21.YÜZYILIN ANLAMI – THE MEANING OF THE 21. CENTURY

ZAMANI KULLANMAK
7 Ekim 2017
POSTMODERN CİHAD
7 Ekim 2017

21.YÜZYILIN ANLAMI – THE MEANING OF THE 21. CENTURY

GELECEĞİMİZİ SAĞLAMA ALMAK İÇİN HAYATİ BİR TASARI…

İnsanlık bir dönüm noktasında. Tarih boyunca eşi görülmemiş boyutta
muazzam bir dönüşüm, bir geçiş dönemine girmiş bulunmaktayız. İnsan
türü aşırılık çağında son sürat ilerlemekte. Bir yanda aşırı zenginlik, bir
yanda aşırı fakirlik; teknolojide, silahlanmada, küreselleşmede aşırı uçlar. Eğer
insan türünün devam etmesini istiyorsak tüm bunlarla nasıl başa çıkacağımızı öğrenmemiz
gerekiyor. Baş döndürücü teknolojik gelişmeleri hızla büyüyen nüfusu
desteklemek için kullanmanın yollarını bulabilirsek bizi harika bir gelecek
bekliyor ancak bunu başaramazsak yeni bir Karanlık Çağ başlatabiliriz.

 ************************
Zekâ ve teknolojinin dünyayı mahvetmek yerine dönüştürmek için kullanılması
gerektiğini vurgulayan yazar, teknolojinin hayatımıza olan etkisi üzerine çalışmalar
yapan dünyaca ünlü bir uzmandır. Dünya çapında doğum kontrolünden, eko sistemin
onarılmasına; nanoteknoloji gelişmelerine kadar geniş kapsamlı sorunlara
etkileyici, akla yatkın ve olanaklı çözümler sunan yazara göre önemli olan beka
kabiliyeti yani kalımlılıktır. Günümüzün tahammül edilmez ve savunması imkânsız
çürük gidişatından uzaklaşıp salıverdiğimiz muhtelif güçleri kontrol altına
almayı öğrenmemiz gerekmektedir. Araştırma, bilim, ekonomi ve sosyal politika
uzmanlarıyla kapsamlı görüşmeler yaparak hazırladığı bu kitap değişim yönünde
bir seferberlik ve kavrama manifestosudur.
21. yüzyıl, aşırılıkların öne çıktığı olağanüstü bir zamandır. Bugünkünden
çok daha gelişmiş uygarlıklar yaratabileceğimiz gibi yeni bir karanlık çağı
da tetikleyebiliriz. Pusuda bekleyen felaketlerden sakınmak adına yapabileceğimiz
çok şey var. Gelecekte yaşanması muhtemel olayları öngörerek dümen kırıp
önlem almalıyız. Devrimci bir değişim/dönüşüm süreci var önümüzde. Bu dönemde
en önemli rolü çocuklarımız üstleneceği için gelecekleri hakkında onlara öğretmemiz
gereken pek çok şey var. Yüzeysel dalgalanmalar yerine derin akıntılara
odaklanıp gelecek nesilleri etkileyecek devinimi olan büyük çaplı eğilimleri
yaratacak, değişimi sağlayacak önemli unsurlar üzerinde durmak gerekmektedir.
Kritik yüksek devinimi olan eğilimleri siyasetten bağımsız olarak
tanımlayabiliriz. Dönemin baskın siyasi partileri hangileri olursa olsun
yapılması gereken esaslı değişikliklerin başarıyla gerçekleştirilebilir.
Elbette dar görüşlü politik nedenlerden ötürü bazı sorunlara bulunan çözümlerin
direnişle karşılaşması kaçınılmazdır. Çünkü mevcut durumda yerleşmiş menfaatleri
olan büyük bir kesim statükonun bozulmasını hiç mi hiç arzulamamaktadır. Dünya
sorunlarıyla baş etmek için doğru kararların alınması ve insanların teşvik
edilmesi hayati önem taşımaktadır.
Gelecekteki teknolojiyle ilgili olarak öngörüde bulunmak çok da zor değildir
çünkü araştırma, geliştirme ve üretim, uygulama aşamaları arasında uzun bir
zaman geçmektedir. 70’lerde The Wired Society / Kablolu Toplum kitabını yazdığımda
henüz kişisel bilgisayar, cep telefonu, internet yoktu. Yirmi-beş yıl
sonra ise, bu teknolojileri geniş çapta kullanan bir dünya üzerine yapılmış birçok
yerinde ve doğru tahmin yürüten adeta geleceği görmüş bir kitap olarak
alkışa tutuldu. Bundan cesaret alarak dünyanın gelecek sorunlarıyla ilgili daha
çok araştırma yaparak uzmanlarla görüşmeye başladım. Dünyanın daha derin bir
soruna doğru ilerlemekte olduğu gözüme daha açık ve net bir şekilde
görünmeye başladı. Uzay mühendisliği yaptıktan sonra (şaka yapmıyorum) IBM’e
girdim ve karmaşık problemlere çözüm üretmeye yardım eden bilgisayar sistemleri
geliştirmek üzere eğitim aldım. New York şehrinde Birleşmiş Milletler
binasının karşısında bulunan ve seçmece bir beyin takımının görev aldığı dahili
bir üniversite olan IBM Araştırma Enstitüsü’nde çalışırken Nixon döneminde
BM’de verilen kokteyl partilerinde fark ettim ki ne BM delegelerinin
teknolojide olup bitenlerden haberi var ne de biz bilgisayar gurularının kendi
dünyamızın dışındaki gidişattan.
1970 senesinde ABD ve SSCB’den on ikişer bilgisayar mühendisine işbirliği
olasılıklarını değerlendirmek üzere gizli bir görüşme ayarlandı. Amerikan Dışişleri
Bakanlığı Ruslar, bize aşırı miktarda votka verdiğinde çaktırmadan vazolara boşaltmamız
ya da yatağımızda çıplak bir kadın bulduğumuzda ne yapmamız gerektiği gibi
uyarılarda bulundu. Keşke olsaydı ama bunların hiçbiri olmadı. Hatta bana
kalırsa Rus bilim insanları bize gayet cana yakın ve dostça davrandılar. Onlar
da Amerika hakkında çok yanlış fikirlere sahipti. Her iki taraf işbirliği
için yüksek bir potansiyel olduğunda hemfikirdi. Fakat sonuçta olay KGB’nin
CIA’yi, CIA’in KGB’yi gözetlediği bir oyuna dönüştü.
IBM’den sonra karmaşık problemlerle uğraşacak
bir iş geliştirdim ve yirmi beş yıl boyunca seminerler vererek
dünyayı dolaştım. Çok büyük ve üst düzey bir kitleye ulaştığımdan devlet
adamları ve iş dünyasının liderleriyle bir araya gelme fırsatı buldum.
Mesela J.P. Morgan’ın danışma kurulunda George Schultz, Condolezza Rice, Lee
Kuan Yew (Singapur’un ilk başbakanı), Suudi Arabistan Maliye Bakanı, Lord Howe
ve dünya çapında şirketlerin CEO’ları vardı.
21.yüzyılın getirdiği büyük çaplı sorunlara karşı toplumu uyarmak ve
potansiyel çözümler hakkında bilgi vermek üzere harekete geçmenin gerekliliğine
inandım. İnsanlığı bekleyen en büyük sorunları tanımlamak, çözüm üretmek
ve en büyük fırsatları bulmak için Oxford Üniversitesi’nde James Martin
21.Yüzyıl Okulu’nu kurdum. Parlak araştırmacıların ve öğretmenlerin görev aldığı
bu okul tabii ki geleceğin zorlu sorunlarıyla mücadele edebilecek liderler yetiştirmeyi
de görev edinmiştir.
Burada bahsedilenleri yetişmekte olan kuşaklara aktarmak sorunlarla başa
çıkması gerekenler onlar olacağı için hayati önem taşır. Aslında çocuklara öğretilmesi
gereken daha önemli bir konu yoktur çünkü insanın ve uygarlığımızın varlığını sürdürebilmesi
buna bağlıdır.
Değişim İhtiyacı – Dönüşüm/ Değişim Kuşağı
21.yüzyılın başlamasıyla birlikte insanoğlu kendini sürdürülebilmesi
imkânsız olan ve değiştirilmediği takdirde geniş kapsamlı felaketlere yol
açabilecek bir seyir halinde bulmuştur. Aynı zamanda yeni yüzyılla birlikte
insanlığı daha güzel ve başarılı bir uygarlığa taşıyacak müthiş imkânların
yolunu da açabiliriz. Yani bu son yüzyılımız da olabilir, şahane bir
gelecek kuracak yepyeni bir dünya düzeninin başlangıcı da.
Evrenin bir ucunda küçük bir gezegende yaşıyoruz fakat dünya nüfusu giderek
artıyor. Çin gibi kalabalık yeni tüketim toplumları ortaya çıkıyor. Öte yandan
teknoloji gezegeni haşat etmeye yetecek güce ulaşıyor. Her şeyin aşırı
uçlarda yaşandığı bir döneme doğru dörtnala ilerliyoruz. Bilimsel deneylerden
küresel güçlere, kitle imha silahlarından din adına hareket eden teröristlere
kadar her şey aşırı uçlarda. Eğer insanoğlunun yaşamını sürdürmeye devam
etmesini istiyorsak bu durumla nasıl baş edeceğimizi öğrenmemiz şart.
Bizi bekleyen çetin sorunlara çözümler önererek gidişatı değiştirip 21.yüzyıl
dönüşümü gerçekleştireceğiz. Eğer bunu doğru şekilde becerebilirsek olağanüstü
bir gelecek; yanlış yaparsak geri dönüşü olmayan bir mahvoluş bekliyor
bizi. Ancak yüzyılın ilk yarısında esaslı bir değişime ihtiyacımız var ki
yüzyılın geri kalanı sıra dışı olaylara sahne olabilsin.
İnsanoğlunun varlığını sürdürüp gelişmesi için doğa şimdiye kadar
gerekli tüm kaynaklara sağlamış bulunuyordu. Fakat bu kaynaklar sonsuz değil
doğal olarak. Toprak, yeraltı suları, balıklar, mineraller, petrol, sazlık ve
sulak alanlar… Bunları aşırı miktarda tüketiyor ve yok ediyoruz. Bazılarının
yerine koyabileceğimiz alternatifler de yok.
Doğanın bize sunduğu ozon tabakası ve hassas bir dengeye sahip olan
atmosferdeki karbondioksit miktarı yok ettiğimiz ormanlar nedeniyle giderek
artıyor. Yeryüzündeki kaynakları kötü kullanmamız sebebiyle günde 405 bin km2 tarıma
elverişli alanı, 24 milyar ton üsttoprağı kaybetmekteyiz. Böylece dünyada 60
bin km2’yi aşkın yeni çöl alanları yaratmaktayız. Toprağın humus
içeren üst katmanının oluşması için binlerce yıl gerekirken insanlar bir anda ağaçları
kesip erozyona neden oluyorlar. Birkaç ay içinde üsttoprak sel ve rüzgarın
etkisiyle dağılıp gitmektedir. Bizim için hayati önem taşıyan su gıda yetiştirmek
için de kullanılmaktadır. Sadece (8-9) kilo et sağlayan sığırları beslemek için
kullanılan bir tonluk tahılı üretmek için binlerce ton su gerekmektedir. Bugün
insanlar, bir yılda yağmurla su kaynaklarına geri dönen su miktarından 160
milyar ton fazlasını harcamaktadır.
Dünyayı talan ettiğimiz için günümüzün gençleri yaşamlarında dünyanın pek
çok yerinde taze su kaynaklarının tükendiğine ve gıda üretiminin çok zor bir
hale geldiğine şahit olacaklardır. Çok sayıda balık türü aşırı avlanma
yüzünden azalacak ve soylarının devamı tehlikeye girecektir. Küresel ısınma
Katrina kasırgasından çok daha büyük çaplı tufanları tetikleyecek ve ciddi
hasar oluşturacaktır. Bu da doğal iklim mekanizmalarının daha da kötüye
gitmesine yol açacağından artan ısı, Orta Afrika’dakiler gibi dünyanın yoksul
ülkelerinin çoğunda mahsul verimini azaltacaktır. Böylesi afetlerin getirdiği
yoğun gerilim aşırılık, dini saldırı ve intihar terörizminin olduğu bir zamanda
meydana gelecektir. Bunun yanında korkunç silahlar ucuzlayacak ve çok daha geniş kitlelerin
ulaşabileceği bir hale gelecektir. İç içe geçmiş bu sorunların
çözümleri de birbiriyle kesişir. Bu çözümleri uygulayabilirsek kademeli
bir şekilde sürdürülebilir kalkınma yaratarak ve hayatımızı refah içinde
sürdürülebiliriz. Sürdürülebilirliğe yönelik olarak farklı alanlarda çeşitli
adımlar atılması ve zaman kaybetmeden harekete geçilmesi gerekmektedir. Hızla
gelişen teknolojinin ışığında sürdürülebilirlik tek başına yeterli
olmayacaktır, kalımlılığı/beka kabiliyetini mutlaka göz önüne
almamız gerekir.
Bu büyük dönüşümü gerçekleştirecek olanlar bugünün gençleridir. Olguyu 21Y
Dönüşümü olarak adlandırabiliriz. Tarif edilen değişimin nihai sorumluları da
onlar olacaktır. Bu insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan bir dönüşüm
olacaktır. Bu nesil değişim/dönüşüm neslidir ve bunu fark etmeleri sağlanmalıdır.
Böylece oynayacakları rolü iyice anlayacaklar ve çoğu için 21.yüzyılın anlamını
kavramak kendi yaşamlarına anlam verecektir.
21. Yüzyıl Kanyonu
İçinde bulunduğumuz yüzyılı ortası dar bir boğazdan oluşan bir derin bir
kanyon olarak düşünün. İnsanlığın da bu koca nehrin azgın sularında yokuş aşağı
rafting yaptığını. İçerilere doğru girildikçe akıntı artacak ve değişim yoğunlaşacak.
Teknolojinin olağanüstü bir şekilde hızlandığı zorlu bir dönem bekliyor
bizi. Nüfus arttıkça küresel gerilim, çevre kirliliği ve toplu kıtlık artacak.
Böyle devam ederse dünya nüfusu 8,9 milyonu buluncaya kadar çoğalabilir. Su
kaynakları azaldıkça, fakir ülkelerdeki tarlalar yok oldukça ve Çin, Hindistan
ve diğer 18 ülkede olduğu gibi yeni tüketici toplumlar beslenme alışkanlıklarını
değiştirip daha fazla et yemeye başlarsa (çünkü bu daha fazla tahıl üretimine
ve su tüketimine yol açmakta) dünya nüfusunu beslemek gittikçe daha da güçleşecektir.
Dünya nüfusunun yüzyılın ortasında zirveye ulaştıktan sonra düşüşe geçeceği
öngörülüyor ancak bu demek oluyor ki kanyonun dar boğazına gelindiğinde
yeryüzündeki kaynaklar en sıkıntılı döneminde ama dünya nüfusu ise doruğa ulaşmış olacak.
Aynı zamanda nonoteknoloji, biyoteknoloji, uç-dalgaboyu iletişim ağları, robot
fabrikaları, rejeneratif tıp ve bilgisayar zekasının yoğunlaştırılmış çeşitleri
gibi olağanüstü yeni teknolojiler gelişecek. Yüzyılın ortasına değin doğaya
fazlasıyla zarar verilme ihtimali yüksek ancak küresel ısınmaya neden olan
yakıtların yerini temiz enerji alacak. Sonunda çevreye çok az zarar veren
sonsuz enerji üretimi yapılabilecek. Dumanlı fabrika bacaları ve karbon bazlı
yakıtların yerine temiz sanayi ve hidrojen ekonomisine kavuşacağız. Sağlığımızı
tehdit eden kimyasalların çoğu yasaklanacak. Denizler ve çevre daha iyi anlaşılıp
çok daha iyi korunacak. Yüzyılın ortasına gelindiğinde doğayı istismar etmemiz
nedeniyle dünyaya verdiğimiz zarar yavaş yavaş düzeltilmeye başlayacak.
Dönüşüm Neslinin görevi insanlığın kanyondan mümkün olduğunca az karmaşayla
geçmesini sağlamak. 21.yüzyılın ciddi sorunlarına çözüm bulunabilir ancak kötü
haber şu ki şu anda dünyanın en güçlü insanları çözümleri
kavrayabilecek bilgiye sahip değil ve bunları uygulamak için de inisiyatifleri
bir hayli sınırlı. Siyasetçiler seçimleri düşünerek sadece oy kaygısıyla
hareket ederken güç sahibi işadamları ve yöneticiler de yalnızca kar amacı
gütmekte. Hissedarların payını arttırmak görevleri olduğundan, olayları kontrol
eden iktidar sahipleri için, ne yazık ki her zaman kısa vadeli
faydalara duyulan istek uzun vadede sorunların çözümüne
 duyulan
isteğin önüne geçmekte
. Kanyonda ilerlemekteyiz fakat liderlerimiz bu geçişi kolaylaştırmaya
hazır değil. Önümüzde kurumsal engeller var.
Dünyanın gidişatı kanyondan geçtikten sonra sakin sularda ilerleyebilir
fakat bu kez de farklı olaylar zinciri bizi başka bir çalkantılı döneme
sürüklüyor olacak. 21.yy teknolojileri yaşamı değiştirip insanları dönüştürmemizi
sağlayacak, bilgisayar zekası insan zekasının çok ötesine geçecek ve yeni bilim
bizi hızla değişen daha kaygan bir rampaya götürecek. Yine de bir şekilde
kontrolün bizde kalmasını isteyeceğiz.
  
DEVİNİM EĞİLİMLERİ
Önümde kristal küre gelecek hakkında kehanetlerde bulunuyor değilim
elbette. Bazı eğilimler devinim yaratır ve bir kısmını durdurmak olanaksızdır.
Öngörüde bulunmak bu sayede mümkündür. Dünya nüfus artışı hakkında öngörüde
bulunabilir, dolayısıyla gelecekte ihtiyaç duyacağımız gıda, su ve diğer temel
gereksinimlerimizin ne kadar olacağını da hesaplayabiliriz. Gelişmekte olan
teknolojileri iyi anlayabilirsek, gelecekle ilgili daha sağlıklı önermeler
ortaya atabiliriz. Örneğin, Intel’in kurucusu Gordon Moore 1965’te silikon
çiplerin her yıl katlanacağını öngörmüştü ve son elli yılda aynen böyle oldu.
Bazı büyük çaplı eğilimler teknoloji sayesinde kaçınılmaz hale gelmiştir.
Geleceği kavramamıza yardım edebilecek yüz kadar devinim eğilimi vardır.
Bazıları okyanus balıkçılığının azalması kadar bariz; bazısı ise sadece
sektörel anlamda hissedilen; bazısı da atmosfere sera gazlarının salınımı gibi
uzun vadeli sorunlardır. Ya da, İnternet’ten alışveriş gibi yeni
davranış kalıpları oluşması ve kurumların gıda alımını değiştirmesi gibi
kısa vadeli ve göreceli değişikliklerdir. Bunların toplamı geleceğin iskeletini
oluşturur. Geleceği detaylı olarak öngöremeyiz ama gidişatın ilerleyebileceği
farklı yönler ve bunları etkileme yollarını araştırabiliriz.
Dünyadaki devinim eğilimlerini baktığımızda başımızın büyük belada olduğu
açıktır. Her altı haftada dünya nüfusuna New York şehrinin nüfusu kadar
insan eklenmektedir. Zengin ve fakir ülkeler arasındaki uçurum önemli ölçüde
artmıştır. Televizyon ve küreselleşme aracılığıyla varlıklı yaşamlar
yoksulların gözüne sokulmaktadır. Terörizm çağı yeni gerilimler yaratmaktadır.
Gezegenimizde bulunan su, birkaç buzul çağı öncesine dayanan yeraltındaki
akiferlere toplanmıştır ve bu kadim kaynaklar tükendiğinde yağmur suyuyla yaşamak
zorunda kalacağımızdan, dünya üzerinde su savaşları kaçınılmazdır. Çevresel
kaynaklar tükenip kıtlık arttığında, fakir ülkelerde ciddi sorunlar baş gösterecek
ve sosyal şiddet yaşanacaktır. 1994 kuraklığında Afrika’nın nüfus yoğunluğunun
en yüksek olduğu ülkeler Ruanda ve Burundi, vahşet ve zalimliklere sahne olmuş yaklaşık
bir milyon insan soykırıma kurban gitmiştir.
SÜRPRİZLER
Dünyanın gidişatını anlamaya çalışırken engel olunamaz devinim unsuru
öngörülerimize sağlam dayanaklar sunsa da sürprizler hiçbir zaman göz ardı
edilmemelidir. Devinimi yavaşlatacak güçte bir sürprizin çok büyük olması
gerekir. Örneğin, 11 Eylül saldırıları dünyaya bakışımızı değiştirdiği halde,
bazı istisnalar hariç dönemin devinim eğilimleri genel olarak sürmüştür. Örneğin
20.yy başında Belle époque /Güzel Çağ’ın bayrağını taşıyan Paris beklenmedik
I.Dünya Savaşıyla önemli ölçüde hasar görmüştür. Sovyetler Birliği’nin 1990-91
yıllarında çöküşüyle büyük bir ekonomik ve politik sürpriz meydana gelmiştir.
Neredeyse koca bir kıtanın haritası değişmiş, dünyanın en eğitimli ülkelerinden
birinde yaşayan halklar paramparça olmuştur. Kapitalist toplumlar da ekonomik
çalkantılara bağışık değildir. Hepsinin refah ve gerileme dönemleri vardır.
1997 Asya krizi dünyayı finansal açıdan yok olmanın eşiğine getirmiştir.
Amerika akıntılı sularda ilerleyen büyük ve güçlü bir gemi gibi görünse de bu
ülkeyi sarsacak sürprizler de olacaktır muhakkak. Diğer tüm ülkeler gibi
ABD’nin Çin’den etkilenmemesi mümkün değildir. Fakat Çin de kolaylıkla tarihin
en büyük balon ekonomisine dönüşebilir. Dünyanın buna hazırlıksız yakalanması
küresel ekonomiye büyük hasarlar verecektir. Mesela terörist bir örgüt
Amerikan şehirlerinden birine atom bombası atması gibi, bazı sürprizler
çok can yakıcı olabilir.
İlk başta o kadar ciddiye alınmayan bir başka sürpriz ise grip salgını gibi
bir bulaşıcı hastalık olabilir. 1918’deki grip salgınından ölenlerin sayısı I.
Dünya Savaşı’nda ölenlerin iki katıdır. Böylesine bir salgın bazı hükümetlerin
seyahatleri kısıtlaması ve insanları karantinaya almasına neden olabilir.
Zengin ülkeler uluslararası işletmelere ve tedarik zincirlerine bağımlı hale
geldikçe bu işletmelerin neden olacağı hasar akıl almaz boyutlara ulaşacaktır.
Daha kötü bir senaryo ise insan eliyle modifiye edilen bir patojenin doğayı şaşırtarak
neden olduğu küresel bir salgın olabilir.
Gözle görünmeyen bu davranış kalıbı incelendiğinde geleceğin
iskeletini oluşturan devinim eğilimlerini değiştirebilecek güçteki sürprizlerin
kaçınılmaz olduğunu görürüz. Radikal Müslümanların Amerika’ya saldıracağı 11
Eylül’den çok daha önce öngörülüyordu. Hatta Dünya Ticaret Merkezi’nin yok
edilmesi engellenebilirdi. Benzer şekilde Çin’in balon ekonomisi ve grip
salgını da kaçınılmazmış gibi görünmektedir bu yüzden önlem almak
kesinlikle yersiz değildir.
Sürprizlerin ortaya çıkmasında politikacıların bilim insanlarının serzenişlerine
kulak asmamalarının etkisi büyüktür. Tüm uyarılara kayıtsız kalan yetkililer,
New Orleans’ı ancak Katrina Kasırgası vurduktan sonra şehri boşaltma
talimatını vermiştir. Başkan Bush olaydan sonra “kimsenin bu kadarını beklediğini
sanmıyorum” derken yalan söylemiştir. Gereken tüm uyarılar zamanında verilmişti.
Bu olay bilim insanlarının uyarılarını dikkate almanın önemini bir kez daha
kanıtlamıştır.
MANİVELA ETKİLERİ
Bu kitapta manivela etkisi derken çok güçlü sonuçlar doğurabilecek,
göreceli olarak küçük ve siyasi olarak ulaşılabilir eylemlerden bahsetmekteyim.
Kurallarda ufak değişiklikler gibi. Nasıl ki bir katalizör kimyasal bir tepkime
meydana getirirse güven aleyhtarı kanunlar kapitalizmin tekelleşmeye yönelik
evrimi üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Bulaşıcı bir hastalığa karşı aşılandığımızda
hastalığa karşı bağışıklık kazanırız. En tahrip edici devinim eğilimleri bile
zararı azaltabilecek manivela etkisine sahiptir.
Çok basit ancak etkileyici bir örnekle açıklayalım: Fakir ülkelerdeki
kadınlar eğitildikleri takdirde ki bu çok ucuz ve göreceli olarak kolay bir
proje sayılır, daha az çocuk doğurdukları görülmektedir. Aslında doğum kontrolü
sağlamanın en etkin yöntemi kadınlara okuma-yazma öğretmektir. Bu kadınların
hayatlarını geliştirmesini sağladığı gibi önemli sonuçlar alınmasını sağlar.
20. yy ’da 300 milyon insanın ölümüne yol açan çiçek hastalığı 1966’da başlatılan
aşılama kampanyası sayesinde 1977’den beri kimsede görülmemiştir. Çiçek virüsü
ABD ve Rus askeri laboratuvarlarında saklanmıştır. Bu aşamada iyi manivela
etkileri olduğu kadar kötülerinin de olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. Çiçek
hastalığının yeryüzünden silinmesini askeri bir fırsat olarak değerlendiren
Ruslar, çiçek virüsünü balistik füzelere yerleştirmiştir.
Internet yazılımıyla tanışmamız gibi birçok beklenmedik manivela etkileri
de ortaya çıkarılabilir. Bu basit yazılım hem ucuz hem de Internet kullanımını
tüm dünyaya yayan olağanüstü bir gelişme olmuştur. Devinim eğilimleriyle
manivela etkilerini birbirinden ayırmamız gerekir. Geleceğimizi bu etmenleri
belirleyip irdeleyerek dönüştürmemiz gerekmektedir.
EKO-REFAH
Eninde sonunda ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız gerektiğini fark etmek
zorundayız. Küresel olarak sürdürülebilir bir uygarlığın yoksul, yoksun veya neşesiz
olması gerekmez. Aksine çevrenin bize sağlayabileceğinden fazlasını tüketmeyen
toplumlar oluşturabiliriz. Ben buna eko-refah adını veriyorum. Küresel
ekosisteme zarar vermek yerine onu iyileştirecek yüksek kaliteli yaşam tarzları
benimsenmenin zamanı gelmiştir. Çevreye zarar vermeyen bir yaşam tamamen doğaya
dönmek anlamına gelmez. Şehir hayatı hem güzel hem de ekolojik olabilir.
Her şey bir yana, gelecekteki toplumların günümüze kıyasla çok daha sade
yaşamlar süreceği kesindir. Üstelik çok çeşitli yaşam tarzlarını da içlerinde
barındıracaklardır. Dünya genelinde bu kadim ve engin biyoçeşitliliğin koruma
altına alındığı alanlar genişleyecek; bu biyoçeşitliliği anlamaya can atanların
sayısı katlanarak artacaktır. Çevreyle uyumlu yaşamanın birçok yolu vardır. Doğayı
sevmek, müzik dinlemek, tiyatroya gitmek, futbol oynamak veya yüksek teknoloji
merakı bunlara dahildir. İnsanların bazıları okyanus yarışlarına, uç
sporlara merak salarken, bazısı orkide yetiştirme, hidroponik bitki yetiştirme,
kampçılık, spor veya üç boyutlu satranca ilgi duyacaktır. Bilgisayar oyunları
gelişecek; dijital teknoloji sanal gerçeklik kavramını günlük hayata sokacak,
dünyanın her yerinden en gelişmiş eğlence seçeneklerine ulaşma olanağı doğacaktır.
Dünyada, özellikle Hindistan ve Çin gibi gelişen ekonomilerde Amerikalılar
gibi tüketmeyi arzulayan varlıklı insan sayısı giderek artmaktadır. Gelişmekte
olan ülkelerde hidrojen bazlı enerjiyle işleyen bir ekonomi, pilli araç ve
etkin su kullanımının çok geç olmadan sağlanması gerekmektedir. Küresel anlamda
ekosistemle uyumlu yaşam şarttır. Geleceğin en büyük özelliklerinden biri
toplumların bilgiye dayanan ve bilgiyi uygulamak için yeni teknikler geliştirecek
olmasıdır. Rutin işler makinelerce yapılmaya devam edecek, insanlar duygu ve
yaratıcılığa ihtiyaç duyulan alanlarda çalışacaktır. 21.yy ekosistemle uyumlu
yaratıcılık açısından sıra dışı gelişmelerin görüleceği bir dönem olacaktır.
Önemli devinim eğilimlerinden biri üretkenliğimizdeki artıştır. Bu gelişen
teknoloji ve daha etkin yönetim sayesinde gerçekleşir. ABD 1995’ten 2005’e
kadar yılda %3 oranında artmıştır. Ekonomistler uzun vadede %2,5 artış beklemektedir.
Bu oran bir yüzyıl daha böyle devam ederse Amerikan toplumu bugünkü refah
düzeyinin 12 katına ulaşacaktır. Daha geriden başlayan Çin ise 20 kat zenginleşecektir.
Aslına bakarsak, robotik ve nano-teknoloji sayesinde bilimin bizi tahminlerin de
ötesine taşıyacağına inanıyorum. Bu yeni elde edilen büyük refahın gezegeni
tahrip etmek yerine onu iyileştirmek için kullanılması hayati önem taşımaktadır.
Bir diğer önemli gerçek ise dünyadaki refah artışının nüfus artışından daha
fazla olacağıdır ki bu devinim eğilimlerinin kesişimi, dünyanın insanlık için
daha düzgün bir yer olacağına dair umutları arttırmaktadır. Ancak bu refah artışı
aşırı dengesiz olacaktır. Kavuşulan bu yeni servet zekaya dayalı olacağından çoğunluğu
hali hazırda zengin ülkelere kayacaktır. Öte yandan yoksul ülkelerin çoğu bunun
önüne geçmek için iyi planlananı uygulamaya almazsa daha da fakirleşecektir.
 Gelecekte uygarlık değişime uğrayacaktır. 21. yy Dönüşümünün bir
kısmı uygarlıkların değişimidir. Farklı kültürlerde farklı değişimler
olacaktır. Eğer daha iyi uygarlıklar oluşturamıyorsak daha
üstün teknolojinin ne anlamı vardır ki? İnsanın hayatta kalması ve yeni
uygarlık anlayışları yaratma kavramları birbiriyle bağlantılıdır. Uygarlık
hakkında sormamız gereken temel sorular vardır. Çocuklarımıza nasıl bir dünya
bırakmak istiyoruz? Biyoteknolojinin insan doğasını değiştirebileceği bir
uygarlıkta ilkeler ne olmalıdır? Büyük değişimlerin yaşanmakta olduğu ve yaşanacağı
21.yy’da hangi ilkeler doğrudur?
Toplum daha iyi bir gelecek tasavvur eder ve buna ihtiyacı vardır. Uygarlığın
ileride bugünkünden daha karmaşık ve çok katmanlı olacağı kesin olduğundan
gelecekteki çeşitli olasılıklara kapsamlı ve geniş bir açıdan bakmak
gerekir. Ancak bu tasavvura doğru ilerleyiş felaketler, bürokratlar, savaşlar
ve direnemeyeceğimiz baştan çıkarmalarla engellenebilir. 21.yy’da dönüşümü başarabilirsek
insanlığı kargaşaya sürükleyen gidişatı değiştirmekle kalmayıp uygarlıkların
olağanüstü bir evrim geçirmesine sahne olacak ve medeniyet bugün bildiğimizden
çok daha farklı mertebeye ulaşacaktır.
İKİLİK
21.yy ikilikte aşırılıkların çağıdır. Gelişmiş ülkelerde refah ve başarılarda
yoğun bir artış gözlemlenirken daha zayıf ülkelerde giderek artan
yoksulluk, hastalık, şiddet ve toplumsal karmaşa bir kısır döngü halini
alacaktır. Bunların çoğu günümüzde de yokluk çeken veya başarısız olmuş ülkelerdir.
Gelişmekte olan ülkeler ise basamakları birer birer tırmanarak paylarına düşeni
yükseltmektedirler. Yoksul ülkelerin en alt basamağa ulaşmasına bile olanak
yoktur. Yoksulluk öylesine derine işlemiştir ki bu koşullarda çıkış yolunun
bulunmadığı söylenebilir. Böyle ülkelerin çocuklarını eğitmek, tarım olanaklarını
geliştirmek veya dünya ticaretinde bir oyuncu olması olanaksızdır. Ancak refah
içindeki ülkelerin bu kısır döngüye bir son vermesi kesinlikle mümkündür.
Dünya nüfusunun neredeyse yarısı günde 1 Doların altında yaşamaktadır.
Fakir ülkelerde nüfus daha da hızlı artmaktadır. Böylesine bir mahrumiyet
çaresizlik ve umutsuzluğu beraberinde getirirken terörizm ve cihat yanlısı
Radikal İslam bu ülkelerde kolaylıkla destekçi bulmaktadır.
Geleceğe bakış iki soru sorarak mümkün olabilir:
Yapılacak en doğru şey nedir? Olma ihtimali en yüksek olan şey
nedir?
Dünyanın daha fakir ülkelerini veya o kadar fakir olmamasına rağmen
gecekondularla dolu ulusların hayatlarına tanık olmadıkça felaketin boyutlarını
gerçekten anlamak mümkün değildir. “Yapılacak en doğru şey nedir?’ diye
soruyorsak cevap açık ve nettir. Yoksulluğa son ver! Hastalıkları ve sefaleti
ortadan kaldır! Çocukları eğit! Kadınlara okuma-yazma öğret! Kısacası pisliğini
temizle! Fakir ülkelere gelişim merdiveninin en azından ilk basamağına
çıkmalarına olanak tanıyacak bir dizi çalışma hayata geçirilmeli. Dışarıdan
yardım edilmezse yokluk çeken ülkelerin durumu daha da kötüleşecektir. Buna dur
diyebilmek için çok yüklü miktarda finansal kaynak talep etmekten ziyade, düşük
maliyetli programlarla birlikte becerilerin ortaya konması gerekmektedir.
“Büyük olasılıkla ne olacak” diye sorduğumuzda Birleşmiş Milletler’in
yıllarıdır hedefler belirlediğini ama kayda değer bir sonuç alınmadığını
görürüz. Siyasetçiler kendilerini iyi hissettirecek boş laf üretirken,
onları televizyon başından izleyen seçmenler genelde uzak diyarlardaki yoksulluğu
önemsemezler. Zengin ülkeler, fakir uluslara yardım etmek için yeterli çabayı
sarf etmiyor. Çin’de olduğu gibi hükümetler devlet otoritesinin gücünü
göstererek önemli değişimler yaratabilir ancak fakir ülkelerin hükümetleri de
çoğunlukla güçsüz ve acizdir. Gerekli yardımın yapılmaması halinde işlerin daha
da kötüleşmesi kaçınılmazdır. Bu soruya cevabımız “her şey olduğu gibi
devam edecek” dersek yanılırız, çünkü yoksullukta belirli bir düzeyin altına
inildiğinde durum daha da tahrip edici bir hal almaktadır.
İş dünyasının gurularından Harvard mezunu Michael Porter’a göre başarısız
ülkelerdeki insanların ne olanakları ne de özgüvenleri vardır. Bu durum bölücü
güçler yaratmaktadır. Bunu bir muammaya yakalanma olarak değerlendiren Porter
ülkelerin vatandaşlarının kendi seçimlerini yapmalarını, kendi kaderlerini
çizmelerini istediklerini, demokrasiye inandıklarını ancak bu işe yaramazsa
uzun vadede dünya çapında sorunlara yolaçağına dair kaygıları olduğunu ve bu
konuda ne yapılacağı hakkında dünyanın harekete geçmeye hazır olmadığını dile
getirmektedir.
Gelişmiş ülkelerin zenginleri
hayatlarına yüksek miktarda para akıtırken, daha fakir bölgelerdekiler
neredeyse insanlık dışı koşullarda var olma mücadelesi vermektedir. Zengin
çocukları şiddet dolu bilgisayar oyunları oynarken gecekondu
mahallelerindeki yoksul akranları şiddeti sanal olarak değil gerçek
hayatta tecrübe etmektedir. Zengin toplumlar sağlıklı, uzun ve kaliteli bir yaşam
sürerken fakir toplumlar hastalıklarla boğuşacak, AIDS, savaşlar, siyasi anarşi
ve açlık tehdidi altında kısa bir yaşam sürmeye mahkûm olacaktır. Olayı şekillendiren
tüm etmenler göz önüne alındığında yapılması gerekenle, yüksek ihtimalle
olacak şey arasında çarpıcı bir fark vardır. Zengin ve fakir arasındaki
büyük uçurumu kapatamazsak dünyayı felaketler beklemektedir.
HASTA DÜNYA ve İKLİM FELAKETİ 
İnsan faaliyetlerinin en tehlikeli sonucu doğanın kendi kendini yenileme
düzenini bozmuş olmamızdır. Dünya sonsuz boşlukta küçük ama çok güçlü ve
karmaşık bir gezegendir. 3 milyar yıldır ormanları, okyanusları, iklim
özellikleri ve ekolojisiyle kendi kendini düzenleme yeteneğine sahiptir. Canlı
bir varlık olan dünya, karmaşık biyolojisi ve havasıyla yeşil ve güzel
yerküremiz genelde istikrarlıdır. Aslına bakarsak, doğaya karşı nazik davrandığımız
sürece ona müdahale etmemiz de mümkündür. Çünkü kendi kendini düzenleyip
dengesine kavuşabilir. Ancak gereğinden fazla müdahale edildiğinde dünya başka
bir hale dönüşür ve bu denli kalabalık nüfusu nedeniyle dünyadaki insanların
sadece bir kısmı düzgün bir yaşam sürdürebilir.
Yerküremizin araştırmalarında jeosfer ve biyosferi birlikte incelenir.
Uzmanlar dünyanın karmaşık sistemini Gaya olarak adlandırır.
Tüm diğer karmaşık sistemler gibi Gaya da kendine göre hareket
eder. Böyle birşeye müdahale etmek, çok büyük güçlerin işine karışmamız
anlamına gelir ki bu da dünya üzerindeki yaşamı tehdit edecek sonuçlar doğurabilir.
Günümüzde hassas dengeye sahip bu düzene aşırı yüklendiğimiz yönünde ciddi
kaygı duyulmaktadır. Gezegenimiz zaman içinde buzul çağlarına, küresel ısınma
dönemlerine ve uzun vadede meydana gelen değişimlere sahne olmuştur. Binlerce
yıldır olduğu gibi bugün de durağan değildir ve değişim devam edecektir. Şu
anda bu yalıtılmış mavi gezegen doğal bir ısınma dönemindedir. Güneş normalden
daha sıcak ve bize yakın konumdadır. İnsan uygarlığının aynı dönemde yapay
bir ısınma yaratıyor olması büyük bir talihsizliktir. Atmosfere yüksek miktarda
salınan sera gazları zaten ısınmakta olan Gaya’nın durumunu ciddileştirmekte;
ormanlar kesilip sanayi ve mekanize tarımla yeryüzünün şekli değiştirildikçe
durum daha da vahim bir hal almaktadır. İklim uzmanlarına göre dünya
hastadır ve ateşi çıkmıştır. Küresel ısınmanın etkisiyle kutuplardaki buzullar
daha hızlı erimeye başlamış dolayısıyla yerkürenin yansıtıcı buzul yüzeyi
daraldıkça kara ve denizler daha çok güneş ışınına maruz bırakılmıştır.
Dünya böylece daha çok ısınmış ve buzullar daha da hızlı erir hale gelmiştir.
Kutuplarda uzun süreler donmuş kalan kara parçaları metan içerir. İnsan
yapımı sera gazları bu donmuş toprağı eriterek metanın dışarı salınımına
neden olur. Böylece ısı daha da yükselir ve erime hızlanır. Okyanuslar çıkardığımız
karbondioksiti emer ama yarattığımız kirlilik nedeniyle denizler de daha asitli
hale gelmiş ve karbondioksit emilimi kapasiteleri çok azalmıştır. İşte
tam bir kısır döngü. Yaklaşık bir asırdır karbon bazlı yakıtlar kullanarak
dünyanın seragazı dengesini bozmuş bulunuyoruz. Günümüzde atmosferdeki
karbondioksit eskiye nazaran %25 oranında artmış bulunmakta. Tropik
ormanlar da atmosferdeki karbondioksit dengesi için vazgeçilmez bir unsurdur
ancak onlar da hızla yok edilmektedir. Dünyanın bu yüzyılda en azından 4oC
ısınacağı öngörülmektedir ve bu da ağaçların ölmesi için yeterlidir. Ağaçlar
ölünce atmosferdeki karbondioksiti emmek yerine içlerindeki karbondioksiti
salarlar. İnsanlar ormanları keserek bu sürece ivme kazandırmaktadır.
Yeryüzü sanayi bölgeleri ve tarlalarla kuşatıldığından doğanın temel
kontrol mekanizmalarını oluşturan Gaya’nın işi iyice zorlaşmıştır.
Tropik bölgeler çölleşmektedir. Yüzlerce milyon yıldır gezegenin sağlıklı
olmasını sağlayan kontrol mekanizmaları zarar görmüştür.
 Aslında Gaya zamanında küresel ısınmayı yaşamış ve
atlatmıştır ancak şimdi insan müdahalesi nedeniyle Gaya’nın
otomatik tepki mekanizmaları harekete geçmiştir ve bu durum
gezegenimizi daha da ısıtmaktadır. Bu ısınmayı ne kadar geriye
çekebileceğimizi bilmiyoruz. Dünyamız hastaysa onu iyileştirmeye uğraşmalıyız.
Bu nedenle atmosfere salınan karbon emisyonlarını azaltma, yağmur ormanlarının
ve karbonu bertaraf edici diğer unsurların sürdürülebilirliğini sağlamak mecburiyetindeyiz. Doğanın güçlerine hoyratça müdahale
ediyoruz ancak bu güçleri tam olarak anladığımız söylenemez.
İklim değişikliği insanlık için terörizmden daha büyük bir tehdittir. Çünkü
gezegeni düzenleyen doğal kontrol mekanizmalarına zarar verdikçe iklim değişikliği
birçok başka sorunu da beraberinde getirecektir. Hemen harekete geçersek iklim
değişikliğini hafif atlatabiliriz. Konunun ciddiyetini anlamayışımız aldığımız
önlemlerin yetersizliğiyle kanıtlanmaktadır. Çevre kirliliği adına sanayi
kuruluşlarına getirilen kısıtlamalar devede kulak sayılır. Limitlerin
sınırlandırılması, yaptırımların caydırıcı olması şarttır. Yoksa bunun
bedelini istisnasız herkes çok ağır ödemek zorunda kalacaktır. Tüm bilim
insanları önümüzdeki onyıllarda insan üretimi seragazlarının ısı artışının baş suçlusu
olacağını haykırmaktadır. Ancak bunun farkındalığına rağmen ne yazık insan
uygarlığı gerekeni yapmamakta ve yeterli özeni göstermemekte direniyor. Şu
anda harekete geçilmezse ısı farkından Katrina Kasırgası’ndan çok daha büyük
çaplı fırtınalar meydana gelecektir. Rüzgar rejimlerindeki değişiklik bazı
yerlerde kuraklığa bazı yerlerde ise sellere neden olacaktır. Her iki durumda da
toprak kaybı ve tarım alanlarının yok olması söz konusudur.
Küresel ısınmayı ciddiye almamız için bir uyarıda sigorta sektöründen
gelmektedir. Şu anda sektör kendini 30 milyar dolar civarında hasar
yaratacak “mega-felaketler”e hazırlamaktadır. Tek bir sigorta şirketinin
bununla başa çıkması mümkün değildir. Riski paylaşmak için birçok
reasürans şirketi de yoğun faaliyet göstermektedir. 1950’lerde doğal
felaketlerden kaynaklanan hasar yılda 4 milyar olarak kaydedilirken yüzyıl
sonunda bu rakam yıllık 40 milyar dolara ulaşmıştı. 2003’te ise 60 milyar
dolardı. BM Çevre Programı tahminlerine göre 2010’da zararın faturası 150
milyar dolara çıkacaktır. Dünyanın en byük sigorta şirketi Münih Reasürans
ise önümüzdeki dönemde kayıpların yıllık 300 milyar dolar mertebesine ulaşacağını
öngörmektedir. İngiltere’nin en büyük sigorta şirketi de küresel
iklim değişikliği konusunda birşey yapılmazsa 2065’te küresel ekonominin bu
nedenle çökeceğini bildirmektedir. Bunlar gerçekleşmeden önce başta gelişmiş ülkelerin
kapsamlı önlemler alması kaçınılmazdır.
TEKNOLOJİ OLGUSU
Sanayi Devrimi ile başlayan ve kısa sürede çığ gibi büyüyen teknoloji
olgusunun önümüzdeki yüzyıllarda da hız kesmeden ilerleyeceği öngörülmektedir.
Teknoloji iyilik için de kötülük için de kullanılabilir. Teknoloji ilerledikçe
iyi teknolojileri süratlendirip kötü olanları durdurmaya duyacağımız ihtiyaç da
artacaktır. Bazı teknolojilerin gökten inen bir lütuf bazılarınınsa uygarlığı
sona erdirebilecek şeyler olduğunun farkına varacak bilgeliğe vakıf
olmalıyız. Yeni enerji teknolojileri iklimin uğradığı hasarı azaltacağından
hayati önem taşır. Öte yandan, kitle imha silahları üreten teknolojilerin durdurulması
gerekmektedir.
Örneğin İngiltere Kraliyet Astronomi Enstitüsü başkanı Lord M. Rees’e
göre uygarlığın geri dönüşü olmayan bir gerileme yaşaması muhtemeldir. İnsanoğlunun
21.yy’ı atlatması ona göre %50’lik bir ihtimaldir. Türünün devamı için insanın
binlerce yıl çığ gibi büyüyecek teknolojiyle birlikte yaşayabilecek
bilince erişmesi gerekmekte. Şu anki teknolojinin kontrolü bile zihinlerde
soru işaretleri oluştururken, bundan sonra daha da gelişmiş teknolojiyle
nasıl başedilebileceğimiz akılları karıştırmaktadır. Mağaralarda yaşadığımız
günlerden beri ilk kez insan türünün yokedilebileceği bir çağda yaşıyoruz. İnsanlar
hayatta kalmayı başarsa bile uygarlık çökebilir.
İNSANLIĞIN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL
21.yy’da başlıca görevimiz baş döndürücü hızla büyüyen teknoloji ve
onun sonuçlarıyla nasıl başa çıkacağımızı öğrenmektir. 21. Yüzyılı bir deneme
sürüşü gibi düşünün. Bundan sonraki yüzyıllarda hayatta kalabilmek için
kurallar belirlemek zorundayız. Tasmasını elden bıraktığımız teknoloji ve
küreselleşmeyi de kapsayacak güvenli bir yaşam inşa etmeliyiz. Günümüz
gençlerinin sıra dışı fırsatlar ve akıl almaz sorunlarla iç içe yaşamak
durumunda olması kaçınılmazdır. Fakir ülkelerin kendilerini dönüştürme yolunda
nasıl yardım edeceklerini; tamamen şeffaf küreselleşmeyle, kitle imha
silahları ve terörizmle nasıl baş edebileceklerini düşünecekler. Eğer bu
dişli yüzyılı atlatabilirsek insanoğlu hayatta kalacak bilgeliğe erişmiş olacaktır.
21.yy insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan bir çağ olarak
anılacaktır. İnsan türünün devamını sağlayacak olgunun doğru adımlarla
dönüşüm/değişim tesis etmek olduğunu herkesin anlaması gerekmektedir.
Değişimin bir kısmı büyük olasılıkla hemen harekete geçilmesi gerektiğinin
farkına varan bir hükümet veya bir felaket tarafından tetiklenecek ve bu durum
ani ve devrimci bir değişim yaratacaktır. Sanayi Çağıyla başladığımız bu
serüvenin şimdi yeni bir devrime ihtiyacı vardır. 21.yy Devrimi. Tıpkı
sanayi devriminin zamanında geleceği tamamen değiştirmesi gibi bu yüzyılda tüm
insanlık için geleceği değiştirecektir. Doğru becerirsek ne ala, ancak
beceremezsek uygarlığımızın yavaş yavaş veya birdenbire çökeceğine
tanık olacağız. Teknoloji bugün fark edilenden çok daha yoğun bir şekilde
insan yaratıcılığını ve kültürünü ciddi oranda şekillendireceği mutlaktır.
Bu süreçte doğru kuralları koymayı ve bunlara uymayı becerebilirsek 21.yy ve sonrasında
insanlığı harika dönemler bekleyecek.
İnsan eğitilirse çok verimli olabilir bu yüzden bu zorlu süreç kendini
hissettirmeye başladığında insanoğlu durumla başa çıkmak için yollar bulacak.
Bu aşamada dünya muhtemelen çok ciddi hasar almış olacak, bu yüzden de işin
büyük bölümü onu iyileştirmek ve mevcut durumdan mümkün olduğunca fazla
yararlanabilmek olacaktır. Elbette dünyayı iyileştirmeye zaman kaybetmeden başlamak
gerek. İnsanlığın gelişimini durma noktasına getiren insan doğasının şeytani
tarafını durdurabilmek mümkün olacak mı acaba?
NE YAPTIK DA BU PİSLİĞE BATTIK?
Yeryüzünün zarar görme nedeni kişilerin ya da kurumların kötü niyetli
olmasından çok, Yunan trajedyalarındaki gibi ikilemlere yakalanmış olmalarındandır.
Klasik Yunan Tiyatrosunda kahraman, eylemlerinin feci sonuçlarını önceden
kestiremez. Bu insanoğlunun trajediye düşmesini sağlayan gerçeği yanlış hesaplamasından
kaynaklanır. Yunan Trajedyasının temelinde insan doğasıyla ilgili sorular
sormak vardır. Bir idealin peşinde diğer herşeyi yok sayan kahraman sınırlarını
zorlar. Günahı fazlasıyla gururlu, kendinden emin olmasıdır. Tanrılardan gelen
uyarıları dikkate almaz ve sonunda felakete sürüklenir. Oysa hayat en hayranlık
duyulacak insanı bile yerle bir edebilir. İşte 21.yy’da böylesi bir
trajedyanın sergilendiği kocaman bir sahnedir. İnsanlık tarihinde çoğu
zaman önlenebilecek felaketleri insan kendi eliyle yaratmıştır. Çevreyi
kirletmiş, kansere yol açmış, nüfus artmış ve böylece küçücük dünyada yaşamamız
giderek zorlaşmıştır. Şu anda sahnelenen bu oyunun sonunu nasıl değiştirebileceğimizi
sorgulamamız gerekir.
TAHMİN EDİLMEMİŞ KARMAŞA
İnsanoğlunun bugüne kadar dünya hakkında basit bir görüşü vardı. Doğanın
karmaşıklığını anlayabilecek birikime sahip değildi, ancak son dönemde giderek
gelişen bilim, doğanın fark ettiğimizden çok daha incelikli ve anlaşılması zor
çapraşık bir sistem olduğunu ortaya koydu. Atomdan küçük maddeler ve kozmik
fizik gibi zihnimiz, bedenimiz bağışıklık sistemimiz, doğal ekosistemler,
virüslerin evrimi ve gezegenin ekolojisi de çok daha zalim bir karmaşıklığa
sahip.
İnsanların fazlasıyla gurur duyduğu teknoloji doğaya kıyasla ham ve ilkel
ama çok berbat bir şekilde güçlenebiliyor. Doğayı yok eden örnekleri düşünelim.
Yağmur ormanlarını biçen bir buldozer, tarlalara atılan DDT zehri yüzünden ölen
zararsız canlılar, hassas yaşam mekanizmalarını silip atan nükleer radyasyon ya
da daha az fark edilen ama doğrudan bünyemizin endokrin sistemini yanıltan
görünmesi mümkün olmayan sentetik kimyasallar…
İnsan yapımı kimyasallar vücutta birikip kansere, sakat doğumlara ve başka
sağlık sorunlarına neden olabilir.
Evrim milyarlarca yıldır devam ettiğinden doğa deneme yanılma yollarıyla
kendini kendinden korumayı öğrenmiştir fakat insan, yapay olarak geliştirdiklerinden
kendisini korumayı bilemez. Aslında doğa sağlam ve kudretlidir fakat insan
teknolojisinin karşısında doğal unsurlar gözle görülür bir şekilde
kırılganlaşır.
TAMAMEN TEK BAŞINA
Her toplumda popüler hayaller vardır. Zamanımızın hayali uzay-zaman yolculuğuydu.
Fakat ne yazık ki güneş sisteminin dışında hayat yoktur. Belki ilkel
mahluklar veya güneş sisteminin katrilyonlarca ötesinde canlılar olabilir.
Fakat gerçek şu ki en azından 21.yy’da uzayda başka uygarlıklar keşfetmeyeceğiz
ve onlar da bizi ziyaret etmeyecek. Galakside tek başımıza yaşıyoruz. Varsa
bile başka canlılardan çok uzakta tek başımızayız. Uzaylılara inanma fikrinin hızla yaygınlaşmış olması aslında bu yalnızlık
halinin korkutuculuğuyla ilgili olabilir. Fakat gezegenimizi mahvetmenin
sonuçlarını kavrayabilmek için bu hayatla dolu gezegenin tek başına olduğunu düşünüp
hissetmemiz gerekmektedir. Yoğun bir değişim döneminin başında dünyamız adeta
giderek artan bir basınçla dolmaktadır. Durmadan artan nüfus, iletişim ağları,
medya, zenginle fakir arasındaki uçurum, kaynakların aşırı tüketimi gibi
sorunlar sonucunda büyük çaplı kıtlıklar, anarşik şiddet ve emsalsiz
zalimlikte savaşlar meydana gelebilir. İklim değişimi bir felakettir ve
sınır tanımaz. Nükleer kış veya salgın hastalıklar da… İnsanın
çölleştirdiği alanlar aydan bile görünmektedir. Birçok canlı türünün nesli
tükenmektedir. Yokolan canlı türlerini geri getirmek mümkün değildir. İnsan
böyle bir yaşam sürdürmeye devam ederse dünyada yaşayan canlı türlerinin
yarısını yeryüzünden silebilir. Kitle imha silahları üretip teröristlerin eline
düşmesine neden olmak bela aramaktan başka birşey değil. Yapacağımız en
kötü şey küresel nüfus artışını durdurmamak olacaktır.
1998 yılında Rum Ortodoks Patriği Bartolomeos çevreye verilen zararın günah
sayılacağını belirterek doğru bir adım atmıştır: “Her kim ki canlı türlerinin
neslinin tükenmesine neden olursa; Tanrı’nın
 yarattığı biyolojik çeşitliliğe
zarar verirse iklim değişikliğine sebep olarak yeryüzünün bütünlüğünü bozarsa;
ormanları kesip sazlık ve sulak alanları yok ederse; akarsuları, denizleri,
havayı, çevreyi, yaşamı zehirli maddelerle kirletirse günah işlemiş olur.”
Doğaya karşı böylesine vurdumduymaz davranmanın tüm dinlerde günah ilan
edilmesi, din adamlarının daha aktif bir rol alması gerekmektedir. 21.yy’ın
zorluğu bu güzel ve tamamen yalnız gezegenin doğru yönetime kavuşmasını sağlamaktır.
BÜYÜK YANILGILAR
İnsanoğlu, doğanın hassasiyetini ve karmaşıklığını küçümsediğinden birçok
yanılgıya düşmüştür.
Doğal kaynakların sınırsız olduğuna inanmıştık. Fakat sömürgecilikten
itibaren kaynakları tükete tükete ilerledik ve sonunda dünyayı
mahvettik. İnsanın çevreye kötü davranması sonucunda ciddi hasarlar oluştu
ve teknolojiyle insan el ele verip gezegeni batıracak kadar güçlendi.
Doğanın sınırsız miktarda kirliliği kaldırabileceğini sanıyorduk. Fakat akarsular, okyanuslar
soluduğumuz hava bu kadar vahşi sömürüye dayanamadı. Hatta bazı yerlerde hasar
gözle görülür hızla gerçekleşti. Rusya’daki Aral Denizi çöle dönüştü. Ozon
tabakasında delik açıldı. Buzullar erimeye başladı. İnsan yapımı tarım ilaçları,
atıklar, suni gübre ve tuhaf kimyasallar dünyayı kirletti.
Doğadaki canlılara zarar verebileceğimizi tahmin etmemiştik. Son elli yılda çok
sayıda canlı türünü yok etmenin yanı sıra zengin çeşitliliğe sahip
ekosistemlere yabancı türler sokarak fakirleştirdik. Üstelik aşırı kullanılan
haşarat ilaçlarının da işe yaramaktan ziyade uzun vadede tek yaptığı zararlı
türlerin direncini arttırmak.
Bedenlerimizin ürettiklerimizden zarar görmeyeceğini zannettik. Sakat doğumlar, kanser
vakaları ve diğer sağlık sorunları hızla artmakta. Son 25 yılda insan sperminin
sayısı ciddi oranda düştü. Mevcut spermlerin çoğu da hasarlı. İnsanlar
gibi başka canlıların bünyesine de insan yapımı kimyasallar nüfuz etmiş durumda.
Bedenimizin iç iletişimini sağlayan endokrin sistemimizi yanıltmakla kalmıyor;
cenin henüz rahimdeyken özellikle ilk dönemde bu kimyasalların etkisine maruz
kalıyor ve zarar görüyor.
Doğanın yerini teknolojinin alabileceğini sandık. Toprağın olağanüstü
özelliklerini anlamayı beceremeyip güçlü tarım ilaçları ve kimyasal
atıklarla verimli tarlaları tükettik. Şimdi genleriyle oynayarak uyum sağlayan
türleri değil para kazandıran türler üretiyoruz. Yeni teknolojiler geleceğimiz
adına elbette ki gereklidir ancak bunları doğanın derin karmaşıklığına saygılı
olarak uygun şekilde geliştirmemiz gerekir. Doğanın milyarlarca yıllık
tecrübesini yok sayıp yerine kendi kurnaz zekamızı koyamayız. Aksine düşünceli
bir yaklaşımla doğayla işbirliği yaparak ortak hareket etmemiz gerekir.
Toplumun basit yollarla yönetileceğini zannetmiştik.
İnsan medeniyet tarihi boyunca totaliter rejimler toplumlara gaddar
kurallar uygulamış ve felaketle sonuçlanmıştır. Hükmettikleri alanı nasıl
yöneteceğini bilmeyen krallar, diktatörler ve bürokratlarla dolu insanlık
tarihi. Bugün nasıl bir yönetimin işleyebileceğini daha iyi anlayabiliriz. 19.
ve 20. yüzyıllarda insanın düştüğü hata doğayı serbestçe ve sonuna kadar kullanabileceğimizdi. 21.yy’da yapmamız muhtemel olan
hata da teknolojiye aynı şekilde yaklaşmak olur. Laboratuvarlarda icat
edilecek sonsuz şey olduğu ve bunların yararımıza olduğu yanılgısına düşebiliriz.
Dolayısıyla kurumlar her teknolojik icattan kar sağlamak için kıran kırana
mücadele edecektir. Bu yaklaşımın sonu hayrımıza olmaz. Çünkü böyle devam
edersek doğayı tahrip etmeyi sürdürmüş oluruz. Sonuçlarını bilmeden genetiği
değiştirilmiş ürünleri yayabilir, kendi bedenlerimizi tehdit eden
kimyasalları bilinçsizce kullanabiliriz. Doğayı görünür şekilde
mahvetmekten vazgeçip bu defa dolaylı yoldan hasar verme gibi yanlış bir
yola girebiliriz. Bu öngörülerin teknoloji karşıtı olmakla ilgisi yok. Daha iyi
bir teknoloji elzemdir. Bugün üzerine çalıştığımız teknolojilerin zalimliği
gelecek kuşakların tüylerini diken diken edecektir. Riskleri önlemek için
teknolojiyi geliştirirken çok dikkatli ve özenli olmalıyız.
ORTAK ALAN TRAJEDİSİ
İngiltere’de köy yaşamında kullanılan ortak çayırlardan yola çıkarak
ekonomistler, birçok kişinin ortaklaşa kullandığı dolayısıyla aşırı tüketilen
kaynaklar için “ortak alan trajedisi” terimini kullanır. Ufak bir köyde ihtiyar
heyetinin aldığı kararlarla bu durumla başa çıkmak kolaydır ancak doğal
kaynaklar söz konusu olduğunda tüm dünya bunlardan yararlanmasına rağmen ortak
bir karar mekanizması yoktur. Aslında denizler, akarsular, balıklar, atmosfer
ve ozon, yeraltı suları gibi ekolojinin görünmeyen kısımları insanlığın ortak
alanlarıdır. Fakat öylesine aşırı tüketilmiştir ki şu anda kimse gerektiği
gibi yararlanmamaktadır. Modern dünyanın yarattığı otobanlar, radyo
frekansları, internet, uydular da ortak kullanımdadır. Bu kaynakların iyi
yönetilmesi, kuralların belirlenmesi gerekir. Avlanma izinleri, yapılaşma
izinleri, bölgeleri sınırlandırılmış cep telefonu vericilerine dair
kurallar konulmalı, denetlenmeli ve gerekli bilinç oluşturulmalıdır. Nüfus,
refah ve kar etme isteği arttıkça tahribatın boyutu artacaktır. Yaşamımızı şekillendiren
birçok ortak alan küresel sorun haline dönüşmüştür. Örneğin okyanuslarda
yenebilir balıkların %90’ını yok ettiğimizi biliyor musunuz? Geri kalan
balıkların boyutu ise atalarından çok daha küçük. Okyanuslara verdiğimiz zararı
gözümüzle göremediğimiz için bu soruna yeterli dikkat çekilememektedir.
Örneğin Newfoundland kıyıları 17.yy başında balık kaynıyordu. İngiliz
balıkçılar kocaman morinalar, mezgitler, envai çeşit balık tutuyordu. Çocuklar
kovalarla istakoz toplayıp domuzlara yem diye veriyordu. Giderek artan aşırı ve
zamansız avlanma, teknelerin ve balıkçılık tekniklerinin gelişmesi birçok türü
tehdit etmeye başladı. Milyonlarca yıldır varolan morina balığı buzul çağlarını,
okyanus seviyesini değiştiren küresel ısınmaları atlatmış fakat insanın
modern balık tutma tekniklerine karşı koyamamıştır.
Denizin dibini tarayan troller, dondurucularını içinde barındıran, uzun yol
yapabilen büyük balıkçı tekneleri yüzünden balık türleri nesillerini devam
ettirecek zamanı bulamadan av olmaktadır. Aslında balıklar tüketileceğinden çok
daha fazla ve yanlış şekilde avlanmaktadır. Bu da balık çeşitliliğini ve
türlerin devamını tehdit etmektedir. Yaptırımı yüksek yasalarla balık türleri
hemen korunmalıdır.
Okyanusu öldüren bir teknoloji geliştirmiş bulunuyoruz ve aşırı
avlanmanın yanında yenmeyecek fakat besin zincirinde balıklar için çok değerli
olan canlıları da yok ediyoruz. Eskiden yenmeyen deniz canlıları şimdi
yapay yengeç bacağı, balık köftesi, deniz mahsulleri saltası ve suşi için
kullanılmakta ve aşırı tüketilmekte. Balıklar üreme çağına gelmeden avlandığından
sayıları giderek azalmakta. Okyanusun yerine yenisini koyamayacağı kadar fazla
balık avlanmakta. Sırf okyanusun dibini göremiyoruz diye sessiz kalmanın anlamı
yok. Üstelik gerekli önlemler alınırsa yavaş yavaş iyileştirilebilir
ve iyi idare edilen bir balıkçılık sürdürülebilir ve karlı hale getirilebilir.
Okyanusların iyileşmesi için gereken avlama yasağı olan koruma alanlarıdır.
Bilim insanlarına göre balıkların nesillerini sürdürmeye yeterli sayıda
üreyebilmesi için okyanusların %20’sinin koruma altına alınması gerekmektedir.
Koruma alanları arasındaki göç yolları da koruma altına alınmalıdır. Şu
anda koruma altında olan alan ise sadece %0.01’lik bir orandır. Aslında
yapılması gerekeni bildiğimiz halde dünyanın yüzleşmek zorunda olduğu birçok
sorun gibi bu konuda da yeterli ve kapsamlı uygulama oluşturamıyoruz. Bu kadar
sınırlı uygulamaların yetersiz kalması kaçınılmazdır bu yüzden kapsamın acilen
genişletilmesi gerekmektedir.
Oysa şimdiye kadar hükümetler balıkçılığın kar getirmeyişini
dengelemek için sübvansiyon vermiştir. 1995 rakamlarına göre toplam 70 milyar
değerinde balık avlamak için 124 milyar para harcanmıştır. Bu tamamen
saçmalıktır. Dünyada şu anda gerektiğinin iki katı kadar balıkçı teknesi
varken devletlerin topladıkları vergiyi daha çok trol yapılması için
harcamasını akla mantığa sığmamaktadır. Politikacıların
yüklü miktarda kamu sermayesini çevreye zarar vermek için kullanması da akıl
almaz birşeydir. Birleşmiş Milletler Deniz Kanunu’na göre denize kıyısı
bulunan tüm ülkelerin deniz sahası kıyıdan 200 deniz mili açığa kadar neredeyse
tam yetkiye sahiptir. Yenebilir balıkların %90’ı buralardadır ve birçok türün
çiftleşme alanı bu mesafeye dâhildir. Tüm ülkeler gereken sınırlamaları yürürlüğe
koyup balık avlanmasını kontrol ederlerse balıkların sayısı çoğalabilir.
2005 yılından itibaren İngiltere’de yürürlüğe giren detaylı bilimsel
tasarı balıkçılık sektörünün yönetimi için koruma alanlarını da dahil etmiştir.
Balıkçılar deniz koruma alanlarının balıkçılık sektörünü kurtaracağını kabul
etmeye başlamıştır. Sektörün devamlılığını sağlamak için İngiltere’nin
balıkçı filosunun kapasitesini azaltması gerekmiştir. Büyük gemilerle trol
avcılığının yasaklanması gerekmektedir. Ancak bu şekilde deniz hayatı
kendini yenileyebilir ve azaltılmış da olsa balıkçılık sektörü kar
getirmeye devam edebilir. İngiltere diğer Avrupa ülkelerini de bu
önlemleri almaya teşvik edecektir. Bu kuralların dünya çapında uygulanması
gerekir. 8 metreden uzun her teknenin GPS aracılığıyla yerini bildirmesi kuralı
getirilerek deniz koruma alanları genişletilmeli ve sıkı bir şekilde
denetlenmelidir. Yerel yönetim ve hükümet bazında trolleri, aşırı balık
avlanmasını yasaklaması gerekmektedir. Hasar gören sulak alanların, sazlıkların
mümkünse yeniden oluşturulması; denize organik ve kimyasal atık taşıyan
akarsuların kirlilikten arındırılması; atıkların akarsulara karışmaması için
nehir kıyılarının ağaçlandırılması gerekir. Bir nehre atıklarını akıtarak çevre
kirliliği oluşturan fabrikalar kapatıldığı veya standartlara uygun arıtma
sistemleriyle donatıldığı takdirde, nehirlerin 1 yıl içinde kendilerini
yenilemesi muhtemeldir.
Karadeniz Meselesi
Karadeniz meselesinden çıkarmamız gereken çok önemli dersler vardır.
Binlerce yıl boyunca balıkçılık yapılan, asırlarca Eski Yunan, Bizans, Osmanlı
ve Rus imparatorluklarını besleyen bu denize tüm Avrupa’nın pisliğini taşıyan
Tuna nehri akmaktadır. Eskiden Tuna’nın 2 milyon dönümlük deltası nehre karışan
zehirli maddeleri süzerdi fakat Romanya’nın katil diktatörü Nikolay Çavuşesku,
devlet mülkünün kaybedildiğini öne sürerek deltanın kurutulup geliştirilmesini
emretti. Çavuşesku böylece Tuna kıyısındaki Avrupa ülkelerinin sanayi
atıklarını, kanalizasyonlarını ve tarım ilaçlarını taşıyan nehrin sularını
denize dökülmeden önce süzerek Karadeniz’deki hayatı koruyan doğal filtreleme
sistemini bozmuş oldu.
Organik artıkların denizde çözünmesi oksijen yetmezliğine ve aşırı yosun çoğalmasına
yol açtı. Deniz dibinde yaşayan canlıların bir bir yok olmasıyla bunlarla
beslenen balık türleri de ortadan kalktı. Dayanılmaz bir ölü balık kokusu
Odessa limanı ve Yalta’daki yazlıkları sardı. Dahası,0 muhtemelen bir yük gemisinin
su tankında gelen, Amerika kıtasına özgü bir denizanası türü Karadeniz’de kalan
canlı hayatı iştahla tüketti. Avlayacak balık, yüzülecek deniz kıyısı kalmadı.
Rus üst rütbelilerinin daça denen lüks villaları terkedildi. Bilim inanları bu
konuda devletleri uyarmış olmasına rağmen kimse onlara kulak asmadı ve
sonunda Karadeniz ölme tehlikesiyle karşı karşıya bırakıldı.
Karadeniz’in başına gelen felaket tamamen önlenebilirdi. Fakat sonuç çok
acı oldu. Karadeniz kıyılarına serpilmiş kasabaların ekonomisi çöktü.
Siyasetçilerin çözmesi gereken sorunlar arttı. Sonunda 31 Ekim 1996’da
Karadeniz’e kıyısı olan altı ülke; Türkiye, Bulgaristan, Gürcistan, Romanya,
Ukrayna ve Rusya, Karadeniz Stratejik Eylem Planını imzaladı. O güne kadar
denizin korunmasıyla ilgili hazırlanmış en kapsamlı kuralları içeriyordu.
Plan, Tuna Nehri’ne salınan atıkların da kontrolünü öngörüyordu. Gerekli
önlemler zamanında alınmazsa daha büyük denizlerde de çok daha ciddi sorunlar
ortaya çıkabilir. Uzmanların uyarılarına rağmen hükümetler, yapılması gereken
değişikliklerin iş kaybı ve vergilerde düşüş yaratmasından
çekinmektedir. Demokrasi, halkın politik faaliyetler konusunda
bilgilendirilmesini talep etse de bilimsel araştırmalar genellikle yeterince
bilinmemektedir. Britanya Çevre Bürosu verilerine göre refahın en büyük tehdidi
bildiklerimizi pratikte sürdürülebilir yararlar sağlayacak şekilde
kullanmada yetersiz olunmasıdır.
Mantıklı denetimler uygulamaya konması halinde 21.yy’ın sonunda okyanus
eski sağlığına kavuşabilecektir. Fakat, günümüz alışkanlıklarından vazgeçmediğimiz
halde deniz hayatını toptan yok etmiş olacağız. Buna benzer pek çok olgu
sıralanabilir. Sonuçları da arzuya göre seçilebilir. Acımasız kar güdüsü ve
açgözlülüğe rağmen insanın özünde yadsınamaz bir zeka var. Tüm dünya bir araya
gelirse denizlerimizi, okyanusları kurtarabiliriz. Amerika Oşinografi Enstitüsü
başkanı Robert Gagosian’a göre bu ortak alan sorununa çözüm arayışı ancak balıkçılık sektörünün iflasın eşiğine gelmesiyle başlayacak.
Bazen biz ne olup bittiğini anlayana kadar iş işten geçebiliyor.
ÖNCE FELAKET ANLAYIŞI
Çevresel tehlikelerden bahsedilmesi insanların dikkatini yeteri kadar
çekmez. Ancak bir felaket yaşandıktan sonra akılları başlarına gelir ve sadece
o zaman gerekli önlemleri almaya çalışırlar. Birçok alanda tanık olabileceğimiz
bu anlayış, ciddi sorunlarla ancak bir facia yaşandıktan sonra uğraşmaya olan eğilimi
tanımlar. Örneğin 1962’de yaşanan akıl almaz bir trajedi insanları önlem almak
zorunda bırakmıştır. Thalidomide adlı ilacın yol açtığı kolsuz bacaksız bebek
doğumları Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi’nin sert kanunlar koymasına
ve tüm ilaçların hamilelik üzerine etkileri yönünden önceden test edilmesi
zorunluluğu getirmesine neden olmuştur.
Önce felaket anlayışı bizi hiçbir yere götürmeyecektir. Zaten artık bunu
kaldırabilecek noktayı da geçtik. 21.YY Dönüşümünün en önemli unsurları olan
bilim ve modelleme, felaketleri önceden tahmin edip gerçekleşmelerini
engellememizi sağlayacaktır. Elbette siyasilerin Katrina Kasırgası veya
dünyanın çeşitli yerlerindeki depremlerde yaptığı gibi uzmanların uyarılarına
kayıtsız kalmamalarını sağlamamız lazım. Gelecekte gerçekleşme olasılığı
bulunan pek çok felaket vardır ama halk buna duyarsız ve ilgisizdir. Bu
ilgisizlik felaket başladığında veya kaçınılmaz olduğunda korkuya dönüşür.
Ancak artık iş işten geçmiştir. Ciddi iklim değişimi veya ölümcül salgın
hastalık bu duruma iyi birer örnek olabilir.
21.yy’da yeni ortak kullanım alanları oluşacağı da unutulmamalıdır. Bu
yüzden dünya nüfusu için ortak alanların korunmasına dair gerekli mekanizma
geliştirilmelidir. Küresel ısınmaya önce felaket tavrıyla yaklaşmamız sonumuzu
getirecektir. Gidişatı yavaşlatmaktan öte tersine çevirmemiz gerekmektedir. Bir
gölün kokuşması gözle görünür bir ekolojik sorundur fakat okyanustaki değişiklikler
ise öyle değil. Gözden ırak olduğu için politikacılar bu konuda birşey yapmadan
yüzsüz yüzsüz koltuklarında rahatça oturabilir. Kamuoyunu harekete geçilmesinin
gerekliliğine ikna edecek bilinçli liderlere ihtiyaç vardır.
DOĞANIN GÜVEN FONLARI VE DOĞAL SERMAYE
Doğa biz insanlara muazzam bir güven fonu sunmaktadır. Denizlerde balıklar,
gıda yetiştirmek için kullandığımız su, bereketli toprak, atmosferi temizleyen
ormanlar, vs. Finansal anlamda bu tröst fonunun değeri devasadır. Fakat bu
zenginliği sülalesinden kalan mirası, sermayeyi çar çur eden bir zengin çocuğu
gibi har vurup harman savurmaktayız. Bu hazıra konan ve aşırı tüketen tavır
sonumuzu getirmek üzere. Doğanın sunduğu güven fonunu tüketmek hiç kuşkusuz
büyük çaplı felaketler getirecektir. 1950’den bu yana dünyanın ormanlık
bölgelerinin 1/3’i yokoldu ve hızla azalmaya devam etmekte. Suyun bitmesi gıda
yetiştirilmesini engelleyeceği için birçok ülkede kıtlığın baş göstermesiyle
eş anlama gelmektedir.
Dünya nüfsu sabitlense bile ayağımızı yorganımıza göre uzatmazsak sonumuz
yakındır. Önümüzdeki 20 yıl içinde dünya nüfusunun 20.yy başındaki toplam
nüfusu geçmesi beklenmektedir. Bu kitabı okuyanların yaşam süresi içinde dünya
nüfusuna 3 milyar insan daha eklenmiş olacaktır. Nüfus artışının çoğu da
gıda yetiştirme kaynaklarını iyi kullanamayan ve koruyamayan ülkelerde gerçekleşecektir.
1940’tan 2040’a dünya nüfusu 2 milyardan 9 milyara ulaşacaktır. İnsanların
yeteri kadar beslenmesi için önümüzdeki 30 yıl içinde gıda üretiminin iki
katına çıkması gerekmektedir.
Borsa ve hisse senetlerinin artışı aslında doğanın bize sunduğu güven
fonunun azaldığını işaret eder. Bir zamanlar çok güçlü olan SSCB ekonomisinde
yolunda gitmeyen gerçekleri saklayarak sonunda çökmüştür. Kapitalist ekonomiler
de gerçekleri bir şekilde gizli tutmaktadır. Bu yüzden değişim sağlanmazsa
kapitalist ekonomi de çökecektir. Ekonomi uzmanlarının hesaplarına göre 90’lı
yıllarda küresel ekonomi 35 trilyon dolardı. Ancak bu rakam doğanın bize sunduğu
hizmetlerin ancak %17’sine eşdeğerdir. 1998 dolar değeriyle ise yıllık ortalama
58 trilyona denktir. Bu hesaplamalara karşı çıkanlar olmasına rağmen doğanın
insanlığa sunduğu güven fonunun küresel ekonomiden çok daha büyük olduğu genel
olarak kabul edilen bir gerçektir. En kötüsü de insanların hızlı tüketimine doğanın
yetişememesi ve dengesinin bozulmasıdır. Normalde üst toprak kendi kendini
yeniler, yeraltı sularının seviyesi yağmurla artar, balıklar ve hayvanlar çoğalmaya
devam eder. Fakat insan müdahalesi öyle yıkıcıdır ki doğa kendi kendini
yenileyemez duruma gelmiştir. Vahşi sulamayla akiferlerdeki suyu bitirip gıda
yetiştirdiğimiz, mahsüllerimizi suladığımız akarsuları zehirlediğimiz için bir
zamanlar sahip olduğumuz güzellik ve kolaylıklar bir
bir yok olmaktadır. Aslında şu anda gelecek kuşakların hakkını yemekteyiz.
Bizlerin sahip olduğu doğal kaynakları gereğinden fazla ve aşırı miktarlarda
tükettiğimiz için çocuklarımızı, torunlarımız hayati önem taşıyan bu doğal
kaynaklardan mahrum kalacak. Bunun tek sorumlusuysa göz göre göre yarattığımız
gözünü hırs bürümüş sistem olacaktır.
Sürdürülebilir kalkınma için doğal kaynakların korunması gerekmektedir.
Fakat şu anda sürdürülebilecek birşey kalmamıştır neredeyse. Gelecek kuşaklara
gittikçe azalan bir gezegen hatta bir enkaz bırakmaktayız. Onların ileride
yararlanacak oldukları kaynakları biz şimdiden çalmış bulunuyoruz.
Onlara bıraktığımız mirasa aynı zamanda teknoloji de dahil. Genetik değiştirme,
nanoteknoloji, hızlı internet, yakıt hücreleri, yeni nükleer enerji teknolojisi
ve daha iyi tıp. Bundan sonraki her nesil daha az doğal kaynağın bulunduğu
fakat daha gelişmiş bir teknolojiyle yaşayacak. Her nesil teknoloji tuzağına
düşecek ve o olmadan yaşayamayacağımızı zannedecek. Aslında ihtiyacımız olan
sermayeyi değiştirmekteyiz. Dünyayı ve doğal kaynakları idare edilemez bir
duruma getirirsek çocuklarımıza büyük kötülük etmiş oluruz. Doğal
kaynakları tüketmek ve küresel ısınmayı hızlandırmak gelecek kuşakları ciddi
sorunlarla başbaşa bırakacaktır.
21.yy’da refaha ulaşmanın önündeki engel insan yapımı sermaye değil doğal
sermayenin tükenmesi olacaktır. Birikmiş varlık sermaye olarak
tanımlanır. İnsanın oluşturduğu sermaye, fabrika, otomobil, gayri-menkul,
araç gereç, yazılım ve benzeri gibi çeşitlidir. Doğal sermaye ise su, hava,
petrol, mineraller, doğalgaz, kömür gibi kaynaklarve ormanlar, çayırlar, sulak
alanlar, akarsular, denizler gibi canlı oluşumlardır. Hepsi de insan için çok
önemlidir, hatta bunlardan bazıları hayati önem taşır. İnsan sermayesi
insanın faaliyetleriyle oluşur ancak doğal sermaye yeniden üretilemez, yerine
yenisi konamaz. Yine de inatla doğayı bitirmeye devam ediyoruz. Doğal kaynaklar
o kadar doğaldır ki üstüne pek düşünmeyiz. Havayı solunabilir kılanın ne olduğunu,
neden böceklere ve mikroplara ihtiyaç olduğunu, sulak alanların bize sağladıklarını
ya da bulaşık makinesinden çıkan deterjanlı atığın sulak alanlara zarar vereceği
üzerine kafa yormayız. Ekonomimiz tamamen tükenmekte olan doğal kaynaklara bağımlıdır.
Geçtiğimiz 50 yılda bereketli üst toprağın ¼’ünü, ormanların ise 1/3’ünü
kaybettik. Her yıl suyumuz %6 oranında azalmakta. Son 150 yılda doğal
kaynakların 1/3’ü tüketilmiştir. Çoğunu da zengin ülkelerdeki milyonlarca insan
bitirmiştir. Çin, Hindistan ve benzeri ülkelerde gün be gün artan ağır tüketici
sınıfını düşünürsek tehlikenin boyutunu kavrayabiliriz. Önümüzdeki yıllarda 3
milyar insan daha aşırı tüketen gruba dahil olacaktır. Toprak aşırı sulama ve
ilaçlama nedeniyle bereketsizleşip su seviyesi düşmekte; tarım alanları
yerini şehirlere ve sanayi bölgelerine bırakmaktadır. Dönüşümün hızı akıl
almaz boyuttadır. İngiltere, Sanayi Devrimi’nden bir asır sonra gelirini 2
katına çıkarmıştır. Amerika sanayileşmeye başladıktan 50 yıl sonra, Çin ise 10
yıldan kısa sürede gelirini katlamıştır. Doğal sermayenin bize sunduğu metalar
ve hizmetler vardır. Doğal metalar, hava, su, ahşap, petrol, kömür, mineraller,
balıklar, vb. Hizmetler ise solunabilir bir hava, bitkilerin yaşayabileceği bir
çevre, yağmur, güneş ve rüzgar; toprağın verimliliğine katkısı olan
mikroskopik canlılar, polenleşmeyi sağlayan böcekler, tohumlar… Yavaş yavaş doğanın
sunduğu bazı metalara yeni alternatifler yaratabiliriz. Örneğin petrol bittiğinde
alternatif enerjiler bulabiliriz. Demir cevheri tükendiğinde otomobil
kaportalarını karbon lifinden yapabiliriz. Fakat günışığı, tatlı su veya soluduğumuz
havanın yerine koyabileceğimiz hiçbir şey yoktur.
Bazı doğal metaların alternatifini bulsak bile doğanın bize sunduğu
hizmetlerin yerini alacak alternatifler üretmek çok zor ve pahalı olacağı gibi
birçoğu için de imkansızdır. Doğanın yerine iklimi düzenleyecek veya ozon
tabakası yerine ultaviyole ışınlarını süzecek sistemler oluşturmamız gibi. Ya
da arıların bitkilerin döllenmesini sağlayan polinasyon sürecindeki rolünü
üstlenebilecek başka bir alternatif geliştirmenin olanağı yoktur. ABD’de çoban
üzümü (yaban mersini) yetiştiren çiftçiler için arıların değeri balın değerinden
60 ila 100 kat daha fazladır. Çünkü bir arının bitkiyi dölleyerek meyve
yapmasını sağlamasının bedeli 50 dolarlık (artı değer) olarak hesaplanmaktadır.
Son zamanlarda dünyanın bazı bölgelerinde arı popülasyonu giderek düşmektedir,
bu da büyük bir tehlikeye işaret etmektedir. İnsanoğluna paha biçilmez
hizmetler sunan birçok farklı ekosistemin korunması türümüzün devamlılığını da
garantileyecektir. Bu yüzden ekosistemin korunmasına duyarlı davranmak ve
kamuoyunda bu bilinci oluşturmak elzemdir.
HESAP HATASI
Bir ülkenin ekonomisini değerlendirmek için en sık kullanılan değer GSYİH’dir.
Ülkenin yıllık üretimden sağladığı kazanç nüfusa bölünerek kişi başına düşen
GSYİH bulunur. Böylece ülkelerin ekonomisini karşılaştırmak mümkün hale gelir.
Fakat gözden kaçırılan çok ciddi bir hesaplama sorunu vardır. Çünkü GSYİH
hesaplaması doğal sermayeyi işin içine katmaz. Çoğu ülke GSYİH değerinin arttığını
böbürlene böbürlene beyan eder ancak aslında doğal kaynakların tüketimi hesaba
katılacak olursa bu değerin tüm uluslarda düşmesi kaçınılmazdır.
Şirketler kullandıkları doğal kaynaklar için kimseye bir bedel ödemedikleri
gibi hesaplarına da yansıtmazlar. Petrol şirketleri sondaj ve rafine etme
bedelini öder ama yerin altından çıkardıkları siyah altın için bir kuruş ödemezler.
Kurumsal bilançolar dünyanın sunduğu doğal kaynakları tüketip bunun gider değerini
de sıfır sayarlar. Bugünün piyasa sistemi insanların istedikleri mallara ve
hizmetlere karar vererek şirketlerin de bu ihtiyaçları karşılamasına
olanak tanımakta oldukça etkilidir. Bunun sonucunda şirketler çok değerli
kaynakları boşa harcar, ormanları kesip biçer ve denizin dibini tararlar.
Kapitalist şirketler kazanç arttırma peşindedir. Kaynaklar bedavaysa şirket
yönetimi bundan faydalanır.
Doğal kaynakları şirketlerin veya devletlerin kurumsal muhasebelerine
dahil etmemeleri aslında yanlış bir hesap çıkmasına neden olur.
Dolayısıyla kendimizi kandırmaktan başka bir işe yaramaz. Aslında gelir gider
dengesi hiç de hesaplandığı gibi değildir. Günümüz kapitalizmi belini dayadığı
doğal kaynaklara değer biçip bedel ödemediği için doğal kaynakları likidize
eder ve bunu gelir olarak adlandırır. Başka sermayeler için aynısını yaptığı
için hapis cezasına çarptırılmış üst düzey yöneticiler vardır. Doğal
sermayeye böyle davranmanın ise hiçbir cezası yoktur. Herhangi bir gerçekçi değer
bile sıfırdan iyidir. Dolayısıyla kurumların bir an önce zor olmasına rağmen
kullandıkları doğal kaynaklar için gider değeri belirlemeleri gerekmektedir.
Sayıları az da olsa, yaklaşık değerler tespit ederek bunu becerebilen şirketler
vardır.
Doğal kaynak kullanımını yansıtan bir muhasebe anlayışının önerilmesi
birçok işadamı ve yönetici için kötü haber demektir. Fakat aynı sonuca ulaşılmasını
sağlayacak kabul görme ihtimali daha yüksek uygulamalar yürürlüğe konabilir.
Sektörlerin kullandığı doğal kaynaklara yönelik izinler geliştirilebilir. Örneğin,
balık avlama lisansları, karbon salınımı vergisi, yeraltı suyunu kullanma
bedeli gibi. Sonuçta girişimciler bu yeni kurallar çerçevesinde de kar etmenin
yolunu mutlaka bulacaktır ve uzun vadede yüksek kar getirenler 21.yy’da
gezegenin iyileştirilmesinde rol oynayan ürünler ve hizmetler olacaktır. Kendi
bindiğimiz dalı kesmekten bir an önce vazgeçip doğal sermayeyi koruyacak
yasalar çıkarmalı ve insanlığın bir geleceği olsun istiyorsak ne pahasına olursa
olsun yeni kurallara uymalıyız.
Kurumsal şirketler doğal kaynaklara para ödememenin dışında çevreye
verdikleri zarar için de hiçbir bedel ödemezler. Doğaya verilen zarar küresel
ısınma ile korkunç bir hal almaya başlamıştır. Klima sistemlerinin bunda büyük
payı vardır. Fakat insanlar bunun bedelini ödemez. O yüzden de genelde üstüne
kafa yormazlar. İnsanların veya şirketlerin cebinden para çıkmadıkça
Allah’ın suyu, Allah’ın denizi anlayışı devam edecektir. Buna engel olmak için
ağır para cezaları ve yaptırımlar şarttır.
Maden şirketlerinin kullandığı teknoloji öylesine gelişmiştir ki
makineler dağları un ufak etmektedir. Metalleri çoğaltmak için düşük kaliteli
cevher kullanılmakta ama yokedilen ormanların, dağ köylerinin, cüruf yığınlarının,
nehirlere karışan zehirli maddelerin hesaplanması unutulmaktadır. Bunların
hiçbiri üretim masrafına sokulmaz. ABD’de terkedilmiş maden ocakları
civarındaki bölgelerin temizlenmesi Amerikalı vergi mükelleflerine 33 ila 72
milyar dolara patlamaktadır.
Elbette hükümetler, vergi mükelleflerinin beklentileri arasında
yeralmayan şeylere de çok para harcamaktadır. Yalan yanlış hesaplamalar
yetmezmiş gibi bir de devlet tarafından hibe edilen yüksek miktarda
sübvansiyon vardır. Bazı sübvansiyonlar toplumun işleyebilmesi için şarttır.
Eğitim ve sağlık yardımları, bilimsel araştırma ödenekleri gibi. Şu anda
dünyanın sekiz en zengin ülkesinde tarıma ayrılan sübvansiyonların toplamı
yılda 350 milyar dolardır. Avrupa’da sübvansiyonlar ve kotalar gıda üretim
fazlasını önlemek için dünyanın bazı bölgeleri açlık içinde kıvranırken büyük
miktarda süt ve terayağı üretimini engellemektedir. Bereketli tarlalara ekim
yapılmamaktadır. Zengin ülkelerde çiftçiye verilen sübvansiyon yoksul
ülkelerdeki işçileri daha da fakirleştirmektedir. Sübvansiyonlar hem çevreye
hem ekonomiye daha beter zarar verir. Maksadının tersine işleyen bu tür bozuk
sübvansiyonlar hakkındaki bilgiler genelde hükümetler tarafından gizli tutulur.
Çevre mühendisi Norman Myers bu tür sübvansiyonların yılda 2 trilyon dolara eşit
olduğunu saptamıştır. Bu demektir ki hükümetler sübvansiyonların yarısını kesse anında bütçe açıklarından kurtulur, eğitim ve sağlık
sistemlerini iyileştirebilir, geri kalan parayla da hafta sonu seyahatine
çıkabilirler.
Sübvansiyonların insanlara, sektörlere veya bölgelere finansal veya başka
dezavantajlar nedeniyle yardım sağlanması için kullanılmalıdır. Oysa ki vergi
mükellefinin üzerine bindirdiği yük muazzamdır. Ortalama bir Amerikan ailesinin
ödediği verginin 2000 doları sübvansiyonlara gitmektedir. Vergi mükelleflerinin
devlete ödedikleri vergilerin nereye harcandığını bilmeye hakkı vardır ve buna
tepki gösterebilmelidir. Fakirlere yardım olarak düşünülen bazı
sübvansiyonların çoğu da fakirlerin sırtından zenginlere para kazandırmaktadır.
Zenginler politik sistemi manipule etmeyi iyi bilir fakat yoksullar bilmez.
Gelişmekte ve az gelişmiş olan ülkelere yapılan yardım, bu tür hatalı
sübvansiyonlara harcanan paranın %2 ila %3’ü arasındadır.
Petrol fiyatları Amerika’da dünyanın çoğunda olduğunun üçte biridir.
Küresel ısınmayı yaratan etkenlerden biri olan fosil yakıt sanayisine ayrılan
sübvansiyonlar yılda 20 milyar dolardır. Oysa ki küresel ısınmayı azaltacak
yakıtlara ayrılan sübvansiyon yılda 1 milyar dolardan düşüktür. Zararlı
sübvansiyonların tüm dünyada durdurulması gerekir. Her sübvansiyonun gezegenle
barışıklık açısından değerlendirilmesi ve sektörlerin aldığı puanların
kamuoyuna duyurulması gerekir. Çokuluslu şirketler çevreyi önemsediklerini
kamuoyuna duyurma ihtiyacı hissetmiştir. Fakat bunun aslı astarı yoktur. Tek
yaptıkları halkı çevreye duyarlı olduklarına, ekolojik olduklarına
inandırmaları için halkla ilişkiler kadrolarını görevlendirmektir. Buna “yeşil
yıkama” adı verilir. Örneğin büyük bir petrol şirketinin güney yarıkürede
bulunan merkezini ziyaret ettiğimde ekolojik olarak lanse edilen binanın sadece
birkaç güneş paneli taktırdığını çünkü elektrik idaresinden indirimli
elektrik alabildiklerini ve sübvansiyonlar sayesinde kullandıkları su için de
bedel ödemediklerinden koca alanda yağmur suyunu toplayacak herhangi bir sistem
kurulmadığını gözlerimle gördüm.
YUVAYI YIKMAK
Bir zamanlar sık ormanlara, bereketli topraklara sahip olan Afrika aşırı
otlatma, ağaç kesimi ve vahşi sulama nedeniyle tuzlanması yüzünden şu anda
acınacak haldedir. Eskiden suyun, toprağın, otlakların tükenmez olduğunu
zannederdik. Sonunda ormanların yakacak ve ahşap ihtiyacımız dışında soluduğumuz
havayı temizlediğinin farkına vardık. Fakat şimdi doğanın karşılayabileceğinden
fazlasını tükettiğimizden eğer atmosferi dengelemeye yetecek kadar bitki
olmazsa havamız zehirli hale gelecek. Kar amacı güdülerek doğanın yok pahasına
katledilişinin durdurulması lazım yoksa kendi yuvamızı yıkmış olacağız.
Ekolojik ayakizi terimi insanlara doğal kaynakları ne kadar tükettiklerine
dair bir fikir verir. İnsanlığın oluşturduğu yoğun ekolojik ayakizi
nedeniyle ekolojik eksikliğin giderek artması kaçınılmazdır. Bunun nedeni
azalan kaynaklar, artan nüfus ve tüketimci hayat tarzının artışı. İnsanların
doğal kaynakları en az miktarda etkileyerek de iyi yaşam tarzları oluşturabileceklerini
anlamaları, ekolojik yaşam tarzının geniş kitlelerce benimsenmesi hayati
önem taşımakta. İdare etmeyi becerebilen akıllı insanlar her anlamda aşırı
tüketimi durdursa bile milyarlarca kişi bunu yapmayacak. Çünkü ne yazık ki
nüfus artışının büyük oranı su idaresini, tarımı, ormancılığı, balıkçılığı doğru şekilde
beceremeyen toplumlarda olacak. Sonuçta bu kaynakları sürdürülebilir şekilde
kullanmak yaşam için vazgeçilmez bir unsurdur.
Şu andaki gidişatımız sonumuzu hazırlamakta çünkü ekolojik sınırların aşılması
o kadar da zor değil. Birçok kişi farkında olmadan buna katkıda bulunmakta.
Belki refah içinde yaşayan ülkelerde ciddi kıtlık veya hammadde sorunu
olmayacak. Hatta zengin ve maharetli toplumlar varlıklı yaşam tarzlarına devam
edebilecek; teknolojik gelişimlerle sınıra dayandığımızın üstü örtülecek. Tahıl
fiyatları çok artacak fakat bu Amerika’ya yarayacak. En zengin ülkeler kurban
olan ülkelerden gelen göçmenlerin akınına uğrayacak. Belki de şehirlerin
etrafına yeniden kaleler örülmeye başlanacak en azından bu zihniyet giderek
kabul görecek.
En acıklısı da bilim ve teknolojiye bağımlı toplumlar olduğumuz halde bilim
ve teknoloji hakkında neredeyse kimsenin birşey bilmemesi. Şu anki halkla
ilişkiler şirketleri toplumu saçma sapan yalanlara inandırma yarışında.
Kurumsal şirketler haksız karlarından vazgeçemedikleri için bunu yapmaları
için onlara sağlam ödenekler ayırmaktan geri kalmıyor. Bu durumu zamanında
sigaranın sağlığa zararlı olmadığına yemin eden reklamcılara benzetebiliriz.
Günümüzde de pahalı reklam kampanyaları
kamuoyunu şirketlerin karlarını düşürecek adımların gereksiz olduğuna
inandırmaya çalışıyor. Mesela küresel ısınmaya ve akciğer hastalıklarına
yolaçtığını gayet iyi bildikleri halde hala halkı kömürün temiz enerji olduğuna
iknaya çalışmaları, ya da denizin dibini tarayarak balıkların neslini tehlikeye
attıkları halde bunun dünyanın yiyecek sorununa en iyi çözüm olduğuna
inandırmaya çalışmaları gibi.
Yüksek teknoloji ve gelişmiş iletişim becerilerine dayanan bir
demokrasi, bilimin kurnazca çarpıtılmasını engelleyecek mekanizmalara
gereksinim duyar. Bilimin tahrifi, yasal olarak engellenebilir mi? İnsanların
bilimin ışığında eğitilip aydınlatılması dolayısıyla tüm dünyada menfaatlerin,
tersine etki eden sübvansiyonların, sahte halkla ilişkilerin, cehaletin, kötü
yönetimin ve yozlaşmanın önüne geçilmesi gerekir.
FAZLA NÜFUS
1950’de 2,5 milyar olan dünya nüfusu 2005’te 6,5 milyara ulaşmıştır.
Önümüzdeki yüzyıl içinde 8,9 milyara çıkacak gibi görünmektedir. Aşırı nüfus
sorununu çevre, ekonomi veya siyasi sistemden ayıramazsınız. Siyasi
istikrarsızlık veya adaletsizlikten de… Bu sorunları çözebilmek için nüfus
sorununa odaklanmamız ve dünya nüfusunu stabilize etmemiz gerekmektedir.  
Tıbbın ilerlemesiyle nüfusun patlaması amaçlanmamış sorun tanımına
çok uygun bir örnektir. 21.yy’da görevlerimizden biri bu durumu düzeltmektir.
Öncelikle doğum oranını azaltmalı, doğal kaynakları sürdürülebilir şekilde
kullanan hayat tarzları oluşturup ekolojik refaha ulaşmalıyız.
Çocuk ölümlerinin yüksek olduğu fakir ülkelerde insanlar daha çok çocuk
sahibi olmaya eğilimlidir. Sağlık sisteminin iyi olduğu ülkelerde ise insanlar
daha az çocuk yapmaktadır. İyi bir sosyal sağlık sistemi doğum oranlarını
aşağıya çekmekte etkili olan sosyal etkenlerden biridir. Temel sağlık
hizmetiyle engellenebileceği halde yoksul ülkelerde her yıl 3 milyon kadar
çocuk hayatını kaybetmektedir. Bir çocuğa yapılması gereken aşıların toplam
bedelli 30 dolardır. Gelişmiş ülkelerde bir gece dışarıya çıkmak için
harcanan bu bedel fakir ülkelerde ebeveynlerin evlat acısı yaşamalarını
engelleyebilir. Bu rakamları 1993 yılına ait Dünya Bankası Dünya Kalkınma
Raporunda farkeden Bill Gates net kazancının bir bölümüyle bile bu ölümleri
engelleyebileceğini düşünerek Bill & Melinda Gates Vakfı’nı kurarak yoksul
ülkelerde sağlık koşullarını iyileştirmek için birçok önlem alınmasını sağlamaya
çalışmaktadır. Aslında vakfın faaliyetleri normalde devletlerin üstlenmesi
gereken görevlerdir. Bill Gates’e göre bu, hükümetlerin insan canına sadece
birkaç dolar gözüyle baktığını göstermektedir.
Nüfusun son 50 yılda artışı çok hızlı olmuştur. Nüfusun dengede tutulması
hedeflenmelidir. Doğum oranını düşürmezsek doğa öcünü çok korkunç bir şekilde
çıkaracaktır. Doğum oranı her kadın başına doğan ortalama çocuk sayısı olarak
hesaplanmaktadır. Nüfusun sabit kalacağı doğum oranı 2.1’dir. 1970’lere kadar
nüfus artışını körükleyen Çin, ardından tam tersini teşvik etmiştir. Nüfus artışı
devletin üzerine öyle bir yük bindirmiştir ki elleri kolları bağlanmıştır.
1979’da tek çocuk kuralı benimsenmiş, evlenme yaşının ve çocuk doğurma yaşının
geciktirilmesi; daha az ama daha sağlıklı doğumlar, her çifte bir bebek hedefi
güdülmüştür. 20 yıl içinde Çin nüfus artışını 300 milyon kadar düşürmüştür.
Çin’deki Büyük Sıçrayış ve Kültür Devrimi oldukça zalim uygulamalarla
sosyal kuralları yerleştirmiştir. İkinciye hamile kalan kadınlar işkenceyle
kürtaj olmaya zorlanmıştır. Sözde “gönüllü” olan bu kurala uymayanlar sosyal
açıdan mahrum edilmiş, beyinleri yıkanmıştır. Tek çocuk kuralından sonra bazı
Çinliler kız yerine erkek çocuk tercih etmişler dolayısıyla ultrasonla bebeğin
cinsiyetini belirleyip kız bebeklerini aldıranlar olunca bu yasaklanmış yine
de uygulama gayrimeşru yollardan sürdürülmüştür. Şu anda ise erkeklerin
sayısı kadınlardan önemli oranda fazladır.
Nüfusla yoksulluk arasındaki bağ yadsınamaz. Nüfus artışı en çok fakir
ülkelerde görülmektedir. Refah içindeki toplumlarda ise doğum oranları oldukça
düşüktür, çoğunun nüfus artış nedeni göçmenlerdir. Ne kadar tuhaf görünse
de sefalet içindeki toplumlarda insanlar çocukları için ya ölürse diye düşünerek
daha çok ürer. Yüzyılın ortalarına doğru dünya nüfusunun 2,5 milyar daha artmış olacağı
öngörülmekte. En fenası da, bu artışın beslenme ve sağlık koşullarının çok kötü
olduğu ve iş bulma imkanı olmayan gecekondu mahallelerinde meydana
gelecektir.
Hindistan zamanında tarım mucizeleri yaratmıştır ancak nüfusunu kontrol
edebilseydi bugün çok daha iyi durumda olurdu. Son asırda Hindistan’ın nüfusu
300 milyondan 1,1 milyara çıkmıştır ve bunun büyük kısmı 1950’den itibaren
gerçekleşmiştir. Gelişmekte olan ülkeler Batı tıp
teknolojisiyle buluştuğunda daha az insan ölmeye başlar. Hindistan’ın gelişmekte
olan bir orta sınıfı olmasına rağmen yüzmilyonlarca insan günde 1 dolardan
azıyla yaşamaya çalışmaktadır. Kişi başına düşen GSYİH 384 dolardır.
Hindistan’ın yüksek teknoloji içinde yaşayan üstün yetenekli yazlımcıları ve
girişimcileri nüfusun çok küçük bir kısmını oluşturur. Hükümet böylesine refah
arttırıcı faaliyetleri yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Hindistan’daki hava
kirliliği de ciddi boyuttadır. Ülke kalkındıkça daha çok insanın araba ve klima
kullanacağı düşünülürse küresel ısınmaya katkısı da inanılmaz boyutta
olacaktır. Yüzyılın ortasında Hindistan’ın nüfusunun 1,6 milyara ulaşacağı
öngörülmektedir. En kötü senaryo da kontrol mekanizmaları zarar görmüş bir
gezegenin insan faaliyeti yüzünden iyice ısınması ve dünyanın bazı yerlerinin
yaşanılamaz ve ekip biçilemez hale gelmesi olacaktır.
Nüfusu kontrol etmede manivela etkisi okur-yazarlığın nüfus artışına olan
etkisidir. Kadınlara okuma-yazma öğretmek doğrudan doğum oranlarının düşmesini
sağlar. Kadınların eğitilmesi masraflı birşey değildir. Kadınlarda okur-yazar
oranı %90’ları buluncaya kadar çalışılmalıdır. Hedef hiçbir ülkede doğum
oranının nüfusu yenileyen 2,1’lik oranı geçmemesi olmalıdır. Bugün dünyada
sadece 51 ülke bu oranın altındadır ve bu şekilde kalmaya gayret etmeleri
yararlarına olacaktır. Bunların çoğu gelişmekte olan ülkelerdir: Brezilya,
Bulgaristan, Çin, Hırvatistan, Küba, Gürcistan, Lübnan, Kazkistan, Kuzey Kore,
Romanya, Slovenya, Sri Lanka, Tayland, Tunus ve Türkiye.
Eğitim projeleriyle birlikte yürütülecek girişimcilik, uygun teknoloji ve
mikro-kredilerle hem nüfus artışının önüne geçilir hem de kalkınma sağlanır.
Kadınlara okuma-yazma öğretilmesi hayatta çocuk bakmaktan başka uğraşlar
edinmelerini sağlar. Kadınlar eğitilmeli ve doğum kontrol yöntemleri hakkında
bilgilendirilmelidir. Artık kadınlar iş hayatında yer edindikçe daha geç
ve daha az sayıda çocuk doğurmaya meyillidir. Kadınlar özgürleştikçe doğum
oranı düşer. İstatistiklere göre okuma yazma bilmeyen bir kadının yedi
yıllık temel eğitim almış bir kadından iki kat daha fazla çocuk doğurur.
Üçüncü dünya ülkelerinde doğum oranını düşürmek için televizyon ve radyo
dizilerinden yararlanılabilir. Geniş kitlelere ulaşmak için okur-yazarlığın
teşvik edilmesi, az çocuk sahibi olmanın hem çocukların yaşam kalitesi hem
anne-babalar için daha iyi olacağının gösterilmesi nüfus planlamasında faydalı
olacaktır. Bu, Meksika’da uygulanmış ve işe yaramış bir yöntemdir.
Sonuçta kadınların yaşam kalitesini yükselterek nüfus artışının önüne geçebiliriz.
Bunu hedefleyen çalışmalara hemen başlanırsa dünya nüfusu yüzyılın ikinci
yarısında düşmeye başlayacaktır. Fakat yine de aşırı nüfustan kaynaklanan
açlık, toplumsal şiddet gibi ürpertici koşulları engelleyebilecek kadar
erken olmayacaktır.
GIDA ve SU SORUNU
Ekonomi alanında Nobel ödülü bulunan Amartya Sen’e göre neredeyse tüm
kıtlıklar, yiyecek eksikliğinden değil fakirlikten kaynaklanır. Sudan,
Etiyopya, Somali gibi ülkelerde yaşanan kıtlığın nedeninin ise silahlı çatışmalar
olduğu kabul edilmektedir. Ancak bu çalışma 1981 yılında dünya nüfusunun 5
milyarın altında olduğu bir dönemde yapılmıştır. Gelecekte dünya nüfusu
artmakla kalmayacak Çin’de gelişmekte olan tüketici sınıfı gibi beslenme alışkanlıklarını
değiştirerek et yemek isteyecek milyarlarca insan olacaktır. Çin sığır
beslemeye yetecek kadar tahıl yetiştiremez. Küresel ısınma ve sanayileşmenin
etkisiyle tarım alanları azalacak üretim düşecektir. Gıdanın üretildiği ve
tüketildiği yer genelde aynı ülke olmayacaktır. Dünya nüfusunun yarısının üst
toprağın kaybedildiği, suyun azaldığı ve çiftçilerin tarlalarını terkettiği
ülkelerde yaşayacak olması durumu daha da beter hale getirmektedir. Artan
fiyatlar Brezilya, Arjantin ve Ukrayna gibi ülkelerde tahıl üretiminde önemli
bir artış sağlayacaktır. Fakat bunun insanların enflasyonlu fiyatlara ulaşamayacak
kadar fakir olduğu ülkelere bir faydası dokunmayacaktır. Çin Mao zamanında yaşadığı
kıtlık döneminden sonra ciddi önlemler almaktadır ancak kirlilik, vahşi sulama
ve şehirleşme nedeniyle bereketsizleşen topraklar artmakta ve Gobi çölü
gittikçe genişlemektedir. Çin ileride yaşayabileceği tahıl kıtlığına karşı en
büyük tahıl üreticisi olan Amerika’yla olan ilişkisini garanti altına almak
amacıyla elinde yüklü miktarda dolar rezervi tutmaktadır. Çin dünya
piyasalarından tahıl almaya devam etmektedir. Ülkeler ihraç etmeye yetecek
kadar tahıl üretemeyecek, Çin ve Hindistan’ın talebi arttıkça fiyatlar iyice
yükselecektir.
Daha önce hiç akıl edemediğimiz ama en kritik sorun ise tatlı sudur. Hatta
doğru davranmazsak bu yüzyıl içinde su savaşları yaşanabilir. Senatör Mc
Cain’le görüşmemde bana 21yy’ın en büyük sorunun su olacağını söylemişti.
Dünyadaki suyun %90’ını yiyecek üretmek için kullanmaktayız. 1 ton tahıl
üretmek için 1000 ton su harcanmaktadır. Yeraltı sularının yıllık azalma miktarı en az 160 milyar tondur. Durumun
ciddiyetini daha iyi açıklamak için alttaki eğilimler örnek verilebilir:
¾    Köyden kente göç artmakta. Kentlerde su ihtiyacı
arttıkça tarım alanlarından şehirlere çekilen suyun miktarı da
artmaktadır.
¾     Akiferleri, yeraltı  sularını
boşaltan güçlü motorların kullanımı  yaygınlaşmaktadır.
¾    Yağmur suyu alan tarım alanlarının çoğu tuzlanma ve
erozyon nedeniyle mahvolmuştur.
¾    Yiyeceklerimizin çoğu sulama yapılan tarlalardan
gelmektedir ve bu artacak bir orandır. Fakat gelişmekte olan ülkelerin çoğunda
nüfus arttıkça ve su kaynakları tükendikçe sulama ile tarımı sürdürmeleri
imkansızlaşacaktır.
Su daha etkin bir şekilde kullanılmalıdır. Ne yazık ki dünyada su
sorunu olan ülkelerin çoğunda hala etkin sulama metodlarına geçilmemiştir. Su
kaybını önlemek için aşırı sulamaya ve su kaybı yaratan fıskiyeyle sulamaya
yasak getirilmeli tüm tarım ülkelerinde damla sulama sistemi benimsenmelidir.
Güneş enerjisinden yeterli ölçüde yararlanmayı beceremediğimiz gibi
yeryüzüne düşen yağmurdan da yararlanmayı bilmiyoruz. Yağmur suyu kanalizasyona
karışıp boşa gitmektedir. Yağmur suyunu toplayıp ihtiyaç duyulan yerlere
akmasını sağlamalı, sarnıçlarda biriktirmeliyiz. Daha az su isteyen ürünler
yetiştirmeliyiz. Su kaybını önlemek için bilinçli yönetim gerekir. Ancak eğitimsiz
veya kültürel olarak disipline edilmesi zor olan yerlerde sürekli akan çeşmelere
açma-kapama musluğu yapılmasını sağlamak için su kaynaklarının nasıl daha iyi
kullanılacağını öğretmek gerekir. Örneğin Afrika’da yaşanan kötü deneyimlerden
ders çıkarılmalıdır. 2000’lerden itbaren 3 milyar insan içme suyundan ve sağlık
hizmetlerinden yoksundur. Uzmanlara göre tropik ve yarı tropik bölgelerde yoğunlaşan
kent nüfusu yeni hastalıkların üremesi için uygun ortamı oluşturmaktadır. Su
sorununun çözümünün önemli kısmı doğru miktarda suyun doğru zamanda doğru yere
aktarılmasıdır. Deniz suyunu tatlı suya çevirmek çok masraflı bir işlem olduğundan
bunu çözüm olarak görmek hiç mantıklı değildir.
1950’lerin ortasından 80’lerin ortasına kadar süren Yeşil Devrim dünyanın
gıda yetiştirme kapasitesini kaydadeğer bir şekilde arttırmış ve bu
dönemde 2,5 milyar kadar artan dünya nüfusuna ayak uydurmuştur. Bu tarım
devrimi çiftçiyi biyo-çeşitlilik yerine tek türlü tarıma yönelterek en etkin
türlerin üretilmesini sağlamaya çalışmıştır. Bunun sonucunda tek tip mahsüller
hastalıklara ve zararlılara daha açık hale gelmiştir. Fakat artık Yeşil Devrim
grileşmiştir ve bazı yerlerde yeniden biyo-çeşitliliğe geri dönülmektedir. Yeşil
Devrim anlayışı yoğun sulama gerektirdiğinden su kaynaklarından doğanın yerine
koyabileceğinden fazla miktarda su çekilmiştir. Örneğin Suudi Arabistan buğday
üretimin 1980-1994 yılları arasında 20 kat arttırmış fakat yoğun sulama
gerektirdiği için akiferler boşalmış, iki yıl içinde üretim yarıya inmiştir.
Kuru iklimlerde tuzlanma toprağın verimliliğinde azalmaya neden olur ve
tuzlanma uzun süre devam ederse toprak çölleşip ekilemez hale gelir. Dünyanın
sulama yapılan tarım alanlarının onda biri tuzlanmaya maruz kalmıştır.
Bereketli üst toprağın yapısı şaşılacak derecede karmaşıktır. 1 çay kaşığında
5 milyon bakteri, 20 milyon mantar ve milyonlarca mikroorganizma bulunmaktadır.
Ayrıca toprağın altında yaşayan karınca, solucan, kırkayak, vb. canlılar
vardır. Fakat tarım ilaçları ve suni gübre organik hayatı öldürmüş ve
toprağın kalitesini düşürmüştür. Toprak kaybı ciddi boyutlardadır. Ayrıca
kimyasal gübre atıkları nehirlere karışmaktadır. Aşırı gübreleme toprağın
kalitesini düşürmekte, sulak alanları mahvetmektedir. Gelecekteki 8,9 milyonluk
nüfusu beslemek için dünyanın tarım üretimini geliştirmesi gerekmektedir. Bunun
için üç önemli aşama vardır: randımanı; toprak ve su verimini arttırmak;
vitamin açısından zengin mahsüllerin yetiştirilmesine yönelmek ve her yıl farklı
mahsül ekilmesini teşvik etmek.
Hasat zamanı mahsülden arta kalan mesela mısır kabukları vb. biyolojik
atıklar hayvan yemi olarak kullanılabilir. Hindistan tahıl saplarını ineklere
yedirerek süt üretimini 20 milyon tondan 79 milyon tona çıkartmayı başarmıştır.
Sığır eti tüketmek tavuk eti tüketmekten çok daha fazla değerli kaynak
harcanmasını gerektirir. Tavuk eti tüketmek ise aynı şekilde balık etinden
masraflıdır. Fakat bir tarla dolusu sığır etinin sağladığı besin bir tarla
dolusu sebzenin onda biri bile değildir. Modern tarımda 1 kilo tahıl yetiştirmek
için yaklaşık 200 litre su gerekmektedir. Fakat 1 kilo sığır eti üretebilmek
için yaklaşık 20.000 litre su gerekir. Buna rağmen 1950’lerde 44 milyon ton
olan et tüketimi 1999’da 217 milyon tona çıkmış ve o zamandan bu yana daha
da yükselmeye devam etmektedir. Amerikalılar kişi başına yılda 800 kilo tahıl
tüketmektedir. İtalya’da bu değer 400; Japonya’da
ise 200’ün altındadır. Dünyada en çok sağlık harcaması yapan Amerikalılar iken
Japonların Amerikalılardan 8 yıl daha uzun yaşamasında rol oynayan etken
beslenme alışkanlıkları gibi görünmektedir. Amerikalılar yoğun olarak kırmızı
et tüketir. İtalyanlar ise sebze-meyve ağırlıklı beslenir, az miktarda et
tüketir. Japonlar’a gelince genelde çiğ balık ve besin açısından çok
zengin olan yosun yerler.
Hızla gelişen gıda üretim yöntemlerinden biri de tatlı su balık
çiftlikleridir. Dünyanın protein üretiminin %11’ini karşılamakta giderek de
büyümektedir. 2010 yılına gelindiğinde su ürünleri üretiminin sığır eti
üretimini geçeceği öngörülmektedir. Dünyanın tatlı suda üretilen balıklarının
2/3’ünü Çin üretmektedir. Çeltik tarlalarında hem pirinç hem de balık yetiştirmektedirler.
Buna benzer metodlar diğer ülkelerde de benimsenebilir. Bu Yeşil Devrim’den çok
daha etkin bir geleceğe sahip olduğu anlaşılan Mavi Devrim’dir. Fakir
ülkelerdeki insanların besin ihtiyacının karşılanması için çok önemli bir
alternatif olacaktır. Fakat balık çiftliklerinin de kötü olanları vardır. Somon
ve levrek gibi bazı balık çeşitlerini beslemek için yüksek miktarda deniz balığına
ihtiyaç vardır. Karides çiftliklerinin de okyanusa verdiği zarar çok büyüktür.
Ayrıca balık çiftliklerinde fazla antibiyotik kullanımı da sorun oluşturmaktadır.
Bunun yanında mesela Norveç’te balık çiftliklerindeki balıkların %90’ı kaçmıştır
ve bu da denizdeki balıklarla çiftleşip yaban hayatın genetiğinin değişmesi
tehlikesi yaratmaktadır. Diğer yandan tatlı su kullanan balık çiftlikleri
okyanuslara zarar vermez. Su kültürüyle uğraşanların net randımanı mümkün olduğu
kadar yükseltmeleri gerekmektedir. Yerel yönetimlerin de balık çiftliklerini
sıkı denetim altına alması gerekir.
Bitkileri suda yetiştirmeye hidroponik denir. Bilimsel ve ölçülebilir bir
yöntemdir. Bitkilere sadece ihtiyacı olan kimyasalların verilmesiyle uygulanan
bu gelişmiş teknoloji toprakta bitki yetiştirmeye kıyasla çok daha az su
harcadığından (1/5-1/10) Hidroponi su kıtlığıyla kaşı karşıya olan dünyamız
için alternatif bir gıda üretim şekli olabilir. Kişi başına düşen su ve
tarım alanı azaldıkça hidroponi çok işe yarayacaktır. Kapsamlı bilgi ve sürekli
ilgi isteyen bir işlemdir. Gerekli eğitim verilerek yoksulların evlerinde besin
yönünden zengin sebzeleri yetiştirmeleri teşvik edilebilir.
Organik tarıma dönüş başlamış, organik ürünlere talep artmaktadır. Yeşil
Devrimin dayattığı tek tip tarım yüzünden gelecekte işimize yarayacak birçok
türü kaybetmiş olduk. Asırlardır süregelen tarım ve çiftçilik bilgisi
böyle bir değişiklik karşısında kaybolup gitti. Örneğin Hindistan’da eskiden 30
bin çeşit yerel pirinç türü yetiştirilirken artık tek çeşit yetiştirilmektedir.
Genetik çeşitliliğin daraltılması gelecekte oluşacak kıtlıklara yol açmaktadır.
Tek tip tarımda bir hastalık veya zararlılar tüm mahsule zarar verecektir.
Aslında doğa en başında biyo-çeşitliliği yaratarak kendini korumaya almıştır. İnsanoğlu
buna müdahale ederek yine kendi kuyusunu kazmıştır. Organik tarım doğanın bu
karışık yapısını geri getirmeye çalışmaktadır. Fakat ne yazık ki; 8,9 milyar
insanın organik tarımla beslenmesi söz konusu değildir.
Dünya nüfusu artıp daha çok insan şehirlerde yaşamaya başladıkça yaşadığımız
dünya giderek yapaylaşacak. Gıda üretimi de yapay yollarla yapılacak. Bu yapay
ürünler organik tarım ürünlerinden daha düşük fiyata satılacak ama tüm üretimi
tek tip tarım ve kimyasallara dayandırmak ahmaklık olur. Aşırı kibirimiz bizi
geliştirdiğimiz kimyasalların ve hapların doğadan daha iyi olduğuna ikna
edebilir fakat insan türünün neslini sürdürmesi, kendi kendini yaratan yapısı,
barındırdığı canlılar ve kendi başına yeten karmaşık ekosistemleriyle doğaya
saygılı olmamıza bağlıdır.
Genetiği değiştirilmiş organizmalar ise ayrı bir tartışma konusudur.
Özellikle Avrupa’da tepkiyle karşılanan GDO’ların üstün seviyede bilimsel araştırmalarla
güvenli oldukları kesin olarak kanıtlanmadan genetiğiyle oynanmış tohumlarla
tarım yapılmasına izin verilmemelidir. Polinasyon aracılığıyla insan müdahalesi
görmüş bitkilerin doğal bitkilerle karışması olasıdır. Bu da yabani otlara
karşı dayanıklı olarak geliştirilen tohumların polenlerinin yabani bitkilere
karışarak tarım ilaçlarına dirençli hale gelmesine yolaçabilir. Bu nedenle
GDO’ların yan etkileri ve hangi bitkilerin polinasyonla dağıldığının bilinmesi
ve ona göre önlem alınması hayati önem taşımaktadır. Az su tüketen ama
randımanı yüksek olan dayanıklı ürünler yetiştirilmesi dünya nüfusunu doyurmak
için iyi bir yol gibi görünmektedir. Ancak dikkat edilmesi gereken hususlar
vardır. GDO’ların insan genetiğinde değişiklik yaratabileceğini gözönünde
bulundurmak dolayısıyla uzun dönemli çalışmalar yapmak gerekmektedir. Yararın
maksimum olacağı ürünlere yönelmek gerekir. Klasik tarımla elde edilebileceğinden
kat be kat avantajlı olmadıkça genetiği değiştirilmiş gıdaların
üretilmesine değmez. Şu anda dünyadaki soya fasülyesinin yarısı, pamuğun
%30’u, mısır ve kanolanın %15’i GD tohumlarla üretilmektedir.
Eskiden sıkça kullanılan DDT yüzünden birçok kuş ve yararlı böcek türü
zarar görmüştür. Organik tarımla uğraşanlar kimyasal ilaç yerine Bacillus
thuringiensis
 adlı doğal bir böcek kaçıran kullanmaktadır. GDO’larda
ise bitkinin genetiği yaprakların böcekler için zehirli olacağı şekilde değiştirilmiştir.
Bu yüzden de yaprakların bitkinin yenebilir kısmına ve dolayısıyla insanlara
ulaşmamasına özen gösterilmesi elzemdir. Henüz GDO’larla ilgili çalışmaların başında
bulunmaktayız. Dolayısıyla yeteli araştırma yapılmadan genele yayılmaması büyük
bir hata olacaktır. Kuraklığa, zararlılara, tuzlanmaya ve kötü kaliteli toprağa
dirençli bitkilerin yetiştirilmesi hızla artan dünya nüfusunun beslenmesinde
önemli rol oynayabilir. Bu yöndeki çabaların elektronik olarak kontrol edilen
damla sulama, yüksek vitaminli sebzelerin üretilmesi, evlerde organik bitki
yetiştirilmesi ve hidroponik seralar gibi diğer esaslı değişikliklerle birlikte
uygulanması gerekmektedir. Gelecekte yetersiz beslenme ve açlığa karşı en büyük
silahımız bunlardır. Fakir ülkelerdeki insanlara gereken vitamini
alabilecekleri sebze ve bitkilerin (örn. A vitamini için havuç, balkabağı,
mango, köri, horozibiği ve özellikle kişniş) yetiştirilmesi önemli bir adım
olacaktır. Tüm köylerde insanlara yağmur suyunu toplama, toprağı zenginleştirme,
hayvan gübresi toplama, rüzgar perdesi yaratma ve besin değeri yüksek sebze
meyve yetiştirilmesi öğretilmelidir.
Geçmişte yaşanan dehşet verici kıtlıklar gelecekte yaşanması muhtemel
kıtlıklarla karşılaştırıldığında ufak kalacaktır. Geleneksel tahıl
rezervlerinin Çin’in yeni tüketim anlayışı karşısında fazla dayanmayacağı
kesindir. Birkaç yıl üst üste kötü hasat yaşanırsa dünya nüfusunu beslemeye yeteccek
kadar gıda kalmayabilir. Bu yoğun rekabet yaratacak ve küresel gıda fiyatı artışı
akıl almaz boyutta olacaktır. Çözüm ise yeteri kadar gıda stoklamak ve yedek
tarım alanları bırakmaktır. Şu anda böyle bir modeli benimsemeye veya
stokları gereken boyuta getirmeye istek duyulduğu söylenemez. Fakat büyük çaplı
bir felaketi önlemek için bunu yapmamız şarttır. Ayrıca şirketlerin
kısa vadeli karlar uğruna uzun vadeli zararlar yaratmaktan vazgeçmeleri
gerekmektedir.
Yiyecek garantisini sağlamak için nüfus planlaması temel koşuldur. Nüfus
artmaya devam ettiği takdirde ne önlem alınırsa alınsın gıda sorunuyla başetmenin
çaresi yoktur. Eğer daha fazla gıda üretimi nüfusun artmasına sebep olursa
insanlık kıtlığa hazırlıksız yakalanır. Dünyayı tıka basa doldurduğumuz için doğa
dengeyi kurmak adına daha büyük bir kıtlıkla karşımıza çıkacaktır. Bu yüzden
herkesin yüksek doğum oranlarının sonuçlarını kavraması gerekmektedir. Medya
aracılığıyla insanlara açlık ve kıtlığın korkunçluğu anlatılarak okur-yazarlık,
iyi bir eğitim, değişik meslekler ve düşük doğum oranlarıyla üstesinden
gelinebileceği anlatmalıdır.
YOKSUL ÜLKELER
Şu anda Batı’da dünyanın yoksul kesimlerine “gelişmekte olan ülkeler” demek
politik olarak doğru kabul edilmektedir. Fakat gerçekte durum farklıdır.
Yoksulluk çeken ve az gelişmiş olarak nitelenen ülkelerin bazıları
hiçbir şekilde gelişme göstermemektedir. Bu ülkelerde kişi başına GSYİH
oranı hızla düşmekte; gittikçe kötüleşen fakirlik, hastalık, şiddet ve
toplumsal karmaşa bir kısır döngü şeklinde sürüp gitmektedir. Sorunun
çözümü için öncelikle gelişmekte olan ülkelerle yoksul olanları ayırmamız
gerekir. Ciddi önlemler alınmazsa dünya nüfusundaki artışın büyük kısmı bu
yoksul ülkelerde olacaktır. Birleşmiş Milletler, kişi başına düşen GSYİH
değeri günde 1 doların altında olan Kenya’yı bile “Az Gelişmiş Ülke”
olarak tanımlamamaktadır. Bir zamanlar çok verimli ve güzel bir yer olan Kenya
siyasi karışıklık ve nüfus artışı nedeniyle birçok sorunla boğuşmaktadır.
Ayrıca birçok Afrika ülkesi Kenya’dan da kötü durumdadır. Tüm Afrika’da ağaçlar
kesilmiş yerine de yenisi dikilmemiştir. Bu durum sellerin ve
sivrisineklerin artmasına sebep olduğundan şu anda kıtada en büyük
sorunlardan biri sıtmadır. Afrika’da milyonlarca insan hayatta kalamayacak
kadar sefalet içindedir. Her yönden kalkınmış, çok gelişmiş teknolojik
uluslar daha çok zenginleştikçe yoksul ülkeler iyice fakirleşmektedir.
Fakirlik, geriye ne kaldıysa onun da tüketilmesine yolaçar ve geri dönüşü
olmayan bir yola girilir. Araştırmalar su kıtlığının artması, tarım
alanlarının, ormanların, balıkların yokolmasıyla kötü yönetim ve
toplumsal şiddet arasında güçlü bir bağ olduğuna işaret etmektedir.
Yoksul ülkelerdeki bu durum önemli ölçüde değiştirilebilir. Dünya liderleri
yıllardır gözlerinin önünde devam eden üstelik sömürgeci devletler yüzünden başlayan
Afrika dramını düzeltmek için şaşırtıcı biçimde çok az çaba harcamaktadır.
Bu nesil içinde dünya üzerinden yoksulluğun silinmesi mümkündür. Uygulanacak
tek bir model veya sihirli bir değnek yoktur ama ticaret, insani
yardım, eğitim ve yönetim dahil tüm cephelerde bir dizi hummalı faaliyet
gösterilmesi ve sürekli hale getirilmesi gerekmektedir. Jeffrey Sachs 2005’te
yazdığı “Yoksulluğun Sonu” adlı kitabında yapılması gerekenleri tüm
detaylarıyla açıklamıştır.
Çoğu zaman yoksul ülkelerin neden geçinmek için tarım yapmadığı
sorulmaktadır. Asıl soru ise şu olmalıdır: Neden Afrika’nın dış güçler
işe karışmadan önceki haline dönmesine izin verilmiyor? Üstelik artık daha iyi
tıbbi imkanlar ve kaliteli tohumlar sağlamak da mümkün. Dünyanın genelinde
nüfus köyden kente göçtükçe asırlık kırsal hayat bilgisi de yitip
gitmektedir. İnsanlar gıdalarını süpermarket raflarından almak dışında
yiyecek yetiştirmekle ilgili hiçbir şey bilmemektedir. Aslında yeni kuşaklara
tarım ve çiftçiliği öğretmemek tüm köprüleri yıkmak, kendi kuyumuzu kazmak
anlamına gelmektedir.
AZ GELİŞMİŞ ÜLKELER
BM’nin Az Gelişmiş Ülke olarak adlandırdığı kriter, kişi başına taban
GSYİH; ihracat düzeyi, sanayide görevli iş gücü, kişi başına düşen GSYİH’nın
üretime oranı, ticari enerji tüketimi üzerinden hesaplanan düşük ekonomik çeşitlilik
endeksi ve yenidoğanların yaşama oranı, kişi başına düşen kalori alımı, öğrenci
sayısı, yetişkinlerde okuma-yazma oranına dayanan İnsan Kaynakları
Yetersizliği Kriterlerinin düşüklüğüne göre hesaplanır. BM tarafından Az Gelişmiş Ülke
olarak tanımlanan 49 ülke dünya nüfusunun %10,7’sine sahip olmasına rağmen
küresel gayrisafi hasılada sahip oldukları toplam oran sadece %0,5’tir. Yüzyıl
öncesine kadar dünya ticaretinde sahip oldukları pay yarıya düşmüştür ve
%0,3’lük bir oranda seyretmektedir. Birçok ülkeye yaptığım ziyaretler sırasında
bazılarının istikrarlı ve umutlu olduğunu bazılarınınsa yoksul ülkelerden
farksız olduğuna tanık oldum. BM, az gelişmiş ülkeleri Gelişmekte olanlar
sınıfına katılmak için teşvik etmektedir. Üç yıllık hedef olarak kişi başına
yılda ortalama 1035 dolarlık GSYİH belirlemiştir. Fakat bunlar arasında 15
ülkenin kişi başına düşen GSYİH günde 2 dolar hatta bazılarınınki daha azdır ve
durumları gittikçe kötüleşmektedir. Kişi başına düşen GSYİH’daki azalmaya göre
ülkelerin yoksulluğu belirlenebilir. Şili, Brezilya, Malezya ve Tayland
gibi coşkulu bir sanayi, iyi üniversiteler ve gelecekten umutlu gençlerle dolu
olan gelişmekte olan ülkelerle Angola, Haiti veya Fildişi Sahili gibi gençlerin
umudunun kalmadığı çaresiz yoksul ülkeler arasında dünyalar kadar fark vardır.
Yoksul ülkelerle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri birbirinden
ayırmak önümüzü görmek açısından faydalıdır. İnsanlık mevcut davranış kalıplarıyla
devam ederek kanyonda ilerlediği takdirde yüzyılın ortasındaki kırılma dönemini
yaklaştığında, yoksul ülkelerin çoğu dayanamayacak duruma gelecektir. Kuşkusuz,
yapılacak en doğru şey buna engel olmaktır. Yoksul ülkeleri dönüştürme
gayretleri yetersiz kalırsa yaklaşan felaketin yekpare güçleri kurtarma
operasyonlarını yetersiz kılabilir.
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDEKİ POTANSİYEL
Gelişmekte olan ülkelerin enerji ihtiyacı muazzam olacaktır. Bu yüzden yeni
ve temiz enerji üretim yollarını benimsemeleri tüm dünya için en doğrusudur.
Gelişmekte olan ülkeler için gelecekteki en büyük enerji kaynaklarından biri de
hidrojenle üretilen yakıt pilleri olacaktır. Yakıt pillerinin seri üretimiyle
hidrojen ekonomisine geçiş en mantıklısı gibi durmaktadır ancak hidrojenin
kesinlikle kömürle üretilmemesi gerekmektedir. Kömürle çalışan santraller
öldürücü gazlar yayar ve sağlık sorunu yaratan maddeler açığa çıkarırlar. İnanılmaz
ama, aklını yitirmiş halkla ilişkiler kampanyaları hala Amerikan kömür
sektörünü aklamaya çalışmaktadır. Oysa ki her yıl binlerce insan hava kirliliği
kaynaklı hastalıklara yakalanmaktadır.
Yeni enerjiye ihtiyaç duyacak ülkelerin başında ekonomisi hızla büyüyen Çin
gelmektedir. Ülkede, havayı kirleten termik santrallere kömür yetişmediği için
sık sık elektrik kesintileri yaşanmaktadır. Çin’in kömür enerjisine yönelik
gelecek planlarına, dünya iklimine büyük hasar vereceğinden engel olunması şarttır.
Çin’de hava kirliliği kaynaklı pek çok sağlık sorunu ortaya çıkmıştır. Güneş ve
rüzgar enerjisine yönelik çalışmalar yapılmaktadır fakat petrol ve doğalgazın
kıt olduğu Çin’de yükselen ekonomi çok daha fazla enerjiye ihtiyaç duyacaktır.
Çinli bilim insanları 2050’ye gelindiğinde ülkenin 300 bin megawatt gücünde
nükleer enerjiye ihtiyacı olacağını öngörmektedir. Eskiden büyük maliyetle özel
olarak yapılan nükleer santrallerin yerine gelecekte modüler reaktörler,
Ford’un Model-T otomobili gibi seri üretilebilecek şekilde
tasarlanmalıdır. Örneğin yeni buluşlardan çakıl yataklı nükleer reaktör modüler
olarak tasarlanmıştır ve taşınması, kurulumu kolaydır. Başta gelişmiş ülkelerde
yaygınlaşacak olan alternatif temiz enerji gelişmekte olan ülkelerde mutlaka
benimsenmelidir.
Arabalar yakıt piliyle çalışır, enerji
üretmek için esas olarak güneş, rüzgar, hidrojenden yararlanılırsa tüm dünyanın
enerji ihtiyacını gezegenimize zarar vermeden karşılayabilmemiz mümkündür.
  
GECEKONDU SORUNU
Devinim eğilimlerinden biri de göreceli olarak yoksul veya gelişmekte olan
ülkelerde hızla artan gecekondu mahalleleridir. Köyden kente göç ve gecekondulaşma
doğru orantılı şekilde artmaktadır. Kırsal kesimde iş imkanı
bulamayanlar şehirde fırsatlar yakalayacaklarını umarak köyünü
terkedip şehirde bir gecekondu yapıp yerleşmektedir. Hükümetlerin çoğu
buna hazırlıksız olduğundan bu yeni oluşan semtlerde altyapı, elektrik, okul,
hastane yetersizliği gibi birçok sorun baş göstermektedir. Kırsal kesimde
yoksulluğun artması ve genel nüfus artışı nedeniyle gecekonducu sorunu son 40
yılda çok kötüleşmiştir. Gecekondu semtleri sefillik ve pislik nedeniyle
hastalık tehdidi oluşturmaktadır. En kötüsü de bu gecekondu mahalleri yerel
yönetim sınırlarının kıyısında olduğundan ne şehir içinde ne de dışında
sayılırlar ve bu arada derede olma hali nedeniyle idari sorunlar çıkar. Genelde
polisin veya devlet hizmetlerinin uğramadığı vahşi bölgelere dönüşürler. Yoksul
ülkelerde en büyük sorunlardan biri hükümetlerin ifade edilemez şekilde
yozlaşmış olmasıdır. Yolsuzluk öyle bir raddeye gelmiştir ki kıtlık olduğunda
zengin ülkelerden gelen yardımlar ihtiyacı olanlara ulaştırılmadan ahlaksız
devlet yöneticileri arasında pay edilmektedir. Bu ülkelerin çoğunda kayıtlı ve
kayıtsız ekonomi yanyana işler. Ekonomi A, Batı’daki kadar düzgünce olmasa da
bir şekilde işler; Ekonomi B ise çaresiz, aç bilaç düşmüş gecekondu
ekonomisidir. Çoğu zaman, anarşiye varan sosyal şiddet yoluyla kontrol
edilmektedir. Gecekondu bölgelerinde sağlık koşullarının çok kötü olması
nedeniyle AIDS ve birçok hastalık kol gezmektedir. Gecekondularda başlayacak
bulaşıcı bir hastalık, ya da ölümcül bir grip daha aşılar piyasaya sürülmeden
geniş bir kitleye yayılabilir. Polis ve güvenlik güçleri Ekonomi B alanına
karışmaz. Yanıbaşlarında aç ve yoksul insanlar hayatta kalmaya çalışırken
güvenlikli sitelerin içinde tel örgüler, yüksek duvarlar ardında yaşayan
Ekonomi A kitlesi için üretilen hazır paketlere konacak sebzelerin uçları buruşmuş olanları
çöpe atılmaktadır. İşte durum bu kadar vahimdir. Mesela büyük şirketler
ekolojik açıdan uyumlu olduklarını kanıtlamak için saçma sapan işlere kalkışmaktadır.
Yeniden dönüştürülmüş halılar kullanabilmek için eski halıları gemiyle
ABD’ye gönderip işlemi orada yaptırıp halıları inanılmaz bir nakliye masrafıyla
tekrar geri getiren şirketler vardır. Oysa ki gecekondu mahallelerinde işsiz
dolaşan insanlara bu tür iş imkanları yaratmak harcanan masraftan çok daha
düşük bir bedele mal olacaktır. Fakat Ekonomi A, Ekonomi B ile konuşmadığından
ortak çözüm yaratmak da zorlaşmaktadır. Diğer yandan Japon veya Alman işadamları
emeğin ucuz olduğu Üçüncü Dünya ülkelerine gidip fabrika açarak bu tarz
bölgelerin kalkınmasını sağlamaktadır. İstihdam ve kalkınma yaratacak
benzer modeller yaygınlaştırılabilir.
ÖLÜ SERMAYE ve FAKİRLİĞİ GERİDE BIRAKMAK
Perulu ekonomist Hernando de Soto, kapitalizmin neden sadece Batı’da gelişip
serpildiğini sorgular. Birçok Üçüncü Dünya ülkesi kapitalist ulusların
icatlarını benimsemiş olduğu halde hiçbirinde kapitalizm Batı’da olduğu
gibi tıkır tıkır işlememektedir. De Soto bunun nedeni olarak Üçüncü Dünya
Ülkelerindeki belli başlı kusurları göstermektedir. Bunların düzeltilebilmesi
için çok güçlü manivela etkilerine ihtiyaç vardır. De Soto’ya göre Peru dahil
fakir ülkelerin sermayesi hatalı şekilde tutulmakta ve bu da ekonomiye ve
topluma büyük zarar vermektedir. De Soto bankacılık sistemine girmeyen veya işletme
teminatı olarak gösterilemeyen birikimi ölü sermaye olarak adlandırır. Bunların
bir kısmı hala yastık altında saklanan birikimlerdir. Bu durumda para sadece
bir kez işlem görebilir oysa ki Gelişmiş Ülkelerde insanların ev sahibi
olabilmesi için mortgage sistemi mevcuttur. Bu sayede banka
garantisiyle aynı para birçok kez harcanmış olmaktadır. Toplam borçlar
temel alınan sermayeyi kat be kat aşar. Gayrimenkuller iş kurarken teminat
olarak kullanılabilir. İş dünyası borç üzerine kuruludur. Başarılı işletmelerin
çok sayıda hissedarı olabilir. İş kuranlar iflas güvencesi ve
sorumlulukların sınırlandırılması sayesinde risk alabilir. Gelecek piyasaları
veya vadeli işlemleri finanse etmenin çok yönlü ve karmaşık yolları vardır.
Paranın gerçek değerinden ötesini sağlamasına yarayan hayati önem taşıyan
mekanizmalar işlemektedir. Batılılar için tapu olmazsa olmaz birşeydir. Oysa
Üçüncü Dünya Ülkeleri ve eski demir perde ülkelerinde evlerin çoğu tapusuzdur.
Bu yüzden kayıt dışı gayrimenkuller sermayeye dönüştürülemez. Örneğin Latin
Amerika’da gayrimenkullerin %80’ yasanın dışında
tutulmaktadır. Mısır’da şehirde yaşayanların %92’si, taşrada yaşayanlarınsa
%83’ü ölü sermayeli evlerde oturmaktadır.
Buna benzer şekilde işletmelerin de birçoğu kayıt dışıdır. Bankalardan
borç alamazlar. Yasal düzensizlikler ve ölü sermaye nedeniyle bu ülkeler modern
toplumu besleyen damarlardan yoksun kalmışlardır. Sermaye artışının gerçekleştirilememesi
fakir ülkelerin fakir kalmasına neden olur. Prensipte bu durumu düzeltmek
mümkündür. İnsanlar, sermayenin çok yönlü kullanılışları hakkında
bilgilendirilmelidir. Gerekli kanunların yürürlüğe konularak yerel yönetimin
gayrimenkulleri kayıt altına alması ve Batı’daki gibi tapulandırması gerekir.
De Soto’ya göre çözüm için tarih kitaplarına bakmak yeterlidir. Özellikle
Amerika’nın gangster diyarından girişimci kapitalist bir ulusa dönüşmesi
sırasındaki yolculuğu yol gösterici olabilir. Üçüncü Dünya’nın bir an önce tüm
işletmelere tüzel kişilik kazandırmak için standartlar belirlemesi, tüm
gayrimenkullere tapu çıkarması ve yasadışı faaliyetleri sona erdirmesi
gerekmektedir. Böylece sermaye işleme girer ve bankalar yerel girişimcilere ve
iş kurmak isteyenlere destek verebilir. Aslında bir anlamda bu hedefe ulaşmak
öncesine göre daha kolaydır. Çünkü Gelişmiş Ülkelerin uzun sürede başardığını
daha kısa sürede yapabilmek için gerekli prosedürü ve yapılmaması gereken
hataları biliyoruz artık. Fakat bir yandan da daha zordur çünkü yasadışı
grupların kendi düzenleri oluşmuştur. Bu güçlere dikkatli ve özenli yaklaşılması
gerekir. Yine de bu hedefi gerçekleştirmenin finansal yararı muazzam olacaktır.
Sermayenin diriltilmesi adına yapılan değişim sırasında büyük siyasi sorunlar
ortaya çıkabilir. Asıl zorluk geniş kitlelerin canını yakmadan bunu
becerebilmektir. İnsanın yasal olarak bir eve sahip olma hakkı BM’nin 1948
tarihli Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nde yer almaktadır. İnsan
Haklarının birçok açıdan çiğnendiği gözle görülür bir gerçektir ancak ev sahibi
olmayı engelleyen berbat idari prosedürler pek görünür değildir. Örneğin
Peru’da devlet arazisine ev inşa etmek için devlet dairelerinde sürünmek
gerekir. 207 aşamadan sonra belediye izinleri için 728 bürokratik aşama daha
gerekir. Bu hiçbir mantığa sığmayan bir uygulamadır. Yüksek miktarda yatırım
gerektirmesine rağmen internet aracılığıyla kullanılacak bir düzenleme
tasarlanması işleri kolaylaştıracaktır. Aynı şekilde iş kurmak için
gereken yasal işlemler de bunaltıcıdır. Bu nedenle insanlar yasadışı işletmeler
açmaya, yasadışı işçi çalıştırmaya meyillenir. Fakir ülkelerdeki bürokrasi
çukuru iş dünyasını ve dolayısıyla sosyal hayatı felce uğratır. Sermayenin
diriltilmesini engelleyen devlet prosedürlerinin verdiği zarar muazzamdır.
Fiilen kabul edilemez bir ayrımcılık yapmaktadırlar. İnsanlara şans
vermeyerek fırsatları değerlendirmelerine engel olurlar. Batılı bir şirket
yöneticisi Üçüncü Dünya Ülkelerinin bürokrasisinin işleyişini gördüğünde nasıl
düzeltilebileceğini bilir. Ancak bir ülkenin bürokrasisini dönüştürmenin çok
büyük çaplı siyasi etkileri olacaktır. Bunu başarmak ancak devletin başındakilerin
kararlılığı ve halkın iradesiyle gerçekleşebilir. Ne yazık ki birçok ülkede
böylesine etkili ve güçlü bir liderlik sözkonusu değildir. Örneğin 1992’de
Libya’da Kaddafi bütün tapuları yakmıştır.
Ölü sermayenin aktif hale geitirilerek ekonomiye sokulmasının uzun vadede
getirisi muazzamdır. Tipik bir Üçüncü Dünya ülkesine zengin ülkelerden gelen
yabancı yardımlardan çok daha fazla refah getirecektir. Dolayısıyla bu tarz
ülkelerin sistemlerini yeniden düzenlemelerine yardımcı olmak hali hazırda
varolan bozuk düzene finansal yardım sağlamaktan elbette ki kat be kat faydalı
olacaktır. Fakirliği geride bırakmak için yeniden yapılanma şarttır.
Birçok ülke kalkınma merdivenlerini hızla tırmanırken bazıları
tökezlemektedir. Öncelikle yoksul ülkelerin ayağa kaldırılması için kalkınma,
gelişme merdiveninin ilk basamağına ulaşmalarını sağlamalıyız. Üst basamaklara
tırmanmaları için gereken birçok etken vardır. Eğitim üzerine ciddi biçimde
odaklanılmalıdır. Okur-yazarlık oranının yükseltilmesi amaçlanmalıdır. BM’nin
yüzyılın başında belirlediği hedefleri gerçekleştirmek 21.yy’ın en büyük zorluğu
olacaktır. Aşırı yoksulluğun yeryüzünden silinmesi; herkesin eğitim görmesi
için çalışılmalıdır. Gıda miktarının garanti altına alınarak gelecekteki
kıtlıkların önüne geçilmesi şarttır. Ölü sermayeyi diriltmek düzgün bir
dünya yaratmak için pek anlaşılmayan ancak hayati önem taşıyan bir unsurdur.
Buna sebep olan yozlaşmış yönetim ve bürokrasiyi bir kenara bırakmak şarttır.
Bu yüzyıl bitmeden yoksulluğu dünya üzerinden silmek mümkündür. Asıl soru bunu
yapmayı becerene kadar kıtlık veya Ruanda’daki gibi toplu katliamların yaşanıp
yaşanmayacağıdır?
YENİ ENERJİ ÇAĞI
Şu anda ABD, dünya nüfusunun %4,5’ine
sahiptir ancak karbon salınımının %23’ünden sorumludur. Hala elektriğini
kömürle sağlamaktadır. Üçüncü Dünya ülkeleri de geliştikçe havaya salacakları
karbon miktarını düşünmek tüyler ürperticidir. Örneğin fakirlikten refaha geçen
en etkileyici örneklerden biri olan Singapur’un 30 yılda karbon salınımı kişi
başına 1 tondan 22 tona çıkmıştır. Çin’de bu oran ekonominin gelişmeye devam
etmesiyle 30 yıl sonra kişi başına 14 tona çıkabilir. Hindistan’da ise 1.1’den
12’ye yükselebilir. Dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip bu iki ülke büyük
çapta enerji ihtiyacını kömürden sağlamayı tasarlamaktadır. Çin kömürle çalışan
600 santral kurmayı planlamaktadır. Üstelik kömürün kalitesi çok kötüdür bu da
çevreyi daha çok kirleteceği anlamına gelir. Şimdiye kadar gelişmiş ülkelerin
karbon salınımıyla yarattığı hava kirliliği gelecekte gelişmekte olan
ülkelerdeki 4 milyar insandan kaynaklanacaktır. İnsanlığın geleceği,
zengin ülkelerin gelişmekte olan ülkelere yeni enerji çağına geçmeleri için
destek olmasına bağlıdır. Hindistan ve Çin’in temiz enerji ürünlerinin muazzam
bir ihracat pazarı oluşturacağını anlamaları sağlanmalıdır.
1997’de imzalanan Kyoto protokolü gelecekte dünya ülkelerinin küresel
ısınma sorununu kabul edip yüzleşmeleri olarak hatırlanacaktır. Protokol
sanayileşmiş ülkeleri karbon gazı salınımını 2012’ye kadar %5,2’ye çekmeye
çağırmaktadır. Protokolde bu değerlerin toplam karbon salınımının %55’inden
sorumlu 55 ülke tarafından kabul edilmedikçe geçerlik kazanamayacağı belirtilmiştir.
Üzerinden 7 yıl geçmiş olmasına rağmen hala protokolü imzalamayan ülkeler
vardır. Protokolü 116 ülke imzalamıştır ama mesela ABD inatla imzalamamaktadır.
Üstelik artık Kyoto’nun öngördüğü değerler ümitsizce yetersiz
kalmaktadır. İklim değişikliğini sabitlemek için karbon salınımlarında çok
daha ciddi kısıtlamalara gidilmesi gerekir. Bilim insanlarının ve politik danışmanların
çoğu karbon salınımlarının daha da artmasını engellemenin imkansız olduğuna
inanmaktadır. Bunun sebebi olarak da dünyanın ekonomik ve siyasal sistemlerinin
herzamanki gidişattan gerektiği kadar çabuk sıyrılamayacağını
göstermektedirler. Şu anda bazı ülkelerin gelişme adına imzalamayı
reddettiği Kyoto Protokolü iklim değişikliğini durdurmaya yönelik ciddi bir
çabadan ziyade yanlış politikaların neden olduğu küresel ısınmadan duyulan
siyasi utancı gizlemek için ardına sığınılan süslü bir gayret gibi
görünmektedir.
Küresel ısınmanın yavaş gerçekleşeceğini sanmak büyük bir yanılgıdır.
Son dönemde olanlar da feci ve ani bir şekilde gerçekleşmekte olduğunu
kanıtlamaktadır. 30 yıl içinde karbon salınımını azaltabilirsek dünyanın
kendini iyileştirip dengesini bulması mümkündür. Ancak küresel ısınma sürecinde
geri dönülmez bir noktaya geldiğimize işaret eden ciddi göstergeler vardır.
Buzullar eridikçe hem tatlı su tuzlu suya karışmaktadır hem de okyanusun ısısı
değişmektedir. Bu aynı zamanda büyük çaplı iklimsel değişiklikleri
tetiklemektedir. Okyanustaki değişikliğin doğuracağı feci sonuçları tahmin
etmek bile mümkün olmayabilir. İngiliz ve İsveç hükümetleri 2050’ye
kadar karbon emisyonlarını %60 oranında düşürmeyi hedeflemektedir ki bu oran
Kyoto’nun belirlediği oranların çok ötesindedir ve aynı zamanda bilim
camiasının atmosferdeki karbondioksiti sabitlemek için önerdiği orandır. Tony
Blair ve İsveç Başbakanı Göran Persson AB’yi aynı hedefe yöneltmek için
güçbirliği yaparak kolları sıvamıştır. 2050’ye kadar karbon bazlı olmayan yeni
enerji teknolojileri iyice gelişmiş olacağından bu hedef göreceli olarak
kolay görünebilir ancak asıl gerekli olan karbon salınımlarının daha yakın
gelecekte azaltılmasıdır. 2002 yılında, Almanya 2020’ye kadar seragazı
salınımını %40 oranında düşüreceğini açıklamıştır. Avrupa’nın da aynı tarihe
kadar %30’a düşürmesini önermiştir. Bazı uzmanlara göre iklime daha fazla zarar
vermemek için tüm dünyada karbon bazlı yakıt kullanımının %70 oranında
azaltılması ve bunun hemen yapılması şarttır. Fakat böyle bir kesinti
kömür ve petrol sanayiinin işine gelmemektedir.
Atmosfere seragazı salan en büyük suçlulardan biri de otomobillerdir. Daha
az petrol yakıp daha az emisyon yaratan yeni modeller tasarlamaktan daha etkin
bir plan petrolü bırakıp hidrojen bazlı yakıtla çalışan otomotiv endüstrisine
yönelmek olacaktır. “Konsept otomobiller” bu iki yaklaşımı da kullanmaktadır.
Otomotiv sektöründe büyük bir dönüşüm yaşanması kaçınılmazdır. Bu ne kadar
çabuk olursa o kadar iyidir. 1970’lerde yaşanan petrol kriziyle nasıl ki
Amerika’da otomobiller benzin tüketimini yarı yarıya indirecek şekilde
yeniden tasarlandıysa şimdi de yeni melez modellere ihtiyaç vardır. 2003
yılında Toyota benzinli motora elektrikli bir devre dahil ederek hibrid
otomobiller piyasaya sürmüştür. Böylece frenleme sırasında oluşan enerji bir
aküde şarj edilmekte ve bu enerji tekrar gaza basıldığında aküden motora
aktarılmaktadır, dolayısıyla benzin tasarrufu sağlanır. Özellikle sürekli
dur-kalk yapılan şehir trafiği için önemli miktarda benzin tasarrufu sağlamaktadır.
Toyota hibrid otomobilleri sürüşe bağlı olarak bir galon’da 130 kilometreye ulaşmayı
başarmıştır. Toyota hibrid motor Nissan otomobillerinde de kullanılmaktadır.
Alternatif enerjiler benzinden daha ucuz
hale gelince devrim yaratacak bir değişiklik meydana gelecektir. Bu değişim
gelişen teknoloji, seri üretim ve pazarlama sayesinde olacaktır. Bilhassa
hükümetin petrol ve kömür sektörlerine verdiği sübvansiyonlardan kurtulmamız
gerekmektedir. Aslında karbon bazlı yakıtların gerçek bedeli çevre kirliliği,
petrol varlıklarının askeri müdafaası ve küresel ısınmadan kaynaklanan
fırtınaların masraflarını da içermektedir. Kömür kaynaklı hastalıklar için
yapılan tıbbi harcama ve yarattıkları işgünü kaybı muazzamdır. Bu masraflar da
hesaba dahil edilince rüzgar türbinleri ve güneş panellerinin maliyeti
kömür ve petrol enerjisi kullanmaktan çok daha düşüktür. Alternatif enerji
kaynakları için seri üretime geçildiği takdirde fiyatlar da adamakıllı düşecektir.
Enerji şirketlerinin karları düzenlenmiştir. Genel olarak ne kadar çok
elektrik satarlarsa o kadar çok para kazanırlar. Buna boşa harcanan elektrikten
kazandıkları da dahildir. Seragazı salınımının azaltılmasının hayati önem taşıdığı
bir dönemde enerji şirketlerinin çoğu tam tersini yapmaya yönelmekte ve
daha büyük santraller kurmayı planlamaktadır. Oysa ki araştırmalar elektrik
tasarrufu yapmanın elektrik üretecek yeni santraller kurmaktan çok daha
masrafsız olacağını ispatlamaktadır. Kaliforniya’daki Enerji Piyasası Düzenleme
Kurulundaki yetkililer, birçok enerji şirketi yöneticisinden daha aklı
selimlidir. Sadece tüm evlerdeki ampullerin ekonomik ampullerle değiştirilmesi
bile günde 22 milyon kilovat/saat tasarruf sağlar. Bu, 17 elektrik santralini işlevsiz
kılarak kapattırmaya yetecek bir miktardır. Ayrıca tüm evlerde tasarruflu sıcak
su bataryalarının kullanımı da 15 santrali devre dışı bırakacak kadar tasarruf
sağlar. Eğer tüm evlerde sıcak su güneş enerjisiyle ısıtılacak olsaydı 67
adet elektrik santraline daha ihtiyaç kalmazdı. Üstelik tüm bu ampulleri, güneş panellerini
ve bataryaları devlet sağlamış olsa bile yeni bir elektrik santrali
kurmaktan çok daha ucuza gelir. Gelişmiş ülkelerde tasarruf edilebilecek
enerjinin haddi hesabı yoktur. Fakat kimsenin buna yanaşmaması çok acıklıdır.
Hele hele dünyanın dengesini bu kadar bozduğumuz bir zamanda…
Gittikçe artan talebi karşılamak için fosil yakıt tüketen yeni elektrik
santralleri kurmak yerine elektrik tasarrufu yapmak daha etkin, zararsız ve
daha ucuz bir yöntemdir. Enerji tasarrufu yapan ürünlerin teşvik edilmesi ve
üreticilerine devlet tarafından indirim uygulanması akıllıca bir yöntem
olacaktır. Amerika’da nükleer santral kurmak için 1980’lerde kolları sıvayan
Pasifik Gaz ve Elektrik Şirketi talebi karşılamak için yeni santraller
yerine tasarruf edilen megavatlarla ihtiyacı karşılamanın daha akıllıca ve
masrafsız olduğunu farkederek nükleer santral kurmaktan vazgeçmiştir. En iyisi
enerji tasarrufu sağlanması, ikincisi ise bir zamanlar tek seçenek gibi görülen
kömür ve nükleer enerji santrallerinin çok masraflı ve çevreye zararlı olmaları
nedeniyle yenilerinin inşaasına izin verilmemesidir. Tüketimi körüklemek yerine
Kaliforniya’daki düzenlemeler gibi tasarruf yapılmasını sağlayacak kararlar
alınması olumlu sonuçlar getirecektir.
Gelişmekte olan ülkelerin karbon bazlı yakıtlarla çalışan yeni santraller
kurmak yerine alternatif enerjiyle elektrik üretme yolunu seçmeleri hem
kalkınmaları hem de dünyanın geleceği için en hayırlısı olacaktır. Çünkü bundan
onbeş, yirmi yıl sonra otomobil dahil alternatif enerjiyle çalışan ürünler ve
hizmetlerin yıllık değeri trilyonlarla ölçülecek. Büyük ülkeler yeni otomobil
ve alternatif enerji sektöründe kıyasıya rekabet edecek. Şu ana kadar
bilgisayar endüstrisindeki yoğun rekabet gelecekte temiz enerji için yaşanacak.
Tasarruf edilen elektrik, ekolojik binalar, enerji etkinliği, eko-refah, rüzgar
ve güneş enerjisi, yakıt pilleri, biyoyakıt, vb. çözümlere yönelmek en
akıllıca olanıdır. Bunların arasında manivela etkisi çevreye zarar vermeyen
refah ve mutluluk içinde sürdürülen hayat tarzlarının yaygın biçimde
benimsenmesiyle oluşacak eko-refahtır. İnsanların yaşam tarzlarını değiştirmeleri
petrol sanayisini değiştirmekten çok daha kolaydır.
  
Yakıt Pili: Temelde hidrojen ve diğer kimyasalların kullanılmasıyla oluşturulan yakıt
pilleri elektrik üretebilmek için hidrojeni proton ve elektronlara ayıran
bir katalizör oluşturur. Pozitif elektrik yüklü protonlar ince bir zardan
geçerken negatif yüklü elektronlar diğer tarafta kümelenir. Zardan geçen
protonlar havadaki oksijen molekülleriyle birleşerek su oluşturur. Elektronlar
elektrik akımına akıtılır ve böylece güç meydana gelir. Temelde basit
olmalarına rağmen yakıt pillerinin geliştirilmesi zor olmuştur. Katalizör ve
zar için kullanılan özel kimyasallar hazır olmadıkça yakıt pili bünyesinde
kimyasal tepkime oluşamaz. Bu materyallerin yeteri kadar güvenilir ve ucuz hale
gelmesiyle gelişme sağlanacaktır. Şu anda pahalı olmasına rağmen seri
üretime geçildiğinde fiyatlarının düşmesi kaçınılmazdır. Arabalarda sıklıkla
kullanılmaya başlamadan önce evlerde yaygın olarak kullanılması olasıdır.
Mazotla çalışan en büyük motorlardan, elektrik
santrallerinden bile daha etkin olan yakıt pilleri her boyutta makine için
kullanılabilir. Yakıt pili patlamaya neden olmaz veya yüksek basınç oluşturmaz.
Basit ve sessiz çalışır. Gelecekte içten yanmalı motorlar insanlara kaba saba
gelecektir.
General Motors firması hidrojen otomobil için seri üretimi yapılabilen bir
iskelet tanıtmıştır. Kirlilik yaratmayan bu modelde arabalarda pahalı bakım
isteyen parçalar artık gereksiz kılınmıştır. Üstelik o kadar pahalı da değildir.
Çelik yerine aşırı güçlü kompozitler kullanılarak arabalar daha hafif ve
kazalara daha dayanıklı hale getirilebilir. Benzinle çalışan arabaların yakıt
pilinin daha da geliştirilmesi ve seri üretiminin yapılması gerekmektedir.
Hidrojenin kömür veya benzin kullanılarak üretilmesi iddiası ise tamamen
amacından sapan bir fikirdir. Çünkü seragazını azaltmak için hidrojen
kullanalım derken hidrojeni karbon bazlı yakıtlarla ayrıştırmaya çalışmak
saçmalıktır. Hidrojen çok rahat bir şekilde güneş ve rüzgar
enerjisiyle üretilebilir. Devasa bir rüzgar türbininde toplanan enerji elektrik
sistemine kanalize edilmediğinde hidrojen kartuşlarını doldurmak için
kullanılabilir. Aynı yöntem güneş enerjisi içinde kullanılabilir. Güneş ve
rüzgardan toplanan enerjinin depolanması gerekmektedir. Hidrojen çevreye
zararsız birçok yöntemle ayrıştırılabilir. Organik materyallerin çürümesiyle
oluşan metanol gazından çıkarılabilir.
Alternatif enerji ekonomisine karşı çıkacak çok sayıda muhalif olacağı
muhakkak. Fakat OPEC ve petrol sanayii büyük değişiklikler yaşamaya mecbur.
Bugün petrol şirketleri kendilerini geleceğin temiz enerji tedarikçileri
olarak lanse etmeye çalışsa da neredeyse tüm karlarını petrolden sağladıkları
için onu bırakmamakta ısrarlılar. Hükümetler petrol ve kömürün gizli
masraflarının da hesaba katılması konusunda ısrar ederek şirketleri mecbur
tutup bu durumu değiştirebilir. Örneğin ABD haftada 1 milyar doların üstünde
petrol ithal etmektedir. Bunun ekonomi üzerinde çok büyük bir etkisi vardır. Bu
paranın hidrojen ekonomisi ve yakıt pilleri için harcanması daha iyi olacaktır.
ABD’nin Ortadoğu’ya bağımlı olmak yerine kendi kendine yeten bir enerji
politikası izlemeye ihtiyacı vardır. Aslında bu tüm ülkeler için geçerlidir.
Temiz enerjiye geçilmesinin en büyük faydası da enerji yönünden bağımsızlık
getirecek olmasıdır. Sonuçta kömür ve petrol sahneden yavaş yavaş çekilecek
olmasına rağmen hidrojen ekonomisi olgunlaştığında atmosfere çok daha az sera
gazı salıyor olacağız.
Güneş Enerjisi: Hergün sadece ABD’ye ulaşan günışığı ülkedeki
tüm elektrik santrallerinden kat kat yüksek miktardadır. Bireysel
küçük güneş panelleri yerine geniş alanları kapsayacak şekilde
tasarlanmış paneller genel kullanıma hizmet verebilir. Bu şekilde çok
daha masrafsız ve etkin enerji sağlamak mümkündür. Örneğin petrol sanayinin
sübvansiyonlarıyla rekabet etmek zorunda olmayan Çin’de büyük çaplı güneş enerjisi
üretimi için tasarılar sürmektedir. Bu yöntem fosil yakıtla elektrik
üretiminden çok daha ucuza getirilebilir.
Rüzgar Enerjisi: Rüzgar türbinleri sürekli rüzgar alan alan bir yere
kurulduğu takdirde maliyet kömür veya petrolden elde edilecek
enerjiden daha azdır. Büyük rüzgar türbinleri çok uzun ömürlüdür. En büyük
masraf pervanenin yerleştirileceği kuledir. Fakat bir kez kurulduğunda sonsuza
kadar dayanır. Uzun yıllar dayanan modern pervaneler yavaş hareket ettiğinden
kuşlara da zarar vermez. Jeneratör parçaları eskiyebilir ancak düzenli bakım
ömürlerini uzatır ve yeni teknolojilerde parçaların yenisiyle değiştirilmesi
çok kolaydır. Kurulum bedeli yüksektir ama yıllık bakım masrafı düşüktür.
Yüksek miktarda elektrik sağlamak için büyük çaplı projeler planlanmaktadır.
Örneğin, Winergy adlı firma Atlantik sahili boyunca uzanacak 9000 megawattlık
bir rüzgar enerjisi santrali tasarlamaktadır. Almanya rüzgar enerjisinden
elektrik üretmede dünyada başı çekmektedir. Ülke tek başına rüzgar enerjisiyle
16.000 megavat enerji üretmektedir ki bu 12 büyük elektrik santralinin
üretimine eşittir. Avrupa’da 2020’ye kadar tüm evlerin rüzgar enerjisinden
üretilen elektriği kullanacağı öngörülmektedir. Elbette bu hükümetlerin Kuzey
Denizi’nde rüzgar çiftlikleri oluşturulması konusunu ciddiye almalarıyla mümkün
olacaktır.
Dördüncü Nesil Nükleer Enerji: Klasik nükleer santrallerinin dünyaya
verdiği zarar ortadadır. Bir başka Çernobil olayının tekrarlanması
veya nükleer santrallerde üretilen nükleer enerjinin atom bombası yapımında
kullanılmasına bir kez daha göz yummak dünyanın sonunu getirir. Nükleer
elektrik üretimi petrolle veya kömürle elektrik üretmekten çok daha
masraflıdır. 1973 petrol kriziyle telaşa kapılan ABD’de Nixon 2000’e kadar 1000
nükleer reaktör kurulmasını istemiş ancak zamanla
hepsi iptal edilmiştir. Çevre korumayla ilgili düzenlemeler ve yasaların
yanında iptal kararının ardındaki asıl neden nükleer santrallerin fazlasıyla
pahalı olmasıdır. 1988’de Margaret Thatcher’ın kararıyla nükleer enerji dahil
tüm elektrik üretim sektörü özelleştirilmeye başlanmıştır. Fakat özel şirketler
hesaplamalarını tamamladığında nükleer enerjinin kar yapma olasılığının
bulunmadığını farketmiştir. İngiliz hükümeti ümitsiz bir çabayla hiç de
dürüst olmayan bir şekilde aşırı masraflı bir işlem olan nükleer atıkların
işlenmesi için halktan topladığı vergileri kullanmıştır. 1989’da İngiliz
Hükümeti nükleer enerjiyi özelleştirme çabasından vazgeçmiş ve 1994
yılında bir nükleer santralin kapatılması ve bulunduğu bölgenin arındırılması
için harcanacak tutarın 15 milyar doları bulduğunun farkına varmıştır. SSCB
1986’daki Çernobil faciasının gerçek etkilerini dünya kamuoyundan gizlemiştir.
1993’te Rus hükümeti milyonlarca kurbanın dışında Çernobil bölgesinin
arındırılmasında görev alan 7000 kişinin de takip eden 7 yıl içinde radyasyon
kaynaklı nedenlerle hayatını kaybettiğini bildirmiştir. Sadece Ukrayna’da
radyasyondan zarar gören milyonlarca kişinin tıbbi masrafı 55 milyar doları aşmaktadır.
Nükleer santrallerin geçmişine bakıldığında geleceğin enerji alternatifi
olarak nükleer enerjiyi öne sürmek akıl almaz görünebilir. Fakat teknolojideki
esaslı değişiklikler bu önermeyi geçerli kılmaktadır. Çernobil ve 1979’da
ABD’de sızıntı yapan Three Mile nükleer santralleri ikinci nesil reaktörlerdir.
Bunlar 1960-70’lerden kalma bir teknolojinin ürünüdür. Dördüncü nesil nükleer
enerji santralleri ise daha önce yaşanan sorunların üstesinden gelmek için
tasarlanmıştır. Dördüncü Nesil Nükleer Enerji Santrallerinin aşağıdaki
kriterlere uyması şart koşulmalıdır:
1.    Herhangi bir sızıntı ve zincirleme tepkimenin teknik
olarak imkansız olması. Hiçbir kaza, beceriksizlik veya insan hatasının yüksek
miktarda radyasyon salınımına izin vermemesi. Operatörler ne kadar büyük bir
hata yaparsa yapsın enerji santralinin kendiliğinden güvenli olması.
2.    Nükleer Enerji endüstrisinin nükleer silah
endüstrisinden tamamen ayrı tutulması lazımdır. Nükleer santralde üretilen
enerjinin nükleer silah yapımında kullanılması imkansız hale getirilmelidir.
3.    Atıkların kolayca işlenmesi ve gelecek kuşakları radyoaktivite
sorununa maruz bırakmaması sağlanmalıdır. Günümüzde bertaraf edilmesi çok zor
olan geniş radyoaktif çubukların varolmaması gerekir. Atmosfere ve çevreye
uranyum yayılmasının imkansız hale getirilmesi gerekir.
4.   Nükleer santrallerin kömür veya petrolle elektrik üreten santrallerden çok
daha düşük maliyetle elektrik üretmesi. Bu hesaplanırken nükleer santralin
faaliyetine son verildiğinde yapılacak temizleme ve arındırma çalışmalarının
maliyeti de gözönünde bulundurulmalıdır.
Dünyanın birçok ülkesinde araştırmalar yapılmakta ve yeni nesil nükleer
santral tasarlanmaktadır. Özellikle ilginç olanı çakıl yataklı reaktörlerdir.
Uranyum yakıtı 0,75 mm çapında küre biçiminde bir kılıfın içine sarılmıştır.
Dört kattan oluşan bu ufak toplar basınca ve yüksek ısıya aşırı dayanıklıdır.
Ezilmez, erimez veya parçalanamaz olduğundan uranyum tozunun yayılması imkansız
hale gelir. Dördüncü nesil nükleer santralde işlem başladığında nötronlar bu
kılıfın içine işleyerek uranyum atomunu parçalayarak ısı oluşturur. Reaktör tam
güç çalıştığında çakılların herbiri 500 watt elektrik üretir ve bu çelikten bir
basınç teknesinde gerçekleşir. Çakıl olarak adlandırılan bu yakıt topları
reaktörün üst kısmından giren helyum gazını ısıtır ve yarattığı termal genleşme
elektrik üretmek için rotasyonlu devinime dönüştürülür ve gaz jeneratörde
yeniden dönüştürülür. Günümüzün nükleer santralleriyle atık olarak çıkan geniş radyasyon
çubuklarından kurtulmak adeta bir kabustur. Çakıl yataklı reaktörde ise uranyum
dayanıklı topların içinde hapsolduğundan atık deposuna karışmaz. Bu küçük
toplar milyonlarca yıl dayanacak şekilde tasarlanmıştır. Tamamen
tüketildiklerinde kolayca işlenebilecek katı maddeye dönüştürülürler. Bir
tanesi 100 ila 200 megawat elektrik üreten çakıl yataklı reaktörlerin boyutu
klasik nükleer santrallerden oldukça küçüktür. Büyük bir tesiste birkaç reaktör
yerleştirilerek büyük enerji ihtiyacı karşılanabilir. Enerji sektöründe devasa
santrallerden vazgeçip ufak tesislere geçme eğilimi vardır. Bu gelişme, binlerce
kilometrelik kablo şebekesi masrafından ve iletimde yaşanan kayıplardan da
kurtulmak anlamına gelmektedir.
2004 yılında Pekin’de kurulan küçük bir
çakıl yataklı reaktör erimeye dayanıklı olarak tasarlanmıştır. Bu dördüncü
nesil nükleer santrallerin en önemli özelliklerindendir. Herhangi bir acil
durumda kendi kendini otomatik olarak kapatmaya programlanmıştır. Çakıl yataklı
reaktör, oluşabilecek herhangi bir krizi insan müdahalesi olmaksızın
engelleyebilecek şekilde tasarlanmıştır. Tüm bilimsel çalışmalar
tamamlanıp oluşabilecek tehlikeler ortadan kaldırılınca dördüncü nesil nükleer
santrallerin kullanımı yaygınlaşabilir.
Füzyon Hayali: Temiz enerji üretebilmek için füzyon araştırmaları sürmektedir.
Farklı yöntemler denenerek birçok çalışma yapılmaktadır. Örneğin
ITER projesi Çinli, Avrupalı, Japon, Koreli, Rus ve Amerikan mühendisler
tarafından işbirliğiyle yürütülmektedir. Hükümetler füzyon projelerine yüksek
miktarda ödenek ayırmaktadır. Bunun nedeni füzyonun uzun bir dönem daha
gerçekleşemeyecek olması olabilir. Ne de olsa henüz araştırmalar devam ettiğinden
diğer alternatif enerjiler gibi kömür veya petrol sanayisinin önüne geçemeyeceği
kesindir. Eğer ki enerji santrallerinde kontrollü füzyon tepkimesi gerçekleştirilebilirse
insanoğlu çok verimli bir enerji kaynağına kavuşmuş olacaktır. Yeni bir
sıcak füzyon icat edilmiştir ancak gizli tutulmaktadır. Son dönemde bir
Amerikan şirketi çakıl yataklı nükleer reaktörle rekabete
girebilecek şekilde ufak bir füzyon reaktörü geliştirmektedir.
Günümüzün trajedisi hükümetlerin yanlış çözümlere yönelik inatçılığı
ve bu yöndeki saldırgan lobi faaliyetleridir. Dünyayı mahveden teknolojilere
verilen sübvansiyonlar inanılmaz boyuttadır. Örneğin Amerikan otomotiv sektörü
devletten yardım alarak ayaktadır. Çin bile kömürle çalışan tesisler kurma
planlarına rağmen birçok ülkenin liderinden daha fazla sorunların farkında gibi
görünmekte ve daha akıllıca davranmaktadır. 2010’a kadar Çin’de kullanılan
enerjinin %10’unun yenilenebilen enerjiden gelmesini hedeflemektedir. Üstelik
Çin yakıt pillerinin gelişimini engelleyecek sahte sübvansiyonlarla
ilgilenmeyecek ya da orada kimse rüzgar türbinine karşı çıkan olmayacak tam
tersine kalabalık işgücüyle bir an önce yakıt pillerinin seri üretimine geçmeye
can atacaktır. Hatta şimdiden ev kullanımına yönelik rüzgar türbinlerini
küresel piyasaya sürmektedir.
Yüzyılın ortasına gelindiğinde karbon bazlı yakıt kullanımında Tony
Blair’in hedeflediği %60’lık orana ulaşmış olabiliriz. Ama asıl sorun o
zamana kadar neler olabileceği. Petrol endüstrisi 21.yy değişimine ne kadar
direnecek? İklim değişikliği sürecinin ne kadarı geri çevrilebilir halde
olacak? Küresel ısınma yoğun şekilde devam edecek ve muhtemelen geri
döndürülemeyecek fakat yine de iklim değişikliğinin eşi benzeri olmayan bir
felakete dönüşmesini engellemek için hala bir fırsatımız var. On-onbeş yıl
sonra değil hemen harekete geçmemiz lazım. Çünkü bu fırsatı kaçırmak üzereyiz.
Aslına bakarsanız en az maliyetli ve en çok getirisi olan adımları atma
fırsatını çoktan kaçırdık. Bu elimizdeki son fırsat. Doğru ilerlersek 21.yy’ın
ikinci yarısında bol, verimli ve temiz enerjiye sahip olacağız. Bu çeşitli
enerjilerle sağlanabilir. Seçeneklerden biri füzyon olabilir. Çok yakında güneş enerjisi
ve 10 megavatlık rüzgar çiftlikleri yaygın olarak kullanılacak. Yakıt pillerine
heryerde rastlanacak. Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde otomobillerin yerini bugün de
varolan yakıt pilli motosikletler ve üç tekerlekli araçlar alacak. Deniz suyunu
içme suyuna masrafsızca dönüştürebilen gani gani enerjimiz olacak. Bu da Abu
Dabi gibi çöllerde vaha gibi şehirler kurulmasını sağlayacak. Görkemli
uygarlık tasarıları için bol su ve enerji çok önemli olacak. Binalar ve şehirler
ekolojiyle uyumlu hale gelecek. Tüm makinalar enerji tasarruflu olacak. Karbon
bazlı olmayan temiz enerji gerektiğinden daha geç bir zamanda ortaya çıkmış olacağı
için dünyada yoğun fırtınalar, kuraklıklar, aşırı sıcaklık, iklim değişiklikleri
olacak ve tarım faaliyetleri aksamış olacak. Deniz kıyısındaki şehirler
büyük setlerle korunacak. Binaların çoğu 7 şiddetinde fırtınalara
dayanıklı şekilde inşa edilecek. 21.yy’ın ikinci yarısında insanlık iklim
değişikliği nedeniyle büyük hasar görmüş bir dünyada nasıl iyi yaşanabileceğiyle
alakadar olacak.
En kötüsü ise yeryüzünün doğal kontrol mekanizmalarını oluşturan Gaya’nın
insanın insafsız geribeslenimiyle çığrından çıkıp insanoğlu ne yaparsa yapsın
ısınmaya devam etmesi olur. Elbette klimaların buna olan katkısı
yadsınamaz. İnsanlığın başının büyük belada olduğunu gösteren işaretlerden
biri yağmur ormanlarındaki ağaçların ısı artışı nedeniyle ölmesi olacaktır.
Dünya atmosferinin kirletilmeye devam edildiği bir kısır döngüde dünya başka
bir duruma geçecek ve yerküre çok ısınacağından yeryüzünde çok geniş alanlar
yaşanmaz hale gelecektir. Belki o zaman yapay ortamlar yaratarak yaşamın
devamını sağlayabilecek teknolojiye sahip olacağız ama insanlar yaşamını çok
daha zor sürdürebilir hale gelecek. Mühendisler dünyaya ulaşan
güneş ışınlarının gücünü azaltmakla veya başka iklim değişikliğine başka
yollarla karşı koymaya uğraşacak. James Lovelock’un yaptığı uyarıya göre karbon
salınımının devam etmesine izin verdiğimiz takdirde iş çığrından çıkar ve
uç sonuçlar yaşanacağından çok fazla sayıda insan hayatını kaybedebilir.
SİNSİ SORUN
İnsanın çevreye verdiği zararı çöle dönüşen Aral Denizi’nde veye yanıp kül
olan ormanlarda çıplak gözle görmemiz mümkün. Ancak insan kaynaklı nedenlerle
doğada yarattığımız öyle değişiklikler var ki çıplak gözle görülmesi imkansız.
II. Dünya Savaşı’ndan bu yana kimya endüstrisi binlerce değerli yeni madde
yarattı. Plastik, suni gübre, boyalar, tarım ilaçları, gıda katkı maddeleri,
vb. O zaman kimya mühendislerinin bu maddelerin insan bünyesine karışıp
birikebileceği, hemen anlaşılmayan kalıcı hasarlara yolaçabileceği hakkında en
ufak bir fikri yoktu. En kötüsü bu maddelerin kanser, sakat doğum, beyin
hasarı, çocuklarda sebebi bilinmeyen rahatsızlıklara yolaçabildiği ortaya
çıktı. Kar peşindeki şirketlerin vurdumduymaz tavırları insan sağlığını
tehdit eden maddelerin piyasadan çekilmesine engel oldu. 21.yy’ın anlamının
önemli kısmı bilimsel olarak kesin bir şekilde hangi yapay maddelerin doğal
sistemlere karışabildiğini anlamaktan ve doğaya ve bilhassa insana zarar
verenlerin üretiminin ve kullanımının yasaklanmasından geçmekte. Kendimize o
kadar yapay bir dünya yaratmaktayız ki kendimizi korumak için daha güçlü
savunma mekanizmaları geliştirmemiz insan türünün devamı için zorunlu.
İnsan yapımı kimyasalların insan bünyesine karışması durumunda en çok hasar
verdiği sistem endokrin sistemidir. Vücudumuzun bağışıklık ve sinir
sistemleriyle doğrudan ilişkide olan endokrin sistemi vücudun salgıladığı doğal
kimyasallar olan hormonlar ve reseptörleriyle hücre bazında bağlanarak
biyolojik faaliyeti başlatan belirli proteinlerin üretilmesini sağlamakta,
böylece büyüme, üreme, sinir sisteminin gelişimi ve davranışlarımızı kontrol
etmektedir. Yapay kimyasalların müdahalesi endokrin sisteminin işleyişini bozar
ve hormon salgılarında düzensizlikler meydana gelir. Hormon ve reseptörü
anahtar ve kilit gibi düşünürsek insan yapımı yapay kimyasalların vücuda karışıp
hormon taklidi yaparak kilidi kırdığını ve biyolojik süreci doğal olmayan
bir şekilde başlattığını kavrayabiliriz. Bedenin sinyalleri oldukça karmaşık
olduğundan yapay maddelerin işe karışması çok ciddi sorunlara yolaçabilir. Doğal
evrim, insan bünyesini doğada varolan polenlerdeki hormonlar gibi değişik
maddelere karşı kendini koruma direnci geliştirmiştir. Bunlar insan bünyesi
için aldatıcı olamaz ancak insan yapımı kimyasallar biyolojik süreçte
bozulmaya; yanlış zamanda başlamasına; istenmeyen süreçlerin
tetiklenmesine neden olabilir. Günümüz teknolojisi hangi kimyasalların insanın
endokrin sistemine müdahale edebileceğini belirleyebilecek durumdadır.
Atmosferde, gıdalarda, suda ve kullandığımız diğer maddelerde bu kimyasalları
belirlemek mümkündür. Örneğin Amerika’da kurşun katkılı benzin nedeniyle
onmilyonlarca insan beyin hasarına uğramış, zeka geriliği ve sakat doğumlar
meydana gelmiştir. Sebep olduğu sonuçlar bilimsel olarak kanıtlanmış ve yaşanmış olduğu
halde hala inanılmaz şekilde bazı ülkelerde kurşun katkılı benzin
satılmaktadır. Kalıcı Organik Kirleticiler olarak adlandırılan POP kimyasal
maddelerin tümör, kanser, sakat doğum, erkeklerin dişileşmesi, dişilerin
erkekleşmesi, bağışıklık sistemi sorunları, davranış bozuklukları, üreme
bozuklukları, tiroid düzensizliği, hormon bozuklukları gibi sağlık sorunlarına
neden olduğu bilinmektedir.
20.yy’ın yarısından sonra yaygınlaşan bu kalıcı yapay kimyasallardan
PCB’ler (poliklorinat bifenil) doğaya karışıp yokolmaz; üstelik yağda çözündüğü
için gıda zincirine geçtiği anda çoğalarak katlanarak doğal sistemlere müdahale
eder ve bedende birikir. Kimyasal atıklarla kirlenmiş sulardan diğer
canlıların bedenlerine karışır. Örneğin bu kimyasalların balıklardan insanlara
geçmeleri işten bile değildir. PCB’lere dünyanın heryerinde hatta
Antartika’daki penguenlerde bile rastlamak mümkündür. Hormonları bozan bu
maddeler hayvanlara da aynı şekilde çok zararlıdır. Tüm memelilerde
ceninin rahimdeki gelişimi esas olarak aynıdır. Anne karnındayken bebeğin gelişimini
hormonlar belirler. Ceninin en hassas olduğu dönem ilk dört-sekiz haftadır. Bu
dönemde doğal hormonlar yerine hormon taklitçileri yapay kimyasallardan çok az
miktarlar bile yanlış bir sinyal vererek herşeyi altüst edebilir.
Danimarka’da okul çağındaki erkek çocularının %7’sinde testis ve penis gelişimi
bozuklukları saptanmıştır. Araştırmacılar aynı sorunun Florida’daki erkek
timsahlarda görüldüğünü belirlemiştir. Sorunun kaynağının suda çözülmeyerek
balıklara geçen ve oradan da insanların ve diğer canlıların metabolizmasına
karışan insan yapımı kimyasallar olduğu tespit edilmiştir. Bu zararlı kimyasallar insanlarda ve hayvanlarda cinsiyet gelişimini
raydan çıkaran bir etki göstermektedir. Yanlış zamanda yanlış bir
sinyal bebeğin cinsiyet gelişimine müdahale ederek sorun yaratmaktadır.
Uzmanlar dünyanın her yerinde eşcinsel davranışlar gösteren fareler, köpekler,
kuşlar, arıların sayısının arttığını belirtmektedir. 1990’larda, İngiltere’de
arıtması titizlikle yapılan kanalizasyon atıklarının karıştığı bir nehirdeki
balıkların hem dişi hem erkek organına sahip olduğu ortaya çıkmıştır.
Hormonların işine karışan bu kimyasalların yarattığı başka sorunlar da
vardır. İnsanlarda 1940 yılında mililitre başına 113 milyon olan sperm
sayısı 50 yıl içinde 66 milyona düşmüştür. Üstelik sperm kalitesindeki düşüş de
kaygı vericidir. 1992’de yapılan araştırma sanayileşmiş ülkelerde ortalama
sperm sayısının yarı yarıya düştüğünü saptamıştır. PCB’ler yasaklanalı 20 yıl
olmasına rağmen yerleştiği yerde çoğaldığından birikmiş miktarlarda tüm
canlılarda, denizde, vahşi doğada halen yüklü miktarda PCB bulunmaktadır.
Hamilelikte PCB’ye maruz kalmak ise zeka geriliği gibi korkunç sonuçlar doğurmaktadır.
Toplum açısından zeka geriliğinde ve öğrenme bozukluklarında artış çok
masraflı sonuçlar getirir. Yeni bir kimyasal ürün piyasaya sürecek olan şirketler,
eko-sisteme ve insanlara zararlı olmayacağını kanıtlamaya mecbur edilmelidir.
Mayıs 2001’de Stokholm’de düzenlenen kongre en zararlı 12 POP maddesine yasak
getirmiş ve listeye eklemeler yapılacağını bildirmiştir. Düzenlemeyi kabul
eden 104 ülkenin arasında ABD bulunmamaktadır.
TEKNOLOJİ, GENETİK ve NANOTEKNOLOJİ
Çok heyecan verici ve sorumluluk gerektiren bir çağda yaşıyoruz. Toplum
olarak yeni teknolojileri daha iyi bir dünya kurmak için kullanacağımıza karar
vermemiz gereken bir zamandayız. 21.yy’da insan doğasını geliştirmek için çeşitli
yollara sahip olacağız. Bu özellik 21.yüzyılı eşsiz kılacak. Genetik bilim
birçok kalıtsal hastalığın ortaya çıkmasını engelleyecek, gelecek kuşakların
daha sağlıklı olmasını sağlayacak. Tıpta inanılmaz gelişmeler yaşanacak. İnsanlar
basit bir kan testi yaptırır gibi DNA testi yaptırıp hangi hastalıklara
yatkınlığı olduğunu bilebilecek. Gen terapisi sayesinde birçok hastalık ortaya
çıkmadan engellenebilecek. Elbette etik olarak sorgulanacak teknolojilerle de
karşılaşacağız. Hatırlarsınız, ilk zamanlarda tüp bebek teknolojisi de tepkiyle
karşılanmıştı. Gen modifikasyonunda önemli olan doğal olarak varolamayacak
genlerin yaratılmaması. Normalde çiftleşmeyecek iki yaratığı, mesela insanla kuş genlerini
birleştirmek veya kertenkele genini insan kromozomuna eklemek gibi fikirler
tehlikeli bölgeye girmek olacaktır. Çünkü beklenmedik sonuçlar ortaya
çıkabilir. Birçok yerde benzer laboratuar çalışmaları sürmektedir. İnsanla
genetik yapısı çok benzediğinden şempanzeleri geliştirmek için deneyler
yapılmaktadır. Bazı ülkeler genetik modifikasyonu yasaklamıştır ancak karşı
çıkmadan önce yararlı ve tehlikeli olan değişikliklerin ayırtedilmesi gerektiğini
anlayamamışlardır. Halbuki bu yolla bazı hastalıkların önlenmesi mümkündür.
Öyle zamanlar gelecek ki bazı toplumlarda doğum öncesinde engel
olunabilinecekken bir çocuğun cüce veya sakat doğmasına izin verilmesi
ahlaksızlık sayılacak. Benzer durumlarda fırsat varken soruna engel olmamak çok
yanlış olur. Genetik değişiklik bebeklere yedek bir 24.kromozom eklenerek
yapılır hale gelebilir. Bu kromozom asıl genetik yapıyı değiştirmeden herhangi
bir hastalık durumunda ihtiyaç duyulduğunda işlev kazanacaktır. Sürprizlere yer
açmamak için insan geniyle uğraşırken ne yaparsak yapalım geri çevrilebilir bir
işlem olması gerekmektedir. Gen haritamızda şişman olup olmayacağımız,
tasalı mı yoksa bağımlı bir kişiliğe mi sahip olacağımız hepsi
kayıtlıdır. İleride genetik bilimdeki gelişmeler sayesinde ticari şirketler
anne babalara doğacak çocuklarını değiştirme hizmeti sunarsa sesi güzel olsun,
zayıf olsun, mavi gözlü olsun, hafızası güçlü olsun diye sıraya girecek yığınla
müşteri olacağı kesindir. Göğüs büyütme, burun kaldırma gibi estetik
ameliyatlar kadar gen modifikasyonu da tüketim toplumunun ayrılmaz bir parçası
haline gelebilir. Elbette genetik yapıyı değiştirmekle herşeyin düzeltilebileceği
fikrine kapılmak çok yanlış olur. Zeka, eğitimde başarı, nezaket veya
atletik beceriler gibi pek çok insani tutum genlerle çevrenin etkileşimiyle ve
henüz çözemediğimiz kadar karmaşık bir şekilde gelişmektedir. Dolayısıyla
genetik mühendisliği dahiler yaratmayacaktır. Ancak canlı ve cansız varlıkları
birleştirerek tıpta ve tarımda önemli fırsatların yolunu açmaktadır. Bilgisayar
teknolojisi yapay zeka oluşturmuş durumdadır. Koyun klonlamak ve yeni
bitkiler yaratmaktan öte insan doğasını değiştirebilecek teknolojiye sahibiz
artık. Yine de Tanrı’yı oynayan bir teknoloji yaşamın özünü kurcalamak olur. İnsan
genini değiştirmenin uzun vadeli tehditlerinden biri de toplumsal sınıf ayrımı
yaratacak olmasıdır. Varlıklı veya bağlantılara sahip olan insanlar, çoğunluğun
yaptıramayacağı genetik değişiklikleri yaptırabilirler. Gelecekteki şirketler
işe adam alırken gen testi yapabilir en parlak olan çalışanlarına daha çok maaş ödeme
yoluna gidebilir. Genleri geliştirilmiş insanların doğacak çocuklarının
genlerinin de değiştirileceği kulüpler ortaya çıkabilir. Genetiği zenginleştirilmiş insanlar
birbiriyle evlenmeyi seçebilir. Ancak belki de şu anda ileri düzey bir
yazılım kullanabilmek veya yüksek maaşlı bir işte çalışabilmek için insanların
aldığı yoğun eğitim gibi insanı geliştiren diğer imkanlardan daha ayrımcı
olmayabilir.
21.yy’da önce yavaş sonra yoğun bir şekilde insanın ilerleme
yeteneğini geliştiren değişimler en önemli devinim eğilimlerinden biri olacak.
Daha iyi eğitim, daha iyi beslenme, daha iyi işler, aygıtlar, süper zeki
bilgisayarlar, süper hızlı İnternet olacak ve zihnimizi bunaltan angaryadan
kurtulmuş olacağız. Fakat genetik iyileştirme sıradan hale geldiğinde
tehlikeli bölgeye giren genetik çalışmalar da hızla ilerlemiş olmayacak
mı?
Bu kitapta toplumu önemli biçimlerde değiştirecek olaylara değinmek istediğim
için özellikle yüzeydeki dalgalanmaları değil derinden giden güçlü akıntıları
ele alıyorum. Bilgisayar teknolojisinin gelişmesiyle bilgisayarların gücünün de
giderek artacağı yadsınmaz bir gerçek. Bilgi-işlem teknolojisinde gerçek bir
devrim yaşanacak. Aynı anda her yerde olabilen sensörler, nanoteknoloji,
küresel bilgi depoları ve çok yüksek-bant genişliğine sahip şebekeler
aracılığıyla kesintisiz İnternet ulaşımı. Gerçekleşecek bu bilgisayar
devriminin asıl nedeni ileride makinelerin de zekaya sahip olacak olması.
Bilgisayar devreleri, insan beynindeki nöron ve aksonlardan milyon kat daha
hızlı olduğundan belirli “düşünce”leri etkin bir biçimde uygulayabilecek şekilde
programlanabilir. Böylesine bilgi-işlem mekanizmaları altyapı gibi heryerde
kurulu olacak ve neredeyse her türlü insan faaliyetini etkileyecek. Ancak
makinelerin zekası temelde insan zekasından çok farklı işleyecek. Makineler
kendi kendilerini geliştirmek üzere programlanabilecek. Görünmeyecek kadar
küçük olan nanoteknoloji aktarıcıları kablosuz iletişimle merkez bilgisayara bağlı
olacak ve hayatın içinde yeralacak. Bu şekilde her an heryerde olabilen
makine zekası uygarlığa müthiş değişimler getirecek etkenleri oluşturacak.
Elbette bu öngörüleri geliştirdiğimiz teknolojiyi kontrol edip edemeyeceğimize
dair bir uyarı olarak da görmeliyiz. 21.yy’ın anlamının bir kısmını da
böylesine güçlü bir teknolojiyle nasıl başedeceğimizi öğrenmek oluşturmakta
çünkü günden güne gelişerek sonunda yaşamı manipule edebilecek duruma geleceğiz.
1950’lerden beri katlanarak büyüyen bilgi-işlem teknolojisi bir
bilgisayarın gücünü saniye başına yaptığı işleme göre değerlendirir. İnsan
beyninin işlem gücü 100 petaflop’tur. 2015’e gelindiğinde bu güçte
bilgisayarlar geliştirilmiş olacaktır. Fakat bu bize makinelerin insanlar
gibi olacağını göstermez. Aslında insan beyninin kapasitesinin yakınından
geçmeyecekler ama bilim ve ticaret alanlarında insan kabiliyetinin ötesine
geçecekleri muhakkak. Gelecekteki roketsavar savunma sistemleri dahil askeri
alanda da bu tip bilgisayarlara çok ihtiyaç duyulacak. 100 petaflopluk
bilgisayarların günümüzdeki kişisel bilgisayarlar gibi seri üretimi yapılırsa
fiyatları da düşecektir. 2025’te petabilgisayarlara heryerde rastlamak mümkün
olacak. Böylesine güçlü makineler gelecekte şu anda kavramakta zorlandığımız
işler yapıyor olacak. Örneğin:
¾    Kitle-piyasa bilgisayar oyunlarının sanal gerçekliği
kullanarak daha gerçekçi hale gelmeleri. İnteraktif sanal gerçekliğin
sunulabilmesi bilgisayar gücünün ne kadar yüksek olduğuna bağlıdır.
¾    Makineler akıllandıkça özel fonksiyonlara sahip robot
piyasasının genişlemesi.
¾    Askerlerin savaş alanına gitmeden eğitilebilecekleri
bilgisayar uygulamaları.
¾    Sinemada çok daha gerçekçi ve ilginç efektler
¾    Anında tercüme. Mükemmel olmasa da kitle piyasa
aracı  olarak yararlanılması.
¾    Yüksek miktarda bilgisayar gücü gerektiren elektronik
ticaret uygulamaları.
¾    DNA bilgisinin tamamlanmasıyla birlikte süper bilgi-işlem
mekanizmaları önleyici tıbbın yeni bir bilim olarak gelişmesi ve biyolojik
varlıkların faaliyetini sağlayan protein ve fonksiyonel yapıların yaratılması.
Nanoteknoloji inanılmaz boyuttaki icatların gerçekleşeceği bir alan olacak
ve bu teknolojinin gelişmesi, kendi kendine kurulan sistemler yaratılmasını
mümkün kılacaktır. Örneğin binaların dış cephesi nanoteknoloji sayesinde
kendi kendini temizleyecek. Dijital çiplerin temel özellikleri nanotek çağına
doğru ilerledikçe değişecek. Hali hazırda kullandığımız çiplerin devreleri
nanoteknolojiyle minyatürleşecek. Bilgisayarlar güçlenirken bilgisayar
programcılarının da o denli gelişmesi gerekmekte (-ki şu anda öyle
görünmüyor) yoksa ilerleme mümkün olmaz. Yazılımın da kendi kendini geliştirdiği
programlar, programın otomatik olarak oluşturulabildiği süreçler
tasarlanabilir. Kendi kendini geliştiren çeşitli yazılımlar bugün de mevcuttur
ama çoğu henüz ilkel sayılır. Gelecekteki yazılımlar insan rehberliğinde uzun
süre kendini geliştirmeye programlı olacaktır. Böylece insanların klasik
program yazma anlayışının ötesinde kendi kendine kaynak yaratmayı beceren
bilgisayarlar olacaktır.
21.yy’ın en önemli belirleyicilerinden biri insan-dışı zekadır. İnsan-dışı
zeka derken bilgisayarların zeki davranışları otomatik olarak yapmasını sağlayacak şekilde
gelişen tekniklerin hepsinden bahsedilmektedir. Akıllı makineler insanların
algılayamayacağı şeyleri tanıyabilme, öğrenme ve geliştirme kapasitesine
sahip olacak. Bu alanda günümüzde yapılan çalışmalar sadece bir başlangıç.
Yüklü bütçelerle kırk yıldır sürdürülen yoğun araştırmalara rağmen halen
insan-dışı zeka çok sınırlıdır. Öncelikle bilgi-işlem gücünün artması gerekir.
Zeki makinelerin geliştiği dönem daha sonra olacaktır. Gelecekte tarihçiler
bilgisayarın temel aşamasından sonra asıl atılımını insan mantığının basit
adımlarını izlemekten vazgeçip bambaşka bir mantıkla işleyen kendine ait bir
zeka göstermeye başladığı zaman gerçekleştirdiğini söyleyecektir. Önümüzdeki
zorluk daha iyi kurumlar yaratmak, önleyici tıbbı geliştirmek, terörizme karşı
güvenlik, temiz çevre, yeni yaratıcılık düzeyleri ve uygarlığın yeni ve olağanüstü
hallerini oluşturmak için insan-dışı zekanın kabiliyetlerini bu yönde kullanabilmektir. İnsan-dışı
zeka “düşünce” kavramına yeni bir boyut ekleyecektir. Çünkü makinelerin oluşturduğu
düşünce bizimkinden çok farklı olacaktır. Gelecekte “düşünce” insan düşüncesine
ait süreçler; insan düşünce sürecine öykünen makineler ve insan-dışı düşünce
süreçleri olmak üzere üçe ayrılacaktır. Makinelerin mantığı matematik kadar
kesin ve insanın aşama aşama kontrol etmesini gerektirmeyecek kadar düzgün
olacaktır. Biyoloji biliminin gen analizi, ilaç keşifleri gibi alanlarda karşılaştığı
büyük zorlukların insan-dışı zeka teknikleriyle üstesinden gelinecek ve böylece
müthiş bir ilerleme kaydedilecektir. Fakat biyoloji ve hesaplamalarıyla
ilgilenecek kişilerin yetiştirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Kısaca
insanların yapamadığını makineler makinelerin yapamadığını da insanlar yapıyor
olacak.
21.yy’da eğitimin önemli bölümü insan aklının bilgeliğini genişletmek,
sentezlemek ve sonunda sürekli gelişen insan-dışı zekayla ilişkisini kurmak
olacaktır. İnsanlar makinelerin yapamadığını daha iyi yaptıkça
bilgisayarların insanların yerine geçmesi öngörebildiğimiz gelecekte
olanaksızdır. Aslına bakılırsa gelecekte duvar kağıdı bile bizden daha zeki
olacağı için biz insanlar da makinelerin taklit edemeyeceği şekillerde
insani olmakla uğraşıyor olacağız. Gelecekte “Bilgisayarlar film çekmemeli
fakat insanlar da fabrika yönetmemeli” kanısına varabiliriz. Önemli olan insan
zekasıyla insan-dışı zeka arasındaki sinerjinin en iyi şekilde geliştirilmesidir.
En değerli sonuçlara ulaşabilmek için ortaklığın nasıl tasarlanması gerektiğine
kafa yormalıyız. Akıllı makinelerin insan benzeri olacağını fikrinin çoğumuzun
hoşuna gitme nedeni aşina olduğumuz bir tarafı olmasını arzulamamızdandır.
Halbuki eski alışkanlıklardan kurtulabilirsek ve yeni ufuklara yelken açarken
yönümüzü bulmayı öğrenirsek açıldığımız engin sular çok daha ilginç olacaktır.
OTOMATİK EVRİM ve GELİŞMİŞ İNSAN
21.yy evrim unsurlarının otomatikleştirilebildiği çağ olacaktır.
Birincil evrim türlerin mutasyon, rastgele sapma, melezleşme ve doğal
seleksiyon/doğal seçilimiyle oluşan yavaş bir süreçtir. Tek hücreli
canlılardan çokhücrelilere geçiş 3 milyar yıl sürmüştür. Birincil evrim
sonucunda ortaya çıkan düşünme ve iletişim becerisine sahip zeki varlık
insandır. İkincil evrim, zeki varlığın kendi evrimini yaratmayı öğrenme
sürecidir. Makineler, kimyasal bitkiler, yazılım, bilgi-işlem ağları, ulaşım,
üretim süreçleri ve bunun gibi faaliyetlerin yürütüldüğü yapay bir dünya
yaratır. DNA manipülasyonunu öğrenir. Değişik fikirler değişik insanların
aklına gelir. Evrimin ilerleyebileceği çeşitli yollar oluşur. Üçüncül evrim ise
yeryüzünde henüz yeni başlamış bir süreci tanımlar. Zeki varlıklar evrimin
kendisini otomatikleştirmeyi öğrenir. Bu yapay evrim yazılım ve bilgi-işlem ağlarıyla
başlayıp prosedür, kontrol mekanizmaları ve donanıma doğru hızla ilerler. İnsanoğlunun
bin yıl sonra yeryüzünde ne yaratmış olacağı hakkında en ufak bir fikrimiz
yok. Sonuçlar öyle sıradışı olabilir ki hayatta kalıp kalamayacağımızı merak
etmek çok doğal. 21.yy muhtemelen insan türü devamlılığının belirlendiği
yüzyıl olacak.
 Eğer hayatta kalacaksak yapay evrimin istikrarsız ve
sorumsuz olmasını bırakıp risklerin iyice anlaşıldığı zekice yönetilen
süreçlere dönüştürülmesi gerekmektedir.
Darwin evrim kuramını ortaya attığından beri evrim süreçlerinin belirli bir
algoritmayı izleyip izlemediğine dair sıkı bir tartışma sürmektedir. Tekrar
edebilen prosedür anlamına gelen algoritma günümüzde bilgisayar tarafından işlemi
yapılan kusursuz bir prosedürü kastetmektedir. Doğanın algoritması da doğal, çeşitlenen,
en iyi uyum sağlayan yaşasın şeklindedir ve bu farklı
canlı türlerini ortaya çıkarmıştır. Evrim sürecinde rastlantı önemli bir
unsurdur. Birbirini takip eden deneme-yanılma süreçlerinin en iyi uyum sağlayanın
hayatta kalmasını sağlamaktan başka bir hedefi yoktur. Doğal seçilim sayesinde
varolan canlılardan insan evrimin nihai hali değildir. Sadece şansımız
yaver gitmiştir. Oysa ki teknoloji evriminin hedeflerini insanlar belirler.
Otomatikleşmiş evrim ise bir mühendislik kuralı olarak rastlantıya yer
vermez, ölçülebilir bir hedefe doğru yönelir. Eğer evrimi baştan başlatabilseydik
vardığı sonuçlar bugünkünden çok farklı olurdu. Doğal evrimin büyük kısmı
tekrar edebilen bir prosedür şeklinde ilerliyorsa bilgisayarların da
belirli bir algoritmayı takip ederek benzer sonuçlara ulaşmaları gerekir.
Otomatik evrim üzerine yapılan çalışmalar devam etmektedir. Oxford’lu
biyolog-yazar Richard Dawkins’in hazırladığı bir bilgisayar programı bilgisayar
ortamında Darwinvari kurallar oluşturup işlemciyi devreye sokarak evrime
benzeyen ve otomatik işleyen bir süreç yaratmış ve genleri değiştirdiğinde
meydana gelen şekillerin değiştiğini gösteren deneyler yapmıştır. Bu da
daha üst düzey bir evrimin genlerin seçilmesiyle sağlanabilmesini mümkün
kılmaktadır. İnsan zekasıyla tasarlanmış programın takıldığı yerlerde
yine zeki insanların müdahalesiyle kuralları yeniden düzenlenerek otomatik
evrimin devam etmesi mümkündür. Elimizde yeterli işlemci olsaydı milyonlarca
yılda oluşmuş eşsiz bir florayı yeniden oluşturmak sadece birkaç gün
sürebilirdi. Fakat tüm bunları yapabilmek için muazzam sayıda deneyin ve araştırmanın
yapılması gerekmektedir. Örneğin bir at yetiştiricisinin doğadan daha etkin
bir şekilde melezleştirme yöntemiyle yarış atı cinslerini yetiştirmesine
benzer şekilde otomatikleşmiş evrim de her türün belirli bir hedefe
yönelik olarak uyumluluğunu değerlendirerek uygun mutasyonları seçebilir.
Üstelik bunu elektronik bir hızla yapar ve ortaya çıkan sonuçlar çok ilginç
olabilir.
Yeryüzünde yaşam insanın ortaya çıkmasından 4 milyar yıl önce başlamıştır.
Sanayi Devriminden bu yana günümüz endüstriyel toplumunun yaşadığı evrim 3 asır
sürmüştür. Artık özel amaçlı süper bilgisayarlarla üstün bir hızla evrimi
tasarlayabilecek hale gelmiş bulunmamız birçok soru işareti yaratmakta.
Böylesi bir evrim nasıl kullanılabilir? Bundan yararlanabilecek endüstri
kolları veya alanlar hangileri? Otomatikleşmiş evrim sayesinde belirli
piyasaların belirli şirketlerce kontrol edilebilmesi mümkün olabilir mi?
Bunu neyi amaçlayarak yapıyoruz? Bu işin kontrolden çıkmasını önlemek için ne
yapılabilir? Otomatikleşmiş evrim anlayışı olgunlaştıkça geleneksel
programlamayla yapamayacağımız çeşitte yazılımlar ve prosedürler oluşturabilme
imkanımız olacak büyük olasılıkla. Örneğin insan yüzlerini ayırtedebilen çipler
yapılabilir. Evrim mühendisliği bize doğal evrimde olmayan fakat insan aklının
ve bilimin sahip olduğu uzun mesafe görüşünü otomatik evrime katarak hedefe ulaşmayı
sağlar. Araştırmacılar sürekli olarak daha iyisini yapmaya uğraşıp daha iyi
teknikler ve kuramlar geliştirecektir. Sistemlerin evrimle yaratılmasının büyük
bir avantajı vardır. Yeteri kadar uzun sürdüğü takdirde doğadaki gibi karmaşık
hale gelir. İnsanların tasarlayabileceği herhangi bir şeyden çok daha
karmaşık hale dönüşebilirler. Buna evrim mühendisliğinde bağımsız karmaşa
denir. İnsan-dışı zeka insan zekasından çok daha derin ve hızlı bir hal
alacaktır. Bu önceleri dar çaplı profesyonel alanlarda gerçekleşse de sonraları
giderek daha geniş faaliyet alanlarında yaygınlaşacaktır. İnsandan
zeki ve kendi kendine evrimleşen soyut zekayla başa çıkmak eninde sonunda
toplumun en büyük sorunlarından birine dönüşecektir.
Tekillik kavramı ise teknoloji gelişim eğrisinin neredeyse dikey bir hale
dönüşmesine işaret eder. İnsanların anlayamayacağı ve kontrol edemeyeceği
zeka patlamaları yaşanabilir. Tekillik dönemi, yani insan ve makine zekasının
birlik oluşturacağı zaman dünyanın kanyonun ortasına geldiği döneme denk düşecektir.
Aynı zamanda dünya nüfusu doruğa çıkmış ve kaynaklar tükenmiş olacaktır.
Sonuçların çok dramatik ve tahmin edilemez olacağı düşünülmekte ancak bana
kalırsa bilgisayar zekasındaki ani artışın muhtemel zararlı etkilerini öngörüp
önleyebilecek zamanımız olacak. Günümüz toplumunda endüstri kendini
tamamen şebekelere, güçlü hesaplamalara ve son olarak da robot üretime bağımlı şekilde
yeniden yapılandırmıştır. Bilgisayarlar olmasa dükkanlarda mal da olmaz. Her
geçen yıl artan bir biçimde bilgi-işlem dünyasına içinden çıkılmayacak şekilde
gömülmekte ve makinelere bağımlı hale gelmekteyiz. Toplumda kökten değişim
yaratacak çok sayıda üstün zekalı bilgisayar ve robotun olmasının sonuçlarından
biri de gelişmiş ülkelerdeki pek çok işin makineler tarafından yapılacak
olması. Bu yüksek verimlilik ve refah sağlayacak. Toplum da bir şekilde
refahı işsizlere dağıtma yoluna gidecek. İnsanların çoğu faydalı
mesleklere yönelecek. Belki de çok sayıda insan gönüllü örgütlere katılıp
dünyanın yoksul bölgelerinde yardım amaçlı çalışacak ve yeni zekanın yoksulluğun
ortadan kaldırılması için kullanılmasını sağlayacak. Bilgisayarla hesaplamanın
uzun süren evrimi birbiriyle kesişen dört devrim şeklinde gelişmiştir.
Önce hesap makinesiyle başlayan ve kişisel bilgisayara
kadar ulaşan ilk evrenin ardından İnternetin yarattığı imkanlar sayesinde
global bilgisayar şebekeleri gelişerek ikinci devrimi oluşturmuş, bunun
sonuncunda iş dünyası yeniden keşfedilmiştir. İnsan-dışı zekanın geliştiği
üçüncü evreye geçildiğinde bilgisayarlar daha ilginç hale gelecektir. Kendinden
beslenen bilgisayar zekasının kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkacak olan
Tekillik evresinde bilgisayarlar insan zekasına ait unsurları taklit edebilecek
duruma gelecek ve derin insan-dışı zekanın insanlarca kullanılmasına imkan
veren sistemlerin oluşturulmasına yarayacaktır. Dördüncü evrede insan zekasının
üstünlüğü çökecektir. Bilgisayar endüstrisindeki parlak insanlar ve çeşitli
girişimciler makine zekasının artışından nasıl yararlanacaklarına kafa
yoracaktır. Dünya borsaları tekillik dönemi geldiğinde gelgitli dönemine ulaşacak.
En akıllı yatırımcılar en gelişmiş bilgisayar zekasından yararlanan “kara
kutu”larıyla çöken ve sıçrama yapan farklı dünya pazarlarından yatırımlarının
karşılığını azami seviyeye çıkarmaya uğraşacaktır. 1990’larda bir dönem Bill
Gates’in kişisel servetinin İsrail’in toplam GSYİH’sından yüksek olduğu
bir dönem olmuştu. Tekillik dönemi geldiğinde geleceğin Bill Gatesleri ve
George Sorosları kısa bir süre için bunu çoktan aşan miktarlara ulaşabilir.
İnsan organizmasının ötesine geçilmesinden yana olan Transhümanizme göre
daha sağlıklı ve daha uzun bir ömür için, özel tasarlanmış psikolojik
ilaçlar, beyin haritasının çıkarılıp bazı bölümlerin bilgisayara bağlanması vs.
gibi konuların özenle araştırılması ve olası tehliklerin ortadan kaldırılması
gerekmekte. Dönüşüm Nesli yaşlandığında insan ırkının bazı yönleri büyük ölçüde
geliştirilmiş olacağından sosyal sonuçları da muazzam olacak. Sağlık
açısından gerekli iyileştirmeler ve insanı varlık olarak değiştiren
güçlendirmeler olarak ikisi arasında ayrım yapabiliriz. Genetik modifikasyon
bir yana şu anda bile çok satan hafif kimyasallar insanların beyin
kimyasını değiştirmektedir. Kaslarımızı geliştiren haplar da çıkacaktır.
Belirli bir proje için internet üzerinden fiber-optik sayesinde birbiriyle bağlantıya
geçen binlerce mühendis birlikte çalışabilecektir. Profesyoneller bugünkü
bilgisayarların kapasitesinin çok ötesindeki bilgisayarlara kablosuz şekilde
bağlı olacaktır. Nanoteknoloji ve biyolojiyi birleştiren bir bilim dalı olarak
nanobiyoloji bilim-kurgu filmlerinde izlediğimiz biyonik insanlar gibi
biyolojik ve biyolojik olmayan süreçleri birleştiren “biyobirleşim”le
ilgilenecektir. Vücuda giren bakterileri yoketmek için kan dolaşımına yerleştirilecek
bir nano aygıt bizi sağlığımıza kavuşturacaktır. İnsanı geliştirmenin bir
yolu da duyularını geliştirmektir. Daha iyi duyan, gece gören, sayısız kokuyu
ayırtedebilen kısaca duyu eşiğimizi arttıracak elektronik gelişmeler olması
muhtemeldir. Makinelerin insan duygularını ayırtedebilecek şekilde
tasarlanması mümkündür. İnsanın kulağına karşısındaki yalan söylediğinde
veya başka bir duygu hisssettiğinde uyaran bir çip yerleştirilmesi mümkün
olabilir. Bazı uygulamalar doğal olarak sahip olduğumuz duyuları pekiştirebilir,
bazılarıysa ultraviyole ışınlarını ayırtetmek gibi tüm elektromanyetik
spektrumun farkında olacağımız şekilde duyularımıza yeni boyut
ekleyebilir.
Önümüzdeki yirmi yıl içinde hastalıkların önlenmesi adına çok büyük gelişmeler
olacaktır. Önleyici tıp gelişecek ve kişiye göre tedavi kabul görecektir. Gen
terapisiyle yaşlanmanın da önüne geçilebilmesi çok muhtelmeldir. Şimdiki
çalışmalara bakınca bile bilimin insanoğluna hem sağlıklı hem de uzun yaşama
imkanı sunması mümkün olacak gibi görünmektedir. Elbette insanların daha uzun
ömürlü olması dünyanın nüfus sorununa da katkıda bulunacaktır. Fakat insanların
yapay yollarla sağlanmış uzun yaşam imkanına kavuşması doğum oranının düşük
olduğu refah toplumlarında gerçekleşecektir. Doğum oranlarının yüksek olduğu
ülkelerde ortalama yaşam süresi de çok düşüktür. Yaşam süresini uzatan sosyal
faktörlerle doğum oranını azaltanlar benzerlik göstermektedir. 21.yy’ın sonuna
gelindiğinde insana yeni hücreler ve genç bir bağışıklık sistemi sağlanması
sıradan ve yaygın bir uygulama haline gelecektir. Belirli hormon takviyeleriyle
insanların ilerleyen yaşlarda da dinçliğini koruması sağlanacaktır.
Tıp alanında yeni bir dal olan rejeneratif tıp, kök hücreleri kullanarak
eski hücreleri ve yıpranmış organları yeniden canlandırma üzerine çalışmaktadır.
Kök hücre insan bedeninin herhangi bir hücresine dönüşüp dokuda kendi kendine
çoğalabilecek kapasiteye sahiptir. Göbek bağında çok sayıda kök hücre
bulunur. İleride oluşabilecek hastalıklar düşünülerek her ülkede kan
merkezleri gibi kök hücre bankaları oluşturulmalı ve kesilen bebek bağlarından
alınan kök hücreler çöpe atılmak yerine gerektiğinde kullanılmak üzere sıvı
nitrojen tüpleri içinde saklanmalıdır. Kök hücrenin hasar gören dokuyu onarma
yetisi vardır. Kök hücre araştırmaları insan vücudunda hasar gören dokuların
iyileştirilmesi konusunda çok büyük gelecek vaat etmektedir. Rejeneratif tıp yaşlı
bir insanın bağışıklık sistemini yenileme imkanı sunmaktadır. Bunun 20 yıl
içinde gerçekleşmesi büyük olasılıktır. Bu işlemi yaptırmak için çok yüksek
talep olacağı kesindir. İnsanların sadece uzun yaşamasından
öte sağlıklı ve uzun bir ömür sürme olasılığı bugünden kat kat daha yüksek
olacaktır.
İnsanların genleriyle oynanması üzerine çok ateşli tartışmalar sürmesine rağmen
beyin kimyasının değiştirilmesi söz konusu olduğunda pek kimse karşı
çıkmamaktadır. Eczaneler sakinleştiricler, uyku hapları, anti-depresanlar,
enerji hapları vb. kimyasallarla doludur. Beyin kimyasını düzenleyen
kimyasalların düzeyini kontrol edebilmemiz duygularımızı da kontrol
edebilmemize imkan verir. Psikolojik ilaçlar kişiye göre hazırlanacak ve daha
etkili olması sağlanacaktır. Araştırmalar bu yönde ilerlemektedir. Örneğin
günümüzde çok sık kullanılan Prozac’ın depresyonu azaltmanın yanında insanlara
kendilerini iyi hissettirdiği de görülmüştür. Çok geçmeden farklı kişiliklerde
farklı etkiler gösteren ilaçlar piyasaya çıkacak ve televizyondan
satılacaktır. İlaç sektörünün araştırmalarına göre zihinsel bir rahatsızlığı
olmayan insanlarda bile bazı kimyasalların stres yaratan bir soruna yaklaşımlarında
rahatlatıcı etkisi bulunmaktadır. İleride insanlar iş görüşmelerine
gitmeden önce anlaşmaları rahat yapabilmek için bir hap yutacak, öğrenciler
sınavdan önce başka bir hap sevgilileriyle buluşmadan önce başka bir hap
alacaktır. Evliliklerdeki sürtüşmeleri azaltmak için psikotropik ilaçlar
üretilecektir. Araştırmalar ilaçların saldırganlığı ve asabiyeti azaltabildiğini
ortaya koymaktadır. Fakat saldırganlığı arttırıcı ilaçlar da vardır.
Teröristlerin de psikolojik ilaçlar konusunda kendilerini geliştirmeleri
muhtemeldir. Korkusuzluklarını ve kararlılıklarını arttıracak haplar alıp
eylemler yapabilirler. Uzmanların bazıları beyin kimyasını kavrayışımız
arttıkça tüm duygularımızın kimyasal veya elektrokimyasal temelli olduğunu
anlayacağımız görüşünde. Sonuç olarak toplum günün birinde antidepresanları
aspirin alır gibi serbestçe kullanıyor hale gelebilir. Konsantrasyon
arttırıcılar, hafızayı geliştiriciler, mutluluk hapları, aklınıza ne gelirse.
Beyin kimyası ve beyin devrelerinin birlikte işleyişininim sırrını tam
olarak çözmeye başladığımızda öğrenme, mantık ve hafızanın sinirsel bazda işleyişini
kavrayabileceğiz; şizofreni, bipolar bozukluk gibi hastalıkları, insan
beyninin fonksiyon bozukluklarını anlama fırsatı bulmuş olacağız. Beyin
devrelerinin haritasını çıkarmak çok karmaşık olan beyni tam olarak anlamamızı
sağlamayacak ancak nörobilim en heyecan verici bilim alanlarından biri olacak.
Beynin bazı faaliyetlere odaklı kısımlarının elektronik bir kopyasını çıkarıp
biyolojik orijinalinden çok daha hızlı işleyen bu insan yapımı parçayı beyne
yerleştirmek mümkün olabilecek. Çok uzun araştırmalar sonunda beyin geliştirme
teknolojisinin işe yaramasını sağlayabilecek duruma gelebileceğiz. Örneğin şirketlerin
en iyi çalışanlarına açık beyin bağlantıları ve karşılık gelen hesaplama
modüllerinin masraflarını karşılamaları söz konusu olabilecek. Teknoloji
ilerledikçe insanların beyin sıvısına buna benzer aktarıcılardan binlercesi
yerleştirilmiş olabilir. Peki insan beyni bilgisayar ortamına birebir
aktarıldığında ruhu olur mu? Bilişsel bilimci Steven Pinker’a göre aslında
“ruh” denilen şey beynin bilgi-işlem faaliyetlerinin toplamıdır. Ya beynin
silikon bir kopyasının bilinci olması münkün mü? Filozof Daniel Dennett’a göre
bilinç karmaşıklık sonucunda ortaya çıkar, dolayısıyla bu insan beyni gibi
yeterli derecede karmaşık olan bir bilgisayar için de geçerlidir. Bilgisayara
aktarılmış beyinin eskiyen hücreleri olmayacaktır. Dijital bir beyin
Alzheimer’a ya da başka bir hastalığa yakalanmaz. Bilgisayarın bozulması
durumuna hazırlık olarak yedekleme yapılacak ve gerektiğinde başka bir
bilgisayara aktarımı da mümkün olacaktır. 21.yy’ın ilerleyen zamanlarında
beyinlerimiz ve üstün hızlı bilgisayarlar arasında çok sıkı bir eşleştirme
olacaktır. Böylece beyin fonksiyonlarının yerine geçecek ve daha etkin
fonksiyonlar yaratacaktır. Bu kitabın genç okuyucuları, Dönüşüm Neslinin yaşam
süresi dahilinde bunun olması kaçınılmaz görünmektedir.
Teknoloji tarihinde bazı icatlar geleceği değiştirmiştir. 18.yy’da buhar
makinası, 19.yy’da telefon; 20.yy’da bilgisayar gibi. 21.yy’ın en büyük keşfi
ise bence beyinlerimizin global şebekeler dahil, harici elektroniklere doğrudan
bağlanması imkanı olacak. Bu beyin sıvısına nano-aktarıcıların yerleştirilmesiyle
mümkün olabilir. Sonuç olarak biyolojik beyinlerimizle elektronik aygıtlar
arasında kolay kullanım sağlayan bağlantılar olacak. Şimdi bile sinir
sistemiyle ufak bilgisayarları birbirine bağlayan bağlantılar kurulmuş durumda.
Beyin/bilgisayar bağlantısı deneysellikten çıkıp sağlam bağlantılara dönüşerek
nihayetinde çok çeşitlenecek. Elbette bunların dünyada en gelişmiş teknolojiye
sahip yerlerde olacağını söylemenin ayıltıcı bir etkisi var. Kanyonun en
çalkantılı zamanına denk gelen aynı dönemde yoksul ülkeler kıtlıkla, susuzlukla
boğuşuyor olacak. İnsan zekası ve insan-dışı zekanın birleşmesi olağanüstü
toplumsal değişimi getirirken her yönde sonsuz gelişmeye devam edecek.
Transhümanizm yani insanötecilik ve Tekillik birbiri için yaratılmış adeta.
Başımıza gelecek felaketleri görmezden gelip kendi başımıza kendimiz çorap
ördük. Artık Yunan trajedyalarına konu olacak eskisinden çok daha müthiş ve
garip yeni öykülere sahibiz.
21.YY’ın MUHTEŞEM ANLAMI
Şimdiye kadar yeryüzündeki evrim doğanın hakimiyetindeydi, sonra birdenbire
işler değişti. Artık evrim büyük ölçüde insanların elinde. Doğa temelli evrimin
aşırı yavaşlığı nedeniyle neredeyse farkedilemeyen evrim süreçlerini otomatikleştirdiğimiz
takdirde fevkalade hızlı bir değişim yaşanacak. Evrimin doğadan insanın
kontrolüne geçmesi muazzam sonuçlar yaratacak. Çünkü bu tekhücreli canlıların
ortaya çıkışından beri meydana gelen en büyük değişiklik. Ancak üstünde
durulması gereken nokta insanoğlunun bu oyundaki tecrübesizliği. Bu yüzden
dikkati elden bırakmamak gerekli. Kendi evrimimizi düzgün bir şekilde
yönetip bilimsel bilgi birikimimizi sorumluluk sahibi bir biçimde bu değişime
aktarmak 21.yy Dönüşüm/Değişiminin en kritik unsurunu oluşturmakta. Göçmen kuşlar
veya gıda depolayan karıncalar gibi ne yapacağımızı bilmeye biyolojik olarak
programlanmamışız. Bunun yerine biz insanlar seçme hakkına sahip deneyleriz. Bu
da bizim için büyük bir potansiyel. Teknoloji evrimini mahmuzlayıp bu özgür
iradeyi ve yönetim kabiliyetimizi kullanacağız. Aslında insanın ergenlik
döneminde olduğunu ve ateşle oynadığımızı kabul etmemiz gerek. İnsanın doğanın
efendisi değil parçası olduğunu sindirerek doğanın 4 milyar yıldır yarattığına
derin saygı duymalıyız. Doğanın biyoçeşitliliğiyle çevrelenmiş durumdayız
ve ne kadar çok müdahale edersek doğaya ve kendimize o kadar zarar verdiğimizi
aklımızdan çıkarmamalıyız. 21.yy’ın anlamının hayati kısmını oluşturacak aşama
doğanın kontrol mekanizmalarını kendi dengesini oluşturabilemeyecek raddeye
itmekten vazgeçmemiz. Zaten iklime, sulak alanlara, ormanlara, denizlere, toprağa
ve sayısız ekosisteme aşırı hasar verdik, artık dünyayı daha da yıpratacak faaliyetlerden
uzak durmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Giderek bağımlısı haline geldiğimiz
teknolojinin de efendisi olduğumuzu sanarak yanıldığımızı farketmenin de
zamanıdır. Çünkü yarattığımız yapay dünya tüketilmiş bir gezegende
kalabalık bir nüfusa sahip kendi teknolojisi içinde boğulmaya ve çökmeye mahkum
bir uygarlığa dönüşebilir. Bu tuzağa düşmemek için tehlikeli olandan sakınıp
teknolojiye hakim olmayı öğrenmemiz lazım. 21.yy’ın anlamının özel
taraflarından biri de insan türünün uzun vadeli geleceğinin halis görkemini
kazara helak etmeyeceğimizi garantileyecek düzenlemeler getirilmesi olacak.
Gelecekteki teknolojiyi nasıl denetleyeceğimizi ayrıntısıyla bilmiyoruz fakat
denetimin mümkün olabileceğinin farkına varacak kadar yeterli bilgimiz var.
Disiplinli bir şekilde eğitim, iyi bir yönetim ve mükemmel korumalarla başarılı
mühendislik anlayışıyla bunun üstesinden gelebiliriz. Dindirilemez bir merak ve
heyecanla bilimin güçlerini özensizce serbest bırakmış olduk. Atomu
ayırdık, elektronik zeka yarattık, tüm canlıların genleriyle oynamayı öğrendik
ve şimdi de kendimizi değiştirmeyi öğrenmekteyiz. Bilim akıl almaz
zenginliklere yolaçtığı gibi yanlış kullanıldığında bizi mahvedecek
güçleri de ortaya çıkarabilir. Teknoloji çığ gibi büyümeye devam ettikçe
iyi ve kötü olasılıkları da aynı oranda artmakta. 21.yy başındayız ve yaşadığımız
dünyayı çöpe çevirmiş durumdayız, üstelik uygarlığı sona erdirebilecek
kadar güç elde etmekteyiz. Bunun yerini tutacak bir dünya bulamayacağımıza göre
gezegeni uzun vadede hayatta kalmamızı sağlayacak şekilde idare etmeye doğru
bir değişim yaşanmasını umuyoruz. Bunu becerebilecek zekaya sahibiz ve dünyaya
verdiğimiz hasarı belirli oranda düzeltebiliriz. Fakat hasar bir taraftan devam
edip hızla arttığı için bunu hemen yapmamız gerek. Geride bıraktığımız
20.yy şimdiye kadar dünya savaşlarının yapıldığı en şiddetli
yüzyıldı. Kitle imha silahları nedeniyle 21.yy benzer bir tavrı kaldıramaz. Bu
yeni yüzyıl ergenlikten çıkıp yetişkinliğe geçme zamanıdır. Davranışlarımızı
düzeltmek 21.yy için hayati önem taşımaktadır. Sahip olacağımız yeni zenginlik
ve yetenekler insanoğlunu her açıdan geliştirebilir. Bu büyük değişim
küreseldir. Uzun vadede birbirimize doğru dürüst davranarak demokratik özgürlükleri
paylaşabilirsek çok iyi olacaktır. Fakat bugünkü küreselleşmenin çok büyük
çaplı arızaları bulunmaktadır. Büyük şirketler kar edebilecekleri
ülkelerin pazarlarına akın ederken diğer ülkeleri umursamaz. Bu yüzden de
zengin ve yoksul ülkeler arasındaki eşitsizlik inanılmaz bir boyuta ulaşmıştır.
Başarısız ülkeler dünyanın büyük kurumsal haritasında yeralmaz. Bu durum iyi
idare edilip düzenli şekilde finansal kaynak sağlanarak harekete
geçilmezse dünya üzerindeki yoksulluk daha da aşırı uçlara kayacaktır. Örneğin
AB’de bir süt ineğine verilen sübvansiyon 2 dolardır; oysa 3 milyar insan yani
dünya nüfusunun %47’si günde 2 dolardan az bir gelirle hayatını sürdürmeye çalışmaktadır.
Bu bir ailenin beslenmesine çocukların iyi eğitim almasına kesinlikle imkan
vermeyen bir miktardır. Yoksul ülkelerin nüfusuna yüzyılın ortasına kadar
milyarlar daha eklenmiş olacaktır ve üstelik aynı zamanda su azaldığı için
gıda yetiştirmek de giderek zorlaşacaktır.
Bir yandan dünyayı çöpe çevirirken bir yandan da yeryüzündeki milyarlarca
insanın hergün daha kötüye giden bir biçimde telef olmasına göz yumuyoruz.
Küreselleşme zengin ülkelerin refahını arttırırken
yoksullar karınlarını zor doyuruyor. Bu kadar büyük gelir dengesizliğinde
ülkeler içinde de şiddetli ayaklanmaların meydana gelmesi sözkonusu.
Dolayısıyla çevreyle barışık bir kalkınma modeli izlemekten çok daha fazlasını
yapmamız gerekiyor. Gelecekte kan dökülmesine, insani korkuların yaşanmasına
sebep olabilecek nedenlerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Dünya üzerinde çok
sayıda insanı etkileyen dile getirilemeyen yoksulluktan, hastalıklardan,
açlıktan kurtulmamız lazım. Başlattığımız sıradışı değişimi yaratacak yeni
teknolojilerle ne yapacağımızı öğrenmemiz gerekiyor. Bilimin şu anda bildiğimiz
dünyadan çok daha farklı bir yer yaratma kapasitesine sahip olduğunu ancak
bunun hem müthiş hem de tehlikeli bir güç olduğunu akıldan çıkarmadan
bilimin bize kazandırdıklarının küresel olarak dağıtılmasını sağlamamız şart.
Doğayla işbirliği içinde bu gezegende serpilip gelişmemizi sağlayacak kurallar,
anlaşmalar, yöntemler, davranış kalıpları, kültürel imkanlar, idare
araçları ve çeşitli kurumlar oluşturmalıyız.
21.yüzyılın getireceği
zorluklar
1.    Zorluk – Dünya ve Biyosfer: 21.yy Dönüşümü gezegenin
mahvedilmesinden iyileştirilmesine doğru bir değişimdir. İklim
değişikliğine yolaçan faaliyetlere bir son vermeliyiz. Ozon tabakasını iyileştirmeli,
su kullanımını sürdürülebilir hale dönüştürmeli, ormanların aşırı biçimde
yokedilmesini durdurmalı, toprağı yeniden diriltmeli ve küresel boyutta gıda
güvenliği sağlamalıyız. Bütün bu değişikliklerin kötü gidişat daha da ilerleyip
hasarı geri dönüşü olmayan şekilde arttırmadan yüzyılın ilk döneminde,
yani hemen yapmamız gerek. Nehirleri kirletmekten vazgeçtiğimizde çabucak
kendilerini temizleyebilirler; göllerin eski dengesine kavuşması ise biraz daha
uzun sürer. Deniz kıyısındaki yapılaşmanın önüne geçilmesi, sulak alanların
korunması gerekmektedir. Bitki ve hayvan türleri hayret verici bir hızla
tükenmekte. Bu türlerin DNA’sıyla ilgili bilginin yokolması büyük kayıplara yol
açar. Soyu tükenmekte olan çok sayıda canlı türü için özel koruma alanlarının
belirlenmesi gerekir. Biyosferin dengesini kurabilmesi için biyoçeşitlilikle
rekabet etmekten vazgeçilmesi gerekmektedir. Okyanuslardaki yenilebilen
balıkların %90’ı avlanmaktadır. Denizlere kendi kendilerini yenileme fırsatı
tanınması gerekmektedir. Deniz koruma alanları ve balık avlamayla ilgili
yaptırımı yüksek yasalar çıkarılmalıdır. Biyosferin küresel anlamda idare
edilmesi lazımdır. Bunu da tüm türler hakkında kapsamlı verilerin bulunduğu
bilgisayarlar aracılığıyla sağlamamız mümkündür. Artık sahip olduğumuz bilgi-işlem
imkanı eskiden cahilce bozduğumuz doğal denge hakkında bize çok yararlı veriler
sunmakta. Felaketleri beklemeden önlemlerimizi almamız gerekmektedir.
2.  Zorluk – Yoksulluk ve Nüfus: Zengin uluslar daha da zenginleştikçe
milyarlarca insan aşırı fakirlik içinde kısa ve acılı hayatlar
sürmekte. Ahlaki yönden zamanımızın en zorlu tarafı aşırı fakirliğin
yeryüzünden silinmesidir. Bütün insanların temiz ve doğru düzgün yaşayacak
konuma sahip olmaları sağlanmalıdır. Tüm ulusların okuma-yazma oranlarının
yükselmesi ve işsizlik düzeyinin indirgenmesi gerekmektedir. Şu anda
yoksulluk ve yoksunluk çeken bölgelerin kalkındırılarak fakirliğin yok
edilmesi şarttır. Buna yönelik olarak kar amaçlı değil sağduyulu hareket
etmek gerekmektedir. Aşırı fakirliğin bir bölümü de aşırı nüfustan
kaynaklanmaktadır. Dünya nüfusunun yakında 2,5 milyar daha artacağı
öngörülmektedir ve bu artış çoğunlukla kıtlık yaşanması muhtemel ülkelerde
gerçekleşecektir. Doğum oranlarını düşürmek ve nüfus artışının önüne geçmek
için kadınların okur-yazar hale getirilmesi ve özgürleşmesi gerekmektedir.
Nüfusun azalmasını hedeflemek yaşam kalitesinin artmasını da sağlayacaktır.
3.  Zorluk – Hastalık, Savaş ve Terörizm: Tarihte birçok kez olduğu
gibi milyonlarca insanı öldürebilecek bulaşıcı bir salgının ortaya
çıkması muhtemeldir ve bunun engellenmesine çalışılmalıdır. Artık havadaki
tehlikeli virüsleri ayırt edebilecek sensörlü aygıtlara ve yayılmasını
önleyecek medikal prosedürlere sahip olduğumuza göre böyle bir tehlikeye karşı
hazırlıklı olmalıyız. Patojenlerin genlerini değiştirmek artık mümkün olduğundan
çiçek hastalığı, veba ve benzeri korkunç hastalıkların biyolojik silah olarak
kullanılması mümkündür ve büyük tehlike oluşturmaktadır. Buna karşı gerekli savunmaların
geliştirilmesi gerekmektedir. 21.yy’da bir dünya savaşı çıkarsa herşeyin sonunu
getirebilir. Hiçbir ekonomik veya politik neden nükleer ve biyolojik silahlarla
yapılacak bir savaşı meşrulaştıramaz. Kitle imha silahlarına sahip ülkelerin
herhangi bir savaş çıkarması engellenmelidir. Uygarlığı yeryüzünden
silebilecek güçte silahların üretilmesi bu yüzyılı eşi benzeri olmayan bir çağa
dönüştürmektedir. Yüksek teknolojiye sahip bir uygarlıkta savaşın yeri yoktur
varsa da bu uygarlığın sonu anlamına gelir. Kitle imha silahlarının fiyatının
giderek düşmesi terörizm çağınınn başlangıcıyla örtüşmektedir. Terörist
grupların bu silahlara ulaşması ve nükleer silah yapabilme imkanları mutlaka
engellenmelidir. Zenginleştirilmiş uranyum ve plutonyum maddelerini ele
geçirmelerine izin vermeyecek güvenlik önlemleri alınması elzemdir. Hepsinden
önemlisi ise insanları terörist olmaya iten nedenlerin
ortadan kaldırılması olacaktır. 21.yy’ın başlamasıyla birlikte ayrı düşmüş ve
birbirine potansiyel olarak düşmanlık besleyen kültürler küreselleşmenin yeni
güçlerine eşlik eden medya aracılığıyla karşı karşıya gelmiştir. Bu yüzyılın
kritik görevlerinden biri kültürlerarası saygı ve işbirliğinin oluşturulması
dolayısıyla farklı toplulukların birbirini havaya uçurma arzusunu ortadan
kaldırmaktır. Her dinin başka dinlerdeki güzellikleri de tanıması ve (dünyanın
bazı yerlerinde becerilebildiği gibi) karşılıklı anlayış içinde birlikte
yaşama zorunluluğumuzu kabul etmesi temel aşamalardan biri olacaktır. İntihar
bombacılığını teşvik eden dinsel sapkınlıkları engellemek hayati önem taşımaktadır.
4. Zorluk – Yaşam Tarzları ve İnsandaki Potansiyel: İnsanların çoğu yaklaşık
9 milyar kadarı eninde sonunda dünyanın refahına katkıda bulunmak
isteyecektir. Bunun 20.yy yaşam tarzlarıyla gerçekleşmesi mümkün değildir.
Çevreye zarar vermeyen yüksek kaliteli yaşam tarzlarını benimsemeliyiz. Bugünün
tüketim toplumundan vazgeçmemiz gerekmekte. Daha tatmin edici ve küresel
boyutta sürdürülebilir yaşam tarzlarına geçiş dünyayı iyileştirmeye uğraşmamızla
aynı sırada oluşacaktır. Yakın gelecekte sahip olacağımız teknoloji aşırı
yaratıclık dolu bir çağın yolunu açacaktır. İlginç işler ortaya çıktıkça,
zengin ülkeler dünya çapında gençlerin girişimlerine destek verdikçe farklı
kültürlerin birbirini kabul etme olasılığı artacaktır. Dünya elektronik iş bağlantılarının
eninde sonunda tüm ülkeleri birbirine bağlayacağı ve çok değerli hale geleceği
ortak bir iletişim ağına dönüşmektedir. Eğer dünyanın her yerinde gençler
21.yy’ın anlamını ve Dönüşüm/Değişim Neslinin hayati rolünü kavrayabilirse
dünya sorunlarına yenilikçi ve yaratıcı çözümler bulunabilir. Bu aynı zamanda
gençlerin insanlığın karşısındaki sorunların üstesinden gelerek daha iyi
uygarlıklar yaratmak için uğraş vermelerini sağlayacaktır. Günümüzde
insanlığın trajedisi insanların çoğunun potansiyellerinin altında hayatlarını
sürdürüyor olmasıdır. 21.yy’ın hedeflerinden biri bunu değiştirmek ve herkesin
içinde gizli olan kapasiteyi açığa çıkarmak olmalıdır. Bir gecekondu
mahallesinde meraklı ve hevesli gözlerle bakan küçük çocukların başka koşullarda,
refah içinde yetiştirilmesiyle zengin bir ülkede iyi eğitim alan bir çocuktan
farkı kalmayacağını dolayısıyla topluma faydalı olmasının sağlanabileceğini herkesin
idrak etmesi gerekir. Yüzyıl ilerledikçe insanoğlunun öğrenme yeteneği, önce
bugün de sahip olduğumuz dijital medyayla ve sonrasında güçlü bilgi-işlem
aygıtlarıyla desteklenecek; ardından insanların beyinlerindeki değişikliklerle
artacaktır. Dünyaya ve üzerindeki canlılara düzgün davranmayı daha yeni öğrenmeye
başlıyoruz. Bu çağın insanın sınırsız yaratıcılığının açığa çıktığı bir dönemin
başlangıcı olması gerekmektedir. Eğitimle insan potansiyelinin arttırılmasının
en yoksul ülkeden en zengin ülkeye kadar her yerde yaygınlaştırılması
önemlidir.
5.Zorluk –Varoluşsal Tehlike ve Transhümanizm: Kendi türümüzü yok
edebileceğimiz ilk çağ olması 21.yüzyılı ayrıcalıklı
kılmaktadır. Bazı uzmanlara göre insanoğlunun bu yüzyılı atlatma şansı
%50’dir. İnsan türü için tehlike yaratan herhangi bir risk alınması
kesinlikle kabul edilemez. Bu yüzyılın sonunu görmek istiyorsak alınabilecek
pek çok önlem vardır. En tehlikeli dönem de tam önümüzdeki dönemdir. İnsanoğlu
kendi türünün devamlılığıyla Rus ruleti oynamaktadır adeta. İnsan varoluşuna
dair soru işareti oluşturan teknolojilerin yarattığı risklerin anlaşılması,
hatta gerekirse yasaklanması veya riski önleyici denetimlerin sağlanması
gerekmektedir. Takip eden yüzyıllarda da geçerliliğini koruyacak prosedürler
tasarlanmalıdır. Gelişen teknolojiyle birlikte insanı çok farklılaştıracak olan
uygulamalar tartışma konusu olacaktır. İnsanın varoluşunda olumsuz
sonuçlar doğurmayacak değişikliklerin hangileri olacağını anlamaya ihtiyacımız
vardır. Çünkü transhümanizm bugünkünün çok ötesinde uygarlıkları mümkün kılan
başlıca unsurlardan biri olacaktır.
6.Zorluk – Gelişmiş Uygarlık ve Bilgelik: 21.yy’ın ilerleyen
döneminde enflasyona göre düzenlenmiş refah artışı çok yüksek
olacağından işlerin çoğunu makineler yapıyor olacak ve bu yüzden insanların boş zamanlarında
ne yaptığı çok önem kazanacak. Gelecek edebiyat, tiyatro, sinema, güzel
sanatlar ve eğlencenin çiçeklendiği bir dönem olabilir. Üst-kültür uygarlığının
farklı çeşitleri meraklı insanları bir araya getiriyor olacak. Gelecekteki
uygarlık her şekilde sanal aleme işlemiş olacak. Müzik, dans, film,
oyun yaratma ve yeni oluşan kültürün eskiden düşmanca veya önyargılı olan
kültürlerarası ilişkilerin geliştirilmesine destek olması mümkündür. Hükümetler
eko-refahı vurgulama rolünü üstlenebilir. Kendi kendini yok eden bir gidişattan
akıllıca yönetilen bir gezegende yaşama geçiş 21.yy’ın anlamını oluşturacaktır.
Teknoloji yaptığımız her şeyi dönüştüreceği için sorunların üstesinden
bilgece gelmemiz gerekmekte. Bu çağ Rönasanstan daha önemli bir dönem
olabilir. 21.yy’ı, aşırı fakirliğin sona erdiği; genetik mühendisliği ve
transhümanizm tartışmalarının geride kaldığı; büyük çaplı savaş ihtimalinin
ortadan kaldırıldığı bir çağdan kendi varoluşumuzu tehdit etmemeyi öğrendiğimiz
bir çağa geçiş bileti gibi düşünmeliyiz.
Bilgisayar ve makinelerce yapılan birçok angarya ortadan kalkacağından insan
özünde insani olan şeylerle daha çok uğraşmaya başlayacak. Yaratıcılığın
üst düzeyde olması üst düzeyde mutluluk getirecek. İnsanların çoğunun
kültür, mimari ve ekolojik kentler oluşturmakla meşgul olduğu zamanlar
gelebilir. Fakat bunların gerçekleşmesi hiç kolay olmayacaktır. Geliştikçe
büyük hatalar da yapacağız. Bazen de hatalarımızdan ders alıp öğreneceğiz. Bu
asır bitmeden yaptığımız hataları hiçbir zaman unutturmayacak dramatik olaylar
olması muhtemel. Bu yüzyılda hayatta kalmayı başarmaya mecburuz. Çağımızın en
ciddi sorunlarından biri de becerimizle bilgeliğimiz arasındaki uçurumdur. Yeni
teknolojiler yaratmakta çok akıllıyız ama iş bunlarla nasıl başa çıkacağımıza
gelince ne yapacağımızı bilemiyoruz. Ne yapmamız gerektiğini kavrayabilecek
kadar bilge değiliz. Bugünün dünyasında başarılı olmak için insanların belli
alanlara odaklanıp beceri kazanması gerekmekte fakat bilgeliğe ulaşmak için
farklı alanlar hakkında bilgi sahibi olmak, olayların nasıl daha farklı olacağına
dair düşünebilmek gerekir. Bu da bilgelik ve beceri arasındaki uçurumun
gittikçe açılmasına sebep olmaktadır. Gelecekle ilgili yorumlar sadece borsayı
yükseltecek teknikler hakkında dar görüşlerle sınırlıdır. Toplumun en akıllı
insanlarının çoğu uzun vadeli düşünme bilgeliğine sahip olamayacak kadar kısa
vadeli kazançlar peşine düşmüştür. Kimse yaptığını neden yaptığını uzun vadede
sonuçlarının ne olacağını düşünmemektedir. Farklı alanlarda bilgi birikimi
yaratabilmek için üniversite eğitiminde disiplinler arası çalışmalara yer
verilmesi gerekmektedir. Belirli alanlarda uzmanlaşanların bir alandaki gelişmenin
diğer alanları nasıl etkileyeceğini düşünebilecek bilgeliğe ulaşması gerekir.
Bilgisayarlar daha da zekileştikçe beceri ve bilgelik arasındaki uçurum daha
çok büyüyecektir. Sürekli bu trenin nasıl daha hızlı ve daha iyi gideceğine
kafa yoran birçok uzman varken trenin nereye doğru gittiğine veya gittiği yeri
beğenip beğenmeyeceğimize kafa yoran çok ama çok azdır. Bilgelik yüklü miktarda
bilgi birikimi ve zamanla edinilen tecrübe gerektirir. Böyle bir sentezi herkes
yapamaz. Gelecekle ilgili bilgeliğin nerede olduğunu sormamız ve bu bilgeliği
bilinçli bir şekilde oluşturmak üzere harekete geçmemiz gerekir.
21.yüzyılın anlamının esaslarından biri de budur. Gelişmiş uygarlık gibi
bilgelik de rahatlamayı öğrendiğimizde gelecektir. En parlak beyinlerin yüksek
maaşlı kariyer peşinde koşmaktan, en pahalı sürat yatlarını satın almaktan
ve şık golf kulüplerine gitmekten vazgeçmeleriyle Olgunlaşmış bir
toplumun engin bilgeliğe derin bir saygı göstermesi zorunludur. İnsanlık
21.yy’ın gerektirdiği bilgeliği teşvik edip beslemek için bilinçli olarak
hareket etmeli ve bu özellikle üniversitelerin üstleneceği görevlerden biri
olmalıdır.
Bahsedilen zorlukların hepsi birbirine bağlantılıdır. Hepsi birlikte
21.yüzyıl Dönüşümünü oluşturmaktadır. Bilgimiz arttıkça üstesinden gelmemiz
gereken sorunlara daha incelikli olan yenileri de eklenecektir. Dünyanın şu
anki koşullar devam ederse bu kalabalık nüfusu kaldırması imkansız
görünmektedir. Doğum oranlarının acilen düşürülmesi ve karbon bazlı yakıt
kullanımından hemen vazgeçilmesi gerekir. İnsanlık kendi türünün devamının
tehlikede olduğunu kavrayıp durumu kurtarmak için acilen harekete geçmelidir.
Eninde sonunda felaketler bürokrasi içinde boğulan ve saçma politikalar güden
hükümetlerin mecburen kollarını sıvamasını sağlayacaktır. Tıpkı Roosevelt’in
Pearl Harbor saldırısından sonra ulusal bir seferberlik başlatarak ülkeyi
yeniden diriltmesi gibi kesin kararlar alınması gerekmektedir. O zaman
Amerika’da üç yıl boyunca otomobil üretilmemiştir. Şu anda da benzeri bir
uygulamayla benzinle çalışan otomobil üretimine son verilip hibrid otomobillere
ardından da kademeli olarak karbon bazlı yakıt kullanmayan yakıt pili
teknolojisiyle işleyen otomobilllere geçilebilir. Enerji tasarrufu için büyük kampanyalar
başlatılmıştır. Kömür işletmelerine kapanmaları ya da karbon salınımını
azaltmaları dışında seçenek bırakılmamalıdır. 21.yy Dönüşümünü mümkün olduğunca
acısız yaşamak istiyorsak olumlu değişimlere olabildiğince erken başlamalıyız.
Zaten doğaya verdiğimiz zarar açısından pek çok alanda geç kalmış bulunuyoruz.
Fakat sorunlar çok kötüleşmeden yapabileceğimiz şeyler olduğu halde hala
harekete geçilmemiş olması hayret verici ve çok üzücüdür. Örneğin Amerikan
Çevre Koruma Bürosu doğaya verilen hasarı tamir etmeye çalışmaktadır ancak
önemli olan hasar meydana gelmeden engellemektir. Sürdürülebilir Kalkınma
üzerine toplanan dünya zirvelerinde çevre kirliliği tartışılan başlıca konu
olsa da işe yarar etkin bir adım atıldığı söylenemez. Bunun nedeni de bu köhnemiş sistem
sayesinde cebini dolduranların baskısı ve direnişidir. Mutlaka gerçekleşecek
olan değişime direnmek, ertelemeye çalışmak gereksiz ve boşunadır. 21. yüzyıl
insanlık açısından bir evrimden çok bir devrime dönüşebilir. Toplum için en
büyük tehlikeyi oluşturan ise bilim ve teknoloji değil
harekete geçilmesini yavaşlatan umursamazlık ve duyarsızlıktır. Ne olduğumuz ve
dünyada ne yaptığımıza dair anlayışımızı değiştirmemiz şarttır. Sadece
böylesine yeni bir anlayışla yeni davranış şekilleri geliştirebilir, yeni
değerler oluşturabilir, yeni hedefler belirleyebiliriz. Dolayısıyla küresel
düzenlemeler, anlaşmalar ve kurumlar yeni bir anlam kazanarak yeni bir ruh
yakalayabilir.
KAYNAK VERİMLİLİĞİ
1990’lı yıllarda Amerikan girişimciliğinin yenilikleri ve onlara sunulan
finansal kaynaklar sınırsızmış gibi görünürdü. Birbirinden beslenen
fikirlerin zincirleme etkileri vardı. Berlin Duvarı yıkıldığında sınırların
olmadığı bir dünya yaratma söylemi moda oldu. İnternet sınırları aşmanın
sembolü haline geldi. Demir perde inince kapitalist dünyanın esnek olmayan
kurumsal şirketleri, yeni şirketler ve yeni fikirlerin saldırısına uğradı.
Silikon vadisi veya Sony bünyesi gibi ortamlarda yeni inanılmaz başarılı
fikirler üretildi. Ancak bu 50 milyon insanla sınırlı olduğu halde benzer bir
yenilik fırsatı yakalamak dünya nüfusunun %99’u için mümkün olmadı. Peki gelişmekte
olan ülkelerdeki genç insanlar girişimcilere dönüştürülebilir mi? ‘90’ların
sonunda Amerika’da var olan heves ve enerji dünya çapında Dönüşüm Neslinin
geneline yayılabilir mi? Yeterince istenirse hepsi mümkündür. Şu anda
internet ve bilgisayar teknolojisi sayesinde küresel piyasa dünya çapında
birbirine elektronik ortamlarda bağlı şirket ve fabrikalarla işlemektedir.
Örneğin birçok şirket, üretimini emeğin ucuz olduğu ülkelerde yapmaktadır.
Çoğu küresel şirketin muhasebe işleri hatta hukuki işleri Hindistan’dan
yürütülmektedir. Hintlilerin bilgisayar programcılığında başarılı oldukları
1990’larda düşünülmeye başlamıştı. O zamandan beri Hintlilerin yönetim, film
endüstrisi, tasarım ve araştırma kısacası bilgi gerektiren tüm işlerde başarılı
oldukları anlaşıldı. Bilgiye dayalı bir ekonomide fiziksel mal üretimine dayalı
ekonomiye kıyasla servetler kazanılması çok daha hızlı olur çünkü bilgi
sermayesi fiziksel sermayeden çok daha hızlı büyür. Bilgi tekrar tekrar yeniden
üretilebilir ve başka yerlere de çok hızlı biçimde aktarılabilir. Fikir
ekonomisinin mega zenginleri yeni fikirleri hayata geçirebilmeyi başarmış Bill
Gates ve Michael Dell gibi insanlardır. Asıl değerli olan sermaye, mal-mülk
gibi geleneksel kaynaklardan ziyade akıl sahibi olmaktır. Klasik ekonominin
tersine yeni fikirlerin dünyanın her yerinden gelebilecek olması mevcut durumu
değiştirmektedir. Yeni fikirlerin iyi üniversitelerin olduğu yerlerden çıkma
ihtimali yüksektir. Hindistan Teknoloji Enstitüsü’nü kurulmasının ülkenin sağlam
bir döviz gelirine kavuşması üzerine olan etkisi yadsınamaz. Bu sayede ülkedeki
kitlesel fakirliğin dönüştürülmesine başlanmıştır. Gelişmekte olan ülkelerde
emek ucuz olduğu için ekonomilerinin büyük kısmı dünyanın geri kalanına dışarıdan
iş yapmaktır. Kalkınma merdivenlerini istikrarlı biçimde tırmanabilirler
ancak çok sayıda ülkenin böyle bir fırsatı yoktur. Zengin ülkelerin bu ülkelere
imkan sağlaması gerekmektedir. Altyapı inşaası artık kolaylaşmıştır. Yoksul
bölgelere elektrik, su, telefon, internet şebekelerinin sağlanması
gerekir. Güneş-rüzgar enerjisi, yakıt pilleri kullanılabilir. Yüksek faturalı
devasa elektrik santrallerinin yerine yerel, küçük çaplı jeneratörler
kurulabilir. Yetersiz beslenmeye karşı tarım faaliyetlerinde değişikliklere
gidilmelidir. İlk olarak köylülere vitamini yüksek gıdaları yetiştirmeleri
öğretilmelidir. Hiçbir ülkenin GSYİH değeri kişi başına günde 1 dolardan azsa
gelişme ihtimali yoktur. Yoksul ülkelerin kalkınabilmesi için zengin ülkelerin
resmi kalkınma desteği vermesi gerekmektedir.
Şirketler zaman içinde kendi prosedürleri içinde sıkışıp kalmaya başlar.
Çok daha iyi bir tasarıyla çözülebilecek sorunlar katmanlaşan prosedürler
içinde daha çok büyür. Eskiyen kurumlar başta esnekliğe sahipse bile bunu
zamanla tamamen kaybederek bürokratikleşir. Taze fikirlerin şahlandığı bir
ekonomide ise küçük ve çevik şirketler hantallaşmış büyük şirketlere
saldırır. Eski kuruluşlar genelde iş dünyasına yeni girenlere karşı önlem
almak yerine onları küçümser. Eski yöntemleri ve artık yanlış sayılan
enerjilere yatırım yapmış olan bu eski kuruluşların kullanışsız hiyerarşik
yapıları vardır. Küçük şirketlerin ise pahalı ofisleri yoktur. Çalışanların
bazıları evden çalışabilir durumdadır. İşin başını çekenler farklı şehirlerde
oturup birbirleriyle internet aracılığıyla iletişimde olabilirler. Küçük
bir şirket sanal bir şirket olabilir. Bilinen kurumsal müzik
piyasasının sonunu getiren internetten müzik indirme olayını Amerikalı bir
üniversite öğrencisi başlatmıştır. Buna benzer atılımlara imza atan gençlerin
asıl dürtüsü para kazanmak değil dijital özgürlüğü sağlamaktır. Bilgiye ulaşma
özgürlüğünün iletişim ağlarında doğrudan bulunması
gerektiğine inanmaktadırlar. Gençlere göre internetten dilediğini bedava indirme
imkanı olmalıdır. 21.yy Dönüşüm/Değişim Neslinin de yenilikçi fikirler ortaya
koyma ve icat peşinde koşmasının altındaki itki bu olacaktır. Yani sadece
yapılacak doğru şey olduğu için yapmak. Bu anlayışla gençlerin gezegenin
sorunlarının çözülmesine büyük yardımı olacağı kesindir. Artık dünya çapında
girişimcilerin sloganı küçük, parlak zekalı, esnek ve ulaşılabilir olmaktır.
Yabancı bir ülkede değişime açık küçük, parlak zekâlı, esnek ve ulaşılabilir
gruplardan oluşan en ilginç küçük çaplı kurumların çalışanları yüksek maaş beklemeyen
genç ve akıllı insanlar olacaktır. En önemlisi de yenilikçi ve özgecil
olmalarıdır. Bu taze oluşumlar köhne zihniyetli büyük şirketlere kafa
tutacaktır.
SSCB’nin dağılması örneğinde açıkça görüldüğü gibi merkezi yönetim gücünü
kaybetmeye mahkûmdur. Sonuçta insanları kontrol altında tutmak için benimsenen
merkezi yönetimlerin atladığı bir nokta vardır. İnsan aklını kontrol
etmenin yolu yordamı ve merkezi denetimle alakası yoktur. Merkezi planlamacılar
milyonlarca kişinin içindeki dağınık bilgiyi kullanma fırsatına ulaşamaz, onun
yerine insanları bastırarak formülleştirmeye çalışıp ekonomiyi yürütmeye
yetecek kadar bilgiyi kullanır. Nobel ekonomi ödülüne aday olmuş Friedrich
Hayek’e göre tam da bu yüzden merkezi yönetimler gerçek dünyada hayati önem taşıyan
bilgiye itibar etmemiş olurlar. Bunun çözümü halkın ne istediğine karar
vermesini sağlayıp bu kararları uygun mekanizmalarla destekleyecek bir sistemin
tasarlanmasıdır. İktidar açgözlüsü bürokratlara en iyi yönetim şeklinin
merkezi karar alma uygulamasından piyasada karar alma sistemine geçmek olduğunu
anlatabilmek hayli zordur. Yapılan araştırmalardan çıkarılacak ders şudur:
En karmaşık sistemleri merkezi olarak yönetmek çok meşakkatlidir ve olaylar
hızla değiştikçe merkezi yönetimin işleyişi daha da güçleşir. Kapsamlı araştırmaların
yapıldığı alanlardan biri de karmaşık ve uyum sağlayan sistemlerdir. Davranışlarını
sürekli olarak koşullara uyduran bu düzenekler birçok farklı birimden oluşur.
Her birimin davranışını belirleyen kurallar vardır. Örneğin şehir trafiği
böyle bir sistemdir. Kimse şoförleri yönetmediği halde önceden belirlenen
kurallar trafik davranışlarını şekillendirir. Borsa’daki tüccarlar, İnternet
kullanıcıları, okyanustaki canlılar, ormandaki bitkiler, bağışıklık
sistemindeki antikorlar, ekonomi kuruluşları vb. Tüm birimlerin kendi
inisiyatifiyle kurallara uyarak yarattığı kolektif sonuç, sistemin bütününün
davranışıdır. Kurallar değişirse sistem davranışı da değişir. Özellikle kriz
dönemlerinde IMF’nin yoksul ülkeler üzerindeki büyük etkisinin yarattığı
davranış değişikliği iyi bir örnektir. En iyi piyasalar tüketicilere
hassas bir biçimde uyum sağlayanlardır. Merkezi olmayan bir yönetimin güçlü
olabilmesi için katılımcıların sadece bilgilerini değil yaratıcı
inisiyatiflerini de kullanmalarına izin vermesi gerekir. “Dağıtılmış üstünlük
düzenleri” ne ihtiyacımız vardır. Birçok kurumsal şirkette yukarıdan aşağı
emir komuta ve denetim sistemi yerine merkezi olmayan, dağıtılmış insiyatif
yapılarına geçiş yaşanmaktadır. 
Şimdiye kadar çevre kirliliğini azaltma rolünü üstlenen hükümetler
sınırlama getirmenin yanında kirliliği azaltmada hangi teknolojinin kullanılacağını
da dikte etmiştir. Bu tutum yeni teknolojileri teşvik etmek yerine şirketlerin
mevcut teknolojilere bağımlı kalmasına yolaçmıştır. Son zamanlarda dağıtılmış insiyatif
tasarıları sayesinde çevre kirliliğine karşı atağa geçilmiştir. Hükümetler
karbon salınımı sınırını belirler ve şirketler bu düzeyleri tutturmaya
çalışır. Karbon ticareti salınımlarını indirgemiş şirketlerin karbon
kredisi almasına ve beklenen düzeye erişememiş şirketlere yedek kredi
satabilmesine imkan sağlar. Bu heyecan verici bir pazar oluşturmaktadır.
Komuta-kontrol yaklaşımının esnek olmayışının yerine konabilecek yerel
yenilikleri teşvik eden bir çok anlayış vardır. 21.yüzyılın çalkantılı
döneminde ilerlerken hantal ve merkezi bürokrasinin bizi yavaşlatmasını
istemeyiz. İyi bir eğitimden geçerek kontrolü kendimiz sağlamak isteriz.
Hayatta kalmamızın tek yolu budur. Merkezi denetimden yerel denetime geçilmesi
çok sayıda katılımcının eğitilerek gidişatın nasıl kontrol edileceğini öğrenmesi
anlamına gelir. Karmaşanın ve değişimin artması insanlığın önündeki iki önemli
devinim eğilimidir. Böylesine bir dünyada merkezi yönetim giderek işe yaramaz
hale gelmektedir. Yeterli beceri ve insiyatife sahip yerel birimlerin karar
alıp uygulayabileceği ortamların tasarlanması gerekmektedir. Elbette ki yerele
odaklanırken büyük tabloyu gözden kaçırmamak gerekir. Büyük çaplı sorunların
merkezi olarak anlaşılması şarttır. Bununla ilgili stratejik planlama
yapılmalı ve bunu dağıtılmış insiyatif uygulamaya koymalıdır. Hükümetler
ulaşılacak hedefleri belirleyip ödüller koyabilir. Ancak hedeflere genelde
kendi insiyatifini kullanan şahıslar veya rekabetçi şirketler ulaşmaktadır.
Karmaşık ve uyum sağlayan sistemlerde birçok değişiklik şekli sistemin
genelini çok az etkiler fakat bazı değişimler ise genel davranışı kökten dönüştürebilme
gücüne sahiptir. Bu durum daha önce değindiğimiz manivela etkileriyle ilişkilidir.
Doğru manivela etkisini bulmak mucizeler yaratabilir. En güçlü ve en çok işe
yarayacak olanların açıkça görülmediğini akıldan çıkarmamak gerekir.
Üretkenlik ve verimliliğe dayalı ekonomik
gelişme Sanayi Devrimi’nden beri işgücü verimliliğine bağlıdır. Refah artışı doğal
kaynak tüketiminin artmasıyla ilişkilendirilmiştir. 21.yy’ın farklı olma nedeni
ise artık ihtiyacımız olan doğal kaynakların giderek azalmasıdır. Bu yüzden
ekonominin bu kaynakları daha etkin bir şekilde kullanması şart olmuştur.
Gelecek için bu hayati önem taşır. Kaynak verimliliğinin de mutlaka hesaba
katılması gerekmektedir. Kaynak verimliliğine uygun ölçütler belirlenip gelişme
için hedefler konmalı ve kararlar alınmalıdır. Sanayi Devrimi işgücü verimliliğini
arttırmaya odaklanmış olduğu için kaynak verimliliği düşüktür. Yağmur suyu
lağıma karışıp boşa akıp gider; birçok kaynak benzer şekilde heba olur.
Kaynak kullanımını yarı yarıya azaltarak refahı iki katına çıkarmanın yollarını
araştıran Amory Lovins’e göre yeni teknolojiler kullanılmasından öte
nakliyeden, lojistiğe birçok alanda daha etkin kullanım sayesinde kaynak
verimliliğini arttırmak mümkündür. Önerdiği yeni düzenlemede bina izolasyonu,
nakliye ve atık tasfiyesi çok daha verimli bir biçime sokularak dört katına
kadar verim elde edilebilir. Nakliye verimliliğini arttırmak için tırların mal
götürdüğü yerden hiçbir zaman boş dönmemesi inanılmaz boyutta verimlilik
artışı sağlar. Ayrıca internet varken bunların ayarlanması çok kolaydır.
Üretimde atıkları indirgemek ve yeniden dönüştürülebilir malzeme kullanmak gibi
kaynak verimliliğini arttırıcı yeni düzenlemeler yeni bir sanayi devrimi başlatacaktır.
Ekolojik binaların en önemli özelliği kışın sıcak yazın serin olmalarıdır.
Yeraltındaki ısı değişiminden yararlanarak, termal enerji kullanarak, ısı
yalıtımıyla enerji tasarrufu mümkündür. Gereksiz yere kaynak tüketip çevreye
zarar veren klima kullanımının yüzyılın ortasına kadar artarak süreceği tahmin
edilmektedir. Çin ve Hindistan’da fazla enerji harcamadan serinleme yöntemleri
üzerine uğraş verilmektedir. Kaynak tasarrufu sağlayacak pratik zeka
Amerikan yaşam tarzını karşılayamayacak ülkelerdeki genç beyinlerden
çıkacaktır.
Yeni tekonolojiyle birlikte insanlığın on kat daha fazla gelişme fırsatı
yakalayabileceğini kaydeden araştırmalara göre bu gidişle kaynak kullanımını
yarıya indirmek yeterli olmayacaktır. Çoğu kaynak için kullanımı çeyreğine
indirgemek gerekmektedir. En önemlisi de devlet politikalarının, sübvansiyon ve
vergi yapılanmalarının önemli ölçüde değişmesi gerekir. Ayrıca Dünya Bankası,
Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumların da yeniden yapılanması faydalı olacaktır.
Kuruluşların kaynakların küresel anlamda uzun vadeli kullanımı için finansal
açıdan teşvik olmaları esastır. Kaynak verimliliğini arttırıcı süreçler iş dünyası
açısından yepyeni fırsatlar yaratacaktır. Birçok Avrupa ülkesi kaynak
kullanımını indirgeyerek on kat gelişmeyi stratejik anlamda benimseyerek küçük
ve orta ölçekli işletmelere ekolojik açıdan akıllı ürünlerin tasarlanması
yönünde bilgilendirme kampanyaları hazırlamaktadır. Ne yazık ki şu anda
tüm dünyada devlet düzenlemelerinin çoğu kaynak verimliliğinin tersini teşvik
etmektedir. Ormanları kesenlere vergi indirimi uygulanmaktadır. Tarım
ilaçlarının aşırı kullanımı için sübvansiyonlar verilmektedir. Elektrik, doğalgaz
ve su tedarikçi şirketleri kullanılan değil boşa harcanan kaynaklar
üzerinden para kazanmaktadır. Hâlbuki eko-refahla örtüşen istidada ulaşmamızı
sağlayacak olan geleceğin gelişmiş dünyası günümüz hükümetlerinin
düzenlemelerinin ortadan kalkacağı bir düzen gerektirir. İngiltere’de
Viktorya döneminde buhar makinesinden elektriğe geçişte olduğu gibi 21.yy da
yekpare merkezi tesislerin geride bırakıldığı, müşterilerin bilgi-insiyatif
iletişim ağları sayesinde etkin bir biçimde hizmet aldığı bir döneme geçiş olacaktır.
Birbirinden bağımsız ve aşırı yararlı koşullar kalkınmayı sağlayabilir. 21.yy
Dönüşümüyle ilgili heyecan ve girişimcilik gelişmekte olan ülkelerin gençliğinde
giderek artan öfke ve tedirginliğin alternatifi olabilir. Batı dünyası
demokrasi ve açık pazarları teşvik ederken gençlerin fikirlerini hayata
geçirmelerine destek olmaları, ufak bir kafeteryadan küçük bir yazılım şirketine
kadar açmak istedikleri işletmelere sermaye sağlamaları gerekmektedir. Bu Gelişmekte
olan ve Üçüncü Dünya ülkelerinde büyük bir atılım yaşanmasını sağlar. Dağıtılmış insiyatif
yaygınlaşacaktır ve küresel hale gelmelidir. Dönüşüm neslinin 21.yy’ın anlamını
kavrayacak şekilde eğitilmesi ve enerji ve heveslerini 21.yy Dönüşümünü sağlamaya
yönlendirmeleri gerekir.
ŞİRKETLERİN HAYATİ ROLÜ: Şirketler büyük ya da küçük olsun işleri
yoluna koymada en etkin örgütlerdir. Hedef koyan devletlerdir ancak
uygulamaya geçen şirketlerdir. Günümüzdeki yanlış gidişatı düzeltmek
için çok para gerekmektedir. Bu paranın büyük kısmının kar getiren kurumsal fırsatlardan
gelmesi muhtemeldir. İklim değişikliğini azaltmak için yeni tip arabalar,
yeni enerji ve inşaat yöntemleri gibi. Şirketlerin dünya işleriyle daha
çok ilgilenmesini, sorumluluk üstlenmesini ve bahsettiğimiz küresel sorunlara
çözüm getirecek yöntemler bulmasının sağlanması hayati önem taşımaktadır. Çünkü
günümüzde Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşları manipüle
etmeyi çok iyi beceren şirketler bu kuruluşların küresel
gereksinimlerden ziyade kurumsal gereksinimleri desteklemeye meyillenmesine
neden olmaktadır. Şirketler dünyanın başka bir yerinde kazandıkları parayı
kendi ülkelerine taşır ve bunlar genelde zaten zengin ülkelerdir. Yoksul
ülkelere yapılan yardımlar çok yetersizdir. Oysa ki çok uluslu şirketlerden
aldıkları yatırımlar yüksektir. Dünyanın en büyük 500 şirketi yurtdışına
yapılan dünya yatırımlarının %90’ına eşdeğerdir. Aslında hükümetlerin yoksul
ülkelere yaptığı yardımların kat kat fazlası bu ülkelerin ihraç malı satmasıyla
elde edilebilir. Bu yüzden zengin ülkelerin diğer ülkelerin ticaretlerini geliştirmesini
desteklemek yapacakları en doğru şeydir. En büyük 200 şirket dünyanın
GSYİH’sının %30’unu oluşturur. Fakat istihdam ettikleri insan sayısı 19
milyondur. Hindistan’da teknoloji sektörü gelişmektedir ama 1.1 milyar nüfuslu
ülkede sektör tarfından istihdam edilenler sadece 2 milyon kişidir. Toplumda
büyük planlama gerektiren işlevler devletlerden şirketlere kaymaktadır.
Küresel şirketlerin en iyileri dünya vatandaşlarının isteğine göre değil
küresel kazancı azami derecede arttıran sağlam mekanizmalarla hareket eden
küresel örgütlere dönüşmektedir. Gizli stratejileri olabilir. Toplu olarak
büyük finansal güce sahip olan ancak demokratik olmayan organizmalara dönüşmektedirler.
Örneğin petrol endüstrisi birkaç ülke dışında dünyadaki tüm ülkelerden daha
büyüktür. Aslında kurumsal kazancın ülkelerin GSYİH’yla karşılaştırılması yanlıştır.
General Motors’un kazancı Danimarka’nın GSYİH’sından büyüktür ama GM’de çalışanların
sayısı ve maaş toplamı Danimarka’daki işçilerden ve maaşlarının
toplamından çok daha azdır. Şirketlerin gücüyle devletlerin gücünü karşılaştırmak
da yanlış olur. Kurumsal şirketler kar, büyüme, devamlılık, rekabet
ve küresel yönetimle ilgili karmaşık sorunlarla meşgul olur. Hükümetin mücadele
ettiği sosyal ve kültürel konularda, eğitim, sosyal sağlık, güvenlik, savunma
ve ekonomi dışı alanlarla anlamlı bir şekilde uğraşamayacak kadar meşguldürler.
Fakat gelişmiş ekonomilerde kurumsal şirketler insanların hayatında
hükümetlerden daha etkili hale gelmiştir. Mal tedarikçisi ve istihdam sağlayan
kurum şirketlerdir ve nereye fabrika, mağaza, eğitim-araştırma merkezi
açacaklarına kendileri karar verir. Beyin göçüne neden olabilir, yönetim kurulu
kararıyla bir ülkedeki tüm faaliyeti durdurmayı seçebilirler. Şirketler
maliyeti düşürmek, yeni teknoloji üretmeye çabalar. Rekabeti etkin kılmak için
bağımsız denetleme ve şirketi mali durumu ile ilgili bilgilerin
satılmasını önleyici düzenlemelerin yanında tröst kurmayı önleyici yasalar ve iş yapılan
alana uygun kurallar gerekir. Şirketlerin fazlasıyla güçlenmesine karşı
duyulan endişenin tekelciliğin engellenmesi üzerine yoğunlaşması gerekmektedir.
Küreselleşme tekelleşme tehditini indirgemektedir çünkü dünyanın bambaşka bir
ucundan yeni fikirler çıkabilir. Rekabet bir anlamda şirketlerin tetikte
olmasını sağlar. Çok sayıda şirket müşteri memnuniyeti için uğraşır. İyiler
büyür, kötüler eriyip gider. Şirketler rekabet dürtüsüyle çalışmaya devam
ederken genelde rekabetçi olmayan devlet yapıları verimliliği düşük şekilde
hareket eder. Bahsedilen küresel sorunların çözümü için devlet, şirketler
ve toplum açısından kurumsal engellerin ortadan kaldırılması gerekmektedir.
Üniversitelerin iyi öğrencileri bünyesine çekmeye çalışması gibi kar amacı
gütmeyen bir rekabet anlayışının geçerli hale gelmesi gerekir. Başarının ölçümü
için çoklu kriterler yaratılabilir. İyi işlemeyen şirketlerin etkisi
azaltılabilir. Mükemmel olmak için yapılan rekabet çok enteresan sonuçlar doğurabilir.
Müşteriler ve yatırımcılar paralarını doğru davranışlar sergileyen şirketlere
vermeyi seçecektir.
Şu anda bile kurumsal şirketlerin sürdürülebilir kalkınma ve çevreyi
koruma açısından değerlendirilmeye başladığını görmekteyiz. 60’lı 70’li
yılların çiçek çocukları meslek hayatlarında büyük paralar kazanıp orta yaşlı işadamları
olduklarında borsada hisse almaya başladılar ve tek düşündükleri çevreyi kirletmeye
insan sağlığına zarar vermeyen şirketlere yatırım yapmak oldu. Dolayısıyla
1990’dan itibaren yeni fonlar ortaya çıkmaya başladı. Sosyal Sorumluluk
Yatırımları ortalama fonlardan daha fazla değer kazanmaya başlayınca Wall
Street’in genel bakışı değişti. Bu fonlara yapılan yatırım 1999’da 3 trilyon
doları bulurken 2003 yılında ABD’de 200 sosyal sorumluluk yatırımı gerçekleşti.
90’ların başında, ekolojik etkinlik üzerine yoğunlaşan Dünya Sürdürülebilir
Kalkınma İş Konseyi WBCSD küresel piyasa liderleri şirketlerden
48 CEO’nun üyeliğiyle İsviçreli milyarder Stephan Schmidheiny tarafından
kuruldu. Sürdürülebilir kalkınmaya yönelik değişimi sağlayacak idari beceri ve
liderlik kabiliyetini ve ekolojik, yenilikçi ve sorumluluk sahibi girişimciliği
teşvik amacı güden konsey bu yönde çalışmalar yayınlamakta ve iş dünyasındaki
etkisini giderek arttırmakta. Örneğin 2006 yılında General Electric firması,
dünya çapındaki tüm şirket yöneticilerinin, şirketin gezegen
üzerindeki etkisinden de sorumlu tutulacaklarına dair bir bildirge yayınlamıştır.
Bu kökten bir değişimin başlangıcı olabilir. Şirketlerin çevreye ve
kültüre duyarlılık açısından sorumluluk almaları gerekmektedir. İş dünyasının
çevreye olan etkisi muazzamdır ve genel tutumunu etkileyecek yollar
bulunmalıdır. Şirketlerin karbon salınımı, çevreye verdikleri zararların
ölçülmesine ve sınırlandırılmasına yönelik uygulamalar gerektirir. Uygun
ölçümler ve raporlamalar yapıldığı takdirde
yatırımcılar paralarını nereye koyacaklarına gezegene verilen zararı gözönünde
bulundurarak karar verebilir. Şirketler hissedarlarına göre tepki verdiğinden
borsa değerleri ve pazar sermayelerinin etkilenmemesi için işletmeler çevre
dostu davranmak zorunda kalacaktır. Şirketin itibarı yönetimin kritik
esaslarından biri olacaktır. Yatırımcıların 21.yy sorunlarının çözümüne destek
olan firmalara yatırım yapabilmesinin sağlanması potansiyel bir manivela
etkisidir. Özel sektör 21.yy Dönüşümünün lokomotiflerinden olacak gibi
görünmektedir. Trilyonlarca dolar değerinde mal ve hizmet üretilmesi
gerekecektir. İş dünyasının çevreye karşı doğru davranmasını sağlayacak
mekanizmaların oluşturulması gereklidir ve bu mümkündür.
KÜLTÜR ÇATIŞMASI
Dünya üzerinde birbirinden farklı kültürler vardır ve şimdi kültürel
karşılaşmalar tarihte herhangi bir çağda olduğundan çok daha sık ve heryerde yaşanmaktadır.
Küresel ticaret, sinema-televizyon ve internet seks ve şiddet üzerine
rekabet etmektedir. Tamamen zıt kültürler karşı karşıya gelmektedir. Bir yandan
da bu karşılaşma gezegeni tehdit etmektedir. Yoğun değişim baskısı altındaki
kültürler köktendinci kültürlerin değişime direnciyle karşılaşmaktadır. İnsanlar
yavaş yavaş kültürel bariyer olarak değerlendirilen unsurların
arasında şeffaflık olması fikrine alışacaktır. Dünyanın küresel bir köye
dönüştüğü inancı çok yanlıştır. Çünkü ufak bir köyde herkes aynı ortak kültürü
paylaşır. Oysa küreselleşmeyle çok sayıda zıt kültür yan yana var olmak
durumundadır. Bu durum Marakeş’te güneşlenen üstsüz Avrupalı kadınların yan
taraftaki caminin minaresinden ezan okuyan müezzinin görüş alanına
girmesine benzer. Sonuçta dünya çapında internet kullanımının herkesin inanç
sisteminin aynı olmasını sağlamaz. İnsanlar global medya sayesinde yakınlaştıkça
ne kadar farklı olduklarını fark eder. Hâlbuki medya aslında ilişkiyi
bozmaktadır çünkü kurulan ilişki birebir, aklıselim karşılıklı diyalogdan oluşan
bir ilişki değildir. Hollywood filmleri veya reklamlar üzerindendir. Aslına
bakılırsa İslam ülkelerinde yaşayan kadınların Batılı kadınlar ve erkekler
hakkındaki görüşleri, satışlarını arttırmak için cinselliği kullanan şatafatlı
dergilerde gördükleriyle sınırlıdır. Farklı fikirlerin bir arada olması ve
görünür hale gelmesi artarak devam edecektir. Her şeye meydan okunan, her şeyin
yeniden icat edildiği bir çağdayız. Sömürgeci devlet başkanları devrildi, Mao
döneminde devlet tekelinde olan Çin ekonomisi çok ortaklı atılımlara
yöneldi, İslam dünyasında kadınlar haklarını aramaya başladı; Batı
dünyasında kadınlar erkekler gibi üst düzey yönetici olmak için kolları sıvadı.
Batılı tüketim anlayışı ve popüler kültür giderek yaygınlaştığı halde
toplumların temel inançlarında çok az değişiklik vardır. Özgürlüğe alışık
olmayan insanlara özgürlük zor gelir, çünkü ne yapacaklarının söylenmesini
isterler. Ne yapacaklarını söyleyen biri yoksa kafaları karışır ve tuhaf
fikirler geliştirme olasılıkları artar. Sonuçta kültür farkları aşılacaktır
fakat o zamana kadar karşıt fikirler birbirini harekete geçirdiği gibi düşmanlık
da yaratacaktır.
Önümüzdeki dönem, dinler ve kültürler arası çatışmaların artacağı en zorlu
dönemdir. Ne yazık ki bazı fanatikler dinlerinin şiddeti ve katletmeyi bağışladığını
sanmaktadır. Aynı hatayı Hristiyanlar İspanyol Engizisyonu döneminde yapmıştır.
Ayrımcılığın aşılabilmesi için insanların eğitilmesi, farklı uygarlıklar
hakkında bilgilendirilmesi gereklidir. Batı uygarlığını Karanlık Çağ’dan
çıkaran Araplardan gelen bilgidir. İslam dünyasının da bir Rönesans
geçirmesi mümkün olabilir. Katar emiri eşiyle birlikte çokuluslu bir üniversite
kampüsü kurarak bilimsel eğitim verilmesini sağlamıştır. Bu Batı dünyasını hor
gören ve kültürel yozlaşma yarattığını düşünen muhafazakâr İslam toplumu
bakışıyla örtüşmemektedir. Küresel bütünleşmeyi sağlayacak bir eğitim anlayışının
benimsenmesi gerekir. Toplumlara özellikle gençlere farklı kültürlerin birlikte
var olabileceği aşılanmalıdır. Her ülkede eğitimin temeli önce evrensellik
olmalı; ardından farklı dünya kültürleri ve yerel kültürler öğretilmelidir. İnsanları
ayıran özelliklerin değil birleştiren şeylerin vurgulanması gerekmektedir.
Eğitimin tek taraflı olmaması ve gençlere şovenizmin yanlış olduğu ve
farklı dinlere karşı kışkırtıcı olmamaları öğretilmelidir. Dünyanın hem biyoçeşitliliğe
hem de kültürel çeşitliliğe ihtiyacı vardır. Çatışmaya düşen ulusların
barış çözümleri bulmasını sağlamak ve tüm kültürler, uluslar ve
medeniyetler arasında ortak değerler yaratılması gerekmektedir. Nükleer ve biyolojik
silahların olduğu bir dünyada artık dinler arası bir savaşı kışkırtabilecek
unsurların ortadan kaldırılması gereklidir ve bu ancak eğitimle mümkündür.
Zorluk medeniyetler arasında terörizme karşı savaşın olmasını engellemeye
yetecek karşılıklı anlayışı geliştirmektedir. Dünyada başarılı ülkelerin
yarattığı kirlilik ve iklim değişiminin zorluklarıyla başarısız ülkeler de
yüzleşmek zorunda kalacaktır. Bu da aralarında yoğun bir gerilim
oluşmasını sağlayacaktır. Bu gerilimin azalması için özellikle çocukların ve
gençlerin eğitilmesi gerekir. Çokkültürlü hoşgörü ve saygının benimsetilmesi, eğitimin
dünya vatandaşları yaratması sağlanmalıdır. Kültürler ve medeniyetler arası
nefreti yoketmek için farklı kültürlerin sanat, edebiyat, tiyatro, sinema ve diğer
kaynaklarının tanıtılması, küresel anlamda paylaşılması gerekir. Ortak
çıkarlara yönelik ortak ilkeler belirleyebilirsek kültürel çeşitliliği
koruyarak barış içinde yaşayabiliriz. 2050’ye gelindiğinde insanlar artık
farklı kültürlere alışmış olacak ve nükleer ve biyolojik silahların olduğu
21.yy’da çarpışmanın iyi bir fikir olmadığını gayet iyi anlamış olacaklar.
En önemlisi de dinler arası düşmanlığı önlemek çünkü kültürel karşılaşmaların
hala şaşırtıcı ve alışılmamış olduğu, terörist saldırıların devam
ettiği yakın dönemde insanlığın sonunu getirebilecek herhangi bir savaşı göze
alamayız. Ulvi peygamberlerin öğretileri adına başlatılan bir savaşın
yeryüzünden insan uygarlığını silmesi insanlık tarihindeki en büyük tezat olur.
Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında saygı ve kültürlerarası diyalog oluşturacak
eğitimi vermek için yeterince uğraşırsak kendi elimizle getirdiğimiz felaketi
önleyebiliriz.
21.yy’da güvenlik iyice arttırılacak hatta teröristlerden korunmak için
büyük şehirlerde iş dünyası ve turistler için güvenlik koridorları
oluşturulacak. Fakat dünyanın çoğu güvenli alanların dışında kalacaktır. Doğal
kaynaklar ciddi oranlarda azalıp talep arttıkça gerginlik de artacaktır.
Terörist örgütler yoksul ülkelerin refah içinde modern hayatlar süren uluslara
olan hıncını körükleyerek bundan beslenecektir. Teröristlerden korunmak için
alınan önlemler özel hayatı sekteye uğratabilir bu yüzden kanunların
mahremiyete saygılı bir biçimde oluşturulması gerekmektedir. Derinlikli bir
savunma için aşağıdaki aşamalar elzemdir:
¾    Terörist olma nedenleri ortadan kaldırılmalıdır.
¾    Uluslararası istihbarat ajanslarınca işbirliği içinde
potansiyel teröristleri ve yasadışı örgütleri destekleyen para akışı
durdurulmalıdır.
¾    Tehlikeli teknolojilerin teröristlerin eline geçme
ihtimali tamamen ortadan kaldırılmalıdır. Bunlara nükleer silah yapımında
kullanılan uranyum ve biyojik silah olarak kullanılabilecek çiçek virüsü gibi
patojenler dahildir.
¾    Ulusal düzeyde sınırların, limanların, havaalanlarının
güvenlikli hale getirilmesi ve esaslı denetlemelerle patlayıcı maddelerin taşınması
zorlaştırılmalıdır.
¾    Elektronik gözetleme aracılığıyla şüpheliler
tespit edilerek eylem olmadan önlem alınmalıdır.
¾    Herhangi bir saldırıya yönelik olarak tıbbi yardım ve
kan ünitelerinin sürekli hazır edilmesi ve acil durumda mümkün olduğunca fazla
insanın hayatını kurtaracak şekilde hazırlıklı olunması gerekir.
¾    Herhangi bir saldırı durumunda uluslararası istihbarat
paylaşımına gidilerek suçlular ve yandaşlarının izi sürülmelidir.
Savunma hedeflerinden ilki en zorlayıcı olanıdır. El Kaide gibi ciddi
terörist örgütleri internette yeni üye toplamak için çağrı yapmaktadır.
Irak’ta, İsrail’de Müslümanlara yapılan zulmü gösteren video kayıtlarıyla
internetten ulaşılabilen Usame bin Ladin’in söylemi genç Müslümanları etkisi
altına alacak kadar ikna edicidir. Allah’ın İslam’ın aşağılanmasına son
vermeleri için onları yardıma çağırdığını belirtmektedir. Teknoloji ilerledikçe
potansiyel gönüllülerin de sayısı artacaktır. Gençlerin terörist olmayı;
radikal Müslümanların Batı dünyasına saldırmayı isteme sebeplerinin ortadan
kaldırılması gerekmektedir. Dünya gençliği, Amerika ve Batı dünyasını yaşamda
fırsatlar sunan, girişimciliği destekleyen, eğitim imkanları, mikro-krediler ve
risk sermayesi sağlayanlar olarak algılamalıdır. Bunun için de Amerika ve diğer
zengin ülkeler dünyanın geri kalanının kalkınması için büyük çaba harcamalı ve
felaket zamanında yeterli miktarda insani yardım ve finansal desteği
esirgememelidir. Raporlar ulusal/yerel terör olaylarının uluslararası terör
olaylarından çok daha fazla sayıda olduğunu göstermektedir. Terörizmi oluşturanın
yoksulluk olduğu düşünülse de en yoksul ülkelerde teröre rastlanmaz. Politik
özgürlüğün üst düzeyde olduğu toplumlarda ise terör düzeyi düşüktür. Aslında
terörizm değişimin olası görüldüğü yerlerde ortaya çıkmaktadır. Demokrasiye
geçiş dönemi tehlikeli bir dönem olabilir. Despot rejimlerden demokrasiye
geçildiği zamanlarda terör olaylarının iyice azdığı bir gerçektir. Nükleer
terörizmin önüne geçmek için teröristlerin uranyum gibi maddeleri çalmaları,
karaborsa veya örgüte sempati duyan bir devletin yardımıyla ele geçirmeleri
engellenmelidir. Biyolojik terörizm olasılığını azaltmak için tüm devletlerin
ortak hareket ederek yaptırımı yüksek bir anlaşma imzalaması ve bulaşıcı bir salgının havada tespit edilmesini sağlayan aygıtların
küresel olarak kullanılması için çaba göstermesi şarttır.
21.yy ilerledikçe bilgisayarlar, gözetleme aygıtları, sensörler etrafımızı
saracaktır. İnsan zekası ve bilgisayar zekası olası saldırıları önlemek
üzere birlikte çalışacaktır. Çipli pasaportlar, pasaport yerine geçen güvenlik
bilezikleri vs. gibi aygıtlar vatandaşların aynı anda her yerden izlenebilmesine
imkan verecektir. Mahremiyetin korunabilmesi için kanunların şimdiden başlanarak
uygun şekilde düzenlenmesi gerekmektedir.
SENARYOLAR
Geleceğin neler getirebileceğini görmek için belli başlı birkaç senaryo
planlamasına ihtiyacımız var. Bunu yapabilmek için de öncelikle dünya
ülkelerini ayıran kategorileri yeniden tanımlamak gerektiğine inanıyorum.
Birinci Dünya: Batılı ülkeler, Japonya, Yeni Zelanda ve
Avustralya gibi sanayileşmiş zengin uluslar. Doğum
oranlarının çok düşük olduğu bu ülkelerin toplam nüfusu1 milyar civarında.
İkinci Dünya: Birinci Dünya seviyesine erişmek için coşkuyla ve
gayretle uğraşan uluslar. En büyük örnekleri Çin ve Hindistan.
Zenginleştikçe yaşam tarzları Batıdan farklı olabilecek bu ülkelerin nüfusu 3 milyar
civarında.
Üçüncü Dünya: Çoktandır Üçüncü Dünya ülkeleri olarak adlandırılan
gelişmekte olan ülkeler. Yüzyıl ortasında toplam nüfusları 3
milyara ulaşabilir.
Dördüncü Dünya: Kalkınma merdiveninin ilk basamağına gelmeleri bile
imkânsız görünen yoksul ve yoksun ülkeler. Yüzyıl ortasına kadar
nüfusları 2 milyarı bulabilir.
1.Senaryo – Amerika Kalesi: Amerika’nın tek mantıklı politikası gelecek
ne getirirse getirsin kendini emniyete almaktır. Dünyanın en güçlü
ülkesi olduklarını ileri süren Amerikan Ulusal Savunma Stratejisi bu şekilde
kalmaya niyetli olduklarının da altını çizer. Küresel liderliği sayesinde
küresel hakimiyet ve güvenliği sağlaması gerektiğini vurgular. Yapılan
açıklamalarda tarihsel öncü rolünü üstlenerek demokratik yönetim, ifade ve düşünce
özgürlüğü, serbest ticaret, insan hakları ve ekonomik iyileşmeyi yaygınlaştırmayı
hedeflediği belirtilmiştir. Amerikan devleti savunmasını meydan okunamayacak
hale getirmeye çalışmaktadır. Serbest piyasa ve serbest ticaret sayesinde
küresel ekonomik gelişme yaşanacağını dolayısıyla da demokratik ve bolluğa kavuşan
ülkelerin savaşma olasılığının düşeceğini ileri sürmektedir. Eskiden orduların
elinde olan silahlara şimdi terörist bir grubun ya da bir manyağın ulaşabilmesi
mümkündür. Küresel gerginlik arttıkça bu ihtimal de artacaktır. ABD’nin Kyoto
Protokolünü, mayınlarla, denizlerle, nükleer silahlarla ilgili birçok önemli
uluslararası anlaşmayı imzalamaması Amerika Kalesi anlayışının ABD’nin tek başına
ilerlemeye hazır olduğunu göstermektedir.
2.Senaryo – Güçlü Uluslar Kulubü: Amerika’nın dünya üzerindeki hakimiyeti
eski Roma veya Britanya İmparatorluğundaki kadar uzun vadeli
olmayacaktır. Hızla gelişen Çin etkisini arttırmaktadır. 20 yıl sonra
Hindistan’ın nüfusu Çin’i geçecek ve GSYİH’sı süratle yükselecektir. Diğer
ülkelerin Amerikan Kalesi’ne karşı koymaları kaçınılmazdır. Çin Kalesi, Avrupa
Kalesi, Hindistan Kalesi ve Japon Kalesi de oluşabilir. Hepsi de enerjik
ticaret ortakları olacaktır. Gelecekteki silahlar çok korkunç olacağından bu
kale ülkeleri, birbiriyle savaşa girmekten kaçınmaları gerektiğinin farkında
olarak istihbarat paylaşacak ve karşılıklı olarak terörizm tehditinden
kendilerini koruyacaktır. Siyasetçiler, fayda-maliyet hesabı yapınca herhangi
bir nükleer veya biyolojik savaşa değecek politik bir neden olamayacağının
farkına varacaktır. Savaşın engellenmesi başlıca akademik alanlardan biri
haline gelecektir. Amerikan Kalesi senaryosundaki gibi Güçlü Uluslar Klubü de
iyi savunulan, kendi kendine yetebilen durumda ve refah içinde olacağından
gelecekte ne olursa olsun kendilerini korumayı garantilemiş olacaklardır.
11 Eylül’den sonra terörizme karşı birleşen devletler Irak Savaşı’yla ayrı düşmüştür.
Eninde sonunda olma ihtimali yüksek olan kitle imha silahlarıyla yapılacak bir
terör saldırısından sonra yaşanacak travma güçlü ulusların güçlerini birleştirip
bir daha böyle bir facia yaşanmamasını sağlamak adına yoğun gayret
göstermelerine neden olacaktır. Güçlü Uluslar Kulübüne üye ülkeler Birinci
ve İkinci Dünya ülkelerini kapsayabilir. Gelişmiş teknolojiyle
birbirlerine bağlı bilgisayar sistemleriyle işleyeceklerdir. Mesela Brezilya ve
Meksika gibi sanayileşmiş Üçüncü Dünya ülkeleri kulübe katılmak için yarışacaktır. İyimser
bir senaryoda kulubün üye ülkelerinin nüfusu 4 milyarı geçebilir. Fakir
ülkelere bugün olduğu gibi ufak miktarda yardım yapmaya devam edebilirler. Şu
anda Çin’in Afrika’ya yardım gönderdiğini düşünmek çok
güçtür ancak zaman değişmektedir. Tıpkı bugünkü gibi yoksul ülkelerdeki vahim
durumun kendilerini ilgilendirmediğini söyleyenler çıkacaktır. Ya da bazıları
fakirlik sorununun çözümsüzlüğüne inanmış olacaktır. Fakir ülkelerdeki
nüfus artışı nedeniyle yardımı haketmediklerini düşünüp az da olsa yapılan
yardımlara öfkelenenler olacaktır. Öncelikle bunun bir insanlık sorunu olduğu
bilincine varılması ve birileri aşırı tükettiği için başka birilerinin aç kaldığının
idrak edilmesi gereklidir.
3.Senaryo- Triaj: Hastanelerde yeterli sayıda yatak olmadığında iyileşme
ihtimali yüksek olan hastalara öncelik tanınır. Uluslar için böyle
bir terim alenen kullanılmasa da gidişat, zihniyet değişmedikçe benzer bir
sistemin geçerli olabileceğini işaret etmektedir. Kasıtlı olarak hazırlanmış bir
plan olmasa da uygulanmak zorunda kalıncağı bir gün gelebilir. 21.yy’ın ilk
yarısında dünya ekonomisi yedi kat büyüyebilir. Güçlü uluslar gıda fazlasını
alacak imkana sahip olsa da kıtlık ve talep artışı gıda fiyatlarını iki, üç
katına çıkaracaktır. Fakir insanların çoğu gecekondu mahallelerinde yaşamaktadır.
Dolayısıyla köylerde olduğu gibi kendi yiyeceklerini yetiştirme imkanları
olmadığından işlevini kaybetmiş devletlerinin merhametine kalmışlardır.
Zaten fakir ülkelerde tarım kapasitesi giderek düşmektedir. İklim değişikliği,
küresel ısınma ve su kaynaklarının tükenmesi gıda üretimini büyük çapta
azaltacaktır. Dolayısıyla kanyonun diğer tarafına hasar görmeden geçmiş olmamız
bazı devlet yetkililerine göre imkansız görünmektedir. Tüketim toplumu
küreselleştikçe beslenme alışkanlıkları da değişecek bu da kıtlığı
hızlandıracaktır. Eğer piyasaya bırakılırsa gıda fiyatları çok yükselir ve
açlık piyasa güçlerinin yan ürünü haline gelebilir. Bunu engellemek için
dünyanın veya Güçlü Ulusların gıda rezervi oluşturmak için yeterli parayı sağlamaları
gereklidir. Kalabalık ülkelerin kendi vatandaşlarını doyurmakta zorlanacakları
için bunu yapma imkanı yoktur. Çin ve Hindistan’ın toplam nüfusunun 20 yıl
içinde 2,6 milyarı bulacağı öngörülmektedir. Bu yüzden yoksul ülkeleri
umursamayabilirler. Şu anda sahip olduğumuz zenginlik ve teknoloji aşırı
fakirliği sona erdirmemizi sağlayacak imkanı vermektedir. Fakat yoksul ülkelere
maddi destek yanında idari açıdan gereken resmi kalkınma desteği verilmelidir.
Bazı fakir ülkelerdeki yönetim o kadar yozlaşmıştır ki amaçlanan hedeflere ulaşmak
çok zordur. Aslında planlar dürüstçe uygulanabilirse yoksul ülkelerde kalkınma
sağlamak mümkündür. Dünyaya zarar veren ve gittikçe kötüye giden bu durumu değiştirmek
için Birinci Dünya’nın GSYİH’sının %0,7’sini fakir ülkelere ayırması sorunu
çözecektir. Oysa günümüzde yapılan yardımlar %0,2’den azdır. Zengin ülkelerin
yoksullara yardım etmesi ahlaki açıdan sorgulanabilecek bir konu değildir.
Yüzyıl ilerledikçe Dördüncü Dünya diye bir kategorinin kalmaması
hedeflenmelidir. Kapsamlı eğitim, düzgün tarım, gıda güvenliği, girişimcilik,
uluslararası ticaret imkanlarının oluşturulması ve ölü sermayenin diriltilmesi
zorunludur. Triaj senaryosunda aşırı fakir ülkelerin gözden çıkarılması
sözkonusu olabilir. Gelişmesi mümkün görünmeyenlere yapılan yardımlar
kesilebilir. Örneğin herhangi bir salgın hastalık durumunda yeterli miktarda aşı
üretilmesi imkansızdır ve bu teknolojiye sahip ülkeler gelişmiş ülkeler
olacaktır. Dördüncü Dünyanın halini değiştirmeye yönelik çabalar bugünkü kadar
yetersiz kalırsa kanyondan geçişte insanlığı kurtarma operasyonlarımız etkisini
kaybedecektir.
4. Senaryo – Sevecen Dünya: Güçlü Uluslar Kulubü ve çeşitli kale
ülkelerine dair senaryoların sorunu dünyanın yoksul ve cahil
bölgelerinin şiddete yönelmesine yol açacak olmalarıdır. Güçlü uluslar
kale gibi korunan yerlere dönüşüp giderek daha da zenginleştikçe dünyanın geri kalanında,
umutsuzca hayatlarını değiştirmek isteyen gençlerin sayıları, öfke ve hınçları
artacaktır. Cihat savunucuları Dördüncü Dünya’dan kendilerine pek çok yandaş çekecektir.
Yoksul ülkelerde İslamın aşırı uç görüşleri öğretilmekte ve yaygınlaşmaktadır.
Dünyayı kafirler ve müslümanlar olarak ayıran bu kesim ölümüne savaşmaya
hazırdır. 2045’e kadar güçlü ulusların nüfusu 4-5 milyarı bulacak bir o kadar
insan da bunun dışında kalmış olacaktır. Bu yüzden en iyi senaryo, eğitim
ve paylaşımla dünyanın sevecen bir hale dönüştürülmesi olacaktır. Birinci
Dünya’nın Dördüncü Dünyada yaşayan çocuk ve gençlere yeterli beslenme, düzenli
eğitim, sağlık, temiz içme suyu ve iş imkanı gibi temel ihtiyaçları sağlaması
gerekmektedir. “Tüm insanlar birdir” görüşü ve dünyanın birlik olması yönündeki
anlayış giderek taraftar kazanmaktadır. İnsanlığın acınacak halini
düzeltmek için yoksul ülkelere yapılan yardım 2-3 katına çıkarılabilir; eğitim
ve idari yöntemlere kolayca odaklanılabilir. Okur-yazarlık oranının arttırılması
gibi maliyeti düşük manivela etkilerinin yoksul ülkelerin kalkınmasında büyük
rol oynayacağı aşikardır. Sivil Toplum Örgütlerinin çalışmalarıyla birlikte
özel sektörün yoksul ülkelere kaydırabileceği yatırımlar ve sosyal sorumluluk
projeleri umut vaat etmektedir. Uganda-Japonya, Almanya-Namibya örneklerinde
olduğu gibi gelişmiş ülkelerle yoksul ülkeler
arasındaki ortaklıklar çok büyük yarar sağlamaktadır. Avrupalı ülkeler arasında
Afrikalı ortaklar edinme yönündeki rekabet hissi giderek artacaktır. Güçlü
uluslar daha da geliştikçe Dördüncü Dünya’yı kaderine terketmek ahlaki bir yara
haline dönüşecektir. Buna yolaçabilecek sebeplerden biri de insanların çoğunun
duygusuzlaşmasıdır. Tayland veya Arjantin gibi Üçüncü Dünya ülkelerine tatile
giden zenginler vardır ama kimsenin aklına turist olarak çok fakir bir ülkeye
mesela Angola’ya gitmek gelmez. Eğitimli insanlara yapılması gerekenin ne olduğunu
sorduğumuzda hemen hemen hepsi Sevecen Dünya senaryosunu seçecek ancak gerçekleşme
ihtimali açısından çok umutlu olmadıklarını söyleyecektir. Bana kalırsa
yüzyılın sonuna doğru sevecen bir dünyaya kavuşmuş olma olasılığımız var
ancak bu insanoğlu büyük çaplı kıtlıklara ve triaj tavrına dehşetli tepkiler
verdikten sonra mümkün olabilecek. En doğru senaryo önce felaketi bekleme
anlayışından vazgeçip hemen harekete geçerek insanlığı en iyiye taşıyacak aşamaları
keşfetmemiz olacaktır.
GELECEĞİN YÜKSELEN DEĞERLERİ ve BÜYÜK UYGARLIK
Kanyonun yarattığı travmalar nedeniyle insanlık dünyanın hassasiyetini
azaltmak gerektiğinin farkına varmış olacak ve 21.yy sorunlarıyla başa
çıkabilecek sağlam bir dünya yaratmayı becerebilirsek, bu asır gelecek
yüzyıllardaki büyük ve görkemli insanlık uygarlığına geçiş kapısı olacak.
Bugün sürekli artmakta olan ciddi sorunları görmezden geliyoruz. Kamuoyu
sorunlar hakkında yeterli bilgiye ve çözüm bilincine sahip değil. Teknoloji
ilerlemekte ama neye ihtiyacımız olduğunu bilen yok. Eski liderler eski
yöntemleri uygulamaya devam etmekte; içi geçmiş politikacılar geçerliğini
yitirmiş ideolojilere bağlılıklarını sürdürmekte ve bazı devlet
yöneticileri ülkelerini mahvetmekte. 20.yy’dan kalma çıkarlar ve maddi kazanç uğruna
değişime direnen iktidar sahipleriyle işadamları; yok yere verilen yanlış sübvansiyonlar,
sahte bilim ve idari yapıda yolsuzluk ve yozlaşma gibi olumsuzluklar bizi
insanlığın potansiyel olarak ulaşabileceği ileri medeniyet seviyesine yaklaştıramaz.
Modern toplumun sorunların farkına varıp tüm kaynaklarını çözüme odaklaması
gerekir. Hemen harekete geçip sera gazı artışını azaltmadığımız için iklim değişikliği
geri dönüşü olmayan bir hal alacak, güçlü fırtınalar ve ısı artışları meydana
gelecek, deniz seviyesi yükselecektir. Durum Birinci Dünya Ülkelerinde kontrol
edilebilecek derecede olsa da Bangladeş gibi gelişmemiş ülkeler feci
hasar görecektir. Dünya genelinde terörizm nedeniyle insanlar havayolunu tercih
etmemeye başlayacak, aileler görüntülü iletişim aygıtları kullanarak temasta
kalacak, yerel organik tarım ürünleri tercih edilecektir. Doğal kaynakları
koruyan bilgisayar insiyatifli sistemler kullanılmaya başlanacaktır.
Kanyon döneminin zorlukları ve teknolojileri tüm endüstrilerin yeniden
yapılanmasına yol açacaktır. Büyük çaplı yeni pazarlar doğacaktır.
¾    Otomotiv sektörü yakıt pillerine yoğunlaşacak ve
arabalar tamamen baştan tasarlanacak.
¾    Elektrik enerji endüstrisi yavaş yavaş günümüzün
kömür ve petrolle çalışan enerji santrallerini yerini alacak ve farklı türlerde
karbon olmayan birimlerin dağıtımı yapılacak.
¾    Nükleer enerji endüstrisi günümüzün ikinci nesil
enerji santrallerini devreden çıkarıp dördüncü nesil nükleer santraller kuracak
ve nükleer silahların nükleer enerjiden bütünüyle ayrılmasını garanti altına
alacak
¾    “Ekolojik” mimari yaşanılası, yazın serin, kışın sıcak
kalabilen, enerji etkinliği olan evler tasarlayacak.
¾    Şehirler çevreye uyumlu olarak planlanacak Trafiğe
kapalı geniş alanlar, yürüyüş yolları, parklar ve bahçelerle çevrili
kentlerde ulaşım doğrudan alışveriş ve eğlence merkezlerinin içine
girecek.
¾    Sağlık hizmetleri önleyici ve rejeneratif tıp üzerine
yoğunlaşacak. İnsanların ömrü uzayacak.
¾    İletişim endüstrisi fiber optik ve geniş bant
kablosuz yayınla yeniden yapılanacak
¾    Dünya istihbarat toplumu uyuşturucu kullanımı, kara
para aklama ve gelişmiş terörizmle savaşmak için küresel çaplı bilgisayar
donanımlı işbirliğine gitmek üzere yeniden keşfedilecek
¾    Farmakoloji endüstrisi insan geni bilincine erişmiş olacak
ve herkese farklı ilaç hazırlama yoluna gidilecek
¾    Eğlence sektörü maksimum
düzeyde kültürel çeşitliliğe imkan veren yeni teknolojilere sahip olacak ve
insanlar istedikleri ürünü yükleyebilecekler.
¾    Dünya çapında eğitim elektronik ve bilgisayar
donanımlı muazzam kütüphaneler sayesinde aktarılacak
¾    Gıda ve tarım-kimya endüstrileri bazı bölgelerde ciddi
su sıkıntısıyla biyoçeşitliliği tanıyan yeni bir döneme girecek.
¾    Tüm iş dünyası gerçek zamanlı küresel ticaret ağları,
süper zeki bilgisayarlar ve istisnai beceriye sahip insanlarla yeniden keşfedilecek
¾    Ekolojik refah özlemi kurumsal şirketlere
sınırsız miktarda yeni kazanç imkanı yaratacak.
21.yy birbirinden çok farklı yeni uygarlıkların ortaya çıkışına sahne
olacaktır. 20 yıl sonra insan uygarlığının hangi seviyede olmasını bugünden
sorgulamazsak geç kalmış oluruz. Farklı kültürlerin birbirlerini saygıyla
kabul edip barış içinde yaşaması için bilgelik ve yaratıcılık
gerekmektedir. 20.yy’daki dünya savaşları nedeniyle iyi insanlar kötü
yönetimlerle heba olduğunu unutmamak gerekir. Demokrasi, çocukların çalıştırılmasına
son verilmesi, kadın hakları, güvenli toplumlar yaratılmasına dair adımlar
atılmaya başlanmıştır ancak insan uygarlığını yükseltmek için çok daha
fazlasına ihtiyacımız vardır. İnsanlardaki potansiyelin ortaya çıkarılması
gerekmektedir. Ekonomiyi çevrenin altkümesi olarak gören ekonomi uzmanları
aslında tam tersinin doğru olduğunu kabul etmek zorundadır artık. Öncelikle
Batılı demokrasi ilkelerini Batılı davranışından ayırmamız gerekmektedir. Batı
toplumlarında yaşanan yozlaşmanın demokrasi ilkeleriyle ilişkili değil yanlış uygulama
ve politikalarla ilişkili olduğu unutulmamalıdır. Amerika kendi içinde
toplumsal bir hastalığa tutulmuşken dünyaya demokrasi, özgürlük ve serbest
piyasayı yaymaya çalışması büyük bir tezat oluşturmaktadır. Bu toplumsal
hastalığın iyileştirilmesi için zihniyetin değiştirilmesi gerekmektedir. Amerika’da
trafik kazaları, cinayet ve intihar başlıca ölüm nedenleridir. Gelişmiş ülkelerde
depresyon ve intihar artmıştır. İnsanlar zenginleştikçe sıkılma ve hayatı
anlamsız bulma eğilimleri artmıştır. Tüketim arttıkça stres de artmıştır.
Halbuki farklı ülkelere eğitim veya sağlık gönüllüsü olarak gidenler hayatı yaşamaya
değer ve anlamlı bulmaktadır. Önceleri teknolojinin daha çok boş zaman sağlayacağı
düşünülürken toplumun daha çok tüketmeyi seçmesi nedeniyle insanlar tahminlerin
çok daha ötesinde çalışmak zorunda kalmıştır. İşinden başka bir şey
düşünemeyen, hayattan zevk alamayan bireyler ortaya çıkmıştır. Bilimsel ve
teknolojik gelişmeleri insanların daha iyi hissetmeleri ve hayatı yaşamaya değer
kılmak için ne yapılması gerektiği sorgulanmalıdır. Kötü teknoloji insanı
saatlerce uğraştırıp zaman kaybettirebilir. Berbat televizyon programları karşısında
zamanımızı boşa harcayabiliriz. Fakat gelecekte bu değişecektir. Günümüzün
televizyonu gelecek kuşaklara işkence aleti gibi gelecek, insanoğlu en değerli şey
olan zamanı çok daha iyi değerlendirmeyi öğrenecektir. Gelecekte işlerin çoğunu
makineler yapacağına göre insanların kendilerini sanata, bilime, felsefeye,
spora yönelip ve işlerin rahat yürümesi için idari ve siyasi becerilere eğilmesi
mümkündür. Gelecek toplumunun boş zamanıyla ne yapılacağı hakkında eğitilmesi
gerekmektedir. Bu yönde verilecek eğitim yaşam kalitesini arttırmak için
mesleki eğitimden çok daha faydalı olacaktır. İnsanların kaliteli bir
hayat sürmesi ve sanatı takdir edebilmesi için iyi bir eğitim almış olması
gerekir. Tarihte daha önce de olduğu gibi (Rönesans İtalyası, Eski Yunan
gibi) insanlığın ileri medeniyet seviyesine ulaşacağı zamanların gelmesi
muhtemeldir. Teknoloji sayesinde bu kez ileri medeniyet seviyesinin küresel
anlamda yayılması ve sürekli olması da mümkündür.
Dijital uygarlık küresel olacak ve sürekli büyüyecektir. Yoğun miktarda
veri ve ürün bombardımanını makul kılmak için etkin kalite kontrol yöntemleri
oluşturulması gereklidir. Şu anda bile internette doğru bilgiye ulaşma
zorluğu ve sanal ortamın çer çöple dolu olması, gerekli önlem alınmazsa ileride
işin içinden çıkılamayacağının göstergesidir. Devamlı olarak bilgi ve ürünleri
rafine etme ve geliştirme süreci uygulanmalıdır. Yoksa insanlık ileri
medeniyete ulaşmak yerine aleladelik içinde boğulacaktır. Bilgisayar sistemleri
çoğalıp ucuzladıkça paylaşılan hizmetler de daha değerli olacaktır. İnternet
sayesinde eğitim imkanları dijital olarak aktarılabilecektir. Kitaplar baskı
masrafı olmaksızın dijital ortamda sınırsız sayıda insana ulaşabilecektir. Çok
sayıda veritabanı internet ortamında halka açık ve ücretsiz olarak
sunulmaktadır. Dünya sorunlarıyla başa çıkmasına yardımcı olacak birçok araçla
donatılılı bir hale dönüşmektedir. Örneğin dünya üzerindeki canlıların gen
haritalarının eklendiği bir veritabanı hazırlanmaktadır ve araştırmacılar ve
konuya meraklı olanlar için internette yayınlanacaktır. İlkokul
düzeyinde eğitimden uzmanlaşmış araştırma konularına kadar her türlü
bilgi, kalite kontrolü yapılmış bir şekilde İnternet ortamında
ulaşılabilir hale gelecektir. Süper zeki bilgi-işlem mekanizmaları olan gelişmiş bir
uygarlığın bilgisayar donanımlı iletişim ağı mümkün olan en iyi eğitim
modellerine sahip olmalıdır. Küresel olarak paylaşılan bu ortak bilgi ortamı
geleceğin büyük eserlerinden biri olacaktır. Gelecek kuşaklarca takdir edilecek
ve faydalanılacak büyük eser niteliğinde başka bir gelişme ise yapay zeka
kullanımının yaygınlaşması ve toplumu kökten değiştirmesi olacak. Yapay zekaya
yüklenen ve sürekli kendi kendini güncelleyen tıbbi bilgi sayesinde insan sağlığı
adına büyük aşamalar kaydedilecek. Sağlığımızı nasıl koruyacağımızı veya gerçek
insan doktora görünmemiz gerekip gerekmediğini danıştığımız doktor makineler,
düzenli kontrol için kan testleri yapabilir hale gelecek. Terörizm, Çin tıbbı,
12.yy vitray sanatı, deri kanseri veya savaşa yolaçan dinamikler gibi farklı
alanlarda uzmanlaşan yapay zekalar küresel iletişim ağlarına doğrudan bağlı olacaklar
ve işadamlarına, yatırımcılara danışmanlık yapacak. Hatta öyle ki 20-30 yıl
sonra dünya ekonomisi şu anda petrole bağımlı olduğundan daha çok yapay
zekaya bağımlı olacak. Kendi zekamızı aşan bu yapay zekalarla birlikte yaşayabilmeyi
öğrenmek 21.yy macerasının en önemli unsurlarından olacak. Kişisel
bilgisayarlar o kadar akıllı olacak ki özel bir uşak gibi efendisinin
ihtiyaçlarına hizmet edecek. Bugün nasıl cep telefonu olmadan nasıl yaşamışız
diyebiliyorsak gelecekte bu özel kişisel bilgisayarlar hayatımızın vazgeçilmezi
olacak. Birbirlerine de kablosuz şebekelerle bağlı olan bu yapay zekalar
insanların birbirleriyle sağlıklı iletişim kurmasını sağlayacak, hatta
birbirine uygun insanları biraraya getirecek. Bu durum toplumu baştan aşağı değiştirecek.
Transhümanizm 21.yy’ın geleceği etkileyen büyük çaplı gelişmelerinden biri
olacak. İnsan beyninin elektronik bağlantıları tamamen çözüldüğünde
bilgisayarlara bağlanarak beynin geliştirilmesi de mümkün olacak. Beyin geliştirme
ileri medeniyetin ayrılmaz parçalarından biri haline gelecek. İnsanlar
fabrika işletmekten, muhasebe yapmaktan kurtulacağı için zamanlarını
yaratıcılıkla değerlendireceğinden yüksek kültüre ulaşılacak. Beyni geliştirilmiş insanlarla
geliştirilmemiş insanlar arasında muazzam bir fark olacağını öngörmek
mümkün. Beyin-bilgisayar bağlantısının 21.yy’ın en yenilikçi ve dönüştürücü
buluşlarından biri olacağı kesin. Bu insanoğluna biyolojik işlemlerle yarı
elektronik işlemin birarada yapılması fırsatını verecek. Bu insan ötesi
teknolojinin yaratacağı etik soruların felsefi açıdan tartışılmasının sonu
olmayacak. Ancak transhümanizmin ekonomik faydaları yadsınamayacağı için önemli
alanlarda dine dayalı karşı çıkışlar görmezden gelinecek. Hinduizm insan ötesi teknolojilere
adapte olup Çin dinsel baskıya aldırmazken Batı dünyasının din baskısıyla gelişmelere
ayak uydurmaması söz konusu olamayacağına göre transhümanizme dayalı ekonomide
yarış doludizgin devam edecek. Hatta Mars’ta koloni kurulması insanoğlunun
hedefleri arasında olacak. Sürdürülebilirlik adına insanlığa olağanüstü bir
ders verecek bu projenin 100 yıllık bir sürede gerçekleştirilmesi mümkün.
İnsanlık uygarlığının yeniden yapılanırken güzelliğe daha çok önem vereceğini
umuyorum. Güzel şehirler, güzel bahçeler, güzel sanatlar… Her insan
Paris veya Venedik sokaklarında yürümekten keyif aldığı halde neden düzgün
kaldırımı bile olmayan betonarme binalar ve çevreyi kirleten trafikle birlikte
yaşamak zorunda kalacağımız şehirler planlanıyor anlamak mümkün değil. Dar
çevrelerde de olsa bu anlayışın değişmeye başladığına dair sinyaller var.
Günümüzde gönlünü çiçek yetiştirmeye, bahçe düzenlemeye vermiş insanların
sayısında 10-20 yıl sonra biyoteknoloji sayesinde büyük artış olacağını
tahmin etmek zor değil. Eğer 21.yy’ın zor döneminden sağ çıkabilirsek
gelecekte yerleşimlerin en güzel mimari, en kapsamlı yeşil alan, açık hava
mekanları, kuşlar ve heykellerle dolu parklar için yarışıyor olabilir.
Gelecekte güzellik anlayışı olmayan bir toplum uygar sayılmayacak, orası kesin.
Son zamanlarda çeşitli ülkelerde katıldığım toplantılarda yaptığım araştırmada
insanlara düzgün bir hayatta olmasını isteyeceğiniz şeyler nedir diye
sorduğumda aldığım cevapların hiçbiri de sahip olduğumuz teknolojiyle maliyeti
yüksek veya gerçekleşmesi imkansız şeyler değil. İnsanların arzuladığı
yaşama kavuşabileceği imkanı sağlayacak yeni ve müthiş bir uygarlık
elbette sadece Birinci Dünya’ya yani Gelişmiş ülkelere mahsus olmayacak.
Bugünün Batılı ülkelerinde kişi başına düşen GSYİH oranından çok daha düşük
oranlarla ve doğaya ve çevreye çok daha az zarar vererek harikulade bir uygarlığa
dönüşmemiz mümkün. Asıl arzulanan gelecek uygarlıkların farklılıklarıyla
birbirlerini tanımaları ve kültürel çeşitliliğin tadını çıkarmalarıdır. Güçlü
bir uygarlığın en gelişmiş teknolojiden yararlanma imkanı bulan zengin
ülkelerde gelişeceğini düşünmek mantıklı gelebilir. Ancak bunun tam tersi de
mümkün olabilir. Çünkü tüketim toplumunda maddiyata yapılan vurgu ve reklamı
yapılan yaşam tarzları insanların daha çok çalışıp daha çok tüketmesine yol
açmakta dolayısıyla eğitime, öğrenmeye,yaratıcılık ve sanata yeteri kadar zaman
ayırmamasıyla sonuçlanmaktadır. Diğerlerine yetişme baskısı insanları bunalıma sokmaktadır. Bazı Üçüncü Dünya ülkeleri yaratıcı
enerjiye sahiptir ve bu da onları yoğun tüketici toplumlardan bir hayli farklı
kılar. Örneğin Brezilya müzik ve dans alanında bitmek tükenmek bilmeyen bir
erkeye sahiptir. Bir zamanlar parmak ısırtan bir uygarlığa sahip olan Çin’in
bundan 20-30 yıl sonra nasıl bir uygarlığa dönüşeceğini kestrimek oldukça zor
fakat Batılı tüketim anlayışını anlamsız, bozuk, gereksiz pahalı, müsrif ve
psikolojik açıdan yıpratıcı olarak değerlendirmeleri olasıdır. Hindistan da çok
farklı bir şekilde gelişmektedir. Bu bağlamda kültürlerarası anlayışın oluşturulması
için okulların ve üniversitelerin oynayacağı rol hayati önem taşımaktadır.
Çocuklara ve gençlere sürdürülebilirlik üzerine verilen eğitim insanoğluna yeni
kapılar açacaktır. 21.yy’ın anlamı, zorlukları ve nasıl üstesinden gelinebileceği
günümüz gençliğine kavratılmalıdır.
Eğer 21.yy’ın getirdiklerini iyi göğüsleyebilir ve aklı başında davranırsak
çok daha uzun asırlar insan türünün bu gezegendeki devamlılığını garanti altına
alabiliriz. Yoksa uygarlık çökecek ve yüzyıllarca geri gitmiş olacağız.
Kanyonu atlatabilirsek yüzyılın ikinci yarısında bilim ve iyi eğitim sayesinde
doğayı istismar etmeden bize sunduklarıyla yaşamayı öğrenmiş olacağımızı
umuyorum. Dilerim bunun anlaşılması için genelde insanlığa olduğu gibi önce dehşet
felaketlerin yaşanması gerekmez. Kuantum fiziği uzmanı Freeman Dyson’ın dediği
gibi “yaşam sanatı yaşamın tadını çıkarmaktır, her şeyi kendine göre
düzenlemek değil.”
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: