AHLAKIN SOY KÜTÜĞÜ

İnsanlardan yapmaları yasaklananları talep etmek,gözlerini kendi üzerlerine açmalarını ve kendi içlerinden ‘doğru’ ile ‘yanlışı’ ayırt etmeyi öğrenmelerini onlardan istemek olacaktır.

Sizler kartal değilsiniz:bu nedenle mutluluğu zihnin şiddetiyle öğrenmediniz.kuş olmayan biri yuvasını uçurumların üzerinde yapmalıdır.

Burada hiç kimse senin arkandan gelmeyecektir.ardında bıraktığın yolu bizzat senin adımların silmiştir ve yolunun üstünde şu yazılıdır: imkansız!

//FRIEDRICH NIETZSCHE//

 

ÖNSÖZ

İyi ve kötünün kökeni ile ilgili problem peşimi bırakmıyordu.Çocukluk yaşlarımda ilk felsefi çalışmamı bu konu üzerine yapmıştım ve kötülükleri tanrıya yükleyerek çözüme ulaşmaya çalıştım.Fakat ileriki yaşlarımda öğrendim ki kötülüğün tek sorumlusunu olağanüstü(tanrı)bir güce yüklemenin anlamsızlığını ve dinsel ve ahlaki değerleri ayırmam gerektiğini anladım.Artık hayata farklı bakış açılarıyla görmeye çalışıyordum ve bunun sonucunda insanları ve sınıfları birbirinden ayırdım.Problemimin kökenine inerek ahlaki sorularımın cevabını aramada bana yardımcı olacak dil bilimi ve tarihi kendime araç edindim.Ahlaki değerlerin eleştirilmesine ihtiyaç duyuyoruz.Bu değerlerin evrimleştiği,bozulup şekillendiği koşullarla ilgili bilgilere ve araştırmalara ihtiyacım vardı.Fakat toplumda ahlaki değerlerin araştırılması,yorumlamasına kimse cesaret edip konuşmadığı için ahlaki değerler hakkında pek fazla söz söylenmedi.Bu bağlamda  soruyorum sizlere! toplumda iyi adam kötü adama göre daha değerli bir kavram olarak bilinir peki ya bunun tersi doğruysa iyi insanın içinde bir gerileme belirtisi varsa ve eğer insan türünün en üst düzey gücünü ve mükemmeliyetini hiçbir zaman elde edemeyecekse o zaman şöyle bir çelişkiyle karşı karşıya kalacağız suç ahlaka yükleniyor.

‘İYİ VE İYİ OLMAYAN’, ‘İYİ VE KÖTÜ’

 

İyi ve kötü sözcüklerinin köklerinden yola çıkarak düşünce ve insanı açıklamaya çalışalım.İyinin etimolojik yapısına baktığımızda iyi olanların aristokrat,güçlü,yüksek pozisyonlu kişiler olduğu bunun tersi olan kötü olanlarında köylü,alt tabaka,basit insanlar olduğu açığa çıkmaktadır aslında kavramların bu anlamlar ifade etmesinin sebebi iyilerin alttakilere acıyarak iyi kötü kavramlarını kendi yararlarına göre ortaya çıkarmaları ve iyinin gerçek kaynağının yanlış yerlerde aranıp bulunmuş olması.bu anlattıklarımızı somut örneklerle anlatmaya çalışalım.Esthlos kelimesi etimolojik olarak evrimleşerek gerçek olan doğru olan anlamlarını taşıyor özne bir dönüşümle gerçekçi halini alıyor sonra dönüşümün son noktası soyluluk oluyor,diğer bir örnek temiz      adam ilk başta yalnızca kendisini temizleyen,cilt hastalıklarına neden olan besinlerden uzak duran ve sonra alt sınıftan kirli kadınlarla beraber olmayan biri anlamını alıyor son örnek ol arakta asil insan tarafından sıradan insanlara duyulan acıma sıradan insanı temsil eden kelimelerin mutsuz acınacak (delios) ve poneros,mokhtheros bayağı insanı,iş kölesi ve yük hayvanı olarak  nitelendiriyor.

Köle ve aristokrat ahlakını felsefi ve fizyolojik olarak inceleyip doğru analizler yaparak kavramlarda doğru çıkarımlarda bulunacağız.Köle ahlakı:kendi dışındaki kendinden farklı olan kendi olmayan bir başlangıçtan hayır der.ve bu hayır onun yaratıcı eylemidir.Köle ahlakı varlığın koşulu olarak dışsal ve nesnel bir dünya ister yani eylem yapabilmek için nesnel itki ister.Eylemi temelde tepkiseldir.Aristokrat değerler sistemi için aksi geçerlidir kendiliğinden eylem yapar ve gelişir antitezini,yalnızca kendisi için daha müteşekkir ve neşeli bir evet demek için arar.örneğin Grek soylularının kelimelerle kendilerini sıradan halktan farklılaştırmasındaki ince farklılıklara dikkate etmek gerekiyor.

İyi koşullarda doğanlar kendilerini mutlu hissederler;düşmanlarına bakarak veya kendileriyle konuşup yalan söyleyerek yapay bir mutluluk elde edemezler ve benzer biçimde tam insanlar oldukları için görevleri nedeniyle neşelidirler.Bunun sonucunda hareketli olurlar ve mutluluğu eylemlerinden ayırmayacak kadar akılıdırlar.Onlara göre hareket bir mutluluktur azgın zehri ve adiliği nedeniyle bastırılmış,zayıf sınıfın “mutluluğu” aksine bir uyuşturucu,öldürücü,sessizleştirici,rahatlatıcı,bir dinlenme,zihin zayıflaması ve eklentilerin gevşemesidir.Aristokrasi adamı kendisine güvenerek ve açık olarak yaşarken öte yandan hınçlı adam ne içten nede naiftir,kendisine karşı dürüst ve doğru değildir.Ruhu sıkılmıştır zihni gizli,dolambaçlı yolları ve arka kapıları yarıkları sever,gizli olan her şey sanki onun dünyası,güvenliği çaresidir,sesiz kalmakta,unutmamakta,beklemekte kendini küçültmeye hazır olmakta ustadır.Açıklamalarımızı örneklerimizle güçlendirmeye çalışalım Roma,Arap,Alman,Japon asilliği homer kahramanları İskandinav Vikingler kendiliğinden eylem yapabildikleri ve hareketi sevdikleri için gittikleri her yerde barbarlık fikrinin izlerini bırakan aristokrat ırklardır.Tüm uygarlılarının temelinde,insandan yırtıcı hayvandan,ehlileştirilmiş,evcil ve uygar insanlar yaratmak yatar.Böylece uygarlaşma araçlarını,tepki ve kin içgüdüleri olarak kabul etmemiz gerekir.bunların yardımıyla aristokrat ırklar idealleriyle birlikte sonunda değer yitirir ve güçlerini kaybederler.Bu uygarlaşma araçları insanlık için yüz karasıdır ve gerçekte uygarlık karşıtıdır ve uygarlıkların güvenilmezliğin nedenidir.İnsanı gözetleyen sarı ırktan korkan insan haklıdır ama korkudan arınmak yerine,çarpıtılmışın,cüceleştirilmişin,gelişimi engellenmişin ve zehri alınmışın iğrenç görünümünden sürekli sıkıntı duyma pahasına yüz kere korkmayı kim yeğlemez.insanların evcilleştirme işinde şu konuya dikkatinizi çekmek istiyorum.Avrupa insanının cüceleştirilip,aynı seviyeye getirilmesi karşımızdaki en büyük tehlikedir,çünkü bu görüş açısı bizi güçten düşürüyor bugün daha büyük olmayı isteyen bir şey görmüyoruz,sürecin hala geriye doğru,daha değersiz,daha az Hıristiyan bir şeye doğru olduğunu saldırgan,daha kurnaz,daha rahat,daha orta karar daha kayıtsız daha Çinli daha sanıyoruz Avrupa’nın kaderi bile burada yatıyor yani insanın korkusunu kaybetmekle insandaki ümidi de kaybedeceğiz.

Bastırılmış ayaklar altında çiğnenmiş,güçsüz kalmış olanlar,zayıflığın kurnaz kiniyle kendilerine kötünün aksi iyi olalım ve iyi olan baskı yapmayandır.kimsenin canını yakmayandır.saldırmayandır,bedel ödemeyendir,intikamı tanrıya bırakandır,bizim gibi kendini gizli tutandır,kötü yola sapmayandır ve kısaca yaşamdan fazla bir şey istemeyendir,bizim gibi sabırlı,alçak gönüllü ve adil olandır’ her şeyden önce zayıf,zayıftır;yeterince güçlü olmadığımız konuda hiçbir şey yapmamak en iyisidir.zayıfın saldırgan olmayan tavrı,korkaklık konusundaki zenginliği,kapıda ayakta durması,zorunlu bekleyiş gereksinimi burada sabır gibi iyi bir ad kazanmış ve bir erdem olmuş intikam alma gücünün olmayışı intikam almamam isteği affetme adını almış.hatta zayıflar korkaklıklarının sebebi nede dinsel açıdan bir kılıf bulmuşlar yani güçlülerden ve efendilerden korkmalarının sebebi tanrının yetkeye karşı saygı duyulmasını emretmiş olduğunu söylemesi.

İyi olanlar nefret ettikleri düşmanları değil hayır onlar adil olmamaktan tanrısızlıktan nefret ediyorlar.Tanrının tanrısızlar üzerinde zaferini umuyorlar ve kıyamet dedikleri şeyde tanrının krallığını ilan edeceğini düşünüyorlar.”Kutsanmış olanlar,göklerin krallığında lanetlenmiş olanların cezalandırıldığına şahit olurlar ve böylece kutsanmış olmalarından daha çok kıvanç duyarlar.”

Konumuzla ilgisi olması bakımından Yahudilerin 2000 yıllık serüvenini incelediğimizde hedeflerine ulaşmak için bütün dolambaçlı yollardan geçip hatta amaçlarına ulaşmak için Nasıralı İsa’yı da işleyerek alet eden bir ulusla karşı  karşıyayız.hatta bu dinsel topluluk,düşmanlarını yenebilmek için değerlerin kökten yenilenmesinin farkına varan bir ulustur.Aristokrat denklem “İyi=aristokrat=güzel=mutlu=tanrının hoşlandığı” Yahudiler tam tersi mantıkla yalnızca sefil olanlar iyidir,yalnızca acı çekenler,yardıma muhtaç olanlar,hastalar tiksindirici haldekiler,dindarlar yalnızca onların kutsanacağı kurtuluşa ereceği aristokratların,asillerin,güçlü insanların ebediyen kötüsünüz dehşet saçıyorsunuz ,doyumsuzsunuz,açgözlüsünüz tanrınız yok siz ebedi olarak kutsanmayacaksınız ve lanetlendiniz.Yahudilerin 2000 yıllık süre zarfında ahlak felsefesine etkilerini ilk bakışta göremeyebiliriz.Fakat iyi bir tespitle fark ederiz ki Yahudilerin efendi sistemini ortadan kaldırıp bayağı insanın zaferiyle sonuçlandırmasıdır.

Yazılı ve tarih boyunca bugüne dek inandırıcı olan bu savaşın sembolünün adı Yahudiler karşısında roma,roma karşısında Yahudiler bugüne dek bu savaştan ,bu sorunun sorulmasından bu ölümcül düşmanlıktan daha büyük bir olay olmadı.Roma,Yahudilerde doğal olmayanın sanki bedene girdiğini gördü,sanki canavarlıkla tamamen zıttı.Roma’da Yahudiler,tüm insanlık ırkı karşısında nefret ettikleri için mahkum edildiler.

Romalılar güçlü ve aristokrattılar onlardan daha güçlü ve aristokrat bir ulus yeryüzünde olmadı ve düşlenemedi.Onların kalıntıları yazılı belgeleri insanı hayran bırakıyor yeter ki yazıda anlaşılabilsin aksine Yahudiler halkçı bir ahlak yapısına sahiptiler bu açıklamalar ışığında aslında iyi ve kötü kavramlarını şekillendiren Yahudiler ve roma arasındaki didişmeden kaynaklanıyor.

Peki bu 2000 yıldır yapılan savaşı kim kazandı kimin kazandığı bilinmez ama şöyle bir gerçeği de unutmamak gerek Roma’da,sanki bütün değerlerin özüymüş gibi kimlerin önünde eğildiğimizi düşünün yalnızca Roma’da değil dünyanın yarısında,insanların evcilleştirildiği veya evcilleştirilmek üzere olduğu her yerde bildiğimiz kadarıyla üç Yahudi erkeği ve bir Yahudi kadını var.

 

‘SUÇ, ‘KÖTÜ VİCDAN’VE BENZERLERİ

Borçlu ve alacaklı arasındaki ilişkinin topluma yansımalarını,borcun ödenmemesi karşılığında alacaklının insan bedeninde yaptığı acının insan belleğinde yarattığı etkiyle ve adalet mekanizmasını birbiriyle olan ilişkilerini tarihi gerçeklerle inceleyeceğiz

Nedensel düşünmeyi,uzağı şimdiki zamanda görmeyi ve bunu beklemeyi,sonu ve sona ulaşma araçlarını belirlemeyi kesinlikle öğrenmelidir;her şeyin üzerinde,hesaplama gücü olmalıdır insan ilk önce kendisi ve kendisini algılaması açısından bile hesaplanabilir,disiplinli zorunlu olmalıdır.yani,bir söz vermeye hazırlanan birisi gibi kendisine bir gelecek garantilemelidir aslında kast ettiğimiz şu;töre ahlakı,insan ırkının en geniş süresinde insanın kendi üzerinde yaptığı çalışma,tüm tarih öncesi çalışması,anlamın ve olumlamasını burada bulur.Gelenek ahlakının ve sosyal deli gömleğinin yardımıyla insan gerçekten hesaplanabilir olmuştur.

İnsanlığın ilk çağlarında bu Mnemo sisteminden daha kötü bir şey yoktur sanırım”Bellekte kalması gereken şey yanmalıdır:bellekte,sürekli acı veren kalır.”insan belleğinin önemli olduğunu düşününce,bunu,kan,işkence ve fedakarlık olmadan elde edemez;en korkunç işkence ve cezalar,iğrenç bir şekilde sakat bırakmalar,tüm dinsel tarikatların en zalimce törenleri bütün bunlar en gelişkin mnemo sisteminde acıyı bulan içgüdüden kaynaklanıyor. Çilecilik de buna yorulabilir.Örneğin Almanlar kendilerine bellek yaratabilmek,köklü köylü içgüdülerine hükmedebilmek ve bu içgüdülerin hamlığıyla baş edebilmek için kötü araçlar kullanırlar:eski alman cezalarını düşünün insanları taşlamak,parçalamak,atlara çiğnetmek,suçluyu pişirmek,derisini yüzmek,yakıcı güneş ve sıcaklar altında suçluyu bala bulamak.peki bu cezalara sebep olan ilişki neydi?tarihi gerçeklere ışığında şöyle bir ilişkiden söz etmek mümkün’ Toplumda insanlar sözler verir borçlu alacaklıya borcunu ödemediği takdirde bedenine,karısına,yaşamına bu eşitlik zararı doğrudan para,mülkiyet toprakla kapatmak yerine borç verene bir tür tatmin duyumsaması sağlanır’,hıncını alabilmenin,gücünü güçsüz üzerinde kullanmanın bu mutluluk borç verenin sosyal seviyesinin düşüklüğüne uygun olarak artar.Suç ve acının birlikte anılması bu ortamda oluştu.Acı çektirmeyi,zalimliği eski insanlarda mutluluğun neşenin bir parçası olduğu rahatlıkla görülür.eski tarihe bir göz gezdirelim kraliyet düğünleri ve ulusal festivaller genelde idamlar ve işkenceler olmadan anılmazlardı ve aristokratların evlerindeki işlerin,kötülük ve acımasız şakaların üzerinde uygulandığı birisi olmadan yapılmadığını tarihi bilgilerle anlarız.Ayrıca acı çeken bir insanın görüntüsü iyi gelir,acı çektirmek daha da iyi gelir.ve bu bağlamda kişisel zorunluluk yaratan yapmalısın emri kökenini en eski ve özgün ilişkide alıyor,yani borç veren  ve alan ilişkisinden:burada birey karşısında birey var ve birey kendisini karşısındaki bireye göre ayarlıyor.

Adalet kavramından da bahsetmek lazım ilk aşamada adalet,aynı dili konuşmak anlaşmak amacıyla,eşit güce sahip insanlar arasında gösterilen iyi niyet ve daha güçsüz olanlar karşısında onları anlaşmaya zorlama aracıydı_ayrıca bu ilişkileri toplumsal açıdan bakarsak ilk başta toplum tarafından korunan ve toplumun sağladığı tüm avantajlardan yaralanan birey eğer borcunu ödemediği takdirde borç veren ve toplum tarafından aşağılanacak ve toplum dışına itilecek sonucunda da bugüne kadar toplumun gücüyle korunan birey artık kendisini vahşi insanların saldıracağı bir hedef olarak bulacak toplumun benlik bilinci ve gücü arttıkça,ceza yasası da aynı ölçüde yumuşar.tam aksine toplumun zayıflaması ve tehlikeye düşmesiyle yasanın en katı kuralları uygulanır.Borç veren zenginleştikçe daha insanca davranır.Sonunda onun refahının kriteri çok acı çekmeden katlanabileceği rahatsızlık olur.Bir toplumun kendi gücüyle ilgili olarak bu tür bilince erişip,olabildiğince aristokrat bir lükse izin vermesi,ona rahatsızlık verenleri bırakması düşünülebilir bu en çok anarşistlerin ve antiseministlerin işine yarar.

Cezayı şu mantık doğrultusuyla çözümlediğimizde cezanın köküne inebiliriz”Biçim,kuruluşun nihai nedenini veya yararını anlamak,aynı zamanda onun kökenini de anlamaktır” örneğin göz görmek,el tutmak için yaratılmıştır böylece cezalandırmanın bile ceza verme bakış açısıyla yaratıldığını görmüş oluruz.

Genel olarak,ceza katılaştırır ve duygusuzlaştırır,yoğunlaşma üretir ,yabancılaşma bilincini yükseltir.dayanma gücünü arttırır insan gücünü azaltıp,sefil bir yere kapanma ve kendini aşağılamayı sağlayan cezanın,kaba ve kötü bir ciddiyetle ortaya konulan ortalama bir cezanın etkisinden daha az yararlı olacağı kesin.İnsan ve hayvanın cezalandırılmasıyla elde edilebilecek geniş etkiler korkunun artışı,kurnazlık duygusun keskinleşmesi,arzuların yönetimi olarak ortaya çıkar;böylece ceza insanı ehlileştirir,ama daha iyi yapmaz tam aksini söyleyecek kadar ileri gitmek daha iyi bile olabilir bilinen bir atasözü”zarar insanı akıllı yapar”onu kurnaz yaparak kötüde yapar

Gelişim kavramını da açıklayalım gelişimin büyüklüğü,gereken fedakarlığın büyüklüğüyle ölçülür:daha üstün bir insan ırkının gelişimi için insanlık bir kütle olarak feda edilir bu bir gelişimdir.

Kötü vicdan kökeni hakkındaki hipotezim”insanın şimdiye kadar deneylediği en büyük değişimin gerilimi altında kaptığı ciddi bir hastalık olarak kabul ediyorum.dışsal düşmanları ve engelleri ,olmayan,sanki baskıcı sıkışıklıkta ve adetlerin yeknesaklığı içerisinde hapsedilen insan,kendi sabırsızlığıyla incitir ,zulmeder,kemirir,korkutur ve kendisine kötü davranır.Ehlileştirenin elinde,kendisini kafesin demirlerine vuran bu hayvandır.Uzaklaştırıldığı evi için derin arzu duyan bu varlık,kendi içinden bir macera,bir işkence odasına giriş,tehlikeli yolculuk için zorlanır  işte sıla hasreti ve çeken ve çaresiz olan mahkum kötü vicdanı icat eder.Ayrıca ‘Devlet’ kelimesini kullandım;ne demek istediğim çok açık,yani tüm savaş örgütlenmesi ve örgütlenme gücüyle,belki de çok kalabalık,ama henüz biçimsiz ve göçebe olan halk üzerine pençeleriyle saldıran sarışın yırtıcı ırklar sürüsü,zafer kazananların ve efendilerin ırkı devletin’ kökeni bu sanırım böylece anlaşma ile devletin ortaya çıktığını varsayan fantastik kuram ortadan kalkar.

Yine konumuzun başın dada bahsettiğimiz gibi borçlunun borç verenle arasındaki ilişki özel bir yasa gibi tekrardan yorumlanacak yani şimdiki nesillerle atalarının ilişkileri olarak ilk kabilelerinin içerisinde her nesil eski nesle karşı bir sorumluluk taşırdı.bunların yalnızca,ataların,ırkın devamı için gösterdikleri bir fedakarlık ve çabaları karşısındaki teşekkür oldukları kabul edilirdi.onların sahip olduğu güçlü ruhların sayesinde sürekli varoluşlarıyla,topluluğu yeni üstünlüklere ve güçlere uydurmalarıyla biriken bir borç peki bu borcun fedakarlığın karşılığında ne verilirdi boyun eğme,festivaller,tapınaklar,saygı duyma atalardan ve güçlerinden korkmak onlara karşı borçlu olduğu bilincinde de olmak bu mantığa göre ırkın sayısı arttıkça korkuları daha fazla artıyor ırkın çürümesi yolundaki her adım kurucu bilge,güçlü,ilahi olan varlığı uzağa itti.En güçlü ırkların ataları kurucu ırkın üzerinde yaptığı korku nedeniyle hayalde o kadar yüce mevkilere çıkarıldı ki atadan bir sıçrayışla tanrıya dönüştü.Tanrıların ilk çıkışları korkudan kaynaklanıyor.Kutsal bir varlığa borçlu olmak duygusu uzun yıllar,tanrı fikri ve bilincinin gelişimine paralel olarak sürekli bir gelişim gösterdi ve yüceldi Hıristiyan tanrısının bir çok kişinin tanrısı olarak ortaya çıkışı,dünyada rekor sayıda suç bilinci getirmişti.Eğer zamanla tam aksi bir bakışla bakarsak Hıristiyan tanrısına inancın sürekli azaldığı düşüncesiyle,borçlu insan bilincinde de oldukça azalmaya başladığını düşünmemiz olası.

İnsanlığın kökeni ister Adem’den kaynaklansın isterse insanın rahimden doğduğu doğadan kaynaklansın insan oğlu af olamayacağı fikriyle birlikte sonunda ibre borç verene döner ve kendimizi insanlığın geçici olarak teselli olduğu  Hıristiyanların dahiyane açıklamaları arasında buluruz.Tanrı,insanlığın borcu için kendisini kurban eder.İnsan için ödenemez olanı öder.Borç veren sevgisi nedeniyle borçlunun borcunu üstleniyor ve evcilleştirilmesi için devlet adlı hapishaneye kapatılmış kendisine zarar vermek için kötü vicdanı yarattı fakat bu yollara setler çekilince kendince din hipotezini kötüye kullanarak tanrıya borçlu olma fikri üretildi ve bu düşünce işkence aleti oldu.

ÇİLECİ İDEALLERİN ANLAMI NEDİR?

Çileci ideal insanlık için çok anlamlı olduğundan insanın temel özelliği olan boşluk duygusunun ifade biçimidir;insan bir amaca gereksinim duyar ve kısa zamanda,boşluğa istem duymayı,hiç istem duymamaya yeğler,çileciliği toplumun tercih etme nedenini bir toplum mühendisi edasıyla incelersek şu parametreleri iyi çözümlememiz gerekir;sanatçı,filozof,çileci papaz,acı çeken halk ve çileci felsefe ve bilim arasındaki ilişki

Sanatçıyla yapıtı arasındaki ilişkiyi betimleyelim.Sanatçı her şeyden önce yapıtının önkoşuludur,bir rahimdir,bir topraktır eğer eserden yararlanılacaksa unutulması gerekendir.bizim sanatçılarımız uzun süredir,değerlerinin ve değerlerinde oluşan değişimlerin heyecan taratmasını garanti edecek biçimde,dünya içinde veya dünya karşısında yeterince bağımsız bir tavır almadılar.her zaman,bir ahlakın,felsefenin veya dinin hizmetkarı rolünü oynadılar kısacası saraya gelen yeni ve eski güçlerin kurnaz dalkavukları oldular.en azından,korunmaya,desteğe ve kurulu bir yetkeye gereksinim duydular:Sanatçılar hiçbir zaman kendi başlarına ayakta durmadılar.

Bazı felsefecilerin genel karakteristik özelliğinden bahsedeceğim;bazı örneklerle felsefecilerde,cinselliğe karşı gerçek bir rahatsızlık ve kin olduğu kabul edilmiş ve bu tartışılmamıştır.Filozof,evlilikten ve onu buna ikna edecek her şeyden kaçınır evlilik en iyi yola giden yolda bir engeldir.hatta bir çocuğunun olduğu ona bildirildiğinde küçük şeytan doğdu ve ayağıma franga vuruldu der ve bir filozof,üç parlak ve gürültülü şeyden uzaklaşmasıyla kendini belli eder şöhret,prenslik ve kadınlar.felsefecilerin kendilerine has erdem ve eğilimlerini sayarsak kuşku eğilimi,inkar eğilimi,bekleme eğilimi,doğal ve nesnel olma eğilimi,her şeye karşı olma eğilimi,analiz etme,arama araştırma,cesaret gösterme eğilimi, .filozoflar çileci ideali değerlendiriyor neşeli bir çileci idealle meydan okuyanı yeğlemek yerine yaşamın üzerinden akıp giden çaylak hayvanın çileciliğini düşünürler.estetik idealin 3 büyük sloganı olduğunu biliyoruz:yoksulluk,alçak gönüllük,saflık ve şimdi tüm yararlı,yaratıcı büyük ruhların yaşamlarına yakından bir bakın her seferinde bir dereceye kadar bu nitelikleri bulursunuz.bunlar açıkça onların erdemlerini oluşturuyorlar.ve filozoflar,varlıklarını ve görünüşlerini,başkalarını korkutmaya uygun bir destekle donatmayı öğrendiler.daha yakından bakarsak,bunu temel gereksinim nedeniyle yaptılar kendilerinde saygı ve korku yaratmak için.çünkü kendi ruhlarında bile değerlerin kendilerine karşı olduğunu gördüler.içlerindeki ‘felsefi unsurlara’ olanlara karşı bir savaş vermeleri şarttı ve bunu yapabilmek için kendilerine zarar verdiler ve kendilerini küçük düşürdüler,kendi devrimlerine sağlam bir inançla bağlanmaları için ruhunun ve tanrısının söylediklerini bir köşeye bıraktılar.

Tüm iyi şeyler bir zamanlar kötü şeylerdi.İlk günahtan,ilk erdemlerden doğdu.örneğin evlilik,uzun süre toplum hakları karşısında bir günah olarak algılandı.Eskiden efendinin,evlenen köylüsüyle ilk geçirme hakkı vardı.yumuşak,cömert,uysal merhametli duygular sonunda öyle bir değerler kazandılar ki ‘asıl değerler’ halini aldılar;aslında uzun süre bunlara sahip olanlar için nefret edilmişlerdi.aslında gerçek olan bir şey var dünyada öne doğru her küçük adım bedensel ve ruhsal işkenceyle atılmıştı.bugünlerde’ yalnızca öne doğru atılan bir adım değil,atılan her adım,hareket değişimi,sonsuz sayıda şehit gerektiriyor.

Çileci yaşam nedir? Çileci yaşam insanın başladığı yere kadar geri yürümesi gereken bir labirent olarak kabul edilir diğer bir açıklamada düşkün bir yaşamı gösteren koruyucu ve kollayıcı içgüdülerden kaynaklanıyor.her gücü kullanarak durumunu korumaya çalışan varoluş için savaşan ve bunu kendilerine bir yasam tarzı etmiş olanlar dünyaya ve yaşama karşı derin iğrenmeler duyarlar ve zarar vermekten mutlu oldukları içinde kendilerine zarar veren iğrenç yaratıklardır.fakat çileci yaşam başlı başına bir çelişkidir(kısırlaşma,acı,talihsizlik,isteyerek kendini cezalandırma,kendini yok etme ve fedakarlıkta bir zevkin aranması).bunları sizlerde görebilirsiniz çileci yaşama  psikolojik değil de fizyolojik bakış açısıyla baktığımızda  yaşamın yaşam karşıtı olması tamamen saçmalık.

Çileci yaşamı açıkladıktan sonra insanı tanımlayalım ve nasılda insanlığın büyük bir hastalığa düştüğü hakkında farklı bakış açılarıyla görmeye çalışalım.insan yaratıcı olmuş,kadere karşı koymuş o,kendisiyle büyük deneyler geçirmiş,tatmin olmamış,doyuma ulaşmamış,hayvana,doğaya,tanrıya egemen olmak için mücadele etmiş;o,hala zapt edilemez,geleceğe yönelmiştir kavgacı gücüyle huzur bulmaz böylesine cesur ve zengin bir hayvan nasıl olurda bütün varlık alemi arasında amansız bir hastalığa tutuldu.insanın bu hastalığa yakalanmasında en önemli etken:sağlıklı olanı hasta olandan koruyamadık ve bu bir salgın hastalık gibi bütün insanlığı tehdit eder biçime dönüştü.güçlü olan güçlüden zarar gelmez sadece güçsüzden gelir.Geniş açıdan bakarsak hafifletmek istediğimiz insanın korkusu değildir.çünkü bu korku,güçlüyü,güçlü ve bazen korkunç olmaya zorlar  ve iyi yetişmiş insan tipini korur.Bütün insanlık için tehlike arz eden konu;insanın kendisinden midesinin bulanması ve acıma duygusudur.Bugün dünyayı gezseniz bu psikolojik hastalığa yakalanmış insanların görüntüsüyle karşılaşırsınız ve kendi kendine soran ben yanlış zamanda doğdum ben doğmamalıydım ve ümitsizlik içerisinde kıvranan bir toplumdan bahsediyorum.Burada sorun insanlara acıma duygusu verilerek toplumu kemiren topluma zehir akıtıp uyuşturan bir kitlenin rahatça dolaşmasına izin verilmesi ve bu toplum için zararlı solucanların dolaştığı bir yerde bir toplumun görüntüsü nasıl olur diye sorarsanız burada,zafer kazananın görüntüsünden nefret var.bu nefretin,nefret olduğunu ortaya koymamak için nasıl yalanlar söyleniyor,nasıl büyük sözler ve yaklaşımlarda bulunuluyor,gözlerinden ne kadar yaltakçı,samimi bir baş eğme sızıyor.Bu zayıf ve alçak insanlar,erdemi tekelleri altına alıyorlar,buna kuşku yok.’Yalnızca  biz iyi ve doğruyuz’ diyorlar yaşayan suçlamalar ve uyarılar olarak aramızda dolaşıyorlar,sanki sağlık,formda olmak,güç,gurur güç duyumsaması onlar içerisinde gerçekten kötü şeyler ve bir gün bunun için bir kefaret ve acı ödenecek.onların arasında,hakim kılığında gizlenen ve intikam duygusu taşıyanlardan çok var.doğruluk sözünü,ağızlarında zehirli bir tükürük gibi taşıyorlar.dudakları her zaman büzülmüş durumda,mutsuz bir bakış takınmayan ve neşeyle yolunda ilerleyen her şeye tükürmeye hazırlar.İntikam bahanesiyle,mutlular karşısındaki patlamalarında yorulmak ve doymak bilmezler ve intikam zaferine,tüm zavallıların mutlunun bilincinde cezalandırmayı başardıkları zaman ulaşacaklar.mutlu olmak utanç verici,ne kadar çok sefalet var ama mutlu,sağlıklı,beden ve ruh açısından güçlü olanların ve bu biçimde mutluluklarından kuşku duymaya başlamalarından daha büyük ve ölümcül bir yanlış anlama olamaz.şu aşamada bizim en yüksek hedefimiz hasta olanın sağlıklı olanı hastalanmasını engellemek

Her ailenin,bedenin,topluluğun arka planına bakın:her yerde hastanın sağlıklıyla olan savaşı var küçük zehirlerle,iğnelerle,sabırla ve kin dolu ifadelerle yapılan,ama bazen kendisini en iyi biçimde ‘soylu bir öfke’ olarak sunmayı seven,hastalıklı iki yüzlülüğün saf pantomimi biçimindeki çoğunlukla sesiz bir savaş.

Şimdide çileci papazı betimleyelim;Gereksinim olduğu her yerde topluma saygıdeğer,akıllı,kalleşçe bir üstünlükle dolu gizemli güçlerin müjdecisi olarak ortaya çıkar.sanatından emin bir şekilde acı çekenlerin efendisi olur.kuşkusuz beraberinde ilacı ve merhemi de taşır.ama doktor rolü oynamadan önce yaralamalıdır.bu nedenle açtığı yarayı tedavi ederken diğer yandan yaraya zehir akıtır.bu çileci papazın yanındaki her şey hastalanır.ayrıca sürüsünü her türlü tehlikeden korur(sinsilikten,kötü niyetten,kötülüğün kıvılcımlarından)sürüsüne bulaşacak olan kinin herhangi bir yerinde gizlice savaşır.ve sanatını öyle bir ustalıkla yapar ki sürüsüne ve çobana zarar vermeden tehlikeli unsurları yok eder.papazın toplumda geliştirdiği olgu hınca,intikama,kine giden yolu değiştiriyor.aslında acı çekenler çektikleri acının nedenini arar.yani onu hasta eden sorumluyu arar.buna göre bu hıncın,intikamın ve benzer duyguların gerçek fizyolojik nedeni budur.yani acıların duygu yoluyla azaltılması.

Tüm acı çekenler,acılı duygularına bahaneler bulmakta çok maharetli ve ustadırlar.hatta kıskançlıklarından,incinmeleri ve kendilerine kötü davranılması nedeniyle derin düşünceye dalmaktan zevk duyarlar.’acı çekiyorum:bu başkasının hatası olmalı diye düşünür(hasta koyun) ama çoban(çileci papaz)haklısın koyunum bu birisinin hatası olmalı,yani suçlanacak olan sensin,hata yalnızca sensin.bu,yalnızca senin,kendine karşı yaptığın bir hatadır der.bu bir sahte yaklaşım ama en azından elde edilen bir şeyler var.çileci papaz hıncın,kinin yönünü değiştirir.Çileci papaz bu tedavinin amacı çelişkili ve garip olan’ suç’,’günah’,’günahkarlık’,’çürüme’,’lanet’ fikirleri için geçici bir zulüm yaratmak açıkçası hastalığı bir yere kadar zararsız hale getirmek,şifa bulamayacak olanları kendi yoluyla yok etmektir ve daha hafif vakaların gücünü kendilerine karşı çevirmek(hıncı geri yöne çevirmek)

Tüm acı çekenlerin kötü içgüdülerinden onların kendilerini disipline sokmaları,denetlemeleri,yönetmeleri amacıyla yaratmak.bu tür bir tedavinin ,yalnızca duygusal bir tedavinin,hasta olanda fizyolojik anlamda bir iyileşme sağlamayacağı bu hipoteze göre’ insandaki günahkarlık bir gerçeklik değildir,yalnızca fizyolojik bir rahatsızlığın yorumlanmasıdır din ahlakı bakış açısıyla algılanan bir rahatsızlık artık bizi bağlamıyor böylece suçlu,günahkar olduğunu duyumsayan kişi,böyle duyumsaması gerektiğinin bir kanıtı olamaz:sağlıklı olduğunu duyumsadığı için sağlıklı olması gerekmeyen birisi gibi.kişi’ ruhundaki acıdan’ kurtulmak isteyince,basit bir anlatımla,neden ruhunda değil,belki midesinde aranmalıdır.güçlü ve sağlıklı bir insan,eti hazmettiği gibi,bazen yutulacak lokma zorda olsa deneyimlerini hazmeder .eğer kendisini bir deneyimden ‘rahatlamayı başaramazsa ,bu tür bir hazımsızlık diğer hazımsızlıklar gibi fizyolojik olur ve belki aslımda diğerinin sonucudur.

Alt sınıflarda acı çekenlerle,kölelerle veya mahkumlarla iş köleler ve mahkumlarım  birleşiminden uğraşırken,yapması gereken isimlerle biraz oynamak ve böylece nefret ettikleri nesnelerde bir ayara,göreceli bir mutluluk görmelerini sağlamaktır kölenin,durumdan memnuniyetsizliği,her halükarda papazlar tarafından yaratılmıştır.hatta depresyonla savaşmanın daha bilinen bir yolu,kolayca elde edilebilen ve kural haline sokulabilen küçük sevinçler düzenlemektir.bu iyileştirme,daha öncekilerle birlikte sıkça kullanılır.sevincin çare olarak verildiği en çok kullanılan biçimde,sevinç,sevinç yaratmada kullanılır.ve tüm hasta insanlar içgüdüsel olarak ve baskıcı rahatsızlık ve zayıflık duyularından kurtulabilmek isteğiyle bir sürü örgütü istediler çileci papaz toplumdaki bazı içgüdüsel talepleri de görmezden gelmeyerek  bu isteğe alternatif cevaplar üretti.tüm hastalar bu çileci papaz tarafından uygulanan ve öğrenmiş olduğumuz yöntemler,canlılığın boğulması,mekanik enerji,ufak sevinç ve özellikle ‘komşunu sev’ yöntemi,sürü örgütü,gücün toplumsal bilincin uyandırılması ve böylece bireyin kendinden memnuniyetsizliğinin,toplumun gelişme ve büyümesinin gölgesinde kalması bunlar,çağdaş standartlara göre,depresyonla mücadelede kullanılan’ masum’ yöntemlerdir.şimdi suç yöntemlerine dönelim.suç yöntemi tek bir şey söyler:duygu fazlalığı üretmek.çileci papaz her zaman güçlü duygulardan faydalanmalıdır.Çileci papaz ayrım yapmadan,insanın içindeki vahşi köpeklere görev verir.gözettiği amaç olan insanı uzun süren melankoliden uyandırmak,sıkıcı acısını,bunaltan sefaletini en azından bir süre uzaklaştırmak için,birini veya öbürünü bırakır,ama bunu her zaman dinsel bir yorumlama altında yapar.bu duygusal fazlalığın bedeli ödenecektir,bu çok açık hastayı daha çok hasta yapacaktır ve bu nedenle acı için bu tür bir çare,çağdaş standartlara göre suçludur.aslında anlatmak istediğimizi şu cümle daha kapsamlı anlatıyor .çileci papazın  toplumu etkilemedeki başarısı insan ruhunun derinliklerine inip suç duygusunun sömürüsüyle elde ediyor.Çileci papazın,tüm ıstırap ve coşku veren müziklerde insan ruhunun tellerini tınlatmasını sağlayan asıl nota herkesin bildiği gibi,’suç duygusunun sömürüsüdür.Günah bu hayvansal kötü vicdan için papazın ürettiği yeni isimdir tarihte hastalıklı ruhun en önemli konusu olmuştur.’günahta’,dinsel yorumlamanın en tehlikeli ve uğursuz şaheseri yaratılmıştır.kendisi yüzünden kafese kapatılıp,nedeni belli olmadan acı çeken insanı ve onun nedenleri arama arzusunu düşünün rahatlatıcı nedenleri,gizli bilimleri bilenlere sormasını düşünün işte bu sorular için ipucu papazda yatıyor.

Her yerde acılar karşısında istekli bir yanlış anlama,onunla ilgili duyuların suça dönüşümü,ceza korkusu;her yerde kırbaç cezası,kıllı gömlek,aç beden,tövbekarlık;her yerde günahkarın kendisini,huzursuz,hasta ve şehvetli vicdanın çarkı üzerinde işkenceye yatırması,sessiz işkence,aşırı korku,zulmeden kalbin azabı,bilinmeyen bir mutluluğun titreyişleri,’kurtuluş’ çığlıkları  gizemlere dalan günahkar adamın profili bu.

Çileci papazın depresyonla mücadelesinde başarı kazandığı açık:insanlar artık acıya homurdanmayacaklar,acının peşinden koşarken nefes nefese kalacaklar.acıtan her duygu fazlası;kırılan,savrulan,ezilen,taşınan,kendinden geçen her şey;işkence odalarının gizi,cehennemin yaratıcılığı bütün bunlar şimdi keşfediliyor,anlaşılıyor,kullanılıyor ve tüm bunlar çileci papazın emrindeler bütün bunlar çileci idealini başarıya ulaştırmak için emrindeler.

Çileci yaşamın bir nebzede olsa nihilist yaklaşıma göre faydaları var.fakat çileci yaşamdaki yararlı olma ifadesinde bir yanlış anlaşılma var.eğer yalnızca böyle iyileştirme sisteminin insanı daha iyi duruma getirdiğini’ söylemek istiyorsak,bunu inkar etmiyorum:yalnızca’ daha iyi duruma gelmenin âklıma daha çok,’ehlileştirilmiş’,’zayıflatılmış’,’cesareti kırılmış’,’inceltilmiş’ kavramlarını getirdiğini eklemeliyim ve bu çileci ideal ve onun ahlak kültü,duygu fazlasına ait yöntemlerle ustaca bir şekilde tehlikeli sistemleştirme eğilimi,insanlık tarihine korkunç ve unutulamaz bir biçimde yazılmıştır  ve ne yazık ki  yalnızca tarihe değil.Avrupalıların sağlık ve ırk verimliliklerine bu idealden daha yıkıcı bir biçimde saldıran başka bir unsur bilmiyorum.

Çileci idealin bir amacı vardır,genel olarak ele alırsak ,amacı insanın diğer tüm ilgilerinin,onun standartlarına göre ,küçük ve dar olduklarını ortaya koymaktır.çağları ulusları,insanı,bu referansla açıklar.başka açıklamaları,amaçları yasaklar.kendi açıklamasına uyan bir biçimde,kötümser,inkar eder,onaylar,olumlar hiçbir güce boyun eğmez,daha çok her güç üzerindeki üstünlüğe inanır anlamını,varolma hakkını,değerini,iş görebilme özelliğini,tek amacı için yol ve Araç haline gelmesini ilk önce ondan almayan bir gücün dünyada olmadığına inanır.

Kesin olarak söylemek gerekirse,’hipotezi’ olmayan bir bilim yoktur,böyle bir bilim düşünülemez:bir felsefe,bir inanç,bilime bir yön,anlam,sınır,yöntem verebilmek,varlık hakkı tanımak için vardır.bu konuda aksini düşünen birisi örneğin,tamamen bilime dayalı bir felsefe yapmaya kalkışan birisi yalnızca felsefeyi değil,inancıda baş aşağıya çevirmelidir bu iki saygıdeğer kavramlara yöneltilebilecek en büyük yanlıştır.Bilim her bölümde,değerler yaratan,onun yardımıyla inanacağı bir ideal değere bir güce ihtiyaç duyar,bilim ile çileci ideal arasındaki ilişki düşmanca değildir.yakından bakınca,muhalefeti ve düşmanlığı idealin kendisiyle değil,idealin dış cephesiyle,görüntüsüyle,maskesiyle ilgilidir.tam aksine bilim ve çileci ideal beraber müttefiktirler,öyle ki,bir saldırıya uğramaları halinde,beraberce saldırılar ve beraber akla gelirler.fizyolojik açıdan düşünülünce,bilim yine çileci idealin dayandığı temeller üzerinde yükselir.

Bugüne kadar çileci ideal tüm felsefeye egemen olmuş,çünkü gerçek,varlık,tanrı,en son yargı makamı,olarak sabitlenmiş,çünkü gerçeğin bir problem olarak algılanmasına izin verilmemiş.çileci idealin tanrı inancının ret edildiği andan itibaren,yeni bir problem ortaya çıkar:gerçeğin değeri problemi.gerçek istemin ehlileştirilmesi gerekiyor ve gerçek istemin eleştirilmesi gerekiyor.

Eğer çileci ideali kabul ederseniz;insanın,hayvan insanın bir anlamı kalmaz dünyadaki varlığı bir anlam taşımaz.’İnsana ne gerek var?’sorusunun yanıtı yoktur;insan ve dünya için istem yoktur;her büyük insan yazgısının arkasında büyük bir ‘Boşuna’ çınlar.Çileci idealin anlamı budur:bir şey eksiktir insanı müthiş bir boşluk sarar kendisini nasıl olumlayacağını,onaylayacağını bilemez ve başka nedenlerle de acı çeker fakat insanlık için asıl sorun acının kendisi değil acının anlamsızlığıdır eskiden nihilizm(boşluk)dolayısıyla intihar ederlerdi fakat günümüzde o boşluk acı çekmeyle dolmuş durumda.boşluğu dolduran acı aslında toplumu kemiren bir yapıya sahip.acının anlamsızlığın ve niçin çektiklerini bilmeden insanlar acı çekiyor.

Bütün özet boyunca aslında anlatmak istediğim toplumdaki ahlak kurallarından ve kavramlarından ve tanrının bize taktığı zincirlerden kurtulup  acısız, kısıtlanmaksızın, özgür bir yaşam sürmek.

AHLAKIN SOYKÜTÜĞÜ

-KİTABIN TAMAMI-

 

Not 

Geneology of Morals’ın önsözünde Nietzsche’nin de belirt tiği gibi bu kitap, tavrını Paul Ree’nin bir kitabına tepki olarak ortaya koymuştur. Nietzsche, bu kitabı, ‘temiz, düzgün ve kurnazca’ olarak nitelemiş ama bütünüyle aksi fikirde olduğunu görmüştü. Bahsetmediği şey, bir zamanlar R ile yakın arkadaş olduğuydu. Bu arkadaşlık, Nietzsche’nin ev arkadaşlarından birisi Ree’yi yazı beraberce geçirmek için Basel’e çağırdığı 1873 yılında başlamıştı. Nietzsche o zaman 28 yaşındaydı. Basel Üniversitesinde erken yaşta profesör olmuş hastalıldı bir adamdı ve ilk kitabı olan The Birth of Tragedy bir yıl önce basılmıştı. Ondan dört yaş küçük olan Ree felsefe doktoru olmaya çalışıyordu ve Nietzsche gibi 1870 yılında Franco Prusya savaşma katılmıştı. Ree asker olarak görev yaparken Nietzsche hastane gö revlisiydi. Iki ay, dizanteri ve difteri olmasına yetmişti (belki de 20 yıl içersinde kariyerinin sonunu getiren ve yaşamının 11 yılını aklı başında olmadan geçirmesine neden olan frengiyi de oradan almıştı.) 1877 yılında, R Origin of Moral Feelings ad lı kitabını yayınladı. 0 zamanlar Nietzsche ile çok iyi arkadaştılar ve Nietzsche, R kitabı için şöyle diyordu: ‘Ahlak felsefesi tarihinde bir karar noktası.” Kitap Nietzsche’ye ilginç gelmişti, çünkü evrensel doğru ve yanlışı kabul etmiyordu. R göre farklı toplumların farklı ahlaki değerleri olabilirdi. Doğru ve yanlış, her toplumda, toplumun gerekleri ve kültürel koşulları ile oluşurdu. Ayrıca, Ree, ceza, pişmanlık, içselleşmiş ahlak ve sorumluluğun kökenlerini açıklıyordu.Arkadaşlık, ilişkiler nedeniyle sona erdi: aşk üçgeni. 1882 baharında- hastalığımn, Nietzsche’nin artık başına bela olması nedeniyle profesörlüğü bırakıp, on yıllık bir süre gezerek, Fran sa’da, Isviçre’de, Almanya’da ve Italya’da pansiyonlarda yaşamaya başlamasından üç yıl sonra- Roma’dayken, R ve ortak arkadaşları olan Malwida von Maysenburg’dan birer mek tup aldı. Her ikisi de 21 yaşında bir Rus kadını olan Lou Salo mĞ’yi abartılı biçimde övüyorlar ve onunla tanışması için Nietzsche’yi davet ediyorlardı. Von Maysenburg, ‘Çok dikkat çekici bir kız’ diye yazmıştı, ve öyle görünüyor ki senin ulaştığın felsefi sonuçlara o da ulaşmış.’ R ayrıntıya giriyordu: ‘Çok canlı, bir genç kız, hatta çocuk özellikleri taşıyan inanılmayacak kadar zeki bir yaratık, Gelecek kışı hoş bir biçimde geçirmek is tediğini söyledi. Bu nedenle, seninle benimle ve bir yaşlı kadınla beraber olmak istiyor… Böyle bir buluşma ayarlanamaz mı ama yaşlı kadın kim?… Bu çok hoş olurdu.’ Nietzsche, bu nasıl şaşırtıcı bir öneri ve Tanrının nasıl bir hediyesi diye düşünmüş olmalı. Roma’ya giden Nietzsche SalomĞ ile karşılaşın ca selam vererek şöyle dedi: ‘Burada karşılaşmak için hangi yıl dızlardan geldik?’ Kısa zamanda kıza aşık oldu ve birden fazla kez evlenme teklif etti- ilk seferinde R yoluyla bu teklifi ile tirken, Ree’nin de kıza aşık olduğunu, evlenme teklif ettiğini ve ret edildiğini bilmiyordu. ağustos ayında yanındaki kız kardeşi Elisabeth’le, Tautenberg’de, 3 haftayı Nietzsche ile birlikte geçirdi- neşeli ve hoş geçen bu zamanda, birbirleriyle, günde on saat konuştular ve aynı biçimde düşünüyor olmaları nedeniyle şaşırdılar. Bu ziyaretin bitiminde, Salom R yanına geri döndü; Nietzsche perişan olmuştu. Onlara bir çok bitirilmemiş mektup yazdı, yalnızlığını ve çaresizliğini bol miktarda klorür hidrat ve afyon kullanarak tedavi etmeye çalıştı. Aralık ayında ‘Her ikinizi de aklımdan çıkartamıyorum’ diye yazdı,’dipte has ta ve yarı deliyim ve uzun yalnızlık nedeniyle tüm dengemi kaybettim.’ Birkaç gün sonra eski bir arkadaşı ve Basel Üniversitesinden meslektaşı olan Franz Overbeck’e şo yazacaktı: ‘Yaşamın bu son lokması şu ana kadar çiğnediklerimin en zoru ve onun yüzünden hala boğulabilirim. Bu yazın aşağılayıcı ve acı verici anılarından, sanki deli olmuş gibi etkilendim… Eğer simyacılann, bunu bile dönüştürme hilelerini öğrenmemiş olsaydım uyuşturucuyu altına  yok olmuştum.’

 

Bu simyacılıkla baş edebilen Nietzsche’nin zihni ve karakte ri övgüye değer. Bundan sonra Salom6 ve Ree ile hiç karşılaşmadı. Ama sonraki yıllarda en önemli eserlerini yazdı. Bunlar arasında Thus Spoke Zarathustra (1883-85), Beyond Good and Evil (1886) ve Geneology of Morals (1887) vardır- Overbeck ‘e• yazdığı mektuptan hemen sonra kaleme aldığı Zarathustra ve diğer eserler, parladı ve güçlerini yaşamındaki bu acılı dönemden yansıtıyor olmahlar. Zavallı Ree çok şanslı değildi. Sevdiği Lou ile birlikte yaşamasına rağmen, beraberlikleri arkadaşçaydı. Kıza büyük aşk duymasına rağmen, Lou onu erkek kardeşi gibi kabul ediyordu. 1886 yılında başka bir adamla nişanlanınca, Ree, sessizce kadının yaşammdan çekildi ve arkasında yürek parçalayıcı bir not bıraktı: ‘Merhametli ol ve bundan son ra beni arama.’ Yaşamını tıp bilimine yöneltti, fakirleri tedavi etti ve l9Ol yılında bir gün bir dağ yamacından aşağıya nehre yuvarlanarak boğuldu.

 

Belki de RWnin kitabının ana teması karşısında bir çalışma yaptığı için, Ahlakın Soykütüğü’ndeki (Zur Geneologie der Moral, Eine Streitschrift) üç yazısı da Nietzsche’ninen güçlü ve kendi içinde uyumlu eserlerinden birisi oldu bu parlak yapıt, her zaman olduğu gibi daldan dala atlayan ve bağlantısız unsurlardan oluşan bir eser değildi. Üç yazısı da Beyond Good and Evil adlı kitabmda ortaya koyduğu Hıristiyan ahlakını eleştirmektedir.

 

İlk yazısında, Nietzsche ‘efendi’ (veya soylu) ahlaki ile ‘köle’(veya sürü) ahlakını karşılaştınr. Almanca gut (iyi), schlechtJ (iyi olmayan) ve böse (kötü) kelimelerinin kökenine inerek, iyi ve iyi olmayanın farklılığını soyluların ortaya koyduklarını, bunlann, başta ahlaki bir değer taşımadıklannı, zengin ve fakir, güçlü ve güçsüz tanımlannda olduğu gibi yalnızca tanımlayıcı olduklannı belirtir. Güçlü ve özgür olanlann mutluluğunu artıranlar iyi, zayıf ve kölelere ait olanlar iyi olmayan ve istenilmeyen olarak kabul edildi.

 

Tam aksine, iyi ve kötü olanın farkı, soylulardan nefret eden kölelerden kaynaklanıyordu ve her tür 1(1 efendiliği ve gücü kötülük olarak kabul ediyorlardı. Tüm mantıksızlığıyla, alçakgönüllülüğün dünyaya egemen olacağını, rekabetin, gururun ve bağımsızlığın günah kabul edileceğini, bunların aksi olan merhametlilik, alçak gönüllülük ve itaatin iyi bir davranış biçimi olacağını söylüyorlardı. Nietzsche’ye göre bu ‘köle isyanı’ kültürü harabeye çeviriyordu. Güç ve eylemi, eylemsizliğe, yavanlığa ve insanlıktan uzaklaşan bir nihilist yaklaşıma doğru çeviriyordu.

 

Nietzsche’nin ikinci yazısı suçun (veya vicdan azabının) ve cezanın kökenini anyor gibidir. Bunların da önce ahlaki değer taşımadıklarını söyler. Suç bir borca bağlıydı ve ceza da borcun ödenmesinin garantisiydi. Ama köle ahlakının ortaya çıkışıyla, bu kavramlar, ahlaki anlam kazandılar. Adalet kavramı, borçla ra uygun cezalann verilmesi gereğinden kaynaldandı. Ve vicdan azabı kendimizi günahkar olarak görmemiz saldırganlık ve zalimlik temel hayvani içgüdülerinin engellenmesi için toplum da ortaya çıktı. Ve bu da içgüdüleri içe döndürdü. Bu, ‘insanın, en kökten değişimlerin gerilimi altında etkilenerek kaptığı en ciddi hastalıktı- bireysel ve özgür bir toplumdan, toplum kurallarına bağlı bir yaşama doğru değişim. Yazılan, Freud ve diğer psikologlar için çok değerli kılan bir yaklaşımla, ‘Bir çıkış yolu bulamayan tüm içgüdüler’den bahsediyordu. ‘İçe dönmek, bu insanın artan içe bakışı anlamına geliyordu: bunun sonucunda daha sonra ruh olarak adlandırılacak kavram gelişti.

 

‘Çileci ideallerin anlamı nedir?’ Üçüncü yazısında Nietzsche bu soruyu öne çıkartıyordu. Genelde, çilecilik hastalıklılann, zayıf istem gücü olanların özelliğiydi. Hayvani içgüdülerini iğrenç bir günah olarak algılıyorlar ve olabildiğince terbiye etmeye çalışıyorlardı. Sanatçılann çilecilik yönünde itkileri yoktu, ama çi lecilerin karşı özelliklerini de taşımazlardı. ‘Eğer Homer Archultes veya Goethe Faust olsaydı, Homer Archilles’i, Goethe Faust’u yaratamazdı.’ Öte yandan filozoflar için yüksek düşünce seviyesi amacıyla çilecilik en uygun koşullardan birisiydi. Yine de Nietzsche bu yazısının büyük bir kısmını dinsel çileciliğe ayırmıştı. Papaz tipi, çileci idealin tek gerçek savunucusuydu:

çileci ‘acı çekenlerin lortluğu papazm krallığıydı.’

Genel bir fikir veren yukandaki üç paragraf, konulara çok basit yaldaşımlardır. İnsanın Nietzsche’yi özetleyebilmesi çok kolay değil. Düşünce tarzı çok yönlü ve çok göz kamaştıncıdır.

Bakış açısı A dan B ye doğru gelişmez, ileri ve geriye, yukan ve aşağıya doğru hareket eder. Yalnızca bir mantıkçı değildir, aynı zamanda bir psikolog, bir şairdir- her şeyin üzerinde gerçeği arar. Güçlü yönü ise meselelere iki taraftan da bakabilmesidir. The Geneology of Morals’da çileci fıkirleri, köle ahlakmı veya değerlerin içe dönmesini ret etmek istememiştir. Kültür, ahlak ve tüm tamamlayıcılarımn- hatta doğru ve yanlışın belirsiz ter mostatı olan ruh ve vicdan olarak adlandırdıklanmız da dahil olmak üzere- insanlarca icat edildiğini göstermeye çalışmıştır. Nietzsche, yaşam için reçeteler yazmaz- yalnızca yaşamı anla yabilmemiz içi sorular sorar ve hipotezler öne sürer. İnsan, ancak böyle bir anlayışla gerçekten özgür olabilir.

Geneology’nin yayınlanmasından sonra iki yıl geçmeden, Nietzsche’nin yaşamı hüzünlü bir zirveye ulaştı. 1889 yılının ocak ayıydı, İtalya, Turin’de yaşıyordu. Bir yıl önce üstün bir çalışma gücüyle beş kitap bitirmişti: The Case of Wagner, Twi light of the Idols, The Anti Christ, Ecce Homo, Nietzsche cont ra Wagner. Ama bu yeni yılm üçüncü gününde, atmı kırbaçla yan bir arabacıyı gördü, ellerini atın boynuna doladı ve yere düş tü. Kendine gelebilmesi için pansiyonuna taşıdılar. Overback, kendisine ve başkalanna yollanan garip yazılardan rahatsız oldu, birkaç gün sonra Turin’e gelerek eski arkadaşını Basel’deki bir sinir hastalıldarı kliniğine yatırdı. Overbeck şöyle yazmıştı:

‘Mit Nietzsche ist es aus!’ ‘Nietzsche’nin işi bitik!’ Nietzsche

 

 

                                                       ÖNSÖZ

1.

 

 

Biz bilenler, kendimiz için bilinmezleriz: bunun iyi bir nedeni var. Kendimizi hiç araştırmadık- o zaman kendimizi nasıl bulabiliriz? Şu söz doğru söylenmiş: ‘Hazinenizin olduğu yerde kalbiniz de vardır.’ Hazinemiz bilgi kovanımızın olduğu yerdedir. Doğuştan uçan yaratıklar ve ruhun bal toplayıcıları olarak sürekli o kovanlara ulaşmaya çalışıyoruz ve kalplerimizde yalnızca bir şeye önem veriyoruz- ‘kovana bir şeyler getirmek.’

‘Deneyimler’ diye adlandırılan yaşamın geri kalan kısmına dönersek, bu hangimizin ciddi biçimde ilgisini çekiyor? Veya hangimizin yeterli zamanı var? Yaşamın bu tür noktalanyla ilgi lenirken, korkarım, hiçbir zaman ana konuya tam olarak varamı ediyoruz. Tam söylemek gerekirse, kalbimiz orada olmuyor ve ku lağımızın da orada olmadığı kesin. Daha çok kutsal bir dikkat dağınıklığıyla sevinen veya kendi ruhunun denizlerine batmış ve saat gece yarısı olduğunu bütün gücüyle kulağına bildirdiği için aniden uyanan ve kendisine ‘Nedir bu’ diye soran birisi gibi, biz de böyle zamanlarda şaşkına dönmüş kulaklanmızı oyu yoruz, tam bir şaşkmlık ve utançla ‘Biraz önce yaşadığımız neydi’, dahası ‘Biz aslında kimiz’ diye soruyoruz ve daha önce açıkladığım gibi, deneyimimizin, yaşamımızın, varlığımızın on iki zonklayıcı vuruşunu daha sonra sayıyoruz- ah!- ve yanlışsayıyoruz. Öyle gerektiği için kendimize karşı yabancıyız, kendimizi anlamıyoruz, kendi içimizde hata yapmaya mahkumuz, çünkü ebedi yasa ‘Herkes kendinden en uzakta olur’ diyor- bize dönersek, biz ‘bilenler’ değiliz.

 

Ahlaki önyargılanmızın kökeni üzerindeki düşüncelerim çünkü bu tartışmadaki ana konuyu oluşturuyorlar- ilk yalın ve geçici ifadesini Insanca Pek İnsanca, -Özgür zihinler için bir kitap- adlı aforizmalar içersinde bulurlar. Bunun yazımı, zihnimin o zamana dek gezindiği tehlikeli ve geniş bölgeye göz atmama olanak veren bir kış mevsiminde Sorrento’da başlamıştı. Bu, 1876-77 kışıydı; düşünceler daha eskidirler.Daha sonra yaptığım çalışmalarda da aynı düşüncelerimi ser giledim: umarım geçen uzun zaman yararlı olmuştur; daha çok olgunlaşmış, açık, güçlü ve tamamlanmış hale gelmişlerdir Yine de onlara hala bağlı kalmam, onların özgün biçimlerinden gelişerek birbirlerine sıkıca bağlanmaları, onların kökende ayn, bağımsız, kaprisli ve her zaman ortada bulunmayan görüngüler olmamaları, ortak bir kökten, bilginin temelinden geldikleri ve imparatorluklarının ruhun derinliklerine ulaşarak daha kesin bir buyruk veren bir sesle geliştikleri ve taleplerinde daha emin oldukları konusundaki neşeli güvenimi pekiştirdi. Felsefeci için uygun olan da buydu.

‘Bağlantısız’ olmaya hakkımız yok: ‘bağlantısız’ olarak hata yapmamalıyız ve ‘bağlantısız’ olarak gerçeğe ulaşmamalıyız. Bir ağacın meyvesi olmasının gerekliliği gibi, bizim düşüncele rimiz, değerlerimiz, Evet ve Hayırlanmız, Eğer ve Öyleyse’leri miz bağlantılı ve ilişkili olarak gelişirler, tek istemin, tek sağ lığın, tek krallığın ve tek güneşin ortak tanığıdırlar- Bu bizim meyvelerimiz sizin zevkinize uygun değil mi?- Ama bu ağaçlara ne olacak? Bize, fılozoflara ne olacak?İstemeyerek itiraf ettiğim bana has bir dikkatle- hatta ahlakla ilgili olarak- yaşamının erken çağında, kendi başına ortaya çıkan bir dikkatle,merakım ve kuşkum İyi ve Kötünün kökeninin ne olduğu soru sunda durmalıydı. Çocuksu 13 yaşlarımda bile İyinin ve Kötünün kökeni ile ilgili problem peşimi bırakmıyordu: ‘Oyunlarla, Tanrı’nın kalbi ikiye böldüğü’ yaşta, ilk çocukça edebi oyunu- mu, ilk felsefi çalışmamı o probleme yöneltmiştim- ve proble min çocukça çözümünü Tanrı’yı kötünün babası onuruna layık görmekte bulmuştum. Benim’ a priori’ durumum, benden böyle bir kesin bir çözüm mü talep etmişti? Bu, yeni, ahlaksız, en azından ahlak dışı olan ‘a ıtiori’ ve ‘zorunlu kategoriler’le ko nuşan (ama, ah! Kant’a karşı ne kadar düşmanca ve problemle re ne kadar gebe!), o zamandan beri daha çok önem, hatta daha fazlasını verdiklerim. Neyse ki, dinsel ve ahlaki önyargılan bir- 2 birinden ayırmayı sonradan öğrendim ve kötülük için doğaüstü bir neden aramayı bıraktım. Bir miktar tarih ve dil öğrenimi, do ğuştan gelen mükemmel bir psikolojik ayırt etme özelliği ilk problemimi şu şekle dönüştiirmekte başarılı oldu:- İnsan, hangi koşullar altında ‘İyi’ ve ‘kötü’ değer yargılarını yarattı. Bunların içindeki asıl değer nedir? Bugüne dek insanlığın refahını en gellediler mi, yoksa geliştirdiler mi? İnsan yaşamındaki sıkıntının, güçsüzleşmenin ve yozlaşmanın belirtileri miydiler? Veya tam aksine içlerinde yaşamm doluluğu, gücü, istemi, cesareti, kendine güveni ve geleceği mi vardı? Bu aşamada çok farklı şeyler düşünmeye cesaret ettim, çağlar, insanlar ve sınıfları birbirinden ayırdım, problemim konusunda uzmanlaştım ve yanıtlarımdan yeni sorular, yeni araştırmalar, yeni varsayımlar, yeni olasılıklar yeşerdi. Ta ki, kendi ülkem, kendi toprağıın, varlığı nın sezilemeyeceği gizli bir bahçe gibi yeşeren ve çiçek açan bir dünyam olana kadar- ah, ne kadar mutlu olduk, biz bilgiyi bu lanlar, yeter ki uzunca bir süre sessiz kalalım.

 

Ahlakın kökeni ile ilgili hipotezimi yayınlamak için ilk itkimi açık, iyi yazılmış hatta, çağına göre gelişkin bir kitaptan al dım. İçinde sapkın ve kötü bir ahlak felsefesi (sizin gerçek İngi liz türünüz) ilk kez göz önüne seriliyordu; ve bu ilgimi çekti- bu, insanın fikirlerinin anti tezi ve zıttı olan manyetik cazibe. Kita bm adı Ahlaki Duygularm Köken idi ve-yazan da Paul Ree idi:

 

1877 yılında basılmıştı. Her bir doğma ve neticesinde, bu kitaptaki kadar göze çarpan bir olumsuzlama algıladığım başka bir eser olmadı: gücenme veya hoşgörüsüzlükle lekelenmemiş bir olumsuzlama olmasına rağmen. Böylece, mevsiminde ve mevsi mi dışında önceki kitaplarda buna gönderme yaptım. Sonra bu kitabın savlarını, yalnızca çürütmek için değerlendirmezken yalnızca çürütmeler ne işime yarayacaktı ki!- olumlu bir zihin için olanaksız bir kuram yerine olanaklı olanı koymaya veya bir felsefı hatayı diğeriyle değiştirmeye çalıştım. Daha önce de söylediğim gibi, başta, bu çalışmaların yönlendiği köken kuramlarının, hala kaskatı kesilmediğim için sonunda kendimden de gizlemeyi başardığım bir beceriksizlikle, özel konular için özel bir dil kullanamadan halka sunulması sırasında hala bocalama lar arasındaydım. Aynntılara girmek için, Human All Too Human cilt i de, kısım 45 (yani, kökenlerinin aristokrat ve köle kastlanna dayandığı) İyi ve Kötünün ilk paralel tarihi; aynı şe kildekısım 136, çileci ahlakın doğuşu ve değeri; aynı şekilde kısım 196, 99, cilt ii bölüm 89 daha eski ve özgün olan ve bencil olmayan ahlaktan toto coelo farklı olan gelenek Ahlakı (tüm İngiliz ahlak felsefecileri gibi Dr. R de ahlakı ‘kendi ba şına’ değerlendirdiği); son olarak bölüm 112, The Dawn of the Day, Adaletin kökeninin neredeyse eşit güçteki insanlar arasın da denge sağlamaya dayandığından bahseder (tüm ilişki ve ya saların hipotezi olarak denge); aynı biçimde Cezanın kökeniyle ilgili olarak Human All Too Human, cilt iki bölüm 22, 23, caydırma amacının gerekli ve özgün olmaması (Dr. R düşün düğü gibi:- daha çok yalnızca bazı koşullarda kullanılmıyor, hep ek bir unsur olarak konuya giriyor) konulannda söylediklerimi karşılaştırın.

Gerçekte, o zamanlar kalbimi, kendimin veya başkalannın ahlak hipotezlerinden çok daha önemli bir şeye yöneltmiştim (veya tam olarak, bana göre bu kuramların gerçek işlevi, birçok araç arasından bir amacı işaret etmekti). Benim konum ahlakın değeriydi ve bu konuda büyük öğretmenin Schopenhauer ile aynı fikirde olduğum derin bir düşünce içersindeydim. Bütün içsel çelişkisi ve heyecanıyla bu kitap (çünkü bu kitap aynı zamandabir polemikti) sanki o yaşıyormuş gibi bana katkıda bulundu.

Konu, yeterince garip olan ve Schopenhauer’in inatla altın rengine boyadığı, Tannlaştınp, yücelttiği ‘bencil olmayan’ içgüdü lerin değeri, acıma, kendini yadsıma ve fedakarlık içgüdüleri üzerineydi. Sonunda, bunlar onun için yüce ve temiz gözü ken dilerinde olan’ değerler oldular. Bunların gücüyle hem yaşamın hem de kendisinin olumsuzlanmasını açıkladı. Ama bu içgüdü ye karşı gittikçe artan bir güvensizlik, bu içgüdüyü derinden eşeleyen bir kuşku ruhumdan ses vermeye başladı: ve bu içgüdüde insanlığın en büyük tehlikesini, en yüce cazibesini ve baş tan çıkartılışı gördüm- ne için baştan çıkartılma? Hiçlik için mi?- Bu içgüdülerde, sonun başlangıcım, durağanlığı, geriye doğru bakan yorgunluğu, yaşam karşıtı istemi, kendisini lime, lime eden melankoli biçimindeki hastalığı gördüm: gittikçe yayılan ve filozoflan bile hasta eden acıma ahlakının çağdaş Avrupa uygarlığımızın en kötü belirtisi olduğunu fark ettim. Bu yönde, uygarlığın yoldan çıktığını- yeni bir Budacılığa? Avrupa Budacılığma? Nihilizme? doğru- gördüm. Bu çağdaş felsefeci lerin acımaya önem verdilderine dair bu abartılı varsayım oldukça yeni bir görüngü: bu zamana kadar felsefeciler, acımanın değersizliği konusunda anlaşıyorlardı. Yalnızca Platon, Spinoza, La Rochefoucauld ve Kant’tan bahsetmem yeter- olabildiğince farklı dört akıl, ama acıma kavramında birleşiyorlar.

Bu acıma değeri ve acıma ahlakı problemi (Çağdaş duygu yumuşatılmasmm karşısındayım) ilk bakışta yalıtılmış, kendi başına araştınlacak bir konu gibi geldi: ama, bu problemle ilgilenen ve benim deneylediğim sorulan soran birisi- önünde yeni ve yoğun bir manzaranın açıldığını görecek, bir gücün başını döndürdüğünü duyumsayacak, her tür kuşku, güvensizlik ve korku yeşerecek, ahlaka ve tüm ahlaklara karşı inancı sarsılacaktır- sonunda yeni bir talep ortaya çıkacaktır. Bu yeni talepten bahsedelim: ahlaki değerlerin eleştirisine gereksinim duyuyoruz. Bu değerlerin değeri ilk kez sorgulanacak- ve bu amaçla, bu değerlerin yeşerdiği, evrimlerinin ve bozulmalarının şekillendi ği koşullarla ilgili bilgi gerekli (bir sonuç, bir maske, Tartufçuluk, bir hastalık, bir yanlış anlama olarak ahlak; ama aynı zamanda bir neden, çare, dünü, engel, zehir olarak da); özellikle de böyle bir bilgi bugüne kadar var olmadığı ve arzulanmadığı için. Bu değerlerin ‘değeri’ tartışılmaz, sorgulanamaz olarak algılandı. Bugune dek hiç kımse, ıyi adam degerının, ‘kötü adama’ göre daha yüksek bir değer olduğu konusunda en ufak bir kuşku veya tereddüt göstermedi. Ne! Ya tersi doğruysa! Ne! Ya iyi insanın içinde bir gerileme belirtisi gizliyse. Bu, tehlike, baştan çıkma, zehir, uyuşturucu ile şimdiyi yaşarken, gele cek için bir bedel ödüyorsak! Belki de tersinden daha rahat ve risksiz, ama daha aşağılık ve adice! Eğer insan türünün en üst düzey gücü ve ihtişamı hiçbir zaman elde edilemeyecekse, böylece ahlak suçla yüklenmiş olmuyor mu? Böylece ahlak en tehlikeli tehlike halini almıyor mu?

Bu görünümün önümde açılması bana yetti. Bilgili, cesur ve çalışkan meslektaşlar aramak için nedenim oluşmuştu (bunu bu gün bile yapıyorum). Bu, yeni ve gürültülü sorularla uğraşmak ve aynı zamanda dolu, uzak ve hiç araştırılmamış ahlak toprak larına yeni gözlerle bakmak demek- aslında varolan ve yaşanan bir

ahlaka! Bu da bu toprakları ilk kez keşfetmeyle aynı değil midir? Eğer bu bağlamda diğerleri arasında bahsi geçen Dr. Ree’yi de düşünüyorsam, bunu, soruları nedeniyle, yanıtlara ulaşabilmek için daha gerçek bir yönteme başvurmak zorunda kalacağından hiç kuşkum olmadığı için yapıyorum. Bu konuda kendimi kandırıyor muyum? Ona her halükarda daha keskin ve yan tutmayan bir gözle iyi bir bakış açısı sağlamayı arzuladım. Onu gerçek Ahlak Tarihine doğru yönlendirmek ve henüz zaman varken onu gökyüzünün mavi boşluğuyla sonuçlanan İngi                                                                                                             liz kuramlar dünyası karşısında uyarmak istedim. Tabii ki, başka renkler de, ahlakın köken rengi olarak mavinin yerini almak üzere hemen insanın aklına geliyor:- örneğin, gri, ile tam bir kanıt olabilecek ve zaten varolan özgür verilen anlatmak istiyo rum veya kısaca, insan ahlakının geçmişiyle ilgili o uzun hiyeroglif yazının tümünü (çözmesi çok zor olan). Yazı Dr. R6e ta rafından bilinmiyordu, ama Darwin’i okumuştu:- ve onun felse fesinde Darwin hayvanı ve modernliğin pembeliği; ‘artık ısır mayan’, zavallı zayıf ve güçsüz, eli öğrendiği biçimde nazikçe sıkıyor. Diğeri, ince ve iyi huylu, tembel bir yüz ifadesiyle, ha fifçe kötümser ve yorgun; sanki bütün bunları almak için çok ciddi bir bedel ödemeyecekmiş gibi- ahlaki problemleri kastediyorum. Öte yandan, hiçbir şey bunun kadar ciddiye alınamaz; belki bu bedelin bir kısmı sonunda neşeyle kabul edilecek. Bu neşe veya benim lisanımla, bu şen bilgelik bir bedeldir; ileriye uzanmış, cesur, çalışkan ve gizli bir ciddiyetin bedelidir. Bunun az kişiye özel olduğunu da söylemem gerekiyor. Ama bütün kal bimizle ‘İleri!’ dediğimiz gün, eski ahlakımız da bir komedi un suru olacak. Yeni bir yer, Ruhun Yazgısı adlı Dyonisoscu drama için yeni bir olanak keşfetmiş olacağız- varlık komedimizin en büyük ve eski ebedi sahne koyucusunun bundan hızla yarar lanacağı konusunda güvenle bahse girilebilir.

Eğer bu yazı bir kimse tarafından tam anlaşılamamışsa ve kulaklarını tırmalıyorsa, suçlanacak kişinin ben olduğumu san mıyorum. Hipotez varsayımım çok açık, yani daha önce yaz dıldanmı ilk kez okuyan kişi zorlanacaktır: onların özüne var mak çok kolay değil. Örneğin Zerdüşt’ümü ele alın: bu kitapta ki her kelime onda derin bir yara açmadan ve aynı zamanda büyük bir zevke neden olmadan, kimsenin, bu kitabı bildiğini söy lemesine izin vermem: ancak o zaman, bu eserin parlak gün ışı ğıyla, uzakta, geniş bir alan kaplayarak ve kesin bir biçimde doğduğu halkiyoncu (ÇN: dalgalar üzerine yuva yapan bir ma sal kuşu) unsura saygıyla katılabilme ayrıcalığını kazanabilir.

Diğer durumlarda aforizma yazımı zorluk çıkartıyor, ama bunun nedeni bu biçimin çok ciddiye alınmaması. Düzgün biçimde ha zırlanıp son şekli verilen bir aforizma hemen okunduğunda ‘çö zülebilmekten’ çok uzaktır. Tam aksine ilk önce yorumlanması gerekir- tabii ki bu amaçla bir yorumlama sanatı gerekecektir. Bu kitabımdaki üçüncü çalışma bunun bir örneğidir, yani bu durumlarda neyi yorum olarak tanımladığımın: Bir aforizma o çalışmamın başlangıcında yer alıyor ve çalışmam da bunun bir yorumu. Kesinlikle bugün en kolay unutulan bir şey-ve bu neden le yazdıklanmın okunabilir olabilmesi zaman alacak- insanı çağdaş olmaktan çok inek olmaya zorluyor: geviş getirmek

 

 

 

 

 

                                                                          İyi ve İyi Olmayan, İyi ve Kötü

 

BİRİNCİ ÇALIŞMA

 

‘İYİ VE İYİ OLMAYAN’,’İYİ VE KÖTÜ’

 

1.

 

Bugüne dek ahlakın kökenine ulaşmaya gayret eden ve bu nedenle teşekkür ettiğimiz şu Ingiliz psikologları- diyorum ki, bu adamlar kendi kişilikleriyle bize önemsiz bir problem sunma dılar- aynca açık konuşmam gerekirse, canlı bilmeceler hazırla maktaki yetenekleriyle kitaplannda üstünlük kazanıyorlar- ve kendileri de çok ilgi çekici! Bu Ingiliz psikologlar- ne demek is tiyorlar? Onları sürekli olarak, isteyerek veya istemeyerek iç dünyamızın partie honteusenı’ göz önüne koyma görevini ya parken, etkin olma, yönetici gibi hareket etme ve kendi karanı verme ilkelerini, insanın, düşünsel gururuyla bulmaya isteksiz olduğu yerde ararken buluyoruz. (örneğin alışkanlığın vis iner tiaesinde veya unutulmuşlukta veya kör ve rasgele olarak fikirlerin bir araya gelip çalışmasında veya tamamen edilgen, yansıtıcı, moleküler veya temelde aptalca olan bir faktörde) psikologlan tam da bu yöne doğru her zaman iten gerçek itki gücü nedir? Bu, sinsice, adi ve kötü ve hatta kendince bile anlaşı lamayan bir insan aşağılama içgüdüsü mü? Belki de kötümser bir kıskançlığın etkisi, kasvetli, zehir ve acı bir hale gelen ide alistlerin güvensizliği mi? Yoksa, hiçbir zaman bilinç eşiğini aşamayan, Hıristiyanlık (ve Platon) karşısındaki küçük bir bi linçaltı düşmanlık ve km mi? Veya yaşamın garip, acılı biçim de zıt, gizemli ve mantıksız unsurlarından alınan haince bir zevk mi? Veya son seçenek olarak şunların hepsinden bir parça mı- biraz adilik, biraz karamsarlık, biraz Hıristiyan karşıtlığı, gerekli kafa çalışması için biraz çaba göstermek mi?

 

Ama bana bunun, sanki bataklıkta olduklan gibi kendilerini orada evlerinde kabul eden, insanın etrafında ve içinde zıplayan yaşlı soğuk ve can sıkıcı kurbağaların hali olduğu söylendi.Bu tanımlamaya karşıyım, hayır, buna inanmıyorum ve eğer bilgi olanaksızlığı içersinde, dilek tutmaya izin veriliyorsa, ben de ta kalbimden tam tersi bir metaforun uygulanmasını ve psi kolojik mikroskoplan olan bu çözümcülerin en azından, kalplerine ve acıma duygularına gem vurabilen, kendilerini gerçek yerine- herhangi bir gerçek, hatta basit, acı çirkin, iğrenç Hıristiyanlık dışı ve ahlak dışı gerçekler bile; çünkü bu tür gerçek ta nımlamalan da var- arzulanan için feda edebilen, cesur ve yüce gönüllü hayvanlar olmalarını arzuluyorum.

 

2.

 

0 zaman bu ahlak tarihçilerini yöneten soylu ruhlara saygılar! Ama tarihsel anlayıştan yoksun olmaları  tarihin tüm yararlı ruhlarının onlardan uzaklaşmış olması çok acı. Eski moda filo zoflann her zaman yaptıldarı gibi, düşünceleri tamamen tarih dışı çizgilerde geziniyor: buna kuşku yok. Ahlakın soykütüğü ile ilgili kaba beceriksizlikleri, ‘iyi’ fikrinin kökeni ve değerlendirilmesi sorusunun belirmesiyle hemen ortaya çıkıyor. ‘İnsan ilk başta’ diye buyuruyorlar ‘bencil olmayan eylemleri

onayladı, bunlarla karşılaşanlar, yani yararlanalar açısından onları iyi ola rak nitelendirdi; daha sonra bu onaylamanın kökeni unutuldu ve alışkanlık nedeniyle bencil olmayan eylemler iyi olarak kabul edildiler ve iyi olarak duyumsandılar- sanki içsel bir iyilik taşıyorlarmış gibi.’ Durum çok açık- bu ilk türetme Ingiliz psikologlarının bütün tipik özelliklerini içeriyor- ‘yarar’, ‘unutma’, ‘alış kanlık’, ve son olarak ‘hata’, bugüne kadar yüksek seviyedeki insanm, sanki genelde ayrıcalıklıymış gibi, gurur. duyduğu değer yargılan sitemini oluşturuyor. Bu gurur ortadan kaldırılmalı, bu değerler sistemi değerini yitirmelidir: bu oldu mu?

 

Şimdi elimde olan ilk say, ‘iyi’nin gerçek evinin yanlış yer de aranıp bulunmuş olması: ‘iyi’ yargısı, iyiliğin gösterildiği yerden kaynaklanmıyor. Daha çok iyi olanlar kendi içlerinde iyiler, yani, aristokrat, güçlü, yüksek pozisyonlu, yüksek düşün celi, kendilerinin ve eylemlerinin iyi olduğunu düştinenler, yani, alt, basit düşünceli, adi ve köylü sınıfın zıddı olan en üst sınıf. Bu uzaklıktan kaynaklanan acıma duygusuyla, önce kendi yararlan için değer yaratmayı ve bu değerlere isim türetmeyi haksız yere benimsediler: yararla neden ilgileneceklerdi ki? Böylesine patlayıcı üst düzey değerlerle uğraşılırken ve değerler kendi içersinde bir sıralama düzenine girerken, yarar bakış açısı yabancı kalır ve olabildiğince uygulanamazdı: bu önemli anda, tüm dünyevi hikmetlerin birleşimi ve en son pratik çarelerin her zaman. temel alındığı bir varsayımla düşük dereceli sıcaklığın zittı değer buldu- tek bir rastlantısal, olağan dışı durum için değil, ama kronik olarak.

Söylediğim gibi soyluluğun acıma duygusu ve uzaklık, kronik ve despotça esprit de corps ve yuksek, egemen ırkın, alçak, aşagı ırkla ılışkı kurması- ıyi ve kötünün zıtlığının kökeni burada.

(Efendinin isimler vermesi o kadar ileriye gitti ki, dile bile efendilerin güçlerinin birifadesi olarak bakıldı: şöyle dediler:

‘şu böyle ve böyledir’; sonupda her şeyi ve olayı bir sesle dam galadılar ve böylece ona sahip oldular.) Bu kökeni nedeniyle ‘iyi’ kelimesinin, ahlak felsefecilerinin batıl itikatlannın aksine bencil olmayan eylemlerle bir ilişkisi yok. Tam aksine, aristok rat degerlennın çurumesıyle bencıl ve bencıl olmayan değerler zıtlığı insan vicdanına daha fazla baskı yapmaya başladı- bu, benim lisanımla, bu zıtlıkta bir çok biçimde ifade bulabilen sürü içgüdüsüdür. Yine de değerlendirmenin bu zıtlıkla ayrıI maz bir biçimle bağıntılı olabilmesi için bu içgüdünün yeterince üstünlük kazanabilmesi zamana yayıldı (çağdaş Avrupa’da ol duğu gibi); bugün bir takıntı ve bir beyin hastalığı biçiminde, ‘ahlaki’ ‘bencil olmayan’ ve ‘desinteresse’ kavramlannm aynı değerde olduğu önyargısı egemen.

 

3.

 

İkinci olarak, ‘iyi’ değerinin kökeni ile ilgili olarak ortaya konulan bu hipotezin tarihsel biçimde desteklenememesi dışında, içsel bir psikolojik çelişki ortaya çıkmaktadır. Bencil olmayan davranışın yarannın, bu davramşın onaylanmasından kaynaklandığı varsayımı, unutulmuştur: Ama bu unutma nasıl ola bilir? Bir zaman gelip de bu ilişkinin yararı ortadan mı kalktı? Durum tam aksi. Yarar her zaman algılanıyor ve böylece her yeni günde yeni ve sürekli bir önem kazanan bir özellik haline geliyor. Bilinçten uzaklaşması ve unutulmasından daha çok, belirgin bir biçimde bilince yerleşiyor. Kuramın ne kadar makul olduğunu (bu nedenle daha doğru olamaz) savunanlardan birisi olan Herbert Spencer, ‘iyi’ kavramını ‘yararlı’, ‘amaca uygun’ kavramlannın benzeri oldugunu kabul ediyor ve boylece ıyi ve kotu yargılarında, ınsanlıgın yararlı ve amaca uyan, yararlı olmayan ve amaca uymayan, olguları tamamen unutulan, unutulamazdeneyimlerle toplayıp onayladığını belirtiyor. Bu kurama gore ıyı daha once yararlı oldugu gorulen bır ozellık ve bu ne denle en ust derecede , kendi ıçınde degerlı olarak kabul ediliyor. Böyle bir değerlendirme biçimi de söylediğim gibi yanlış, ama her halükarda, açıklama kendi içersinde tutarlı ve psikolojik olarak savunulabilir.

 

4.

 

Bu soruda bana doğru yolu gösteren yön levhası- ‘iyi’ fikrinin değişik dillerde etimolojik olarak neyi ifade ettiği. Bunların hepsinin aynı fıkrin evrimleşmesinden kaynaklandığını buldum- yani, her yerde ‘aristokrat’, ‘soylu’ (sosyal anlamda) temel kavramlardı. Buradan kaçınılmaz olarak ıyi degerı, anstokrası ruhu’, ‘asil’ de ‘yüksek değerde bir ruh’, ‘ayrıcalıklı bir ruh’ anlamında gelişmişti- bu gelişim kendisine paralel olan ‘adi’, ‘köy- ili’, ‘düşük’ kavramlannı ‘kötü’ kavramına dönüştürdü. Bunun en iyi kanıtı Almanca’daki ‘schlecht’ kelimesidir: bu kelime ‘schlicht’ ile aynıdır- (‘schlechtweg’ ile ‘schlechterdings’i kar şılaştırın) kökeninde, kötüye yorumlanacak bir şey olmadan, yalnızca asil karşısında köylüyü tanımlıyor. 30 yıl savaşlarının yeterince geç bir döneminde, bu anlayış yön değiştirdi. Ahiakın soykütüğü bakış açısıyla bu bulgu önemli görünüyor: buna geç ulaşılmasının nedeni çağdaş dünyadaki kaynak sorularıyla ilgili demokratik önyargıdan kaynaklanan zorluklar. Biraz sonra görüleceği gibi, bu, prima facia olarak en nesnel kabul edilen doğal bilim ve fizyoloji sahalarına kadar bile uzanıyor. Bu önyargıyla düşülen yanılgının boyutu (kendi kötülüğü dışında bütün kısıtlamalardan kurtulunca), özellikle ahlak ve tarih alanlarında ünlü Buckle yakasıyla kendisini gösteriyor: Ingiliz kökenli köylülüğün çağdaş anlayışı, bir kez daha, bir volkan şiddetiyle ve bugüne kadar tüm volkanlann konuştuğu tuzlu, gürültülü ve ba yağı diliyle kendi uğursuz topraklanndan patlıyor.

 

5.

 

Derin bir problem olarak rahatlıkla adlandınlabilecek olan ve kısıtlı kulaklara hitap edebilen problemimize gelince: ‘Iyi’yi belirten kelimeler ve köklerde aristokratların kendilerini diğer lerinden daha üst bir sınıf olarak algıladıkları özellik yapısının parıltılannı gördüğümüzü belirtmemiz hiç de önemsiz değil Aslında, belki de sıkça kendilerini güçlerine bağlı olan adlarla tanımlıyorlar (örneğin ‘güçlü’, ‘efendi’ ‘komutan’) veya üstünlü ğün en açık sembollerini sıfat olarak kullanıyorlar (örneğin, ‘zengin’, ‘sahip olan’; bu, İran ve Slav dillerinde aryan anlamını taşıyor). Ama bunu tipik bir karakter özelliği olarak kullanıyorlar. Bizi de ilgilendiren bu. Orneğin kendilerine ‘doğrucular’ diyorlar: bunu ilk kez Yunan soyluları yapmış ve Magralı şair Theognis tarafından kullanılmış. Bu amaçla anlam verilen esthlos kelimesi, etimolojik olarak, gerçeğe sahip olan, gerçek olan, doğru olan anlamını taşıyor; ve sonra bir öznel dönüşümle, ‘gerçek’, ‘gerçekçi’ halini alıyor: fıkrin bu gelişim aşamasın da, soyluluk slogan ve parolası oluyor ve ‘soylu’ anlamına geçişi tamamlıyor. Böylece, solgun, yalancı, adi insanı Theognis’in algıladığı ve betimlediği biçimde dışarıda bırakıyor- sonunda, asillerin çöküşünden sonra kelime psikolojik soyluluk anlamına dönene, olgunlaşıp tatlılaşana kadar bu anlamı taşıyor. Kakos kelimesi de delios gibi (köylü agothosun zıddına) korkakılığı betimler. Belki de çok açık olmayan agathosun etimolojik kökenlerine inmemiz gerekiyor. Latince’de malusla, (ben, me lasla yan yana koyuyorum) bayağı insan siyah reııkle ve her şeyin üzerinde siyah saçlı olarak ayırt edilir (‘hic niger est’.) Italyan toprağında Arı Irk öncesi yaşayan, görünümüyle egemen sarışınlardan farklı olan, yani orayı fetheden ırk:- Her halükarda Galliler de aynı durumu ortaya koyuyorlar- Fm (örneğin, Fm- Gal adıyla), asaletin belirtici adı, sonunda- iyi, asil, temiz ama ilk olarak sarışın insanlar karşısında kara saçlı aborijinler. Bir parantez açarsam, Keltler de sarışın ırk. Ve Wirchow’un hala ilişkilendirdiği gibi, dikkatli çizilmemiş olan Almanya’nın etnograf haritalannda görülen kara saçlı insanları, Kelt kökenli veya kanlarının karıştığı bir ırkla ilişkilendirmek yanlış: bu bağ lamda, bu bölgeleri hemen istila eden daha çok Almanya’nın Arı öncesi halkıdır. (Aynısı tüm Avrupa için de büyük ölçüde geçerli; baskı altındaki ırk sonunda, görünüm, kafatası kısalığı ve belki de sosyal ve düşünsel yeteneklerde üstün oluyor. Çağdaş demokrasinin, hatta çağdaş anarşinin, özellikle de tüm Av rupalı Sosyalistlerin paylaştığı en ilkel toplum biçimi olan topluluk halinde yaşama eğiliminin aslında müthiş bir karşı atak anlamı taşımadığım, üstün ve efendi olan ırkın- Arı ırkın- fiziksel olarak alta düşmediğini kim garanti edebilir?) Sanırım Latince bonus kelimesini ‘savaşçı’ olarak açıklayabilirim: hipotezime göre bonus kelimesini eski bir kelime olan duonus kelimesinden çıkartıyorum (bellum dellum = duenlum ile karşılaştırın. Bana duonusu içeriyormuş gibi geliyor.)

Böylece, kavgacı, farklı, ‘entzweiung’ (duo) savaşçı olan bonus kelimesinde eski Roma’da iyi insanın nitelikleri görülüyor. Almanca gut’° kelimemiz, ‘Tanrısalı, Tanrısal ırkı’ gösteriyor olmasın? Daha önce soylulann adı olan Tanrı kelimesiyle aynı değil mi?

Bu düşüncelerimin temel nedenlerine burada deyinmeyeceğim.

 

6.

 

Her şeyin üstünde, bu kuralın istisnası yok  yani, politik üstünlük kavramı, en üst sınıf aynı zamanda dinsel sınıfsa ve genel özelliklerine uygun olarak dinsel işleviyle ilgili bir pozisyon ayrıcalığını elde etmişse, her zaman bir ruhsal üstünlüğü gösterir. Örneğin, bu durumlarda ‘temiz’ ve ‘kirli’ ilk kez sınıf farklılığının işaretleri olarak birbirleriyle yüzleşirler; yine burada ‘iyi’ ve ‘kötü’ artık yalnızca sosyal anlam taşımadan gelişirler; dahası, bu ‘temiz’ ve ‘kirli’ kavram lan çok ciddi, geniş biçimde veya çok sembolik olarak ele alınmamalıdır: tam aksine, eski insanların tüm fikirleri, ilk aşamalarında, ham, kaba, fiziksel, dar ve her şeyin ötesinde sembolik olmayan bir anlamda anlaşılabilir. ‘Temiz adam’, ilk başta yalnızca kendisini temizleyen, cilt hastalıklarına neden olan besinlerden uzak duran, alt sınıftan kirli kadınlarla beraber olmayan, kandan tiksinen birisiydi-dahası, daha fazlası değil! Öte yandan, dinsel aristokrasinin özelliği, böyle erken bir zamanda değerler arasındaki tehlikeli zıtlığm keskinleşip yoğunlaşmasının sağlanmasınm gerekliliğini açıklıyor: aslında bu zıt değerler yoluyla, sosyal düzlemde özgür düşüncenin gerçek Achilles’inin bile aşmaktan korkacağı yarıklar açıldı. Bu tür dinsel aristokraside ve bu tür toplumlarda geçerli olan alışkanlıklarda baştan itibaren bir hastalığın izi vardı- eyleme karşı olan bu alışkanlıklar, içe bakış ve patlayıcı bir duygusallıktan oluşuyordu ve bunun sonucunda da içsel bir hastalık ve sinir bozukluğu kaçınılmaz olarak her zaman papazlarda görülüyordu: yine de, kendilerinin bulduğu çare karşısında- felsefecinin, bu çarenin yaratacağı etkinin hastalığın kendisiden yüz kez daha tehlikeli olduğunu belirtmekten başka bir seçeneği yoktu. İnsanlık hala bu papaz türü iyileştirmenin etkileriyle hastalanıyor. Örneğin, bazı diyetleri ele alalım (et yememek), oruç, cinsel ilişkiden kaçınmak, vahşiliğe kaçmak (bir tür Weir- Mitchell yalnızlığı, ama tabii ki so nunda aşırı yemek yenilip, kilo alınmazsa, çileciliğe uygun bir yaşamın yarattığı histerinin en etkili tedavisi); duyulara karşı savaş açan, insanı güçten düşüren papazlann tüm metafiziğini de göz önüne alın; fakir ve Brahma ilkelerinin kendini hipnoti ze etme yöntemini (Brahma’yı bir cam disk ve saplantı olarak kullanır) ve yalnızca alışılmamış bir doygunlukla anlayabileceğimiz hiçlik (veya Tanrı- Tam-ı ile unio mystica” talebi, Budistlerin hiçlik talebidir, Nirvana’dır- ve başka bir şey değil!) çözümüyle ulaşılan en üst noktayı düşünün. Dinsel topluluklarda, her unsur tehlike içerir- yalnızca çareler ve tedaviler değil, aynı zamanda gurur, intikam, kurnazlık, yüceltme, aşk, ihtiras, erdem, hastalıklı olmak: dahası, temelde çok tehlikeli olan bu dinsel in san topluluğunun topraklarında, insanın ilk kez ilginç bir hayva na dönüştüğü ve bu biçimiyle insan ruhunun daha üst anlamda bir derinlik kazanarak kötü olduğu rahatça söylenebilir- ve bunlar, bugüne kadar insanların tüm diğer hayvanlar karşısında ser gilediği iki temel üstünlük biçimidir.

 

7.

 

Papaz yaklaşımının değer yargılarının, şövalye aristokratların yaklaşımından ne kadar kolayca dallanabileceğini ve sonra da ikincisinin anti tezi olabileceğini okuyucu artık anlamış ol malı: papaz ve savaşçı kastlar karşılıklı bir kıskançlıkla yüzleş tiğinde ve ödül konusunda anlaşamadığında, her zaman bu zıtlık için özel bir güç yaratılmıştır. Şövalye aristokrat ‘değerleri’, güçlü bir fizikselliği, canlı, zengin, coşku dolu sağlıklı, korumacı savaşı, serüven avcılığını, dansı, savaş oyunlarını- genellikle özgür, sağlam, sevinçli eylemleri temel alır. Dinsel aristokrat değerleri- gördüğümüz gibi- başka bir hipotez üzerine kurulmuştur: savaş durumu bu sınıf için yeterince kötüdür! Yine de, bilindiği gibi, papazlar en kötü düşmanlardır- neden? Çünkü çok zayıftırlar. Onların zayıflıkiarı, nefretlerinin tehlikeli ve kötü bir biçimde gelişmesini Sağlar- en kurnazca ve zehirli bir biçimde. Tarihte, dünyadaki gerçek büyük nefret adamları papazlar olmuştur. Aynı zamanda en becerikli nefret taşıyanlar onlardı laı- papazların intikam kurnazlılığını her tür kurnazlıkla karşı laştınnca diğerlerinin önemi kalmaz. Güçsüz ruhların getirdiği kurnazlık olmasaydı, insanlık tarihi budalaca olurdu- önemli bir örneği ele alalım. ‘Aristokratlar’, ‘güçlüler’, ‘efendiler’ ve ‘gücü elinde tutanlar’ karşısındaki dünyanın tüm çabaları, Yahudi sınıfının bunun karşısında yaptıkları ile karşılaştınidığında bir hiçtir- Yahudiler, bu dinsel topluluk, düşmanlarını ve tiranları yenebilmek için değerlerin kökten yenilenmesi gerektiğinin so nunda farkına vardı. Bu aynı zamanda en kurnazca intikam biçi miydi. Yine de yöntem yalnızca papazlar ulusu, papazca intikam duygulannı en kıskanç biçimde besleyen bir ulus için uygundu. Aristokrat denkleminin (iyi=aristokrat=güzel=mutlu=Tanrı ‘nın hoşlandığı) tersine, Yahudiler dehşet verici bir mantıkla tam tersine bir denklemi önermeye cesaret ettiler ve en derin nefreti (zayıflık nefreti) dişleriyle bu zıt denklemde sağladılar. Yani, ‘yalnızca sefil olanlar iyidir; yalnızca acı çekenler, yardıma muhtaç olanlar, hastalar, tiksindirici haldekiler dindardırlar; yal nızca onlar kutsanacaktır ve kurtuluş onlar içindir- ama siz, öte yanda, siz aristokratlar, güçlü insanlar, siz ebediyen kötüsünüz, dehşet saçıyorsunuz, aç gözlüsünüz, doyumsuzsunuz, Tannnız yok; siz ebedi olarak kutsanmayacaksınız ve lanetlendiniz!’ Bu değerlerin Yahudilerce yeniden yapılandırılmasının semeresini kimin aldığını biliyoruz. Bu büyük ve ölçüsüz uğursuz atılım çerçevesindeki Yahudilerin savaş ilanının temelini neyin oluşturduğu ile ilgili olarak önceki kitabımda kaleme aldıklarımı anımsıyorum. (Beyeond Good and Evil Aph. 195)- yani, aslın da, kölelerin isyanı, Yahudilerle birlikte bir ahlak biçimini almaya başladı. Bu isyanın arkasındaki iki bin yıllık tarih artık gözlerimizin önünde değil- çünkü zafer kazanılmıştır.

 

Ama bunu anladınız, değil mi? Bir zafer kazanmak için iki bin yıl uğraşan bir gücü görebilecek gözleriniz yok mu?- Bura da muhteşem olan bir şey yok: tüm uzun süreçleri görmek ve anlamak zordur. Ama olan bu: Bu nefret ve intikam ağacının göv desinden, Yahudi nefretinden- idealleri yaratan, eski değerleri yenileyen ve dünyada daha önce benzeri görülmeyen en derin ve yüce nefret- eşi olmayan bir görüngü, yeni bir sevgi, tüm sevgilerin en derin ve yüce olanı yeşerdi:- bundan başka ne yeşe

rebilirdi ki? Bu sevginin gelişmesiyle, Yahudi nefretinin antitezi olarak bu intikam tutkusunun bir biçimde olumsuzlandığı sanılmasın! Hayır, gerçek tam aksiydi! Bu sevgi, nefretten, onun tacı, zaferi olarak gelişti ve güneşin berraklığı ve parlaklığı orta sında genişledi; her güçlü ve ışıldayan krallığın içersinde, bu nefret ağacının köklerinin artan bir kararlılık ve arzuyla derin ve kötü olan her şeye girdiği yoğunlukla, kendi nefretinin, zaferinin, yıkma arzusunun, stratejisinin, peşinden koştu. Bu Nasıra lı İsa, sevginin bedene bürünmüş hali, bu fakirlerin, hastala nn ve günahkarlann ‘Kurtarıcısı’- en kötü ve dayanılmaz biçi miyle gerçek bir ayartma değil miydi? Yahudi değerleri ve ideallerine ulaşmak için gerekli olan dolambaçlı yollar için bir ayartma değil miydi? İsrail yüce intikam amacına, bu ‘Kurtan cının’ dolambaçlı yollarıyla, İsrail karşıtı ve yıkıcısı görünü müyle ulaşmadı mı? Yavaş bir hızla hareket eden ve hesap ya pan intikamın kara büyü biçimindeki büyük politikası, uzak gö rüşü, yeraltı intikamı nedeniyle, İsrail tüm dünya önünde kendi intikamının gerçek aracını ret ederek, onu çarmıha çivilemedi mi? Böylece, tüm dünya- yani, İsrail düşmanlan- bu yemi kuş ku duymadan yuttular. Dahası, usta maharetiyle insan zekası için gerçekten de bundan daha tehlikeli bir yem olabilir miydi? Kutsal çarmıhın, ‘Çarmıhtaki Tanrı’ paradoksunun, ‘düşünüle mezin gizeminin’, en üst düzey olanın, ve insanın kurtuluşu için Tanrının kendisini çarmıha germesinin dehşetinin, ayartıcı, sar hoş edici, bozucu ve yozlaştırıcı etkisinin gücüne eşit bir şey olabilir mi? En azından subhoc signo’ İsrail’in, intikam duygusu ve değerlerin yerini değiştirme eylemiyle, şu ana kadar tüm idealler ve en çok aristokrat idealler üzerinde zafer kazandığı kesin ‘Ama neden soylu ideallerden bahsediyorsun? Halkın kazan dığı konusundaki gerçeklere dönelim- veya kölelerin, ortalama insanların, sürünün veya hangi isimle adlandırmak istiyorsanız. Eğer bu Yahudiler yoluyla gerçekleştiyse, çok iyi! Bu durumda, dünya tarihinde bunun kadar büyük bir görev gerçekleştirmiş olan başka bir ulus olmayacaktır. ‘Efendiler’ ortadan kaldınl mıştır; bayağı insanın ahlakı zafer kazanmıştır. Bu zafere kan zehirlenmesi de denilebilir (ırklan karşılıklı olarak kaynaştır mıştır)- Bununla çelişmiyorum; ama bu sarhoş etmenin başarılı olduğu kuşku kaldırmaz. İnsan ırkının ‘kurtuluşu’ (yani, efendi lerden) gelişiyor, her şey açıkça Yahudileşiyor veya Hıristiyan laşıyor veya bayağılaşıyor. (sözcüklerden bana ne?) İnsanlık politikasının tüm bedenine yayılan bu zehirlenmeyi durdurabilmek olanaksız gibi- ama temposu ve hızı, bugüne göre daha ya vaş daha ince, daha sessiz, daha tedbirli olabilir- bunun için ye terince zaman var. Bu bağlamda Kilise’nin uygun bir amacı var mı? Aslında yaşamaya hakkı var mı? Veya insanlık onsuz olabilir mi? Quaeritur.’ Öyle görünüyor ki, hızlandıracağına, bu eğilimi engelleyip geciktiriyor. Peki, bu bile yararlı olabilir. Kili se, kesinlikle ham ve görgüsüz bir kurum, ince zekalar, çağdaş beğeni için itici. Her halükarda daha nazik olmayı öğrenmesi gerekmez mi? Bugünlerde cazip olmaktan çok itici. Eğer kilise olmasaydı hangimiz özgür düşünceyi arardık? Bizi iteleyen Ki lise, zehir değil- Kilise dışında zehri severiz.’ Bunlar, özgür düşüneli birisinin, onurlu bir hayvanın (yeterince karntı olan) ve sapına kadar demokrat olanın benim söylevim karşısında anlata caklandır. 0 ana kadar beni dinlemiştir ve sessizliğime tahammül edemez, ama aslında benim için bu konuda, sessiz kalınacak daha çok şey var.

 

Kölelerin ahlak karşısındaki isyanı resentment ilkesiyle başladı, yaratıcı bir hal aldı ve değerlerin doğumuna yol açtı- ger çek tepkisi eylemleri yadsıyan, kendilerini düşsel bir intikamla avutan bu yaratıklar tarafından deneylenen bir hınç. Her tür aristokrasi ahlakı kendi taleplerinin başarılı bir onaylamasından kaynaklanırken, köle ahlaki’ kendi dışındaki’, ‘kendinden farklı olan’, ‘kendi olmayan’ bir başlangıçtan ‘hayır’ der: ve bu ‘ha yır’ onun yaratıcı eylemidir. Bu tersine değer koyma bakış açısı- öznel olan yerine kaçınılmaz olarak nesnel olana doğru oluşan çekim- tipik bir ‘resentment’ olayıdır: köle ahlakı, varlığının koşulu olarak dışsal ve nesnel bir dünya ister. Fizyolojik terimler kullanırsam, eylem yapabilmek için nesnel itki ister- eylemi temelde tepkiseldir. Aristokrat değerler sistemi için aksi geçerlidir: kendiliğinden eylem yapar ve gelişir, antitezini, yalnızca kendisi için daha müteşekkir ve neşeli bir ‘Evet’ demek için arar:- olumsuz algılamalan olan ‘düşük’, ‘adi’, ‘kötü’ kavramla n, biz aristokratlann, iyi, güzel ve mutlu olanların olumlu ve temel kavramları karşısında (yaşam ve tutkuyla doyuma ulaşmış) yalnızca soluk bir karşı görünümdür.

Aristokrat ahlaki yoldan sapıp, gerçek karşısında saygısızlık yapınca, bu, yeterince bilmediği bir alanla kısıtlı kalır- aslında, gerçek bilgiyi hor görerek kendisini sakındığı bir alanda. Bazı durumlarda, küçümsediği alanı, bayağı ve sıradan insanlar alanını yanlış değerlendirir: öte yandan, bu düşünceye ağırlık ve rince, her durumda karşıtı için, küçümsemenin, üstün bir konumdan, yüksekten bakmanın etkisinin küçümsediği görüntü nün sahte bir kopyasıdır. Yine de karşıtını, -doğal olarak protes to biçiminde- bastınlmış bir nefretle yaptıklarıyla karşılaştırılın ca, bu güçsüz insanın intikamı çok güçsüzdür. Aslında hor gör mede kurbanını bir karikatüre veya hilkat garibesine çeviren çok fazla soğukkanlılık, hafife alma, sabırsızlık, sıkılma, hatta kişisel bir sevinç vardır. Örneğin, Grek soylulannın, kelimelerle kendilerini sıradan halktan farklılaştırmasındaki ince farklılıklara dikkat etmek gerekiyor; sürekli olarak bir tür acıma, kaygı duyma ve ilgi göstermenin tatlandırmak için sürekli olarak nasıl kullanıldığına, sonunda ise, sıradan insanla ilgili kelimelerin ‘mutsuz’, ‘acınacak’ olarak ifade edildiklerine dikkat edin. (delios, deilaios, poneros, mokhtheros kelimelerini karşılaştırın;’ son iki kelime bayağı insanı, iş kölesi ve yük hayvanı ola rak niteliyor)- ve tam aksine ‘kötü’, ‘alçak’, ‘mutsuz’ kelimele ‘ basit, işe yaramaz, beceriksiz.)kelimelerinin Grek kulağında ‘mutsuzun’ baskın olduğu bir tonda çınladığını unutmayalım: bu, eski soylu aristokrat ahlakının, küçümsemesinde bile kendisini yadsıyan mirasıdır. (Dil bilimciler, oidsuros, anolbos, ilemon, dustukhein, ksumfora kelimelerinin bir zaman nasıl kullanıldıklarını anımsasınlar.’ ‘Iyi koşullarda doğanlar’ kendilerini ‘mutlu’ hissederler; düşmanlarına bakarak veya kendileriyle konuşup yalan söyleyerek (tüm hınç dolu in sanlarda olduğu gibi) yapay bir mutluluk elde etmezler; ve benzer biçimde tam insanlar oldukları için, güçleri nedeniyle neşe lidirler, bunun sonucunda hareketli olurlar ve mutluluğu eylem den ayırmayacak kadar akıllıdırlar- onlara göre hareket bir mutluluktur (ev prattein’ bundan kaynaklanıyor.)- azgın zehri ve adiliği nedeniyle bastınlmış, zayıf sınıfın ‘mutluluğu’ aksine, bir uyuşturucu, öldürücü, sessizleştirici, rahatlatıcı, bir dinlen me, zihin zayıflaması ve eklentilerin gevşemesidir- kısaca, edilgen bir görüngüdür. Aristokrasi adamı kendisine güvenerek ve açık olarak yaşarken (gennaısos soylu olarak dogan , ıçten belki de ‘naif’ ifadesini ortaya koyar), öte yandan hınçlı adam ne içten ne de naiftir, kendisine karşı dürüst ve doğru değildir. Ruhu sıkılmıştır, zihni gizli, dolambaçlı yollan ve arka kapılan, yarıklan sever, gizli olan her şey sanki onun dünyası, güvenliği, çaresidir; sessiz kalmakta, unutmamakta, beklemekte, kendini küçültmeye hazır olmakta ustadır. Böyle hınçlı bir ırk, sonun da, aristokrat ırkına göre daha fazla tedbirli olduğunu kanıtlar ve bunu farklı bir biçimde, aslında, varlığının en önemli koşulu olarak onurlandınr. Öte yandan aristokratlar arasında tedbir, bi raz lüks ve incelik katılmış bir tat taşır; onlar için temel bir öne mi yoktur; düzenleyici, bilinç dışı içgüdülerin işlevi olarak, ya da belli bir ihtiyatsızlık olarak, belki de cesurca üstüne atılmalıdır, tehlikenin düşmanı veya coşkunun parlainasıdır; soylu ruhlar onu, her zaman sevgiyle, esrimeyle, minnetle ve kinle tanırlar. Aristokratın hıncı ortaya çıkınca, hemen bir tepki olarak işlevini tamamlayarak kendisini tüketir ve bir zehir akıtmaz: öte yandan, sürekli olarak kendisini ortaya koymaz, halbuki zayıf ve güçsüz olan için bu kaçırnlmazdır. Uzun bir zaman süresince, düşmanları, felaketleri, talihsizlikleri ciddiye alamama yetersiz liği- bu, güçlü yapılardaki, biçimleyecek, taklit edecek, tümüy le iyileştirecek ve unutacak güç fazlalığının işaretidir: çağdaş dünyada bunun iyi bir örneği, ona yapılan hakaretleri ve kötü lükleri anımsamayan ve unuttuğu için affetme yeteneği olma yan Mirabeau’dur. Böyle bir adam bir omuz siikmesiyle başkalarını kemiren solucanları silkeler. Yalnızca bu insanlarda ‘düş manlar için gerçek sevgi’ olasılığını (tabii ki, dünyada böyle bir olasılık varsa) görebiliriz. Aristokrattan, düşmanlan için nasıl bir saygı beklenebilir ki- ve böyle bir saygı aşk için bir köprüyken! Düşmanını bir ayncalık olarak kabul etmekte ısrarlıdır. Aşağılayamayacağı, ve onurlandıracağı bir özelliği olmayan türden başka bir düşman kabul etmez! Ote yandan, intikam duygusu içindeki adamın ‘düşman’ algılamasını düşünün- onun işini ve yaratıcılığını tam da burada görürüz; ‘kötü düşmanı’, ‘kötü olanı’ algılar ve aslında ‘iyi olanı’, kendisini ortaya çıkartmak için kullandığı temel zıt fikir budur.

 

11.

 

Bu adamın yöntemi, ‘iyi’ ile ilgili temel düşüncesini kendi liğinden ve doğrudan bir biçimde algılayan aristokratın yönte minin tersidir, yani, kendi içinden algılar ve sonra o malzeme den kendisi için ‘iyi olmayan’ kavramını yaratır! ‘İyi olmaya- nın’ bu aristokrat kökeni ve tatmin olmamış bir intikam duygusu kazanından çıkan ‘kötü’- birincisi taklit, fazladan olan, bir ufak farklılıktır; öte yandan ikincisi, özgün olan, başlangıç, köle ahlakının algılanmasındaki temel unsurdur- ‘iyi olmayan’ ve ‘kötü’ şeklindeki bu iki kelime, ‘iyi’ kavramına aynı derecede zıt olmalarına ragmen farklı şeylen vurgularlar Ama ıyi fıkri aynı değildir: daha çok şu soru sorulmalı: ‘Hınç ahlakına göre gerçekten kötü olan kimdir?’ Yanıt, bütün kesinliğiyle şöyledir: tam da diğer ahlakın iyi adamı, aristokrat, güçlü olan, yöneten, ama hınçlının nefret dolu bakışları nedeniyle biçimi bozulan ve yeni bir renk, önem görünüş kazanan. Bu noktayı en son yadsı yacak olan bizleriz: bu ‘iyi’ insanları yalnızca düşmanları olarak tanımayı öğrenen insan, aynı zamanda onların ‘kötü düşmanlar olmadıklarını da ogrenır ve aynı adamlar ınterparesde adetler, saygı kuralları, gelenekler ve şükran nedeniyle o kadar sıkı bir kontrol altında tutulurlar ki,- daha çoğu, eşitler arasında ki karşılıklı kurnazlık ve kıskançlıktan kaynaklanıyor olsa da- bu insanlar, birbirleriyle olan ilişkilerinde, saygı gösterme, kişi sel kontrol, incelik, sadakat, gurur ve arkadaşlık konularında kendilerini ifade etmede bir çok yeni yol bulurlar. Bu adamların referansı onların sahasının dışındadır (yabancı bir unsur, yabancı bir ülkenin başladığı yerde) ve özgür kalan av hayvanlarından daha iyi değillerdir. Orada tüm toplumsal denetimden uzak olma özgürlüğünü tadarlar, toplum barışı içersinde etraflannın çevrili olması ve hapsedilmelerinden kaynaklanan bu gerilim den, yabanıllıkla kurtulduklannı duyumsarlar. Yırtıcı hayvan vicdanının masumiyetine geri dönerler ve belki de kısa süren bir katliam, tecavüz, kundakçılık veya işkenceden dönen coşkun canavarlar gibi, kabadayıca ve ahlak tedbirini elden bırakma dan, sanki çocukça eşek şakası yaparcasına, şimdi şairlerin ça lıp kutlamaları için geniş bir tema elde ettikleri konusunda kesin inançları vardır. Aristokrat ırkların çekirdeğinde, bu av hay vanlarını fark etmemek olanaksızdır; bozulma ve zafer için coş kunca dal budak saran bu muhteşem sarışın canavar, bu gizli çe kirdek, zaman, zaman bir çıkış yolu arar; hayvan yeniden özgür kalmalıdır ve yabanıllığa geri dönmelidir- Roma, Arap, Alman ve Japon asilliği, Homer kahramanları, İskandinav Vikingler bu açıdan birbirlerine benzerler. Yürüdükleri her yerde ‘barbarlık’ fikrinin izlerini bırakan aristokrat ırklardır, bu barba : ığın bilin ci, hatta içine gurur unsurunu katarak, en üst uygarlıklarda orta ya çıkar (örneğin, Pericles Atinalılanna ünlü cenaze söylevinde şöyle demişti: ‘Cüretimiz her toprağı ve denizi aştı ve her yerde kendisi için iyi ve kötünün silinemeyecek abidelerini yükselti yor.’) Aristokrat ırkın bu cüreti, çılgınca, garip ve kasılmalı bir ifade tarzıydı: girişimlerinin hesaplanamaz ve fantastik özelliğiydi.- Pericles, Atinalılann rathumiası için özel bir kutlama yapar. Soğukkanlılıkları, güvenlik, beden, yaşam ve rahatı kü çümsemeleri, yıkımdan aldıklan neşe ve yoğun zevk, tüm zafer ve zalimlik esrimeleri- bunlardan acı çekenlerin kafalarında, ‘barbar’, ‘kötü düşman’, belki de ‘Gotlar’ ve ‘Vandallar görün tüleri bir arada toplanır. Almanların, güç kazanır kazanmaz kış kırttığı derin, buz gibi güvensizlik,- şimdi bile- her zaman, Avrupa’nın yüz yıllarca sarışın Teuton hayvanının (Almanlar ve aramızda bir psikolojik ilişki, hatta fiziksel ilişki olmamasına rağmen) gazabı olarak kabullendiği o tükenmez korkunun sonu cu oldu. Bir keresinde, çeşitli kültürel çağları anlatmak için onları, altın, gümüş ve bronz olarak adlandırdığında Hesoid’in sı kıntısına dikkat çekmiştim. Aslında muhteşem, ama aynı za manda ürkütücü ve zorlu bir çağ olan Homer dünyası içersinde yüzleşeceği bir çelişkiyle, bir çağdan iki adet yaratıp, birisini öbürsünün arkasına ekledi birincisi, aristokrat ailelerin atalarından gelen ve anılannda kalan biçimiyle kahramanlar ve yarı Tanrılar çağı; ikincisi olan bronz çağı, dtişkünler için,bastırılmışlann, bozulmuşların, kötü davranılanların, topraklarından uzaklaştı-rılanların, köle yapılanların, çağı gibi geldi. Yani bronz çağı, söylediğim gibi, zor, soğuk, berbat, duygu ve vicdanın olmadığı, her şeyi ezen ve her yere kan saçan bir çağ. Şimdi gerçek olduğuna inanılan kuramın gerçekliğini kabul edersek, tüm uygarlıkların temelinde, insandan, yırtıcı hayvandan, ehlileştirilmiş, evcil ve uygar bir hayvan yaratmak yatar. Böylece, uygarlaşma araçlannı, tepki ve km içgüdüleri olarak kabul etmemiz gerekir. Bunların yardımlarıyla, aristokrat ırklar, idealleriyle birlikte, sonunda değer yitirir ve güçlerini kaybederler; bu, he nüz bu araçları ellerinde tutanlann, aynı zamanda uygarlığı temsil etmeleri değildir. Bu yalnızca olanak dışı değil, aynı za manda tam tersi bir durumdur-hayır, bu bugün çok açık; bu kinci içgüdüleri taşıyanlar, Avrupa ve Avrupa dışı köleliğin, özel likle Aryan toplum öncesinin torunları- bunların, insanlığın düşüşünü temsil ettiklerini gördüm! Bu, ‘uygarlaşma araçları’ insanlık için yüzkarasıdır ve gerçekte uygarlık karşıtıdır ve uygarlıkların güvenilmezliğinin nedenidir. Aristokrat ırkların çekirdeğindeki, insanı gözetleyen sarı ırktan korkan insan haklıdır:

Ama korkudan arınmak yerine, çarpıtılmışın, cüceleştirilmişin, gelişimi engellenmişin ve zehri alınmışın iğrenç görünümünden sürekli sıkıntı duyma pahasına yüz kere korkmayı kim yeğlemez ve aynı zamanda bunu takdir etmez? Ve bu bizim kaderimiz değil mi? Bugün ‘insan’ karşısındaki iğrenmemizi ne yara tıyor?- çünkü ‘insan’ yüzünden acı çektiğimiz kuşkusuz. Bu bir korku değil, artık ‘insandan’ korkacak bir şeyimiz yok: yerde kıvrılan solucan ‘insan’; ‘evcilleştirilmiş insan’, iğrenç, orta karar, can sıkıcı olan insan, kendisini bir amaç, zirve, içsel anlam, tarihsel ilke, ‘yüksek insan’ olarak görmeyi öğrenmiş; evet, bu günün Avrupa’sını kokusuyla kirletmeye başlayan aşın şekil bozukluğu, hastalık, bitkinlik ve yorgunluktan rahatsız olduğunu duyumsadığı müddetçe böyle düşünmekte bir dereceye ka dar haklı. Her halükarda göreceli bir başarı elde etti, her halükarda hala yaşama ‘evet’ diyor.

 

Bu noktada iç çekmekten ve son bir ümit beslemekten kendimi alamayacağım. Dayanılmaz olarak gördüğüm tam nedir? Boğazıma kaçarak, beni fenalaştıran, kurtulamadığım şey nedir? Kötü hava! Kötü hava! İyi yetişmemiş bir şeyin bana yaklaşma sı ve onun ruhunun bağırsak kokusunu koklamak zorunda ol mam ! – İnsan, yalnızlık, kötü hava, hastalık ve zahmete gereksi nim olarak nasıl dayanır? Aslında, insan her şeyi halledebilir, çünkü varlığı için yeraltında savaşmak için doğmuştur; insan her seferinde tekrar ışığa kavuşacaktır ve zaferinin altın saatini yaşayacaktır- sonra doğduğu gibi, yenilmez, gerilimli, daha zor ve uzak olan şeyler için hazır, gerilmiş ama her yeni gerilmeyle daha güçlü. Ama bazen bana bir bakış lütfeder misiniz,-’iyi nin ve kötünün ötesinde’ bunu bahşedebiiecek Tannçalar bulun duğunu kabul ederek- yalnızca mükemmel, tam anlayışlı, mutlu, güçlü, zafer kazanmış ve hala korkuya yer olan bir bakış olsun! İnsanlığın varlığını olumlayan bir bakış, insana karşı olan inancıyla farkında olan ve kendini kurtaran bedene girmiş insan mutluluğunun bakışı! Çünkü durum şöyle: Avrupa insanının cüceleştirilip, aynı seviyeye getirilmesi karşımızdaki en büyük tehlikedir, çünkü bu görüş açısı bizi güçten düşürüyor- bu gün daha büyük olmayı isteyen bir şey daha görmüyoruz, süre cin hala geriye doğru, daha değersiz, daha az saldırgan, daha kurnaz, daha rahat, daha orta karar daha kayıtsız, daha Çinli, da ha Hıristiyan bir şeye doğru olduğunu sanıyoruz- buna kuşku yok, hep daha iyiye doğru gidiyor- Avrupa’nın kaderi bile bura da yatıyor- yani insanın korkusunu kaybetmekle, insandaki ümidi de kaybedeceğiz ve insandaki istemi de. Şimdi insanın görünümü bizi yoruyor. Bugünkü nihilizm bundan başka nedir?- İnsandan yorulduk.

 

13.

 

Ama konuya geri dönelim. İyinin başka bir kökeni olduğuna daır problem- kın duyan ınsanın duşundugu bıçımde ıyı – çozümünü arıyor. Kuzuların, yırtıcı kuşlardan nefret etmesi şaşırtıcı değil. Ama küçük kuzuları yakalayan büyük yırtıcı kuşları suç lamanın bir anlamı yok. Ve kuzular aralarında ‘Yırtıcı kuşlar kötüdür ve yırtıcı kuş olmaktan uzaklaşıp onun aksi, yani kuzu olunca- iyi olmaz mı?’ dediklerinde, o zaman bu idealin oluştu rulması için bir itiraz kalmaz. Yine de yırtıcı kuşlar bunu biraz dudak bükerek karşılayarak kendi aralarında şöyle konuşabilirler: ‘Onlara karşı km beslemiyonız, hatta iyi kuzuları seviyoruz:yumuşak başlı kuzulardan daha lezzetlisi yok.’ Kendisini güç olarak ifade etmeyen bir güce sahip olmak, gücünü fazla kullan mamak, yıkıcı olmamak, efendi olma arzusu, düşmanlık ve za fer susuzluğu, kendisini güç olarak ifade edebilecek bir güçsüzlüğü arzulamak kadar gariptir. Gücün kuantumu, hareket, istem ve eylemin kuantumudur- yani, hareket, istem eylem görüngüle rinden başka bir şey değildir ve başka bir durumda yalnızca ya nıltıcı dil hatalanyla oluşur (ve oradaki temel yanılgılarla), tüm çalışmalar anlaşılırken anlarken, bir çalışan, bir özne tarafından koşullandınimış gibi yanlış anlaşılır. Insanların gök gürtiltüsüyle şimşeği ayırması gibi, popüler ahlak da, sanki güçlü adamların arkasında gücü ifade etme veya etmeme seçeneğini veya kaprisini kullanabilecek bir tür tarafsız doğal dayanak varmış gibi, güçle gücün ifade edilmesini ayırır. Ama öyle bir dayanak yoktur. Yapmanın, çalışmanın, olmanın arkasında bir ‘varlık’ yoktur. Aslında insan, şimşeği çaktırdığında, yapmayı iki kere- ye yükseltir, bu ‘eylemin eylemidir’. Aynı görüngü önce neden, sonra o nedenin etkisi olur. Bilim adamları ‘Güç hareket ettirir, güç nedendir’ dediklerinde bir gelişme sağlayamazlar. Tüm so ğukluğuna ve heyecan yoksunluğuna rağmen bütün bilimimiz hala bir dil düzenbazlığıdır ve şu batıl meydan okuma olan ‘öz- neden’ (başka bir örnek olarak atom Fikri de Kantçı ‘kendi için deki şey’ gibi bir meydan okumadır) kurtulmayı bir türlü başa ramamıştır. Bastırılmış, gizlice kaynayan intikam ve km arzula n, inançları kendi yararına kullanır ve başka bir inanca bundan daha sağlam bir biçimde bağlanmaz- ‘güçlülerin, zayıf olabilme seçeneği ve yırtıcı kuşun kuzu olabilme olanağı vardır.’ Böyle ce, yırtıcı kuşlara, yırtıcı kuş olma sorumluluğu yüklemek için hak kazanırlar: bastırılmış, ayaklar altında çiğnenmiş, güçsüz kalmış olanlar, zayıflığın kurnaz kiniyle kendilerine ‘Kötünün aksi, yani iyi olalım! Ve iyi olan baskı yapmayandır, kimsenin canını yakmayandır, saldırmayandır, bedel ödemeyendir, intika mı Tanrı’ya bırakandır, bizim gibi kendini gizli tutandır, kötü yola sapmayarıdır ve kısaca yaşamdan fazla bir şey istemeyen dir, bizim gibi sabırlı, alçakgönüllü ve adil olandır’ dediklerin de- soğuk ve önyargısız bir yorumla, yine de bunlar şundan da ha fazla bir anlam taşımaz: ‘her şeyden önce, zayıf, zayıftır; ye terince güçlü olmadığımız konuda hiçbir şey yapmamak en iyi sidir’; hatta içgüdülerden gelen ama neşesiz olan bu durum, bu en alt smıfın tedbirliliği (büyük tehlikeler karşısında ölü takli diyle çok az şey yapan), zayıflığın sahteciliği ve kendini kandır masıyla, çileci, sessizliğin ve razı olmuşluğun tantarıasıyla, sanki zayıflığa has bir zayıflıkmışçasına maskeli baloya gelir. Yani, aslında, varlığı, çalışması, tüm kendine özel ve ondan ayrı lamaz gerçekliği- istenen bir sonuçtur, arzu edilir, seçilen bir iş, bir erdem eylemidir. Bu tür insan inancını, kendini koruma, olumlama içgüdülerinin gerektirdiği ve kendini kutsayabilecek her yalanı geçerli sayan doğal, özgürce seçilen ‘öznede’ bulur. Ozne (ya da popüler dille, ruh) belki de kendisini dünyadaki en iyi doğma olarak kanıtlamıştır, çünkü her türlü ölümlü, zayıf ve bastırılmış insan kalabalığının, kendini kandıran en yüce türün zayıflığı, özgürlük, şu veya bu, bir erdem olarak yorumlamıştır.

 

14.

 

Kimse, dünyada ideallerin üretilmesinin gizinin biraz içine- tam içine bakar mı? Buna cesareti olan var mı? Gelsin.Burada o karanlık atölyelere açılan bir manzara var. Bir da kika bekleyin, sevgili Bay Meraklı ve Atak; önce gözünüz ya nıltıcı biçimde değişen bu ışığa alışmalı- Evet! Yeter! Şimdi ko nuşun! Aşağıda neler oluyor? Konuşun! En tehlikeli meraka sa hip olan insan olarak ne gördüğünüzü anlatın- çünkü, şimdi dinleyen benim.‘Hiçbir şey görmüyorum, daha çok duyuyorum. Dikkatli, kinci ve nazik bir fısıldama ve mırıldanma tüm çatlaklardan ve köşelerden taşıyor. Sanki yalan söylüyorlar; her seste tatlı bir yumuşaldık var. Zayıflık bir erdem olmuş, bundan kuşku duyulamaz- söylediğiniz gibi.’

İlerleyin!

‘Misillemeyle karşılaşmayan yetersizlik, ‘iyiliğe’, kaygılı al çaklığa, alçak gönüllülüğe, nefret edilenlere itaat, boyun eğme ye, (yani, bu itaati talep edene boyun eğmeye- onu Tanrı olarak adlandınyorlar) dönüşmüş. Zayıfın saldırgan olmayan tavrı, korkaklık konusundaki zenginliği, kapıda ayakta durması, zo runlu bekleyiş gereksinimi, burada ‘sabır’ gibi iyi bir ad kazanmış ve bir ‘erdem’ olmuş. İntikam alma gücünün olmayışı, intikam almama isteği, hatta affetme (Çünkü ne yaptıklarını bilmi yorlar- ne yaptıklarını yalnızca biz biliyoruz) adını almış. Aynı zamanda ‘düşmanını sev’ derken terliyorlar.’

ilerle!

‘Şimdi kendilerinin yalnızca giiçlülerden, dünyanın efendilerinden, tükürüklerini yalamak zorunda kaldıklarından (korku nedeniyle değil, hiç de değil! Ama Tanrı, yetkeye karşı saygı duyulmasını buyurmuş) daha iyi olmadıklannı bana anlatmaya çalışıyorlar-yalnızca daha iyi insanlar değiller, ama ‘daha iyi zaman geçiriyorlar’ ya da her halükarda günün birinde ‘daha iyi zaman’ geçirecekler. Ama yeter! Yeter! Buna daha fazla dayanamayacağım. Ağır hayal Ideallerin üretildiği bu atölyeler bunca yalandan sonra kokuyorlar.’

Hayır. Bir dakika! Bu, her türlü siyahlıktan, beyazlık, süt ve masumiyet üreten htinerli kara büyünün şaheseri ile ilgili bir şey söylemediniz: chef d’oeuvreleri tarafından arıtmadaki yet kinliklerine, en cesur, ince, beceriklice, sahte artistik hileler ek lendiğine dikkat etmediniz mi? Dikkatli olun! İntikam ve km duyguları besleyen bu mahzen hayvanlarının-intikam ve km duygulan nelerden oluşmuştur? Kelimelerini duydunuz mu? Yalnızca bu kelimelere güvenseydiniz, resentment insanlarının arasında olduğunuzdan kuşku duyar mıydınız?

‘Anlıyorum, yeniden kulak kabartıyorum (ah! ah! ah! Ve burnumu tıkıyorum.) Şimdi ilk kez sıkça söyledikleri bir şeyi duyuyorum: “Biz iyi ve adil olanlar”; nefret ettikleri düşmanları değil, hayır onlar ‘adil olmamaktan’, ‘Tannsızlıktan’ nefret ediyorlar; inandıklan, intikamın tatlı sarhoşluğu (- ‘baldan daha tatlı’ mı demişti Homer?) ve intikamı ummuyorlar, Tanrı’nın, adil Tanrı’nın, Tanrısızlar üzerindeki zaferini umuyorlar. Dün yada onlara sevgi olarak kalan, nefret dolu kardeşleri değil, sev gi dolu kardeşleri. Bunlar için dünyadaki tüm iyi ve adil olanlar diyorlar.’

Dünyanın tüm sorunları için onlara teselli verene ne diyorlar bekledilderi gelecekteki mutluluğun aldatıcı görünümüne..

‘Nasıl? Doğru mu işittim? Ona ‘Kıyamet Günü’, krallığın, Tann’nın krallığının dönüşü diyorlar- ama bu zaman süresince, ‘inanç’, ‘sevgi’ ve ‘Umitle’ yaşıyorlar.’

Yeter! Yeter!

 

15.

 

Neye karşı olan inanç? Ne için sevgi? Neye bağlanan umut? Bu zayıflar- günün birinde onlar da güçlü olmak isteyecekler. Onların krallığının da bir gün geleceği kuşkusuz- söylendiği biçimiyle, bunun adı ‘Tanrı’nın krallığı’:her şey için çok sabırlı- lar! Yine de bu krallığı görebilme için çok uzun süre, ölümün ötesinde yaşamak gerekli- evet dünyadaki inançlı, sevgi dolu ve umutlu yaşamın karşılığının alınabilmesi için, ebedi yaşam ge rekiyor.. Neyin karşılığı? Nasıl olacak? Bana göre, Dante, deh şet verici ustalığıyla cehennemin kapısına ‘Ben de ebedi sevgiy le yaratıldım’ diye yazarken kaba bir hata yapmış. Her halükarda şu yazı Hıristiyan cennetinin kapısına ve ebedi saadetine daha çok yaraşırdı:- ‘Ben de ebedi nefretle yaratıldım. ‘- Tabii ki, bir gerçek yalan kapısının üzerine konabilirse! Çünkü öyle bir cennetin saadeti ne olabilir? Belki acele bir tahmin yapabiliriz; belki de en iyisi, bunu, hiç de küçümsenmeyecek birisi olan büyük öğretmen ve Aziz Aquinaslı Thomas’dan dinleyebiliriz. Nazik bir koyun gibi ‘Beati in regno celesti videbunt paenas damnatorum, ut beatido illis magis complaceat ,20 diyor. Veya daha güçlü bir tonda işitmek istiyorsak, Kilisenin muzaffer ba basının ağzından çıkan ve müritlerini halk gösterilerinin coşkunluğuna karşı uyaran bir söz duyabiliriz- Ama neden? İnanç bize çok daha fazlasını sunar- diyor, de Spectat, bölüm 29 ve ötesi- ve bu daha güçlüdür. Kurtuluşa, önümüzde duran değişik tür neşelere, şükredelim. Atletler yerine şehitlerimiz var; kan arzuluyoruz, peki İsa’nın kanını elde ettik- ama onun dönüş, zafer gününde bizi ne bekliyor? Ve sonra hoş düşüne devam ediyor:

‘at enim supersunt alia spectacula, ille ultimus et perpetuus judi cii ille nationibus insperatus, ille derisus, cum tanta saeculi ve (yani, ebedi aşk da beni yarattı.)

(Kutsanmış olanlar, göklerin krallığında lanetlenmiş olanlann cezalandı rıldığına şahit olurlar ve böylece kutsanmış olmalarmdan daha da çok kıvanç duyarlar.

 

lustas et tot ejus nativitates uno igne haurientur. Quce tune spec taculi latitudo! Quid admirer! quid rideam! Ubi gaudeam! Ubi exultem, specctans tot et tantos reges, qui in caelum recepti nun tiabantur, cum ipso Jove et ipsis suis testibus in imis tenebris congemescentes! Item praesides (geçici yöneticiler) ‘persecuto res dominici nominis saevioribus quam ipsi fiammis saevierunt insultantibus contra Christianos liques-centes ! Quos praeterea sapientes illos philosophos coram discipulis suis una conflag rantibus erubescentes, quibus nihil ad deum pertinere suadebant quibus animas aut nullas out non in pristina corpora redituras af fırmabant!’ Etiam poetas non ad Rhadamanti nee ad Minois, sed ad inopianti Christi tribunal paipitantes! Tune magis tragaedi audiendi, magis scilicet vocales’ (daha yüksek bir tonda ve şid detli çığlıklarla) ‘in sua propria calamitate; tune histriones cog noscendi, solutiores multo per ignem; tune spectandus auriga in fiammed rota totus rubens, tune xystici contemplandi non in gymnasiis, sed in igne jaculati, nisi quod ne tune quidem illos velim vivos, ut qui malim ad eos potius conspectum insatiabi lem conferre, qui in dominum saevierunt. Hie est illes, dicam fabri aut quaesturiae fılus’ (bundan sonra ve özellikle Tal mud’daki İsa’nın annesinin betimlemesinde gösterildiği gibi. Böylece Tertullian Yahudilerden bahsediyor) ‘sabbati destruc tor Samaı-ites et doemonium habens. Hie est quem a Juda rede mistis, hie est ille arundine et colaphis diverberatus, sputamen tis de decoratus, felle et aceto potatus. Hie est, quern dam dis centes subripuerunt, ut resurrexisse dicatur yel hortulanus detra xit, ne lactucae suae frequentia commeantium laederentur. Ut ta ha spectes, ut talibus exultes, quis tibi praetor aut consul aut sa cerdos de sua liberalitate praestabit? Et tamen haec jam habe mus quodammodo per fidem spiritu imaginante reprciesentata. Ceterum quahia ilia sunt, quae nec oculus vidit nec auris audivit nec in cor hominis ascenderunt?’ (1 Cor. ii. 9.) ‘Credo circo et utraque cavea’ (birinci ve dördüncü sıra veya başkalanna göre,komik ve trajik sahne) ‘etomni studio grotioro.’ Per fidem 22 Böyle yazıyor.

16

 

Bir sonuca varalım. İki zıt değer olan ‘iyi ve iyi olmayan’ ‘iyi ve kötü’ dünyada binlerce yıllık müthiş bir mücadeleye giriştiler ve ikincisi uzun süredir kesinlikle daha üstün. Bu müca delenin sonuca ulaşmadığı yerler hala var. Bu arada savaşın giderek daha yüksek seviyelere ulaştığı, yoğunlaştığı ve daha psi kolojik bir hal aldığı söylenebilir. Böylece, bu günlerde yüksek doğayı, daha psikolojik olan doğayı, iç çelişki duygusundan daha iyi belirleyebilecek kesin bir işaret ve bu iki zıt için savaş alanı olabilecek daha iyi bir yer yok. Yazılı ve tarih boyunca bu güne dek inandıncı olan bu savaşın sembolünün adı: ‘Yahudiler karşısında Roma, Roma karşısında Yahudiler.’ Bugüne dek bu savaştan, bu sorunun sorulmasından, bu ölümcül düşmanlıktan daha büyük bir olay olmadı. Roma, Yahudilerde doğal olmaya- nın sanki bedene girdiğini gördü, sanki canavarlıkla tamamen zıttı. Roma’da Yahudiler, tüm insanlık ırkı karşısında nefret duyduklan için mahkum edildiler: insanlık ırkının refah ve geleceğinin, aristokrat değerlerin koşulsuz egemenliğine bağlanması nedeniyle haklı olarak. Bunun karşısında Yahudiler Roma için ne duyumsuyorlardı? Bu, binlerce belirtiden kestirilebilir, ama Yuhanna Vahiy’ini anımsamak yeterli olacaktır. Vicdanın da intikam taşıyan tüm yazılı patlamaların en iğrenç olanı. (Coş kunluk ve esrime içersinde İncil yazarlığı verilen bu müridin nefret kitabı, Sevgi Havarisi adına yazıldığında, Hıristiyan içgü düsünün derin mantığının değeri de göz önüne alınmalı- burada bir parça gerçek gizli- bu amaçla ne kadar edebi kalpazanlık ge rekiyorsa.) Romalılar güçlü ve aristokrattılar. Onlardan daha güçlü ve aristokrat bir ulus yeryüzünde olmadı ve düşlenemedi. Onların kalıntılan, yazılı belgeleri insanı hayran bırakıyor, yeter ki yazıda yazılanlar anlaşılabilsin. Aksine, Yahudiler iyi bir resentment papazlar topluluğuydu ve halkçı bir ahlak dehasına sa hiptiler: neyin birinci sınıf, neyin beşinci sınıf olduğunu anlamak için, Çinliler veya Almanlar gibi benzer özelliklere sahip uluslarla Yahudileri karşılaştınn.

Geçici zafer kimin, Romalıların mı, Yahudilerin mi? Ama kuşku yok; bugünlerde Roma’da, sanki tüm yüksek değerlerin özüymüş gibi kimlerin önünde eğildiğimizi düşünün- yalnızca Roma’da değil, ama neredeyse dünyanın yarısında, insanların evcilleştirildiği veya evcilleştirilmek üzere olduğu her yerde- bildiğimiz kadanyla, üç Yahudi erkeği ve bir Yahudi kadını (Nasıralı İsa, balıkçı Petrus, halı dokuyucu Paulus ve daha önce bahsi geçen İsa’nın anası Meryem); bu çok dikkat çekici: Roma kesinlilde yenilmiş. Her halükarda Rönesans’la birlikte, klasik idealin, aristokrat değerlerin netameli ve parlak yeniden doğu- mu gerçekleşmiş. Roma, yeni uyanan birisi gibi, üzerinde kurulmuş olan bu yeni Yahudi Roma’nın, Yahudileştirilmiş Kilise görünttistinün yükü altında silkinmeye çalışmış. Ama Yahudi hemen zafer kazanmış. Temelde halkçı olan, Reform adlı (İngi liz ve Alman) intikam hareketine ve ona bağlı olarak Kilisenin yeniden yapılandırılmasına şükürler olsun! – yeniden yapılandırılma klasik Roma’nın ölüm suskunluğuydu. Yahudiler, Fransız ihtilaliyle, bir kez daha klasik ideal üzerinde zafer kazandılar ve bu daha kritik ve derin bir anlamda oldu: Avrupa’daki son poli tik aristokrasi, 17. 18. yüzyıl Fransızları, km dolu bir halkın iç güdüleri altında param parça oldu- dünya bundan daha büyük bir kutlama, şamatalı bir heyecan duymamıştı: aslında, bütün bunların ortasında en garip ve beklenmedik bir görüngü gerçekleşti. Eski ideal, insanların gözleri ve vicdanlan önünden tüm yaşamı ve duyulmamış ihtişamıyla geçti ve bir kez daha hınç duygusunun, eskiyen, çoğunluğun ayrıcalığı sloganı karşısında, insanın, alçak, kepaze, eşit olma, kötüye, karanlığa ulaşma istemine karşı, korkunç ve çekici olan azınlığın ayncalığı sloganıy la, daha güçlü, sade ve daha az ısrarlı bir sesle yükseldi! Sanki diğer yolların yol göstericisi gibi, tüm zamanların en yalnız ve geç doğan insanı olan Napolyon ortaya çıktı ve onunla birlikte böyle bir soylu ideal bedene girmiş oldu- Napolyon insan üstü olanla canavarın bir birleşimi.

 

17.

 

Böylece her şey bitti mi? İdeallerin, tüm antitezlerinin en büyüğü böylece bir ad acta mı oldu? Ya da yalnızca ileriye mi ötelendi, uzunca bir zaman için mi ötelendi? Çok dikkatli bir hazırlık sonrasmda, günün birinde, eski ateş, yeniden ve daha ürkütücü olarak yeniden canlanacak mı? Dahası! Onu, bütün gü cümüzle istemeyelim mi?- Tüm benliğimizle arzulamayalım mı? Tüm benliğimizle talep etmeyelim mi? Bu noktada, benim okurlanm gibi düşünmeye, daha derin düşünmeye başlayan kişi çabuk bir sonuca varmakta zorluk çekecektir.- Bir sonuca ulaş                      mak için yeterli dayanağım var, yeter ki, son kitabım İyinin ve Kötünün Otesinde’nin başındaki sioganımda ne demek istediğimin açıkça anlaşılabilmesi için yeterince zaman geçsin her halükarda bu İyinin ve Kötünün Ötesinde bulunanla aynı değil.

 

NOT

 

Bu çalışma ile, bugüne dek bazı meslektaşlanmla, bazen paylaştığım bir arzumu açık ve resmi bir biçimde ifade etme olanağından yararlandım. Yani, felsefenin bir bölümü, bir seri ödüllü eserlerle, ahlak tarihi çalışmalannı daha da geliştirmek için başarıya ulaşabilecektir- belki de bu kitap böyle bir yön için zorlayıcı bir dürtü olur. Bu tür bir çalışma olasılığı ile ilgili olarak, şu sorunun sorulması gerekiyor. Bu soru, profesyonel felse feciler kadar, dil bilimcileri ve tarihçileri de ilgilendiriyor.

‘Ahlak idealleri gelişimi tarihine, dil bilimi ve özellikle etimoloji nasıl katkıda bulunabilir?’

Öte yandan, tabii ki, fizyolog ve doktorların da bu problem- le ilgilenmeye teşvik edilmeleri gerekir (bugüne kadar gelen de ğerlerin değerlendirilmesi): bu bağlamda, profesyonel felsefecilere konuşmacı ve aracı görevi verilebilir. Bu, tabii ki felsefe, fizyoloji ve tıp arasındaki ilişkiye yeni bir biçim verme konu sunda başarıya ulaşmalarından sonra yapılmalıdır. Başlangıçta soğuk ve kuşku dolu olan bu ilişki, dostça, karşılıklı yarar sağlayan bir hal almalıdır. Aslında, tüm değerler tablosu, tarih ve etimoloji tarafindan bilinen tüm ‘yapmalısın’ söylemeleri, temelde, psikolojik değil fızyolojik açıklama ve yorumlamalara bağlı olmalıdırlar. Her ikisi de tıptan gelecek eleştirilere aynı derecede gerek duyar. ‘Bu veya şu değerler ve ahlak tablosu nedir?’ sorusu çeşitli açılardan sorulacaktır. Örneğin, ‘ne için değerli?’ sorusu, şimdiye kadar yeterince uygun bir biçimde araştırılmadı. Orneğin, bir ırkın sürekliliği için olası en büyük güçler açısından değer taşıyan bir şey (veya belirli bir iklime uyum yeteneğinin arttırılması veya daha çok sayının korunma sı), daha güçlü türlerin gelişmesiyle ilgili olanla aynı değildir. Değerleri ölçerken, çoğunluk için iyi, olanla azınlık için iyi olan                                       birbirine zıt çıkarlar: İlk bakış açısmın özde güçlü kılınmasını, naif İngiliz biyologlarına bırakıyoruz. Şimdi bütün bilimler, felsefecinin gelecekteki görevi için yolunu hazırlamalıdırlar. Bu görev, değer problemini çözmek ve değerlerin aşama sırasını düzenlemektir.

 

   Suç, Kötü Vicdan ve Benzerleri

 

                           İKİNCİ ÇALIŞMA

SUÇ, ‘KÖTÜ VİCDAN’ VE BENZERLERİ

 

1.

 

Söz verebilen bir hayvan yetiştirmek- doğanın kendisi için koyduğu, insan karşısındaki görevinin çelişkisi değil mi? Bu insanın kendi problemi değil mi? Bu problemin büyük ölçüde çözülmüş olması, karşı gücü, unutkanlığı, tamamen anlamış birisi için şaşırtıcı olabilir. Unutkanlık, yüzeysel inanışta olduğu gibi yalnızca bir vis inertiae’ değildir, daha çok engelleyici bir güçtür. Etkendir ve tam anlamıyla olumludur- yaşadığımız, deneylediğimiz içselleştirdiğimiz gerçek için sorumlu olan güçtür, bunlar sindirilirken, ‘bedene katma’ biçimindeki fiziksel bes lenmenin sürdürüldüğü çok yönlü süreçten daha fazla bilince girmez (buna ruha katma denilebilir.) Bilincin kapı ve pencerelerini geçici olarak kapatmak, birlikte veya çatışarak çalışan hizmet organlarımızın bilinçaltı çatışma ve gürültülerinden uzaklaşmak, bilinç için biraz sessizlik ve tabular rasa sağlamak, böylece yeniye yer açmak ve her şeyin üzerinde tüm soylu işlevler ve görevler, yönetim, sezgi, kararlılık için yer açmak (çünkü organizmamız bir oligarşidir)- söylediğim gibi, nöbetçi görevi olan ve ruhsal yapıyı, yatışmayı, görgü kurallannı düzene sokan etkin unutkanlığın yararı budur; ve bu nedenle, unutkanlık olmadan, mutluluk, memnuniyet, ümit, gurur ve gerçek bir şimdi ki zamanın olamayacağını anlanz. İçindeki bu önleyici aracı za rar gören ve bozulan insan, hazımsız bir insana benzer ve bu bir karşılaştırmadan fazlasıdır- hiçbir şeyden ‘kurtulamaz.’ Ama, unutkanliğa gereksinim duyan bu hayvanda unutkanlık bir gücüve sağlam bir bünyeyi temsil eder ve bazı durumlarda kendisini kontrol edebilmek amacıyla kendisi için bir karşı koyma gücü, bir bellek düzenler- bu durumlarda, yani sözler verildiğinde-; böylece, bu, bir zamanlar oluşan kararlılıktan kurtulmak için yalnızca edilgen bir yetersizlik, bir zamanlar verilen ve dışarı atılamayan bir söz nedeniyle oluşan bir hazımsızlık değil, kur tulmak için etken bir ret etmedir, bir zamanlar istenileni sürdür mek ve bunun için duyulan arzudur, istemin gerçek belleğidir. Böylece asıl ‘İstiyorum’ ve ‘Yapacağım’ arasında yer alır ve is temin gerçek boşalımı, eylemi için yeni bir garip görüngüler dünyasını, koşulları, gerçek iradeleri araya yerleştirirken, uzun istem zinciri dışına çıkmay Ama bütün bunun altında yatan hipotez nedir? Bu yolla geleceği düzenlemek için insan, ilk ön ce gerekli ve rastlantısal görüngünün farkını iyice anlamalıdır, nedensel düşünmeyi, uzağı şimdiki zamanda görmeyi ve bunu beklemeyi, sonu ve sona ulaşma araçlarını belirlemeyi kesinlik le öğrenmelidir; her şeyin üzerinde, hesaplama gücü olmalıdır- insan ilk önce kendisi ve kendisini algılaması açısından bile he saplanabilir, disiplinli ve zorunlu olmalıdır. Yani, bir söz vermeye hazırlanan birisi gibi, kendisine bir gelecek garantilemelidir.

 

2.

 

Bu, sorumluluğun kökeninin uzun tarihidir. Sözler verebile cek bir hayvan yetiştirmek, artık anladığımız gibi, koşulu ve öncülü olarak bir dereceye kadar insanı, gereksinimli, tek düze, benzerleri gibi, düzenli ve son olarak hesaplanabilir kılmayı içe rir. ‘Töre ahlakı’ olarak adlandırdığım yoğun çalışma (Tan Kızıl lığı, böl. 9,14,16), insan ırkının en geniş süresinde insanın kendi üzerinde yaptığı çalışma, tüm tarih öncesi çalışması, anlamını ve olumlamasını (tüm içsel katılığına, despotluğuna, aptallığına ve enayiliğine rağmen) burada bulur: gelenek ahlakının ve sosyal deli gömleğinin yardımıyla, insan, gerçekten de hesaplanabilir olmuştur. Ama eğer kendimizi bu müthiş sürecin sonuna, ağacın meyvelerinin sonunda olgunlaştığı, toplum ve ahlakın yalnızca araç olanı açığa çıkarttığı yere yerleştirirsek, o zaman ağaçtaki en olgun meyve olarak, yalnızca kendisini temsil eden, gelenek ah lakına fazla bağlı olmayan, otonom, ‘ahlak üstü’ (çünkü otonom ve ahlak birbirlerini dışlayan terimlerdir) özerk bireyi buluruz, kısaca, kişisel, uzun ve bağımsız bir isteme sahip olan insanı, söz verme yeteneği bulunan insanı- ve onda gururlu bir bilinci (her kasta titreyen), en sonunda elde edilip onda yaşama geçeni, güç ve özgürlüğün gerçek bilincini, genel olarak insan mükemmelli ği duygusunu buluruz. Ve bu özgürlüğe doğru gelişen, söz ver me yeteneği olan bu insan, bu özgür istemin efendisi, bu egemen kişi- o, verilen sözlerle kendini bağlama yeteneği olmayan her şey üzerinde üstün olduğunu veya ne kadar çok güven, korku ve saygı uyandırdığını nasıl olur da bilmez- üçünü de ‘hak etmektedir’- kendi üzerindeki bu ustalığıyla, koşullar, doğa, daha az istem sahibi olan diğer yaratıklar ve daha az güvenilir karakterler karşısında da ustaca davranabileceğini nasıl göremez. Uzun süreli ve güçlü istem sahibi olan ‘özgür’ insan, bu sahiplikte, değer standardını bulur: kendisi içersinden diğerlerine bakarak, onurlandırır veya küçümser. Kaçınılmaz olarak eşitlerini de güçlü ve güvenilir olarak onurlandınr (sözlerine bağlı kalabilenleri),- yani bağımsız bir kişi gibi, güçlükle, bazen ve ağırdan alarak söz ve rebilen, güvenini esirgeyen ama güven duyduğunda onurlandı ran, kendisini çok iyi tanıdığı için, zor durumlarda, hatta ‘yazgı karşında’ bile sözü tutabileceğine güvenilen herkesi,- böylece aynı biçimde, söz verip de buna hakkı olmayanlara, zayıf ve güvenilir olmayanlara karşı tekmesini, söz verdiği anda bile tutma yanlara karşı da sopasını hazır tutmalıdır. Sorumluluktan gelen üstün ayrıcalığın gururlu bilgisiyle, bu her zaman elde edileme yen özgürlüğün, kendisi ve yazgısı üzerindeki gücünün bilincine vararak, en derin biçimde içine döner ve bir içgüdü, yöneten bir içgüdü olur- eğer tanımlamak gerekiyorsa, bunu, bu yöneten iç güdüyü nasıl adlandırmalı? Ama buna kuşku yok- özgür insan bunu vicdan diye adlandınr.

 

3.

 

Onun bilinci?- Kişi, burada, yüksek ve yadırgatıcı olan ‘vicdan’ fikrinin arkasında uzun bir tarih ve gelişim süreci olduğunu hemen anlar. Yeterli bir gururla, kişinin kendisini olumlaya bilmesi ve aynı zamanda kendisi için evet diyebilmesi yeteneği yani, söylenildiği gibi, olgun bir meyve ama aynı zamanda ge cikmiş bir meyve.- Bu meyve ağaçta, acı ve ekşi tadıyla ne ka dar kalmalıydı! Ve hatta daha uzun bir süre için, böyle bir mey veyi elde edebileceğimizin bir işareti bile yok- bunun için söz vermeyi kimse üstlenmiyor, halbuki ağaç üzerindeki her şey bu nun için hazır ve gelişiyor. ‘Hayvan-insan için nasıl bir bellek gerekli? Bu bir anlık, yarı anlaşılır, biraz aptalca bir yanlış anlayış, sürekli var olacak olan içsel unutkanlığın sürekli varola bilmesi için böyle derin bir etki nasıl elde edilebilir?’ Bu tarih öncesi problemin tam anlamıyla yumuşak yanıtlarla ve yumuşak araçlarla çözülemeyeceği bellidir. Belki de insanlığın ilk çağlarında bu mnemo sisteminden (ÇN: anımsatma sistemi) daha kötü bir şey yoktu. ‘Bellekte kalması gereken şey yanmalıdır:

bellekte, yalnızca sürekli acı veren kalır.’ Bu, dünyadaki en es ki bir psikolojik yaklaşımdır (ne yazık ki çok uzun süren). İn san yaşamında ve dünya ülkelerinde nerede ciddiyet, ağırbaşlılık, gizemli ve kasvetli renkler varsa, bir zamanlar tüm sözle rin, vaatlerin ve zorunlulukların beraberce oluşturduğu bir tür evrensel korku da vardır. Geçmiş, bütün uzunluğu, derinliği ve zorluğuyla bize soluğunu yolluyor ve ‘ciddi’ olduğumuzda içimizden yeniden kaynıyor. İnsan belleğin önemli olduğunu düşü nünce, bunu, katı, işkence ve fedakarlık olmadan elde edemez; en korkunç işkeııce ve cezalar (bunlann arasında ilk doğanın kurban edilmesi de var), en iğrenç biçimde sakat bırakmalar (ör neğin iğdiş etmek), tüm dinsel tarikatların en zalimce törenleri (zaten tüm dini tarikatlar temelde zulüm sistemleridir)- bütün bunlar en gelişkin mnemo sisteminde acıyı bulan içgüdüden kaynaklanırlar. Bir anlamda çilecilik de buna yorulabilir: bu, ‘sabit fikirler’ yoluyla tüm sinir ve bilgi sisteminin hipnotize edilmesi sonunda bazı fikirler yok edilemez olurlar, her yerde hazır ve sabit kılmırlar- ve bu çileci yöntemlerle yaşam biçimlerı, bu fıkırlerın unutulamaz kılınabılmesı ıçın, onların dıger fikirlerden özgürleştirilmelerini sağlar. Bu adetler ne kadar ürkütücü işaretler içeriyorlarsa, insanın belleği de o kadar kötüdür;                                                                                 ceza yasalarının katılığı, unutkanlığı yenmek, geçici heyecan ve arzulann kölelerine toplum yaşamının bazı ilkel zorunlulukları nı zamanın gerçekleri biçiminde ve baskıyla kabul ettirmek için ne çok çaba gerektiği konusunu anlamamızı sağlar. Biz Almanlar, kendimizi, kesinlikle, zalim ve kötü kaipli bir ulus olarak kabul etmeyiz, hatta özellikle hoppa, gününü gün eden kişiler olarak hiç kabul etmeyiz. Ama dünya üzerinde bir ‘düşünürler ulusu’ yaratabilmek için ne gibi zorluklarla baş edilmesi gerek tiğini anlayabilmek için eski ceza düzenine bakmak yeter. (Ya ni: Bugün, en büyük güven, ciddiyet, beğeni ve olumluluk gös teren Avrupa ulusu, bu niteliklerinden aldığı güçle her tür Avru palı Mandarin yetiştirme hakkını elinde tutmaktadır.) Bu Almanlar, kendilerine bellek yaratabilmek, köklü köylü içgüdüle rine hükmedebilmek ve bu içgüdülerin hamlığıyla baş edebilmek için kötü araçlar kullanırlar: eski Alman cezalannı düşünün, örneğin taşlamak (değirmen taşlarının suçluların kafalarına atıldığı öyküler var), tekerleğe bağlayarak öldürmek (ceza ala nında Alman dehasının en özgün buluş ve yaratıcılığı), dart fırlatmak, parçalamak, atlara çiğnetmek, (‘dört parçaya ayırmak’) suçluyu şarap veya yağda pişirmek, (14. ve 15. yüzyıllarda hala geçerliydi), çok popüler olanı derisini yüzmek, (‘parçalara ayır mak’), göğsünü açıp etlerini doğramak. Yakıcı güneş ve sinekler altında suçlunun bala bulandığını düşünün. Bu imgelerin ve olayların yardımıyla, toplumda bulunmaktan yararlanabilmek için insan, verdiği sözlerle ilgili olarak, sonunda belleğinde beş altı ‘yapmayacağım’ tümcesini yerleştirdi- böyle bir bellek yar dımıyla da sonunda ‘us’a kavuştu! Yazık! Us, ciddiyet, duyguları yönetmçk biçiminde ve derin düşünce diye adlandırılan bü tün bu kasvetli ve kederli şeyler, insanlığın bütün bu ayrıcalıkları ve debdebesi: bedeli ne kadar pahalı! Tüm ‘iyi şeylerin’ temelinde ne çok kan ve zulüm var!

 

4.

 

Nasıl olmuş da diğer iç karartan şeyler, suç bilinci, tüm ‘kötü vicdan’ dünya yüzüne gelmiş? Ve bu noktada ahlak soy kü tükçülerine dönüyoruz. Şimdi ikinci kez diyorum ki-ya da henüz söylemedim mi?- onlar işe yaramaz. Beş günlük, kısıtlı çağdaş deneyimleriyle, geçmişi bilmeden ve bilmeye niyetli olmadan, dahası tarihsel içgüdü, ikinci bir görüş (bu durumda gerçekten gerekli olan) yoksunluğuyla- ve buna rağmen ahlak tarihine gi riyorlar. Haklı olarak, gerçekten oldukça uzak sonuçlar elde ettikleri düşünülebilir.

Bugünün ahlak soykütükçülerinin, örneğin ana ahlak konularından olan ‘yapmalısın’ önermesinin, ‘borçlu olma’ fikrinden kaynaklandığı konusunda en ufak bir fikirleri var mı? Veya ce zanın bir intikam amacıyla ve özgürlük veya özgür istem hipo tezlerinden bağımsız olarak geliştiğini biliyorlar mı?- Ve bu o dereceye varmış ki, hayvan insanın, ‘isteyerek’, ‘ihmal sonucu’, ‘rastlantısal olarak’ ‘sorumlu’ ve zıtları arasında ilkel ayırımları yapabilmesi ve ceza değerlendirmelerinde kullanabilmesi için hep yüksek bir uygarlık gerekmiş. Şu fikir- ‘Suçlu cezayı hak eder, çünkü başka türlü davranabilirdi’, bugünlerde çok ucuz, açık, doğal ve kaçınılmaz ve adalet duygusunun dünyada orta ya nasıl çıktığı konusunda yol gösterici olmasına ve bunun in sanlık yargısında geç bir zamanda rafine bir biçim almasına rağ men, bu fikri dünyanın başlangıcına kadar götürmek, ilkel psikoloji ilkelerini beceriksizce saptırmaktır. İnsanlık tarihinin uzunca bir kesitinde, ceza, hiçbir zaman suçlunun konuyla ilgili sorumluluğu üzerine ve bunun sonucunda da suç cezalandırılmalıdır hipotezi üzerine kurulmadı- tam aksine, bugünlerde ebe veynler çocuklarını neden cezalandırıyorlarsa, o günlerde ceza aynı nedenle uygulanıyordu. Sıkıntıya düşmenin verdiği bir kız gınlıkla ve bu sıkıntıya neden olan kişiye yönelik kızgın bir tep kiyle hareket ediyorlardı.- Ama bu kızgınlığın sınırlandırılması ve her zarara uygun ücret ödetilmesi, suçluya acı yerse de cezanın çektirilmesi fikrine dönüştü. Çok eski, derinlerde kökü olan ve belki de şimdiye kadar kazınamayan bu düşünce, acının, za rann bedeli olduğu düşüncesi gücünü nereden alıyor? Kökenin den bahsettim. Borçlu ve alacaklı arasındaki sözleşme ilişkisi, yasal haklann varlığı kadar eskidir ve bize alım, satım, iflas, de ğişim ve ticaretin temel formlannı gösterir.

 

5

 

Bu anlaşma ilişkisinin farkına vanlmasıyla, tabii ki, (daha önceki gözlemlerimizden de bekleneceği gibi), bunu yapan ve izin veren ilkel topluma karşı çok fazla bir kuşku ve muhalefet ortaya çıkacaktır. Bu toplumda sözler verilecektir, bu toplumda amaç söz verene bir bellek sağlamaktır, böylece bu toplumda güçlükler, zalimlikler ve acı olmasını bekleyebiliriz: borçlu olanın ödeme sözünün garantiye alınması, ciddiyetinin ve kutsallığının sağlanması, vicdanında bir görevin, ödemeyle ilgili önemli bir görevin sağlamlaştınlması için, borçlu, alacaklıyla sözleş me yapar ve borcunu ödemezse sahip olduğu başka bir şeyi borcu karşılığında ödeyeceğini taahhüt eder. Örneğin yaşamı, kansı, özgürlüğü, bedeni (hatta bazı dinsel koşullarda, ruhsal kurtu luşu, ruhunun rahata kavuşması, mezardaki huzuru; böylece Mı sır’da borçlunun cesedi mezarında bile huzur bulamaz- tabii ki Mısırlı bakış açısıyla bu huzurun çok önemi vardı). Ama özel likle, alacaklı, borçlunun bedenine her türlü acı verip, işkence yapabilirdi- örneğin, borca uygun bir miktarda bir parça kesmek gibi. Bu bakış açısıyla, eski zamanlarda, bedenin eklentileri ve bölümleri için aynntılara giren kesin ve korkunç değerlendirme ler yapılırdı. Romanın on iki levha yasasıyla birlikte, bu durum larda alacaklının ne kadar keseceği konusunda kayıt vardı ve ‘si plus minusve secuerunt, ne fraude esto’ cümlesiyle açıkladığı zaman, bunu bile bir ilerleme, daha özgür ve cömert, daha Ro malı bir yasa anlayışı olarak kabul ediyorum. Bu eşitleme süre cinin tüm mantığını açık hale getirelim; bu, yeterince gariptir. Bu eşitlik: zararı doğrudan garantilemek yerine (yani, para, top rak ve mülkiyet yerine), borç verene bir tür tatmin duyumsaması sağlanır- sorunsuz biçimde hıncını alabilmenin, gücünü güçsüz üzerinde kullanmanın tatmini, ‘de faire le mal pour le plaisir de la faire’ mutluluğu ve şiddetten alınan zevk: bu mutluluk borç verenin sosyal seviyesinin düşüklüğüne uygun olarak artar ve tatlı bir lokma gibi yutulur, hatta daha üst sınıfın tadı alınır.

 

Borçlunun cezalandırılması sayesinde, borç veren efendilerinin haklarına katılmış olur. Bir yaratığı küçümseyerek, ona kötü davranarak- kendisinden aşağıda olduğu için- veya cezanın yaptınmınm ve yönetiminin yetkili güçlere verilmesi durumun da, her halükarda hor görüldüğünü ve kötü muamele altında kaldığım izleyerek, o da en azından bir kez sonunda o ahlakça yükselmenin bilincini tadar. Böylece, ödeme bir zulüm talebi ve bundan kaynaklanan bir haktır.

 

6.

 

‘Suç’, ‘vicdan’, ‘görev’ ‘görevin kutsallığı’ fıkirlerinin oluşturduğu ahlak dünyası, bu yasal yükümlülükten kaynaklanmaktadır- dünyadaki tüm büyük şeylerin ortaya çıkışı gibi, onların başlangıcı da iyice ve uzun süre kana bulanmıştır. Bu dünyanm kan ve işkenceden tat alma duyusunu hiç kaybetmediğini de ek leyelim (Yaşlı Kant da bile: zorunlu kategoriler zalimlik kokar). ‘Suç’ ve ‘acı’ çekme fikirlerinin, netameli ve belki de şimdiki aynlmaz beraberliği bu ortamda oluştu. ‘Borcun bedeli neden acı çekmek olsun’ sorusunu tekrar sorarsak: çünkü acı çektirmek, en üst dereceli mutluluğu sağlar, çünkü zarar gören taraf, kaybı karşısında (buna kızgınlığı da dahildir) muazzam bir zevk alma hakkını elde eder: acı çektirmek- gerçek bir festival, daha önce de söylediğim gibi, borç verenin sosyal sınıfı ve düzende- ki yerine ters düştükçe daha çok değer verilen bir şeydir. Bu gözlemler tamamen varsayımlara dayanıyor; çünkü görevin zorluğunun dışında, böyle derinliklere inmek de kolay değil: ‘inti kam’ kavramını bağlayıcı bir bağ olarak beceriksizce işe sokmak, görünümü berraklaştırmak yerine, gizleyip bozuyor (inti kam tekrar benzer bir probleme doğru yöneliyor- ‘Acı çektirmek nasıl bir tatmine dönüşür’?) Bana göre, zarafetten tiksinme ve evcilleşen uysal hayvanın iki yüzlülüğü (yani, çağdaş insanın; yani bizim), zalimliğin eski insanlarda sevinç ve mutluluk yarat tığının, tüm zevklerinin bir parçası olduğunun farkına varılması ve bunun karşısında zalimlik gereksinimini, ‘çıkar gözetmeyen bir kötülük’ (veya Spinoza’nın ifadesiyle sympathia malevolens)’ ilkesiyle naif ve masum bir biçimde, insanım normal özellikleri olarak ortaya koyabilmesi- bunun sonucunda, vicda nın rahatça evet demesi. Belki de daha derinden izleyen birisinin, insanlığın bu en eski neşe ve zevkini fark edebilmesi için, daha fazla şansı olacaktır: İyinin ve Kötünün ötesi adlı kitapta, Böl. 188 (hatta daha önce Tan Kızıllığı, 18., 77., 1 13.bölümler- de), zalimliğin sürekli olarak ruhsallaştınlması ve ‘kutsallaştı nlmasına’ işaret etmiştim. Bu, tüm üst uygarlıklann tarihinde yer alır (hatta geniş anlamda bu uygarhklan oluşturur). Her ha lükarda, kraliyet düğünlerini ve ulusal festivalleri, genelde idamlar, işkenceler ve belki de auto-de-fe olmadan algılamadı ğımız zamanlar çok eski değil. Veya benzer biçimde aristokrat evlerindeki işlerin, kötülük ve acımasız şakaların üzerinde uy gulandığı birisi olmadan yapılmadığım da anımsadığımız za manlar çok uzak değil. (Okuyucu, Düşesin sarayındaki Don Kişot’u anımsayacaktır: Bugün Don Kişot’u okurken dilimizde acı bir tat var, sıkıntılı, yazanna ve çağdaşlarına, yabancı ve anlaşıl maz olan bir duyguyla okuyoruz- onlar kitabı, en içten bir biçimde dünyanın en eğlenceli kitabı olarak okudular ve gülmekten neredeyse katıldılar.) Acı çeken birisinin görüntüsü insana iyi gelir, acı çektirmek daha da iyi gelir- Bu çetin bir tanımlama, ama yine de temel bir tanımlama. Eski, güçlü ve ‘insanca pek insanca’ bir tanımlama; belki maymunlar da altına imza atabilir:çünkü bu garip zalimlikleri icat etmekte insanlardan önce geldi ler ve sanki onların başlangıcını oynadılar. Zalimlik olmadan festival olmaz: insanlığın en eski ve uzun tarihi bunu öğretir böylece ceza da oldukça şenliklidir.

 

7.

 

Bu düşüncelerle vakit geçirirken, parantez içinde söylemek isterim ki, karamsarlarımızın ahenksiz ve gıcırtılı değirmenleri ne su vermek için yardım etmeye temelde karşıyım; tam aksine, insanlar henüz zalimlikten utanmadıklannda, bugünkü kötümserlerle birlikte olduğu haliyle karşılaştırılınca yaşamın daha parlak olduğunu özellilde göstereceğim. İnsanın üzerindeki gök yüzünün kararması her zaman insanın insandan utanç duyması na paralel gitmiştir. Yorgun ve kötümser bakış açısı, yaşam bilmecesine karşı duyulan güvensizlik, yaşama karşı duyumsanan iğrenmenin buzlu olumsuzlaması, bütün bunlar insan ırkının en kötü çağının işaretleri değildir: daha çok, bataklık çiçekleri olarak, ait oldukları bataklık ortaya çıktığında gün ışığına kavuştu lar- yani, tüm içgüdülerin hastalıklı biçimde inceltilmesi, ahlaklaştırma ve ‘hayvan adamın’ sonunda tüm içgüdülerinden utanmayı öğrenmesiyle demek istiyorum. Melek olma yolunda (bu bağlamda daha ağır bir söz kullanmak istemiyorum), insan, şu bozuk mideyi, ve tabaka kaplı dili geliştirdi. Bu, yalnızca hayvanın neşe ve masumiyetinden tiksinmesine neden olmadı, ama kendisinden de tiksindi:- böylece bazen kendi önünde burnunun tıkadı ve Üçüncü Günahsız Papa gibi, korkularının kara listesini yaptı (‘pis bir nesil, ana rahminde iğrenç bir beslenme, insanın kötü bir maddeden gelişmesi, berbat bir koku, tükürük salgısı, dışkı ve sidik’). Bugünlerde, acı, varolan karşısında, en sinsi kuşku olarak hep bir ilk say olarak koşulduğunda, insanların tam aksi ilkelerle yargıladıkları zamanları anımsanmak iyi olacaktır, çünkü insanlar acı çektirmekten kaçınmak istemiyorlar ve orada en üst düzey sihri, gerçek bir yaşam ayartmasını buluyorlar.

Belki de o günlerde (bu, zayıfları teselli etmek için) acı bu günkü kadar şiddetli duyumsanmıyordu: zencilerle (zencilerin tarih öncesi insanları temsil ettiklerini kabul edersek) ilgilenen doktorlar, en sağlam Avrupalıyı çökertecek olan iç iltihaplardan etkilenmediklerini söylüyorlar Acı, zencileri aynı biçimde etki lemiyor. (on bin veya on milyon daha yüksek kültür düzeyini geçince insan duyarlılığının acı karşısındaki eğrisi ileri derecede ve neredeyse aniden düşüyor ve bilimsel yanıtlar bulmak amacıyla bıçak altına yatırılmış tüm hayvanların acısı, kültürlü ve narin bir kadının geçirdiği bir gecelik acıyla karşılaştırıldı ğında birincisinin hiçbir önemi olmadığı konusunda kuşkum yok.) Belki de zulüm arzusunun, gerçekten de ortadan kalkmaması gerektiğini kabul etmeliyiz: bugün acının bizi çok fazla et kilediği düşünülünce, bu, bir tür yüceltme ve incelik gerekmesi nedeniyle olabilir. Düşsel ve ruhsal düzleme getirilip, öylesine masum adlarla süsleniyor ki en titiz ve eleştirel bir vicdan bile, onların gerçek doğalarından kuşku duyabilir. (Bu isimlerden bi risi de ‘trajik acıma’dır; bir başkası ise: ‘les nostalgies de la cr0- ix’. Insanın acı çekmekten nefret etmesi, acı çekmenin kendi sinden değil, anlamsızlığından kaynaklanır. Yine de böyle bir anlamsızlık ne tüm acı çekmeyi gizemli bir kurtulma mekaniz masina bağlayan Hıristiyanlıkta, ne de acı çekrnenin veya çektirmenin anlamını ancak bir izleyici olarak kavrayabilen naif eski insanın inançlannda yer alır. Gizli, keşfedilmemiş ve şahit olunmamış acı çekmeyi yer yüzünün dışına çıkartabilmek için, Tanrılar ve aracılar sıra düzeni yaratmak kaçınılmazdı. Kısacası, gizli yerlere bile girebilen, karanlıkta görebilen, acılı ve il ginç görüntülerin gözden kaçmasına izin vermeyen varlıklar yaratmak. Bu icatlar sayesinde, yaşam, ticaretinde kullanabileceği stokun bir parçası olan, kendini ve kötüyü olumlama olan tour de forceyi öğrendi. Bugünlerde başka ek araçlar da gerekebilir (örneğin, bir bilmece olarak yaşam, bilgi sorunu olarak yaşam gibi). ‘Tanrı’yı yücelten bir görünümü olan her kötülük olumla nır.’ 0 zaman ilkel duygulann mantığına baş vuralım- ve aslında yalnızca ilkel olanların mı? Tannlar, zalim manzaralann dostları olarak algılandılar- ah, bu ilkel düşünce, bugünün Avrupa uygarlığına kadar nasıl da uzanıyor! Belki bu bağlamda Lut her ve Calvin’e danışılabilir. Her halükarda, Greklerin, Tanrılarına, mutluluklannın yanında zulüm sevinci dışında sunabile cekleri daha tatlı bir şey bilmedikleri kesin. Homer’ in Tanrılan, yukarıdan insan yazgınsa bakarlarken, nasıl bir ruh durumu içer sinde olduklarını düşünüyorsunuz? Truva savaşı ve benzer trajik dehşetlerde temelde hangi nihai sonuç var? Kuşkuya yer yok:

onlar Tanrılar için, festival oyunları olarak düzenlendiler ve şair diğer insanlara göre daha Tanrısal göründüğü müddetçe, şair için de festival bir oyundu. Daha sonra Grek ahlak felsefecile rinin Tanrı’nın gözlerini yukarıdan ahlak mücadelesine, kahramanlığa ve erdemlinin kendisine işkence etmesine bakıyor ola rak algılamalan yalnızca bu ruh haline bağlıydı, başka bir şeye değil. Heraklesci görev duygusu sahnedeydi ve durumun bilin cindeydi. Şahidi olmayan erdem, bu aktörler topluluğu için dti şünülemezdi. Avrupa için ‘özgürlük istemi’nin, iyilik ve kötülükte insanın mutlak kendiliğini ortaya koyuşu, her şeyin üzerin de insandaki, insan erdemindeki Tann düşüncesini olumlamak için oluşturulan, felsefecinin, bu çok cüretkar, uğursuz icadı tüketilemez miydi?

Bu gerçek istem dünyası sahnesinde, gerçekten yeni ve he yecan verici durumlar, planlar, felaketler eksik olmamalıydı. Tamamen belirli yollar izleyen bir dünya, Tanrılar tarafından kolaylıkla kestirilebilirdi ve böylece sıkıntı yaratırdı- Tanrılann arkadaşlan olan felsefecilerin böyle belirlenmiş bir dünyayı, Tanrılarına atfetmemeleri için yeterli bir neden. Eski dönem in sanlan, halka açık tiyatro biçiminde, oyun ve festivaller olma dan düşünülemeyen bir mutluluk olarak, incelikleriyle seyirciye saygı duydular. Ve daha önce de söylendiği gibi, verilen büyük cezada bile, eğlenceli çok şey vardı.

 

8.

 

Kişisel zorunluluk yaratan ‘yapmalısın’ emri kökenini, (araştırmamıza yeniden dönersek), gördüğümüz gibi, en eski ve özgün ilişkiden alıyor, yani satıcı ve alıcı, borç veren ve alan ilişkisinden: burada birey karşısında birey var ve birey kendisini karşısındaki bireye göre ayarlıyor. Ne kadar silik olursa ol sun, bu ilişkinin izi her uygarlıkta vardır. Fiyatlar belirlemek, değerler atamak, benzerleri düşünmek, değiş tokuş yapmak- tüm bunlar insanların ilk düşüncelerini öylesine kapladı ki, bir anlamda düşünmenin kendisini oluşturdu: buradan, insanın en eski zekası gelişti, belki de bu alandan gurur kavramının, diğer hayvanlar üzerinde duyumsadığı üstünlüğün ilk olarak çıktığını izleyebiliriz. Belki de ‘Mensch’ (manas) kelimesi, hala bu gururu ifade ediyor: insan kendisini değerler ölçebilen, değer veren ve ölçebilen, parexcellence değerlendirebilen bir hayvan olarak kabul etti. Bütün psikolojik tamamlayıcılanyla, satış ve alış her türlü toplumsal örgüt ve birlikten daha eski kökene sahiptir: en ilkel kişisel haktan hareketle, değişim, ticaret borç, hak, zorunluluk, tazmin kavramlan ile ilgili olarak tomurcuk lanan bilinç, öncelikle en kaba ve temel toplumsal karmaşalara (benzer karmaşalarla ilişki kurarak), güçle gücü karşılaştırma alışkanlığına ve ölçme ve hesaplamaya dönüştü. Göz şimdi bu açıdan bakıyordu ve eski düşüncenin bu sıkıcı ve sürekli özelliğiyle, harekete geçirmek zor olsa da, yine de başlangıç çizgisi ne göre bir esneklik kazanarak, insan, sonunda büyük genellemeye ulaştı: ‘her şeyin bir bedeli vardır ve ödenmelidir.’ Adaletin en eski ve en naif söylemi; ‘nezaketin’, ‘eşitliğin’, ‘iyi niye tin’, ‘nesnelliğin’ dünyadaki ilk başlangıcı. İlk aşamada, adalet, aynı dili konuşmak anlaşmak amacıyla eşit güce sahip insanlar

arasında gösterilen iyi niyet ve daha güçsüz olanlar karşısında, onlan anlaşmaya zorlama aracıydı.

Antik çağların standardıyla ölçülünce (dahası bu eski çağlar şimdi ve her zaman tekrar edebilir) topluluk bireyleri arasındaki ilişki, borçlu ve alacaklı arasındaki önemli ve kökten ilişkiye benzer. İnsan topluluk halinde yaşar, topluluğun avantajlanndan yararlanır (ne avantajlar! Bugünlerde hafife alıyoruz), korunur, sakınılır, huzur ve güven içersinde yaşar, toplum dışındaki ‘huzursuz’ insanın karşılaşabileceği bazı sorun ve düşmanlıklardan uzak kalır. – Bır Alman Elend ın (elend) ne demek oldugunu bılir- güvenlidir, çünkü bu sorunlar ve düşmanlıklardan uzak kalabilmek için vaatler verip, zorunluluklar yaşar. Durum böyle olmazsa ne olur? Borcu ödenmemiş olan toplum, bunu ödetir, bu göz önüne alınmalıdır. Bu durumda, doğrudan verilen zararın önemi yoktur. Bunun dışında, bu suçlu, o güne dek içinde bulunduğu toplu yaşamın avantajlanndan ve rahatlıklanndan yararlanırken sözünde durmamış, bütüne karşı verdiği sözü ye rine getirmemiştir. Suçlu, yalnızca aldığı avansları ve avantajlann karşılığını ödeyemeyen bir ‘borçlu’ değil, aynı zamanda ona borç verene karşı bir saldın hazırlığına girişendir. Böylece, gelecekte yalnızca bu avantaj ve rahatlıklardan haklı olarak yoksun kalmayacak- bu avantajların önemi de ona anımsatılacaktır. İncinmiş olanın borç verenin, toplumun gazabı, suçlunun, daha önce korunduğu yasa dışı ve yabanıl statüye konulmasına neden olacaktır: toplum onu aşağılayacaktır- artık her türlü düşmanlıkla yüzleşebilir. Uygarlığın bu aşamasındaki ceza, nefret edilen, hor görülen ve elde edilen, yalnızca tüm hakları ve korunması elinden alınmayıp aynı zamanda her türlü merhametten yoksun bırakılan düşman karşısında gösterilen tepkinin basit bir kopyası, mimiği ve normal davranışıdır; böylece vae victisin’° savaş hakkı ve zafer festivali, tüm zalimliği ve insafsızlığıyla ortaya çıkar. Bu, savaşın (savaş benzeri kurban man cının) tarihte cezanın çıktığı bütün biçimleri neden ürettiğini gösterir.

 

10.

 

Toplumun gücü arttıkça, bireyin kusurlarına daha az önem verir, çünkü bu kusurlar, ortak varoluş için daha az devrimci ve tehlikesiz olurlar: kötü davranan artık yasadışı değildir ve par maklıklar ardına konmaz, ortak gazap artık kendisini eskisi kadar boşaltmaz- tam aksine, o andan itibaren, doğrudan zarar gö renin zarar veren karşısında duyacağı gazabın ve her türlü gazabın karşısında bir koruyucu ve kalkan olur. Aslında ceza yasası geliştikçe, şunlar gittikçe belirginleşir: kötü hareketten doğrudan etkilenenlerin öfkesinin azaltılması; bunun sonucunda sorunun çıkış yerinin saptanarak zararın genişlemesinin önlenmesi; benzer durumların ortaya çıkartılması ve tüm konuya (compo sito) bir çözüm bulunması çabası; her şeyin üstünde kendisini artan bir kesinlikle ifade eden ve her suçu belirli biçimde karşı ‘°Ele geçen düşmanlığı ödenir hale getirmeye yönelen istem ve bunun sonucunda her halükarda belli bir noktaya kadar suçluyu eylemlerinden ayırma çabası. Toplumun benlik bilinci ve gücü arttıkça, ceza yasası da aynı ölçüde yumuşar. Tam aksine toplumun zayıflaması ve tehlikeye düşmesiyle yasanın en katı kuralları canlanır. Borç veren zenginleştikçe daha insanca davranır; sonunda onun refahının kriteri çok acı çekmeden katlanabileceği rahatsızlık olur. Bir toplumun kendi gücüyle ilgili olarak bu tür bir bilince erişip, olabildiğince aristokrat bir lükse izin vermesi, ona rahat sızlık verenleri özgür bırakması düşünülebilir.- ‘Asalaklarımın benim için önemi nedir ki?’ diyebilir toplum. ‘Yaşasınlar ve gelişsinler! Ben bunun için yeterince güçlüyüm’- ‘Her şeyin bir bedeli vardır ve ödenmelidir’ söylemliye başlayan bir adalet, göz yumarak, borcunu ödemeyenleri serbest bırakmakla sonla nıyor- dünyadaki her güzel şey gibi, kendisini yok ederek bitiyor.- Adaletin kendisini yok etmesi! Kendisini adlandırdığı küçük adı biliyoruz- Merhamet! En güçlülerin ayrıcalığı, dahası onların hukuk ötesi olarak kaldığı çok açık.

 

11.

 

Adaletin kökenini oldukça başka bir yerde- yani, hınçta- bulmak için sarf edilen çabalar karşısında yıkıcı bir söz. Hınç duygusunu yakından incelemek isteyen psikologların kulaklanna bir söz fısıldamalıyım: bu bitki en iyi biçimde şu anda Anarşist ler ve Anti- Semitistler arasında açıyor. Her zaman olduğu gibi, menekşe benzeri gizli bir çiçek ama kokusu farklı. Ve benzer şeylerin oluşma zorunluluğuyla, bu çevrelerde adalet kavramı altında intikam alma çabasını yeniden görmek bizi şaşırtmaya caktır (burası, onlann eski doğum yeridir-yukarıyla karşılaştınn, İlk çalışma 14. paragraf) ve böylece intikamın ıslah edilmesi ile tepkisel duygular genel ve ortak biçimde yeniden yapılandırılırlar (sanki temelde adalet yalnızca bir uğranılan haksızlık bilinci gelişimiymiş gibi). Bu noktaya en son ben itiraz ediyorum. Biyoloji açısından bakıldığında, (bu duyguların şimdiye dek kü çümsenmesiyle ilgili olarak) hatta yararlı bile olabilirler. Ve yalnızca bilimsel adaletin (intikam, kıskançlık, güvensizlik, kuşku, km yaranna) bu yeni ufak farkının geliştiği intikamın ruhunu oluşturan koşullara dikkat çekmek istiyorum. Bana göre bu tepkilerden daha fazla biyolojik değer taşıyan başka bir gurup duy gular sahneye çıkar çıkmaz, bu bilimsel ‘adalet’ hemen ortadan kalkarak ölümcül düşmanlık ve önyargının vurgulanmasına yol açar ve bunun sonucunda da bilimin değerlendirilmesi ve an lamlandınlmasında önemli söz sahibi olurlar. Yani, kişisel ve maddesel tutkular, vs. gibi gerçekten etken olan duygular demek istiyorum (E. Duhring, Value of Life: Course of Philosophy and Passim). Bu eğilim karşısında genelde söyleyeceklerim bu kadar:ama Duhring’in ‘adaletin evi, tepkisel duyguların olduğu yerde dir’ sözünü duyunca, gerçek karşısındaki aşkımız, sert bir biçim de önermesini tersine çevirmeye ve söylemimizle ona itiraz etmeye bizi zorlar: adalet ruhu ile ele geçirilen en son bölge, tepki duygulan bölgesidir! Kendisine zarar veren karşısında bile adil olabilen adil insan (yalnızca soğuk, sade, dikkatli, kayıtsız değil:her zaman olumlu bir halde); kişisel hakaretin, aşağılanmanın ve iftiranın güçlü kışkırtıcılığma, adil ve tartan bir gözün (bakışı na zik olduğu kadar derin olan) yüce ve açık nesnelliğine rağmen sorun yaşamıyorsa, o zaman neden bir parça mükemmelliğe ve dünyanın en eski efendiliğine sahip olmayalım—aslında beklenmesi çok akıllıca olmayan ve her halükarda kolayca inanılamayacak bir şey. Genel olarak konuşursam, yalnızca bir parça düşmanlık, kötülük ve olumsuzluk karşısında, en adil bireyin bile beynine ve adilliğine kan yürüyeceği kuşku kaldırmaz. Etken insan, saldırgan, kavgacı insan, yalnızca tepki veren insana göre adalete yüz derece daha yakındır; tepki gösteren adam için gerekli olan taktikleri kullanması gerekmez, nesnesi ile ilgili yanlış ve hatalı değerlendirmeler yapmaz. Aslında, kavgacı adam, bu nedenle her zaman daha güçlü, cesur ve aristokrattır, daha özgür bir bakış açısı ve daha iyi bir vicdanı vardır. Öte yandan, kimin ‘kötü vicdanı’ hınçlı adam- olduğunu tahmin edebiliriz. Son olarak, insanlık tarihe bakmalı. Bugüne kadar yasanın tüm yönetimi, yasanın gerçek gereksinimi dünyada kendi evini nerede buldu? Belki tepkisel insanın alanında mı? Hiç de öyle değil: daha çok etken, güçlü, anında hareket eden, kavgacı adamın alanında mı buldu? Yukarıda adı geçen kışkırtıcıya (şu itirafı yapan: ‘Bütün iş ve çabalanmda, intikam duygusu adaletin kızıl tehlikesidir’) özellikle meydan oku- yorum ve tarihsel bakış açısıyla, dünyadaki yasanın, tepkisel duygular karşısında bir savaş, gücünün bir kısmını isterik tepki fışkırmasını sınırlamak için ayıran ve bu gücü uzlaşmaya zorlayan eylem ve saldırganlık güçlerinin bu duygular karşısında açtığı bir savaş olduğunu söylüyorum. Adaletin uygulandığı ve sürdürüldüğü her yerde, üstün güç, kendisine göre daha zayıf olan güçlerle karşılaşınca (guruplar veya bireyler olabilir), anlamsız hınç kızgınlığımı engelleyebilecek silahları arar. Amacına ulaşmak için, kısmen hınç kurbanını intikamın pençelerinden kurtarır, kısmen düzen ve huzurun düşmanlanna karşı kullanılabilecek bir mücadeleyi hınca karşı sürdürür, kısmen anlaşmazlıklan halletme yol lan arar, önerir ve anlaşmazlıldann giderilmesi için zorlar, kısmen uğramlan zararlar için bazı benzer standartlar oluşturarak, bunlar la ilgili olarak oluşan hınç unsurunu da standardlara uygun hale sokar. Yine de en üst güç tarafından, kötü niyet ve kin karşısında alınan önlem- bunu yapacak kadar güçlü olur olmaz, bu önlemi alır- kendi açısından adil olduğu için izin verilenleri ve adil olma dığı için izin verilmeyenleri emirlerle duyuran yasalan çıkartır. Yasalann oluşturulmasından sonra, en üst güç, bireylerin veya gurupların kavgacı ve keyfi eylemlerini, kanunun ihlali ve kendi si karşısında bir isyan sayarak bu eylemden olumsuz olarak etki lenenlerin duygulannı olayın kendisinden uzaklaştırır ve böylece zarar gören kişinin bakış açısı dışında bir yaklaşımı olmayan in tikam duygusunun arzuladığının tam aksi bir sonuca ulaşır. Böy lece, göz, olayı gittikçe daha çok kişisel olmayan bir biçimde görmek için eğitilir. Bu, zarar gören kişinin bakış açısı için de geçerlidir (daha önce söylediğim gibi, bu son aşamadır)- bu ilkeyle, ya sanın oluşturulması sonrasında, ‘doğru’ ve ‘yanlış’ ortaya çıkar (Dühring’in belirttiği gibi zarar verme eylemi sonrasında değil.) Kendiliğinden yanlış ve doğru olandan bahsetmek saçmalıktır. Kendi başına bir zarar, saldırı, sömürü, yok etme adil değildir denilemez, çünkü yaşamın özünde, (yani, temel işlevler olarak) zarar, saldırı, sömürü, yok etme vardır ve yaşam bunlar olmadan an laşılamaz. Hatta daha ciddi bir itiraf gerekli- en gelişmiş biyolojik bakış açısıyla, yasal koşullar, ancak istisnai koşullardır, öyle ki güç arzulayan gerçek yaşam isiemini kısmen kısıtlarlar, daha bü yük güçlere ulaşabilmek için genel yaşam amaçlannrn egemenliği altına sokarlar. Egemen ve evrensel güçlerin çarpışmasında değil, ama bu mücadele karşısında düşünülen- belki de Dühring’in her istem karşısında diğer istemler de eşit kabul edilmelidir biçimindeki komünist modeli ardından- yasal bir düzenleme yaşam düşmanı bir ilke, insanı çözüp yok eden, insanın geleceği ile ilgi li haklanmn çiğnenmesi, bir bitkinlik belirtisi hiçliğe giden yol olacaktır

 

12.

 

Cezanın kökeni ve amacı ile ilgili bir söz daha- farklı tutulan veya tutulması gereken, ama ne yazık ki genellikle, bir araya toplanan iki problem. Bizim ahlak soykütükçülerimiz bugüne dek hangi taktikleri uyguladılar? Onların kökleşmiş naifliği. Cezada bır amaç buldular, ornegın ıntıkam ve caydırıcılık ve sonra tüm masumiyetleriyle bu sonucu ceza için causafiendi olarak başa yerleştirdiler ve hile yaptılar. Ama yasanın kökeni- nin tarihi konusunda fikir sahibi olabilmek için en son başvurulacak şey ‘Yasanın amacı’ oldu. Belki de herhangi bir tür tarih için, iyice anlaşılması zor olsa da, yine de ayrıntılı olarak anlaşılması gereken, şundan daha anlamlı bir ilke olamaz- Bir şeyin kökenindeki varoluşu ve nihai yararının, pratik uygulama ve amaçlar sistemiyle bağdaştırılması toto caelo’ bir zıtlıktır- varo lan her şey, herhangi bir şey, her yerde olan bir şey, kendisinden üstün olan bir güç tarafından her zaman yeni bir amaca yönelti lir, yenilenmek zorunda kalır, yeni yaralara çevrilir ve değiştirilir; organik dünyadaki tüm ‘olanlar’ zor kullanma ve egemenlikle oluşurlar ve tekrar tüm zor kullanma ve egemen olma, o an da varolan ‘anlam’ ve ‘amacı’ ortşdan kaldıran veya anlaşılmaz kılan yeni bir yorumlama ve uyarlamadır. Fizyolojik bir organın yararı (veya bir hukuk kurumunun, sosyal adeletin, politik alışkanlığın, bir sanat biçiminin veya dini bir tapınmanın) tam anlaşılabilmişse, bunun kökenle ilgisi olmadığı görülecektir: bu, eskilere rahatsız edici ve nahoş gelebilir,- çünkü bir şey, biçim, kuruluşun nihai nedenini veya yararını anlamak, aynı zamanda onun kökenini de anlamaktır konusunda önemli bir inanca sahi biz: bu mantık için bir örnek vermek gerekirse, göz görmek, el tutmak için yaratılmıştır. Böylece cezalandırmanın bile, ceza verme bakış açısıyla yaratıldığı algılanmaktadır. Ama tüm amaçlar ve yararlar Güç İsteminin yalnızca daha güçsüz olanı yönettiğinin, kendinden bir anlam ve işlev çıkarttığının işaretle ridir; ve bir ‘Şeyin’, organın, adetin tüm tarihi aynı ilkeye gö re devamlı oluşan yeni yorum ve ayarlamaları gösteren sürekli bir ‘işaretler zinciri’ olarak kabul edilebilir. Nedenleri, karşılıklı bir ilişki gereksiniminden çok uzaktır ve bazen birbirlerini takip edip birbirlerinin yerlerine geçmeleri tamamen rastlantısal dır. Aynı şekilde, bir ‘Şeyin’, adetin gelişimi yalnızca bir amaca doğru ilerleme değildir, hatta en az enerji ve maliyetle elde edilmiş mantıklı ve doğrudan bir gelişme hiç değildir: daha çok, biraz derin, biraz karşılıklı bağımsız bir biçimde boyun eğme süreçlerinin ardışıklığıdır. Bu, şeyin üzerinde işlem yapar; daha sı, her durumda kaçınılmaz olarak bu boyun eğmeyi sergileyen bir karşı koymadır. Savunma ve tepki yoluyla her kalıba giren kıpırdanmalar ve dahası başarılı karşı çabaların sonuçlandır. Bi çim akıcıdır, anlam ise daha fazla akıcıdır- her bireysel organiz manın içinde bile durum aynıdır: bütünün gerçek büyümesi sırasında organların işlevleri değişir, bazı durumlarda bu organlar kısmen yok olurlar, sayıları azalır (örneğin, bağlantıları sağla yanların yok olmasıyla) ve bu güç ve mükemmelliğin bir belirtisi olabilir. Şunu söylemek itiyorum: yararın kısmen kaybı, çürüme, yozlaşma, işlev ve amaç kaybı, tek bir kelimeyle ölüm bile gerçek gelişim koşulları arasındadır. Her zaman ilk önce  daha yüksek bir güce yönelme ve güç istemi biçiminde belirir ve her zaman sayısız küçük güç pahasına elde edilir. ‘Gelişimin’ büyüklüğü, gereken fedakarlığın büyüklüğüyle ölçülür: daha üstün bir insan ırkının gelişimi için insanlık bir kütle olarak feda edilir- bu gelişimdir. Tarihsel yöntemin bu ana noktasını vurguluyorum, çünkü tam bir rastlantısallıkla yaptığı mücadelede, hatta tüm görüngünün mekanik bir duyarsızlığıyla, güç istemi kuramıyla, tüm görüngüde oynadığı tükenen rolüyle egemen olan içgüdülere ve geçerli olan zevke özünde zıt düşer. Yöneten ve yönetmek isteyen her şey karşısındaki demokrasinin kendine has olan özelliği, modem misarchism (ÇN: kötü bir şey için kötü bir söz türetmek), zamanla ama iyi bir biçimde kendisini an lıkçılık (ÇN: intellectualism) kılığına sokar. En soyut anlıkçılık, bugün en kesin ve nesnel bilimlerin içersine adım, adım girmekte ve girmeye hak kazanmaktadır: bu eğilim, aslında, bana göre, tüm fızyoloji ve biyolojiye egemendir ve açık bir biçimde onla nn zaranna kökten bir fikri, gerçek eylem fikrini gizlice ortadan kaldırmıştır. Bu demokratik tiranlık, bir konuyu tartışıp sömürerek yine de, ‘uyum’ kuramıyla sonuçlanır yani, ikinci sınıf bir eylem yalnızca bir tepki yeteneği olarak. Aslında, yaşamın kendisi, dış koşullar karşısında artan etkili bir iç uyum olarak tanımlanmıştır (Herbert Spencer tarafindan.) Yine de bu tanım, yaşamın özünü gözden kaçırıyor, yani güç istemini. Kendiliğinden, saldırgan, yayılmacı biçim veren, yeni yorum ve yönler sağlayan güçlerin büyük üstünlüğünü göremiyor. Uyum ise bun lann doğal bir sonucu: böylece, organizmadaki (bunların arasın da yaşam arzusu etkin ve yapıcı bir ilke olarak ortaya çıkıyor) egemen olma isteminin etkin ve biçimleyici olarak belirdi yüksek işleve sahip şeylerin etkin rolü göz ardı ediliyor. Huxley’in, Spencer’i ‘yönetici nihilizm’ konusunda kınamasını anımsayalım: ama bu yöneticilikten de öte.

 

13.

 

Konumuza, yani cezaya geri dönersek, sonuç olarak farkı iki kez görmeliyiz: önce, göreceli olarak sürekli olan unsur, adet,eylem, ‘drama’, işlemlerin belirgin katı yöntemleri; sonra, akışkan unsur, anlam, amaç, böyle bir işlemle ilişkilendirilen ope rasyon. Bu noktada per analogian’ (yukarıda incelediğimiz ta rihsel yöntem benzetmesiyle) hemen izlenen yolun, cezadan ya rarlanmaktan daha eski olduğunu, bu yararlanmanın (uzun za mandır var olan, ama uygulaması başka bir anlam taşıyan) izle nen bir yol halini aldığını varsayıyoruz. Kısaca, durumun, naif ahlak ve yasa soykütükçülerimiz tarafından bugüne kadar düşü nüldüğü gibi, izlenecek yolun, ceza amaçlı bulunduğu biçimin de olmadığını söylüyoruz. Aynı biçimde elin kavrama amaçlı olarak yaratılmış olduğu fıkrine de katılmıyoruz. Cezadaki di ğer, akışkan unsura gelince, bunun anlamı, uygarlığın ileri aşa masında ceza fikri (örneğin Çağdaş Avrupa’da) artık tek değil, ‘anlamların’ bütünsel bir sentezini ifade ediyor. Cezanın geç mişteki genel tarihi, çok farklı amaçlarla onun kullanılmasınm tarihi, sonunda birleşiyor. Bunu parçalara ayırarak incelemek çok zor ve bunu vurgulamak gerekiyor, bir tanımlamaya kesinlikle meydan okuyor. (Bugünlerde cezanın kesin nedenini tam olarak tanımlamak olanaksız: bütün sürecin rasgele olarak anla şıldığı tüm fıkirler, tanımlanamazlar; yalnızca tarihi olmayanlar tanımlanabilir). Erken bir aşamada, tam aksine, anlamlann sentezi daha az katı ve esnek gibidir; her durumda, sentezin unsurlannın değerlerini ve yerlerini değiştirdiğini fark ederiz. Oyle ki şimdi bir unsur ve sonra bir başkası öne çıkarak diğerleri üzerin de üstünlük kurar. Bazı durumlarda sanki yalnızca bir unsur (belki de caydırarak) diğerlerini ortadan kaldırır. Her halükarda, cezanın bilinmez, destekleyici ve rastlantısal özelliği veya anlamı ve aksi istikametteki nesneler için kullanılan ve kabul edilen tek bir yöntemin kullanılış biçimi ile ilgili olarak bir fikir sahibi olabilmek için, aklıma gelen bir planı, bu noktada açıklayaca ğım. Bu açıklama çok ufak ve rasgele malzemeler üzerine kurul muştur. -Ceza, suçluyu edilgen hale sokan ve yeni zararlar vermesini engelleyen olarak. -Ceza, herhangi bir biçimde zarara uğrayanın tazmin edilmesi olarak (duygusal tazmin de dahil olmak üzere).- Ceza, dengeyi bozanın tecrit edilerek, denge bozukluğunun yayılmasının önlenmesi olarak.- Ceza, cezaya karar verip uygulayanlann korku yaratma araçları olarak.- Ceza, yanlış hareket edenin o zamana dek yararlandığı avantajlar nedeniyle verilmesi olarak (örneğin madenlerde çalıştırılınca).- Ce za, çürümenin unsurlarının birisinin ortadan kaldırılması olarak (Çin yasalannda olduğu gibi, bazen soyağacının bütün dalı ve böylece bir ırkın saflığının veya bir sosyal tipin korunması).- Ceza, eğlence, sonunda ele geçirilen düşmana eziyet çektirme ve onu utandırma aracı olarak.- Ceza, ceza çekenin (böylece onu düzelterek) veya ona tanık olanların unutmamasını sağlamak amacıyla. – Ceza, suç işleyeni aşırı intikamdan koruyacak olan gücün tespit ettiği bedelin ödenmesi olarak.- Ceza, doğal koşullarda güçlü ırk tarafından hala ayrıcalık olarak korunarak ortaya konulan ve intikamla biten bir uzlaşma olarak.- Ceza, huzur, yasa, düzen, yetke düşmanlanna, toplum karşısında tehlikeli bir ruh biçiminde, toplumun temel aldığı anlaşmayı bozan, isyankar, hain, huzur bozan ve toplumla savaşanlara karşı açılan bir savaş olarak.

 

14

 

Bu liste, kesinlikle tam değil, cezanın her tür aşırı yararla yüklü olduğu çok açık. Böylece, halkın, onun sözde bir yararını zihninden ayırması çok kolay ve bir çok nedenle, bugün sallan tıda olan cezaya inanmak en güçlü desteğini buradan alır. Ceza nın, suçlunun bilincinde suç duygusu yaratacağı kabul edilir; Cezanın, ‘kötü vicdan’, ‘vicdan azabı’ denilen psikolojik tepki- nin gerçek aracını aradığı varsayılır. Ama bu kuram, bugünün bakış açısıyla bile gerçeğin ve ruh biliminin saptırılmasıdır: ve insanın tarihiyle, ilkel tarihiyle ilgilendiğimizde bu saptırma ne çok artacaktır! Suç işleyenler ve ceza kurbanları arasında gerçek bir pişmanlık fazla ortaya çıkmaz. Hapishaneler ve ıslah evlerinde kurtlar kendi seçimleriyle kaynamıyorlar- bu, yeterince isteksiz olarak ve arzularının aksine birçok durumda böyle bir yargıya varan tüm vicdanlı gözlemcilerin ortak fikri. Genel konuşursak, ceza katılaştırır ve duygusuzlaştırır, yoğunlaşma üretir, yabancılaşma bilincini yükseltir, dayanma gücünü artınr. Insanın gücünü azaltıp, sefil bir yere kapanma ve kendini aşağı lamayı sağlayan cezanın, kaba ve kötü bir ciddiyetle ortaya konulan ortalama bir cezanın etkisinden daha az yararlı olacağı kesindir. Tarih öncesi bin yılları düşününce hemen bir sonuca varıyoruz, yani ceza yoluyla suç bilinci gelişimi duraklamaya uğ ratılmıştır- her halükarda ceza veren gücün kurbanlarında böyle olmuştur. 5 yasadan, yasa uygulamalannın bakış açısından, suçlunun kendi yaptıklannı ve davranışlarını yanlış bir şey gibi görmesinin ne kadar engellendiği gerçeğini küçümseyemeyiz: çünkü aynı eylemlerin adalet adına yapıldığmı, sonra da iyi şeyler, iyi vicdanla yapılan şeyler olarak adlandırıldıklannı görür. Casusluk, aldatma, rüşvet, tuzak kurma, polis ve muhbirin çevirdiği dolaplar,- aslında tüm sistem değişik türde cezalarda, soygunlarda, baskılarda, hakaretlerde, hapse koymalarda, yıkımlarda, cinayetlerde kedisini ortaya koyar (arzuyla değil il keyle uygulanan bir sistem). Bunların, suçluyu yargılayanlar ta rafından belli amaçlar için uygulandığı, eleştiri veya mahkum etme yönü olmadığı anlaşılır. Bu toprak üzerinde, dünya veje tasyonunun en kötü ve ilgi çekici bitkisi olan ‘kötü vicdan’ yeşermedi- aslında, uzun bir sürede hakimler ve ceza verenler ‘suçlu insanla’ ilgilenmenin bilincine varamadılar. Zarar verme ye neden olan sorumluluk taşımayan bir yazgı kesitiydi. Ve da ha sonra cezanın bir yazgı gibi uygulandığı kişi, karşı konula maz biçimde üzerine düşen bir çığın, bilinemeyen doğa olayının aniden ortaya çıkışıyla doğan ‘içsel acıdan’ başka bir şey duyumsamadı.

 

15.

 

Spinoza bir öğleden sonra, (ne aradığını bilerek oturmuş, eski defterleri kanştınrken) meşhur morsus conscientiaeden’ ona gerçekten kişisel olarak ne kaldığı sorusuna saplandı ve bu‘ azabı.gerçek Spinoza’nın bilincine yeterince sinsi bir biçimde yerleşti (bu, konuda yanlış anlamak için çaba sarf ederek onu yorumla yanların hoşuna gitmedi- örneğin Kono Fischer gibi). Iyi ve kötüyü insan imgelemine yoran ve kızgın bir biçimde, Tanrının her şeyi subratione boni (‘ama bu, Tanrı’yı yazgının emri altına almakla aynı şey ve garipliklerin en büyüğü’) yaptığını söy leyerek Tanrıya küfredenler karşısında kendi ‘özgür’ Tanrısını savunan Spinoza’ydı. Spinoza için, dünya, kötü vicdanın keşfin den önceki masumiyetine dönüyordu: o zaman morsus consci entiaeye ne olmuştu? Sonunda kendisine ‘Guandumun’ anti te zi dedi.- ‘Tüm beklentilerin aksine oluşmuş olan geçmiş bir olayın anımsanmasına eşlik eden hüzün.’ (Eht., 3. Önerme XVIII, schol, 1, 2). Binlerce yıl boyunca kötü şeyler yapanlar, cezaya çarptırılınca, suçlarını Spinoza gibi duyumsadılar: ‘Burada, düşündüğümün aksine yanlış olan bir şey var. Bunu yapmam ge rektiği değil.’- Sanki hastalığa, talihsizliğe veya ölüme teslim olurcasına, inatçı ve teslimiyetçi bir yazgıcılıkla — örneğin bu günlerde Ruslara, yaşamla mücadelede Avrupalılar karşısında avantaj sağladığı biçimde- kendileri cezaya teslim ettiler. Eğer o zamanlarda yapılanlar eleştirilseydi, kriter tedbirlilik olurdu: cezanın gerçek etkisi kuşkusuz tedbir duygusunun keskinleşme sinde, belleğin genişlemesinde, daha tedbirli olma isteğinde, kuşkuda ve gizlilikte; kişisel kapasitenin ötesinde bir çok şeyin olduğunun anlaşılmasında; kendini eleştirmedeki bir tür geli şimde bulunacaktır. İnsan ve hayvanın cezalandırılmasıyla elde edilebilecek geniş etkiler korkunun artışı, kurnazlık duygusunun keskinleşmesi, arzuların yönetimi olarak ortaya çıkar: böylece, ceza insanı ehlileştirir, ama daha iyi yapmaz- tam aksini söyle yecek kadar ileri gitmek daha iyi bile olabilir (Bilinen bir atasözü, ‘Zarar insanı akıllı yapar’ der: onu kurnaz yaparak, kötü de yapar. İyi ki sıkça da aptallaştırır.)

 

16.

 

Bu noktada kötü vicdanın kökeni ile ilgili olan kendi geçici hipotezimi sunmaktan kendimi alamayacağım: onu tamamen anlaşılır kılmak çok zor ve bu sürekli düşünme, dikkat ve hazım gerektiriyor. Kötü vicdanı, insanın şimdiye kadar deneylediği en büyük değişimin gerilimi altında kaptığı ciddi bir hastalık olarak kabul ediyorum- kendisini sonunda toplumun ve banşın du varlan arasında hapsedilmiş olarak bulduğu zamanki değişim.

Yok olmamak için kara hayvanları olmak zorunda kaldıkla rında, su hayvanlarının içine düştüğü zor durum gibi, yaşamın vahşi mücadelesine, sinsice dolaşmaya ve maceraya uyum sağ lamak için bu yarı hayvanların içine düştüğü zor durum da aynı- bir anda tüm içgüdüleri işe yaramıyor ve ‘askıya alınıyor’. Böy lece, su tarafından taşınmaya alışmışlarken, ayaklan üzerinde yürümeye zorlanıyorlar: üzerlerine büyük bir ağırlık çöküyor. Basit direktiflere bile uyma konusunda beceriksiz oluyorlar; artık eski yol göstericilerin- onlar vasıtasıyla bilinçsizce korun duklan düzenleyici içgüdüler- bulunmadığı yeni ve bilinmez bir dünyayla karşılaşıyorlar, sayıları azalıyor, mutsuz yaratıklar oluyorlar, en zavallı ve hatalı organları olan bilinçleriyle düşünüyor, sonuçlar çıkartıyor, hesaplar yapıyor, neden ve sonuçlan bir araya getiriyorlar. Dünyada böyle perişan bir duygunun ve rahatsızlığın olabileceğine inanmıyorum- dahası, eski içgüdüler taleplerinden hemen vazgeçmezler! Yalnızca, onlan tatmin etmek çok zor ve oldukça olanaksızdır: daha geniş anlamda, ken dilerini, yeni ve yer altından gelen yöntemlerle tatmin etmeye zorlarlar. Bir çıkış yolu bulamayan tüm içgtidüler içe dönerler insanın gelişen ‘içe dönüşü’ ile anlatmak istediğim budur: so nunda, insanda daha sonra ruh olarak adlandırılacak şey gelişir. Başta sanki iki deri tabakası arasında gerili gibi düşünülecek kadar ince olan tüm iç dünya, insanın dışanya çıkış yolu engelle nince ikiye aynlır ve orantılı olarak genişler, derinlik, genişlik ve yükseklik kazanır. Toplumsal örgütlenmenin, eski özgürlük içgüdülerine karşı korumak için kazdığı bu ürkütücü siperler (ceza tam da bu siperlerdir), tüm yabanıl, özgür ve etrafı kolaçan eden eski içgüdüleri insanın kendi aleyhine çevirir. Düşmanlıktan, zalimlikten, eziyetten, şaşırtmaktan değişimden, yı kımdan zevk almak- bütün bu içgüdüler sahip olaylann aleyhine döner: ‘kötü vicdarnn’ kökeni budur. Dışsal düşmanları ve engelleri olmayan, sanki baskıcı bir sıkışıklıkta ve adetlerin yeknesaklığı içersinde hapsedilen insan, kendi sabırsızlığıyla, inci tir, zulmeder, kemirir, korkutur ve kendisine kötü davranır. Eh lileştirenin elinde, kendisini kafesin demirlerine vuran bu hay vandır. evi için derin arzu duyan bu varlık, kendi içinden, bir macera, bir işkence odasına giriş, tehlikeli yolculuk için zorlanır- bu aptal, sıla hasreti çeken ve çaresiz olan mahkumdur- ve ‘kötü vicdanı’ icat eder. Ama böylece, şimdiye dek insanın çare bulamadığı en derin ve sinsi hastalığı ortaya çı kartır. Hayvan geçmişinden ani kopuş nedeniyle, insanın, insan denilen hastalıktan acı çekmesi. Bunun sonucunda yeni bir çevreye ve yeni varoluş koşullanna kasılmalı bir dalış yapar. 0 za mana dek gücünün, neşesinin başlıca dayanağı olan eski içgü dülere karşı savaş açar. Bu, hayvan egosunun insanın aleyhine dönmesi, ona karşı cephe alması, çok yeni, derin, duyulmamış, problemli, tutarsız ve doğurgan bir dünya görüngüsü üretir ve dünya görüşümüz kökten değişir. Gerçekten de, yalnızca kutsal izleyiciler başlayan ve sonu henüz bilinemeyen dramanın de ğerini anlayabilirler- çok yüce, muhteşem, gülünç bir gezegen de, anlamsız ve umarsız performansını sürdürebilmek için çok çelişkili bir drama! Böylece insan, Heraklitos’un ‘Büyük çocuk’ adlı zar oyunundaki err beklenmedik, heyecanlı atışları olarak ve Zeus veya Şans diye adlandınlarak kabul edildi- bir şey için müjdeci ve öncül, amacı olmayan bir insan, yalnızca bir sahne, ara oyun, bir köprü, büyük bir vaat olarak kendi açısından, ilgi, heyecan, ümit, güven uyandırdı

.

17.

 

Kötü vicdanın kökeni ile ilgili bu hipotez, değişimin yavaş ve istem dışı olduğunu, burada yeni koşullar için organik bir uyum olmadığını, ama karşısında bir direniş ve hınç kıvılcımı olmadan bir kırılma, bir sıçrama, bir gereksinim, kaçınılmaz bir yazgı olarak ortaya çıktığını varsayar. Ve ikinci olarak, o güne dek kontrol edilmemiş ve biçimsiz olan nüfusa uygun bir biçim verir, sanki şiddet hareketleri ile işe başlar ve yalnızca şiddet ha reketleri ile başarabilir, başka bir şeyle değil- en eski ‘devlet’ biçimi bunun sonunda korkunç bir tiranlık, yan hayvan nüfu sun ham maddesi yalnızca yoğrulup, esnek bir hal alıncaya ka dar değil, aynı zamanda biçimleninceye kadar çalışmasını sür düren öğütücü acımasız bir makine olarak ortaya çıkar. Aynca ‘devlet’ kelimesini kullandım; ne demek istediğim çok açık, yani, tüm savaş türü örgütlenmesi ve örgütlenme gücüyle, belki de çok kalabalık, ama henüz biçimsiz ve göçebe olan halk üzerine pençeleriyle saldıran sarışın yırtıcı hayvanlar sürüsü, zafer kazananlann ve efendilerin ırkı. ‘Devletin’ kökeni bu. Sanırım, böylece anlaşma ile devletin ortaya çıktığını varsayan fantastik ku ram ortadan kalkıyor. Emir verebilen, doğası gereği yönetebilen, görevi ve hareket biçimi nedeniyle sahneye güçlü olarak çı kan kişinin- anlaşmalarla ne işi olur? Bu tür varlıklar hesaplamalara meydan okurlar, yazgı gibi gelirler, bir nedenleri yoktur, sanki çakan bir şimşek gibi oradadırlar, çok korkunçturlar, çok anidirler, çok ikna edicidirler, çok ‘farklıdırlar’, hatta kişisel olarak nefret edilirler. İşleri içgüdüsel yaratıcılık ve biçimleri et kilemektir; en istem dışı, en bilinçsiz sanatçılardır:- ortaya çıkışları, anında canlı bir egemenlik planını ortaya koyar. Burada, işler birbirinden ayrılmış ve paylaştınlmıştır ve her şeyin üstün de bütüne göre bir anlam kazanmayan hiçbir parça kabul edilmez ve kendine bir yer bulamaz. Bu doğuştan örgütçüler, suç, sorumluluk, saygı kavramlarının anlamlarını bilmezler. Onlar da, pirinç gibi parlayan müthiş bir sanatçı egosu vardır; işlerin de çocuğunu gözeten bir anne gibi kendilerini ebediyete dek olumlarlar. Kötü vicdan onlarda oluşmaz, bu herkes tarafından bilinir- ama onlar olmadan da oluşmaz. Eğer onların çekiç vuruşları altında, sanatkar şiddetleriyle önemli miktarda özgürlük dünyadan yok edilmiş, görünmez hale getirilmiş veya gelişimi engellenmiş olsaydı, kötü vicdan tiksindirici bir gelişme olarak eksik kalırdı. Bu özgürlük içgüdüsün gelişimi engellendi,- bu çok açık- geriye doğru gitmeye zorlandı, çiğnendi, kendi içinde hapsedildi; bu, yalnızca bu, ‘kötü vicdanın’ başlangıcı oldu.

 

18.

 

Başlangıçtaki acılı çirkinliği nedeniyle bu görüngüyü hafife almamaya dikkat edin. Bu güçlü sanatçılar ve örgütçülerde, daha büyük bir ölçekte iş gören ve devlet kuran temelde aynı etken güçtür. Burada içsel olarak daha küçük ölçeklerde ve yoz laşma eğilimi taşıyarak, Goethe’nin tanımıyla ‘göğsün dehlizlerinde’ kendisini kötü vicdan yapar ve olumsuz idealler kurar. Tekrar ediyorum, bu, özgürlüğün benzer içgüdüsüdür (benim li sanımda güç istemidir): yalnızca burada, bu gücün tüm yapıcı ve hükmedici doğasıyla üzerine boşaldığı malzeme insanın kendisi, tüm eski hayvani benliğidir- daha büyük ve heyecan verici bir görüngü olan diğer insanlar değil. gizli kendi canını yakma, bu sanatçının zalimliği, bu kendine, zor, kırılgan ve acı çe ken bir malzeme biçimi vermekten, bir istekle, eleştiride, çelişkide, hor görüde, olumsuzlamada yanmaktan alınan zevk; istemi kendi içinde ikiye bölünür ve nıha yönelik bu kötü ve berbat sevgi, bu acı çekmekten alınan zevkle acı çekmek; bu tümüyle etkin kötü vicdan, (bekleneceği gibi)- tüm idealler ve düşlerin kaynağı olarak- sonunda geniş bir biçimde yeni ve şaşırtıcı bir güzellik ve olumlama üretir; belki de güzelliği ilk ortaya çıkartan budur. Çelişki önce bilincine oturup, çirkin ‘ben çirkinim’ demezse ‘güzelin’ anlamı olur mu? Her halükarda bu ipucuyla, bencil olmama, kendini yadsıma, kendini kurban etme gibi çelişkili kavramlann, bir ideal veya bir güzelliği gösterebilme bilmecesini daha bilinir kılacak bir şey elde ettik. Bencil olmama, kendini yadsıma, kendini kurban etme yoluyla ulaşılan zevkin, gelecekte, gerçek ve özgün karakterini kesinlikle bileceğimizden kuşkum yok: bu zevk zalimliğin bir evresidir.- Özgeci ahlak değerinin kökeni ve bu değerin yetiştiği toprak için   bu kadarı yeterli: özgeciliği bir değer yapan gerekli koşullar yalnızca kötü vicdan ve insamn kendinse karşı kötü davranma istemidir.Kötü vicdanın bir hastalık olduğu kuşku kaldırmaz, ama bu gebelik gibi bir hastalıktır. Bu hastalığı en ürkütücü ve yüce zir vesine ulaştıran koşulları araştırırsak, dünyada nasıl ortaya çıktığını buluruz. Ama bunun için derin bir nefes almalıyız ve yine eskiye bir göz atmalıyız. Borçlunun, borç verenle arasındaki özel yasa (ayrıntılanyla tartıştık) bir kez daha bir ilişki olarak yorumlanacak (ve tarihsel açıdan, dikkat çekici ve düşünceli bir biçimde) ve bu belki de başka bir çağa göre çağdaşlar için pek anlaşılır olmayacaktır. Yani, şimdiki nesillerle, atalannın ilişkileri olarak. İlk kabilelerin içersinde- ilkel zamanlardan bahsediyoruz- her nesil, eski nesle, özellikle de aileyi kuran en eski nesle karşı bir sorumluluk taşırdı. (bu, yalnızca duygusal bir zo runluluk değildi ve insanlığın uzun tarihindeki varlığı tartışıla maz). Bunların, yalnızca, atalann, ırkın devamı için gösterdikleri fedakarlık ve çabaları karşısındaki teşekkür olduklan kabul edilirdi.- Bu da onlara fedakarlık ve hizmet olarak geri ödenmeliydi. Bu, atalar nedeniyle, onların güçlü ruhları sonucunda orta ya çıkan sürekli varoluşlarıyla, topluluğu yeni üstünlüklere ve güçlere uydurmalanyla biriken bir borç olarak algılanırdı. Bo şuna mıydı? Ama o, ham ve ‘düşük ruhlu’ çağda boşuna olan bir şey yoktu. Karşılığında ne verilebilirdi?- Fedakarlık (önce en basit anlamıyla beslenmede), festivaller, tapınaklar, saygıyı sunan hediyeler ve her şeyin üzerinde boyun eğme — tüm adetler atalann qua çalışmaları olduğuna göre, onlann emirleri ve algılanmalan da öyle olmalıydı.- Yine de atalara verileler yeterli miydi? Bu kuşku sürdü, ödenen büyük fidyeler biçiminde ge lişti ve alacaklının ödemesi biçiminde ürkütücü bir hal aldı (ün lü ilk çocuğun kurban edilişi ve her halükarda kan, insan kanı). Atalardan ve onların güçlerinden korkmak, onlara borçlu oldu ğunu bilincinde taşımak, bu tür mantığa göre, ırkın sayısı arttıkça aynı oranda ırkın daha utkulu, onurlu ve korkulu olmasını ka çınılmaz bir biçimde artırdı. Gerçek bu, aksi değil. Irkın çürü mesi yolundaki her adım, tüm kötü olaylar, tüm yozlaşma işaretleri, parçalanmaya yöneliş her zaman kurucunun ruhundan korkuyu azalttı. Onun bilge, ilahi ve güçlü olan varlığını uzağa itti. Bu ham us yürütmenin zirveye ulaşmasını düşünün: en güçlü ırkların ataları, imgelemde yarattıkları artan korkunun gücüyle, muazzam bir biçimde büyüdüler ve imgelemi aşkın ilahi bir gizin loşluğuna yükseldiler- ata, sonunda kaçınılmaz olarak Tanrı’ya dönüştü. Belki de Tannların ilk ortaya çıkışlan böyle oldu, yani korkuyla. ‘Ama saygıdan da doğdu’ diyenler, bu ku ramı, insan ırkının ilkel ve en uzun süresini göz önüne alınınca savunmakta güçlük çekeceklerdir. Ve tabii ki, aristokrat ırkın oluştuğu orta çağ için de bu geçerli- kurucularına, atalarına (kahramanlarına, Tannianna) kendilerinde ortaya çıkan tüm özellikleri, aristokrat özellikler istekle yükleyen aristokrat ırk. Daha sonra Tannların (bu tabii ki onlann kutsallaştırılmasından çok farklı) soylulaştınlması ve yüceltilmesi konusuna tekrar göz atacağız: şimdi, geçici olarak ‘borçluluk’ bilincinin tüm gelişimini sonuna dek izleyelim.

 

20.

 

Tarih öğretisine göre, Tanrısal varlığa karşı olan borçlar, toplumun klan yapısının çürümesiyle sona ermez; insanlığın ‘iyi’ ve ‘kötü’ kavramlarını asil ırktan almaları gibi (sosyal farlılık yaratmakla ilgili temel eğilimle beraber), ırk ve kabile Tannları’nın mirasları da henüz ödenmemiş karabasan borçlarını ve on ları ödeme arzusunu aktarırlar. Değişim, zorla, boyun eğerek ya da herkes gibi davranarak efendilerinin dinine uyum sağlayan köleler tarafından ve içselleşmiş eğilimlerin dünyayı ele geçirdiği kanallar yoluyla gerçekleştirilir. Kutsal bir varlığa borçlu ol mak duygusu, uzun yıllar, Tanrı fikri ve bilincinin gelişimine paralel olarak sürekli bir gelişim gösterdi ve yüceldi. (Tüm et nik savaşlar, zaferler, uzlaşmalar, amalgamlar, her büyük ırk sentezinde sosyal unsurların son sınıflandırılmasından önce gelen her şeyin tarihi, kendi Taırnlarının karmaşık soykütüklerin de, savaşlarının efsanelerinde, zaferlerinde, ve uzlaşmalannda yansır. Evrensel imparatorluklara doğru gelişim, her zaman evrensel Tannlara doğru gelişim anlamını taşır; bağımsız soyluluğa karşı despotluğun zaferi her zaman tek Tanrılığa giden yolu açar.) HIristiyan Tannsı’nın bir çok kişinin Tannsı olarak ortaya çıkışı, dünyaya rekor sayıda suç bilinci getirmiştir. Eğer za manla tam aksi bir bakışla bakarsak, “Hıristiyan Tanrısına olan inancın sürekli azaldığı düşüncesiyle, borçlu insan bilincinin de oldukça azalmaya başladığını düşünmemiz olası; aslında,insanları, kokenlenne duydugu sorumluluktan, causa pnmadan kurtaran Tanrı tanımaz düşüncenin tam ve nihai zaferine gözlerimizi kapatamayız. Tanrı tanımazlık ve bir tür masumiyet birbirini tamamlar ve destekler.

 

21.

 

‘Borçlu olmak’ (yapmalısın) ve ‘görev’ kavramları ilişkileri ve din boyutları ile ilgili olarak kabaca hazırlık çalışmalarım bunlar. Şimdiye kadar bu kavramların ahlaksızlaştırılmalannı isteyerek bir yana bıraktım (vicdana geri itilmeleri veya tam söylemek gerekirse kötü vicdanın Tanrı fikriyle karıştırılması) ve son paragrafın sonunda bu anlamda bir dil kullanarak bu ahlakın varolmadığını ve bunun sonucunda da borç verene, yani Tanrıya olan güvenin dayandığı hipotezin ortadan kalkmasıyla bu düşünceye bir son verilmesinin kaçınılmaz olduğunu yazdım. Gerçekler bu kuramdan tamamen uzak. ‘Yapmalısın’ ve ‘Görev’ fikirlerinin ahlaklaştırılmasıyla ve bunların kötü vicda na doğru itilmesiyle, betimlediğimiz yönün tersine doğru gitme çabası başlar, her halükarda evrim engellenir. Tam da bu nokta da sonunda kurtuluşa ulaşılacağı umudu, kendisini ilk ve son olarak kötümserliğin hapishanesine kapatır, tam da bu noktada göz, sarsılmaz bir olanaksızlığa çarpıp çaresizlikle uzaklaşmak zorunda kalır, tam da bu noktada ‘suç’ ve ‘görev’ kavramları geriye dönerler- geriye ama kime karşı? Buna kuşku yok, artık içlerinde kötü vicdanın oluştuğu, onları yiyip bitirmeye başladığı, bir polip gibi tüm zehriyle enine ve boyuna gelişip büyüdüğü za man önce ‘borçluya’ dönerler ve sonunda bu borcu ödemelerinin olanaksızlığını görürler. Borcun ödeme olanaksızlığı ile bir likte cezanın ödenemeyeceği düşünülür İnsanlığın kökeni, ister, insanın causa primasınından, lanetlenmiş atasından (‘Adem’, ‘İlk günah’, ‘özgür olmayan istem’) kaynaklansın, ister insanın rahimden doğduğu doğadan kaynaklansın ve kötülük ilkesi için sorumluluk taşımaya başlasın (doğanın şeytanlaştırılması) veya genel varoluştan kaynaklansın, bu mantıkla, insanın toprağa in diği beyaz bir fil biçiminde (yaşamdan Nihilist kaçış, hiçlik veya varoluşun aksi, Budizm gibi başka bir tür varoluş talebi) af olmayacağı fikriyle birlikte (ebedi ceza fikri) sonunda ibre borç verene doner.- Kendımızı, hırpalanmış ınsanlıgın geçıcı olarak teselli olduğu, berbat ve çelişkili çaresi önünde buluruz Hıristiyanlığın dahiyane darbesi. Tann, insanlığın borcu için kendisini kurban eder. Tanrı, borcu kendi etiyle öder. İnsan için ödenemez olanı öder- Borç veren, sevgisi nedeniyle, borçlunun borcunu üstleniyor görünmektedir (buna inanır mısınız?)- borçlusuna olan sevgisi nedeniyle.

 

22.

 

Okuyucu, bu dramada, sahnede ve sahne arkasında olanları kavramış olmalı. Kendine eziyet etme istemi, ürküp kendine dönen hayvan insanın tersine çevrilmiş zalimliği, (ehlileştiril mesi için devlet adlı hapishaneye kapatılmış) kendisine zarar vermek için kötü vicdanı yarattı; bu istem için doğal çıkış yolu kapatıhnca, kötü vicdanlı bu adam, kendinse acı vermek için din hipotezini kötüye kullandı. Tanrıya borçlu olmak: bu düşünce onun işkence aleti oldu. Tanrıdğ kendi doğasının ve si linemez hayvan içgüdüsünün en uç antitezini buldu. ‘Borçlu’ olduğu Tanrı karşısında yer aldıklarını düşünerek, bu hayvan iç güdülerine yeni bir anlam (‘Efendi’, ‘Baba’, ‘Ata’, ‘Dünyanın başlangıcı’ karşısındaki düşmanlık, ve başkaldırı olarak) verdi. Kendisini ‘Tanrı’ ve ‘Şeytan’ ikileminin boynuzları arasına yer leştirdi. Kendisine, doğaya, doğallığa ve varlığının gerçeğine karşı sunmaya eğilimli olduğu her olumsuzlama bir evet olarak fışkırdı ve onu varolan, yaşayan, verimli Tanrı, Tann’nın kutsallığı, Tanrı’nın yargısı, Tannnın cellatlığı, aşkınlık, ebediyet, bitmeyen işkence, cehennem, cezanın ve suçun sonsuzluğu olarak algıladı. Bu, psikolojik zalimlik alarnnda, istemin, örneği olma yan bir tür deliliğiydi:- insanın, affedilemez noktaya vanncaya kadar kendisini suçlu ve günahkar bulan istemi, cezanın hiçbir zaman suçu karşılayamayacağını düşünme istemi, ‘sabit fikir ler’ labirentinden çıkışı tamamen kapatabilmek için evrenin temelini suç ve ceza ile zehirleme istemi, yüzleşeceği ve böylece kendisinin değersizliğinin somut bir kanıtı olarak ortaya çıkarta bileceği bir ideal — kutsal Tanrı- geliştirme istemi. Yazık, bu, hayvan insanın çılgınca melankolisi! Onu ne tür fanteziler, hangi sapkınlık nöbetleri, isterik duyarsızlıklar kaplamış ve hayvani anlayış biçimi hemen fışkırıyor- hayvani yönü engelle nir engellenmez! Bu, aşın ilginç, ama aynı zamanda, kara, kas vetli, güç düşürücü, melankolik, öyle ki, insanı, uzun süreli ola rak bu uçuruma bakmaktan kendini alıkoymaya zorluyor. Has talık burada, kuşkusuz, şimdiye kadar insanlığa en çok zarar veren, en ürkütücü hastalık: bu işkence ve anlamsızlık gecesinde, aşkın, en tutkulu esrimenin, aşkla kurtulmanın çığlığını hala duyabilen (ama şimdi insanlar bu sesleri duymuyorlar) kişi, kurtulamayacağı bir dehşetle yönünü değiştirecektir- Insan bu kadar tüyler ürpertici- dünya uzun zamandır bir tımarhane.

 

23

.

‘Kutsal Tann’ kökeni için bu kadarı yeter. Tann kavramının kendi içersinde bu imgelem yozlaşmasıyla neticelenmesi gerek mediği gerçeği (garipliklerinden bahsetmek zorunda olduğumuz geçici bir durum), Tanrı icadından yararlanmak için, Avrupa’nın son iki bin yıldır ustalaştığı kendini çarmıha germe, ken dini alçaltma yöntemlerinden daha soylu yöntemler olübileceği gerçeği- bu gerçekler, neyse ki Yunan Tanrılarına bir göz atınca hala algılanabiliyor. Soylu ve büyük adamlann bu yansımala nnda insan içindeki hayvan kendinse meydan okunduğunu du yumsuyor ve kendisini öznel bir çılgınlık içersinde yok etmiyor. Bu Grek’ler Tannlarını ‘kötü vicdan’ karşında uzun süre tamponolarak kullandılar- böylece ruh özgürlüklerinden yararlanmayı uzunca bir süre sürdürdüler: tabii ki, bu Hıristiyanlık’taki Tann anlayışına tamamen zıttı. Bu ilkede çok ileri gittiler, muhteşem ve aslan yürekli bu çocuklar bunu yaptılar. Homeros’un Zeus’u bazen işlerini kolaylaştırdığı ve onlara sağladığı hiç de önemsiz olmayan yetkiyle bir kez ‘Hayret’ demişti- bu, kötü durumdaki Aigisthos’un haliydi ‘Yakınmaları ne muhteşem

Olümlülerin, ölümsüzlerden

Yalnız bizden gelfr deler kötülük

Ama o kadar budaladırlar ki

Yaratırlar, yazgılarına rağmen

Kendi felaket sonlarını.’

Yine de Olimpik seyirci ve karar vericinin onlara kızgın olmaktan ve bu anlamda haklannda kötü düşünmekten çok uzak olduğunu okuyucu not etmeli ve gözlemlemelidir. Ölümlülerin düştükleri yanlışlar nedeniyle ‘Ne kadar budalalar’ diye düşü nür- ve ‘budalalık, ‘tedbirsizlik’, ‘biraz beyin sulanması-’ Greklerin, en güçlü, cesur dönemlerinde bile kötü ve yazgı olarak kabul ettikleri bunlardan daha fazlası değildi. Suç, değil budalalık, anladınız mı?… Ama bu beyin sulanması bile problemdi.- ‘Hadi canım, nasıl olur? Böyle bir şey bizim beynimize, aristokrat soyu olanların, şanslı insanların iyi ve doğal nitelikleri olanların, en iyi toplumun insanlarının, erdemli ve soylu insanların beynine nasıl girebilir?’ Emsallerinden birisi onun için anlaşılmaz olan bir saygısızlık ve hiddetle kendisine yaklaşınca aristokrat Grek’in yıllarca kendınse sordugu soru buydu. Sonunda, Tanrı onun aklını almış olmalı’ diyecek ve kafasını sallayacaktı- Bu tipik bir Grek çözümüydu Böylece, o zamanın Tanrıları insanı bir dereceye kadar, hatta kötülükte bile olumlamaya yardım cı oldular- o zamanlar kendilerini bir ceza olarak değil, daha soylu olan bir suç olarak kabul ettiler.

 

24.

 

Göreceğiniz gibi çalışmamı üç soruyla bitireceğim. ‘Burada bir ideali gerçekleştiriyor muyum, yoksa yıkıyor muyum?’ sorusu belki sorulabilir. . . Ama dünyada kurulan her idealin neye mal olduğunu hiç kendinize sordunuz mu? Bunların tamamla nabilmesi için, ne kadar çok gerçeğin karartıldığını ve yanlış anlaşıldığını, ne kadar çok yalanın cezalandırıldığını, ne kadar çok vicdanın bozulduğunu, her seferinde ne kadar çok Tanrı’nın kurban edildiğini? Bir tapınak kurmak için, bir tapınak yıkılmalıdır: bu, yasadır- bunun gerçekleşmediği bir durum gösterebilir misiniz?… Biz çağdaş insanlar, bilinci canlı olarak kesip incelenmenin ve kendi hayvan benliğimize zulmetmenin unutulmaz geleneğini miras aldık. Bu, bizim en uzun eğitimimizin, belki de sanatsal becerimizin, her halükarda heveskarlığımızın ve sapkın zevkimizin alanı. İnsan uzun zamandır doğal eğilimlerine ‘kötü gözle’ baktı ve bunun sonunda bunlar, onun sisteminde kötü vicdanla birleştiler. Tersine bir çaba içsel olarak gerçekleşebilirdi ama bunu denemek için kim yeterince güçlüydü?- yani, ‘kötü vicdanla’, tüm doğal olmayan eğilimleri, aşkın arzuları, duygu, içgüdü, doğa ve hayvanlığa aykırı olanları ilişkilendirmek kısaca, tüm geçmiş ve şimdiki idealler, yaşam karşıtı olan ve dünyaya iftira eden idealler. Bugün bu umut ve düşlerle kime yöneleceğiz?- Dinlememiz gereken iyi insanlar ve buna ek ola rak, akla uygun biçimde, rahat, uzlaşmış, boş, heyecanlı ve yorgun olanlar… İnsan kendine yönelirken, onu, ciddi ve yüce bir şey ortaya çıkartmasından, daha çok aşağılayan, daha derinden koparan bir şey olabilir mi? Yine, onlar gibi davranıp ‘kendimizi bırakırsak’, tüm dünya nasıl da bize iyi davranır ve bizi hoş tutar. Böyle bir amaç için, çağımızda geçerli gibi görünenden daha farklı kapasitede ruhlara gereksinim duyuyoruz. Savaş ve zaferlerle yetkinlik kazanan ruhlar, zafer, macera, tehlike, hatta acının bir gereksinim olduğu ruhlar: böyle bir amaç için, yük sekliklerin sert havasına, kış yolculuklarına, her anlamda buzullara ve dağlara alışkın olmak gerekir; giderek bir biçimde yücelen kötülük, büyük sağlıkla beraber olan son derece kendine güvenen bilgi haylazlığı gerekiyor; kısaca, (berbat gerçeği özetle mek gerekirse) büyük sağlık gerekiyor!

Bu, bugün gerçekçi mi?.. .Çürüyen ve kendinden kuşku duyan çağımızdan daha güçlü bir çağda, bir gün, o büyük sevgi ve nefret adamı, o büyük insan, zorlayıcı gücü onu sapmalardan ve ötesinden alıkoyan, tek başınalığı nedeniyle gerçekten kaçtığı samlan, yanlış anlaşılan yaratıcı ruh gelmeli. Gerçeğin içine dalışı, gömülüşü ve girişiyle yeniden gün ışığına çıkarak, bu yollarla bu gerçekliğin tanımladığı kurtuluşu sağlayacaktır. Bu, eski idealin onun üzerine bıraktığı lanetten kurtuluştur. Bu, gele ceğin insanı, hikmetiyle bizi eski idealden, mide bulantısından, hiçlik istemi ve hiçlikten kurtaran kişidir. İstemi yeniden özgür kılan, öğle vaktinin ve büyük kararın tehlike çanı, dünyaya amacını ve insana ümidini geri veren, bu Deccal, nihilist karşıtı, Tanrı’yı ve Hiçliği yenen bir gün gelmeli.

 

25.

 

Ama ben neden bahsediyorum? Yeter, yeter! Bu noktada ba na susmak yaraşır: yoksa, yalnızca benden daha genç, daha güçtü, daha ‘gelecek’ olan için açık duran alana yalnız başıma geçeceğim- yalnızca Zerdüşt’e, Tanrısız Zerdüşt’e açık olana.

 

 

                                                                                      Çileci İdeallerin Anlamı Nedir?

 

                         ÜÇÜNCÜ ÇALIŞMA

 

              ÇİLECİ İDEALLERIN ANLAMI NEDİR?

 

‘böyle ister Kayıtsız, alaycı, zorba o bir kadındır ve yalnızca bir savaşçıdır onun

sevdiği’

Böyle Buyurdu

Zerdüşt

                                                 1.

 

Çileci ideallerin anlamı nedir? Sanatçılar için hiç anlamı yoktur veya çok fazla anlamı vardır; felsefeciler ve akademisyenler için bir tür ‘yetenek’ ve gelişmiş anlıkçılık için en uygun koşullan sağlayan bir içgüdüdür; kadında, en iyisinden ek bir baştan çıkartıcı etkidir, güzel bir tendeki birazcık morbidezzadır (ÇN: hastalık); şişmanın melek görüntüsüdür; tatlı bir hayvandır. Fizyolojik açıdan bozuk ve çarpık olanlar için (ölümlü lerın çogunda) bu dunya karşısında çok ıyi olma pozu verme çabasıdır; sefahatin kutsal biçimidir; içten işleyen, acı ve kavga daki en temel silahlardır. Papazlar için asıl dinsel inanç, en iyi güç aracı, güç için en yüksek yetkedir. Azizler için, son olarak, kış uykusuna bahane, novissimo glorie cupido,’ hiçlikteki (Tanrı) huzurları, delilik biçimleridir.

Ama çileci ideal insanlık için çok anlamlı olduğundan insanın temel özelliği olan horror vacuinin ifade biçimidir; bir amaca gereksinim duyar- ve kısa zamanda, boşluğa istem duymayı, hiç istem duymamaya yeğler.- Anlaşılamadım mı?- Anla şılamadım mı?- ‘Kesinlikle hayır efendim ‘- Peki, baştan başlayalım

 

2.

 

Çileci ideallerin anlamı nedir? Ya da sıkça bana sorulan özel bir durumu ele alırsam, örneğin Richard Wagner gibi bir sanat çının yaşlılığında, saflığa gösterdiği saygının bedelini öderken, bunun anlamı nedir? Tabii ki, bir anlamda hep böyle yapmıştı, ama daha önceleri bunu çileci bir biçimde yapmamıştı. Bu ‘davranış değişikliğinin’, davranışındaki kökten devrimin anlamı neydi- çünkü, zaten eskiden olduğu gibi miydi? Wagner böyle ce tam aksi yöne döndü. Bir sanatçının tam aksi yöne dönmesi ne anlam taşır? Bu noktada (bu soruya biraz vakit ayırmayı so nın yapmadığımızı düşünerek), aklımıza hemen Wagner’in yaşamındaki belki de en iyi, en güçlü, en neşeli, en cesur devre geliyor: onun gerçekten ve derinden ‘Luther’in Düğünü’ fikriyle ilgilendiği zaman. Bizim, bu düğün müziği yerine Maistersin gers’e sahip olmamamızın hangi şans faktörüne bağlı olduğunu kim bilebilir? Ve birincisi, ikincisinin ne kadar yankılanması dır? Temanın ruh temizliği ile ilgili olduğu kuşkusuz. Ayrıca şehveti de övdüğü. Hatta oldukça düzgün ve Wagnerci görünüyor.. Çünkü saflık ve şehvet arasında gerekli bir zıtlık yok; her iyi evlilik, her içten duyumsanan aşk böyle bir zıtlığı aşar. Bana göre Wagner, cesur ve zarif ‘Luther komedisi’ ile bu tatlı gerçe ği yeniden Alman vatanına getirmekle iyi yapmış. Çünkü Almanlar arasında şehvete çok sövülmekteydi ve hala sövülüyor; ve belki Luther’in en büyük erdemi kendi şehveti (bu, yeterin ce hoş bir biçimde ‘Evangelist özgürlük’ olarak adlandınlıyor) için cesur olmasında yatıyor. Ama, saflık ve şehvet arasında bir zıtlığm bulunduğu durumlarda bile, bunun bir süre trajik bir zıtlık olmaması büyük şans. Bu, her halükarda, beden ve zihin olarak güçlü olanlar, ‘hayvan’ ve ‘melek’ yönleri arasındaki nazik dengeyi, varlığa ters düşen ilkelerden biri olarak saymaktan uzak olanlar için geçerlidir- Goethe, Hafiz gibi en ince ve parlak ruhlar bunda yaşamın daha ileri bir çekiciliğini bile gördü ler. Bu tür zıtlıklar insanı yaşama çeker. Öte yandan, pis adam öldü mü, temizliğine tapılacağı çok açıktır- ve böyle pis adamlar var- bunda yalnızca kendi zıtlarını görüyor ve buna tapınıyorlar. Ah, ne trajik, bir homurdanma ve aç gözlülük! Bir düşünün- Richard Wagner’in son günlerinde kuşkusuz müziğini yapmak ve sahneye koymak istediği şu acılı ve aşırı zıtlığa tapı yorlar! ‘Peki ama neden?’ diye makul olarak sorabiliriz. Pis adamı onun için önemli kıldık, peki onlar bizim için nedir?

 

3.

 

Bu noktada şu soruyu sormamak olanaksız: bu erkeksi (ah, hiç de erkeksi olmayan) kırsal budalalık, sonunda uygunsuz bir biçimde Wagner’in Katolikleştirdiği şu yoksul şeytan, doğal Parsifal ile gerçekten ne anlatmak istedi? Ne? Bu Parsifal ger çekten de ciddi olarak bunu mu anlatıyordu? İnsan aksini düşünme eğiliminde oluyor, hatta arzuluyor- yani Wagner’in Parsi fal’inin neşeli bir oyunun son perdesi veya satyr draması gibi olduğunu ve tragedya yazan olarak Wagner’in bize veya kendisi ne tüm tragedyalan aşarak veda etmeyi arzuladığını ve bunu uy gun ve değer bir biçimde yapmaya çalıştığını; yani, kendi tragedyasının en aşın ve küstah bir parodisiyle, eskinin berbat dünyevi ciddiyetinin ve dünyevi acılarının üstesinden geldiğini- baş edilmesi gereken doğa karşıtı çileci idealin en ham biçimle  üzerine yazılmış bir parodi olduğu. Bu, daha önce de söylediğim gibi, tüm büyük sanatçılar gibi kendisine ve sanatına yukarıdan bakabildiği zaman, kendisine gülebildiği zaman büyüklü ğünün zirvesine ulaşan büyük tragedya yazanna yakışacaktı. Wagner’in Parsifal’i, kendine atılan gizli bir kahkahanın üstünlüğü müydü? Sahip olduğu o üstün sanatsal özgürlük ve aşkın lığın zaferi miydi? Tekrar ediyorum, bunu arzulayabiliriz, çünkü Parsifal ciddi olarak ele alınınca ne anlam taşır? içinde (bir zamanlar bana karşı kullanılan bir ifadeyle) akıl dışı ve nefret dolu bir bilgi, zihin ve beden ürününü, görmek gerekir mi? Bu, beden ve ruhu, nefret dolu olarak bir nefeste lanetlemek midir? Bir fikir değişikliği, hastalıklı Hıristiyanhğa ve boş fikirlere ge ıl dönüş müdür? Ve son olarak, böylece istemin tüm gücünü tam aksi için kullanacak olan,- yani, beden ve ruhun en üst sanatsal ifadesi için- sanatçı yaklaşımıyla kendini olumsuzlama ve kendini yok etme midir? Ve yalnızca sanatını değil, yaşamını da? Bir zamanlar Wagner’in, Fenerbach’ın izini nasıl bir coşkuyla izlediğini anımsayın. Fenerbach’ın ‘sağlıklı cinsellik’ deyimi, bir çok Alman’da (kendilerine genç Almanlar diyorlardı) oldu ğu gibi, yüzyılın otuzlu ve kırklı yıllarında Wagner’in kulakla rında bir kurtuluş çığlığı gibi çınlamıştı; sonradan bu konu üzerindeki fikri mi değişti? Çünkü her halükarda, bu konudaki Öğretisini değişmek ister gibi görünüyor- yalnızca sahnedeki Par sifal borazanlarıyla değil, sonraki yıllanndaki melankolisiyle, kasılmalanyla, utanç verici eserleriyle de. Gizli bir arzu ve istemin, geriye gidişin, değişimin, Hıristiyanlığın, orta çağcı ol mamn ve müritlerine ‘Her şey boş! Kurtuluşu başka bir yerde arayın!’ deme isteğinin vaazını veren, umutsuz, kararsız, açıkça söylenmeyen bir istemin belli olduğu yüzlerce yer var. Hatta ‘Kurtancının kanına’ bile bir kez başvuruluyor.

 

4.

 

Bir çok üzücü unsur taşıyan böyle bir durum için konuşmak istiyorum- ve bu tipik bir yaka: en iyisi sanatçıyı ve eserini tamamen birbirinden ayırmak, böylece eseri kadar ciddiye alınması önlenebilir. 0, her şeyden önce yalnızca yapıtının bir ön koşuludur, bir rahimdir, bir topraktır, bazen eserinin üzerinde yeşerdiği gübreli bir topraktır- ve bunun sonunda, birçok du rumda, eğer eserden yararlanılacaksa unutulması gerekendir. Çalışmanın kökeninin araştınlması psikologiarın ve ruhu canlı olarak kesip inceleyenlerin konusudur, ama ne şimdi, ne gelecekte, bu, estetikçi sanatçıyı ilgilendirmez. Parsifal ‘in yazan ve yaratıcısı, orta çağ ruh karşıtlıklarının ürkütücü derinliklerine ve temellerine dalarak orada yaşama, tüm akılsal yükselişlerden, acılık ve disiplinden uğursuzca soyutlanma, bir tür zihinsel sap kınlık, (okuyucum bu kelime için beni affetsin) gereğine, hamile bir kadının, hamileliğin ürkütücü ve muhteşem yönlerine yöneldiği kadar biraz zaman ayınyor. Söylediğim gibi, eğer çocuktan zevk alınacaksa, bunlar unutulmalıdır. Kendimizi, sanatçının (İngiliz terminolojisini kullanırsam) psikolojik yapısı nedeniyle ifade ettiği, düşlediği ve temsil ettiği nesnenin kendisi olduğu hakkında kolayca düşeceği kafa karışıklığından korumalıyız. Aslında, kendisini böyle bir nesne olarak algılasa bile, onu ke sinlikle ifade ve temsil etmez. Eğer Homer Archilles veya Goet be Faust olsaydı, Homer Archilles’i, Goethe Faust’u yaratamaz dı. Tam ve mükemmel bir sanatçı, gerçekten, asıl olandan ebediyen kopmuştur; öte yandan, bu ebedi ‘gerçek dışılık’ ve içsel yapaylık sonucunda, bazen umutsuzluğa kapılma noktasına gelmesi nedeniyle takdir edilir- ve bundan sonra bazen yasak top raklara, gerçeğe, girmeye çalışır ve gerçek bir varoluş için çaba gösterir. Hangi başarıyla? Bu kolayca kestirilebilir- bu, Wag ner’in ileri yaşta kurban olduğu, büyük bedel ödediği ve en iyi arkadaşlarını kaybetmesine neden olan sanatçının tipik bir he vesidir. Ama her halükarda, bu heves dışında Wagner’in kendi yararına, bize ve sanata, Parsifal’la değil de, farklı bir biçimde, zafer edasıyla, daha güvenli ve Wagnerci bir yaklaşımla, daha az yanıltıcı tüm iyi niyetiyle daha az belirgin, daha az Schophe nauerci ve daha az Nihilist bir veda etmesini kim istemez?

 

5.

 

0 zaman çileci ideallerin anlamı ne? Sanatçı için bir anlamı yok… Ya da hiçbir şey anlamında çok şey ifade ediyor. Aslında yararı ne? Bizim sanatçılarımız uzun süredir, değerlerinin ve degerlerınde oluşan degışımlerın heyecan yaratmasını garantı edecek biçimde, dünya içinde veya karşısında yeterince bağım sız bir tavır almadılar. Her zaman, bir ahlakın, felsefenin veya dinin hizmetkarı rolünü oynadılar. Ne yazık ki sıklıkla müşte rilerinin oynak saraylıları ve gelen eski veya yeni güçlerin kur naz dalkavukları oldular. En azından, korunmaya, desteğe ve kurulu bir yetkeye gereksinim duydular: sanatçılar hiçbir zaman kendi başlarına ayakta durmadılar. Tek başına ayakta durmak onların en derin içgüdülerine aykırıydı. Böylece, örneğin, Ric hard Wagner filozof Schopenhauer’i ‘zamanı geldiğinde’ önün de koruyucu bir siper olarak kullandı. Yetmişlerin Avrupa’sında egemen ölan Schopenhauer’in felsefi desteği, yetkesi olmadançileci bir ideal için cesaret gösterebileceğini kim düşünebilir? (Ortodoks sütü içmemiş bir sanatçı olabilir mi sorusu akla gel meden olmuyor). Bu da bizi daha ciddi bir soruya ulaştırıyor: çi leci ideale saygı gösteren gerçek filozof, Schopenhauer gibi gerçek bir bağımsız ruh, bronz bakışlı bir adam ve şövalye, kendi si olma cesaretini gösteren, önce onu önünde koruyacak kişiyi ve üstlerinin onayını beklemeden, atağa kalkabilen kişi ne anlam taşır? Şimdi, bir an önce, Schopenhauer’in sanat karşısında ki yaklaşımına bakalım   bir çok insan için büyüleyici bir yak laşım. Richard Wagner’in Schopenhauer’e hemen katılmasının nedeni açıkça bu (onu, bilindiği gibi, şair Herwegh ikna etmiş ti). 0 kadar benimsedi ki, eski ve yeni estetik inançlan arasında bir uçurum oluştu- örneğin önceki, Opera and Drama’da, sonra ki, 1870 yılından sonraki çalışmalarında ifadesini bulmuştu. Wagner, o zamandan sonra özellikle (bizi özellikle yabancılaş tıran bu politika değişikliğiydi) müziğin değeri ve pozisyonu ile ilgili yargısını değiştirmekte tereddüt etmedi. Müziği daha önce, bir araç, ortam, gelişmek için bir ereğe, erkeğe gereksinim duyan bir ‘kadın’ haline getirmişti- yani dramaya; bununla ne iste di? Birden Schopenhauer kuramının yeniliğiyle majorem musicae glorium daha fazlasının yapılabileceğini fark etti- yani, Schopenhauer’in anladıği biçimde müziğin egemenlik kazan masıyla, müziğin tüm diğer sanatlardan soyutlaşıp, onlara zıtlaş masıyla, müziğin kendi içersinde görüngüsel dünyayı yansıtan diğer sanatlara benzemeyen bağımsız bir sanat olmasıyla, istemın kendısının dılı olmasıyla, dogrudan uçurumdan , onun en kişisel, özgün ve doğrudan ifadesi gibi konuşmasıyla. Müziğin değerindeki bu olağanüstü yükseliş, (Schopenhauer’in felsefesi nedeniyle yükseliyor gibi görünen) hemen, müzisyenin de görülmemiş bir yükselişine neden oldu: bir kahin, bir papaz, hayır papazdan daha fazlası, ‘olguların özü’ için bir sözcü, dış dünya dan gelen bir telefon oldu- bundan sonra, bu kararından konuşan Tanrı yalnızca müzik konuşmadı, metafizikten de bahsetti. Bir gün çileci idealden de bahsetmesi kaçınılmazdı.

6.

 

Schopenhauer, estetiği değerlendirirken Kant ‘ tan yararlandı Kant’ın gözleriyle bakmadığı ise kesin. Kant, güzelin yüklemi arasında bilginin saygınlığını sağlayanlan ön plana yerleştirdi ğinde sanatı onurlandırdığını düşünmüştü: kişisel olmayan ve evrensel olan. Bunun tam bir hata olup olmadığını tartışmanın yeri burası değil. Tüm söylemek istediğim, Kant’ın, diğer filozoflar gibi, estetik sorununu sanatçılann (yaratıcı olan) deneyimlerine bağlı olarak düşünmek yerine, sanat ve güzelliği izle yen açısından değerlendirmesidir ve böylece belirsiz bir biçim de, izleyicinin kendisini ‘güzel’ fikrinin içersine sokar! Keşke güzellik felsefecisi bu ‘izleyiciyi’ yeterince tanıyabilse!- Onun kişiliğini, deneyimlerini, güzellikle ilgili etkili ve bireysel olay lardaki, arzulardaki, sürprizlerdeki, sevinçlerdeki zenginliğini bilebilse! Ama, korktuğum gibi, durum her zaman tam aksi. Böylece, en baştan beri, Kant’ın ünlü güzellik tanımı gibi, şişman bir hata kurdunun boy gösterdiği, insanın kendisini doğru dan gerçekleştirdiği nam bir deneyim eksikliği içeren bir tanım sunuluyor. Kant, ‘İlgisiz zevk, güzeldir’ demişti. İlgisiz! Bunu, gerçek bir ‘izleyici’ ve ‘sanatçı’ olan Stendhal’ın tanımıyla karşılaştınn. 0 güzel için une promesse beonheur demişti. Burada, her halükarda Kant’ın öne çıkardığı estetik durumun bir noktasını ret ederek ortadan kaldırıyor da Kim haklı, Kant mı, Stendhal mı? Eğer estetikçimiz, Kant’a göre güzelli ğin büyüsüyle örtünmemiş bir kadın heykelini bile ‘ilgisiz’ ola rak izleyebileceğini söylemekten yorulmayacaksa, bu işe gülünür:- bu nazik meseleyle ilgili olarak, sanatçıların deneyimleri daha ‘ilgi çekicidir’ ve her halükarda Pygmalion’un ‘estetik olamayan’ bir adam olması gerekmez. Üstüne Listlük, bir de es tetikçilerimizin bu tartışmalardaki masumiyetlerini düşünelim; örneğin, bunu, Kant’ın, dokunma duygusunun kendine has özelliği üzerine köy papazı naifliğiyle öğreti geliştiren saygınlığınayoralım! Burada tekrar, sanata Kant’tan daha yakın duran, ama yine de Kantçı tammiamanın limitleri dışına çıkmayan Schopenhauer’e dönüyoruz; bu nasıl oluyor? Ortam yeterince ilginç:

‘ilgisiz olarak’ ifadesini en kişisel biçimde ve düzenli olağan yaşamına bağlı olarak deneyiminden yola çıkıp açıklıyor. Este 6k düşünce sonuçlan konusu dışında, Schopenhauer’in kesin konuştuğu konu çok azdır: kafur ve acı bakla gibi cinsel ilgiyi etkisizleştirdiğini belirtir; estetik durumun en büyük yaran ve avantajı olarak, bu ‘yaşam arzusundan’ kaçışsı yüceltıne konu sunda hiç yorulmaz. Aslmda, insan, bu İstem ve tasarım anla yışına göre, ‘istemden’ kurtuluşunun ‘tasarımla’ sağlanabilece ği fikri, cinsel deneyiminin genellemesinden kaynaklanıyor olmasın diye sormaktan kendisini alamıyor. (Schopenhauer’in fel sefesiyle ilgili tüm sorularda, insan, bunun 26 yaşındaki birisinin düşünceleri olduğuna dikkat etmeli. Böylece hem Schopen hauer’in yaşamındaki özellik anlaşılabilir, hem de yaşamının o devresindeki özel durum.) Örneğin, estetik durumu övdüğü sayısız bölümlerden en etkileyici birisini dinleyelim (World as Will and Idea, i, 231); şu sözlerdeki tonu, acıyı, mutluluğu, min nettarlığı, dinleyelim. ‘Bu, Epicurus’un en yüce iyi olarak ve Tanrıların durumu olarak övdüğü acısız durum; bu durumda arzunun iğrenç baskısından kurtuluruz, istemin baskısıyla düzen lenen Sabbath’ı kutlarız, Ixon’un çarkı hareketsiz durur.’ Ne ateşli bir konuşma! Nasıl bir eziyet ve iğrençlik! ‘An’ ve ‘lxon çarkı, arzunun ıgrenç baskısı gıbı her şey arasındaki dunyevı zıtlık ne kadar patolojik. Ama Schopenhauer’in kendisi açısın dan yüz kez haklı olduğu kabul edilirse, bu, güzeli anlamamız konusunda bize nasıl yardımcı olabilir? Schopenhauer, bize güzelin bir etkisini betimliyor- istemi yatıştırmak,- ama bu etki gerçekten normal mi? Daha önce de belirtildiği biçimde, Schopenhauer gibi cinsel duyguları olan ama daha mutlu bir yapıda ki Stendhal, ‘güzelin’ başka bir etkisini öne çıkartmıştı. ‘Güzel, mutluluğu vaat eder.’ Ona göre, güzellik nedeniyle istemin coşkusu (‘ilgi’) en önemli unsurdur. Kendisini bu konuda Kantçı saydığı, Kant anlamında güzelin tanımını kavrayamadığl, güzellik, bir ilgi olarak da, aslında en güçlü ve kişisel ilgisi nedeniyle onun hoşuna gittiği, işkenceden kaçan bir işkence kurbanı olduğu için Schopenhauer’e karşı çıkamaz mıyız? Tekrar ilk soruya dönersek: felsefeci için çileci idealin bedelini ödemek ne anlam taşır?’ Her halükarda, şimdi ilk ipucuna sahi biz: işk kaçmayı arzular.

 

7.

 

‘İşkence’ sözcüğü karşısında kederli bir yüze sahip olmama ya dikkat edelim- bu durumda sözcük, kesinlikle yeterince hafif letilebilir ve yumuşatılabilir- hatta gülünebilir de. Pratikte cinselliği kişisel bir düşman (aracı olan kadın, instrumantum diabo 1i de dahil olmak üzere) gibi gören Schopenhauer’in, iyi huylu olabilmek için düşmanlara gereksinim duyduğu; korkunç, acı kara-yeşil kelimeleri sevdiği; tutkulan nedeniyle gücenmek için gücendiği; düşmanları, Hegel, kadınlar, cinsellik ve tümüyle ‘varolma istemi’, ‘sürdürme istemi’ olmadan hastalanacağı ve kötümser (ne kadar istese de gerçekten kötümser değildir) olacağı gerçeklerini hafife almayalım. Schopenhauer, onlar olmadan devam edemezdi. Bu, kolayca tahmin edilebilir, kaçardı. Ama düşmanlan onu sıkıca tuttular, varoluşuna ikna ettiler, eski dönem kiniklerde olduğu gibi, öfkesi, onun tesellisi, iyileşme si, ödünü, nefrete karşı çaresi ve mutluluğuydu. Schopenhauer’deki kişisellik için bu kadar yeter. Öte yandan, ona has bir çok şey daha var- şimdi problemimize geri dönüyoruz. Dünya da filozoflar oldukça ve filozoflann olduğu her yerde (Felsefe nin zıt kutuplan olarak, Hindistan ‘dan İngiltere ‘ye kadar), felsefecilerde, cinselliğe karşı gerçek bir rahatsızlık ve km olduğu kabul edilmiş ve bu tartışılmamıştır. Kulağı olan için Schopen hauer iyi söz söylerdi ve aynı zamanda etkileyici ve büyüleyici bir ifade tarzı vardı. Çileci ideal karşısında filozoflann önyargı ve tutkulan benzeşir. Bu konuda bir yanılgı olamaz. Daha önce de söylendiği gibi, her iki duyguda bu tipe aittir; eğer bir felseci adaleti.felsefecide ikisi de yoksa- o zaman- emin olabilirsiniz ki- ancak sahte bir filozof olabilir. ‘Bu ne demek? Çünkü bu durum yorum gerektiriyor: herhangi ‘kendi başına olan bir şey’ gibi kendi başına ebediyete kadar aptalca görünüyor. La bete philosophe da hil, her hayvan, içgüdüsel olarak en iyi koşullara ulaşmaya çalışır. Böylece tüm gücünü kullanır ve en üst gücünün bilincine varır. Aynı içgüdüsel yaklaşımla ve her tür usa üstün iyi bir anla ma yeteneğiyle, her hayvan gibi onu alıkoyan tüm rahatsızlık ve engellerden veya onu en iyiye götüren yolu kapatanlardan kaçınır. (Bahsettiğim mutluluğa giden yol değil, güce, eyleme, en güçlü eyleme ve aslında bir çok kez mutsuzluğa giden yol.) Ay nı biçimde, filozof, evlilikten ve onu buna ikna edecek her şey den kaçınır- evlilik en iyiye giden yoldaki engeldir. Bu güne dek hangi büyük filozof evlendi? Heracleitus, Platon, Descartes, Spinoza, Leibnitz, Kant, Schopenhauer- evlenmediler ve dahası onları evli olarak düşünmek olanaksız. Evli bir filozof, bana göre ancak Komedide yer alabilir. Sokrates bir istisnaydı- yine de sinsi Sokrates, ironik bir biçimde sürdürdüğü evliliğiyle kurala uyuyordu. Buda’nın da söylediği gibi, bir çocuğunun doğduğu ona bildirildiğinde her filozof şöyle der: ‘Rahula (Rahula kü çük şeytan demek) doğdu ve ayağıma pranga vuruldu.’ Her ‘öz gür ruh’ için, Buda’da da olduğu gibi derin düşünceye daldığı bir an olacaktır (daha önce düşünmeden bir zaman geçirdiği göz önüne alınırsa): ‘ evdeki yaşam dar bir yere sıkışmış’ diye düşündü ‘orası temiz olmayan bir yer. Özgürlük evi terk etmekte.’ Böyle düşündüğü için evini terk etti. ÇileğJ bağımsızlı ğa giden bir çok köprü gösterilir. Bir gün köleliğe hayır diyen ve çöle giden tüm kararlı olanların tarihini duyan filozof aşırı neşeden ve ellerini çırpmaktan kendini alamaz. Güçlü eşekler ve güçlü zihinlerin aksini düşünenler olsalar bile. 0 zaman çileci idealin filozof için anlamı nedir? Benim yanıtım şu- çok önce den tahmin edilmeliydi:/bu ideali fark eden filozof gülümser, çünkü orada en yüksek ve cesur anlıkçılığın en iyi durumunu görmüştür; böylece ‘varlığı’ inkar etmez, daha çok varlığı, kendi varlığını olumlar. Bu belki de Tanrıya küfretme arzusu nok tasına yakındır, pareat, mundus, fiat philosophia, fiat philosop hus,fiam!…

 

8.

 

Gördüğünüz gibi, filozoflar çileci ideali değerlendirecek yozlaşmamış yargıç ve tanıklar değillerdir. Kendilerini düşünürler- azizlerle ilgilenmezler. Kendileri için vazgeçilmez olanı dü şünürler. Baskıdan, sıkıntıdan, gürültüden, görevden, ödevden, kaygıdan uzakta kalmayı; açık bir kafayı; düşüncelerin dansını, sıçramasını uçuşmasını; iyi havayı- az bulunur, yükseklerde ki gibi açık, özgür, kuru havayı, her hayvanın daha zeki olduğu ve kanatlandığı havayı; her bodrumda huzuru; tüm köpekleri zincirlemeyi; düşmanlıkla ulumamayı, km tutmamayı; yarala nan arzular nedeniyle vicdan azabı duymamayı; değirmenler gibi çalışan ama fark edilmeyen sessiz ve itaatkar iç organlara sahip olmayı; yabancı, aşkın, geleceğe, ölüm sonrasına ait bir kalp taşımayı- özetlersek, neşeli bir çileci idealle meydan oku yan- yeğlemek yerine yaşamın üzerinden akıp giden çaylak hayvanın çileciliğini düşünürler. Estetik idealin 3 büyük sloganı olduğunu biliyoruz: yoksulluk, alçak gönüllülük, saflık. Ve şimdi de tüm yararlı, yaratıcı büyük ruhların yaşamlarına yakından bir bakın- her seferinde, bir dereceye kadar bu nitelikleri bulur sunuz. Bunlar, açıkça onların erdemlerini oluşturmuyor- bu insanların erdemle ne ilgisi var!- Ama, bunlar, onların en iyi ya roluşlarının en gerekli ve doğal koşulları, en ileri derecedeki ve rimlilikleri. Bu bağlamda, egemen anlıkçılıklarının önce gerçek olmayan ve rahatsız edici bir gururu veya arsız bir cinselliği en gellemesi veya lüks ve titiz bir seçicilik eğilimi veya elin ve kalbin aşırı özgürlüğüne karşı onları koruması olasıdır. Ama bunları yapan zekalarıdır, çünkü egemen olan içgüdüleridir ve diğer içgüdüleri yönetir. Etkisi yok olduğunda egemenliği da ortadan kalkacaktır. Ama bunda erdemden bir zerre bile yok. Da 8 dünyanın sonu gelsin, ama felsefe, felsefeci kalsın, ben kalayım.dahası, bahsettiğim, güçlü, bağımsız ve iyi donanımlı ruhlann uzaklaşıp yalnız başına yaşamaları ah, bu, kültürlü sınıfların düşlediği bir uzaklaşmadan ne kadar farklı! Bazı durumlarda, aslında, kültürel sınıfların kendileri bir çöldür. Bilgi dünyasının aktörlerinin bu çöle bir dakika bile dayanamayacaklan ise kesin dir. Çöl onlar için ne romantik ne de Suriye gibidir, sahnedeki çöle hiç benzemez! Burada çok fazla eşek var, ama bu noktada benzerlik ortadan kalkıyor. Çöl bugünlerde böyle bir şey- belki de kasıtlı bir karanlık; insanın kendi başına yoldan çıkması; ses, beğenilme, kağıtlar, etkilenme korkusu; ufak bir çalışma odası, günlük bir iş, ışığa çıkartmaktan çok saklayan bir şey; görüntüsü iç ferahlatan, zararsız, neşeli hayvanlar ve kuşlarla ilgili bir şey; dostluk için bir dağ, ama ölü olan değil, gözleri olan (yani gölleri olan); bazı durumlarda, insanın fark edilmediğini sandığı ve ceza görmeden herkesle konuşabileceği kalabalık oteldeki bir oda: işte çöl bu ah, yeterince yalnız, bana inanın! Heracleitus, görkemli Artemis tapınağı sütunlan arasında inzi vaya çekilince, bunun daha ‘değerli’ bir ‘ıssızlık’ olduğunu ka bul ederim. Neden bu tür tapınaklarımız yok? (Belki de var. Pi ana di San Marco’da, tabii ki baharda ve sabah vakti saat on, on iki arasında yaptığım muhteşem çalışmayı düşünüyorum.) Ama Heracleitus’un uzak durduğu şeyden bugünlerde bizde ka çınıyoruz: Efeslilerin gürültüleri ve demokratik gevezelikleri, politikalan, ‘imparatorlukla’ ilgili haberleri, (Tabii ki Pers İm paratorluğu), günün mallannı değiş tokuş etmeleri- çünkü biz filozofların her şeyden önce sakınması gereken bir şey var- bu günle ilgili olanlardan. Sessizliği, soğuğu, soyluyu, uzağı, geçmişi, aslında, genel olarak ruhun karşısında kendini savunma ve sarmalama durumunda olmadığı her şeyi onurlandırıyonız yüksek sesle konuşmadan konuşulabilecek bir şeyi. Şimdi konu şan ruhun tonuna kulak verin. Her ruhun kendi tonu vardır ve onu sever. Örneğin şuradakinin bir kışkırtıcı olduğu kesin, yani bir boş kafa, bir boş bardak. Ona giren her şey, ondan donuk ve kesif olarak çıkar, büyük boşluğun yankısıyla ağırlaşır. Şurada- ki ruh her zaman boğuk bir sesle konuşur, kendisinin boğuk sesi olduğunu düşünür mü acaba? Olabilir- fizyologlara sorun- ama kelimelerle düşünen kişi, bir düşünce adamı gibi değil bir konuşmacı gibi düşünür (bu nesneleri düşünmediğini veya nesnel düşünmediğini, yalnızca nesnelerle olan ilişkisini düşündüğünü gösterir- yani, aslında, yalnızca kendisini ve dinleyicileri düşünmektedir.) Bu üçüncüsü kavgacı bir biçimde konuşuyor, bize çok yaklaşıyor ve nefesini duyuyoruz- bize bir kitaptan ko nuşuyor olsa da ağzımızı istemeden kapatıyoruz: tarzının tonu nedenini ortaya koyuyor- zamanı yok, kendine güveni az, ya şimdi ifade edecek ya hiçbir zaman. Ama, kendinden emin olan ruh yumuşak bir biçimde konuşuyor; gizlilik arıyor, beklenme sini sağlıyor. bir filozof, üç parlak ve gürültülü şeyden uzaklaş masıyla kendisini belli eder- şöhret, prenslik ve kadınlar; bu, onların ona gelmediği anlamını taşımaz. Parlayan her ışıktan ka çar, bu nedenle çağından ve onun ‘günışığından’ uzak durur. Orada bir gölgedir; güneş ne kadar çok batarsa, gölgesi o. kadar büyür. Alçak gönüllü olduğu için, karanlığa dayandığı biçimde, bir tür bağımlılığa ve belirsizliğe de dayanır: dahası, şimşek çakmasının şokundan korkar, her fırtınanın üzerine öfkesini, her öfkenin fırtınasını boşalttığı çok yalnız ve ortada olan bir ağa cın korumasızlıgından urker. Anaç ıçgudusu, ıçınde buyuyen için beslediği gizli aşk, bir annedeki ‘anne’ içgüdüsünün bugüne dek kadının bağımlı olan halini sürdürmesini sağlaması gibi, kendisine dikkat etme gereğinden onu kurtaran bir duruma onu yöneltir. Bu felsefeciler fazla bir şey istemezler, söyledikleri şu dur: ‘Sahip olan, elde edilmiştir.’ Defalarca söylediğim gibi, bü tün buıilar erdem, alçak gönüllülük ve basitlik için değerli arzular değillerdir. Ama onların üst düzey efendileri böyle istediği, akıllıca ve aman vermeden istediği için; tek bir şeyi çok arzulayan efendileri, yalnızca bu nedenle herkesi toplar ve her şeyi biriktirir- zaman, güç, aşk, ilgi. Böyle bir kişi, düşmanlık nedeniyle rahatsız olmak istemez, dostluk nedeniyle de rahatsız olmak istemez; kolayca unutan veya küçük gören bir tiptir. Şehidi oynamaktan, ‘gerçek için acı çekmekten’ hoşlanmaz- tüm bunlan akıl sahibi heveslilere ve sahne kahramanlarına ve aslında bu tür lüks için vakti olanlara bırakır. (Onlann, fılozoflann, gerçek için yapacakları birşey vardır.) Büyük sözleri tutumlulukla kullanır- lar. Gerçek sozcugunden hoşlanmadıkları soylenır: Bu çok kabadayıca çınhıyor. Son olarak, filozofların saflıklarına gelince, bu tür bir zihnin verimliliği çocuklannkinden farklıdır; başka bir alanda da, isimleri, ufak ahlak dışılıklan yaşar. (Eski Hindis tan’daki filozoflar büyük bir cesaretle kendilerini şöyle tanımlarlardı: ruhu dünya olan için gelecek nesillerin önemi nedir?’) Bu yaklaşımda saflığın bir izi yok: çileci tereddüt veya beden den nefret nedeniyle, bir atlet veya jokeyin kadından uzak durması gibi. Her halükarda, gelişmiş felsefi hamilelikleri döneminde, bu daha çok egemen olan içgüdünün isteğidir. Her sanatçı, yüksek zihinsel zorlamalar ve hazırlıklar sırasında cinsel ilişkinin zararını bilir; güçlü sanatçılar ve kendinden emin olan içgüdülere gelince, bu deneyim -zor deneyim- onlar için geçerli degıldır. Yalnızca onların anaç ıçgudusu, gelişen çalışmalarına katkıda bulunmak için hayvansal, yaşamın canlılığını (normal stoklarının üstünde) kayıtsızca sergiler. Böylece büyük güç, küçüğü yutar. Şimdi bu yorumlamayı daha önce de hahsettiğirniz Schopenlıauefi tam anlamak için kullanalım: bu durum da, güzelin görünümü Schopenhauer’in doğasının ana enerjisini (derin düşünce ve derine inme enerjisi) boşaltacak biçimde etki ler; böylece bu güç patlar ve aniden bilinci kontrol altına alır. Ama estetik duruma has olan, doğrudan cinsellikten (ergenlik çağındaki kızlara ait olan ‘idealizmin’ de aynı kaynaktan gelmesi gibi) kaynaklanan belirli bir hoşluk ve bütünlük ortadan kalk maz- estetik halin oluşmasıyla, cinsellik Schopenhauer’in düşündüğü biçimde ortadan kaikmayabilir, yalnızca biçim değiş tirebilir ve bilince artık bir cinsel heyecan olarak girmez. (Este tik fizyolojisi ile ilgili daha derin problenilerde, bu konuya geri döneceğim.Şimdiye dek pratik olarak hiç araştınlmamış ve ilgilenilmemiş bu konuya.)

 

9.

 

– Bir tür çileciliğin, en iyi istemle, dünyadan zor biçimde ve iç açıcı olarak uzaklaşmanın, en yüksek anlıkçılık için uygun koşullarına ait ve bunun sonucunda da en doğal sonuçlar ara sında olduklarını gördük: bu nedenle, felsefecilerin çileci ideali ön yargıyla tartışmalanna şaşırmıyoruz. Ciddi bir tarih araştırması, estetik ideal ile felsefe arasındaki bağın çok sıkı ve güçlü olduğunu gösterecektir. Bu idealin öncül koşullarıyla, felsefenin ilk bebek adımlarını atmayı öğrendiği söylenebilir- ne yazık ki, beceriksizce, isteksizce, karın üstü düşmeye hazır, sendeleyen eğri bacaklarla ve kadınca tavırlarla! Felsefenin ilk tarihi bu tür güzel şeylerle ilgilidir- çünkü uzun süre kendileri olma cesaretini gösteremediler, birilerinin yardımlarına gelip gelmeyeceğini anlamak için etraflarına bakıp durdular; dahası, onlara bakan herkesten korktular. Felsefecilerin kendilerine has erdem ve eğilimlerini sayarsak- kuşku eğilimi, inkar eğilimi, bekleme eğilimi (‘ephetik’ olmak) (ÇN: yargılamaktan kaçınan), ana] iz etme, arama, araştırma, cesaret gösterme eğilimi, karşılaştınna ve eşitleme eğilimi, doğal ve nesnel olma eğilimi. ‘sine ira et stu dıo her şeye karşı olma egılımı: bu egılımlerın uzunca suredır ahlak ve vicdan iddialarının zıddı oldukları fark edildi mi? (Lut hcr’iıı bile fraıı Kugiin (Sinsi fahişe) olarak adlandırdığı us için söylenecek bir şey yok.) Kendini anlama hilincine ulaşan bir felsefecinin kendisinde ‘nitimur iri vetitum’° duyumsaması ve bu nun sonucunda kendisini ‘kendi duygularına’ ve ‘kendi bilinci- ne’ karşı koruması gerektiği anlaşılabildi mi? Tekrar ediyorum, bu, gurur duyduğumuz iyi şeyler için de böyledir. Eski Grek standartlarıyla ölçülse bile, tüm çağdaş yaşamımız, bir zayıflık olarak değil de, güç ve güç bilinci olarak saf ‘Hybris” ve iyi nitelikler olarak ortaya çıkar: bugün saygı duyduklarımızın aksi olanlar, uzun zamandır vicdan bekçileri olarak Tanrı’yı gördü ler. ‘Hybris bizim bugünlerde Tanrı karşındaki tavrırnız, makifke ve şevk olmayan.neler ve bilim adamlarıyla mühendislerin dikkatsiz buluşları yardımıyla dogayı bozmamız. Hybrıs Tanrı karşısındaki yaklaşımimız, yani, varsayılan, nedensel ağ tuzağının arkasında bu lunan bir teolojik ve ahlaki örümcek. Kahraman Karl’ın 11. Louis ile yaptığı savaşta dediği gibi ‘je combats l’universelle araıgnee dıyebılınz. Hybns kendımıze karşı olan tavrımız çünkü kendimizi hiçbir hayvanda yapmayacağımız bir biçimde, yaşayan bedenimizde bir ruh açan zevk ve merakla deneyliyo ruz: artık ruhun kurtuluşundan bize ne! Her şeyden öte, kendi mizi iyileştiriyoruz; hasta olmak eğiticidir, bundan kuşkumuz yok, hatta iyi olmaktan çok fazla eğiticidir-bugün bizi hasta edenler, bize, doktorlar ve ‘kurtancılardan’ daha fazla gerekli. Bugünlerde kendimize karşı şiddet uyguladiğımız kuşkusuz; biz ruhun fındık kiranları, cisimleşmiş bilmeceler, sanki yaşam fındık kırmaktan başka bir şey değilmiş gibi soru soranlar; ve böy lece günler geçtikçe daha çok soru sorulmaya ve sormaya değer mi olmamız gerekiyor- yaşamaya daha değer olabilsek bile?

.Tüm iyi şeyler bir zamanlar kötü şeylerdi. İlk günahtan, ilk erdemler doğdu. Orneğin evlilik, uzun süre toplum hakları karşısında bir günah olarak algılandı. Bir erkek eskiden bir kadına küstahça sahip olabilmek için bedelini öderdi (Örneğin Kam boçya’da bugün bile jus prima noctis’ ‘eski güzel adetleri’ koruyan papazın bir ayncahğıdır.)

Yumuşak, cömert, uysal, merhametli duygular- sonunda öyle bir değer kazandılar ki ‘asıl değerler’ halini aldılar; aslında uzun süre bunlara sahip olanlar tarafından hor görülmüşlerdi: insan, bugün sertlikten utandıği gibi, o zaman da sertlikten utanıyordu. (karşılaştınn, Beyond Good and Evil, Böl. 260). Yasaya boyun eğmek: ah, dünyadaki soylu ırklar hangi vicdan azabıyla kan davasını ret ederek kendilerini yasaya bıraktılar! Yasa uzun zamandır bir vetitum, bir günah, bir yenilikti. Bir güç gibi, güçle sahneye kondu ve insanlar buna bir tür kişisel utanmayla uydular. Dünyada öne doğru her küçük adım bedensel ve ruhsal işkenceyle atılmıştı. Bugünlerde ‘yalnızca öne doğru atılan bir adım değil, hayır, atılan her adım, hareket değişimi, sonsuz sayıda şehit gerektiriyor’ görüşü bize tümüyle garip geliyor. Bu nu Dawn of the Day (Böl 18) adlı kitabımda yazdım. Kitapta, sonraki satırlar şöyle: ‘ Şimdi gururumuz olan, birazcık insan usu ve özgürlüğünden, elde edilmesi daha pahalı olan bir şey yok. Ama bu gurur, dünya tarihinin başlangıcındaki ‘Adetler Ahlaki’ dönemi için sempati duymamamızın nedeni. Bu ahlak, insanlığın karakterini oluşturan gerçek ve kesin tarihsel öğeleri içeriyor. Tekrar ediyorum, acı çektirmenin, zalimliğin, yalanın, intikamın, ustan tiksinmenin dünyada erdem ve aksine iyiliğin, bilgi arzusunun, merhametin, banşın, utanç nedeniyle acımanın, utanç nedeniyle çalışmanın, tehlike, delilik, ahlaksızlığa yönelme ve yozlaşma olduğu o çağlar!’

 

10

.

Aynı kitapta, böl. 12., eski zamanların düşünen adamlarının toplum dışı kalma yükü altında ezildikleri anlatılıyor- korkutulamamışlarsa, aşağılanırlardı! Derin düşünce dünyada ilk kez iğrenç, belirsiz, kötü kalpli ve sıkıntılı bir düşüncenin ürünü bi çimindeki bir olgu olarak ortaya çıktı. Bu, kuşkusuz böyle oldu. Düşünen adamın içgüdülerindeki edilgen, kuluçkaya yatmış, savaş benzeri olmayan unsurlar, onları uzun zamandır bir kuşku bulutu içersine aldı: bununla savaşmanın tek yolu belirgin bir korkuyu tetiklemekti. Örneğin eski Brahmanlar, bunu nasıl ya pacaklannı çok iyi biliyorlardı! Eski filozoflar, varlıklarını ve görünüşlerini, başkalannı korkutmaya uygun bir destekle donatmayı öğrendiler. Daha yakından bakarsa.k, bunu temel bir ge reksinim nedeniyle yaptılar- kendilerinde, korku ve saygı yaratmak için. Çünkü kendi ruhlarında bile tüm değerlendirmelerin onlara karşı dondugunu gorduler. Içlerindekı felsefı unsura karşı türlü kuşku ve düşmanlıkla savaşmalıydılar. Ürkdüler- kendilerini, kendi devrimlerine inandırabilmek için kendi ruhlarının geleneklerini ve Tanrılannı bastırmak zorunda kalan bu tutkulu münzevilerin ve bilgi devrimcilerinin asıl yön temleri buydu. Binlerce yıllık işkenceyle güven ve güç duygusu kazanıp yeni bir cennet kurmaya girişen Kral Vicvarnitra’nın ünlü öyküsünü anımsıyorum: dünyadaki eski ve yeni felsefe tarihinin tekin olmayan simgesi. Başka bir yerde ‘yeni bir cennet’ kuran birisi, gücünü ancak kendi cehenneminde bulabilir. Verileri ufak bir formüle sokalım: kendisini papaz, büyücü, bilen ve genellikle din adamı olarak saklayan felsefi ruh, başlangıçta önceden belli olan, derin düşünen insan tipini maske olarak kullandı: çileci ideal, felsefeci için uzun süre yüzeysel bir biçim, varolmasının koşulu oldu… Felsefeci olabilmek için ideali örnekle göstermeliydi, bunun için, de inanmalıydı. Felsefecilerin, dünyayı olumsuzlayarak, dünyaya düşman görerek, yakın zama na dek yararlandıkları duyulara inanmayarak, göksellikle soyut lanması, böylece ideal felsefi yaklaşım adını aldı- bu soyutlanmalar, felsefenin varolduğu zorunlu koşulların sonucuydu ve varolmayı sürdürdüler. Öyle ki, çileci bir pelerini ve elbisesi, çileci kendini yanlış anlaması olmadan, felsefe, dünyada uzun bir süre varlığını sürdüremezdi. Basit ve açık bir biçimde açıklar sak, çileci papaz, felsefenin ardında ve arkasında sinsice yürü yebileceği itici ve karanlık tırtıl biçimine girdi.

Bu şimdi değişti mi? Bu frapan ve tehlikeli kanatlı hayvan, içinde tırtılın saklandığı bu ‘ruh’, gerçekten, sonunda, daha gü neşli, ılık, aydınlık dünya sayesinde bağlarını çözerek ışığa ka vuştu mu? Bugün, felsefecinin gerçekten dünyada olabilmesi için gerekli olan yeterli gururu, cesareti, kendine güveni, zihinsel arzuyu, sorumluluk isteğini, istem özgürlüğünü gösterebilir miyiz?

 

11

 

Ve .şimdi, çileci papazın görüntüsünü yakaladıktan sonra, problemimize sıkıca sarılalım. Estetik idealin anlamı ne? Sorun şimdi ciddileşiyor- oldukça ciddileşiyor. Şimdi ciddiyetin gerçek temsilcilerinin karşısındayız. ‘Tüm ciddiyet ne anlam taşı yor?’ Bu daha temel olan soru, dudağımızın ucunda: fizyologiar için, bu soruyu şu an ıçin atlayacagız. Bu ıdealde, çilecı papaz yalnızca inancı bulmaz, aynı zamanda istemini, gücünü, ilgisini de bulur. Varolma hakkı bu id ayağa kalkar ve düşer. Bura da korkunç bir muhalifle karşı karşiyayız (tabii ki bu ideale karşı olduğumuzu varsayarak); bu muhalif, idealini kabul etmeyenlerle yaşamına savaş veriyor! … Öte yandan, problemimize böyle hatalı yaklaşmasinın ona daha baştan yaran yok: çileci pa paz kendi idealini savunma çabasından pek az zaman mutlu (kendisihi savunmaya çalışan bir kadının başansız olması gibi)- ortaya çıkan tartışmanın en nesnel eleştirmeni ve yargıcı hiç olamayacak. Bu nedenle- bu kadan çok açık- onun tarafından çürütülmekten korkmaktansa, kendisini bize karşı doğru bir biçim de savunabilmesi için ona yardımcı olmalıyız. Tartışılan fikir, çileci papazlann yaşamımızı değerlendirme bakış açılan: bu yaşam, o zaman ( doga , dunya , butun bır oluş ve geçicilikle ılışkili olarak), aleyhine dönüp, kendini inkar etmediği sürece başka bir varoluş özelliğine göre yerleştiriliyor: bu durumda yani çileci bir yaşam durumunda, yaşam başka bir varoluşun köprüsü olarak kabul ediliyor. Çileci, yaşamı, insanın başladığı yere kadar geri yürümesi gereken bir labirent gibi kabul ediyor. Ve ya eylemle ret edilecek, hayır denilmesi gereken bir hata olma sı gerekiyor: çünkü, izlenilmesini istiyor ve yapabiliyorsa varlık değerlendirmesini zorla kabul ettiriyor. Bu ne anlam taşır? Böy le büyük bir değerlendinıle istisnai bir durum veya insanlık ta rihinde kaydedilmiş ilginç bir yaka olamaz. Bu varolan en sürekli ve genel gerçeklerden birisidir. Uzak bir yıldızdan okunan dünyamızın büyük harflerle yazılışı, belki de dünyanın çileci bir gezegeni kendilerine, dünyaya ve yaşama karşı olan derin iğrenmelerinden hiç kurtulamayan ve zarar vermekten mutlu oldukları için kendilerine olabildiğince zarar veren mutsuz, küstah ve iğrenç yaratıklar mağarası olduğu sonucunu çıkartmamıza neden olabilir- belki de bu onların aldıklan tek zevktir. Çileci papazın, her dönemde ne kadar düzenli bir biçimde, ne kadar evrensel olarak ve pratik şekilde görüntüsünü ortaya koyduğunu düşünelim: belirli bir ırka ait değildir. Her yerde gelişir, her sınıftan çıkar. Bu değerlendirmeyi herhalde kalıtımla besleyip yaymaz- aksi geçerlidir. Bu yaşama düşman türlerin her zaman tekrardan gelişip büyümeleri birinci derecede önemli olmalı.- Yaşamın, böyle bir kişisel çelişkinin sürmesinde yarar gördüğü kesin. Çünkü çileci yaşam bir kişisel çelişkidir: burada hınç, doymaz bir içgüdü ve arzunun oluşturduğu hınç, bir benzeri ol madan yönetir. Yaşamın bazı unsurları üzerinde değil, yaşamın tümü, en derin, en güçlü koşulları üzerinde egemen olur. Güç, burada gücün kaynaklarını engellemek için kullanılır. Kıskanç lığın yeşil gözü, fiziksel sağlığa bile karşı çıkar. Özellikle de bu nun ifade biçimine, güzelliğe ve neşeye karşı çıkar. Kısırlaşma, çürüme, acı, talihsizlik, çirkinlik, isteyerek kendini cezalandırılma, kendini yok etme, kendine eziyet, fedakarlıkta bir tür zevk aranır ve bulunur. Tüm bunlar en üst derecede çelişkilerdir: Burada bu acıdan hoşlanan, gittikçe kendinden daha fazla emin olan, gittikçe daha fazla zafer kazanan, kendi varsayımına oran la, fizyolojik canlılığı azalan, ikiye ayrılmayı isteyeıı, bir ikiye bölünmüşlük var. ‘En üst seviyedeki çatışmada kazanılan zafer’: çileci ideal hep bu görkemli amblemle savaştı; bu ayartma nın gizeminde, bu kendinden geçme ve eziyet görüntüsü karşısında, en parlak ışığını, kurtuluşunu, nihai zaferini elde etti. Crux, nux, lux’ onun için üçü de birdir.

 

12.

 

Bedenleşmiş bir çelişki ile doğa karşıtı bir istemin bizi felsefe yapmaya götürdüğünü kabul edersek: en gözde kaprisini n yin üstüne yöneltecektir? En kesin biçimde gerçek ve doğru olduğu duyumsananın üzerine; yaşam içgüdüsünün tüm olumlulu ğuyla gerçeği sabitlediği her yerde hata arayacaktır. Orneğin, Vedenta felsefesinin çileciliği ardından, konuyu bir yanılsama ya ındırgeyecek ve acıya, çokluga, nesne ve oznenın tum us ‘ fındık, ışıksal zıtlıklarına da aynı biçimde yaklaşacaktır- hatalar, hatalar dı şında bir şey değil! Kendi egonu ret etmek, kendi gerçeğini inkar etmek- ne zafer! Ve burada daha yüksek bir zafer elde ettik. Bu yalnızca duygular, duyumsanabilenler üzerinde elde edilen bir zafer değil, ama aynı zamanda us karşısında kullanılan şiddet ve zulüm; ve bu, esrime, çileci kendini küçümseme, bu kararı veren usun küçümsenmesi ile son buluyor: gerçek ve yaşam için bir alan kalıyor, ama us orada artık yok… Kantçı, ‘şeylerin dokunulamaz özellikleri’ fikrinde bile, çileci için çok değerli olan ve usu usa karşı çevirmeye çalışan hizipçiliğin izleri var. Aslında, ‘dokunulamaz özellik’ Kant’a göre, usun anlayabildiği şeylerin bir tür niteliği ve us tamamen anlaşılamaz. Oysa, biz bilenler, alışılmış bakış açıları ve değerlerin kararlı bir biçimde ters yüz edilmeleri ve böylece zihnin uzunca süre kendisine karşı zararlı bir biçimde ve boş yere öfkelenmesi karşısında nankör olmayalım! Aynı biçimde, başka bir manzaraya bakmak, başka bır manzarayı gormeyı arzulamak, usun ebedı Nesnellıgı ıçin bir alıştırma ve hazırlıktır- nesnelliğin, ‘ilgisiz derin düşünce’ olarak değil, (çünkü bu anlaşılamaz ve anlamsız), ama sorunu olumsuz ve olumlu yönleriyle değerlendirmenin insanın gücü içerisinde olması, onları istediği gibi ortaya koyabilmesi, bilgi edinebilmek, bakış açıları ve duygusal yorumlamalardaki farklılıkları görebilmesi için bundan nasıl yararlanabileceğini bilmesi olarak anlaşılması. Bundan sonra, filozof meslektaşlarım, bugü ne dek ‘saf istemsizlik, acı duymamak, zaman bağlamı olmayan bilgi’ gibi bu eski fikirler mitQlojisine karşı kendilerini daha dik katli bir biçimde korusunlar. ‘Saf us’, ‘mutlak tinsellik’, ‘kendi içindeki bilgi’ gibi çelişkili fikirlerin bizi sarmasından kendimi zi koruyalım:- bu kuramlarda düşünülemez bir göz düşünmemiz istenir, ex hypothesi biçiminde, yönü olmayan bir göz, etken ve yorumlayıcı işlevlerin dumura uğradığı, olmadığı bir düşünce tarzı arzulanır. Bu işlevlerle ‘soyut’ görme ilk önce bir şey gör me anlamına gelir ve bu kuramlarla garip ve anlamsız olanın görülmesi her zaman gözden istenir. Bir açıdan görme, bir açıdan bilme vardır ve bir şey üzerinde duygular ne kadar çok ifade edilirlerse, gözler, farklı gözler aynı şey üzerinde o kadar çok eği tilir, o şeyle ilgili fıkrimiz ve nesnelliğimiz daha fazla tamamlanmış olur. Ama istemin tamamen ortadan kaldırılması, duygulanmızın teker, teker askıya alınması ile bunu yapabilirsek, ne yapmış oluruz? Bu, zihnin iğdiş edilmesi değil midir?

 

 

Ama şimdi geriye dönelim. Bir kişisel çelişki, çileciler arasında açıkça var. Psikolojik değil de fizyolojik bir bakış açısıy la ‘Yaşamın yaşam karşıtı olması’ tamamen saçmalık. Ancak açık bir çelişki, bir hazırlık aşaması, bir açıklama, bir formül, bir ayarlama, gerçek doğası uzun zamandır anlaşılamayan ve ger çek özü tanımlanamayan bir şey için bir psikolojik yanlış anla ma, insan bilgisindeki boşluğa yerleştirilen bir kelime olabilir. Onun gerçekliği karşısına verilen koyarsak: çileci ideal, düşkün bir yaşamı gösteren koruyucu ve kollayıcı içgüdülerden kaynaklanır. Her gücü kullanarak durumunu korumaya çalışır ve varoluşu için savaşır. Kısmi fizyolojik depresyonun ve bitmişliğin işaretidir. Bunun karşısında en derin ve sağlam yaşam içgüdüleri yeni silah ve buluşlarla sürekli olarak mücadele ederler. Çileci ideal böyle bir silahtır: bu ideale saygı duyanların tam aksine bir pozisyon alınmıştır- yaşam bunun içinde ve içinden ölümle ve ölüme karşı savaşır. Çileci ideal yaşamı sakınabilmek için kaçamak yoldur. Bu idealin, tarihin öğretmiş olduğu biçimde, insanı özellikle nerede evcilleştinip, ehlileştirmesi gerçekleşi yorsa, orada insanlara egemen olarak güç kazanabilmesi büyük bir gerçeği açıklamaktadır: insanlığın, ehlileştinilen insanın bu güne dek gelen hastalıklı durumunu, insanın ölüme karşı verdiği psikolojik savaşı (tam olarak, yaşamdan iğrenerek, bitmişlikle, ‘son’ arzusuyla). Çileci papaz farklı bir türde, farklı bir geze gende varoluş arzusunun bedene girmesidir- o, aslında, bu arzunun zirve noktası, onun kendine has heyecan ve esrimesidir:

ama bu arzunun gücü onun ayağındaki prangadır; onu, dünyevi varoluş, insan gezegeni üzerinde varoluş için çok çalışması ge reken bir alet haline getiren de budur.- Bu güçle, tüm başarısızları, çarpıkları, güdükleşmişleri, talihsizleri, kendilerinden acı çekenleri, varoluşa bağlananları sürü halinde tutarken, bu sürünün çobanı olarak içgüdüsüyle başa geçer. Beni anlamış olmalı sınız: bu çileci papaz, bu yaşamın açık düşmanı, bu inkarcı- aslında, yaşamın tutucu ve olumlayıcı büyük güçleri arasındadır… Bu hastalıklı durumdan ne çıkar? İnsan, başka bir hayvana göre, çok hasta, kararsız, değişken ve durağan olmayan bir durumda olduğuna göre, onun hastalıklı bir hayvan olduğu kuşkusuz. Böyle nasıl olmuştur? Kesinlikle aynı zamanda tüm başka hayvanlardan daha fazla cesaret göstermiş, yaratıcı olmuş, ka dere karşı koymuştur. 0, kendisiyle büyük deneyler geçirmiştir, tatmin olmamış, doyuma ulaşmamış, hayvana, doğaya, Tannlara egemen olmak için mücadele etmiştir; o, hala zapt edilemez, geleceğe yönelmiştir, kavgacı gücüyle huzur bulmaz, gelecek amansız bir mahmuz gibi bugünün etme saplanmıştır:- böylesi ne cesur ve zengin bir hayvan nasıl olur da, tüm hasta hayvanlar arasında en uzun süreli ve derin bir hastalık nedeniyle tehlikeye düşebilir?. .İnsan yeterince hastalandı, yeterince çektiğini gösteren salgınlar oldu (1348 yıllarındaki ölüm dansı dönemi): ama kendisine karşı bu bulantı, yorgunluk ve iğrenme ondan öylesi ne boşaldı ki ayağına bağ oldu. Yaşam karşısında hayır demesi, sanki tüm evetlerin sihirli bolluğuyla yaşamına ışık sağladı. Ken disini yaraladığında bile, bu yok etme, kendisini yok etme ustasının açtığı yara, onu daha sonra yaşamaya zorladı.

 

14.

 

İnsanın hastalığı normalleştikçe- bu normalliği tartışamayız sık rastlanmayan psikolojik ve fizyolojik güçsüzlüğe, daha çok saygı duymalıyız. Iyi yetişmiş olanı en kötü havadan, hasta odası havasından çok dikkatli bir biçimde korumalıyız. Bu yapıldı mı? Hastalar, sağlıklı olanlar için büyük tehlikedir; güçlülere güçlü olandan zarar gelmez, güçsüz olandan gelir. Bu biliniyor mu? Geniş açıdan bakarsak, hafifletmek istediğimiz insan korkusu değildir. Çünkü bu korku, güçlüyü güçlü ve bazen korkunç olmaya zorlar- iyi yetişmiş insan tipini korur.Korkulacakolan, bir uğursuzluktan daha kötü olan, insandaki büyük korku değil, ama insanın, insandan midesinin bulanması ve insana acımasıdır. Bir gün bu ikisinin birbirilerini desteklediğini varsa yarsak, o zaman dünya en üst derecedeki gariplikle karşılaşır insanın ‘son arzusu’, hiçlik, nihilizm arzusu. Ve gerçekten de öyle oldu. Yalnızca koklayacak burnu değil, ama aynı zamanda gözleri ve kulakları olan kişi, bugün nereye gitse tımarhane, has tane havasına benzer bir koku alır- makul bir biçimde, insanlı ğın kültürlü bölgelerinden, dünyada şu andaki her tür Avru pa’dan bahsediyorum. Kötü olanlar ve av hayvanlan değil, has ta olanlar insanlık için en büyük tehlike. Başlangıçtan itibaren bozulanlar, kırılıp dökülenler, onlar en zayıf olanlar, insanın ayağının altını kazanlar, yaşama, insana, kendimize karşı olan inancımıza yavaşça zehir ve kuşku akıtanlar. Bundan, bu gizli bakıştan (beraberimizde derin bir üzüntüyü taşıyacağımız), başlangıçta yanlış doğmuş olanın yön değiştiren bakışından, kişinin kendisine ‘bu bakış bir inilti’ dediğini açığa çıkartan bakıştan nereye kaçabiliriz? Bu bakışın iniltisi ‘Keşke bir başkası olsaydım’ diyor, ‘ama ümit yok. Ben neysem oyum: kendimden nasıl uzaklaşabilirim? Ve gerçekten- Kendimden rahatsız mı oluyo rum?’ Böyle bir kendini aşağılama toprağında, gerçek bir batak lıkta, zararlı otlar yetişiyor ve bu zehirli büyüme çok ufak, çok gizli, çok fark edilmez, çok tatlı. Burası kinciliğin ve intikamcılığın solucanlarıyla dolu; buranın havasını gizli ve anlatılamaz şeylerin pis kokusu sarmış; burada en kötü kompionun ağı örülmüş- acı çekenlerin makul olan ve zafer kazananlar karşısında ki komplosu. Burada, zafer kazananın görüntüsünden nefret var. Bu nefretin, nefret olduğunu ortaya koymamak için nasıl yalan lar söyleniyor! Nasıl bir büyük sözler ve yaklaşımlar gösterisi ve namusluyu kara çalma çabası! Bu başarısızlar! Dudaklarından nasıl etkili sözler dökülüyor! Gözlerinden ne kadar çok şekerli, yaltakçı, alçak gönüllü bir baş eğme sızıyor! Gerçekten ne istiyorlar? Her halükarda doğruluğu, aşkı, hikmeti, üstünlüğü temsil etmek bu ‘alçak seslerin’, bu hastalann tutkusu! Ve bu tutku onlan nasıl da kurnaz yapıyor! Her şeyin ötesinde, erdemin damgasının, hatta yüzüğünün, erdemin altın yüzüğünün başarıyla taklit edilmesine insan hayran kalmadan edemiyor. Bu zayıf ve alçak insanlar, erdemi tekelleri altına alıyorlar, buna kuşku yok. ‘yalnızca biz iyi ve doğruyuz’ diyorlar, ‘homines bonae vo luntatis’ olan yalnızça biziz.’ Yaşayan suçlamalar ve uyarılar olarak aramızda dolaşıyorlar- sanki sağlık, formda olmak, güç, gurur, güç duyumsaması onlar içersinde gerçekten kötü şeyler ve bir gün bunun için bir kefaret, acı bir kefaret ödenecek. Ah, onlar kefaret ödetmeye kalpten ne kadar hazırlar ve cellat olma yı nasıl da arzuluyorlar!

Onların arasında, hakim kılığında gizlenen ve intikam duygusu taşıyanlardan çok var. Doğruluk sözünü, ağızlarında zehir li bir tükürük gibi taşıyorlar. Dudaklan her zaman büzülmüş durumda, mutsuz bir bakış takınmayan ve neşeyle yolunda ilerle yen her şeye tükürmeye hazırlar. Aralarında, yine, en iğrenç ve kibirli insan türü olan, ‘güzel ruhlar’ gibi görünmeye çalışan ya lancı düşükler var. Mısralarla ve diğer gizli yollarla ve ‘kalp te mizliği’ biçiminde piyasaya cinsel sapıklıklarını sunuyorlar; bunlar, ‘kendilerini rahatlatanlar’ ve kendi ruhlannın mastür basyonunu yapanlar türü. Hasta adamın bir veya başka türde üstünlük gösterme arzusu, sağlıklı olana zulmeden, karışık yollar arayan içgüdüsü- bu zayıfın güç istemi nerede bulunmaz ki? Özellikle hasta kadın: yönetme, baskı kurma, zulmetme inceliklerinde kimse onu geçemez. Dahası hasta kadın yaşayan, ölü, hiçbir şeyi esirgemez; en derine gömülmüş olanları kazıp çıkar- tır (Bogos ‘kadın bir sırtlandır’ demiş). Her ailenin, bedenin, topluluğun arka planına bakın: her yerde hastanın sağlıklıyla olan savaşı var- küçük zehirlerle, iğnelerle, sabırla ve kin dolu ifadelerle yapılan, ama bazen kendisini en iyi biçimde ‘soylu bir öfice’ olarak sunmayı seven, hastalıklı ikiyüzlülüğün saf pan tomimi biçimindeki çoğunlukla sessiz bir savaş. Bu hasta köpeklerin boğuk havlamaları, bu soylu Farisi’lerin (kulakları olan okuyuculanma, bugün Almanya’da en çirkin, en ayıp, en itici ahlak saçmalığını uygulayan intikamın Berlin havarisi Eu ‘ niyetli insanlar.gen Duhring’i bir kez daha anımsatıyorum; Duhring, günümüz anti- semitstleri arasındaki en büyük ahlak palavracısı) fanatik ve çılgınca yalanlan bilginin kutsal odalarında kendisini duyuruyor. Hepsi hınç duyuyorlar. Bu fiziksel sapmalar ve kurt yeni ği nesneler, titrek yer altı intikamcılan, intikam bahanesiyle mutlular karşısındaki patlamalarında yonılmak ve doymak bilmezler, en son, en ince, en yüce intikam zaferine gerçekten ne zaman ulaşacaklar? Kuşkusuz, o zaman, kendi zavallılıklannı, aslında tüm zavallılıkları, mutlunun bilincinde cezalandırmayı başardıkları zamandır; böylece sonrakiler, bir gün mutluluklarından utanç duyacak ve karşılaştıklarında birbirlerine şöyle di yecekler: ‘Mutlu olmak utanç verici, ne kadar çok sefalet var!’… Ama, mutlu, sağlıklı, beden ve ruh açısından güçlü olan ların bu biçimde mutluluklarından kuşku duymaya başlamala rından daha büyük ve ölümcül bir yanlış anlama olamaz. Bu ‘sapkın’ dünyadan uzaklaş! Bu sırılsıklam duyguların utancından uzaklaş! Hasta olanın, sağlıklıyı hastalandırmasını engelle mek- sırılsıklamlık burada işe giriyor- bu bizim dünyadaki en üst amacımız olmalı ama bunun için her şeyiıı üzerinde sağlıklı olanın, hasta olandan ayrı tutulması, hatta hasta olanların ha kışlarından sakınılması, hasta olanla hiç beraber olunmaması gerekli. Yoksa bu doktor ve hemşirelerin görevleri mi? Ama onlar hata yaparak kendi görevlerini bundan daha kötü bir biçim de inkar edemezlerdi- yüksek seviyedeki, kendini alçak seviye dekinin aleti olacak kadar alçaltmamalı, uzaklığın acıma duygu su ebediyete kadar görevlerini de farklı kılmalı. Mutlu olanın varolma hakkı, yetkin ses çıkartan çanın, sahte ve çatlak olan karşısındaki hakkı binlerce kez daha fazladır: onlar yalnız başı na geleceğin kefaletidirler ve insanlığın geleceğiyle yükümlü dürler. Ne yapabilecekleri, ne yapmaları gerektiği, hasta olanların yapamayacağı, hiçbir zaman yapmaması gerekenlerdir! Ama yalnızca yapmaları gerekeni yapabiliyorlarsa, doktor, rahatlatıcı, ve hastanın kurtancısı rollerini özgürce nasıl oynayabilir ler?… Ve böylece, temiz hava, temiz hava! Her halükarda, uygarlığın tüm tımarhanelerinden ve hastanelerinden pis hava uzaklaşsın! Böylece toplumumuzu, iyi toplumumuzu da temiz tutalım! Ya da gerekiyorsa tek başına oluşumuzu! Ama her ha lükarda, iç kokuşmuşluğun pis kokusundan, hastalığın gizli kemirmesinden uzaklaşalım! Böylece, dostlarım en azından şimdi lik, belki de kendimizi, bizim için ayrılmış iki kötü salgına karşı koruyabiliriz- İnsana karşı duyulan bulantı! İnsana karşısında ki acıma duygusu!

 

15.

 

Sağlıklı olanın görevinin hastaya bakmak, onun iyileştirmek olamayacağının nedenleri derin bir biçimde ve bunu derin bir biçimde kavrayıp anlamanızı istiyorum- anlaşılabilmişse, o zaman şu gereklilik de anlaşılmış olmalı- kendileri hasta olan dok tor ve hemşirelere duyulan gereksinim. Şimdi çileci papazı anlayarak ona iki elle sarılıyoruz. Çileci papaz, tarafımızdan, hasta sürü için yazgı olan bir kurtarıcı, bir çoban, bir savunucu olarak kabul edilmeli: böylece, bu berbat tarihi görevi anlayabildik mi? Acı çekenler üzerinde kurduğu egemenlik onun krallığıdır, onu orada içgüdüsü yönetir, kendi sanatını uygular, ustalaşır ve mutlu olur. Kendisi de hasta olmalıdır, hasta ve düşüklerle akraba ve dost olmalıdır ki onları anlayabilsin, onlarla ortak bir anlayışa ulaşabilsin ama aynı zamanda, güçlü olmalı, kendini baş kalarından daha iyi yönetebilmeli, zapt edilememeli, hastaların güven ve huşu duygularına hitap edebilmek ve onların desteği, direnci, dayanağı, boyunduruğü, terbiyecisi, zalimi, Tanrısı olabilmek için gerçek bir güce kavuşmalıdır. Onları, sürü sünü korumalıdır- kime karşı? Sağlıklı, olana karşı, kuşkusuz sağlıklıya duyulan arzuya karşı. Her kaba, fırtınalı, başıboş, zor, şiddetli, yırtıcı sağlık ve güç karşısında doğal bir muhalif ve hor gören olmalıdır. Papaz, nefret etmekten daha kolay bir biçimde küçümseyen narin bir hayvanın ilk biçimidir. Yırtıcı hayvanlara karşı savaş açmaktan, bir güç savaşından çok hilelerle dolu (ruhun hileleri) bir savaştan kaçınmayacağı çok açıktır- savaşmak için bazı durumlarda, kendinden yırtıcı yeni bir hayvan geliştirmesi gerekir-korku uyandıran ve çekici bir tilki değil de, kutup ayısı, oynak, yumuşak, soğuk, sabırlı kaplan özelliklerini içeren yeni ve iğrenç bir hayvanı temsil etmek zorunda kalabilir. Eğer bir gereksinim varsa, sahneye, saygıdeğer, akıllı, soğuk, kalleşçe bir üstünlükle dolu, gizemli güçlerin müjdecisi ve anlatıcısı olan bir ayı ciddiyetiyle, çıkar. Bazen, onların toprağına da olabildiğince acı, uyumsuzluk, çelişki ekmeye kararlı olarak diğer yırtıcı hayvanlar arasına bile karışır ve sanatından emin bir biçimde her zaman acı çekenlerin efendisi olur. Kuşku suz beraberinde merhemi ve ilacı da taşır; ama doktor rolü oy namadan önce yaralamalıdır; bu nedenle, açtığı yaranın acısını yatıştırırken, aynı zamanda yaraya zehir akıtır. Bu işleri iyi bilir, bu büyücü ve vahşi hayvan terbiyecisinin yakınındaki sağ lıklı her şey hastalıklı olur ve hastalıklın olan her şeyin ehlileşmesi gerekir. Hasta sürüsünü iyi bir biçimde korur bu garip sürü çobanı. Onları, aynı zamanda onlardan, kötülüğün kıvılcımla rından (sürünün ortasında bile), sinsilikten, kötü niyetten ve sürüye bulaşabilecek diğer tüm hastalıklardan da korur: anarşiye ve sürü içersinde oluşabilecek olası bir parçalanmaya karşı, teh likeli bir patlayıcı madde olan kinin sürekli olarak biriktiği her yerde kurnazca, acımasızca ve gizlice, savaşır. Bu patlayıcı maddeyi, sürü ve çobanını havaya uçurmadan ortadan kaldırmak onun gerçek başarısı, en yüksek yararıdır; eğer papazca bir yaşamın değerini en kısa bir formüle indirgemek isterseniz, papazın hınca giden yolu değiştiren kişi olduğunu söylemek doğru olacaktır. Aslında acı çeken bile içgüdüsel olarak acı çekme- 5mm nedenini arar: daha doğru anlatılırsa, bunun yapanı, daha da doğru anlatılırsa sezgili bir sorumluyu arar- kısaca, herhangi bir bahaneyle duygularını gerçeği veya kopyası üzerine boşalta bileceği yaşayan birisini arar. Çünkü, acı çeken için duygularını boşaltabilmek sakinleşmenin yani uyuşmanın başarılabilmesi için gösterilen çaba, acı karşısında herhangi bir uyuşturucu için duyulan mekanik isteğin sonucudur. Bana göre, bu hıncın, intikamın ve benzer duygulann gerçek fizyolojik nedeni bu görüngüdür- yani, acının duygu yoluyla azaltılması talebiyle: bu neden genellikle, ama bana göre yanlış olarak, koruyucu karşı darbede, bir tepki önleyici çabada, bir ‘refleks hareketinde’, kafası kesik bir kurbağanın onu yakan asitten kurtulmak için hala çırpınışı gibi, herhangi bir ani zarar görme veya tehlikede aranıyor. Ama çok temel bir fark var. Bir durumda amaç daha fazla incin mekten korunmak; diğerinde amaç harabeden, sinsi, neredeyse dayanılmaz bir acıyı, herhangi bir türde daha şiddetli bir duyguyla hafıfletmek ve her halükarda o an için bilinç dışına itmek bu amaçla bir duygu, olabildiğince yabanıl bir duygu ve duygu yu etkilemek için bir bahane gerekir. ‘Kendimi kötü hissediyor olmam başkasının hatası olmalı’- bu tür us yürütme tüm hastaların ortak özelliğidir, bu kötü duygunun asıl, gerçek ve fizyolojik nedeni ise saklı kalır (hastalığın nedeni nervus sympathi cusdan,’ aşırı safra salgısından kandaki potasyum sülfat ve fosfor eksikliğinden, bağırsak baskısı nedeniyle oluşan kan dolaşımı bozukluklarından, yumurtalık rahatsızlıklarından, vs gelebi lir). Tüm acı çekenler, acılı duygularına bahaneler bulmakta çok maharetli ve ustadırlar. Hatta kıskançlıklanndan, incinmeleri ve kendilerine kötü davranılması nedeniyle derin düşünceye dalmaktan zevk duyarlar. Belirgin olmayan gizlere dalarken geçmiş ve zamanın bağırsaklarını deşerler. Orada acı veren bir kuşku içinde yüzerken, kendi kötülüklerinin zehriyle sarhoş olmak için özgürdürler- eski yaralarını deşerler, uzun süredir iyileşmiş olan yaralarını kanatırlar, arkadaşlanndan, kanlarından, çocuklarından ve onlara yakın olanlardan caniler yaratırlar. ‘Acı çekiyorum: bu, başkasının hatası olmalı’- diye düşünür hasta koyun. Ama çobanı, çileci papaz ona ‘Haklısın koyunum, bu birisinin hatası olmalı, yani suçlanacak olan sensin, hata yalnızca sensiz bu, yalnızca senin, kendine karşı yaptığın bir hata’ der. Yeterince cesur, yeterince sahte bir yaklaşım ama en azından elde edilen bir şey var: böylece, söylediğim gibi, hıncın yönü değiştirilir.

 

16.

 

Şimdi en azından, çileci papaz tarafından, yaşamın ne tür bir tedavi edici içgüdüsünün etkili hale getirilmeye çalışıldığını gördük. Bu tedavinin amacı, çelişkili ve garip olan ‘suç’, ‘günah’, ‘günahkarlık’, ‘çürüme’, ‘lanet’ fikirleri için geçici bir zultim yaratmak. Yapılanlar, hastalığı bir yere kadar zararsız kılmak, şifa bulamayacak olanları kendileri yoluyla yok etmek, daha hafif yakaların gücünü kendilerine karşı çevirmek, hıncı geri yöne çevirmek, (‘insan için tek bir şey gerekir’) tüm acı çekenlerin kötü iç güdülerinden onların kendilerini disipline sokmaları, denetleme leri, yönetmeleri amacıyla yararlanmak. Bu tür bir ‘tedavinin’, yalnızca duygusal bir tedavinin, hasta olanda fızyolojik anlamda bir iyileşme sağlamayacağı kuşkusuz. Böyle bir tedaviyi, yaşam içgüdüsünün kendi amacı olarak görmesi bir an için bile düşü nülemez. Bir tarafta hastaları bir araya sıkıştırarak örgütlemek (bunun için en bilinen kelime Kilisedir); öte yanda göreceli sağlıklı olanlar için, geçici bir tür önlem, daha mükemmel örnekler, sağlıklı ve hasta olan arasındaki uçurumun açılması- uzun zamandır yapılan buydu! Bu kadardı! Bu çok fazlaydı!

Gördüğünüz gibi, bu çalışmamada, istediğim türde okuyucular açısından kanıtlanması gerekmeyen bir hipotezden yola çıka rak ilerliyorum. Bu hipoteze göre ‘insandaki günahkarlık’ bir gerçeklik değildir, yalnızca fizyolojik bir rahatsızlığın yorumlanmasıdır din ahlakı bakış açısıyla algılanan bir rahatsızlık bizi ar tık bağlamıyor- Böylece, suçlu’, ‘günahkar’ olduğunu duyumsayan kişi, böyle duyumsaması gerektiğinin bir kanıtı olamaz: sağ lıklı olduğunu duyumsadığı için sağlıklı olması gerekmeyen birisi gibi. Büyücülerin yargılandığı ünlü davaları anımsayalım: o günlerde en doğru ve insancıl yargıçlar bile suçla karşı karşıya olduklarından kuşku duymuyorlardı- ‘büyücülerin’ de bu konu da kuşku yoktu- ve yine de suç yoktu. Bu hipotezi açıklama- mama izin verin: ‘Ruhtaki acıyı’ bir an için bile gerçek bir veri olarak kabullenmedim; bu yalnızca, o zamana dek tam anlatılamamış olan durumlar için bir açıklama (nedensel bir açıklama) olabilir. Böylece, bunu bilimsel açıdan çok havada kalmış olarak kabul ediyorum-zayıf bir soru işaretinin yerini alan şişman bir kelime. Kişi ‘ruhundaki acıdan’ kurtulmak isteyince, basit bir an latımla, neden, ruhunda değil, belki midesinde aranmalıdır (basit bir anlatımla, tekrarlıyorum, kaba bir ruhla anlaşılmak ve işitilmek istemiyorum). Güçlü ve sağlıklı bir insan, eti hazmettiği gi bi, bazen yutulacak lokma zor da olsa deneyimlerini hazmeder (hatalan ve doğruları dahil olmak üzere). Eğer kendisini bir de neyiminden ‘rahatlatmayı’ başaramazsa, bu tür bir hazımsızlık, diğer hazımsızlıldar gibi fizyolojik olur ve aslında, belki de di ğerinin sonucudur. Bu kuramı kabullenebilirsiniz ve yine de entrenous, maddeciliğe şiddetle karşı koyabilirsiniz.

 

17.

 

Ama çileci papaz gerçek bir doktor mudur? Onu doktor olarak neden fazla nitelendirrnediğimizi anlamış bulunuyoruz. Yine de daha çok ‘kurtarıcı’ olduğunu duyumsanmak ve kendisi ne bir kurtarıcı olarak tapınılmasını ister. Acı çekenin gerçek acısı ve rahatsızlığı ile savaşır, nedeniyle, asıl hastalık durumuyla savaşmaz- bu, papazca iyileştirme karşısındaki en kökten itirazımızın nedenini oluşturur. Ama papazların sahip oldukları bakış açısına yönelirseniz, orada göreceğiniz, bulacağınız ve arayacağınız şey karşındaki şaşkınlığınız kolayca geçmeyecektir. Acının hafifletilmesi, her tür ‘teselli’- bunların hepsi kendilerini onun dehasında göstereceklerdir: teselli verenin görevini nasıl bir ustalıkla yorumlar, nasıl bir soğukkanlılık ve cüretle gerekli silahları seçer. Ozellikle Hıristiyanlık için dahice teselli yollarının büyük hazinesi denilebilir böyle rahatlatıcı, sakinleştirici, uyuşturucu ilaçları depo ettiği için, en tehlikeli ve cüretkar çarelere bile başvurabilir. Bu tür bir göze çarpmaz ince likle, Doğu inceliğiyle, hangi duygusal itkilerin, en azından bir süre için derin çöküntü, ağır yorgunluk, fizyolojik engellemeden kaynaklanan melankoli üzerinde zafer kazanabileceğinin farkındadır genel olarak konuşursak, tüm dinler, her şeyi etkileyen bir tür yorgunluk ve ağırlıkla ilgilidir. Buna, dünyanın bazı bölge lerinde, zaman, zaman büyük insan toplulukları arasında bir tür fizyolojik depresyonun hüküm sürmesi ve insanların fizyolojik bilgiden yoksun olmalan nedeniyle doğru düşünmemeleri ve bunun sonucunda da hastalığın ‘nedeni’ ve tedavisinin yalnızca bilimde ve ahlakta (bu, asimda ‘din’ için en genel formülüm) ele alınması prima facie olasıdır diyebilirsiniz. Böyle bir depresyon duygusunun çok değişik kökenleri olabilir. Birbirinden çok yabancı olan ırklann birleşmesiyle (veya sınıflann- farklı sınıflar da farklı soy ve ırklar olabilir: Avrupalıdaki ‘dünya acısı’, 19. yuzyılın Kotumserlıgı anı ve ganp sınıf bırleşmelerının sonu cudur); uygunsuz bir göç nedeniyle ortaya çıkabilir- bir ırkın uyum sağlama gücünün yetersiz kaldığı bir iklime gelmesi (Hin distan’daki Hintliler); yaşlılık ve yorgunluk (1850 ve sonraki yıllarda Parisli kötümserliği); yanlış beslenme (orta çağların alkolizmi, anlamsız et yemezlik- yine de Shakespeare’deki Sör Christopher’in otoritesine başvurmuşlardı); kan bozukluklan, sıtma, bel soğukluğu ve benzerleri (30 yıl savaşları sonrasında- ki Alman depresyonu, Almanya’nın yansının kötü hastalıklara yakalanmasına neden oldu ve böylece Almanların aşağılık ve korkak olmalarının yolunu açtı) neden olabilir. Böyle bir du rumda, depresyon duygusuyla kaçınılmaz olarak büyük bir sa vaşa yönelinir. Bunun en önemli uygulamalan ve aşamaları üzerinde kendimizi kısaca aydınlatalım (Makul bir biçimde, depresyon duyguna karşı genellikle aynı zamanda açılan gerçek felsefi savaşı bir tarafa koyuyorum  yeterince ilginç, ama çok garip, pratik olarak göz ardı edilebilir, çok fazla ağla dolu, özellikle acının bir hata olduğu ortaya çıktığında; naif bir hipotezle, hata ortaya çıkınca, acının ortadan kalkacağı düşüncesi ama dikkat! Acının kaybolması istenmiyor!…) Bu egemen depresyon, temelde yaşam duygusunu en aza indirecek silahlarla sava şıyor. Nerede olabilirse, daha fazla istek, arzu olmayacak; duy gu üreten, ‘kan’ üreten (tuz yenmeyecek, fakir temizliği) her şeyden uzaklaşılacak; aşk yok, nefret yok, kayıtsızlık var, intikam yok, zenginleşmek yok, çalışmak yok, olabildiğince dilenmek var, kadın yok veya olabildiğince az kadın var. Usla ilgili olarak, Pascal’ın ilkesi: ‘il faut s’abetir.” Sonucu ahlaki ve psikolojik bir dile çevirirsek, ‘benliiği yok etme’, ‘kutsallaştırma’:

fizyolojik dilde: ‘ipnotize olma’- bazı hayvanlar için kış uykusu ve tropik bitkiler için yaz uykusunun karşılığını insanlar açısın dan bulma çabası, tam bilinç kazanmadan, yaşamın, en alt seviyede sürdürülmesi için gerekli en alt seviyedeki metabolizma. Şaşırtıcı miktardaki insan enerjisi bu amaca yöneltiliyor belki de yararsızca. Bütün çağlarda ve her toplumda bulunan ‘kutsal ilk’ sporculannın, böyle sıkı bir eğitimle savaşırkerı gerçek kurtuluş yolunu bulduklanndan kuşku yok- bir çok durumda, derin fizyolojik depresyonlarmdan ipnotize sistemlerinin yardımıyla uzaklaştılar. Böylece yöntemleri en evrensel etnolojik gerçek olarak kabul edildi. Aynı biçimde, arzulan ve bedeni aç bırakmalarını, bir delilik belirtisi olarak kabul etmek doğru olmaz (Sör Christopher’in ve ‘Özgür ruhlann’ hoşlandıklan, becerik sizce biftek yemesi gibi); kesin olan, yöntemlerinin, her türlü zihinsel bozukluklara yol açtığıdır. Örneğin ‘iç ışıklar’ (Atos da ğının Hesychastları), görsel ve işitsel sanrılamalar, cinsel esrimeler ve cinsel taşkınlıklar (St. Theresa’nın anıları). Bu durumların kurbanlannın açıklamalan her zaman fanatik sahteciliğin zirvesindedir. Bu çok açık. Ancak, bu yorumları talep eden son derece inandıncı minnet duygusunun sesini işitmemeliyiz. En üst durum olan kurtuluş, evrensel hipnoz ve barışın nihai hedefi onlar tarafından her zaman gizlerin gizleri olarak kabul edilir ve en üst semboller bile bunları ifade edebilmek için yetersiz kalırlar. Şeylerin esasına giriş, tüm yanılsamalardan kurtuluş, ‘bilgi’, ‘gerçek’, ‘varlık’ olmak, her amaçtan, arzudan, eylemden kaçmak, iyinin ve kötünün ötesinde olmak.

Budistler ‘iyi ve kötü’ diyorlar ‘ikisi de ayak bağıdır. Mükemmel kişi ikisinin de efendisidir.’

Vedanta müridi ‘yapılan ve yapılmayan’ der ‘onu incitmez; bir bilge olarak iyiliği ve kötülüğü kendisinden uzaklaştırır, krallığı herhangi bir eylemden etkilenmez, kötünün ve iyinin ötesindedir’ tamamen bir Hintli kavramı olan bu düşünce Brahman ve Budistler için de geçerlidir. Ne Hint, ne de Hıristiyan doktrininde bu ‘Kurtuluş’ erdemle ve ahlaki gelişmeyle elde edilmez, yine de erdemin hipnoz etme aracı olarak değeri yüksek tutulur: bu konu açıkça anlaşılmalı  aslında gerçek de budur. Burada doğru olmak, belki de başka açılardan derin bir ahlaklaştırma gibi ortaya çıkan üç büyük dinde gerçekçiliğin bir parçası sayılabilir. ‘Bilenler için görev yoktur.’ ‘Kurtuluş erdemlerin elde edilmesiyle gerçekleşmez’; çünkü kurtuluş Brahman ile bir olmaktır ve onda yetkinlik yoktur; aynı biçimde hatalardan uzaklaşmakla çok fazla ilgili değildir, çünkü birlikteliğin kurtuluş olduğu Brahman ebediyen saftır.’ (Shankara’nın yorumuna ait bu parçaları, Hint felsefesinin ilk gerçek Avrupalı uzmanı olan arkadaşım Paul Deussen’den aktanyorum.) Bu nedenle, büyük dinlerde kurtuluş fikrine büyük saygı göstermeyi arzularız, oysa düş göremeyecek kadar bezgin olan bu kötümser insanların derin uykularına verilen yüksek değeri ciddiye al mamız çok zor- Tann’yla unio mysticanın’ elde edilmesi için Brahman’la birleşme anlamındaki derin uyku. En eski ve saygı değer kutsal yazı bu konuda,’ tamamen uyuyunca’ diyor ‘ve mükemmel bir dinlenmeye ulaşınca ve artık bir görüntü kalmayınca, o zaman, aziz sevgili, o varlıkla birleşir, kendi benliğine girer- kendi bilgiselliği tarafından sarmalanır, artık varlığının dışı ve içinde olanın bilinci yoktur. Bu köprülerden gündüz ve ge ce geçmez, ne yaş, ne ölüm, ne acı, ne iyi, ne kötü işler geçer’ Bu büyük dine en derinden inanalar aynı şekilde ‘Derin uykuda’ diyorlar ‘ruh bedenden yükselir, yüce ışığa girer ve orada gerçek biçimini alır: orada en üst düzeydeki ruhtur, dolaşır, şakalaşır, oynar, kendisini kadınlarla, yarış arabalarıyla veya arkadaşlarıy la eğlendirir; arabaya bağlı bir hayvan gibi olan pranayı (yaşam nefesi), kendinse bahşedilmiş olan bedeni artık hiç düşünmez; Yine de, Doğulu bir abartıyla düzenlenmesine rağmen, temelde ifade edilenin, açık, soğuk, Grek türü soğuk acı çeken Epicurus değerlendirmelerinin aynısı olduğunu anlamaya (kurtuluştan bahsederken yaptığımız gibi) çalışın. Hiçliğin hipnoz biçiminde duyumsanması, derin uykunun huzuru, kısaca anestezi- acı çekenler ve derin çöküntüye uğrayanlar, en yüce değer en değerli olarak algılarlar.Yani, onlar tarafından olumlu, Olumlunun özü olarak kabul edilen bir şeydir. (aynı duygular mantığıyla,tüm kötümser dinlerde hiçlik Tanrı’dır.)

 

18.

 

Bir tür özel güçleri, özellikle cesareti, düşünceden iğrenme yi, ‘entelektüel stoacılığı’ öngören, duyguların ve acıya karşı dirençsizliğin hipnotizma yoluyla bu şekilde uyuşturulması, dep resyon karşısında denenen diğer ve kesinlikle daha kolay olan uygulamadan daha az kullanılır. Mekanik etkenlikten bahsedi yorum. Acı çeken bir varoluşun önemli derecede rahatlayacağı tartışılmaz. Bu duruma, bugün, onursuz bir tanımlamayla ‘Çalışma rahatlığı’ deniyor. Acı çekenin dikkatinin acıdan uzaklaş tırılmasıyla, bilincin sürekli harekete yönelmesiyle ve acı çek meye zaman kalmamasıyla rahatlama sağlanır çünkü insan bilincinin odası çok dardır! Mekanik etkenlik ve mutlak düzen, dakik ve anlamsız bir boyun eğme, yaşamın süregelen rutini, zamanın tamamen doldurulması, kişisel olmamak için belirli bir özgürlük, hayır •‘kişisel olmama ‘, ‘kendini unutma’, ‘incuria su egıtımı gıbı onunla ılgılı olanlar- çılecı papaz, acıya karşı savaşında bütün bu yöntemlerden nasıl da dikkatle ve uzman in celiğiyle yararlanılıyor.

Alt sınıflarda acı çekenlerle, kölelerle veya mahkumlarla (veya çoğunlukla işçi köleler ve mahkumların birleşiminden oluşan kadınlarla) uğraşırken, yapması gereken isimlerle biraz oynamak ve böylece nefret ettikleri nesnelerde bir yarar, göre celi bir mutluluk görmelerini sağlamaktır- kölenin, durumundan memnuniyetsizliği, her halükarda papazlar tarafından yaratılmamıştır. Hatta depresyonla savaşmanın daha bilinen bir yolu, ko layca elde edilebilen ve kural haline sokulabilen küçük sevinçler düzenlemektir. Bu iyileştirme, daha öncekilerle birlikte sıkça kullanılır. Sevincin çare olarak verildiği en çok kullanılan biçimde, sevinç, sevinç yaratmada kullanılır (iyi şeyler yapmak, armağanlar vermek, teskin etmek, yardım etmek, teşvik etmek,rahatlatmak, övmek, farklı biçimde davranmak); yanında da ‘komşunu sev’ reçetesiyle birlikte verilir. Çileci papaz en dik katli dozlarda, pratik olarak en güçlü ve yaşam olumlayıcı itki leri etkileyecek ilaçlar verir yani güç istemini. Bu, iyilik yap ma, yardım etme, yararlı olma ve ödüllendirmedeki ‘en küçük ustalık’, eğer iyi biçimde önerilirse, fizyolojik engelliler için en etkili teselli ilacıdır; başka durumlarda birbirlerini incitirler ve doğal olarak aynı içgüdüye boyun eğerler. Roma dünyasında Hıristiyanlığın kökeninin araştırılması, fakirlik, hastalık ve ölü gömme kuruluşlanndaki yardımlaşmanın çağdaş toplumun en alt tabakasında ortaya çıktığını gösteriyor. Bu arada depresyonun ana ilacı olan karşılıklı yararlardan kaynaklanan ufak se vinç, kasıtlı olarak beslenir. Belki de o zamanlar bir yenilik, yeni bir buluştu. İşbirliği, aile toplum yaşamı, ‘Caenacula’ isteği nin, akla gelmesi, zaten iyice uyanlmış olan Güç İstemini yeni ve tam bir kimliğe soktu. Sürü örgütü, depresyonla savaşta ken dine has bir gelişim ve zaferdi. Toplumun gelişimiyle, bireyler için Nk yeni bir konu gelişti ve onu sıkça kendi mutsuzluğu, kendınden hoşnutsuzlugu, Geulınex ın despectus suısr, dışına çıkarttı. Tüm hasta insanlar içgüdüsel olarak ve baskıcı rahat sızlık ve zayıflık duyularından kurtulabilmek isteğiyle bir sürü örgütü arzuladılar. Çileci papaz bu içgüdüyü sezdi ve geliştirdi. Nerede bir sürü varsa, sürü için arzuladığı bu zayıflık içgüdüsü oldu. Ve papazın becerikliliği bunu örgütledi; buna dikkat edin:

eşit derecede doğal olan bir gereksinimle, güçlü yalnızlık için mücadele ederken, güçsüz birlik için çaba sarf etti: önceki, bireysel vicdanına oldukça aykırı biçimde, yalnızca kavgacı bir eylem ve güç istemine beraberce ulaşabilmek için kendisini bağlantıya soktu. Sonraki, tam aksine, böyle bir birlik için olum lu bir neşe duyumsadı böylece, içgüdüleri, ‘efendi olarak doğanların’ (yani, yırtıcı insan türünün yalnız olanı) içgüdüleri kadar tatmin olurken, örgüt tarafından çabuk bir biçimde yaralan dı ve rahatsız edildi. Her oligarşinin altında tarihin evrensel bir dersi bir zulüm arzusu yatar. Her oligarşi sürekli olarak, her bi reyin bu arzuyu yönetebilmeyi sürdürme çabasının gerilimiyle titrer. (örneğin, Grek’te olduğu gibi. Platon bunu yüzlerce sayfada göstermiştir. Çağdaşlanm tamyan Platon ve kendisini.)

 

19.

 

Çileci papaz tarafından uygulanan ve öğrenmiş olduğumuz yöntemler-canlılığın boğulması, mekanik enerji, ufak sevinç ve özellikle ‘komşunu sev’ yöntemi, sürü örgütü, gücün toplumsal bilincinin uyandınlması ve böylece bireyin kendinden memnu niyetsizliğinin, toplumun gelişme ve büyümesinin gölgesinde kalması- bunlar, çağdaş standartlara göre, depresyonla miicadelede kullanılan ‘masum’ yöntemlerdir. Şimdi daha ilgi çekici ‘suç’ yöntemlerine dönelim. Suç yöntemi tek bir şey söyler:

duygu fazlalığı üretmek. Bu, uzayan acıdan kaynaklanan depresyon karşısındaki en etkili uyuşturucudur. Bu nedenle, papaz dehası bir soruyu düşünürken ne kadar tükenmez olduğunu kanıtlamıştır: ‘Duygu fazlalığını hangi yolla yaratabilirim?’ Kulağı tırmalıyor. Kulağa daha hoş gelen ve kulakları daha rahatsız eden, şöyle demem olabilir: ‘Çileci papaz her zaman güçlü duygulardaki heyecandan yararlanmalıdır.’ Ama, çağdaş kadınsılanmızın nazik kulaklarını neden yatıştıralım? Az da olsa kelimelerin yobazlığına neden baş eğiyoruz? Biz psikologlar için bunu yapmak, bizden iğrenilmesinin yanı sıra bizi yobazlaştırır. Bugünlerde bir psikologun aldığı iyi tat (başkaları buna dürüst- ilik diyorlar), varsa, bu, bütün insanlar ve olgular üzerindeki çağdaş yargıları kirleten, utanılacak kadar ahlak içi olmuş konuşma biçimlerine karşı yapılan mücadeleden kaynaklanır. Kendinizi kandın çağdaş ruhlarm ve kitapların temel özelliklerini oluşturan alan bu değildir, onların zihinsel sah tekarlıklarının bir bölümü olan ‘masumiyetleridir.’ Bu masumluğun’ her yerde kaçınılmaz biçimde keşfedilmesi, çağdaş psikologun üstesinden gelmesi gereken bir tür tehlikeli işin en tatsız özelliğidir: bu, bizim en büyük tehlikemizin bir bölümüdür- belki de bizi doğrudan büyük mide bulantısına götürecek olan yoldur tüm çağdaş kitapların hangi amaca hizmet edebileceklerini ve edeceklerini çok iyi biliyorum (varolabildikleri sürece, ki bundan korkum yok ve gelecek bir günde daha katı, daha keskin ve sağlıklı bir zevke sahip bir nesil yetişirse)- tüm çağdaşlığın, genelde gelecek nesillere yaklaşım biçimi: kusturucu bir ilaç olarak,- ‘İdealizm’ diye adlandırmak tan hoşlandıkları bu ahlaki şekerliliği ve yanıltıcılığıyla, içsel leşmiş kadınsı haliyle, bunun idealizm olduğuna her halükarda inanıyorlar. Bugünkü kültürlü insanlarımız, ‘iyi’ insanlarımız, yalan söylemezler bu doğru; ama bu onurlarını artırmaz! Ger çek, özgün, kararlı, ‘dürüst’ yalan (bu insanların değerleri açısından Platon’u dinleyebilirsiniz) onlar için çok ciddi ve güçlü olacaktır. Bu, insanlardan yapmaları yasaklananları talep et mek, gözlerini kendi üzerlerine açmalarını ve kendi içlerindeki ‘doğru’ ile ‘yanlışı’ ayırt etmeyi öğrenmelerini onlardan istemek olacaktır. Onursuz yalan onlara uygundur: kendine ‘iyi insan’ diyen kişi, onursuz ve mutlak, ama az çok masum, mavi gözlü, erdemli yalancılığın dışında, kendisini, başka bir şey karşınsa koymaktan tamamen acizdir. Bu ‘iyi adamlar’, artık bunlar temelde iyice ahlaklılar ve onurları söz konusu olduğunda ebe diyete kadar gözden düşmüş ve yozlaşmışlardır. Hangisi insanlık ile ilgili daha ileri bir gerçeğe dayanabilir? Daha somut hale koyarsak, hangisi gerçek bir yaşam öyküsüne dayanabilir? Bir iki durum olabilir: Lord Byron oldukça kişisel bir yaşam öyküsü hazırlamıştı, ama Thomas Moore bunun için ‘çok iyiydi.’ Ar kadaşının yazdıklarını yaktı. Schopenhauer’ in yazılarını bıraktığı kişi olan Dr. Gwinner’in de aynı şeyi yaptığı söyleniyor. Çünkü Schopenhauer de kendi hakkında ve belki de kendi aley hinde birçok şey yazmıştı (eys hauton). Beethoven’in yaşam öyküsünü yazan erdemli Amerikalı Thayer, işini birden yarıda kesti: o, onurlu ve basit yaşamda belirli bir noktaya gelmiş olmalıydı ve artık buna dayanamamıştı. Ahlak kuralı: Bugün hangi akılli adam kendisi hakkında dürüst bir kelime yazabilir? Bu, kendi canını tehlikeye atanların kutsal düzenine ait olmaktır Richard Wagner’in yaşam öyküsü sözü verildi. Bunun zekice bir yaşam öyküsü olacağından kim kuşkulanır? Katolik papaz Jansen’in eşsiz bir biçimde, sade ve zararsız olarak anlattığı reform hareketinin Almanya’da yarattığı gülünç dehşeti düşünün. Eğer, gerçek bir psikolog gerçek bir Luther anlatsaydı, bir toprak adamının basit ahlakını, bir Protestan tarihçisinin sahte ve nazik utangaçlığı ile değil de, sözgelimi, güce karşı kurnaz bir hoşgörüden kaynaklanmayan ve yapı gücünden doğan korkusuz Taine’nin yaklaşımıyla bunu anlatsaydı insanlar ne yaparlardı? (Almanlar, bu hoşgörünün klasik örneğini ürettiler bile onu kendilerine ait bile sayabilirler: causa fortior için klasik bir avukat olan Leopld Ranke’yi, fırsatçıların en beceriklisini.)

 

20.

 

Ama beni kısa zamanda anlayacaksınız- Kısaca ortaya koyarsam, bugünlerde psikologların kendimizle ilgili belirli bir güvensizlikten hiçbir zaman uzaklaşmaması için yeterince neden var, öyle değil mi? Belki de kendimiz bile, kendi işimiz için hala ‘çok iyiyiz’; belki de bize bile bulaşmış. Arkadaşlanna, ‘Baylar, özellikle ilk itkilerimize güvenmeyelim! Onlar neredeyse her zaman iyidirler’ derken diplomatın bizi ikaz ettiği konu neydi? Bugün her psikolog meslektaşlarıyla bu biçimde konuşmalıdır. Ve böylece, aslında bizden biraz katılık, özellikle ‘ilk itkiler’ karşısında güvensizlik bekleyen problemimize geri dönüyoruz. Duygu fazlası yaratmanın hizmetindeki çileci ideal.- Daha önceki yazıları anımsayanlar, yukarıdaki 6 kelimede sıkıştırılmış olan ana temayı kısmen anlayacaklardır. İnsan ruhu yolundan çıkıp, mutsuzluğun, depresyonun ve rahat sızlığın tüm küçüklüğünden gelerek sanki şok edici bir şimşek, gibi kendisini özgürleştinnek için dehşetin, buzun, gayretin, coşkunun içine dalması: bu amaca hangi yollar gider? Ve bu yollardan en emin olanı hangisidir?… Temelde, tüm büyük duygular bu güce sahiptir, yeter ki ani bir çıkış yolu bulsunlar- öfke, korku, şehvet, intikam, umut, zafer, çaresizlik, zulüm gibi duygular; çileci papaz ayrım yapmadan, inğanın içindeki vahşi köpeklere görev verir. Gözettiği amaç olan insanı uzun süren melankoliden uyandırmak, sıkıcı acısını, bunaltan sefaletini en azından bir süre uzaklaştırmak için, birini veya öbürünü bırakır, ama bunu her zaman dinsel bir yorumlama ve olumlama anlatımda yapar. Bu duygusal fazlalığının daha sonra bedeli ödenecektir, bu çok açık- hastayı daha çok hasta yapacaktır- ve bu nedenle acı için bu tür bir çare, çağdaş standartlara göre ‘suçludur.’

Bu çarenin iyi bir vicdanla uygulandığı, çileci papazın yaranna ve kaçınılmazlığına inanarak bu çareyi uyguladığı konusunda hak yemeyelim; neredeyse, sıklıkla, yarattığı acı önünde çökerek;- aynı biçimde bu tür fazlalıkların şiddetli fiz yolojik intikamlarının, hatta yarattığı zihinsel bozuklukların, bu tür bir çarenin genel gidişatıyla uyumsuz olmadığını kabul etmeliyiz. Bu çarenin amacı, daha önce de gösterdiğimiz gibi, hastalığı iyileştirmek değildir; rahatlatıp, memnuniyetsizliği or tadan kaldırmak amacıyla depresyonun mutsuzluğuyla savaş maktır. Bu amaca sonunda ulaşılır. Çileci papazın, tüm ıstırap ve coşku veren müziklerde insan ruhunun tellerini tınlatmasını sağlayan asıl nota- herkesin bildiği gibi, ‘suç’ duygusunun sömürtisüdür. Daha önceki çalışmamada bu duygunun kökenin den bahsetmiştim- hayvan psikolojisinden başka bir şey değil dir: böylece ‘suç’ duygusuyla en ham durumundaki biçimiyle karşılaşıyoruz. İlk önce suç duygusunun gerçek sanatçısı olan papazın elleri arasında biçim kazanır ah, nasıl bir biçim!

‘Günah’ bu, hayvansal ‘kötü vicdan’ (icat edilmiş zalimlik) için papazın ürettiği yeni isimdir tarihte hastalıklı ruhun en önemli konusu olmuştur. ‘Günahta’, dinsel yorumlamanın en tehlikeli “e uğursuz şaheseri yaratılmıştır. Kendisi yüzünden, bir biçimde, ama her halükarda fiziksel olarak, belki de kafese kapatılan bir hayvan gibi, nedeni belli olmadan acı çeken in sanı düşünün! Onun nedenleri arama arzusunu düşünün!- rahatlatıcı nedenleri- çare ve sonunda uyuşturucu için gösterdiği ar zuyu, danışmasını, gizli bilimleri bilenlere sormasını düşünün!İşte görün, ipucunu büyücüden, çileci papazdan alıyor sorununun nedeninin ilk ipucunu: bunu, kendi içinde, kendi suç luluğunda, geçmişin bir parçasında aramalıdır ve bu acının, cezanın bir aşaması olduğunu anlamalıdır. Duymuş ve anlamıştır ki, talihsizdir: şimdi, etrafına bir çizgi çizilen bir tavuğun düştüğü kötü durumdadır. Bu çizginin dışına hiç çıkamayacak tır. Hasta adam ‘günahkar’ adama dönüşmüştür- ve birkaç bin yıldır bu yeni hasta, ‘günahkar’ görüntüsünden kurtulamadık ondan hiç kurtulamayacak mıyız?- Ne zaman baksak, her yerde bir yöne yönelmiş (acı çekmenin tek nedeni olarak suça), günahların hipnotize olmuş bakışları; her yerde kötü vicdan, Luther’in deyimiyle ‘greuliche Thier’ ; her yerde geçmiş için derin düşünce, eylem için bozuk bir görüş, her eyleme doğru dönen ‘yeşil gözlü canavarın’ bakışları; her yerde acılar kar şısında istekli bir yanlış anlama, onunla ilgili duyguların suça dönüşümü, ceza korkusu; her yerde kırbaç cezası, kıllı gömlek, aç beden, tövbekarlık; her yerde günahkann kendisini, huzursuz, hasta ve şehvetli vicdanının çarkı üzerinde işkenceye yatırması, sessiz işkence, aşın korku, zulmeden kalbin azabı, bilin meyen bir mutluluğun titreyişleri, ‘kurtuluş’ çığlıkları. Aslında, bu izlenen sistemle, eski depresyon, donukluk ve yorgunluğun tamamen üstesinden gelmiyor, yaşam yeniden ilginçleşiyor, uyanıyor, ebediyen uyanıyor; uykusuz, parlayan, yanıcı, tüke nen ama henüz yorgun olmayan bir biçim alıyor- gizemlere dalan ‘Günahkar’ adamın çizdiği resim bu. Bu büyük yaşlı büyücü, çileci papazın depresyonla mücadelesinin başarı kazan dığı açık, krallığını ilan etti: insanlar artık acıyla homurdanmayacaklar, acının peşinden koşarken nefes nefese kalacaklar:

Böylece yüzyıllar boyunca müritlerin ve sırdaşların ‘Daha fazla acı! Daha fazla acı!’ diyen çığlıkları duyulacak. Acıtan her duygu fazlası; kırılan, savrulan, ezilen, taşınan, kendinden geçen her şey; işkence odalarının gizi, cehennemin yaratıcılığı- bütün bun lar şimdi keşfediliyorlar, anlaşılıyorlar, kullanılıyorlar ve tüm bunlar büyücünün emrindeler. Bütün bunlar, idealini, çileci ide alini başanya ulaştırmak için emrindeler. Hem başta, hem sonda ‘Benim krallığım bu dünyaya ait değildir’ diyor: hala böyle konuşmaya hakkı var mı?- Goethe yalnızca 36 trajik durum ol duğunu söylüyor. Eğer aksini bilmiyorsak, bundan, Goethe’nin çileci bir papaz olmadığını çıkartabiliriz. 0 daha fazlasını biliyordu.

 

21.

 

Bu papazca ilaç satıcısı, ‘suçlu’ türü ile ilgili olarak yapılacak her tür eleştiri gereksiz kalacaktır. Çileci papazın has talarından istediği bu duygu fazlasından bir hastanın (kutsal bir isimle, açıkça anlaşılacağı gibi, amaçların kutsallığına ikna olarak) gerçekten yararlanabileceği savunulabilir mi? Her halükarda, ‘yararlı olma’ ifadesinde bir yanlış anlaşılma var. Eğer yalnızca böyle bir iyileştirme sisteminin insanı ‘daha iyi duruma getirdiğini’ söylemek istiyorsak, bunu inkar etmiyorum:

yalnızca ‘daha iyi duruma gelmenin’ aklıma daha çok, ‘ehlileş tirilmiş’, ‘zayıflatılmış’, ‘cesareti flmış’, ‘ hadım edılmış kavramlannı getırdıgını eklemelıyım.. (bu da zarar görmüşle eş anlamlı oluyor). Ama hasta, depresyonda olan ve baskı altındaki yaratıklarla genellikle ilgilenmek zorun daysanız, bu sistem bazen hastanın kendisini ‘daha iyi’ duyumsamasına neden olsa da, her koşulda onu daha da hasta yapacak tır: yöntemli olarak pişmanlık işkencesi, tövbekarlık, kurtuluş titremesi yaşatılan hastalara kaçınılmaz biçimde neler olduğunu anlamak için deli doktoruna sorun. Aynı biçimde tarihe de başvurun. Çileci papazın tedavisi nerede uygulanıyorsa, hastalık, her durumda sinsice bir hızla yayılacaktır. Her zamanki sonuç nedir? Varolan hastalığa ek olarak sinir sistemi bozulacak ve bu hem büyük kütleler hem de bireyler için geçerli olacaktır. Günah çıkartma ve kurtuluş eğitimi sonucunda, korkunç sara salgınları görürüz. Tarihte bilinen en önemlileri, Orta çağdaki St. Vitus ve St. John danslarıdır; bunun sonradan gelen etkileri olarak, bir halk veya bir kentteki (Cenova, Basel) yapıyı alt üst eden ürkütücü sakatlanmalar, sürekli depresyonlarla karşılaşıyoruz:- yine, bu eğitim sorumlulukları arasına uykuda yürüyenlerin (1564-1605 yılları arasında sekiz büyük olay) büyücü olarak avlandıkları histeriyi de katabiliriz:- aynı sürük leyicilikte, şimdi kendine has şehvet dolu tahrip duygusuyla kesintiye uğramış olan, ölüm arayan yığınların çılgınlıkla hay kırdıkları ‘eviva la morte’ çığlığın tüm Avrupa’da duyuldugunu goruyoruz. Bu, şımdı genel olarak çılecı gunah doktrininin bir kez daha başarı (Dinsel nevroz bir kötülük biçimi olarak ortaya çıkıyor, kuşkusuz boyle. Bu ne? Quaerıtur.) kazandığı her durumda izlenen aynı kesintiler ve ani değişimlerle aynı duygusal düzende. Genel konuşursak, çileci ideal ve onun ahlak kültü, duygu fazlasına ait yöntemlerle ilgili bu en ustaca, kayıtsız ve tehlikeli sistemleştirme, insanlık tarihine korkunç ve unutulmaz bir biçimde yazılmıştır ve ne yazık ki yal nızca tarihe değil. Avrupalıların sağlık ve ırk verimliliklerine, bu idealden daha yıkıcı bir biçimde saldıran başka bir unsur bil miyorum. Abartmadan, Avrupalıların sağlık tarihi için gerçek ölümcül etki olduğu söylenebilir. En çok, Alman etkisini karşılaştırarak anlayabiliriz: bugüne kadar Almanların (kanlan ner eye karışmışsa, oraya kötülük de girmiştir) politik ve ırksal üs tünlükleriyle ilerleyen Avrupa’daki alkol zehirlenmesinden bahsediyorum. Üçüncü sırada frengi var magno sed proximo ıntervallo.

 

22.

 

Bu çileci papaz nerede yönetimi ele geçiriyorsa, ruhun sağlıgını bozdu ve bunun sonucunda atrıbus et lıtterısden alınan zevk de bozuldu hala bozuyor. ‘Sonuç olarak?’ Umarım bu hemen görülecek: her halükarda, bunu ilk önce kanıt lamayacağım. Yalnızca bir ipucu Hıristiyan edebiyatının temel kitabıyla, onun gerçek modeliyle ‘içindeki kitabıyla’ ilgili. Yunan- Roma egemenliğinin tam ortasında- aynı zamanda kitaplann da egemenliğinin henüz çürüyüp yok olmamış eski edebiyat dünyasıyla yüz yüze kaldığımız, hala bazı kitaplann okunabileceği, elde etmek için bugünkü edebiyatımızın yansını vereceğimiz bir zamanda; Hıristiyan kışkırtıcılarrn (genellikle Kilisenin babaları olarak adlandırılırlar) basitliği ve kibri şunu ilan etme cesaretini gösterdi: ‘bizim de klasik edebiyatımız var, Yunanlılara ait olana gerek duymuyoruz.’ ve bu arada efsane kitaplarını, havarilerin mektuplannı ve Hıristiyanlığı savunan yazılannı, bugünün Ingiliz ‘kurtuluş Ordusunun’ Shakespeare ve diğer kafirlere, benzer edebiyatla savaş açtığı biçimde, gururla gösterdiler. ‘Yeni Ahitten’ hoşlanmadığımı anlamış olmalısınız; bu değerli, değeri abartılı metinle ilgili olarak beğenimin yalnız kalışından üzülüyorum. Iki bin yılın zevki kar şımda, ama durum böyle! ‘Duruşum bu, yapabileceğim bir şey yok’- kötü zevkimden cesaret alıyorum. Eski Ahit- evet, bu oldukça farklı bir şey, Eski Ahit’e karşı saygılıyım! İçinde büyük insanlan, kahramanca bir manzarayı ve dünyada en az bulun abilecek bir görüngüyü, güçlü bir yüreğin karşılaştırılamaz saf lığını buluyorum; dahası, insanlan buluyorum. Aksine Yeni’de yalnızca ufak mezhepler için bir sığınak, ruhun saf rokokosu, kıvrılan melekler ve fantastik dokunuşlar, tarikat havası bulunur; çağa (ve Roma bölgesine) uygun pastoral tatlılığın esintisi de unutulmamalı ve bu ne Helen ne Yahudi. İç içe geçmiş bir alçak gönüllülük ve kendini önemseme: insanı sağır eden bir duygu lafazanlığı; istek dolu histeri, ama tutku yok; acılı pantomim; burada herkesin iyi yetiştirilmemiş olduğu açıkça belli. Bu dindar insanların küçük kötü alışkanlıkları için ne denilebilir! Bunu önemseyen yok Tanrı bile. Son olarak, aslın da bu küçük taşralıların arzuladıkları ‘ebedi yaşamın tacıdır’! Neyin karşılığında? Ne amaçla? Küstahlığı daha ileriye götürmek olanaksız. Ölümsüz bir Petrus! Ona kim dayanabilir! Onlarda insanı güldürecek bir tutku var: en kişisel yaşamlarına, melankolilerine, ortak veya kişisel sorunlarına, sanki evren bunlarla ilgilenmek zorundaymış gibi, düştükleri ufak sıkıntılardan kaynaklanan sefaletlerine Tann’yı kanştırmaktan hiçbir zaman yorulmazlar. Peki bu Tanrıyla bu arkadaşlıktan kaynaklanan berbatlık ne olacak? Yahudi tarzı, ve yalnızca Yahudi tarzı olmayan, ağızdan salyalar akıtan ve pençeleyen, bu Tanrı karşısındaki ısrarcılık!- Doğu Afrika’da, ilk Hıristiyanların öğrenmeye değer bir şeyler, tapınmanın inceliklerini öğrenebilecekleri, küçümsenen, küçük bir ‘kafir topluluk’ var; bu topluluk Tanrı adını yüksek sesle söylemek için kendilerine izin vermiyor. Bu benim için yeterince ince ve çok ince olduğu kesin; yalnızca ilk Hıristiyanlar için çok ince değil. Zıtlığı görebilmek için Alman ya’daki köylüler arasında en ‘etkili söz söyleyen’ ve en küstah olan Luther’i anımsayabiliriz. Tanrı ile konuşurken kullandığı Lutherci tonu düşünün. Luther’in Kilisenin orta çağ azizlerine karşı çıkması, (özellikle, ‘şeytanın domuzu olan Papa’ya’) kuşkusuz, temelde, yalnızca daha hevesli ve sessizlerin, kutsal olanca kabul edilmelerine izin veren ve kapılarını taşralılara kapatan Kilisenin şöhretinden, tapınılan papazlık şifresinden olumsuz etkilenen bir taşralının karşı çıkmasıydı. Bu dünyada böyle bir sese izin yoktu- ama köylü Luther aksini arzuluyordu, çünkü yeterince Alman değildi. Doğrudan, kişisel olarak ve resmi olmadan Tannsıyla konuşmak istedi. Bunu yaptı. Tahmin edebileceğiniz gibi, estetik ideal, hiçbir zaman ve hiçbir yerde iyi bir tat ve davranış için bir ekol oluşturmadı en iyisinden, papazca davranışlar için bir ekol oldu: yani, iyi davranışlar için ölümcül olan bir unsuru içinde taşıdı.Olçü eksikliği ve ölçüye karşı alınan tavırla ‘non plus ultra’ oldu.

 

23.

 

Çileci ideal yalnızca zevki ve sağlığı bozmadı, aynca bozduğu üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncı şeyler de var hepsini saymayacağım (Sonuna ne zaman ulaşabilirim?) Burada bu idealın etkılerını degıl de, daha çok ne anlama geldıgını, hangı temele dayandığını, ardında ve altında gizlenenin ne olduğunu, soru işaretleriyle ve yanlış anlamalarla dolu bir şeyin nasıl geçici, zor anlaşılır bir ifadesi olduğunu açıklamalıyım. Ve yalnızca bu bakış açısıyla, okuyuculanmı, sonuçların korkunçluğu ve ölümcüllüğüne bir bakış atmaktan esirgeyebileceğimi sanmıyorum: Bu fikrin önemi hakkında önüme çıkan sorunun nihai ve en kötü yönüne onlan hazırlamak için bunu yapıyorum. Bu idealin gücünün, bu dehşetli gücün önemi nedir? Neden bu kadar geniş bir alan bulmuştur? Karşısında daha iyi bir direnme neden sağlanamamıştır? Çileci ideal tek bir arzu ifade eder:muhalif istemi içeren muhalif ideal kendisini nerede ifade etmektedir? Çileci idealin bir amacı vardır, genel olarak ele alırsak, amacı, insanın diğer tüm ilgilerinin, onun standartlarına göre, küçük ve dar olduklarını ortaya koymaktır. Çağları, ulusları, insanı, bu referansla açıklar. Başka açıklamalan, amaçları yasaklar. Kendi açıklamasına uyan bir biçimde, küçümser, inkar eder, onaylar, olumlar (böylesine kapsamlı bir açıklama sistemi var mıdır?) Hiçbir güce boyun eğmez, daha çok her güç üzerin dekı ustunlugune ınanır- anlamını, varolma hakkını, degennı, ış görebilme özelliğini, tek amacı için yol ve araç haline gelmesini ilk önce ondan almayan bir gücün dünyada olmadığına inanır. Bu istemin, ereğin ve açıklamanın bütünsel sisteminin tamamlayıcısı nerededir? Tamamlayıcı eksik midir? Diğer ‘tek amaç’ nerededir Ama, bana, bunun eksik olmadığı, uzun zamandır ve başarılı bir biçimde bu idealle savaştığı, hatta dahası temel konularda bu ideal karşısında zafer kazandığı söyleniyor: çağdaş bilim bunu onaylıyor- özgün gerçeklik felsefesi olan, açıkça kendisine güvenen, kendi cesareti ve istem gücüyle Tanrı, öteki dünya ve olumsuz erdemler olmadan yaşayabilen bilim.

Bütün bu gürültülü kışkırtıcı gevezelik, yine de, beni etkilemiyor. Bu gerçek borazancılarının, bu kötü müzisyenlerin derinden gelen sesleri kolayca duyulamıyor, bilimsel bilginin uçurumunun sesleri değiller- çünkü bugün bilimsel bilgi bir uçurum. Bu borazancı ağızlarda bilim kelimesi bir orospuluk, kötü davranış, terbiyesizlik. Gerçek, çileci kuramda söylenenin tam da aksi. Bilim bugüne dek kendisine inanmadı ki, kendine üstün olan bir ideale inanan ve bilim nerede, tutkuya, aşka, şevke, acı- ya sahip olduysa, çileci idealin tersi değil, onun en son ve soylu biçiminin somutlaşması oldu. Bu garip mi geliyor? Bugünün bilgili insanları arasında bile, çalışan, ufak köşesinden hoşlanan ve yalnızca bunu yapmaktan hoşlandıklan için bazen insanlarm bugün bilimden-bilim yoluyla yapılacak bir çok yararlı iş ol duğunu inkar etmiyorum- tatmin olmaları gerektiği konusun daki taleplerini onursuzca yüksek sesle belirten yeterince cesur ve onurlu insan var. Bu dürüst işçilerin işlerinden aldığı zevki bozmak en son isteyeceğim şey, çünkü çalışmalarından neşeleniyorum. Ama bilimin çok çalışma gerektirmesi, mutlu çalışanlara sahip olması gerçeği bilimin bugün bir bütün olarak tek amaca, isteme, ideale, genel inanç için tek bir tutkuya yönel diğinin kanıtı değildir. Söylediğim gibi, durum tam aksidir. Bilim çileci idealin en son ilanı olmayınca ama genel düşünce dışında, bu tür az rastlanan, soylu ve seçkin durumlar var-, her tür korkaklığın, inançsızlığın, pişmanlığın, despectio suinin kötü vicdanın saldanma yeridir. İdeal olmamasından kaynaklanan endişe, büyük bir sevgi eksikliği nedeniyle çekilen acı, zorlama bir ılımlılık sonucunda oluşan memnuniyetsizliktir. Ah, bugün bilimin gizlemediği ne var ki? Her halükarda, ne kadar çok şeyi gizlemeye çalışıyor? En iyi bilim adamlarımızın gay retleri, bilinçsiz çalışkanlıkları, tüten beyinleri el işlerindeki becerileri, bütün bunlar, gerçek anlarnlanm, sıklıkla kendilerin den bir şeyler sakınma arzusunda buluyor. Uyuşturucu olarak bilim: bunu biliyor muydunuz? Onları yaralarsınız bilim adamlarıyla arkadaşlık eden herkes bunu bilir-, bezen zararsız bir sözcükle yaralarsınız; onları övdüğünüz düşündüğünüzde, yaşama tamamen küstürürsünüz, çünkü, beraber olduğunuz, acı çeken, (kim olduğunu kabul edemeyen) dalgın ve bilinçsiz, bir tek şeyden bilincine kavuşmaktan korkan kişiye karşı gösterdiğiniz davranışınız konusundaki inceliğiniz eksiktir.

 

24.

 

Şimdi de diğer tarafa, bahsettiğim nadir durumlara bakın. Bugünlerde, felsefeciler ve akademisyenler arasında en üst düzey idealistler var. Yoksa, onlar çileci idealin beklenen karşıtları, anti idealistler olamasınlar? Aslında, böyle olduklarına inanıyorlar bu ‘inançsızlar’ (çünkü hepsi öyle): öyle görünüyor ki ciddiyetle, kelimelerinde ve hareketlerinde heyecanla yaklaştıkları bu fikir, bu idealin muhalifleri olduğu fikri, inançlarının son kalıntısı.- Ama bu, inandıklarının doğru olmasını gerektiriyor mu? Biz bilenler her tür inanana karşı kuşkucu olduk, kuşkuculuğumuz, daha önce varılan sonuçlann tam aksine sonuçlara adım adım varmamıza neden oldu yani, bir inancın gücü belirgin bir biçimde inanılanın kanıtlanmasının güçlüğünü ve olanaksızlığını ortaya koyduğu her yere. ‘İnancın kurtuluşa neden olduğunu’ inkar etmiyoruz: bu nedenle, inancın bir şey kanıtla yabileceğini kabul etmiyoruz  mutluluk yaratan güçlü bir inanç, gerçeği ortaya koymaz, inancın nesnesi konusunda kuşku yaratır, bir olasılığı ortaya koyar yanılsama. Şimdi durum ne dir? Bugünün yalnızları ve inkarcılan; tek bir şeyde fanatik olanlar, zihinsel berraklık konusundaki savlarıyla; bu katı, sert, yetkin, kahraman ruhlar, zamanımızın ihtişamını oluşturanlar; tüm bu soluk Tanrı tanımazlar, Hıristiyan karşıtları, ahlak dışı olanlar, Nihilistler; bu kuşkucular, ‘yargıdan kaçınanlar’ ve ‘heyecanlılar’ (belli bir anlamda bireysel ve toplu olarak sonuncu sudurlar); bu, bugünlerde aydın vicdanını içlerinde yaşatan bilginin en üst düzey idealistleri aslında, çileci idealden olabildiğince uzak olduklarını düşünüyorlar bu ‘Özgür, çok özgür ruh lar’: ve yine de eğer onların göremediklerini ortaya dökebilir sem çünkü kendilerine çok yakın duruyorlar: bu ideal, yalnızca onların ideali, belki de bugünlerde onlardan başka sahip çıkan yok, onlar bunun en ruhsallaşmış ürünü, en gelişmiş askeri nöbetçileri ve izcileri, onun en sinsi ve anlaşılmaz ayartıcıları. Eğer bir biçimde bir bilmece olarak okunacaksam, su cümle olurdum: geçmişte bir zaman için Özgür ruhlar yoktu, çünkü hala gerçeğe inanıyorlardı! Hıristiyan haçlıları doğuda, suikastçı lann, özgür ruhlann parexcellence, yenilmez düzeniyle, en düşük seviyenin benzeri bir keşişler düzeninde asla elde edileme yen bir boyun eğmeyi yaşadığı düzenle karşılaşınca, o zaman, yalnızca en yüksek seviyede bir secretum olarak saldanan bir işaret ve sloganı bir biçimde elde etmeyi başardılar. ‘Hiçbir şey gerçek değildir, her şey olabilir.’ Doğrusu, bu düşünce özgürlüğüydü ve böylece gerçeğe olan inançtan bir uzaklaşmaydı. Özgür düşünceli bir Avrupalı, bir Hıristiyan acaba bu önermenin ve sonuçlarının labirentinin içine hiç dalmış mıdır? Bu mağaranın Minoataurus’unu deneyimiyle yaşamış mıdır? Kuşkuluyum hayır, aksini biliyorum. Bu ‘tek bir konuda fanatik olanlar’, ‘sözde özgür ruhlar’, bu anlamda özgürlük ve kurtuluşa yabancı oldukları kadar hiçbir şeye yabancı değillerdir. Kendi gerçekleri karşısındaki inançlarındaki bağlılık hiçbir şeye benzemez. Belki de bu çevrelerle olan deneyimlerim nedeniyle bunu çok fazla biliyorum insanı inanca bağlayan yüce felsefeci çekingenliği, sonunda evet ve hayırı yadsıyan zihnin stoacılığı, asıl olanın önünde, factum brutum önünde hareketsiz kalmak, Fransız biliminin şimdi Almanlar üzerinde ahlaki üstünlük kazanmaya çalıştığı ‘petits fails’ yazgıcılığı (buna, ce petit fata lism diyorum), bu açıklamadan vazgeçme (yani, zorlama, onar ma, kısaltma, imha, bastırma, yaratma, çarpıtma ve açıklamanın diğer gerekli unsurları) geniş olarak düşünüldüklerinde, çileci erdem ve duyuların reddi ortaya konmaktadır (temelde bu red- din yalnızca özel bir biçimidir). Ama bunu gerçek için yetersiz bir isteme doğru zorlayan, bilinçsiz bir zorunlulukla da olsa, çi leci ideal inancının kendisidir. Bu konuda hataya düşmeyin, tekrarlıyorum, metafizik bir değerde, gerçeğin kendine özgü değerinde bu idealde garantilenen ve kesinleşen inançtır (bu ideal- le yükselir ve düşer). Kesin olarak söylenmek gerekirse, ‘hipotezi’ olmayan bir bilim yoktur, böyle bir bilim düşünülemez, us dışıdır: bir felsefe, bir inanç, bilime bir yön, anlam, sınır, yöntem verebilmek, varlık hakkı tanımak için vardır. (Bu konuda aksini düşünen birisi örneğin, tamamen bilme dayalı bir felsefe yapmaya kalkışan birisi yalnızca felsefeyi değil, inancı da baş aşağıya çevirmelidir. bu iki saygıdeğer hanıma karşı yöneltile bilecek en derin hakaret!) Evet, buna kuşku yok Joyful Wisdom, V. Böl 144’den aktarma yapıyorum: ‘Bu kadar cesaret verici bir aşamada doğru olan bir insan, bilime olan inancını öne sürerse, yaşamdan, doğadan ve tarihten farklı bir dünyayı da öne sürer ve böyle bir dünyadan bahsedince, o zaman onun aksi olan bu dünyayı, bizim dünyamızı da ret etmiş olmaz mı? Bugüne dek bilim konusundaki inancımız, metafizik bir inanç oldu bugünün biz bilenleri bile, biz metafiziğin Tanrısız düşmanları, biz de ateşimizi, binlerce yıl eski bir inançla tutuşan o büyük yangından, Hıristiyan inancından, Platon’un inancından, Tanrı nın gerçek, gerçeğin kutsal olduğu inancından aldık… Ama eğer bu düşünce gittikçe inanılmaz olursa, hatalar, körlük ve yalanlar dışında kutsal olduğunu kanıtlayabilecek bir şey yoksa ne olacak? Eğer Tanrı kendisinin en eski yalan olduğunu kanıtlarsa ne olacak?’- Bu noktada durmak ve durumu dikkatlice değerlendirmek gerekiyor. Bilime şimdi bir olumlama gerekiyor (bir an için bile böyle bir olumlama bulunduğunu söyleyemeyiz). Konuyu en eşki ve çağdaş felsefeciler açısından ele alalım: hepsi de Gerçek İstemi açısından bir olumlama gereğini anlamakta yetersizler her felsefedeki boşluk  bu neden olmuş? Çünkü bugüne kadar çileci ideal tüm felsefeye egemen olmuş, çünkü Gerçek, Varlık, Tanrı, En Son yargı Makamı, olarak sabitlenmiş, çünkü Gerçeğin bir problem olarak algılanmasına izin verilmemiş. ‘İzin verilmemiş’ ne demek anlayabiliyor musunuz? Çileci ide alin Tann inancının ret edildiği andan itibaren, yeni bir problem ortaya çıkar: gerçeğin değeri problemi. Gerçek İsteminin eleşti rilmesi gerekiyor o zaman, bu kelimelerle görevimizi belirleyelim gerçeğin değeri deneysel olarak sorgulanmalıdır… (Eğer çok kısa ifade edilmiş gibiyse, okuyucuma, Joyful Wisdom’da ki, ‘Biz ne ölçüde dindarız’ başlıklı bölümü, 344 dikkatle okumasını, ya da en iyisi çalışmanın tüm beşinci kitabını ve The Dawn of the Day’in giriş bölümünü okumasını öneriyorum.)

 

25.

 

Hayır! Çileci idealin doğal muhaliflerini araştıran ‘Muhalif idealin kendisini ifade ettiği Muhalif İstem nerede?’ sorusunu sorduğumda üstüme gelmeyin. Bilim, uzun uzadıya, bu işlevi yerine getirecek kadar bağımsız değildir. Bilim her bölümünde, değerler yaratan, onun yardımıyla inanacağı bir ideal değere, bir güce gerek duyar bilimin kendisi hiçbir zaman değerler yaratmaz. Çileci idealle olan ilişkisi düşmanca değildir. Kabaca söylersem, bu idealin içsel değerlendirmesinde daha çok geliştirici bir gücü temsil eder. Yakından bakınca, muhalefeti ve düşmanlığı idealin kendisiyle değil, idealin dış cephesiyle, görüntüsüyle, maskesiyle, geçici olarak sertleşip katılaşarak doğmalaşmasıyla ilgilidir idealdeki yaşamı bir kez daha özgürleştirirken yüzeysel unsurları ret eder. Bu iki görüngü, bilim ve çileci ideal, her ikisi de aynı temele dayanır- bunu açıklamıştım- gerçeğin aşın değer kazandığı aynı temeldir demiştim (daha doğrusu, gerçeğin değerlendirilmesi ve eleştirilmesinin olanaksızlığına inanmak) ve bunun sonucunda her ikisi müttefiktirler. Öyle ki, bir saldırıya uğramaları halinde, beraberce saldırırlar ve akla gelirler. Çileci idealin değerlendirilmesi, kaçınılmaz olarak bilimin değerlendirilmesini de gerektirir. Bunu açıkça görmek için zaman kaybetmeyin ve anlamak için dikkatli olun! (Sanat, kısa olarak konuşuyorum, çünkü başka bir yerde ayrıntıya gireceğim tekrarlıyorum, yalan söylemenin kutsallaştırıldığı ve yanıltma arzusunun temiz bir vicdana kavuştuğu sanat, çileci ideale, bilimden çok daha fazla muhaliftir: Platon’un içgüdüsü bunu duyumsamıştı Platon, Avrupa’nın bugüne dek ürettiği sanatın en büyük düşmanı. Platon’a karşı Homer, bu tam ve gerçek düşmanlık. Bir tarafta, tüm kalbiyle ‘aşkının’ savunucusu, yaşamın karalayıcısı; öte yanda, onun isteksiz kaside okuyucusu, altın doğa. Sanatçının çileci ideale hizmet etmesi, olabilecek en kesin sanatsal yozlaşmadır. Ne yazık ki bu sıkça olur, çünkü yozlaşmaya, sanatçıdan daha yatkın birisi yoktur.) Fizyolojik açıdan düşünülünce, bilim, yine çileci idealin dayandığı temel ler üzerinde yükselir: ikincisi gibi, birincisi de bir tür yaşam güçsüzleştirmesi öngörür. Duyguların soğukluğunu, temponun düşmesini, eytişimselliğin içgüdünün yerini almasını, insanlığın aklına sokulan ciddiyeti (gayretli bir metabolizmanın, mücade lenin sıkıntılı bir yaşamın kaçınılmaz belirtisi olan ciddiyet) ve hareketleri de ekleyin. Bir ülkede bilgili adamların öne çıktığı zamanlan göz önüne alın. Bunlar yorucu, akşam ve çöküş dönemleridir itici güç, yaşama güven, geleceğe güven yoktur. Mandarinlerin egemenliği, demokrasinin gelişiminde, savaş yerine uzlaşmada, kadınlara verilen eşit haklarda, acıma dininde ve kötüleşen yaşamın tüm diğer belirtilerinde olduğu gibi hiçbir zaman, iyi bir şeyi işaret etmez. (Bilim bir problem olarak ele alınınca! Bilimin anlamı nedir?- bu noktada, Birth of Tragedy’nin giriş bölümüne bakın). Hayır! Bu ‘modem bilim’ buna işaret koyun her zaman çileci idealin en iyi müttefiki oldu ve bu nedenle de en bilinçsiz, otomatik, gizli ve yer altında çalışan müttefikti! Bugüne dek hep aynı oyunu oynadılar, bu ‘zavallı ruhlar’ ve idealin bilimsel karşı görüşlüleri (dikkat edin, bu karşı görüşlüler, bu idealin anti tezi değillerdir ve ruhları zengin değildir- öyle değillerdir: onlara ihtiraslı ruhlar diyorum.) Bilimin bu ünlü muzafferlerinin zafer kazandıkları kuşkusuz ama neyin zaferi? Zafer listelerinde, çileci ideal üzerine kazanılmış bir an bile yok, daha çok onu güçlü kıldılar, yani, daha zor elle tutulur, daha soyut, daha hilekar hale soktular. Hep bir duvar, dışardan gelen bir destekle, kendisini ayakta tuttu, görünüşünü çirkinleş tirdi ve bazen bilim tarafından acımasızca yıkılarak yok edilmeliydi. Teolojik astronominin inişe geçmesiyle, bu idealin de inişe geçtiğini söyleyebilecek birisi var mı? Insanın, varoluş bilmecesi için aşkın bir çözümü istediği hiç oldu mu, çünkü o zamandan beri bu varoluş daha çok rastlantısal, daha gelişigüzel ve daha lüzumsuz olarak bir evren görüntüsü halini almadı mı? Coperncus’un zamanından beri, insan sürekli olarak kendini küçültmedi mi, küçültmek istemedi mi? Yazık, onuruna, özel oluşuna, varoluş biçimine karşı inancı yok oldu daha önceki inançta neredeyse Tanrıyken tam anlamıyla, kalitesiz ve hırçın bir hayvan oldu. (‘Tanrının oğlu’, ‘yarı Tanrı’.) Copernicus’dan bu yana insanlık sarp bir alana düşmüş gibi-kayarak, hızla merkez den uzaklaşıyor Nereye? Hiçliğe doğru mu? Kendi hiçliğinin ürpertici duyumsamasına doğru mu? Bu doğru bir yol olur eski ideale doğru mu?- Tüm bilimler (yalnızca, insanı zayıflatıp onu haddini bildiren etkisiyle Kant’ın ‘benim önemimi ortadan kaldırıyor’ itirafıyla işaret ettiği astronomi değil), doğal ve doğal olmayan tüm bilimler doğal olmayanla usun kendi eleştirisin den bahsediyorum sanki bu düşünce, bir parça garip bir kendini beğenmişlikten başka bir şey değilmiş gibi, bugünlerde insandan konuşmaya, kendi hakkındaki düşüncesiyle başlıyorlar. Bilim, kendine has gururunu, kendine has acı stoacı dinginliğini, insanın kendini hor görmesini sürdürmesinde buluyor diyecek kadar ileri gidebilirsiniz. İnsan en son ve ciddi iddiası olan kendi değerini anlama durumuna gelmek için çok zahmet çekti. (çok doğru, aslında, hor gören ‘nasıl değerlendireceğini hiçbir zaman unutmayandır.’) Ama bütün bunlarda çileci ideale karşı olan bir şey var mı? Kant’ın dinsel dogmacılık, ‘Tanrı’, ‘Ruh’, ‘Özgürlük’, ‘Ölümsüzlük’ üzerindeki zaferinin bu ideale bir biçimde zarar verdiği söyleniyor mu (din bilimcilerinin, eskiden çok uzun süre düşündükleri gibi)?- Ve bu bağlamda, eğer Kant’ın kendisinin böyle bir niyeti varsa, bu bizi bir an bile ilgilendirmiyor. Kant’ın zamanından beri her tür aşkıncının kazanan bir oyun oynadığı kesin onlar din bilimcilerden kurtulanlar; ne şans!- Onlara gizli sanatı açıklamış ve böylece artık ‘kalplerinin arzusunu’ kendi sorumluluklan ve bilimin saygınlığı altında izleyebiliyorlar. Aynı biçimde, eğer sorularına şimdi Tanrı olarak tapıyorlarsa, agnostiklere, bilinmeyen ve mutlak bir gize saygı gösterdikleri için kim homurdanabilir? (Xavier Doudan bir yerde, l’habitude d’admirer l’inintelligible au lieu de rester tour simplement dans l’inconnu’nun ürettiği tahripten bahset mişti- eskiler, ona göre, bu tahripten muaf olmalıydılar.) Insan tarafından ‘bilinen’ her şeyin, onun arzularını tatmin edemediğini, tam aksine onunla çelişerek onu ürküttüğünü varsayarsak, bunun sorumlulugunu arzuda degıl de bılgıde aramak nasıl da kutsal bir yol olurdu!- ‘Bilgi yok- bunun sonucunda bir Tanrı var.’ Nasıl bir novel elegantia syllogismi ve çileci ideal için nasıl bir zafer!

Bilinmeyende kalmak yerine, kavranamayana hayran olmak alışkanlıği. Tasım inceliği.

 

26.

 

Veya, yoksa tüm modem tarih yaşama ve ideallerine büyük güven mi duyuyor? Bugünlerdeki en yüce iddiası bir ayna olmak. Tüm teolojiyi yadsıyor, artık ‘kanıtladığı’ bir şey yok. Yargıcı oynamayı küçümsüyor ve böylece iyi zevkini ortaya koyuyor- inkar ettiği kadar kabulleniyor, sabitliyor, ‘betimliyor’. Bütün bunlar ileri derecede çileci, ama aynı zamanda daha çok nihilist; bu konuda yanılmayın! Bir tarihçide, kasvetli, katı ama kararlı bir bakış görürsünüz yalnız bir Kuzey Kutbu kaşifinin baktığı bakışla bakar (belki de, içine ve geriye doğru bakmamak için) kar var burada yaşam sessiz, Son kargaların çığlıklar duyuluyor: ‘Nereye?’, ‘Boşuna’, ‘Nada.’ burada artık büyüyüp yeşeren bir şey yok, en fazla St. Petersburg metropolü ve Tolstoy’un ‘acıması’ görülebilir. Ama belki de biraz daha modern olan, yaşam ve çileci ideali aynı ateşli gözlerle süzen, cinsellik kokan ve şehvet düşkünü, ‘sanatçı’ kelimesini bir eldiven olarak kullanan ve bugünlerde kendisi için bir ‘köşe’ oluşturan ve derin düşünceyi öven diğer tarih ekolüne gelince, bu tatlı aydınlar çileciler ve hatta kış görüntüleri için insanda nasıl bir heyecan uyandırıyorlar! Hayır! Bu ‘derin düşünceli’ insanları şeytan alsın! Şu nihilist tarihçilerle birlikte en kasvetli, gri ve soğuk siste gezmeyi yeğlerim!- Hayır, tamamen tarih dışı ve tarih karşıtı olanı (örneğin, sesi, bugün Almanya’da şimdiye kadar mahcup olan ve sesini duyuramayan türün ‘güzel ruhunu’, eğitilmiş proleter içinde species anarchisticayı (ÇN: anarşist tür) sarhoş edeni Duhring gibi birisini) dinlemeye itirazım yok (seçme şan sım varsa). ‘Derin düşünce’ yüzlerce kez daha kötü. Böyle bir ‘nesnel koltuk akademisyeninin’ neden olduğu mide bulantısından, tarih önündeki bu güzel kokulu şehvetten, yazgı Tanrısının zalim makasını bir doktor hüneriyle kullandığı yerde, mahrum olduğu alkışını mahrum olduğu yerde tiz sesiyle ortaya koyan yarı papaz, yarı satyr olan bir şeyden (Renen parfümü) daha kötüsünü bilmiyorum! Bu, benim için çok tatsız ve sabnmı zorlu yor; Kaybedecek bir şeyi olamayan görünüşler sabırlı olsunlar bu görünüş beni öfkelendiriyor, oyunun kendisinden (tarihin kendisi, anladrnız mı?) çok, böyle bir seyirci beni ‘oyuna’ küstürüyor. Anakreonumsu bir ruh haline giriyorum. Boğaya boynuz, aslana diş için bir khasm veren doğa, bana neden ayak vermiş?- Yalnızca kaçmak için değil St. Anacreon’a tekme de atmak için! Derin düşünceli korkakları, tarih önünde iğdiş edilmiş şehvetlileri, çileci idealle flört edenleri, yetersizliğin doğrucu iki yüzlüleri, kurtlar tarafından kemirilmiş tüm ‘sandalyeleri’ ayaklar altında çiğnemek için! Kendi adıma çileci ideale saygılarımı sunuyorum; ne kadar saygı duyulabilirse! Kendisine inandığı ve bize eşek şakası yapmadığı sürece! Sonsuzluk bu böcekleri koklayana dek sonsuzluğu koklamak için doyumsuz bir arzu duyan bu fettan böcekleri sevmiyorum. Yaşamı yeniden üretme stratejisiyle beyaza boyanmış anıtmezarları sevmiyorum. Kendilerini zeka ve ‘nesnellikle’ sannalayarak yorulup, tükenenleri sevmiyorum. Kahraman kılığına girmiş ve aptal kafalannı bir idealin sezdirmeden yaklaşan atının ardına gizleyen kışkırtıcılan sevmiyorum. Çileciyi ve papazı oynayan ve temel de tragedya soytanları olan tutkulu sanatçıları sevmiyorum. İdealizmin en yeni spekülatörlerini, bugünlerde gözlerini Hıristiyan ari burjuvalar gibi yuvarlayan, ahlaki tavırları ve kışkırtıcı hileleri sabır tüketici bir biçimde kullanarak, halktaki tüm dan galaklığı kışkırtmaya çalışan Anti Semitistleri sevmiyorum. (Bugünün Almanya’sında, her tür aydın şarlatanlığının değişmez başarısı, Alman zihninin tartışılmaz ve açık biçimde harap olmasına bağlıdır. Nedenlerini, aşırı perhiz, gazeteler, politika, bira ve Wagner müziği olarak görüyorum. Bu beslenmenin ön koşulları olan ulusal üstünlük ve kibri, güçlü ama kısır bir ilke olan ‘Almanya, Almanya her şeyin üzerinde’ söylemini ve son olarak modem fikirlerin paralysis agitansını da unutmamak gerekir.) Avrupa, bugünlerde, her şeyin üzerinde heyecan bakımından sağlıklı ve maharetli; alkolden başka bir uyarıcıya gerek yok gibi görünüyor. Böylece ideallerin muazzam bir biçimde sahteleştirilmesi, zihnin ateşliliği ve itici, kötü kokan, ön yargılı sahte alkolik hava her yerde görülüyor. Havanın tekrar temiz kokabilmesi için, kaç sahte idealizm, kahraman kostümü ve laf kalabalığı yükünün; tatlı acıma içkisinin kaç varilinin (Firma: la religion de la Souffrance bu aksak ayaklı aydınlar için gereken kaç adet erdemli öfke değneğinin; kaç adet Hıristiyan ahlaki komedyeninin bugün Avrupa’dan ihraç edilmesi gerektiğini bilmek isterdim. Bu aşırı üretimle ilgili olarak önümüzde yeni bir ticaret olanağı olduğu çok açık. Küçük ideal putlarından ve bunlara sahip söz dinleyen idealistlerden yeni işler çıkabileceği çok açık bu tüyoyu atlamayın! Kimin yeterli cesareti var? Eli mizde tüm dünyayı idealleştirme olanağı var. Ama neden cesaretten söz ediyorum? Burada tek bir şeye gerek var özgür, çok özgür bir ele.

 

27.

 

Yeter! Yeter! Kahkahalara boğduğu kadar iğrendiren bu modem ruhların meraklarını ve aşağılık duygularını bir yana bırakalım. Problemimize kesinlikle onlar olmadan da bakabiliriz çileci idealin anlamının ne olduğu, dün ve bugün ne işe yaradı ğı problemine. Bütün bunlar, başka bir bağlamda tarafımdan daha derin ve ciddi bir biçimde ele alınacak  (‘Avrupa Nihilizmi Tarihine bir katkı’ başlığı altında hazırlamakta olduğum, ‘Güç İstemi’, Bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesi Çabası’ ad lı kitapta.) Bu konuya değinmemin tek nedeni şudur: çileci idealin, bazen, hatta en aydın çevrelerde bile, sürekli zarar verebi len gerçek düşmanları var: bunlar, bu idealin komedyenleri çünkü güvensizlik uyandırıyorlar. Zihnin ciddi, güçlü ve kandır madan çalıştığı başka her yerde, bir ideal olmadan da iş görülebiliyor (buna, ‘Tanrı tanımazlık’ deniyor)- gerçek istemi istisnası dışında. Ama bu istem, bu ideal kalıntısı, eğer bana inanırsanız, en güçlü ve manevi ifadesiyle bu idealin kendisi, küçük ka palı bir topluluğa aittir. Dış kabukları soyulunca, çekirdeği kadar bir kalıntısı yoktur. Vasıfsız, namuslu Tanrı tanımazlık (ve yalnızca onun havasını soluyoruz, biz bu çağın en aydın olanları), göründüğü kadar bu ideale muhalif değildir. Daha çok, bu nun son evrim aşamalarından, son biçimlerinden ve içsel sorunlarından birisidir. Gerçek konusunda iki bin yıllık eğitim fela ketinin şaşkınhk yaratan etkisi, sonunda Tanrıya inanma yalanını yasakladı. (Aynı şey Hindistan’da da oldu- bağımsız bir biçimde ve aynı kanıtlayıcı değer sonucunda aynı idealin aynı sonuca yöneltmesi konusundaki karar Avrupa çağından 500 yıl önce verilmişti, ya da tam söylemek gerekirse Buda zamanında Sankhyan felsefesiyle başladı ve Buda tarafından yaygınlaştınl dı, bir din oldu.)

Soruyu tüm katılığıyla ortaya koydum: Hıristiyan Tanrısını ne yenmiştir? Yanıt Joyful Wisdom s. 357: ‘Hıristiyan ahlakının kendisi, doğru kavramı daha ciddi olarak ele alınırsa, Hıristiyan vicdanının itiraf inceliğinin, bilim vicdanına ve zihinsel temizliğe ne pahasına olursa olsun dönüşmesi. Doğanın, iyiliğin ve Tanrının bir kanıtı olarak kabul edilmesi. Tarihi, kutsal bir usun onuruyla, dünyanın ve ahlak teolojisinin ahlaki düzeninin sabit bir kanıtı olarak yonımlamak. Kendi deneyimlerimizi, bir dindarın yeterince uzun süredir açıkladığı biçimde, sanki her düzenleme, her canlı, ruhun kurtuluşundan kaynaklanan bir sevgiden doğmuş gibi açıklamak. Bütün bunlardan uzaklaşmak, vicdanın bunlara karşı olması ve her anlayan vicdan tarafından, kötü şöhretli, saygıya deymeyen, yalancı, kadınsı, zayıflık, korkaklık olarak algılanmalı Bu ciddiyetle Avrupalı olacağız, Avrupa’nım kendisini yönetebilen en uzun süreli ve cesur mirasçıları olacağız’… Bütün büyük şeyler kendileri ve sefahatleri nedeniyle çökerler: yaşam yasası, yaşamın özü için gerekli ‘kendini yönetme’ yasası da kanun koyucuya seslenir: ‘paterele gem quam ipse tulisti’ Bu yolla, Hıristiyanlık bir dogma olarak kendi ahlakı yoluyla yıkılıyor. Hıristiyanlık, bugün de bu ahlak nedeniyle yıkılmalıdır bu olayın eşiğinde duruyoruz. Hıristiyan gerçekliği arka arkaya sonuçlar çıkartırken, sonunda en güçlü olduğu noktaya vardı, nasıl olduysa, ‘Gerçek için her istemin anlamı nedir?’ sorusunu sorunca kendisine karşı bir sonuca vardı. Ve burada yeniden problemime, problemimize deyiniyorum, bilinmeyen dostlarım (çünkü şimdiye dek bir dost tanımadım):

gerçek istemi, bilincimize bir soru olarak ulaşmıyorsa tüm varlığın anlamı nedir?- İstem ve gerçek açısından bu kendini bilme haline ulaşma nedeniyle, ahlak bundan böyle kuşkusuz parçalara ayrılacaktır: bu yüz perdelik oyun Avrupa’nın gelecek iki yüz yılı için ayrıldı. Oyunların en müthişi, en gizemlisi ve belki de en ümit vereni.

 

28.

 

Eğer çileci ideali kabul ederseniz, insanın, hayvan insanın bir anlamı kalmaz. Dünyadaki varlığı bir amaç taşımaz. ‘İnsana ne gerek var?’ sorusunun yanıtı yoktur; insan ve dünya için istem yoktur; her büyük insan yazgınsın arkasında büyük bir ‘Boşuna!’ çınlar. Çileci idealin anlamı budur: bir şey eksiktir, insanı müthiş bir boşluk sarar kendisini nasıl olumlayacağını, açıklayacağını, onaylayacağını bilemez. Kendi anlamıyla ilgili problem nedeniyle sorun yaşar. Başka nedenlerle de acı çeker, temel de hastalıklı bir hayvandır, ama problemi acısı değildir, ona bir yanıt bulamamasıdır. ‘Neden acı çekiyoruz?’ En cesur ve en çok acı çeken hayvan olan insan, acının kendisini ret etmez. Eğer anlamı, amacı ona sunulmuşsa onu arzular, hatta arar. Acı çekmek değil, acı çekmenin anlamsızlığı şimdiye kadar insanlık üzerine çöken lanettir ve çileci ideal ona anlam vermiştir! Şimdiye kadar sunulan tek anlamdır, ama herhangi bir anlam anlamsızlık tazı daha iyidir: çileci ideal bu bağlamda o zamana kadar var olan ‘faute de mieuxdur. Bu ideal acı çekmede bir açıklama bulunur. Büyük boşluk dolmuş gibidir. İntihara yönelten Nihilizmn kapısı kapanmıştır. Getirilen açıklama kuşkusuz daha derin, daha çok işleyen, daha zehirli yaşamı daha acımasızca kemiren yeni bir acıya neden olur. Suç bakış açısıyla çekilen acı

ortaya çıkar. Ama bütün bunlara rağmen insan böylece kurtulur, bir anlamı olur ve bundan sonra artık rüzgarla savrulan bir yaprak, saçmalığın ve anlamsızlığın oyuncağı değildir. Artık bir şey arzulayabilir arzusunun sebebi, hedefi ve nesnesinin önemi yoktur: istemin kendisi kurtarılmıştır. Çileci idealden hareketle yön bulan istemin gerçekte neyi açıkladığını saklayamayız: bu insandan, daha fazla hayvandan ve maddeden duyulan nefret, duyular ve us karşısındaki dehşet, güzellik ve mutluluk korkusu, tüm yanılsamalardan, değişimlerden, gelişmelerden, ölüm lerden istem ve arzulardan uzaklaşma eğilimi tüm bu araçlar; bütün bunları anlayacak cesaretimiz olsun hiçlik istemi, yaşam karşıtı bir istem, yaşamın en temel koşullarını ret etmedir ama bir istem olarak ortadadır ve başta söylediğimi sonda da söylersem insanlık hiçbir şey istememektense, hiçliği istemeyi yeğleyecek.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir