ÇİN’İN İKİNCİ VATANI: AFRİKA Bir Milyon Göçmenin Afrikada Yeni Bir İmparatorluk Kurma Hikayesi
7 Ekim 2017
ERGENEKONDA ATATÜRK
7 Ekim 2017

21. YÜZYILA HAZIRLANMAK

1.
ESK
İ VE YENİ
ARAYI
ŞLAR
18.    yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan devrimci eğilimler ve hareketler, mevcut sistemlerin yapısal değişiklik ihtiyacını gidermekten ziyade, insanların daha iyi şartlara kavuşma arzusu doğrultusunda
g
üç kazanmıştır. Bu durum Fransa’da 1789 ihtilalini getirmiş, İngiltere ve Çarlık Rusya’sında ise kanlı bir biçimde bastırılmıştır. Avrupa’daki bu gelişmelerin kökünde özellikle büyük şehirlere olan kırsal göç ve hızlı  nüfus artışının olduğunu 18. yüzyıldaki bazı nüfus istatistiklerinden anlamak mümkündür. Tüm Avrupa nüfusu (Rusya dahil) 1650’de 100 milyon iken 1750’lerde 170
milyon ve 1800’lerde 200 milyonun
üzerine çıkmıştır.
Nüfustaki bu
hızlı artı
şın temel nedenleri özellikle aşı tekniklerinin kullanımı ile ölüm oranlarının hızla düşmesi, beslenme yapısının gelişmesi ve kadınların daha genç evlenmeleridir.
Bu artış mevcut kaynaklar üzerinde ağır bir baskı oluşturmuş ve bu durum Thomas Robert
Malthus’un “Nüfus Üzerine Çalı
şmalar adlı eserinde oldukça net bir şekilde şu ifadeye kavuşmuştur. Nüfusun büyüme hızı, yeryüzündeki kaynakların insan kullanımına sunulması hızından fazladır. Malthus pessimist bir
yakla
şımla nüfus artışının, giderek toplu açlık ve yoksulluk, kitle
hastal
ıkları ve toplu ölümlere neden olacağını bunun da toplumsal yapının yok olmasına neden olacağını ifade etmektedir.
Oysa bir kısım
optimist yazarlara (Godwin, Condorcet) göre, bazı
şeylerdeki anlık kötüye gidiş, insan kalitesinin yükselmesi, bilgiye sahip
olma ve bireysel
üreticilik anlayışlarının gelişmesiyle yerini suçtan ve hastalıktan arınmış, daha eşit ve sağlıklı bir gidişata bırakacaktır.
Kennedy’ye göre
Malthus a
şağıdaki 3 sonucu tahmin
edemedi.
1.
Avrupa
nüfusundaki göç.
İngiltere’den 1815 1914 arası 20 milyon kişi
g
öç etmiştir.
G
öç genellikle Avustralya, Yeni Zelanda, Amerika
ve Kanada’ya olmu
ştur.
2.
Avrupa,
özellikle
İngiltere tarımındaki gelişme.
“ Tarımsal Devrim” yeni
ürün, verimli yeti
ştirme ve büyük miktarlardaki üretim, bu
konudaki açı
ğın kapanmasını sağlamıştır.
3.
Sanayi
Devrimi.
Özellikle İngiltere’de başlayan bu gelişme,
verimlili
ğin artmasına, yeni istihdam olanaklarına ve insanca yaşama
yollar
ının ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Bütün bunlar
insanların sahip oldu
ğu satın alma gücünün nüfus artısından çok daha hızlı artmasını getirmiştir. 19. yüzyılda İngiltere Nüfusu 4 kat artarken ulusal üretim 14 kat artmıştır.

 

 

Böylece nüfus
artı
şı korkusuna teknolojideki
geli
şim ve teknolojinin gücü cevap olarak çıkmıştır.
Ancak Avrupa ve
Amerika için geçerli olan bu durum Dünyanın di
ğer kısmı için geçerli değildir. Nitekim Afrika, Orta
Amerika, Orta Do
ğu, Hindistan ve Çin’de bu konunun muhatabı  insan
say
ısı    milyarlar
d
üzeyindedir.  Bu
da  D
ünya  nüfusunun yaklaşık
¾’üdür.
Dolayısıyla
siyasilerin önündeki temel soru “nüfusun gücünün (artı
şının) getirdiği taleplere teknolojinin gücü” kullanılarak nasıl cevap verileceğidir.
Kitabın 1.
bölümünün 1. kısmında global nüfus patlaması ve yarattı
ğı etkiler, 2. ve 3. kısımda yeni teknolojiler,
(Kompüterler, telekomünikasyon, uydular gibi) i
ş dünyasına etkileri, 4. kısımda biyoloji ve tarımsal teknolojilerin gelişimi ve etkileri, 5. kısımda robot endüstrisinin çağdaş vurgusu, 6. kısımda çevreye verilen zararların sonuçları ve 7. kısımda da tüm bu değişim ve gelişimlerin çağdaş ulus devletine olan etkileri
anlat
ılmaktadır.
2.    bölümde; ortaya çıkacak yeni ihtiyaç ve
taleplerin Dünyanın de
ğişik
co
ğrafi bölgelerince nasıl karşılanabileceği anlatılmakta,
3.bölümde ise değişiklik gereksinmesi karşısında insanlığın 21. yüzyıla nasıl hazırlanabileceği
ve bu y
üzyıla doğru
toplumlar
ın
kendilerini de
ğişikliğe nasıl adapte edebilecekleri
tartı
şılmaktadır.

2.  NÜFUS PATLAMASI

BM’ye göre
“do
ğumun ölümü ikamesi düzeyine global replacement
fertility
2045
y
ılı civarında ulaşılacaktır. 2025’te 8.5 milyar insan
d
ünyada yaşayacak, belki de 9.4
milyara ula
şacaktır. Dünya Bankasına göre 21. yüzyılın ikinci yarısında dünya nüfusu 11 milyar düzeyinde
sabit kalarak yukarıdaki düzeye eri
şecektir. Gelişmiş ülkelerde nüfus sabit (hatta bir miktar
azalacak) kalmas
ına rağmen gelişmekte olan bölgelerde hızlı bir yükseliş olacaktır. Çin bugünkü 1.3
milyardan 2025’te 1.5 milyara ula
şacak bugünkü 853 milyonluk Hindistan
ise 2025’te 2 milyara ula
şarak en kalabalık ülke olacaktır. Pakistan, Endonezya,
Brezilya, Meksika,
İran bu ülkeleri takip edecektir.
Geli
şmekte olan ülkelerde kentli nüfusu bugünkü %32’den 2025’te % 57’ye ve
1.4 milyardan 4.1 milyara ula
şacaktır.
Endüstrileşme ve tıptaki gelişmeler bu durumu ortaya çıkarırken, bir önemli faktör olarak, bu durumu ve
tahminleri geriye do
ğru etkileyecek olan AIDS
olay
ı
kar
şımıza çıkabilir. Nitekim 1988’de
100.000 olan Afrikalı AIDS’li sayısı 1990’larda yıllık 2 milyon ölüm düzeyine
eri
şmektedir. 2010 civarında Afrika için söylenen söz “ölen insan sayısının doğan’dan fazla olacağıdır.
Ancak bu durum
geli
şmekte olan ülkelerin artan nüfusunun nasıl kalite yükselmesine uğrayacağının cevabı değildir. Nitekim yeni gelişen pasifik havzası gibi, ülkeler örnek gösterilse de bu ülkelerdeki kalifiye işgücü, uygun coğrafi konum, dış dünyayı kolay algılayabilme ve dış dünyaya açıklık mesela Zaire, İran, Mali, Afganistan,
Etyopya vb.
ülkelerde yoktur.

 

 

1960’larda
nüfus artı
şı ile ekonomik gelişme arasında negatif bir bağ kurmak oldukça yaygındı. Ancak, 1980’lerin
revizyonist yakla
şımcısı Julian Simmon’un Ultimate Resource kitabında da ifade ettiği gibi kişi başına gelir, gelişerek büyüyen bir nüfusta,
her
şeyiyle sabit kalmış bir nüfusa göre daha yüksek olacaktır.
Ancak nüfus
artı
şının, statik kalışının etkileri vardır. Örneğin, artan nüfus (eğer üretici düzeyde kalifiye değilse) yeni ulaşım, barınma, sağlık ve eğitim gibi ihtiyaçları getirir. Bu da az gelişmiş ülkelerde yerine
getirilemeyecek taleplerdir. Azalan n
üfus ise ulusal savunma
sistemini, sosyal güvenlik sistemini ve genç nüfus eksikli
ği dolayısıyla ekonomik rekabet gücünü zayıflatır ve azaltır.

3.
iLETİŞİM    VE
F
İNANS    DÜNYASININ    GELİŞİMİYLE
ÇOK ULUSLU

ŞİRKETLERİN
Y
ÜKSELİŞİ
Bu bölümün
temel konusu “ üretimi ve da
ğıtımı eşit olmayan şekillerde olsa bile, Dünya ekonomisinin her geçen gün tüm dünyada daha büyük zenginlik yaratıcı şekilde geliştiği ve entegre olduğu gerçeğidir.
Dünya ekonomisi
1945’ten bu yana, hiçbir dönemde olmadı
ğı kadar büyümüştür. GSMH dünya genelinde 1950 80 arası 2 trilyon $’dan 8 trilyon
$’a
çıkmıştır. Ancak bunun gelişmiş ülke insanına yansıması gelişmekte olan ülke insanınkinden çok daha fazla olmuştur. 91’de kişi başı gelir İsviçre’de 36.300, Japonya’da
32.600, Almanya’ (Batı)’da 27.900 Dolar, Hindistan’da 360, Nijerya’da 278
Dolardır.
ÇUŞ (Çok uluslu şirketler), 2 savaş sonrası dönemde, I) korumacılığın azalması, II) ABD’nin altın standardı esaslı ticaretten vazgeçmesi, III) para akışının ülkeler arası kontrolünün
azalması sonucu ortaya çıkmı
ş; bu da dünya ticaretinin akışkan hale gelmesine ve ülkelerarası sermaye hareketlerinin yoğunlaşmasına neden olmuştur.
Bu finansal
geli
şme, finansal araçların kendi aralarında ticaretini de ortaya çıkarmıştır. 1980’lerde dünya toplam
ticaretinin %90’ının, mal ticareti veya üretim yatırımıyla  ilgisi olmayan finansal yatırımlar oldu
ğunu müşahede ediyoruz. Bunun
sonucu olarak bir s
ürü şirketin ulusal olmaktan çıkıp uluslararasılaştığını görüyoruz.
İletişimin gelişmesi ve sınırları aşmasıyla, bilgi ve açıklık sağlanmış, bu da gerçek, dürüstlük ve demokrasi ilkelerinin
yerle
şmesine neden olmuştur.

4.  DÜNYA TARIM VE BİYOTEKNOLOJİ DEVRİMİ

Globalleşmenin zengin ülkelerde bir amaç olarak ortaya çıkması, fakirlerdeki nüfus patlamasının önüne
geçmemi
ştir. Ancak daha önceki yılların tam tersine 1950’den  beri dünya gıda üretimi nüfus artışının önünde artış göstermiştir.
Bunun da
nedeni, geli
şmiş mekanizasyon teknikleri, gübreleme yöntemleri, yeni tür ürünler, geleneksel ürünlerin yeni tohumlama
yöntemleri vb. gibi geli
şmeler sonucu ortaya çıkan üretim artışlarıdır. Bu durum tüm nüfus arzının gıda ihtiyaçlarını çözmemiş, ancak yeni alanların tarım üretimine açılması Orta Batı Amerika Platoları gibiçiftçi  ve  üretim  verimliliğinin
art
ırılması  (Doğu  Asya’da
pirin
ç
üretimi   için

 

 

kullanılan
gübrenin % 40’ı bilinçsiz uygulamadan dolayı heba olmakta, üretilen  pirincin % 20’si toplamadaki beceriksizlik
veya yetersizlik nedeniyle israf edilmektedir.) pazarlara kolay giri
ş gibi yöntemlerle fakir dünyanın üretimi çok artacaktır. Ancak geleneksel yöntemlerin yetersiz kalacağı açıktır. Bu durumda üretimi
artıracak tek çözüm “Biyoteknoloji” olarak ortaya çıkmaktadır.
Biyoteknoloji,
yeni ürünlerin ortaya çıkı
şını ve mevcutların geliştirilmesini, yeni pazarların açılmasını, üretim ve servis
maliyetlerinin d
üşürülmesini ve uluslar arası ticaretin şeklinin değişmesini sağlayacaktır. Böylece biyoteknoloji, buhar
ve elektrik enerjisinin ke
şfi gibi bir etki sağlayacaktır.

5.  ROBOT ENDÜSTRİSİ, OTOMASYON VE YENİ SANAYİ DEVRİMİ

Taylor ve Ford’un
geli
ştirdiği just in time (zamanında) üretim modelinde ana faktör insandır. Şimdilerde ise üretim yapan işçilerin yerini verimliliği artırmak amacıyla robotların aldığını görüyoruz. Otomasyon, birkaç süpervizör mühendisin dışında, fabrikalarda hiç işçi kalmayacak şekilde ilerleyecek gibi görünüyor. Sanayi köleleri işçilerin yerini, Çek dilinde köle anlamına gelen robotnik kelimesinden türemiş, ancak tümüyle metal ve elektronik ürünü işçilere yani robot’a bırakmıştır. 3 tür robot gelişmiştir. I) Sanayi robotu (üretim için
kullanılır) II) Saha robotu (bir
şeyi
g
özlemlemek,
insan
ın yapamadıklarını yapmak, örneğin itfaiye hizmeti, maden diplerine
girmek, denizdibi
çalışması, radyoaktif alan çalışması amacıyla kullanılır.) III) Suni-zeka (bilgi
bazl
ı
sistemler) robotları, (üçüncü ku
şak
robotlard
ır.) Robot endüstrisinin dolayısıyla otomasyonun hızla gelişmesinin nedeni, insan
istihdam etmenin getirdi
ği ilave maliyetler, robot
kullan
ımında gerekmemektedir. Örneğin, ısıtma ve soğutmaya robotun ihtiyacı olmayışı, karanlık ortamda çalışabilmesi, yorulmaması, uyku ihtiyacı olmayışı, yeniden
programlanabilmesi ve dolay
ısıyla başka işlerde de kullanılması, malzemeyi istenilen ölçüde tüketmesi, israf etmemesi
gibi. (otomotivde robot boya kullan
ıcı insandan % 30 daha az boya tüketiyor.)
Bütün bunlar
üretim i
şleminin otomasyonu denen
yeni bir sanayi devrimine do
ğru gidişatı getiriyor.
Tarımsal ve
sanayi devriminin getirdi
ği yeni teknolojilerin nüfus problemi üzerinde olumlu/olumsuz
etkileri olmakla birlikte, Kuzey ve Güney yarımküreleri arasındaki geli
şmişlik farkının yok edilmesine ve nüfus problemine kesin çözümler getirmeye uzak kaldığı da bir gerçektir.

6.  DOĞAL ÇEVRENİN İÇİNDE BULUNDUĞU TEHLİKE

Zengin
toplumlar neden geli
şmekte olanların fakirlik ve nüfus artışı gibi sorunları konusunda
endi
şe ediyorlar? Bunun nedeni çevre sorunu olup Güney yarımkürede bu konudaki
olumsuzluklar
ın Kuzey’i rahatsız etmesidir. Güneydeki nüfus artışının getirdiği hızlı kalkınma isteği, çevresel etkilerini düşünmeden ağır sanayi bazında endüstriyel yatırımı teşvik etmiş, bu da Güneyde ormanların yok olmasına, hava kirliliğine, su kirliliğine, asit yağmuru vb. problemlere yol açmıştır. Bunun neticesi tabii ki
b
ütün dünyayı etkileyen çevre problemlerinin ortaya çıkışıdır. Bunun önüne geçmenin yolu, gelişmekte olan ülkelerin gelişmişlerce modern teknolojilerin (çevreye uygun) transferi
konusunda desteklenmeleridir. Bu da Kuzey’in G
üney’e bu tür bir

 

 

sanayinin oluşturulması için kaynak aktarımını gerektirmektedir. Son
BM tahminlerine göre, geli
şmekte olan ülkelere her yıl 125 milyar $ yardımın, çevreye uyumlu
teknolojilerin geli
ştirilmesi için yapılması söz konusu olmalıdır. (Bu tutar, bu ülkelerin bir yılda tüm dünyadan aldıkları her türlü yardımın yıllık tutarından 70 milyar $ daha
fazladır.)
Bu
sa
ğlanmadığı takdirde dünyanın geleceği ile ilgili güzel tahminlerin yapılabilmesi söz konusu olamayacaktır.

7.  ULUS — DEVLET’İN GELECEĞİ

17. ve 18.
yüzyıllarda ba
şlayıp 20. yüzyılda oluşumunu tamamlamış olan ulus-devletin varlığı, 21. yüzyıla doğru çeşitli gelişmelerle tehdit edilir duruma gelmiştir.
Bunlardan biri
üretim ve i
şgücü üzerindeki uluslar arası bölüşümdür. Üretimin ve işgücünün bulunduğu ülke artık önemli değildir. Nereden ucuz üretim ve işgücü sağlanırsa oraya gidilmektedir.
Finansal de
ğişim bir diğer tehlikedir. Mali araçların global hareketi
devletlerin kendi paralar
ı üzerindeki kontrol
mekanizmalar
ını giderek etkisizleştirmektedir. Sonuçta,
devletler ve uluslarüstü bir “supra/transnational”  ticaret sistemi ortaya çıkmaktadır.
Burada ulusal
güvenlik kavramı ortadan kalkmamaktadır. Ancak çe
şitli şekillerde birleşmiş bir dünyada ulusal güvenlik , uluslararası düzen veya dünya güvenli düzeninin  ayrılmaz bir parçası olmaktadır.
Bütün bu gelişmeler ulus-devletin gerekliliği konusunda sorular
getirmektedir. Ulus- devletin sahip oldu
ğu otorite artık giderek uluslar arası kuruluşlara geçmektedir. Bunun nedeni de dünya düzenini tehdit eden her şeyin önüne, bütün dünyanın işbirliği ile geçilmek istenmesidir.
Ancak,
ulus-devletin gücü ve fonksiyonları erozyona u
ğramış olsa bile, onun yerini
tutacak yeni bir kurumun olu
şmadığını görüyoruz. Böylece ulus-devletin
bireylerinin, bu devletin kurumlar
ıyla birlikte, kendilerini
21. y
üzyıla nasıl hazırladıkları ve 21. yüzyıla doğru meydana gelen uluslar ve
devletler üstü problemlere nasıl cevap verecekleri önemli bir konu olarak
ortaya çıkmı
ş ve halen de süregelmektedir.

BÖLÜM 2 — BÖLGESEL ÇIKIŞLAR

8.  2000′İN
D
ÜNYASI
İÇİN
JAPON PLANI
Dünyada 3 tane
ticaret bloku vardır, Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya. Japonya, birçok dü
şünüre göre, kendisini 21. yüzyıla en iyi hazırlamış ve bu yüzyılın oluşumlarına en kolay yanıt verebilecek ülkedir.
Japonya’nın 2
Dünya Sava
şı‘nı müteakip gösterdiği gelişmenin nedenlerinden biri, eğitim sistemidir. Bu sistem,
insanların birey olarak motive edilmesi yerine, bir grup, bir ekip üyesi
nosyonu ile yeti
ştirilmesi esasına dayanır. Standart zeka testi
sonucu; ortalama bir Japon
öğrencinin skoru 117 iken Amerikalı ve Avrupalı eşdeğerininki 100’dür. Japonya’da 1 milyon kişiye 60.000 bilim adamı düşmekte olup toplam bilim
adam
ı
say
ısı 800.000’dir. Bu da
Almanya, Fransa ve
İngiltere’nin toplamından daha

 

 

fazladır.
Endüstriyel alanda, Japon mentalitesi uzun yıllar sonra geri dönü
şü olacak yatırımlar yapmaktır. Bu konuda Devlet sonsuz
kaynak sa
ğlamıştır.1 Amerika’da bu tam tersi
olup en k
ısa zamanda geri dönüşlü yatırımlar tercih edilmektedir.
Uzun d
önemin sonunda son derece rekabetçi
ürünler ortaya çıkmı
ş bu da dev şirketler yaratmıştır. Sonuç hızlı bir büyüme ve gelişmedir. Örneğin 1951’de Japon GSMH’sı ABD’nin 1/20’si, İngiltere’nin 1/3′ü iken şimdi ABD’nin 2/3′ü ve İngiltere’nin 3 katıdır. Bu gelişmeye katkıda bulunan bir diğer faktör de Japonya’nın ulusal savunmaya harcadığı paradır. Bu miktarı GSMH’nin %1′İ DİR: BU ORAN ABD’de % 10’lar civarındadır. Bu da ilave fonların endüstrinin desteklenmesi için kullanılmasını sağlamıştır.
Japonya’nın bu
ticari ba
şarısının en önemli kurbanı
ABD olmu
ştur. Hatta ABD’nin Japonya
ile olan ticaret a
çığı son yıllarda yıllık ortalama olarak 40-50
milyar Dolar d
üzeyine varmıştır.
Japonya’nın
büyümesini yava
şlatacak faktörleri de göz ardı etmemek gerek. Bunlardan
biri n
üfus yapısındaki değişimdir. Yani 21. yüzyılın başlarında Japon yaşlı nüfusu çok artacak, buna mukabil yüksek tasarruf oranlı üretici kimlik giderek
azalacakt
ır. Bu da devasa ülke içi yatırım yapan Japon şirketlerinin maliyetlerin düşük olduğu ülkeler üretimlerini transfer
etmeleri sonucunu do
ğuracak, neticede İngiliz ve Amerikalıların 1900 ve 1950’lerde yaşadığı transformasyon sonucu
Japonlar
“üretim kültürü”nü giderek kaybedeceklerdir.
Ancak ne olursa olsun, 2000’e 10 kala y
üksek sermaye birikimi ve
bunun getirdi
ği büyük yatırımları, finansal sektördeki dünya liderliği, dev üretken firmaları ve disiplinli çalışkan nüfusu ile 21. yüzyılda en hazır dünya ülkesi görünümünü bir tek Japonya
vermektedir. Baz
ı düşünürlere göre, a)yaşlı nüfusun giderek artması ve genç nüfusun arkadan azalan
oranlarda gelmesi, sosyal güvenlik sisteminin finansmanını devletin üstüne
yıkacak, b) ekonomideki i
şgücü bu oransal kötüleşme nedeniyle azalacak, böylece Japonlar başka ülkelerden işgücü kabul edecekler veya başka ülkelere üretim birimleri kuracaklar,
c) Japon i
şgücünün maliyetinin yüksek olması ucuz üretim yerlerine kayışı hızlandıracak, gibi sebepler Japon
ekonomisini sonu
çta bir rantiye ekonomisi haline getirecek, ve
ekonomik g
ücü azalan bir Japonya ortaya çıkacaktır. Bu da sanıyoruz ki
Viktorya
İngiltere’sinin düşüşüne çok benzeyecektir. Bu
teoriye kar
şı çıkanlara göre, Japon endüstrisinin robot kullanımı, başka ülkelerde yatırım yapmayı ve işgücüne ihtiyacı ortadan kaldıracaktır. Robot kullanımının giderek artması (halen dünyadaki robot    nüfusunun
¾’ü
Japonya’dadır.) Japon endüstrisinin kendisini 21. yüzyıla hazırladı
ğının en önemli göstergesidir. Bir diğer karşı görüş ise; Japonya’nın sofistike robotlardan
ziyade, ki bu robotlar bir s
ürü problemin üstesinden gelebilir, vizyon
ve politik liderli
ği olabilecek insanlara
ihtiyac
ı olduğudur. Bu da Japonya’nın dünyada bugün ve yarın çok daha iyi faaliyet gösterebilmesine yol açacaktır.

9.  HİNDİSTAN VE ÇİN

Bu iki ülke
için en önemli konu, nüfus faktörüdür. Hindistan’ın nüfusu 853, Çin’inki
1.135 milyon
olarak bugünkü dünya nüfusunun % 37’sini te
şkil ederler. Nüfus tahminlerine göre 2025’te bu ülkelerden her biri 1.5
milyar
ın üzerinde bir nüfusu barındıracaklardır. Bu da dünyanın yaklaşık %35’i düzeyinde olacaktır.

 

 

3 milyarı aşkın bu nüfusun üretim ve ihtiyaçları, global enerji kullanımını, gıda ihtiyacını ve çevreyi çok önemli boyutlarda
etkileyecektir.
Her iki ülke de
80’li yıllarda %4 ile %10’lar arasında büyüme hızları yakalamı
şlardır, Çin’inki daha istikrarlı olarak ortalama 8’lerde
dola
şmıştır. Bunun nedeni olarak,
daha otoriter ve merkezi yap
ıdaki sosyalist rejim görülmektedir. Sosyalist rejim,
kaynaklar
ın merkezi dağıtımını sağlamakla sınırlı ölçüyü herkese uygulamıştır. Böylece gelir dağılımı istikrarlı olmuş, bu da, ekonomik büyümeye
aynı biçimde yansımı
ştır.
Tek çocuğu teşvik gibi özetlenebilecek Çin devlet politikasının hedefi 2000 yılında 0 sıfır nüfus artış hızıdır. Ancak bu da bu politikanın en hararetli savunucularını bile, 2035’lerde 60 yaş nüfusunun 20 yaş nüfusunun iki katı olacağı tahminini gördükçe, oldukça korkutmaktadır.
Hindistan için
de sorun a
şağı yukarı aynıdır. 1950’lerde kadın ve erkek için ortalama ömür 31-33 yıl ise de 1980’lerin sonunda
bu oran 58’lere gelmi
ştir.
Her iki ülke de
tarım ekonomisine dayalıdır. Hindistanda GSMH’nin %30’u Çin’de ise toplam i
şgücünün %80’i tarımsal kaynaklıdır ve tarımda çalışmaktadır.
Çin’deki
endüstriyel geli
şme Deng’in ekonomik
liberalizasyonu ile ba
şlamış, 1980’de 9 milyar $ olan yıllık
ihracatı 1989’da 37 milyar $’a çıkmı
ştır. Bu da Hindistan’ın ihracat rakamının neredeyse 2 mislinden
fazlad
ır ve 2000’in başlarında bu tutarın da 4’e katlanması beklenmektedir.
Bu büyümenin
%90 nedeni, kıyı bölgelerindeki serbest bölgelerden kaynaklanmaktadır. Çin’in
iç bölgelerinde durum hemen hemen Hindistan’ın aynısıdır. Çin ekonomisinin bir
yüzü Bulgaristan’a benzerken öteki yüzü Taiwan’a e
şdeğer görünümünde olmuştur.
Çin ve
Hindistan ki
şi başı gelir, okur yazar oranı ve kamu sağlığı açısından az gelişmiş olmakla birlikte askeri açıdan büyükler arasına girerler. Kara
kuvvetlerinin b
üyüklüğü yanında her ikisi de nükleer silah kapasitesine
sahiptirler. Dolay
ısıyla kaynaklarının önemli bir kısmı nonproductive yatırımlara gitmektedir.
Bütün bunlara
ra
ğmen her iki ülkede de çok zengin bir insan sermayesi mevcuttur. Ancak bu
sermayenin
üretken olabilmesinin yolu kaliteli eğitim, kalifiye, yetişmiş mühendisler ve bilim adamlarının varlığından geçer. Oysa her ikisinde de
insan varl
ığı ülkelerin gelişmekte zorlanmalarına neden
olmaktadır. ABD ve Japonya’da   GSMH’nın
%6’sı eğitime ayrılırken bu oran Hindistan ve Çin’de % 3-4 civarındadır. Her ikisinde de
kaynaklar
ın önemli kısmının silahlanmaya ayrılması çok önemli ve büyük üretime yönelinmesini engellemekte,
bu da önemli orandaki kitlenin i
şsiz
kalmas
ına yol açmaktadır.
Çin ve
Hindistan’ın içinde bulundukları bu durum “ulusal birli
ğin sürdürülüp sürdürülemeyeceği problemini de ortaya çıkarmıştır. İyi yetişmemiş, nispeten aç olan büyük kitlelerin bir süre sonra
sorunlar çıkarabilece
ği açıktır. Komünist Çin’de bu   tür

 

 

yaklaşımları otoriter rejim sayesinde
geciktirmek m
ümkündür. Ancak 25 değişik kültürün yaşadığı demokratik Hindistan’da
durum daha zordur.
21. yüzyıla
nasıl hazırlandıklarına gelince, her iki ülke de askeri açıdan bölgesel güç
olarak yükselmektedir, ancak ekonomik, politik ve sosyal açıdan durum oldukça
belirsiz ve karı
şıktır. Durum açık olsa bile gelişmiş dünya için tek çözüm yolu, sermaye, teknoloji,
beyin gücü gibi sahip olunan de
ğerler kullanılarak bu iki ülkenin fakirlikten
kurtulmas
ı konusunda yardımcı olmaktır. Bunun neticesi, hem Çin, hem de Hindistan, ne
askeri, ne politik, ne
çevresel etkiler açısından dünya için tehlike olmaktan çıkacaklardır.
Aksi takdirde
bu iki ülkede kaynaklanan sorunlar lokal olmaktan çıkıp genel olacaktır.

10.  GELİŞMEKTE OLAN DÜNYANIN KAZANANLARI VE KAYBEDENLERİ

Daha önceki
zengin ve fakir dünya ayrımı kavramı geçerlili
ğini yitirmekte ve farklı bölgelerdeki farklı gelişme biçimleri ortaya çıkmaktadır. Buna en çarpıcı örnek Pasifik Havzası‘dır.
1962’de Dünya
GSMH’nın %9’u bu bölgede üretilmekteyken bu oran 1982’de %15’e yükselmi
ş olup 2000 yılında ise bunun %43’e yükseleceği tahmin edilmektedir.
Bu bölge I)
Japonya, II) “Asya kaplanları” denen ve Singapur, Tayvan, Hong Kong ve Güney
Kore olu
şan, III) Yeni Sanayileşmiş Ekonomiler NIEs adıyla da anılan ülkeler, Tayland, Endonezya,
Malezya ile IV) Vietnam, Kamboçya ve Kuzey Kore’den olu
şan komünist ülkelerden oluşmaktadır.
Bu ülkeler aynı
geli
şme biçimini takip etmişler, vaktiyle Japonya’nın taklide dayanan ucuz üretim biçimlerini uygulamışlar, sermaye birikimi sağladıkça da teknoloji yoğun endüstrilere yatırım yapmışlardır. Bu ülkelerin nüfus, yönetim biçimi ve tarihsel konularda
farkl
ılıkları olsa bile bu gelişmeyi açıklayacak bazı temel ortak özellikleri bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, eğitim sistemleri üzerindeki Konfüçyüs
geleneklerinin etkisidir.
Bu geleneklere
göre azami sayıdaki insanın e
ğitim görmesi sağlanmıştır. Örneğin yüksek öğretim düzeyinde Güney Kore’de 1.4 milyon öğrenci varken bu  rakam İran’da 145.000’dir. (Türkiye’de Açık öğretimde 289.745, meslek
yüksek okullarında 147.960, 4 yıllık fakültelerde 311.145 toplam 748.850’dir.)
İkinci faktör ise bu ulusların tasarrufa çok düşkün olmalarıdır. Bu devletler gelişme aşamasında, halk tüketimini ithalat üzerine ağır vergiler koyarak ve içerde  lüks üretimi engelleyerek
sınırlı tutmaya çalı
şmışlar, bu da kişisel tasarrufları artırmıştır.
Üçüncü faktör,
geli
şmenin ardındaki siyasi çerçevedir. Hükümetler gelişme esnasında büyük oranlarda sübvansiyon, çeşitli şekillerde teşvikler, korumacılık gibi yöntemleri tercih ettiler ve
hiçbir zaman “laissez-faire” yöntemi izlemediler .

 

 

Sendikalar
sınırlı kurallarla hareket edebildiler, Demokrasi tam anlamıyla  uygulanmadı, hatta hepsinde tam demokratik
seçimler 5-7 yıllık geçmi
şe sahiptir.
Dördüncüsü ise,
ihracata dayalı büyüme öngörülerek her türlü araçla desteklenmesidir. Bütün
üretim yöntemleri yabancı tüketicilerin ne isteyebilece
ği ilkesinden hareketle belirlenmiş ve tümüyle döviz kazanmaya yönelik üretim yapılmıştır.
Son olarak ta,
bu ülkelerin önünde Japonya gibi bir modelin olu
şu taklit etmeyi gündeme getirdi ve iş daha da kolaylaştı. Sonuçta bu ülkeler dünyanın başka bölgelerindeki gelişmekte olanlardan, bugün, hem zenginlik hem de sağlıklılık açısından çok ileri durumdadır.
Latin Amerika
ise, 1970 ve 80’lerin ilk yarısında sürdürdü
ğü gelişmeyi devam ettirememiş hatta bazı ülkeler 10 yıl önceki hallerinden daha da
geriye gitmi
şlerdir. Bunun nedenleri
yukar
ıdaki örneğin tersidir. I) İhracata dayalı gelişme yerine iç piyasaya dayalı ithal ikameci sanayileşmenin teşviki, II) Ekonomik gelişme iç tasarruf yerine büyük oranda dış borca dayandırıldı. Hükümetler sadece altyapıyı değil devlet eliyle büyümeyi de teşvik etti. Bürokrasi ve orduya paralar büyük oranlarda aktarıldı. Dış borçların ödenme dönemi ile
birlikte durum kendini enflasyon olarak gösterdi ve bu giderek kronikle
şti. Bu gelişmeler neticesinde, dış borç bağımlılığının da etkisiyle, IMF, Dünya Bankası, Washington ve diğer bankaların baskısı sonucu askeri diktatörler işbaşına getirildi.
Sonuçta
1980’ler kayıp yıllar olarak adlandırıldı. Ancak 1990’larla birlikte,
demokrasilerin yönetim biçimi olarak uygulanması, ihracata dayalı büyüme, iç
tasarrufun artırılmaya çalı
şılması gibi yollarla ekonomik ve
siyasal yap
ı olumlu veriler yansıtmaktadır. Ancak
ne olursa olsun bu bölge Pasifik Havza’sındaki geli
şmeden 10 15 yıl geride kalmıştır. Nasıl ki Pasifik’te ki gelişme Japonya’nın etkisi altında kalmıştır, bu bölgede ABD etkisinde
denebilir. Dolay
ısıyla bu ülkelere yardım eli uzatmak ABD yararına
olacaktır.
Diğer bölgelerin tam tersine Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ülkelerin geleceği tümüyle bölgesel problemler ve savaş eğilimleri tarafından belirlenmektedir.
Bu durumun
önüne geçmenin yolu, bazı dü
şünürlere göre, İslam toplumlarına, teknoloji, kişisel yetenek, laiklik, çoğulcu parlamenter demokrasi ve medeni
haklar
ın verileceği yoğun eğitim sistemlerinin öğretilmesi hatta zorla
uygulat
ılmasıdır.
Ancak İslam dünyasının sorununun köklerinin tarihsel mi, kültürel mi olduğu çok açık değildir. Dinin teknolojiyi
geri bıraktırması ve dinin ho
şgörüye tahammülsüzlüğü gibi yaklaşımlar, İslam’ın matematik, tıp ve bilimin diğer alanlarındaki önderliği düşünüldüğünde geçerliliğini yitirmektedir.
Burada şu ortaya konulabilir. Dünyada önemli ölçüde ağırlığa sahip olmuş olan İslam, batı için önemli bir hedef idi ve bu
da 1. D
ünya Savaşı ile İslam’ın çöküşü biçiminde sonuçlandı. Böylece her bölgede kendini gösteren kalkınmaya gelişmiş ülke desteği, söz  konusu
Ortado
ğu  olunca,
silah  ve  politik
destek 
şekline
d
önüşmüş,  bu   da

 

 

ülkelerin
silaha ve askere para harcamasını, birbirlerini tehdit olarak görmesini ve
ekonomik geri kalmı
şlığı getirmiştir. 21. yüzyıla doğru Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin içinde bulundukları demokrasisizlik, otoriter
devlet bürokrasisi, üretimin endüstriye yönlendirilmeyi
şi (daha çok geleneksel üretimleri sürdürme eğilimi, petrol, halı vb. gibi), dinin batı tipi oryantasyona engel teşkil edişi ve ülkeler, hatta kabileler
aras
ı
çatışma ortamı, silaha harcanan ulusal
kaynaklar, gibi nedenlerin yarattı
ğı durum, çok parlak görünmemektedir.

11.SOVYETLER BİRLİĞİ VE DAĞITILMIŞ İMPARATORLUK

Sovyetler Birliği yapısının temelindeki problem 3
boyutlu olup, her biri bir di
ğerine neden olmakta idi.
Sovyet
sisteminin “politik me
şruluğu (beceriksizliği) ekonomik ve sosyal krizlere neden olmuş, bu da etnik ve kültürel ilişkileri bozmuştur. Sonuç tam anlamıyla kaostur. 20. yüzyılın ikinci ve üçüncü çeyreğinde büyüyen Sovyet ekonomisi son çeyrekte gerilemiştir. İlk yarıdaki büyümenin nedeni ise ucuz işgücü, ucuz enerji ve hammadde
bollu
ğudur. Rus kültürü her zaman kalite değil miktar eğilimli olmuştur. Bu Deli Petro’dan beri
b
öyle
ola gelmi
ştir. Ancak mass production için kaynaklar azalınca veya maliyetler artınca
veya verimsizlik alabildi
ğince ortaya çıkınca, bu toplumu kaliteye doğru çevirmek mümkün olmamıştır. Bu da çok övündükleri 70 yıllık bilimsel sosyalizm in iflası ile kendini göstermiştir.
“Perestroika”
bu durumun tersine çevrilebilece
ği
ve geli
şmenin tekrar sağlanabileceği amacının bir ifadesi olarak ortaya
çıkmıştır. Ekonomik gelişmenin siyasi değişimle birlikte gitmesi gerekiyordu ve
kapitalist bir yap
ıdan sosyalist bir rejime geçiş konusunda dünyada örnekler varken, bunun
tersinin nas
ıl olacağı gayet belirsizdi.
Sovyet
deneyindeki ba
şarısızlığın en önemli sonuçlarından biri de etnik ve kültürel farklılıklar ile milliyetçilikin yeniden ortaya çıkışıdır. 15 bağımsız federal devlet ve çeşitli düzeylerde otonom olan 53
etnik gruptan olu
şan imparatorluğun dağılması için bu yapının da çözülmesi gerekiyordu. Şu andaki krizin sonsuza dek
s
ürmeyeceğini kabul etmekle birlikte,
derin yap
ısal ve köklü problemlere kimsenin çözüm önermediği veya önerilen çözümlerin de problemleri çözemeyeceği açıktır. Bu belirsizliklerden
dolayı Batılı dü
şünürler eski Sovyetlerin içinde bulunduğu durumun muhtemel sonuçlarını tahmin etmeye çalışmaktadırlar.
Bunlardan çok
azı, politik liderli
ğin ülkeyi doğru yönetebileceği, ekonominin kendine
gelece
ği eski Cumhuriyetlerle ilişkilerin liberal bazda gelişeceğini ummaktalar.
Orta düzeyde
iyimser bir yakla
şım da, Moskova’nın Cumhuriyetler üzerindeki etkisinin
nispeten azalaca
ğını, Commonwealth topluluğunun devam edeceğini ve liberal ekonomik
uygulamalar
ın giderek daha iyi neticeler vereceğini, ifade etmektedir.
Daha kötümser
bir yakla
şım ise, problemlerin bir iç savaşa yol açacağı ve bunu da bir tutucu
darbenin izleyece
ğidir. Burada şunu söylemek mümkündür: Hiçbir yeni cumhuriyet global
de
ğişim rüzgarlarına, diğer bölgelerdeki gibi, ayak
uyduracak güce ve yapıya sahip de
ğildir.

 

 

Çağdaş ülkelerdeki gelişmenin buralarda nasıl olacağı oldukça belirsizdir. Eski Sovyet
topluluklar
ının birer enformasyon
toplumuna d
önüşerek 21. yüzyılı karşılaması şimdilik mümkün görünmemektedir. (Örneğin 1987’de tüm SSCB’de 100.000
bilgisayar varken ABD’nin y
ıllık üretimi 5 milyon civarında idi.

ORTA VE DOĞU AVRUPA

Sovyetlerde
olan tüm geli
şmeler Perestroika ve Glasnost dahil Orta ve Doğu Avrupa’da önemli
sonuçlara neden olmu
ştur. Serbest seçimler, serbest piyasa
ekonomisi politikalar
ı, Varşova Paktı‘nın çöküşü ve bazı bölge ülkelerinin AT’na üyelik başvuruları bu gelişmenin en önemli sonuçlarıdır. Yeni dünya düzenine kolay adapte
olabilecek Macaristan, Çek ve Slovak Cumhuriyetleri, Do
ğu Almanya ve Polonya ise, daha zor ve
yava
ş adapte olacaklar olarak
ta, Romanya, Bulgaristan ve Arnavutluk g
örülmektedir. Bunun nedeni de
birinci gruptaki
ülkelerin, yetenekli, ihtiraslı ve eğitimli insan kaynağı, uzun yıllara dayalı
endüstriyel üretim gelene
ği ve bilim alanındaki alt yapılarının çok önemli kaynaklar olarak
ortaya
çıkmasıdır. Bu tabii ki 21. yüzyıla hazır olmak için yeterli değildir, ancak 21. yüzyıla hazır olabilmeye aday olmak için yeterlidir.

12.  AVRUPA VE GELECEĞİ

Politik olarak
sorunlarını a
şmış, büyük ve nitelikli insan gücüne sahip, ekonomik olarak
zengin, teknolojisi
üst düzeyde olan ve askeri açıdan ihmal edilemeyecek
seviyedeki bir Avrupa toplulu
ğu 21. yüzyılın belki de birinci gücü olmaya adaydır.
Japonya’nın uluslararası yatırımlarda, ABD’nin tüketiciye dayalı ekonomik
üretimde, Rusya’nın ise silahlanmada uzmanla
ştığı göz önüne alınırsa, bu üç özelliği de içinde barındıran AT’nun demokratik
zengin ve sosyal anlamda geli
şmiş yapısının dünyada bir kez daha bir
numara olarak belirece
ği ifade edilebilir. Gelecek
yüzyıl bir Amerikan yüzyılı olmaz ise muhtemelen bir Avrupa yüzyılı olacaktır.
Hangi açıdan
bakılırsa bakılsın, “bu finansal piyasalar, ekonomilerin büyüklü
ğü, tarımsal üretim, endüstriyel dev şirketler, çevreye duyarlılık, eğitim ve kültür gibi toplumsal altyapı vb. olabilir. Avrupa’nın mevcut durumu hem dünyaya örnektir, hem de 21. yüzyılda, AT’un geleceği nokta bugünkünden çok daha iyi olacağından, AT bir dünya örneği ve ideali olmaya adaydır. Çünkü
gerek ekonomik , gerek kültürel ve gerekse sosyal ve siyasal olarak kar
şımıza çıkan ülkelerarası, topluluklar arası veya cemaatler arası çatışma ve çelişkilerin en iyi ve gelişmiş biçimde çözümlenmiş olduğu sınırlar AT’nun içinde bulunduğu ortamdır. Sonuç olarak
bugün oldu
ğu gibi 21. yüzyılda da tüm dünya AT’nun gösterdiği gelişmeyi örnek alacak ve bundan
faydalanacakt
ır.

13.  AMERİKAN ÇELİŞKİSİ

ABD’ nin inişi de, yükselişi gibi düşünürlerin bir çok eser üretmesine sebep olmuştur. Bu durumda ABD’nin
güçlü ve zayıf noktalarını incelemek gerekecektir.
Güçlü olduğu noktalardan birisi,
askeri g
üç açısından ABD her ülkeden daha ileri düzeydedir. Hem teknolojik
silah
üstünlüğü hem de enformasyonu askeri
anlamda

 

 

kullanabilme
anlamında önünde hiçbir kuvvet bulunmamaktadır. Askeri harcamaların bu derece
büyük olu
şu ekonomik açıdan gelecek tehditleri karşılama yeteneğini azaltmıştır. Yeni askeri harcamalar
ekonomiyi
önemli zaaflara uğratmıştır. 19. yüzyıldan beri Amerikan
ekonomisi d
ünyada en verimli işgücünü barındırmakta idi. Ancak şimdi Japonya ve Almanya
bireysel verim a
çısından ABD’den öndedir.
1971’de ilk
defa (20. yüzyılda) ticaret dengesi açık veren ülkenin bu açı
ğı 1987’de  171 milyar $’a ulaşmış ve 1990’lardan bu açığın kapatılması için her yıl 100 milyar
$’dan fazla
nakit borçlanması öngörülmü
ş ve böylece vaktiyle dünyanın yardım dağıtan ülkesi bugün dünyanın en büyük borçlusu haline gelmiştir.
Bu durumun
temel nedeni, do
ğrudan doğruya ABD’nin sanayi üretim gücünün düşüşüyle ilgilidir. 1990’larda 8
ana
üretim
bi
çiminin
i
çinde
sadece ticari u
çak üretimi ve kimyasal madde üretimi endüstrileri ABD ekonomisine
ticaret fazlas
ı getirmektedir. 1960 ve 1970’lerde ise
bu 8’de 8 idi. E
ğitim kalitesinin giderek düşmesi, uyuşturucu yaygınlığı , eğlenceye düşkünlük, ve kültürel bilinçsizlik ABD’nin inişinin hem nedenleri hem de
sonu
çları arasındadır. Ancak tüm problemlerin neden ortaya
çıktığı çok açık değildir. ABD’nin giderek
etniklere dayanan n
üfus yapısı, çevre problemleri, eğitim kalitesinin düşüşü, mali piyasa problemleri
ve siyasi yap
ıdaki zayıflıkları (Başkan’ın Kongre karşısında zayıf oluşu, dolayısıyla karar verme mekanizmasının ağır işlemesi) nedeniyle ABD’nin 21. yüzyılda kazananlardan biri
olmas
ı ihtimali oldukça zayıf görünmektedir. Dolayısıyla
ABD’de 21. yüzyıla hazırlanma, Washington’un planladı
ğı bir amaç olarak değil, kişisel veya küçük birimler düzeyinde bir ideal olarak
kalacakt
ır.

14.  21. YÜZYILA HAZIRLIK

Economist
dergisi Ekim 1930 sayısında ekonomideki geli
şmenin politik gelişmeyle paralel yürümediğini, dünya ekonomik açıdan tek bir faaliyet alanı haline gelirken ülkelerin gitgide küçülüp sayısının arttığını, milliyetçi düşüncenin egemen hale geldiğini belirtiyor ve bu iki zıt eğilim arasındaki gerilimin insanın toplumsal yaşantısında çatışma, sürtüşme ve kargaşa yarattığını söylüyordu.
Gerçekten de bağımsız ülke sayısı izleyen 60 yılda üç katına çıkarken ekonomik entegrasyon
y
ıldan
y
ıla
artarak ticaret, maliye ve teknoloji
tek bir faaliyet alanına doğru yönelmiştir. Sonuç olarak bugünün
global toplumu 60 yıl öncesinden daha yo
ğun bir biçimde teknolojik değişim ve ekonomik entegrasyonu geleneksel
politik yap
ılarla, milliyetçi bilinçle, toplumsal
gereksinimlerle ve al
ışkanlıklarla bağdaştırmak zorundadır.
Dahası, ekonomik
ve politik yapıları birbiriyle uyumlu hale getirme çabaları üç ku
şak öncesinden pek belirgin
olmayan ancak
şimdi toplumsal ilişkileri, hatta uzun dönemde inanlığın varoluşunu tehdit eden trendlerle
daha da g
üçleşecektir.
Bu trendlerden
birincisi ve en önemlisi hızla artan dünya nüfusu ve zengin ülkelerle yoksul
ülkeler arasındaki demografik dengesizliktir. 1930 dan 1990’a dünya nüfusu 2
milyardan 5 milyara çıkarken, nüfus yo
ğunluğu da zengin ülkelerden yoksul ülkelere kaymıştır. Dünyanın bir tarafında teknoloji patlaması,
öte tarafında ise nüfus  patlaması olması
uluslar arası düzen ve istikrar için iyi bir reçete de
ğildir.

 

 

Nüfustaki bu
trend, çevre sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Çevre bilinci geli
şmiş ülkeler ne kadar sorumlu
davranırsa davransın, hızla kalkınmak isteyen az geli
şmiş ülkelerin su kaynaklarını, ormanları, otlakları kurutması, dolayısıyla hayvan  ve bitki türlerinin yok olması etkilerinin tüm dünyada hissedilmesi kaçınılmazdır.
Bir başka trend de geleneksel işlerin yerini tümüyle yeni üretim sistemlerinin almasıdır. Bu her ne kadar şimdiye değin ekonomik ve toplumsal
kalk
ınmanın temel etkeni olduysa da, önümüzdeki onyıllarda biyoteknolojik
devrimin geleneksel tar
ımı, robotik devrimin de sınai
istihdamı atıl duruma getirmesi söz konusu olabilir.
Tarım ve
imalattaki bu transformasyon nüfus patlamasıyla birle
şince işsiz kalan milyonlarca insanın şehirlere göçmesi, orda da iş bulamayınca toplumsal huzursuzluk
hatta
şiddet yaratması olasıdır.
Finansal devrim
ço
ğu ülkenin GSMH’sını aşan meblağların elektronik araçlarla anında el değiştirmesini sağlarken, başta televizyon olmak üzere iletişim araçlarının böylesine gelişmesi bilgiyi devlet
tekelinden
çıkarmış, ulusal sınırları delik deşik etmiş, insanların zengin uluslarla yoksul
uluslar aras
ındaki uçurumu fark etmelerine yol açarak göçleri hızlandırmıştır.
Bu değişimler sonucunda ülkeler kendi kaderleri üzerindeki kontrolü gittikçe yitiriyor görünmektedir. Geleneksel güç odakları azalan nüfus, izinsiz göç,
devasa para akı
şı, tarım ve imalatta yüksek işsizlik oranı, bilgi gibi sorunlar karşısında şaşırmış durumdadır.
Bu değişimlerin hızı ve karmaşıklığı göz önüne alınırsa, acaba herhangi bir
sosyal  grup 21. y
üzyıla gerçekten hazır mıdır? Elbette ki bazı
firmalar ve ki
şiler bu sosyoekonomik gelişmelerden yararlanmakta,
daha da kazan
çlı çıkacak şekilde kendilerini
ayarlamaktad
ır. Öte yandan milyonlarca
yoksul, e
ğitimsiz, vasıfsız insanın durumu gittikçe kötüleşmektedir.
21. yüzyıla en
hazır görünen ülkeler Japonya, Kore, bazı Do
ğu Asya ülkeleri,  Almanya, İsviçre,İskandinav ülkeleri ve muhtemelen bütünüyle AT’dir. Bu ülkelerin ortak yönleri yüksek tasarruf oranları, yeni fabrika ve
makinalara yo
ğunlaşmış  yatırım, kusursuz eğitim sistemleri (özellikle
yüksek ö
ğrenim yapmayanlar için), vasıflı işgücü ve hizmet içi eğitim, mühendis sayısının avukat sayısından fazla olduğu bir imalat kültürü, global piyasa için tasarımı iyi katma değeri yüksek üretim ve  görünür mallarda sürekli ticaret fazlasıdır.
Açıktır ki teknik, e
ğitsel, mali kaynaklara ve kültürel dayanışmaya sahip ülkeler gelecek yüzyıla daha hazır durumdadırlar.

REFORM YAPMANIN GÜÇLÜKLERİ

Sistematik
reformun kar
şısında iki önemli engel vardır: Birincisi, sözü geçen nüfus ve çevre trend’leri insanı umutsuzluğa sürükleyecek kadar olumsuzdur. İkincisi de, alınacak önlemler en sıkı şekilde hemen şimdi uygulanmaya başlasa bile etkisini 25 – 40
yıl sonra gösterecektir.
İnsanlar çok uzun vadede ulaşacakları kesin olmayan genel
menfaatler i
çin kısa vadede kişisel fedakarlık yapmaya hevesli değildirler.

 

 

Yapılacak
reformlarda en büyük görev devlete dü
şmektedir.
Ülke
kaynaklar
ında başlıca pay sahibi ve kullanıcı olan,
politikalarda öncelikleri saptayan ve uygulayan, uluslar arası anla
şmalara imza atan hep
devlettir. Reformlar
ın maliyeti tabi ki yüksektir, ancak Soğuk Savaş silahlanma yarışının maliyetine ulaşmaz.
Bu kitap,
global de
ğişimleri anlamak amacıyla yazılmış olup yapılması gereken değişiklik programlarını anlatan sayısız teknik çalışmaların ayrıntılarına girmemiştir. Zaten bu çalışmaların vardığı ortak sonuç şudur: milli tasarrufu arttırmak bütçe açıklarını kapatmak, Ar-Ge’ye ağırlık vermek, askeri harcamaları kısmak, kısa dönemli kar peşinde koşmaktan vazgeçmek, dünya piyasasına yönelik iyi tasarımlı ve güvenilir mal üretmek, eğitimle işgücünün kalitesini yükseltmek gibi. Gelişmekte olan ülkelerdeki nüfus patlamasını önlemek
için de tek ortak yol vardır: ucuz ve güvenilir do
ğum kontrol araçları sağlayarak doğurganlığı düşürmek. Kısacası, mesele sorunlara çözüm bulunmaması değil, uzun vadeli bu çözümlerin uygulanabilmesi için kısa dönemde fedakarlık yapmaya bireylerin ve
politikacıların aynı derecede isteksiz olmasıdır. Ancak teknik çözümle bir
yana, global toplumu 21. yüzyıla hazırlayacak genel çabaların üç kilit elemanı
vardır: e
ğitim, kadınların toplumdaki yeri ve
politik
önderlik.

EĞİTİM’İN ROLÜ VE KADININ STATÜSÜ:

Geri kalmışlığın pek çok sebebi olabilir fakat en
önemlilerinden
biri e
ğitime yeterince ağırlık verilmemesidir.
Eğitim yalnızca işgücünün teknik olarak yeniden yönlendirilmesi, profesyonel
s
ınıfların ortaya çıkması, okullarda imalat kültürünün teşvik edilmesi demek değildir; aynı zamanda dünyamızın neden değiştiğini, diğer ulusların ve kültürlerin bu değişiklikler hakkında ne hissettiklerini,
hepimizin ortak y
önlerini olduğu kadar kültürleri, sınıfları  ve ulusları bölen şeylerin ne olduğunu derinlemesine anlamak
demektir. Tek ba
şına anlamak ta yetmez; birer
d
ünya
vatanda
şı olarak kendimizi ahlak,
adalet ve orantılılık
–denge
kavramlarıyla donatmak zorundayız. Köktenci güçlerin açık sorgulama ve tartı
şmayı engellediği, politikacıların özel çıkar gruplarının desteğini sağlamak  amacıyla yabancılara ve etnik azınlıklara karşı çıktığı, ticari medya ve popülist  kültürün ciddi konuları kenara ittiği toplumlarda eğitimin global trendlere
derinlemesine anlay
ış getirme olasılığı çok sınırlıdır.
Eğitimin rolünün önem
kazanması kadının toplumdaki yeri ile iç içedir. Az geli
şmiş ülkelerde kadının bastırılmış konumu ile nüfus patlaması , yoksulluk ve genel
ekonomik gerilik aras
ındaki yakın ilişki yadsınamaz. Kadının eğitimi arttıkça daha geç evlenmekte, daha geç doğurmakta ve daha az sayıda çocuk sahibi olmaktadır.
Gelişmiş ülkelerdeki sorun ise doğurganlığın azalmasıdır. Bunlarda da anneye sağlanan çeşitli teşvikler yanında kadınların milletvekili ve bakan
olmas
ı (İsveç gibi) doğumları arttırmaktadır. Sonuçta demografik denge
için do
ğumları fakir toplumlarda azaltıcı, gelişmiş toplumlarda arttırıcı önlemler almada en büyük rolü kadının toplumdaki yeri oynamaktadır.

 

 

POLİTİK ÖNDERLİK

Değişimlere ayak uydurmak için alınması gereken önlemlerde devletin,
dolayısıyla politikacıların rolünden söz edilmi
şti. Politikacılar ise yeniden seçilmek için seçmenlerine hoş görünmek zorundadırlar; çıkar gruplarını incitmek istemezler. Ancak
ger
çeklere
de g
özlerini
kapamamalar
ı gerekir.
Dünyanın gidişatına ister iyimser ister
karamsar gözle bakalım, 21. yüzyıla hazırlı
ğı 3 sebepten dolayı ciddiye almalıyız.
Bunlardan
birincisi göreceli üstünlüktür
. Ekonomik kalkınma insanların yaşam standardını yükselterek sağlık, eğitim, dinlenme olanaklarını geliştirir. Teknolojik
yeniliklerin ve ekonomik kalkınmanın sonucu olan bu olanaklar herkese e
şit dağıtılmaz; başarılı toplumların ödülleridir ancak. Yeni
teknolojileri yaratamayan, yava
ş veya negatif büyüyen, nüfus arttıkça kişi başı geliri sabit kalan veya düşen ekonomiye sahip
toplumlar di
ğerlerine göre dezavantajlı konuma geçerler, mutsuz olurlar.
Gelece
ğe yönelik yeni düşünce, yeni eğitim, yeni donanım üretememek,  tarihe kaybeden olarak geçmek demektir.
İkincisi nüfus ve çevre sorunlarının kendi haline bırakılmakla halledilemeyeceği gerçeğidir. Bunun için de sermaye,
bilimsel yakla
şım, teknik uzmanlık ile kalifiye ve yaratıcı işgücü gereklidir.
Reformlar
için üçüncü ve sonuncu gerekçe de politik istikrarsızlı
ğı, savaş ve şiddet tehditlerini ortadan
kald
ırmaktır. Sosyal patlamalar (Fransız,
Rus
İhtilalleri vs.) genelde
birdenbire ortaya
çıkmaz; depremden önce tektonik tabakaların sıkışması gibi sürekli artan bir basınç söz konusudur. Toplumdaki
bask
ılar

hızlı nüfus artı
şı, azalan kaynaklar, işsizlik, gecekondulaşma, eğitim yoksunluğu arttıkça, sosyal ve politik
patlamalar
ın ortaya çıkma olasılığı artar, hele bir de sınır, su, toprak gibi
geleneksel
çatışma nedenleriyle birleşince. Üstelik iç ve dış savaşları artık yerel diye önemsememek büyük hata olur. Kimyasal,
biyolojik, hatta n
ükleer silahlar bütün insanlığı tehdit etmektedir.

 

Bu sorunlar
dizisi kar
şısında nihayet birer insanoğlu olan politikacılarımızdan bir şey beklemek hayalci yaklaşım gibi görülebilir. Üstelik belirli
olan tek
şey sayısız belirsizlikle karşı karşıya olduğumuzdur. Geleceği göremediğimiz için  global
trend’lerin felakete mi g
ötüreceğini yoksa olağanüstü gelişmelerle yolundan mı sapacağını söyleyemiyoruz. Aşikar olan, sorunların teşhisi ve çözümü için politikacı ve bireylerin elbirliği yapma gereğidir. Bu gerek yerine
getirilmedi
ği takdirde  doğabilecek kargaşa ve felaketlerin tek
sorumlusu yine insanl
ık
olacaktır
.
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: