HEDEF TÜRKİYE

Sayın Prof. Dr.
Oktay Sinanoğlu;
Dünyanın en genç yaşta profesör olmuş kişisi ve Nobel adayı.
1953 yılında Ankara’da TED’in Yenişehir Lisesini birincilikle bitirdi. TED
tarafından Amerika’ya burslu Kimya Mühendisliği için gönderildi. 1956 yılında
Amerika Birleşik Devletleri Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de Kimya
Mühendisliğini birincilikle bitirdi. 1957’de Amerika Birleşik Devletlerinde
MIT’den birincilikle Yüksek Kimya Mühendisi oldu. Alfred Sloan ödülünü aldı.
1959’da Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de; Kuramsal Kimya Doktorasını
yaptı, doktorasını yaparken iki ödül kazandı. 1959-1960 yıllarında Amerika
Birleşik Devletleri Atom Enerjisi Merkezinde araştırmalar yaptı. 1961’de hem Harvard,
hem de Yale’de kendisinin yeni Nicem (“Kuvantum”) Kimyası ve fiziği üzerine
teorileri hakkında üst düzey derslerde yeni buluşlarını anlattı. 1962 yılında
Batının 300 yılda en geç profesörü oldu. Türkiye’de de kuramsal kimya bölümünü
kurdu. Ortadoğu Teknik Üniversitesinde eğitimin Türkçe olması için uğraş verdi.
Ama tabii olmadı. 1964’de Moleküler Biyoloji konusunda ikinci kürsüsüne Yale
Üniversitesinde atandı. 1973’de Almanya’nın en yüksek Aleksander von Humboldt
Bilim Ödülünü ilk kazanan kişi oldu. 1975’de Japonya’nın Uluslararası Seçkin
Bilimci Ödülünü kazandı; yine 1975 yılında özel kanunla Oktay Sinanoğlu’na
ilk
  ve
tek Türkiye Cumhuriyeti Profesörü unvanı verildi. 1976’da Japonya’ya
Türkiye
  Cumhuriyeti Özel Elçisi olarak
gönderildi. Kendisi Türk-Japon kültür, bilim ve eğitim ilişkilerinin
temellerini atmıştır. Amerika Bilim ve Sanat Akademisinin ilk ve tek Türk
üyesidir. 1962’den günümüze dek ilk TÜBİTAK Bilim Ödülünü, ilk Sedat Simavi
ödülünü, 1992’de Bilgi Çağı, 1995’de İLESAM Üstün Hizmet Ödülünü, ayrıca Yılın
Fikir Adamı, Yılın Bilim Adamı ödüllerini aldı. Yıldız Teknik, Yesevi
Kazakistan ve benzeri birçok kuruluşta profesör, mütevelli heyet üyesi, Atatürk
Kültür Kurumu asli üyesidir. 250 kadar uluslararası bilimsel yayını, bilim
kuramları, çeşitli dillere çevrilmiş kitapları vardır. Türkiye’de de Türkçe pek
çok yayın yapmıştır. Değişik ülkelerde iki kez Nobel’e aday
gösterilmiştir.

———————————-                  —————————-      ———————————-
HEDEF
TÜRKİYE
HEDEF
KOYMAK
Bilişim
teknolojisinde kaydedilen olağanüstü gelişmeye yol açan ilk Kennedy oldu. J.F.
Kennedy. O zaman diyeceksiniz; Kennedy 1963’de vuruldu, bunların çıkması ise
1980’den sonra. Kennedy’nin ne dahli var bunda? Kennedy milletine hedef
gösterdi; dedi ki: “10 yıl içinde aya gideceğiz”. O zamanlar herkes, “Olur mu?”
dediyse de, Kennedy bu hedefi gösterdi. Kaynak sağlandı; büyük çapta ve birçok
sanayi, birçok üniversite, bir çok araştırıcı, herkes, hedef için gerekli olan
bir sürü bilim ve teknolojileri geliştirmek üzere çalışmaya başladı. Şimdi,
füzeleri göndermek için biliyorsunuz bir güdüm sistemi lazım ve bunu da
yönetecek bilgisayarlar lazım. Şu iki oda dolusu bilgisayarı füzeye koyarsak
yerinden kımıldayamaz, onun için  küçük
olması gerekiyordu. O sıralarda zaten “geçirgeç” yani “transistor” icat
edilmişti; onu  da kullanarak çok küçük,
ama güçlü bilgisayarlar yapıldı, bu uzay meselesi için ve bu gelişme sırasında
bir sürü yan sanayii doğdu, bir sürü yan gelişme oldu. Ay’la hiç alakası
olmadığı halde. “Çok büyük iş. Olur mu?” Aya gitmek de öyle oldu; adam 10 sene
dedi, 7 sene de bitti.
Birey ve Toplum İçin
Hedefin Önemi
Bir Musevi
atasözü diyor ki: “Ülküler bir yıldıza benzer, belki o yıldızı tutamazsın ama
oraya doğru yürürsün”
Bir topluluğa topyekün gidecekleri bir hedef gösterildiği
zaman ve buna inandıkları zaman o insan topluluğu, toplumlar, olağanüstü işler
beceriyorlar. Bizim tarihimiz de bunlarla doludur. Oralara doğru herkes
yürürse, o millet çok büyük işler başarıyor. Ama böyle insanların kendileri
dışında bir ülküleri ve topyekün inandıkları ve oraya doğru gitmek istedikleri
bir hedefleri olmadığı zaman aynı insan topluluğu, tek tek her ferdi sadece
kendi çıkarı peşinde koşan, darmadağın, birbiriyle uğraşan, üniversitesiyse
üniversitesinde sadece birbirine fesatlık, dedikodu, fitnecilik yapan, başka
hiçbir şeye merakı olmayan, insan kalabalığından ibaret bir hale geliyor. Bunun
böyle olacağı adeta bir tabiat kanunu.
İnsanı
şöyle tanımlayabilir miyiz acaba?
“İnsan” kendisinin dışında
hedefleri olan yaratıktır.
Bu tanıma göre sade kendi
kişisel çıkarlarını düşünen, o çıkarlar peşinde koşmaktan başka gayesi olmayan
zavallıya “insan” diyemeyiz. “Zavallı” diyorum, çünkü böyle bir kişi gerçek
mutluluğu tadamamıştır; tadamaz da. İnsanın hedefleri kendisinin dışında ve
üstünde, toplumuna, milletine, insanlığa yapabilecekleriyle ilgili olmalı.
Her Ülkenin Milli Hedefleri
Var
Dünyada her aklı başında
ülkenin araştırmada da, bilim teknikte de, sanayide de, dış siyasette, hepsinin
uzun vadeli hedefleri vardır kesinkes ve uzun süre bunlar gider.
 
En Zor Şey Ne İstediğini Bilmektir 
Bence
Türkiye’nin birinci sorunu, ne “para şişmesi” (enflasyon), ne Avrupa Birliği’ne
bizi almamaları, ne o parti, ne bu fırka. Birinci sorun hedefimizi şaşırmış
olmamız. Milletçe sormamız lazım: Atatürk’ten beri bu milletin hiçbir hedefi,
gayesi var mı? Ne olmalı? Yoktur. Birileri dayatıyor, “illa küçük Amerika
olacağı” derlerdi, sonra “illa Avrupalı olacağız.” Nedeni yok, başka bir şey
yok; onun için de millet gittikçe dağılıyor, birbiriyle uğraşıyor. O zaman
dışarıdan oyunlar çok kolaylaşıyor; sağ, sol, başörtüsü, ıvır zıvır falan bütün
bunları çıkarıp milleti meşgul etmek, futbol maçı, seçim maçı, onu seçtik, bunu
seçtik, o geldi, bu gitti. Bunlar kolay olur; çünkü milli hedef yok. İnsanları
birleştiren bir şey yok, Atatürk’ten beri yok.
Kendi İtibarı Olana Başkası
da İtibar Eder
Şimdi genel
siyaset belli olunca, o genel siyaset içinde ayrıntılı hedeflerimiz de belli
olur: Nasıl bir sanayimiz olmalı? Tarım/hayvancılık siyasetimiz, bilim/teknik
araştırma siyasetimiz, eğitim, kültür siyasetimiz, hepsi hepsi. Küçük
düşünmeyelim: “Çağdaş dünyayı yakalayacağız; Batılının bu günkü düzeyine yirmi
yıl sonra erişeceğiz” değil Atatürk ne demiş? “Batıyı geçeceğiz” demiş.
Domates Tohumu
Moleküler
biyolojinin kurulması ve o dalda belli başlı ülkelerden olmamız gerektiğini 35
senedir söylüyoruz. 35 yıldır Türkiye’de diyoruz. Bak bu saha daha yeni çıktı,
hızla gelişiyor, yakında başımıza bir sürü bela çıkacak. Çıkmadı mı? Beş TIR
mal gönderiyorsun, bir kutu domates tohumu alıyorsun, ertesi sene bir daha
domates çıkmıyor, haydi 3-5 TIR mal daha gönderip bir daha al. Tohum aldığımız
ülke ise tohumları genetik yapısına taktığı maddeyi çıkararak üretken hale
getiriyor. Size göndereceği zaman tekrar o maddeyi takıyor. Basit bir şey bu
moleküler biyolojide. Sadece domateste değil, kavunda, karpuzda da bu böyle. O
teknoloji az sermaye isteyen ama kafa yoğun bir iştir, bilgi isteyen bir
şeydir. Bunda dünyanın başta gelen ülkelerinden olmalıyız. Neyle? Hedefli,
ciddi, milli ruhta ama evrensel eğitimle, araştırmayla, sahici ve onurlu
bilimcilerle. Burnumuzun dibindeki ufacık devletler oluyor da, biz mi
olamayacağız. Niçin?
Birkaç Hedef Seçeceğiz
Bizim
geleneksel hayvancılığımız vardı Asya’dan başlayarak. Hayvancılıkta, tarımda
dünyanın gene önde gelen ülkelerinden olmalıyız. Bu devirde neyle olacak?
Moleküler biyoloji ile. Konu komşuyu, II. Dünya Harbi’nde Avrupa’yı, etle,
buğdayla, sebze meyveyle biz besliyorduk. Şimdi et, sebze meyve ithal eder
olduk. Kuzuyu biz yiyorduk, sonra onu gezgine (turiste) yedirdik.
İki büyük yeni
teknoloji var: Biri moleküler biyoloji, bio-teknoloji, diğeri bilgisayar-
elektronik-iletişim teknolojisi. Bu dallarda ulusal hedeflerimiz olmalı,
yüklenmeliyiz. Savunmamız da bunlara
bağlı
. Yeni savaşlar bilgisayarla oluyor. Üstelik, uzaktan kumandayla
uçakların, taşıtların çiplerini etkilemek mümkün; bir ülkenin elektrik üretme
merkezlerini, iletişim ağlarını felce uğratmak kabil.
 
Hedefler
seçeceğiz, o hedeflerde dünyanın önde gelen ülkelerinden olacağız.
“Siz bizden
makine alın, kumaş dokuyun (başka işlere bulaşmayın)” ile bir ülke olur mu? Ne
olacağı belliydi: Üç ülke beyanat veriyor halkına; “Türkiye’ye gitmeyin orası
tehlikelidir” diyor. Ertesi gün turizm şak diye kesiliyor, bir günde bitti.
Ben senden
kumaş almayacağım diyor. Ertesi gün o da bitti. Şimdi sen istikbalini  nasıl böyle bir şeye dayayabilirsin, istediği
anda senden almaz, daha ucuzunu 50 tane ülkeden alır. Böyle devlet siyaseti mi olur?
Dünyada
nerelerde ne eksiklikler var, ne boşluklar var; bakıp ona göre ihracat üretimi
planlamalıyız. Polonyalılar böyle düşünmüşler, ona göre tercihlerini yapmışlar
ve oralarda son sürat gidiyorlar çok daha fakir başladıkları halde. Her ülke
böyle.
Şimdi bu 40
senede gördük ki Türkiye’de sahiden araştırma yapılması, yani milletin ortaya
konmuş ana hedefleri doğrultusunda yaratıcı işler yaparak, birşeyler üretmek
Türkiye’de adeta yasaktır. Mesela TÜBİTAK’ın kurulmasını 1962’de önerdiğimiz
zaman yönetmeliğine “Birinci vazifesi Türkiye’nin bilimsel, teknik araştırma
hedeflerinin amaçlarını tayin etmektir” diye yazdık. Hemen ABD’nin Ford Vakfı
Başkanı, -CIA’nin bir uzantısıdır herhalde- müdahale etti ve “Hedef olmaz,
herkes bildiğini okur” dedi. Halbuki onları her yeri hedeftir. TÜBİTAK
yasasından, bu “hedef” maddesini
çıkarttırdı, bizi de aforoz ettirdi. Ondan sonra bir sürü para harcandı,
ortada fol yok, yumurta yok.
EĞİTİM
ve TÜRK DİLİ

Şimdi eğitimden
Türkiye’de herkes şikayetçidir, velisi de öğrencisi de, üniversitelisi  de. Eğitimden şikayetçi olmayan kimse yoktur.
Bizim
zamanımızda (1953’e dek) ortaöğretim harikaydı. Nerden biliyorum? O eğitimle
gidip Amerika’nın en iyi üniversitesinde ve Ankara’da tüm dersleri Türkçe
olarak okuduktan sonra gider gitmez üç sene atladım, “imtihanları veririm; ben
biliyorum bu konuları” dedim. Bizim sınıftan yarısı yapabilirdi aynı şeyi;
şimdi kimse yapamaz İngilizce eğitim gördüğü için. Anlamaz ki! Ezberliyor
gidiyor.
Türkiye’nin
eğitim siyaseti, ilkokulundan, üniversitenin yüksek kısmına kadar aynı basit,
temel ilkedir: “Herkes 250 kelime Tarzan İngilizcesi öğrensin, başka hiçbir şey
öğrenmesin.”
İngiliz Milliyetçiliği ve
Yabancı Dille Eğitim
Tarihte ve
şimdi de Türk’ün en büyük düşmanı, İngiliz senin İngilizce öğrenip de adam
olmanı ister mi? 1953’de Ankara’da tek bir Türk okuluna çengel atmakla
başladılar, sonra çayır yangını gibi yaydılar. Millet sonunda yuttu. “Eğitimi
Türkçe dilli yapalım” desen veliler sokağa dökülür, “İngilizce isterük” diye.
 
Avrupa
diretmiş, çok dilli, çok dinli, çok kültürlü ülke olun diye. Yani bölünün.
Türkiye’nin bütünlüğü bölünmezliği tehlikede. Bunlar topla, tüfekle savunulacak
şeyler değil. Türkçe gitti mi Türkiye bölünür.
Milliyetçilik
belli bir zümrenin, belli bir fırkanın vasfı olamaz. Diline, tarihine, kültürüne,
haysiyetine, şerefine düşkün her Türk, Türk milliyetçisidir.
“Hazırlık Sınıfı” ya da
Kendi Yurdunda Yabancı Olmak
Hazırlık sınıfı diye bir
olay dünyada yok biliyor musunuz? Bunu benden başka söyleyen, yazan da nedense
olmuyor. Dünyada hazırlık sınıf diye bir olay yok, hazırlık sınıfı kim için var
biliyor musunuz? Mesela bir yabancı öğrenci ahmak bir ülkeden geliyordur,
yabancı ülkede o öğrenci için hazırlık sınıfı vardır. Şimdi Türkiye’de nerdeyse
her düzeyde, her okulda hazırlık sınıfı var. Dünya garabeti bir durum. Ama
bundan ne sonuç çıkar biliyor musunuz? Demek ki Türk öğrenci kendi yurdunca
yabancı öğrenci durumuna düşürülmüştür.
Herkesin Sahip Çıkması
Lazım
Türkçe öyle bir dildir ki..
Yüzbinlerce kelime var Türkçe’de, dünyanın en büyük dili ve en üretken dili ve
bilimin her dalına yetecek, bütün terimleri türetme kabiliyeti olan başlıca
dil, matematik gibi dil.
Türkçe
konuşurken yarı İngilizce laflar sokuşturmak marifet değil, kimliksizlik,
haysiyetsizlik alametidir. Türkçe’ye kakışlanan her İngilizce bozuntusu sözcük,
benim böğrüme batırılmış bir dikendir. Her türlü Türkçe söz ise (eskisi,
yenisi) ağzında bir  bal damlasıdır.  Bunu böyle
bilelim.
Yalnız İngilizce Bilmekle
Adam mı Olunur?
Oralardan hep
bir yabancı hava esiyor: “İngilizce bilmeyen adam değildir” diye. Halk ne
yapsın? Kendisinin de adam olduğunu göstermek için asıyor dükkanına bir  İngilizce bozuntusu isim. “İtibarım artar”
zannediyor. Ama artık öğrenmelidir ki: “Yalnız İngilizce bilmekle öğünmek, diline
“Anglomanlıca” özenti laflar sokuşturmak, işyerine İngilizce ad takmak ve de
bütün bunlara temelden yol açan yabancı dille eğitime rağbet etmek, onu
desteklemek” haysiyetini kaybetmişliğin, sömürge kafalı olmuşluğun baş
göstergeleridir. Biliyorsunuz Türkiye’de Bakanlar Kurulu sık sık değiştiği
için, yeni bakanların resimleri çıkardı 20 sene evvel Milliyet Gazetesinde;
Türkiye’ye geldiğimizde bakardık resimlere. Vesikalıkların altında yazardı:
“Evlidir, iki çocuk babasıdır, İngilizce
bilir
” diye. Biz de diyoruz ki, “Allah Allah! Başka ne bilir acaba?
Mühendislik bilir mi? İktisat bilir? Devlet idaresi bilir mi? Hukuk bilir mi?
Bunlardan bahis yok. Demek ki İngilizce bilmek Bakan olmak için baş marifet
sayılıyor! (New York’un Harlem mahallesinde bir sürü gariban zenci var, onlar
da İngilizce biliyor) Bir adam İngilizce biliyor diye methedilir mi? Biliyorsa
bilsin bana ne? Meraklıysa bilsin; bilmesin demiyoruz. İşine yarıyorsa kolayca
öğrenirsin gerektiği kadar. Ama bana önce, “senin bilimden, matematikten,
bilgisayardan haberin var mı? Türk tarihini ne kadar biliyorsun? Türk dilini
iyi kullanıyor musun? onlardan haber ver.
 
Adam Türk
üniversitesine öğretim üyesi olacak, İngilizce’den imtihana giriyor.  Bakalım bir Türkçe’den imtihan et, aday
Türkçe biliyor mu? Sözüm ona “Türk” üniversitesi olan yerde Türkçe bilmeyen
hocanın işi ne?
İngiltere
Dil Ticaretiyle Geçiniyor
Bundan 5-6 sene
önce Lordlar Kamarası üyesi bir İngiliz dedi ki ”Bizim en büyük kazancımız,
İngilizce’den” dedi. İngiltere bugün, başka devletlerden İngilizce öğrenmek
için gelen öğrencilere açtığı kurslardan ve İngilizce öğrenmeyi sağlayan
şeylerden geçimini sağlıyor.
İngilizce Öğrenmenin Yolu

Kişinin
mesleğine göre değişen, ona göre gereken bir yabancı dili, o mesleğe yetecek
tarzda öğrenmesi çok faydalıdır. Peki, böyle bir yabancı dili öğrenmenin en
kestirme, en iktisadi, en doğru yolu nedir?
Kendi aklının
kendisi sahibi olan, yani Uganda, Filipinler gibi sömürgeleşmemiş tüm dünya
ülkelerinde yabancı diller gece veya yaz kurslarında, görsel-işitsel dil
laboratuarlarında, okullarda ayrı yabancı dil derslerinde öğretilir ve gayet iyi
sonuç alınır.
Avrupa’sı
olsun, Asya’sı, Güney Amerika’sı olsun, yabancıların oyunlarına gelmemiş hiçbir
ülkede yabancı dil öğretiyoruz diye ülkenin dilini kaldırıp atıp da okullarda
çeşitli dersleri yabancı bir dilde yapmak şeklinde bir yabancı dil öğretme
yöntemi yoktur.  Her yerde bu yabancı dil
eğitimi yerine yabancı dille eğitim bir ülkeye, bir ulusa yapılabilecek en
büyük hainlik, en büyük alçaklık ve bir insanlık suçu olan “kültürel soykırım”
sayılır. Dolayısıyla her bağımsız, her şerefli ülkede yabancı dille eğitim o
ülkenin anayasasına ayrıdır,
bu konuda hiçbir taviz verilmez.
Türkçe Giderse Türkiye
Gider!

Nerde görülmüş
ki, bir milletin insanları 100 yıl önce, hatta 50 yıl önce yazılan dilini
anlamasın?
Nerde görülmüş
ki, insanların kullandıkları kelimelerin (sözcük de desen olur. O da Türkçe)
cinsine göre siyasi tavırları, bağlantıları, hatta dine karşı tutumları belirlensin?
Olamaz! Böyle garabetlere Türkiye’den başka bir yerde rastlamak mümkün değil.
Türkçe’nin
başına gelenler, hızla gelmekte, getirilmekte olanlar, aynı zamanda Türk
milletine neler yapılmış olduğunun, Türkiye’nin başına da neler gelebileceğinin
birer açık seçik göstergesi.
Bizim tarihimiz
10 bin yıllıktır. İsteyen dışarıda gelsin, kendisine ispat edeyim. Hatta yeni
buluşlar bunu inanılmaz eskilere, 80 bine kadar götürmektedir. İnanılmaz bir
şey.. Tarihin en eski milletiyiz ve dilimiz tarihin en geniş ve en eski
dilidir. Bunları Atatürk,
zamanında,  Türkçe’nin  ne
kadar  yaygın  olduğunu,
tarihteki   kavimlerin 
birçoklarının
dillerinin Türkçe olduğunu, bazen ispatlayacak şekilde bazen de belki sezgiyle
söylüyordu.
Dünyada gelmiş
geçmiş en büyük medeniyeti kuran kimlerdir, biliyor musunuz? Şu an Çin
sınırında, fiziken de katliamdan, soykırımdan geçirilmekte olan Uygur
Türkleridir
.
Uygur Türkleri, binlerce yıl evvel, o zamanın çok yüksek teknolojisini,
o zamanın bugünler için de hayret verici derecede tarım teknolojisini, sulama
tesislerini, edebiyatı, felsefeyi ve bilimleri icat etmişlerdir. Bu gelişme
zamanla ondan sonraki Türk Devletlerine geçmiş, ondan sonra İslamiyet’in kabulü
ile bu medeniyet, bu Asya Medeniyeti, bu derin ve köklü medeniyet, İslam
Dünyasına getirilmiştir.
Eğitimin
gayesi,
insanı kendisi ve toplumu, halkı, milleti için değer yaratacak düzeye
getirmektir. Fakat eğitimin bir ikinci gayesi daha vardır. Onu pek söyleyen
yok. (Birincisini de pek yok ama dahi neyse; ikincisini söyleyen hiç yok)
Eğitimin ikinci gayesi ise, bir milletin geçmişiyle geleceği arasında köprü
kurmaktır. Yoksa geçmişine bir makas atıp ondan sonra toplumun köksüz,
darmadağın bir kuru kalabalığa dönüşmesini sağlamak değildir.
Adam
Türkiye’de, Türk şirketi, eleman arıyor. İngilizce ilan vermeye başladılar,
70’lerde. Milletimiz “Ha, İngilizce öğrenmezsem iş bulamam, dosdoğru iş
yapamam” havasına kasten sokuldu.
Roma
İmparatorluğunun İngiltere’de, İngilizlerin sömürgelerde yaptığından sonra,
Fransızlar aynısını Cezayir ve Tunus’ta yaptı. Bugün Tunus’ta Arapça kalmamış.
Dedesini İngiliz Holiganı
Zannedenler

İşte Batılı
için, İngiliz için güzel teknik! Bir ülkenin dilini, eğitimini yabancı dille
eğitime dönüştürürsen, bir nesil sonra iş bitiyor.
Sadece Tarzan
İngilizcesi bilmekle adam olunmaz, ancak bir Anglo-Sakson sömürgesinde
sömürgecinin hizmetkarı olunur.
“Osmanlıca”
sözünü geçen asır İngilizler icat etti. Her dilde devletin idare dili, hukuk
dili, ayrıca tıp dili, bilim dili ile halkın köydeki, kentteki gündelik dili
arasında büyük mesafe vardır. Bu eğitimle kapatılmaz mı?
Ey
Türkçesevenler (yani vatanseverler, Türk kimliğini sevenler)!
Şu ilkelerde
kesinkes birleşmeliyiz.
  ü  Birinci
İlke: Osmanlıca, öz Türkçe diye bir ayrım kabul edilemez,. İkisi de Türkçe’dir.
Türkçe’nin her lehçesine, her düzeydekine, eskisine, yenisine sıkı sıkı  sarılalım.
  ü  İkinci
İlke: Tasfiyeciliğe “Hayır”, zenginleştirmeye
“Evet”.
   ü  Üçüncü
İlke: Her yeni kavrama, her bilim/teknik dalına Türkçe terimler, Türkçe’nin
matematik gibi keskin ve kudretli olan kurallarına göre türetilecek, türetilmiş
olanlar kullanılacaktır. (Bu, aynı zamanda Atatürk Milliyetçiliğinin de temel
ilkesidir.)
Türk
vatanseverleri/yurtseverleri, Türk ve Atatürk milliyetçileri/ ulusçuları:
Türkçe’ye sahip çıkmak,
Türkiye’ye Türk Kimliğine, Kültürüne, Türklüğe sahip çıkmak demektir.
 
Birbirimize
düşmekten vazgeçeceğiz ve birilerinin İngiliz atıyla Üsküdar’a geçmesine izin
vermeyeceğiz.
 
1970’lerde
Amerika’da bir çok Türk dernekleri kuruldu. Bu derneklerin birinci amacı bence,
oradaki Türklerin, oraya uyum sağlamakla birlikte, Türk kültürünü, Türk dilini
unutmamaları, çocuklarına da öğretmeleridir. Gaye budur ve öyle olması gerekir.
Sonradan,
derneklerle temasım kalmadı, çünkü vaktimin çoğunu Türkiye’de geçiriyordum.
Birkaç sene evvel bir de baktım ki, eskiden Türkçe olan dernek bültenleri
baştan aşağı İngilizce olmuş.
Baktık, o
manada Türkler arasında toplantı oluyor ama konuşmalar, tartışmalar İngilizce. “Arkadaş,
sizin işler Türkçe olurdu? Ne oldu şimdi?” Ne dese beğenirsiniz? Bakın buna
dikkat ediniz: “Bize Washington’daki Türkiye Büyükelçisinden yazı geldi.
“Bundan böyle yazışmalarınızı, toplantılarını, konuşmalarınızı İngilizce yapın”
diye. Anlaşılan, sistemli bir şekilde, birileri yalnız içeride değil, dışarıda
da Türkçe’yi bitirmeye çalışıyorlar.
Türkler bir
uyansa Avrupa’nın işi bitti, Avrupa bizden yardım dilenecek. Aman ne olur sizin
birliğinize, gümrük birliğinize girelim diye gelip kapımıza yalvaracaklar. Onun
için adamların niyeti “Türk” lafını tarihten silmek. Silmek için yapacağın iş
bellidir: Eğitim dilini İngilizce yaparsın, bir iki nesil sonra Türkçe biter.
Türkçe bitince “Türk” lafı biter. Ne Türk kimliği kalır, ne kültürü, ne tarih
bilinci, ne kendi ülkülerin. Gayet basit. Tarihte misali çok.
Irkçılık bir
safsatadır. Biz “Türk milleti” dediğimiz zaman biyolojik değil, “kültürel
genler”den bahsediyoruz. Atatürk yalnızca “Ne Mutlu Türküm Diyene”  dememiş, sözün baş tarafını kesmişler. Aslında:
“Türk demek Türkçe demektir, ne mutlu
Türküm diyene”
demiş. Bu ülkenin bütünlüğü için, ortak gayelere yürümemiz
için bir resmi dili vardır. Türkiye’mizde de bu, Elhamdülillah, Türkçe’dir.
Türkçe deyince ayrım yapmamalıyız. “Osmanlıca”sı da, “öz Türkçe”si” de hepsi Türkçe’dir.
Parlamenter
lafına gelince. Bu feci bir vaziyet. Eskiden bunlara “mebus” denirdi.  Sonra “milletvekili” oldular. Şimdi son
zamanlarda, üç-beş yıldır bir de bakıyorsunuz televizyona çıkıp “biz
parlamenterler”, “parlamento” laflarıyla kendilerine sözde Avrupalı süsü
veriyorlar. Şimdi biz diyoruz ki, bu kelimelerin Latince, İtalyanca kökeni “boş
laf üreten” manasına gelir. “Parlamento”da, “boş laf üretilen yer”
manasına  gelir. Kendilerine bu kelimeleri
uygun görüp Avrupalı havalarına girenleri uyarıyorum:
 
Bu millet boş laf üretenleri değil, vekillerini bekliyor.
“Protokol”
kelimesini de böyle özentiyle kullanıyorlar. Bunun karşılığı “teşrifat”tır.
Osmanlı divanını çağrıştırıyor ve ne kadar zengin kelime. Ayrıca bu “Ambulanslar”ın
önünde eskiden “Cankurtaran” yazardı. Son yıllarda birden bire büyük bir
özentiyle “Ambulans” yazılmaya başlandı. Ondan sonra da “Ambulance” yazmaya
başladılar. Yahu ne oluyor? Bunlar da
nereden çıktı? Bizdeki “cankurtaran”ın manası açık.
En az 10 bin
sene dünyanın birçok yerinde yurt tutmuş olan Türkler ırk olarak çoğu kez
birbirine benzemez. Ancak bir takım kültür unsurları devam etmiştir. Ben buna
“kültür genleri” ismini taktım. Bunları yok edersen o milletin adını tarihten
siliyorsun. Adamların derdi buralarda Türk-Müslüman lafzı bırakmamak.
*****Türk eğitim
sistemi bir anlaşmayla teslim edilmiş. İsmet Paşa Amerikalılarla anlaşma
yapmış. Demişler ki: Milli Eğitim Bakanlığında 8 kişilik bir kurul olacak.
Dördü Türk, dördü de Amerikalı. Ama dört Amerikalıdan biri Amerikan elçisi ve
onun oyu iki sayılıyor. 1945’den beri onların marifetleriyle Türk Eğitim
sistemi dünyanın en rezil eğitim sistemine dönüştürüldü. Diğer bir ifadeyle
eğitimsizleştirme sistemi geldi.*****….
Ayrıca “turizm”
yani “gezim” ayağına Türk yer isimlerimizi yabancı dile çevirip sonunda vatan
topraklarını yabancılara peşkeş çeken kafa
oluşturuldu.
Amerika sadece
iki şey üretir: Biri silah ve bunu
satacak yerler icat eder, her tarafta bir takım ufak harpler, iç harpler
çıkarır. Fransa, İngiltere, Rusya da bunu yapıyor. En çok Amerika yapıyor.
ABD’nin ürettiği ikinci şey film. Bunun
içine televizyon dizisi, pop müziği, sinema da dahil. Aslında bu “film”
öbüründen daha güçlü bir silahtır. Çünkü milletin beynini ve gönlünü mahveder.
Bunları üretir, başka bir şey üretmez.
YÖK
Kuruldu, Bilim Bitti
1980-82
döneminde Türkiye’de en önemli iki şey olmuştur; Birincisi Türkiye’de yerli
sanayi kurma “şak” diye kesilmiştir. Bununla bağlantılı aynı sıra ikinci bir
olay var: YÖK kurdurulmuştur.
“YÖK’ün
kurdurulmasının sonucu nedir?” Üniversitelerde araştırma adeta yasak
edilmiştir. Yasak demeye gerek yok, fiilen nerdeyse yasak hale getirilmiştir.
Araştırma yapamazsın, yaparsan da bir sürü dert alırsın. Fizik, kimya gibi
konularda bile sahici araştırma yapanın başı derde girer. Gıcık bir konu olması
gerekmiyor. Araştırma yapmak yerine 40 saat ders verip para alacaksın. Dünyada
böyle bir şey olmaz. Böylelikle üniversiteler bitirilmiştir. Üniversitelerde
bugün bilim de yoktur, eğitim de yoktur. “Peki niye Üniversiteler
bitirilmiştir?” Biz hatırlıyoruz: 70’lerin sonlarına kadar millet iki kelime
ile (“faşist, komünist”) birbirine düşürülüyordu, bombalar patlıyordu. Bu
anarşi olaylarına rağmen üniversitelerde araştırma, bilim, teknik havası
başlamıştı. Sanayiler yerli imkanlarla kurulmaya çalışılırken örneğin bir
plastik fabrikası kurulacağı zaman üniversiteden konuyla ilgili kişilere
araştırmalarını yaptırıyordu. Bir taraftan sanayi durduruldu. Yerine gezim
(turizm) yerleştirildi. Gana’ya İngilizler aynı modeli sokmuşlar. “Canım sizin
yapmanıza gerek yok. Biz size satarız. Siz turizmle geçinin” demişler.
Türkiye’de sanayinin durdurulması, aynı zamanda üniversitelerin –araştırma
bilim, teknik- bitirilmesi suretiyle sanayi kuracak, teknoloji geliştirecek insan gücünün 
engellenmesi
“muz iktisadiyatı”na dönüşümü hazırladı. 
 
Üzülerek söylüyorum, Türkiye’de bugün
artık meslek sahaları kalmamıştır. Mühendisler, elektrik, makine hele de temel
bilimlerde öğrenim görenler meslekleriyle hiç alakalı olmayan işlerle uğraşmak
zorunda kalıyorlar. Avrupa’dan makine alacağız. Kumaş dokuyacağız; Avrupa’dan
makine alacağız. Şimdiye kadar dokuma tezgahları için verilmiş olan döviz
dışarıya satılan tüm dokuma ürünlerinden alınan dövizden daha fazla imiş!
Nitekim dokuma ürünlerini de, “Çin, Pakistan’dan daha ucuza alırız.” Dediler.
Dokuma ürünlerini de almadılar ya da kota koydular. Gezimi de 2 günde 2 kelime
ile durdurdular.
Üniversiteler Eğitim, Araştırma ve
Bilgi Üretme İşlevleri ve Ülke İktisadı ile Etkileşimleri
Üniversitelerin
(yani Türkçe’siyle “evrenkent”lerin) içiçe, birbirinden ayrılmaz iki görevi
vardır; ya da böyle olması gerekir:
1.
Eğitim/Öğretim
2.
Araştırma
Öğretim üyesi
bu ikisinde de faal değilse bilgisi kalıplaşır, yaratıcılığı körlenir, bilim
heyecanı azalır, yeni yetişenlere de bu heyecanı sirayet ettiremez olur.
Ayrıca, en iyi öğrenme bir işi yaparak öğrenmektir. Kişi kendi çabalasın,
sorgulamayla uğraşsın ki konu beynine malolsun, bu yoğrulmadan yeni fikirler,
yaratımlar çıksın. Dolayısıyla, doktora seviyesine önemli bir yer düşüyor.
Doktorada araştırıcılık ruhu gelişir, öğrenci sorgulayıp çözümler ürettikçe
özgüvenini arttırır veya kazanır. Artık karşılaştığı her meselede çareyi ondan
bundan (mesela yabancı uzmandan, devlete geldiği zaman IMF`den) beklemez olur.
Doktora
eğitiminin ülke iktisadına da büyük katkıları vardır. Evrenkentlerde yapılan
araştırma/geliştirmeler, doktora öğrencileri olmadan fazla ilerlemezdi. Burayı
dikkatle biraz açalım: 
a) Evrenkentteki
araştırma faaliyetlerinin gerçek katkısı ne zaman, ne kadar, nasıl var veya
olabilir? 
b) Doktora eğitiminin
katkısı varsa, örneğin  Türkiye’deki şu
an mevcut doktoralı kişi sayısı ile iktisadi gelişme arasında nicel bir bağıntı
bulabilir miyiz?
a)  Bir çok ülkenin bir dış
siyaseti, iktisadi siyaseti, bunlara bağlı olarak da  bilim/teknik araştırma/geliştirme siyasetleri
var. Japonya, A.B.D. gibi ülkeler 5-10 yıllık hedef-tasarılar seçerler, oraya
doğru yoğun bir gidiş olur.
 
Bazı ülkelerin
iktisadi yenilenme, yeni sanayi ve iş sahalarının açılması işte böyle
araştırmalardan doğuyor. Devletin desteklediği ve eşgüdümünü sağladığı bu
araştırmaların çoğu çeşitli evrenkentlerde yürütülüyor.
Hedeflerini
saptamamış ülkelerde ise, dağınık, amaçsız, “dostlar alışverişte  görsün” kabilinden, doktora alınsın, doçent
olunsun diye araştırma etkinlikleri görülebilir. Devlet, “yayın yapmak için
yayını”, atıflar dizininde (“citation index) yayın saymak için araştırmayı
destekler. Sonuçta ne ciddi bir iktisadi katkı, ne önemli bir sanayi hamlesi,
ne uluslararası pazarlarda bazı açık veya eksikler bulup 
oraları tutma
gibi gelişmeler, ne savunmada bağımsızlaşma gerçekleşir. Böyle amaçsız,
hedefsiz, içinden dağıtılmış ülkeler olsa olsa başkalarının iştahını
  kabartan pazar-ülkeler olurlar. Sonunda,
milli olması gereken (her ülkede böyle) eğitimlerini bile istismarcı yabancı
ülkelere teslim eder, geleceklerini tehlikeye sokarlar.
Ayrıca,
evrenkentlerin her dalda (toplumsal bilimler dahil) sanayi ile, özel ve kamu
kuruluşları ile, savunmayla etkileşim içinde olmaları gerekir. Örneğin
A.B.D.’de, tarih, siyasal, kültürel budunbilim (“antropoloji”) gibi dallarda
bile, evrenkentlerde devlet destekli araştırmalar yaptırılmakta, bazı ülkelerin
nasıl denet altında tutacakları, nasıl bölünmeler yaratılacağı, hedef, kimlik
saptırmaları yapılacağı, her an nasıl iç ve dış dengelerin bozdurulabileceği,
yeni (Orta Asya’daki gibi) ülkelerin nasıl nüfuz altına alınıp yeni pazarların
açılacağı hesaplanmaktadır. “Destabilization” terimi Amerika’da halk diline
kadar inmiş, bu “istikrarsız tutma, istikrar bozma” yöntemleri, tahmini pek de
zor olmayan matematiksel bir bilim haline getirilmiştir.
Şunu da ilave
etmeli ki, sömürgeleşmiş veya resmen olmasa da sömürgeden daha acıklı duruma
getirilmiş ülkelerde, ulusal hedefler, bağımsız gelişmeler oluşmasın diye
sürekli tedbirler alınıp yetenekli, onurlu, ülke çıkarlarına bağlı kişiler
devamlı olarak altta veya kenarda bırakılır; kişiliksiz, onursuz, şahsi çıkar
düşkünü, yeteneksiz, yaratılıcılıktan yoksun, kolayca kullanılabilir kişiler
kilit noktalara getirilirler.
Türkiye’de
sanayi-evrenkent işbirliği konusunda bazı önemli adımlar atılmış, mesela
“KOSGEB”ler kurulmuştur. Bunların iktisadi katkılarının olacağından kuşku yok.
b)
Yukarıda bahsedilen türde
bütün araştırmalarda doktora öğrencilerinin rolü büyük.
Şimdi gelelim
ülkedeki doktoralı sayısına.
Tanzimat’tan
beri zaman zaman Batıya binlerce öğrenci göndermekten medet umuldu. Sonuç
meydanda. Dışarıda 60.000 öğrenci okutulduğu söyleniyordu. En son bir yerde
okudum, 200 bin olmuş. Bir öğrencinin masrafını yıllık 30 bin dolar olarak
kabul edersek, bu senede 6 milyar dolar demektir. Beş yılda 30 milyar dolar. Bu
meblağı, Türkiye’deki bütün evrenkentlerin toplam bütçesiyle karşılaştırmanızı
isteyeceğim. Eğer bu 6 milyar doları bu iş için harcıyorsa bir ülke çok
 büyük
 gayelerin   olması
 lazım.   Bu
 öğrencilerle
 `ş sanayii
 kuracağız,
 şu
teknolojiyi geliştireceğiz’ diyen yok tabii. Bu insanlarımız Türkiye’ye
dönseler bile imkan yok. Oralarda kalmayı tercih ediyorlar. Beyin göçü ortaya çıkıyor.
Bu öğrenciler
sayesinde o sıralarda mali sıkıntı için olan o ülkelerin evrenkentleri ihya
oldular; araştırmaları için önemli genç bilimadamı ihtiyaçları da bu suretle
temin edilmiş oldu. Beyin göçünün nedeni: 1980’den sonra yani YÖK’ün
kurdurulmasının ardından Türkiye’de bilim ve araştırmanın bitmesidir. Bilim
adamı araştırma yapmak için uğraşacakken, ders başına para alarak 40 saat ders
veriyor haftada.
 
Dünyanın hiçbir
ülkesinde böyle bir şey yoktur. Ne zaman ki bir ülke perişan hale düşer, o
zaman o ülkenin vatandaşlarını görmeye başlarsınız Amerika’da. Türkiye bu
açıdan rekor kırıyor Amerika’da. Zaten eğer bir milletin sayısı bir çevrede
artmaya başlarsa, aşağı görürler.Türkiye’den yüzlerce öğrenci varsa, mesela
Almanya’dan birkaç tane vardır, yoktur. O da özel bir alanda öğrenim görmek
için gelmişlerdir. İşin garibi, Amerika’da fen/teknik konularında doktora
öğrencileri evrenkentlere para vermezler; bilakis öğrenciye mali destek
sağlanır. Çünkü yapılan araştırmanın iktisadi ve yan faydaları ülkeye
kalmaktadır. Bu destek, kendini ispatlayan yabancı öğrencilere de verilir. Ama
Türkiye illa da o ülkelere her öğrenci için para vermekte adeta ısrar etmiş, araştırma
yardımcılığı bulan gençlerimize maaş, burs kabul etmemelerini emretmiştir!
Peki, ülkemizin yaptığı bu büyük fedakarlıkların Türkiye’ye faydası?
Biliyorsunuz,
evrenkentlerimizde en ufak bir alet almak için üç kuruş bulmak bile hayli
maharet isteyen bir iştir. Dışa giden bu büyük paraların onda biri yurtta
araştırma, yerli Türkçe bilimsel yayınların teşviki vb. için ayrılsa kuşkusuz
bir gelişme olacak, iktisadi katkılar da artacaktır. Ama bunun için Türkiye’nin
hedeflerinin tespiti de şarttır.
Yurttaki
doktoralı sayısı ile iktisadi, bilimsel, hatta kültürel gelişme arasında en az
doğru orantılı, nerde kaldı ki daha yüksek üslü bir matematik  bağıntı bulunabileceği beklenemez. Nedenleri:
1) hedefsiz (hedef, bilim ekolleri yaratıp dünyada söz sahibi olmak da
olabilirdi) dağınık araştırma etkinlikleri; 2) dış doktoraların tesadüfen
seçilen veya dışarıda verilen konularda, başkalarının çarklarına, dişlilerine
yağ olacak nitelikte yapılması; çoğu kez çarkın kendisinin bile fark
edilmemesi.
Sonuç olarak
Türkiye’nin içinde ve dünyadaki hedeflerini kısa, orta ve uzun vadeli olarak
seçmesi; bu seçimde Türkiye’nin, dış odaklarla bağlantılı olarak şerrine
değil  de, hayrına kafa yoracak,
çalışacak onurlu, yetenekli, kendini yurduna adamış kimselerin görev alması gerekmektedir.
Bu hedefler doğrultusu başta olmak üzere evrenkentlerimizde gerçek yaratıcılığa
yol açacak araştırma ortamlarının, kütüphanelerin, Türk Dünyası için Türkçe
yayınların, ayrıca dış dünya ile iletişim ve bilgi alışverişini arttıracak dış
yayınların (yayın için yayın olmaması koşuluyla) geliştirilmesine ağırlık verilmelidir.
ŞEHİRLER İNSAN İÇİN Mİ,
ARABA İÇİN Mİ?
Şimdi  “demiryolu”
deyince  raylı  ne
varsa  hepsini  kasdeceğiz;
tramvay,  yer  altı, 
şehirlerarası
katarlar vb. Hele geriye dönüp bir bakalım.
Son iki büyük,
Sultan Abdülhamit Han da, Atatürk de demiryollarına çok önem verdiler.
Birincisinde İstanbul’un iki yakası da tramvay ağlarıyla örüldü. Belki de
dünyanın ilk yeraltısı, Karaköy tüneli yapıldı.
II.    Cihan
Harbinde savaş araçları üreten A.B.D. dev oto sanayii, özellikle GM (“General
Motors”) şirketi, 1947’den sonra fabrikaları atıl kalmasın diye araba işini
yaymaya,  halkta  bir
araba  tutkusu  yaratmaya
karar  verdiler.  O
zamana   kadar
 
A.B.D.’nin her
tarafı tramvay (kendi tabirleriyle “trolley”) ağlarıyla örülüydü. O kadar ki,
taa Pasifik Ummanı kıyısı Kaliforniya’dan doğuda Atlas Ummanı’na kadar tramvay
değiştire değiştire gidilebilirmiş. GM şirketi ufak tramvay şirketlerini birer
birer satın alıp sonra da iflas ettirmiş, tramvay raylarını söktürmüş.
Çocukluğumda
İstanbul’un da her iki yakası tramvay ağları ile örülüydü. Bağdat Caddesi’nin
kenarından Bostancı’ya dek tereyağı gibi kayıp giderdin. Ne seyrüsefere mani
olur, ne bir şey. Şimdi aynı caddede lüküs arabasının içinde dur kalk, dur kalk
sinir buhranları geçireni bir yandan, yağmurda çamurda otobüs dumanlarından
boğulan, perişan bekleşenlere bir yandan insanın acıması geliyor.
İşte hesap
sormaya sormaya bu hallere gelindi. Şimdi İstanbul’da arabası olan perişan,
olmayan perişan.
Amerika bile
sonunda toplu taşımacılığa, demiryollarına pay ayırmaya bugünlerde mecbur
kalmaktadır. New York dahil bütün şehirlerinde araba keşmekeşini önleyici
yönetim tedbirleri zaten çoktandır vardı. Bizde ise İstanbul, Ankara gibi
şehirler bile böyle herhangi bir tedbire rastlanmıyor.
Bir an evvel
bazı tedbirler alınmazsa şehirlerimiz toptan kilitlenecek, insanlar çıktı
(egzoz) gazlarından topyekün zehirlenecekler. Zaten şimdiden işe 1-2 saatte
ancak gidiliyor. Sadece bunun verdiği iktisadi zararın haddi hesabı yok.
İktisatçılarımız niye bu zararın mali boyutunu oturup hesaplamıyorlar?
Mühendisler niye karayolunun bir kilometresi maliyetine 5 km demiryolu
yapılacağı gibi hesapları yapıp halkın gözünün önüne sermiyorlar? Niye tercihli
otobüs yolundan bir hafif tramvay hattı geçirilmiyor? Niye araba otobüs
kısıtlanıp böyle tramvaylar yapılacağına çok daha fazla maliyeti olan yer altı
(“metro”) düzeni için yıllarca uğraşılıyor? İstanbul’da sahiller doldurulup
geniş otoyolları yapılırken niye az yer kaplayan raylar da konulmuyor? Yakıt
artışları azalmasın, araba ithaline dokunulmasın, ahali araba alışkanlığından
sapmasın diye  mi?
Unutmayalım ki,
neftyağı üretimi neredeyse olmayan bir ülkenin insanlarını oyuncak sevdası gibi
arabalarla meşgul eder, kaynaklarının önemli bir kısmını dışa yakıt ve araba
parçaları için aktarırsanız, o ülkenin ileriye dönük, onu önemli bir dünya
devleti yapacak temel yatırımları yapmasını da engellemiş olursunuz. İşte öyle
bir ülke sonunda bütçesinin yüzde kırkını (sonra daha da fazlasını) dış borç
faizlerine öder, varını yoğunu, fabrikalarını, santrallerini, limanlarını ve
hatta vatan toprağını yabancılara satar, gençlerinin eğitimini bile İngiliz
gibi insanlıktan uzak, hunhar milletlere havale eder, sonra da tarihten silinip
gider.
ULUSLARARASI
İLİŞKİLER

Yıllardır
Avrupa’sı, Amerika’sı bastırıyor: “Kıbrıs Sorunu” diyor; “Ege Sorunu” diyor;
(sözde) “Kürt Sorunu” diyor. Bizde de birileri yıllardır, gelenin gidenin
önünde ezilip büzülüyor; “Afedersiniz efendim”, “Özür dileriz efendim”,
“Ödevimizi yaparız efendim” diyorlar. Otuz küsur yıldır bendeniz ise, naçizane
diyorum ki: “Bu tavrı takındığınız takdirde, ne kadar haklı olsanız, davayı
baştan kaybedersiniz”. Takınılacak tavır başkadır:
 
Türkiye’nin
“Kıbrıs Sorunu” yoktur. Türkiye’nin Yunanistan’la babamın memleketi Batı Trakya
Sorunu vardır. TV’den yeni öğrendik: Batı Trakya’nın (Batı Paşaeli’nin) kuzey
Türk köyleri meğer 67 yıldır birer tehcir kampı, birer hapishane imiş.
İçerdekiler köy dışına ancak özel tezkereyle çıkabiliyor, kimse bu tel örgüyle
çevrili köylere giremiyormuş.
Türkiye’nin
“Ege Sorunu” yoktur; Yunanistan’ın Lozan’a rağmen adaları askeri üs haline
getirme sorunu vardır.
Türkiye’nin “Kürt Sorunu”
yoktur. Türkiye’nin Kerkük Türkmenleri Sorunu vardır. 
 
Avrupa’ya gelince:
Türkiye’ye
“insan hakları” dersi vereceğine, Avrupa önce Bosna’da, Cezayir’de, Kosova’da
yaptırdığı katliamların hesabını vermelidir.
Batı ülkeleri,
sözde “Ermeni Soykırımı”nı değil, Ermenilerin Azerbaycan/Karabağ’da daha yeni
yaptıkları gerçek soykırımı gündeme getirmelidirler.
Türkiye’nin Savunması

Dolayısıyla
birinci ilkemiz: Dünyanın neresinde olursa olsun, oralı Türk, buralı Türk,
nerede bir Türk’ün kılına dokunulursa bütün Türkler, bütün milletleriyle ve
devletleriyle hemen seslerini duyurmalı, bütün uluslararası ortamlarda protestolar,
bir sürü basın-yayın faaliyeti. Türkiye’nin savunması burada başlar:
Balkanlarda binlerce Türk’ü kessinler, Irak’ın kuzeyinde Türkmenlerin başlarını
daha yeni hapse atsınlar. Olur mu böyle şey? Nerede Türk varsa onun hakkını
hepimiz savunacağız.  Uluslararası
ortamlara gideceğiz, davalar açacağız, protesto edeceğiz, nota vereceğiz, ses
çıkartacağız. Bir kere bu var; bunlar o kadar zor işler değil. Sadece çıkıp
söyleyeceksin, bu kadar basit.
Bütün mesele;
şahsiyete, haysiyete ve aşağılık duygusu yerine kendine güvenmeye dayanır.
Psikolojik bir şey, gayet de basit.
Türkiye
ve Türk Dünyası Üzerindeki İçten, Dıştan Tezgahlar
Batı deyince,
Rusya’sından bütün Avrupa’sı, bütün Amerika’sına kadar bizzat yaşayarak şunu
gördüm ki: en üst seviyesinden sokaktaki garibanına kadar hepsinin kafasında
tek bir şey vardır: “Endülüs’ü sildik, burası hala duruyor”.
Bu acıklı
duruma bizi “kültür mühendisleri” getirdi, bilhassa Amerika’nın, İngiltere’nin
kültür mühendisleri yaptılar bu işi. Zaten bir ülke, bir millet içinden
dağıtılırsa, topa, tüfeğe ihtiyacı kalmaz artık. Evet top, tüfek, lazerli
silahlar, füzeler vb. vb de olmalı.
Atatürk Ruhu Yerine “Sahte Sağ / Sahte
Sol”
1960’lara kadar
Atatürk ruhu hakimdi: Herkes “Türk”tü, herkes “Atatürk milliyetçisi”idi. Sonra
hava değişti. Kimi zannetti ki “milliyetsizlik fikri” Rusya’dan geldi. Hayır
efendim sahtelerin ikisi de Amerika’dan geldi.
Önce,
1960-1970’lerde Amerika’nın yarattığı sahte sağ ve sahte solla bölündük ve
milli değerlerden uzaklaştırıldık.
1990’larda
filmi, (kaseti, sahneyi; ne derseniz deyin) değiştirdiler; “komünist”, “faşist”
lafları kalktı, bir çok ortaoyuncusunun da hakiki rengi ortaya çıktı. Bazı safiyan
diyor ki: “Efendim, bu adam vaktiyle komünist hücreler kurmuş, ordudan atılmış,
şimdi Amerikancı kapitalist oldu. Be kardeşim, o zaman da Amerika’ya hizmet
ediyordu, şimdi de. Farkı: Eskiden “komünist rolü yap” denmişti, şimdi de “yeni
dünya düzenci” kapitalist. Adam aynı adam, değişmedi; rol değişti. Bu durumlara
iyi dikkat etmeliyiz. Bunlar hep “kültür mühendisliği” teknikleri. Aslında Batı
birçok ince taktikleri de  Selçuk ve
Osmanlı Türkleri’nden öğrendi. Biliyorsunuz Makyavelli kitabının dipnotunda der
ki: “Bu numaraları Osmanlıların Bizans Tekfurları arasında düzenledikleri
dolaplardan öğrendim” (Meğer aslında Nizamülmülk’ün kitabını da okumuşmuş)
Asyalı mı, Avrupalı mı,
Avrasyalı mı Olmak?

Aslında biz hem
Asyalıyız, hem Avrupalı, hem de Orda Doğulu. Bundan büyük nimet mi olur? Hangi
millete nasip olmuş? Avrasya’nın, hatta şimdi Amerika kıtaları dahil kaç
kıtanın en eski milletiyim; 10 bin sene ve daha öncesi; dili matematik gibi
dil, (yeni giren İngilizce bozuntuları hariç), kültürü büyük, tarihi büyük. Kaç
imparatorluk kurduk. Onlar sadece öyle kılıç kuvvetiyle olmadı; üstün
kültürümüzle oldu, bilim ve tekniğimizle oldu, idari nizamımızla, üstün
maneviyatımızla oldu.
Şimdi Türkiye
öyle bir durumda ki, bir yanda bütün İslam dünyası var, bir yanda Türk dünyası,
ta Japonya’ya kadar. Türk Dünyası’ndakilerin içinde komünizme rağmen  Türk Müslüman şuuruna sahip olanları hayli
fazladır. Öbür yandan biz Avrupa ile de haşır neşir olabiliyoruz. Dünyaya bak:
hem Asya, hem Ortadoğu, hem Avrupa. Hepsinde cirit atabilen böyle başka bir
millet yok. Yani Allah bize öyle nimetler vermiş ki, biraz aklımızı kaşımıza
alıp toparlanabilirsek dünyanın en büyük birkaç devletinden biri oluruz. Pek
yakın tarihe dek öyleydik; gene oluruz.
Avrupa’ya Çok Şey Öğrettik

Açın bakın:
Orta Çağ sonunda bu Avrupa’ya, bu kara cahil, yobaz, temizlikten haberleri
olmayan, vebadan kırılan perişan Avrupa’ya bilimleri öğreten Türklerdir.
Matematiğin birçok dalını icat eden Türk matematikçileridir.
Batıya cebiri
de, kimyayı da, gökbilimi de, ruhbilimi de biz öğrettik. Kendimizi,
tarihimizden, atalarımızdan aldığımız manevi güçle, ileriye bakarak
toparladığımız zaman Batıya, dünyaya, gene çok şey öğretiriz.
 
Bir taraftan
Avrasya Türk dünyası ile ilişkilerimiz olacak, bir taraftan Avrupa ile, Uzak
Doğu ile, hatta Güney Amerika ve Afrika ile ticaretimiz. Ayrıca İslam
ülkelerinin sömürgelikten kurtulması için gene biz ağabeylik yapacağız; başkası
yapamaz bunu. Şimdi Batı bunlardan çok korkuyor. Batı gizli gücümüzü biliyor
da, biz bilmiyoruz.
Batılı,
Türklerin kendilerine güvendikleri zaman pek çok işi başardıklarını görüyor.
İçerden engellemelere rağmen halk, bu millet, bir sürü iş becerdi. Hatta başka
ülkelere işçi olarak gitti, işveren oldu. Onun için bu içerdeki ve dışarıdaki
düşmanlar son derece endişe ediyorlar. Dolayısıyla bu düşmanlar, adım adım,
bilhassa son 50 yıldır hızlanarak, “bu işi kökünden nasıl hallederiz?” ile
uğraşmışlardır.
Yıllarca haçlı
seferleri yaptılar, bir türlü beceremediler bu işi; sonunda dediler ki: “Biz bu
işi içinden halledeceğiz. Bunları içinden bozarsak, Türklük ve Müslümanlık
şuuru bırakmazsak ve nihayet birbirine düşürürsek, kim olduğunu, feleğini
şaşırmış hale getirirsek, dinini, tarih şuurunu yok edersek, o zaman bu işi biz
rahatça hallederiz”. Bu plan yürümektedir Türkiye’de.
Fakat
Türkiye’de ben vaktiyle şuna dikkat ederdim: hani tahsil veya iktisadi olarak
sözüm ona alt tabakaya doğru indikçe, yani gariban halka, köylüye falan indiğin
zaman onlarda daha bir derinlik görürdüm. Yani o insanlarda daha derin bir
kültür vardı. Çünkü biz Asyalıyız. Ve bizim binlerce senelik bir kültürümüz
var. Bu kültür hala bozulmamış halkta yaşıyor. Gerçi bu güzel tabakayı da
bugünlerde bozuyorlar ki, en büyük tehlike de buradadır. “Üst” tabaka zaten
çoklukla bozulmuştur. Amerika’da, Avrupa’da Türkiye’dekinin tam tersi bir durum
gördüm: Oralarda üst tabaka bilgilidir, çalışkandır, yapıcıdır. Ama aşağıya
indikçe indikçe ahali barbarlaşır, yabanileşir. Neden? Çünkü Batının kültürü
birkaç yüz seneliktir. İşte bunlar, barbar kavimlerin elektronik cihazları
yapmayı öğrenmiş –onu da devşirdikleri insanlar sayesinde yapmış- insanlardır.
İşte Batı
bizden aldıkları ilimleri bize karşı güç oluşturmak için kullanıp güçlendikçe
bizi ortadan kaldırmanın yollarını aramaya başlamıştır. Bu işe özellikle 1700
başlarında soyunmuşlar. Fiziki olarak Türklerle başa çıkmamız mümkün değil
demişler. Onun için biz olsa olsa bunları içinden yıkabiliriz demişler.
Araştırmışlar, bakmışlar ki Türk’ün kuvveti tasavvuftan, gelenek ve
göreneklerinden, insanlık anlayışı gibi hasletlerden geliyor. Dolayısıyla biz
bunları içinden bozarsak bu işi ancak öyle hallederiz. Ne kadar sürer demiş
İngiliz. “Biz, belki torunumuz da sonucu göremeyecek, ama biz ondan sonra için
çalışıyoruz” demiş. İngiliz bu planla Hicaz’da Vahabilik gibi sahte  bir mezhep kurdu. Şimdiki Suud kralları da
bunların torunlarıdırlar. Vahabiler ilk iş olarak Hicaz’da bulunan 300-500 bin
Türkü kestiler. (İngiliz Hindistan’da da sahte Ahmedi mezhebini kurdu).
1838’de
İngilizler dünyanın küreselleştiğine dair bir edebiyatla ve Osmanlı
İmparatorluğu içerisindeki bazı idarecileri satın alarak Gümrük Birliği
anlaşması imzalattılar. İngiliz malları Türkiye’ye doldu. O zamanlar Ankara’nın
nüfusu 90 bin civarındaymış, büyük bir el dokuma sanayii varmış ki, dünyaca
meşhur kumaşlar üretilirmiş. Bu anlaşmadan 10-15 yıl sonra Ankara’nın nüfusu 30
bine düşmüş. Dokuma sanayiimiz ölmüş.
Ardından Tanzimat Fermanı
ile köşe başlarındaki bazı 
adamların da
gayretleriyle çözülme başladı. Fransa’ya rasgele, amaçsız öğrenci gönderilip
sahte sömürge aydınları yetiştirildi.
Çare, elbette
her yapılan alçaklığa son dakikada yarım ağız tepki göstermek  “kınamak” değildir. Gülerler adama.
Yıllardır, daha kimse bize sataşmadan, bizim kendi davalarımızı dünya
kamuoyunda sürekli gündeme getirmemiz, Türkiye’de Ermenilerin yaptığı sayısız
hunharlıklar, katliamlar için yapanların cezalandırılmasını  (ki çoğu hayatta, başka ülkelerde idiler),
soyundan sopundan tazminat alınmasını istememiz gerekirdi. Daha yakın yıllarda
Fransa’da, çeşitli ülkelerde elçilerimizi öldürenleri barındıran, üstelik de
utanmadan iki de bir bize insan hakları dersi vermeye kalkışan bu uygarlık,
insanlık fukarası Batı ülkelerine yıllardır niye dayatmadık?
Fransa’ya
Ne Yapmalıyız?
19. yüzyılın
sonuna doğru Paris budalası bazı Osmanlı “monşer”leri aralarında Fransızca
konuşur olmuşlardı. Etki alanını Anglosakson’a kaptırmasına rağmen, Fransız’ın
en büyük başarısı duruyor. Osmanlı Devletinin idarecileri arasına sokulan 5.
kol gizli cemiyet sayesinde, “mektep-i sultani” yani Galatasaray eğitimini
Türkçe yerine Fransızca yaptı ve yapıyor. Fransızların, Türkiye’de hala etkili
olmak için son ümitleri bu okul ve birkaç, rahibeli, misyoner okulu. Bunları
kapattığın, hiç olmazsa eğitim dillerini Türkçe, öğretmenlerini de tümüyle Türk
yaptığın an, Fransız canhıraş bir feryat atacak, acılar içinde inleyecektir.
İşte Ermeni kışkırtıcısı, katliamcı, kültür, dil ve din emperyalisti Fransız’a
yapılacak şey budur. Bak o zaman nasıl pişman olacaklar.
Fransız’ın,
Türk yumuşak topuğuna dokunduğun anda, Türkiye’deki Fransızca ile eğitimli okul
mezunlarının bir kısmı diyecekler ki, “Fransız’a karşı duygusal davranıp da,
kendimizi “bilim”den mahrum etmeyelim”. Lafa bak, dersleri Türkçe yerine
Fransızca yapmakla bilim mi oluyormuş? O misyoner okullarından kaç tane gerçek
bilim adamı çıkmış acaba? Var mı öyle bir şey?
Hangi
Avrupa Birliği?
İngiltere,
kuzeyde dağlı İskoçların sınırı Hadrian duvarına kadar Roma İmparatorluğunda
kalıp dilinin %60’ı latinleşti (tabii şimdiki örn. tıp dili %99 tam Latince).
Kelt kavimleri tarih boyunca birlik olup bir tek devlet oluşturamadılar.
Günümüzün Avrupa haritası, hala iki bin yıl önceki Kelt kavimlerinin haritası
gibi.
Kelt’lerin
hemen hepsi Roma İmparatorluğu’nca fethedildiler. Ancak, Avrupa’da o zaman da,
şimdi de önemli, ayrı bir durum daha var: Cermen kavimleri.
Batı Roma
yıkıldıktan sonra Cermen göçleri (Franklar, Engel ve Saksonlar, Lombardlar vb)
latinleşmiş ülkeleri değiştiremedi. Göçlerle gelen Ural-Altay/Türk kavimleri
ise dillerini unutup eridiler.
Cermen
kavimleri (bugün Almanya, Avusturya ve İsviçre’nin bir Alman lehçesi
konuşan  kuzey  kısmı)
ile  latinleşmiş  Keltler
arasındaki  mücadele  günümüze  dek 
sürmüştür. Bazı Batılı
tarihçilere göre Avrupa’daki birçok savaş, I. ve II.
  Cihan Harpleri dahil, bu eski
Alman-Latin/Kelt ayrılık-gayrılığının birer devamıdır. Sözde “Avrupa Birliği”
içinde de günümüzde kökleri işte böyle derin bir Alman-Fransız ve Alman-İngiliz
ayrılığını görmekteyiz. Avrupa Birliği’nin önemli dili Almanca mı olacak,
Fransızca mı yoksa İngilizce mi? Bunun sessiz savaşımı sürüyor. 1066’daki
Norman istilasından beri süregelen Fransız-İngiliz en hafif tabiriyle
`rekabet’i de cabası. “Avrupa Birliği”nin bir de “Hıristiyan Kulübü” olduğundan
söz ediliyor. Hayret, hangi Hıristiyan Kulübü? Bu toplulukta Katolik’i,
Ortodoks’u, çeşit çeşit Protestan’ı
  var.
Bunlar o derece birbirlerine düşmandır ki, tarih boyu zaman zaman birbirlerine
karşı Müslüman Türk’le bile anlaşmayı yeğlemişlerdir. Yakın tarihte Sultan
Abdülhamid Han bu ayrılıkları çok iyi kullandı. Hala süren şu Katolik İrlanda
ile Protestan İngiltere arasındaki kavgaya da bir bakın. Daha önce Katolik
İspanya ile İngiliz İmparatorluğu arası savaşlar.
Norveç ve
İsviçre halk oylamalarına binaen AB’ye girmedi. İngiliz halkı bile AB’de ulusal
egemenliklerinden vazgeçmek istemiyor. Fransa’da da aynı şekilde kuvvetli
sesler yükseliyor. AB fikrinin arkasında yatan ülkülem (“ideoloji”) ile hiç de
yeni olmayan, kökleri 1700’lere giden “Yeni Dünya Düzeni” arasında bağıntı
var.  Fransa’nın önemli bazı siyaset
adamları son aylarda bu “Yeni Dünya Düzeni” oyununa karşı çıktılar. Ama
Türkiye’de de olduğu gibi üstlerde birileri “Yeni Dünya Düzeni” ve onun kuyruğu
AB’ye uluslarını, adeta emr-i vakilerle sürükleme peşinde. Bu üstlerdekilerin
kime, niye ve nasıl hizmet ettikleri elbet bir gün belli olacak.
İşte
Türk Dünyası Böyle Oluşur?
Türk
Dünyası’nın yeniden oluşması için bütün Türk Cumhuriyetlerinde ortak Türk dili
ve ortak yazı bir an önce gelişmeli, ortak Türkçe yayınlar Türk Dünyası’nın her
köşesinde okunmalı, bu ülkelerin Türkçe TV’leri herkesçe seyredilmeli, her
dalda yapılacak ortak kurultaylarda, bilimsel toplantılarda konuşmalar Türkçe
olmalıdır. Bu hedeflere ulaşmak o kadar zor mu? Hayır, yeter ki gönüllerde
istek olsun.
Burada bir
gazete, kitap çıktığı zaman bütün Türk Dünyası’nda okunabildiğini düşünün; bu
eserlerin 250 milyon insana gittiğini düşünün. Osmanlı’daki gibi büyük bir
millet olmaya sadece bu yeter.
Lehçe
farklılıklarına rağmen her Türk hepsini anlar, anlamalıdır. Ben suni
yakıştırmalar olan “öz Türkçe”, “Osmanlıca” diye bir ayrım, bir bölücülük kabul
etmiyorum; ikisi de Türkçe’dir ve o zaman Türkçe dünyanın en zengin dili olur.
Ama Frenkçe, İngilişça bozuntusu “Anglomanlıca” laflar asla Türkçe olamaz.
“Ambulans” gibi, “aktivite” gibi, “parlamenter” gibi her özentifikasyon kelime
gönlü Türk olanın böğrüne bir diken gibi batar. Böyle sözcükleri kullanan
ayıplanmalı ama aşağılık duygusundan kurtulması için kendisine yardımcı olunmalı.
İçten,
Dıştan Saldırılar Karşısında Türkiye
Amerika,
Avrupa, Çin, Rusya gibi kuvvetler arasında Türkiye’nin bağımsız bir denge
siyaseti gütmesi gerekir. Her ülke ile ilişkilerimizin olması, bunların
arasındaki dengeden faydalanmamız gerek. En son Sultan Abdülhamit Han, sonra da
Atatürk 
“Denge
Siyaseti” yaparak Türkiye’nin çıkarlarını korumuşlardır. Denge siyaseti
olmadan, bir tek kuvvetin her dediğini yapmakla ülkedeki işler işte bu hale
geliyor.
Biz siyasetten
bahsetmiyoruz. Siyasi şeyler gelir geçer, bunlar önemli değildir. Uzun vadede
kültür genlerini binlerce yıl yaşatan kültür meseleleridir. Dildir,
edebiyattır, tarihtir, bilimdir. Sovyetler dağıldığından beri Türk kurultayları
yapılıyor. Kurultayda bazıları Rusça konuşurmuş, diğerleri İngilizce
konuşurmuş. Böyle Türk kurultayı mı olur?
İnsanlarımızın
bağımsızlık ruhuna sahip olması lazım; özgüvenlerinin gelişmesi lazım. Deniyor
ki “Dünyada bağımsızlığın önemi geçmiş”. Öyle bir şey yok. Her ülke kendi
bağımsızlığına, kültürüne daha fazla sahip çıkıyor. Çünkü eğer her ülke kendi
değerlerine sahip çıkarsa, ancak eşitler arasında bir kardeşlik ve küreselleşme
olur. Aksi takdirde biri birinin kölesi olur.
 
 
HIRİSTIYAN — MÜSLÜMAN
İLİŞKİLERİ
III.   Dünya
Savaşı çıkar mı? Nasıl çıkar, onun üstüne tahmini birşeyler diyebilirim.
İnşallah çıkmaz. Tabii daha önemlisi İslam ülkelerine karşı bir “Hıristiyan
Cihadı” açılmıştır. Yani, Haçlı Seferi. Bush Haçlı Seferi desin-demesin, olaya
baktığın zaman bütün İslam ülkelerine karşı bir haçlı seferi görülüyor. “Peki
11 Eylül’de mi başladı?” “Hayır.” Bin yıldır böyledir. Ama bu son Haçlı Seferi
yeni başlamadı. 100 senedir devam eden bir Haçlı Seferidir. Bu olaylar son
noktayı koymadır. İslam ülkeleri zaten perişandır. Herbiri bir sömürge
durumundadır. Hepsinin başında dışardan ayarlı
krallar vardır. Sahte neft yağı (petrol) bunalımı olduğu zaman
Amerika’da ahali diyordu ki, sokakta benzin kuyruğunda: “Bu petrol niye
Arapların oluyormuş? Gidelim oraları fethedelim”. Nitekim 20 sene sonra bir
Körfez savaşı icat edip zaten denetimlerinde olan petrol bölgesine iyice yerleştiler.
“Şimdi Körfez
savaşının asıl sonucu nedir?” Dikkat edin. Yan ürün gibi görünen şey asıl
sonuçtur. “O nedir peki?” Amerika Suudi Arabistan’ı ve Kuveyt’i fiilen işgal
etti. Bir sürü askeri üssü, yüz binlerce askeri var çölün ortasında. Arapların
da haberi yok. Amerika hem petrol bölgesine yerleşti hem de Suudi Arabistan ve
Kuveyt’in hazinesini soydu. “Ben sizi korudum” bahanesiyle. Kral aileleri
ağlaşıyor. Üstelik borçlandılar. Hem işgal edildiler, hem hazineleri soyuldu.
Afganistan’daki
savaşın da sonucu Amerika’nın bu sefer de Orta Asya, Kafkasya neft yağı, doğal
gaz ve maden kaynaklarına ve o bölgeye yerleşmesi olacaktır. En başta  da bu bölgelerin kapısı durumundaki ülkeler
olan Türkiye, Pakistan, Afganistan var. Bizim aslında çok dikkatli olmamız
lazım. Kabak bizim başımıza patlayacak.
Avrupa’da
Müslüman düşmanlığı tarihten beri çoktur. Ama Amerika’da Müslüman nedir,
Türkiye nerdedir, bunlardan ahalinin pek haberi olmaz. Amerika’nın ahalisi
cahil bırakıldığı için. Dolayısıyla da fazla düşmanlıkları da yoktu. Yeni
kavram-formül ile birlikte Müslüman dünyası düşman ilan edildi. Amerika böyle
karar verdiği zaman basın-yayına da 1-2 kitap yazdırırlar. Huntington gibi
adamlara. Sonra bunların çığırtkanlığını yaparlar. Birkaç gün içinde aniden bir
hava oluşuverir. Yani birileri düşman olarak gösterilir. Her zaman
yapmışlardır. Dolayısıyla bu olaylar, bir başlangıç
 
noktası seçmek
gerekirse, 91’de bu lafların ortaya çıkmasıyla başladı diyebiliriz. Tabii
öncesinde de planlanıyordu. Kimse sanmasın ki, 11 Eylül’de bir olay oluverdi
de, ondan sonra ortalık karıştı. Öyle değil. Tüm olaylar adım adım düşünülerek
planladı. Sizler de biraz düşünürseniz bir adımları farkedersiniz.
Çok ciddi işler
oluyor. Birçok uluslararası anlaşma tartışılmadan imzalanıp kabul ediliyor. Ama
bunlar olurken milletvekili maaşları gündeme geliyor. Bilen birisi anlatsa da
öğrensek işin hukuki tarafını, bir şey anlatan yok ki halka. Biz de diyoruz ki:
“Milletvekili maaşlarının anayasada işi ne?” Anayasa genel bir çerçevedir
sadece. Sair ülke anayasalarına bak. Bir vatandaş olarak benim garibime
gidiyor. “Anayasa da böyle ıvır zıvırın işi ne?”
Yeni
Dünya Düzeni ve Türkiye’nin Geleceği
Bu toplumun
yeniden inşa edilmesi gerekiyor, çünkü bin parçaya böldüler bizi. Gelin
dostlar, şimdi bütün ayrımcılıkları bir kenara bırakıyoruz; yok sağmış, solmuş,
laikmiş, anti-laikmiş, başörtüsüymüş vb. bunları bir kenara bırakın; bu milletin
hepsi, her  ferdi, Türkiye Cumhuriyeti
içinde olan herkes bizim milletimizidir.
Benim zaten
şimdiye kadar tek bir fırkam (partim) oldu –köylerde dedim de şaşırdılar-
köylerde nutuk atıyordum “biz iktidar olunca –muzipliği seviyorum ya- şöyle
yapacağız, böyle yapacağız” diye. Köylüler dediler ki “hangi parti, oy
verilim”. Ben de dedim ki “vallahi, o partilerden anlamam, benim bir tek partim
vardır, o da Türk Milletidir ve Türkiye Cumhuriyeti’ndeki her fert benim
milletimdir”.
Tarih
Tahterevalli Gibidir… Şimdi Sıra Bize Geliyor
Tarih bir
tahterevalli gibidir. Bunun matematiksel denklemlerini yazabilirim. Beş yüz
sene Batı tarafı yükselir, öbür tarafı aşağı iner, beş yüz sene de tersi olur.
Şimdi sıra bize gelmiştir. Batı, Amerika’sıyla Avrupa’sıyla içinden çürüyor.
Onun için sıra bize geliyor kimse merak etmesin.
 
SERBEST
PİYASA

“Serbest
piyasa” nedir ben size söyleyeyim: Siz Amerika’da Türk malı görebilir misiniz
gidin bakın: Bazı büyük alışveriş merkezlerinde bir tek Türk malı görürsün,
Ülker Bisküvi. (Dünyanın her yerinde var). Türkiye’de Ülker Bisküvi Şirketi’ne
çok büyük ödül vermek gerekir. Ama, en adi tüm Amerikan mallarını, şimdilerde,
oradakinden daha yüksek fiyatlarla Türkiye’de bulursun. O halde, “serbest
piyasa” ne demek oluyor? “Onlar bize istediğini satsın, bizden hiçbir şey
almasın, kotalar koysun” demek herhalde. Böyle serbest piyasa mı olur? Böyle
enayi memleketi nereden bulacaklar? Başka ülkeler “karşılıklılık ilkesi”ne
dayanmayan ilişkilere razı olmuyor.
Yabancı sermaye
gelince Türkiye kalkınacaktı, kalkındık. Amerikan hamburgercileri çoğaldı.
Amerika’nın işe yaramaz moloz mallarını doldur, hem kültürün, sıhhatin bozulsun
millet olarak, hem de Amerikan şirketleri bu işten para kazansın. Gele gele
böyle bir yabancı yatırım geliyor; üstelik bir gelirse, bin götürüyor.
 
Dolayısıyla iktisat her gün
biraz daha batıyor, batmaması mümkün değil. Yani siz  şimdi hiçbir şey üretmiyorsanız, gitgide
sadece dışarıdakilerin malını pazarlıyorsanız, reklamını yapıyorsanız, gençler
de bu işler için yetiştiriliyorsa (boyuna alıyorsun, hem de borçla; satacak bir
şey yok, tesadüfen arada bir olsa bile almıyorlar ve bitiyor işin), bu durumda
batmaman mümkün değildir; çünkü termodinamiğin birinci kanunu işliyor. Çatlasan
mümkün değil; tabiat kanunu söylüyor bunu. Ben olsam, devletin başına gelecek,
hükümetlerin başına gelecek insanların fizik ve matematikten de anlamalarını
şart koşarım, o zaman kafa çalışır; tabiat kanunlarına ters laflar söylenmez.
(Ama, “bilim+gönül” formülümüzü unutmayalım. Kafa/akıl yetmez, gönül de lazım.)
Bilim,
teknoloji, araştırma iktisadi gelişmenin baş motoru, o tespit edilmiş.
Onlar  yapıp bize satacaklar, biz de
kullanacağız. Gittikçe fakirleşirsin, gittikçe borcun altına girersin; sonra da
geliş toprağına varıncaya kadar neyin var neyin yoksa elinden alırlar. Sen ne yapıyorsun?
Hedefler
gerekli ve bir milli siyaset gerekli. Küreselleşen dünyada ulusal hedeflerin
olması daha da önem kazanmıştır. Ben küreselleşmeye taraftarım, aslında
Türkiye’de arasın benden daha küreselini bulamazsın, daha evrenselini
bulamazsın. Ama küreselleşme, evrenselleşme, eşit haklara sahip olan aşağı
yukarı eşitler arasında olur. Biri herşeyi dayatıyor, diğeri de herşeye
eyvallah demek zorunda kalıyorsa ve buna da alışıyorsa o zaman bu küreselleşme
değildir. Bunun adına sömürgeleşmek denmez de ne denir?
Bir
Ülkenin İktisadı Üç Günde Nasıl Çökertilir?
Borsaya sıcak
para geliyor ya dışarıdan, borsa yükseliyor. Bu işler Türkiye’de yeni olduğu
için millet ne olduğunu anlamıyor. Böyle ufak borsayı birkaç kişi
yönlendirebilir. Gayet kolayca. Şimdi o para gelince, bizim dışarıdan ayarlı
basın, “Vay işte Borsa çıkıyor!” diye milleti heveslendirir. Garibanlar da
gidip oraya paralarını koyuyorlar. Ama, borsa yükseldiği zaman bir miktar veya
batırmak istedikleri zaman hepsini birden yabancılar çekip götürüyorlar.
Milyarlarca dolar, zavallı milletin parası şak diye gidiyor. Yani götürülen
para kimden çıkıyor? Vatandaşın oraya koyduğu ufak tefek paralardan çıkıyor.
Hatta bu, her ülkede böyle olur. Birileri kazanıyorsa birileri kaybediyor
demektir. Kazanan birkaç kişi, kaybeden de milyonlarca insan. Bunun kaidesi
budur.
Mesela banka
hortumlanıyor, zarara uğruyor, yani batıyor, mevduat  sahiplerinin bütün mevduatlarını devlet
üstüne alıyor. Devlet ödüyor. Onun için bankaların  battığını millet pek farketmedi. Amerika’da
bir banka battığı zaman, nitekim 1992’de Amerika’da bin tane banka battı, bütün
millet o bankalar önüne yığıldı, isyanlar çıktı, ortalık birbirine girdi. Bizde
böyle bir şey görmedik. Niye? Çünkü bütün mevduat sahiplerinin parasını devlet
taahhüt ediyor. Hatta bankanın başka kuruluşlara olan borçlarını bile üstüne
alıyor. Böyle kanun hiçbir yerde yoktur.
Amerika’daki
bankalarda teminat eskiden 50 bindi, sonra 100 bin dolar oldu. 100 bin dolara
kadar mevduatın sigortası vardır. Devletin arkasında durduğu. Ona ayrı sigorta
olarak fon ayrılmıştır. Yani her banka sigortaya prim öder, onlar durur, devlet
onu 
tutar. Ve böyle
battığı zaman senin 200 bin dolarlık mevduatın varsa, 100 bin dolar kadar bu
sigorta sana öder. Hiçbir yerde bankanın zararlarını, batmasındaki durumu
tamamıyla devletin, yani milletin cebinden, destekleyip yerine koyduğu bir ülke
yoktur. Bu kanunlar daha önce çıkmış, ayarlanmış. Ne demektir bu? “Gel, bankayı
soy, hortumla!” demektir.
Teşviktir.
Para nerede? Bu
parayı saklamak mümkün değil. Araştırsak başka bir ülkeye gitti. O ülkeye resmi
bir müracaatta bulunursun. “bizim şu kadar paramız senin şu bankanda duruyor”
diye. Bunu bulmak kolaydır. Onun sana iade edilmesi gerekir. Hiç böyle bir laf
yok, paranın nerede olduğunu soran yok. İsteseler bulurlar. İnek nerde? Dağa
kaçtı. Dağı alacak dolap yapılmadı daha. Yurt dışında bir iki ülkenin
bankalarında  ama, soran yok.
MANEVİYATSIZ AKIL EKSİKTİR
Batı
zannetmiştir ki, akıl her şeyden üstündür. Oysa, bu düşünce eksiktir. Neden?
Çünkü akıl bir uzuvdur. Nasıl insanın bacağı yürümeye yararsa, akıl, beyin de
biyolojik bilgisayar gibi bir şeyleri hesap etmeye yarar.
Mesela,
Kastamonu’ya gitmeye karar verseniz, oraya giderken en kestirme kaç kilometre,
ne kadar engebelidir, haritalara bakarak öğrenebilir, bunu bilgisayarda yapar
gibi saptayabilirsiniz. Bu işin bilgisayarıdır. Ama bilgisayar Kastamonu’ya
gitmek için bir karar verdirmez. Nereye gitmek istediğini sana söyleyen
içindeki sestir. Yani, gönüldür. İşin manevi tarafı bir takım önemli kararları
aldırır. Onsan sonra işin ayrıntısını, nasılını akıl bulur.
Bilim
ve Din Birbirini Tamamlar
“Gönül” çok
eski Türkçe bir kelimedir. 5-10 bin seneliktir. Vicdan, maneviyat, kalbin
tamamını içerir. Çok köklü bir kelimedir ve Batı dillerinde karşılığı yoktur.
Gönül terbiyesi
görmemiş insanlar, evrenkentlerde (üniversitelerde) insanlığın hayrına bir takım
araştırmalarla uğraşacaklarına hep milletlerin aleyhine, birbirlerinin kuyusunu
kazma, fitne, fesat, dedikodu gibi işlerle uğraşırlar. Çünkü gönül yok ki, o
akla faydalı bir şey yapmasını emretsin.
Medeniyet
Maneviyatla Kurulmuş ve Zenginleşmiş
Batılıların “Pax
Ottomana” dediği barış dönemini yaşatan Osmanlılardır. Batı tarihçilerinin
yazdıkları iki tane barış dönemi var. Birisi Octavius Augustus döneminde, Roma
İmparatorluğunun büyük barışı ki, (“Pax Romana”), 100-150 sene sürdü. Diğeri,
Osmanlı’nın ki 600 yıl sürmüştür. Bundan daha uzun bir barış dönemi yoktur.
Osmanlı çekildi, her tarafta kan gövdeyi götürüyor. Osmanlı döneminde herkes
birlikte, barış içinde yaşamıştı.
 
Millet Şuuru Gönül ve Kültürle Olur
Bu kadar kıtada
bu kadar uzun yıllar faaliyette bulunmuş bir milletin başka ırklarla
karışmaması  mümkün değildir. Hatta
karışmazsa ayıptır. Türk olmak, soyu, sopu,
ırkı, kanı, biyolojik olarak Türk olmak demek değildir.
Dünyada saf ırk
diye bir şey yoktur. Amerika’daki zencilerin genlerine bakarsan yarısı beyaz
ırka ait çıkar.
“Kültür
Genleri” ve “Mensubiyet Hissi” Önemli
Demek ki,
“kültür genleri” diye bir şey var. “Kültür Genleri” biyolojik genlerden çok
daha kılıcı ve önemlidir. Kültür geni, kafa ve gönül meselesidir.
Türkçe’nin ana
dili bile olması şart değil, benimsemişsen, seviyorsan, kullanıyorsan, gönlünde
dil bağı varsa o zaman Türk’sün.
Din
Değişince Kültür de Değişiyor
Toplumun
gönlünün unsurları var. Şahısta olduğu gibi. “Gönül” dediğimiz maneviyatta, çok
önemli olan bir de dindir. Türk `milletlerinin’ (Türk Dünyası) büyük çoğunluğu
Müslüman’dır. Müslümanlığın vecibelerini yerine getirmenin yanı sıra,
Müslümanlığın kültürel tarafları da vardır. Bir takım gelenekler görenekler
Müslümanlıkla içiçedir.

 

Dolayısıyla
dinini değiştirdiği zaman, insanlar tamamen değişiyor. Zira, din değişince
kültür de değişiyor.
————————–
                                                                    SOOOOON

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir