AİLE VE ŞİDDET – AİLE İÇİNDE ÇOCUĞA YÖNELİK ŞİDDET

GİRİŞ

Toplum, kendisini meydana getiren kurum, değer ve bireyler arasında bütünlük sağlayabildiği sürece ayakta kalabilir. Ancak toplumsal yapının bütünlüğünü ve devamlılığını tehdit eden durumlar her zaman var olmuştur. Bu doğal bir süreçtir. Çünkü toplum dinamik bir yapıya sahiptir ve sürekli değişmektedir. Toplumsal yapının bütünlüğünü ve devamlılığını tehdit eden durumlar ise birer sosyal problemdir. Bu sosyal problemlerin önemi toplumsal yapıdaki etkileri ile ölçülebilir. O halde, acil çözümler üretmeyi gerektiren sosyal problemler, toplumsal yapının bir bütün olarak ele alınması ve incelenmesi ile anlaşılabilir. Günümüzde önemli bir sorun alanı olarak görülen şiddet olaylarında olduğu gibi.

Toplumsal kültürel yapımız şiddeti öğreten, meşrulaştıran ve insanlarımızı farkında olmadan şiddete karşı duyarsızlaştıran sosyal değerlerle doludur. Cinsiyetçi rol farklılaşmasına kaynaklık eden erkek egemen bir aile ve toplum yapılanması, buna bağlı olarak meşrulaştırılan töre ve namus cinayetleri, kan davaları, toplumsal dayanışma ve yardımlaşma anlayışının ötesine taşan ve bir gösteriye dönüşen dinsel ritüellerimiz bunlar arasında sayılabilir. Bunlara ek olarak, gelişen kitle iletim araçlarının kendilerini cazip kılma ve seyredilme oranlarını arttırma endişesi içinde şiddet olaylarını bir araç olarak kullanması, hatta yukarıda saydığımız şiddet olaylarını bireyle toplum arasında aracılık eder bir pozisyonda sunması, şiddetin tanık olunarak öğrenilmesin de etkili bir başka gelişme olarak değerlendirilebilir.

Genel anlamda aşırı bir duygu durumunu, bir olgunun yoğunluğunu, sertliğini, kaba ve sert davranışı dile getiren şiddet olaylarının yaşanmasında sosyokültürel, ekonomik, psikolojik ve iletişimsel faktörlerin birlikte rol oynadığını ve şiddetin hayatın her alanında duygusal, sözel, fiziksel, cinsel, siyasal ve daha birçok boyutta karşımıza çıktığını görmekteyiz. Bu boyutlardan biri de ailede yaşanılan, yaşanılma sıklığı oranında gizli ve örtük kalan aile içi şiddet olayları olmaktadır.

Eşlerin birbirlerine, kocanın karısına, ebeveynin çocuklarına ya da diğer aile bireylerinin birbirlerine uyguladıkları değişik şiddet türlerini içeren “aile içi şiddet, çok yönlü bir olgu olup, şiddete sebep olabilecek pek çok etken bulunmaktadır. Bireysel düzey ve bireyin yakın çevresiyle ilişkisi, psikolojik düzey, toplumsal çevre ve içinde yaşanılan kültür” (Sümer, 1998: 31) gibi. Bu yüzden, birçok faktörün bir arada etkilediği aile içinde yaşanan şiddet olaylarını, şiddetin bir türü olarak ele almaktansa onu toplumsal alanda yaşanan şiddetin bir bölümü, bir kısmı olarak ele almak daha doğru olmaktadır. Çünkü aile içinde yaşanan şiddet olaylarını toplumsal alanda yaşanan diğer şiddet olaylarından bağımsız olarak düşünmek mümkün değildir. Toplumda şiddet varsa bunun aile içi ilişkilere, aile içi ilişkilerde şiddet varsa bunun toplumsal alana yansımaması düşünülemez. Kısaca, aile içi şiddet söz konusu olduğunda aile ve toplum birlikte düşünülmesi gereken kavramlar olmaktadır.

Aile içinde şiddet, farklı aile bireylerini hedef aldığında çeşidi biçimlerde gelişmektedir. Ancak aile içinde yaşanan şiddetin etkileri, hedef kim olursa olsun, ailedeki tüm bireyler ve bu bireyler arası ilişkileri olumsuz bir şekilde etkileyen gelişmeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda kadına ve çocuğa yönelik yaşanan şiddet olaylarım etkileri açısından birbirinden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Aile içinde kadına şiddet uygulanıyorsa bundan çocukta değişen biçimlerde nasibini almaktadır.

Çalışmanın konusu aile içinde çocuğa yönelik şiddettir. Amaç, ailenin sosyokültürel, ekonomik, psikolojik ve iletişimsel özelliklerinin çocuğa yönelik şiddet olaylarının yaşanmasında ne derece etkili olduğunu saptayabilmek. Diğer yandan şiddetin varlığı, nedenleri, çocuklar üzerindeki etkileri ve bu etkilerle çocukların şiddeti algılama ve şiddete yönelik tutum geliştirme biçimi arasındaki ilişkiyi saptanmaya çalışmak ve çocuğa yönelik şiddeti önlemeye yönelik çözüm önerileri geliştirmektir. Araştırma iki aşamalı olup, ilk aşama araştırmanın kuramsal çerçevesine yönelik anahtar kavram ve konulardan oluşturulmuştur. Araştırmanın ikinci aşaması, Sivas merkezde bulunan 70 ilköğretim okulunun 6, 7 ve 8. sınıf ikinci kademe öğrencilerini kapsayan bir saha çalışmasını içermektedir.

  1. BÖLÜM

ŞİDDET

ŞİDDET OLGUSU

Şiddet, tanımlanması oldukça güç kavramlardan biridir. Söz konusu güçlük, şiddetin insanlık kadar eski bir kavram olmasından, insan düşüncesiyle beslenmesinden ve çok yönlü boyutları olmasından kaynaklanmaktadır. Bu sebeplerden dolayı, şiddeti bir olgu olarak, kaynağı, nedenleri, boyutları ve ortaya çıkış biçimleri açısından ele alıp incelerken, her toplum ve her zamanda geçerli olabilecek standart bir şiddet tanımlaması ve sınıflamasına ulaşmanın da mümkün olmadığı görülecektir.

Tarihi insanlık kadar eski olan şiddetin insan düşüncesi ile beslendiğini söylemek, sürekli değişmelerden nasibini alan düşünce yapıları gibi, şiddetin de değişen içeriklerde ama her zaman varolan bir kimlikle mevcut olduğu anlamına gelir.

Şiddet, daha en başında, insanın doğayla mücadelesinde tercih etmek zorunda kaldığı bir yöntem olarak karşımıza çıkar. Beslenme ve kendini koruma gibi temel ihtiyaçların karşılanmasında beden gücünü doğaya karşı bir silah olarak kullanma düşüncesi, zamanla diğerine egemen olma niteliğine bürünerek insanlık tarihinin başlangıcına da vurgu yaparken, şiddetin bu dönemde çıplak, her türlü araçtan yoksun ve doğal halde saldırganlık niteliğinde olduğu gözlenir. Bu dönemde açıkça sergilenen ve gücün göstergesi olarak toplumsal anlamda meşru sayılan şiddet gösterilerinin bir dürtü olarak, bugüne kadar kat ettiği yolda kazandığı yeni nitelik, ilk ortaya çıktığındaki kadar serbest olmamasıdır.

Bu durumu Elias, saldırganlığın dönüşümü olarak tanımlar. Elias’a (2002: 308) göre Yeniçağ’da vahşet, başkalarına eziyet etmekten ve onları ezmekten duyulan zevk ve bedensel güce dayanma anlayışı, devlet aracılığı ile gerçekleşen güçlü bir toplumsal denetim altına alınır. Böylece, devlet oluşumu ile şiddette dönüşüme uğramış inceltilmiş ve uygarlaşmış ve dolaylı yollardan ifade edilmeye başlamıştır.

Ancak dün olduğu gibi bugün de şiddetin varlığına rağmen, değişen sadece onu ifade biçimine getirilen kısıtlamalar olmaktadır. Çünkü şiddet, toplumsal yapının temel birimi olan insanın özündedir. Ancak insan uygarlaştıkça, uygarlaşan dünyaya yakışır bir gizlilik içinde, ama öncekinden daha ağır bedeller ödenerek varlığını sürdürmektedir.

Şiddet bir duygu ve davranış şekli olarak uzun bir tarihe sahiptir. Peki, insanlığa paralel bir gelişim sürecinden geçerek ve toplumsal yapıdaki değişimlere paralel, değişen niteliklere bürünerek bugüne gelen bu duygu ve davranış, sosyolojik düzeyde ne kadar incelenebilir?

Elias (2002: 10), sosyolojik araştırmanın bugün ulaştığı düzey ile kişilik yapılarının ve özellikle duyguların düzenlenişine ilişkin uzun süreli dönüşümler üzerine deneye dayalı incelemeler yapılmasının oldukça zor olduğunu vurgular. Ona göre, bugünkü sosyoloji, görece daha kısa süreçlerle ya da yalnızca toplumların belli bir andaki sorunları ile ilgilendiği için, toplumsal yapıların ve buna bağlı olarak kişilik yapılarının uzun süreli dönüşümlerini göz önüne almamaktadır.

Bu durumda, şiddeti incelemeye yönelik sosyolojik nitelikteki bir araştırmanın, belli bir toplumun belli bir anındaki durumunu yansıtmaktan öteye geçemeyeceği düşünülse de, biz bu çalışmamızda, toplumsal değişimi, farklı yaklaşımlardan hareketle açıklamaya yönelik belli dönemlerde oluşturulmuş toplumsal değişim kuramlarından hareket ederek, bu parçalanmışlığı, kuramlar arasında ilişki kurarak gidermeye çalışacağız. Bunu yaparken de  Comte’un (2001: 32) bir kavramın yalnızca kendi tarihi sayesinde iyi bir biçimde bilinebilir şeklindeki yargısından hareket edeceğiz.

Bu anlayışa paralel, toplumsal değişimi açıklamaya yönelik geliştirilen düşünce ve kuramların, şiddete yönelik vurgularından hareketle, onun tarihsel süreç içerisinde aldığı biçimleri ortaya koymaya çalışacağız. Böylece, şiddet ve şiddeti algılama biçimlerini, geçmişten günümüze doğru ilerlediği çizgi üzerinde, bu bölümde kuramlar, tanımlar bölümünde ise düşünürler açısından değerlendirerek anlamaya ve anlatmaya çalışacağız.

Şiddet, zarar verici niteliği evrensel bir olgu olmasına rağmen, nedenleri ve ortaya çıkış biçimleri açısından, içinde bulunduğu toplumsal yapının özelliklerinden ayrı olarak düşünülemez. Çünkü şiddet, her toplumsal yapıda farklı nedenler ve biçimlerle ortaya çıkan ve gözlenen bir olgudur. Bu sebeplerden dolayı, şiddeti anlama çabamızda bize rehberlik edecek olan, odak noktası içinde yaşadığımız toplum birimleri ve bunların alt sistemleri olan fonksiyonalizm ve toplumu birbiri ile çatışan birim ve öğelerden kurulu sayan çatışmacı görüş (Kongar, 1985: 153184) ve bireyi önemseyen, benlik ile toplum arasında köprü kurmaya çalışan (Kızılçelik, 2002: 135) sembolik etkileşimcilik olacaktır. Bu çalışmada, şiddeti açıklamaya yönelik olarak, yukarıda sayılan yaklaşımların tercih edilmesinin bir diğer nedeni de, fonksiyonalist ve sembolik etkileşimci yaklaşımlarda, şiddet eylemlerine yol açtığı düşünülen sapma davranışının, patolojik bir eylem olarak, birinci modelde makro, ikinci modelde ise mikro açıdan ele alınması, ayrıca çatışmacıların ise diğer iki yaklaşımdan farklı olarak çatışmayı, toplumsal yapıda işlevsel bir olgu olarak olumlu bir bakış açısıyla ele alıp değerlendirmeleridir.

Bunların yanında şiddetin, toplumsal değişimi açıklamaya yönelik geliştirilmiş klasik ya da çağdaş sosyoloji kuramları ile ilişkisi kavramsal düzeyde doğrudan olmasa da, şiddete vurgu yapan (meydan okuma, güç, sapma, çatışma, anomi ya da uyum, denge ve ahenk vb. gibi) ifadelerle dolaylı yollardan olmaktadır. Bu ifadeler, toplumsal gerçekliği açıklamaya dair geliştirilen pozitivistik ve hümanistik yaklaşımlardan hareketle oluşturulmuş kuramlar içinde kullanılan anahtar kavramlar olarak karşımıza çıkar.

Smith’e (1980: 2) göre fonksiyonalizm, bir sistemin parçalarının birbiri ile bağımlılık, dayanışma ve karşılıklı uyum içinde bulundukları veya en azından bu parçaların kendi aralarında birbirlerini sürekli olarak yeniden düzenleme süreci içinde oldukları düşüncesi üzerine yapılanmış bir doktrin olarak nitelendirilir. Böylece, toplumu yaşayan bir organizmaya benzeten Comte’un çalışmaları ile başlayan ve biyolojik ve toplumsal sistemler arasındaki özel farklılık ve benzerlikleri tartışarak, toplumların yaşayan organizmaların tıpkısı olmadığını vurgulayan Spencer ile devam eden fonksiyonalizmin temel varsayımı, birbirlerine bağımlı parçalardan oluşmuş bir sistem olarak toplumun görüntülenebileceği şeklindedir (Poloma, 1993: 32).

Fonksiyonalist yaklaşımda, toplum açısından uyum, denge ve ahenk önemlidir. Toplum, sürekliliği olan öğelerin dengeli bir yapısıdır. Toplumun özü denge ve düzendir. Düzeni sağlayan da değer ve normlardır (Kızılçelik, 2002: 109). Ancak Abrahamson’un da belirttiği gibi (1990: 4), pek çok fonksiyon sistemin parçası olmasına rağmen, o sistemin süredurumuna olumlu katkı da bulunmayan öğelerin varlığıyla da ilgilidir. Eğer katkı olumsuz ise bu öğe bozuk fonksiyon (dysfunction) olarak adlandırılır.

Kısaca çatışma, sapma ve gerginlikleri bozuk fonksiyonlu ve bu nedenle toplumsal yapıda uyum ve dengeyi bozucu öğeler olarak gören fonksiyonalistler (işlevselciler), toplumsal değişmenin devrimsel değil düzenli bir biçimde geliştiğini savunurlar.

Yukarıda da belirtildiği gibi, her sosyal teori kendinden önceki teorilere olumlu ya da olumsuz bakış açılarını yansıtır. Tıpkı işlevselciliğe antitez bir bakış açısıyla geliştirilen çatışmacı yaklaşım gibi.

Çatışmacı yaklaşım göre toplum, birbiri ile çatışan birimlerden ve öğelerden kuruludur. Toplumun değişmesi bu öğelerin itici gücü ile meydana gelir. Toplumsal bütünlük ise, toplumsal öğeler ve birimler arasındaki ahenk ve çatışmanın sonucu değil, toplumsal birim ve öğeler arasındaki çatışmaların ortaya koyduğu zıt kuvvetlerin dengelenmesi sonucu ortaya çıkar (Kongar, 1985: 185).

Çatışmacı yaklaşım, Freud ve SimmePden hareketle bireysel düzeyde çatışmayı, bireyin içgüdüsel bir niteliği olarak kaçınılmaz ve evrensel olarak değerlendirir (Kongar, 1985: 186). Bu modele göre insan, farklı istek ve çıkarlara sahip bir varlıktır. Her insanın istek ve çıkarlan öteki insanların istek ve çıkarlan ile çelişir. Bu nedenle insanlar arasında sürekli çatışma ve çelişki vardır (Kızılçelik, 2002: 112).

Çatışmacı yaklaşım toplumsal düzeyde ise, çatışmaların toplum içinde çeşitli grupların çıkarlarının birbiri ile çatışmasından doğduğu ve bu nedenle kaçınılmaz olduğu (Marx ve Dahrendorf) anlayışına dayanır. Başka bir deyişle, sosyal ya da sınıf çatışmalarının nedenini monopollaşma ve kaynak kıtlığında arar. Ancak çanşma, sosyal yapıya dinamiklik kazandırır, özellikle toplumun amaçlarını yerine getirmesine, sosyal uyumun artmasına, evrime ve gelişmeye katkıda bulunur. Bunu da yeniliğe, yaratıcılığa ve yeni normların doğmasına yol açarak yapar. Kısaca çatışma, toplumda koalisyonlar ve birliktelikler inşaa eder, bu nedenle toplumun bütünlüğü için işlevseldir (Kongar, 1985: 186).

Bireyin kendisi, benliği, öteki bireyler ve toplumla ilişkilerini merkeze koyan sembolik etkileşimcilerse toplum ya da bireyi merkeze koyan teorilerin aksine toplum ve bireyin birbirinden ayrılamayacağını ileri sürerler. Toplum ve bireyi birbirinden ayırmak zordur. Bu bakımdan sembolik etkileşimcilik toplumun birinci realite olduğunu ileri süren işlevselciliğe, çatışma teorisine, kısaca klasik sosyoloji teorilerine, özellikle de Durkheimcı sosyoloji ve Marksist sosyolojiye karşıdır (Kızılçelik, 2002: 136).

Sembolik etkileşim yaklaşımı içerisinde sapma ile ilgili geliştirilen en önemli anlayışlardan birisi etiketieme teorisidir. Etiketieme teorisinden önceki sapma teorilerinin çoğu, sapmanın çeşitli biçimlerinin neden ve sonuçlarının araştırılmasıyla ilgilenirken etiketieme teorisi ilgiyi sapkın davranışlarda bulunanlardan çok belirli kişileri ilk planda sapkınlar olarak belirleyen kurallan kimlerin koyduğuna doğru yöneltmeye çalışır. Etiketleme teorisi, sapkın eylemlerin sadece sapkınların eylemleri açısından anlaşılamayacağını, böyle eylemlerin diğer tüm sosyal eylemler gibi, etkileşim ilişkileri içinde ele alındıkların da sosyolojik olarak incelenebileceğini vurgulamaktadırlar (Mutluer, 2000: 122).

Böylece etiketleme teorisyenlerine göre, sapma, sürekli olarak sapkın olarak eriketlenenlerle onları böyle etiketleyenler arasındaki etkileşimin bir sonucudur. Sapkın roller daima belirli eylem tiplerinden daha fazlasını içerir; onlar, daima bu eylemlerin kamu tarafından sapkınlar olarak etiketlenmelerini gerektirir. Etiketleme teorisyenleri, esasen eylemlerin kendileriyle değil, bu eylemlere gösterilen toplumsal tepkilerle ilgilenirler (Coser, 1971: 578).

Kısaca, sapmayı makro düzeyde toplumsal bir olgu olarak değerlendiren fonksiyonalist ve çatışmacı yaklaşımla onu mikro düzeyde toplumsal etkileşimin ürünü olarak kabul eden ve aynı zamanda bireyin psikolojik özelliklerinden harekede açıklamaya çalışan sembolik etkileşimcilik arasındaki fark şöyledir:

Fonksiyonalistler, toplumu oldukça istikrarlı bir organizma olarak görmektedirler. Bir insan vücudunda ya da bir hayli düzenli çalışan bir makinede olduğu gibi, parçaların bir işlevsel içbağımlılık sistemi içinde ‘birlikte toparlanmış’ olacağı varsayılmaktadır. Fonksiyonalistler de değişim, pek ender olarak toplumun temel yapısının dönüştürülmesi biçiminde algılanmıştır. Bunların yanın da çatışmacılar, değişimin bütün toplumsal organizmaların doğasında bulunduğu görüşü ile doğrudan doğruya değişimin kendisi üzerinde dururlar. Her iki kuram da toplumu, birbirlerine göre işlevsel olan (ya da olmayan) biçimlerde çalışan karşılıklı içbağımlılığı bulunan bir dizi yapılar olarak algılarken, Fonksiyonalistler her yerde istikrar, çatışmacılar ise her yerde yapısal değişim görürler (Appelbaum, 1970: 63).

Bu iki yaklaşımın yanında, şiddette kaynaklık eden sapan davranışların nedenini, toplumsal ilişkiler ağı içinde anlamaya çalışan sembolik etkileşimcilerin ise, bireysel düzeyde gözlemlenen ve toplumsal yapıya aykırı olduğu düşünülen toplumsal davranışların, toplum içinde hangi gerekçeyle sapan davranışlar olarak sıfatlandırıldığını fonksiyonalistler ve çatışmacılardan pek de farklı olmayan bir açıdan anlamaya çalıştıkları gözlenir. Çünkü her üç yaklaşımda da, sapan nitelikteki davranışları açıklamaya yönelik anlayışlarının toplumsal kaynaklı olduğu açıkça görülmektedir.

Fonksiyonalist ve çatışmacı teorisyenler normal ve patolojik nitelikler yükledikleri sapma davranışlarını, toplumsal bütünleşme için fonksiyonel davranışlar olarak ele alır ve sonuçları açısından değerlendirirken, sembolik etkileşimciler, bir toplumda sapan nitelikteki davranışları olumsuz olarak değerlendiren anlayışların toplumsal dayanağını ortaya koymaya çalışmaktadır. Böylece sapmayı, tıpkı diğer iki yaklaşımda olduğu gibi, mevcut toplumsal normlara aykırı davranma olarak tanımlarken, toplumsal düzeyde sapma davranışlarına yönelik geliştirilen genel anlayışın, farklı toplumsal statülere sahip bireyler arasında eşit bir uygulamaya yol açmadığını, bireyin davranışlarının, sapma niteliğinde de olsa, sahip olduğu toplumsal konuma göre kimi zaman meşrulaştırılabildiğini örneklerle göstermekte ve bu nedenle sapan davranışlara yönelik geliştirilmiş genel bir iradenin geçerliliğini, güçlünün güçsüzü kontrol edebilmek adına yöneldiği bir anlayış olarak irdelemekte ve eleştirmektedir.

Sembolik etkileşimci yaklaşımda sapma, toplumdan topluma, hatta bir toplumun kendi içinde bile farklı kıstaslar göz önünde bulundurularak etiketlenen ve bir kez etiketlendikten sonra da birey tarafından içselleştirilerek sürdürülen bir davranış olarak kabul edilmektedir. Bu etiketleme ve içselleştirme faaliyetlerinin sorumlusu ise, topluma aykırı davranışlarda bulunan bireyler değil^etkileşime girdiği diğer bireyler olmaktadır.

O halde şiddet, yukarıdaki kuram ve yaklaşımlarda da açıkça görüleceği üzere, geneli ilgilendiren, beklenen ile gerçekleşen arasında bir fark bulunan, toplumsal kontrolü bozucu bir etki yaratabilen, düzeltilmesi ve çözümü için ortak bir çabaya gereksinim duyulan, görülen veya potansiyel olarak varolan ve bireylerin sonuçlarından etkilendiği bir durum olarak oldukça önemli ve titizlikle incelenmesi gereken bir olgudur.

Toplumsal normlara aykırı davranma, kimi zaman şiddet niteliğindeki davranışlara dönüşerek bireysel ve toplumsal düzeyde şiddet eylemlerinin de nedenini oluşturabilmektedir. Ancak, toplumsal normlara aykırı davranma biçiminde tanımlanan her sapma hareketi bir şiddet eylemi olarak değerlendirilemeyeceği gibi, ortaya çıkan her şiddet eyleminin de toplumsal yapıya aykırı davranma, yani sapma olarak tanımlanamayacağı da bilinmelidir. Aslında bu davranışların sapma mı yoksa şiddet mi olduğu yargısı (bireysel düzeyde gözlemlenen psikolojik anormallikler dışında) yine topluma ve onun sahip olduğu değerler sistemine ait bir yargı olmaktadır.

Sapma davranışı, kimi zaman şiddet niteliğindeki eylemlerin de gerekçesi olabildiğinden, çeşitli yaklaşımlar açısından ele alınmış ve şiddette bağlantısı ortaya konmaya çalışılmıştır. Ancak, bir kavramın ne anlama geldiğini bilmek, ortaya çıkış neden ve biçimlerini değerlendirebilmek açısından önemlidir. Bu nedenle, çalışmanın bundan sonraki bölümü, çeşidi düşünürlerin, şiddeti algılayış ve tanımlayış biçimlerine ayrılmıştır. Ancak, bu düşünürlerin bakış açılarını daha iyi değerlendirebilmek için şiddetin neden ve sonuçlarına vurgu yapan güç, saldırganlık ve sapma suç gibi kavramları önce tanımlamak gerekir.

Güç ve Saldırganlık

Şiddet, kelime anlamı olarak, insanın fiziksel ve ruhsal bütünlüğüne yönelik her türlü maddi ve manevi olumsuzluğu dile getirmektedir. Bu olumsuzluğun temelinde ise dikkatimizi çeken iki kavramdan biri güç, diğeri ise saldırganlıktır. O halde güç ve saldırganlık kavramları da ele alınırsa, şiddet kavramı daha iyi anlaşılacaktır.

Güç, bir olaya yol açan her türlü devinim (TDK, 1974: 339)

Saldırganlık, “Hâkim olmak, yenmek, yönetmek amacıyla güçlü, şiddetli, etkili bir hareket, fiil, işlem: bir işi bozma engelleme, boşa çıkarmaya karşı düşmanca, yaralayıcı, hırpalayıcı veya tahrip edici (yıkıcı, yok edici) amaç taşıyan bir davranış” (Erten ve Ardalı, 1996: 143) olarak tanımlanır. ‘Güç’ ve ‘saldırganlık’ kavramlarının şiddetle ilişkisi doğrudandır. Gücün birey, gruplar ya da daha genel anlamda toplumsal bazda zarar verici nitelikte saldırgan bir eğilim içinde kullanılmasına genel olarak şiddet diyebiliriz. Kavramların birbirini besler nitelikte ve zincirleme bir süreçte hareket ederek şiddeti oluşturduğu gözlenir. Bu noktada şiddeti tanımlamada yaşanan güçlükler, saldırgan eğilimlerin boyutu ve niteliğinden kaynaklanmakta, bu yüzden saldırganlık kimi zaman bireysel düzeyde içgüdüsel bir eylem olarak tanımlanırken, kimi zamanda toplumsal düzeyde kolektif bir etkileşimin ürünü olarak algılanmaktadır. Şiddetin sosyolojik boyutu kolektif bir etkileşimin ürünü olmasında yatar.

Şiddet ve saldırganlık farklı birer olgu gibi değerlendirilse de, konu ile ilgili çalışmalar incelendiğinde, şiddet ve saldırganlığın birbirinden tamamen bağımsız kavramlar olmadığı görülür. Şiddet, insanda doğal olarak var olduğu kabul edilen saldırganlık eğiliminin bireysel ya da toplumsal boyutta, ancak diğerine zarar verecek biçimde dışa vurulması yansıtılması olarak tanımlanır. Hemen akla şöyle bir soru gelebilir. Şiddetin temelinde saldırganlık eğilimi varsa bu eğilimi harekete geçiren nedir? “Engelleme, saldırganlığın meydana gelmesinde önemli bir etkendir. Her saldırgan davranışın temelinde mutlaka bir engellemenin olduğu ileri sürülmektedir. Engellemenin saldırganlık için basit bir uyarıcı olduğu ve organizmayı saldırgan olmaya hazırladığı öne sürülmektedir” (Worchel vd., 2000). Örneğin açlık, susuzluk gibi fiziksel ya da sevgi, ilgi, dokunma gibi psikolojik ihtiyaçlarının karşılanmaması (engellenmesi), insanı bu durumunda saldırgan hale getirebilmektedir. Kısaca, saldırgan eylemin nedeni, ortaya çıkış biçimi veya boyutu, yönü, niteliği ve sonucu şiddet konusunda farklı tanımlamalara gitmenin veya farklı bakış açılarıyla şiddeti değerlendirmenin nedenini oluşturmaktadır.

Şiddetle ilgili literatür incelendiğinde, insanda şiddeti doğuran saldırganlık eğiliminin nasıl ortaya çıktığı konusunda ise, farklı bakış açılarına rastlanır. “Çoğu zaman şiddet, ya içgüdüsel ve bu nedenle toplumsallaşma sürecinde çok az değişen ya da sadece ve sadece çevre etkenlerinden kaynaklanan bir davranış olarak görülür” (Mosses, 1996: 23). Ama bugün bilim dünyası her iki etkenin de saldırganlık ve şiddet davranışının ortaya çıkmasında belli ölçülerde önemli olduğunu kabul etmektedir (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1998: 10). Birinci bakış açısı, şiddetin biyolojik yönüne işaret ederken, ikinci bakış açısı sosyal etkenleri öne çıkarmaktadır.

Güç ve saldırganlık dışında şiddet olgusunu çağrıştıran, fakat onlar kadar önemli diğer olgular sapma ve suç olgularıdır.

Sapma ve Suç

Toplumsal yapının bütünlüğü ve devamlılığı yerleşik normlara uymaya ve temel sosyal değerleri benimsemeye bağlıdır. Ancak dinamik bir yapıya sahip olan toplumda, benimsenen ortak normlara ve sosyal değerlere karşı bir duruş her zaman vardır. Sapma ve suç olarak adlandırılan bu tür davranışlar, toplumsal düzenin sürekliliğini tehdit eder bir nitelik taşır.

Sapma, sosyal normlara aykırı davranmak anlamına gelir (Ergil, 1984: 216).

Suç, yasaklanan veya cezalandırılan davranışlardır (Demirbaş, 2001: 39).

Görüleceği üzere suç ve sapma, toplumsal yapıda patolojik birer durum olarak tanımlanmaktadır. Oysa Durkheim (1985: 9094), suç ve sapmanın toplum için pozitif sonuçlara sahip olduğuna dikkati çeker. Onun, suç ve sapma olgularına bakışı, genel fonksiyonalist yaklaşımın temel sayıltılarıyla uyuşmaktadır. Ona göre, tüm sosyal olgular toplumun uyumuna katkıda bulunmaya yönelirler ve sapma davranışlar belirli sınırlar içinde oluştukları takdirde normal toplumsal olgu gibi görülürler. Aynı yargı suç içinde geçerlidir.

“Durkheim’e göre bir olgu, oluşumunun belli bir döneminde, belirli tipteki bir toplumda genel olarak görülüyorsa normaldir” (Aron, 1994: 110). Bu nedenle Durkheim (1994: 9094), suçun patolojik olarak çözümlenmesini eleştirir. Suç yalnızca şu ya da bu tür toplumların çoğunda değil, ama her türden tüm toplumlarda gözlemlenir. Suçluluğun varolmadığı toplum yoktur. Suçluluk biçim değiştirir ve böyle nitelendirilen edimler her yerde aynı edimler değildir, ama her yerde ve her zaman, ceza baskısını üzerine çeker. Bu nedenle, suç normaldir. Durkheim, suçun her sağlıklı toplumun bütünleyici bir parçası, kamusal sağlığın bir unsuru olduğunu ileri sürer. Durkheim’a göre suç gereklidir ve toplumsal yaşamın temel koşullarına bağlıdır. Çünkü bağlı olduğu bu koşullar, ahlakın ve hukukun normal evrimi açısından vazgeçilmez koşullardır. Ona göre suçlular, adeta yarınki ahlakın birer öncüleridir

Yukarıda da görüleceği üzere suça ve sapmaya pozitif işlevler atfeden Durkhem’a (1994: 117) göre, suçun varlığı bir toplumda, hem kolektif duyarlılıklar arasında bir esneklik derecesinin var olduğunu gösterir hem de bu duyarlılıkların belirginleşmesine yol açar. Aynı zamanda sapma da, insanlara paylaştıkları ortak değerleri hatırlatarak, sosyal dayanışmaya katkıda bulunur. Ancak, bir toplumda suç ve sapma oranlarının beklenilenin altında ya da üstünde olması ise toplumsal yapıda patolojik bir duruma işaret eder ki; Durkheim buna ‘anomi’ der.

Amerikan sosyolojisinin aşırı deneyci ve nicelci eğilimlerine bir tepki olarak ve Avrupalı sosyologların tümü kapsayıcı olma eğiliminden doğan aşırılıklarına kapılmaksızın, sosyolojide kurama layık olduğu yeri, mikro ve makro kuramsal tipler arasında orta bir yol seçerek, sosyal, kültürel ve davranışsal etmenlerin tümüyle göz önüne alındığı ve geçerliliği ampirik olarak irdelenebilecek nitelikte bir orta boy kuram yaratmaya çalışan Merton’un temel sorununun, sapma düzeyindeki değişmeleri ve sapma biçimlerindeki çeşitliliği açıklamak olduğu görülür (Metron, 1967: 80).

Metron, sapmayı, anomi kavramından hareketle, bireysel davranışlar düzeyinde ve toplumsal nedenleriyle açıklamaya çalışır. Bu nedenle, öncelikle Merton’da anomi kavramının hangi anlamda kullanıldığını açıklamak gerekiyor. Merton’a göre anomi, “kültürel norm ve amaçlar ile bireyleri bunlara uygun ve uyumlu davranışlarda bulunmaya zorlayan toplumsal yapı arasında” ki kopma halidir. Bu kopmalar nicel ve nitel yönden önem kazandığı oranda, kültürel yapı (değer, norm ve amaçlar) yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kalır” (1967: 115). Merton, kültürel yapı ile toplumsal yapı arasındaki gerilimlerin ve uyumsuzlukların, disfonksiyonel bir nitelik taşısalar bile, toplumsal değişme aracı olabileceğini belirtir.

Ergil (1984: 216) tarafından sosyal normlara ters düşen eylemler olarak tanımlanan sapma olgusu, normların sınırlarını belirlemeden kaynaklanan güçlükler nedeniyle, bilimsel olarak incelenmesi güç bir kavramdır; tıpkı şiddet ve suç olguları gibi. Çünkü normlar, insanların nasıl davranacaklarını ayrıntılara kadar düzenleyen zorlamalar değildir. İnsanların günlük etkinliklerinde yaklaşık olarak uymaları beklenen soyut davranış ölçüleridir. Bu yüzden çeşitli tonları vardır. Öyleyse, normun kendisi, davranış yelpazesinde orta noktayı temsil eder. Birisinin normu çiğnediği (saptığı) söylendiğinde, demek istenen, onun davranışının, normun belirlediği uygun davranış alanının iki ucu arasındaki sınırı aşmış olmasıdır. Davranış söz konusu sınırlar içinde kalıyorsa suç değildir. Ancak normun, toplumca belirlenmiş sınırlarını aşan her eylem bir suçtur.

İnsanda doğal bir güç olarak kabul edilen saldırganlığın, sapma ile ilişkisi toplumsal etkileşimde ortaya çıkmaktadır, insan doğası gereği, biyolojik yapısında potansiyel bir güç olarak taşıdığı saldırganlık içgüdüsünü, toplumsal normları çiğneme ya da ona karşı olma niteliği taşıyan eylemlere dönüştürdüğünde, ortaya çıkan davranış sapma kimliği almaktadır. Dolayısıyla saldırganlık eğilimi ve sapma davranışı, ortaya çıkış nedenleri göz önünde tutulduğunda kesin sınırlarla ayrılamayan kavramlardır. Çünkü sapmaya yol açan dinamiğin bir bölümü, üpkı saldırganlıkta olduğu gibi, bireyin doğal güdülerinin denedenmesinden doğan engelleme duygusundan kaynaklanırken, bir bölümü de kümelerin koyduğu ‘uygun’ davranış ölçülerini ve bunların sınırlarını sınamak, zorlamaktan kaynaklanır. Bu durumda sapma, normları uygulayan ve uyumlu davranış biçimlerinde ısrar eden otoriteye başkaldırı anlamına gelir. Bazı sapmalar ise kötülükten çok hata yapmaktan kaynaklanır (Ergil, 1984: 215216).

“Suça ilişkin olarak geliştirilen tüm tanımlamalarda suç olgusu, bir toplumda belirli bir dönemde var olan idealler, gelenekler ve değerler sistemi çerçevesinde geliştirilen normlara dayalı hukuk düzenine uygun olmayan, bu düzenden sapan davranışlar olarak ele alınmaktadır” (İçli, 2003: 533). Tanımdan da anlaşılacağı üzere; sapma ve suç olgusu, tıpkı şiddet olgusu gibi toplumdan top* luma, kültürden kültüre ve zaman içinde değişiklikler gösteren göreceli olgulardır. Bu durumda, belli bir dönemdeki normlara dayalı hukuk düzenine uygun olmayan ve bu düzenden sapan davranışlar, hem sapma ve hem de suçu oluşturmaktadır. Şiddet ise, sapma ve suç eylemlerinin bir çeşidi olarak karşımıza çıkar, ancak her şiddet eylemi suç olarak nitelendirilemez. Çünkü şiddet içeren bir davranışın suç olarak kabul edilmesi ve yaptırıma uğrayabilmesi için, tıpkı sapma eyleminde olduğu gibi, normlara dayalı hukuk düzenini ihlal eden bir davranış olması gerekir. O halde şiddet, sapkın davranışın bir türü ve normları çiğneme ya da onlara karşı olma bağlamında her sapma bir suçtur.

ŞİDDETİN TANMI

Şiddet, insan hayatının her alanında var olan evrensel bir olgudur. Onun evrenselliği, kişiye ve topluma yönelik zarar verici niteliğinden kaynaklanır.

Kelimenin kökenine inildiğinde, yerli ve yabancı kaynaklarda benzer sözcük anlamlarına rastlanır. Oxford English’de (Hobart, 1996: 52) şiddet; ‘bedene zor uygulama’, ‘bedensel zedelenmeye neden olma’, ‘kişisel özgürlüğü zor yoluyla kısıtlama’, ‘bozma ya da uymama’, ‘rahatça gelişmesine ya da tamamlanmasına engellemek üzere bazı doğal süreçlere, alışkanlıklara vb. yersiz kısıtiamalar getirme’, ‘anlamın çarpıtılması’, ‘büyük güç, sertlik ya da haşinlik’, ‘kişisel duygularda sertlik’, ‘tutkulu davranışlara ya da dile başvurma’ şeklinde çeşitli anlamlarda ve geniş bir alanda tanımlanmaktadır.

FransızcaTürkçe Grand Dictionarf&c ‘violentia’ kökeninden gelerek, insanların ve nesnelerin kaba kuvveti, yamanlık, zorluk, birine karşı zor kullanmak, (viole) ırza geçmek, kirletmek anlamlarında kullanılmaktadır (Kocabay, 1990: 662).

Şiddet dilimize Arapçadan geçmiş bir kavramdır. Kamusı Türkiye bakıldığında, şiddet; sertlik, sert ve kaba davranış, kaba kuvvet kullanma, kaba ve sert muamele, mükâfat ve ceza vermede mübalağa, peklik, müsaadesizlik, sıkı ve ziyadelik olarak geçiyor (Sami, 1987: 771).

Türk Dil Kurumu’nun Türkçe sözlüğünde ise şiddet, kelime anlamı olarak; yeğinlik, sertlik anlamında kullanılırken, yeğinlik, bir etkinliğin ya da bir gücün derecesi, şiddet olayı ise çevreyi sindirmek için yaratılan olay olarak tanımlanmaktadır (TDK, 1974: 750).

Dünya Şiddet ve Sağlık Rapohı’nda ise şiddet şöyle tanımlanmaktadır: Bir kişiye bir gruba ve topluma karşı yaralanmayla, ölüm ve psikoloji zararla, gelişme geriliğiyle veya çöküntüyle sonuçlanacak fiziksel güç veya tehdit uygulamak (Mian, 2004: 14).

Güncel kullanımının çeşitliliğine rağmen şiddet hukuksal anlamda daha kesin bir içerikle tanımlanmaktadır. Hukuksal anlamda şiddet sadece kalıcı bedensel hasar yaratan güç kullanımını, yani ‘şiddet, darbe ve yaralamayı değil, “şiddet ve etkili eylemi kapsamındaki davranışları; birini yere atmak, ona tükürmek, saçını çekmek, birini tehdit ederek veya malına kötü davranarak ruhsal dengesinin bozulmasına neden olmak gibi davranışları da içermektedir. Böylece hukukçular şiddeti, “İnsanın benzerlerine karşı giriştiği, onlarda önemli ya da önemsiz hasarlar veya yaralar oluşturan, saldırganlık ve hoyratlık ifade eden hareketler” (Polat, 2001: 5) olarak tanımlamaktadırlar.

Medeni hukukta ise şiddet, bir insanın istemi üzerine, onu geri adım atmaya zorlayacak baskı uygulaması olarak geçer (Polat, 2001: 6). Şiddetin zarar verici boyutunu temel alan bu tanımlamaların yanında onu ortaya çıkış nedenleri açısından açıklamaya çalışanlar da vardır.

Tezcan’a (1996: 107) göre şiddet çok yönlü bir olgudur. Tek bir neden şiddeti doğurmaz. Ekonomik, psikolojik, toplumsal boyutlar şiddet olayında birlikte söz konusudur. Şiddetin tek bir nedene indirgenerek algılanması, bilimsel gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

Şiddet olgusunun en iyi toplumsal ilişkilerin dinamikleri içinde, bütüncül bir bakış açısıyla anlaşılabileceğini savunanlar ise, çatışmaların birbiri ile ilişki içinde olan, birlikte bir şeyler paylaşan ve ortak bir gelecek beklentisi olan bireyler ya da gruplar arasında olduğu düşüncesinden hareket ederler (Zülal, 2001: 35). Bu noktada, şiddet kavramını yönettiği insanları ezdiği ve sömürdüğü öne sürülen siyasal, sosyal ve ekonomik sistemlerin veya sömürge yönetimlerinin varlığına indirgeyen ve yürürlükteki sistemin ancak karşı şiddetle ortadan kalkacağını ve yeni bir düzene geçileceğini savunan Marksist, anarkosendikalist, kökten dinci siyasal eylemcileri ve ulusal kurtuluş savaşçılarını unutmamak gerekir (Unsal, 1996: 30).

Temelinde yatan sosyal ve siyasal nedenler ne olursa olsun, bu tür şiddet hareketlerinin birincil amacı, siyasal erki işleyemez duruma getirmek, onu halkın gözünde yıpratmak ve yığınları sindirerek iktidara el koymaktır (Keleş ve Unsal, 1996: 92). Bunların yanı sıra şiddeti yücelten, ona olumlu bakan görüşler de vardır. Örneğin savaşı, devletin gücünü arttıran ve insanlar arasında kahramanlığı, kendisini başkaları için kurban etmeyi ve dayanışmayı pekiştirici bir araç olarak gören faşizm gibi (Unsal, 1996: 30).

Şiddeti sosyopsikolojik açıdan ele alanlara göre, şiddetin ortaya çıkışında toplumlarının yapılarının ve hareketliliğinin, toplumsal değişimin rolü vardır. Hızlı toplumsal değişimin şiddete yol açan yeni engellemeleri doğurduğu, bu değişimin ancak hızlı bir ekonomik gelişmeyle birlikte olmasının şiddeti azalttığı, çalışmalarda izlenmektedir (Campbell ve Müncer, 1990: 410419).

Şiddet, kaynağı ve hedef aldığı alanlar açısından toplumlara ve zamana göre değişiklik arz eden bir olgu olarak değerlendirilebilir. Böylece şiddet Micheal Maffesoli’nin de belirttiği gibi, barbar bir çağın kalıntısı bir olumsuzluk değildir (akt. Keleş ve Unsal, 1996: 91). Daha öncede belirttiğimiz gibi, bir toplumun gelişmişlik düzeyi, şiddet edimlerinin biçimlenmesinde ve ortaya çıkmasında önemli bir etken olarak karşımıza çıkar.

Fransız filozofu JeanMarie Domenach’a göre şiddet, üç temel açıdan ele alınabilir. Psikolojik yönüyle, ahlaksal yönüyle ve siyasal yönüyle (Domenach, 1978: 760). Bu yönleri tarihsel gelişim süreci içerisinde, farklı zamanlarda yaşamış düşünürlerin şiddet tanımlamalarında açıkça görmek mümkündür.

Doğadaki şiddeti ilk dile getiren düşünür bir doğa felsefecisi olan Herakleitos’dur. O, “Savaş her şeyin babasıdır” der. Evren bize, bir yandan sürüp giden bir devinme, öbür yandan da karşıt şeylerin sonu gelmez bir savaşı olarak görünür. Bu karşıtlar ile bunlar arasındaki savaş olmasaydı, evrende nesnelerde olmazdı. Çünkü nesneler, dönüşümlü ilerleyen bir yanma sürecinin evreleridir, savaşa egemen olan yasanın karşıtları uzlaştırmasından meydana gelmiş olan uyumlardır, birliklerdir. Dolayısıyla savaş her şeyin babasıdır; savaşı kaldırırsak dünyadaki bütün şeylerde ortadan kalkar (Gökberk, 1996: 2526). Kısaca karşıtların kendi aralarında uyum sağlayarak savaşa engel olabileceğinden bahseden Herakleitos, şiddeti, savaş adı altında, toplumsal yaşamın özünde insanlar arasında uyum sağlamanın ön koşulu olarak değerlendirir.

Devletin kuruluş ve işleyiş nedenini natüralist bir bakış açısıyla inceleyen Hobbes’a göre insan, her şeyden önce kendi varlığını ayakta tutmaya ve koruyup sürdürmeye çalışır; bu onun ana güdüsüdür; onun tüm eylemlerini belirleyen bu güdüdür. Bu da insanı doğa nimetlerinden elden geldiğince fazla yararlanmaya sürükler. Bu nedenle herkes birbirinin düşmanı olur ve herkesin herkese karşı savaşı durumu başlar. Bu durumda insan insanın kurdudur. Ancak genel bir güvensizlik yaratan bu durum, insanın ana güdüsü olan kendi varlığını korumayı istemesine pek aykırıdır, bu bakımdan çok tehlikelidir. İşte yine o varlığını korumak güdüsü, bu durumdan kurtulup herkesin güvenliğini sağlayan bir durumu bulmaya insanı zorlamıştır. Bu da ancak, dünya nimetlerini edinmede kullandıkları kuvvet araçlarına başvurmaktan vazgeçeceklerine insanların aralarında birbirine söz vermesiyle ve bu kuvvet araçlarını kendisine hep birlikte itaat edecekleri bir kişiye devretmek için aralarında anlaşmalarıyla bulunabilir. Bu sözleşme, bu anlaşma ile de devlet kurulmuş, doğa durumundan yurttaşlık durumuna geçilmiş olur. Yurttaşlık durumunun özelliği, bireylerin birbirine aykırı olan birçok istenci yerine, birliği olan tek bir istencin geçmiş olmasıdır (Hobbes, 2001: 12731).

İnsanın ilk duygusunun varlığını hissetmesi ile kendini koruma duygusu olduğunu ileri süren Rousseau, insanın içgüdülerinin uyardığı ihtiyaçlardan hareketle doğayı kullanmaya başladığını iddia eder. Başlangıçta sırf duyumlar içinde sınırlı olan bu hayat, sonradan insanın öğrenme yetisi ve yeni bilgilerle ilk etapta hayvanlar üstünde ve daha sonrada hemcinsleri üstünde egemenlik düşüncesini getirdi. Topluluk hayatına geçmeden önce, her türlü ihtiyacını kendi karşılayan insanın, aynı zamanda özgür insan olduğunu da vurgulayan Rousseau, insanın, bir kişinin iki kişiye yetecek kadar yaşama araç ve gereçlerine sahip olmasının yararlı, kârlı olduğunu fark ettiği andan itibaren eşitsizliğin de başladığını belirtir. Bu eşitsizliğin temelinde ise tarımın ve sanayinin bulunması ve buna paralel mülkiyet ilişkileri yatar. Sonuçta mülkiyet edinme hırsıyla başkalarının üstüne çıkma gereksinmesi, bütün insanlarda karşılıklı olarak birbirine zarar verme eğilimini, gizli bir kıskançlığı ortaya çıkarır. Bir yanda rekabet, yarışçılık, öte yanda çıkar çatışmaları, kendi çıkarını başkalarının zararına sağlamak arzusu kısaca tüm bu kötülükler, mülkiyetin ilk etki ve sonuçları, doğmakta olan eşitsizliği ayrılmaz maiyeti olur. Böylece zenginlerin gaspı, fakirlerin hayduduğu, başkalarının malı üzerine bir tür hak, kendilerine göre mülkiyet hakkıyla eşdeğerde bir hak haline gelir. Doğa halinde hemen hiç bulunmayan eşitsizlik, gücünü ve artışını bizim yeteneklerimizden, insan aklının ilerlemesinden alır ve sonunda mülkiyetin ve kanunların yerleşmesiyle sabitleşir ve yasallaşır. Ancak Rousseau’ya göre, hiçbir zorbalık meşru değildir, çünkü güç hiçbir hak yaratmaz. Gerçek yetke için bir ilk sözleşme, bir bağlaşma gerekir. Bu bağlaşma ile her birey, tüm doğal haklarından topluluk yararına vazgeçer, karşılığında ise birey ve bireyin malları güvence altına alınır. Ancak koşullar herkes için eşidendiğinde eşitlik sağlanır. Böylece insan, toplum sözleşmesi ile doğal durumdan yurttaş durumuna geçer (Rousseau, 1982: 156207).

Sınıflar arasındaki çelişme ve çatışmaları, toplumların evrimi için diyalektik bir zorunluluk olarak gören Marr’a göre, maddesel yaşamın örgüdenmiş bir görünümü olan üretim biçimi, diğer toplumsal, siyasal ve tinsel kurumları oluşturan başlıca etkendir. Belirli bir zaman kesiti içerisindeki üretim ilişkileri toplumsal sınıfları, toplumsal sınıflar arasındaki çelişme ve çatışmalar sürecide tarihi meydana getirir. Ona göre, hukuk, yasalar, gelenek ve görenekler, siyasal düzen ve kurumlar, din ve inançlar, düşünce ve felsefe üretim ilişkileri üzerine kurulur. Üretim araçlarının mülkiyetindeki farklılaşma, toplumun diyalektiğinde, diğer öğelerden daha önemli rol oynar. Üretim araçlarının mülkiyetine sahip olanlarla olmayanlar, yani sınıflar arasındaki çatışma ve çelişmeler, üretim biçimindeki nicel ve giderek nitel değişmeleri yaratacaktır. Tarih bize, belirli bir üretim biçiminin kapsadığı üretim güçlerindeki ve üretim ilişkilerindeki nicel ve nitel gelişmeleri gösterir (Marx ve Engels, 1999: 6288).

Yukarıda kısaca değindiğimiz Herakleitos, Hobbes, Rousseau ve Marx gibi düşünce adamlarının, yaşadıkları dönemin sosyokültürel ve ekonomik yapılarından harekede toplumsal evrimi çatışma, çelişme, eşitsizlik gibi şiddeti çağrıştıran kavramları kullanarak açıklamaya çalıştıklarını görüyoruz. Bu durumda şiddet, bugün de kimi düşünür ya da bilim insanının vurguladığı gibi toplumsal etkileşimden kaynaklanan bir olgu olarak ele alınmakta, aynı zamanda toplumsal birlik ve dayanışmanın nedeni olarak algılanmaktadır.

Günümüze doğru gelindikçe şiddet ya da saldırganlığın temel nedenleri konusunda ileri sürülen fikirlerin yine bireysel ya da toplumsal etkileşimden harekede açıklanmaya çalışıldığı kolayca görülür. Şöyle ki: Şiddeti içgüdüsel bir olgu olarak değerle direnlerin başında Freud gelmektedir. Birinci, ‘içgüdüsel dürtü teorisi’nde, saldırganlıkla ve cinselliği birer dürtü olarak sunarken, bu dürtülerin kullanılma biçim ve niteliğinin ise insanın sahip olduğu gelişmişlik düzeyine göre değiştiğini savunmuştur, ikinci ‘içgüdüsel dürtü teorisi’nde yaşam içgüdüleri (eros) ve ölüm içgüdüsü (thanatos)’nden bahseder, insanın doğasında yaşam içgüdüleri ve ölüm içgüdülerinin birlikte bulunduğunu, insanların tüm eğilimlerinin bu içgüdülerin nihai sonucu olduğunu belirtir (Challaye, 1968: 68).

Freud’a benzer biçimde şiddeti içgüdüsel bir olgu olarak kabul edenlerden biri de Eric Fromm’dur. Sevginin ve Şiddetin Kaynağı adlı eserinde, insan eğilimlerinin en kötü ve en tehlikeli temelini oluşturan üç olgudan bahseder. Bunlar, ölüm sevgisi, hastalıklı narsisizm ve birlikte yaşayan insanlar arasındaki kandaşla cinsel ilişki saplantnsıdır. Bu üç eğilim birleşerek insanı yıkmak için yıkmaya, nefret etmek için nefret etmeye götüren ‘çürüme belirtisini oluşturur. ‘Çürüme belirtileri’nin karşısına’gelişme belirtileri dediği şeyi koyar. Bu belirtiler, ölüm sevgisine karşı yaşam sevgisini, narsisizme karşı insan sevgisini, kandaşla cinse! ilişki saplantısına karşı bağımsızlığı kapsar. Bu iki yönelişten biri pek az kişide sonuna kadar gelişmiştir. Buna göre Fromm, katıksız ölümsevere deli, katıksız yaşamsevere ise aziz der. insanların çoğunda ise ölümseverlik ve yaşamseverlik eğilimlerinin özel bir karışımı görülür; önemli olan bu iki eğilimden hangisinin ağır bastığıdır. Buna göre, ölümseverlik eğilimi ağır basanların en belirgin özelliği şiddete karşı olan tutumlarıdır, şiddet ve öldürme onlar için bir yaşama biçimidir (Fromm, 1994: 1242). Görüleceği üzere, gerek Fromm gerekse Ericson’da insanda ‘ölüm içgüdüsü’, ‘ölümseverlik’ ve “yaşam içgüdüsü’, ‘yaşamseverlik’ gibi eğilimlerle açıklanmaya çalışılan şiddet ve saldırganlık eylemleri, bu eğilimlerin hangi durumlarda ağır bastığını net bir biçimde ortaya koyamadıkları ve aynı zamanda toplumsal etkileşimin göz ardı edilmesi nedeniyle muğlaklık taşımaktadır.

“Şiddet, belirli eylemleri yapanlardan çok onların tanığı ya da kurbanı olanlara ait bir kelimedir” diyen Riches (1989: 1227) göre, şiddeti tanımlarken önemli olan, şiddet eyleminin nasıl yapıldığını kavrayarak onu açıklamaktır. Bu durumda şiddet, ‘actor’ tarafından meşru, tanık tarafından gayri meşru sayılan bir fiziksel zarar verme edimi olarak görülür. Riches’i böyle düşünmeye sevk eden şeyse, şiddet sayılan eylemlerin kültürlerarası farklı bakış açılarıyla değerlendirilmesi gerektiğine olan inancıdır.

Michaud’a (1991: 10) göre, şiddet eylemi, her şeyden önce bedensel bir saldırıdır fakat normlara bağlıdır ve görecelidir (özellikle bu bağlamda, insanın kişisel bütünlük normlarına). Norm değişince, eylem şiddet eylemi niteliğini yitirebilir. Spor alanında, cerrahi alanda ve kanunları koruma görevi sırasında başvurulan yasal şiddet eylemleri gibi. Michaud, bedensel saldırı olarak şiddetin kolaylıkla tanımlanabildiğini fakat kuralların çiğnenmesi bağlanımda hemen her şeyin şiddet olarak algılanabileceğini vurgulamaktadır. Ona göre bu durum, şiddeti tanımlamayı zorlaştırmakta ve önerilen tanımlarda bir çeşitliliğe yol açmaktadır. Sadece kapsamları ve sonuçları ima edici tanımlamalardan ziyade daha karmaşık şiddet hareketlerini de içeren hem şiddet durumlarını, hem de şiddet eylemlerini açıklayan bir tanımlamaya gidilmelidir. Bu durumda Michaud şiddeti söyle tanımlamaktadır: “Bir karşılıklı ilişkiler ortamında taraflardan biri veya birkaçı doğrudan veya dolaylı, toplu veya dağınık olarak, diğerlerinin bir veya birkaçının bedensel bütünlüğüne veya törel (ahlaki/moral/manevi) bütünlüğüne veya mallarına veya simgesel ve sembolik ve kültürel değerlerine, oranı ne olursa olsun zarar verecek şekilde davranırsa, orada şiddet vardır” (Michaud, 1991: 11). Michaud’un oldukça geniş tutmaya çalıştığı tanımlamasında şiddeti, karşılıklı ilişkiler, kullanılan araçlar, zaman içindeki yayılımı ve verebileceği zarar açısından irdelediğini görmekteyiz. Bu tanımlamaya göre şiddet, bir yandan savaş, baskı ve terörizm gibi toplumsal etkileşimden kaynaklanan olguları diğer yandan ise duyguların kabaca ifade edilmesi anlamına gelen hoyratlık, darp, yaralama ve saldırı gibi olguları içermektedir.

Şiddeti fetih, yıkma ve sömürme duyguları ile ilişkilendiren Michaud (1991: 85), saldırganlığın insanların özünde olduğunu, buluşların, araştırmaların ve ekin üretiminin hep buna bağlı olduğunu vurgular; tıpkı silah üretimine yönelik teknolojide gözlemlenen hızlı gelişmelerde olduğu gibi.

Şiddeti savaş bağlamında ve şiddet araçlarının teknik geHşiminin ulaştığı nokta açısından değerlendiren Arendfa (1996: 7) göre, teknolojide alet yapımında yaşanan devrim, savaş alanında özellikle dikkat çekici boyudardadır. Savaşın hâlâ bizimle olmasının başlıca nedeni, ne insan türünün gizli ölüm istenci, ne bastırmaya gelmeyen bir saldırganlık dürtüsü, ne de daha da inandırıcı olsa da silahsızlanmanın içerdiği ciddi toplumsal ve iktisadi tehlikelerdir. Bunun nedeni uluslararası ilişkilerde savaşın yerine siyasal sahnede başka bir nihai hakemin ortaya çıkmamış olmasında aramak gerekir. Bugün ulusal düzeyde yaşanan silahlanma yansının rasyonel amacı eskiden olduğu gibi zafer kazanmak değil caydırıcılıktır. Bu nedenle de silah yarışı savaşa hazırlık değil, daha çok caydırıcılık olduğu gerekçesiyle haklı kılınabilir. Bu durumun içerdiği gözle görülür çılgınlıktan kendimizi nasıl kurtaracağımız sorusuna ise verilecek bir yanıt henüz yoktur.

  1. yüzyılda şiddeti, iktidar ve güç ilişkileri açısından inceleyen Foucault, tarihsel gelişim süreci içinde, iktidarın gücü kullanma biçimlerinde meydana gelen değişmeleri toplumsal, ekonomik ve siyasi nedenleriyle ortaya koymaya çalışır. Onun bu konuda yaptığı incelemeler, iktidar yapılaması içinde gücün şiddete dönüşerek nasıl meşrulaştırıldığını göstermesi bakımından önemlidir.

Foucault, klasik çağ olarak adlandırdığı, yaklaşık olarak 17. yüzyılın ortasından 18. yüzyılın sonuna kadar uzanan, aşağı yukarı monarşi kurumuyla örtüşen dönemin hukuk anlayışına göre yasaya karşı işlenen suçun, niteliği ve hedefi ne olursa olsun, aslında hükümrana karşı işlenmiş olduğunu, çünkü yasanın hükümranın iradesiyle özdeş olduğunu belirtir. Bu yüzden klasik çağda, suçun şiddet yoluyla ve halka açık olarak cezalandırılmasını mümkün kılan, hükümranın ve temsil ettiği iktidarın sahip olduğu bir ayrıcalıktır. Bu ayrıcalık yaşam ve ölüm üzerinde karar verme ayrıcalığıdır. Öte yandan 18. yüzyıldan itibaren girişilen reform hareketleriyle, iktidarın gücü kullanma şeklinde de değişmeler gözlenir. Foucault, bu değişme ve gelişmeleri, maddi üretimin gelişimine, servetin artmasına ve mülkiyet ilişkilerine daha fazla hukuksal ve ahlaki değer verilmesine bağlar. Böylece, bireyin gündelik yaşamını çevrelendirmeyi hedefleyen iktidarın kendini yeniden ayarlama çabaları, yeni bir ceza hukukun geMşiminin de nedeni olur. Ceza hukukundaki reformun amacı ise, hükümlünün insanlığına duyulan saygıdan değil, cezayı veren ve uygulayan iktidarın toplumsal gövdeye daha fazla nüfuz etmesini sağlamak ve böylece itaatkâra, kurallara, düzene ve kendini kuşatan otoriteye boyun eğmiş ve onu içselleştirmiş bir birey yaratmaktır. Olumsuz ve sınırlayıcı olan ve hükümranın yaşamı almak ve affetmek hakkıyla belirlenen eski iktidar biçimlerinin tersine, bu yeni iktidar biçimi olumlu, üretken ve yaşamın desteklenmesine yöneliktir. Bu yüzden bu yeni iktidar teknik ve mekanizmalarına Foucault, bioiktidar adını verir. Burjuva toplumunun bir ürünü olan bioiktidar, normların yasaların önüne geçtiği bir normalizasyon toplumu oluşturur, bireyleri norma uymaya zorlayan bu toplumda, birey ve öznelliği, bilimsel disiplinci mekanizmalar tarafından oluşturulmuş ve biçimlendirilmiş bir bilgi nesnesi ve öznesi olarak ortaya çıkar. Foucault’nun ‘modernitenin eşiği’ olarak adlandırdığı bioiktidarın cezalandırma tekniklerinde niçin bedensel şiddeti dışladığı ve onun yerine hükümlüyü itaatkâr ve üretken hale getirecek ıslah edici ceza tekniklerini tercih ettiği açıktır. Çünkü birey, kapitalist düzen içinde bedenen gücünden yararlanılacak vazgeçilmez bir unsurdur. İktidar, bu yaşamın sahip olduğu güçleri engellemek ve yok etmek yerine teşvik etmek, güçlendirmek, denetlemek, en iyi şekilde kullanmak ve örgütlemek zorundadır. Kısaca, çıplak yaşamın kendisi artık politikanın tam merkezindedir ve ona yönelik şiddet karşısına iktidarı alır (Foucault, 2005: 1156).

Yeni Güçler ve Yeni Şoklar adlı kitabında Tofîler (1992: 1037), sanayi uygarlığının, yeni doğan ve yükselen güçler karşısında yenilgiye uğrarken, egemenliğini bu güçlere nasıl teslim etmek zorunda kaldığını ve bu sürecin yeni güç mücadelelerini de beraberinde getirdiğinden bahseder. Güç, şiddetin, servetin ve geniş anlamda bilginin, insanları belli bir biçimde davranmaya itmek için kullanılması demektir. Görüleceği üzere şiddeti, servet ve bilgi ile birlikte, sosyal yapının temel güç kaynaklarından biri olarak gören Tofîler, bunların gerektiği gibi kullanıldıklarında insana çok daha başka, çok daha farklı güç kaynakları sağladıklarından, belli koşullar altında bunların her birinin biçim değiştirerek diğerlerine dönüşebildiğinden ve böylece tek bir sistem oluşturduklarından bahseder. Örneğin silah bize para getirebilir ya da birinin ağzından gizli bilgiler koparmamızı sağlayabilir. Para enformasyon ya da silah satın alabilir. Enformasyon da, elimizdeki parayı arttırmaya, emrimiz altındaki güçleri çoğaltmaya yarayabilir. Ancak, sosyal yapının bu temel güç kaynakları kalite olarak farklı nitelikler taşır ve gücün niceliksel olarak ortaya çıkış derecesini belirler. Bunlar içinde bilgi en kaliteli güç kaynağı iken, servet ikinci sırada gelir. Şiddet ise düşük güç kalitesindedir, çünkü herkes için tehlike oluşturur. İyi işlediğinde bile karşı tarafta direnme yaratan bir şeydir, bundan zarar görenler ilk fırsatta öç almaya girişirler, en zayıf yanı ise hiç esnekliği olmaması ve yalnızca cezalandırmak için kullanılmasıdır. Ancak şiddet, servet ve bilgi, aralarındaki ilişkilerle birlikte, toplumda gücü tanımlamaya etkendirler. Bu üçü arasındaki ilişkiler, günümüzde yaşanan devrimsel değişikliklerin özündedir. Fakat bu ilişkide şiddet ve servet bilgiye bağımlı bir pozisyonda hareket eder. Örneğin uydulardan, denizaltılara kadar tüm modern silahlar, bilgi yoğun elektronik bileşenlerden oluşmaktadır.

Bugünün savaş uçağı uçan bir bilgisayardan başka bir şey değildir. Bilgi, kaba kuvvetle, servetin en büyük girdisidir. Başka bir deyişle, bilgi artık para gücüyle kas gücünün eki olmaktan çıkmış, bunların ruhu ve çekirdeği haline gelmiştir. İşte yaklaşan yeni güç değişiminin anahtarı burada yatmakta, bu durum bilgiyi ve üretim araçlarını kontrol mücadelesinin neden dünyanın her yanında bu kadar kızıştığını da göstermektedir. Özetle Toffler, bugün dünyada enformasyonun egemenliğinde yeni bir uygarlığın doğuşundan ve yayılmasından bahsetmektedir. Bu yeni sistem içinde servet biriktirme süreci ve bu süreç içerisinde şiddetin kullanımı bilgiyi esas alan ya da ona dayanan bir yönde hareket etmektedir. Kısaca bilgi, artık hem kaba kuvveti hem de servet birildmini yönlendiren bir temelle karşımıza çıkmaktadır. Bu yeni uygarlığa Toffler ‘üçüncü dalga’ adını vermektedir.

“Şiddet ancak çıkış yolları kapatılmadan, önüne dişlerini geçirebileceği bir şeyler atılarak aktarılabiliyor” diyen Rene Girard (2003: 6), Kutsal ve Şiddet adlı kitabında şiddetin simgesel kullanımından bahsediyor. Ona göre dinsel inanç, şiddeti, insani olmaktan çıkartan, insanı kendi şiddetinden korumak için elinden şiddetini alan ve ancak uygun ayin gelenekleri ya da alçakgönüllü, sakınmak hal ve tavırlarla yatıştırılabilen bir tehdit haline getirmektedir. Bu durumda dinsel inanç inşam kurtaran bir şifada, şiddetle mücadele biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ona göre şiddeti, sözgelimi hayvanların kurban edilmesinde, korunmak istenen bazı varlıklardan, ölmesine daha az önem verilen ya da hiç önem verilmeyen varlıklara çevrilmesi olarak düşünebiliriz.

Öküzün Ası adlı kitabında Barry Sanders, elektronik çağda yazılı kültürün çöküşü ve şiddetin yükselişine değinir. Sanders’a (1999: 135136) göre, sıradan bir çocuk 6 yaşından 18 yaşına gelene kadar 16.000 saat televizyon seyrediyor, radyo ve CD dinleyerek 4.000 saat geçiriyor ve birkaç bin saatini de sinemada harcıyor. Yani bu çocuk medyayla Anne-babasıyla geçirdiği zamandan daha fazlasını geçiriyor. 20 yıldan daha az bir süre içinde 618 yaş arasındaki çocukların günlük televizyon izleme süresi %70’ten fazla artış göstererek, 1967,de 2,8 saatken 1983’te günde 4,7 saate çıkmıştır. Böylece çocuk televizyon izlemekle başlayan elektronik eğitime giriyor. Ancak bu eğitim başlar başlamaz çocuk, farkında olmadan kendine özgü değer, amaç ve araçları olan belli bir bilişsel yolu da tercih etmiş oluyor. Söz konusu sanal dünya içinde, yarattığı sanal gerçekliklerle özdeşleşen çocuk, televizyondan bilgisayara uzanan bir alternatifler yumağı içinde, yazılı kültür ve sözellikten uzaklaşarak şiddeti yaşamının bir parçası haline getiriyor. Söz konusu şiddet, elektronik çağda elektronik alederle haşır neşir olma sonucunda öğrenilen bir şiddet olduğu için, olumsuzluklarını ve yıkıcı etkilerini gerçek olmanın ötesinde içseUeştirilmiş bir sanallıkla yaşatıyor. Böylece şiddet normal hayatta sıradan bir niteliğe bürünerek, pişmanlık ve suçluluk duygularını da ortadan kaldırarak normal bir davranışa bürünüyor. Sanders, elektronik kültürün bireyler üzerindeki bu yıkıcı ve şiddeti öğretici etkilerini, daha çok dağılmış ailelere mensup çocuklarda gösterdiğini belirtirken, aynı zamanda çocuklar ve gençler arasında toplumsal gerçeklikten uzak bir alan içinde çete denilen alt grupların nasıl oluştuğunu da açıklamaya çalışıyor.

Köknele göre, bireysel ve toplumsal şiddetin doğal, bedensel, ruhsal, toplumsal birçok nedeni ve bu nedenler arasında sınırsız ilişki ve etkikşim vardır (Köknel, 1996: 15). Sözlü iletiden yakmaya, yıkmaya, yok etmeye varan saldırgan davranışlar ve şiddet eylemleriyle iç içe yaşar duruma geldiğimizden bahseden KökneFe göre, günlük yaşantıda karşılaşılan bireysel ve toplumsal şiddet olaylarının ardında, insanlık tarihi boyunca sür gelen birikimlerin bulunduğu unutulmamalıdır. Ayrıca günümüz koşullarının yarattığı, saldırganlık ve şiddet doğuran, kışkırtan ve besleyen ortam ve etkenler de söz konusudur.

Şiddetin araç ve amaç olarak kullanılmasının farklı türde şiddet eylemlerine neden olduğundan bahseden Ünsal’a (1996: 30) göre şiddet, genel anlamda gücü aşan bir olgudur; başkasını öldürme, sakat bırakma ya da yaralama yoluyla zarar verilmesini içerdiği için, bu tür eylemlerin başkasına karşı tehdit oluşturması ve kısaca insana fiziksel veya ruhsal zarar veren bir edim ya da davranış olması gerekir. Kısaca şiddetin, gücün kullanımı ile ilişkisi, verdiği zararla ölçülebilir. Bu noktada birinci türde (araç olarak şiddette), belli hedeflere varılması için şiddet yoluyla başkalarına zarar verilir ya da caydırıcı bir etki yaratılır. İkinci türde (amaç olarak şiddette) ise şiddet, ister bireysel olsun ister kolektif olsun, bir amaçtır, sonucu dikkate alınmayan bir kahramanlık eylemi gibi.

Karizmanın Şiddeti adlı kitabında, değişim ve iktidar ilişkilerini tarihte yer almış ve iz bırakmış üç karizmatik lider açısından karşılıklı olarak ele alıp inceleyen Vahap Kaya (2000: 302303), Atatürk, Hider ve Humeyni’yi karizmatik yapan özelliğin tek olma, yani gücün tamamını tek elde toplama özellikleri olduğunu vurgulamaktadır. Ancak, karizmatik bir liderin önderliğindeki duruma ne ad konursa konsun, sonuçta gücün tek elde toplanması, muhalif güçlere yaşama şansını tanımamak anlamına gelir. Böyle bir durumda baş gösteren muhalefetin karşılaştığı engellerin başta geleni karizmanın güç çemberidir. Bunu kırmaya çalışmak ise şiddeti doğurur. Şiddetin dozu ise muhalefetin beklenti ve isteklerinin haklılığı ile doğru orantılıdır. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile Nasyonal Sosyalizmin iktidara gelişi ve İran İslam Cumhuriyeti’nin devrimi ile birlikte, her üç yerde de iktidarı kazananların karşısında veya içlerinde bir muhalefet görmek istememelerini buna bağlamak mümkündür.

Bugün de iktidarların meşruluğunu tehdit eden en büyük güç muhalefettir. Bu nedenle karizmatik liderlik dönemlerindeki kadar katı ve sert olmasa da, yine şiddet, iktidar kaynaklı olarak, toplumsal düzeni koruma adına muhalefeti farklı yöntemlerle tehdit eden bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Araç olma niteliğindeki şiddet, otoriter devlet yönetimlerinde baskıcı devlet aygıtları ile radikal çözümler üretirken, demokratik yönetimlerde ise ideolojik devlet aygıtlarından yararlanmaktadır.

“Şiddet vardır. Şiddetin nedeni yoktur. Şiddetin olmayışının sebebi vardır. Çünkü şiddet kendiliğindendir, doğrudandır. Şiddet, yasamın en korkunç gerçeğidir” diyen Yakupoğlu’na (1997: 710) göre, ahlaki kuralların yaşamı düzenleme yetersizlikleri her zaman şiddete yol açar. Toplumsal ahlaki kurallar yetersiz kaldığında yaşamı düzen altına almak için devletin hukuksal veya hukukdışı (diktatörlük, krallık vs.) şiddeti devreye girer. Bireysel ahlak kuralları yetersiz kaldığında bireyin toplumla ilişkileri hep şiddet ilişkileri olarak gerçekleşir. Yakupoğlu’nun bireysel ahlak kurallarından kastı ise, toplumsal ahlak kurallarının bireysel düzeyde içselleştirilmesi, varoluşun gerçekleşme nedeni olan özgürlüğün yitirilmesi anlamına gelir. Özgürlük ahlaksallaşma sürecine giremediğinde ise şiddet ortaya çıkar.

Sonuç olarak şiddet, insanın fiziksel ve ruhsal bütünlüğüne yönelik her türlü maddi ve manevi olumsuzluk demektir. Bu olumsuzluğun temelinde güç, saldırganlık, sapma ve suç kavramları yatar.

Şiddetle ilgili tanımlamaların çeşitliliği şiddetin oldukça geniş kapsamlı (psikolojik, sosyal, siyasal ve ekonomik) bir olgu olduğunun da göstergesidir. Keleş ve Ünsal’ın Kent ve Siyasal Şiddet adlı kitaplarında belirttiği gibi, şiddeti tanımlamaya yönelik “…çabalar, disiplinler arası bir nitelik taşımalı; biyolog, psikolog, sosyolog, eğitimci, siyasal bilimci, hukukçu, antropolog, psikiyatr, kriminolog, iktisatçı, yönetici, sivil ve askeri idareci, emniyet görevlisi vb. gibi, her biri kendi dalında uzmanlaşmış üyelerden oluşmuş çalışma grupları eliyle, çeşitli yöntem ve teknikler kullanılarak yürütülmelidir” (Keleş ve Unsal, 1996: 91). Aksi takdirde, söz konusu etkenlerin birbiri ile ilişkileri göz önünde tutulmadan yapılacak şiddet tanımları, şiddeti kısır bir çerçevede ele almaktan öteye geçemeyecektir.

Buraya kadar incelediğimiz şiddet tanımlamalarının, şiddeti farklı bakış açılarından hareketle ele aldığını görüyoruz. Ancak tüm tanımlamalarda karşılaştığımız ortak nokta, toplumsal anlamda şiddetin salt birey/bireylere özgü olduğu, birey/bireyler düzeyinde yaşanan şiddet eylemlerinin de çevresel koşullardan kaynaklandığıdır.

Tıpkı diğer canlılar gibi saldırganlık eğilimini doğal bir güç olarak bünyesinde taşıyan insanda da, bu eğilimi şiddete dönüştüren etmenler çoğu zaman, hem bireyin temel ihtiyaçlarını karşıladığı doğal çevreden hem de sosyal bir varlık olmasında rol oynayan kuramlar, değerler ve diğer bireylerden kaynaklanmaktadır. Bu durumda yaşanan şiddet olayları doğal ve toplumsal nitelikleriyle bir bütün oluşturan çevre koşulları ve bu koşullar içinde bireyin sahip olduğu imkânlarla yakından ilişkili olmaktadır.

Böylece iyi bir çevre derken, en başta, bireyin içinde bulunduğu koşullara en iyi biçimde uyum sağlamasına yardımcı olacak sağlıklı bir aileden söz ediyoruz. Sosyalleşme sürecinin ilk ailede başladığı ve bireyin davranışlarını büyük oranda öğrenerek ve başkalarını model alarak geliştirdiği düşünülecek olursa, bireyin gelişim sürecinin daha başından itibaren sağlıklı aile içi ilişkilere olan ihtiyacının önemi daha iyi anlaşılacaktır.

Konumuz aile içinde çocuğa yönelik şiddet olduğu için, buraya kadar yapılan tanımlamalar ve verilen bilgiler ışığında, şiddetin aile içinde yaşanan ve ilerde de açıklanacak olan boyutunu göz önünde tutarak şöyle bir tanımlama geliştirilebilir. Şiddet, kendim aile olarak tanımlamış bir grup içinde zorlama, cezalandırma, aşağılama, sevgisiz bırakma gibi öfke ve gerginliğini boşaltmak amacıyla bir Anne-baba tarafından çocuklara yöneltilen fiziksel, cinsel, duygusal ve ihmal niteliğindeki olumsuz her tür davranıştır. Bu tanım çalışmada benimsenen ve çalışmaya esas oluşturan şiddet tanımıdır.

ŞİDDET SINIFLAMALARI

Şiddet, insanın parçası olduğu evrenin özündedir ve evrenin var olma mücadelesinin ürünüdür. İnsandaki şiddet duygusu da buna benzetilebilir. Var olabilme adına açığa çıkan bu duygu, insanın gelişmişlik düzeyine paralel farklı niteliklere bürünebilir. Kızdığımızda, öfkelenip sinirlendiğimizde, kimi zaman haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüzde, bir düşünce ya da ideolojinin yanında ya da karşısında tutum geliştirdiğimizde, kimi zaman mevcut düzeni savunur ya da onu hedef alır tutumlarımızda yansıttığımız bu duygu, farklı şekillerde ortaya çıktığı gibi, sonuçları da farklı olabilir.

Şiddet kızgınlık, öfke, kin, nefret, düşmanlık gibi duygu durumunun etkinlik kazandığı saldırganlık dürtüsünün, eyleme dönüşmüş biçimi olarak ele alınabilir (Heise vd., 1995: 69).

Her şeyden önce saldırganlık bir duygu durumudur. İnsanda saldırgan davranışların; kızgınlık, öfke durumunu dışa yansıtan yüz mimiğinden ya da bir sözcükten doğaya, canlıya zarar veren şiddet eylemlerine kadar geniş bir yelpaze içinde yer aldığı ileri sürülmektedir. Kaynaklarda, saldırganlığın bütün canlılarda ortak olan içgüdü, dürtü olarak kabul edildiği görülmektedir (Mehmet vd., 1994: 2124).

Saldırganlık davranışının geniş bir yelpazesinden söz edilmesi, aslında şiddet olgusunun kapsamına da vurgu yapar. Dar anlamda, darp, vurma, yaralama gibi fiziksel anlamları çağrıştıran şiddet olgusunun, saldırganlığın temsil edilişine göre oldukça çeşitli bir artalanı olduğu söylenebilir. Bireysel düzeyde insanın kendine uyguladığı şiddet eylemlerinden (intihar, kol ve bacakları jiletleme vb. gibi), adam öldürme, gasp, yaralama gibi başkalarına yönelik şiddet eylemlerine ve buradan da işsizlik, enflasyon ve terör gibi toplumsal ve ekonomik alanlarda ortaya çıkan ve toplumsal, ekonomik bazda yaralanmalara kadar uzanan şiddet eylemlerinden de söz etmek mümkün. Ancak şiddetin bilimsel açıdan tutarlı ve herkesin üzerinde anlaşabileceği ortak bir sınıflaması maalesef yoktur. Bunun nedeni Mark Hobart’ında (1996: 53) belirttiği gibi, şiddeti tanımlamada usun oynadığı ağırlıklı rolle ilgilidir. Çünkü şiddetin kaynağına dair tartışmaların hâlâ sürmesi ve bu konuda farklı yaklaşımların benimsenmesi söz konusu olguyu sınıflandırmada en büyük güçlük olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda şiddetle ilgili sınıflamaların çeşitliliği farklı bakış açılarının varlığı göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir.

Şiddetle ilgili çeşitli sınıflamalar yapılmıştır ve bunlardan ilki Fromm’a aittir. Sevginin ve Şiddetin Kaynağı adlı çalışmasında, insan eğilimlerinin en kötü ve en tehlikeli temelini oluşturan üç olgudan bahseden Fromm, bu olguların; ölüm sevgisi, hastalıklı narsisizm ve birlikte yaşayan insanlar arasındaki kandaşla cinsel ilişki. saplantısı olduğunu belirtir. Ona göre bu üç eğilim birleşerek insanı yıkmak için yıkmaya, nefret etmek için nefret etmeye götüren ‘çürüme belirtisi’ni oluşturur. Bu eğilimler insanlar tarafından değişik biçimlerde kullanılarak şiddete dönüşür. Şiddetin tehlikesiz belirtilerinin hastalıklı ve tehlikeli yıkıcılık biçimlerini anlamakta yardımcı olacağına inanan Fromm, şiddetin değişik türleri arasındaki ayrımın, değişik bilinçsiz dürtüler arasındaki ayrımdan doğduğunu; çünkü bir davranışın kendisini, kökenini, izleyeceği yolu ve yüklendiği enerjiyi ancak o davranışın bilinçaltı dinamiklerinin açıklanmasıyla anlaşılabileceğini savunur ve ortaya çıktığı alanlar bakımından altı çeşit şiddetten bahseder (Fromm, 1994: 1729).

1)        Oyunda ortaya çıkan şiddet: Şiddetin en normal ve hastalıksız biçimidir. Bu tür şiddet yıkıcılık ya da nefretten doğmayan, yıkım amacı taşımayan hüner gösterilerinde ortaya çıkar. Oyunlu şiddetin çeşitli türleri ilkel kabilelerin savaş oyunlarında da açıkça görülebilir. Bu oyunların hiçbirinde amaç öldürmek değildir; oyun ölümle sonuçlanırsa bu rakibin yanlış yerde durmasından kaynaklanır. Aslında insan, oyunda yürütülen bu açık mantığın ardında gizlenmiş bilinçsiz saldırganlığı ve yıkıcılığı görebilir. Bu tür şiddette asıl amaç, yok etmek değil, beceri göstermektir.

2)        Tepkisel şiddet: Bu tür şiddetten, bir insanın kendisinin ya da başkasının yaşamını, özgürlüğünü, onurunu ve malını korumak için kullandığı şiddeti anlıyoruz. Korkudan doğduğu için en sık rastlanan şiddet biçimidir. Bu korku, gerçeklikten ya da evhamdan doğduğu için, bilinçli ya da bilinçsiz bir korku olabilir. Bu tür şiddet ölümün değil yaşamın hizmetindedir; amacı da yıkım değil korumadır. Bu tür şiddet akıl dışı tutkulardan değil, bir ölçüde akla uygun hesaplardan doğar; bu nedenle amaçla araç arasında belli bir dengeyi gösterir. Daha yüksek bir ruhsal düzeyde öldürmenin savunma amacıyla bile olsa ahlaksal açıdan hiçbir biçimde doğru olmadığı öne sürülmüştür. Ama bu inancı paylaşanların çoğu yaşamı savunmak için kullanılan şiddetin, salt yıkmayı amaçlayan şiddetten ayrı nitelikte olduğunu da kabul ederler. Tehdit edilme duygusunun yarattığı tepkisel şiddet, çoğu zaman gerçeklikten değil insan zihninin bulandırılmasından doğar, siyasal ve dinsel önderler düşman tarafından tehdit edildiklerine inandırarak yandaşlarında tepkisel düşmanlıkta doğan kişisel bir karşı koyma duygusu yaratırlar, bu yüzden saldırgan savaşların savunma kılıfına bürünmediği hemen hiç görülmemiştir. Çünkü insanlar yaşamlarını, özgürlüklerini koruma amacı dışında ölmeye ve öldürmeye zorlanamazlar, ancak böyle durumlarda, bağlı oldukları siyasi liderlerin etkisi ile kendilerini savunmaları gerektiği duygusunu geliştirerek, saldırgan eğilimler içine girer ve bunun gerçekliğine inanabilirler.

3)        Engellemelerden doğan gerginlikle ortaya çıkan şiddet: Tepkisel şiddetin bir türüdür. Herhangi bir istek ya da gereksinmeleri engellendiği zaman hayvanlarda, çocuklarda ve erginlerde saldırgan davranışlar görülür. Bu türden saldırgan davranışlar engellenen amaca şiddet kullanarak ulaşma yolunda çoğu kez boşa çıkan girişimlerdir. Bunun yok etmek amacıyla değil, yaşamak amacıyla girişilen bir saldırganlık olduğu açıktır. Dolayısıyla gereksinimlerin, isteklerin engellenmesi birçok toplumda bugüne dek süregeldiğine göre şiddet ve saldırganlığın sürekli yaratılmasında, sergilenmesinde şaşılacak bir şey yoktur.

4)        Gıpta ve kıskançlıktan doğan düşmanlık: Üçüncü saldırganlık tipine bağlı olarak ortaya çıkan bir tür şiddet eylemidir. Hem gıpta hem de kıskançlık bir tür gerginlik yaratır. Bunun nedeni A’nın sahip olduğu bir nesneye B’nin sahip olması ya da A’nın sevgisini özlediği bir kişinin B’yi sevmesidir. Kendisinin istediği ama sahip olamadığı şeylere sahip olan B’ye karşı A’da nefret ve düşmanlık doğar.

5)        Öç alıcı şiddet: Bu tür şiddet, hem bireysel hem de toplumsal boyutta görülebilir. Öç alma dürtüsü bir topluluğun ya da bireyin güçlülüğü ve yaratıcılığı ile ters orantılıdır. Güçsüzlerin, sakadarın, zarar görerek yıkılmışlarsa, kendilerine saygılarını onarmak için başvurabilecekleri bir tek yol vardır. ‘Göze göz dişe diş’ kuralına göre öç almak. Ancak yaratıcı bir biçimde yaşayan bir insan bu tür şeylere ihtiyaç duymaz. Aşağılanmış, incinmiş bir insanın üretici niteliğinin devam etmesi, onun cöç alma’ isteğine ağır basar. Ruh çözümleme belgeleri, öç alma duygusuna karşı olgun ve üretici bir insanın, bağımsız ve dolu yaşamayan, tüm varlığını öç alma isteğine bağlayan nevrozlu kişiden daha az eğilimi olduğunu gösterir. Ekonomik, kültürel ya da duygusal açıdan en geri topluluklarda öç alma duygusunun (geçmişteki bir yenilgiden dolayı) çok güçlü olduğunu görebiliriz. Bu yüzden sanayileşmiş ulusların en çok ezilen altorta sınıfları, ırksal ve ulusal duyguların odaklandığı sınıflar oldukları gibi, öç alma duygusunun da toplandığı sınıflardır. Öç alma duygusunun yoğunluğuyla ekonomik ve kültürel yoksunluk arasında ilişki vardır.

6)        İnancın yıkılmasından doğan yıkıcılık: Öç alıcı şiddetle yakından ilişkili bir şiddet biçimidir. Kişinin daha küçük yaşlarda annesine, babasına ya da diğer aile üyelerine ve Tanrı’ya olan inancının, yaşadığı birtakım olaylardan dolayı yıkılmasından doğan tepkilerdir. Yaşamına iyilik, adalet ve sevgiye inanarak başlayan çocuk, örneğin babasının önemli bir konuda yalan söylediğini duyduğunda, sevdiği bir hayvanın, arkadaşının ya da kardeşinin ölümü karşısında, hem babasına hem de Tanrı’ya inancını yitirebilir. Ama burada yıkılan inancın Tanrı’ya ya da insana duyulan inanç olması pek önemli değildir. Yıkılan her zaman yaşama, yaşamın güvenilir olmasına, onun verdiği güvenceye duyulan inançtır. Bu tür deneyimlere gösterilen tepkiler değişiktir. Bazıları bu gibi durumlarda inancını yıkan kişiden bağımsızlaşarak tepki verir. Başka arkadaşlar, sevgililer ya da diğerlerini bularak tepki verir. Başka pek çok insanda sonuç, kişinin kuşkular içinde kalması, inancını geri getirecek bir mucize beklemesi, insanları deneyip durması ya da kendisini daha güçlü bir yetkenin (kilisenin, siyasal partinin, bir önderin) kollarına atarak inancını yeniden kazanmaya çalışmasıdır. Böyle bir insan yaşama karşı geliştirdiği umutsuzluğunu dünyasal amaçlar (para, güç ve ün) peşinde koşarak yenmeye çalışır. Kısaca, yıkıcılık umutsuzluktan doğar ve bu da yaşamdan nefret etmeye yol açar. Aynı durum toplumsal yaşamda, kişinin güvendiği önderlerin kötü olduğu ya da yetersiz kaldığı zamanlarda da geçerlidir. Kişi kendini daha bağımsız kılacak bir tepki gösteremiyorsa, çoğu zaman sinikliğe ya da yıkıcılığa sürüklenmekten kurtulamaz.

Yukarıda sayılan şiddet türleri, umut kırıklığının getirdiği yıkımın bir sonucu olarak yaşama hizmet ederken, tüm bunlardan daha hastalıklı olan bir başka şiddet türü daha vardır. O da ödünleyici şiddettir.

7)        Ödünleyici şiddet: İnsan kendini yöneten doğal ve toplumsal güçlerin nesnesi olsa da yalnızca bu koşulların etkisinde değildir. Elinde sınırlıda olsa dünyayı dönüştürebilecek, değiştirebilecek istek, yetenek ve özgürlük vardır. Burada önemli olan isteğin ve özgürlüğün çapı değildir; insanın mudak bir edilgenliğe kadanamamasıdır. İnsan, sadece kendini dönüştürmek ve değiştirmekle yetinmez; dünyayı değiştirmek ve dönüştürmek ister, insanın kendi güçlerini bu yolda kullanabilme yetisi, ‘güçlülük’tür. Aksi takdirde, insan zayıflık, güçsüzlük ve yetersizlik durumlarında acı çeker. Bu gibi durumlarda yapılacak şeylerden biri güçlü bir kişi ya da topluluğa boyun eğmek ya da onunla özdeşleşmektir. Başka bir kişinin yaşamına simgesel biçimde katılarak kişi kendisinin etkin olduğu yanılsamasına kapılır; oysa gerçekte yalnızca etkin olanlara boyun eğmekte, onların bir parçası olarak davranmakta, onların sözlerinden dışarı çıkmamaktadır.

Zayıflık, yetersizlik ve güçsüzlük durumlarında tutulacak diğer yol ise insanın yok etme gücünü kullanmasıdır. Yaşam yaratmak, insanın salt yaratık olma durumunu aşması demektir. Oysa yaşamı yok etmek yaşamı aşmak, edilgenliğin dayanılmaz acısından kurtulmak demektir. Yaşam yaratmak güçsüz insanda bulunmayan birtakım nitelikler gerektirir. Yaşamı yok etmek içinse yalnızca bir tek nitelik, şiddete başvurmak yeterlidir. Güçsüz insan tabancası, bıçağı ya da güçlü bir bileği olduğu sürece başkalarının ya da kendisinin içindeki yaşamı yok ederek bu güçsüzlüğü aşabilir. Böylece kendisini yadsıyan yaşamdan öç almış olur. Kısaca, ödünleyici şiddet güçsüzlükten doğan, güçsüzlüğü ödünleyen bir şiddet türüdür. Yaratmayan insan yok etmek ister; yok ederken, salt bir yaratık olma rolünün ötesine geçer.

Ödünleyici şiddete çok yakın olan bir tür de ‘sadizm’dir. Bu bir canlı üzerinde tam ve kesin denetim sağlama dürtüşüdür. Burada bir insanı aşağılamak, tutsak etmek ve gücünü elinden almak söz konusudur. Kısaca, sadist dürtünün temelinde, başka bir kişi ya da canlı üzerinde kesin bir egemenlik kurmanın getirdiği zevk yatar ve böylece insan bir nesneye, canlı bir şeyde cansız bir şeye dönüştürülerek, tüm canlılar için yaşamın tek temel niteliği olan özgürlük sona erdirilir. Yıkıcı ve sadist şiddet, ödünleyici şiddetin içinde yer alır; çünkü ödünleyici şiddet, bireysel ya da toplumsal düzeyde yıkıcı, sadist şiddetin görülme sıklığı ile anlaşılabilir, insanın içinde bu şiddet yaşama isteği ölçüsünde yoğun ve şiddetlidir. Şiddetin bu denli güçlü olması, yaşamın kendi sakatlığına dayanamayıp başkaldırmasındandır; insanın yıkıcı ve sadist bir yeti geliştirmesinin nedeni insan olması, bir nesneye dönüşmüş olması, yaşamı yaratamadığı için yok etmeye kalkışmasıdır. Ödünleyici şiddet cezalandırılma korkusuyla bastırılabilir, her tür seyir ve eğlence ile başka yönlere saptırılabilir. Gene de bir yeti olarak var gücüyle saklanır bu şiddet; bastına güçler zayıflar zayıflamaz hemen ortaya dökülür. Ödünleyici yıkıcılığın tek çaresi insanın içindeki yaratıcılığı, inanca güçlerini üretici bir biçimde kullanma yetisini geliştirmektir. Ödünleyici şiddet, tepkisel şiddet gibi yaşamın hizmetinde değildir; yaşamın yerini alan hastalıklı bir şeydir, onun sakatlığının, boşluğunun kanıtıdır. Ama salt yaşamı yadsımasından ötürü bu şiddet, gene de insanın sakatlıktan kurtulmaya, canlı kalmaya gereksinme duyduğunu gösterir.

8)        Kana susamışlık: Bu, sakat insanın gösterdiği türden bir şiddet değildir; bütünüyle doğaya bağlı olarak yaşayan insanın kan tutkusudur. Bireysellik öncesi varoluş durumuna dönerek, hayvanlaşıp aklın getirdiği sorumluluktan kurtularak yaşama bir yanıt bulmaya çalışan insanda kan, yaşamın özü olup çıkar; kan akıtarak kendisini canlı, güçsüz, qsiz ve başkalarından üstün duyar. Öldürmek, en ilkel düzeyde en büyük sarhoşluk, en büyük kendini doğrulama yolu olur. Bu anlamda öldürmek, aslında ölüm sevgisi değildir. En düşük ilkellik düzeyinde yaşamı doğrulamak, onu aşmaktır. Çünkü yaşamın dengesi ancak böyle kurulur. Bu tür kana susamışlığı zaman zaman bireylerin hayallerinde, düşlerinde, ağır ruh hastalıklarında ya da cinayetlerde görebiliriz. Aynı şeyi savaş uluslararası ya da iç savaş sırasında, normal toplumsal yasaklar kalktığı zaman bir azınlık grubunda da gözleyebiliriz.

Görüleceği üzere, Fromm’un bahsettiği bu şiddet biçimleri, yaşam sevgisi ile ölüm sevgisi arasında kişisel ya da toplumsal tercihlerle belirlenen şiddet eylemleri olmaktadır. Bu noktada, yaşama sevgisinin ağır bastığı kişiliklerde şiddet, kendini ya da başka bir deyişle yaşamı koruma davranışı şeklinde ortaya çıkıp yaşama hizmet ederken, güçsüz, zayıf ve üretken olmayan kişiliklerde yaşamı aşmanın ve kendini doğrulamanın tek yolu olarak ölüm sevgisine hizmet eder.

Şiddeti bir dar bir de geniş anlamda tanımlayan Unsal’ın, dar anlamda şiddeti, hukuksal sınırlamalardan harekede tanımladığını görüyoruz. Bu durumda hukuk dilinde karşılığını bulan bireyin kendisine, başkalarına ya da topluma karşı zarar verici eylemlerini, fiziksel şiddet alanı içinde ele aldığı gözlenir. Ünsal’a (1996: 3133) göre dar anlamda, tartışılmaz ve ölçülebilir nitelileriyle şiddet tekdir bu da fiziksel şiddettir. ‘Adam öldürmek cürümleri’ (TCK, m. 448450), ‘şahıslara kaşı müessir filler’ (TCK, m. 456) ve ‘cebir ve şiddet5 (TCK, m. 495). Burada kurbanın canı, sağlığı, bedensel bütünlüğü ya da bireysel özgürlüğüne karşı bir tehdit söz konusudur.

Dar anlamda şiddet tanımlaması içinde Unsal’ın diğer bir sınıflaması ise, ‘özel şiddet1 ve ‘kolektif şiddet’ sınıflamasıdır. Buna göre, insanın intihar ya da intihara teşebbüs ve kendi hatasıyla yol açtığı bir kaza yoluyla ölümü dar anlamda, salt bireyin aktörü olduğu özel şiddet eylemleridir. Bir de çağımıza damgasını vuran kolektif şiddet eylemleri vardır ki, kanlı terör eylemleri, gösteri yürüyüşleri, grevler, iç savaşlar, uluslararası savaşlar, ihtilaller, soykırımlar, acımasız diktatörlük rejimlerinin uyguladığı kitlesel şiddet ve imha eylemleri gibi. Bu şiddet eylemlerinin diğer bir ayırt edici özelliği ise, kimi zaman örgütlü ve düzenli bir biçimde, kimi zamansa kendiliğinden oluşmasıdır. Bireysel ya da kolektif düzeyde karşılıklı olabileceği gibi, devlete karşı ya da devlet kaynaklı da olabilir. Unsal’ın geniş anlamda ise, hukuksal ve toplumbilimsel açıdan ölçülebilir nitelikte olmayan dolaylı şiddet eylemlerinden de bahsettiğini görüyoruz. Ekonomik şiddet (mafya eylemleri gibi), enflasyon ve işsizlik, medya terörü, cürümsel nitelikte trafik kazaları, ormanların yok edilmesi ve buna bağlı olarak verimli alanların erozyon, yanlış kentleşme ya da sanayileşme ortadan kalkması, deniz ve nehirlerdeki kirlenmesi, ebeveyn dayağı, koca dayağı, polis dayağı, okul dayağı, mahkeme ve stadyum kavgaları ve insan hakları ihlalleri ve küreselleşmenin geri kalmış ve azgelişmiş ülkeler üzerindeki olumsuz etkileri gibi.

Şiddeti, ‘kurucu şiddef ve ‘totaliter şiddet* olarak ikiye ayıran Maffesoli, ‘doğa’ ile ‘toplum’ arasındaki kaçınılmaz bağa değinirken şiddetin, toplumsal düzenin yıkılması ve kurulması ikili amacını hâlâ korumakta olduğunu dile getirir (akt. Keleş ve Unsal, 1996: 91).

F.R. Von der Mehden, şiddet eylemlerine kimlerin katıldığını, neden ve amaçlarını araştırırken altı tür şiddet eylemi saptadığını açıklar (Von der Mehden, 1971: 717). Birincisi ülke loHtüründen kaynaklanan şiddet eylemleridir. Ona göre, ülke kültüründe saklı şiddet potansiyelinin ortaya çıkış biçimi ırksal, dinsel, etnik, bölgesel çeşitlilik içinde, çıkar çatışmalarına dayalı olarak içe dönüklük, yabancı düşmanlığı, sevgi ve nefret duyguları bileşimi olarak ortaya çıkan gerginlik ve çeşitli şiddet eylemlerini simgeler. İkinci grup içinde devrimci ve karşı devrimci şiddet eylemleri. Üçüncüde askeri darbelerin yol açtığı şiddet eylemleri, dördüncü grupta öğrencilerin şiddet eylemleri, beşinci grupta ayrılıkçı şiddet eylemleri, altıncı ve son grupta ise seçim dönemlerinde padak veren şiddet eylemleri yer alır.

Yukarıdaki sınıflamalarda da görüleceği gibi şiddet ele alınan ölçüte göre değişik sınıflamalara tabi tutulabilmektedir. Ancak farklı bakış açılarından hareketle ele alınarak incelenen şiddetin boyutiarının genel olarak bireysel ve toplumsal etkenlere bağlı olarak şekillendiği görülür.

ŞİDDETİN BOYUTLARI

Bugün bireysel ve toplumsal yaşamın her an karşılaşılabilecek bir olgusu haline gelen şiddet, toplumda içerik olarak duygusal, sözel, fiziksel, cinsel, siyasal vs. niteliklerde ortaya çıbp şekillenirken şiddet olaylarının meydana geldiği ortamların çeşitliliği de dikkat çekicidir.

Aile içinde şiddet, okulda şiddet, medya da şiddet ve doğaya yönelik şiddet eylemleri vb. her biri ayrı ayrı ele alınıp incelenmesi gereken geniş kapsamlı konular olmaktadır. Ancak, şiddetin meydana geldiği bu alanların hangisi inceleme konusu olarak ele alınırsa alınsın, şiddet ile ilgili çalışmalarda dikkati çeken, şiddetin bireysel ve toplumsal niteliklerinin birbirinden ayrı olarak ele alınamayacağı, toplumsal ya da bireysel boyutta şiddet eylemlerinin birbirini besler niteliklere sahip olduğudur.

Bu yüzden, gerek bireysel gerekse toplumsal boyutta yaşanan şiddet eylemleri, bireyin niteliklerinden ve daha genel anlamda toplumun mevcut koşullarından ayrı düşünülemeyeceği için bu bölümde birlikte ele alınıp değerlendirilecektir.

Şiddetin Bireysel ve Toplumsal Nedenleri ve Biçimleri

Bireysel ve toplumsal düzeyde ortaya çıkan şiddet eylemleri geçmişte olduğu gibi bugün de tüm toplumların ortak sorunlarından biridir. Ancak sebepleri, toplumsal yapıda meydana gelen değişmelere paralel zaman içinde değişmekte ve gelişmektedir. Doğan’ın (1996: 422) da vurguladığı gibi, tarihi insanlıkla başlayan şiddetin, hem geçmişe göre ve geçmişe uygun bir açıklaması hem de bugüne özgü nedenleri ve açıklaması vardır.

Şiddetle ilgili tanımlamalar yanında şiddet sınıflamaları da şiddetin çok yönlü bir olgu olduğunu açıkça göstermektedir. Kimi zaman insanda doğal bir eğilimin ürünü olarak, kimi zamansa değişen çevre etmenlerinin etkisi ile açıklanmaya çalışılan şiddet olgusu gerçekte tüm boyudan göz önünde bulundurularak incelenmesi gereken bir olgudur. Bu noktada şiddeti tanımlamada yaşanan güçlükler, çok yönlü bir olgu olan şiddetin boyutiarını belirlerken de yaşanmaktadır.

Tezcan’ın (1996: 107) da vurguladığı gibi, “Tek bir neden şiddeti doğurmaz”. Şiddet olayının incelenmesinde ekonomik, psikolojik ve toplumsal boyutun birlikte ele alınıp incelenmesi gerekir, çünkü şiddetin biçimlenerek ortaya çıkmasında bu boyutlar birlikte hareket etmektedir.

2003 Dünya Şiddet ve Sağlık Raporu’nda (2003: 1) belirtildiği üzere; “Şiddet, kişisel ilişki ve toplum boyutunda karşılıklı etkileşim faktörlerinden sonuçlanmaktadır. Hiçbir faktör, niye bazı insanların şiddet içeren davranışlarda bulunduğunu veya niye bazı toplumların diğerlerinden daha çok şiddet yaşadığını açıklayamaz”. Bu nedenle saldırganlık ve şiddeti incelemeye yönelik araştırmalar, saldırganlık ve şiddeti tanımlamada, sınıflamada ve boyutlarını belirlemede söz konusu davranış şekillerini ortaya koyan bireysel ve toplumsal etkenleri birlikte değerlendirebilmelidir. Diğer yandan, bireyi olumuz bir biçimde etkileyerek onu şiddet uygulayıcısı haline getiren bu etkenler, nasıl bir süreç içerisinde etkileşerek farklı boyutlarda karşımıza çıkmaktadır. Şiddet bireysel düzeyde toplumsal etkenlerin, toplumsal düzeyde de bireysel etkenlerin etkisinde midir?

Şiddet, genel olarak bireysel düzeyde, ekolojik ve toplumsal etkenlerden hareketle açıklanmaya çalışılır. Ekolojik etkenler derken, bunlar bireysel düzeyde, bireyin toplumsal yaşamını belirleyen doğal etkenlere vurgu yapar. Çünkü birey, toplumsal yaşam içinde kendine has biyolojik özellikleri ile vardır ve bu özelliklerinin etkisi ile sosyal yaşam içinde yer alır. Doğal ve toplumsal çevresinden gelecek etkilere vereceği tepkiler onun saldırgan ya da uyumlu bir kişilik olup olmadığının da göstergesi olmaktadır.

Şiddet adlı kitabında şiddetin doğal ve toplumsal kaynaklarından bahseden Köknel’in (1996: 55133) konuya ilişkin vurgulaması buna benzer. Ona göre, doğayla insan arasında sürekli iletişim, etkileşim vardır. Doğanın değişen fiziksel ve kimyasal koşullan insanı bedensel ve ruhsal olarak etkiler. İnsanın içinde yaşadığı doğal ortamın ısısı, nemi, gürültüsü, ışığı, rüzgârı, besinlerde bulunan organik ve organik olmayan madenler, kimyasal olarak kişinin bedensel ve ruhsal durumunda değişiklikler yapar. Ekolojik etkilerin, bedensel ve ruhsal boyutta ortaya çıkardığı ve zihinsel işlevlerden ayn beliren bu etkilenme ve tepki verme durumlarına, Köknel, ‘duygulanım’ der. Günlük yaşamda neşe, sevinç, keder, üzüntü kızgınlık, öfke, kin, nefret, kıskançlık, durgunluk, ilgisizlik, isteksizlik gibi sözcüklerle dile getirilen duygulanımlar yoğunlaştıkça organizmada gerginlik ve değişiklik yaşanır. Duygulanım ve onun yoğunluğunu dile getiren coşkular, insan davranışının önemli etkenleri arasındadır. Güdülerle sıkı bağlantısı vardır, yani kaynağını güdülerden alır. Haz ve elem duygulanımın iki ucudur. Günlük yaşantımızdaki tüm duygu ve coşkular bu iki uç arasında yer alır. Karşılaşılan durumlar temel gereksinmelere doyum sağladığı ölçüde haz verir, ancak güdüler doyurulmazsa elem duyulur. Duygu yoğunluğu, yani duygulanımın hafif ya da şiddetli olması farklı tepkilere yol açar. Çoğunlukla şiddetli duygular olumsuz davranışlara yol açar. Örneğin şiddetli korku, kızgınlık, öfke, üzüntü gibi duygular, ya panik, taşkınlık yaratır ya da kişiyi olduğu yerde hareketsiz bırakır. Böylece bireysel düzeyde şiddet davranışlarının, bireyin doyurulmayan güdülerinin sonucu olarak ortaya çıktığı söylenebilir.

Ekolojik etkenlerle bireyin şiddete yönelik davranış geliştirmesi arasında ilişki olduğu gibi, öte yandan kültürel etkenlerle de bireyin şiddete yönelik davranış ve tutum geliştirmesi arasında, bir ilişki vardır. KöknePe (1994: 6364) göre, insanın ruhsal yapısı ve yaşantısı toplum içinde gelişir ve oluşur. Böylece sağlıklı toplumsal koşulların varlığında, sağlıklı duygusal eğilimlere sahip bireylerin yetişmesi kaçınılmazdır. Şöyle ki: Bireyler içinde bulundukları kültürel yapıya paralel davranış şekilleri geliştirmek zorundadırlar. Aksi takdirde, toplum dışına itilme ve yalnız kalma tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Bu yüzden her kültür, bireylerine aile ve diğer toplumsal kurumlar aracılığı ile verilir ve böylece ortak bir yaşam tarzı oluşturulur. Bu ortak yaşam içinde bireylerin davranışlarını belirleyen ortak değerler vardır. İşte bu ortak değerler, kişiliğin toplumsal yanına vurgu yapan üstbenliği, süperegoyu biçimlendirir. “Üstbenliğin en önemli gelişme dönemi ödipal karmaşanın çözümlendiği dönem, beşaltı yaşlarıdır. Ödipal karmaşanın çözümündeki temel özellik, çocuğun kendi cinsiyetinden ana-babası ile özdeşim yapmasıdır. Özdeşimle, çocuk kendi cinsiyetiyle ilgili davranış kalıplarını, toplumun değer yargılarını öğrenir. Bunlar üstbenliğin özelliklerini oluşturur… Ustbenlik ruhsal aygıtın dizginleyici, suçlayıcı, yargılayıcı, cezalandırıcı yapısıdır. Günlük yaşamdaki karşılığı vicdan, belirtisi ise suçluluk duygusudur. Bir söz ya da davranışımızın ardından vicdanımızın sızladığını söylediğimizde ruhsal aygıta olan şey, üstbenliğin benliği cezalandırmasıdır. Üstbenliğin insanın uyumsal davranışlarda bulunmasında önemli bir rolü vardır” (Doğan, 2004: 18). Kültürel değerlerce meydana getirildiği kabul edilen ustbenlik ne kadar bastına, kan ve sert olursa, saldırgan davranışların ortaya çıkması da o denli kolay ve şiddetli olur. Çocuk ve genç üstbenliğini meydana getiren, özdeşleşmesinde etkisi olan ana-babası ile birlikte bulundukça bu tür saldırgan davranışlarını başka nesnelere, kişilere yöneltir. Onların baskısı, etkisi kalkınca ilke, kural ve yasa tanımayan insanlar ortaya çıkar (Balcıoğlu, 2001: 38).

Üstbenliği gelişmiş bireyler, kendi cinsiyet rollerini benimsemiş ve toplumun değer yargılarını özümsemiş bireylerdir. Bu noktada, bir toplumun değer yargılarını belirleyen kültürün niteliği, saldırgan davranışların biçimlenmesinde, ortaya çıkmasında ve engellenmesinde doğrudan ya da dolaylı yollardan etkili olabilmektedir. Üstbenliğin gelişiminde, ana-babanın değer yargılarını çocuğa aktarma ve onu toplumsal bir varlık haline getirme sürecinde, toplumun temsilcisi rolünü oynadığı düşünülecek olursa, ebeveynlerin sergilediği (olumlu ya da olumsuz) davranışların çocuk tarafından model alınan davranışlar olduğu gözlenir. Bu durumda çocuğun, saldırganlık ve şiddet davranışlarını da aile içinde ebeveynleri, ebeveynleri ile diğer aile üyeleri ve çevresinde gözlemlediği diğer ilişki ve davranış şekilleri gibi olması gereken davranış ve ilişki şekilleri olarak algılayıp öğrenmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Yapılan birçok araştırma, bireyin toplumsallaşma süreci içinde karşılaştığı, maruz kaldığı ya da tanıklık ettiği birtakım tutum ve davranış şekillerinin, taklit ya da öğrenme yoluyla erken dönemde kazanılmış davranışlar olarak, onun daha ileriki yaşamında da belirleyici olduğunu göstermektedir.1 Sağlıklı toplumsal koşullarda yetişen bireyler çevrelerine daha uyumlu ve karşılaştıkları engelleri daha kolayca aşan bireyler olmaktadır. Zira engeller toplumsal normlar ya da uyulması gereken kurallar niteliğinde algılanıp, toplumsal yapıya uyum sürecini de kolaylaştırmaktadır. Ancak toplumsal koşullar, bireyin sağlıklı bir ruhsal yapı geliştirmesine engel oluşturacak olumsuz ortamlar yaratıyorsa, doğasında zaten saldırganlık ve şiddete yönelik eğilimleri taşıyan birey, bu durumda, söz konusu eğilimlerini bilinçli ya da bilinçsizce kendini koruma çabasının bir ürünü olarak ortaya çıkarmaktadır

Şiddetin öğrenilen bir davranış olduğuna ilişkin çalışmalar için Bkz. Aile İçi Şiddetin Sebep ve Sonuçları (2000); Aile İçinde ve Toplumsal Alanda Şiddet (1995); Polat, Oğuz; Şiddet (2005); Akyüz, Emine, Cumhuriyet Döneminde Çocuk Hukukundaki Gelişmeler (1991); Yıldırım, Aysel, Sıradan Şiddet (1998); Hancı, Hamit, izmir’de Eğitim Hastanelerinde Çocuk İstismarı Tanısı Alan Olgularla İlgiliizmir Çocuk İstismarı Araştırma Grubunun Onsekiz Aylık Deneyimi (1999); DSÖ’nün Kadın Sağlığının Çeşit/i Konularındaki Görüş ve Mesajları (2001).

Fromm (1994: 4344), Sevginin ve Şiddetin Kaynağı adlı eserinde, sağlıklı ve sağlıksız kişiliklerin oluşumunda rol oynayan etkenleri bireysel ve toplumsal düzeyde şöyle ele alır: “Çocukta yaşam sevgisinin gelişmesi için en önemli koşul onun yaşamı seven insanlarla birlikte olmasıdır. Yaşam sevgisi de ölüm sevgisi ölçüsünde bulaşıcıdır. Bu sevgi; sözcükler, açıklamalar, kişinin yaşamı sevmesi gerektiğini söyleyen öğütler olmaksızın iletilir. Fikirlerden çok davranışlarla, sözcüklerden çok ses tonuyla aktarılır. Bu sevgi, yaşamı düzenleyen açık ilke ve kurallardan çok, bir kişiyi ya da topluluğu saran genel havada gözlenebilir. Yaşam sevgisinin gelişmesi için gerekli koşullar arasında şunları sayacağım: Bebeklik sırasında başkalarıyla sıcak ve şefkat dolu ilişkiler; özgürlüğü tatma; tehditlerden uzak olma; içten uyum ve güç yaratan ilkelerin öğütlerle değil de örneklerle öğretilmesi; ‘ya§ama sanaü’nı öğretecek bir önder; başkalarının yarattığı uyandırıcı etki ile buna gösterilen »canlı tepki; sonra gerçekten ilginç bir yaşam şekli. Bunların tam karşıtı olan koşullarda, ölüm sevgisinin gelişmesine yol açar: Ölümü seven insanların arasında yetişmek; uyarılardan yoksun olmak; korku duymak; yaşamı tek düze ve sıkıcı kılan koşullar; insanlar arasında doğrudan, insanca ilişkilerle belirlenen bir düzen yerine mekanik bir düzenin bulunması”. Fromm’un da belirttiği gibi, bireyin daha erken dönemlerde toplumsallaşma sürecine bağlı olarak ve öğrenerek geliştirdiği davranış şekilleri, kişiliğinin niteliğim de biçimlendirmektedir.

Fromm, yaşam sevgisinin gelişmesi için gerekli olan toplumsal koşulları, yukarıda sözü edilen ve bireysel gelişimi sağlayan koşullarla bir tutar. Fromm’a (1994: 458459) göre, yaşam sevgisi aşağıdaki niteliklere sahip bir toplumda gelişecektir:

Güvenlik. Onurlu bir yaşamın sağlanması için maddi koşulların tehlike içinde olmaması, yani hem ekonomik hem de ruhsal açıdan kıtlığa karşı bolluk içinde olma durumudur. İnsan enerjisinin çoğu saldırılara karşı yaşamı savunmak, açlıktan kurtulmak için harcanırsa yaşama sevgisi engellenir, ölüm sevgisi güçlenir.

Adalet Hiç kimsenin başka birisinin amaçları için araç olarak kullanılmaması. Bir toplumsal sınıfın ötekini sömürdüğü, doyumlu ve onurlu bir yaşamı engelleyen koşulların insanlara zorla kabul ettirildiği, bir başka deyişle bir sınıfın ötekilerle yaşamın aynı temel deneyimlerini paylaşmasına izin vermeyen toplumsal durumun tersi.

Özgürlük. Herkese toplumun etkin ve sorumlu bir üyesi olma olanağının sağlanması. Ne var ki, bunun için sadece kısıtlayıcı siyasal zincirlerden kurtulmak yeterli değildir. Yaşam sevgisinin gelişebilmesi için bir şey ‘yapma’ özgürlüğü gereklidir. Yaratma ve kurma özgürlüğü, şaşabilme ve göze alabilme özgürlüğü. Böyle bir özgürlüğü tatmak için etkin ve sorumlu bir birey olmak gerekir, tutsak ya da çarkın iyi yağlanmış bir dişlisi olmak değil.

Fromm, bireylerin yaşamı seven, saldırganlık ve şiddetten uzak tutum ve davranış biçimleri geliştirmelerinde, bireysel gelişimlerinde önemli bir rol oynayan bu toplumsal koşulların, bir bütün meydana getirecek biçimde bir arada olmaları gerektiğinden, böylece olumlu tek bir sosyal koşulun yaşamı sevmek ve şiddetten uzak durmak için yeterli olmadığından bahseder. Saldırgan ve şiddete eğilimli kişilik geliştirme sürecinde etkili olan bireysel mi yoksa toplumsal mı faktörlerdir ikilemine girdiğimizde, karşımıza çıkan manzara, bu farklı iki çevrenin birbiri ile etkileşerek hareket ettiğidir. Çünkü sağlıklı bir bireysel gelişim için sağlıklı toplumsal koşullar bir zorunlulukken, aynı biçimde sağlıklı toplumsal bir yapılanma içinde, ruhsal açıdan sağlıklı bireylere ihtiyaç vardır.

Bir toplumda biyolojik, ekolojik ve toplumsal faktörlerin birbiri ile etkileşerek ortaya çıkardığı saldırgan davranışlar ve şiddet eylemleri doğayı, başka bireyleri, bireyin kendini, grupları ya da toplumun genelini hedef alır biçimde şekillenebilirken, bireyin, toplumun ve doğal çevrenin bu süreçte karşılıklı etkileşerek hareket ettikleri gözlenir. Bu noktada olumsuz kişilik özelliklerinin sonucu beliren şiddet eylemleri, sadece bireyden bireye ya da bireyden çevreye yönelik olmayıp, aynı zamanda sosyal ve doğal çevreden bireye yönelik de gelişebilmektedir. Ancak hangi yönde olursa olsun ve kimi hedef alırsa alsın, toplumsal yaşamda şiddetin aktörü birey ve bireylerdir.

Bireyden bireye, bireyden topluma ve sosyal ya da doğal çevreden bireye ya da bireylere yönelik şiddet eylemleri, bireysel ya da toplumsal boyutta niteleyebileceğimiz şiddet eyleırderinin kapsamına vurgu yapar. Öyleyse bireysel düzeyde niteleyebileceğimiz şiddet eylemleri nelerdir ya da toplumsal düzeyde şiddet hangi biçimlerde ortaya çıkar?

Şiddet denilince akla ilk gelenin fiziksel şiddet olduğundan bahseden Ünsafa (1996: 32) göre, şiddetin dar tanımıyla yetinmek ve sadece fiziksel şiddete ağırlık vermek, şiddet kavramına belli bir açıklık kazandırsa da, hem eksiklikler taşımasına hem de bazı toplumsal gelişmelerin ve sistemlerin yol açtığı zararların göz ardı edilmesine neden olabilir. Bu yüzden şiddet, farklı kaynaklarda da vurgulandığı üzere, sadece fiziksel anlamda yaralanmaları değil, aynı zamanda bireylerin sindirilmesine, öfkelendirilmesine veya duygusal baskı altına alınmasına yol açan fiziki veya herhangi bir şekildeki hareket, davranış veya muamele olarak tanımlandığında onu tüm boyutlarıyla ortaya koyabilmek mümkün olacaktır. Bu nedenle, sadece cezai yaptırımı olan somut şiddet eylemlerinin dışında, bir de bireyi ve toplumu tehdit eden, bireysel ve toplumsal boyutta şiddet eylemlerinin yaşanmasında etkili olan toplumsal gelişmeler, ve sistemleri de şiddeti uyaran ya da şiddete tetik çeken durumlar olarak bu boyutlar içinde değerlendirmek gerekmektedir. Bunlar arasında eğitim koşullarının yetersizliği, mafya gibi uyuşturucu madde ve silah kaçakçılığı yapan örgütlenmeler, küreselleşme sürecinde uygulanan ekonomik ve kültürel politikaların geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkeler üzerinde yol açtığı; ekonomik bunalımlar, sanayileşme, kötü kentkşme, hızlı nüfus artışı, dengesiz gelir dağılımı, işsizlik vb. sanayileşmeye ve teknolojik gelişmeye paralel doğaya verilen zarar, medyanın şiddet konusunda sansür tanımayan faaliyetleri gibi olumsuz gelişmeler sayılabilir.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ/WHO), toplu şiddet eylemlerinin ortaya çıkmasında rol oynayan risk faktörlerini ise şöyle sıralar (Dünya Şiddet ve Sağlık Sekretarya Raporu, 3 Mart 2003):

1)        Demokratik sürecin olmaması ve eşitsiz güç dağılımı. Bu risk, özellikle, güç grupları etnik veya dini kimliklere sahip olduğunda ve insan haklarını ihlal eden baskıcı bir liderlik var olduğunda yüksektir.

2)        Adil olmayan kaynak dağılımı ve kaynaklara erişim açısından toplumsal eşitsizlik olduğu durumlarda risk artar. Çatışmalar, genellikle ekonominin inişe geçtiği dönemlerde, kaynaklar için rekabetin arttığı ve toplumsal eşitsizliklerin görüldüğü dönemler de artar.

3)        Değerli bir doğal kaynağın (elmas, petrol, kereste ve ilaç gibi) tek bir grup tarafından kontrol edildiği durumlar risklidir.

4)        Devletin temel hizmetleri ve iş imkânı sağlama kapasitesini engelleyen hızlı demografik değişimler durumu çatışma riskini arttırır.

Yukarıda sayılan etmenlerin toplumsal bazda ortaya çıkardığı şiddet eylemlerinin nedeni, kendilerini bir gruba veya bireylere karşı olan bir grubun üyesi olarak tanıtan kişiler tarafından siyasi, iktisadi ve toplumsal amaçlara ulaşmak için, araç olarak kullanılmasıdır (Dünya Şiddet ve Sağlık Sekretarya Raporu, 3 Mart 2003). Bu durumda beliren toplu şiddet eylemleri ise terör, grevler ve ihtilaller, devlet terörü, endüstriyel şiddet savaş vb. olarak sayılabilir.

Sonuç olarak şiddet olaylarının, bireysel ve toplumsal etkenlerin birlikte şekillendirdiği olaylar olduğu, bireysel düzeyde yaşanan şiddet olaylarının, bireyin içinde bulunduğu toplumsal koşullardan ayrı düşünülemeyeceği, aynı zamanda toplumsal düzeyde yaşanan şiddet olaylarının da, bireyin kişilik özelliklerinden ayrı tutularak değerlendirilemeyeceği söylenebilir. Böylece gelişimini sağlıklı toplumsal koşullarda tamamlamış bireylerin sağlıklı toplumsal yapılar meydana getireceği, toplumsal koşulların yetersizliğinin ise sağlıksız bireysel gelişimlere, sağlıksız bireysel gelişim geçiren bireylerin de doğal ve toplumsal çevrelerinde saldırgan davranışlara ve şiddet eylemlerine neden olacağı düşünülebilir.

Şiddet, şiddet eğilimli kişiliklerin gelişiminde rol oynayan etkenlerin harekete geçmesi olarak da tanımlanabilir. Yapılan araştırmalarda, şiddeti besleyen en önemli faktörler üç noktada toplanmaktadır. Bunlardan birincisi aile ve çevre, ikincisi eğitim seviyesi ve üçüncüsü ve belki de en önemlisi medyadır (Hasgür, 2005: 1). Söz konusu faktörlerin rol oynadığı şiddet eylemlerinin ortaya çıktığı ortamlardan başlıcaları ise doğal alanlar, eğitim kurumları ve medya olmaktadır. Söz konusu ortamlarda yaşanan şiddet olayları aile içinde yaşanan şiddet olaylarından ayrı düşünülemez. Bu nedenle doğada, eğitim alanında ve medyada yaşanan şiddet olaylarını nedenleri ve ortaya çıkış biçimleri açısından kısaca ele alıp incelemek, bu alanlarda yaşanan şiddet eylemlerinin aile içi şiddet eylemleri ile ilişkisini daha iyi anlayabilmek açısından önemlidir. Çünkü şiddete eğilimli kişilik gelişiminde rol oynayan başlıca etken aile ortamı olarak kabul edilirken, ailenin içinde bulunduğu ilişkiler ağı içerisinde yer alan kurum ve araçlarda şiddete yönelik tutum ve davranışların, dünya görüşlerinin ve hayata bakış tarzlarının gelişiminde önemli bir etkiye sahiptir

Doğaya Yönelik Şiddet

Doğaya yönelik şiddet olgusu, doğrudan konumuzla ilgili olmasa da, çevresel etmenlerle birlikte harekete geçtiği kabul edilen içgüdüsel bir eğilimin, yani şiddetin yaşandığı alanlardan biri olması bakımından önemlidir. Ayrıca diğer şiddet türlerinden farklı olarak doğaya yönelik şiddet, insanoğlunun ekonomik ve toplumsal tutkularının, sonucu doğrudan kestirilemeyen olumsuz gelişmeleri olarak da değerlendirilebilir. Diğer şiddet türleri ile ortak olan noktası ise insanlığa zarar verici boyutudur. Bu noktada doğaya yönelik şiddet, sonucu tam olarak kestirilemeyen, ancak etkisi diğer şiddet türlerinin yol açacağı zararlardan çok daha fazla olan bir şiddet türü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Balcıoğlu’nun (2001: 30) da belirttiği gibi, toplumlar, havadarını sürdürdükleri sosyal çevrede gerçekleştirdikleri ekonomik ve teknik çalışmaları, bu çalışmaların boyut ve modellerini, içinde bulundukları topluma paralel dünya görüşleri ve hayata bakışları ile orantılı olarak belirlerler. Bu yüzden bugün, çevre kirliliğini de kapsar biçimde tanımlanan doğaya yönelik şiddet olgusu, sosyal faktörler dikkate alınmaksızın açıklanamaz. Çünkü doğada şiddete ve dolayısıyla çevre kirliliğine yol açan faktörler, teknolojik ve ekonomik programların uygulanmasında etkisi olduğu düşünülen insan iradesi, beklentileri ve niyetleri ile yakından ilgilidir. Bu yüzden doğal alanda rasdanan şiddet, Türkdoğan’ın (1996: 131) da vurguladığı gibi, ancak kapitalist sistemin iktisadi ve sosyal çelişkileri, sanayileşme ve teknolojik ilerlemeleri ile açıklanabilir.

Bu süreçte kapitalist düzen tarafından uygulanan ekonomik politikalar ve ulaşılan teknolojik düzey, Balcıoğlu’nun (2001: 30) da belirttiği gibi, insana doğa üzerindeki egemenliği ve sömürüsünden gurur duyacağı bir kültür anlayışını da beraberinde getirmiştir. Böylece insan, diğer toplumlar üzerinde egemenlik kurmaya çalışırken bunu endüstrisini geliştirmek uğruna, doğayı bilinçsizce kullanarak ve onu neredeyse katlederek yapmaktadır. Dolayısıyla doğaya yönelik şiddet, bugün teknolojinin ulaştığı boyudarda, insanlığın geleceğini önemli derecede etkileyecek olumsuz sinyaller vermektedir.

Ormanların, yeşil alanların azalması, havada yakıt artığı ve çöplerden kaynaklanan zehirli gazların birikimi, arıtılmamış sanayi artıkları, arıtmasız, verimsiz teknik santrallerin çevreye saçtığı zehir, nükleer santrallerin doğaya ve insan sağlığına yönelik zararları, ayrıca kullanılan deterjanlar, kozmetik ürünleri ve parfümlerin ozon tabakası üzerindeki zararlı etkileri sanayileşmenin ve teknolojik gelişmenin ağır faturası olarak insanın karşına çıkmaktadır (Köknel, 1996: 58). Böylece doğayı yakıp yıkmaya yönelik türden şiddet eylemleri, aslında doğrudan insanlığa yönelik şiddet eylemleri olarak algılanmalıdır. Çünkü sanayileşme ve teknolojik gelişmeye dayalı bu olumsuz sonuçlar, göz ardı edildiği ve gerekli önlemler alınmadığı sürece insanlığın geleceği için büyük tehlike arz etmektedir.

İnsanların sağlıklı yaşaması için doğa ile iç içe yaşaması, ağaçlı ve yeşil alanlardan yararlanması gereklidir. Oysa kişi başına düşen ağaçlı yeşil alan Berlin’de 35, Londra’da 40, Moskova’da 60, Stockholm’de 80 metrekare iken, ülkemizde durum hiç de iç açıcı değildir. Kişi başına düşen yeşil alan Ankara’da 3, izmir’de 2, İstanbul’da ortalama 1 metrekaredir (Balcıoğlu, 2001: 92). Hatta bazı yerlerde bunun altına bile düşebilmektedir. Ülkemizde çarpık kentleşme, apartmanlaşma, gecekondulaşma, ağaçların ve yeşil alanların bu uğurda umarsızca tahrip edilmesi gerçeğinin altında ise çıkar amaçlı siyasi politikaların büyük rolü vardır.

Köknel’in (1996: 59) de belirttiği gibi, çağdaş insanlar, toplumlar sağlıklı yaşam pahasına kentleşmeye, sanayileşmeye, teknolojik gelişmeye, enerjiye karşı çıkmakta, doğayı yakan, yıkan, yok eden saldırıların, şiddetin insanlığı yok edeceğini bilmektedirler.

Bu anlayışa sahip bireylerin gelişiminde en önemli araçlar aile ve eğitim kurumları olmaktadır. Ailenin ve eğitim kurumlarımn sosyalleşme süreci içerisinde çocuğa içinde bulunduğu dünya ve onun geleceği konusunda erken dönemde atfedeceği olumlu değerler ileriki dönemlerde çocuğun içinde bulunduğu dünyaya ve parçası olduğu doğaya karşıda yapıcı bakış açılarım geliştirmesinde etkili olacaktır. ‘Ağaç yaşken eğilir’ anlayışına paralel doğa sevgisi insan sevgisi gibi erken dönemde çocuğa model oluşturacak davranışların sergilenmesi ile mümkün görünmektedir.

Eğitim ve Şiddet

Sağlıksız toplumsal koşullarda bireyin şiddete maruz kaldığı ya da şiddeti öğrendiği kurumlardan biri de eğitim kurumudur.

Türkiye’de evde başlayan ve okulda devam eden şiddet olaylarının faili ve mağduru durumunda olma riskini taşıyan binlerce çocuk vardır. Altı yaşında başlayan temel eğitimle okullu olan her çocuk için bu risk söz konusudur.

“Okul, yuva, yetiştirme yurdu veya kamp gibi kurumlarda yönetici ya da öğretmenler tarafından uygulanan istismar olaylarına kurumda istismar ismi verilmektedir” (Polat, 2001: 163).

Eğitim kurumlarında uygulanan şiddet biçimleri, tıpkı diğer alanlarda karşılaşılan şiddet biçimlerine benzer. Duygusal, fiziksel ya da cinsel istismar biçiminde karşılaştığımız bu türden eylemlerin sanık ve mağdurları görünürde öğrenciler ve öğretmenlerdir. Başka bir ifadeyle eğitim kurumlarında yaşanan şiddet eylemlerinde öğretmen ve öğrenciler kimi zaman sanık, kimi zamansa mağdur kimliğiyle karşımıza çıkar.

Eğitimde şiddete yönelik çalışmalarda karşılaşılan en büyük güçlüklerden biri yukarıda saydığımız istismar türleri konusunda yeterince nesnel veriye ulaşamamak olmaktadır. Bu durum, hem eğitim kurumlarında yaşanan şiddet olaylarının boyutunun ilgili mercilerce görülememesi ve bu konuda yeterli önlemlerin alınamaması gibi olumsuz sonuçlar doğururken, hem de eğitimden sorumlu kişi ve kurumların şiddete yaklaşımı konusunda da ipuçları vermektedir.

Ali Hikmet Demirin ‘Okuldaki Şiddete Çözüm Önerisi’ adlı makalesinde belirttiği gibi, “Eğitim tarihi konusunda yazılmış bilimsel eserlere, eski Türklere özellikle de İslam sonrası eğitim faaliyetlerine ve eğitimle ilgili eserlere baktığımızda eğitim aracı olarak dayağa da yer verildiğini ya da Ömer Seyfettin gibi hikâye yazarlarımızın ya da başka edebiyat alanında hatıralarını yazan yazarların kitaplarında da çocukluk dönemlerinde okuldaki dayak konusundan bahsettiklerini görmüş ve eskilerin ne kadar katı eğitim anlayışına sahip olduklarını düşünüp onları eleştirmişizdir. Bununla birlikte kendi eğitim hayatımız, gerek öğretmen olarak çalıştığımız okullarda şahit olduklarımız gerekse de gazete ve diğer medya araçlarına yansıyan haberler hâlâ günümüzde dayağın bir araç olarak okullarda kullanıldığını gösterir. Bu haberleri duyan herkes bunun yanlış olduğunu dile getirir, dayağın açtığı sosyal, psikolojik, tıbbi, eğitsel ve daha başka zararlarından söz eder de çare olarak elle tutulur bir çözüm önerisi sunmaz. Yine konuyla ilgili etkili ve yetkili kişiler de buna çare olacak çözüm yolları aramaz” (Demir, 2001: 1315).

Bir eğitimcinin kendi ağzından itirafı olarak değerlendirebileceğimiz bu düşünceler, eğitim kurumlarında, şiddet var mı yok mu sorusunu cevaplamak için ille de kurumsal düzeyde araştırmaların zorunlu olmadığını bizlere göstermektedir. Böylece bu itiraflar, sorunun varlığından ziyade çözümüne yönelik çalışmaların aciliyetine vurgu yapması bakımından önem taşımaktadır.

O halde Türk eğitim sisteminde şiddet olayları, sadece medyanın yakın takipçisi olan herkes tarafından ya da okul çağında çocuğu olan veliler tarafından, farklı biçimlerde de olsa bizzat tanık olunan ya da yaşanan olaylar olmaktadır.

Bir eğitimci olarak kendi çocukluğumda ve bugün kendi çocuğumda zaman zaman birebir yaşadığım türden bir olay okullarda yaşanan şiddet olayları. Hele hele bir disiplin aracı olarak en etkili silahlardan biri gibi algılanan ve genel olarak kendi sosyokültürel çevremizde de kimi zaman ‘öncelikle’ kimi zamansa ‘zorunda kalma’ gibi bahanelerle başvurulan şiddet olayları aslında hayatımızın bir parçası diyebilirim. Peki, nedir bizi şiddetle, toplumsal hayatımızın her alanında olduğu gibi okul hayatında da karşı karşıya getiren nedenler?

Bugün okullarda şiddet uygulanıyor yorumunu rahatça yapabileceğimiz birçok dayanağımız var. Evet, biz şiddeti birebir yaşayan bir toplumuz. Çünkü şiddet bizim aile içi ilişkilerimizde genel olarak bir sorun çözme yöntemidir. Farklı boyutlarda, kimi zaman ama hayatımızın bir döneminde mutlaka karşılaştığımız aile içi şiddet olayları, okulda yaşadığımız ya da tanık olduğumuz şiddet olaylarının temeldeki nedenini oluşturmakta. Bu yüzden istismar olaylarında, söz konusu olayın nedenleri sadece kurumsal koşullarla sınırlı tutmamak gerekiyor. Şöyle ki: Toplumsallaşma aile içinde başlayan, daha sonra aile dışı bireyler ve kurumlarla etkileşerek devam eden bir süreçtir. Toplumsallaşma sürecinin, aile dışındaki kişi ve kurumlarla etkileşerek devam ettiği noktadan itibaren, bu çevrelerin hiçbiri tek başına bireysel gelişim sürecinde belirleyici olmayıp, birbiri ile etkileşerek ve birbirini besler biçimde hareket etmektedir. Bu durumda bireysel gelişim üzerinde etkili olan çevrelerin, uyumlu ya da sapan kişiliklerin gelişiminde değişen ölçülerde, ancak birlikte etkili oldukları bir gerçektir. Bu durum, sadece okullarda öğretmenleri ya da diğer arkadaşları tarafından şiddete maruz kalan ya da şiddet uygulayan öğrenciler için değil, aynı zamanda bu ortamlarda görev yapan öğretmenler için de geçerlidir. Olumsuz bir toplumsallaşma süreci yaşamış ve bu noktada olumsuz bir kişilikle şiddet yanlısı tavırlar sergileyen öğretmenlerimizin, okullarda yaşanan şiddet olaylarına katkısı da göz ardı edilmemelidir.

Uras (2002: 199200), okul öncesi dönemde, toplumsallaşmanın aile içinde gerçekleşen ilk aşamasının, iç kontrolün gelişiminde çok önemli bir aşama olduğunu vurgular. Gelişim psikolojisi alanında yapılan çalışmalar, iç denetimin, çocuğun konuşmayı öğrenip etrafındakilerle sözel ilişkiler kurmaya başladığı 23 yaşlarında başladığını göstermektedir. Bu nedenle okul öncesi dönemde başlayan toplumsallaşma özel bir önem taşımaktadır. Uras’ın da belirttiği gibi, çocuğun okula başladığı 67 yaşına kadar aile, eğitimsel doğanın büyük bölümünü tamamlamış, kültürün çoğu bu yaşa kadar kazandırılmıştır. Ancak, çocuğun hâlâ kolayca şekillendiği sonraki birkaç yıl boyunca, okul, çok güçlü etkisini sürdüren ailenin yanı sıra işlevini yerine getirmeye çalışır. Çocuğu sosyalleştiren bu iki kurum arasında ortak noktalar olabildiği gibi, çatışma olasılığı da vardır. Aile ve okul ortak değerlere sahip olduğunda, ailede verilen eğitim pekiştirilmiş olacaktır. Ancak, aile ile okul çatışan değerleri savunduklarında, çocuk açısından, hangisini tercih edeceği belli olmayan bir ikilem, bir çatışma ortamı doğacaktır. Kısaca Uras’a göre aile, ilk yıllar çocuğa pek çok şey öğretirken, daha sonraki dönemde, çocuk yetiştirme görevinin bir bölümünü üstlenen kurum ise okul olmaktadır. Ancak, çok az sayıda öğretmen, ana-babanın yaptığı kadar derinden çocuğu etkileyebilir. Bu derin etki, sadece kültürün görünen yönlerinin aktarılmasını kapsamaz, çocuğun kişiliğini de büyük ölçüde oluşturur.

Bu nedenle, eğitim kurumlarında yaşanan şiddet eylemlerinin nedenlerini, bireyin kişilik özelliklerine, aile yapısına ve bu kurumlarda uygulanan öğrenim ve disiplin yöntemlerinden sadece birisine bağlamamak gerekir. Toplum kendisini meydana getiren parçaların birbiri ile etkileşerek oluşturduğu bir bütündür. Bu bütünü meydana getiren parçalardan birinin, bütünlüğü olumsuz yönde etkileyecek işlevler sergilemesi ya da uygulamalar yapması bütünlüğün bozulması anlamına gelir. Dolayısıyla aile, arkadaş çevresi, okul vb. toplumsal yapıyı meydana getiren parçalar birbirine uyumlu olduğu sürece sorun yaşanmayacaktır. Ancak tersi durumunda diğer olumsuzluklar gibi şiddette kaçınılmaz olmaktadır.

Sadık’a (2002: 108) göre, sımf içinde problem yaratan davranışların nedenleri sadece okul içi faktörlerle açıklanamaz. Bu süreçte okul dışı faktörler kadar okul içi faktörlerde etkili olmaktadır.

Çocuk, okula başlamadan önce etkileşime girdiği fiziksel ve toplumsal çevre öğelerinin etkisi ile belli davranış kalıpları geliştirir. Bu süreç içerisinde etkili olan bireyin fiziksel özellikleri; aile çevresi, toplumsal çevre, arkadaş çevresi ve kitle iletişim araçlarıdır. Söz konusu faktörlerin çocuğun kişilik gelişimi üzerindeki olumsuz etkileri, okula başladığı anda çocukla birlikte bu ortama taşınmakta ve okulda uygulanan olumsuz öğretim yöntemleri ve materyalleriyle birleşerek şiddete neden olmaktadır.

Polafın (2001: 163) da belirttiği gibi, okullardaki fiziksel istismar olgularına yönelik yapılacak bir çalışmada, öncelik, eğiticilerin öğrencilere uyguladıkları istismar olayı olmakla birlikte, evdeki şiddet önlenemediği ya da devam ettiği sürece bunun tek başına bir önemi olmayacaktır.

Çocuğun olumsuz davranışlar edinerek saldırganlık ve şiddet içeren eylemlere yönelmesinde aşağıdaki nedenler etkili olmaktadır (Sadık, 2002: 108112): Çocuğun fiziksel ya da ruhsal olarak yeterli olmaması, çocuğun içinde bulunduğu ve yetiştiği sosyokültürel ve ekonomik çevre koşullan, anne babanın birbirine ve çocuğa yönelik olumsuz tutum ve davramşlan, toplumsal çevrede uygun olmayan, şiddet içeren ilişki örüntülerinin gelişmiş olması, toplumsallaşma ve bireyselleşme sürecini olumsuz yönde etkileyen arkadaş gruplarına yönelme, şiddet içerikli televizyon programlarına ve gazete haberlerine sürekli tanık olma, öğretim sürecini sıkıcı hale getiren eğitim, öğretim yöntem ve materyaUerinin kullanımı, öğretmenlerin tutum ve davramşlan.

Yukanda sayılan bu özelliklerden bir ya da birkaçımn varlığı, okul ortamında çocuğu saldırganlık ve şiddet eğilimlerini harekete geçirmek için yeterli olabilmektedir. Ayrıca bu konuda önemli bir noktaya daha vurgu yapmak gerekiyor. Okul yaşamı uzun bir süreç ve bu süreç içerisinde farklı gelişim aşamalarında bulunan bireylerin şiddete yönelik eğilimleri şiddetin derecesi, niteliği ve biçimi açısından farklı olmaktadır. Örneğin Baymur (1997: 3537), öğrencilerin gelişim dönemindeki özelliklerinin, yetenek ve davranışlarına yansıdığım belirterek, hızlı fiziksel gelişimin görüldüğü ilk ve ortaöğretim döneminde; inat etme, ters davranma, çalışmada isteksizlik ve kötümserlik gibi davranışların görülebileceğine işaret etmektedir. Benzer şekilde ergenlikteki hızlı gelişimle birlikte vücut oranlarının hızla değişmesinin yarattığı şaşkınlık; yavaşlık, uyumsuzluk, beceriksizlik, düşürme, dökme davranışlarını arttırır. Aynı zamanda bu dönemde cinsel gelişimin baskısı altında olan öğrencilerde; alınganlık, kavga çıkarma, çabuk öfkelenme gibi istenmeyen davranışlarda görülebilir.

Eğitimde şiddet konulu araştırmalara baktığımızda öne çıkan en önemli olgulardan birinin dayak olduğunu görüyoruz.2 Türk eğitim sisteminde dayak her zaman gözlenen, ancak bir türlü önüne geçilemeyen bir öğretim yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü okulda dayak, tıpkı birçok evde olduğu gibi, çocuğu disipline etme yöntemi olarak kullanılmakta, ‘hocam eti senin kemiği benim’, ‘öğretmenin vurduğu yerde gül biter5 türünden atasözlerine de konu olarak, anne babalar tarafından öğretmene meşru görülmekte ve böylece toplumsal yaşamda daha kolay yer edinmektedir.

‘Çocuğu İstismardan Koruma ve Rehabilitasyon Derneği’ne gelen, İstanbul Ümraniye’deki bir okul müdürünün dernekten talepleri, buraya kadar vermeye çalıştığımız okul içi şiddet olgusunu nedenlerini ve sorunun çözümünde izlenmesi gereken süreci bize kısaca özetlemektedir. “Okulda öğrenciler birbirleriyle sürekli kavga edip birbirlerini dövüyorlar. Görüştüğümüz zamanda evde babanın sürekli anneyi dövdüğünü ve annenin de dayak yediğini saptadık. Bu durumda şiddet siklusu olarak tanımlanan şiddetin fasit bir daire içinde ortamda tekrarlandığı görülmektedir. Bu gibi durumlarda bu fasit dairenin kırılması gerekmektedir” (Polat, 2001: 163164).

Eğitimde şiddet konulu bu bölümde, okullarda şiddet olayını anlamaya yönelik yapılan çalışmalar incelenmiş ve sonuçta dayağın Türk Eğitim Sistemi içinde, yukarıda da belirtildiği üzere, çeşitli nedenlerle hâlâ kullanılan bir öğretim yöntemi olduğu anlaşılmıştır. Aşağıda, Türkiye’nin bazı bölgelerinde konu ile ilgili yapılan araştırma sonuçları verilmiştir.

Eğitimde şiddet için bkz. Gönenç vd., Kız Çocuklarının Eğitiminin Engellenmesi ve Ev İşlerinde Çalıştırılması (2001); UNICEFTürkiye/Basın Merkezi, Kız Çocuklarının Eğitimi (2005); İham, Ahmet, Şiddeti Anlamak (2001); Balcıoğlu, İbrahim, Şiddet ve Toplum (2001); Deveci vd., İlköğretim Öğrencilerinin Babaları Tararından Annelerine Uygulanan Fiziksel Şiddet Durumu (2002).

Öztürk, tarafından 2001 ve 2003 yılında Türkiye genelinde yapılan, ‘Çocuklara Yönelik Şiddet’ konulu çalışmada, ‘şiddete nerede maruz kalıyorsunuz’ sorusuna, 2001 yılında, araştırmaya katılan, 5.411 kişiden %9,24’ü ‘okulda’, %29,64’ü ‘evde’, 2003 yılında, araştırmaya katılan 4.710 kişiden %11,63’ü ‘okulda’ ve %35,47 ise ‘evde’ cevabını vermiştir. Yıllara göre, okullarda şiddete uğradığını belirten denek sayısının zaman içinde artış gösterdiği dikkati çekmektedir. Öztürk’ün bu araştırmalardan elde ettiği sonuçlardan biri, dayağın evde başlayıp okulda devam ettiği, şiddet ile mücadelede yararlanılması gereken iki kurumdan ev ve ailenin şiddetin kaynağı olduğu şeklindedir. Öztürk’e göre, okullarda çocuklar arasındaki şiddetin yaygınlığı kaygı vericidir (Milliyet, 22.05.2003).

Çukurova Üniversitesi’nden Adnan Gümüş, Songül Tümkaya ve Turan Dönmezer’in Adana’daki 12 ilköğretim okulunda, 868 öğrenciyle yaptığı araştırma, öğrencilerin en çok ‘kulak çekme’, ‘tahta sildirme’, ‘ayakta tutma’ cezalarından şikayetçi olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu tip fiziki zorlamalara daha çok alt sosyoekonomik semderde rasdanırken, zengin semderdeki okullarda ise daha çok ‘fazladan ders, ödev verme’ tarzı cezaların verildiği saptanmış. Öğrencilerin %37,8’inin ‘bazen’, %37,1’inin ‘hiç’, %10,1’inin ‘çoğunlukla’, %15’inin ise ‘her zaman’ kulak çekmeyle karşılaştığı tespit edilmiş. Dayakla hiç karşılaşmayan öğrenci oranı okullara göre %35 ile %60 arasında olduğu saptanmış. Bu araştırmaya göre, dayağın alt sosyoekonomik düzeylerdeki okullarda yaygın olduğu görülmüştür. Bu çalışmaya göre, ayda en az bir kez dayak yiyenlerin oranı %28,5 iken, son bir yıl içinde en az bir kez dayak yiyenlerin oranı ise %45, hiç dayak yemeyenlerin oranı ise %36’dır. Sonuç: Okullarda kötü muamele, alaya alma ve küçük düşürme davranışlarının oldukça yaygın olduğu, hem öğretmenler hem de öğrenciler tarafından dayağa çok sık rasdandığı şeklindedir (Gümüş vd., 2004: 117118).

‘Kolej ve Anadolu Liselerine Giriş Sınavına Hazırlanan Öğrencilerin Duygusal İstismar’a uğrama oranlarının araştırıldığı bir başka araştırma ise sınava hazırlanan öğrencilerin en çok cezayı %53 ile öğretmenlerinden aldıkları, öğretmenleri ise %33 ile annelerin, anneleri de %27 ile babaların izlediği tespit edilmiştir. Öğretmenlerin uyguladıkları fiziksel cezaların başında ise %40 ile kulak çekme, %35 ile ele ve vücuda ve %27 ile ise yüze vurma gelmektedir. Saç çekme biçimindeki fiziksel cezanın uygulanma oram ise %24 olarak tespit edilmiştir. Aynı araştırmada, annelerin %18’inin en çok ele ve vücuda vurarak fizik müdahalede bulundukları gözlenmektedir. Saç çekme ise en düşük oranda rastianan fiziksel istismar şeklidir (%11). Bu araştırmada, babalar ise, ele ve vücuda vurma türünden fiziksel cezalar konusunda annelerle bir paralellik göstermektedir (%16) (Batlaş ve Batlaş, 1991: 184). Bu araştırma sonuçları da göstermektedir ki; dayak evde başlayıp okulda devam etmekte, şiddetle mücadelede yararlanılması gereken iki kurumdan ev ve ailenin şiddetin kaynağı olduğu açıkça gözlenmektedir.

Öğretmenlerin sınıfta iletişimini öğrenebilmek amacıyla, Murat Öner (1999: 1) tarafından, 600 öğrenci üzerinde Ümraniye, Üsküdar ve Kadıköy ilçesindeki özel ve devlet okullarında yapılan çalışmada özellikle ilköğretimde görev yapan öğretmenlerin öğrencilerle iletişim, ilgi, demokratik katılım ve şiddet unsurlarının sorgulanması amaçlanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen en önemli sonuçlardan bir tanesi, eğitimde şiddet unsurunun şu ya da bu şekilde bir yöntem olarak kullanıldığı ve öğrenciye yönelik şiddet uygulamasında öğretmenlerin yetişme tarzı ile aldıkları eğitimin önemli etküerinin olduğudur. Ayrıca çalışma sonunda, geleceğin toplumsal yapısını oluşturacak çocuklara yönelik şiddetin bu denli yoğun yaşanmasının, öğrencilerde onarılması güç olumsuz davranışlara neden olacağı açıkça belirtilmiştir

Sonuç olarak, eğitimde şiddet, temelde sosyal, ekonomik ve kültürel koşullardan, bu koşulların biçimlendirdiği aile yapısından ve aile içi ilişkilerden, çocuğun etkileşime girdiği arkadaş grubundan, etkilendiği kitle iletişim araçlarından ve çocuğun fiziksel ve ruhsal yapışma kadar pek çok etkenin birbiri ile etkileşerek belirlediği faktörlerden bağımsız olarak değerlendirilemez. Böylece, eğitimde şiddeti önlemeye yönelik çalışmaların sadece okul koşullarını iyileştirecek uygulamalarla çözümlenemeyeceğini, bu aşamaya gelene dek bireyin gelişiminde etkisi olan yukarıdaki etkenlerin de mutlaka göz önünde bulundurulması gerektiğini söyleyebiliriz.

Medya ve Şiddet

Şiddet eskiden olduğu gibi bugün de pek çok alanda karşılaştığımız, hatta zaman zaman yaşamak zorunda olduğumuz bir olgu olarak karşımıza çıkarken, onun bu denli güçlenerek toplumsal hayatımıza yerleşmesinde etkisi olan etkenleri de göz ardı etmemek gerekir. Tıpkı kitle iletişimin (radyo, televizyon, gazete, dergi vs.) araçlarının bu konuda oynadığı rolü göz ardı etmemiz gerektiği gibi.

Daha öncede belirttiğimiz gibi aile ve okul toplumsal yaşamda şiddetin birebir yaşandığı ortamlar olarak karşımıza çıkarken, bu ortamlarda yaşanan şiddet olaylarının gelişiminde ve tekrarlanmasında önemli derece de rol oynayan araçlardan bir tanesi de kitle iletişim araçları olmaktadır. Durum böyle olunca, şiddeti hedef alan ve onu önlemeye çalışan pek çok uygulamanın, şiddetin ortaya çıkmasında ve biçimlenmesinde birebir etkisi olduğu kabul edilen kitle iletişim araçlarını görmezden gelmesi de mümkün olmamaktadır. Hele bu araçlar çağdaş toplumun vazgeçilmez araçları olunca.

Barry Sanders (1999: 4546), çağdaş yaşamın en zor isteklerinden birinin, Televizyonu kapatıp şu konuyu konuşalım’ tarzından istekler olduğunu vurgularken, aslında elektronik çağda iletişim araçlarının, giderek artan egemenliğine vurgu yapmaya çalıştığı görülmektedir.

Konuyu ülkemiz açısından değerlendiren Köknel (1996: 121) ise, bugün ülkemizde, kitle iletişim araçlarının evlerimizde başköşeyi işgal edecek kadar değer kazandığını, geleneksel kültür içinde sözü sohbeti dinlenir yaşlı dede ve ninelerimizin yerini alarak, çocuklar, gençler ve yetişkinler arasında önemli iletişim sorunlarına neden olduğunu bildirmektedir.

Giddens’ın kide iletişim araçlarına vurgusu ise bu araçların, popüler İdiltürün bir parçası olarak yaygınlığı ve etkileri konusunda olmaktadır.

Giddens’a (2000: 388) göre, kitle iletişim araçları, video oyunları ve televizyonu içerse de gazeteler, filmler, dergiler, reklamlar ve CD’ler de bu kapsam içindedirler. Topüler’ kültürdeki ‘popüler’de olduğu gibi, bunlarda kitle iletişim araçları olarak anılır, çünkü bunlar kitle halindeki izleyicilere ulaşırlar ve bunlara kimi zaman kitle iletişimleri de denmektedir. Ancak, kitle iletişim araçlarının çoğunlukla bir eğlence olarak görülmesi ve bu nedenle insanın yaşamında oldukça önemsiz bir yer tuttuğunun düşünülmesi eksik bir görüştür, çünkü kitle iletişimleri, toplumsal etitinliklerin başka pek çok yanında da yer almaktadır. Gazete ve televizyon gibi araçlar, bizim yaşantımız ile kamuoyu üzerinde de büyük bir etkide bulunmaktadır. Bunun nedeni, bunların yalnızca bizim, mtumlanmızı belirli biçimlerde etkilemesi değil, pek çok toplumsal etkinliğin bağlı olduğu bilgiye erişim araçları da olmalarıdır. Örneğin ulusal seçimlerde oy vermek, cari politik olaylar, adaylar ve partiler hakkındaki bilgiler genel olarak elde edilebilir olmasaydı, olanaksız olurdu. Politika ile büyük ölçüde ilgilenmeyen ve politikacılar hakkında pek az bilgisi olanlar bile ulusal ve uluslararası olayların farkındadırlar.

Giddens’ın vurgulamak istediği, kitle iletişim araçlarının sadece insanları eğlendirmenin bir aracı değil, aynı zamanda onları ilgilendiren toplumsal olaylar hakkında bilgi edinmenin de araçları olduğudur. Böylece insanlar, söz konusu araçlardan yararlanarak, hem bireysel olarak etkilenmekte hem de bireyler olarak toplumsal yapının gidişatını etkilemektedirler.

O halde denilebilir ki, günümüzde kitle iletişim araçları; aktardıkları mesajlarla toplumları çok büyük ölçüde etkileme gücüne sahiptir. Özellikle kentsel (modernleşen) toplumlarda, kitle iletişim araçlarının her eve, kasabaya ve hatta toplumdan soyutlanmış biçimde yaşayan gruplara bile erişebilme özgürlüğünden ötürü, bir toplumsallaşma etmeni olarak bireyin yaşamındaki etkisi herkesçe kabul edilen bir gerçektir (Yıldırım, 1998: 41).

Bir toplumsallaştırma aracı olarak kitle iletişim araçları, Köknel’in (1996: 120) de belirttiği gibi, bilgi aktarma, eğitim, öğretim gibi görevleri yanın da, haber verme, eğlendirme görevlerini de yüklenmiş olup, yayın amacına, yayının türüne, toplumun kültür düzeyine ve yapısına göre bu görevlerini de yerine getirmeye çalışır. Ancak, çağdaş toplumda ‘toplumu ileriye götürme’ işlevini yüklenmesi gereken kide iletişim araçlarının, saldırganlık ve şiddet olaylarının ortaya çıkmasında ve artmasında bir etkisinin bulunup bulunmadığının hâlâ tartışılıyor olması söz konusu araçların toplumsallaştırma fonksiyonlarını da tartışılır kılmaktadır.

Bu tartışmalara yol açan nedenler (yukarıda ve aşağıda daha detaylı bir şekilde ele alındığı gibi) daha çok kide iletişim araçlarının (göze ya da kulağa hitabeden) niteliğinden, ayrıca saldırganlık ve şiddet içeren programları sunuş sıklığı ve biçimlerinden kaynaklanmaktadır. Konu üzerine yapılan araştırmalar da (aşağıda da görüleceği üzere) bu yargıyı doğrular niteliktedir.

Kide İletişim Araçlarında Çocuk İstismarı ve Ihmali’ni, ülkemiz açısından, gazete haberleri, dergi incelemeleri ve televizyon programlarına ilişkin içerik analizi yöntemiyle araştıran Sevil Atauz, bu konudaki saptamaları dikkat çekicidir. Atauz’un (1991: 23334) belirttiği üzere gazete haberleri, genellikle olayları sansasyon yaratıcı bir biçimde aksettirmekte, olaya daha çok ibret verici, çocukları kötülüklerden ve sapıklardan korumak için aileyi uyarmakta; ihmal ve istismara yol açan aileleri suçlayıcı bir tavırla yaklaşmaktadır. Bu konulara ağırlık, gazetelerin olguya bakış açısı ve yayın politikalarından dolayı, olaylarda ayrıntılara girmeden ve gerekli çözümlemeleri yapmadan verilmektedir. Diğer yandan ulaşabildikleri polis, adliye ve hastane tutanaklarının yanında uzman görüşlerine de yer veren ve olguyu çeşitli örneklerle sergileyen haftalık dergilerde olgu, daha ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Televizyon programları ise, belirli bir kurguya dayandırılarak, olgunun sadece bir boyutunu vurgulamakta, olayın kahramanları ile konuşmakta ve uzman görüşüne başvurmaktadır.

Ülkemizde, kide iletişim araçlarının, şiddet olgusunu ele alış ve sunuş biçimi arasında gözlemlenen bu farklılıkların temel nedeninin, araçların özelliklerinden ve bu özelliklerine bağlı olarak daha geniş bir izleyici kidesi yaratabilme endişesinden kaynaklandığı söylenebilir. Ama şu da bir gerçek ki, kide iletişimindeki son gelişmeler, bugün iletişim dünyasında zincirleme bir hareketin sonucu olarak değerlendirilmeli ve gelinen noktada, bu zincirin son halkasını oluşturan televizyonun, görsel avantajları ile diğer iletişim araçlarına da egemen durumda olduğu bilinmelidir.

Böylece söz konusu iletişim araçları arasında en etkili araç hangisidir sorusunun yanıü ise net bir şekilde televizyon olarak verilmektedir. Çünkü Giddens’ın (2000: 389394) da belirttiği gibi, kitle iletişim araçlarının en eski ve en köklü biçimlerinden biri gazeteler olmasına ve yakın zamanlarda, gazete çıkarmayı eskisinden daha ucuz kılan bilgisayara dayanan teknolojilerin gelişmesine rağmen, gelişen elektronik iletişim, aslında gazetelerin dağıtımını azaltıcı bir etki yaratmış, teletekt sistemleri, gün boyunca sürekli olarak yenilenen haber bilgisi sunma olanağı ile bilgiye televizyon üzerinden ulaşabilme olanağını da beraberinde getirmiştir. Giddens’ın belirttiği üzere, televizyonun artan etkisi, yaklaşık son otuz yıl içinde kitle iletişim araçlarında ortaya çıkan en önemli gelişmedir ve bu gelişmeden payını alan olgulardan bir tanesi de şiddet olgusu olmaktadır. Çünkü son yıllarda televizyon programlarının etkilerini değerlendirmek amacıyla yapılan çalışmaların çoğunu, televizyonun şiddet ve suç eğilimleri üzerindeki etkisini araştıran çalışmalar oluşturmuştur. Bunlar arasında, Amerikan TV ağlarının prime time ve hafta sonu programlarından alınan örneklemeleri, 1967’den başlayarak her yıl çözümleyen Gerbner ve arkadaşlarının birbirinden farklı programlar için, şiddet eylemleriyle olayların sayısı ve sıklığını belirlemeye yönelik çalışmaları, ayrıca F.S. Anderson’un, 1956 ile 1976 arasında, yirmi yıldan fazla bir süre yürütülen, televizyondaki şiddetin çocukların saldırganlık eğilimleri üzerindeki etkisine yönelik yapılmış altmış yedi araştırmanın bulgularının değerlendirildiği çalışması sayılabilir. Şimdi kitle iletişim araçlarının gelişim sürecinden en fazla etkilendiği ve kendisinin de bu araçların işleyiş ve izlenme oranlan üzerinde önemli derecede etkili olduğu düşünülen şiddetin bu süreçteki yeni niteliği ve etkilerine değinelim.

Şiddet, eskiden olduğu gibi bugünde vardır. Ancak bugün var olan şiddet, Michaud’un (1991: 52) da belirttiği gibi, gelişmiş teknolojilerden yararlanan, eskinin açık nitelikteki biçimine göre daha sessiz ve gizli olan şiddettir.

Şiddet, yararlandığı teknolojiyi kullanarak, aynı zamanda toplumsal örgütlenme ve yönetim yöntemlerine bağlı olarak biçimlenmektedir (bu süreçte, toplumsal örgütlenme, yönetim yöntemleri ve teknolojik düzey arasında karşılıklı etkileşim olduğu ve bu süreçlerin birbirini biçimlendirdiği unutulmamalıdır). Ayrıca ulaştığı teknolojik düzeyde kendini daha kısa zamanda ancak daha geniş bir alanda duyurabilme gücüne de kavuşmuştur. Şiddete bugün uluslararası bir nitelik kazandıran, mevcut üretim biçimlerine bağlı olarak ulaştığı teknolojik düzey, bir başka deyişle de sıklıkla malzeme edildiği kitle iletişim araçları olmaktadır.

Kitle iletişim araçlarının, şiddet eylemlerine gösterdiği bu ilginin altında yatan gerçek sebep ya da sebepler nelerdir? Ya da başka bir deyişle, toplumu eğitmesi ve geliştirmesi düşünülen kitle iletişim araçları, acaba bu amaca ne kadar hizmet etmektedir?

Yukarıdaki sorulara yanıt ararken, şüphesiz küreselleşmenin kitle iletişim araçları üzerinde oynadığı etkileri göz ardı etmemek gerekmektedir. Ancak bu etkiler, zaman olarak, dünyada, 1989’dan sonraki gelişmeleri ifade etmek için kullanılan kapitalizmin yeni adı küreselleşme ile sınırlı değildir. Toffler’ın (1992: 364) da belirttiği gibi, iletişimin gücünü anlamanın en iyi yolu, bugünkü iletişim devrimini tarihsel perspektife oturtmak ve üç değişik iletişim biçimini birbirinden net biçimde ayırmaktır. Zira kitle iletişim araçlarında sıklıkla kullanılan ve izleyenler üzerinde önemli etkiler yarattığı kabul edilen şiddet içerikli programları da, ancak bu gelişmelerden hareketle anlayıp, yorumlayabileceğimizi düşünmekteyiz.

Toffler’ın (1992: 364365), birinci dalga dediği tarımsal toplumlarda iletişimin çoğu ağızdan kulağa ve yüz yüze, çok küçük gruplar içinde olurdu. Gazetesi, radyosu, televizyonu olmayan bir dünyada, bir mesajı dinleyici kitlelerine iletmenin tek yolu bir yere kalabalığı toplamaktı.

‘İkinci Dalga’ dediği sanayi toplumlarında, seri üretime dayanan servet yaratma sistemi, daha uzak mesafeler arası iletişimi zorunlu kılmış ve böylece postane, telgraf ve telefonu getirmiştir. Ama yeni fabrikaların, aynı zamanda birbirinin benzeri bir işgücüne ihtiyacı olmuş, bu nedenle teknolojiye dayalı kitle iletişimi icat edilmiştir. Böylece gazete, radyo, sinema, televizyon, dergi vb. araçlar aynı mesajı, aynı anda milyonlara ulaştırabilen nitelikleriyle, sanayi toplumlarının kitleleşmesinde birinci araç olmuşlardır.

‘Yeni Üçüncü Dalga’ dediği enformasyon toplumunda ise, yeni servet yaratma sistemi çok daha farklılaşan bir işgücü ve nüfusa ihtiyaç gösterdiği için, bu süreçte kide iletişim araçları, imge üretimini isteğe göre yapmakta, hedef nüfus kesimlerine, piyasalara, yaş gruplarına, mesleklere, etnik ve yaşam biçimi kesimlere farklı imgeler, fikirler ve simgeler yollamak olmaktadır, ikinci Dalga’nın tersine, bu yeni aşamada kide iletişim araçlarının yeni fonksiyonu, kısaca kitlelikten çıkış olmaktadır.

Üçüncü Dalga’da kitlelikten çıkış, kide iletişim sisteminin kilit özelliği haline gelirken değişen, bir de kitle iletişim araçlarının işleyiş biçiminde gözlenen değişmeler olmaktadır, ikinci Dalga’nın birbirinden ayrı ve bağımsız çalışan iletişim ortamlarından farklı olarak, yeni iletişim ortamları (ve bu ortamdaki kitle iletişim araçları), birbiriyle bağlantılı ve birleşme eğilimindedir. Toffler, buna ‘Medya Füzyonu’ der. Gerçektende bugün iletişim ortamında, pek çok iletişim aracı zincirleme bir şekilde çalışırken, aynı zamanda mesajların oluşturulması ve Jaıllanımında, birbirinin kaynağı da olabilmektedir. Mesela, bugün gazetelerin haber odalarında televizyonlar seyredilerek en son olaylar izlenmeye ve haber yapılmaya çalışmaktadır.

Toffler’ın iletişimi tarihsel bir perspektiften ele alan bu görüşleri, bugün iletişim ortamının temel aktörleri olan iletişim araçlarının rollerini gözler önüne sererken, aynı zamanda söz konusu araçlar arasında yaşanan örtüşmenin, toplumsal yaşayış biçimindeki örtüşmelere de kaynaklık ettiği, hatta onları biçimlendirdiği söylenebilir.

Dünya bugün, artık iletişim araçlarının zincirleme hareket tarzlarıyla gerçekten de küçük bir köy haline gelmiştir. Küreselleşmenin bu süreçteki etkisi, üretim biçimlerine bağlı olarak gelişen teknolojiye ve iletişim teknolojisinin ulaştığı sonuçlara paralel olmaktadır. Başka bir anlatımla küreselleşme, ekonomik, siyasal ve kültürel yaşayış tarzlarının ve iletişim araçlarının biçimlendirdiği bir ortama çağrı yapmaktadır. Unutulmamalıdır ki bu yaşayış tarzları ve buna bağlı olarak gelişen iletişim ortamlarının kesiştiği nokta, bugün dünyada egemen olan üretim biçimidir.

O halde, gücün bu ortamda aldığı yeni biçim, kitle iletişim araçları üzerinde kimin egemen olduğu ile ilgili olmaktadır. Çünkü mevcut üretim biçimini belirleyen ve sürdüren bu ortamda iletişim araçlarına egemen olan güçler olmaktadır. Öyleyse, iletişim araçlarının kullanım biçimi ve içeriğini anlamanın bir yolu da, bugün dünyaya egemen olan kapitalist üretim biçimi ve bu biçimi belirleyen güçleri anlamak olmaktadır. Dolayısıyla, bugünkü yeni adıyla küreselleşme, yani kapitalist üretim biçimi ve bu biçimin işleyiş tarzını belirleyen ve yönlendiren anlayışlar, kısaca kapitalisder, nasıl bir iletişim ağı ve ortamı yaratarak dünya egemenliklerini sürdürme endişesi içerisindedirler? Bu soruya verilecek yanıt, bugün medya ve şiddet ilişkisini de değerlendirebilmek adına önem kazanmaktadır.

Diğer taraftan, acaba uluslararası sermaye, kendi kapitalini arttırma ve daha da çoğaltma endişesi ile hareket ederken, bu süreçte hedef aldığı politikaların hesaplanamayan birtakım sonuçlarıyla da yüzleşmek zorunda kalmakta mıdır? Konuyu uluslararası terör eylemleri açısında değerlendiren Kongar’ın (2003: 17) da belirttiği gibi, yenidünya düzenine muhalif gruplar, tarihsel olarak, soğuk savaş döneminde, bu yeni düzenin güç odakları tarafından mı yaratılmıştır? Çünkü bugün terör niteliğindeki şiddet, sahip olduğu politikalar ve hedefleri açısından uluslararası bir nitelik taşımaktadır. Buradaki uluslararası ise, dünyaya egemen üretim biçimleri, bu biçimleri ellerinde bulunduran güçler ve bunların kullandığı araçların niteliğini belirlemektedir.

Bu süreci Kongar, Küresel Terör ve Türkiye kitabında açık ve net bir şekilde sonuçlarıyla gözlerimizin önüne sermekte ve böylece uluslararası nitelikteki şiddet eylemlerinin kitle iletişim araçlarıyla olan ilişkisini de açıkça ortaya koymaktadır. Kongar’ın (2003: 1724) ifadesiyle küreselleşme, dünyanın yaşadığı tarım ve endüstri devrimlerinden sonra ortaya çıkan üçüncü büyük devrimin, iletişimbilişim devriminin görüntülerinden biridir ve bu gelişme küreselleşmenin birinci kaynağını oluşturur. Bu devrim, telefon ve bilgisayarın icadı ile başlayan ve dünyanın her yerini, bu araçların kullanımı ile kısa sürede birbirine bağlayan bir süreci ifade eder. Bugün, artık dünyanın her yerinden, telefonla her an her yere erişmek mümkün iken, bilgisayarların inanılmaz hızı ve yanılmaz hesapları ile her an her yerden, inanılmaz bir hızla hesap yaparak karar vermek olanaklıdır.

İletişimbilişim devriminin araçları olarak karşımıza çıkan ve bugün ulusal düzeyde yayın yapan tüm kitle iletişim araçlarının, kendini yaratan ve ona niteliğini bu şekilde kazandıran uluslararası gelişimlerden kendini soyudaması ve yaratılmaya çalışılan tek bir dünya anlayışından kendini soyudaması mümkün görülmemektedir. Böylece, çağdaş toplumda kitle iletişim araçlarının, bu görevlerini, yaratıcısı olan uluslararası sermayenin (küresel güçlerin) amaçlarına paralel bir şekilde, ekonomik bazda, bir yandan geleneksel düzenin değerlerini küresel ortak kültür değerleri potasında eriterek diğer taraftan, insanlığı siyasal bazda, kültür temeline dayalı mikro parçalara bölerek yapmaya ve bu şekilde çağdaş dünyaya ya da küresel gelişime ayak uydurmaya çalıştığı gözlenmektedir. Bu gelişmeler ışığında şiddetin, kimi zaman küreselleşmenin kitle iletişim araçlarıyla desteklediği bir olgu olarak, kimi zaman ise bu sürecin önceden kestirilemeyen sonuçlarından biri (uluslararası terör eylemleri) olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Başka bir deyişle, kapitalist üretim biçimine bağlı teknolojik gelişmelerin (kitle iletişim araçlarının gelişimi) şiddetin niteliğini etkilediği gibi ortaya çıkış biçimini de belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Sonuç olarak, küreselleşme denen yeni süreçte, küresel güçlerin vazgeçilmez silahı haline gelen kide iletişim araçları, bir yandan uluslararası sermayenin maddi çıkarlarına hizmet eden değerleri, ortak bir tüketim kültürü uğruna tüm dünyaya pazarlamaya çalışırken bunu, kendi dışında kalanları kitle iletişim araçlarına bağlayarak ve onun tutsağı haline getirmeye çalışarak yapmakta, diğer taraftan ise milliyetçilik ve dincilik kisvesi altında, ulusların genel iradelerini bozucu ve yıpratıcı yayınlan da onları bölmek, parçalamak, kısaca gücünü elinden almak için teşvik etmektedir. Böylece vatan, millet, namus gibi değerlerin alet edildiği saldırganlık ve şiddet içeren olayların kide iletişim araçlarında ve özelliklede televizyonlarda reyting aracı olarak kullanılması, iletişimin, var olan tehlikelere karşı algılarımızı nasıl biçimlendirdiğinin somut bir göstergesi olmakta ve kide iletişim araçlarının bu sürece inkâr edilemez bir katkı sağladığı da yapılan çalışma sonuçlan dikkate alındığında kolayca görülebilmektedir.

Bu konuda Medya Takip Merkezi (www.medyatakip.com 4 Temmuz 2005) (MTM) tarafından yapılan ve ‘Ana Haber Bültenlerinde Her Beş Haberden Biri Şiddet İçerikli’ makalede sunulan araştırma sonuçları incelendiğinde, yukarıdaki yargının ne kadar doğru olduğu bir kez daha anlaşılacaktır.

MTM’nin 11 aktüel içerikli TV (ATV, Flash, Kanal D, Meltem, Star, STV, TRT1, TV 8, Kanal 7, Show, TGRT) kanalında 15 Kasım15 Aralık tarihleri arasında yaptığı haber ölçümlemesine göre, bir aylık süreçte ‘ana haber’ bültenlerinde yayınlanan haberlerin %18’i ‘yaşam’ kesitli haber olduğunu, buna karşılık eğitime ayrılan süreninse sadece %3 olduğunu tespit etmiştir.

Ana haber bültenlerinde yayınlanan haberlerin konularına, adetlerine ve bu haberlere ayrılan sürelere göre yapılan ölçümlemeye göre, 1 aylık süreçte ‘ana haber bültenlerinde’ toplam 6.087 adet haber yer almış, bunlardan cinayet, intihar ve şiddet haberleri, ana haber bültenlerinde en çok işlenen konular olurken, siyaset ve politika haberleri ikinci, Türkiye’nin dış politikalarıyla ilgili haberlerinin de üçüncü sırada yer aldığı tespit edilmiştir.

Yine MTM’nin 15 Kasım15 Aralık tarihleri arasında yaptığı ‘ana haber5 içerik analizine göre, ‘yaşam’ ve ‘magazin’ yoğunluklu ana haber bültenlerinin reyting rekorları kırdığı tespit edilmiştir. Örneğin 56 kez ana haber bültenlerine konu olan ‘gelinim olur musun’ yarışmasına toplam dört saat ayrılmış, ayrıca ana haber bültenlerinde sıkça ele alınan bir diğer konun ise bu dönemde TatlısesAsena aşkı olduğu saptanmıştır.

MTM tarafından 15 televizyon kanalında Nisan ayı içinde sunulan programların içeriği üzerine yapılan araştırma sonuçlarından elde edilen bir diğer sonuç ise, en çok eleştiri alan magazin ve eğlence programlarının TV kanallarına daha fazla reyting ve daha çok reklam kazandırdığı şeklindedir. Böylece, sık sık eleştirilere hedef olan magazin programlarının, eğlence programlarının da desteği ile popüleritesini hiç kaybetmediği ve izleyici ilgisi sayesinde her geçen gün sıralamanın başındaki yerlerini daha da sağlamlaşürdıkları belirtilmektedir. Ayrıca, araştırma sonuçlarında dikkati çeken bir diğer nokta ise, magazin ve eğlence programlarını reklam verenlerin de tercih ettiğinin belirtilmesidir. Toplam 149 milyon dolar reklam eşdeğerinde yatırım yapılan bu tür programlar için en fazla katkıyı sağlayan firmaların kimliğine dikkat edildiğinde, bu firmaların uluslararası alanda isim yapmış ve izleyenleri, reklamını yaptıkları ürünlerle daha fazla tüketime motive eden firmalar olduğu gözlenir. Bu uluslararası firmalar arasında başta Turkcell olmak üzere Nescafe, Adopen, Kilim Mobilya, Sütaş, İdevit, Danone, Dr Oetker ve Coca Cola sayılmaktadır. 15 televizyon kanalında sadece Nisan ayında yayınlanan programlarla sınırlı tutulan bu araştırmadan elde edilen bir diğer sonuç ise, kültür ve sanat içerikli programların, magazin ve eğlence içerikli programlar kadar ilgi görmediğidir. 15 TV kanalından sadece 8’inde kültür ve sanat içerikli programlara rastlandığı, ancak bu programlarında tüm kanallar içerisinde en çok izlenen ilk 100 program arasına giremediği şeklindedir. Olayın ne kadar vahim olduğu, magazin ve eğlence içerikli programlara verilen reklam sayısı ile kültür ve sanat içerikli programlara verilen reklam sayısı karşılaştırıldığında daha iyi anlaşılmaktadır. MTM tarafından yapılan araştırmaya göre, Nisan ayı itibarı ile magazin ve eğlence içerikli programlar kulvarında toplam 6.625 reklam yayınlanırken kültür ve sanat içerikli entelektüel açıdan daha zengin olan kulvarın payına ise 2.843 reklamın düştüğü tespit edilmiştir. MTM tarafından yapılan araştırma sonuçları göstermektedir ki, ülkemizde TV kanaLarı aracılığı ile sunulan ve en çok izlenen programlar arasında şiddet içerikli programlar ve magazineğlence programları başı çekmektedir. Ancak bunların yanında, toplumsal sorumluluk adı altında çözüm bekleyen ve toplumsal sorunların kullanılarak gündem oluşturulduğu programlarda söz konusudur. Örneğin kadın eksenli programlar gibi. Bu nitelikteki programların medyada yer almasının temel amacı, halkı bu konuda bilgilendirmek ve sorunlarına çözüm getirebilmek olmalıyken aksine, bu tür programlarında medyada reyting aracı olarak kullanıldığı açıkça gözlenmektedir. Yapılan araştırmalarda bu gözlemleri doğrular sonuçlar vermektedir. Örneğin, Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK), Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği’ne ‘aile, kadın ve şiddet eksenli’ programlarla ilgili olarak hazırlattığı 07.06.2005 tarihli raporda belirtildiği üzere, “aile ve kadın eksenli programlarda, kadın sorunlarının dile getirilmesi adına kadınların küçük düşürüldüğü vurgulanmaktadır. Raporda, ayrıca toplumun yoksulluk durumunun ve duygularının kötüye kullanıldığı, aile içi olumsuz ilişkilerin teşhir edildiği, böylece çocukların ve gençlerin ruh sağlığının olumsuz etkilendiği, ayrıca programa katılanların aile mahremiyetinin ortadan kaldırıldığı, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin körüklendiği, programa çıkan kadınlar aracılığıyla kız çocuklarının sağlıklı cinsel kimlik gelişimlerinin olumsuz etkilendiği, bunun yanı sıra kız çocuklarında karşı cinse ilişkin olumsuz tutumun gelişebileceği, bu tutumun gençlerin gelecekte kuracakları aile ilişkilerini de olumsuz etkileyeceği, kötü muameleye maruz kalmış kadınların yaşamlarının çıkar amaçlı kullanıldığı, özel hayatın açıkça ortaya konulduğu ve bunun sonucu olarak aile mahremiyetinin ortadan kaldırılmasının aile üyeleri arasında yeni çatışmalara zemin oluşturabileceği, sonuç olarak, aile eksenli programların bazı bölümlerinin, çocuk ve gençleri cinsel, sosyal, psikolojik, duygusal, ahlaki ve aile içi ilişkiler yönünden olumsuz etkileyebileceği” (www.medyatakip.com., 04.07.2005) belirtilmektedir.

Kısaca, geleneksel Türkiye Toplumunda medya, bugün, aile içi ilişkilerin mahremiyetini çıkar amaçlı rahatça kullanabilirken, diğer taraftan bu programlara katılanların niçin bu programlara katıldıkları sorusu da ayrı bir araştırma konusu olacak kadar önem kazanmaktadır. Böylece, yapılan araştırmalarda, şiddeti besleyen faktörler üç noktada toplanırken bunlardan birincisi aile ve çevre, ikincisi eğitim seviyesi, üçüncüsü ve en etkilisi medya olarak kabul edilmektedir (Hasgür, 2005: 1). Ancak bugün medya, ulaştığı teknolojik düzeyle diğer iki çevreyi daha fazla etkileyebilirle gücüne ulaşmıştır. O halde medya için şiddet ne demektir?

Michaud’un (1991: 54) da belirttiği üzere, iletişim araçları yaşamlarını sürdürebilmek için heyecan verici çeşitli olaylara gereksinim duyarlar. Bu bakımdan şiddet, onların yaşamsal gıdaları gibidir ve olağan, kanıksanmış gündelik şiddet yerine olağanüstü, kanlı ve iğrenç olanlar her zaman yeğlenirler. Bu yeğleme, kapitalist üretim biçiminin ürünü olan kitle iletişim araçlarının, kendilerini cazip ve çekici kılabilme endişelerinin sonucu olarak karşımıza çıkar. Bu amaçla kullanılan saldırgan ve şiddet içerikli programlar, öncelikle özel kide iletişim araçlarının, kendi izlenme oranlarını yüksek tutabilme endişesini gidermeye yönelik ticari kaygılarının sonucudur.

Kaskun ve Öztunç’un (2004: 1) da vurguladığı gibi, göstergeler yoluyla fiziksel şiddetin yoğun biçimde işlendiği filmler, diziler, reality showlar, haber programlan, eğer bireyleri fiziksel şiddete itiyorsa içerdiği şiddet toplumun ilgisini çekmektedir. Çünkü içinde yaşadığımız zaman dilimi ve toplumsal yaşam biçimlerinde şiddet çok iyi bir eğlence kaynağıdır. Ayrıca zaman içerisinde, biçim değiştirerek örtük bir nitelik alması, yani çıplak şiddete getirilen sansür, kitle iletişim araçlarında kimi zaman açıkça yer alan bu türden programlan izleyenler açısından cazip hale getiren bir başka neden olmaktadır. Şimdi bu konuda yapılan araştırmalara geçmeden önce, kitle iletişim araçlanyla kamuoyuna yansıtılan şiddet eylemlerinin niteliği ve bu eylemlerin sıradan olaylarmış gibi kanıksanması ve benimsenmesinin nedenleri üzeride duralım. Michaud (1991: 5455), kitle iletişim araçlan, özellikle de televizyon aracılığıyla sunulan görüntülerin, aslının aynı yapılarına karşın aldatıcı olduğunu, çünkü bu tür görüntülerin seçilen, montaj yapılan ve yorum içeren görüntüler olduğunu belirtir. Michaud, burada hilgibozma (dezenformasyon) kavramını öne çıkartmaktadır. Bilgibozma, bilginin alıkonması, değiştirilmesi, üzerinde gereğinden fazla durulmasının sağlanmasıyla gerçekleştirilir. Böylece, önemli olan yaşanmış gerçek değil, iletişim araçlarının öğrettikleri ya da gösterdikleri’ve gösterildiği kadardan öğrenilen olmaktadır. Kısaca, Michaud’un da belirttiği gibi, iletişim aracılığı ile sunulan görüntüler, gerçek görüntüler değil, iletişim araçlarının görüntü üzerindeki egemenliğini yansıtan aldatıcı ve çekici görüntüler olmaktadır.

Kaskun ve Öztunç (2004: 2), Çocuk, Televizyon ve Şiddet konulu çalışmalarında göstergesel, yani televizyon aracılığı ile şiddetin çoğunlukla ‘gizli’ ve ‘kibar5 biçimde karşımıza çıktığına ve ayrımına varmadan bireyler üzerinde olumsuz etkiler yarattığına dikkat çekmektedirler. Bu olumsuz etkilenme, bir yandan ekranlarda gözlemlenen şiddet olaylarının kanıksanarak benimsenmesi ve tekrarlanması, diğer taraftan izlenenler tarafından doğal, sıradan ve günlük olaylarmış gibi algılanması ve bireylerin şiddete karşı duyarsız hale gelmesi şeklinde olmaktadır. Bilindiği üzere, iletişimde, bir uyarıcın hedefi etkileyebilme yollarından biri, aynı uyarıcıyı sık sık tekrarlamaktan geçmektedir. Fakat kitle iletişim araçlarının saldırganlık ve şiddet niteliği taşıyan görüntüleri sıklıkla kullanmalarının temel amacı, insanlara saldırganlık ve şiddeti kanıksatmaktan ve onları duyarsız hale getirmekten ziyade, rekabetin yoğun olduğu iletişim ortamında diğerlerinden farklı olmak ya da insanların daha çok ilgisini çektiği düşünülen bu türden olaylarla gündem oluşturarak, diğerlerinin önüne geçme endişesinden kaynaklanmaktadır.

Rigel’e (1995: 36) göre, gündem oluşturma, medyanın haberleri sunuş yoluyla, tüketiciyi manipüle etme (etkileyerek yönlendirme) yöntemlerinden biridir. Bu yolla halkın düşünceleri bir yönde toplanır, çözüm gerektiren bir konu üzerinde kamuoyu yaratılır. Örneğin AİDS, uyuşturucu bağımlılığı gibi konularda bilgilendirme ‘gündem yaratma’ ile sağlanabilir. Kısaca medya, gündem yaratma rolüyle halkın dikkatini belli konulara rahatlıkla çekebilir. Ancak medya açısından, gündemi kötüye kullanmakta söz konusudur. Mesela, saldırganlık ve şiddet içeren haberlerin, yaratacağı olumsuzlukları göz ardı ederek, izleyenlerin daha çok dikkatini çekeceği düşüncesinden harekede ve daha fazla para kazanmak amacıyla gündem oluşturmak için kullanılması gibi. Amerikalı araştırmacılar Shoemaker’le, Reese Mediating theMessage Theories of Inûuences on Mass Media Content (1991) başlıklı çalışmalarında, medyanın gündemini belirleyen beş kategoriden biri olarak, içerik üzerindeki örgütsel.etkiler adı alanda, medyanın en yaygın amaçlarından birinin para kazanmak olduğunu belirlemişlerdir. Onlara göre medya örgüden, para kazanmak amaçlan nedeniyle içerik üzerinde sayısız değişmelerle istedikleri etkiyi sağlayabilirler (akt. Rigel, 1995: 37).

Buraya kadar verilen bilgiler ışığında diyebiliriz ki, kitle iletişim araçlarının izleyenler üzerine zararlı etkileri, bir yandan izleyenlerin yaş, bilgi ve kültür düzeyine, diğer yandan kitle iletişim araçlarının teknolojik düzeyine, amacına ve programın niteliğine de bağlı olmaktadır. Böylece, “Genel olarak, kitle iletişim araçlarından yapılan yayınların, öncelikle çocukları ve gençleri, daha sonra bilgi ve kültür düzeyine göre erişkinleri etkilediği kabul edilmiştir. Başka bir deyişle insanlar geliştikçe, bilgi ve kültür düzeyi yükseldikçe etkilenme azalır” (Köknel, 1996: 121). Bu konuda yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlarda (aşağıda görüleceği üzere), yukarıdaki yargıyı doğrular bilgiler vermektedir.

Şiddetin, televizyonlar aracılığı ile özellikle çocuklar ve gençler üzerinde yıkıcı etkisinden bahseden Kaskun ve Öztunç, çocukların 34 yaşından başlayarak 1213 yaşına kadar günde ortalama 12 saat çizgi film izleyerek, ayrıca çocuk ve gençlerin erişkinler için hazırlanmış programları da izleyerek, yoğun şiddet bombardımanı altında kaldıklarını vurgulamaktalar (Akarcalı, 2002; 533560).

Yale Üniversitesi TV Araştırma ve Danışma Merkezi’nin son araştırmasına göre, okul çağındaki bir çocuk, haftada ortalama 27 saat televizyon izliyor. Çocuklar için hazırlanan televizyon programlarında saatte 20 şiddet olayı yer alıyor. Amerikalı bir çocuk 12 yaşına kadar, televizyonda 8.000 cinayet olmak üzere ortalama 100 bin şiddet içerikli görüntü izlemiş oluyor (Anadolu Haber, 15 Haziran, 2003). Uzmanlara göre, bu rakamları Amerika Pediatri Akademisi’nin önerileriyle karşılaştırınca, büyük çelişki ortaya çıkıyor. Akademiye göre, çocukların günde 1, en fazla 2 saatten uzun süreler televizyon izlemesi son derece zararlı. Özellikle de bunun dört önemli olumsuz etkisi var. Birincisi, çocuklar başkalarının çektikleri acı veya sıkıntılara duyarsızlaşıyor. ikincisi çevrelerine ve çeşitli olaylara karşı bir korku geliştiriyor. Üçüncüsü, çok televizyon izleyen çocuklarda başkalarına karşı saldırgan veya zarar verici davranışlar geliştirme eğilimi daha çok görülüyor. Son olarak da sürekli televizyon karşısında oturan çocuklarda aşırı kilo sorunu gelişiyor (Anadolu Haber, 15 Haziran, 2003).

Televizyonda saldırganlık ve şiddet içeren programların, çocuğun duygusal beyin alanındaki gelişimleri olumsuz bir şekilde etkileyerek onun ahlaki erdemlerinin gelişmemesine neden olduğunu belirten Tarhan, NTVde Deme Sarısoyla yaptığı söyleşide (19.01.2005), günümüzde televizyonlarda saldırganlığı ve şiddeti kanıksatan bir kültürün hâkim olduğunu belirtmektedir. Ona göre gençler arasında yaşanan şiddet bu kültürün sonucudur. Tarhan, bu şiddet eğiliminin altında, biraz da Hollyvvood kültürünün etkisi olduğunu vurgulamaktadır. Zevke düşkünlük, eğlence ve parasal hedeflerin önemsendiği ve bir dünya görüşü olarak sunulduğu Hollyvvood kültüründe, çocuklar kendi çıkarlarını ötekinin önüne geçiren bir zihinsel şartlanmayla büyümekte, benmerkezci, narsistik eğilimler bir süre sonra kendini tatmin için eğlence ve sekse düşkünlük eğilimlerine dönüşmektedir. Tarhan’a göre medyanın diğer olumsuz bir etkisi ise, yayınlanan şiddet filmleri ile ilgilidir. Bu filmlerde şiddetin olağan sunumu çocukta şiddetin doğal bir şey olduğu eğilimini doğurmaktadır. Kısaca, Tarhan, saldırganlık ve şiddetin insanın doğasında var olan bir eğilim olduğunu ve insanın doğal haline bırakılması durumunda, bencil, saldırgan olma ve sadece kendi çıkarını düşünme eğilimlerinin doğal olarak yaşanacağını vurgulamaktadır. Bu durumda yapılması gereken, modern çağda, çocukluk dönemlerinden itibaren çocuğa değerler eğitiminin verilmesi ve böylece duyguların öz denetim becerisi ve duygudaşlık yeteneği gibi özelliklerin kazandırılması gerekmektedir. Suçluluk ve pişmanlık duygulan ancak bu şekilde çocuğa öğretilebilir. Bunu sağlayacak araçlardan biri de kitle iletişim araçları, yani medyadır.

Yukarıdaki araştırma sonuçlarında da görüleceği üzere bugün iletişim teknolojisi araçlarının ve bunlar arasında kideleri etkileme derecesi en yüksek araç olarak kabul edilen televizyonun izleyenler üzerindeki olumsuz etkilerinin toplumsal, ekonomik, kültürel, psikolojik ve daha birçok açıdan pek çok probleme kaynaklık ettiği ortadadır. Bu problemlerin temelinde ise kide iletişim araçlarının işleyiş biçimi, temel aldığı politikalar ve hedefler yatmaktadır.

Şükrü Ünalan’ın (2000: 3334) Medya ve Kültür Değişmesi adlı çalışmasında belirttiği gibi, bugün, medyanın gücü değil gücün medyası işlemekte ve etkili olmakta, bu güç, kide iletişim araçları yoluyla yarattığı kitle kültürü aracılığı ile insanları, hem kendi öz kültüründen uzaklaştırmakta hem de aynı ortamda onları birbirlerine yabancı kılmaktadır. Bunu yaparken de gerçekle kurguyu birbirine karıştırmakta, kurgu gerçekmiş gibi sunulurken gerçekte kurguya bürünmektedir. Bu durumda var olan kültürün yerini görselleşen bir kültür almakta, hayat televizyon ve video filmlerinde üretilen yapay olaylardan ibaret hale gelmektedir.

Özkök’ün (1985: 132) vurguladığı gibi, kide iletişim araçlarının en olumsuz etkisi, belki de günlük yaşamın her anını ve olgusunu seyirlik bir oyun haline indirgeyişidir. Bugün dünyanın her tarafında olup bitenleri en kısa zamanda hem de görüntüleri ile izleyebiliyoruz. Etiyopya’daki aç çocuklar, Güney Afrika’da kara derili insanlara yapılan işlemler, El Salvador’da, Şatilla kamplarında katledilen insanlar, günlük yaşamımızın seyirlik bir olgusudur artık. Kısaca bu açıdan, kide iletişim araçları, kültürün ‘duyarlı hale getirme’ işlevini törpülemiştir. Oysa günlük dramın seyirlik hale gelmesi kadar tehlikeli bir şey olamaz. Ne yazık ki, çağdaş iletişim sistemi bu bakımdan eleştirel duygunun parçalanmasına yol açmıştır.

Şiddeti Önleme Platformu, Medya ve Şiddet Çalışma Grubu tarafından hazırlanan raporda, yukarıdaki yorumlan destekler niteliktedir. Şiddeti Önleme Platformu, ilk olarak, 13.06.2003 tarihinde ‘Sokak Çocuklarının Sorunlarının Çözümlenmesi için Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi’ amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin sunulan önerge ile başlayan ve daha sonra, izleyen yıllarda benzer konularda Meclise sunulan önergelerin birleştirilmesi ile TBMM’nin gündemine giren ve Araştırma Komisyonu oluşturulmasına kadar geçen bir sürece yönelik oluşturulur. Çok sayıda milletvekili ve çeşitli üniversitelerden bilim insanının yer aldığı Şiddeti Önleme Platformu toplarınlan, toplumsal alanda, ailede ve kitle iletişim araçlarında şiddetin önlenmesi ve bu konudaki toplumsal duyarlılığı arttırma amacıyla düzenlenmiştir. Eğitim ve Şiddet, Medya ve Şiddet, Aile İçi Şiddet çerçevesinde oluşturulan ve koordineli bir şekilde hareket eden çalışma gruplarından, Medya ve Şiddet Alt Çalışma Grubu Raporu’nda belirtilenler, medyada şiddetin, bazen bir sorun çözme aracı olarak bazen de ‘doğal’ bir olgu olarak aktarıldığı şeklindedir. Ancak ister bir sorun çözme aracı, isterse doğal bir olgu olarak sunulsun, vurgulanan şiddetin sürekli olması ve yeniden üretilmesidir. İşte bu yeniden üretim sürecinde, medya Önemli araçlardan biri olmaktadır. Şiddete fazla oranda ve uzun süreli maruz kalınan durumlardaki medyadaki şiddetinde etkisi böyledir, insanlarda şiddete karşı bir duyarsızlaşma ve umursamama hali gelişir, yani şiddet kanıksanmaya ve benimsenmeye başlanır ki bu da şiddetin uygulanmasının günlük yaşamda artmasına yol açacak en önemli nedenlerde birini oluşturmaktadır. Böylece, medyanın etkisi altında kalan benzer sorunlu toplumsal çevrede bulunan bireyler (özellikle gençler) kendilerini kabul ettirmek için şiddeti ilk başvurdukları yöntemlerden birisi olarak algılamaktadır. Kısaca, çok farklı açılardan beslenen şiddet karmaşık toplumsal bir sorundur, toplumda farklı araçlarla yeniden üretilmektedir. Özellikle bu yeniden üretim sürecini kırmak için medyanın bu konudaki sorumluluğunun farkına varılması hem toplum hem de medya kuruluşları olarak gerekmektedir. Ayrıca toplumda şiddetin engellenmesi açısından da sözlü ve yazılı basına önemli görevler düşmektedir (Medya ve Şiddet Alt Çalışma Grubu Raporu, 25.10.2004).

Buraya kadar verilen bilgiler ışığında denebilir ki, insanın doğasında içgüdüsel bir olgu olarak var olan ve insan kendi haline bırakıldığında (ya da toplumsal hayattan soyutlandığında), tıpkı diğer canlılarda olduğu gibi doğal bir süreç içerisinde canlanıp yaşanacağı kabul edilen şiddet, modern toplumun örgütienme ve yönetim ilkelerinden ve gelişmiş iletişim araçlarından etkilenerek çıplaklığını yitirmişse de, bir sorun çözme yöntemi olarak şiddetin hiçbir zaman kaybolmadığı, kendisini harekete geçirecek uyaranlar ve uygun ortamlar aracılığı ile yeniden kolayca canlandığı ya da başka bir deyişle yeniden üretildiği açıkça gözlenir. Bu yeniden üretim sürecinde, kitle iletişim araçlarının oynadığı rol, şiddet içerikli programların sürekli sunulması sonucu şiddete duyarsızlaşan, başka bir deyişle onu sıradan, olağan bir olguymuş gibi kanıksayarak benimseyen ve gerektiğinde bir sorun çözme yöntemi olarak kullanan bir izleyici kitlesinin yaratılması olmaktadır.

  1. BÖLÜM

AİLE VE AİLE İÇİ ŞİDDET

AİLE VE TÜRKİYE’DE AİLE YAPISI

Şiddet eylemlerinin görüldüğü ortamlardan birisi de ailedir. Yapılan araştırmalarda, şiddeti besleyen en önemli faktörlerden birincisi aile ve çevre olarak gösterilmektedir (Hasgür, 2005: 1).

Aile, gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlarda, yerine getirdiği (fiziksel ve duygusal) fonksiyonlar açısından vazgeçilemez öneme sahiptir. Toplumsal yapıda insan ilişkilerini düzenleyen, istikrarı sağlayan, daha sağlıklı bir toplum düzeni için gerekli olan, diğer toplumsal kurumlarla etkileşimde bulunan ve temel niteliklerini içinde bulunduğu toplumun sosyokültürel ve ekonomik yapısından alan sosyal bir kurumdur.

Aile içi şiddeti incelemeye yönelik çalışmalardan geçerli bulguların elde edilmesi, öncelikle incelemeye tabi tutulan toplumun toplumsal, kültürel, ekonomik, politik ve yasal özelliklerinin aile yapısı ve aile içi bireyler arası ilişkiler üzerindeki etkilerinin incelenmesine bağlıdır. Böylece toplumsal ve bireysel boyutta yaşanan olayların şiddet kapsamına girip girmediği, ancak mevcut değerlerle örtüşüp örtüşmediği noktasında anlaşılabilir. “Bu nedenle örneğin aile içi şiddeti etkileyebilecek faktörleri incelerken ailenin, gerek kendi içinde gerekse kendi dısına dönük olarak verdiği toplumsal ve kültürel mücadelenin anlama çabasına dâhil edilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, kişiler arasında duygusal ilişkiler, çevre ile iş ilişkileri, giderek, hem aile içindeki hem de dışındaki ekonomik ve sağlık yapılan ve bu yapılardaki değişmeler şiddet kullanma eğilimini etkilemektedir” (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1995: 13). Böylece yapılması gereken, öncelikle genel olarak aile yapısını ve özelde de Türk aile yapısını, tarihsel gelişim süreci içinde meydana gelen değişmeler ve nedenleri ile ele almak ve aile içi ilişkileri de bu değişmeler bağlamında değerlendirmek olmalıdır.

Ailenin Tanımı

Aile, geçmişten günümüz sanayi toplumuna kadar çeşitli görevler yüklenmiş ve zamanla fonksiyonlarının bir kısmını toplumun diğer sosyal kurumlarına ve bürokratik örgütlere bırakmış sosyal bir müessesedir.

Ailenin sanayileşme ve kentleşmeye paralel fonksiyonlarının bir kısmını toplumda var olan diğer kurumlara aktarması, onun salt cinsel davranışları düzenleyen ve neslin devamını sağlayan bir yapı halini aldığı inancını da beraberinde getirmiş ve bu inanç ailenin gereksizliğini savunan düşüncelere de kaynaklık etmiştir. Örneğin F. Engels (1967: 177199), Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinde evliliği cinsel ilişkide tatmini gerçekleştiren tek bir amaçla sınırlandırmaktadır. Bunun yanında Max Weber (1946: 196244), endüstrileşen bir toplumda bürokratik örgütlerin, toplum içinde her tür fonksiyonu aileden daha başarılı bir şekilde yerine getireceklerini savunur. Polat (2000: 80) ise, son yıllarda boşanmalardaki büyük artış ve sosyoekonomik gelişmelerinde etkisi ile aileye alternatif kurumların değerlendirilmesine gidildiğini, bunların başlıcalarının komünler (İsrail’de Kibbutism), beraber yaşama ve yalnız yaşama olduğunu belirtmektedir.

Batı ülkelerinde, son zamanlarda, sanayileşmeye bağlı aile yapısının sarsıntıya uğraması ve temel fonksiyonlarını yerine getiremeyecek kadar zayıflamasına paralel geliştirilen ve ailenin gereksizliğine vurgu yapan bu düşüncelerin yanında, aynı zamanda ailenin korunması ve güçlendirilmesi yönünde aile odaklı sosyal politikaların geliştirilmesine de ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü “Aile, toplum içerisinde diğer toplumsal kurumlara kurum olma kimliği açısından benzetilmekle birlikte, kendisini bu bahsi geçen kurumlardan ayıran özelliklere sahiptir” (Gökçe, 1991: 208). Aileyi olmazsa olmaz yapan bu özellikleri; sevgi, neslin devamı ve çocuğun sosyalleştirilmesi olarak tanımlanabilir.

Ailenin tanımı, çağlar boyunca insanların farklı yaşam koşullarına göre değişmiştir. Çünkü Kocacık’ın (1997: 17) da belirttiği gibi, ailenin genel özellikleri toplumdan topluma ve zamandan zamana değişiklik gösterir. Bir başka deyişle ailenin özellikleri görelidir. Bu nedenle, farklı toplumsal yapılarda, değişen yer ve zamanlarda, bu yapıları ve süreçleri inceleyen toplumbilimcilerce farklı aile tanımlamalarına gidildiğini görmekteyiz.

Bu tanımlar; “aileyi sosyal hayatın ana şekillerinden biri olarak kabul etmekle beraber, onu sosyal bir birlik, sosyal bir grup, sosyal bir örgüt, bir topluluk, sosyal bir kurum ve hatta sosyal bir yapı şekli olarak ayrı kalıplar içinde değerlendirmektedir” (Gökçe, 1976: 46).

Aile tanımlamalarında gözlenen ve aileye atfedilen bu sıfatlamaların ortak bileşeni onun ‘sosyal’ bir yapılanma olduğudur. Gerçekten de aile yerine getirdiği fonksiyonlar açısından sosyal bir yapılanmadır ve toplum olma gerçeğinin özünü oluşturur.

Şimdi çeşitli düşünürlerin aileye yönelik tanımlamalarına bakarak, onu daha iyi anlamaya çalışalım, zira farklı tanımlamalara değinmek, aileye yönelik farklı bakış açılarının niteliğini de ortaya koyabilmek açısından önemli olacaktadır. Aile ile ilgili yerli ve yabancı literatür, geçmişten günümüze doğru incelendiğinde pek çok aile tanımlaması ile karşılaşılır.

  1. yüzyıl düşünürlerinden, örneğin Hobbes aileyi, otorite ilişkilerinden hareketle tanımlanmaya çalışır. Onun tanımlaması ataerkilliğe vurgu yapan bir tanımlamadır. Devletçi bir zihniyetle “Kılıcın zoru olmadıkça ahitler sözlerden ibarettir ve insanı güvence altına almaya yetmez” (Hobbes, 1992: 127), diyen Hobbes’un (1992: 171) aileyi, düzenli ve yasal özel kuruluşlardan biri olarak kabul ettiği, babanın ya da aile reisinin bütün aileyi, yasaların izin verdiği ölçüde yönettiği toplumsal bir sistem olarak tanımladığını görmekteyiz. Bu sistemde çocuklar ve hizmetçiler, ailevi yönetim altında oldukları sürece, bütün işlerde, yasal sınırlar içinde babalarına ve aile reislerine bağlıdırlar. “Çünkü devletin kuruluşundan önce kendi aüelerinin mutlak egemeni olan baba ve aile reisi, yetkilerinden, devletin yasasının çekip aldığı kadarını kaybederler sadece” (Hobbes, 1992: 171).

Tüm uğraşısını toplumun huzuru ve esenliğine ayıran ve bu nedenle de aile araştırmalarına yönelen ve bu çalışmalarında monografi tekniğini ilk kez kullanan, aynı zamanda Aile Sosyolojisinin kurucusu sayılan Le Play’e göre, toplumsal huzursuzlukların giderilerek toplumlarda barışı, istikran ve dirliği; kısaca mutluluk ve huzuru sağlamak için şu ilkelere uymak gerekir (akt. Doğan, 1996: 172):

1)        Allah’a (dekalog) ve baba otoritesine bağlılık,

2)        Malın parçalanmadan kuşaklara intikali.

Le Play’in burada öne çıkardığı felsefe, “sağlam ve güçlü bir aile devleti meydana getirir” düşüncesidir. Hobbes’a benzer biçimde ataerkil bir aile yapılanmasının öneminden bahseden Le Play’in çalışmalarında, özellikle işçi aileleri üzerinde durduğu gözlenir. Bunun gerekçesi de; işçi ailelerinin dargelirli oluşu ve bu yüzden de çevrelerine bağımlılıklarının zengin ailelerden daha fazla olduğunu görmesidir.

Aileyi, toplumsal bir birim olarak ele alan ve inceleyenlerden biri de 19. yüzyıl düşünürlerin den Comte’dur. Ona göre, “Yalnız ve tek başına olan insan bir soyutlamadır. Toplumsal birim ailedir. Ailede sosyal organizmanın özelliğini gösteren ilk davranışlar belirir. Aile en içten bir topluluk, bir birleşmedir, ama bir ortaklık değildir” (Gökberk, 1996: 470).

Aileyi bazen sosyal kurumların temeli olarak gören R. Leslie (1979: 12), onun aynı zamanda sosyal organizasyonun aşikâr bir birimi olduğunu vurgular.

Aileyi, “…bütün toplumsal hayatın nüvesi” olarak gören Freyer (1967: 220) ise, onu bütün karmaşık sosyal düzenleri geliştiren değişmez unsur olarak tarif etmektedir.

Giddens’a (2000: 148) göre, “Bir aile, akrabalık bağlarıyla doğrudan birbirine bağlanmış olan ve yetişkin üyelerinin çocukların bakımından sorumlu olduğu bir grup insandan oluşur”. Aileyi akrabalık ilişkilerinin bir parçası olarak tanımlayan Giddens’ın bu süreci evlilik ya da kan bağına dayandırdığını görüyoruz.

Yerli literatürde aileyi toplumsal bir kurum olarak algılayan Erkal’a (1984: 96) göre “Aile, nüfus yenileme, milli kültürü taşıma, sosyal mirası nakletme, çocukları sosyalleştirme, ekonomik, biyolojik ve psikolojik fonksiyonu yerine getirildiği bir müessesedir”. Bugün bu fonksiyonlar, değişen nitelikleri ile (az ya da çok) hemen tüm toplumlarda aile tarafından yerine getirilen fonksiyonlar olmaya devam etmektedir.

Aileyi toplumsal bir kurum olarak ele alan ve tanımlayan diğer bir toplumbilimcimiz ise Ozankaya’dır. Ozankaya’ya (1984: 281) göre, “Aile, içinde insan türünün belli bir şekilde üretildiği, topluma hazırlanma sürecinin belli bir biçimde ilk ve etkili ölçüde cereyan ettiği, cinsel ilişkilerin belli bir biçimde düzenlendiği eşler ve ana-babalarla çocuklar (aile biçimine göre başka yakınlar) arasında belli bir ölçüde içten, sıcak ve güven verici ilişkilerin kurulduğu, yine içinde bulunulan toplumsal düzene göre ekonomik etkinliklerin az ya da çok bir ölçüde yer aldığı bir toplumsal kurumdur”.

Bilen (1983: 16) ise aileyi, toplumsal kurallar, gelenekler ve kanunların öngördüğü şekilde kurulu bir sosyal kurum olarak tanımlarken, onun toplumun tipik bir göstergesi olduğuna gönderme yaptığını görmekteyiz.

Aileyi başlıca sosyalizasyon araçlarından biri olarak gören Sevinç (1990: 397), aynı zamanda cinsel ve politik fonksiyonların da aile tarafından yerine getirildiğini belirtmektedir.

“Aile, toplumun ve işgücünün yeniden üretimin belirli görevlerini üstlenen bir kurumdur” (Kudat, 1977: 9495) diyen Kudat, bu kurumun genetik ve biyolojik açıdan karşılıklı bağımlılık ilişkisine dayandığını ve toplumun en küçük akrabalık birimi olması nedeniyle de diğer kurumlardan ayrıldığını belirtmektedir.

Aileyi farklı bir bakış açısıyla tanımlayanlardan biri de Çağatay’dır. Çağatay’a (1987: 1261) göre aile, “Nispeten az sayıdaki fertleri içine alan hayati zümrelerdir”. Buna göre, birbirine çok yakın ve bağlı kişiler, komşular, meslektaşlar ve arkadaş grupları da bir bakıma aile olarak tanımlanabilir.

Aileyi, “Aralarında gerçek veya uzlaşma bir akrabalık bağı” olarak tanımlayan Ülken’in (1990: 27) aileyi, temelde kandaşlık esasına oturttuğu, ancak bu kandaşlığın tamamıyla farz edilmiş, sıhrî ve kutsal bir bağdan ibaret de olabileceğini kabul ettiğini görmekteyiz.

Armağan’a (1988: 135) göre aile, “duygusal bağlılık temeline dayalı, üyeleri için yaşamsal özellikler ve başkalarına aktanlamayan bir dayanışma çerçevesine sahip ve büyüklüğü sınırlı bir toplumsal kümedir”.

Kocacık’a (1997: 2) göre aile, toplumsal yaşamın ana biçimlerinden biridir.

Erkul (1994: 18) ise “Aileyi, hiçbir kurumda vazgeçilmeyen ve korunmak zorunda olan bir toplumsal kurum olarak… seçenek kabul etmeyen, sosyal, ekonomik, kültürel ve biyolojik görevler yerine getiren bir kurum biçiminde…” değerlendirir.

Yerli literatürde aileyi tanımlamaya yönelik çabaların oldukça fazla olduğu ve bu çabaların da yabancı literatürden etkilendiği açıkça görülür. Tanımlamalardan anlaşılacağı üzere, aile kuruluşu bakımından kimi zaman kan bağına kimi zamansa gönüllü bağlılıklara dayandırılan ama değişmez fonksiyonlarına özellikle vurgu yapılan sosyal bir yapılanma olarak ele alınmakta ve tanımlanmaktadır.

Bana göre ise aile; sevgi, neslin devamı ve sosyalleşme gibi fonksiyonları diğer tüm toplumsal kurumlardan daha iyi ve etkili bir biçimde gerçekleştiren ve bu noktada vazgeçilemez öneme sahip temel toplumsal birimlerden bir tanesidir.

Aileyi tanımlamaya ilişkin olarak ortaya çıkan bu çeşitliliği aşağıda aile biçimlerinde de açıkça görebilmekteyiz.

Aile Biçimleri

“Evlilik ve kan bağına dayanan bir toplum birimi” olarak tanımlanan aile, Hançerlioğlu’nun (1986: 13) da belirttiği gibi, toplumsal ve tarihsel bir olgudur. Tarihsel süreçte tarımın ve köleci üretim düzeninin gerçekleşmesiyle oluşmuş ve meydana gelmiştir.

Bu gelişmelere paralel, tarih içinde karşımıza çıkan ilk aile şekli ‘kandaş aile’, ikincisi ‘ortaklaşa aile’ ve üçüncüsü ise ‘iki başlı aile’dir. Bu aile biçimlerinin şekillendirilmesinde esas alınan ölçüt, eşler arası cinsel ilişkinin niteliğidir. Başlangıçta, insanlar arasında her türlü kuraldan yoksun yaşanan cinsel ilişkilerin, kadın ve erkek ayırtına gidilmeden ailesel değil aşiret boyutunda, özgürce yaşanan çok eşli ilişkiler niteliğinde olduğu görülür. Zamanla eşler arasındaki cinsel ilişkilerin boyut ve nitelik değiştirerek sürdürülmesinde mülkiyet haklarının ortaya çıkması önemli rol oynamış, böylece bugünkü aile biçimi olan ‘tek eşli evlilik’e doğru bir gelişme başlamıştır. Mülkiyet ve bundan doğan miras haklarını sürdürmek için babaları kesinlikle belli olan çocuklar yetiştirme gerekliliği, başkaca cinsel ilişkinin sadece kadına yasaklanmasıyla gerçekleşmiştir.

Görüleceği üzere, aile denilebilecek ilk topluluklar ana-babalarla çocuklar arasında cinsel ilişki yasağıyla başlamış ve mülkiyet ilişkilerinin gelişimiyle de şekillenmeye başlamıştır.

Aileyle ilgili tanımlamalar incelendiğinde onu tek bir boyuttan harekede sınıflandırmanın güçlüğü de açıkça görülmektedir. Çünkü “Toplumsal yaşamın ana biçimlerinden olan aile, toplumların gelişmesi ve gelişmelerine bağlı olarak özellikler göstermektedir. Yani aile, toplumdan topluma ve aynı toplumda farklı gelişme ve değişme aşamalarında değişik özellikler göstermektedir” (Erkul, 1994: 17). “Bu nedenle aileyi tanımlamaya yönelik çabalarda çeşitli ölçütlerin kullanıldığı gözlenmektedir. Bu ölçüder hane halkı sayısı, otorite biçimi, evlilik şekilleri, ikametgâh tarzları, çevre, akrabalık ve mülkiyet ilişkilerine göre çeşidenmektedir” (Yudulmaz, 1992: 21).

Doğan’a (2000: 172) göre literatürde, tür itibariyle aile sınıflamalarının çeşitlilik arz etmesinin nedeni, ailenin daha çok toplumsal boyutu üzerindeki tartışmalardan ileri gelmektedir. Yani kendine has özellikler varsayılarak yeni bir çeşit olarak bakılan aile ya da ailelerde söz konusu farklılığa esas olan boyut üzerinde ortaya konan tereddütler türün sayısını arttıran ya da azaltan etken olarak işlenmektedir. Bu tartışmalar dikkate alındığında literatüre giren on üç çeşit aile türünde söz etmek mümkün olmaktadır. Bu aile türleri şu şekilde sıralanabilir.

1) Büyük köylü ailesi, 2) Kök aile, 3) Hane grupları, 4) Geleneksel yapılı geniş aile, 5) Çekirdek aile, 6) Bileşik aile, 7) Coğrafi konumlarına göre biçimlenen aile kent ailesi, kasaba ailesi, göçebe ailesi, gecekondu ailesi), 8) Köylü ailesi, 9) Esnaf ve zanaatkar ailesi, 10) İşçi ailesi, 11) Burjuva ailesi, 12) Sanayi ötesi toplumlara özgü aile, 13) Geleceğe yönelik kuramsal aile, sanal aile.

Tüm bu ölçütler ve bunların ışığında yapılan çeşitlemelere rağmen Klasik Sosyologların önemle üzerinde durdukları iki tip aile vardır (Yudulmaz, 1992: 21).

Bunlardan birincisi, çeşitli kuşakların bir arada yaşadığı, aynı evde oturup, aynı sofrayı paylaştığı, ortak mülkiyete sahip oldukça kalabalık olan geniş aile; ikincisi ise, Anne-baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşan çekirdek ailedir (Bilen, 1983: 16). Geleneksel geniş ve modern çekirdek aile biçiminin önemle vurgulanmasının başlıca nedeni, bu iki aile tipinin toplumsal yapıdaki değişmelere (endüstrileşmeye) paralel birbirini takip eder biçimde ortaya çıkmasındandır.

Genel olarak geleneksel geniş aileden modern çekirdek aileye geçişi sanayileşmenin bir sonucu olarak kabul eden görüşlerin yanında (yapısalfonksiyonel yaklaşım gibi), “çekirdek ailenin ortaya çıkması için sanayileşmenin ve kentleşmenin gerekli olmadığını ileri süren görüş ve araştırmalarında bulunduğu unutulmamalıdır” (Erkul, 1994: 19).

“Sosyologlar, bir zamanlar Batı Avrupa’da çağcıl dönemden önceki baskın aile biçiminin geniş biçim olduğunu düşünüyorlardı. Araştırmalar bu görüşün yanlış olduğunu göstermiştir. Çekirdek aile çoktan beri varlığını sürdürüyor görünmektedir. Çağcıllık öncesi hane halkı bugünküne kıyasla daha geniştir, ancak aradaki fark özellikle çok büyük değildir. Örneğin İngiltere’de, 17.19. yüzyıllar boyunca, ortalama hane halkı büyüklüğü 4,75 kişiydi. İngiltere’de bugünkü ortalama büyüklük 3,04’tür. Daha önceki büyüklük evdeki uşakları da kapsadığından, aile büyüklüğündeki söz konusu fark önemsizdir” (Giddens, 2000: 149).

Geniş aile gruplarının, Doğu Avrupa ve Asya ülkelerinde daha önemli olduğunu kabul eden bu görüşe rağmen, yine de “Ailenin temel işlevi ve yapısı tarihin hiçbir döneminde kapitalizmin gelişmesi ve hızlanmasından etkilendiği ölçüde değişmemiş, farklılaşmamıştır. Kapitalizmin gelişmesiyle ekonomik işlevlerin aile biriminden soyutianması, evliliğin dışsal işlevlerini azaltmış, evliliğin her şeyden evvel duygusal doyum ve anlaşmaya dayanan bir kurum haline gelmesini kolaylaştırmıştır. Böylece evlilik giderek kişisel mutluluk, duygusal ve cinsel tatmin aracı olarak şekil ve anlam değiştirmeye başlamıştır” (Kandiyoti, 1984: 19; Özbay, 1984: 36).

Dönmezer’in (2001: 18) de belirttiği gibi aile, gerçek işlevlerine sürekli değişen ve gelişen bir dünyada şimdi kavuşmuştur. Bu işlevleri ise şöyle sıralar:

1)        Toplumsal kuralları ve değerleri bireylere aktarma,

2)        Bireyleri diğer toplumsal kurumlara bağlama,

3)        Başka kurumlara ve kişilere devredilemeyecek (cinsellik, sosyalleşme ve sevgi gibi) yükümlülükleri yerine getirme,

4)        Üyelerini denetleyerek, toplumsal amaçların gerçekleşmesine katkıda bulunma,

5)        Dinamik yapısıyla toplumsal değişmede etkin bir araç rolü oynama.

Sonuç olarak, aileyi tanımlama ve onu biçimlendirme çabalarının genel olarak uluslararası düzeyde ve özelde de ulusal boyutta, ortak birtakım noktalardan hareketle gerçeklqtirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Ancak, aileyi sınıflandırmaya yönelik uluslararası ve ulusal boyuttaki çabaların genel olarak ailenin devredilemez ve değişmez işlevleriyle kesiştiği de bir gerçektir. Neslin devamı, sosyalleştirme ve duygusal ihtiyaçların giderilmesi gibi büyük emek, sabır ve çaba gerektiren bu türden işlevlerin, koşulsuz sevgi temeline dayanan bir anlayışla ve bu anlayışın oluşumunda temel oluşturan bir yapılanma (yani sağlıklı bir aile) ile gerçekleşebileceğine şüphe yoktur. Söz konusu işlevlerin arada kan ve sevgi bağı olmaksızın birtakım kurumlar (örneğin Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu) aracılığı ile sağlanabilmesinin mümkün olmadığı ise toplumsal yapıda giderek artan şiddet ve suç olayları sanıklarının, sağlıklı aile ortamlarından yoksun olarak yetişmiş bireylerden oluşması ile açıkça gözlenebilmektedir. Bu noktada hükümetlere düşen görevler, ulusal boyutta sağlıklı aile yapılanmalarını destekleyecek politikalar oluşturmak ve ailenin sosyal güvenliğini geliştirici tedbirler almakla ilişkili olmaktadır.

Türkiye’de Aile Yapısı

Bir toplumda mevcut aile yapılarının yapısal ve biçimsel özellikleri ile ortaya konabilmesi, o toplum yapısının genel niteliklerinin bilinmesine bağlıdır. Diğer taraftan bir toplumda mevcut aile yapılarının niteliklerinin bilinmesi de o toplum yapısının nitelikleri hakkında bize genel bir bilgi verir.

Daha önce de belirtildiği gibi aile sosyokültürel, ekonomik, politik ve yasal nitelikleri ile içinde bulunduğu toplumun tipik bir göstergesidir. Çünkü aile toplumsal bir kurum olarak yerine getirdiği fonksiyonları ile toplumsal bütünleşme ve dengeyi sağlamaya katkıda bulunur. Bu nedenle, Türkiye toplumunda mevcut aile yapılarının incelenmesinden elde edilecek bilgiler, bizi, bir yandan toplumsal yapımız hakkında bilinçlendirecek, diğer yandan toplumsal hayatta sorun alanı oluşturan pek çok konu hakkında daha rahat çözüm üretebilmemize de yardımcı olacaktır. Tıpkı ülkemizde bugün önemli bir sorun olarak kabul edilen aile içi şiddet olaylarında olduğu gibi.

Toplumbilimcileri bugün Türkiye’de mevcut aile biçimlerine ilişkin çeşitli sınıflamalara gitmektedirler. Genelde hane halkı esası’na ve yerleşim yeri’ne göre yapılan bu sınıflamalarda ulaşılan ortak nokta; “Türk aile yapısının türdeş bir görünüm sunmaktan uzak olduğu şeklindedir” (Caporal, 1982: 507). Bizde aile biçimlerine ilişkin bu çok çeşitliliği Şahinkaya (1960: 176) şu nedenlere bağlar: Toplumsal yapıdan kaynaklanan kültürel farklılıklar, bunun yanında, aile içinde otoritenin teslim edildiği aile ferdi, ailenin yapısı, evlilik yaşı, aile görgüleri, köylülük ve şehirlilik, babanın işi gibi.

Türkiye’de aile yapılarına ilişkin sınıflamaların, aile yapısını genel olarak, ‘hane halkı esası’na göre ‘geleneksel geniş aile’ ve ‘çekirdek aile’; “yerleşim yeri esası’na göre ise ‘kent ailesi’, ‘gecekondu ailesi’, ‘kasaba ailesi’ ve ‘köy ailesi’ olarak ele alıp incelendiğini görmekteyiz.

Diğer taraftan, aşağıda da belirtildiği üzere, aile yapısını incelemeye yönelik araştırma sonuçlarından elde edilen verilerde, bu aile biçimlerinin varlığını destekler bilgiler sunmakta ve genel olarak Türkiye’de aile biçimi/biçimleri hakkında aydınlatıcı bilgiler vermektedir.

Türkiye’de mevcut aile biçimlerini ortaya koymaya yönelik çalışmaların ortak sonucu, bugün ülkemizde yaygın aile biçiminin çekirdek aile olduğu şeklindedir. Çekirdek ailenin daha çok “kentlerde ve büyük kemlerde olduğu kanaati…” (Merter, 1990: 33) ise kırsal alanda çekirdek aile oranın kentsel bölgelerden daha düşük olmasından kaynaklanmaktadır.

1983 yılında yapılan bir araştırmaya göre, kırsal alanda çekirdek aile oranı %54,4’ken, 1988’de bu oranın %58,1’e yükseldiği gözlenmiştir. Kentsel alanda ise, 1983’te çekirdek aile oram %67,4 olarak saptanırken, 1988’de bu oranın artan bir şekilde %73,1’e yükseldiği gözlenir (Erel, 1990: 182).

Kağıtçıbaşı’mn (1981: 26), 1972’de ‘Türkiye’de Çocuğun Değeri’ araştırmasından elde edilen verilerde yukarıdaki araştırma sonuçlarım destekler niteliktedir. Bu araştırmaya göre ülke çapında çekirdek aile oram %63 olarak tespit edilmiştir. Geri kalan %37’lik dilimin ise %20’si ataerkil geniş ailelerden oluşmaktadır.

Serim (1972: 30) ise, Türkiye genelinde ailelerin %60’ımn çekirdek, %19’unun ataerkil geniş, %13’ünün geçici geniş, %8’inin parçalanmış ailelerden oluştuğunu tespit etmiştir.

Sosyokültürel ve ekonomik özellikleri açısından Sivas’ta kent ailesinin özelliklerini inceleyen bir başka araştırmadan elde edilen ve riler ise, kent merkezinde bulunan ailelerin %90,18’inin çekirdek nitelikte olduğunu ortaya koymuştur (Yudulmaz, 1992: 341).

Türkiye’de aile biçimleri için bkz. Caporal, Bernard, Kemalizm ve Kemalizm Sonrası Türk Kadını (19191970) (1985); Türkdoğan, Orhan, Türkiye’de Köy Sosyolojisinin Temel Sorunları (1977); Kongar, Emre, Türkiye’nin Toplumsal Yapısı (1985); Merter, Feridun, 19501998 Yıllan Arasında Köy Ailesinde Meydana Gelen Değişmeler (Malatya Örneği), (1990); Özkalp, Enver, Aile Kurumu (1986); Kıray, Mübeccel, Ereğli Ağır Sanayiden Önce Bir Sahil Kasabası (1982), Küçük Kasaba Kadınları (1978); Büyük Kent ve Değişen Aile (1984), Şahinkaya, Rezzan, Türk Aileleri Hangi Yönlerden Birbirlerinden Farklılık Gösterirler (1960); Serim, Timur, Türkiye’de Aile Yapısı (1972); Sayın, Önal, Aile Sosyolojisi (1990); Budak, Gönül, Endüstrileşme Süreci İçinde Ailenin Yeri ve Önemi (1990); Yudulmaz, Sezer, KentAilesi(1992).

Yine, Sivas merkez köylerde 1994’te yapılan bir başka araştırmadan elde edilen verilerse bu ilin kırsal kemsinde yaşayan ailelerin %60,28inin çekirdek özellikte olduğunu göstermektedir (Erkul, 1994: 26).

1997 yılında yapılan bir araştırmadan elde edilen veriler, Sivas merkez ilçede ailelerin %78’inin çekirdek, %18,38’inin ise geniş aile olduğunu ortaya koymuştur (Kocacık, 1997: 42).

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü (HÜNEE) tarafından Türkiye’de 1968, 1973, 1978 ve 1983 yıllarında, bölgeler, yerleşim yerleri ve ortalama hane büyüklükleri ölçüt alınarak yapılan çalışmalarda; “Türkiye’de 1968’den bu yana geniş ailelerde azalma, çekirdek ve dağılmış ailelerin artma eğiliminde oldukları gözlenmektedir” (DPT, 1989: 30).

Yukarıda belirtilen araştırma sonuçları da göstermektedir ki; Türkiye’de kırsal ve kentsel yerleşim birimleri açısından, en yaygın aile tipi çekirdek ailedir, ancak ülkemiz açısından en yaygın aile biçimi olarak kabul edilen çekirdek ailenin kırkent ikileminde, sayısal anlamda, farklı özellikler sergilediği bir gerçektir.

HÜNEE tarafından farklı yıllarda Türk aile yapısını incelemeye yönelik araştırma sonuçları incelenecek olursa, bu farklılığın, hem bölgeler ve yerleşim yerleri, hem de bölgeler ve yerleşim yerlerine göre hane halkı sayısı bakımından olduğu gözlenir. Şöyle ki: “Çekirdek ailelere en az Karadeniz bölgesinde, en fazla da Akdeniz bölgesinde rastlanmakta… Çeşitli yıllar itibarıyla bu eğilim bozulmamaktadır” (DPT, 1989: 29).

Çekirdek ailelerde kırsal yerleşim birimlerinden kentsel yerleşim birimlerine geçtikçe artış göstermektedir. 1983 yılında metropollerde rastlanan çekirdek aile oranı %65,3’ken, nüfusu 2000’den az olan kırsal yerleşim birimlerinde bu oran %53,2’dir (DPT, 1989: 19).

Bölgelere göre hane halkı sayısına gelince, Türkiye genelinde ortalama hane halkı büyüklüğü 5,2’dir. Hane halkı büyüklüğü Batı Anadolu’dan Doğu Anadolu’ya gidildikçe hemen tüm aile tipleri açısından artış göstermektedir. Örneğin 1983 yılında Batı Anadolu’da çekirdek ailelerde rastlanan ortalama hane halkı sayısı %4,0 iken, bu sayının Doğu Anadolu’da %6,0’a yükseldiği görülmekte, bunun nedeni de, bölgeler arası doğurganlık oranının farklılaşmasına bağlanmaktadır (DPT, 1989: 3132).

Hane halkı sayısında, “Yerleşim yerleri açısından da yukarıdakine benzer bir örüntü bulunmaktadır. Hane büyüklüklerinin… büyük kentlerden daha küçük kentkasaba ve köylere doğru gidildikçe artığını görmekteyiz. Örneğin 1983 yılında, metropollerde çekirdek ailelerde rasdanan ortalama hane halkı üye sayısı %4,0 iken, bu durum nüfusu 2000 ve daha az yerlerde %5,3 civarında olmaktadır (Yudulmaz, 1992: 159). Kısaca, hane halkı büyüklüğü (sayısı), bölgelere ve yerleşim yerlerine göre belirgin bir farklılık göstermektedir.

Türkiye’de aile yapısını incelemeye yönelik olarak gerçekleştirilen bu araştırmalarda, dikkati çeken bir nokta, incelemeye alınan ailelerin sadece biçimsel açıdan ele alınarak incelenmesidir. Bu nedenle araştırmalardan elde edilen veriler, Türkiye aile yapısını sadece biçimsel özellikleri açısından ortaya koymaktadır. Ancak, bizde en yaygın şekilde gözlenen çekirdek aile yapısı, biçimsel özellikleri açısından çekirdek aileyi yansıtırken, aile içi ilişkilerin niteliği açısından modern toplumların aile yapısı olarak kabul edilen çekirdek aileden farklı özellikler sergilemektedir. Kongar’ın da belirtiği gibi (1985: 434), ülkemizdeki çekirdek aile yapısı ileri derecede sanayileşmiş ülkelerdeki çağdaş aileden değişik birtakım nitelikler sergiler. Bu farklılıklar, aşağıda ele alındığı üzere, aile içi ilişkilerin incelenmesiyle daha iyi anlaşılacaktır.

‘Hane halkı esası’na ve ‘yerleşim yeri esası’na göre yapılan araştırmalardan elde edilen bulgular, Türkiye’de aile yapısının köy ve kent düzeyinde biçimsel açıdan çekirdek nitelikte, aile içi ilişkiler açısından ise geniş aileyi yansıtır özellikler taşıdığını göstermektedir. Bunun somut göstergesi ise; ailede otorite ve karar alma yetkisinin köy kent ekseni üzerinde önemli bir farklılık göstermemesi, ataerkil ailelerde baba, çekirdek ailelerde de koca otoritesinin görülmesidir (akt. Marufıhah, 1990: 78).

Aile içi ilişkileri incelemeye yönelik araştırmaların ortak sonucu; erkeğe oranla kadirim aile içi düşük statüsü üzerinde toplanmaktadır. Bu konuda dikkati çeken nokta, geleneksel yapıdan kaynaklanan ve cinsiyete bağlı rol ayrımından doğan bu farklılaşmanın kadın ve erkek tarafından doğal bir süreç olarak kabullenilmesidir. Deniz Kandiyotti (1984), bu konu ile ilgili olarak, sosyoekonomik değişmelerin kadının durumunda pek değişikliğe yol açmadığını, cinsiyet rollerinde hemen her alanda olduğundan daha az değişme olduğunu, gelecek için de çok az değişme beklendiğini vurgulamaktadır. Ona göre bu alan, değişen yaşam biçimlerinin pek etkileyemediği kültürel normlarla bağlantılıdır. Söz konusu durum kadının eve para getirebildiği durumlarda bile kazanılan paranın erkeğe teslimi ile meşrulaşörılmaktadır (akt. Kağıtçıbaşı, 1981: 34).

Kent yaşamı ve eğitim düzeyinin yükselmesinin eşler arası ilişkilerin değişmesine de neden olduğu bir gerçektir. Bu konuda Fişek’in açıklamaları kayda değerdir. Fişek’e (1996: 111) göre, eğitim ve sosyoekonomik düzeyi yüksek olan ve kentte yaşayan eşler, birliktelik ve yakınlıkla ilgili olarak eşitlikçi bir tutum sergilemekte ve böyle bir beklenti içinde olduklarını belirtmekte; daha çok birlikte karar vermektedirler. Ancak bu değişim her alanda ve tutarlı olmamaktadır. Örneğin eğitim düzeyi yüksek ana-babalar, çocukları ile daha yakın ve paylaşımcı bir eğilim içinde olsalar da bu eğilim, ana-babalarla çocukları arasındaki hiyerarşiyi etkilememektedir. Bunun yanında ana-babalar, çocuklarına karşı güçlü bir dayanışma göstermekle beraber, kendi aralarındaki hiyerarşi de devam etmektedir.

Sonuç olarak, toplumsal değişimlere paralel aile yapımızda gözlenen değişmeler; işlevlerden ziyade öncelikle biçimi belirtir nitelik taşımakta ve yeni yapıda eski değerler etkisini sürdürmektedir. Bir başka deyişle, Türkiye ailesi, geleneksel ve modern değerlerin içi içe girdiği ve birlikte hareket ettiği geçiş halinde bir aile biçimi sunmaktadır. Gelenekselliğin ve modern değerlerin ise zaman zaman birbiri ile çakışarak ya da çatışarak aile içi ve aile dışı kişiler arası ilişkileri olumsuz yönden etkilediği ve birçok ailevi soruna kaynaklık ettiği de gözden kaçmamaktadır. Tıpkı kuşaklar arası çatışmalarda, aile içi şiddet olaylarında vs. olduğu gibi.

AİLE İÇİ ŞİDDET VE TÜRLERİ

Geleneksel yapımızda bireyler demografik özelliklerine göre belli rolleri üstlenir ve oynarken, cinsiyet önemli bir ölçüt olarak karşımıza çıkmaktadır. Böylece, erkeğin üstlendiği ve oynadığı rolde üstün bir statüden hareket etmesi, daha öncede belirtildiği üzere, değişen yaşam koşullarına nazaran daha yavaş değişen kültürel normlardan kaynaklanmaktadır. Bu noktada aile içinde kız ve erkek çocuğa atfedilen roller ve onlarla ilişkiler, genel olarak kadın erkek rol farklılaşmasını temellendiren değerlere paralel ele alıp incelenmelidir. Söz konusu kültürel normların değişmeye karşı direnci ise sosyalleşme boyutunda kuşaktan kuşağa aktarılan değerler bağlamında aranmalıdır.

Erkeğe üstün kadına ise düşük pozisyonda roller biçen kültürel yapımız, sürekli değişmeler karşısında kimi zaman toplumsal, kimi zaman aile içinde ve kimi zamanda bireysel düzeyde patlamaların yaşandığı olumsuzlukları da beraberinde getirmektedir. Bu noktada aile içinde eşler arasında ya da ebeveyn ile çocuk veya çocukları arasında gözlenen şiddet, tıpkı cinsiyet rollerinden kaynaklanan farklılaşmanın meşrulaştırılması gibi meşrulaştırılan bir olgu olarak karşımıza çıkmakta ve onu tam anlamıyla ortaya koyabilme girişimlerini de olumsuz yönde etkilemektedir.

Toplum yapısının çekirdeğini oluşturan aile, bireyleri ile birlikte o toplumun korunması, güçlendirilmesi ve refahının arttırılmasında önemli bir yere sahiptir. Dolayısıyla toplumsal ve bireysel boyutta her an karşılaştığımız şiddet olgusunun aile içinde yaşanmasının yol açacağı zararlar, toplumsal yapıyı bugünkü ve gelecekteki boyutuyla önemli oranda etkileyeceğinden dikkat ve özenle ele alınması ve acil çözümlerin üretilmesi gereken bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumun önem ve ciddiyeti anlaşılmış olmalı ki, gelişmiş batı ülkelerinde “Son 2030 yıl içinde aile içi şiddet, psikologlar, hukukçular, feministler tarafından üzerine eğilen güncel bir konu olmuştur” (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1995: 8). Ülkemizde ise aile içi şiddetin ivedilikle ele alınması gereken bir sorun alanı olarak görülmesi ve konuya ilişkin çalışmaların yapılması, 1980’lerin sonunda gelişen kadın hareketlerine paralel olmuştur (Yıldırım, 1998: 23).

Bugün bütün dünyada önemli bir sorun olarak kabul edilmesine rağmen, tarih boyunca aile içi şiddet, aileyi çevreleyen, toplumsal düzenden ve insan sağlığından sorumlu kişi ve kurumlarca önemsiz, ailenin özel bir sorunu olarak görülmüş ve dışarıdan yardım yapılmasının mümkün olamayacağı savunulmuştur. Bugün de geçerli olmak üzere, örneğin hekimlerin karşılaştıkları hastaların maddi durumları iyiyse aile içi şiddet olasılığını genellikle göz ardı ettikleri görülmektedir (Scutt, 1983: 216). Polis de aile içi şiddetin onu ilgilendirmediğini düşünmekte ve ‘karıkoca ve aile fertleri arasına girilmez’ düşüncesiyle bu tür olayları görmezden gelmektedir” (Akıncı, 2003: 78).

Bu kurumsal bakış açılarının yanında şiddetin, aile içi ilişkilerde, itaatsiz, otoriteye karşı gelen aile üyesini (kadın ve/veya çocuğun) yanlış olduğu düşünülen davranıştan vazgeçirme, onu çocuğa karşı bir disiplin yöntemi olarak uygulama ve bunların yanında, özellikle çocukların ve mali açıdan eşlerine bağımlı kadınların şiddete rıza gösterip bu yaşamlarını hiç değiştirmeye çalışmamaları ve bu uygulamaların kültürel normlarca kabul görmesi ve meşru sayılması gibi birçok nedenden ötürü hâlâ gizli kalma olasılığı yüksek bir olgu olarak karşımıza çıktığını görüyoruz (Steinmetz, 1986: 5165).

Bu gizliliğe rağmen, ailede şiddetle ilgili olarak yapılan yerli ve yabancı araştırmalarda, ailede şiddetin her türlüsünün yoğun bir şekilde yaşandığını, ancak güçsüz ve çaresiz olan kadın ve çocuklara yöneltilen şiddetin daha da yoğun olduğunu görmekteyiz. Bir başka deyişle, aile içi şiddet en fazla erkekler tarafından kadınlara yönlendirilirken, bir halk sağlığı problemi olan şiddete karşı özellikle çocuklar çok daha fazla duyarlı olmaktadır. Çünkü aile içi çocuğa yönelik şiddet, çocukta fiziksel yaralanmalara yol açmasının yanı sıra bilişsel, davranışsal, sosyal ve duygusal fonksiyonlar üzerinde zararlı etkilere de sahiptir. Aile içi şiddet çocuklarda sağlık sorunlarına yol açmakta ve aile içi istismarın tüm genetik hastalıkların toplamından daha fazla insanın hayatına zarar verdiği bildirilmektedir (Nicolson ve Wilson, 2004: 267).

Çocuklar üzerindeki etkilerinin araştırılmasına göre şiddet birçok farklı şekillerde tanımlanmaya çalışılmaktadır. Bu tanımlamalarda gözlemlenen, çocuk istismarı, ana-baba arasında saldırganlık ve direkt tanık ya da kurban statüsünde toplumsal şiddetin ayn ayn ele alınarak incelenmeye çalışılmasıdır. Oysa çoğu zaman bir arada gözlemlenen bu şiddet eylemlerinin her birinin ayrı bir araştırma konusu olarak ele alınıp incelenmesi ve birbiri ile ilişkilendirilmemesi aile içi şiddet eylemlerinin tespitinde gerçek oranlara ulaşmayı engellemektedir. Örneğin, 1990’da yapılan bir çalışmada (Mass. Department of Social Services) istismara uğrayan 200 çocuğun %30’unda aile içinde erişkin şiddeti de bulunduğu bildirilmiş, bu oran daha yakında yapılan çalışmalarda %48’e kadar yükselmiştir. Edleson’un 1999’da bu iki şiddetin bir arada bulunma sıklığı ile ilgili yayımlanmış 35 makaleyi değerlendirdiği bir çalışmadan elde ettiği sonuçlar, bu iki şiddetin %3060 arasında bir arada bulunduğunu göstermektedir (Osofsky, 2004: 482).

Ülkemizde olduğu gibi tüm dünyada aile içi şiddetle ilgili istatistikler tipik olarak gerçekten daha düşük rakamları yansıtmaktadır, çünkü kurbanlar tarafından çeşitli nedenlerle tüm olaylar bildirilmemektedir (Nicolson ve Wilson, 2004: 267). Bunun bir diğer nedeni ise, Margolin ve Gordis’in (2004: 152) de belirttiği gibi, tanımlardaki ve veri toplama yöntemlerindeki farklılıklar olmaktadır. Örneğin, ABD’de bulunan Ulusal Çocuk İstismarı ve ihmali Merkezi, her 1.000 çocuktan 23’ünün fiziksel, cinsel istismara ya da ihmale uğradığını tahmin ederken, ulusal düzeyde yapılmış başka bir çalışmanın sonucuna göre ise, ciddi fiziksel istismara uğrama oranı 1.000’de 49’dur (Straus vd., 1998: 249). Straus (1992: 108), her yıl 10 milyondan fazla çocuğun ABD’de anne babası arasındaki fiziksel saldırganlığa tanıklık ettiğini tahmin etmektedir. Kısaca, toplumsal şiddet ve aile içi şiddet oranları, genellikle mülakat şeklinde yapılan çalışmaların sonucuna dayanmaktadır. Bu nedenle gerçek rakamlar daha büyük olabilir. Örneğin Richters ve Martinez (1993: 721), aile içi şiddet de dahil toplumsal şiddete maruz kalmanın çocuklar için oldukça sık olduğunu, her üç çocuktan birinin bu şiddete kurban, her 100 çocuktan 90’ının da tanık olduğunu belirtmektedir.

Araştırmalardan, en yaygın haliyle kocanın karısına, ebeveynlerin çocuklarına yönelttiği şiddet eylemlerinin, cinsel kimlik ve erkek otoritesine ilişkin çatışmalardan kaynaklandığına ilişkin çeşitli veriler elde edilmiştir. Bu veriler Türkiye için de bir kalkış noktası oluşturabilecek niteliktedir (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1985:

Kadın-erkek statü farklılığına dayanan toplumsal değerlerimiz, yaş, cinsiyet ve iş üstünlüğüne dayalı tahakküm kurma gücünü de erkeğe verince, aile içinde şiddet, cinsiyetler arası farklılaşmalarda kaynağını bulan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu toplumsal değerlerimize ilave olarak, aile içi şiddetin toplumsal boyutta da mahrem bir konu olarak algılanması, bu konuda kadına ve çocuğa yönelik yasal önlemlerin yeterince alınamamasının nedenini oluşturmaktadır.

Aile içinde şiddetle ilgili yeterli istatistiksel verilere ulaşılamaması, araştırmacılar tarafından, araştırmalarda resmi kayıtlara geçen aile içinde (özellikle) kadına yönelik şiddet vakalarının, gerçeğin tamamını değil, sadece bir kısmını yansıtır biçimde olduğunun özellikle belirtilmesi de, toplumsal yapımızda aile içi ilişkilerin mahremiyetine vurgu yapmaktadır. Bunun yanında çocuğa yönelik şiddet vakalarının resmi kayıtlara eksik bir biçimde, yanlış tanılarla ve kimi zaman da hiç yansıtılmaması, konunun ne kadar vahim ve acil müdahaleler gerektiren bir durum olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Bu noktada sorulması gereken sorulardan bir tanesi, acaba şiddeti körükleyen toplumsal değerlerimiz ve yetersiz yasal düzenlemelerimiz mi olmaktadır?

Tılınç’ın (1997: 5) da belirttiği gibi, şiddetin meşru görülmesi, önce ailede sonara da toplumda tekrar tekrar üretilmesine ve bir sorun çözme yöntemi olarak kuşaktan kuşağa aktarılmasına yol açmaktadır.

Aile içi şiddet, aile içinde bir ya da daha fazla bireyin başka bir aile üyesi tarafından duygusal, fiziksel, seksüel ve/veya ekonomik istismara maruz kalmasıdır. Bununda ötesinde fiziksel şiddete aşağılama, mental veya sözel istismar, yoksun bırakma (parasız bırakma veya izole etme gibi) ve diğer sindirme formları da eşlik edebilir, hatta aile içi şiddet, sistematik olarak eleştirme ve küçümsemeyi de içerebilir (HMSO, 2003: 3).

Başka bir tanımda, aile bireylerinden birinin, diğer bir aile bireyini sindirme, öfkelendirme veya duygusal baskı altına almaya yönelik fiziksel ve sözel davranışları şeklinde tanımlanan aile içi şiddet, uygulama biçimi bakımından dövme, yaralama, sakat bırakma, cinsel saldırı, saldırı ve öldürmeye kadar giden fiziksel şiddet ve sözle somut olarak belirlenemeyen beden dili şeklinde, sözlü, duygusal ve zihinsel şiddet biçimlerinde de olmaktadır (Özgüven, 2001: 297).

Aile içi şiddet en fazla erkekler tarafından kadınlara yönlendirilir (Grace (1995), Hague Males (1993), HASK (1993) ve genellikle kadına karşı, şu anki ya da eski eşi tarafından uygulanan bir davranış olarak tanımlanır (CDC, 1998: 849853). Her yıl iki milyon kadının partneri tarafından istismar edildiği ve tüm kadınların %50’sinin de havadarının bir döneminde aile içi şiddet kurbanı olacağı tahmin edilmektedir (Walker, 1994: 5774). Fakat bu hayat boyu görülen şiddetin prevelansı (sıklığı) örneklerin nasıl seçildiğine, şiddetin nasıl ölçüldüğüne ve tanımlandığına göre değişmektedir (Strausse, 1990: 47).

“En yaygın şekliyle, eşler arasında, kocanın karısına şiddet uygulaması ve ebeveynlerin çocuklara karşı yönelttikleri şiddet olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu yaygın iki şeklin dışında çocukların (özellikle buluğ çağındaki ve yetişkin çocukların) anne/baba ya da büyükanne/büyükbabaya uyguladıkları şiddet ya da kadının kocasına karşı öldürmek dâhil uyguladığı şiddet olarak da (nadir de olsa) görülmektedir” (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1985: 8). Aile içi şiddetin bir diğer biçimi de çocukların birbirine uyguladıkları şiddettir.

Aile içi şiddetin temel nedenleri açık olmamakla beraber, bazı sosyal faktörler sürekli olarak şiddetle birlikte bulunmaktadır. Bu faktörler üç genel kategoriye ayrılabilir: Sosyodemografik faktörler (ırk, etnisite ve yaş), alkol ilaç ve madde kullanımı ve sosyal entegrasyon (evlilik statüsü, işsizlik, bir dine mensup olma, sosyal aktivitelere kanlım) gibi (Soler vd., 2000: 721). Yapılan bir çalışmada, istismar anında kötü muamele gördüğünü iddia eden kadınların %60’ının eşlerinin alkolün etkisinde, 1/3’ünün ilaç kullandığı ve %21’inin de hem ilaç hem alkolün etkisinde olduğu rapor edilmiştir (Roberts, 1987: 8293).

Bazı kaynaklar aile içi şiddeti, ortaya çıkış biçimi ve nedenlerine göre beş grupta değerlendirmektedir (Aksoy, 1993: 10):

1)        Fiziksel Şiddet: Dövme, tokatlama, tekmeleme ve yakma gibi eylemlerin yer aldığı şiddet türü.

2)        Cinsel Şiddet: Seksüel motivasyona bağlı olarak yapılan şiddet türü.

3)        Duygusal Sömürü: Sevgi göstermeme, aşağılama, devamlı elqtirme, kıskançlık ve reddetme gibi eylemlerin yer aldığı şiddet türü.

 

4)        İhmal: Kişinin sosyal ihtiyaçlarını gidermeme biçiminde olup daha çok yaşlı ve çocukların maruz kaldığı bir şiddet türü.

5)        Ekonomik Sömürü: Kişinin parasını yönetme, başka kişiye ait paradan çıkar sağlamaya yönelmek.

Yukarıdaki sınıflamadan da görüleceği üzere aile içi şiddet “…aile içindeki güç ilişkilerinde belirlenerek, güçlüden güçsüze yönelik gerçekleşmektedir” (Rittersberger, 1997: 5). Böylece, en yaygın şekilde aile içinde kadına ve çocuğa yönelik gerçekleşen şiddet eğilimleri, zaman içinde güç ilişkilerindeki rollerinin değişmesi ile değişmekte, faili mağdur, mağduru ise fail statüsüne taşıyabilmektedir. Böylece kadının erkeğe, çocukların ebeveynlere yönelik şiddet eylemleri (nadir de olsa), aile içi şiddetin bir türü olarak karşımıza çıkmaktadır.

“Kuramsal olarak ele alındığında, eşler arasında yer alan aile içi şiddeti herhangi bir eş diğerine uygulayabilir. Ancak yapılan araştırmalar, aile içerisinde eşler arası şiddet vakalarının %90’ından fazlasında kadınların şiddete maruz kaldığını göstermektedir” (Dobash ve Dobash, 1979: 4).

Aile içi şiddeti, toplumun en küçük birimini oluşturan bir ikili ilişki içinde, eşlerden birinin diğerine zarar verecek davranışlarda bulunması şeklinde tanımlayan Polafa (2001: 2021) göre, eşler arasındaki şiddet, üç biçimde karşımıza çıkmaktadır.

1) Fiziksel şiddet: Fiziksel olarak ağır zarar veren veya verebilecek olan her tür davranış.

2)        Duygusal istismar: Eşlerden birinin diğerini sürekli eleştirmesi, aşağılayıcı sözler söylemesi, yeterince para vermemesi, arkadaşları ve ailesi ile görüşmesini engellemesi, yapmak istemediği şeylere zorlaması, çocuklarından ayırma konusunda tehdit etmesi, yardıma muhtaç ya da hasta durumdayken yeterli desteği vermemesi, bunların yanında inancını ve geldiği sosyal sınıfı aşağılaması.

3)        Cinsel istismar: Bir kişiyi, istemediği zaman ve şekilde cinsel ilişkiye zorlamak; gebelikle veya seksüel yolla bulaşan hastalıklara yakalanmasına neden olmak gibi davranışlar bu başlık altında toplanabilir.

Güneri’nin (1996: 8), Aile İçinde Kadına Yöneltilen Şiddet adlı incelemesinde de belirttiği gibi, şiddeti uygulayanların %95’inden fazlasını erkek, şiddete maruz kalanların %90’ından fazlasının kadın ve çocuklar oluşturmaktadır.

Aile içi şiddetin nedenlerini ortaya koymaya yönelik olarak geliştirilen yaklaşımlar incelendiğinde, bu yaklaşımlarda ileri sürülen hiçbir nedenin aile içi şiddeti tanımlamada tek başına belirleyici olamayacağı, birden fazla faktörün (örneğin bireyin kişilik özellikleri, içinde yaşanılan kültüre ilişkin özellikler, aile içindeki etkileşim ve ekonomik sorunların hepsinin birden) birlikte etkili olduğu görülür. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Aile Raporu’ndan (2001: 5152) elde edilen veriler bu yargıyı doğrular niteliktedir:

1)        Ciddi yaralama ve öldürme vakalarının %2050’si ailede olur. Öldürülen kadınların %40’ı kocaları tarafından öldürülmüştür, erkeklerin ise %10’u eşleri tarafından öldürülmüş olup, bunların %7’si kendini müdafaa sırasında ortaya çıkan durumdur.

2)        Şiddet ailede öğrenilir. Şiddete maruz kalan kadınların %37’si çocuklarına şiddet göstermişlerdir. Şiddete maruz kalan çocuk, gelecekte şiddet gösterimine adaydır. Görüldüğü gibi şiddet şiddeti doğurmaktadır.

3)        Tüm katillerin ailede şiddete maruz kaldıkları görülmüştür.

Demek ki, ailede şiddet yalnızca bireysel bir sorun olarak kalmayıp, toplumsal bir sorun haline gelmektedir.

4)        Çoğunlukla şiddetin bulunduğu ailelerde geçmişe ait benzer öykülere rastlanır. Şiddete başvuran kadmda, ailede şiddet, alkol sorunu ve çocukların şiddete maruz kalması söz konusudur. Erkekte ise duygusal sıcaklıktan yoksun bir aile geçmişi, koruyucu tutumdan yoksun ve şiddetin var olduğu alkol bağımlılığı görülen bir ortam söz konusudur.

5)        Şiddete başvuran erkekler, çoğunlukla engellenme eşiği düşük, dürtü kontrolü zayıf, patolojik düzeyde kıskanç ve alkole düşkün bireylerdir.

Görüldüğü gibi, aile içi şiddet, aile bireylerinin birbirlerine ve genelde de güçlü olanın güçsüz olana uyguladığı fiziksel, cinsel ve duygusal nitelikteki olumsuz eylemlerdir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, şiddet, hem bireysel hem de toplumsal etkenlerle ilgili bir olgudur. Gerek bireysel düzeyde gerekse toplumsal düzeyde yaşanan şiddet eylemleri birbirini besler bir biçimde karşımıza çıkar. Öyleyse, ailede şiddet varsa toplumda da vardır. Ya da toplumda şiddet olayları yaşanıyorsa bunun ailenin işleyişine yansıması kaçınılmazdır. Bu açıklamadan harekede şiddeti bireysel ilişkiler bağlamında, hem üreten hem de onu meşrulaştırarak toplumsal boyuta taşınmasında önemli bir rol oynayan kurumlardan biri ailedir diyebiliriz. Ancak, aile içi şiddet olaylarının açığa çıkarılmasında yaşanan güçlükler, aile içi ilişkilerin mahremiyetinden ve buna bağlı olarak aile içinde yaşanan şiddet olaylarının meşrulaştırılmasından kaynaklanmaktadır. Bu noktada, aile içi şiddete dayanan suçların gizli kalma ihtimali de artmakta, bu gizlilik, bir yandan aile içi şiddet olaylarının ortaya çıkmasını ve çözümünü engellerken, diğer taraftan şiddettin yeniden üretilerek toplumsal boyutta daha büyük şiddet olaylarının yaşanmasına da neden olmaktadır.

III. BÖLÜM

ÇOCUK KAVRAMI

ÇOCUĞUN TANIMI

Çocuğu, çocukluk dönemini incelemeye ve tanımlamaya yönelik literatür incelendiğinde, bu konuda genel geçer bir tanımlamaya ulaşmanın güç olduğu açıkça görülür. Bu güçlük, genel olarak çocukların farklı gelişim aşamalarından geçerek olgunlaşmalarından değil, Polafın (2001: 6) da belirttiği gibi, çocukluk döneminin başlangıcı ile bitiş zamanı arasındaki görüş farklılığından kaynaklanmaktadır. Bu farklılaşma, aynı zamanda tanımlamalarda çeşitliliğe yol açarken diğer taraftan mevcut sosyokültürel, politik ve ekonomik yapılarla da ilişkilidir.

O halde bu konuda sağlıklı bir tanımlama yapabilmek için, hem çocukluk döneminin genel özelliklerini, hem de mevcut sosyokültürel, politik ve ekonomik yapının çocuğa bakış açısını iyi bilmek gerekmektedir. Ancak bu şekilde sağlıklı bir çocuk tanımlamasına ulaşılabileceğine inanıyoruz. Ayrıca bu konuda dikkat edilmesi gereken bir başka şeyde mevcut yasal düzenlemeler olmaktadır.

Mevcut sosyokültürel, ekonomik ve politik yapılar bir bütün olarak toplumsal yapıyı oluşturur. Toplumsal yapının bütünlüğü, yine bu yapıyı oluşturan toplumsal kurumlar tarafından bireylere atfedilen statülerin gerektirdiği toplumsal rollerin yerine getirilmesi ile sağlanır. Bu süreçte ilk görev aile kurumuna düşmektedir. Böylece, mevcut yapının şekillendirdiği temel toplumsal kurumlardan biri olarak aile, bu özelliklerin biçimlendirdiği davranış şekillerini, sosyalleşme süreci içinde çocuğa aktararak, kendisine ve mevcut yapıya uyumlu bireyler yetiştirme görevini de üstlenir.

Aile, üyelerinin birbirleri ve çevreleriyle olan ilişkilerini belirleyen işlevlerle yükümlüdür. Bu açıdan aile, Dönmezer’in (2001: 34) de vurguladığı gibi, hem kendine özgü nitelikler taşır hem de diğer ailelerle benzer özellikler gösterir. Örneğin her ailenin yemek yeme alışkanlıkları, kendi aralarında kurdukları iletişimin biçimi ve yaptıkları espriler ailenin kendine özgü nitelikler gösterirken aileler arasındaki benzer özellikler ise daha çok, toplumsal değerler, siyasal inançlar ve toplumsal olaylara bakış açılarında görülebilir. Kısaca aile, içinde bulunduğu toplumsal yapının sahip olduğu sosyokültürel ve ekonomik niteliklerinin bir yansımasıdır. Bu yansımanın, aile aracılığı ile ulaştığı diğer bir kesim ise de çocuklar olmaktadır.

Aileyi, içinde bulunduğu kültüre bağlı bir sistem olarak ele alan Cüceloğlu’na (2002: 49) göre ise bireyler, aile yapıları içinde çeşitli roller üstlenerek, kendilerine özgü bir kişilik ve davranış yapısı oluşturur. Bu kişilik ve davranış türlerinin bazıları bireyleri uyuma, bazıları ise uyumsuzluğa götürür. Ancak, bireylerin uyumlu ya da uyumsuz kişilikler geliştirmelerinde rol oynayan faktörler sadece bunlarla sınırlı değildir. Birey henüz doğmamış bir fetüs halindeyken bile annenin gergin ya da huzurlu olması^ sağlığa yararlı ya da zararlı maddeleri alıp almaması ve bunun fetüs tarafından algılanabilir olması gibi durumlarda, bireyin ileride uyumlu ya da uyumsuz kişilikler geliştirmesinde rol oynayan faktörler olmaktadır. Kısaca bireyin doğum öncesi ve doğum sonrası etkileşime girdiği ilişkiler, onun ruhsal ve fiziksel gelişiminde önemli derece de rol oynar.

Tüm bu faktörler ışığında çocukluk, birey olma sürecinin erken dönemlerini vurgular. Bu süreçte, “öncelikle kabul edilmesi gereken, çocuğun olgunlaşmamış, Anne-babaya bağımlı, özel ihtiyaçlara ve korunmaya ihtiyacı olan ve haklara sahip birey olduğudur” (Polat, 2001: 65).

Bir başkasının bakımına ve korumasına muhtaç olma başka bir ifade ile Anne-babaya bağımlı olma çocuğun tanımlanmasında temel ölçütieri oluştururken, çocukluğun başlangıç dönemi olarak doğum öncesinin mi yoksa doğum sonrasının mı alınacağı ise bir yaklaşım sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna karşılık çocuk döneminin bitişi ise yasa ve olağanüstü bazı durumlarla bağlantılıdır.Olağanüstü durumlarla kastedilen ise bireyin çocukluğunu sona erdiren eylemleri olmaktadır; örneğin bireyin erken evlenmesi ya da erken yaşta çalışmak zorunda kalması gibi.

Çocuk kavramı, çocuğun gelişim özellikleri ve mevcut sosyokültürel, politik ve ekonomik yapıdan etkilenerek tanımlansa da, bu tanımların ortak bir bakış açısını yansıttıkları, tanımlamalar arasındaki ufak tefek farklılıkların daha önce belirtildiği gibi çocukluk döneminin başlangıç ve bitiş sürelerinin belirlenmesinden kaynaklandığı gözlenmektedir. Çünkü WolfPun (1999: 19) da belirttiği gibi, zeka gelişimi büyük oranda biyolojik özelliklere bağlı iken, doğumdan olgunluğa dek izlenen gelişim dönemleri, en geri zekalısından en akıllısına değin bütün çocuklarda aynıdır; bir basamak öbürünü izler. Sonuçta, değişik dönemlerde çevredeki olayların çocuk tarafından nasıl algılandığı ve olumsuz bir ortam içine girdiğinde hangi yöntemin yardım için uygun olacağı, bu sınırlar içinde tahmin edilebilir. Wolff a göre, tek başına bu dönemlerin sırası değil, çocuğun bu dönemlerde neler yaşadığı önemlidir.

Gelişim dönemleri tüm çocuklarda aynı olduğu için, genel olarak çocuk kavramı, bebeklikle erginlik dönemi arasında yer alan bireyler için kullanılan bir sıfatlandırma olarak karşımıza çıkar. Örneğin Türk Dil Kurumu’nun güncel sözlüğünde çocuk; bebeklik çağı ile erginlik çağı arasındaki gelişme döneminde bulunan insan olarak tanımlanmaktadır (TDK, 1974: 190).

Ancak henüz olgunlaşmamış, bağımlı ve korunmaya muhtaç olma gibi nitelikler çocuğun daha anne karnında olduğu dönemlere de vurgu yaptığı için biz çocuğu ve çocukluk dönemini, doğum öncesi dönemini de içine alacak biçimde aşağıdaki gibi tanımlamayı uygun görüyoruz.

Çocuk; fiziksel, psikolojik, ekonomik ve toplumsal açılardan bir başkasının bakımına ve korumasına ihtiyaç duyan ve bu nedenle bir diğerine (öncelikle ana-baba bunların yokluğunda ise ilgili kişi ya da kurumlara) bağımlı, henüz kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek olgunluğa erişmemiş bireydir.

Gelişim aşamaları açısından değerlendirildiğinde bireyi, gelişimin ilk aşamalarında, bir başkasının bakım ve korumasına muhtaç kılan ihtiyaçların, fiziksel ve psikolojik açıdan yeterince olgunluğa erişememiş olmakla ilgili olduğunu, ancak erginliğe yaklaşan aşamalarda ise, bu ihtiyaçların, belli bir fiziksel ve psikolojik olgunluğa erişen ergende, nitelik ve boyut değiştirerek farklı ihtiyaçlar niteliğinde devam ettiğini söyleyebiliriz. Gelişimin ikinci aşaması da denilen erinlik ve ergenlik döneminde ortaya çıkan gelişimsel özelliklerin, bu aşamada dışa dönük (aile dışına, toplumsal çevreye yönelik) ilişkileri yoğun olarak yaşayan ergende, daha çok mevcut yapının sosyokültürel ve ekonomik nitelikleriyle bağlantılı olduğu gözlenir. Çünkü birey, bu dönemde, bir çocuktan ziyade bir erginin özelliklerine daha yakınken, bu süreçte yaşanan ve ergeni bir başkasının koruma ve bakımına sokan ihtiyaçların, daha çok, söz konusu aşamada edinilen fiziksel, psikolojik ve toplumsal yeni özelliklerle, ergenin, toplumsal yapıya uyum sürecinde yaşanan güçlüklerden kaynaklandığı söylenebilir. Bu açıdan çocukluk dönemi, gelişim aşamaları arasındaki büyük farklılıklar nedeni ile tek bir tanımlamayla açıklanamayacak bir dönemdir.

Çocuk nedir sorusunu yanıtlamaya çalışan Franklin (1993: 2127), bu konuda basit tanımlar yapmanın kolay olmadığından söyler. Çünkü çocukluk deneyimlerinin çeşitliliği düşünüldüğünde, bu çeşitliliği yakalayacak basit formüller bulmak hiç de kolay olmamaktadır. Bu yüzden Franklin, çocukluğa ilişkin beş noktayı ortaya koymaya çalışır.

Birincisi, çocukluk herhangi sabit bir döneme ait tek bir evrensel deneyim değildir. Daha çok tarihsel olarak değişen kültürel bir yapıdır. Franklin’e göre çocukluk, tarihsel gelişim süreci içerisinde kültürel çeşitliliğin ve göreceliğin bir yansımasıdır.

Çocuğu ya da çocukluk dönemini tanımlamada yaşanan güçlüklerden ikincisi ise çocuğun farklı toplumlarda, çeşitli (cinsel, cezai ya da seçimle ilgili) faaliyetler açısından farklı yaşlarda yetkin sayılması sorunudur. Üçüncüsü ise, çocuğun negatif bir bakış açısıyla, ‘yetişkin olmayanlar5 şeklinde değerlendirilmesidir. Oysa çocukluk dönemini 018 yaş arası olarak ele alınırken, bu dönemin son aşamalarında çocuklar çocukluktan çok erginliğe daha yakın tutum ve davranışlar sergilemektedir.

Dördüncüsü, çocuk teriminin iktidarla olan ilişkisidir. Bu bakış açısından harekede çocuk, mecaz anlamda, iktidar olanlara rağmen, iktidar olamayan güçsüz bir grubu ifade etmek için kullanılır. Beşincisi ve sonuncusu ise, tarihsel gelişim süreci içerisinde, çocuğa yönelik bakış açısında meydana gelen değişme olmaktadır. Eskiye göre bugün, çocukluğun, yaşamın özel bir evresi olarak ele alınmasının nedeni, modern toplumların çocuğa bakış açısıdır. Bu bakış açısı, çocukluğu, yaşam eğrisini ikiye ayıran yapay iki dönemden birincisi olarak ele alırken, çocukluğun masumiyetine, zayıflığına, basitliğine, çaresizliğine ve akıl dişiliğim da vurgu yapar.

Çocuğu, gelişen bir insan yavrusu, olgunlaşmamış, ‘resif sayılmayan küçük yurttaş olarak tanımlayan Yörükoğlu’na (1984: 3) göre ise çocukluk, üst sınırı belirsiz bir çağdır. Çünkü yasalar çocukluğun bitimini farklı şekillerde belirlemiştir. Bu belirleyiş, suç, çalışma koşulları ve evlilik gibi toplumsal olgular açısından değerlendirildiğinde, farklı tanımlamaları da beraberinde getirmektedir.

Zevklilere (1986: 203) göre, erginlik yaşı saptanırken, genellikle ırkın özellikleri, toplumsal ve iklimsel durum ve ülkenin gelenekleri her ülke için ayrıca göz önünde tutulur ve böylece erginlik (rüşt, reşit olma) yaşının ülkeden ülkeye 1821 arasında değiştiği gözlenir.

Ülkemizde de, yukarıda ki açıklamalara benzer şekilde, çocuk ve çocukluk dönemini tanımlamaya yönelik girişimlerin esas alınan ölçüderin niteliğine göre farklılıklar gösterdiğini kolayca görebiliriz. Şöyle ki: Türk Medeni Kanunu’na (Zevkliler, 1986: 196202) göre; küçük denilince, genel olarak henüz 18 yaşını doldurmamış kişiler anlaşılırken ergenliğin, eylem yeteneğini düzenleyen 10. maddeden harekede tanımlandığı görülür. Bu Kanun’dan harekede erginlik (rüşt, reşit olma), ‘medeni hakları kullanma salahiyeti’ ya da ‘kişinin belli bir yaş ve düşünsel olgunluğa ulaşması’ olarak tanımlanır. Yaş olarak bu sınır, düşünsel olgunluğu engelleyen (akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk vb.) durumlar haricinde 18 yaşını doldurmuş olmak şeklinde belirlenmiştir. Buna, Türk Medeni Kanununda, yaşa bağlı olarak kendiliğinden kazanılan erginlik denmektedir (MK. 11).

Türk Medeni Kanunu’na göre, ‘erginlik (yetişkinlik) on sekiz yaşının doldurulması ile başlar’ (Md. 11).

Tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere, erginliğin çeşitleri vardır. İşte bu çeşitlilik, yukarıda da belirtildiği gibi, çocukluğun yasal üst sınırını belirlemede yaşanan belirsizliğin nedeni olmaktadır. Çünkü medeni hakları kullanmak için bireyin mutlaka 18 yaşım doldurmuş olmasını gerektirmeyen durum ve haller, gerektiğinde yargıç onayıyla bireyi daha erken yaşta da ergin sayabilmektedir.

Bu haller Türk Medeni Kanununun 11, 12, 13, 14, 124, 124/1, 126, 127, 128, 129/1, II, III. maddelerinde açıkça belirtilmiştir (Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu, 2004).

Medeni Kanun’a paralel bir biçimde, Türk Ceza Kanunu’nda da yaş (18 yaşını bitirmemiş olmak) ve ayırt etme gücü (kusurluluk), cezanın niceliğini ve niteliğini belirleyen bir ölçüt olarak karşımıza çıkmaktadır (Yeni Türk Ceza Kanunu vd., 2005). Şöyle ki: ‘Kusurluluk’ kavramı fiilin faili ile olan psişik, manevi ilişkisini kasteder. Her kişide kural olarak kusur yeteneği vardır. Bu kuralın istisnaları kanun tarafından gösterilmiştir. Kanunumuzda belirtilen bu istisnalardan bir tanesi de yaşla ilgilidir. Kanunumuz çocuklar için, yaşın kusur yeteneğine ve ceza sorumluluğuna etkisini ise üç devre içinde belirlemiştir (Önder, 1989: 256272). Bu devreler 31. Maddenin I, II ve III. bölümlerinde ayrıntılı olarak gösterilmişti

İşlenen suçun niteliğine göre, suç işleyenlere, yaşlarından dolayı yapılacak indirim TCK’da ayrıntılı olarak verilmektedir.

Görüleceği üzere, kanunlarımız çocuğa yönelik düzenlemelerde, yaş haddini dikkate alırken çocuğun salt biyolojik gelişimini değil, aynı zamanda toplumsal ve psikolojik gelişim düzeyini de dikkate almaktadır. Buna göre 12 yaşın altı bireylerde anlama ve eylemin sonucunu değerlendirme yeteneğinin hiçbir surette gelişmemiş olduğu kabul edilirken, 1215 ve 1518 yaş arası çocuklarda kusur yeteneğinin varlığı kabul edilmekte, ancak yaşları nedeniyle cezalarında indirime gidildiği gözlenmektedir.

İnsan hayatını, evrensel bir değerlemeye olanak sağlayacağı düşüncesi ile zeka, sosyal ve ruhsal gelişim açısından, genel olarak iki kısımdan oluştuğunu söyleyebiliriz:

1) Doğum öncesi ve doğum sonrasını da kapsar biçimde, 018 yaş aralığı; 2) 18 yaşından sonraki dönem, yani erginlik dönemi.

Çalışmamız açısından bizi ilgilendiren birinci dönem, yani 018 yaş aralığı olmaktadır. 018 yaş aralığı genel olarak literatürde çocukluk dönemi olarak geçer. Ancak bu dönemde kendi arasında birtakım aşamalardan oluşur. Söz konusu aşamalar bireyin zeka, fizik ve psikolojik gelişimi açısından farklı özellikler kazandığı aşamalardır. Bu aşamaların önemi ise, birbirini tamamlar biçimde devam ederek, bireyin kişilik gelişimine etkili olan olayları kapsamasından kaynaklanmaktadır. Böylece, bireyin gelişim aşamalarında yaşadığı olaylar, söz konusu gelişim dönemlerinin özelliklerine bağlı olarak onun kişiliğini de belirlemekte ve ileriki dönemlerde ortaya çıkabilecek uygun olmayan davranış ve düşünce yapılarının çözümlenmesinde de anahtar rolü oynamaktadır.

Şimdi bu aşamaların neler olduğuna bakalım.

Büyüme ve Gelişme Süreci

Büyüme ve olgunlaşma, bireyin erginlik aşamasına gelinceye dek geçirdiği biyolojik değişmeleri ifade eder. Bu iki kavramı kapsar biçimde “gelişme, doğumdan ölüme kadar kişinin geçirmiş olduğu değişiklikleri anlatır” (Bacanlı, 2004: 40). Buna göre, çoğu zaman birbiri ile karıştırılan bu kavramlardan gelişme, diğer iki kavrama göre hem daha geniş kapsamlı hem de daha uzun bir süreci ifade eder. Çünkü “İnsan gelişimi denildiği zaman, döllenmeden başlayarak, yaşamın sonuna kadar yer alan süreç anlaşılmaktadır” (Erden ve Akman, 2003: 24).

Yapısal artışı dile getiren büyüme, bedende gerçekleşen kilo ve boy artışı gibi niceliksel değişikleri ifade ederken olgunlaşma, büyüme süresinde kişinin genetik yapısının yönlendirilmesiyle oluşan biyolojik boyuttaki gözlenir, fonksiyonel değişiklikler anlamına gelir. Diğer bir deyişle büyüyen organizmanın kendinden beklenilen işlevleri yerine getirebilecek fizyolojik güce ulaşmasıdır (Aydın, 2004: 30). Örneğin bir yaşına gelmiş bir bebeğin, normal çevresel koşullarda yürüme davranışını gerçekleştirmesi gibi. Olgunlaşma çevre faktörlerinden oldukça bağımsızdır. Çevre, normal koşullarda olgunlaşmayı etkilemezken, çevresel uyarıcıların yetersizliği durumunda etkin olabilmektedir.

O halde diyebiliriz ki, “büyüme ve gelişme büyük oranda önceden planlanmıştır. Hastalık ve kötü beslenme gibi nedenler olmadığında büyüme ve gelişme halindeki insan bedeni adeta ‘belirli bir hedefe varmaya’ çalışmaktadır” (Kulaksızoğlu, 1999: 38).

İnsanın gelişim süreci değerlendirilirken fiziksel büyüme ve olgunlaşma yanında üzerinde durulması gereken kavramlardan biri de öğrenme kavramıdır. Aydın’a (1999: 6) göre öğrenme, genel olarak yaşantı yoluyla kazanılan kalıcı davranış değişiklikleri olarak; çocuğun basit bedensel edimlerden uygun cinsiyetle özdeşleşme ve yetişkin standartlarına göre hareketlerini denetlemeye kadar uzanan kompleks bir süreç olarak tanımlanır.

Kısaca öğrenme, hem bireyin biofizyolojik güdülerine hem de sosyal ve kültürel koşul ve beklentilerine bağlı olarak gelişir. Böylece birey gelişim süreci içerisinde pek çok davranışı biofizyolojik güdülerinin ve içinde bulunduğu sosyokültürel çevresinin etkisinde kalarak öğrenir. Sonuçta, sağlıklı bir kişilik gelişiminde, sosyokültürel çevre içinde tekrar ve yaşantısal deneyimlerle öğrenilen davranışlar en az biofizyolojik güdülerle kazanılan davranışlar kadar etkilidir.

Bir insan ömrü kadar uzun bir süreyi içeren gelişme, bireyler arası benzerlikler ve farklılıklara kaynaklık eden fiziksel ve psikososyal değişikliklerin tümünü kapsarken, aynı zamanda ortak bazı ilkelere göre gerçekleşir.

Erden ve Akman’a (2003: 3839) göre bu ilkeler, kalıtım, çevre ve zaman etkileşiminin yanı sıra, gelişimde önemli olan ilkelerdir ve bu ilkeler hem doğum öncesi hem de doğum sonrası için geçerlidir. Şöyle ki;

1)        Gelişimin yordanabilir bir sıra izler (gelişimin sırası ilkesi): Bu ilkeye göre bedensel ve motor gelişim sırasında yapısal ve işlevsel özellikler belirli bir sırayla ortaya çıkarlar.

  1. a) Gelişim baştan ayağa olur. Doğum öncesinde, bebeğin ilk önce başı, daha sonra başa yakın bölgelerden sırasıyla ayaklara doğru bir gelişme ortaya çıkar. Doğumdan sonra da ilk önce baş, daha sonra gövde, en sonra da bacak ve ayak kaslarının kontrolü ortaya çıkar.
  2. b) Gelişim bedenin iç kısımlarından dışa doğru, merkezi bölgelerden uzaktaki organlar yönünde oluşur. Örneğin ilk önce omuzlar, daha sonra kollar, en son da eller gelişir, ellerin kontrolü parmakların kontrolünden daha önce ortaya çıkar.
  3. c) Gelişim genelden özele doğrudur. Bebekte ilk önce ayrımlaşmamış büyük kas hareketleri, daha sonra küçük kasların kontrolü gerçekleşir.

2)        Gelişimde bireysel ayrılıklar vardır: Gelişme, olgunlaşma süreci ile yaşantılar arasındaki öğrenmenin etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Yani biyolojik potansiyelin tam olarak ortaya çıkabilmesi (olgunlaşma) için, bireyin gerekli öğrenmeleri gerçekleştirebileceği yaşantılar geçirmesi büyük önem taşımaktadır.

Bu ilke doğrultusunda her birey değişik ve tektir. Gelişme boyunca ilk önce emeklemek sonra yürümek, önce sesler çıkarmak birkaç anlamlı sözcük kullanmakcümle kurmak gibi aynı sırayı izleyen benzer süreçlerden geçilse bile, taşınan farklı kalıtsal yapılar ve çevresel koşullar nedeniyle hiçbir birey bir diğerine tam anlamıyla benzemez.

3)        Yaşamın değişik dönemlerinde farklı türden gelişmeler önem kazanır: Farklı gelişim dönemlerinde, değişik gelişim özellikleri ön plana çıkar. Örneğin bebeklik döneminde bedensel ve motor gelişim, psikolojik ve zihinsel gelişimden daha hızlı ve baskındır. Ergenlik çağına gelindiğinde, psikolojik ve cinsel gelişme daha ön plana çıkar. Yetişkinlik dönemine gelindiğinde, bedensel ve motorgelişim önemini kaybeder.

Yapılan gözlemler, çocuklarda belli gelişim dönemlerinde ortak eğilim ve davranış kalıplarının bulunduğunu ortaya koymuştur (Yörükoğlu, 1982: 15). Buna göre her bir yaş diliminde yer alan çocuklarda (Örneğin 34 yaş gibi), fiziksel ve psikososyal gelişim aşamaları açısından ortak noktalar bulunmakla beraber, kalıtım ve çevre gibi faktörlerin etkisi ile bu sürecin, bireyler arası benzerliklere ve farklılaşmalara neden olacak şekilde geliştiği de gözlenir.

O halde, “İnsan gelişimi, kalıtım ve çevre arasındaki sürekli ve karşılıklı etkileşimin ürünüdür” (Aydın, 1999: 1). Bu etkileşim sonucu ortaya çıkan benzer ve farklı davranışlar, organizmanın karşılaştığı, belirli zaman dilimleri içindeki uyarıcıların niteliği ve miktarı ile de yakından ilgilidir. Çünkü organizma Bacanlı’nın (2004: 46) da vurguladığı gibi, belirli zaman dilimleri içerisinde karşılaştığı uyarıcılara sahip olduğu kalıtsal potansiyele, toplumsal beklentilere ve bireysel eğilimlerine bağlı olarak tepki vermektedir.

Kalıtım ve çevresel faktörler, çocuğun gelişimi olumlu biçimde etkilediği gibi, olumsuz biçimde de etkileyebilmektir. Sonucu belirleyen, hem gelişim aşamaları üzerinde rol oynayan faktörlerin çeşitliliği hem de bu faktörlerin olumlu ya da olumsuz nitelikleri olmaktadır. (Bu konuya bundan sonraki bölümde daha detaylı bir şekilde değinilecektir.)

Yukarıda sözü edilen faktörler, çocuğu tanıma ve tanımlamaya yönelik çalışmalarda karşılaşılan sorunlara da kaynaklık etmektedir. Bunlardan biri, çocukluğun başlangıcı olarak hangi dönemin kabul edileceği sorunu olurken diğer bir sorun da, çocukluk döneminin bitiş aşamasının belirlenmesi sorunu olmaktadır. Çocuğun gelişim aşamalarının başlangıcı ve bitişi konusunda yaşanan bu belirsizlikler, yer ve zamana bağlı olarak, çocuklarda gözlenen fiziksel ve psikososyal gelişim özelliklerinden çocuğun içinde bulunduğu toplumun ona bakış açısına ve bu bakış açısının gelişiminde etkili olan psikolojik, sosyokültürel, ekonomik ve yasal düzenlemelere kadar uzanabilmektedir. Bu nedenle, öncelikle kabul edilmesi gereken, çocuğun gelişim aşamalarının, yukarıda sayılan faktörlerin etkisi ile tek bir standart sıralamaya imkân vermediği ve yine aynı nedenlerden dolayı çocuk tanımlamalarında ve ona yönelik uygulamalarda farklılıklar yaşandığıdır.

Çocuğun ve gelişim dönemlerinin tanımlanması güçlüğünden doğan bu sorunların, çocukla ilgili farklı çalışma alanlarına da yansıdığı açıkça görülür; tıpkı çocuk istismarı ve ihmali çalışmalarında olduğu gibi. Bu konuda yaşanan problemler, Polafın (2001: 63) da belirttiği gibi, toplumların çocuklarını ne zaman bir kişiliğe sahip olduğu, ne zaman kendi başına bağımsız birey olduğu konusunda değişik yaklaşımlara sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. Böylece, çocuk istismarı ve ihmali uygulamaları, doğum öncesi ya da doğum sonrası dönemlere yönelik olarak, farklı toplumlar açısından ele alındığında farklı bakış açılarını ortaya koyar. Örneğin fetusa yönelik zarar verici uygulamalar (düşük gibi), canlanma anından başlayarak, çocuğu insan olarak kabul eden toplumlarca çocuk istismarı olarak kabul edilirken diğer uçta bazı toplumların, çocuğu doğduktan sonraki birkaç dakikaya dek (ağlayana ve ilk kez meme emene dek) birey olarak kabul etmediği ve buna bağlı olarak, doğumdan hemen birkaç dakika sonraki infantist (çocuğun annesi tarafından öldürülmesi) uygulamalarını, doğurganlığın düzenlenmesi mantığı ile meşrulaştırdığı görülür.

O halde, çocuğa yönelik bir tutum ya da davranışın istismar ya da ihmal olarak kabul edilip edilmemesinin temelinde, öncelikle o toplumun çocuğu ne zaman bir birey olarak kabul ettiği anlayışı yatmaktadır. Diğer taraftan bu anlayış, ayrıca gerek aile içinde gerekse eğitim kurumlarında, çocukların disipline edilmesi adına, istismar ve ihmal niteliğindeki bazı davranış ve tutumları da meşru kılabilmektedir. Böylece, içinde bulunduğu topluma uyumlu, iyi bir birey yetiştirme düşüncesinin aracı olarak görülen istismar ve ihmal niteliğindeki tutum ve davranışlar, çocuğun gelişim sürecini olumsuz etkilemekte, erken dönemlerde karşılaşılan istismar ve ihmâl niteliğindeki tutum ve davranışlar, daha çocukluk döneminde benimsenerek, öteki kuşaklara kolayca aktarılabilmektedir.

Çocuğun gelişimini değerlendirmeye yönelik birtakım faktörler, aynı zamanda istismar ve ihmale uğradığı düşünülen çocukların gerçek durumunu ortaya koyabilmek açısından da önem kazanmaktadır. Bedensel ve ruhsal gelişimin birbirini bütünler biçimde farklı aşamalardan geçerek tamamlandığı düşünülecek olursa, öncelikle gelişimi değerlendirmeye yönelik önceden belirlenmiş birtakım kriterlerin, gelişimin niteliği, hızı ve yönü noktalarında bize önemli ipuçları vereceği ve sonrada, söz konusu ipuçlarından hareket ederek istismar ve ihmal olgularının daha kolay tespit edileceği de unutulmamalıdır. Çünkü yapılan çalışmalar, hem gelişimin farklı aşamalarında bulunan çocukların farklı istismar ve ihmal davranışlarına maruz kaldığını ortaya koyarken hem de gelişim dönemlerinin özelliklerine bakarak istismar ve ihmal olgularının kolayca değerlendirilmesine imkân sağlayacak ipuçlarını da vermektedir.

Yörükoğlu’na (1982: 1516) göre, çocukta gözlemlenen fiziksel ve psikososyal gelişme dönemlerinin incelenmesi birçok yönden yararlıdır. Önce, gelişim basamaklarında ortaya çıkan yeni yetenekler ve davranış özellikleri saptanabilir. Sonra, gelişimin her çocuktaki niteliğinden gelişimin yönü ve hızı kestirilebilir. Böylece, kişisel ayrılıklarla birlikte ortak yanların bilinmesi çocuk eğitiminde tutulacak yolu belirler. Diğer taraftan, gelişim dönemlerinin incelenmesi ayrıca ruh sağlığı bakımından da önemlidir. Dönemlerin ortak ruhsal özelliklerinin bilinmesi ruhsal gelişimin normal olup olmadığını anlamaya yardımcı olurken, tıpkı WolfF gibi Yörükoğlu da çocukluk yaşantılarının bilinmesinin, ayrıca erişkinlikte ortaya çıkabilecek ruhsal uyumsuzluk ve sorunların aydınlatılması bakımından da önemli olduğunu vurgular. Çünkü erişkin ruh hastalan, çocuklukta çekilen doyumsuzlukların, örseleyici yaşantıların ve saplantıların derin izlerini taşırlar.

Çocuğun gelişim aşamalarını bilmek, öncelikle hem bedenen hem de ruhen sağlıklı bireyler yetiştirebilmek adına önem kazanırken, diğer taraftan istismar ve İhmal olgularının ortaya çıkarılması ve önlenmesi açısından da önem taşımaktadır. Bu nedenle çalışmanın bu bölümü çocuğun gelişim aşamalarını belirlemeye ve tanımaya ayrılmıştır.

Çocuğun gelişim aşamalarını belirlemeye geçmeden önce, son 3035 yıl içinde çocuk psikolojisi alanında meydana gelen gelişmelere kısaca değinmek, bu aşamaların daha iyi bir biçimde değerlendirilmesi açısından önem taşımaktadır.

Çocuk gelişimine ilişkin çalışmalarda son yıllarda ortaya çıkan bir gelişme, gelişimi bebek, çocuk ve ergenle sınırlı tutan ‘çocuk psikolojisi anlayışının geçerliliğini yitirmesi, gelişimi inceleme de yeni bir yönelimin olan ‘yaşam boyu gelişim psikolojisfnm doğmuş olmasıdır. Onur’a (1997: 20) göre, gelişimi incelemede yeni bir yönelim olan yaşamboyu gelişim psikolojisi iki temel sayıtlıya dayanır. Birinci sayıtlı, gelişimin, döllenme ile başlayan ve ölüm ile sona eren yaşamboyu bir süreç olduğu, ikinci sayıtlı ise, gelişimin büyüme ve olgunlaşma ile sona ermediği sayıtlısıdır. Bu anlayışta, her bireyin döllenmeyle başlayıp ölümle sonuçlanan bir yaşam çizgisi vardır ve bu çizgi üzerinde fiziksel, zihinsel, duygusal ve toplumsal işlevlerde ortaya çıkan tüm değişimler yer alır. Yaşamboyu gelişim psikolojisinin amacı ise, döllenmeden ölüme dek, yaşam boyu gelişimin genel ilkeleri, gelişimde bireyler arası farklılık ve benzerlikler hakkında yaşa bağlı olarak bilgi elde etmektir.

Yaşam boyu gelişim psikolojisi, döllenmeden ölüme dek bireyde gözlemlenen değişimler hakkında bilgi edinmek için üç dizi ilkeden hareket eder. Bunlar: 1) Fiziksel büyüme ilkeleri, 2) Olgunlaşma ilkeleri ve 3) Öğrenme ilkeleridir. Bunlardan fiziksel büyüme ve olgunlaşma biyolojiktir. ‘Öğrenme’ ilkeleri ise, geniş anlamda, sadece geleneksel koşullanmayla (gereksinim güdü etkileşimine bağlı) değil, aynı zamanda okuldaki öğrenimle ve diğer çevre (sosyal ve kültürel koşul ve beklenti) etkileriyle birlikte tanımlanır. Böylece yeni anlayışta, gelişimin ortaya çıkmasında, hem öğrenme ve hem de kalıtım zorunludur, hiçbiri tek başına yeterli değildir. Kısaca kalıtım gizli sınırları saptar, çevre de bu sınırlara ne kadar yaklaşılacağını belirler (Onur, 1997: 22).

Gelişimle ilgili çalışmalara baktığımızda, bu çalışmalarda bireyin gelişiminin, genel olarak fiziksel ve psikososyal nitelikler açısından ayrı ayrı ele alındığım görürüz. Bu çalışmalarda fiziksel gelişim, bireyde büyüme ve olgunlaşmaya bağlı bedensel ve davranışsal değişiklikleri içerirken bireyin bilişsel, duyuşsal ve ahlaki gelişimine ilişkin özelliklerin ise genel olarak psikososyal gelişim adı altında ele alındığını görürüz. Ancak, Aydın’ın (1999: 13) da belirttiği gibi, genel olarak, yaşam çizgisi üzerinde fiziksel ve psikososyal nitelikteki bedensel ve davranışsal değişikliklerin tümü bir bütünün farklı görünümlerini ya da boyutlarını oluşturmaktadır.

Fiziksel ve psikososyal nitelikler, gelişim aşamalarının belirlenmesinde rol oynayan iki farklı ama birbirini bütünleyen alanlar olmalarına rağmen, bu alanlar üzerinde rol oynayan faktörlerin çeşitliliği, gelişimi incelemeye yönelik girişimlerde, farklı bakış açılarından kaynaklanan çeşitliliğin de nedenini oluşturmaktadır. Bu çeşitlilik, kimi zaman kalıtımla kazanılan nitelikleri Ön plana çıkarıp, gelişimle ilgili sınıflamaların salt biyolojik niteliklerle tanımlanmasına neden olurken, kimi zaman sosyokültürel faktörleri ön plana çıkararak, gelişime tarihsel bir perspektiften bakan bakış açılarına da kaynaklık etmektedir. Örneğin çocuk psikolojisi alanında yer alan psikologların, gelişim aşamalarını doğumdan itibaren alan ve ergenlikle sınırlayan anlayışlarının, büyüme ve olgunlaşma niteliğindeki bedensel ve davranışsal değişiklikleri temel alarak, gelişimin daha çok biyolojik yönüne ağırlık verdikleri görülürken, yaşamboyu gelişim psikolojisi savunucularının ise, tarihsel bir perspektiften hareketle bireyin davranışlarını, daha çok belli bir zaman dilimi içinde bir toplumun sosyokültürel yapılanmasından ve bu zaman diliminde toplumsal boyutta yaşanan ve davranışı mutlaka etkilediği düşünülen toplumsal olaylardan hareketle ele aldığı ve böylece çocuk psikolojisi alanında büyüme ve olgunlaşma süreciyle sınırlı tutulan gelişim anlayışı konusunda daha geniş bir perspektif sundukları görülür.

Gelişime ilişkin görüşlerde karşılaşılan çeşitliliğin bir diğer nedeni de gelişim kuramları olmaktadır. Bireyin gelişimini açıklamaya yönelik çalışmalarda dikkati çeken bir nokta da, modern gelişim araştırmalarının çoğunun kuramlar ışığında gerçekleştirilmesidir. Bu nedenle çocuğun gelişim aşamalarına geçmeden önce bu kuramlara kısaca değinmek, çoğu kuramlar ışığında yapılmış sınıflandırmaları değerlendirebilmek açısından önemli olacaktır.

Onur’a (1997: 4043) göre, özellikle dört büyük psikoloji kuramı, gelişimle ilgili tüm çalışmaları etkilemektedir.

Bunlardan ilki olgunlaşma kuramıdır. Kuramın dayandığı temel düşünce, çocukta zaman içinde görülen temel değişimlerin çoğunun bedendeki özel ve önceden belirlenmiş bir şema ya da plana göre ortaya çıktığıdır. Bu görüşe göre olgunlaşma, bu planın doğal açılımının ortaya çıkmasıdır. Bütün gelişimlerin doğal süreç ve biyolojik planların açılımıyla kendi kendine düzenlendiğini savunan bu görüş Arnold Gessell tarafından geliştirilmiştir. Gessell, öncelikle çocukların fiziksel ve devinimsel gelişimini incelemiş ve çok az bir muhalefete karşı pek çok kabul görmüştür. Buna karşılık, kişilik ve zihin gelişimine ilişkin olgunlaşmacı görüş şiddetle eleştirilmiştir.

İkinci kuram Freud’un geliştirdiği psikanalitik kuram, insanın psikolojik bakımdan evrensel ilkelere uygun olarak geliştiğini kabul eder. Ancak Freud, kişiliğin işlevsel yönlerinin toplumsal bir bağlam içinde biçimlendiğine de inanır. Freud’un gelişimcilere en büyük katkısı, tüm yaşam boyunca sürecek örüntülerin oluşmasında erken yaşam deneyimlerinin önemini vurgulamasıdır.

Toplumsal öğrenme kuramı geleneksel davranışçılığı aşarak, kişisel ve çevresel etkenlerin hepsinin birbiri içine girmiş belirleyiciler olarak etkili olduğunu savunur. Davranışın çevreden etkilendiği doğrudur, fakat çevrede kısmen bizim tarafımızdan yaratılır. Bu yaklaşım, toplumsal gelişim süreçlerinin etkisiyle doğrudan ilgili olduğu için çok etkili olmuştur.

Psikolojik gelişimi, düşünme ve bilme süreçlerinin gelişimi açısından ele alan dördüncü kuram ise, bilişsel gelişim kuramıdır. En önemli adı Jean Piageftir. Piaget, toplumsal ve ahlaksal gelişimin bilişsel temelde anlaşılabileceğini göstermiştir. Bilişsel gelişim kuramı, temeldeki yapı ile yaşantı arasındaki dinamik etkileşimi vurgular; bilişsel yeteneklerin gelişimine ve zihinsel anlama ve kullanma becerisine önem verir.

Bireysel gelişimi fiziksel ve psikososyal faktörlerden hareketle açıklamaya çalışan bu kuramların, kimi zaman soyaçekime bağlı (biyolojik) özellikleri kimi zaman ise çevresel etkenleri ön plana çıkararak kişilik gelişimini açıklamaya çalıştığını görüyoruz.

Bireyin gelişim süreci üzerinde rol oynayan biyolojik ve çevresel nitelikteki etkilerde kendi aralarında çeşitlenir. Onur’a (1997: 22) göre, gelişim üzerindeki biyolojik etkiler iki çeşittir. Birincisi, bir türün bütün üyelerince paylaşılan türe özgü etkilerdir (bebeğin beslenme ve bakım için başkalarına gereksinme duyması gibi). ikincisi, her kişiye özgü olan genetik özelliklerdir (bireyler arasındaki farklılıklar gibi). Öte yandan, gelişim üzerindeki çevresel etkilerde iki çeşittir. Birincisi fiziksel çevredir (doğum öncesi dönemde ana rahmi, kent ya da kır gibi). İkincisi toplumsal çevredir (diğer insanlar, toplumsal çevre gibi). Onur’un açıklamalarından da anlaşılacağı gibi bireyin gelişimi üzerinde rol oynayan etkenler birbiri içine girmiş durumdadır. Bu durumda, gerek biyolojik gerekse çevresel etkenler, hem bireyle hem de bireyin çevresi ile doğrudan ilişkili olmakta ve bireyin gelişimini karşılıklı olarak etkilemektedir.

Bireyin gelişimine yönelik tartışmalarda bugün gelinen nokta, gelişim üzerinde, hem soya çekimle kazanılan özelliklerin hem de çevresel etkenlerin birlikte rol oynadığıdır. Böylece bugün konuya yönelik tartışmaların (yukarıdaki kuramlarda da görüleceği üzere), kalıtım mı çevre mi şeklindeki niteliğini kaybettiği, “Bunların yerine, davranışta biyolojik ve toplumsal etkilerin nasıl birleştiği” (Onur, 1997: 22) niteliğine büründüğünü görüyoruz.

Çocuğun gelişim aşamalarına yönelik çalışmaların bu anlayışa paralel geliştirildiğini görüyoruz. Örneğin GesselTin olgunlaşma kuramı, Freud’un psikanalitik kuramı, toplumsal öğrenme kuramı ve Piaget’in bilişsel gelişme kuramında olduğu gibi. Bu kuramlarda ve kuramları temel alan çalışmalarda, kimi zaman fiziksel kimi zamansa sosyokültürel etkenler ön plana çıkarılmakta, ancak söz konusu etkenlerin birbiri ile etkileşerek gelişim sürecini belirlediği de kabul edilmektedir. Örneğin Morgan’a (1999: 5060) göre, çocukluğun ilk yıllarından yetişkinliğe kadar gözlenen fiziksel ve psikososyal davranış şekilleri beynin gelişim hızına bağlı olarak değişir ve olgunlaşır. Gelişimin her aşamasında beynin davranışlar üzerindeki belirleyici rolünden hareket eden Morgan’a göre, beynin ön kısmının olgunlaşması motor (hareket) gelişimden, arka kısmının

olgunlaşması ise duyusal gelişmeden sorumludur. Ancak çevresel etmenlerde, hiç kuşkusuz olgunlaşma süreci ile etkileşimde bulunarak davranışlarımızın gelişimini tayin ederler.

Bizdeki durumda aslında bundan farklı değildir; örneğin Yavuzer (1999: 30), tüm davranışların biyolojik yapı içinde gerçekleştiğini, bu nedenle de biyolojik yapı hakkında ne kadar çok bilgi edinilirse davranışı anlamanın o kadar kolay olduğunu belirtir.

Aynı şekilde Polat (2001: 65) da büyüme ve gelişme süreci içinde ortaya çıkan anatomik ve fizyolojik aşamalara göre çocukluk döneminin farklı evrelerden oluştuğunu ve herhangi bir çocuğun gelişiminin bu evreler göz önünde tutularak değerlendirilebileceğini kabul eder.

Yukarıda verilen bilgiler ışığında, bugün gelişimin, döllenmeden ölüme dek bireyin geçirmiş olduğu fiziksel (bedensel) ve psikososyal (bilişsel, duyuşsal ve ahlaksal) değişiklerin göz önünde tutularak değerlendirilmesi gereken bir süreç olduğunu görüyoruz. Bu sınırlamayı yaparken de, çoğu gelişim psikologu gibi, yaşa bağlı geliştirilen evrelerden hareket edeceğiz. Bu ‘evre’ler, bizim yukarıdaki anlatımlarda ‘aşama’ olarak kullandığımız kelimenin eş anlamlısı olarak düşünülebilir.

Döllenmeden doğuma kadar olan döneme ‘doğum öncesi dönem’ denir ve bu dönem aşağıda da belirtildiği üzere birçok kaynakta benzer şekilde,1

1)        Embriyonal dönem (010 hafta) ve

2)        Fetal dönem (10 haftadan doğuma kadar) olmak üzere ikiye ayrılır (Polat, 2001: 62).

Doğum öncesi dönemin, doğum sonrasında gözlenen gelişim aşamaları üzerindeki etkisi, yine bireyin soya çekime bağlı kendine has özellikleri ile çevresel etmenlerden kaynaklanmaktadır.

Çocuğun gelişim aşamaları için bkz. Bacanlı, Hasan, Gelişim ve Öğrenme (2004); Aydın, Ayhan, Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi (1999); Erden, Münir ve Akman, Yasemin, Gelişim ve Öğrenme (2003); Kulaksızoğlu, Adnan, Ergenlik Psikolojisi(1998).

Yapılan araştırmalar, öğrenme sürecinin daha anne karnında başladığını bize göstermiştir. Fetüs sese, ışığa ve ısıya karşı şardandırılabilmektedir. Bunların yanında annenin yetersiz beslenmesi, uyuşturucu madde, alkol ve sigara kullanması, ayrıca ruhsal yapısında gözlemlenen olumsuzluklar bebeğin doğumdan önceki gelişimini olumsuz biçimde etkilemektedir (Kulaksızoğlu, 1999: 14).

Doğum sonrası dönem:

1)        Bebeklik (02 yaş)

2)        İlk çocukluk (27 yaş)

3)        Son çocukluk (711 yaş)

4)        Ergenlik (1218 yaş)

5)        Genç yetişkinlik (1830 yaş)

6)        Orta yetişkinlik (3045 yaş) ve

7)        Yaşlılık (4575 yaş üstü) olmak üzere yedi aşama olarak kabul edilmektedir.

Çocuğun gelişimini açıklamaya yönelik geliştirilen bu aşamaların her biri, aynı yaş döneminde bulunan çocuklarda gözlemlenen ortak fiziksel ve psikososyal özellikler göz önünde tutularak oluşturulmuştur. Bu nedenle her bir aşamada öne çıkan özelliklerin, normal gelişim süreci içinde gelişen bireylere özgü özellikler olduğu bilinmelidir. Ancak konumuz, aile içinde çocuğa yönelik şiddet olduğu için, biz bu gelişim aşamalarından sadece ergenliği ele alıp, normal gelişim süreci içinde her ergende gözlemlenen ortak fiziksel ve psikososyal özellikler üzerinde duracağız.

Fiziksel özellikler, ergende yaşa bağlı olarak gözlemlenen bedensel ve cinsel gelişme özelliklerini, psikososyal özellikler ise bilişsel, duyuşsal ve ahlaksal gelişim özelliklerini içermektedir.

  1. a) Ergenlikte Bedensel ve Cinsel Gelişme

Ergenlik, çocukluk döneminde göreceli olarak yavaşlayan bedensel büyüme ve gelişmenin yeniden hızlandığı ve özellikle cinsel nitelikteki fiziksel özelliklerin olgunlaştığı aşamadır. “Ortalama olarak kızların erkeklere oranla iki yıl kadar önce olgunlaşmaları sebebiyle, gençlik dönemindeki yaş sınırlarında, cinsler arasında belirgin bir farklılık görülür. UNESCO, ergenlik dönemini, 1525 yaş dilimleri arasında göstermektedir. Bu dönem, ülkemizde, kızlarda ortalama 1012, erkeklerde 1214 yaşları arasında başlar” (Yavuzer, 1992: 266).

Ergenlik aşamasında bulunan bir birey, ergin sayılabilmesi için gerekli bedensel özelliklerin tümünü kazanmış demektir. Ama bu kazanım, ergenlik dönemi içinde aşamalı bir şekilde gerçekleşir. Bu aşamalar puberte denilen erinlik ya da bir başka deyişle ön ergenlik, buluğ ve adolesence denilen ve erinliği de içine alan ergenlik aşamalarından oluşur.

Dönmezer’e (2001: 148) göre, erinlik ve ergenlik kavramları, genellikle aynı anlamda kullanılmalarına rağmen farklı özellikler içermektedir. Gelişim özellikleri açısından erinlik dönemi Yavuzer’in (1992: 266) de belirttiği gibi, seksüel organların olgunlaştıkları sırada, oldukça kısa süren fizyolojik değişiklikler evresi olarak görülür. Ergenlik öneminin bir bölümünü oluşturan bu evre, kızlarda altı ayı biraz aşarken; erkelerde iki yıl, hatta daha da fazla sürebilir. Kısaca, erinlik dönemi, üreme fonksiyonları ile doğrudan ilgili olan özelliklerin kazanıldığı dönemdir. “Ergenlik ise, bunlara ek olarak toplumsal, duygusal ve düşünsel gelişmenin oluştuğu, kişiliğin bütünleştiği ve benlik bilincinin kazanıldığı dönemdir” (Dönmezer, 2001: 148).

Ergenlik döneminde bedende gözlemlenen diğer gelişmeler ise şöyledir:2 Bu dönemde, cinsiyet hormonunun (kızlarda östrojen, erkeklerde testosteron hormonunun) vücutta diğer hormonlarla birleşmesi sonucu metabolizma hızla gelişirken, kemik ve kas yapısındaki büyüme hızlanır. Kızlar erkeklerden daha önce buluğ çağına girdikleri için dönemin başında boy ve ağırlık açısından, erkeklerden ileridirler. Ancak erkeklerin fiziksel gelişiminde, 15 yaş civarında önemli artışlar olur ve kızları geçerler. Kızların ergenlik dönemine girdiklerinin en açık göstergesi, adet kanamalarının başlamasıdır. Erkeklerde ise, ergenlik dönemine girişin ilk belirtileri, vücut yapısında ve ses tonundaki değişmelerdir. Bu evrede kızlarda göğüsler büyür ve bedensel hatlar ovalleşirken, erkeklerde kas dokusu artar ve vücudun tüm bölümleri hızla gelişir. Her iki cinsiyette iskelet sisteminde oluşan hızlı değişme, vücudun boy ve ağırlık olarak artışı, ergenin denge ve yoğunlaşma gerektiren bazı devinsel becerileri yeterince gösterememesine neden olur.

Ergenlikte bedensel gelişim için bkz. Dönmezer, Sulhi, Sosyoloji (1982); Yörükoğlu, Atalay, Gençlik Çağı (1986); Kulaksızoğlu, Adnan, Ergenlik Psikolojisi (1998); Aydın, Ayhan, Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi (1999); Bacanlı, Hasan, Gelişim ve Öğrenme (2004), Yavuzer, Haluk, Çocuk ve Suç (1996); Morris, Charles, G., Yaşam Boyu Gelişim (2002); Morgan, Clifford T., Psikolojiye Giriş (1995); Polat, Oğuz, Çocuk ve Şiddet (2001); Piaget, J., Ergenlikten Yetişkinliğe Gelişim Psikolojisi (1991).

Bedensel büyüme ve gelişmenin yeniden hızlandığı bir dönem olan ergenlikte, Yörükoğlu’nun da belirttiği gibi gençler, hızlı beden gelişmelerine karşı değişik tepkiler gösterirler.

Bu tepkiler, ergenin içinde bulunduğu toplumsal çevrenin ergene yönelik tutum ve davranışlarına göre olumlu ya da olumsuz olabilir. Ana-baba, öğretmenler ya da yakın çevresinde yer alan diğer bireyler, ergende gözlemlenen bedensel ve cinsel büyüme belirtilerine karşı olumlu tutum ve davranışlar gösterdiği ve ergeni bu konuda bilinçli bir şekilde yönlendirdiği sürece ergende olumlu bir benlik bilincinin geliştiği ve ergenin bu dönemi daha az çalkantılı geçirdiği gözlenir. Bu aşamada, gence çevresi tarafından verilecek olumlu ve bilinçli destek gerçekten çok önemlidir. Çünkü “bireyin kendisi, fiziki ve sosyal çevresiyle olan etkileşimleri sonucu sahip olduğu kendine ait birtakım duygu, değer ve kavramlar sistemi” olarak tanımlanabilecek benlik kavramının, birey tarafından olumlu olarak algılanmasının ve algılanan benliğin kabul edilmesinin ruh sağlığı üzerindeki önemi büyüktür.

  1. b) Ergenlikte PsikoSosyaİ Gelişme

Aydın’a (1999: 27) göre psikososyal gelişim, bilişsel (cognitive), duygusal (emotional) ve ahlaki (ethical) boyudan olan kompleks bir kavramdır ve söz konusu sınırları birbirinden ayırmak olanaksızdır. Çünkü bilişsel, duygusal ve ahlaki gelişim, büyük ölçüde eş zamanlı olarak oluşan ve karşılıklı olarak birbirleri ile etkileşen değişkenlerin ürünüdür. Bu nedenle birlikte değerlendirilmeleri gerekir.

Ergenlik döneminde ergende gözlemlenen psikososyal değişikler, bu dönemin başında gözlemlenen fiziksel değişimler kadar hızlı bir şekilde gelişmez. Bu nedenle bedensel ve cinsel açıdan bir yetişkinin sahip olduğu özelliklere kısa bir zaman dilimi içinde ulaşan ergen, fiziksel anlamda ulaştığı olgunluğu sindirebilecek psikolojik ve toplumsal olgunluğa aynı hızla ulaşamadığı için ruhsal hayatında birtakım çalkantılar yaşar. Ergenin bu çalkantıları sağlıklı bir şekilde atlatarak, dönemin sonunda olumlu bir benlik ve kişilik geliştirmesi büyük oranda çevresinden alacağı olumlu tepkilere bağlıdır.

Ergenlik döneminde bir ergende gözlemlenen bilişsel, duygusal ve ahlaksal gelişim özellikleri genel olarak şöyledir:3 Ortaokul dönemine denk düşen ilk gençlik çağının ruhsal özellikleri inişli çıkışlıdır. Ergenlikle birlikte yeni ruhsal tepki ve davranışlar belirmeye başlar. Bunun en önemli nedeni, ergenliğin başındaki büyümenin hızlı oluşudur. Bu dönemde biyolojikcinsel değişmeye eşlik eden hormonsal salgılar buluğda ve onu izleyen yıllardaki ergenin, hem duygularında hem de davranış ve tutumlarında belirgin farklılıklar sergilemesine neden olur. Duygularını yoğun ama istikrarsız bir şekilde yaşar. Örneğin çabuk sevinir, çabuk üzülür, birden sinirlenir, olur olmaz şeylerde problem çıkartır. Kısaca ergenin duygu hali inişli ve çıkışlıdır.

Hızlı cinsel gelişiminin sonucu, cinsel içerikli beğenilme arzusu ile âşık olur, bedensel görüntüsünden memnun olmayan ergen, çıplak görünmekten korkar, utanır, hatta mahcup tavırlar sergiler. Bu dönemde ergen yaşadığı duygusal yoğunluk ve zihinsel gelişimine paralel aşırı hayalperesttir. Hayalleri geleceğe yönelik tasarılar olabileceği gibi, gerçekleşmesini istediği herhangi bir isteği de olabilir. Hayalin içeriği, genellikle karşı cinse yönelik düşüncelerdir. Tedirginlik ve huzursuzluk, kaygı ve endişesi, yalnız kalma isteği, çalışmaya karşı isteksizliği vb. ergenin hızlı bedensel ve cinsel gelişiminin sonucunda azalan fiziksel enerjisine bağlı olarak ortaya çıkan davranışsal ve tutumsal değişikliklerdir.

Ergenlikte bilişsel gelişim için bkz. Dönmezer, İbrahim, Ailede İletişim ve Etkileşim (2001); Yörükoğlu, Atalay, Gençlik Çağı (1986); Kulaksızoğlu, Adnan, Ergenlik Psikolojisi (1993); Aydın, Ayhan Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi (1999); Bacanlı, Hasan, Gelişim ve Öğrenme (2004); Yavuzer, Haluk, Çocuk ve Suç (1999); Morgan, Clifford T., Psikolojiye Giriş (1995); Morris, Charles, G., Yaşam Boyu Gelişim (2000); Piaget, J., Ergenlikten Yetişkinliğe Bilişsel Gelişim (1991).

Ancak, bu dönemde bedensel ve cinsel gelişime bağlı olarak ergende gözlemlenen değişmelerin tümü yukarıda sayılanlar gibi tamamıyla olumsuz değildir. Zihinsel gelişimin soyut işlemler (Pigeat) dönemine denk düşen ergenlik döneminde, gencin düşünce yeteneğinde önemli bir sıçrama olur. Soyut kavramları daha iyi anlayan ve kullanan genç, bu dönemde ileride seçeceği meslekten, politika ve toplumsal konulara kadar daha duyarlı ve eleştirel bir düşünce yapısı sergilerken, duygu ve düşüncelerini inançla savunan davranış ve tutumlar geliştirir.

Gencin zihinsel gelişimine paralel soyut düşünce yeteneğinin gelişmesi ile ergen çocukluk döneminde görülen çevredeki nesne ve olaylara bağımlılıktan kurtulur; sınırsız bir düşünce yeteneği kazanır; varsayımsal bir dünya oluşturabilir. Böylece, soyut düşünme yeteneğinin gelişimi ile fiziksel ve düşünsel yönden özerkleşmeye ve bağımsızlaşmaya çalışır. Ergen, bir yandan ayaklan üzerinde durabileceğini, sorunlarının üstesinden gelebileceğini, kendi kendini denedeyebileceğini ve yönetebileceğini düşünürken, diğer yandan çevresinden (özellikle ailesinden) bu konuda kendine güvenilmesini ister. Bu güveni kazanması ise çevreye karşı takındığı eleştirel tutum nedeniyle zorlaşır.

Ergende toplumsallaşma ve yeni bir kimlik kazanma özdeşleşme süreciyle gerçekleşir. Ancak ergenlik döneminde gözlemlenen özdeşleşme, çocukluk yıllarında gözlemlenen özdeşleşmeden nitelik olarak farklıdır. Yaşamın ilk yıllarında güçlü bir kişi olarak algılanan ana-baba tek özdeşim modeli iken, ergenlik yıllarında, eleştirilen ve sorgulanan bir kimlikle algılanmaya başlanır. Bunun nedeni, ergenin soyut düşünce yetilerini kullanarak ana-babasının davranışlarını yeniden değerlendirmeye başlamasıdır. Böylece, onların doğru dediği her şeyin her zaman doğru olmadığını, ana-babasının da tutarsız ve çelişkili davranışlar gösterebileceğini anlayan ergenin, ailesiyle doğruluğuna inandığı değerler uğruna kolayca tartışmaya girdiği görülür. Toplumsal kural ve değerlerin üstbenliğinin bir parçası haline geldiği ergenlik döneminde genç, yanlış davranmaktan, çocukluğundaki gibi ceza alacağı endişesi ile değil, kendisi de doğru bulmadığı için kaçınır. Soyut düşünce yetisine bağlı olarak, bu dönemde kendine ait bir değerler sistemi yaratan genç, inandığı değerleri, karşısındakinin kim ya da ne olduğuna aldırmadan savunur. Böylece, kimi zaman toplumsal değerleri yanlış bulduğu için eleştirerek, yeni bir toplumsal düzen adına savunucu bir kimlikle ortaya çıkarken kimi zaman ana-babasının baskılayıcı ve kısıdayıcı tutumlarına karşı gelerek, bağımsızlığını ve özerkliğini ilan etmeye çalışır. Hayranlıklarının ve tutkunluklarının bol olduğu bu dönemde, özerkleşme ve bağımsızlaşma adına ailesinden koparken boşluğu, kendisine yeni örnekler seçerek doldurmaya çalışır. Bu bağlamda, kimi zaman bir öğretmenini, kimi zaman ünlü bir film yıldızını ya da bir şarkıcıyı örnek alarak ona benzemeye çalışır. Ancak örnek alınan kişinin yerini kısa zamanda bir başkası doldurur.

Zihinsel gelişmeye koşut olarak, ahlak anlayışında da çocukluktan gençliğe doğru belli basamaklardan geçen bir gelişme gözlenmektedir. Mantıklı ve soyut düşünme kapasitesinin gelişimi ile ahlaki değerler artık aklakara gibi görmeyen ergen, karşılaştığı yeni durumlar karşısında, kendi mantığına uyan ve doğru olduğuna inandığı seçimler yapar. Buna paralel gerçekleştirdiği ahlak anlayışı, onun gelecekte hangi mesleği seçeceği ile de yakından ilgili olmaktadır. Seçeceği meslek onun için sadece bir geçim kaynağı değil, aynı zamanda nasıl bir insan ve kişi olmak isteği yani idealleriyle de yakından ilgilidir. Ergende bu dönemde gözlemlenen fiziksel, cinsel ve psikososyal değişimlerin tümü ergenin nasıl bir kişilik geliştireceği süreciyle de yakından ilgilidir.

Kişilik, Wallerstein’ın (1981: 208) belirttiği üzere, bireyin sosyal, ahlaki, zihinsel ve fiziksel özelliklerinin dinamik bir şekilde bütünleşmedir. Kısaca insanın (karakter, mizaç, huy ve benlik gibi) tüm özelliklerini içeren geniş kapsamlı bir kavramdır ve kişilik, çocukluktan itibaren yapılan özdeşimlerle yavaş yavaş gelişir.

Erikson’da(1984: 27), insan hayatında ergenlik, kişilik gelişiminde çok önemli bir dönemdir. Ergenlikteki en önemli değişim ‘kimlik karışıklığı’ olarak adlandırdığı değişimdir. Çocukluğunda sağlıklı psikolojik ve cinsel özdeşimler kuramamış bir kısım ergen, yeni kimliğini oluşturma sürecinde kendisinin gerçek kimliğinin ne olduğu konusunda karmaşaya düşebilir. Başkalarının gözündeki kendisi ile kendi gözündeki kendisi arasındaki bağdaşmazlık, onda bir kimlik krizine ve karmaşasına neden olabilir. Çocukluğunda anne ve babası ile olumlu özdeşimler kurmuş olanların ergenlikte ve yetişkinlikteki kimlik oluşturma süreçleri sağlıklı geçecektir. Ergenlerin çocukluktan yetişkinliğe geçiş sürecinde kendisi ve kendi gerçek kimliği konusundaki kaygı ve arayışları onda ciddi sarsıntılara ve zaman zaman kendi üzerindeki denetimini kaybetmesine yol açabilir. Erikson’a göre ergenler yeni bir kimlik oluşturma mücadelesinde başkalarının gözündeki kendisi ile kendi gözündeki kendisini karşılaştırırlar. Önceden edindikleri rol ve beklentilerini yeni durumla nasıl bütünleştirecekleri onlar için sorundur. Ergen, çocukluktaki özdeşimlerini ve cinsel yönelimlerini, doğuştan getirilen yetenek ve toplum tarafından sunulan olanaklarla bütünleştirir.

Sonuç olarak, Erikson’un belirttiği gibi, ergenlik, kişilik gelişiminde çok önemli bir dönemdir. Ancak, kişilik salt ergenlik dönemine ait bir gelişim süreci olmayıp, Yörükoğlu’nun (1986: 71) da belirttiği gibi, çekirdekleri yaşamın ilk yularında aülan, alü yaşında ana çizgileri beliren, ancak son biçimini gençlik çağının sonlarına doğru alan bir süreçtir ve bireyin çevresiyle sürekli etkileşimi ve uyum çabası sonucu oluşur. Ergenliğin başlangıcında, Kulaksızoğlu’nun (1999: 106) da belirttiği gibi, çocukların kendi kimlikleri hakkında belirgin olmayan bazı imgeleri vardır. ‘Ben Jömim’, ‘hangi hareket doğru’, ‘nasıl davranmalıyım’ türünden sorular, ergenlik döneminde benlik arayışı içinde olan çocuğun kendine yönelttiği sorulardır.

Bu soruların kaynağı, ergenlik sürecinin başlaması ile çocukta gözlemlenen hızlı fiziksel ve cinsel gelişimlerdir. Oldukça kısa bir zaman süreci içerisinde, bedeninde kendisinin bile kolayca benimseyemediği değişimleri yaşayan ergen, bu fiziksel değişimleri kabullenme sürecinde çevresinden alacağı tepkilere paralel olumlu ya da olumsuz bir benlik bilinci geliştirir.

Erden ve Akman’ın (2003: 5455) da bildirdiği üzere, ana-babaları, öğretmenleri bu süreç içerisinde, kendilerine karşı uygun tutumlar gösteren ergenlik çağındaki gençler, kendilerinde olan bu değişimleri kolayca kabullenebilirler. Ancak gençlerin hepsi çevrelerinden destek almada, aynı şansa sahip değillerdir.

Bu dönemde, ergenin, davranışlarına rehberlik edecek değerleri kazanması ve sosyal yönden sorumluluklarını öğrenmesi konusunda yardıma ihtiyacı olduğunu vurgulayan Yavuzer’e (1992: 268270) göre, bu ihtiyacı karşılayan ve ergenin yaşamında etkili olan toplumsal kurum, ailedir. Olgunlaşmakta olan ergenin, aile yuvasında gördüklerinin, onun kişilik yapısının biçimlenmesinde çok büyük etkisi vardır.

Ergenlik döneminde yaşanan uyumsuzlukların nedenini ergenin gelişim hızı ile bu değişikliklere hazırlıklı olmaması, toplumun ergen için koyduğu ölçütlerle ergen arasındaki uyuşmazlık ve bu uyuşmazlığın ergenin davranışları üzerinde etkili olmasına bağlayan Yavuzer, bu süreç içerisinde, ergene karşı yetişkinin baskı ve yasaklara dayanan disiplin anlayışının olumlu ve yapıcı olması gereken bu evreyi, çatışmalarla dolu, olumsuz bir döneme dönüştürebileceğini belirtir. Oysa genç, ana-babasına güven duyduğu ölçüde, sorunlarına onları da ortak edecek ve böylelikle sorunların çözümü de kolaylaşacaktır. Böylece Erikson’un (1984: 27) da belirttiği gibi, çocukluğun ve ergenliğin olumlu geçmesi, yetişkinliğe de yansıyacak ve bireyin sağlıklı bir yetişkin olarak yaşaması mümkün olacaktır.

Ergenlik dönemine çocuğun uyum sağlamada gösterdiği zorlukların, sadece bu dönemde yaşanan fiziksel ve cinsel değişikliklerle sınırlı olmadığını, bunların yanında kişiliğin gelişiminde rol oynayan çocukluk dönemi yaşantılarına kadar uzandığını söyleyebiliriz.

Mussen’e (1973: 47) göre, kimliğimizin oluşması çok sayıda değişkenin etkisine bağlı olarak gerçekleşir. Doğuştan getirdiğimiz genetik ve biyolojik özeliklerimizin dışındaki çevresel etkenleri de dört alt başlık alt başlıkta inceleyebiliriz:

1)        Genetik ve biyolojik etkenler,

2)        Bireyin içinde yaşadığı kültürel etkenler,

3)        Bireyin içinde bulunduğu sosyal sınıfa bağlı etkenler,

4)        İçinde yaşanılan psikolojik ortama bağlı etkenler.

Fakat tüm bu etkenlerin çocuğun getişimine etkisi, çocukta farklı gelişim aşamaların da ortaya çıkan yeni fiziksel ve psikososyal özelliklere bağlı olmaktadır. Çünkü çocuk, gelişimin farklı aşamalarında öne çıkan yeni fiziksel ve psikososyal niteliklerine paralel davranış ve tutumlar sergilemektedir. Ancak tüm gelişim aşamaları içinde, çocuğun en fazla sorunlar yaşadığı aşama ergenlik aşaması olmaktadır. Çünkü doğumu takip eden ilk üç yıldan sonra, gelişimin yeniden hızlanarak atağa geçtiği ergenlik aşamasında, “…Hızlı beden gelişimiyle birlikte gelen cinsel uyanış genci baskı altına alıp bunaltmaktadır. Genç, birden bu değişikliklere kendisini uyduracak gücü bulamamakta, iç dengesi altüst olmaktadır. Doğanın bir oyunu sonucu ruhsal olgunlaşma, bedensel ve cinsel gelişmeye ayak uyduramamaktadır. Genç bozulan dengeyi düzeltmek için çabalamakta, denemeler yapmaktadır. Tepkilerindeki değişkenlik, davranışlarındaki tutarsızlık, duygularındaki iniş çıkışlar hep yeni bir denge kurmaya yöneliktir… Başka bir deyişle genç içten gelen cinsel ve saldırganlık dürtülerinin baskısından kurtulmaya çalışmakta, kendisi için yeni ve yabancı olan duyguları bir düzene sokmaya uğraşmaktadır” (Yörükoğlu, 1986: 37).

Ergenlik aşamasında zihinsel anlamda da bir erişkinin niteliklerine sahip olan ergenin, bedeninde yaşadığı gelişmelere karşı takınacağı tutum, hem kendi niteliklerine hem de içinde bulunduğu çevresel niteliklere bağlı olmaktadır. O halde, bu aşamada, aile içinde ergene yönelik istismar ve ihmal davranışlarının temelinde, onun kişilik gelişiminde rol oynadığı belirtilen tüm faktörlerin etkili olduğu söylenebilir. Bu faktörler, hem bireyin fiziksel ve psikososyal özellikleri, hem de içinde bulunduğu çevrenin psikososyal, kültürel ve ekonomik özellikleridir.

Büyüme ve Gelişme Sürecim Etkileyen Faktörler

Bedensel ve zihinsel gelişim, büyük oranda, çocuğun kalıtımla getirdiği özelliklerine bağlı olmakla birlikte, içinde bulunduğu çevrenin sosyokültürel ve ekonomik nitelikleri de bu süreci olumlu ya da olumsuz biçimde etkilemektedir. Olumlu çevre koşulları, kalıtımla getirilen birtakım olumsuz bedensel ve zihinsel özelliklerde zamanla olumlu yönde iyileşmeler yaratabilirken olumsuz ve yetersiz çevre koşullan, bedensel ve zihinsel açıdan çocuğun en yüksek gücüne ulaşmasını engelleyebilen yoksunlukları da beraberinde getirebilmektedir.

Büyüme ve gelişme sürecinde etkili olan temel iki faktör kaktım ve çevredir. Ancak, bu konuda yapılan çalışmalarda kimi zaman kalıtımın, kimi zaman ise çevrenin öne çıktığını görülse de, bugün bilim dünyası her iki etkenin de çocuğun gelişimin de belli ölçülerde önemli olduğunu kabul etmektedir.

Gelişimde, bazı özellikler için çevrenin, bazı özellikler içinse kahrımın etkili olduğunu bildiren Bacanlı’ya (116120) göre, bireysel farklılıkların kökeninde de hem çevrenin hem kalıtımın etkilerini görmek mümkündür. Gelişimi etkilediğini düşündüğü çevresel faktörleri Bacanlı, sekiz başlık altında toplar. Bunlar kısaca şöyledir.

  1. a) Ana-baba tutumları

Çevre deyince ilk akla gelen aile olmaktadır. Çünkü kalıtımın hemen ardından birey ana-baba tutumu ile karşı karşıya gelmektedir. Anne ve babanın çocuğa yaklaşım biçimi, uyguladığı disiplin tarzı çocuğun kişiliğini ve diğer bireysel özelliklerini biçimlendirmektedir. Ana-baba tutumlarını demokratik (otoritatif), otoriter (otoriteryen) ve izin verici ana-baba modeli olarak ele alan Bacanlı’ya göre, bunlardan demokratik özellikler gösteren ana-babaların çocukları, diğerlerine göre kendilerinden memnun, kendine güvenen, atılgan, kendilerine saygı duyan çocuklardır. Çünkü bu nitelikleri taşıyan ana-babalar, bir yandan kan birtakım kurallar koyan ve isteklerde bulunan, diğer yandan ise kuralların mantığı konusunda çocuklarına gerekli açıklamaları yapan ve eleştirilmeye açık ana-babalardır. Bazen cezaya da başvurular, ama çoğunlukla çocuğun olumlu davranışlarını ödüllendirmekten vanadırlar. Bu nitelikteki ana-babalar diğerlerine göre sağlıklı bireylerin yetişmesinde daha etkilidirler.

  1. b) Ekolojik perspektif

Bireyin gelişiminde rol oynayan yetişkinleri kapsayan bu model, Bronfenbrerıner tarafından geliştirilmiş bir modeldir. Bu modelde, sadece yakın çevre değil, bireyin gelişiminde rol oynadığı düşünülen tüm kişiler onun çevresi olarak düşünülmekte, kısaca toplumun, bireysel gelişim üzerindeki etkileri incelenmektedir.

  1. c) Çevresel etkiler

Bireyin (ve ailesinin) içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik durumun kişinin gelişimini ve davranışlarını etkilediği kabul edilmektedir. Bu çerçevede, alt sosyoekonomik düzeyden gelen ve kısıtlı imkânlara sahip çocukların, kalıtımla getirdikleri birtakım üstünlüklerini ortaya koyamadığı, ancak üst sosyoekonomik düzeyde yer alan çocuklarınsa kalıtımla getirdikleri dezavantajlarının bir kısmından, sahip oldukları güçlü sosyoekonomik imkânlarla kurtulabilecekleri kabul edilmektedir.

  1. d) Kültür

Bireyin içinde bulunduğu kültürel atmosferin, sosyoekonomik düzeyden bağımsız olarak bireyin gelişimini etkilediği kabul edilmektedir. Kültür derken, çocuğun içinde yer aldığı ve etkileşime girdiği düşünülen tüm faktörler (aile, okul ve arkadaş grubu gibi) bu çerçeve içinde yer almaktadır.

  1. e) Çocuk bakım uygulamaları

Bura da ana-babanın çocuğu disipline etmede kullandığı yöntemlere vurgu yapılmaktadır. Çocuk sevilerek mi yoksa dövülerek mi disipline edilmektedir? Çocuk uygunsuz bir davranış sergilediğinde ana-babadan göreceği karşılığın onun gelişimini etkileyeceği kabul edilmektedir. Bu nedenle dövülerek ve hakaret edilerek disipline edilmeye çalışılan çocukların huzursuz ve hırçın davranışlar geliştirdiği kabul edilirken, çocuklarına daha olumlu yaklaşan, onun için uygun bir ev ortamı yaratan, istek ve ihtiyaçlarına duyarlı, çocuğun basanlarının ve yeteneklerinin farkında olan bu açılardan onu destekleyici tutum ve davranışlar gösteren ana-babaların çocuklarının ise daha huzurlu ve sakin nitelikler geliştirerek hareket ettikleri kabul edilmektedir.

  1. f) Doğum sırası

Araştırmalar, doğum sırasının kişi üzerinde etkili olduğunu gösteren bulgular ortaya koymakta. Buna göre bulgular, ilk çocuğun sonrakilere göre daha yetişkin eğilimli, kendini kontrol edebilen, uyumlu, başarısızlıktan endişe duyan, edilgen ve çalışkan olduklarını ortaya koymaktadır.

Tek çocuklara ilişkin araştırma bulguları ise birbiri ile çelişen sonuçlar vermektedir. Bir taraftan ailede tek çocuk olmanın, bencil ve toplumdan uzak duran özelliklerin gelişiminde etkili olduğu kabul edilirken, diğer taraftan tek çocukların daha başarılı ve uyumlu olduğunu gösteren araştırma bulguları da vardır.

  1. g) Ailenin özel durumu

Ana-babanın boşandığı aileler, annenin çalıştığı aileler, başıboş bırakılan çocuklar, suiistimal ve istismar edilen çocuklar, çalışan çocuklar gibi gruplar ailenin özel durumu içinde değerlendirilmekte, bu özelliklerin çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkilediği kabul edilmektedir.

Bacanlı’nın belirttiği ve bireysel farklılıklara neden olduğu kabul edilen bu etkenlerin, aslında birbirine kaynaklık eden etkenler olduğu da açıkça görülmektedir. Örneğin boşanan ailelerde, boşanmayla birlikte sosyoekonomik düzeyde bir düşme doğal olarak gözlenebilmekte, ana-baba tutumlarından çocuğun içinde bulunduğu ya da girebileceği çevrelere kadar pek çok faktörü belirleyen yine sosyokültürel ve ekonomik nitelikler olmaktadır.

“Doğayı ve çocukluk dönemindeki türlü yoksunlukların etkilerini çözümlemek zordur” diyen WolfPe (1999: 35) göre, bu zorlukların her birinin etkisini tam olarak açığa çıkarma olanağı yoktur. Ancak bazı özel koşullarda bu yetersizliklerin yaptığı zararlar giderilebilir.

Çocuğun gelişim sürecini olumsuz yönde etkileyen ‘çocukluk dönemi yoksımluklarf nı Wolff (1999: 3641), dört ana grupta inceler.

  1. a) Bebeklikte yetersiz beslenme

Yoksulluğun yaygın olduğu kırsal kesim dışında, yetersiz gıda alımına, genellikle uyarım azlığı ve bakımdaki eksiklikler neden olmaktadır. Erken bebeklikte beslenme yetersizliği uzun sürerse, kalıcı bir fiziksel gelişme kısıtlığı ve yaşamın bu döneminde beyin hâlâ geliştiği için, zeka gelişiminde duraklama olacağı sanılmaktadır. Bu durum ‘yoksunluk cüceliği’ olarak tanımlanır.

  1. b) Bağ kurmak için elverişli durum noksanlığı

Wolff, erken çocukluk dönemindeki sosyal gelişimi (anne ile çocuk arasındaki) karşılıklı etkileşim varsayımdan hareketle açıklamaya çalışır. O, çocukluk döneminde (6 ay ile 3 yaş arası) aile yaşamından yoksun kalan çocukların kişiliklerinin yeterince gelişemediğini, zeka düzeylerinin geri, beüelderinin zayıf ve konuşma dili gelişimleri ile okul çalışmalarında bozukluklar olduğunu belirtmektedir.

  1. c) Zeka ve dil uyarımında yetersizlik

Zeka ve dil uyarımındaki yetersizlik de, zeka ve dil gelişimini kolaylaştırıcı bakımın özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Birçok anne farkında olmadan bebekleri ve çocukları ile ilgilenirlerken, onların duygusal istekliliklerini ve dil öğrenimlerini kolaylaştırırlar. Ancak gerekli ilgi ve bakımdan yoksun çocuklarda zeka gelişimine bağlı olarak dil gelişiminde de gerilikler yaşanır.

  1. d) Örnek almada ve sosyalleşmede sakatlık

Genital dönemden sonraki dönemde çocuklar (26 yaş arası, ilk kimlik oluşumu), ana-babalarını kendilerine örnek alırlar ve kendi kişisel özeliklerini nasıl düzenleyeceklerini onlardan öğrenirler. Çocuğun taklit yoluyla öğrenme yöntemi ve ana-babanın davranışları, ahlak düzeyi ile çocuk gelişimi arasındaki ilişkiler dikkate alınmalıdır. Bu durumda ana-babaların yokluğu ya da davranışlarındaki yanlışlar, çocuğun ilerdeki kişiliği açısından risk oluşturur.

WolfPün çocukluk dönemi yoksunlukları dediği tüm bu faktörlerin çocuk gelişimi üzerindeki önemli etkileri, tek tek maddeler ele alınıp incelendiğinde de anlaşılacağı gibi, tek bir etkene, aile yaşamına dayandırılmaktadır. Ancak aile derken, sadece bir anne ve babaya biyolojik olarak sahip olmaktan bahsedilmemektedir. Önemli olan erken gelişim döneminden itibaren, çocuğun duygusal ve sosyal yönden sağlıklı bir biçimde benlik gelişimini etkilediği düşünülen çocukluk dönemi yoksunluklarının ortaya çıkmalarını önleyecek davranış modellerinin, çocuk bakımından sorumlu olan kişilerce geliştirilmesidir. Bu rolleri üstlenenler doğrudan çocuğun biyolojik Anne-babası olabileceği gibi, çocukla biyolojik yakınlığı olmayan ancak onun bakımından sorumlu (bakıcı gibi) bir yetişkin de olabilir.

Çocukluklarda duygusal ve sosyal yoksunluğun etkileri konusunda çağdaş anlayış, 1940’larda yetimlerin yaşamlarının incelenmesiyle başlamış. Bu dönemden günümüze dek bu konuda pek çok araştırma yapılmış, bunlardan birkaçının yukarıdaki yargının geHşiminde rol oynadığı da gözlenir. Şimdi bu araştırmalara kısaca göz atalım.

“19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında yetimhanelerde ölen çocuk oranı çok yüksekti. O zamanki hekimlik bebeğin sadece biyolojik beslenmesine, temiz çevrede bulunmasına önem veriyor, ancak psikolojik gereksinimleri olabileceğini düşünmüyordu. Yıllar sonra yapılan araştırmalar, bebeklerin besin yoksunluğundan değil kucağa alıp sevilmemekten kaynaklanan çeşitli ruhsal kökenli hastalıklardan öldüğünü ortaya koydu. Bu araştırmalardan sonra, batı ülkelerinde bugün yetimhanelerde bebeğin günde birçok kez kucağa alınıp sevilmesi, onunla konuşulması yöntemi uygulanmaktadır. Çocukların sık sık kucağa alınması yönteminin uygulanması ile ölüm oranında büyük bir düşme gözlemlenmiştir” (Cüceloğlu, 1987: 162163).

Bir Amerikan çocuk psikiyatrisi olan Lowrey (1940), ilk üç yılını yetimhanede geçiren çocuklarda ‘benlikçiliğin ve sevgi alamama ve verememenin klinik şikâyetlerini, bununla birlikte saldırgan davranışlar ve konuşma bozukluklarını tanımlamış, sonuçta iki ya da üç yaşından sonra yetimhaneye gelen çocuklarda bu davranışların görülmediğini gözlemlemiştir (akt. Wolff, 1999: 37).

Goldfarb (1946), dört aylıktan üç yaşına kadar yetimhanede kalıp, sonra evlatlık olarak alınıp buradan ayrılan 15 çocuğu ve yine yetimhaneye aynı zamanda gelen, fakat hemen evlatlık edinilen bir kontrol grubu üzerinde çalışmıştır. Ulaştığı sonuç şöyledir: Erken çocukluk döneminde aile yaşamından yoksun kalan çocukların kişilikleri, pek çok bakımdan evlatlık alınanlardan daha zayıftır. Zeka düzeyleri geri, bellekleri zayıf ve konuşma dili gelişmemiştir (akt. Wollf, 1999: 37).

Yukarıdaki örneklerde de görüleceği üzere, gelişim sürecini olumsuz biçimde etkileyen birtakım yoksunlukların varlığı, farklı gelişim aşamalarında farklı davranış şeldüerinin ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin, gelişimin ilk yıllarında gözlenen anneye bağlılık ve anneden kopma şeklindeki ilk sosyal davranışlar buna örnek olarak verilebilir.

Morgan’a (1995: 6669) göre, anneye bağlılığın temelinde ‘dokunmanın verdiği rahatlık’ gereksinimi yatar. Dokunma ihtiyacı, doğduğu andan itibaren bebekte içgüdüsel olarak mevcut olup, doyurulduğu oranda, bebekte çevreye uyum ve güven duygularını da geliştirir. Ancak, ihtiyacı olduğu anda annesini yanında bulamayan bir bebeğin, çevresini tanıma ve keşfetmeye yönelik arzuları, çevrede yabancıların ve kendini korkutan uyaranların varlığı durumunda olumsuz etkilenmektedir. Böylece anneye olan bağlılık, çevreyi tanıma ve keşfetme ihtiyacıyla, zorunlu olan anneden kopma davranışına değil de, anneye daha fazla bağlanma davranışına dönüşmektedir. Bu aşırı bağlılığın temelinde ise doyurulmamış dokunma gereksinimi vardır ve doyurulmamış bu duygular kendine ve çevresine uyumsuz ve güvensiz kişiliklerin gelişmesine de neden olmaktadır.

Gelişim aşamalarında karşılaşılan birtakım yoksunlukların yol açacağı olumsuz tutum ve davranış şekillerine bir örnek de saldırganlık eğilimlerini doğuran durumlar olmaktadır. Morgan’ın (1995: 6970) belirttiği gibi, çocuğun hareketlenip diğer insanlarla ilişkiye başladığı dönemden itibaren, bu insanlara nasıl davranacağını belirleyen, büyük ölçüde çocuğa sağlanan sosyal öğrenme yaşantıları ve örnek aldığı modeller olmaktadır. Ona göre, bazı yeteneklere karşılık sosyal davranışların gelişimi, büyük ölçüde çocukların birtakım Özel yaşantıları tarafından tayin edilir. Buna göre olumlu sosyal davranışların büyük bir kısmı aile içindeki öğrenmeye ve aile bireyleri tarafından sağlanan modellerin örnek alınmasına dayanmaktadır. Tıpkı yardımseverlik ve diğerkâmlık davranışlarının model alınarak öğrenilmesi gibi. Ancak, bireysel yaşantıları sırasında çocuklar, hem yardımseverlik, işbirliği ve diğerkâmlık gibi olumlu sosyal davranışları hem de saldırganlık davranışlarını kazanırlar

Gerek doğum öncesi ortamda gerekse doğum sonrasında çocuğun büyümesi ve gelişimini etkileyen faktörleri Polat (2001: 70), genetik faktörler, çevre koşulları, cinsiyet, mevsimsel farklılıklar, hormonsal etkiler ve intrauterin (doğum öncesi) ortam olarak belirler.

  1. a) Genetik faktörler

Sağlıklı bir çocuğun büyüme potansiyeli o çocuğun taşıdığı genetik özelliklerle sınırlıdır. Ancak beklenen genetik gelişimin ortaya çıkabilmesi için optimum çevre koşullarının sağlanmış olması gerekir. Genetik bakımdan bireyler arasında gözlemlenen farklılıklar toplumlar arasında da gözlenebilmektedir.

  1. b) Cinsiyet

Büyüme ve gelişme cinsiyetler arasında farklılıklar gösterir. Çünkü büyüme ve gelişme erkeklerde ve kızlarda farklı zamanlarda ve farklı şekillerde seyreder

  1. c) Mevsimsel farklılıklar

Büyüme hızı ilkbahar ve yaz aylarında, sonbahar ve kış aylarına oranla daha fazla olmaktadır. Bunların yanı sıra tropikal iklimde yaşayanların daha ince, uzun ve narin bir yapıya sahipken, kutup bölgelerinde yaşayan insanlar daha tıknaz ve ekstremiteleri (kol ve bacakları) göreceli olarak daha kısadır.

  1. d) Hormonal etkiler

Hormonların (insülin, somatotropinler gibi hormonların), büyüme ve gelişme üzerinde etkileri olmaktadır. Bu hormonların salınımında her hangi bir düzensizlik büyüme ve gelişmenin çeşidi yönlerde etkilenmesine yol açacaktır.

  1. e) İntrauterin (bebeğin anne karnında içinde bulunduğu) ortam

Doğum öncesi, bebeğin anne karnında içinde bulunduğu ortamın koşulları bebeğin gelişimini etkilemektedir. Özellikle gebeliğin ilk 10 haftasında ortaya çıkan düzensizlikler bebeğin ölümüne ya da önemli gelişim bozukluklarına yol açmaktadır. Dolayısıyla gebeliği süresince anne adayının fiziksel ve ruhsal sağlığına ve beslenmesine özen göstermesi gerekmektedir.

  1. f) Çevre koşullan

Gerek gebeliği süresince annenin gerekse doğumdan sonra bebeğin içinde bulunduğu çevre koşulları çocuğun gelişimini önemli ölçüde etkileyecektir. Bunların arasında gebeliği süresince annenin ve büyüme dönemi süresince çocuğun beslenmesinin niteliği ve niceliği başta gelmektedir. Beslenme dışında hijyen koşullar, aşılamaya gösterilen özen, sağlık hizmetlerine ulaşılabilirlik, toplumun yaşam biçimi ve alışkanlıkları, örf ve adetleri, ailenin yapısı ve kendi içindeki düzeni, anne babanın eğitimi, ailenin sosyoekonomik yapısı ve belki de hepsinden önemlisi, devletin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi sayılabilir.

Tüm bu araştırma sonuçlarından hareketle diyebiliriz ki; kişiliğin gelişimi, erken dönem yaşantılarının etkisi ile başlar ve yetişkinliğe dek edinilen yaşantıların niteliği ile belirlenir. Bu nedenle bireyin, hem kalıtımla getirdiği hem de fiziksel ve sosyal çevresi yoluyla edindiği tecrübeler, birbirini tamamlar niteliklerdir. Bu süreç içerinse, eğer birey kalıtımla getirdiği özelliklerini olumlu yönde geliştirici çevresel etkilere maruz kalırsa sağlıklı, aksi takdirde duygusal ve zihinsel açıdan ya da kısaca ruhsal bakımdan sağlıksız bir birey olur.

PSİKOSOSYAL, TARİHSEL VE HUKUKSAL AÇIDAN AİLE İÇİNDE ÇOCUĞA YÖNELİK ŞİDDET

Bir olgu, kendisini çerçeveleyen bakış açılarının tarihsel gelişim seyrinde izlediği çizginin belirginleştirilmesiyle daha net anlaşılabilir. Bu düşünceden hareket çocuğa yönelik şiddet olgusu psikososyal, tarihsel ve hukuksal boyutlarıyla ele alınması gereken bir olgudur.

Çalışmanın bu bölümünde çocuğa yönelik şiddet olgusu, tarihsel süreçte kendini şekillendiren teorik bakış açıları, nedenleri ve sonuçlarını açıklamaya yönelik ulusal ve uluslararası boyutta gerçekleştirilmiş araştırmalar, şiddeti önlemeye yönelik hukuksal düzenlemeler, çocuk hakları ve son olarak da tüm bu çerçevelerden etkilenerek geliştirilmiş çocuğa yönelik istismar sınıflamalarından harekede ele alınarak incelenmiştir.

SALDIRGANLIK TEORİLERİ

Ailesel şiddetin (ve çocuğa yönelik şiddetin) nedenlerini açıklamaya yönelik geliştirilmiş düşünce sistemlerinin, genel olarak saldırganlık teorilerinden harekede oluşturulduğu gözlenir. Söz konusu teoriler tarihsel gelişim sureci içinde incelendiğinde, geliştirilen ilk teorilerin saldırganlığı ve onun davranışsal boyutu olarak tanımlayabileceğimiz şiddeti, içgüdüsel bir dürtü olarak ele alıp incelemeye çalıştığı gözlenir. Bunların başlıcaları ‘içgüdü teorileri’ (Freud, McDougall ve Lorenz) ve ‘biyolojik teoriler’ (Burgess ve Draper 1989)’dir. Bu teorilerden esinlenerek geliştirilen diğer teoriler arasında ise, ‘dürtü teorileri’ (O’Leary 1993), ‘değişim sosyal kontrol teorisi’ (Gelles ve Cornell 1990), ‘feminist teori’ (Dobash and Dobash 1979) ve ‘şiddetin jenerasyonlar arası geçiş teorsi’ yer alır.

Aile içi şiddet konusunda bu kadar çok teori geliştirilmiş olması, bu şiddet türünün tek bir teori ile kolayca açıklanamayan karmaşık bir sosyal problem olmasının da göstergesi olmaktadır (Bidwell ve VanderMey, 2000: 376).

1)        İçgüdü Teorileri

Saldırganlığın en eski ve en tartışmalı teorileri arasında ‘içgüdü teorileri’ yer alır. Bu teoriye göre,4 bir davranış öğrenilmiş olmaktan çok kalıtsaldır ve bir davranış şekli bir türün bütün öğelerinde görülür.

“Freud, McDougall, Lorenz ve onlar gibi düşünen diğerleri, daha doğuştan insanlarda saldırganlık dürtü ya da içgüdülerinin bulunduğunu ileri sürmüşlerdir, insanlar, kendilerini aç, susuz ya da cinsel olarak uyarılmış hissedebildikleri gibi, saldırgan da hissetmektedirler. Başka dürtülerde olduğu kadar, saldırganlık duygularıyla de bağlantısı kurulabilecek ve bilinen hiçbir fizyolojik mekanizmanın bulunmamasına karşın saldırganlık temel dürtülerden biri olarak düşünülür” (Freedman vd., 1989: 194195).

  1. Dünya Savaşının yok ediciliğini ve ölümcülüğünü gören Freud, insanların saldırma içgüdüsüne sahip olarak doğduklarına karar vermiş ve insanda sadece iki temel dürtünün bulunduğunu ileri sürmüştür bunlar; yapıcı ci ısel enerji ‘libido ve yıkıcı saldırganlık enerjisi ‘thanatos’dur. Her insanın içinde güçlü kendi kendini yıkıcı içtepilerin bulunduğunu savunmuş ve bazen içe bazen de dışa dönük olarak etkinleşebilen bu içtepilere ölüm arzulan adını vermiştir. Bu içtepiler içe dönük olarak etkinleştiklerinde, insanların enerjilerini kısıtlamalarına, kendilerini cezalandırmalarına, mazohistik olmalarına ve aşırı durumlarda, intihar etmelerine neden olurlar. Dışa dönük olarak etkinleştiklerinde ise saldırgan, savaşımcı davranışlarda anlatım bulurlar (Freedman vd., 1989: 195). Freud’a göre insanlar, bu duygulardan arındınlamaz, ancak bu duyguyu insanların yok edici olmayan yollarda kullanmaları sağlanmalıdır (Challaye, 1968: 2933).

İçgüdü teorileri için bkz. Polat, Oğuz, Çocuk ve Şiddet (2001); Worchel, Stephen vd., Agression: Harming Othcrs (2000); Franzoi, Stephen L, Agression (2001); Baron ve Byrne, Agression (2000); Kenrick vd., Agression (1999); Geen, Russell, G., Human Agression (2000).

İçgüdülerle ilgili bir diğer teori etnolojistler tarafından geliştirilmiştir. Konrat ve Lorenz’e göre birçok hayvan türünde saldırgan içgüdüler ortak bir özelliktir. Fakat Lorenz, Freud’dan farklı olarak, dış etkenlerle tetiklenmedikçe saldırganlığın ortaya çıkmadığını söyler. Lorenz, saldırganlığın temelde insanların diğer canlılarla paylaştığı doğuştan gelen bir savaşma içgüdüsünden kaynaklandığını öne sürmüştür. Tahminen bu içgüdünün evrim boyunca gelişme gösterdiğini, sadece güçlü ve kuvvetli olanların genlerini sonraki nesle geçirmesini sağlamaya yardım ettiğini belirtir (Baron ve Byrne, 2000: 441). Bu noktada içgüdü teorisinin, ‘şiddetin jenerasyonlar arası geçiş teorisi’ne de kaynaklık ettiği gözlenmektedir.

İçgüdü teorilerine birçok eleştiri getirilmiştir. Eğer insanlar içgüdüsel olarak saldırgan olsalardı, toplumda görülen saldırganlıkların birbirine benzer olması gerekirdi. Hâlbuki insan saldırganlığının temel karakteristiklerinden biri çeşitliliğidir. Bazıları sözlü olarak saldırırken, bazıları fiziksel olarak saldırır (Worchel, 2000: 305). Ayrıca bu konuda insanlarla ilgili kesin sonuca götürücü deneyler henüz yoktur. Bazı etnologların bütün hayvanlarda içgüdüsel saldırganlık dürtülerinin bulunduğuna inanmayı sürdürmelerine karşın, psikologlar bu görüşe karşı çıkmaktadırlar. Evrim ölçeğinde göreli olarak daha aşağılarda yer alan hayvanlar arasında saldırgan davranışlara neden olmada içgüdü önemli bir rol oynar, fakat merdiveni tırmandıkça, içgüdü önemini kaybetmeye başlar. Özellikle, insanlarda saldırganlık doğrultusunda içgüdülerin bulunduğuna inanmak için ortada yeterli kanıt yoktur (Freedman vd., 1989: 194197).

2)        Biyolojik Teoriler

Bu teoriler, bireyin içinde saldırganlığın olduğu yeri karakterize ederler. Biyolojik teoriler kendilerinden önce gelen içgüdü teorilerinden insanları saldırganlığa iten spesifik biyolojik mekanizmaları tanımlamasıyla ayrılır ve bu mekanizmaların önemine dikkat çekerler. Biyolojik teorinin destekçileri beyin veya sinir sisteminin agresif davranışla ilgili olan bölgelerini tespit etmeye çalışmışlardır. Duyu ve davranışlarımızı etkileyen limbik sistem bu alanlardan biri olarak tanımlanmıştır. Bir başka araştırma grubu (Marazzitti vd., 1993) ise, beyin kabuğu hasar gören bireylerde saldırgan davranışlara rasdandığını söylemiştir. Benzer şekilde, bazı cinsiyet hormonlarının da saldırganlık konusunda etkili olabileceğine ilişkin bulgular artmaktadır (Örneğin Van Goozen, Frijda ve de Poll, 1994). Ancak günümüzde hâlâ sinir sistemi içinde bu ilişkiyi kesin olarak gösteren bir çalışma yoktur. Bu nedenle yeni çalışmalara gereksinim vardır (Worchel, 2000: 303308).

Kısaca, sosyal psikologlar, genel olarak insan saldırganlığının büyük oranda doğuştan gelen faktörlerden kaynaklandığı görüşünü reddetmekle beraber, genetik faktörlerin insan saldırganlığında azda olsa rol oynadığı olasılığım ve ayrıca bu tür bir davranışta biyolojik faktörlerin potansiyel rolünü de kabul etmektedirler, çünkü çalışmalar bu konuda birbiri ile tutarlı sonuçlar vermektedir.

3)        Dürtü Teorileri

Sosyal psikologlar, Freud ve Lorenz tarafından ileri sürülen içgüdüsel saldırı görüşlerini reddetmekte ve kendi alternatiflerini sunmaktadırlar. Onlara göre6 saldırı, yani diğerlerine zarar verme dürtüsü dış etkenlerden kaynaklı bir dürtüdür. Bu yaklaşım saldırı konusundaki birçok farklı dürtü teorisinde sunulmaktadır. Bu teoriler dış şartların (engellenme ya da hedefe yönelik davranışa müdahalenin) diğerlerine zarar verme konusunda güçlü bir güdüyü meydana çıkarabileceğini öne sürmektedirler.

 

Biyolojik teoriler için bkz. Freedman vd., Sosyal Psikoloji (1989); Worchel, Stephen vd., Agression: Harming others (2000); Franzoi, Stephen L., Agression (2001), Baron ve Byrne, Agression (2000); Kenrick vd., Agression (1999); Geen, Russell, G., Human Agression (2000).

Dürtü teorileri için bkz. Hogg, Michael A., Vaughan, Graham M., Sosyal Psikoloji (2007); Worchel; Stephen vd., Agression: Harming others (2000), Franzoi, Stephen L., Agression (2001); Baron ve Byrne, Agression (2000); Kenrick vd., Agression (1999); Geen, Russell, G., Human Agression (2000).

Dürtü teorilerinden en ünlüsü engellenmesaldırganlık hipotezidir. Dollard ve arkadaşları tarafından 1939^ geliştirilen bu görüşe göre, engellenmenin temel amacı, bir kişi veya bir objeye zarar vermek olan bir dürtünün meydana çıkmasıdır ki bu dürtü aynı zamanda engellenmenin nedenini de oluşturur. Kısaca engellenme, bir amaca ulaşmanın engellenmesi ya da yavaşlaulmasıdır. Örneğin, eğer biri bir yere gitmek ya da bir şeyi elde etmek isterse, bir eylemde bulunur, eylemi önlenirse engellendiğini, dolayısıyla zorlandığını söyleriz.

Yine engellenmenin saldırgan davranışlara yol açtığı ile ilgili araştırmalardan elde edilen sonuçlar, keyfi engelleme ve zorlamaların, keyfi olmayan engelleme ve zorlamalardan daha fazla saldırgan davranışlara yol açtığı şeklindedir. Buna göre, eğer engellenme, bir niyetin sonucu olarak algılanmaz, kaza sonucu, haklı bir nedene dayalı koşullar altında önemini yitirmiş olarak algılanırsa, insanları o kadar kızdırmaz ve saldırganlığa başvurma olasılığını da azaltır. Başka bir deyişle, engellenme ya da saldırı, karşılığında saldırgan duygular uyandıracak ya da saldırgan davranışlara yol açacaksa, hedef olan kişinin onu kendisine zarar vermeyi amaçlayan bir eylem olarak algılaması zorunludur (Freedman vd., 1989: 189).

Bu psikolojik etkilerinin yanında engellenme toplum genelinde de görülebilir. “Şiddetin sosyopsikolojik boyutunda; toplumların yapılarının ve hareketiiliğin, toplumsal değişimin rolü vardır” (Balcıoğlu, 2001: 20). Örneğin, “ekonomik çöküntüler herkesi etkileyen engellemelere neden olurlar, insanlar iş bulamaz, gereksindikleri şeyleri satın alamaz ve yaşantılarının tüm yönlerinde büyük ölçüde kısıtlanırlar. Sonuç engellemenin her türünün daha yaygın hale gelmesidir” (Freedman vd., 1989: 198).

Engellenmesaldırganlık teorisi kapsamında, başlangıçta, her türlü engellenme saldırganlığa yol açar ve her türlü saldırganlık belli bir engellemeden kaynaklanır görüşü hâkim olmuşsa da, zamanla, yapılan laboratuar çalışmaları,7 her tür engellemenin saldırganlığa yol açmadığını ortaya koymuştur. Yani her saldırganlığın temelinde bir engelleme yatmayabilir. Dolayısıyla her engellenmenin mutlaka bir saldırıya yol açacağını söylemek yanlıştır. Daha sonra Miller, bu kuramın temel varsayımım şöyle değiştirmiştir: Engellenme kişide değişik davranış biçimleri ortaya çıkarır. Bu davranış biçimlerinden bir tanesi de saldırganlıktır.

Kısaca, yukarıda genel olarak ele alınan saldırganlık teorileri tıpkı aile içinde çocuğa yönelik şiddeti açıklamak amacıyla geliştirilen modellerde olduğu gibi şiddet davranışlarının hem bireysel hem de toplumsal boyutta yaşanan ve gözlemlenen türlerini de açıklamada kullanılan başlıca teoriler olmaktadır. Ancak biyolojik ve psikolojik nitelikteki bu teoriler, kuvvetli bilimsel kanıtları olmadığı için eleştirilmektedir (Bidwell, Vander Mey, 2000: 377). Gelles ve Cornell (1990: 11112), bir yandan ailesel şiddet olaylarının %10’undan daha azının kişilik bozuklukları, mental hastalıklar ve psikopatolojik bozukluklara bağlanabileceğini belirtirken, biyolojik ve psikolojik teorilerin kendilerini destekleyen çok fazla verileri olmasa da kabul görmeye devam edeceklerini, çünkü bu teorilerin şiddeti, sadece sağlıksız insanlara mal ederek sağlıklı insanlan, şiddete kaynaklık ettiği kabul edilen bir rahatsızlıkları olmadığında şiddet yapma yeteneğinin de olmayacağına inandırmaktadır (Bidwell, Vander May, 2000: 378)

SALDIRGANLIK TEORİLERİNİ TEMEL ALAN MODELLER

Bugün, toplumsal alanda önemli bir sorun alam oluşturan aile içinde çocuğa yönelik şiddet olaylarının tek bir boyuttan hareketle açıklanamayacağı, aşağıda çocuğa yönelik aile içi şiddeti açıklamaya yönelik farklı bakış açıları incelendiğinde daha iyi anlaşılmaktadır.

Engellenme saldırganlık teorisi için bkz. Hogg, Michael A., Vaughan, Graham M., Sosyal Psikoloji (2007); Worchel, Stephen vd., Agression: Harming othcrs Baron ve Byrne, Agression (2000); Franzoi, S.L., Agression (2001).

Bu farklı bakış açıları, saldırganlık konusunda geliştirilmiş teorileri temel alan farklı modellerle sunulmuştur.

1)        Psikiyatrik Model

Psikiyatrik model, çocuğu en fazla istismar ettiği tespit edilen ebeveynlerin kişilik özelliklerinin ve eşler arası ilişkilerin incelemesinden harekede aile içinde çocuk istismarı ve ihmalini açıklamaya yönelik geliştirilmiş bir modeldir. Bu modelde, istismarcı ebeveynlerin diğer ebeveynlerden farklı bir dizi kişilik özelliklerine sahip oldukları varsayılmakta, hatta istismarda bulunan ebeveynlerin ‘anormal’ ya da ‘hasta’ oldukları yönünde gizli bir varsayıma dayanılarak, ebeveynler şizofren, manik depresif ve psikotik gibi psikiyatrik sınıflamalara sokulmaya çalışılmaktadır. Ancak yapılan klinik gözlem ve incelemeler, çocuklarını istismar ettiği tespit edilen ebeveynlerin sadece %10’unun bazı ruhsal sorunları olduğunu ortaya koymuştur (Parke ve Lewis, 1981: 170).

Psikiyatrik modele göre, aile içinde çocuğu istismar edici ebeveyn kişilik özellikleri ve eşler arası ilişkilerin niteliği şöyledir:8

1)        Düşük zeka düzeyi, 2) Ego zayıflığı, 3) Karakter bozukluğu, 4) Katı kompulsif ya da obsesif) kompulsif davranışlar, 5) Depresif tepkiler 6) Empati kuramama, 7) Tepki kontrolünde bozukluk, 8) Aile veya eşle olan ilişkilerdeki doyumsuzluk nedeniyle çocuğa yönelme, 9) Değersizlik duygusuna karşı dışlama ve yansıtma mekanizmalarının kullanılması, çocuğun yanlış algılanması, 10) Ebeveynlerin çocukluklarında şiddete maruz kalmaları ve stres durumunda kendi çocuklarına da şiddet uygulamaları, 11) Çocuğa ve birbirlerine güven duymayan ilişkiler geliştirmiş olmaları, 12) Tek ebeveynlilik, 13) Boşanmış olma, 14) Sık sık kavga etme.

Psikiyatrik model için bkz. Polat, Oğuz, Çocuk ve Şiddet (2001); Kars, Özcan, Çocuk İstismarı: Nedenleri ve Sonuçları (1996); Selçuk, Ziya, Türkiye’de Çocuk İstismarı ve İhmali (1985); Özdemir, Ayten, Çocuğun Fiziksel Yönden İstismarı ve İhmali(1989); Kozcu, Şeyda, Çocuk İstismarı ve İhmali (1990).

Psikiyatrik model, Polafın (2001: 369) da belirttiği gibi çoğu zaman, aile içinde çocuğa yönelik şiddeti açıklamada tek başına yeterli olmayabilir. Çünkü yukarıda sözü edilen risk gruplarının içinde yaşadığı sosyal evrenin de olayda payı büyüktür.

2)        Sosyal Psikolojik Model

Sosyal Psikolojik modeller (Sweet ve Resick, 1979), insan davranışlarının değerlendirilmesinde çevre ve birey arasındaki etkileşimi odak alan modellerdir. Bu kuramcılardan Gelles, istismar konusunu açıklarken çok sayıda psikolojik ve toplumsal neden üzerinde durmakta ve çocuk istismarının nedenlerini psikopatolojik durumlar ve toplumsal durumlar diye iki kategoriye ayırmaktadır. Psikopatolojik durumlar içinde ruh hastalıkları, stres, depresyon sayılırken, toplumsal durumlar içerisinde de toplumsallaşma deneyimleri, şiddet ve saldırganlıkla ilgili rol modelleri, toplumsal statü, değer ve normlar belirtilmektedir. Bu etkenlerden her birinin tek başına ya da birlikte çocuğun kötü davranışa maruz kalmasına neden olabileceği savunulmaktadır (Gelles, 1983: 157).

Sosyal psikolojik modeller arasında yer alan sosyal öğrenme modeli aile içinde çocuğa yönelik şiddetin nedenlerini açıklamada en çok başvurulan modellerden biridir.

Bu modelin “taraftarlarından Bandura ve Walters (1963) göre; çocuklar ne zaman, nasıl ve kime karşı saldırganlık göstereceklerini öğrenmektedirler. Bu öğrenilenler Anne-babadan gelmekle beraber, ekstradan akran gruplarından ve kitle iletişim araçlarından da gelmektedir. Hatta bunun en uç noktasında çocuklar agresyon teknikleri açısından Anne-babaları ve öğretmenleri tarafından sürekli eğitiliyor olabilirler.9

Sosyal öğrenme modeli için bkz. Freedman vd., Agrcssion: Harming others (1989); Worchel, Stephen vd., Agression (2000); Franzoi, Stephen L., Agrcssion (2001); Baron ve Byrne, Agrcssion (2000); Kenrick vd., Agression (1999); Geen, Russell, G., Human Agrcssion (2000).

Bu modele göre insanlar, saldırgan olmayı iki temel mekanizmayla öğrenirler. Birincisi zorlamadır. Çocuklar sıklıkla saldırgan davranışlar nedeniyle ödüllendirilirler. Bu, örneğin çocuğun kendinden daha büyük bir çocuğa vurması ve babasımn onu ödüllendirmesi ya da anne baba veya öğretmenleri tarafından saldırgan davranışı onay görmese dahi, bu davranış ile dikkat çekmesi nedeniyle ortaya çıkar, yani çocuk, ya ödüllendirilerek ya da dikkat çekmek için saldırgan davranışlarda bulunur. Bu konuda, 1973’te Geen ve Stoner, zorlamanın saldırganlığı arttırdığına dair önemli çalışmalar yapmışlar, örneğin sözlü zorlamaların şiddetin miktarını arttırdığım tespit etmişlerdir (Baron ve Byrne, 2000: 443).

İkinci mekanizma ise model alma taklit mekanizmasıdır. Bandura ve Walters, saldırganlığın model alınarak ya da taklit edilerek de öğrenilebileceğini belirtmişlerdir. Özellikle insanların hoşlandığı veya imrendikleri insanların davranışlarını taklit etme eğiliminde olduklarını belirtirler, hatta Wolfgang ve Fenacuti (1967), çocukların çevrelerinin onlara şiddet iyidir dersi verdiği bir atmosferle çevrili olduğunu belirtmişlerdir (Baron ve Byrne, 2000: 308).

3)        Modern Saldırganlık Modelleri

Daha önceki görüşlerin tersine modern saldırganlık teorileri (Örneğin Anderson, 1997; Berkowitz, 1993; Zillmarın, 1994) saldırganlığın başlıca nedeni olarak sadece bir faktöre odaklanmamaktadır. Bunun yerine, bu tür davranışı daha ayrıntılı şekilde incelemek için psikolojinin birçok alanındaki gelişmeleri dikkate almaktadırlar. Sosyal psikologların şu anda önemli olarak gördükleri bütün öğeleri kapsayan tek bir teori olmamakla birlikte Anderson (1997) tarafından ileri sürülen bir yaklaşım, ‘Genel Duyuşsal Saldırganlık Modeli (GAAM)’dir. Kısaca GAAM olarak bilinen bu modele göre, saldırganlık çok çeşitli girdi değişkenlerinden kaynaklanır ya da sağlanır.

İlk kategorideki değişkenler, engellenmeyi, başka bir kişiden gelen bir çeşit saldırıyı (örneğin bir hakaret), saldırgan modellere maruz kalmayı (saldırgan davranışlar gösteren diğer kişiler), saldırganlıkla ilgili uyarıcıların varlığını (örneğin tabanca ya da diğer silahlar) ve görünürde kişileri rahatsız eden her şeyi aşın yüksek sıcaklıktan bir dişçinin delgi makinesi ya da aşına derecede sıkıcı bir dersi içerir, ikinci kategorideki (kişisel farklılıklar) değişkenler; kişileri önceden saldırganlığa hazırlayan hususlan (örneğin aşırı derecede sinirlilik), şiddet hakkındaki bazı tutumlan ve inançlan (örneğin bunun kabul edilebilir ya da uygun olduğuna inanma), şiddet hakkındaki değerleri (örneğin bunun iyi olduğu hatta kişinin değerini ya da erkekliğini gösterdiğigörüşü) ve saldırganlıkla ilgili belirli becerileri (örneğin nasıl dövüşeceğini bilmek, farklı silahlan nasıl kullanacağını bilmeyi) içermektedir.

GAAM’a göre bu durumsal ve kişisel farklılık değişkenleri daha sonra üç temel süreç üzerindeki etkisi ile açıkça saldırganlığa neden olabilir. Bu üç temel süreç: 1) Uyarılma (psikolojik uyarılma ya da heyecanı arttırabilir; duygusal durumlar) düşmanca hisleri ve bunlara yönelik işaretleri meydana çıkarabilir. 2) Bilişler kişileri düşmanca hislere teşvik ederler ve aklına düşmanca fikirler sokarlar. 3) Mevcut duruma ait kişilerin tahminlerine (yorumlarına) ve muhtemel sınırlama faktörlerine (örneğin polisin varlığı ya da belirlenen hedef kişinin tehdit edici karakteri) bağlı olarak saldırganlık, ya meydana gelir ya da gelmez.

GAAM gibi modern modellerin Freud ve Lorenz tarafından öne sürülen ilk teorilerden (içgüdü teorilerinden) daha karmaşık olduğu kabul edilmektedir. Fakat bu model birçok kanıda de desteklenmektedir (Baron ve Byrne, 2000: 443445).

4)        Sosyolojik Teori, Yaklaşım ve Modeller

Şiddetin nedenlerini insanın kalıtımla getirdiği özelliklerinde arayan içgüdü teorileri, insanları saldırganlığa iten spesifik biyolojik mekanizmaları tanımlamaya çalışan biyolojik teoriler, şiddetin nedenlerini çevresel faktörlerle açıklamaya çalışan dürtü teorileri ve şiddeti toplum birey etkileşimi temelinde değerlendiren sosyal psikolojik teorilerin aksine, sosyolojik teoriler, şiddetin kaynağını doğrudan çevresel ve sosyokültürel faktörlerde arayan ve böylece psikolojik nitelikli teorilerden ayrılan teorilerdir.

Aile içinde çocuğa yönelik şiddetin nedenlerini açıklamaya yönelik olarak geliştirilen sosyolojik nitelikteki kuramsal bakış açıları konusunda vurgulanan, psikolojik nitelikteki düşünce yapılarının söz konusu olguyu açıklamada daha erken davrandığı bir başka deyişle, aile içinde çocuğa yönelik şiddeti açıklamaya yönelik geliştirilmiş sosyolojik nitelikteki kuramsal yaklaşımların olguyu değerlendirmede geç kaldığıdır. Marsden (1979: 104109) göre, bu konuda kesinlikle söylenecek şey, sosyolojinin aile içi şiddeti kendisine araştırma alanı yapmakta geç kaldığı ve bu nedenle diğer alanların uzmanlaşmış dallarının yapmış olduğu katkıdan daha az katkı yaptığıdır. Bunun bir nedeni, yakın zamana kadar büyük okullar (yaklaşımlar) tarafından ailenin geniş toplumsal yapı içerisinde ikincil element olarak görülmesi, bir diğer nedeniyse aile ilgili çalışmaların daha çok fonksiyonaüst gelenekten gelen sosyologların eline bırakılmasıdır. Böylece aile içi şiddet, toplumu geniş boyutiarda inceleme ve normali içermeyle koşullanmış olan sosyologlar tarafından ihmal edilen bir konu olmuştur. Nitekim aile ile ilgili çalışmalara yönelen Fonksiyonalistlerin, toplumu sorunsuz işleyen bir sistem olarak görme gayreti içinde, aileyi toplumdaki gerilimleri dengeleyen kutsal bir yapı olarak ele alıp değerlendirmeleri de bu geç kalmışlığın gerekçeleri arasında sayılabilir.

Aile sosyolojisi ile ilgili literatür incelendiğinde, genel olarak aileyi incelemeye yönelik geliştirilmiş kuramsal yaklaşımların, yeterli nitelik ve düzeyde olmasa da, aileyi makro ve mikro boyutlarda ele alıp incelediği görülür. Giddens’ın (2000: 598-599) da belirttiği gibi, bu kuramsal yaklaşımlardan işlevselcilik ve Marksizm’in birçok versiyonu, toplumsal gruplar veya toplumların daha büyük özellikleri üzerinde odaklanırken, sembolik etkileşimciliğin, toplumsal yapının yüz yüze konumlan üzerinde odaklandığı, yapısalcılığın ise toplumsal etkinliklerin kültürel yönleri üzerinde durduğu gözlenir. Ayrıca, bu konuya da, sosyolojik literatürün kısırlığı, konuyla ilgili psikolojik modellerin yanında yeterli nitelikte sosyolojik modelin oluşturulmamış olması ile açıkça gözlenebilmektedir. Bununla birlikte, yukarıda sıralanan bu yaklaşımların, aile içinde çocuğu da hedef alır biçimde yaşanan şiddet olaylarını, kendi bakış açılarından hareketle aşağıdaki şekillerde irdelediği gözlenir.

  1. a) Fonksiyonalist Yaklaşım ve Aile

Sosyolojide aile ilgili çalışmaların daha çok fonksiyonalist gelenekten gelen sosyologlarca yapıldığı görülür. Böylece, aileyi toplumsal yapıda uyum ve eşgüdümü sağlayan bir yapılanma olarak değerlendiren fonksiyonalistlerin aile içi şiddete bakış açıları ise, tıpkı toplumsal yapıda uyum ve eşgüdümü bozucu disfonksiyonel öğelere bakış açılarını yansıtır niteliktedir. Fonksiyonalistler, bu noktada şiddetin yaşandığı aileleri, genel olarak kendi bakış açılarına paralel bir şekilde, ana toplumdan uzak daha çok bir alt kültür öğesiymiş gibi görürler. Bu fonksiyonalist temalar, değişik alanlarda yapılmış aile çalışmalarında görülebilir.10

Aile, birey gibi konuları* ele aldığı için evrimci büyük boy kuramlardan ayrılan ve orta boy kuramlar içinde yer alan, evlilikte uyumu, eşlerin benzer backgroundlara, yakın yaşlara, sınıflara, dine, eğitime ve benzerine sahip olmaları gereğine dayandıran fonksiyonalistlerin, aile içi şiddetin nedenlerini aşağıdaki gerekçelerle açıklamaya çalıştıkları gözlenir.

Fonksiyonalistlere göre, aile içinde uyumsuzluğun ortaya çıkması daha çok backgroundların benzeşmemesi ile veya eşlerden birinin gerekli kaynaklara sahip olmamasıyla veya bozuk ilişkiler nedeniyle olabilir. Kadının kocasına göre daha yüksek eğitime sahip olması şiddeti ortaya çıkarabilirken, eşine göre daha düşük eğitime sahip olması da şiddeti doğurabilir. Gene şiddet, kimi durumlarda, eğer kadın çalışamaz durumdaysa artabilir. Saldırılar, genellikle kadın depresyondayken, hastayken ya da hamileyken görülmektedir. Buna benzer şekilde çocuk istismarı da çocuğa karşı duyarsızlık durumlarında ortaya çıkmaktadır.

Fonksiyonalist yaklaşımı temel alan aile çalışmaları için bkz. Marsden Derınis, Sociological Perspcctives on Family Violence (1979); Özen, Sevinç, Aile Kurumuna Bazı Sosyolojik Yaklaşımlar (1991); Smelser, Meil, J., Towards a Theory of Modernization (1964); Taylor, Robert, J. vd., Parents, Children, Sibüngs Parents, Children, InLaw, and Non Kin as Source of Emergency Assistance to BlackAmericans (1979).

Fonksiyonalist yaklaşım, ayrıca kocanın işyerinde tatminsizliğini, aile içi şiddeti körükleyen bir faktör olarak tahmin etmektedir. Kocanın ailenin geçimini yeterince karşılayamamasının erkekte yaratacağı stres ve endişenin aile içinde şiddetin dozunu arttıracağını, böyle bir durumda diğer eşten gelebilecek bir eleştirinin dahi şiddeti tetikleyebileceğini iddia edilmektedir.

Kısaca, fonksiyonalist yaklaşımda ebeveynlerin sosyal statüsü ile şiddet arasında doğrudan bir ilişki kurulmaktadır. Öyle ki, orta sınıftan ailelerde ilişkilerin dengeli ve sevgi temelli olduğu, buna rağmen çalışan sınıfa ait ailelerde ilişkilerin daha çok keyfi, fiziksel kontrollü ve otoriter olduğu, bu nedenle de çalışan ailelerde şiddetin daha yaygın olduğu iddia edilmektedir. Düşük ücretie çalışanlar arasında sık görülen şiddet olayları, düşük ücretli işlerde çalışanların ailelerinde çocukları daha sık ve kötü dövmelerle ilgili örneklerin çokluğu bu görüşü destekler niteliktedir. Kadın erkeğe oranla çocuklarını daha fazla dövmektedir. Bu ise her şeyi erkeğin çalışma durumuna bağlayan bir teori için kolay açıklanabilir bir şey değildir.

  1. b) Eklektik Yaklaşım ve Strauss’un Davranışsal Sistemler Yaklaşımı

Yapısalcılığını yansıtır nitelikte, insan bilimlerinin temel amacının insanı oluşturmak değil, onu çözündürmek olduğunu ileri süren LeviStrauss’un (Kızılçelik, 2002: 186), ‘Sistemler Yaklaşımı’nın en önemli söylemi; şiddetin çocuklarca ailedeki ve medyadaki örnekleri yüzünden öğrenildiği ve güçlendirildiğidir. Eğer bir çocuk büyüme sürecinde yetişkinlerin sorunlarını çözmek için şiddete başvurduklarını izler ve bunu içselleştirirse, kendisi de büyüdüğünde sorunları çözmede, şiddeti karısına ve çocuklarına uygulamaktan geri kalmayacaktır (Marsden, 1979: 111).

Aileyi toplumsal yapıda, birbirlerine çok yakın ilişkiler sergileyen bireylerden oluşan özel bir kurum olarak kabul eden Strauss, ‘Davranışsal Sistemler Kuramı’nda, aileyle diğer toplumsal kurumları, bireyler arası ilişkilerin niteliği açısından karşılaştırarak, nedenleri açısından çözümlemeye çalışır.

Strauss’a göre, aile toplumda özel bir kurumdur. Aile üyeleri birbiriyle evde çok yakın bir arada bulunmak durumundadırlar. İlişkiler her zaman yapıcı nitelikte olmayabilir. Diğer kurumlarda tartışmalar ve fikir alışverişleri olumlu sonuçlar yaratabilen resmi süreçler olabilirken, aile durum farklıdır, çünkü aile yapılanmaları boşanma ve ayrılıklar dışında gayri resmi statülerdir. Aile içinde ortaya çıkan sorunların çözümünde, genellikle bir tarafin kazanması diğer tarafin kaybetmesi anlamına gelir. Tatil geçirmeyle ilgili bir tartışmada, eşler farklı yerleri düşünüyorlarsa, tatil sadece bir yerde geçirileceğinden eşlerden birisi kaybetmek durumundadır. Erkeğin ailedeki liderlik rolü nedeniyle kaybeden genelde kadın olmaktadır. Bu ve benzeri örnekler nedeniyle ailede kimi durumlarda uyumlu ilişkilerden bahsetmek olanaksızdır. İşin içerisine bir de evde olanların dışarıdan gözlenememesi, yani sadece aileye özel olması ve bu durumun sosyal normlar tarafından onaylanması karıştığında, ister istemez evde şiddetin daha kolay ortaya çıkması sağlanmış olur (Marsden, 1974: 111).

Sistemler Yaklaşımı, şiddetin sadece evde değil, ayrıca toplum içerisinde de görüldüğü üzerinde durur. Şiddet evde ya da toplumun diğer kesimlerinde bireylerin duruma uygun davranmalarıyla ve uygulayacakları şiddetin kabul görmesini sağlayarak ortaya çıkmaktadır. Böylece birey şiddet uyguladığı zamanlarda toplumca onaylanır. Şiddet uygulamadığı zamanlarda da diğerlerinin uyguladığı şiddeti onaylar. Kısacası bir çeşit birlikte davranış söz konusudur (Marsden, 1974: 112).

Kısaca, yapısalcılığın önde gelen isimlerinden olan ve geleneksel fonksiyoalizmi yeniden düzenlemeye çalışan Strauss’un amacı, toplum ile aileyi birbirine bağlı sistemler olarak, bir bütün halinde gösterebilmektir. Sistemler yaklaşımında da görüleceği üzere, aileyi, bireyler arası ilişkilerin niteliği açısından çözümlemeye çalışırken onu, hem toplumsal yapıda özel bir kurum olarak ele almakta hem de aile içi ilişkilerin niteliğinin toplumsal yapıdan ayrı olarak düşünülemeyeceği ve bu ilişkilerin onun tarafından meşrulaştırılarak yaşanan ilişkiler olduğunu vurgulamaktadır.

  1. c) Değişim/Sosyal Kontrol Teorisi

“İnsanlar aile üyelerini döver ve istismar eder, çünkü bunu yapabilirler”, bu cümle Gelles’in (1983: 157) sosyal değişim ve sosyal kontrol teorilerinden fikirleri birleştiren bu teoriyi açıklama şeklidir. Sosyal değişim teorisi, insanların, ödülü maliyetinden fazla olduğu sürece davranışlarını sürdürecekleri anlayışına dayanır. Bu teori, formel ve formel olmayan sosyal kontroller olmadıkça sapmaların ortaya çıkacağını savunur. Gelles, hipotetik olarak, ailesel şiddetin kurbanlardan aynı şekilde geriye dönmesi ya da istismarcıların toplum içinde sıkıntıya düşmesi veya saldırganların tutuklanması gibi negatif sonuçlarından saldırganların nadiren korktuklarını, çünkü kurbanların saldırganlar kadar güçlü olmaması, utanma duygusuna sahip olması ve tarihsel olarak hâkimler ve savcıların aile içi şiddeti cezalandırmamasının bunlara neden olduğunu belirtir.

Kısaca, değişim/sosyal kontrol teorisine göre, formel ya da informel bedeli arttıkça ailesel şiddet azalır. Gelles’e göre, medyadaki şiddeti ihbar etme kampanyaları, çocuk istismarını önleyen kanunlar ve ağır cezalar bu bedeli arttırabilecek tedbirlerdir.

  1. d) Çatışmacı Yaklaşım ve Feminist Teori

Toplumun dengeli, uyumlu ve bütünleşmiş bir organik ve işlevsel bütün olduğu görüşünün anti tezi olarak geliştirilen çatışmacı yaklaşıma göre, toplumu oluşturan birim ve öğeler arasında sürekli bir çatışma ve çelişki vardır. Çatışmanın sürekliliği ve kaçınılmazlığı, toplumu oluşturan kişilerin, toplumsal grupların ve sınıfların nesnel koşullar içinde oluşan farklı çıkarları, özlemleri ve değer yargılan olmasından kaynaklanır. Böylece çatışma bireysel düzeyde (Freud ve Simmel tarafından), bireyin içgüdüsel bir niteliği olarak kaçınılmaz ve evrensel olarak kabul edilirken, toplumsal düzeyde ise, çatışmaların toplum içinde çeşitli grupların çıkarlarının birbiri ile çatışmasından doğduğu ve bu nedenle kaçınılmaz olduğu (Marx ve Dahrendorf) anlayışına dayanır. Başka bir deyişle, çaüşmacı yaklaşım, sosyal ya da sınıf çatışmalarının nedenini, monopolleşme ve kaynak kıtlığında arar. Ancak çatışma, sosyal yapıya dinamiklik kazandırır, özellikle toplumun amaçlarını yerine getirmesine, sosyal uyumun artmasına, evrime ve gelişmeye katkıda bulunur. Bunu da yeniliğe, yaratıcılığa ve yeni normların doğmasına yol açarak yapar. Kısaca çatışma, toplumda koalisyonlar ve birliktelikler inşaa eder, bu nedenle, toplumun bütünlüğü için işlevseldir.

Çatışma kuramcıları (Eshleman, 1998), aileye, işlevselcilerden farklı olarak eleştirel bir gözle bakmaktadırlar. Işlevselciler, modern aileyi toplumun diğer birimleri ile denge içinde, pasif olarak görürken çatışma kuramcıları, aileyi potansiyel ve güncel çatışma ile dolu bir sistem olarak görme eğilimindedirler. Bireylerarası ilişkilerde, aile içinde ve toplumda kaçınılmaz bir olgu olarak, çatışmanın değişmeye yol açacağını kabul ederler. Bu yaklaşım taraftarlarına göre ve işlevselcilerden farklı olarak çatışma, sosyal sistemleri ve sosyal etkileşimi tahrip edici olarak görülmemekte, çatışma aile sistemleri ve evlilik etkileşimini de kapsayan, tüm sosyal sistem ve etkileşimlerin beklenen ve kabul edilen bir yönü olarak görülmektedir. Çatışma negatif ve zarar verici olmaktan ziyade, ilişkileri güçlendirebilir, değişmeyi zorlayabilir ve daha anlamlı hale getirebilir (Özen, 1992: 124125).

Çatışma kuramı çerçevesindeki araştırmalar, evlilik ve ailelerin mutsuz, sürekli çatışma durumunda oldukları nosyonundan başlamaz. Eşlerin ve çocukların ilişkilerini rekabet ve çatışma yönünde algıladıklarını da varsaymaz. Düşmanlık zorunlu değildir. Bu yaklaşım çoğu kez boşanma, evlilik düzeni ve uyumu, karar verme gibi konuları incelemede kullanılmaktadır, bunlar aile yaşamının çatışmayı oluşturması en muhtemel alanlarıdır (Nock, 1987: 12).

Aileye uygulanan çatışma yaklaşımının temel varsayımlarını; 1) insanlar, kendi çıkarlarına yönelimlidir ve bu nedenle diğerleri pahasına kendi çıkarlarını izleme eğilimindedirler. 2) Beşeri çevre, insanlar tarafından yaratılan düşünce ve sembollerden ibaret olup semboliktir. Bu nedenle insanlar, yüksek sembolik hedefleri başar mayı bekler ve ümit ederler. Güç, saygınlık ve ayrıcalık gibi sembolik şeyler için insan isteğinin sınırlarını bilmenin yolu yoktur. Başarıları, beklentileri ve ümitleri arasındaki ayrım, çatışmanın hâlihazırdaki kaynağıdır ve 3) Rekabet, her sosyal ilişkiye içseldir diyen Spreye (1988: 699706) göre, çatışma açısından aile sürecinin açıklanmasında aile uyumu bir problem olarak ele alınmalıdır. Uyum kavramı yerine işbirliği kavramını koyan Spreye göre, aile süreci, varolan farklılıkların kaldırılması ile değil, onların etkili bir şekilde yönetilmeleriyle ilgilidir. Aile çatışması, çatışan parçalardan birinin elenmesi, yok edilmesiyle çözümlenmemeli, bunun için başarılı bir çatışma yönetimi gerekmektedir. Bu yöntem ise, ailelerin çatışma ile yaşamayı öğrenmeleri yöntemi olmaktadır.

 

Çatışma yaklaşımı için bkz. Eshleman, Ross, Introductions (1969); Kongar, Emre, Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği (1985); Kızılçelik, Sezgin, Sefaletin Sosyolojisi (2002); Oskay, Ülgen, Çatışmacı Kuram Açısından İşlevselci Kuramın Eleştirisi (1984).

Çatışmayı aile içi ilişkilerin beklenen bir yönü olarak kabul eden ve onu doğal bir süreç olarak görenlerin yanın da, bir de aile içi çatışmaların nedenini ekonomik üretim ilişkilerine (kapitalizme) bağlayan ve ailenin ortadan kaldırılması gerektiğini savunanlarda vardır: Marx ve Engels gibi. Marx ve Engels’in düşünceleri ile bu düşüncelerin ardılı olan Marksist teori, kadın sorunları üzerinde de durmuş, spekülasyon olarak nitelenen bu düşüncelerin sonraları feminist teorinin gelişmesinde merkezi önem taşıyan çok şey içerdiği kabul edilmiştir. Bu nedenle, çalışmanın bu bölümünde Marx ve Engels’in düşüncelerine kısaca değinmek, aile içi şiddetle mevcut üretim biçimi ve bu üretim biçiminin sonucu olarak kabul edilen çekirdek aile ile arasındaki ilişkiyi anlayabilmek açısından önem taşımaktadır.

Metanın insanlığa hükmettiğini (kapitalist endüstrileşmenin etkisi ile insanın metaya dönüştüğü) ve burjuvazinin aile ilişkisini bir para ilişkisine indirgediğini savunan Marx, Alman ideolojisi ve daha sonra Kapital’&c^ işbölümünün köklerinin ‘ailedeki doğal işbölümü’ olarak adlandırdığı şeyde olduğunu söyler. En temel işbölümlerinden birisinin ailede oluştuğunu belirten Marx, bir aile içinde cinsiyet ve yaş farklılıklarının neden olduğu fizyolojik temelde ortaya çıkan doğal işbölümünün, bir insanın başka bir insana efendiliğinin ilk biçimi yarattığını belirtmiş; karı ve çocukların koca tarafından köleleştirilmesini özel mülkiyetin ilk biçimi olarak görmüştür( Marx, 1977: 168169, 467). “işbölümü ile birlikte… ki bu ailedeki doğal işbölümüne ve toplumun hepsi birbirine karşı olan tek tek ailelere bölünmesine dayanır, aynı anda emek ve ürünlerinin ve dolayısıyla mülkün, gerek nitelik gerekse niceliksel olarak eşitsiz bölüşümü de ortaya çıkmış olur: Çekirdeğin ilk biçimi ise karı ve çocukların kocanın köleleri olduğu ailededir. Ailedeki bu gizli kölelik başkalarının emek güçlerine el koyma gücünün ilk özelliğidir” (Marx, 1977: 168).

Teorisini, aile ve kadınların ailedeki rolünün çözümlenmesine yönelik olarak geliştiren Engels’in ise, kadınların ezilmesi üzerine çözümlemesini tümüyle Manc’ın, özellikle kapitalde geliştirilmiş olan ekonomik teorilerine dayandırdığı görülür.

Engels’in Ailenin Kökenfruteki temel tezi, tarih öncesi komünist anaerkilliğin belirli bir anda ataerkillik tarafından nasıl tersine çevrildiği üzerinedir. Engels, bu geçişi ekonomik gelişmelere, özelliklede özel mülkiyetin kurulmasına ve değişim ve kâr için kullanılan metaların ortaya çıkmasına bağlar. Ona göre, üretim biçimindeki ataerkil dönüşüm ve yabancılaşmanın gelişmesine yol açan ilk büyük değişiklik, hayvanların evcilleştirilmesi, daha çok ürün ya da değişim için daha fazla materyal edinilmesi ve artı değerin ortaya çıkmasıdır. Ancak Engels’in Ailenin Kökeninde de belirttiği gibi, bu yeni üretim ilişkilerinde sağlanan ilerlemeler, erkek egemen bir toplum yapılanmasının da temelini oluşturan gelişmelerdir. Çünkü bu değişimden kazançlı çıkan, erkekler olmuştur. Böylece, zenginlik arttıkça erkeğin konumu, kadınınkinden daha önemli hale gelmiş ve bunun sonucu olarak anaerkil toplum yapılanmasının dayanağı olan ‘analık hukuku’ devrilmek zorunda kalmıştır. Kısaca, erkek egemen tek eşli bir çekirdek birime dönüşen aile içinde, kadına biçilen yeni rol, aynı zamanda Engels’e.göre, kadın cinsinin tarihsel yenilgisini oluşturur. Tarihte görülen ilk sınıf mücadelesi (çatışması) tekeşli bir evlilikte kadın ve erkek arasındaki karşıtlığın gelişmesiyle çakışır ve ilk sınıf baskısı eril cinsin dişi cins üzerindeki baskısı ile gelişir. Erkeğin maddi anlamdaki güçlülüğü endüstriyel ailede de devam etmiş, koca hayatı kazanmak ve ailesine bakma yükümlülüğü ile aile içinde kadın ve çocuklardan daha üstün bir konuma sahip olmuştur. Kısaca, modern toplum, tekil aile, kadının açık ya da gizli eviçi köleliği üzerine kurulu ve toplumun ekonomik birimi olarak yeni bir nitelik kazanmıştır (Engels, 1992 1329).

Kapitalist üretim ilişkilerinden harekede, çekirdek ailenin oluşumu ve aile içi ilişkilerin kazandığı yeni niteliği, kadınların sömürülmesi ve ezilmesi açısından değerlendiren Marx ve Engels’in önerdiği çözüm, ev işlerinin toplumsal bir endüstriye dönüştürülmesi ve böylece kadınların ev içinde hapsolmalarını engelleyip onların tümüyle toplumsal işgücüne katılmalarını teşvik etmektir. Engels’in konuya daha radikal yaklaştığı ve çözümü, toplumun ekonomik birimi olan tek eşli ailenin ortadan kaldırılmasına kadar götürdüğü gözlenir. Bu, kuşkusuz onun ve Marx’ın en tutkulu biçimde Komünist Manifestoda savundukları konuma denk düşer. Tüm bunlar komünizmde gerçekleştirilecektir. Şöyle ki: Üretim araçlarının ortak mülkiyete geçmesiyle tekil aile toplumun ekonomik birimi olmaktan çıkacak, özel evişi toplumsal bir endüstriye dönüştürülecek, çocukların bakımı ve eğitimi toplumsal bir iş olacak, toplum meşru olsun ya da olmasın, tüm çocuklarla benzer biçimde ilgilenecektir. Böylece, erkeklerin değişim için ürettiklerinin (değişim değeri) kadınların kullanım (kullanım değeri) için ürettiklerinin (ev işlerinin) üstünü örtmesi engellenecek ve erkek iktidarına son verilebilecektir (Engels, 1992: 1329).

Sonuç olarak Marxçı ekonomik çatışma perspektifinde aile, yukarıda da anlatıldığı üzere, düşük ücretler vererek işçi sınıfını sömüren kapitalist sistemi desteklemeye hizmet eden bir niteliktedir. Benzer şekilde ücretsiz ev işi ve çocuk bakımını (kocaeş tüm zamanını kapitalist işverene adadığı için) yerine getiren kadınları da sömürmektedir (Sevinç, 1992: 125).

Marx ve Engels’in, kapitalist düzenin olumsuzluklarını, aile içi ilişkiler açısından eleştiren görüşleri, bugün de aileyi çözümlemeye yönelik incelemelerde ileri sürülen düşüncelere paralellik gösterse de, özellikle gelişmekte olan geleneksel toplumlarda, aile içi ilişkiler niteliksel açıdan değerlendirildiğinde, bu toplumlarda, geleneksel ve modern değerlerin birbirini etkileyerek birlikte hareket ettiği gözlenmektedir. Bu etkilenme sürecinde kadın ve çocuğun aile içindeki yeri ve rolü geleneksel değerlerce şekillenip biçimlenirken, erkeğin kapitalist üretim ağı içerisinde daha avantajlı bir konumda olduğu gözlenir. Genellikle aile üyelerinin maddi ihtiyaçlarının evin erkeği tarafından sağlandığı ailelerde, erkeğin, aile içi statüsünün daha güçlü olduğu, kadın ve erkeğin birlikte çalıştığı ailelerde ise erkeğin, bu kez de, kültürel yapı tarafından ona atfedilen değerlerle yine kadına karşı daha avantajlı konumda olduğu gözlenir. O halde, diyebiliriz ki, aile içi ilişkilerin niteliğini belirleyen salt ekonomik koşullar olmamaktadır. Ekonomik koşulların hızla değiştiği ortamlarda kültürel yapıya şekil veren değerlerin aynı hızla değişmemesi aile içi ilişkilerin çözümlenmesinde salt ekonomik koşulların belirleyici olduğu görüşünü de zayıflatmaktadır. Nitekim aile içinde kadına ve çocuğa yönelik şiddeti konu edinen sosyolojik çalışmalarda, özellikle vurgulanan noktalardan biri, şiddetin, ailelerin salt ekonomik koşullarına bağlı olarak ortaya çıkan bir durum olmadığı, ekonomik düzeyi düşük ailelerde olduğu gibi ekonomik düzeyi yüksek ailelerde de şiddete rastlandığıdır. Polafın (2001: 2223) da belirttiği gibi, aile içi şiddetin, hem failler hem de kurbanları her ırk, sınıf, meslek, sosyoekonomik düzey, etnik grup veya dine mensup kişiler olabilmektedir.

Marx ve Engels’in düşüncelerine paralel bir biçimde ailenin gereksizliğini savunan ve bu düşüncelerini Ailenin Ölümü adlı eserinde dile getiren düşünürlerden biride Cooper’dır. Cooper, Ailenin Ölümühdc, içinde doğduğu ve gençlik yıllarını geçirdiği üçüncü dünya ile erginlik yıllarını geçirdiği birinci dünyayı, ailenin işleyişi konusunda edindiği tecrübe ve gözlemlerden hareketle karşılaştırır. Onun, bu karşılaştırmada, Marx ve Engels’e paralel, kapitalist toplumda varolan çekirdek aileye yöneldiği gözlenir.

Cooper, sömürüye dayalı tüm toplumlarda köleci toplumda, feodal toplumda ve geçen yüzyıldaki en ilkel biçiminden bugünkü yeni sömürgeci birinci dünyaya kadar olmak üzere kapitalist toplumda aileyi, bir ideolojik koşullandırma aracı olarak görür ve ailenin bu işlevinin birinci dünyanın işçi sınıfı, ikinci dünya ülkeleri ve üçüncü dünya toplumları içinde geçerli olduğunu vurgular. Ona (1988: 1115) göre, ailenin gücü, toplumsal aracılık işlevinden gelir. Aile, her toplumsal kuruma hayli denetlenebilir bir tarzda örnek olarak, bütün sömüren toplumlarda yönetici sınıfin etkin iktidarım pekiştirmektedir. Bu nedenle ailenin biçiminin, fabrikada, sendikada, okulda, üniversitede, iş kuruluşunda, kilisede, siyasal partilerde, hükümet aygıtında, silahlı kuvvederde, genel hastaneler ve akıl hastanelerinde varolan toplumsal yapıda kopya edildiğini görürüz. İyi ya da kötü, sevilen ya da nefret edilen ‘anneler3 ve ‘babalar5, büyük ya da küçük ‘erkek’ ve ‘kız kardeşler5, hükümsüz ya da çaktırmadan denetieyen ‘büyükanneler5 ya da ‘büyükbabalar5 her zaman vardır. O, burada Freud5un görüşlerine de gönderme yaparak, asıl ailemizde edindiğimiz ilk aile yaşantımızın parçalarım her türlü iş ortamında bkbirimize aktararak nasıl bir örnek hale geldiğimizi anlatmaya çalışır. Böylece ailenin, toplumsal olarak değişime uğradıkça, herhangi bir kurumsal yapı içinde birlikte çalışan ya da birlikte yaşayan insanları nasıl adsız hale getirdiğini ve etkili bir tavırla, otobüs kuyruğuna sokar gibi insanları sıraya dizdiğini belirtir.

Bir ideolojik koşullandırma aracı olarak aileyi, aktardığı somut ifadelerle üyelerinin gerçekliği görmesini engelleyen bir toplumsal kurum olarak kabul eden Cooper, bunun ailede gelişen gruplaşma ihtiyacından kaynaklandığım belirtir. Kişiye aile içindeki koşullanması sırasında verilen ilk ders, dünyada kendi başına varolamayacağıdır. Kendi benliğine sahip çıkmaması ve bir şeye yapışarak yaşaması konusunda ayrıntılarıyla bilgilendirilir, böylece öteki insanların parçalarım kendisine yapıştırıp, benliğindeki ötekilikle benliğinin kendisiyle aynı oluşu arasındaki farkı görmezlikten gelecek kadar ileri gider. Bu, ötekilerin, ilk olarak da ailedeki ötekilerin istilasına pasifçe boyun eğme anlamında yabancılaşmadır. Bu yabancılaşmanın temelinde ise, ailenin üyelerine özgürce kimlik edinmelerine ortam hazırlamaktansa, onlar için roller oluşturması yatmaktadır. Tipik bir ailede çocuğa, emredilmiş ve inceden inceye hesaplanmış bir özgürlük eşliğinde, belli bir cins oğul veya kız (sonra da koca, kan, baba, anne) olmaya yönelik arzular aşılanır, böylece birey boyun eğmeyi ya da dış merkezli bir tarzda yaşayıp gitmeyi öğrenir. İşin doğrusu çocuğa öncelikle toplum içinde ayakta kalmanın değil ona boyun eğmenin yolları öğretilir. Bu öğretme ise, çocuğun kafasına ailesi tarafından sokulan, inceden inceye işlenmiş bir tabular sisterninin yardımı ile gerçekleştirilir. Bu da tıpkı daha genelde toplumsal denetimin öğretilmesinde olduğu gibi suçluluk duygusu yaratılarak benimsetilir (Cooper, 1988: 1527). Kısaca, tüm kurumlara karakterini veren ailevi toplumsal varoluş, yukarıdaki faaliyederi eşliğinde, özerk inisiyatifi yok eder özünde. Aile son iki yüzyıldır, emperyalist kapitalizmin durmaksızın işleyişi açısından elzem olan, bireylerin yaşamlarına yönelik bir işgalciliğe aracılık etmektedir. Bu işgalcilikten kurtularak, sevgi ve anlayış üstüne kurulu yeni bir dünya inşası için her yol denenmelidir. Çünkü burjuva toplumunun birey üstündeki kısıtlamalarını yok etmek için bu şarttır. Toplumu, insanların bir arada durdukları ve birbirlerini anlamaktan aciz kaldıkları bir toplumsal praksis, bir sistem olarak gören Cooper, bu sistemin karşısında yer alır. Sisteme karşı gelmenin tek yolu olarak da aşk ve delilik dewimini görür. Ona göre aşk devrimi, cinselliğimizi yeniden keşfetmemizi sağlayacak, delilik devrimi ise benliklerimizi tekrar bulduracakür. Bunun için öncelikle deliliğin dilini anlamamız gerekir. Bu dil, hem bir ihtiyacın hem de bu ihtiyacı tanımazlıktan gelen bir dünyaya meydan okuyuşun ifadesidir. Cinselliğimizi, hayatlarımızı, özerkliğimizi bir araya getirememekteki beceriksizliğimizi ortaya koyar (Cooper, 1988: 2629,125).

Cooper’ın düşünceleri de aile içinde yaşanan şiddet gibi olumsuzluklara temel oluşturduğu kabul edilen kapitalist üretim biçiminin, bireyin sosyalizasyonunda oynadığı rol üzerinde yoğunlaşır. Ona göre ideolojik bir toplumsallaştırma aracı olarak kurulu düzenin sürekliliğini sağlamaya yönelik kurumlar, kurallar ve kişiler, kapitalist üretim biçiminin bir ürünüdür. Bireyi özerkliğinden soyudayarak gerçeği algılamasına engel olan bu düzende amaç, belirlenen ve sınırlan çizilen değer ve roller aracılığı ile sistemi iyice güçlendirmek, başka bir deyişle kapitalizmi meşru kılmaktır. Bu düzenlemede temel alınan değerler ve normlarsa Marx ve Engels’in düşüncelerinde karşılaştığımız cinsiyet ayrımına dayalı rol farklılaşmaları ve mülkiyet ilişkileridir. Bu ilişki düzeninde kapitali elinde bulunduran erkek (yani kapitalist), tüm dünya toplumlarında (I., II. ve HI. dünya ülkelerinde) sınıfsal bir üstünlükten hareket ederek kadın ve çocukları kendi düzeninin sürekliliği için sömürüye dayalı bir anlayışla kullanır ve yetiştirir. Bunu da, onları kendi benliklerinden ve cinsel kimliklerinden soyutlayarak yapar. O halde bireyin kendi benliğini bulmada ve cinsel ihtiyaçlarım gidermede yönlendirici tutumlara maruz kalması ya da başka bir deyişle sömürülmesi şiddete maruz bırakılması değildir de nedir?

Marx ve Engels’in yukarıda belirtilen düşünceleri ile bu düşüncelerin ardılı olan Marksist teorinin ve çatışmayı bireysel düzeyde, toplumu oluşturan kişilerin, toplumsal grupların ve sınıfların nesnel koşullar içinde oluşan farklı çıkarları, özlemleri ve değer yargıları olmasına bağlayan ve böylece çatışmayı bireysel düzeyde, bireyin içgüdüsel bir niteliği olarak kaçınılmaz ve evrensel olarak kabul eden Freudun görüşlerinin, feminist teorinin gelişmesinde merkezi önem taşıyan çok şey içerdiği görülür. Hatta bu içeriş, Marksizm’in çağdaş Marksist ve sosyalist feminist uyarlamalarına kadar uzanır. Donovanın (1992: 130) da belirttiği gibi, gerçek çağdaş Marksist feminizm’in artık katışıksız bir Marksizm’den çok, temelde radikal feminizm tarafından değiştirilmiş bir Marksizm’i temsil ettiğini göstermek için ‘sosyalist feminizm’ diye adlandırılması daha uygun olur.

Çağdaş sosyalist feminizmin temel ilgi alam Marksist anlayışa paralel bir biçimde12 kapitalist toplumda evin rolü ve ailenin ideolojik toplumsallaşmadaki rolü üzerinedir. Bunlardan ilkine Zaretsky tarafından verilen cevap, ücretli emek sisteminin toplumsal olarak gerekli olan, fakat ev kadınları ve annelerin kişisel emeği olan emekle sürdürüldüğüdür. Böylece Marksistlerin çoğunun, ev işlerinin kapitalist sistemin sürmesi işlevine katkıda bulunduğu noktasında anlaştıkları gözlenir. Ancak bu cevap, kapitalist düzende kadınların ezilmesi sorununa tam olarak yanıt vermemektedir. Bu nedenle Sosyalist Feministler, ataerkil toplum yapılanmasını maddi bir temele oturtma çabası içinde ailenin ideolojik toplumsallaşmadaki rolü sorunu üzerinde durmuşlardır. ‘Ataerkinin ve sermayenin gerçek maddi temeli nedir5 sorusuna, sosyalist feminist kanatta yer alan Sandra Harding’in cevabı, eril davranış özellikleri ile kapitalist sermaye arasındaki uyumdan hareketle verilir. Harding’e (1981: 151152) göre, bu uyumun nedeni, ideolojik toplumsallaşmanın evde oluşması ve kadınlar tarafından yapılıyor oluşudur. Kuşkusuz, maddi temeli olan emeğin cinsel işbölümü, o ideolojiyi yaratır. Yaratır, çünkü bakım neredeyse evrensel olarak kadınlar tarafından sağlanır ve aynı zamanda kadınlar neredeyse evrensel olarak aşağılanır. Çocuk, bu olgular bağlamında bilinçlenir ve kendi cinsiyet kimliğini öğrenir, toplumsal cinsiyet ideolojisi bu süreçte oluşur.

Marksistler, çağdaş kadın hareketlerinden etkilenerek, Marksist teorinin geliştirilmesi için ‘kadın sorunu’nu yeniden ele almışlar ve bu çabalarını, kadınların sömürülmesine neden olduğunu düşündükleri maddi sebeplere bağlamaya çalışmışlardır (Donovan, 1992: 147148).

Sosyalist feminist düşünce içerisinde yer alan ‘toplumsal cinsiyet ideolojisi’ne değinenlerden biri de Freudcu teorinin bazı yanlarını Marksizm’le birleştirmeye çalışan savaş sonrası Marksist Frankfurt Okulu’ndan Horkheimer’dır. ‘Otoriter kişilik üzerine’ yani işçilerin ideolojik olarak kapitalist çalışma dünyasında işlevsel olmaları için yeniden üretilmeleri teorisinde, Horkheimerin, çocuk bakımını, işçilerin gerekli ideolojik damgalarla yeniden üretilmesi olarak tanımladığı görülür (Donovan, 1992: 162).

1960’ların sonu 1970’lerin başında harekete geçen 20. yüzyılın radikal feministleri de, tıpkı Marksistlerin aileyi, kapitalizmin ideolojik üremesi için şart olarak görmeleri gibi, onun ataerkilliğin yeniden üretimi için gerekli olduğuna inanmışlar ve aileyi, gençleri, ataerkil ideolojinin rol, mizaç ve statü kategorilerince öngörülen tutumları içinde toplumsallaştıran bir kurum olarak tanımlamışlar, diğer taraftan evliliğin ve ailenin, yani ‘heteroseksüel seks kurumu’nun, ortadan kaldırılmasını ve ‘üreme için rahim dışı yollar’ın geliştirilmesini savunmuşlardır. Onlara göre bu türden yapay sistemler, çocuk doğurma ve büyütmeye bağlı cinsel rol ayrımlarını sona erdirecektir. Çünkü radikal feministlerden bazıları kadının üreme işlevini, ataerkilliği ve onu yönetme ideolojisinin, cinsiyet ayrımcılığının üzerine kurulduğu cinsiyete

Özet olarak, bu teoriyi destekleyenler, toplumda cinsiyet ve güç ilişkilerini anlamadan ailesel şiddetin anlaşılamayacağını savunurlar. Feminist bakış açısından ailesel şiddet ataerkil sosyal yapıdan kaynaklanmaktadır. Erkeklerin ekonomik, politik ve sosyal kaynaklara daha kolay ulaşır olması onları kadına göre kuvvetli yapar ve kadınların da erkek şiddetine daha zor karşı koymasına neden olur. Tarihsel olarak kadın istismarına tolerans gösteren ve ihmal eden yasal sistemde erkeğin bu durumunu güçlendirir (Bidvvell, Vander May, 2000: 378).

Feminist teori, bu şiddet şeklinin toplumda nasıl masum şekilde kalmasını açıklıyor olması nedeni ile önemlidir. Bu teorinin öncüleri olan Dobash ve Dobash’a (1990: 127) göre, kadınlara yönelik şiddet, bozuk kişiliklerin veya hasta evliliklerin bir sonucu değil, en saygı duyulan geleneklerimizin, inançlarımızın ve kurumsal yanıtlarımızın bir uzantısıdır. Dolayısıyla ceza sistemi gibi toplumsal kurumlar, kadın kurbanları daha çok düşünen bir yapıda olmalı, şiddet uygulayıcısı erkekler davranışlarının bedelini ödeyeceklerini bilmeli, sinemavideo oyunları, televizyon ve internette erkek şiddetine karşı kampanyalar düzenlenmelidir.

Feminist teorinin eleştirilen yanları ailesel şiddetin bütün formlarını açıklayamaması, özellikle erkekler kurban ise uygulamanın zor duruma düşmesidir. Ayrıca feminist teori tarafından üretilen çözüm önerileri (değişen cinsiyet normları ve şiddete kültürel tolerans gibi) kolay uygulanabilir değildir (Bidwell, Vander Mey, 2000: 378).

Buraya kadar özetlemeye çalıştığımız ve çatışmacı anlayışa dayanan teorik yaklaşım ve modellerin, kapitalist üretim ilişkilerinden hareketle aile içi ilişkileri, özellikle de erkek egemen ataerkil toplum yapılanmasında kadına atfedilen yeri irdelediği görülür. Kadın ve onun doğurganlığının bir ürünü olan çocuğu ise bu süreçte kadından ve onun toplumsal konumundan ayrı olarak düşünmek mümkün değildir. Tüm bakış açılarının ortak noktası, kapitalist ilişkiler ağı içerisinde, erkek egemen ailenin, ideolojik bir toplumsallaştırma aracı olarak ve ladini sömürerek düzenin devamlılığına katkıda bulunduğu, bu süreçte, sömürülen kadınların, sömürü düzenini içselleştirerek çocuklarını mevcut ideolojik yapılanmaya uyumlu bir şekilde sosyalleştirdiği biçimindedir. Böylece, çocuğun içinde yetiştiği ortamın değerleri, onun kişiliğini, gelişim süreci içerisinde şekillendiren değerler olarak belirdiği için, çocuk kendisinin ve annesinin sömürüldüğü bu düzenin gelecekte de devamının garantisi olmaktadır. Böylece, çocuk sosyalleşme sürecinin başlangıcından itibaren, sömüren bir düzen içinde, bu düzenin değerleri kendisine empoze edilerek, fakat kendisi bunun farkında olmadan istismara açık hale gelmektedir.

  1. e) Şiddetin Kuşaklararası Geçiş Teorisi

Egeland’ın (1993: 197) savunduğu ve ailesel şiddet alanında öncü olan bu teoriye göre, istismara tanıklık eden ya da istismara uğrayan çocuk, bunu erişkinliğine uygulayıcı olarak taşır. Davranış psikolojisi ve sosyal öğrenme teorilerinden bazı fikirleri birleştiren bu teori, şartlanma ve model geliştirme süreçleri aracılığı ile şiddetin öğrenildiğini savunur.

Davranış psikolojisine göre, şiddet içeren davranış kurbanın bu davranışa karşı esneklik göstermesi ile güçlenir. Daha da ötesi, ailesel şiddet çoğu zaman bir sır olarak saklanır. Sosyal öğrenme teorisine göre, çocuklar sevdiği ve saygı duyduğu ana babasından gördüğü davranışları taklit eder. Bu arada tartışmaları şiddet olmadan çözme ve öfkeyi yatıştırma yollarını öğrenemez. Ailesel şiddet için bu teori geniş kabul görmüş olsa da, unutmamak gerekir ki istismar ve şiddet ortamında büyüyen çocukların çoğu istismarcı ya da şiddet uygulayıcısı olmamaktadır.

Bununla birlikte normal ortamda büyüyen bir kişinin de istismara anne baba ya da eş olmayacağı garanti edilemez. Bu teoriyi şu önemli mesajın hatirlaücısı olarak görmek gerekir: “Çocukluğunda şiddet zemininde bulunması insanın erişkinliğinde şiddet uygulayıcısı olmasının önemli etkenlerindendir” (Bidwell, Vander Mey, 2000: 378).

Sonuç olarak, aile ivinde çocuğa yönelik şiddetin nedenlerini açıklamaya yönelik olarak geliştirilmiş teorik yaklaşım ve modellerin bireylerin sosyokültürel, ekonomik, psikolojik ve iletişimsel özelliklerinden hareketle oluşturulduğu gözlenmektedir. Ancak bu konuda gözlemlenen, teorik yaklaşım ve modellerin birbirlerinin eksikliklerini tamamlar biçimde geliştirilmiş olmalarıdır. Çünkü şiddet tek bir nedenle açıklanamaz. Şiddetin sosyal, kültürel, ekonomik ve psikolojik birçok nedeni vardır ve bu nedenler değişen derecelerde bir araya gelerek farklı türlerde şiddet eylemlerinin de nedenini oluşturmaktadır. O halde, şiddet hangi boyutuyla ele alınarak incelenirse incelensin, yukarıda sayılan tüm bu etkenlerin birbirini etkileyerek şiddetin yaşanmasına neden olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Nitekim çocuğa yönelik şiddet üzerinde odaklanan sosyolojik nitelikteki çalışmaların, psikolojik nitelikteki teorik yaklaşım ve modellerden etkilendiği de gözlenmektedir. Örneğin psikanalizin kurucusu sayılan Freud’un görüşleri, Marksist teorinin önde gelen isimlerinden Engels’in aileye ilişkin görüşlerinde etkili olduğu gibi, Frankfurt Okulu düşünürlerinden Horkheimmer ve Adorno’nun da düşüncelerini etkilemiş, hatta feminist teoriye de kaynaklık etmiştir.

Aile, sosyoloji alanında, özelliklede sosyolojik nitelikteki uygulamalı çalışmalarda önemli bir araştırma alanı olarak kabul edilir (Sayın, 1990: 26). Bu nedenle aileyi incelemeye ve aile içi ilişkilerin niteliklerini çözümlemeye yönelik nitelikte pek çok sosyolojik model ya da yaklaşım geliştirildiği gözlenir. Ancak, daha öncede belirtildiği gibi oluşturulan bu teorik yaklaşım ve modellerin, aileyi, genel olarak, üyelerinin uyum içinde, toplumsal bütünlüğe hizmet eder fonksiyonlarla hareket eden bir kurum olarak ele almaları, aile içinde çocuğa yönelik şiddetin sosyolojik boyutuyla incelenmesi çalışmalarını da geciktirmiştir. Ancak, yukarıda genel olarak aileyi incelemeye yönelik oluşturulan sosyolojik nitelikteki düşünce yapıları ve aile içinde çocuğa yönelik şiddetin nedenlerini araştırmaya yönelik çalışmalara bakıldığında, genel olarak, toplumsal değerler, kültür, örgütler ve aile kurumunun, hem aile içi ilişkilerin açıklanmasında, hem de istismara yol açan nedenler arasında kabul edilen, sosyolojik nitelikteki başlıca etkenler olduğu görülmektedir. Böylece, “çocuk istismar ve ihmalini açıklayabilmek için, toplum felsefesinin, değer yargılarının, şiddete ilişkin kültürel tutumların, aile yapısı ve organizasyonunun ve sosyoekonomik konumun” (Kozcu, 1990: 385) bu çalışmada da olduğu gibi, aile içi şiddeti ve ailede çocuğa yönelik şiddeti incelemeye yönelik sosyolojik nitelikteki araştırmalarda özenle ve üzerinde durulması gereken ana etkenler olduğu açıkça görülmektedir.

ÇOCUĞA YÖNELİK ŞİDDETİN TARİHSEL GELİŞİMİ

Bu bölümde çocuğa yönelik şiddet, çocukluk olgusunun tarihsel gelişim süreci içerisinde aldığı farklı biçimlerden hareketle dünya ve Türkiye açısından ele alınarak incelenmiştir.

Bu incelemeler, çocukluğun diyalektik bir süreç içerisinde şekillendiğini göstermektedir. Geleneksel çocukluk anlayışından modern çocuk paradigmasının gelişime dek geçen süre içerisinde yaşanan sosyokültürel, ekonomik ve politik gelişmelerin sözlü kültür, matbaanın icadı, okuryazarlığın gelişimi ve son olarak da kide iletişim teknolojisinde yaşanan bu süreç üzerinde belirleyici olduğu gözlenmektedir. Bunlara ek olarak, söz konusu gelişmelerden etkilenen felsefi yaklaşım ve dinsel anlayışlar da çocukluk fikrinin farklı dönemlerde kendine has şekillenmesinde etkili diğer faktörle arasında sayılabilir.

Tüm bu faktörlerin, çocukluk olgusunda olduğu gibi çocuğa yönelik istismar ve ihmal olgularının ortaya çıkmasında, kabul edilmesinde ve tanımlanmasında da belirleyici olduğu gözlenmektedir. Kısaca, yapılan incelemeler ışığında ulaşılan sonuç, çocuk istismarı ve ihmalinin antik çağdan günümüze kadar süregelen bir olgu olduğu, fakat bu olgunun toplumsal bir sorun olarak, çocukluğun kendine has zihinsel ve fiziksel özellikleri ile ‘insan hayatında ayrı bir dönem’ olarak görülmesi ve kabul edilmesi (modern çocuk paradigması) şeklindeki anlayışın gelişimine kadar ele alınmadığıdır.

1)        Çocuğa Yönelik Şiddetin Dünya’daki Tarihsel Gelişimi

Çocuk istismarı ve ihmali, başka bir deyişle çocuğun fiziksel, cinsel ve duygusal anlamda kötü muameleye maruz kalması olgusu yeni bir olgudur ve çocuğun toplumsal yapıdaki yakın gelişmelere bağlı olarak edindiği yeni konumla ilgilidir. Bu yeni konum, Pollock’m (1984: 5) da belirttiği gibi, çocuklara karşı yeni tutumların geliştirilmesinin değil, erişkinlerin dünyasını kesin olarak değiştiren tarihsel gerçeklerin ürünüdür.

Çocukluk anlayışında, kültür ve uygarlık özelinde ortaya çıkan farklılığın temel ölçütü, insanlığın, toprağa yerleşme süreci ve buna bağlı olan ‘dönüşüm kültürü’dür. Diğeri ise, çocuğu kendine özgü döneme yerleştiren gelişmelerin sonucudur. Bu gelişmelerden ilki çocukluğun, yetişme, ilgi ve etkinlikleri, zayıflıkları ve duyarlılıklarıyla yetişkinlerden farklı bir gelişim aşaması olduğu gerçeğine dayanır. Kuşkusuz bunda toplumsal ve kültürel olduğu kadar, toplum yaşamının fiziksel, iklimsel, siyasal güçlük ve olumsuzluklarının da rolü bulunur ve bunlar diğer nedenleri oluşturur. Böylece, bu önemli olgu karşısında kültür ve uygarlıkların farklı yaklaşımlar içinde oldukları görülür (Doğan, 2000: 12).

Bu türden olguların ortaya çıkışı, şiddet ve ihmalin toplum tarafından cezalandırılış biçimini ve her kültürün çocuğun özel gereksinmelerine ne derece duyarlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bunlara ek olarak, ana-babaların inancı, ahlaki tutumları, toplumsal idealleri ve toplumun kanun ve gelenekleri de çocuğa nasıl davranılacağını belirleyen faktörler arasındadır (Franklin, 1993: 1415).

Çocuğa yönelik istismar ve ihmal bugünün bakış açısından harekede, geçmişe dönük olarak ele alıp incelendiğinde, söz konusu olgunun aslında tarihsel bir olgu olduğu görülür. Her çağ ve toplumda çocuklar istismar ve ihmalin kurbanı olmuşlardır. Doğu toplumları, Batı toplumları, İslam kültürü, Hıristiyan kültürü, Amerikan kültürü, Ortadoğu ve Uzakdoğu kültürlerini ayrı ayrı olarak ele alınıp inceleyen bir araştırmada da açıkça görüleceği üzere (Doğan, 2000: 119), her bir toplumsal yapılanmanın kendi kültür ve değerlerine göre çocukluğa farklı açılardan baktığı ve bu bakış açılarından hemen hepsinde istismar ve ihmale yönelik uygulamalara rastlandığı görülmektedir. Ancak bu uygulamaların, kendi zamanının koşulları içerisinde istismar ve ihmal olarak algılanmadığı, toplumsal, kültürel, ekonomik ve fiziksel gereksinimlerin sonucu olarak meşrulaşürıldığı görülür. Bir başka deyişle çocukluk, her bir toplumun kendine has kültürel yapısı içerisinde toplumsal bir kurgu olarak şekillenmiş, çocukluğun biyolojik nitelikleri ile insan hayatında belli bir döneme denk düştüğüne ilişkin anlayışın (modern çocukluk anlayışının) şekillenmesi ise yüzyıllar almıştır. Çocuk istismar ve ihmalinin bir olgu olarak ele alınıp incelenmesinin de bu gelişmelere paralel olduğunu görmekteyiz. O halde çocukluğun tarihini incelemek, çocuğa yönelik şiddet ve istismarın geçmişten günümüze aldığı biçimleri ortaya koyabilmek açısından önemli olmaktadır.

Tarihsel incelemeler, ilk ve orta çağlarda çocukluk düşüncesinin gelişmemiş olduğunu göstermektedir. Bu döneme ait çocukluk incelemelerinin tarihsel belgelerini döneme ait tablo ve edebi romanlarla destanlar oluşturmaktadır. Şimdi bu dönemlere kısaca bir göz atalım.

Geleneksel Doğu ve Batı’nın çocuk olgusuna yaklaşımını değerlendiren bir çalışmadan elde edilen sonuçlar, çocuk istismarı ve ihmalinin Antik Çağ’a kadar uzanan tarihi hakkında bize önemli ipuçları sunmaktadır (Doğan, 2000: 119).

Antik Çağda, geleneksel Doğu ve Batı’da (bugünkü anlamıyla) özel bir çocukluk dönemi olmadığı ve çocukların çok kısa bir sürede yetişkin olmak zorunda kaldığı gözlenir. Geleneksel Doğu’da, toplumun savaşçı ve mücadeleci genç insanlara duyduğu ihtiyaç, çocukları kısa sürede yetişkin olmaya zorlayan toplumsal taleplerin sonucudur. Bu talepler eski Türk Destanlarında, masal ve öykülerinde (Oğuz Kağan ve Manas Destanları, Dede Korkut Masalları vs.) açıkça görülür (Kaplan, 1985: 14).

Batı’da da durum Doğu’dakinden farklı değildir. Örneğin “Eski İsparta’da çocuğun iyi eğitilmesine önem verilir, iyi bir savaşçı, yiğit bir yurttaş olarak yetiştirilmesi için büyük çaba harcanırdı. Bu amaçla kan bir disiplinden geçirilir, kuru yerde yatırılır ve bol bol kamçılanırdı. Başka bir deyimle eğitim çocuk için değil; çocuk eğitime kurban edilirdi. Çetin sınavlardan geçip sağ kalanlar erişkinler safında yerini alır, sakat kalanlarda yaşama hakkını yitirirdi” (Yörükoğlu, 1984: 11).

Kısaca, antik çağ ve öncesi dönemde, akademik bir eğitim gerekli değildi; çünkü eğitim, üretim yeterliliği kazandırmayı amaçlıyordu. Temel üretim etkeni de topraktı. Bunu da aile çocuğuna öğretebiliyordu. Ancak bu durum, antik çağda okul sisteminin gelişmediği anlamına gelmez. Çünkü bu dönemde, kendi adma uygarlık bırakan toplumların (Mısır, Çin, Hint, İran, Türk, Yunan vs.) okul sistemini de geliştirdikleri, ancak bu okullarm kapılarınm genellikle erkeklere ve seçkinlere açık olduğu görülür (Çınar, 2002: 46).

Bunlara ek olarak geleneksel Doğu ve Batı’nın erkek ve kız çocuk ayrımına dayanan anlayışını döneme ait eserlerde açıkça görebilmekteyiz.

Kutadgu Bilig’deki şu ifadeler geleneksel Doğu kültüründe kız ve erkek çocuk ayrımının en bariz delilleri olmaktadır (Hacip, 1996:408512):

“Oğula bütün faziletleri tam olarak öğret; o bu faziletler ile ileride mal sahibi olur”.

“Ey dost arkadaş, sana kesin bir söz söyleyeyim; bu kızlar doğmasa, doğarsa yaşamasa daha iyi olur”.

“Eğer dünyaya gelirse, onun yerinin toprağın altı veya evinin mezara komşu olması daha hayırlıdır”.

Bunun yanında, erkek lehine gelişen cinsiyet ayrımı geleneksel Baü’nın en belirgin kültürel dokusunu oluştururken, kadını adeta toplumdan soyudayan bu ayrımın, Roma’da kadını ömür boyu aile ve koca vesayetine mahkûm ettiği gözlenir (Doğan, 2000: 118119).

Her iki kültürün güçlü, sağlam ve gürbüz çocuklara karşı talebinin sakat ve kusurlu (özürlü) çocukların yaşama hakkım sınırladığı ve bu niteliklere sahip çocukların her türlü güvenceden (sosyal ve yaşamsal) yoksun bırakıldığı gözlenir. Mesela, Çin’de doğan çocuğun geleceğine ilişkin tahminler, onun yaşatılıp yaşaülmamasımn da gerekçesini oluşturmuştur (Kanad, 1963: 2829).13

Eski Yunan’ın önde gelen düşünürlerinden Eflatun’a göre, yaşama kabiliyetinde olmayan ve sakat doğan çocuklar, ortadan kaldırılmalıydı (Koçer, 1980: 136).

Baba doğar doğmaz çocuğunu astrologa götürür, onun geleceğine dair kehanette bulunmasını isterdi. Eğer astrolog, çocuğun geleceğinin parlak olmadığını söylerse çocuk boğularak öldürülür ve bu sebeple Anne-babalar ceza almazdı.

Aristo’ya göre de, dünyaya gelen çocuk sakat ise onu yetiştirmekten vazgeçilmeliydi (Kanad, 1963: 166). Çünkü bu toplumda istenen ve beklenen insan her türlü toplumsal ve doğal güçlüklerle mücadele edebilecek savaşçı bir insandı (Koçer, 1980: 100).

Antik çağda, yine çocuk terbiyesinde manevi değerler öğretiminin ön planda geldiği erdem, itaat, büyüklere saygı, korku, edep, yiğitlik, cesaret gibi değerlerin Doğu toplumlarında yaşlıların ve yetişkinlerin yaşamını, genç kuşaklar karşısında güvenceye alan pragmatist değerlere dönüştüğü görülür (Doğan, 2000: 104). Örneğin, Eski İran’da çocukların eğitiminde itaat Hütürüne büyük önem verilmiş, bu kültürde “annesine karşı üç kez aykırı tepki ve cevap veren çocukların öldürülmesi”ne dair örneklere bile rastlanmaktadır (Kanad, 1963: 75).

Eski Doğu kültür anlayışına benzer şekilde eski Batı kültüründe de aile ve toplumun çocuktan en büyük beklentisi saygı ve itaat olmuştur. Özellikle Roma’da itaat kültürü, toplumun siyasal varlığına hayatiyet kazandıran en önemli unsurlardan biridir. Önce itaatkâr çocuk, sonra da itaatkâr birey ve itaatkâr vatandaş bu kültürün özlenen insan modelini oluşturmuştur. Bu süreçte en büyük role sahip olan ise babadır. Geleneksel Batı’da baba tanrısal ve siyasal bir otorite simgesidir. Çocuklar üzerinde vesayet hakkı ve yetkisini sınırsız olarak kullanan kişidir (Doğan, 2000: 118).

  1. yüzyılın modern çocuk paradigması önceki yüzyılların çocukluk karşısındaki olumsuzlukları kadar, bunları vaktiyle görebilen felsefe ve uygulamalardan da güç ve teşvik almıştır. Semavi (tek tanrılı) dinler ile bazı ünlü düşünürlerin (John Lock ve JJ. Rousseau)14 yaklaşımları bu bağlamda asla göz ardı edilmemesi gereken önemli gelişmelerdir. Çünkü elinden (Hıristiyanlık ve Müslümanlık) gelen özgün dalgalanmalar ilerleyen dönemde aydın ve filozof yaklaşımlarının esin kaynağı olmuş, böylece, modern çocuk paradigması, Ortaçağdın bu iki kaynaktan gelişen düşünce ve çabalanyla filizlenmiştir. Dönemin toplumsal ve siyasal hareketliliği ise paradigmanın hayata geçmesinde çok önemli işlevler yüklenmiştir. Ortaçağ’ın yakın planda tahlili, bu yaklaşımı kanıtlayan malzemeleri ortaya çıkarmaktadır (Doğan, 2000: 149150).

“17. yüzyılın çocuk ve çocukluk konusunda yol açtığı değişmelerde, siyasal ve toplumsal dönüşümlerin etkisi kadar, dönemin aydınlarının da yenilikçi düşüncelerinin etkisi olmuştur. Özellikle 18. yüzyıla damgasını vuran Aydınlanma düşüncesi, ticaret ve endüstri hayatının dayattığı bu gelişmeleri, düşünsel ve pedagojik temellere oturtulması sürecini başlatmıştır. J. Locke ve J.J. Rousseau gibi isimler bu sürecin başında yer alan önemli isimlerdir” (Doğan, 2000:158159).

Ortaçağ’ın feodal toplum yapısı incelendiğinde, çocuğa atfedilen değerlerin, 20. yüzyılda çocuğa atfedilen değerlerden daha çok geleneksel Batı ve Doğu kültür değerlerini yansıtır nitelikte olduğu gözlenir. Ortaçağ’ın tarımsal üretime dayalı feodal sınıflı yapısı içinde, çocuğun konumunu belirleyen değerler, mensubu olunan sınıf ya da tabakanın değerlerini yansıtır niteliktedir. Böylece aristokrat ya da köylü tabakada yer almanın bedeli birtakım toplumsal, ekonomik ve siyasal ayrıcalıklara sahip olmayla eş anlamlı olsa da, “yakın tahlilde bu görece şanslılığın mutluluğa ya da mutlu çocukluğa yol açmadığı görülür” (Doğan, 2000: 150). Bu durumu Coleman (1968: 78) şöyle açıklar: “Endüstri öncesi Avrupa’da çocukların ufku, genellikle aileleri tarafından sınırlanmaktaydı; bu yüzden çocuklar ailelerine göre yaşıyorlardı. Babalarının konumu ve yaşam standardı ne ise çocuklarınla de o oluyordu. Eğer babanız köle ise sizde muhtemelen köle olarak yaşıyordunuz. Eğer babanız zanaatkar ise sizde zanaatkar olmaya mecburdunuz. Bu hareketsizlik bile durumun zor kısmı değildi. Çocuk aileüretimişletmesinin bir parçasıydı ve muhtemelen de bu işletmenin içinde kalacaktı. Bu anlamda, aile çocuk üzerinde tam bir otorite ve sorumluluğa sahipti. Bu durum çocuğun yetişkin olması durumunda da değişmezdi. Çünkü aynı ekonomik birimin bir parçası olarak kalırdı ve bu sorumluluk geleneğini sonraki kuşak üzerinde de yerine getirirdi. Aile dışında bir miktar değişkenlik olsa bile tablo ataerkil geniş aile içinde aile sürekliliğiydi”.

Coleman’ın da vurguladığı gibi, Ortaçağda, tarıma dayalı üretim ilişkileri içerisinde, ataerkil bir yapılanma sergileyen ailede, çocuk üretim ilişkilerinin bir parçası olarak, temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeye gelir gelmez yetişkinler dünyasına kanlır ve çocukluk statüsünden çıkartılırdı. Böylece, modern çocuk paradigmasının temel aldığı ‘sevgi’, ‘şefkat” gibi çocukluğa atfedilen ve çocukluk dönemini bir süreç olarak sabitieyen duygusal yaklaşımların Ortaçağda da, çocuğun bir üretim birimi olarak algılanması gibi nedenlerle birtakım engellere takıldığı ve çocukluk döneminin çok kısa sürdüğü gözlenir. Bunlara ek olarak, Ortaçağ boyunca ve onu izleyen zamanlarda dinsel felsefenin, yetişkinlerin çocukları nasıl gördüğü ve disipline soktuğu konusunda güçlü bir etkiye sahip olduğunu da söyleyebiliriz. Bu dönemde yaygın inanç insanların günahkâr doğduğu şeklinde olup, yanlış davranış, herkes tarafından doğuştan gelen kötülüğe yüklenmekteydi. Anne-babaların ve yetişkinlerin görevi şeytani eğilimleri bastırmaktı. Yetişkinlerin çocukluğun oluşan doğasını anlamadıkları için, bugün çoğunun uygun bulamayacağı yöntemlerle küçük çocuklarını denetlemeye çalıştıkları gözlenmektedir. Örneğin bir anne ya da bakıcı evden çıkmak isterse, çocuklarına eğer yataktan çıkarlarsa kötü hayaletin onları yakalayacağını söyleyebilirdi. Hatta bir bakıcı çocukların uysal ve bakımlarının kolay olmasını istiyorsa onları likör ve afyonla uyuşturabilirdi. Çocuklar sık sık korkutulur, dövülür, hatta bazen ceza için öldürülür ya da kaü bir itaat altında tutulurdu (Gander ve Gardiner, 1995: 26).

Sıradan bir insanın yaşam standardının çok düşük olduğu Ortaçağca, biçimi bozuk ya da gayri meşru bebeklerin teşhiri veya öldürülmesi, dilendirmek amacıyla yoksul ailelerin çocuklarının organlarını kesmeleri, eğlenmek amacıyla yetişkinler tarafından kundaklanmış bebeklerin bir basket topu olarak kullanılmaları gibi uygulamalar yanında doğum ve bebek ölüm oranlarının çok yüksek olması, sadece tıbbi bilgisizlik ve kötü sağlık uygulamalarından değil, bebeğin gereksinimlerini anlamamaktan doğan ihmal ve kaba muameleden kaynaklanmıştır (Gander ve Gardiner, 1995: 24).

Phillipe Aries, Çocukların Yüzyılları (1962) adlı kitabında, çocukluk döneminin ayrı bir dönem olarak kabul edilmesinin İS 4001000 yıllan arasındaki Ortaçağda ortaya çıktiğını anlatmaktadır. Bundan önce çocuklar minyatür yetişkinler olarak görülmekte ve bu çağa ait portrelerde böyle resmedilmekteydi. Rönesans döneminde ilk kez çocuklar gerçek çocuk olarak çizilmeye başlanmaktadır (Gelles, 2000: 1116).

Ortaçağ dünyasında çocukluk fikrinin oluşmamasını, okuryazarlığın, eğitim düşüncesinin ve ayıp fikrinin olmamasına bağlayan Postman’a (1995: 30) göre ise “Sözel bir kültüre daldırılmış, yetişkinler gibi aynı çevrede yaşamış ve ayrım gözeten kurumlar tarafından sınırlanmamış olan Ortaçağ çocuğu, kültür içinde genel olan tüm davranışları gerçekleştdrebiüyordu. 7 yaşındaki bir erkek çocuk, savaşma ve âşık olma kapasiteleri hariç, her yönüyle bir erkekti. Kesinlikle ayn bir çocukluk dünyası yoktu. Çocuklar yetişkinlerle aynı oyunları, aynı oyuncakları ve aynı peri masallarını paylaşmışlardı. Yaşamlarını yetişkinlerden ayn değil, birlikte sürdürmüşlerdi. Cinsel dürtüleri gizleme düşüncesi, yetişkinlere yabancıydı. Çocuklan cinsel sırlardan koruma fikri bilinmiyordu. Önlerinde her şeye izin veriliyordu: Bayağı dil, açıksaçık davranış ve durumlar. Çocuklar her şeyi işitiyor ve görüyorlardı. Gerçekten de Ortaçağ’da yetişkinlerin çocukların cinsel organlanyla oynaması serbestti. Ortaçağ çağ zihniyeti açısından bu tür uygulamalar, sadece sıradan eğlencelerdi… Çocukların mahrem kısımlarıyla oynama davranışı yaygın bir gelenek oluşturuyordu”.15

Yaşam standardının düşüklüğü, tıbbi yetersizlikler, çocuk gelişimi konusundaki bilgisizlik, yetersiz ebeveynler, yanlış dinsel tutum ve inançlar, okuryazar oranın düşüklüğü ve formel olmayan eğitim uygulamaları gibi nedenlerden dolayı çocuğa yönelik bu olumsuz uygulamaların 17. yüzyıla kadar aynı biçimde devam ettiği gözlenir.

“Ortaçağ’da okullar vardı ve bilinmekteydi. Bunların bir kısmı kiliseye bağlıydı. Diğer bir kısmı da özeldi. Fakat okuma ve yazmayı öğretecek ve daha ilerideki öğretim için bir temel sağlayacak olan ilköğretim düşüncesinin tümüyle eksikliği, bir okuryazarlık eğitimi (Literrate Education) anlayışının yokluğunu kanıtlamaktadır. Ortaçağ’da öğrenme tarzı, sözelci nitelikteydi. Bu tarz öğrenme, ‘iş başında eğitim’ dediğimiz çıraklık ve hizmetle gerçekleştirilmekteydi. Bu tür okullar inceleme konusunun güçlüğüne göre müfredatta derecelemenin yokluğuyla, konuların eş zamanlı öğretilmesiyle, farklı yaştaki çocukların karışık biçimde oturtulmasıyla ve öğrencilerin serbestîiğiyle tanımlanmaktaydı… O halde kesin olarak şunu söyleyebiliriz: Ortaçağ dünyasında çocuk gelişimi, ardışık öğrenme, yetişkin dünyasına hazırlanma için öğrenim görme anlayışları yoktu” (Postman, 1995: 2728).

Çocukluk kavramına yeni bir boyut kazandıran 17. yüzyıl ve sonrasındaki gelişmelerin tahlili, çocukluğun insan hayatında yeni bir dönem olarak görülmesi konusundaki yeni düşüncelerin hangi temellere dayandığını ve çocuk istismarı ve ihmalinin mevcut sosyoekonomik ve kültürel koşullara bağlı bir biçimde boyutlarını ortaya koyması açısından önemli olacaktır.

  1. yüzyıl sonları Batı’da toplumsal yaşam ve toplumsal yapının önemli ölçüde değişmeye başladığı bir dönemdir. Sanayileşme ve kentleşme bu dönüşümlerin en somut sonuçlarıdır. Ortaya çıkan yeni toplumsal tablo, bilim ve teknolojide hızlı gelişmelere paralel olarak çeşitli sektörlerde yetişmiş insan gücüne ihtiyaç gösterir. Bu ihtiyaçlar toplumsal kurumların yapı ve işlevlerini değiştirerek günlük hayatta eskisinden çok farklı alışkanlıklar ve değerler yaratır. Ekonomi, eğitim, hukuk, siyaset, ahlak gibi temel toplumsal kurumlar yanında aile, değjşimin etkisini derinden yaşayan kxıramların başında gelir. Kısaca, sanayi devrimi, kendi kendine devam eden ekonomik bir birim olarak ailenin işlevlerinde değişiklikler yaratmıştır. Ekonomik örgütlenmeler aile ortamı dışında gerçekleşirken, çocuklar meslek olarak ailelerinin dışında da hareketli olmaya başlamışlardır. Böylece, aile ekonomik üretim aktiviteleriyle birlikte refah ve koruyucu işlevlerini de kaybetmeye başlamıştır. Bundan böyle yoksulluk, hastalık, sağlık vs. toplumun sorumluluğu alana girer (Coleman, 1968: 284).
  2. yüzyılla birlikte gelen ve çağdaş tanımı şekillendiren çocukluk kavramı, çocuğun masumiyeti ve zayıflığını vurgular. Çocukluğu bir masumiyet ve zayıflık dönemi olarak görüp yetişkinlere masumiyeti koruma ve zayıflığı güçlülüğe dönüştürme görevini veren bu anlayış ve çocukların hayatındaki birçok değişiklik bu döneme dayanmaktadır. Genç insanların hayatına çocukluğun gelişimi ile birlikte gelen önemli değişiklikler arasında çocukların çalışma hayatından uzaklaştırılmaları ve giderek artan bir şekilde eğitime ve okula yöneltilmeleri yer alır (Franklin, 1993: 2425). Ancak bu değişmeler, çocuklar için birtakım olumlu ve olumsuzlukları da beraberinde getirir, çünkü yaşanan değişimlerin her sınıftan çocuk için eş zamanlı gerçekleşmediği görülür.

Endüstrileşme ve sanayileşmenin ilk dönemlerinde yoksulluk, eğitimsizlik ve çocuk işçiliği “fabrika sisteminin gelişmesiyle birlikte en kötü aşırılıklar ve sömürüleri” (Hill, 1969: 263) de çocuklar için beraberinde getirirken, çocukların bu dönemde daha önceki olumsuz yaşam koşullarından hiç de farklı olmayan hatta daha ağır koşullarda yaşama zorlandığı görülür. Bu aşırılıklar çocuk istismar ve ihmaline yeni bir boyut kazandıran aşırılıklardır.

Şöyle ki, Sanayi Devrimi’nin özelliği olan yenilikler, 18. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de ortaya çıkar. Dokuma ve iplik tezgâhları üretimi çok arttırır. Dokuma tezgâhları, buhar makineleri ve” yüksek fırınlar gibi endüstriyel buluşlar, ortaya çıkan yoksul işçi sınıfı ve çocuklar için, fabrikaların birer kışlaya dönüşmesine neden olur. Yoksulluk ve kimsesizlik nedeniyle Londra’da 40 binden fazla çocuk sokaklarda başıboş dolaşır. Bu çocuklar yoksul evleri tarafından işyerlerine, dokuma fabrikalarına ve çiftçilere, ya satılır ya kiralanır. Çok düşük ücrederle ve günde 18 saatten az olmamak üzere çalıştırılan çocuklar içinde, elleri küçük olduğu için iplik işinde özelikle çalıştırılan 45 yaşlarında çocuklar bile vardır. Aynı yüzyılda ABD’de de durum pek farklı değildir (Akarslan; 1998: 1314).

Engels, İngiltere’de Emekçi Sımanın Durumu adlı kitabında, sanayi kapitalizminin ilk dönemlerinde yaşanan olumsuz gelişmeleri, ingiliz işçi sınıfının içinde yaşadığı koşullar açısından ayrıntılı bir şekilde ele alıp inceler. Kadın ve çocukları giderek içine çeken bu yeni üretim sürecinin özellikleri incelendiğinde, sanayi kapitalizminin burjuva ve proleter sınıftan gelen çocuklar üzerinde zıt yönlü etkiler yarattığı, özellikle işçi sınıfı çocuklarının ucuz, potansiyel birer işgücü olarak görüldüğü ve kullanıldığı bu süreçte istismar ve ihmale aileleri ve işverenleri açısından maksimum düzeyde maruz kaldığı görülür.

Bu süreci Engels, kitabının farklı bölümlerinde ele almakta ve aşağıdaki ifadelerle, bu dönemde (17. yüzyıl sonu ve 18. yüzyıl başı) çocukların içinde bulunduğu korkunç gelişmelere vurgu yapmaktadır:

“Eğirme ve dokuma işindeki insan emeği, esas olarak kopan iplikleri bağlamaktan ibaretti, gerisini makine yapar. Bu iş adale gücü istemez, kıvrak parmaklar ister. O nedenle yalnızca erkeklere bu işte gerek olmayışı bir yana, el adalelerinin daha da gelişkin oluşu nedeniyle, bu işe kadın ve çocuklardan daha az uygundurlar; bu yüzden de yerlerini doğal olarak onlar alır” (Engels, 1997: 204).

“1839’da Britanya împaratorluğundaki 419.590 fabrika işçisinden 192.887’si ya da yaklaşık yarısı 18 yaşının altındaydı; 242.296’sı kadındı ve bunların da 112.192’si 18 yaşından küçüktür. Buna göre 18 yaşından küçük olan erkek işçilerin sayısı 80.695, yetişkin erkek işçilerin sayısı 96.599’dur ya da tüm sayının tam dörtte biri değildir” (Engels, 1997: 206).

1833 tarihli Fabrikalar Soruşturma Komisyonunun Raporundan elde edilen bilgiler, imalat sanayinin yeni işgücü çocuk işçilerin olumsuz çalışma koşullarını yansıtması bakımından önemlidir.

“Ana komisyonun raporu, imalatçıların, çocukları nadiren beş yaşındayken, sıklıkla alü yaşında, daha sık biçimde yedi yaşında ve genelde sekizdokuz yaşındayken çalıştırmaya başladığını anlatıyor; işgününün yemek arası ve mola dışında, çoğu zaman 1416 saat sürdüğünü belirtiyor, imalatçıların, nezaretçilere çocukları kamçılama ve eziyet etme izni verdiklerini ve çoğu zaman kendilerinin de kamçılama ve eziyete bizzat katıldıklarını kaydediyor” (Engels, 1997: 215).

Yetişkin erkek işçilerin dışarıya itildiği, kadın ve çocukların temel işgücü olarak istihdamını öngören bu yeni üretim sürecinin aile yaşamı üzerindeki olumsuzluklarını ise Engels, ailenin çözülüşü olarak değerlendirir. Günün 1213 saatini ev dışında çalışarak geçiren ve bu nedenle de çocuk/çocuklarına yeterince zaman ayıramayan Anne-babaların ve Anne-babasından yeterince sevgi ve ilgi görmeden büyüyen ve ortalama 1314 yaşında çalışma hayatına atılan çocukların ailenin çözülme sürecine hep birlikte katkıda bulunduklarını vurgular. Ailede bu tipteki bir çözülmeyi mülkiyet ilişkileri içinde özel çıkarlarla açıklamaya çalışır. Böylece aile içi ilişkiler en fazla para getiren aile bireyinin egemenliğinde sürdürülen yeni bir sürece girer (Engels, 1997: 207208). Egemenliğin başlangıçta kadın, daha sonra ise çocuk tarafından devralındığını, böylece geleneksel tarım toplumunun ataerkil aile yapılanmasının ters yüz edildiğini özellikle vurgular Engels’e (1997: 209210) göre, “…yine de bu durum, erkeğe gerçek bir kadınlık, kadına da gerçek bir erkeklik armağan etmeden erkeği hadım eden, kadından da kadınlığını alan bu durum, en utanmaz biçimde her iki cinsi ve onlar aracılığı ile insanlığı aşağılayan bu durum, çok övündüğümüz uygarlığın ulaştığı son noktadır; yüzlerce ve yüzlerce kuşağın, kendi durumlarını ve gelecek kuşakların durumunu iyileştirme savaşımlarının son başarısıdır”.

Fabrika sisteminin yol açtığı olumsuz çalışma koşullarının insan sağlığı, özellikle de çocukların sağlığı üzerinde yarattığı olumsuz gelişmeler ise, bir yandan çocukların anne ve babalarından çok uzun saatler ayrı kalmalarının sonucu olarak ortaya çıkarken, diğer yandan çocukların (ve aynı şekilde yetişkinlerin de) çalıştıkları mekânların olumsuz koşullarından da etkilenmiştir. Engels’in 1844 tarihli ‘Fabrika Soruşturma Komisyonu Raporu’ ve Manchester hastanesi kayıtlarından ede ettiği veriler, dokuz ay içinde yanmadan 69, boğulmadan 56, düşmeden 23, başka nedenlerle olmak üzere, kazalar sonucu toplam 215 çocuğun öldüğünü göstermiştir (Engels, 1997: 206).

Ancak fabrika sisteminin yıkıcı etkileri, dikkatleri epey erken bir zamanda çekmeye başlar. 1802 yılında çıkarılan ‘Çıraklık Yasası’nı 1819, 1825 ve 1831 tarihli fabrika yasaları izler. Ancak bunlardan ilk ikisi hiç uygulanmaz. 1831 tarihli fabrika yasası ise rast gele uygulansa da yaşı 2Fin altında olanların, pamuklu fabrikalarında akşam saat yedi buçukla sabah saat beş buçuk arasında çalışmalarını yasakladığı gibi tüm fabrikalarda 18 yaşın altındaki gençlerin, günde 12 saatten fazla, cumartesi günleri de 9 saatten fazla çalışmamasını öngörür. Ancak Engels’in (1997: 236) de belirttiği gibi, “işçiler, patronlarına karşı, işten atılmaksızın tanıklık edemeyecekleri için, bu yasanın pek az yararı” olmuştur. 1831 tarihli fabrika yasası her ne kadar rast gele uygulanmışsa da, 18 yaşın altındaki bütün işçilerin günde on saatten fazla çalışmasını yasaklayan bir yasa çıkarılması istemine de vesile olmuştur. Böylece 1833 yılında çıkarılan Fabrika Yasası ile 9 yaşından küçük çocukların (ipekli fabrikaları dışında) çalıştırılması yasaklanmış, 913 yaş arası çocukların çalışma süresi, haftada 48 saat, günde en çok 9 saatle, 1418 yaş arası gençlerin çalışma süresi haftada 69, günde en fazla 12 saatle sınırlandırılmıştır. Çocuklar için en az birbuçuk saatlik yemek tatili arası tanınırken, 18 yaşından küçüklere gece vardiyasını tümden yasaklayan hüküm yenilenmiştir. 14 yaşından küçük olan her çocuk için günde en az iki saat zorunlu okul esası getirilmiş; fabrika doktorundan yaş belgesi, öğretmenden okula devam belgesi bulunmayan çocuğu çalıştıran imalatçının cezalandırılması kabul edilmiştir. Öğretmenin ücretini ödemek üzere, işverenin, çocuğun haftalık ücretinden bir peni kesmesine izin verilmiş, ayrıca diledikleri zaman fabrikaları ziyaret edebilecek doktor ve denetmenler atanmıştır. Bunların işçilerin yeminli ifadesini alabilmesi ve yasayı yürütmek üzere sulh mahkemesinde dava açabilmesi esası benimsenmiştir.

Yukarıda Engels’in de belirttiği gibi, 17. yüzyılın çocukları yetişkin dünyasından koparmaya yönelik faaliyet alanlarından bir tanesi de çocukların eğitimidir. Sanayi devrimi, sadece kendi kendine devam eden bir birim olarak ailenin salt ekonomik işlevlerini değil, diğer taraftan çocuklara yönelik eğitim fonksiyonunu da aile dışındaki kurumlara devretmiş ve böylece eğitim kamusal bir nitelik kazanmıştır. Ancak endüstri toplumunun sınıflı yapısı, çalışma koşulları, sanayileşme ve kendeşmeyle ağırlaşan işçi çocukları için eğitim olanaklarını da ulaşılması daha zor hale getirmiştir. Franklin, çocukları yetişkin dünyasından koparmaya hizmet eden değişikliklerin sınıf ve cinsiyet farkına dayanan uygulamalarını ve bunların gerekçelerini şöyle açıklar: “Sözü edilen diğerleriyle birlikte, eğitimdeki bu değişiklikler çocukları yetişkin dünyasından koparmaya hizmet etti, onlara önceden sahip olmadıkları zayıflık ve masumiyeti bahşetti ve onları yetişkinlere bağımlı ve onların disiplinine tabi kıldı. Ancak bu değişimler tüm çocuklar tarafından eşit bir şekilde ve aynı anda yaşanmadı; cinsiyet ve sınıf, gelişmelerin hızını etkiledi. İlk çocuklar orta sınıfın erkek çocuklarıydı, çünkü çocukluk kadınlara (kız çocuklarına) uygulanmıyordu. Gelişen burjuvazi yalnızca kendi oğullarının bu yenilikçi tarzda eğitilmesini istiyordu; böylelikle toplumdaki hızla gelişen teknolojik değişimlerle başa çıkılabilirdi. Kızlar gelecekte yapacakları işi evde öğreniyorlardı; dolayısıyla okulların verdiği eğitim ve öğretime ihtiyaçları yoktu. Dahası, kızların dışlanması bütün toplumsal grupları kapsıyordu; iyi ailelerin kızları daha aşağı sınıfların kızlarından daha iyi eğitilmiş değildi. Aynı şekilde madenlerde, fabrikalarda ve imalathanelerde çalışan işçi sınıfı çocuklarının da okuma yazmaya ihtiyaçları yoktu, bu nedenle en azından başlangıçta çocukluk dışında bırakıldılar” (Franklin, 1993: 26).

Franklin’in açıklamalarından da anlaşılacağı üzere, Ortaçağ’da feodalitenin yıkılışına bağlı olarak ortaya çıkan burjuvazi, faaliyetleri ile birlikte sanayileşme ve kentleşmeye hız kazandırmış, gelişen teknoloji, imkânlarını, her dönemde olduğu gibi kendi sınıfının, yani burjuva sınıfının (ya da egemen sınıfın) üyelerine ayrıcalıklı ve öncelikli olarak sunmuştur. Böylece, çalışma hayatından çekilip eğitim kurumlarına yönlendirilen ilk çocuklar da burjuva sınıfı çocukları olurken, fabrika ve iş çevrelerinin ihtiyaç duyduğu işgücünün potansiyel kaynağını oluşturan işçi sınıfı çocukları ise daha da ağırlaşan yaşam koşulları altında uzun süre ezilmeye devam etmiştir. Ta ki zamanla işçi sınıfının refah düzeyi artıp, kamu eğitimi düşüncesi işçi sınıfı çocukları içinde zorunlu hale getirilene dek.

Çocukluğun ya da çocukluk fikrinin, Gutenberg’in matbaayı buluşu ve öğretmen kesiminin oluşumuyla birlikte gelişip ortaya çıktığını16 ve bunların modern dünyada çocukluğun oluşumundaki önemli olaylar olduğunu varsayan Postman’a (1995: 7172) göre, her ulus bunu anlayıp kendi kültürüyle bütünleştirmeye çalıştığı ölçüde, çocukluk, oluştuğu ekonomik, dinsel ve entelektüel ortama özgü bir görünüm almıştır. Bazı durumlarda zenginleştirilen çocukluk fikri, bazen ihmal edilmiş ve bazen de yozlaştırılmıştır. Ancak çocukluk, bazı dönemlerde yok oluşun kıyısına gelmesine rağmen hiçbir durumda ortadan kaybolmamıştır. Örneğin 18. yüzyılda geliştiği biçimiyle sanayileşme, çocukluğun sürekli ve korkulu bir düşmanı olmuştur, ingiltere’de okuryazarlık, okullaşma ve çocukluk, 17. yüzyılın sonlarına kadar hızlı biçimde gelişmiştir. Fakat büyük endüstriyel kentlerin gelişmesi ve fabrika ile modern işçilere olan gereksinimle birlikte çocukların özel doğası, ucuz işgücü olarak faydalanma biçimine tabii kılınmıştır. Postman, özellikle 18. yüzyıl ve kısmen 19. yüzyıllar boyunca ingiliz endüstrisinin çocuklara yönelik davranışlarında özellikle vahşi olduğunu ifade etmektedir.

“Bu gelişmeler önemli bir oranda, hem kitaplar hem de okulların doğasının zorlamasıyla gerçekleşti. Örneğin öğretmenler, okulların doğasına uygun olan ardışık nitelikte ders kitapları yazarak ve sınıfları takvim yaşına göre düzenleyerek çocukluğun devrelerini icat ettiler. Bir çocuğun hangi yaşlarda ne öğrenebileceğine ve öğrenmesi gerektiğine ilişkin düşüncelerimiz, büyük ölçüde ardışık müfredat anlayışından kaynaklanmaktadır” (Postman, 1995: 63).

Çocuklara karşı bu olumsuz bakış açısının 18. yüzyıla kadar sürdüğü, ancak Aydınlanma Çağı’ndan itibaren karşıt görüşlerin oluştuğu gözlenmektedir. Bunda etkili olan düşünce ise, toplumun da çocuğun korunması konusunda sorumluluğunun bulunduğu bilincinin gelişmesi olmuştur. Ortaçağdan itibaren Batı ülkelerinde yayılmaya başlayan hümanist düşünceler ve hukuk anlayışı ile 1789 Fransız Devrimi, çocukların korunması fikrinin geniş kitlelerce benimsenmesinde etkili olmuştur (Başkan, 1994: 19).

Postman’ın da vurguladığı gibi, “hümanist çocukluk anlayışına yönelik olan Avrupa Kökenli Akım, kısmen çocukların refahına yönelik olan devlet sorumluluğunun gelişen ilgisinden kaynaklanıyordu. Çünkü 18. ve 19. yüzyıllarda özellikle ingiltere’de ve yoksul sınıflar arasında yetişkinler sıklıkla günümüzde makul olarak dikkate aldığımız çocuklara yönelik ilgi ve şefkat düzeyini sağlayacak ya da gösterecek bir konumda değillerdi. Mausse’nin (1974: 39) belirttiği gibi, çoğu yetişkin, çocuklara yönelik şefkat gösterebilecekleri psikolojik mekanizmalardan bile yoksundular. Bu dönemde, ailelerin çocuklara, sadece istedikleri şeyleri yaptıracak özel mülklerin olarak değil, varlığı ailenin bekasının çıkarları için harcanan taşınır mallar olarak da davrandıkları iyi bilinmektedir. 18. yüzyıldaki, devletin, çocukların bir koruyucusu olarak yasa yapma hakkı olması fikri, hem yeni hem de radikaldi. Gene de ailelerin bütünsel yetkesi, tedricen insani biçimde dönüştürüldü ve böylece tüm toplumsal sınıflar çocuk bakımıyla ilgili sorumluluk almada devletle işbirliği yapmaya zorlandı” (Postman, 1995: 7576).

Postman, 18. yüzyıldaki devletin çocuk bakımı ile ilgili sorumlulukları üsdenmesinin gerekçelerinden biri olarak Aydınlanma’nın entelektüel iklimini gösterir (Postman, 1995: 76). Bu yüzyıl düşünürlerinden Lock ve Rousseau, aydınlanma düşüncesinin, ticaret ve endüstri hayatının dayattığı gelişmeleri, düşünsel ve pedagojik temellere oturtmaya çalışarak çocuk ve çocuğun eğitimi konusunda alternatif düşünceler ileri sürmüşler (Kanad, 1963: 321) ve düşünceleri 19. yüzyılın büyük bölümünde, hatta 20. yüzyılda da etkili olmuştur. Böylece, dönemin düşünsel temelini oluşturan Aydınlanma Felsefesi’nin eğitimle ilgili uygulamalarda değişmeler yaşanmasına yol açtığı da söylenebilir.

İnsanlar arasındaki büyük farklılıkların (iyikötü, yararlızararlı kişilikler bakımından) eğitimlerinden kaynaklandığını belirten Locke, konuyla ilgili olarak yaptığı bir benzetmede, çocuğu kaynak suyuna, eğitmeni de kaynağın kendine benzeterek şu ifadeyi kullanır: “Kaynakta sular bir elin özenli dokunuşuyla kanallara yönlendirilir ve kanallar sulara bambaşka bir yön verirler. Kaynaktan yapılan bu yönlendirme ile sular farklı yönlere akarlar ve sonuçta birbirinden tamamen ayrı ve uzak yerlere varırlar” (Locke, 2004: 16). Çocuk ruhunun bu kaynak örneğinde olduğu gibi aynı kolaylıkla bu ya da şu tarafa yönlendirilebileceğini, iyi bir eğitim için ise öncelikle sağlıklı bir bedenin zorunlu olduğuna vurgu yapar. Bunun içinde anne babalara görevler düşmektedir.18

Genel olarak erken yaşlarda çocuklar üzerinde katı ve sert bir otorite kurulmasından yana olduğunu ve ancak bu şekilde Anne-babalarıyla aynı tutkuları ya da istekleri paylaşan uyumlu çocuklar yetiştirilebileceğini vurgulayan Locke, kan ve sert kavramlarıyla kesinlikle şiddet ya da başka bir deyişle dayak yanlısı bir tavır sergilemediğini de vurgular. Ona göre çocuklar, kendi yeteneklerini kullanarak kendi kararlarını kendilerinin verebileceği yaşlara yaklaştığında, başlangıçta gösterilen katılık onlara yakışan şekilde, fark ettirmeden yavaş yavaş gevşetilmelidir. Anne babanın katı otoritesi yavaş yavaş yumuşadığında ve otoritenin soğukluğu azaldığında, daha önceki sertlik sevgiyi büyütecek, çocuklar karşılaştıkları her türlü hoşgörülü ve anlayışlı davranış için, bunun anne babalarının bir lütfü olduğunu, ailelerinin ve diğer insanların saygısını kazanmaları için kendilerine gösterilen özen olduğunu anlayacaklardır. Sürekli dövülerek eğitilmeye çalışılan çocuğun nadiren iyi insan olabileceğini iddia eden Locke, dayakla cezalandırma yönteminin eğitimciler arasında alışılagelmiş ve her zaman uygulanan tek yönetim aracı olduğunu da belirtir. Ancak Locke göre, eğitimde dayak yöntemi en az uygun olan ceza yöntemidir, çünkü bu ceza türü hiçbir şekilde fiziksel ve anlık zevklere kapılmak ve isteksizlikten kaçınmak gibi doğal eğilimleri kontrol etmeye katkı sağlamaz, aksine onları teşvik eder, içimizdeki bütün insani eylemlerin ve işten kaçarak eğlenceye düşkünlüğün başlangıcının köklerini güçlendirir. Bu nedenle bir çocuğa verilecek ceza, acı çekmesine neden olacak fiziksel nitelikte bir ceza (dayak) olmamalı, aksine işlediği suçtan dolayı onda utanma duygusu uyandırıcı ve böylece onu disipline edici nitelikte bir ceza olmalıdır. Fakat Locke’un tamamıyla fiziksel cezaya, yani dayağa karşı olmadığı çok fazla gerek görüldüğünde ve son çare olarak kullanılabileceğini vurguladığı görülür (Locke, 2004: 4953).

 

Örneğin lSÖZ’de, Ulusal Eğitim Birliği olarak tanınan örgüt kurulmuştur (Postman, 1995).

Bkz. Locke, John, Eğitim Üzerine Düşünceler (2004).

Locke’un bu görüşlerinin temel alındığı çocuk paradigmasına, literatürde ‘Protestan çocukluk anlayışı’ denir. Bu anlayışa göre çocuk, okuryazarlık, eğitim, akıl, benlik denetimi ve ayıp gibi faktörlerle uygar bir yetişkin olarak biçimlenmemiş kişidir. Bu kurama göre başlangıçta, yani doğar doğmaz, zihin boş bir levha, tabula rasâ&x. Bu yüzden aile ve öğretmenlere ve daha sonra devlete bu boş zihin üzerinde yazılacak şeyler için büyük bir sorumluluk düşecektir. Cahil, ayıp duygusu olmayan, disipline edilmemiş çocuk, çocuğun değil, yetişkinlerin başarısızlığını gösterir Locke’un tabula ras£sı, ailelerde çocukların gelişimi ile ilgili bir suç duygusu yaratmış ve en azından Locke’un seçmenleri olan zanaatkar sınıflar arasında özenli çocuk bakımı için ulusal ölçekte psikolojik ve epistemolojik temeller sağlamıştır (Postman, 1995: 77).

  1. yüzyılın ikinci entelektüeli literatürde ‘Romantik Çocukluk’ adıyla anılan anlayışın savunucusu Rousseau’dur. Aydınlanma dönemi düşünürü Rousseau, eğitim üzerine düşüncelerini açıklamak için ‘Emile’ adını verdiği öksüz bir çocuk düşünür. Bu çocuk bir eğitimcinin (Rousseau’nun) eline düşmüştür. O da Emile’i beşiğinden gerdek yatağına kadar eğiterek (bu süreçte çocuğun gelişimini beş aşamaya ayırarak) eğitim üzerine düşüncelerini ortaya koymaya çalışır. “Çocuğu sıkmamalı kendi kendine bırakmalı. Doğa ona öğretir” derken, çocuğun eğitiminin, gelişiminin doğal akışı içinde ve farklı aşamalarında kendi kendine yaşayarak ve fark ederek öğrenmesi gerekliliği üzerinde ısrarla durur. “Benim eğitimimin özü, çocuğun kafasını doldurmak değildir. Onu doğru, aydın düşünceli kılmaktır. Bilgisinin kıt oluşu önemli değil bence. Önemli olan ileride öğreneceği konularda yanılmamasını sağlayacak birkaç temel gerçeği çok iyi bilmesi. Doğru bilmek, doğru düşünmek yavaş yavaş sağlanır; fakat köhne inanç, yanlış bilgi doludizgin gelir. Bunlardan sakınmalı… Sağlam eğitimin temel ilkesi şudur bence: Bilgiyi öğretmeden önce, bilgiyi sevdirmek! Sevgiden sonra da metod gelir, çünkü metod bilgiden önemlidir… Kendi kendine öğrenilen daha iyi öğrenilir; hem de çocuk düşünmeye alışır, olaylar arasındaki ilgileri kendi bulur… Gerçek hocalarımız deneylerle duyularımızdır” (Rousseau, 1962: 8485). Kısaca, eğitim üzerine düşüncelerini açıklarken, çocukluğu, çocuğun masumiyeti ve zayıflığını ön plana çıkararak, yetişkinlikten ayrı, çok özel bir dönem olarak tanımlayan Rousseau’nun bu düşüncelerinin modern çocuk paradigmasının gelişiminde etkili olduğu gözlenir. “Friedrich Frobel, Joharın Pestalozzi, Maria Montessori, Jean Piaget, Arnol Gesell ve A.S. Neil’in Rousseau’nun entelektüel mirasçıları olduklarını söyleyebiliriz… Bu yazarların çalışmaları, kuşkusuz çocukluğun psikolojisinin yetişkinlerden temel biçimde farklı olduğu ve kendi içinde değerlendirilmesi gerektiği biçimindeki varsayımından kaynaklanmıştır” (Postman, 1995: 80). Ancak Kanad’ın (1963: 321) da vurguladığı gibi, pedagoji alanında gerçek devrimi her ne kadar JJ. Rousseau’nun gerçekleştirdiği kabul edilse de, Lock bu alanın ve bu devrimin öncülerindendir. Rousseau’nun Locke’dan etkilendiği, Emile adlı eserinde onun bazı görüşlerinden istifade ettiği gözlenir.

“Böylece çocukluk 19. ve 20. yüzyıllara doğru yol alırken ve Atlantik’i aşıp Yeni Dünya’ya geçerken çocukluk düşüncesini oluşturan iki entelektüel tarz oluşmuştu. Birincisi Lockecu ya da Protestan çocukluk anlayışı; ikincisine de Rousseaucu ya da Romantik çocukluk anlayışı adını verebiliriz” (Postman, 1995: 7980).

  1. yüzyılda bütün çocukluk tartışmalarına damgasını vuranlarsa John Dewey ve Sigmund Freud’dur. ‘Çocuğun doğal haklarıyla uygarlığın istemlerini nasıl dengeleriz’ sorusuna yanıt arayan bu düşünürlerin, 18. yüzyıla damgasını vuran Locke ve Rousseau’nun çocukluk konusundaki düşüncelerinden harekede, “çocukluğun 16. yüzyıldan günümüze olan yolculuğunun” (Postman, 1995: 83) bir sentez ve özetini sergilediği görülür.

Freud, çocukların olgun yetişkinliğe erişebilme çabalarında içgüdüsel nazlarını yenme, zamanla bırakma ve yüceltmeleri gerektiğini öne sürer. Ona göre “Genel olarak, bugünkü uygarlığımız, içgüdülerin ortadan kaldırılmasına dayanmaktadır. Her birey, kendi benliğinin bir parçasından vazgeçmek, yani kendisinin herkesten daha güçlü olduğunu duyuşunu ya da kişiliğindeki saldırgana ve intikamcı yanlan bir yana koymak zorundadır. Uygarlığın maddi ve manevi zenginliği bu vazgeçişlerden doğmuştur… Cinsel içgüdünün, asıl amacını bir başka amaç için değiştirmesi olayına yücelme (sublimation) yatkınlığı diyoruz… Nitekim bu içgüdünün yücelmeye elverişli yüzdesinin de bireylere göre değiştiğini söyleyebiliriz. Herhangi bir bireyin, cinsel içgüdüsünün ne kadarının yücelmeye uğrayacağını ve kullanılabilir hale gireceğini belirleyen şeyin, ilk önce onun doğuştan getirdiği maddi ve manevi yapısı olduğunu sanıyoruz. Bundan başka, yaşananın ve kültürel etkilerin zihinsel yapı üzerindeki basıncının herhangi bir bireyin cinsel içgüdüsünün daha ne kadarının yücelmeye elverişli hale geldiğini belirlediğini de söyleyebiliriz” (Freud, 1981: 2830). Bu açıklamalarıyla Freud’un Locke’un görüşlerini çürüttüğü Rousseau’nun görüşlerini doğruladığı açıktır. Çünkü bu açıklamaları doğuştan zihnin boş bir levha olmadığına işaret etmektedir. Birey doğuştan sahip olduğu maddi ve manevi yapısıyla içgüdülerine engel olabilmekte ve uygarlığın gelişimine katkıda bulunabilmektedir. Ancak, “insanların, doğuştan getirdikleri yapı dolayısıyla, uygarlığın isteklerine ancak bir sınıra kadar baş eğebildiklerini…” (Freud, 1981: 34) de belirtir. Diğer taraftan, yaşantının ve kültürel etkilerin de bireyin zihinsel faaliyetleri üzerinde belirleyici olduğunu savunurken, Freud’un Locke’a yeniden yaklaştığı gözlenir. Ona göre, “Bireysel psikoloji ile kolektif veya sosyal psikoloji arasındaki ayrılığı fazla büyütmemelidir. Birey arzularını, benzerleriyle münasebetleri dışında ancak çok az hallerde tatmin edebilir. Başkası bireyin hayatında daima bir model, nesne veya ortak düşman rolünü oynar. Bireyin ebeveynleri, erkek ve kız kardeşleri, sevdiği kimse… Kısacası, …bütün münasebetleri sosyal fenomenler gibi düşünülebilir” (Freud, 1968: 112). Kolektif bir ruhun varlığı varsayımını ortaya atan Freud (1968: 114), kide baskısının bireyi nasıl değişikliğe uğrattığını güçlü bir şekilde anlatmaktadır.

Çocuğun ruhsal gereksinimlerinin, çocuğun ne olacağı değil ne olduğuna dayanarak tayin edilmesi gerektiğini ileri süren ve çocuğun sadece bu biçimde sosyal yaşamda verimli ve katılımcı olabileceğini iddia eden De^ey’e (1899: 55) göre, “Eğer kendimizi çocukluğun gerçek duyguları ve gereksinimieriyle bir tutarsak ve sadece onların tam anlamıyla haklarını gözetir ve büyümelerine gerek duyarsak… yetişkin yaşamının disiplin ve kültürü onların uygun mevsimine…” bir başka deyişle, gelişim sürecine uyacaktır. Dewey, çocukluğun gelişim aşamalarının özelliklerinin yetişkinler tarafından göz önünde tutularak, hatta bu konuda yetişkinlerle çocuklar arasında empatik bir iletişim biçimi geliştirilerek ve yetişkinlerin çocukluğun gelişim özelliklerine paralel bir disiplin ve kültür anlayışı geliştirerek çocukların toplumsal hayatına katılımlarının sağlıklı bir şekilde gerçekleşebileceğine inanmaktadır.

18501950 arası dönemi, Freud ve Devreyin de katkılarını göz önünde tutarak, çocukluğun doruğa ulaştığı dönem olarak kabul edilir. Bu dönem, modern aile biçiminim egemen olduğu ve bu gelişmenin bir sonucu olarak ailelerin çocuklarına yönelik bir biçimde en üst düzeyde empati, şefkat ve sorumluluğu onaylayan ruhsal mekanizmalan geliştirdiği bir dönemdir. Başka bir deyişle, çocukluğun sosyal ve ekonomik sınıflaşmayı aşan bir ideal, herkesin doğuştan kazandığı bir hak olarak dikkate alınmaya başladığı bir dönemdir. Arak çocukluk kaçınılmaz bir biçimde kültürel bir ürün olarak değil, biyolojik bir kategori olarak tanımlanmaya başlamıştır (Postman, 1995: 89).

Çocukluk bir fikir olarak, Avrupa’daki siyasal ve düşünsel gelişmelerin bir ürünü olarak belirmişse de, kültürel görüşlerdeki değişmelerin başlangıç yeri Amerika olmuştur. 1825 yılında, New York’ta ilk olarak çocuk suçlular için bir ev kurulmuş, bu ev aynı zamanda istismar ve ihmale uğramış çocukları barındırmada da kullanılmıştır. 1871 yılında çocuklara yapılan haksız muameleyi önlemek amacıyla New York’ta başka bir topluluk kurulmuş ve bunun örnekleri Amerika ve İngiltere’de devam etmiştir (Polat, 2001: 135)

Uluslararası platformda çocukların himayesi ve korunması ile ilgili ilk çalışmalar yine ABD’de görülmüştür. ABD, ülkedeki muhtaç çocukların korunmasını, Kraliçe Elizabeth kanunlarını kendilerine örnek tutan ingiliz göçmenlerin, memleketlerine gelmesiyle gündeme getirmişlerdir. Şöyle ki: Bu göçmenler, kimsesiz çocukların doyurulması amacıyla her yerleştikleri yerde aşevleri kurmuşlardır. Nitekim bu şekilde ortaya çıkan kurumların sayısı 1850’lerde 116’ya ulaşmıştır (Akarslan, 1998: 26).

“ABD’de, 1874’te New York’ta Mary Ellen olgusu ilk rapor edilen çocuk istismarı olayıdır. Üvey Anne-babası tarafından dövülen Mary Ellen, bir işçi tarafından liayvanlan Eziyetten Koruma Derneği’ne götürülmüş ve bu olay böyle bir eksiği, yani çocukları koruyan bir derneğin yokluğunu ortaya koymuştur. 1885’te, ilk kez ‘Çocukları İstismardan Koruma Derneği’ kurulmuştur. Açıkça görülmektedir ki, hayvanları koruma yasaları, çocukları koruma yasalarından çok önceleri vardır. Çocukların himayesi ile ilgili olarak 1899’da Amerika’da ilk çocuk mahkemelerinin açılması gündeme gelmiştir (Akarslan, 1998: 26). Yine ABD’de, 1909 yılında, ilk olarak Beyaz Sarayda bebek ölümlerinin önlenmesine yönelik bir adım atılmış ve bu konudaki çalışmalara destek verilmiştir. Daha sonraları konu üzerinde yoğunlaşılmış ve çocuk istismarının nedenleri olarak psikolojik etmenlerin temel etkenler olduğu ileri sürülmüştür” (Polat, 2001: 135).

Çocuğun ve haklarının uluslararası alanda korunması amacıyla son yüzyılda ise önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Bu gelişmelerin I. Dünya Savaşından sonra hız kazandığı gözlenmektedir.

“1920 yılında kurulan Milletlerarası Çocuklara Yardım Teşkilatı’nın amaçlarından birisi savaştan zarar gören memleketlerin çocuklarının acil ihtiyaçlarını gidermekti. Teşkilat bu amaçlarını gerçekleştirme çabalarını sürdürürken, geniş çapta ve devamlı olarak çocukları korumak için gerekli olan programın düzenlenmesine ve programın ilkelerinin araştırılmasına çaba sarf ediyordu. İşte bu çabaların sonucunda 1922 yılında Englentyn Jebb tarafından ‘Cenevre Çocuk Hakları Beyarınamesi’ adı ile anılan beyarınamenin esaslarını teşkil eden ve ‘dünyadaki çocuklara asgari bir ihtimam gösterilmesi’ fikrini esas alan Çocuk Hakları Beyarınamesi teklif edilmiştir. Bu teklif esas alınarak hazırlanan ‘Çocuk Hakları Beyarınamesi’, 1923 yılında Milletlerarası Çocuklara Yardım Birliği tarafından yayınlanmıştır (Tiryakioğlu, 1991: 5). 26 Eylül 1924 yılında da Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilmiştir. Cenevre Çocuk Hakları Beyarınamesi, savaşların yarattığı olumsuzlukların ortadan kaldırılması ve insanlığın barış ve huzurlu bir dünyada yaşamak isteği sonucu kurulan Milletler Cemiyeti’nin kabul ettiği ilk beyarınamedir. Ancak, II. Dünya Savaşının 1939’da patlak vermesi Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin bir süre ertelenmesine neden olmuştur. 1948’de BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen insan Hakları Evrensel Sözleşmesi’nde çocukların hak ve özgürlüklerine yeterince değinilmediği için çocukların özel durumları ve özel korunma ihtiyaçları nedeniyle çocuklara özgü ayrı bir belge hazırlama çalışmaları başlatılmıştır. 20 Kasım 1959 yılında BM Genel Kurulu, 78 ülkenin temsilcilerinin katıldığı genel oturumda Çocuk Hakları Bildirgesi’ni oybirliği ile kabul etmiştir. Geçen otuz yıllık süre içinde üye ülkeler açısından bağlayıcı olan yeni bir metnin hazırlanması gerekli görülmüş ve yapılan çalışmalar sonucunda 20 Kasım 1989’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Çocuk Hakları Sözleşmesini oybirliği ile kabul etmiştir. 28 Ocak 1990 tarihinde imzaya açılan Sözleşme, aynı gün 61 ülke tarafından imzalanmıştır” (Aral ve Gürsoy, 2001: 6).

Çocukların refahı alanında, çocukların yaşatılması, geliştirilmesi ve korunması açısından yeni yaklaşım ve standartiar getiren Çocuk Hakları Sözleşmesi çocukların yetiştirilmesinde toplumun, devletin ve ailenin sorumluluklarım, yeni ilke ve standartlarla belirlemektedir. Bu ilke ve standartlarla ‘nitelikli insan’ın yetiştirilmesi amaçlanmıştır (Aral ve Gürsoy, 2001: 6).

Uluslararası alanda, “bütün ülkelerde, fiziksel, duygusal veya cinsel olsun çocuklara yönelik zulüm ve sömürüyü önlemek ve dünya çocuklarının sağlıklı ve normal bir çevrede fiziksel ve toplumsal olarak gelişmesini sağlamak” (Oates, 1991: 27) amacıyla oluşturulmuş derneklerden biri de ‘Uluslararası Çocuk İstismarı ve İhmalini Önleme Deneği’dir. 1976’da kurulan dernek, uluslararası kongreler düzenlemek; özellikle gelişmekte olan ülkeleri, kendisi ile işbirliği yaparak çocuk istismarı ve ihmali konusunda bölgesel konferanslar düzenlemeye özendirmek ve bunlara destek vermek; ulusları niteliğini koruyarak, çeşitli ülkelerden gelen üye sayısını arttırmak; gelişmekte olan ülkeler grubu ve gelişmekte olan ülkelerdeki kişilere yönelik bülten yoluyla bu ülkelerde çalışmaya devam etmek; ulusal organizasyonlarla işbirliği yapmayı sürdürmek ve tüm ülkelere istismar edilmiş çocuklarla çalışmalarım iyileştirme ve geliştirmede yardımcı olmayı amaçlamaktadır (Oates, 1991: 28).

Görüleceği üzere, Antik Çağ’dan günümüze dek çocukların korunması hususunda ulusal ve uluslararası alanda pek çok girişimde bulunulmuştur.19 Bu girişimler ilk dönemlerden itibaren farklı kültürel yapılarda çocuk istismar ve ihmalinin varlığım gösterir girişimler olması bakımından önemlidir. Bu durum çocuk istismar ve ihmalinin tarihsel bir olgu olduğu varsayımımızı güçlendirmektedir.

Çocukları kötü muameleden korumaya yönelik düşünce ve girişimlere erken dönemlerde de rastlanmaktadır. Örneğin İÖ 4. yüzyılda Platon, öğretmenlere, “çocukları kaba kuvvetle değil, oyun oynarcasına eğitin” (1975) diyerek cezalandırma yöntemini dayağa alternatif görüş sunan ilk düşünür olmuştur. Ayrıca, “Birinci ve ikinci yüzyıldan kalma yazıtlarda kasten yaralanmış çocuklara ait hikayeler bulunmuştur” (Lynch, 1985: 7).

Sonuç olarak, ilkel çağlarda, özellikle devletlerin ortaya çıkmasına kadar olan devrede çocukların korunması aileye ait bir görev olarak kabul edilmiş, devletlerin kurulması ve örgütlenmesinden sonra ise bu görev sadece aileye ait bir sorumluluk olmaktan çıkmıştır. Böylece toplumsal kurumlar ve devlet çocuğun korunması sorunu ile ilgilenmeye başlamıştır. Çocukların korunması ile ilgili kurumlar dini bir nitelik taşırken, toplumların ekonomik, sosyal ve siyasi görüşlerindeki değişiklikler ile uygarlık seviyesinin yükselmesi neticesinde bu kurumlar dini niteliğinden sıyrılarak, çağın gelişim ve anlayışına uygun kurumlar haline gelmiştir. Günümüzde ise bu kurumlar artık devlet eliyle kurulmakta ve hatta bu, devletin ödevi olarak düşünülmektedir (Tiryakioğlu, 1991: 1).

Ancak, devletlerin bu konuda üzerine düşen görevlerde ne derece başarılı olduğu da tartışmalıdır. Çünkü dünya çocuklarının bugün içinde bulunduğu mevcut koşullar incelendiğinde, gelişmiş veya azgelişmiş tüm toplumlarda mevcut sosyoekonomik ve kültürel koşulların hiçte iç açıcı olmadığı açıkça görülmektedir. Bu durum, çocukları daha iyi koşullarda yaşatmaya yönelik girişimlere paralel, mevcut toplumsal yapılarda yaşanan sürekli değişimlerin sonucu olarak değerlendirilebilir. Böylece çocukları yaşatma, koruma ve geliştirmeye yönelik tedbirlerinde değişen koşullara paralel sürekli yenilenmesi bir zorunluluk olmaktadır. Ancak sınırlı imkânlar, uygulanan ulusal ve uluslararası politikalar ve farklı kültürel anlayışların sonucu çocuklar ve onları iyileştirmeye yönelik girişimlerde eşgüdüm ve uyum sağlanamadığı, geleceği kestirmeye yönelik güçlü bakış açılarının yokluğu nedeniyle de toplumsal yaşamda insanlığa yönelik her türlü değişimin beraberinde birtakım olumsuzlukları da beraberinde getirdiği gözlenmektedir.

Antik çağ ve Orta çağ çocukluğu arasında önemli farklılıklar olduğu gibi, modern çağa ilişkin gelişmelerinde bugün, artık çocukluğun içinde bulunduğu koşulları karşılamaya yetmediği açıkça görülmektedir. Postman’ın da vurguladığı gibi, sanayileşme, kentleşme, kitle iletişim araçlarının gelişimi gibi durumlar gelecekte yeni bir çocukluk anlayışını da şekillendirmeye başlamıştır bile. Bu yeni anlayış, aslında yeni olmayıp eskiye dönüşü ifade etmektedir. Kitle iletişim araçlarının çocuk, yetişkin sınır tanımayan uygulamalarının sonucu olarak, Postman, çocukluğun Antik ve Orta çağı yansıtır niteliklere yeniden bürünmeye başladığını ve çocuklukla yetişkinlik arasında ki ayrım çizgisinin giderek belirsizleştiğini ifade etmektedir (1995: 89). Çocuklar bugünde geçmişten az olmayan bir biçimde pek çok alanda istismar ve ihmalin kurbanı durumundadır. Ne yazık ki, bu koşullarda yaşama mücadelesi veren çocukların gelecekte de sağlıklı bir yapılanmanın en büyük engelini oluşturacağına şüphe yoktur.

Bugün dünya çocuklarının uluslararası düzeyde ortaya çıkan yoksunlukları geçmişte yaşananlardan daha da korkunçtur. Açlık, sağlık, silahlı çatışma, cinsel ve fiziksel taciz, erken yaşlarda çalıştırılma çocukların mağdur olduğu görünür toplumsal alanların başında gelmektedir (Doğan, 2000: 192).

UNESCO’ya (Dünya Çocuklarının Durumu, 1994: 2) göre;

Bugün dünyada, aileleri tarafından terk edilen yaklaşık 100 milyon çocuk, ancak çok ağır şartlarda çalışarak yaşamını sürdürebilmekte ya da yasadışı işlere, fuhşa ve dilenciliğe yönelmektedir.

50 milyonun üzerinde çocuk güvenliksiz ya da sağlıksız koşullarda çalışmaktadır.

6 ile 11 yaş arasında 120 milyon çocuk çeşitli imkânsızlıklar nedeniyle okula gidememektedir.

Her yıl yaklaşık 3,5 milyon çocuk önlenebilir ya da tedavi edilebilir hastalıklar yüzünden ölmektedir.

Gelişmekte olan ülkelerde 5 yaşın altında 155 milyon çocuk mutlak yoksulluk düzeyinde yaşamaktadır.

Daha varlıklı toplumlarda yaşayan çok sayıda çocuk da aralarında olmak üzere milyonlarcası kötü davranışa ya da ihmale uğramakta, cinsel istismara maruz kalmakta ya da uyuşturucu kurbanı olmaktadır.

Diğer taraftan yoksunluğun ve sömürünün en aşın biçimleri; çocukların savaşlar sırasında gayri insani biçimde kullanılmalan; çalıştıkları yerlerde, sokaklarda ve evlerinde ağır biçimde istismar edilmeleri gibi sorunlar, gerek gelişmekte olan gerekse sanayileşmiş ülkelerde milyonlarca çocuğu etkilemeye devam etmektedir. Üstelik bugün, 18 yaşından küçük çocukların dünya nüfusuna oranı insanlık tarihinde görülen en yüksek noktasına ulaşmışken (Doğan, 2000: 207208). 1019 yaş arası genç nüfus (1 milyarın üzerinde) bugün dünya nüfusunun beşte birini oluşturmakta ve bu genç nüfusun %85’i de gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadır (Dünya Çocuklarının Durumu, 2000: 70).

2)        Çocuğa Yönelik Şiddetin Türkiye’deki Tarihsel Gelişimi

Türkiye’de kültürün geleneksel değerlerinin çocuk haklarının köklerini Batılı oluşumlardan çok önceye götürdüğünü iddia eden görüşlere rastlansa da 19. yüzyılda çocuklara yönelik çalışmalarda yine Batılılaşma hareketinin etkileri gözlenir. Bu etkilenmenin temel nedeni, teknoloji ve bilim alanındaki gelişmelerin Batı toplumlarından sonra Doğu toplumlarını da etkilemeye başlamasıdır. Ancak, sanayileşme ve modernleşme alanındaki bu yeniliklerin her iki toplumda farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde geliştiği de göz önünde bulundurulmalıdır.

Bilindiği üzere Batıda çocuk hakları, insan hakları ve demokrasi anlayışının sanayileşmeyle paralel bir süreçte geliştiği gözlenirken, bizde bilim ve teknoloji alanındaki ilerlemelerin bu söylemlerin gerisinde kaldığı açıktır. Bir başka deyişle, 19. yüzyılda Osmanlı toplumu köklü büyük bir değişim geçirmemiş, ama her alanda bir modernleşmenin başladığı da tartışılmazdır. Ancak bunun nedeni, hızlı bir sanayileşme sürecinin başlamış olması değil, mali alanların yanında, adli ve idari alanlarda da bir bütün olarak modernleşmenin gereğini anlayan devlet adamlarının varlığıdır. Tanzimat döneminde, devlet adamlarının tarım, eğitim ve aile hukukunu modernleştirmeye yönelik atılımları bu bağlamda değerlendirilmelidir.20

1858 tarihli ‘Arazi Kanurınamesi’, geleneksel aile yapısını ve evlilik biçimlerinin yarattığı sorunlara gidermeye yönelik olarak yayımlanan birtakım tembih ve fermanlar ve II. Meşrutiyet dönemindeki modernleşmeci fikir akımları ve siyasal girişimler kadının ve kız çocuklarının hayatında iyileştirici gelişmeler olarak değerlendirilebilir (Doğan, 2000)

Ortaylı (1984: 8687), Türkiye’de Tanzimat döneminde gerçekleştirilen reformları, Cumhuriyet dönemine gelindiğinde aile yapısında ve özelliklede kadın ve kız çocuklarının hayatında özgürlük için uygun bir zemin hazırlayan gelişmeler olarak değerlendirir.

Böylece, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte çocuk hakları konusunda Batıyla paralel gelişmeler ve imzalanan anlaşmalar, “çocuk nüfusunun empoze ettiği sorunlara evrensel ölçütler çerçevesinde yaklaşmayı” (Doğan, 2000: 222) olanaklı kılan gelişmeler olarak değerlendirilmelidir. Bu gelişmeler, bir zamanlar her ikisi de geleneksel olan ve çocukluk konusunda tarım kültürünün getirdiği ortak değerleri paylaşan toplumların (Doğu ve Batı), bugünde sanayileşme gibi ortak bir süreci, farklı zamanlarda da olsa yeniden paylaşıyor olmasının yarattığı benzer sorunları yaşamalarının sonucu olarak gösterilebilir. “Bu benzerliğin temelinde ise Batı’nın sanayileşme ile birlikte eğitimde, kültürde ve sanatta kat ettiği mesafenin büyük rolü vardır” (Doğan, 2000: 178). Ayrıca Batı, bu sorunları daha erken yaşamasının avantajıyla çözümlerini de daha erken üretebilmiş ve 20. yüzyıla gelindiğinde hâlâ sanayileşmesini tamamlayamamış, hatta bu sürece yeni girmiş toplumlar için bir model olmuştur.

Ülkemizde çocuk hakları konusundaki ulusal yasal girişimler uluslararası çalışmalarla eş zamanlı olarak gerçekleşmiş olsa da, çocuğa yönelik şiddet olgusu şiddetin bir terbiye biçimi olarak algılanması anlayışından dolayı hiçbir zaman çok fazla tepkisel bir karşı harekete yol açmamış bir olgudur (Polat, 2001: 136). Bu yüzden, “yıllardan beri kabul gören ve hiçte aykırı gelmeyen dayak olgusunun istismar kapsamına alınması ancak 1985’li yıllardan başlayarak gerçekleşmiştir (Polat, 2001: 136). Bu gelişmeler, BM insan Haklan Komisyonu’nun çocuk haklarına yasal zorunluluk kazandırmak amacıyla yürüttüğü çalışmalarla eş zamanlı gerçekleşir ve 1990’lı yıllarda, soğuk savaşın bitimine paralel, dünyada daha önce silahlanmaya harcanan paranın, ‘bir barış’ getirişi olarak insani kalkınma amaçlarına ayrılabileceği yönündeki anlayış ve beklentilerin gelişimi ile de hız kazanır (Sandalcı, 2000: 29). Bu amaçla 90’larda ‘Çocuk Politikası Ulusal Kongresi’ adı altında yapılan çalışmalar, daha sonra ‘Çocuk Haklan Sözleşmesi’nin ülkemizdeki taban çalışmasını oluşturur (Akarslan, 1997: 39) ve Türkiye Çocuk Haklan Sözleşmesi’ni 2930 Eylül 1990 tarihleri arasında yapılan ‘Çocuklar İçin Dünya Zirvesi’nde imzalar (Akarslan, 1997: 74).

Bu gelişmelerin öncesi de vardır. Türkiye’de çocuk hukuku ile ilgili gelişmelerin başlangıcı 19. yüzyıla kadar uzanır. Bu dönemde çocuklara ilişkin nizamnameler yayınlanmış,21 özellikle güç koşullardaki çocuklara vakıflar aracılığı ile hizmet verilmiştir. Bu alandaki önemli gelişmeler ise gerçek anlamda Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilmiştir (Sandalcı, 2000: 29). Şöyle ki: Batı’da çocuğa özel bir ilgi gösterme gerekliliği ilk defa 1924 tarihli Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesiyle dünya kamuoyunda tescil edilirken (Akarslan, 1997: 3233), Mustafa Kemal Atatürk de 11.12.1928 tarihinde imzaladığı bu belge ile hem ülkesinin hem de dünyanın ‘yarının gençleri ve yetişkinleri’ olacak çocuklarına özel bir önem verdiğini göstermiştir (Sandalcı, 2000: 29).

Yine 1921 yılında, TBMM Başkanı M. Kemal, 1917^ padişah iradesiyle kamu yararına çalışan bir cemiyet olarak kurulan ve 26 Kasım 1937’de de Bakanlar Kurulunun 1223 sayılı Kararı ile kamu yararına çalışan bir dernek olarak kabul edilen Himayei Etfal (Çocuk Esirgeme Kurumu) Cemiyetinin koruyuculuğunu kabul eder.

1949 yılında 5387 Sayılı 1. Korunmaya Muhtaç Çocuklar Hakkındaki Kanun, 1957 yılında 6972 Sayılı Korunmaya Muhtaç Çocuklar Hakkındaki 2. kanunla yürürlükten kaldırılmış ve yerel yönetimleri, Koruma birliklerini kurmak ve korunmaya muhtaç çocuklara bakmakla yükümlü kılmıştır. Yoksul ve korunmaya muhtaç çocuklara Milli Eğitim, Koruma Birlikleri ve Çocuk Esirgeme Kurumu olmak üzere üç ayrı kurum tarafından götürülen hizmetlerde bütünlüğün sağlanması amacıyla 24 Mayıs 1983’te 2828 Sayılı yasayla Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü kurulmuştur (Sandalcı, 2000: 29). Bu kurum, istismara maruz kalan çocukların resmi tek başvuru merkezi olarak yıllardan beri faaliyetlerine devam etmektedir (Polat, 2001: 136). Ayrıca Çocuk Hakları Sözleşmesinin kabulünden itibaren, ÇHS’ye yönelik teknik alt yapılanmada en önemli görev, kamu kurum ve kuruluşları arasında koordinasyonu sağlama adına bu kurumuna verilmiştir.

Bunlardan en ilginç ve özgün olanı dönemin maarif nazırlığına kadar yükselen bir aydın ve düşünce adamı olan Münif Paşa’ya ait olanıdır. Münif Paşa’nın Türk düşünce tarihinin ilk popüler bilim dergisi olan Mccmuai Fünuıîda. yayınlanan bir makalesi bugün bile geçerli ve değerli olan çocuk analizidir. Münif Paşa, bu makalesinde çocuğun topluma hazırlanması hususunun toplumda tam bir kayıtsızlık ve bilinçsizlik sorunu olduğunu neden ve sonuçlarıyla irdelemektedir.

Çocuk hakları konusunda anayasal düzenlemelere de gidilmiştir. Bunlardan özellikle “1961 Anayasası iki dünya savaşı sonrasında, kimsesiz, yetim çocukların ve parçalanmış ailelerin artışı nedeniyle uluslararası bildirgelerinde etkisi ile aile ve çocuk politikalarının temellerini oluşturan hükümler konulan en ileri Anayasal düzenlemedir.

1961 Anayasası, 35. maddesi devleti, ailenin, ananın ve çocuğun korunması için gerekli tedbirleri almak ve bunun için kurumlar kurmakla sorumlu tutmuştur. Çocuğun çalışma yaşamında korunması, ilköğretimin kız ve erkek tüm çocuklara zorunlu olması, eğitimin parasız olması, yoksul öğrencilere burslar verilerek okutulmalarının sağlanması gibi ‘sosyal adalet’ ve ‘sosyal devlet’ kavramlarını yaşama geçiren hükümler içermiştir” (Akyüz, 1999: 497). 1982 Anayasası’nda 1961 Anayasası’ndaki düzenlemeler aynen benimsenmiştir. Tüm bu yasal ve kurumsal yapılanmalar, diğerlerine göre daha dezavantajlı olan, yoğun olarak istismar ve ihmal edilen veya yüksek risk taşıyan çocuklar için gerçekleştirilmiştir.

Çocuk istismarı ve ihmali kapsamına giren sorunlardan bir kısmı (ki bunlar Çocuk Haklarının da gerekçesini oluşturan sorunlardır), Kağıtçıbaşı’nın (1990: 47) da belirttiği gibi, Türkiye örneğine özgü olmayıp evrensel olarak düşük sosyoekonomik gelişme düzeyi bağlamında benzer niteliklere sahip toplumsal sınıfların ortak sorunlardır. Bunların dışında, bir de kültürün geleneksel değerlerinin yarattığı sorunlardan söz edilebilir ki bunlar daha çok bir toplumun çocuk yetiştirmeye yönelik tutum ve davranışları olarak karşımıza çıkar ve bu nedenle de istismar ve ihmal kapsamına alınmaz. Şöyle ki: Kağıtçıbaşı’na (1990: 50) göre ülkemizde, kırsalkentsel ve sosyoekonomik farklılıklar çocuk yetiştirme yöntemleri üzerinde etkili olurken, bu farklılıklardan etkilenmeyen genel bir değer, aile içi karşılıklı bağımlılıklar olmaktadır. ‘Çocuğun Değeri’ araştırmasından elde edilen bulgulara göre, bu bağımlılıklar önce çocuğun ana-babasına olan bağımlılığı şeklindedir. Sonra ana-babanın yetişmiş evlatlarına bağımlılığı şekline dönüşür. Bu araştırmadan elde edilen diğer bir sonuç ise, gelecekte yetişkin evlatta görülmek istenen en önemli özellik olarak cana-babaya iyi ve hayırlı bir evlat olması’ beklentisi gelir. Bu bulgular ülkemizde bireysel başarı değil, karşılıklı dayanışma değerlerinin ailesel ve toplumsal sosyalleşmede önemli olduğu bir aile ortamına işaret etmektedir.

Karşılıklı dayanışma esasına dayanan aile içi kültürel değerlerimiz, bir başka deyişle otoriter ve koruyucu ana-baba tutumları çocuğun aile içinde özerk bir kişilik geliştirmesinin önündeki en büyük engellerden biri olarak görülmektedir (Dönmezer, 1999: 74). Buna bir de kadın-erkek rol farklılaşmasından kaynaklanan cinsiyetçi kültürel değerlerimiz ve ana-babaya itaat beklentisi eklendiğinde çocuk, ana-babanın, ama özellikle de babanın otoritesi altında büyümektedir. Ayrıca, çocuğun yetiştirilmesinde kullanılan disiplin yöntemlerinin de bu kültürel değerleri pekiştirici yönde yöntemler olması (örneğin çocuk eğitiminde önce ailede daha sonra eğitim kurumlarında şiddetin, özellikle de dayağın bir eğitim aracı olarak kullanılması), Türkiye toplumunda aile içinde çocuğa yönelik istismar ve ihmal davranışlarının kültürel zeminini oluşturmaktadır.

Bizde çocuk yetiştirmede esas alınan bu kültürel değerlerin hedeflediği insan tipi, temel üretim etkeninin bilgi olduğu ve bunu “sorgulayıcı, özgür düşünebilen ve yaratıcı” (Çınar, 2002: 55) kişiliklerin yetiştirilmesi ile gerçekleştirebilen bilişim toplumunun insan tipine karşılık gelmektedir. Artan kentleşme ve sosyoekonomik gelişmeyle aile üyeleri arasında maddi bağımlılıklarda azalma ve sosyal güvenlik sistemleriyle alternatif yaşlılık güvencesi kaynakları ortaya çıkmış olsa da, duygusal bağımlılıklar ve yakın aile bağlarının süregelmesi, değişen sosyoekonomik gerekliliklere çocukların uymalarını sağlayacak özerklik yönelimlerini engellemektedir. Üstelik ev ortamında ana-babaya bağımlılık beklentileri, okulda da öğretmene bağımlılık ve itaat beklentileriyle bütünleşerek devam etmektedir (Kağıtçıbaşı, 1990: 5051).

Türkiye aile yapısını şekillendiren kültürel değerler gelişmiş Batılı toplumların aile içi ilişkilerini düzenleyen kültürel değerleriyle karşılaştırıldığında, otoriter ve koruyucu Anne-baba tutumlarının, ailede itaat kültürünün ve özellikle geleneksel aile yapılarında kullanılan fiziksel cezalandırma yöntemlerinin, kültürün geleneksel değerleri kapsamında olmakla, çocuk istismar ve ihmalini kolaylaştırıcı değerler olduğu gözlenir.

Çocuk istismarı ve ihmali kapsamına giren ve evrensel nitelikte olan sorunlar, uluslararası platformda da çocuk sorunları olarak algılanıp, çözümüne ilişkin uluslararası yasal düzenlemelere gidilirken, bir kültürün geleneksel değerlerinden kaynaklanan istismar ve ihmal türündeki davranışlar, çocuk yetiştirme yöntemleri olarak görüldüğü için, ulusal düzeyde çocuğa yönelik istismar ve ihmalin gizli kalmasına neden olmaktadır. Bu durumda yapılması gereken, çağın gereklerine uygun nitelikte çocuk yetiştirme konusunda aileleri bilgilendirici düzenlemelerin yapılmasıdır. Bu görev, başta devlet tarafından örgün ve yaygın eğitim kurumları aracılığı ile gerçekleştirilebileceği gibi, aynı zamanda çocuk istismarı ve ihmali konusunda örgütlenmiş sivil toplum kuruluşlarınca da yürütülmelidir. Nitekim bugün ülkemizde çocuk istismarı ve ihmali konusunda çalışmalar yapan gönüllü kuruluşlar bulunmaktadır. Bunlardan ilki Ankara’da kurulan ‘Çocuk İstismarını Önleme’ derneğidir.

Bu dernek, bütün dünya çocuklarının, fiziksel, zihinsel, duygusal ve toplumsal yönden gelişmelerine elverişli, sağlıklı bir ortamda yaşamaya hakları olduğuna ve her türlü istismardan korunmaları gerektiği inancından hareketle, 1988 Haziran ayında, çocuk gelişim ve refahına ilgi duyan eğitim, hukuk, tıp, sosyoloji, psikoloji ve sosyal hizmetler alanında uzmanlaşmış bir kadro ile kurulmuş ve temel amacını; çocukların istismar ve ihmalden korunmaları için gerekli önlemleri almak, diğer yandan uluslararası kuruluşlarla işbirliği yaparak, bu konuda, tüm dünya çocukları için, yürütülen etkinliklere katkıda bulunmak olarak belirlemiştir (Günce, 1991: 24). Derneğin bu hedefleri doğrultusunda düzenlemiş olduğu etkinliklerden bazıları şunlardır (Zeytinoğlu, 2002: 64):

1)        Çocukların Kötü Muameleden Korunması 1. Ulusal Kongresi: Derneğin AU Eğitim Bilimleri Fakültesi, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), UNICEF ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) işbirliği ile 1214 Haziran 1989 tarihinde Ankara’da düzenlenmiştir.

2)        Çocuk İstismarını ve İhmalini Önleme Çalışma Grupları: Derneğin AÜ Eğitim Bilimleri Fakültesi, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi işbirliğiyle, UNICEF ve British Councif in da katkılarıyla 1990 yılının 57 Kasım’da Ankara’da, 911 Kasım İzmir’de, 1214 Kasım’da İstanbul’da düzenlenmiştir.

3)        Çocuk İstismarının ve İhmalinin Önlenmesi 1. Balkan, Kafkasya ve Ortadoğu Konferansı: Derneğin AÜ Eğitim Bilimleri Fakültesi işbirliğiyle, UNICEF, ILO ve International Society for the Prevention Child Abuse and Neglect (ISPCAN) katkılarıyla 1921 Nisan 1993’te Ankara’da düzenlenmiştir.

4)        İstismar Edilen Çocukların ve Ailelerinin Sağaltımı Kongresi: dernek tarafından 2024 Aralık 1993’te Ankara’da düzenlenmiştir.

 

5)        Çocuk İstismarı ve ihmalini Önleme 2. Ulusal Kongresi: Derneğin AÜ Eğitim Bilimleri Fakültesi işbirliğiyle 2426 Nisan 1996 tarihlerinde Ankara’da düzenlenmiştir.

6)        Çocuk İstismarı ve ihmalini Önleme Semineri: Derneğin ISPCAN işbirliğiyle 89 Eylül’de arasında Kemer’de düzenlenmiştir.

7)        ISPCAN Çocuk İstismarı ve İhmalinin Önlenmesi 8. Avrupa Konferansı: 6 kıtada yer alan 57 ülkeden 415 uzmanın katıldığı konferansın ana teması, ‘Çocuk Koruma Politikalarının ve Uygulamalarının Geliştirilmesi’dir. 2427 Ağustos 2001’de İstanbul’da düzenlenmiştir.

İkincisi ise 1991 yılında kurulan ve kısa adı ÇİKORED olan ‘Çocuğu İstismardan Koruma ve Rehabilitasyon’ derneğidir. Bu dernek çalışmalarını daha çok alan çalışmalarına yönelterek konu ile ilgili data toplama, bunun yanı sıra destek oluşturma çalışmalarına ağırlık vermektedir (Polat, 2001: 136).

Bu dernekler uluslararası kongrelerden, alan çalışmalarına uzanan geniş bir yelpazede hizmet vermekte ise de, bizim gibi gelenekselliğini, günün koşullarında istismar ve ihmal niteliği içeren çocuk yetiştirme yöntemleriyle sürdürmeye çalışan ve bu yöntemleri kültürün geleneksel değerleri olarak algılayıp bundan rahatsızlık duymayan toplumlar için yetersiz kalmaktadır diyebiliriz.

ÇOCUĞA YÖNELİK ŞİDDET KONUSUNDA YAPILAN ARAŞTIRMALAR

Tarihsel süreç içinde çocukların korunması ve himayesi büyük değişiklikler göstermiştir. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren çocukla ilgili araştırmalar ve çocuğa verilen önem artmıştır. Söz konusu bu gelişmeler, çocuğun bir değer olarak kabul edilmesine ve çocukların korunması anlayışının toplumların ekonomik, sosyal ve siyasal yapısıyla ilişkilendirilmesine kadar uzanmaktadır (Tiryakioğlu, 1991: 1).

Çocukların korunması ile ilgili ilk kurumlar dini nitelikte iken, ilerleyen zaman içerisinde uygarlık seviyesinin yükselmesi sonucu bu kurumların, çağın gelişimi ve anlayışına uygun müesseseler olma çabasına girdikleri gözlenir. Günümüzde bu kurumlar, hem devlet eliyle kurulmakta hem de konuya hassas ve alanında uzman kişilerin katkılarıyla sivil toplum örgütlenmeleri niteliğinde hareket etmektedirler. Diğer taraftan devletin ve sivil toplum örgütlenmelerinin konuya eğilmeleri uluslararası gelişmelere paralel olmakta ve bilimsel çalışmalarla da desteklenmektedir. Bir başka deyişle, kurumsal ve yasal boyutta yapılacak girişimler konuya ilişkin sağlıklı veriler sağlayacak bilimsel araştırmaları mutlak kılmaktadır.

Ancak görülen, çocuğu istismar ve ihmalden korumaya yönelik çalışmaların çok da eskiye dayanmadığıdır. Bunun temel nedeni, çocuğun bir değer olarak algılanması anlayışının sanayileşmenin hızlandığı döneme ve buna ek olarak eğitimin kurumsallaşması sürecine tekabül etmesidir. Diğer taraftan, kültürel farklılıklar nedeniyle çocuk istismarını tanımlama girişimlerinin toplumdan topluma farklılık göstermesi ve konun evrensel bir tanımlamasının yapılamaması, konu hakkında ulusal boyutta yapılan çalışmaların nicelik ve nitelik açısından ortaya koyduğu farklılıkların temel gerekçesi olarak da değerlendirilebilir.

Çocuk istismarı bir olgu olarak, sanayileşmiş ya da halen sanayileşmekte olan toplumlarda, bu sürecinin yarattığı ortak sorunlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle çocuk istismarını araştırmaya yönelik çalışmalara, kapitalist üretim ağı içerisinde çocuğun rolü ve yeni toplumsal konumu belirinceye ve bu yeni rol ve statüden kaynaklanan durumlar bir sorun olarak algılanıncaya kadar rastlanmaz. Ancak bu algılama biçimleri ortaya çıktıktan sonra da, çocuk istismarı adı alanda anılan durumların, salt sanayileşme sürecinin yarattığı sorunlar olmayıp, çocuk yetiştirmeye yönelik davranış ve tutumları belirleyen kültürel farklılıklardan da etkilendiği anlaşılır. Bu durum, literatürde uluslararası çocuk istismarı ve ihmaline ilişkin çalışma/çalışmalara rastlanamamasının gerekçesi olarak gösterilebilir.

Aşağıda ulusal boyutta Türkiye ve diğer ülkelerde yapılan araştırmalara değinilecektir. Bu araştırmalardan elde edilen veriler incelendiğinde, gelişmiş ya da gelişmekte olan toplumlarda çocuk istismarının nedenleri konusunda kimi zaman ortak yargılara varıldığı görülür. Bu ortak yorumlamalar, her ikisi de bir zamanlar geleneksel olan, şimdi ise sanayileşmesini tamamlamış ya da hâlâ tamamlamaya çalışan toplumların, farklı dönemlerde de olsa ortak bir süreci yaşamış ya da birbirini model alarak yaşıyor olmalarına bağlanabilir.

Konumuz, ailenin sosyokültürel, ekonomik ve iletişimsel özelliklerinden hareketle aile içinde çocuğa yönelik şiddet olduğundan, bu bölümde doğrudan çocuğa yönelik şiddeti konu edinen uygulamalı çalışmalara değinilecek, bunların yanında aile içi şiddeti konu edinen ve çocuğa yönelik şiddetle ilgili bulguların sunulduğu çalışmalar da ele alınacaktır.

1)        Çocuğa Yönelik Şiddet Konusunda Dünya’da Yapılan Araştırmalar

Yapılan incelemeler, aile içi ve çocuğa yönelik şiddetin Batı toplumlarında da yeni bir olgu olmadığını göstermektedir. Bugünün bakış açısından hareket edildiğinde, çocuk istismarı ve ihmalinin bu toplumlarda da insanlığın tarihi kadar eski olduğu, ancak Batı kültür anlayışında ekonomik ve sosyal gelişmelere bağlı olarak meydana gelen değişmelerin, söz konusu olgunun bir sorun olarak ele alınmasında etkili olduğu anlaşılmaktadır.

Altı bin yıl önce Mezopotamya’daki çocukların onlara bakmak için koruyucu tanrıları olduğu belirtilirken, çocuk bakımevlerinin eski Yunanlılar ve Romalılara kadar uzandığı görülmektedir. Samuel Rodbill (1987), çocuk haklarının korunması için ilk yasal düzenlemelerin İÖ 450 yılına kadar gittiğini bildirmektedir. Antropologlar, nerede ise her toplumun çocukların seksüel hayata geçmelerine dair kural ve kanunlarının olduğunu bildirmektedir (Gelles, 2000: İl).

Gells’in (2000: 11) de belirttiği gibi, aile ya da birbiriyle sevgi bağı oluşması gereken insanlar arasındaki şiddet olgusu eski olmasına rağmen, kişilere ve sosyal iyilik haline zararlı olması nedeniyle son zamanlarda, bir sosyal problem olarak ele alınmaya başlanmıştır.

Ancak, son zamanlarda güncel bir konu haline gelen aile içi şiddet olaylarını kapalı kapılar ardından açığa çıkarmaya başlayan gelişmelerin bazı dramatik değişikliklerle gerçekleştiği ve bu kapıların açılmasının birdenbire değil, yavaş yavaş uzun bir sürede olduğu gözlenmektedir.

Michael Robin (1982: 141) çocuk haklarının korunması ile ilgili tarihsel başlangıcı araştırdığında 1300’den 1600 yılma kadar süren dönemdeki Rönesans’ın çocukların toplumun korunmasına muhtaç bir sınıf olarak algılandığı ve ailenin çocuğun eğitimi ve davranışlarından sorumlu olduğu dönem olarak başladığını görmüştür. Yine bu dönem babanın gücünün en fazla arttığı dönem olarak dikkati çekmektedir.

  1. yüzyıldaki Aydınlanma, çocuklarla ilgili hizmet ve ilginin de artmasını getirmiştir. Bu dönemde kurulan Londra Vakıf Hastanesinde çocuklar için ayrı sağlık hizmeti verilmekle kalınmamış burası çocuklar adına yapılan ahlaki reform hareketlerinin de merkezi olmuştur.

Marry Ellen Wilson davası, 1874’te 8 yaşındaki bir kıza kötü muamele nedeniyle üvey annesinin hapse mahkûm edilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu davadan sonra (Aralık 1874) ABD’de New York Çocuklara Kötü Muameleyi Önleme Derneği kurulmuştur (Gelles, 2000: 12).

Ancak siyaset bilimci Barbara Nelson’a (1984) göre, 50’lere kadar istismar ve ihmale toplumsal ilgi pratik olarak yoktur (akt. Gelles, 2000: 13). 1946’da radyoloji uzmanı Dr. Jhon Cafeyy, kemik kırıkları ve kafatasında kan birikimleri olan çocuklar ile ilgili filmlerini yayınlamış, 1957’de bu kırıkların çocukların Anne-babaları ya da onlara bakanlar tarafından yapılmış olabileceğini speküle etmiştir. 1962’de Kepme ve arkadaşları Colorado Üniversitesi Tıp Merkezi’nde çocuklarda gördükleri kırıkların ve iyileşmiş kırık izlerinin birçoğunun kesin olarak Anne-babalarca oluşturulmuş yaralanmalar olduğunu belirtmişlerdir (Kepme, 1962: 1724). Kempe’nin ‘The battered child syndrome’ adlı makalesi, çocuk istismarının toplumsal ve profesyonel bakımdan yeniden keşfini sağlamıştır. Bu makale ile birlikte yayınlanan güçlü çarpıcı editör yorumunu ünlü gazetelerde çıkan haberler ve farklı öyküler izlemiştir. Barbara Nelson’a göre, 1962’ye kadar hiçbir konu bu kadar yoğun şekilde kitle medyasınca işlenmemiştir. Bundan sonra Kepme, kendi profesyonel dergisi olan ‘Child Abuse ve Neglect International Journal’i kurmuş ve günümüzde aile içi şiddetle ilgili çok sayıda makaleyi düzenli olarak yayınlayan dergiye öncülük etmiştir. 1962’deki gelişmeyi takip eden en önemli gelişme ise, ABD’de 50 eyaletin tamamında 196367 yılları arasında çocuk istismarı ile ilgili pasajların bu ülke kanunlarında yer alması olmuştur. Bunu ise 1972 yılından itibaren Çalışma Bakanlığının bünyesinde kurulu olan çocuk bürosunun aktif hale getirilmesi izlemiştir (akt. Gelles, 2000: 13).

Batı’da, bu gelişmelere bağlı olarak bugüne dek, çocuğa yönelik şiddet konusunda pek çok araştırma yapıldığı gözlenmektedir. Bu nedenle, artık Bati’da ‘çocuk istismarı ve ihmalinin yeterince araştırılmadığı’ bir sorun olmaktan çıkmış, sorun araştırmalarda kullanılan metodolojik uygulamalara yönelik eleştiriler sorunu olmaya başlamıştır. Bu eleştirilerin temel hedefi ise, çocuk istismarı ve ihmali konusunda yapılacak araştırmaların, ancak multidisipliner çalışmalarla sağlıklı sonuçlara ulaşabileceği gerçeğidir.

Örneğin, Kurry vd.nin 1990’h yıllara kadar Avrupa’da çocuk istismarı araştırmalarına getirdiği eleştirilerden biri, resmi istatistiklerin metodolojik eksiklikleri sorunudur. Oysa aile içi şiddetin ve bu süreç içerisinde çocuğa yönelik şiddetin nedenlerini araştırmaya yönelik incelemelerin, bu şiddet biçimlerine kaynaklık ettiği düşünülen risk faktörlerini, şiddetin derecesi hakkında güvenilir sonuçlar verecek biçimde birlikte araştırması bir zorunluluktur. Onlar, Avrupa’da 90’ların başlarına kadar aile içi şiddetin yaygınlığını ortaya koymaya yönelik çalışmaların klinik olgulardan harekede resmi istatistiklere dayandırıldığını, ancak 90’ların başından itibaren kiliniksel olmayan modeller üzerinde çalışılmaya başlandığını belirtmektedirler (Kurry vd., 2004: 750). Kurry vd.nin Aile İçi Şiddetin Yaygınlığı Çocuklara Karşı Şiddet adlı çalışmaları 1990’lı yıllardan itibaren Almanya’da yapılan çeşitli araştırmaları içeren bir inceleme olup, Avrupa’da çocuk istismarının yaygınlığını ve risk etmenlerini ortaya koyması bakımından önemlidir (Kurry vd., 2004: 749769).

Bu makalede ele alman ilk çalışma, Wetzels (1997) tarafından gerçekleştirilmiştir. 1992 yılında Almanya’da, 16 yaşından 59 yaşına kadar olan 3.200 denek üzerinde gerçekleştirilen araştırmada, deneklere hayadan boyunca karşılaştıkları herhangi bir şiddet deneyimi olup olmadığı sorulmuş, kadınların %2 ile %7,3, erkeklerin ise %6,2 ile %18,1 arasında çocuk ve ergenliklerinde cinsel şiddete uğradıkları tespit edilmiştir. Bu araştırmada ayrıca bir aile şiddeti kurbanı olmanın riskinin aile yapısına bağlı olduğu, 14 yaşına kadar biyolojik anne ve babası ile birlikte yaşayan deneklerin sadece %5,4’ünün aile içi şiddete uğradığı belirlenmiştir. Bu oran evladık olanlar veya üvey anne ve baba tarafından yetiştirilmiş ya da yetimhanede büyümüş denekler için %9,3 olarak bulunmuştur.

Almanya’daki diğer araştırmalar da cinsel yönden suiistimal edilen çocuk kurbanların bu tür aile ortamlarında daha yaygın olduğunu ve bu ailelerdeki atmosferin bu tür uyuşmazlıklarla bağlantılı olmasının muhtemel olduğunu göstermiştir. Kurry vd.nin diğer zengin ülkelerdeki dağılımın da (aşağıdaki araştırmada da görüleceği üzere) bu duruma oldukça yakın olacağını iddia etmektedirler. Örneğin Trocme (2001) tarafından yapılan bir Kanada araştırması, biyolojik anne ve babaların yine de hâlâ kötü davranışların çoğundan sorumlu olduklarını göstermiştir. 16. doğum günlerinden önce kötü davranışa maruz kalan çocuk kurbanlara göre fiziksel suiistimalin suçluları %42 ile biyolojik babalar ve %47 ile de biyolojik anneler olarak belirtilmiştir. Bu durum bütün kötü davranış örneklerinin %90’ının en az bir biyolojik ebeveyn tarafından yapıldığını da ortaya koymuştur.

1999 yılında farklı Alman şehirlerindeki 16 bin ergen üzerinde yapılan bir başka çalışma kötü davramşa maruz kalmış davalıların %9,8’inin 12 yaşından küçük olduğunu göstermiştir. Bu oran düşük sosyoekonomik statülü aileler içinde daha yüksek bulunmuş, en azından babanın işsiz olduğu ya da sosyal yardım alan aileler içinde çocuklara kötü muamelenin oranı %13’lere yükseldiği gözlenmiştir (PfeifFer, Wetzels ve Enzmarın, 1999).

Luedtke ve Lamnek tarafından (2002) gerçekleştirilen Bavarian araştırmasında ise toplam 1.236 evden bir genç ile yapılan telefon görüşmeleri sonucu, deneklerin üçte birinin (%28,4 ile) son 30 gün içerisinde aile içi şiddete maruz kaldığı ve suçluların da anne ve babalar olduğu tespit edilmiştir.

Kurry vd.nin, yukarıda ele aldıkları çalışmalar, bir yandan Avrupa’da aile içi şiddet ve çocuğa yönelik şiddetin yaygınlığını göstermesi bakımından önem taşırken, diğer yandan metodolojik eksikliklerin giderilmesi noktasında aile içi ve çocuğa yönelik şiddeti oluşturan risk faktörlerini ortaya koyması bakımından önemli olmaktadır.

Avrupa’da yapılan ve aile içi çocuğa yönelik şiddetin risk etmenlerini belirlemeye çalışan bir başka araştırma ise Mette Ystgaard ve arkadaşları tarafından gerçeMeştirümiştir. Çocukluğun cinsel ve fiziksel yönden kötüye kullanılması ile tekrarlanan intihara eğilimli davranışlar arasında özel bir ilişki bulunup bulunmadığını inceleyen bu çalışmada; %65’i kadın olan 76 denek bir intihar girişiminde bulunduktan sonra genel bir hastaneye kabul edilmiş, görüşmeler sonucunda aşağıdaki sonuçlara ulaşılmıştır (Ystgaard vd., 2004: 863875).

Bir intihar girişiminde bulunan deneklerle yapılan görüşmeler sonucunda, bu deneklerin 18 yaşından önce %35’inin cinsel suiistimale, %18’inin şiddetli fiziksel istismara, %27’sinin ihmale, %34’ünün anne baba tarafından antipatik davranışlara, %37’sinin ilgisizliğe ve %31’inin ise aile içi şiddete maruz kaldığı tespit edilmiştir. Diğer çocukluk güçlüklerinin etkileri kontrol edildiğinde, sadece fiziksel ve cinsel suiistimalin bağımsız olarak tekrarlanan intihar girişimleri ile ilişkili olduğu gözlenmiştir. Çünkü cinsel veya fiziksel suiistimale karşı korunmasızlık olasılığının oranı, tekrarlanan intihar girişimleri ve kendine zarar verme arasında en yüksek olarak tespit edilmiş ve sonuç olarak cinsel ve fiziksel suiistimalin önemli ölçüde ve bağımsız olarak tekrarlanan intihar davranışı ile ilişkili olduğu gözlenmiştir.

Aile içi çocuğa yönelik şiddet araştırmalarında vurgulanan risk faktörlerinden biri, ebeveynlerin çocukken istismar ve ihmale maruz kalmaları durumunda yetişkinlikte de kendi çocuklarına karşı şiddet uygulayıcısı durumuna gelebilecekleridir. Çünkü şiddet öğrenilen bir davranış olarak kabul edilmekte ve sosyalleşme süreci içerisinde, bireyin yakın çevresi içerisinde şiddet eylemlerine maruz kalarak yetişmesinin onu potansiyel bir şiddet uygulayıcısı haline getireceği kuramsal olarak da iddia edilmektedir. Bugüne değin yapılan araştırmalar, küçükken kendi ebeveyninden dayak yiyen, istismar ya da ihmal edilen her çocuğun yetişkinlikte de kendi çocuğu/çocuklarını mutlaka istismar ettiğini doğrulamış olmasa da, aile içi çocuğa yönelik şiddeti konu edinen araştırmalarda bu durum bir risk etmeni olarak kabul edilmekte ve araştırılmaktadır. Ancak görülen o ki, şiddete maruz kalmış çocukların, erişkinlik dönemlerinde şiddet uygulayan ya da şiddete maruz kalan insanlar olup olmadığını ileriye dönük olarak (prospektif) inceleyen az sayıda çalışma vardır (Margolin ve Gordis, 2004: 4). 20 yıllık prospektif bir çalışmanın sonuçlarına göre, anne babaları arasında şiddet olduğunu gören çocukların kendi partnerlerine şiddet uygulama oranı artmaktadır (Ehrensaft, 2003: 752753). Bununla birlikte, Kaufman ve Zigler’in (1987: 186192) prospektif çalışmaları değerlendirdiği bir derlemede, şiddete uğrayan çocukların, çocukluk dönemlerinde diğer çocuklara şiddet gösterme oranının %5’ten %30’a çıktığını, fakat yetişkinlikte bu çocukların %70’inin saldırgan olmadıkları belirtilmiştir. Widom’da (1998: 225234), şiddet döngüsünün kırılmasına ilişkin görüşleri incelediği bir çalışmasında, çocuklukta şiddet kurbanı olmanın suça yönelik davranışları ve mental problemleri arttırmasına rağmen şiddet döngüsünün kırılmaz bir döngü olmadığını belirtmiştir.

Coohey tarafından 1994 yılında yayınlanan ‘Battered Mothers Who Physicaily Abuse Their Children’ (Çocuklarını Fiziksel Olarak Suiistimal Eden Dövülen Anneler) adlı çalışmanın amacı da, dövülen annelerin çocuklarını niçin fiziksel olarak suiistimal ettiklerini anlamaya yönelik bir çalışmadır.

Çocuklarını döven ve fiziksel olarak suiistimal eden anneler grubunu, çocuklarını fiziksel olarak suiistimal etmeyen iki anne grubu ile (çocuklarını sadece döven ya da çocuklarını dövmeyen ve fiziksel olarak suiistimal etmeyen anneler) ve fiziksel olarak suiistimalci olan fakat dövmeyen bir anne grubunun karşılaştırıldığı bu araştırmada, şiddete kaynaklık ettiği düşünülen dört durum (annelerin çocukken kendi ebeveynleri tarafından suiistimal edilip edilmedikleri, son on iki ay içerisinde strese neden olan bir olay/ olaylar yaşayıp yaşamadığı ve annenin akrabalarından ve yakın arkadaşlarından aldığı duygusal desteğin derecesi ve babanın alkol ya da uyuşturucu kullanıp kullanmadığı) ele alınmış ve toplam 184 anne (53’ü dövülen ve suiistimalci grup, 57si dövülmeyen ve suiistimalci olmayan grup, 33’ü dövülen fakat suiistimalci olmayan grup ve 41’i suiistimalci ama dövülmeyen grup) araştırmaya dâhil edilmiştir. Anneler, daha önceden ‘Çocukları Koruma Sevisi’ kayıdarına geçirilmiş veya onlar tarafından, kendilerine (anne ve babalara) çocuklarını suiistimal ettikleri bildirilen annelerle eşi tarafından şiddete uğradığı ‘Uyuşmazlık Taktik Ölçeği’ ile tespit edilen anneler ve şiddete maruz kalmayan anneler arasından seçilmiştir. Yukarıda belirtilen dört şiddetli saldırı maddesinin risk etmeni olarak kabul edildiği bu araştırmada, annelerin çocuklukta fiziksel suiistimal tarihi değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan anneler üzerinde uygulanan çeşitli ölçeklerden elde edilen sonuçlar değerlendirildiğinde, çocukken babaları tarafından suiistimal edilen ve edilmeyen annelerin kendi çocuklarını suiistimal etme dereceleri arasında fark bulunamamış (%53,5 ve %38,7), çocuklarını suiistimal eden annelerin, daha çok (%90,4) çocukken kendi aneleri tarafından fiziksel suiistimale uğradığı tespit edilmiştir. Eşleri tarafından dövülen annelerin ise çocuklarını fiziksel olarak suiistimal etme oranı %48,7 ile daha düşük bulunmuştur. Böylece, kendi anneleri tarafından şiddetli bir biçimde saldırılan annelerin, eşleri tarafından dövülüp dövülmediklerine bakılmaksızın çocuklarını fiziksel olarak suiistimal etmeye meyilli olduklan sonucuna ulaşılmıştır. Bunun yanında 1319 yaşları arasında çocuk sahibi olan annelerin dövülmüş olabileceği ve çocük/çocuklarını fiziksel olarak suiistimal edebileceği varsayımı ispat edilememiştir (bu konuda elde edilen sonuçlar tahminlerin %69 altında bulunmuştur). Yine annenin eşinin kızgınlığını zorla kontrol ettiğini bildirdiği durumlarda dövülme ve çocuklarını suiistimal etme oranlan tahminlerin üstünde hesaplanmıştır. Kısaca, çocuğa yönelik şiddete kaynaklık ettiği düşünülen ve bu araştırmaya temel oluşturan değişkenlerin sadece %66 oranında etkili olduğu tespit edilmiştir. Araştırmada ulaşılan sonuç ise, fiziksel çocuk şiddetini önlemek için, şiddetin nesiller arası geçişini azaltmanın bir zorunluluk olduğudur (Coohey, 2004: 943952).

Çocuk istismarının sıklığını tahmin etmek için bir diğer yöntem tesadüfi genel toplum taramalandır. Bu yapıldığında çok daha yüksek istismar oranlarına rastlamak mümkün olmaktadır (Herzberger, 1996: 8). Straus ve Gelles’in (1986: 465479) ülke çapında tesadüfi olarak, iki ebeveyninde bulunduğu evlere telefon açarak yaptıkları böyle bir çalışmada ‘Conflict Tactics Survey’, sora formları kullanılmış, çocuğuna tekme atan, yumrukla ya da bir objeyle vuran, bıçak ya da silahla tehdit eden ya da yaralayan ebeveynler şiddete kanlıyor olarak kabul edilmişlerdir. Toplam 2.688 Anne-baba ile görüşme sonucunda, %18 oranında ebeveynin, geçen bir yıl içinde çocuklarına şiddet uyguladıklan belirlenmiştir.

Çocuklara karşı, şiddetin risk faktörlerini, eş suiistimali olan ve olmayan evler açısından karşılaştırmayı amaçlayan bir başka araştırma ise 2002’de Tajima tarafından gerçekleştirilmiştir. 1985’te, Amerikan ailelerini kapsar biçimde, TJlusal Aile Şiddeti Araştırmasını’ (NFVS) yürüten Straus ve Gelles’in çocuk şiddeti risk faktörlerini açıklamak için yapağı bu araştırma verilerinden harekede gerçekleştirilen ve bu araştırmada gözlemlenen birtakım sımrlılıklan22 aşmayı amaçlayan bu çalışmadan elde edilen veriler şöyledir (Tajima, 2002: 122149).

Bu inceleme, 6.002 tane ev hanesini temsil eden ve ulusal bir örnek olan 1985 NFVS’den veriler kullanmış, sadece rast gele bir cevaplayıcı her ev ahalisinden seçilmesine rağmen, hem kadın hem de erkekler araştırılmıştır. Telefon araştırmaları %84 cevap oram ile eğitilmiş bayan görüşmeciler tarafmdan yürütülmüş, telefon numaraları rast gele seçilmiştir. Mevcut inceleme, evli ve 18 yaşından küçük en az bir çocuğu olan 2.733 olayı analiz etmiştir ve cevap verenlerin yaklaşık %55,6’sı kadındır. Bu araştırmada NFVS ‘Uyuşmazlık Taktik Ölçeği’ (TS) ailevi şiddet ve çocuk suiistimalini ölçmek için kullamlmış ve şu sonuçlara ulaşılmıştır.

Çocuklara karşı şiddetin bütün biçimleri, eş suiistimalini bildiren evlerde, eş suiistimalinin olmadığı evlerden daha yüksek oranlara ulaşmıştır. Fiziksel çocuk suiistimali göreceli olarak seyrektir (eş suiistimalinin olduğu evlerde %8, olmadığı evlerde %3’tür). Buna karşın fiziksel ceza ve sözel suiistimal daha yaygındır (Eş suiistimalinin olduğu evlerde %7182 arası, olmadığı evlerde %5258 arası). Çocuklara yönelik şiddetin üç çeşidi arasında önemli bir korelasyon vardır. Fiziksel suiistimal, sözel suiistimal ve fiziksel ceza ile sözel suiistimal ise fiziksel ceza ile bağlantılıdır. Kısaca, bu araştırmada, fiziksel olarak suiistimal edilen çocukların %90’ının, ayrıca sözel suiistimal ve fiziksel cezayı yaşamış olduğu tespit edilmiştir.

Yine çocukların şiddete kurban olması ve ölümü ile ilgili bir çalışmada White ve Widom (2003: 841853), istismar ve ihmal edilmiş çocukların erişkinliklerini izlemişler, bu durumun mental ve fiziksel sağlığı olumsuz etkilemesine rağmen, erken ölüm ya da şiddetle ilişkili ölüm riskini arttırmadığını saptamışlardır.

 

1985 NFVS’den (National Family Violence Survey) elde edilen veriler çeşitli sınırlamalara sahiptir. Örneğin araştırma sadece heteroseksüel çiftleri içermiş, böylece gay ve lezbiyen eşlerin olduğu ailelerdeki çocuklara karşı şiddet analizini engellemiştir. NFVS, ayrıca 1319 yaş arasındaki ebeveynleri dışarıda bırakmış, araştırmaya katılan kişiler 18 yaşından büyük kişiler arasından seçilmiştir. Tek ebeveynler araştırılmasına rağmen, onlara ailevi şiddetle ilgili sorular sorulmamış ve bundan dolayı ebeveyn çalışmasına dâhil edilmemişlerdir. Oysa pek çok dövülmüş anne, uzaklaşmış eşleri tarafından suiistimal edilen tek (bekâr) annelerdir. Mevcut çalışmada ırk ve etniklik karşılaştırmaları Afrikalı Amerikalılar, beyaz, Latin vd. ırklar ile sınırlandırılmıştır (Tajima, 2002: 149).

 

Brezilya’da mahkûm erişkin kadınlar arasında yapılan bir başka araştırmada da, bu mahkûmların çocukluk ve adölesanlık döneminde şiddete maruz kalmasıyla daha sonra kendilerinin de çocuk ve adölesanlara şiddet uygulama oranları arasında doğrusal bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Bu gruptaki en sık şiddet uygulayıcıları mahkumların kendi anne babaları (53,74) olarak tespit edilmiş, diğer taraftan mahkûmlarm anne ve babalarından gördükleri şiddet biçimleri arasında fiziksel, duygusal (emosyonel) veya ihmal biçiminde şiddet eylemlerine rastlanmıştır (Gilliatt vd., 2004: 292295).

Yukarıdaki araştırmalardan da anlaşılacağı üzere, aile içi çocuğa yönelik şiddeti konu edinen Batı kaynaklı araştırmaların söz konusu olaya bakış açılan belli noktalardan, bir başka deyişle, aile içi çocuğa yönelik şiddete neden olduğu düşünülen belli risk faktörlerinden harekede gerçekleştirilmiştir ve buna benzer daha pek çok araştırma vardır. Ancak bu araştırmalarda dikkati çeken bir başka nokta, araştırmacıların bilindik bakış açılarından ziyade olayı açıklamaya yönelik yeni bakış açılarına yönelmiş olmalarıdır. Bu yeni bakış açıları, yaşanan olayları doğru bir biçimde değerlendirme noktasmda göz önünde bulundurulması gereken diğer noktalara ışık tutmakta ve bu alanda yeterince istatistik! bilgi elde edilememesinin sebeplerini de ortaya koymaktadır. Çünkü Batı’da, aile içi çocuğa yönelik şiddet araştırmalarının, artık sadece kurbanlar ve sanıkların özelliklerini inceleme ya da sürekli vurgulanan risk etmenlerini ortaya çıkarmanın yanın da, söz konusu olaylara müdahale noktasında, resmi görevlilerin olaya bakış açıları ve müdahalenin niteliği konusunda da bilgi verici çalışmalara yöneldiği gözlenmektedir.

Bu çalışmalardan biri, Osofsky’nin (2004: 478485) Community Outreach For Children Exposed to Violence adlı çalışmasıdır. Şiddete uğrayan çocuklar için toplumsal yardımı konu edinen çalışmada Osofsky, ABD’de bakıma muhtaç olduğu için bakım evlerine terk edilen, istismar ve ihmale uğramış çocukların, bir yandan sosyoekonomik ve ailesel özelliklerini incelemekte, diğer yandan şiddetin çocuklar, aileler ve bakıcılar üzerindeki etkisinden, travmatize küçük çocuklara yardımda toplumsal işbirliğinin öneminden ve yenidoğan ve küçük çocukluk döneminde (toddler) şiddete uğrayanların nasıl belirlenebileceğinden bahsetmektedir.

Osofsky, fakir ortamlardan ve aile içinde erişkin şiddetinin ve çocuğa yönelik (çifte) şiddetin bir arada olduğu ailelerden gelen bu çocukların genellikle fiziksel istismara maruz kaldığını, hem erişkin şiddetinin hem de çocuğa yönelik şiddetin bir arada olduğu ailelerde çocukların şiddet olaylarından daha belirgin bir biçimde etkilendiğini belirtmektedir.

Bu makalede, aileler ve bakıcılar üzerinde şiddetin etkilerinden de bahseden Osofsky, şiddeti uygulayanın genellikle erkek olduğu ailelerde, şiddete uğrayan Anne-baba ya da çocuğa bakan erişkinin, çocuk için gerekli olan stabil merkezi rolden çıkarak ürkek, mutsuz, depresif ve kendi sorunlarıyla meşgul bir ebeveyn kimliğinde çocuğun sorunlarını dinleyemez duruma geldiğini, böylece yanlarında bulunan erişkinlerden güvenli bir destek bulamayan her yaştan çocuğun gerileme ve disorganize davranışlar içine girdiğini vurgulamaktadır.

Oysa Osofsky’e göre, çocukları korumak ve gelişimlerini kolaylaştırmak bir ailenin en temel fonksiyonudur. Aile kompozisyonlarına bakılmaksızın, büyümek ve gelişmek zorunda olan çocuklarına dikkat, şefkat ve güvenlik sağlayan kurumlardır. Yoksulluk, işsizlik gibi stabilizeyi bozan durumlar bu süreci tehlikeye sokan riskler olmaktadır.

Bugüne kadar şiddete uğramanın ana-babalığa ya da bakım ortamına (caregiving environment) olan etkileri hakkında sistematik bir çalışma yapılmamış olmakla beraber, incelediği çeşitli makalelerden hareketle Osofsky, bu gibi ebeveynlerin kendilerini umutsuz, yardımsız ve çocuklarını korumaktan aciz kişilikler sergilediklerini vurgulamaktadır.

Şiddete maruz kalan küçük çocuklara yardımda toplumun işbirliğine de değinen Osofsky’e göre, şiddet nedeniyle travmatize olan çocuğa daha erken ulaşmanın yollarından biri de polis ya da öğretmen gibi aracılar yardımıyla toplumsal desteğin sağlanması olmalıdır.

Aynı makalesinde Ofosky’nin ele aldığı konulardan biri de yenidoğan ve küçük çocukluk döneminde (toddler) şiddete uğrayanlara nasıl bakılması gerektiği sorunudur. Ona göre, çocuğun şiddetten etkilenmesinde birkaç faktör rol oynar. Bu faktörler; çocuğun yaşı, içinde bulunduğu çevre (komşuluk ortamı), aile ve ailenin çocuğun yaşamındaki desteği ve daha önce yaşadığı şiddet olayları.

Ofosky’e göre, çocuğun erken dönemlerde karşılaştığı şiddette yaşananlar ve kişiler çok önemlidir. Eğer şiddet uygulayıcısı çocuğa çok yakın ise çocuk için ilişkilerin güvenirliği sorgulanır hale gelir. Eğer tekrarlanan şekilde şiddete uğranıyorsa etkileri daha ağır olur, çocuk zamanla şiddete karşı dirençli ve aldırmaz hale gelir.

Çok küçük çocukların duygularını ve streslerini sergileyebilmelerinin çok kolay olmadığını belirten Ofosky, bu nedenle bu çocuklarda gözlemlenen uyku problemleri, içine kapanma, saldırganlık, ağlama, huzursuzluk ve yeme problemleri gibi tepkilerin, çocukların şiddete verdikleri cevaplar olarak değerlendirilebileceğini belirtir. Bunlara ek olarak, şiddete uğrayan çocuklarda tuvalet eğitiminde başarısızlık ya da konuşamama şeklinde beliren dil yetersizliğinin de görülebileceğini vurgulamaktadır.

Finkelhor ve Ormrod (2001: 219229) tarafından yapılan Factor in The UnderReporting of Crimes Againts Juveniles adlı çalışma, ABD’de fiziksel ve cinsel şiddete uğramış genç kurbanlara yardım veren 157 polis ve doktoru kapsamış ve bu tür olaylarda saldırının bir suç olarak kabul edilmesini arttırıcı faktörlerin neler olduğu, ilgili kişilere uygulanan iki aşamalı Jbir testle ortaya konmaya çalışılmıştır, incelemeler sonucu genç insanlara yönelik fiziksel ve cinsel saldırıların bir suç olarak tanımlanabilmesin de; kurbanın ergenlik çağında olması, saldırganın erişkin olması, çok defalar saldırıyı tekrarlaması, yaralanmanın fiziksel olması, kurbanın kadın olması ve ailenin daha önce polisle ilişki tecrübesinin olması gibi faktörlerin, saldırının bir suç olarak kabul edilmesini artırıcı faktörler arasında sayıldığı gözlenmiştir.

Tıbbi merkezlerin acil ve travma merkezlerinde çalışanlar şiddete uğramış genç kurbanları erken belirlemedeki rollerini giderek daha iyi anlamaktadırlar. Bu kavrayışta, şiddete yol açtığı düşünülen durumların tespitine yönelik bilimsel nitelikteki araştırmalar önemli rol oynamaktadır. Çünkü bu araştırmalar, çocuğa yönelik şiddeti doğuran ya da daha fazla yaşanmasına yol açtığı düşünülen risk etmenlerini ortaya çıkarabildiği oranda, bu alanda çalışanlara teşhis, tedavi ve önleme yolları hakkında detaylı bilgiler sunabilmektedir.

Örneğin, Zun ve Rosen (2003: 1519) tarafından yapılan Psychosocial Needs of Young Persons Who Are Victüns oflnterpersonal VioJence adlı çalışmadan elde edilen veriler, yüksek risk davranışları gösterenler için tarama (yani bunları tespit etme) ve danışmanlık yapmanın ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Bu çalışmada, hayati tehlike ile karşı karşıya kalacak derecede şiddete uğradığı tespit edilen gençler şehir merkezinde yer alan bir acil departmanında incelenmişler ve bu popülasyonun temel olarak siyahi ya da Hispanik kökenli, sosyal ve ailesel ilişkileri zayıf, depresyonda ve anksiyeteli, kendine güven seviyesi düşük olduğunu saptamışlar.

Dünya Şiddet ve Sağlık Raporu’nda, şiddet için tanımlanmış risk faktörlerine bakıldığında çocuklar için belirleyici olan faktörlerin yaş ve cinsiyet olduğunu görmekteyiz (Mian, 2004: 14). Yapılan araştırmalar, çocukların farklı gelişim aşamalarında farklı biçim ve derecede şiddet eylemleri ile karşılaştığını göstermektedir. Bu gelişim aşamalarından biri olan ergenlik (adölesanlık) dönemi çok önemli sağlık risklerini içermesi bakımından ayrıca önem taşımaktadır. Çünkü ergenlik dönemi, önlenebilir yaralanmalar ve ölüme hayatın her döneminde olduğundan daha fazla maruz kalınan bir dönem olarak tanımlanmaktadır (Marino, 2004: 486). Bu nedenle, şiddetle ilgili Batı literatürü incelendiğinde ergenlik döneminde şiddeti çeşitli faktörlerle ilişkilendiren birçok araştırmaya rastlanır.

Bunlardan bir tanesi ergen şiddetini toplum, aile ve bireysel faktörlerin yol açtığı eşitsizlik açısından inceleyen Inequality and Adolescent VioJence: An Exploration of Community, Family and Individual Factors adlı çalışmadır. ABD’de toplumsal, ailesel ve kişisel faktörlerin şiddetle olan ilişkisini ulusal ergen sağlığı çalışmasının verilerinden harekede inceleyen bu araştırmadan elde edilen veriler, sosyal ve çevresel faktörlerin ergen şiddetine ırka ve cinsiyete özgü şekilde son derece önemli etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Araştırmanın tanımsal analizi incelendiğinde; ırk olarak siyahların daha çok şiddet uyguladığı görülmektedir. Toplum düzeyinde bakıldığında, siyah adölesaların daha fakir bölgelerde yaşadıkları, ailesel olarak daha kısıtlı sosyoekonomik imkânlara sahip oldukları, eğitim seviyesi düşük tek ebeveynli ailelerde yaşadıkları, daha fazla alkol alıp, marihuana kullandıkları, daha fazla şiddet kurbanı oldukları tespit edilmiştir. Araştırmanın çok değişkenli analizine bakıldığında ise, ırk ve cinsiyetin siyah ve erkek olarak şiddet davranışında önemli etkisi olduğu, diğer tüm değişkenler eşitken bile cinsiyet ve ırk faktörünün şiddeti arttırdığı bildirilmiştir (Marino, 2004: 486494).

Adölesanlarla ilgili bir diğer çalışma, ergenlerde şiddetle ilgili davranışları belirlemek ve bunların sıklığını karşılaştırmak için İrlanda, İsrail, Portekiz, İsveç ve Amerika olmak üzere 5 ülkede gerçekleştirilen A Crossnational Study of’ ViolenceRelatedBehaviors in Adolescents adlı çalışmadır. Bu araştırmadan elde edilen sonuçlar şöyledir (Khuri vd., 2004: 539544):

Beş ülke de ergenler, kavga etme sıklığı, silah taşıma sıklığı ve kavgada yaralanma oranları açısından karşılaştırıldığında fark bulunamamış, ancak zorba davranışların en yaygın İsrail ve en az İsveç’te yaşayan ergenler arasında gerçekleştiği gözlenmiştir.

Kavga etme eylemine en fazla sigara içme, içki içme, kötü hissetme ve zorbalığa maruz kalma eylemlerinin eşlik ettiği belirlenmiştir.

Aynı araştırmanın ABD’ye ilişkin verileri ise; bu ülkede fiziksel saldırıya maruz kalmanın 1519 yaş arasında en sık 6. ve 1014 yaş arası insanlarda da 7. sırada yer aldığı ve ergenler arasında fiziksel saldırıya maruz kalmanın ölümcül olmayan yaralanma nedeni olarak belirlendiğini göstermektedir.

Bir Yıldan Daha Uzun Süren Adölesan İlişkilerinde (Çıkma Şeklinde) istismarın Belirlenmesi: Çocuğa Kötü Muamele ve Travmanın Rolü adını taşıyan bir başka çalışmada, erken çocukluk çağında kötü muameleye maruz kalma ile ergenlikte şiddet uygulama arasında olası bir ilişki olup olmadığı, travma semptomları, şiddet eğilimleri ve çıkma ilişkisinde etkinlik gibi önceden belirlenen üç risk faktörü açısından incelenmiş, sonuç olarak; bu üç parametre ile, ergenlikte çıkma döneminde şiddet uygulama ile çocukluk çağında kötü muamele görme arasında (hem erkekler hem de kızlar için) ilişki olduğu görülmüştür (Wolfe vd., 2004: 406415).

Çocuğa yönelik şiddet konusuna farklı bir açıdan yaklaşan gençlerle ilgili bir başka araştırma ise, şiddete gençlik gözüyle bakmayı ve değerlendirmeyi amaçlayan bir çalışmadır. Daiute’nin (2003) de belirttiği gibi, gençlerle ilgili araştırmalar, erişkinler tarafından hazırlanıp değerlendirilen sorularla değil, onların açısından da bakmayı gerektirir (akt. Bailey, 2004: 264). Nayak (2003: 303315) tarafından, değişik sosyoekonomik gruplardan gelmiş gençlerle yapılan bir çalışma, onların kendilerini anne babalarından bağımsız hissettikleri yerlerden biri olan caddelerde diğer arkadaşları ile bir araya geldiklerinde, çevre sakinleri ve polis tarafından suç çetelerinden ayırt edilmediklerini düşündüklerini göstermiştir. Bu araştırmada ulaşılan sonuç, gençlere yönelik suçlu endişesinin bazı durumlarda sosyal ayrışmayı (onların toplumdan ayrılmasını) arttırdığı şeklindedir.

Adölesan yaşamında şiddeti, günlük tehditleri tecrübe etme ve onlarla başa çıkma yolları açısından inceleyen bir başka araştırma, Denver Colorado’da, ilaç kullanımı, suç oranları, 10’lu yaşlarda görülen gebelik oranları, liseyi terk etme, ırk çeşitleri ve aile kompozisyonları gibi kriterlerce belirlenmiş beş farklı bölgede yaşayan gençlerin şiddet durumlarını görüşme yoluyla değerlendiren bir çalışmadır. 1020 yaş arası ergenlerin kendileri ve aileleri ile yapılan derinliğine görüşmelerde önce ergenlerin (tanık, sanık ve mağdur olarak) yaşadığı şiddet türleri tespit edilmiş ve daha sonra bu gençler şiddet için düşük (17 çocuk), orta (15 çocuk) ve yüksek risk (11 çocuk) gruplarına ayrılarak, onlara şiddetle karşılaştıklarında nasıl mücadele edecekleri sorulmuştur. Alınan cevaplar, farklı risk gruplarında yer alan ve şiddete maruz kalan çocukların, şiddetle mücadelede farklı stratejiler geliştireceklerini göstermiştir. Örneğin yüksek risk grubunda (YRG) yer alanlar kaçmak yerine, kalıp şiddetie mücadele etmekten ve kendilerini savunmaktan bahsederken, orta risk grubunda (ORG) yer alanların ise, şiddetten uzak durmak, tehlikeli yerlerden ve kişilerden sakınmakaçınma şeklinde stratejiler belirlemişlerdir. Bu risk grubunda yer alanlar için arkadaşları, kendilerine nasıl hareket etmeleri ve tehlikeden kaçmak için nasıl giyinmeleri gerektiğini söyleyen kişilerdir. Yüksek risk grubundaki çocuklar, şiddete uğradıklarında kendilerini koruyacak, kendilerini nasıl savunmaları gerektiğini gösterecek daha büyük yaşta arkadaşlarına sığınmayı, onların yanında yer almayı, hatta bu amaçla gerekirse çetelere bile girebileceklerini bildirmişlerdir. Bu sonuçlar, ülke genelinde yüzlerce şiddeti önleme ve şiddetten kaçınma programları mevcut olmasına karşın, şiddetle yüz yüze gelen gençlerin bu programların dışında, daha çok kendilerini şiddetten koruma stratejileri geliştirdiklerini göstermektedir.

Düşük risk (DRG) grubundaki gençler ise suç oranı düşük bir ortamda yaşadıkları için, güvenliklerini tehlikeli alanlardan uzak durarak sağlayacaklarını, ayrıca potansiyel suçlu gördükleri kişileri kendilerinden ve arkadaş gruplarından uzak tutmaya çalışacaklarını belirtmişlerdir. Araştırmada, yüksek risk grubundaki gençlerin düşük risk grubundakilerin aksine bu sorun yaratıcılarla iyi ilişki ve sıkı bağlar kurma eğiliminde olduklarının belirlenmesi araştırmacıyı;

1)        Yüksek risk grubu gençlerin davranış şekillerinin onları daha büyük bir risk içine sokacağı ve

2)        Bu başa çıkma stratejilerinin, şiddet oranlarını ters yönde etkileyebileceği sonucuna götürmüştür.

Bir başka deyişle, şiddet oranlarının ekonomik ve kültürel parametrelerle ters yönde bir orantı oluşturması ilaç ve uyuşturucu satıcılarını bu özel yapısal koşullardan cesaret alarak bu çocukları kolayca kendilerine çekmesine neden olabilir.

Invin’e göre, suç oranları arttıkça, insanların suça maruz kalma oranları da artmaktadır. Bu şiddet tehdidi daha sonra bazı yasal olmayan korunma etkileşimlerine yol açmaktadır. Şöyle ki: Bu korunma etkileşimleri, bir yandan gençleri şiddet uygulayıcısı olmaya motive ederken, diğer yandan suça yatkın sosyal ağları ya da şebekeleri güçlendirmektedir.

Diğer yandan, farklı sosyal yapılar arasındaki ilişkilere odaklanan bu çalışmadan elde edilen veriler, suçun önlenmesi alanındaki güncel trendlere de ışık tutmaktadır. 1970 ve 80’lerdeki suç önleme programlarının bir işe yaramayacağı düşünenlerin aksine, 1990’larda bazı araştırmacılar sosyal programların suçu azaltmada etkin olduğunu belirtmektedirler (Irwin, 2004: 452477).

Çocuğun şiddete uğradığı ortamlardan biri de okul ortamıdır. Yapılan incelemeler, okullarda karşılaşılan şiddet olaylarının değerlendirilmesinde aile içi şiddetin ve toplumsal alanda gözlemlenen şiddet eylemlerinin birbirinden bağımsız olarak ele alınıp incelenemeyeceğini, okullarda gözlemlenen şiddet olaylarının aile içinde ve toplumsal alanda yaşanan şiddet olaylarının bir yansıması olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. GeMşiminin bir dönemini aile ortamının yanında eğitim kurumlarında tamamlamaya çalışan çocukların, aile kurumu yanında eğitim kurumunda da maruz kaldığı şiddet olayları onların fiziksel ve ruhsal gelişimi üzerinde önemli etkiler yaratmaktadır. Bu nedenle eğitim kurumlarında yaşanan şiddet olayları, toplumsal alanda yaşanan diğer şiddet olaylarının bir parçası olarak sık sık araştırma konusu yapılmakta ve incelenmektedir.

Impact of Exposure to Violence in School On Child and Adoksccnt Mental Health and Behavior adlı araştırma okullardaki çocuk ve ergenlerin akıl sağlığı ve davranışları üzerinde şiddetin etkisini ortaya çıkarmayı amaçlayan bir çalışmadır. Flannery, Wester ve Singer (2004: 560572) tarafından gerçekleştirilen bu çalışma, okullarda şiddete karşı korumasızlık, psikolojik travma semptomlarının çocuk raporları ve şiddet davranışları arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Model iki farklı eyaletten 17 devlet okulu içindeki 3. ve 12. sınıflar arasındaki çocukları kapsamıştır. Bu okullarda geçen yıl şiddete tanık olma dağılımı şu şekildedir: İlkokul öğrencilerinin %56’sı birinin dövüldüğüne, %87’si birine vurulduğuna, tokat atıldığına ya da birinin yumruklandığına şahit olmuştur. Ortaokuldaki gençlerin yaklaşık %44’ünün okulda tehdit edildiği tespit edilmiştir. Araştırmada demografik özelliklerin hesaba katılmasından sonra, okulda şiddete tanık olma, hem psikolojik şiddet sempromlarını hem de şiddet davranışlarını tahmin etmede okulda şiddet kurbanı olmaktan daha çelişkili sayılmıştır.

Araştırmadan elde edilen verilere göre; okulda yüksek oranda şiddete maruz kaldığı tespit edilen öğrenciler, okulda düşük oranda şiddete maruz kaldığı saptanan öğrencilerden, travma semptomlarının klinik seviyelerini yaşamaya daha meyilli bulunmuştur.

Çocukların okulda şiddete maruz kalma oranı kabul edilemez derecede, yaş, okulun türü ya da coğrafik konumu göz önüne alınmaksızın yüksek bulunmuştur.

Araştırmada: Herhangi bir yerde şiddetin kurbanı olan gençlerin psikolojik travma, öfke, depresyon, endişe, ayrılma gibi psikolojik travmanın klinik derecelerini yaşamaya daha meyilli olduklarını, yüksek derecedeki öfke ve depresyonun öğrencinin kendine zarar verme ve başkalarına karşı şiddet suçu işleme riskini arttırdığını, akıl sağlığı konusu, şiddete karşı korumasızlık korkusu ve şiddet kurbanı olmanın öğrencinin okuldaki davranışını ve akademik performansını etkilediği tespit edilmiştir.

Tüm bu gelişmelere rağmen, Batı’da çocuk istismarı ve ihmali olgularının tam olarak belirlenemediği belirtilmektedir. Batı’da çocuklara kötü davranmanın yaygınlığı resmi istatistiklerle belirlenmeye çalışılsa da (tıpkı ülkemizde olduğu gibi) bu istatistiklerin istismarın gerçek derecesi hakkında güvenilir sonuçlar sağlamadığı, çünkü aile üyeleri tarafından işlenen bu tür suçların çoğunluğunun polise bildirilmediği ve bunun da düşük yaygınlık oranlarıyla sonuçlandığı belirtilmektedir. Bunun başlıca nedeni, bir yandan meydana gelen her olgunun resmi makamlara ulaşamaması, diğer bir neden de aile içi çocuğa yönelik şiddet vakalarının araştırılmasında yaşanan metodolojik eksiklikler olarak gösterilmektedir. Bu sonuçlar, Batı’da çocuk istismarı ve ihmali konusunda, yetersiz de olsa, en güvenilir verilere ulaşmanın tek yolunun yine resmi kuruluşlarca tutulan istatistikler olduğunu göstermektedir.

Bugün ABD’de Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı tarafından desteklenen iki kuruluşun ‘National Child Abuse and Neglect Data System’ (NCANPS) ve ‘National Incidence Study of Child Abuse and Neglect5 verileri çocuk istismarı ve ihmali ile ilgili sorulan soruların cevaplanmasında kaynak görevleri yapmaktadır. Örneğin bunlardan NCANPS, yıllık olarak her eyalette bulunan çocuk koruma hizmederi servislerinin verilerini alıp analiz etmekte ve bu veriler ABD’de yıllık çocuk istismarı ve ihmali oranlarını belirten resmi istatistikler olarak değerlendirilmektedir (National Clearinghouse On Chüd Abuse And Neglect, 2000: 298).

2)        Çocuğa Yönelik Şiddet Konusunda Türkiye’de Yapılan Araştırmalar

Çocuğa yönelik şiddet evrensel bir olgu olmasına rağmen, Türkiye’de bu konuda yapılan çalışmaların Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da yapılan çalışmalarla karşılaştırıldığında yeterli olmadığı açıkça görülür. Bunun çeşitli sebepleri vardır.

Ülkemizde çocuğa yönelik şiddet konusunda yapılan çalışmaların azlığı, öncelikle “konunun henüz yaygın bir sosyal sorun olarak” (Kozcu, 1990: 387) kabul edilmemesi anlayışından kaynaklanmaktadır. Bu anlayışın temelinde ise, aile içi ilişkiler ve bunlardan kaynaklanan sorunların toplumca mahremiyet arz eden ve bu nedenle de dışarıya yansıtilmaması gereken durumlar olarak algılanması gerçeği yatar.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku ve Ediminoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından 2003 yılında Türkiye çapında toplam 1.133 kişi üzerinde gerçekleştirilen Türkiye’de Aile İçi Şiddetin Boyudan, Nedenleri ve Çözüm Önerileri konulu araştırma bu gerçeği yakın zamanda yeniden ortaya koyması bakımından önemlidir. Araştırmadan elde edilen sonuçlar, özellikle cinsel şiddet eylemleri başta olmak üzere, aile içinde gerçekleştirilen şiddet eylemlerinin başkalarıyla konuşmak, çözüm aramak, aile dışı kurumlar ve özellikle de hukuksal kurumlan devreye sokmak açılarından hâlâ bir tabu olduğunu göstermektedir. Çünkü anket yapılan 1.133 kişiden sadece 31 tanesi konu ile ilgili sorulara cevap vermeyi kabul etmiş, geriye kalan 1.102 kişi ise çekimser davranmıştır (Ünver, 2003: 41).

Türkiye’de aile içi ilişkilere yönelik mahremiyetçi bakış açısı, konuya ilişkin bilimsel çalışmaların ve yasal müdahalelerin önündeki en büyük engellerden birini oluşturmaktadır. Buna, bir de başka kültürlerce istismar ve ihmal edici nitelikte algılanan bazı çocuk yetiştirme yöntemlerinin (dayak gibi), hâlâ kabul edilen ve uygulanan yöntemler olması gerçeği eklendiğinde, durum daha iyi anlaşılmaktadır.

Literatürde aile ve çocuk incelemelerine çok sık rastlansa da, aile içinde çocuğa yönelik şiddeti konu edinen çalışmaların çok yakın zamanlı olduğu görülür. Ancak bu durum, ülkemizde ailelerin çocuklarını yeni istismar etmeye başladıkları ya da ihmal ettikleri anlamına gelmemelidir. Polafın (2001: 136) da belirttiği gibi, ülkemizde geleneksel bir disiplin yöntemi olmasından dolayı, özellikle fiziksel şiddete karşı tepkisel bir hareket toplumsal anlamda yakın zamana kadar gerçekleşmemiş, konuya yönelik yoğunlaşma, yukarıda da belirtildiği üzere, uluslararası gelişmelere paralel ortaya çıkmıştır.

2 Eylül 1990’da Birleşmiş Milletlerce ‘Çocuk Haklan’ adı altında kabul edilen sözleşme, ülkemizde çocuk istismarı konusundaki bilimsel çalışmalara hız kazandırmıştır. Bu hızlanma, Cılga’nın (2001: 1) da belirttiği gibi, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin (ÇHS) ilke ve standartlarının kabulüyle yakından ilgilidir. Kabul edilen bu ilke ve standartlar, Türkiye’nin 21. yüzyıldaki nitelikli vatandaşlarını yetiştirme yönünden önemli bir çıkış noktasıdır. Bu gelişmelere ilave olarak, 90’lı yıllarda Aile Araştırma Kurumu’nun kurulması, çocuk istismarı konusunda bilimsel nitelikteki sosyal araştırmaların araştırma kurumu bazında destek görmesine neden olmuştur. Böylece, kurumsal ve bireysel düzeydeki bilimsel çalışmalarla çocuk istismarının sosyokültürel boyutu ön plana çıkarken, sosyal bilimciler de kurumsal boyutta gördüğü destekten hareketle bu konuda Türkiye gerçeğini irdelemeye yönelmiştir. Aile Araştırma Kurumu tarafından Türkiye çapında yapılan Aile içi Şiddetin Sebep ve Sonuçları ile Aile İçinde ve Toplumsal Alanda Şiddet konulu araştırmalar bu bağlamda değerlendirilebilir.

Ülkemizde çocuk istismarı konusunda ilk çalışmaların hukukçular ve sosyal hizmet uzmanları tarafından yapıldığı ve bu çalışmaların özellikle fiziksel çocuk istismarına yönelik gerçekleştirildiği görülür. Esin Konanç, Sezen Zeytinoğlu, Şeyda Kozcu ve Şule Bilirin çalışmaları bu konuda ilkler arasında sayılabilir. (Polat, 2001: 136).

Konanç, Zeytinoğlu ve Kozcu tarafından 1988 yılında yapılan bir araştırmada, Türkiye’de mahkemelere yansıyan çocuk istismarı ve ihmali vakalarının incelenmesi ve çeşitli yönleriyle aydınlatılması amaçlanmıştır. 198586 yıllarına ait 48.165 mahkeme kararının taranmasına yönelik bu araştırmada çocuklara karşı işlenen suçların başında %68,3 ile cinsel suçların geldiği saptanmıştır. Araştırmada ırza geçme ve ırza geçmeye teşebbüs suçuna kız çocuklarının %54, erkek çocuklarınsa %45,9 oranında hedef oldukları belirlenmiştir. Aynı araştırmada bu tür eylemlerin 7 yaşına kadar daha çok erkek çocuklara, 7 yaşından sonra ise daha çok kız çocuklarına yöneltilmiş olduğu gözlenmiştir. Irza geçme ve buna teşebbüs suçuna hedef olmuş mağdurlardan yandan fazlası (%55) 12 yaşın altındadır (Konanç vd., 1988: 391397).

Oskay tarafından 197879 ders yılında Çankaya Lisesi II. sınıfında bulunan 200 öğrenci ve bunların anne babalarıyla gerçekleştirilen Dayak Konusunda Ana-baba ve Ergenin Tutumu konulu araştırmadan elde edilen sonuçlar şöyledir (Oskay, 1986: 6065):

*          Ana babalarla ergenlerin çoğunluğu, uygun olmayan bir davranışta bulunduğu zaman çocukların dövülmesinin doğal olmadığı görüşünde birleşmektedirler ancak, dayak konusunda ana babaların kız ve erkek çocuklara karşı tutumlarında az da olsa bir farklılık görülmüştür. Şöyle ki kızlarını dövmediklerini belirten analar %67, babalar %65,5 iken; oğullarını dövmediklerini ifade eden analar %63, babalar ise %60’tır. Buna göre ana babaların kızlarını oğullarına göre daha az dövmekte oldukları, aynı zamanda anaların, hem kızlarını hem de oğullarını babalara nazaran daha az dövme eğilimi gösterdikleri anlaşılmaktadır.

*          Toplam cevaplar incelendiği zaman kız ve erkek çocukların dayağa karşı tepkilerinin farklı olduğu görülmüştür. Kızlara nazaran erkek çocukların anne babanın kendilerini dövmesini daha doğal karşıladıkları tespit edilirken, hem kızlarda hem de erkeklerde babanın dövmesine karşı tepkinin daha fazla olduğu gözlenmiştir.

*          Aynı araştırmada ana babaların %57’sinin uygun olmayan bir davranışta bulunan çocuklarını dövmeme eğiliminde oldukları gözlenirken, %14’ü ise dövmenin gerekli olduğu görüşünde birleşmiştir. Araştırma sonuçları, cevaplar arasındaki farkın az oluşu nedeniyle dayak konusunda ana babaların birbirlerinden çok da farklı düşünmediklerini göstermektedir.

Ülkemizde fiziksel ve duygusal olarak örselenen çocukların oranını belirlemek amacıyla sekiz ilde, Malatya, Nevşehir, Afyon, Ağrı, Giresun, Trabzon, Rize ve Ankara illerinde Bilir ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen, 412 yaşları arasında toplam 16.100 çocuğu kapsayan bir araştırmadan elde edilen sonuçlar ise şöyledir (Bilir vd., 1991:4952):

  • Çocukların fiziksel ve duygusal örselenme oranları iller arasında önemli farklılıklar olduğunu ortaya koymaktadır. Buna göre illerdeki örselenme yüzdeleri sırasıyla Afyon’da 13,9, Ankara’da 23,1, Ağrı’da 27,8, Giresun’da 30, Trabzon’da 35,6, Rize’de 40,6, Nevşehir’de 41,9 ve Malatya’da 54’tür.
  • Çocukların yaş gruplarına göre fiziksel ve duygusal örselenme durumu incelendiğinde, yaş grupları arasındaki farklılık önemli olup yaş büyüdükçe örselenmenin azaldığı görülmüştür. Buna göre 46 yaş grubu çocuklarda örselenme oranı %40,7 iken, 710 yaş grubunda %33,5 ve 1112 yaş grubunda ise %25,8’dir
  • Örselenme durumunun cinsiyet gruplarına göre farklılığı incelendiğinde, farklılığın önemli olup, örselenmenin kız çocuklarında daha fazla olduğu görülmektedir. Bu oran kızlarda %34,6, erkeklerde ise %32,5’tir.
  • Anne yaşı ile çocukların örselenmesi arasındaki ilişki incelenmiş ve adölesan grubu annelerin çocuklarında örselenme oranının %44,5 ile yüksek olduğu tespit edilmiştir.
  • Baba yaşı ile çocuğun örselenmesi arasındaki ilişkiye bakıldığında 20 ve daha küçük yaştaki babaların çocuklarındaki örselenme oranının daha fazla olduğu bulunmuştur.
  • Annelerin eğitim durumu ile çocukların örselenmesi arasındaki ilişkiye bakıldığında, annelerin eğitim düzeyi yükseldikçe çocukların örselenme oranının düştüğü tespit edilmiştir. Buna göre, hiç eğitimi olmayan annelerin çocuklarında örselenmesi %36,7 iken, yüksek eğitimli annelerin çocuklarının örselenmesi ise %11,6 olarak tespit edilmiştir.
  • Babanın eğitiminde de aynı durum görülmüş, hiç eğitimi olmayan grupta örselenmesi %40,7 iken, yüksek eğitimlilerde %16,9 olarak bulunmuştur.
  • Geniş ailede örselenen çocuk oram %36 iken, bu oran çekirdek ailede %32,8’dir.
  • Tek çocuklu ailelerde örselenme oram %24,4 iken, 2, 3 çocuklu ailelerde bu oran %32,6, dörtten daha fazla çocuğu olan ailelerde ise %35,7’dir.

1995 yılında gerçekleştirilen Aile İçi Şiddetin Sebep ve Sonuçları adlı çalışma, Türkiye genelini, kırkent kesimim temsil edecek genişlikte inceleyen bir araştırmadır. Toplam 4.287 haneyi kapsayan bu araştırmanın ilk aşamasında, aile içi şiddetin yaygınlık ve sıklığı, ikinci aşamasında ise aile içi şiddetin varlığımn saptandığı aileleri kapsayan vak’a analizi çalışması yapılmıştır. Bu araştırmadan elde edilen sonuçlar şöyledir (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1995: 205).

1)        Fiziksel şiddete ailelerin %34’ünde rastlanmaktadır.

2)        Özlü şiddetin rastlandığı hanelerin oram %53’ü aşmaktadır.

 

3)        Çocuklara yönelik fiziksel şiddete rastlanma oram, en az %46 olarak hesaplanmaktadır.

4)        Şimdiki ebeveynlerin geçmişlerinde fiziksel şiddete maruz kalmış olma oram ise, %70’i geçmektedir.

1998 yılında gerçekleştirilen Aile İçinde ve Toplumsal Alanda Şiddet konulu çalışmanın evrenini Türkiye sınırları içerisinde yaşayan yetişkin kadın, yetişkin erkek ve çocuklar oluşturmaktadır. Evreni temsilen toplam 2.578 haneye uygulanan anketlerden elde edilen verilerin çocuk istismarı ve ihmaline yönelik sonuçları aşağıdaki gibidir (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1998: 248):

Bu araştırmada, çocuğu olan kişilerin çocuklarının yaramazlıkları karşısında uyguladıkları yöntemler arasında ‘açıklama ve ikna etme’ çok yüksek oranlarda birinci sırada yer almakta, onu ‘azarlama, utandırma’, ‘cezalandırma ve yoksun bırakma’ ve ‘korkutma’ izlemektedir. Buna göre, evde çocukların hiç dövülmediğini söyleyen aileler %54,6 oranındadır; çocuklarını ayda birden fazla ve çok şiddetli dövdüklerini söyleyenler %2,7, yılda 110 arası çok şiddetli dövdüklerini söyleyenler %1,5 oranındadır. %40 aile ise çocuklarını hafif şiddette dövdüklerini belirtmektedirler. Araştırmada dikkate değer bir diğer sonuç da, evde çocukları dövmeyi daha çok annelerin üstlenmiş olmalarıdır. Kızlar annelerinden erkekler ise hem annelerinden hem de babalarından dayak yemektedirler. Kocalar eşlerini anneler çocuklarını daha çok dövmektedir; çocukluğunda hem anne hem de babalarından dayak yiyen erkek çocuklar, hınçlarını eşlerinden almaktalar ve döngü böyle sürüp gitmektedir.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku ve Kriminoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin ülkemizin suç politikasının düzenlenmesine katkıda bulunabilmek amacıyla 2003 yılında gerçekleştirdiği alan araştırması, gerek fiziksel gerekse cinsel nitelikli aile içi şiddete ilişkin bir alan araştırması olup, toplam 1.123 kişi üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın temel amaçları, konunun ülkemiz açısından yansıttığı tabloyu ortaya çıkarmak, hukuksal mekanizmaların yeterliliğini varsa eksikliklerini/yanhşlıklarını denedemek, toplumsal kültürün gelişmesine ve hukuk devleti bilincinin oluşumuna katkıda bulunmak ve imzaladığı çok taraflı uluslar üstü belgelerin yüklediği yükümlülükleri eksiksiz yerine getirmek için duyulan ihtiyaçları ortaya çıkarmaktır (Unver, 2003: 1143).

Araştırmada, aile içi şiddetin yaş gruplarına göre dağılımında ve mağdurların sayı çokluğuna göre sıralamasında, çocuklar ve yaşlıların daha çok şiddete maruz kaldığı görülmektedir. Mağdurlar açısından anket yapılan yaş gruplarının sayısal olarak kendi içindeki oran sıralaması şöyledir: 1215 yaş grubu: %40; 56+ yaş grubu: %35,1; 3545 yaş grubu: %27,3; 2635 yaş grubu: %22,1; 4655 yaş grubu: %21,4 ve 1925 yaş grubu: %20,9’dur. Aile içinde başkasının şiddete maruz kaldığına tanık olunan hallerdeki dağılım ise şöyledir: 1215 yaş grubu: %20; 56+ yaş grubu: %8,1; 3545 yaş grubu: %9,3; 2635 yaş grubu: %10,4; 4655 yaş grubu: %13,1 ve 1925 yaş grubu: %13,3’tür.

Yine aynı araştırmadan elde edilen sonuçlara göre, aile içinde şiddet uygulayan kişilerin ezici çoğunluğunu %82,2’yle erkekler ve %17,8’ini kadınlar oluşturmaktadır. Bunların mağdurla yakınlık derecesi şöyledir: Aile içinde şiddet uygulayanların %10,4’ü anne; %24,4’ü baba; %10,8’i ağabey; %4,4’ü abla; %2,6’sı akraba; %0,4’ünü komşu, %40’ı eş; %0,7’si çocuklar ve %2,6’sını ise yabancı kişilerdir.

Aynı araştırmada aile içi cinsel şiddet sorusuna cevap vermeyi kabul eden 31 kişiden hiçbiri cinsel tacize uğramadığını belirtirken, 1.102 kişinin soruyu yanıdamaktan kaçınmış olması konuya ilişkin diğer çalışmalar ve yargıya aksettirilen olaylarla karşılaştırıldığında sonucun inandırıcılığını sarsmaktadır.

Atauz tarafından 198689 tarihleri arasında çeşitli gazete, dergi ve televizyon programlarının incelenmesiyle gerçekleştirilen ve cinsiyet, aile, kamusal ve toplumsal alanlarda çocuğa yönelik istismar ve ihmali basma yansıyan boyutuyla konu edinen, Kitle İletişim Araçlarında Çocuk istismarı ve İhmali başlıklı araştırmadan elde edilen bulgular şöyledir (Atauz, 1991: 235242):

*          Basına yansıyan istismar ve ihmal olaylarında 06 yaş grubu kız çocukları erkek çocuklarla karşılaştırıldığında aile içi ihmale daha fazla maruz kaldığı, ancak ileri yaşlarda erkeklerle eşitlendiği görülmüştür.

*          İhmal olaylarının %85’i çocukların ölümüyle sonuçlanmaktadır.

*          İstismar türleri arasında %39,1 ile cinsel istismar birinci sıradadır. Bunu % 18,04 ile duygusal istismar izlemektedir.

*          İstismar olaylarının %82,71’i kentsel alanlarda yaşanmaktadır.

*          En çok istismara maruz kalan yaş grubu 712 yaş grubu olup, bunu 1318 yaş grubu çocuklar izlemektedir.

*          Çocuğa yönelik cinsel istismar ve saldırılarda şiddet öğesi çok yüksek olup, bu tür vakaların 1/3’ü ölümle sonuçlanmaktadır.

*          İstismara en fazla uğrayan grup 712 yaş grubu olarak tespit edilmiştir. Bunu 1318 yaş grubu izlemektedir. İki yaş grubunda da kızlar, belirgin olarak daha fazla istismara maruz kalmaktadır.

  • Basına yansıyan duygusal istismar daha çok Anne-baba veya çocuğa çok yakın olan kişiler tarafından gerçekleştirilmektedir.
  • Ailenin çocuk ihmalinde ev içi kazalar ortada bırakılan tabancalarla yaralama ve ölümler, çocukların evde yalnız bırakılıp komşuya gidilmesi sonucu çıkan yangınlar ve sıcak suyla haşlanmalara rastlanmaktadır.

Zeytinoğlu ve Kozcu tarafından 198889 yılları arasında yapılan ve fiziksel çocuk istismarı ile ilgili tutumları ve istismar edenlerin özelliklerini ortaya çıkarmayı amaçlayan bir başka araştırma ise, Ege bölgesi kentlerinde yaşayan 767 kişi üzerinde gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmadan elde edilen sonuçlar şöyledir (Zeytinoğlu ve Kozcu, 1990: 391396):

  • Araştırmaya katılan ve son bir yıl içerisinde fiziksel çocuk istismarı vakalarına tanık olan 441 kişinin %67’si, olaya kişisel olarak müdahale ettiklerini yalnızca %5’i ise olayı resmi mercilere bildirdiklerini belirtmişlerdir.
  • Yine araştırmaya katılan deneklerin %73’ü çocuğu şiddetli biçimde dövmeye hiç kimsenin hakkı olmadığını belirtirken, deneklerin %5l’i ailenin ve %9’u da bazı başka yetişkinlerin çocuğu şiddetli dövme hakkı bulunduğunu belirtmişlerdir. Bu görüşlerle deneklerin yaşları arasındaki ilişkiye bakıldığında ise, 1822 yaş arası deneklerin %88’inin dövmeye karşı olduğu, buna karşılık daha küçük yaş grubunda yer alan deneklerden %34’ünün ailenin ya da diğer yetişkinlerin bu hakka sahip olduğunu belirttikleri gözlenmiştir.
  • Yukarıdaki soruyla ilgili cevaplar deneklerin eğitim düzeyi ile ilişkilendirildiğinde, şiddete karşı olanların her eğitim düzeyinde fazla sayıda oldukları, ancak bu görüşün eğitim düzeyine paralel olarak artış gösterdiği görülmüştür.
  • Şiddetli dayağın kimi zaman çocuk için yararlı olduğuna inananlar erkeklerden daha fazla oranda (% 11,66 ile) kadınlar olarak tespit edilmiştir.
  • Araştırmaya katılanların büyük çoğunluğu (%56’sı) çocuğu şiddetli bir biçimde döven yetişkinlerin yardıma ya da tedaviye ihtiyacı olduğunu belirtirken, %28’inin böyle kişileri normal ve %16’sının ise suçlu olarak değerlendirdikleri tespit edilmiştir. Aynı araştırmada tanık olunan vakalarla ilgili bulgularsa şöyledir:

*          İstismar edenlerin %69’u çocukla aynı hanede yaşayan kişiler ve %63’ü ise çocuğun ana ya da babası olarak tespit edilmiştir.

*          İstismar edenlerin eğitim düzeyleri oldukça düşük olduğu, bu kişilerden yalnızca %24’ünün ortaokul düzeyinin ötesinde eğitim görmüş oldukları bulunmuştur.

*          Aynı araştırmada çocukların %71’inin elle vurularak, %28’inin tekmelenerek ve %19’unun yumruklanarak dövüldükleri saptanırken, çocuklarm istismar sonucu aldıkları hasarlar; %68 kızarma ve morarma, %23’ü kanama ve %9 ile de kırık çıkık ya da bayılma şeklinde tespit edilmiştir. Ayrıca, bedensel hasar derecelerinin çocuklarm yaşlarına bağlı olarak artış gösterdiği belirlenmiştir.

*          İstismar edilen çocukların %72’si erkek çocuklar olup, öz ve üvey babaları tarafından istismar edilme yüzdeleri birbirine yakındır. Ayrıca, erkek çocuklarm kızlara göre daha büyük bir oranının aile dışı kişiler tarafından istismar edildiği anlaşılmıştır. Abileri tarafından istismar edilen kız çocuklarm oranı da erkeklere göre daha yüksektir. Bu sonuçlara ilave olarak, 03 yaş grubundaki çocuklar hariç olmak üzer, her yaş grubunun istismara birbirine yakın sayılarda hedef oldukları tespit edilmiştir.

*          Araştırma, Anne-baba tarafından girişilen fiziksel çocuk istismarının çocuğun yaşına paralel olarak azaldığı, başkaları tarafından girişilenlerin ise artığını göstermektedir. Çocuğun yaşı ile istismar edenin çocuğa yakınlığı arasındaki ilişki anlamlı olup, 03 yaş grubunda bulunan çocukların %76’sının anneleri tarafından istismar edildiği tespit edilmiştir. 16 yaşına kadar, hem anne hem de baba tarafından girişilen istismar yoğun iken, 1618 yaş arasındaki çocuklarm daha çok ana babalan dışındaki yetişkinler tarafından istismar edildikleri gözlenmiştir.

Bulut tarafından Ankara’da bulunan altı AnaÇocuk Sağlığı Merkezi’ne kayıtlı genç annelerle yapılan ve annenin çocuğunu istismar ve ihmal etmesi ile ilişkili faktörleri ortaya koymaya çalışan Genç Anne ve Çocuk istismarı konulu araştırmadan elde edilen verilere göre (Bulut, 1996: 70155);

  • Yaş faktörünün tek başına çocuk istismarında etkili olmadığı, psikososyal faktörlerin bu konudaki etkisinin yadsınamayacağı gözlenmiştir. Buna göre çocuklarını istismar eden annelerin %46,7’sinin 20 yaş ve altında, %53,3’ünün ise 21 yaş ve üstünde olduğu tespit edilmiştir. Yani adölesan olmayan anneler adölesan annelere göre çocuklarını daha çok istismar etmektedir. Adölesan olmayan annelerin çocuğu konuşmayarak istismar etme (%82,1), dayak (%61,59) ile istismar etme ve genel olarak istismar durumu içinde aynı sonuçlar geçerlidir.
  • Çalışan adölesan annelerin çocuklarını istismar etme oranı %55,2, çalışan ve adölesan olmayan annelerin çocuklarını istismar etme oranları ise %65 olarak tespit edilmiştir.
  • Aile biçimi ile çocukların istismar durumu arasındaki ilişkiye bakıldığında, çekirdek ailelerde istismar olayları %50,6 iken çekirdek olmayan ailelerde %51,4 olarak bulunmuştur.
  • Adölesan annelerin çocuğunu genel olarak istismar etmesi ile ilişkili olan sorunların başında çocuk ile baş edememe gelmektedir. Bunu evde araç gereç eksikliği ve ev işini bitirememe sorunları izlerken, para sıkıntısı da istismar ve ihmale neden olan önemli konulardan biri olarak görülmektedir. Adölesan annelerin bu tür sorunları diğer annelerden daha fazla yaşadığının tespit edilmesi, onların sosyoekonomik düzeyinin ve çocuk yetiştirme becerisinin diğer annelere göre daha az olduğu varsayımı ile de örtüşmekte ve araştırma bulgularına göre, annenin yaşadığı sorunlar sayıca arttıkça, çocuğun dayak ile istismar edilme oranı da yükselmektedir
  • Araştırma sonuçları, eşleriyle iyi anlaşamadıklarını ifade eden annelerin (%39,2); çocuklarına karşı daha sabırsız olduklarını, çocuklarını daha çok dövdüklerini, genel olarak diğer şekillerde de (bağırma, korkutma gibi) daha çok istismar ettiklerini göstermektedir. Ayrıca, kocasından dayak ile istismar görme ve çocuğunu dayak ile istismar etme (%28,8) arasında yüksek düzeyde bir ilişki olduğu görülmektedir.
  • Bulgular, geçmişte anne babalar tarafından ihmal ve istismar edilen annelerin çocuklarını daha çok istismar ve ihmal ettiklerini göstermektedir. Kendi anne babasından dayak yiyen annelerin (%28,8 ile) söz dinlemeyen çocuğunu çeşitli şekillerde istismar ettiğini gözlenmektedir. Çocuğunu bu durumda istismar etmeyenlerde ise bu oran %8,7’dir. Çocukluğunda kendi annesi tarafından ihmal edildiğini belirten annelerin %67,5’i; çocukluğunda babası tarafından ihmal edildiğini belirten annelerin ise %77,5’i çocuklarını ihmal ettiklerini belirtmişlerdir.
  • Aynı araştırmada, çocuğun özellikleri ve davranışları ile annenin istismarı ve ihmali arasındaki ilişkiye bakıldığında; çocuğun yaşı, anne ile ilişkilerde önemli bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. Araştırma bulguları çocuğun yaşı büyüdükçe, annenin sabırsızlığının arttığını göstermektedir. Örneğin 16 ay civarında çocuğu olan annelerin %38,4’ünün çocuklarına karşı daha sabırlı davrandıkları gözlenirken, 2536 ay civarında annelerin %15,4’ünün çocuklarına karşı daha sabırlı oldukları tespit edilmiştir. Diğer yandan annenin sözünü dinlememe, yaş ile bağlantılı olarak, önemli bir istismar konusudur. Özellikle 1 yaşından sonra söz dinlememe nedeniyle anne tarafından istismar edilme oranının arttığını araştırma bulguları göstermektedir. Ayrıca, bulgular çocuk büyüdükçe annelerin dayağa daha çok başvurduklarım göstermektedir. Bir yaşından küçük olan çocukların dayak ile istismar edilme oranları, bir yaşından büyük olanlara göre daha düşük bulunmuştur.
  • Annenin çocuğunu yapı olarak nasıl değerlendirdiği de bu araştırmada, çocuk istismarında önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Anneleri tarafından ‘iyi huylu’ olarak görülen çocukların daha az istismar edildikleri, huysuz, şımarık ve akıllı olarak nitelendirilen çocukların ise anneler tarafından daha çok istismar edildiği görülmüştür. Bu bulgulardan da anlaşılacağı gibi istismar olgusu, çocuğun annesinin üstünlüğünü kabul etmeyip, onun istekleri doğrultusunda davranmaması sonucunda ortaya çıkmaktadır. Annelerin kendi beklentilerine uygun çocuk yetiştirme çabalan, farkında olmadan çocuklarını istismar etmeleriyle sonuçlanmaktadır.

Üniversite öğrencilerinin çocukluk döneminde karşılaştıkları tecavüz dışı cinsel istismarların çocuk ve aile yapısı ile ilişkisini incelemek amacıyla Doç. Dr. Görak ve arkadaşları tarafından 366 üniversite öğrencisi üzerinde gerçekleştirilen Üniversite Öğrencilerinin Karşılaştıkları İstismar Türlerinin Aile Yapısı ile İlişkisi başlıklı araştırmadan elde edilen sonuçlar şöyledir (Görak vd., 1999: 401409):

*          Araştırmaya kanlan öğrencilerin annelerinin %54’ü ve babalarının da %45,6’sı okuryazar ya da ilkokul mezunudur. Yine annelerin %80,6’sı ev hanımı, buna karşılık %6,3’ü memur, %4,6’sı serbest meslek sahibi, %4,1’i emekli, %3,3’ü işçi, %1,1’i ise yaşamamaktadır. Babaların %34,4’ü serbest meslek sahibi, %24,3’ü emekli, %17,8’i memur, %13,9’u işçi, %7,1’i yaşamıyor ve %2,2’si ise işsizdir. Ailede nüfus sayısının %73,1 ile 46 arasında yoğunlaştığı görülmüştür.

*          Öğrencilerin çocukluk dönemindeki yaşamsal özelliklerine ilişkin elde edilen bulgulara göre: Çocuklar aile ilişkilerinin 13 yaşa kadar iyi olduğunu, adölesan döneminde ise ilişkilerin giderek azaldığını belirtmişlerdir. Öğrencilerin çocukluğunda aile üyeleri arasında (Anne-baba) alkol bağımlılığı %6,6, uyuşturucu bağımlılığı (amca ve yakın akraba) %0,3 olarak tespit edilmiştir. Öğrencilerin %7,7’si ailelerini çocukluğunda ilgisiz olarak belirtirken %17,8’i aile üyeleri arasında iletişim bozukluğu olduğunu belirtmiştir. Çocukluğunda yakın akraba ve komşularla bozuk ilişkiler yaşadığını belirten öğrencilerin oranı ise %10,7’dir.

*          Çalışma kapsamındaki öğrencilerin çocuklukta karşılaştıkları istismar türlerinden açıksaçık konuşma %26,8, teşhircilik %29,2, cinsel ilişkiye şahit olma ve röntgencilik %12,3 ve dokunma %23,9’dur. Bu istismar türleriyle öğrencilerin karşılaşma oranı ise %20,9 olarak bulunmuştur.

*          Araştırmada cinsel taciz türlerini etkileyen çocuk ve aileye ait faktörlerin ilişkilendirilmesi sonucu elde edilen dağılım ise şöyledir: Çocukluk döneminde karşılaşılan cinsel taciz türleri ile cinsiyet arasındaki ilişkiye bakıldığında; teşhir ve cinsel organlara dokunma dışındaki taciz türleri ile cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki bulunamamış, teşhir erkekler aleyhine anlamlı bulunurken, cinsel organlara dokunma kızlar aleyhine ileri derece anlamlı bulunmuştur. Sonuçlar cinsel tecavüz olaylarıyla daha çok kızların karşılaştıklarını göstermektedir. Cinsel taciz türleri ile çocuğun aile sıralamasındaki yeri karşılaştırıldığında; açıksaçık konuşma, cinsel ilişkiye şahit olma ve banyoda röntgenciliğe ikinci çocuklarda daha çok rastlandığı görülmüştür. 5 yaş altı açıksaçık konuşma, 1318 yaşta ise banyoda röntgencilik ve cinsel organlar dokunma gibi cinsel taciz türleriyle çocukların karşı karşıya kaldığı tespit edilmiştir.

  • Olumsuz anne baba ilişkileri çocuğa karşı tüm taciz türlerinde gözlemlenen bir durum olurken, annelerin eğitim düzeyi ile çocuklarına cinsel tacizde bulunması arasında ilişki kurulamamıştır. Çocukların tuvalette ve banyo yaparken gözlenmesine ilişkin taciz türlerine işçi çocuklarında, açıksaçık konuşma, teşhircilik, şahit olma, göğüse dokunma ve cinsel organlara dokunma gibi cinsel taciz türlerine ise alkolik anne babalarda daha sık rastlanmıştır.

Yıldırım tarafından yapılan Kadına ve Çocuğa Yönelik Şiddetin Toplumsal Kaynakları adlı çalışmada, şiddete uğrayan kadınların kendi çocukluklarına ve çocuklarına uyguladıkları şiddetin boyutlarına ilişkin olarak elde edilen verilere göre (Yıldırım, 1998: 186)

  • Sığınakta kalan kadınlar ve eşlerinin tamamına yakınının, çocuklarını dövmüş oldukları ve kadınların tamamına yakınınında çocukluğunda kendi anne babası tarafından dayak yediği tespit edilmiştir. Disiplin yöntemi olarak, hem kendi çocukluğunda uğradığı hem de kendi çocuklarına uyguladığı yol; bir sözel şiddet biçimi olan azarlama ve bağırmadır. Davranış ve taleplere sınırlama getirmenin de bu anneler tarafından bir disiplin yöntemi olarak kullanıldığı belirlenmiştir.
  • Aynı araştırmada kadınların %50’si çocukların (itaat etmediklerinde) dövülebileceğini düşünürken, çoğunluğu; kendi oğlu ileride karısına şiddet uygularsa onu uyarma yoluna gideceğini, kızının şiddete uğraması durumunda boşanmasını önereceğini belirtmiştir.

Kars tarafından, Ankara ili Keçiören ilçesinde yer alan resmi ve özel ilkokullar üzerinde gerçekleştirilen Çocuk istismarı: Nedenleri ve Sonuçlan adlı çalışmanın temel amacı, öğretmenleri tarafından başarılı ve başarısız olarak seçilen çocukların aile ortamında istismar ve ihmal edilip edilmediklerini ortaya çıkarmak ve aynı zamanda aile içi istismar ile okul başarısı arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Bu araştırmadan elde edilen sonuçlar şöyledir (Kars: 1996: 124127):

*          Çocukların %44’ünün anne ve babası arasında geçimsizlik olduğu tespit edilmiştir. Reddetme davranışı içinde çocuğun aile içi konuşmalara katılımının engellenmesi en yüksek oranda (%48,3) görülmüştür. Bu konuda anne ve babadan gelen engelleme birbirine eşittir. Ebeveynle rahat konuşamama, ebeveynin çocukla yumuşak ve sevecen bir ses tonuyla konuşmaması ve çocukla birlikte olmaktan hoşlandığını söylememesi konularında babalardaki istismar davranışının daha fazla olduğu görülmektedir.

*          Şiddet ve korkuya dayalı iletişim konusunda, anne babaların istismar davranışlarının oranları birbirine oldukça yakındır. Çocuğun son çare olarak dövülmesi anne ve babalar arasında en yüksek oranda görülen istismar davranışıdır. Sırlarını açıklamakla tehdit edilme davranışı ise annelerde babalara göre daha yüksektir.

*          Çocuğun okul birincisi olmasını ve devamlı çalışmasını istemek kapasite üstü istek arasında en yoğun olan (%76,9) istismar davranışıdır.

*          Çocuğun ‘sen adam olmayacaksın, nedir senden çektiğim’ diyerek eleştirilip aşağılanması en yüksek oranda görülen istismar davranışıdır. Ayrıca, bu davranış şekline babalarda annelerden daha fazla rastlandığı tespit edilmiştir.

*          Suça yöneltme konusunda da istismar davranışı anne ve babalarda birbirine yakın orandadır. Çocuğun şiddet filmlerini seyretmesine izin verme davranışı suça yöneltme davranışı içinde en yüksek oranda görülmektedir. Yine çocuğun eve arkadaşlarını getirmesinin engellenmesi izole etme davranışları içinde yüksek oranda görülen istismar davranışıdır.

*          Çocuğun cinsiyeti ile duygusal istismar arasında ilişki olduğu ve erkeklerin kızlara göre daha fazla istismar edildikleri tespit edilmiştir

*          Ailede çocuk sayısı ile çocuğun istismar edilmesi arasında doğrusal bir ilişki olup, çocuk sayısı arttıkça duygusal istismarında arttığı gözlenmektedir. Çocuk sayısı ile reddetme, şiddet ve korkuya dayalı iletişim ve kapasite üstü istek ve kendi çıkarına kullanma arasında ilişki bulunmuştur.

*          Anne babaların öğrenim düzeyi yükseldikçe istismar ve ihmal davranışlarının azaldığı, bunun tersine öğrenim düzeyi düştükçe istismar ve ihmal davranışlarının arttığı tespit edilmiştir.

*          Çalışmayan annelerin çocuklarını daha fazla istismar ettikleri görülmüştür.

*          Anne baba geçimsizliğinin olduğu ailelerde duygusal istismar davranışlarının daha fazla olduğu tespit edilmiştir.

*          İstismar edilen çocuklar arasında başarısız öğrencilerin oranı başarılı öğrencilere göre daha fazladır. Bir başka deyişle, çocuğun duygusal istismarı ve ihmali ile okul başarısı arasında ilişki vardır.

Çocuklara yönelik şiddet konusunda Türkiye genelinde yapılan kapsamlı çalışmalardan bazıları, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin Harınover Kriminoloji Enstitüsü ile işbirliği sonucu gerçekleştirdiği çalışmalardır. Bu çalışmalardan ilki 2001 yılında gerçekleştirilmiş ve daha sonra 2003 yılında tekrarlanmıştır. Türkiye genelinde yüz yüze görüşme yöntemiyle gerçekleştirilen araştırmalar, yetişkinlerin çocukluklarında şiddet mağduru ya da faili olduğu durumlar ile sekiz yıllık temel eğitim ve öğretim kurumlarında okuyan çocukların şiddet mağduru ya da faili oldukları durumları saptamaya yönelik gerçekleştirilmiştir. Türkiye’de çocuklardan kaynaklanan şiddet ile mücadelede sosyal çevrenin, ailenin ve anne babanın rolünü ve eğitimin önemini bir kez daha ortaya koyması bakımından önemli olan bu araştırmalardan elde edilen sonuçlar aşağıdaki gibidir (Öztürk, 2000: 111).

*          Araştırmaya kanlan toplam 10.121 yetişkinden (bunlardan5.441 kişi 2001 yılında ve 4.710 kişi de 2003’te araşürmaya dahil edilmiştir) %76,69’u (2003’te %60’ı) çocukken şiddete maruz kaldığını belirtmiştir. Bu oran kadınlarda %69, erkeklerde %82’dir. Çocukken şiddete maruz kaldığını belirtenlerin yerleşim biçimine göre dağılımı ise, şehir merkezinde %74,35 (2003’te %57), gecekonduda%84 (2003’te %71) ve kırsalda %84 (2003’te %71) oranındadır. Bu sonuçlar zaman içinde çocuklara yönelik şiddetin azalma eğilimi içinde olduğunu göstermektedir. Gerçekten son elli yıl içinde şiddete maruz kalma oranının %80’lerden %54’e gerilediği gözlenmektedir. Ancak bu oran gelişmiş ülkeler dikkate alındığında yine de çok yüksektir.

  • Araştırmaya katılan yetişkinlerden %15,67’si (2003’te %16’sı) annesinden, %19,27’si (2003’te %20’si) babasından, %31’i de (2003’te ise %23’ü) hem annesinden hem de babasından şiddet gördüğünü belirtmiştir. Kardeşinden şiddet gördüğünü belirtenler % 19,69 (2003’te 18.82), akrabalarından gördüğünü belirtenler %7,12 (2003’te %8) ve her ikisinden gördüğünü belirtenlerin oranı ise %6,21 (2003’te %8,49)’dir. Hiçbir akrabasından şiddet görmediğini belirtenler ise %66,98 (2003’te %67)’dur. Bu sonuçlar ülkemizde şiddetin beşiğinin aile olduğunu ve şiddetle mücadelenin aileden başlatılmasını gerektiğini ortaya koymaktadır. Aile ve akrabaların dışında kadınların %1,70’i ve erkeklerin de %8’i, %4,97 (2003’te %11,12’si) oranında ustalarından, kadınların %32’si ve erkeklerin %46’sı %39,26 oranında öğretmenlerinden (2003 %32,31), %5,4’ü her ikisinden (2003’te %6,91) ve %50,53’ü de (2003’te %49,67’si) hiçbirinden şiddet görmediğini belirtirken, elde edilen sonuçlar, ailede başlayan şiddetin okulda hemen aynı yoğunlukta devam ettiğini bu nedenle şiddetle mücadeleye okulunda dâhil edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Aynı araştırmalarda, arkadaşları tarafından şiddete maruz kaldığını belirtenlerin oram %11,9 (2003 de %11,13) iken, yabancılardan şiddet gördüğünü belirtenlerin oram ise % 14,86 (2003’te % 18,78) olarak tespit edilmiştir.
  • Bu araştırmalarda şiddete maruz kalmanın gerekçeleri %36,10 (2003’te %30,30) üe terbiye, %20,86 (2003’te % 19,54) ile cezalandırma ve %4,30 (2003’te %4,37) ile saldırı olarak belirlenmiştir. Hiçbir sebep yokken şiddete uğradığım beyan edenlerin oram ise %19,37 (2003’te ise %20,09)’dir. Şiddete maruz kaldığım belirtenlerin %29,64’ü (2003’te %35,47’si) evde, %9,24’ü (2003’te %ll,60’ı) okulda, %36,17’si (2003’te %23,67’si) ise her iki yerde de şiddete maruz kaldığım belirtmiştir. Ev dışında, işyerinde şiddete maruz kaldığını bildirenler %5,61 (2003’te %8,65), sokakta %22,32 (2003’te %16,34), eğlence yerinde %5,26 (2003’te %5,50) ve stadyum gibi spor yapılan yerlerde şiddete uğradığını beyan edenlerin oranı da %5,73 (2003’te %ll,9)’tür. Bu sonuçlar maçlarda ve maç sonrası yaşanan şiddeti gözler önüne sermektedir ve eğilim artma yönündedir. Maruz kalınan şiddetin türü ise, %71,78 (2003’te %59,07) oranında dayak olmaktadır. Dayak biçiminde şiddete maruz kalma oranı kadınlarda %67 (2003’te %57), erkeklerde %76 (2003’te %67)’dır. Elde edilen veriler son yıllarda dayak türünden şiddet eğilimlerinin gerilediğini göstermemektedir.

Bu araştırmalarda çocuklardan kaynaklanan şiddet, bir başka deyişle çocuğun faili olduğu şiddet eylemlerine yönelik olarak gerçekleştirilen çalışmalardan elde edilen veriler ise aşağıdaki gibidir:

*          Çocukluğunda veya gençliğinde şiddete karıştığını belirtenlerin oranı %37,78 (2003’te %34,87)’dir. Bu oran kadınlarda %29,84, erkeklerde %43,60’tır. Bu oranlar erkek çocuk ve gençlerin kızlara nazaran şiddete daha eğilimli olduklarını göstermektedir. Ayrıca şiddete karışma olaylarının yaş durumlarına göre dağılımı incelendiğinde, 1115 yaş diliminde %33 (2003’te %26), 1621 yaş diliminde ise bu oranın %38,36 (2003’te %37) olduğu gözlenmektedir. Araştırmaya katılanlar, çocukluk ve gençlik yıllarında işledikleri şiddet eylemi türü olarak ilk sırada müessir fiil, yani vücut bütünlüğüne yönelik şiddet eylemlerine katıldıklarını beyan etmişlerdir. Bu oran kadınlarda %22,25, erkeklerde ise %31,46’dır. Bu tür şiddet eyleminin ilk sırada yer alması dikkat çekicidir. Bu şiddet türünü sırasıyla mala zarar verme, silahlı saldırı ve gasp eylemlerinin izlediği görülmektedir.

*          Çocuğun tek başına şiddetin faili olduğu durumlar %25,25 (2003’te %14,07)’tir. Bunu %3,63 (2003’te %14,07) ile kardqleriyle birlikte giriştiği şiddet eylemleri izlemektedir. Çocukluğunda arkadaşlarıyla birlikte şiddet eylemlerine katıldıklarını bildirenlerin oranlan %13,56 (2003’te 16,55) iken, tanımadığı kişilerle bu tür eylemlere giriştiğini belirtenlerin oranı ise %9,3 (2003’te %14,50)’tür. Ülkemizde şiddet hareketine yönelen çocuk ve/veya gençlerin bu eylemleri genellikle tek başlarına gerçekleştirdikleri anlaşılmaktadır. Ancak 2001 yılı verilerine bakıldığında söz konusu fiilleri arkadaşlan ile birlikte, bir kısmının kardeşleri ile birlikte, hatta bir kısmının da hiç tanımadıkları kimselerle birlikte işlediklerini söylemeleri dikkat çekicidir.

*          Çocukların şiddete yönelmelerinin sebebi incelendiğinde, eğitimsizliğin %18,57 (2003’te %33,88) ilk sırayı aldığı, bunu %17,92 (2003’te %46,05) ile ana-babanın ilgisizliğinin izlediği, şiddet içerikli yayınlar, programlar ve oyunların etkisi ile girişilen

şiddet eylemlerinin ise %17,35 (2003’te %14,50) ile üçüncü sırada yer aldığı gözlenmektedir. Çocuğun psikolojik nedenlerle şiddet olaylarına katılımı %8,31 (2003’te %21,77), sosyal nedenlerle katılımı %41,46 (2003’te %51,04), ekonomik koşulların yetersizliğinden dolayı katılımı %30,49 (2003’te %15,99) ve büyükleri taklit amacıyla katılımı ise %19,09 (2003’te %9,35) olarak tespit edilmiştir. Araştırmalara katılanlarca çocukların ve gençlerin şiddete yönelmesinin başlıca sebepleri önem sırasına göre;

1)        Çocuğun içinde yaşadığı sosyal çevre

2)        Ana-baba ilgisizliği

3)        Eğitimsizlik

4)        Çocuğun psikolojik durumu

5)        Ekonomik koşullar

6)        Şiddet içerikli yayınlar, programlar ve oyunlar

7)        Büyükleri taklit olarak belirtilmiştir.

*          Yetişkinlerin çocukluğunda şiddetin faili olduğu durumla ilgili araştırmada, yetişkinlere aynı koşullar olsa, bugün de aynı şekilde davranır mıydınız diye sorulmuş ve araştırmaya katılanlardan %41,23’ü (2003’te %38,30’u) evet cevabını verirken, %31,07’si hayır demiş ve %27,70 (2003’te %24,84) ise çekimser kalmıştır.

Yine aynı grup tarafından önce 2001 ve daha sonra 2003 yılında temel eğitim ve öğretim kurumlarında okuyan çocuklar üzerinde gerçekleştirilen mukayeseli tekrar araştırmalarında, çocuğun mağdur olduğu durumlar ile ilgili olarak elde edilen sonuçlar şöyledir:

*          Son iki yıl içinde şiddete maruz kaldığını belirten çocuklar %44,47 oranında olup, bunlardan %40,23’ü kız ve %47,05’i ise erkek çocuklarıdır ve bunların çoğunluğu %56,74 ile gecekonduda yaşamaktadır.

  • Son iki yıl içinde şiddete maruz kaldığını belirten çocuklardan %41,75’inin anne ve babası birlikte iken, %54,64’ünün ayrı yaşadığı, %54,21’inin annesinin, %52,21’inin ise babasının hayatta olmadığı gözlenmektedir. Anne ve babası çalışan çocuklar %39,98, sadece babası çalışan çocuklar %42,88, annesi ev hanımı ve babası işsiz olanlar %61,80, anne ve babası işsiz olanlar ise %66,20’dir.
  • Mutlu bir ailede yaşadığını beyan edenlerin oranı %29,53’ken anne ve babasının zaman zaman tartıştığını belirtenlerin oranı %44,67’dir. Anne babası arasında şiddetli geçimsizlik olduğu tespit edilen çocukların oranı %65,19, şiddetli geçimsizlikle babasının annesini dövdüğünü belirtenlerin oranı %76,55 ve şiddetli geçimsizlik nedeniyle anne babalarının birbirlerine vurabileceğini belirtenlerin oranı ise %71,77’dir.
  • Ailelerin ekonomik durumları incelendiğinde; %27,68’inin gelir durumunun çok iyi, %38,31’inin iyi, %62,22’sinin sadece temel ihtiyaçlarını karşılayabildiği ve kötü olduğu, %75,40’ının ise temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak derece de kötü olduğu görülmektedir. Bu çocuklardan çalışıp aile bütçesine katkıda bulunanların oranı %63,69’dur.
  • Çocukların maruz kaldıkları şiddetin türü %31,55 ile müessir fiil (dayak)’dir. Bu oran kızlarda %27,50, erkelerde %35,01’dir. Dayağa maruz kaldığını beyan eden çocukların %39,69 ile çoğunluğu gecekondu tipi konutlarda yaşamaktadır. Eşyalarına zarar verildiğini belirtenlerin oranı %8,52, cinsel bir davranışa zorlandığını bildirenlerin oranı ise %1,74’tür. Ayrıca, bu çocuklardan %17,01’i evde, %14,19’u okulda, %12,09’u sokakta ve %1,88’i ise spor yapılan yerlerde şiddete maruz kaldığı gözlenmektedir.

Yukarıdaki araştırmadan elde edilen sonuçlar, şiddetin ülkemizde son derece yaygın bir eylem biçimi olduğunu ve en sık ortaya çıkan türününse müessir fiil, yani dayak olduğunu göstermektedir. Dayak, evde başlamakta okulda devam etmektedir. Yani şiddetle mücadelede yararlanılması gereken iki kurum aile ve okul şiddetin kaynağı durumundadır. Okullarda çocuklar arasındaki şiddetin yaygınlığı kaygı vericidir. Şiddet ayrı yaşama, boşanma ve ölüm sebebiyle parçalanmış; ekonomik durumu zayıf ya da kötü, anne babanın işsiz olduğu; gecekonduda ve kırsalda yaşayan; anne baba arasında şiddetli geçimsizliğin ve şiddetin bulunduğu ailelerde çok yaygındır.

İzmir’deki beş eğitim hastanesinden hekim, psikolog, sosyal hizmet uzmanlan yanı sıra İzmir Sosyal Hizmetler Müdürlüğü ve izmir Baro’sunun katılımıyla oluşturulan izmir Çocuk İstismarı Ekibinin, İzmir’de eğitim hastanelerinde çocuk istismarı tanısı konan olgularla ilgili olarak gerçekleştirdiği ve multidisipliner bir ekibin bu olgulara tıbbi ve sosyal olarak destek olabileceğini göstermeyi amaçlayan bir çalışmadan elde edilen sonuçlar şöyledir (Hancı, 2005: 17):

Toplam 18 aylık süre içerisinde hastanelere başvuran ve çocuk istismarı tanısı konan 32 olgu incelenmiş, bunlardan %85’inin psikolojik, %66’sının fiziksel ve %38’inin de cinsel istismara maruz kaldığı belirlenmiştir. Saf fiziksel istismara olgulardan yalnızca %16’sında, hem psikolojik hem fiziksel istismara ise olguların sadece %38’in de rastlanırken, cinsel istismar olgularının tümüne psikolojik istismarında eşlik ettiği gözlenmiştir. Olguların %13’ün de ise üç istismar tipine birden rastlanmıştır.

*          Karşılaşılan istismar biçimleri ise 12 olguda ensest, 4 olguda boğma, 4 olguda ağır fiziksel ihmal, 3 olguda kırık, 2 olguda yakma, 2 olguda kanama, 2 olguda yumuşak doku lezyonu, 1 olguda ağır aşağılama ve 1 olguda da cinsel pazarlama şeklindedir. İstismarın şiddeti ise %78’inde ağır, %22’sinde orta bulunmuş, hafif istismar olgusuna ise rastlanmamıştır.

*          İstismara uğradığı tespit edilen çocukların yaş ortalaması 9,8 iken, bunların cinsiyete göre dağılımlarına bakıldığında %41’inin erkek ve %59’unun ise kız olduğu saptanmıştır.

*          İstismarcıların %72’si baba, %34’ü anne, %6’sı üvey baba, %6’sı bir aile yakını, %3’ü üvey anne ve %19’u ise birden fazla aile bireyidir.

*          Bu incelemede çocuk istismarı ile ilişkili risk faktörlerinden en sık saptananlar sırasıyla düşük eğitim düzeyi %75, anne/babada ruhsal sorun %69, aile içi şiddetli geçimsizlik %66, aile içi şiddet %59, düşük sosyoekonomik düzey %56, anne babada alkol kullanımı %47, işsizlik %44 ve parçalanmış aile %44’tür. Olgulardan %4’ünde ise üç ve daha fazla sayıda risk faktörüne beraber rastlanmıştır.

Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapılan A Descriptive Study On Street Children Living in A Southern City OfTurkeyadk çalışma Türkiye’nin güneyinde bir şehirde yaşayan sokak çocuklarını konu edinen çalışmadır. 52 sokak çocuğu üzerinde yapılan bu araştırmadan elde edilen veriler; çocukların %35’inin dövülme ya da saldırıya maruz kalma, %6’sının cinsel tacize uğrama, %4’ünün aktif olarak kavgaya katılma ve %4’ünün kesici alet yaralanması ile biten kavgaya karışma şeklinde şiddet eylemleri yaşadığını ortaya koymaktadır.

Bu araştırmadan elde edilen sonuçlar, çocuklarda cinsel istismara uğrama, ilaç bağımlılığı ve hepatit B enfeksiyonunun önemli ölçüde artmış olduğunu göstermektedir (Türkmen vd., 2004: 131136).

Level ofKnowiedge And Attitude ofPrimary Çare Psysicians in Eastern Anatolian Cides in Reladon to Child Abuse And Neglect adlı bir başka araştırma ise, Türkiye’nin Doğu Anadolu şehirlerinde çalışan pratisyen hekimlerin çocuk istismarı ve ihmaline ilişkin yaklaşım ve bilgi derecelerini belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya Elazığ, Malatya, Tunceli ve Bingöl’de sırasıyla 98, 110, 28 ve 30 hekim katılmıştır. Hekimlere gönderilen soru formlarının %85,7’si cevaplanmıştır.

Sonuçta hekimlerin, konu hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığı, ancak ana çocuk sağlığı ve aile planlama merkezlerinde çalışan hekimlerin diğerlerine göre çocuk istismarı konusunda daha yeterli düzeyde bilgi ve yaklaşıma sahip olduğu gözlenmiştir.

Buna göre çocuk istismarının belirlenmesi, değerlendirilmesi, bildirilmesi, tedavisi ve önlenmesi için, hem hekimlere hem de diğer sağlık çalışanlarına yönelik eğiti programlarına ihtiyaç olduğu sonucuna ulaşılmıştır (Açık vd., 2004: 791796).

Sonuç olarak, başta toplumsal kültür, gelenekler ve dini anlayışlar olmak üzere, tekrar şiddete maruz kalma, toplum dışına itilme, ekonomik veya diğer açılardan zarar görme, boşanmak zorunda kalma gibi başka nedenlerle de, insanlar bu konuda konuşmaktan korkmakta, sorunu çözümlemek veya çözmeye çalışmak yerine gizleyip örterek, diğer bazı zararlı durumları tetikleyici tutumlar takınarak, olayı görmezlikten gelme gibi çağdışı metodlar takınmaktadırlar (Ünver, 2003: 4243).

ÇOCUĞA YÖNELİK ŞİDDETLE İLGİLİ YASAL DÜZENLEMELER VE ÇOCUK HAKLARI

Bir toplumun temel kurumlarından biri olan aileyi, vazgeçilmez kılan fonksiyonlarından biri neslin devamıdır. Neslin devamı, ailenin kuruluşunda temel rol oynayan, anne ve babanın çocuk sahibi olmasından çok daha geniş sorumlulukları gerektiren bir fonksiyondur. Sadece çocuğun dünyaya getirilmesi değil, aynı zamanda onun sağlıklı bir yetişkin olma sürecinde ihtiyacı olan fiziksel, sosyal, ekonomik ve duygusal her türlü ihtiyacının yeterince karşılanması anlamına da gelir. ihtiyaçlarının karşılanması her çocuğun hakkıdır ilkesinden hareketle sağlıklı bir toplum için sağlıklı bireyler yetiştirmeye olan inanç, bu konuda hükümetler için gerekli politika ve bunlara bağlı uygulamaları da zorunlu kılmaktadır. Söz konusu politikalar, tüm aile bireylerini ve ailenin yetersiz olduğu durumlarda, çocuğun bakımını üstlenecek toplumsal kurumları oluşturur ve destekler nitelikte olmalıdır.

Ulusal düzeyde belirlenen ve uygulanan politikalar dışında, uluslararası alanda kabul edilen sözleşme ve antlaşmaların kabulü, küresel gelişmelere uyum v~ eşgüdümü sağlama açısından önem taşır. Bu bölümde çocuğa ilişkin şiddetle ilgili yasal düzenlemeler ve çocuk hakları konusunda yapılan çalışmalar, tarihsel gelişim süreci içerisinde, önce dünya ve daha sonra ülkemiz açısından ele alınacak ve incelenecektir. Bunun yanında ülkemizde konuya ilişkin uygulamalar değerlendirilirken, bugüne değin sağlanan gelişmelerin yanında, ayrıca uygulamada yetersiz kalınan noktalar özellikle vurgulanmaya çalışılacaktır.

1)        Dünyada Çocuğa Yönelik Şiddetle İlgili Düzenlemeler ve Çocuk Hakları

Çocukların korunmasına yönelik olarak, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesine kadar, uluslararası platformda, muhtelif tarihlerde benimsenmiş 18 sözleşme daha mevcuttur (bkz. Ek. 1). Ancak çocuk eksenli pek çok anlaşma ve sözleşme arasında Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi (1924), Çocuk Hakları Beyarınamesi (1959) ve özellikle de Çocuk Hakları Sözleşmesi uluslararası platformda çocukla ilgili en önemli çalışmalar olarak görülmektedir. Bu önem, farklı tarihlerde düzenlenmiş ve benimsenmiş çalışmaların birbirini temel alan düzenlemelerle oluşturulmasından kaynaklanmaktadır. Aslında insanı ve onun haklarını esas alan anlaşmaların tümü birbirini kaynak alan anlaşmalar olarak değerlendirilmelidir.

Çocuk haklarıyla ilgili olarak, ilk kez 26 Eylül 1924’te Milletler Cemiyeti Genel Kurulu (Cemiyeti Akvam) tarafından Cenevre Çocuk Hakları Beyarınamesi kabul edilmiştir.

Söz konusu beyarıname daha sonra yeniden ele alınarak, 78 ülkenin de katıldığı BM Genel Kurulunun 20 Kasım 1959 tarihli oturumunda ‘Çocuk Hakları Beyarınamesi’ olarak, oybirliği ile kabul edilmiştir. 1959 Çocuk Hakları Beyarınamesi’nin kabulünde, 1948’de insan Hakları Evrensel Beyarınamesi’nin kabul edilmesi ve buna paralel, 1924’teki Cenevre Çocuk Hakları Beyarınamesi’nde, “çocukların hak ve özgürlüklerinin yeterli olarak vurgulanmadığı ve yer almadığı…” (Akarslan, 1997: 35) düşüncesi etkili olmuştur. Böylece, “Çocukların erişkinlerden çok farklı fiziksel, fizyolojik, davranış ve psikolojik özellikleri olduğu, sürekli büyüme ve gelişme gösterdiği bilincinin yerleşmesi, çocukların bakımının bir toplum sorunu olduğu ve bilimsel yaklaşımlarla herkesin bu sorumluluğu yüklenmesi gerektiği…” (Akarslan, 1997: 35). şeklinde daha detaylı ifadelerle ‘Çocuk Hakları Bildirgesi’ adı altında 20 Kasım 1959’da BM Genel Kurulu’nda kabul edilmiştir. Ancak, gerek 1924 Cenevre Çocuk Hakları Beyarınamesi ve gerekse 1959 Çocuk Hakları Beyarınamesi’nin yasal açıdan bağlayıcı bir özelliği yoktur (bkz. Ek 2, 1959 ‘Çocuk Hakları Beyarınamesi’).

20 Kasım 1959’da kabul edilen bu beyarınameyle çocuklar, haklan korunması gereken varlıklar olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu bildirinin ardından çocuk haklan ile ilgili çalışmaların BM tarafından 1979 yılının çocuk yılı olarak ilan edilmesine kadar yavaşladığını görüyoruz.

BM tarafından 1979 yılının ‘Dünya Çocuk Yılı’ olarak kabul edilmesi, 1959’da oybirliğiyle imzalanan Çocuk Haklan Bildirgesinin bir çocuk haklan sözleşmesine dönüştürülmesi düşüncesinin gelişiminde etkili olmuştur. Çünkü “1959 tarihli Çocuk Haklan Beyarınamesinden sonra, BM Genel Kurulu 1989 Kasım’ında beklenti ve sözlerin yeterli olmadığını, çocuk haklarının uluslararası bir anlaşmayla bağlayıcı niteliğe sahip yasal bir belge haline gelmesini ve onaylayıcı ülkelerin çocuklara yönelik tutum ve davranışlan konusunda belirli standartlar saptamasını amaçlamıştı” (Akarslan, 1998: 3738). 10 yılı aşkın bir zamanda hazırlanan sözleşme, BM’ce tarafından 20 Kasım 1989’da benimsenmiş, 26 Ocak 1990 tarihinde imzaya açılmış, 2 Eylül 1990’da yürürlüğe girmiştir. (Savaşer vd., 1999: 12). Bugün 192 ülke, ya sözleşmeyi imzalamış ya da onay ve katılma yoluyla Taraf Devlet durumuna gelmiştir.

Uluslararası boyutta ‘Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’ çocuklara hayat, sağlık ve eğitim alanlarında gösterilecek tutum ve davranışlara getirilen evrensel standartlara vurgu yapar (Ertemsir ve Güler, 1999: 26). Söz konusu sözleşmenin 19. maddesi taraf devletlerin “çocuğun bakımını üstlenen kişinin yanında iken bedensel veya zihinsel saldırı, şiddet veya suiistimale, ihmal ya da ihmalkâr muameleye, ırza geçme dâhil her türlü istismar ve kötü muameleye karşı korunması için yasal, idari, toplumsal, eğitsel bütün önlemleri alacağını kabul ettiğini belirtmektedir. Bu tür koruyucu önlemler, çocuklara kötü muamele olaylarının önlenmesi, belirlenmesi, gerekli yerlere bildirilmesi ve izlenmesi ile ilgili kurumsal yapıları harekete geçirmek yanında çocuğun bakımını üstlenen kişilere gerekli desteği sağlamayı da içermektedir” (Bulut, 1996: 41).

En geniş uluslararası kabul görmüş ve katılımlı sözleşme olan Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin imzalanmasında, uluslararası alanda daha önceden kabul edilmiş bazı anlaşma ve sözleşmeler ve bunların ilgili maddelerinin göz önünde tutulduğu ve Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin bunlardan harekede oluşturulduğu da unutulmamalıdır.

Adı geçen sözleşme ve antlaşmalarda ilan edilen temel ilkelere paralel oluşturulan “Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin hükümleri 18 yaşından küçüklerin yaşama, gelişme, korunma ve katılım gibi bireysel haklarım içeren 4 temel alanı kapsamakta ve toplam 54 maddeden oluşmaktadır” (Savaşer vd., 1999: 12). Çocukların medeni, ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal haklarım kapsayan sözleşmede yer alan haklar, ırk, renk, din, dil, cinsiyet, siyasal görüş, mülkiyet ve doğuma göre statü farkı gözetmeksizin tüm çocuklar için eşitlik temeline istinat etmekte ve çocukların hukuken tanınmış haklarını konu alan ilk uluslararası anlaşma olması bakımından ayrıca önem taşımaktadır (Akarslan, 1998: 3839).

Üç bölümden oluşan sözleşmenin birinci bölümünde (1. ve 41. maddelerde), sözleşmeyi onaylayan devletlerin görevlerini düzenleyen esasa ilişkin kurallar yer alırken, ikinci (42. ve 45. maddelerde) ve üçüncü (46. ve 54. maddelerde) bölümlerde ise, sözleşmeye uyulmasının nasıl sağlanıp denetleneceğini tanımlayan ve hangi koşullar altında yürürlüğe gireceğini belirleyen uygulama maddeleri yer almaktadır (Akarslan, 1998: 42).

Toplam elli dört maddeden oluşan Çocuk Hakları sözleşmesi ve bu sözleşmenin oluşmasında rol oynayan uluslararası diğer sözleşme ve antlaşmaların içeriği incelendiğinde, “çocukların özel ilgi ve yardıma, özel güvence ve korumaya gereksinimleri bulunduğu düşüncesinin esas alındığım görmekteyiz. Yola çıkıştaki ilk saptama, çocuğun korunmasının gerekliliğidir. Bundan sonra, çocuğun toplum içinde bireysel bir yaşantı sürdürebilmesi, kişiliğinin tam ve belirli bir ruhla yetiştirilmesi kaydı ile yaşama koşullarının iyileştirilmesi, birtakım hak ve özgürlükleri daha geniş olarak kullanılabilmesi.. gibi hedeflerin gerçekleştirilmesi için uyulacak kurallar sıralanmaktadır” (Çocuk Hakları Kurultayı, 1991).

Çocuk Hakları Sözleşmesi, her ne kadar yoksul ülke çocuklarının durumları da göz önünde bulundurularak hazırlanmış ve bugün yüzü geçkin ülke tarafından kahul edilmiş ya da taraf olunmuş bir sözleşme olsa da, çocukları ve içinde bulundukları olumsuz koşulları düzenlemeye yönelik girişimlerin, sözleşmede yer alan hükümlerden ziyade, ülkelerin sosyokültürel ve ekonomik niteliklerine bağlı olduğu da unutulmamalıdır.

Bu noktada, çocukların birtakım haklara kavuşturulması ve yetişkinler dünyasında kendi hakları ile yer alması endişesini yansıtan sözleşme hükümlerinin, ülkelerin kendi iç hukuklarına yansıtılarak uygulamaya konması, ancak sözleşmeye taraf ülkelerin sosyokültürel ve ekonomik özelliklerine paralel çocuğa bakış açısına ve çocuk açısından olumsuz koşullarını iyileştirmesine bağlı olmaktadır. İşte bu noktada Çocuk Hakları Sözleşmesi izlenecek yol ya da başvurulacak yöntemler açısından, çocuklarını kendi gelecekleri olarak gören ve daha iyi bir gelecek endişesi taşıyan ülkeler için iyi bir rehber olacaktır. Ancak sözleşme hükümleri taraf devletleri, kendi iç hukuklarında sözleşme hükümlerine paralel düzenlemelere gitme konusunda sadece gönüllü olarak bağlamaktadır. Başka bir deyişle madde 52’de belirtildiği gibi, taraf devleder istedikleri zaman Birleşmiş Milleder Teşkilatı Genel Sekreterine verecekleri yazılı bir bildiri ile sözleşmeyi feshedebilme hakkına da sahiptir. Dolayısıyla taraf ülkeler açısından çocuğun durumunu İyileştirmeye yönelik düzenlemelerin ülkelerin kendi anlayışlarına bağlı bırakılması, sözleşmede belirlenen hedeflere ulaşabilme imkânını da kısıtlamaktadır. Bunun yanında, ülkeler sözleşme hükümlerini kendi iç hukuklarına paralel yasal dayanaklara kavuşturabilseler de uygulamada farklı ve istenmeyen sonuçlarla da karşılaşılabilmektedir. Konu ülkemiz açısından ele alıp değerlendirildiğinde daha iyi anlaşılacaktır.

2)        Türkiye’de Çocuğa Yönelik Şiddetle İlgili Düzenlemeler ve Çocuk Hakları

Bir toplumda aile, üyelerinin fizyolojik ve duygusal ihtiyaçlarını karşılama açısından ilk ve temel kurumlardan biridir. Fizyolojik ihtiyaçlar derken beslenme, bakım ve korunma, duygusal ihtiyaçlardan söz ederken de sevgi, şefkat ve güven ihtiyaçlarının karşılanmasından söz etmekteyiz. Sanayileşmeyle birlikte, geleneksel toplumun çok fonksiyonlu aile yapısı, gelişen yeni sosyoekonomik koşulların yarattığı kurumsal yapılanma içinde, birtakım fonksiyonlarını devrederek daralma eğilimi gösterse de, üyelerinin fizyolojik ve özellikle de duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasında vazgeçilmez olma kimliğini hâlâ korumaktadır. Aileyi vazgeçilmez kılan bu fonksiyonlarının özellikle çocuklar açısından, onların sağlıklı bireyler olarak yetişebilmesi bakımından önemi şüphesiz tartışılamaz. Ancak söz konusu fonksiyonların zamanında ve yeterince yerine getirilmemesi toplumsal alanda yaşanan pek çok sorununda nedenini oluşturmaktadır. Tıpkı aile içi şiddet olaylarında olduğu gibi… Söz konusu sorunlar iyi bir Anne-babada bulunması gereken niteliklere sahip olamamadan, yeterli sosyoekonomik koşullara sahip olamamaya kadar uzanmaktadır.

Çocuğun fizyolojik ve duygusal ihtiyaçların gereğince karşılanması, ailenin içinde bulunduğu sosyokültürel ve ekonomik koşullarla yakından bağlantılıdır. Sosyoekonomik koşulların yeterliliği refah düzeyi yüksek bir toplumsal yapılanmaya vurgu yapar. Bu noktada hükümetlere önemli görevler düşmektedir. Ekonomik ve toplumsal açıdan refah içinde bulunabilmenin kriterleri, sanayileşmeye bağlı kurumsal bir yapılanma sergileyen toplumsal hayatta, başta aile olmak üzere, tüm kurumlar arasında uyum ve eşgüdümü sağlamakla mümkün olabilmektedir. Söz konusu uyumun sağlanabilmesi ise ülke düzeyinde oluşturulacak politikalar ve bu politikalarda saptanan hedefleri gerçekleştirmeye yönelik yasal ve idari düzenlemeleri gerekli kılar.

Ülkemizde ailenin ve aile üyelerinin, özellikle de çocukların refahını hedef alan idari ve yasal düzenlemelerin bu mantıktan hareketle gerçekleştirilmeye çalışıldığı söylenebilirse de, gerek idari gerekse yasal düzenlemeler arasında uyum ve eşgüdümü sağlamaya yönelik çabaların yine de yetersiz kaldığı gözlenmektedir. Söz konusu yetersizliklerin, çoğunlukla ailenin ve çocuğun refahını hedefleyen idari ve yasal düzenlemelerin uygulanma aşamasında ortaya çıktığı da bir gerçektir. Başka bir deyişle aile ve çocuk refahını hedef alan yasalar ve bu amaçla oluşturulmuş kurum ve kuruluşlar ülkemizde de mevcuttur, ama işleyiş biçimleri ne yazık ki kâğıt üzerinde belirtildiği gibi değildir. Çocuğa yönelik olarak sosyal ve ekonomik alanda yaşanan istismar olaylarının, dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sorun alanı oluşturması bu bakış açımızı doğrulamaktadır.

Aile içi şiddetin sebepleri için bkz. Dönmezer, İbrahim, Ailede İletişim ve Etkileşim (2001); Tarhan, Nevzat, Makul Çözüm (20004); Yavuzer, Haluk, Okul Çağı Çocuğu (2000); Polat, Oğuz, Çocuk ve Şiddet (2001).

Ülkemizde çocuk istismarını toplumsal ve ekonomik alanda önlemeye yönelik ulusal ve uluslararası platformda kabul edilmiş pek çok andaşma ve sözleşme vardır. Bu andaşma ve sözleşmelerin tümünün temel hedefi ‘çocuğun refahı’dır. Bulut’un (1996: 39) da belirttiği gibi, çocukların ihtiyaçlarının yetişkinlerden farklı olduğu anlayışına dayanan ‘çocuk refahı’ kavramı, sadece sorun durumunda çocuğun bakım ve ihtiyacını karşılamakla sınırlı olmayıp, korunması ve gözetilmesini de kapsar. Buna göre çocuk refahı kavramı Friedlanderin (1966) de belirttiği üzere, sadece yoksul, ihmal edilmiş, terk edilmiş, hasta, sakat ve suçlu çocukların bakımı ve gözetilmesi ile sınırlı olmayıp, aynı zamanda çocuğun fiziksel, kültürel ve duygusal gelişiminin sağlanması için sosyal, ekonomik ve kültürel faaliyetlerin organize edilmesini de içine alır (akt. Bulut, 1996: 40).

Bu nedenle aşağıda sayacağımız çocuğa yönelik yasal düzenlemeleri ekonomik, sosyal ve kültürel alanda çocuğun fiziksel, duygusal ve kültürel gelişimini sağlamaya yönelik organizasyonlar olarak algılayıp, bir bütün olarak değerlendirmek gerekmektedir. Bu değerlendirme, bir yandan halen geçerli olan yasal ve idari uygulamaların kapsamını belirleme, öte yandan Çocuk Haklan Sözleşmesi hükümleri ile uygunluğunu tespit edebilmek açısından önem taşımaktadır.

Ülkemizde çocuklarlarla ilgili kanunlar arasında, başta Medeni Kanun ve Milli Eğitim Kanunu olmak üzere 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu, 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun yer almaktadır (Gülan, 2000: 430).

Yukarıda saydığımız ve bugün yürürlükte olan kanunların tümü çocuğun refahını esas alan kanunlardır. Ancak bunlar arasında, çocuğu şiddetten ve konumuz açısından aile içi şiddetten korumaya yönelik düzenlemelere doğrudan 4721 sayılı Medeni Kanun’da, 5237 sayılı TCK’da ve 2828 sayılı SHÇEK Kanunu’nda rastiamaktayız. Bu saydığımız kanunlar yanında 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ise “çocuğun gelişim ve kişilik özelliklerine göre yargılama gerçekleştiren ve rehabilitasyonunu içeren özel bir” kanundur (Doğan, 2005: 1). Bu kanunlara kısaca değinmek, ulusal boyutta çocuk istismarı ve ihmalini önlemeye yönelik yasal ve idari düzenlemeleri, uluslararası alanda kabul edilmiş sözleşme hükümleri ile karşılaştırarak yeterlilik ve yetersizlikleri konusunda değerlendirebilmek açısından önem taşımaktadır.

  1. a) Medeni Hukukta Çocuğa Yönelik Şiddetle İlgili Düzenlemeler ve Çocuk Haklan

Türkiye’de, kişiler arası ilişkileri düzenleyen Medeni Hukuk içerisinde çocuğu istismardan önlemeye yönelik hükümlerde ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Medeni Kanun, anne babanın çocuk üzerindeki hakkını ‘şahıs üzerinde mutlak hak’ statüsünde bir hak olarak düzenlemektedir. Ancak “velayet, ana babaya yalnızca haklar tanımaz, yükümlülüklerde yükler. Ana baba çocuğun kişiliği ve malları üzerinde birtakım yetkilere, fakat aynı zamanda bazı ödevlere de sahiptir” (Zevkliler, 1986: 681).

Bunlardan biri tedip hakkıdır. Ana baba çocuğu eğitip onu yetiştirmek üzere, uslandırma (tedip) hakkına sahiptir. Bunun için ana baba, çocuğun akli, bedeni ve ruhi durumuna uygun yol ve araçları seçmelidir. Ana baba gerektiğinde çocuğa ceza vererek, onu hafif tertip döverek, yani zor kullanarak da uslandırma yöntemleri uygulayabilir (Zevkliler, 1986: 8285).

Medeni Kanun’da aile içinde çocuk istismarını önlemeye yönelik düzenlemelerin, çocuğun korunmasını hedef alan düzenlemeler olduğu açıkça görülmektedir. Reşit olana dek çocuğun velayet hakkını ana babaya tanıyan Medeni Kanun’un maddi ve manevi koşullan açısından çocuğun yanında yer aldığı gözlense de, çocuğun terbiye edilmesi hususunda ana babaya tanıdığı ‘Tedip Hakkı’ eleştiriye açıktır. Salt bu hak bile çocuğu korumaya yönelik olarak Medeni Kanun’da yer alan düzenlemelerin üzerine gölge çekebilmek için yeterli gözükmekte, aile içinde çocuğa yönelik şiddet olaylarınım meşrulaştırılarak daha sık yaşanır hale gelmesine de neden olabilmektedir.

  1. b) TCK’da Çocuğa Yönelik Şiddetle İlgili Düzenlemeler ve Çocuk Haklan

Medeni Kanun’a benzer şekilde aile içinde çocuğu şiddetten korumaya yönelik düzenlemelere Türk Ceza Kanununda (TCK) da rastlamaktayız. TCK’da doğrudan çocuğa karşı işlenen suçlara ilişkin genel hükümler, kasten öldürme, vücut dokunulmazlığına karşı suçlar, işkence ve eziyet, çocukların cinsel yönden istismarı ve kişiyi hürriyetinden mahrum bırakma suçlarını içerecek biçimde düzenlenmiştir.

TCK’da yukarıda sayılan genel hükümler dışında bir de uluslararası platformda suç sayılan eylemler yer almaktadır. Bunlardan özellikle çocuk kavramının geçtiği eylemler: “Çocuklara cinsel saldırıda bulunma, çocukların cinsel istismarı” ve 18 yaşını doldurmamış olanların insan ticareti amacıyla kullanılmaları durumuna ilişkin hükümlerin uluslararası alanda insanlık suçu olarak kabul edildiği görülmektedir. TCK’da sayılan bu maddeleri içerisinde doğrudan çocuk kavramının geçtiği maddelerdir. Ancak ceza kanunu bir bütün olarak incelendiğinde, söz konusu hükümlerin tümünün yetişkin çocuk ayrımı yapılmaksızın kişi bazında değerlendirmeye alındığı ve yaş haddinin hükmün derecesini arttırıcı bir faktör olarak karşımıza çıktığı gözlenir.

TCK’nın çocuk istismarı ve ihmali konusundaki eylemlere yönelik kabul ettiği yaptırımlar, ilgili kanun maddelerinden de anlaşılacağı üzere, kişileri söz konusu olumsuz tu^ım ve eylemlerden caydırıcı nitelikte ağır hükümler içermektedir. Ancak ülkemizde aile içi ilişkilere yönelik mahremiyetçi bakış açısı, hem bu türden olayların açığa çıkartılmasına hem de cezalandırılmasına gölge düşürmektedir. Bu nedenle kanun hükmünde yer alan uygulamalar çoğu zaman kâğıt üzerinde kalmakta, uygulamaya geçirilemediği için de caydırıcı olamamaktadır.

  1. c) SHÇEK Kanununda Çocuğa Yönelik Şiddetle İlgili Düzenlemeler ve Çocuk Haklan

Ülkemizde aile ve çocuk refahı alanında hizmet sunan kurumlardan biri Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu’dur. 2828 sayılı kanunla kurulan SHÇEK, aile ve çocuk refahı alanın da söz konusu işlevleri yasalarla güvence altına almaya çalışan bir kurumdur.

2828 sayılı Kanunda “korunmaya, bakıma ve yardıma muhtaç aile, çocuk, sakat, yaşlı ve diğer kişilere götürülen sosyal hizmetlere ve bu hizmetleri yürütmek üzere kurulan teşkilatın…” faaliyetleri esas alınmaktadır (Madde/l).

Kanunda da belirtildiği üzere, Sosyal hizmeder; kişi ve ailelerin kendi bünye ve çevre şartlarından doğan ve kontrolleri dışında oluşan maddi, manevi ve sosyal yoksunluklarının giderilmesine ve ihtiyaçlarının karşılanmasına, sosyal sorunlarının önlenmesine ve çözümlenmesine yardımcı olunmasına ve hayat standartlarının iyüqtirilmesini, yükseltilmesini amaçlayan sistemli ve programlı hizmeder bütününü kapsar (Madde/3a). SHÇEK Kanunu’nun üçüncü maddesinde korunmaya muhtaç çocuklar “beden, ruh ve ahlak gelişimleri veya şahsi güvenlikleri tehlikede olup; ana veya babasız, ana babasız, ana veya babası veya her ikisi de belli olmayan, ana veya babası veya her ikisi tarafından terk edilen, ana veya babası tarafından ihmal edilip; fuhuş, dilencilik, alkollü içkileri veya uyuşturucu maddeleri kullanma gibi her türlü sosyal tehlikelere ve kötü alışkanlıklara karşı savunmasız bırakılan ve başıboşluğa sürüklenen çocuklar” olarak tanımlanmakta ve bu koşullar içinde bulunan çocuklara kurumsal düzeyde, evlatlık verme, koruyucu aile yanına yerleştirme, kurumsal bakıma alma ya da ana ve/veya babanın var olduğu koşularda da ailenin işlevlerini güçlendirici sosyal, ekonomik ve fiziksel imkânlar sağlama gibi hizmederin verileceği belirtilmektedir.

Ülkemizde haklarında korunma karan alınan çocukların sayısına ve korunma karan nedenlerine bakıldığına ekonomik nedenlerin daha ağırlıklı olduğu, gelir dağılımının bozulduğu dönemlerde sorunun daha da ağırlaştiğı gözlenmektedir. Bunların yanın da sosyal güvenlik programlarının tüm nüfusu kapsamaması, işsizliğin yaygın olması, kadının eğitimi ve sosyal statüsünün yeterince geliştirilememiş olması gibi nedenler bu sorunu daha da büyütmektedir. Diğer bir deyişle sorun, ülkede yaşam kalitesinin iyilqtirilmesiyle yakından ilişkilidir (8. Beş Yıllık Kalkınma Planı, Çocuk Özel İhtisas Komisyonu Raporu, 2001: 44).

1995-99 döneminde haklarında korunma karan alınan çocukların korunma kararı alınma nedenleri aşağıdaki gibidir (8. Beş Yıllık Kalkınma Planı, Çocuk Özel İhtisas Komisyonu Raporu, 2001: 44):

Korunma Karan Alınma Nedenleri                   Cinsiyet                    Toplam

Kız      Erkek

Buluntu                                                                     778     949                 1.727

Anne baba ölü                                                        258     816                 1.074

İkinci evlilikte çocuğu istememe                           711     1.883              2.595

Anne-baba veya birisi olup ekonomik sıkıntısı 2.071  4.354              6.425

Anne-baba veya birisi olup istismar edilen        942     1.736              2.678

TOPLAM                                                                  4.760  9.738              14.498

Haklarında korunma kararı alınan çocukların genel durumu değerlendirildiğinde, Anne-baba veya birisi olup da ekonomik sıkıntı içinde olması nedeninin birinci sırayı aldığı görülmektedir.

Ana babası veya biri olup istismar edilen ve bu nedenle koruma altına alınan çocuk sayısının, sıralamada ekonomik nedenlerle koruma alana alınan çocuklardan sonra ve ikinci evlilikte çocuğu istememe durumundan önce gelmesi de aslında çocuk istismarına vurgu yapmaktadır. Çünkü sıralamada birbirini izleyen koruma nedenleri çocuk istismarı ve ihmalini oluşturan temel nedenler arasında yer almaktadır.

Nisan 2003 Ulusal Eylem Planı’nda (2003: 67) da belirtildiği gibi, çocuklar, genellikle ailelerinin ekonomik yetersizliği veya işgücü ihtiyacı nedeniyle okula devam etmek yerine çalışma yaşamına girmek zorunda kalmakta, mesleki eğitim göremediklerinden düz işçi olarak, düşük ücretle veya ücretsiz ve sosyal güvenceleri olmaksızın çalışürılmaktadır. Bu durumda çocuk işçiliği yayılmakta, çocuk çalıştırılması meslek öğrenme amacını aşarak bazı alanlardaki üretimde neredeyse temel işgücünü oluşturmakta, sömürü ve istismar aracı haline gelmektedir. Kentlerde, ayrıca sokakta çalışan ve sayısı bilinmeyen pek çok çocuk bulunmaktadır. Çalışan çocuklar içinde en büyük risk grubunu oluşturan sokakta çalışan çocuklar, her türlü tehlike ve sömürünün tehdidi altında bulunmaktadır.

Bu veriler, ailenin ekonomik yetersizliğinin giderilmesi yönündeki koruyucuönleyici ve aileyi destekleyici çalışmaların önemini ortaya çıkarmaktadır. Bugün Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK), bu amaçla korunmaya muhtaç çocuklara ve ailelerine ayni-nakdi yardım, ücretsiz gündüzlü bakım, çocuk yuvaları, yetiştirme yurtları, koruyucu aile ve evlat edindirme hizmeti ve sokak çocuklarına yönelik çocuk ve gençlik merkezleri, özürlü çocuklara ise bakım ve rehabilitasyon merkezleri ile hizmet vermektedir (8. Beş Yıllık Kalkınma Planı, Çocuk Özel İhtisas Komisyonu Raporu, 2001: 45).

2002 sonu itibarıyla SHÇEK’e bağlı 82 çocuk yuvası ve 109 yetiştirme yurdunda toplam 18 bin çocuğa koruma ve bakım hizmeti verilmektedir (Ulusal Eylem Planı, 2003: 7).

Ülkemizde 0-18 yaş dilimi arasında yer alan çocukların, 2000 yılı itibarıyla genel nüfusa oranı yaklaşık %38’dir. Başka bir deyişle, genel nüfusun 26 milyonu çocuk ve gençtir. Bunlardan %0,069’luk bir dilimin çeşitli nedenlerle yuva ve yurtlarda korunma altına alınmış olması, yukarıda sayılan koruma nedenleri birlikte düşünüldüğünde, bir yandan ülkemizde çocuk istismarının boyutlarının ne kadar ürkütücü olduğu ortaya çıkarmakta, diğer yandan hem çocuk istismarını önlemeye yönelik koşulların yetersizliğine ve hem de acil çözümlerin ve konuya ilişkin düzenlemelerin önemine vurgu yapmaktadır.

Tarihsel gelişim süreci içinde ÇHS dışında, çocuklara birtakım hakların verilmesine ve özelliklede çocukların istismar ve ihmalden korunmasına yönelik hükümler içeren başka anlaşma ve sözleşmelere de imza atılmıştır. ‘Çocuk Hakları Cenevre Beyarınamesi’ ve 1959 tarihli ‘Çocuk Haklan Beyarınamesi’ gibi. Ancak çocuklara yönelik iyileştirme ve geliştirme faaliyederinin, özellikle Çocuk Haklan Sözleşmesi’nin kabulünden sonra hızlandığını görmekteyiz. Bu süreçte çocukları daha iyi koşulla ~a ulaştırmayı amaçlayan yasal ve idari düzenlemelerin kazandığı ivme salt ÇHS’nin hukuksal açıdan bağlayıcı olan niteliğinden değil AB’ye aday olma hakkı kazanan Türkiye’nin Avrupa topluluğunun hazırlamış olduğu kanlım ortaklığı metnini uyum sürecine girmiş olmasındandır da. Böylece ÇHS’nin kabulü ile başlayan süreçte kaydedilen yasal ve idari ilerlemeler küresel boyutta çocuklara sunulan evrensel standaıtlan yakalayarak Birliğe giriş yollarını daha da kısaltma endişesini yansıtmaktadır. Ancak nedeni ne olursa çocuklara yönelik kabul edilen evrensel standartların yasal ve idari boyutta uygulamaya geçmesi yarının büyükleri olan çocukların iyi birer vatandaş olarak yetişmesinde açısından çok önemlidir. Bu da ancak ÇHS hüJriimlerinin sağlam bir zemine oturtulması ile mümkün olacaktır. Bunun için girişilen teknik altyapı çalışmaları, hakların kalıcı ve uygulanabilir olması açısından en az sözleşmenin kabulü kadar önemli olmaktadır.

ÇHS’ye ilişkin teknik altyapı çalışmaları arasında ülkemizde, Çocuk Haklarının İzlenmesi ve Değerlendirilmesi Üst Kurulu ve Alt Komitesinin oluşturulduğunu görmekteyiz. Diğer taraftan TC HükümetiUNICEF işbirüği 19972000 Ülke Programı’nda, ‘Çocuk Haklan Sözteşmesi ve Ulusal Faaliyet Planı’nın izlenmesi (Çocuk Bilgi Ağının Geliştirilmesi) Projesi’nde yer alan Devlet İstatistik Enstitüsü işbirliğiyle çocuğun yaşatılması, geliştirilmesi, korunması ve katılımı alanlarında bilgi alışverişi sağlamaya ve çocuklara yönelik verileri tek bir merkezde toplamaya yönelik olarak Türkiye’de Çocuk Bilgi Ağı (TÇBA, 1997) projesini uygulamaya koymuştur. Ancak çocukların yaşatılması, geliştirilmesi ve korunmasında annenin birinci derece de etkin olması nedeniyle TC HükümetiUNICEF işbirliği 20012005 Ana Uygulama Planı’nda kadına ilişkin verilere de geniş yer verilmesi ve verilerin CEDAW (Kadınlara Karşı Her Tür Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) hükümleriyle ilişkilendirilmesi düşünülmüş, bu nedenle mevcut olan Çocuk Bilgi Ağı Projesi 200105 döneminde ‘Kadın ve Çocuk Bilgi Ağı’ (ÇKBA) şeklinde tasarlanıp ‘Çocuk Bilgi Ağı’ ve ‘Kadın Bilgi Ağı’ adı altında iki alt veri tabanı şekline dönüştürülmüştür. Düzenlemenin amacı, veri tabanında yer alan istatistiksel verilerin çocuk, genç ve kadınlar içerisindeki alt hedef gruplarına yönelik olarak düzenlenmesi, çocuk ve kadın olgusunun farklı boyutlarını ortaya koyacak bütüncül (composite) göstergelerin geliştirilmesidir (BM ÇHS Ulusal İlk Rapor Ek Rapor Türkiye’nin Profili, 06.09.2005).

ÇHS’ye yönelik bu teknik alt yapılanmada en önemli görevin ise kamu kurum ve kuruluşları arasında koordinasyonu sağlama adına SHÇEK’e verildiğini görmekteyiz.

Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü, 1924 yılında Cenevre’de kurulan Uluslararası Sosyal Hizmetler Organizasyonunun ISS’in (International Socıal Services Agency) Türkiye temsilcisi olarak 196364 yılları arasında kurulmuş, yurtdışından sosyal inceleme raporlarının sağlanması için yetkili tek makam kılınmıştır. Ayrıca, 2828 sayılı kanunun 9. maddesi gereğince SHÇEK Genel Müdürlüğü, uluslararası kuruluşlarla beraberlik ve işbirliğine dayanan ortak çalışmaları da yürüten bir kuruluştur (SHÇEK Yönetmeliği, 06.05.2005).

Uluslararası Sosyal Hizmetlerle ilişkisini temsilcilik düzeyinde yürüten SHÇEK Genel Müdürlüğü, TBMM’nin kabulü sonucu iç hukuk kuralına dönüşen Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin ilke ve kurallarının ülkemizde uygulanmasının izlenmesinden sorumlu koordinatör kuruluş olarak, Uluslararası Çocuk Hakları Komitesi’ne sunulacak ilk raporun hazırlanmasında eşgüdümü sağlama görevini de üsdenmiştir. Nitekim geçen beş yıllık dönemde; Çocuk Hakları Sözleşmesinin onaylanmasından sonra gelişen süreçte, Türkiye, BM Uluslararası Çocuk Hakları Komisyonu’nun öngördüğü yaklaşım ve ilkeler çerçevesinde, ilk ulusal raporunu hazırlamış ve sunmuştur. Türkiye’de çocukla ilgili yasal, idari ve yapısal durumun incelendiği ulusal rapor, hem bir başlangıç noktası olması bakımından hem de Ulusal Eylem Planının hazırlanması ve gerçekleştirilmesi açısından önemli bir adım olmuştur (Cılga, 2001: 2).

  1. Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlık çalışmaları çerçevesinde oluşturulan ilk ulusal rapor, Çocuk Alt Komisyonunun ‘Çocuk Sağlığı’, ‘Özürlü Çocuklar’, ‘Korunmaya Muhtaç Çocuklar’, ‘Çocuğun Yasal Korunması’, ‘Çalışan Çocuklar’ ve ‘Çocuk ve İletişim’ olmak üzere altı çalışma grubunun çalışmalarının sonucunda hazırlanmıştır. Raporda, çocuk konusunda kısa dönem (2005) ve uzun dönem (2023) ulaşılmak istenen amaç ve hedefler belirlenmiş, ortaya konulan sorunların çözümüne yönelik politika, strateji ve faaliyeder önerilmiş ve ayrıca bunları izleme ve değerlendirme kriterleri belirlenmiştir (Akın, 2001: 9).

Bugün SHÇEK’nin ÇHS’ye paralele yürüttüğü projeler arasında, ‘Çocuk ihmal ve İstismarına Multidisipliner Yaklaşım ve Çocuk ve Gençlik Merkezi’, ‘Anadolu Bahçesi’, ‘Erken Çocukluk Gelişimini Destekleme’, ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ ve ‘Sevgi Zinciri’ projeleri yer almaktadır. Bu projeler detaylı bir biçimde incelendiğinde, tümünün çocuğun bedensel, zihinsel ve kültürel gelişimini en iyi koşullarda sağlamayı amaç edindiği, bu amaçla (aşağıda belirtildiği üzere) ulusal düzeyde birtakım yasal ve idari düzenlemelere gidildiği gözlenmektedir (www.shcek.gov.tr, 06.09.2005).

  1. d) Uluslararası Örgütlerle İlişkiler Çerçevesinde Çocukları Korumaya Yönelik Çalışmalar

Kapitalist üretim ağının gelişmesine paralel olarak çocuklar açısından ortaya çıkan olumsuz koşullar ve bu koşullardan duyulan endişe, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri daha sağlıklı çocuklar ve daha sağlıklı bir dünya adına uluslararası işbirliğine yöneltmiştir. Bu amaçla, bugüne dek, uluslararası arenada çocukların durumunu iyileştirmeye yönelik pek çok anlaşma ve sözleşme gerçekleştirilmiştir.

Ülkemizde çocukları korumaya, iyileştirmeye ve geliştirmeye yönelik çalışmaların uluslararası boyuttaki gelişmelere eş zamanlı olarak yürütüldüğü ve bu gelişmelere paralel hareket edildiği gözlenmektedir. 26 Eylül 1924 tarihinde Milletler Cemiyeti Genel Kurulu (Cemiyeti Akvam) tarafından kabul edilen ‘Çocuk Haklan Cenevre Beyarınamesi’ altında, M. Kemal Atatürk’ün de imzasının bulunması yukarıdaki ifadelerimizi doğrulamaktadır.

‘Çocuk Hakları Sözleşmesi’ dışında, uluslararası örgüderle Türkiye arasında imzalanan anlaşmalar ve işbirliği programları göstermektedir ki, ÇHS’nin kabulüne dek, ülkemizde çocuğun durumunu iyileştirmeye yönelik girişimler uluslararası gelişmelere paralel bir seyir izlemiştir. Söz konusu sözleşmenin kabulünden önce mevcut durum değerlendirmesine yönelik gerçekleştirilen ‘Çocuk Politikası Ulusal Kongresi’ de ülkemizin bu sürece hazırlıklı girdiğinin göstergesi olmaktadır.

1990’ların Çocuk Politikası Ulusal Kongresi, BM’nin, 1979 yılını dünya çocuk yılı olarak ilan etmesinin 10. yık nedeniyle hazırlanan ‘Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin ülkemizdeki taban çalışmasını oluşturmuştur Kongre, dünyadaki bütün çocukları sağlık, eğitim, hukuk, sosyal ve benzeri konularda evrensel standartlara kavuşturmayı amaçlayan Çocuk Hakları Sözleşmesi imzalanmadan önce, ülkemizdeki çocukların konumunu ve durumunu ortaya koymak amacıyla gerçekleştirilmiştir (Akarslan, 1998: 39).

Aynı gün, 71 ülkeden devlet ve hükümet başkanlarının bir araya geldiği Çocuklar İçin Dünya Zirvesi’nde Türkiye, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 17, 29 ve 30. maddeleri hükümlerini, Anayasa ve 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Anlaşması hükümlerine ve ruhuna uygun olarak yorumlama hakkını saklı tutarak, sözleşmeyi imzalamıştır.

“BM Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989’da kabul edilen ve ülkemiz tarafından onaylanarak 27 Ocak 1995 tarih ve 22184 Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin (ÇHS) ilke ve standartlarıyla kazanılan yeni paradigma, Türkiye’nin 21. yüzyıldaki nitelikli vatandaşlarını yetiştirme yönünden önemli bir çıkış noktasıdır…” (Cılga, 2000: 117).

Türkiye’nin 21. yüzyılda nitelikli vatandaşlar yetiştirme yönünde belirlediği hedefler, diğer BM’ye üye devletlerin ‘Bin Yılın Kalkınma Hedefleri’ başlığı altında belirlediği hedeflerine paraleldir.

BM üye ülkelerin 2015 yılına dek ‘Çocuklar İçin Uygun Bir Dünya’ adı altında gerçekleştirmeyi amaçladığı; daha sağlıklı bir yaşam, kaliteli eğitim, sömürü, ihmal, istismar ve şiddete karşı koruma, genel koruma, silahlı çatışmalardan koruma, çocuk işçiliğine karşı mücadele, çocukların alınıp satılmalarının ve cinsel sömürüye tabi tutulmalarının önlenmesi, HIVAİDS’e karşı mücadele gibi hedefler, Türkiye içinde çocukların ve gençlerin yaşamının iyileştirilmesinde kılavuz niteliği taşımaktadır. Bu amaçla hazırlanan Nisan 2003 ‘Ulusal Eylem Planı’; kaliteli eğitim, Sağlık, HIVAIDS ve Çocukların İhmal, İstismar, Sömürü ve Şiddete Karşı Korunması konularında, 018 yaş arası tüm çocukların, haklarını korumak ve geliştirmek üzere, bugüne kadar yapılan çalışmalardan hareket ederek, 2005, 2010 ve 2015 yıllarında varılması öngörülen hedeflerle bu süreçte yapılması gereken öncelikli eylemleri içermektedir (Ulusal Eylem Planı 2003: 1).

Sözleşmenin imzalanmasından bugüne dek ulusal ve uluslararası örgütlerle kurulan işbirliği çalışmalarına paralel çocuğun yaşatılması, geliştirilmesi ve korunmasını hedef alan pek çok araştırma, proje, protokol ve sözleşmeye imza atılmış ve sözleşme hükümlerini hedef alan uygulamalarla çeşitli alanlarda ilerlemeler kaydedilmiştir. Bu gelişmeler, 1991 yılında kabul edilen sözleşmede yer alan hedeflere ne kadar yaklaşıldığını ya da daha neler yapılması gerektiğini değerlendirebilmek açısından önem taşımaktadır. Ayrıca, sözleşmeye bağlı olarak ulusal boyutta alınan önlemler ve bu konuda kaydedilen ilerlemelerin ülkemiz açısından değerlendirilmesi, ulusal boyutta çocuğa verilen değerin önemini belirtmesi bakımından önemli olmaktadır.

Türkiye’de, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin kabulünden bugüne dek yapılan çalışmalar incelendiğinde bu çalışmaların sözleşme hükümlerinin içeriğine uygun bir biçimde, çocuğun yaşatılması, geliştirilmesi ve korunmasını hedef alan çalışmalar olduğu gözlenmektedir.

Çocuk hakları Sözleşmesi, bugüne dek, dünyada tüm çocuklara eşit haklar sağlanması amacı ile taraf olan ülkeleri hukuki anlamda da bağlayan bir sözleşmedir. Sözleşmeyi imzalamış ve taraf ülke durumuna gelmiş TC Hükümeti sözleşme hükümlerini çocuklar için mevcut yasal uygulamaları ile eşidemeye çalışmaktadır. Bu amaçla, ‘Çocuklar için Medeni Kanunda Yapılan Değişiklikler5 şöyledir (UNICEF Türkiye, Çocuklar İçin Sağlanan İlerlemeler, 2005: 5).

1)        Resmi nikâh içi ya da dışı dünyaya gelen bütün çocukların aynı haklara ve hukuki imkânlara sahip olması;

2)        Evlilik için yaş sınırının, hem erkekler hem de kadınlar için 17ye çıkartılması;

3)        Öncelikle çocuğun yararı gözetilerek, hem babaların hem de annelerin vesayet hakkı elde edebilmeleri;

4)        Çocuğun sahip olduğu herhangi bir gelirin, örneğin miras payı gibi çocuğun bakımı ve eğitimi için kullanılması.

Medeni Hukuk’ta yapılan bu iyileştirmeler yanında 2005 yılında UNICEFTürkiye işbirliği çerçevesinde ÇHS’ye paralel beklenen sonuçlar yine UNICEF Türkiye, Çocuklar İçin Sağlanan İlerlemelere ilişkin olarak sunulan raporda (2005: 5) şöyledir:

1)        Kız çocukların ilköğretime kayıt oranlarının erkek çocuklarla eşit düzeye gelmesi;

2)        Bebek Ölüm Oranının (BÖO) binde 43’ten (1998) binde 30’un altına çekilmesi;

3)        Anne Ölüm Oranının (AÖO) %50 azaltılması;

4)        Doğumu izleyen ilk altı ay içinde sadece anne sütüyle beslenme oranının artırılması;

5)        Bütün çocukların iyot yetersizliği bozukluklarından korunması;

6)        Üç milyon anne ve babanın çocuk yetiştirmede doğru uygulamaları öğrenmeleri ve bunları yaşama geçirmeleri;

7)        Ergenlerin HIV/AIDS’le birlikte cinsel yolla bulaşan diğer hastalıklar ve bunlara karşı nasıl korunmak gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri;

8)        Özel Koruma Gerektiren Çocuk Sayısının önemli ölçüde azaltılması;

9)        Türkiye’deki mevzuatın ÇHS/CEDAW ile tam uyumlu hale gelmesi;

10)      Bütün sektörlerin ve kaynakların çocuk haklarının daha etkili biçimde yaşama geçirilmesi adına seferber edilmesi;

11)      Ulusal bütçeden çocuklara ayrılan payın arttırılması.

Sonuç olarak, BM Genel Kurulu tararından 1989 yılında kabul edilen Çocuk Haklan Sözleşmesi, ‘Ulusal Eylem Planı’nda belirtildiği üzere (2003: 1), tarihte dünya ülkeleri tarafından en yaygın biçimde benimsenen insan hakları anlaşmasıdır. Türkiye, anlaşmayı 1990’da 43. ülke olarak imzalamış, 1994’te TBMM onaylamış ve böylece sözleşme hükümlerine uygun düzenlemeler (yukarıda da belirtildiği üzere) yasal ve idari boyutlarda gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.

Çocuk Hakları Sözleşmesi hükümleri çocuk haklarıyla ilgili dört temel alanı kapsamaktadır (Akarslan, 1997: 3839):

  1. a) Yaşama: İlk hak, varlığın ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilen yaşama hakkıdır. Devletler çocuğun yaşama ve gelişimini mümkün olan en üst düzeyde güvence altına almak zorundadırlar. Temel sağlık hizmetlerine ve yeterli yaşam düzeyine sahip olma hakkı diğer taraftan çocuğun bir isme ve milliyete sahip olma hakkını da içermektedir.
  2. b) Gelişme: Çocuğun parasız eğitilme, dinlenme, eğlenme boş zaman, bilgi edinme, düşüncelerini ifade etme, vicdan ve din özgürlüklerine sahip olma hakkına ilişkin hükümlerini içermektedir.
  3. c) Korunma: Çocuklara yeterli bir korunma sağlanmasını amaçlamaktadır. Ayrıca zihinsel ve fiziksel özürlü olan çocuklara, mülteci konumunda ya da anne babasız ya da anne babası ayrılmış olanlar için özel koruma gerektiğini belirtmektedir. Aynı zamanda çocuk emek sömürüsünü, çocukların fiziksel ve cinsel anlamda istismarını ve evlat edinmeyle ilgili hükümleri kapsamakta, çocukların uyuşturucu kullanımı ve satışı ile ilgili işlerden korunmalarını da içermektedir.
  4. d) Katılım: Sözleşme, çocuğun düşünce, vicdan, din, ifade ve bilgi edinme özgürlüklerinin de akını çizmektedir. Yaşlarına ve olgunluk düzeylerine göre çocukların görüşlerine ‘gerekli ağırlığı’ tanımaları, onları toplumda etkin rol oynayacakları biçimde yetiştirmeleri için, ana-babalara çağrıda bulunmaktadır.

Yukanda kabul edilen alanlara ilişkin hükümler, farklı toplumsal ve kültürel anlayışlar sergileyen toplumlarda, çocukların yaşama ve gelişmeleri açsından gerekli temel koşullar üzerinde varılan bir anlaşmayı yansıtmaktadır. Aynca taraf ülkeleri hukuksal açıdan bağlayıcı olması, söz konusu anlaşmayı uluslararası diğer anlaşma ve sözleşmelerden ayıran önemli bir özelliktir. Ülkemizde de, yukanda sayılan sözleşme hükümlerine ilişkin gelişmeler, Türk hukuk sistemini bağlayıcı gelişmeler olarak değerlendirilmelidir. Ancak Sözleşmenin 44. maddesi uyarınca taraf devletler tarafından sunulan raporların değerlendirilmesinde, Çocuk Haklan Komitesi’nin Türkiye’ye ilişkin sonuç gözlemleri aşağıda belirtildiği üzere pek de iç açıcı yorumlar içermemektedir. Ancak 2001 yılından bugüne kadar geçen sürede, Çocuk Hakları Komitesinin 8 Haziran 2001 tarihli raporunda belirtilen eksikliklerin, aşağıda belirtilen ekştiri konularını da kısmen dâhil olmak üzere giderildiği görülmektedir. Söz konusu Komite raporu ile bu raporun yayınlanma tarihinden bugüne dek geçen süreçte (yukanda da belirtildiği üzere) çocuklara tanınan haklar karşılaştırıldığında durum daha iyi anlaşılmaktadır. Fakat sözleşme hükümlerinin mevcut mevzuata tam anlamıyla qitlendiğini söyleyebilmek için de daha çok erkendir.

Çocuk Haklan Komitesine sunulan ve ülkemizde söz konusu haklara ilişkin alınan önlemlerin ve gerçekleştirilen ilerlemelerin belirtildiği raporun incelenmesine paralel, Komite tarafından 8 Haziran 2001 tarihinde yayınlanan sonuç gözlemlerine ilişkin yorumlar aşağıda belirtildiği gibidir (Çocuk Haklan Komitesi 27. Oturum, 2001):

1)        Komitenin Türkiye’ye ilişkin sonuç gözlemlerini bildirdiği raporunda, öncelikle yukarıda sayılan gelişmeler takdirle karşılanırken, özellikle sözleşmenin imzalanmasında çekince gösterilen 17, 29 ve 30. maddelerin uygulamaya geçirilmesi gerektiği konusunda eleştiriler yer almaktadır. Komite, eğitim, ifade özgürlüğü, kendi kültürünü yaşatma hakkı ve kendi dilini kullanma gibi hakları kapsayan bu maddelere ilişkin çekince girişimini, 1923 tarihli Lozan Anlaşması ile azınlık olarak tanınmayan bazı etnik gruplara mensup çocuklar bakımından, özelliklede Kürt kökenli çocuklar bakımından olumsuz etkileri olabileceğini belirtmektedir.

2)        Komite; sözleşmenin uygulanmasında koordinasyon makamı olan SHÇEK Genel Müdürlüğü’ne yeterli mali kaynaklar ve insan (personel) sağlanmamış olmasını eleştirmektedir.

3)        Komite, ayrıca töre cinayetleri, çocuğun görüşüne saygı, çocuğun nüfusa derhal kaydı, düşünce özgürlüğü, dernek kurma hakkına sahip olması, ailelere sunulan sosyal yardımı geliştirecek etkili tedbirlerin alınması, sosyoekonomik nedenlerle aile ortamından yoksun bırakılmış çocukların kurumsal bakımının daha iyi koşullarda sağlanması için yeterli mali kaynak ve yetiştirilmiş personel ihtiyaçlarının giderilmesi, istismar mağduru olan çocuklara sunulan yardımın genişletilmesi, özürlü çocukların durumlarının iyileştirilmesine yönelik program ve olanakların arttırılarak diğer çocuklarla aynı eğitim sistemi içerisinde bütünleşmelerinin sağlanması, anaçocuk sağlığı konusunda coğrafik bölge ve farklı sosyoekonomik sınıflar arasındaki büyük farklılıkların kaldırılması, ruh sağlığı da dahil, gençlerin sağlığına yönelik çalışmaları geliştirecek tedbirler alınmasını, özellikle cinsel sağlık ve madde bağımlılığı alanlarına yönelik politika üretilmesini ve okullardaki sağlık eğitimi programının güçlendirilmesini, başta kırsal olmak üzere okullara düzenli devamı sağlayacak uygun tedbirlerin alınmasını, özellikle kızlarda görülen okulu terk oranını azaltmayı, okul öncesi eğitimi sisteme yerleştirmeyi, eğitilmiş öğretmen sayısını arttırmayı, öğretimin kalitesini yükseltmeyi, çocuk mültecilere mülteci statüsü tanıma koşullarının düzenlenmesini, mülteci çocuklara yeterli psikolojik yardımın verilmesini, mülteci durumdaki çocukların eğitim olanaklarından tam yararlanmasını sağlayacak tedbirlerin alınmasını, iç göçe maruz kalmış çocukların ve ailelerinin uygun sağlık, eğitim hizmetlerine ve yeterli iskana kavuşabilmelerinin sağlanması için yeterli tedbirlerin alınmasını, ticari anlamda cinsel sömürü de dahil, çocukların ekonomik sömürünün tüm biçimlerinden korunabilmesinin sağlanması, sokaklarda yaşayan çocuklara yeterli beslenme, giyecek, iskan sağlık bakımı, mesleki tecrübe ve hayat tecrübesi kazandırma eğitimi de dahil eğitim imkanlarının sağlanmasını, bu çocukların fiziksel ve cinsel sömürüsü ve madde bağımlılığı nedeni ile rehabilitasyon hizmetlerine erişimlerinin güvence altına alınmasını, polisin sert tutum ve davranışlarından korunmalarını, aileleri ile barışıp yeniden bir araya gelmelerine yardımcı olacak hizmetler sunmalarını, 18 yaşına kadar tüm çocuklarda Çocuk Mahkemeleri Kanunu’nun uygulanmasını ve son olarak da her ilde çocuk mahkemeleri kurulmasını tavsiye etmektedir.

ÇHS’ye ilişkin olarak yasal ve idari boyutta elde edilen başarılarla BM Çocuk Komitesi’nin 2001 tarihli raporu karşılaştırıldığında, yukarıda yer alan listenin uzunluğuna bakarak daha atılacak çok sayıda adımın olduğunu görüyoruz. Bu durumda yapılması gereken (sözleşmenin 28. maddesinde de belirtildiği üzere), sözleşmenin bütün genel ilkelerinin, ülkede çocuklarla ilgili tüm mevzuat ile bütünleştirilmesi; tüm uygulamalar ile hukuki ve idari kararlarda uygulanması ve ayrıca çocuklar üzerinde etkisi olan tüm proje, program ve hizmetlerde kullanılmasını tavsiye etmektir. Bu ilkeler, bir yandan her düzeyde planlama ve politika oluşturma sürecini yönlendirmeli, diğer yandan sosyal güvenlik ve sağlık kurumlan hukuk mahkemeleri ve idari makamlar tarafından gerçekleştirilen uygulamaları yönlendirici olmalıdır.

Sonuç olarak, çocuğa yönelik ulusal ve uluslararası anlaşma ve sözleşmeler tarihsel gelişim süreci içerisinde incelendiğinde, bunların genel olarak, toplumların çocuğa bakış açılarına paralel şekillendiği görülür. Ancak söz konusu anlaşma ve sözleşmelerin içeriğine bakarak, çocuğa yönelik bu türden uygulamaların genel anlamda kapitalizmin gelişim sürecine ve bu süreçte çocuğun yeni konumuna paralel geliştiğini söyleyebiliriz.

Modern çağın çocuk anlayışı kapitalist gelişime paralel bir biçimde 1600’lerden itibaren sınıf ve cinsiyet farklılığını temel alarak şekillenmeye başlar ve bu anlayış 19. ve 20. yüzyıl toplum hukuku içinde çocuğa yönelik baskıcı uygulamaların yaratılması ile bugünkü halini alır. Franklin (1993: 2127), bugün çocuğa yönelik bakış açısının, tarih içinde belli grup ve hareketlerin ihtiyaçları ve çıkarları doğrultusunda geliştiğini kabul ederken, Hoyles (1979), Plumb (1972) ve Fireston (1972) gibi tarihçilerin buna paralel görüşlerinden hareket eder. Onlara göre, “Feodalizmden kapitalizme geçiş yeni bir toplumsal sınıf yarattı: Burjuvazi. Bu geçiş, işbölümündeki kaçınılmaz bir artışla birlikte kentleşme ve sanayileşmeyi doğurdu. Yeni toplum, bilim ve teknolojinin hızla geliştiği bir toplumdu ve bu nedenle öncellerinden çok daha karmaşık olan bu toplum, ticaret ve diğer meslekler için vasıflı personele ihtiyaç duyuyordu. Okullar kuruldu ve orta sınıf erkekleri yetişkin yaşamı için uzun ve yalıtılmış bir öğrenimden geçen ilk kişiler oldular; ilk çocuklar onlardı. Kızlar değil erkekler seçildi, çünkü yeni zenginlik elde etmiş olanlar bunu erkekler yoluyla gelecek kuşaklara geçirmek istiyorlardı” (akt. Franklin, 1993: 27). Bu değişimler sırasında Plumb (1972) şunları gözlemlemiştir: “Büyümekte olan çocuğu baskıcı ve yapay bir dünyaya, bir hapishaneye kapattık… Şimdi, kaba bir biçimde de olsa, erkeklerin, kadınların ve çocukların hayadarmı birlikte yaşadıkları, aynı oyunların yanı sıra aynı ahlakı, aynı sıkıntıların yanı sıra aynı mudulukları paylaştıkları ortaçağ sonlarına özlemle bakabiliri? (akt. Franklin, 1993: 27).

Çocukluğun bir kavram olarak tarih içinde geçirdiği aşamalar gözlendiğinde, 1600’ler itibaren hızlanan kapitalizmin bu aşamalar üzerinde kendi gereksinim ya da ihtiyaçlarına paralel gelişmeler sağladığı gözlenmektedir. Ancak bu gelişmelerin çocuğun lehine mi yoksa aleyhine mi gelişmeler olduğunun, çocuğa yönelik farklı bakış açılarının tartışma malzemesi olmaya devam etmesi, çocuk hakları konusunda yapılan düzenlemeleri de tartışılır kılmaktadır.

Çocuğun günün gereksinimlerine uygun koşullarda yetiştirilmesini hedef alan bu tür gelişmelerin olumlu gelişmeler olduğuna şüphe yoktur. Ancak bu süreçte sınıf ve cinsiyet ayrımına dayanan uygulamaların başlangıçta olduğu gibi bugünde sürüyor olması, başka bir ifade ile tüm sınıf ve her cinsiyetten çocuğa aynı imkânların eşit ölçüde sunulamamasının yarattığı dezavantajlar, söz konusu dezavantajlara sebep olan ülkelerin, çocuk haklan adı altında giriştiği bazı düzenlemelerle, çocuklara yönelik iyileştirme çabalan üzerinde de şüphe uyandırmaktadır. Zira çocuğun kapitalist üretime geçişle ilişkili olarak bugün geldiği ve içinde bulunduğu durumun, özellikle yoksul ülkeler açısından bu üretim ilişkilerinin bir sonucu olduğuna şüphe yoktur. Diğer taraftan bu sürecin istenen yönde işlemesine engel olan başka faktörlerde vardır. Ulusal düzeyde mevcut sosyokültürel etkenler gibi.

Çocuğa yönelik şiddeti konu edinen çalışmalarda karşılaşılan en büyük güçlüklerden biri, şiddetin kapsamını belirlemekte yaşanan güçlükler olmaktadır. Bu durumda farklı bakış açıları veya farklı yaklaşımlar, kültürel ve bireysel farklılıklar ve ailelerden bağımsız olarak toplumsal koşulların belirlediği olanaklar konunun sınırlandırılmasında önemli engeller olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, şiddeti tanımlamada ve kapsamını belirlemede yaşanan bu güçlüklerle baş edebilmenin bir yolu da konuyu hukuksal düzenlemeler açısından değerlendirmek olabilir. Bu noktada ulusal ve uluslararası çocuk hukukuna yönelik düzenlemelerin göz önünde bulundurulması önemlidir. Polafın (2001: 101) da belirttiği gibi, çocuk istismarı çalışmalarında en önemli referans çocuk hakları sözleşmesidir. Bu sözleşmenin maddelerine uymanın yanı sıra sözleşmenin felsefesine uygun çocukların yaşamaları ve yetiştirilmeleri çocuk istismarının olmaması için olmazsa olmaz koşullardır.

O halde, çocukluk dönemini iyileştirmeye yönelik uluslararası çalışmalar, tek tek uluslar düzeyinde benimsenip iç hukuka aktarılarak uygulamaya geçilmedikçe kuramsal düzeyde hiçbir anlam taşımayacaktır. Ancak söz konusu hakların çocuklara verilebilmesi ulusal boyutta oldukça masraflı harcamalar gerektirirken, yoksul ülkelerde işgücü için potansiyel bir kaynak oluşturan çocukların çalışma hayatından çekilerek, gelişmiş ülke vatandaşı çocuklar gibi eğitim alanına yönlendirilmesi oldukça güç gözükmektedir. Nitekim BLO’nun (Dikbayır vd., 2002: 1) bulgularına göre, büyük bir bölümü yoksul ülkelerde olmak üzere dünyada 250 milyon dolayında çocuk tam ya da yarı zamanlı olarak çalışmaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü, 1995 yılında 517 yaş grubunda bulunan en az 120 milyon çocuğun tam zamanlı ve ücretli olarak çalıştığını tespit etmiştir. İşgücüne kanlan çocukların en fazla olduğu yer Asya kıtası olmakla birlikte çocuklarda iktisaden faal olma oranı en yüksek değerine Afrika kıtasında ulaşmaktadır.

Bu verilerde göstermektedir ki, kapitalist üretim ağı içerisinde yer alan uluslararası sermayenin, yoksul ülkelerde, ucuz işgücünden yararlandığı kesimler arasında çocuklar önemli bir yer tutmakta ve bu üretim biçiminin olumsuz çalışma koşullarından fiziksel özellikleri açısından en fazla etkilenen kesim çocuklar olmaktadır. Dolayısıyla, bu sürecin yaraucısı gelişmiş ülkelerin çocuk hakları adı altında giriştiği ve yoksul ülke çocuklarını da iyilqtirmeyi hedefleyen uygulamalarının amacına ulaşabilmesi, bu sürecin sorumluluğunu üstlenen bir anlayışla, öncelikle çocukların içinde bulunduğu olumsuz koşullan düzeltmesi ile mümkün olacaktır. Bunun için gelişmiş ülkelerin yapması gereken, kapitalist ideallerini çocuk emeği dışında tutarak gerçeldeştirmektir. Ancak bugünün koşullarında bu pek de mümkün gibi görünmemektedir.

ÇOCUĞA YÖNELİK ŞİDDET ÇERÇEVESİNDE İSTİSMAR ÇEŞİTLERİ

Çocuğa yönelik şiddet genel bir kavram olmakla birlikte, içeriği araştırıldığında çocukların toplumsal ve ekonomik alanda farklı şiddet türleri ile karşı karşıya oldukları gözlenir.

Dünya Şiddet ve Sağlık Raporu’nda, şiddetin olumsuz etkilerine ilişkin veriler, çocuğa yönelik şiddetin, direkt fiziksel hasardan, uzun süreli psikiyatrik bozukluğa kadar birçok etkiyi kapsadığı şeklindedir. Bu nedenle, çocuğun hayatındaki şiddet sadece sağlığına zararlı olmakla kalmaz, aynı zamanda fiziksel, bilişsel ve duygusal yönlerden gelişimini de olumsuz etkiler (Mian, 2004: 16).

WHO’nun 1999’da yapmış olduğu tanımda; fiziksel ve/veya duygusal her türlü kötü muamele, cinsel istismar, ihmal veya kâr amaçlı davranış ya da sorumluluk, güven ve güç ilişkisi içinde gelişen veya çocuğun sağlığına, sağ kalımına, gelişmesine ve saygınlığına gerçek ya da potansiyel zarar verme tehlikesi olan her türlü davranış çocuk istisman olarak tanımlanmaktadır. WHO’nun tanımında, çocuk istismarının sorumluluk, güven ve güç ilişkilerinde ortaya çıktığı ve çocukların gelişim geriliği ve bağımlılıklarından dolayı bu ilişkisel yönün çocuk istismarında anahtar rol oynadığı vurgulamaktadır. Kanıtlar göstermektedir ki sosyal izolasyon, kalabalık gruplar içinde yaşama ve daha az sosyal ilgi çocukları, sorumluluk, güven ve güç ilişkisi içinde bulunduğu insanlarca istismara daha açık hale getirmektedir (Mian, 2004: 14).

Toplumsal ve ekonomik alanda çocuğa uygulanan şiddet eylemlerinin en yaygını aile içinde yaşanan şiddet eylemleridir; aile içinde yaşanan şiddetten çocuklar farklı biçimlerde etkilenmekteler. Bir taraftan şiddet gören annenin çocuğuna şiddet göstermesi, diğer taraftan ana-baba arasındaki şiddet sahnesine tanık olan çocuğun duygusal yıkımı şeklinde çocuklar sıklıkla yetişkin aile üyeleri arasındaki şiddetin kurbanı olurlar. Ayrıca pek çok aile kesiminde, çocuk eğitiminin önemli bir unsuru olan ödüllendirme ve cezalandırmanın bilinçsizce kullanımı ve çocukların terbiye için dövülmeleri gibi nedenler de istismarın belirgin örnekleri olarak gösterilebilir (Doğramacı, 1991: 35).

Şiddet, çocuğa aile içinde aile bireyleri tarafından doğrudan (bir disiplin aracı olarak) uygulanabildiği gibi, aile içinde yaşanan diğer şiddet olayları da (özellikle kadına yönelik şiddet gibi), çocuğun bu süreçte duygusal zarar görmesine, istismarına neden olabilmektedir. Çünkü “çocuğa karşı şiddetin yaşandığı ailelerde karıkoca çatışması, tatminsiz evlilik gibi özellikler bulunmuş ve aile içinde genel olarak sözlü denebilecek bir şiddetin yaşandığı görülmüştür. Ebeveynlerden birinin üvey olması durumunda çocuğun şiddetle karşılaşması olasılığı fazladır. Çocuk bakımı ve karar alma konusunda eşitsiz dağılımın yaşandığı ailelerde çocuğa karşı şiddet oranı yüksektir. Ayrıca büyük oranda ailenin yaşadığı sıkıntılar ve ani değişmelerle çocuğa karşı şiddet arasında bir ilişki kurulmaktadır” (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1998: 28). Böylece, aile içi şiddete yoksul ve düşük eğitimli ailelerde daha çok rastlanmaktadır (Hornor, 2005: 206212).

Toplumsal, ailesel ve kişisel faktörlerin, ırk ve cinsiyete bağlı olarak şiddetle olan ilişkisini ergenlik düzeyinde ele alan bir araştırmadan elde edilen veriler, sosyal ve çevresel faktörlerin ergenlik döneminde yaşanan şiddet olaylarında son derece önemli olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu araştırmada, fakir bölgelerde, kısıtlı sosyoekonomik imkanlarda ve Anne-babaların düşük eğitim düzeyine sahip olduğu siyah adölesanlarda daha çok şiddet eylemine rastlandığı ve siyah adölesanların beyaz adölesanlara göre daha fazla şiddet kurbanı olma riskleri taşıdıkları belirlenmiştir (Marino, 2004: 486495).

Diğer taraftan çocukların aile içi şiddet olaylarından en fazla etkilenen taraf olmalarının bir nedeni de “çaresizlik ve savunmasızlıklarından kaynaklanmakta, anne ve babalarına olan bağımlılıklan onların bu tür yaşam biçimini kabullenmelerine yol açmaktadır. Hazin olan da bu çocukları mağdur edenlerin yabancı değil, aile bireyleri olmasıdır” (Lopez ve Bomstein, 1995: 63). Kaufman ve Henrich’e göre, aile içinde şiddete tanıklık eden çocuklardan %40’ı fiziksel istismara maruz kalmaktadır (Kaufman ve Henrich, 2000: 195). Aile içi şiddetin çocuk istismarını arttırdığı açıkça ortadadır (DiLaura, 2004: 6970). Birçok çalışma, bir ailede kadın şiddete uğradığında bu ailelerin %60 ve %75’inde çocuklarında şiddete maruz kaldığını göstermektedir (Osofsky, 2004: 482). 1990’da yapılan bir çalışmada istismara uğrayan (Mass. Department of Social Services’te) 200 çocuğun %30’unda aile içinde erişkin şiddeti de bulunduğu bildirilmiş, bu oran daha yakında yapılan çalışmalarda %48’e kadar çıkmıştır (Dykstra ve Alsop, 1996). Edleson’un bu iki şiddetin bir arada bulunma sıklığı ile ilgili yayımlanmış 35 makaleyi değerlendirmesiyle ulaştiğı sonuç; bu iki şiddet türünün %30 ile %60 oranında birlikte görüldüğü ve ön sırada yer aldığı şeklindedir. Bunlara dual violence/çifte şiddet aileleri denilmektedir (Edleson, 1998: 3953). Bu iki şiddetin bir arada bulunmasının çocuğa olan etkisi önemlidir. Margolin’in (1998) yaptığı derlemede aile içi şiddete uğrayan çocukların %4570’inin aynı zamanda fiziksel istismara maruz kaldığını, fiziksel istismara maruz kalanların %40’ının aile içi şiddete uğradığını göstermektedir. McCloskey, Figueredo ve Koss (1995), dövülen ya da şiddete maruz kalan bir annenin çocuğunun da annenin partneri tarafından evde ya da dışarıda cinsel istismara maruz kalma riskinin arttığını belirtmektedir. Beklenildiği gibi ikili şiddetin olumsuz sonuçlan çocuk üzerinde daha belirgindir (akt. Osofsky, 2004: 482483).

İstismarcı tipik olarak anneye istismar uygulayandır, fakat annede çocuğa fiziksel istismar uygulayabilir (Wilden vd., 1991: 299304). Aile içinde şiddete uğrayan annelerin çocuklarıyla ilişkileri, aile içi şiddete uğramayanlara göre, daha çok fiziksel ve duygusal istismara yöneliktir (Lutenbacher vd., 2004: 236242).

İzmir’de beş eğitim hastanesinde, istismar tanısı alan olgularla ilgili ‘İzmir Çocuk İstismarı Araştırma Grubu’nun çalışmaları sonucu elde edilen verilere göre: Toplam 32 istismar olgusunda, İstismarcı %72’sinde baba, %34’ünde anne, %6’sında üvey baba, %6’sında ailenin yakını, %3’ünde hala, %3’ünde teyze, %3’ünde üvey anne ve %19’da birden fazla aile bireyi olarak belirlenmiştir (Oralvd., 1997: 137144).

Şiddet, özellikle yakın ilişkideki kişiler tarafından uygulanıyorsa bu saldırılar zaman içinde yineleme eğilimi gösterdiğinden, yabancılardan gelen saldırılardan daha fazla etki yaratmaktadır. Bu etki, kurbanların çocuklarını şiddet ortamının normatif olduğunu kabul etme yönünde dolaylı olarak koşullandırdığı şeklinde ifade edilmektedir (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1995: 1215). Böylece, istismara uğrayan çocukların ilerideki yaşamlarında çocuk istismarına daha yatkın bireyler olma olasılığının yüksek olduğu kabul edilmektedir (Vural, 1996: 16). Çünkü şiddeti uygulayan kişilerin geçmişlerinde şiddete rastlanma olasılığının yüksek olduğu beklenmektedir. Ailenin, düzenin korunması yönünde işleyen sosyalizasyon süreci içine şiddet girdiği andan başlayarak, çocukluktan itibaren şiddetle aradaki mesafenin kapandığı ve şiddetin kolayca başvurulan bir yöntem olduğu da bu çerçevede bir hipotez olarak dile getirebilir (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1995: 1011). Nitekim 2001 Aile Raporunda (2002: 51) da belirtildiği üzere, şiddete maruz kalan kadınların %37’si çocuklarına da şiddet göstermişlerdir.

Şiddetin yaşandığı ortamda gelişimini tamamlamak zorunda olan çocuğun bu süreçten etkilenme biçimi ise, şiddet gören tarafından ya doğrudan fiziksel şiddete maruz kalması ya da bundan ruhsal açıdan olumsuz etkilenmesi (duygusal istismar) şeklinde olmaktadır. Çünkü şiddete uğrayan Anne-baba ya da çocuğa bakan erişkin, çocuğa gerekli olan stabil merkezi rolden çıkarak ürkek, mantıksız, depresif, kendi travma ve kaderi ile meşgul olduğu için çocuğun problemlerini dinleyemez durumda olmaktadır.

Brezilya’da, mahkûm erişkin kadınlar arasında yapılan bir çalışmada, bu mahkûmların çocukluk ve adölesanlık döneminde şiddete maruz kalmasıyla daha sonra kendilerinin de çocuk ve adölesanlara şiddet uygulama oranları arasında doğrusal bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Bu gruptaki en sık şiddet uygulayıcıları çocukların kendi anne babalarıdır (%37,4). Bu mahkumların uğradıkları şiddet cinsleri ise fiziksel, emosyonel (duygusal) ve ihmal olarak belirtilmiştir (Gilliatt vd., 2004: 292295).

Yine, yapılan bir çalışmadan elde edilen verilere göre; çocukluklarında sık sık dayak yiyen kadınların (%10,21) %10,35’i kendi çocuğunu sık sık dövdüğünü belirtirken, %28,45’i bazen, %32,72’si seyrek olarak çocuklarını dövdüğünü belirtmektedir. Kısaca çocukluklarında sık sık dayak yiyen kadınların %72’si sıklığına bakılmaksızın çocuklarına dayak atmaktadırlar. Aynı araştırmada, çocukluğunda sık sık dayak yiyen erkeklerin (%9,12) %54’ü kendi çocuklarına dayak atmadıklarını belirtirken, bu gruptaki erkeklerden sadece %3,35’i kendi çocuklarına da sık sık dayak attıklarını belirtmektedirler. Genel olarak, çocuklukta kendilerine yöneltilen dayaktan etkilenerek, bunu kendi çocuklarına da yansıtma durumunun kadınlarda daha yaygın olduğu söylenebilir (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 2000: 114115).

Kısaca, aile içinde çeşitli nedenlerle yaşanan şiddetten en fazla etkilenen taraf olarak çocuklar, aile içinde genel olarak fiziksel, cinsel, duygusal ve ihmal boyutlarında belirlenen dört istismar biçimine maruz kalmaktadırlar.24 Ancak çocuk istismarı ve ihmali konusunda farklı kültürlerde yapılmış olan incelemeler, bazı toplumlarda yaygın olarak görülen istismar türlerine, diğer toplumlarda daha nadir olarak rastlanıldığına dikkati çekmektedir. Örneğin Çin ve Japonya’da fiziksel istismara nadir olarak rastlanıldığı, çünkü dayağın, bu ülkelerde çocuk yetiştirme yöntemleri arasında yaygın olmadığı, oysa ABD’de çeşitli istismar türleri arasında ilk olarak ilgiyi çeken ve incelemeye girişilen istismar biçiminin fiziksel istismar olduğu belirtilmektedir (Zeytinoğlu, 1991: 150).

Konuyu ülkemiz açısından değerlendirdiğimizde, yapılan çalışmalar, Türk aile yapısı ve çocuk yetiştirme yöntemleri içerisinde fiziksel cezanın bir disiplin aracı olarak yer aldığını ve fiziksel cezanın bu nedenle Türk toplumunda yaygın şekilde kullanıldığını göstermektedir. Özellikle geleneksel aile yapılarında sözel disiplin yöntemleri yerine fi ziksel ceza yöntemlerinin tercih edildiği ve şehirlerde de fiziksel ceza yöntemlerinin yaygın bir şekilde kullanıldığı belirtilmektedir (Polat vd., 2000: 124). Konuya ilişkin aşağıda sunulan istatistiksel bilgiler incelendiğinde yukarıdaki yargının geçerliliği daha iyi anlaşılacaktır.

24 Bkz. Jain AM. (1999); Polat, O. (2001); Kazeu, Ş. (1991); Dokgöz vd, (2002). 260

1) Fiziksel İstismar

Uzmanların ilk dikkatini çeken istismar türü fiziksel istismardır. Nesnel sonuçlan açısından daha kolay belirlenebilen fiziksel istismarın özellikle üp çevrelerinde incelenmesi, Kempe’nin örselenmiş çocuk sendromu tanısıyla hız kazanmıştır (Karslı, 1996: 6). Daha sonra bu terim yerini çocuk istisman terimine bırakmıştır (Pressel, 2000: 3057).

Fiziksel istismar, çocuğun kaza dışı nedenlerle yaralanması veya aile tarafından yeterince gözetilmemesine bağlı gelişen kazaları kapsar. Kaza dışı travmalar genellikle çocuk Anne-babası tarafından cezalandırılmak istendiğinde veya anne baba kontrolünü kaybettiğinde ortaya çıkar (Kara vd., 2004: 142).

Klinik bulgulan arasında çürükler, morarmalar, çıkık ve kırıklar ve baş travmaları fiziksel istismar sonucu sıkça meydana gelen hasarlar olarak sayılmaktadır. Çürük, kırık kemik, yumruk izi, şişlikler, eksik ve koparılmış saç, sigara yanığı, ısırık izi, yaralanma sıklığı, yaraların veya kırıkların farklı iyileşme düzeyinde olmalan, yaralanma biçiminin aile ve çocuk tarafından mantıksal bir biçimde açıklanamaması istismarı saptamada dikkate alınması önerilen belirleyicilerdir. Hamilelik sırasında annenin aşırı alkol ve uyuşturucu kullanması ve çocukların kasti olarak öldürülmeleri, yakılmaları ve zehirlenmeleri gibi olaylar da bu konu çerçevesinde ele alınmaktadır (Kozcu, 1991: 37990).

Polat (2001: 164), fiziksel istismarın uygulanma şekline göre iki başlık altında incelenebileceğini belirtir: 1) Aletsiz saldırılar. Bunlar istismarın bir alet kullanılmaksızın çocukta oluşturduğu lezyonlardır. Tokat, yumruk, itipkakma, tekme, sarsma ve çimdikleme gibi olayları içine alır. 2) Aletli saldırılar. Bu tür saldırılar ise istismarın bir alet kullanılarak çocukta çeşitli lezyonların oluşturulduğu durumlardır. Kullanılan araçlar genellikle kemer, kayış, herhangi bir ev eşyası (telefon, tava vb.), hortum, sigara, ütü, sıcak su ve sıcak yiyeceklerdir.

Dünyada istismara uğrayan çocuk sayısı oldukça fazladır. Örneğin ABD’de 1983 Çocukları Koruma Birliği’nin raporlarına göre 1,5 milyondan fazla çocuğun istismar edildiği, bunlardan %27’sinin fiziksel istismara uğradığı bildirilmiştir (Polat, 1997: 55). Türkiye’de ise bu konuda sayısal verilerin azlığı bilimsel çalışmaların yetersizliğine bağlanmaktadır. Ancak ülkemizde çocuk istisman konusundaki duyarlılık son yıllarda gelişmeye başlamış ve konunun sorumluluğunu 70’li yıllardan beri taşıyan eğitimci ve hukukçuların yanı sıra hekim, sosyolog ve sosyal çalışmacılar ile psikologlar da bu alanda çalışmalara başlamışlardır.

SIAR tarafından (1985) yapılan bir kamuoyu araştırması, Türkiye’nin kent nüfusunda uygulanan fiziksel cezaya ve çocuk istismarına ilişkin bazı bilgiler edinmemizi sağlamıştır. Bu araştırmanın sonuçları bize kentsel kesimde fiziksel cezanın yaygın bir şekilde kullanıldığını göstermektedir. Mülakat yapılan Anne-babaların %63’ünün çocuk yetiştirmede fiziksel ceza yöntemlerine başvurdukları, bunların %87’sinin ise özellikle dayağa başvurduğu anlaşılmıştır. Dayak olaylarının %2’sinin de çocuğun bedensel yara almasıyla sonuçlandığı büdirilmiştir (Zeytinoğlu ve Kozcu, 19881989: 7784).

Türkiye’de Bilir vd.nin 412 yaş arası toplam 16.000 çocuk üzerinde ve sekiz ilde yaptıkları bir araştırma sonucuna göre, bu çocuklar arasında fiziksel ve duygusal örselenme oranının yaş grupları arasında önemli farklılıklar gösterdiği, yaş büyüdükçe örselenmenin azaldığı tespit edilmiştir. 46 yaş grubu çocuklarda örselenme oranı %40,7 iken, 710 yaş grubunda %33,5, 1112 yaş grubunda ise %25,8’dir. Bu veriler literatür ve çeşitli araştırma bulgularını destekleyicidir. Araştırmalara göre örselenen çocukların üçte ikisi okul öncesi çağı çocukları olup, bunlar savunmasız, ev ortamından uzaklaşmayı başaramayacak kadar küçük ve örseleyici anne babayla sürekli birlikte olan çocuklardır. Yedi yaşından büyük çocuklar ise, okula başladıktan sonra, ikinci bir sosyal çevre edinmekte, ev ortamından uzaklaşabilmekte, örseleyici anne ve baba ile daha az birlikte bulunmaktadırlar. Bu çocuklarda örselenme oranının düşüklüğü okul gibi ikinci bir sosyal çevreye kavuşmaları ve aileleriyle birlikte geçirdikleri zamanın azalması ile ilişkilendirilmektedir. Örselenme durumunun cinsiyet gruplarına göre farklılığı incelendiğinde, farklılığın önemli olup, örselenmenin kız çocuklarında daha fazla olduğu dikkati çekmiştir. Bu oran kızlarda %34,6, erkeklerde ise %32,5’tir (Bilir vd., 1991: 4950).

Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu’nun 1995 yılında yaptığı Aile İçi Şiddetin Sebep ve Sonuçları adlı çalışmasında 714 yaş grubundaki çocukların yaklaşık %40’ı anne ve/veya babaları tarafından şiddete maruz kaldıklarını belirtmişlerdir. Aynı araştırma annelerin babalara göre çocuklara daha fazla şiddet uyguladığını ortaya koymuştur. Bu araştırmaya katılan 14 yaşından büyüklerin %8,5’i sık sık, %31,2’si ise arada bir çocukluklarında aileleri tarafından dövüldüğünü bildirmiştir. Erkek çocuklar, kız çocuklarına göre fiziksel şiddete daha çok maruz kalmaktadırlar. Türkiye’de ailelerin %46’sında çocuklara yönelik fiziksel şiddet izlenmektedir (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1995: 204205).

Bahri Öztürk tarafından, 2001 ve 2003’te Çocuk ve Şiddet konusunda Türkiye genelinde yapılan araştırmalardan elde edilen veriler incelendiğinde; çocukların %76,69’unun (bu oran 2003’te %60’tır) şiddete maruz kaldığı tespit edilmiştir. Şiddetin türü fiziksel şiddet olup, bu oran kızlarda %69, erkeklerde %82 olarak tespit edilmiştir. Bu sonuçlarda da erkek çocukların kız çocuklarına oranla daha fazla fiziksel şiddete maruz kaldığı gözlenmektedir (Öztürk, 2005: 111).

İzmir Çocuk İstismarı Araştırma Grubu’nun araştırma verilerine göre, araştırmaya dâhil edilen çocuklardan %66’sında fiziksel istismara rasdandığı belirtilmiştir. Bunlar arasında saf istismara çocukların %16’sında rastianırken %38’inde, hem fiziksel hem de psikolojik istismara rasdandığı bildirilmiştir. Ayrıca, araştırmada psikolojik istismarın tüm çocuk istismarı tiplerine eşlik ettiği, olguların üçünde ise fiziksel, cinsel ve psikolojik istismara birlikte rastlandığı belirtilmiştir (Oral vd., 1997: 137144).

“Araştırmalara göre fiziksel örselenmenin büyük bir kısmı bebeklerde ve okul öncesi çağı çocuklarda görülmektedir… Fiziksel olarak örselenen tüm çocukların yaklaşık üçte ikisi (2/3) üç yaşından küçük çocuklardır” (Bilir vd., 1991: 46).

Zeytinoğlu ve Kozcu (1991: 391) tarafından, Ege Bölgesinin farklı kentlerinde 767 denek üzerinde yapılan Fiziksel Çocuk Istismarı konulu araştırmadan elde edilen veriler ise, fiziksel olarak istismar edilen çocukların üç yaşın üzerinde ve çoğunlukla erkek çocuklar olduğunu göstermektedir. “Evden kaçan adölesanların geçmişine bakıldığında, ev çevresinden kaçmayı başarana kadar yıllardır fiziksel olarak örselendikleri görülmektedir” (Bilir vd., 1991: 46).

Çeşitli araştırmalar çocuğa sık sık uygulanan güç gösterisinin (dayak gibi) yetersiz bir iç denetim oluşmasına yol açtığını, çocuğun dış denetime ihtiyaç duyar hale geldiğini göstermiştir (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1998: 28). Oates (1991: 139) ve arkadaşları tarafından yapılan bir araştırmada istismar edilmiş çocukların benlik kavramlarının zayıf olduğu görülmüştür. Bunlar araştırmadaki kontrol grubuna göre daha az arkadaşları olduğunu ve onlarla daha az zaman harcadıklarını belirtmişlerdir. Bu çocukların gelecek konusundaki beklenti düzeylerinin daha düşük olduğu ve benlik kavramı ölçeğinde daha düşük puanlar aldıkları görülmüştür. Okul başarısızlığının bir başka nedeni de benlik saygısı eksikliği ve başarısızlık korkusu olabilir (Lynch, 1991: 43).

Kısaca, çocuğun kaza dışı hasar görmesi olarak tanımlanan fiziksel istismarın hafif ya da öldürücü izleriyle her toplumda rastlanan bir olgu olarak karşımıza çıktığını söyleyebiliriz (Bilir vd., 1991: 45).

2)        Cinsel İstismar

“Psikososyal gelişimini tamamlamamış ve yaşı küçük olan bir çocuğun bir erişkin tarafından cinsel doyum için kullanılması” (Kara vd., 2004: 143) olarak tanımlanan çocuğa yönelik cinsel istismar, Polafın (2001: 209) da belirttiği gibi saptanması en güç olan istismar tipidir. Tanımlamalarda istismarla ilgili kesin bir yaş sımrınm getirilmemiş olmasının yarattığı güçlükleri göz önünde tutan Polat, bu amaçla Amerikan Ulusal Çocuk İstismarı ve İhmali Merkezi (NCCAN) tarafından aşağıda yapılan tanımlamayı benimsemiştir.

“Çocuk ve erişkin arasında temas ve ilişki, o erişkinin veya başka birinin cinsel stimülasyonu için kullanılmışsa, çocuğun cinsel istismarı olarak kabul edilir. Cinsel istismar diğer bir çocuk tarafından eğer bu çocuğun diğeri üzerinde belirgin bir gücü veya kontrolü söz konusuysa veya bariz bir yaş farkı varsa da gerçekleştirilebilir” (Polat, 2001: 209). Bu yaş farkının ne kadar olduğu konusunda ise kesin bir sınırlama getirilmemiş, ‘diğeri üzerinde belirgin bir gücü ve kontrolü’ ifadesi yeterli görülmüştür. Günce (1991: 125135) ise cinsel istismara konu olan olguları üç grupta toplayarak çocuğa yönelik cinsel istisman içerik açısından daha detaylı bir şekilde sunmaktadır. Şöyle ki: Dokunma olmaksızın yapılan istismar, dokunmanın yer aldığı istismar olguları ve şiddet kullanılarak yapılan istismar. Bu istismar biçimleri, “oralgenital, genital veya oral temas ile olabileceği gibi, teşhircilik, röntgencilik ve çocuğu pornografide kullanmak şeklinde de olabilir” (Kara vd., 2004: 143). Bu farklı cinsel istismar biçimlerinin ağırlığı, bir başka deyişle farklı biçimlerde yaygınlığı toplumlar ve kültürler arasında küçük farklılıklar gösterse de, cinsel istismar, genel olarak, hiçbir toplumda hoş karşılanmayan bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, aile içinde görülen ve ensest olarak isimlendirilen cinsel istismarın görülme sıklığının, sanıldığından yüksek olduğu izlenmektedir.

Yapılan, 1992 yılındaki bir ÇİKORED çalışmasında, son üç yılda İstanbul’da ki en büyük 6 hastanenin kayıtlarında cinsel istismar tanısı almış hiçbir olgunun bulunmadığı görülmektedir. Bu, sonuçta olayın bilgisizlikten dolayı adanmış olabileceğini, bu nedenle başka teşhisler almış olduğunu düşündürmektedir. Zaten dünya literatürü de bu tip olguların ebeveynler tarafından sıklıkla ‘merdivenden düşme’ olarak açıklandığını göstermektedir (Polat vd., 2000: 143).

Cinsel istismar aile içinde gerçekleştiğinde ensest olarak adlandırılır.

Ensest: Ailedeki bireyler tarafından çocuğa yönelik yapılan her türlü cinsel aktivite olarak tanımlanmaktadır. Ensestd uygulayan anne babadan biri, üvey baba, üvey anne, erkek kardeşler, büyükanne, büyükbaba ve amca gibi akrabalar olabilir (2001 Yılı Aile Raporu; 2002: 46). Nitekim 1999 yılı içerisinde cinsel istismar nedeniyle, SHÇEK’e yerleştirilen 16 kız çocuğuna cinsel istisman uygulayan kişiler incelendiğinde; kimin tarafından yapıldığı bilinmeyen 3, üvey babası ve erkek arkadaşı tarafından 3, erkek arkadaşı tarafından 4, komşusu tarafından 1, amcasının oğlu tarafından 1, üvey baba veya dayı tarafından 1, dayı ve baba tarafından 1, dede ve erkek arkadaşı tarafından 1, babası tarafından 1 kişinin bu travmatik olaya maruz kaldığı tespit edilmiştir (Özel Durumdaki Çocuklar Komisyon Raporu, 2000: 561).

ÇİKORED’in 1995 yılında İstanbul mahkemelerine yansıyan olgular üzerinde yaptığı bir çalışmada suçu işleyen kişilerin %22’sinin öz baba olduklan, yani her ensest suçu işleyen kişiden birinin, kızın öz babası olduğu görülmektedir. Gözden kaçan bir başka boyut ise, erkek çocuklarının kız çocukları kadar cinsel istismara maruz kaldıklarıdır (Aile ve Aile içinde Çocuğun Korunması Raporu, 2000: 143).

“Batı ülkelerinde yapılan bazı araştırmalar, ensestin tüm cinsel istismarların % 10 ile %32’si arasında bir oran oluşturduğunu göstermektedir. Yazarlar kadın nüfusunun %16’sının, 18 yaşına gelmeden önce bir aile üyesi tarafından cinsel istismara maruz kaldığına dair bulgular vermektedirler” (2001 Yılı Aile Raporu: 46).

Türkiye’de Konanç ve arkadaşları tarafından çok sayıda mahkeme kararının tanınmasına dayalı çalışmanın sonucuna göre çocuklara yönelik şiddetin başında %68,3 ile cinsel şiddet gelmektedir ( Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1995: 204).

ÇİKORED’in 1993 yılındaki bir çalışmasında kız çocukların %58, erkek çocuklarınsa %42 oranında cinsel istismara maruz kaldığını göstermektedir (Aile ve Aile İçinde Çocuğun Korunması Raporu, 2000: 143). Ankara’da Çocuk ihmal ve İstismarını Önleme Derneği tarafından açılarak SHÇEK’e devredilen ALO Çocuk Merkezi’ne bir yıl içerisinde başvuran 59 istismar mağdurunun 24’ü cinsel istismar ve ensest kurbanıdır (2001 Yılı Aile Raporu, 2002: 47).

SHÇEK’e bağlı olarak hizmet veren Fatma Üçer Çocuk ve Gençlik Merkezi’ne 2001 yılında başvuranlardan 12’si cinsel istismar ve 5’i ise ensest mağdurudur. Ayrıca 2002 yılı Ocak ayından Mart ayına kadar Merkeze başvuran cinsel istismar mağduru 2 iken, ensest mağduru çocuk sayısı 5’tir. Sadece Ankara’daki bir merkeze üç ay içinde başvuranların sayısı dikkate alındığında ülke düzeyinde olayın boyutlarının büyüklüğü anlaşılabilir. Ayrıca ortaya çıkarılan bu vakıaların buzdağının su üstünde kalan kısmı olarak değerlendirilmesi gerekmektedir (2001 Yılı Aile Raporu, 2002: 47).

1999 yılı içerisinde cinsel istismar nedeniyle SHÇEK’e yerleştirilen kız çocuk sayısı 16’dır. Yaşları 13 ila 18 arasında değişen bu çocukların tamamının ergenlik dönemindeki çocuklar olduğu görülür (Özel Durumdaki Çocuklar Komisyon Raporu, 2000: 561).

Yapılan araştırmalar, cinsel istismara yönelen kişilerin daha çok genç yetişkinler olduğunu, hatta cinsel cinayetlerin genç yetişkinlerce işlendiğini göstermektedir. Bu alanda oldukça önemli bir yol gösterici olan araştırma ‘Vincent De Francis’ tarafından yapılmıştır. Bu araştırma bulgularına göre (akt. Günce, 1991: 129):

  • Saldırganların yaş ortalaması 3132’dir ve bunların %21’i 20 yaşın altında, yalnızca %10’u 50 yaşın üstünde bulunmuştur.
  • Saldırganların yalnızca %15’inin daha önceden cinayetten mahkûmiyeti vardır ve %7’si cinsel suçlardan mahkûm olmuştur.
  • Saldırganların %75’inin daha önceden çocuk tarafından bilindiği ve tanındığı bulunmuştur.

Cinsel yönden saldırıya uğrayan çocukların özellikleri bu alanda kapsamlı bir araştırma olan, De Francis’in New York’ta böyle bir saldırıya uğramış olan 250 kişilik bir çocuk grubundan elde ettiği bulgularla şöyle belirlenmiştir (akt. Günce, 1991: 130):

  • Cinsel saldırıya uğrayan çocukların yaş ortalaması 11’dir.
  • Kurbanların her bir erkeğe karşı 10 kız olduğu görülür.
  • Saldırganların %75’i çocuğun tanıdığı kişilerdir.
  • Saldırı olaylarının %41’inde olay zaman araları ile tekrarlanmakta. Bu olaylar, haftalar, hatta yıllar boyu sürebilmektedir.
  • Olayların %60’ında çocuk üzerinde zorlama ve güç kullanma vardır. Çocuğun vücuduna zarar verilerek boyun eğdirilmektedir. %15 olayda, çocuk para ya da başka hediyelerle kandırılarak istismara sürüklenmektedir. %25 olayda, çocuk tamdıklık ya da akrabalık nedeniyle sevdiği için saldırgana yaklaşmakta ve boyun eğmektedir.

Tüm bu tanımlamalarda genel olarak, çocuğu cinsel yönden istismar edenin, çocuk üzerinde güç sahibi olduğu vurgulanmaktadır. Bu güç sahibi bir yetişkin olabileceği gibi, istismar edilenden daha büyük bir başka çocukta olabilmektedir. Bunun yanında istismarı gerçekleştirenin cinsel kimliği çoğu durumda erkek olarak karşımıza çıkmaktadır. Kutchinsky’a (1991: 201214) göre, cinsel istismar olayında suçlu ve mağdurlar erkek veya kadın olabilir, ancak suçlunun erkek ve mağdurun kadın olduğu durumlar, bildirilen veya kliniğe gelen vakalar arasında en çok rastlananlar olmaktadır. Suçlu bir yabancı, bir tanıdık, bir akraba veya daha yakın bir aile üyesi olabilmektedir. Bu kişilerin genel özellikleri ise şöyledir: Çocuklara karşı işlenen cinsel suçların çoğu, cinsel doyumu çocuklarla ilişkide arayan cinsel açıdan gelişmemiş ve sosyal açıdan yetersiz kişiler tarafından işlenmektedir. Bunların yanında, çocuklara karşı işlenen cinsel suçların bir bölümü de cinsel açıdan erişkinleri değil de çocukları çekici bulan ‘pedofi’ler tarafından gerçekleştirilmektedir. Ancak çocukları dokunmayla rahatsız edenlerin çoğu, özellikle çocukları çekici bulmayan, fakat tercih ettikleri yetişkinlerle ilişkiye giremeyen veya ancak yetersiz cinsel ilişkiye girebilen ve bu ilişkilerin eksikliğini çocuklarla cinsel ilişki kurarak gidermeye çalışanlar olmaktadır. Ayrıca cinsel “istismar, sadece çocuğun bir kimse tarafından cinsel amaçlı kullanımı olarak görülmemeli, böyle bir ilişkinin teşvik edilmesi, onaylanması veya duyarsız kalınması ya da bundan bir çıkar sağlanması da istismar kapsamı içerisinde değerlendirilmelidir” (Özel Durumdaki Çocuklar Komisyon Raporu, 2000: 538).

Karslı’nın (1996: 7) da belirttiği gibi, cinsel istismar sonucu çocuktaki fiziksel hasarlara, önemli duygusal sorunlarda eşlik etmektedir. Bu nedenle cinsel istismar, diğer istismar türlerine göre daha karmaşık, teşhisi daha kolay ancak ortaya çıkarılması, doğrulanması zor bir istismar türüdür. Çünkü bu konuda ülkemizde de olduğu gibi toplumlarda büyük bir gizlilik egemendir. Bu gizlilik ensest söz konusu olduğunda daha da güçlenmekte, yaşam boyunca ortaya çıkmama olasılığı artmaktadır (2001 Yılı Aile Raporu, 2002: 46). Ensestin yaygınlığı hakkında tüm toplumlarda yeterli veri bulunamamasının nedeni, bu konuda yasal düzenlemelerin yetersizliğinden ziyade, sorunun ahlaki boyutuyla ilgili olmaktadır. Genel olarak, çocuklara yönelmiş cinsel sataşmalar olayın kurbanı çocuk olduğu için hemen herkes tarafından öfke ve dehşete karşılanmakta, aneler babalar, öğretmenler ve polisler bu kişileri cezalandırma duygulan ile tehlikeli eylemlere yönelebilmektedirler (Günce, 1991: 125126). Cinsel örselenme her yaştaki kız ve erkek çocuklarında görülebilir, fakat okul çağı ve adölesan grubu kız çocuklarında daha sıklıkla görümektedir (Bilir vd., 1991: 46).

Cinsel istismara uğrayan çocuklardaki duygusal ve davranışsal etkileri tanımlayan çalışmalardan elde edilen verilere göre, bu çocuklarda korku reaksiyonu, anksiyete, depresyon, kızgınlık, düşmanlık, posttravmatik stres bozukluğu, uygunsuz cinsel davranışlar (herkesin ortasında mastürbasyon, cinsel ilişki taklidi, anüs veya vajinaya yabancı cisim sokmak, insanlara sürtünmek, sürekli genital organlarıyla oynamak gibi) sık görülmektedir (Kara vd., 2004: 144).

3)        Duygusal İstismar

İstismar türleri içerisinde en yaygın olan istismar biçimi duygusal istismardır. Polafın (2001: 324) da belirttiği gibi, duygusal istismarın temelinde çocuğun psikolojik hasara uğraması söz konudur ve bunun ortaya çıkmasının iki nedeni vardır.

1)        Çocukların kendilerine bakmakla yükümlü kişiler tarafından

olumsuz olarak etkilendikleri tutum ve davranışlara maruz kalmaları,

2)        Gereksindikleri ilgi, sevgi ve bakımdan mahrum bırakılmalarıdır.

Ayrıca, duygusal istismar iki özelliği ile diğer istismar biçimlerinden ayrılmaktadır. Bunlar: 1) Fiziksel ve cinsel istismarda olduğu gibi somut fiziksel bulguların bulunmayışı, 2) Tek başına bulunabileceği gibi birçok olguda diğer istismar türleriyle birlikte bulunması.

Duygusal istismar türlerinin incelenmesi ve sınırlarının çizilmesinde, “duygusal istismar kapsamında kabul edilen birtakım tutum ve davranışların, toplumda ailenin çocuk yetiştirme yöntemlerinin bir boyutu olarak algılanmasından kaynaklanan zorluklarla karşılaşılmaktadır” (Kozcu, 1990: 382).

Duygusal istismar, genel olarak çocuğun duygusal, sosyal ve kişilik gelişimini engelleyici tüm davranışlar olarak tanımlanmaktadır. Çocuğa yönelik bir davranışın duygusal anlamda istismar niteliği taşıyabilmesinin temel şartı; davranışın bir yetişkin tarafından yapılması ve yapılan bu davranışın çocuğun psikolojik, fiziksel, sosyal ve duygusal gelişmesinde duraklama, gerileme, engelleme yaratmasına bağlıdır (Biçici vd., 1996: 5).

Psikolojik istismar, çocuğa değersiz, sevilmeyen, istenmeyen ve ona yalnızca başkalarının ihtiyacı için varolduğu görüntüsü veren tekrarlı davranış modelidir. Çocuklar ve gençler üzerindeki duygusal istismar, psikolojik olarak zarar verdiği düşünülen ihmal eylemlerinden ve davranışlarından oluşur ve çocuk istismarının tüm formlarında mevcuttur (Hartvd., 1996: 7374).

Diğer istismar türlerine neden olan bir faktör olarak değerlendirilen duygusal istismarın engellenmesi, diğer istismar türlerinin önlenmesinde bir anahtar rol oynamaktadır (Karaman, 1993: 1920). Çünkü duygusal istismar bağımsız olarak görülebileceği gibi, çoğunlukla fiziksel örselenme ve ihmal veya bazen cinsel örselenme ile birlikte görülür. Duygusal olarak örselenmiş çocuklar her zaman fiziksel olarak da örselenmiş demek değildir. Bununla birlikte fiziksel olarak örselenen çocuklar her zaman duygusal olarak da etkilenebilir (Bilir vd., 1991: 46) ve fiziksel yaralar iyileşse de duygusal parçalardaki olumsuz etki uzun süre devam etmektedir (Uzun, 2002: 33).

Duygusal istismara neden olan davranışlar, daha çok çocuk ve ergenin yakın çevresinde olan yetişkin kişiler tarafından gösterilir. Bu davranışlar aşağıdaki gibidir (Erkman, 1991: 164): Reddetme, aşağılama, yalnız bırakma, yalıtma, ayırma, korkutma, yıldırma, tehdit etme, suça yöneltme, duygusal bakımdan ihtiyaçlarını karşılamama.

Ayrıca sık eleştirme, çocuk ve ergenden yaşının üstünde sorumluluklar bekleme, kardeşler arasında ayrım yapma, değer vermeme, önemsememe, küçük düşürme alaylı konuşma, lakap takma, aşırı baskı ve otorite kurma gibi davranışlarda çocukta duygusal ezilme yol açan yetişkin ve ana-baba davranışları arasında sayılmaktadır. Bu davranışlara maruz kalan çocuk ve gençler bunlardan; davranışı yapan kişi ile yakınlık derecelerine, davranışın süresi ve sıklığına, yaşlarına ve davranış anında içinde bulundukları psikolojik duruma bağlı olarak değişen derecelerde etkilenmekte, bağımlı bir kişilik geliştirme, huzursuz, gergin ve kaygılı olma, aileden uzaklaşma, uyumsuzca ve saldırganca tepkiler gösterme, içe kapanma ve değersizlik duygulan geliştirme gibi tepkiler vermektedir (Kulaksızoğlu, 1999: 197).

Günümüzde özelliklede psikologlar arasında, duygusal istismarın, çocuk istismarı konusunun en temel türünü teşkil ettiği yaygın bir biçimde kabul edilmektedir (Kozcu, 1990: 383). ABD’de yapılan bir çalışmada, ‘Örselenmiş Çocuk Sendromu’ olarak bildirilen olguların hemen yarısının çocuk ihmali olguları, %3’ünün ise duygusal istismar olduğu tespit edilmiştir (Alexander, 1995: 30). Çocuğun duygusal, sosyal ve kişilik geüşimini olumsuz bir biçimde etkileyen davranışların, hem ihmal hem de duygusal istismar kapsamında yer alan davranışlar olduğu düşünülecek olursa, istismarın ihmal ve duygusal boyutta, ayrıca diğer istismar türlerine eşlik ettiği göz önünde tutularak en yaygın istismar biçimi olduğu daha kolayca anlaşılabilmektedir.

Konanç vd. tarafından çok sayıda mahkeme kararının incelenmesi ile gerçekkştirilen araştırmada çocukların yaş gruplarına göre duygusal istismar durumu incelendiğinde, yaş grupları arasındaki farklılık önemli bulunup, yaş artıkça istismar oranının azaldığı görülmüştür. İstismar oranı 46 yaş grubu çocuklarda %40,7’yken 710 yaş grubunda %33,5,1112 yaş grubunda %25,8’dir (Resul vd., 2002: 20).

Yine İzmir’de beş eğitim hastanesinde, İzmir Çocuk İstismarı Araştırma Grabu’nun yaptığı bir araştırmadan elde edilen sonuçlar, araştırma kapsamında yer alan olgulardan %3’ünün psikolojik istismara, %94’ünün ise birden fazla istismar türüne maruz kaldıklarını göstermektedir (Oralvd., 1997: 137144).

Cebiroğlu, Yurtbay ve arkadaşları (1974), saldırgan davranışlar gösteren 714 yaşlarındaki çocukları kişilik nitelikleri ve çevresel etkenler tarafından incelemiş, bu çocukların %83’ünün babanın otoriter olduğu, %54’ünün de dayakla cezalandırıldıkları aile ortamlarından geldiklerini saptamıştır (Özgüven, 2001: 198).

Suçlu gençler üzerinde gerçekleştirilen bir araştırmadan elde edilen verilere göre, gençlerin evden kaçmalarına en büyük etkenin %59 oranında baba baskısı olduğu kanıtlanmıştır. Denekler evden kaçma nedeni olarak, babalarının kendilerine fazla iş vermelerini ya da bir hatadan dolayı cezalandırılma endişesini ileri sürmüşlerdir (Yavuzer, 1996: 320). Görüleceği üzere, ebeveynler tarafından, çocuk ve ergene yönelik tutum ve davranışların niteliği çocukluk ve ergenlik döneminde gözlenen antisosyal davranışların başlıca nedeni olabilmektedir.

Karslı’nın (1996: 16) belirttiği gibi, ebeveynin aşırı baskılı ve otoriter tutumu, çocuğun kendine olan güvenini ortadan kaldıran, onun kişiliğini hiçe sayan bir tutumdur. Katı bir disiplin uygulayan ebeveyne karşı çocuk sessiz, uslu, nazik, dürüst ve dikkatii olmasına karşın küskün, silik, çekingen, başkalarının etkisinde çabuk kalabilen, aşırı hassas bir kişiliğe sahip olabilir.

4)        İhmal

İhmal, ailenin veya çocuktan sorumlu kişilerin, çocuğa karşı en temel yükümlülüklerini yerine getirmemesi olarak tanımlanır (Kozcu, 1991: 38). İstismar ve ihmali birbirinden ayıran en temel nokta istismarın aktif, ihmalin ise pasif bir olgu olmasıdır. Ayrıca fiziksel istismar arada bir olma eğilimi gösterirken, ihmal kronik olma eğilimi gösterir (Yenibaş, 2001: 51).

Kulaksızoğlu’nun (1999: 199) da belirttiği gibi, ihmal ve istismar birbirinden çok kesin çizgilerle ayrılamayan iki davranış biçimidir. İhmalin nedeni, süresi ve çocuk ve gencin ihmalden doğan zararının derecesi ihmal davranışının ne boyutta olduğunu anlamamıza yardım eder. Bu durumda, yetişkinin veya anne babanın kötü niyetinden kaynaklanmayan unutkanlık ve bilgisizlik sonucu çocuk ve gencin zarar görmesi ile sonuçlanan ihmaller bir ölçüde mazur görülebilir. Ancak, Anne-baba ve sorumlu yetişkinlerin çocuk ve gence yönelik sorumluluklanm önemsemeyerek yerine getirmemeleri ihmalden çok, bir kötü muamele olarak ele alınmalıdır.

İhmal genel olarak iki grupta ele alınıp incelenmektedir.

1)        Fiziksel İhmal: Çocuğun beslenme, barınma, güvenlik, temizlik, sağlık ve eğitim gibi en temel fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmaması durumudur (Yücel, 1993:

2)        Duygusal ihmal: Çocuğun ihtiyaç duyduğu sevgi, ilgi ve yakınlığın gösterilmemesidir (Bilir vd., 1991: 46).

Bu boyutları istismar olayında olduğu gibi birbirinden ayırmak oldukça güçtür (Kozcu, 1990: 384). Ayrıca “Fiziksel istismardan daha sık görünmesine karşın, ölüm ve ağır yaralanma ile sonuçlanmadıkça göz ardı edilme olasılığı fazladır, çünkü fiziksel ve cinsel istismara göre tanısı daha soyuttur0 (Karslı vd., 2004: 144).

İhmalin nedenlerine eğilen araştırmacıların genel kanısı, ihmalin daha çok toplumsal, ekonomik ve ekolojik nedenlerin yol açtığı, bilinçsizlik, eğitimsizlik ve yoksulluktan kaynaklandığıdır (Kozcu, 1990: 384). Yörükoğlu’nun (1984: 76) da belirttiği gibi, aslında çocuk öldürmenin en kolay yolu ve yarı bilinçli uygulanan biçimi, onu beslemeyerek, hastalanınca doktora götürmeyerek kendi yazgısına bırakmaktır ki bu tüm yoksul ülkelerde uygulanmaktadır.

İhmal bulguları iki grupta incelenmektedir (Polat, 2001: 342).

1)        Dolaysız belirtiler: Temiz olmamaktan kaynaklanan pişikler, kirli ve uygunsuz giyecekler, temizlik eksikliği, yetersiz beslenmeye bağlı solgun ve zayıf yapı, küçük çocuklarda bakımın yeterli olmadığını gösteren doğrudan belirtilere örnek olarak verilebilir.

2)        Dolaylı belirtiler: Büyüme geriliği, gelişim noksanlığı ve davranış bozuklukları olarak sınıflandırılmaktadır. İhmalin ortaya çıkmasında çocukla yeterince iletişim kurulmamış olması, beslenmesinin unutulması ve ilgisizlik başlıca sebepler olarak görülmektedir.

Araştırmalar aile içinde çocuk ihmalinin istismardan on kat daha fazla olduğunu ortaya koymaktadır.

Aile içinde yaşanan çocuğa yönelik şiddet olaylarının birçok nedeni vardır. Psikolojik, sosyokültürel, ekonomik sebeplerin yarattığı aile içinde çocuğa yönelik şiddet olgusu, sayılan bu nedenlere bağlı olarak çeşitli biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Ancak dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da aile içinde çocuğa yönelik olarak gerçekleştirilen şiddet eylemlerinin her birinin birbirinden bağımsız eylemler olarak düşünülemeyeceğidir.

“Uygulamada çoğu zaman bir çocuğun birden fazla istismar ve ihmale maruz kaldığı veya aile içinde çeşitli kötü muamele türlerinin birlikte bulunduğunu görürüz. Cinsel istismara uğrayan çocukların büyük bir bölümü, çocuk yetiştirmede karşılaştıktan sorunlar nedeniyle uzun süre izlenen ailelerden gelmekte ve bunlarla ilgili daha önceden yapılmış fiziksel ihmal ihbarı bulunmaktadır. Cinsel istismara uğrayan çocuklar, bu türe özgü bazı kısa ve uzun vadeli sorunlar nedeniyle acı çektikleri gibi, birçoğu diğer tür istismar ve ihmale uğrayan çocukların karşılaştıkları güçlüklerle de karşılaşırlar” (Lynch, 1991: 38).

Çocuğun aile içinde maruz kaldığı istismarın nedenleri şüphesiz ailenin, çocuğun ve istismarı uygulayan/uygulayanların sahip olduğu özelliklerle yakından ilgilidir. WHO’nun 2002 yılı raporlarına göre, dünyada bir günde 1.424 genç öldürülmektedir. Şiddet, ölüm nedeni olduğu kadar sakatlığın, cinsel ve ruh sağlığı problemlerinin önemli kaynaklarından biridir (WHO, 2004). O halde aile içinde çocuğa yönelik şiddet uygulamalarını önleyebilmenin, başka bir deyişle şiddetten uzak sağlıklı nesiller yetiştirebilmenin yollarından biri ve belki de en önemlisi, ailede çocuğa şiddet uygulayanların özelliklerini bilmektir.

ÇOCUĞA ŞİDDET UYGULAYANLARIN ÖZELLİKLERİ

Yapılan çalışmalardan, aile içi şiddetin tanımı ve kavramsal çerçevesini çizmek için, bir yandan bireyin yakın çevresi ile ilişkilerinin ve psikolojik yapılarının, diğer yandan toplumsal çevrenin ve bu çevre ile olan ilişkilerin göz önüne alınması gerektiği açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, aile içi şiddeti etkileyebilecek faktörleri incelerken ailenin, gerek kendi içinde gerekse kendi dışına dönük olarak verdiği kültürel ve toplumsal mücadelenin anlama çabasına dâhil edilmesi gerektiği, çünkü kişiler arası duygusal ilişkilerden çevre ile iş ilişkilerine kadar yaşanan tüm etkileşim biçimlerinin ve bu biçimleri belirlediği düşünülen sosyal ve ekonomik yapıların, bu yapılara bağlı olarak yaşanan değişmelerin şiddet kullanma eğilimini etkilediği düşünülmektedir (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 2000: 13). O halde ana baba açısından, şiddetin ortaya çıkış ve uygulanma biçimini belirleyen bu etkenleri, bir yandan sosyokültürel ve ekonomik, diğer yandan psikolojik etkenler olarak ayırt edip ele almak aile içinde şiddet uygulayan ebeveynlerin özelliklerini anlayabilmek açısından önem taşımaktadır.

Bireysel ve toplumsal boyutta saldırgan davranışlarda ve şiddet eylemlerinde bulunanlar hangi özellikleri ile ayırt edilebilirler? WHO, 2003 tarihli “Şiddet ve Sağlık Konulu Dünya Raporu’nda, şiddete sebep olan etkenler aşağıdaki gibi sıralanır (DSÖ, Türkiye İrtibat Bürosu, 2003: 1): Ana babanın sert disiplin uygulaması, çocukların denetimsiz bırakılması, şiddete maruz kalmak, uyuşturucu ve ateşli silahla yalan ilişkide olmak, alkol ve madde bağımlılığı, her türlü eşitsizlik, zayıf polis sistemi, kadınlara karşı ayrımcılık”.

“Birçok araştırmacı, şiddet eylemlerini biçimleyen güçleri anlamaya ve bu yolla kimlerin şiddetin gösterebileceğini öngörmeye çalışmışlardır. Şiddeti öngörmekte kullanılan ve bu araştırmalarda elde edilen tek tek bireylere ait bulguların en bilinenleri şunlardır” (Göka ve Türkçapar, 2005: 23): Yüksek düzeyde zarar verme niyeti, kurbanın varlığı, sık ve açık tehditlerde bulunma, somut plan yapma, şiddet araçlarına kolaylıkla ulaşabilme imkânı, kontrolü yitirmeye dair önceki yaşamından sağlanan bilgi, devamlı öfke, düşmanlık ve küskünlük duygulan, şiddet seyretmekten hoşlanma, merhametsizlik, kendisini kurban olarak görme, otoriteye küsme, çocuklukta kötü muamele ve yoksunluk, evde sıcaklık, şefkat ve ilgi azlığı, çocuklukta yangın çıkarma, yatak ıslatma ve hayvanlara zalim davranma, daha önceden şiddet eylemlerinde bulunmuş olma, dikkatsiz ve tedbirsiz araba kullanma.

Bir saldırgan ve şiddet eylemcisinde, değişen biçimlerde rastlanan bu özellikler, çoğunlukla çevresel faktörlerle etkileşime bağlı olarak ortaya çıkan nitelikler gibi görülmektedir. Çünkü şiddet bireysel düzeyde, “bireyin artmış saldırganlık dürtüleri ile içsel kontrol düzenekleri arasındaki denge bozulduğunda gündeme gelir. Bireyin saldırgan eğilimleri ve şiddet fantezileri olabilir, fakat bunlar kişi kontrolünü yitirmedikçe eyleme dönüşmezler; böylelikle bir şiddet problemi ortaya çıkmamış olur. Organik ve sinirsel bozukluklar ile çevreden gelen uyaranlar, saldırganlığı ortaya çıkartan dürtüleri güçlendirirken, beyindeki kimyasal bozukluklar ve kişinin ruhsal dünyasının kolayca kırılabilme özelliği göstermesi, kontrol sistemini zayıflatır” (Göka ve Türkçapar, 2005: 2). Aile içinde yukarıda belirtilen türden olumsuz kişilik özelliklerine sahip bireylerin varlığı aile içi şiddetin ortaya çıkması ve gerçekleşmesinde başlıca nedenler arasında sayılmaktadır.

Kevin’in (1990: 5) de belirttiği gibi, her toplumda ana baba çocuk ilişkisinin biçimi ve standardı, toplumsal ve kültürel değerlerden etkilendiği gibi, ana-babanın yaşı, eğitimi, sosyoekonomik statüsü, etnik grubu ve sosyal sınıfından etkilenebilmektedir. Ayrıca ana-babanın kişilik özellikleri, psikolojik sorunları ve çocukluğunda istismar ve ihmal davranışlarıyla karşılaşma durumları bu ilişkide etkili olmaktadır. Yapılan bir araştırma, istismar eden ana-babalar arasında psikolojik sorun oranının %61, istismar etmeyen ana-babalarda ise %22 olduğunu ortaya koymuştur (Browne, 1991: 5). O halde aile içinde yaşanan şiddet olayları bir taraftan ailenin içinde bulunduğu sosyokültürel ve ekonomik koşullardan etkilenirken, diğer taraftan aile üyelerinin psikolojik özelliklerinin bu süreç üzerinde önemli etkilere sahip olduğu söylenebilir.

Nitekim aile içi şiddetin nedenlerini incelemeye yönelik olarak gerçekleştirilen hemen tüm araştırmalarda yukarıda sayılan faktörlerin bu araştırmalarda anahtar rol oynayan faktörler olarak ele alınıp incelendiğini ve aile içinde şiddete uğrayan çocukların aile yapısına ve anne-babasına ait aşağıdaki özelliklerin, benzer araştırmaların ortak sonuçları olarak şekillendiğini görmekteyiz.25

Cinsiyet: İstismar olaylarında daha çok anneler suçlu bulunmuştur. Simmons, istismarın daha çok aynı cinsiyetteki çocuğa yönelik olduğunu tespit etmiştir. Başka bir deyişle, her iki ebeveynin kendi cinsiyetindeki çocuklarına karşı istismar uyguladıkları dikkati çeken bir noktadır. Ayrıca, babalar daha çok büyük yaştaki çocuklarını fiziksel olarak istismar ederken, annelerin daha çok küçük çocuklarını istismar ettikleri gözlenmektedir. İstismarcı ebeveynin cinsiyeti ile çocukta oluşan hasar arasındaki ilişkiye gelince, çocukta ölüme kadar varabilen fiziksel yaralanmaların faillerinin daha çok babalar olduğu gözlenmektedir. Bunun sebebini erkek ebeveynin fiziksel olarak kadın ebeveyne göre daha güçlü olmasına bağlayan görüşler vardır. Ayrıca fizik kuvvetin daha fazla uygulanma eğiliminin erkeklerde olması da bir başka boyutu oluşturmaktadır (Polat, 2001: 378).

Aile içi şiddetin nedenleri için bkz. Byers, Joy, Çocuk İstismarını Önleme: Önleyici Programlar ve Halk Eğitimi(1999); Veltkamp, Miller vd, Clinical Handbook of Oıild Abuse AndNcglect (1994); Maltz, Holman, Sen Suçlu Değilsin (1997); Justice, B. ve Justice, R., The AbusingFamily, (1990); Lynch, M., Çocuk İstismarının ve İhmalinin Önlenmesi, (1991); Browne, K., Aile İçinde Çocuk İstismarının Anlaşılması ve Sağaltımı (1991); Çocuk İstismarını Önceden Kestirme (1991); Aydın, Ayhan, Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi (1999); Bilir, Şule vd, 412 Yaşlan Arasında 16.000 Çocukta Örselenme Durumlan ile İlgili Bir İnceleme (1991); Polat, O., Çocuk ve Şiddet(2001); Sandalcı, F., Çocuğa Yönelik Fiziksel, Duygusal ve Cinsel İstismar, (1999); Zeytinoğlu, S., Kozcu, Ş., Fiziksel Çocuk İstisman Konusunda Bir Araştırma (198889);  Sağlık, Sosyal Hizmet, Hukuk ve Eğitim Alanlarında Çalışanların Türkiye’de Çocuk İstisman ve İhmali Sorunu ile ilgili Görüşleri (1991); Ankan, Çiğdem, Ailede Çocuğa Yönelik Şiddet, Unicef, Dünya Çocuklarınm Durumu, (1995); Bulut, Işıl, Genç Anne ve Çocuk İstisman (1996); Özgüven, İ.E., Ailede İletişim ve Yaşam (2001); Kars, Ozcan, Çocuk İstisman Nedenleri ve Sonuçlan (1996); Kozcu, Şeyda, Çocuk İstisman ve İhmali, (1990); Osofeky, J.D., Community Outreach For Children Exposcd To Vioknce (2004).

Yaş: Anne-babaların, özellikle annelerin yaşı çok gençtir. Smith, istismarla suçlanan annelerin ortalama yaşının 22 olduğunu tespit etmiştir. Çocuğa yönelik cinsel istismarı konu edinen bir başka araştırmada ise, saldırganların yaş ortalaması 3132 olarak tespit edilmiş, bunların %21’inin ise 20 yaşın altında, yalnızca %10’u elli yaşın üstünde bulunmuştur (Günce, 1991: 129).

“Hatcher (1973), annelik duygusunun anne yaşına göre arttığını ifade etmektedir. Bu durum erken ve geç adölesan dönemde olan annelerde dahi gözlenmiştir. Gebelik döneminde de geç adölesan dönemde olanların fetüsü daha gerçekçi limitlerde algıladığı belirtilmektedir” (akt. Bulut, 1996: 21), Çocuğu istismar riski ilerleyen yaşla birlikte azalmakla beraber, özelikle genç anne ve babalar, planlanmamış ve istenmeyen çocuklara sahip olduklarında, anne baba olma yeterliliğinde olmadıklarında, bir başka deyişle çocuk geliştirmeye ve yetiştirmeye ilişkin bügilerinin yetersiz olduğu veya etkili ana baba olma konusunda yeterli beceriye sahip olamadıkları durumlarda istismar riski artmaktadır. Erken yaşta sorumluluk alan ebeveynin çocuklarından da aynı davranışı beklemesi istismar olasılığını arttırmaktadır. Başka bir deyişle, ana babalar çocuğun normal gelişimine uygun olmayan davranışları onlardan beklemektedirler. Bu beklentiler çocuğun gelişimi, davranışları ve duygusal tepkileri konusunda olabilir. Çocuk ana-babasının isteklerine cevap vermeyi başaramadığında, ana babalarda engellenme ve hayal kırıklığı başlar. Çocuklarının fiziksel gereksinimlerini karşılayamaz, hatta tamamen ihmal ederler ya da çocuğu istedikleri gibi davranmaya zorlamak için fiziksel ceza uygulayabilirler.

Sosyoekonomik düzey: Çeşitli araştırma bulgularına göre örselenmiş çocuk oranının işsiz ve ekonomik durumu elverişsiz olan ailelerde daha yüksek olduğu bilinmektedir. WHO’nun 2003 yılı raporunda belirtildiği üzere, çocukların kötü muameleye maruz kaldığı toplumlarda, yoksulluk oranı yüksektir ve bu toplumlarda çocukların korunmasına yönelik çevresel destek sistemleri bulunmamaktadır.

Ferguson ve arkadaşları (1984), Gorborino (1986) ve Chun (1989), aile içindeki işsizlik ve maddi sıkıntılar gibi stresli yaşantıların anne ve babaların çocuklarına kötü muamele etmelerine yol açabileceğini belirtmişlerdir (akt. Osofsky, 2004: 482485).

Krugman, Lenher, Betz ve Freyer (1986), işsizlik oranının artması ile istismarın şiddeti ve istismar edilen çocuk sayısının arttığını belirtiyorlar. 197085 arasında istismarcı babaların %45’inin işsiz olduğu belirlenmiştir. Morgolis Foran (1983), işsiz babaların çalışan babalara göre üç kat fazla çocuklarını istismar ettiği sonucuna varmıştır. Nedeninin de işsiz ya da ekonomik yetersizlik içinde olan ebeveynlerin streslerini çocuklarım örseleyebilecek kadar onlara yansıtmış olmalarından kaynaklandığı belirtilmektedir (akt. Kars, 1994: 35). Bu durumda ekonomik yetersizlik aile için en önemli stres faktörü olup, yoksulluk, işsizlik ve borçlanma gibi nedenlerle ortaya çıkabilmektedir. Çoğu zaman iyi beslenememe, yetersiz ev koşullan, sağlıksızlık gibi sorunlan da beraberinde getirebilmekte, tüm bu olumsuzluklar, başka bir deyişle ekonomik ve sosyal stres faktörleri, ana babanın dayanıklılığı ve sabrı üzerinde olumsuz etkiler yaratarak çocuk istismarına neden olabilmektedir.

Ayrıca ana-babanın eğitim düzeyinin düşük olması, çocuk istismarım ve ihmalini arttıran etmenlerden biri olmaktadır. Örneğin Bilir ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırmada, annelerin ve babaların eğitim düzeyleri yükseldikçe çocuklarım istismar etme oranlarının düştüğü gözlenmiştir. Hiçbir eğitim almamış anneleri, çocuklarım %36,7, sadece okuryazar ve ilkokul mezunu annelerin çocuklarım %35,5, ortaokul ve lise mezunu olan annelerin %19,8 ve yüksek eğitimli annelerinde %11,6 oramnda çocuklarım istismar ettikleri saptamıştır. Babaların eğitim düzeylerinde de aynı durum gözlenmiş, hiçbir eğitim almayan babaların %40,7, sadece okuryazar ya da ilkokul mezunu olanların %36,1, orta ve lise mezunu olanların %30,4 ve yüksekokul mezunu babalarında %16,9’unun çocuklarını istismar ettikleri belirlenmiştir (Bilir vd., 1991: 51).

Zeytinoğlu ve Kozcu, 441 istismar olayını inceledikleri bir araşnrmadan elde erikleri veriler, istismar edenlerin eğitim düzeylerinin oldukça düşük olduğu, bu kişilerden yalnızca %24’ünün ortaokul düzeyinin ötesinde eğitim görmüş oldukları tespit edilmiştir (Zeytinoğlu ve Kozcu, 1990: 395). Ancak “bu konuyla ilgili yapılan çalışmalar, hep düşük sosyoekonomik sınıftan hasta gruplarıyla olduğundan, hatalı olarak istismar grubunun bu gruptan olduğu sonucu çıkarılmıştır. Aynı zamanda daha yüksek gelir grubundan gelenler problemlerini özel hekimler aracılığıyla, daha gizli yollardan çözebilmektedirler. İstismar sorunu belirli bir sosyal düzeyde bulunanlara ilişkin bir sorun olmayıp tüm toplumda kişilerin sosyoekonomik düzeyi ne olursa olsun görülebilen bir problemdir. Ancak düşük düzeyde eğitim alan… sık iş değiştiren, sosyal yardım alan ve standart altı evlerde yaşayan anne babalarda daha sık rastlanmaktadır. Böylece, düşük sosyoekonomik sınıftan ebeveynler çocuklarını cezalandırmada daha sıklıkla fiziksel yöntemlere başvururlar. Bu istismarın doğrudan bir kanın olmamakla birlikte, çoğunlukla bu ikisi birlikte görülür” (Polat, 2001: 384385).

Yapılan araştırmalarda, genel olarak, şiddetin varolduğu ailelerde sosyoekonomik seviyenin düşük olduğu, alt sosyoekonomik seviyedeki ailelerin orta sosyoekonomik düzeydeki ailelere göre, beş misli daha fazla şiddet içeren davranışlar gösterdikleri tespit edilmiştir (Özgüven, 2001: 298299).

Türkiye çapında yapılan ve aile içi şiddeti, şiddete uğradığı tespit edilen mağdur ve faillerin özellikleri açısından inceleyen bir araştırmadan elde edilen bulgular, ailenin sosyoekonomik özellikleri ile ailede şiddete uğrama oranı arasındaki ilişkiyi şöyle yansıtmaktadır. Bu araştırmada, özellikle aile içi şiddetin mali durum ile doğrudan bağlantılı olduğu ve mali durumun iyileşmesine göre aile içi şiddetin bariz bir şekilde azalma gösterdiği saptanmıştır. Araştırmaya göre; mali durumu yoksulluk derecesinde olan ailelerde şiddet %46,4; orta derecede olan ailelerde %11,9; iyi derecede olan ailelerde %21,3 ve çok iyi derecede olan ailelerde ise %4,5 olarak saptanmıştır. Ancak üzücü olan durum, ülkemizde her mali seviyedeki aile içinde şiddetin uygulanıyor olmasıdır.

Aynı araştırmada, faillerin öğrenim durumlarına göre ortaya çıkan sonuçlar ilginçtir; buna göre lisansüstü eğitim hariç okuryazarlık seviyesi yükseldikçe şiddet eylemleri de artış göstermektedir. Okuryazar olmayanların %2,6’sı, okuryazar olmakla birlikte herhangi bir okul bitirmeyenlerin %1,5’i, ilkokul mezunlarının %24,4’ü, ortaokul mezunlarının %12,6’sı, lise mezunlarının %30’u, üniversite mezunlarının %27,8’i ve lisansüstü eğitim alanların da %0,7’si fail (şiddet uygulayıcısı) olarak tespit edilmiştir. Bunlardan ise %17,8’i kadın iken, %82,2’sinin erkek olduğu bildirilmektedir.

Bu araştırmada aile içinde şiddete uğrayanların özellikleri şöyledir: Aile içi şiddete maruz kalanların yerleşim yerine göre dağılımına bakıldığında, en yüksek oranı gecekondu ile kırsal alanlarda yaşayanların oluşturduğu gözlenmektedir. Buna göre, metropolde yaşayan ve şiddete uğradığı tespit edilenlerin oranı %23,2, şehir ilçe merkezinde yaşayanların oranı %22,5, kırsal alanda yaşayanların oranı %33,3 ve gecekonduda yaşayan ve şiddete uğradığı tespit edilenlerin oranı da %70 olarak belirlenmiştir. Bu kişilerin öğrenim durumlarına göre dağılımı ise okuryazar olmayanlar %60, okuryazar fakat bir okul bitirmeyenler %56,5, ilkokul mezunları %33,3, ortaokul mezunları %31,6, lise mezunları %22,8, üniversite mezunları %17,8 ve lisansüstü eğitim yapan mağdurların oranı ise %9,3 olarak tespit edilmiştir. Sonuçlar, tıpkı ailenin ekonomik düzeyinin ölçülmesinden elde edilen bulgulara paralellik gösterir biçimde, okuryazar olmayanlar ile okuryazar olup da bir okul bitirmemiş olan düşük eğitim düzeyi almış kişiler arasında şiddete uğrama oranının daha yüksek olduğunu göstermektedir. Ayrıca, bu araştırmada boşanmış kişilerin %63,6 ile aile içinde en fazla istismara uğrayan kişiler olduğu saptanmış, mağdurların %23,6 ile çok çocuklu ailelerden geldiği tespit edilmiştir (Sokullu Akıncı, 2003: 3541).

Osofskye (2004: 482485) göre, çocukları korumak ve gelişimlerini kolaylaştırmak bir ailenin en temel fonksiyonudur. Aileler, kompozisyonlarına bakılmaksızın, büyümek ve gelişmek zorunda olan çocuklarına dikkat, şefkat ve güvenlik sağlamak zorunda olan kurumlardır. Yoksulluk, işsizlik gibi stabilizeyi bozan durumlar bu süreci tehlikeye sokan risklerdir. İstatistikler, bakıma muhtaç çocukların yaş ortalamasının giderek küçüldüğünü göstermektedir. ABD’de 2002 yılında yuvalarda bakılan 600 bin çocuktan 1/5’i yaşamlarının ilk yıllarında bakımevlerine girdiğini göstermektedir. Bu çocuklar, genellikle fakir ortamlardan, aile içi şiddet ve kötü muameleye maruz kalarak gelmişlerdir. Bu veriler, aile içi şiddet ve kötü muameleye uğrama riskinin yenidoğan ve küçük çocukluk döneminden itibaren, bu en savunmasız dönemde bile önemli bir risk haline geldiğinin alarmını vermektedir.

Sonuç olarak, ailenin sosyoekonomik düzeyinin düşük veya kötü oluşuyla çocukların şiddete, hatta suça eğilimli olmaları arasındaki ilişki incelendiğinde, bu süreçte daha çok çocuk yetiştirme değerlerinin ve disiplin yöntemlerinin etkili olduğu gözlenmektedir (Korkmaz, 1988: 23). Ancak sosyoekonomik düzeyin düşük ya da kötü olması tek başına çocuğa yönelik şiddetin nedeni olmamaktadır. Bu yüzden çocuğa şiddet uygulayanların sosyoekonomik özelliklerinin diğer özellikleri ile birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Sosyal izolasyon: Anne-babanın kısıtlı bir sosyal çevre içinde bulunmaları, çevreyle uyumsuzluk içinde olmaları ya da içinde bulundukları toplumdan izole yaşamaları çocuğa yönelik istismar ve ihmal oranını arttırmaktadır. Ancak sosyal yalıtımı ortaya çıkan faktörlerin de doğrudan ailenin içinde bulunduğu sosyoekonomik ve ebeveynlerin psikolojik özellikleriyle bağlantılı olduğu unutulmamalıdır.

Evlilikle ilgili problemler, ayrılık ve yalnız yaşayan ebeveyn: Aile bireyleri arasındaki güvensiz ya da kaygı verici ilişkilere bağlı olarak beliren stres ortamında ana-babaların çocuklarını istismar ve ihmal riski artmaktadır. Evlilikle ilgili ciddi problemler, eşler arası ilişkilerde yaşanan kopukluk ve aile içi ilişkilerde yaşanan sorunlarla baş edebilme becerisinin gelişmemiş olması aile içinde çocuğa yönelik istismar ve ihmal riskini arttıran faktörler arasında sayılmaktadır. Ayrıca eşlerin ayrı yaşaması, boşanma ve hiçbir araya gelmeme gibi sebeplerle, tek başına çocuk yetiştiren ve çoğunlukla anneden oluşan ailelerde istismara daha sık rastlanmaktadır.

İstismar bu durumda, ya ayrılma nedeni olan sebeplere ya da yalmz kalmanın ebeveyne yüklediklerine bağlanabilir.

Çocuklukta istismar ve ihmale maruz kalma: Ana-babanın geçmişlerinde istismar deneyimi olması, çocuğun istismar ve ihmalinde önemli rol oynayabilir. Yapılan çalışmalar istismarda bulunan ana-babaların çocukluklarında istismara uğradıklarını göstermektedir. “Kanada’daki bazı çocuk refah kurumları, istismara ana-babaların %85’inin kendisinin de, çocukluklarında istismar edildiğini belirtmektedirler” (Yücel, 1993: 6). Veltkamp ve Miller (1994: 11), Grozs, Kepme ve Kelly’e (2000: 11) göre, çocuğun aile içinde istismar ve ihmal edilmesi ile ebeveynlerinin çocukken istismara uğrama biçimleri arasında ilişki vardır. Polat (2000: 11) ise çocuğun aile içinde istismar ve ihmale uğrama riski ile ebeveynlerin çocuklukta veya adölesan dönemlerinde cinsel istismara uğramaları arasında ilişki olduğunu vurgulamaktadır.

Çalışmalarda ebeveynlerin çocuklukta istismar ve ihmale uğramasıyla kendi çocuklarına karşı da potansiyel bir şiddet uygulayıcısı haline gelebilmeleri arasında sıkı bir ilişki kurulmaktadır.

Ailede çocuk sayısının fazla olması: Ailede çocuk sayısı ve çocuğun yaş sırası ile istismar arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalara da rastlanmaktadır. Bu konuda, gerek ABD’de (Gül, 1970) gerekse kültürlerarası karşılaştırmalı olarak yapılan araştırmalarda (Light, 1973) çok çocuklu ailelerde istismara daha sık rastlandığı belirtilmektedir.

Yapılan bir araştırmaya göre, ailedeki çocuk sayısı ve örselenme durumu arasındaki ilişki incelendiğinde, ailedeki çocuk sayısına göre farklılığın önemli olduğu bulunmuştur. Tek çocuklu ailelerde örselenme oranı daha düşük olup, %24,4 iken, çocuk sayısı arttıkça örselenme oram da artmaktadır. 23 çocuklu ailelerde bu oran %32,6, dörtten fazla çocuğu olan ailelerde ise %35,7’dir (Bilir, 1991: 51).

Bir başka araştırmada ise ailede çocuk sayısı arttıkça şiddet uygulama oranının arttığı ve ailedeki kişi sayısı 5 ve daha fazla olanlarda, şiddetin çok yüksek oranlarda uygulandığı gözlenmektedir. Bu araştırmaya göre şiddete iki kişilik ailelerin %1 Sesinde, üç kişilik ailelerin %23,7’sinde, dört kişilik ailelerin %22,6’sında ve beş kişilik ailelerin %23,6’sında, altı kişilik ailelerin %27,4’ünde ve yedi kişilik ailelerin de %28’inde rastlandığı tespit edilmiştir (Sokullu Akıncı, 2003: 60). Ancak söz konusu çalışmalarda, istismar edilen çocuk ile o çocuğun ailede kaçıncı çocuk olduğu arasında bir ilişki olduğu doğrultusunda kesin sonuçlara rastlanmamaktadır.

Şiddete neden olan evlilikle ilgili problemler için bkz. Bulut, I., Genç Anne ve Çocuk İstismarı (1990); Kulaksızoğlu, A., Ergenlik Psikolojisi, (1993); Polat, O., Çocuk ve Şiddet (2001); Justice, B. ve Justice, R., The AbusingFamily'(1990).

Ana-babanın alkol, uyuşturucu veya ilaç bağımlısı olması: İlaç, alkol, uyuşturucu ve uyarıcı kullanımıyla saldırganlık arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalardan elde edilen bulgulara göre; küçük doz alkol kullanımının saldırganlığı azalttığı, ancak doz arttıkça saldırganlığın arttığı ve kullanılan diğer maddelerinde bu konuda alkolün etkilerini taklit ettiği belirtilmektedir (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1998: 18).

Erkeğin alkol tüketimi, şiddeti tetikleyen başlı başına bir neden olarak değerlendirilebilir. Bir başka deyişle, nedeni ne olursa olsun, normal şartlar altında şiddet uygulamayan ya da ender olarak uygulayan bazı erkekler, alkol alınmasını takiben şiddet davranışı gösterebilmektedir. Alkol alınması sonucu mağdura uygulanan şiddetin türü sözel şiddetle fiziksel şiddet arasında değişebilmektedir Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1995: 155).

Alkol, uyuşturucu veya ilaç kullanımının aile içi şiddet olaylarına etkisi, zaman içinde aile içi şiddetin, şiddete maruz kalan kadından çok, saldırgan koca veya çifte bağlı özelliklerin incelenmesiyle daha iyi anlaşılacağı düşüncesine paralel yürütülen araştırmalardan elde edildiği gözlenmektedir. Bu bağlamda, aile içi şiddetle bağlantılı bir değişken olduğu öngörülen uyuşturucu ve alkol tüketiminin etkileri üzerinde yaygın araştırmalar bulunmaktadır. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda, alkolün aile içi şiddette önemli bir etken olduğu anlaşılmış, ancak diğer uyuşturucuların aile içi şiddetle bağlantıları tam olarak belirlenebilmiş değildir (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 2000: 10). Ülkemizde aile içi şiddetle ilgili araştırmalardan elde edilen sonuçlar da alkol ve madde kullanımı ile aile içinde şiddet uygulama ve şiddete uğrama arasında yakın bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır.

Aile içi şiddet faillerinin, kötü alışkanlıkları ve sabıka kayıtlarının olup olmadığını incelemeye yönelik bir araştırmadan elde edilen sonuçlar, aile içinde şiddet uygulayıcılarının %26,7’sinin alkol, %0,4ünün uyuşturucu madde, %3,7’sinin kumar, %1,5’inin kimyasal madde/ilaç, %7,4’ünün sigara vb. kötü alışkanlıkları ve %5,9’unun da adli sabıkası olduğunu göstermektedir (Sokullu Akıncı, 2003: 40). Bu araştırmada açıkça görüleceği üzere; alkol, uyuşturucu ya da ilaç kullanan kişiler sadece aile üyeleri açısından değil, aynı zamanda toplumsal düzeyde de potansiyel bir şiddet uygulayıcısı olarak değerlendirilebilir.

Yine bir başka araştırmadan elde edilen sonuçlar, alkol kullanımının aile içinde şiddeti arttırıcı bir faktör olduğunu ortaya koymaktadır (Deveci vd., 2002: 847). Başka bir çalışmadan elde edilen bulgular da aynı şekilde, darp esnasında faillerin %78’inin alkollü olduğunu ortaya koymaktadır (Küçüker, 2002: 42).

Başka bir araştırmadan elde edilen veriler, aile bireylerinden birinin alkol bağımlısı olması halinde şiddet eylemlerinin arttığını göstermektedir. Bu araştırmaya göre, orta ve üst gelir diliminde alkol bağımlısı olan erkeklerde şiddet eğiliminin fazla olduğu gözlenirken, alt gelir dilimlerinde, alım gücü yetersizliğinin, içkiyi sürekli ve zarar verici boyutta bir sorun olmaktan alıkoyduğu belirtilmektedir. Bu araştırmada, kadınların içme alışkanlıkları çok zayıf bulunduğundan, alkolün onlar için bir şiddet nedeni oluşturmadığı belirtilmektedir. Ancak çok sınırlı da olsa kadının içki alışkanlığının yoğun olduğu hanelerde şiddetin fazla olacağı beklentisi bu araştırmada ileri sürülen düşüncelerden biri olmaktadır (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1995: 193).

Cinsel kimlik ve rol farklılığı: Yapılan araştırmalar ailede, başta çocukların, daha sonrada kadınların şiddete maruz kaldıkların göstermektedir. Rittersberger’in (1998: 129) de belirttiği gibi, aile içi şiddet kullanımı kendi nedenlerini büyük ölçüde bir güç ilişkisi temelinde şekillenen genel toplumsal şiddetten alır. Koca, kendisini, ailede güç ve iktidarın sahibi olarak görür. Karısı ve çocukları ise kendine bağımlı varlıklar, hatta bir anlamda da üzerlerinde her türlü tasarrufta bulunabileceği kendi mülkü olarak algılar. Namus ve benzeri kavramların büyük ölçüde bu anlayış üzerine şekillendiği ortaya çıkıyor. Koca, erkek egemen toplumun genelindeki anlayışa paralel, belli davranış normları oluşturup bir namus çerçevesi çiziyor, kadın ve çocukların bu çerçeve dışına çıkmalarını hoş görmüyor. Bu temelde şiddeti meşrulaştırıyor. Kadınlar ise çoğunlukla bu güç ilişkisini kabul ederek, bir anlamda şiddetin yeniden üretilmesine neden oluyor.

O halde, içinde yaşadığımız kültür tarafından belirlenen cinsel rol kalıpları, aile içinde yaşanan şiddet eylemlerinin kurbanlarını daha en başından belirlemektedir diyebiliriz. Sümer’in (1998: 132133) de belirttiği gibi, geleneksel toplum yapılarında erkeğe aktif (saldırgan ve kavgacı) olmak öğretilirken, kızlar daha pasif olmaya, söylenenlere itaat etmeye özendirilmektedir. Kız çocuklar ailede babasına ve erkek kardeşine hizmet etmeye mahkûm bırakılarak ve onların sözünden çıkmaması onaylanarak, daha küçük yaşlarda duygusal bir şiddetin içine sürüklenmektedir. Erkek üstünlüğünü hissederek büyüyen kız çocuğu, evlenince de adeta babasından ve erkek kardeşlerinden sonra kocasının himayesine girmektedir. Kısaca, kültürlerime sürecinde kadın ve erkeğe ilişkin rol kalıpları ve bu kalıplara bağlı olarak erkeğin şiddeti öğrenişi, kadınınsa şiddeti benimsemesi ve sabredişi geleneksel toplumlarda, şiddetin temelinde, cinsiyete dayalı kadın-erkek rol farklılaşmasının yattığını açıkça göstermektedir. Bunların yanında, eşler arasında önemli yaş, statü ve kültür farklılıklarının bulunması ve aile dışındaki akraba ve komşularla olan ilişkiler gibi nedenler de aile içinde çocuğa yönelik şiddeti arttırıcı sosyoekonomik ve kültürel risk etmenleri arasında sayılmaktadır.

Kısaca ekonomik, sosyal, çevresel ve kültürel tüm bu özelliklerin, ailede kriz yaratarak çocuğun istismarına yol açtığı söylenebilir. Bulut’un (1996: 16) da belirttiği gibi, sosyal ve çevresel stres yapıcı faktörler aile içi ilişkileri olumsuz bir şekilde etkileyerek, aile içi şiddetin ortaya çıkmasında önemli rol oynamaktadır. Çalışmalar, aynı çevrede yaşayanların çocuklarına benzer şekilde davrandıklarını, aynı biçimde istismar ettiklerini göstermektedir

Ana-babaların yukarıda sayılan olumsuz sosyokültürel ve ekonomik özellilerinin yanında olumsuz kişilik yapılarına sahip olmaları, bir başka deyişle psikolojik bozukluklarının olması aile içinde çocuğa yönelik istismar ve ihmal riskini arttıran nedenler arasında sayılmaktadır. Bu bozuk kişilik özellikleri Anne-babaların çocuklarına karşı takındıkları olumsuz tavırların ve daha da ötesi aile içinde çocuğa yönelik şiddet eylemlerinin nedenini oluşturmaktadır. Lynch’in (1991: 39) de belirttiği gibi, istismar ve ihmal riskini arttıran etmenler, gelişimsel sorunlarla ilgidir. İstismar eden ana-babanın özellikleri, bunların yaygın toplumsal sorunları ve ailedeki fiziksel ve ruhsal hastalık oranının yüksekliği, çocuğun gelişimini tehlikeye atar. Bulut (1996: 17), bu durumu, ailenin iç dinamiğinden kaynaklanan sorunlar olarak görmekte ve bunları çocuk istismarına neden olan iç stres faktörleri olarak tanımlamaktadır. Bu faktörleri sırasıyla ana-babanın kişilik yapısı, çocuğun özellikleri ve çevrenin çocuktan aşırı beklentiye girmesi şeklinde belirlemektedir. Buna göre; ana-babanın fiziksel ve ruhsal rahatsızlıkları, kişilik bozuklukları birbirleriyle ve çevreyle olan ilişkilerini etkilemektedir.

Çocuğun istismar ve ihmal edilmesine neden olan olumsuz kişilik özellikleri, bir yandan olumsuz sosyokültürel ve ekonomik yetersizliklerin (işsizlik, yoksulluk vb.) bir sonucu olarak belirirken, diğer taraftan doğrudan anne babanın olumsuz ya da bozuk bir psikolojiye sahip olması ile de ilgili olmaktadır. Buna göre ebeveynlerde özgün kişilik bozuklukları, öz saygı düşüklüğü, eleştirel olma, yetersizlik ve yetersizlik duygulan içinde olma, kendilerini değersiz ve sevilmeyen kişiler olarak algılamaları, çocuktan gelişimi, davranışları ve duygusal tepkileri bakımından gerçek dışı beklentilerde bulunma, zayıf annelik ve babalık duyguna sahip olma, mental yönden zayıf olma, saldırgan olma, ego zayıflığı, esnek olmayan ve sıcaklıktan yoksun bir karakter sergileme, depresyon, bağımlılık, benmerkezcilik, çocuğa yakınlık kuramama, kronik kızgınlık, psikozlar, düşük tolerans, çocuğu yadsıma (istememe), çocuğa karşı kendi geçmişinden kaynaklanan düşmanlık duygusu besleme, eşlerin birbirlerine karşı düşmanca duygulan, karakter bozukluğu, kimlik problemleri, mükemmeliyetçilik, çocuğu ihtiyacı olan ilgi, sevgi ve şefkatten mahrum bırakma, aşın otoriter olma, aşın korkutucu ve cezalandıncı olma, cinsel sorunlar, ilişki problemleri, güvenmede yetersizlik, fizyolojik ve fiziksel gerginlikler, anne ve babanın öğrenme güçlükleri, diğer insanlarla ilişki kurmada zorlanma, düşüncesizce ve tahrik edici boyutta davranışlar, hükmetme eğilimi olan ve değişime direnen, üvey olma, benlik saygılarında düşüklük, çocukken cinsel istismara uğramış olma, çocukken istismar ve ihmal edilmiş olma, sorumluluk ve adalet duygularının gelişmemiş olması, parçalanmış bir aileden gelme, krizle başa çıkmada veya kendi duyguları ve çatışmaları ele almada olgunlaşmamış olma, çocuğun yaşına uygun olmayan disiplin yöntemleri uygulama, yalnızlık, aile ve arkadaşlarıyla problemleri olma, depresif ve psikorik bozukluklar.

Çocuğun istismar ve ihmal edildiği evlerde yapılan gözlemler, ailelerin bazı ortak özellikleri olduğunu göstermektedir. Örneğin Spinetta (1980) tarafından Kanada’da bu tür ailelerin %70’inin yoksulluk sının altında yaşadığı tespit edilmiştir. Orta gelirli ailelerde de istismar ve ihmale rasdanırken varlıklı ailelerde bu olayın daha gizli kalabildiği görülmüştür. İstismar eden annelerin genellikle akraba ve komşu desteğinden yoksun, kocasıyla ilişkisi bozuk, annelik ve eş sorumluluğunu taşıyacak olgunluğa erişmemiş, ruhsal bunalım içinde kadınlar olduğu görülmüştür. Bu annelerin %5’inde ruhsal bunalımlar, %1020’sinde ağır kişilik bozuklukları saptanmıştır (akt. Yörükoğlu, 1984: 7879).

Aile içinde çocuğa yönelik şiddet olgusu, sosyokültürel, ekonomik ve psikolojik etkenlerin hep birlikte etkili olduğu bir olumsuzluk olarak değerlendirilirken, bu konuda yapılan araştırmaların gerçek durumu tam anlamı ile yansıtmadığı, elde edilen verilerin buzdağının sadece görünen kısmına ilişkin veriler olduğu sürekli vurgulanmaktadır. Bu nedenle ailede çocuğa yönelik şiddetin gizli kalma ya da erken dönemde tespit edilerek vahim sonuçlarını önlemeye yönelik müdahalelerle azaltılabileceği inancı taşıyan çalışmalara da rastlamaktadır. Kepme ve arkadaşlarının Colorado Üniversitesinde gebelik sonrası kliniklere gelen bin anne üzerinde yürüttükleri çalışmaları buna örnek olarak verilebilir. Bu çalışmanın amacı; eğer bebeklerini döven (şiddet uygulayan) anne babalar erken evrelerde belirlenirse acının çoğundan kaçınılabilir şeklindeydi. Nitekim araştırmada anneler deney ve kontrol grubu olarak ikiye ayrılmış, deney grubunda yer alan anneler araştırma süresince her hafta ziyaret edilerek sürekli yardım almışlardır. Sonuçlara göre, yardımda bulunulan annelerin hiçbiri çocuklarına saldırmamış, fakat kontrol grubundaki (yardımda bulunulmayan) anneler tarafından ise üç çocuğun dövüldüğü ve hatta birinin öldürüldüğü tespit edilmiştir.

Aile içinde çocuğa yönelik şiddete kaynaklık eden olumsuz kişilik özellikleri için bkz. Aile İçi Şiddetin Sebep ve Sonuçlan, (2000); Polat, O., Çocuk ve Şiddet (2001); Özsan, M., Çocuk Suçlarında Aile ve Anne-baba İlişkilerinin Rolü, (1990); Gros vd., HcightAnd Weight As A Reûection OfNuttitionalSituation Of SchoolAgeed Childrcn Working And Living İn The Strccts OfJakarta (1996); Justice, B. ve Justice, R., The AbusingFamily (1990); Ankan, Ç., Ailede Çocuğa Yönelik Şiddet (1988); Sandalcı, F., Çocuğa Yönelik Fiziksel, Duygusal ve Cinsel İstismar (1999); Kavaklı vd., Hırpalanmış Çocuk Sendromu, (1995); Bulut, I., Genç Anne ve Çocuk İstismarı (1996); Savi, F., Ergenlerde Duygusal İstismarla Benlik Algısı ve GenelKaygı DüzeyiArasındakiİlişki'(1999).

Bu araştırmaya bağlı olarak gerçekleştirilen bir başka araştırmada ise üç Amerikan doktoru Schreider, Helfer ve Pollock, dövme potansiyeli olan anne ve babaları tahmin edecek kusursuz bir anket geliştirmeye çalışmışlardır. Yukarıda belirtilen her iki araştırmada da, bu anne babalarla iletişim kurulurken bazı zorluklarla karşılaşıldığı belirtilmektedir. Davranış biçimi sözlü iletişimden önemli olduğunda, ebeveynlerin kişiliklerinin, gelişimlerinin erken bir evresinde birtakım engellemelerle karşılaştığı ve gelişimlerinin durduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle kendi kimliğine karşı tutarlı bir sezgiye sahip olmayan bu kişilerin sağlam bir kimlik geliştiremedikleri ve istedikleri gibi bir anne baba olamadıkları tespit edilmiştir. Araştırmacıların ifadelerine göre, kendi kimlikleri hakkında tutarlı düşünceler geliştiremeyen bu anne babalar, diğer insanların kendilerini gördüğü yoldan bir imaj kazanmaya çalışırlar. Bu kişiler sosyal yönden özelliklede bir ebeveyn olarak başarılı olmak ister ve bazen akıllı, sevgi dolu bir ebeveyn gibi davranırlar. Ancak kendindeki bu kavram çok zayıftır ve bu kişi büyük bir hızla şiddetçi bir ebeveyne dönüşebilir. Kim olduğu, kim olmak istediği ile ilgili farklı fikirlerden oluşan bir koleksiyona sahiptirler, fakat olgun bir insan olarak kendileri ile ilgili net bir izlenime sahip değildirler. Bu kişilerin anne ve babalarının onları sürekli çocuk olarak yetersizlikleri için azarladıklarını düşündüğünüzde, bu ebeveynlerin başarılı bir şekilde bir şeyler yapmak için kendi yeteneklerine hiç güvenmedikleri, bu kişilerin anne babaları kıskanç olduğu ve onları kapalı tutmak istediği için, hatta kendi arkadaşlarını seçmelerine bile izin verilmediği, yeni arkadaşların açıkça yasaklandığı tespit edilmiştir.

Sonuç olarak, her iki araştırmadan elde edilen veriler, gelişimlerinin herhangi bir aşamasında engellenmiş bireylerin yaşamlarının ileriki dönemlerinde bu engellemelerden olumsuz bir şekilde etkilendiklerinin birtakım davranışlarından gözlenebileceği ve Anne-babalık davranışlarının da bunlardan sadece bir tanesi olduğu şeklindedir. Diğer taraftan, potansiyel şiddet uygulayıcısı olabileceği tahmin edilen ebeveynlere erken müdahaleler yoluyla söz konusu olumsuzlukların azaltılabileceği de bu araştırmalardan elde edilen diğer sonuçlar arasında değerlendirilebilir (Renvoize, 1975: 173195).

Yukarıda sıraladığımız bu durumlara paralel olarak diyebiliriz ki; çevre ile iyi ilişkiler kuramama, gerek ekonomik gerekse sosyal açıdan dışlanma ailenin ekonomik ve sosyal ilişkilerinden ve kişilik yapısından kaynaklanmaktadır. Çocuğunu istismar eden ana-babanın fiziksel ve ruhsal sağlığının bozuk olduğu, toplumsal açıdan dışlandığı, anti sosyal davranışlar içinde bulunduğu şeklinde bulgular vardır. Erken ana-babalık ve duygusal olarak yetişkinliğe ulaşmamış olmanın çocukla duygusal ilişki kurmada güçlük yarattığı bilinmektedir. Ayrıca çiftlerden birinin alkol veya uyuşturucu bağımlısı olması, suç işleyip hapse girmesi, aile üyelerinden birinin kronik rahatsızlığı veya ölümü aile içinde kriz yaratarak çocuğun istismar edilme riskini arttıran faktörlerdir. Lynch (1991), bu sorunların ana-babayı aşırı duyarlı hale getirdiğini, dayanıklılığını azalttığını belirtmektedir (Bulut, 1996: 17).

Sonuç olarak, çocuğa karşı şiddet başvuran ebeveynlerin özelliklerine bakıldığında (Tuna vd., 2000: 69);

*          Kendilerinin de çocukluklarında şiddete uğradığı,

*          Ebeveynlerin birbirlerine yönelik şiddet davranışlarına sıklıkla başvurduğu,

*          Şiddetin aile içinde (özellikle duygusal, fiziksel ve sözel) bir iletişim aracı olarak kullanıldığı,

*          Aile üyelerinin şiddet seanslarına tanık olduğu evlilik sorunlarının varolduğu,

*          Çocuk yetiştiremeye ve geliştirmeye ilişkin bilgilerin yetersiz olduğu, kendini kontrol edebime becerisi gelişmemiş oluğu,

*          Otokontrolleri zayıf, çocuk-yetişkin arasındaki farkı ayırt edemedikleri,

*          Ebeveyn rol ve sorumluluklarını yerine getirmeyi bilmedikleri,

*          Genellikle eğitimsiz ya da az eğitimli oldukları,

*          Erken evlendikleri,

*          Çok sayıda çocuğa sahip oldukları,

*          Genellikle geniş ailelerden geldikleri ve

*          Sosyal çevrelerinin dar olduğu gözlenmektedir.

ÇOCUĞUN İSTİSMARINA KATKIDA BULUNAN ÖZELLİKLERİ

Çocuk istismarında, ana-babanın sosyokültürel, ekonomik ve psikolojik özellikleri kadar, çocuğun bireysel özellikleri ve kişilik yapısı da etkili olmaktadır. Yıldırım’ın (2002: 39) da belirttiği gibi, toplumsal normlara göre meşru bir ortamda ve geniş sosyoekonomik koşullarda yetişen çocuklar gelecek havadarında ruh sağlığı yerinde ve başarılı bireyler olabilirler. Çünkü insan psikolojisinin ilk süreçleri aile ortamında anne baba model alınarak biçimlenmeye başlar. Öğrenme kabiliyeti, hafıza inşası, kavrama gücü, konuşma ve lisan bu kişilik gelişme süreçlerinden sadece birkaçıdır.

Bireyin kişiliğinin gelişiminde içinde büyüdüğü aile ortamı önemli rol oynar. Bu süreçte temel güven duygusunun gelişmesi ve çocuğun kendisini özerk bir birey olarak kabul etmesi Bulutun (1996: 19) da işaret ettiği üzere, aile ve birinci derecede de çocuğun anne ile kurduğu ilişkilerin niteliğine bağlı olmaktadır. Ancak, çocuğun yetiştirilmesinde oldukça önemli görevler yüklenen ebeveynlerin bu görevleri yerine getirirken bazen bilinçli ya da bilinçsizce çocuklarına zarar vermeleri mümkün olabilmektedir. Bu bağlamda anne ve babanın, öncelikle anne ve babalık rolünü ne kadar benimsediği, diğer taraftan çocuğu/çocuklarını nasıl gördüğü ve algıladığı çocuğa yönelik vereceği tepkilerde, göstereceği tutum ve davranışlarda belirleyici olmaktadır. İşte bu noktada çocuğun sahip olduğu birtakım özellikler, ebeveynin sahip olduğu olumsuz kişilik özellikleri ve ortamın sosyokültürel ve ekonomik nitelikleriyle etkileşerek, onun aile içinde şiddete maruz kalma riskini arttırmaktadır. Yapılan birçok araştırma sonucundan elde edilen veriler, çocuğun aile içinde şiddete maruz kalma olasılığını arttırdığı düşünülen şu özellikleri üzerinde birleşmektedir:28

Çocuğun fiziksel veya zihinsel engelli olması: Fiziksel ve zihinsel engelli çocuklar, zeka geriliği (mental retardasyonu) olanlar, özellikle güç eğitilebilir olanlar, konjenital anomaliler (yani doğuştan kusurlu olanlar), ağır ya da kronik hastalığı olanlar, kekeme çocuklar, geceleri alûna idrar kaçıran çocuklar (enürezis), hiperaktif çocuklar, prematüreler ve normal doğum kilosundan daha düşük ağırlıkta doğanlar olarak belirlenmekte ve bu çocukların daha fazla istismara hedef oldukları bildirilmektedir. Kısaca, prematüre olarak dünyaya gelenler, fiziksel ve mental açıdan hasta ve özürlü olanlar bu gruba girmektedir. Zaten aşın duyarlı olan ve titiz bir bakımı gerektiren bu çocukların kolayca istismar edildikleri gözlenmektedir. Çünkü bu özelliklere sahip çocuklar, davranışlarını annenin beklentilerine uygun bir şekilde koordine edememektedirler. Yapılan bir araştırmada, zihinsel ya da bedensel özürlü olduğu için çocuklarını istismar eden ebeveynlerin oranı %1,6 iken, istismar edilmeyen çocukların oranı ise %0,8 olarak tespit edilmiştir (Browne, 1991: 299).

Uzmanların Türkiye’de çocuk istismarının nedenleriyle ilgili yanıtları incelendiğinde ise bunların %16,67’sinin, istismar edilen çocukların çeşitli bedensel hasar belirtileri gösterdiklerini, %16’sının ise istismara uğrayan çocukların zihinsel gelişimde ya da dil gelişiminde geri kaldıklarını belirttiklerini görüyoruz (Zeytinoğlu, 1991: 158).

  1. Beş Yıllık Kalkınma Planı Çerçevesinde hazırlanan Çocuk Özel İhtisas Komisyonu Raporu’nda belirtildiği üzere (2001: 3036), ülkemizde kesin olarak bilinmemekle beraber, dünyadaki oranlara dayanarak 7,5 milyon özürlü bireyin bulunduğu ve bunların 3 milyonunun çocuk olduğu tahmin edilmektedir. Yapılan çalışmalara göre, özürlü çocuklar istismar ve ihmale en çok uğrayan gruptur. Bu grup içerisinde ise özellikle zihinsel engellilerin istismar ve ihmale daha fazla maruz kaldığı belirtilmektedir. Ancak, ülkemizde özürlü çocuk sayısını kesin olarak belirten sayısal veriler yoktur. Bu nedenle, istismar ve ihmale uğrama ile çocuğun zihinsel ya da bedensel özürlü olması arasında kurulan ilişkinin daha çok, yapılan küçük çaplı araştırma sonuçlarına ve gözlemlere dayandırıldığı söylenebilir.

Çocuğun şiddete uğramasına neden olan özellikleri için bkz. Browne, Kevin, Aile İçinde Çocuk İstismarının Anlaşılması ve Sağaltımı (1991); Çocuk İstismarını Önceden Kestirme (1991); Arıkan, Çiğdem, Ailede Çocuğa Yönelik Şiddet (1988); Bilir vd., 412 Yaşları Arasında 16.000 Çocukta Örselenme Durumları ile İlgili Bir İnceleme (1991); Aral, Nermin, Ailede Ana-baba Tutumları (1991).

Çocuğun istenmeyen bir zamanda doğmuş olması ya da gayrimeşru olması: Yapılan araştırmalar, toplumsal normlara aykırı olan ilişkiler sonucunda dünyaya gelen çocukların, toplumca reddedilen ve bu nedenle ciddi sorunlarla yüzleşerek büyümek zorunda kalan çocuklar olduğunu ve daha fazla istismara maruz kaldıklarını ortaya çıkarmıştır. Bu araştırmalar, gayrimeşru ilişkilerin ürünü olan bu çocukların toplum tarafından dışlanan, eğitim, sağlık ve sosyal çevre edinme koşullarından yeterince faydalanamayan çocuklar olduğunu ortaya koyarken, bu engellemelerin onların toplumsal bir varlık olma, toplumla bütünleşme motivasyonlarını düşürdüğünü ve gelecekte başarısız bireyler olduğunu göstermektedir (Yıldırım, 2002: 3839). Karşılaştırmalı araştırmalar sonucu, uygun olmayan çevrelerde yetişen çocukların uygun çevrelerde yetişen çocuklara oranla gelişmelerinin %1012 oranında gerilik gösterdiği saptamıştır (Özdoğan, 2000: 52).

Ülkemizde, özellikle yetiştirme yurtlarında kalan ailesiz çocuklarla kendi aileleri yanında yaşama şansını yakalamış çocukların zihinsel ve psikososyal gelişimini karşılaştırmaya yönelik yapılan bir çalışmada da gösterildiği üzere, aileli çocukların ailesiz çocuklara göre zihinsel ve psikososyal gelişim açısından daha önde oldukları tespit edilmiştir (Özdoğan, 2000: 53).

Kısaca, araştırmalar, istenmeyen zamanlarda ve gayri resmi ilişkilerden doğan çocukların içinde bulundukları koşullar nedeniyle, diğer çocuklara göre daha fazla istismar ve ihmale maruz kaldıklarını göstermektedir. Çocuk açısından istenmeyen, başka bir deyişle uygun olmayan bir zamanda ve meşru olmayan bir ilişkiden dünyaya gelmek ve bunun sonucu toplumsal birtakım engellemelere takılmak, ebeveynler açısından ise annelik ve eş olma rolüne hazır olmama gibi durumların varlığı, çocuğu algılamada yaşanan anormalliklerle birleşince çocuğa yönelik istismar bu olumsuz gelişmelerin kaçınılmaz bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır diyebiliriz.

Dünya Şiddet ve Sağlık Raporu’nda belirtildiği üzere (Mian, 2004: 15), şiddet için tanımlanmış risk faktörlerine bakıldığında, çocuklar için belirleyici olan faktörlerin öncelikle yaş ve cinsiyet olduğu belirtilmektedir. Şimdi bu faktörlerle aile içinde çocuğa yönelik istismar türleri arasında ki ilişkiye bakalım.

Çocuğun yaşı: Yapılan araştırmalar, aile içinde çocuğun istismara uğrama olasılığı ile yaşı arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir. Dünya Şiddet ve Sağlık Raporu’nda belirtildiği üzere; küçük çocuklar fiziksel istismara, daha büyük, özellikle kız çocuklar da cinsel istismara maruz kalmaktadır (Mian, 2004: 15). Buna göre, fiziksel örselenmenin büyük bir kısmı bebeklerde ve okul öncesi çağı çocuklarında görülmektedir. Fiziksel olarak örselenen tüm çocukların yaklaşık üçte ikisi (2/3) üç yaşından küçük çocuklardır. Gül (1968), tarafından gözden geçirilen araştırmalarda da, istismar edilen çocuklarının çoğunun daha küçük yaşta olduğu görülmüştür. Amerika’da Çocuk İstismarını Önleme Milli Komitesi tarafından yayınlanan bir raporda (1976), istismar edilen çocukların %74’ünün 5 yaşın altında oldukları bildirilmektedir. WHO’nun Raporu’na göre, çocuk istismarının öldürücü boyutta olduğu en yüksek yaş grubu 04 yaş grubu ve dünyada 2000 yılı içinde yaklaşık 57 bin çocuğun öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Evden kaçan ergenlerin (adölesanların) geçmişine bakıldığında, ev çevresinden kaçmayı başarana kadar yıllarca fiziksel olarak örselendikleri görülmektedir.

Cinsel örselenme ise her yaştaki kız ve erkek çocuklarda görülebilir, fakat okul çağı ve ergen grubu kız çocuklarında daha sıklıkla görülmektedir. İhmal ve duygusal örselenme ise her yaşta görülebilmektedir. Yapılan bir araştırmada, çocukların yaş gruplarına göre fiziksel ve duygusal örselenme durumu incelendiğinde, yaş grupları arasındaki farklılık önemli olup yaş büyüdükçe örselenmenin azaldığı görülmüştür. Bu araştırmada, 46 yaş grubu çocuklarda örselenme oranı %40,7 iken, 710 yaş grubunda %33,5, 1112 yaş grubunda ise %25,8 olarak tespit edilmiştir (Bilir vd., 1991: 49).

Bir başka araştırmada ise en küçük (0-3) yaş grubundaki çocuklar hariç olmak üzere, her yaş grubunun istismara birbirine yakın oranlarda hedef oldukları bulunmuştur. İstismar edilen çocukların yalnızca %4’ünün 0-3 yaşları arasında olduğu ve bu çocukların büyük çoğunluğunun (%76) ise anneleri tarafından istismar edildikleri bildirilmektedir. 16 yaşına kadar, hem anne hem baba tarafından girişilen istismar yoğun iken, 1618 yaşları arasındaki çocuklar daha çok ana-babaları dışındaki yetişkinler tarafından istismar edildikleri gözlenmektedir. Bu araştırmadan elde edilen bir başka sonuç ise, ana-baba tarafından girişilen fiziksel çocuk istismarının çocuğun yaşına paralel olarak azaldığı, başkaları tarafından girişilenlerin ise arttığı bulunmuştur (Zeytinoğlu ve Kozcu, 1990: 397398).

Araştırmalarda, istismar edilen çocukların yaşları ile istismara uğrama sıklıkları arasında yapılan incelemelerde farklı sonuçlara ulaşıldığını görmekteyiz. Bu araştırmalardan bir kısmında 0-3 yaş diliminde yer alan çocukların daha çok istismar edildiği belirtilirken, bir kısmında ise daha az istismara uğradıklarının tespit edildiği gözlenmektedir.

Araştırmalarda 0-3 yaş grubu çocukların aile içinde, özellikle anneleri tarafından istismara daha çok maruz kalmalarının gerekçesi, bu yaş diliminde yer alan çocukların günün büyük bir bölümünü anneleriyle geçirmeleri gösterilmektedir. Araştırmalara göre örselenen çocukların üçte ikisi (2/3) okul çağı öncesi çocuklardır. Bu çocuklar savunmasızdırlar, isteklerini, dertlerini kolayca dile getiremezler, ev ortamından uzaklaşmayı kolayca başaramazlar sürekli örseleyici Anne-baba ile beraberdirler. Okul çağı çocukları ise (7 yaşından büyük çocuklar), okula başladıktan sonra, ikinci bir yakın sosyal çevreleri olmakta, ev ortamından uzaklaşabilmekte, örseleyici anne ve baba ile daha az birlikte olmaktadırlar.

En küçük yaştaki çocukların ender olarak istismar edilmelerine gerekçe olarak ise, Türkiye’de ana-babaların büyük çoğunluğunun küçük çocuklarına fazla disiplin uygulamaksızın daha çok hoş görüyle yaklaşmaları gösterilmektedir. Yaş ilerledikçe, özellikle ilkokul çağında çocuklara yönelik beklentilerde oldukça ani bir artış görülür. Kalabalık sınıflar, eğitimde kullanılan didaktik yöntemler ve verilen yüklü miktarlardaki ödevler, okul çocuğunun hayatını birdenbire değiştirir. Bu değişmeler ve artan beklentilere uyum sağlayamama, ceza ile sonuçlanması mümkün olan davranış problemlerinin de artmasına yol açar.

Gelles (1980: 58) ise, çalışmalarında, fiziksel şiddet ve yaş arasında TP ilişkisinden söz eder. Ona göre, pek çoğu doğum ve üç yaşına kadar olan dönemde meydana gelen şiddet çocuğun yaşı büyüdükçe azalmakta buna karşılık 1216 yaş arasında tekrar yükselmektedir. Örneğin Yörükoğlu’nun, gençlerin bakış açısından kuşaklar çatışmasını incelediği Gençler ve Yetişkinler, Kuşaklar Çatışması adlı çalışmasında ulaştığı sonuç, ergenlik döneminde aile içinde yaşanan şiddet olaylarının arttığı, bu durumun da büyük oranda gençlerin kişilik oluşturma çabalarının ürünü olduğu şeklindedir. Yörükoğlu, buna bir de aile baskısının eklenmesi ile sorunun iyice büyüdüğünü belirtmektedir (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1998: 3233).

Çocuğun aile içinde istismara uğraması ile yaşı arasındaki ilişkiyi inceleyen bu araştırmalarda, Janzen ve Harris’e (1986) göre, dikkat edilmesi gereken nokta, etkili olan şeyin tek başına yaş olmaktan ziyade, o yaşın gerektirdiği davranışların taşıdığı istismar riski olduğudur. Bu nedenle istismarın her yaşta ve her cinste çocuk için söz konusu olduğunu belirten yazarlar da vardır (akt. Bulut, 1996: 35).

Çocuğun cinsiyeti: Çocukların aile içinde şiddete uğramaları ile ilgili araştırmalardan elde edilen veriler, bu süreçte, çocuğun cinsiyetinin de etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bir başka deyişle, çocuğun cinsiyeti aile içinde, hem şiddete uğrama oranını ve hem de uğrayacağı şiddetin türünü belirleyen bir risk faktörü olarak karşımıza çıkmaktadır.

“Kızlar ve erkekle in eşit olarak risk altında olduğunu düşünenlerin yanında genelde çalışmalar fiziksel istismar açısından kızlarla erkek çocuklar arasında farklılık olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum kişisel ve kültürel nedenlerden kaynaklanabilmektedir” (Polat, 2001: 151). Dünya Şiddet ve Sağlık Raporu’ndan elde edilen veriler, dövme ve fiziksel istismara erkek çocuklarda, cinsel istismara sıklıkla kız çocuklarında ve yeni doğan cinayeterine de yine daha çok kız çocuklarında rastlandığını ortaya koymaktadır (Tercan, 2004: 15).

Konu ülkemiz açısından değerlendirildiğinde yine farklı sonuçlarla karşılaşılmaktadır. Türkiye’deki gözlem ve araştırmalar, özellikle geleneksel aile düzeninde fiziksel cezaya başvurulduğunu, ancak kız ve erkek çocukların aynı oranda istismara uğramadığını göstermektedir.

Zeytinoğlu ve Kozcu (1991: 396) tarafından yapılan bir araştırmadan elde edilen veriler, Türkiye’de erkek çocukların daha fazla istismar edildiğini göstermekte ve bu durum kız ve erkek çocukların farklı değerler bağlamında toplumsallaşmasıyla açıklanmaya çalışılmaktadır. Buna göre, kız çocuklardan hemen her yaşta ilişkilerinde yumuşak, itaatkâr ve pasif davranışlar beklenirken, erkek çocuklardan akran ilişkilerinde atak, saldırgan ve aktif olmaları, ancak ana babaya karşı itaatkâr ve pasif davranışlar sergilemeleri beklenmektedir. Böylece, erkek çocukların daha sık ve şiddetli bir biçimde cezalandırılmaları bu beklentilere uymanın yarattığı çelişkilere bağlanmaktadır.

‘Kitle İletişim Araçlarında Çocuk İstismarı ve İhmali’nin incelendiği bir başka araştırmada, yazılı basın açısından, ihmal türlerinin yaş ve cinsiyet bakımından dağılımına bakıldığında ise, 06 yaş grubunda kız çocukların erkek çocuklardan daha fazla aile içinde ihmale uğradığı, istismara hedef olan grubun ise 712 yaş olduğu ve bunu 1318 yaş grubunun izlediği, istismara uğrayan çocuklar içinde de kız çocukların daha fazla olduğu görülmektedir (Atauz, 1991: 236238).

Yapılan bir başka araştırmada da benzer sonuçlara rastlanmakta, örselenme durumunun cinsiyet gruplarına göre farklılığı incelendiğinde, farklılığın önemli olup, örselenmenin kız çocuklarında daha fazla olduğu dikkati çekmektedir. Bu oran kızlarda %34,6, erkeklerde ise %32,5’tir. Çeşitli kaynaklarda erkek çocukların istismar edilme oranının, yüzdesinin daha yüksek olduğu belirtilse de, bu araştırmada istismar oranı kız çocuklarda daha fazla bulunmuştur. Bunun nedeni, genellikle ülkemizde erkek çocuklarına daha fazla değer verilmesi olarak düşünülebilir (Bilir vd., 1991: 50). Ayrıca kırsal kesimde kızlara erkek çocuklarına göre daha fazla sorumluluk yüklenmesi ve ailenin kız çocuklardan ev işleri, tarlada çalışma ve çocuk bakımı gibi işlerde daha fazla beklentiye girmesi kırsal kesimde kız çocuklarına yönelik istismarın fazlalığının gerekçesi olarak gösterilebilir. Ancak bu durumun kentsel yaşam koşullarına yansıyan biçimi de göz ardı edilmemelidir. Nitekim kentlerde, düşük sosyoekonomik koşullarda yaşayan kız çocuklarının, kent koşullarının getirdiği birtakım olumsuzluklara paralel erken yaşlarda ev içinde, ya da ekonomik gerekçelerle ev dışında ağır sorumluluklar altına girdiği gözlenmektedir. Bu durumda, aile içinde gözlenen çocuk emeği istismarı, aile içinde çocuğa yönelik istismar ve ihmalin karşılaşılan bir diğer biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Aile içinde çocuk emeği istismarı dendiğinde ev işlerine koşturulan, özellikle kız çocuklar akla gelmektedir. Ev işleri arasında temizlik yapmak, çamaşır, bulaşık yıkamak, küçük çocuklar, yaşlı, bakıma muhtaç hastalara bakmak, yemek pişirmek, eve yakacak-su taşımak gibi işler yer almaktadır. Bunları kendi evlerinde ve başkalarının evlerinde çalışan çocuklar olarak ayırt etmek mümkündür. DİE’nin 1994 yılı Ekim ayında 614 yaş grubu çalışan çocuklar konusunda yaptığı araştırmaya göre, kentsel kesimde çalışan kız çocuklarının çoğunluğu, evlerinde ev işleri yapanlardır. Araştırmada kendi evlerinde ev işlerinde çalışan kız çocuklarının erkek çocuklardan daha fazla oranda olduğu görülmüştür. Bu bulgu cinsiyetçi ayrımın daha küçük yaşlarda başladığının en büyük göstergesi olmaktadır. Başkalarının yanında ev işleri yapan kız çocukları hakkında ise hiçbir istatistik bulunmamaktadır. ‘Ev işlerinde çalışmanın’ açık bir tanımının olmayışı ve bazı araştırmacıların bu kategoriyi yalnızca ‘kendi ailesi içinde çalışma’ olarak değerlendirmesi sonucu ev işlerindeki çocuk emeği istatistiklerle bile saptanamamaktadır (Küntay vd., 2000: 520).

Çocuğun cinsiyeti ile uğradığı şiddetin türü arasında ilişki kurmaya çalışan araştırmalara baktığımızda, fiziksel istismar ve ihmal olgularında olduğu gibi cinsel istismara uğrama oranının kız çocuklarında daha fazla olduğu görülmektedir. Dünya Şiddet ve Sağlık Raporu’ndan elde edilen veriler, dövme ve fiziksel istismara erkek çocuklarda, cinsel istismara sıklıkla kız çocuklarında rastlandığını ortaya koymaktadır (Mian, 2004: 15). Bazı araştırmalarda, özellikle cinsel istismara kızlarda erkeklerden üç kat daha fazla rastlandığı belirtilmektedir (Kara vd.,2004: 140141). Örneğin, uluslararası boyutta çocuk cinsel istismarının yaygınlığına ilişkin eski ve yeni araştırmalar (anket ve mülakat sorularına yetişkinler tarafından verilen yanıtlar yoluyla elde edilen bilgiler), kadın katılımcıların %1040’ının ve erkek katılımcıların ise %520’sinin çocukluk ya da ergenlik döneminde en az bir kez çocuk cinsel istismarı deneyimi geçirmiş olduğunu göstermektedir (Kutchinsky, 1991: 203). Oates (1999: 107) tarafından, cinsel istismara uğramış 46 çocuk üzerinde yapılan bir başka çalışmada da bu çocuklardan 34’ünün kız ve 12’sinin erkek çocuk olduğu tespit edilmiştir.

Kanada’da 1984 yılında oluşturulan Bergley Komitesi çocuk ve gençlere karşı cinsel saldırılarla ilgili hazırladıkları bir raporda kadınların %34’ünün, erkeklerin ise %13’ünün 18 yaşına gelmeden bir ya da birden fazla istenmeyen cinsel eylemlerin kurbanı olduğunu bildirmiştir. Keating ve arkadaşları tarafından yapılan bir çalışmada ise cinsel saldırılarının tümünün erkekler tarafından, %50’sinin ev içinde ve genellikle fiziksel şiddet uygulanarak işlendiği belirtilmiştir. Türkiye’de ise Yüksel tarafından yapılan bir çalışmada 198692 yıllarında 31 ensest olgusu saptanmıştır. Olguların 20’si baba, 4’ü ağabey tarafından gerçekleştirilmiştir. 198991 yıllarında Biçer vd. tarafından yapılan bir çalışmada da cinsel saldırıya uğrayanların büyük oranda %60,24 olarak 1618 yaş grubundaki kişiler olduğu belirtilmiştir (Küntay vd., 2000: 538).

Çocuğun davranışı: Çocuklara yönelik şiddet kullanımında şiddetin nedeninin genellikle çocuğun davranışı olduğu belirtilmektedir. Anne-baba ve çocuklar arasındaki şiddeti, çocukların davranış şekilleri ile ilişkilendirmeye çalışan bir araştırmadan elde edilen sonuçlar, çocukların %54,7’sinin ‘söz dinlememe’ ve ‘saygısızlık’ nedeniyle aile içinde en fazla şiddete maruz kaldığını göstermektedir. Bunu %15,3 ile ‘sevgisizlik’ ve ‘iletişim kopukluğu’, %14,5 ile de ‘çocukların karşılanamayan yüksek istekleri izlemektedir (Rittersberger, 1998: 128).

Browne’a (1991: 301302) göre, çocuk istismarı ve diğer aile içi şiddet biçimleri ile sonuçlanan durumsal stres etmenlerinin ortaya çıkmasına ailedeki etkileşimsel ilişkiler aracılık eder ve buna temel oluşturur. Browne, yüksek ve düşük riskli ailelerle çocuklarını istismar eden ailelerdeki annelik tutumları ve ana-çocuk etkileşimi üzerinde yaptığı bir izleme çalışmasında; çocuklarını istismar eden ana-babaların istismar etmeyenlere kıyasla çocuklarını daha huysuz ve talepkar olarak algıladıklarını ve buradan genelleyerek çocuklarına ilişkin genel algılarının daha olumsuz olduğunu ortaya koymuştur.

Yapılan çalışmalar, aile içi çocuğa yönelik şiddet olgularında çocuğun mizacı ve buna bağlı olarak ebeveynlerin çocuğu algılayış biçimlerinin etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Aydın’ın (1997: 99100) belirttiği gibi, kolay çocuğu olan anne için çocuk bakımı, olumlu bir şeyler yapabildiği fikrini oluşturur. Aksi halde, zor çocuk, annelerde başarısızlık hissi uyandırabilir. Böyle bir durumda ebeveyn olumsuz duygular geliştirerek çocuğa yansıtabilir. Cinsiyet faktörü ve cinsiyete bağlı mizaç faktörü de anne çocuk etkileşimini bir ölçüde etkileyebilir.

Çocuğun davranışlarının anne tarafından nasıl algılandığının annenin istismar edici davranışlarında önemli bir payı olduğunu vurgulayan Bulut (1996: 37), bazı çocukların davranışları açısından istismar edilme potansiyeli taşıdığını belirtir. Soğuk, ilişki kuramayan, uzak, aşırı hareketli, itici, olumsuz ve aşırı bağımlı özellik taşıyan tüm bu çocuklar, diğer çocuklara göre daha fazla istismar edilirler. Bulut, annelerle yapılan görüşmelerde bu özelliklerin yaramazlık ve söz dinlememe şeklinde tarif edildiğini belirtmektedir.

Sonuç olarak, aile içinde çocuğa yönelik şiddete kaynaklık ettiği düşünülen risk faktörleri, ana-babanın sosyokültürel, ekonomik ve psikolojik özelliklerinden, çocuğun yaşı, cinsiyeti, aile yapısı, kardeş sayısı, kır ya da kent kökenli olması, içinde bulunduğu gelişim aşaması ve psikolojik özellikleri, anne ve babasına karşı tutum ve davranışları, nasıl sosyalleştiği ve benzeri şeklinde sıralanabilir. Konuya ilişkin incelemeler, aile içinde çocuğa yönelik şiddet olaylarının yaşanmasında, risk oluşturduğu düşünülen bu faktörlerin birbirinden bağımsız olarak belirleyici olmadığım, bu etkenlerin birbirini belirler ve etkiler şekilde hareket ettiğini göstermektedir.

  1. BÖLÜM

BULGULAR VE YORUM

Aile içinde çocuğa yönelik şiddeti konu edinen bu çalışmada araştırma evrenini 1116 yaş grubunda, ilköğretim VI, VII ve VIII. sınıflarına devam etmekte olan öğrenciler oluşturmaktadır.

Çalışmada, evrenin ergenlik dönemi ile sınırlandırılmasındaki amaç, çocuğun buluğ dönemde, diğer aşamalardan daha fazla çevresiyle uyumsuz ilişkiler yaşadığının bilinmesi ve bu sebeplerden dolayı çevresi (ailesi) tarafından daha fazla istismar edilebileceğinin düşünülmüş olmasıdır. Örneklemi oluşturan çocukların öğrenciler arasından seçilmesinin nedeni ise, aile içinde yaşanan şiddet olaylarını doğrudan açığa çıkarabilmede yaşanan güçlükler olmaktadır. Bu güçlükler, hem aile içi ilişkilere mahremiyetçi bakış açısının sonucu olarak karşımıza çıkmakta, hem de Türkiye kültür geleneğinde çocukları disipline etmede bir araç olarak görülen ve normal karşılanan dayağın, bu amaçla da olsa kullanımının çevrede yaratacağı olumsuz izlenimlerden duyulan endişeleri yansıtmaktadır. Kısaca, toplumumuzda çocuğa yönelik şiddet olaylarını tespit etmeye yönelik girişimler, konuyla ilgili bilgileri doğrudan ebeveynlerden almayı hedefleyen çalışmalarda daha da güç olmakta, anne ve babalar dayağı bir disiplin yöntemi olarak meşrulaştırabilirken, kendilerini şiddetin faili olarak göstermek istememekte, çocuğuna şiddet uyguluyor olsa bile bu konuda bilgi vermekten çekinmektedirler.

Araştırmanın amacı, ailelerin sosyokültürel, ekonomik, psikolojik ve iletişimsel özelliklerinin çocuğa yönelik şiddet olayları üzerindeki etkisini araştırmaktır. Bu amaçla, Sivas ili merkez ilçede bulunan tüm okullar araştırma evrene dâhil edilirken, örneklem, okulların içinde bulundukları mahallelerin sosyoekonomik düzeyleri göz önünde bulundurularak seçilmiştir. Alt, orta ve yüksek sosyoekonomik düzeyde olduğu tespit edilen mahallelerde yer alan on beş ilköğretim okulu öğrencileri arasından oranlı tabakalı örnekleme yoluyla seçilen toplam 655 öğrenci, yani evreni oluşturan öğrencilerin %4’ü örnekleme dâhil edilmiştir.

Çocuğun aile içerisinde şiddete uğramasında etkili olduğu düşünülen yukarıdaki faktörleri kapsar biçimde geliştirilen temel ve alt varsayımlarımızı test etmek amacıyla gerçekleştirilen uygulamadan elde edilen veriler ise dört bölüm halinde istatistiksel analize tabii tutulmuştur. Yüzde dağılımları ki kare, lojistik regresyon ve saldırganlık ölçeği varyans analizlerinden elde edilen veriler, ilk üç analizde anne ve baba için ayrı ayrı elde edilmiş olup, aşağıda da görüleceği, üzere birbirini tamamlayan ve birbirini destekleyen sonuçlar vermiştir.

Örneklemi oluşturan öğrencilerin sosyodemografik profillerini belirlemek amacıyla düzenlenen yüzde dağılımlarına göre: öğrencilerin yandan fazlası kız ve yarıya yakını da erkektir. Bunların tamamına yakını 1214 yaş arasında, kent kökenli ve anne babanın birlikte olduğu çekirdek ailelerde yaşamaktadır. Annelerinin yarıdan fazlası ilkokul, babaların yarısı ise lise ya da yüksekokul-üniversite mezunudur. Annelerin çoğunluğu ev hanımı, babaların yarıdan fazlası işçi ya da memurdur. Ailelerinin yarısı Türkiye ortalamalarına göre yoksulluk sınırının altında aylık gelire sahiptir. Herkesi ilgilendiren bir konuda ailelerin %67’si hep birlikte karar almaktadır. Anne ve babaların yarıdan fazlası birbirleri ile kavga etmektedir. Kavgalar en fazla çocuklarla ile ilgili konularda ve para yüzünden yaşanmaktadır. Anneyle kavga esnasında babaların yarıdan fazlası eşlerine bağırmakta, dörtte birden fazlası ise eşine karşı tokatlama, tekmeleme, yumruklama, saçını çekme ya da evdeki eşyalara zarar verme şeklinde davranışlar göstermektedir. Babalar genellikle eşiyle kavga ederken çocuklarına da bağırmakta, onların yanlarında olmasına aldırmamakta ve bir kısmı çocuklarını da dövmektedir. Annelerin ve babaların çoğunluğu, eşit oranlarda çocuklarına karşı sevecen ve bazen iyi bazen kötü ya da aşırı koruyucu davranmakta ve çocuklarıyla ilgilenmektedir. Anneler genellikle çocuğun beslenme, giyinme gibi temel ihtiyaçları ile babaların çoğunluğu ise çocukların okul ve çevre ile münasebetleriyle ilgilenmektedir. Çocuklar evde en çok annelerine göre babalarından korkmakta, çoğunluğu sorunlarını anne ve babalarıyla konuşabilmektedir. Öğrenciler, annesinden ve babasından söz dinlememe, kardeşi ile kavga etme ve ders çalışmama gibi nedenlerle çeşitli biçimlerde, hafta en az bir kez dayak yemektedir. Kız ve erkek öğrenciler babalarına göre daha çok annelerinden, erkek öğrenciler ise kız öğrencilere göre daha çok babaları tarafından şiddete maruz kalmaktadır. Çocukların yarıya yakını okulda öğretmenlerinden de dayak yemekte ve okuldaki şiddeti; öğrenciler ders dinlemediği ya da öğretmenin hoşuna gitmeyen davranışlarda bulunduğu için onaylamaktadırlar. Ailelerin çoğunluğunun yine okuldaki şiddeti, öğretmenin vurduğu yerde gül biter düşüncesiyle haklılaştırdığı görülmektedir.

Varsayımları test etmek amacıyla gerçekleştirilen Ki kare analizi; çocuğun aile içerisinde anne ve babası tarafından şiddete maruz kalmasında etkili olan değişkenleri belirlemek amacıyla yapılmıştır. Analizden elde edilen veriler, ailede yaşayan birey sayısı, annenin eğitim düzeyi, mesleği, ailenin aylık geliri, çocuğun arkadaşını tanıma ve eve gelmesine izin verme değişkenlerinin sadece anne açısından çocuğun aile içerisinde şiddete uğramasında belirleyici değişkenler olduğunu ortaya koymuştur. Çocuğun babası tarafından aile içerisinde şiddete maruz kalmasında belirleyici olduğu saptanan tek değişken ise çocuğun cinsiyeti değişkenidir. Öte yandan, ailede karar alma biçimi, anne baba arasında şiddet ilişkisi, anne babanın çocuğa davranış tarzı, anne ve babadan korkma, sorunlarını anne ve baba ile rahatça konuşabilme değişkenleri ise çocuğun hem anne hem de babası tarafından şiddete maruz kalmasında etkili olduğu belirlenen ortak değişkenler olarak saptanmıştır.

 

Anne Tarafından Şiddete Maruz Kalma Lojistik Regresyon Analizi

 

Analizin üçüncü bölümünde yer alan lojistik regresyon analizi, öğrencilerin anne ve babalan tarafından şiddete maruz kalmalarında etkisi en fazla olduğu tespit edilen değişkenlerin etki düzeylerini saptamak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Anne ve baba için ayrı ayrı gerçekleştirilen Lojistik regresyon analizinden elde edilen veriler, Öğrencilerin anneleri tarafından şiddet görmesinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde etkisi olan değişkenlerin sırasıyla; annenin eğitim durumu, Anne-baba arasında şiddetin var olması ve annenin çocuğa davranış biçimi olduğunu göstermektedir. Çocuğun babası tarafından şiddete uğramasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde etkisi olan değişkenlerse öğrencinin cinsiyeti, anne baba arasında şiddetin var olma durumu ve babanın çocuğa davranış biçimi olarak tespit edilmiştir.

 

Son olarak, şiddete uğradığı tespit edilen öğrencilerin, hem saldırganlık eğilimlerini ölçmek ve hem de öğrencilerin hangi özelliklerinin saldırganlık eğilimlerini arttırdığım ortaya koyabilmek amacıyla gerçekleştirilen Saldırganlık ölçeği varyans analizinden elde edilen sonuçlar ise şöyledir: Şiddete uğradığı tespit edilen öğrencilerin saldırganlık eğilimleri fazladır. Öğrencilerin saldırganlık ölçeğinden aldığı puanlar ise, sadece ailesinde yaşayan birey sayısı ve annesinin davranış tarzına göre anlamlı farklılık göstermektedir. Başka bir deyişle, birey sayısının az olduğu (parçalanmış ya da tamamlanmamış) ailelerden gelen öğrenciler ile annesi tarafından olumsuz tutum ve davranışlara maruz kalan öğrenciler şiddet gören diğer öğrencilere göre daha saldırgan bulunmuştur. Buna karşın, öğrencinin ailesinin kökeni, anne ve babasının eğitim düzeyi ve mesleği, ailesinin gelir düzeyi, ailesinde kararların alınma biçimi, annesi ve babası arasında şiddet olması, babasının kendisine karşı davranış tarzı, anne ve babasının kendisine ilgisi, anne ve babasının arkadaşlarını tanıması ve eve gelmesine izin vermesi, anne ve babasından korkması, anne ve babasıyla sorunlarını paylaşabilmesi ile öğrencilerin saldırganlık eğilimleri arasında anlamlı bir farklılığa rastlanmamıştır.

SONUÇ VE ÖNERİLER

Analizlerden elde edilen sonuçlar, çocuğun aile içerisinde şiddete uğraması ve saldırgan eğilimler göstermesinde ailenin sosyokültürel, ekonomik, iletişimsel ve psikolojik özelliklerinin etkili olduğunu, bu faktörlerden bir ya da birkaçının, olumsuz olarak varlığı, yetersizliği veya yokluğunun ana babanın tutum ve davranışlarını olumsuz biçimde etkileyerek, çocuğa yönelik şiddet davranışına neden olduğunu göstermektedir. Öte yandan elde edilen bulgular, ailesel şiddeti ve çocuğa yönelik şiddeti açıklamak amacıyla geliştirilmiş psikiyatrik, psikolojik, sosyal psikolojik ve sosyolojik nitelikteki teori, model ve yaklaşımlarla şu noktalarda örtüşmektedir:

Saldırı, yani diğerlerine zarar verme davranışını dış etkenlerden kaynaklı bir dürtü olarak kabul eden engellenme saldırganlık teorisi^ engellenmenin kişide değişik davranış biçimleri ortaya çıkardığını ve bu biçimlerden bir tanesinin de saldırganlık olduğunu savunur. Bu araştırmadan elde edilen veriler, örnekleme giren anne babaların çoğunluğunun sosyoekonomik özellikleri açısından birtakım yetersizlikler ve dolaysıyla engellenmeler içinde olduklarını ve bu nedenle çocuklarına şiddet uyguladıklarını göstermektedir. Örnekleme giren öğrenci ailelerinin yarısının yoksulluk sınırının altında aylık gelire sahip olması, anne babaların yarıdan fazlasının birbiri ile kavga ediyor olması, annelerin çoğunluğunun eğitim düzeyinin düşük olması ve bu sonuçlardan harekede öğrencilerin çoğunluğunun annesinden ve babasından çeşitli nedenlerle hafta en az bir kez dayak yediğinin görülmesi, çocuğa karşı anne babayı saldırgan olmaya iten etkenlerin engelleyici nitelikleri hakkında önemli ipuçları vermektedir.

Öte yandan aile içerisinde şiddete uğradığı tespit edilen öğrencilerin saldırganlık eğilimlerinin fazla olduğunun tespit edilmiş olması, anne babayı çocuğa karşı saldırgan olmaya ve şiddet uygulamaya yönelten durumların aynı zamanda çocuk üzerinde de olumsuz etkiler yaratarak onu daha fazla saldırgan olmaya iten davranışlara yol açtığı söylenebilir. Nitekim araştırmadan elde edilen veriler, anneleri kendilerine karşı olumsuz davranışlar içinde bulunan, ayrıca parçalanmış ve tamamlanmamış ailelerden gelen çocukların diğerlerine göre daha fazla saldırgan olduklarını göstermektedir.

Aile içerisinde çocuğa yönelik şiddeti; bir yandan ebeveynlerin birbirlerine ve çocuğa karşı güven duymayan ilişkiler geliştirmiş olmasına, diğer yandan tek ebeveynlilik, sık sık kavga etme ve boşanmış olma gibi nedenlerle açıklamaya çalışan psikiyatrik modellerde bu araştırmadan elde edilen sonuçlarla kısmen örtüşmektedir. Araştırmada çocuğun aile içerisinde, hem anne hem de babası tarafından şiddete maruz kalmasında etkili olduğu tespit edilen ortak değişkenler arasında ailede karar alma biçimi, anne baba arasında şiddetin varlığı, anne babanın çocuğa davranış tarzı, anne babadan korkma ve sorunlarını anne babayla rahatça konuşabilme değişkenleri yer almaktadır. Hatta yapılan lojistik regresyon analizinden elde edilen veriler, çocukların aile içerisinde şiddete maruz kalmasında etkisi en fazla olan değişkenlerin anne babanın çocuğa davranış tarzı ve anne baba arasında şiddet değişkeni olduğunu ortaya koymuştur.

Araştırmadan elde edilen verilerin örtüştüğü bir diğer model ise sosyal öğrenme modelidir. Saldırganlığın model alınarak ya da taklit edilerek öğrenildiğini savunan sosyal öğrenme modeline göre; çocuklar ne zaman, nasıl ve kime karşı saldırganlık göstereceklerini öğrenmektedirler. Bu öğrenilenler anne babadan gelmekle beraber, ekstradan akran gruplarından ve kitle iletişim araçlarından da gelmektedir. Araştırmadan elde edilen verilere göre öğrencilerin yarıdan fazlası ailesinden, yarıya yakını da okulda öğretmelerinden ya da okul idarecilerinden dayak yemektedir. Ayrıca bu öğrencilerin çoğunluğunun anne babası birbiri ile kavga etmektedir. Yani çocukların çoğunluğu evde, bir yandan anne baba şiddetine tanık olurken diğer yandan hem evde hem de okulda şiddete maruz kalmaktadırlar. Hem evde hem de okulda maruz kalınan şiddet eylemlerinin çocuklar üzerindeki etkisi, bir yandan şiddete uğradığı tespit edilen çocukların saldırganlık ölçeğinden aldığı puanların yüksek çıkmasıyla, diğer yandan okuldaki dayağı onaylayan öğrencilerin çoğunluğu oluşturması ile açıkça görülmektedir. Bu sonuçlar çocuğun aile içerisinde ve okulda maruz kaldığı şiddet eylemlerinden bir şekilde etkilendiğinin de kanıtı olmaktadır. Çocukların aile içerisinde ve okulda maruz kaldığı şiddet eylemlerinin uzun vadede yaratacağı sonuçlar ise tartışmaya açıktır.

Aile içinde uyumsuzluğun nedenini daha çok backgroundların benzeşmemesi veya eşlerden birinin gerekli kaynaklara sahip olmaması ya da eşler arasında bozuk ilişkilerin varlığına, çocuk istismarını ise, benzer koşullarda çocuğa karşı duyarsız tutum ve davranışların geliştirilmesine bağlayan fonksiyonalist yaklaşımın ailesel şiddeti açıklamaya yönelik söylemlerinde geliştirdiği risk faktörlerinin bu araştırmadan elde edilen verilerle büyük oranda örtüştüğü gözlenmektedir. Araştırmada örnekleme giren öğrenci ailelerinin aylık geliri yoksulluk sınırının altındadır. Annelerin çoğunluğunun eğitim düzeyleri babalara göre daha düşük olup, tamamına yakını ev kadınıdır. Öğrencilerin çoğunluğunun anne babası arasında şiddet olup, anne babaların yarıya yakını çocuklarına karşı olumsuz tutum ve davranışlar sergilemekte, annelerin %56’sı ve babalarında %46’sı çocuklarını dövmektedir. Böylece düşük sosyoekonomik koşullarda yaşayan ailelerde çocukların daha fazla şiddete maruz kaldığını ve çocuğa şiddet uygulayanın da bu koşullarda daha çok anneler olduğunu iddia eden fonksiyonalist yaklaşımın ailesel şiddeti açıklamaya yönelik geliştirdiği bu nedenlerin, elde edilen veriler göz önüne alındığında bu araştırma için en tutarlı ve açıklayıcı nedenler olduğu söylenebilir.

Eklektik yaklaşım ve Strauss’un davranışsal sistemler yaklaşımında aile içi şiddetin faili, ailedeki liderlik rolü nedeniyle erkekler (babalar) olarak kabul edilmektedir. Eğer bir çocuk büyüme sürecinde yetişkinlerin sorunlarını çözmek için şiddete başvurduklarını izler ve bunu içselleştirirse, kendisi de büyüdüğünde sorunları çözmede şiddeti karısına ve çocuklarına uygulamaktan geri kalmayacaktır. Ailesel şiddetin uzun vadede yol açabileceği olumsuz sonuçlara vurgu yapan bu ifadeler, %54’ü annesinden ve %53’ü de babadan şiddet gördüğü belirlenen erkek çocukların gelecekte birer şiddet uygulayıcısı olabilecekleri olasılığına işaret etmektedir. Nitekim şiddete uğradığı tespit edilen tüm öğrencilerin saldırganlık ölçeğinden yüksek puanlar alması ve fazla saldırgan olduklarının tespit edilmiş olması, şiddetin olumsuz sonuçlarıyla yüzleşmek için, bu yaklaşımda ve şiddetin kuşaklar arası geçiş teorisinde belirtilenin aksine uzun süre beklemek gerekmediğini de göstermektedir. Başka bir deyişle aile içerisinde şiddete uğradığı tespit edilen çocukların hepsi için geçerli olmasa da çoğunluğunun bu süreç içerisinde kendilerinin de çevrelerine karşı saldırgan olabileceği gözlenmektedir.

Formel ve formel olmayan sosyal kontroller olmadıkça sapmaların ortaya çıkacağını, dolayısıyla da aile içi şiddet olaylarının yoğun bir biçimde yaşanmaya devam edeceğini savunan değişim sosyal kontrol teorisi^ araştırma verileriyle ilişkilendirildiğinde, şiddeti önlemede alınması gereken tedbirlerin niteliğine vurgu yapması bakımından önem taşımaktadır. Örneklem dahilinde çocukların çoğunluğunun yaygın bir şekilde anne ve babaları tarafından şiddete maruz kaldıklarının tespit edilmiş olması, şiddet olaylarının önlenmesinde gerekli formel ve informel kontrol mekanizmalarının yeterince çalıştırılmadığını göstermesi bakımından önemli olmakta ve şiddeti önlemede ve önüne geçmede bu mekanizmalarının daha işlevsel kılınması gerektiğine de vurgu yapmaktadır.

Aile içinde yaşanan şiddet olaylarının nedenlerini güç ilişkilerinden harekede açıklamaya çalışan çatışma yaklaşımı^ ailede şiddeti uygulayanın ekonomik bakımdan daha güçlü konumda olan erkekler (babalar) olduğunu vurgulasa da, bu araştırmadan elde edilen veriler çocuğa şiddet uygulayanın daha çok anneler olduğunu, ancak cinsiyetleri söz konusu olduğunda erkek çocukların kız çocuklarından daha çok babalan tarafından şiddete maruz kaldığını göstermektedir. Bu sonuçlar, araştırmada sosyo-demografik ve ekonomik özelliklerinin annelerin çocuklarını daha fazla istismar etmesinde belirleyici olduğunu, babaların çocuklarına şiddet uygulamasında ise daha çok kültürel değişkenlerin ön plana çıktığını göstermektedir. Her sosyokültürel ve ekonomik düzeyden ailede çocukların birbirine yakın oranlarda istismara maruz kaldığının tespit edilmiş olması, ekonomik gücün tek başına aile içinde şiddeti açıklamada yeterli olamadığını göstermesi bakımından önem taşımakta ve çatışma yaklaşımının bu yönüyle aile içinde şiddetin nedenlerini açıklamada yetersiz kaldığını göstermektedir. Ancak çocuğun daha çok sosyoekonomik düzeyi düşük ailelerde şiddete maruz kaldığının tespiti ise ailenin ekonomik yetersizliklerinin çocuğa yönelik şiddet olaylarının açıklanmasında kısmen belirleyici olduğunu göstermesi bakımından önemli olmaktadır.

Aile içi şiddeti geleneklerimizin, inançlarımızın ve kurumsal yanıtlarımızın bir uzantısı olarak, toplumda cinsiyet ve güç ilişkilerinden hareketle açıklamaya çalışan feminist teori, şiddeti çocuğu disipline etme ve onu istenmeyen davranışlardan vazgeçirmede güçlüden güçsüze doğru uygulanan bir yöntem olarak gören ve meşrulaştıran kültürel ve hatta hukuksal düzenlemelere vurgu yapmaktadır. Bu araştırmada, gerek eşler arasında gerekse ebeveynle çocuklar arasında bir sorun çözme yöntemi olarak şiddete sık sık başvurulduğu görülmektedir. Özellikle çocukların anne babalarına karşı geldiğinde ya da kardeşleriyle anlaşmazlığa düşüp sorunlar yaşadığında ve okul sorumluklarını yerine getirmediğinde anne ve babası tarafından şiddete maruz bırakıldıklarının tespit edilmiş olması, öte yandan toplumsal alanda çocuğa yönelik şiddeti tedip hakkı adı altında meşrulaştıran hukuksal düzenlemelerimizin varlığı, feminist teorinin şiddeti geleneklerimizin, inançlarımızın ve kurumsal yanıtlarımızın bir uzantısı olarak değerlendiren bakış açısıyla uyuşmaktadır.

Kısaca ailesel şiddeti ve bunun bir türü olarak karşımıza çıkan çocuğa yönelik şiddetin nedenlerini açıklamak üzere geliştirilmiş psikolojik, sosyal psikolojik ve sosyolojik nitelikteki teori model ve yaklaşımlar içerisinde araştırmadan elde edilen verilerle örtüşenler, engellenme saldırganlık teorisi, sosyal öğrenme modeli, psikiyatrik model, eklektik yaklaşım ve Strauss’un davranışsal sistemler yaklaşımı, şiddetin kuşaklararası geçiş teorisi, değişim sosyal kontrol teorisi, fonksiyonalist, çatışmacı ve feminist yaklaşımda. Bu teori, model ve yaklaşımlarda yer alan söylemlerin araştırmadan elde edilen verilerle örtüştüğünün gözlenmesi şiddetin tek bir nedenle, tek bir faktörle açıklanamayacağı yargısını da onaylamaktadır. Diğer taraftan aile içinde çocuğa yönelik şiddeti açıklamak için geliştirilmiş (içgüdü ve biyolojik teoriler gibi) başka saldırganlık teorilerinin var olduğu gözlense de bu teorilerinde ileri sürülen risk faktörleri bu araştırmanın kapsamı dışında yer aldığı için değerlendirmenin dışında tutulmuştur.

Aile içinde çocuğun ebeveynleri tarafından şiddete maruz kalmasında etkili olduğu belirlenen sosyokültürel, ekonomik, iletişimsel ve psikolojik nitelikteki değişkenlerin, ailesel şiddeti açıklamak için geliştirilmiş çevre ve birey arasındaki etkileşime odaklanan ve istismara ve şiddete neden olan toplumsal durumlar içerisinde; aile yapısı, ebeveynlerin aile içerisinde sosyal ve ekonomik statüsü, aile içi iletişim biçimleri, toplumsallaşma deneyimleri, şiddet ve saldırganlıkla ilgili rol modelleri, kültürel değer ve normlar gibi faktörleri içeren sosyal psikolojik ve sosyolojik modellerde ileri sürülen risk faktörleri ile de örtüştüğünü göstermektedir. Ancak bu örtüşme saldırganlık ve şiddetin nedenlerini ortaya koymaya yönelik geliştirilmiş kuramsal bakış açılarının birlikte değerlendirilmesi ile mümkün olabilmektedir. Çünkü her bir teori, model ve yaklaşımda, çocuğun aile içerisinde şiddete uğramasında rol oynadığı ileri sürülen değişkenlerin, bu araştırmada, çocuğun aile içerisinde şiddete uğramasında etkili olduğu saptanan değişkenleri kısmen kapsadığı görülmektedir. Bu nedenle, çalışmadan elde edilen veriler, bir yandan söz konusu teorik model ve yaklaşımlarda ileri sürülen nedenleri destekleyip, bu model ve yaklaşımların tek tek ailede çocuğa yönelik şiddeti açıklamadaki eksikliklerini ortaya koyarken, diğer yandan şiddetin engellenmesinde neler yapılabileceği, ne gibi önlemlere başvurulabileceği konusunda da önemli ipuçları vermektedir.

Araştırmamızda ki kare, lojistik regresyon ve saldırganlık ölçeği varyans analizinden elde edilen sonuçlar, çocukların anne ve babaları tarafından şiddete maruz kalmalarında etkili olan başlıca risk faktörlerinin anne baba geçimsizliği ve anne babanın çocuğa yönelik olumsuz tutum ve davranışları olduğunu göstermektedir. Şiddet gördüğü tespit edilen çocukların çoğunluğunun anne babası birbiri ile kavga etmektedir. Öte yandan bu çocuklar, diğerlerine göre anne babaları tarafından daha fazla olumsuz tutum ve davranışlara maruz kalmakta, anne babasından daha çok korkmakta, anne babasıyla sorunlarını paylaşamamakta ve aile içi meselelerde fikirleri alınmamaktadır. Sorunun öncelikle yetersiz anne babalıktan kaynaklandığı gözlenirken, diğer taraftan bu yetersizliğe yol açan koşulların tespiti de en az sorunun tespiti kadar önem taşımaktadır.

Araştırmada ailelerin (anne babaların) sosyokültürel ve ekonomik profillerini ortaya koyan veriler, örnekleme giren öğrenci ailelerinin büyük çoğunluğunun (anne babasının) çocuk yetiştirmede gerekli eğitim, meslek, gelir ve kültür düzeyinden yoksun aileler olduğunu göstermektedir. Bu tespitler, çocuğa yönelik şiddete kaynaklık ettiği belirlenen anne baba geçimsizliğinin altında özellikle ailenin ekonomik yetersizliğinin, anne baba eğitimsizliğinin ve çocuk yetiştirmeye yönelik olumsuz tutum ve davranışlarının yattığını göstermektedir. O halde sorun, öncelikle ailelerin yaşam standardı, eğitimi, kültürel bakışı ve aile üyeleri arasında yaşanan iletişim sorunu olmaktadır. Buradan harekede, aşağıdaki önerilerin uygulamaya geçirilmesinin şiddetin, hem kısa hem de uzun vadede çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerini iyileştirici sonuçlar vereceği düşünülmektedir.

Araştırmada gözlenen, çocukların büyük kısmının kalabalık ya da boşanmış veya tamamlanmamış ailelerden gelen, eğitim ve gelir seviyesi düşük ve çoğunluğu ev kadını olan anneler tarafından şiddete uğradığıdır. Bu veriler, çocuğa yönelik şiddeti önlemenin yollarından birinin annelerin ve dolayısıyla çocukların yaşam koşullarının iyileştirilmesinden geçtiğini göstermektedir. Bunun için yapılması gereken, aile refahını hedefleyen devlet politikalarında, aile içi şiddetten en fazla etkilenen taraf olduğu bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış olan kadınlara ve çocuklara öncelik verilmesi, başka bir deyişle, bu taraflar üzerinde şiddetin olumsuz etkilerini azaltıcı uygulamalara gidilmesidir. Bu uygulamalar, en başta, anne babaları iyi ve yeterli anne baba olma konusunda bilinçlendirici eğitim programlarının geliştirilmesine yönelik olmalı, öncelikle normal anne babaları ya da anne babalığa aday eşleri hedef alarak daha en başından şiddet olaylarının ortaya çıkma ihtimalini azaltmayı hedeflemelidir. Sosyal hizmetler, eğitim kurumlan ya da gönüllü kuruluşların katılımıyla koordineli bir çalışmanın ürünü olarak geliştirilebilecek programlar, yerli televizyon ve radyo kanalları ya da gazete ve dergiler aracılığı ile duyurulabilir ve bu yolla anne babaların bu tür programlara katılımı motive edilebilir. Bu programlar, aile içerisinde çocuğun şiddete uğramasında rol oynadığı tespit edilen olumsuz anne baba tutumları ve çocuk gelişimi konusunda ebeveynleri bilinçlendirici, olumsuz tutum ve davranışları iyileştirici ve gerekiyorsa gerekli tutum değişikliklerine anne babaları teşvik edici nitelikte olmalıdır.

Yapılan çalışmalar, şiddet olaylarının döngüsel bir niteliğe sahip olduğunu gösteren veriler sunmaktadır. Bu nedenle, yaşamının erken dönemlerinde çocukların konu hakkında bilinçlendirilmesi, gelecekte bu tür olayların yaşanma riskini azaltıcı olabilir. Bu amaçla eğitim kurumlarına ve eğiticilere büyük görevler düşmektedir. Normal öğrenim programları içerisinde yerleştirilecek istismarı ve şiddeti önleme programları çocukların erken dönemde istismar ve bunun bir türü olan şiddet olayları hakkında bilinçlendirilmelerini sağlayarak, hem onları bu dönemde karşılaşabilecekleri istismar ve şiddet olaylarından koruyacak, hem de bu konuda bilinçli anne babalar yetişmesine ön ayak olacaktır.

Çocukları anne baba şiddetinden koruyabilmenin bir diğer yolu da, şiddete uğrayan çocukların öncelikle tespit edilmesi yoludur. Bu konuda çocuğun yakın çevresine, özellikle de öğretmenlerine önemli görevler düşmektedir.

Eğitim kurumlarında öğrenimine devam eden ve şiddete uğradığı tespit edilen ya da bu konuda kendisinden şüphelenilen öğrencilerin rehber uzmanlar ya da Öğretmenler tarafından tespit edilerek gerekli müdahalelerin yapılması ve sosyal hizmetler, adli makamlar gibi ilgili mercilerin konu hakkında acilen bilgilendirilmesi, anne babaları şiddet içerikli davranışlara karşı, bir yandan daha duyarlı ve dikkatli hale getirebileceği gibi diğer yandan zaman içerisinde şiddet olaylarının azalmasında etkili olabilir.

Ayrıca, bu konuda sağlık ve emniyet çalışanlarına da büyük görevler düşmektedir.

İstismar ve şiddet olaylarının tam olarak tespit edilememesi, bir yandan hastanelere giden şiddet vakalarının hekimlerin bilgisizliği, isteksizliği ya da bürokratik işlemler gibi— çeşitli nedenlerle bilinçli ya da bilinçsizce göz ardı edilmesine, diğer yandan emniyet birimlerinin, aile içi meselelere özel alana girdiği gerekçesiyle gerekli ilgi ve müdahaleyi göstermeyerek, sorunu aile üyeleri arasında çözüme terk etmesine bağlanmaktadır. Bu tutumlar, istismar olaylarının yaygınlığı hakkında sağlıklı bilgilere ulaşılmasını engellemekte, olayın önem ve ehemmiyeti anlaşılamadığı için, gerekli önlemler zamanında alınamamakta, şiddet kısır bir döngü haline gelerek daha büyük sorunların yaşanmasına neden olabilmektedir. Oysa şiddet olaylarının erken dönemde teşhisi ve gerekli müdahalelerin zamanında alınması, hem çocuğu hem de toplumu uyuşturucu madde bağımlılığı, çocuk suçluluğu, sokak çocukları, çocuk pornografisi, çocuk fahişeliği vb. genellikle çocuğa yönelik şiddetten kaynaklandığı düşünülen birçok sorundan uzak tutabilir. Şiddetin erken dönemde teşhisi çocukların fiziksel ve ruhsal açıdan zarar görmeden sağlıklı bireyler olarak yetişmesinde ve sağlıklı bir toplum yapılanmasında son derece önemlidir. Bu amaçla konusunda uzman ve duyarlı sağlıkçılara ve emniyet çalışanlarına ihtiyaç vardır.

Şiddetin engellenmesi ya da ortaya çıkarılmasında yararlanılabilecek kurumlardan biri de sağlık ocakları ve çalışanları olabilir. Mahalle halkını daha yakından tanıma imkânına sahip ve belli zamanlarda anne ve çocuklarının sağlık kontrollerini yapan ebe ve hemşireler, konu hakkında ayrıca eğitilebilir. Böylece, belli zamanlarda yaptıkları ev ziyaretleri ya da sağlık ocağına gelen hastalarla münasebetleri sırasında konu hakkında, hem anne babalan bilgilendirici ve bilinçlendirici olabilir hem de mevcut şiddet vakalarının tespitinde ve ilgili mercilerle bağlantıyı sağlayarak gerekli müdahalelerin yapılmasında etkili olabilirler.

Öte yandan illerde görev yapan sosyal hizmet uzmanları, belli zamanlarda, kendilerine tahsis edilmiş mahallelerde rutin bir şekilde görevlendirilerek, ev ziyaretlerinde bulunabilir, bu yolla aileleri özellikle de ebeveynleri şiddet konusunda, hem bilinçlendirici ve eğitici olabilir hem de mevcut şiddet vakalarının zamanında tespit ederek gerekli önlemlerin alınabilmesinde önemli rol oynayabilirler.

Şiddet ailede başlayıp okulda devam eden ve engellenmediği zaman toplumsal alana sıçrayarak daha büyük sorunların yaşanmasına neden olan gelişmelere kaynaklık edebilmektedir. Bu sorunun önüne geçebilmenin ve şiddeti caydırıcı kılabilmenin yollarından biri şüphesiz hukuksal düzenlemeler olmaktadır.

Türkiye’de, kişiler arası ilişkileri düzenleyen Medeni Hukuk içerisinde çocuğu istismardan önlemeye yönelik hükümler ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Medeni Kanun’da aile içinde çocuk istismarını önlemeye yönelik düzenlemelerin, çocuğun korunmasını hedef alan düzenlemeler olduğu açıkça görülse de, aynı kanun içerisinde yer alan Tedip Hakkı’ eleştiriye açıktır. Salt bu hak bile çocuğu korumaya yönelik diğer hukuksal düzenlemelerin üzerine gölge çekebilmek için yeterli gözükmekte, aile içinde çocuğa yönelik şiddet olaylarının meşrulaştırılarak daha sık yaşanır hale gelmesine de neden olabilmektedir.

Öte yandan ‘Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin kabulü ile girişilen hukuksal düzenlemelerin mevcut mevzuata tam anlamıyla eşitlendiğini söyleyebilmek için daha çok erkendir. Mevcut durum, hukuksal açıdan çocukların yeterli düzeyde şiddetten korunamadığını ortaya koymaktadır, ivedilikle yapılması gereken, çocuğa yönelik şiddeti önlemenin en caydırıcı yollarından biri olarak görülen çocuğu korumaya yönelik yasaları, şiddeti uygulamayı hafifletici ve meşrulaştırıcı her türlü nitelikten bir an önce sıyırıp yeniden düzenlenmesi olmaktadır.

Çocuğa yönelik şiddet Türkiye toplumunda önemli ve yerleşik bir sorundur. Bu sorunun önemi, bir yandan şiddeti bir disiplin ve terbiye etme aracı olarak meşrulaştıran, içselleştiren ve bu nedenle de özel alana çekilerek ortaya çıkarılmasını engelleyen kültürel değerlerimiz ve çocuk yetiştirme yöntemlerimizden; diğer yandan yaşanma sıklığına bağlı olarak ortaya çıkma ya da tekrar etme olasılığının yüksek olmasından kaynaklanmaktadır. Yapılması gereken, şiddeti meşrulaştırarak içselleştiren kültürel bakış açısının değiştirilmesi, bunun içinde sorunun modası geçmiş diğer toplumsal sorunlar gibi rafa kaldırılmadan, bu konuda her zaman duyarlı bir kamuoyunun yaratılmasıdır.

Sonuç olarak, bu araştırmadan elde edilen veriler ve Türkiye’ye özgü yapılmış diğer araştırmalardan edinilen izlenimler, ülkemizde çocuğa yönelik şiddet kapsamına giren sorunların, bir yandan ailelerin sosyoekonomik düzeyleri ile diğer yandan kültürümüzün geleneksel değerlerinin yarattığı çocuk yetiştirmeye yönelik tutum ve davranışlarla yakından ilgili olduğunu göstermektedir. Gözlenen, düşük sosyoekonomik düzey ile geleneksel çocuk yetiştirme yöntemlerinin birleştiği ailelerde çocukların daha çok şiddet riski altına girdiği, ancak sosyoekonomik düzeyi yüksek ailelerde de şiddete uğradığı tespit edilen çocukların sayısının az olmadığıdır.

Çocuğu istenmeyen davranışlardan vazgeçirmede şiddetin aktif ve etkin bir araç olarak kullanımının, kültürel bağlamda geleneksel çocuk yetiştirme tutumlarından ve hukuksal bağlamda da ‘Tedip Hakkı’ndan aldığı güç, şiddeti önüne geçilemez bir döngüye dönüştürmekte ve gelecekte çocuk istismarı ve şiddet vakalarının bugünden daha az olamayacağının da göstergesi olmaktadır.

Sağlıklı bir topluma kavuşabilmek, öncelikle sağlıklı aile içi ilişkilerin geliştirilebilmesine, sağlıklı aile içi ilişkiler de yeterli anne baba becerilerine sahip ebeveynlerin yetiştirilebilmesine bağlıdır. Bu noktada en büyük görev çocuk gelişimi konusunda yeterli eğitimi alabilmiş eğitimcilere, toplumsal sorumluluk bilincine sahip medya yöneticilerine ve toplumsal kalkınmada toplumun temel kurumu olan ailenin önem ve emniyetini kavrayabilmiş siyasetçi ve yöneticilere düşmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir