3’ÜNCÜ ALTERNATİF –‘The 3rd Alternative’ (Hayatın En Zor Sorunlarının Çözümü)

CIA – HAYALET UÇAK (GİZLİ İŞKENCE PROGRAMININ GERÇEK HİKAYESİ)
7 Ekim 2017
DERİN DEVLETİN RENGİ YEŞİL
7 Ekim 2017

3’ÜNCÜ ALTERNATİF –‘The 3rd Alternative’ (Hayatın En Zor Sorunlarının Çözümü)

Stephen R. COVEY: Time dergisinin seçtiği yirmi beş en etkili Amerikalıdan biri, saygın bir uluslararası liderlik otoritesi,
aile uzmanı, eğitmen, kurumsal danışman ve hayatını ilke merkezli yaşam ve
liderliğin öğretilmesine adamış olan bir yazardır. Kitapları 28 dilde 20
milyonun üzerinde satmış ve “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı”, İş
Dünyasında 20. Yüzyılın en etkili kitabı olarak nitelendirilmiştir.
Geçiş Noktası
 
Hayat sorunlarla doludur. Çözülmesi
olanaksız görünen sorunlarla. Tüm insanlar sıkıntı çeker, genelde sessizce. Ço
ğu
ki
şi
çalı
şarak
ve daha iyi bir gelecek umarak, sorunlarına ra
ğmen cesaretle yoluna devam eder.
Birço
ğu
için terör, yüzeyin hemen altındadır. Bu terörlerin bazıları fiziksel, bazıları
psikolojik, ama hepsi çok gerçektir.
Bu kitaptaki ilkeyi anlar ve ona
uyarak ya
şarsanız, sorunlarınızın üstesinden
gelmekle kalmayıp, yolunuza devam ederek kendiniz için
şimdiye
kadar mümkün oldu
ğunu düşündüğünüzden daha iyi bir gelecek
yaratabilirsiniz.
20.yüzyıl kişisel
olmayan sava
ş çağıydı. 21.yüzyıl ise kişisel
fesat ça
ğı
gibi görünüyor. Öfke termometresi çok yüksek. Aileler kavga ediyor, i
ş
arkada
şları
çeki
şiyor,
siber kabadayılar terör yaratıyor, mahkemeler tıklım tıklım ve fanatikler
masumları katlediyor.
A
şağılayıcı
“yorumcular” medyayı bata
ğa
çeviriyor
-ne kadar
acımasızca saldırırlarsa o kadar çok para kazanıyorlar. Yükselmekte olan bu
çatı
şmanın
ate
şi
bizi hasta edebilir.
 
Einstein, “yaşadığımız önemli sorunlar, onları yaratmış olduğumuz düşünce
düzeyiyle
çözülemez,”
demiştir. En zor sorunlarımızı çözebilmek için, düşünüşümüzü kökünden değiştirmeliyiz-bu kitabın konusu da budur.
3’üncü
Alternatif: Sinerji ilkesi, Paradigması ve Süreci
Karşımıza çıkan en zor sorunları, hatta
çözümsüz görünenleri bile çözmenin bir yolu vardır. Hayatın neredeyse tüm
ikilemlerini ve derin ayrımlarını kesip geçen bir yol vardır.
İleriye
do
ğru
bir yol vardır. Bu senin yolun de
ğildir, benim yolum da değildir.
Bu daha yüksek bir yoldur.
İkimizin de şimdiye
kadar dü
şündüklerimizden
daha iyi bir yoldur. Ben buna
“3’üncü Alternatif” diyorum.
2 Alternatifli düşünüş
ço
ğumuzun
içinde bu kadar derinlere Yerle
rmişse, onu nasıl aşarız?
Genellikle a
smayız. Sorun ise çoğunlukla
ait oldu
ğumuz
“tarafların’’ meziyetlerinde de
ğil, şünme biçimimizdedir.
Asıl sorun zihinsel paradigmalarımızdadır.
“Paradigma”
sözcüğü, davranışlarımızı etkileyen düşünce kalıbı ya da modeli anlamına gelir. “Paradigmaları’’ değiştirirsek,
davranı
şımız
ve aldı
ğımız
sonuçlar da de
ğişir.
Sinerji  İlkesi
3’üncü Alternatife sinerji denilen
bir süreç sayesinde ula
şırız. Sinerji bir mucizedir ve doğal
dünyanın her yerinde i
şleyen temel bir ilkedir.
Servi ağaçları
sa
ğlam
durmak için köklerini iç içe geçirip inanılmaz yüksekliklere eri
şirler.
“V” olu
şturan
ku
şlar,
kanat çırpmalarının yarattı
ğı çeki gücü nedeniyle tek bir kuştan
neredeyse iki kat uza
ğa uçabilirler. Yosunda birlesen
ye
şil
alg ve mantar, ba
şka hiç bir şeyin
yeti
şmediği
çıplak kaya üzerinde geli
şip çoğalır. Bu örneklerin tümünde “bütün” parçalarının
toplamından daha büyüktür.
Aynı sinerji ilkesi insanlar için de
geçerlidir. Bireysel güçlerine dayanarak, yapabileceklerini kimsenin tahmin
etmeyece
ği
şeyleri
birlikte yapabilirler.
İnsan
sinerjisinin üstün örne
ği, ailedir elbette. Her çocuk bir
“3’üncü Alternatif”, daha önce hiç var olmamı
ve asla aynısı olmayacak yetilerle
donatılmı
ş kendine özgü bir insandır.
 Alternatifli Düşünüş
2Alternatifli
şünürler
yalnızca rekabeti görürler, i
şbirliğini hiç görmezler; bakı
açıları her zaman “
onlara karşı bizdir.
Yalnızca sahte ikilemleri görürler;
bakı

açıları her zaman
“benim yolum, yani anayoldur.
2Alternatifli düşünürler
genellikle ba
şkalarını münferit insanlar olarak
görmezler; bir tek ideolojilerini görürler. Farklı bakı

açılarına de
ğer vermediklerinden, onları anlamaya
çalı
şmazlar.
2Alternatifli
şünceyi
a
şıp
sinerji zihniyetine geçenler, nadir ama etkili, yaratıcı ve üretkendirler.
Onlar paradigma de
ğişikliği yapan, yenilikçi, oyunu değiştiren
ki
şilerdir.
Biz de onlara katılmak, 3’üncü Alternatif dü
şünüsüne doğru ilerlemek istiyorsak paradigmalarımızı dört önemli açıdan değiştirmemiz gerekir.
Ama bu kolay da değildir,
sezgilere ters dü
şer, bizi egoizmden başkalarına
kar
şı
içten saygıya götüreceklerdir.
imdi bu paradigmaların her birine
yakından bakalım.
Birinci
Paradigma: Kendimi Görüyorum
Bu
ilk paradigma kendimi ba
ğımsız
yargı ve eyleme muktedir, benzersiz bir insan olarak görmemle ilgilidir.
Ben bir çekişmenin
benim
tarafım
dan fazlasıyım.
Önyargılarımın, grubumun ya da yerle
şik görüşlerimin
toplamından fazlasıyım. Dü
şüncelerim ailem, kültürüm ya da şirketim
tarafından önceden bellenmi
ş değil. Bernard Shaw’ın deyisiyle
söylersek
: “dünyanın benim-ya da bizim- düşünce tarzımıza uymadığından yakınan bencil bir küçük şikâyetler yumağı değilim.”
Kendimizi kendi başımıza
asla tam olarak göremeyiz. Aynaya baktı
ğımızda, kendimizin yalnızca bir
parçasını görebiliriz. Kör noktalarımız vardır. Çatı
şmayla
yüz yüze gelen 2 Alternatifli dü
şünürler kendi programlarını nadiren
sorgular. Onlara tamamen makul görünen, ama her zaman yetersiz olan kültürel
varsayımlara bel ba
ğlarlar. Sinerji yalnız başkaları
hakkında de
ğil, kendimiz hakkında da bir eyler
ö
ğrenmemize
neden olacaktır; bu kaçınılmazdır. Bu anlayı
ş bizi alçakgönüllü yapar.
Kendinden çok emin olanlar öz
bilinçten yoksundurlar. Kendi bakı
açılarının her zaman sınırlı olduğunu
fark edemediklerinden, bildiklerini okumakta diretirler.
Hayatlarımız
birer öyküdür
.
Hepsinin bir ba
şlangıcı vardır. Bir öykünün aynı
zamanda
bir ortası ve
bir sonu da vardır. Ço
ğumuz öykünün ortasında bir
yerdeyizdir. Öykünün nasıl bitece
ğine biz karar veririz…
3’üncü Alternatif her zaman kendimle
ba
şlar.
İçten
şa
do
ğru,
içimin en derin parçasından, bir güven ve alçakgönüllülük temelinden geli
şir.
Kendime dı
şardan bakarak, kendi önyargı ve eğilimlerimi
gözlemleyip tartmamı sa
ğlayan öz bilinç paradigmasından doğar.
Kendi öykümü kendi yazdı
ğımın kabulünden ve gerekirse yeniden
yazma isteklili
ğinden kaynaklanır; çünkü onun iyi bitmesini isterim.
İkinci Paradigma: Seni
Görüyorum
 
İkinci
Paradigma ba
şkalarını şeyler yerine insanlar olarak görmekle ilgilidir.
Başkalarına baktığımızda
ne görürüz? Bir birey mi, yoksa ya
, cinsiyet, ırk, siyaset, din,
ulusal köken ya da cinsel yönelim mi?
Onları
aslında kendi fikirlerimizi, önceden
edinilmi
ş kavramlarımızı,
hatta onlarla
ilgili
ön yargıları gördü
ğümüz kadar görmeyebiliriz.
“Seni görüyorum” paradigması,
temelde bir karakter sorusudur.
İnsan
sevgisi, cömertlik ve dürüst niyetle ilgilidir.
Etkili paradigmaya “Seni görüyorum”
adını vermenin nedeni, Afrikalı Bantu halkının bilgeli
ğinden
gelen bir iç görüdür. O kültürde insanlar birbirini “Seni görüyorum” diye
selamlar. “Seni görüyorum” demek
“eşsiz bireyselliğine değer veriyorum” demektir.
İnsanlığım seninkine karışş, çözülmez biçimde seninkine bağlanmış” demektir.
Elizabeth Lesser bunu şöyle
açıklar:
“Benim ben olabilmek için sana ihtiyacım var, senin de sen olabilmek için bana ihtiyacın var.”
Psikologlar, çoğumuzun
ba
şkaları
hakkında olumlu
şeylerden çok olumsuz şeyleri
hatırlamaya e
ğilimli olduğumuzu
bilirler. Oscar Ybarra’ya göre.
İnsanları kötü davranışlarından sorumlu tutar, iyi davranışlarının hakkını vermeyiz.”
Birbirimizi tam olarak gördüğümüzde,
Ba
şpiskopos
D. Tutu’nun da dedi
ği gibi, “dünya bir
merhamet ruhu ve inanılmaz bir cömertlik dalgasıyla canlandı
ğında; kısa bir süreliğine şefkatli insanlık bağlarıyla
birbirimize ba
ğlandığımızda… Daha iyi olanı bir an için görürüz.”
“Seni görüyorum” paradigmasının gücü
budur i
şte.
Üçüncü
Paradigma: Seni Arayıp Buluyorum
Bu
paradigma, birbiriyle çeli
şen görüşlerden kaçınmak ya da kendinizi onlara karşı savunmak yerine onları bilinçli olarak arayıp
bulmakla ilgilidir
.
Olayları sizin gibi görmeyen birine verilecek en
iyi kar
şılık, “Aynı fikirde değil misin?
Seni dinlemeliyim!”
demektir.
Bunu söylerken samimi olun.
İyi
bir lider çatı
şmayı yadsımaz ya da bastırmaz. Onu
ilerlemek için bir fırsat olarak görür. Kı
şkırtıcı konular ortaya dökülüp
dürüstçe ele alınmadıkça hiçbir geli
şim, keşif, yenilik-hatta barı-olmayacağını
bilir.
Benimle aynı fikirde olmayan biriyle
yüz yüze geldi
ğimde, herkes gibi ben de otomatik
olarak savunmaya geçerim. 3’üncü Alternatif dü
şüncenin sezgilere bu kadar aykırı
olmasının nedeni budur i
ste.
“Hakikat asla katıksız değildir ve
nadiren basittir,”
der
Oscar Wilde. Kimse ona
tümüyle sahip değildir.
3’üncü Alternatif dü
şünürleri, ne kadar çok hakikat
payına sahip olurlarsa, olayları o kadar oldu
ğu gibi göreceklerini kabul ederler.
Dolayısıyla da bilinçli olarak farklı hakikat dilimlerini arayıp bulurlar.
Bende olmayan hakikat sendeyse, bana da ö
ğretebilmen için neden gelip seni
bulmayayım?
İnsanların
farklı görü
şlere sahip olması yalnızca doğal
de
ğil,
aslidir de. Yıllardır pek çok kez, iki insan aynı fikirde ise, birinin gereksiz
oldu
ğunu
söyleyip durdum. Farklılı
ğın olmadığı
bir dünya, hiçbir ilerlemenin mümkün olmayaca
ğı bir aynılık dünyası olacaktır.
Konuşma Çubuğu:1 ABD
ve Kanada’daki Yerli Uluslara ba
şkanlık eden Yerli Şeflerini
e
ğittikten
sonra,
Şefler bana güzel bir armağan
vermi
şlerdi:
Üzerine “Kel Kartal”
sözcükleri ilenmiş, oymalı, yaklaşık
bir buçuk metre uzunlu
ğunda bir “Konuşma
Çubu
ğu”.
Bu “Konu
şma
Çubu
ğu”
yüzyıllar boyunca Yerli Amerikan yönetiminin ayrılmaz bir parçası olmu
ştur.
Gördüğüm en etkili iletişim
araçlarından biridir bu.
te bunun ardında yatan kuram:
insanlar her bir araya geldi
ğinde, Konuşma
Çubu
ğu
ortaya çıkartılır. Yalnız Konu
şma Çubuğunu
elinde bulunduran ki
şinin konuşmasına
izin verilir. Konu
şma Çubuğu
sizde oldu
ğu sürece, anlaşıldığınıza
ikna olana kadar yalnız siz konu
şabilirsiniz. Diğerlerinin
anlatmak
istediklerini,
kendi savlarını, aynı ya da kar
şı yöndeki fikirlerini belirtmelerine
izin yoktur. Ancak sizi anlamaya çalı
şır, sonra da anladıklarını açıkça
ifade edebilirler.
Anlaşıldığını hisseder hissetmez, göreviniz Konuşma
Çubu
ğunu
sıradaki ki
şiye vermek, sonra da onun anlaşıldığını
hissetmesini sa
ğlamaya çalışmaktır.
O kendi demek istedi
ğini anlatırken, gerçekten anlaşıldığını
hissedene kadar onu dinlemek, ne anladı
ğınızı yeniden ifade etmek ve onunla
empati kurmak zorundasınız. Bu
şekilde, ilgili bütün taraflar, hem konuşarak
hem de dinleyerek ileti
şimin tamamından sorumlu olur. Her
taraf anla
şıldığını hissettiğinde,
genellikle
şaşırtıcı bir ey
olur. Negatif enerji da
ğılır, çekişme
yok olup gider, kar
şılıklı saygı gelişir
ve insanlar yaratıcı olur. Yeni fikirler ortaya çıkar. Üçüncü alternatifler
belirir.
Unutmayın, anlamak
aynı fikirde olmak demek de
ğildir. Sadece karşınızdaki
ki
şinin
gözünden, onun kalbiyle, zihniyle ve ruhuyla görebilmek demektir.
İnsan
ruhunun en derin ihtiyaçlarından biri anla
şılmaktır.
Ama bu yoğun
anla
şılma
ihtiyacı kar
şılanmadığında,
ego mücadelesi ortaya çıkar. Sahiplenme kavgaları ortaya çıkar. Gündem,
savunmacı ve koruyucu ileti
şim olur. Kimi zaman çekime, hatta şiddet
patlak verebilir.
İnsanın anlaşılma ihtiyacı akciğerin havaya ihtiyacına benzer. İçinde
bulundu
ğunuz odadaki bütün hava birden çekilecek
olsaydı, hava bulmak için nasıl motive olurdunuz? Tek bir
ey
isterdiniz. Ancak hava aldıktan sonra, ba
şka şeylere açık olurdunuz. Anlaşılma
hissi de psikolojik havanın kar
şılığıdır.
Deneyimlerim unu
gösterir:
İnsanlar
gerçekten birbirini anlamaya çalı
şırsa, her zaman değilse bile genellikle hemfikir olmaya balarlar.
­­­­­
­­­­­­­­­­——————————————————————————————————–
1 Stephen R. Covey- 8’inci ALIKANLIK/Bütünlüğe Doğru
Empati
Kurmak
Konuşma Çubuğu
ileti
şimin
özü, psikologların deyi
şiyle, duygudaşlık
kurarak dinlemektir. Hayatımın büyük bir bölümünü empatiyle dinlemeyi ö
ğretmeyi
adadım, çünkü barı
şın ve sinerjinin anahtarı odur.
Empati nedir? İsrailli
felsefeci K. Lampert’in
şu tanımını severim: “Empati, kendimizi… Ötekinin zihninde bulduğumuz zaman oluşur. Gerçeği onun
gözünden inceleriz, onun duygularını hisseder, acılarını payla
şırız.”
Empati kapasitesi içimize kurulmuş
gibidir: yeni do
ğanlar bile diğer
bebeklerin a
ğladığını duyunca ağlamaya
ba
şlar.
Empatiyle dinleme öteki kişinin
bakı

açısını onayladı
ğımız anlamına gelmez. O bakı
açısını
görmeye çalışğımız
anlamına gelir. Empatiyle dinlemeyi insanlara “psikolojik hava” aldırmaya
benzetiyorum.
Şu an boğuluyor
olsaydınız, hava almak dı
şında hiçbir şeyi
umursamazdınız. Ama bir kez nefes aldı
ğınızda, o ihtiyaç tatmin edilmiş
olur. Nefes alma ihtiyacı gibi, bir
insanın en büyük psikolojik ihtiyacı, anlaşılmak
ve
değer verilmektir. Başka birini empatiyle dinlediğinizde,
o ki
şiye
psikolojik hava aldırırsınız.
Empatiyle dinlemek, yıllardır öğrettiğim
u
kuralı alı
şkanlık haline getirinceye kadar
sezgilere ters dü
şer: Önce anlamaya çalış, sonra anlaşılmaya.”
Tersi olmaz.
Başka birinin fikirlerini tekrarlamak
da bir
şeydir,
ama duygularını yakalamak zordur. Ne var ki denemeyi sürdürürseniz, empatiye ula
şırsınız.
Carl Rogers’ın dedi
ği gibi, Paradigmam “Benimle aynı
oldu
ğun
için seni önemsiyorum” de
ğil. “Benden farklı olduğun
için
seni takdir ediyor ve sana de
ğer veriyorum
olmalıdır.
Dördüncü
Paradigma: Seninle Sinerji Olu
şturuyorum
Bu son paradigma, birbirine saldırma
döngüsüne kapılmaktansa, herkesin daha önce dü
şündüğünden daha iyi bir çözüm yolu
bulmakla ilgilidir.
Sinerjiye ulaşmak
için bir krize ihtiyaç yoktur. Do
ğru zihniyetle işe
ba
şlarsak,
Sinerjiye dört adımda ula
şmak mümkündür.
Sinerjiye
Götüren 4 Adım
 
İlk Adım: 3’üncü Alternatif Sorusunu Sorun
“Kimizin şu ana dek bulduğundan daha iyi bir çözüm aramaya istekli misin?”
Bu soru
her
şeyi
de
ğiştirir.
Yanıtı evetse, çatı
şmadaki gerilim sona erer.
Kazanmak zevklidir. Ama kazanmanın
birden fazla yolu vardır. Hayat, tek bir oyuncunun topu a
ğdan
geçirmeyi ba
şardığı bir tenis oyunu değildir.
ki tarafın da kazanması, ikisini de memnun eden yeni bir gerçeklik yaratması
daha da heyecan vericidir.
te bu yüzden sinerji süreci u
soruyla ba
şlar: “ kimizi de memnun edecek bir
kazan-kazan çözümü aramaya istekli misin?”
İkinci Adım: Ba şarı Kriterlerini Tanımlayın
Anlaşmazlık çoğu
kez önemsiz bir konudan do
ğar. Ülkeler küçücük, işe
yaramaz arazi parçaları için birbirine sava
ş açar. Karı-kocalar yemekten sonra bulaşık
sırasının kimde oldu
ğu sorusu yüzünden boşanır.
Sinerjinin mantrası şudur:
Olabildiğince erken bir tarihte olabildiğince çok kişiden gelen
olabildi
ğince çok
sayıda fikir.
3’üncü Alternatifi arayacağınız
zaman, ba
şarı kriterlerinin listesini
çıkarmayı deneyin. Kriterleri bulmak için, kendinize
unları
sorun:

Kriterlerin belirlenmesine herkes katılıyor mu?
  Hangi sonuçları gerçekten istiyoruz? Yapılması
gereken asıl i
ş nedir?

Hangi sonuçlar herkes için “kazanç”
sayılacaktır?

Katıla
taleplerimizi a
ıp daha
iyi bir
ey arıyor
muyuz?
Yanıtlar herkesi tatmin ettiğinde,
3’üncü Alternatifler yaratmaya hazır olursunuz.
3.Adım: 3’üncü Alternatifler Yaratın
Sinerji döngüsünü başlatmak
için sadece bir ki
şi gereklidir: Siz. Bu döngü,
ötekilere 
“Siz
durumu farklı görüyorsunuz. Sizi dinlemeliyim,”
demeye istekli olduğunuzda
ba
şlar.
3’üncü Alternatif kimi zaman iki zıt
argümanın birle
ştirici öğelerinden
do
ğar.
Örne
ğin
teslimiyet ve direni
ş birbirinin karşıtıdır.
Direni

genellikle
şiddeti içerir; teslimiyet şiddet
içermez. Ama Gandhi ve onun ardından Martin Luther King, bu iki fikri
şiddet
içermeyen direni
şe dayanan 3’üncü Alternatifte, yani
halkları bütünüyle özgürlü
ğe götüren bir kavramda birleştirmiştir.
Artık ortaya önemli bir soru atıp
tüm dünyanın sizinle sinerji olu
şturmasını sağlayabilirsiniz.
Çevrimiçi sinerjinin güzel yanı, orada bulunmak zorunda olmamanızdır; siz
olmadan da devam eder. Konu yeterince gerçekse ve do
ğru
toplulu
ğa
sahipseniz, büyük sorunuz virüs gibi yayılan kendi hareketini yaratarak yeni
fikirler, beklenmedik içgörürler, 3’üncü Alternatifler-ve daha fazla kı
şkırtıcı
soru-do
ğuracaktır.
4. Adım: Sinerjiye Ulaşın
 
3’üncü Alternatife ulaşğımızı
nasıl biliriz?
3’üncü
Alternatife ula
şğımızı odadaki heyecandan anlarız.
Somurtma, kendini savunma, suskunluk sona ermi
ştir.
 
Kısacası, “Seninle Sinerji oluşturuyorum”
paradigması bizi sava
ştan barışa
götürür-yalnızca çatı
şmasızlığa
de
ğil,
yeni olasılıkların filizlenmesine de. Farklılıkları reddetmek yerine
kabullenir.
İŞ DÜNYASINDA 3’üncü ALTERNATİF
Teknoloji sayesinde, insan zihnini
tutsak eden yapay duvarların sonunu görüyoruz. Ama en zorlayıcı duvarlar hala
yerinde duruyor: insanlar arasındaki duvarlar. Bu duvarları yıkmanın anahtarı,
içimizdeki “ben” yerine “biz” diye dü
şünme gücüdür.
2
Alternatif: Sava
ş ya da Kaç
Her anlaşmazlık
duygu yüklüdür. Örne
ğin ücret konusunda basit bir anlaşmazlık
olarak dü
şünebileceğiniz
şey,
aslında derin korku ve arzularla ilgilidir. Diyelim ki bir kadınsınız,
şef
pozisyonundasınız ve bir erkek çalı
şan maaşından mutsuz bir şekilde
size geldi. Çeli
şkili duygularla için için kaynayan
bir ki
şiyle
kar
şı
kar
şıya
olabilirsiniz.
Eğer 2 Alternatife inanan bir
yöneticiyseniz,
Yalnızca iki seçeneğiniz
vardır: sava
ya da kaç. Kaçmayı seçebilirsiniz.
Pes edip ona istedi
ğini verebilirsiniz. Çatılma
kuramcıları buna “uyum sa
ğlama” derler ve genellikle bu durum
yalnızca daha fazla sorun yaratır. E
ğer kaçmayı seçerseniz, diğer
çalı
şanlara
haksızlık etmi
ş, kötü bir emsal yaratım
ve bir sonraki maa
ş görüşmeleri için bu çalışanın
beklentilerini yükseltmi
ş olursunuz. Ya da savaşmayı
seçebilirsiniz. Bunu çe
şitli yolları vardır.

Onu
küçültebilirsiniz
: “Herkesle aynı maaşı alıyorsun.

Onu
pohpohlayabilirsiniz:
“Sen çok değerli bir elemansın ve daha fazlasını yapmayı çok isteriz.”
 Onunla
boy ölçü
şebilirsiniz:
“Ben
hiç zam istemek zorunda kalmadım. Takım

oyuncusu
oldu
ğum için hep gelir artışı beni bulur…”
 Uzlaşabilirsiniz:
“Maaşını değiştiremem,
ama Cuma günleri yarım saat erken

çıkmana
izin verebilirim.”
3’üncü
Alternatif: Sinerji
Eğer 3’üncü Alternatife inanan bir
yöneticiyseniz, ne kaçar ne de sava
şırsınız. Daha iyisini, çalışanınıza
çok büyük bir duygusal getiri sa
ğlayacak, firma için de yeni ve
anlamlı bir de
ğer yaratacak bir çözüm
arayabilirsiniz.
Bir meydan okumaya verilen doğal,
şüncesizce
tepki, sava
şmak ya da kaçmaktır. Hayvanların
içgüdüleriyle yaptıkları
şeydir bu; onlar yalnızca 2
Alternatife sahiptir. Ama olgun insanlar 3’üncü Alternatifi seçebilirler.
Sinerjinin
ilk paradigmasını
hatırlayın: “Kendimi Görüyorum”. Ben kendime şardan bakıp kendi düşüncelerimle
duygularım hakkında dü
ünme gücüne sahibim. Kendi
dürtülerimi inceleyebilirim:
“Neden kendimi buna kaptırdım? Ben-merkezci mi davranıyorum? Yoksa bu konuda gerçekten endişeli miyim?”
Ama sinerjinin ikinci paradigmasını da hatırlamalıyım: “Seni Görüyorum.” Sana büyük bir saygı duyuyorum;
fikirlerine deneyimlerine, bakı
açına ve duygularına değer
veriyorum demektir bu.
Dolayısıyla sinerjinin
üçüncü paradigmasını

uygularım:
“Seni arayıp buluyorum.”
Aramızdaki uçurum beni büyülüyor,
tehdit etmiyor. Hiçbir
şey bir anlaşmazlığın
olumsuz enerjisini
u sözlerden daha hızlı dağıtamaz:
“Sen
durumu farklı görüyorsun. Seni

dinlemeliyim.”
İnanarak
söyleyin bunu.
Bu paradigmaları uygularsanız, anlaşmazlığı
geçersiz kılan bir 3’üncü Alternatife ula
şırsınız. İkimizin de düşündüğünden daha
iyi bir
ey arayalım.” Herkes kazanır, herkes enerjiyle dolar. Çoğu
zaman, kavganın neyle ilgili oldu
ğunu bile hatırlayamazsınız.
Bize haksız davranıldığını
şündüğümüzde,
haksızlı
ğın
zihnimizi me
şgul etmesi çok kolaydır. Çoğu
zaman, çatı
şmayla ilgili her türlü sorumluluğu
inkâr ederiz; bütün suç di
ğer kişidedir. Bu durum içimizi kemirerek
bizi daha savunmacı ve kırılgan hale getirebilir ve çatı
şma
döngüsü i
şimiz zarar görmeye başlayana
dek
şiddetlenir.
Farklı bir yola sapabiliriz. Çatışma
halinde oldu
ğumuz kişinin
ihtiyaç ve endi
şelerine gerçekten kulak vermeyi
seçebiliriz.
İkiyüzlülük ve kurnazlık etmeden
gerçekten anlamaya çalı
şırsak, başka
bir insandan akıp gelen katıksız bilgi ve anlayı
ş karşısında tam anlamıyla serseme
dönebiliriz.
İş yerinde
anla
şmazlık
yöntemiyle ilgili en son kitaplarda, arabuluculuk, müzakere ve
uzlaşmaya
yapılan yüzlerce atıf görürüz; ama sinerjiye tek bir atıf bile yoktur. Bu
kitaplar tümüyle i
şlemsel yaklaşım,
yani çatı
şmadan kurtulmayı sağlayan
yüzeysel teknikler ve dengenin yeniden kurulması üzerinedir.
Bir tartışmaya
girdi
ğinizde,
tartı
şmayı
bırakıp dinlemeye ba
şlayıp. Baskın bir “haklı” çıkma
ihtiyacı hissediyorsanız, bunu bir süreli
ğine erteleyip sadece dinleyin. Ve 2
Alternatifli bir tuza
ğa yakalandığınızda, “ İkimizin de şimdiye kadar düşündüğünden daha iyi bir alternatif aramaya istekli misin?” diye sorun.
Kazan-Kazan
Zihniyeti
Kazan-Kaybet, benim tarafımın istediğini
elde etmesi demektir;
Kaybet-Kazan, senin tarafının istediğini
elde etmesi demektir-bu uzla
şma zihniyetidir. Kazan-Kazan
ise 3’üncü Alternatif zihniyetidir.
Senin yolun ya da benim yolum de
ğil; Daha iyi bir yoldur.
Bence Kazan-Kazan zihniyeti yalnızca
i

dünyasında de
ğil, aynı zamanda hayattaki tüm ilişkilerin
temelidir. Bu zihniyet herhangi bir insanın yüre
ğine giriş
biletidir.
Kazan-Kazan zihniyeti
olmadan güven, inanç, birlikte ilerleme olmaz.
Kazan-Kazan, iki tarafın da herhangi
bir
ey
kaybetmemesi, tatmin olması ve sonuçtan memnun kalması demektir ve bunun yanlı

bir yanı yoktur. Ama sinerjik insanlar çok daha iyisini yapabilirler. Birlikte
yapılabileceklerin sınırı yoktur.
“Yepyeni” fikrin ya da atılımın
kayna
ğı
nedir? Yenilik uzmanları sinerji oldu
ğunu söyleyecektir. Bu konuda belki
de dünyanın en üst düzey dü
şünürü Prof. Clayton Chrisensen
hasılat rekoru kıran fikrin her zaman rahatsız edici oldu
ğunu
söylüyor. Bu fikir genellikle farklı bakı
açıları ile tuhaf bağlantılar
arasında zengin bir etkile
şimin bulunduğu
“uçlar”da ortaya çıkar. Ço
ğu şirket ofislerinde revaçta olan
homojen dü
şünceden kaynaklanmaz.
Bu bir paradokstur. Büyük şirketlerin
son derece yenilikçi olabilece
ğinin biliyoruz ama büyük yeniliğin
piyasadaki acayip, beklenmedik karma
şalardan kaynaklandığını
da biliyoruz. Öyleyse tanımı gere
ği görece atıl “kurumsal Dünya’nın
bir parçası olan bu ba
şarılı kuruluşlar
büyük yenili
ği nasıl yakalar? Arayıp bularak!
Sinerjinin nasıl işlediğini
anlar ve onu etkin bir biçimde geli
ştirirler. Yaratıcılık uzmanı Edward De
Bono bu kendine özgü psikolojiyi
şöyle anlatıyor: “Başı dertte olan ve yeni fikirlere umarsızca ihtiyaç duyan kurumlar,
bunları en az arayanlardır. Böylesi kurumlar kendilerini, dü
şünce tarzlarında bir sorun olmadığını, ama ‘çevrelerindeki Dünya’nın onlara zor
zamanlar yarattı
ğına,
dolayısıyla daha iyi dü
şünmenin
anlamsız oldu
ğuna inandırmıştır… Bir keresinde çok ünlü bir şirkette bana, başları cidden dertte olduğu için yaratıcılığa ayıracak zamanlarının olmadığını söylemişti! Başlarını o
kadar derde sokan da belki de böyle bir tutumdu.”
Sinerji
Ça
ğı
Bir bakıma bildiğimiz
i
şletmeler
artık yok. Mü
şteriyle çalışan
arasındaki ayrım uçup giderken, içeriyle dı
şarısı arasındaki sınır yıkıldı.
Herkes mü
şteri oldu. Teknolojinin gel-git
dalgaları eski zaman ve mesafe bariyerini fark ettirmeden a
şındırdı.
Amaçsızlık, yalnızlık ve haksızlık
duygularına dikkat edin. Harika bir
şeyin, kendilerinden daha büyük bir
sinerjik çabanın parçası olmadıklarını hisseden insanlar, kendilerinden ku
şku
duyarlar.
Geriye kalan yegane duvarlar artık
kendi içimizdedir. Bunlar
kültürel ve zihinsel duvarlardır. “Burada yalnızım. Amacım yok, buraya ait olduğumu hissetmiyorum. Bu değerleri paylaşmıyorum.
Hayatımı bu hapishanede geçirir hale nasıl geldim?
Kiiler arası duvarlar, küçücük
mıntıkalarımızın, suçlama ve kendini savunma zihniyetinin içinde bizi kapana
kıstırır.
“Farklıysan tehdit unsurusun. Olayları benim gibi görmüyorsan, seninle işim bittiğinde görürsün.”
Gerçekten sinerjik bir ekipte çalıştınız
mı hiç? Tek üyesini bile kaybetmeyi göze alamayaca
ğınızı
bildi
ğiniz
bir ekipte?
Her gün biraz daha yakınlaşğınız
ve birle
şmiş
kapasitelerinizin daha da güçlenece
ği bir ekipte? Ürettiğiniz
3’üncü Alternatif sonuçlarına
şaşakaldığınız bir ekipte?
Ben bu deneyimi birçok kez yaşadım
ve hiç ya
şamamış olanlar için üzülüyorum. Güney
Afrika i

dünyasının efsanevi lideri Colin Hall,
“Mutluluk-bireylerin, Ortakların, ilişkilerin ya da kurumların mutluluğu- üzerinde ne gücün ne de paranın sürdürülebilir
bir etkisi vardır
,”
diyor.
İnsanlar
i
şyerinde “ancak
sinerji bollu
ğu yaşadığında ve bütün, parçalarının toplamından daha büyük olduğunda” işe
sarılır ve mutlu olurlar.
EVDE
3’üncü ALTERNAT
İF
Sinerjinin nihai ifadesi aile
olabilir. Ve dünyaya gelen her çocuk bir 3’üncü Alternatiftir. Yeni do
ğan,
sinerjik harikaların en büyü
ğüdür.
Bizim kültürümüzde insanlar her gün,
hayattaki tüm arma
ğanların en değerlisini-ailelerini-
neredeyse umursamazca bir kenara atıyorlar. Bir zamanlar birbirine tutkuyla ba
ğ
olan karı-kocalar birbirinden so
ğuyor. Dünyadaki en yüksek boşanma
oranı, tüm evliliklerin % 40-50’siyle ABD’de görülüyor. Rusya ikinci sırada.
Romancı Elif Şafak,
Eğer hayatınızda bir şeyi yok etmek istiyorsanız,”
diyor,
“bütün yapmanız
gereken etrafını kalın duvarlarla çevrelemek.
İçeride
kuruyup kalacaktır.”
Birisi bir keresinde şöyle
demi
şti: “Karımla
evlenmek, yabancı bir ülkeye ta
şınmak gibiydi.
Tuhaf adetlere alı
şmak ilk başlarda ilginç geldi. Eşim de öyle düşünüyordu, ama şimdi
biliyoruz ki ke
şifler asla
bitmeyecek. En büyük serüven budur.”
Bu arkadaşım
emekli bir ö
ğretmendi. Öldüğünde,
e
şi
şunları
söyledi
: “45 yıl boyunca
çöpü
çıkarmayı ya da kendi taba
ğını
yıkamayı unuttu
ğu için onu
ele
ştirdim. Şimdi akşam eve
geldi
ğimde keşke onun gülümseyişini görebilsem, diyorum. Keşke bahçede deli dolu ıslık çalışını duyabilsem. Yalnızca öğrencilerinin değil, kızlarımızın da öğretmeni olarak gösterdiği beceriye hayran olduğumu söyleyebilmek için onunla bir gün daha
geçirmek isterdim.”
Çoğu zaman, bir şeyin
gerçek de
ğerini ancak onu kaybettikten sonra
anlarız.
 
3.üncü
Alternatif Ailesi
Aile danışmanı
Brent Barlow’un dedi
ği gibi, “Evliliğinizi düzeltmek istiyorsanız,
aynaya
bakın.”
Sorunun eşimde
ya da çocu
ğumda olduğunu
şünüyorsam,
bu dü
şünce sorunun ta kendisidir. Zihinsel
olarak,
“ben iyiyim, eşim kötü” paradigmasına takılıp kalmışsam,
2 Alternatifli dü
şüncenin etkisi altındayım demektir.
Mevlana
şöyle der: “Bu
dünyanın insanları kendilerine bakmıyor, bu yüzden

birbirlerini suçluyorlar.”
Eleanor Roosvelt’in dediği
gibi,
“Kimse rızanız olmadan size değersiz olduğunuzu hissettiremez.”
Dürtü ile tepki arasında bir alan
var ve o alanda, nasıl tepki verece
ğinizi
seçmekte tamamen özgür olan siz
varsınız. O alanda en sonunda
kendinizi göreceksiniz. Orada en derin değerlerinizi
de bulacaksınız. O alanda dü
şünceli bir mola verirseniz, bir kez
daha vicdanınızla, ailenize olan sevginizle ve ya
şam ilişkileriyle bağlantı
kuracaksınız.
Ne yazık ki çoğu
ki
şi
bu zihinsel alanın farkında bile de
ğildir. Kendi özgürlüklerini
anlamadıkları için
şu iki tepkiden birini verirler: Öfkelerini
ya dile getirir, ya da sorunu göz ardı ederlerse geçip gidece
ği
yolundaki yanlı
ş inançla bastırırlar.
Başkaları sizi utandıramaz; ancak siz
kendinizi utandırabilirsiniz. Ba
şkalarının davranışını
kontrol edemezsiniz, ama o davranı
şa karşı kendi tepkinizi kontrol
edebilirsiniz. Uzmanlar
şu görüşte birleşiyor:
“Duygularınızı
içeride tutmanın ya da dı
şarı
vurulmasına
izin
vermenin çok daha sa
ğlıklı
alternatifi, onları dönü
ştürmektir…
En derin de
ğerlerinize
sadık kalma ve böylece korku ve utancınızın büyük kısmını dönü
ştürme becerisi tümüyle sizin içinizdedir.
 
Seni
Görüyorum
 
“Seni Görüyorum” demek, “benzersiz
bireyselli
ğini kabul ediyorum” demektir.
Genellikle bunu bir aile ortamında yapmak zordur.
Dostoyevski şöyle
der:
“Birini
sevmek, onu Tanrı’nın istedi
ği gibi görmektir,”
benim istedi
ğim gibi değil.
Sevgi sadece birine karşı
bir duygu de
ğil, ayrıca onu kendi başına
bir ki
şi
olarak görme isteklili
ğidir. Iris Murdoch’un deyişiyle,
Sevgi,
kendinden ba
şka birinin
gerçek
olduğuna dair zor kavrayıştır.” Bu
da elbette farklılıklara de
ğer vermemiz anlamına gelir.
Şahsen
ben,
insanların zayıf yönlerinin tümüyle farkında olduklarına,
ama güçlü
yönlerini pek bilmediklerine inanırım
. J. Swift de buna inanırdı:
Toprakta olduğu gibi
insanda da bazen sahibinin bilmediği bir altın madeni bulunur.
Uzun yaşamı
boyunca çocuklara sayısız müzik dersi vermi
ş olan büyük çellocu Pablo Casals’ın şu
ince bilgeli
ği beni çok etkilemiştir:
Çocuklarımıza
ne ö
ğretiyoruz? İki kere ikinin dört ettiğini ve Fransa’nın başkentinin Paris olduğunu. Peki, onlara ne olduklarını ne zaman öğreteceğiz? Her birine şunları
söylemeliyiz: Ne oldu
ğunu
biliyor musun? Bir harikasın. E
şsizsin. Gelmiş geçmiş bunca yılda, senin gibi bir başka çocuk hiç var olmadı. Bacakların, kolların,
becerikli parmakların, hareket edi
şin. Bir Shakespeare, bir Michelangelo, bir Bethoven olabilirsin. Her şeye kabiliyetin var. Evet, sen bir harikasın. Ve
büyüdü
ğün zaman,
senin gibi harika olan birine zarar verebilir misin? Dünyayı çocuklara layık
hale getirmeye çalı
şmalısınız,
hepimiz çalı
şmalıyız.
Uzmanlara
göre, “
İlişki
kurmanın en büyük güçlüklerinden biri, kar
şımızdaki kişinin yüreğini, zihnini ve deneyimlerini her zaman açıkça
göremeyi
şimizdir.
Bu özellikle, birkaç yıllık (bazen sadece birkaç aylık) deneyime dayanarak, e
şimizi tümüyle tanıdığımızı sandığımız evlilikte sorun yaratır.”
Sonuç olarak, birbirimizin
hikâyelerini ba
şımızdan savar, onlardan kaçınır,
onlara kulaklarımızı tıkarız. Birbirimizi dinlemek yerine, kendimizi ve
çocuklarımızı çatı
şmadan yalıtırız. Bunu sonucu ise “empati eksikliğidir.
“Aile
toplumun ilk ve önemli kurumudur-ba
ğlılık, sevgi, karakter ve hem toplumsal hem de kişisel sorumluluğun fidanlığıdır.” ABD Başkanı tarafından görevlendirilen Aile Komisyonu’nun bu ifadesine tümüyle
katılıyorum. Hayatta sinerjinin bu kadar gerekli oldu
ğu
ve aynı zamanda bu kadar yanlı
ş anlaşıldığı başka bir alan yoktur.
OKULDA
3’üncü
ALTERNATİF
 
Her çocuğa mükemmel-hatta yeterli-bir eğitim vermek mümkün mü?
Bu soru, çok sayıda farklılık tonu
içeren büyük bir tartı
şma yarattı, ama tartışma
genellikle iki tarafa ayrılıyor.
Bir tarafta geciken başarının
bir e
şitsizliğe
dayalı oldu
ğuna inananlar yer alıyor: yoksulluk,
ırkçılık, i
şlevsiz aileler ve yeterli kaynakları
tüm okullara sa
ğlamak konusunda siyasi isteksizlik.
Öbür tarafta ise eğitim kurumunun kendisinin sorun olduğuna,
dar görü
şlü,
vasat oldu
ğuna, değişen
dünyaya ayak uyduramadı
ğına inananlar bulunuyor. Bunlar
genelde i
ş dünyasının üyeleri.
Birkaç yıl önce ABD Başkanı
ile görü
şğümde,
e
ğitimimizdeki
en büyük sorunun ne oldu
ğunu sordu bana. Şöyle
bir
ey
söyledim:
“Öğretmenler,
anne-babalar ve yerel topluluk

arasında,
tüm çocukların yönlendirilmek yerine hayatlarını yönlendirme potansiyelini
serbest bırakmak için ortaklıklar kurmak.
Çocuklar piyasaya sürülecek ürünler şeklinde
paketlenecek hammaddeler de
ğildir. Her çocuk dünyaya kendine
özgü yetenekler ve o yetenekleri nasıl kullanaca
ğını seçme gücüyle gelir. Eğitimin
görevi, her çocu
ğun o potansiyeli azamiye çıkarmayı
ba
şarmasına
yardımcı olmaktır.
Ömür boyu öğretmenlik
yapmı
ş
Harvard  
İşletme
Okulu’ndan Clayton Christensen, okulların çok uzun süredir yanlı
ş
i
ş
yaptıklarına inanıyor. Ö
ğrencileri, okulu belli bir işi
kendileri adına yapması için tutan ba
ğımsız yükleniciler gibi düşünmek
istiyor.
Eğitimde 3’üncü Alternatif, lider
olmayı ö
ğrenmektir.
Liderleri CEO ya da başkan
gibi unvanlarla dü
şünmeye çok alışşız.
Bu liderlik görü
şü Sanayi Çağı’nın
eseridir ve biz o tür hiyerar
şik düşünceyi bırakalı çok oldu. Kendi
hayatınızı yönlendirme, arkada
şlarınız arasında lider olma, kendi
ailenizde lider olma becerisinden söz ediyorum.
Bütün çocuklar potansiyelleri
bakımından yıldızlar gibidir. Bilim insanları bize, her atomun içinde a
ğırlığının
yakla
şık
35 milyar katı kadar enerji gömülü oldu
ğunu söylüyor. Bir yıldızın içindeki
atomlar birle
şip, bu muazzam gücü ışık
ve sıcaklık olarak salıverirler. Benzer
şekilde, bir çocukta da geleceği
yeniden yaratmaya yönelik sonsuz bir gizli kapasite vardır ve
bunun
hangi alanda olabilece
ği hiç fark etmez.
Bir anneyi eğitmek,
Nobel ödülü kazanan birini e
ğitmek kadar önemlidir, çünkü
ikisinin de katkıları sonsuza dek yankılanacaktır. Gerçek anlamda büyük e
ğitimciler,
insan ruhu üzerindeki Sanayi Ça
ğı denetimini bırakıp, yeni bir
özgürle
şme
ça
ğının
yaratılmasına yardımcı olacaklardır.
Bir üniversitenin amacı nedir?
Bazıları bu amacın insanları i
ş piyasasına hazırlamak olduğunu
söylüyor. Bu ki
şiler üniversiteleri, gençlerin
zamanını be
ş yıl boyunca anlamsız şeylerle
bo
şa
harcadıktan sonra onları
“hiçbir yere götürmeyen derecelerle kapıdan dışarı iten
bezgin entelektüellerin olu
şturduğu fildişi
kuleler olarak görüyor.
Bir üniversite profesörü ve
idarecisi olarak, neredeyse otuz yıl boyunca bu baskılarla bo
ğuştum.
Üniversitenin kariyer hazırlı
ğına odaklı bir “diploma fabrikasına’’
dönü
şen
a
şamalı
evrimin gayet iyi farkındayım. Evde, çocuklarımı “üniversiteye öncelikle ö
ğrenmeyi
ö
ğrenmek
ve ancak ikincil olarak bir i
ş bulma amacıyla gidilir”
felsefesiyle yeti
ştirmeye çalıştım.
“Otomat
makinesi”
modeli:
Genelde, bo
ş zihinlere bilgi aşılamak,
ardından sınavda
onu
geri istemek anlamına gelir. (Ö
ğretmen makineye metal para atar ve
bir
eker
çubu
ğu
fırlar) ve yine Sanayi Ça
ğı’nın bir eseridir bu model. Bu
model. Sinerjik e
ğitim modeline kıyasla çok
sınırlıdır.
Sinerjik
e
ğitim
modeli
nde herkes-öğretmenler,
ö
ğrenciler
ve topluluk-bilgi katar,
bunun
sonuçları, anlayı
cımızı değiştirip
bize verimli yeni paradigmalar kazandıran 3’üncü Alternatiflerdir.
3!üncü ALTERNATİF ve HUKUK
Başarılı bir dava, polis memurunun avukat cüppesi
giydi
ği davadır.
Robert Frost Eski bir hukuk profesörü Patrick J.
Schiltz, hukuk fakültesi mezunlarını
şöyle uyarıyor: “Size bir
iyi, bir de kötü haberim var. Kötü haber

şu ki, girmek üzere olduğunuz
meslek
yeryüzündeki en mutsuz ve sa
ğlıksız-pek çok kişinin
gözünde, en eti
ğe
aykırı-mesleklerden biridir.
İyi haber de şu ki, bu mesleğe girip
yine de mutlu, sa
ğlıklı ve
ahlaklı olabilirsiniz
.”
Schiltz’e göre avukatlar,
Amerika’nın en bunalımlı ki
şileri arasında yer alırlar. Schiltz,
RAND Sivil Adalet Kurumu’nun California’lı avukatlarla ilgili bir ara
ştırmasından
bahsediyor; buna göre,
“yeniden başlamaları gerekse, sadece yarısı avukat olacağını
söylemektedir.”
Ayrıca, Kuzey Carolina’daki
avukatların % 40’ı, çocuklarını ya da di
ğer yeterlikli
ki
şileri
hukuk mesle
ğine girmeye teşvik
etmeyece
ğini
belirtmi
ştir.
3’üncü
Alternatif Bir Hukuk Uygulaması Olabilir mi?
Avukatlık mesleğinin
icrasını 3’üncü Alternatif dü
şünüyle dönüşüme
u
ğratmak
mümkün müdür? Mümkündür ve halen bir dereceye kadar yapılmaktadır.
Olumlu belirtilerden biri de,
insanların mahkemeye gitmek yerine tarafsız bir arabulucu ya da hakemle görü
ştükleri
birçok adli yargı bölgesinde devlet kurulu
şlarında ve kurumda, “alternatif anlaşmazlık
çözümü”nün (AAÇ) patlayarak büyümesidir. Profesyonel arabulucu P. Adler’ın deyi
iyle,
“Arabuluculuk
artık hukukla tamamen birle
şmiş
ve
yargı
sistemine
entegre olmu
ştur.”
Adalet sistemlerinin pek çoğu
kar
şıtlık
zihniyeti yerine empatiye dayanır. Pek çok ülkede kavgalar bu “Kazan-Kaybet”
zihniyeti olmadan halledilir. Japonya’da,
chotei mahkemelerinin amacı cezalandırmak değil,
“sulh ve sükûnet”i yeniden sa
ğlamaktır; Japonların mahkemeye en az
ba
şvuran
toplum olmasının nedeni belki de budur.
Yahudiler, o kadim hukuka saygı
gelenekleriyle, duyguda
şlık ve barışmaya
da de
ğer
verirler. Haham mahkemelerinin amacı “davayı kazanmak” de
ğildir.
Kar
şıtlık
zihniyetine göre, “kazanan her
şeyi alır”; Yahudi mahkemesinin
zihniyetiyse, geleneksel olarak bir tartı
şmada herkesin kazanmasına yardımcı
olmaktır.
İsrailli bir işçi,
şirketin
verdi
ği
silahı bir adam öldürmek için kullandı
ğında, kurbanın ailesi, işçinin
ruh halinin bozuk oldu
ğunu şirketin bilmesi ve silahı nasıl
kullanaca
ğını önceden tahmin etmesi gerektiği
gerekçesiyle
işvereni mahkemeye verdi. 
İslam hukuku da barışmaya
cezadan fazla de
ğer verir. İslam
hukukunda temel araçlardan biri de
sulhtur,
yani bir anla
şmazlığın taraflarını temsil eden heyetleri
dinleyen bir konsey.
İlk önce, heyetler kurbanın ailesini
onurlandıracak bir mütareke isterler. Sonra konu
şurlar; sulh
ileti
şimle
yönlendirilir; bir araya gelip birbirini dinleme yeridir. Konsey, “Onun
söyledikleri hakkında ne dü
şünüyorsunuz? Ona nasıl cevap
vereceksiniz?” diye sorar. Anla
şma olursa, hepsi kendi iradeleriyle
sonuçtan tatmin olmu
ş halde eve dönerler.
Bir Müslüman deyişine
göre, “halkın yarısı yargıcın dü
şmanlarıdır.” Bunun aksine, sulh daha
pratik, daha az maliyetlidir ve anla
şmayla sona erer.
Biz birbirine öfkelenen ve görüşünü
savunmak için mahkemeye giden pek çok ki
şi tanıdık; hukuki süreçten geçerken
sorunu katmerlendirmi
şlerdi. Onlara 3’üncü Alternatif
sorusunu sorduk. Neredeyse her seferinde sonuçlar
şaşırtıcı
oldu. Yasal ve psikolojik olarak aylardır sürüncemede kalmı
ş
sorunlar sadece birkaç saatte ya da günde halledildi. Açı
ğa
çıkan enerji inanılmayacak kadar büyüktü.
Martin Luther King’in dediği
gibi, “
Şu
eski göze göz yasası herkesi kör eder. Do
ğru olanı yapmanın zamanı daima doğrudur.”
2 Alternatifli zihniyetten 3’üncü
Alternatif dü
şüncesine geçiş,
her seferinde bir ki
şi, bir avukat, bir mahkemeyle
olabilir. Bu süreç ne zaman ba
şlamalıdır? John F. Kennedy’nin
sözleri, hemen
şimdi başlaması
gerekti
ğine
ili
şkin
görü
şümüzü
temsil ediyor: Sadece bu an için de
ğil, çağımız için düşünmeli
ve hareket etmeliyiz.
TOPLUMDA
3’üncü ALTERNAT
İF
Bireyler olarak, toplumun
sorunlarını “boyumuzu a
şar” diyerek göz ardı edebiliriz.
Onlar için yapabilece
ğimiz pek bir şey
yoktur, kendimizi dü
şünürüz, ama bu sorunlar bizi yine de
derinden etkiler.
Bilim artık, başkalarının
acılarının, bizden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar, kelimenin tam anlamıyla
canımızı yakabilece
ğine inanıyor. “Fiziksel
acının harekete geçirdi
ği aynı beyin alanlarını sosyal acı harekete geçirir!
Beyin derinlemesine sosyaldir. Beynimizde çok büyük miktarda sosyal devre
bulunur.”
Çoğu kişi elbette gerçek bir fark yaratma
iste
ğiyle
siyasete atılıyor ve epey yararlı da oluyor. Ama pek ço
ğu
tepede kalabilmek için rakiplerini
şeytanlaştırmayı
sanat haline getiriyor. Karma
şık konuları akılsızca “onlara karşı
biz” açıklamasına indirgemek için kullandıkları belagat hilelerinin ötesini
herkes görebiliyor. Gene de, bu saçmalı
ğı aşğımız anda, iki taraf arasında
gerçekten köklü bir felsefi fark oldu
ğunu görürüz.
Sağ kanadın temel ilkelerinden biri,
bireysel özgürlüktür. Sa
ğcılar kişisel
sorumlulu
ğu vurgular ve bireyin hareket
özgürlü
ğünü
kısıtlayan herhangi bir önlemden
şüphe duyarlar.
Sol kanadın temel ilkelerinden biri,
toplumsal sorumluluktur. Solcular toplumsal illetleri gidermeyi, ya
şam
yükünü payla
şmak için topluluk olarak birlikte
çalı
şmayı
vurgular. Genelde ekonomik olarak daha iyi durumdaki muhafazakârların
güdülerinden ku
şku duyar ve özgürlükleri savunmaktan
çok, ayrıcalıklarını korumakla ilgili görünürler.
Zaman zaman biriyle diğerinden
daha çok fikir birli
ği içinde olsam da, benim görüşüme
göre her iki kanat da hatalı paradigmalara sahiptir.
Bu iki kanadın 3’üncü Alternatifi karşılıklı bağımlılıktır.
Muhafazakârlar ve liberaller bir de
ğerler kümesini diğeri
pahasına kabul ettirmeye çalı
şırken, 3’üncü Alternatif düşünürleri
toplumsal illetleri gidermek için kar
şılıklı bağımlı
bir yol aralar.
Suçun Sonu
Suç, dünyamızı giderek daha çok
saran çarpıcı, apaçık bir gerçekliktir. Suçun etkisi çok somuttur ki
şiseldir,
gerçektir ve polis
şeflerince gayet iyi bilinir. Yakın
tarihli istatistikler
şu üzücü ve bunaltıcı görüntüyü
yansıtmaktadır:
  Her yıl dünya çapında 1,6 milyon insan şiddete başvurulan suç eylemleri yüzünden hayatını kaybediyor.
 BM Raporuna göre 15-64 yaş arasındaki dünya nüfusunun yaklaşık % 5’i – 200 milyon civarında insan uyuşturucu kullanıyor. Dünyada 38 milyona varan uyuşturucu bağımlısı olabilir.
 Mc Afee’nin CEO’su David DeWalt, siber-suçun
artık tüm dünyada yasadı
şı uyuşturucu ticaretin değerini aşan, 105 milyar dolarlık bir işe dönüşğünü bildiriyor.
Henry David Thoreau’nun şu
deyi
şine
bayılırım: “Kötülü
ğün köküne saldıran bir kişiye
kar
şılık,
dallarını budayan binlerce insan vardır.” Bu iç görüyle Thoreau, 2 Alternatifli
şünüşün
sonuçlarını yansıtmı
ştır. “Suçlulara karşı sert”
olanlar dalları budamakla tatmin olurlar.
“Suçlulara karşı yumuşak” olanlarsa genellikle dalları göz
ardı etmekten suçludurlar.
Suçun kökleri hayatın en başına
dayanır. Ara
ştırmalar artık hamile bir kadının sağğıyla
çocu
ğunun
ileride suç i
şlemesi ihtimali arasında açık ve
elle tutulabilir bir ba
ğ bulunduğunu
kanıtlayabiliyorlar. Sigara ve alkol içen, a
şırı uyuşturucu
kullanan bir annenin müstakbel bir suçlu do
ğurma olasılığı,
kendi sa
ğğına
özen gösteren bir anneye kıyasla çok daha fazladır.
Bir Bütün Olarak
insan Sa
ğğı
Gelişmiş dünya, patlayan sağlık
maliyetleri yüzünden kâbus gibi bir senaryoyla kar
şı
kar
şıya.
Sa
ğlık
sistemimizin teknik açıdan ilerleyip yüksek derecede uzmanla
şması
maliyetleri yükseltiyor.
2050’ye gelindiğinde,
Japonların % 40’ı ve Avrupalılarla Amerikalıların % 35’i altmı
ş
be
ş
ya
şın
üzerinde olacak.
İleri yaştakiler
daha maliyetli olup daha az katkıda bulundukça, sa
ğlık
bakımlarının toplumun üzerindeki yükü sürekli a
ğırlaşacak.
Yapılması gereken asıl iş
hastalı
ğı
tedavi etmek de
ğil, önlemektir. Bütün ülkelerde,
büyük sa
ğlık
endüstrisi aslında bir “hastalık endüstrisi”dir. Hayatın hastalı
ğa
de
ğil
de sa
ğğa
adamı
ş
olan Dr. Frank Yanowitz, hocasıyla birlikte bir nehir kenarında yürüyen tıp ö
ğrencisiyle
ilgili eski bir öyküyü anlatmaya bayılıyor. Hoca ile ö
ğrencisi
birdenbire akıntıyla sürüklenen, bo
ğulmak üzere bir adam görürler. Öğrenci
suya atlar, adamı kıyıya çeker, kalp masajı ve suni teneffüs yapar ve adamın
hayatını kurtarır. Tabii ki, ö
ğrenci hocasının etkilendiğini
ummaktadır. Ardından, esrarengiz bir
şekilde, boğulmakta
olan ba
şka
birini görürler ve ö
ğrenci aynı hareketleri tekrarlar.
Çok geçmeden nehir bo
ğulmakta olan insanlarla dolar ve
nefesi kesilen ö
ğrenci bitkin düşer.
“Biliyorum, ben kendini insanlara yardım etmeye adamı
ş
bir doktorum, ama bunu sürdüremem!” diye ba
ğırır hocasına, o da kendisine,
“Öyleyse neden gidip bu talihsiz insanları köprüden atan ki
şiyi
durdurmuyorsun?” diye seslenir.
Yanowitz gibi 3’üncü Alternatif düşünürlerine
göre bu, sa
ğlık sektörünün öyküsüdür. Hasta insanları
daha en ba
şından nehirden uzak tutmak yerine
onları sudan çekip çıkarmayı titiz bir bilim haline getirmi
şiz.
Dünya Sağlık
Örgütü, sa
ğğı “sadece hastalığın ya da sakatlığın olmaması değil, tam bir
fiziksel, zihinsel ve toplumsal iyilik hali”
diye tanımlıyor. Sağğın gerçek tanımı budur: kişinin bir bütün olarak iyi olması.
DÜNYADA
3’üncü ALTERNAT
İF
İsrail-Filistin
çatı
şmasına
ço
ğumuz
fazlasıyla a
şinayız. Çatışma
19.yüzyılda Yahudilerin
eretz Israel dedikleri, Filistin’deki atalardan kalma anayurtlarında bir
Yahudi devleti kurmayı amaçlayan Siyonizm hareketiyle ba
şladı.
Avrupa’da Yahudi Soykırımı’nın deh
şetiyle doruğa
ula
şan
Anti-Semitizm, birçok dünya liderini
İsrail
Devleti’ni desteklemeye yöneltti ve en sonunda bu devlet, BM’in 14 Mayıs 1948
tarihli bir bildirgesiyle kuruldu. Ama ço
ğunluğu Müslüman olan Filistinli Araplar,
Siyonizm’i apaçık bir haksızlık olarak görüyorlardı; onlara göre bu, kendi
atalarından kalan anayurtlarının çalınmasından ba
şka bir ey
de
ğildi.
İsrail
ile Filistin bir gün Londra’daki bir otelde, tekil ki
şisel
ili
şkilerden
birinde bir araya geldi. Saril’’in ünlü piyanist ve orkestra
şefi
Daniel Barenboim lobide oturuyordu ve yanındaki koltukta oturan bir adama
merhaba dedi. Adam kendini Edward Said olarak tanı
ştırdı,
o da Colombia Üniversitesinde tanınmı
ş bir edebiyat profesörü olan
Filistinli bir Arap’tı. O ak
şam siyasi duruşları
bakımından ayrı kutuplarda olmaları gereken bu iki adam, yıllarca sürecek bir
sohbete ba
şladılar.2
Barenboim ve Said yakın arkada
oldular. Arkada
şının 2003’teki ölümünden sonra,
Barenboim onun için
unları söyleyecekti:
“Edward
Said tek bir kategoriye sı
ğmazdı. İnsan doğasının özüydü o, çünkü çelişkilerini anlamıştı… Filistinlilerin hakları için mücadele
ederken, Yahudilerin acılarını da anlardı ve bu tutumu bir paradoks olarak
görmüyordu.”
Bizim
deyi
şimizle,
Said bir 3’üncü
Alternatif
şünürüydü:
“Her
zaman fikrin ‘ötesi’ne, ‘gözle görülmeyen’e, ‘kulakla
işitilmeyen’e bakardı.
Said’in Barenboim’le ilgili
gözlemiyse
şöyleydi: “O karmaşık bir simadır… genellikle
uysal
ço
ğunluğa meydan okuyan, hatta onu aşağılayan bir
ki
şiliktir.”
3’üncü Alternatifler peşinde
ko
şan
her cesur ki
şi gibi, Barenboim de eleştirilerden
payını alıyor. Filistin taraftarı eylemciler onu
İsrail’in
saldırganlı
ğına “ütopyacı bir mazeret”
yaratmakla ve adaletsiz bir statükoyu sürdürmekle suçluyor. Aynı zamanda,
İsrailli
vatanda
şlarının
birço
ğu,
İsrail
şmanı”
Araplarla empati kurdu
ğu ve arkadaşlık
etti
ği
için ona güvenmiyor.
Daniel Barenboim, 2004 yılında sanat
alanındaki seçkin ba
şarısı dolayısıyla Wolf Ödülü’nü
kazandı. Ödül töreninde
İsrail parlamentosunun önünde,
anayurdunda barı
şı desteklemeye yönelik 3’üncü
Alternatifini anlattı:
Bir
çözüm bulunmalı. Böyle bir çözüm somutla
şana kadar neden bekleyeyim ki, diye soruyorum kendime. İşte bu nedenle, rahmetli dostum Said’le birlikte,
Ortado
ğu’daki
bütün ülkelerden gelen genç müzisyenler, hem Yahudiler hem de Araplar için bir
müzik çalı
ştayı oluşturduk. Müzik tam da doğası gereği, İsraillilerle Filistinlilerin duygularını ve
imgelerini hayal bile edilemeyecek yeni alanlara do
ğru yükseltebilir.
2008’de, Ramallah’ta hayırsever
amaçlı bir piyano resitali verdikten sonra, Barenboim’a
Filistin pasaportu takdim edildi. Böylece dünyada hem
İsrail
hem Filistin pasaportuna sahip ilk ve belki de tek ki
şi
o oldu.
Barışı inşa Eden Paradigma
“Komşunu kendin gibi sev”, Yahudilere göre Tevrat’ın bütünü,
Hıristiyanlara göre de
büyük
emirdir.
“Ama komşumu nasıl
severim? Üstüme baltayla geleni bile nasıl severim?”
Genel Kural güçlüdür, ama ona uymak
sıkı bir içebakı
ş gerektirir. Böyle bir içebakış
aslında her büyük dinin temelidir, Ortado
ğu’da çarpışanlar
dâhil. Yahudilerde buna,
heşbon ha-nefeş,
yani
“vicdan
muhasebesi”

derler.
İslam’da
kullanılan terim ise
musahaba’dır, yani “kendinizi değerlendirme ve yargılama”:
Kendi eylemlerimizin dürüstçe değerlendirilmesidir
ve içtenlikle (ve sık sık)
meditasyon
yapmamızı gerektirir.
Tarihte hayal gücü en zengin
diplomasi hamlelerinden biri, Avrupa’da süregelen sava
şa
kar
şı
gerçekten bir 3’üncü Alternatif olan
Marshall Planı’ydı. Amerikan Kongresi, Kıta’da harabe halindeki, donan ve
açlıktan ölen milyonların bulundu
ğu her büyük kentte, eski düşmanlarının
beslenmesi, barındırılması ve altyapısının yeniden in
şası
için 13 milyar dolar ba
ğışlanmasını onayladı. (Eğer
bunun büyük bir para olmadı
ğını düşünüyorsanız, Amerika’nın 1948 gayri
safi yurt içi hasılasının yirmide biriydi, yani çok büyük bir harcamaydı).
Bunun sonucu olan yeniden canlanma, Avrupa’da yüzyıllardır süren
şiddet
döngüsünü kırdı.
Kur’an, Tevrat ve İncil’i
okudum: hepsi de insanı esinlendiren ve yücelten kitaplar. Ortado
ğulu
Müslüman, Yahudi ve Hıristiyanların kendi dini geleneklerinde sava
ş
yerine çok sayıda 3’üncü Alternatif bulabileceklerine inanıyorum.
Olmaması
Gereken Bir Ulus
İnsanlar
benden 3’üncü Alternatif felsefemi açıklamamı istediklerinde, tek kelimeyle
cevap verebilirim:
İsviçre.”
Çoğumuz İsviçre’yi
barı
şçıl,
güzel da
ğları
ve enfes çikolatasıyla müreffeh bir ülke olarak dü
şünürüz.
Ama 7 milyon nüfusu olan bu ülke ondan daha fazlasıdır: 3’üncü Alternatif dü
şünüşünün
ulusal ölçekte ola
ğanüstü bir örneğidir.
Sinerji, İsviçre
şünüşünün
ayırıcı özelli
ğidir. Bir ulus olarak İsviçre,
sorgusuz sualsiz bir ba
şarı öyküsüdür. İsviçreli
çalı
şanlar
verimlilikte dünya önderidir.
Dünya Mutluluk Veritabanı Projesi’ne
göre,
İsviçre
dünyadaki en mutlu ülke olarak Danimarka’nın sadece biraz altındadır.
Ama İsviçre’nin
bir ulus bile olmaması gerekirdi. Co
ğrafyası buna karşıdır:
İsviçreliler
koca Alp’lerin de
ğişik taraflarında yaşarlar,
çok az do
ğal kaynaktan yararlanırlar ve denize
eri
şimleri
yoktur. Dil buna kar
şıdır: Batıda Fransızca, kuzeyde ve
do
ğuda
Almanca, güneyde de
İtalyanca konuşulur.
Din de uzun bir Protestan-Katolik ayırımı tarihiyle kar
şıdır.
Tarihçiler buna hayret ederler.
Demokrasileri her ne kadar İsviçre’nin
“çeşitlilik içindeki birlik”inin açıklamasına yardımcı olsa da,
bu yeterli bir açıklama de
ğildir. Katkı yapan diğer
etkenler arasında, payla
ştıkları yaratıcı birliği
etkin biçimde vurgulayan ve eski kırılganlıkların önemini azaltan
eğitim sistemi bulunur.
2 Edward Said-Daniel
Barenboim
– Paralellikler ve Paradokslar / Parallels and Paradoxes-Bloomsbury,
Londra, 2004
 
 
HAYATTA 3’üncü ALTERNATİF
Porto Riko’nun Ceiba Kasabası, büyük
çellocu
Pablo Casals’ın
1973’teki ölümünden önce son yirmi yılını geçirdi
ği yerdir. Çocukken annesinin verdiği
yıpranmı
ş
bir kopyadan Bach’ın çello süitlerini çalı
şmak dışında çok az şey
yapan Casals, adını duyan ünlü bir besteci tarafından
İspanyol
kraliyet ailesi için çalmak üzere davet edildikten sonra kariyerinde hızla
yükseldi. 23 ya
şındayken Kraliçe Victoria için, 85
ya
şındayken
Ba
şkan
Kennedy için Beyaz Saray’da çaldı.
Aradaki altmış
yıl, müzik dünyasında uzun bir kre
şendo oldu. İspanya’da
öyle çok sevildi ki, kralın kar
şısında çalarken dinleyiciler
kraliyet locasını i
şaret edip, “Bu bizim kralımız, ama Pablo bizim imparatorumuz!” diye bağırdılar.
93 yaşındayken bir gün, bir komşusu
neden her gün üç saat çello çalı
şmaya devam ettiğini
sordu. Casals, “
Belli bir ilerleme görmeye başladım… Bu konuda daha iyi olduğumu
fark
ediyorum,”
diye
yanıtladı.
Pablo Casals, 97 yaşında
yayını elinden son kez bırakana kadar müzi
ğe hiçbir zaman ara vermedi. Uzun yaşamının
sonlarına do
ğru, insanlar ona neden yavaşlamadığını
sordu
ğunda,
Emekli
olmak ölmektir
,”
derdi.
Her zaman en önemli işinizin
ardınızda de
ğil, önünüzde olduğuna
inanın Bu dü
şünceyle yaşamak
çok önemlidir. Ba
şarıp başarmadıklarınız
ne olursa olsun, yapılacak önemli katkılarınız vardır.
Yaşımız ya da hayattaki durumumuz ne
olursa olsun, biz 3’üncü Alternatif dü
şünürleri katkıda bulunmayı asla
bırakmayız. Hayattan daima daha iyi bir
şey beklemek 3’üncü Alternatif
zihniyetinin do
ğasıdır. Geçmişteki
ba
şarılardan
memnun olabiliriz, ama bir sonraki büyük katkı her zaman ufuktadır.
Komedyen George Burns’ün 99 yaşındayken
söyledi
ği
gibi, “
Şimdi
emekli olamam, programım dolu!”
Kızlarımdan biri bana, “Etkili  İnsanların 7 Alışkanlığı” kadar çarpıcı
bir kitap yazıp yazmayaca
ğımı sordu. Sanırım şu
yanıtımla onu çok
şaşırttım: “Dalga mı geçiyorsun? En iyisi yakında çıkacak! Şu anda kafamda tam dört kitap var!” Bunun kendime aşırı
de
ğer biçmekle ilgisi yok; ben gerçekten
en iyi eserimi ileride verece
ğime inanıyorum.
Neden öyle hissetmeyeyim ki? Elimden
gelenin en iyisini zaten verdi
ğimi ve paylaşılacak
de
ğerli
bir
şey
kalmadı
ğını
şünseydim,
her gün yataktan kalma
şevkini nasıl bulurdum?
Ernest T.Trigg’in şu
ifadesine katılıyorum:
“Çaba
harcamaya de
ğer bulduğu her
şeyi
başarmış
olan insan ölmeye ba
şlamıştır”-kaç yaşında olursa olsun!
Kendimizi Sanayi Çağ’ının
gözlükleriyle, bize ihtiyaç duyulmayana kadar belli bir i
şlevi
yerine getiren makineler olarak görürüz. Her gece
şalterimizi
indirir, ertesi sabah tekrar kaldırırız-ve en sonunda
şalterin
temelli indirildi
ği gün gelir. Sonra ne olur? Rafa
kaldırırız. Geriye kalan günlerimizde e
ğlenmek, dinlenmek için emekliye
ayrılırız
. Çoğumuzun
istedi
ği
tam da budur, çünkü beynimiz bütün ya
şamımızı bu 2 Alternatif bağlamında
görecek
şekilde
yıkanmı
ştır.
Ben 3’üncü Alternatifin açık farkla
en iyisi oldu
ğuna inanıyorum. Bir katkı yapmak. Bu, ilk 2 Alternatifi
kapsayabilir. 65 ya
şın “altın çağ”ını
iyice geride bıraktıktan sonra hayatınızın i
şini sürdürebilir ve güçlü bir katkı
yapmaya devam edebilirsiniz.
İşimiz
ve emeklili
ğimiz konusunda esaslı bir paradigma
de
ğişikliği
öneririm. Geli
şmiş ülkelerdeki
demografi raporlarına göre, elli be
ş yaş üzerindeki erkeklerin % 33 ila %
50’si artık hayatını kazanmak için çalı
şmıyor. Sadece bir-iki kuşak
önce atalarımız bu ya
şta güçsüz kalıp ölürlerdi, şimdi
ise ço
ğumuz
ileri ya
şlarımızda
ikinci
yeti
şkinlik çağı”na girmeyi
umabiliyoruz.
Ortalama bir Avrupalı ya da
Amerikalı 79 ya
şına, ortalama bir Japon ise 82 yaşına
kadar ya
şayacak.
O yılları pek bir
şey yapmadan boşa
mı harcayaca
ğız, yoksa onlara bir anlam mı
kazandıraca
ğız?
Dinlenmek için emekliye ayrılan
insanların, önemli bir katkı yapmak için faaliyet göstermediklerinde, ço
ğunlukla
zihinsel ve fiziksel olarak neredeyse bir anda çöktüklerini gözlemledim.
Bana göre emeklilik kavramı baştan
sona kusurlu bir kavramdır; Sanayi Ça
ğı’nın çağımız
kültürüne uymayan bir kalıntısıdır.
Hayatta durumumuz ne olursa olsun,
israfa ba
ğımlı hale geliriz: düşüncesizce
TV izleme, sosyal medyaya takılıp kalma, sürekli bir kulüpten ötekine gitme,
aptal romanlar, ilaç saplantısı, saatlerini uyuyarak geçirme. Bunlar herkesin
ya
şamını
fakirle
ştirebilir,
ama emekliler özellikle ya
şantılarını çöpe atma riski
altındadır.
Büyükbabam Richards bana şunu
ö
ğretti:
“Hayat bir misyondur, bir kariyer de
ğil.” “Tatil de değil,”
diye ekleyebilirdi. Kalıcı bir tatile çıkanlarla, kalıcı bir misyonu
sürdürenlerin hayatları arasındaki tezadı dikkatlice dü
şünün.
İçten Dışa
Harika niyetlerle işe
ba
şlayabilir,
ama mücadele içinde kendimizi savunmacı, incinmi
ş, tepkisel veya eski “savaş
ya da kaç” ileti
şimi modellerine dönmüş
durumda bulabiliriz. Bunlar kesinlikle ba
şarısızlığı
de
ğil,
kendi ruhumuz üzerinde çok çalı
şıp, karakterimizin “kaslarını”
güçlendirmemiz gerekti
ğini işaret eder.
Ne kadar özen gösterirsek, hayatta
önümüze çıkan her büyük zorluk ve fırsat kar
şısında 3’üncü Alternatif
zihniyetiyle ya
şamaya ne kadar çabalarsak, karşılaşğımız
büyük, önemli meseleleri üstlenmeyi ne kadar arzularsak, o kadar içsel güce
ihtiyacımız olur.
Bu içsel karakter gücünü nasıl geliştiririz?
Hayatın gerçekten büyük sorularından biri de budur.
“Etkili nsanların 7 Alışkanlığı”
yazarken ula
şmaya çalışğım
şeyin
özüdür. Kitabın orijinal alt ba
şğı “Karakter Etiğini
Yeniden Kazanmak”tı.
7 Alışkanlık
kitabını okumanızı ya da yeniden okumanızı öneririm. Zamanı geçmeyen, evrensel,
apaçık insan etkinli
ği ilkeleriyle ilgili bir kitap olduğu
için, bunu çekinmeden öneriyorum.
Bu ilkeler her müreffeh kültüre,
topluma, dine, aileye ve örgüte aittir. Onları ben icat etmedim; sadece sıraya
dizdim ve insanlara ki
şisel erişim
sa
ğlayan
bir çerçeve içinde düzenledim.
3’üncü Alternatif düşünürü
olarak ba
şarınız içten dışa
olacak. 3’üncü Alternatif çözümleri yaratmak için gerekli içsel gücü ve güvenli
ği
geli
ştirmekte
çok yararlı oldu
ğunu gördüğüm
yirmi
şeyi
salık veririm:
1.
Gururdan
sakının. Hep “haklı”olma ihtiyacından kurtulun.
2.
“Özür
dilerim” demeyi ö
ğrenin.
3.   Algıladığınız
saygısızlıkları hemen ba
ğışlayın. Unutmayın, kırılıp kırılmamak
sizin elinizdedir.
4.
Kendinize
ve ba
şkalarına
küçük sözler verin ve yerine getirin. Küçük adımlar atın.
5.
Doğada
zaman geçirin. Uzun yürüyü
şlere çıkın.
6.
Çok
okuyun; zihinsel ba
ğlantılar kurmanın ve 3’üncü
Alternatiflere götürebilecek içgörüler edinmenin en iyi yollarından biri de
budur.
7.
Sık
sık, mümkünse her gün egzersiz yapın.
8.
Yeterince,
her gün en az 7-8 saat uyuyun.
9. Esinlendirici
ya da kutsal metinleri inceleyin. Kafa yorun, tefekküre dalın ya da dua edin.
10.Karşılaşğınız zorluklara karşı
yaratıcı 3’üncü Alternatif çözümleri dü
şünmek için kendinize sakin bir zaman
ayırın.
11.  İlişki
içinde oldu
ğunuz kişilere
sevgi ve takdirinizi ifade edin.
12. İki
kula
ğınız,
bir a
ğzınız
var: onları orantılı olarak kullanın.
13. Başkalarına karşı
cömert olun.
14. Kendinizi başkalarıyla
kıyaslamaktan kaçının. Siz e
şsizsiniz.
15. Şükredin.
Minnetinizi ifade edin.
16. Başkaları için büyük kazançların nasıl
yaratılaca
ğını keşfetmekten vazgeçmeyi öğrenin.
17. İşler
iyi gitmedi
ğinde, ara verin, dışarıda
bir yürüyü
şe çıkın, gece iyi bir uyku çekin
ve yeni bir günün tazeli
ği ve perspektifiyle işinize
dönün.
18. ‘’Kazan-Kazan”a gerçekten ulaşamıyorsanız,
unutmayın ki “anla
şma yok” bazı durumlarda en iyi
alternatiftir.
19. İş
başka insanlara, onların tepkilerine,
zaaflarına ve tuhaflıklarına geldi
ğinde, sadece bol bol gülümseyin.

 

20.     3’üncü
Alternatifin olasılı
ğına her zaman inanın.
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: