CEHALET–BİLİMİ İLERİYE TAŞIYAN GÜÇ
7 Ekim 2017
CEM ERSEVER’İN SON 90 GÜNÜ VE KAYIP KİTABI “ŞAM’DAKİ KEMANCI”
7 Ekim 2017

ACİL DURUM & SATATE OF EMERGENCY

 

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee’ye göre uygarlıklar,
çağın büyük krizlerine çözüm buldukları zaman gelişiyorlar, çare bulunamadığı
zaman yok olup gidiyorlardı.
Roma imparatorluğunun çöküşünü ve barbar saldırılarını
takiben Katolik kilisesi halkı yeni bir din altında toplayarak çağın krizi olan
dağınıklık ve kargaşayı ortadan kaldırmıştı. Böylece yeni bir uygarlık ve
kültür doğmuş, Hıristiyanlık tarihi başlamıştı.
On beşinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar
dünya tarihini Batı yazdı. Avrupa’nın Hıristiyan ülkelerinden gelen kaşifler,
misyonerler, fatihler, sömürgeciler 20.yy ‘a kadar neredeyse tüm dünyaya
hükmetti. Fakat Batı’nın da artık devri kapanmaya başlamıştı.
İlk çöken İspanya İmparatorluğu oldu. Bunu 1918’e
kadar Alman, Avusturya – Macaristan ve Rus İmparatorlukları izledi. 2. Dünya
Savaşı İngiliz ve Fransız İmparatorluklarına kan kaybettirdi. 30 yıl içinde
Avrupa’nın Asya ve Afrika’ dan gerisin geri çekilişi tamamlanmıştı.
1989-1991 arasında Sovyet İmparatorluğu çökerek
on beş parçaya ayrıldı. Bunların yarısı daha önce hiç var olmayan Müslüman
devletlerdi. Şimdi ise bir zamanlar Batı’nın hükmettiği Afrikalı, Asyalı,
Müslüman ve hispanik halklar Batı’yı istila ediyor.
Toynbee’nin etki-tepki kavramından yola çıkarsak,
bugün batı uygarlığının krizi üç acil ve ölümcül tehlikeden oluşmaktadır:
azalan nüfus, parçalanan kültürler, karşı konamayan göçler.
Tarih tekerrürden ibarettir. Roma imparatorluğu
İspanya’dan Kudüs’e, oradan Kartaca’ya yayılınca fethedilen ülkelerin halkları
imparatorluk başkentine aktı. Roma imparatorluğunun tüm kültürlerini ve
inançlarını barındıran, çeşitli dillerin konuşulduğu bir şehir oldu. Fakat bu
gelen yabancıların Roma dinine inancı, Roma geleneklerine saygısı ve Roma kültürüne
sevgisi yoktu. Tıpkı Roma’nın barbarları fethettiği gibi, barbarlar da Roma’yı
fethetmişti. Ve böylece karanlık çağ başlamış oldu.
Roma dönemi nasıl kapandıysa, bugün de Batı’nın
dönemi kapanmak üzeredir. Cezayir, Tunus, Fas’ tan kalkıp Akdeniz’i aşıyorlar.
Avrupa’nın Osmanlılardan koparıp aldığı topraklardan akın eden Müslümanların
istilası yaşlı kıtanın çehresini değiştiriyor. Bu militan imamların
zihinlerindeki Avrupa geleceği Brüksel deki bürokratların hayalindekiyle hiç mi
hiç örtüşmüyor.
Amerika’da durum daha da feci. 1960’ta Amerika’da
yaklaşık 5 milyon Asyalı ve hispanik yaşıyordu. Şimdi ise 36 milyon göçmen var.
Kesin sayı bilinmemekle birlikte bunun 12 ila 20 milyonunun yasadışı (kaçak)
göçmen olduğu tahmin edilmekte.36 milyonun %90’ını hiç bir batı ülkesine
asimile olmamış kıtalardan ve ülkelerden gelenler teşkil ediyor.
Bu, Amerika’nın bildiği tarzda bir göç değil.
Eskiden insanlar bilinçli bir tercihle ana vatanlarına sırtlarını dönerler,
Amerikalı olmak için okyanusu aşarlardı. Bu ise bir işgal, tarihin en büyük işgali.
Bugün Amerika’da doğmamış nüfusun %30’u Meksika’
dan gelme. Yarısından çoğu da illegal. Hiçbir ülke 36 milyon yabancıyı tek bir
kuşakta asimile etmeye kalkışmamıştır. Oysa her yıl bu sayıya, yarısı illegal
1,5 milyon kişi daha eklenmekte.
Amerika bir var olma kriziyle karşı karşıyadır.
Sınırlarımızı kontrol etmeyi başaramazsak, 2050 ye gelindiğinde Avrupa kökenli
Amerikalılar atalarının kurduğu bu ülkede azınlığa düşecekler. Şimdiye kadar
hiçbir devlet böylesine radikal bir demografik değişim geçirip de sağ kalmamıştır.
Amerika dışında doğan 36 milyon göçmenin bir kısmı
geçmişte atalarımızın yaptığı gibi yeni bir başlangıç yapmak, ulusumuzun bir
parçası olmak üzere buradalar. Ancak milyonlarcası Amerika’ya hiçbir bağlılık
duymuyor. Ulusumuzun bir parçası olmak gibi bir niyetleri yok. Bazıları kötü
emellerle geliyor; uyuşturucu ve insan kaçakçılığı yapan çetelere katılmak, hırsızlığı
meslek edinmek, tecavüz ve cinayet gibi suçları işlemek gibi. Amerika’da
göçmenlerin tüm nüfusa oranı %12 olduğu halde federal hapishanelerdeki göçmen
tutuklu oranı %30.
İster yasal, ister yasa dışı olsun, göçmenlerin
büyük çoğunluğu sağlık koşullarının yetersiz olduğu en fakir ülkelerden geldiği
için Amerikan halkına başka maliyetler de getirmekte. Şimdiye kadar Amerika’da
hiç görülmeyen sıtma, çocuk felci, verem, frengi gibi bulaşıcı hastalıklar
birden bire yayılmaya başladı.
Kaçak göçmenler arasındaki suç oranının ve
hastalıkların yüksekliğine rağmen yetkililer bunların genelde ekonomiye faydası
olduğunu, Amerikalıların yapmayacağı işleri düşük ücretle yaptıklarını iddia
ediyorlar. Ancak yapılan araştırmalar ucuz göçmen işçilerin, vasıfsız Amerikan
işçilerinin de ücretlerini düşürdüğünü göstermektedir. Bu da ister beyaz olsun,
isterse siyah veya hispanik, eğitim düzeyi liseyi aşmayan bütün Amerikan işçilerini
daha da fakirleştirmektedir.
2050’ nin Amerikası
“Eğer ABD hiç biri çoğunluk olmayan çok sayıdaki
ırkın karışımı haline gelirse, üniter yapısını kaybederek Matternich’ in İtalyası
gibi sadece coğrafi bir tanıma dönüşür.”
Edward Lewis 1923 ‘ Amerika bir ulus mu Kargaşa
mı?’
“Zamanımızın ana sorunu göçtür”
Samuel Huntington 2001
1960’ ta Amerikan nüfusu 180 milyondu. Bunun
%89’u Avrupa kökenli, % 10’u siyah, birkaç milyonu da hispanik ve Asyalıydı.
%97’si İngilizce konuşuyordu. İki ırk olmamıza rağmen tek bir ulustuk.
2050’ye geldiğimizde nüfusun 420 milyona ulaşacağı,
Avrupa kökenlilerin hali hazırda Kaliforniya, Teksas ve New Meksiko
eyaletlerinde olduğu gibi azınlığa düşeceği, bugün %14,4 oranında olan hispanik
nüfusun %24’ e çıkacağı tahmin edilmekte. Vatandaşlarının ulus kökeni açısından
Amerika bir üçüncü dünya ülkesi olacak. Büyük kentlerimizin hepsi bugünkü Los
Angeles ‘ a benzeyecek, Los Angeles ve Güney Doğu kentleri de Mexico City veya
Tijuana’ya benzeyecek.
Sosyo-ekonomik piramidin en tepesinde eğitim ve
bilgiye dayalı işlerde çalışanlar olacak: doktorlar, avukatlar, mühendisler, öğretim
üyeleri, yatırımcılar, girişimciler, bilgisayarcılar vs. Meslekdaşlarından
geride kalmamak için üniversite üstü eğitim, doktora gerekecek. Gelecekte başarının
anahtarı beyin gücü olacak. Bugünkü duruma bakarak kimlerin bu başarının tadını
çıkaracağını, kimlerin ise onlara hizmet edeceğini tahmin edebiliriz.
Okullarda yapılan testlerde doğuştan Amerikalılar,
Asyalı dışındaki göçmenlerden ortalama 35 puan daha yüksek almaktadır. Başka
bir deyişle beyazlar ve Asyalıların ortalaması 90 , hispanik ve siyahların
67-72 çıkmaktadır.
Bazı göçmen çocukları ise olağanüstü başarı
göstermektedir. Nesiller boyu Japon sömürgesi olan ve 20.yy’ın en kanlı savaşlarından
birini yaşayan Güney Kore dünyanın en yüksek IQ ortalamasına sahiptir. Kore’li
öğrenciler uluslar arası testlerde en yüksek başarıyı elde etmektedirler.
Amerika’da ki Korelilerin %28 i kendi işine sahiptir. Bu oran diğer bütün
göçmen gruplarının çok üstündedir.
Birlikte nüfusun %27 sini oluşturan en büyük
iki azınlığımız, hispanikler ve siyahlar, beyazlardan ve Asyalılardan çok önce
eğitimi terk etmektedirler. Toplumlarda ırklar ve etnik gruplar arasında
ekonomik eşitsizlik kargaşa ve şiddete  yol
açar. Eğitim düzeyi ile hayattaki başarı arasında mutlak bir doğrusal oran olduğu
için de Amerika iki ulus haline gelmektedir: ayrı ve farklı.
Hispanikler + siyahlar ile beyazlar + Asyalıların
akademik başarısı arasındaki uçurum bilgiye dayalı sektörlerdeki yüksek ücretli
işlerin hep ikinci gruba gitmesine yol açacak. Şimdiye kadar göçmenlerin ve azınlıkların
elinde olan imalat sanayindeki işler de artık dış ülkelerde gerçekleştirildiğinden,
bu gruplar git gide fakirleşecekler.
Dr.
Martin Luther King , Amerikan şehirleri yanarken şu uyarıda bulunmuştu:
“Bir toplumda nüfusun büyükçe bir kesimi kendini
o toplumun bir parçası olarak görmüyorsa, katkısı olmadığı gibi bir beklentisi
de yoksa, umudu ve kaybedecek bir şeyi olmadığını hissediyorsa, ondan büyük
tehlike yoktur. O toplumdan beklentisi olanlar, toplumu korurlar, ama
olmayanlar bilinçaltı olarak onu yıkmak isterler.”
Amerika’ya göçmen olarak gelenler genelde
ortalama Amerikalıdan daha yoksul, daha az eğitimlidir. Bu yüzden göçmenler
ekonomik açıdan Amerika’ya yük getirmektedir. Yapılan bir araştırma, liseden az
eğitimli göçmenlerin ömürleri boyunca Amerikan vergi mükelleflerine 90.000 $ a
mal olduğunu, lise mezunlarının 30.000 $ a mal olduğunu, oysa üniversite ve
üzeri eğitim alarak ülkeye gelen her bir göçmenin Amerikan hazinesine 100.000 $
net fayda sağladığını göstermiştir.
Bu gerçeklere rağmen yetkililer neden gidişatı
düzeltmek için bir şey yapmıyorlar? Cevabı siyasi korkaklık, siyasi fırsatçılık
ve umursamazlıkta yatıyor. 2050 ye geldiğimizde Amerika yalnızca tüketim
maddelerine olan iştahın bir arada tuttuğu bir uluslar kumkumasına dönüşürse
bunun suçlusu parayı ve gücü(iktidarı) vatanın ve kültürün önünde tutan
elitlerimiz olacak.
Gerçeği söylemek gerekirse elitlerimizin öteki
Amerika’ya aldırdığı bile yok. Zira onlar başka bir ülkede yaşıyorlar: duvarlı,
bekçili sitelerde oturuyorlar, çocukları özel okullarda güvenli. Onlar için
kaçak göçmen, çimlerini biçen, çöpleri toplayan, kirlettiklerini temizleyen kişiler
demek.
Öteki Amerika için ise devasa göçün anlamı
bambaşka. Onlar doğup büyüdükleri mahallelerin, şehirlerin gözleri önünde değiştiğini
görüyorlar. Çocuklarının okula gidip gelirken geçtiği köşe başlarında toplanmış
tuhaf adamlar görüyorlar. Bu ülkeye ait olmayan insanların eğitim, sağlık, işsizlik
giderlerini karşılamak için yükseltilen vergileri görüyorlar. Suç oranının hızla
arttığını, okullarda çete savaşlarını, bıçaklamaları, kurşunlamaları
görüyorlar. Ve bilmek istiyorlar: Evlatları Kore sınırını korurken, Irak sınırlarında
ölürken hükümet Amerika sınırlarını neden korumuyor?
Theodore
Roosevelt, Amerika’ya vasıfsız işlerde çalışmak için değil de ulusal ailemizin
bir parçası olmak için gelen göçmenlere kucak açmıştı. Şöyle diyordu:
“Bir göçmen Amerika’ya geldiğinde yalnız ve
yalnız Amerikalı olmalı. Burada tek bir bağlılık – Amerika’ya, tek bir bayrak-
Amerikan bayrağına, tek bir dil- İngilizceye yer vardır.”
Roosevelt Amerika’sında Afrikalı-Amerikalı, İspanyol-
Amerikalı gibi arasında tire olan Amerikalılara yer yoktu. Eğer bir ayağınızı
ana vatanınızda tutmak istiyorduysanız, ikisini de tutmak zorundaydınız. Oysa
George Bush’a göre göç, sadece bir ucuz işçilik kaynağı.
John Attarian bu tür görüşler için ‘Ekonomizm ‘ terimini kullanıyor. Bu neo
– Marksist ideolojiye göre dünyaya hükmeden ekonomidir; ekonomik faaliyetler
insanoğlunun en önemli aktivitesi olup insana en fazla mutluluk getirendir ve
siyaset ekonomiden ibaret olmalıdır.
Ekonomizm piyasalara inanmakla kalmaz, onlara
aynı zamanda tapar. Adam Smith’in görünmez eli, tanrının elidir. Piyasanın
gerekleri vatandaşlığın, kültürün ve vatanın gereklerinden önde gelir. Ekonomik
üstünlük en büyük değerdir. Bu kültür, şirketlerinden söz ederken ‘Amerikan şirketi’
değil, gururla ‘global şirket’ diyen yöneticiler arasında özellikle yaygındır.
Roger Scruton’ a göre “Çok uluslu bir iş adamı halklar
arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmayı isteyen kişidir. Hiç bir şekilde
kendini evinde hissetmez zira kendisininki dahil hepsinde yabancıdır. Dünyadaki
herkesi, tüketici adı verilen, istek ve ihtiyaçlardan oluşmuş yaratıklar olarak
görür.”
Ekonomizme inanan ekonomistler için egemenlik,
bağımsızlık, toplumun ve ülkenin değerleri globalizme kurban edilebilir
kavramlardır. Hz. İbrahim in oğlunu kurban etmesi gibi ekonomistler de ulusu
kurban etmekten çekinmezler. Milli gelir için iyi olan her şey ulus ve vatan
için de iyidir.
Washington
Post yazarı  Robert Samuelson şöyle
diyor:
“Çağımızın en yaygın dini hangisidir? 2.1
milyar inananı olan Hristiyanlık değil. 1.3 milyar inananı olan Müslümanlık da
değil. Bu din, ekonomik büyüme, yani GSMH dinidir. GSMH dininin müritlerine
göre kitlesel göç daha fazla işçi, daha fazla tüketici, daha büyük pazarlar ve
daha büyük ekonomidir. GSMH için iyi olan, ülke için de iyidir.”
Vatanseverliği bir yana bırakan ekonomsitler her
şeyin pazarlanarak kar elde edilecek meta olduğunu düşünürler. Bu da, hiçbir şeyin
kutsal olmadığı anlamına gelir.
Dünyadaki en büyük 100 kurumun yarısını
devletler, yarısını da şirketler oluşturur. Bu şirketlerin yöneticileri sınırları
ortadan kaldırmak ve ulusal egemenliği zayıflatmak için uğraşıp dururlar.
Bunların işbirlikçileri de AB, BM, IMF, DTÖ, Dünya Bankası ve sayısız STK’da
çalışan ‘uluslar arası memurlar’dır. Hepsinin amacı, kendilerinin yöneteceği
bir ‘dünya hükümeti’ yaratmaktır.
Enternasyonalistler ABD, Kanada ve Meksika ‘nın
birleşmesini ‘dünya hükümeti’ kurulması yolunda mantıklı bir adım olarak
görürler. Bunlar için sınır, işçilerin ve malların serbestçe dolaşımı önünde
bir engeldir yalnızca. Disraeli bunlara ‘kendilerininki hariç, bütün ülkelerin
dostu olan kozmopolitan kritikler’ derdi.
Bu davranışların kökünde yatan, Batı toplumunun
kendi vicdanında hissettiği suçluluk duygusudur. Avrupalılar için suçluluk
kaynağı yüzyıllar boyu süren imparatorluk baskısıdır. Amerikalılar için suçluluk,
atalarımızın amerikan yerlilerine yaptığı haksızlıklar yanında , siyahları iki
yüz yıl köle olarak kullanıp yüzyıl da ayırımcılık yapılmış olmasıdır. Başkan
Andrew Jackson etnik temizliği şöyle savunuyordu:
“Birkaç bin vahşinin yaşadığı, ormanlarla kaplı
bir ülke yerine kentlerle, kasabalarla, varlıklı çiftliklerle bezenmiş, sanat
ve sanayinin yarattığı bütün gelişmelerle dolu 12 milyon mutlu insanın
özgürlük, uygarlık ve dini vecibelerle yaşadığı bir ülkeyi kim tercih etmez?”
Jackson beyaz ırkın üstünlüğüne inanıyordu.
Generali Sherman ‘İyi Kızılderili , ölü Kızılderilidir.’ demiş ve Sioux
yerlileri sorununa kesin çözüm önermişti: Toptan yok etme.
Theodore Roosevelt de: “Amerika, Avusturalya ve
Sibirya ‘nın ilkel Kızılderili, siyahi ve sarı yerlilerin elinden kurtarılıp
baskın ırkların egemenliğine geçirilmesi son derece önemlidir.” demişti.
Amerikan ve Avrupa tarihi, bunlar gibi beyaz ırkın üstünlüğünü doğal kabul eden
insanlarla doludur. Churchill 1943 Eylül’ünde Beyaz sarayda yemek yerken
Roosevelt ‘e şöyle demişti: “Anglo-Sakson üstünlüğünden niçin yüksünelim ki?
Gerçekten de üstünüz.”
1950’ler den sonra doğanlar bütün bu görüşlerin
ırkçılık olduğu telkiniyle yetiştirildiler. Tarihimiz bir zafer destanı olarak
değil, bir ırkı yok edip diğer bir ırkı köle yapan gaddar bir ülkenin utanç
verici geçmişi olarak okutuldu. İnsan hakları şu minval üzerine döndü: Amerika
günahlarını itiraf etmeli, özür dilemeli, cezasını çekmeli ve kaybedilenleri
telafi etmelidir.
Muhafazakârların tanımıyla liberal, bir tartışmada
kendi tarafını tutmayan kişidir. Liberaller ırk meselesinin önemli olmadığını,
farklı inanç, renk ve kültürü de olsa herkesin aynı olduğunu iddia ediyorlar
ama bu özellikler çok çok önemlidir. İmparatorlukları çökerten, ulusları parçalayan
bu unsurlardır. Bağdat’a yürürken, diktatör ortadan kalkar kalkmaz halkın
demokratik ülkülerimize sarılacağını umuyorduk. Ne oldu? Kürtler, Şiiler ve
Sünniler arasındaki etnik, kültür, tarih ve inanç farklılıkları bütün umutlarımızı
söndürdü. Jeostatejist James Burnham’ın deyişiyle “Liberalizm Batı’yı intihara
yöneltecek ideolojidir.”
Meksika sınırların açık tutulmasını neden
istiyor? Rejimi yaşasın diye. Amerika Meksika’nın milyonlarca yoksul ve işsizine
kucak açsın ki bu sefiller bir biri ardına iktidara gelen başarısız
hükümetlerine öfkelenerek yeni bir devrim başlatmasınlar. Yoksullarını Amerika’ya
iteklemekle Meksika bakmak zorunda olduğu milyonlardan kurtulduğu gibi, onların
ailelerine gönderdiği havalelerin de sefasını sürmektedir. Yılda 16 milyar
dolar tutan bu havaleler Meksika’nın petrolden sonra ikinci en büyük döviz
kaynağıdır.
Çok kültürlülük modası başlamadan önce Amerika’nın
liderleri göçmenlerin bizim dilimizi öğrenip yaşam tarzımızı benimsemesi için ısrar
ederlerdi. Fakat Meksikalılar kendilerini ayırmakta, şehirlerimiz içinde kendi
kasabalarını kurmakta, dillerini korumaktadırlar. Nobel ödüllü Gabriel Garcia
Marquez “ Latin Amerika’nın büyük gücü kültürüdür. Bir kuruş harcamadan Amerika’yı
değiştiriyoruz, dilini, mutfağını, müziğini, yaşam tarzını değiştiriyoruz. Sizi
bir Latin ülkesine dönüştürüyoruz” demiştir.
Samuel Huntington göç için çağımızın en önemli
meselesi demektedir. Huntington göçmenleri ‘benimseyenler ve geçiciler’ olarak
ikiye ayrılmaktadır. Gittikleri ülkenin hayat tarzını benimseyenler ile birkaç
yıl çalışıp ülkesine dönen geçiciler’ e ilaveten ortaya çıkan yeni bir tür ise
göç ettikleri ülke ile memleketleri arasında gelip gitmekte, hem kimliklerini
korumakta hem de peşlerinden diğer aile fertlerinin de gelmesini sağlamaktadırlar.
ULUS NEDİR?
Abraham Lincoln 28 yaşında genç bir avukatken
bir konuşmasında şöyle demişti:
“Tehlikenin yaklaştığı nasıl belli olur? Cevabını
vereyim: Tehlike gelecekse içimizden gelecektir, dışardan gelemez. Kaderimizde
yıkılma varsa bunu yapan biz olacağız. Özgür insanlar ulusu olarak ya hep yaşayacağız,
yahut da intihar ederek öleceğiz”.
Lincoln
çeyrek yüzyıl öncesinden geleceği, sivil savaşı görmüştü. Lincoln’ın ölümünden
bir buçuk asır sonra soralım: ‘Biz de ulusal intihar yolunda mıyız?’
Katolik öğretisine göre ruh bedenden ayrılınca
vücut ölür ve parçalanır. Uluslar için de öyledir. Vatanseverlik bir ulusun
ruhudur. Ulusu canlı tutan odur. Vatanseverlik uçup gittiğinde, ulus kendi halkına
sevgisini ve sadakatini kaybettiğinde ulus ölür ve parçalanır. Vatanseverlik
1930 ların Avrupa’sında gördüğümüz gibi bir ulusa tapma olayı değildir.
Milliyetçilik gibi başka ulusları küçümsemek ve hükmü altına almaya çalışmak
anlamına gelmez. Vatanseverlik insanın kendi ülkesine, toprağına, halkına,
geçmişine, kahramanlarına, edebiyatına, diline, kültürüne, gelenek ve
göreneklerine duyduğu katıksız sevgidir.
Bir
asır önce Fransız tarihçi ve düşünür Ernest Ronan ulusu şöyle tanımlamıştı.
‘Ulus yaşayan bir ruhtur. Bu ruh iki şeyden oluşur.
Geçmiş ve gelecek . Biri zengin anılardan oluşan mirasın paylaşımı, diğeri de
birlikte yaşama arzusu ve bu mirasın değerince korunması için gösterilen
iradedir. Birey gibi ulus ta geçmişteki mücadelelerin, fedakarlıkların ve bağlılıkların
bir sonucudur. Bunları gelecekte de yapma kararlılığı, ulus olmanın ön koşuludur.
Ortak menfaatler tabiî ki insanlar arasında
güçlü bir bağdır. Fakat bir ulus meydana getirmeye yeter mi? Hayır. Vatandaşlığın
duygusal bir yönü vardır. Hem vücut, hem ruhtur. ‘Topluluk ana vatan değildir’.
Gerçekten de topluluk ana vatan değildir.
Avrupa Birliği gibi bir ekonomik topluluk bir ulus değildir. Tıpkı ekonominin
de bir ülke olmadığı gibi. Ekonomik sistem ulusal birliğin bağlarını
güçlendirmelidir ancak ulus hiçbir ekonomistin inşa edemeyeceği bir varlıktır.
Anayasa da bir ulus yaratamaz. Anayasa vatandaşlarının kalbinde zaten doğmuş
olan bir ulusun doğum belgesi, nüfus kaydıdır. Ulus olabilmek için hangi etnik
gruptan olursa olsun insanlar bir ulus oluşturduğuna inanmalı, tarih ve kader
birliği yapmalıdırlar.
Amerika etno – kültürel özünü yitirip bir
uluslar ulusu haline gelirse yaşayamaz. Zira dünyada çoğul kültürlü, çoğul
dilli, çoğul etnik yapılı olup da risk altında olmayan bir ulus yoktur.
Sovyetler Birliğine ne oldu? Bu ideolojik ulusu bir arada tutan rejim, parti,
ordu ve polis birlik iradesini yitirince ülkenin milliyetçilik, inanç ve
kültürden doğan fay hatları kırıldı ve gerçek uluslar ortaya çıktı.
İnsanları bir arada tutmak için demokrasi
yetmez, eşitlik yetmez, serbest piyasalar yetmez. Vatan ve vatandaşlık sevgisi
olmazsa her şey paramparça olur.
Milliyetçilik hala dünyada en güçlü siyasi
duygudur. Komünizm, faşizm hatta demokrasi gibi sosyal ideolojilerden çok daha
güçlüdür. Bir ulus içindeki milliyetçilik ise etnikçilik ve kabilecilik şeklinde
tezahür eder.
AVRUPİSTAN
Avrupistan’a
hoş geldiniz.
Dünyanın en küçük kıtası, post-hristiyan
kriziyle karşı karşıya. Doğum kontrolü, kürtaj, kısırlaştırma ve intiharlar
yüzünden nüfusu git gide yaşlanıyor, ölüyor ve küçülüyor. Demografik araştırmalar,
Avrupa devletlerinden hiç birinin, nüfusun idame oranı olan kadın başına 2.1
çocuk sahibi olmadığını, bir taraftan toplam nüfus önemli ölçüde azalırken diğer
taraftan da yaş ortalamasının yükseldiğini göstermektedir. Avrupa, 14. yy.daki
veba salgını “Kara Ölüm”den bu yana en ciddi nüfus azalmasını yaşamaktadır. İyi
de, yaşlanan nüfusa kim bakacak? Bu durumda Avrupa’nın İslamlaşması kaçınılmaz
bir sonuçtur. Yoksul fakat doğurgan Müslümanlar, asırlar önce kovuldukları
topraklara geri dönmektedirler.
Cömert sağlık ve emeklilik programları
çerçevesinde emeklilerinin ve yaşlılarının bakımı için Avrupa hükümetleri
milyonlarca müslümanı getirtmek zorunda kalıyor. Bu Müslüman göçmenlerin
çocuklarının çoğu kayıp ve köksüz bir kuşak olarak kimliklerini, cemaatlerini,
yaşama ve ölme sebeplerini bulabilmek için İslami militanlara dönüşüyorlar.
Francis
Fukuyama, Wall Street Journal’daki makalesinde şöyle diyor:
“Günümüzde radikal islamın en önemli kaynağı
Orta Doğu değil, Batı Avrupa’dır. Münferit suikastçılar yanında Londra ve
Madrid bombacıları, 11 Eylül’ün ele başları hep Avrupa’da radikalleşmiştir. Bu
Grupların radikalleşmesinin sebebi asimile edilmemiş olmalarıdır. Pasaportlarının
üzerinde İngiliz, Hollandalı, Fransız, Alman veya İspanyol yazabilir fakat
kalpleri hep anavatandadır. Ailelerinin geleneksel kültürünün dışında yetişmişler,
ancak çevrelerindeki toplum tarafından da gerçek kabul görmemişlerdir.
Karikatür sorunu Avrupa’nın en temel liberal değerleri
çerçevesinde başlamış ancak geri dönüşü mümkün olmayan bir soruna ulaşmıştır.
Batı bu “ temel liberal değerlerini “ teyit uğruna bir milyar müslümanı en saygı
duydukları şahsiyeti alaya almak suretiyle tahrik etmeyi göze alıyorsa, uygarlıklar
çatışmasını da tahrik etmeyi göze almak zorundadır.
Alman Türklerinin Radikalleşmesi
Şu anda Almanya’da yaşayan 2.6 milyonluk Türk
Toplumunun öncüleri 1960 civarında Almanya’ya “konuk işçi” –gasterbeiter-
olarak varlıklı Alman işçilerin tenezzül etmediği işlerde çalışmak üzere gelmişlerdi.
Aradan geçen yarım yüzyıl sonra Almanların çoğu, ebeveynlerinin korkunç ve
büyük bir hata yaptıklarını düşünmektedirler.
Berlin’in “küçük İstanbul’ diye bilinen
Kreuzberg semtinde kültür çekişmesi açıkça görülmektedir. İslami köktencilik
yayıldıkça kadınlar türbana ve uzun pardesülere bürünmektedir. Milliyetçilikle
islamın en kötü yönlerini benimseyen gençler, “Tamam, madem bizim yabancı olmamızı
istiyorlar, öyleyse biz de yabancı gibi davranırız. Alman toplumunu sevmiyoruz
ki” demektedirler.
Asimile olmamış, Alman kültürüne yabancı ikinci
ve üçüncü kuşak Türkler militanlar islama kucak açmaktadırlar. Böylece Berlin’de
yeni bir duvar yükselmektedir.
Yeni duvarın iki yakasındaki Almanya’lar
ekonomik açıdan olduğu kadar etnik ve kültürel açıdan da apayrıdır. İşsizlik
Almanlar arasında %12 iken Türklerde %25 tir. Türk öğrencilerin %30’u liseden
terk, %40’ı da meslek okulu mezunudur.
Yabancılık, boşluk ve can sıkıntısı her zaman
devrimleri ateşleyen fitil olmuştur. Kronik işsizlik sokaktaki gençliği şiddete
sürüklemektedir.
2005’de Berlin gençleri bir Türk kızının töre
cinayetiyle sarsıldı. Kızın katilleri kendi üç erkek kardeşiydi. Almanlar nasıl
olur diye soruyorlardı. Türk – Alman yazar Necla Kelek’in cevabı şu oldu: “Konuk
işçiler Türk, Türkler müslüman oldu.”
Aynen öyle. Berlin İslami Federasyonunun yıllar
süren çabalarından sonra 2001’de Berlin Devlet Okullarında İslamiyet dersi kondu.
Din dersinin konulmasını takiben kültürel değişim hızlandı. Okula başı örtülü
gelen kız çocuklarının sayısı kat be kat artarken, okul müdüriyetleri kızların
yüzmeden, spordan ve sınıf gezilerinden muaf tutulmasını talep eden
dilekçelerle doldu.
Laik Türkler Almanya’daki krize “Liberal çok
kültürlülüğün” ve Almanların, Hitlerin azınlıklara ve Yahudilere karşı işlediği
cinayetler dolayısıyla duydukları suçluluğun yol açtığına inanıyorlar. Ulusal
bilince yerleşmiş bu suçluluk duygusu yüzünden Almanlar göçmenleri Almanca konuşmaya
ve Alman kültürünü benimsemeye zorlamaktan kaçınmaktadırlar. Almanlar hoşgörüsüzlükle
suçlanmaktansa Türk ve Müslümanların taleplerine boyun eğmeyi tercih
etmektedirler; bedeli ne olursa olsun. İngiltere ve Fransa radikal imamları sınır
dışı etmeye başladığı halde Almanya reddetmektedir.
İkinci ve üçüncü kuşak Türkler Alman değil de
Müslüman Türk kimliğini benimsedikçe karşı tepki de ortaya çıkmaktadır. Göç karşıtı
söylemle seçimi kazanan şansölye Angela Merkel, tıpkı Almanların %74’ü, Fransızların
%70’i ve Avusturyalıların %98’i gibi Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmaktadır.
Bunu anlamak hiç de zor değil. Zira AB anayasasına
göre Türkiye’nin 70 milyon Müslümanı Bulgaristan’dan Portekiz’e kadar 25 ülkede
yerleşme ve çalışma hakkına sahip olacak. Türkiye, hristiyanlığın beşiğinin İslamiyet
tarafından işgal edilmesinde köprü vazifesi görecek.
Böylece, Asya’dan Kalkıp Avrupa’yı işgal etmek için Çanakkale Boğazına
gemilerden köprü yapan Pers imparatorları Dara ve Serhas’ın başladığı proje
tamamlanmış olacak.
Türklerin Batı karşıtı nefret duygularının
göstergelerinden biri de Kurtlar Vadisi adlı film oldu. Amerikan askerlerinin
Türk Ordusunu aşağıladığını, masumları katlettiğini, Yahudi bir doktorun Iraklı
esirlerin organlarını çaldığını gösteren ırkçı filmin gösterimine başbakanın eşi
de katıldı ve film Almanya’da ilk beş günde 130.000 gişe yaptı.
Rusya
Tam 10 asır Rusya’da Hıristiyanlar ve
Müslümanlar yan yana yaşadılar. Fakat Rus milliyetçiliği ile İslami köktencilik
arttıkça, gerilim de artmaktadır. Sovyet İmparatorluğu ve Sovyetler Birliği
tarihe karıştığı için bu halkları bir arada tutacak bir ideolojiyi yok, bir soğuk
savaş yok. Etnik Ruslar Ortodoks olarak kendi toplumlarında kendi kimliklerini
yaşamak isterken Müslümanlar da İslamiyet’in çağrısına koşmaktadır. Sonuç tüm
Rusya’da dini çatışmalar ve Kafkaslarda kan dökülmesi olmuştur.
Unutmayalım
ki Rusya, Batı  uygarlığı’nın doğu sınırını  koruyup kollamaktadır
Fransa
Fransa’nın eski sömürgelerinden göç eden
milyonlarca Arap-Müslüman şehirlerde gettolarda yaşamakta, kendi kültürlerini bırakıp
Avrupalı olmaya hiç niyetlenmemektedirler. 2005 sonbaharında Paris’in
Arap-Afrikalı gettolarında başlayan ayaklanma çabucak diğer kentlere de yayılmış,
haftalarca devam etmiştir. Ayaklanmayı başlatanlar bir zamanlar Fransa İmparatorluğu’nun
uyruğunda olanlardı. Milyonlar halinde Fransa’ya akın eden bu kişiler kendi
Cezayirli, Faslı, Tunuslu, Türk ve Müslüman kimliklerine sıkı sıkıya sarılmakta,
Fransa’ya ve Hıristiyanlığa büyük kin beslemektedirler. “Pislikleri” temizlemek
için “hortumla yıkamaya” yemin eden Fransız İçişleri Bakanı Nicholas Sarkozy “Gerçek
şu ki, Fransa vatandaşı olmalarına rağmen kendilerini hiçbir şekilde Fransız
hissetmeyen insanların yaşadığı gettoların oluşmasına biz izin verdik”
demektedir.
2005 Aralığında Fransız Parlamentosu çıkardığı
bir yasa ile okullarda Fransa tarihinin olumlu bakış açısıyla sunulmasını,
Fransızların sömürgelere, Fransız dilini, kültürünü ve bilimini getirdiğini,
özellikle kuzey Afrikada’ki varlığının oradaki halklara çok yararlı olduğunu
vurgulayan derslerin okutulmasını zorunlu kıldı.
Muhafazakar hükümetin çıkardığı bu yasa
sosyalistler, solcular, komünistler ve sömürge temsilcileri tarafından şiddetli
protestolarla karşılandı. Bu yeni resmi

tarihin, Fransa’nın köleliğin sürdürülmesindeki
rolünü ve başta 1954-1962 arasında Cezayir kurtuluş savaşında olmak üzere tüm
yerli halklara yaptığı işkence ve katliamları göz ardı ettiği savunuldu.
Muhalefetteki Fransa Sosyalist Partisi lideri Jean-Mare Aysoult alaycı bir
ifadeyle “yasaya göre Fransız sömürge güçleri uluslara uygarlık götürmekle pek
iyi etmiş. Bu ise, o dönemde yaşanan şiddet olaylarını, tacizleri ve baskıyı görmezden
gelmek demektir.” dedi Cezayir Başkanı Abdülaziz Buteflika “Fransa, 1830’dan
1962’ye kadar Cezayirlileri katlettiğini, işkenceden geçirdiğini, yok ettiğini
kabul etmek zorundadır.” dedi.
Protestolar karşısında geriye çark eden Başbakan
Villepin, mecliste ve ulusal tv ‘de ‘Fransa’nın resmi tarihi yoktur’ açıklamasını
yapmak zorunda kaldı. Cumhurbaşkanı Chirac da yasayı ‘ağzına yüzüne bulaştırma’
olarak suçladı ve “kolektif hafızanın kaydedilmesi yalnızca tarihçilere düşen
bir görevdir” dedi.
Gerçek şu ki, Batı hakimiyeti ve sömürgecilik
her zaman masum olmamış, köle ticareti, madenlerde emeğin suistimali ve Belçika
Kongosunda yaşananlar gibi gaddarca ve utanç verici eylemlerle lekelenmiştir. İyi
ama Batı’nın gelişi, sömürülen halklara muazzam faydalar sağlamadı mı? Batı
uygarlığı 1942 den 1960’a kadar bütün insanlığı ahlaki, siyasi ve kültürel açıdan
geliştirdiği için övünemez mi? Amerika kıtasında, Afrika’da ve uzak doğuda karşılaştığı
ve ezip geçtiği Aztek, İnka, Müslüman, Hindu, Budist, Taoist uygarlıklarından
çok daha üstün değil miydi? Bu Halkların yüzyıllar süren Batı hakimiyetinden
yararlandığı inkar edilemez. Neticede köleliğe son veren ve insan hakları ile
demokrasiyi devreye sokan yerli halklar değil Batı idi.
GÖÇMENLER ÜLKESİ
Açık sınırları ve kısıtsız göçü destekleyen en
güçlü sav “Amerika bir göçmenler ülkesidir” iddiasıdır.
John F. Kennedy “Göçmenler ülkesi” adlı kitabında
ilk göçmenlerin Jamestown’a geldiği 1607’den Eisenhower’a kadar 350 yıl içinde
Amerika’ya hemen hepsi Avrupa’dan 42 milyon kişinin göç ettiğini yazmaktadır.
Ve bunların hepsi asimile olmuştur.
Şimdiki
Göçün Farkı  Nerede?
Öncelikle bu bir göç dalgası değil dünya
tarihinde görülmemiş bir tsunamidir. Pek çoğu kaçaktır. Kaçak veya yasal, hemen
hepsi üçüncü dünya ülkelerinden ve kültürlerinden gelmektedir. Gelenlerde
Amerika sevgisi, Amerikalı olma isteği olmadığı gibi, bazılarında düşmanlık
bile vardır. Buna rağmen elitlerimiz hala bu gidişe bir dur deme gereğini
duymamaktadır. Hatta tüm kaçaklara af çıkarılması dahi gündemdedir. Yakında
Amerika, Birleşmiş milletler Genel Kueulu gibi
dünyanın
bütün dillerini, inançlarını ve kültürlerini barındıran bir keşmekeş olunca şaşmamak
gerekir.
Son Şans
Uygarlıklar,
çağın krizine çare bulamadıkları  zaman
ölürler demişti Toynbee
Batı uygarlığının var olma krizi İslami
terörizm değildir. 1914 – 1945 arasında Avrupa hem Naziler ve kızıl ordu tarafından,
hem de İngilizler ve Amerikalılar tarafından yakılıp yıkılırken yitip giden
milyonlarca en iyi ve en cesur insanlarımızın yanında teröristlerin yaptığı hiç
kalır.
Batının krizi çöken kültür ve azalan halklardır.
Her 18 ayda 100 milyon artan üçüncü dünya, tarihin en büyük istilasını gerçekleştirmektedir.
Eğer silkinip harekete geçmezsek Batı sona erecektir.
2050’ye gelindiğinde nüfusu azalan Avrupa;
Afrikalı ve Arap halkların istilasına uğrayacak, Churchill’ın veya De Gaulle’ün
Avrupa’sına değil, günümüzün Bosna veya Beyrut’una benzeyecektir. 2050 ye
gelindiğinde Amerika çok ırklı, çok dilli, çok kültürlü bir Babil kulesine dönüşecektir.
Yapılan anketler,Amerikalıların çoğunun göçün
durdurulmasını istediklerini göstermektedir. Fakat çoğunluğun istekleri ulus
ötesi elitlerimizin globalist ideolojisiyle çarpışınca çoğunluğun hükmü
geçmemektedir.
Reform karşıtı güçlere bir bakalım; Şirketler
ucuz iş gücü için yabancı işçilerin serbetçe Amerikaya gelmesini istiyorlar.
Büyük medya, sendikalar, kilise, kaçak göçmenlere af çıkarılsın istiyor.
Demokrat parti, kitlesel göçten alacakları oylarla Cumhuriyetçilerin egemenliğine
son vereceklerini sanıyor. Cumhuriyet Partisi, 43 milyon hispanik seçmeni ve
onlara iş veren şirketleri küstürmekten korkuyor.
Liberalizm,Batı’nın intihar ideolojisidir.Bütün
inanç ve kültürlerin,Hırıstiyanlık ve Batı uygarlığından doğan Birinci Dünya
ulusları içinde eşit derecede asimile olması mümkün değildir. Irk, Köken, İnanç
ve tarih hiçbir “sonraki ulus”un silemeyeceği genetik parmak izleri bırakır.
Irak’ı demokratikleştirmek için bu gerçeği dikkate almadan ordularımızı
gönderdik ama ne oldu? Onların Iraklı değil, şii, türkmen, hıristiyan, kürt ve
sünni olduğunu fark ettik. Her biri çoğunluk tarafından yönetilmek istiyor;
ancak ve ancak çoğunluk kendi tarafı olmak şartıyla.
Irk, köken, tarih, inanç her şey demek değilse
de, hiçbir şey demek de değildir. Çok kültürlülük ideolojisi kahrolsun. Tarih
bize aksini gösteriyor. Bu yüzden Avrupalılar Türkleri AB içinde istemiyorlar.
Bu yüzden Afrikalı kabileler birbirini öldürüyor. Bu yüzden İsrailliler,
Yahudilerle Filistinlilerin bir arada yaşadığı demokratik bir devlet
istemiyorlar.
Gücümüzü, birliğimizden alıyoruz. Tekrar tek
bir ulus ve tek bir halk olmazsak, ülkemizi kaybedeceğiz. Euripides’in dediği
gibi “Insanın vatanını kaybetmesi kadar büyük bir üzüntü yoktur dünyada”
Ne yapmak lazım?
Ilk zorunluluk bentleri onarmak, seli
durdurmak. 3200 km lik Meksika sınırına 5 metre yükseklikte, arasında sınır
devriyesinin gezebileceği yol bulunan iki hat halinde, sensörlerle ve dikenli
tellerle korunan bir parmaklık yapılmalı. Parmaklığın 8 milyar dolarlık
maliyeti kaçakların girmemesinden tasarruf edeceğimiz sağlık, eğitim, sosyal
sigorta, hapishane giderlerinden haydi haydi karşılanabilir.
Meksika başkanı,aslında Meksika için de pek çok
faydası olacak bu parmaklığa karşı çıkıyor. Bush sorsun kendisine, vatandaşlarının
yarısı neden Amerika’ya göç etmek istiyor? Birbiri ardına başarısız ve
beceriksiz Meksika hükümetlerine emniyet süpabı vazifesi yapmak Amerikanın
görevi değildir.
Anayasamızın 14.maddesi Amerika’da doğan herkese
vatandaşlık hakkı tanımaktadır. Aslında kölelikten kurtulan zenciler için konan
bu madde tamamen istismar edilmektedir. Kaçak giren veya vize süresini dolduran
hamile kadınların bebekleri, otomatikman Amerika vatandaşı olarak 12 yıl bedava
okul da dahil, Amerikan vergi mükelleflerine ömür boyu yük getirmektedir. Kaçak
göçmenlerin bir yıl doğurduğu 380.000 bebek Amerika’daki tüm doğumların %10’nu
teşkil etmektedir. Kongre harekete geçip kaçak göçmen bebeklerin otomatik
olarak Amerikan vatandaşı olmasını önleyen yasa çıkarmalıdır.
Bu şekilde yeşil kartı olan göçmen “Aile birleşmesi”
programı dahilinde çocuklarını eşlerini, kardeşlerini ve ebeveynlerini getirme
hakkına sahip olmaktadır. Bu da zincirleme reaksiyon gibi zincirleme göçe yol
açmakta, bir köyün bütün halkı Amerika’ya kapağı atmaktadır. Aile birleşmesi
yalnızca eş ve reşit olmayan çocuklarla sınırlı olmalıdır.
Dünya üzerinde kaç ülke vatandaşlarının yabancı
bir ülke vatandaşı olmasına, yabancı güçlere bağlılık yemini etmesine,
seçimlerde oy kullanmasına, politika yapmasına izin verir? Yalnızca Amerika.
Oysa İncil’de yazdığı gibi “Hiç kimse iki efendiye hizmet edemez.” Bir insan
iki eşe sadakat gösteremeyeceği gibi, iki ülkeye de sadakat gösteremez.
Kalplerinde her zaman bir tanesi önde olur. Irak savaşı için gelecek kuşakların
parası harcanmakta ve vatandaşlık vaat edilerek yabancı ülkelerden asker
toplanmaktadır. Amerikan siyasetçileri, savaşa giden ve ölen çoğunluk yabancılar
değil de kendi vatandaşları olsaydı bir kez daha düşünürlerdi.
Kaçak göçmenleri ucuza çalıştıranlar ağır
cezaları görmelidir. İşyerleri düşük işçilik ücretlerinden yararlanırken eğitim,
sağlık, mahkeme, hapishane giderleri vergi mükelleflerinin sırtına
yüklenmektedir. Bu imkanlar sağlanmadığı ve iş bulamadıkları takdirde pek çok
kaçak memleketine dönecektir.
Suç işleyen derhal sınır dışı edilmelidir. “salus
popili, suprema lex” Halkın güvenliği en üstün kanundur.
Bu önlemler alındığı taktirde beş ile on yıl
arasında kriz sona erer.Alınmadığı taktirde kriz Amerika’nın sonunu getirir.
Ne yapılması gerektiği belli, ancak
liderlerimiz bunları yapacak vizyon ve kararlılığa sahip mi?
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: