Amerikan Köpekleri —Nihat Genç –Panama Yayıncılık

Şanı Büyük Osman Paşa Plevne’den Çıkmam Diyor

Türk Tarihi, savaş tarihi. Çöküşle birlikte fetih savaşları değil, direnme, müdafaa savaşları başlar. Kanije, Silistre, Budin, Kars, Edime, İşkodra, Yanya, Çanakkale “geçilmez”, “terk e- dilmez” denilip Türk halkının göğsünü siper edip yüzbinler- ce Anadolu evladının şehit düştüğü direniş noktalan. Çözülüş döneminde en çok savaşı Ruslarla yaptık. 1711’den başlayarak 230 sene aralıksız savaştık. Ruslar, Türkler Avrupa’ya ayak bastığında tarihte yoktu. Önce Altmordu devleti sonra Kırım hanlıklarıyla yedi-sekiz asır başlarım kaldıramadılar. Ama sonra, Finlandiya’dan Kazakistan steplerine kadar milyonlar­ca askeri Türklerin üstüne tam iki yüz otuz yıl sürdü. Osman­lI’nın çöküşü, müdafaasız kalışı Kırım’ın kaybedilmesiyle başlar. Osmanlı Avrupa’da hangi savaşa girse Kırım hanlıkla­rı en önde yola çıkar Anadolu’dan gelen akmcılarla birleşip sa­vaşırdı. Kırım’ın elden çıkışıyla Türk Tarihi’nde hezimetler dönemi başlar. Yani, yenildik ama ezilmedik, “şerefli mağlu­biyetler” dönemi. 1711 senesinde Prut Savaşı’nda Baltacı’mn perişan ettiği Rusların üstüne gitmeyişi, Türklerin içinde hep bir hayıflanma olarak kaldı.

Eli kalem tutan Türk yazarları, Sarıkamış’ı, Çanakka­le’yi, Medine Müdafası’m, Kanije’yi, Silistre’yi, Plevne’yi dö-

7

Nihat Genç

nüp dönüp Enver Behnan Şapolyo gibi yazmak zorunda, ek­meğini yiyip suyunu içtiğimiz bu topraklara büyük borcumuz vardır.

Halk arasında 93 Harbi denilen 1877 Türk-Rus Savaşı sonunda Türkler, Avrupa kıtasındaki tüm toprak parçalarım terk etmek zorunda kaldı. Camileri, eserleri, köprüleri, yetiş­tirdiği büyük devlet adamlarıyla Türkler bu topraklarda “aziz” bir gölge bırakü. Avrupa denilen bu dev şeytanı lanet­li sahiplerine terk ettiler. Avrupa’nın hâkimi Türkler, yedi-se- kiz yüzyıllık imparatorluğun sonunda yanlarında ne hazine­ler, ne ganimetler, ne şan, ne şöhret! Dönüşte yanlarında sade­ce gururlarını getirdiler!

93 Harbi sonunda Ruslar İstanbul Yeşilköy’e kadar gel­diler, antlaşmayı burda yaptık. Antlaşma yapılırken Türklere ziyafet verdiler, saraydan, Ruslara karşı bir nezaket ziyafeti verilmek istendi. Saraydan ziyafet için gelen tabaklar, kaşıklar, hepsi altındı. Ağlayarak antlaşmayı imzalayan Saffet Paşa, ga­liplerin “bakır tabaklarda” mağlupların ise “altın tabaklarda” yediğini görünce, ziyafet vermekten vazgeçti.

1876 yılı Abdülhamit’in iktidara geldiği tarih, I. Meşru- tiyet’in ilam. Milletvekilleri kürsüden, savaşa zengin, torpilli çocukların gönderilmediği, halkın bu kadar acımasız çelişki­lere dayanamayacağını söylüyordu. Savaş tüm balkanlarday­dı, Plevne’de odaklandı ve Plevne Müdafaası tam 145 gün sürdü. Avrupa’daki son 145 gün.

Plevne Müdafaası’mn büyük anlamı şudur, bu büyük direniş olmasaydı, Ruslar, taze ve yıpranmamış kuvvetlerle İç Anadolu’yu ve İstanbul’u çok rahat alacaklardı. Üstelik Rus­lar, Anadolu’da Ermenileri, Kürtleri ve balkanlarda zaten Sırp- lar, Bulgarlar, Romenleri çoktan ayaklandırmış, ordular halinde üstümüze sürmüştü.

Rusların Plevne’den sonra rahatça İstanbul’a girmesi Av­

8

Amerikan Köpekleri

rupa’yı endişelendirdi, İngilizler, Rusların Osmanlı’yı tek ba­şına yemesine müsaade etmeyip gemilerini Çanakkale’den İs­tanbul önlerine sürdü. Hatta, Yeşilköy’de yapılan antlaşmayı Avrupa devletleri beğenmeyip Berlin’de yeni bir antlaşma ya­pıldı. Avrupa devletlerinin müdahalesi, yani büyük lokmala­rı Ruslara tek başına vermek istemeyişleri İstanbul’u kurtar­mış oldu.

Gazi Osman Paşa ismi, Türk tarihinde Fatih-Kanuni de­virlerinden sonra Türklerin en çok sevdiği isimdir. Yani, son iki yüz-üç yüz yıl içinde Türk tarihinde en çok sevilen Atatürk ve sonra Gazi Osman Paşa’dır. Mustafa Kemallerin kuşağı, Ga­zi Osman Paşa’nın hikâyeleri, kahramanlık şiirleriyle büyüdü. Gazi Osman Paşa, hem cihan harbi, hem kurtuluş savaşı ve­ren nesillerin büyük efsanesi olarak yaşadı.

Berlin Antlaşması sonrası esir Osman Paşa, Rusya’dan gemiyle Kız Kulesi önünde sahile çıkar. İstanbul yerinden oy­nar. İstanbul halkı ona sarılmak için geniş kollarını açar. Gazi Osman Paşa, karanlık günlerde Türklerin kudretli kahraman duygularını okşamış yüce bir komutandı. Türkler Osman Pa­şa sevgisiyle sanki kaybedilen topraklarını unutmuş, Gazi Os­man Paşa’nın ismi, şöhreti, kaybedilen topraklardan daha değerli, daha kutsal hale gelmiştir. Ünü, şöhreti padişah Ab- dülhamit’i geçer. Bu yüzden Abdülhamit başıma bir şey gelir diye Osman Paşa’yı sarayından, yanından hiç ayırmadan ona çok büyük nişanlar verip durmaksızın saygı gösterir.

4 Nisan 1900 günü öldüğünde yer yerinden oynar, İs­tanbul ve Anadolu iki gözü iki çeşme hüngür hüngür ve gün­lerce ağlar. O gün bugün ve yüzlerce yıl daha ilkokullarımız, caddelerimiz, mahallelerimizin adı Gazi Osman Paşa olarak kalacak!..

Ruslar Slavdır. Slavlar; Rus, Polonez, Sırp, Çek, Hırvat- lar, hepsi aynı soydur. Bosna Savaşı bu yüzden bir nevi Plev-

9

Nihat Genç

ne’nin intikamı, devamı gibi gerçekleşti. Slavların tarihi bü­yüklüğü Büyük Petro’yla şekillenir. Büyük Petro’nun Rus hal­kına yazdığı büyük vasiyeti Rusların tarihi stratejisidir. Üç devletle sürekli savaş yapılmasını ister. Biri Baltık Denizi’ne inmek için İsveçliler, diğeri Karadeniz’i ve Boğazlar71 tuttuğu için Türkler, sonra, Basra ve Hint Denizi için İranlılar. Ve ay­nı vasiyette, Türkleri Avrupa’dan kovun, der. Osmanlı’nın elindeki Ortodoksların hamiliğini üstlenir ve Ortodoksların Ruslara, Moskova’ya bağlanmasını ister. Bütün Türk illerini zapt ediniz diye emir verir vasiyetinde. Rusların tarihi strate­jisi de işte bu Büyük Petro’nun vasiyetiyle oluşur, bu vasiyet bugüne kadar harfiyen çalışır!

Rusların 93 Harbi’nde sadece kendilerinden topladığı ordu üç yüz bin kişi, buna Bulgarlar ve Romenleri eklediğiniz de dört yüz, beş yüz bin kişilik bir ordu ve istedikleri kadar ihtiyat kuvvetini hemen cepheye sürecek büyük bir güçleri vardı. Bu rakamlar savaşın safhalarında sürekli büyüyerek de­ğişir. Türklerin tüm Balkanlar’a sürdüğü orduların toplamı 185 bin kişiden ibaretti, Osman Paşa kumandasındaki kuvve­tin toplamı 60 bin kişi. Sofya’da 25 bin kişilik ihtiyat kuvveti mevcuttu. Toplar, silahlar, cephanenin dökümünü vermek, za­man alır, kuvvetlerin oranı dörtte bir, ya da beşte bir ve Plev- ne savaşları başladığında bu oran yedide, sekizde bire kadar düştü.

Tuna boyları bir nevi Osmanlı’nın doğal sınırıydı. Rus- lar Tuna boylarını ordularıyla aştığında, İstanbul’da kimse sü­sünden, sefasından bir şey kaybetmek istemiyordu. Üstelik Hıristiyan unsurlar askere gitmiyor, vergi vermiyor, yardım etmiyorlardı. Tanzimat’tan bugüne Avrupa siyaseti Türki­ye’deki ekalliyetleri koruyan, kollayan yasaları Türkleri borç­landırarak çıkarttırıyor, ekalliyetlerin yanma şımarıklıktan varılmıyordu. Fakir Türklere nefretle bakılıyor. Beyoğlu yük­

10

Amerikan Köpekleri

sek apartmanlarla büyürken, İstanbul tarafı ahşap binalar için­de gittikçe sefilleşiyor.

Osman Paşa’mn subaylık günleri hasta Osmanlı’nın kö­türümleşmiş bölgelerinde geçer. Osman Paşa 1832’de Tokat’ta doğdu. Babası, İstanbul’da kereste gümrüğünde kâtipti. Yedi yaşında İstanbul’a gelip Cihangir’e yerleşir. Harp okulu piya­de sınıfını 1852’de bitirir. 1853’te Rus savaşma teğmen olarak katılır. Silistre müdafaasını yapan Musa Paşa şanlı bir savaş veriyordu, Musa Paşa’mn şehitliği Osman Paşa’yı çok derin­den etkiler. 1854’te İngilizler-Fransızlar Osmanlı’yla birleşip Kırım Harbi’ne girer. Osman Paşa bu savaşlarda önce üsteğ­men sonra yüzbaşı olur. Sonra Bursa’ya tayin… Kolağası Os­man Bey, 1865 yılında bir isyan üzerine Suriye’ye gönderildi. Girit isyanı başlayınca Suriye’den Girit’e. Girit’te kendilerine Romalı diyen dağlı eşkıyaların üstüne gidip perişan etti.. 1868 yılında Yemen’de isyan çıktı. Alay komutanlığına (Albay) Os­man Paşa tayin olur. Yemen’de sıcaklardan hastalanıp İstan­bul’a döndü.

İstanbul karışıktı, Yeni Osmanlılar cemiyet kurmuştu, Osman Paşa merkez komutanlığına getirildi. Namık Kemal­ler, Ziya Paşalar hürriyet şiirleri yazıyor. Osman Paşa bunlara karşı çıkacak adam değil. O siyaset değil, askerlik yapmak is­tiyordu. Sadrazam Mahmud Nedim Paşa ‘Rus siyaseti’ güdü­yor. Halk sadrazama Nedimof adını vermişti. Osmanlı’nın Avrupa’ya borçları 200 milyon. İngiltere ve Fransa borsaların- da Osmanlı tahvili alıp satmak kârlı iş. Nedim Paşa Rusların teşvikiyle faiz borçlarını yarıya indirdi. Avrupa borsaları sar­sıldı. Türkler, Rus entrikalarıyla bizim paramızı yiyor deyip Türkiye’nin Avrupa siyaseti bozuldu. İşte bu borçlar, faizler sonucu, Türkiye’ye baskı oluşturup ekalliyetler lehine bir yığın yasa çıkarttırıyorlar.

Ruslar Sırbistan’ı, Balkanlar’ı ayaklandırdı. Avrupalılar

11

Nihat Genç

içimizdeki azınlıkları ayaklandırıyor. Bugünlerde Osman Pa­şa Bosna’ya tayin oldu. Bulgar asilerin balkan mezalimi tüm dünyada ibretle izleniyor, gelmiş geçmiş dünya tarihinin en acımasız katliamlarıyla Türkleri yok ediyorlardı, camilere ka­dın, çocuk, Türkleri doldurup yakıyorlar, camilerin içinden günlerce dere gibi insan yağı akıyordu. Osman Paşa Sırplarla savaştı, birkaç kasaba zapt etti. 1876 yılında Mareşal oldu. 1876 yılında I. Meşrutiyet ilan olunurken Osman Paşa hudutlarda kılıç sallıyordu ve 93 Harbi başladı!..

Osman Paşa’mn heybetli bir görünüşü vardı, sabırlı bir adamdı, Arapça, biraz da Fransızca bilirdi. Askerlik hayatında birçok nişan aldığı halde Plevne’de aldığı nişanlardan başka­sını göğsüne takmadı! Bu yuvarlak kürenin tüm milletleri tam 145 gün Osman Paşa’mn Plevne’deki direnişini soluğunu tuta­rak izledi.

Ruslar, Kırım harbinin acısını çıkartmaya yeminliydi. Rusların seferberliğe başladığı haberi gelince, Türkler, Tuna’da savaşacak üç kolordu hazırladı. Hemen, Anadolu’dan 90 ta­bur asker Tuna boyuna gönderildi. Ordularımıza, Silistre, Şumnu ve Tuna ordusu adı verildi. Bir de Kars’ta, Kafkasya’da savaşmak üzere Kafkas ordusu hazırlandı. Ordularımızın ko­mutanı Abdülkerim Paşa 71 yaşında idi, çok geçmeden yerine Müşir Mehmet Ali Paşa tayin edildi. Bu savaş Türklerin Avru­pa’da kalıp kalmama savaşı. Romenler elli bin kişilik orduyla Ruslara katıldı, dört yüz yıllık tarih içinde Romenlere hiçbir kötülüğümüz dokunmamıştı. Rus orduları 14 Nisan 1877 gü­nü Dinyester nehrini aşıp Romanya’ya girdi. Ruslar 22 Hazi­ran 1877 tarihinde Tuna’yı aştı. Bir hafta sonra İstanbul’a ineceklerini sanıyorlardı.

Ruslar Tuna’yı aştığında Türk ordusunda tüm Balkan­larda toplam 210 bin kişi, 8 bin hayvan, 318 top bulunuyordu, bu rakamlar savaşın safhalarında sürekli değişti. Türk ordu-

12

Amerikan Köpekleri

lannın zaafı saraydan yönetilmesiydi. Komutanlar telgrafha­ne başında birliklerin günlük emirlerini dahi saraydan alıyor­du. Abdülhamit’in tüm padişahlık sürecinde en çok eleştiril­diği konu da budur. Ruslar Tuna’dan inerken, aynı anda Kaf­kasya’dan Kars ve Erzurum’a hücum etti.

Plevne, Balkan dağlarıyla Tuna nehri arasında bereket­li bir arazinin ortasında kurulu bir kasaba. Şehir, Vid suyuna beş km. mesafede. Kayalıdere ve Graviçe derelerinin çatallaş­tığı yerde. Şehir açık bir şehir ve müdafaası mümkün değil. Ahalisinin bir kısmı Bulgar, nüfusu 17 bin.

Osman Paşa emrinde 33 bin askerle Vidin’i aldı. Osman Paşa’nın elindeki kuvvetler savaş sürecinde 40-60 bin arası de­ğişti. Ruslar Tuna’dan akıp Balkanlar7! şehir şehir zapt eder­ken, Osman Paşa karşı bir hareketle Plevne’ye hareket etti.. Balkanlardaki ordularımız telgrafhane başında emir bekler­ken Ruslar zaman kazanıyor, ordularımızın birbirini destek­lemesi güçleşiyordu.

Plevne Savaşı’mn ilk bölümü 1 Temmuz’dan 7 Tem- muz’a kadar sürer. Ordumuz hiç dinlenmeden 7 Temmuz’a kadar yürüyüş içinde, yorgunluktan ölen askerleri gömmeğe fırsat bulmadan, ayaklan şişmiş askerlerimiz sadece peksimet yiyerek ilerler. Atlar yorgunluktan ölür. Osman Paşa orduya “Ey Gaziler Marşı”nı çaldırır… “…Altım toprak üstüm yap- rak/Yine gönlüm hoş idi / Kal selamet kömür gözlüm/Sağa sen, sola ben..” Türk ordusu, Vidin’den Plevne’ye 180 km. yo­lu altı günde aldı. Buna can dayanmaz.

Plevne Savaşı’mn ikinci bölümü 7 Temmuz’dan 9 Tem­muz’a kadar. Ordular sadece altı saat dinlenerek, hiç istirahat etmeden, önce keşif kolu gönderip, ardından Rusların üstüne çullandı. Ruslar neye uğradıklarını şaşmp kaçışmaya başladı. Altı gün yürüyüşten sonra altı saat dinlenilip tam 18 saat ara­lıksız savaşıldı. Askerlerin çoğu topal topal savaştı. Tem­

13

Nihat Genç

muz’un sekizinde Ruslar toparlanıp karşı harekâta geçti. Os­man Paşa, yeniden hücum emrini verdi. Askerlerimiz birbir- leriyle helalleşip tekrar süngü takıp göğüs göğse saldırıya girdi. Bu ikinci safha 36 saat sürdü. Bu mağlubiyet, Ruslar, Tu- na’yı geçtikten sonra aldıkları ilk yenilgiydi. Osman Paşa’nın zafer haberi İstanbul’a ulaştı. Halk camilere koşup duaya baş­ladı. Osman Paşa ne uyuyor, ne dinleniyor, bu adam ne za­man uyuyor, Osman Paşa beş vakit namaz kılarken dinleni­yor, diyorlar.

Savaşm ikinci bölümü, Plevne’nin otuz beş km. önünde Lofça’da oldu. Ruslar Lofça’ya Kazaklardan oluşmuş bir ordu gönderdi. Ruslar yenilgiyi görünce Rus steplerinden asker üs­tüne asker cephane üstüne cephane taşımaya başladı. Osman Paşa harp tarihine geçen büyük, kendi icadı siperler kazdır­maya başladı. Bu siperlerin özelliği, tam bir insan boyunday­dı. İçi tam bir oda gibiydi. Siperler sıçan delikleriyle birbir­lerine bağlanıyor ve uzunlukları dört yüz metreyi aşıyor. Sa­vaş bittikten çok sonra Avrupalı komutanlar bu siperleri tek­nik olarak inceleyip savaş tarihine kaydettiler. Bu siperler yapılışı, boyları, kazılışı, her yönüyle Osman Paşa icadıydı. Edison elektriği icat etmişse, Türkler de kahramanlığı icat et­mişti. Yan duvarları taşla örülü. Tavan döşemeleri sandık kı­rıklarından. Yatılacak yerler ot ve pöstekilerle dolu.

Lofça’da Ruslar büyük bir hezimete uğradı. Moralleri tamamen bozuldu. Ruslar hücum üstüne hücum yapıyor her defasında püskürtülüyor, yetmiyor, Osman Paşa karşı hücu­ma geçiyor. Türk orduları Plevne’de tek bir cephede, tek bir safhasında dahi yenilmedi. Süngü savaşlarınım hepsi kazanıl­dı. Öyle ki, süngü savaşında inanılmaz cesaretle önde yürü­yen bir Türk bölüğüne “kasap taburu” adı verildi. (Anadolu çocuklarının inanılmaz kol kuvveti soğan yiyişlerinden mi, bi­linmez, dört ay, açlık, yorgunluk, hastalıktan sonra dahi aya­

14

Amerikan Köpekleri

ğa kalkıp aynı süngü harbiyle defalarca hücuma geçtiler.) Rus- lar durmaksızın topçu ateşi yapıyor. Günde dört yüzün üstün­de top atışı yaptıktan sonra, yeterince tabyaları uçurduk deyip yine hücuma geçiyorlar. Yine süngüyle geri püskürtülüyorlar. Bir yabancı gazeteci, siperlerin içindeki kaygan çamurda yere düşen askerleri kaldırmak bile meseleydi, üç kişi yardım edi­yordu, der. Aç, yorgun, bataklık, çamur içinde, yürünmesi im­kânsız arazi içinde Türk süngülerinin savaşı Rusları kâbusa soktu. Çünkü Ruslar, hem asker, hem top, hem silah olarak fersahlarca büyüktü, sadece, hücum edemiyorlardı.

Üçüncü Plevne Savaşı 26 Ağustos’tan 31 Ağustos’a ka­dar sürer. Hücumla Plevne’yi ele geçiremeyeceklerini anlayan Ruslar, hezimeti, mağlubiyeti kabullenir, birlikleri dağılır. Bo­zulan birliklerini toparlamakta güçlük çeker. Ve bütün Rus kurmayları Plevne’yi fazlasıyla ciddiye alır. Plevne’ye üçüncü defa saldırmanın savaş tekniği olarak çılgınlık olacağı fikrin­de birleşirler. Rus çarı Aleksandr II ve tüm büyük komutanlar cepheye gelir. Savaş sürecinde cephede kalırlar. Çoğu hasta­lanır, Çar da hastalanıp çadırından çıkamaz!

Türk komutanlarının hepsi yaralanır, birçoğu şehit olur. Ruslar yüz elli bin kişilik takviye kuvvet daha alır. Romenler, bütün güçlerini yeniden seferber eder. Ruslar, Türk cephele­rini mahvetmek üzere topların her biri on dört öküzle çekilen, tekmil katar 1800 öküzlü, 600 arabadan mürekkep, kervan bo­yu altı kilometre tutan korkunç bir kuvvet daha getirir.

Bu topların sayıları, yazımızın boyunu aşar, inanılmaz kuvvetler. Plevne’de savaşan Osman Paşa’nın toplam gücü otuz bin… 17 bin kişilik kasabanın on bini hasta, yaralı.

Bol malzeme, bol para, bol top, bol asker yığarak inti­kamlarını daha acı çıkartmak için Ruslar yeniden Plevne önle­rine gelir. Osman Paşa’nın Ali Çavuş namında bir topçusu vardı. Tam isabetçi. Bu savaşta top mermilerini idareli kullan­

15

Nihat Genç

mak isteyen ordumuz için bir nimetti, tek atışlarla yaptığı bü­yük isabetler tarihe geçti.

Türk askerleri, siperlerden çıkmayacakları, kaçmaya­caklarına dair topluca yemin edip, topluca cemaat namazı kıl­dılar. Bursalılar taburu, Çorumlular taburu, Fethiyeliler taburu, Aydm Efeleri taburu, Milas taburu, Bağlarbaşı tabu­ru, adını sayamayacağımız Anadolu kasabalarının evlatları, kırka bir, seksene bir, bir güç karşısmda, değil Plevne’yi mü­dafaa etmek, gelen güçlerin peşinden saldırıya geçip, Finlile­ri, Kazaklan darmadağın ettiler.

Hiç dinlenmeden dokuz saat süngü sallayan taburlan- mız. Hiç dinlenmeden üç-dört gün aralıksız savaşan birlikle­rimiz. Ve savaş olmasa da, durmaksızın siperlerimize aralıksız düşen toplar. Piyadelerimiz, cephane tükenene kadar. Asker­lerimiz artık kolları, bacakları kopup parçalanıp kımıldaya- maz hale gelinceye kadar hücum ediyor!

Ruslar, Plevne önlerinde üçüncü defa mağlup oldu. Ya­pacakları tek şey vardı, daha da büyük ordu, daha da büyük toplar hazırlayıp yeniden intikam saldırısına hazırlanmak.

Hezimetler Rusların kafasını kanştırdı. Kurmaylar, Plevne’yi bırakıp, yanından Edirne’ye inelim, dediler. Ruslar, Plevne’yi hücumla, saldırıyla, topla, askerle ele geçiremeye- cekleri, onbinlerce ölü vererek, en değerli komutanlarını esir ederek, kabullenmek zorunda kaldı.

Ve artık Ruslar savaşmaktan vazgeçer. 1 Eylül-12 Ekim arası, Plevne muhasarası başlar. Yani, artık Ruslar, Türklerle savaşmanın delilik olduğunu anlayıp Plevne’nin ikmal yolla­rım kesip, dünyayla irtibatım yok ederek ve muhasara altında Türklerin açlıktan ölmesini beklemeye başlar.

Havalar soğumaya başladı. Osman Paşa’nın İstan­bul’dan erzak, cephane isteği yerine getirilemedi. Savaş bo­yunca tek bir ikmal alabildi, Ruslar, Plevne’nin etrafını

16

Amerikan Köpekleri

demirden bir çemberle çevirip durmaksızın top atışlarına baş­ladı.

Bir kasabanın adı olan Plevne kelimesinin sözlük anla­mı artık tarihe şöyle geçer, tüm Rus tarihinin en güçlü ordu­ları tüm tarihinin en zayıf ordularıyla Osmanlı’yı yenemez. Türkler yenilmedi. Savaşın hiçbir safhasında yenilmedi.

Plevne önlerinde yarısı yaralı, hasta, kolu bacağı kop­muş, yirmi bin kişilik bir orduyu zor bulan Türkler, karşıla­rındaki Rus güçlerinin rakamları: Ruslar 115 piyade taburu. 39 süvari bölüğü. 484 top. 30 adet muhasara topu. Romanya, 166 piyade taburu. 117 bölük süvari. 592 sahra topu. 4 istih­kâm taburu. Bütün kuvvetlerin ayrıntılı rakamları, yazımızı aşar.

Osman Paşa teslim ol diyen elçileri geri gönderir ve mu­hasaradan birkaç gün sonra Plevne’deki iki bin kişilik sivil hal­kı şehirden çıkartmak ister. Ruslar ateşle karşılık verirler, insanlar geri döner. Ve 11 Eylül 1877 tarihinde bir imdat kuv­veti erzakıyla Plevne’ye, Osman Paşa’ya ulaşır. Plevne’ye ar­kadan 9 bin asker, 500 araba gelip Plevne ordusu kısmen güçlenir.

Ancak, hayvanlar için arpa saman yoktur. Osman Paşa, bir çapulcu taburu kurdurup civar köylerden ot, saman topla­ması için üç yüz öküz arabası yola çıkartır. Bir taraftan Ruslar ateş açıyor, arkadan ot toplanıyor. Soğuk müthişti. Çapulcu taburumuzdan kırk asker, iki yüz sığır ve manda yolda dona­rak öldü. Ertesi gün Ruslar çapulcu taburumuza hücum etti, Fethiye alayı püskürtüp kaçırttı.

Plevne Savaşı’nm öyle safhaları vardı ki, mesela, Ruslar 61 bin kişi. Bu kuvvete karşı yalnız dört bin Türk askeri karşı koyuyor. Ve Ruslar bu cephede, dört bin kişilik kuvvet karşı­sında geri çekilmek zorunda kaldı.

Plevne Savaşı’nm son safhası, günleri. 12 Ekim-19 Ka-

17

Nihat Genç

sim arası. Plevne’yle İstanbul’un, dünyanın hiçbir irtibatı kal­madı. Plevne’de neler oluyor bilen yok, haber alınamıyor. Dünyadan hiçbir yardım uzanmıyor. Hatta, bir balon uçuru- lup Plevne’den haber alınmak istendi.

Askerlerimiz tam anlamıyla üç yüz bin kişilik Rus or­duları ortasmda kalakaldı. Cesetleri yiyen köpekler bile küme küme açlıktan ölmeye başladı. Buğday tamamiyle bitti. En kö­tüsü tütün kalmadı, askerlerimiz asma kabuklarını kıyıp iç­meye çalıştı. Hasta, yaralılar için, sıhhi, tıbbi malzeme bitti. Cenevre antlaşması gereği hastanelere Hilal-i Ahmer bayrağı çekilmesi, hiç olmazsa hastalara ateş açılmasın diye, aksine, o Hilal-i Ahmer bayrakları Rus top atışlarının nişangâhı oldu.

Ve Türk askerlerinin moralini tamamen çökertmek için, Kars’ı, Rusların aldığı haberlerini büyük direklere yazıp astı­lar. Hayvanlar açlıktan ölmeye başladı. Bugünlerde dahi Türk siperlerinde Karagöz, ortaoyunu eğlenceleri oynanıyordu. Aç kurtlar kasabaya sokuldu. Zaman zaman kargalar vurulup et­leri yendi. Üniformalar tamamen çürüyüp, parçalanıp düştü. Yabancı yazarlar hatıralarında Türk askerlerinin üniformala­rında kadın basma elbise yamalarını dahi yazarlar. Üniforma yerine, derilerden, kâğıtlardan, çuvallardan elbise yapılır. Boş çuvalların içi yaprak doldurulup vücutlarına sarılır. Çorap ye­rine ayaklarına paçavra, bez bağlanır. Sabun bitti. Kil çamu­ruyla yıkanılır. Kibrit tamamen tükendi. Cephane barutuyla ateş yakılır. 17 bin kişi barındıran Plevne kasabasında, sekiz bin hasta, yaralı, ölmekte olan hayvanların acı iniltileri. Ve la­pa lapa yağan kar, tüm kasabayı ve etrafı kapatır. Bütün sırt­lar bembeyaz olur. Askerlerimiz dizanteri ve koleradan ölmeye başlar.

Osman Paşa’nm önü kış. Değil askerler, açlıktan ölen ço­cuklar… Osman Paşa düşünüyor. Kararını verdi, bir “huruç hareketi”… Bir yarma hareketi. Kararını verdi, Plevne’den çık­

18

Amerikan Köpekleri

mak. Bu şu anlama geliyor, beş yüz yıl hükümdarlık yaptığı Avrupa topraklarını terk etmek. Oracıkta teslim olabilirdi. Hâ­kimler hakir görülmek istemez! Geri dönmekte olan bir ko­mutan için gurur artık en zalim ıstıraptır!..

Ordu, kış ortasında açlıktan tamamiyle ölecek. Yaralı­lardan yürüyebilecek olanları ayırdı. Bunların içinde kolsuz, bacaksız, ağır yaralılar, Rusların medeni insafına bırakıldı, Ruslar bunları dahi öldürdü.

Vidin nehri üzerinde yeni köprüler yaptırdı. Ve kasaba­nın Türkleri, Osman Paşa’nın eteklerine yapışıp bizi de götür diye yalvardı. Osman Paşa, bir savaş hareketi için bunun yan­lış olduğunu biliyordu, siviller, çocuklar paniğe kapılıp kaçı­şıp savaş nizammı bozabilirdi, öyle de oldu…

Ve Osman Paşa Plevne’den çıkışta, ordu mızıkasına “Plevne’den Veda Marşı”nı çaldırdı. Yaralı ve ölmekte olan öküzlerin sağır edici homurtularını bastırdı. Büyük kafile köp­rüye yöneldi. Paçavralara sarılı onbinlerce asker. Hiç değilse cesetlerini düşmana çiğnetmemek için. Cehennemden kaçı­yorlar. Öküz arabalarının inleyen gıcırtısı. Aç hayvanların ho­murtusu. Ağır karanlıklar içinde. Sağlam tek bacağı karın çamurun içine bata çıka. Pilimizi pırtımızı, çocuğumuzu, an­nemizi, yaralılarımızı önümüze katıp, yol boyu ölüler bıraka­rak Avrupa kıtasından dönüyoruz. Bu sahne, savaş tarihimizin en trajik dekorudur, ne sineması, ne tiyatrosu, ne hikâyesi var­dır. Dokuz yaşında çocuklar, yaralı, başı sargılı askerlerimize koltuk değneği olmuş. Buzdan ve demirden top arabaları üs­tünde geri çekiliyoruz. Göz alabildiğince geniş ova. Ufuk ka­dar büyük mezarlığın içine doğru. Cesetleri çiğneye, atlaya. Kan gölünün ortasından. Yüzlerinde donmuş ve kalmış kar. Yorgunluktan çamur çukurlarına düşüp bir daha kalkamadı­ğı için ölen öküzler. Bu Vidin… Bu küçük ırmağın suları don­muş. Üstü bir camekân gibi parlıyor. Donmuş yüzeyinde bin

19

Nihat Genç

yıllık bir tarihin sarıklı hatıraları. Bin yıldır bu halk, belki az düşündü, ama çok savaştı. Mağlubiyet, esirlik bilmedi. Bin yıl­dır zafer naralarıyla geri döndüğü yoldan, şimdi kasvet ve dehşet içinde. Osmanlı ordularının komutanları, ihtiyar kar­tallar. Ne sersemlik bilir, ne sürünme tanır. Tabuttan fırlamış tahta parçaları gibi. Onbinlerce iskelet gibi. Sayısız zaferler­den dönmüş ve yalnız, zerafetle süslenmeyi bilmiş ihtiyar ko­mutanlar. Son bir mahmuz geçirerek kaburgaları açlıktan fırlamış cılız atlarına… Tuna boylarım son kez Allah Allah ses­leriyle çınlatmak istiyor… Bütün kafilenin gözleri ufukta. Ye­tişecek bir kuvveti çağıran, sessiz derin gözleri. Gözyaşı dökmediler. Hıçkırıkları buz sarkıtı gibi gırtlaklarını tıkadı. Hırıltıları işte burada donup kaldı. Ölüm, bu donmuş hıçkırı­ğı yalayan hırıltının adıydı… Rus orduları arkadan dört nala, büyük bir kanlı ziyafete koşuyor!..

Rus orduları Türk kafilesini köprü başında yakaladı. Ya­rısı yaralı, hasta, bu kafile içinde dahi, Aydın zeybekleri, kar­şı bir hücumla Rusları dağıttı. Ve siperlerin içine kadar kanlı bir boğuşma. Türkler, süngüleri düşünce, yumrukları, tırnak­ları, elleriyle boğuşmaya başladı. Aylarca aç kalmış, hastalık­lar, ölümlerden dönmüş askerlerimiz yine de bilek gücüyle, Rusların, Kazakların kollarını büküp ellerinden silahlarını alı­yor!..

Ve bire bir yaka paça boğuşma sürerken, arkadan Rus orduları yağmur gibi döküldü. Kafilenin tam ortasındaki cep­hane arabalarımızın üstünde toplar patladı, havaya uçtu. Or­dumuz içindeki siviller panikle, ağlayarak kaçışmaya başladı. Bu bir mahşer yeriydi. Kafilemiz dört taraftan kıstırıldı. Türk ordusunun üstüne yoğun ateş açıldı. Artık ricat, bir bozguna dönüştü…

Plevne’de hiç yenilmeyen, üç ayrı savaşı kazanan Türk ordusu, bu dördüncüsünde yüzüstü yere düştü. Bu son ricat­

20

Amerikan Köpekleri

ta altı bin askerimiz savaşarak öldü. Yaralı ihtiyar subayları­mız Rusların eline geçti. Başta Osman Paşa yürüyemeyecek kadar yaralı. Kurmay albaylarımızın çoğu şehit oldu. Osman Paşa bu halde dahi, bir umut, havaya havai fişekleri atarak, belki, kim bilir, gelmekte olan ikmal kuvvetlerine işaret veri­yordu… İstanbul süsünde sefasında, Anadolu evlatları serhad boylarında imdat bekliyor, boşuna!..

Osman Paşa, “silah bırakılsın” emrini verdi. Balkanlar­da toplam kırk bine yakın askerimiz silah bırakıp esir oldu. Osman Paşa bir değirmende yaralı yatıyor. Büyük Rus gene­ralleri Osman Paşa’yı yakından tanımak istiyor. Hiçbirine se­lam vermedi. Kendisiyle tokalaşmak isteyenlerin yüzüne bakmadı. Abdülhamit’in kendisine bir nişan diye hediye etti­ği gazilik kılıcını, düşmana uzattı, “takdiri ilahi” dedi.

Dünya basınının merak ettiği Osman Paşa’nın etrafında Rus generalleri fır dönüyor, konuşmak istiyor, oralı olma­dı.

Bugün mezarı Fatih semtinde, Fatih Sultan’m türbesi­nin tam karşısında. Cihan harbinin her cephesinde, İstiklal Sa- vaşı’nda, Afyon’da, Sakarya’da ve Türk orduları, Türk gençleri hâlâ durmaksızın “şanı büyük Osman Paşa” marşını çalar. Irak’m, Afganistan’ın bizden farkı buydu. Onların nesillerini kahramanlıkla yetiştirecek Osman Paşalar’ı, Atatürkleri olma­dı, üç günde teslim oldular.

Plevne’nin üstünden yüz otuz beş yıl geçti. Plevne Sava­şı, Bosna ve Çeçenistan’da aynen devam etti. Plevne müdafa­ası ve boğuşması sindirilemedi. Türk halkının zihninde bitmedi. Avrupa ve Rus siyaseti, o gün bugün hiç değişmedi. Her gün kuşatma altındayız, her gün sığmaklardayız, her sa­bah yatağımızdan Osman Paşa marşıyla kalkıyoruz!..

Bu soylu, aziz kahramanların vatan toprağında Demi- reller, Özallar iktidar oldu. Bankasını, hâzinesini, onurunu, bu

21

Nihat Genç

toprağın haysiyetini bu kahramanlık öykülerini sata sata peş­keş çektiler. Sırtlanlar gibi, leşçiler gibi bu aziz kahramanların mezardaki kemiklerini, hatıralarını yiye yiye iktidarlarda sefa sürdüler.

Bizler yoksul çocuklarız, ne evimiz, ne dayımız oldu, ilkokul birinci sınıftan beri o kudretli kahramanların marşla­rını bir ipek gömlek gibi kemiklerimize giydirdik.

Yüz yıl var ki yüzümüz her gün biraz daha fakirleşti… Osman Paşa 145 gün direndi, bizler hâlâ direniyoruz. Buğday bitti… Ocak söndü. Sızlanmadık. Çamur yedik, sustuk. YÖK’ünden, medyasından, Kızılay’ına kadar bu kutsal kah­raman gazilerin kutsal emaneti hırsızların, ruhsuzların “kasa­sı” oldu… İşgal edildik. İşgal sürüyor. Memleketin her köşesi ağlıyor. Öfkeliyiz. Bu mezarlar, bu türbelerin kemiklerini sa­tıp satıp iktidara gelenleri birer birer yakalayıp parçalayıp boğmadan rahat etmeyeceğiz!.. Hıncımız tamdır. Eksik olan, intikam zamanıdır!..

22

Sultan Galiyev

Ülkemiz milli sanayisim kolluyor ve ithal ikamesi uyguluyor­du, yani, bizde varsa dışardan alınmıyordu. Batı bize, sizinki hem kalitesiz, hem pahalı, böyle ekonomi olmaz, bizden alın, dedi. Ve yüzlerce liberal yazarımız ithal ikamesi karşısında şiddetli yazılar yazdı, ekonominin dünyaya açılmasını bas bas bağırdılar. Şimdi dinleyin. Çin oyuncakları piyasayı sarstı ve onlarca şirket acılar içinde kapandı. Başta Amerika, liberal ya­zarlarımız bizleri Çin’e düşman yapmak için harekete geçti. Önümüzdeki yıllarda ülkemizde yüzlerce Çin düşmanı yazı­lara hazırlanın.

Oysa Çin oyuncakları çok ucuz ve kaliteleri de fena de­ğil. Başta Afrika olmak üzere yoksul çocuklar nihayet oyun­cak almaya hatta birbirlerine hediye almaya başladı. Bizim varoşlarımızda dahi çocuklar doğum günü kutlamaya başladı. Sebebi, ancak bir sakız alabilecekleri 500 bin -1 milyon liraya, artık sevdikleri bir oyuncak alabiliyorlar. Derhal saldırıya ge­çildi, ucuzluk suç ilan edildi. Hepimiz artık Çin’e karşı hırsla­nıyor, Çin’i ülkemizden kovmanın yollarını arıyoruz. Oysa Batılı malların gelmesiyle de yüzlerce şirket kapanmıştı. Ne­den bu isyan. Çünkü, Batı’dan gelmeyen her şey vahşidir, pis­tir, kötüdür. Demek ki liberalizm sadece Batı’ya açık olmak­mış. Eğer piyasamızı Çin’e karşı “koruyacaksak”, Batı’ya kar-

23

Nihat Genç

şı da koruyalım. Buna, liberalizm değil, Batı’nm sömürgesi ol­mak denir.

Hem Fethullah Hoca hem Tayyip Erdoğan kayıtsız şart­sız Amerikan siyasetinin egemenliğine girmiş durumda. Bu duruma da sömürgecilik demiyoruz, ne diyoruz, dünyaya açılmak. Bakın daha iyi bir “sömürge” örneği vereyim. Azer­baycan’ın topraklarının yarısı on yıldır işgal altında, tüm mal­varlığı olan petrolün yarısı Rusların yarısı da Amerika’nın kontrolü altında. İşte buna da “sömürge” demiyoruz, “dün­yaya açılmak” diyoruz. Hatta Irak’a dahi işgal edildi diyemi­yoruz, ne diyoruz: Demokratikleşme sancıları çekiyor. Suriye’ye bakalım, İsrail canı çektikçe Şam’ı bombalıyor, üste­lik yıllardır Golan Tepeleri’ni işgal etmiş, masaya dahi otur­muyor. Bu duruma ne diyoruz, “Suriye dünyaya açılmayışının cezasını çekiyor…”

Bu şarlatanlıklar bitmez, biz işimize bakalım. Dersimiz, anti-emperyalizmin başma gelenler! Milli voleybolcumuz Nes­lihan, İlhan Mansız gibi, yeteneği ve güzelliğiyle Japonların il­gisini çekti. Japon kameralar Neslihan’ın yanından ayrılmadı. Neslihan: “Japonlar, İlhan Mansız gibi biz Eskişehirlilere çok ilgi duyuyor” diye bir demeç verdi.

11., 12., 13., 14. yüzyılda Cengiz ve Timur’un orduları, Avrupa ve Rusya içlerine kadar ilerleyip, geriye, birbirinden çok uzak ve çok dağınık bir Tatar nüfusu bıraktı. Mısır’da da­hi Araplaşmış Tatarlar görebilirsiniz. Rusya içlerinde kurduk­ları devletin adı: Altmordu. 15 ve 16. yüzyılda tarih sahnesine çıkan Rusların Ural-Altay’ı aşması, Sibirya’ya uzanması için Altınordu devletinin yıkılması gerekiyordu, Altmordu devle­ti yıkıldı ve geriye bölük pörçük yaşayan Tatarlar kaldı.

  1. ve 18. yüzyılda Çarların ve Ortodoksların en büyük siyaseti işte bu dağınık Tatar nüfusu Hristiyanlaştırmak ve Ruslaştırmak oldu.

24

Amerikan Köpekleri

Ruslaştırma ve Hristiyanlaştırma siyaseti yüzlerce yıl sürdü ve bir “dönme” çağı başladı. Öyle ki Tatar nüfus tama­men asimilasyona tabi tutuldu. Öyle ki 19. yüzyıla geldiği­mizde Tatarlar için en büyük tehlike, “dönme Tatarlar” oldu, çünkü, artık Tatarları Ruslaştıran-Hristiyanlaştıran bu dönme­lerdi.

19.yüzyılda Orta Asya ayağa kalktı. Müslüman ve Türk halklar, bu erime, dönme ve asimilasyona son vermek için halklarının bağımsızlığı mücadelesine girişti.

Bugün bizim de okullarımızda okutulan Kırım Tatar­larının efsanevi ismi İsmail Gaspıralı’nın parolası buydu: “Dil­de, işte, fikirde birlik!” Tatarlar, Kazan vilayetini yurt kabul ediyordu ama burada dahi sayısal üstünlükleri yoktu. Islak elinizi çırparak Orta Asya’dan Rusya içlerine su serpin. Her bir köşe de küçük azınlıklar olarak yaşayan onlarca Tatar yer­leşimi göreceksiniz, başka halklara karışmış… Bu yüzden Ta­tarlardan, “Kırım Tatarları”, “Volga Tatarları” diye söz edilir…

19.yüzyıl aynı zamanda Türklerin uyanış yüzyılı. Orta Asya’da halklarının bağımsızlığına çalışan Türk aydınlar, bü­yük edebiyatçılar, dilciler, felsefeciler ve din adamları yetiş­tirdiler. Bu aydın hareketinin adı: Cedid, idi. Yenilikçiler, demek. Cedid hareketi Bolşevik ihtilaline kadar akıl almaz iş­ler gördü. Müslüman ve Türk halklarını bir araya getirmek, Hristiyanlığa, Ruslaştırmaya ve emperyalizme karşı atağa geç­mekle kalmadı, birçok Doğu halkları konferansları tertipledi­ler.

Yüz yıl önce, yani 19001ü yıllardan başlayarak ve peş peşe Müslüman halklar, Doğu halkları konferanslarıyla, Orta Asya’da bağımsızlık ve aydınlık rüzgârları estiriyordu.

Doğu’da, Müslüman ve Türk halklarının dergileri, ga­zeteleri, bilim adamları ülkeden ülkeye koşuyor, Orta Asya uyanıyor. Müslüman Doğulu halklar kendi bağımsız federas-

25

Nihat Genç

yonlarıru kurdular, kuracaklar. Bugün tarihçilerin görüşü şu­dur, Bolşevik ihtilali on yıl kadar gecikseydi Orta Asya bağım­sızlığına kavuşabilecekti.

Bağımsızlık mümkün olmadı, çünkü, Doğulu Müslü­man halkların emperyalistler karşısında verdiği amansız bi­lim, dil, din ve siyaset savaşı yıllarında, Rusya’da da Çar’a karşı dünya tarihinin en büyük devrimlerinden biri hazırlanı­yordu.

Hazırlayanlar: Proleterya! Yani, sanayi çağıyla Avru­pa’da gelişen işçi sınıfının Rusya kolu. Cedid hareketi içinden yetişen onlarca aydm, kendileri gibi emperyalizme karşı sava­şan Bolşevik liderlerin ve proleteryanın saflarına geçti. Bolşe- vikler’in Rusya’da çan devirip bir Sovyetler kurması mümkün. Ancak, sanayi çağı yaşamamış Doğu topraklarında ağalara, beylere, emperyalist sömürüye karşı savaşacak işçi bulmak mümkün değildi. Bu yüzden proleter devriminin Orta Asya’ya taşınması da mümkün değildi. Bolşevik devriminin Orta Asya steplerine uzanması için başka yollar bulunması lazımdı.

Mesela, Orta Asya’nın milli ve dini uyanışının liderleri ve halklarıyla pekâlâ yan yana gelinebilir. Gelinebilir ancak bu yan yana geliş sadece “taktik” bir şey olur. Çünkü, proletarya, milli ve dini her şeyin burjuva değeri, feodal değer olduğunu söylüyor, sınıfsız bir dünya arzuluyordu!

Yani, Doğu halklarmm bağımsızlık değeri ve gücü pro­letarya değil, Doğu halklarının bağımsızlık arzusu, dini ve milli değerlerin emperyalizme karşı savaşılıp korunmasıy- dı.

Bolşevik liderler, proletaryanın teorisyenleri, bu duru­ma acil bir çözüm buldular: “Self-determinasyon”… Yani her halk kendi siyasetini kendi belirleyecek. Orta Asya’nın aydın­ları için bu çok cazip bir teklifti ve hemen Bolşevik devrimine yürekten katıldılar.

26

Amerikan Köpekleri

Bu yüzden, Bolşevik liderler, Çar’m ordularına karşı bö­lünmemek için uzun müddet Orta Asyalı, Müslüman ve Türk Bolşeviklerin milli ve dini konferanslarına, dergilerine ses çı­kartmadılar. Hatta Stalin, Doğu Müslüman halkların bu kon­feranslarına ve taleplerine sıcak baktı, destekledi.

Ortada büyük bir “teorik” anlaşmazlık vardı. Bir tarafta, Rusya’nın devrimcileri “proletarya”, yani işçi sınıfı. İşçi sınıfı­nı sanayi toplumu ortaya çıkarmıştı. Oysa, Doğu’da böyle bir sınıf yoktu. Böyle bir sanayii yoktu. Kızıl kıyamet burada kop­tu… Doğu topraklarında emperyalizme karşı mücadeleyi nere­ye koyacağız, bunun adı nedir? Yoksa Batı’da gelişen işçi sınıfı tüm Doğu’nun da motoru, gücü, öncüsü mü olmalı…

Marksist teorisyenler işçi sınıfı yetiştirmemiş Doğulu halklar için özel bir sayfa açtı, yüzyıldır bu Doğu’nun özel ta­rihsel süreci tartışılır, bunun herkesçe bilinen meşhur adı: As­ya Tipi Üretim Tarzı, yani, ATÜT!

1917 Bolşevik İhtilali olmuş, ancak, iç savaş süreci uza­dıkça uzuyordu, çünkü, Rusya steplerinde Çar’m ordularını bulup yakalamak ve yok etmek imkânsızdı. Bu günlerde Do­ğulu halkların ve Doğulu Bolşevik aydınların karşısına geç­mek doğru olmazdı.

Ta ki, iç savaş süreci bitip, Orta Asya’nın kahraman dev­rimci Türk Bolşevikleriyle Çar’m orduları tamamen temizle- nene kadar. Artık, Moskova/Merkez sesleri geliyordu. Yani, tüm ülke merkeze bağlanmalıydı. Yani, “kontrol” merkezden sağlanmalıydı.

Hemen harekete geçildi, Türk ve Müslüman halkların, aydınların dergileri, gazeteleri, demekleri, konfederasyonları yasaklandı. Bütün Doğulu halklarm milli ve dini değerleri mil­liyetçi sapma olarak değerlendirilip yok edildi.

Bolşeviklerle kol kola emperyalizme ve Çar’m orduları­na karşı savaşmış Doğulu halklar ve aydınları, bütün siyasi,

27

Nihat Genç

ekonomik tekelin Moskova’ya kayıtsız şartsız bağlandığını gördüklerinde iş işten geçmişti. Aldatılmışlar, kazıklanmış­lardı.

Çünkü artık Stalin iktidardaydı ve milyonlarca Türk’ü yerinden yurdundan trenlere bindirip Sibirya çöllerine sürü­yordu. Bir vahşet. Dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük mezalimleri başladı. Stalin taş üstünde taş bırakmadı. Cengiz Dağcı’nm eşsiz romanlarını okursak, kadınların tülbentleri, dantelli mendillerine dahi “milli değer” diye el konuldu. Türk’ü, Müslümanlığı hatırlatan her şeyin üstünden buldo­zerler geçti.

Asıl facia, 19. yüzyılın Büyük Cedid, aydınlanma hare­ketinin yetiştirdiği bir büyük kuşak yok edildi.

Öyle bir “yok ediliş ki”, 19401ı yıllara geldiğimizde, Orta Asya’da kendi tarihini, kültürünü, bir önceki kuşağın ad­larım, çabalarını bilen tek bir insan kalmadı. Çünkü yeni bir kuşak, komünist okullarda, komünist eğitimle yetişmişti. Yir­mi yıl gibi kısa süre içinde, tarihleriyle, kültürleriyle benlikle­riyle, aydınlarıyla hiçbir ilişkileri kalmamıştı…

Ancak kaçan kurtulabiliyordu, kaçanlara bir örnek: 19301u yıllarda Türk devletine Türkçülük ve Rusları devirmek için Nazilerle işbirliği teklif için Nazilerle gizli örgüt dahi ku­ran ünlü tarihçimiz Zeki Velidi Togan’dır. Rusya steplerinde olup bitenleri ancak gizli servisler ya da kaçanların ağzından öğrenebiliyorduk. (Bir küçük not: II. Dünya Savaşı’nda Nazi- ler yenilince bu gizli Türkçü örgütün elemanlarım yeni kuru­lan CIA üstüne geçirip kullanmaya başladı, bugünkü Türkçü ve milliyetçi hareketin Amerikancılığı da burdan başlar.)

Ve tarih hepimizi şaşırtarak bilinmeyen sürprizlere doğ­ru ilerledi. Berlin Duvarı’nm çöküp Soyvetler’in yıkılmasıyla olup bitenleri teorik olarak anlamak mümkün değil. Komü­nist, Marksist okullarda yetişmiş Sovyet siyasetçiler, bir gün­

28

Amerikan Köpekleri

de Çar siyasetine döndüler.

Yani, Sovyetler’in adı bir günde Rus Milliyetçileri oldu. Rus emperyalizmine ve Rus ortodoksluğuna geçiş yapmak on­lar için bir saniyelik işti. Derhal, kaldıkları yerden Çarlık siya­setine dönüp, yeni bir milli ve dini ve emperyalist hayata başladılar. Seksen yıldır eğitim veren Marksist teori ve okullar, Ruslardan tek bir kişiyi dahi milli ve dini sapmalardan kurta- ramamış, aksine daha deli daha manyak bir Rus milliyetçiliği ve Rus ortodoksluğu tarih sahnesine fırladı…

Seksen yıldır okullarında okutulan Marksist teori, Rus­ların milliyetçilikleri ve Ortodoksluklarına hiç zeval vermedi, aksine pekiştirdi. İşte, milli ve dini değerlerin asla yok edile­meyeceğini bize öğreten bu seksen yıllık laboratuvar, bugün insanlığın önünde büyük bir tecrübe gibi durmaktadır.

Yeniden milli ve dini değerlere dönüş yapmakdıysa ni­yetiniz, milyonlarca Müslüman ve Türk’ün milli ve dini de­ğerlerinden bir yüzyıl ne istediniz? Milyonlarca Müslümanı, Türk’ü neden öldürdünüz.

İşte bu soruların çoğaldığı bugünlerde Türkiye aydın­ları Orta Asya’nm bağrmdan çıkmış bir bolşeviki sıkça tartış­maya başladılar, adı: Sultan GaliyevL

Bugünlerde Attilâ İlhan yazılarıyla, Halit Kakınç kitap­larıyla Sultan Galiyev’i Türkiye’nin gündemine taşıdılar, iki­sine de sonsuz teşekkürler…

Ancak ülkemizde Sultan Galiyev’in fikirlerini en güzel özetleyen kitap, Hürriyet Yayınları’ndan 1981 yılında çıkmış: Sultan Galiyev ve Sovyet Müslümanları adlı kitaptır. İki ya- zarlıdır: Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay..

Benim kuşağımın Sultan Galiyev’i tanıdığı kitap, bu ki­taptır. Yeni baskısı yapıldı mı bilmiyorum. Eski kitapçılarda hâlâ bol miktarda mevcuttur.

Sultan Galiyev’i tanımadan önce gözlerinizi kapatın ve

29

Nihat Genç

tarihin karanlıklarına, Orta Asya bozkırlarına doğru avazınız çıktığı kadar bağırın: Sultan Galiyev! Sultan GaliyevL Çünkü Sultan Galiyev, yazımın burasına kadar söylediğim her şeyi “öngören” ve “bas bas bağıran” bir Bolşevik’ti…

Fikirlerimizi, coşkumuzu borçlu olduğumuz adamın adıdır.

Sultan Galiyev’in fikirlerini birkaç satırda özetlemek mümkündür, bugün “Galiyevizm” de denilen doktrin şudur: “Doğulu halklar, Amerika, Avrupa ve Rus emperyalizminden korunmak için kendi konfederasyonlarını, sosyalizmlerini kurmak zorundadır!..”

Bunu tamamlayan görüş şudur: “Sanayi devrimini yaşa­mamış Doğulu Türk, Fars, Arap, Müslüman halklar, milli ve İslami değerleri korunarak sömürgeler enternasyonalizmini kurmalıdır!..

Henüz 1920’lerde söylediği şudur: “Sovyetler rejimi, hızla Rus milliyetçiliğine ve devlet kapitalizmine dönüşe­cek!”

Ancak, en çok yankı bulan tüm fikirlerinin temeli olan düşüncesi şudur: “Avrupa proleteryası kendi sömürgeci bur­juvasıyla işbirliği yapmıştır. Sömürge kaynaklarını burjuva­sıyla ortaklaşa hüpletmiştir. Bu yüzden Avrupa solu, dünya sosyalizmine öncülük edemez, motor rolü oynayamaz!”

Bu düşüncesini tarih doğrulamıştır. Avrupa proletaryası sömürge kaynaklarıyla zenginleşen Avrupa burjuvasıyla güle oynaya Avrupa Birliği’ni kurmuş, Sovyetler, bir günde, eski Çar siyasetine başlamıştır!

Ancak, Sultan Galiyev gerçek bir devrimci, gerçek bir Bolşevik’ti. Milli ve dini değerlere kalben inana yoktu. Milli ve dini değerlerin tarihten ve halkların gönlünden silinemeyece­ğini tarihi bir gerçek olarak kabul ediyor, söylüyordu. Sanayi devrimi yaşamamış Doğulu halkların en büyük bağımsızlık

30

Amerikan Köpekleri

değerlerinin milli ve dini değerleri olduğunu söylemeye çalı­şıyordu.

Ve Sultan Galiyev bu düşüncelerini hiçbir zaman gizli kapaklı söylemedi. Aksine, aleni, dergilerde, konferanslarda ulu orta bağırarak haykırarak söylüyordu. Bir dizi Doğu halk­ları konferansı ve sonuncusu Bakü, Doğu Halkları Konferan­sında da söyledi. Sultan Galiyev o günlerde arkasına Orta Asya’yı almış Çar7m ordularına karşı savaşıyordu, bu yüzden kimsecikler Sultan Galiyev’in bu görüşlerine sesini çıkartamı- yordu.

Ta ki, Sovyet devrimi içerdeki savaşı durduruncaya ka­dar. 1929’da Sultan Galiyev bu görüşleri yüzünden tutuklan­dı ve bu görüşleri “milliyetçi sapma” kabul edilip on yıl hapis yattı.

Sultan Galiyev’in bu görüşlerini cazip bulan tanıdık bir sima daha var, Trabzon sahili açıklarında denizde öldürülen Mustafa Suphi! Türkiye komünist hareketinin ilk ve tek en bü­yük ismi. Mustafa Suphi’nin görevi de, Doğulu halkların uyandırılmasıydı, yani, Mustafa Suphi’nin görevi, Türkçe, Farsça, Arapça dergiler çıkarıp, bir sömürgeler enternasyona­lizmi kurmak, emperyalizme karşı Doğulu halkları ayaklan­dırmak!

Rusya’da iç savaş, Türkiye’de İstiklal Savaşı, yer yerin­den oynuyor, bir avuç adam, dergileri, gazeteleri, konferans­larıyla Orta Asya’yı ayağa kaldırıyordu, öyle ateşli, öyle hareketli, öyle delidolu koşuyorlardı ki, bizim Enver Paşa da­hi Osmanlı orduları yenilince oraya koştu… Hatta, Mustafa Ke­mal Türkiye Komünist Partisi’nin kurulmasına önce izin verdi… Ve sonra Mustafa Suphi, öldürüldü…

Gitti hepsi… Yoklar artık.. Kalemi eline alıp düşünmeye vakit bulamadan yularsız atlara binip Orta Asya steplerine ko­şan bu adamların fikirleriyle, mücadeleleriyle aramızda artık

31

Nihat Genç

büyük bir kopukluk var!.. Hepsi bir “Bolşevik bunalımı” geçir­di. Hepsi öldürüldü. Milliyetçi bağnazlarca öldürüldüler. Ve bugün tarih bu soylu düşünce ve dava adamlarını haklı kıldı. Bugün, bu bilge ve acı çekmiş, bu eski zaman kahramanlarının adlarını genç kuşaklara öğretmemiz gerekiyor…

Ne diyordu bu adamlar, ne istiyorlardı, hangi fikri yay­mak için Doğu topraklarını ateşe vermişlerdi!. Doğu’nun ka­derini değiştirmek istiyorlardı. Çağımızın ve tarihlerin en büyük fırtınası bağımsızlık bayrağını, emperyalizme karşı sa­vaşı!

Ve öyle günler geldi ki, Türkiye’nin komünistleri dahi, bu insanların hem Bolşevik hem de milli değerlere saygı du­yuşlarıyla alay ettiler!

Oysa bugün, 20001i yıllar… Dünya siyaseti, Bosna, Çe­çen katliamları, Irak, Afganistan işgali, sömürgeleşen Türki­ye, Azerbaycan’ı gördükçe, hepimiz çığlık çığlığa yırtınarak bu soylu adamların sözlerini hatırlıyoruz…

Ne diyelim, iş işten geçti mi diyelim… Ya da, tarihin ka­ranlıklarına doğru avazımız çıktığı kadar bağırıp: “Çık gel Mustafa Suphi, kalk gel Sultan Galiyev!” diye mi bağıra­lım…

Dedikleriniz oldu, Sovyetler yeniden Çarlığa dönüştü, Avrupa proletaryası tüm dünyayı kandırıp kendi burjuvasıy­la mutlu bir hayata başladı.

Dediğiniz oldu, Türklerin, Farslarm, Arapların Doğulu mazlum halkların, emperyalizme karşı büyük birlikler kurma­sından başka hiçbir şansları kalmadı!..

Bugün emperyalizm bütün çağlardan daha sert, daha korkunç hegemonik ağlarını Batı dışı topraklara atmış, nükle­er bombalarla kol geziyor! Peki, anti-emperyalist saflara ne ol­du? Bu düşüncelerle büyümüş kuşaklar nerede?

Söyleyeyim, kimi feministçilik oynuyor, kimi çevrecilik

32

Amerikan Köpekleri

oynuyor, kimi etnikçilik oynuyor, kimi İslamcı-Amerikana, kimi küreselcilik, kimi medyacılık, kimi beyoğluculuk, kimi şöhretçilik, kimi Che tişörtüyle mutlu, kimi Küba’yla nostalji- lik onuyor, kimi Avrupa’ya sarılır, kimi halkını aşağılar, kimi bizden adam olmaz yazıları yazar, kimi Kürt’ü, Türk’ü, Şii’yi, Arab’ı birbirine kışkırtır…

Ne bok olursanız olun, ancak, hepimiz anti-emperyalist ve bağımsızlıktan yana olmayacak mıydık? Bitti mi?

Bitiş sebebini de söyleyeyim. Bu eski Marksist kuşak, bir zamanlar dünyayı değiştirmek için sömürgeciliğe karşı ayağa kalkmıştı. Sebebi, anti-emperyalist yaygara Batı’dan, Batı’nın solundan, Batı’nın proletaryasından yükseliyordu. Batı’dan gelince sorun yok, hemen sarılırlar. Batı’yla kol kola girip öl­düler, hapishanelere düştüler. Şimdi değişen nedir? Değişen artık Batı’dan anti-emperyalist bir slogan, çığlık gelmiyor. Ba­tı artık bizim eski Marksistlere anti-emperyalist teori gönder­miyor. Ne gönderiyor Batı’nm solu bizim eskilere? Etnikçilik oynayın, feministçilik, çevrecilik, insan haklarıcılık oynayın, diyor…

Bir zamanlar Batı’nın şirketleri, sizler zahmet edip uçak fabrikası kurmayın, bizde kurulmuşu var diyorlardı. Aynen böyle. Sizler zahmet edip fikir sahibi olmayın, bizde hazırlan var, siz tartışmayın, bizde tartışılmışları var, size dergi de ve­ririz, vakıf da veririz, para da veririz, yeter ki siz bizim tartış­malarımızı bizim tartıştığımız şekilde tartışın!..

Bu sistem tuttu, bugün Doğu topraklarını gezin, tartışı­lan konular aynıdır, hepsini Batılılar öğretmiştir, işte: Siyasi reformlar, insan haklan, feminizm, çevrecilik, medeniyet çatış­ması, başörtüsü… Papağan gibi her bir aydınımız bu başlıklar altında, aynı konu, aynı tartışmayı, İran’da da Mısır’da da Tür­kiye’de de aynı şekilde sürdürür. Tartışılmayan tek şey: ‘Anti- Emperyalizm”dir…

33

Nihat Genç

Bu saçma sapan tartışmalar Doğu topraklarının anti-em- peryalist öfkesini yok etmekten başka işe yaramadı. İki yüz yıldır bu numarayı yiyoruz. Bakın Fransız İhtilali, dünyamız için büyük ilerleme, büyük insanlık, büyük kardeşlik, diye bü­tün sömürge coğrafyalarından satıldı, öğretildi ve hepimiz, Fransız İhtilali’nin kurumlarım öğrenmek için ayağa kalktık. Peki sonuç? Sonuç, Sultan Galiyev’in dediği gibi oldu, Fran­sız İhtilali’yle yüzlerce ülke sömürge yönetimine geçti!.

Sırf değişmek için değişen, sırf tartışmak için tartışan bir delirmiş aydın kuşağı, her boku yiyor, yapamadığı tek şey: Anti-emperyalist ve bağımsızlığın saflarında durmak.

Rusya, Bolşevik İhtilali’ni seksen sene sürükledi ve bir günde gangster bir Rus milliyetçiliği ve ortodoksluğa döndü. Batı’nın solcu gazeteleri, Putin’in despotluğunu, Rusya’nın bu yeni vahşi sömürgeciliğini, Çeçenistan’ı ve Bosna’yı yok edi­şini tartışmıyor…

Dikkat edin, emperyalistlerin milliyetçiliği kutsal, zarif, rasyonel ve hatta küreselleşme ve hatta muhteşem bir kültür olarak tartışılıyor!..

Aşağılanan, küçümsenen, her gün yüzlerce yazıyla dal­gaya alman milliyetçilik türü Batı dışı toprakların milliyetçili­ği. Doğunun milliyetçilikleri despot, barbar, kendilerinin milliyetçilikleri bir kültür şaheseri!.. Bu öyle aptalca bir sidik yarışma dönüşüyor ki, Sultan Galiyev de zamanında bu tuza­ğa düştü, “Cengiz ordularının mezalimi, Amerikalıların Kızıl­derililere yaptıkları yanında hiç kalır” dedi…

Bu sidik yarışını hızlandıran Batı’dır, Batı, her çağda Do- ğu’yu aşağılamak için yeni kavramlar bulmakta gecikmez! Bu son yüzyılda da “milli gelir, kalite” gibi kavramlarla üstünlü­ğünü ve yarıştaki öncülüğünü herkesin kafasına mıhlayıp Batı dışı topraklardaki aydınların “özgüvenlerini” parçalıyor.

Özgüvenleri parçalanmış aydınlar bu saçma sapan tar­

34

Amerikan Köpekleri

tışmaları sonsuza dek sürüklüyor!..

Ve bu saçma sapan tartışmalar Doğulu aydınlarda “öz- güven”in çökmesine sebep olurken, bu tartışmaları icat eden Batılılar için bu tartışmalar zevk kaynağı oluyor. Batılıların dünyayı yönetme coşkusunu göklere çıkartıyor. Onlardan sö­mürdükleri dünya için hesap soran yok, onlara hayran Doğu­lu aydmlar var.

Hintlilerle PakistanlIları çatıştıran kimdir, Kürtlerle Türkleri savaştıran kimdir ve Batı bu çatışmalar yoğunlaştık­ça zevkten kudurmakta. Bosna’da dört yüz bin insan öldürü­lürken zevkten kuduruyorlardı. Çünkü bu çatışmalar bizim “azgelişmişliğimizin” ürünüydü, bu çatışmalar, onların sinsi gizli servislerinin ve emperyalist sömürülerinin sonucu değil­miş… Bu kardeş kavgaları Batı’yı daha da “merkez” hale geti­riyor. Batı istihbarat oyunlarıyla savaştırdığı, kırdığı her halkın ümüğünden sıkıp kendi kapışma getiriyor, işgalini, ya­salarını, kendi demokrasisini onaylatıp, imzalatıp postalıyor… On yıl süren İran-Irak savaşı kimin eseri? Kuzey Irak’ta otuz yıldır bitmeyen gizli istihbaratlar kimin malı!..

Ve hâlâ, topraklarının bağımsızlığını öfkeyle dile geti­ren Doğulu aydınların topu, aptal, zorba, despot, barbar, alay edilecek, dışlanacak, ya da teröristleştirilecek… Yani hâlâ anti- emperyalist iseniz Batı literatüründe bunun adı, Saddamcısı- mz, Yahudi düşmanısınız, anlamı taşıyor…

Oysa tarih, yüzlerce sömürge ülkesine dışardan aydın­lık gelmediğini, dışardan kurtuluş gelmediğini öğretti.

Doğu onlar için, soğuk gözlerle incelenecek, gözlenecek ve fikir tartışması sipariş edilecek bir büyük laboratuvar. Bu laboratuvara iki yüz yıldır söyledikleri tek şey “değişin” de­mek. Dünya tarihinde bizden çok değişen, bizden çok reform yapan ülke yoktur, olmadı, dinimizi, giysimizi, masamızı, evi­mizi, dilimizi, yasalarımızı, her şeyimizi tepeden tırnağa de­

35

Nihat Genç

ğiştirdik. Değişme hastalığı öyle şizofrenik hal aldı ki, toprak­larımızda canı sıkılan her aydm sabah yazışma “değişin” ko­mutlarıyla başlıyor! Dünyada “değişin” diye emirler veren en çok yazı bu topraklarda yazılmıştır…

Doğulu aydınların iradeleri bu tartışmalarla köreldi. Ba- tı’dan çıkmamış hiçbir kitap gündemlerine henüz girmiş değil. Doğulu aydınların hafızası hiçbir işe yaramayan Tarihin Sonu gibi. Medeniyetler Çatışması gibi kitaplarla iptal edildi.

Tartışa tartışa daha çok sömürünün kölesi olduk, tartı­şa tartışa anti-emperyalizm ve bağımsızlık safları dağıldı, par­çalandı. Dünyanın sömürülen yüzlerce ülkesini bir kenara koyun, yanı başınızda Azerbaycan, ülkenin yarısı fiili işgal al­tında, petrolünün yarısını Amerika, diğerini Rusya götürü­yor… Sömürgenin daniskası! Sömürgelerin sömürgesi!.. Bunları konuşan, tartışan yok!..

Benim kafam karışık değil. Hep beraber el ele verip ye­ni bir anti-emperyalist kuşak yetiştirmeliyiz fikirlerimiz, canı­mız, dergilerimiz, kitaplarımız, her şeyimiz bu anti-emper- yalist kuşağın yetişmesinde başrol oynamalı…

Şark topraklarının henüz enternasyonal bir dergisi, ga­zetesi, partisi yok. Bu nasıl “küreselleşme”, herkes küreselle­şiyor biz kendi dinimizden, milliyetimizden olanlarla bir türlü konuşmaya geçemiyoruz. Hızla, Şark’m Partisi. Şark Halkla­rının Partisi… Şark Partisi… Ve benzer başlıklar altında, şark topraklarının, milliyetçisi, İslamcısı, solcusu, çevrecisini aynı anti-emperyalist beraberliğe götürecek yazışmalara, toplantı­lara girmeliyiz.

Farslar, Türkler, Araplar arasında Mustafa Suphi ne yapmak istiyorduysa, bugün aynı şeyi yapacağız. Doğu halk­ları konfederasyonu, Müslüman halklar federasyonu diyerek, sömürgelerin enternasyonalizmi derken, Sultan Galiyev neyi kastediyorsa, bugün aynı davayı sırtlanmaktan başka şansı­mız yoktur!..

36

Amerikan Köpekleri

Kalkıp bana bu büyük örgütlenmeyi maddi olarak ku­ramayacağımızı söyleyebilirsiniz. Örgütler kuracak maddi gü­cümüz olmayabilir. Ama, bunun coşkusunu, duygusunu, fikriyatını yayabilir, yazabilir, konuşur, tartışabiliriz.

Kendi irademizle biz bize konuşalım. Kendi despotları­mızı, kendi zalimlerimizi bizler aramızda alaşağı edelim, şii­rimiz, edebiyatımız, heyecanımız bu davaya hizmet etsin. Coşkumuzu ateşte ve ayakta tutarak, anti emperyalist heye­canımızı asla soğutup dondurmadan yeni kuşaklara bağım­sızlık rüzgârını uzatabilmeliyiz.

Milli ve dini değerlerin asla kökünden kopartılamaya- cak değerler olduğunu, İslamcılarla, milliyetçilerle artık tar­tışmalıyız. Ve onlara, bugün, toprağımızın öz çocukları Fethullah Hocaların, Tayyip Erdoğanların nasıl ve niçin Ame­rika’nın kölesi olduğunu soralım. Yani, solcuları, milliyetçile­ri, İslamcıları, hepimiz, herkesi, aynı bağımsızlık çizgisine getirecek tartışmaların içine dalmalıyız…

Yani, Galiyev’in açtığı kapıdan girmeliyiz… Bu toprak­larda bağımsızlık bayrağını kim kaldırırsa onun arkasına ge­çelim…

Ve sonra. Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey, Mustafa Sup­hi’yi kim öldürdü diye ateşli bir konuşma yapar mecliste. Ve sonra Mustafa Kemal’in koruması Topal Osman sen kimi ima ediyorsun deyip boğazlayarak öldürür Mustafa Suphi’yi…

Ve sonra. Cemal Paşa Tiflis’ten Orta Asya’yı toparlama­ya giden Enver Paşa’ya haber gönderir. “Sakın Anadolu’ya dö­nüp Mustafa Kemal’in işini bozma…” Ve sonra. Enver Paşa, 1922’de Pamir dağlarında Rus mitralyözlerinin üstüne sürer atını ve orada ölür, oraya gömülür… (Kemikleri on yıl önce İs­tanbul’a getirildi)

Ve sonra. Dünya böyle bir fikir görmedi. Böyle bir so­ğuk. Kazan’dan yola çıkar Galiyev’in atlıları. Soğuktan don­

37

Nihat Genç

muş arkadaşlarının cesetlerini kızaklara bağlar. Soğuktan bo­ku donuyor askerlerin. Yağlı ve bitli kalpakları. Askerler birer birer tifodan ölüyor. Buzdan birer kalıp gibi atlarına bindiler. Bir tahta barakada sabaha dek ateş etrafında tartıştılar. Beyin­leri kuş tüyü yastık kadar hafif. Dünya böyle sıcacık fikir gör­medi. Hepsi işsiz, güçsüz. Hepsi tartışa tartışa sabaha varmadan generalliğe yükseliyor. Sonra. Galiyev atmı gözle görülmeyen başka dünyalara doğru sürükledi. Kardeşleri. Bol­şevik yoldaşları yolunu kesip tutukladılar. Dünya böyle bir kalleşlik görmedi. Galiyev bir daha Kazan’a dönemedi. Fikrin­den, inadından, gururundan ne mahkemede ne hapiste zerre geri adım atmadı. Ve sonra…

Moskova’dan yeni efendiler gelip Kazan’a Lenin’in ölümsüz heykellerini diktiler. Ve seksen yıl sonra, olacak şey değil, oldu, komünistler av köpekleri gibi saldırıp yıkülar Le­nin’in heykellerini…

Ve sonra Galiyev’i Galiyev’in öz çocukları dahi unuttu. Benimki boş bir hayal. Olsun, kafamda canlandırıyorum şim­di, o boşalan meydanda, Orta Asya’nın bu en güzel evladının heykelini!…

38

Araplar

İsrail gizli servisi, medyamızda kontrol ettiği yazar ve bilim adamları vasıtasıyla Filistinli “intihar bombacılarını” Türki­ye’ye tartıştırmak istiyor. Dinsiz, kitapsız adamlar Kur’an’dan ayetler göstererek intihar bombacılığının dehşet, vahşet oldu­ğunu söylüyor.

Filistin’de intihar bombacıları kendilerine intihar bom­bacısı demiyor, “şehit”, “şehadet” gibi kutsal kavramlar kul­lanıyorlar. Onlara intiharcı diyen bizleriz. Ordusuz, silahsız, tanksız, tüfeksiz ve hatta esir, mülteci bir halkm çocukları ül­kelerinin işgaline karşı bir insanın yapabileceği son şeyi yapı­yorlar, ölüyorlar. Kendilerini bir savaşın en ön cephesindeki akıncılar gibi görüyorlar.

Filistin’de mücadele eden Müslüman Hamas örgütü, biz sadece işgal edilmiş topraklarımızda savaşırız, diyor. Oysa El Kaide bu tür bir örgüt değil. Dünyanın her yerinde savaş ve­riyor. El Kaide Afganistan çıkışlı, Arapları/Müslümanları vur­mak için işbirliği yapmış herkesi hedef alıyor.

Kahire’nin nüfusu 17 milyon ve yoksul mahallelerin nü­fusu 10 milyonun üstünde. Burada milyonlarca gencin tek amacı bir gün Hamas’a katılıp intihar bombacısı olmak. Fas’tan Malezya’ya onlarca Müslüman devleti içinde milyon­larca genç Amerikan karşıtı. Gençlik üzerine yapılan anket-

39

Nihat Genç

lerde, diyelim Ürdün’de yüzde doksan sekiz Amerikan düş­manlığı, gençlerin birinci ideolojisi.

Bu gençler sadece “intihar bombacısı” değil, şayet Irak savaşı, Amerika lehine gelişirse, Irak çevresindeki tüm ülke­lerdeki siyasi rejimleri alaşağı edecek büyük patlamalar bek­leyin. Bu işkence ve porno fotoğraflarım milyonlarca Arap gencin kabul etmesi mümkün değil.

Orta Doğu Arap devletlerinin teknoloji, modernleşme, birçok şeyleri eksik olabilir. Ancak, Orta Doğu’da Arapların yüksek ideolojileri var. Bu ideolojiler ahlak, din, siyaset, mü­cadele, uluslararası politika konumunda çok profesyonel yük­sek kültür sahibidir. Yeni kim ne yapıyor, neyin mücadelesini nasıl veriyor çok iyi biliyorlar. Bu insanlar cephededir. Şu an­da büyük bir işgale ve iki büyük dünya devine karşı savaşı­yorlar. Yüzlerce arkadaşlarmı ve ailelerini bu savaşta kaybet­mişlerdir.

Bizim, plazalardaki beyfendiler bu topraklardaki dire­nişi anlayamaz. Boşuna İsrail’in gizli servis siparişlerini ma­saya getirip kendilerini şerefsiz, rezil duruma sokmasmlar.

Üniversitelerde yaptığım konuşmalarda henüz Kenan Evren’i dahi tanımayan bir kuşakla karşılaşıyoruz, sil baştan, dön baştan, bu gençlere olup bitenleri tane tane anlatmak gö­revimizdir.

Türkiye gençliği şunu bilsin. Karşımızdaki düşmanın elinde çok sayıda nükleer bomba var. Bu nükleer bombalar ül­kemizde ve Batı’da neden tartışılmıyor. Nükleer bombaların kaç yüz kaç milyon insanı anında öldürdüğü, öldüreceği, “in- sanlıkçı” yazarlar tarafından neden tartışılmıyor. Nükleer bombalara karşı neden bir insanlık cephesi kurulmuyor. Ve intihar bombacıları vahşi olarak takdim ediliyor.

Değil nükleer bomba üretmek, Arap devletlerinden her­hangi biri eczaneden daha büyükçe bir kimya fabrikası kur­

40

Amerikan Köpekleri

ma şansına sahip değildir. Hemen bombalanır. Yani Arapların masum, ilaç, teknoloji gibi yatırımları söz konusu olamadı. İs­rail ve Amerika tarafından bu teknolojik yatırım kimyasal şüp­heler yüzünden vuruldu, vurulacak, yok edilecek ya da yeni bir işgalin sebebi sayılacak.

Yani, Araplara eczane bile açürmıyorsun ama sen yüz­lerce nükleer bombayı elinde tutuyorsun. Sonra Türkiye med­yası, aydınları, vay anam neymiş intihar bombacıları diye feryat edecek…

Türkiye gençliği şunu öğrensin. Abbasi, Osmanlı, En­dülüs kültürlerinin her birinde büyük bir “din hürriyeti” asır­larca mutlulukla yaşamıştır. Mesela Endülüs’te, Kuzey Afrika’da (Mağrip’te) yüzlerce yıl Müslümanlar, Hristiyanla- rm kutsal mezarlarını Hristiyanlarla birlikte ziyaret etmiş­tir.

Hatta Yahudilerin din büyüklerini, bayramlarını yüzler­ce yıl birlikte yan yana kutlamış, mezarlarına birlikte gitmiş­lerdir. Avrupa ve Batı toprakları içinde tek bir Müslüman türbesi Hristiyanlar tarafından kutsanmadı, ziyaret edilmedi. Mesela, bugün dahi topraklarındaki Hristiyan ziyaretgâhları Müslüman halkımız tarafından kutsal kabul edilip ziyaret edi­lir!

Türkiye gençliği şunu öğrensin. Yahudilerin dünya top­rakları içinde yaşadığı iki büyük saadet vardır. Bugünkü hü­manist, insan haklarıcı İtalya, Almanya, Fransa, Rusya, Polonya, Macaristan vs., her yerde Yahudileri katlederek, Ya- hudileri sürerek Yahudileri defalarca kovmuşlardır. Tek katle­dilmeden/sürülmeden yaşadıkları yer, birincisi Endülüs Müslüman uygarlığı İkincisi Osmanlı. Dünyada onları kabul edip başının üstüne koyan iki yer var, ikisinden biri Arap me­deniyeti Endülüs, diğeri Osmanlı. Ve şimdi Yahudiler nükle­er bombalarını bu halklara karşı tutuyor.

41

Nihat Genç

Türkiye gençliği şunu öğrensin. Bugün Batı basını ve Batı’dan mesela Soros’dan yardım alan vakıflar şu propagan­dayı yapıyorlar.

Bu topraklar demokrasi bilmiyor, teknoloji geliştiremi­yor, hukuk inşa edemiyor. O halde Amerika ve İngilizlerin bu topraklara demokrasi baskısını ciddiye alalım.

Önce şunu bilelim. Doğu’da da Batı’da da hiçbir yazar kalkıp, Abbasi ve Endülüs uygarlığının şiirde, bahçede, mi­maride, filozofide ve sosyal dokunun zenginliği ve hürriyet­leri konusunda Araplarm eline, muhteşem tarihine su döke­mez.

Bu topraklar geçtiğimiz on asır içinde Portekizlilerin Moğolların, Osmanlıların, son iki yüz yıl içinde İngilizlerin, Fransızların ve İtalyanların, soykırım, katletme, yok etme po­litikalarıyla bitmeyen büyük bir savaşın kanlı haritası şekline getirilmiştir.

Bitmeyen bu yok etme savaşını başlatan Batı’dır. İki gün huzur vermemiştir. Bu toprakların diline, kültürüne, medeni­yetine göz dikmişlerdir. Hem İngilizler hem Amerika iki yüz yıl aralıksız bu toprakların petrolünü, kanallarını, havzalarını kontrol etmek için ordularını, nükleer bombalarını, ajanlarını, diplomatlarını seferber etmişler ve bugünkü zenginliklerini de bu topraklardan çıkarmışlardır.

Türkiye gençliği şunu öğrensin. Buna rağmen, Araplar, İngilizlerin kukla şeyh krallarına savaş verip bağımsız devlet­lerini kurmuşlar, bugün dahi Amerikana krallara karşı büyük nefret ve isyan halindeler. Arap devletleri hem Fransızlara, hem İngilizler ve hem Amerikalılara karşı iki yüz yıldır ba­ğımsızlık mücadelesi vermekte. İşgalcilerin biri gidiyor, diğe­ri geliyor, ardı arkası kesilmiyor. İstikrarsızlık, sosyal zayıflık, iç siyasi karışıklık… Genç subaylar bu zayıf ortamı kollayıp darbe üstüne darbe yapıyor, siyaset defalarca kesintiye uğru­

42

Amerikan Köpekleri

yor… Türkiye dahi, son otuz yılda dört darbe.

Türkiye gençliği şunu öğrensin. Uzun yılların “sömür­gesi” olmak ne demek? Son iki yüz yılda ağır İngiliz ve Fran­sız egemenliğinde binlerce çatışmaya girmek ne demek? Bugün sömürge kültürünün mirası olan, Bangladeş, Hindis­tan, Pakistan ve Kahire’deki milyonlarca aç, yoksul sürüleri ar­tık birer insan yerine getirmenin imkânı yok gibidir. Açlık altından kalkılamaz, umutsuz ve sonsuz bir trajedi gibidir, bu miras, sömürgelerden kalmıştır.

Arapların, uzun sömürge yüzyıllarında dillerini dahi yaşatma şansı olamadı. Arapça okulları açmak sorun oldu. Haberleşmede, kitapta, edebiyatta, Arapçayı yeniden inşa et­mek bu yüzyılın en büyük sorunu oldu.

İngilizler ve Fransızlar kendileriyle işbirliğine giren şeyhler, aşiretler, toprak sahipleri, zengin tüccarlar vasıtasıy­la orada hâkimiyetlerini sürdürmek için Avrupai kolejler açtı­lar. İngilizce, Fransızca aydınlar arasmda kol gezdi, milyonlar­ca Arap kendi diliyle yüksek öğretim yapamadı.

Modernleşen her Arap aydınının rüyası Avrupa’ya se­yahat ya da Avrupalı gibi giyinmek, davranmak oldu. Ve ta­mamen peçeyle örtülü milyonlarca kadının peçeyi kaldırıp atması ve bu coğrafyanın her birinde değişik tezahür eden ka­dın hareketlerinin başma cahil, cühela bırakılmış halkları tara­fından gelmedik iş kalmadı. Hukuk, modemizm, kent, okul, edebiyat, hepsi yüzyıllık kıran kırana savaşlar sonucu en zor kazanılan haklar oldu. Ve hâlâ sömürge kalıntısı işbirlikçi özenti içinde milyonlar.

İngilizler, Fransızlar her aşireti, her mollayı, her cahili, her aydını silahlandırdı. Petrolü/madenleri millileştiren her si­yasi lider ya öldürüldü, ya Batı’nın işbirlikçisi toprak sahiple­ri tarafından alaşağı edildi.

Bugün, bizler Harran barajını yeni bitirdik, buna rağ­

43

Nihat Genç

men mesela Mısırlılar Assura Barajı’m kırk yıl önce bitirdi, Ka- hire’yi dünya devi bir şehir yaptı ve bugün dünyanın en göz­de tatil beldesini Kızıldeniz’de inşa ettiler.

İsrail’in iki büyük gücü var, birincisi, Amerika’yı kukla­sı yapacak para ve lobisi. İkincisi, dünya ajanlarını/basınını el­li yıldır kontrol etme kabiliyeti. Yahudilerin yok edilmesini anlatmayan hiçbir yazar, yönetmen “büyük sanatçı” olma şan­sına sahip değildir.

Bizler İsrail topraklarında olup bitenleri elli yıldır İsra­il’in kontrol ettiği Batılı ajanslardan izliyoruz.

Böylelikle Arapları terörist, vahşi, insanlıkdışı, İsrailli­leri ise “uygar”, ‘modem”, Orta Doğu’ya medeniyet götürmüş gibi… Tam tersi. Irak, Suriye, Lübnan ve Mısır’ın siyasi rejim­leri İsrail’den daha çok “laiktir”… Çünkü İsrail tamamen bir din devletidir. İsrail’de tek bir yabancı yaşama şansına sahip değildir. Siyasetini, devlet geleneği uluslararası politika ve hu­kuk ve antlaşmalar değil, “Tevrat’la yönetmekte! Büyük hu­kuk kurumlarınm başında “Hahamlar” vardır.

Mesela İsrail’in 1950lerden sonraki büyük propagan­dası şuydu. “İsrail çölde mucizeler yaratıyor”… “İsrail çölü ye­şillendiriyor!” “İsrail çöle medeniyet getiriyor!”… Bu haberler her gün gazetelerimizdeydi. Bunun anlamı şuydu, “Araplar bir bok bilmiyor!”… Ve Türk aydınları makalelerinde hep bu gelişmeyi yazardı, vay be İsrail çölü yeşillendirdi…

Oysa tam tersi… Suriye, Irak, Mısır, Baas/Sosyalist hare­ketle milyonlarca karelik çöl tamamen meyve bahçelerine dön­dürülmüştür, yeşil, tarım, bitki, ağaç, meyve kampanyaları çalışmaları bir tek gün Batı basmında anlatılmadı. Ve Orta Do- ğu’nun tek karlı tepesi Golan Tepeleri bugün Suriye’nin öz malıdır ama İsrail işgali altındadır. Ve İsrail canı çektiğinde Şam’ın göbeğine dahi füzeler fırlatmakta serbesttir.

İsrail, basma ve dünyaya kapalı bir ülkedir, İsrail hapis­

44

Amerikan Köpekleri

hanelerinde, İsrail topraklarında olup bitenleri elli yıldır ya­zıp çizebilecek bir Batılı belgesel, Avrupalı gazeteci ortaya çık­mamıştır. Çıkabilenleri İsrail çekinmeden vurmuş, öldür­müştür.

İsrail elli yıllık siyasi hayatında dünya devletler tarihin­de en çok savaşan, en sık savaşan, en çok bomba atan ve esir kamplarma dahi savaş açan ülkenin adıdır. Birleşmiş Millet­leri bir defa on defa değil, sonsuz sayıda ihlal eden tek devlet­tir. Hatta, Amerika ile İsrail insanlığın tek umudu/bekçisi Birleşmiş Milletler’i devreden çıkarmış, “yasayı” bile yasadışı saymışlardır.

En çok eleştirilen konu ise, iyi de Araplar da kendi ara­larında birlik olamıyor. Birlik olamamalarını sağlamak Ame­rika ve İngiltere ve İsrail’in temel siyasetidir. Ürdün’ü, Mısır’ı, Lübnan’ı, Türkiye’yi karıştırmak, Filistin davasından uzaklaş­tırmak için yapılan gizli servis çalışmaları büyük bir oda dol­durur. Arapların birlik olamama sorunu Filistin sorunudur. Filistin’deki Arap direniş cephesini bozmak için diplomasi ta­rihinin, savaş tarihinin en kalleş, en kurnaz hileleri kullanıl­mıştır. Birçok sebepleri de var, diyelim bugün Filistinlilerin yüzde doksanı toprakları dışında yaşıyor. Kaç kez sürgün edildiler. Bir zaman Ürdün’e, bir zaman Suriye’ye, bir zaman Lübnan’a. Bu kadar büyük nüfusun gittiği ülkenin siyasetiyle, dengeleriyle çatışması, iç karışıklıklar çıkması doğaldı. Yine de Filistinli Araplar için kutsaldır. Ellerinde ne var ne yok yar­dım eder, besler, büyütür, sırtlarını asla çevirmezler.

İsrail Devleti’nin temel politikası da şudur, dışardaki Yahudi yayınları da bu görüşü yüzde yüz desteklemektedir: “Fazlasıyla toprak işgal etmeliyiz. Bu toprak parçalarının bir kısmım barış masasma oturduğumuz iade ederek siyasi ka­zanç/üstünlük sağlarız!..

Yani önce alacaklar, sonra masaya oturup bakm yarısı-

45

Nihat Genç

m verdik, daha ne istiyorsunuz, diyecekler. İsrail bu politi­kayla devlet olacağını sanıyor! (Türkiye bu devlete su verecek. Verilecek suyun Filistinlilere de dağıtılmasını bastıracak ka­dar gücü olmayan zavallı Türkiye…)

Tayyip Erdoğan, İsrailli bakana soruyor: “Refah’ı niye yıktınız!”.. İsrailli bakan cevap veriyor: “Refah’ı terk edip çık­tık ya!”… Yani daha ne istiyorsunuz. Onlarca insanı öldürüp kasabaları yok etmeleri umurlarında değil, tanklar yıktıktan sonra geri çekilmiş, bunu bizlere bir bağış olarak veriyor­lar..

İsrail’in en çok hoşuna giden hareketler “anti-semitist” hareketlerdir, yani, İsrail, Yahudi düşmanlığı yapanlardan çok hoşlanır. İsrail’in gizli şekilde bu hareketleri desteklediği ve büyük sevinç duyduğu ortadadır.

Çünkü İsrail, Yahudi düşmanlığı yapan ideolojileri/ki­tapları gösterip, bakın ırkımı yok etmek isteyenler var deyip, siyasi kazanç sağlıyor. Ülkemizdeki Yalçın Küçük ya da Ha­run Yahya gibi yazarlar İsrail’in tüm dünyada yapamadığı propagandayı yapmalarını sağlar. Bakın benim ırkıma düş­man, bana soykırım uyguluyorlar, diye haklılığını dillendi­rir.

İkinci kazancı, İsrail dışındaki Yahudileri ürkütüp top­rağına taşımak istiyor. Çünkü Yahudiler çoğunluk olarak İsra­il Devleti’ni sevmiyor ve kanlı topraklara dönmek istemiyor. İsrail Devleti bizim gibi ülkelerdeki anti-semitist yaymlan gös­terip, bakın size düşmanlar, sizi öldürecekler, ülkenize dönün, siyaseti yapıyor… (Biliyorsunuz iki büyük Yahudi ideolojisi vardır, birincisi İsrail Devleti’ni hiç istemez, Devlet’in Tevrat’a karşı olduğunu iddia eder. İkincisi ideoloji, devletten yana, bir devletin mutlaka olması gerektiği düşüncesini işler. 1967 İsra­il/Arap savaşından sonra İsrail Devleti’nin başarıları, Yahudi devletini istemeyen Yahudilerin büyük çoğunluğunu da ikna

46

Amerikan Köpekleri

etmiş, bütün dünya Yahudileri İsrail Devleti etrafmda tek dü­şünce olmaya başlamıştır.)

Bugün Fransız TV’leri günün bir yarısını Kuzey Afri­ka’ya ayırmış durumda, ordaki, doktor, hemşire, yani folklor, ilkokul, eğitimleri, her gün TVlerinde belgesel olarak yayınlı­yorlar. Çünkü bu toprakları kendi öz toprakları kabul ediyor­lar. Oysa bu topraklardan milli kurtuluş savaşlarıyla .iktirolup çıkmışlardır. Ancak, Kuzey Afrika’da yüz elli yıllık sömürge­leri boyunca büyük bir Fransızca hayranı aydın kuşağı ve Fransızca eğitim veren okullar bırakmışlardır. Yani, Fransız- canın yaygınlığıyla bu topraklardaki kültürel, ekonomik, si­yasal kazançlarını bir sömürge gibi devam ettirmekteler.

Fransızlar Cezayir’deki Müslüman partinin başarısını görünce paniğe kapılıp, kendi elleriyle kanlı gizli Müslüman örgütler kurmuşlar, bu örgütlerle, hem laikleri öldürtüp, hem Müslüman halkı öldürtüp, işte Müslümanlar böyle kanlı, vah­şidir, dedirtip Cezayir’de gelişen Müslüman hareketin önünü kesmeye çalışmışlardır. Gerçekten Batılılarm kurduğu bu kan­lı Müslüman örgütler Cezayir’de Müslümanların gözünü kor­kutmuş ve tüm dünyaya yayılan kanlı katliam fotoğrafları, dünya basınında “Müslümanların ne kadar kanlı insanlar” ol­duğunu göstermeye çalışmıştır. Müslümanların ve laiklerin kafalarını satırlarla kesecek kadar vahşi bu örgütleri sırf Müs­lümanları vahşi göstermek için kurmaktan çekinmemişler­dir!..

Arapların başına bu kadar iş gelmesinin sebebi millileş­tirme politikaları. Yani, madenlerinizi, petrolünüzü kendi te­kelimize almak Batı’nm ağrma gitmekte, Batı demokrasisine ayıp etmekteyiz.

Şimdi, bu politikalar da küreselleşmeyle değişmekte. Bugün Batılılar, milli devletleri demokrasiye zorlamasının se­bebi şudur, kendi teknolojilerine/mallarına sınır ötesi imkân­lar açmak…

47

Nihat Genç

Diyelim, ülkemizde de maden politikası meclise geldi. Batılılar istediği yerde istediği şekilde kimseye sormadan ara­ma/sondaj yapabilecek, dağları toplayıp, yükleyip gidecek. Bütün yazarlarımız da dünyaya açılıyoruz diye alkışlaya­cak.

Bunda şu var, bu haksız rekabettir, çünkü teknoloji Batı için çok ucuzdur. Baü’nın bu teknoloji üstünlüğü yüzyıllar da­ha sürecektir. Bizim elde ettiğimiz teknoloji pahalıdır. Bu yüz­den bizler elli yılda diyelim otuz sondaj yapabilirken, Batılılar üç/beş ayda yüzlerce sondaj yapabilecek.

Batının bu soygun ve katliamları karşısında, yine de, Batı dışı topraklarda Afrika, Uzak Doğu, Latin Amerika, As­ya’da en az fireyi veren ve kültürü, medeniyeti ve inancı ve topraklan için en cesur çarpışan Araplardır.

İşte duvar yıkılalı on yıl olmadı, beş yüz binin üstünde Kazak Türkü, Hristiyan oldu. Kazakistan’dan dönen eski ba­kan Kemal Zeybek artık vaftiz töreni yapacak yer bulamayıp stadyumlarda yapıldığını söylüyor.

Arapların topyekûn soykırım ve katliamlarla yıldırıl­maya çalışılmasının sebebi de budur. Bugün Amerika o kıta­da altın bulunduğu için inşa edilmiş ve Kızılderililer topyekûn katledilmiştir, bu topraklar da petrol bulunduğu için aynı soy­kırıma tabi tutuluyor. Araplar da Kızılderililer gibi ülkeleri adına, inançlan adma, gururlan adına topyekûn büyük bir sa­vaşa girmiştir…

Ve dünya tarihinin en büyük ordulan en eşitsiz savaşm içindedir, tarih bu denli eşitsiz bir savaş görmedi, birinde nük­leer bombalar, karşısındakinde ordu, silah, tank, tüfek hiçbir şey yok.

Şimdi İsrail ve onun yazarları, intihar bombacılarının cennette kendilerine vaadedilen yetmiş bin huri için öldükle­rini yazmakta, yani, bu gençlerin kandırılıp, beyinlerinin yı­

48

Amerikan Köpekleri

kandığını iddia etmekte… Cennet vaadi tüm dinlerindir. Rahi­beler de İsa’yla evlenecekleri için çocuk yaştan itibaren bütün dünya nimetlerinden uzaklaşmaktalar, şimdi İsa bu milyon­larca rahibeyle nasıl evlenecek? Bunlar kutsaldır tartışıl­maz.

Tüm bu gerçekleri hepimiz biliyoruz, Mustafa Kemal Conkbayırı tepesinde 57. alayın hepsi ölmüştür.

Aynı amaç için, ülkelerini savunmak, nükleer silahlara karşı silahları olmadığı için, gururlan için, bitmeyen sömürü için, Batılıların topraklarından çıkmadığı için, petrollerine el konulduğu için, kutsal şehirleri ellerinden alındığı için ve tüm dünya kendilerine sahip çıkmadığı için Arap gençleri biraz da “batsın bu dünya” diyerek, kendileri gibi ölmüş anne-babala- rı, arkadaşlarını her gün yüzlerce defa görüp dinleyerek ölü­me koşmaktadır…

Arap gençliğinin büyük idealist direncini kırmak için basınımız ve gazetelerimiz İsrail propagandasıyla “ya karde­şim intihar bombacısı” ne oluyor diyerek bu büyük insafsız, tarihin bu en eşitsiz savaşını görmezden geliyor.

Kimin yanındasımz? Bu gazeteler sizin vergilerinizle çı­kıyor. Bu propagandayı yapanlar sizin devletinizden kredi alı­yor! Sizler de bir şekilde buna ortak oluyorsunuz?

Bu vahşi sömürgecilerin bu vahşi silahlannın mı, yoksa, bu yoksul, mazlum, kimsesiz, gencecik Arap çocuklarının mı yanındasımz?

Bizler, nükleer silahların ve dünya basınına el koymuş İsrail ve Amerika’nın ve Batı’nm yarımda değiliz.

Sessizce dua eden Iraklı annelerin yanındayız.

Çöl yanıyor. Tarihin ilk gününden beri en kuvvetli ordu­lar en zayıf, en çelimsiz, silahsız, esir kamplarının üstüne bom­balar yağdırıyor. Kimin yanındasımz? Şerefsizlerin mi?

Hâlâ bunları görmezden gelip demokrasi diyen, Batı

49

Nihat Genç

diyen, orospu çocuğu yazarların mı?

O yelpaze gibi palmiyelerin dibinde bir kez oturama­mış, zeytin ağaçlarının dalından tek zeytin toplayamamış ve anneleri, babaları, arkadaşları, kardeşleri durmaksızın öldü­rülmüş Arap çocuklarının mı yanındasınız?

Kıyameti hazırlamak için ellerinde nükleer bombalarla on üç – on dört yaşlarındaki çocuklara savaş açmış, her gün birkaçını parçalayıp cesetlerini havaya uçuran bu Batı huku­kunun, bu Bati demokrasisinin mi yanındasınız?

Bu minnacık çocukları tarihin bu en dehşet bombala­rından koruyacak bir hukuku yok mu? Varsa nerde?

Yani, bu kadar ağır sömürü, bu kadar ağır katliamlarını Arap gençleri cennette huriler için ölüyor deyip dalgaya al­mak, bu büyük savaşın amaçlarını saçmalaştırıp bu kadar de­lice, manyakça katliamlarını örtmek istiyorlar.

Yazarlarımızın neden TVlere fırlayıp bu çocukların hak­larını korumuyor, bu büyük davaya sahip çıkmıyor? Şundan, İsrail ve ona bağımlı medyamız onların şöhretini sona erdirir. Zaten “sessiz” kalsınlar, meselesiz, kaygısız kalsınlar diye bu İsrailci basın tarafından “şöhret” diye öne fırlatılmışlardır.

İnsanlıksa, insanlığa sahip çıkalım, hukuksa hukuka sa­hip çıkalım, mazlumların, sahipsizlerin, topraklarmı ve gurur­larını on üç yaşında korumak için bedenlerini bomba yapan bu minnicik çocukların yanında duralım.

Bu çocuklar sahipsiz, kimsesiz oldukları için, seslerini duyan olmadığı için, işgallerine kimse tepki göstermediği için, Amerika ve İsrail’i kimse durduramadığı için, o minnicik be­denleriyle durdurmaya çalışıyorlar.

Lübnan, Ürdün, Suriye’de en kötü evler, Filistinli mül­tecilerin yaşadığı mahalleler. Mesela Lübnan’da, Sabra Şatilla. Bir hapishane mahalle. Beyrut’un kıyısı bir mahallede yaşı­yorlar ama Beyrut’a girmeleri yasak. Aşağıda İsrail askerleri

50

Amerikan Köpekleri

yukarıda Hristiyan falanjistlere görünmeden yaşıyorlar. Bir kmlik mahallede 16 bin kişi. Filistin ihtiyarı olmayan halk! Ço­cukların anne babaları, ağbileri yok. Artık herkes herkesin ağ- bisi, annesi. Filistin Anne. Filistin Baba. Filistin Tanrı. Katlia­mın yapıldığı Sabra Şatilla’da bir kreşi ziyaret ettik. Zeytin çe­kirdeği kadar küçük çocuklar. Kreşe girer girmez boyunlarıma bir Filistin atkısı astılar. Her çocuk gibi onlar da dayanılmaz sevimliler. Bir tanesini kaldırıp omzuma aldım, erimiş yıldız­lar gibi ağırdı. İsrail, Amerika ve Batı’mn saldırılarından onu koruyacak hiçbir güç bulunamadı. Bu kreşte artık neyi öğre­necekler. Ama neyi unutmayacaklarını hepsi biliyor. Şehitler sanki öldükten sonra bu mahalleye geri dönüyor. Sahipsizlik­lerine alışmışlar. En büyük sahibe sığınmışlar. Belki bu yüz­den, ölürken bütün insan parçaları izlerini yok etmek istiyorlar. Siz, insan organlılar, demokrasi demeye devam edin. Bir halk bu mahallelerde kuyruğa girmiş. Hepsi vatan için ölmeye sıraya girmiş. Çocukların her biri çikolatalı pasta gibi. Ne acı, büyüyüp insan olacaklar. Ceset parçaları olma­yacak, mezarları olmayacak. Mezarları Filistin! Üstü açık ta­butları hızla geçecek esir kampları içinde koşan kalabalıkların arasından. Bir kenarda sessizce ağlayıp durmaksızın intikam yemini eden arkadaşları. Genç kadınlar. Sanki çok şık elbise­leri varmış da birileri parçalamış gibi. Anne, öğretmen sevgi­si almadan bir çocuk nasıl gider vatanı için ölmeye. Kurumuş kara erikler gibi çocuklar. Kocaman bir öpücükle boynuma bir Filistin bayrağı daha asıyorlar. Verecekleri, söyleyecekleri, gu­rur duydukları ve gösterecekleri tek şey: Filistin Bayrağı! Ne evleri var, ne buzdolapları, ne oturma odaları, ne sağlık ba­kanlıkları, tek şeyleri bir kumaş parçası, bir atkı… Vatansız, topraksız, silahsız bu çocukların savaşacak beden parçaların­dan başka bir şeyleri kalmadı. Hadi gel de şırıl şırıl ağlama.

51

Nihat Genç

Kreş değil küçük bir zindan. Kıvırcık saçlarını okşadım. Simsiyah Afrika kelebekleri. Sokağı yok, yarım metrelik du- vararası kadar incecik. Duvarlarda kanlı, karanlık, kan kırmı­zı, ışıldayan prizmalar içinde şehit resimleri. Gecekondumsu bir evi, şehitler için anıt mezar yapmışlar. Solucanlar gibi so­kaklar. Dümdüz yürünemez. Avlusuz, odasız evler, hepsi bir insan genişliğinde. Güneş yok ki can versin. Gökyüzü görün­müyor ki ışık gelsin. Daracık duvar kalınlığında sokaklar, nemli, soğuk. Rüzgâr girmiyor ki oynaşsın çocuklar. Kurtlan­mış bir yara, açık kalmış. Şaron Sabra Şatilla’da çocuk, genç demeden katletti, işte kocaman posterler katliam resimleri. Devletleri yok. Orduları yok. Toprakları yok. Filistin marşları öğreniyorlar. Bir toprak parçasına duyulan bağlılık hiç değil. Bu insanlığın nöbeti. Bu nöbeti küçücük, zeytin çekirdeği ka­dar bu bebekler tutuyor, ağzında emzikler. Gelen misafirlerin boynuna tarihin en soylu haritasını asıyorlar, Filistin!..

Halklarına ve şehitlerine hayranlıkla sımsıkı bağlanmış ve Filistin aşkına birbirlerine sarılmış bir halk. Duvarlarda genç delikanlı şehit resimleri, hepsi yoksul askerler. Hepsi esir. Anneleri de esir mülteci kamplarmda büyüdü, anneanneleri de… Bir gün geri döneceğiz diye, her birinin cebinde bir anah­tar… Filistin’de bin defa yıkılmış eski bir evin kapısını açan bir anahtar. Filistin dedikleri vatan, bu kutsal emanet, bu anah­tar. Toprakları üstünde ama esir kampmdalar. Toprakları üs­tündeler ama vatanları nükleer bombalar kadar uzak!.

Kreş çocukları hem dünya çocuğu gibi duvarlara resim­ler yapmışlar. Ne ev var resimlerinde, ne ağaç. Uzayan, sudan iplikler gibi zincirleşmiş gözyaşları. Göz ipliği, gözyaşı ipliği. Sürüngen gibi, kertenkele gibi, solucan gibi uzuyor gözyaşı ipliği. Bir meşale oluyor. Uzuyor, gözyaşı Filistin bayrağı olu­yor. Uzuyor, intihar komandosu oluyor. Uzuyor, küçük siyah böğürtlenler gibi Filistinli çocuklar, dünya çocuklarıyla el ele

52

Amerikan Köpekleri

veriyor. Bu yalnız resimlerde oluyor. Gözyaşı ipliğinin her bağlandığı düğüm yeri bir yıldız oluyor. Gözyaşı ipliği çiçek­lere uzuyor, uzuyor, kuşların gözbebeği oluyor. Kuşlar, şehit­ler, bebekler, hepsini gözyaşı ipliği birleştiriyor. Gözyaşı ipliği, silahların kaleşnikofların arasından yol gibi uzuyor, Kudüs oluyor!..

Henüz ninni çağında vatanını bekliyorlar. Bütün insan­lık siz, ben, o, nükleer bombalara susarken bu bebekler, nük­leer bombalarla savaşmak için büyüyor. İnsanlık susmuş. Bu bebekler bir avuç kara tohum gibi serpilmek için can aüyor Fi­listin toprağına. Filistin toprağı dediğin, otsuz, kuşsuz, tank gürültüsünden geçilmeyen ve bin defa yıkılmış düzlükler. Ba­balarını ve ağbilerini hiç görmemiş bu yan çıplak, ağzında em­zik çocuklar. Ve sanki çok yaşlı, çok yorgun, çok eskinin şairleri gibi bakıyorlar insana. Hepsinin yüzünde Selahaddin Eyyübi’nin kılıcından bir parıltı!.

Anneleri, çok eski, toprak altından çıkarılmış kendili­ğinden toprağını döken testiler gibi. Şimdi nasıl son defa sarı­lıp hoşçakalın diyeceğiz. Annelerin yüzü batan güneş renginde. Çocukların yanakları kurumuş kasırgalar. Kötüleri cezalandırılacak bir dünya bulunamadı. Bu yüzden mi doğar doğmaz cenneti özlüyorlar. Bu kaygısız, kayıtsız dünyanın hiçbir rengi neşelendirmiyor onlan. Şehit resimleri çizerek gün boyu ne kadar iyi davranıyorlar bize. Başka insanlara, yaban­cılara, dışardan gelmişlere susamışlar, hayret içindeler biz dünyalılara. Her biri küçük bir kahraman. Kreş dediğin bu topraklarda bizim Harbiye! Şakaları, gülümseyişleri yok. El çırpmaları, oynamaları hiç yok. Ama keskin, ısmcı ve donuk değiller. Neden karanlık burası zindan gibi, birbirleriyle de­ğil, güneşle saklambaç oynar gibi. Ağızlarında sanki, ispirto alevi gibi körpe bir alev. Kahramanların kutsallık halesi gibi. Bu alev büyüyecek. Bu alevle çiziyorlar resimlerini… Dünya

53

Nihat Genç

tarihinin gelmiş geçmiş en eşitsiz savaşını… En büyük bomba­larını bu alevle yok edecekler. Sıcacık bir yuvada l}ir gün otur­madan, bir insan vatanı için nasıl ölür. Adını koyamıyor, gözleriyle göremiyor, ama hissediyorum. Bu küçük kreşte bü­yük bir manevi varlık kol geziyor, büyük öğretmen. Elbisesiz, oyuncaksız bu çocuklara dev gibi bir öfke öğretiyor. Bu kreş­te, dünyanın en yoksul çocukları, bu en zengin, en pahalı, en bilgili, en konforlu, en demokrat, en gelişmiş, en mutlu dün­ya düzenini değiştirmek için…

54

Irak Senin Neyine

Kırk altı koalisyon devleti ant içmiş yok etmeye. İkisi savaşı­yor, kırk dördü leş bekliyor. Bize de düşer diye sırtlan gibi uzaktan kokluyorlar. Lanet olsun uygarlığınıza. Ekranlardan gözümüzü ayırmıyoruz. Bir kadın, Iraklı. Siyah şalı, yarımba- şını örtmüş. Kaçmış. Dağ başında, yanında çocukları. Onlar da kara. Bir dizini kırmış, diğerini uzatmış. Kucağına, yuvar­lak tahta sofra siniyi çekmiş. Bir hamarat. Başlamış ekmek, bazlama, neyse artık. Yanmda küçücük bebeği unla oynuyor. Oynaması için hamurun ucundan koparıp eline veriyor. İşte bu kadının tepesinden atacaklar bombaları. Canavar bilim adamlarının icat ettiği devasa bombaları. Bir çırpıda açıyor yufkaları, kamera başka yerlere uzanıyor, ekranm köşelerin­den kadını arıyorum. Yufka açtığı o şeye oklava, büyüğüne merdane diyorlar. Benim küçüklüğümde onun adı makama çubuğuydu. Boy boy makama çubukları vardı annemin. Gö­zümü açüğım günden beri annem yufka açar. Eli her gün ha- murlu. Bazen makarna çubuğunu sirk cambazı gibi burnu­mun üstünde düşürmeden tutar, oynardım, ufacıktık işte. Yuf­ka, börek, baklava açar. İlkokuldan dönerdim annem yufka açardı, ortaokuldan, liseden.. Üniversiteden memleketime dö­nerdim, annem hâlâ yufka açıyor. Ekmek bir gün için değil. Her gün ekmek, her gün ekmek. Iraklı kadının tıpkısı annem.

55

Nihat Genç

Onun gibi kara. Onun gibi yarımbaş eşarbı. Onun gibi bir di­zini kırmış, diğerini uzatmış. İşte annem bu.

Atasözündeki gibi bakıyor kameraya kadın: ‘biz bura­nın yerlisiyiz, kaşı gözü kirlisiyiz’ der gibi. Yerlileri öldürü­yorlar. Ne çok anneme benziyor. Elinde makarna çubuğu. Önünde tahta orta sinisi. Makama çubuğu yalnız yufka açmak için değil. Kapı arkasında jandarma nöbeti gibi bekler. Ne za­man annem beni azarlasa elinde makarna çubuğu. Çok az dövmüştür beni, ya da hatırlamıyorum, ama makama çubu­ğunu eline aldığında nasıl korkardım. Nasıl korkardım ma­karna çubuğundan. Şimdi B52 bombaları kaç kat büyüktür makama çubuğundan, bir milyar çarpı bir milyar çarpı mil­yar, ama hiç korkmuyorum B52 bombalarından, ama hâlâ kor­kuyorum annemin makama çubuğundan.

O günkü mutfağımızı hatırladım, bir tel dolap içinde bir şeker çuvalı, dibinde iki avuç fasulye, diğer çuval içinde un, o kadar şeker, bunun adı da kumanyaydı. Ramazan geldiğinde kumanya bitti yine diye hayıflanarak üzülürdü. Yarım kese kâğıdı zeytin. Zeytinleri sayarak kahvaltıya koyardık, tek dü­şerdi bazen, hak yerini bulsun diye ikiye bölünür, yarım zey­tin düşerdi. Niyeyse zeytin israf olmasın diye zeytini iki dişte ısırırdık, hemen bir zeytini lup diye yutmak sofra adâbına ay­kırıydı. Akşam yemeğinden sonra ortada tek portakal. Tören­le soyulur, annemin adil ellerinde yavaş yavaş, itinayla, bir damla suyu akmadan dilimlenir. Kaç dilim düştü hesabı, ince ince mızmızlanarak, küserek, ona daha çok verdin diye, dilim kavgasıyla sofradan kalkardık. Ekranda Iraklı kadın, aynısı annemin.

Bazen somyor arkadaşlar, on bin dolar-yirmi bin dolar maaşları niye kabul edip yazmadm o gazetelerde, işte sürü­nüyorsun, diyorlar. Ama işte Amerikancı gazeteler o kadmı bombalıyor, o benim annem. Ana ocağım, baba ocağım, ata

56

Amerikan Köpekleri

ocağım, çocukluğum. İşte kadının elinde makarna çubuğu, durmaksızın yufka açıyor.. Ocağımızı bombalıyorlar.

İstesem de zaten Amerikancı özenti adamlar gibi giyi- nemem, takım elbiselerinin renklerini, üstlerindeki kravatın desenini, altlarındaki ayakkabının şeklini hiç sevmedim, iste­sem de patronların önünde eğilemem, istesem de başkanm adamlarından talimat telefonları alamam. Elimde değil. Be­nim annem işte o kadın. Gördünüz ekranda o kara şallı yufka açan kadını. Hangi fikrin sahibi olursam olayım, o benim an­nem. Kestane kabuğundan çıkmış, kabuğunu beğenmiyor, olur mu? Kültürüm, vatanım, çocukluğum, toprağım. Ne ya­payım, ölürsek ölürüz, aç kalırsak kalırız. Ne yapabilirim?

Ne mutlu annemin makama çubuğuna. Büyüttü beni, şimdi halkımın yanında yazılar yazıyorum. Annem çoktan öl­dü ama Doğu’nun tüm kadmları ona benziyor, nerde görsem annem gibi görüyor, özlüyorum. Ne mutlu sana coşkulu kale­mim, pantolonlarını ütüledi, iskarpinlerini sildi, ne onurlu, ne bükülmez bir çocuk yaptı seni. Annen ne güzel öğretti sana. Memleketinin çocuğu olmayı…

Bir makama çubuğuyla, B52 bombalarından asla kork­mamayı…

Elli yıl geriye döndük, II. Dünya Savaşı’yla tarihte her şeyin silbaştan değiştiği, her şeyin yeniden kurulduğu elli yıl öncesine. Önce elli yıl önce kumlan Birleşmiş Milletler yıkıldı, sonra, elli yıl ince ince binbir emekle kurulan Avrupa Birliği sarsıldı. ABD Bağdat71 yok etmeden ne çok şeyi yıktı. Eski si­yasetler, ittifaklar, AB, sağcılık, solculuk, lâiklik, demokrasi, ulus devlet, sınırlar, her şeyi ezdi geçti.

İnsanlığın önünde iki tane siyaset kaldı, birincisi Ame­rika’ya karşı olanlar, İkincisi Amerika’nın yanında olanlar, bir gün içinde, onlar kovboy, biz yine apaçi olduk. Nükleer bom­bası olmayan devlet artık kalmayacak. On yıla kalmaz Doğu

57

Nihat Genç

topraklarında tek bir ABDli vatandaş, asker kalmayacak. On yıla kalmaz Doğu topraklarında tüm ABD elçilikleri iptal edi­lip kovulacak. ABD’yle görüşen, ilişki kuran, ittifak kuran si­yasiler, şirketler, Doğu topraklarında hain ilan edilip, taşlanarak öldürülecek. 1950’lerden itibaren, Doğu toprakla­rında yüzlerce milli bağımsızlık savaşı verildi, allem kullem, birçok bağımsız devlet ABD’nin dümenine girmeye mecbur kaldı. Bağımsızlık savaşları yeniden başlayacak. ABD’ye geçit veren tüm iktidarların işi zor artık. Batı topraklarında her an kimyasal zehirler kitleleri öldürme tehlikesiyle kol gezecek. Bakalım deliler mi, delilerin borsası, silahları mı, yoksa de­mokrasi ve açıklık rejimleri mi kazanacak?

ABD, herkes, çocuklar dahi görsün diye bombardımanı primetime, yani, TVlerin en çok izlenen akşam saatinde ger­çekleştirdi. Çoluk çocuk, gelmiş geçmiş dünya tarihinin en vahşi, en eşitsiz savaşma tanık oldu. Saddam, tüm dünya ek­randan Bağdat’ı seyrederken Dede Efendi’nin bestesi Allahü- ekber-Allahüekber-Lailaheillallah salâsım çok acıklı bir sesle, Bağdat’ın minarelerinden yayımladı. Arap vicdanı titredi. Araplar hüngür hüngür, tüm dünyada Müslümanlar zırıl zı­rıl ağladı. Bütün dünyada bu ezan-salâ sesleri duyulmasın di­ye TVler yayını kesti, sonra sesi kesti. Ama olan oldu. Araplar tek yürekte birleşti. Artık ABD tüm Doğu Müslüman ülkele­rini tek tek tarihten silmek zorunda. Sadece Bağdat’ı tarihten silerek savaş kazanamaz. Allah’ın sesini duydu Müslümanlar, arük onları kimse durduramaz.

ABD’yi yöneten on beş tane manyak Batı uygarlığının beş yüzyıllık birikimini bir anda yok etti. Artık, başkan, mec­lis, seçim, demokrasi, yönetim, bunların hepsi kökünden anla­mını, şeklini değiştirecek. Demokrasiler topyekûn imhaya yol açan siyasetin iplerini on, on beş manyağın eline vermemek için büsbütün değişecek. Delilerin iktidarını engellemek için

58

Amerikan Köpekleri

demokrasilerin huyu, suyu, rengi, kökünden değişecek.

Bizleri ya zalim diktatörler, ABD başkanı gibi deliler yö­netecek, ya da kayıtsız şartsız bir demokrasinin önü açılacak. İki arada bir derede rejimlerle demokrasiler yaşayamayacak. Her seçimde halklar sandık başına yüzde yüz bir katılımla ko­şacak. Görünürde demokratik, ama ipler ordunun, manyak adamların elindeki demokrasiler tarihe gömülecek, ya da çok sıkı denetlenecek. Kararları kesinlikle referandumlar verecek. Ya da bu delilerin durmaksızın iktidar olduğu yeni bir yüzyıl önümüze açılacak…

incirlik Üssü’nün en fazla üç-dört yıllık ömrü kaldı. Ge­lişen, büyüyen, moda siyasetlerin rengi anti-Amerikancılık olacağı için, ülkemizdeki Amerikancı basın, iş adamları nasi­bini alacak, deliye dönecekler, ama delilik onlar için fazla bir değişiklik yaratmayacak. Mesut Yılmaz, Özal, Tansu Çiller, Ağar gibi Batıcı, Amerikancı siyasilerin mezarları dahi kazılıp yok edilecek. Doğu toprakları, Batı’yla değil, Amerika’yla kes­kin bir politik ayrıma girecek. Arap ülkelerinin hareketlen­mesiyle 70lerdeki petrol şoku yaşanacak. Üç-dört yıla kalmaz, ABD Bağdat’ı işgal etse dahi bir varil petrol alamayacak. Ame­rikalı şirketler, markalar dışlanacak, ülkelere sokulmayacak, artık Amerika da bizim Karlofça, Prut benzeri antlaşmalara mecbur kalmayı öğrenecek.

Anlattığım bu şeylerin hepsi lÇöO’lı yılların siyasi coşku­larıydı. Bu anti-Amerikancı yapılanma o zamanlar Sovyetler olduğu için Amerika Sovyetlerle karşı savaştı, ülkedeki milli­yetçi akımlara, Sovyetler’i yok etmek için destek verdi. Ame­rika, bugün savaştıracak Anti Moskovacı bulamayacak. Kimleri kime karşı kışkırtacak, artık herkes Anti-Amerikancı. Çalıştık, çabaladık ülkemizi bataklıktan kurtardık. Şimdi Meh­metçik, El-Cezire TV’de esir görüntüleriyle dünyaya tanıtıl- saydı ya da Urfa, Mardin, Basra gibi çatışmanın odağı olsaydı,

59

Nihat Genç

bizim basın çok mutlu olacaktı, karşı koyduk. Amerikan aske­rini Mardin’den çıkarttık, 20 Mart tarihi bizim de bağımsızlı­ğımızı hatırladığımız günün adı… Doğu topraklarında beş yıla kalmadan ülkeler kendi aralarında Cezayir’den, Pakistan’a da­ha cesur büyük siyasi ekonomik ittifaklar kuracak.

601ann radikal solu, 80lerin radikal İslam’ı gibi, bugün­lerde dehşet saçan Anti-Amerikancı gruplar türeyecek. Bize düşen, topraklarımızda, komşularımızda büyüyecek Anti- Amerikancı hareketliliği şiddetten arındırmak. Ancak sosyal ve siyasal hayatta girişilecek anti-Amerikancı temizlikte başro­lü oynamak. Markalardan, şirketlere, gazetecilere kadar bü­yük bir anti-Amerikana temizlikte yorulmaksızın çalışmak.

1950’de balta girmemiş ormanlarda yaşayan yerliler, çoktan bağımsız devlet kurup, çoktan modem şehirlerde otur­maya başladılar ve o yıldan beri bizdeki Demirel iktidarının ekonomisi, kalkınması, bu ülkelerin hâlâ gerisinde. Elli yıl Amerika bize iç karışıklık, darbe, kardeşi kardeşe öldürtmeyi öğretti. Silahlanma yarışı öğretti, köpeklik öğretti.

Orta Doğu ülkeleri, İsrail’in karşısında durabilmek için İsrail’i taşlamayı bırakacak. İsrail’i yok etmenin tek yolunun, Amerika’nın karşısında kayıtsız şartsız direnmek olduğunu anlayıp, ABD elçilikleri, ittifaklarına karşı şiddetli siyasi tavır­lara yönelecek. Bölgeden Amerika kovuldukça, tasını tarağını topladıkça, işte İsrail o zaman komşularıyla barışı arayacak, .ikine göre ali kıran baş kesen olmaktan vazgeçecek.

Araplar dünya tarihinin en taze, turfanda milliyetçileri­dir. Araplıklarını önce Baas partilerinde arayıp, sonra radikal İslam’da boşuna çırpınıp durdular. Araplık davası emperya­listlerin bitmeyen saldırıları ve iç karışıklıklarıyla her gün da­ha da kabarıp, Arap milliyetçiliği, coşkulu, önü alınamaz bir hâl alacak. Bağdat düşse de Araplık büyüyecek, düşmese de.. Amerika’nın petrol tekeli yıkılacak, petrolsüz Amerika sıra­dan bir devlet haline gelecek.

60

Amerikan Köpekleri

Ezilmekten, aşağılanmaktan, yenilmekten, hor görül­mekten, dalga geçilmekten usanan Araplar, kanlı canlı daha sert siyasi yapılarla yan yana gelecek. İsrail nükleer bombala­rına güvenemeyecek. Kukla Arap monarşileri, kukla babadan oğula rejimler, suikastlarla, cinayetlerle, kendi halkları tara­fından, ABD’nin dümenindesiniz diye alaşağı edilecek, huzur gelecek.

Türkiye’de güvenlik ve ulusal onur denilince akla ABD gelecek. Türkiye kişiliğini bulmanın etkisiyle yeni bir insan olacak. Silahlı kuvvetlerin varlığı, onuru, ülkedeki ABDlilere karşı girişilecek sert tavırlarla kabul görecek. Kötüyle daha kö­tü arasmdakiler siyasetten dışlanacak. Halk, partiler, ordu da­ha cesur olacak. TVler tüm Amerikancıları ve rezillikleri ayan beyan, suçüstü gösterdiği için tüm TV kanallarını icat edenle­re dualar edilecek. Doğu ülkelerinde dolar tedavülden kalka­cak. Ajanlar, gazeteciler Amerikan hesabına dolarla çalıştığı için, artık Amerikancılık yapmakta zorlaşacak. Elinde dolar tutanlar cezalandırılacak, bu paralan kimden aldın diye sorgu­ya çekilecek. Kızılderililer, Vietnam, Kamboçya’dan sonra Irak’ı da imha eden Amerika durmayacak. Hitler’in Polon­ya’dan girip Fransa, İtalya, Yunanistan’ı dümdüz ettiği gibi, Suriye, İran, Türkiye, önüne kim çıkarsa ezip geçecek. Savaşı Saddam kazanırsa, ödül diye kendisine Seda Sayan, Ajda Pek- kan ve tüm TV spikerlerimizi bir uçakla göndereceğiz, Reha Muhtar’ı, Ertuğrul Özkök’ü Bağdat semalarından Saddam’a fırlatacağız. Yazar Nihat Genç ölene kadar bir apaçi gibi aralık­sız, yorulmaksızın Amerika’ya karşı yazılar yazacak. Miğfersiz yazar kalmayacak. Dilimiz döndüğünce CIA’ya, onun ajanla­rına, onun köpeklerine amansız savaşımız sürecek. Borsa ba­tıyor, ekonomi çöküyor diye bağıran herkese, borsanız mı vardı, piyasanız mı vardı diye sorulup hain ilan edilip linç edi­lecek. Amerika’ya bahar gelmeyecek, kuşlar ötmeyecek, çiçek­

61

Nihat Genç

ler açmayacak, kelebekler Amerika kıtası üstünden uçmaya­cak. Nehirleri şırıl şırıl akmayacak. Bulutlar Amerika kıtası üs­tünden geçmeyecek. Geçse bile, bulutlar, bu kimyasal bulut mu diye, bulut görününce tüm Amerikalılar korkup sığmak­larına kaçacak. Doğu topraklarında tarihimizin hiçbir döne­minde görülmemiş kadar sıkı bir coşkuyla birbirimize sarılacağız. Daha çok âşık olacağız, daha çok İranlı, Faslı, Ce­zayirli, Avrupalı dostlarımız olacak. Amerika malına, kültü­rüne, silahına hiç bir zarar vermeden yaşamış bir insanı adam yerine koyup kız vermeyeceğiz. Her sabah penceremizi açıp yaşasın hayat yaşasın hayat diye çılgınlar gibi bağıracağız. Kumruları seyredip, ne güzelsiniz, işte çok güzelsiniz diye durmaksızın seveceğiz. Amerikan filmlerine gidenler, Ameri­kan filmi eleştirisi yapanlar, protesto edilecek. Amerikalı yıl­dızların resimlerini yayınlayan, bulmacalarma koyanlar lanetlenecek. Sevgilimizin dudaklarma kırmızı ruju biz süre­ceğiz, her sabah sevgilimizin farını, sürmesini ellerimizle çeke­ceğiz, kimyasallara karşı koruyucu maskemiz olacak. TV’lerdeki uzmanlarımıza bakıp şaşırıyoruz, Türkiye’de on binlerce taktik hava savaşı yönetecek uzman olduğunu… Şim­di aldığımız bir habere göre Irak halkı hiç sokağa çıkmayacak. Kimseyle konuşmayacak, hiçbir şey yemeyecek, kimsenin göz­lerine bakmayacak. Şimdi aldığımız haberlere göre Irak halkı yalnızlıktan öldü. Şu anda ekranda siz de görüyorsunuz sa­yın seyirciler, Iraklı çocuklar artık okula gitmeyecek. Ekran­dan izliyorsunuz sayın seyirciler, ilkokullara tanklar, ortaokullara helikopterler, üniversitelere füzeler girecek. Irak’m elinde çok miktarda kimyasal bulundu sayın seyirci­ler. Kimyasalların çocuklar olduğu anlaşıldı. Analar kimyasal doğurmasın diye hemen öldürüldü. Dün gece bombardıman­da on binlerce Iraklı imha edildi. İngiltere savunma bakanı şehit olan altı askerleri için ailelerine başsağlığı diledi. Kimse

62

Amerikan Köpekleri

endişe etmesin, petrol bölgeleri güvenlik altında diye devam etti. Sayın seyirciler, Vietnam’da aym parladığı gecelerin adı bombardıman geceleriydi, kırk yılda hiçbir şey değişmedi, tüm kıtalarda geceleri ay görürseniz bombardıman başlıyor demek. Sayın seyirciler, dün gece Bağdat’a demokrasi geldi. Şu bizim Aydın Doğan’ın, Dinç Bilgin’in, Ertuğrul Özkök’ün çok çırpınıp Türkiye’ye getirmek istedikleri demokrasi dün Bağdat semalarında görüldü. Şu gördüğünüz mantar şeklin­deki duman, demokrasinin şapkası olur. Irak halkım mantar şeklindeki demokrasi şapkası, mahalle mahalle, bina bina yer­le bir ederek selamladı. Siren sesleriyle demokrasinin şapka­sını kutladı Irak halkı. Kutlamalarda yüz bin kişi öldü. Sayın seyirciler, bankalar kapalı olduğu için Ertuğrul Özkök, Dinç Bilgin gibi Türk misafirler kutlamalara katılamadı, ancak, Po- saş’dan sevgiler telgrafı çektiler. Sayın seyirciler, Başkan Bush, Beyaz Saray bahçesinde açıklama yapti, yarın akşam, ondan sonraki akşamlarda da Irak’a demokrasiyi sokmaya çalışacak­lar, kaçıranlar için, arkası yarın, yeniden yayımlayacaklar. Sa­yın seyirciler, Iraklı çocuklar demokrasiyi görmeden rüyala­rında uyuyup kaldılar. Sayın seyirciler, savaş yine hayatı yen­di. Yine insanlık tankların altında kaldı. Yine banka hırsızları, ilaç hırsızları, bir avuç petrol için milyonlarca insanı öldürü­yor. Yine bombalar azraillerin eline geçti. Sayın seyirciler, hiç­bir savaş başladıktan sonra kazanılmaz. Şu anda ekranlarda izliyorsunuz sayın seyirciler, Batı uygarlığı Bağdat’ta kanlar altında, dün gece bir demokrasi paketi oluşturdu, bu model­den her ülkeye dağıtılacak. Göklerden düşen bu model kapa­nın elinde kalıyor, elleri yerin bin metre altına gömülüyor. Türkiye Irak’a atılacak her bomba için bir dolar istedi, Ameri­kalılar bir dolar vermedi. Bir dolar çarpı bir milyar bomba he­sabı yapılırken Irak’ta yüz bin kişi daha öldü. Irak halkı dün akşam da demokrasiden korkup sığınaklarına saklandı. De­

63

Nihat Genç

mokrasi, bomboş sokaklarda binaları mantar şapkasıyla boşu­na selamladı..

Son gelen haberlere göre çatışmalar sürüyor sayın seyir- tiler, Japonya’da Kazakistan’da TV başmda insanlığın kalbin­de, beyninde çatışmalar. Son gelen haberlere göre sayın seyirciler, aile içinde, akraba arasmda, mecliste muhalefet için­de herkes aralarındaki sebepsiz mayınlan kaldırıyor, insanlık mayınlarını temizliyor sayın seyirciler. Çaüşmalar insanlığın kalbinde, vicdamnda sürüyor, hudutlar, mayınlar kalkıncaya kadar, vahşiler dünyayı terk edinceye kadar sürecek sayın se­yirciler. Savaşı durdurmanın tek yolu vardı, Papa, Irak’a can­lı kalkan gidebilirdi. Hristiyanlar için çatışma bitti. Hristi- yanların çatışması nükleer bombalarla sürüyor. Papa, kurula­cak yeni petrol boru hattından birinin Vatikan’a bağlanmasını istedi, vaftiz suyu demokrasi suyu, diye dağıtacak, her sabah Hristiyanlara içirecek. Ölen Iraklı çocukların kanlan Dicle ve Fırat71 kirletmesin diye önlemler alındı. Petrole karışmış çocuk kanları laboratuvarlara götürülüp ayıklanıyor sayın seyirciler. İşte ekranda görüyorsunuz, bombalar öldürürken, her bir ço­cuğu yerin altına un ufak edip gömüyor, çocukların bedenle­ri sondaj kuyularından daha derin kaya katmanlannm dibine yerleştiriliyor. Şimdi TRT 2’de söyledi sunucu: ‘Sayın seyirci­ler, hem savaşı birlikte izliyoruz, hem de uzmanlarımızla de­ğerlendiriyoruz’ dedi. Biz de değerlendirelim saym seyirciler. Hep birlikte savaşı değerlendirelim. O kadar TV’de tek bir in­san ağlamadı. Neden biz evde oturup ağladık. Sayın seyirciler, ağladığımız için savaşı değerlendiremedik, kaçırdık savaşı. Ağlayanlar savaşı değerlendiremez mi, uzmanlar TV’de bir açıklama yapsm sayın seyirciler. Filiz Akm’m kör oldum film­lerine ağlayanlar, şimdi neden ağlamıyor. Katliamlarla gurur, kahramanlık kazanılmaz. Kültürler bombalarla yıkılmaz. Ek­meğini bölüşmeyenlerin ekmeği lezzetli olmaz. Yanılıyorsu­

64

Amerikan Köpekleri

nuz sayın seyirciler, her şeye rağmen insanlığın en dayanıklı tek malı, kardeşliktir. Şimdi aldığımız bir habere göre savaş Bush’un, Saddam’m denetimden çıkıp kendi başına, kendi şartlarında çatışmalarını sürdürüyor. Çatışmalar denetimsiz, kendi başına sürüp hudutları geçecek, şehir şehir gezecek.. Sa­yın seyirciler, çocukları öldürmeyi gerektirecek hiçbir suç dün­yada yaratılmamıştır. Çocukları öldürmeyi zorunlu kılan hiçbir sebep dünyada olmamıştır ve dünyanın ve Tanrının gü­zelliği burada saklıdır. Bilim adamları, aydınlar, sanatçılar, so­kaktaki insanlar kimse anlayamadı çocukları öldürmeyi gerektirecek bir suçu… Çocuklar sebepleri görmezler. Çocuk­ları petrol ve ilaç şirketlerinin nasıl yönetildiğini bilmezler. Ço­cuklar borsamn iniş çıkış rakamlarını ezberde tutamazlar. Çocukların çığlığını, kokusunu duymayanlar hayatta hiçbir şeyi duyamaz. Sayın seyirciler, ülkemizde çocukları hiç tanı­mamış gazeteler, TVler var, durmaksızın piyasalar piyasalar diyorlar.. Sayın seyirciler, ölen çocuklar için Allah’a dua ede­lim. Bu gece yatmayalım. Sabaha kadar dua edelim. Koş, koş, koş, Allahım, çocuklarına sen koş. Bezlenmiş bir bebeğin kafa­sına balta ve çekiçle hafifçe şakadan vurmak dahi caniliktir. Düşünün bu bombaların gücünü, kaç milyar çarpı balta kaç milyar çarpı çekiçten daha güçlü. Zorba, vahşi, katil, geçin bunları, bu eski dünyanın sıfatlan, bu yeni vahşetin boyutunu anlatmaz. Uzaydan gelmişler, duygu, insan, düşünce tanı­mazlar. Bildikleri tek şey, ekrana çıkıp haritalar önünde ko­nuşmak, bombalarm gücünden, görüntüsünden, şok, dehşet diye bahsetmek. Başka şey anlamıyorlar, işte şok ve dehşet bu insanların hâlâ bu dünyada var olması. Piyasalar uğruna on binlerce çocuğu ekranlardan naklen yaym öldürmeleri. Alla­hım sen koş çocuklanna. Çocuklarını rüyalarına sok, görme­sinler. Kuşlarını gönder, Allahım al onları sığmaklarından, göklerdeki sığınaklanna gönder. Meleklerini gönder. Öldü­

65

Nihat Genç

rüp öldürüp özgürleştirdik diyorlar, öldüre öldüre özgürlük, Allahım bunların hepsi özgürleşmiş canavar.

Ey özgür kovboy, seni düştüğün bataklıktan kimse çe­kip kurtaramayacak. Öğrendik işte dünyanı, bomba, Ameri­kan eşyası, Amerikan rüyası. Küreselleşme, Amerikan askerlerinin elini kolunu sallayarak dolaşması, istediği kıtada istediği kadar çocuk, aile öldürmesi. Köpekbalıklarına benze­yen milyonlarca füze. Güneşten kavrulmuş ve bitkin düşmüş birkaç küçük sessiz kasabaya binlerce tanktan ateş açmak na­sıl bir öfke. Suratlarınız yanmış demire döner, erir inşallah. Çölün geniş düzlüklerinde kaybolun, sularınız koksun inşal­lah. Bir ot kümesini, bir tek palmiye yaprağını özlesinler hele. Güneş parıldasın tepelerde hele. Tek bir şiir okumamış, de­mirden kertenkeleye benzeyen suratları simsiyah kararsın he­le. Tükürükleri çölün kumuyla çamur olup boğazlarmı tıkasın hele. Kademe kademe çölün tepeleri Allah’ın, mazlumların birlikleri gibi önlerini keser, boğar onları inşallah. İğrenç si­nekler tükürüklü dudaklarınıza bal bulmuş gibi yapışır inşal­lah. Sıcaktan .ötünüzün yağı akar, o yağa yumurta kınp yemek dahi nasip olmaz inşallah. Terlerinizi silecek kâğıt mendil stokları tükensin, dolarlarla silersiniz .ötlerinizi, silmek için Fatih Altaylı, Ertuğrul Özkökler’den bir tabur göndeririz, korkmayın. Çöllerde yitip, ölüp kalır, göz oyuklarınıza akrep­ler, diken sırtlı kertenkeleler yuva yapar inşallah. Bin gemi do­lusu bombayı tek bir şehre boşaltmak nasıl bir insanlık. Amerika bunun için basit bir temizlik diyor. Bombalardan sa­vunma bakanlığı ziyafetmiş gibi, ağzmı ballandırarak anlatı­yor. Her bomba bir milyon dolar, bir milyar dolarmış, gazetelerimiz kahkahalarla manşetlerde göbek atıyor. Sayın seyirciler, bu savaş artık zalim Saddam’m savaşı değil, bu sa­vaş mazlumların savaşı, ulan Amerika, Saddam gibi kanlı dik­tatör dahi senin yanında mazlum kaldı ya… Pilotları bombayı

66

Amerikan Köpekleri

attıktan sonra şişe dolu şampanyasını içiyor, dilini çıkartıp şi­şenin ağzını yalıyor. Hazır bombayı sallamışken bir de İran’a Suriye’ye atıyor, taşak geçip yanlışlıkla oldu diyor. Fiyakalı üniformasının ütüsü bozulmadan bir defada onbinlerce insa­nı öldürmenin gururundan bahsediyor. Demirden balinalar gibi bombalar kucağında. Muzafferine basın toplantısında ge­neraller, rahat, geniş, sakin, hepsi haplanmış konuşuyorlar. İn­sanın bir milyon bombası olunca sayın seyirciler, artık ve yine niye yalan yalan yalan konuşurlar…

Mikrofon uzatılan her Iraklı bir çırpıda her şeyi söyle­mek istiyor, tarihini, kültürünü, dinini, medeniyetini, yoksul­luğunu, haksızlığı.. Bombalar kalbimize düşüyor, kızgın bir ütü bastırılmış gibi göğsümüz, sabaha kadar yatağımızda kız­gın ütü çarpı milyar kızgın ütü, çarpı milyar. Suskun ve derin ve sâlâ okunan bir gecede, evlerinde zırıl zırıl ağlayan çocuk­ları göstermiyor kameralar. Babaların, ninelerin, ihtiyarların korkulu dudaklarını, dualarını göstermiyor CNN. İnsanları kit­leler halinde imha edenler yine kahraman oldu, insanlar ölme­sin diye yürüyen çırpman, slogan atan, tasa tencereye vuranlar basın-medya tarafmdan yine cani yapıldı, siz olmasaydınız sa­vaş çabuk bitermiş, diye manşet atıyorlar. Bu savaşm suçu yi­ne savaş istemeyenlerin üstüne kaldı. İşte medyanız sayın seyirciler. Birileri para vermiş, saldırın savaşa hayır diyenlere demiş. Kardeşim, orada dünya tarihinin en kanlı savaşı sürü­yor, sokakta bağıranla ne işin var. İşte basm. Bombalar anafor­lu rüzgâr gibi. Binaları toza dumana katıp havaya uçuruyor. Kilometrelerce öteden yer kabuğu zangır zangır, deprem gibi titriyor. Hangi düşmanın öfkesi bu kadar kabarıp koca bir şeh­ri çocukları, ihtiyarıyla imha edecek kadar büyük olur? Neden olur? Tarihin en vahşi barbarları Moğollar, bu zalimler yarım­da, çelik çomak oynamış çocuklar gibi mazlum kaldı..

67

Nihat Genç

Bir zalim, bir deli kral daha gömülür kum fırtınalarına. Tankların demir leşleri örtülür yine kumlarla. Çöle gurur yine sabırla gelir. Sessiz mi sessiz geceleri Bağdat’ın kuleleri. Bit­miyor bombardıman geceleri. Dokunsan ağlayacak yaslı mi­nareleri. Gökten bombalarla özgürlük iniyor. Mazlumlar her ülkede, her coğrafyada sultanimizdir, dualarımız ebediyyen onlarladır. Uyuyan çocuklar mabede benzer. Semânın kapıla­rı gibidir yorganları, annesinin kolları. Düşlerinde uzuyor ço­cukların kirpikleri çalı çalı.. Bakmaya doyulmaz o karaçalı kirpiklere. Uyurken soluğu yorganında zambaklar açıyor, ço­cuklar uyurken, çamlar, çınarlar, kestaneler, beton duvarlar dahi gül açar. Haftalardır bombalar manşetinde gazetelerin. Neden unuttular dünyanın bu en güzellerini. Koca yazarlar, başbakanlar, komutanlar hiç duymadılar mı çocukların koku­sunu. Ot kadar minnacık parmaklarmı. Henüz bir yumurta kabuğu kadar incecik bıngıldaklarını. Çocuklarımızı sevince, melekler de öper bizi gizlice. İşte gördük, çatladı yitti dünya. Elimizde ne bilim, ne demokrasi, ne kültür kaldı, hayat diye bebeklerimizden başka neyimiz vardı? Yürüyün Amerikan kovboyları, Bağdat’a yürüyün, çok geçmeden önünüze Kerbe- la çıkacak. Bin yıldır hâlâ Kerbela’nın eziyeti yüreğimizde. Siz daha üç gün oldu, ne tez yoruldunuz. Bin yıllık çöllerin üzün­tüsü biz de yaslı bayramlar oldu, durun, siz daha grip olma­dınız..

Bembeyaz bir ölüm bekliyor askerlerinizi. Kör bir dev gibi çöller, sürü sürü tepeler. Allah’ın kefeni çöl. Artık anladı Amerika, atom bombası atmadan savaşı kazanamayacağını. Şimdi bakalım ne bok yiyeceksiniz, her gün manşetlerde çeşit çeşit yediniz, bok çeşidi kalmadı yiyeceğiniz. O masum çölde gemiler kadar büyük develer uyur.. Deve tüyünden çöl kilim­leri, hâlâ küçücük, izbe kasabalarında işlemeli bakır lambala­rı. İşte bu lambanın ışığında dua okuyan küçücük elli, kuzguni

68

Amerikan Köpekleri

saçlı çocuklar, bunları mı öldüreceksiniz. Eski bir trajedi Ker- bela’nm kumları, bari diz çöküp birkaç sayfa tarihini okusa­nız. Ne düzenli ordular, ne Allah’ın belası bombalarınız, çölün bu çalkantılı sinsi dalgalar gibi kumlarını anlayamaz. Ne şa­raplarınız, ne postallarınız, ne içip içip kusmalarınız lekeleye- mez o mübarek kumlan. Artık siz de oturup sayarsınız 1917’de arkadan Ingiliz oyunlarıyla vurulmuş Osmanlı orduları gibi tek tek o çölün kumlarını. Perde perde açılır kum tepeleri. Kı­zıl kızıl kumlar, çadır beyazı kumlar, yoksul rüzgârlar, küçük kuru otlar, bir zamanlar bir halkm gözyaşlarıyla sulandı, kim­se kurutamadı bin yıldır. Ne güneş, ne dünya kadar büyük bombalarınız. Hâlâ tüter, tüter kum tepeleri, her sabah eğilir, Hazreti Ali’nin, Selahaddin Eyyubi’nin kılıcını arar. Boşuna aramayın, bulamazsınız, o kılıç doğruluk ve ahlak kılıcıydı, dolar ve petrolden değildi… İyi bakın o incecik kum taneleri­ne, rüzgâr rüzgâr dualarla, incecik incecik, gariplerin, Allah’ın ateşiyle, aşkıyla ufaldılar. Kokusu yanık yanık. Göklerde yıl­dızlar görmesin yerlerinden fırlar. Bu çölün köpüklü, kabar­cıklı çayını, bağdaş kurmadan kimse içemez. Tanklarınız eriyip güneşte şimdi, öğrenirsin Amerika sen de bağdaş kur­mayı, ellerini başının üstüne koyup sen de teslim olmayı. Siz yine bulutlu gecelerde ateş açın, göklerde yıldızlar görmesin zalimliğinizi, yerlerinden fırlar. Zavallı askerlerinizin yanak­ları pirzola gibi şişer şişer, kabarcık kabarcık patlar inşallah. Korkunç pis sinekler burnunuzu yuva yapar. Bombaların uğultusu, Vietnam’ın, Kamboçya’nın, Kızılderililerin öte dün­yalardan laneti doldurur kulaklarınızı, yavaş yavaş delirir kah­raman fiyakalı subaylarınız. Geride bütün tarihini ezbere almış, bütün vahşetinize şahit olmuş bir Iraklı çocuk kalır, si­yah soğuk bakışlı, bir Iraklı çocuk. O mahzun, halkı imha edil­miş çocuk. O, insanlığa koşun, yardım edin diye ağlayan çocuk. Gözleri nükleer bombalarla boşalmış o kara çocuk.

69

Nihat Genç

Gözleri derin derin delip geçen tarihi, biz insanları, yarınları.

Kum tepecikleri denizde dalgalar gibidir. Bir tepeden bir tepeye rüzgârlarla, dualarla koşarlar. Orada gözlerin gör­mediği çılgın tekneler vardır. Kürekleri salâ, yelkenleri aşk, evliyadan kaptanları vardır. Gecenin dalgaları sıra sıra tepe­leri kudurtup, fıkır fıkır oynatır, kum tanecikleri dizginlen­mez, bir aşkla yarılır sular gibi, yerin altından homurtularla, hortumlarla ayaklarınız çekilir.

Bin yıl öncesinden gömülmüş, o bilinmez sarıklı meç­hul mezarların unlanmış kemiklerinden tozlu bir el uzanır, uzanır, çeker, çeker pis postallarınızdan. Tarih bir daha, maz­lumların, onurlu halkların tokadının, en büyük bombalardan daha feci zalimlerin suratında patladığına şahit olur.

Bir tek adım atmak nasip olmaz, inşallah. Üç beş bom­ba icat edip, gazetelerden üç beş yazar satın alıp, ne çabuk öğ­rendiniz dünyayla taşak yapmayı. Ne çabuk unuttunuz o dünyayı bir Allah’ın yarattığını. O dünyayı gururlu insanla­rın ebediyyen canları pahasına nöbette beklediğini.

Biz çok ağladık doğrusu o çöllerde, çok ölü verdik.. Si­vas’tan ozanlar Osmanlı’ya tokat gibi, isyan gibi, türküler yak­tı: Yemen Senin Neyine, diye… Biraz da Amerikalı anneler dizini dövüp cani başkanlarma türkü yaksın: Irak senin neyi­ne..

Not: Ekranlarda, gazetelerde füzelerin silahların güçle­ri tanıtılıyor, füzelerin imha edici, yok edici kuvvetleri ballan­dırılarak rakamlarla anlatılıyor. Kimi imha edecekler? Bebekleri. Ben de sütunumda bebekleri tanıtmak istiyo­rum.

Bu bebekler, genellikle küçük çaplı olur. Karargâhlarına beşik denir. Genellikle alçaktan atılıp tutularak sevilirler. Ba­riz açık hedefleri anneleridir. Biraz büyüyünce iki kanadını açıp hedefine öyle sarılır. Saldırıları ağlayarak düzenler. Stra­

70

Amerikan Köpekleri

tejik, taktik olarak çok sık sıçarlar. Bölgede birden fazla olur­larsa dayanılmaz olurlar. Zıbınları olur, ama çeşitli kamuflaj­larla da sarılırlar. Patikleri önceden örülür, yünden örülür, artık çelikten de örülenlerini Amerika piyasaya çıkartabilir. Yakalarına mavi boncuk takılır. Havadan, karadan, denizden milyonlarca sperm bombası atışıyla hedefe kilitlenilir. Bir ta­nesi başarılı olur. Yüz binlercesinin babası yoktur. Hiç görme­mişlerdir, hepsi askerdir. Bunlara yapılacak muameleye genellikle anneler, teyzeler, halalar, komşular da burnunu so­kar. Alt yapıya çok zarar verirler. Bezleri masraflıdır. Şu anda milyonlarcasınm yolda olduğu söyleniyor. Emirlere, komu­tanlara katiyen uymazlar. Biyolojik tehlikeleri inanılmazdır, şiddetli patlamalarla gaz çıkartırlar, havada uçarken vııııv, uvvvv, gibi garip sesler çıkartırlar. Bazen uyumaları imkân­sızdır. Konuyu, komşuyu misket bombası kadar etkili çığlık­larla gece yarısı ayağa kaldırır, sığmaklara sokar. Uyumaları için derhal sallanmaları lazım. Şu anda Irak’ta yüz binlercesi uyusun diye sallanıyor. Sıcak, boğucu, nefes alınmayan sığı­naklarda Bağdatlılar, sırayla birbirlerinin bebeklerini battani­ye içine koyup sallarken ninni söyler.. Annesinin yorgunluk­tan canı çıkmış, korkudan, uykusuzluktan sinirleri yine tepe­sinde toplanmış.. Hedefteki adam: Ey bebek!..

71

Açıl Susam Açıl

Tarihin bu en eşitsiz ve gaddar savaşında Irak halkına sesimi­zi duyurmak için çalışmalıyız. İlk olarak Irak’ta bebekler ölür­ken TVlerimizde vur patlasın çal oynasın eğlence programları yapamayız, acilen yas ilan etmeliyiz. Irak halkı kendileri için dua ettiğimizi, onlarla yatıp kalktığımızı bilmeli. Kızılay’ın Bosna’da olduğu gibi saçmalamasına izin vermemeliyiz. Siya­si dengeler yüzünden, bir türlü Bosna’ya vaktinde gireme­mişti. Kuzey Irak’tan gelecek mültecileri beklerken, güneydeki kasabalara su, yiyecek, giyecek ulaştırmalı. Savaş bir ay sonra çok daha acıklı hal aldığında ortada kalmayalım. Kızılay koş­mayacaksa, Türkiye’de bir yığın yardım kuruluşu var. Hemen harekete geçirilip İraklılara, Türkiye’de yaşayan kardeşlerinin elini uzatmalıyız. Üslerimizden kalkan uçaklar bebekleri öl­dürüyor. Üslerin bebekleri öldürmesinin yasalara, hukuka, hatta savaşa aykırı olduğunu bağıralım. Üslerden duyduğu­muz utancı dillendirmeliyiz. Irak halkından üsleri açtığımız için özür dilemeliyiz. Üsleri kapatmak için elimizden geleni yapmalıyız. TVlerde savaş üzerine analiz, değerlendirme ve teorilere son vermeliyiz. İnsanlar ölürken onlara koşmalıyız. Bilgiçlikle, bilmişlikle geçirilecek vakit yok. En yüksek bilgi direniş ve yardımlaşmadır. Irak direnişine nasıl ve ne kadar katkıda bulunabileceğimizi düşünmeliyiz. Seyirciler ve sayın

72

Amerikan Köpekleri

izleyiciler olmaktan kurtulmalıyız. İmkânsızı deneyen Irak halkma imkân olabilmenin yollarını aramalıyız. Irak halkının yoksulluk ve çaresizliği ve geri kalmışlığını suçlayacağımıza, bu yoksulluğu planlayan vahşi emperyalistlerle nasıl bir dün­yada yaşayabilirizi tartışmalıyız.

Irak’m insanlığa, mücadele ve direnişiyle büyük bir sar­hoşluk, coşku verdiğini unutmayalım. İşte hepimiz hayatımı­zı büyük bir davaya ayırıyoruz. Dünyada bundan daha mutlu ne var. İşte direnişle ruhumuz yükseliyor. Sıra bize geldiğin­de, zavallı, çaresiz, kilitlenmiş değil, bu yüksek ruhla hareke­te geçeceğiz. Yüzlerce yıldır, aydınların, insanların, evliyaların yükselttiği dostluk, kardeşlik, yardımlaşma gibi değerlerin bir anda vahşiler tarafından yok olmalarına izin vermemeliyiz. Vahşi insanları tanımalıyız. Adlarını, gazetelerini, sözlerini, oyunlarını tanıyoruz. Bundan daha büyük aydınlık bilgisi ola­maz.

Haritamıza, coğrafyamıza neden durmaksızın bomba­lar düştüğünü düşünmeliyiz. Bosna, Çeçenistan, Türkiye’nin doğusu, Irak ve Afganistan’da yaşadığımız kanlı savaşlar tüm dünya tarihinde karşılaşmadığımız kadar seri, hızlı, çok ve vahşet boyutunda, unutmayalım. Neden biz? Neden Doğu toprakları?

Acilen yüzümüzü Doğu topraklarına çevirmeliyiz. Tür­kiyeli aydmlar Batı’ya iki yüzyıllık yürüyüşlerini masaya ya­tırmalı. Doğu topraklarındaki siyasi yapıları, Müslümanları, petrolü, tarımı, yoksulluğu, üretimleri, ekonomilerini, kültür­lerini her gün dergilerimizde konuşmalı, tartışmalıyız.

Büyük sendikalarımız Cezayir’den Mısır’a, Pakistan’a kadar ülkeleri ziyaret etmeli. Oralardaki kardeşlerini tanıma­lı. Solcu partiler bu ülkelerdeki siyasi partilere geziler düzen­lemeli. Onları ülkemize davet etmeli, karşılıklı kültürel, ekonomik ve dostluk ilişkilerini ve neler yapabilirizi birlikte geliştirmeliyiz.

73

Nihat Genç

Aydınlar, üniversiteler yüzlerim Doğu’ya dönmeli. Do­ğulu aydınları bir araya getirecek, Doğu’nun kültürünü, çatış­malarını, siyasetini tartışacak büyük bir konferans kurulmalı. Bir Doğu konferansı, bir Doğu deklarasyonu çalışmalarına başlanmalı. Başlangıç olarak her ülke aydını, üniversitesi, komşu ülke aydınları ve kitaplarını çevirmeli, komşu ülke ay­dınları üzerine master, doktora tezlerine başlamalı, bir kaç yı­la varmadan iki yüz, üç yüz doktora çalışmasına sahip olmalıyız.

Doğulu aydınları birbirine küstüren, uzaklaştıran son yüzyılın siyasi çatışmalarının Batı’dan tertiplendiğini unutma­yalım. Arap, Türk, Acem’in kardeşçe yaşaması için birbirleri­ni küçümseyici, aşağılayıcı, çatışmacı, söz ve davranışlardan kaçınalım. Bilelim ki, Almanla Fransız, Bulgarla Yunan, Hol­landalI aynı bayrak altında yan yana geliyorsa biz haydi hay­di geliriz. Hayallerimizdeki hudutları kaldıralım. İç içe bu tarihin ve coğrafyaların imkânlarını araştırmak en büyük ide­alimiz olsun. Acemin, Türkün, Arabın sınır mayınlarından biz­den sonraki nesli kurtarmaya çalışalım.

Kazakistan’da Rus hayranı, Pakistan’da İngiliz hayranı, Cezayir’de Fransız hayranı ve Türkiye’de Batı hayranı aydın­lan, daha fazla küçümseyip, aşağılayarak dışlamayalım. Unut­mayalım ki Batı, Truva atını bu aydınlar üzerinden sokuyor. Bati bizi çatışmaya, kışkırtmaya, bu aydınlardan başlıyor. Bu aydınlar Batı kültürü karşısında ezikliğe uğramış, çoğu maa­lesef Batılı kolejlerde okumuş, çoğu maalesef dolar üzerine ha­yat kurmuş, çoğu maalesef modern hayatın cafcafından ve şöhret düşkünlüğünden çok etkilenmiş. Batı neden Truva atı­nı bu aydınlar üzerinden kuruyor. Çünkü onları sürekli karşı­mıza alıyor, Batı’yı suçlayacağımıza onları dövüyoruz. Onları bizler ellerimizle birer vatan haini, alçak insanlar haline geti­riyoruz. İçimizdeki Batı hayranlarına daha nazik olalım, kâ­

74

Amerikan Köpekleri

firlikle, taklitçilikle fazla suçlamayalım. Batı hayranlarına yö­nelttiğimiz ağır hakaretler bölünmelere, iç kavgalara ve onla­rın iş adamlarının köpeği olmalarına yol açıyor. Onları usulca ve terbiyeyle kendi kültür ve kendi coğrafyalarının imkânla­rına doğru yöneltmeliyiz.

Emperyalistlerin Doğu’da sahnelediği, kullandığı bir yı­ğın çatışma alanı vardır, mesela Şia-Sünni çatışması. Şia-Sünni, köklü bir çatışma alanıdır, Emeviler’de başlamış, Abbasiler’de, Osmanlıla^da ve bugün de sürmektedir. Bunu iyi bilen Batılı emperyalistler Sünni-Şia çatışmasını kullanıp kardeşi kardeşe kırdırmaktadır. Bugün dahi ABD Irak’a karşı cepheye Şia’yı sürmeye çalışmış, havasını almıştır.

Doğu topraklarında çatışma alanlarının en büyüğü la- ik-şeriat tartışmasıdır. Baas rejimleri laiktir, sert İslami hare­ketlerle çatışmaya, iç karışıklık, ihtilaller ve kardeş kanma sebep olmuştur. Ülkemizin tıpkısı laik-şeriatçı çatışması Ce­zayir’den Afganistan’a emperyalistler tarafından gayet güzel sahneye konmuş, bu ülke ekonomileri ve siyasetleri felç edil­miştir. Laiklerle şeriatçıları tarüştıracak gazete, dergi, TV ya­yınlarına dikkat etmeli, hepimizin canının yandığı bu konuda fazlasıyla ölçülü olmalıyız.

Doğu topraklarında aydınların büyük bir çatişma nok­tası da, birbirlerini Amerikancılıkla suçlaması. Bilmeliyiz ki, her ülke, Amerika’nın soğuk savaştan kalma dümenleriyle sık sık kullanılmıştır. Suriyeli’nin Türkiyeli’ye siz Amerikancısı­nız, Türk’ün Kuveyt’e siz Amerikan uşağısınız diye boğuşa­rak, dalaşarak, aşağılayarak saldırmasının hiçbir anlamı kalmamıştır. Bizi birbirimize kırdırmak emperyalistlerin oyu­nudur. Birbirimize olan güveni sarsmak için sahnelenir. Bu­gün maske düşmüştür. Kendimizi daha fazla aşağılayacak şansımız kalmamıştır, çünkü, bütün bu topraklardan geçmiş­ten özür diler gibi, pişman olur gibi büyük bir anti-Amerikan­cı savaş yükselmektedir.

75

Nihat Genç

Birbirimizin diline misafir olmuş kelimeleri emperyalist suçlamalarla karalamayalım. Türkçede Acem, Arap kelimele­rinin oluşu, imparatorluğumuzun sonucudur ve pek de güzel olmuştur. Coğrafyaların hediyesi bu kelimelerden utanmayı marifet bilen bozuk aydınlardan kurtulalım. Bugün elli yıl gi­bi kısa zaman diliminde dilimizin yansı İngilizce olmuştur. Ülkeler dünyaya açıldıkça dilleri gelişir. Acemin, Arabm dili­ni küçümseyerek bugün bu ülkelerdeki milliyetçilikleri pom­palıyor, bunun karşılığında Ecyad Kalesi gibi karşı ve anlamsız saldınlara uğruyoruz. Birbirimizin kültürüne saldı­racak denli akılsız, akla hayale sığmayacak düzeysiz tartış­malardan kurtulalım.

Acilen herkesin okuyabileceği, ayaküstü öğrenebileceği bir turist broşürü gibi otuz kırk sayfalık bir kitapçık hazırla­yalım. İçinde iki yüz-üç yüz kelimelik çok kullanılan cümlele­ri verelim ve hemen öğrenelim ve hemen, hem okullarda, hem turist bürolarında halka dağıtalım. Hiç değilse Iraklı çocukla­rın ölürken ağızlarından çıkan birkaç kelimeyi tanıyalım. Hiç­bir ülkenin şairinden korkulmaz, ancak, dergilerimiz Batılı şairleri tanıyıp başlanmn üstüne taç yaparken Doğu’nun ay­dınlarını ihmal etmiştir, yeni yetişen yazarlarımız hızla Do- ğu’ya koşmalı.

Faslı, Cezayirli, Mısırlı, Suriyeli çocuklarla tanışmak, on­larla ortak şarkılar söylemek, tatil yapmak, eğlenmek, bilgi alış verişinde bulunmak, bu ülkelerle konuşabileceğimiz internet siteleri kurmak, işimiz olmalı.

Unutmayın bu ülkelerde bizimle ortak siyasi birlikler kurmak için harekete geçmiş onlarca çalışma ve aydın hare­keti var, on yıllar boyunca bizden gelecek bir sesi bekliyorlar, o sese geç de olsa cevap vermeye çalışalım.

Hali vakti yerinde olanlarımız seyahat için Eyfel’i değil, Marakeş’i, Kahire’yi seçmeli, onları da kendi ülkemize davet

76

Amerikan Köpekleri

etmeliyiz. Arap ve Acemlerin kültür, giyim, inanç, söz ve dav­ranışlarını, hassas noktalarını öğrenmeli, gayet saygıyla kapı­larımızı, tatil yörelerimizi, okullarımızı, sokaklarımızı, otelleri­mizi, yani dedelerimizin rüyasını yeniden onlara açmalıyız.

Tüm tarihimiz içinde ve tüm dünya içinde sınırları için­de hapsolmuş aydın türü Türklerdir. Biz Türkiyeli aydınlar yüzyıl önce birçok coğrafyaya koşuyorduk, bugün Batı’nın ay­dını için coğrafya kalkmıştır. Sadece biz ısrarla kendi mayın sahamızda, mayınlı laik-şeriat konularını birbirimizin saçını başmı yolarak tartışmaktan, dalaşmaktan zevk almaktayız.

Birkaç üniversitemiz Doğu ülkelerini ihtisas alanı seç­meli. Doğu ekonomi ve kültürünü masaya yatırmalı. Do­ğu’dan öğrenciler davet etmeli. Doğulu öğrencilere kampüsler hazırlanmalı. Hem kültürel bir pazar, hem ekonomik bir pa­zar, hem ruhlarımızın ve kardeşliğimizin ve Doğu’nun kendi­ne geldiği, kendini tanıdığı bir pazar…

Batı’dan gelen her toplantı, panel teklifine koşan, zıpla­yan, sevinen akademisyenlerimiz, kendilerine Doğu’dan tek­lif gelmese de, kendi başlarına buralara gitmeli, gezmeli, araştırmalı, kendim zorla buradaki üniversitelere davet ettir­meli, onlarla aile içi konulan hızla tartışmalı.

Her küresel olayı, bayramı, düğünü, kutlamaları Batılı demek ve kurumlarla birlikte yapmayı alışkanlık edinmiş si­vil kurumlanınız, kutlamalarını, yıldönümlerini, Cezayir’den Pakistan’a, oradan Kazakistan’a kadar olan ülkelerin demek­leriyle ortak düzenlemeli. Büyük barış ödülleri, büyük edebi­yat ödülleri, büyük bilim ödülleri ve büyük kardeşlik, dostluk ödülleri düzenlenmeli.

Diyelim, Edebiyatçılar Demeği, Yazarlar Birliği her yıl bu ülkelere üç-dört defa gidip gelmeli. Bu ülke edebiyatlarını tartışmalı ve bu ülke aydınlarının eserlerini tanımalı. Diyelim solcu partilerimiz, bu ülkelerde kendilerine benzeyen birçok

77

Nihat Genç

parti olduğunu unutmamalı, onları aramalı, onlarla birlikte hareket edebileceği konuları hemen öğrenmeli.

Resmi televizyonumuz hiç değilse haftada birkaç saat Acem, Arap şarkılarıyla program yapmalı. Diğer televizyon­larımız çeşni olsun diye değil, bu ülke sanatçılarını davet et­meli, şarkılarını dinlemeli, kendi şarkıcılarımızı da onlara davet ettirmeliyiz.

Hudutlarımızı, hiç değilse hayalimizde kırmalıyız. Ne­den Bosna’da, Çeçenistan’da, Afganistan ve Irak ve kendi do­ğumuzda durmaksızın iç karışıklıklar, kardeş kavgaları çıkmakta olduğunu, neden emperyalistlerin bizi birbirimize kırdırmaktan zevk aldığını tartışmalı ve artık uyanmalıyız.

Bütün dünyada sivil kurumlarm, mezhepsiz, dinsiz, ül- kesiz aydınların, her renk insanların, insanlık neşesini bize ulaşürdığını, insanlık coşkusunu Irak halkının yanına koydu­ğunu unutmayalım. Tüm dünyadan yükselen insanlık neşesi­ni kendi ülkelerimizde konuşalım, tartışalım, buluşalım.

Bugün bombalanan Irak’a hem Suriye, hem İran, hem Mısır silah vermek istiyor ama veremiyor. Bu kadar çetrefilli ve sıkışmış siyasetin hepimizin hatası olduğunu anlamalıyız. Büyük bir hayal kurun. Bu ülkelerin kendi aralarında imzala­yacakları saldırmazlık antlaşmasının, bu ülke ekonomilerini bir günde üç kat arttıracağını unutmayalım. Kendi ülkelerin­de olan bir malı mecbur olup Batı’dan almadıkça, Batı’ya ba­ğımlılığı yüzde on dahi düşürdüklerinde ekonomilerinin üç-dört kat büyüyeceğini unutmayalım.

Peki bütün bunları nasıl yapacağız, çok basit, Doğu’nun gizemli kapılarının karşısına geçip hep birlikte, “açıl susam açıl” diye fısıldayacağız.

Neyse uzatmayalım..

Dicle bizim kızımız, Dicle, Dicle… Dicle’nin dudakla­rında Anadolu toprağı, götür o toprağı Dicle, Iraklı çocukların

78

Amerikan Köpekleri

yaralarına basıver… Sırtından mı vurdular seni Dicle, böyle kanlar içinde, ne olur öyle yatma Bağdat içinde. Ekranlardan dünya âlem seni izliyor, kalk Dicle, toplayıver odanı, yatağını. Dicle, Türk’ün kızı, Kürt’ün bacısı, Arap’m gelini. Şerbet Dic­le. Su helvası Dicle. Acı çöllerin gelini. Kalk, firuze kubbelerin gelini. Su mermerleri gibi beyaz çıplak kollarını uzatıver.

Nehirlerin en yalnızı Dicle. Anadolu’nun güzel gelini. Kupkuru bembeyaz çöl yollarma düştü yine. Çöl, ölgün, so­luk, bembeyaz dişleriyle.. Yüz bin yıl var, daha fazla belki, na­sıl ısırır Dicle’nin şekerle karışık yemyeşil sazlıklarını. Uzanır Dicle’nin siyah yeşil suları. Hiç şakımadan usulca nasıl terbi­yesiyle akar bin yıldır.

Anadolu’nun demirden kayaları düşmeseydi başına, belki, Diyarbakır’ın kabuk kabuk sur suraü korku salmasaydı içine, koşar mıydı Bağdat’ın zengin saraylarına? Nuh’tan, Ne- bi’den, Babil’den, Sümer’den beri Dicle, altın bir fıçıdan boşa­lır gibi, bütün kavimleriyle Mezopotamya’nın eşsiz kraliçesi. Kavimlerin, dinlerin şarabıdır o. Kıvrımları eski yazı gibi çivi yazısı gibi, şiir yazar. En eski günlerin, Hammurabiler’in tab­letlerinde, çamur yataklarında sonu gelmez öpüşlerle o yakı­şıklı, yiğit Fırat’ı arar. Onu bulmak için, kaç kavmin koynuna sarhoş edici hazlarla sokuluverdi, yol versinler diye yalancık­tan sarılıverdi. Kuzuları emzirip, sürüleri besleyip, bir çoban değneğiyle bulanıp Bağdat7ın saraylarına vazo neşesiyle ku­ruldu. Bağdat’ı görünce büyülü sevgilisini unuttu. Ama hâlâ ince, hâlâ güzel, dalgın ve çok güngörmüş bir genç kadın Dic­le.

Bu gece yine ekranda Dicle? Bu gece yine nasılsın Dic­le. Ocağına bombalar düşüyor. Nasıl gidiyor bombalar. Dicle, bomba değil, kocaman açılmış laleler, alevden, kırmızı du­mandan, aşktan, gururdan laleler. Hiç yokuş tırmanmamış be­nim körpe gelinim. Dağların deli kızı. İndi, ovalarında testi

79

Nihat Genç

testi eridi. Ne bilsin bu cehennem bombaları. Nazlıdır Dicle. Dudaklarında Anadolu’nun kokusu. Gümüş kolları, su yosu­nu bacakları, şimdi bombalarla kırılmış mıdır. Bakma onlara Dicle, bomba değil onlar, satranç taşlarıymış siyasetin. Bak, dün akşam düşeni, bir Yahudi hahamın takma dişleriymiş. Da­ha önceki olanı, Teksaslı bir ördeğin götündeki tüylere benze­yen. Korkma Dicle. Adı bomba da olsa, sonunda köz oluyor, kenarlarma fırlayıp un ufak toz olup, saçlarma sim oluyor. Er­ken uyu, bakma. Bırak yıksınlar, parçalayıp kırsınlar. Seni sa­raylara, petrollere gelin göndermedik. Bir hasır kilim bulup, bin yıl daha kıvrılıp bir güzel uzanırız. Ah Dicle, topla saçla­rını. Kulağına ekrandan bir şey fısıldayacağım bu gece. Daha iyi bir yönetim getireceklermiş, öyle diyorlar. Biz seni Arap’a verdik, Kâbe’ye giden hacılara su diye verdik. Kâfir eli iste­meyiz. Zaten bilmez onlar şimdi bir fincan kahvenin zarif ik­ramım, tepsi üstünde senden bidonla, varille kahve ister. Hadi, gül yağını sür, parlasın yanakların. Topla bakır taslarını, bakır lambanı, ışığını, altın sarısı eşarbım. Bilmez onlar Dicle, yağ­murların nehirlerde yıkandığını, o alevden uranyum bomba­lar düştükçe üstüne, insanlığın Dicle’de yıkandığını. Bilmez onlar nehirlerin denizlerde yıkandığını, silah dolu gemiler küstahça kirlettikçe Basra’yı, insanlığın her akşam Basra’da yı­kandığını.

Başına düşse de hain bombalar, bekle yuvanı, dayan Dicle. Hadi çıkart sandıktan bir bir eski yaldızlı esvaplarını. Lübnan zeytininden mücevher sandığını. Çatlasın, çatlasın gâ­vurun bombaları kıskançlıktan. Borsadan değil, masallardan geliyor işte Dicle’nin nazlı, işveli çalımları desinler…

Bilmem en son ne zaman görmüştüm seni. Son gördü­ğümde dağlarda PKK mı vardı? Kara bir kurdele takmıştın. Yanı başında karlı dağlar, demir demir eriyordu. Ne kadar ağır, katı gölgeler düşüyordu tenine. Boşuna aradım o gece

80

Amerikan Köpekleri

fosforlu çiçeklerini. Dağlarda bitmiyordu silah sesleri. Etrafta özel tim, askerler. Sarılamadım o gece. Öyle ağzım açık baka­kaldım. Dicle kendi derdine düşmüş, Anadolu’dan kaçıyordu. Korkulu bir geceydi. Dicle silah sesleriyle saçım başım yolu­yordu. Bir daha geldim. Ağzımı sularına yapıştırdım. Ateşin zehri gibi sularda ağu vardı. Gece karanlığında gizlice soyu­nur gibi, yılan gibi gömlek gömlek gömlek değiştirirdi, dağlar kızgın demir gibi kızarıncaya kadar. Savaş bitince sanırım bir daha geldim. Hayvanca bir korkuyla çığlık çığlığaydm, demir tepelerden çığ düşüyor, belin kırılıyordu. Sonra Dicle, buz par­çalarını çıtırtadarak, emerek sırtında taşıyordu. Çakal gibi tü­nedim, neşeyle havuzlaşmış, ovacığa serpilmiş, tatlı tatlı parlayan yanaklarının başına. Şeker Dicle. Elma suyu Dicle. Kaçıp giderdi öpücüklerimin arasından. Nereye giderdi böy­le kopa kopa, hudutların, mayınların ortasından, başka vatan­lara geçerdi.

Dünyalar seyrediyor şimdi seni gelinim. Bağdat’ın or­tasında ezanlar okunuyor, hadi toplayıver o Müslüman zarif eteklerini. Ne çok nehirler gördüm Dicle. Şarıl şarıl, pata kü­te, çarpa çarpa akıyor. Kimi şapşal kızlara benzer, aptal aptal bakıyor. Kimi kocakarı çişi gibi, kimi korkunç canavarlar gibi kayaları yırta yırta. Kimi tarihin mozaikten krallarını göğsün­de dövme gibi taşıyor. Kimi yara kabuğu gibi sızlar, gölgeler­le oynayarak, gizli, derin sancılar içinde her akşam ağlar. Ama Dicle başka.

Sanki Dicle, kanımın şırıltısı. Buz kesmiş kıpkırmızı kar­puzların tam içi. Kurumuş su otları. Kirpikleri sarı sarı, alnı kınalı. Gözleri kömür kömür, kokusu annemin saçları. Maden suyundan bir tarak gibi dağların ormanlarını tarayıp indirmiş. Sessiz sessiz çölleri avlu yapmış, süpürmüş, saç üstünde yuf­ka açmış, çalıdan çöpten hayat kurmuş, ağır ağır akmış, küçü­cük kuş yuvası gibi kasabalar yapmış. Çok yokuştan dökül­

81

Nihat Genç

müş. Şimdi nasıl yumuşak, çadır bezi gibi dümdüz akıyor. Yu­muşak, uysal parmakları çöllere dokundukça ağlıyor.

Çakallar, kurtlar görse güzelliğini, şerefine ulur ulur ulur sabaha dek şerefine. Bağdat’ta kaç bin yıldır bülbüller, şarkılar söyledi, işte böyle şerefine. Suskun gelinim. Ne rüzgâ­ra yüz verir, ne içinden gizli bir çığlık gelir. Ama şimdi Bağ­dat’ta, ekranlarda kırıldıkça zalimce o güzelim bacak kemik­leri, her gece Anadolu’nun bu kadersiz gelinine boğularak ağ- layasım gelir…

Dicle’yi yatağından söküp omuzlarımızda taşıyacağız, ama bunu nasıl başaracağız. Yetmiyor kalemimin gücü, Meh­met Akif, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, alm kalemlerinizi, kal­kın mezarlarınızdan, Dicle’mize atom bombalarıyla saldırı­yorlar.

Bir ses duyarım ekran karşısında sanki. Ağabey, baba, çiftim çubuğum dağıldı, gel, götür beni diye. Bağırırım nafile deliler gibi ekranların içine. Terk etme yuvanı Dicle, sen Türk’ün kızısın, Kürt’ün bacısı, Arap’ın gelinisin. O yuvana çirkin, pis sinekleri sokmayacaksın. O bombaları, beşiklerde büyütüp bebeklerini bir bir, masal masal anlatacaksın, elimiz­den bir şey gelmiyor Dicle, sen Mezopotamya’nın kraliçesi, masum güzelliğinle sen eriteceksin tankları, tüfekleri..

O evi sen topladm Dicle, sen adam ettin. Sen olmasay­dın o çöller sevinçle yeşerir miydi? Sultanlar oraya Bağdatlar kurar mıydı? Sen olmasaydın Dicle, Allah’ın aslanı Ali, oraya gömülür müydü.

Bağdat senin evin, sen topladın. Ne güzel topladın… Şimdi Allah o Bağdat’ı kaldırıp, yemden göklerine kuracak. O firuze kubbeler artık yıldız diye ışıldayacak. Hint’ten, Acem’den, Habeş’ten yine her yolcu güzelliğine yanıp yanış tutuşacak, yolda kalan yolcular, uyku tutmayan şairler, gökle­re bakıp işte yine göz kırpıyor diyecek. Mehtaplı geceler, işte

82

Amerikan Köpekleri

ay yine altın bir tas, kıskanır seni, işte bu yüzden ay Bağdat’ın üstünde daha bir işveyle parlar. Işıklarını döküyor simli sim­li üstüne. Altın kubbelerin ışıldıyor yeniden. Bağdat’ın üstün­de bombalar düşüyor rüyaların bu en güzeline. Bombalar sessiz caddelerine düşse de, mehtap, ballı şerbetli şarkılarını söylüyor yine. Seni görmüş bir kere o Iraklı çocuklar. Şimdi ve her gün dans ederek savaşıp, dans ederek ölüyor güzelli­ğine o Iraklı çocuklar. Seneler seneler seneler önce bir Bağdat vardı, bahçeleri, bülbülleri, laleleri, sarayları vardı. Sazlar şar­kılar orda icat edildi, şu bizim tambur, kanun, önce orada ça­lındı. Binbir gece gelinim, Arap, Türk, Acem seni, binlerce yıl her gece süsleyip sabaha dek öptüler…

Bu bombadan, ateşten baltalar, ortasından yarsa da sa­rayları. Korkma kızım, vallahi yine açacak Bağdat’ın sarayla­rı. Şimdi ekranda usul usul ürperişlerin, dayanamıyor, boğuluyorum. Ay ışığında ezan sesleri, altın pullar gibi titre­yerek hıçkırışların..

Ah Dicle, su helvası gibi baldırların. Dualarımızın esin­tisi serpilsin gül yataklarına. Okuyup üfleyerek yeniden laci­vert bir ata bindirip, koşturacaklar seni Basra’ya. Ne bilsin gaddarlar, nehirlerin denizlerde yıkandığım, Anadolu’dan kal­kan atlarm bin yıldır çöllerde çatlayıp çatlayıp Basra’da yıkan­dığını..

Her bahar çığlık çığlığa çiçekler, sümbüller açıp çölleri­ne taşınır. Her dağın çiçeği, sümbülü kervan kervan çölün yo­luna düşer. Dicle kenarında bir avuç çamur. Çığlık çığlığa her mevsim neşeyle çalkalanır, bu yolcuların en güzeli, suların kraliçesi, bilmezsiniz çölde nasıl, nasıl karşılanır.

Dicle, Anadolu’nun ağzı var dili yok, sözsüz cevapsız kızı. Paçavralar içinde bebeklerin yanakları ateşin zehriyle kavrulmuş.. İçimizde Dicle kadar büyük bir ceset büyüyor. Büyüdükçe bu ceset, Müslümanlar Kâbe’yi bırakıp, Dicle’ye

83

Nihat Genç

koşuyor. Kimseler kaldıramaz bu derin ahlaksızlığı. Bu kıv­rım kıvrım kilometrelerce coğrafyalardan kutsal büyük tabu­tu… Terk etme yuvam Dicle, seni yine O Iraklı kara çocuklar omuzlarıyla kaldıracak, çiçek çiçek bin çiçek Basra’ya döke­cek…

Sihirli, büyülü bir eski masal gibi nafile mi okşuyorum sularını Dicle’nin? İşte yükseliyor bu büyülü lambanın için­den bir dudağı gökte, bir dudağı yerde dev Arap cin. Mart du­manı gibi, eflatun bir sis, gururun, silkinişin, şimdi herkes görüyor, Arapçasım direnişin… Kaldırıp Dicle’yi omuzlarıyla, bu sefer Kâbe’nin üstünden zemzem diye döküyor…

Ürkütücü sorular sorma artık, bir dudağı yerde, bir du­dağı gökte Arap yola çıktı. Zaten karadır bu halk, bu ateşten süpürgeler artık neyini yakacak. Hollywood senaryosu değil o masallar, ekranlardan görüyor dünya, o dev Arap avuçla­rıyla Teksaslı tümenleri, tugayları yutacak..

Hadi Dicle üzülme, biraz da şeker söyle bal söyle.. Bili­yorum, kızgınsın bana. Üsleri açtık, allem kullem siyasetlere bulaştık. Bir kabahat işledik, sorma Dicle.

Ama böyle düşünme. Anadolu kan ağlıyor, birazdan ye­tişir çağıl çağıl suları, anlarsın nereleri kanıyor. Akacak bağrı­mızdan bu kanlı gözyaşları, Acem’i, Türk’ü, Arap’ı gelip seni Bağdat’tan vura vura alacak…

Bekle bizi Dicle, o güzel gün gelecek. Biliyorum Dicle, senin gözün ne Bağdat’ta, ne saraylardaydı, seni biz verme­dik, sen gönlünce Fırat’a kaçtın, yalın ayak çöllerde hep o asi, eşkıya, yakışıklı Fırat’ı aradın..

Hediyeler getireceğiz Kahire Kapalı Çarşı’sından. Kızıl- deniz’den çıkarılmış incilerden gerdanlık. Takıp takıştırıp Bağ­dat sokaklarında bir güzel gezeceksin, sonra Basra’ya inip Fırat’ını bulacaksın.

84

Amerikan Köpekleri

Hediyeler getireceğiz sana, Tahran’m Kapalı Çarşı’sın- dan. Altın, alev sarısı, koyu renkli bir şal, Hazar’ın laciverdi, Maveraünnehir’i uçarak geçmiş atların nallarıyla desenli. Boy­nuna dolayıp, Bağdat’ta bir çalım bir çalım gezeceksin, sonra Basra’ya inip Fırat’ın koluna gireceksin.

Hediyeler getireceğiz sana, İstanbul Kapalı Çarşı’sın- dan.. İnce uzun topuklu iskarpin. Bağdat’ın kaldırımlarına, o dehşet bombalardan daha sert vurup vurup, gezip gezip, düş­man çatlatacaksın..

Hediyeler getireceğiz sana Cezayir’den, gümüş yılanlı bilezik, ayaklarına yılanlı hal hal.. Uzatınca keyifle, hazla, Bas­ra’nın sularına o incecik Anadolu’nun çiçek sütleriyle yıkan­mış ayaklarım… Dicle, o zaman serinleyeceğiz.

Bekle Dicle, yüzyıl var ki aklı karışık Fırat’ın, o da şim­di yeni yeni anlıyor, yeni yeni eriyor Anadolu’nun karı, Fırat, soğuk soğuk sularını, daha gür daha gür, henüz şimdi taşı­yor..

Bekle Dicle, Fırat kayaları söke söke iniyor…

85

Teyzemiz Suriye -I-

Nüfusu ve yüzölçümü ülkemizin üçte biri kadar olan Suriye, İslam ülkeleri sınıflamasında yoksul ülkelerden sayılır, ancak, geçtiğimiz senelerde bir büyük petrol rezervi buldular. Dün­yaya ihraç ettiği büyük maden gücü fosfat. Suriye bir tarım ül­kesi. Suriye gezimizde iğrenç bulduğum birkaç sahneyle karşılaştım. İlki, Cilvegözü’nden hemen sonra, bir dağ lokan­tasının önünde Eyfel Kulesi’nin dört-beş metrelik maketini yapmışlar, çok çirkindi. Mide bulandırıcı. İkincisi, Golan Tepe- leri’nden dönüşte bir küçük kasabada yeni bir cami yapılmış, helasını dışarda aradık, yoktu. Hela caminin içinde, şaşırdık. Ayakkabılarınızı çıkartıp giriyorsunuz, caminin hem sağında hem solunda iki kapı, açıp tuvalete giriyorsunuz. Su az oldu­ğu için helalar pis ve kokuyor. Diğer iğrençlik Lipton çay! Su­riye’de çay içemedik desek, yalan değil. Her yerde sallama, poşet çay. En büyük, geleneksel kahvelerinde dahi çay tadı bulamadık. Lipton, Suriye’yi işgal etti. Bardakların üstünde Lipton yazıyor. Doğu’nun bu büyülü şehrini nasıl çirkinleşti­riyor! Ve Şam’ın ortasından Eskişehir’in Porsuk çayı gibi bok­lu bir kanal geçiyor, tek kelimeyle çirkin! Çok sevimli ve rahat bu ülkenin hızla modernleşmesi büyük sorunlar getiriyor.. Bu çirkinlik bizde olduğu gibi “kontrol edilemez” karmaşıklığa uzayabilir mi? Bugüne değin çok özenle korudukları gelenek-

86

Amerikan Köpekleri

sel ve estetik yapıları allak bullak olabilir mi? Modemizm, bir anlamıyla da sahip olduğumuz değerleri büyük ve karanlık bir tehlikeye atmak.

Bizler için tam bir karanlık olan bu ülkenin sokaklarını gezdikçe yepyeni heyecanlar bulduk, mutlu insanlar gibi ülke­mize döndük. İnsan, toplum, düzen, ahlak vs. birçok konuda Suriye bizi uyardı. Bereketli topraklar ve hayattan çok şey bek­lemeyen dingin, rahat insanlar gördük.

Paramız yetsin diye ucuz bir otel seçtik. Ankara’nın Ulus’una benzer bir semtte bulduk kendimizi. Sekizinci katta kalıyorum, sabahtan öğleye kadar bütün semtin duyacağı ka­dar bir ses, hoparlörde İbrahim Tatlıses!.

Şaşıracaksınız, Şam, Ankara’dan güzel bir şehir. Anka­ra’ya, İstanbul’dan Beyazıt-Fatih semtlerini ilave edin, böyle. Eski Şam denilen bizim Kapalı Çarşı ve Mısır Çarşısı çevre­sindeki sokaklar, dükkânlar, binaları görünce bir hazine keş­fetmiş gibi sevindik. Eski Şam büyük bir şehir, ne gördüysek hoşlandık! Eski, unutulmuş ve turistik olarak bir kenara atıl­mış değil; eski, sımsıcak ve hayatın ta kendisi. Sokaklar önü­müzde eski kitaplar gibi açıldı, yürüdükçe bizi büyüleyen ve canlı canlı yaşayan bir büyük Doğu ülkesine girdiğimizi gör­dük.

Otele vardığımızda arkadaşlara, bir şey dikkatinizi çek­ti mi, dedim. Fark etmemişler. Tam üç yüz km. yol geldik, tek bir trafik levhası yok. Şam’ın kalabalık merkez caddelerinde birkaç tane kırmızı ışık ancak bulursunuz. Rehberimiz biraz alaylı, “biz de serbest trafik var” dedi. Kilometrelerce yol te­miz ve düzgün. Birbiriyle yarışan ve bir başka arabayı geçme­ye, sollamaya çalışan tek bir otomobille karşılaşmadık. Trafik, gezintiye çıkmışlar gibi. Trafik levhasının olmayışı, sorun ol­madığı için. Serbestlik düşüncesi, ancak birbirine anlayışla olur, herkes ferah bir yüzle karşısındakine yol veriyorsa ve in­

87

Nihat Genç

sanlar şoför koltuğundan birine dostça bakıyorsa, sorun yok. Koma sesi duymadan ülkemize döndük.

Suriye içinde binlerce km. yol gittik. Çölleşmeye yüz tutmuş yerlerde inanılmaz bir ağaçlandırma çabası, ama çöl göremedik. Şam’dan İsrail sınırına, Golan Tepeleri’ne bir saat yolculuk. Şam’dan Türkiye sınırına, Halep’e üç saatlik yolcu­luk, tamamen meyve bahçeleri. Suriye bir büyük meyve bah­çesi! Ülkemizle kıyaslanmayacak büyüklükte meyve bahçeleri! Üç yüz km. aralıksız meyve bahçesi. Her yer yemyeşil, her yer kiraz, elma, ceviz ormanı. Suriye’yi özetlemek gerekirse, Suri­ye meyve bahçesi! Bu büyük meyve bahçelerinin arkasında devrimci ve inadı büyük, baş döndürücü bir çabanın olduğu­nu unutmayalım.

Suriye’de kimse kimseye dönüp bakmıyor yollarda. Özellikle dekolte giyen kadınlarla kimse ilgilenmiyor. Biz de bakmıyoruz ama, bakmamak için çaba sarf eder, başımızı çe­viririz. Suriyelinin ruhunda bakmak yok, bu yüzden bakma­mak gibi bir derdi de yok. Şam’da tek bir hırsızlık vakası yok. Yazarları fazla iddialı konuştu. Şam’ın istediğiniz sokağına çantamzı bırakın, gelip sizi bulurlar. Tepede hangi sert, zalim yönetim olursa olsun, ülkenin siyasetini, karakterini belirle­yen tek tek insanların ahlakı! Katı bir yönetimin zorladığı sa­dık ve dürüst olmak değil, adaleti ruhlarında sanatkârlaştırmış melek insanların ülkesi!

Araba fiyatları çok pahalı, bu yüzden çok eski arabalar trafikte çoğunlukta, Şam’m merkezinde bizdeki gibi binlerce yeni model! Tenekeye dönmüş bu hurda, eski arabalar şehre çirkinlik vermiyor, aksine, bir zaman sonra zevk duyuyorsu­nuz, çünkü bu büyülü şehirde henüz imaj çağı başlamamış!

Tüm Suriye boyunca çok az subay gördüm. Ancak, as­keri ciplerde, ya da nöbet tutan askerler gördük! Fazlasıyla pejmürde. Askerliğini Türk ordusunda çavuş olarak yapmış

88

Amerikan Köpekleri

bir Türk genci olarak kılık kıyafetlerini tepeden tırnağa ince­ledim, nizami mi değil mi, kontrol ettim. Bir felaket. Bu asker­ler asla savaşamaz. Hatta, saç uzatan, tırnak uzatan Suriyeli asker gördük. Fazla laubaliler. Disiplin kavramını bizim gibi derinden kavramamışlar. Belki burda da “imaja” bakmamak lazım, ama askerlik bu, şakaya gelmez. Siyasi imkânım olsay­dı, hepsini içtimaya kaldırır, karşıma dizer, “ne lan bu?” diye ana avrat küfrederdim. Lipton çay gibi sallama askerler!

Sokaklarında dilenciler bizden az. Ancak deliler bizden çok. Dilini çıkartıp gezen birkaç deli görmek bende nostalji duygusu uyandırdı, bir zamanlar bizim de sokaklarımız ağzı burnu portlamış delilerle doluydu, nereye saklandılar?

Suriye’de itinayla korunan tek yer gördük: ABD Elçiliği. Bir metre arayla Suriyeli askerler etrafını çembere almış. İl­ginçtir, korumalık yapan askerlerin silahlan yoktu. Birkaç so­kak ötede Türkiye elçiliği. Yeni bir kültür merkezi kurmuşlar, Türkçe ders veriyorlar, yetmiş yıldan sonra şimdi akıllarına gelmiş. Camekân içinde Keloğlan, Dede Korkut kitapları. Faz­lasıyla düzgün, iyi giyimli, saçları jöleli elçilik görevlileri. Elçi bey bir brifing verdi, dinledik. Elçilikte çalışan bizim üniver­sitelerimizden mezun bu çok fiyakalı gençleri inceledim. Bir Telsim Bayii, Tofaş Bayii pazarlamacılarına benzettim. Elçilik­teki genç çocuklarımızın yüzleri pırıl pırıl, çiçek gibi, ama bu fazlasıyla renkli dünyada biraz gülünç düşüyorlar gibi geldi bana.

Biz değil, Suriye merak etmiş, Aziz Nesin’i çevirmişler, şimdi Yaşar Kemal’i devlet emriyle çeviriyorlar. Yaşar Kemal’i çeviren genç adam, her tarafta yolumuzu kesti, ne olur Yaşar Kemal’e söyleyin, kitaba önsöz yazsın, e-mail attım cevap ver­medi, dedi. Ben de bir pazarlamacı mantığıyla adama dedim ki, bak, Yaşar Kemal’in kitapları çok kalın, bunu çevireceğine on ayrı Türk yazarını çevirirsin, daha kârlı olur.

89

Nihat Genç

Bu şiir ülkesiyle gerginlik konusu olan geleneksel so­runlarımız var, biri Hatay sorunu, diğeri Su sorunu, diğeri PKK. Bu sorunlar bugünlerde bütünüyle gündemden kalktı. Biz de onlarm bir zaman, tahmin ediyorum İsrail’in kışkırt­masıyla Müslüman Kardeşler örgütünü kaşıdık. Ancak Hafız Esad’ı tüm dünyanın gözünde zalimleştiren Hama katliamı.. Hani bir şey desek, onlar da bize, sizin de Dersim’iniz var di­yecekler.

Suriye, Baas yönetiminde. Bir fikir olarak Baas, Araplar tek devlet, tek millet, demek. Baas felsefesi Suriye toprakla­rından doğup yarım kaldı. Baas, estağfurullah, benzetmek gi­bi olmasın, tek parti dönemimize benziyor. Ayrıca Ruslarla çok sıkı-fıkı ilişkiler yüzünden Baas kadrolarından KGB de­neyimleri söz konusu. Mesela, görüştüğümüz yazarların ço­ğu, belki de hepsi, aynı zamanda sansür kurulu üyesi. Yazardan çok, sansür heyetinde çalışan var. Yayınların hepsi önceden okunuyor, denetleniyor. Muhalif Suriyeli aydınları Avrupa’da tarıyoruz, bize iyi bir Suriye portresi ancak onlar verebilir.

Ancak, Baas ve Suriye’de büyük değişmeler var. Beşar, bambaşka bir adam, fethetti bizi. Binlerce km. yol gittik, üç- beş Beşar posteri ancak gördük, onu da Beşar astırmamış, halktan birileri eski yalaka dönemden kalma alışkanlıkların­dan asmış. Ayrıca Hafız Esad’ın heykelleri ve posterlerinde yüzde seksen indirim olduğu söyleniyor. Hafız Esad heykel­lerini de abartmayalım, mesela, bizdeki Atatürk heykellerin­den sayı olarak otuzda, ellide bir az!

Şam’ın yüksek bir tepesinde, kartal yuvası gibi Şam’ı gözleyen Hafız Esad’ın sarayı Baas’m denetimini-gözetimini iyi vurguluyor. Hafız Esad ayrıca “Hafız” marka çamaşır ma­kinesi bile üretti. Beşar artık bu sarayda kalmıyor ve Beşar’m nerde kaldığı bilinmiyor.

90

Amerikan Köpekleri

Beşar, tartışmaların, gazetecilerin, seçimlerin önünü açı­yor, toplumu rahat hareket etmesi için çok zorluyor, hatta, ün­lü mizah gazetesine telefon açıp, istediğin gibi çizebilirsin diyor, ama toplum eski korkularından dolayı fazlasıyla tem­kinli.

Suriye bugünlerde Beşarla, bir büyük ve bilinmez bir özgürlük rüzgârına kapılmış durumda. Büyük dev mimari ya­pılar henüz şimdi, inşaat halinde. Bizim 1946 (demokrasiye geçiş) sürecimizi şimdi yaşıyorlar. Birkaç ay önce yapılan öz­gür seçimlerde parlamentoya halktan insanlar girdi. Meclisi ziyaret ettik. Binaları geleneksel yapıda ve pek güzel. Camlar, çerçeveler, kubbe, ince işçilik ve Doğu süslemeleriyle işlenmiş. Yani, bizim ceylan derisi koltuklardan burda da utandık. Başı kapalı hanım milletvekilleri pek şık giyinmiş. Erkeklerin orta­sında tıkış tıkış oturmuşlar. Hem Meclis Başkam, hem Enfor­masyon Bakanı, mecliste, hayatlarında ilk defa, hararetli ve sert tartışmaların başladığını söyledi ve sonra: “Böyle böyle öğreneceğiz, biz de neler olur, merak ediyoruz!” dedi. “Bizim demokrasimiz bize göre” demeyi de ihmal etmedi!.

Meclis başkanları bizim ünlü gazetecimiz Haşan Pulur’a ikiz kardeşi kadar benziyor, ancak, Haşan Pulur gibi bir halk adamı olmadığı çok belli. Baas’ın kilit adamı bu, dedim içim­den, çünkü, idare-i maslahatçı, şu hiçbir şey yapmayıp çok önemli devlet adamı görüntüsü veren Demirel’in eski bürok­ratlarına benziyor!

Enformasyon Bakanları başka, özendim adama. Bizim böyle şık, kibar, fazlasıyla entelektüel bir bakanımız neden yok, dedim. Bize dedi ki: “Devletler arasında sağlam birlikler olabilmesi için, önce sizin gibi sivillerin alt yapıyı inşa etmesi gerekir!” Bu sözleri çok önemliydi, çünkü Suriye’ye girdiği­miz andan beri, biz kimiz, buraya niçin geldik, bilen, anlayan, çözen yoktu. Enformasyon bakam leb demeden leblebiyi anla­

91

Nihat Genç

dığı için alkışladık. Ve peşinden, oğlunun Cimbom’un şampi­yonluğuna nasıl sevindiğini uzun uzun anlattı. Galatasaray’a selam gönderdi. Gittiğimiz her yerde, Suriyelilerin şampiyon­luk günü sokaklara dökülüp bayram yaptıklarını anlattılar. Enformasyon bakanı şunu söyledi: “Biz ne kadar uzak kalsak da halklarımızın heyecanı, arzusu, aynı! Bunu hızla pekiştir­mek lazım!”

Suriyeli yazarlar, aydınlar, yönetim ve halk, Türkiye’yi yıllardır, Amerikan köpeği, bekçisi biliyor ve hiç umursamı­yor ve hatta, aşağılıyorlardı. Ancak Türkiye meclisindeki tez­kereden sonra bu düşüncelerinde bir devrim oldu. Türkiye Meclisi’nin Amerika’ya karşı aldığı karar burada bir zihniyet değişmesine sebep oldu. Ve inanmayacaksınız, asil bir milletin çocukları gibi karşılandık. Tezkere kararından sonra Suriye topraklarında, çok önemli, çok değerli, çok ağır misafirler gi­bi muamele gördük. Tezkere, bu toprağın ruhunu değiştirmiş. Bizim beğenmediğimiz Türkiye’nin bölgede çok önemli bü­yük bir itibar sahibi olması, gururlandırdı bizi. Aslında Türk basmı Amerikancı olduğu için, çok şeyi iyi vurgulayamadık. Mesela, Amerikan askerlerinin Güneydoğu’daki depolarını, tesislerini sökerek geri çekilmesini kare kare, işte böyle kov­duk deyip tüm dünyaya gösterebilirdik, yapmadık!.

Ünlü gazeteci Hüsnü Mahalli, Suriyeli, bizi karşılayan­lar arasındaydı. Hüsnü Mahalli neden ülkemizde çok sevili­yor, bunun üzerine araştırma yapmak, düşünmek istedim. Çünkü, bu topraklara dışardan gelmiş hiçbir yazar, Hüsnü Mahalli kadar içimizden biri gibi, kalbimizin ta içinden konuş­madı. Biz hiç fark etmeden, Hüsnü Mahalli hızla toprağımı­zın öz çocuğu oluverdi. Bunun sırrını biliyorum. Hüsnü Mahalli geldiği ilk günden beri “biz” diye konuşuyor. Bu top­rakların büyüsü: Biz, biz diye konuşunca, sorun kalmıyor, bir ilişki kurmak, dostluk oluşturmaya da gerek kalmıyor. Bir gün

92

Amerikan Köpekleri

yolunuz Doğu’ya, Orta Doğu’ya düşerse, lafa “biz” diye baş­layın. Amerikan saldırılarını durduracak büyülü kelime bu- dur: Biz! Siyasetimizde, ekonomimizde, kültürümüzde, hızla “biz” diye konuşmayı yeniden öğrenmeliyiz! Mesela ben, yap­tığım küçük konuşmaların hepsinde farkmda olmadan “biz” diye başladım lafa, ağlayarak sarıldılar boynuma!..

Şaşıracaksınız, ünlü nargile kahveleri dışında Şam’da kahve yok, ya da sayıları çok az. Öğleden sonra ikide mesai bitiyor, insanlar eve gidip dinleniyor, akşamları maç kalabalı­ğı gibi sokaklara, bahçelere dökülüyor. Aileleriyle gezmeye bayılıyorlar.

Suriyeliler bağırma, çağırma, dalaşma bilmiyorlar. Faz­lasıyla yumuşak başlı insanlar. Ünlü bir İslam tarihçisine ne­den bu kadar ağırbaşlı, sakin ve mutlu olduklarını sordum. Tarihteki Emevi Devleti’nin, ki başkenti Şam’dı, yönetiminin şaşılacak derecede yumuşak olduğunu söyledi. Belki de iklim­le alakalı. Golan Tepeleri’ne, Akdeniz’e doğru gittikçe insanı mutlu eden bir ılıman hava. Suriye’nin meyve bahçeleriyle bir cennete dönüşmesi iklimin bir hediyesi olmalı. Ve bu meyve­lerin bu kadar bollukta tüketilmesi insana huzur veriyor ol­malı. Benimki de bir fikir, neden olmasın.

Tüm Suriye boyunca biçimsiz tek bir köy evi görmedik. Ya demir çelik, çimento hiç görmemişler, ya da bunun düze­nine, nizamına dikkat eden birileri var. Şu bizim sert, bozuk, hantal, bok yığını apartmanlardan bir tekini göremedik. Bü­tün apartmanları Doğulu bir tat taşıyor. Ön yüzleri biçimli, uyumlu, balkonları, terasları ahenkli. Üstüne Halep’i gördü­ğünüzde, bu mimari uyum tam bir hayranlığa dönüşüyor. Ül­kemiz modernizmi sallapatilik, başıboşluk, karmaşa olarak algılamış. Bir Batilı ülkeden dönüp ülkemizi beğenmemek çok yaygın bir duygudur. Ancak Suriye’den dönüp, ülkemi hiç be­ğenmemek, ağrıma gidiyor. Müteahhitler Anadolu’yu mah­

93

Nihat Genç

vetmiş. Aklıma bizim kasabalardaki çirkin binalar geldikçe utandım..

Aynı derin utancı, Halep’te kebap yerken yaşadık. Yazar Ömer Laçiner masada ağlar gibi oldu. Ülkemizde meze diye, kebap diye yıllarca bizi kandırmışlar. Mezelerin hem biçimle­ri, süslenmesi, hem de tat ayarları mükemmel. Kebabı sorma­yın. İşte sonunda, bu naçiz Türk evlatları hayatlarında ilk defa kebap nedir tatmış oldu. Sırf bu kebap için Halep’e seferler dü­zenlenebilir. Ya da ünlü otellerimiz, lokantalarımız bu tatları, ayarlarını, estetiğini öğrenmek için pekâlâ Halep’e ustalarını eğitmek için gönderebilir. Biz Anadolu’yu kebabın ana vatanı sayıyorduk, neyse, Halep’te bir Anadolu şehri. Kebabın, tüm yemekler içinde neden baş tacı edildiğini, asimi yiyince anlı­yorsunuz. Amerika’nm özgürlük heykeli, Çin’in meşhur Çin Şeddi, Halep’in de kebabı var.. Neyi görsek, neyi tatsak, mo­dernleşen ülkemizin zaaflarım, kusurlarını görüyor, üzülüyo­ruz. Hiç düşünmemiştim bir gün kalbimin bir kebabın aşkıyla dolup taşacağını.

Şu Şam şekeri işini de bir tatlıya bağlayalım. Şam şeke­ri adında bir şey, bir marka, kavram yok. Ancak, Şam’ın tatlı­ları çok meşhur. Hiçbiri Antep tatlılarının ağır balıyla boğazı yakmıyor. Şam tatlıcıları günün her saati bizim kahveler gibi ana-baba günü, kalabalık. Tatlıcı her gün kapısı çalman bir yer. Suriye toprağının gücü, kudreti sanki bu tatlılarda gizli. Ken­dinizi bırakırsanız sonsuza kadar yiyebilirsiniz. Bizim çoktan unuttuğumuz bu tatlılar için de ajanlar gönderip, incelemeli­yiz. Sanki atom bombasının sırlarım çalacağız, bu bizim tatlı­mız. Tatlılar, börekler, yağlılar… Saray ve konak geleneğimizin başyapıtlarıydı. Suriye’yi görmeden bu geleneğimizi sürdür­düğümüzü düşünüyordum, yanılmışım. Kebabın ve tatlının inamlmaz örneklerini görünce, bir Anadolu milliyetçisi ola­rak, utandım. Neden bu kadar sallapati bir ülke oluverdik. Bu

94

Amerikan Köpekleri

ülkede ekonomi, kalkınma diye diye birileri, kara bir bezle gözlerimizi bağlamış. Anamızın tatlısını bile gidip Suriye’de arıyoruz.

Şam, akasya ağaçlarıyla dolu, hepsi gürül gürül çiçek açmış. O kadar çiçek açmışlar ki tanıyamadım akasyaları, çün­kü, Ankara’nın göbeğinde binlerce akasya ağacı, tek bir tane­si çiçek açmıyor. Ankara’dakiler çok mu yaşlanmış diyeceğim, hayır, Ankara’dakiler o kadar darbe üstüne askeri darbe ye- A mişler ki, kimse, cumhuriyetin bu kurumuş ağaçlarını kesme­ye yeltenemiyor. Rengi kararmış, korkudan kurumuş depresif akasyalanmız. Elalem çölün ortasına dikmiş, bir kurt yeniği yok!

Büyük sürprizi Hama’da yaşadık. Hama’yı küçük bir ka­saba biliyordum. Tepeden tırnağa hüzünlü bir Osmanlı şehri. Osmanlı’nın artık susmuş ve ebediyyen bir kenara çekilmiş yapıları ağlattı bizi. Osmanlı yapıları dimdik, bazıları baston­la tutunmuş. Gizemli, çıkmaz sokaklar büyük konakların çi­çekli bahçelerine açılıyor, bahçeler nehir kıyısına. Apartman büyüklüğünde üç büyük çıkrık. Nehirden suyu kaldırıp, bü­yük, görkemli su kemerlerine boşaltıyor. Çıkrığın sesi gıcırtı­sıyla gün boyu Hama’yı hıçkıra hıçkıra ağlatıyor!.

Daha da şaşırdım, çünkü, Hama’da manolya ağaçları gördüm, saydım, üç tane, derinlere insek, belki fazlasını bulur­duk. İstanbul sahillerinden yola çıkıp gaza basın, tüm Anado­lu’yu geçin, tek bir tane bulamazsınız, görmek için yeniden manolya, işte Hama’da, kahraman ve asil manolyalar şimdi sürgünde yaşıyor. Uzaklardan gelmiş eski bir misafir kokla­sın beni diye, yüz yıldır orada bekliyor! Darmadağınık, taru­mar olmuş o eski bahçelerin izlerini bulmak acı ve sevinç karışımı kısık kısık ağlamak. Kafamda birçok fikir gitti, geldi. Halep’i, Hama’yı görünce dedim ki, Lozan’da İngilizler bu en tatlı parçalan kapınca, Misakı Milli’ye pek ses çıkartmamışlar.

95

Nihat Genç

Yine de Lozan’ın bir yenilgi olduğunu düşünmüyorum, ama I. Cihan Harbi, kolumuzu, bacağımızı kopartmış ve sanki ci­han harbi bitmemiş gibi.. Hama’da Osmanlı yapılan, Hama’da manolyalar, ne ezilmiş, ne yıkılmış, güzelliğinden destek, gu­rurundan dayanak yapmış, eski dostlarını bekliyor! Kimi yı­kık, kimi terkedilmiş bahçeler gördüm, düşüp düşüp ağacından yaralanan yapraklar gördüm. Kimi topal, kimi kırık dökük, kimi bir daha göklere uzanamayacak kadar yorgun ağaçlar gördüm. Ayrılık, sürgün değil, yüz yıllık bir felaket gördüm. Ama bitkin değil, yine dinine sarılmış, yine bahçele­re karışmış, o eski bedenimi gördüm.

Cemal Paşa’nm, Mustafa Kemal’in dövüşe dövüşe on binlerce ölü bırakarak çekildikleri bu Osmanlı kentlerinde Ci­han harbinin alevleri hâlâ gözlerimizi yakıyor. Cemal Paşa’nın burdaki lakabı: Cellat Cemal Paşa! Gerçi, yüzüme karşı “cel­lat” deselerdi cevabını çok sert alırlardı, çünkü Cihan Harbi içimde depreşti, harpte döktüğümüz kan beynime sıçradı. Cel­lat lakabı üzmesin sizi, Şam sokak isimlerinde, Şam Valiliği yapmış birçok Osmanlı paşasının ismini değiştirmemişler.

Şam’ın göbeğinde bir avuç İstanbul: Kanuni Sultan Sü­leyman’ın yaptırdığı Sultan Süleyman Camii. Bakımsız. On kubbeleri betonla kaplanmış. Çatısı çürüyor. Önünde havuz­lu avlusu. Bir avuç İstanbul gölgesi güç veriyor Şam’a. Şu bi­zim Osmanlı camilerimizin kubbeleri, gölgeleri ne kadar yumuşak. Bu kadar uzakta ve terkedilmişlikleri kederden öl­dürüyor insanı. Kubbeler, estetik zekâmız, kubbelerin gölge­si derinleştikçe ruhumuz büyüyor! Sultan Süleyman Cami’nin yanı başmda bir küçük aile mezarlığı, kim yatıyor dersiniz?

Vahdettin’in mezarı. Vahdettin ailesiyle yatıyor. Bu ka­dar mütevazı ve sade bir mezarda yatan tek Türk sultanı! Her çeşit acıyı tatmış Vahdettin’in bu kadar basit mezarda yatma­sı içinizi burkuyor! Ama Sultan Süleyman’ın gölgesinde yat-

96

Amerikan Köpekleri

\

mak çok yakışıyor Vahdettin’e. Vahdettin’e hâlâ körü körüne bir kinimiz var! Suçun büyüğünü onun boynuna astık! Birden Vahdettin’i görünce, ama neden sendeliyoruz, aynlmca me­zarından neden dönüp arkamıza bakmaya utanıyoruz! “Sulta­nım sana ne yapabilirim?” dedim mezarı başında. Mezarı başında ağlarken, onu o basit mezarından kaldırıp gönlüm­deki soylu bir tahta oturttum, adım gibi biliyorum, o da be­nim gibi Mustafa Kemal’e hayran! Cihan Harbi çıldırttı bizi, kimi, nasıl, ne kadar seviyoruz, karıştırdık hepimiz.. Olsun, vatanında yatıyor Vahdettin, o topraklar o sultanların mülküy­dü… Ve böyle olmalı, Osmanlı sultanlarının türbeleri İstan­bul’da değil, Türk atlılarının nal izlerine gömülmeli…

Suriye bayrağında iki yıldız var, birincisi Osmanlı’dan kurtuluş, İkincisi 1948, krallıktan kurtuluş. Seksen yıldır Do- ğu’nun bu büyülü ülkesine neden dönüp bakmadığımızı şim­di anlıyorum. İçimizden hiç kimse kaldıramaz, hüsrana uğradığımız, parçalandığımız bu sokaklarda gezmeyi.

Halep sınırımıza kırk km, İstanbul’u saymazsak, Ana­dolu’nun en güzel şehri. Diyarbakır’a olan aşkım Halep’te bit­ti. Doğu böyle bir büyük ülke, bir sevgilinin koynundan başka bir sevgiliye, sevgili değiştire değiştire bir rüya içinde geziyo­ruz. Halep Kalesi’nin görkemi anlatılmaz, kimse de anlatma­ya çalışmasın. Gerçek mimari eserler kelimelerden, şiirden, edebiyattan çok yüksek, çok kuvvetli! Halep Kalesi’nin ihtişa­mı, onu övdüğümüz sözlerin dahi tozunu dumanına katı­yor.

Şam’da Abdülhamit’in yaptırdığı Hamidiye Kapalı Çar­şısı. İstanbul Kapalı Çarşısı’nm iki katı büyüklüğünde, ama üstü demir kaplı, inanılmaz kalabalık. Şam her gün buraya dö­külüyor. Halep çarşısı ise tam bir, binbirgece çarşısı. İki adam yanyana zor yürür, kilometrelerce yürüyorsun. Doğunun ka­palı çarşıları her an “kayboldum” hissi veriyor size. Bulaşmış

97

Nihat Genç

bir yün kelebi içinde kaybolup kaybolup bir ipin ucunu takip ederek dış kapıyı arıyorsun. Doğunun kapalı çarşıları kaybol­dum oyunu oynanan yerler. Alış verişten çok, tarihle saklan- baç oynuyorsun. Zihninizden, şurdan gideceğim deyip girdiğiniz dükkânları işaret diye hafızanıza yazıyorsunuz, mümkün değil. Esrarı burda saklı, yine de kaybolursunuz.

Ancak, bu, modem hayatımızın en büyük meselesi, bu Batılı kafayla, bu şeytan, cin zekâyla kaybolmayı artık becere- meyiz. İstemesek de geliş yolunu ezberliyor içimizdeki şey­tan.

Dönüş yolunu istemiyorum, dünü, geriyi istemiyorum, kaybolmak istiyorum. Çok çok içip sarhoş olamamak gibi, kaybolamıyorsunuz. İçinizde uyanık ve sürekli sorular soran biri, kopuk kopuk hayaller gibi, kopuk kopuk sokakları birbi­rine ekliyor.. İçimden bir ses, gizlen, kaybol dedi burada. Ha­zır Şam’ın, Halep’in yoluna düşmüşsün, .iktir et gezisini, ko .mına bıraktığın memleketin, kaybol git buralarda.

Gir işte, bu hayal sokaklarının arasından, üstüne kapan­sın yazdığın hikâye gibi büyük bir demir kapı, kal burada… Çıkmayı, bulmayı, aramayı merak etme. Bir yığın dehlizler içinde kıvrılıp yürü. Bu insanlar gibi mutlu, sakin, yumuşak günlerin olsun…

Kapalıçarşılarda kaybettiğimiz o ruhun peşinden koşu­yoruz, dükkânlar, alış veriş, umurumuzda değil, o eski din­gin neşenin kokusunu arıyoruz. İç sokakların diplerine indikçe afyon dumanıyla ağırlaşmış pelte pelte bir karanlığın içine düşüyomz.

Şam’ın iki büyük tarihi emaneti, iki büyük manevi mer­kezi! Şam’ın iki ayrı kalbi: Biri Emevi Camii (gelecek hafta an­latacağım), diğeri Peygamberin kızı Zeynep’in türbesi. İçi kristal, ışık. Ki, kameralar ışık bolluğundan çalışamıyor. Kur’an ayetleri fokur fokur kaynıyor. Zeynep türbesinin avlu­su geniş. Önünde yüzlerce incecik genç kadın, çocuklarıyla gün boyu bekleşiyor, oynaşıyor. Şam’da çocukları ne çok sevi­yorlar, bir çocuk cenneti. Kara çarşaf değil, incecik ipekten uzun kıvrımlı elbiseler. Simsiyah ipekten boylu boyunca giy­miş binlerce genç kadm. Siyah, kara, Şii’nin bayrağı. İnsan ka­labalığı değil, siyah kumaşların festivali. Zeynep türbesinin avlusu, içi, siyah ipek kumaştan görülmüyor!

Hazreti Ali’nin Necef’teki mezarını görmeden, burası için karar verme, dediler. Çünkü, Zeynep Türbesi, Necef’teki­nin yirmide biri değil. Ama hayatımda gördüğüm en büyük türbe kalabalığı. Dine bu kadar bağlılık. Laf bulamıyorum.

Biz Osmanlılar çok dindardık, ama bir ölçü, vâkur, bir ağırbaşlılık vardı dinleriyle arasında. Şiiler çıldırmış gibi dine yapışmışlar. Biz Türkler Müslümanlığı, Allah’ın ipine sarıl­mak biliriz. Şiiler Allah’ın boynunu kopartır gibi hırsla sarıl­mışlar, dünyadan ayaklan kesilmiş.

Yakışıklı, uzun boylu, ipekler giymiş, binlerce genç de­likanlı. Ayak üstü, oturarak, gün boyu tartışıyor, okuyorlar. Kur’an okuyorlar. Ne kadar temizler. Ne kadar şıklar. Seksen yaşmda kupkuru ihtiyarlar kemiklerinden daha ağır, kaim, pa­halı ve parlak kumaşlarla topuklarına kadar örtülmüşler. Ne çok ışık var burada. Şiiler, Edison’un elektriğinden Allah’ın nurunu taklide çalışmış. Başarmış gibiler… Işıktan gözleriniz yoruluyor…

Türkler, Arapların müziğiyle dalga geçmek için “Arabın yalellisi” deyip eğlenir. Nedir yalelli. Bir yalelli takmışız dili­mize. Yalelli, Ya leyli, yani, Ya Gece. Arap ve Doğu edebiyaü- nı toplayıp tek kelimede özetlesek, karşımıza bu ilahi sesleniş çıkacak: Ya Gece.

Simsiyah ipek çarşaflar, simsiyah kapalıçarşılar, simsi­yah bu gecelerde bir zerre soğukluk yok. Bu simsiyah gecede tepeden tırnağa ürperiş, ruhlarımıza kezzap gibi dökülen ya­karışlar!

99

Nihat Genç

Zeynep Türbesi değil, volkan! Kur’an değil buradaki, kovan! Ayet değil duvarlardaki, balını döken çiçek! Görünmez denen Allah sanki burada her bir kuluyla tek tek sohbet yapı­yor. Hiç türbe görmemişler gibi sanki, ölesiye bir hasretle ço­luk, çocuk, ihtiyar, anneler, tutkal gibi türbeye yapışmışlar!

Zeynep Türbesi’nin avlusunda gençler alınlarına sar­mak için kurdela band alıyor, üstünde Arapça bir şey yazıyor, nedir dedim, ne yazıyor. “Ya Mazlum!” yazıyormuş.

Bir dünyadan başka bir dünyaya fırlatır gibi içimde yan­kılandı: Ya Mazlum! Gözlerim zehirleşti ve durduğum yerde kayboldum, başka bir dünya başka bir gerçek gördüm. Bir dinden başka bir dine savurur gibi suratımda şakladı: Ya Maz­lum! Turist gibi geldim bu avluya! Şimdi bu avluda bir kör, hırpani dilenci gibi Allah’ın bu yağmasından bir nasip derdi­ne düştüm. Bu simsiyah etekleri çekiştirip, avcumu açıp yalva­rıp, Ya Mazlum, bana da… Allah rızası için bana da… Geride bıraktığım hayatımı bir anda bitirdi: Ya Mazlum!.

Ne kadar bakir hâlâ ve elmas kadar sert bir ses: Ya Maz­lum! Şarkın ilahi ateşi bu sesle yanıyor. Hangi dinin, hangi fel­sefenin, hangi coğrafyanın var bu kadar sert, yüksek, ilahi bir sesi: Ya Mazlum!

Bu yakarış, benim memleketim. Benim canım. Benim varoluş mânâm. Gelmiş geçmiş tarih adma, yoksullar adına, acı çekenler adına, ötelere çarpıp geriye dönüyor, türbenin mermerlerine kafa üstü düşüyoruz: Ya Mazlum. Bir bez band gibi alnıma değil, boynuma sarıldı: Ya Mazlum!.

Müslümanlık bu ilahi kudretin en kuvvetli sesiyle bin­lerce yıl döndü dolaştı bu topraklarda. Dünyaya nizam ver­mek isteyenler bu sesleri duymaz mı? Ezilen, parçalanan, talan edilen ülkeler, garipler, çocuklar, yoksullar, mazlum ülke­ler!

Türbeden çıkan kalabalık, büyük bir alış veriş yapmış gibi kubbeleri, ayetleri kucaklarına almış, çok değerli mallar

100

Amerikan Köpekleri

taşıyor gibi, evlerinin yolunu tutuyor. Şu bin yıllık yakarıştan bir küçük hediye de ben alsam. Doldursam çantalarıma, dol- dursam kucağıma: Ya Mazlum, seslerini.

Türbenin dolup boşalan kalabalığı ortasında bedenim coğrafyaların en büyük minaresi olup haykırsa dört yana: Ya Mazlum! Bedenim bir anda bin yıllık eski bir minare gibi sa­ğma döndü, soluna döndü, dört yanma tarifsiz ve vakitsiz bir çığlıkla bağırdı: Ya Mazlum! Çinilerin zehirli sırrıyla kollarımı, ayaklarımı örtseler. Allah’ın o ilahi alçısı, Ya Mazlum harfle­riyle bir vuruşta yapıştırsa beni türbenin yeşil mermerine!

Ya Mazlum sesleri, kör ama çok lezzetli bir bıçak gibi kazıdı içimi. Sıyırdı kemiklerimi, kemirdi içimi. Başım dönü­yor, sendeliyorum. Türbenin her bir taşı bir manevi güneş gi­bi titreterek beni, içime doldu. Kamera gibi her şeyi yoklayan gözlerim, görmüyor artık, şimdi ben hangi sokaktayım, bura­ya hangi ülkeden geldim.. Beynimin duvarlarını kara bir bı­çak ucu gibi bir ses yırtıyor.

İçimden, bağırmak, bağırmak, karşılık vermek geldi: Ya Mazlum, burdayım. Burdayım, ama nerdeyim. Tarihin nere­sinde, dinin neresinde, coğrafyanın neresinde, hayatın nere­sindeyim…

Yavaş yavaş dağıldık Şam’ın eski sokaklarına. İçimdeki o ses durmaksızın bağırıyor hâlâ dünyanın bütün sokakları­na!

Doğu’nun bu büyülü, ilahi kubbelerinin avazı, avaz avaz yaladı yüzümü. Doğu’nun bu ateşli, ilahi kubbeleri eğil­di kulağıma, Ya Mazlum, sen de bizim çocuğumuzsan, deyip üfledi yüzüme..

Git ve duymayanlara duyur,

Git ve ölmüşleri uyandır,

Git ve yolunu kaybetmişlere hatırlat, Ya Mazlum!.

101

Teyzemiz Suriye -II-

Golan Tepeleri İsrail işgali altında. Suriye’nin en büyük milli davası. Herifcioğullannın toprakları gaspedildi ve mayınlarla İsrail topraklarının sınırına alındı, sağ tarafınızda kilometre­lerce tel örgü, ne bu diyorsunuz, İsrail’in maym tarlaları. Dün­ya İsrail’in bu vahşi işgaline ses çıkartmıyor. Orta Doğu’da kızılca kıyamet de bundan kopuyor. Golan Tepeleri, yedi-se- kiz büyük yalçın dağ tepesinden oluşuyor. Haziranda tepeler karla kaplıydı. Golan Tepeleri’nden akan kar suları, Filistin ve İsrail’in ovalarım, derelerini coşturuyor. Golan Tepeleri, “su davası” demek. Ayrıca Akdeniz’den gelen rüzgârları kesiyor. Böylelikle arka taraf, yani Suriye tarafmda inanılmaz lezzette bir ılıman iklim oluşturuyor. Golan Tepeleri’ni işgal eden İsra­il hızım alamamış bu cennet kasabaları yerle bir etti, taş üs­tünde taş koymadı. Suriyeliler yıkılan yüzlerce evi, bombala­nan hastaneyi açık hava müzesi yapmış, gidene gelene göste­riyor. Yerle bir edüen bu kasabayı görünce, sizin de evrensel bir davamz oluyor. İsrail’i hiç ama hiç affetmeniz mümkün ol­muyor.

Türk parasının burda hiç itibarı yok, bir milyonluk alış verişte, yirmi milyon verseniz dahi almıyor, burun kıvırıyor­lar. Asıl şimdi çok şaşıracaksınız, doların dahi yüzüne bakmı­yorlar. Varsa yoksa kendi paraları. Çünkü Suriye parası yıllar boyu değeri hiç değişmeden duruyor, bir iddiaya göre otuz yıldır aynı. Paraları Suriye’nin gururu. Bizde dolar gösterince her yol açılır, Suriye’de Suriye parasını gösterince keyifleri ye­rine geliyor, her konuda artık anlaşıyorsunuz. Dolara ve baş­ka paralara içinden çıkılmaz bir sıkıntıymış gibi bakmaları keyiflendirdi beni. Çünkü yıllardır Batılılar bize dolar göste­rerek gözümüzde büyük adamlar gibi göründü, bizler Suri­yelilere cüzdanımızı açıp dolarları gösterdik, hiç tınmadılar.. Ama Suriye esnafı Doğu’nun tüm esnafları gibi çok pazarlık­çı!..

Halep, ticari merkezleri, Şam, siyasi merkez. Rehberi­mize Suriye futbol ligini sordum. Bir yıl Halep şampiyon olur, dedi, bir yıl Şam. Biraz alaylı söyledi. Yani, sırayla şampiyon­lukları Baas tarafından ayarlanıyor imâsı taşıyordu, bilmiyo­rum!

Suriye’de hayalimizin dahi alamayacağı sosyal huzuru bize özetleyecek bir sahneyle karşılaştık. Gecenin ikisi, boş durmayalım, Suriye’nin ateşli, hareketli mekânlarını ziyaret edelim deyip, ünlü Emevi Camii’nin etrafındaki kahveleri, eğ­lence mekânlarını aradık. Emevi Camii’nin tam dibindeyiz, bütün kahveler-dükkânlar kapalı. Bir kahvenin önünde üç- dört kişi tavla oynuyor. Emevi Camii’nin duvarları dibinde üç çocuk aralarında kâğıt oynuyor. Dilenci, hırpani, yoksul ço­cuklar değil. Bizim kolejliler gibi, çok güzel tıraşlı, çok temiz giyinmişler. Gecenin bir vakti burda ne arıyorsunuz, dedik, okullar tatil, serbestiz artık, dediler. Babalarının dükkânı ka­patmalarını bekliyor olabilirler. Hadi maç yapalım deyip bir onlardan, bir bizden karma bir takım kurmak istedik. Çocuk­lardan biri itiraz etti, hayır, biz Türkilere karşı oynayacağız. Biz yaşı elliye gelenler, on-on bir yaşlarındaki çocuklarla gece­nin üçü maç yaptık. Yazar Ömer Laçiner birkaç iyi şut çektiy- se de, çocuklar Laçiner7in ayağından her defasında topu kaptı

Bir şaka-oyun olsun diye başladığımız maç, ilerledikçe, milli hislerim coştu. Kaleye ben geçtim. Sinirle bizimkilere, doğru oynayın, hata yapmaym diye bağırmaya başladım. İnsan şaka­dan da olsa yenilmek istemiyor. Arabilerle Türklerin maçı, hiç sormayın, fazlasıyla dokunaklı geçti. Çocuklarla dostluk için insan fazla bir çabaya ihtiyaç duymuyor. Baktım, ülkemizin şerefi elden gidiyor, büyük bir hezimete uğrayacağız, bir ta­rih felsefesiyle maçı tatlıya bağlamaya çalıştım.. Çünkü yorul­duk. “Bakın çocuklar dedim, biz Fatih Sultan Mehmet, siz, Selahaddin Eyyûbi’nin çocukları, boşuna uğraşmayalım, bu maçtan galip çıkmaz!”…

Emevi Camii’nin arka sokakları büyülü, gizemli, dar ve birbirinin üstüne deve yükü gibi binmiş binalardan oluşuyor. Eski sokakların taşları, eski bir halı gibi yıpranmış. Yıpranmış dokuları eski bir halı gibi desenleşmiş. Şam, Emeviler’in baş­kenti olunca Endülüs’ten Hindistan’a kadar yedi iklimin in­sanları buraya akıyor. Abbasilerin Bağdat’ı kurmasıyla Şam, siyasi başkentliğini kaybediyor. Şam’ın eski sokaklarına girin­ce binlerce yılın daracık sokaklarının hiç kaybolmadığını, es­ki dükkân ve binaların el yazısı bir kitap gibi harf harf okunduğunu görüyorsunuz. Emevi Sarayı bir lokanta, ya da âlem yeri. Bizim Hacı Abdullah gibi şık ve modem değil, Do- ğu’nun büyülü kapları, tasları, bardakları, minderleri, süsleri, tablolan, sizi eski hayallerin içine sokuyor. Duvarda sazlar ası­lı. Duvardan ud’u kaptık. İstanbul’dan gelmiş bir deve kerva­nı gibiydik, yükümüzü Emevi sarayına yıktık, yükümüz hasretti, fasıllara başladık.

Emevi Camii’nin arkasında ünlü nargile kahveleri, bun­lardan en ünlüsü Nafura. Nafura’nm karşısında bir nargile kahvesi daha. Gidip gezdim içini. Kemerli, dehliz gibi odalar birbirine açılıyor. Böyle kahve bizde yok. Nafura kahvesi ve diğerleri, bizim İstanbul’daki Erenler dediğimiz Çorlulu Ali

104

Amerikan Köpekleri

Paşa Medresesi’nin karşılığı, ama, Erenler’den daha hareketli, büyülü. Nargile kahvesinde bir büyük koltuk, o koltuk hep orada, sahnede. Her akşam bir adam geliyor ve her akşam bir hikâye anlatıp gidiyor. Bu eski İstanbul kahvelerinin de bir ge­leneğiydi. Şam’ın yazar-çizerleri buraya uğruyor, buradaki Türk öğrenciler de buraya takılıyor!

Emevi Camii, Şam’ın sadece manevi merkezi değil, siya­si merkezi de. Burada dört mezhep aynı anda namaz kılıyor. Dünyada dört mezhebin aynı anda saf tuttuğu başka cami yok. İslam toplumlarımn ve İslam kültürünün ilk büyük ese­ri. Emevi Camii’nin geniş avlusu, geniş ön cephesindeki ağaç­lı süslemeleri, sütunları, kendinden sonraki tüm İslam yapılarını etkiledi. Tüm dünyayı kucaklayan pırıl pırıl İslam zekâsının, Müslümanların göğsünü kabartan muhteşem eseri. Eserin hiçbir çizgisinde kibir yok. Abartı yok. İslam toplumla- rımn belki de en sakin yapısı. Ancak burası bir turistik mer­kez değil. Canlı canlı yaşayan, soylu Müslümanlığından zerre kaybetmemiş merkezi ibadet yeri. Buradaki kalabalık, Zeynep Türbesi’nde gördüğümüz siyah ipek giyinmiş çarşaflı-peçeli- lerle tam bir tezatlık içinde. Çünkü burada, hali vakti yerinde dediğimiz Şam’ın ileri gelenleri ibadete geliyor. Çok renkli in­sanlar gördük, Afrikalılar, Hintliler. Dikkatimi çeken, yetmiş- seksen yaşmda dedeler ki hiçbiri sakallı, eski elbiseli değil, tam aksine hepsi düzgün, tıraşlı, beyfendi insanlar, torunlarının elinden tutup Cuma’ya getirmiş. Cuma günü tatil ve bir to- run-dede bayramı. Yalmz Ermeni ve Hristiyanların dükkânla- n açık, pazar günleri de Hristiyanların ki kapalı.

Zeynep Türbesi’ndeki Şii kalabalığı gibi ateşli değil. Se­rinkanlı bir cemaat. Emevi Camii’nin avlusu, mimarisi, İslam kültürünü üç kıtaya taşıyan kan dolaşımının pompalandığı yer.

Baas yönetimi, hurafelere karşı savaş açtı, İslam’ı üfü­

1rükçülerden kurtarmak için devrimci mücadele verdi. Ancak bir şeye müsaade etti, eski bir geleneğe. Emevi Camii sütun­larının birinin dibi, Hazreti Yahya’nın mezarı. Hazreti Yahya, yani Vaftizci Yahya. İsa ise şifacı diye anılır. Vaftizci Yahya’nın mezarı önünde bir yazı: Şifacılar. Şifacı dükkânı. Neye uğra­dığımı şaşırdım, yedi kör adam oturmuş, dua okuyor, şifacı dükkânında şifa satıyor!.

Şam’da Müslümanlığı yaşayan, İslam’ın motoru olan ka­labalık, sosyete, zengin bir kalabalık. Bizim ülkemizde Müs­lümanlığı yürüten çoğunluk, yoksul, varoşta oturuyor dediğimiz insanlar. Şam’ın okumuşları, dil bilenleri, tıraşlı, düzgün, şık giyenleri, yani zenginleri Cuma’ya fazlasıyla önem veriyor. Emevi Cami’nden ayaklarmı cuma günleri ek­sik etmiyor. Cuma demek, tam bir bayram. Bizde okumuş- zengin kalabalık fazlasıyla Batılı adetlerin kurbanı. Burada bir uygarlık yaşıyor. Yazarlar toplantısında önce bunu söyledim, burada bir uygarlık yaşıyor. Bana, geçtiğimiz sene Suriye’yi ziyaret eden Papa’mn da gözleminin bu olduğunu söylediler, Papa, burada bir uygarlık gördüm, demiş.

Bizde Cumalar telaş ve panikle ve bir hışımla kılınıp, aceleyle yerine getirilen bir ibadet. Bu topraklarda esnaf, halk, memurlar, çocuklarının elinden tutmuş Cuma’ya getiriyor. Bizler bu duyguyu ancak bayram namazlarında yaşamak iste­riz, bayram saatleri de çok erken bir saat, kimse çocuğunun uykusuna kıyamaz.

Emevi Camii avlusu insana huzur, rahatlık veren çok geniş bir mekân. Çocuklar gün boyu avluda oynuyor, tam bir çocuk bahçesi. Küçük bir ziyaret için geldiğiniz bu avluda, ya­pının, sütunların, süslemelerin, minarelerin insanı ikna edici yumuşak telkini ruhunuza işliyor. Uzun uzun avluda otur­mak, dışarı çıkmak istemiyorsunuz, insan burada sıkıntı, ge­rilim, telaş tanımıyor. Taşların ve avlunun derin muhabbeti

106

Amerikan Köpekleri

  1. Mimarinin ilahi sohbeti. İslam kültürünün sarılışı. Mima­rinin ayetlerden güzel olduğunu asla söyleyemeyiz, ama mi­mari, ayetler ne söylemişse, insanlar, siyasetçiler ve hüküm­darlardan daha güzel anlamış, yapmış. Keyfe, şatafata, lükse değil, ruhlara saltanat! İslam mimarisinin ilk büyük örneğini ince ince tarıyoruz. İslam camileri içinde genişlik-açıklık he­saplan en iyi hesaplanmış yapı. Matematik ve geometrinin bü­yüsü. Açıklık-genişlik, avluya ya da cami içine girince, insan kalbini, ruhunu açıyor, orada durdukça bu geometri sizi geniş­letiyor. Bu matematik-geometrik büyü, kendinden sonraki tüm İslami yapıları uygarlığın ilk büyük habercisi gibi kendi­ne benzetiyor. Bu uygarlık hâlâ capcanlı.

İşte atom bombalarmı buraya atmak için Amerika kapı­da bekliyor !..

Zeynep Türbesi’nin arkasmda mezarlığın, büyük demir kapısı ziyaret saati dışında kapalı. Demir kapmın önüne gel­dik, zınk diye durduk. Üç tane, siyah çarşaflı ve yaşlı İranlı ka­dın yumruklarıyla ve can havliyle kapıya vurup bağırıyor: “Ya habip! Ya habip!”.. Kadmlara yaklaşıp sorduk, “kimi arıyor­sunuz?”.. Yaşlı İranlı kadınlar hep bir ağızdan: Ali Şeriati! de­di..

Ali Şeriati ismini hiç beklenmedik bir anda duyunca gözlerimden yaşlar boşaldı, kendimi koyverdim. Ali Şeriati’yi gezimize katılan herkes tanıyor. Nerdeyse tüm kitaplarını okuduk. Marksist bir yazardı, İran Devrim günlerinde devri­me yazılarıyla güç verdi. “Her gün Aşure, Her yer Kerbela” onun sloganıydı, dilimizden düşmezdi. Batı’da okumuş Ali Şe­riati Londra’da ölürken, mezanmn Zeynep Türbesi’nin yanma istemiş. Marksist bir yazara İranlı, çarşaflı, yaşlı kadmlarm bü­yük ilgisi, onun mezarım bir “türbe” gibi kutsayışları bir duy­gu bombasıyla vurulmuş gibi gözyaşı seline çevirdi bizi.

107

Nihat Genç

Halkın yazarlarını, üstelik marksist bir yazarını bir tür­be gibi sevmesi, ta İran’dan on-on beş araba dolusu kadın-ço- cuk-ihtiyar dolup dolup buraya gelmesi, bizim uzaklarda ölmüş yazarlarımızı hatırlattı. Yılmaz Güney nerede yatıyor, Mehmet Akif nerede öldü, Nazım Anadolu’da bir ağacın dibi­ni istedi!..

Cumhuriyet’in ilk yıllarının en klas yazarı Yakup Kad­ri! Fevkalade Fransızcası, Marcel Proust çevirileri hâlâ başta- cı. Yüzyılımızın en büyük üç yazarı kim dersek, biri mutlaka Yakup Kadri’dir. Nur Babası hâlâ muhteşemdir. Şık giyinen, ince zevkleri olan bir yazarımızdı. Vasiyetinde beni bir yıkık köy evinin kerpiç duvarı dibine gömün diye vasiyet etti! Do­ğu’nun yazarları böyledir, Batı’nın yollarında hayatları geçse de, ölmeye yakın, bir türbe kenarı, bir yıkık köy evi ararlar! Yakup Kadri’nin ailesi bu vasiyeti yerine getiremedi, çok uğ­raştı, yıkık bir köy evi, kerpiç duvar bulamadı. Sonunda me­zarına, yıkık bir kerpiç duvar maketi yapıp, vasiyeti böyle yerine getirdiler!

Bir ülkenin yazarları Marksist olabilir, Batıcı olabilir, çok süslü kravatlar ve alışmadığımız elbiseler giyebilirler, elbise değiştirir gibi fikir değiştirebilirler. Ama öldüklerinde o ya­zarların kemikleri, o büyük vatanın toprağı, bedenidir. Bir gün ülkenize yeniden istilacılar girdiğinde, topunuz tüfeğiniz yet­mez size, o soylu yazarların sözlerini, şiirlerini, heyecanlarını arayıp durursunuz..

Komşu ülkelere giden gazetecilerimiz başörtüsü fotoğ­raflarıyla bir Doğu resmi oluşturmayı pek seviyorlar. Başör­tüsü onlar için bir kara leke. Neredeyse, günah. Kendileri başlarını açmış, akıllarınca modern olmuşlar. Ve Batılı efendi­leri onlara modernizmi başörtüsü üzerinden ölçmeyi öğret­miş.

Suriye’nin Baas’ı bizim Kemalistler’den defalarca sert,

108

Amerikan Köpekleri

Suriye’nin Şiileri de bizim en sert Müslümandan daha katı, ra­dikal, ama kardeşçe yaşıyorlar. Mesafelerini biliyorlar. Bunu Filistin’de de görüyoruz. Hamas, Arafat’ı laik olduğu için sev­mez, ama liderim diye baş tacı ediyor. Laikler-Müslümanlar milli davalarmda kol kola. Çünkü, laiklik tartışması sadece İs­rail’in işine yarıyor, başörtüsü fotoğrafı çekenler İsrail’in ajan gazeteciliğini yapıyor. İsrail’in laik-Müslüman çatışmasını zevkle ve kolaylıkla karıştırdığı ülke: Türkiye. Başörtüsü kav­gası asla bir modemizm kavgası değil, tam anlamıyla İsrail’in çemberindeki ülkeleri paramparça etme kavgası! Bir an için, ülkemizdeki Müslümanlar ve Kemalistler’in mutlulukla kol kola girdiğini düşünün, ortaya çıkacak dev fotoğraf, bir impa­ratorluk kadar büyük olacak!

Gazeteciler-yazarlar lokalinin girişindeki Amerikan bar ağzına kadar viski dolu. Büyükçe dikdörtgen masanın etrafı­na aramıza çevirmenleri alarak dizildik. Bildirimizi okuduk. Özetle: Yoksul ve mazlum ülke aydınları bir araya gelmeli, Amerikan saldırılarına karşı kültürel bir cephe kurmalı!. Ya­zarlar karşılıklı söz aldı. Heyecanlı, hararetli konuşmalar, al­kışlarla kesildi. Sağımdaki yazar elli yaşlarında, Jitan içiyor, bizim Peyami Safa’ya benziyor, çok ünlü gazetecileriymiş. He­yecanlı bir konuşma yaptı. Solumdaki yazar Filistinli, neden­se durduk yerde dönüp dönüp birbirimize sarıldık. Biraz önümde şık bir yaşlı bayan, sarışın, onlarca tarihi romanı var. Seksen yıldan bugüne Türkiye’nin ülkelerine en anlamlı ziya­ret olarak gördüler!..

Tarihi roman yazan kadma: “Seksen yıl önce tespih kop­tu ve her birimiz dağıldık” dedim, yaşlı kadın ağlar gibi oldu. Yanımdaki heyecanlı Filistinli yazar, buraya neyi hesaplaya­rak geldiniz, dedi. “Biz buraya düşünerek değil, ağlayarak gel­dik!” dedim. “Atom bombalarına karşı sarılmaktan başka çaremiz kaldı mı?” dedim. Ve mikrofonu elime aldığımda:

109

Nihat Genç

“Ülkelerimiz arasında mayınlar olabilir, ancak yazarların zih- ninde-kalbinde mayın olamaz. Bizler zihnimizden mayınları kaldırırsak, on beş-yirmi yıl sonra kim bilir bu mayınlar ülke­lerimiz arasından da kalkar!”…

Yazarların konuşmalarında “neden bu kadar geç geldi­niz?” gibi sitemler vardı, “biz aynı halkların çocuklarıyız, bu kadar uzak düşmek bize yakışmaz” dediler… Artık birbirimi­ze ne söylesek karşılıklı ağlıyor ve sarılıyoruz.

Suriyeli yazarlarla, çevirilere ağırlık vereceğimizi söyle­dik ve ortak toplantılara katılma kararı aldık. Ancak, memle­ketimize de bir katkımız oldu. Bizden hemen sonra Beşar, iş adamlarını Türkiye’ye gönderdi. Ali Coşkunla görüşme yap­tılar, yedi yüz milyon dolarlık alış verişimiz iki milyar dolara çıkabilir, dediler… Suriyeli iş adamı kafile başkanı: “Bugün­lerde gelişen Suriye-Türkiye ilişkileri…” deyince…

Ayrıntılara indiğimizde de anlatılacak çok şey var. Diye­lim, Agos gazetesinden arkadaşımız Hrant Dink, hemen Er- menileri buldu, konuştu, hasretle dertleşti.. Hangi Ermeniyi gördüyse, burada çok iyiyiz, çok mutluyuz, dediler… Halep’te ünlü Ermeni tarihçi Toros Bey’le onun sayesinde tanıştık. Yet­mişe yakın kitabı var, yetmiş beş yaşında ama bir delikanlı gi­bi dinç, Nazım Hikmet’i anlattı bize. Amerika’ya yirmi defa, Kuzey Afrika’ya daha fazla seminerler için gidip gelmiş!..

Yazarlar toplantısında beyaz saçlı, altmış yaşlarında bir adam, içinizde Çerkez var mı diye bağırdı, Türkçe… Şeref Aba­za’ymış adı.. Adamı sevdim, Türkçe uzun uzun konuştuk.. Ül­keme döndüğümde Şeref Abaza’nın kim olduğunu, yazar Aydın Çubukçu’dan öğrendim. Şeref Abaza, Türkiye’de Suri­ye casusu diye tutuklanır ve hapishanede yıllarca yatar. Bir gün mahkûmlar kalktıklarında Şeref Abaza’nın yok olduğu­nu, kuş olup uçtuğunu görür. Muhtemelen Suriye’yle takas yapılıp, Şeref Abaza Suriye’ye iade edildi…

110

Amerikan Köpekleri

Ayrıntı dedik, II. Dünya Savaşı’nda bir grup Nazi suba­yı Suriye’ye kaçar, adlarına “Odesa Grubu” diyorlar. Alman­ya’da kaybettikleri Yahudi savaşma burada devam ediyor, Yahudilere karşı Suriye cephesinde, kuramlarında, bürokra­sisinde çalışıyorlar!.. Buna benzer bir yığın hikâye.’.

Fast food’u “kolay yemek” diye çevirmeleri de hoşuma gitti…

İslam tarihinin ululan Ebu Hüreyre’nin, Bilali Habeş’in, Muhiddin Arabi’nin mezarlarını ya kaçırdım, ya vakit bula­madık. Alış verişe de vakit kalmadı, her şey felaket ucuz. Tak­siler, oteller, lokantalar bedava. Türkiye’nin dörtte bir ucuzlu­ğunda. Düşünün, tam teşekküllü alti kişilik bir masa, çok lüks lokanta, yedi sekiz meze tabağı, altı kişilik Halep kebabı, altı kişilik patlıcan kebap, içkiler, meyve suları, toplam fiyatı: Tür­kiye parasıyla otuz milyon!.

Türk dil araşürmaları için dikkate değer tesadüfler de yaşadım. Bir edebiyatçı olarak ben, köylere yaptığım geziler­de amatör olarak halkın diliyle ilgilenirim. Mesela, köyün ih­tiyarlarını lafa tutarak sade ve yalın Türkçe’nin gücünü- yapısmı aklımca çözmeye çalışırım. Üzülerek söyleyeyim, bir­çok yaşlımız TV seyretmekten Reha Muhtardan beter durum­da. Kendilerinden atasözleri, deyimler, ya da, cümlelerin tonlaması, vurgulan, müzikalitesi ya da hızla konuşurken kur­dukları kısa yoldan cümlelerin gücünü, artık eskisi kadar me­rak etmiyorum. Çünkü TVler Anadolu’nun binlerce yıldır akıp gelen ırmak gibi o dilini bozmuş, parçalamış!..

Şam’da, Sultan Süleyman Camii önünde seksen yaşla­rında, uzun beyaz entari giyen ve Türkçe konuşan bir ihtiyar­la karşılaştım. Üç-beş dakika lafa tutmak istedim. Türk müsünüz diye sordum, hayır, dedi. Türkiye’den mi geldiniz, hayır, Türkçe’yi nerden biliyorsunuz, “çocukluğumdan beri bilirim”.. Peki, hiç Türkçe kitap, haber, gazete okudunuz mu?

111

Nihat Genç

Hiç okumam, dedi. Yani, cumhuriyetin dil inkılapları ve uydu­ruklarını ve son seksen yıl içinde Türkçe’ye girmiş yabancı ke­limeleri hiç bilmeyen bir Türkçeyle karşı karşıyayım. Bu çok heyecanlı bir an. Ben, o ne diyorsa, anladım. Ama o beni bir­çok yerde anlamadı. Anlamaymca sıkıldı, yoruldu. Sanki için­den bana, “Sen Türkçe konuşmuyorsun,” der gibiydi. Çok leziz bir Türkçe konuşuyordu. Suriyeli’nin Türkçe’sine bayıl­dım. Cumhuriyetimizin dil devrimlerini hiç yaşamamış bu pek güzel Türkçe üzerine pekâlâ araştırmalar yapılabilir. Su­riye’de sayıları artık azalan bu yaşlı insanlar bulunabilir ve bi­zim son seksen yılımızı yaşamamış Türkçesi üzerine çalışma­lar yapılabilir.

Hayaümda karşılaştığım en trajik sahneydi bu. Ben ken­dimi Türkçenin büyük bir edebiyatçısı olarak kabul ediyorum, ancak Türkçe’nin seksen yıl öncesini konuşan bir ihtiyar beni anlamıyor, ben onu anlıyorum…

Doğulu bir ülkeye gidince memleketimizde gerçek bir konfeksiyon-tekstil devrimi yaşandığım çok iyi anlıyorsunuz. Konfeksiyon devrimi ülkemizin sokaklarım baştan sona renk­lendirmiş, değiştirmiş. Üstelik, giyim, biçim, kuşam, kesim, gömlek, etek, ceket, bluz, gibi bakış açılarımızda yaşayan tüm şekillerde patlama yapmışız, haberimiz yok. Ülkemizin teks- til-giyim gücü inanılmaz. Suriye’de bizim altmışlı yılların tay- yor-etekleri, takım elbiseleri, pantolonları. Türkiye’de modemizme öncülüğü mimarimiz, edebiyatımız değil, teksti­lin yaptığı çok açık. Tabii konfeksiyonun tadım Türk kızları çı­kartıyor. Yıllardır ecük-cücük diye aşağıladığım Türk kızların­dan, dilimi eşek arısı soksun, şimdi özür diliyorum. Tekrar so­kaklarımıza dönüp, yanımdan biçimli gömlek, bluz, panto­lonlarıyla nehir gibi akmaya başladıklarında, oh be deyivermişim. Doğu’nun dünyası ne kadar büyülü olursa ol­sun, bizim tekstilin estetiğine lafım olmaz. Yani sormayın, öy­

112

Amerikan Köpekleri

le bir hasret bastı ki içimi, bir daha bizim güzellerin yamnda lafım olmaz! Artık yalan-yanlış ukalaca konuşmam, susar, gü­zelliklerinin nöbetini beklerim.

Otelin kapısında bir boyacı çocuk karşıladı beni. Antep- liymiş, Türkçe konuşuyor, ağbisi burada polismiş.. Nasıl se­vindim, sarıldım çocuğa. İlkokulda okuduğumuz şu Ömer Seyfettin’in Eskici Baba’sı mıydı, Arabistan’da bir çocuk Türk­çe konuşan eskiciyle duygulu anlar yaşıyor. Aynen öyle. Hem boyacı, hem Antepli, çok yüklü bir bahşiş verdim. Üç gün bo­yunca çocuk peşimizden ayrılmadı. Biz yatana kadar otelin kapısında, erkenden uyanıyoruz, çocuk yine otelin kapısında. Para istiyor diye yüz vermek istemedim, konuşmadım. Çocuk peşimden ayrılmıyor, “ağbi valla para istemiyorum, ağbi biraz Türkçe konuşmak istiyorum..” … Çocuğun Türkçe hasretine sonunda dayanamadım, dertleştik. Ayağımı sandığına koy­dum: “Nasıl, Suriye’nin kızları mı daha güzel, Türkiye’nin mi?”.. “Ağbi Türk kızları gibi var mı, Suriye’nin kızları hepsi yanaklı!”.. “Özlüyor musun Türk kızlarını!”.. “Ağbi valla An- tep’i hiç özlemiyorum, ama Antep’in kızları var ya!”…

Halep’te de bir Türk boyacı çocukla karşılaştım.. “Bana bir Anadolu türküsü söyle, sana büyük para vereceğim!” de­dim.. Halep’i bu kadar güzel anlatan bir Halep türküsü söyle­di: “Tanburam rebap oldu/Ciğerim kebap oldu/Geçti yarim yanımdan/İçerim harap oldu…”

***

Dönüşümüzde Arap gazetecilere bilgi verdik. Dünya ta­rihinde İskender, Sezar dahi, hangi komutan bu kadar kısa sü­re içinde Afganistan, Irak gibi iki büyük ülkeyi fethetti. Gelin atom bombalarına çareler düşünelim. Atom bombalarına kar­şı düşünce kalkanı oluşturalım. Bosna’dan Çeçenistan’a, Afga­nistan’a on beş yıl içinde milyonlarca insan öldürdüler. Dünya tarihinin hiçbir döneminde bu kadar ağır savaşlar, bu kadar sık ve bu kadar vahşi ilerlemedi. Ve yabana sermayeler küçük

113

Nihat Genç

borsaları öncü kuvvetler gibi kuruşu kuruşuna emip, çökerti­yor. Ordular atom bombalarına karşı iflas etti. Irak’ta artık atom bombalarına karşı dilenci çocuklar, boyacı çocuklar sava­şıyor. Korkunç günlere yaklaşıyoruz, arük şairler de, yazarlar da savaşacak. Gökkubbelerimizi yerle bir ediyor, inançlarımı­zı, halklarımızı kökünden kazıyorlar!.

Faslı bir gazeteci Ömer, elini sıküm. Düne kadar umu­rumda değildi Ömer gibiler, diyelim bir kahvede oturuyoruz, arka masada Tunuslu öğrenciler, ne olmuş, Tunuslular deyip geçerdim. Irak’a atom bombaları düştükten sonra kimin elini sıksam, tokalaşan ellerimizde başka bir heyecan. Başka bir sı­caklık. Arük Ömer’i, Hasan’ı, Mehmet’i sanki yeni keşfediyo­rum. Başka bir tanışıklık. Başka bir kardeşlik. Sanki ilk defa dünya gözüyle birbirimizi görüyor, buluşuyoruz.

Başka renk bir insanın eline hiç el sürmemişim gibi. Ye­ni bir hayat, yeni bir dünya planının ilk parçası gibi. Yaratılı­şımızın ilk sahnesi gibi. Gittikçe utanacağımız sorular soruyoruz birbirimize. Hayatımızda kaç sefer dokunduk bir Sudanlıya, PakistanlIya. Dokunan ellerimizin Arapça, İngiliz­ce bilmesine gerek yok. Eller ve gözler hakiki bir dil konuşu­yor. Güneş dil teorisi dedikleri o saçmalıklar değil, işte bu dedim içimden. Ellerimiz dünyayla hakiki Türkçe konuşuyor. Kiminle tokalaşsak, sıktığımız ellerde başka bir ateş. Kendi­me, hiç mi Filistinli bir adam görmedin, nedir seni sarsan bu ateşli heyecan, diye soruyorum. Ne olduysa, Irak’a düşen bombalardan sonra oldu, koca Mısır ülkesi benim dostum, kardeşim oldu. Şu Irak savaşı, milli sınırlarımızın aklını kay­bettirdi. Görmüyor musunuz, bir büyük bilimsel buluş habe­ri duyulunca, evrende tek bir insan dahi artık gülümsemiyor. Bilim-teknoloji, Batı’mn dev savaş baltasına döndü, bilim bü­yüdükçe hayatta kalma şansımız azalıyor, teknoloji ilerledik­çe yaşamak için hiç şansımız kalmıyor! Bu ürkütücü bilime

114

Amerikan Köpekleri

karşı en büyük silahımız, bir tokalaşmak, birbirimize dönüp dönüp sarılmak.

Cervantes, Don Kişot’a, Sanço Panço’ya vali olduğunda neler yapacağına dair dersler verir. Çünkü bir adayı alacak, Panço’sunu da adaya vali yapacaktır. Bak Panço, der: “Adil bir yönetim için zenginlerin delillerine değil, yoksulların gözyaş­larına bakacaksın!”..

Zenginlerin ne çok TVleri, gazeteleri var. Yoksulların gözyaşları hangi koyulukta akıyor? Hayat yemden hepimizi o büyük evrensel yasaya zorluyor, evrendeki herkesin kardeşi­miz olduğunu bize söylüyor. O büyük evrensel ağrıyı yemden duymaya başladı yazarlar. Tüm dünyada yazarlar, Mosko­va’da düzülmüş o iddiayı yemden tartışıyor. Yoksullar, maz­lumlar yeniden o büyük dünya şarkısını söyleyebilir mi? Dünyanın anlamı yeniden, dil, cins, renk, inanç demeden, o büyük insanlık coşkusunu formüle edebilir mi? Kimin sınır­ları milliyse, Batı’nın av sahası artık o milli sımrlar. Yalnızlaş­tırılmış yurtlar, av için mayınlarla kapatılmış vatanlar, halklar! Kalbimiz bu dar hudutların kalıbına sığmıyor artık. Kime sa- rılsam, kiminle konuşsam, kendimi o göklere yükselen mer­divende buluyorum, yeniden, en uzak yıldızlara bir koşu..

Biz maçı kaybettik, hiç değilse, genç şairler, genç yazar­lar, ıstıraplarını geceleyin dolaştırsın mayınsız, sınırsız bir bü­yük ülkede. Milli uykuları bozulsun. Milli uyuşuklukları yıkılsın… Dangul dungul hantal ordulardan kurtulsun.

Yeni bir görüş bulmuş gibi dünyaya, kamaşıyor gözle­rimiz, çatırdıyor kafatasımız, bombalar yoksulların, mazlum­ların başlarına düştükçe, genişliyor kalbimiz.. Bir güç var, bilemiyorum, itiyor beni dışan… Bugünlerde sık sık aklıma sa­rılmak gibi şeyler geliyor. Kıtadan kıtaya füzeler gibi, beyni­me, beni havalara fırlatan düşünceler geliyor!

Sizi bilmem kardeşlerim, Irak’a düşen bombaları gör­dükten sonra, aklımı yitirdim ben!..

115

Amerikan Köpekleri

Hürriyet yazarları Yalçın Doğan, Özdemir İnce Bağdat’ta ABD askerlerince tutuklandı, gazetecilerimiz ‘biz CNN’de çalışıyo­ruz’ dediler, askerler yemedi, gözaltına aldı, inceleme yaptı­lar, baktılar ki hakikaten CNN’de çalışıyorlar, ‘bizimkilermiş’ deyip bıraktılar. Peki, başka gazetecilerimiz, CNN’den değil­ler, ne olacak?.. Ama aklıma bir şey geldi. Türk askerleri de Aydın Doğan’dan ‘CNN basın kartı’ pekâlâ alabilir, böylelik­le ‘çuval geçirilmeyi’ önlemiş oluruz, ‘bizimkiler7 muamelesi görürüz… Amerikalıların ‘bizimkiler7 muamelesi çektiği bu ya­zarlar, Türkiye yazarları, Türk7ün yazarları olurlar…

Rezilliklere, şaka bile yapılmıyor.

Nükleer tehditlerle gezegenimiz yıkılıyor, tarihin en acı­masız haksız savaşlarıyla dünya yıkılıyor, herifin derdine bak, oturmuş plazasında klimalı odasında ‘asker gönderelim7 diye fetva veriyor. Doktor, hemşire, mühendis, elektrikçi, gıda yar­dımı gönderelim, akimdan geçmiyor.

Ertuğrul Özkök, Sedat Sertoğlu, Sedat Ergin, Altemur Kılıç vb. bir yığın üfürükçü sallıyor. Şu Altemur Kılıç, herif, aksırık tıksırıklarını fikir samyor, aksiliklerini Türk Milleti’nin onuru sanıyor, Türkiye’yi üç kişiden ibaret sanıyor, babası, Atatürk ve kendisi. Ya şu Sedat Sertoğlu…

Bazı yazarlarımız kendini satmış olabilir, ama kendile-

116

Amerikan Köpekleri

ri satıldı diye Türkiye’yi de satılmış kabul etmeleri, artık rezil­lik değil, palyaçoluğun dik alası.

Irak savaşı öncesi, haürlaym. Tüm ekranlar, büyük med­ya, istinasız Amerika’nın yanmda kılıç sallıyordu. Birkaç kü­çük gazete, birkaç küçük TV, Amerikan aleyhinde ancak propaganda yapabiliyor ve aşağılanıyorlardı. Ne oldu? Büyük medya Meclisin ve Türk halkının tükürükleriyle boğuldu. Va­tan haini, kalleşler, işbirlikçiler olarak beş-on kişi ortada kaldı. Kaçtır dünyaya rezil oluyorlar.

Bakın kimleri çıldırtıyor, ekmeklerinden ediyorlar. Ül­kemizde birçok elçilik görevlisi, yabancı medya mensubu, ABD’de de birçok düşünce kulübü (Think Tank) işte bu med­yamızı izleyerek, Türkiye’deki havayı koklayıp bilgi edindiği­ni sanıyor. İşte kızıl kıyamet burada kopuyor. Ülkemizi ısrarla büyük medya üzerinden koklamaya çalıştıkları için göt üstü düşüp, her defasında çuvallıyorlar. Düşünün, elçilik görevlisi ya da muhabirsiniz, gazetelere bakıp, ‘Türkiye böyle düşünü­yor’ diye yıllardır rapor veriyorsunuz ve tüm dünyayı aldatıp yanıltıyorsunuz. Tezkere günlerini hatırlayın, tüm dünya işte böyle şaşırdı, afalladı. Medyadan aldıkları izlenimlerle fos çık­tılar, şaşırdılar. Artık yabancı elçilikler, yabancı muhabirler ka­fayı yemiş durumda, artık onlar da gazetelerimizi okuyup, ‘asker gönderelim’ sloganlarını görünce, götüyle gülüyorlar, bu gülünçlükleri dünyaya yansıtmıyorlar!

Ancak, inanılmaz şaşırtıcı, yanlış bir siyasal hava yara­tılıyor, iletişim araçlarıyla tüm dünyanın karmcaları, böcekle­ri izlendiği halde, Türkiye halkının görüşlerini kimse bilemiyor. Bu da bizim işimize geliyor, hem yabancı basın, hem elçilikler, Türkiye’deki havayı koklamakta zorlanıyor. Bi­zim medya yine bir balon şişiriyor, koskoca Pentagon bu ba­lona inanıyor, kararlar alıyor, bakıyor ki sonra kazın ayağı böyle değil, bokun bok oluyorlar. Sonra da Türkiye bizi ya-

117

Nihat Genç

mitti diye tehditlerde bulunuyorlar, sizi yanıltan Türkiye de­ğil, köpekleriniz!

İşte, Abdullah Gül Amerika’ya giderken, yine Türkiye asker gönderecek, pazarlığa geliyoruz diye raporlar-yazılar verdiler, yine burunlarında sinek şaplattılar. Büyük medya­mız başımızdan eksik olmasın. Hep yanıltsın. Medyamız, Tür­kiye halkının düşüncelerine hiç itibar etmeyerek, aynı zamanda Türkiye halkının gerçek düşüncelerini de saklamış oluyor ve Amerika her defasında bozum oluyor. Bu iyilikleri­ni unutmayacağız.

(Abdullah Gül’ün danışmanı Ahmet Davutoğlu çok de­ğerli bir bilim adamıdır, Türk halkının derin hassasiyetlerinin farkındadır. Bir düşünün bu koltukta bugün Demirel, Tansu, Ağar otursaydı, halimiz nice olurdu? Verilmiş sadakamız var­mış.)

Şimdi Pentagon da ayılmaya başladı, köpeği gazetecile­ri kendilerini sürekli yanıltmasından bıktı, ‘adam sandım eşe­ği, altına serdim döşeği’ yine bir bok çıkmadı, diyorlar. Neyse, köpeklerle sahipleri arasındaki bir sorun, fazla karışmayalım.

Dünya siyaset tarihi, borçlu ülkelerin fazlasıyla tavizler verdiğini yazar, ancak, borçlu ülkelerin her denileni yapmak zorunda kaldıklarını yazmaz. Dünyada, batağa saplanmış iş­galci Amerikan askerlerinin yanma asker göndermek isteyen tek ülke var mı? Sadece bizim ‘şarlatan’ yazarlarımız var. Ül­kemizin, halkımızın, meclisimizin ‘lavuk’ olmadığını, ‘satıl­madığını’ tezkerede gördünüz. Bu cahil ve satılmış yazarlar gibi düşünen bin kişi dahi olmadığını gördünüz. Bu ülkenin onuru, ahlakı, stratejisinin bu büyük medyamn hiç konusu ol­madığını, onların hayatlarının ‘pazarlık’ olduğunu da gördü­nüz. Avrupa uygarlığının ahım şahım devletleri, değerden, insanlıktan şampiyon olmuş ülkeleri dahi Amerika’ya karşı sus-pus olurken, beş kuruşsuz bu zavallı ve yoksul ülkenin

118

Amerikan Köpekleri

tezkeredeki kararını hep birlikte gördünüz. Yine göreceksiniz. Sizlerin çuldan çuvaldan siyasetleriniz ortada. Dünya coğraf­yasında bu kadar fütursuzca, bu kadar haince üfürüp sallayan tek bir yazar, gazete gösterin. Yok. İşte, köpekleriniz sayesin­de, kaçür Irak’ta, havanda su dövüyorsunuz! Bu medya on yıl­lar boyu bizi çok rezil etti, biraz da sizin ağzınıza sıçsın, öğrenin, köpeklerle siyaset olamayacağını!

Neyse… Araplar bizi arkadan vurdu edebiyatı, medya­da hâlâ iş yapıyor. Tarih dışı kalmış bu düşünceye hâlâ itibar eden ajanlar var aramızda. Önce İngilizler, sırasıyla, Fransız- lar, İsrail ve Amerika, Türk-Arap düşmanlığı için bu edebiya­tı yüzyıllardır kullanıyor. Aynı ülkeler, Araplara da ‘Türkler sizi altı asır sömürdü’ edebiyatı yaptılar, yüzyıldır.

Türk yazarlarının 2003 yılında hâlâ bu gerici, provaka- tif ajanların fikirleriyle yazı yazıyor olması cahillik, acıdan da öte, tam bir gülünçlük.

Önce bilmeniz gereken tarihi bilgi şudur, bizi arkadan vuran Araplar bugün tarih sahnesinde yoktur. İngilizlerin kur­duğu tüm krallıklar Arap milliyetçileri tarafmdan yıkılmıştır. Arap bağımsızlık savaşları iki aşamada olmuştur, birinci ci­han harbinde Türklere karşı, ellili yıllarda İngilizlere karşı. Hatta, bizi arkadan vuran Arapların oğlu Kral Faysal, yani Mustafa Kemal’e karşı cephede savaşan şerif Hüseyin’in oğ­luyla Atatürk, Saadabat paktım kurarak, bağımsızlığına kavu­şan Araplara karşı kin gütmediğini, dosta düşmana ve bizlere, milli bir devlet politikasını göstermiştir.

Ayrıca, I. Dünya Savaşı’nda ve İstiklal Savaşı’nda varol- ma-yokolma savaşı verdiğimiz halde, bugün hiçbir Türk’te, Araplar kadar büyük İngiliz nefreti yoktur. Arap demek, te­peden tırnağa İngiliz nefreti demektir. 19601ı yıllara geldiği­mizde Arap topraklarında tek bir İngiliz kalmamıştır. İngilizlerin kukla krallıklarını Araplar alaşağı etmiş, tarih sah­

119

Nihat Genç

nesinden silmiştir. Yani, bizim, bizi, arkadan vurdular dediği­miz Araplar bugün tarih sahnesinden silinmiştir. Vahdettin’in, Abdülhamit’in silindiği gibi.

Ama hâlâ zavallı, cahil yazarlarımız yaygara koparıyor, bu fikirlerimizin Orta Doğu topraklarında hiçbir anlamı ve karşılığı kalmamıştır. Arap yazarlar, “Allah’ını seversen ne di­yor bu Türkler” diye şaşkın şaşkın bizi izliyor.

Aksine, İngiliz muhipliğini Orta Doğu topraklarında yalnız ve yalnız bizler yapıyoruz. Bizi arkadan vuranların elin­den tutup Arap milliyetçilerinin karşısına eski kralları bir güç diye çıkarıyoruz. Buyrun, hatırlayın, Irak Savaşı günlerinde, büyük gazetemizin manşetini. Ordumuzdan İngilizlere tarihi tokat. Güya, İngilizlere I. Cihan Harbi’ni hatırlatıp, yardım is­teklerini geri çevirmişiz. Yalan. Oysa, bu manşetle bir hainliği maskelemeye çalıştılar. O da, biz Türklerin milli düşmanı Şe­rif Hüseyin’in torunu, devrik kralın oğlunu Irak’a götürdük. Üstelik adamla NTV’de röportaj yaptık. Bizi vuran Arap’ı, biz­ler ağırladık, karşıladık, yatırdık, yedirdik, otellere yerleştirip kapışma güvenlik koyduk. Bizi vuran Arap’ın çocuğunu el be­bek gül bebek saklayıp, gizleyip emaneti Irak topraklarına, ya­ni Arap milliyetçilerine karşı savaşsın diye biz gönderdik!..

Mesela bir Türk çocuğu olarak benim Şerif Hüseyin’e karşı öyle bir kinim var ki, hâlâ onun yedi kuşaktan torununu yolda görsem, öldürürüm, diyorum kendime. Ama devleti­miz, medyamız, Türkçülerimiz hem Araplar bizi arkadan vur­du diye edebiyat yapacak, hem de bizi vuran Arap’ı ağırlayıp besleyip, Irak’a gönderecek.

Peki, bu kadar haince, ajanca yalanlara nasıl kanıyorsu­nuz? Çok basit, yakın tarihimizi hiç okumamakla!

Neyse… Yakm tarihimizde devletimiz adına onur duya­cağımız entelektüel çabalar da oldu. 1961 yılında ülkemizde, çok değerli yazarlarımız Şevket Süreyya Aydemir ve Y. Kadri

120

Amerikan Köpekleri

Karaosmanoğlu’nun çıkarttığı ORTA DOGU adında bir strate­ji dergisi çıkar. Yani, çok sağlam ellerimiz, büyük bir düşünce vicdanı ve içtenlikle ülkemize büyük çapta bir hizmet yapar. Bugüne kadar bu yoğun kapasite ve derinlikte ve içtenlikte bir dış politika dergimiz olamadı. Derginin 67’ye kadar çıkan 60’m üstünde sayısını inceledim. Genç cumhuriyetimizin bu iki güzel öğretmeni Orta Doğu ülkelerine ağır bir saygı ve ye­tenekle birbirinden güzel dostluklar, mesajlar gönderir. Cihan Harbi’nin yaralarını güzelce ve ahlak temizliğiyle sarmaya, Orta Doğu’daki kardeşlerimizle kutsal bir beraberliğe doğru yol alırlar. Derginin 11. sayısından sonra dergi yönetimi tü­müyle Celal Tevfik Karasapan’m eline geçer. Yani, bu güzel duyguları ve politikaları, mit müsteşarlarımız, büyükelçileri­miz yazılarıyla paylaşır. İran, Irak, Suriye, Mısır, krallıklar, Mağrip (Kuzey Afrika), Yemen, Kızıldeniz, Basra hakkında günübirlik olaylar, antlaşmalar, iklim, seyahatler, yumuşak bir dille ve bir aydm iyiliğiyle kaleme alınır. Neler öğreniyorsu­nuz, neler, Libya’nın kazandığı paraları harcayacak bir halkı olmadığı için, komşu ülkelerden halk ithal ettiğine, Pakistan’ın taşı olmadığı için, yüzbinlerce PakistanlI çocuğun yüzyıllarca tuğla fabrikalarında çalışmak zorunda kaldığını, Arap sosya­lizminin saniye saniye gelişimi, çatışmaları…

Dergiyi okudukça ağlayası geliyor insanın. Şevket Sü­reyya Aydemir ve Karaosmanoğlu’nun bu sert ve acımasız coğrafyaya bir ağbi, baba yumuşaklığıyla derin dostluklar kur­maya yönelik yazıları, mesajları, haberleri ve yeniden siyasal ilişkilerimizi örme çabaları. Ölümcül düşmanlara karşı ağır hastalığımız milliyetçiliğin yolunu şaşırmış militanlarına tatlı tatlı dersler veriyorlar. Ve zaman zaman bizlere: ‘Geleceğin aydınları, Orta Doğu’yla dost olmadan yaşamayız. Orta Doğu kardeşliğine katkısı olacak geleceğin aydınlarına…’ gibi ibare­ler, duygudan öldürüyor insanı. Araplarla, iç içe, samimi, tam bir kardeşlik rüzgârı estiriliyor.

121

Nihat Genç

Son kırk yıldır işte birileri tarafından bu ‘dostluk’ ağla­rı parçalanıyor. Bir zamanlar, kırk yıl önce devletimiz, aydını, MİT müsteşarı, elçisiyle bu dostluğu yeniden kurmanın der- dindeydi… Şimdi o dergideki Şevket Süreyya, Karaosmanoğ- lu’yla aynı fikirleri söylemeye çalışıyoruz, ama arük marjinal kalıyoruz. O günlerde devletimizin fikri, meşhur ve güzel ya­zarlarımızın fikirleriydi. Bugünlerde, Orta Doğu bizim karde­şimiz dedikçe, devletin içinden birileri tarafından neden dışlanıyoruz.

Bu dostluk nasıl bir fırtınayla altüst oldu, inançlarımız, kardeşliğimiz nasıl çatırdayarak yıkıldı, hangi fikirler bozdu bu birliği?.. Bizi, komşularımıza ve coğrafyamıza son kırk yıl içinde kimler düşman etti!.. Türk Devleti son kırk yılda ne ol­du da, bu Orta Doğu siyasetinden vazgeçti?.. İşte birileri bu ‘tarih’i öldürdü, bizi Araplara düşman yaptı…

(Dergide bir tuhaf durum gördüm, bugün Daily News gazetesinin sahibi İlnur Çevik’in babası, Türkiye’nin tescilli meşhur Masonlarından İlhan Çevik’tir. Nasıl olmuşsa dergi­nin onbirinci sayısında bizim yazarlarımız Şevket Süreyya, Ka- raosmanoğlu gönderilmiş, imtiyaz müdürlüğüne İlhan Çevik getirilmiş. Mevzuyu çözemedim. Komplo teorilerine de inan­mam. Görünüyor ki Masonlar, derin devletimizin strateji der­gisinde dahi boy göstermeyi başarmışlar.)

Yani, bugün devletin strateji dergisi Avrasya Dosya- sı’nın Türkçü politikalarına bizi kimler getirdi? O büyük ve büyülü dünyadan bizleri kimler ayırdı?

Bugün, genel bir kanaat halini almış çok yanlış bir dü­şünce var. Sanki bizler, Cihan harbinden sonra küsüp Orta Do- ğu’ya arkamızı döndük. Hayır. Atatürk’ün Sadabat Paktı’nı düşünün, karşı cephede savaştığı Melik Faysalla el sıkışıp ant­laşmalar imzaladı. Bizlerin Araplara karşı düşman vaziyet al­maya başlayışımızın tarihi, İsrail Devleti’nin kuruluşuyla

122

Amerikan Köpekleri

başlar. Yani, bizim Orta Doğu’da temel politika değişikliğimiz cihan harbi yenilgisiyle değil, Menderes ve soması hükümet­lerle başlar.

1950’lerde Afrika ve Orta Doğu’da bağımsızlık rüzgâr­ları eser, tek bir bağımsız ülke yokken, 1960’lı yıllara geldiği­mizde otuz, kırk, elli ülke bağımsızlığına kavuşur. 1950’den sonra Arap topraklarında çok kuvvetli milliyetçilik akımları güçlenir. Araplar tek tek bağımsızlıklarını kurarlar. Burası önemli.

Çünkü, yedi yüzyıl siyaset yapamamış ve başkalarının emrinde çalışmış Araplar, Baas rüzgârıyla sarhoş olur. İlk iş­leri tüm Arapları birleştirmek. Mısır ismini kullanmaz, Suri­ye’de, Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurarlar. Bu fikirlerini kendi kültürlerine uygun bir sosyalizm teorisini inşa ederek tarih sahnesine sokarlar.

Mısır’da Abdül Cemal Nasır bir Arap devi olarak güm­bür gümbür konuşur. Arapların ufku gelişir ve Doğu’ya ve Ba­tı’ya, yani Rusya ve Amerika’ya karşı bir üçüncü güç olarak naralar atarak siyasete girerler. Nasır kadar, Orta Doğu top­raklarında, İngiltere’ye, Amerika’ya ve Batı’ya karşı, onun ka­dar sert, kararlı ve net konuşan tek bir Arap lideri çıkmadı. Müthiş bir adamdı. Arap halkı radyo başında onu dinleyip kendinden geçiyordu. Altı günlük İsrail Savaşı’yla Nasır’m simleri döküldü, gözden düştü ve sonra öldü.

Nasır’m gümgür gümbür ateşli konuşmalar yaptığı bu günlerde Araplar Türkiye’yi çok seviyordu, hatta Baas, bizim Kemalizme tıpkı benziyor, taklitti. Zaten Baas’ın ileri gelenle­ri Osmanlı okullarında okumuş, çoğu Konyalı, İzmirli, Urfalı, Osmanlı’nm aydınlarıydı. Bizlere, kardeşlikleri ve hayranlık­ları hiçbir zaman bitip tükenmedi.

Ve her defasında bizimle, ölçülü, mesafeli, saygıyla ko­nuşmaya çalıştılar. Ancak, 1950’den başlayarak, Türkiye Dev­

123

Nihat Genç

leti’nin önce İsrail’e sonra İngilizlere taraf olmasına dayana­madılar. İpler, biz İsrail’le yakınlaştıkça, İngilizleri destekle­dikçe koptu. Mısır’ın milli davası kanal savaşında İngilizleri tutunca bizler, tarihsel büyüklüğümüz bir günde yok oldu. Araplar Türklere düşman olmamak için çok çaba sarf etti, me­sela tüm Arapların milli ve ortak davası Filistin’e güç verme­mizi istediler… Mesela kanaldan hiçbir İsrail gemisi geçemez, hiçbir Arap toprağına İsrailli ayak basamaz. Ancak, bizler Orta Doğu’da siyasetimizi İsrail’le kurmaya çalıştık. Ve İsrail’in Orta Doğu topraklarında cirit attığı, alışverişe girip allem kullem ettiği tek Müslüman devlet olduk!

Türk yazarlarının en büyük cahilliği, Arapların hem İn­giliz hem Amerika nefretlerinin derinliğini bilmiyorlardı, cid­diye almayıp, Arapları küçümsemeye çalıştılar. Bizim Amerika yörüngesine girdiğimiz yakm tarihte Araplar Ameri­kalılara karşı varolma-yokolma savaşma girdi. Araplar tarih sahnesinde henüz ‘otuz yıl’ bağımsız kalamadılar, bugün ya­rısı işgal edildi, diğer yarısı Amerika’nın uydusu.

Bunun sebebi trajiktir; Araplar, özgürlük sarhoşluğuna alışamadılar. Asırlar sonra ilk defa bağımsız devlet kurmanın sarhoşluğundan kurtulamadılar, hem Doğu blokuna, hem Ba- tı’ya, yani emperyalistlere külliyen meydan okuyup, naralar attılar. Boylarından çok büyük nutuklarının kurbanı oldular. Meydan okumalarla bağımsızlıklarını yaşatacaklarına inandı­lar. Yüzyılların ezikliğiyle, bağımsızlığı, İngiltere ve Ameri­ka’ya karşı topyekûn bir savaş sandılar. İngilizleri hızla topraklarından defeden Arapları, çok geçmeden Amerika kıs­kaca aldı ve şimdi boğup, öldürmektedir. Nasır’a, ‘Ameri­ka’dan gıda yardımı alıyorsunuz’ diyorlardı o günlerde. Nasır bu lafları asla kaldıracak adam değildi: ‘Gerekirse aç kalırız, gerekirse halkımız et yemez, gerekirse tek öğün yemek yeriz, bağımsızlığımızı kimseye, asla çiğnetmeyiz!’…

124

Amerikan Köpekleri

Arapların bir hayat üslubu seçtikleri büyük Amerikan nefretlerine bir küçük misal vereyim. Dünya vahşet tarihinin hiç kabul edilmez en zalim katliamlarından biri Esad tarafın­dan Hama’da, diğeri Saddam tarafından Halepçe’de yapıldı, gaz bombalarıyla kasabalar yok edildi. Birinde Kürtler, diğe­rinde İslama grup Müslüman Kardeşler tarihten kazındı. İki katliamın da baş sebebi, bir tarafta Kürtlerin Amerika politi­kası, diğer tarafta İslamaların Amerika’yla işbirliği yapıyor­sun suçlamalarıdır. Hafız Esad, henüz genç bir subayken, 19641ü yıllarda Amerikan işbirlikçisi gördüğü Müslüman Kar­deşlenin ayaklanmasını affetmemiş, katliamından tam otuz yıl önce, hepsini birgün geberteceğinin yeminini radyo başında alenen yapmıştır!

Araplar, milliyetçilik manyağı olmuştu, tüm Arapları birlik içinde, tek devlette toplayacaklar, büyük, Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kuracaklardı, üç-dört yıl kurdular, Mısır-Suri- ye yan yana geldi, sonra bu deneyi Irak-Suriye yaptı, sonra iç karışıklık, darbelerle çözüldüler.

Arapları bizi tanıtacak en büyük siyasi girişim, Arapla­rın dünya siyaset sahnesindeki en büyük başarısı ‘tarafsızlar7 blokuna Baas partilerinin tam tekmil katılmasıdır. Tarafsızla­rın büyük bir lideri Tito, Nehru ve diğer büyük lideri Cemal Nasıldı. Tarafsızlar bloku, dünyayı kıskaca almış, Varşova Paktı, Amerika ve NATO’ya karşı, meydan okuyordu. Bugün dahi insanlığın tek kurtuluşu olan şu madde, tarafsızlar bloku- nun üçüncü maddesiydi: ‘Elinde nükleer bomba bulunduran ülkelerle ilişkiye girilmeyecek, antlaşma yapılmayacak, elin­de nükleer bomba bulunduran ülkelerin malları alınmaya­cak!’.

Biz ise o yıllarda, elinde nükleer bomba bulunduranla­rın kucağındaydık. Bugün, tüm dünyamız büyük bir insanlık çığlığı arıyor. Bu çığlık, bloksuzların o günkü bu maddesinde

125

Nihat Genç

yazılı, hepimiz, dünyamız için insanlık için harekete geçecek­sek, ve insanlığın tek bir şansı kalmışsa, o da, Doğu’da ve Ba- tı’da hepimiz nükleer silah barındıranlara karşı tek cephe olmalıyız…

Tarafsızlar bloku, insanlığın ruhu ve vicdamydı, bunla­rı bu kadar çabuk unutmak, ahlaksızlıktır, özgürlüğün peşin­den koşanlarla, köpekliğin, uyduluğun, köleliğin peşinden koşan halkların tarihlerini iyi öğrenmemiz gerekir!

Amerika, kısa zamanda, 70lerin başında, Arapları içer­den vurmanın yolunu fundementalist Islami gruplarla bul­muştu, ya da petrol şeyhlerini Baas’a karşı kışkırtarak.

Bugün Araplar, çözülmeye, heyecanlarım yitirmeye baş­lamışsa, bunun sebebi, dünya devi İngiliz, İsrail, Amerika’yı karşılarına almalarıdır. Sonunda Baas’ı, Arap Birliği’ni çöker­ten İslami gruplar da ters tepmiş, 19801i yıllardan itibaren bu gruplar Amerika’yı vurmaya başlamıştır. Yani, Arap çöllerin­de her kum tanesi Amerikan nefreti taşır. Amerikan düşman­lığı Araplarm kültürel ölçüsünü, temkinini, özenini kaybettir­miş, gözünü döndürmüş, birer vahşi terörist görüntüsüne sok­muştur. Araplar, yani Müslümanlar bu kadar ‘sert’ bir millet değildi, önce İngiliz, sonra İsrail sonra Amerika’mn cehennem politikaları onları birer şizofren manyağa çevirdi.

Arap milliyetçiliği, bağımsızlık ve onurun anlamım, bu­gün dahi İngiliz ve Amerikalılardan, İsrail’den kurtulmak ol­duğu düşüncesiyle anlar. Nasır’dan sonra Enver Sedat’a Amerika’nın barış ödülü vermesinin sebebi, nihayet bir Arap’m Amerikalılarla masaya oturmuş olmasıdır. Bu olay, son elli yılın hâlâ en büyük siyasi olayı ve Arap coğrafyasının yırtılmasıdır. Arap dünyası Enver Sedat’ı aradan geçen 25 yı­la rağmen hâlâ affetmiş değildir, zaten, bir İslamcı terörist ta­rafından bu yüzden öldürülmüştür. Ve Arap dünyasının büyük birleştirici ağbisi Mısır gözden düşünce, ortalıkta hok­

126

Amerikan Köpekleri

kabazca dönen, Kaddafi, Saddam gibi adamların eline kalmış­tır, büyük Arap davası!

Kendi topraklarındaki amansız, emperyalizm savaşı bir yana, Arap gençleri Afganistan’a koşup, Rusya’ya karşı Afga­nistan bağımsızlık savaşını verdiler. Arapların varolma-yo- kolma savaşı verirken şehirleri, idareleri, kasabaları katliam, vahşet yerlerine döndü, birbirlerini öldürdüler, birbirlerini suçladılar. Kan gövdeyi götürdüğü bu elli yıl içinde, Türkiye ne yaptı, Araplar karşısında. İngiliz, Amerika, NATO ve İsra­il siyaseti izledi. Başka bir dünyanm menfaatlerine doğru uç­tu…

Arapların birlik ve milliyetçi neşeleri bugün heyecanını kaybetmiştir, ancak Irak topraklarından direnişçiler Ameri­ka’yı kazıdıklarında, o eski sağlıklı, kanlı, canlı Arap neşesi, bağımsızlık keyfi yeniden yerine gelecektir. Belki hayaldir, ama herkesin bilmesi gereken şudur, ama beş yıl, ama on yıl, Araplar, Amerika’yı birgün mutlaka kovacaktır, çünkü başka türlü yaşamaları mümkün değildir. Ve unutmayın, günümü­zün Arap mucizesi, muazzam bir direniş, muazzam bir feda­kârlıkla yaşayan Arap gençleridir!

İsrail saldırılarıyla Filistinliler tarih sahnesinde yalnız kalıyor, Arap topraklarının işgali karşısında, Avrupa, insan­lık, susuyor. İşgalci güçlerin tanklarım susarak seyrediyoruz. Petrolü çalman, talan edilen, tecavüz edilen Araplar karşısın­da, hiçbirimiz insanlığın vicdanından konuşmuyoruz!

Türkiye’yi bir uçuruma düşürecek düşünce de budur, NATO’ya, AB’ye girmesi, ABD çıkarlarını ilerletmesi, ülkemi­zin, insanlık vicdanından konuşmasım zora sokmakta. Ama artık, Orta Doğu topraklarında kurnazca, hileyle atılacak bir adım kalmadı, Amerikalılar bütün siyasi puştlukları denediler. Türkiye’nin atacağı yanlış bir adım, bizi Araplar karşısında birkaç dolar için devletini, onurunu, şerefini, askerini, tarihi­

127

Nihat Genç

ni satmış köleler gibi yapacaktır.

Bugünlerde hepimiz, bizi, Arapların düşmanı haline kimlerin ve nelerin getirdiğini yeniden düşünmek zorunda. Bakın Doğu topraklarına dönük, CENTO’muz vardı, Türki- ye-İran-Pakistan. 601ı yıllarda CENTO sayesinde Trabzon ve Mersin limanına büyük vinçler gelip genişletilmiş, halen ül­kemiz dünyaya bu limanlarla açılıyor. İran’a demir yolu dö­şenmiş ve üstüne CENTO sayesinde 601ı, 70’li yıllarda komşularımızla tek bir sorun yaşamadık! Şimdiyse, Gümrük Birliği antlaşması yüzünden, bu ülkelere, Avrupa’dan izinsiz mal satamıyor, onlardan, Avrupa’dan izinsiz mal alamıyoruz…

NATO, Varşova Paktı’nın Avrupa kıtasına yönelmiş bin­lerce tümenine karşı Avrupa kıtasını korumak için kuruldu. Bizler tam elli yıl NATO’nun bekçiliğini yaptık. Bunun mali­yeti olarak silahlara milyarlarca dolar, darbeler, kardeş kanı. Avrupa’nın Allah’ı olsa hiç değilse bu ülke bizim için silahla­ra milyarlar ödedi ve bugünkü ekonomik çıkmazının bir se­bebi de budur, der. Avrupa’nın Allah’ı olsa, eski dostumuz, der. Avrupa’nın Allah’ı olsa elli yıl sarıldığı dostunu, Sovyet- ler çöker çökmez sümük gibi kapıya fırlatıp, yedi kat yalnızlı­ğa fırlatmaz. Avrupa’nın Allah’ı yoktur ve şimdi bizi eşit bir üye değil, boynumuza bir demir halkayı antlaşmalarla bağla­mak istiyor. Eğer AvrupalIların Allah’ı olsaydı, AB’ye imza at­tığımız kırk yıl öncesinden beri, bu birliğin kuruluş planları aşamasında birliğin içinde olurduk. Kırk yıldır, planlanıyor birlik, siyasi, sosyal, iktisadi, sınırlar, nüfus, parası planlanır­ken Türkiye hesaba katılırdı. Projeler bitti. İnşaat tamamlandı, şimdi de Türkiye’nin yükleyeceği sosyal ve siyasi yükleri tar­tışıyorlar. Bu yük, bugünün sorunu değil ki başımıza kakı­yorlar. Bu yük, kırk yıl öncesinden beri gelen bir maliyet! Şimdi, binayı bitirmişler, alırız da, almayız da, sonra gelin de… Türkiye’nin AB’ye sığmayacağı elli yıldır bilinen bir gerçek,

128

Amerikan Köpekleri

AB’nin uzmanlan, bilim adamları elli yıldır bu gerçeği biliyor. Oyalamalarının sebebi, bizim NATO’da köpeklik yapıyor olu­şumuz.

İşte Türkiye’de yüzünü Avrupa’ya içtenlikle dönmüş ay­dınlar arasında kafa karışıklığı ve gittikçe büyüyen Avrupa nefreti burada başlıyor. Avrupa Birliği’nin haksızca hukuk dinlemeden, attığı imzaları hiç dikkate almadan Türkiye’yi kullanıp bir çöp gibi sokağa atmasının sebebi olarak Türki­ye’de yeni bir milliyetçilik rüzgârı esmeye başlamıştır. Oysa Türkiye, NATO’dan kalan alacaklarını kuruşu kuruşuna öde­tene kadar, AB’nin yakasmı asla bırakmamalı, onlann istediği her antlaşmayı yerine getirip, getirdikçe AB’yi köşeye sıkıştı­rarak elli yılın intikamını almalı.

Kardeşlerim, Türkiye’nin NATO’da köpek gibi kullanı­lıp sümük gibi fırlatılıp atılması, en Batıcı Türk aydınlarının dahi kafasını karmakarışık yapmıştır. Ülkemizde yeni estiri­len milliyetçilik rüzgârları tanıdık değildir, bu rüzgârlar, ne Namık Kemallerin, ne Mustafa Kemallerin ne de bizim aptal MHP’lilerin milliyetçiliğe benzememekte. Ne de kaba, gerici, ilkel sebeplerle doğal olarak oluşmuş bir milliyetçilik türü de­ğildir. Aksine, dikkat edin, çok okumuş, onlarca yıl Batı’ya yö­nelmiş, Batılı değerleri benimsemiş aydınlar arasmda bu yeni Avrupa düşmanlığı patlak vermiştir.

Avrupa’nın bu kalleşliği Batı’da okumuş aydmlanmızı kışkırtmıştır, ilginç ve çağ dışı bir bağımsızcılık rüzgârlan es­tirmesine sebep olmuştur. Türkiye bu yeni tür Avrupa düş­manlığını yavaş yavaş içselleştirerek bir dinamit haline gelmekte. Ülkemiz, milliyetçi ve taşkm profesörlerle dolup taş­makta, ekranlanmız, akıl hastası Avrupa düşmanlarıyla bo­ğulmuş durumda. Bu yeni tür düşmanlığın sahiplerine bakın! Yüzyıldır Batı esaslarıyla, Batılı okullarda, Batılı terbiyeyle, Batılı sanatlarla, Batılı bilimle büyüyen insanlardır. Bu insan-

129

Nihat Genç

larm sonradan görmüş ‘milliyetçilikleri de’ çok daha körleş­miş, bir akıl hastalığı türüne dönmüştür. Her şeyden pirele­nen, her şeyi Batı’nm ajanı savan, Avrupa’nın bizi sömürge­leştirip feshedeceğine inanan, Batı’dan gelen tüm kitap ve me­tinleri ‘ajan’ ve ‘komplo’ gibi okuyan yeni bir milliyetçilik tü­rü!

Yani, aklıselim yine kaybedildi, yani uğraşıp duralım ar­tık binlerce profesör manyağıyla… Bu terbiye edilmemiş, yatış- tırılması imkânsız milliyetçilik, ekranlarda kan çıbanı gibi patlayan çılgın bir düşünce dünyasını da Türkiye’ye yavaş ya­vaş öğretiyor!

Yani, eskiden bu toprakların gençleri azgın milliyetçi olurdu, şimdi yer değiştirildi, şimdi, aydınları ve profesörleri vahşi milliyetçileri oluyor!

Batı’da doğup Batı’da ölseler dahi, Doğu kökenli aydın­ların zihnini yönlendiren Batı kültürüyle Doğulu aydınlar bir türlü duygudaşlık kuramıyor. Duygudaşlık kurulmayan bir kültürü tasvip etmeleri mümkün değil. Tam tersine, öğrendi­ği ve yetiştiği Batı biliminin, bilim ve hukuk kılığında, Doğu­lu halklara baskı uyguladığına inanıyor.

Beyni, Batılı hukuk, demokrasi, siyaset gibi Batılı değer­lerle ortak bir söylemi paylaşsa dahi, asla içselleştiremiyor. Ya­ni, hepimiz yüreği başka, beyni başka adamlar olduk. Mesela, Doğulu aydınlar Batı’nm biliminden vazgeçmeseler de, Batı’- nın sanatsal başarılarını çoktan küçümseyip hiç ciddiye alma­maya başladılar. Şimdi, bu kafa karışıklığıyla tamamen başka bir kültürün içine girebilmek mümkün mü? Çözülmesi im­kânsız bu sorunlar basit değil, şimdi yüzlerce profesörümüz Batılı gibi düşünmeyi ‘bozulma’ kabul ediyor, bu kadar bü­yük bir tuhaflığı bu ülke kaldırabilir mi?

Bizi Batı’ya satan aydınlarımızdı. Doğallığını kaybet­memek için direnen halkımızdı. Şimdi aydınlarımız, türküle­

130

Amerikan Köpekleri

rimizi, sanat müziğimizi, tarihi eserlerimizi, Yunus’u, Mevla- na’yı, Doğu’yu merak ediyor, ‘dur7 diyor. Halkımız ise bugün Batı özentisinin en aşağılık örnekleriyle çorbaya dönmüş Aş­malı Konak gibi dizileri izliyor. Bunları sonra tartışırız…

Bir halkımız daha var, halkımızdan içeri. Ülkemiz, dün­yanın en büyük en zengin ekonomisine dahi sahip olsa, asla tatmin olmayacak. Bosna, Afganistan, Çeçenistan ve Irak’ta ya­şadığı vicdan sızısını gidermeden rahat etmeyecek, bir halk.

Irak ve Bosna işgaline sessiz kalan Avrupa karşısında, halkımız ve aydınlarımız, bir ‘insanlık’ sesi arıyor, kendi kül­türlerinin içinden bir adalet duygusu, bir iyilik fikri devşir­mek istiyor.

Karşılıksız iyilik. İyilik, mal gibi, borsa gibi, dolar gibi yükselen ya da Avrupa’nın yasaları gibi dünya alem görsün diyen hukuki metinler değil, hiçbir tanımı ve tarifi ve kuralı olmayan bir iyilik.

İyilik, hızla yayılır, iyilik, her insanın, her devletin in­sanlığın yaşaması için olmazsa olmaz en temel duygumuzdur. İnsanlığın en büyük değeri. Bir küçük iyilik, dünyanın nere­sinde olursa olsun fırtınalar yaratir, çok çabuk çoğalır, etkile­ri asırlar sürer.

Şimdi, kapısı sabah vakti Amerikan askerlerince kırılıp parçalanan, annesi babası don gömlek yataktan fırlatılıp duva­ra dizilen dört yaşındaki Iraklı çocuklar, bizlerden bir ‘iyilik’ beklemekte. Uçsuz bucaksız çöllerde kendi halinde yaşayan bir Iraklı çoban hepimizden Allah rızası için ‘adalet’ bekle­mekte.

Bizi, aydınlarımızı, halkımızı, insanlığı yüceltecek olan değer, iyilik’tir. Rusya, ABD ve Avrupa kültürünün karşısın­da bizi yüceltecek ve elimize insanlık meşalesini verecek olan duygu, Allah rızası için kardeşlerimize iyilik’tir. Küçük bir iyi­lik, devletlerin tüm maddi yasalarından ve zenginliklerinden

131

Nihat Genç

ve kudretinden daha büyük anlamlar taşır! İnsanoğlu’nun kaybolmuş ruhu, ezilmiş vicdanı ve hâlâ insanoğlunun evren­deki en büyük mucizesi, yardımlaşma, el sıkışma, paylaşma, bir küçük yardım paketi gönderme, komşusunu düşünüp, üzülmesidir!

Petrolümüzü, madenlerimizi ve inançlarımızı bitmeksi- zin yağmalayanlar karşısında insanoğlunun acısını dindirme­nin tek yolu, iyilik’tir. Hem kendimiz, hem halkımız, hem devletimiz, hem insanlık, zalimlerin işgal ettiği bu dünyada ancak iyilikler yaparak varolabilir.

Topraklarını, çoluk çocuklarım, inançlarım, sokaklarım, dünyanın en manyak en delirmiş silahlarına karşı savunan in­sanların yanında ‘iyiliklerimizle’ durabilmeliyiz. Milli menfa­atler, devlet çıkarları ve politikalar düşünmeden yapabileceği­miz iyilikler tüm insanlığın özlediği ve aradığı ‘insanlık çığlı­ğıdır’.

Orta Doğu toprakları kan ağlıyor. Şarkı söyleyen bir Arap çocuğunu en son ne zaman gördünüz? Yoksul, mazlum, silahsız insanlar, dünyanın en büyük şeytanları Amerika ve İsrail’e karşı ayakta durmaya çalışıyor. 15 yaşmdaki evlatları­nı intihar bombalarıyla havaya uçurmaktan başka şansları kal­mamış.

İsa, bugünlerde ne yapıyor? Hazreti Musa’yla, Kudüs’te, ölen, yağmalanan, talan edilen Müslüman çocukların ardın­dan kahkahalarla mı gülüyor?

Batı, kültürümüzü ve insanlarımızı neden yağmalayıp, tarihten silmeye çalışıyor. Batı, kültürümüzü işe yarar, verim­li bulmadı mı?

Ama, karanlığımızı çok işlevsel buldu. Öyle verimli ka­ranlığımız var ki, sürekli aydınlatmaya geliyorlar. Ne komik, Bati’nın dört yüzyıllık aydınlatma düşüncesi bizi kendi petro­lümüzle aydınlatmaya geliyor.

132

Amerikan Köpekleri

Batı, inançlarımızın ve tarihimizin eski olduğunu, bu kadar eskimiş şeyin asla modem olmayacağını, bu kadar eski­miş kültürün ancak zalim diktatörler yetiştireceğini iddia edi­yor. İşte bu yüzden, onurumuzu ve inançlarımızı bombala­rıyla örseleyerek, artık bu hırpalanmış tarihten ve inançlardan kurtulup atmamızı bekliyorlar. ABD askerlerinin sırt çantala­rında getirdikleri, ‘hukuk ve özgürlükleri’ bayramlar yaparak kullanmamızı istiyorlar.

Bağdat müzesini yağma etmelerinin sebebi, bizim kültü­rel zengin geçmişimizdi. Ancak, karşılığı dolar olarak belirtil­memiş eserlerdi. Batı, karşılığı dolar olarak yazılmamış hiçbir şeyden hoşlanmaz, bu yüzden yağmaladılar, şimdi bu değer­li eserler el altı serbest piyasada dolar karşılıklarıyla değer­lendirildi ve artık bu eserler de Batı’nın envanter zenginlik­lerine girdi.

İşgal güçlerine zorluk çıkarttığı için İraklılara tazminat davası açacak kadar delirmiş, akıl hastası Batı medeniyeti!

Artık, gasbedilmiş bir şirketin malı Irak, iki ortağı yarın birbirine girer. ABD, İngilizlere, ‘üç milyar ver, sana bırakıp çekileyim’ demeye başlar. Ya da ikisi de artık çamura saplan­mış bu ihaleyi Japonlara satabilir.

Şu anda, Avrupa ve Amerika’nın üniversitelerindeki bilim adamları bu kadar sessiz kalacak hangi yoğun çalışma­lar içindeler.

İnsanlık sorunu kalmadığına göre, ahlak bittiğine göre artık yapacaklan, ‘kesin bilimdir’. Bilim tarihi de hep bu ke­sin bilimi arayıp durmadı mı? Çocukları öldürüp, ülkeleri yağ­malatıp sarsılmayan tek insan türünü onlar bu kesin bilimle icat etmediler mi?

Irak’m ne kadar barbar, geri, zalim, İslam’ın ne kadar vahşi bir din olduğunu dünya ekranlarından reklam etmek için Irak’ı atom bombalarıyla yağma ettiler. Bu sefer bilimsel

133

Nihat Genç

inceleme için değil, askeri bir inceleme için geldiler. Bu ülke­yi işgal ve halkım topyekûn öldürmek, Batı kayıtlarına ve id­rakine, tamamen profesyonel bir çalışma olarak girdi. Bu profesyonellere yardımcı olmak hiçbir ülke ve modem insan için utanç verici değil, artık.

Ama bilmedikleri bir şey var! Güneşin neden bu kadar parlak olduğunu hâlâ bilemiyor bilim adamlan!

Rüzgârın meteorolojinin konusu olduğunu sanıyor bu adamlar, rüzgârın Tanrı’nm soluğu, nefesi olduğunu unut­muş, bu adamlar!

O kaskatı, sert, çelik silahlarıyla, hâlâ iyilikten, adaletten bahseden Allah’ın çocuklarını ve Allah’ı öldürmeye yemin et­mişler!

Yer, gök, Doğu, Batı, uygarlıkları, bilim adamları… Gö­recekler, İlahiler mi deliyor bu gök kubbeleri, atom bombala­rı mı?

Şimdi, hepimiz dua ediyoruz, karanlık ve kutsal yalnız­lıklarına gömülmüş Iraklı çocuklara!

Ve hepimiz artık, Bağdat’ta bir Amerikalı asker daha öl­dürülünce, bir çentik daha atıyoruz, bağımsızlığımıza!

134

ABD Bayrağı Sallamak Serbest

Amerikan bayrağı Bağdat’tan önce Türkiye’de dalgalandırıldı. Kendilerine özgür ve bağımsız diyen bir TV yaptı bunu. Tür­kiye topraklarında ilk defa Amerikan bayrağı dalgalandırma­nın keyfini çıkarttılar. Türkiye’de ABD bayrağı dalgalandır­mak serbest mi, şimdi birileri de Yunan, İran bayrağı dalga- landırabilir mi? Yalaka, sefalet düşkünlerinden çıkar. Ülkesi­ni satmak, ekonominin önemli bir kolu haline geldi. Gazete­ciler, yazarlar dahi insan kurban edilmesini normal görüyor­sa, dünyanın sonuna geldik, demektir. Gazeteciler savaşları bayram haline getirip, imha görüntülerinden şenlik düzenli­yor. Kalbim söküp çıkartmış insanlardan yazar, gazeteci, siya­setçi olmaz, kasaplığın adı gazetecilik. Garibanlar, zavallılar, güçsüzler, otoriteye çaresizce boyun eğebilir, ancak yazar ol­muşsanız, bu asla boyun eğmeyeceksiniz demektir.

Türkiye topraklarında Türklerin Amerikan bayrağı dal­galandırması, savaş kadar üzerinde düşünülmesi gereken va­him bir iğrençlik. Kendilerine özgür, bağımsız diyen birkaç fırlama, Amerikan bayrağını ekranlarında, bir gün değil, iki gün değil, aylarca aralıksız salladılar. Ardından, Bush ve Bla- ir’e romantik şarkılar eşliğinde, “tek aşkım”, “tek sevgilim” sözleriyle klip çektiler. Günde otuz kırk defa yayımladılar.

Cumhuriyet savcılarının, DGM’nin milyonlara hitap

135

Nihat Genç

eden TV’de, gençliğin beynini yıkayarak aylarca Amerikan bayrağı dalgalandırmasını görmemesi, rahatsız olması daha da düşündürücü. Hukuk, sözün cetvelidir. Toplumun da cet­veli. Amerika söz konusu olunca bu cetveli bir kenara mı ko­yuyoruz? Aslında Türk bayrağı konusunda Emin Çölaşan’m küplere binmesi adettendir, ama bayrak Amerikan olunca, ses­siz kaldı..

Yazarların kitap yazmasının sebebi, kültür aşkıdır, kül­türü imha eden, ahlakı yok eden, yok edici barbarlar ve kıyı­cılarla asla ve hiçbir zaman hiçbir yazar yanyana gelemez. Şeytam yeryüzüne indirenler, tarih boyu taşlandı ve taşlan­maya devam edilecek. Bugünlerde şeytan ülkemize “köpek” kılığında görüldü.

Türkiye halkının onuru, bu toprakların değerleriyle fü­tursuzca oynayıp, göbek atıyorlar. Zevk alıyorlar. Savcıları­mız, gazetecilerimiz, uyudu, tek bir insan çıkıp, bunun suç olduğunu, bırakın suçu, ahlaksızlık olduğunu söyleyemedi. Amerikan bayrağı dalgalandırmak düşünce özgürlüğüyse, Yunan, İran, Kürt bayrağı da dalgalandıralım. Ama benim fik­rim, Arjantin bayrağı dalgalandıralım, daha eğlenceli olur.

Amerikancılığın, savaş destekçiliğinin, bir yabancı ordu ve devlet adamlarının şirin gösterilmesi, büyük bir aşkla sa­vunulması, bu kadar açık-alenî propagandasının yapılması ka­nunlarımıza göre suç değil, çünkü, bizde suçları belirleyen Milli Güvenlik Kurulu. Onlar Amerikan bayrağını hoş görü­yorsa, sorun yok. Yokmuş bir sorun. O halde İran başbakanı Hamaney’e de bir klip çekelim, tek aşkım, tek sevgilim söz­cükleriyle yanaklarından öpelim; anında imha edilirsiniz.

İnsanoğlu için teknolojik icatların hiçbiri “ilerleme” ola­madı. İlerleme fikri, şiddeti durdurmayı başarmış fikirler ve toplumların ahlakıyla gelişti. Şiddet, her dilde, her çağda sa- pıklıkür. Döktüğümüz kan insanın, dünyamızın değil, Tan­

136

Amerikan Köpekleri

rı’mndır, yani kuşların ve çiçeklerin ve Ay’ın kanı. Bu barbar­lığı birileri nasıl savunabilir? Buna nasıl izin verildi? Ne adına yapıyorlar? Ne demek istediler? Arkasmda neler var. Ameri­ka bu ülkeyi işgal etmeye bile tenezzül etmez, onlar gelmeden bayraklarını biz dalgalandırıyoruz zaten.

Demokrasi, bıçaktan, kılıçtan ve mermiden, kalkan ve zırh yapabilmeyi başarmış siyasetin adıdır, barbarları ancak köleler alkışlar.. Anarşi toplumdan çıkıp ekranlara, gazeteci­lere bulaştı. Entrika ve satılmışlığın ve vahşiliğin kol gezdiği ekranlar. Tek bir bilge, tek bir onurlu insan görmemiş, tanı­mamış ekranlar, barbarları alkışlıyor…

Amerikalının, siyah insanların bir ruhu olduğuna inan­ması iki yüz sene sürdü. Batı uygarlığı tarihi aynı zamanda is­tila tarihidir. Üç yüz yıl madenleri çaldılar, son elli yıldır, alış­veriş merkezleri kurup ülkeleri soymanın adma “ekonomi, kü­reselleşme” diyorlar.

Ekonominin bize öğrettiği tek gerçek, terbiyesiz, ahlak­sız insanların da kahraman olabileceği..

Bu kadar kahpece, iğrenç bir yayın politikası, sivil ku­rumlan, gazeteci derneklerini, devleti rahatsız etmedi. Ayrı­ca, Amerikan bayrağım şanla-şerefle-gururla dalgalandıran bu özgür TV’nin bugünlerdeki programlarına, emekli paşaların zırt pırt çıkıp konuşması ne anlama geliyor? At iti, it izine mi karışıyor.

Savaş sürecinde, oturulup düşünülmesi gereken, bu topraklarda yaşanan en feci, en ahlaksız suikast budur. Bizim­le aynı topraklarda büyümüş, aynı suyu içmiş, aynı okullarda okumuş, densiz, fütursuz insanlar, herkesin milli duygularını, milli onurunu dalgaya alarak, Amerikan bayrağı sallıyor. Bu insanlar kimdir, bu tuhaf, hain fikirlere nasıl geldiler. Nerede büyüdüler? Hangi kültürde yetiştiler?

Üstelik ne büyük bir arzu ve coşkuyla dalgalandırdılar,

137

Nihat Genç

dalgalandırırken ne büyük mutluluk duydular; bu nasıl ruh hali?

Yoksa esir, işgal edilmiş bir ülke miyiz? Bu alenî Ameri­kan propagandası, köleliği, neden itin götüne sokulmaz? Yok­sa, gizli siyaset belgemizde, bayraklar ikiye mi ayrılır: İyi bayraklar-kötü bayraklar. Başka hangi iyi bayraklar vardır, hangilerini sallamamıza izin vardır?

Kendinizi emin bir yere atmak için mi acele ediyorsu­nuz? Bu talandan, kopartılmış kollardan, dolar, altın, gümüş, petrol umuyorsanız avucunuzu yalayın.

Bu ülke, solcuları sürdü, işkence etti, yıllarca zindana attı, poliste “sol” masalar kurdu, yasal haklarını aldı. Yıllardır her solcunun peşine paraya kıyıp bir polis taktı, buna rağmen solcular bu toprakların dağını, taşını öpüyor. Bu ülke size ne yaptı, bu ihaneti hak edecek? Yedirdi, içirdi, besledi, büyüttü, kredi verdi, ekrana çıkardı, şımarttı ve siz karşılığında ihanet ediyorsunuz.

Birkaç kere dalgalandırsalar, hadi bir klip yapmışlar, eğ­leniyorlar deriz, bir ay sürecinde, günde elli defa. Kışkırtmak için yapıyorlar, dediler, provakasyon dediler, bu delilere bu­laşmayın dediler.. Bilmem bu yoksul, çaresiz, zavallı ülke sizin ihanetinizi haklı kılacak ne yaptı? İnfiale uğramış bir yığın in­san, para almışlardır, dedi. İnsan, gizli servislerden, yabancı­lardan para da alsa, Amerikan hayranlığını birazcık ince bir politikayla yapar. Bu kadar kör gözüne parmak, alenî yapıl­maz.

Tarihimizin en şöhretli vatan haini, Kurtuluş Savaşı son­rası linç edilen Ali Kemal. Adamın dediği, “çok güçsüzüz, bir süre Batılı devletlerden birinin egemenliğe girelim”. Anado­lu’da büyük direniş olunca, bu kadar büyük mücadele bekle­miyordum, deyip özür diledi. Buna rağmen linç edildi. Ali Kemal’e şimdi acıyalım. Adamcağız ne kadar naif, saf, ne ka­

138

Amerikan Köpekleri

dar masum bir korkuyla Batılı devletlere sığınalım, demiş.

Amerika yüz bin bomba atıp Bağdat’ı işgal etti, Bağdat’a girdi. Amerikan bayrağını sizin kadar rahat asamadı Bağdat sokaklarına. Amerikan bayrağı Irak’ta, sizin TV’nizdeki kadar rahat değil..

Tuhaftır, Mezopotamya’nın tüm kralları zengindi. Tu­haftır; Bağdat tarihinin en çirkin saraylarım Saddam yaptı. Tu­haftır, Saddam da tüm Mezopotamya kralları gibi zorbaydı. Tuhaftır, Bağdat tüm tarih boyu başka krallarda fetih duygu­su yarattı. Yunan kültürü, bütün mucizelerini Mezopotam­ya’dan götürdü. Ve Bağdat bir kez daha çölden başka bir şey değil.

Bir büyük insan ve kültür kıyımına şahit olduk, tüm dünya bunları tartışırken, bizimkiler, Irak’ta bebekler imha edilirken, kıyıcı, barbar insanları şirin göstermek, alkışlamak, övmek, aşk şiirleri yazmakla meşgul. Tüm Avrupa ve Asya kı­tasında, Amerika’yı ve savaşı destekleyen tek insan yok, sade­ce bizim ülkemizden çıkıyor bu birkaç insan. Üç milyar insanda sadece birkaç kişi çıkıyor, o da bizden. Şu inanılmaz insan ve kültür kıyımım tartışacak bir insan çıkmıyor aramız­dan.

Bu boklar nasıl büyüdü. Bu gazeteci bozmaları, E. Ak- soy denilen banka hırsızının TV’sinde büyüdü. Bu gazeteci bozmaları, Özal döneminde büyüdü. Bu gazeteciler Dinç Bil­ginler, Cavit Çağlarlar, Demireller, Tansu Çillerler, Mesut Yıl­mazlar dönemlerinde beslendi, büyüdü. Reha Muhtar gibi facialar, “Türkiye’nin Hakanı” gibi akıl almaz zırvalıkları, ha­ber ve gazeteciliği ayaklar altında alarak, rezillikler içinde ek­ranlardan halkın üstüne döktüler. Skandala, pisliğe, rezilliğe uyduruk haberlere doymadılar..

Bu gazeteci bozmalarının tarih, coğrafya, siyaset, felse­fe, estetik ve insanlık kültürü bilgileri sıfır düzeyinde, işte oku­

139

Nihat Genç

yun yazılarını, görün. Bu cahil sürüsü, boylarına poslarına bakmadan büyük devlet politikaları yapmaya yelteniyorlar. Yok Kerkük bizimmiş, yok masadan pay almamışız gibi laf­larla alçaklıklarını maskelemeye çalışıp, güya hem nalına hem mıhına vurup cinlik yapıyorlar.

Amerika, bayrağını, bu kadar hür, bu kadar özgür, mu­zaffer orduları eşliğinde Irak’ta dalgalandıramadı. Ama bizim TVlerimizde aylarca dalgalamyor.

Günde elli defa, beyin iğfal şebekesi gibi, ortaokullu ço­cuklara, liseli çocuklara, bin defa aşk şarkılarıyla ABD bayra­ğı dalgalandırdınız. Artık bu saatten sonra, “alçaklar, vatan hainleri, Türkiye düşmanları, cahiller, Amerikan uşakları” di­yerek küfürler etmek bir fayda eder mi? Hepiniz savaşla bel­gelendiniz. Şaha kalktınız, suçüstü yakalandınız.

Bir de kalkmışlar devlete, millete akıl veriyorlar. Cahil herifler, susun, oturun aşağı, bokuyla oynayan deliler gibi ko­nuşmayın orada.

Türkiye devletinin zaten bir avuç aklı var, o da İsrail ve Amerikan tarafından kilitlenmiştir. Bu kiliti, geçtiğimiz elli yıl içinde sizin gibi salak, satılmış gazeteciler sayesinde vurmuş­lardır.

Türkiye içte ve dışta, cahil yazarları yüzünden bu dev­letlere mahkûm hale gelmiş, köleleşmiştir. Bir de fazladan ar­tistlik yapmaym. Türkiye’nin savaşa girmesi çıkarmaymış gibi yumurtlamalar size kalmadı. Güya, Türkiye’yi düşünen, ko­ruyan düşünceler..

ABD Irak’a yerleşti, işte dünyanın gelmiş geçmiş en manyak savaş makinesi gelip yanımıza kuruldu. Artık Incik- lik’e de ihtiyacı yok. Irak’ta binlerce İncirlik.

ABD, bölge ülkelerindeki siyasi gelişmeleri yeniden ta­nımlamak, tanımak isteyecek. Bunun için ilk yaptığı, birtakım, provakatör yazarlar ve yazıları eliyle, ülkemizdeki anti-Ame-

140

Amerikan Köpekleri

rikancı yazarlar ve kurumlan net bir şekilde, liste halinde öğ­renmek.

Önce safları bıçakla ikiye ayırıp öğrenmek istiyor. İlk yapacaklan, Amerika karşıtlığının boyutlarını tartmak, ölç­mek. Bunun için satılmış Amerikan yazarlarını kullanıp, liste­ler hazırlamak…

Listeler hazırlıyor cici komşumuz. Kimler ABD karşıtı, hangi radyolar, hangi TVler, hangi yazarlar. Bu safların daha da anlaşılması için, önümüzdeki günlerde suikastler, komp­lolar, tuhaf ölümler. Türkiye’yi birçok provakasyon bekliyor. Cici komşumuz Türkiye’yi daha yakından görmek istiyor.

Milli güvenliğimiz cici Amerikan komşumuzla, yeniden tehdit ve karmaşa içinde. Şu anda Amerikan ajanlarının Tür­kiye’de yapmaya çalıştıkları hesap şudur: Hangi Amerikancı yazarları öldüreyim. Hangi Amerikan kurumlarına saldıra­yım. Anti-Amerikancıları nasıl terörist haline sokayım, suçla­yayım.

Nasılsa, bir asırdır bizimle oynadığı bu suikast-darbe oyununda derin birikimleri vardır…

Amerika Irak’a girerek tam bir mutluluğa ulaşmış de­ğil. Sırada Suriye, Türkiye, İran var. Önümüzdeki beş-on yıl içinde bu ülkelerdeki iç karışıklıkların seyrim izleyin. Tarafla- n kızıştırmak ve ülkeleri içerden kana bulamak için, büyük si­yasi çatlaklar hazırlamak için, artık içimizde ve arkamızda, soğuk, karanlık ve tammlanamaz bir ajanın elinin olduğunu unutmayın. Gözle görülmeyen bu karanlık vahşi ağız, burnu­muzun dibine yerleşti. Şu an, listeler, planlar ve hesaplar pe­şinde.

Bu savaş makinesinin şimdi Irak’ta, sessiz, uysal, huzur ve demokrasi içinde oturmasını bekleyecek safdillerden mi olacağız? Dalga dalga kışkırtmalar geliyor. Ülke güvenliğimi­zi bozmak için, bu cici komşumuza karşı kaygısız, tasasız bek­

141

Nihat Genç

leyeceğiz, sessiz kalacağız.

Amerika, karşıtlarını terörist, ya da teröristlerden yana göstermek, belgelemek için elinden geleni ardına koymaya­cak. Çünkü, terörist ilan etmek savaş sebebi, yani bütün kıyı­mını haklı çıkartan sebep.

Zavallı Türk aydını. Yirmi yıl şeriatçılıkla suçlandı, yir­mi yıl her gün ben şeriatçı değilim diye savunma yaptı. Yirmi yıl PKK’cılıkla suçlandı, yirmi yıl ben PKK’lı değilim diye sa­vunma yaptı. Şimdi ben terörist değilim diye yirmi yıl kendi­ni, ama her gün savunmak zorunda.. Ben Ladin’i görmedim, tanımıyorum demek zorunda.

Ve hâlâ karşımızda, küçücük beyinleriyle, Suriye bize şunu yaptı, İran bunu yaptı, Arap neymiş, Acem kimmiş gibi, bin bir türlü cahil ve iğrenç yazılar yazan, bu küçücük zekâla­rıyla uluslararası siyasetten anladıklarını sanan, boklu maşa­lar…

Amerika’nın çok görkemli köpek ve soytarı kültürü var­dır, sizler fazladan sofraya garnitür olmayın. Bu cici kıyakla­rınız, hoşluklarınızla Amerika’yı doyuracağınızı sanırsanız, aldanırsınız. Dünya tarihi doymuş tek bir kapitalist tanıma­dı.

Alenî ve küstahça Amerika bayrağı dalgalandıracak ka­dar uçmuşsunuz, bir de “Türkiye savaşa girmeliydi” gibi cin fikirlerinizle şekil olmaya çalışmayın, Türkiye’nin derdi size mi düşmüş?

Amerikan bayrağını yüzlerce defa aşk şarkıları eşliğin­de dalgalandırarak, hem kendinizi, hem Amerika’yı, hem Tür­kiye’yi, hem de tarihi aşmışsınız. Şimdi nasıl savunacaksınız kendinizi, “kötü niyetimiz yoktu, biz solcular gibi kin, nefret kusmuyoruz. Biz rahat, sevimli, kendiyle barışık, Vogue der­gisi okuyan sakin çocuklarız” diye mi?

Yabancı bir ülke bayrağını dalgalandırarak Türk tarihi­

142

Amerikan Köpekleri

ne geçtiniz, rezillik şampiyonu oldunuz, daha ne arıyorsu­nuz?.

Bundan sonra sırada hangi ülkenin bayrağı var. Bakın Suudlar’da para bok gibi. Hem dolarları kapar, hem de beş yıl­dızlı Mekke Otel’de, beleşten hacı olursunuz. Arap’ınki de fe­na sayılmaz, bir şöhreti vardır argomuzda.

Savaş değil, festival yaşadınız. Amerika ticari markanız, şirketiniz, gücünüz, starmız. İnsan ister istemez, üzülerek so­ruyor, sizin bir ülkeniz hiç olmadı mı, başka bir ülkeye koşu­yorsunuz. Firma sormuyorum, ülke. Ne güzel Cavit Çağlarlar, Erol Aksoylar, Demireller düzeninde gül gibi yaşayıp gidi­yordunuz. Ortalıkta kaldınız ve kendinizi büyük oynamaya, Amerika’ya oynamaya zorladınız. Beş para yok, ve ortalıkta bir büyük savaş var. Ne yapacaksınız? Beyin yıkama yapılır, taraf tutulur, yağmalar, talanlar övülür, leşler, cinayetler gör­mezlikten gelinir, Avrupa’nın en ünlü şarkıcısının en roman­tik şarkısıyla Amerikalı askerlere klip çekilir.. Ve parsamızı kaparız..

Daha çok çalışmalısınız. Amerika her ay başka bir ülke­ye saldırıp size sürekli iş çıkartamaz, biraz da siz gayret edin.

İyi bir eğitim düzeyiniz yok. Kendi karnınızı almteri- nizle doyurabileceğiniz bir mesleğiniz yok. Bu yüzden bu ül­ke için en tehlikeli yaratıklarsınız. Cavit Çağlarlar, Erol Aksoylar, Demireller düzeninde beleşten yaşamışsınız.

Aç kalıp Amerikan bayrağı sallayan biri daha vardı, ama o Amerika’da sallamıştı, şu Enver Ören’in oğlu Mücahit.

Demek ki son büyük voleniz Amerika. Nasıl buldular sizi, bağlantıyı kim yaptı? Gazetelerden okudum, Amerikalı turistler Singapur kerhanesine hastaymış, sars virüsü yüzün­den mi İstanbul’da kalmışlar? Peki sonra ne dediler? Savaş bit­sin, Bağdat’a bir girelim, sizi de görürüz mü dediler? Yok canım, o kadar vermezler. Şu fondaki Amerikan askerlerini

143

Nihat Genç

kim akıl etti. Singapur kerhanesi bile böyle .ikiş görmedi. İğ­reniyor musunuz bu yazdıklarımdan? Nazım Hikmet çok gü­zel aşk şiirleri yazdı da, çok mu sevdiniz onu. Siz işinizi bulmuşsunuz işte. Kalkın, gece gündüz Amerika bayrağı dal­galandırın, gece aniden uyanın, yatak odanızda dalgalandırın. Yaptığınız küstahlığın, hainliğin hâlâ ne olduğunu bilemeye­cek kadar zavallısınız. Acılarla, hayal kırıklıklarıyla, tüm in­sanlık bir imha savaşından çıktı. Ama sizin bir aşk gecesinden çıkmış haliniz var.

Size tavsiyem, pomo edebiyatının yatak hayvanlarından olmayın. Erkek kılıklı yosmalardan olmayın. Eşcinsel dergi Kaos GL’nin iki sayı öncesinde bir hikâye vardı. Amerikalı eş­cinsellerin lideri Türkiye’ye gelmiş. Herkes, herifci oğluna ası- lıyormuş. Bu da başından geçenleri, oturmuş yazmış. Etrafını saran eşcinsel kulubünden arkadaşlarına “yahu sizin gibiler­den Amerikan barlarında çok var, benim canım şöyle kara yüzlü bir Türk, bir Doğulu istiyor” deyip, ballandırarak, Türk kapıcıyla hikâyesini yazıyor. Buldu mu sizi?

Kibar aşk diye bir şey var, Amerika istedi diye hemen yatağa atlanmaz. Size tavsiyem. Parayı basanların havuzla­rında çırılçıplak yüzmeyin, biraz naz yapın. Size tavsiyem. Üç spikerden bir genelev olmaz. Vatan hainliğinden, küstahlık­tan, bağımsızlık, özgürlük yapmaya çalışıyorsunuz, çok şeker, çok ilginç fikirlisiniz doğrusu.

Yazıktır, bu kavramlara yüzlerce yıl insanoğlu, bilim adamları emek veriyor, bu kavramlar, yüzlerce yılın işkence­lerinden, zindanlarından süzülmüş geliyor, özgürlük, bağım­sızlık gibi kavramları şimdi, yatak odasında aşk sözcükleri haline getirmeyin.

Size tavsiyem, büyük adamlarla düşe kalka, büyük göt veren olunmaz. Size tavsiyem, vazelinin bağımsızlıkla ilgisi yoktur. Size tavsiyem, atlara anüsten su vermek için kullanı­

144

Amerikan Köpekleri

lan şırıngalar (lavmanlar) vardır, bunlar anüs içindir, ağızdan alınmaz, özgürlükle ilişkisi yoktur. Birileri vazelin, lavman, özgürlük diye kafaya almış, işletmiş sizi, ben söyleyeyim, ba­ğımsızlık, özgürlük, onurla, erdemle ilgili, bu laflara kanma­yın.

Bakın, orospuluğun da bin bir güzelliği vardır. Bunun ilk şartı, kafanız karışmayacak kadar boş olmalı. Ahlaksızlık deyip geçmeyin, size katılıyorum, çok eğlencelidir.

Bok yemek, mideye bakar. Erol Aksoylarla, Dinç Bilgin­lerle aynı tastan yiyenler, her şeyi yer…

Size tavsiyem. Boku dökülmesin diye götünden avuçla- yarak yemeyin, arada bir çatal kaşık kullanın. Boşuna uğraş­mayın, boktan yağ çıkmaz. Özgürlük, bağımsızlık hiç çıkmaz.

Anlayamıyorum, Amerika savaştı, neden sizin götü­nüzden barut fışkırıyor?.

Amerikan bayrağı sallayarak, ben özgürce istediğimi ya­parım diyebilirsiniz, gördünüz dünyanın en özgür ülkesi, kimse karışmadı size… Ancak, bu halkın avucuna sıçmayın, yüzünüze onu sürer. Biliyorum, yazık olacak akimız, utana­cak suratınız yok, ağzınıza şeytan işemiş bir kere…

Ama siz, gazeteciliğin harman olduğu yiğitler ovasında büyüdünüz, Mehmet Barlaslar, Erol Aksoylarla aynı çanakta büyüdünüz. Bilmez miyiz, Show TV, ATV, yiğitlerin harman olduğu yerdi.

Sizi nasıl kelepçelemediler o banka hortumlarından?.. Korkmayın, yine paçayı kurtarırsınız.

İyileşmeyecek hasta yatağı bırakır, yastığına sıçar-

mış…

Ne köpekler gördük biz. Kemikten saray yaptırmışlar. Kapısına özgürlük, bağımsızlık yazmışlar. Ama çok acele etti­niz. Kargalar bile kemik yutmadan, dönüp götlerini ölçer­miş…

145

Nihat Genç

Bu kadar laf, mahkemeye gelmeniz için yetmediyse, de­vam edeyim.

İlk çağda, ünlü erotik kitaplardan “Altın Eşek” varmış. Bir efendisinden diğerine yatak maceralarını anlatır. Ancak, kitabın başlığı sizi çok ilgilendiriyor: Değişimler…

Rönesans döneminde yayımlanan bir erotik kitap daha var: “Başarı Kazanmanın Yolu.” Sizler başarıya bayılırsınız. İnsanlar götleriyle konuşsaydı, nasıl olurdu, diye soruyor. İyi olurdu, der. Çünkü, çok oturaklı konuşurlardı. Mesela, kadın­lar zarif konuşur, mükemmel yazarlar kadınlardan çıkardı. Ya­ni tarihte yalnız değilsiniz.

İğrençliğinizi bölüşen kitaplar da var erotik edebiyat ta­rihinde: “Kocasının Mezarı Üzerinde Kendini Düzdüren Ka­dın”.. İşitilmedik uygunsuzlukta kitaplar, bir sayfa da siz açmışsınız, çok mu?

Demek Amerikan bayrağı sallarsınız, “duyguların, göz­yaşının, sevginin, siyasette, ekonomide ne işi varmış” gibi bil­miş yazılar da yazdınız. Aynı kitapta böyle diyor: Duygularını hiç işe karıştırmadığı için, “karılarını kanalizasyon sanan er­kekler” için ayrı bir bölüm var. Yani, tarihte yalnız değilsi­niz.

Demek Amerika bayrağı sallarsınız. Amerikan sevgini­zin bu kadar şehvetli, müstehcen olduğunu tahmin edemez­dim.

Şimdi, size gazetecilik ödülü dahi verirler. Orası İstan­bul, Bizans her şeyi verirler. Bizans’ta da göt yarışmaları yapı­lırmış. Ve Bizanslı şairlerin bir buluşudur: “gül götlü” deyimi. Amerika, Pentagon “az gelişmiş ülkelerin ucuza kapatılan gül­den götleri!” başlığıyla bir ödül düzenler…

Ancak, aklınızda olsun, ödül alırken, eşeklerin yanında fazla kırıtmayın. Okudum, biliyorum. Kocalarını eşeklerle al­datan kadınların kızak leğenleri varmış…

146

Amerikan Köpekleri

Erotik Edebiyat Tarihi, Mitos Yayınları’ndan, ben pozis­yonu tane tane anlatayım. Eşeğin altına çamaşır leğeni koyu­yorlar. (Yanlışlıkla haber merkezine koymayın.) Çamaşır leğeni içine domalıyorlar, eşek yüklendikçe, bayırdan aşağı kı­zak gibi kayıyorlar.

Tabi bir sıkıntısı var, eşek kızakçılığı öğrenince, bir da­ha ahıra girmiyor, gece-gündüz peşinizden geliyor..

Ben uydurmuyorum, bunlar feodal toplumun mizahı, işte kitabın adını verdim. Size tavsiyem, çamaşır leğenine gir­dikten sonra Allah’ı, devleti, milleti, ekonomiyi işin içine ka­rıştırmayın. Bakm, cinsel eylem tatlı bir maceradır. Siz keyfini çıkartın, devleti, ekonomiyi kurtaranlar çıkar…

Cinsel eylemden zevk almak istiyor, bu insani arzulara siz de katılmak istiyorsanız, sahiden, bağımsız, özgür olun. Bir eşşeklik ettik, eşeğin altına girdik, deyin. Tıpkı, hani arka­daşınız Can Ataklı, ekranlarda uzun uzun anlattı maceraları­nı, öyle samimi..

Demek siz Amerika bayrağı dalgalandırdınız, demek, sırf Irak halkına özgürlük gelsin diye yaptınız bunu. İraklılar şerefsiz millettir, iyiliklerinizi anlamaz, siz işinize bakm.

Fahişelik başka bir şeydir, kötü değildir. Düşünün, dün­yanın bütün zevk arayanları size koşar. Üstelik kendi zevki için değil, başkası için çalışır. Demek siz, Amerikan bayrağı dalgalandırdınız. Üstelik, ekranlarda çamaşır leğeni içinde kı­zak gibi kaydınız…

Zevkten delirmiş olmalısınız. O bayrağın sopasını önce kim tuttu? Zevkten dili ızgara gibi yanmış olmalı. Allahaşkı- na, ölümü görün, söyleyin, önce hanginiz tuttu?..

Doğrusu kimin önce tuttuğunu merak ediyorum. Gerçi, Türk erkeğini iyi tanıdığım için cinsel bahislere hiç girmem. Ama elinizde coşkuyla, şehvetle salladığınız bayrağı görünce, bana da bir şevk geldi. Ben de küreselleşeyim, anasını sata­

147

Nihat Genç

yım, dedim. Bire bin basarım, çabalarınız boşa gitmedi. Yaşa­sın Demireller. Yaşasın Cavit Çağlarlar. Yaşasın Dinç Bilgin­ler, bu sopalan bu çocukların eline ne güzel tutturmuşlar. Bu dünkü sübyan sabi çocukların eline Amerikan sopaları ver­mişler. Türkiye için, bağımsızlık için çok heder ettiniz kendi­nizi, bırakın, başkaları kurtarsın ülkeyi.. Fazla yormayın o güzelim zekanızı..

Demek, Amerika Irak’a girerken, başımıza sizi jandar­ma çavuşu bıraktı. Herifçi oğulları Irak’ta yüz bin bomba attı­lar, yine dikemediler o bayrağı Irak’a. Ama siz, bir ay süreyle, bu toprağa diktiniz o bayrağı…

Biliyorum, ağza alınmayacak nahoş şeyler yazıyorum. Ne yapacaksınız, Türkiye geri, yazarları geri, ne dil, ne edebi­yat bilir. Gelişmemiş yazarlar, geri kafalı yazarlar. Ne küre­selleşme bilir, ne ince nükteler bilir, ne Amerika bayrağı sallamanın insanlık, bağımsızlık ve özgürlük için değerini bi­lir. Siz en iyisi mi, bir dahaki sefere o bayrağı Fransa’da dalga­landırın. Heriflerin ince bir dilleri var. Ne ince nükteler yaparlar. Ne şık eleştiriler alırsınız..

Gelmişsiniz, kaba, azgın, gaddar ve seksen yıldır aba- zalıktan kuduran Türkiye’de Amerikan bayrağı dalgalandırı­yorsunuz, bu cahil sürüsü yazarlar ne anlasın sizi…

Türk yazarları bu inceliğinizi, bu insanlık düşkünlüğü­nüzü, bu kurtarıcılığınızı, bu ülkeniz için çırpınmalarınızı an­lar mı? Anlamaz işte. Ne kur yapmayı bilir Türk yazarı, ne yaptığınız siyasetin derinliğinden anlar. Ne yapar, yatırır, …. Başka da bir şey bilmez. Siz en iyisi mi bu bayrağı Fransa’da dalgalandırın. Ne uygar, ne akıllı, ne sevimli çocuklar diye Fransız edebiyat tarihine geçersiniz…

Şimdi 23 Nisan da geldi, ortaokullu, ilkokullu çocuklar küçücük Türk bayraklarmı tutacaklar.. Bir el atsanız, bu kü­çücük sopaları tutsanız, diyorum. Ama küçücük.. Olsun, sü­

148

Amerikan Köpekleri

rümden kazanırsınız. Bütün ortaokul çocukları, üniversiteler, stadyumlar, taraftarlar, sürümden köşe olursunuz..

Kaça tutuyorsunuz bir söyleyin, arkadaşlar arasmda pa­ra toplarız..

Hadi gelin mahkemeye, bekliyorum.. Yarımızda şerefle, gururla dalgalandırdığınız Amerikan bayrağını da getirin…

149

Ey İran Zengin ve Güzel Ülke

İran’a adım attığımız gün Edward Said’in öldüğünü duyduk. Edward Said hem Filistin’in vicdanıydı, hem aydınların. Ho- camızdı. Hristiyan bir aileden gelen Edvard Said, şarkiyatçılık (oryantalizm) kitabı ve birçok eseriyle gözlerimizi açtı. Doğu topraklarının bu güzel evladını saygıyla yadedelim.

Hayatımda kazandığım ilk fazladan paraları Suriye ve İran gezilerine harcadım, sizler beni okumasaydınız, para bi- riktiremeyecek, İran’a gidemeyecektim, yıllardır beni bağrına basan okuyucularıma teşekkür ediyorum. Çocukluğumdan beri rüyamdı, ilk gideceğim dünya ülkesi ya Şiraz olacaktı ya İsfahan! Tüm divan edebiyatımızı derinden etkilemiş Hafız, Şiraz’da yatıyor, Yahya Kemal’in “Hafız’m kabrinde her sabah bir gül açar” dediği, Hafız’m kabrini ziyaret yine mümkün ol­madı, ama tekrar gideceğiz. Bir şiirinde, “bu gece hikâyeyi sa­baha dek uzatın” diyen Hafız’m sözüne uyup, bu hikâyeyi sabaha dek uzatacağız. Ailem otuzbeş yıl Paris’te kaldı, yeğen­lerim Paris üniversitelerinde okudu. Pasaport üstüne pasaport çıkarttılar, gitmedim. Henüz 15 yaşlarında ne biliyordum ki, gidersem Doğu’ya giderim, diye tutturmuşum. Galiba, beş yaşlarında annemin memleketi Erzurum Horasan’ın çağrışı­mı olmalı. Erzurum’un kasabası Horasan’dan, o asıl, büyük

150

Amerikan Köpekleri

Horasan ülkesine gitmek sevdaydı benim için. Bugün 47 ya­şındayım, o büyük ülkeye gittim. Şiraz’ı ve Persopolis’i yine göremedim, olsun, bir-iki yıl içinde arkadaşlarla anlaştık, mut­laka gideceğiz. Şimdi, elimin altında Şiraz ve Persopolis’i an­latan kitaplar, İngilizcesinden çözebildiğim kadar çözmeye çalışıyorum. Ama İsfahan’ı gördüm. Aceleydi, Nizamül- mülk’ün mezarını, şehrin dışındaki Zerdüşt tapmağını ve bir­çok yeri göremedim. Ağlaya ağlaya gezdim İsfahan sokakla­rını. Siz de gidip gezin memleket memleket bu Doğu diyarmı. İstediği kadar yağmalasın Batı, Amerika, neden tükenmez hiç bu hazineler anlayın. Usta sanatkârların huzurla pişirdiği köp­rüler, bahçeler, saraylar! Tadm bu yemeğin lezzetinden. O es­ki saltanat kamaştırsın gözlerinizi… Gördüm işte İsfahan’ı. Bahtiyarım. Fikirlerim, aklım, kimliğim her şeyim yerine otur­du. Artık bir daha karışmaz kafam. Bir yazar olarak neyi savu­nacağımı iyi biliyorum, birkaç hafta durmaksızın yazarım. Kültürün, mimarinin, dinin, şiirin, soylu ve zengin insanların ülkesini görmüşüm, artık, kim tutar beni. Ermişim, hacı olmu­şum. Şiraz’ı görseydim, tam hacı olacaktım. Şimdilik, yarım hacı! Doğu’yu, İslamı, Türklüğü bir türlü genlerimden çıkar­tıp atamıyorsam, bunun tek sebebi: İsfahan!..

İsfahan, İsfahan, İsfahan!. Ne desem abartıyor diyecek­siniz, tuğlaların herbirini altın külçelerden yapın, yine de İsfa­han gibi bir şehir olamaz diyeceksiniz. İsfahan, tarihin en güzel şehri. Zaten asırlar boyu İsfahan için “dünyanın yarısı” demişler. Leman dergisinden Vedat Özdemiroğlu’nun güzel bir sözü var: “Sanki bütün güzel eğlenceler ben uyurken olu­yormuş gibi bir his var içimde!” Aynen böyle oldu, İsfahan orada, biz burada uyumuşuz. Şu masalcı Fantaino’nin de gü­zel bir sözü var, Vedat’a cevap veriyorum: “Uyurken, başka­larının gözüne güvenme!” Bu yüzden, başkasının anlatması yetmez. Göreceksin. Mimarinin şiiri, şiirin bahçeleri, felsefesi,

151

Nihat Genç

taşın matematiği, şahları, isyanları, baştan sona sanat felsefe­si, sanat tarihi: İsfahan!..

Şair ve yazarların hacı oldukları yer vardır, biri İsfahan, diğeri Şiraz! Şimdi yarım hacı oldum. Artık elimi öpebilir, pi­lavımı yiyebilirsiniz. Bu hacı kardeşinizin kapısına ya da öz­geçmişine şöyle bir not düşülecek: “İsfahan’ı gördü!..”

Nereye gitsem, duygulu bir şarkı çalıyorlar. Heryerde o şarkı. Tahran dışında sinema platosunu geziyoruz. Eski ma­halleler yapmışlar. İmam Ali filmini çektikleri eski Medine, tı­patıp, sokak sokak orda duruyor. Yanında, bir Roma şehri… Roma şehrinin ortasında Güzel Sanatlar öğrencileri. Başların­da şefleri, kucaklarında sazlar, aynı şarkıyı çalıyorlar. Duygu ve hayranlıkla İranlı kızların oluşturduğu saz heyetini dinli­yoruz. Yine o şarkı. İran’ın en havalı eğlence merkezlerine gi­diyoruz, adı: “Alighapoo”, duvarlar süslü, sütunlar, esrarlı bir güzellik. Şarkılar, türküler gırla gidiyor. Kürt bir grup ellerin­de defler çılgınca çalıyor büyülüyor. Vecde girerek deflerle so­lolar yapıyor, kendinden geçiyorlar. Ne böyle delirmişcesine çalman defler gördüm, ne tüm salonu transa sokan bir grup.. Sonra Azeriler çıkıyor, bildiğimiz tanıdık şarkılar geçiyor: “Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek…” Sonra “sarı gelin”i çalı­yorlar. Birden, yine o şarkı, salon topluca söylüyor. Şarkı çalı­nınca, salon, derin bir huşuyla sessizliğe gömülüyor. Ne kadar seviyorlar bu şarkıyı. Bizim, “Burası Muştur” türküsü gibi her­kesin dudaklarında ortaklaşa mırıltılar. Kitapçı dükkânların­dan ki, çok lüks dükkânlar, İran klasik şarkılarını topluyorum, bizim Kani Karaca, M. Nurettin Selçuklar gibi adamları toplu­yorum. İşte günlerdir dinliyor, doymuyorum. Her biri bu şar­kıyı kasetlerine almış. Nedir bu şarkı. İçinde ne var. İranlılar bu şarkıyı neden çok seviyor?..

Öğreniyorum, bu şarkı değil, İran milli marşı. Sözleri şöyle başlıyor: “Ey İran Zengin ve Güzel Ülke! (Ey İran mar-

152

Amerikan Köpekleri

ze por goher)..” Ancak, bu milli marş, resmi marş değil, dev­let resmileştirmemiş ama resmi olarak da söyleniyor, devrim­den önce de söyleniyordu, şimdi de. Iranlı kızlara, günde yüz kez söylüyor yine doymuyorsunuz, diyorum. Gözleri dolu, her defasında tüylerimiz diken diken oluyor, diyorlar. Marş, o kadar duygulu, o kadar güzel ki, gerçekten doymuyor, bal, şe­ker yer gibi söylüyorlar. Dönene kadar dilimde işte bu sözler: “Ey İran Zengin ve Güzel Ülke!”

Tahran, Ankara’ya çok benziyor, ama, Ankara’nın üç- dört kaü büyüklükte. Tam bir metropol. Nüfusu için 18 milyon dediler, inanamadım. Herkes araba kullanıyor. Gündüzleri trafik kilitli. Gıdım gıdım gidiliyor. Vaktiniz yollarda heba olu­yor. Tahran’da onlarca büyük müze, tarihi yer, herbirini gör­mek aylar alır, halkın, caddelerin içine karışıyoruz. Sonra, Tahran’ı baştan sona görmek için gece trafiğine çıkıyoruz. Ge­cenin ikisi, yollar bomboş. Bir araba kiralama sersivi buluyo­ruz. Tahran’da her şey devletin, oto kiralama da… Ancak, şoförü onlardan. Üç saat sabaha kadar Tahran’m boş sokakla­rında geziyoruz. Tahran’m dörtte üçlük merkezi yerlerinde ne cami var, ne ezan sesi… Ezan sesi yine varoşlarda. Bitmiyor Tahran! Tahran’da her üç kişiden biri Azeri… İranlılar bizim lazların fıkraları gibi, gün boyu Azeri şivesini taklit ediyor, Azeri fıkralan anlatıyor. Azeriler iki tür, birincisi iyi Türkçe konuşan, ki, sayıları çok az gittikçe yokoluyorlar. İkincisi, bir­kaç kelime Türkçe konuşan, bunlardan milyonlarca var. İran’da tüm işlerimizi bu az Türkçe bilen Azeriler sayesinde yaptık. Bir üniversiteli çocuğa Azerilerin neden dillerim unut­tuğunu söyledim, “herkes ekmek derdinde, can derdinde” de­di. Ne Amerika, ne Humeyni, ne rejim, bu soruları kime sorsak, lafı değiştirip, açlıktan, yoksulluktan dert yandı. Bu­rada yazmaya utanıyorum, arabalarında bizim pop, arabesk müziğin kasetlerine çokça rastladım. Hatta, üç tane üniversi­

153

Nihat Genç

teli genç kız bize, “Müjde Ar, İbrahim Tatlıses’in kızıymış!” dahi dedi… Bir Azeri şoföre, “Mollalarla aranız nasıl?” dedim, “götümüze ağaç sokurlar” dedi. Türk olduğumuzu öğrenince çok mutlu oluyorlar, durmaksızm “hoşolduk, hoşbulduk, hoş- geldiniz” gibi, içinde “hoş” kelimesi olan cümleleri bolca ku­ruyorlar. Türk olduğumuzu öğrenince, mutlaka kıyak geçmeye çalışıyorlar, ya parayı tam almıyorlar, ya fazlasıyla misafirperver davranıyorlar. Bir Azeri şoföre bahşiş verdik, kendine hakaret saydı, almadı.

İranlılar, iyilikleri, sözleri, davranışları, yakınlıklarıyla gönlümüzü fethetti, bizi nasıl seviyorlar, nasıl derinden, can­dan ilgi gösteriyorlar. Hayatımda Türk olup bu kadar adam yerine hiç koyulmamıştım. Birkaç dakika sonra zaten İran’ı unutuyor, kendinizi Sivas’ın, Ankara’nın bir sokağındaymış gibi hissediyorsunuz. Çünkü, İranlılar’ın kaşları, gözleri, du­ruşları, yüzleri, samimiyetleri, her şeyleriyle bize çok benzi­yor, benzemek dahi fazla, tıpatıp bizim halkımız. Türkiye’ye dünya milletleri içinde bu kadar benzeyen başka ırk, kavim, kültür, memleket yok. Bütün bunları görünce, molla, Humey- ni, İslam, rejim, baskı, gibi düşünceler seyahatinizde ikinci sı­raya düşüyor, hatta, önemsizleşiyor. Bunun çok köklü sebepleri var. Bizler Anadolu’ya İran toprakları üzerinden gel­dik, asırlar boyu İran’da Türk boyları hükümdarlık yaptı. İşte Safaviler, işte Afşar, Kaçar hanedanlıkları. Birbirimize öyle ka­rışmışız ki, kaş, göz, yüz, söz, siyaset, fıkra, şiir, mimari, ev ha­li, sokağımız, muhafazakarlarımız, her şeyimiz ortak ve aynı!..

İran, bir kadınlar ülkesi. Kadınlar, gece yarılarına kadar heryere tek başlarına gidebiliyor. Sokaklar, nargile kahveleri, parklar, dükkânlar, daireler, bankalar, her yer kadınların iş­galinde, müdürleri, yöneticileri, önde gelenleri hep kadın. Şa­şıracaksınız, bizim TV’lerden gördüğümüz tümü çarşafla örtülü kadınların oranı yüzde bir kadar. Yüzde doksandoku-

154

Amerikan Köpekleri

zu bizim Anadolu’da yarımbaş tarif ettiğimiz, başı önden açık, eşarp giyiyor. İslam’ın, şia’nm bu büyük İslam İdeolojisi sa­vaşı da kadın kıyafeti üzerinden yaşanıyor. Şia’nın cinsel ser­bestliğe izin veren hükümlerini biz Sünnilerin aklı almaz, ama hepsi devrim öncesinde kaldı. Mesela, Şia’da, kısa nikâh (mu­ta) vardır, günlük ilişkiler için dahi geçici nikâh kıyabilirsiniz, şimdi, devrimin düzenlemeleri daha sıkı. Kadınlar tümüyle tunik giyiyor. Tuniğin altından da pantolon. Tunikler iki yan­dan yırtmaçlı. Kabul gören yaygın renk siyah. Ancak, kurşu­ni, beyaz, bej, açık kahve gibi renkler az da olsa var. Genç kızlar renkleşmenin gittikçe artacağım, artmakta olduğunu söylüyor. Hatta kılık kıyafet serbestisi gelse dahi, siyahı, İran- lı kadınlar soylu ve karizmatik bulduğu için, siyahtan vazge­çilemeyeceğini söylüyorlar. Tahran sokaklarından Devrim Muhafızları çekilmiş, sağda solda polis görmek zor. İktidar halkın arasından çekiliyor, kadınlar gittikçe daha rahat yürü­yor, giyiniyor…

Önce başörtüsünden başlayalım. Önden perçemleri dü­şen kadınlar, gittikçe eşarplarmı arkaya doğru açıyor. Başla­rındaki eşarbın milim milim arkaya doğru açılması, devrim yasaklarını yırtma girişimi gibi de algılanabilir. Çünkü böyle. İslam Devrimi dediğimiz şey sadece kadınların kıyafetlerinde görülüyor. Ve kadınlar, devrimi bir kâğıt gibi yırtıyor. Sokak­larda kadınlar iki adımda bir kayan eşarplarını düzeltiyorlar. Yani, elleri sürekli eşarplarını düzeltmekle meşgul, sürekli to­parlamakla… İşte siyasal kavga bu iki adımda bir, evet, iki adımda bir arkaya düşen eşarplarım tekrar toplamakla verili­yor. Eşarplarının iki adımda bir arkaya düşmelerinden mem­nun görünüyorlar, bu tavırları onları hem kadın, hem devrimci-reformist, yani, direnişçi yapıyor. İran’daki büyük mücadelenin en büyük parçası, işte bu omuzlarına düşen eşarpları… Eşarplar daha ne kadar açılabilir? Başlarmdaki ör­

155

Nihat Genç

tüyü daha ne kadar sıyırabilirler? Şimdilik çok büyük mesafe almış dürümdalar, başın yarısı tamamen açık. Bütünüyle ka­palı baştan buraya kadar ilerlemeleri, yarıya kadar yol aldık­larını gösteriyor ve İran’da karşı bir devrim oluşuyorsa, işte o da, bu yarımbaşm yavaş yavaş açılması…

Muhafazakârlara karşı savaşın ikinci bölümü tunikler üzerinden veriliyor ve bu kavgayı da şüphesiz yine kadınlar veriyor. Dinleyin. Tunikler dizlerinin üstüne düşüyor. Ancak, dizin çok üstünde kısa olanları da var. Geçtiğimiz yaz çok kı­sa tunikler moda oldu. Ve ahlaka mugayir bulunarak dükkân­lardan tunikler toplandı. Bir dedikodu da bu kısa tuniklerin Türkiye’den geldiği. Tunik savaşı başörtüsü savaşından da önemli. Şimdi kadınlar, tunikleri streç, yani, darlaştırmaya başladı. Ki, Tahran’m ünlü caddelerinde göğüslerini çok belli edip, dışarı atacak kadar dar tunik giyenler var. Hatta, genç kızların çoğunda arkadan popolarını tamamen belli edecek darlıkta tunik giyenlerin bolluğuna hayret ettik. Başka yön­temler de izliyorlar. Diyelim, kot pantolonlarının altından ço­rap giymeyip, pantol paçasını kıvırıp topuklarını çıplak gösteriyorlar. Zaten ayaklar tamamen serbest ve ayak tırnak­ları İranlı kadınların istisnasız ojeli. İranlı kadınlar, serbest olan yüz bölgesine, yani, dudak ve gözlerine, dünyanın hiçbir ülkesinde gösterilmeyecek kadar itina gösteriyor. Dudağı ve gözleri boyasız, hatta, aşırı boyasız tek kadın yok. Gözler ve dudaklara çok özel hassasiyet yalnız baskılarla ilişkili değil, bu kara, sürmeli gözler İran kültürünün merkezini oluşturu­yor. Her kadının gözlerinde sürmeler, farlar… Sinema afişleri, bayilerde dergiler, her yer kadın resimleriyle dolu. Erkekler tüm bu resimlerde ikinci planda. Kadınlarla oturduk, kadın­larla konuştuk, İran gözlemlerimizi belirleyen kadınlar oldu, modem, kültürlü insanlar. Çok sinirliler, giyimleri konusun­da ikaz edilmeleri hiç hoşlarına gitmiyor, bizim 12 Eylül önce­

156

Amerikan Köpekleri

si gibi, gerilimli, elektrikli büyük bir siyasi tartışmanın içinde­ler. Siyasetin motoru ve elektriği kadın kitlelerinin üstünde, ancak, ne ülkedeki reformistler ne dışardan bakanlar, refor­mun gerçek direnişçilerinin kadınlar olduğu vurgusunu hiç yapmıyor! Kadınlar, elektrikli bir ızgara gibi İran halkını alt­tan alta büyük bir siyasi kavgaya ortak ediyor! Yani, İran’da bir şeyler değişecekse bunu kadınlar başlattı, kadınlar bitire­cek. En ateşli konuşan onlar, habire tartışıyorlar. Yollarda ra­hat yürüyemediklerini söylüyorlar, sevgilileriyle elele yürüyemediklerini dillendiriyorlar, oysa değil, İran’da birbi­rine sokulmuş, elele, çok sevgili gördük, ama yetmiyor! Ka­dınlar gece yarılarına kadar rahatça sokakta, birkaç bin kişi değil, otuzbin kişi, elli bin kişi gibi büyük kalabalıklar toplu­ca büyük parkları, bahçeleri dolduruyor. İslamcılarla bir dert­leri yok, Müslümanlığı çok seviyorlar, ama süslenmek ve rahat etmek istiyorlar. Yani kendi kadın özgürlüklerini dine karşı bir yere koymak istemiyorlar. Gecenin birinde, ikisinde, aile­ler, genç kızlar sereserpe parklarda, çay bahçelerinde…

İran’da bir şeyler değişecekse bunu kadınlar yapacak. Humeyni’nin devrimci kitlesi yoksul Müslümanlardı, şimdi, reform hareketinin devrimcileşen kitlesi İran’ın modem, oku­muş, kültürlü genç kızları. Rahat konuşuyor, rahat hareket ediyor, tartışıyor, süslenip püslenip sokakları, kahveleri, park­ları, sinemaları, üniversiteleri dolduruyor. Bizim aydınlarımı­zı memnun eden şey, kadınların sosyal hayattaki öncülüğün­den çok, kadınların “kültürü” ve seçkin beğenilere sahip ol­ması. Siyasi mücadelenin büyük kitlesini kadınların oluştur­ması anlamlı. Çünkü, yasaklar, kadın giyimi üzerine. Keyfi, düzeni bozulan, kadınlar. Aslında, iktidarla, muhafazakâr­larla, reformistler arasmdaki kavganın kıyafet dışındaki talep­leri hemen düzenlenebilir, çözümsüz olan, kadın kıyafeti yasakları. Yani, İran’da her kadın siyasi, her kadın siyaset ko­

157

Nihat Genç

nuşuyor. Ve İran’da kadınların yüzde doksan dokuzluk bölü­mü reformistlere destek veriyor!

Kafanız karışmasın, İran’da reformistler de “İslamcı”, “İslam Devrimi’nden yana”.. Henüz birbirine “vatan haini” diyecek sert bir üslup hiçbirinin aklının ucundan geçmiyor. Kafanız karışmasm, devlet dairelerinde çalışanların büyük bö­lümü de “reformist”.. Kafanız karışmasın, tepedeki okumuş mollalar da gizli gizli reformistlere büyük bir aşk besliyor, on­lar da kendi devrimci gençliklerini görüyor! Kafanız karışma­sın, devrimin yasaklarından, eksiklerinden reformistler kadar devleti yönetenler de şikâyetçi… Kafanız karışmasın iktidar (muhafazakârlar) özelleştirmeden yana, reformistler özelleş­tirmeye karşı! Yani İran’da, “Humeyni” yalnız kalıyor!

Al-Zahra Üniversitesi’nin rektörü Zehra Rahnavard Ha- nım’m kitapları Türkçeye de çevrildi, bu kadın, eski başbaka­nın kadını ve Tahran’da bugün kızların okuduğu güzel sanatların başında. Yani, İslam devrim ideolojisinin simge isimlerinden Zehra Hanım. Kullandığı üslup beni şaşırttı. Siz- ler, Hititlerin ülkesi Anadolu’dan geldiniz, dedi, bizler, Persle- rin çocuklarıyız… Bu arkaik tarihe vurgu, İran İslam Devrimi’nin geniş bir kültüre sahip çıkmasını gösteriyor, çün­kü, tartışmanın merkezi asıl burada geziniyor! Yavaş yavaş an­latalım.

Benim gördüğüm şu, İran’da çatışma laik-şeriat yani re­formistlerle muhafazakârlar arasında değil, daha köklü sebep­leri var. 196011 yıllarda Humeyni, Kum kentinde hocalık yapar. Başına topladığı öğrencilerle hareketli bir İslam’ı tartış­maya başlar. Şah’ın dikkatini çeker, çatışmalar başlar. Kum kentinde ünlü Fevziye Medresesi, ki, altı yüz yıllık geçmişi var. Humeyni’nin evi de Kum kentinde. 11 imamdan 8. İmam Rıza’mn kızkardeşi Masumiye’nin türbesi de Kum’da. Bu “tür­beyi” görmeden Kum anlaşılmaz, İran Devrimi hiç anlaşılmaz.

158

Amerikan Köpekleri

Bizim Mardin’i düz ovada düşünün. Hem Fevziye Medresesi hem Şiilerin İmam Rıza’nın türbesinden sonra İran toprakla­rındaki en büyük manevi mekânı Masumiye’nin türbesinin Kum’da oluşu, buradaki Müslüman hareketliliği yoğunlaştı­rıyor. Üstelik Kum çok sade, basit, hatta çok yoksul. Tarım za­yıf. Burada Müslümanlığı “yoksulluğun” büyüttüğü çok açık. Masumiye türbesinin ibadet olarak kullanış şekli de derin Şii­liği bize iyi anlaüyor. Bizim Eyüp Camii’ni dörtle çarpın, iç içe geçmiş büyük salonlar, geniş avlular, içinde Şiiler, aileleri, ço­cuklarıyla yatıyor, uyuyor, yemek yiyor, türbe içinde uyuyan kadınların üstünden atlayıp yol alıyorsunuz. Ayrıca, minare­lerin, sütunların güzelliği, türbe içinin süslemeleri, fazlasıyla ışıklı, geometrik, mozaik işlemeler şaşırtıcı derece abartılı… Her taşı ustalıkla işlenmiş, ayılan, bayılan, kendinden geçen, ağlayan kalabalıklar. Fevziye Medresesi daha yüksek ve say­gın bir yapıya benziyor, üniversite… Şehrin geri kalanında bir şey yok. Ayetullah adayları, bizim molla dediklerimiz burada yetişiyor. Tüm İran’ın molla ihtiyacı neredeyse burdan karşı­lanıyor! Yeni bir yapı yok. Ve İran’ın diğer kentlerinde görül­meyecek kadar kapalı burası! Sanki İran Devrimi buradan yönetiliyor! İdeolojik merkez burası gibi.

Bu şehrin 19601ı yıllardaki halinin çok daha yoksul ol­duğu ortada. Humeyni talebeleri burda başma topluyor! Git­tik evini de ziyaret ettik. Kerpiç sıvama, basit birkaç odası ve bir küçük avlusu olan tek katlı bir bina. Şah’ın askerleri 1963’te Kum’u kan gölüne çeviriyor. Fevziye Medresesi’nde üç-dört bin kişi ölüyor. 1979 yılındaki büyük devrime giden yol, işte bu çatışma ve ayaklanmaların tarihi olarak ilerliyor!

Şimdi, burayı iyi anlayalım. Kum’da büyüyen İslam, İs­lam kültürü, şüphesiz Avrupa görmüş insanları da içine alı­yor. Ancak, bir şeyi görmezden geliyor. Kum’da şekillenen İslam İdeolojisi, İran’ın arkaik tarihi, yani hakiki tarihi Pers-

159

Nihat Genç

lerl, Pers İmparotorluğu’nu bir kültür olarak gündemine almı­yor. Perelerin ardından miladın ilk yıllarında kurulan büyük Sasani imparatorluğu da bu İslam devriminin aktüel tartış­malarında hiç yok. Bunu şuna benzetebilirsiniz, Doğu’dan İs­tanbul’a gelen birkaç şeyh, İstanbul’u fethedip iktidara oturuyor, bu şeyh, bu toprakların geniş ve büyük kültürüyle ne kadar ilgilenebilir? Ki, hem Pers imparatorluğu, hem de Sa- saniler, şaşaalı kralları, şaşaalı saraylarıyla tüm Orta Doğu im­paratorluklarını derinden etkiledi, diyelim Abbasileri, Selçuk­luları, Osmanlıları… İslam devriminin tarihsel başlangıcı, İran topraklarına Arap atlılarının girdiği, yedinci, sekizinci yüzyıl­da başlıyor. Bu tarihten sonra bu topraklarda kurulan büyük imparatorluk ise Safaviler. Safaviler Türk! Üstelik, yine Türk olan Osmanlı’yla savaşıyor. Bu büyük Türk imparatorluğu­nun estetik, mimari, sanatsal çabaları bugünkü İran’ın büyük kültürel hâzinesini oluşturuyor. Safaviler’den sonra, Afşarlar, Kaçar hanedanlıkları… Ve I. Dünya Savaşı’ndan sonra Rıza Şah’ın babası. Kendini aryenlerin şahı ilan ediyor. Aryen kim? Aryen, yani İran, yani, Ari ırk, şu Hitler’in sulandığı, Alman ır­kının teorisini kurduğu… Ari, Aryen.. İran sokaklarında tama­men sarışın, renkli gözlü, Aryen, bugün dahi görmeniz mümkün. Belki de bu ırk teorileri çok zorlama, çünkü tarihi bilinemeyecek kadar eski. Ve İran dilinin Hint-Avrupa oluşu, arkalarında Pers İmparatorluğu, Sasaniler oluşu, dünyanın en büyük en mükemmel şairlerini ve şehirleri İsfahan’ı, Şiraz’ı ar­kalarına almış olmaları, İran’da bugün yaşayan her insanın “kültürünü”, “kimliğini” oluşturuyor!.

Bu büyük ve uçsuz bucaksız zengin geçmiş, İran İslam Devrim İdeolojisinin ufuklarının çok ötesinde! Bugün her İran- lı yurttaşın kalbi, ruhu, işte bu şaşaalı artistik, tarihi, şairane geçmişle şekilleniyor. Yolda şaka olsun diye önümüze gelen her genç kızdan Hafız’dan, Hayyam’dan şiir okumasını iste­

160

Amerikan Köpekleri

dik, ezberlerinden okudular. Hatta, avukat, yazar İranlı kadın­lara, bu topraklarda sizi en çok etkileyen şey nedir, dedik… Anlaşmış gibi bu “örtülü” bayanlar, Persopolis, dedi… Perso- polis, Persler’in iki bin beş yüz yıl önce kurduğu şehir!..

Buradan çıkan sonuç şudur, îranlılar Müslüman da ol­salar, dinlerini, devrimlerini çok da sevseler, onları büyüleyen İran kültürü ve tarihi… Hepsinde bu büyük kültürün gururu, vakuru canlı canlı yaşıyor! Kendilerini yerkürenin en soylu, en şaşaalı kültürünün çocukları olarak görüyorlar. Böyle olun­ca, beyinleri, yürekleri, projeleri fazlasıyla uzakları gösteri­yor…

Kum şehrinden kalkıp gelip Tahran’da iktidarı ele geçi­ren Humeyni ve mollalar, geçtiğimiz yirmidört sene içinde, bu büyük geçmişe yakışır tek bir mimari, estetik eser üretemedi. İran’ı, dünya devletleri içinde o soylu yerine koyamadı. Bir edebi, şiir, sanatsal, mimari çabanın içine giremedi. İranlılar, devrimlerini çok sevdi, ancak, devrimin önderlerinden bu ta­rihi zengin, güzel ülkenin şanına yakışır bir şeyler bekledi. Ol­madı! Şimdi, İranlılar, ayetullahları, İslamcı, rejimin bekçisi oldukları için değil, yaşadığımız bugüne dair siyasi, estetik, sosyal, felsefi tavırlarım küçümsüyor, beğenmiyorlar. Burnu büyük, kültürleriyle gururlu İranlıların mollaları sevmesi mümkün değil. Tuhaf bir şey sezdim, mollalar da, bu büyük İran halkının beğenisini kazanmak için hani nerdeyse, ezikçe, boynunu bükerek onun kalbim hoş tutmaya çalışıyor, sübvan­siyonlarla ya da sokaklardan devrim muhafızlarım çekerek, bu halkı fazla zora sokmak istemiyor. Yani, İran halkı, İslam Devrimiyle bu büyük medeniyetin yavaşlayıp durduğunu, tek adım atmadığım düşünüp, mollalara karşı duruyorlar. Bunun üstüne, dünya petrolünün yüzde altısına sahip İran’ın, açlık­la, yoksulluk kelimesiyle yanyana gelmesini tam bir rezalet olarak görüyorlar. Çünkü, petrol zenginiyiz, açlık, İran’a ya­

161

Nihat Genç

kışmaz, diyorlar. Dev bir petrol ülkesinin yoksullukla başba- şa kalması bu büyük İranlı’nm ağrına gidiyor…

Laik-şeriat tartışmasından çok, benim gördüğüm kasa- balı-şehir çatışması, üstüne, iktidarın bol kesimli koyu yeşil, koyu kurşuni, koyu kahve pantolonlu memurlarını görünce, dünyaya açılmış bilim kadınlarının ev içlerine sığdıramadık- ları dünyalarının trajedisini iyice kavradım. Reformist kana­dın gazeteci ve yazarlarının da giyim kuşamları beni şüpheye düşürdü, yoksa dedim, gerçek İran, evlerde, ya da İran’ın dı­şında mı?

Türkiye’den bizler, dışardan Batılılar, ajanslar, ilk elden burada laik-şeriat (muhafazakâr-reformist) tartışmasının kol gezdiğini söylüyor. Tam böyle değil. Büyük siyasi elektrik­lenmenin arkasında yatan derin tartışma, devrimci Müslü­manların İran’m büyük geçmişine yakışır, mimari, estetik, ticari, sanayi ürünleri üretmemesi…

Bunun sebepleri var, yani bahanesi, İran molla rejimi, Irakla 8-9 yıl süren savaşın bellerini büktüğünü söylüyor. Bu­gün İran sokaklarında Humeyni resimleri çok az. Humeyni’siz Tahran, diyebiliriz. Ama Irak savaşındaki şehitlerin resmi bol­ca apartmanların yan duvarlarma asılmış. Özal, Tahran’a git­tiği gün dahi, Irak bombaları Tahran’a düşmüştü. Cuma hutbesinde hoca Amerika’ya karşı bağırıp çağırdıktan sonra, gündemine Irak’ı aldı, iki cümlesi çok şeyi anlattı: “Ey Sad- dam, bize neler eden Saddam, nerdesin… Nerdesin?”.. Aynı hutbede hoca, reformist gençlerin taleplerine de değindi… “Ah gençler bir bilseler şah zamanını… O günleri hatırlayıp şimdi­ki İran’a şükretseler!” gibisinden bir cümle.

Aynı hutbede hoca bize de dokundurdu: “Komşumuz Türkiye, Mustafa Kemalle dinle devlet işlerini ayırdı. Bugün İran’da devlet dinin emrinde. İslam devriminin kıymetini bi­lin…” gibisinden… Ayrıca, sigara içmemenizi rica ediyorum, gibisinden bir cümle de sarfetti…

162

Amerikan Köpekleri

Cuma namazları her şehirde tek bir camide yapılıyor. Tahran’da ihtilalin başladığı Tahran Üniversitesinde. Cuma günü yollar kesiliyor, trafik duruyor. Herkes cumaya gidiyor. Ancak, muhalif reformistler karşı bir eylem tarzı olarak dev­letin bu cumasına gitmiyor. Zaten Şia’da cumaya kaülmak farz (zorunlu) değil. Tahran Üniversitesi’ndeki cumaya katıldım… Cuma kılanları heyecansız, coşkusuz buldum. Yine de İsrail ve Amerikan karşıtı sloganlar topluca atıldı. Cumaya gelen gençler arasında, Tahran’da onbinlercesini gördüğümüz uzun saçlı, örgülü saçları, biryantinli saçlı ve fazlasıyla modem gençlerden tek birini göremedim. Tahran’m nüfus ve şehir bü­yüklüğü olarak Ankara’nın üç kah olmasına rağmen cumayı kılanların sayısı kabaca tahminim bizden yirmide bir/otuzda bir daha az. Ankara’da sadece Kocatepe Cami’nin kalabalığı­na eşit, bu cuma. Ankara’da, Mustafa Kemal’in başkentinde cumaya koşanların sayısı, Humeyni’nin başkentindekinden fersahlarca çok. Bizim toplumumuzda televole kültürüne rağ­men, toplumumuzun geleneklerine ve dinine derinden saygı­lı yüzde lö-ZOlik çok sağlam bir muhafazakâr kültür var. İran’da yaşanacak hızlı bir değişim sonrası bizdeki kadar inan­çlı kitleler bulabilecekler mi sorusu, önem taşıyor! Şu sora git­tikçe belirginleşiyor. Orta Doğu topraklarında Müslümanlığı, kültürüyle yaşayan ve Müslüman kültürü, dini ayakta tutan ülke: Türkiye! Türkler, belki de Osmanlı uygarlığının etkisiy­le Müslümanlığı çok zevkli, çok ince ve ruhlarına, günlük ha­yatlarına yedirmiş dürümdalar. İran İslam Devrimi’nin Müslümanlığı, hâlâ ideolojiden kurtulup hayata, geniş kitle­lerin alışkanlıklarına giremedi. İran İslam Devrimi hâlâ pro­pagandasını bez afişlerde yapıyor, yani, nerdeyse üniversiteli sol bir grubun propagandası gibi. Bu İslam devrimi, çoktan mimarisiyle, estetiğiyle, giyim kuşamıyla, sınai ürünleriyle halkın kalbine, şehirlerin merkezlerine çakılmalı, süslemeliy- di, olmadı. İran’da değişimle birlikte esecek televole rüzgârla­

163

Nihat Genç

rım, kadınların tümüyle ipini kopartmalarım dizginleyecek – dengeleyecek bir şey arayıp, durduk.

Sanırım korkumuz yersiz, çünkü, İran’da dingin, otur­muş bir aşk kültürü var. Şarkılarına, caddelerine, İranlı olma­larına, geçmişlerine, dinlerine, çocuklarına sinmiş bir aşk kültürü. Mesela, siyasi tartışmayı bizim gibi içinden çıkılmaz mutsuzlukla açmıyorlar, aksine, aşkla konuşuyorlar. Eski kül­tür ve mimarinin taşlara giydirdiği bu aşkı, kadınları, esnafı, üniversite öğrencisi taptaze, canlı canlı yaşıyor. Yani, siyaset ne kadar içinden çıkılmaz sorunlarla dolu olursa olsun, dün­yayı, ülkelerini ve kendilerini hatta gizli gizli muhaliflerini çok seviyorlar!

Sorun başka çünkü. Tahran’ın eski belediye başkam Hü­seyin Kerbaşçi. Bizim Melih Gökçek’e benziyor, zevksiz, va­sat… Melih Gökçek’in Ankara’daki üst geçitlerini düşünün, çirkin yapılar, kimse kullanmıyor. Kerbaşçi, Gökçek’ten de be­ter. Güya trafiği rahatlatmak uğruna, Tahran’ın, şehrin göbe­ğinden otobanlar geçirdi. Bugün Tahran deyince, içinden birbirine girmiş otobanvari caddeler geliyor akla, nerdeyse, sokaksız bir şehir.

Benzin çok ucuz, herkes araba sahibi. Paycan marka oto­mobili kendileri üretmiş, herkesin Paycanı var. Bizim Anadol gibi, kendi mamülleri, modeli tuhaf, Peugoet-Scoda karışımı bir tuhaf araba, kötü görünüyor. Bu kötülük tüm şehri kapla­mış, Tahran’ın simgesi Paycan gibi. Benzin bedavaya gelecek kadar ucuz olunca, yürümek isteyen yok, herkesin altında Paycan. Fransızlarla dış politikalarının neden bu kadar iyi ol­duğunu yollardaki bolca Peugoet’lerden anlıyorsunuz. İran devleti seksen yıldır dış siyasetini böyle düzenliyor. Ülkenin ekonomik pazarım, Almanya, Fransa, İngiltere arasmda böl­üştürüp, dengeleyerek dış politikalarını çözmeye çalışmışlar. İran Pazarı’nın büyüklüğü düşünüldüğünde, bu pazara mal satan bu ülkelerin keyifli İran dostluğu da ortaya çıkıyor.

164

Amerikan Köpekleri

Ülkeye en çok gelen turist başta Japonlar, sonra Fransız, sonra İspanyollar. Hemen herkes, turistlerin de başını kapat­ma zorunluluğu yüzünden yılda 15-20 milyar dolar turizm ge­lirini devletin heba ettiğini şikâyetle dillendiriyor. Tahran’m lüks semtleriyle bizim lüks semtleri karşılaştırdığımızda, Tah- ran’da lüks semt daha çok, lüks dükkân daha çok, bizdeki lüks tüketimden daha çok mağaza var. Ancak, geniş kitlelerin alış­verişe çıktığı dükkânlardaki kalite vasatın altında. İşte, büyük sorun da burada. Ortalama dükkânlarına baktığımızda, teks­til, araba, çikolata, bisküvi, meşrubat, sigara, bizim ortalama­mızdan çok geri. Yani, kaliteleri, ambalajları, tadları, lezzet ayarları fazlasıyla düşük. İran, kaliteli mal üretemiyor. İran İs­lam Devrimi’nin başarısızlığı da burada. Bu başarısızlık, re­formistler tarafmdan aşılabilir de görünmüyor, çünkü, İran’ın entellektüel gücü son yirmi yılda yurtdışma kaçıp yerleşti. Okumuş, kültürlü, şehirli, bilim adamları, sanatçılar yurtdı- şmda. Bu insanlar İran topraklarına dönmeden, sinai, estetik, sanat, mimari eserleri İran’ın bu haliyle üretmesi mümkün gö­rünmüyor!

Bunlar benim düşüncem, hem iktidarın, hem reformist­lerin evlerine, gazetelerine, dükkânlarma gittiğimizde, ortak bir şeklin, hem devleti, hem reformistleri kuşattığını görüyo­ruz. Nasıl desem, masadan, perdeden, küllükten, kapılardan, koltuklardan, sigaradan, giyimlerinden, konuşmalarından, zevklerinden oluşmuş bir şekil. Bu şekilsizlik, modemizmle fazlasıyla yüz göz olmuş bizleri rahatsız ediyor. Zayıf bulu­yor, çirkin buluyor, geri ve zevksiz olarak değerlendiriyo­ruz. Baskı ve yasaklardan ve her şeyi devletin kontrol etme hastalığından doğmuş bir zevksizlik hastalığı olabilir bu. Çün­kü, İranlılar’ın beyinleri, aşkları, kültürleri, kendilerini ve dün­yayı algılama ufukları bizleri kıskandıracak kadar ileri. Ancak, bir sonuç olarak şu ortaya çıkıyor, Orta Doğu topraklarını kap­lamış bir vasatlık.. Bu vasatlık bizim de Suriye’nin de, Mısır’ın

165

Nihat Genç

da, İran’ın da geçmiş kültürünü utandıracak kadar çirkince büyüyüp, binalarımızı, evlerimizi, beynimizi, TVlerimizi, ya­zılarımızı, sokaklarımızı işgal ediyor!..

Bu vasatlığı, Melih Gökçek Ankara’da aşamıyor, TV programlarımızda, okullarımızda, marketlerimizde, bizler aşamıyoruz… Çünkü bu “vasatlığı” üreten, İran’da da Türki­ye’de de, yağlı yiyen, iri cüsseli, mankafa bir bürokrasi… Ne­den bürokrasi Doğu topraklarında ince yapılı, kemikli suratlı, çelebi insanlardan oluşmuyor. Neden Doğu topraklarında ik­tidar durmaksızın tıkınan, taş yürekli, kaba insanlardan oluşu­yor…

İnsan, çocukluğunun rüyası İran’da, İran’ın tarihsel, kül­türel inceliklerini ararken, bizim, tarikatçı siyasetçiler gibi du­var gibi susan, zevksiz, heyecansız insanlar görüp, üzülüyor!

Sorun, laik ve şeriat tartışmasının hem Türkiye’de hem İran’da aşılması, demokrasinin ve özgürlüklerin daha köklü­ce yerleşmesi değil sadece. Sorun, vasatlığın ve zevksizliğin aşılması. Aydınlarımız, öğrencilerimiz, esnafımız, sanatçıları­mızın, orada, burada, geçmiş kültürümüzün ruhuna-mükem- melliğine-ahlakma uygun yüksek zekâda ve estetikte ürünler üretmesi. Şarkıdan, lastikten, giyimden, mobilyadan, her tür­lü eşyaya kadar. Kendi halklarımıza kaliteli kendi mallarımı­zı sevdiremezsek, bu her iki ülke de Batı pazarının kurbanı, yani kölesi olmaya devam edecek!

Bir rüya görün, sırt sırta vermiş iki büyük ülke düşü­nün, İran-Türkiye. İran Türkiye’nin iki katı. Halkları, kültür­leri, eserleri, şairleri, mimarileri, konuşmaları, tavırları, ruhları bir. Tek bir halk gibi, çünkü tek bir uygarlığın çocukları.

Yüzlerce yıldır sırtımızı döndüğümüz bu rüyalar ülke­si komşumuz, canımız, kardeşimiz İran’a Türk aydınlarının, kapalı kapıları tekmeleriyle kırıp açarak gidip görmeleri Türk Düşünce Tarihi’ne yazılacak güzel bir nottur. Usul usul bir devrim. Şunu, çok net gördük. Birileri İranla kavga etmemizi

166

Amerikan Köpekleri

istiyor. Hatta Doğu Konferansı heyetinin arasına sızıp İran Devleti aleyhine konuşmamız için bize baskı yapan, ajanvari derin görevliler çıktı. Biz bunu zaten biliyorduk, ülkemizde gizli bir güç bizim İranla dost olmamızı istemiyor. Ve bu giz­li güç kendi çizdikleri İran imajına bizi ortak etmek istiyor!

Bin yıl süren bu savaşlar elbet birgün bitecek, herkes du­rup o zaman, yalnız Şiraz gibi İsfahan gibi güzellere bakacak. Aptal gibi köle gibi beyinleri Batı’yla yıkanmış aydınlarımıza bu saatten sonra, Şiraz’ı, İsfahan’ı anlatamam. Ben size anlatı­yorum. Türkiye’nin tümüyle Batı’ya dönük yüzünün çok da doğru olmadığını söylemek istiyorum.

Ömrümüz, gücümüz yettikçe uzayacak bu hikâye, bu toprağm çocukları, bu topraklarm aydınları, İsfahan’ın, İstan­bul’un, Kahire’nin, Halep’in, Şiraz’m hikâyesini artık ezberin­den okuyacak!

Neden bu topraklar, Batı’nm kendi halkına ziyafet çek­tiği, topraklarımızı Avrupa’nın ziyafet sofrası yaptığı yer! Ne­den nükleer bombalarla sesini gittikçe korkunçlaştırıyor Batı!. İşte sıra sıra, memleket memleket, kubbe kubbe, bahçe bahçe düşüyor batının bombaları başımızdan aşağı. Ben diyorum ki, bizleri öldürmek istiyorsanız, öldürün. Ama ne istiyorsunuz kervansaraylardan, camilerden, bahçelerden, türbelerden. Taş­lardan!.. Bu “taşları” yerle bir etmeleri hayra alamet değil. Çünkü Doğu’nun taşları, Doğu’nun Picassoları, Aristoları, Sokratesleri!..

Çünkü Doğu’yu köle olmaktan kurtaracak bu taşların güzelliği ve ruhu!..

Sizi bilmem, ben Doğu topraklarını şehir şehir, ülke ül­ke gezeceğim.. Bu hikâyeyi, sabahlara dek, ölene dek uzata­cağım…

167

İsfahan

Tahran’da ana caddelerin kenarmdan bir-iki metre eninde su kanalları akıyor ve kilometrelerce şehri dolaşıyor, sebep: Ker- bela, halkımız suya doysun, kansın, diye… İran’a gitmeden An­kara İran elçiliğinde iki yemeğe davet edildik, ikisinde de safran pilavı, İran’da yedi gün boyunca tüm yemeklerde önü­müze safran pilavını koydular. Safran’ı hiç sevmedim ve İran’da aç kalacağım korkusu bastı, dediğim çıktı. Bu, bizim bildiğimiz pilav, ama değişik. Bizim gibi pirinci yağda kavur­muyor, haşlayarak, yağını ise pilavın kenarına koyuyorlar. Fazlasıyla kuru, yavan, tatsız bu şeye alışmak çok zor. Hatta kokusu rahatsız etti. Adı: Safran pilavı, çünkü, pilavın üstü­ne, ya da kenarma yine pirinç tanesi gibi bir avuç kadar sap­sarı renkte safran koyuyorlar. Her yemekte safran. İçimden, bu safran pilavının bu adamlarm rahat ve neşeli olmasıyla bir ilişkisi mutlaka var, dedim. İran’da, Türkiye’de Dil Tarih’te okumuş, adı “Ata” olan arkadaşımıza safran pilavını şikayet ettim. Ata, çok sert İran milliyetçisi, üstelik Azeri kökenli, bizi küçümseyerek, safranın İran kültüründeki yerini anlattı, fikir­lerim değişti. Pilavlarına koyulan bu bir avuç, bir kaşık safra­nın dünyada nadir yetiştirilen bir bitki olduğu, yalnız birkaç ülkede yetiştirildiği ve İran’da dahi eskisi kadar bulunmadığı ve bu safranın “altın fiyatıyla” aynı olduğunu söyledi. Ve, saf-

168

Amerikan Köpekleri

ranın pilava bolca koyulmasının misafirlerine verdiği değer­den ileri geldiği, misafirler ne kadar ağırsa safranı da o kadar fazla koymalarının İranlılar’m kültürü olduğunu söyledi. Bi­zim Safranbolu’nun da ismi bu safrandan geliyor! Ve gerçek­ten safranın insanı rahatlatıp, neşelendirdiğini söyledi. Yani Safran, zenginlik göstergesi. Safran pilavı İran’ın milli yeme­ği ve İran’ın simgelerinden.

Tavuklarım ve etlerini ise hiç sevmedim. Şah dönemin­de hem eti hem tavuğu dışardan ithal ediyorlardı. İran’da üç yüz kilometre kadar tek bir ev, bir köylü, bir hayvan görme­den geçtiğimiz yollar oldu.. Neden bomboş, dedim, burası “çöl” dediler, baktım, çöl sayılmaz, hadi yarım çöl diyelim, çünkü çöl dedikleri yer büyük otlaklardan oluşuyor. Anladı­ğım şu, İran çok büyük, topraklarını kullanamıyor!

İsfahan, dünyanın en güzel şehri. Şehrin mimari kültü­rü ve koruması üzerine tek bir cümle söyleyeyim, şehrin elli- altmış yıl önce çekilmiş resmini gösterdiler, bugünkünün aynısı, fazladan tek taş yok. Üstelik bu şehir turistik-müze gö­revi görmüyor, canlı canlı yaşıyor, halk bizim müze diye gör­düğümüz eserlerin içinde alışveriş yapıyor, içinde yaşıyor. İsfahan’da gençler-halk, bize Türk, Türkiyeli demiyor, herkes bize İstanbul’u soruyor ve İstanbullu diye çağırıyor, bunun da bilinçaltmda yatan sebebi açık, İsfahanlıların akimda Türkiye yok, sadece İstanbul’u kıskanıyor, İstanbul’u takdir ediyor, İs­tanbul’u özlüyorlar, sanki bu muhteşem şehrin rakibi olarak görüyorlar İstanbul’u… İsfahan, şeftali meyvesinin eti rengin­de, şehre güzelliğini veren nehrin üzerinde onlarca köprü! Nehrin gece görünüşü olağanüstü, halk nehrin kenarında eğ­leniyor, geceleri havai fişekler. Köprülerin şöhreti çok büyük. Bu köprülerin iki tanesinden geçtik, aklımızı yitirdik. Anado­lu’da bu kadar harika yapıda köprüler yok. Geceleyin evsiz­ler, ressamlar, çalgıcılar, dilenciler, esrar çekenler, arkadaş

169

Nihat Genç

gruplarıyla eğlenmeye gelip şarkı söyleyenler çok. Ay, gece­leyin nehri yakıyor. Bu eski köprüler geçmişin şanıyla kutsal­laşıyor.

Bu şehir neden bizi sersemletecek kadar etkiledi, Türk şehri olduğu için kan mı çekti, yoksa, estetik yüceliği mi çarp­tı. Belki de hazırlıksız oluşumuz, şimdi birden yolumuza pey­gamber çıksa ne yaparız, hem peygamberi yolda gördüğümü size anlatamam, hem peygambere karşı ne yapacağımı bile­mem, elini mi öpeyim, onunla din-felsefe mi konuşayım… İs­fahan birden karşımıza çıkınca şaşırdık, secde mi edelim, bu şehrin ruhunda felsefe mi, ahlak mı, estetik mi, usta sanatkar­lık mı, uygarlık mı, onunla ne konuşalım… Gözlerinizi nereye çevirseniz, mükemmel, mükemmel, mükemmel diye çığlıklar atıyorsunuz. Bu topraklardaki Doğunun hükümdarlıkları ken­dini hep “dünyanın merkezi” gördü, hepsi “dünya çapında” eserler üretti. Yani, bu mimari bize şunu söylüyor, üpkı İstan­bul gibi konuşuyor, “ben merkezim, ben egemenim, ben impa­ratorluğum.” İstanbul bize bir de şunu söylüyor “ben kenarda, kıyıda değilim, dışarda duramam… En güzel benim!” Bu mi­mariyi iyi okumak lazım, İsfahan da İstanbul gibi bir impara­torluk ama, bir egemen mimari kurmamış, İsfahan’ın mimarisi, ahlaki bir adalet, herkese dağıtılan bir huzur..

Pakistan-Hindistan şehirleri, eşyaları, bir tavus kuşu ka­dar süslü, rengârenk, İsfahan’ı kuran ise biçimsel bir zevk, ge­ometrik akıl, matematiksel düşünce, yani, pergelden çıkan bir ahlak! Bu şehir, kuşları dahi kıskançlıktan birbirine düşürür. Genç kızlar nasıl havalı burada, sanki, göklerden altın yağıyor üstlerine. Her bir taşı, altın dolu küp gibi çalkalanıyor hâlâ.. Bu şehri inşa edenler, bu taşların üç yüz – dört yüz yıl sonra çi- çeklenmeye başlayacağını, yüzlerce yıl sonra taşların bugün meyveleşeceğini iyi biliyorlardı. Sandıkta saklanmış ayvalar gibi taşlar kokusuyla ballanıyor, cıvıl cıvıl bir sevinç!

170

Amerikan Köpekleri

Bu nehir, bu köprüler, dünyayı dönüp dolaşıp varaca­ğımız son mevkii gibi. Bu şehre bir şeyler adamak istiyorsu­nuz. İsfahan’ın sahip olduğu bu hazineler bir sevgili gibi size sarılıyor, her bir taşı körpecik kızların memeleri gibi. Güzellik, en uç sınırında. Günahlarınızı, geçmişinizi unutup, sadece se­vişmek istiyorsunuz. Güzellik sonsuzun kapışma dayanmış, kutsallığa dönüşmüş. İnsana derin bir zevk ve coşkun bir ne­şe verip rahatlatan, içimize yıldırım gibi huzur düşüren bir ne­hir… Küçük şeylerle mutlu olmayı alışkanlık-kültür edinmiş bizler, bolluğun, hâzinelerin içine düşüp, utandık, ikramın böylesinden mahcup olduk. İsfahan’da gezinen herkesin içine tatlılık, iyilik düşüren taşlar! Dualar ve hayranlıklarımızı kö­küne kadar İsfahan söküp aldı bizden.

İsfahan’ın ortasından geçen nehrin, şehre girişi muhte­şem, ama çıkışı, trajik, hüzünlü. Çünkü nehir denize kavuşa- madan çölde kayboluyor. Şehirden çıktıktan sonra bir yerlerde kendi başına kuruyup yok oluyor. Nehrin bu acıklı hikâyesi­ne çok da şaşırmadım. İsfahan’ı öpmüş, yalamış, koklamış kim denize kavuşmak ister, bizler gibi, İsfahan’ı gören herkes, İs­fahan’ı taçlandırmak, ebediyyen İsfahan’da uyumak istiyor! Hırçınlaşıp, fırtmalaşıp şehri harap etmeyen, yormayan bir ne­hir, itaatkâr ve uysal bir nehir. Bu yüzden, ruhunu, bedenini İsfahan’a adamış bu nehrin üzerine tarihin en güzel gerdan­lıkları gibi köprüler kurulmuş, karşıdan karşıya… Köprüden yürüyerek karşıya geçmek, masal içinde masallardan geçmek, karşı kıyıya yürümek, eski güzellerin koynunda bir rüyaya da­lar gibi bu dünyayı unutup gitmek!

İsfahan, kilometrelerce çevresinde lahana, patates, mı­sır tarlaları olmayan bir şehir, yani köylüsü yok, yani, dışardan gelenlerin tehdidini taşımıyor, çünkü, şehrin zenginliği soy­luluğundan geliyor, usta sanatkarlar ve tüccarlarıyla nüfusu­nu ve dolayısıyla “şehir” kültürünü binlerce yıldır yaşatan bir

171

Nihat Genç

şehir. Yani burada şehir her otuz yılda bir dışardan gelenlere estetik, güzellik, kültür öğretip yorulmuyor, herkes, kültürü, ahlakı, estetiği burada doğmuş dedelerinden öğreniyor! Yani şehri yaşatan, şehrin varoşlarma hayal kurarak sığınmış insan­lar değil. Ve şehir dışardan gelenlerin sığmağı hiç değil. Şeh­rin temizliği, insanların çelebiliği ve doymuşluğu, bazen kederli bazen coşarak ama hiç şikâyet ve mızmızlık etmeden, yani, hiç sönmeyecek bir eski kandilin ışığı gibi konuşuyor­lar!

İsfahan, İran ülkesinin tam ortasında, şehrin nüfusu 92 sayımı 1,159, toplam vilayet (eyalet) nüfusu 3,770. Halk, bin yıldır sanatı seven bir müze-şehir içinde yaşıyor. İsfahan mi­marisinin şekillendiği yıl, 16011i yıllar. Safavi hükümdarı şah Abbas dönemi. Aynı dönem bizde Celali isyanları. Şah Abbas, bizim Celalileri yanma alıp bizi defalarca arkadan dürtükle- meye çalıştı. Hep sormuşumdur, Osmanlı Viyana kapılarında ama arkadan sürekli saldırılar, İranlılar’a hayıflanmışım, bu Türk hükümdarına kızmışımdır. Şimdi, Abbas’m sarayında büyükçe minyatürler, görüyorum ki, İran’a da arkadan aynı yıllarda Özbekler, Afganlar saldırmış, biraz daha geriye gider­sek muhtemeldir ki, Özbek ve Afganları da arkadan Moğollar dürtüklemiştir. Şah Abbas adına kervansaraydan yapılmış ün­lü otelin adı: Abbas Oteli. Yabancı turizm acentaları dünyanın birkaç güzel otelinden biri olarak yazıyor. Bana göre en güze­li, çünkü, otel, bir-iki katlı, geniş alana yayılmış, yani asansör- süz, o güzel dedikleri gökdelenlerle hiç ilişkisi yok. Otele, fazladan tek taş koyulmamış gibi.. Bir dekorasyon mucizesi. İsfahan’a hayran kalıp yerleşen bir Fransız mimar, İsfahan’ın her şeyi olmuş, bugün mezarı burda, saygıyla anıyorlar. Bu Fransız mimar ünlü İsfahanlı usta sanatkârları başına topla­yıp oteli, yani, bu mucizeyi yarattı. Bu otel, yani, “restorasyon” bizim mimarlar tarafından mutlaka yerinden görülmeli. Otel,

172

Amerikan Köpekleri

fazlasıyla lüks. Süslemeleri, yemekleri, düzeni, her şeyiyle bi­rinci sınıf. Bir İranlı vatandaş için bu otelde bir gece kalmak, iş­te en büyük rüyaları. Bizim için de böyle oldu. Bu otel, bugün İran’ın yerli harikaları arasında.

İsfahan tüccarlarıyla meşhur, bizim Kayserililere benze­tiyorlar, bugün İran sanayiinde yerleri büyük, neden bu şeh­re gelişigüzel tek bir yapı yapıp turizm parsasını toplamak istemediler, çünkü, İsfahan’ı göz bebekleri gibi seviyorlar! İş­te Abbas oteli. Bu kervansaraydan yapılma otelin güzelliğini sayfalarca anlatsam. Türk kültürü üzerine çalışan aydınlar, sa­natçılar, bu otelden habersiz. Çünkü, Safavi mimarisi anlaşıl­madan Selçuklu’yla Osmanlı arası boş kalıyor, bu ortayeri Safaviler tamamlıyor, ne Selçuklu kadar sade, ne Osmanlı ka­dar süslü.

Doğduğumuz günden beri Türkiye’de Aleviler dilinden düşürmez bu türküleri: “şah’a gidelim gönül… kalk şaha gide­lim..” gibi. İşte bu şah, İsfahan’da. Beş yüz – altı yüz yıl önce şah’a gitmek isteyen Aleviler bugün bu büyük Türk hüküm­darının sarayma neden gitmez? Şah’ın bu saraylarım, kervan­saraylarım bugün Alevilerin gidip görmesini çok istiyorum. Gidin, şahınızı görün. Atalarınızın, dedelerinizin neden İstan­bul’a isyan ettiğini, şah, şah, diye kafayı yediğini, şahlardan bugün geriye kalmış bu muhteşem eserleri görünce iyice an­lıyor insan.

Şah Abbas’ın sarayı, ya da ismini unuttuğum bir saray içinde. Bir oda düşünün, dört köşe. Köşelerinden birine gidip fısıldayın sessizce. Sesiniz, karşı köşeye gidiyor. Odanın baş­ka hiçbir yerinden duyulmuyor fısıltılarınız. Bir küçük fısıltı­nın gizlice karşı köşeden duyulması inanılmaz. Ses, cep telefonu gibi, ya da ses, bir su kanalı gibi bir köşeden karşı kö­şeye giden gizli bir esrarengiz düzenek. Büyü dediğimiz bu olmalı. Sesin matematiği, fiziği karşısında apışıp kaldık. Mi­

173

Nihat Genç

marinin duvarları nasıl oluyor da sesi bir yerden başka yere, köşeler, kıvrımlar vasıtasıyla gönderiliyor. Şöyle bir hikâye uyduralım anlamak için. Şah’a, bir ziyaretçi gelmiş. Kulağına fısıldıyorsunuz karşı köşede, o da sizin kulağınıza, derdini, kendini anlatıyor mırıltılarla. Ziyaretçi kulağa fısıldanan bu sözlerin karşı köşede şah tarafından dinlendiğinden habersiz, biraz sonra şah’ın huzuruna çıkınca, Şah’ın kendisi hakkında birçok bilgiyi önceden bilmiş olması karşısında, hayrete, pani­ğe, yani ne desem, secdeye kapanıyordur, herhalde. Hani, uy­garlık biraz daha yol almış olsaydı, nerdeyse bu fısıltıları şehrin bir ucundan bir ucuna gönderecek esrarengiz bir düze­neği icat edeceklermiş gibi geliyor insana. Kısık, alçak sesle bir konuşma karşı köşeye nasıl gidiyor? İşte Doğu uygarlığının büyülü sarhoşluğu! Bir büyük heyecan dalgasıyla titredik, şaş­kınlıktan sanki bayılacak gibi olduk!

İki haftadır İran hakkında gözlem, yorum, tahlil, bir yı­ğın teknik bilgi, bitsin istiyorum, çünkü nasıl sabırsızım. Sa­natların en mükemmeli o büyük meydana sizinle birlikte çıkmak için tık nefes heyecanlıyım. İsfahan Meydanı! Adı: Nakşi Cihan. Bir dönem Abbas meydanı, şah meydanı demiş­ler, devrimden sonra İmam meydanı. Nakşi Cihan, çiçek yığı­nı taşlar. Rehber, Çin ve Meksika’dan sonra dünyanın en büyük meydanı, dedi. Meydanın eni yüz altmış beş metre, bo­yu beş yüz on metre, kemerli-sütunlu dükkânlarla çevrili. Meydanın şöhretini engelleyen, modern dünyaya bir itirazı var, çünkü fotoğraf vermiyor, fotojenik değil. Nerden fotoğ­raf çekerseniz çekin güzelliğini-şaşaasım makinelere vermi­yor. İçine girince yakanıza yapışıyor bu uzak ve mükemmel şehir! Her dünyalı gibi meydana girer girmez çığlıklar atmı­şım, hayatımda görüp göreceğim en güzel mekân, demişim. Kendimden geçmiş, “kalbim, sen karışma bu işe”, “bu aşk, döndürür seni bir leşe” deyip şairane bir hesaplaşmaya girmi­

174

Amerikan Köpekleri

şim. Doğu’yu büyük bir türbe ve uzun bir tabuta benzetenler, şimdi bu meydandan utanmazlar mı? Kalabalık içinde titre­yerek, bildiğim ne varsa tükenip, eriyip gittim. Sara nöbeti gi­bi, hummalı bir hayranlık. Mutluluktan ölçülerimi kaybettim, içimden habire havai fişekleri gibi sinirlerim sevinç şimşekle­ri. Allah’ım, bu ne güzel diyar. Meydanın içine giren her in­san evladı, kendinden geçme hali yaşıyor, coşkudan kudur- muşcasma atlar gibi parlıyor. Mimarinin gücü, kudreti tam bir sarhoşluk. Büyüsü, güzelliği sihirbaz bir matematikçi. Rehber, meydanın en-boy ölçülerini tekrar tekrar hatırlattı, şaşırma­yın, bu “altın oran” dır, her insanda derin hayranlık oluşturur. Bu bir taş. Ama nasıl bir mimari? Geçmişin debdebesi, şahla­rı, şairleri hepsiyle birlikte içine giriyorsun. Şu bizim Türk ata­larımız, şu Ermeni ustalar, şu usta sanatkârlar, adlarını, şöhretlerini duymuştuk, ama burda, ne yapmışlar böyle! Mü­kemmel bir yaşama sevincini taşlara ince ince iğneyle doku­muşlar. Aynen öyle, cihanı nakşetmişler. Hangi köşesini anlatayım, hangi dükkânını, hangi kubbesi, hangi işlemesi, hangi süsünü. Bu büyülü sarhoşluk gerçeklerin ötesine geç­miş. Bu dünyada değil. Başka bir dünyayı mimar etmişler. Bul­dum diyorsunuz, sonunda, hayatım burda bitsin, ömrüm boyu beni kovalayan ruhum, bu meydanda artık kasap gibi bedenimi doğrasın. Nakşi Cihan’ın kubbeleri altında afyonlu bir dumana gizlenmiş gibi sütunlar! Eskiler, gölgeler, haya­letler, mezarlıklara gizlenip sinmemiş. İşte burada dâhice bir gerçeklik ve canlılık. Tarih sanki ebediyyen taçlanıp şekillen­miş. O eski usta sanatkârlar hipnoza sokuyor sizi. Hepinizin gözlerinde hayallerle akın ediyor geçmiş.. Tarih işte canlı can­lı konuşuyor, heyecandan titriyor, diz üstü düşüyorsun. Hayat burda, bitmeyen, günboyu tören… Nakşı Cihan’da ateşli du­dakları taşların. Hangi gecelerden gelmiş, hangi yatakların aşklarıdır bu taşlar, hangisine sarılsam. İsfahan’ın ortasma taş­

175

Nihat Genç

lardan çelenk gibi kurulmuş. Sanatın, ahlakın, bilginin, mate­matiğin ebedi zaferi. Böyle bir yerde söylemeli insan hayata dair son sözünü.

Yüzyıldır aydınlarımız Paris’e koşmuş, o çelikten Ey- fel’in önünde özentiyle poz vermiş, üstelik halkları sefaletle boğuşurken, gayesiz bir şekilde, şerefsizce, kendilerini aşağı­layan insanlara koşmuşlar! Yüzyıldır milli eğitim, okullar, öğ­retmenler, öğretmez çocuklara bu Türk’ün yurdunu, göster­mezler tarihin bu hazine şehrini! Ne annem, babam, ne öğret­menim, ne aydınlarım, ne okuduğum kitaplar. Kimsecikler öğ­retmedi bana bu uzak şehri! Sanki Türkler, binlerce şaşaalı şehrin sefahatma düşmüş, müsriflikten bu taşları soylu şehri, sümük gibi burnundan düşürmüş. Bir düşünce sarhoşluğu içinde, bir kâşif gibi, deşe deşe ruhumu, kara kaşlı anamın izi­ni süre süre… Sanki içime Allah’tan bir ilham düştü, yoksa bu şehir tevafuktan mı önüme düştü. Kendimle bir meczup gibi böyle konuşa konuşa, İsfahan sokaklarında sordum, bu taşla­rın ağzına bu tadı kimler sürdü?. Taşlar şarkılar söyledi, ko­nuştu, ben, aşka geldim, aşka.. Ne olur kalbim, sen bu işe karışma, bu aşk, çok başka. Sürünsem taşların kalçalarına giz­lice… Kelebek simi gibi tozları üstüme bulaşsa.. Alıp tozlarını gizlice taşısam halkıma. Utanıyor, korkuyorum, günah olur. Bu şehrin nikâhı üstümden düşeli kaçyüzyıl oldu. Belki de kan çekti, kanım tutuştu, belki de etimin içinde kemiklerimi mık­natıs gibi çekti! Bu kum sarısı, bu altın sarısı taşlar, şimdi bir kuyu kadar derin, boş, içime düştü. Kılıç kadar ince, keskin, parlak taşlar, kıyım kıyım ruhumu biçti. Burada taşlar, ipek kumaş gibi biçildi. İçine kaş, göz, boy, endam, hazzı böyle böy­le keşfetti, dudakları tatla pişti, sanki tarih memeleşti. İşte hâlâ, kaç yüz yıl, tek tozunu dökmeden simler gibi ışıldıyor, o muh­teşem altından atlıların nalları burada hâlâ cihanın sırrını emi­yor. Bilmezdim Türk atlılarının bu kadar temiz sütü

176

Amerikan Köpekleri

olduğunu, o uzun ince çelik kılıçların kayadan taşları ipek ku­maşlar gibi biçip biçip diktiğini… Bu, kum sarısı debdebe, ne kadar alçakgönüllü. Sanki Yunusların da babaları çöl kumu­na oturup okuyup okuyup dualarla kumlardan bu taşları do­kumuş. Bu ahlak ustası mimarlar, bu aşkın ilhamını nerden almış, bu şahlar bu sonsuz saltanatın balını kimden çalmış. Bu taşların üstünde genç kızlar ne güzel sefa sürüyor, kara sürme­li kızlar, bu aşkları daha nice geceler yaşamış. Nasıl bir akıl- matematik denklemi, bir derviş hırkası kadar basit, yalın ve bir efe cepkeni kadar süs, içiçe.. Sanki kopuk kopuk hayaller gibi asırlar, ipek halılar üstünde şekil şekil birbirine bağlan­mış, burada halılar değil, taşlar zevkle uçuyor. O halıda bir il­mik, tek düğüm eksik kaldığını bilsem, o bir ilmiği atmak için bu şehre kellemi keser bırakırım. Ama bitmiş, tamamlanmış bu halı. Bana da bir köle gibi hayranlık kalmış, ağzımın suyu aka aka kendimi kaybetmişim.

“Daha görülecek çok yer var” deyip itikledi beni arka­dan, kafile, “daha mı yerler var”, “erişilecek son yer” demi­şim. İşte Nakşi Cihan! Nakşi Cihan haykıracak gücümü iliklerimden emip aldı. Silik bir gölge gibi meydanda kaldım. Siz gidin gezin, dedim. Şehrin diğer yanlarını, gerdanı, baldı­rı, memesi, bacağı, incecik ayaklarını. Ben burada, kaşına gö­züne incecik kömürden bir sürme gibi yapışıp kalmışım. Bu aşkı bana öğreten kara kaşlı kadınlarına hayran kalmışım. San­mam, keskin görüşle, hayal gücümle, bulabileyim o kaşların­dan tutuşan kadınlarım. Baksana, zangır zangır titriyor işveyle taşları. Taşların içine elektrik akımı gibi sızmış genç kadınla­rı! Taşlar gencecik kızların eti gibi… Çılgın bir meczup gibi, gölgeli kemerlerinin tenhalarında o uzak bakışlı kızları arıyo­rum. Taşların her kıvrımında beni tanıyan eski bir şarkı arıyo­rum.

Çok eski bir dükkânın önünde. Yaşlı, dilenci bir kadın.

177

Nihat Genç

Elinde bakır sahan. Bağdaş kurmuş yere. Çorbasını kaşık ka­şık içiyor. Nasıl, tepeden bakmışım ona âşık âşık. Kaşları al­nında hangi acı yakarışla yılanlaşmış. Başım kaldırıp simsiyah örtüsünden, sanki, kara, küflü bir tabutun tahtaları arasından. Gözleri sevimlilikle süzdü beni. O süzüşü, bir erkek gibi san­ki yeniden büyüttü beni. Merhametle uzattı sahanda çorbası­nı. Örtüsünün altından görüldü, ışık gibi döküldü, dişi kadın bileği kemikleri. Bu ne güzel iyilik. Bense kadının sürmesine dalmışım. Neden sonra, keşke, meczup gibi otursaydım o yaş­lı kadının yambaşına dedim. O siyah örtüler içinde belki baş­ka annelerin memelerini bulurdum, bu yaşlı kadının memeleri de şimdi bakır sahan gibidir, Doğunun bu güzel çorbası or- dan ne güzel içilir, dedim. Keşke, o bakır sahanda çorbaya bir kaşık da ben çalsaydım, bu aç ruhumla, dedim. Yine de ulaşa- mam, ruhları sanatkâr, şehirli, bu ahlak kadınlarının sırrına. Dönüp dönüp geriye bir daha baktım sürmeli gözuçlarına. Yaşlı, ihtiyar değil, düpedüz arzulu bir itiraf bu bakış, sanki dişi bir kartalm, bakışı dedim. Bir dilenci, yaşlı hiç değil, bildi­ğimiz o kara kaşların bakışı, dedim. Kırık bir cam kadeh gibi kanattı bakışları. Kılıcın terlemesi gibi gözleri. Kılıçtan damla damla terin süzülüp düşmesi gibi. Keskin inancından sıyrılıp işveyle buğulanmış efsane bakışları. Yaşlı kadının bakışları gözyaşının acılı hazlı buğusuyla örtüldü. Bu aşk şehri İsfahan orda, bir ipek yorgan gibi üstüme düştü!..

İran’ın zenginliği petrol diyen yanılır. Bu türbeler, ma­nevi yakıtın istasyonları gibi. Yağlı, siyah, zifir benzin gibi, taş­lardan tüten bu kara tütsü. Siyah su lalesi gibi genç kızların terli yas giysisi. Bir beşik gibi köprüler nehri sallıyor, fısıltı­larla kulağını öpüyor, şarkılarla uyutuyor. Taşların tozu gibi ufalıp ufalıp altın tozu gibi uçuvermişim. Bir sandık gibi kitli asırların içine girmişim. Tarihin rüzgârlarına adımlarım kapı­lıp gitmiş, ertesi gün başka bir sandıkta uyanmışım. Sesler

178

Amerikan Köpekleri

duydum Nakşi Cihan kubbelerinden, derinden. Biliyordum çağıracaktı beni İsfahan siyah bir şalm altından, dişi memele­rine muska gibi yazılmış o eski masallardan! Bu nasıl yer Al­lah’ım her taşını dişlemek geçiyor içimden, bu nasıl yer Allah’ım düşündüğüm çağ başka, uyandığım çağ başka. Taş­lar günboyu güneşle sevişmekten terlemiş. Mahrem kara örtü­leri havlu diye alıp kurulanmış. Şalın üstünde kurumuş koyu kızıl pıhtılaşmış kan renginde desenler, gül şeklinde. Binbir çeşit öpücük, dudaklarım susuzlukla yırtıldı, seviştiğim taşla­rın etli etli teninden müzikler döküldü. Geceleyin ne güzel genç kızları, yasla zehirli sanki dudakları. Titrek keman teli gibi incecik kırmızı dudakları. İsfahan’da kadınlar karanlıkta periler gibi, hangi kubbenin altından çıkacak, hangi saraya ko­şacak, hâlâ bir sır gibi.

Köprüler üstünde uçuşuyor ışıklar, saçılmış mısır tane­leri gibi. Türbeler-kubbeler altında uğultulu yas kalabalığı, bit­meyecek bir zelzele gibi kederle sallıyor beni. Hâlâ o eski yaralara gözyaşı dökülüyor. Geçmişin öçten kanı örtülerine o kurumaz kinle yapışıyor..

Ne olur İsfahan, bu siyahı kokunu İstanbul’a taşısam, eskisi gibi yeniden İstanbul’un selvili gecelerini İsfahan’a bağ- lasam. Ama İsfahan’ın gözleri dalgın, geçmişin aşk gecelerin­de hayali kalmış gibi. Kabuğunu hırsla patlatan kestane gibi sevinçle kızarmış yüzleri. Dünyada mutlu şehir var mı bilmem ama hâlâ mutlu şehir Müslüman İsfahan! Siyah kabuklu incir­ler gibi balını usulca asırlara saçarak yayılmış. Ateş meyvesi gibi. Sızarak balı sanatların en soylusu firuze kubbelerine ya­yılmış. Bu şehirde sanat, uğraş-merak-heyecan-hırs değil ar­tık, bu şehirde sanat öğle uykusu, günboyu bebeklerin şekerleme odası gibi. Taşlar yumuşacık yastıklar, saraylar ço­cuklar gibi neşeli artık. Bu ne sarsıcı aşk Allah’ım, aynı tan- bur, aynı ud, Kahire’de, Halep’de, Bağdat’ta, hem İstanbul

179

Nihat Genç

hem İsfahan’da aynı gece içinde, aynı makamda çalınır. İşte böyle hayallere dalarak tek tek çaldım kapılarını… Geceleri usulca şarkılarını okumuş, geceleri gülmüş o eski kandiller hangi evlerde yanıyor hâlâ. Yoksa bu sarı kandil Doğu’nun kalbinden, taşların ruhundan mı fışkırmış?

Ve neden sonra, kükredi gökler. Düştü küpler, ferman­lar okundu, davullar çalındı, o eski süslü soylu subaylar önü­me düştü. Anlatmaktan, yazmaktan, bu boş gayretten vazgeç, dedi. Utandı kalbim, ayaklarımın dibine bir çürük elma gibi düştü. Dişlemekten ağzımda diş kalmamış. Isıracak yeri kal­mamış bu hikâyenin nesini getireyim size… Bağışlayın bu yok­sul çocuğun sınırı aşmış coşkunluğunu, birkaç gün seyretti işte, atalarının seviştiği yerleri! Gördüm işte İsfahan’ı gör­düm… Artık yaşadıkça alnımda pırıl pırıl bir zafer halesi. Bir tören elbisesi gibi giy bu kutsal güzel şehri! Artık gururlusun! Kaldır başını bir kahraman gibi dön memleketine! Nallarını parlattığın yeter, çıldırmış atalarınm atlıları gibi hadi yeniden saldır Anadolu’ya! Gördün işte gördün… Sönmemiş hâlâ bu mumlar! Bu mum gibi ışıldayan taşlar, hâlâ kibar ve asi insan­lar yetiştiriyor Doğu’nun kalbinde! Hâlâ Tanrı’dan korkuyor, kötülüklerden uzak duruyor, Doğu’nun kalbi!… İşte Do­ğu’nun anayasası, Doğu’nun adaleti, durmadan çarpan bir kalp gibi huzurla İsfahan’da şeftali eti kadar yumuşak taşları­na yazıyor!…

f

180

Bordür (Kenar) Süsleri

Türklerin milli rengi, firuze. Firuzenin maviden yeşile dönen başdöndürücü çeşitli renklerini en güzel çinilerde görüyoruz. Sanat tarihçileri, çininin, milli bir Anadolu sanatı olduğundan artık emin. Moğol istilasının yakıp yıktığı, yokettiği şehir ha­rabelerinde çok şeyin kökeni hakkında bilgiler karanlıkta. An­cak, komşu İslam ülkeleri, diyelim İran’da ya da Selçuklu’yla aynı günlerde Bizans’ın çiniyi kullanmadığı gerçeği, çininin bir Anadolu sanatı olduğu fikrini güçlendiriyor!

Türkler Anadolu’da ilk dönem, tuğlaları ustaca geomet­rik düzen ve süsleme içinde kullanır. Sonra tuğlaların sırlan­ması başlar. Sonra sonra sırlı tuğladan çiniye geçiş başlar. Bugün çoğu harabeye dönen, medrese, türbe, camilerin mina­re, mihrap, cephe ve kubbelerinde ilk dönem tuğla süslemele­rinin Türkistan ve İran’daki eserlerle göbek bağı tartışmasız ortada. Ancak, çini için, aynı ortaklık sözkonusu değil.

Yüzlerce irili ufaklı Selçuklu eserinin her birinde çini­den izler bulmak mümkün. Bugüne kadar gelenler içinde Konya Karatay Medresesi’nin kubbesi çini ile kaplı kubbeler içinde en muhteşemi.

Türklerin bugün de büyük bir vefa, saygı ve aşkla çini sanatım diriltme çabaları gurur verici. Bu milli sanatı Türkle­rin bırakmaya hiç niyeti yok, ancak, nedense bu sanat, büyük

181

Nihat Genç

mimari eserlerimize, apartmanlarımıza, işyerlerimize, sokak­larımıza, okullarımıza hiç giremiyor!

Yüzeyi sırlanarak parlak ve pürüzsüz, camsı bir satıh el­de edilen çininin sırrı nedir? Çininin sırrı, sındır. Yani yüzeyi­nin camsılığı. Sır nedir? Erimiş kumdur. Hamuruna kurşun, çinko ya da başka madenler katılır. Mavi ve yeşil tonlarının, yani firuzenin elde edilmesi için katılan madenlerin oranı ise bugün sırdır. Hamurunun içine bakır oksit, kalay oksit ya da sodyum ve potasyum oranı, ya da ne kadar soda, yanmış ki­reç, küherçile, çakmak taşı katıldığı o günkü ustaların bilgi­sinde kaldı. Siyaha yaklaşan koyu mor nasıl elde edildi. Ya da lacivert ya da siyaha çalan bu hepimizde şaşkınlık yaratan ye­şil nasıl elde edildi? Hepsi, sırrın hamurundaki terkipte gizli. Daha ne çok renk oyunları var çinilerde. Bir kısmı sırrı üstün­de. Bir kısmı sırrın altında gizli. Üslupları, teknikleri artık bir bilim haline geldi. Mesela perdahlama, yani, sırrın hamuruna değerli madenler, gümüş tozu, altın tozları katılarak yüzeyde madeni bir parlaklık, pırıltı kazanılır.

Ve hepimizin ezberinde kaba bir bilgi vardır, çini, deko­ratif süslemelerde kullanılır, der, geçeriz. Nedir bu dekoratif süsleme? Esası, kompozisyonu nedir? içinde hangi denklem­ler saklıdır?

Bugün gazetede bir fotoğrafta bitim noktasını belirleyen ince bir çizgi vardır, buna “kontur” deriz. Evdeki resimleri­mizin çerçevesi gibi. Ya da futbol sahasının çimenleri beyaz çizgiyle ayrılır, beyaz saha çizgileri top oynanacak resmi sa­hayı belirler. Dışarısı oyundan sayılmaz, dışarı çıkılması ya­saktır!

Türk sanatlarında sahayı belirleyen, odaklayan, bu dış kenar çizgileri dekoratif sanatın esasını belirler. Yani, bir nevi oyun bu şerit çizgisinin içinde oynanır. Diyelim, bir halımız vardır, kenarları çevrili, bu kenarların evrensel adı “bor-

182

Amerikan Köpekleri

dür” dür. Minyatürlerimiz, eski el yazma kitaplarımız, cami­lerimiz, türbelerimiz, kubbelerimiz, sütunlarımız, hep bir zin­cir gibi dış bir çizgiyle çevrili bir desen zinciriyle oluşmuş, süsleme sanatının kompozisyonunu belirlemiştir.

İlmek ilmek, düğümlü, bazen bir bordürde, bazen kapı­ların kenarında, bazen burmalı, zincirli desenler. Bazen kolye gibi gerdanlık gibi, halka gibi, hale gibi, çember gibi etrafını dolanır yapının.

Dekoratif sanatımızın esası budur, etrafını çevirmek. Et­rafını hangi şekiller içinde çeviriyoruz. Üç türlüsünü biliyo­ruz, geometrik şekiller, stilize bitkiler, köşklerde, saraylarda hayvan figürleri.

Geometrik şekiller, yıldız gibi ya da içiçe girmiş altıgen, sekizgen oyunları, çok genli ya da damalı soyut örgüler. Sa­nat tarihçileri bu geometrik soyut düzenin durmaksızın ken­dini tekrarlayarak uzamasının “sonsuzluğu”, “öteleri”, “bitimsizliği”, “zamanı” soyutlayarak anlattığını ifade eder.

Bitkilerin, özellikle sarmaşığın tatlı kıvrımları, tatlı yal­varışlarla uzayıp gider. Sanat tarihçileri, bunun, hayat, canlı­lık, coşku, bahar, gençlik, güzelliği yani bu dünyayı soyut­layarak anlattığım söyler. Koç başı gibi ya da baklava deseni ya da çeşitli bitki ve hayvan figürlerinin her birinin doğadan alı­narak sembolize edildiklerini yazarlar!

İşte duvardan kitaba, camiden el yazmasına elimize al­dığımız tüm eşyaları bu desenlerle dolu bir şeritle çevirme alışkanlığı dekoratif sanatlarımızda bir yasadır! Eşyayı, duva­rı, kitabı, mihrabı, abidevi bir kapıyı çevirerek süsleme işi bü­tün eşyalarımızda görülür. Mendilimiz bile böyle bir çizgiyle süslenmiştir. Hatta çay bardağımızın beline böyle bir halka çizgi. Hatta yemek tabaklarımızın her birinin kenarlarında böyle bir çember çizgi, daire görmek mümkündür.

Taç’m etrafındaki mücevherler gibi, çelenk gibi, kolye

183

Nihat Genç

gibi, hale gibi, yani, soyut şekillerle her eşyanın kenarlarını, çevresini, sanki o eşyayı sıradanlığmdan alıp kutsallaştıran zincirler, yıldızlar, sarmaşıklar, bitkiler, figürler stilize edilerek sonsuza değin uzayıp gider!

Ateş içinde ateşin renkleri, suyun içinde suyun renkle­riyle, Tanrı’mn şiiri ayetler, Peygamberin sesi hadisler ve en güzeli firuzenin tonlarıyla dekoratif sanatlarımızın çerçeve ve kenarlarmda kendini gösterir. Toprağımıza, taşımıza, camimi­ze, evimize kuvvet veren ilahi çizgiler. Taşların, duvarların et­lendiğini, her eşyamızın ilahi bir tene dönüştüğünü görürüz. Sanat bir zamanlar insan ruhunun zaferi idi, ilahi bir yolculu­ğun kanatları, hayalleriydi, insanın ruhuna ruh, zekâsına zekâ ilave ederdi. Şehirlerimizin duvarları bir zamanlar bu çizgi­lerle sonsuza değin çoğalırdı. Sekiz, on asırdır, hiç soğuma­dan hâlâ sıcaklık veren bu ateşin kökü neydi, çiniler şarkı söyledi, kubbelerin sesi ne kadar güzeldi.

Bu bordürler, çerçeve, kenar süsleriyle ortaya muazzam bir dünya, yani ilahi bir kompozisyon çıkarır. Bunun en güzel örneği halılardır… Halılarımıza bakarak dekoratif süsleme sa­natımızın en temel kompozisyonunu hemen öğrenebiliriz.

Bir halı, eskiler, yasasım koymuş, bir göbek, dört köşe, bir bordür (kenar çizgisi).. Göbekte büyükçe semavi bir desen yer alır. Bir ağacın göklerden görünüşü gibi. Ya da çeşitli, yap­rak, geometrik düzenler, hepsi göbekte yer alır. Halının tam ortasından etrafa yayılan bir gül ortası gibi, yörünge gibi, gü­neş gibi, yoğun süslemeler, çizgiler yumağıyla süslenir.

Dört köşenin dört köşesi de simetriktir. Ve bazen rozet gibi, bazen manolya gibi, bazen gül gibi, bazen madalyon gi­bi, ama çoğu zaman göbekteki büyük desenin bir küçük öze­ti, göbek deseninin devamı gibidir.

Bordürler, bir sıra, iki sıra, üç, dört sıra olur, küçük bir dar yol gibi uzar, içinde çeşitli yaprak, hayvan desenleri, ya da damalı desenler, ya da çeşitli stilize örnekler.

184

Amerikan Köpekleri

İşte, Maveraürtnehir’den Viyana kapılarına “milli kom­pozisyonumuz” budur. Bu temel kompozisyon bize ne anla­tır? Üzerinde oynayan üç-beş yaşlarındaki bir çocuk bu desenden neyi anlıyorsa, onu anlatır. Ortadaki göbeğe, annem der, dört köşesindeki desenlere de kardeşlerim, der. Ve bor- dürlerinden, yani dış çizgilerden hiç dışarı çıkmadan arabası­nı sürer, dışarıya çıkmak yasaktır. Ve bordür çizgilerinden sapmadan arabasını dümdüz sürmek ister, kaderi, bu yoldur. Ya da göbekteki desene, semavi anlam verir, göbekteki büyük­çe yere, gök der, Allah der, köşe desenlerine dört meleği, der. Bordürleri bu dünyanın sınırları kabul eder. Göbeğe gökyü­zü, köşe desenlerine yıldızlar, deyip, tüm dünyasını kuşatan bir “kompozisyon”u ruhuna nakşeder!

Şimdi halıda gördüğümüz bu temel kompozisyonu alıp, bir camiye girip kubbesine bakalım. Aynen bu temel kompo­zisyonunun uygulanmasını görürüz. Kubbenin tam içinde bü­yükçe, göbekte, sonsuz bir yoğunluğu çağrıştıran yıldızları, semayı anlatan, öteleri anlatan göbek oluşturur. Kubbeden sü­tunlara, yani, yan duvarların bitiminde sütunların üstünde kö- şeleşen yerlerde bu büyük deseni tamamlayıcı yan desenler görürüz. Ve en önemlisi, kubbeyle duvar arasında bir halka, daire gibi, yapımn belini saran bordürleri görürüz.

Bu temel kompozisyonu, biraz değişikliklere uğrayarak, efenin cepkeninden, gelinlerin bindallısından, tülbentlerden, perdelere, köşe yastıklarına, kapılara kadar sanatlarımızda görmek mümkündür!

Bu kenar çerçeve süsleri şarkılarda, ara nağmelerde kul­lanıldı. Kulağınızı iyice verin, en ağır akan şarkıların ara nağ­meleri lüle lüle kıvırılıp tatlı bir neşeyle, makamın formunu bozmadan bir süs yumağı içinde şarkıya sarılıp, coşturup, kö­pürttü. Ara nağmeler şarkının gövdesine renklilik katar, san­ki ara nağmeler çini ve halı desenleri gibi firuze firuze

185

Nihat Genç

motifleşir, şarkıya, hayale coşkunluk verir ve coşkunluğun sı­nırlarını ara nağmeler belirler!

Şiir, yazı, kitap, konak, kapı, minare, çarşı, kubbe, tül­bent, işleme, bezeme vs. tüm bunlar, ilahi bir kompozisyona bağlı kalınarak ifade edilmeye çalışıldı, bu sanatin adı: Aşk Sa- natı’ydı. Eşyaya-dünyaya aşkla sarılıp Tanrı’nm insanları ku­caklaması gibi eşyaya dokunup onu kutsallaştırdı…

Son ikiyüz yılda, Batılılaşmayla birlikte kompozisyonu­muzun temel çizgileri dağıldı, kırıldı. Halımızın üstündeki tüm süsler parça parça firar etti, dışarı kaçtı. Şöyle, bir yapı, kapı, pencere, elbise, kitap, neyse, bu temel kompozisyonu­muzun içinden bu süslerden sadece birini kullanmaya başla­dı. Arabesk, oryantal, alaturka ya da bugünün moda deyi­miyle TÖRKİŞ bir hava katsın, diye. Şöyle. Bir bina yapılıyor, yalnız pencerelerini kubbemsi yaparak, eski, gelenekvari bir anlam, çeşitlilik, renk katılmaya çalışılıyor, bu kadar.

Bordürün, çerçevenin kırılışı ve kompozisyonumuzun dağılışı ülkemizde yeni bir sanatın da başlangıç tarihidir. Min­yatür, bezeme, süsleme geleneğinden tuvale geçiş kolay olma­dı. Tuval Batılı bir sanattır, ruhu Batılı, şekli Batılı, çerçevesi, kenarları yoktur, boşluğa bırakılır.

Sınırların, kapıların dış çizgilerin kalkması da kolay ol­madı. Mesela hayatımıza giren gazeteleri düşünün, gazete sayfasının bir çerçeve içinde olması düşünülemez, ruhuna ay­kırı. Aynı şey sinemada. Kameranın zaten katratı (zaviyesi, ba­kış yönü) var. Bu katrat içinde ikinci bir çerçeve mümkün değil, kare şeklindeki sinema perdesinin ruhuna aykırı. TV ku­tusu da öyle. Böyle böyle binaların ön yüzleri, elbiseler, kapı­lar, çarşılar, büyük mağazalar hepsinden yavaş yavaş kompo­zisyonumuz çekildi. Annelerimizin TV kutusunun üstünü tığ işi bir süsle örtme gayretleri, ki, tüm milli gayretlerimiz bu ka- darcık kaldı!

186

Amerikan Köpekleri

Bu aşkın çerçevesi, sınırları parçalanınca, içinde yaşa­yan öte dünyanın, bu dünyanın, renkleri, şekilleri, desenleri, süsleri anlamını yitirmeye başladı. Ve en önemlisi, bizler, bir elbiseyi, bardağı, kahve fincanını, kapıyı, masayı, çerçevesiz, bordürsüz, süssüz tanımayı öğrendik…

Eski dünyamızın aşk sanatları, sanki bizi, gizli bir çem­ber, gizli bir duvar gibi bir bordürün içinde hapsediyordu. Bir hale gibi gizli bir daire gibi hepimizi aynı mekânın, aynı ilahi sesleri, yakarışları, vefası, ailesi, dostluğu, biraradalığı içinde yaşatıyordu.

Çizgiler, resimler, figürler, perspektif, derinlik, renkler, ipini kopardı, şimdi daha mı özgürüz? Modem sanatlar, bire­yin özgürlük çığlıklarını önce şekilde, sonra resimde, sonra yapıda, sonra sokakta alabildiğince istediği gibi savuruver­di.

Bugün birlikte yaşadığımız binalar, elbiseler, saksılar, kapılar, kitaplar, sinemalara kadar, bu hür, fütursuz alabildi­ğince rahat estetiğin şekillendirdiği eşyalar oldu!

Düşüncenin kapıları kırıldı, zincirleri yıkıldı, sınırları parçalandı, tüm eski coğrafyalar, kültürler dağıldı, artık tek bir kompozisyona mahkûm değiliz. Başka kültürlerin içine gi­rip çıkıyoruz, başka bir haritaya gidip geliyoruz. Başka türlü zevkler, giyim, başka türlü aşklar, başka türlü bir “dünyayı” tasavvur ediyoruz.

Eşyanın kutsallığı kültürel bağlarının kopartılmasıyla unufak oluverdi, öyle ki, bugün kullandığımız çay bardağına, masaya, sandalyeye, önüne gelen herkes istediği şekli verebi­lir, istediği düzende tasarlayabilir. Hatta, bardağımızın tam ortasına şirket kendi markasını koyabilir, halımıza, yapımıza, okulumuza, üniversitemizin duvarına, hatta kitaplarımızın ön yüzlerine şirketler kendi çerçevelerini, imzalarını, markaları­nı kocamanca koyabilir!

187

Nihat Genç

Ne var bunda alt tarafı bir bardak, bir tişört, bir sandal­ye… Şu vardı, o eşyayı, ruhumuza aşkla bağlayan bir kutsal halesi vardı, o markalar, bu herkesin elini sokması, bu “kutsal­lığı” yok ediverdi!..

Bordür yok olmuş, zincirler kırılmış, ne olmuş, insa­noğlu özgürce binbir çeşit kültür, binbir çeşit eşya, binbir çe­şit renk, düşünce, tasarım tanıyor, tadıyor, kullanıyor, çeşitliliğin keyfini çıkarıyor, bundan daha güzel ne olabilir?

Şu olabilir, sanki, eşyanın “kutsal dayanakları” bozul­du? Onu, bize, içimize bağlayan, ailemize, geçmişimize, anne­mize, Tanrımıza, kültürümüze bağlayan “kutsal zincirler” tuz buz oldu…

***

Estetik, sanat tarihi, edebiyat, bütün çağlar boyunca, dü­şüncenin, zevkin, hazzm, keyfin, beynin, güzelliğin, kültürün gelişmesi olarak yüzbinlerce defa her şekilde filozofik, psiko­lojik, sosyolojik olarak tartışmaya konu oldu.

Ama şimdi, bu sokaklarda, bu binalar, bu mağazalar, bu büyük siteler içinde, etrafımızı gittikçe saran büyük bir güven­lik şeridini konuşmaya başladık. Sokağa çıktığımızda, polis bordürleriyle karşılaşıyoruz. Bir kurdele çekiyorlar burdan ge­çemezsiniz. Otobüs terminali, havaalanları, üniversiteler, mey­danlar, hepsi şurdan geçilir, burdan geçilmez burası kontrol noktası, burası güvenli değil gibi her mekânın “güvenliği” ar­tıyor. Yani şehirler, caddeler, çarşılar, kitaplar, TVler, sinema­lar gittikçe “güvensizleşiyor”.. İnsanların birbirinden şüphesi, devletin bireylerinden şüphesi gittikçe yoğunlaşıyor sokak, ajanvari, polisvari, gizli örgütvari bir takım gizli kameralarla izlenmeye başlıyor!.. Başka bir dairenin içine giriverdik.

Bu karmaşık, umutsuz, güvenlik ve savaştan başka bir şeyin konuşulmadığı dünyada, herkes kendi başının çaresine bakıyor. Herkes gibi, Nihat Genç de, kendine sorular sorarak

188

Amerikan Köpekleri

ruhuna bir güvenlik şemsiyesi arıyor.

Bana en güzel aşk mektuplarım kimler yazdı? Bana, aş­kın inceliklerini kim anlattı? Dünyamı kim süsledi? Sabır us­tası zaman, neleri törpüledi, yoketti, önüme neleri cilalayıp koyuverdi. Yalçın yüksek tepelerin göklerde başı nasıl dikse, yüzyıllarca boynunu bükmeden hangi eserler durdu? Kalbi­mizi neden kemik yaptı?

Böyle sorularla emniyetli bir yer olarak kendi kültürüm gittikçe gözümde başka anlamlar kazanıyor. İnsanın kendini güvenlik şüpheleriyle düşünmesi hiç şüphesiz psikolojik trav­manın sonucudur. Şimdi bomba patlar mı, polis beni izliyor mu, arkamdan aniden saldırırlar mı gibi psikolojik sorular git­tikçe büyüyor.

Hayatımda ilk defa sanatı, polisiyle bir tedbir olarak tar­tışıyorum. Sadi’yi, Hafız’ı, Mesnevi’yi, Fuzuli’yi, minyatürü­müzü, türkülerimizi, şarkılarımızı, karagözümüzü, süslerimi­zi, annemin tülbentini, artık bir sanat endişesi olarak değil, bir kişisel güvenlik şemsiyesi olarak aramaya başlıyorum.

Kişisel güvenliğim için, halının kompozisyonunu yeni­den tasarlıyorum. Yapılarımın beline sarılmış çiniler, sanki be­nim korumamdı. Kitaplarımm çerçevesi, benim için hiç şüphe taşımayan, tertemiz insanların ürünüydü. İçinde ajan, polis, kontrol noktası olmayan, ruhumla bağlandığım sevgililer­di.

Oysa bugünler, sanata, sokağa dair şüpheler büyüyor, kimdir, yaptığı sanat mıdır, çektiği film işe yarar mı, kimin he­sabına çalışıyor, kime para kazandırıyor, anlamakta-yorum- lamakta hergün artan yoğunlukta şüpheler büyüyor, sanki beni boğup gırtlaklıyorlar hissine kapılıyorum.

Çağımızın havası bu, açık seçik konuşan yok, ama em­niyetli bir yerim var. Aşkı, dünyayı, gökleri, sokağımızı bir za­manlar coşkuyla şenlendirmiş, kutsamış büyük şiirler,

189

Nihat Genç

kitaplar, büyük sanat eserleri. Bunların psikolojik şemsiyesi, garantisi, kişisel hayatımda gittikçe, polisiye bir tedbir olarak vazgeçilmez bir önem taşıyor. Hatta “tenime” dönüşüyor, ru­hum derece derece yükselen bir saygıyla önlerinde eğili­yor.

Kendimi psikolojik olarak gözlüyorum. Nedense, kendi dekoratif sanatlarımızın kullanıldığı büyük bir otel, bir şarkı, çarşı, meydan, benim için emniyet verici görünüyor. Diyelim, İsfahan’ın Nakşi Cihan Meydanı, Şam’ın Emevi Camii, Ha- lep’in Kapalıçarşısı, İstanbul’un Süleymaniye’si, Sultanah­met’i, bana, burada, emniyetteyim, huzur bulabilirim fikrini veriyor.

Bu mekânların, seslerin, yaratıcı gücü, hayalleri, coşku­su, ruhumu biçimliyor. O eski şairlerin dili tanrısal bir ifade kazanıyor. Geçmişin izini taşıyan eski bir yazı, bir hikâye, bir elbise motifi, masa, sandalye, ruhumun coşkusu oluyor, sarı­lıp, beni bu çirkin dünyaya karşı koruma altına alıyor.

Sanatı, edebiyatı, süsü, sesi, dekoru, hiçbir yazar bir po­lisiye tedbir, bir kişisel güvenlik garantisi gibi düşünmemiş­tir. Ama çağımız psikoloji çağı. Kendimize güveni nasıl inşa edeceğiz. Kendime güvenimi inşa edecek, açıklık, dürüstlük, coşkusundan emin olacağım, yazarlar, şekil, desen, karikatür, tiyatro, sinema, kitap arıyorum. Korkmaksızın, kimsenin çı­karını düşünmeden gerçeği anlatan aşk adamları güvenlik bekçilerim oluyor. Sözün, cümlenin hakkını veren aşk yazar­ları, şairleri, gazetecileri, beni ilahi bir koruma altına alıyor!

Hayat hepimizi getirip devletlerin, şirketlerin, bankala­rın, sanat anarşisi içine atıverdi. Bush, galeriler, işadamları, cellatlar gibi yakıp yıkıyor. Kitaplarımızı, sokağımızı markalar bombalıyor. İşgal, yağma, talan, polis, ajan, şirketlerle her ye­re sızıyor. Alabildiğince hürriyet. Sonra her kitabın kapağına, içine şeytanlar gibi sızıyorlar. Sonra sokağa çıktığımızda tepe­

190

Amerikan Köpekleri

den tırnağa kollarımızı kaldırıp bizi duvara yapıştırıp, terö­ristmişiz gibi arıyorlar!

Sanki, çocukken üstünde oynadığımız bordürlerden dı­şarı fırlamanın acılarını, cezasını çekiyoruz. Yeniden kendi ruh haritamızı, ruhumuzun şehrini bir sur gibi saran o eski büyü­lü, süslü, coşkun ve tertemiz, dürüst sanatçıları arıyoruz!

Elimizde aşktan bir şeyler kalırsa, dünya döndükçe ye­ni bir kompozisyon, biçim buluruz. İçinde terör, ajan, polis, kontrol kapıları olmayan bir kompozisyon. Siyasi haritamıza giden yol kesinlikle kültür haritamızın saf, temiz, masum duy­gularla ilahileşen aşk sanatçılarından geçecek. Tolstoy gibi, Dostoyevski gibi aşk insanları.

Yazarlar, şairler, sanatçılar, toplumun en güvenilir in­sanları olmak zorunda değil mi? Onların varlığını ve solma­yan eserlerini gördükçe kendimi güven içinde hissederim. Tam tersi, sanatçılar, torpile, yalana, hırsızlığa, şöhrete, med­yaya tamah eden içten hesaplı insanlar oluverdi.

Bu çirkin mi çirkin, güvensiz, umutsuz dünyayı inşa et­tiler. Yazarlar sanatçılar, aşkmı yalmz göklerde arayan insan­lar değil miydi? Onların cesur ve güzel sözleri boynumuza gerdanlık, ruhumuzun tasması değil miydi?

Bu yazarlarla inşa edilmiş gazeteler, sokaklar, çarşılar, bedenlerimizin ve ruhlarımızın sigortaları olmak zorunda de­ğil mi?

İşte bu şirketlerin sanatçılarına doğru içimizde gün geç­tikçe büyük bir hiddet mayalanıyor. Büyük ve amansız bir sa­vaş başlıyor aramızda. Bu yeni savaş Doğu-Batı, sol-sağ karşıtlığından değil aşkla şirketin, aşkla devletin, aşkla aske­rin, aşkla borsanın, aşkla markanın savaşı!.

Hepimiz gittikçe, kargaşanın, bombaların, savaşların, akıl ve mantığın buralardan kaynaklandığım, sanatımızı ve sokağımızı bunların bozduğuna artık iman ediyoruz. Ruhu­

191

Nihat Genç

muza, sokağımıza ve siyasetimize hileyi, yalanı, pisliği, bura­lar talim ettire ettire öğretiyor!

Oysa, sanat, dikkatini sadece güzele, gerçeğe verir. Ve sadece iyilik ve iyiliğin coşkunluğu için çalışır. İnsan ruhunu ganimetleriyle buluşturur.

Şimdi, elimize aldığımız her gazete, okuduğumuz her kitap, ruhumuza saatli bir bomba gibi yerleşiyor. Bu isimle­rin, tanrıdan ve halkından ilham alan sanatkârlarımızla, Şeks- pir’le, Nazım’la, Bodlerle, Fuzuli’yle ne ilişkisi var. Onlar mübarek adamlardı, şehrimize ve ruhumuza vefadan, dost­luktan, güzellikten, mükemmel heykeller dökmüş insanlar­dı.

Artık ruhumuzda ve şehrimizde adları yok onların. Üs­tünde bir şirketin markası olan bardak, sinema perdesi, bir ki­tap. Hatta üstünde bir şirketin adı kazılı üniversite, eğlence merkezi. İğrenç. Bu markalar artık bana ürkütücü ve korkunç geliyor. Bu savaşın, kanın, işgalin, tetörist bombaların, nükle­er bombaların bu markalar üzerinden, bu bardakların üstüne yazılıp patlatıldığma iman ediyorum!..

Rahattı, kolaydı, ucuzdu diye hepimizin evine dolan alelade sıradan tüketim ürünleri ruhumuzu içine alıverdi, bi­zi, bu büyük nükleer bombaların suç ortağı yapıverdi!..

Ne tuhaf şeyler oluyor. Dünya artık büyük bir imge sa­vaşma sahne oluyor. Bakm. Batı yüzyıl önce arkeolog ajanla­rını gönderip petrol ve maden bölgelerimizin haritalarını çıkarttı, kapü, kaçırdı.

Sonra Batı, hırsız arkeologlarını gönderip tüm sanat eserlerimizi, taşları, kitapları, tapınakları, köküyle kazıyıp trenler dolusu, develer kervanıyla kaçırmaya başladı. Bu da bir süreçti, hâlâ ufak tefek yağmalar, ama azaldı.

Şimdi akıllandık. Eski eserimize, çinimize, taşımıza, mil­letçe sahip çıkıyoruz. Ancak şimdi de Batı’nın TV’leri, yayın

192

Amerikan Köpekleri

organları üstünde Doğu’nun süslerini, dekorasyonunu taşı­yan bir eşyaya “terörist” damgası vuruyor.

Bir imgeler savaşı bu, Batı TVleri üstünde Osmanlıca, Arapça yazı olan her eşyayı, yazıyı, kâğıdı “teröristlerin” suç aletleri gibi tüm dünyaya bangır bangır propaganda yapı­yor.

Ben, Nedim’i osmanlıcasından okuyorum, ama o, üs­tündeki Osmanlıca yazıları görüp El Kaide’nin mektupları gi­bi gençlerine tanıtıyor, halkına gösteriyor, polisi peşime takıyor. Bir zamanlar Nazım için de böyleydi…

Batının ekranlarından bu tarafa doğru bakan her kame­ra, eski yazıyla teröristliği özdeşleştiriyor!

Kedi, uzanamadığı ciğere mundar dermiş. Bu eserleri ucuzundan, beleşinden kapıverseydi, terörist olmayacaktık. Ya da bu kültür üzerinde tam bir siyasi hâkimiyet kurabilsey­di, yine, bize terörist demeyecekti, katletmeyecekti, işgal et­meyecekti!..

Ama haklılar… Ellerinde yüzlerce “stratejik” bilgi, stra­tejik haritalar, şurası petrol bölgesi, şurası madenler, şurada Kürtler, burası denize açılır diyen “stratejik” hesaplar…

Hâlâ tanıyamadılar bizim “stratejik” haritamızı… Oy­sa, ne çok satın alıp, çalıp kaçırdılar halılarımızı… Ama akıl edip bakamadılar halılarımızın üstüne. Orada yazıyor strate­jimiz, siyasi hesaplarımız, orada yazıyor sınırlarımız, ruhu­muz, orada süs süs şekil şekil, aile, devlet, toplum, ruh haritamız!..

İstedikleri kadar nükleer bombalarını atsınlar, ayakları­mın altında işte bu uçan halı…

Arefe günü baharda annelerimiz çırpa çırpa çamaşır ipinde öyle dövdüler ki o halıyı, istedikleri kadar artık bomba­larınız dövsün Orta Doğu’yu, Bağdat’ı…

193

Mısr -I-

Mısr, bitmeyen kum demek, ikinci hecedeki ‘ı’yı biz ekliyoruz. Osmanlı’dan îngilize yüzyıllar boyu sömürge yönetiminde ya­şadı. Sömürge altında yaşamış Mısır, Pakistan, Bangaldeş, Hindistan gibi ülkelerde akılalmaz yoksulluk ve zenginlik-fa- kirlik görüntüleri birbirinin aynı! Okumuş yazmış herkes, ay­dınlar, toplumlarındaki bu amansız çelişkiler yüzünden geçmiş sömürge çağlarına karşı bitmeyen bir öfkeyi hâlâ nef­retle tartışıyorlar. Mısır’ın son iki yüzyılının en büyük isimle­ri, Kavalalı Mehmet Ali Paşa, oğlu İbrahim Paşa, Mustafa Kamil ve Abdülcemal Nasır. Hem İbrahim Paşa hem de Mus­tafa Kamil’in şehrin ana merkez meydanı el Tahrir’de heykel­leri var. İki yüzyıllık tarih içinde iki milli isim öne çıkıyor, birincisi, Mustafa Kamil. Bizim Atatürk gibi, her şeyleri. 19071i yıllarda ulusal bağımsızlık hareketini şekillendiriyor, İngiliz- lere karşı bağımsızlığın efsane ismi oluyor. İkinci efsane isim Abdülcemal Nasır, 19501i yıllarda tüm Arap dünyasının her şeyi oluyor, Arap dünyası birliğinin büyük lideri…

Şöyle sıralayabiliriz, Kavalalı, Osmanlı’dan kurtuluşu, Mustafa Kamil İngilizlerden kurtuluşu, Abdülcemal Nasır ise krallıktan kurtuluşu temsil ediyor. Asırlardır esaret altmda ya­şamış Arapların bu siyasi isimleri aynı zamanda “milli tarih­lerinin” de dönüm noktaları oluyor.

Arnavut Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nm isyanını tarihten okumuş olmalısınız. Osmanlı’ya karşı ordularını Anadolu iç-

194

Amerikan Köpekleri

lerine kadar sürüyor. Osmanlı ordusunda yenilikçilik yapsın diye Alman komutan Votke var. Bugün Votke’nin amları ki­tapçılarda. Osmanlı askerinin perişanlığını, iç karartan zaval­lı halini anlatır.

Neyse, Nasır, sadece Mısır’ın değil, Arap dünyasının bayrağı. Tüm Arap dünyası bu yakışıklı, hitabetli, kuvvetli adamı hergün radyo başında dinliyor. İslam devirlerinden sonra ilk defa bağımsızlığın tadına varan Araplar Nasırla co­şuyor. 1967 Arap-İsrail savaşı patlak veriyor. Bir haftada Mı­sır büyük bir hüsrana uğruyor. Bu yenilgi Arapların onurunu kırdı, yüzlerini kızarttı, bu yüzden bugün Arap “milli dava­sı” demek, sağcısı, solcusu herkesin ölümüne İsrail’in karşı­sında olmak demek. Hatta, bu savaşta Mısır radarları yarım saatte gizlice söküldü. Radarların denetçisi Rus subaylarıydı. Nasır’m ölümünden sonra başa geçen Enver Sedat’ın ilk işi Rus subayları kovmak ve karşı bir onur saldırısına girişmek oldu.

Ve sonra Arap dünyasını ortadan ikiye bölen İsrail’le o meşhur antlaşmaya imza atmak oldu, sonra da bu imzayla Nobel Ödülü aldı, ancak, Arap dünyasının ağbisi Mısır, İsra­il’le masaya oturarak gözden düştü.

Bu imzanın bir anlamı da “Nasırcılıktan”, yani, “Arap birliği” davasından “Milli davaya”, yani Mısırcılık’a geçişin ta­rihi!..

Şunu da unutmayalım, nasıl 19801i yıllar radikal İsla- mın moda olup yaygınlaştığı dönemse, 19201i yıllarda, o gün­lerde tüm dünyada büyük aşama sağlayan “arkeolojik” çalışmalar sonucu ve dağılan imparatorluklardan sonra “ulus devletlerin” inşasında arkaik tarih milli bir dava olarak öne çıktı. Şöyle, 19201i yıllarda İran, biz İslam’dan önce de vardık deyip Zerdüşt ve Pers İmparatorluğunu öne çıkardı. Aynı şe­kilde Irak, İslam’dan önce de vardık deyip Mezapotamya uy­

195

Nihat Genç

garlıklarını, Babil’i öne çıkardı. Aynı şekilde Türkiye, biz İs­lam’dan önce de vardık deyip Ergenekon’u, Bozkurt’u, milli kimliğinin temeline koydu.

Nasıldan sonra Sedat, Sedat’tan sonra Hüsnü Mübarek. Tam elli yıldır bu üç başkan iktidarda, Sedat’ı radikal El Cihat örgütü bir milli törende resmi geçit anında öldürdü. Bugün bu resmi geçitin yapıldığı büyük meydan aynen korunuyor. Naşirin mezarına ise tam büyük bir mahalle kadar saha ayrıl­mış.

Nasır, ayrıca, soğuk savaş döneminde Bağlantısızlar Ha- reketi’nin lideriydi. Nehru ve Tito’yla yan yana gelip Rusya ve Amerika’ya karşı üçüncü bir yol izliyor. Bağlantısızlar hare­keti hem komünizme hem kapitalizme karşıydı. Zaten Baas teorisyenleri, halklarının kendi sosyal yapılarına uygun bir si­yasi sisteme ihtiyaç duyduklarını yazıyordu ve Baas sosyaliz­mi de bu kendi sosyal hayatına uygun siyasetin tarifiydi. Maalesef bu üçüncü siyaset zaman içinde despotizm oldu. Saddam, Hafız Esad bu Baas hareketinden doğdu.

Bağlanüsız hareketinin ikinci maddesi bugün bizim için çok önemli, “nükleer silahı olanlarla görüşmemek, siyasi iliş­kiye girmemek!..”

Bugün Mısır parlamentosuna Nasır-Sedat-Mübarek çiz­gisi hâkim. Bunun adı: Ulusal parti/Hizbul vatani. Mısır elli yıldır her şeyiyle, polisi, askeri, ekonomisi, bu partinin elinde. Geriye kalan muhaliflerin hepsi fasulyeden takılıyor.

Ulusal parti tam bir despotik devlet görüntüsü veriyor, bu yüzden Mısır’a girince, Orta Çağ’a, tarihe geri dönüyorsu­nuz hissine kapılıyorsunuz!…

Muhalefete gelince, bizim İttihat günlerinden, yani, 1917lerde kurulmuş eski partileri WERFD hâlâ ayakta, Mısır’a laik-milliyetçi siyaseti öğreten parti, bugün liberal demokrat çizgide. Bu partinin dört milletvekili var, bir de gazetesi…

196

Amerikan Köpekleri

Diğer muhalif parti Şaab Partisi, İşçi Partisi, Halk Parti­si. Asıl büyük muhalif: Müslüman Kardeşler, “ihvanı müsli- min”. Müslüman Kardeşler7in parti olarak örgütlenmelerine müsaade edilmedi. Defalarca lağv edildiler. Ulusal parti elli yıldır Müslüman Kardeşler’e binlerce sansür, yasak getirdi ve iç siyaset Müslüman Kardeşlerle ulusal partinin mücadele­siyle oluştu. Müslüman Kardeşler seçimlere diğer partilerin safında giriyor. Ya da bağımsız giriyor. İhvanı müslimin bu­gün parlamentoda 17 bağımsız milletvekili var. Parlamento­da muhalefetin toplam gücü 40 milletvekili, parlamentonun yekünü 470. Rakamlar 3-5 oynayabilir, çünkü 10 milletvekili de atamayla geliyor!

Seçimler hile, hurda, bir yığm gülünç fıkra anlatılıyor. Bir Müslüman Kardeş taraflısı kendi adayına oy atıyor. Eve dönünce karısına kime oy attığını söylüyor. Kansı, şimdi bi­zim kime oy attığımızı anlarlar, git değiştir, diyor. Adamca­ğız korka korka oyunu değiştirmeye gidiyor. Bir yanlışlık yaptım, aslında ulusal partiye atacaktım, diyor. Sandık başın­dakiler, adama: “Biz değiştirdik, sen bir daha böyle şeyler yap­ma!” diyor.

Parlamentoda bir tane de Nasıra var. Nasırcılar neden Ulusal Parti’nin yanında değil diyeceksiniz, Nasır, “arap bir­liğini” savunuyordu, bugünkü Ulusal Parti, kendi milli sınır­larına çekildi, Mısır davası güdüyor. Nasırcılar bugün Mısır’ın en ateşli, en radikal Arap davasının militanlan!..

Müslüman Kardeşler büyük bir sivil güce sahip. Mese­la, yüzbinlerce üyesi olan Barolar Sendikası (Birliği anlamın­da) ve yüzbinlerce üyesi olan Doktorlar Sendikası Müslüman Kardeşlerin elinde. Büyük bir entellektüel güç, büyük bir si­yasi güç ve büyük bir sosyal yardımlaşma gücü… Müslüman Kardeşler halkın sokaklarına, evine, ruhuna kadar girmiş, Mı­sır halkının her şeyi.

197

Nihat Genç

Bu şunu gösteriyor, tepede, yıkılmaz, sarsılmaz büyük bir despotik devlet. Bizim milli güvenlik kurulunun parti-dev- let olduğunu düşünün. Bu despotik ulusal parti, tüm TVleri elinde tutuyor, özel TV yok. Ve El Ahram gazetesi, yan bağım­sız gibi. Zaten bir zamanlar dünyaca meşhur esprili adı: Yarı Resmi El Ahram idi. Bir şekilde Ulusal Parti’nin kontrolünde, bizim TRT gibi diyelim, biraz daha mı bağımsız, kimin ağırlı­ğı var, uzun bir tartışma.

El Ahram’ın bir de haftalık İngilizce gazetesi var, bütün dünya Mısır’ ı bu haftalık İngilizce El Ahram’dan öğrenir. Arap dünyasının en etkili gazetesi diyeceğiz, ama arada, Suudlar’m büyük hissesine sahip olduğu İngiltere’de yayınlanan El Hayat var. Türkiye’nin dünyada yayınlanan İngilizce gazetesi olma­dığım da hatırlatalım.

Doğu Konferansı heyeti Kahire’de bir dizi görüşme yap­tı, Doğu Konferansı şu demek, 2004’ün sonu ya da 2005’de Doğu ülkelerinin aydınlarının katılacağı bir büyük toplantı yapmak ve bu toplantıyı otomatiğe bağlamak. Hayatımda ilk defa bu kadar yoğun ve sık görüşmelerde bulundum. El Ah- ram’a bağlı stratejik araştırmalar merkezi, Arap dünyasının en büyük “kültür” kurumu hüviyetinde… Sonra Şaab Partisi, son­ra VVERFD Partisi, sonra Müslüman Kardeşler’in elindeki Ba­rolar Sendikası, (ki, başında, Müslüman Kardeşler’in efsanevi kurucusu Haşan El Benna’nm oğlu var), sonra doktorlar sen­dikasıyla görüştük. Sonra gazeteciler cemiyetiyle görüştük. Tüm bu aydınların Türkiye hakkındaki bilgileri, bizim Mısır üzerine bildiklerimizden kat kat fazlaydı. İlk karşılaşma ko­lay olmadı tabii. Efendi, sömürgeci Osmanlı’nm çocuklarıy­dık. İlk cümleler Osmanlı üzerinden kuruldu. Ama kaderimiz aynı… Nasıl şaşırdılar. Nasıl sevindiler. Nasıl kucaklaştık… Ka- valalı’dan beri Mısır topraklarına giren en büyük kültür, ay­dın heyetiydik.

198

Amerikan Köpekleri

Ünlü Kökler dizisinin kahramanı Kunta Kinte gibiydik, Batı, kaçmayalım diye ayağımızı, bileklerimizi kesmişti. Bu ke­silmiş bileklerimizi birbirine uzattık, tam tokalaştık diyemem, ellerimizi uzattığımızda kemiklerimiz birbirine temas etti…

Ve bir de Soros’tan aldığı parayla dedikodusu yayılan İbni Haldun araştırmalar merkeziyle görüştük. Bugünlerde İs­tanbul’dan Gürcistan’a, Mısır’a, Soros’un parasıyla çalışan bir­kaç araştırma merkezi peydah oldu. Doğu Konferansı yazar­ları, Soros’dan niye para aldınız diye sordu. Ama, asıl tartışma noktası da bu, elin oğlu parasıyla bizim topraklarımızda iste­diği araştırmaları yapıyor, bizler elimiz kolumuz bağlı oturu­yor ve onların araştırma neticeleriyle toplumumuzu, kendi halkımızı öğrenmeye çalışıyoruz.

Doktorlar Sendikası’nın ilk sorusu ise, Türkiye’de Tabip­ler Birliği’yle ilişkiye girmek istedik, bizi kabul etmediler, şi­kâyeti oldu. Biz de bir yanlış anlaşılma olduğunu anlatmaya çalıştık.

Şu anda İran’da, Suriye’de olduğu gibi, Mısır’da da bi­zimle yazışmaya girmek, tamşmak, ortak çalışmalar, toplanü- lar yapmak isteyen “kardeşlerimiz” var. Onlarla kucaklaştık.

Küreselleşme, terörizm, başörtüsü, insan hakları, siyasi reformlar konusunda sıkı tartışmalar meydana geldi. Ancak bir şeyi farkettim ve benim için bu şey çok önemli. Şu başlık­lara bakın, küreselleşme, medeniyet çatışması, siyasi reform­lar, insan haklan ve terörizm. Tüm Mısırlı aydınlar bu beş-altı başlık altında konuşuyor, tıpkı bizim aydınlarımız gibi. Ve tüm Mısırlı aydınların bu konulara verdiği cevaplar bizimle aynı. Aynı başlıkları aynı cümleler içinde tartışıyoruz. Sanki aynı ülkede, aynı gazete binası içinde yıllarca berabermişiz gi­bi.

Yani, ortak bir dil. Yani, bizden herhangi bir aydın bu­gün hemen Mısır’ın bir gazetesinde yazmaya başlasın hiç ya-

199

Nihat Genç

hancılık çekmez, çünkü, fazlasıyla antremanlı olduğu bu ko­nular onların da en çok tartıştığı konular. Bu ortak tartışma konularını, bize Batı mı dayattı… Hep aynı başlıklar, aynı kav­ramlar çerçevesinde tartışıyoruz. Şaşırtıcı. Bu insan hakları, başörtüsü, cümleler aym, sorular aynı. Şaşırtıcı. Bu kadar ay­nı nasıl olduk. Şaşırtıcı. Terörizm, siyasi reformlar, insan hak­ları, başörtüsü, cümleler aynı, sorular aym. Şaşırtıcı. Bu aym nasıl oldu, bize kim öğretti. Birileri bizi aynı konular etrafın­da tartıştırmayı başarmış.

İşte bu yüzden Doğu Konferansı’nm “fikirleri” çok önemli, çünkü, tartışma başlıklarım kendi iradesi, kendi en- tellektüel gücüyle ortaya koymaya çalışıyor. Yani, Doğu Kon­feransı tüm şarkın tüm aydınlarına başka bir şey söylemeye çalışıyor.

Tüm bu çatışmaları, tartışmaları aşacak, yeni bir kardeş­lik, özetle, Batı’nm saldırılan karşısında Doğulu aydınların birbirlerini daha yakından tanıması, daha güçlü birlikler kur­ması ortak bir hedef olarak ortaya çıktı!

Sanki bu bilindik tartışmalar, Batı’nm akademilerinde pişirilip servis edilen bu tartışmalar bizi birbirimizle daha çok çatışmaya sürüklüyor ve iç çatışmalanmız bu yüzden dinmek bilmiyor. Bunu Şark’m aydınlan farketmiş durumda. Neden “geç kaldınız” dediler. “Çok geç kaldık” diye serzenişte bu­lunduk. Görüşmeleri hemen hızlandıralım, dediler. Kendi ya- zarlanmızı, kendi yüzlerimizi tanıyalım dedik.

Ve görüştüğümüz heyet içinde mutlaka birisi çıkıp, be­nim babam Türk’tü, benim babam Çerkez’ti, biz Türkiye’den geldik, biz aslen İstanbullu’yuz, İzmirli’yiz, dedi… Bu akraba­lık bağlarım duydukça gözyaşlarımız.. İçimize akıttık. Ama ‘duygusal’ olmak bize yakışmıyormuş, karşılarında soru so­ran, meselelere vakıf, insan haklan, özgürlük gibi problemle­ri inciğine cinciğine masaya yatıran araştırmacılar gibi

200

Amerikan Köpekleri

durmalıydık. Yani ciddi görünmeliydik. Bana kalsa, sadece oturup ağlayacaktım. İşte geldik, işte geldik deyip hüngür hüngür ağlayacaktım. Ama, Bata bize, kurumsal bir ciddilikte oturmayı çoktan öğretmişti.

Bir de duvarlarında Marks, Troçki’nin resimleri olan Küreselleşme karşıtlarını ziyaret ettik. Şaşıracaksınız tüm Mı­sır’da herkesin birlik olduğu ortak düşman İsrail, ancak, İsra­il’in en amansız düşmanları komünistler çıktı. Mısır’ın komünistlerini de tanımış olduk. Bizimkilerin aynısı, demek binaları, giyimleri, konuşmaları, tartışmaları, fikirleri, aynı… Nasıl merak ediyorlar bizi, toplantı yapmadık, adeta, durmak­sızın birbirimizin adreslerini, isimlerini kâğıtlara yazıp birbi­rimize verdik…

Mısır’da en köklü siyasi tartışma bizdeki laik-şeriat tar­tışmasının tıpkı aynısı. Ulusal Parti’ye mensup bir yazar, bi­zim Kemalistler gibi görüş bildirdi. Müslüman Kardeşler’den birini görünce midem kalkıyor, tüylerim diken diken oluyor, iğreniyorum, dedi.

Müslüman Kardeşler ise halkın her şeyi, yoksulların ba­bası, Mısır’da doğmuş olsaydık siyasi yerimiz burası olacak­mış. Büyük gücünü, şiddete karşı oluşundan alıyor. Hiçbir şekilde şiddetten yana değil. Tek şartları var, vatanın işgal al­tında olması. Bu yüzden Filistin’deki Hamas örgütünün mili­tan deposu Müslüman Kardeşler. Ayrıca bugün Irak’a savaşması için binlerce gönüllü gönderdi, gönderiyor. İşgal dışmda şiddete katılmıyor, iç çatışmada hiçbir siyasi oyunun tuzağına düşmüyorlar.

İşte Ulusal Parti SO’li yılların başında bu örgütü terörist göstermeye çalıştı. Bu yüzden Mısır kan gölüne döndü. Şu fil­me bakm, bizdekinin tıpkısı. El Cihat örgütü radikal bir şiddet örgütü. Enver Sedat’ı öldürdü, ayrıca tüm dünyada adını tu­rist otobüsü yakmasıyla duyurdu. Şu kör imamın örgütü. Son­

201

Nihat Genç

ra birçok polis öldürüp devletle de çatışmaya girdi, Mısır’ın başına bela oldu. Bugünlerde bu örgüt özür dileyip kendini lağv etti, sebebi, Arap dünyası kan gölüne döndü, iç çatışma­lar yoğunlaştı, Mısır savaş alanına döndü. Mısır devleti, ma­halleleri toptan kuşatıp onbinlerce insanı tutukladı. Mısır bu savaş görüntüsünden çok utandı.

Şimdi, iddialar ve tartışmalara bakın, bizimkinin tıpkı aynısı. Derin devlet hikâyesi. El Cihad’ı devletin kurduğunu söylüyorlar, Müslüman Kardeşleri gözden düşürmek için, ya­ni bunlar aslında teröristtir demek için. Tıpkı bizim Hizbullah gibi. Ve tıpkı bizim Hizbullah gibi, yani, her radikal örgüt gi­bi, rayından çıkıp Mısır devleti de nasibini alıyor. Öyle ki Mı­sır şaşkına dönüyor terörden. Bu sefer Ulusal Parti Müslüman Kardeşlerin huzurunu, sessizliğini arıyor. Ve Ulusal Parti, Müslüman Kardeşlerde karşı nefretini saklı tutmak kaydıyla o eski yokedici siyasetinden vazgeçiyor, tıpkı bizim gibi…

Enteresandır, bu hikâyenin tıpkısı Cezayir’de aynı şekil­de oynandı, aynı ulusal parti, aynı Müslüman örgüt, aynı ra­dikal şiddet örgütü üçlüsü arasında. Tepede laik, despotik parti, ortada ılımlı Müslüman halk, aşağıda kan kusan radi­kal terörist şiddet örgütü. Aym yıllarda Cezayir, Mısır ve Tür­kiye’de aynı siyasi savaş aynı şekilde verildi. Türkiye’de de Hizbullah örgütü işi çığırından çıkarmca, laik devlet, Müslü- manlara nefretini saklı tutarak yokedici siyasetini bir kenara bıraktı!.

Aynı yıllarda üç ayrı ülkede, siyasi haritamn laikleri, şe­riatçıları, teröristleri, ılımlıları aynı.

El Cihad’dan geriye kanlı bir maliyet kalıyor. Mısır’ın her şeyi turizm ölüyor. Ayrıca terör örgütü tüm dünyada Is- lamla terörü yanyana konuşulur hale sokuyor ve bugün Ame­rika’nın Irak ve Afganistan işgalinin sebebi de bu oluyor.

Bugün Ulusal Parti ölmüş turizmi canlandırmak için

202

Amerikan Köpekleri

fazlasıyla yol aldı. Önce “turizm polisliğini” icat etti. Şöyle, bugün Mısır’da tüm turist otobüslerinde bir turizm polisi bu­lunmak zorunda. Bu turizm polisi olmadan otobüs hareket edemez, gidemez, gelemez.

Ayrıca oteller semti, ki, bir şehir kadar büyük, bütün gi- riş-çıkış noktaları gün boyu polis arabaları tarafından tutul­muş. Bu zengin semtlere halktan birilerinin girip çıkması mümkün değil. Yani turist otelleriyle dolu semt Kahire’nin tam ortasında bıçakla kesilmiş gibi, başka bir şehir, tamamen ayrılmış, hijyenik, steril. On adımda polis.

Mısır nüfusu 70 milyon, Kahire 17 milyon. Bir şehir po­lislerle ortadan ikiye ayrılır mı? Güvenlik adına şehir tam or­tadan ikiye bölünür mü? Kahire, iki ayrı şehir.

Böylelikle bugün Mısır’da birbirinden fersahlarca uzak, bambaşka iki ayrı Kahire var. Birinci Kahire tamamen polis çemberinde korunmuş, Nil’in çevresinde. Bu Kahire, yüzlerce lüks otelle yükseliyor. Bu otellerin büyüklüğü, şaşaası, turizm patlaması yaptığım sanan Türkiye’de dahi yok. Bu Kahire’nin caddeleri, köprüleri, kaldırımları, değil Türkiye’de Avrupa’da dahi yok. Bir New York… Abartıyorum diyeceksiniz. Abartmı­yorum, konfor, lüks, inanılmaz…

Mesela, yeni yapılan bir otel şaşırttı beni, çünkü büyük­lüğü inanılmaz. Tüm Beyoğlu’nun yarısı kadar tek yapı. Biz- deki büyük otellerin on tanesini yan yana ve üst üste koyun, ancak. İçine bir büyük mahalle sığar.

Bu yüzlerce otelin barı, pavyonu, dansözü, satış mağa­zası, konforu, şarkıcısı, şark köşeleri, yirmi dört saat aralıksız trafiği, içkisi, dolup taşması, lüks, zenginlik, şatafat, aklımız karıştı.

On tane değil, yirmi teine değil, yüzlerce otel Nil’in çev­resinde yükselmiş. İşte bu oteller semtini, ki, kilometrelerce uzun, zenginler mahallesi tamamlıyor. Zemalik, zemalek de­

203

Nihat Genç

niyor, zenginler mahallesi demek, Kahire’nin göbeğinde yük­selmiş bir binbir gece. Yüksek güvenlik noktalarıyla şehirden ayrışmış. İktidarın, zenginlerin, Ulusal Parti’nin, büyük hava­lı sanatçıların semti. Kılık kıyafet, yürüyüş, giyim, arabalar, yüzler, her şeyi Kahire’den başka.

İşte bu semtin iki-üç km. uzağında yine şehrin göbeğin­de mezarlıklar. Tıpkı bizim mezarlık. Başı sarıklı mermer taş­ları, bizdeki zengin mezarları gibi, alçak duvarla çevrilmiş.

İşte bu mezarlar içinde yaşayan beş yüz bin insan, me­zarlık evleri. Elçilikten bir görevli iki milyon insan yaşıyor, de­di. Üstleri açık, orada sıçıyor, orada yiyor, çocuklar orada doğuyor. Sıçanlaşmış milyonlar.

Kahire bu amansız-tarifsiz, insan akimın almayacağı de­rin mesafe zıtlık içine kurulmuş şehrin adı. Ve kilometrelerce uzayan Kahire’nin ünlü su kemeri surları, altında kilometre­lerce çöplük içinde yaşayan yüzlerce mahalle!

Gördüğümüz bu amansız çelişkinin tarifini bulamadık. Her bokun analizini yorumunu bilmişçe yapan bizler dona­kaldık. Beynimiz buz tuttu. Bu nedir? Umutsuzluk, bitmişlik. Doğu bu mudur?

Ve şaşkınlığımız giderek bizi delirtecek boyutlara uzanı­yor, dinleyin. Nil… Değil Mısır’ı, Afrika’yı doyuracak bolluk­ta. Nil, Kahire’nin ortasından geçiyor. Mısır dediğimiz ülke, dünyanın en verimli, en uzun nehrinin etrafına ip gibi dizilmiş şehirlerden oluşuyor. Nil’in hem sağ hem soldan 60-70 km. kenarları tarlalarla dolu. Ve Nil’in deltalaşıp çatallaştığı Kahi­re önlerinden İskenderiye limanına kadar olan bölge 250 km., uçsuz bucaksız dümdüz ova. Çukurova’nın birkaç katı. Ova­nın özelliği bitimsiz mevsime sahip oluşu, yani yılda dört mevsim ürün. Bolluk, bereket, tarla, buğday, pamuk, şeker, narenciye, ne ararsan sonsuz bollukta. Nil’den gemiler tarih boyunca Avrupa’yı doyuruyor, Nil’de sular taşarsa Avrupa aç­

204

Amerikan Köpekleri

lıktan ölüyor. Yani, dünyayı besleyen Nil. Bu koskoca düm­düz ovada çırçır fabrikası dışmda fabrika görmedik.

Kendilerine yetecek kadar petrol, ki, bedava satılacak ucuzlukta ve dünyanın akın akın geldiği dünyada en çok ziya­ret edilen pramitler..

Bu tarifsiz imkânlar zenginlik içinde, akim almadığı se­falet içiçe… Bunu açıklamamız mümkün değil, yazıma gelecek hafta devam edeceğim. Ancak, birkaç ufak şey ilave edeyim..

Kahire’nin mezarlıklar ve sur dibi mahalleleri cumhu­riyet öncesi İstanbul’una ve Anadolusuna ne çok benziyor. El­biseler, dükkânlar, el sanatları, kolera, karantinaya alınmış mahalleler, mezarlıkta yatan milyonlar, sur diplerinde çöp kü­melerinde yüzlerce mahalle… Açlıktan ölen onbinler… Bu Ka­hire, cumhuriyet öncesi Osmanlı’nın ta kendisi!..

Kahire’yle aramızda Mustafa Kemal var, bizi ordan aldı, buraya getirdi. Mustafa Kemal kuşağı bu sahneleri bizden çok önce gördü, biliyordu. Mustafa Kemal’in bir ülkenin dilini, gi­yimini, kökünden değiştirecek kadar sert radikal devrimleri- nin hırsmı nerden aldığını Kahire’de gördüm. Bu sefil bitimsiz umutsuzluk Mustafa Kemal kuşağında büyük ve devrimci bir acı yarattı!..

Ve Kahire’yle aramızdaki ikinci büyük fark, Kahire’nin sömürge oluşu. Bugün büyük meydanları el Tahrir’deki İngi­liz, Fransız döneminde kalma binalar, tıpkı Arjantin, Brezil- ya’dakiler gibi, yüzyılların acımasız sömürüsünün belgeleri gibi yükseliyor. Mısır, Hindistan, Pakistan, Bangaldeş, tıpkı­sının aynısı…

Osmanlı’nın kucağmdan Ingiliz’in kucağına atılmış, yüz yıl, İngiliz zırhlı gemileri, aydınların, bebeklerin, tarlaların, Nil’in, kültürün üstünden buldozerler gibi geçti, yüzlerce yıl kendi türküsü, kendi kültürünü tanımayan, aşağılanan, efen­dilerin, sultanların cirit attığı Mısır.

205

Nihat Genç

Ve bugün bunun kalıntısı: Şarkta iki ayrı millet iç içe ya­şıyor, Sefilistan-Sultanistan! Şarkta iki ayrı düzen iç içe yaşı­yor: Mazlumiyet- Despotiyet.

Değişen tek şey, mazlumun mahzun görüntüsü de git­miş. Geriye fareleşmiş insanlar kalmış. İğrenç bir soğuk yayı­yor. Bizler yaşadıkça beynimize kazıldı bu sur dibinde yaşayan milyonlar. Bu insanlar, bir zamanlar kerem ve tevazu sahibi idiler, şimdi her biri hırpani bir dilenci. Bu insanların dinleri, terbiye ve aşk idi, şimdi her biri üç-beş kuruş için bin takla atan serseri, yalancı. Bu insanların elbiseleri bir zaman­lar lale yaprağmdandı, elleri sedeftendi. Şimdi solgunluktan kudurmuş. Kültürü, tarihi unutturmuş, amansız bir dert. Ka- hire’nin aynaları kör!

Ödüm koptu. Apar topar kaçsam buralardan. Görme­mek için yüzümü ellerimle kapattım. Karanlık yutmuş bizi. Doğunun büyük bilmecesi, çözün bakalım; geçmiş ve gelecek aynı yerde duruyor. Dün ve bugün aynı şey, aynı çöplükte. Donmuş ve sağırlaşmış tarih! Batı’nın turistik eğlencesi, neşe­si olmuş sefalet.

Batıklar zaman makinesine girip yüzyıl önceye Orta Çağ’ın tadını çıkartmak için… dilenci sesleri içinde, defler ça­lacak, bir kaç dilber göbek atacak. Kahire’de güneş eski bir he­la maşrabasma benziyor. Binlerce dilencinin kara yüzleri sönük lambalar gibi. Yüzleri, erimiş kararmış, içine gömülmüş mum gibi. Dilenciler, çürümüş tahtası, eski ibişli kuklalar gi­bi. Allah’a imanla itaat edenlerin ülkesi, turistlere komik ilginç biblolar olmuş. Serserisi, köprüaltı berduşu, durmaksızın Kur’an okuyor! Hamdsız, şükürsüz, nursuz, duasız, secdesiz bir Kur’an!.. Yambaşmda sultanlar Kahire göğüne havaya ası­lı kalmış. Işıltılı altın renkli bir ışık satmaya çalışıyor! Serap bu, sultanlar kendim oyalıyor! Oyuncak tahta yılanlar gibi Ka- hire’yi mistik bir dumanın esrarıyla dünyaya pazarlıyorlar.

206

Amerikan Köpekleri

Doğunun soylu rengi, kokusu yitmiş, Kahire hergün yüzbin- lerce dilenci kusuyor. Tatlı, yumuşak ve merhametli o dinlerin dini İslam! Burada bir kara çaputa sarılmış. Kör doğmuş dev­letler gördüm Doğu’da, aklımı oynatarak döndüm. Ey Mu- hammed Mustafa, yoksulluğun, cahilliğin yoksa şeytanın mı ağına düştük. Yüzlerce yıldır bu topraklarda aklımıza gelenle idare ettik. Yüzlerce yıldır Allah’ın nuruna, ışığına kara balta­larla saldırdık. Geldim işte kapma, ne ev, ne kapı var, çöplük­te sıçanlarla uyumuş çocuklar. Bu çöplüğe ben de kalbimi döksem. Kalbimin elbisesini artık bu çöplükten dokusam, Mı­sır’a sultan olsan ne yazar, artık bir hikâye çıkmaz burdan. Kamımızı doyurmak için turist sofralarında oryantal bir gö­bek olmaktan başka!..

Gümüş tabaklar ve şarap şişeleriyle dolu yüz katlı gök­delende dansöz olmaktan başka… Ah Mısır! Hakikatin hançe- resi! Hadi çözün bakalım Doğu’nun bu esrarlı bilmecesini, sefalet mi maskaralıktan çıkar, maskaralık mı sefaletten. Ru­hum makasla kesiliyor. Korkumu gizlemek için Kahire çöplü­ğünden ıslık çalarak kaçıyorum. Gecelerim artık bu çöplükte uykusuz geçecek. Sıçan yüzlü çocuklar Kuı^an okuyorlar, Kurban değil sanki, Kurban sayfalarını yırta yırta okuyorlar. En zehirlisi, en son hikâyemizi okuyorlar! Tek hikâyesi kalmamış hela fırçası çocukların yüzü!..

Sefalet, hayata karşı hiçbir koşul ileri sürememenin adı! Sefalet hayata avuçtan başka bir şey açamamanın hali…

Mezarlık dediğin sönmüş cehennemin adı. Ebediyyen susmuş mermer mezar taşlarının sarıklarına, balon, top niye­tine sarılmış, bakla renkli yüzlü Mısırlı çocuklar. Burada sı­çanlarla mezar odalarında komün hayatı gibi eşitlikçi paylaşıyorlar hayatı…

Aklım, aşkımı karıştırdı. Bilmiyorum, uzaktan gördük, herhalde bütün bu sefilliği unutturacak derinlikte ve yüksek­likte bir şarkıları olmalı!..

207

Nihat Genç

Herhalde Allah burada daha da büyük olmalı. Herhal­de Kahire bildiğimiz dünyalardan başka bir dünya olmalı. Çöplükte, sur diplerinde “ah” diyecek nefesi kalmamış mil­yonlar! Bu yağmanın üstüne Lale Devri’ni cila niyetine çektik, bir saltanat yalanıyla bu çöplükten milyonlarca askeri toplayıp kaç savaşa girdik!..

Dünya nizamım kurmak isteyen o Allah’ın askerlerinin torunları bu çocuklar! Bizler, eski efendilerin, okumuş, bilmiş, nazlı, fiyakalı yazarları!.. Ne bu çirkinlik, ne bu çirkinlik de­yip midemiz kalkıyor. Pek rahatsız olduk efendim. Pek rahat­sız olduk efendim. Allah korusun hastalık da kaparmışız. Çok dikkatli olduk efendim… Bizler, eski efendinin, okumuş bil­miş kaloriferli evlerinde büyüyen aydınlan! Bu çirkin, banal Kahire’den aman aman nasıl utandık!..

Şimdi, kirpiklerinin iğnesini çatal yapıp çöplükleri yi­yen çocuklar!.. Avuçlarını açıp bakıyorlar yüzlerimize, eski efendillerinin yüzlerim, yürüyüşlerini, giyimlerini, yeni efen­dilerle kanştırıyorlar. Eski efendilerinin aydınlarıyla “İngiliz­ce” çatpat konuşmaya çalışıyorlar!. Eski efendileriyle yeni efendileri ne çok birbirine benziyor!.. Efendiler değişiyor, efen­dilerin yüzleri, giysileri değişmiyor… Doğu’da efendiler far- ketmiyor. O hep kara kuru, avuç içi bembeyaz o aynı eli uzatıyor…

208

Mısr -II-

(Mısır gezimizi, Kanal 7’nin dış haberlerinden Sefer Turan’m mükemmel Arapçası ve çevirilerine borçluyuz)

Milli yemeklerinde baklayı çok kullanıyorlar, baklayı neden çok sevdiklerini bilemem, bir bakla kokusu yemekleri­ne sinmiş. Daha da ötesi, baklanın rengi milli renk gibi. Elbi­seleri, uzun etekleri, yüz renkleri, şehrin binaları, piramitlerin, kumun rengi, yan harap mahalleler, hepsi baklanın tonları gi­bi. Yeşilse bakla yeşili, kahverengiyse bakla kahverengisi.

Baklayı ezip hamurundan avuç içi kadar büyüklükte kızgın yağda kızartıp beş-altı tanesiyle porsiyon yapıyorlar. Bu en ünlü yiyecekleriymiş, adı: Felfele. Hiç sevmedim. Tu­ristler Mısır yemeğim sorunca felfeleyi gösteriyorlar. Felfele satan büfeler var. Felfeleyi kızarttıkları yağ tam bir mazot!

Nil’in incecik teni aklımı aldı.

Arapların saçları, sakalı “kırçıl” saç-sakal uzatmıyorlar. Uzun saçlılar onlara ilginç geliyor. Yaşlıları dahi tıraşlı. Sakal­lı sayısı çok az. Az sayıda olsa da tamamen siyah, zenci çok. Kahire-İskenderiye arası delta, dünyanın ambarı. Dünyaya açık bir merkez. Bu dünya trafiği renklerini açmış. Renklerinin açılmasında en büyük etken burada yüzlerce yıl hükümdar­lık kurmuş Türkler ve Çerkezler. Düz saçlı Araplar görmeniz mümkün. Hatta bir Tatar avukat gördük, saçları Arap saçı, şa-

209

Nihat Genç

kak kemikleri, çekik gözleri, oval yüzü, “ben Tatar’ım” dedi. Aydınlar, okumuşlar, yüksek sınıflar uzun etek hiç giymiyor. Halk, yüzde ellinin üstünde uzun etek giyiyor, Osmanlı’nm püsküllü kırmızı fesini hâlâ takanlar var.

Bir nehir nasıl bu kadar sessiz akar, Arabm hüznü bu mu? Nil, Afrika’nın tek doğru sözü. Toprağm parlak yanağı gibi.. Hazin bir vah sesi… Piramitler firavunlar dolu kölelerin teri gibi akıyor Nil…

Güneyin eşekleri boz değil, beyaz. Nil içinde, Kahire- İskenderiye arasında büyük deltada deve çok az, yollar beyaz eşeklerle dolu. Bu siyahi ülkenin eşekleri beyaz! Yolda eşekler üzerine ilginç bir hikâye anlattı arkadaşlar. Asurlular zama­nından kalma tabletlerin birçoğu yeni yeni okunuyor. Bir tab­lette, Anadolu’ya güneyden gelen kervancı tüccarlara uyarılar var. Güney’den gelen beyaz eşekli kervanlar, yorgun bu eşek­leri Kayseri’de dinlenmişlerle değiştiriyor. Tablette, Kayserili- ler7in eşekleri boyayıp sattığı uyansı yapılıyor. Yorgun beyaz eşekler boz renge boyanıyor…

Nil’in tarlaları yumuşacık öpüşü, Nil’in tarlalara etek etek sürünüşü, Nil’in Akdeniz’e usul usul yürüyüşü, bitimsiz, dört mevsim bir rüya!..

Çay bardaklarının içine mutlaka nane yaprağı koyu­yorlar. Şekeri yanında olsun diye tembih edilmeli. Yoksa çayı şekere boğuyorlar. Kahveniz az şekerli mi, çok şekerli mi? Or­ta şekerli kahvenin adı çok hoşuma gitti: Mazbut. Kahveye oturduğumuzda “mazbut” diyorum. Mazbutun siyasi anlamı da güzel, ifrada kaçmayan, orta halli, muhafazakâr.

Elli yıl var, şairlerimiz “nalan” kelimesini kullanmaz ol­du, Nalan, inleyen demek, inceden inceden inleyen, Nil’in pe­çesi Nalan..

Sabahları günaydın yerine “sabahül hayr”, karşısındaki de “sabahül nur” diyor. Araplarla gündelik dilde en çok kul-

210

Amerikan Köpekleri

¡andığımız ortak kelime: Yani…

Kasetçi dükkânlarında en çok sevdikleri klasik müzik sanatçılarım sorduk. Abdülvahap ve Ümmi Gülsüm’ü tanıyo­ruz, ancak, bizi sarhoş eden Lübnanlı Feyruz oldu. Türkiye’de de yayınlanan Arap Müzik Dünyası Antolojisi kasetinde bir şarkısı var: Ya Tayr. Bir Arap masalı varsa bu masal şarkıla­rında. Mısır’da Cezayir müziği tutuluyor. Her taraf Cezayirli sanatçılarla dolu. Mesela, Cezayirli Warda’yı çok övdüler, din­ledim, doğruymuş. Klasik müziklerinde defin ağırlığı fazla de­ğil, sonradan def, müziklerinin her şeyi olmuş. Azerbaycan müziğini klavye, org bitirdi. Azerbaycan, İran, Suriye, Mısır’da müziği arabeskleştirip ucuzlaştıran klavye, org, büyük tehlike. Kültür Bakammız Erkan Mumcu’ya sesleniyorum, tüm yurt genelinde yasaklansın…

Nil’in bağları çok ama dağı yok. Suları çok ama çağla­yanı hiç yok. Çiçeği var ama süsü yok. Çölü var ama tenhası yok. Kollarını uzatıyor boynunuza, ama sesi yok! Nil’in atını dolu dizgin sürdüğünü sarardım, Nil, deve adımları gibi rah­van, hayal gibi akıyor!

Kahire’de şoförlerin çoğu yalancı, üçkâğıtçı. Pazarlıkta söz verdikleri ücrete arabadan inince uymuyorlar. Yani, beş paunda, (onların parası) anlaşıyoruz, sonra hayır deyip cayı­yorlar. Daha da ötesi, polis çağırtıp polis eşliğinde pazarlık ya­pıyoruz, polis şahit oluyor, yüz tane yemin ediyor, yine gideceğimiz yerde inince, bu fiyata olmaz diyorlar.

Tartışmayı, münakaşayı çok seviyorlar. Bunun büyük sebebi dilleri. Kelimeler, dillerini, damaklarım yağlıyor, ballı- yor gibi. Kelimelerin ağız boşluğunda, dil üstünde bıraktığı sarhoş edici bir damak tadı var, vücutlarına mutluluk yayıyor. Şöyle, şimdi, yüksek sesle şu kelimeleri söyleyin: Lahmacun, muhabbet, Tahrir, Ya Habib, İştigal, leblebi… Dilin damakla birleştiği yerde tuhaf bir temas sarhoşluk doğuruyor. Bu dü­

211

Nihat Genç

şüncemi daha da manyakça fikirlere doğru götürüyorum. Ben üç büyük peygamberin, üç büyük dinin bu topraklarda çık­masına sebep bu dili gösteriyorum. Bitmeyen iki bin yıllık Ya­hudi tartışmasının kökeni de bu dil. Çünkü, bu dil, hem neşeli, hem öfkeli, hem coşkulu, hem hitabete, hem ithama, hem ya­karışa, hem şarkıya, hem uzun havaya çok güzel yakışıyor. Dil, bir nevi ruh yemeği gibi. Araplar için münakaşa mutlaka olmalı. Yoksa bir bahane bulup bu dili günboyu konuşturma- lı. Dilin güzelliği üç din yaratmış, dünyanın en büyük şairle­rini yaratmış. Dünyanın hâlâ bitmeyen kan davasını da bu dil yaratmış.

Şimdi gelelim bu iddiamı kanıtlamaya. İşte şoförlerle pazarlık yaptığımız halde sözlerinde durmuyor, anlaşamıyo­ruz. Modem toplum rasyonel ölçüler olmasa yaşayamaz. Ya­ni, bir malın fiyatı belirtilmemişse toplum ayakta duramaz, sallanır. Neden kendisini yalancı, sözünde durmayan bir adam yerine koyuyor. Tahminim o ki, aldığı ücret kadar mü­nakaşasını da yapıp eğlencesini çıkartmak istiyor. Tartışacak, bağıracak, kelimeleri küfürle, öfkeyle sıralayacak. Taksiciye, yahu, hem Kur’an dinliyorsun, hem yalancılık, nedir, diye çı­kışıyorum. Ama işte Kur’an’ın güzelliği de bu dil. Adamların yalancılığından çok rahatsız oluyoruz ama, zaman zaman bir münakaşa çıksa da, şu dili şoförlerin ağzından seri halde din­lesek de diyoruz. Bu yağlı ballı yemekten biz de nasibimizi alalım diye, şoförleri sanki biraz da münakaşaya biz zorluyo­ruz.

Nil, harap, heder, perişan, zindan gibi karanlık yoksul mahalleleri yalayıp geçiyor. Ne saçları dalga dalga, ne sırtım verecek bir sevgilisi… 70 milyon, Nil’in teranesine sığınmış. Allahım, Nil’in sularını öpmeyi bana bağışladığın için şükrol- sun sana!..

Sağı solu bilmiyor, rehberlerin eline kalmışsanız, otel dı-

212

Amerikan Köpekleri

şmda yemek yiyemezsiniz. Oteller hem pahalı hem Kahire’yi tanıtmıyor size. İlk gün kötü yemeklere mecbur kaldık, sinir­lerimiz bozuldu. Ancak, şehrin merkezi, Meşhedi Hüseyin Meydam’m öğrenince, tüm günümüzü artık hep burada ge­çirdik. Yufkanın katlanarak yapıldığı kaşarlı, kıymalı pidele­rin tadı bize tamdık geldi. Koca Kahire’de ağız tatımıza uygun birkaç yer bulmak ne çok zor imiş…

Orta Çağ’m en zengin ülkesi, o zengin ülkenin zengin kızı Nil!. Tüm dünyayı doyuran Nil! Modem çağlarda tekno­lojik girdiler Orta Çağ’m bu en zengin ülkesinde dengeleri de­ğiştirdi… Şimdi, Nil’i turistlere bir telekız yapmışlar, Nil’den turistlere göbek atmasmı, yosmalaşmasım istiyor Mısır… Nil, ince ince titretiyor göbeğini, dilberlik mhuna uymuyor!.

Meşhedi Hüseyin Meydanı; Ezher Camii, Han Halil Çarşısı, bu çarşı içinde Hişavi Kahvesi ve Nobel Ödüllü ünlü romancı Necip Mahfuz’un romanlarını yazdığı odasıyla meş­hur.

Ancak, turist akınıyla tam bir karmca yuvasına dönüşü, en çok da yüzlerce dilencisi, yüzlerce seyyar sahasıyla ünlü. Cami içine girdik, uyuyanlar, öylece bekleyenler, halılar yağ­lı, inanılmaz geniş. Meşhedi Hüseyin caminde Kerbela’da Hü­seyin’in mızrağa takılan kesik başının burda makamı olduğu söyleniyor.

Hişavi Kahvesi, Kahire’nin kalbi. Eski ve büyük ayna­ları, sıkışıklığı, tamamen peçeyle örtülü kadınlar dahi oturma­ya geliyor. Satıcı, satıcı, satıcı, Kahire’yi soranlara, herkesin satıcı olduğu bir şehir diyeceğim. Önümüzde seyyar satıcı kuyruğu. Sırasını savan seyyar satıcı bir dakika sonra tekrar geliyor. Sattıkları çok ucuz, çerden çöpten şeyler. Tahta yılan, plastik komik kaş göz maskesi, ki, satıcı sürekli burnundaki düğmeyi basıp otomatik kaşmı gözünü oynatıyor. Çin oyun­cakları. Nargile tarzmda yapılmış basit camdan ağızlık. Kaval,

213

Nihat Genç

ney çalan. Def çalan hırpani kadın. Dilsizler, küçük maskot­lar, küpeler, kelebekler, basit, ucuz, derme çatma.

Şu sahneye iki günde alıştık. Pidecinin önünde pide yi­yoruz, etrafımız dilenci ve satıcılarla kuşatılmış, bir TV prog­ramı seyreder gibi etrafımıza birkaç daire bizi seyrediyor. Başımızı kaldırsak, onların duvar gibi ördüğü daireden soka­ğı göremiyoruz. Kırk yılın Marksisti, 18 yıl hapis yatmış, sa­kinliği ve efendiliğiyle meşhur, Aydın Çubukçu dahi, “yeter ulan!” diye bağırdığına göre gerisini siz düşünün!

Yüzlerce yıl sömürgecilere cariyelik, orospuluk yapan Nil, yüzyılların mağduru, binlerce yılın mahmuru Nil… Keli­me bulamıyorum, lel lel lel lel gibi akıyor… Birgün olsun Afri­ka’yı aç komadı. Ezelden ebede ince uzun, geniş düzlüklere yayılıp sokulup… Sevildiğini biliyor gibi. Afrika’nın ciğerin­den açların kölelerin kanım Akdeniz’e usul usul taşıyor…

Nargile içilen Hişavi Kahvesi’nin dar sokağı her akşam bayram yeri. Kalabalık insanı yıldırıyor. Ancak tuhaf, çarpıcı bir elektriği var. O sıkışıklığa mutlaka girmek, o örülmüş taş­lar gibi harap duvarın bir köhne taşı da siz olmak istiyorsu­nuz. Kalabalığın içinde binlerce dilenci, satıcıyla aym beden olmak istiyorsunuz. Dilenci kalabalığım yara yara, dakikada birkaç adım ancak atarak binlerce dilenciyle yüz yüze geliyo­ruz, sanki o an, yüzümüz yüzlerinin fotokopisini çekiyor, san­ki bizler de kopyası da olsa, aynı yüzden ediniyoruz. Dilencilerden kurtulmaya çalışıyorum, kalabalık içinde ayak­larımı dahi göremiyorum. Bir yere mi takıldı, ayağımı arayıp kurtarmak istiyorum. Gördüğüm şey aklımı uçurdu, bir ada­mın ayakları yok, sadece tek kolu var, o tek koluyla, pantolo­numa yapışmış, yukarı yalvarırcasına bakmış, para istiyor…

Nil’in ne dağı var, ne sahili, ne çakılı var, Afrika’nın der­di kurutamadı onu. Ah Nil, kolun kanadın kopmuş, hangi gezmelerden gelmektesin… uçsuz bucaksız çöllerde yine yuf­

214

Amerikan Köpekleri

ka gibi kaç yüz bahçe açmış açmış gelmişsin.. Habeşleri dola­şıp dolaşıp gelmişsin, Afrika’nm çiçeklerini kızartıp kızartıp gelmişsin! Turist otelleri Nil’e yosma bir kıyafet giydirmeye çalışıyor. Ah Nil, kaç fildişi tarak kırdı başında! Karanlık ol­du, zehir aktı, ama, derbeder olmadı Nil! O kupkuru çölleri beyhude giyinmedi. Yeni baştan tepeden tırnağa besteledi be­ni Nil!..

Memur, doktor, mühendis maaşları ortalama 100-150 dolar civarında. Gençlerin kurtuluşu polis olmak. Seyyar satı­cıdan daha çok olan tek şey polis. Birçok devlet dairesinde daktilo dahi yok. Burada çalışmış Türkler, Mısırlılar! küçüm­serken dairelerinde evrakları elle yazıyorlar, diyorlar. Mısırlı­lar, yabancıların mezarlıkta yaşayan yüzbinlerden bahsetme­lerinden hiç hoşlanmıyor. Hatta bir zaman Kaddafi, Mısırla dalga geçmek için mezarlık evlerde yaşayanları söylemiş. Si­yasi bir kriz çıkmış. Yoksulluktan bahsetmek onurlarına do­kunuyor.

Gerçi sorup soruşturmadık ama burada odunla, tahtay­la ilgili ciddi bir kıtlık problemi var, nargile ateşini bile merci­mek kadar küçük közlerle yakmaya çalışıyorlar. Burada en büyük kıtlık: Tepeler-dağlar. Kahire Kalesi üç-dört yüz metre yükseklikte ve 400 kmlik yol gittik, beş santimlik yükseklik dahi göremedik.

En büyük hayalkınklığını İskenderiye’de yaşadık, bizim Mersin, İzmir’e benziyor. Dünyada bir rüya şehrinin ağzına nasıl sıçılır, en güzel örneği İskenderiye. Yine de eski İsken­deriye’yi anlatan merkezde birkaç sömürge binası, eski sokak­lar gördük. İskenderiye zengin, Kahire’nin yoksulluğu buraya sızmamış.

Büyük ve meşhur bir balıkçı dükkânında yediğimiz ba­lık ve karides şaşırttı bizi, sarımsağı bol ve fınnda yapıyorlar, bu şaşırtıcı lezzet büyülü bir geçmişin izlerini taşıyordu. An-

215

Nihat Genç

cak balıkçının helasında bile işeyemiyorsun. Çünkü sen işer­ken hemen ardmda 14 yaşlarında başörtülü bir kız peçete ver­mek yani dilenmek için bekliyor. Önce uzun uğraşlarla kızı heladan çıkartmak için çaba harcıyorsun, sonra işiyorsun, ta­bii, arkamza baka baka, kız yine geldi mi diye bir korkuyla.

Düz bir ovaya baktığınızda, bizim kavak ağaçlarının ye­rine okiliptus ağaçlarım koyun, bir de bir çam çeşidi mi, mazı mı anlayamadık bir ağaç. Dünyanın pamuğu. Ancak konfek­siyon sıfır. Konfeksiyonda aramızda birkaç yüzyıl fark var. Her rengin kirli tonlarını seviyorlar, ya da kirliler…

Zengin semtlerde lüks arabalar ve başörtülü zengin ha­nımların şoför olduğunu görüyorsun. Ancak Kahire’nin bü­yük kısırımda yeni araba hiç yok, hepsi hurda, arabalar dağıldı dağılacak. Eski Şevroletlerin her markası… Ancak şaşıracaksı­nız bizim Şahinler, Doğanlar, ortalık Şahin dolu.

İran, coşkulu kadınlar, kendine güven dolu kadın cen­netiydi. Kahire’de İran’m sürmeli, iri gözlü, kültürlü kadınla­rım boşuna aradık. Pısırık. Uzun entari, hepsi koyu renk. Erkek yüzüne bakmaya cesaret edemiyorlar, üniversiteliler ha­riç. Asıl şaşkınlığı Nil gezisinde, bizim Ege kıyılarındaki ge­zinti gemileri gibi yaşadık. Başörtülü kızların erotik dans gösterisi. Akıl almaz bir cinsel şov ve başörtülü. Anlıyorsunuz ki, burda iki tür başörtüsü var, biri örften, halkın, gelenekten taktığı, ki, mecbur gibi, herkes takıyor. Diğeri biçimli, omuz­larına düşen, üniversiteli, okumuş kesimin taktığı. Ağır, zen­gin hanımlar ise tül gibi ince siyah şal örtüyor.

Burada, Doğu’nun bütün büyülü güzelliğini, Kleopat- ra’yı, Nefertiti’yi, Doğu’yu, Mısır’ı, Nil taşıyor… Nil, neler etti bana neler… Kaç zalime gelin gitti, kaç sömürgecinin esir dük­kânında oturdu. Geceleri yıldızlara gitti, geldi.. Nil’in kara gözleri ağlattı beni. Nil, efendilerin kucağından kucağına sür­tükler gibi atıldı, bir baba evine yar olamadı Nil… Nil bütün

216

Amerikan Köpekleri

dünyanın aşkı oldu, bir Mısır’a gelin olamadı… Tevazu, Al­lah’tan utanmanın adıdır… Nil, tepeden tırnağa tevazu… Me­lek gibi akıyor. Şerbet gibi şurup gibi akıyor… Şu İskoçlu, gayda çalan esir tüccarına sattık Nil’i, üstelik borç karşılığı!

Başörtülü 17-20 yaşlarında pek güzelce dilenci kızlar, rahatlıkla el şakaları yapıyor, işveli, cilveli erotik çalımlarla malım satmaya çalışıyor. Yapıştı bir dilenci genç kız, sakalımı okşadı, dudağına parmaklarım götürüp sonra benim dudak­larıma götürdü. Utancımdan yere baktım.

Kahire’ye gidişimizin en büyük sebebi, admı kitaplar­dan çokça duyduğumuz, yoksul, ideolojik ve yeraltı kültürü­nü besleyen ve devletin giremediği yan mahalleleri gidip görmekti. Bizim Tarlabaşı, diyelim Hacıhüsrev semtleri, bu so­kaklarının yanında fazla modem, fazla düzenli. Daracık so­kaklar, sıvası dökülmüş harap evler yüzlerce sokağı tıka basa doldurmuş. Kilometrelerce labirentleşip çatallaşarak binbir kıvrım içinde perişan evlerle sonsuzluğa doğru çoğalıyor. Akıl almaz. Bilinmez ve girilmez. Asla tekin değil. Sizi koruyacak polis yok. Daracık çıkmaz sokaklar içinde sıkışıp kalıyorsun, kaçmak, geri dönmek mümkün değil. Carımızı dişinize taka­rak girebilirsiniz, girmezseniz, Kahire’yi tammış olamazsınız, çünkü Kahire’nin diğer yerlerim zaten kartpostallardan bili­yorsunuz.

Araba sığmıyor bu sokaklara, vızır vızır motorsikletler çalışıyor. Bu ünlü mahallenin adı: Batniye. Ezher Üniversite- si’nin bitişiği olduğu için ilk giriş noktalan ciltcilerle dolu. Son­ra Osmanlı’dan kalmış bir yığın eski dükkân, atölye. Tavuk satan dükkânlar, şerbetçiler, tatlıcılar, kahveler. Binlerce tek kişilik dükkân, bizim ayakkabı tamirci dükkânlarının içini, şeklim düşünün, hepsi böyle. Her dükkân daracık, derme çat­ma bir kaç eşyadan oluşuyor, yüzlerce dükkânın zemini top­rak. Tek kişiyle çalışan yüzbinlerce esnaf. Kahire sanki

217

Nihat Genç

gücünü, bu tek kişilik imalathanelerden alıyor. Hepsi çerden, çöpten basit eşyalar üretiyor.

Sokak aralarma ilk cesur dalışı ünlü fikir adamımız Ömer Laçiner’le iki kişi denedik. Esrar çekenler, izbe karanlık içinde Kuı^an okuyanlar, aralarında şakalaşan serseriler, ka­ranlık mağramsı evler önünde sevgililerini gizlice çekiştiren 14-15 yaşlarında kızlar, yıkık dökük binlerce ev. Yol çamur, toprak. Evlerin eni boyu birkaç metre. Ancak bir insanın sığa­cağı binlerce dükkân.

Korkuyla üç-dört km. ilerledikten sonra çıkmaz sokak­lar, ışığı olmayan, çöplerin yol ortasma döküldüğü labirentle­re girer gibi olduk. Giriş yolunu kaybettik. Bu mahallelerin ününü çok duyduk. Bıçkın delikanlılar, kabadayılar, intihar bombacıları, Kahire’nin dilenci sürülerinin yuvası. Duvarlar­da Kör İmam’m posterleri. Hizbullah’ın sloganları. Evet, sahi­ci, gerçek Kahire burası. Büyük bir korku yaşayıp geri dönüyoruz.

Yanımıza Tuncay Akgün ve Hukuk Fakültesi’nin doçen­ti Mithat Sancar’ı alıp, dört kişi oluyoruz. Mithat Sancar, Nu- saybinli, ana dili Arapça, Arapçası çok işimize yaradı. Üç-dört km. değil, daha derinlere girmek için yeni bir plan yapıyo­ruz.

Tam kaybolduk, geri dönüş yolu neresi diye sağdan sol­dan sormaya başlamıştık ki, serseri gençler önümüzü kesti. Bizleri test için olacak, Şaron’a küfretmemizi istediler. Mithat Sancar atik davranıp Arapçasıyla Şaron’a tüküreyim dedi. Bu kibar küfür çocukları ikna etmedi. Burda kesilsek, öldürülsek kimsenin haberi olmaz, yerimizi dahi bulamazlar.

Kahire’ye girdiğimiz andan beri yaşadığımız büyük bir sürpriz vardı, o da, dünya futbol şampiyonasından spikerin ağzından kalma bir tekerleme herkesin ağzmda… Esnaf, satı­cılar, herkes her dakika yollarda bu tekerlemeyi söylüyor: “Ya­

218

Amerikan Köpekleri

vaş yavaş Haşan Şaş!”.. Önümüzü kesen delikanlıların ortası­na doğru bağırdım: “Yavaş yavaş Haşan Şaş!”.. Gizli parolayı bilmiştim, sevinçten havalara sıçradılar.

Ancak, İsrail’e karşı sert bir kaç küfür bilmiyorsanız Ka- hire’de konuşacak kimse bulamazsımz kendinize.

Bu yan semtlere “çok sefil, içler acısı” yakıştırmasını biz- ler yapıyoruz, onlar farkında değil ya da çok normal görüyor­lar. Bu akıl almaz çöplükten evler içinde dahi künefe satan bir tatlıcının önünde kuyruk gördük. Geleneksel tatlar, yiyecek­lerin dahi bu bitmiş sokakta itinayla ve tertipli bir şekilde ya­şadı gına şahit olduk. Benim görüşüm, tatlısı, şerbeti, fesi, uzun entarisi, dükkânların şekli, imalatları, her şeyiyle Cumhuriyet öncesi İstanbul’un ta kendisi Kahire! Yoksulluk içinde dahi us­ta bir tadı, usta bir lezzeti kendi ölçeklerince ayakta tutmaya çalışıyorlar.

Batniye mahallesi Ezher’e bitişik olduğu için hızla ideo­lojikleşmesini de anlıyorsunuz. İşte, terörizm Mısır’m belası olunca, Mısır devleti onbinlerce polisle bu sokakları aylarca kuşattı, muhasara haftalarca sürdü. Onbinlerce insan tutuk­landı. Bugün dahi bu sokaklara devlet giremiyor, yani polis yok. Mithat Sancar’m deyimiyle sanki devletle halk gizli bir antlaşma yapmış, onlar zengin semtlerine, devlet de buraya girmiyor.

Nil yorgun, Nil muhteşem, Nil, Mısır’ın yanaklarından gözyaşı seli gibi akıyor. Dört mevsimi de ılık bir bahar, çamu­ra batmadan, Nil sanki bir yatırın üstünden yayılıyor, ağır ve arzulu, uçsuz bucaksız ovalara perdeler gibi yayılıyor!.. Ne şı- rılüsı var, ne köpüğü var, ne şakıyışı var ne fışkırışı var, Nil, mazlum… Aç Afrika’nın her bir yoksulunun önüne açılmış sof­ra bezi gibi Nil!..

Kahire, metrosuyla ünlü, Arap ülkelerinden buraya metro görmeye gelenler var. şehrin girişinde bir de araba met­

219

Nihat Genç

rosu diyeceğimiz, altı-yedi kmlik alt geçit, tüneller. Ve Kahi- re’nin ortasından büyük viyadükler geçiyor, üst üste, çoğu yerde üç katlı… Şehrin alışveriş meydanında, Meşhedi Hüse­yin’de, her şeyin kalitesi düşük, turistlere satılacak Papirüs’ten başka bir şey yok. Burada malı Kodak firması götürüyor. Ha- bire fotoğraf çekiliyor… Meşhedi Hüseyin’de kilometrelerce süren, bizim Mahmut Paşa’nm beş-on katı büyüklüğünde halk çarşıları. Sıkış sıkış. Tıkış tıkışlığın getirdiği büyük bir enerji. Doğu’yu Doğu yapan içiçe girmiş kum gibi karınca gibi bu ka­labalıklar mı? Sanki burada kalabalık satılıyor turistlere. Di­lenci sürüleri, seyyar satıcı sürüleri, muazzam ve içinden çıkılmaz yoksulluğun canlı bedenini oluşturuyor.. Turistik dükkânlar ve çarşılarda sanatkarca bir şey bulamadık.. Halı­ları, kilimleri hem makine hem boyası baskı…

Mısır’ın büyük sanatkârlığı Kur’an okumak. Köprüalt- ları, metroları, dolmuşları, dilenciler, her yerde aralıksız Kuı^an okuyorlar. Teypde, radyoda mutlaka Kur’an sesi bir yerden yükseliyor. Osmanlı uygarlığından kalma bir deyimdi, Kur’an Mekke’ye indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da (hat ile) yazıldı, diye. Kur’an okumak ve dinlemek sanatların sanatı. Dünya şampiyonu hafızlarıyla meşhur. Mesela bir kahveye oturuyorsunuz, sessiz sedasız bir adam arkanıza gelip oturu­yor ve başlıyor Kur’an okumaya. Asla elini uzatmıyor, sizi ra­hatsız da etmiyorlar, verirsen ver, okuyup gidiyorlar, dönüp baktıkları da yok.

Kahire’de, din, gelenek, kültür, sanat, her şeyin toptan karşılığı: Kur’an okumak!..

Nil, Doğu dediğimiz bu coğrafyanın ilahi gerdanlığı, za­yıf ve korka korka akıyor, solmuş ve sinmiş gibi akıyor, ama sakin ve toprağa minnettar, geceyi, mehtabı mest ederek… Az­gın değil, boğucu hiç değil.. Akşam ışığı gibi, alevi hiç azalmı­yor, Afrika kadar koca bir tencereyi titrek titrek ısıtıyor…

220

Amerikan Köpekleri

Suların en soylusu işte bu, en uzak ülkeleri dolaşan işte NilL Çöldeki ziyafet! Esans şişelerinden yayılan koku gibi, hınltısız, hıçkırıksız, tül gibi büyü gibi akıyor!..

Tuncay (Akgün), İran’da o kadar hediyelik dururken gi­dip ünlü Persopolis takımının formasından almıştı. Burada da kafayı “Ehli” takımının formasına taktı. Ehli/Ahali demek, hal­kın takımı. Rakipleri “zemalik”, zenginlerin takımı. Sıkı reka­bet ikisi arasında. Beşiktaşlı Ahmed Hassan’ın öyle havası var ki, Beşiktaş’ta yedek kalınca neden ağrına gidiyor, anlıyor in­san.

Sadece dansöz giysilerinin satıldığı pullu aksesuarlar, her dükkânda var, şallar, elbiseler ucuz ve bir şeye benzemi­yor, sırf dansöz elbiseleri satan dükkânlardan her sokakta mutlaka bir tane var!..

Doğu Konferansı heyetinin sözcüsü Mehmet Bekaroğ- lu, gittiğimiz her ülkede okuyan Türk Müslüman çocukları mutlaka buluyor, ya da ordakiler gelip Bekaroğlu’nu buluyor. Gerçek Hayat Dergisi’nden Hakan Albayrak gittiğimiz her ül­kede İslamcı aydınları buluyor, tanışıyor, röportajlar yapıyor. Agos gazetesinden Hrant Dirik en şanslımız, gittiğimiz her ül­kede ilk işi Ermeni mahallelerine gitmek, aydınlarıyla, cema­atle görüşmek, durumları etraflıca öğrenmek. Bazen avantajları da oluyor, mesela İran’da içki bizlere yasakken, Hrant, Ermeni mahallesinde serbest olan içkiden keyfince tat­tı. Mısır’da ise, Türkiye’de bulamayacağı birçok kitap bulup çocuklar gibi sevindi…

“Ulan” dedim, kendime. “Herkes kavminin peşinde, herkes bir davarım peşinden koşturuyor. Ben ne yapayım? Ben de Lazlarm peşinden gideyim.” Aramaya gerek yok, Mısır’ın en ünlü meydanlarından birinin adı: Lazoğlu Meydanı. Bir Laz, burada çok sevilmiş, öyle ki adını meydana vermişler. Kimdir, nedir, soracak, arayacak vaktim olmadı. Müslüman-

221

Nihat Genç

lann geçeceği kaldırımı yüksek İngilizlerin geçeceği kaldırımı alçak yaptırıyor, bir zaman burada sadrazam gibi önemli bir adam olduğu söyleniyor.

Çok sevdiğimiz ağbimiz, Birikim dergisi yazarı Ömer Laçiner’in ise kimseyi aramasına gerek yok. Ömer ağbi, nere­ye gidersek gidelim, yolda, otobüste, otelde, durmaksızın Si­vas’ta yaşadığı çocukluk hikâyeleri, bir de nasıl güzel anlatıyor. Sivas türkülerim de pek güzel söylüyor. Uçsuz bu­caksız ülkeler gezsek, Ömer Laçiner yanında hep Sivas’ı gö­türüyor. Yine, araba, vurmuş Mısır çöllerine… Çöller içinde çöller… Ömer ağbi, yine Sivas türküsüne başlamış… Boynuna sarıldım. “Ömer ağbi, Mısır çöllerindeyiz, çıksak artık şu Si­vas’tan!”.. O kadar Sivas hikâyesi anlatıyoruz ki birbirimize. Mısır’a mı gittik, Sivas’a mı bilemiyorum. Anladım ki, Türki­ye halkının hâzinesi hasret. Sırf hasret çekmek, of ulan, demek için uzak memleketlere göç eden bir milletin çocuklarıyız. Öy­le ki, Kahire ortasında bende de bir Sivas iştahı açıldı, şimdi bir uçak seferi olsa da Sivas’a insek. Biz küçücük insanlarız. Sivas yetiyormuş bize, bilmem Mısırlar’da ne arıyoruz…

Oral (Çalışlar) ağbi, Laçiner ile beni, yanyana, o meşhur Marks-Lenin’in pozuyla çekti. Ömer ağbi ve ben iki kafa. De­rin düşünceli bakışlar. Durgun, felsefi. Resme baktığınızda bu iki adam, dünyanın en derin dertlerinin felsefi tozunu atmış gibi, ağır, bilge… Ancak bu fotoğrafı Oral ağbi, Ömer ağbiyle ben yanyana dansöz seyrederken çekti!…

Dansözden sonra sahneye “Sinbad” giyimli biri çıktı. Se- mazen gibi dönmeye başladı. Ancak, eteği tennure beyaz de­ğil, rengarenkti… Tennure, bildiğimiz mevlevilerin eteği, aynı şekilde dönüyor. Semazenler gibi yavaş ve ahenkle değil. Se­ri ve çıldırmışcasma etrafında dönüyor. Defler tempo veriyor. Basit bir şov ama asla değil… Tennure dönüyor, dönüyor, bir zaman seyredeni transa sokuyor, siz de tennureyle birlikte

222

Amerikan Köpekleri

dönmeye başlıyorsunuz. Sıkı bir gösteri. Ne yaptı ki adam di­yorum, basit bir dönme, kat kat tennuresinden birini çıkarmış başınm üstünde döndürdü… İki etek birlikte döndüler.

Mısır’da derin hayal kırıklığı yaşadık. Tam anlamıyla zihnimiz mahvoldu. Gördüğümüz zenginlik ve sefaletin uçu­rumu umutlarımızı unufak etti, mezarlık evlerindeki milyon­lar aklımızı bozdu. Keşke gelmeseydik, keşke görmeseydik, hayıflanmaları. Bir akıl hastalığına yakalandık, elimiz, kale­mimiz, dilimiz iptal oldu. Bir ölüler ülkesi.

Ama bu tennurenin dönüşü… Coşkuyla kendimizden geçtik. Tennure döndü, içimizde Doğu’ya dair kökleşmiş acı­ların sütunları devrildi. Tennure döndü, bu ağır Orta Çağ ül­kesinde yeniden uyandık. Tennure döndü, acayip bir şiddetin aleviyle bedenimiz sarsıldı. Tennure döndü, köleliğimiz, nük­leer bombalar, sefaletimize karşı bir güç geldi. Tennurenin dö­nüşü ruhumuzu ikna eden sihirli bir kuvvetle doldurdu vücudumuzu. Tennure döndü, Doğu’nun şairleri, sürmeli kız­ları, efsaneleri, Hafızı, Camisi, Itrisi, horonu, halayı, Laz uşak­ları, Çerkez kızları, kara Kürt çocukları, Nil’den Tuna’ya Cezayir’den Pakistan’a döndük. Çılgın bir neşeyle döndük. Beynimiz önceden öğrendiklerini uyuşturdu. Sanki yeni bir fi­kir, ilk defa dünyaya geliyoruz gibi, kelebeğin kabuğundan çıkması gibi, masalar, sandalyeler darmadağınık. Nil, gözbe­beği gibi.. Nil’in elleri uzuyor, uzuyor, Sivas’tan geçiyor Nil, İsfahan’dan geçiyor… Tennure dönüyor, Nil, bir sihirbaz gibi labirentlerine saklıyor bizi. Tennure dönüyor… Kahire’de gö­ren biz değilmişiz, fotoğraf makinesi, Mısır’da, röportaj gibi geziyormuşuz… Tennure dönüyor, esrarlı toprağını, Nil bü­yülü yüzünü usul usul göstermeye başladı… Tennure dönü­yor. Hızla eşyalar, hareketler, evren, tek bir biçime giriyor… Tennure dönüyor, gözlerimiz önce kararıyor, sonra başka bir aydınlık içinde daha derinden ufukları görürcesine açılıyor…

223

Nihat Genç

Tennure dönüyor. Düşünce sarhoş olmadan, kalp zenginleş­mez, der gibi… Zenginlik, bilmişlik, boş gurur, der gibi… Ön­ceden öğrendiklerimizden utanıyorum, önceden bildiklerimiz beyfıime kanlı bir diken gibi batıyor…

Tennure dönüyor… Bu da, diyorum, kainatın oyunu, Tann’mn oyunu… Bu bir ilahi oyun… Dünyanın, evrenin, Al­lah’ın oyunu, dönüyoruz… Işıl ışıl ışıkla yıkanır gibi, aşkı he­nüz siftah ediyor gibi, dönüyoruz… Yüzümüz bin defa ışıldıyor, görmediklerini görüyor… Tennure dönüyor, üstüm başım, beynim aklım toparlamveriyor… Tennure dönüyor, hal­kım, kültürüm, tarihim, her şeyimi çıldırırcasına öpüp, öpüp, beni sarhoş eden bu topraklara secde eder gibi şükrediyorum.. Tennure dönüyor, sefil ama durmaksızm gülen bu insanların yüzünde derin bir güzellik keşfediyorum…

Düşünce dediğimiz humma hastalığıymış, bir sara nö­betiymiş, tennure dönüyor, bir ölçü, bir ahenk, hepimizi eşit­liyor, hepimizi kardeşliyor, tennure dönüyor…

Bir köle gibi, Sinbad kılıklı adam, bir sefil kul gibi, bir dilenci gibi fırladı sahneye, başladı dönmeye… Bu dünyada başladı dönmeye, gösterisini sanki öte dünyada bitirdi… Ten­nure gösterisini bir efendi gibi bitirdi… Bu nasıl sanattır, gös­teri hepimizi efendileştirdi, efendi insanlar gibi olduk…

Size büyük bir müjdem var kardeşlerim, size gaybler- den bir haberim var kardeşlerim. Tennure dönüyor…

224

  1. Tezkere Üzerine

Aliya İzzet Begoviç öldü, Bosna’nın ve hepimizin başı sağol- sun. Halkının yarısı Avrupa’nın tam ortasmda katledildi. Ye­niden çizilen haritalarda Aliya’ya bir karış deniz-sahil vermediler. Buna rağmen Aliya, hoşgörü, anlayış, insanlık der­si verdi tüm Avrupa’ya. Çünkü Aliya kindar davranmadı, in­tikam peşinde koşmadı. Çok kültürlülükte, birlikte yaşamakta inad eti. Korkunç katliamlarla Bosnalılar yok edilirken sadece Bosnalılar ve bizler değil, tüm insanlık “insanlık” adına kor­kunç acılar çekti. Gelmiş geçmiş tüm tarihler içinde halkının yansı katledilip, yine sabır, insanlık, biraradalık ülküsünden aynlmayan bir devlet adamı, kral bulamayız. Koca Avrupa uy­garlığı Bosna savaşma sessiz kaldı. Bu korkunç günlerde Ali­ya, değil Bosna’nın ve bizlerin, insanlık ülküsünün umutlarım, ruhunu genişletti ve zenginleştirdi. Aliya, hem Müslüman Türk Doğu uygarlığının, hem aydm Avrupa kültürünün onur­lu bir temsilcisi gibi bu vahşi kıyımdan bir Doğu-Batı düello­su çıkarmadı, medeniyetleri çatıştırmadı. Hem Doğu’nun bilgeliği, hem Baü’nın bilgisini aşarak, dünyamız için, insan­lık için ufuklanmızın çok üstünde bir meşale yaktı! Aliya, hem Müslüman Türk Bosna’nın hem Avrupa topraklarının en tat­lı, en olgun elmasıydı. Savaştan, kıyımdan, utanmayan, bık­mayan devletlere karşı evrensel kardeşliğin en ateşli aşığı

225

Nihat Genç

oldu. Avrupalı siyasetçiler Aliya’nın bu soylu tavrı karşısında sessizlikle boyunlarını büküp, kendi uygarlıklarından doğan bu vahşilikleriyle başbaşa kaldılar. Büyük müsamahası ve si­yasi nezaketine rağmen Aliya’ya hâlâ stratejik hesaplar yapıp on santimlik sahil-deniz kıyısı vermediler… İşte o günlerde Doğu’da ve Batı’da tüm insanlık ölünce, Aliya, bu evrenin, bu dünyanın ayakta kalmış tek çocuğu, insanlığın son numunesi gibi hepimizin umutlarım tek başına taşıdı…

Krallıklar babadan oğula geçer ve devlet için halk için kutsallık ifade eder. Bazı devlet adamları vardır, doğuştan soyludurlar, halkın evladıdırlar. Belki de dünya tarihinde ilk defa bir halk, krallık halesini kendi elleriyle bir evladının ba­şına koyuyor. Resmi kral değildi, halkın kralıydı. Aliya, acılar çekmiş Bosnalılar’m tek tesellisi, tek ümidiydi. Aliya, yalnız Bosnalılar’m değil insanlık halesinin kabaran göğsüydü. Ali­ya, sadece Bosnalılar’m değil hepimizin merhametli filozo­fuydu. Aliya, hem derviş hem kraldı. Aliya, Müslüman Türk’ün uygarlık gücünün silinip gitmediğini şahsında tüm dünyaya gösterdi. Sabırlı, uygar, cefakâr Aliya, topraklarını bir an terketmedi. Top mermileri altında ve direnişle tüm dün­yada, hepimizin gönlünde bir insanlık güneşi gibi ışıldadı. An­cak, Avrupa’nın, Rusya’nın, Sırplar’ın gözünü kan bürümüştü, katliam, soykırımdan başka bir şey görmedikleri için Aliya’nın devlet adamlığı ütopik ve masalsı kaldı. Aliya’mn karşısına Batı uygarlığı kasap Sırp lideri Miloşeviç’i çıkardı, bu denli şeytani ve korkunç güç karşısmda dahi Aliya, insanlık ülkü­sünden taviz vermedi.

Tarihin bilindik kahramanları şiddetli savaşlardan çık­mıştır. Aliya başka. Aliya, eline kılıç almadan “kahraman” ol­du. Neyin kahramanı? Sınırların, coğrafyanın, jeopolitiklerin ve jeostratejilerin kahramanı değil. Ahlak ve insanlık kahra­manı. Bütün devlet adamları, Avrupa, siyasetçiler, hem de

226

Amerikan Köpekleri

böyle bir çağda, hem de katliamların tam ortasında Aliya’nın bu çok başka devlet adamlığı ve bilgeliğini hayranlıkla izledi. Tarih kitapları Aliya’nın devlet adamlığını, hamasi, yalınkılıç, cengâverlikle yazamayacak, alışık olmadığı cümlelerle, bam­başka bir insanlık ülküsünün duygularıyla yazacak. Savaş ve kahramanlıklardan ve sınırların ve coğrafyanın büyüklüğün­den zevk alan tarihler, Aliya’nın bu akılötesi barışçılığından acı duyacak. Halkı Bosna’da kıyımdan geçirilirken dahi, insan­lık erdemlerini bir ahlak sanatı, bir insanlık, düşünce sanatı, bir uygarlık ölçüsü olarak dilinden düşürmeyen Aliya’ya Do- ğu’da, Batı’da her devlet adamı her halk aşık olacak! Halkmı kutsal bir ciddilikle sevip okşayıp yatıştıran, intikamcıları bü­tün siyasi şimşekleri üzerine toplama pahasına uyaran Aliya, en umutsuz, korkunç günlerde “insanlığa” ahlaki öğütler ver­di.

Bazı devlet adamları vardır adları artık “bayramlar” gi­bi hatırlanır, kutlanır. Bazı devlet adamlan vardır halkın ara­sında görünmeden ebediyyen yaşar. Bazı devlet adamları vardır, isimleri anıldıkça çağlar içinde görünmez bir bayrak gibi coşkuyla, yücelikle dalgalanır. Bazı devlet adamlan var­dır, görüşleri, düşünüşleri, yaşayışı, tavırları halklan yaşadık­ça “ilahi kitaplar” gibi okunur… Hayatları halkın ebedi mektepleri olur!..

Bir karış denizim yok diye üzülme Bosnalı çocuk! Ali- ya’nm mezarı denizlerin ta ortası! Deryalan arıyorsanız, işte Aliya’nın mezarı!

Bosnalı çocuklar! Aliya öldü diye üzülmeyelim. Tanrı en korkunç günlerimizde onun gibi güzel ve soylu bir insanı “in­sanlığa” armağan ettiği için şükredelim.

Aliya öldü diye üzülmeyelim Bosnalı çocuklar! En zor günlerimizde bu küçük ve hüzün dolu ülkeye cumhurbaşka­nı yapıp hepimizi onurlandırdığı için Tanrı’ya şükredelim!

227

Nihat Genç

Keşke kendine Müslümanım diyen bizim siyasetçiler Aliya’mn tırnağı kadar olabilseydi. Şu siyasi iktidarın düştü­ğü kepazeliğe bakın, I. Tezkereyle dünya gündemine onurlu bir tavırla başköşeye kurulmuşlardı, şimdi II. Tezkereyle “ibiş”e döndüler. Alçak insanlar ahlaksız bile değildir, çünkü “ahlak”ı bilmezler. Şu anda siyasi iktidar Irak’a asker gönde­rip göndermeyeceğini dahi bilemiyor, Amerika ensesine tokat atıp git diyor, gidiyor, gel diyor, geliyor. Orta oyunun kahra­manı İbiş, lafım bilmez, ayak işleriyle uğraşır, ayakaltmda do­laşır, sakarlık ve aptallıklarıya ona buna bulaşır, ancak seyirci İbiş’i çok sever, çünkü iyiyi, kötüyü, doğruyu bilemeyecek ka­dar salaktır. Hepimiz Türkiye’nin onuru diyorduk, karşımıza “ibişler” çıkti. Dibini bilmedikleri kuyuya taş attılar..

Sultan Osman’ı öldüren yeniçeri ortası IV. Murat tara­fından kaldırıldı, ancak üç yüz sene her sabah içtiması (sayı­mı) yapılırken sıra bu ortanın adına gelince tüm yeniçeriler “yok olsun, lanet olsun” diye bağırırdı. Bu kararı alanlar tarih döndükçe adları Ebu Cehil gibi Damat Ferit gibi lanetle anıla­cak! Şimdi bu köpek pisliğim örtecek toprak bulamıyorlar. Bil­mezler ki ağzı kana batan kurt daha çok kan ister. Şu ibişlere bakın, .ötlerine güvenmeden azmış yılan gibi yol üstüne çık­tılar. Hiç mi okumadılar, askerin işine, fakirin .ikişine akıl sır ermez. Zekâları, ufukları bu kadardı, şu rezilliğe bakın, Ame­rika’nın kuklası dahi olamadılar, siyaseti tam bir “kukla” oyu­nuna dönüştürdüler!

  1. Tezkere vakası, Türkiye’nin siyasi geleceğinin asla Müslüman siyasetçilere terkedilmeyeceğini bizlere gösterdi! Şu hale bakın Irak’ta leşi çıkan Amerika’nın kan dolaşımını hızlandırdılar, Amerika’nın kartlarını güçlendirip, neşesi ve keyfini azdırdılar! İnsan olmanın tadını kaçırdılar, nükleer bombalarla yokedilen Iraklı çocukların bedenlerini Amerika için leziz bir yemeğe dönüştürdüler! İşte böyle siyasetçiler yü­

228

Amerikan Köpekleri

zünden dünyamız daha karanlık hale geliyor ve bu karanlık­ta katliamlar, soykırımlar artık bir “endüstri” haline dönüşü­yor! Şu Müslümanların haline bakın, Amerika’nın en güçlü silahlarından daha korkunç bir “silah” haline geldiler.

Ya şu Fethullah Hoca’nın gazetesine ne demeli, o ne coş­kulu Amerikan aşkı, Amerika yanında savaşa girelim diye en hararetli, en arsız baskıyı ve kulisi onlar yaptı. İnsanlık için acı çekmeyi neden önce Müslümanlar unuttu. Ne yapacaksın, “Müslümanım” diye bir dümen bulmuşlar. Bir laf vardır, ba­bamın adını verip bokumu bile satarım. Müslümanım deyip her boku bu millete yedireceklerini sanıyorlar, bu millet bu boku yer de, dünyanın onlarca mazlum ülkesi, İslam ülkesi yer mi? Allah’ın doksan dokuz ismine bir de Amerika’yı ko­yup yüze tamamladılar. Irak’ta Arap çocuklarının kalbi hiçbir zaman böyle “yalnız” kalmadı, tarih böyle yazacak, onları Amerikan askerleri değil, “din kardeşleri” öldürdü! İçimizde, bu topraklarda, Müslümana karşı silah çekmeye karar verebi­lecek bu canileri kim yetiştirdi?

Bunlar Anadolu’nun bağrından geldik diyorlar, işte gör­dük, “Ahmet ölsün, Mehmet gömülsün” diyen Amerikancı si­yasetlerini. Her lafın başında, Anadolu halkından aldıkları büyük oy desteğini gösteriyorlar, bu halk öküzlerini de sever, davarlarını da, ho öküzüm ho! Donunun yırtığına bakmadan poyraza .öt açmayı nerden öğrendiniz, Amerikan askerlerinin kalkan cenazelerine selam çakmayı Kur’an’dan mı öğrendi­niz!

  1. yılını kutladığımız Cumhuriyet’in en utanç dolu gü­nüdür bu. Amerikan askerlerinin ayaklarını yıkamak için ha­raretle meclisten karar çıkartanların bu kadar çok olması, bizlere, bu siyasetle, bu manyaklarla cumhuriyetin yüzüncü yılını kutlamak şansı bulamayacağımız kadar korkunç bir teh­likeyi gösteriyor! Türkiye meclisinde kadınlarının başını aç­

229

Nihat Genç

mak istemeyen Müslüman siyaset, namuslarını çırılçıplak Amerika’nın askeri karargâhına teslim etti! Değil namusların­dan örtüyü kaldırmak, namuslarının kemiğinden etini sıyırıp Amerika’ya zevkle sundular! Bu ikram edilen namusla Ame­rika zalim bir şehvet manyağı gibi artık güle oynaya çılgınlar gibi mutlu. Ama, burada Müslümanlar hâlâ masum ve saf Müslümanlığı oynuyorlar, yani, her sağ iktidar gibi halkı kan­dırmada profesyonel davranıyorlar. Hayvanlar âlemi “peze­venk” bilmez, hayvanlığın doğasına aykırıdır pezevenklik! Ama şu soruyu yüzlerce yıl hiçbir Müslüman cevaplayama- yacak artık, Kur’an okumuş, hafız olmuş, dualarla büyümüş Müslümanlar ülkelerini neden sattılar! Bir Arap atasözü var­dır, Arap kırk yılın üstüne intikammı almış yine de ne çabuk demiş, bunu yüzlerce yıl Araplar unutur mu? Araplar, Sü­veyş’te İngilizler’i, Cezayir’de Fransızlar’ı tuttuğumuzu unut­tu mu? Ve bütün bu rezillikleri, borçlarmı erteleyip kurtardı­ğınız gazetenin başyazarları size “modem Müslüman” desin diye yaptınız! İşte oldunuz modem, artık size günah yazılmaz, artık “ihanet” deftere yazılmaz, artık pislikleriniz “kirlilikten” sayılmaz, çünkü borcunu ertelediğiniz gazeteler size “mo­dernlik” ünvanı verdi. Ho ho öküzüm, ho… Ho ho modern Müslümanlar, ho…

Türkiye’nin geleceği için en büyük tehlikeli soru budur, neden, Türk sağı, muhafazakârı, Müslümanı, milliyetçisi hız­la şamaroğlanı oluyor, hızla ibişleşiyor, neden köpekleşiyor! Hangi sağ iktidar gelirse gelsin, neden Amerika’nın yatağına pomo yıldızları gibi girip sevişiyor çılgınca. Benim bildiğim ve inanmak istediğim, Müslüman, eli vicdanında dolaşan adamdır. Bakın şunlara, Hülya Avşar kadar haysiyet sahibi de­ğiller, namazı niyazı duayı bırakmış Amerika’ya secde ediyor­lar. Uçurum, karanlık, iğrenç bir trajedi, Türkiye halkmm başından aşağı boklu kaynar sular gibi felaket yağdırıyorlar.

230

Amerikan Köpekleri

Şu terbiyesiz, ar, haya, ahlak tanımaz meşhur kanallarına ba­kın Müslümanların. Bağdat büyükelçiliğimiz saldırıya uğru­yor, hiç oralı değiller. Aynı saldırı başkaları iktidardayken olsaydı, yeri göğü oynatırlardı, “Müslümanlarla neden sava­şıyoruz” diye. Şimdi, Müslüman iktidarlarını koruyorlar? Pe­ki Türkiye’yi kim koruyacak! Memleketin ağzına sıçmışlar, hâlâ ekranlarda kendi siyasetçilerini taze, temiz, gül gibi ço­cuklar gibi reklam ediyorlar, iktidara gelene kadar herkesi eleştirdiler, Müslüman kardeşim, din kardeşim diye Pakis­tan’dan Cezayir’e kadar ağıtlar düzdüler, şimdi, Müslüman kardeşlerini katledenlerin yatak odalarında domalmış, hâlâ dinden kitaptan bahsediyorlar! Hangi kitap yazıyor Müslü- manın orospuluğunu, hangi kitap yazıyor Müslümanın vatan hainliğini. Evet, şimdi yazıyor dünyanın tüm gazeteleri, Müs- lümanlar kalleşçe nükleer bombalarla yokedilen kardeşlerini ihanetle yok ediyorlar! Üstelik karar çıkarttık diye hoplayıp zıplıyorlar, .öderine güvenmezler bir de güya Amerika’yla saklambaç oynuyorlar… Bu arkadan hançerleyen silahlarını­zın sesini Allah duymayacak mı, mazlumların ahım Allah siz­den çıkartmayacak mı? Gecenin dördü, beşinde yatağından don gömlek kaldırılıp gözleri bezle bağlanıp elleri arkadan ke­lepçelenen altı yaşındaki Iraklı Müslüman çocuklar dünya döndükçe size beddualar okumayacak mı? Sizin onurunuz yoksa Mehmetçiğin de yok mu sanıyorsunuz? Her tür siyasi sapıklığınıza Anadolu’nun bu mert Mehmetçikleri harfiyen uyacak mı sanıyorsunuz? Kamyonlarla, trenlerle Irak’a gidip, Müslüman kardeşine silah çekecek mi sanıyorsunuz? Hiçbir stratejik hesabınızda yazmıyor ama, Mehmetçiğin kalbinden acı çekip o silahı doğrultmayacağını düşünmek istemiyorsu­nuz! Ho öküzüm ho, ho modem Müslüman ho!.. Bir dananın bokunu yedi köye bulaştırdınız…

Sağcı zihniyet, Amerika’ya hayranlık ve köpeklik yemi­

231

Nihat Genç

niyle bütünleşmiş, ağızları köpük saçarak karıları çocuklarıy­la Amerikan askerlerini, papazlarını, haçlarını durmaksızın yalayarak öpen şerefsiz bir kütle! İnsanlığın acı çektiği bugün­lerde pişkin suratlarıyla pisliklerini tiksintiyle döktüler işte or­talığa! Utan Anadolu! Utan Türkiye! Utanın hocalar, anneler, babalar! Bunları kim doğurdu, kim yetiştirdi? Hilali çiğneyen Amerikan askerlerinin yaranda savaş borusu çalıyorlar! Pis pis kokutuyorlar insanlığı! Ho öküzüm, ho, gülünç ve bayağı in­sanlar! Yazı yazdığım günden beri biliyorum sağ siyasetin pa­so köpek, paso köpek, paso köpekler yetiştirdiğim… Ama insanım, zaman zaman dönüp ruhumu, fikirlerimi inceliyo­rum, Anadolu’dan gelip sağ siyasetlerde yerini alan onlarca, yüzlerce genci inceleyip, kendimi yokluyorum. Çünkü, bu toprağın çocuğuyum, danışmanlarını, milletvekillerini, genel müdürlerim, henüz ilk gençlik yıllarından beri tanırım, temiz, saf, masum halleri düşündürür beni, kafamda fikirler gider gelir, bu kadar temiz vatan evlatları olmaz deyip, aklım gider gelir, küçük dilimi yutarım… Anadolu’dan gelmiş, pırıl pırıl bu çocukları her zaman Anadolu’nun milli direnişinin top mermileri gibi görüyorum… O kadar dürüst tabiatlı çocuklar ki onların yüzlerinde Anadolu’yu seviyorum. Ama yine alda­nıyor, yine hayalkırıklıklarıyla şaşkınlığa, paniğe kapılıyorum, işte yine sağcı bir iktidar, yine aynı hikâye, aynı çocuklar, mil­letvekili oldular, yine ağız değiştirdiler, yine küfrettikleri adamlarla koyun koyuna girdiler! Nasıl hızlı “Amerikancı”, “medyacı” oldular, böğüresim geliyor. Artık Anadolu’nun bağrından şüpheye düşüyorum, toprağımın kökenlerinden endişelerim var! Anadolu her dönem pislikten, balgamdan, irinden cahillikten bir akıntıyı Ankara’ya döküyor! İnancım sarsılıyor, bir inançsız ben miyim, ıstırap içinde ıstırap, şüphe içinde şüphe, bu toprağın bir yanlış düşünen, bir kıvranan ço­cuğu ben miyim? Kaçtır birlikte yatıp uyuduğum kardeşleri­

232

Amerikan Köpekleri

mi medyaya, Amerikancılığa kaptırıyorum, bu azaplar içinde bitmiyor hayatım, bir Amerikancı köpeği gidiyor, diğeri geli­yor. İnanmıyorum bu Anadolu’ya, bu cahiller sürüsü beni ya­kıp kavuruyor!

Güzelim Anadolu, anam babam, soylu vatanım, inan­cım kalmadı derene, tepene, türbene. Gözden geçir ne olursun güzelim elmalarını, buğdaylarını, incirlerini, kuzularını, kes­tanelerini. Dağlarını, nehirlerini kırklayıp yıkayıver yeniden. Yalvarırım kökünden kazı haritam sil baştan. Yağmuruna, rüz­gârına inancım kalmadı, şerefsiz, namussuz, satılık insan bü­yütmekten yorulmadın mı? Mıhlanıp kalma Orta Çağ mektep­lerine, vahşi kasabalarına, hangisini sayalım, diyelim Karabük, tek bir kitapçı dükkânı yok, lisesinde yalnız iki kız talebe okur ama üç sağcı milletvekili bu karanlıklardan irin gibi büyür. Kökünden kazı müteahhitlerini, şirketlerini, hacılarını. Tarla­larını uçur, dağlarını yakıver, mekteplerini, camilerini kilitle. Söyle Anadolu nasıl dayanıyorsun bu şerefsizliğe. Başka bir ülke bul, başka bir halk, başka bir başlangıç, başka bir kader yaz kendine. Ne huzur istedim senden ne mutluluk, ne keyif, onurla konuşacağım tek bir sağlam çürümemiş ağacın kalma­dı. Yaylalarına, mezralarına, kuzularının melemesine, sabahın ezanına, akşamın güneşine itimadım kalmadı, ruhuma inan­cım kalmadı, bıktım kitaplardan okumaktan Yunuslarını. Yir­mi yıl, otuz yıl birlikte ağladığım aynı battaniyenin altına kıvrılıp sarıldığım çocuklar birgün içinde köpek oluyor. Bir takım elbise giymekle, bir kara, fiyakalı gözlük takmakla, bir gazetede resmi çıkmakla, şerefsiz, vatan haini, orospunun ta kendisi oluyor, eşeğin .ikine sinek konar gibi ekranlara konu­yorlar. Nerde büyüttün bunları o dakka memleket satarlar, buğday, fındık satamaz, parayla şeref, namus satarlar. Güze­lim Anadolu, soylu vatanım, insanlık tarihine adımız köpek­ler diye mi yazılacaktı. Son sayfasına geldin artık, sıyır

233

Nihat Genç

bedeninden çürümüş kurtlardan beter şerefsizleri! Hangisi patlıyordu eskiden bunların Ağrı mı, Erciyes mi, Nemrut mu, patlasın, püskürtsün, lavlarıyla yakıp yıkıp temizlesin bu mundar, üçkâğıtçı, pezevenk sağcı büyüten kasabalarını!. Bak­sana şu evlatlarına, akılları ermez .ötleriyle sakız çiğner. Ho öküzüm, ho… Din din deyip dini şeytana sattılar, ho öküzüm ho… Daha dün akşam dünyanın gözleri önünde Müslüman kardeşlerini gâvura sattılar, be bismillah, ne çabuk yine Allah, illallaha hemen başladılar… Ho öküzüm ho… Müslüman siya­setçi böyledir, arkasında semer, önünden emer de emer… Ho öküzüm ho… Müslümanlığı, dini, kitabı başımıza kaka kaka gözümüzü kör ettiler, nerde o bizim gözümüzü kör ettiğiniz Müslümanlığınız. Ho öküzüm ho.. Unutur mu Amerika bu iyiliklerinizi, bir mıhlama, bir hamsi tava yapar Rize’deki yay­la köşkünüze gönderir, ho öküzüm, ho… Ey Iraklı kardeşler, bizim öküzler boklarında sinek öldürür gibi vuracak sizi, vu­racak ve sonra modem olacak. Ho öküzüm, ho… Bizim mo­dem Müslüman, camiye gider sofuluk taslar, kapıya çıkar Müslümanları köpek diye taşlar. Ho öküzüm, ho… Yediler bo­ku, şimdi de Amerika’ya, çizdim, oynamıyorum diyorlar, ho öküzüm, ho… Ağzı cınşık, büzüğü cız, osurur mu dua mı eder, oldular başımıza cıngıllı şeyh! Ho öküzüm, ho…

Söyleyeyim ahali bu savaşın sonunu, Polonya, Japonya cami yapılmadan körler gibi dizildi, çömleğe Amerika osur­du, tarağı Türkler, böreği kürtler yedi! Ve Allah Allah dedi Genç Osman gibi borçları ertelenmiş Hürriyet gazetesi!

Ne bağırıp çağırıyorum, eşeği dövmekle at mı yapılır, eşek Kâbe’ye gitmiş hacı mı olmuş, dönmüş dönmüş bizim köydeki değirmen demiş. Attan düşmüş ölmemiş diye sevini­yor, Amerikan eşeğinin sırtından nasıl düştü, baksanıza sura­tı yedinin karakökü gibi bakıyor, hani kabadayı, dik yürürdü, ondalık kesir gibi iki büklüm, semeri altına dönmüş gibi yürü­

234

Amerikan Köpekleri

yor! Şu utanmazlara bakın, yedikleri nane yetmiyor, kalkmış­lar cumhurbaşkanına dil uzatıyorlar. Ho öküzüm, ho.. Sizin yedi sülaleniz, kasabamz, böyle insan yüzlü, saygın, nazik, so­rumlu bir devlet adamı gördü mü, sizin köylüler müteahhit­ten başka insan gördü mü? Cumhurbaşkanım hırpalamak için kanalları, gazeteleri seferber ettiler! Ho öküzüm, ho.. Neden saldırırlar, cumhurbaşkanımız, uluslararası hukuku dinleyin diyor anayasa, yoksa Türk ordusu, uluslararası meşruyet ol­madan sınır dışına çıkamaz diyor. Vay anam vay, Rizeli mü­teahhitler İstanbul belediyesinin ihaleleriyle adam olmuş, şirket kurmuş, TV kurmuş, saülmıştan sunucu, spiker yapmış, orospu şarkıcılardan program yapmış, akşamları gatula gatu- la gülüyrim sana diye kancık eşekler gibi tepinmiş, şimdi şu terbiyesizlere bakın, bunlar cumhurbaşkanımıza saldırıyor. Sonra ne oldu, Amerika, benim tescilli kahyam kürtlerdir, de­yip .iktiretti, şimdi ne yapıyorsunuz, Amerika’ya gizli kapalı kapılar ardında senin asıl, birinci kahyan biziz diye ağlayıp buna da siyaset diyorsunuz, koca Türkiye Devleti Kürtlerle sayenizde kahyalık savaşına başladı… Ho öküzüm, ho… Cum­hurbaşkanımız ne yaptı? Koştu Müslüman ülkelere, gönül al­maya başladı, önce Hatemi’yi ülkemize davet etti, sonra Orta Doğu’da siyasi, ticari birlik, dostluk kuralım diye konuşmalar yaptı, sonra, her bir İslam devlet başkanına sarıldı, konuştu, tartıştı, el sıktı. Bu topraklarda hiçbir cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer Bey gibi Müslüman, İslam ülkelerine bu kadar sıcak davranmadı. Şimdi, siz Müslüman, bu Allah’ın ülkemi­ze bir nimeti cumhurbaşkanımız kâfir mi oldu… Ve Aydın Do­ğan medyasının ağzıyla cumhurbaşkanına saldırıyorsunuz. Cumhurbaşkanını halkın gözünden düşürmek için geceyarı- larına kadar yayınlar! Düzenbazlar, korkmayın, cumhurbaş- kamnızın medyası yok! Korkmayın, sizlerin, dostunuz, sevgiliniz Aydın Doğan’m medyaları çok, şirketleri çok! Kork­

235

Nihat Genç

mayın, cumhurbaşkanının ihaleleri yok, şirketleri yok, müte­ahhit dostları yok, o halde, güçsüzdür, o halde indirin! Bir ga­rip cumhurbaşkanı, düşmüş delilerin, üçkâğıtçıların ülkesine, dev Gülüver gibi. Almış eline bir anayasa kitabı. Varı yoğu, şe­refi namusu, o kitapçık, sabah okur, akşam okur… Öküzlerim bu kitap da saptan samandır diye saldırır, ho öküzüm, ho!.. Korkmayın, vakti saati gelince bir dakika durmaz, gider cum­hurbaşkanımız. Sizler çoktan ayarlamış sıraya sokmuşsunuz- dur Demirelvari onlarca adayınızı. Müslüman ülkeler içinde en sadık dostumuz Pakistan bile gazetelerinde: “Dostumuz Türkiye asker gönderme kararıyla bizi çok zor duruma düşür­dü”, diye öfkeli yazılar yazıp, bu borçları bizden çok yoksul ülke dahi asker göndermeme kararı aldı. Ve biz utanıyoruz bu insanlara rezil olduğumuz için, cumhurbaşkanımız “hukuk” deyip yanlışınızı düzeltmek istiyor. Ama hukuk dedikçe, si­zin kusmanız geliyor. Leş yemeğe alışık şirketler, aynı leşleri Türkiye’ye, Türkiye halkını yedirdiler bile… Peki kaldıralım bu hukuku, yerine Kur’an’ı mı koyalım. Hadi koyalım. Kur’an, Amerika’nın köpeği olun mu diyor, Müslüman kardeşleriniz için “terörist” deyin mi diyor. Iraklı halk direnişçilerine terö­rist derken utanmıyor musunuz? Mustafa Kemal’in ülkesin­de bir insan ne zaman hangi gün bir halk direnişçisine terörist dedi… Bu Amerikan ağızlarını ne çabuk öğrendiniz!. Ho ökü­züm, ho!. Bağdat’ta dolarları ziftlenemeyince başından aşağı dünyanın en acımasız bombaları düşmüş Iraklı altı yaşında çocuklara “terörist” diye bağırmaya başladınız!..

Ve şimdi izliyoruz TV kanallarını, pişkince, yüzsüzce hâlâ “Müslümanlığı” kimseye bırakmıyorlar, daha 28 Şubat’ta Aydın Doğan medyasıyla birbirlerini doğrayıp kesiyorlardı, her türlü entrikadan, saldırıdan, iğrenç küfürlerden geçilmi­yordu, ne oldu şimdi, Aydın Doğanla sarmaş dolaş. 30 yıl ba­şörtülülere karaböcek, hamamböceği deyip bunlara küfür

236

Amerikan Köpekleri

dolu onbinlerce yazı yazan Oktay Ekşi bu kanalın, bu Müslü­man partinin sevgilisi, özgür gazetecisi oldu. Aydın Doğan ya­zarlarıyla Müslüman iktidar iki çılgın sevgili oldu. Ne diyeyim size, aşağılık, hilekâr, utanmaz adam desem, bunların hiçbiri para etmez, alınmazsınız. Yağcılar, şarlatanlar, şerefsizler, de­sem, bunlar da para etmez bu piyasada, yine oralı olmazsınız. Peki Kur’an ne diyor, Allah ne diyor bu işe? Mazlum, sahipsiz, yiyeceği, giyeceği, elektriği, suyu, sahibi olmayan bir halkın başına nükleer bombalarla öldürülmüş Müslümanların ceset­leri sokaklardan toplanmadan bir de siz dipçikleyin, mermi- leyin mi diyor! Laz müteahhitler, işadamlarınız artık size cehennemde bir direk yapmışlardır… Bağdat büyükelçiğilimiz bombalanıyor kanalınız oturmuş o gece rektör Alemdaroğ- lu’yla uğraşıyor hâlâ. Kitlenin, halkın gözünü boyuyorlar, or­talığı sise, dumana çevirip, başörtüsü deyip mazlum görünüp, Müslümanları arkadan hançerlemelerini unutturmak istiyor­lar. Tarihimizin bu en önemli kararında oturmuş beyler hâlâ “türban, türban” diye göz boyuyorlar. Neden, çünkü, türban haberleri reyting yapıyor, çünkü, türban haberleriyle mazlum­luk ediniyorlar. Artık birer birer iğreniyorum türban takan si­yasetçi eşlerinden, benim bildiğim, bu türban, başörtüsü, ahlak ve namus için takılır. Para için ülkelerini, onurlarını Amerika’ya satmışlar hâlâ hangi ahlaktan bahsederler. Ameri­kan ordusuna asker yazmışlar yine de türbanla fiyakaları bir milyon beş yüz. Amerika’ya ülkenizi peşkeş çektikten sonra bu başörtülerin manası nedir, şudur, bu türbanlar onları hem şöhret hem mazlum yapıyor, hem rüküş hem derin Müslüman yapıyor, yani bu türban, bir “piyasa, reklam, kişilik, kariyer” mucizesi! Allah’ın mübarek dinini dahi cebellezi ettiniz… Bir köylü atasözü vardır, köyden geldiniz bilmelisiniz, çelimsiz, zayıf atın çükü yengesine kalkarmış. Siyasal iktidar dış politi­kada irade gösteremiyor, ama bu zayıf atm çükü bize kalkı­

237

Nihat Genç

yor. Yok eşleri alınmamış, yok bokmuş, püsürükmüş, vatan sevgisi, Allah sevgisi olmayan insanlar don giymemiş, donsuz gezmiş, bana ne?

İnsanlar hiç tanımadıkları insanların çektikleri acılara merhamet göstererek kardeş olurlar. Bugün Batı’da yüzbin- lerce insan Irak’taki vahşete karşı durup, kardeşimiz olmuş­tur. Oysa, içimizde büyüyen aynı kök aynı özden insanlar bugün bize bir katil kadar, bir sapık kadar uzak ve vicdansız­dırlar. Ne din kardeşliği, ne evrensel kardeşlikten haberdar değiller. Karanlıklarda, cehaletle büyüdüler. Aile dışı, toplum dışı, insanlık dışı, vicdan dışı bu insanların “ülke” yönetmesi mümkün değildir. Bir çoğuyla uzun uzun konuştum, tartış­tım. Bakın Rusya, başında Çeçen belası var, yambaşındaki Uk­rayna’yla yolları tamamen ayrıldı, Gürcistan’la başı dertte. Doğu Berlin’i Almanya’ya bıraktığı günden beri, Almanya’yla iyi geçinip, Doğu Berlin’den Asya steplerine kadar uzanan bü­yük bir stratejik ve karasal güç gösteriyor dünyaya. Orta asya stepleri ise Türk. 1989 yılında Sovyetler çöktü ve bir hiçti, dün­yayı sarsan komünistler yokoldu, ellerinde hiçbir siyasi, sos­yal, kültürel değer kalmadı. Bugün yeniden dünya imparator­luğuna oynamak için bu karasal gücü harekete geçiriyor. Amerika karşıtı bir karasal alan çizerek Putin’le üstüne oturdu. Deniz ötesi Amerika’nın ise ülkeleri zayıflatıp, borçlandırıp karasal alanlarda üs kurmaktan başka şansı yoktu. Atlantik ötesi bu memleketin uzaklardaki Afganistan’ın, Irak’m İran’ın tepesinde helikopterlerini döndürerek güç kazanması imkân­sızdır. Dev bir imparatorluk kurmak isteyen Amerika’nın dün­ya haritasında ilk sahiplenmek istediği karasal alan neden Afganistan, Irak, İran, Suriye oldu, çünkü bizim gibi cepte kek­lik köpekleri var. Dünyayı bölüşen bu iki büyük güç bu top­raklardaki ulus devletlerin kollarını bacaklarını yaralayarak etkisizleştirmeye çalışıyor. Diyelim Çin’in başına Sincan, Ti­

238

Amerikan Köpekleri

bet gibi dertler, İran’a on yıl Irak savaşı, Türkiye’yi tuzak gibi Kıbrıs, Kürt, Kerkük sorunu, Hindistan’a Keşmir’i fırsat bilip “güç” kuruyorlar. Ancak bu karasal imparatorluk kurmak is­teyen devletlerin güçleri asla ekonomi, dolar, medya, piyasa­lar değildir. Güçleri: Nükleer silahlardır. Ulus devletleri dış borç batağına saplayarak sıçrama tahtaları elde etme çağları dolmuş, artık ülkeleri fethetmeye başlamışlardır. Bir ülke ön­ce kendine güvenmeli… II. Tezkere’nin siyasi anlamı şudur, Türkiye kendine güvenmiyor. Müttefiklik ötesi “metres” iliş­kisi kuruyor. Amerika ve Rusya Türkiye’nin güçsüzlüğüyle büyüyor. Çünkü, iç politikadaki yakınmaları bu denli hızla dış politika zaafına düşüren başka ülke yoktur. İç politikadaki ya­kınmalarda bizden çılgını yok. Ancak bu yakınmalar asla mil­li zaaf gibi, dış politikada düşmana koz diye takdim edilmesi, Türkiye Devleti’nin cehaletinden kaynaklanıyor. II. Tezke­re’nin diğer anlamı şudur, Türkiye ben bu dünyada yokum, diyor. Türkiye dış borç sıkıştırması ve IMF tuzaklarını çok cid­diye alıyor. Oysa Türkiye, ne kadar dış borcu olursa olsun coğ­rafi, kültürel, dini büyüklüğüyle bu karasal güçlerin siyasi zincirlerini tasma gibi kabul etmeyecek denli devasa imkân­ları olan bir ülkedir… Babadan kalma coğrafi uzunluğu içinde onlarca Türk devletinin sancağı, bayrağı, babadan kalma din kardeşliği sınırları içinde onlarca İslam ülkesinin camisi, dev­leti, kubbesi Türkiye’nin tarihsel büyüklüğünü ve imkânları­nı gösterir. Bu dev ve parlak ülkenin Amerika ve Rusya’nın dış borç ve IMF tuzakları ve tezgâhlarına gelmesi ancak cahil­likle, ya da eşi benzeri görülmemiş bir ihanetle açıklanabi­lir.

Türkiye ne kadar büyük dış borç batağında olursa ol­sun, stratejik olarak kendim ezilmiş, yıkılmış, elleri bağlanmış görmeye hakkı yoktur.

Bu toprağın çocukları olarak bizler, bir zamanların bağ­

239

Nihat Genç

lantısızlar hareketi gibi ve evrensel kardeşlik için nükleer si­lahlara ve nükleer dengelerle kurulan bu bölüşüme kökünden karşıyız. Nükleer silahlara “karşı oluşumuz” dünyaya, insan­lığa göstereceğimiz en büyük “siyasi” değerdir. Çünkü, hem Amerika’nın hem Rusya’nın stratejik planlarında “insanlık” adına tek kelime yoktur, arkasına “insanlığı” almayan devlet­ler, insanlar yarınlarda “siyasi” birlikler, komşuluklar, antlaş­malar kuramaz! Bu topraklarm çocukları olarak bizler, hem de, coğrafyamız, kültürümüz, doğal kardeşlerimizle İsrail ve Amerikan oyunlarma gelmeden çok sıkı dostlukları hemen kurabilecek güçteyiz. Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten bugün­kü siyasal iktidar şunu acilen öğrenmeli: Ne Amerika, ne Rus­ya, Türkiye’nin coğrafik, kültürel gücünü sarsabilecek güçte değildir. Elinde hiçbir siyasi, sosyal değer olmayan Rusya, bu­gün Letonya’dan Mançurya’ya kadar büyük bir siyasal birlik kurmayı on yılda başardı görünüyor, aym on yılda bizim sağ­cılar bu haritayı seyretti. Ancak bu haritanın siyasal bir hik­meti yoktur, hemen dağılabilir. Türkiye’nin hâkim olduğu coğrafi, kültürel imkânlar bugün bu her iki devlette olsaydı, onlar bu kadar savaşa mahal vermeden dünya imparatorluk­larım çoktan ilan etmişlerdi!

Türkiye’ye, içerden birileri, şeklini unutturmuş, ağzını burnunu yamultmuş gibi görüntü vermeyi başararak, Ameri­kan köpekliğine razı etmiştir. Bunu yapanlar, satılmış medya yazarları ve onların işbirlikçileri ve bir avuç marjinal, ekstrem, puştlardır. Türkiye’nin gücü ve stratejik imkânları konusunda bugün mecliste “cehalet” diz boyudur… Birileri hızla parle- mentodaki adamlara politika, siyaset öğretmeli, yönettikleri ülkeyi bu kara cahillere tanıtmalıdır. Bakın, onlarca milletve­kili, danışmanla konuştum, cehaletin boyutları konusunda ini- fiale kapıldım. Mesela, bana birçok milletvekili kudurmuş gibi bu çağda anti-Amerikancılığın eskimiş, ilkel bir dünya görü­

240

Amerikan Köpekleri

şü olduğunu söyledi. Bu görüşün tıpkısını hergün Mehmet Barlas, Cengiz Çandar cahillerinden zaten okuyorsunuz. Ba­kın kardeşlerim, anti-Amerikancılık çağdışıdır diyenler, çağdı­şı, ilkel, dünyadan habersiz insanlardır. Gelin anti-Amerikan­cılığın bugünkü dünyadaki boyutunu ölçelim: Avrupa topye- kûn Amerika’ya karşıdır, Rusya karşıdır, Çin, Hindistan kar­şıdır, İslam ülkeleri kökünden karşıdır, Latin Amerika, Afrika karşıdır. Daha doğrusu “Amerikancı” siyaset kalmamıştır. İş­te bir hafta önce Birleşmiş Milletlerde yapılan oylamada, Ame­rika’nın yanında sadece İsrail ve Okyanus’tan iki minik ada oy vermiştir. Ve Amerika’nın dünya milletleri ailesinde bizim kadar köpeği yoktur… Bizdeki kadar kafaladığı, satın aldığı yazar, aydın, siyasetçi yoktur..

Bu cahiller, Türkiye’yi istedikleri kadar ruhen, madden yıpratıp, köşeye sıkıştırıp, dış borçlarmı bahane edip, Ameri­ka’ya teslim etmeye çalışırsa çalışsın, bu toprakların yüce bir ruhu vardır, bu halkın direnişi dünya siyasetinde hâlâ gurur­la çalkalanır. Türkiye parlak bir ülkedir. Türkiye’nin tarihsel ve kültürel zenginliği ve imkânları, yüz milyarlarca dolara de­ğişilmeyecek kadar göz kamaştırıcıdır. Türkiye’nin siyasi ve ekonomik zorluklarını binbir puştluk ve .ötverenlik ve or.spu- luklarla bahane edip, bu imkânları sonsuz, tarihi, direnişi, kül­türü muhteşem ülkeyi “kelepir”den, “beleş”ten elimizden almaya çalışıyorlar ve bunu maalesef “Müslüman siyasetçi­ler’! kafalayarak başarmış dürümdalar. Bu cahil bırakılmış Anadolu kasabalarından yetişmiş cahil müteahhit, üç kâğıtçı siyasetçilerle, cumhuriyetimizin yüzüncü yılını kutlaması teh­like altına girmiştir. Çünkü, II. Tezkere kararıyla, tüm Arap gençliği ve İslam devletleri, yok yere düşmanımız olmuş, Irak’ta altı yaşında çocuklar dahi Türkleri öldürmekten söz eden sloganlar atmaya başlamıştır. Hemen ve derhal, siyasal iktidarın başı, II. Tezkereden doğan bu “düşmanlığı” gider-

241

Nihat Genç

mek için İslam ülkelerinden, komşularımızdan, Türkiye hal­kından ve insanlıktan “özür” dilemeli! Üstelik Türkiye, II. Tez­kere kararıyla, sabahtan akşama fikir değiştiren Orta Doğu aşiretleri gibi bir görüntü vererek, devasa gücü ve imkânları­nı rezil rüsva etmiş, Müslümanlığını tüm İslam dünyasında “mundar” duruma düşürmüştür!

Yaşasın Irak halkının direnişi… Yaşasm, Irak halkına si­lah çekmeyip, silahlarını söken, kendini yaralayan, askerlik­ten kaçan, insan öldüremem, kendimi öldürürüm diye intihar eden Amerikalı asker çocuklar!

Kahrolsun para için ülkesini satanlar!..

242

Orta Doğu

Nihayet Beyrut’u gördük. Evimize TV aldığımız çocukluk yıl­larından beri, beni ve tüm dünyayı en çok rahatsız eden şehir. Hakkında en çok haber yazılan şehir. Yüzyılımızın en uzun süren şehir iç savaşı. Sağm, solun, Müslümanm, mezheplerin, Hristiyanm, Batı’mn, Doğu’nun, her düşüncenin silahlandığı şehir!

Şimdi Beyrut, pırıl pırıl! Sapsarı. Soylu. Parlak. Cilalı. Kalaylanmış gibi kaldırım taşları. Perdeleri, sandalyeleri bü­yük şatolardan getirilmiş gibi. Bardakları, tabakları aristok­ratların evlerinden getirilmiş gibi. Lüks, şatafat, Abbasi saraylarından getirilmiş gibi. Bir insanlık neşesini nihayet ku­şanıyor. Bir büyük zaferle kuşanıyor! Yüzlerce yeni bina, her biri eşsiz mimari örneği!

Nereye gitti o büyük katliamlar, o korkunç kardeş kanı. Kaleşnikof ve roket mermileriyle duvarları delik deşik 5/10 evi eskinin hatırası olarak bırakmışlar. Şimdi bir rüya şehri orta­ya çıkıyor. Beyrut, iç savaşı “sınırladı”, “kontrol etti”. Birara- da yaşamanın yasalarını nihayet buldu. Hristiyanlar ve Müslümanlar yavaş yavaş bu şehri “kardeşliğinin” ütopyası haline getirmek için kolları sıvadı. Katliamlar, kan, şehirden ağır ağır sürüklenip leşleri smıra kadar sürüldü. Şimdi, çatış­ma sadece İsrail sınırında, İsrail’in sınır tecavüzleriyle devam ediyor.

243

Nihat Genç

Ne ezik bir şehir, ne yıkılmış, bu yüksek, şaşırtıcı mima­ri, bizlere burada gururlu ve fazlasıyla bilgin insanların otur­duğunu söylüyor. Bu şehri yeniden inşa projesine “yolsuzluk­lar” karışıyor… Ama karşımızda yepyeni bir “evren” mimari­si. Cami ile kilise en iyi ustalarıyla şehrin tam merkezinde yan- yana. Bu yeni mimari üslup, ne Doğu’ya benziyor ne Batı’ya. Ne eski sömürgeci mimarisi, ne eski sarayların mimarisi. Baş­ka bir şey yapmışlar. Sanki kardeş kanını, bu olağanüstü hül­yalı yüksek mimariyle söküp atmaya çalışıyorlar.

Kibrin de üstünde bir mimari. Bizim, üç yüz yıl/dört yüz yılda oluşturduğumuz büyük meydanları, Beyrut, beş/on yıl­da inşa etti bile. Her türlü ölçünün üstünde. Dürzi lider Veli Canbolad’a bu yeni mimari tarzı beğenip beğenmediğini so­ruyorum. “Eski Beyrut’un çarşılarına, pazarlarına hiç benze­miyor, buraya bir Dubai yapmışlar” deyip eleştiriyor. Ben aym fikirde değilim. Kaleşnikofların şehri şimdi mimarisiyle konu­şuluyor.

Bu yeni mimari, en yüksek arzuları, genişliği, rahatlığı, soyluluğu, gururu, ne çok şeyi anlatıyor. En çok da “lekesiz­lik”, “tertemizlik” iddiasında. Değil bir çekirdek kabuğu, bir sigara külü, külün tozu dahi yok. Sürekli yalanıyor, yıkanıyor, durmaksızın birileri öpüyor, ekran gibi, göz bebeği gibi pas- parlak, camsı…

Beyrut’un su sorunu var ve elektrikleri çok sık kesiliyor ve hemen her evin jeneratörü var. Beyrut, hayata yeniden baş­lar gibi. Masallardaki gibi ışıl ışıl, devasa binalarla Babil’i ye­niden inşa eder gibi büyük bir proje. Sanki taşların her biri kurşun gibi, kalay gibi eritilip, sonra bu eriyikten kalıp dökü­lüp yapılmış. Bu kadar parlak, bu kadar temiz, bu kadar şa­şaa, bu kadar asalet arayan bir başka şehir görmedim.

Bütün binaların taşları tatlı bir sarı taştan yapılı. Bu, al­tın sarı-bakır sarı taş, Lübnan’ın tarih öncesi taşı. Eski kalmtı-

244

Amerikan Köpekleri

larda bu sarı renkteki taşı gördük. Bütün şehir aynı taş, aynı renk! Bu taşın ışığında zevk var. Dünyanın büyük şehirleri Pe- tesburg, Paris, İstanbul’u, hepsini aşan bir kudret, bir inat var.

Şimdi, bu satırlarımı okuyan 70lerde ilk gençliğini yaşa­yan özellikle solcular, bu şehri görmek için can atacak! Beyrut hepimizin kabusuydu ve hepimize “şiddet” öğretiyordu. Bey­rut, silahtan başka şansı olmayan gençliğimizin “Kâbesi” gi­biydi. Sanki, o kudurmuş çatışmaya, birbirini boğazlamaya hayrandık. Sanki, orada olmalıydık ve korkusuzca insanlık adına savaşmalı ve şiddete tapmmalı ve ne kadar kahraman olduğumuzu ve ne kadar ölümüne idealist olduğumuzu gös­termeliydik. Bu yüzden olacak şimdi sessizliğini koruyan dümdüz bir ova ve ortasında bir küçük kasaba Bekaa vadisi­ni uzun uzun seyrettik. Aklıma, buraya koşan 701i yılların ağ- bileri geldi…

Yine ilk gençlik yıllarımızda radyo, TV’lerden hep şu cümlelerle akardı haberler: “Solcu Hristiyanlar…”, “falanjist­ler…” Benimle aynı yaşta olanların falanjist kelimesine derin bir nefreti ve nostaljisi vardır. Falanjist kelimesini duymadığı­mız gün yok gibidir.

Falanjist, milis demek, kökü, İspanya’da Frankocu bir gruptan geliyor. Falanjist dediğimizde sağcı Hristiyanlann si­lahlı askerlerini anlıyorduk. Doğu Konferansı heyetinin gö­rüşmeleri sırasında Beyrut’un Hristiyan bölgesinde bir büyük kültür kurumuna gittik.

Büyükçe bir masa etrafında toplandık. Karşımızda el­li/yetmiş yaşları arasında onlarca adam. Hepsi düzgün giyim­li. Hepsinin oturuşlarına, duruşlarına, sözlerine, bakışlarına, cümle kuruş tarzlarma dikkat ettim.

Ve yammda oturan yazar Can Dündar’ın kulağına eği­lip, bunlar falanjistler, dedim. Yani tahmin ettim. Doğru tah­min, şimdi her biri bilim adamı, yazar, rektör. Birazdan

245

Nihat Genç

konuşmaya başladılar, biri genelkurmay sözcüsü, biri strate­jisi, biri doçent…

Dünün falanjistleri bugünün bilim adamları. Sık sık ve vurgulayarak hepsi “tam bağımsız Lübnan” sloganını heye­canla söylediler. Sebebi şu. İç savaş yıllarında Suriye, bölge­deki Müslüman güçlere destek için buralara geldi hâlâ Beyrut sokaklarında Hafız Esad, Beşar Esad’m posterleri. Ki, eğer, Su­riye destek için gelmeseydi, Müslüman direnişçiler falanjist­lerle İsrail arasında sandviç gibi sıkıştırılıp tost yapılıyordu. Filistinlileri, Müslümanları boğazlıyorlardı. Şimdi bize Tam Bağımsız Lübnan, derken, bölge ülkelerinin askeri, siyasi güç­lerini çekip gitmesini söylüyorlardı.

Eskinin falanjisti, bugünün yazarları, bizim gruba, bu bölgede en çok “insan hakları/demokrasi/batılı değerler” kav­ramlarını vurgulayan grup oldu. Hatta, konuşmaya başlayan “sizler Mustafa Kemal’in Batıklaşan, çağdaşlaşan ülkesinden geliyorsunuz” deyip, bizim Batılı/çağdaş değerlerimizi öne çı­kartıyorlar. Bu vurgunun anlamı şu, buralarda bu Batılı de­ğerleri kabul etmeyen insanlık dışı insanlar var, bizim savaşımız onlarla, demeye getiriyorlar.

Lübnan’ın Müslüman bölgesine doğru gittikçe yanmış binalar, şehit posterleri, Hizbullah sloganları, Hristiyanlarm bölgesine doğru gittikçe, fabrikalar, şık binalar görüyorsunuz. Bir oda dolusu falanjistle aynı odada oturmak bizim için hem nostalji hem de işimizin ne kadar zor olduğunu anlatıyor. Biz- ler, buraları “batının” karıştırdığını iddia etmeye çalışırken, sağcı Hristiyanlar karşımızda, arkalarına Batı’yı almış gibi güçlü ve kasıntılı bir dille konuşuyorlar. Ve Lübnan’ın yüzde kırka varan nüfusu Hristiyan. İşte bu sert, amansız grup­lar/bölgeler sonunda Lübnan’da birarada meclis kurmayı ba­şardı. Bölge ülkelerine demokrasisi model olarak gösterilen Türkiye’nin tam bir model olacağım sanmıyorum, bölge ülke­

246

Amerikan Köpekleri

lerine en güzel model Lübnan!

Lübnan’da çatışan taraflar, aynen bizim Kıbrıs sorunu­muz gibi uzun yıllar anlaşamadılar. Kıbrıs’tan farkları şuydu, antlaşmazlık sürecinde köşelerinde usulca beklemediler. Her yeni antlaşma planı birkaç gün içinde bozuluyor ve iç savaş kaldığı yerden devam ediyordu. Annan planı gibi yüzlerce plan geldi geçti. Her antlaşmamn her maddesi onlarca/binler­ce ölüye mal oldu, iç savaş sürecinde toplam yüzelli bin kişi öl­dü… Sonunda, bir Fransız’ı cumhurbaşkanı ve bayraklarına meşhur Lübnan Sediri ağacını sembol olarak koyup, parla­mento dağılımını, seçimlerini kabul edip anlaştılar!

Hristiyan mahallelerinde artık eski falanjistlerden iz yok, hepsi şık, temiz, güler yüzlü, beyfendi insanlar. Çünkü burada çatışma sona ereli yıllar oluyor. Ama Müslüman ma­hallelerine doğru gittikçe kaleşnikof resimleri çoğalıyor. Lüb­nan’ın milli direniş bayrağı Hizbullah’m bayrağı. Lübnan dağlarında o meşhur Lübnan sedirini boşuna aradık, bulur muyuz, görür müyüz diye… Lübnan’da yaşayan en meşhur kahraman hâlâ KaleşnikoflarL Ve gittikçe radikalleşen Müs- lümanlar! Hergün bir çatışmadan dönen genç Hizbullah as­kerleri…

Hizbullah’m, milli kuvvetler lideri Nasrullah! Nasrul- lah İsrail’e geri adım attırıp topraklarından çıkarttığı için bir kahraman gibi tüm Arap dünyasında saygı görüyor! Nasrul­lah bir milli kahraman! İsrail’e geri adım attırmak ne demek. Nasrullah’ın karargâhında üç saat kaldık. Kendisine devlet başkam protokolü uyguluyor. Çok sıkı güvenlik kontrolü yap­tırıyor! Kırk yaşlarında ama genç görünen siyah sarıklı, siyah cübbeli ve etrafı genç korumalarla dolu. Görüşmeye herkesi almıyor. Çok dikkatli. Bize de zaten kesin randevu saati ver­medi. Biz sizi haberdar ederiz dediler ve aniden Nasrullah’ın karargâhına gittik.

247

Nihat Genç

Film çekimi, fotoğraf çekimi yasak, kendilerinin kurdu­ğu özel kameraman görüşmeyi aldı ve bize bu filmden vere­ceklerine söz verdikleri halde, yine güvenlik endişesiyle tek kare fotoğraf vermediler.

Nasrullah geldi ve herkesle tokalaşarak otuz gazeteci­nin ortasma oturdu. İster istemez sert/gergin bir hava oluşuyor ve bu ağır disiplin içinde aklımıza gelen her şeyi soramıyoruz. Yine de kısa kısa sorular sorduk. Nasrullah sakin konuşuyor, bölgenin stratejisini, fikirlerini, Amerika’yı, işgali/ İsrail oyun­larım tane tane analiz ediyor ve analizler saatlerce sürüyor.

Nasrullah coğrafyada Amerika ve İsrail oyunları karşı­sında fazlasıyla dikkatli, asla, mezhepçi, kavmiyetçi bir dü­şünce belirtmiyor, aksine, bu toprakların tüm siyasi güçleriyle “kardeşlik” vurgusu yapıyor. Hep birlikte Amerika’ya ve İsra­il’e karşı büyük bir düzen fikri oluşturmaya çalışıyorlar, yani, ne pahasına olursa olsun “iç çatışma” yaratacak bir tek keli­me söylemiyorlar.

Nasrullah’m ağzından Amerika ve İsrail kelimeleri geç­tiğinde istihza oluşuyor, Amerika ve İsrail politikalarını hiç ciddiye almıyor, İsrail ve Amerika üzerinden politika yapan­ları küçümseyip dalgasını geçiyor. Amerika ve İsrail çekip gi­dinceye kadar da savaşlarım bitirmeyeceklerini söylüyorlar.

Nasrullah’m karargâhı kaleşnikof bayraklarıyla dolu. Kaleşnikoflu bayrak Hizbullah’m bayrağı ve ayetlerle süslen­miş. Osmanlıcamız ve Kurban bilgimizle bayraktaki ayetleri okumaya çalışıyoruz. Ayetler “Onlara deyin ki…” diye başlı­yor. Onlara ne diyeceksek kaleşnikofla diyeceğiz. Orta Do- ğu’nun gerçeği bu. Kaleşnikoflu bayraklar her şeyi anlaüyor. Yurtlarmı savunmak için elinde nükleer bombalar olan düş­mana karşı kaleşnikof! Katliamlardan geçirilen bu insanlara karşı gazeteciler sık sık “demokrasi/insan hakları” soruları so­ruyor. Yani “başkasının, ötekinin” gibi başlayan sorular. Nas-

248

Amerikan Köpekleri

rullah Lübnan’da Hristiyanlarla birlikte kurulan siyasi düzeni örnek gösteriyor. İsrail ve Amerika saldırıları dışında demok­rasi ve insan haklan konusunda söylenebilecek en dikkatli laf­lan ediyor. Ölümlere, katliamlara, intihar bombalarma kadar ayrıntılı felsefi analizler yapıyor. Ama en önemli cümlesi, “biz toprağımız için savaşıyoruz, topraklarımız dışmda asla savaş­mayız” benzeri cümleler Hizbullah’m ideolojisi!

Demokrasi/Insan hakları gibi soruları işgalcilere karşı sormaya kimse cesaret edemiyor. Bu soruların muhatabı yine öldürülen/katledilen ülkeleri işgal edilen bu yiğit insanlar olu­yor. Yani, şöyle diyelim, demokrasi/insan hakları yaygaraları katliamcıların bomba seslerini örtmeye yarıyor. Hem insanla- n kıyımdan geçiriyor, topyekûn işgal ediyor hem de yüksek sesle “demokrasi” diye bağırıyorlar. Demokrasi lafmı en çok sarfeden Batılılar olunca, uygar, kurtarıcı, özgürlükçü oluyor­lar. Cesetleri havalarda uçuşan bu insanlar demokrasiden an­lamayan “vahşi” sürüleri gibi takdim ediliyor!

Şehit resimleriyle dolu bir karargâhta Nasrullah gaze­tecilerin arzuladığından çok daha fazla “demokrasi” lafı edi­yor!..

Nasrullah milli kuvvetlerin lideri ve cübbeli bir komu­tan. Bölgenin yine çok sevilen “dini lideri” ise, tüm Şii dünya­sında ünlü olan Fadullah! Fadullah, Humeyni benzeri bir adam. Zaten Humeyni’den sonra benim gibi bir hava oluşu­yor etrafında. Fadullah’ın da karargâhı, kapılan demirden. Ka­rargâhında sıkı güvenlik. Kaleşnikoflu korumalar burada da kuş uçurtmuyor. Bu topraklarda görüştüğümüz herkes doğal “stratejist”, doğal siyaset uzmam. Fadullah dini liderden çok bir filozof. Fazlasıyla nükteden. Sevimli ve pek ince felsefi tah­liller yapıyor! Fadullah’ın da ağzından Amerika ve İsrail lafla­rı çıktıkça ince alaylar yapıyor, İsrail ve Amerika politikalarını hiç ciddiye almayan tahliller yapıyor! Burada görüştüğümüz

249

Nihat Genç

her lider, coğrafyanın siyasetini, dinini, çatışma alanlarını, bek­lentilerini, tane tane izah etmeden rahat etmiyor. Herbiri, bir çatışma çıkmasın, yanlış anlaşılma olmasın diye sakin ve uzun tahliller yapıyorlar. Ama hepsi rahat konuşuyor! Ancak, hepi­mizi rahatlatan genişlikte ve kardeşlikte mesajlar veriyorlar. Mesela, Fadullah’m bizler için büyük sürprizi, hepimize AKP’nin Kemalistlerle iyi geçinmesi, bir çatışma çıkmadan birlikte ülkeye sahip çıkmaları konusunda nasihatları oldu. Bu toprakların iç çatışmaya tahammülü olmadığını, bu iç çatış­maların İsrail ve Amerika tarafından hazırlandığı anlamı çı­kan bir konuşma yaptı.

Yani, bu topraklarda kaleşnikoflar ve filozoflar yanya- na!.. Hem Nasrullah hem de Fadullah direnişe katılan herke­sin, her lideri övdü ve direnişe katılanlarm asla birbirleriyle çaüşmaya girmeyecekleri noktasında görüş bildirdi!

Fadullah dini lider olduğu için gizli ve etkili bir devlet başkanı havası var. Ve büyük bir hayran kitlesi. Tabii bunun dini anlamı, “mukallidleri”, yani takipçileri, fikirlerini taklit ederek yaşayan büyük cemaatler var.

Fadullah’m sakinliği, sadeliği, tebessümü ve üstünde çok düşünülmüş profesyonel filozofça tahlilleri bizlere güven verdi. Cümleler boşlukta ve havada değil, çünkü her cümle, büyük bir iç çatışmadan, büyük coğrafyaların sarsıntısından, yıkımlardan, devrimlerden süzülerek gelmiş. Bu kadar büyük siyasi deneyimleri arkasına almış konuşma düzeni, bizlere, buralarda Müslümanların aklı başında önderleri var, endişe­ye mahal yok, yorumları yapmamıza vesile oluyor!..

(Genç okurlar bilmeyebilir, oradaki Hizbullah’m, bizde- ki kanlı-kasap Hizbullahla isim benzerliği dışında hiçbir iliş­kisi yok. Ordaki Hizbullah bizim milli direnişçi Kuvayi Milliye’ye benziyor. Bizim yakın tarihimizdeki Hizbullah ise, Cezayir’de GIA adında Müslümanları dahi kesip biçen kanlı

250

Amerikan Köpekleri

örgütün ta kendisi. Cezayir’in kanlı Müslüman örgütü GIA ve bizim Hizbullah’m ortak yanı ise ikisi de derin devletin, gizli derin güçlerin örgütü olduğu ortaya belgeleriyle çıktı…)

Gençlerin bilmediği diğer şey, bugün bölgede İsrail kar­şısında direnenlerin hepsi Müslüman! Oysa, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurucuları arasında birçok Hristiyan vardı. Ço­cukluğumuzda adını en çok duyduğumuz Hristiyan ve sevaş- çı kahraman isim George Habbaş’dır.

Şimdi, gençlerin film, dizi, müzik kahramanları kimler­dir, bilmem. Bizim çocukluğumuzun kahramanları Filistinli- ler’di. Ama mesela, Dürzi lider Veli Canbolad ismini hatırla­mayan yok gibidir. Dürzilerin nüfusu iki yüz bin civarında. Dürzilik bir tuhaf mezhep. Zaten Canbolad, Şiilerle amca ço­cuğuyuz, diyor. İran’da Hazreti Ali’ye Tanrı, Peygamber- lik yakıştırması gibi tehlikeli benzetmeler yapan İsmailiye mez­hebine yakın bir mezhep. Dürzilik için tehlikeli laflar etme­den, Hazreti Ali’nin makamım peygamberin önünde bir yere koyuyorlar, deyip geçelim. Bugün İsrail/Suriye sınırında köy­leri var.

Canbolad’la bir otelde iki saate yakın konuştuk. Yanya- na pozlar verdik. Genç tavrı duruyor. İhtiyarlamamış. Çap­kınlığına dair espriler anlatıldı. Bakanlık yapmış. Canbolad, kot pantolon, renkli spor ceketiyle fazlasıyla bize benziyor. Za­ten sosyalist partiden. Hizbullah’a yürekten destek veriyor. Ancak bu topraklarda “sivile” benzeyen nadir insanlardan. İn­san hakları, demokrasi gibi laflar cümleler içinde gezinirken Canbolad da bir nevi bu laflarla dalgasını geçen bir istihzayla konuştu. Israrla İsrail’in katliamlarını, işgal ettiği toprakları işaret etti ve bu işgal sona erene kadar Hizbullah’m yanında olduğunu söyledi…

Canbolad’ın neşeli ve sevimli halini çok sevdik. Koru­masız. Kendi arabasına binip geldi. Korumasız gezmek Lüb­

251

Nihat Genç

nan’da alışık olmadığımız bir şey. Korkmuyor musunuz, de­dik. Canbolad, düşman çok güçlü, büyük silahları var, öldür­mek istediğim öldürür, güvenlik tedbirleriyle başa çıkılacağım sanmıyorum, dedi.

İşte bu adam, bizim evimize ilk TV girdiğinden beri ya­tak odamıza her gün girmiş bir adam. Onunla aynı karede gö­rünmek için can atıp birlikte fotoğraflar çektirdik. Siması o kadar beynimizde ve hatıralarımızdaki, bu satırlarımı ancak, 1980 öncesi ve hemen sonrası Türkiye’de siyasi mücadele ver­miş solcuların hepsi iyi anlar!

Yani, Canbolad’ı görmek çocukluğumuza, ilk gençlik yıllarımıza uzanmak demek. Canbolad ismi bizim kuşak için nostaljidir. Dünya görüntülerimiz içinde Amerikan sineması, Türk sineması, Yılmaz Güney vb. birçok görüntüyü zihni­mizde bulmak mümkün, ama bu geniş dünya görüntüsü için­de Canbolad’m da çok hatırı sayılır bir yeri var. Şunu söylemek istiyorum, buradan, özellikle sol sivil kurumlara ses­leniyorum, Veli Canbolad’ı sık sık toplantılarımıza çağıralım, kalkıp gelsin. Hep Avrupa’dan adamlar gelecek değil ya… Hem çocukluk kahramanımız hem de bölgeyi en iyi bilen bü­tün hayatı bölgenin çatışmaları içinde geçmiş bir adam.

Gittiğimiz yerlerde sokağa çıkacak, gezecek, halimiz, ta­katimiz kalmıyor. Çünkü seri, uzun, çeşitli gruplarla görüşü­yoruz. Sefir gazetesinin binasında yazarlarıyla uzun boylu, önce politika, sonra medeniyet, kültür sorunlarını tartıştık. Bi­zim meclisimizde gece ikide cereyan eden tartışmalardan da­hi haberdarlar. Kültür ve medeniyet konusunda aynı şeyleri konuşuyoruz.

Ayrıca bir strateji/araştırma kuramımda onlarca Arap aydınıyla dört-beş saate varan büyük bir tartışma düzenledik. Laflar sıcak Amerikan işgalinden açılıyor ancak hemen mede­niyet, kültür tarüşmasmda toplanıyor. Lafın kemiği, eti, geç­miş kültürümüz.

252

Amerikan Köpekleri

Despotik, zorba devlet yapılarının acılarıyla bir türlü de­mokrasi inşa edemeyişimiz büyük bir eziklik yaratmış, bu, he­pimizin aşağılandığı, kendimizi aşağılık hissettiğimiz yer. Baü, biz dahil bu toprakların “aydınlarının” nerden aşağılandıkla­rını gayet iyi tahlil edip bizi öldürmek, kendimize küstürmek için tartışmayı “demokrasiden” açıyor!

Son yıllarda bu topraklarda bir Osmanlı modası başla­dı. Aydınlar, eskisi gibi Osmanlı’ya sömürgeci demiyor. İçi­mizde bir Osmanlı sevdası, Osmanlı barışı ütopyası gezinme­ye başladı diyor…

Hepsi Türkiye’yi merkez görüyor, ancak, Türkiye/İsra­il antlaşmaları sonucu Türkiye’den tedirginler. İsrail’in büyük zekâsı burda ortaya çıkıyor. Türkiye’ye yakınlaşarak, Türki­ye’yi içerden bağlayarak tüm Arap aydınlan ve ülkelerini bi­zimle küstürmeyi başarmış. Ürdün’ü de Mısır’ı da Türkiye’yi de İsrail kuşatmasından böyle antlaşmalarla düşürüp, Filis- tinliler’i orta yerde aç, çıplak, esir, yalnız bıraktılar!..

Lübnan, Arap dünyasının entellektüel birikiminin odak­landığı yerin adı. Aydınlar burada toplanmış gibi, baskı, ma­kine, gazete, tartışmalar, toplantılar hep burdan yürütülü- yormuş gibi… Çok sıkı, çok zeki adamlar. Hazırlıklı olmadan tartışmaya girerseniz morarırsınız. Türkiye hakkında çok ay­rıntılı bilgileri olduğu için de “üfürmeden” fazlasıyla dikkat­li cümleler kullanmalısınız.

Mülteci demek, yarı esir demek, çünkü, gittiği yerden “yurttaşlık” alamıyor. Sabra Şatilla, ki, bir kimlik bir kampta 16 bin kişi yaşıyor. Beyrut’un içine girip çıkmaları izinle. Ha­ni minyatür şehirler kuruluyor ya, işte Sabra Şatilla da “gece­konduların” minyatürü.. Daracık sokakları bir metre dahi değil. Bakkallan ancak bir insan girebileceği derinlikte. Sokak­larda Hamas’m liderleri, şehit posterleri. Katilam alanı boş bı­rakılmış, gittik çelenk bıraktık, dualar ettik. Bir de Filistinli bir

253

Nihat Genç

çocuk kreşini ziyaret ettik. Grubumuzdaki tüm aydınlar dur­maksızın ağladı… Dayanılır değil. Bu çocuklar “intihar koman­dosu” yetişiyor. Para yok. İş yok. Ev yok.

Kreşteki yardım broşürlerine baktım, İtalyan, Alman, Hollanda isimleri geçiyor, bir Türk sivil yardım kurumunun ismi yok. Utandım. Yüzlerce sivil kurumumuz neden burala­ra beş-on bin dolar olsun götürmeye üşenir. Bizler bütün sivil kurumlanmızla bugün Irak halkına, mülteci Filistinlilere pa­ra, gıda göndermezsek, ne zaman göndereceğiz. Hepimiz ya­zılarımızda yüzlerce kez Filistin dedik, acı dedik, işgal dedik, katliam dedik, ama, üç-beş kuruş göndermeyi akıl edemedik. Türkiye halkı kadirşinas’tır, Bosna’ya ve Kocaeli depremine yaptığı devasa yardımlar ortadadır. Bütün kurumlar ayağa kalkmalı ve kardeşlerimizin bu zor zamanında mutlaka kam­panyalar düzenleyip tırlar yola çıkartmalıyız. Olmadı, aramız­da toplayacağımız paraları birkaç kurye vasıtasıyla ulaştıra­biliriz.

Gittik, gördük, anlattık, tarüştık, bunlarm hepsi hikâye, biz gördüklerimizi yazıp, üstünden bir de para kazanıyoruz. Oysa, yapılacak tek şey hemen “yardım” göndermek, yardım teşkilatlarını bir düzene, kurala bağlayıp, otomatik olarak her altı ayda bir oraya bir elimiz ulaşmalı. Şimdi biz işgal altında olsak, inanın o yoksul Filistinliler koşup gelir ekmeklerini bi­zimle bölüşür. O halde, biz de bölüşelim…

Ve akademisyen, aydınlarımız “İsrail Devleti’ni akade­mik disiplin içinde yeniden tartışmaya açmalı”.

Şöyle. Batı bize insan hakları/demokrasi dayatması ya­pıyor. Kendi hukukunu, kendi değerleriyle gönderiyor. O hal­de, biz de kendi hukukumuzu inşa edebilmeliyiz.

Amerika, İsrail ve Batı, bu toprakları “koloni” (yerleş­meci) olarak görüyor. Bir kültürü, bir devlet siyaset geleneği olmayan zavallı sürüler olmaktan kurtulmak için ilk yapaca­

254

Amerikan Köpekleri

ğımız şey hukuku tartışmaktır. Mesela ve en önemlisi İsrail Devleti’nin “devlet” olup olmadığını tartışmaktır. Burada iki­de bir önümüzü Yahudi düşmanlığı, ırkçılık gibi saçma sapan tartışmalarla kesiyorlar. Böyle değil. Burası bir “devlet mi­dir?”.. Doğulu aydınlar, bizim üniversiteler büyük bir kongre toplayıp İsrail’in devlet olup olmadığını tartışmalı. Siyaset ve uluslararası hukuk ve devlet felsefesi açısından tartışılmalı. İs­rail, devlet mi?..

Kurulduğundan beri elli yıldır esir kampları üzerine bomba atan bir devlet olur mu? Topraklarını işgal ettiği mül­tecileri kazıyıp atıyor, tekrar yerleştikleri yere gidip tekrar ba­şından aşağı bomba atıp yeniden kazıyor, yokediyor. Üstelik bir yıl, beş yıl değil, elli yıl aralıksız yapıyor. Hitler dediğin beş yıl esti gürledi, bunlar elli yıldır hergün Hitler gibi.. Kolo­ni olmaktan kurtulmak için, bağımsızlığımız için, şeref ve onu­rumuz için mutlaka İsrail’in devlet olup olmadığını “hukuk” açısından bizler masaya yatırmalıyız.

İsrail devlet değildir. Devlet olmayı başaramamıştır. Böyle kafayı yemiş, delirmiş, aklını nükleer bombalarla kay­betmiş, katliamlarla yemiş bir siyasete devlet diyerek hepimiz tarihi bir tuzağın içine düşüyoruz. Batı bize insan hakları de­ğerlerini gösteriyor, biz de onlara “devlet”in değerleri/sınırla­rı hukuku nedir değerlerini gösterelim.

Birleşmiş Milletle’ri, uluslararası hukuku tanımayan İs­rail’in devlet olmadığı, olmayacağı tartışmasını açacak büyük bir hukuk tartışma gücünün yazarlan, girişimcileri olmalıyız. Böylelikle, Türkiye-İsrail ilişkileri sağlam bir yere oturur, İs­rail’in, yani haydutların tuzağına düşmekten kurtuluruz.

Türkiye ancak karşısmda bir devlet varsa, yani sözünde duran, uluslararası antlaşmalara uyan, hukuka uyan bir siya­si şekille antlaşmaya girebilir. Ne idüğü belirsiz, kafasına gö­re sabah akşam bütün komşularına bomba atan, bütün

255

Nihat Genç

insanlık yasalarını çiğneyen bu akıl hastaları topluluğuna Türk Devleti, Orta Doğu devletleri “devlet” diyemez… Türkiye’nin siyasi olarak sıkıştığı yer burasıdır. İsrail’i devlet sanıp ilişki­ye girmesi Orta Doğu’da ve dünyada onurunu, şerefini üç pa­ralık yapıp rezil oluyor…

Türkiye’nin İsrail’le iç güvenlik antlaşmaları var, deniz manevraları bile var, ülkemizde İsrail ajanları kol geziyor.

Türkiye her devletle siyasi-güvenlik-ekonomik-askeri antlaşmalara girebilir, ama, karşısmda devlet varsa?

Yani kardeşlerim, İsrail-Arap çatışmasını “Yahudi düş­manlığı” gibi aptal suçlamalara sebep olan tartışma zeminin­den hızla söküp, İsrail’in devlet olup olmadığı gibi “hukuk” zeminine çekebilmeliyiz.

Eğer Doğu’nun aydmlan, İsrail’in devlet olup olmadı­ğını büyük kongre, büyük paneller, büyük araştırmalarla or­taya felsefi, siyaset, hukuk, uluslararası ilişkiler açısından koyamazlarsa, Filistinliler daha yüzbinlerce intihar bombacı­sı çıkartacak..

Bugün İsrail, ben her yeri bombalarım diyor. Bombalı­yor. Oysa Arapların tüm örgütleri, ben, sadece işgal edilmiş topraklarımda savaşırım diyor.

Bizim değil, “hukuk”un siyasi görüşü, işgale karşı sava­şanların bir haklılığı, yani hukuku olduğunu söylüyor. Ba­tı’nm siyasi görüşü işgale karşı savaşanları “terörist” kabul ediyor, ya da İsrail haydutunun karşısında susuyor. Elli yıl aralıksız her gün uluslararası hukuk ve insanlık yasalarını çiğ­nemiş İsrail hâlâ nasıl tanınabilir, bir devlet olarak kabul gö­rebilir?..

İşte burada Batı’nın hukuk faciası ortaya çıkıyor. Batı bi­zim gibi düşünmüyor, çünkü, bizleri başkalarının toprakları­na yerleşmiş işgalciler yerine koyuyor. Terörist devleti sıkıştıramıyor, masaya getiremiyor, kontrol edemiyor, o halde,

256

Amerikan Köpekleri

burada “hukuk” yok, o halde, bu alikıran başkesenle ciddi, resmi ilişkiye girmek, hiçbir devlete yakışmaz, Türkiye’ye hiç yakışmaz!..

Peki Türk aydınları/akademisyenleri ne yapıyor? Ço­ğunluğu firmaların yazarlığını yapıyor. Diğer kısmı Yalçın Kü­çük’ün akıl hastası metinlerini okuyor. Diğer kısmı laik-şeriat tartışmalarını fırsat kollayıp cübbeleri giyip Anıt-Kabir’e koşu­yor. Bir diğer kısmı İsrail faslı açılınca “yaa kardeşim intihar bombacıları ne kadar insan haklarma uygun” gibi saçma sa­pan küstah tartışmalara giriyor…

Hukuk olmayan yerde intihar bombacısı olacaktır. Bi­zim de topraklarımız işgal olduğunda yüzbinlerce askerimiz, çiftçimiz aynı tepkiyi aynı yüreklilikle verdi. Evet, bölgemiz­de, ülkemizde radikal İslam tehlikesi vardır. İşte, bunun sebe­bi de İsrail’in hukuksuzluğudur. Hiç kimse İsrail karşısında bir şey yapamazsa, daha nice radikal örgütler kollarını sıva- yacaktır. Radikal İslam’ı doğurtan, büyüten, haklı kılan İsra­il’in insanlık dışı, yasa dışı, kontrolsüz, delirmiş devlet olamama geleneğidir.

Radikal İslam’la başetmenin yolu cübbe giyip Anıt-Ka- bir’e yürümek değil. Radikal İslam’la başetmenin yolu elinize bir insanlık kitabı, bir siyaset kitabı, bir uluslararası kitabı, bir anayasa, haklar kitabı alıp “İsrail’e” yürümektir. İsrail’i huku­ka zorlamak, İsrail’i devlet olmaya zorlamak, İsrail’i uluslara­rası ölçülere zorlamak zorundayız. Değilse, İsrail’i zorlayan sadece intihar bombacıları olacaktır.

Biz ise tam tersini yapıyoruz, İsrail politikalarına hizmet edip, ülkemizdeki Müslümanlığa hergün savaş açıyor, sonra İsrail’le güvenlik antlaşmaları. Radikalizm, Türkiye’nin bu ap­tallığından ürüyor…

Arap aydınlan bizlere, “sizin gazetecileriniz buraya gel­di ve bizi katleden İsrail generalleriyle kadeh kaldırıp gazete­

257

Nihat Getıç

lerinde onların ne kadar barışçıl insanlar olduğunu yazdı” de­diler. Bunu beş yıl kadar önce ben de yazmıştım. Milliyet ga­zetesinden Güneri Civaoğlu, Duygu Asena, İsrail’e gidip onların “barışçılıklarını” gazetelerinde dizi yapmıştı. Aydın­larımızın bu ajanlı ihanetleri bir değil, iki değil.

Diyelim, Kemalist gençlerimiz Anıt-Kabir’e yürüdüğü kadar kendileri gibi milli direnişçi Filistin topraklarına yürü- meli ve Türk halkının kimin yanında olduğunu onlara göster­meli. Irak topraklarına yardım göndermeli.

Bunları ne kadar çok yaparsak bu toprakların yalnızlı­ğını o kadar gideririz ve ihanet içindeki aydınlarımızın bizi düşürdükleri rezil durumdan kurtulmuş oluruz.

Kaleşnikof, yalnızlığın ürünüdür, radikal İslam kimse­sizliğin ürünüdür. Sesini kardeşlerine dahi duyuramayanla- rın gittikçe sertleşmesi sosyolojik, psikolojik olarak kaçınıl­mazdır.

Adalete susamış Filistinlilerin, Iraklı direnişçilerin ya­nında duralım. Artık tek umutları şerefle/gururla ölmek olan bu yiğit insanların hukuk olarak üstünlüklerini yazılarımızda savunalım. Özkardeşlerimizi gelmiş geçmiş tarihlerin en bü­yük zorbalarının elinden hukukla ve devlet/siyaset geleneği­mizle alalım.

İsrail katliamlarını durduracak güç Türkiye’dir. Türkiye Orta Doğu’ya denge getirecek ülkenin adıdır. Türkiye, dünya siyasetini kilitlemiş Filistin davasında İsrail’le ilişkilerini önce azaltıp sonra keserek insanlığa büyük bir hizmet edecek ko­numdadır.

Şaron’u, Şaronlar’ı terbiye edecek Türkiye’dir. İsrail’i te­röristlikten, haydutluktan çıkartıp adam gibi devlet olmayı öğ­retecek güç Türkiye’dir…

Türkiye’nin hem Musa’ya hem İsa’ya yaranma siyaseti, katliamları ve İsrail’in şımarıklığını, fütursuzluğunu çoğaltı­yor.

258

Amerikan Köpekleri

Batı, İsrail, Amerika, başta Türkiye, tüm Orta Doğu’yu kültürsüz, siyasetsiz yerleşmeciler olarak görüyor. Gazeteler­de yayınlanan işkenceler münferit vakalar değildir. Aynıları Bosna’da yapıldı ve bu işkenceleri bilimsel olarak çalışan bir enstitünün ürünüdür. Yani, işkence Batı’nın okullarında bir yıldırma, sindirme, ülkeden kaçırtma için Sırp üniversitele­rinde ders olarak okutulduğunu bugün dünya biliyor…

Koloni değil, bağımsız devletiz. Batı nükleer bomba atı­yor, akıldışı işkenceler uyguluyor, küstahça hukuk dayatı­yor…

Ve bizim öz aydınlarımız küstahça, bizler öldükçe hâlâ Batı’dan hukuk alalım diyor, tam tersi…

Bağımsız devletsek, Batı’ya demokrasiyi, hukuku, dev­let olmayı uluslararası hukuku hatırlatacak, öğretecek olan bizleriz. Atilla’dan beri tarihin en büyük meydan savaşların­da ve hepsinde bulunmuş savaşmış bir milletin çocukları­yız.

Müstemleke siyasetinden kurtulmak için direnmeliyiz. Sömürge olmaktan kurtulmak için Batı’ya, insan hakları, de­mokrasi dersi vermeliyiz. İsrail’e devlet olmayı öğretmeli­yiz…

Ama, bu lafları kime söylüyoruz?..

Gezdiğimiz ülkelerde, İran, Suriye, Mısır, Lübnan, Ür­dün’de bizimkiler gibi “firma holding yazarları” görmedik.

Yazarlar orada fikirler ve ülkelerini savunuyor.

Bizim aydınlarımız gibi her şeyi bilirim havasmda hiç değiller. Torpille yazar olmamışlar. Küstah hiç değiller. Sade­ce şöhret güçleriyle halkımızı topa tutmuyorlar.

Gezdiğimiz ülkelerde bu toprakların en kötü, en çirkin mimarisi bizim ülkemizde. Şehirler mimari bir denetim altın­da, koca Ürdün’de tek kötü bina yok.

Bizim kasabalarımız ise çıldırmış, pislik, iğrenç, vahşi

259

Nihat Genç

bir cinnet… Bizim kasabalarımıza tek benzeyen yerler, Filis­tinli mültecilerin Suriye’de, Ürdün’de, Lübnan’da yerleştiril­diği kamplar. Ki, bu mülteci kampları gecekondu benzeri yerler.

Aydınları dengeli, ağırbaşlı, zarif. Şehirleri estetik bir denetim altında.

Şöyle bir soru sordum kendime. Burada büyük bir in­sanlık katliamı, işgal ve işkenceler var. Ama, hepsi direniş için­de ve şehirler estetik denetim altında…

Hepsi heyecan, umut dolu. Hepsinin büyük bir insan­lık, varolmak kavgası var. Hepsi onur, şeref, gururdan bahse­diyor.

Bunu herkes öğrensin, Arapların davası “petrol” değil, “gurur” davası!..

Ya biz… Medyamız işgal altında. Şehirlerimiz, dağları­mız Laz müteahhitlerin işgalinde. Bankalarımız işgal altında… Ve direnecek gücümüz yok. Ve “gurur”dan söz eden tek yaza­rımız yok.

Çünkü bizim yazarlarımız ve siyasetçilerimiz müstem­leke siyaseti yapıyor. Bizim aydınlarımız Batı’dan hukuk iste­dikçe Batı hukukunu nükleer bombalarla gönderiyor, Batı’nın bu nükleer hukukuna, bu işkenceci hukukuna, bu soykırımı­na insanlık adına, tarih adına, umut adına dur diyecek olan bu toprakların çocuklarıdır… Batı’nın nükleer bombalara sa­rılmış hukukunu iade edeceğiz… Bizler kendi hukukumuzu kendimiz inşa edeceğiz…

Tarihin en büyük meydan savaşlarını çıkartmış bu “dev­let” i bir mülteciler topluluğu haline getirdiler. Onurumuzu, şerefimizi holding yazarları ele geçirdi…

Büyük işgal burda, ülkemizde…

Yani kardeşlerim…

Şimdi, Filistin’de olmak vardı. Şimdi, Felluce’de olmak

260

Amerikan Köpekleri

vardı. Şimdi, onurun, gururun yaşadığı topraklarda yazar ol­mak, savaşçı olmak vardı…

Yani kardeşlerim, mülteci kamplarında zeytin ağaçları gördüm…

Zeytin ağaçları gibi delirdim….

261

Oyun Kurmak

Yıllar var ki hep aynı numarayı yerim. Kızılay bulvarda ak­şamüstleri turlama alışkanlığım var. Büzülerek çömelmiş do- kuz-on yaşlarında dilenci çocuk. Elleriyle yüzünü kapatıp metro duvarına yapışarak ağlıyor. Bir tur, iki tur atıyorum, ağ­lıyor. Yanıbaşmdan kalabalık hızla akıyor. Niçin ağlıyor eğilip bakan yok. Sıcacık iyi giyimli hanımlar başına çöksün, para versin, yok. Üstelik hava çok soğuk. İncecik, kirli bir gömlek giymiş. Yanma çöküyorum. “Niye ağlıyorsun, ne var?”.. Ağla­masını hızlandırarak sürdürüyor, önce hiç cevap vermiyor. Bir kaç kez daha “niye ağlıyorsun”, “ne var?”, “hadi söyle, ne ol­du?” diye dürtmek zorundasın. Yine cevap vermiyor. Birkaç dakika daha sesimi yumuşatarak çocuğu açmaya çalışıyorum. Nihayet birkaç cümle anlaşılıyor gözyaşları selinden: “Hiçbir şey yok ağbi, bir şey yok ağbi..” “Yoksa, niye ağlıyorsun?”.. Yine susuyor. “Valla bir şey yok ağbi, hiçbir şey yok!”.. “Bak söylemezsen sana yardımcı olamam, niye ağladığını söyle!”.. “Ağbi ben boyacılık yapıyordum, tinerci çocuklar sandığımı, paralarım alıp kaçtı! Ben eve nasıl gideceğim!”.. “Nereye kaç­tılar?”.. “Bilmiyorum ağbi!”..

Normalde beş yüz – bir milyon vermem gerekir, gün bo­yu bu soğukta çalışmış çocuğun tüm parasını yitirdiğini düşü­nerek 3-4 milyon bırakıyorum. Çocuk almıyor, ağlamayı

262

Amerikan Köpekleri

sürdürüyor. Kucağına doğru bırakıyorum. “Hadi kalk, bu pa­rayla eve gidersin!”.. Ağlamayı sürdürüyor, yüzünüze hiç bakmıyor, görevimi yapmış hissiyle yanından ayrılıyorum.

Bu numarayı kaçtır yiyorum. Sekiz – on yıldan beri kaç kez aynı tuzağa düştüm, hikâye aynı. Akşamüstü karanlık bir köşe başında simitleri devrilmiş bir simitçi durmaksızın patla- ya patlaya ağlıyor. Yanma yaklaşıyorum. Önce “hiçbir şeyim yok ağbi, valla bir şey yok ağbi!” diyor. Kilidi açmak, olup bi­teni anlamak için “nasıl yok, o zaman niye ağlıyorsun” demek zorunda kalıyorsunuz… “Ağbi tinerci çocuklar paramı alıp kaçtılar!”

Başka bir zamanda, başka bir yerde, aynı oyun. Çok güçlü bir metin. Bir sonraki bölümde ne olacağını biliyorsun. Gerçek dünyanm hikâyesi. Üstelik bu oyunu oynayan çocuk­lar o kadar kaim küt kafalı oluyor ki mecburen numarayı yi­yorsun.

Ertesi akşam, yine turluyorum. Yine aynı çocuk, aynı numarayla işbaşında. Yanma eğiliyorum. Sanki dünden hiç bilmiyormuşum gibi. “Niye ağlıyorsun, neyin var?”.. Çocuk tekstini (tiyatro metnini) iyi ezberlemiş: “Hiçbir şey yok ağbi, valla bir şey yok!”.. Oyunun kuralları ve replik sıramı biliyo­rum. Çocuğun geliştirdiği oyuna adım adım yaklaşılıyor, içe­ri giriyorum. “Bir şey yoksa niye ağlıyorsun?”.. “Ağbi, ben boyacılık yapıyordum, tinerci çocuklar sandığımı, paralarımı alıp kaçtı!”.. “Peki nereye kaçü?”.. “Bilmiyorum ağbi!”.. Bu son bölüm “dahice” tasarlanmıştır. Çünkü “hadi gel çocukları bu­lalım, polise gidelim” diyenler çıkabilir, bu yüzden “bilmiyo­rum” diye zınk diye keser oyunu. Böylelikle parayı alıp kaçanları düşünmezsiniz, çocuğun iç dünyasmda kalır hikâye­miz. Ve beton soğuk kaldırım üstünde gözyaşlarının buğusu hikâyeye yüce bir şekil verir.

Sokakların yazdığı bu hikâyeyi iyice anlayabilmek için

263

Nihat Genç

defalarca ağır çekim yeniden oynadım, birçok defa yanma va­rıp, repliklerimi sırayla söyledim. Numara olduğunu bildiğim halde, kusursuz bir sanatçı gibi oynayan çocuğun numarasma kendimi kaptırdım. Gürültülü kalabalıktan kopup çocuğun gözyaşlarıyla kalbim doluverdi!..

“Bir şey yoksa niye ağlıyorsun?”.. ‘Ağbi, boyacılık yapı­yordum, tinerci çocuklar sandığımı, paralarımı alıp kaçtı!”.. “Peki nereye kaçtılar?”, “Bilmiyorum ağbi!”..

Oyuna defalarca katıldığım için, bu sefer fiyatı düşürü­yor, iki milyon bırakıyorum kucağma… Yanımdan akan kala­balık içinden biri bağırıyor: “Ağbi o numara yapıyor, para verme, numaradan ağlıyor!”..

Günboyu ağlamıyor tabü, dinlenme molası veriyor. Me­sai sonrası ne yaptığını biliyorum. Bir boyacı çocuk gibi değil. Akıp giden kalabalığı uzaktan kısık gözlerle izliyor. Bir eli ce­binde. Cigarasmdan sert fırtlar çekiyor. Geleceğin kumpanya müdürü gibi, sarı yeşil fularını görür gibi oluyorum. Kızı­lay’da 7-8 metro çıkışı. Her birinin çıkışma bir zırlayan çocuk koyacaksın, der gibi bir hesap yüzünde. Soğuk, yılansı bakış­lar… Bazen, metro duvarının üç yanını incelediğini görüyo­rum, hangisinde oynasam, nerden daha çok kalabalık geçiyor. Çok kalabalık görmez, duymaz… Kalabalık hem seyrek ola­cak, hem hıçkırıkları duyacak… Akşam vakti evine giden in­sanların kafasını nasıl allak bullak yaparım… Uydurmuyorum bunları, o incecik gömleği kostümü, kirli pantolonuyla kış bo­yu her akşam bu oyunu sahneledi bu bulvarda!..

Ankara’dan kim söz etse, sıkıcı, gergin, kapalı, gidecek yer yok diye sızlanır. Antep baklavasıyla, Ankara “sıkıcılığıy­la” meşhur şehir size bir şeycikler sunmaz. Ne kadar yaratı­cıysanız, bu şehirde yaşama şansınız o kadar. Ya kurulan oyunları bilecek, katılacak, ya da siz bir oyun kuracaksınız. Ancak, çok iddialı, coşkulu, yaratıcı, yerinde duramayanlar dahi gün gelir yorulur.

264

Amerikan Köpekleri

Nisan’ın beşindeyiz, hâlâ bahar gelmedi. Bentdere- si’nden Çubuk’a otobüsler kalkıyor, bir soluk gidip geldim. Yollarda çimen, çayır, bozkır görürüm. Dağda bahçede uya­nan yok. Sert kışın tokatını yemişler! Bir de Kızılcahamam’a uzanayım. Gençlik Parkı’nm önünde otobüsleri. Sırf yolları görmek. Otobüs penceresinden dalıp gitmek. Baharı görmeye gittim, gelmemiş. Belki bir de Beypazarı’na… Ne mi yapıyo­rum, küçücük sokaklarda üç-beş dakika dolaşıyor, bir çay oca­ğı bulup oturuyorum. Belki bir de pide yiyor, yarım saat kadar otobüs vakti bekliyorum, üç-beş saat geçiyor işte. Dönüp ge­liyorum. Dağda, taşta, ovada, çayırda bir ateş arıyorum. Anka­ra’yı çevrelemiş kasabalarda bir kuyu sessizliği. Belki bir define bulurum umuduyla, yüzümde umutlu bir gülüş. Oto­büs şoförleriyle ayaküstü laflamalar. Ankara, her yerinden seyrettim seni, sıkıcısın, çok. Bozkır zehir gibi. Kıraç dağlar acı acı bakıyor. Bugünlerde o kadar vatan/millet yazısı yazdım ki, otobüs penceresinden bu ovaları/dağları hepsini özel mül­kümmüş gibi görüyorum. Zenginliğimi geziyor, bereketli top­raklarımı çil çil altınlar gibi sayıyorum. Yeni bir vadi görünce, ah burası da güzelmiş. Bak hiç apartman yok, dümdüz, el değ­memiş. Bazen otobüs penceresinden bir küçük dere görüp an­sızın ağlıyorum. Ne kadar küçük. Niye buraya hiç gelmedim. Dereyi yalnız bıraktığıma utanıyorum. Söz veriyor, gözlerimi siliyorum, buraya tek başına gelmeliyim. Sanki biriyle bir yer­de kavuşacağız… Ama kimdir, o biri bu dere mi, kıyısı mı, su­yu mu, yanında oturmak mı, onu seyretmek mi. O birini biliyorum, o biri böyle otobüs penceresinden bakıp bakıp ağ­lamak! Birbirimizi acıyarak, esirgeyerek canım cicim çiçeğim konuşuyoruz. İçimden coşkulu, ağıtlı feryatlar yükselmiyor. Bit kadar bir üzüntü. Nasıl ağır, deniz gibi dalgalanmıyor, şiir gibi uçmuyor, küçücük bir üzüntü, beynime krem gibi sürül­müş. Bir yel tozu toprağı savurmuyor, peşine düşeyim. Şakır

265

Nihat Genç

şakır yağmurlar taşları önüne katmış döverek taşmıyor…

Ateş gibi meyve çiçekleri açmıyor. Yapraklarının kula­ğına ateş yalımı gibi öpücük kondurayım. Bir savaş yeri vardı içimde, hangi cephede şimdi, yerini yurdunu unuttum. Kim o, vatan mıydı, dilber miydi. Paramparça olsaydı, parçasından tanırdım. Hayalime gelmiyor. Bildiğim, tanrının yoğurduğu bir şeydi, toprak gibiydi, gülüp duruyordu ve o neyse, silah­sız, savunmasız bir şeydi… Ne ağaçlar vardı, ateş gibi dilleri çi­çekleri!..Üzüntümün huyunu bilirdi!..

Ertesi akşam, yine turluyorum. Aynı dilenci çocuk iş ba­şında. Elleriyle yüzünü kapatmış, hıçkırarak ağlıyor. Müşteri (keriz) bekliyor. Bir iki tur attım. Çocuk bir saattir ağlıyor, sif­tah yok, bomboş, mutlu azınlıktan kimse ilgilenmedi. Kork­mayın, size ruhunun sırlarını istese de açamaz. Bir zahmet bakın, acırım da çekiciliği vardır. Uzaktan geçen adımlara se­sini duyurması için ağlamasını hızlandırıp yükseltiyor. Zayıf yapılı üniversiteli genç kızlar bu incecik feryadı ciddiye alıyor. Film başlıyor. Hikâye basit, ama trajik. Kaldırım soğuk mu so­ğuk. Yere kapaklanmış. İncecik giyiyor. Gözyaşları tüm yüzü­nü karmakarışık yapmış. Gözyaşlarını da idareli kullanmalı. Müşteri yokken boşu boşuna ağlayamaz. Müşteri içeri girince ağlamaya başlayıp gözyaşlarının sahiciliğiyle etkilemeli. Üs­telik hikâye birkaç replikten oluşuyor, bu birkaç replikle tüm hünerini ortaya koyabilmeli. Çıplak ayakları, kara kuru yüzü, kirli, yırtık pantolonuyla hikâyesini bir çırpıda mıh gibi izle­yicinin kalbine çakabilmeli. Hayatı boyunca yağlı ve kaymak­lı yemişler bu tür hikâyelere kanmazlar. Kötü oldukları için değil, duyguları bol yemekle hantal ve beceriksizleşip inceli­ğini, hüznünü kaybeder.

Turlarken yanıma üniversiteli bir okuyucum geldi, dev­let tiyatrosundaki oyunumla ilgili sorular sordu, kızı alıp, di­lenci çocuğun başına gittim, uygulamalı/atelye dersi gibi

266

Amerikan Köpekleri

anlatmaya koyuldum. Okuyucum hemen atıldı: “Bu numara­dan ağlıyor, bu numarayı hep yapıyor?”.. İyi de, numarası tut­mazsa sıkı bir dayak yiyor, üstelik zor bir numara. Siz kış boyu ayazda bulvarda saatlerce incecik gömlekle ağlayabilir misi­niz. Saygı duyalım. Düpedüz dilencilik de yapmıyor, film gi­bi bir hikâye uyduruyor. Sattığı mal, bir oyun. Hırsızlık da, kapkaç da yapabilir. Kendini acındırmak için sahici gözyaşla­rını kullanıyor.

Bu dilenci oyunu, sokak çocukları repertuarında önem­li bir eser, milyon kez oynanmıştır. En etkileyici olanı, izbe, karanlık arka sokaklarda oynanır, karanlığın çamurları içine simitleri devrilmiş başında ağlayan bir çocuk… Sizler mutlu sıcacık yu vanıza giderken, çaresiz çocuğun perişan halini gö­rüp fazla fazla para bırakırsınız!..

Devlet tiyatrosundaki oyunumdan çok daha başarılı, ikimiz de izleyiciyi üzüntüye sokmaya çalışıyoruz, üstelik ben, üniversite, kitap okudum, oyunumu meşru yollarla yapıyo­rum, alanım açık, estetik kuralları dibine kadar kullanıyorum, otuz yıllık profesyonel sanatçılar repliklerimi söylüyor, üstü­ne Fuat Saka gibi müzisyenler. Ağlatmak için, sanatçı, müzik, devlet, tüm imkânlarımızı seferber ettik… Çocuksa tek başına, soğuk, buz beton, çamur. Kaldırımdan başka malzemesi yok. Ve ikimiz de oyundan çok gişeyi merak ediyoruz…

Okuyucumla çocuğun başmdayız. Yüzünü kapattığı el­leri arasından beni görüyor, yine o adam geldi diyordur, nu­marasını çakızladığımı da biliyor. Kalabalıktan biri gibi, “numara yapma lan” diye bağırıp, tekmeleyerek kovmamı bekliyor.

Kurallara uygun yaklaşıyorum, oyunu açıyorum: “Ni­ye ağlıyorsun, neyin var?” Önce, repliklere geçmeden, hıçkı­rıklarını yükseltiyor, burnunu çekerek: “Bir şey yok ağbi, valla bir şey yok!”..

Replik sıramı biliyorum: “Bir şey yoksa niye ağlıyorsun,

267

Nihat Genç

niçin ağladığını söylemezsen sana yardımcı olamam ki?”..

Tekrar sıra onda: “Ağbi ben boyacılık yapıyordum, san­dığım vardı, tinerci çocuklar sandığımı, paramı alıp kaçtı-

Şimdi, götüne bir tekme vurup, zırlama lan, kalk evine git, diyebilirim, bu da oyundan bir parça. Ama, gözyaşları, hıç­kırıklar, salya sümük etkiliyor sizi. Çünkü bir insan yavrusu, yalandan nasıl ağlar, tiyatro da baştan aşağı uydurma değil mi?

Ertesi gün, 1 Nisan’dı, şakasından aklımda kaldı. Çocuk yine bulvarda. Metro duvarına büzülmüş, yere kapanarak ağ­lıyor. Birkaç tur attım. Hani müşteri gelecek mi, gelirse ne tep­ki verecek, bu oyunu başkalarma nasıl oynuyor? Kimsecikler gelip gitmedi.

Ağlama numarası yapmaktan yoruldu, kalktı. Gitti, iş­portacıların yanında bir müddet oyalandı. Oynadı, koştu, güç toplayıp tekrar sahnesi kaldırımda yerini aldı. Madem müşte­ri de gelmemiş, siftah da yapmamış, gidip yine oyunu açayım.

Yine yanma vardım, zırıl zırıl ağlıyor. “Neden ağlıyor­sun?”.. Hıçkırıklarını çoğaltıyor, dudağına sarkan sümüğü bir solucan gibi geri çekiyor. “Söylemezsen sana yardımcı ola­mam!”.. Bir yandan parmakları arasından kim olduğumu me­rak ediyor, sesimi tanıdı…

Birden büzüldüğü yerden tekme atmaya başladı bana, “Git başımdan be ağbii!”

Oyun bozuldu. Ne güzel para verecektim. Sokak çocuk­ları tehlikeyi sezer, sapık olacağımı, onu kandırıp kötü şeyler yapacağımı düşünmüş olabilir.

Parayı umursamadan, yerinden fırladı. Israrla parayı uzattım. “Git yağ ağbi, paranın .mına koyayım, git başım-

Uydurduğu numara açığa çıkınca paniğe mi kapıldı?

lar!”

dan!”..

268

Amerikan Köpekleri

Yoksa, paradan çok, uydurduğu numarayı yutturmaktan mı zevk alıyor?

Bence, oyuna kendini kaptırması için müşterinin de sa­hici olması lazım. Ancak, sahici müşteri karşısmda gözyaşı dö­kebilir.

Derslerle dolu. Ülkemizde okumuş-yazmışların izlediği herhangi bir oyun tutmadı. Tepki vermez, oyuna girmez, şöy- leydi böyleydi bir yığın bozuk entel laf. Entellektüalizm oyu­nu bozar.

Ülkemizde çok bilinen çok meşhur, tutulmuş oyunlar halkın tuttuğu oyunlar. Her şeye kanar, yalan oyuna kendile­rini kaptırır. Entellektüel/akademisyen hayatla savaşı bitmiş insanın adı. Oyunu, hayatla savaşı süren insanlar kurabilir. Bu büyük dert. Nasıl bir oyun yazacağımdan çok, hayatla savaşı sürenlerin hikâyelerini ararım. Tuhaf hikâyeler yaşamış insan­lar ilgimi çekmez, marjinal, ilginç acılar beni ilgilendirmez. Herkesin gördüğü, bildiği, herkesin görebildiği acılar çekmiş insanların hikâyesi oyunuma konu olabilir.

Sıkı oyunlar kurmasını öğrenmek yirmi beş yılımı aldı. Bir yığın tuhaf insan tanıdım akademisyenler/dramaturglar gibi. Yazdığınız oyundan çok onlarla ne konuşacağınız önem­li, çünkü akıl hastasıdırlar. Akılları hastalanmış entellektüel- leri kafalamak imkânsız ve boş bir iştir. Çocuğun gözyaşı döktüğü oyunu gözyaşı dökmeden izliyorsa bunun adı “de­li” dir. Delilere kendimizi, oyunumuzu beğendirmek için o ka­dar bozuk laf ederiz ki, biz de delirmiş oluruz.

Daha on beş sene evvel bu çocukla aynı kaldırımda iş­porta yapıyordum. Oyunumu kaldırımdan sahneye taşımak ömrümü aldı. Bu delilere laf anlatmak için birçok şeyden vaz­geçtim, gözyaşlarımdan asla. Onlar sahici!…

Yani, çocuğun o yalandan/numaradan gözyaşlarını ta­nırım. Yalan değil. Bıçağın suyu gibidir. O gözyaşları kemik­

269

Nihat Genç

leri çelikler. Gözlerinde kan diye bürünür. Ey insanlık, gözya­şının hiçbir türü yalan olamaz!

Gözyaşlarının kudretini kim yerinden oynatabilir. Tan- rı’dan mektup, Tanrı’ya mektup gibi. Ruh denen nehir taşıyor gözlerden. Islak elbiseleri rüyaların. Bedenin en kutsal en yal­nız parçası. Ağlarken bir insan gözünü nereye açar. Çocuklar rüyaları bitince ağlar. Bütün denizlerin suları. İncecik damla­larla duygularımızdan geçiverecek. Kaç bin defa denizler bo­şalacak gözlerden. Devriâlemin değirmeni, o kara gözler suları çamaşırlar gibi sıkacak. Sular da ata biner, dört nala hıçkırık­lar. Bir damla suda dalgalanan kan ter içinde çağlayanlar. Damla damla damıtılır kâinat. Donmuş oturmuş gözlerimiz­de masmavi ve ağulu sular. Böyle böyle sonsuzluğa buhar olup uçacağız. Çöllerdeki kumlar kadar rüyaları yutkunaca­ğız. Dünyayı hafife alamayanlar ağlar.

Kaç yüz bin yıl kuru topraklar üstüne düştü. Beton ca­hil, kör, beton yeni tanıyor daha. Bilmez taşları erittiğini, el yazması gibi alın yazısını yanakları oyup oyup perde perde indiğini. Ruh isterse can’ı bir damla tuzlu suyla keskin bıçak­lar gibi kanatır. Ateş suyu içinde, parlak can yakan çakıl, ya­naklarda acıyla erimiş zehrin taşı. Yanakları yakan elmas suyudur. Hangi şarkı bundan daha derin daha güzeldir. Tes­ti testi çığlık suyu. Işıltılar gibi kayan kocaman bir balon! Şeh­ri bu sessiz çeşmeler yıkacak. Süzülüp kirli yanaklarından şehir baştan sona kırklanıp yıkanacak. Ne çok ağlayanlar var bugünlerde. Yaraları deşip deşip dağlayıp sökmenin sanki başka bir yolu mu var… Tekmeleyip giremeyenler ağlarmış. İçi rüzgâr dolu. Gece yıldız dolu. Feryatları felaket gibi yanak­larına indi. Güneş rengi göz akı yanaklarına aktı… Çocuklar oyun bitince ağlarmış. Varsın adımızı anmasın âlem. Varsın kalabalıklar kapatsın gözlerini. Bir oyun gibi öğrendi çocuklar körebe gibi uçurumlardan atlamayı. Bu öldürücü sessizliği, kirletmesin kimseler şarkılarıyla…

270

Amerikan Köpekleri

Bizim oğlan yine kaldırımda ağlıyor, zehir gibi ağlıyor, ama neden gözyaşları şekerle karılmış inci taneleri gibi, seke seke oynayarak düşüyor! O da biliyor, ağlamak, her dilde ku­sursuz konuşma sanatı. Çıkmayan rüyaları cimcikleyerek çı­kartma sanatı!..

Herkesin bir oyunu var ve herkes “gözyaşı döktürü­yor!.. İşte Amerika’nın Büyük Orta Doğu projesi, milyonlara kan, gözyaşı döktürüyor. İşte TV’lerin yarışma programları, Anadolu’nun binlerce işsiz gariban çocuklarını programlara çıkartıp zırıl zırıl ağlatıyor.

Siyasetten TV’ye binlerce tezgâh kurulmuş, herkes göz­yaşı döktürtüyor… Kendi oyunumuzda kendi gözyaşımızı se- reserpe bırakıp dökemiyoruz. Başkaları silah zoruyla, şöhret, imaj zoruyla döktürüyor… Gözyaşlarımız başkalarının oyu­nuna para, hazine, başkalarının şöhretine malzeme oluyor!

Hayatta gördüğüm en zalim tezgah dilencilerindi. Ço­cukken, Trabzon’da paslı bir tekerlekli sandalyeye oturtulmuş ucube bir dilenci çocuk vardı. Bebekten kaçırılıp bahçıvan ma­kasıyla doğranmış. Parmaklan kesilmiş ve her iki elinde tek bir parmak kalmıştı. Dudağının ucundan kulağına derin bir yarık açılmış. Burnunun delikleri manto düğmesi gibi açılmış ve burnu orta yerinden kesilmiş. Yetmemiş, bacak ve kolları üç dört yerden kırılıp ters kaynatılmış. Yetmedi, bacaklar nor­mal insan bacağı gibi görünmesin diye bir sakatatçı gibi kas­larını kazıyıp çıkartıp ortada iki koyun bacağı, sırf kemik soymuşlar.

Yirmi yıl aynı dükkânın, aynı sokağın başmdan ayrıl­madı, gelip geçene durmaksızm gülüyor, çünkü, dudak ucun­dan kulağına kadar yarık onu hep gülümsüyormuş gibi ebedi bir tebessüm içinde düzenlemiş. Yaşlandı ve rakı içmeye baş­ladı, ama bebek yüzü hep gülüyormuş ifadesi değişmedi. Bir insan organizmasına benziyor, o kadar. Korkunç bir korku

271

Nihat Genç

hergün sizi sarıyor. Bu bir modacı, terzi gibi bahçe makasıyla doğrayıp şekillendirdikleri ucube üzerinden bir ömür para ye­diler.

İnsan bedeni üzerinde entrika, insan derisinden ustaca hesaplar, biçki dikişler. Siz korkuyla para atıp kaçıyorsunuz ama o, dehşet, kabus dolu biçim, ölünceye kadar terketmiyor sizi…

Hâlâ, dar, karanlık bir sokağa yalnız başıma girsem, beynime yerleşmiş bu ucube çocuğun yüzünü görür gibi olu­rum. Şimdi, TV yarışma programları farklı mı, modaya göre duygu/yüz/kemik biçiyorlar. Reklamcı, medyacı, tasarımcı, gi­tarcı, kuaför elinde bahçe makası çocuğun kemiklerini/yüzü­nü kesip biçip ucubeler yaratıyorlar, sonra açındırıp bizlerden para istiyorlar.

Bu ucube dilenci çocuk gibi artık, bazen hıçkıra hıçkıra ağlasa da, yüzlerindeki o gülümseyen ifade hiç değişmez!

Sanat, medya, edebiyat zalimlerle gelişti, Frenkeştayn- larla sürüyor sonuç aynı, insan doğrama sanatları!..

Oysa, kaldırım kenarında numaracı hıçkırıklarıyla ke­riz bekleyen dilenci çocuk bir küçük gözyaşı numarasıyla ha­yata ve hayatlarımıza savaş bayrağı açıyor! Başkalarının oyununda figüran, kurban, köle olmuyor. Kendisi kenara itil­miş, ama projesi, hayatın tam ortasından… Oyun! Acı bir oyun. Gözlerini yummuş, ama uyanık. Bakışlarını çok korkmuş gibi boşluğa kaydırıyor, ama kahramanca! Ve replikleriyle kalaba­lıkların ruhlarına giriyor. Kalpleri dolduracak, insanı dondu­racak, çıplak, gerçek, basit ve yakıcı bir minik hikâye!..

1 Nisan’dı, sabah TV’yi açtığımda Kültür Bakanlığı’nm sokaklarda halka şakalar, sürprizler hazırladığı haberini duy­dum.

Devlet şaka yapar mı, devlet neden şaka/sürpriz yap­sın? Manyaklık diz boyu. Devletimiz 1 Nisan kutluyor.

272

Amerikan Köpekleri

Nasıl? Bulvara nazi subayları gönderiyor, ya da, geri­ci/yobaz, elinde koca teşbihi, uzun sakallı hocalar… Şunu an­latmak istiyormuş, bakın, demokrasi olmasaymış hergün yollarda bu nazileri, hocaları görürmüşüz.

Devletin sokağa saldığı tiyatrocu nazi subaylarını gör­düm. Önüne gelene kimlik soruyor. Devlet de bir oyun kur­muş, kaldırımda ağlayan çocuk gibi. Kaldırımda hıçkırarak zırlayan çocuğun dekoru basit bir gazete parçasıydı, donma­mak için üstüne uzanıyordu. Nazi subaylarının kostümü göz kamaştırıcı! Uzun ve parlak çizmeler. Sanatçıların üzerine bi­rebir oturmuş, pek şık, fiyakalı askeri üniformalar. Bir film sahnesi gibi bulvar!.. Çok pahalı, çok bütçeli bir film sahnesi, eh tabii sponsor devlet!.

Nazi subayları rolü oynayan sanatçıların yüzleri rol ge­reği soğuk ve gülmüyorlar. Ama onları gören halk neşeleni­yor. Bir palyaçoymuş gibi izliyor onları. Bu kadar sahici üniforma giydikleri halde, parlak, göz kamaştırıcı kılıkları, bulvardan akıp giden kalabalığa eğlencelik gibi geliyor!..

Nazi subayları metro ağzında zabıta görevlilerine kim­lik sordular, Zabıtalar gülerek kimliklerini çıkardı. “Buyur aga, emrin olur aga, vay bizim köylü!” diye de espriler yaptı­lar. Kalabalık içinden alkışlayanlar bile çıktı. Alkış kötü, nazi subayları bulvarda soğuk etki, şaşırtıcılık yaratamadı, sirkten çıkmışlar gibi.

Devletimiz neden şaka yapmak ihtiyacı hissetti, zekası zayıf insanlar, köyünden yeni gelmiş iyi kalpli köylüler bile yemedi!

Nazi subayları etrafında halk, çocuklar toplanmış, her­kes olup biteni izliyor. Bir tek, bizim oğlan, sırtını bulvara dö­nüp, mesaisine kaldığı yerden devam ediyor, hıçkırarak ağlıyor. Mesaisini çoktan başlatmış. Zabıtalar, polisler, tiyat­rocu nazi subayları, yani, devletin uluları bulvarda toplanmış

273

Nihat Genç

cümbüş yapıyor, bizim oğlanın dünyadan haberi yok!.

Kalabalığın gürültüsünde değişik bir tuhaflık sezmiş ol­malı ki, yüzünü kapattığı parmakları arasından dışarı baktı.

Hemen yanıbaşmda, aşağıdan yukarı Nazi subayının çizmelerini gördü. İrkildi. Başını kaldırdı. Ürpererek yukarı doğru üniformalı naziyi gördü. Neye uğradığını şaşırdı. Deh­şet bir şaşkınlıkla yerinden fırlayıp apar topar kaçtı…

Tiyatrocu nazi subayı çocuğun hiç farkında değil, onlar, kalabalıkla eğleniyor. Ve biraz sonra yine farkında olmadan, çocuğun müthiş dekoru gazete kâğıdını çizmesiyle çiğneyip paramparça ettiğini de farketmedi…

Çocuk, kalabalığın içinden kuyruğuna basılmış bir fare gibi kıvraklıkla kıvrılıp kaçtı.

Bir zaman uzaktan olup biteni anlamaya çalıştı. Ve ya­vaş yavaş korkusunun yersiz olduğunu anlayıp nazi subayla­rına doğru yanaştı. Kendisi gibi birkaç simitçi, boyacı çocuk nazi subaylarının etrafını çevirmiş, nazi subaylarına “ağbi şundan da kimlik sor, o var ya hırsız onu da yakala!” gibi şa- kalı laflar atıyorlar…

Bizim oğlan, nazi subaylarının yanma diğer çocuklar gi­bi yaklaşamadı ama, onların bir tiyatrocu, bir sirk, bir eğlence olduğunu anladı. Nazi subaylarının şık kostümlerini, havalı çizmelerini, parlak apoletlerini hayranlıkla izledi. Belki de ha­yatında ilk defa gerçek bir tiyatro izliyordu…

Korku ve şaşkınlıkla karışık bir hak vardı, bizim oğlanın yanma gittim. Anlasın anlamasın oyunun kritiğini yapıver­dim… “Nasıl, müthiş oynuyorlar değil mi?”.. Çocuk, eski şüp­hesiyle ve uzak uzak çekingen yüzüme baktı… “Sıkı oynuyorlar!” dedim… “Bak herkes onları izliyor!.” “Bizim oyundan daha güzel, biz sadece ağlıyoruz!”., dedim…

Çocuk sesimdeki yumuşaklığa inanır gibi oldu, konuş­tu, “Ağbi bunlar ne?” dedi… “Nazi subayı!” dedim. “Ne olu­

274

Amerikan Köpekleri

yor burada, ne yapıyorlar?” dedi.. “Tiyatro yapıyorlar, bugün 1 Nisan’mış, halka gösteri şaka yapıyorlar!”

“O elbiseleri, onları kimden aldılar!”.. “Devletten aldı­lar!”.. “Bunlar dizide mi oynuyor?”

Ne cevap vereyim çocuğa? Ama naziler sayesinde bak arkadaş bile olduk. Beni sapık filan sanıyordu. Bak naziler sa­yesinde dost olduk. Şimdi ona devlet hastalandı, kafayı yedi mi diyeyim? Bilmem devlet neden şaka yapar? Güya demok­rasi varmış onu gösteriyormuş bu nazi subayları. O halde, ge­lecek sene 1 Nisan’da götüne jop soktuğunuz genç kızları çıkartın bulvara, cezaevinde bombalayarak öldürdüklerini, Di­yarbakır cezaevinde sopalarla öldürdüğünüz mahkumları çı­kartın bulvara!”.. Ne diyeyim çocuğa. Çocuk nazi subaylarının parlak üniformalarına takıldı, aklı gitti, büyülendi.

Ve mesaiyi hepten boş verip nazi subaylarının peşine ta­kıldı. Kendi oyununu bozması, başkasının oyununa katılma­sı ağrıma gitti… “Bak, dükkânı boş bırakmaya gelmiyor, hemen nazi subayları geliyor, hadi işinin başına!” diye hafif­ten azarladım.

Böyle. Havalar bir türlü ısınmadı. Bulvarda turluyor, üşüyor, eve kaçıyorum. Bizim oğlan kaç gündür yok. Muhte­meldir ki başka bir sokakta oynuyordur oyununu.

Ama bulvarda, onun bıraktığı boşluk… Metro duvarı… Pırıl pırıl parlıyor. Yanından geçerken ağladığı duvara bakı­yorum o soğuk betona.. Soğuk beton değil, hiç değil…

Burada, dokuz yaşında bir çocuk kış boyunca ağlaya­rak, hıçkırarak buzların üstünde incecik bir gömlekle donarak bir oyun oynadı, kaç kez…

Havalar bir türlü ısınmadı. Ama, çocuğun büzülüp elle­riyle yüzünü kapatarak oynadığı o yeri görünce, içim ısınıyor! Bitmedi diyorum, daha ne oyunlarımız var, bitmedi. Sahne­miz, orda, burda, sokakta, ne farkeder, her yer sahnemiz…

275

Nihat Genç

İçimden bir ses, git, çocuğun kapaklanıp ağladığı yere çömel ve oyuna kaldığı yerden devam et, diyor!.. Amerikan subayları bulvara gelmeden, başla şu oyuna..

Hadi çömel, hadi büzül, zırıl zırıl ağla…

276

Amerika Neden Savaşıyor?

Nükleer, kimyasal, biyolojik, üç ayrı kategoride silahsızlanma çabaları, Birleşmiş Milletler bünyesinden hareketle, denetim kurumlanyla nefes kesen ve dünyayı kıyamete götüren bir so­nucun içinde kilitlenmiş durumda.

Silahsızlanma çabaları aynı zamanda dünya dengeleri­ni temsil ediyor. Aynı zamanda diplomasinin büyüklüğünü gösteriyor. Aynı zamanda bütün ajan faaliyetlerinin odak nok­tasını oluşturuyor. Aynı zamanda dünyayı kimin yöneteceği­ni belirliyor…

Birleşmiş Milletler Silahsızlanma Araştırma Enstitüsü (UNIDIR) sözüne güvenebileceğimiz otonom bir enstitü. 1980’de kuruldu. Her yıl rapor düzenler, danışmanlık rolü oy­nar.

Ayrıca 1957’de 130 devletin katılımıyla kurulmuş Ulus­lararası Atom Enerji Ajansı (IAEA) Birleşmiş Milletlere çalışır, rapor hazırlar, bilgi verir. Hangi nükleer tesisler barışçı, han­gisi savaşçı, nükleer tesislerin askeri istismarı konusunda ça­lışmalar yapar.

Gönlümüzü fetheden bu kurumlar işte. Her biri Nobel Barış Ödülü alacak dünya güzeli bilim adamları… Atom Ener­ji Kurumu’nun başında, bugünlerde insanlığın ve bilimin na­musunu koruyan adam: Mohamed Elbaradei. Mısırlı…

277

Nihat Genç

Bir kıyamet yaşıyoruz ve saklanacak, gidecek yerimiz yok. İşte hepimizin sığınacağı Nuh’un gemisi, bu kurumlar. Dua ediyoruz, bu kurumların bizi kurtarmasını bekliyoruz.

Silahsızlanma çabalarında başı çeken bu iki büyük ku­rum dışında, bir de bölge ülkeleri kendi aralarında, ya da bü­yük devletler kendi aralarında antlaşmalar imzaladı. Bu antlaşmaların en büyüğü, BM’de daimi beşlerin Orta Doğu’ya silah transferlerini sınırlama çabaları var.

Daimi beşler: Çin, Fransa, İngiltere, ABD ve Rusya. As­lında dünya ikiye ayrılıyor, birincisi bu beşler, diğeri, geri ka­lanlar, çünkü kimde ne kadar silah olmalı, kime silah satmalı, karar veren bunlar. Bu daimi beşler, üst seviyeli toplantılar ya­pıp Orta Doğu’ya satılan silahların tesliminden önce birbirle­rine bilgi vermelerini karara bağladılar. Ancak, 1992’de ABD’nin Tayvan’a F-16 uçaklarını satması üzerine Çin toplan­tıdan çekildi. Buna benzer bir yığın silahsızlanma antlaşması, hep aynı sebepten gizlice delindi, yarım kaldı.

Bir başka büyük antlaşma, nükleer silahların yayılma­sını önleme antlaşması. Bu antlaşmaya göre, ABD, Rusya, İn­giltere, Fransa ve Çin, bu silahlara sahip olmayan diğer ülkelere nükleer silahlarla ilgili hiçbir bilgi, teçhizat vermeye­ceği konusunda anlaşır. Antlaşma 1996’da imzaya açıldı, halen yürürlükte değil. Silahsızlanma konferansına katılan 44 ülke­den 41’i antlaşmayı imzaladı, ancak bunlardan 31’i onayladı, Hindistan, Kuzey Kore, Pakistan imzalamayan ülkeler arasın­da. Bu silahsızlanma konferansında kıran kırana rapor savaş­ları yaşanıyor ve sonuç alınamıyor. Tam tersine, her ülke, araştırmalardan raporlardan daha gizli, daha dikkatli silah sa­hibi olmalıyız, anlamını çıkarıyor.

Bu antlaşmalar neyi yasaklamak istiyor? Önce nükleer bombaları, sonra kimyasal, biyolojik bombaları. Nagazaki ve Hiroşima’dan sonra nükleer çalışmalar akıl almaz hızla geliş­

278

Amerikan Köpekleri

  1. Bugün dünyada kimlerin elinde nükleer tesis var, tam ola­rak bilinemiyor. Bilinenler beş büyük ülke ve bu ülkelerin giz­lice transfer ettiği ülkeler.

Bu bombaların imal edilmesi, taşınması, korunması, hangi araçlarla atılacağı, atılacak araçların güvenliği bir yığın teknik ayrıntı ve çok yüksek teknolojik gelişim istiyor. Hemen herkesin kolaylıkla bu bombalara sahip olamayacağı ortada. Kıtalararası balistik füzeler geliştirmek, her yiğidin harcı değil.

Ancak, kimyasal ve biyolojik silahlar, nükleer bombalar gibi yoğun, çok ileri teknolojik bilgi istemez. Kolay üretilebi­lir. Bugün dünyayı karıştıran, siyasetleri çözen, diplomatik gö­rüşmeleri kilitleyen işte bu kolayca üretilebilen kimyasal ve biyolojik silahların, kimde, ne kadar olduğu konusundaki bit­meyen ajanlı tartışmalar!

Biyolojik, kimyasal silahlar bir evin banyosunda üreti­lebilir. Bakteri, virüs, mantar ve parazitler, şarbon, çiçek ve ve­ba gibi hastalıklar üretip kitleleri imha etmek, çocuk oyunca­ğına döndü.

Birleşmiş Milletler’in bir denetim mekanizması olarak sonunun gelmiş olmasına sebep de bu. Bu silahları denetleme imkânı dünyada yok oluyor. Her insan evinde, odasında ha­zırlayabilir. Bodrumunda gizleyebilir. Tüm bunları denetle­yecek kadar büyük bir teknoloji kurulamaz, mümkün değil.

Terörist gruplar pekâlâ bu silahlan küçük bir oda içinde yapabilir. Hatta binlerce denetçi gönderseniz, bu silahları hiç bulamayabilir. Çünkü silah insanların kafasında, bilgi kafada, bir ay gibi zamanda bu bilgiye sahip insanlar bombaları üre­tebilir.

Kimyasal silahlar, yakıcı gazlar, gözyaşarücı gazlar, kan zehirleyici gazlar, kusturucu gazlar… Bir kısmı deriyi yakıyor, bir kısmı akciğerlere su doldurup öldürüyor. Çok sinsi yapı­ları var. İşte bu akıl almaz silahları da bilim adamları üretti.

279

Nihat Genç

İnsanlık ilerki yıllarda bu bilim adamlarına karşı büyük bir di­renişe geçecek, bu bilim adamları ahlakla, vicdanla, cezayla, toplumsal baskıyla sıkıştırılacak. Çocuklarımız bu canilerin dünyasında yaşayacak. Bu gazların çok hain yapılan var. Göz­le görülmüyor, elle tutulmuyor, tedbir alınamıyor.

Bu biyolojik, kimyasal silahları kullanmak büyük tek­noloji istemiyor, ama banndırmak, uzun müddet tutmak bü­yük bir teknoloji gerektiriyor. Hatta üretildikten sonra imhalan imkânsız oluyor…

Bu bombalar, pazarda, piyasada ayağa düştü, büyük devletlerin silah gücü bu kolay üretilen silahlarla zayıfladı, çünkü büyük bir devleti bir öğrenci yok edebilir. Bu silahlar yüzde yüz titizlik ister, elinizde patlayabilir, mahallenizi, şeh­rinizi havaya uçurabilir, yüz binleri istemeden öldürebilirsi­niz. Bu kadar tehlikeli silahların ham maddelerinin pazarda satılmaya başlaması dünya siyasetinin yönünü değiştirmeye başladı.

Hardal gazı gibi etkisini hemen göstermeyenler var. İran-Irak savaşında kullanıldı, etkisiz hale getirme süresi 12 saat olduğu için İranlı askerler uyanmadı, hardalı emmiş elbi­seleri giydi, uzun süre buhar solumaları nedeniyle korkunç ölümler oldu.

Bugün dünyada hiçbir çatışmada kullanılmamış, ama inanılmaz ileri boyutlarda geliştirilmiş bir düzine gaz var. Kimyasal silahların feci etkilerini her gün gazetelerden oku­yorsunuz, etkileri sadece insanları değil, toprağı uzun bir sü­re, otu, böceği ise sonsuza dek ortadan kaldırıyor.

Yani, her kimyacı, her eczacı bu silahları üretebilir. Dün­yayı yok edecek korkunç silahların herkesin eline geçebilece­ği korkusu, bugünkü siyasetin ve insanlığın en büyük endişesi oldu. Yarınların dünya düzenini ve ülke sınırlarını bu endişe­ler belirleyecek. Büyük ülkelerin kitle imha silahları konu­

280

Amerikan Köpekleri

sunda harekete geçmesi ve denetim savaşlarının başlamasının sebebi bu…

Mesela, Sovyetler’in çöküşünden sonra, boşta kalan Rus bilim adamları önüne gelene nükleer bilgiler, maddeler sattı. Hatta Türkiye, kimyasal, biyolojik, nükleer maddelerin paza­rı haline geldi. Kimin eli kimin cebinde, kimde ne var, bir ka­rambole döndü. Dünyamn en büyük istihbaratlarının bu kadar yaygınlaşmış nükleer, kimyasal, biyolojik kaçakçılığı, pazarı kontrol etmesi imkânsız hale geldi.

Mesela, antlaşmalara yanaşmayan ülkelerden biri Ku­zey Kore, Kuzey Kore’nin bombayı elinde bulundurmasından daha tehlikeli olan bu bilgileri kimlere verebileceği. Bir terörist gruba pekala verebilir. Panik burada.

Antlaşmalara yanaşmayan ikinci ülke İsrail. Etrafı Arap­larla çevrili İsrail, elindeki nükleer gücü kimseyle tartışmıyor bile. Hiç bilgi vermiyor. Kimseye hesap vermiyor. Tüm Arap­ları dize getirinceye, ya da ebedi barışa Araplar inanıncaya ka­dar, diyor. İsrail’in bu katı tavrı karşısında Irak’m elindeki bombaları istemek ya da İran’a, Suriye’ye elinizdeki bilgileri başkalarıyla bölüşün demek, imkânsız.

Bir Alman kimyacmm II. Dünya Savaşı’nda haşere ila­cından bulduğu tabun veya GA denilen kimyasal, iki yıl son­ra sarin denilen CB’ye dönüştürüldü. Alman işgalinde kimyasal silah depolan bulundu ve büyük devletler bu kimya­sal silahları üretmenin peşine koyuldu. Yıllar var ki bilim der­gilerinde bu gazlarm insanları nasıl feci ve seri öldürdükleri artık magazin haberi oldu. Bu korkutucu gazlarm haber ya­pılmasının yan etkileri üzerinde dahi komplo görüşler ileri sü­rüldü. Deniyor ki, bütün hastalıkların çıkış nedeni, korku ve güvensizlik, bu silahların insanlığı korkutucu haberleri ancak ilaç şirketlerinin işine geliyor. Bu haberleri sık yapın, ilaç şir­ketleri kazansın.

281

Nihat Genç

Bir büyük teknolojik yenilik, biyolojik, nükleer, kimya­sal silahların düşman üzerine hangi araçlarla atılacağı, II. Dün­ya Savaşı’nda atom bombasını uçakla gidip atmışlardı. Şimdi balistik füzeler geliştirildi, sonra cruise, sonra scud. Bu füzeler menzillerine, uzaktan kumandasına, radardan gizlenmesine, atmosfer üzerinden uçmasına, yön bulmasına, kıtalararası yol alması gibi özelliklerine göre sınıflanıyor, ancak bu füzelerin her biri çok çok yüksek bilgi ve teknoloji istiyor.

Mesela, Irak’ı birkaç yıl denetimsiz bırakın; Avrupa kı­tasını yok edecek füzeler geliştirdiği 1991’deki denetçi rapor­larında yazıyor… Hem üretimi, hem atılması, hem barındırıl­ması çok yüksek teknoloji isteyen bu bombaların gizlenmesi de büyük teknoloji gerektiriyor.

Sovyetler’in çözülmesinden sonra Rusya’nın belki de paraya ihtiyacı vardı, İran’a nükleer tesis kurdu, balistik füze sattı…

(Nükleer, biyolojik, kimyasal silahları komşuları geliş­tirip üretirken, Türkiye neden sessiz? Türkiye’de bu silahlar­dan var mı? Gizliliğini koruyan ülkelerin başında neden Türkiye geliyor?

Türkiye’nin sessizliği anlamlı sessizlik. Türkiye’nin si­yasi askeri dostlarının elinde bu silahlardan olduğu şüphesi yüksek. İsrail’le dostluğu ve Amerika’yla çok sık dillendirdik­leri stratejik dostluk beyanları çok anlamlı. Stratejik dostluk, askeri, güvenlik alanında ortak çıkarlar anlamı taşıyor. Stra­tejik dostların nükleer bombaların ortasında dostlarını keklik gibi bırakması mümkün değil. Stratejik dostluk vurgusu, aske­ri, güvenlik alanında İsrail ve Amerika’yla sürekli, fazlasıyla iç içe antlaşma, ilişkiler ve Türkiye’nin İsrail ve Amerika’ya bili­nemez derin bağlılığı, Türkiye’nin boş olmadığını gösteri­yor.

Türkiye etrafındaki nükleer tehditten neden rahatsız ol­

282

Amerikan Köpekleri

duğunu beyan etmiyor. İnsan komşularma bas bas bağırmaz mı, nedir bunlar diye. Bir tuhaf sessizlik de, AB’ye giriş tartış­malarında.. AB, Türkiye’yi sürekli insan hakları ihlali konu­sunda uyardı, ancak Türkiye’nin de çevrecilik konusunda elinde büyük kozlar vardı… Mesela, bizim elimizde hiç nükle­er tesis yok, her birinizin onlarca nükleer tesisi var diye poli­tika yapabilirdi, hiç sesini çıkarmadı, bu kozu hiç kullanmadı. Bu anlamlı bir sessizlik..)

İsrail’in nükleer bomba konusundaki keyfi, başına buy­ruk oluşu, antlaşmaları hiçe sayışı, Kuzey Kore, Irak ve İran ve Libya gibi ülkeleri kudurtuyor, kavga da burdan çıkıyor. Serseri, terörist devlet ilan edilseler de, nihayetinde bu ülke­lerin devlet sınırları var, coğrafyaları uydudan gözleniyor, bu devletlerin içine sızmış ajanlık faaliyetleri var, yani bir şekilde denetleniyorlar. Baskı ve ambargoyla sıkıştırılıyorlar. Asıl teh­like, ülkesiz devletler.

İslam dünyasını son yirmi yıldır kasıp kavuran ülkesiz örgütler, ya da devletsiz örgütlerin büyüklüğü şaşırtıcı.

Taliban’ı tanıyoruz, Suud destekli. Taliban İslam devle­ti kurdu. Bu İslam devleti, radikal İslam’m ikinci başarısı, bi­rincisi İran İslam Devrimi’ydi. Ancak İran’ın köklü devlet geleneği, devletini sürekli kılmayı bildi. Rusya’yla nükleer ça­lışmalar başlattı. Bugün Basra Körfesi’ne girecek her gemiyi su altından yok edecek füzeleri var. Ve devrimden sonra Irak savaşında kimyacı, fizikçi gibi teknik adam sıkıntısı çekti, hız­la bu açığmı kapattı…

Humeyni’nin Lübnan’daki kolu Hizbullah, eşi benzeri olmayan gaddarlıkta bir örgüttü. Lübnan’daki iç dengeleri bozdu. Şiiler çoğaldı. İsrail saldırılarına cevap verdi. Bugün, İsrail’in boşalttığı sınırı Hizbullah koruyor. Hatta Arap ülke­lerinden gelen turistler buradan İsrail askerlerine taş atıyor. Hizbullah, Lübnan’dan İsrail’i biz çıkarttık, diyor. Ve hızla par­

283

Nihat Genç

tileşmeye, yani ılımlaşmaya çalışıyor.

El Cihad, Mısır’da, 1980’de Müslüman Kardeşler örgü­tünü zayıf bularak sivrildi. CIA’yı yirmi yıldır uğraştırıyor.. Kör İmam’ın dünya ticaret merkezine saldırısıyla dünya man­şetlerinde onlarca yıl başköşeyi koruyor. Siyasilere suikastler düzenledi, laikleri, Amerikan yanlılarını hiç affetmedi. El Ci- had’dan daha sert ve tuhaf bir örgüt daha var: Tekfir.. Kendi dışında herkesi kâfir ilan eden bu örgütün zalimliği başka ko­nu.

Cezayir’de halkın desteğiyle iktidara gelip, laik bir dar­beyle safdışı kalan Cezayir îslami Hareketi (FIS) iç savaş baş­lattı. Katliamlar, katliamlar. Zamanla FIS’ı dahi zayıf bulan, Afganistan direnişinden dönen İslamcıların başlattığı “Silahlı İslami Hareketi” Cezayir’i tam bir kan gölüne çevirdi. FIS, İs- lami Silahlı Hareket’in halkı İslam’dan soğuttuğunu, korkut­tuğunu görüp, yumuşama kararı aldı.

Filistin’de Hamas, bugün Orta Doğu’nun en ünlü ve gu­ruru denebilecek bir örgüt. Filistin davasında laik, milliyetçi Filistinli liderlerle iç siyaset dengeleri bozulmasın diye sürek­li taviz verip sessiz kalıyor. Çünkü İsrail’e karşı verdikleri sa­vaşta “birlik” görüntüsü çiziyor. İntihar komandolarıyla hergün dünya haberlerinde. Koskoca İsrail orduları ve ajanla­rı Hamasla baş edemiyor…

Sıralayalım, Cezayir’de FIS, Mısır’da El Cihad, Filistin’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah… Hepsinin büyük bir güç olma­sını sağlayan inanılmaz halk desteği. Bu topraklarda doğan her çocuk kendini bu örgütlerde buluyor. Milyonlarla ifade edilen genişlik ve o denli etkinliğe sahipler.

Hepsinin dünya görüşü, İslam’ın ilk yıllarındaki hayat görüşü, yani, Selefilik, İslam’ı ilk günleri gibi yaşamak.

Hepsinin ortak davası: Filistin mücadelesine omuz ver­mek. Sonra Afgan direnişi.. Ve hepsinin üçüncü kavga alanı,

284

Amerikan Köpekleri

ülke içindeki laik ya da Batılı kukla yönetim, kafir ilan ettikle­ri siyasilerle savaşmak, öldürmek..

Hepsinin büyük başarıları var, yılmadılar, durmadılar, geri adım atmadılar. Ayrıca hepsinin okulları, yoğunlaştıkla­rı üniversiteleri ve hâkim oldukları bölgeleri var..

Yalnız hepsinde bugünlerde ılımlaşma çabaları da var. Mesela FIS, iktidar ellerinden alınınca silahlara sarıldılar, an­cak, silahlar kendi halklarının paniğe kapılmasından çok zarar gördü. Varlıklarını topyekûn kaybediyor gibilerdi, hızla, par­tileşmenin, sosyal çalışmaların önünü açtılar…

Orta Doğu topraklarında sert İslami hareketler kesin za­ferler kazanamadı, hiçbir ülkede iktidarı tam olarak ele geçi­remedi. Ancak inançlarından ve Bata düşmanlıklarından zerre geri dönmediler!..

Bunca ölü, suikast, fırtınalardan sonra radikal grupla­rın ellerinin boş kalması, İslam’ı katliamlar, vahşetlerle tanıt­maları, bu radikal örgütlerin dünya görüşlerini değilse de, siyasi tavırlarını zorlamaya başladı.

Üstelik bu grupların ortak özelliği okumuş, üniversite­li yöneticileri olması, kimya, fizik, sosyoloji okumuş, Batı’da okumuş insanlar. İnançlarını asla, ama, siyasi kavgalarının yö­nü hakkında bugün tartışma, düşünme içindeler.

Mesela, radikal İslam’ın Orta Doğu’yu kan gölüne çe­virmesi, ya da şöyle toparlayalım, her örgütün kendi devle­tindeki laiklerle boşuna zaman kaybetmesi, erimelerine, zayıflamalarına yol açtı. Artık yeni bir hedef, yeni bir diriliş, yeni bir siyasi yön bekliyorlar…

Bu yepyeni bekleyişi kıvılcımlaştıran El Kaide Örgütü… 11 Eylül’ü düzenledi. El Kaide bütün bu radikal gruplara ba­şınızı ülkenizden dışarı kaldırın diye yeni bir hedef mi göster­di? Savaşı Batı topraklarının içine mi taşıyın, demek istedi?… Son yirmi yılın muhasebesini yapıp, kendimizi, halkımızı, faz­

285

Nihat Genç

lasıyla ve boşuna mı öldürdük demeye çalıştı…

El Kaide’nin enternasyonal ve popüler eylemleri Orta Doğu coğrafyasında büyük sevinç yarattı…

Amerika, Afganistan’da yakaladığı yüzlerce El Kaide militanını bir adaya hapsedip, sorgulamaya başladı. Film de burada başladı.

Amerika, El Kaide’nin yok edilemeyecek kadar büyük bir örgüt olduğunu görüyor. Çünkü bu sert radikal örgütler aynı zamanda El Kaide’nin doğal depoları. Orta Doğu’nun sert örgütleri aynı zamanda potansiyel El Kaide… Orta Do- ğu’da her genç anında El Kaide’ye katılabilir, aranda El Kaide gibi örgütler kurabilir…

CIA’nm, dünya siyasetinin büyük kuşkusu bu: Radikal İslam yön mü değiştiriyor, eskiden ne güzel kendi ülkelerin­de birbirlerini boğazlıyorlardı, şimdi, tüm dünyada sahneye çıkıyorlar. Radikal İslamın yön, tarz, siyaset değiştirdiğine da­ir büyük izlenimleri hep birlikte izliyoruz.

Birincisi. Taliban, Hizbullah, FIS, El Cihad,bunların hiç­biri kimyasal, biyolojik silah kullanmadı. Orta Doğu’da kulla­nılan kimyasal, biyolojik bombaların birincisi İran-Irak savaşında, İkincisi Irak Halepçe’de, üçüncüsü Esad tarafından Hama’da atıldı.. 1991 Körfez Savaşı’nda Amerika Bağdat’ta seyreltilmiş uranyum kullandı, bugün dahi çocuklar sakat do­ğuyor. İkisini Saddam, birini Esad, birini Amerika.. Bu dört bombanın da bu örgütlerle hiç ilişkisi yok. Ama Hizbullah is­terse bu bombayı İran’dan pekâlâ alabilir… Ya da, El Cihad gi­bi bir örgüt bu bombayı her yerden alabilir…

Bu bombayı önce ve ilk defa El Kaide 11 Eylül’den son­ra kullandı, şarbon… Şarbonlu mektuplar, dünya siyasetini, trafiğini, ajanlarını sarsacak kadar önemli, büyük bir siyasi dö­nüşüm.

Bu inanılmaz kararlı, keskin ve milyonlarca üyesi olan

286

Amerikan Köpekleri

örgütler, kimyasal, biyolojik silah kullanmaya başlarsa, işte dünya devletleri, sınırları, antlaşmaları, güvenlik ve ve ve …. her şey yeniden tartışılmak ve yapılanmak zorunda…

Amerika’mn ve dünyanın korkulan bu.. Teröristlerin, yani potansiyel olarak milyonlarca üyesi olan bu örgütlerin, bu kimyasal-biyolojik bombaları ele geçirmesi, bütün hesap­ların gözden geçirilmesi anlamı taşıyor…

Kimyasal, biyolojik bombaların kolay üretilmesi, hemen üretilmesi, kolay transferi, bu bilgilerin kolayca başkalarına ulaştırılması, tüm bu olup bitenlerin asla denetlenemez olu­şu, büyük korkunun başını çekiyor. Bilimkurgu filmleri dahi daha feci bir dünya tasarımı ortaya koyamadı.

Hadi, silah denetçileri Irak’ta istediği yeri arıyor… İşte raporlar ortada, her evi, her arsayı, her depoyu nasıl araya­caklar, bu fiziki olarak mümkün değil…

Üstelik karşısında devlet değil, bir terörist örgüt varsa, nasıl kontrol edeceksin? Bu örgütlerin çeşidi birkaç, büyüklü­ğü onbinler olsa, günümüz istihbarata bunu yine de denetle­yebilir. Ama örgütlerin çeşidi sonsuz, coğrafyası çok geniş, kadroları milyonların üstünde. Üstelik her bir militan Allah’ın askeri, intihar komandosu, bilgi sızdırmaz, konuşmaz, yemin­li, kararlı insanlar. Ve bu yoğunlukta militan üretecek üniver­siteler, okullar, bölgeler şu anda Orta Doğu’da bu örgütlerin elinde…

11 Eylül saldırısıyla Amerika’nın güvenliği sarsıldı, ya­ni en iyi malı çürüdü. Birincisi, Atlantik aşıldı. Etrafı okya­nuslarla çevrili Amerika, askeri olarak doğal korunma mutluluğu içindeydi. Bu ulaşılmazlık Amerika halkına neşeli bir güven veriyordu. Mesela, Avrupa, balistik füzelerden ko­runmak için füze kalkanı projesine 400 milyar yatırmak zorun­da.. 11 Eylül güvenlik kavramının değişmesine sebep oldu.

İlk işleri Amerika’daki tüm Arap kökenlileri fişlemek ol­

287

Nihat Genç

  1. Özgürlükler ülkesi yara alıyor. Bağımsız yargıçları ve ay­rıntılı hukuk tezleriyle ünlü Amerika, istihbarat şemsiyesini her şeyin üstüne çıkarıyor..

11 Eylülle yaşadığı ikinci büyük sarsıntı: İstihbarat şo­ku. Pentagon ve gökdelenlerin uçaklarla yok edilmesi dünya­ca ünlü CIA ve FBI’nın karizmasını çizdi. CIA’nm zaafiyetini gözler önüne serdi. 11 Eylül şu büyük gerçeği dünyaya gös­terdi: Amerika aslında o kadar güçlü ve büyük değil.

Amerika’nın gücünü oluşturan, iftihar ettiği, bütün dünyaya korku saldığı istihbarat teşkilatının aldığı bu yara, Amerika’nın dünya gözünde “büyüklük” ünü tarüşma konu­su yaptı.

Ladin bir terörist deyip geçmeyin, çağ açıp çağ kapaü- yor. Ne yaptı? Büyük devlet konseptini kendi zehirli nükleer silahıyla tehdit etti. Dünyanın en korkunç silahını popülerleş­tirdi ve her mazluma siz de pekâlâ rahatlıkla kullanabilirsiniz dedi… tatbik etti, uygulama alanım gösterdi, öğretti, ezberlet­ti.

Artık, silah, güç, devlet, denge, bütün siyasi kavramla­rı karıştıran bir belirsizliğin içine doğru gidiyoruz!

Oysa Amerika’nın klasik istihbaratı çok güçlü, mesela, Kuzey Irak’ta beş bin Peşmerge ajanı olduğunu kendi söylü­yor, körfez savaşından sonra ülkesine götürdü bunları. Kürt ajanlarının sayısı her halde on binin üstünde. Bu Kürtler vası­tasıyla İran, Türkiye, Suriye ve Irak içlerine rahatlıkla girip çı­kıyor, bölgeyi kontrol edip, karıştırıyor! Bu kürt ajanlar, Amerika’nın bölgeyi en dipten tanımasında mercek rolü oyna­dı.

Dünya Amerika’nın Afganistan’da yokedici bir savaş başlatacağı tehditleriyle karşılaştı. Bu savaşı hepimiz bekli­yorduk. Ancak Amerika, Kabil’le yetindi. Çünkü El Kaide’nin gizlendiği Toro Bora dağları iki bin metre yarıkları olan, dip­

288

Amerikan Köpekleri

siz uçurumları, hatta ışık girmeyen dev kaya çatlaklan ve ku­yulardan oluşmuş bir bölge. Burada savaş olmaz, yalnız bom­balama…

Amerika fikir değiştirip Irak’a karşı saldın planları baş­lattı. Hatta Amerika BM kararlan olmadan savaşmak istiyor, bir siyasi tavır olarak “hukukun” ve BM’nin önüne geçmek is­tiyor. Böylelikle, bir devleti ortadan kaldıran bu gücün, Orta Doğu’da bu silahı elinde bulunduruyor şüphesiyle bir terörist örgütün onbinlerce üyesini ortadan kaldırması sıradan iş ha­line gelecek.

Yüzlerce El Kaide militanını hapsedip sorgulamaya baş­ladı. El Kaide üyelerinin yeri, yurdu, adı, davası, işini zaten biliyordu. Ama artık devreye şarbon girmişti. Bu militanların ilişkide olduğu büyük coğrafya gözünü korkuttu. Bu militan­ların uzandığı milyonlarca gencin bilgi sızdırmaz, inatçı ve ye­minli karakteri gözünü korkuttu. El Kaide’nin yokedilemez olduğunu gördü. Orta Doğu toprakları potansiyel milyonlar­ca El Kaide militanıyla dolu.

Üstelik İslam, bu militanların doğal dini, doğal coğraf- yalan, kesip, yokederek, dışlayarak, hapse atarak, sürerek, üst­lerine bomba atarak, tüm bu gruplann elebaşlannı yokederek, bu milyonları durdurmanın imkânı olmadığını gördü.

Hatta, Ladin’i öldürmek, yakalamak, bu örgütlerin gü­cüne, hırsma güç katar. Aslında El Kaide diye bir örgüt yok. Hepsi Arapça bilen, kültürleri birbirine benzeyen, yıllarca ay­nı okullarda, benzer çatışmalarda, aynı fikirlerle büyümüş bu milyonlan satan almak, konuşturmak, kullanmak, takip ede­rek, baskı uygulayarak kontrol etmek mümkün değil.

El Kaide girilmez yasaklı korkunç kapıyı açmışta, bu sert örgütlere iki büyük işaret vermişti. Birincisi çatışma alanını Bata coğrafyasına yıkm. Böylelikle, kanlı görüntüler, ağlayan anneler, kalkan tabut görüntüleri artık İslam coğrafyasında

289

Nihat Genç

değil, Batı’da yaşanacak. Ve bu görüntülerin psikolojik çökün­tüsü Batılı devletleri, hatta Batı kültürünü derinden sarsa­cak.

İkincisi, El Kaide kimyasal, biyolojik bomba işine girdi, bu tahmin edilemeyecek, belki de insanlığı kıyamet karmaşa­sına sokacak belki de Doğuyla Batı arasında büyük demir per­de, duvar konulmasına kadar uzayacak derin bir siyasi yarılma!

Amerika, Irak’ı BM kararlarını kasıtlı olarak ihlal ede­rek, bütün terörist grup ve devletleri istediği an yok edebile­ceği gösterisini yaptıktan sonra, istihbaratını daha da yenile­yecek…

Irak’ta kukla devlet kurarak, bu devletin oluşumunda anti-terörizmi bir milli dava haline getirecek. Yani, kurulan devlet demokratik devlet olacak…Bu devlet Arap gençliğini bozan özgürlüklerin, uyuşturucu bataklığın merkezi de olabi­lir..

Demokratik devlet terörizm konusunda teçhizatlanmak zorunda. Irak, yüksek bir istihbarat çalışması için merkez ola­cak, akademileşecek. Iraklı çocuklar, çocukluk yaşlarından iti­baren bu kolejlerde okuyacak. Arap çocuklar, Arap toprak­larında dil olarak, kültür olarak, din olarak çok yakın olduk­ları bu örgütlerin içine rahatlıkla girip çıkabilecek. Bu örgüt­leri rahatlıkla takip edebilecek.

Yani, istihbarat olarak Irak, yetiştirdiği Arap ajanlarla, Arap coğrafyasında, büyüyen, gelişen, üreyen gizli örgüt ve militan grupları daha içerden, yakından gözleme, kontrol, de­netim imkânına sahip olacak.

Bu istihbarati bir devrimdir, CIA’nın Arapçası’m, Arap çocukları kuracak. Orta Doğu yetiştireceği Arap çocuklarla Orta Doğu’yu kontrol etmeye çalışacak.

Birebir takip. Yani, ülkesindeki gibi, her doğan Arap ço­

290

Amerikan Köpekleri

cuğu fişlemek. Görecek, tanıyacak, kontrol edecek büyük bir ajan şebekesinin merkezleri Irak’ta kurulacak.

Benim fikrimce, Amerika petrol için savaşa girmiyor. Bi­rinci neden şu: Milyonlarla ifade edilen İslami gruplara, sizi yasa, hukuk tanımadan anında yok ederim deyip, fırsatını bu­lup on binlerce örgüt üyesini yok etme şansını ele geçirecek. İkincisi, ileriye dönük, Orta Doğu’da Arap çocuklarıyla ajan okullarını devreye sokacak…

Üçüncüsü ve tabii, Irak’a çok gelişkin, kadınlı, seksli, uyuşturuculu, maceralı, şamatalı, bataklıklı bir kültür pompa­layıp, Irak’ı Orta Doğu’nun vur patlasın, çal oynasın özgür­lüklerinin merkezi yaparak, sıkı, kapalı, örgütlü Orta Doğu gencine alternatif bir modem(!) yaşam sunacak!.. Sert dini ör­gütleri yumuşatarak çözmek için şüphesiz içimizde en çok “demokrasi” isteyen yine Amerika olacak!..

Böylelikle, Bush’un “dünya teröre karşı çıkanlar-terörü destekleyenler diye ikiye bölünecek”, lafının ne anlama geldi­ğini anlamaya çalıştık. İdam mahkûmlarının dahi neden öldü­rüldüklerini bilme hakkı vardır, bu yüzden ölüm gerekçesi boyunlarına asılır. Biz zavallı Anadolu çocukları tavuk gibi bo­ğazlanmadan hiç değilse niçin öldürüldüğümüzü anlamaya çalışalım.

Ve tabii İsrail iki kuş vuracak. Birincisi, etrafını kuşatan radikal örgütlere tam saha pres uygulayacak. İkincisi, etrafım saran Arap devletleri, yani Arap hilalini tam ortadan kıra­cak!..

Boş verin. Size ilginç bir hikâye anlatayım. Yıllardır Mersin limanında çürümeye terkedilmiş çok eski yapıda bir gemi vardı. Hep ordaydı. Halk gemiyi tanıyordu ama ne oldu­ğunu bilmiyordu. Pas içinde kendiliğinden sökülen geminin kime ait olduğu bilinmiyor. Gemi ordaydı, terkedilmişti.. Bi­linen bu…

291

Nihat Genç

Günün birinde, yahu, bu gemi neden burada, sahibi yok mu, nerden geldi diye merak ettiler. Sordular, soruşturdular, geminin, I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale Boğazı’nı İngiliz ge­milerine dar eden ünlü Nusret Mayın gemisi olduğunu öğren­diler. Utandılar. Valilik, belediye hemen harekete geçti. Yılların umursamazlık ve ihmalinden mahçupluk duyup, ge­miyi hemen müzeleştirmek için çalışmalara başladılar…

Yıllardır orada duruyordu, kimse o geminin nerden gel­diğini bilmiyordu, sonunda öğrenip, bu ihmallerini hızla ka­patmaya çalıştılar…

Ancak, o gemi nerden geldi, kim getirdi Mersin limanı­na. Bu soruların yamü hâlâ bilinemiyor…

Gemiyi Mersinlilerin farketmesinden bir zaman sonra, Mersin limanına Amerikan silahları, gemileri gelmeye başla­dı…

Şimdi anlıyoruz ki, Nusret Mayın Gemisi, seksen yıl sonra, kendiliğinden son bir görev için Mersin limanına gel­miş, Amerikalıları bekliyordu…

Bir hesap vardı, yarım kalmış, hepimiz unutmuştuk o hesabı.. Ama içimizde hâlâ sökülmemiş, hâlâ ayakta kalmaya çalışan Nusret Mayın Gemisi, o hesabı unutmamış, tek başına yıllarca bekliyordu…

Amerikan savaş gemileri çelikten ve çok büyüktüler, her tarafından ihtişam fışkırıyordu, Nusret Mayın Gemisi ise, bü­tün demirleri bütün tahtaları çürümüş…

Ey şanlı Türk askeri, bu sorum yalnız sana!…

Nusret Mayın Gemisi orda kimi bekliyor?

Ne diyeceğiz şimdi ona? Sen hiç korkma Amerikalı ba­balar geldi, üç beş dolar alıp sana sağlam bi cila çekeriz mi, di­yeceğiz…

Ey şanlı Türk askeri bu sorum yalnız sana…

Nusret Mayın Gemisi, Mersin limanında kimi bekliyor? Şimdi biz ne diyeceğiz ona…

292

Stratejik Sohbet

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Avrupa, ABD ve Rusya’ya yaradı. NATO işlevini yitirdi. Varşova Paktı-Demir Perde ortadan kalktı, bir büyük askeri külfet yokoldu. Avrupa demirperde­nin kalkmasıyla büyüdü de, büyüdü. Avrupa Birliği artık bir “genişleme birliği”. Birçok devletini Avrupa’ya biraz da gö­nüllü kaptıran Rusya, bu iyi niyetin karşılığını on yıl dolma­dan aldı. Baltık Denizi’nden Mançurya’ya karasal bir impa­ratorluk kurdu. Sovyetlerin çökmesiyle Rusya’nın elinde hiç­bir şey kalmamış, en büyük değerini kaybetmişti, Sovyetler tüm insanlığa mutlu bir düzen vaad ediyordu. Bu ütopik dü­zenin tarafına geçmiş dünyanın hemen her ülkesinde yüzler­ce komünist, sosyalist parti ve dünyaya yayılmış yüzbinlerce aydın Sovyet yanlısıydı, bu vaadiyle tüm coğrafyalarda dost­lar, müttefikler bulmuştu. Tüm dünyanın sömürülen, ezilen, mazlum ülkelerini Amerika’ya, emperyalistlere karşı koru­makla kendini görevli hale getirmiş, insanlığa “kardeşlik” me­sajı veriyordu. Beğenin, beğenmeyin, bu fikir bir imparatorluk kurmuştu ve bu fikirler dünyanın tüm ülkeleri ve üniversite­lerinde büyük yankılar bulmuştu. Sovyetler dağılınca işte en büyük serveti, en büyük gücü bu fikirler, bu büyük insanlık projesi elinden gitti. Peki, şimdi insanlığa ne söyleyecek? İn­sanları, ülkeleri, nasıl ikna edecek. Hiçbir şeyle!.

293

Nihat Genç

Rusya, sıradan, basit bir devlet gibi ortada kaldı, hatta, Gürcistan, Çeçenistan, Ukrayna gibi devletlerle başı belada, Kı­rım’a dahi hâkim değil, barındırdığı devletlerin çoğu uçup git­ti. Ancak, elinde nükleer bir güç ve askeri kara gücü vardı. Bu güçle önce Orta Asya steplerine ve Sibirya’ya koştu. Büyük ma­den kaynaklarını ve ormanlarını, petrollerini garanti altına alıp dağılmış imparatorluğu bir başka şekilde toparlamaya çalıştı. Neyle toparladı bu imparatorluğu? Birincisi, kendi büyük nük­leer gücünü, tehdidini, yani, bu büyük gücün sağlam bir dün­ya şemsiyesi olduğunu anlattı. Sürüden ayrılanı kurt kapar deyip, işe başladı. Sizler, dedi, Amerika’nın, Avrupa’nın kapıp yiyemeyeceği kadar büyük, ekonomisi, siyaseti güçlü ülkeler oluncaya kadar benim yanımda kalarak emperyalist canavar­lardan korunabilirsiniz, dedi. Eski ideolojinin emperyalist ca­navarlar lafı, yeninin acemi, derme çatma devletleri için hâlâ ürkütücü bir ideolojik çıkmaz tezdi. Hatta, emperyalist cana­varlara örnek Türkiye’yi gösterdi! İşte geliyor Türkiye, sizi ham yapacak. Üstelik Türkiye tek başına sizi ham yapamayacağı için sizi Avrupalı, ABDli dostlarına peşkeş çekecek, dedi. Rus­ya’nın Orta Asya steplerindeki Türk devletlerini bu düşünce­lerle ikna ederken, gerçekten elinde büyük kozlar vardı. Çünkü Türkiye o günlerde, hem ABD hem Avrupa’yla siyasi pazarlık­larında aynı lafları tekrar tekrar devlet başkanları ağzıyla söy­lüyordu: “Türkiye’yle Avrupa, ABD iyi geçinsin artık, çünkü Türkiye’nin Orta Asya’da büyük imkânları var. Orta Asya’ya sızmak isteyenler, Türkiye kartını iyi kullanmak zorunda,” de­diler. Gerçekten, Türkiye’de o yıllarda eli kalem tutan herkes ve hükümetler ısrarla bu politikalarla dağılan Sovyetler sonrası bir siyaset izledi. Orta Asya devletleri işte bu leşçi siyasetin fi­yaskosuyla kaybedildi. Hatta, Rusya, dağılan imparatorluğu yeniden toparlarken, Demirel’in “Adriyatik’ten Çin Denizi’ne” lafını Türkiye’nin emperyalizmine örnek olarak gösterdi!.

294

Amerikan Köpekleri

Öyle ya da böyle, Rusya, büyük bir karasal imparator­luğu eskisinden daha sağlam kurdu. Üstelik yeniden inşa edi­len bu imparatorluğun kimseye insanlık vaadi, kardeşlik vaadi olmadı, nerdeyse “gönüllü” kurdu. Kimseye, dünyayı değiş­tiriyoruz, emperyalistleri kovuyoruz, bana takıl hayatmı yaşa, demedi. Basit bir Rus Devleti, hayatının en zor gününde, elin­deki büyük stratejist, analizciler ve geleneksel siyasetçileri ve Rusya’nın geçmiş tarihi büyüklüğünü büyük bir koz olarak kullanıp, yani nakit harcamadan büyük bir ticaret yaptı. Bura­da, çok tuhaf şeyler oldu. Diyelim, Rusya, eskiden Afganis­tan’a girerken tüm dünya ayağa kalkmıştı. Şimdi, Afganistan’­dan beter Çeçenistan’a girdi, Sırplar vasıtasıyla Bosna’da yüz- binlerce insanı öldürdü, dünyada tık yok. Yani, coğrafyalar ka­panın elinde kalıyordu. Almanya, Doğu Almanyasını kapmış, topraklarına katmış, şimdi Bosna’da sesini yükseltip neden Rusya’yla arasını açsın. Rusya, Avrupa ayağındaki çeri çöpü temizlemiş, Avrupa’ya karşı kendini garantiye almış, niye Av­rupa’da devasa bir gücü karşısına alsın, almadı, ilk işi, Avru­pa Varşova Paktı’ndan kaptığı leşleri yerken bu sessizlikte Orta Asya’ya koştu.

Savaş taktikleri, coğrafyalar, fetihler, madenler, tarihin ilk gününden beri bunları yönlendiren siyasetlerin gizli felse­fesi gibi stratejilerin konusu oldu. Diyelim, Rusya’nın Boğaz- lar’ı ve Kars-Ardahan’ı, II. Dünya Savaşı sonrası tekrar gündeme getirmesi, tarafsız kalmaya niyetli Türkiye’yi NATO ülkesi olmaya zorladı. Kore’ye gittik. Tam elli yıl yemedik iç­medik, NATO’nun bekçisi, karakolu olduk, silahlı kuvvetler besledik. NATO’ya elli yıl bekçilikten sonra şimdi dengeler de­ğişti, Avrupa, Türkiye’yi gözden çıkarmaya başladı, Türkiye, ABD’ye biraz daha fazla yanaştı. ABD, Türkiye, Suudi Arabis­tan, Mısır’daki üsleri ve baskısıyla önce Afganistan, sonra Irak’a gelip yerleşti ve değişen bu dünyada en büyük “strate­

295

Nihat Genç

jik devrim”, yani, ABD bir hava indirme gücüyken, “karasal bir güç” haline geldi. Bu süreç içinde Türkiye ortada kaldı, Av­rupa Birliği’ne mutlu bir rüya diye girmek istemiyor, NA- TO’ya yaptığı elli yıllık hizmetin karşılığını Avrupa’ya ödetmek istiyor. Çünkü, NATO’ya girmekle sadece, ekono­mimizi, askeri gücümüze heba etmek olmadı, NATO’ya gir­mekle, Türkiye, Orta Doğu topraklarına sırtım döndü, İran, Irak, Suriye ile yok yere sorun yaratmaktan çekinmedi. Ve Tür­kiye’nin NATOlu, Avrupalı olma aşkım birileri körükledi, sen laik ülkesin, sana ne buralardan, sen modem Batılısın, çekip git buralardan, deyip, Arap dünyasını, buradaki şeriatçı dev­letleri Türkiye’nin düşmanı yapmakta gecikmedi…

Yazımın buraya kadar olan bölümünde stratejik hesap­ların son on beş yılda dünyayı, tarafları, bölgeleri nasıl değiş­tirdiğini, değiştirmekte olduğunu gördük. Artık, hep böyle yazılar okuyoruz. Dünyamız, içimiz, dışımız, bu tür stratejik hesapların-dönüşümlerin anlatıldığı-yorumlandığı yazılarla doldu.

Büyük İzmit depremiyle hayatımıza fay, ardçı, sismik gibi bir yığın kavram girdi, artık kurduğumuz her cümlede bu kelimeler var. Kişisel tarihimize baktığımızda dahi, bu kav­ramların hızla değişmesi gibi değişiyor kimliğimiz, fikirleri­miz.

Diyelim, 80 öncesi, hemen sonrası, yani Soğuk Savaş yıl­larında fikir tartışmalarında çok konuşulan ve çok yayınlanan kitaplar, sendika, ekonomi, bölüşüm, arta değer gibi başlıklar taşırdı. Bu ‘ekonomi’ yoğun kitaplar dünyanın altını üstüne getiriyordu. Dünyamızda son on beş yılda çok garip şeyler ol­du ve bu kitaplar, onların dünyaca meşhur yazarları ve hatta o kitaplan okuyanlar gitti. Yerine, başka yazarlar, başka kav­ramlar geldi. Yeni Dünya Düzeni de bu kavramlardan biri. Ve yeni dünya düzenini anlatan öncü ve tüm kafaları karıştıran

296

Amerikan Köpekleri

birçok pop kitap tanıdık, biri diyelim Fukuyama, Tarihin Sonu, dedi, diyelim, Huntington, Medeniyetler Çatışması, dedi, tez­leri yoğun bir şekilde tartışıldı.

Bu tartışmalardan fişeklenen bir yığın fikir, kitap, yani, son on beş-yirmi yıldır aydınların beynim bombardıman eden yeni bir moda başladı: Strateji, savaş taktiklerinin bilimsel di­li olarak çok geçmeden dünyamızın tek gerçek felsefesi haline geldi! Çünkü bu kitapların yoğunluğunu jeostrateji, jeokültür, jeopolitika gibi kavramlar oluşturuyor. Şu anda bu kavramlar dünyamızı istila etmiş durumda. Hangi yazar, hangi TV, han­gi ırk, hangi kimlikten olursa olsun konuşmaya-yazmaya baş­ladığında, “bölgesel iç dengeler”, “balkanlar”, “karasal alan” gibi, ya da, Orta Doğu, Atlantik ötesi, yakın kıta havzası, stra­tejik araçlar, bölgesel politikalar gibi kavramlar kullanılıyor. Artık dünya-aydmlar-partiler-ülkeler bu kavramlarla düşü­nüyor, bunlarla yatıp kalkıyor!

Şimdi, emek, sömürü, sendika, bölüşüm gibi kelimeler­le dolu bir yazı ne kadar sıkıcı olur, on beş-yirmi yıldır da za­ten yazılmıyor! Ancak, geçtiğimiz yıllarda Rusya Kıbrıslılar^a füze verdi, kahvedeki garsonlar dahi şöyle yorum çekiyor: “Rusya, Kıbrıs’ta söz sahibi olarak Bakü-Ceyhan hattını, İs­kenderun Körfezi’ni kontrol ediyor, Kıbrıs’a üs vererek, Mısır, Orta Doğu, Akdeniz’de söz sahibi oluyor! Ya da, TV’ye çıkan büyükelçi, uzman, siyasetçi, aynı olay karşısında yoruma şöy­le başlıyor: “Akdeniz havzası tarih boyu büyük güçlerin sava­şma sahne oldu, Kıbrıs da Girit gibi Akdeniz’i kontrol etmek isteyen büyük güçlerin…” diye yuvarlamaya başlar. İşte bu­günlerde böyle konuşup yazınca sanki daha heyecanlı oluyor, daha çok müşteri buluyor. Coğrafi bölge adları kullanmak, ül­kelerden “alanlar” diye sözetmek, diyelim, İslam devletleri, ya da Kuzey Afrika demiyoruz, “İslam kuşağı” diyoruz, bir büyüleyici kavram da Avrasya..

297

Nihat Genç

Ülkeleri artık savaş bölgeleri gibi savaş terimleriyle ko­nuşuyoruz. Ve bu kavramlar sadece savaş terimleri değil, Ba- tı’nın savaş terimleri. Diyelim ABD, Irak’a gitti, avını kapıyor, bunun güneyi, kuzeyi, ortası, Kürt bölgesi, Şii bölgesi mi var, kapıyor işte avım. Ancak stratejistler, avı önce parçalara ayırı­yor, gerdanı, baldırı, boynu, kamı diye, sofraya oturunca ko­laylık olsun. Yeme işini keyfe, kolaylığa ve daha da ötesi bilimsel, siyasi bir “mantığa” dönüştürüyor!

Böyle böyle ilk gençlik yıllarımızda zihnimize kazılan çok şey kökünden değişiyor. Mesela, ilk kitap okumaya başla­dığımız yıllarda dünya sisteminde siyasi sistemine hayran ol­duğumuz ülke Yugoslavya’ydı. Hatta, Türkçeye Tito’nun Öz Yönetimi, diye bir kitap çevrilmişti. Şimdi, bu ülke parampar­ça. Üstelik stratejistler dörde beşe bölünmüş Yugoslavya’nın, diyelim Sırplar için “Büyük Sırbistan Hayali’nden sözeder. Bu­nunla kalmaz, Makedonya için “Büyük Makedonya Hayali!”.. Boşnaklar için “Adriyatikten Çin Denizi’ne!” gibi eski Osman­lI’nın büyük haritasını konuşurlar. Stratejistler bu küçük dev­letler, tarihin bir döneminde edindikleri büyük toprak parçalarına hâlâ sulandıklarını her çatışma çıktığında dile ge­tirirler! Stratejistler neden işte tam bu noktada vaveyla kopa­rıyor ve bunu çokça yapıyorlar. Hem Sırplar hem Türkler hem Makedonlar arasında büyük geçmiş ülkelerini hayal edenler mutlaka vardır. Ama her çatışma anında, her siyasi çözüm­süzlük anında, bu ülkeyi oluşturan temel çatışmanın işte bu büyük geçmiş hayali olduğunu söylemelerinin sebebi nedir?

Diyelim, ülkemizde Adriyatik’ten Çin Denizi’ne turan bayrağı asmak isteyen kaç kişi var. Stratejistler neden hep bu “vurguyla” konuşur. Diyelim Bosna savaşı sırasında, şom ağızlı Demirel’in “Adriyatik’ten Çin Denizi’ne” kavrammı kul­lanması, iki büyük felaket getirdi. Sırplar TVlerinde işte Türk- lerin gizli emeli deyip, Bosnalılar’ı bu lafla kıymaya başladı.

298

Amerikan Köpekleri

İkincisi, Ruslar, dağılan Orta Asya ülkelerinde, aynı lafı göste­rip, bakın Türklerin emelleri bu, deyip, işini kolaylaştırdı!

Özetle, Soğuk Savaş’m bitiminden hemen sonra dünya­ca ünlü stratejistlerin ve siyasilerin, ülkelerin coğrafi konum­larını tanımlarken, hepsini, geçmiş günlerini azgınca, hırsla arayan, devletler olarak göstermeye çalışmaları fazlasıyla ma­nidar!

Bakm, ülkelerin ve bölgelerin tanımları başka başka na­sıl değişiyor. Diyelim Mısır. Kendi yoksulluğuna düşmüş Mı­sır. Yoksulluğun getirdiği sıkıntılarla başedemeyince Arap dünyasında kapılarım ABD’ye açan ülke oldu, Arapların nef­retini kazandı. Oysa bir zamanlar Bağlantısızlar Hareketi’nin, Yugoslavya ve Hindistanla başını çekiyordu, İsrail’e karşı sert siyasetiyle tüm Arapların ağbisiydi. Şimdi, ABD’yle sıkı itti­fak içinde. Bakın stratejistler Mısır’ı nasıl tanımlıyor: Afri­ka’nın kilidi, kapısı. Süveyş Kanalı’yla tüm dünyanın en kritik stratejik bölgesine sahip. Geçmişin antik Mısır uygarlığı ve ay­nı zamanda İslam uygarlığının ve Osmanlı uygarlığının şaşa­alı geçmişine sahip ülkesi. Stratejistler Mısır’ı böyle tanımlıyor, neden, ilk vurguları, “yoksul Müslüman ülkesi” olmuyor. Stratejistler, ölmüş, unutulmuş tarihin en eski çağlarında kal­mış uygarlıklara dahi “milliyetçi bir gaz” veriyor, coğrafyala­rı sadece pergel ve gönye hesabıyla değerlendiriyor. Tarihi, geçmişi büyük olunca, bugünkü arzuları, hırsları, beklentileri de pek tabii “büyük” oluyor! Hepimize teker teker bir büyük­lük elbisesi geçirip, hem bizleri “okşayıp” hem de bizlere gaz verip, ve hepimizi bu tarihi ve bu büyük geçmişi bugünkü ilk konumuz yaparak bizi savaş alanma sürüyorlar! Ve “büyük­lük” ölçüsünü, milli gelirle, demokrasiyle, kalite standartla­rıyla değil, bizi değerlendirmeye başladıklarında büyüklük ölçüsü, tarih, geçmiş, uygarlık ve eski coğrafi bölgelerin uzun­luğu, en önemli kıstas oluyor!

299

Nihat Genç

Yaşı kırkı geçmiş okuyucular gayet iyi bilecektir, bizler bundan yirmi – yirmi beş sene önceki tüm siyasi yorum, ana­liz, tartışma kitaplarında “geri kalmış”, “gelişmemiş”, “az ge­lişmiş”, “demokrasisi çok zayıf” bir ülke olarak tanımlanırdık. Şimdi, bu tanımların hiçbiri strateji kitaplarında yok, birden bizden “tarihi büyük” bir ülke diye bahsediyorlar ve doğrusu bu, bizim siyasetçilerin, bizlerin çok hoşuna gidiyor! Bizler- den “az gelişmiş” diye bahsedilirken çok eziliyor, çok utanı­yorduk, çok aşağılık kompleksine giriyorduk, ama, sanki hepimiz bugünleri bekliyorduk, işte, Batı’nın büyük stratejist- leri, uzmanlan, devlet adamları bizden hep: “Büyük geçmiş, büyük tarih, büyük kültür” diye sözetmeye çoktandır başla­dılar. Bu ne güzel tuzak!

Devam edelim, ilk gençlik yıllanmızda okuduğumuz ki­taplarda, Hindistan’ı yoksul, hastalıklar diz boyu, büyük bir karmaşa içinde bir ülke bilirdik, şimdi, stratejistler öyle tanım­lamıyor, ona yakıştırdıkları şu ünvana bakın: Nüfus Devi! 20 yıl önce bu nüfus, Hindistan için başının belasıydı, şimdi dün­ya değerleri değişti, bu nüfus Hindistan’ın hâzineleri gibi su­nuluyor! Ayrıca “büyük” tanımlamaların hepsi yine Hindis­tan’a yakıştırılıyor, uygarlığı büyük, geçmişi büyük.. Çin için de aynı tanımlamalar. Bizim bildiğimiz Çin çoktan gitti, yeri­ne “Uyanan Dev, Dünyanın Üçüncü gücü!”, yine “büyük im­paratorluk kurmuş!” tanımlamaları. Hatta, hangi panele katılsak, yanımızdaki konuşmacı söze, çok tılsımlı, çok hik­metli ve çok derin bir laf ediyormuş gibi söze şöyle başlıyor: “Beyler, Çin uyanıyor!”.. “Beyler, Çin geliyor, Çin!”.. Siz de ta­bii, vay anasını be, panelist arkadaşlarımız ne büyük haberler veriyor, diye hayran kalıyorsunuz! Panel bitip eve dönerken, “Vay be, demek Çin geliyor! diye söyleniyorsun…

Suudi Arabistan’ı nasıl bilirdik, parasını yemeyi bilme­yen, çölün ortasında zengin Arap ülkesi, krallık. Şimdi öyle

300

Amerikan Köpekleri

mi, Suudi Arabistan büyük finans kaynaklarıyla İslam’ın eski şaşaalı imparatorluk günlerini özlüyor, Cezayir’den Pakistan’a İslam topraklarında, İslam’m babası, ağbisi, rolü oynuyor.

Şu bizim Kürtler’e biçilen tarihi misyona ne demeli, ta­rihin eski çağlarındaki büyük Med İmparatorluğu’nun varis­leri! Bu cümleler tarihin üstüne benzin dökmek gibi. Her genci, her ırkı, her ülkeyi-bölgeyi alevlendiriyor! Velhasıl geç­tiğimiz yirmi yıl içinde, Büyük Ermenistan, Büyük İsrail, Bü­yük Kürdistan, Yunanlıların Büyük Megali İdea’lı haritalarına ve laflarına ne kadar şahit olduk. Tepemiz attı, sinirlendik, bir­birimizi parçalamak istedik. Milli egoları galeyana getirmek, milli egoları parçalamak, infilak ettirmek için, stratejistler sa­dece “büyük” diye bir kelime kullanıyor!

Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü doğum yılım kutla­yamadan parçalanmaya yüz tutacağını ise, yine, bu haritalar­da en çok “büyüklük” kelimesinin Türkiye’ye atfedilmesinden çıkarıyorum. Strateji kitaplarında Türkiye için o kadar büyük­lük kelimesi kullanılıyor ki, hiç şansımız yok. Türklerden bah­sedilirken, girizgâh cümleler bakın neler diyor: “Çin’de, Hindistan’da, İran ve Orta Doğu’da, Anadolu’da ve Rumeli’de büyük imparatorluklar kurmuş, ırk ve din olarak tüm bu top­raklarda büyük kültürel birikimi olan!..” Vay anam vay, elimi­ze kılıç alıp işte bu topraklara yeniden saldırmak geliyor insanın içinden! şimdi insan soruyor, ABD’nin hem Afganis­tan, hem Irak’a girerken, ABDli uzman ve stratejistlerin bu laf­ları çokça kullanması ne anlama geliyor. Böyle böyle gaza gelip, o büyük kültür haritasmdan bir parça leş de biz kopar­talım, eski günleri arayalım, tarihimize hayran kalalım… He­pimiz geçtiğimiz yirmi yılda bu hayallere kapılmadık mı? Hepimiz, büyükelçilerimiz, stratejistlerimiz yıllarca ekranla­rımızda Türklerin bu topraklardaki büyük hâkimiyetlerini ağızlarım ballandıra ballandıra anlatmıyor mu?

301

Nihat Genç

Galiba, son yirmi yılda coğrafyalara benzin döküp tüm kara parçalarmı yakıp, kavurmanın yolu bu kadar basit: Bü­yük… Peki, bize bu kadar “büyüklük” ünvanı verilirken, biz ne yaptık, kalkıp Orta Asya steplerine savaş mı açtık, kalkıp, Balkanlara dolu dizgin mi girdik.. Hayır! Şöyle oldu! Geçtiği­miz seksen yılı “barışçılık” açısından siyasal olarak ölçelim. Diyelim, bugünün insan hakları şampiyonu Fransa, hem I. Dünya Savaşı’nda, hem II. Dünya Savaşı’nda rol aldı, I. Dün­ya Savaşı’nda tamamen, sömürge savaşı yaptı. Üstelik 195011 yılların ortasında Cezayir’de bir milyon Cezayirli öldürdü, yet­medi, birkaç yıl sonra yani 196011 yılların ortasında yüzbin- lerce askerini Vietnam’a çıkardı, bu da yetmedi, Afrika’nın ortasında sömürge savaşlarma girip bir yığın iç savaşın baş­rolünde oynadı! Peki, Türkiye ne yaptı, I. Dünya Savaşı’nda toprakları bölünüyordu, tabii ki savaşacaktı. II. Dünya Sava- şı’nda yoktu. Kore’ye Birleşmiş Milletler kararıyla gitti ve yurt dışına, bir garantör devlet olarak Kıbrıs çıkartmasıyla girdi. Şimdi, bu stratejistlere göre, Fransa, arkasına “uygar, ölçülü, kültürel” bir insanlık kültürü almış kültürüyle büyük devlet, Türkiye ise, habire komşularına saldıran, vahşilik ve barbarlı­ğı bitmeyen bir manyak devlet! Bu stratejik tuzaklara bizim si­yasetçilerimiz ve siyaset uzmanlarımız da hemen katılıyor, diyelim, 1967’de çıkarma gemilerimiz olsaymış Kıbrıs’a önce­den girecekmişiz, diyelim, Bosna savaşmda havadan ikmal ya­pan uçaklarımız olsaymış bu savaşa bodoslama dalacak­mışız… Yani, “saldırganlığımızı durduran askeri zayıflığımız düşüncesine içimizdekiler de inanmış durumda! Türkiye’ye büyük gazını verdiler, Türkiye artık büyük düşünmek zorun­daymış… Büyük düşünmek de, elde ayakta yok, ama büyük bir ordu kuralım!..

Bu stratejik hesaplar ve tanımlamaların hepimizi tuzağa düşürmek için kurulduğunu söylüyorum. Bu stratejik hesap­

302

Amerikan Köpekleri

lar neden bol kepçeden her ülkeye büyüklük ünvanı veriyor! Diyelim İran. Türk olmayan Orta Asya’nın Müslüman Tacik- ler’i, PakistanlIlar’ı, Afganlılar’ı üzerinde etkili olabilirmiş ve İran, Müslümanlığıyla Orta Asya steplerinde büyüyebilirmiş. Ve Irak ve Suriye ve Lübnan’daki Şii nüfusuyla tüm Orta Do- ğu’ya hâkim olabilirmiş… Sadece İran için değil. Dünyanın tüm boğazları, geçitleri, kanalları, büyük, büyük, büyük. Kıb­rıs’a hâkim olan Akdeniz’e hâkim olurmuş. Süveyş kanalına hâkim olan Afrika’ya, Hint Denizi’ne hâkim olurmuş. Hürmüz Boğazı’na hâkim olan… Kızıldeniz’e hâkim olan… Panama Ka- nalı’na hâkim olan… Karadeniz’e hâkim olan… Hazar Deni­zi’ne hâkim olan… Bütün bu noktalar insanlığın kıyamet savaşmı hazırlayan “kilit’ler, “kapılar”, “havzalar” haline gel­di! Gariban Pakistan’a inelim. Belucistan’ı tutuyor, yani Rus­ya’nın sıcak denize inmesini engelliyor, o halde en büyük stratejik bölge orası. Ya da bizim Kafkasya… Kafkas koridoru denilince yer gök inliyor. Öyle ki, hem ABD hem Rusya, Kaf­kasya’da savaşıyor. İşte Çeçenistan’ı yokettiler. Ama, kimse ni­ye yokettin demiyor. Dönüyor, Çeçenler’e laf sokuşturmak geçiyor içimizden, “Kardeşim sen de ayak altında durma- san!”.. Yani, Çeçenler’in ülkesi Kafkasya’da yer alıyor diye, on­ların yok edilmelerini nerdeyse tabii karşılıyoruz. Uzanıp Baltık Denizi’ne girelim mi? Peki Estonya, Letonya, Litvanya gibi Baltık kıyısında hâkim ülkeler az mı önemli! Bir düşünün Ruslar Baltık Denizi’nde tam hâkimiyet kurarsa, Avrupa’ya hâkim olur, Finlandiya, Norveç, Danimarka, Almanya, Polon­ya bu denize açılıyor… Çok daha ilişkisiz bir bölgeye inelim, Kuzey Doğu Asya’ya Mançurya’ya gidelim, burası izbe bir yer demeyin, Çin’i kontrol ediyor, Mançurya’yı kopartın, sonra Sincan’ı, sonra Tibet’i, işte uyuyan dev böyle öldürülür! Ayrı­ca, Japonya’nın uzak-doğu hâkimiyeti engellenir, üstelik, As­ya’nın büyük stepleri kontrol altına alınır!..

303

Nihat Genç

Biraz karikatürize ederek, her coğrafya parçasını büyük, önemli, stratejik olarak “kilit bölge” haline getirebiliriz. Diye­lim Trabzon’un Of kazası. Stratejik olarak büyük önem taşı­yor, Rusya’yla karayolu bağlantısını tutuyor, tarihi, kültürel zenginliği, Karadeniz’i kontrol ediyor. Şereflikoçhisar, hem bor madenlerini, tuz gölünü, hem de Konya Ovası’na hâkim. Dikkat edersek, büyüklük, tarihi geçmiş, büyük uygarlık ta­nımlamaları hayatımızın her yanına sızdı, turistik broşürlere dahi. Diyelim, yaz aylarında yüzlerce kasabamızın festivali ya­pılır, hepsini izleriz, hepsi büyük, önemli, geçmiş, uygar7zen- gin tarih ve kilit ve kapı ve kültürel zenginliğe boğulmuş durumda. Bu şu demek, bu kasaba hiçbir değer üretemiyor, işsizlik dizboyu, yoksul. Böyle düşüne düşüne insanın fikirle­ri de değişiyor, mesela Lozan Antlaşması, Anadolu’nun en gü­zel üç şehrini Halep, Selanik, Batum’u Milli Misak’tan kopardığı için içim dışım hırsla doluyor, Gürcistan, Rusya’yla Amerika arasmda kalmış, bu küçük ülke de “büyük kilit” özel­liği taşıyor, neymiş kilit oluşu, Azerbaycan ve Ermenistan, on­suz, denize ulaşamıyor, Kafkasya’yı tutuyor!

Tarihin, coğrafi eksenin, jeopolitik merkezin dışında ka­lan yer, bölge, kuşak, havza, ülke yok gibi. Stratejik hesapların bir de “ilişkiler” yönü var, bir bölgede maden, petrol varsa, o ülkeyle “ilişkileri” (münasebetleri) hızla geliştirmeliyiz, bakın, 19. asır boyunca en çok ilişki kurulan, antlaşmalar yapılan kı­ta Afrika’ydı, bugünlerde bu stratejik hesaplar içinde Afri­ka’yla münasebet kurmak isteyen tek bir ülke bulamazsınız! 19. yüzyılda bölüşümün, sömürgenin ve yağmanın konusu olan Afrika bugünlerde “vicdan temizlemenin” konusu. Dün­yanın efendiliğine soyunmuş ülkeler bu ülkelere doktor, gıda yardımı, iyi niyet elçileri göndererek ve bu göndermelerini kendi TVlerinde reklam yaparak, yoksulları ne kadar düşün­düklerini de bize gösterirler!

304

Amerikan Köpekleri

Tüm bunlar, coğrafya parçalarının ideolojilere eklem­lendiğini, insanlık ve hukuk adına, özgürlük ve bilim adına başka da ideoloji kalmadığım gösteriyor. İdeolojinin tamamen coğrafyalaştığım gösteriyor. Coğrafyaların insanlığın dini, imam, Allah’ı, kitabı, her şeyi olduğunu gösteriyor! Din, her şeyin, her ırkın, her coğrafyanın üstünde bir insanlık umudu değil miydi? Hayır, din artık savaş makinesi Batılı ülkelerin “kültürel süsü”… bilim, her şeyin, her ırkın, her coğrafyanın, her düşüncenin üstünde değil miydi? Herkese iyilik, kolaylık, yardım etmiyor muydu? Hayır, bilim artık, savaş makinesi ül­kelerin en büyük “teknolojik” canavarı! Bilim, aleni, açık, her­kese kardeşlik, herkese eşitlik getiren şeyin adı değil miydi? Hayır, bilim, ilaç şirketlerin büyük silah gücü, kanser, AIDS gibi ilaçları biz yapabiliyor muyuz, hani bilim herkeseydi, bi­lim bir sır, bir büyü gibi ilaç şirketlerince korunuyor, herkes­ten saklanıyor, yüzmilyonlarca dolar vermeden ele geçiremi­yorsun. Peki, Batı’nın müziği, kültürü, romanı, tiyatrosu, sana­tı, herkese, bütün insanlığa ait değil miydi? Hayır, bu inanıl­maz yazarlar arük Batılı savaşçıların “kültürel gücü, silahı”… Din, bilim, sanat da Batı’nın stratejik gücü…

Tüm bunlar yoksul ülkeler, acı çekenler, mazlum ülke­ler, hastalar, çaresizler olmadığını, kalmadığını gösteriyor. Tüm bunlar, dünyada “insanları”, “evreni” düşünen, bölüşü­mü tartışan, kardeşlik isteyen yazarların, aydınların, devlet adamlarının kalmadığını gösteriyor. Tüm bunlar, nükleer güç­ler, balistik füzeler, hava indirme tugayları dışında insanlığın başka seçeneği kalmadığını gösteriyor. Tüm bunlar, Batı’nın bilimi, hukuku, siyaseti, aydınlanmasının, özgürleşmenin, de­mokrasinin gerçekte hiç olmadığını, evrenin tek bir adım iler­lemediğini gösteriyor. Tüm bunlar, Çinliler’in daha Çinli, Türklerin daha Türk, Bulgarlar’m daha Bulgar olmasını, yani “insan” olmamızın mümkün olmadığını gösteriyor. Tüm bun­

305

Nihat Genç

lar, içimizde, evren adına, dünya adma, hepimiz adına, halk­lar adma konuşan, insanlık için konuşan aydınların, yazarla­rın gittikçe kaybolduğunu gösteriyor…

Oysa insanlık “dine” ne kadar inanmıştı, herkesi Al­lah’ın kulu herkesi Allah karşısında eşitliyordu. Oysa, insan­lar, bilime ne kadar güvenmişti, özgürlük, rahatlık, tedavi, kolaylık, eşitlik vaad ediyordu, şimdi, ilaç şirketlerinin ve dev­letlerin stratejik silahı!

İyi ya da kötü, Sovyetler’in tüm dünyaya bir mesajı var­dı, “sömürüden kurtulmak” için. İyi ya da kötü, ABD’nin dün­yaya bir mesajı vardı, tüm devletlerin sorunlarını büyük küçük demeden tartıştığı, çözdüğü “birleşmiş milletler”..

İyi ya da kötü insanlık diye bir şey vardı. Tanımadığı­mız insanların şiirlerini okur, tanımadığımız insanların kitap­larına koşar, tanımadığımız insanlarla aynı kalpten konuşur­duk. Büyük şairleri vardı insanlığın. Büyük yazarları vardı. Hepimizin kardeşliği için çırpınan tüm insanlığa koşan büyük partileri vardı insanlığın.

Ne oldu, önce solcular bozuldu, şu Sırp kasabı Miloşe- viç, bir zamanların ünlü sosyalistiydi, on adımlık coğrafya par­çası için kendi kardeşi yüzbinlerce insanı öldürdü. Avrupa’nın sosyalistlerine ne oldu… Hristiyan demokratlarla kolkola Av­rupa Birliği’ni inşa ettiler, moda deyimiyle: Büyük karasal-kı- tasal güç! Avrupa kültürü dört yüz yıl düşünüp taşınıp sonunda “büyük coğrafya” inşa etti, şimdi bu coğrafyanın bü­yüklüğüne ve gücüne tapınıp, işte Avrupa kültürünü bu “ta­pınmadan” oluşturuyorlar. Hani sosyalistlerin tüm dünyaya mesajları vardı. Batı dışı toplumlara, üçüncü dünyaya, maz­lumlara, ezilenlere bir şeyler söylüyorlardı ne oldu? Şimdi Av­rupa büyük bir karasal güç kurmuş, Atlantik Ötesi güç Amerika’yla, Avrasya’nm devi Rusya arasmda kendine yer açı­yor! Ama, hani mazlumlar vardı, yoksullar, işsizler, sömürü­

306

Amerikan Köpekleri

lenler, yağmalanan ülkeler vardı, hakkı yenenler, ne oldu? Moda değişti. Bu ülkeler mazlum, sömürülen ülkeler değil­miş, bunlar eski kavramlar… Bu ülkeler, havzalar, kavşaklar, kilit noktalar, kapılar, geçitler, kuşaklar, köprülermiş…

Iraklı bir çocuk vardı, adı Ali, kolunu bacağını nükleer bombalarla koparttılar. İşte bu çocuğu “Batilılar” aldı, hergün ekranlarda vicdan temizleyerek, bu çocuğa kol, bacak takıp, yürütmeye çalışıyorlar. Yüzbinlerce, milyonlarca inşam öldür­müşler, ama, tek bir numune üzerinden, bir tek insan üzerin­den “büyük insanlık düşlerini” gidermeye çalışırlar. Ve Ali’yi yürütürken protez bacaklarla, yine bize, bakın, bilimimiz ne kadar büyük, kolu yok, bacağı yok, ama bizim teknolojimiz o kadar büyük ki, kol takıyor, bacak takıyoruz diyorlar! Çünkü bütün stratejistler Batı’nın en büyük gücünün bizim gibi coğ­rafya parçası değil, teknoloji olduğunu söylüyor…

Şimdi, bilim mi bu, önce kolunu koparüyor, sonra takı­yor… Bunun adı kültür mü, özgürleşme, demokrasi mi, aydın­lanma mı… Batı ikiyüz yıldır, coğrafyaları kopartıyor, takıyor, fikirleri koparüyor takıyor…

Eskiden, iyi ya da kötü, suçunu itiraf eden Batılılar var­dı, pişmanlıktan sözeden Batılı yazarlar vardı, vicdanı sıkışan filozofları vardı Batı’nın. Batı’nın “tedirgin” yazarları vardı. Eskiden, iyi ya da kötü, Batı’nın erdemden söz eden, iyilikten kötülükten, insanlıktan sözeden yazarları vardı!..

307

Türkçüler

Bir röportajımda kadın yazarlar soruldu, Nuray Mert, Perihan Mağden, Vivet Kanetti, Kınkkanat, hatta Meral Tamer, bu son ismi yazmamışlar, önemlidir, dedim. Röportajı yapan, peki Ayşe Arman, Pakize Suda diye araya girdi, “tenezzül etmedi­ğim isimler üzerinde laf söylemek zorunda bırakmayın beni” dedim…

Milliyet Eki’nde “Sarıkız’ın Anıları” başlığında bir köşe var. Adını saklıyormuş, ne boksa. Nükhet Duru’nun, Müjde Ar’ın donlarını anlatır durur, hayatım boyu hiç dikkatimi çek­meyen bir köşe.

Vay sen misin Ayşe Arman’a, Pakize Suda’ya dil uzatan diye tam sayfa döşenmiş bana. Ne deseydim, kraliçemiz mi olurlar, deseydim.

Bu yazarlar Türk halkının midesini bulandırıyor, biri pedlerini anlatır, diğeri üçüncü sınıf pavyonlardan Hürriyet’e büyük yazar oldurulmuş, ne diyeyim..

Sarıkız köşesinde, kadın çıldırmış. İnanılmaz cümleler. “Siz taşralılar, bizim gibi sarışınlara bayılırsınız, tüm derdiniz bizim gibi sarışınlarla yatmaktır. Sizi aramıza almayacağız. Sivri diliniz ve o taşralı komplekslerinizle aramıza giremeye­ceksiniz!”

Şu cümleler de onun: “Gençliğinizde bir türlü ilgilerini

308

Amerikan Köpekleri

çekemediğiniz o sarışın kızları hatırlatıyoruz size. Zengin şe­hirli oğlanların tavladığı ama size bir türlü vermeyen kızları hatırlatıyoruz, o yüzden ulaşamıyor, kin kusuyorsunuz!”

Yazının ana fikri şu: “Oh olsun size vermeyeceğiz!”

Şu cümle de onun: “(siz taşralılar) yazdınız yazdımz, şu ünlüler dünyasına kenarından köşesinden geldiniz, peki şu Ayşe Arman niçin hâlâ sizin kollarınızda değil. Eminim hep bunu arzuluyorsunuz!”

Ve devam ediyor. Bu hanımın gençliğinde bizim gibi ka­ra kuru bir taşralı sevgilisi olmuş. Ama bunu kandırmış. Şim­di akıllanmış. Bir daha Anadolulu mu, artık vermeyecekmiş, dinleyin: “…Yıllarca onlar da insan, onlarla da ilişki kurmak, dışlamamak lazım gibi hümanist fikirler sahibi oldum, ama yanılmışım…”

Neden yanılmış? Çünkü taşralıların bütün dertleri bu boyalı sarışın hammların kollarına atılmakmış. Bu yüzden be­nim gibi insanlardan iğreniyormuş. “Oh olsun, bizi aralarına asla almayacaklarmış…”

Şu cümle de onun: “(Siz taşralılar) boşuna uğraşmaym, sizi aramıza almayacağız!”

Neye uğradığımı şaşırdım. Siz kimsiniz, orası ne, bizi niye aranıza alıp almama gibi derdiniz var, orada, araya alın­ma diye bir şey mi var…

Böyle bir yazı olur mu, oluyor işte, geçen haftanın Mil­liyet Eki’nde.. Bu yazıları sizin vergilerinizle yazıyorlar.

Bir de küçücük beyniyle cinlik yapıyor, yazısında lafla­rı gargaraya getiriyor, bakın: “Şu bir yazar var ya, Zeki Mü- ren’e, Selda’ya, Ayşe Arman’a kadar herkese hakaret eden!”.. Yalan. Aynı röportajda, bir yığın kadın yazarı övdüm, ayrıca Zeki Müren ve Selda’yı da fazlasıyla övdüm. Ayşe Arman’a da bir statü vermek istiyor ya…

Neyse, bize iş düştü. Hayatım boyu travesti gibi kırıtan,

309

Nihat Genç

travesti ses tonuyla konuşan, travesti gibi giyinen, göt sümü­ğü bir yığın kadın gördüm. Hiç de küçümsemem, hayatı böy­le seçmişler, ne yapayım…

Ancak, burada, sosyoloji dersi olacak cümleler var. Me­sela, taşralıları neden küçümser, taşralılık eğlenilecek bir şey midir? Şimdi size birkaç taşralıdan sözedeyim: Mesela: Kanu­ni Sultan Süleyman, Mevlana, Yunus Emre, Pir Sultan, İbni Si­na, Karacaoğlan… Bunların hepsi taşralı. Bu yüzden mi acaba, bu isimleri aranıza almıyor, yazılarınızda hiç bahsetmiyorsu­nuz. Mesela, Şekspir, Jack London, Hazreti İsa, daha bir yığın taşralı. Bunlar da taşralı olduğu için mi bu isimlerden hiç bah­setmiyor, yazılarınızda, Nükhet Duru ve Müjde Ar’m donla­rından başka bahis bulamıyorsunuz.

Ayıptır söylemesi, hani, Aydın Doğan patronunuz da taşralı, Koç, Sabancı, hepsi taşralı.

Taşralılığın bir aşağılanma vasıtası olarak kullanılması, bu kafadan sakat boyalı böceklerin acıklı ruh halini anlatıyor.. Şimdi kendisi sosyete mi oluyor. Saçları boyanınca, sarışın olununca, bir de arabesk sanatçılar Alişanlar7ın haberlerini ga­zete ilavelerinde yapmca, Ferdi Tayfurlar’a sinema senaryola­rı yazınca, “sosyete mi?” olunuyor.

Boğaz’da bir lokantada bir balık rakıya fit olan birçok kadın kendini sosyeteyim diye satıyor olabilir. Zavallılığı an­latmada Türkçede kelime yok.

Bırakın medyayı biz rezil etmeye çalışalım. Bu utanıla­cak yazılarınızla küstah, şımarık, düzeysiz suratlarınız acıklı bir şekilde ortaya çıkıyor. Ama o gazetenizde Melih Aşıklar, Meral Tamerler, Haşan Pulurlar gibi bu tür cehaletleri midesi kaldırmayan, utanarak okuyan yazarlar var. Rezilliklerinizle onları üzmeyin!

Sanırım siz bu sosyete fiyakanızla, bu yazarları da o ga­zeteden kovarsınız, hatta, patronunuzu da o gazeteden kovar-

310

Amerikan Köpekleri

siniz. Kimseyi beğenmeyen bir üslubunuz, maşallah, burnu­nuzu havaya kaldırmışsınız ama, biraz da beyninizle ilgilen­meliydiniz.

Bakın hanımefendi, “aranıza almayacakmışsınız” gibi çalımlı laflar etmeyin, burada ismini yazmaya terbiyem yet­mez, o gazetede size verilen paranın yüzlerce katı para teklif ettiler, telefon edin, kimlerin kaç lira verdiğini söyleyeyim..

Nükhet Duru’nun donlarını yazarak bir yere varamadı­ğınız için medya ahlaksızlık içinde can çekişiyor. Bakın, nasıl seçkin olunacağmı öğreteyim size. Bu ülkenin, sanatına, sine­masına, romanma, siyasetine, yönetimine, hukukuna, bilimi­ne bir “değer” katacaksınız. Bir fikir söyleyeceksiniz. İşte o zaman “seçkin” insanlar sınıfına girersiniz. Müjde Ar sevgili­siyle yan odada sevişirken, siz öbür odadan duyduğunuz ses­leri köşenizde yazarak, “seçkin” olamazsınız.

Müjde Ar’m sevgililerini yazarak size “sosyetelik” ba­ğışlayan patronunuz Aydın Doğanlarla işte sizin gibi insan­ları yazar yaptığı için hâlâ mahkemelerde savaşıyorum.

Ben orada her şeye rağmen onurunu, kimliğim koruyan, kişilikli ve düzeyli bir edebi dil tutturmaya çalışan birçok ka­dın yazarı övdüm, övmediğim sadece Ayşe Arman, Pakize Su­da. Bu yüzden, bana karşı hayatınızın en öfkeli, en kendini kaybetmiş yazısını yazdınız!..

Çünkü sizler, akıllı, zeki, ince fikirli, zarif ve hikâyeler, makaleler yazmasını bilen kadınlardan hoşlanmıyor, kıskanç­lıktan çatlıyorsunuz. Kendine düzgün bir okuyucu kitlesi yap­mış birçok başarılı kadınları çekemiyor, kuduruyorsunuz.

Ne yapayım, Müjde Ar’m donlarını yazan, pedlerini ya­zan kadınlara kraliçe mi diyeyim. Belki şu arabesk sanatçısı Alişanlar, senaryolarını yazdığınız arabesk sanatçıları, onlar, böyle çalımlı, boyalı, boş laflarınıza inanıyordur.. Ama işte dü­zeyiniz bu, ulaştığınız sosyetenin boyutu: Alişanlar, Özcan De­nizler…

311

Nihat Genç

Kafayı yemiş kadm, Ayşe Arman, biz taşralılara vermi- yormuş diye çok kızıp eleştiriyormuşuz. İyi de ben Ertuğrul Özkök’ü de çok eleştiriyorum. O da mı acaba vermediği için, eleştiriyorum. Yani, bu kadınlar aralarmda oturup, şuna vere­lim, buna vermeyelim diye mi tartışırlar. Sonunda da, “hani şu var ya bize yine laf atmış, çünkü ona vermedik, o yüzden” diye bir sonuca mı ulaşıyorlar.

Neden şöyle bir sonuca ulaşmıyorlar! Bizler yazar ola­mayacak kadar basit insanlarız, insanlar bizleri okuyunca mi­deleri kalkıyor, çünkü zırvalıyoruz, bu yüzden halk bizi sevmiyor!..

Ama siz böyle yorumlamıyorsunuz. Yetmiş milyon taş­ralının sabah akşam sizi arzuladığını hülyalar içinde anlatı­yorsunuz. İyi de, niye arzulayalım, orası gazete, arzular, şehvetlerle, gazete köşelerinin ne işi var..

İşte böyle. Eskiden yazarlar birbirleriyle tartışır, fikir sa­vaşları yaparmış.. Bakın şu işe, bu ünlü fikir tartışmaları, ne­reye kadar düştü, verdi, vermedi, sulandı, vermeyecek, sana vermem, ona veririm, meselesine kadar…

Ama pek fetbaz bir kadınmış, bak, verdin, vermedin, be­nim de içime bir kurt düşürdü.. Baksanıza pazarlığa başladık bile…

İçerde solcu arkadaşları ziyaretimde geyik çevirirdik, “baba, bu medya aleminden bize ekmek düşer mi?” diye takı­lırlardı..

Af haberini duydum.. Bakın şu Allah’ın işine, pazarlığa başladık bile… Çıküğında çocuklar, “bakın, ben pazarlığı bu­raya kadar getirdim, biraz da siz gayret edin, hadi hayırlısı” derim..

Üstelik Sarıkız hanımefendi, yıllarca bomboş yazılar yazdınız. Kürt gerçeğini de bu vesileyle görmüş olursunuz. Vermezseniz, açıkça vermeyin deyin, ben böyle şeylerden alın­mam.

312

Amerikan Köpekleri

Vermezseniz ne yapayım canım, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidip, bizim sarışm yazarlar Kürtler’e vermi­yor diye dava açamam ya… Hadi fazla yormayın beni, işimiz- gücümüz var…

Irak’ta askeri konvoylara saldırılar başlayıp ABDli ve İngiliz askerler ölünce Blair ve bazı medya, askerleri öldüren­lerden katil diye sözetmeye başladı. Düne kadar Iraklı insan­lardı bunlar. Ülkeleri işgal edildi, fethedildi. Şimdi işgalci güçlere karşı bölük pörçük direnmeye çalışıyorlar, adları he­men katil oldu. Bakalım bu toprağm çocukları bizlerin adı ne zaman katil olacak. Vatanseverlerin adlarını bir günde katil yapan bu uygarlığın sözcüsü de: Medya!

Kürtçe eğitim ve konuşmaya bir takım haklar veren dev­letimiz şimdi de PKK affı çıkartıyor. Bunları yirmi yıl önce yapsaydınız, otuzbin insan ölmeseydi, yüzlerce milyar dolar silaha gitmeseydi ve PKK savaşının arkasma gizlenen ve bu savaşı kullanan sağ iktidarlar bankalardan yüzlerce milyar do­ları soymasaydı, olmaz mıydı?

Şimdi niye barışıyorsunuz, sizi barıştıran kim, ne?

Irak savaşı sonrası hem Türkçüler’in hem Kürtçülerin maskesi düştü. Bakın, tarih, bizim Türkçü-milliyetçilere ne oyunlar oynadı, nasıl komik, rezil oldular. Ülkemiz Türkçü­leri elli yıldır Amerika’nın dümen suyunda. Türkeş’in haya­tı, politikaları, derin devletimiz bunun delili. Komünizme karşı savaş veriliyordu, Amerika’nın gizli servisleriyle ülke­mizin tüm derinleri ilişkiye girip Türk illerini koruyacaktık. Türkçü strateji olur mu? Elli yıl canımızı, malımızı, ülke onu­rumuzu sıfıra düşürdükten sonra bu oyun bugün bitti, Ame­rika Türkçüleri hızla korumasına aldı, üstüne bir de Arap düşmanlığını hediye ettiler, Orta Asya’dan kopacak yağlı par­çaların kucağımıza düşmesini elli yıldır bekledik.

Güzel Allah’ımızın takdiri işte, aynı Amerika, Irak sa­

313

Nihat Genç

vaşı günlerinde Kürtlerin de hamisi, koruyucusu, oldu.

Türkçülerle Kürtçüler, Irak Savaşı’nda, biri Amerika’nın sağ cebinde keklik, diğeri sol cebinde keklik oldu. Sonra bun­lar Kerkük’te karşı karşıya geldi. Savaş günlerinde alevlenen Kerkük, bizim sınırlarımızda olsaydı yüzbin ölü çıkardı. Ama artık yönetim Amerika’daydı. Amerika iki gözünü de sakın­mayı becerdi. İkisine de mavi boncuk dağıtıp, tatlıya bağla­dı.

Şimdi Irak’m sahibi Amerika Kuzey Irak’ta ses çıksın is­temiyor. Bizim Türkçülerle-Kürtçüleri barıştırıyor. Aklınız al­mıyor değil mi, siz aklınızı .ikin.

Türkçü-milliyetçi alikıran başkesenlerimiz yukardan mı emir aldı, bilemem, yirmi yıl birbirlerini yakıp, öldürüp, iş­kenceler edip, şimdi Amerika işini bitirince, susup, bir kenara çekildiler.

Biri Türk ırkı için savaştığını söyledi, diğeri Kürt ırkı için. Sonunda ikisi de Amerika’nın sevgilisi oldu çıktı.

Hem Türkçüler, hem Kürtçüler Irak işgale uğramış, dın- gıllarında değildi, her ikisinin de derdi kapacakları yağlı par­çalardı.

Ülkemizde yirmi yıl aralıksız cenazeler kalktı. Arada bizleri de yaktılar. Bizlere vatan haini, PKK’cı, her şeyi dediler. Susturdular, mahkemeye verdiler, saldırdılar. Otuz bin ölü­den sonra birden sosyal huzur istemeye başladılar. Kim istiyor bu huzuru? Bizimkiler mi, Amerika mı?

Yüzlerce insanın leşini bu devlet tarlalara atmadı mı? Önüne gelen herkesin evine baskın yapıp yüzlerce işadamını öldürmediler mi? Sokağa çıkan herkesi tutuklayıp hapislere tıkmadılar mı? Neymiş? Bizler Kürt propagandası yapıyor- muşuz, onlar milliyetçiymiş..

Yeşiller vurdu, Murat Demireller banka soydu, Kurtuluş Savaşı’nda da böyle oldu, Topal Osmanlar savaştı, boşalan

314

Amerikan Köpekleri

Rum, Ermeni evlerine Koçlar beleşten oturdu. Devletin silah- şörleri dağları, köyleri yaktı, Ankara’da Demireller, Mesutlar, Tansular bankaları soydu.

Uğur Mumcu solcu muydu, hayır, devletin ta kendisiy- di. Kendi evlatlarını bile acımadan öldürdüler. Sonunda GA- TA askeri hastanesi yüzlerce delirmiş subayla, yüzlerce bacağı-elleri kopmuş askerlerle doldu. Şimdi, sosyal huzur is­tiyorlarmış.

Bizler geçen yirmi senede Türkçü, Kürtçü olmadığımız için vatan hainliğiyle suçlandık. Bünların dümen suyuna gel­medik. Yirmi yıldan bugüne, yüzlerce değerli bilim adamı, ya­zar, kalem oynatıp, ülkenin bütünlüğünü savundu. Hakkari de benim, Edime de benim, dedi. Vay sen misin diyen. Bu ül­kenin her taşı, her canlısı, her otu kutsaldır, değerlidir, dedi. Vay sen misin diyen. Bu topraklarda doğup büyüyen her insan Fatih kadar saygm, kutsaldır, dedi… Dediği için öldürüldü, sü­rüldü, Türkçüler gibi, Kürtçüler gibi, bu ülkeyi “kısmen”, “parça-parça” değil, bütünüyle seven bu bilim adamları sus­turuldu. Kürtçülükle suçlanıp hapislere atıldı, işleri ellerinden alındı.

Türkçüler’in gözlerini kan bürümüştü, sokakta, evde, gazetede yüzlerce faili meçhul. Türkiye halkını, köy, şehir de­meden makineli tüfeklerle taradılar. Az buz değil, otuz bin ölü. Ne oldu şimdi? Devlet silahşörlerini kullanıp bankaları soydu, Türkiye’ye yirmi sene aralıksız nefes aldırmadan cena­ze kaldırıp ülkeyi tam bir ahlaksızlık ve mafyanın kol gezdiği sağ iktidar cennetine çevirdi.

Ne oldu? Ülkemizi bütünüyle sevme hakkını bize ver­mediler, ölenlerin dinini, ırkını ayırt etmeden ardlarmdan üzülme hakkını bize vermediler!..

Amerika yeni politikasını uygulamaya koydu: Türki­ye’de huzur, İran’da kargaşa. Bizde oynanan oyunlar artık İran’da oynanacak.

315

Nihat Genç

Hem Türkçülerine, hem Kürtçülerine emir verdi. Hayat nasıl hızlı geçiyor, bu satırları yazarken PKK İran’da karakol bastı.

İran’da, öyle böyle değil, otuz milyon Türk var. Güney Azerbaycan tabir edilen tüm bölge İran topraklarında. Yani bizde ne kadar Kürt, onlarda o kadar Türk. Yakında Türk te­levizyonlarına Tebriz’den Türk profesörler gelip “bizi ezirler, bizi .ikirler” demeye başlar.

Hayat nasıl hızlı geçiyor, İranlı muhalifler Türk televiz­yonlarında konuşmaya başladı bile.

Amerika, İran’daki özgürlükçü, aydm ve öğrenci hare­ketinden beklediğini bulamazsa, Kürtler, Türkler devreye gi­recek.

Türkiye’deki Türk-Kürt savaşı bitiyor, iç savaşımız hız­la yan komşuya havale ediliyor.

Türkçüler’i ne kadar tanırsınız? Silahşörlerini Susur­luk’ta gördünüz, MHP’nin yaym organlarına biraz bakmışlı- ğınız da vardır. Size asıl büyük tezgâhtan bahsedeyim.

Irak Savaşı günlerinde bir sürü adam ekranlara çıkıyor, bacak bacak üstüne atıyor, elinde çubuklar aylarca bir şeyler konuşuyorlardı. Ekranın altında da “stratejisi”, “uzman” gibi laflar yazıyordu.

Üç ay süreyle, Peşmerge, Kerkük, strateji diye güya ana­liz yapıyorlardı. İyice dinlediniz mi, ekrana iyice baktınız mı, neler anlatıyorlardı. Hani turist rehberleri vardır, bir takım ge­nel ve basit bilgileri verir, “burası Süleymaniye olur, nüfusu şu, tarımı şu, Kürtler ikiye ayrılır Talabaniciler-Barzaniciler..” İşte hepsi bu. Bu turistik rehber bilgileri onlarca TV’de bizlere, üstelik para karşılığı anlatan adamların menbağı: ASAM!.

ASAM (Asya-Avrupa Stratejik Araştırmalar Merkezi), Avrasya Dosyası diye üç aylık dergi çıkartır. Makaleleri ince­leyin. Master düzeyinde, turistik tamüm broşürü gibi. Diye­

316

Amerikan Köpekleri

lim Rusya Dosyası. Talebeler Rusya hakkında, coğrafyası, ik­tisadi, yüzölçümünü verir. Şüphesiz içlerinde birkaç kaliteli bilim adamı var, diyelim Ali Nihat Özcan, bu beyfendi de sık sık ekranlara çıkar. Teknik bir yığın bilgi! Dikkat edin, yeni bir “analiz” hastalığı, aşksız insanlar.

İşte bu ASAM, devletimizin derininden milyonlarca do­lar para alınıp kuruldu. Göya strateji geliştiriyorlar. Hemen hepsini inciğine cinciğine kadar tanırım. Ellerinde çubuk, ha­rita başında bilgiler veren bu genç uzmanlar ordusu, eli yüzü düzgün tertemiz vatan evlatları görüntüsü veriyor. Ülkeleri­nin bütününü görmüyorlar. Bu ülkeyi bir bütün olarak sevme alışkanlığı edinemedik. Yirmi yıldır Güneydoğu’ya raporlar yazıyorlar. Artık bu raporları kimlere veriyorlar, sağ iktidar­ların yirmi yıl bu ülkeyi soymasına hizmetleri büyüktür!

Cahillikleri strateji konusunda! Hiç Türkçülük gibi bir strateji olur mu? Bu büyük stratejik proje sonunda çöktü. Re­zil oldular. Bosna’da dörtyüzbin kişi öldü, bir şey yapılamadı. Çeçenistan iki defa işgal edildi, bir şey yapamadılar, aksine, Rusya’yla büyük bir dostluk kuralım diye strateji geliştirdiler. Afganistan topyekûn fethedildi, bir General Dostumları vardı getirip götürdüler. Azerbaycan’ın yarısı Ermeniler tarafından işgal edildi, bu sorun hiçbir uluslararası arenaya taşınamadı, Ermeniler hâlâ orada. Türkmenbaşı gibi, Kaddafi benzeri kü­çük padişahlarla bir yere varılamayacağını gördüler, Kazakis­tan gibi devasa ülkelerin Rus hayranlığını ve Rusyasız yapamayacaklarını görüp göt üstü düştüler. Başka ne kaldı, birkaç kültür kurumu, iki-üç yüz talebe okuturuz, bu kadar.

Kürt dağlarında yaptıkları gibi ellerine silah verdikleri birkaç silahşörle bu irili ufaklı Türk devletlerinde darbeler da­hi denediler, rezil olup, tekmeyi yiyip kovuldular!…

Uyumayın, 1990’lı yılları hatırlayın, bu Türkçü strateji­nin devlet politikası olarak hayata geçirildiği günlere, Özallar,

317

Nihat Genç

Türkeşler, bu Türkçü stratejinin sloganını herkese öğretmiş­ti: “21. Asır Türk Asrı Olacak!”…

Doğu’dan Batı’ya iflas etti bu proje. Şimdi, bu derin dev­let kurumu ağız değiştirdi. Yeni bir strateji teklifiyle TVlerde dolaşıyor. Neymiş yeni stratejileri?

Türkiye, bölgedeki İran ve Suriye’yle komşuluk ve tica­ret ilişkileri geliştirmeli, büyük devlet olmalı. Fikirleri bu.

Büyük ve yeni stratejileri bu. Dünya tarihinde ve her bölgedeki devletler, komşularıyla ticaret ilişkisine girer, bu çok normaldir.. Bunun büyük bir strateji olmakla ne alakası var?..

Bunu uydurup söylediniz diye mi devletten milyon do­larlar alıyor, ekranlarda ahkâmlar kesiyorsunuz.

Üstelik bu yeni stratejiyi takdim ederken lafların arasın­da tuhaf temkinler, korkular: “Amerika’yı bu stratejiye ikna et­meliyiz. Amerika’dan izin almalıyız!” Yani, komşumuzla basit bir ticaret yapacağız, bunun için dahi Amerika’dan izin alaca­ğız!..

Türkiye’de medya ve bilim adamları uyuduğu, hiçbir şeyle ilgilenmediği için, kimse kalkıp size bir soru soramıyor. İyi de kardeşim, elli yıldır Türkçülük hastalığınızdan dolayı, Arap-Kürt-Molla düşmanlığını yayan, bu ülkeleri tehdit ola­rak gören, bu ülkelerle ülkemizi savaşın eşiğine getiren sizler değil misiniz? Ne oldu, Orta Asya’dan iş çıkmadı mı?

Bu kurumun başında Ümit Özdağ var, babası 60 ihtila­linin ünlü subaylarından Muzaffer Özdağ. Muzaffer Özdağ, Türkeş’in sıkı arkadaşıydı ama Türkeş’i sevmezdi, o hayatı bo­yunca orduyla sıkı ilişkiler kurdu. Oğlu da sonunda bu kuru­mun başına geçti, Amerikalar’da özel eğitimler aldı, yetiştirildi. Ümiz Özdağ on yıl var ki Amerika’ya gider gelir. Pentagonla görüşür.

Yine gitmiş. Ceviz Kabuğu programına çıktı. Saatlerce

318

Amerikan Köpekleri

ekrandan Amerikalılar şunu söylüyor, bunu söylüyor, diyor. Göya Amerikalılar bilmediğimiz bir şeyler söylüyormuş. Hep­sinde bir “analizcilik, uzmancılık” hastalığı. Bizim bilmedik­lerimizi gidip Pentagon’dan öğreniyorlarmış.

Tabii kendilerini önemli hale getirmek istiyorlar, devle­te, millete, orduya “büyük işler” yapıyorlar görüntüsü verme­ye çalışıyorlar.

Çünkü ASAM, bir fikir firması. Bir düşünce marketi. Pi­yasayı sağlam kuracaksın. Sonra TV’ye çıkıp bacak bacak üs­tüne atıp, Amerika onu dedi, bunu dedi, sallayacaksın. Ve Suriye’yle ilişkileri geliştirmeliyiz gibi yere göğe koyulmaya­cak büyük stratejiler konuşacaksın. Ne büyük laflar! Bin yıl­lık toprağımızla ticareti geliştireceğiz, bu işte büyük starejiymiş!..

Başka ne yapıyorsunuz, Ermeni iddialarına karşı eliniz­de kazma Kars’ta mezar üstüne mezar açıyorsunuz!

Bölgemizde Amerika fetihleri yoğunlaşınca “strateji” kelimesi de gizemli bir laf salatası olarak ekranlarda satılma­ya başlandı.

Şu ünlü strateji, jeopolitik gibi konularda birkaç basit şey söyleyeyim. Önce, şu Türkiye’nin coğrafi önemi, jeopoliti­ği gibi lafları yemeyin artık. Basra Körfezi’ndeki şu benzin is­tasyonları, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri gibi devletlere girin, size Basra Körfezi’nin dünyanın en kritik bölgesi oldu­ğunu söyleyecek.. Aynı şeyi size Yemenliler de söyleyecek..

Ama birileri karşımıza çıkıp, Amerika’nın bölgedeki ye­ni hesapları, gibi laflar eder. Ya da Amerika’nın ünlü düşünce kulüpleri (Think Tank) var. Onların kitabında şu büyülü söz­ler yazıyor gibi, alıntılar yaparlar. Gözlerinizi büyütür, hay­retle kitabın kapağını açarsınız. Yeni bir bilgi bulmuşçasına ekrandan cahil halka, cahil spikere satarsınız… Siz zaten Ame­rika’dan ne duysanız şaşıracak bir zekâya sahipsiniz…

319

Nihat Genç

Neymiş bu eşsiz bilgiler. Bunları yalnız bizim eşsiz stra- tejistlerimiz biliyormuş..

Bakın, bugünün dünyasında yeni bir strateji yoktur. Me­sela, İngiltere’nin Çin hakkındaki, Orta Doğu hakkmdaki fi­kirleri yüz elli yıldır, hiç değişmeden aynıdır. İngiltere 1880’de de Çin’in uyumasını, uyanırsa dünyayı yutacağım söylüyor­du, bugün de, Orta Doğu petrollerini hesap ediyorlardı, bu topraklarda irili ufaklı devletlerin olmasını ve birbirleriyle kavga halinde bulunmasını istiyorlardı. Strateji diye değişen yeni bir şey yoktur!.

Yüzbinlerce sayfa tartışılan stratejilerin özeti budur. Bu bilgileri sokağımızda her bakkal, her kasap bilir. Bunları Ame­rika’nın, İngiltere’nin gizli hedefleri, bilinmeyen hedefleri di­ye ve bir takım bilimsel laflarla süsleyip ekranlarda satmak moda oldu!

Ayrıca ülkemizde yüze yakın akademik dergi çıkar, bu dergilerin de her biri bir düşünce kulubüdür, yani Think Tank’dır. Bu dergilerimizin hemen hepsi bölgedeki siyasi he­sapların en az ASAM kadar farkındadır, dikkatlidir.

Savaş başladığında strateji-politika biter. Amerikan as­kerleri Güneydoğu’ya girdi yerleşti, bunların ellerinde hâlâ çu­buklar. Amerika’nın şu kadar topu, şu kadar tüfeği geveleyip duruyorlar. Savaş başladığında direniş kültürü başlar. Milli güçten, birlikten, dayanışmadan, heyecandan bahsedeceksin. Savaş başladığında Amerika’nın en ciddi gazeteleri fetih-za- fer şarkılan-marşları yazmaya başladı. Bizimkiler hâlâ analiz­lere garkolmuşlar. Amerika Güneydoğu’ya üs kurdu, depolar kurdu, yüzlerce askerini Mardin’e getirip yığdı, ülke elden gi­diyor, Amerika işgal etmiş, bizimkiler ekranda bacak bacak üstüne atmış, derin tahliller yapıyorlar.. Aynen şunları söyle­diler: Spiker soruyor: “Amerika Güneydoğu’ya yerleşiyor…” ASAM uzmanı cevap veriyor: “Evet… hımmm… eeee… mı-

320

Amerikan Köpekleri

ummm… Şeyy.. efendim… Kuzey Irak’a girmek istiyorlar!”.. Bu ne büyük bilgi, biz Yeni Zelanda’ya girecekler sanıyor­duk.. Bunları otuz ayrı TV’de sabahlara kadar gevelediler.

Oysa yapılacak tek şey vardı, hiçbir uzmanlık bilgisi ol­mayan hiçbir strateji dersi almayan Urfalı köylüler en doğru­sunu yaptı. Amerikan jiplerini yumurta yağmuruna tuttu… Ve ASAM bu bilgiler yüzünden milyonlarca dolar aldı ve Urfalı köylüler tutuklandı!..

Türkçüler Tanrı Türk’ü Korusun diyordu, şimdi Ame­rika Türk’ü korusun, oldu, gerçi Kürtler de artık Amerika Kürt’ü korusun demeye başladı. Korkmayın, İran’ı halledene kadar Amerika hepinizi koruyacak.

Stratejiler yüzlerce yılda oluşur, geliştirilir, bizimkiler on dakikada bir strateji değiştirip, geliştiriyor, hatta, her TV programına ayrı bir stratejik teklifle çıkıyorlar. Kanuni Sumat- ra adasına 19 kadırga göndermişti, bugün hâlâ orada Türk köyleri var, bir Kanuni’nin ufkuna bakın, bir de hâlâ komşu­larıyla ticaret yapmayı strateji sanan bizimkilerin haline ba­kın. Yine de benim en tuttuğum stratejik çalışma Erbakan hükümetine aittir, bilindiği üzere, Nijerya’yla ilişkilere girmiş hatta milli takımlarımız arasında dostluk maçı yaptırmıştı, gülmeyin, Orta Afrika’ya Osmanlı dahi girememişti, Erbakan girdi. Yine güleceksiniz, Türkçülerin “stratejileri” bitince, Er- bakan’m Milli Görüşüne başvurmaya başladılar! Milli Görüş öteden beri komşu Müslüman ülkeler diye diretir durur… Be­nim anlamadığım bu strateji dergisi ve sözcüleri hâlâ Türkçü­lerin İsrail’e karşı tutumlarını dile getirmiş değiller.. Oysa, derginin yönetiminde anti-siyonist söylemiyle şöhret bulmuş Anıl Çeçen var… Yoksa Anıl Çeçen orada kan kusup, kızılcık şerbeti içtim mi diyor… Yoksa yalnızlığından kahrolup, “bin cihana değişmem bu eşsiz Türklüğümü” şiirini arkadaşların­dan gizlice hüzünle mi okuyor…

321

Nihat Genç

Gençler, askeri öğrenciler, yalvarırım artık ayılın, bu Türkçülük numaralarını yemeyin, Amerika’nın uşağı olma­yın. Ülkenizi bir bütün olarak sevin, herkese bizim, her yere bizim demeyi öğrenin. Bakın ne acı trajedilerimiz, komiklik­lerimiz oldu. Türkçülük Türk ırkını savunduğunu söyler, pe­ki Anadolu topraklarının hakiki Türkleri, özbeöz, bozulma­mış, melezleşmemiş Türkleri kimler? Cevap: Aleviler! Peki Türkçülüğü savunan MHP neden Çorum’da Alevilerle iç savaş yaşadı. Uydurukçu Türkçüler hakiki Türklere neden savaş aç­tı. Bunlardan ders çıkartın. Siyonistler ve Amerikalılar bu top­raklarda siyasetlerini Türkçüler üzerinden kurdu, Türk’ü, Arapa-Farsa-Kürte düşman yapıp, işte şimdi gelip bu toprak­lara yerleşti.

Bu strateji dergilerini okuyun, ama, birazcık olsun, stra­tejinin ne olduğunu öğrenin. Mesela, gelin küçük bir ders ça­lışalım. Artık zihinlerimizde kalıplaşmış, bir daha çıkmayacak, temel kesin doğmalarımızdan birini söyleyip az da olsa tartı­şalım. Mesela deriz ki, Amerika ekonomisini düzeltmek için başka ülkelere saldırıyor. Petrolü kapıyor, madenlere dalıyor, silah satıyor. Bu kalıplaşmış düşüncelere bütün sert ideolojiler dahil herkes inanır. Strateji yazarları da bu konuda fikir birli­ği içindedir.

Şimdi bu fikri çürütmeye çalışalım. Amerika devasa bir ülke, toprakları, bakir sahaları, madenleri, sanayisi, bilim adamları, üniversiteleri, borsalarıyla, medyasıyla akılalmaz genişlikte imkânları olan bir ülke. Bir an düşünün. Bu devasa ülke, kimselere saldırmadan kendi halinde yine büyük bir dünya devleti olamaz mı? Bal gibi olur. Peki neden, ekonomi­sini güçlendirmekle başka ülkelere saldırması arasında tam bir paralellik kurarız.

Gelin, düşünce kalıplarımızı kıralım, başka türlü düşü­nelim. Bizim gibi zavallı ülkeler, Alevi, Sünni, Türkçü, Kürtçü,

322

Amerikan Köpekleri

İslamcı, Arap’a düşman, Yunanla savaş halinde, halkını kur- şunluyor, halkmı sürüyorsa, çok zayıf, parçalanabilir görüntü veriyor demektir.

Bu ülkelerin karıştırılması kolay demektir. Yani, bizle- rin derin cahilliği onların iştahını ve savaş şehvetini artırıyor. Bizler ülkemize bir bütün olarak sarılmadıkça, Amerikalar’da beş-on adam, bizleri cepte keklik görür, üsler açmak, iç savaş çıkartmak sudan ucuz olur!

Yani kapitalistlerin bir savaş makinesine dönmesine en büyük sebep bizim siyasi aptallıklarımız. Bakın dünya tarihi­ne, İskender, Sezamdan beri, hiçbir ülke, üç ay gibi kısa zaman­da Afganistan ve Irak gibi büyük fetihler yapamadı. Bu aynı zamanda şu demek, yaşadığımız topraklarda dünya tarihin­de hiçbir ülke hiçbir halk bizim kadar cahil olup, oyunlara gel­medi. Yıllardır birbirimizi, halkımızı ve komşularımızı tehdit olarak gördük. Düşmanlıkları kaşıdık, halkımıza işkence yap­tık, komşularımıza sudan sebeplerle ne kolay ucuz savaş çığ­lıkları attık. Birbirimizi, şeriatçı, laik, Kürt, yiyip bitirdik.

İsrail ve Amerikan oyunlarını bozmanın tek yolu, üstü­müze kurulan stratejileri kırmanın tek yolu, “bir bütün olmak­tır”.. Halkımızı güçlendirmek. Eğitim, sağlık, işsizlik, gelir dağılımı gibi siyasi-sosyal konularda ölesiye mücadele verip, banka soygunlarının önüne geçmek ve her bir bireyi mutlu, refah insanlar yapmak… Bu Türkçü stratejiler, hayatın hiçbir döneminde gelir dağılımım sorun yapmadı, ayrıca, ülkemizde eşitsizlik var diyen herkesi de tutuklayıp hapse attı…

Bir ülkenin kalkınmasında, büyümesinde, parçalanma­masında en büyük strateji, hak, hukuk, insanlık, mutluluk ve eşitlik olarak büyümesidir. Bunları tek birgün gazetelerine yazmayan, bunları tek bir gün düşünmeyen insanlar, yirmi yıldır, elli yıldır başımıza alikıran başkesen olup, öldürdüler, cesetlerimizi tarlalara attılar, kurşunladılar…

323

Nihat Genç

Geçen şu yirmi yıl, bakın geriye, bunlarla sizi uğraştır­dılar mı, sizin bu sorunları dile getirmenize müsaade ettiler mi? Neye müsaade ettiler peki.. Birinizi Kürt delisi, diğerinizi Türk delisi, diğerinizi laik akıl hastası, öbürünüzü şeriatçı manyağı yaptılar. Yirmi yıl gazeteler ve ekranlarda birbirinizi bu deliliklerle boğazlamanıza müsaade ettiler!..

Güçlü insanların, güçlü bireylerin, onurun, hakkın, hu­kukun bir Türkiyesini istemediler, bu ülkenin sosyal sorunla­rını sırtlanmış gençlik, partiler, dernekler, sendikalar istemediler. Ve bir yığın stratejik hikâyeler anlattılar!.. İşte gör­dünüz tarih başlarına düştü…

Ülkenizi otuyla, böceğiyle, Edimesi, Hakkarisi, alkoli­ği, delisi, eşcinseli, manyağıyla sevecek, yani bir bütün olarak sevecek bir düşünceyi size öğretmediler. Komşularınızı bir “bütün” olarak dostça sevmeyi bu stratejiler size yıllarca öğ­retmedi. Öyle bir güvensizlik inşa edildi ki, herifçioğlu ta Amerikalar’dan geliyor, bölgede herkese güven sağlıyor­muş…

Kürtler bize inanmıyor, Amerikalılara inanıyor. Türk­çülerimiz bize inanmıyor Amerikalılara inanıyor. İranlılara inanmıyoruz. Amerikalılara inanıyoruz…

Ve İran, Doğu’nun bu en güzel ülkesi, dörtyüz yıldır hiçbir toprağa saldırmamış, dünyanın en barışçı ülkesine, şim­di, karıştırıcı maşa olarak devreye giriyor gazetelerimiz, ek­ranlarımız, Türkçülerimiz, Kürtçülerimiz…

Gelin bu oyunu bozalım. Kürtlerle Türkler, öyle masa­da, antlaşmayla, afla değil, gerçekten, gönülden, yürekten ba­rışsın. Tam anlamıyla kemiklerimize kadar kardeş olalım. Birbirimizin boynunu kopartırcasma sarılalım…

Ve Amerikan tankları ülkemize sınırdan girdiğinde, hu­dutlarımızda, kolkola, yanyana, aynı cephede, omuz omuza bulsun bizleri!..

Eski günlerdeki gibi!..

324

Vatan Satan Milliyetçiler

Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi ve Musiki Ansiklopedi­sini yazmış, sağcıların yaşayan en meşhur tarihçisidir. Bugün Türkiye gazetesinde yazıyor. 65’li yıllarda Hayat Tarih Mec- muası’nı çıkardı. Hiçbir tarihçiye nasip olmayacak inanılma­yacak trajlar yaptı. Dergisi, beş yüz bin, ansiklopedisi altmış bin gibi traj yaptı. Bugün, Yılmaz Öztuna’yı tanımak istiyor­sanız, Ötüken Yayınlarindan çıkmış “Tarih Sohbetleri” kitap­larını okuyun. Pek zevklidir. İnsanı mutlu sarhoş eden bir tarihçi dili vardır. Elli yıldır iktidarı elinde tutan sağcı partile­rin okumuş kitlelerinin yetişmesinde emeği çoktur. Moda et­tiği tarihçilik tarzı milliyetçi kesimde çok tutulmuştur. Ülkemizde “sağcı zihniyetin” ne olduğunu anlamak için Yıl­maz Öztuna’nm tarihçiliğini, dilini, tarih metodunu, felsefesi­ni, derinden öğrenmeniz şarttır.

Yılmaz Öztuna, genç yaşlarında Fransa’da bulunmuş, kütüphanesini dünya ansiklopedileriyle doldurmuş, çocuk de­necek yaşta tarihçiliğe başladı, 15 yaşından beri dergilere ya­zılar yazmış, ünlü müzisyen Sadettin Arel’in yakınında bulunmuş, müzik konusunda yüzlerce kaynak belgeye, kitaba sahip olmuştur. Tarihçiden çok, inatçıdır. Türk Müziği Kon- servatuarı’nı o kurdu diyebiliriz. Darbukanın müziğimize 301u yıllarda girdiğini iddia ederek, arkadaşı Nevzat Atlığla darbukayı korolardan kaldırmış ve Nevzat Atlığ “şeflik” mo-

325

Nihat Genç

delini getirdiğine göre, klasik düzende tempo veren “ku- düm”ü dahi sanat müziğinden çıkartıp, sanat müziğini kilise korosuna çevirmiştir!

Ayrıntılara girmeyelim. Herkesin anlayacağı, yalın, ba­sit, ama çok otoriter bir dili vardır. “Faşist” bir tarih nasıl ya­zılır, en güzel örneğidir. Bugün ülkemizde birçok tarih yayıncılığı, tarih ekolü vardır. Diyelim, Tarih Toplum dergisi 801i yılların ortalarından beri çıkar, eleştirel, akademik olma iddiası vardır, ancak Yılmaz Öztuna’nm bıraktığı etkiyi bıra- kamamış, hatta satış yapamamıştır! Bunu gören Tarih Toplum dergisi, “magazinel” tarihçiliğe başlamış, ancak, yine satış ya­pamadı. Diyelim, büyük bir günlük gazetede yazarak geniş kitlelere ulaşmakta büyük imkânı olan Murat Bardakçinm ta­rih yazıları, eğlencelik ve malumatfuruşluktur. Yılmaz Öztu- na’yla mukayese edilemez. Diyelim, devletin, Türk Tarih Kurumu Yayınları’nm hepsi kaynak, referans, belge kitapları olmasma rağmen bu büyük kurum dahi Yılmaz Öztuna’nm okuyucudaki etkisini bırakamamıştır.

Yakın tarihimizde, hem halkın hem de tarihçilerin itti­fakla sevdiği en meşhur tarihçimiz Reşad Ekrem Koçu’dur, ge­niş kitlelere ulaşan nadir tarihçilerdendir. İstanbul Ansiklope­disi bir mucizedir, ancak yarım kalmıştır. Reşad Ekrem Koçu, tarihi hadiseleri anlatırken ağzından bal akar, o gün orada ya­şamış gibi bir heyecan sarar sizi, ancak şaşırtıcı olan, hikâye gibi anlattığı hadiseler mutlak bir belgeye dayalıdır. Yılmaz Öztuna böyle değil, onun derdi, bir ideolojiyi benimsetmek­tir, milliyetçiliğin tarih tezi onunla pekişmiştir, diyebiliriz. Yıl­maz Öztuna ciddi tarihçiler tarafından sevilmez. Onu geniş kitlelere götüren tarafı: İdeolojisidir. Türk Milliyetçisi. Nihal Atsız’a, Türkeş’e, hayrandır. Son dönem siyasilerden Demi- rel’e, Özal’a hayranlığı ve arkadaşlığı büyüktür. Birlikte bü­yük naneler yemişlerdir!

326

Amerikan Köpekleri

Son yıllarda Tarih Vakfı Yurt Yayınları geniş bir kitap hâzinesi yayınladı, her biri birbirinden değerli araştırmaların hepsi başucu kitabı oldu, ilmi, akademik değerleri fevkalade ve bu yayınevi de masalsı tarihçiliği yıkmak için kuruldu, an­cak, bu da pek başarılı olamadı.

Çünkü, Yılmaz Öztuna’nın tarihi, destansı bir tarihtir. Fatih, Yavuz, Kanuni dev bir imparatorluğun padişahları de­ğil, çocuksu bir dünyanın kahramanları gibidir.

Son yıllarda, ülkemizde tarihçilik fazlasıyla büyümüş, akademik, eleştirel, yansız, dünya çapında meşhur yüzlerce tarih kitabı ülkemizde baskıya girmesine rağmen, sağcıların aradığı yine bu “masalsı” üslup olmuştur. Yılmaz Öztuna’ya akademisyenler burun kıvırır, tarihçiliği çok yerde tartışmalı­dır, onu, tarihçiden saymayan büyük bir ilmi kesim vardır!

Dünya çapmda yüzlerce tarih kitabının dilimize çevrilip okuyucu bulamaması manidar, ancak, Yılmaz Öztuna’nın 701i ve 801i yıllarda meşhur ettiği tarihçilik tarzı neden geniş kit­leler bulabildi. Çünkü, sağcılar, dün de bugün de tarih öğren­mek istemiyor. Sarhoş olmak istiyor. Bir masala, bir rüyaya girmek istiyor.

Mesela, Yılmaz Öztuna, tarihin, iç çatışma, isyan, karı­şıklık, geri çekilme, mağlubiyet, hezimet dönemlerini pas geç­meyi pek sever. Ve çöküşü, parçalanmayı birkaç profesyonel cümleyle tarif edip, üstünden atlar, yani, okuyucusunun rü­yasını bozmak istemez.

Onun amacı, tarih metodu, sıkı ve sahici bir tarih yazı­yor gibi görünüp, tarihin şanlı günlerine destanlar yazmaktır. Türk tarihini yazarken onun kadar “büyük”, “geniş” kelime­lerini defalarca kullanan yoktur. Bir nevi tarih yazmaz, ısrar­la, haritaların büyüklüğü, kilometre yüzölçümleri, yani, “büyüklük” hesaplarıyla tarih yazar!

Yılmaz Öztuna, tarihçi değil, anlatım ustasıdır, hüküm

327

Nihat Genç

verir gibi konuşur, kendi şahsi yargılarını tarihin içine sokar ve bunları rakam ve hesaplarla pekiştirerek, vay be dedirten “hayretler” sağlar. Tarihçilikle yazarlığın başka başka şeyler olduğunu herkes söyler. Yılmaz Öztuna’mn faşist üslubu, za­vallı, yoksul, ezik geniş kitlelere “kuvvet” macunu gibi gelir, sanki, milli direktifleri yazıyormuş gibidir, sanki, tarih yazmı­yor, Türk Gençliğine emirler yağdırıyor gibidir. Yani Yılmaz Öztuna, çok güçlü bir yazardır. Metinlerini edebiyata boğma­dan, hatta hiç edebiyat yapmadan, yalın, net bir basitlikte, ama otoriter, emniyetli, güven verici ayrıntılı rakamlarla metinle­rini süslemeyi pek sever! Okuyucuyu Türk tarihiyle büyüle­mekle kalmaz, okuyucusunu zımba gibi Türk Milliyetçisi yapıp, tornadan çıkartır!

Eğer rakamlar, haritalar, coğrafyalarla tarih yazacaksak, Türk tarihinin büyüleyemeyeceği insan yoktur. Cengiz’i, Ti­mur’u, Viyana kapılarına kadar uzanan Kanuni’yi, Orta Asya steplerini, Ural-Altay’ı, Kuzey Afrika’yı, harita ölçümleri, kilo­metre hesaplarıyla anlattığınızda, kendinizi kaybedip, büyük bir hayranlığın içine girersiniz! Biri İskender, biri Sezar, çün­kü, Türk tarihi coğrafyası dünyanın en büyük birkaç masalın­dan biridir!

Şüphesiz, tarihi, çocuklara, gençlere, yeni yetişenlere ya da emekli, bir kenara çekilip kitaba merak sarmış ihtiyarlara, böyle heyecanlı da anlatmalıyız. Romantik tarihçiliğe geçmiş­te de, bugün de çok ihtiyacım oldu, olacak. Yoksul, zavallı, elinde ayağında olmayan, başı kabak Anadolu çocukları dahi, bu tür tarih okuduğunda keyif alır! Böbürlenir, gurur duyar, kendim büyük bir kavmin, kahraman bir geçmişin önce ferdi, sonra fedaisi, sonra şehiti gibi görür ve bu büyük milletin ta­rihine ruhen teslim olur!

Romantik, destansı tarihçilik çok büyük başdönmesi ya­ratır, ancak, ortaokul düzeyinde kalmasında faydalar vardır!

328

Amerikan Köpekleri

Bu büyük başdönmesinin psikolojik etkilerini anlamadan, kimse milliyetçiliği, sağcılığı ve devletçiliği anlayamaz!

Lise yıllarımdan beri, yoksul, kimsesiz, aç çocukların bu tür tarih okuyup, bu büyük uçsuz bucaksız haritanın hayalle­ri içinde kaybolduklarmı, fetihler ve kahramanlıklarla başka tür battal cengâverler olduklarını defalarca gördüm.

Daha ileri gidiyorum, çocuk yuvalarında büyüyen bir­çok annesiz babasız arkadaşımın bu tür kitaplar okuyup, ken­dilerini büyük bir vatanın, imparatorluğun varisi gibi görüp, büyük bir coşku ve heyecanla, kendi yoksulluklarını tümüyle unutup, bu tarihin oluşturduğu milli kimliklerine şevkle, feda- karane sarıldıklarım çok gördüm.

Bu, bugün benim için de geçerli, ne zaman mutsuz bir herif olsam, oturur bu kitapları okur, kendime gelirim!

Çünkü bu kitapları okuyan çocukların kaskatı, asla vaz­geçilmez, dogmatik görüşleri, tereddüt tanımayan heyecanla­rı, hep düşündürmüştür beni. Yani, bu kitaplardan “sağlık” akar!.. Sizlerin kafasında bitmeyen çelişkiler, sorular gezer, ama onlar her defasında bir harita görmekle, bir büyük raka­mı okumakla, dünyanın bütün sorularını cevaplamış gibi gü­ven içinde konuşurlar!.. Yani dangalaklık taşlaştırılmış bir beyinle ortaya çıkar…

“Bir zamanlar neymişiz”, “devmişiz”, gibi, büyük tarih düşleri, hayalleri, insan psikolojisinde hem kuvvet macunu, hem de uyuşturucu etkisi bırakıyor.

Mesela, son yıllarda, çok yüksek Batı felsefesi ve tartış­malarına hayatını vakfetmiş onlarca arkadaşımın birden Uy- gurlar, Oğuzlar, Şamanlar okuyup mutlu olduklarını, hatta, hayatın bu olduğunu söylemeye başladıklarına şahit oldum.

Çok komplike, fazlasıyla girift felsefi analizlerden sıyrı­lıp, birden Orta Asya steplerindeki boyları konuşmaya başla­maları Türk Milleti’nin tarihi büyüklüğüyle gurur duymaya

329

Nihat Genç

başlamaları gerçekten psikolojinin konusudur. Destansı ve ro­mantik coşkulu kitaplar, çocukları olduğu gibi, büyükleri de, bizleri de düzene sokar. Karmaşık beyniniz, yalnız, mutsuz kimliğiniz, böyle tatlı hayaller içinde keyiflenmeye başlar.

Bütün hayatı, insanların yoksulluğu, ekonomisi, altta kalan mazlum insanların hukuku, sahipsizliği üzerine kurulu birçok arkadaşımın birden büyük millet hesaplarıyla geçmiş tarihi zenginlikte bir dünya görüşü edinmesine artık şaşmı­yorum!

Masalsı tarih, prozac hapları gibidir, tavsiye ederim, bunda kötü bir yan yoktur, bizim de psikosomatik rahatsız­lıklara varan sıkıntılarımız vardır, bu büyük hayal coğrafya­larıyla dolu kitaplar, bırakalım, bizi de mutlu etsin! Tarih, pekâlâ ve kesinlikle de masal gibi okunur, okunmalıdır.

İnsanların anneleri, babaları, mallan, servetleriyle övün­meleri gibi, ülkeleri ve coğrafyalan ve fetihleriyle de övünme­lerine karışmayalım, beynin kimya yapısında bu denli mucizevi etkiler bırakıyorsa, bırakalım okusunlar!

Modem hayatın kurumlan, yasaları, ekonomisi içinde mutlu olamıyorsak ve elimizden de başka bir şey gelmiyorsa, bu mutsuzluk içinde ölelim, teslim olalım anlamı taşımaz! Pe­kâlâ, atalarımızın nalları, şehirleri, fetihleriyle rahat uyuyabi­liriz. Bunun ne gibi kötülüğü var?

Şöyle bir kötülüğü var. Bilimden uzaklaştıkça insanlık­tan uzaklaşırsınız. Birkaç satır bilim felsefesi tartışalım. Bilim ahlakı nedir, bilim adamının namusu nedir? Bu soruların ce­vabı, zor ve zahmetlidir. Ancak, kıssadan hisse, bilim adamı zevk ve neşesini gerçeğin kendisinden alır. Söyledikleriniz hal­kın, devletin işine gelmez. “..Bu bilim adamları hep kötü yön­lerimizi gösteriyor..” deyip, anlamaz, eleştirirler. Gerçek, ilkin, can yakar. Tadını, zaferini uzun zamanda gösterir. Diyelim bir cani babanızı öldürdü. Kimin öldürdüğünü bilmek istersiniz.

330

Amerikan Köpekleri

Size, “.ikilmiş .mın davası olmaz, ölenle ölünmez”, “öldüren kötü bir adamdı” deyip geçemeyiz. Tatmin olamazsınız. Ger­çeği mutlaka öğrenmek, adını, kimliğini istersiniz. Ve başka­larına da olacak kötülüklerin tekrarının önüne geçersiniz. Ve ne titiz, ne incedir insan ruhu, şahid oldukça ilahi hakikate yaklaşır. Şahidlik, yazarlığınızı tanrıya en yakın yere yükseltir. Gerçek, ağu gibidir, önce zehirler sizi, işinize gelmez, ama, vü­cudunuzu daha da sağlam kılar… Üfürük, yalan, hoşbeş, fa­tih, kahraman, bir yere kadar, dağılır, gidersiniz.

İşte böyle bir kötülüğü oldu, dağılıp gittiler, tüm dünya­ya rezil kepaze rüsvay oldu, bizim sağcı milliyetçiler! Bakın, son on beş yılı ülkemizin birçok siyasi bombalarla infilak edip patlayıverdi. Sovyetler çöktüğünde Türkiye’de üfürükçü sağ­cı milliyetçiler düğün bayram yaptı. “Turan” kelimesi tarihi­mizde ilk defa hayal değil, ciddi ciddi büyük siyasi devlet adamları tarafından sarf edildi.

Hatırlayın, daha dündü, Orta Asya’daki esir Türk illeri bağımsızlıklarına kavuşmuştu, 21. asır Türk asrı sloganlarıy­la yeri göğü inlettiler. İşte bu dönemde, hem Demirel hem Özal, hırsız işadamlarını da yanma alıp Orta Asya’ya koştu­lar. Büyük gazetelerin büyük manşetleriyle büyük rüzgârlar estirildi, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Devlet Bahçeli hepsi bu rüzgârla sırasıyla iktidara kondular!

Adriyatik’ten Çin Denizi’ne balonları uçurulurken, bu dönemde bankalardan da kırk milyar doların üstünde para hüpletildi. Çünkü, Türk milliyetçileri çıldırmıştı. Orta Asya’da­ki devletlerin zenginliğini düşünüp delirmişti. Bunların hep­si yüzlerce yıl geride değil, henüz on yıl kadar önce olmuştu.

“Turan” çılgınlığı yaşanırken neler yazıldı neler, ben ör­nek olsun diye bu çılgınlığın baş aktörü, Türkiye gazetesi ya­zan Yılmaz Öztuna örneğini veriyorum. Hatırlayın, bu gazetenin adı da milyarlık hortumlara karıştı. Hem Süleyman

331

Nihat Genç

Demirel hem Özaiın ağzından Orta Asya balı akıyordu, yan­larında uçak dolusu üçkâğıtçı işadamı gidiyordu, bir de, yan­larında, siyasi başdanışman rollerinde Yılmaz Öztuna! Neden? Çünkü Yılmaz Öztuna, “Turan”, “Turan” diyordu, Adriya­tik’ten Çin Denizi’ne diye kuduruyordu. Haritaların uzunlu­ğunu, coğrafyanm büyüklüğünü, ağzından sular akarak bin defa yazıyordu. Yılmaz Öztuna, bu topraklarda “Büyük Tür­kiye” lafım en çok sarfeden insan, sonra Demirel gelir. Milli­yetçileri büyük bir sarhoşluğa, büyüye, dev bir masalın içine sokuyordu.

Yılmaz Öztuna’nm bu çocuksu masalları, devlet katın­da, devletin derinlerinde çok işler gördü Yılmaz Öztuna’nm tarihi, siyaseti, kültürü, felsefesi neydi ki bu sözleri ahım şa­hım itibar görüyordu. Baş, baş, baş, en baş siyasi danışman gi­bi ağırlandı!

Hatta, bu gezilerinde Türkmenistan devlet başkanmın ağzından “Turan” kelimesini çıkartıp, bu lafın sarfedilmesini büyük bir siyasi zafer diye defalarca yazdılar…

Bakın, Yılmaz Öztuna, o “uçma” yıllarında 1994 yılın­da, Amerika’yı nasıl değerlendiriyor: “..İddia edildiğinin ak­sine Birleşik Amerika, toprak ve ülke kazancı peşinde değildir. ..Amerikan emperyalizmi, Arz’m belirli yerlerinde üs edine­rek, nüfus kazanarak kültürünü benimseterek ekonomik ka­zanç alanları oluşturur.” “…Ama hiçbir devlet, Amerikalılar bizi istila edecek diye korkmuyor..”

Hem Demirel, hem Özal’m koluna girdiği, baştacı etti­ği, birlikte devleti Orta Asya’da maceralara sürükledikleri bu hayal adamlarının, büyük fikirleri işte bunlar!…

Türk sağı, Türk milliyetçileri, Menderes’ten, Türkeş’e, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Devlet Bahçeli, Demirel, hepsi, Amerika’yı hiçbir zaman tehlike saymadı…

Türk sağı elli yıldır Amerika’dan hiç rahatsız olmadı.

332

Amerikan Köpekleri

Bunun binlerce örneğini okuduğumuz her kitap, açtığımız her gazete manşetinde görürsünüz. Devlet adamlarımız, basını­mız, Türkiye’nin gözlerini bu gazete manşetlerinin masalla­rıyla boyayıp, bankaları önüne gelene verip kırk milyar doları uçurdular. Bir devlet, bir millet, kırk milyar dolar uçurulur- ken nerdeydi? İşte bu tatlı hayallerin içindeydi. Türk devlet adamları o günlerde hangi demeçleri veriyordu. Türkiye’deki siyasi rüzgârların şekli neydi? Açın o günün gazetelerine ba­kın. Hepsi, “Büyük Türkiye’den”, “Adriyatik’ten Çin Deni- zi’ne”, “Turan”dan, Orta Asya’nın alün kaynaklarından söz ediyorlardı. Bu kadar büyük haritayı Demirel ve Özal gibi adamların önüne koyarsan, satmaktan, piyasadan başka ne düşünürler? Bugün TVlerde şakıyan yazarlarımız, o günler­de şöyle makaleler yazıyordu: “Avrupa, Amerika, Türkiye’yle iyi geçinsin. Türkiye’nin elinde Orta Asya kozu var!”

Tarihinin en kötü, en zor gününü yaşayan çökmüş Rus­ya, sizler, bu masalları okurken, onlar bu manşetlerimizi alıp Orta Asya’ya koştular. Birer birer Türk illerine bu iştahlı, leşçi laflarımızı gösterip, onlara, Türkiye sizi Amerika’ya, Avru­pa’ya peşkeş çekiyor, diye propaganda yapıp, kopmuş ipleri daha sağlam bağladılar. Bizler bu masallarla uyutulurken, Bosna’da iki yüz binin üstünde insan öldü. Çeçenistan iki de­fa işgal edildi, yokedildi. Afganistan, Irak tarihten silindi. Tür­kiye’de kırk milyar dolar hortumlandı. İki milyona yakın insan işten atıldı. Tamamen çöken Türk ekonomisi ayağa kalkabil­mek için elinde ayağında ne varsa özelleştirme adı altında hepsini sattı, satıyor. Ve dağılan Rusya, çok kısa süre sonra, tek başına Orta Asya’yı toparladı, bizimkiler hâlâ Ergene- kon’dan çıkamadı!..

Bu nasıl milli devlet politikası, siyaset değil, kulların ta­savvuf hareketi. Şeyhleri devlet, Allah’ı devlet, yoksulu, açı .iktiret. Allah’ın, devletin birliğine inanır, insanların kardeşli­

333

Nihat Genç

ğine inanmaz. İşte böyle yanlış hesap Bağdat’tan İstanbullar’a geri döner. Bir hayal içinde yaşayıp dünyayı inkar ne kolay. Ne büyük illüzyon bu. Hem dünyayı inkar eder, hem cihana Süleyman olmak ister. Cahile hekim ne yapsın, akılsız beyne ilaç ne yapsm. Cennet Anadolu’nun ortasından bir tane nehir akar. Bunlar yine ayağa kalkmış Yakutistan buzullarından ya­kut bekler. Ama, özelleştirmeyle Eskişehir’in dağlarından tır- lar-trenler dolusu maden taşlarım yabancı şirketlere on kuruşa satar. Bilmem hâlâ niye hırlarlar. Müslümanı Kabe’den, Türk­çüsü Ergenekon’dan bir türlü çıkmadı. Bir çıkıp gelseler, “Efendi, Amerika ülkenizi istila etti” diye haber edeceğiz. Ca­hile devlet, memleket verirsen, gider tacire verir. Özal’m, De­mirci’m önüne memleket koyarsan, piyasadan, satıştan, yeğenlerinden başka aklına ne gelir. Tacirin bağırtısı cüzdanı görene kadardır, işte sustu medyanız. Amerika geldi, bahar geldi diye yirmi yıldır bayram yapıyor şirketleri, işte bu şir­ketlerin Amerikası bir mezbahaya çevirdi tarihin bu en güzel şehrini!

Yani, çok tehlikeli iştir yazarlık, bürokratlara, askerlere yazılan talimatlarla olunmaz. Kimse aşksız hüner sahibi ola­maz. Aşkı da kimse azapsız bulamaz. Bu dünyaya gelmenin en büyük amacı ölümlere karşı durmaktır, halkınızı dağlarda, sokaklarda, parklarda öldürüp, parasını kasalara doldurdu­nuz. Hiç kimse, ilmin, nezaketin, insan sorumluluğunun yeri­ne devletini, şirketini koyamaz. Bunlar, insanları katletmek için habire dünyaya büyük bir haritanın önünden bakarlar. Şa­irin mısrasıyla yakalarına yapışacaksın: “Kendine gel efendi, o bir zamanlardı”.. Ama öyle sihirbaz bir tacirin üslubu ki… Devleti, memleketi, kendi babasının mülkü, malı gibi görür. Sonra bu üslub, sattımsa ben sattım, verdimse ben verdim, di­yen Demirel’in üslubu olur. Oysa, insanız. Hangi haritadan baksak göklere. Masmavi bir çadır. Göklerdeki o mavi çadır­

334

Amerikan Köpekleri

da zencisi, Japonu, pasaport yoktur. Yalnız cahillerin ülkesin­de daha çok daha çabuk katledilir insanlar.

Velhasıl, canan olmayan insanın vatanı olmaz. Ruhuyla kavgası olmayanlar bezirgan olur. Bu kadar ölçüsüz ihtirasla­rın sahibi insanlar yazar olursa, devlet adamları da kasap olur. Yalnız insanlığın haritasından tarihçi, yazar, şair olur. İlahi ha­ritalar peşinde koşanlar ya Şaron, ya Hitler, ya da Demireller- den olur.

Sanat denilen şey yalnız göklerin haritasından olur. Bunların vatan dediği, şehitlik dediği, memleket kadar büyük mezbahalardan olur. Böyle bilgisiz, cahil yazarlarınız olursa, tarihin en güzel şehri İstanbul’un her ev, her pencere camına, anneniz, ablanızın et parçaları kanlarıyla kopup havalarda uçup yapışır!.. İşte böyle bir hikâye, şairin dediği gibi, yine, yecüc mecüc ortaklığı yıktılar, halkın ümidi yine, mehdiye, deccale kaldı!..

Birçok üniversitenin uluslararası bölümü öğrencileriyle tartışıyorum. Kafaları karmakarışık. Bu denli yakın tarihi na­sıl bilmezler. Ancak bakıyorum, on yıl önce bu çocuklar 10-12 yaşlarındaydı. Yüzbinlerce makale, yorum, yazı, öğrencilerin kafasını .ikmişler. Bu kadar aleni, çıplak yakın tarih nasıl gö­rülmez!

Türkiye’de İsrail politikaları Demircilerle başlamış, Ağarlarla coşmuş, Tansularla zirvelere çıkmıştır. Güvenlik bil­gilerimizin içine kadar sızmışlardır, işte Mossad ajanları Sina­gog baskınında içimizde her şeye hâkimler. Bu kadar net, hakiki bilgidir İsrail’le içişlerimizin içiçe girdiği! Bunun nesi­ni tartışacağız?

Orta Doğu’yu karıştıran en büyük tuzak: İncirlik Üs- sü’dür. Bu üssü elli yıldır Amerika’ya kim peşkeş çekti: Türk milliyetçileri. Bu kadar net, bu kadar çıplak, hakiki bir bilgidir, bu. Bunun nesini tartışacağız. Amerika, İncirlik üssüyle, Ku­

335

Nihat Genç

zey Irak’ta kontrol sağladı. Kürtler’i Orta Doğu topraklarına bela etti. Ajan okulları kurdu, kırmızı hatlar çekti, eğitim kampları kurdu, bölgelere ayırdı. Soğuk savaş bittikten sonra İncirlik Üssü’nün hiç gerekçesi anlamı kalmadığı halde, bu üs­sü uzattıkça kim uzattı. Amerika, Orta Doğu topraklarında ilk deliği nerden açtı: İncirlik Üssü’nden. Orta Doğu topraklarını ilk önce nerden kemirmeye başladı: İncirlik Üssü’nden. Bugün Orta Doğu savaşlarının ilk kıvılcımı nerden yakıldı: İncirlik Üssü’nden…

Bunlar bu kadar çıplak bu kadar hakiki bir bilgidir. Bu­nun nesini tartışacığız. Şimdi, geldi El Kaide, gitti Hamas, yok Saddam, yok Kürt, yok İslamcı terörist. Bu bokları kimler ye­di. Sütten çıkmış akkaşık mıyız? Hâlâ yüz yıllık masal, Arap- lar bizi arkadan vurmuş. Şimdi bu Orta Doğu’nun Araplarını arkadan kim vuruyor? İncirlik Üssü vurmadı mı? Bu üssü ora­ya, Menderesler, Demireller, Türkeşler, Tansu Çillerler, Devlet Bahçeliler, Mesut Yılmazlar koymadı mı?

Türkiye’de Amerika istilacı devlet değildir, Türkler Ad­riyatik’ten Çin Denizi’ne büyük toprakları vardır çocuk ma­sallarıyla, kara bir sis dumam oluşturup, göz gözü görmez hale getirip, ülkeyi, hırsız bankacılara ve Amerikalar’a Türk milliyetçileri peşkeş çekmedi mi? Çekiç Güç’ün mecliste on­larca defa ellerini kaldırıp süresini bunlar uzatmadı mı? Bu­gün Irak’ta, halkı, çocukları katleden Amerikalı generalleri Ankara Esenboğa’da kırmızı halılar serip karşılayan Türk mil­liyetçileri değil mi?

Dünya siyasi tarihinde vatanlarım satan, ona buna peş­keş çeken milliyetçi türünü bizler icat etmedik mi? Çekiç Güç, Kürtler’e hami olmadı mı? Kamp kurmadı mı? Para, silah ta­şımadı mı? Ve bizler Kürtlerle savaşarak otuz bin insanın ölü­müne, yüz milyar doların silahlara gitmesine sebep olmadık mı? Ve Amerika Orta Doğu’yu biraz daha karıştırsın diye, bu

336

Amerikan Köpekleri

görünür sebepler ortadayken, yine Çekiç Güç’e el kaldırıp onaylayan Türk milliyetçileri değil miydi?

Şu rezil siyasete bakın, Amerika’ya Çekiç Güç’ü ver, o da Kürtlere versin, sen de 20 yıl bu yüzden Kürtlerle savaş. Şimdi Amerika kalksın, Türkiye’yi tammam, Kürtler benim bi­rinci müttefikim desin… Bu mucize siyaseti Türk milliyetçile­ri elli yıldır sahneye koymadı mı?

Türkiye bu çocuk masallarıyla tamamen İsrail ve Ame­rika’nın kontrolüne girdi. Netice, olup biten, bu kadar basittir. Bu topraklarda Amerika’nın ve İsrail’in en büyük köpeği Tür­kiye olmadı mı? Bu köpekliğin, can, para, ekonomi, siyasi fa­turasını Türkiye halkı ödemedi mi? Bunun nesini tartışacağız!

Sevgili gençler. Türkiye’nin son elli yılında yüzde otuz­lar gibi büyük oy potansiyeliyle iktidara gelen Menderesler, Demireller, Özallar, Bahçeliler, Tansular, hepsi Türk Milliyet­çisi idi. Bu fikirlerin azgın sahibibiydiler. Bu fikirlerle ülkele­rini peşkeş çektiler. Bunun tartışılacak artık nesi var!

İncirlik Üssü’ne karşı çıkanlar, sokakta tek bir slogan atanlar, asıldılar. İşkence edildiler. Onbinlercesi sürüldü. Bin- lercesi ülkeden, vatandaşlıktan kovuldu. Yüzbinlercesi işin­den oldu. Partileri, sendikaları, örgütleri dağıtıldı. Her biri zindanlara konuldu. Tek bir slogan atmaya üç yıl ceza verildi. Bir mitinge katıldığı için onbinlerce insan teker teker, beşer, onar yıl ceza aldı. Dünyada böyle amansız bir hukuk sistemi, bu cezaların, dünyada eşi benzeri yoktur. Bu vahşi hukuk cel­latlığım hazırlayan İsrail ve Amerika’nın gizli servisleriyle or­tak güvenlik antlaşmalanmızdır. Bugün böylece bu topraklar­da İsrail ve Amerika’ya karşı sivil, demokratik bir direnişin önü, bu yasalarla kesilmiştir. Ortalığı boşaltıp, işte ülkeyi böy­le sattılar!..

Şimdi gazetecisi, spikeri pişkin pişkin soruyor, ya ho­cam bombalı araba saldırılarının arkasında kim var, cevap, İç­

337

Nihat Genç

işleri’nin İsrail ve Amerika’yla yaptığı ortak iç güvenlik, ortak eğitim, ortak antlaşmalar var, yani, Türkiye’nin içgüvenliğine kadar sızmış MOSSAD, CIA ajanları var. Bu ortaklıkları kim inşa etti? Cevap, incirlik Üssü var, Çekiç Güç var, Çekiç Güç’ün bölgeden toplayıp yetiştirdiği beşbinin üstünde ajan var, Amerika var, İsrail var, bunu imzalayan, destekleyen, De­mirciler, Özallar, Menderesler, Ağarlar, Tansular, Mesut Yıl­mazlar, Bahçeliler var, onların işadamları var, onların gazeteleri var, onların TVlere fırlayan yazarları var, onların bürokrasiye tıka basa doldurdukları kadroları var.

Türkiye’yi kan gölüne çeviren, Türkiye’yi Amerika ve İsrail’e peşkeş çeken, Türkiye’yi yabancı istihbaratların eğlen­celi kanlı gösterilerine çeviren bunlar! Türkiye halkının ceset­leri havalarda uçuyor! Türkiye’de işinde gücünde insanların parçaları apartmanların çatılarına yapışıyor, Türkiye havaya uçuyor, tarihin en güzel şehri İstanbul, tarihinin en kanlı sah­nelerine şahit oluyor! Bunun daha nesini tartışacağız. Hem halkının parçalanması, hem ülkesinin mahvolması, hem Orta Doğu ve Türkiye’nin istilası, savaş alanına dönmesi için bu toprakları, devletin ta içlerini Amerika ve İsrail’in karargâhı yapanlar, bunlar. Bunun nesini tartışacağız!…

Sevgili gençler, Bağdat’tan, Afganistan’dan daha kanlı görüntüler, daha vahşi bombalar mahallenize, evinize, kapı­nıza, annenize, arkadaşınıza, kafenize kadar geldi. Bu kadar yakın tarihi, bu kadar çıplak, net bilgileri dahi bilmiyor, gör­müyorsanız, sizinle konuşacak hiçbir şeyimiz kalmadı demek­tir!.

Bombalı saldırılarla bütün gazeteler ayağa kalkü, ağlı­yor, zırlıyor. El Kaide diyor, terörist diyor. Savaşı isteyen bun­lar değil miydi? Savaş kararını manşetlerde alan bunlar değil miydi? Savaş savaş diye yeri göğü kudurarak inleten bunlar değil miydi, işte savaş, buyrun savaşa… İstanbul, sayelerinde savaşın ta ortası oldu!..

338

Amerikan Köpekleri

Buna rağmen hâlâ traj peşindeler, bu sefer, cesetlerden kopmuş et parçalarım, annemiz, babamız, arkadaşımızın ha­vaya uçmuş, dağılmış kemik parçalarını manşetlerden göste­rip yine traj peşindeler…

Yine terörizm, yine El Kaide diyerek hâlâ siyasi kâr, hâlâ entrika, üçkâğıt, peşindeler. Sen daha bir ay önce, İsrail ve Amerika’nın yanında Iraklı Müslümanlara karşı savaş kararı almadm mı? Bu savaş, hep uzaklarda olacak, sizler, bizler hep kanlı görüntüleri Batılılar gibi TVlerden bira içerken mi sey­redeceğiz sanıyorsunuz, işte pencereler, perdeler, tavanlar, buzdolaplarmız havaya uçtu, savaş yatakodalarımza kadar girdi!. Bu işgal edilmiş medyanın karşısında kim durdu? Kim isyan etti… Bu işgal edilmiş içgüvenlik, istihbarat karşısında kimler durdu?..

İncirlik Üssü’yle başlayan, Çekiç Güçle devam eden ve bu kadar savaş uçağını, radarını, ajanlarını bu ülkeye kimler getirdi? Türk milliyetçileri, şimdi bu bombalar evlerin, mut­fakların, yatak odalarının, sokakların, ilkokulların, ara sokak­ların içine kadar girdi!. Bunlara kapıları kimler açtı? Bu radarlar, ajanlar kimlere çalıştı. Türk milliyetçileri, ülkelerini mahvetmekle, sokak sokak, ev ev havaya uçurmakla, işinde gücünde insanları, gençleri parça parça bombalarla yok et­mekle kalmadı, komşulanmn, İran’m, Irak’m, Suriye’nin ta­mamen cehenneme dönmesi için bu radarları, uçakları, ajanları imzalarla, meclisiyle, Tansusuyla, Özalıyla bu ülkeye getirdi, koydu.

Türk milliyetçilerinin artık .ikilecek anası mı kaldı, ana­larımızın cesetleri havalarda uçuyor, Türkiye’nin artık satıla­cak, düzülecek vatanı mı kalmış, taş taş, duvar duvar, ev ev ülkemiz havaya uçuyor… Evlerimizi, çocuklarımızı, ülkemizi, İsrail ve Amerika’ya kim teslim etti. İstanbul’un, Bağdat’ın, Kuzey Irak’m kan gölüne dönmesine kimler sebep oldu… İs­

339

Nihat Genç

rail ve Amerika’yla bu kadar yakın antlaşmaları kimler yaptı? Türk sağının bu liderleri, bu partileri, bu yazarları şimdi bu kan gölünü şimdi İstanbul’un bu halini nerden seyredi­yor!..

Sevgili gençler, Türkiye’nin son elli yılında yüzde otuz­lar gibi büyük oy potansiyeliyle iktidara gelen Menderesler, Demireller, Özallar, Bahçeliler, Tansular, Yılmazlar, Ağarlar, hepsi Türk milliyetçisi idi. Bu kanın, bu ortaklığın, bu peşke­şin kararlarını onlar aldılar. Bu fikirlerle taş taş üstünde, ev ev üstünde koymadılar. Bunun artık nesini tartışacaksınız. Sabah işe yolladığınız ablanızın, annenizin kollarını, bacak kemikle­rini, sığır parçaları gibi, koyun sakatatları gibi yollardan, çatı­lardan toplamaya başladınız, artık hâlâ nesini tartışacaksınız!..

Ağlatmaym, öldürmeyin insanı. Bu kadar cahil, bu ka­dar kör olmayın, olursanız, cesetlerinizi pencere camlarınız­dan toplarsınız, işte böyle…

Kardeşlerim, sevgili gençler! Önümüzde büyük bir Türk haritası vardır, doğrudur, bizler bu haritanın hem varisi, hem sorumlusuyuz. Ancak, önümüzde Türk haritasından daha bü­yük bir harita vardır, o da, “insanlığın haritası”…

Ve bugünlerde insanlığın haritasından kimsecikler bak­mıyor artık dünyaya, Sovyetler çoktan yediklerinin hazmıyla meşgul, Amerika’ya dur diyemiyor, Avrupa şişinmiş, Avrupa solu, Avrupa’nın dışmda artık dünya tanımıyor!..

Kardeşlerim, bugünlerde insanlığın haritasına kimseler bakmıyor!.. Her ülke kasalarım nükleer bombalarla dolduru­yor!..

Düşüncemiz, inancımız, kalbimiz, vücudumuz, bu dün­yaya geliş sebebimiz, insanlıktır, diyenler, bugünlerde ne ka­dar yalnız kaldı!.. İnsanlık diyenlerin etleri, kemikleri kanlı kanlı parçalanıp işte bu milliyetçilerin pencere camlarına ya­pıştı!… Hâlâ görmüyorlar!..

340

Amerikan Köpekleri

İstanbul, tarihin en güzel şehri İstanbul… Kültürlerin sa­rayı İstanbul, insanlığın sarayı İstanbul, başın sağolsun. Ana­dolu seni ebediyyen savunacak, sana ebediyyen sarılacağız. Sen bizim değil, insanlık, kardeşlik, kültür tarihinin en göz ka­maştırıcı şehrisin, senin kılma zarar geldiğinde Anadolu hün­gür hüngür ağlar, hepimiz yas tutuyoruz İstanbul… Kaldır o minareli kubbeli başını, ayağa kaldır evlatlarını, yazarlarını, sanatçılarını, kahvelerini, camilerini, sevgililerim… Sen, impa­ratorlukları dağılmış ama hâlâ bin çeşit kültürü besleyen soy­lu, yaşlı kraliçemizsin… Senin güzelliğini kıskanıyorlar… Bin çeşit kültürü, ırkı beslediğin saraylarını kıskanıyorlar… Senin güzelliğini kıskanıyorlar İstanbul…

Söz sana, yemin sana bir daha senin onurunu Özallara, Demirellere teslim etmeyeceğiz… İşte dünyanın tüm şaşaalı şehirleri yaşlandıkça çürük bir diş gibi düşüyor tarihten, sen yaşlandıkça bir insanlık dini gibi büyüyorsun…

Bu âlemde herkesin bir masalı var, bizim de masalımız sensin kraliçem… Bu âlemde herkesin bir dini var, bizim de dinimiz sensin kraliçem… Sana hergün hayret etmekten yorul­madık, yorulmayacağız İstanbul… Bu aşkı senden öğrendik, hiçbir bomba onu bizden alamaz…

341

Amerikancı Solcular

Her üniversiteli, insanlığın güzel kokusunun felsefesiyle me­zun olur. Her üniversiteli genç, eğitimle, hepimizi sarhoş eden iki büyük felsefeyi beynine ve ruhuna giyinerek mezun olur.

Birincisi, sosyal felsefesidir. Dünyada her insanı eşit gö­ren, kamu hizmetlerinin, sigortaların, huzur evlerinin, bursla­rın, vs. herkese adilce bölüştürülmesi, ülke zenginliğinden herkese pay, fırsat, imkân ayrılması düşüncesini edinir. Ve bu sosyal felsefesini, nükleer silahlara karşı, savaşlara karşı, şid­dete karşı olarak büyütür. Irk, mezhep, bölge ayrımcılığına karşı, bir güzel dünya insanı olarak hayata atılır.

Eğitimin amaçladığı sosyal felsefe budur. Bu sosyal fel­sefe, sana bana göre değişmez. Tıp mezunları, elektronik me­zunları ya da Van’dan mezun olanlara göre değişmez. Bu değerler bütün insanlık için, hepimiz içindir. Sosyal felsefe, ül­keden ülkeye, insandan insana değişmez. Çinli de olsak, kal­dırım, sinema, sigorta, üniversite, hakları, hepimiz için eşit isteyeceğiz.

Önce bu, sosyal felsefeyle donanırız. Bunun ikinci aya­ğı kültür felsefesidir. Kültür felsefesi sosyal felsefenin şemsi­yesi ve zenginliğinde oluşur. Bu sosyal dünya görüşünü pekiştirecek dünya edebiyatını, klasiklerini, insanlığın ortak ve büyük eserlerini baştacı ederek, tanıyarak, kendini gelişti­rir.

342

Amerikan Köpekleri

Kültür felsefesini, insanlık şemsiyesi altına toplanmış kendi coğrafyasının eserleriyle tamamlar. Coğrafyamızın or­tak değerleri, kubbelerimiz, çinilerimiz, şarkılarımız, Yunus Emre, Mevlana, kendi tarih ve kendi manevi köklerimizle ge­liştirilir.

Kültür felsefesinin bir diğer ayağı, ülkesinin zengin folk- lorüdür. Dilleri/şiveleri/adetleri/giyimleri/yemekleri/tarihi zenginliğini ülkesinin ‘kutsal değerleri’ olarak görür. Tüm bu halklarm/ırklarm/mezheplerin folklorük değerlerini geliştir­mek görevi olur.

Ancak, burada çok tehlikeli bir eğitim felsefesine gire­bilirsiniz. Sosyal felsefesini tamamlamamış, geliştirmemiş in­sanların, sadece folklorük felsefesinin peşine düşmesi, ilkelliktir. Çünkü bu folklor içine saklanmış bambaşka siyasi anlamlar sizi rahatsız eder.

Üniversite mezunu genç bu yüzden, sosyal felsefesinin üstüne kültür felsefesini tamamlamak zorunda. Bakın, son yir­mi yılın siyasi tartışmalarına. Amerika’nın raporları ve baskı­ları, Avrupa’nın siyasi raporları ve baskıları, medyamızın liberal yazarları, solcu Avrupacı yazarlar “sosyal felsefeler” üzerine hiç konuşmuyorlar.

Varsa yoksa, folklorik/etnik değerler üzerine tartışıyor­lar.

Böylelikle Türkiye, sosyal olarak parti dahi kuramıyor, sosyal sorunlarını tartışamıyor, sosyal değerler siyasi anlam kazanamıyor. Siyasetler ırk/mezhep/folklor/bölgeler üzerin­den yapılıyor.

Oysa, Türkiye’yi çökerten sağ siyasetler içinde Doğulu aşiret reisleri de var, Laz müteahhitler de var. Bankaları batı­ranlar içinde Lazlar da var. Ancak, bankaları baüranlara biz- ler “Lazlar yaptı” demeyiz. Çin’de de, İran’da da “hırsızlar” deriz. Çünkü sosyal felsefemiz ırka/mezhebe göre tarif yap­

343

Nihat Genç

maz. Birey ve toplum üzerinden yani, birey ve toplum diyerek “soyutlayarak” konuşuruz. Bireyin Laz olması, Gürcü olması “hırsızlığım” değiştirmez!..

19301u yıllarda Nazi Almanyası’ndan kaçan birçok Ya­hudi bilim adamı ülkemize geldi. Bunlardan biri de dünya ça­pında ünlü maliyeci Neumark’tı. Vergi/maliye üzerine çalışanlar kitaplarını tanır. 1950li yıllar geldiğinde, adamca­ğız, “bu ülkede negatif seleksiyon” işliyor deyip, çekip gitti.

Negatif seleksiyon gülünecek bir şey değil. Kavram ba­sit, seleksiyon eleme, süzgeç demek. Bunun negatifi şu, diye­lim, bir yarışmanın sonuncusu, en kötüsünü, birinci seçiyor­sunuz.

1975 yılından beri Ankara’daki siyasi partilerin personel yapısını bilirim. Yüzlerce dernek, kurum, sendika tanıdım. YOK, RTUK, Sendika, medya gibi kurumlarm yöneticileri kimlerdir, birikimleri nedir, hangi eserin sahibidirler, hangi projeleri üretmişler, uzmanlıkları nedir, binbir çeşidini tanı­rız.

Kendimden negatif seleksiyon örnekleri vereyim. Genç­lik yıllarımda edebiyat/fikir dergileri çıkarttım, gün geldi bir siyasi gazetenin başına geçtim. Gazetenin finansmanım sağla­yan bir partinin ileri geleni. Fikir konusunda anlaşamadık, sü­rekli, yakınlarını köşe yazarı yapıyordu.

Birgün gazetenin kapısına iş arayan üniversite birinci sı­nıf öğrencisi geldi. Şehre yeni gelmişti. Ona verilecek iş yok. Kapıdan giderken, “dur”, dedim, “çayları koyarsın, ortalığı toparlarsın!” Kabul etti. Üç-dört ay geçince çocuk yazıişlerin- de çalışmaya heveslendi. Ben de çocuğun gazeteciliğe alışma­sı için “okuyucu mektuplarını” çocuğa havale ettim. Bu mektupları oku, dikkat çekici olanları getir, içlerinden seçip yayınlayalım.

Tam da o günlerde patronla anlaşamadık, patron işime

344

Amerikan Köpekleri

son verdi, yerime, genel yayın müdürlüğüne bu çocuğu getir­di. Yakınlarım köşe yazarlığına sonra partiye taşıyarak kısa va­dede kazandı, uzun vadede tüm siyasi kariyerini kaybetti.

Bir örnek daha, beş yıl Kültür Bakanlığı’nda senarist kadrosuyla çalışıp, bakanlıktan para almak için müracaat eden yüzlerce senaryoyu inceleyip rapor ettim. Bu iş için, sinema, ti­yatro, drama bilginiz olmalı. Yazarları/senaryoları tanımalısı­nız. Türk ve dünya edebiyatının şahaserlerinden haberdar olmalısınız. Ayrıca öykü nasıl oluşur, kahramanlar/tipler na­sıl kurulur, diyaloglar kahramanlarına uygun mu, gibi, bir yı­ğın uzmanlık ister. Tehlikeli yanları da vardır, diyelim bir manyak, ki başımıza gelmiştir, dünya ve Türk edebiyatının çok ünlü bir eserini, kendi eseri gibi size takdim edebilir…

Siyasi görüşümü sevmeyen yeni genel müdür beni kapı­ya köydü, ertesi gün benim işimi, dairenin odacısı, kapıcısı, ilkokul mezunu memurlara verdiler. Yani, senaryolar bakan­lığa teslim ediliyor, bakanlık senaryoları odacılara dağıtıyor, okuyun, inceleyin şunları diye…

Bir örnek daha, bir büyük gazetenin teknik servisinde beş yıl çalıştım, zor iş. Gecenin ikisi haber gelir, haberdeki isimlere aşina olmalısınız, fotoğraftaki parlementeri tanımalı­sınız, ya da yazar/çizer adlarını, kelimelerin doğru yazımları­nı bilmek zorundasmız.

O günlerde gazetenin karşısında bir inşaat vardı, bir in­şaat işçisi genç, gazeteciliğe merak saldı. İş bitimi gazeteye ge­liyor, makineleri, bizi inceliyor. Üstün gayretle daktilo kursuna gitti, öğrendi. Bu ünlü gazeteyle de birgün anlaşa­madık, beni kapıya koydular, ertesi gün yerime bu çocuğu koydular.

Bu gülünecek şey, Türkiye’nin siyasi, sosyal kariyer şe­ması, yüzlerce derginin, gazetenin, Türk Dil Kurumu, Tarih Kurumu, Demir Yolları, YÖK, RTÜK, Bankalar Kurulu, her neyse, “işleyişini” bize anlatır.

345

Nihat Genç

Yakın tarihten, 12 Eylül sonrası Özal, Demirel, Bahçeli, Mesut Yılmaz, Tansu, Erbakan, CHP, SHP kadrolarının mü­şavirlerini, genel müdürlerini sizler de tanıyor ve fikir sahibi­siniz.

Tüm bu kadrolar, hem kendi partilerini, hem de devle­tin kamu mallarmı-itibarmı sıfırlayıp tarihten silinmesine se­bep oldu! Çakalların istilası…

Sırf adamı, sırf partili, sırf iş yürüsün diye, anlayan/an­lamayan yüzlerce insan büyük kamu kuramlarında genel mü­dürlükler yaptı. Küçük bir örnek, işte Ayaş tüneli. Elli yıllık hikâye. Kaç müteahhit zengin oldu. Bir dağ deldiler, onlarca katrilyonu yediler. Öyle duruyor. Gidin Devlet Demiryolla- rı’nın son otuz yıllık genel müdürlerine bakın.

Kapıcı/odacı, ya da sıradan, niteliksiz üniversite mezun­larının müsteşar, genel müdür kadrolarına oturtulması Türki­ye Devleti’nin ve Türk demokrasisinin sonunu hazırladı. Sırtlanlar devleti yemeye koyuldu…

Meşhur ve bilinen bir örnek, Demirel’in koruma polisi hem Türban’ın genel müdürü hem milletvekili oldu, hırsız­lıkları ayyuka çıkü, mahkemeler onlarca yıl sürdü.

Kötü olan, “devlet yapamıyor” anlayışı oturdu. Devle­tin yapamayacağına hepimizin inancı tam oldu. Ve madem devlet yapamıyor, tüm kamu kuramlarını satalım düşüncesi moda oldu.

Özelleştirme’nin siyasi felsefesi de buydu. Liberaller Türkiye’ye büyük bir pusu kurdu. Hem sağ partilerin bu yö­neticileriyle ortak siyaset yaptı, bunları gazladı, bunları övdü, bunlarla aynı çanağa işedi hem de kamu kuramlarının zarar­larım hergün manşete çektiler. Böyle olmuyor, “satalım” dedi­ler. Satıldılar! Devleti leş gibi yediler…

Bu kuramları kötü yönetenler sağ partilerdi, özelleşti­rip satan da sağ partiler. Bu kuramların “siyasilerini” otuz yıl­

346

Amerikan Köpekleri

dır tanrı, peygamber gibi baştacı yapan liberallerdi. Bu kurum- lara eş, dost, tanıdık yerleştiren yine liberallerdi. Sonra libe­raller medya patronlarının hesabına çalışınca bu kurumların tümünü sattılar!

Üstelik sağ zihniyet ve liberaller, bu tersinden işleyen devlet/parti yönetim şemasını şanlı demokrasi nutuklarıyla, zafer kazanmış kahramanlar gibi göklere çıkardı.

Bakın, hem liberaller ve hem de sağcı partiler demokra­si kahramanlığını elli yıl hangi sloganlarla yaptı. Çoban sülü cumhurbaşkanı oluyor, bundan büyük demokrasi nimeti olur mu? Bir hal müdürü başbakan olmuştur, bundan büyük de­mokrasi olur mu? Halktan birinin cumhurbaşkanı olması de­mokrasilerin en büyüğüdür?

Hal müdüründen, çobandan, Mustafa Taşarlar’dan, İm­ren Aykutlar’dan, yüzlercesinden bakan oldu da ne oldu? De­mokrasi kazandı mı? Devlet kazandı mı? Halk zenginleşti mi? Yoksa, halk ve devlet tümüyle soyuldu mu?

Yüzlerce bilim adamının yüzüne bakan çıkmadı, binler­ce doktora çalışmasmda neler yazıyor bilen yok. Çobanı, çavu­şu, kapıcısı, kasaba ilçe müdürü bankaların/bakanlıkların başma yerleşti. Ortada ne devlet, ne malı, ne kurumu kaldı…

İşte, Ankara’nın yetiştirdiği yüzlerce mimar Mimarlar Odası’nda duruyor, ama, Melih Gökçek bir demokrasi zafe­riyle Ankara’yı karikatür haline sokuyor, düşük, seviyesiz, ap­talca projelerine gülüyoruz… Yüzlerce birinci sınıf mimarı­mızın elinden bir şey gelmiyor!. Ankara, tarihinin en çirkin şehri…

Eski bir sözdür, kervan ters dönünce uyuz eşek başa ge­çer, diye. Türkiye’de seçimler/demokrasi “negatif seleksiyo- nu” hızlandırır, devlet ve kamu kurumlarmı hallaç pamuğu gibi atıp, dağıtır…

Yüzlerce mimarımız Mimarlar Odası’nda turşu kava­

347

Nihat Genç

nozuna tıkılmış gibi duruyor, Melih Gökçek ise bir demokra­si kahramanı, elinde balta Ankara’ya saldırıyor? Ne diyelim, Yaşasın Demokrasi!..

Sağa partiler, Demirel, Özal, Bahçeli, vs. negatif selek- siyona uygun kadrolarm sahibiydiler. Taşra/köy ilkokulların­dan gelmiş politikacılar niteliksiz okul mezunlarını sırf hemşehrim diye iktidar makamlarına yerleştirdiler.

Taşra/köylerden gelenlerin yaptıkları, liderleri/partile­rine sadakatle bağlanmak. Bekçilik. Korumacılık.

Sadakat, sağcı kadrolarm köpekleştirdiği bir halkın hi­kâyesidir! Sağcılar dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar tadın­dan yenmez, beleş demokrasi bulamaz. Tek bir okumuş /yazmış, tek bir düşünen adam, tek bir eser sahibi insana sahip olmadan yüzde seksen oyu nerde alabilirler? Sağcılık, devle­te ve halka pusu kuran elli yıllık hırsız çakalların adıdır…

Siyasette tek değerleri, partiye/demeğe/lidere bağlılık. Tekkeyi bekleyenler çorbayı içiyor. Bizim adamımız, hemşe- rimiz, köylümüz, her türlü övgüye ve makama değer bulunu­yor.

Sağcı siyaset felsefesi şudur: “Kaptırmamak”. Anado­lu’nun bağrından gelen bu niteliksiz hemşehri/müteahhitlerin adamları bu makamları “muhafaza” edecek, kimseye koklat­mayacak.

Sağcı siyaset sayesinde Türkiye Devleti’ni taşranın sa­dık ama bilgisiz militanları yönetti ve yoketti!.

Cehaletin tek kusuru sadece sarsılmaz denen devle­ti/vatanı yerle bir etmek olmadı. Cehalet ülkeyi despotizmle, zalimlikle yönetti. Devlet satılır, bankalar soyulurken, sağ ik­tidarlar canhıraş bir polis devleti inşa etmeyi akıl edebildi. Sağ iktidarlardan aldıkları cesaretle halkın üstüne saldırdılar.

Sağ iktidarlar hemşericilik/taşracılık/köylülük gibi de­ğerlerle bankaları/devleti haşat etmekle kalmadı, cumhuriyet

348

Amerikan Köpekleri

değerlerini yerle bir etti, bu yüzden, şimdi, mülkünü koruya­mayan devlet laikliğini korumak için hazır kıta bekliyor!..

Neyse, taşra okullarının sadık militanlarıyla devlet kad­roları üka basa dolduruldu ve polis teşkilatıyla TRT aynı yön­temlerle çalışmaya başladı.

Anneler, babalar yemedi içmedi, evlatlarını birinci sınıf kolejler, nitelikli okullardan mezun etti. Göz kamaştırıcı, şa­şırtıcı bir fen, fizik, kimya, mtematik, işletme, bilgisayar, elek­tronik mezunları hayata atıldı. Kamu kurumlan iflas ettiği için bilgi ve becerilerini özel şirketlere, medyaya, yabancı şirketle­re verdiler. Kolejliler firmalara koştu, reklam, medya, banka­cılık, özel şirketler, devletten özelleştirilen şirketler kolej mezunlarının hayat sahası oldu.

Ozal, prensleri ve medyasıyla şöhret yaptı, büyük oy kitlelerini taşra/kasabalı niteliksiz köylü politikacılar üzerin­den yaptı, ancak, iktidarının kaymağını havalı, okumuş, şık giyimli kolejli, modem, Batılı görünümlü gençlerle yedi.

(Bu yıllarda kardeşim, bir bankanın genel müdür yar­dımcısıydı, eski çalışanları paso işten atıyor genç Boğaziçili, ODTÜ’lü gençleri işe alıyordu… Bu kadar tecrübesi olanları niye atıyorsun diye sordum. Bize ayak bağı olmaktan başka işe yaramıyor yaşlılar. Yurtdışmdan gelen faksları okuyacak kadar yabancı dili olan gençler bize yeter” diye cevap verdi, Ozal dönemini güzel özetliyordu…)

Bugün AKP’de böyle yapıyor, yoksullar/varoşlardan oy­ları topluyor TÜSİAD’la yiyor. Modem, eğitimli kolejli genç­leri Ozal gibi vitrin gibi kullanmaya çalışıyor.

Bu kolejli gençler de Türkiye’nin siyasi edebiyatına imaj, vitrin gibi kavramlarla gelip oturdu. Bu sosyal sıfatlar ülke­mizde pek oturmuş değil, ancak magazinel sıfatlar yakıştırılıp durur, Beyaz Türkler/Zenciler gibi… Ancak, her iki taraf da ay­nı ideolojiden beslenir, yani, Türkiye’yi ırk/mezhep/bölgeler gibi kavramlarla tartışmayı çok severler!..

349

Nihat Genç

Konumuza girelim, taşralı militan kadrolar siyasi alış­kanlıklarını devlet kadrolarına taşıdılar. Bu alışkanlıklar, köy­lü, iptidai, yerel, ilkel değerlerdi, hemşehricilik gibi, ırk, mezhep, bölgeler konuşmak gibi.

Bugün devlet dairelerine bakın, hangi şehrin bakam gö­rev yapmışsa o yıllarda o şehir bakanlığa dolmuştur. Taşralı hemşehriler bu ülkeyi Lazlar, Yozgatlılar, siyonistler gibi ko­nuşmayı çok sever!

Bu basit bir siyasi kadrolaşma değildir, bu sağcı, köylü dili, yurttaş, vatandaş gibi, Cumhuriyet Türkiyesi’nin dilini bozmuş, hatta, Amerika’nın desteğiyle Türkçülük icad olu­nup, Cumhuriyet mutabakatı bozulmuştur. Bugün ülkemize etnik/ırk/mezhep/bölge konuşulmasını bu köylü, sağcı politi­kacılar ve onların Amerikancı liderleri öğretmiştir.

O kadar köylüydüler ki akıl almaz, Aydın Menderes, Türkeş, Haşan Celal gibi isimlerin arabaları Medyum Memiş denen herifin evinden çıkarken görüntülenmiş, Kültür Baka­nı Kemal Zeybek’in bir deli medyumu başdanışmanlık kad­rosunda çalıştırdığı unutulmamıştır.

Türkiye’ye, etnik/mezhep/bölge/köy ve hemşehri değer­leri üzerinden konuşmayı bu sağcı politikacılar öğretti, Cum­huriyet Türkiyesi’nin “dilini” paramparça ettiler, çünkü, çok aşağılayıcı, çok iptidai dilleri vardı. Bir nevi hemşerilerinden “devlet” yapmaya kalktılar!.

Enteresandır sağcı politikaların hazırladığı bu siyasi malzeme üzerine Batı, Amerika, solcular çok düşündü… Ve ne kadar enteresandır, bir zaman sonra, Avrupa Birliği, Penta­gon, Avrupacı solcular, liberaller de, ülkemiz üzerine Alevi­ler, Kürtler, bölgeler, gibi konuşmaya başladı. Ne kadar enteresan, liberallerin imaj, vitrin sahipleri de, okumuş kesim­ler de Türkiye’yi, bölgeler azınlıklar gibi kavramlarla tartış­mayı çok sevdi…

350

Amerikan Köpekleri

Sağ politikacılar cumhuriyet dilini bozmakla kalmadı, ırk/mezhep/bölge konuşmasını bir bulaşıcı hastalık gibi tüm ideolojilerin/düşüncelerin üstüne attı… Bugün TÜSİAD’ın ra­porları dahi etnik bölgeler diye başlıyor söze..

Yani, Türk sağının köylü hemşerileriyle ele geçirdiği devlet kadrolarının dilini bir zaman sonra, hem Avrupa, hem Amerika, hem liberaller, hem yeni yetme kolejliler siyasi terbi­ye olarak öğrendi. Ve Türkiye’nin siyasi dokusu işte böyle oluştu!.

Şimdi, kim parti, dernek, sendika kurmak istiyorsa, bu kavramlarla konuşuyor, bunlarla siyaset yapıyor!..

Oysa partilerin, sendikaların, ırk/mezhep/bölgeler üze­rinden siyaset yapması yasaktır, solun düşünce adamlarının sağın hazırladığı bu ilkel siyasetin tuzağına düşmesi ayıptır, bilime, insanlığa, kardeşliğe, topluma zararlıdır…

Böyle böyle hepimiz siyaset/toplum nedir unuttuk! Par­tilerin, sendikaların yazarların görevi nedir hatırlamıyo­ruz?

Gelin hatırlayalım.

Birey, insan, toplum, devlet, hukuk, gelenekler, nedir? Ne işe yararlar? Sosyoloji kitapları yazar! Sosyolojiyi inşa edenlerin başında Ibni Haldun gelir, ancak, sosyolojinin bilim haline gelmesi Batinın marifetidir. Modern toplumu herkes sosyolojiden hareketle tanımaya çalışır.

Bugün yeryüzünün tüm akademilerinde birinci sınıf­larda Sosyolojiye Giriş dersleri okutulur. Dünyayı/toplumu ta­nımak için sosyolojinin kuramları/tezleri bize yardımcı olur.

Türkiye’de de onlarca Sosyoloji’ye Giriş kitabı yazılmış­tır. En kötüsü, gençliğimizde dalga geçtiğimiz Özer Ozanka- ya’nm Sosyolojiye Giriş kitabıdır. Bu kitaplar, birey nedir, toplum nedir, sosyal tabakalaşma nedir, sosyal meslekler ne demektir, ücretliler, işçiler, işsizler, azgelişmişlik, milli gelir,

351

Nihat Genç

burjuva, kent, soyluluk, değerler, tarih, yoksulluk nedir, ve biz bunları nasıl görüp değerlendirmeliyiz düşüncesinin cetvelle­rini bize verir.

Hayatı, toplumu, tarihi, değerleri, sınıfları, kurumlan öğrenmek için tüm dünyanın mürcaaat ettiği kavramlar bu ki­taplarda saklı.

Dikkat edelim bu kitaplar “soyutlayarak” konuşur, ya­ni, ırk/mezhep/dinlerin ayrı ayrı isimleri, bölgeleri, adetleri bi­zi ilgilendirmez? “Irkçı” diye “dindar” diye ve belirli bölge adı vermeden genel kavramlarla konuşuruz.

Bunu Batı öğretti bize, gelir, kalkınma, modemizm, az gelişmişlik gibi bir yığın kavramı kullanmayı… Sosyolojinin alam bu, genelleyerek ve soyutlayarak konuşur.

Yani, sosyolojiden hareketle varoşlar deriz, göçler deriz, gecekondulular deriz. Yozgatlılar demeyiz. Kalkınmamış, ge­ri kalmış deriz, Gürcüler demeyiz. Çünkü, varoşda oturan Gürcünün de Lazm da “davranışları” ve siyasi kanaatlerinin benzerlik taşıyacağı iddiası sosyolojinin çıkış tezidir!..

Yani, TV izleyicisi Gürcüyle, Laz arasında “izleyici” “tü­ketici” olarak hangi fark kaldı? Yani, Çankırı Türkiye’nin en yoksul şehridir, Hakkari de öyle, o halde, Hakkari bölgesel farklılığından dolayı aç kaldı diyemeyiz…

Velhasıl, soyutlayarak/genelleyerek konuşuruz, soyut­lama şu, Laz demeyiz birey deriz, işsiz Gürcüler demeyiz, iş­sizler deriz… Yani şöyle açıklama yapmayız, Çankınlılar yörük olduğu için, Hakkarililer Kürt olduğu için yoksul!..

Sosyoloji bize bir şey öğretmişti, her iki şehirde iyi gelir kaynakları olmadığı için iyi eğitim alamıyor, bu yüzden şeyh­ti, zübüktü, sağcı politikacıların kurbanı oluyor!

Ya da, bugün AB azınlık haklarını kendi topraklarında bolca dağıttığı için mi zengin, hangisi milli sınırını feda etmiş… Zengin oldukları için keyifleri gıcır. Birgün Fransız çiftçiler

352

Amerikan Köpekleri

AB’den umduklarını bulamaz aç kalırlarsa o zaman kavga/ay- rılma başlar mı? Başlar. Kavga ilerledikçe Fransız dili Alman- ca’dan ileridir, Fransız kültürü Almanya’nın önündedir, Almanlar zaten bizi işgal etmişti, deyip tarih yemden ırkçılık üzerinden hortlar mı? Hortlar!

Açlığın/eşitsizliğin sebebini her yerde ararlar ve gadre uğramışlık edebiyatını bal gibi yaparlar…

Oysa Amerika, Avrupa, liberallerimiz, gelir dağılımımın iyileşmesi yönünde sosyolojik kavramlarla konuşmaz. Israr­la, ırk, mezhep, bölgeler edebiyatı yapar. Ve bunu en solcu sen­dika KESK dahi yapar, Pentagon’a kadar, Radikal gazetesine kadar aynı dil, ırk/mezhep/bölgeler siyaset yapılır.

Hukuka geçelim. Yüz elli yıldır Batı hukuku ders ola­rak okutulur, kuramlarımız Batı hukukunun şekillendirmesi­dir. Lazlara ayrı bir poliçe yazmayız, Arap kökenlilerin çekleri farklı değil. Emekli sandığına müracaatta Arnavut kökenliler aranmaz. Huzur evlerinde, burslarda, maaşlarda, bu adamlar Gürcüdür giremez, denmez…

Çünkü hem sosyoloji, hem de hukuk, birey ve toplum gibi soyut kavramlar üzerinden matematiğini yapar, Tatar kö­kenli, demek kuramaz diye kayut kuyut yoktur…

Eğer bireylerin istihdamını düşünürsen, bundan Boş- naklar da yararlanır, Acem kökenliler de. Sadece “Lazların” geçmesi için bir kaldırım yapılmaz, sadece Özbekler için ku­rulmuş, emekli sandığı, parti, sendika, mahkeme yoktur!..

Hukuk ve sosyolojinin bu değerleri yüz elli yıldır ülke­mizde, derslerimizde okutur, yasalarımıza geçiririz. Yani Hu­kuk Fakültesi’nde kıymetli evrak dersi veren hoca, sınıfta, “lazların kıymetli evrakı” diye ayrı bir ders vermez.

Peki neden okumuş yazmışlarımız Amerikan raporları, Avrupa raporları, Avrupacı, liberal yazarlarımız, sendikaları­mız, partilerimiz, hangi açıklamayı yapsa “ırk/mezhep/bölge- ler” diye lafa giriyor.

353

Nihat Genç

Geçtiğimiz yirmi sene içinde herkes bir şekilde fikirleri­ni bu kavramlar üzerinden inşa etti. Herkes dünya görüşünü ırk/mezhep/bölgeler felsefesiyle oluşturdu.

Gelin, insanların işsizliğini, ücretlerini, yatırımlarını, üretimini konuşalım. Gelin, mesela, çok zengin Ankara bele­diyesi onbinlerce öğrenciye burs verebilsin. Yüzbinlerce genç kızımızın burs alamadığı için büyük şehirlerde denemedikle­ri ahlaksızlık kalmıyor. Bunun önünü almanın yolu genç kız­lara belediye kaynaklarından “burslar” vermektir. Üniversite­ye dolmuş parası bulamayan Laz’ın kızı da orospu oluyor, Gürcü’nün kızı da… Gelin ülke kaynaklarını bölüştürmenin, sosyal hizmetleri çoğaltmanın siyasetini yapalım.

Mesela, Radikal yazarları, başta Murat Belge, sosyal ku­rumlar üzerine yazı yazmaz, varsa yoksa ırk/mezhep/bölge- ler, binlerce yazısı “ırklar/etnikler” üzerine. Sosyal konularda bizi geliştirse, hukuk, sosyoloji bilgimizi ve siyasetimizi geliş- tirse, yok!..

Okumuş bir insan değil mi, üniversite eğitimi almadı mı, insanlığın kardeşliği için, sosyolojinin ve hukukun soyut kavramlarıyla konuşulması ve siyaset yapılması gerektiğini biliyor mu? Biliyor!

Türkiye sosyal konular üzerinden siyaset yapacak ay­dın da bulamıyor, siyasetçi de… Varsa yoksa, lazlar da devlet kurar mı, kuramaz mı, aslında bir dilleri de var, olabilir de…

Bu insanlık/toplum düşmanlığıdır. Avrupa, Amerika, li­beraller, elele etnik, bölgeler, ırklar, mezhepler oyunu oynu­yor, yıllardır aynı dilin siyasetini yapıyor…

Açlık, istihdam, kalkınma, ücretler, yok, kimse konuş­muyor!.

Afganistan’ın dağlarından Okyanus’taki minicik adala­ra kadar dünya üzerine doğan herkes bir ırk, kültür üzerine doğar. Ancak, biraradalık için hepimiz sosyoloji ve hukuk ter­biyesinden geçeriz.

354

Amerikan Köpekleri

Kalkınmamış, gelir düzeyi düşük, işsiz, vs. diyelim, ha­yır, ısrarla ırk/mezhep/bölgeler diyoruz.

Şimdi örnekle bunu açıklayalım. Ülkemizdeki küçük partilerden iki tanesi EMEP ve Komünist Parti, ısrarla, “ırk/mezhep/bölgeler” dilini kullanmaz. İdeolojik bir yasak­lık, bu alana girmezler. Bu iki sol parti ısrarla birey/top­lum/sosyoloji ve hukuk kavramları kullanır. Bu iki partinin bildiri ve metinlerinde Türkiye “ırklar/mezhepler/bölgeler” gi­bi ayrımlara tabi tutulmaz. Bu iki parti de işsizler, yoksulluk­lar vs. gibi soyut ve genel kavramlardan hareket eder.

Bunun sebebi şudur, Marks’tan beri sadece solcular de­ğil, dünya aydınları özgürlüğün tanımını “ekonomik bağım­sızlık” olarak verir. Oysa, ülkemizdeki Avrupacı solcular özgürlüğün tanımını artık “etnik bağımsızlık” olarak veri­yor!

Başta Murat Belge bey, Avrupacı sol, özgürlüğün tanı­mını artık “kültürel, etnik bağımsızlık” olarak yazıp, çiziyor. Üstelik literatür üzerine, yani “kaynak kitaplar” üzerine he- gemonik, despotik bir hâkimiyet kuruyorlar. Bu kitapların di­linin de, özgürlük, insanlık anlayışları da şimdi yeni etnikçi dillerine göre ayarlıyorlar! Hani, hukuk da, sosyoloji de, temel insanlık bilimi de “etnikçi” demeye getiriyorlar.

Bu iki küçük sol partiyi beğenin, beğenmeyin, insanca, kardeşçe, yani üniversal bir dil kullandıkları ortada! Ve Ame­rika’nın, Pentagon’un, Avrupa Birliği’nin, hemşerici sağ zih­niyetin, MHP’nin ırçkı dilin aynısını kullanan Avrupacı solla büyük bir savaş halindeler!

Ancak, özgürlüğün tarifini “etnik bağımsızlık” olarak veren Avrupacı solun elinde cafcaflı dergiler, gazeteler var, bu yüzden Türkiye “sol” diye bu insanları tanıyor. Böylelikle Av­rupa coğrafyasında “solu” olmayan tek ülkeyiz!..

Bakın Avrupacı solcular Orta Doğu’nun başına ve ülke­

355

Nihat Genç

mize nasıl bir ideolojik bela hazırladılar.

Özgürlüğün tanımını “ekonomik bağımsızlık” olarak veren düşünce oldum olası Amerika’yı sömürgeci/emperya­list olarak görür. Yani, Amerika, baş düşmandır!.

Oysa, Avrupacı sol, özgürlüğün tanımım “etnik bağım­sızlıkçı” olarak veriyor. Ve bu etniklere Amerika iyi bakıyor, siyasi olarak koruyor, kolluyor, yardımcı oluyor.

Yani, Amerika korkulacak şey değil. Baş düşman hiç de­ğil. Peki neymiş Amerika, etnik bağımsızlıkçılar için bir şans­mış, çünkü etnik tezleri destekliyor. Bir zamanlar da hatırlayın Türkçüleri destekliyordu.

Böylelikle yeryüzü topraklarında Amerika destekli, Amerikan yanlısı tek solcu düşünceyi yarattığımız için, başta Murat Belge, bu ideoloji ve düşünce hokkabazlarım kutlaya­lım.

Avrupacı solcu bu ideoloji hokkabazları bununla kalsa iyi… Bizler, üniversitelerde konuşma yapıyor, anti-amerikan- cı bir dil kullanıyoruz, görevim bu benim.

Avrupacı solcuların diliyle büyümüş bir öğrenci ayağa kalkıyor şöyle diyor bana: “Siz Amerikan düşmanlığı maske­si altında yabancı düşmanlığı yapıyorsunuz, yani ‘insanlık düşmanısınız!’..”

Vay, vay, vay, ne günlere kaldık.

Buyrun, devam ediyor: “Gençleri Amerikan düşmanı yaparak onları insanlığa düşman yapıyorsunuz!..”

Vay, vay, vay…

Bu soruları gizlice kulağıma söylemediler, tıka basa do­lu salonlarda yüzlerce izleyicinin huzurunda söyleniyor…

48 yaşıma geldim, topraklarımda ilk defa Avrupacı sol­cuların büyüttüğü etnik bağımsızcıların Amerikancı tezlerini görüyor, duyuyorum.

Sadece Amerikancılıkla kalsa iyi, bakın sadece özgürlük

356

Amerikan Köpekleri

değil, “aydın tarifini” bile nasıl değiştirmişler, Avrupacı solcu genç soruyor, üstelik itham ederek söylüyor: “Aydınlar kendi kültürlerine gönderme yaparak konuşamaz. Siz, kendi toprak­larınıza çok vurgu yapıyorsunuz. Bunun aydın olmayla ala­kası yok!”..

Buyrun… Benden kültürüme, toprağıma vurgu yapma­mamı talep ediyor!.. Talep ettiği yer: Üniversite!..

Genç, benden, vatanımı sevmememi istiyor, seversem aydın olamazmışım…

Herkes toprağına, kültürüne sarılmış, bizden istedikle­ri “sarılmayın”, “bırakın”, Pentagon dilini kullanın, Avrupacı solcular gibi “aydın” olun!..

Amerikancı solcular dünyaya hoşgeldiniz, toprakları­mıza hoşgeldiniz, insanlık kültürüne hoşgeldiniz!.

Hem Amerikancı hem solcu, nasıl oldu demeyin? TÖR- KİŞ düşünce felsefesinin ürünü!..

Özgürlüğün tanımını değiştirdiler, aydının tarifini de­ğiştirdiler, yani sizi çocuk bulup değiştiriyorlar, baksanıza sen­dikaları bile kandırıyorlar, yüzbinlerce üyesi olan ve sosyal haklar için çalışması gereken KESK gibi bir sendikayı kafala- dıklarma göre…

357

Radikal İslam’ın Sonu

Türkiye’de İslami hareket, 19801i yılların ortalarından itibaren varoşlarda yoksulların oylarını toplayarak sonraki yirmi-otuz yılın siyasetini kökünden değiştirmeye başladı. Yoksul mahal­lelerin dayısı radikal sol ise hapiste, işkencedeydi, topyekûn sindirilmiş, onbinlercesi yurtdışına kaçmıştı.

Evrenli, Özallı rejimler, dini değerlere fazlasıyla müsa­mahakâr davranmayı devlet politikası olarak kabullendi.

901ı yıllara doğru hapisten çıkan solcular, yoksulları ra­dikal İslamm yanında görünce neye uğradıklarını şaşırdılar. Bu şaşkınlıkları bugün dahi giderilmiş değil, kimi siyasete kü­serken, içlerinden dine, imana gelenler dahi oldu.

İslam’ın yoksullar üzerinde yükselmesi anlaşılmayacak bir tutum değil, yoksullar radikal olur, yoksullar tutucu olur. Yoksullar solcuyken de radikal ve tutucuydular, İslamcıyken de…

CHP ve Kemalizm statükoyu temsil ediyordu. CHP’nin elinde fazlasıyla bozulmuş ve gülünç duruma düşmüş bir sos­yal demokrasi duruyordu. Şehre yeni inen kitlelerin bu bozuk- komik solu sevmesi, benimsemesi mümkün değildi. Hatta bu bozulmuş sol, şeytanlığın, Batıcılığın ta kendisiydi, dayatma­cıydı, halkı aşağılamanın ta kendisiydi. Halkın değerleriyle dalga geçmenin, kendini devletin efendisi sayıp topluma yu-

358

Amerikan Köpekleri

kardan, bilmiş, hacivat gibi akıl vermenin ta kendisi…

Bu bozulmuş, biraz milliyetçi, biraz sosyalist, biraz te- pedenci, biraz Batıcı bu solun aynısından Mısır’da da vardı, Cezayir’de de.. Radikal İslam aynı yıllarda bu üç ülkede de ay­nı dayatmalar, aynı laik-şeriat tartışmaları, aynı Batı hayranlı­ğı çelişkileri üzerinden tartışma alanına fırladı. Önce belediyelerle halkın güvenini, sevgisini kazandı, sonra, siya­seti becerebileceğini kanıtlayıp büyük oynamaya başladı.

Şehre yeni inen yoksul köylülerin gözünde, iyi giyinmiş akademisyenler, doktorlar, mühendisler, avukatlar, askerler, Çankaya’da oturanlar, rahat giyim tarzı olanlar, hepsi, statü­koyu temsil ediyordu. Görüşleri sol olmasa da, solcular da as­lında solcu olmasalar da, şehre yeni gelenler, hepsini aynı statükonun içinde anlıyordu. İslamm aşırıları için işte bu “ta- ğuti” (iblis) düzen bunlardan kuruluydu..

CHP, şeriatçı İslamcıları görünce, çok zamandır boşa al­dığı Kemalizmi sıkıya aldı. Sol Kemalizm üstü bozuk bir sos­yal demokrasiyle İslami hareketin sözcüleriyle sidik yarışına girdi. CHP tam bir hezimete uğradı. Meclise dahi giremediği yıllar oldu. CHP’nin bozuk solculuğu yenilince kurunun ya­nında yaş da yandı. Diğer sol görüşler de nasiplerini bu bü­yük İslam dalgasından aldı. Meşhur sol kahramanlar, diyelim Ecevit dahi, hızla soldan milliyetçiliğe doğru kaçmanın yolu­na baktılar, yani, ben değiştim demeye başladılar!..

Laik-şeriat tartışması aralıksız yirmi yıl sürdü. Üstüne bir de 28 şubat darbesiyle tartışmalar perçinleşti. Sonunda, dünya vahşet tarihine girecek, 45 kişiyi satırla kesip bahçesine gömen Hizbullah gibi radikal İslamcı örgütler bu tartışmalar­dan doğdu. Ve yine, dün, bu radikal İslamın dergilerinde, hüc­re evlerinde büyüyen birçok genç siyasetçi, Türkiye’nin siyasal tarihinde devrim yapacak bir çoğunlukla bugün meclise girdi­ler.

359

Nihat Genç

Son yirmi yılda milyonlarca yoksul Müslüman genç ra­dikal İslamın saflarında Bosna’da, Cezayir’de, Afganistan’da silahlı savaşlara katıldı. Kendi ülkelerinde laiklere karşı kanlı eylemlere girişti. Müslüman kardeşlerini dahi öldürdüler. Af­ganistan’da, Cezayir’de, Mısır’da ve Türkiye’de bu vahşi katli­amlar tüm dünyayı şaşkına çevirdi. En çok şaşıranlar, bu radikal Müslüman gençliği sevgiyle büyüten orta sınıf zengin Müslümanlardı.

Müslüman gençler Müslümanlara karşı vahşi katliamlar nasıl yapar? Orta sınıf ve zengin Müslümanlar, mesela ülke­mizde iktidar koltuğuna oturunca, bunun sebeplerini hiç tar­tışmadan, hızla unutmaya çalışıyor!

Cezayir 1962’de bağımsızlığını ilan ederken Fransızlar’a karşı bir milyon ölü vermişti. Bağımsızlık savaşırım sembol is­mi Bin Bella, üç-dört yıl sonra iktidardan indirildi. Ve Ceza­yir, laik, sosyalist tepeden inmeci bir kurmay kadronun eline geçti.

1980’li yıllara geldiğimizde, yönetim, ülkeye lüks ithal girdileri sokarak, rahat yaşamla Müslüman bir sosyete yarat­tı. Onun ardında da toplumsal barış. Fransızca hayranı aka­demisyen, entellektüel kadroyla orta sınıf zenginlerin bir barışıydı bu. Şöyle anlatabiliriz, Özal’ı, tek parti döneminin CHP’si düşünün, lüks mallar sokuyor, hayali ihracaat yapı­yor, bütçeyi yalan yanlış yazıyor, bir yığın türedi zengin üre­tiyor, bir kalkınma yanılsaması yaratıyor!

Cezayir’de, üstelik yönetimin adı herkese iş bulan anla­mında sosyalisttir. Toplumun zenginleri yüksek petrol girdi­siyle vur patlasın, çal oynasın bir hayat yaşamakta.

Sosyetik gençlerin buluşma yeri olan görkemli tüketim mekânı Riyad El Fetih (Fetih Bahçeleri) yoksul gençleri rahat­sız etmekte. Bizdeki Laila, diyelim. Fetih Bahçeleri sosyal pat­lamalar sonucu saldırılara uğrar. Yoksul gençliğin kinini

360

Amerikan Köpekleri

kustuğu yerdir sosyetik gençlerin mekânları. Bir defasında Ce­zayir bayrağı indirilmiş, yerine boş bir irmik çuvalı çekilmiş­tir.

Bu yoksul gençlerin adı Cezayir’de “hittistler”dir. Hittist kavramı, sırtım duvara verip bomboş oturan demek. Hittistler bomboş oturduğu için sürekli dalga geçilen bir kesim. Kari­katürler, yazılar, her defasında hittistleri alaya alır, aşağı­lar…

1986’da petrol fiyatları düşünce, sosyalist rejim üretme­yen, çalışmayan halka yüksek sübvansiyonlarla bir toplumsal barış sağlayamaz. Petrol fiyatlarının düşüşü, grevlerin, ayak­lanmaların önünü açar. Çok geçmeden dünün horgörülen, aşağılanan hittistleri sokağı ele geçirirler. Baskıcı rejim sokağı kontrol edemez.

Sosyalist lafı iktidarın adı olduğu için bu yoksul kesim­leri solcuların kanalize etmesi, yönlendirmesi mümkün değil­dir!

Hittistleri toparlayacak, onlara çeki düzen verecek bir ideoloji kapıda bekliyor. Yoksul mahallelerde serbest vaizler fink atmaya başladı. Ateşli, heyecanlı, sakallı İslamcı vaizler gençler arasında ün toplamaya başladı. Eski bir bağımsızlık savaşçısı olan Mustafa Buyali artık dinsiz diye nitelediği reji­min karşısına geçerek büyük bir isim yaptı. Okuduğu, anlat­tığı kitaplar, düşünce, Seyyid Kutup ve Mevdudi gibi üçüncü dünya İslâmî’ydi.. Seyyid Kutup, Baas rejimi tarafmdan Mı­sır’da asılmışü.

Buyali, Cezayir’i elinde tutan Ulusal Halk Meclisi (FLN)’ye karşı cüretkâr eylemler düzenler. Varoşlarda ateşli vaazların verildiği mescitler, vahşi namaz odaları olarak ad­landırıyordu. Çok büyüdüler, çoğaldılar. 1989’da 33 yaşında olan ve mobiletiyle bu namaz odalarını dolaşarak hem cami Arapçası hem de Cezayir lehçesinde üstün hatiplik yetene­

361

Nihat Genç

ğiyle bu yoksul kitleleri hem ağlatıp hem güldüren, hittistleri fanatik İslama doğru yönlendiren sembol bir isim şöhret yapı­yordu: Ail Benhac!

Cezayir’de İslami Hareket (FIS) büyük bir güç toplar, yoksul halka yardım eder, küçük belediyeler ele geçirir. Fran­sız televizyon kanalı artık şeytan uydusudur, yasaklanmalı­dır. Aydınlanma ruhunun ve laikliğin taşıyıcısı olarak Fransızca konuşan aydınlar rezillikle, hainlikle suçlanır. İslam­cılar hızla, toplumdaki Fransızlaşma ve laikleşmeye karşı bay­rak açar. Akademisyenleri, aydınları, sosyalist rejimi kafirlikle suçlayan FIS halkın partisi olur, iktidarı ele alır!

FIS’ın seçim galibiyetini iktidar (FLN) hazmedemez, FIS’ı indirir. FIS, İslami Selamet ordusu adında silahlı kolunu kurar. FIS iktidara karşı iç savaş sürecini başlatır. Cezayir fa­cialarının, katliamlarının önü açılır.

Kanlı çatışmalar birbirini izler, terörizm kardeşlerini katletmeye başlar. FIS, ne kadar silahlı mücadele verse de or­ta sımf Müslümanları ve masum halkı içinde barındırıyor, faz­la ileri gidemez.

Afganistan’dan dönen bir yığın savaşçı, savaş tecrübesi olan militanlar, sokaktaki yoksullan (hittistleri) önlerine kata­rak, FIS’ı pasiflikle eleştirir ve döktüğü kanlarla Cezayir halkı­na dehşet salan Silahlı İslami Grup (GIA)’yı kurar.

GIA, silahlı hareket ordusu olmaktan öte bir katliam ha­reketidir. Müslüman, Hristiyan, laik ayırdetmez. Bugün dahi GIA’nın eylemleri anlaşılmamakta, tartışılmaktadır. Bütün yö­neticileri sokaktan gelmiş 25-30 yaşları arasında gençlerdir. Hareket, Londra’da çıkarılan Ensar dergisi tarafından yöneti­lir.

GIA bir defasında Hristiyan keşişleri, bir defasında FIS’ı destekleyen masum Müslüman köylüleri katletti. Bugün GIA’nın casuslarla doldurulmuş çok tuhaf bir yapıda olduğu­

362

Amerikan Köpekleri

nu görürüz. Kardeşin kardeşi öldürmesine sebep, laiklerin ve Fransızlar’m GIA içine sızma olmuştur, iddiası çok yaygındır. Bugün bizim Hizbullah’ın derin devletin örgütü olduğu iddi­amız, gibi. GIA üzerine birçok çalışma yapılmış ve bugün bu örgütün tam bir provake örgütü olduğu noktasında görüşler var.

GIA kurulur kurulmaz FIS’ı kâfirlikle suçlar. Cezayir’i tam bir iç savaş sürecine sokar. 1993’ten sonra, üniversite öğ­retim üyeleri, entellektüeller, yazarlar, hekimler acımasızca katledilir.

Liderlerinin hepsi yoksul kent gençliği olan GIA, yoksul kent gençliğine tamamen hâkimdir, militan sıkıntısı yaşamaz. Yoksul mahallelerden İslami bir gerilla ordusu kurar. Her bir yoksul genci katliamlarıyla dehşet salan kanlı bir militana dö­nüştürmeyi bilir.

GIA’nm eylemleri çok geçmeden Fransa’ya taşınır. Bir Fransız uçağını kaçırırlar. Laik-şeriatçı savaşını mutluluktan izleyen Fransızlar, kan kendilerine bulaşınca, savaşın kendi topraklarına sıçrayacağı korkusuyla, iç savaş sürecine el koy­maya başlar.

GIA’nın sonu gelmez katliamlarından FIS, yani Müslü­man halk ve partisi utanmaya başlar. Müslümanlar GIA’nm eylemlerine karşı tek vücut olmaya çalışır, yetmez, GIA’yı bi­tirmek için dün savaş açtığı laik rejimle uzlaşma çalışmalarına başlar.

Yoksul gençliğin ilahı Ali Benhac hapisteyken, yoksul gençlik 10 yıl süren iç savaş sürecinde Cezayir’i tam bir kan gölüne çevirmiştir. GIA dağıldı. Ancak, GIA’dan yetişen kan­lı militanlar, adam kaçırmaya, arazi mafyacılığına, haydutlu­ğa kaldıkları yerden devam etti.. Tıpkı bizim Susurlukçular gibi..

Bugün araştırmacılar GIA gibi eşi benzeri olmayan ka­til bir örgütün toplumsal tabamna dikkat çeker.

363

Nihat Genç

Cezayir iç savaşım yoksul kent çocukları düzenlemiş­tir.

Bu çocukları, Seyyid Kutup’un, Mevdudi’nin, Filistin’in, Afganistan’ın birkaç küçük, kolay, cihad sloganıyla sert bir as­keri ordu olarak toparlamak, üç beş şeriatçı vaazcı için zor ol­mamıştı!..

Tesadüfe bakın ki yoksul mahallelerin ayaklanışı ve şid­detin Islamileşmesi, laiklere karşı kanlı saldırılar aynı günler­de Mısır’da cereyan ediyor. Cezayir GIA’nm eylemleriyle sarsılırken, aynı yıllarda Mısır’da İslami Cemaat Örgütü ve bu­na bağlı küçük silahlı grup El Cihad’m vahşetlerine tanık olu­ruz.

İslami cemaat ve silahlı örgütü El Cihad, Hristiyan azın­lık denilen kıptilere savaş açar. Kâfirlikle suçladığı subayları öldürür. Bütün dünyanın gözlerini Mısır’a çeviren turist oto­büsü katliamı ve otelde turistlerin öldürülmesini gerçekleşti­rir!

İslami Cemaat ve silahlı El Cihad örgütünün militanla­rı da aynen GIA’mn militanları gibi yoksul mahallelerden dev- şirilmiştir.

Kahire yoksul semtleriyle meşhur, Okaliptüs, Baraki mahalleleri buna bir örnek. Ancak, İmbaba ismi yoksulluğun sembolü.. İmbaba yoksulluğuyla, çeteleriyle, kabadayılarıyla, karate, dövüş seven gençleriyle halkı haraca kesen, başını buy­ruk gençleriyle ün yapmış Kahire’nin yoksul semti..

İmbaba “İslamileşmeden” önce de başına buyruk bir semtti.. İmbaba’mn yoksul gençlerinin hızla İslami sloganlara sarılması ve hızla sert militanlar olmaları, Afganistan’dan dö­nen savaşçılar sayesinde olmuştur. Cezayir’de olduğu gibi, Af­gan savaşından dönen ateşli vaazlar, sert sloganları ve kahraman, gazi ünvanlarıyla yoksul gençleri örgütlemeyi ve savaşçı militan haline sokmayı başardılar.

364

Amerikan Köpekleri

İmbaba, “girilmezliğiyle” ün yapmış bir semtti. Hatta, Enver Sedat’ı öldürenlerin elini kolunu sallayarak bu mahal­lede yaşadığı söylenir. İmbaba hakkında çok sonra bir yığın sosyolojik araştırma yapıldı…

Müslüman Kardeşler (İhvanı Müslimin) hareketi, Mısır tarihinin hareketi. Esnaf, okumuş aydınlar, tabipler, mühen­disler, doktorlar yetiştirmiş, çok büyük sivil güce sahip olmuş, orta sınıfın ve alt sınıfın büyük sempatisini kazanmış bir örgüt. Mesela, 1992 Kahire depreminde devletin aksaklıklarını, yani yüzbinlerce insana yardım, çadır, yiyecek gönderen Müslü­man Kardeşler7 dir. Müslüman Kardeşler’in tarihi de laiklerle çatışmanın tarihi. Yiyecek gönderdikleri çadırların üstünde Tek Yol Devrim, yazar. Esnaf yanlarındadır. Ve El Ezher Üni­versitesi laiklerle şeriatçılar arasında ortayolu, aklıselimi bula­rak otorite rolü oynasa da, El Ezher sonunda, Müslüman Kardeşlerden ve İslami Cemaat’den yana tavır koyar.

Dünya ticaret merkezini çökerten Kör İmamın hayatı ise CIAlı araştırmacı kitapların konusudur İslami cemaatin lider­lerinden Kör İmam yıllarca Amerikan desteği görmüş, Ameri­kan kayırması görmüş ve fakat, sonunda, işte Ladin’e benze­yen bir hikâye!..

Enver Sedat’ın 1981’de İslami Cihad tarafından öldü­rülmesi tam bir şoktur. İç karışıklıklar başlar. Birkaç yıl sonra Hüsnü Mübarek yine de barışçı davranır. Sert militanları ılım- lılaşmaya, partileşmeye davet eder, El Cihad üyelerinin bir kıs­mım affeder. Ancak Mısır, kontrol edilemez İmbaba çıkışlı büyük silahlı örgütlerle karşı karşıya kalır. İslami cemaat, Nil vadisinde halkı haraca kesip, vergi toplamaya başlar. Aynen Cezayir’de GIA’nm yaptığı gibi, köylüleri, mağaraları ele ge­çirir, silahlı gerillalarını İmbaba’dan devşirir.

Turistlere saldın, otelcilerin, rehberlerin, lokantacıların ekmeğine mal olur. Yoksul Mısır devleti turizm gelirinin kü­

365

Nihat Genç

çülmesiyle ağır yara alır. Şiddet hareketleri halkı ürkütür. İs­lam’ın vahşi katliamları Müslüman halkın şiddete karşı dev­let güçlerinin yanında yeralmasma yol açar. Mısır polisi ve ordusu, on dört bin kişilik gücüyle İmbaba’yı altı hafta kuşa­tır. Beş bine yakın insan tutuklanır. Bu kuşatma ve tutuklama İmbaba’mn sonudur. Radikal İslam’dan temizlenen İmbaba’ya hızla sosyal yardım hareketleri başlar.

Yoksul gençlerin radikal İslama ısınmalarını sağlayan vaazlar basit ve devrimciydi. Afgan direnişinden dönen müca­hitlerin öğretileri birkaç küçük kitapçık kadardı ve yeni bir ha­yat vaad ediyordu. Her şeyiyle yeni bir hayat, giyim, kuşam, konuşma, evlilik, her şey. Radikal İslamın bütün coğafyalarda en büyük sloganı: Allahüekber’dir. İran devrim yıllarında şah sokağa çıkma yasağı getirir. Humeyni de herkesin damlara- balkonlara çıkıp Allahüekber diye bağırmasını söyler. Bütün Müslümanların hergün teşbih olarak dilinden düşürmediği Allahüekber sözcüğü kitleleri ayaklandıran, harekete geçiren ve sade, kendi halinde bütün Müslümanları coşturan keskin bir kılıç rolü oynuyor. Mevdudi ve Seyyid Kutup’u çok sevi­yorlar, çünkü düşünceleri gençlerin kafasında çok basitçe özetlenip sloganlaşabiliyordu! Sokakta ve siyasette Allah’ın tam hâkimiyeti!..

Diğer başarılı eylemleri, yine, İran devriminde cuma­dan çıkan halkın toplanıp mitingleşmesi, bu mitingin halk yı­ğınlarıyla bütünleşip korkusuzca ordu güçlerinin-toplarının önüne geçmesi, radikal İslamın diğer büyük eylem tarzıdır.

Cuma namazları çıkışı toplanan gençlik, her cuma bu ateşi, heyecanı büyütüp halk kitleleriyle buluşur. Hazır camiye doluşmuş Müslümanlar, hazır manevi duyguların doruğun­da, pasiflikten kurtulup birer ateş topu gibi sokağa dökü­lür..

Radikal İslamın üçüncü büyük çalışması yoksul semt­

366

Amerikan Köpekleri

lerin pasaj altlan, derme çatma sokaklarda bekâr evlerinde ku­rulan mescitler. Mescitlerin her biri ateşli konuşmacılar tara­fından bir askeri hücre evi gibi çalıştırılır.

Şüphesiz radikal İslainın doğal hücreleri savaş alanla­rıydı: Afganistan, Bosna, Çeçenistan, Filistin.

Radikal İslam öğretisi, yoksulların anlayacağı kadar ba­sit, tüm yoksulları ateşleyecek kadar büyük bir nefret taşıyor­du. Kendilerini saran yoksul yalnızlığı-dışlanmışlığı aşmak için yoksullar hızla birbirlerine sarılmak ister. Kendilerini top­lumun bir parçası olduğunu hissettirmek için toplumsal so­runları heyecanla tartışmaya bayılır.

Ülkemizden örnek verelim. Türkeş’in milyonlarca yok­sul genci partisine katması, eğitimle olmadı. Ona buna, önüne çıkana komünist diyen, vatan haini suçlaması yapan bir genç, bu iki slogan ve hareketle çok çabucak kendim büyük bir da­vanın parçası hisseder. Topluma birkaç laf atarak kocaman bir dünyayla kendilerini bütünleşmiş hisseder.

İlk Müslümanlar gibi sade bir hayat, dünyanın her ye­rinde aynı hayat, işte bunun adı: Selefi Cihad. Selefi İslam kat­liamlarla büyüdü; katliamlarıyla Müslümanların nefretini kazandı, artık unutulmaya yüz tuttu. Ama Selefi Cihad tarih­te eşine az rastlanır bir karşı hayat ve direniş hareketiydi.. Müslüman aydınlar Selefi Cihad’m neden, nasıl büyüdüğünü henüz anlamış değil. Selefi Cihad’ı büyüten yoksul gençlik, yoksul kentlerdi. Bakın, Selefi Cihad, sahabeden Ebu Zerr’i çok sever. Ebu Zerr, parayı, zenginliği sevmeyen, paranın he­men bölüşülmesini, dağıtılmasını isteyen ve birçok İslam yo­rumcusuna göre tam bir sosyalistti. Selefi Cihadın elinde para tutmaması, parayı kardeşleriyle hemen bölüşmesi, herkesin paradan, maldan, mülkden nefret etmesi bu hareketin sami­miyetle gençler arasında hızla yayılmasına sebep oldu.

Selefi Cihad, Müslümanların tarihte, mutlu, şan, şeref

367

Nihat Genç

içinde kurdukları devletleri, sarayları, büyük siyasi, kültürel kurumlan diğer Müslümanlar gibi sevip baştacı etmez. Selefi Cihad bir nevi sadelik hareketidir, şiirin, edebiyatın dahi yü­züne bakmaz. Cat Stevens selefi İslamın sembol bir ismi olma­sına rağmen onun müzik yapmasını pek istemezler.

Selefi Cihad, yavan, kuru ekmek gibi, kuru Allah dava­sıdır. Selefi Cihad’m sosyalizme benzeyen diğer yüzü, aynen sosyalistler gibi, bütün dünyayı savaş cephesi ilan etmiş, ken­di ülkelerinden çıkmışlardır, Bosna’da, Çeçenistan’da, Fran­sa’da, her yer savaş cephesidir.

Selefi İslam sadece katliamlan ve mükemmel sadelik ta­şıyan hayatlarıyla değil, öğretileriyle de İslam âlimlerinin fi­kirlerinde büyük kırılmalar yarattı. Mesela Selefi Cihad, mezheplerin, tarikatların İslam kardeşliğini bozduğunu, bun­ların sonradan İslama sokulduğunu söyler. Diyelim, Yaşar Nu­ri Öztürk gibi din yorumcuları bu görüşlerle bütün fikirlerini değiştirmiş, “Kur’an” dışında başka rehber istemeyiz diye bas bas bağırmaya, toplumu etkilemeye başlamışlardır.

Selefi Cihad sadece kendi ülkelerinde değil, Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da kapalı cemaatler kurdu, dergiler çıkar­dı, özellikle Fransa’da bir yığın eylemde bulundu. Fransız po­lisi, yakaladığı teröristlerin üstünde para bulamayışı ve eylemlerini çok basit mutfak gereçleriyle yapması karşısında, şaşkınlığa uğradı. Hareket bilgi, tecrübe, para üzerine değil, tam bir “fedakârlık”, şehitlik üzerine kuruluydu. Bu anlayış­la Batida kendilerine koloniler kurdular. Özellikle İngiltere’de rahat çalışmaları için hiçbir eyleme girişmediler. Ancak, Ame­rika ve Fransa’daki eylemleriyle tüm dünya basınının ve ajan­ların üstlerine çullanmasına sebep oldular.

Sonunda özledikleri İslami toplumu, Cezayir’de, Çeçe­nistan’da, Afganistan’da ve Bosna’da inşa edemediler. Ceza­yir’de, Mısır’da ve Türkiye’de devlet güçleri tarafından

368

Amerikan Köpekleri

bastırıldılar, selefi Taliban’m ise üstüne tüm dünya çullan­dı.

Daha dün mescit duvarlarına “tek yol İslam” yazan mi­litanlar, şimdi dağılmaya yüz tuttular, tek yol İslam artık şir­ket tabelalarına yazıyorlar. Düne kadar bunlar şarap-rakı içiyor deyip kâfir ilan ettikleriyle uzlaşmaya başladılar, 6811 solcuların medyada yönetici olması gibi. Ancak, savaş alanla­rında halkla çok içiçe yaşayıp birçok yardım sandığı, sosyal fon, yardımlaşma kültürü geliştirdiler. Bugün dahi dünyanın neresinde bir Müslümanm başına bir şey gelse, hemen atlayıp gidecek, yardım edecek kadar güçlüdürler. Selefi Cihad’ı şir- ketleştirdiler diye suçlayamayız, şirketlerin kârlarını hızla sos­yal yardım kurumlarıyla halka dağıttılar.

Ancak militan İslam içinde büyüyen ve şimdi başıboş kalan birçok eylemci, bir yığın yalan yanlış şirketle halkın pa­rasını dolandırdı, mafya, çetevari İslami holdingler, şirketler türedi. Bu arada, faizsiz bankacılık Batılı ekonomi teorisyen- lerini güldürüyordu, şimdi, faiz olmadan kâr bölüşümü üze­rine yüzlerce şirket başarılı bir hayat sürüyor. Ayrıca, radikal İslam üzerinden tanıştikları büyük Müslüman kitleleri pazar­lama, ticaret alanında kullandılar, otomobil, ev, mangal ızga­ra ve kitap satarak cemaatlerin gücüyle birçok üçkâğıtçı milyarder oldu. Şirketlerin hepsi kapitalizmin Batida ilk yıllar­da yükselirken dayandığı “güven” esasından hareket ediyor­du, yani söz yetiyordu. Müslümanlar araba, ev alıp satarken, çek, senet demeden birbirlerinin sözüne güvenmeyi esas aldı. Türkiye’de onbinlerce Müslüman şirket bu anlayışla hızla bü­yüdü. Ve aynı “güven” esasından bir yığın dolandırıcı hol­dingler doğdu…

Radikal İslam’dan çözülen gençler, ılımlı partilere ısın­maya başladı, Müslüman şirketlerin genel müdürlüğünde kra­vat takmaya başladı. Önlerinde ihmal ettikleri devasa bir

369

Nihat Genç

gerçekle karşılaştılar. Batılı büyük şirketlerle ortak ülke ekono­milerinin ana kapılarının, giriş-çıkışlarının tutulduğunu, işgal edildiğini gördüler. Ülkenin, siyasi, hukuki, ekonomik ve sos­yal kurumlarmda hiç söz sahibi olmadıklarını gördüler. Han­gi hükümet, hangi iktidar olursa olsun, bu şirketlerin ve kurumlarm boyunduruğunda olduğuna şahit oldular. Yani, radikal İslam, Bosna’ya, Çeçenistan’a, Afganistan’a koşarken, ülkelerinin büyük hukuki, siyasi, ekonomik ve sosyal ve sivil kurumlarını ihmal etmişlerdi, bu kurumlar, laikler -ya da çağ­daşlar diyelim- tarafından biçimlenmişti. Şimdi, bu kurumla­rm içine girebilmek, bunların yanında söz sahibi olmak, çok güçtü..

Büyüyen İslami hareket, onun partileri, başta petrol, ilaç, otomobil, büyük tüketim maddeleri, elektronik, hepsinin başkalarının elinde olduğunu gördü.

Kurdukları şirketler cemaatleri gibi tarihte eşine rastlan­mayan büyük bir sosyal dayanışma ve güven duygusuyla çığ gibi büyümüştü.. Ama kurdukları şirketler pazarlamadan, bü­yük Batılı şirketlerin acentası olmaktan ileri gidemiyor. Hatta, bu Batılı şirketlerin dayatmaları, kulu kölesi olmadan piyasa­da yaşanamayacağını gördüler.

Çok mu geç kalmışlardı? Yoksa, siyaseti, ekonomiyi, ye­ni baştan mı öğreniyorlar? Çok acımasız, kahpe tehlikeler şim­di kapıda onları bekliyor. Diyelim, işsizlik, eğitim, sağlık gibi, Müslüman yoksul kitlelere götürmek istedikleri reformları, Büyük Batılı şirketlerden izin almadan yapamazlar. Hatta, ül­ke ekonomisini elinde tutan Batı ortaklı şirketler mahvolmasın diyen kapitalist borsa edebiyatının kurbanı olmaktan kurtula­mayacaklar. Şimdi, kendi halklarını kırbaçlamak sırası onlar­da. Hükümetlerin kemer sıkma politikalarının devamcısı, şimdi onlar. Radikal İslam, on yıl gibi kısa sürede “statü­kocun ta kendisi olmaya aday olarak kendini bulmanın şaş­kınlığını yaşıyor!

370

Amerikan Köpekleri

Radikal İslamın yetiştirdiği yüzbinlerce genç aydın, po­litikacı, düzenin adamı olmaya aday bugünkü siyasetlerim çözmekte zorlamyor, akılları almıyor, çaresizlik içinde çözü­lüyorlar.

Minareler süngümüz, diyenler, bugün ABD ordularımn yaranda Müslüman kardeşlerine saldırıyor? Dün Ladin gibi düşünenler, bugün, kâfirlerle kolkola Ladin’i öldürmeye gidi­yor.

Bu hızlı değişim ve bu aptallaştırıcı şaşkınlığı Müslü­manların kaldırması mümkün değil!

Şehre geldiklerinde, ya da siyasetle ilk tanıştıklarında kâfir ilan ettikleri laikler, sol Kemalistler, Masonvari sağcı par­tileri, yok etmek, öldürmek için şiddetle üstlerine gitmişlerdi. Derin bir İslam alevini başlarına sarıp sokaklara düşmüşler­di..

Şimdi düşünüyorlar, Mason dedikleri, DP, AP, DYP ge­leneğinin de bundan kırk yıl önce kara lastikle köyden geldi­ğini, şimdi düşünüyorlar, rütbeli Kemalistlerin de bir zamanlar gecekondulu ailelerin çocuklarından imtihanla or­duya girdiğini, şimdi düşünüyorlar, şehre saldırmak kolay, ama, bu şehri, siyasi, hukuki, ekonomik olarak yeniden dü­zenlemenin zorluğunu…

Dünün ateşli radikal militanlarının bugün statükocu­larla dost olmasıyla dalga geçmeyelim. Hor görmeyelim. Kü­çümsemeyelim. Mısır’da, Cezayir’de. Türkiye’de bu çocuklar, bizim yoksul semtlerimizde bizimle büyüdüler. Özbeöz kar­deşlerimiz onlar. Her yoksul genç gibi büyük bir insan, dün­ya davasma sarıldılar. Şehit oldular, sonunda kaybettiler. Kaybeden onlar değil, şehre her otuz yılda nefret dolu saldı­rılar düzenleyen bizim mahalle…

Bizim mahalle 1960’da solcuydu, 1980’de Müslüman. Gittiler, savaştılar, öldüler, yenildiler. Onların uzlaşımcılıkla-

371

Nihat Genç

rıyla, başkalarının düdüğünü örtülmeleriyle alay etmeyelim artık.

Biz, yoksul kentlerin çocukları, neden iki de bir yenili­yoruz. Bunu anlamaya çalışalım.

Bu kısır döngü içinde milyonlarca gencin hayali, umu­du, enerjisi, dün sol içinde, bugün İslam içinde yine yok olup gitti. Cezayir’den Pakistan’a bütün yoksul, kimsesiz, aç, çıplak mahallelerin ütopyaları, geleceği, iddiaları, davası, yine hezi­metle maçı kaybetti!

Kaldırımlarda oyuncak araba satan Kör Satıcı’yı hatır­latıyor bana şu fikir adamlarımız, şu aydınlarımızın hali…

Kaldırımdaki Kör Saücı’mn önünde kartondan bir tab­la. Kör satıcı tablanın içine, kurulan, yanan, dönen, ışıklı, si­ren gibi ses çıkartan bir oyuncak araba koyuyor. Araba mukavva kutuların köşelerine vurdukça dönüyor, yön değiş­tiriyor. Öbür köşeye vuruyor, yine devriliyor, yine yön değiş­tiriyor.

Sonra yine kurulan, yine devrilen, yine çiğlikli, sirenli, tabutlu sesler çıkartan ve mukavva kutudan kaldırıma çıka­mayan Kör Satıcı’mn arabaları…

Doğu’nun elli yıldır yetiştirdiği aydın: Kör Satıcı! Hepi­miz Kör Satıcılarız…

Oysa şu bizim kaldırımın büyüklüğüne bakın, Ceza­yir’den Pakistan’a, oradan Kazakistan’a yürüyün. Kaç denize ulaşılır. Akdeniz, Kızıldeniz, Basra, Karadeniz, Hint Okyanu­su, Hazar Denizi. Ama biz, mukavva kutu içinde dönüp duva­ra çarpıp devriliyor, tekrar öbür duvara…

Başkalarının bombalarıyla her bir sınır imha ediliyor. Cezayir’den Pakistan’a hiç değilse hayalinizde yürüyün.

Mezhep, dil, din, sınır demeden, upuzun cennet bahçe­sinde yürür gibi yürüyün…

Kör satıcılar bizi mukavva kartonun üstünde çevirmiş,

372

Amerikan Köpekleri

onlar kuruyor, biz siren çalıyor, devriliyoruz. Başımızı bir sı­nırdan bir sınıra vurup devriliyoruz. Katliamlar çığlıklar bit­miyor.

Şu Doğu’nun bahçelerine bakm, uçsuz bucaksız ekono­mik imkânlar, biri Hindistan’dan bilgisayar satar, biri bizden demir çelik alır, biri diğerinden su, biri petrol, hurma, zeytin, buğday, ekonomik imkânları kendi aralarmda kullanmalarına izin verilmez.

Bir Doğu paktı, Doğu birliği, Doğu kulübü nerde… Ara­bi, Acemi, Türkü, PakistanlIsı geçtik, kendi aralarmda, kültü­rel, siyasi, ekonomik ittifak; kardeşliği, birbirlerinden bir şarkı olsun bilmezler…

Fas’ta büyüyen çocuklar Türk’ün edebiyatından haber­siz. Türkiye’de büyüyen çocuklar İran’ın edebiyatından. Her- gün Sibel Canlar, Erman Toroğlular, Ertuğrul Özköklerle kurulu bir hapishane içinde bir karanlık, pis kokulu çöplük içinde dönüp duruyoruz.. Başımızı karton kutunun duvarla­rına vurup devriliyoruz.

Amerika daha kaç yüz sene saldıracak, kaç milyon çocu­ğumuz daha nükleer bombalarla imha edilecek!..

Size de dar gelmiyor mu bu hudutlar? Kör saücınm mu­kavva tablasından kaldırımlara neden atlamıyoruz? Kendi en­ternasyonalizmimizi neden kuramıyoruz? Hergün aynı medya dedikoduları içinde boğulup, boğdurulup yok edili­yoruz.

Başkalarının çizdiği sınırlar içinde bir yüzyıl daha Kıb­rıs’ı tartışırız. İki şehir Kürt devleti olacakmış diye, bin yıl da­ha özbeöz kardeşlerimizi öldürürüz. Bu mukavva kutu üstünde bin yıl daha bağırıp çağırıp, şimdi dönüp, devrilip yi­ne statükoya saldırırız…

Ladin, Saddam ve Apo üreten bu coğrafyanın kaderini değiştiremiyoruz. Dağlarından ot toplayamıyor, denizinde ba­

373

Nihat Genç

lık tutamıyor, kara kaşlı sedef dişli kızlarını hiçbirimiz şiiri­mize almıyoruz.

Oysa, her yerde benim şarkım çalar. Ama neden, oda­dan odaya ses geçirmez kalın siyasi duvarlar. Ben kardeşimi duymam, o beni duymaz… Söyleyin, size de dar gelmez mi bu hudutlar. Siz de istemez misiniz, bir bahçeden diğerine kele­bekler gibi uçmayı. Sarhoş sakiler gibi, zıplaya atlaya Do- ğu’nun bahçelerinde gezmeyi, Cezayir’den Pakistan’a Hindistan’a sınırsız, mezhepsiz, bizim yoksul sokaklarımızda gezmeyi!..

Tam arkamızda bir bahçe dönüp bakmamışız, o çöller­de çok yürümüşüz gibi, o çöllerde çok kafa patlatmışız gibi, yüzümüzü bir kez olsun dönmemişiz, şimdi, cehennemin di­bi Pasifik’ten Amerika üç yüz bin kişilik ordu getiriyor, isyan ediyoruz, şimdi, ya habip!

Ya habip.

Smır diye övündüğümüz şey, her birimizi tek tek bağla­yan bir tutsaklık zinciri..

Ya habip, Araplığı, Türklüğü bize öğretenler, ya habip, Arabi, Acemi ayrı odalara koyanlar, şimdi her odaya tek tek saldırıp tek tek boğazlıyor!

Ya statüko! Ya para babaları! Ya orospu çocukları! Ya .mma koduğumun çocukları!

Bir kuşağımızı daha kurban aldınız diye sevinmeyin. Keyifle yağlı, kanlı ellerinizi ovuşturmayın. Bir kuşağımızı da­ha borsalarınızm, şirketlerinizin emrine, köleliğine soktunuz diye gerinmeyin…

Biz burdayız, hâlâ sokakta. Yeni bir saldırı için, şehre ye­niden dalmak için. Burada, 68 solundan, 80’in İslamından dersler çıkartarak. Bütün tecrübeleri, bütün tarihi bir daha top­layarak. Bütün coğrafyaları üst üste koyup geliyoruz…

Bekle bizi statüko! Bekleyin orospu çocukları! Halkların

374

Amerikan Köpekleri

paralarını gasbedenler, hırsızlar, hortumcular, petrolcüler, ilaçcılar, kan emenler, nükleer bomba atanlar!..

Sonuna kadar öldürün sokaktakileri, hepsini öldürün, bir daha öldürün.. Unutmayın… Sokağın ölmez, yanmaz, kok­maz, bitmez bir kalbi var, yerkürenin arzı gibi. Onur hâlâ o kalbin içinde, simleriyle ateş taşıyan kelebekler gibi… Sokağın bir kalbi var, yoksul.. Bölüşen, kardeş, herkese sarılan bir kal­bi!..

Ey sokak!..

İçimizde hâlâ en şehvetli sensin. Hâlâ en hür dizginlen­mez duyguların sahibi sensin… Hâlâ bitmeyen, bitmeyecek, bitirilemeyecek aşkımızsın..

Ya sokak!.. Dünyanın kapılarını bize yine sen açacak­sın!.. Ölmekten bıkmadık, Vietnamlar’dan, Iraklardan, Bosna- lar’dan bıkmadık… Tükenmedik… Evet… Yeniden bütün coğrafyalarına koşmaya., koşmaya., koşmaya…

Aşkların aşkı, ey sokak, senin kadar kışkırücı, gizemli, sarhoş edici bir güzel görmedim!…

375

Orta Doğu’yu Gezelim Görelim

AKP’ye sonsuz teşekkürler. Bizi mutlu ettiler. Allah da onları mutlu etsin. AKP birgünde Türk halkının sevgilisi oldu.

Demokrasi denilen, yüzyıldır konuştuğumuz ama hiç tatmadığımız o şey, geçtiğimiz hafta, yüzünü birazcık göster­di bize.. Ülkemize neşe saçtı. Gerçekten güneş gibi doğdu.. Yü­zünü birazcık gösterince demokrasi, Türk halkı sevinçten deliye döndü. Bütün siyasi partiler bundan ders çıkartsın.. De­mokrasi işte böyle, tadından yenmez bir şey, Türk halkı yıllar var ilk defa kendini gururlu, onurlu buldu. Dudaklarımıza yıl­lar var ilk defa bir siyasi tebessüm yerleşti.

Biz, bu demokrasiyi hayatımız boyu böyle birkaç defa- cık tanıdık.. Tek bir gün.. Siz bunu bir de gün boyu, yıllar bo­yu düşünün. Yoluna adımızı, canımızı koyduğumuz işte bu köftehor… İşte böyle bir şey. Şimdi malı gördünüz. Böyle par­lak bir kumaş. Böyle derin bir mutluluk. İşte buna demokrasi diyorlarmış, ağbiler, amcalar.. İşte bundan istiyoruz, bir daha, bir daha.. Bunun için ömür boyu çalışmamız, didinmemiz, mücadele etmemiz gerekiyor.. Olsun.. Bir an olsun görünün­ce bütün hayatımızın yorgunluğunu alıyor işte… Aldı işte…

İstediğimiz, bu kadarcıktı…

Köftehor, sarhoş etti bizi, tadı damağımızda kaldı, du-

376

Amerikan Köpekleri

daklarımız şimdiden ne çabuk susadı, bir daha, bir daha bir daha…

Teşekkürler AKP, sen böyle devam edip, halkm sesini dinle, ben de eşek değilim, ben de dinimin kurallarına uyar, bayrama kadar küfretmem bu köşede!..

11 Eylül terör saldırısı olduğunda, Türk basınının güzi­de başyazarı Ertuğrul Özkök, “teröre karşıyım, ama…” diye bir yazı yazıp, hem ama’cılara giydirdi, hem ama lafını şöhret yaptı. Yani, ama mama yok, dedi.. Muhterem yazarımız, iki aydır savaşla ilgili yazılar yazıyor, yazıların hepsi “savaşa kar­şıyım, ama…” … Hayrola! Hani, ama mama yoktu. Nedir iki aydır, sütununda “ama”dan geçilmiyor! Bunca yazar tanıdı­nız, bu kadar tutarsız biriyle karşılaştınız mı?

Bir psikolojik rahatsızlığımdan ve gözlemimden söz et­mek istiyorum. Ne zaman TV’de dış politika yorumcularını dinlesem hayran kalıyorum. Allah’ım bu insanlar ne kadar sa­kin. Ne kadar efendi. Neden ben onlar gibi olamıyorum. Nef­retle bağırıp çağırıyorum. Baksana, adamlar nasıl kibar. Düzgün, tane tane konuşurlar, hiç kımıldamazlar, mimikleri hiç oynamaz., diye, hayıflanır dururdum.

İşin gerçeğini teskere meclisten geçince öğrendim. Taha Akyol, Sami Kohen, bir yığın yorumcu bir hışımla TV’ye fırla­dı, nasıl bağırıp küfrediyorlar.. ‘Felaket, felaket, artık neler ola­cağını siz düşünün’ diye tehditler.. ‘Siz görürsünüz, ha, öyle mi?’ gibi üsluplar.. Şaşırıp kaldım. Birden bana benzediler. Nasıl ağızlarını bozdular. Köpürüp duruyor, yerlerinde dura­mıyorlar, hakaret, tehdit, şantaj!..

Anladım ki, bizim kırk yıldır her gün çektiğimize, bey­efendiler bir defacık dayanamadı. Şöyle, teskere benzeri bir­kaç karşı siyasi çıkışla karşılaşsalar demek yer yerinden oynayacak. Kravatı mıravatı söküp, yaka paça, tekme tokat ek­rana fırlayacaklar.

377

Nihat Genç

ı

Doğrusu bu sinirli, öfkeli hareketleri onlara yakıştıra­madım. Modem olmalı insan, uygar olmalı. Üstelik dış politi­ka daha bir zerafet ister. Bu kadar kabadayı üslup, yakışık almıyor.

Sakin olun.. İncirlik Üssü duruyor, istediği gibi inip kal­kıyorlar zaten. Biz oraları çoktan geçtik, teskereyle, kulağımı­zın arkasını kurtarmaya çalışıyoruz.

Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasıyla, tarihçile­rin çokça dile getirdiği bir espriyle, yoldan geçen şeyhlere da­hi bir krallık verildi. 1930’lu yıllarda Suudi’yi kuran Suud, götümü silecek taşım yok, diyordu, Kuveyt’i yüzyıldır idare eden El Sabah ailesinin dedelerinin kardeşini on Osmanlı ak­çesine, hatta, bir kılıcın tamir parasına öldürdüğü söyleniyor. El Sabah şimdi, Amerika’nın en büyük yabancı yatırımcısı.. Orta Doğu’daki şeyhlikten krallığa ve monarşiye geçmiş bu sonradan görmüş zenginlerin en büyük düşmanı BAAS’dı. 1945’den sonra İngiliz ve Fransızlar’m dünya siyasetindeki es­ki gücü zayfladı, ABD ve Sovyetler yeni güçler olarak tarih sahnesine fırladı…

Baas, yeniden doğuş demek. 1943 yılında Suriye’nin başkenti Şam’da iki öğretmen tarafından kuruldu, fikir baba­sı Mişel Eflak. Baas ideolojisi 1950’den 1980’e kadar Orta Doğu topraklarının en büyük siyasi heyecanı olacak Arap milliyet­çiliğiyle sosyalizmi birleştirir. Baas’m hedefi: Arap Birliği’dir. ‘Baas’ demek aynı zamanda, ‘Araplar tek devlet’ demektir. Su­riye, Mısır ve Irak’ta Baas partileri darbeci subaylarla kurul­du ve defalarca “tek devlet” girişiminde bulunuldu. Kalkınmacıydılar, laiktiler, aşırı İslama karşıydılar. Baas’m üç sloganı!.. Özgürlük, birlik, sosyalizm. Suudi kral Faysal, son­ra Fahd, Baas’dan kıllandı… 19501i yılların en büyük siyasi ça­tışması, monarşik krallarla baasçılar arasmdaydi. Bir tarafta para, diğer tarafta sosyalist birlik heyecanı. Bu siyasi tartışma

378

Amerikan Köpekleri

günümüze kadar uzar… Orta Doğu topraklarının en büyük si­yasi çatışmasının kaynağını oluşturur: Zenginler ve yoksullar. Yoksul Araplarla zengin Arapların çatışması Orta Doğu top­raklarının en derin siyasi trajedisidir!.

Baas’m büyük lideri Cemal Abdülnasır, 1952’de Mısır’da Kral Faruk’u darbeyle indirdi. Büyük Arap birliği davasının ulusal kahramanı oldu. Arap topraklarında hiçbir siyasetçi Nasır kadar sevilmedi. Arapların yüzlerce yıl beklediği büyük lider oydu. Nasır, her darbeci subayın hayalini yaptı, ilk işi “millileştirmek”.. Petrolü millileştiren hemen her subay “asıl­dı, yokedildi”, İran’ın efsanevi başbakanı Musaddık gibi. Na­sır, Süveyş’ten İngilizler’i kovdu. Bölgede İngiliz, Fransız sömürgesinin tarihi geçmişi, birikimi çok fazla. Baas, milliyet- çi-sosyalizmiyle Arapları ayağa kaldırdı. 1948’de İsrail’in ku­rulmasıyla başlayan savaşta bir avuç İsrailli karşısında ezilmişlerdi, şimdi, diriliyorlardı. Baas, “diriliş” demek.

Nasır, şimdi bile kimsenin hayal edemeyeceği bir işe As- suan barajına başladı. Bir zamanlar kendisinin de içinde oldu­ğu “Müslüman Kardeşler” (ihvanı müslim) hareketinin onbinlerce üyesini hapse attı. Sonraki yıllarda dünyada yükse­len İslami hareketin en büyük manevi ismi Seyyid Kutup’u idam etti. Böylelikle Orta Doğu topraklarmda ikinci büyük ça­tışma alanı ortaya çıktı: Baasçılarla-İslamcılar! İç politikadaki sertliği Nasır hayranlarında hayal kırıklığı yarattı.

Ve en büyük hayal kırıklığı 1967’de, İsrail’in üç ülkeye birden; Suriye, Ürdün, Mısır’a saldırıp, Sina’yı, Golan tepele­rini almasıyla yaşandı. 1967 İsrail-Arap Savaşı, Arap dünya­sında dönüm noktasıdır. Arap Birliği tamamen çöktü. Arapların kendine güveni kalmadı. 1970’de Nasır’m ölümün­den sonra Enver Sedat ülkeden Rus damşmanları kovup, kü­çük bir toprak kazandı. İsrail’e karşı sonra bildiğiniz Camp David antlaşmasına oturdu. Böylelikle Arap Birliği’nde üçün­

379

Nihat Genç

cü büyük bir siyasal çatışma konusu belirdi: İsrail’i tanımak! Mısır İsrail’i tanıdığı için affedilmedi!

Baas’ın Irak kolu 1968’in 17 Temmuz’unda Irak tarihi­nin en büyük sayfasını açtı. Abdülkerim Kasım 1958’de II. Fay- sal’ı devirip cumhuriyet kurmuştu. Bu cumhuriyet, Saddam’ın da genç bir subay olarak içinde bulunduğu birçok darbeyle 1968’e kadar geldi. Bugünkü Saddam’ın başkan yardımcısı olacağı büyük Irak Devrimi 17 Temmuz da gerçekleşti. İnanıl­maz şeyler yaptılar. 1968-1980 arasında devrim konseyinin kalkınma ve özgürlük hareketleri, dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar başarılı, hızlı olamamıştır. İşçi emeklilik yasası çıktı, petrol millileşti, onlarca üniversite açıldı, halk okulları kurul­du, halk ordusu kuruldu, kadınlar askere alındı, okuma yaz­ma seferberliği başladı, mesela, bu merkezlerin sayısı 255’den 26.790’a çıkarıldı. Kadın hakları, tarım, sulama, kimya, maki­ne, endüstri, topyekûn bir kalkmma. Yine ayrıca Kürtler’e ku­zeyde otonomi. Ayrıca ülkedeki bütün mezhep, ırk, siyasi heyecanlar parlamentoda temsil edildi.

Baas hızla emperyalist petrol şirketleriyle savaşa girişti.. Ve dünyanın neresinde olursa olsun milli hareketlere güç ver­meye başladı. 1979’da Saddam darbeyle iktidarı ele aldıktan bir sene sonra, tüm Orta Doğu’yu kana bulayacak on yıl sü­ren İran-Irak savaşı başladı.

İran İslam devrimiyle bölgede yeni bir çatışma alanı da­ha çıktı. Arap gençliği içinden İran İslam devrimine sıcak baş­kanlar çoğalıyordu, devrim ihraç ediliyordu. İran, Acemdi, Şii’ydi.. Tüm Arapların Acemler ve Şiilerle tarihten kalan bir hesaplaşması hep vardı.

Fransızlar’ın bölgeden çekilmesiyle, bir dizi darbeyle yönetilen Suriye, Baas fikirlerinin yeşerdiği yerdi. Hafız El Esad, bugünkü Beşar’m babası, 1970’de iktidarı ele geçirdi. Müslüman Kardeşler hareketi Suriye’nin de en büyük muha­

380

Amerikan Köpekleri

lif hareketiydi. İsrail’le Suriye sıcak çatışma içinde, İsrail 67 sa­vaşında Suriye’den Golan tepelerini kopardı. Bu önemli su böl­gesi hâlâ İsrail’in elinde. Mısır 67 savaşından sonra onurunu kurtarmak için İsrail’e Kipur savaşıyla saldırdığında, Suriye Mısır’ın yanındaydı. 1983 yılında İsrail’le çatışmalar doruk noktasma çıktı. İsrail Esad’ın gözünü korkutur. Suriye, ayrıca Fransızlar’m 1920’de suni olarak, kendi toprak parçasından kurduğunu düşündüğü Lübnan’ı hiç hazzetmez. Irak’da ken­di toprağı, bir kaymakamlığı olduğu düşündüğü Kuveyt’i hiç hazzetmezdi. Suriye Lübnan’a hangi niyetle saldırdıysa, Irak’ta Kuveyt’e aynı niyetle saldırdı. İkisi de hezimete uğrar.

Suriye Baas tarihinin dönüm noktası, İran-Irak savaşı. Bir zamanlar tek devlet girişimiyle birleşmeyi düşündüğü, an­tlaşmalar imzaladığı Irak’a karşı, İran’ın Humeynisi yaranda yer aldı. Böylelikle Orta Doğuya bir çatışma alam daha çıkar! Irak’da Saddam ve Suriye’de Esad, az demokrasiyle çok kal­kınma prensibiyle Baas ideolojisinden uzaklaşıp, diktatörle- şirler. Mısır ise ABD yardımlarıyla ayakta durur.

67 savaşından sonra Filistinli mülteciler Ürdün’e sığınır. Ürdün’ün başında Kral Hüseyin, kaypak, kurnaz politikala­rıyla hem İngilizlerle hem Araplarla iyi geçinmeye çalışır. Ür­dün’de iç karışıklıklar meydana gelir. Tarihe “Kara Eylül” diye geçen 1970’de, Filistinliler’i kanlı bir şekilde ülkeden çıkartır. Filistinliler’in bir Arap ülkesinden kovulması Arap dünyası­nın çöküşünün başlangıcı olur. Sürgündeki Filistin ağır yara alır. Bugüne kadar Filistin’den dünyaya bir milyon Filistin- li’nin göçtüğü sanılıyor. Ve Filistinliler kendilerini Lübnan’da bulur.

Lübnan, Suriye’nin kendi toprağı kabul ettiği, Dürziler, Hristiyanlar, Ortodoks Rumlar, Şiiler, bir yığın mezhebin ya­şadığı karmaşık bir etnik yapıda ülke. Filistinliler Lübnan’a yerleşip, İsrail’e karşı burayı üs edinir. İsrail saldırılarına bu­

381

Nihat Genç

radan cevap verir. Lübnan Orta Doğunun İsviçresi’ydi. 1975- 1982 arası dünya tarihinin en sert çatışmalarının yaşandığı merkez olur, bir savaş, iç savaş laboratuvarı. Ev ev, sokak so­kak bu çatışmalar insanlığın akimı bozacak trajedilere ulaşır. 145 bin ölü, 200 bin yaralı. Lübnan’daki iç savaş dünya haber merkezlerince yıllarca ilk sırayı korudu. Hergün ilk haber Lübnan’dı. Lübnan savaşı insanoğlunun sinir sistemini, barış umutlarını, birarada yaşamı bütünüyle bozdu. 1982’de İsrail Lübnan’ı işgal eder. Filistinliler’i bölgeden çıkarır. Bugün da­hi Suriye Lübnan’dan vazgeçmiş değil. Filistinliler bir kez da­ha ortada kalır. Aynı günlerde İsrail Sabra ve şatilla katliamıyla vahşet tarihinde bir sayfa açar. Arafat Tunus’a sı­ğınır. FKÖ’nün merkezini Trablusşam’a kurar, bir yıl sonra bu merkez de İsrail tarafından bombalanır. Merkezleri, yurtları, gittiği, sığındığı yerler, her yer karmaşıklaşmış, Arapsaçına dönmüştür. 1987’de Filistinli çocuklar kendi sokaklarına giren İsrail askerlerini taşlamaya başlar. Bu, 1. İntifada hareketi. İn­tifada, bulunduğu, ikamet ettiği yeri savunma anlamına geli­yor. Silahla, Arap zenginlerle, sert militan örgütlerle onurunu kurtaramayan, gittikleri Ürdün ve Lübnan’dan kanlı bir şekil­de çıkartılan Filistin hareketi bu intifada taşlarıyla hayat bu­lur..

Bizim gençlik yıllarımızda, radyolardan en çok duydu­ğumuz isim “Falanjistlerdi”, Hristiyanlarm vurucu gücü.. Hristiyan milliyetçisi de denirdi. Ve daha ilk gençlik yılları­mızda Beyrut’tan “Paris” gibi bahsedilirdi.. Beyrut ve Lübnan Orta Doğu’nun İsviçre’siydi..

Orta Doğu’daki siyasi yapıların hep bir “İsviçre” takın­tısı vardır. Beyrut, gerçekten vur patlasın çal oynasın’ın baş şehriydi, ajan filmlerinin gizemli baş şehri. İşte bu İsviçre 145 bin ölü verdi… İkinci İsviçre takıntısı İsrail’indir, İsrail’in İs­viçre takıntısı hergün intihar komandolarıyla tek gün huzur

382

Amerikan Köpekleri

bulamıyor. Üçüncü İsviçre takıntısı Mesut Barzani’nindir. İs­viçre gibi dağlık arazide yaşarlar. Kerkük-Musul petrolü öte­sinde, kendi topraklarında büyük madenler, petroller olduğunu düşünürler. Kerkük-Musul sadece petrol değil, ma­den olarak da çok zengindir, yağmur yağdığmda topraktan ci- va akar. Mesut Barzani petrolden gelecek paralarla burada bir İsviçre kuracakları hayaliyle yaşamakta! Diğer İsviçre takıntı­sı Kuveyt’indir. Kuveyt, İsviçre’yi de geçmiştir..

Irak, Osmanlı’dan kalma Kuveyt’i bir küçük kasabası olarak görür. Kuveyt diye ayrı bir devlet kabul etmez. Bu yüz­den Kuveyt’in ilk işgali 1961’de Iraklı general Kasım tarafın­dan, İngilizler’in baskısıyla çıkartılır. İkinci Kuveyt işgali yine Irak’tan gelir. Sebep yine aynıdır, sımr antlaşmazlıkları ve ül­kede hak iddiası. Ama asıl sebep, Irak, İranla tüm Arap dün­yasının şerefi üzerine savaşırken, Kuveyt’in yeterli destek vermemesi. Aslında Kuveyt Irak’ı maddi olarak fazlasıyla des­tekledi. Ancak Irak, savaş sırasında petrol fiyatlarıyla oynaya­rak Kuveyt’in kendisine zarar verdiğini ve sınırdaki kendi petrollerini çıkardığını iddia etti ve Kuveyt’e Birinci Körfez Sa- vaşı’nı yol veren savaşı başlattı.

Arap dünyasının iki büyük finansörü, biri Kuveyt ve başta Suudi Arabistan. Kuveyt’in dünya petrol piyasasında gücü ve Amerika’daki yatırımları, hisseleri, şirketleri gözönü- ne alındığında, inanılmaz bir para-piyasa-şirket devleti oldu­ğunu görürüz. Kuveyt’i yüzyıldır El Sabah ailesi yönetir. El Sabah ailesinin tüm fertlerinin özel okulları, hizmetçileri var­dır. Dünya tarihinde masallarda dahi rastlanmayacak büyük bir zenginlik, şatafat içindedirler. Ve El Sabah ailesi, devletin yerine geçen bu büyük “finans yönetimine” çok fazlasıyla dik­kat etmekte. Bu finans yönetimi, Kuveyt’in petrol ve finans dünyasındaki çalımları Irak’ı usandırmıştır. Kendisi Iran cep­helerinde yüzbinlerce şehit verip, kalkınması, ekonomisi sıfır

383

Nihat Genç

noktasma düşerken, avuç kadar Kuveyt’in para cinlikleriyle Irak’ı zor duruma düşürmesi, yardım etmemesi, yardım etse dahi, bu yardımları büyük faizli borç hanelerine yazdırması, Irak’ı delirtip, Kuveyt’e saldırtmıştır!.

Gelelim Suudlar’a.. Kurucu Kral Abdülaziz 1953’de ölür, yerine oğlu Suud geçer. Suud’dan sonra Faysal, sonra Fahd. Faysal’m emriyle dünyadaki İslami organizasyonlar destekle­nir. Faysal ve Fahd bir nevi İslami kültürün finansörü olur. İslam konferansını onlar tertip eder. Londra ve Paris camileri gibi birçok vakfı, demeği, kurumu maddi olarak onlar destek­ler. Rabıta gibi kurumlar vasıtasıyla bir nevi para akıtarak Araplarm büyük ağbiliğine soyunurlar. Laik ve sosyalist fikir­lerden hiç hoşlanmadıkları için, 601ı yıllarda Arapları heye­canlandıran Baas rejimleriyle çatışır bu Suudlar. Bu rejimlerin arkasındaki Sovyetler’den nefret eder. Sovyetler Afganistan’ı işgal edince, Afganistan’a büyük maddi destek verir. Bir yo­rum olarak söyleyelim, Afgan direnişi tüm İslami dünyada he­yecan yaratır. Buradaki siyasi liderler kahramanlaştırılır. Afganistan’daki İslami hareketler İslamcı hareketin yıldızları olur. İşte, bunun finansörü Suudi Arabistan. Suudlar Ameri­ka’nın yanındadır ve sert İslami hareketlere para yağdırır. Sert İslami hareketlerin tüm Arap davasının önüne geçmesinde bu yardımlar gözardı edilmemeli.

İran İslam Devrimi’nin Şii ve Fars karakterinden hiç hoşlanmayan Suudlarla İran arasında bir sinir harbi başlar. Dünyada yükselen sert İslami hareketler Suudlar7ın parasım sevmekte, ama, İran düşmanlığını eleştirmekte. Sinir harbi Hac’da İranlı mücahitlerle kanlı çatışmalara kadar varır.

Suudi Arabistan’m huzurunu bozan en büyük olay ise, Irak-Kuveyt savaşında kutsal topraklarını Amerikan askerle­rine açmasıyla başlar. Çünkü Amerikan askerleri geri dönmez, ilk defa Suud topraklarında büyük bir muhalefet başlar!

384

Amerikan Köpekleri

Faysal ve Fahd’ın saray hayatı, lüks düşkünlüğü, şata­fatlı, gösterişli bir İslam anlayışını moda yapması, Arap top­raklarında çok eleştirilen konudur. Dünyada iki tür İslami akım vardır: Birincisi, Kuveyt, Arap şeyhlikleri, Suudi Arabis­tan tarzı zenginlik ve saray düşkünlüğüyle yükselen İslami hayat.. Ki, başını Suudi Arabistan çeker. Türkiye’de İslamcı partilerin başım çeken Erbakan aynı görüşte, hatta Suudlar’m dostudur. Aynı şatafatlı düğünleri, zenginlik düşkünlüğünü Erbakan hiç gizlemez.

İkinci İslam, yoksul, mazlum, kendi halinde İslam’dır. Pakistan, Mısır, Filistin yoksuldur. Bu yoksul İslamm başını Mısır’da El Ezker Üniversitesi çeker. Yoksul Müslümanlar zen­ginlerin neden yardım etmediğini eleştirir. Ladin gibi sert mi­litan gruplar, Afganistan direnişinde ortaya çıkan sert ve ünlü İslami gruplar zenginlerin yardımıyla büyümüştür, ama, yok­sul, mazlum bir İslam davasına taraf olmuşlardır.

Direniş ve savaş sürecinde sadece eleştirilen bu zengin- yoksul ayrımı artık yavaş yavaş ortaya çıkmakta. Yoksullar, zenginlerin servetini, İslamcı hayatım çok eleştirse de, şimdi­ye kadar, kati surette, zenginlerin karşısına radikal bir tavırla çıkmamışlardır.

Ülkemizden örnek verirsek, yoksul Müslümanlar, Erba- kan’m ya da Enver Ören gibilerin hayatlarını lüks düğünleri­ni, mersedeslerini gizlice eleştirmiş ancak, karşısına sert bir şekilde çıkmamıştır. Yeni yeni bu yoksul muhalefet yüksel­mekte.. Bu iki ayrı İslam hayatı derin bir siyasal çelişkiyle ye­ni yeni siyasal olarak şekillenmekte!

Afganistan’ın Sovyet direnişi, sonrasındaki iç savaşlar­la ülkeye 24 yıldır huzur gelmez. Tüm entellektüel güç tavsi­ye edilir. Sert İslami hareketler “devlet” olur. Dünyanın gözleri bu insanlıkdışı rejime yönelir. Batı cennet, Doğu ce­hennem olur. İslam Orta Çağ’dan da geriye gider, ilkel bir gö­

385

Nihat Genç

rünüm içine girer. Ancak, Afganistan direnişi tüm Müslüman ülkelere “İslami” bir heyecan, ardından İslami militanlaştıra­cak sert slogan ve kahramanlar üretir. 701i yılların gençlik ido- lü El Fetih’in solcu Leyla Halid’iydi, şimdi Ladin olur.

Modem yüzyılımızda Müslümanların aklım yemesinde Afganistan bir numaralı laboratuvar. Çok haklı bir davadan çok akıl dışı bir siyasi manyaklığın içine girildi. Şanlı Sovyet direnişi tersine döndü. İslam’ın çöküşünü, İslam’ın geriliği, il­kelliğini dünyaya gösteren çok acıklı bir film sahnesine döndü.

Afgan savaşını Müslümanlar başlatmamıştı. Gelelim oradan çok korkunç yüzlü, fikirli militan gruplar türedi. Bunu yıllarca süren savaşın psikolojisi yaptı. Bunda İslam’ın, Müs­lümanların suçu ne? Sonunda Müslüman dünya Afganistan dendikçe utanmaya başladı.

İran devrimi öncesinde, bizim ilk gençlik yıllarımızda dünyanın en vahşi, en sadist gizli örgütü Savak’tı. Şahin Sa- vak’ı İran’da yüzbinlerce gencin kolunu, bacağını işkenceyle kesip sakat bıraktı. Denilebilir ki, İran Devrimini hazırlayan Savak’m işkenceleriydi. Sokak ortasmda şah, toplarıyla halka ateş açtı. Orta Doğu’daki yenilgilerden sonra İslam toplumu İran Devrimi’ne yürekten sarıldı. İran Devrimi’ni yeni bir baş­langıç olarak gördü. Devrim ilk yıllarında kardeşlerini yedi. Ardından Irak savaşı başladı. Savaşın çıkış sebebi çok komik­tir. 1975’de Saddam konsey başkan yardımcısıyken ihtilaflı, denize ulaşan nehrin ağzı olan şattülarap’ı İran’a vermişti, dü­şünmemişti. Şimdi, Şattülarab’ı istiyordu. Peşinden on yıl sü­ren savaş, İran ve Irak’ta erkek nüfus bırakmadı. İran on yıl içinde dünya tarihinin görmediği sakatlarla, tekerlekli sandal­yelerle doldu. Bir genç nüfusa sahip olabilmeleri için İran’ın otuz yıl komşularıyla iyi geçinmesi gerek.

Unutmayalım ki, ambargolar savaştan beter sonuçlar üretti. Irak’ta yüzbinlerce çocuk hastalıktan öldü. İran-Irak sa­

386

Amerikan Köpekleri

vaşı Saddam’ı dahi imana getirdi, Saddam bir anda “İslani’ın kılıcı oluverdi. Kanından Kuı^an’ı Kerim yazdırdı, Irak bayra­ğına “Allahuekber” yazısı koydurdu.

Petrolü, kendi kendine yetecek zenginlikte doğalgazı olan Cezayir’de Lübnan benzeri katliamlar, iç savaş görüntü­leri hiç dinmedi… Kuzey Irak’taki Kürtler’i hiç anlatmaya­lım.

İslam dünyasının derin yoksulluğu üzerine çok konu- şulmamıştır, bugün, Fas’ın kuzeyinde Moritanya’da uygarlık yüzü görmemiş, Orta Çağ şartlarında kölelik kurumu aynen yaşamakta. Pakistan’da milyonlarca çocuğun tuğla fabrikala­rında çalışma koşulları, kölelikten de beterdir. Bangladeş’te milyonlarca insan su fareleri gibi derme çatma teneke kulü­belerde hayat sürer. Kahire’nin bok tepelerinden girilmeyen yoksul mahalleleri yüzünden Mısır ABD’ye hep muhtaçtır!

Bir de ilginç bir hikâye anlatalım… 1948’de İsrail Devle­ti kurulduğunda Arap halkları paniğe kapılır, ayaklanmalar olur. Arap krallar, İngilizler’den çekinip savaş istemese de, halk, ısrarla savaş ister. Arap orduları Telaviv’e 35 kilometre kadar yanaşır. Yeni kurulmuş İsrail boğulmak, yeniden tarih­ten silinmek üzeredir. Araya İngilizler girer, ateşkes ister. Ku­düs’ü topyekûn almak an meselesi. İsrail orduları esir oluyor. Ancak, aptal Arap krallar, ateşkesi imzaladı. Dört günlük ateş­kes içinde İsrail dünyaya imdat çağrısında bulundu, limanlar erzak doldu, silah doldu. Ateşkes bittiğinde Araplar neye uğ­radığım şaşırdı. Dünyanın en gelişmiş techizatlı ordusu karşı­sında duruyordu. O orduyu bir daha yenemediler. Bugün hangi Arap’a sorsan, “ah, o ateşkes!” diye iç geçirip, aptallığı­mıza doymayalım, diye hayıflanır. Arap topraklarmı kan gö­lüne çevirip, hallaç pamuğu gibi atacak İsrail’i o gün dize getirmişlerdi. Bir daha o fırsatı hiçbir zaman bulamadılar!

Son elli yılda iç savaşlar, ihtilaller, komşu savaşlarıyla

387

Nihat Genç

tamamen tüketilen zenginlikler, petrol, kardeşlikler, fikirler, kültür, yaşamın kendisi, bütünüyle mahvedildi. Orta Doğu toprakları birbirini kesip biçen, birbirini öldüren dünyada eşi­ne rastlanmayan bir akıl hastanesine döndürüldü. Bu akıl has­tanesinden Sovyetler kaçıp kurtulup bitti, çöktü. İki kişi sürekli bu kan kumarından kazanıyor, biri İsrail, diğeri Ame­rika, Fransa artık “nükleer” tesis satamayacağım diye çırpınıp duruyor.

İsrail ve Amerika’nın siyasetleri, karmaşık, çözülmez, akıl almaz değil. Günlük ve uzun vadeli politikaları, ülke di­rençlerini yok etmek, yıpratmak üzerine kurulu. Kimse ayak­ta kalmasın. Kimse dirençli olmasın. Kimse kültürüyle, şehriyle, sazıyla, sözüyle, bilim adamıyla, aydınıyla, bir top­lum görüntüsü vermesin.

Düşünün, Irak zenginliğiyle bütün akademi macerasını toplar üzerine yoğunlaştırdı, ülkede yetişen bütün bilim adamları fizikçi olmalıydı. Sosyolog, felsefe, psikolog, doktor, onlara lüks geliyordu. Bu devasa katliamların silah finansör­leri vardı. Fransa, yalnız İsrail’e değil, Irak’a da nükleer tesis kurdu. İsrail Irak topraklarına girip bu tesisi vurdu.

Düşünün, Türkiye, Doğu’da otuz bin ölüye sebep olan Kürt savaşı. 12 Eylül öncesi sağ-sol kavgasında beşbin ölü, 12 Eylül sonrası onbinlerce insana işkence, yüzbinlerin yurtdışı- na kaçması, bir başbakanın asılması ve 3,5 darbesiyle dahi. Orta Doğu’nun en huzurlu ülkesi olmayı başardı.

Son yirmi yılda bölgede Amerika’nın aldığı büyük me­safeyi görelim. Amerika, Afganistan’ı topyekûn işgal etmiştir. Pakistan’a, Arabistan’a, Mısır’a ve Türkiye’ye tamamen hâkim­dir, kuş uçurtmaz, her dediğini yaptırır. 1980 yılında İranlılar Amerikan elçiliğinden Amerikalılar’ı rehine olarak aldığında, Amerika’mn eli kolu bağlanır. Bir gizli ve karşı hareket düşü­nür. Ancak bölge ülkelerinden kimse üs vermez. Helikopter­

388

Amerikan Köpekleri

lerini Mısır’dan kaldırabilir. Yol uzundur, çöldür. Helikopter­lerin motorlarına hesapta olmayan kum girer, bozulur, çeşitli nedenlerle düşer, hareket tam bir fiyaskoyla sona erer. Hare­kâtın içindekiler canlarım zor kurtarır, birçoğu ölür. Oysa İran içlerine kadar sızdıkları bu hareketten İranlılar’m hiç haberi olmaz. İşte yirmi yıl önce üç helikopter kaldıracak üs bulama­yan Amerika, bugün ikiyüzbin askeri yığacak, bütün savaş ge­milerini sokacak, filolarını, uçaklarını bölgeye indirecek kadar ülkeleri manüpüle edip istediğini yaptıracak muhteşem bir güce kavuşmuştur. Düşünün ki, teskereye karşı oy verdik de­yip seviniyoruz, yani Amerika, kuzeyden Irak’tan girmesin di­yoruz, oysa, İncirlik üssü orada, istediği gibi kullanabilirler…

Biz, Doğuluyuz. Doğuya dair bir aşkın fısıltısı kalmadı içimizde. Bu kan bizim bedenimizden aktı. Batı zevk alarak öç alıyor. Toprağımız baştan sona akan bir yara. Dev bir zehirli örümcek gibi gizli servislerle kuşatıldık.

Anadolu’da geçtiğimiz yirmi yıl içinde, bir milyon Apo- cu, bir milyon Erbakancı, bir milyon Türkeşçi genç yetiştirdik. Hiçbiri kendine “Doğu’yu” dert edinmedi. Erbakan’ın derdi, Suud kralları gibi şatafat. Milliyetçiler, Araplar bizi arkadan vurdu, deyip umursamadı. Hepimiz doğduğumuz günden beri İran’ın azılı düşmanıyız. Doğu topraklarını görmemek için, Doğu’dan uzak kalmak için elimizden geleni yaptık. Med­yamızın oldum olası bir Kahire, bir Bağdat, bir Tahran muha­biri hiç olmadı. (Geçtiğimiz hafta Suriye’de seçimler oldu. Basınımızda tek bir satır yok. Suriye parlamentosunun yüzde altmışını Baas, yüzde kırkım sosyalistler ve komünistler oluş­turur). Partilerimizin programları AB’yle dolu, aynı partilerin Doğu’yla ilgili tek cümlesi yok. Ordumuz İsraille tuhaf ant­laşmalar içinde. İttifakın derinliğini kimse bilemiyor. Gördü­ğümüz, İsrail ordularıyla Akdeniz’de ortak tatbikat yapıyoruz, kime karşı, neye karşı. Bu dünya yangım içinde ve bu uçsuz

389

Nihat Genç

bucaksız coğrafyada gidip kendimize yalnız İsrail’i dost seç­memiz, ne tuhaf…

Son yirmi yılda İran’da ölü sayısı bir milyon, Irak’ta bir milyon, Afganistan’da milyonların üstünde. Bütün bu acıma­sız savaşlara “işte çirkin İslam, aman uzak duralım” diye bak­tık. Doktorumuz, öğretmenimiz, eczacımız, tek bir kişi buraların kapısını insanlık adına, yardımlaşma adına gidip çalmadı…

Oysa Türkiye kültürel ve tarihsel karakteri dolayısıyla, sevse de sevmese de, istese de istemese de, yaşayabilmek, bir vatan olarak ayakta kalabilmek için köprü olabilmeli. Do- ğu’dan Batiya, Batidan Doğu’ya köprü Anadolu. Doğu’yu sevmeyin, bu acımasız kültürlerden nefret edin, ama Anado­lu coğrafyası gereği köprüdür, bunu inkar edemezsiniz, bu köprüyü yaşamak için işleteceksiniz.. Önce, bayağı köprü, in­sanlar gidip gelecek, sonra kültürel köprü, sonra kurumsal köprü, çok şeyi bizden görüp beğenecek, ya da tartışacak­lar..

Bu uçsuz bucaksız coğrafyalardaki insanlar, deli olur, çirkin olur, pis olur, manyak olur, yoksul olur, akıl hastası olur, intihar komandosu olur, vahşi olur, psikopat olur, olur, olur.. Ne olurlarsa olsunlar, onlar bizim kardeşlerimizdir. Biz- ler, bu coğrafyanın çocuğuyuz. Bu toprak parçalarında milli­yetçilik topyekûn yenildi. Sosyalizm yenildi, İslamcılık yenildi.. Hepsini çürütüp yok eden, Amerika, İsrail, Batı… Hepsini birbirine kırdırdı… Artık bu coğrafya bizden daha ge­niş daha derin bir muhabbet bekliyor.. Hepimizin hepimizi kucakladığı bir dünya görüşü bizi bekliyor..

Genç insanlar, partiler, genç aydınlar, Doğu toprakla­rında mezhebi, aşireti, etnik grubu, rengi, dini aşacak ve hep­sini olduğu gibi kabul edecek ve ekonomisi kendi arasında, kendi kendine yeten ve kültürü asırlar boyu ırmaklar gibi akan

390

Amerikan Köpekleri

bir Doğu kardeşliği davası artık edinmek zorunda..

Nasıl olduysa oldu, bu tarihin Anadolu köprüsü üstün­den hiç kimsecikler geçmediği için çürüyerek yok oluyor işte.. Bu köprünün üstünde yüzyıl var ki, yapayalnız kaldık… Tek başımıza… İntihar ediyoruz işte.. Sazı, sözü, kültürü, kara ka­şı, sürmesi, küfrü, neşesi bize benzeyen, bizim gibi insanlarla neden düşman olduk?

Genç kardeşlerim! Unutmayın, unutmayın, unutma­yın!.. Batı’yı cennet yaptılar; ama, Doğu’yu cehennem yapa­rak, Batiyı cennet yaptılar!..

Doğduğum günden beri bir ses kulaklarımda. Tago- re’den bir ses, Gandi’den bir ses, İkbal’den bir ses, Yunus’tan bir ses. Feryat figan bir ses. Doğduğum günden beri bir ses ku­laklarımda. Şehrazat durmaksızm binbir geceyi okuyor.. Doğ­duğum günden beri bir ses kulaklarımda. İpek Yolu’nda atlar nallarıyla şiirler okuyor.. Doğduğum günden beri bir ses ku­laklarımda. İsfahan’dan, Şiraz’dan, Bağdat’tan, Kahire’den, Konya’dan, Bursa’dan, kümbetlerden, geçmiş mezarlardan bir ses.. Kervanlar sandık sandık uzun nağmeli şarkılar taşıyor.. Doğduğum günden beri bir ses kulaklarımda, çocukluğumun kara tren sesleri, çığlık çığlığa… Yana yakıla, kara, uzun şallı annelerin sesleri, çığ düşer gibi, kayalar düşer gibi.. Yalınayak, başıkabak su fareleri gibi yaşayan çocukların sesleri. Doğdu­ğum günden beri bir ses kulaklarımda.. Koşun, koşun, koşun, Doğu’ya koşun, Doğu beni çağırıyor, bizi çağırıyor Doğu… Doğduğum günden beri aklımda, ikinci bir Hindistan seferi.. Doğduğum günden beri aklımda, Doğu’ya Doğu’ya Doğu’ya, anneme yazar gibi babama yazar gibi hasret dolu bir mektup…

391

Yobazlarımızı Arıyoruz

Gerici, yobaz, irticacı, kaba sofu, tutucu, taassup… gibi kav­ramlar, cumhuriyet tarihi boyunca cehaletin ürünü olarak cumhuriyetçiler tarafmdan baş düşman ilan edilmiş kavram­lardır. Bugüne kadar ders kitaplarından gazetelere kadar bu kavramlar kendi halkıyla kıran kırana bir savaşın da kılıcı ol­muştur.

Cumhuriyetimizin baş düşmanları neden gericilerdir, irticadır. Cumhuriyetin ilerici aydınları bunun ideolojik ceva­bını yüzbinlerce kez yazmışlardır. Çünkü, hilafet isteniyor, şe­riat isteniyor. Bu kadarla kalmıyor, bilim-aydmlanmadan habersiz bu insanlar, diyelim ortopediste değil çıkıkçıya gidi­yor, psikiyatriste değil üfürükçüye gidiyor, diyelim, medeni (asri) Türk kadınının başını örtüyor, kadın eşitliğine inanmı­yor, çünkü dört kadın istiyor, yüzlerce örneğini biliyorsu­nuz.

Bunların toplamına cumhuriyet ideolojisi “kara cehalet” diyor. Cehaletin kökü kurutulmalı. İlk mektepten üniversite­ye, çavuşundan genelkurmayına kadar bunlarla savaşmalı- yız.

Cumhuriyetin milli eğitimi “gericiliği” ders kitapların­da baş düşman olarak çocuklarına öğretir. Cumhuriyetin ilk yıllarında ilkokul kitaplarında eski hocaların falaka eğitimi an-

392

Amerikan Köpekleri

latılır. Uzun sakallı, uzun entarili ve canavarlaştırılmış bir ho­canın karanlık yüzü milyonlarca kez çizildi. Eline, rahleleri ba­şında Kurban öğrenen çocuklarının başına vuran uzun sopalar verilir. Cumhuriyetin ilerici yazarları kara çarşafı, bu sopalı sahneleri, irticamn ta kendisi gibi seksen yıldır karikatürüze ederek savaşır.

Çünkü cumhuriyet aydınlan bu çağdışı, yobaz, karanlık dünyayı sevmiyordu, çünkü cumhuriyet aydınları, bilime, ay­dınlığa, yurttaşlığa, eşitliğe, sosyaliteye, tiyatroya, sinemaya, kültüre inanıyordu. Toplumun kasabalanndan köylerine ka­dar “halk eğitim merkezleri” kurdu, tiyatrolar inşa etti. Bu ka­ra cehaleti Anadolu’dan yok etmenin peşine düştü. Cumhuri­yet yazarları, Anadolu’ya giden öğretmen, doktor, aydın in­sanların cahil hocalarca taşlandığını, kovulduğunu romanlar­la dile getirdiler. Bu derin taassubun ne kadar iğrenç, kötü ve acıklı olduğunu yüzbinlerce kez yazdılar. Bunu en iyi örnek­leyen kitap: “Yaban” romamdır.

Yakup Kadri’nin, “Yaban” romanı hâlâ liselerde okutul­maktadır. İstiklal savaşı yıllannda kapalı bir Anadolu köyü­nün derin cehaleti anlatılır romanda. Öyle bir cehalet ki, Anadolu’nun kurtuluşu için İngiliz kraliçesinden umut bek­lenir, öyle bir cehalet ki, ilerici, okumuş, aydm, düzgün giyim­li Türk aydım bu cahil köylü için “yaban” gibi görünür.

Yaban, cumhuriyet tarihimizin en çok okunan romanı­dır, cumhuriyet ideolojisinin baş eseridir. Bu kitap, okumuş- yazmış herkesi gericilik konusunda ikna etmiş, cehalete karşı savaşmak için ilerici Türk aydmmı kırbaçlamıştır. Peşinden, Vurun Kahpeye, Çalıkuşu gibi bir çok eser Sabahattin Ali’nin İçimizdeki şeytan, Kemal Tahir’in Bozkırdaki Çekirdek de Anadolu’da gericiliği işlemiş ve Yabanla birlikte cumhuriyet ideolojisinin bir numaralı eserleri olmuştur!.

Mesela, Cumhuriyet gazetesi başyazarı, Kemalist İlhan

393

Nihat Genç

Selçuk, kırk yıldır, Yaban, Çalıkuşu ve Vurun Kahpeye ideolo­jisiyle yazılar yazar. İlhan Selçuk’un davası şudur. Fransız İh­tilali’nin getirdiği bilim, eşitlik, aydınlanma, yurttaşlık gibi değerlere sarılmalı, bu kara cehaleti kurutmalıyız. Bu Batılı de­ğerlerle kendi cehaletimizi, hocalarımızı, irticamızı yok etme­liyiz.

Bütün yazılarının özeti, anafikri, ideolojisi budur. Me­sela, Afganistan’da, Talibanlar yönetimi ele geçirince, bu ay­dın, ilerici Kemalist yazarlarımız, işte yobazlar, bunları kendi haline bıraksak, ülkemizi de Taliban rejimine çevirecekler di­ye bağırırlar. Aynı şekilde yirmi beş yıldır bu yazarlar, İran’da­ki mollaları örnek gösterip, bakın bu cehaleti temizlemezsek, halimiz mollalara döner, Kemalist devrimler yıkılır, diye fer­yat eder!.

Aynı şekilde, Sudan’da, çeşitli İslam ülkelerinde ortaya çıkan Mehdileri, sahte peygamberleri gösterip, işte gericiler, diye savaş açarlar.

Anadolu tarihi, cumhuriyet öncesi-sonrası gerçekten ir­ticacı hareketlere sahne olmuştur. 31 Mart vakası bunlardan sayılır, ancak, en iyi örnek Kubilay Vakası ve Şeyh Said isya­nıdır, bu isyanlar irticacı hareketlerdir.

Bugün hâlâ olup bitenleri sakin, aklıselim değerlendi­recek sükûneti bulabilmiş değiliz. Hâlâ, elimizde kılıç, savaş halindeyiz… Oturup düşünelim.

Binlerce yıllık gelenekleri, alışkanlıkları, giyimi, kuşa­mı, hilafeti, dini, manevi kurumlan ellerinden gidiyor korku­su yaşayan din adamlarının “ayaklanması” kadar doğal ne olabilir?

Tabii ki insanlar, “yeni olan” şeylere, dışardan gelen şey­lere, alışkanlıkları dışındaki şeylere karşı “refleks” gösterecek. Dışardan gelen yeni değerlerin bir günde hemen kabul gör­mesi mümkün değildir. Sosyoloji bize, “sağlıklı” olanın dışar­

394

Amerikan Köpekleri

dan gelen şeye karşı toplumun gösterdiği “karşı hareketler” olduğunu söylüyor. Ve sonra yavaş yavaş kabulleniyor. Bir devrim oluyor ve toplumun tüm kesimleri sesini çıkartmadan, anlamadan, ne olduğunu bilmeden gelen yeni adetleri, giyi­mi, okulları, hemen kabul ediyor. Bu peşin peşin uyum, sağ­lıklı değildir.

Kemalist devrimlerin Müslüman din adamlarınca eleş­tirilmesi ve karşı çıkılması, toplumun direncini, gelenekleri­nin gücünü, kendine güvenini, yani sağlığını gösterir.

Yani, dışardan getirilen şeylere karşı büyük bir yobazlık ve taassupla karşı çıkılması o toplumun enerjisini ve gücünü gösterir. Bunu başka bir yazıda da tartışırız, mesela, 19501i yıl­larda mini etek giyen kızlar Müslüman Demokrat Partililer ta­rafından “kâfirlikle”, “din elden gittiyle” eş değer tutulu­yordu, 601ı yıllara geldiğimizde bu Müslüman DPlilerin karı­ları ve kızları mini etek giymeye başladı…

Yani, yobazlık, taassup, enerjidir, harekettir, dirençtir, tepkidir. Yobazlığı ve taassubu kökünden kazımak ülkeyi kö­leleştirmek, kuzulaştırmak, evcilleştirmek, direnç hareketleri­ni bir ev köpeği, ev kedisine döndürmektedir. Bunu tartı­şacağız…

Önce şunu öğrenelim. Türkiye topraklarında iki tür ay­dın türü oluştu. Birincisi, eğitim, irfanını kendi kültür kökle­rinden almış, diyelim Mehmet Akif türü aydınlar. Bugün “İstiklal Marşımızın”, yani bağımsızlık bayrağımızın şiirini yazmıştır. İkincisi, Jön Türkler de diyebileceğimiz, ittihatçılar, sonra, Kemalistler, Batıcılar, solcular da diyebileceğimiz, eği­timini, Batılı mekteplerden almış aydınlar.

Cumhuriyeti kuran düşünce Batı etkisinde büyümüş ay­dınların eseridir. Bu aydm kuşağının en büyük trajedisi şuydu. Topraklarımızın bağımsızlık mücadelesini veriyorlardı ve ay­nı zamanda bu toprakların “modernleşmesi” için çalışıyorlar­

395

Nihat Genç

dı. M. Akif örneğiyle simgeleştirdiğimiz Müslüman aydm ku­şağı ise, dinin, hurafeden, gericilikten ayıklanıp, 11., 12., 13., 14. yüzyıllarda olduğu gibi matematik, tıp, astronomi ve ede­biyatta gösterdiği Türk ve İslam aydınlanmasını örnek alıyor­du.

Her neyse, emperyalizmi toprağımızdan kovan milli su­baylarımız, savaş sonrası, irticacı ve gericiliği baş düşman ilan etti. Ve bugüne kadar uzayan büyük bir halk-devlet, aydın- halk çatışmasının kaynağı oldu. Bugün, ülkemizde, seksen yıl­dan beri iki ayrı toplum yaşamaktadır. Birincisi, geleneği, dini ve yüzyılların aile, hukuk, dünya görüşünden vazgeçmiyor. İkincisi, toplumda, hukukta, siyasette, Batılı değerlerle demok­rasi, eşitlik, yurttaşlık haklarım savunuyor!.

Gerçekten toplumumuzda çok sert irticacı hareketler ol­muştur. Her toplum, tarihin her döneminde yobazlar barındı­rır. Sahte peygamberler, mehdiler karışık-karanlık dönem­lerde öne fırlar. Dini istismar eder. Dini ticarete, siyasete, ken­di iktidarına göre yorumlar.

Ancak, Cumhuriyet’in aydınları yobazlığa, taassuba karşı verdikleri bu yılmaz mücadelenin yönünü hızla “Müs­lümanlığa, dinin kökenlerine doğru çevirdiler. Devlet, hızla, din üzerinde baskı-sansür oluşturdu. Ve ülkemizde bu iki ay­rı toplum arasında dinmeyen savaş laik-şeriat tartışmasıyla kı­ran kırana bugüne kadar geldi.

Hem I. Dünya Savaşı, hem İstiklal Savaşı’nda, yani Os- manlı orduları askerlerinin tümü Müslümandı. Hepsinin an­ne babalan dindardı, cephelerde gaza, şükür, şehitlerimizin namazlan topluca kılmıyordu.

Cumhuriyet sonrası birkaç irticacı hareketten panik ya­pıp tüm toplumu, köklerini hedef alan cumhuriyet aydınları… Romanlar, hikâyeler, kitaplanyla saldırılarını Müslümanlara doğru yöneltti. Bu durum, din bezirgânlannın, din siyasetci-

396

Amerikan Köpekleri

terinin ekmeğine yağ sürdü. İşte bunlar, Batida okumuşlar, iş­te bunlar Kemalistler, deyip, sağcı siyasetin yollarını açtılar. Sağcı siyaset, Tek Parti döneminin yasaklarını ballandırarak elli yıl anlatıp iktidarlarının keyfini sürdü.

Yaban, Çalıkuşu, Vurun Kahpeye ve birçok kitapların ideolojisi bugün tartışılmalıdır. Bu kitapların tezi tuzaklarla dolu ve yanlıştır. Bu kitaplarla büyümüş aydınlarımız, halkı arasındaki yabancılığının bahanesini gericiliğin üstüne yık­mıştır.

Ne yani, asırlardır ağır, yoksul, yoz gelenekler içinde ya­şayan köylüler, şehirden gelen kravatlı öğretmenleri, sırmalı subayları hemen başlarının tacı mı yapacaktı?

Bakın, Doğu topraklarında içimizde en çok okumuş dünya güzeli aydın Ali şeriatı’dır. İran’ın yetiştirdiği müt­efekkir. Bugün hepimizin yana yakıla aradığı büyük adam Ali şeriatı. Halk-aydm çatışması için neler söylüyor.

Ben Batida felsefe, sosyoloji eğitimi aldım. Ülkeme dön­düğümde herkes benden “Sartre’m kitaplarmı çevirmemi bek­liyordu. Halkım da bana anlayıp anlamayıp şöyle derdi: “Baba çok okumuş adam, çok dolu adam”.. Ama bu doğru olmazdı. Doğru olan, halkımın inançlarım, halkımın içinden hikâyeler­le anlatmaktı. Bu yüzden ilk yazdığım kitap: “Ebu Zerr” oldu. Halkım Ebu Zerii tanıyordu. Ebu Zerr’in siyaseti, sosyolojisi, felsefesiyle düşüncelerimi anlatabilirdim…

(Evine ekmek girmeyen adamın neden kılıca sarılmadı- ğma şaşarım diyen Ebu Zerr, İslam tarihinin ilk döneminde sosyalist fikirleriyle yaşamış, devletin elindeki zenginliğin aci­len halka dağıtılması fikri için mücadele etmişti. İslam aydını Ali şeriati’ye solcu yakıştırması da bu sosyalist ekonomi gö­rüşlerinden yapılmıştır…)

Yani, cumhuriyet edebiyatı, halkı karşısına alan, oku­muşu koruyan, halkı cahil-anlamaz gösteren eserler yerine,

397

Nihat Genç

halkı dönüştürmek istiyorsa, bunu o halkın ruh ve maneviyat kökenleriyle, yani, halkla savaşmadan yapabilecek eserleri pe­kala yazabilirdi. Kemal Tahir Devlet Ana romanlarında bir nebze bunu denedi, ilerici-solcu aydınlar tarafından aforoz edilip kovuldu!…

Müslüman askerlerimiz Plevne’den Medine’ye, Trablus- garp’tan Çanakkale’ye kadar, dışardan ülkemize saldırıya ge­çen düşmanlar karşısında amansız bir varolma-yokolma savaşını hiç düşünmeden hiç tereddüt etmeden verdiler.

Anadolu’da başlayan anti-emperyalist mücadelenin benzerlerini 1950’den başlayarak tüm Afrika topraklarında gördük. Yerliler, kabileler, Avrupa’nın modem bombalarına karşı oklarla savaş verdi. Kuzey Afrika’nın Mısır’ı, Tunus’u, Libya’sı ve 1960’larda Cezayir’i, dışardan topraklarına gelen sömürgecilere karşı milyonlarca şehit vererek savaştı.

Bu uçsuz bucaksız topraklarda savaş veren yerliler, ka­bileler, hocalar, sahte peygamlerler, üfürükçüler, müridler ya da daldaşşak Afrikalılar, ya da hiç şehir görmemiş çölün bed­evileri için “düşman”, “dışardan gelen adamın adıydı”..

Düşman, onun gibi konuşmayan, onun gibi giyinme­yen, onun gibi adetleri olmayanların adıydı. Bu koca Afri­ka’nın, ya da bu uçsuz bucaksız sömürgelerin düşünce adamları yoktu. Filozofları yoktu. Aydınları yoktu. Batinın felsefesini, gücünü bilmiyorlardı. Batinın icadlarmdan haber­sizlerdi. Bildikleri tek şey, onların topraklarına saldırmış ol­maları. Bildikleri tek şey, ölümüne bu yabancılara karşı savaşmak.

Eski sömürgecilik dönemi bu yerlilerin savaşıyla tarihe gömüldü.

Yirmi yıl gibi kısa sürede yüzlerce ülke bağımsızlığına kavuştu, sömürgecileri kovdu. Ancak hepsi için yeni bir dün­ya başlıyordu. Bu dünya: Devlet olma… Bürokrasi inşa etme.

398

Amerikan Köpekleri

Uluslararası ticarete, antlaşmalara geçme dönemi. İşte bu yer­liler, hocalar, müridler, bedeviler, adına ne derseniz deyin. Ül­kelerini milyonlarca şehitle savunan bu “ülkeler” devlet kademelerinde okumuş-yazmış adamlar aradılar.

Sömürgecilere karşı mücadele veren bu yerlilerin tama­mı, imanları, adetleri, kültürleri konusunda yobazdılar, taas­sup sahibiydiler. Gavurların adetlerine, giyimlerine hiç hevesleri yoktu. Kahramanca savaştılar. Ülkelerinin yönetim­lerini savaştan sonra, kendi okumuş öz çocuklarına teslim et­tiler…

Ülkelerinin fiili işgali, atanmış sömürge valisiyle yöne­timleri, bu eski sömürgecilik dönemi sona erdi. Okumuş-yaz- mış bürokratlar, aydınlar, üniversiteliler kuşağı görevi devraldı. Hepsi, okuma yazma biliyordu, yabancı dil öğren­diler, giyimlerini kuşamlarını Batıklardan özendikleri gibi dü­zelttiler. Cephede yendikleri sömürgeci efendilerin kültürleri­ne merak saldılar, kanunlarını, seçimlerini taklit ettiler.

Tüm bu bağımsız ülkeler bu yeni okumuş-yazmış ku­şakla yeni sömürgecilik dönemini başlattı. Çünkü, Batiyı tara­dıkça, kendi halkından, şeyhinden, mehdisinden, taassubun­dan, yobazlığından utanıyor, Batı’yı gördükçe üretim araçla­rının ilkelliğinden, üniversitesizliğinden, cahilliğinden acı çe­kiyor. Buzdolabı, otomobili, telefonu, asfaltı, traktörü, tiyat­royu, sinemayı, yabancı okulları hızla ülkesine soktu.

Ve çok geçmeden… Milyonlarca şehit veren, Batinın bü­yük ordularını okla, sapanla, kağnıyla dize getiren bu Müslü­man, ya da ilkel yerlilerin çocukları eliyle, Batı’da okumuş, Batinın edebiyatını, müziğini tanımış bu çocukların eliyle ye­ni bir “bağımlı” siyasetin temelleri atıldı.

Kızıl kıyamet burada koptu. Okuma-yazma bilen bu ku­şak, Batılı değerleri, Batinın gücünü, Batinın icadlarını gör­dükçe, kendi halkını aşağılamaya, kendi ilkelliğinden utanmaya başladı.

399

Nihat Genç

Yani, yeni-sömürgecilik, okumuş-yazmış bu kuşak eliy­le hazırlandı.

Tuhaf şeyler de oldu. Erkekler kravat takmak, kadınlar ruj sürmekle Batılılaşıp özgürleşeceklerini sandı, Ali Şeri- ati’nin dediği gibi, “Eski pahalı cariyeler yedi kalemle süsle­nirdi”.. Daha sert şeyler oldu. Diyelim Suudlar, Körfez’in, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Arap Emirlikleri, Amerikan malla­rıyla doldu ve Amerikan yaşamı ideal oldu. New York’tan da­ha çok jeep bugün çöllerde. Herhangi bir Amerikalı’nın rüyasında göremeyeceği bollukta Amerikan malları bugün zengin Arap ülkelerinde. Daha acınası şeyler oldu, diyelim Mekke ve Medine’yi ellerinde tutan Suudlar, peygamberin kendi kutsal topraklarında ve hatta Peygamberin, sahabenin evinin, yaşadığı sokakların üstünde dünyanın en lüks otelle­rini açtılar. Eskiye dair ne varsa yıkıp büyük şaşaalı oteller, caddeler açtılar. Çok daha sert şeyler oldu, bugün Rus edebi­yatı, Rusya’dan çok Kazakistan’da sevilir, bugün İngiliz gele­nekleri, sosyetesinin alışkanlıkları, İngiltere’den çok Pakis­tan’da taklit edilir, bugün Fransız edebiyatı Fransa’dan çok Ce­zayir’de izlenir, bugün Avrupa kıtasında dahi Kuzey Afri­ka’daki kadar çok Fransızca bileni yoktur, bugün, Batı’da dahi Türkiye’deki kadar Batı düşkünü, Batı hayranı aydm yoktur.

Ve bugün, eski sömürgecilik günleri zihnimizde şu sah­neyle canlanır, limanlarımızda İngiliz gemileri habire maden­lerimizi dolduruyor. Hayır, eski sömürgecilik günlerinde İngilizler, Fransızlar, 1950’den sonra Amerikalılar toprakları­mızda durmaksızın bizimle, seçimler, anayasa, demokrasi üzerine konuşuyordu. Sömürgecilerin asıl yaptıkları iş, bizim­le iki yüz yıldır seçim, hukuk, özgürlük ve demokrasi konuş­maktır, limanlarındaki gemilerin madenlerimizi doldurması sahnesi bunun gizli uzantısıdır.

400

Amerikan Köpekleri

Her neyse, yüzlerce sömürge ülkesinden, yüzlerce deği­şik sömürgeleştirme örneği vermek mümkün.

Biz kendimize bakalım. Ülkemiz bugün Amerika ve Av­rupa bağımlısı. İncirlik üssünü içimizden birileri peşkeş çek­ti, Avrupacılığı ve Amerikancılığı içimizde okumuş-yazmış öz çocuklarımız inşa etti.

İlhan Selçuk sütunundan hâlâ gericiler diye bağırıyor. Ancak, fikri tezlerim incelediğimizde, pozitif bilim, Fransız İh­tilali değerleri, ulus devlet, yurttaşlık vs. gibi kavramlar artık “gerici” sayılıyor. Bilim, siyaset ve dünya bu kavramları çok­tan aştı, bu kavramlar “ilkel bilim” ve “ilkel siyasetin” yani, eski sömürgeciliğin kavramları olarak kaldı.

Şimdi burayı iyi anlayalım, İlhan Selçuk, eski sömürge­ci efendilerin ilkellere karşı kullandığı dille konuşuyordu… Oysa şimdi Tayyip Erdoğanlar küreselleşme, IMF gibi kav­ramlarla yeni sömürgecilerin diliyle konuşuyor…

Burayı gerçekten iyi anlayalım, eski sömürgeciler bölü­nün, etnik uluslar inşa edin, diliyle konuşuyordu… Şimdi ye­ni sömürgeciler, toplanın küreselleşiyoruz, ulusları yıkın, diliyle konuşuyor…

Gerici diye saldırdığı, Fethullah Hocalar, Tayyipler, par­tisiyle, gazetesiyle, bilgisayarlarıyla, birinci sınıf üniversitele­riyle, Batı’da okumuş fizik, matematik, kimyacı aydınlarıyla, uluslararası piyasada ortaklıkları olan büyük şirketleriyle, dünyaca ünlü markası olan Ülker gibi firmalarla, bu yeni dün­yanın, yeni sömürgeciliğin kavramlarını çok iyi özümsemiş, öğrenmiş dürümdalar. Yani, İlhan Selçuklar’m gerici, irticaa diye suçladığı kitleler, partiler, modemizmin, Batinın her ni­metiyle tanışmış durumda. Ve İlhan Selçuk’un fikirleri siyasi olarak “oy” bulamazken, Fethullah Hoca ve Tayyip Erdoğan- larln bu yeni küresel fikirleri çoğunlukla iktidarda!.. Yani, ye­ni sömürgeciler geldi meydane eski sömürgeciler artık bahane…

401

Nihat Genç

Bir zamanlar gerici yobaz, irticacı diye suçladığımız in­sanların partileri artık Avrupacı, Batıcı, Amerikancı fikirlerle dopdolu ve ülkemizin dünyaya açılmasını, Avrupacılığını bu insanlar savunuyor!.

Yakın tarihimize baktığımızda, sağcı, solcu, Kemalist, cemaatçi, muhafazakâr, farketmiyor, bu düşüncelerin her biri zaman içinde Amerikancı oldu. Amerika’nın Avrupa’nın sö­mürge programlarını destekleyen-uygulayan insanlar oldu. Bir zamanların gericisi Fethullah Hoca’nın Amerikancılığını nasıl izah edeceğiz?

Sağcılar böyle oldu desek solcular, ilericiler nasıl Ame­rikancı oldu. İlericiler şöyle oldu desek, Müslümanlar nasıl ol­du.

28 Şubatla toplam dört ihtilal yapan ordumuz bir İncir- lik’i kapatmayı bilmiyor muydu? Sağcı siyasetler Mende­res’ten Türkeş’e nasıl ipini koparmış Amerikancılık yaptılar? Hepsi bir kenara, henüz beş yıl öncesine kadar “Milli Görüş” düşüncesiyle yaşayan bugünkü AKP’nin kadroları “taklitçi Ba­tıcılar” deyip savaşmıyor muydu? Avrupa Birliği’ne, Avrupa kültürüne, Amerika’ya karşı amansız sloganlar atmıyorlar mıydı? Daha da tuhaf şeyler oldu, Rolex saat takıyorlar, İtal­yan marka kravat, ayakkabı giyiyorlar, Mercedes’ten geçilmi­yor.

Siyasi değil, sosyal örnekler daha acıtıcı. Diyelim Susur­luk zanlısı, Siverekli aşiret lideri Sedat Bucak. Ankara’da yeni açılan Laila’nm baş konuğu, şekil yapıp eğleniyor. Oysa deği­şik kültür, değişik mekânlarla içiçe olması gereken yazarlar- sanatçılardır. Bizler tuhaf mekânlara, tuhaf fikirlere yatkın insanlarız. Oysa, bu mekân ve fikirlere en yatkın insanlar ANAP ve AKP kadrolarından çıkıyor. Köylüsü, aşiretcisi, ce- maatcisi, bizi bu fikir ve mekânlarda gördüğünde: “Ne lan ka­rı kızın içinde cafcaflı gâvur yerlerinde ne arıyorsunuz?” diye

402

Amerikan Köpekleri

bize küfretmeli. Doğrusu bu. Sağcısı, dincisi, muhafazakârı, toplumun en sapkın sanatçılarının giymediklerini giyiyor, git­mediği mekânlara gidiyor. Daha acıtıcı olanı, bir toplumun yüzyılda hazmedemeyeceği aşırı düşünceleri hemen kabulle­nip benimsiyorlar.

Eski sömürgeciler de o günkü aydınlarımıza ulusçulu­ğu hemen benimsetmişlerdi, yeni sömürgeciler de şimdiki ay­dınlarımıza küreselleşmeyi anında benimsettiler…

Yani, en ilericimiz, en gericimiz, en irticacımız, en muha- fakarımız sömürge siyasetine, Avrupa birliğine, modem eğ­lence biçimlerine, giyimine, bodoslama atlayıveriyor!

Hadi ilerici aydınlar Batılı edebiyat, felsefe okuyor, etki­leniyor diyelim, en gericisi, en sağcısı nasıl ipini koparmış gi­bi Amerikancı, Avrupacı siyaset ve kültürüne bodoslama dalıyor?

Şöyle oluyor.

Taassubu kökünden yıktığımız için. Hem eski sömür­geci efendilerin, hem yeni sömürgeci efendilerin farklı dilleri olsa da ikisinin de ortak gayesi buydu, taassubu yıkmak…

Böylelikle ülkemizde, okuma-yazma öğrenmenin anla­mı şu oldu: Taassubu yıkmak. Taassubun neresini yıkacağız, düşünmeden, kökünden yıkacağız diyor, çullanıyoruz. Eği- tim-yazar-medya felsefemiz taassubun her türüne karşı savaş halinde!. Oysa, taassubu değil, yobazlığı hiç değil, “hurafeyi” yıkmalıyız, yanlış bilgilenmeyi yıkmalıyız!.

Eski efendiler taassubumuzu İlhan Selçuk’un kavram­ları olan Fransız İhtilali, yurttaşlık, eşitlik, gibi kavramlarla yıkmayı denerken yeni efendilerimiz küreselleşme, Avrupa Birliği gibi kavramlarla taassubu yıkmaya çalışıyor…

Bizim eğitim felsefemiz, taassubu yıkmaya kuruludur. Bilimi, üretimi, markayı, üretmeyi çoğaltmaya değil.

Vatan ve din sevgisi ve anti-emperyalizm her insanoğ-

403

Nihat Genç

lunda sabit fikirdir. Bu fikirleri dahi taassup diyerek öldürü­yoruz.

Taassup, yobazlık, sabit fikir, dogmatizm konusunda iki büyük ekolden sözedelim. Biri harbiyelerdir. Görevi vatan ko­rumasıdır. Öğrencilerini vatan sevgisi konusunda şartlandır­mak harbiyenin temel eğitim felsefesidir. Tabii ki vatan savunmasında sağlam ve sert refleksleri olan subaylar, asker­ler yetiştirecektir.

İkincisi, gerici dediğimiz imam hatip, medrese, Kur’an kursları, eski eğitimimizle yetişen kitlelerdir. Kendi manevi kökenleri konusunda tabii ki hassas olacaklar. Tabii kendi geç­miş kültürlerine sarılacak, onları yaşamaya çalışacaklardır. Ta­bii ki, doğru bilgi doğru siyasetle hurafeden, komplodan, paranoyadan arındırılıp parlak refleksleriyle biri vatanına di­ğeri dinine sarılacak.

Ancak, diyelim, harbiyeden ayrılan bir subay, birazcık tiyatro, sinema, siyaset, kültür, Batılı eserler okuyarak, geriye dönüp harbiyedeki arkadaşlarım beton kafa, man kafa, aptal­lar diye aşağılamaya başlar. İmam Hatip mezunu genç, Batılı birkaç eser okuyarak, eski arkadaşlarım müridcilik, cemaatci- lik, dincilikle suçlar.

Bu topraklarda hangi eğitimi alırsanız alın, eğitimin yö­nü, felsefesi, taassup düşmanı olmaktır. Yobazlığın her türlü­süne karşı savaşmak!.. Çünkü hem eski sömürgecilik, hem de yeni sömürgeciliğin ortak hedefi buydu…

Şimdi, Amerikan ve Avrupa sömürgeciliğine karşı ülke­sini ve dinini seven adam bulamıyoruz. Topraklarımızı sö­mürmek istiyorlar diyecek, gericimiz, ilericimiz kalmadı. Herkes bir şekilde tartışıyor, tartışarak benimsiyor. Okuma- yazma bilenler, ülke ve din sevgilerini ve anti-emperyalizm konusunda sertliklerini kaybediyorlar. Okuma-yazma öğren­mek demek, halkından, yobazdan, fanatikten, taassuptan iğ­renmek demek…

404

Amerikan Köpekleri

İşte, yeni sömürgeciliğin hedefi de buydu… Okuma-yaz- ma bilenler eliyle yobazlık ve taassubu yok etmek. Eğitim sis­temine, medyaya, basma, süslü yazarlara sığınıp, bu topraklarda direnişi bayrak yapan kitlelerin kilitlerini kırmak! kapıları okumuş-yazmışlar eliyle açmak.

Şimdi, ülkemizi, dışardan gelenlere ve mallarına ve sö­mürüsüne karşı korumak istiyoruz, dedikçe, bizi Talibancılık- la, yobazlıkla suçluyorlar!..

Oysa, eski sömürge savaşlarını, gerici, yobaz, taassup içinde dediğimiz, toprağım, geleneklerini, insanlarını, şeksiz şüphesiz tartışmasız seven bu insanlar vermişti.

Şimdi, ikinci ve yeni sömürgeciliğe karşı savaşacak adam bulamıyoruz. Çünkü, yeni sömürgecilik, eski sömürge savaşçılarının dini olan yobazlığı, taassubu devreden çıkarttı. Bir ülkenin ruhu olan, direnci, refleksi, tokatı, aşkı olan, ülke ve din sevgisini, dışardan gelene karşı şüpheyi ortadan kal­dırdı.

Bugün, ülkesini katıksız seven, karşılıksız seven, koru­yan yobazlara, gericilere ihtiyacımız var. Amerika’nın strateji planlarını anlamayan, süslü dergilerdeki tartışmaların yüzüne bakmayan, Batılı eserlerin dilini hiç bilmeyen, okuma-yazma- sı, anlaması kıt, ama, toprağına bağlı, dinini, ülkesini bir dağ­lı gibi özgürlüğe düşkün insanlara ihtiyacımız var.

Eski cehaletimizi arıyoruz. Eğitim sistemimizin yönü, hedefi, ideolojisi, roman, hikâye, felsefesinin ideolojisi kökün­den yanlıştı. Vatan ve din sevgisi, taassupların taassubu­dur.

Hepinizi taassuba çağırıyorum. Toprağma dışardan ge­lenlere, başkalarına, sömürgecilere, ezenlere karşı savaşmak, dogmaların dogmasıdır. Hepinizi dogma sahibi olmaya çağı­rıyorum.

Okuma-yazma bilen insanların kafası karışıyor, sizi ik­

405

Nihat Genç

na ediyor, refleksleriniz, tepkileriniz yokediliyor, sizleri cahil­likle, bilmezlikle, anlamazlıkla suçluyorlar. Suçlamn kardeş­lerim. Aptallıkla, man kafalılıkla suçlanın, faşistlikle, gerici­likle suçlamn, yeter ki, anti-emperyalizm karşısında kolkola girin, ülkenizi, kültürünüzü, değerlerinizi Batı’ya, sömürgeci­lere karşı savunun!.

Anti-emperyalizm hepimizin varolma savaşıdır. Kimse­yi dinlemeyin, okumayın, tartışmayın. Bu adamlar gâvurdur, tek niyetleri bizi sömürmektir. Dünya tarihinde iki büyük ger­çek vardır, birincisi eski sömürgecilik gerçeği, İkincisi, bugün­kü yeni sömürgecilik gerçeği. Birincisine karşı atalarımız savaştı, yenisine karşı biz savaşacağız.

Okullar, gazeteler, üniversiteler bizi türlü akıl yollarıy­la ikna ediyorsa, okumuş-yazmışlar bizi bu sert davamızdan alıkoyuyor, şüpheye düşürüyorsa, okumayın!.

Yaşasın cehalet, yaşasm yobazlarımız, yaşasın Vatan!… Yeni sömürgecilik, okur-yazarlar eliyle ülkenin en mahrem ki­litlerini açmak için vatan sevgisine yobazlık, din sevgisine ta­assup diyerek yıkmaya, kırmaya çalışıyor. İşte Amerikancı Fethullahlar, işte Tayyipler, başardılar!..

Bakın güzel bir örnek vereyim. Bir ülke nasıl kalkınır so­rusuna ülkemizin verdiği cevap: Taassubu, dogmatizmi, yo­bazlığı kırmakla, yok etmekle kalkınır… deniyor…

Oysa bir ülke, AR-GE, araştırma-geliştirmeyle kalkınır. Yani, bor madenlerini işleyecek, fındığın sanayisini yapacak, bugün bir dolar olan ürünü işleyip, geliştirip tahlil edip on- onbeş dolara satacak araştırma-geliştirme, yani bilimsel prog­ramlar, mühendisler, tartışmalar geliştirmelidir.

Bunun en güzel örneği Hindistan’dır. Hintli bilim adamlarıyla bizimkiler arasında çok köklü bir fark vardır, bi­zimkiler, öğrendikçe, kendi halkına, halkının değerlerine sal­dırır.

406

Amerikan Köpekleri

Hintli bilim adamları, atom mühendisliği, bilgisayar mühendisliğini geliştirir, bugün her türlü büyük, gelişmiş bombalar ellerinde mevcut. Hintli bilim adamları, kendi kül­türlerini aşağılamaz. Kendi yüzbinlerce değişik renkteki iba­det şekilleri, budist okulları, halklarıyla dalga geçip küçüm­semez.

Aksine, kültürlerinin sahibi, savunucusu, milliyetçisi- dirler, bugün yerküre içinde anti-emperyalizmin en ateşli bi­lim adamları Hintli’dir.

Hintli bilim adamları, bizim eğitim felsefemizle yetiş- seydi, sahne şöyle olacaktı, bu kültürleri yobazlık, taassup de­yip, ilkellik diye yıkmaya çalışacak, Hindistan aydın-halk savaşıyla kan gölüne dönüşecekti. Böyle yapmadılar, aksine binbir renkli kültürleriyle övündüler. Bu halkı zenginleştir­mek için, bilim, fizik, matematik, mucidlik peşine düştüler. Kaynaklarını işlemek, geliştirmek, markalaştırmak için çalışı­yorlar.

Bizde ise bilim adamları halkıyla savaşmak için bilim öğrenir, böylelikle bizim mucid ve icadcılarımız, köylü kapıcı meczup tiplerin uydurduğu karikatür gibi buluşlardan olu­şur!.

Şimdi bizim aydınlarımız Hindistan’da olsaydı, Ganj’a saldırıya geçmişlerdi. Nehri kurutmak, orada yıkananları, ge­lenekleri köreltmek, yok etmek için savaşıyor olacaklardı.

Ganj’ı yıkarsanız, kültürünüzün kökünü, direncini, gü­zelliğini yıkarsınız. Her ülkenin-toprağın altından bir Ganj akar, aydınların görevi, bu gizli-görünmeyen Ganj’ı bulup, bu­nu coşturmak, şarkılaştırmak, ilahileştirmektir. Tam tersini ya­pıyoruz, Ganjlar’ı taassup deyip kurutuyoruz.

Okumuş-yazmışların tehlikesini en iyi Gandhi biliyor­du. Bakın Gandhi ne yaptı.

Birgün Ingiliz diplomatlar Hindistan bağımsızlığı için

407

Nihat Genç

Gandhi’yle çok önemli hayati bir toplantı yapacaklar. İngiliz diplomatlar Gandhi’yle bu toplantıya katılmadan önce oturup hesaplar yaptılar. Bu toplantıda Gandhi’nin neler söyleyebile­ceğini kâğıtlara yazdılar. Bütün faraziyeleri çıkardılar. Dediler ki, Gandhi şöyle söylerse, şu cevabı veririz, şöyle söylerse, şu cevabı… Yani, Gandhi’nin söyleyeceği her lafın karşılığını ha­zırladılar.

İngiliz diplomasisinin elinde söylenecek her söze bir si­yasi karşılık mutlaka vardı…

Diplomatlar Gandhi’yle toplantı için geldiler. Odaya gir­diler, dışarda gazeteciler bu büyük toplanünm sonucunu me­rakla bekliyor. Diplomatlar Gandhi’ye bir yığın tuzak soru sordu. Nasılsa Gandhi şöyle derse, onun, böyle bir cevabı var­dı…

Gandhi, toplanüya geldi ve sorulara cevap vermedi, bir takım el kol işaretleri yaptı, bunun anlamı şuydu: Bugün ko­nuşma orucum var!.

Konuşsaydı, Hindistan’ı kaybedecekti…

Sömürü ve anti-emperyalizm konusunda kimseyle hiç­bir konuyu tartışmayız… Bağımsızlığın bir dili yoktur, savaş vardır… Kalem-kâğıt yoktur, kan vardır… Eski sömürgecileri­miz İlhan Selçukları moda etmişti, yeni sömürgeci efendiler Tayyipler’i çoktan moda etti…

Ve şu Allah’ın işine bakın, yeni sömürgeciliğin sözcüsü Tayyipler, eski sömürgeciliğin sözcüsü İlhan Selçukları bugün gericilikle suçluyor….

408

Esnaf Ahlakı

Geçen hafta üşütüp kımıldamayacak hale geldim, yazımı ya­zamadım, özür dilerim. Birazcık kımıldayınca Recep Yazıcı- oğlu’nun Kocatepe’deki cenazesine koştum. Kocatepe’de gördüğüm en büyük kalabalıklardan biriydi. Devlet erkânı, asker, bürokrasi ordaydı. Asıl kalabalığı o sessiz kitle dediği­miz esnaf oluşturuyordu. Ankara’nın bin ayrı sokağı ve sem­tinden kalkıp geldiler.

İnsan birazcık iyi bir şeyler yapınca halk bağrına bası­yor. Halk bir insanı bağrma basmca da onu bütün kitaplar ya­zıyor, dağlar, taşlar okuyor. Cenazede, içimden, bürokratlara bu soruyu sordum. İşte görüyorsunuz, bir insan sevilince halk onu nasıl yere göğe koyamıyor. Neden sizler de halk katma çıkmak istemiyorsunuz. Yazıcıoğlu işini iyi yapan, coşkulu, heyecanlı, koşturan deli dolu bir adamdı. Koca Erzincan dep­reminin altından kalkmak her yiğidin harcı değildi. Ne olur­sunuz, gazeteleri ve laflan artık bırakın, yapılan işlerin kendisine bakın. Mesela, Tek Parti Dönemi için söylenen bir yığın eğri büğrü lafı ne yapacaksınız, gidin Adana Pozan­tı’daki tünellere bakın. Nasıl açılmış, kim açmış, bu kadar sert dağlan hangi kudretli adamlar, nasıl delmiş, bir zamanlar bu topraklarda devler mi yaşıyormuş, anlarsınız. Aynı tünellerin benzerini Yazıcıoğlu Erzincan Kemaliye’de açtı… Kemaliye

409

Nihat Genç

(Eğin) Anadolu’nun Ergenekon’u gibi. Dağlarla çevrili, ne gi­riliyor, ne çıkılıyor, bilinen tarih içinde keçi yolundan başka çıkış yolu bulunamadı. Yazıcıoğlu kayaları delip tüneller açtı. “Kayaları deldi” demek ne kadar kolay, lafla, yazıyla. Gidip göreceksiniz o tünelleri. Akıl alır gibi değil. Sanki birileri hır­sından demirden dağları tırnaklarıyla yırtıp oymuş. Yazıcıoğ- lu yalnız kayaları oyup tüneller açmadı, başka tüneller de açtı. Türkiye Devleti, bürokrasisinden halka doğru, halkm yanma bir tünel. Muhafazakâr ve sağcı kitleler Yazıcıoğlu’nu çok sev­diğini söylüyorsa, önce, Yazıcıoğlu’nun halkın kalbine doğru açtığı bu tünellerden geçmek zorundalar. Halkla devletin ara­sındaki kalın, sert demirden dağları eritmek zorundalar. Yazı- cıoğlu şüphesiz sağcı zihniyet için istisnai ve tesadüfi bir örnektir, çünkü başka örneği yoktur. İşte böyle, Karadeniz’in bu güzel çocuğu öldü. Hepimiz ölünce ardımızdan dualar yükselir: “Allah rahmet eylesin” diye… Rahmet: Acıma, esir­geme, bağışlama, merhamet… Şimdi soruyorum size ve kendi­me, halka rahmet göstermeyenlere Allah rahmet eder mi?

Yazımıza da buradan girelim. Osmanlı siyasal ve sosyal sisteminde kadılar bugünkü valilerden çok daha yetkiliydi. İdam kararlarını saraydan onaylattırmak zorundaydılar, bu­nun dışında, bütün kararları tek başlarına alıyor, tartışılmı­yordu. Osmanlı eyalet sisteminde en üst sırada şüphesiz sancakbeyleri vardı ancak sancakbeyleri suçluları yakalıyor ama cezalandıramıyordu, mutlaka kadının huzuruna çıkart­mak zorundaydı. Osmanlı eyaletlerinde kadının gücünü bula­bilmek için bugünkü valinin, cumhuriyet savcısının ve hâkimin ve müftünün yetkilerini toplamamız lazım. Osman­lI’dan, bir uygarlıktan sözediyoruz. Bu büyük uygarlığın gü­cünün nerden geldiği hâlâ zor bir sorudur. Kılıçla, topla, tüfekle, baskıyla, zulümle bu kadar geniş ve çeşitli halk toplu­luklarını birarada nasıl tuttu, kolay anlaşılır şey değildir.

410

Amerikan Köpekleri

1603 yılı, I. Ahmet’in 14-15 yaşlarında tahta oturduğu yıl. Celali isyanları başlamış, Anadolu’da tek bir dükkân açılıp tek bir kervan yürüyemez hale gelmiştir. Celali isyanları Os- manlılar’m tarih boyu yaşadığı en büyük ‘kâbus’tu. Osmanlı Batı’da Viyana kapılarında, nerdeyse hemen hergün Habs- burglularla savaşıyor. Seçme birlikleri, soylu paşaları Rume­li’de hazır kıta ya da savaş halindeydi. Aynı Osmanlı, aynı günlerde Doğu’da İranla şah Abbasla çetin savaşlar veriyor. Kızılbaşlar, Aleviler birgün İran’da diğer gün Anadolu’da is­yanda. Ve savaşlarm en büyüğü Anadolu’da celalilerle… Yani, üç cephede birden amansız ve bir varolma yokolma savaşı. İran sınırından Balıkesir dağlarma kadar Anadolu’ya eşkiyalar hâkim, savaş kaçağı yeniçeriler Celaliler’e kaülıyor, on yıllar­dır kaçırma, talan, öldürmelerin ardı kesilmiyor.

Osmanlı başedebilmek için defalarca küçük ordular çı­karttı. Önce, eski sadrazam, Haçova kahramanı ve Kaptan-ı Derya Cağalaze Sinan Paşa. Bugün adı İstanbul’daki Cağaloğ- lu semtine verilmiştir. Hem bir ucundan bir ucuna Anadolu’da eşkiyamn peşine düştü, hem İran sınırında kanlı savaşlara gir­di ve karm, kışın ortasında aç, susuz ordusuyla yapayalnız kal­dı. Ve İran savaşında, gözü gibi koruduğu Suriye sancakbeyi Canbuladoğlu Hüseyin’in takviyeleri birazcık geç gelince, af­fetmedi, kellesini uçurdu. İşte burada işler ters döndü. Can­buladoğlu ailesi bu mevzuuyu bir aşiret, onur, yani kan davası yaptı. Bu kan davası bugüne kadar sürer, çünkü, Canbula­doğlu ailesi Kuyucu Murat topyekûn kellelerini uçurunca, bir zaman sonra mezhep dahi değiştirip Sünnilikten dürziliğe ge­çip bugünkü Lübnan dağlarma yerleşir. Canbuladoğullan, Os- manlı’ya sadakat ve hizmetin karşılığı bu muydu deyip Osmanlı’ya kılıç kaldırır, çok geçmeden Suriye’de bir bağımsız Suriye Devleti kurmaya dahi kalktılar.

Celaliler, kasabaları, köyleri, şehirleri talan ediyor, on

411

Nihat Genç

yaşındaki erkek çocukları, ergen kızları dağlara kaldırıyor, Anadolu’yu soyup soğana çeviriyor ve başkaldıranlara! hep­si birbiriyle işbirliğine giriyor, diyelim, Canbuladoğullarinm safına geçiyor, ama, celali bu, ertesi gün arkadan vuruyor, Os­manlI’yla anlaşıyor, sonra Osmanlı’da kalleşlik yapıyor, tek­rar saf değiştiriyorlar. Yani, dünya siyaset tarihinde akla gelebilecek hertürlü vahşet, hile, sahtekârlık, kalleşlik, arka­dan vurma, adam satın alma, saf değiştirme, taraflar, herşe- kilde her şeyi denedi.

Bu büyük isyanın sebepleri tam olarak anlaşılmış değil­dir hâlâ, ancak teknik bir sebep olarak, yeni icad olunan tüfe­ğin hayta sürülerinin eline geçmesi de bir sebep olarak kaydedilir. Celaliler’in ilk ve en büyük lideri Karayazıcı’ydı. Yiğitliği, onuruyla destanlar yazdı. Peşinden kardeşi Deli Ha­şan Paşa puştluklarıyla tarih yazdı ve peşinden Tavil Haşan ve celalilerin son büyük lideri Kalenderoğlu. Karayazıcı nor­mal yollardan öldü deniyor, 48 yaşlarında, ama cesetini bir eş- kiya geleneği olarak lime lime ettirip mezarının düşmana geçmesini önledi. Ancak, celali sürüleri liderlerini dahi iple- mezdi. Çalar, çırpar, yer, içer, kamı doymazsa kaçar, parayla saf değiştirir. Liderleri çapulcularının kamını doyurmak için aralıksız baskınlar düzenlemek zorunda.

Düzenli ve disiplinli ordularıyla dağ başlarında Celali- lerle baş edemeyeceğini anlayan Osmanlı, Celali liderlerini is­yan ettikleri şehirlere sancakbeyi atamaya başladı. Dünün eşkiyalan bugünün valileri, paşaları oldu. Halkın başına hal­kı soyan eşkıyalar, onurlu Osmanlı paşaları ünvamyla, oturdu. Tarihçilerin Celali isyanları için ortak fikri de budur, Osman­lI’ya isyan edip bir makam kapmak. Çalıp, çırpıp, soyup, göz­dağı verip, sonra düze inip vali olmak. Yoksa, Celali isyanlan ardında ne bir din, ne bir mezhep ne bir devlet kurma gibi fi­kirler yoktu.

412

Amerikan Köpekleri

Celalilerle savaşmak için Bursa’ya gelen çocuk padişah I. Ahmet soğuk kar suyunu içip hastalanıp tekrar İstanbul’a döndü, bir daha tövbe İstanbul’dan çıkmadı, hatta saraydan. Ve beş-altı yıl sonra Celali isyanlarını Kuyucu Murat’la bastır­ma şerefine, bugünkü Sultanahmet Camii’ni yaptırttı.

Celali isyanlarıyla harap olmuş Anadolu’nun feci halini tasvir mümkün değildir. Tarlalar iptal olmuş, kıtlık, şehirler­de su dahi yok, yaylalarda, mezralarda tek bir koyun tek bir köylü yok. Köylüler, Celali baskınlarından yılıp, korkup yur­dundan kaçıyor. Kaçanların da tek yaşama şansı yine Celali sürülerine katılıp karınlarını doyurmak, soygunlara katılmak. İşte bunun adı “Büyük Kaçgun” olarak Anadolu’nun tarihin­de yerini alır. Büyük Kaçgun, Anadolu’nun her dağbaşmdaki başıkabak, yalınayak çocukları bile ben de ‘paşa’ olurum haya­line soktu. Dirlik, düzen tam anlamıyla bozuldu.

Celalilerle başedebilmek için Osmanlı, Rumeli’den as­ker üstüne asker getirdi. Parayla Celalileri satın almaya başla­dı, yeniçeriler Osmanlı daha çok para versin diye Celali saflarına geçti, iki gün sonra, savaşın ortasında yine saf değiş­tirdiler. Artık Rumeli’de dahi savaşacak asker kalmadı. Başe- demeyen Osmanlı, sonunda, ünlü Celali lideri Deli Haşan Paşa’yı Viyana kapılarına savaşmak için ordusuna kattı. Para­lar, ünvanlar verdi. Kılık kıyafetleri rezil, hırpani, perişan bu düzensiz eşkiyalann Osmanlı safında görülmesi olacak şey de­ğildi. Hatta, Osmanlı yanında ön cephede her savaşa katılan Kırım hanı, bu çapulcuları görünce, bunlarla yanyana savaş­mam deyip geri döndü. Osmanlı saflarındaki Deli Haşan Pa- şa’nın düşmanla anlaştığı söylendi, hatta, zaptettiği yerleri, kaleleri altın karşılığı düşmana satmak üzere olduğu, binbir hikâyeyle anlatıldı.

Celaliler’in son büyük lideri Kalenderoğlu, Ankara’da, Bursa’da, Manisa’da taş üstünde taş koymadı, Yalova’ya, İstan­

413

Nihat Genç

bul kapılarına kadar dayandı. Sonunda, savaşçı, dillere des­tan yaşlı sadrazam Kuyucu Murat Paşa, kar kış demeden Ana­dolu’ya indi. Önce Canbuladoğlu’nu yalnız bırakmak için Kalenderoğlu’nu numaradan Ankara’ya vali tayin etti. Anka­ra kadısı Osmanlı fermanına rağmen direndi, Ankara kapıla­rında, kadı, Celalilerle savaştı. Kuyucu Murat, Suriye yollarında kellelerden tepeler yaparken, Kalenderoğlu, geride Orta Anadolu’dan Ege’ye yıkılmamış kasaba bırakmadı. Ku­yucu Murat Türk tarihinin en büyük kıyımlarını gerçekleştir­di. Anadolu’yu bir ucundan bir ucuna kellelerden tepeler yaparak geçti, bugün hâlâ Anadolu halkının beddualarında, ağıtlarında adı geçer Kuyucu’nun. Kuyucu Murat halen nef­retle, zalimlikleriyle amlan bir sadrazam, düşmanlarını hem vahşiliği hem de kalleş hileleriyle altetti. Celalilere yeri geldi yalan sözler verdi, ayağına kadar gelen Celali liderlerini acı­masızca, arkadan boğdurttu. Kuyulara kelle doldurdu, kelle­lerden yaptırdığı tepeler yüzyıllarca anlatılıp durdu. Bu kellelerin binlercesini İstanbul’a getirip sırıklarda gezdirdi. Anadolu topraklarında kol gezmiş gelmiş geçmiş Anadolu ta­rihinin Moğollar’dan sonra en acımasız adamı oldu. Kuyu- cu’dan sonra bir daha bu denli büyük bir isyan görülmedi. Kuyucu Murat olmasaydı, Osmanlı Anadolu topraklarında yaşayabilir miydi, hâlâ büyük bir sorudur. Kuyucu’nun zalim­liklerini tarihçiler bugün dahi anlatmaya çekinir. Ama tarih böyle yazıyor, Kuyucu’dan sonra Anadolu’ya huzur geldi. Ne diyeceksiniz, tarih böyle yazıyor, Kuyucu’dan sonra Anado­lu’ya dirlik geldi ve Kuyucu’nun şerefine Sultanahmet Camii yaptırıldı… İğrenelim mi, onu bir kahraman gibi bağrımıza mı basalım. Kuyucu Murat’ın savaş taktikleri kalleşlikten ötedir. Celali eşkiyaları dahi, kendi şeytan akıllarının almadığı puşt­lukları bir şerefli Osmanlı paşasının yapacağına hiçbir zaman inanmadı. Bir Osmanlı sadrazamının onuruna, şerefine aykı-

414

Amerikan Köpekleri

n sözler vereceğini hesap edemediler. Kuyucu Murat, Osman- lı’da, ne asalet bıraktı, ne şeref, ne din bıraktı, ne iman. Ama sa­vaşı kazandı, isyanı bitirdi…

Taş üstünde taş kalmayan, ahlak, şeref, onur, insan, buğ­day, tarla, koyun, tekke, imaret kalmayan Anadolu Celali is­yanlarından sonra, Cumhuriyetle birlikte Kuyucu sayesinde dörtyüz yıldır hâlâ Türklerin elinde. Irz, namus, şeref, din, söz, diplomasi, devlet, yönetim, her şeyin altüst olduğu ve hiçbir umudun kalmadığı, Anadolu’daki tüm mezra ve kasabaların boşaldığı birgünden sonra Anadolu’da bir daha yeniden ha­yat nasıl kuruldu? Bu itaatsiz, bu eşkiya, bu tüm köyünün, aşi­retinin tümden yok olduğunu gören insanlar bu topraklarda yeni bir hayatı nasıl başardı!.. Kuyucu için anlatılan zalimlik hikâyelerinden en meşhuru şöyledir; yeniçeri binlerce insamn kellesini sıraya koymuş kesmekte, sonunda küçük bir çocuk çıkar kılıcının önüne, içi titrer, çocuğa acır ve durur, Kuyu- cu’dan affını ister, Kuyucu, koca sadrazam, kendi kalkıp ço­cuğun kellesini uçurur!..

Osmanlı, sert yapan, başkaldıran eşkiyayla uğraşmak yerine, bu eşkiyayı valilikle, paşalıkla ataması, onurlandırma­sı, sonu alınmayan karışıklıkların önünü açtı, her eşkiyanın ağzının suyu aktı, isyan ederek hepsi Osmanlidan onurlu bir makam istedi. Celaliler, nasılsa Osmanlı bizi affeder deyip, sa­raylar, hamamlar, makamlar rüyalarıyla taş üstünde taş koy­madı. (Aynı Osmanlimn çocukları bugün, bankaları soyanlara bankaları, ormanları soyanları hırsızlara, bankacı, çeteci, tüm eşkiyaları Cumhurbaşkanı Demirel nezaretinde Yüksek Dev­let Nişam’yla tek tek yakalarına madalya takarak onurlandır­madı mı?)

Celaliydi bunlar. İşsiz güçsüz haytalar. Hayalperestler, kelleleriyle kumar oynadılar. Zor topraklardı Anadolu, zor. Buyruk, onurlarına yüktü. Allah’ın halifeliği buysa, biz de, ka­

415

Nihat Genç

ra şeytanlarıyız, deyip, yolları kestiler. Yoksul tarlaların üs­tünden atlı sürüleriyle korsan gemileri gibi, geceleri fare sü­rüleri gibi geçtiler. Kara sapanla, çapayla değil, isyanla tohumladılar. Beylerbeyini, sancakbeylerini ayakları altında ezdiler. Dört yana naralarla hudutlara yayılıp kanlı kılıçlarıy­la ufukları yardılar. Cihanı kucaklamış koca Osmanlı, ok ye­miş geyik gibi diz üstü nallarının altına düştü. Tersinden kurulmuş bu dünyayı kılıçlarıyla düzeltmeye geldiler. Kesta­ne renkli atlarının gece gibi gözleri vardı ve dağlardan dağla­ra atlayarak koşardı. Rüzgârlan dağbaşlarından alıp atlarının yem torbalarına koydular. Celaliydi bunlar. Yani bizim bir ömürde istediğimiz her şeyi, birgünde ve hemen ve kılıçlarıy­la isteyenler. Uygarlığın icad ettiği en kalleş silah tüfeklere, devlete karşı çok şükür kulun eşitliği deyip sarıldılar. Anado­lu’da uçkurunu parçalamadıkları tek genç kadın bırakmadı­lar. Celaliydi bunlar. Tahta kılıçla atlıkarıncaya binmiş çocuklar değildiler, atlıkarıncada eğlenir gibi Osmanlı’mn ba­şım döndürdüler. 16-17 yaşlarında, pazuları kadar kaim kılıç­lar salladılar. 19 yaşında henüz orduları peşlerinden sürükle­diler. Anadolu’yu ağzından burnundan kan gelip can çekişen bir köpek leşi gibi peşlerinden çektiler. Kaynayan kanlarını köy, kasabalarda uyuşturmak istemeyen maceraya, ölüme, si­laha, isyana koşan gençlerdi. Anadolu’nun kervan geçmez köylerinden mezralarından, hayata, dünyaya uçarak atılmış çocuklardı. Bu, bir lokma, karın tokluğu, ekmeğin siyaset ku­marına kellelerini koydular. Ruhlarını, yalın kılıçlarının uçla­rına gümüşten süsler ve kanlı leşler gibi astılar. On yıl, yirmi yıl, tek bir gün durmadan, böyle yazıyor tarihler, dinlenecek tek gün bulamadan. Celaliydi, bunlar. Gözleri mangal kömü­rüydü, at üstünde oturmaktan götleriyle tuz öğüttüler. Arsız hırsızlıklarıyla dünyayı yeneceklerine çocuk yaşta inandılar. Dağ başlarmda soğuktan bakır sıçan tilkiler gibi yalnızdılar.

416

Amerikan Köpekleri

Tarlaları, bağlan, konaklan, sel gibi önlerine katıp uçurumdan attılar. Kestane renkli atlara binmiş azgın köpektiler. Nalları­na çakacak bir mıh bulamadan bir ay içinde koca Anadolu’nun tüm dağ tepelerini dört bucak naralarla döndüler. Ellenme­miş, dillenmemiş körpecik kızları, on yaşında tüysüz oğlanla­rı, apışaralarından yakalayıp terkilerine attılar. Celaliydi, bunlar. Horozların en orospusu, hiç uyumadan, her kasabada en erken onlar öttüler. Şeytanın götüne anahtar uydurmak için yola çıkülar. Cihanı yutmuş Osmanlı, acı ve ateşli bir şarap gi­bi içti bu eşkiyanın kanını. Ve sonra, hırsızlık mertlik değildir deyip yazdı kutsal tarihini. Tabii kimse sevmez çakalı, çapul­cuyu, ama kimse bilmez hâlâ, köleler böyle böyle söker dü­ğümlerini. Ve hâlâ Anadolu’nun en lezzetli yemeğidir Celali kelimesi, zehirli yılan ısırığı gibi hâlâ her gencini ısırır Celali kelimesi. Tam dörtyüz yıl ardından beddua, lanet okudu Ana­dolu, cani dedi, hırsız dedi. Cihanı kucaklamış Osmanlı yüz- bin tanesinin kellesine tek metelik vermedi. Ve sanır ki hâlâ Osmanlı.. Bir masaldı, bir destandı, Celaliler çekip gitti. Bil­mez ki, her yüzyıl Celaliler Anadolu’da her çocuğun hayalin­den gelip geçer. Ve hâlâ yanar ciğerimiz, tak eder canımıza, hücum eder Celaliler, gözlerimizden büyüdüğümüz bu şeh­re.. Hâlâ, avuç içinde camdan kadehleri hırsla parçalar gibi, her akşam içimize akar nefretle bir Celalinin kanı.. İsyanların en vahşisi, Celaliydi onlar, çekip gittiler, delik deşik parçalan­mış sarhoş cesetleri, sanki bir maya, bir tohum, ıstırapla to­humlanmak için rüzgârların önünde sürüklenir hâlâ.. Celaliydi, bunlar, istediler ki, padişahların kılıçlan yalnız yok­sul kellelerini değil, küçücük kuşların böğrüne saplanmış di­kenleri de çıkartıp temizlesin Anadolu’yu.. Böyle büyük şeyler istediler. Osmanlı’mn o yaman kılıç kesikleriyle yana yana öl­düler. Olmadı, hiçbirinin mezarı. Çünkü ne zaman ayaklansa bu topraklarda yoksullar, ardlannda mezarlar değil.. Anado­

417

Nihat Genç

lu kadar büyük bir mezbaha bıraktılar…

Altına üstüne karmakarışık olmuş bu toprakların üstün­de Osmanlinın bir üçyüz yıl daha yaşaması önemli bir soru­dur. Neydi Osmanlinın mucizesi. Zalimliği mi, zenginliği mi, mimarisi mi, savaşçılığı mı? Eski depolardan mahkeme kayıt­ları (şeriye sicilleri) tarihçiler tarafından satır satır okunmaya başlandıkça OsmanlI’nın mucizesi ortaya çıkıyor!

Osmanlinın mucizesi, kadılardı. Bir mucize daha arar­sak lonca sistemini göstermek zorundayız. Kayıtlar, İstan­bul’da 16., 17. yüzyılda binin üstünde lonca olduğunu söylüyor, diğer Osmanlı şehirlerinde, diyelim Kahire’de üçyü- ze yakın, diyelim diğer şehirlerde yüze yakın loncalar. Nedir lonca, esnaf demekleri. Fırıncılar, pastacılar, kasaplar, boyacı­lar, kumaşçılar, kuyumcular, demirciler hamallar, bıçakçılar, celepler., vs.. Hepsi kendi aralarında, örgütlenmiş ve aynı ev içinde yaşayan aynı huydan insanlar gibiydi.

Her loncanın başına o mesleğin en tecrübeli ustası geti­rilirdi. Loncaların iç düzeni, diğer loncalarla ilişkileri, bugün şeriye sicillerinde tane tane okunuyor. Birkaç örnek vererek, loncalara hâkim sanat, hayat, adalet, hakkaniyet anlayışını az da olsa kavrayabiliriz.

Diyelim, kasap loncasına üyesiniz ve paranız çok, başka bir loncada da yani, kumaşçılık da yapmak istiyorsunuz. Bu mümkün değil. Kumaşçılıkta usta olduğunuzu lonca ustaları ve kadının huzurunda mahkemeyle ispatlamak zorundasınız. Ehil ve usta olmadığınız, mesleğin inceliklerine sahip değilse­niz, başka bir loncada çalışamazsınız. Israrla, ben kumaşçı us- tasıyım, diye iddia ediyorsamz, kadmm huzuruna çıkıyorsu­nuz, kumaşçı ustaları da duruşmada hazır bulunuyor, ustala­rın ortasında, bir akademik tez verir gibi, mesleğin mahiri ol­duğunuzu ispatlamak zorundasınız. Ehil olup olmadığınıza bilirkişi diye mahkemeye getirilen meslek ustaları huzurunda

418

Amerikan Köpekleri

karar veren, kadıdır. Kadıdan izinsiz mesleğinizde atılım yap­mak, mesleğinizi değiştirmek, başka dükkân açmak, vs. müm­kün değil.

Diyelim, bir sokakta fırınınız var ve yeni bir fırın daha açmak istiyorsunuz. Önce loncadan izin alacaksınız. Lonca, halkın ihtiyaç ve taleplerini ve sizin kapasite ve yeteneklerini­zi gözden geçirip kararını verecek. Loncalar kamu düzenine, kamu hizmetine dikkat etmek zorunda. Diyelim fırında ekme­ğiniz akşam olmadan bitti ve ahali ekmek bulamadı. Bu şikâ­yet konusudur, fırıncı, yeterince ekmek üretmek zorunda. Diyelim, değirmenci unu haftadan haftaya getiriyor, siz de ko­laylık olsun diye haftalık alıp depo yapıyorsunuz. Bu da şikâ­yet konusu, un bayatlamıştır, değirmenciler loncası da uyarılıp, unun günlük teminine çalışır. Diyelim, kasapsınız, oğlunuza, hadi fırla çobandan, köylüden hayvan al, getir, di­yemezsiniz. Hayvanları mutlaka hayvan satıcısı ‘celeplerden’ almak zorundasınız. Celep loncası da size, olağanüstü, fela­ket, savaş, kıtlık yoksa, ‘elimizde yeterince hayvan yok’ diye­mez, hayvan ihtiyacınızı karşılamak zorunda. Üstelik celepler de her kasaba eşit davranmak, birine çok, birine az, birine ka­liteli gibi, işler yapamaz. Diyelim, kokusuyla halkı rahatsiz eden dericilik ve boyacılık işi yapıyorsunuz. Deri ağartmada, tabaklamada kullanılan maddeler kötü kokar, boyacılık da öy­le, mesela yeşil renk için kullandıkları hayvan dışkısı.. Mutla­ka şikayet edilir kadıya, şehir dışına çıkarılır, şehrin dışında da diyelim köylünün tarlası, kirlettiğiniz dere yüzünden ve­rim alamadı, kadı, tarlaya zarar verdiniz diye yine sizi ceza­landırıp önlem almanızı ister!..

Osmanlı’da sosyal düzenin mimarı, kadılar ve loncalar­dır. Çok para sahibi olmak, torpilli olmak, zengin olmak, her işi her mesleği yapmanız için asla yeterli değildir. Lonca siste­mi sıkı bir iç nizama ve üyeler arasında eşitliğe sahiptir. Zen­

419

Nihat Genç

ginlerin, torpillilerin değil, ‘ustaların’ sözü geçer. Lonca usta­larının sözü, fikri alınmadan, malm kalitesinde ya da ayarın­da en küçük bir değişiklik yapmamz mümkün değildir. Yani loncaya hâkim felsefe ustalıktır. Ustalığa hâkim felsefe: ahlak­tır!. Ahlaka hâkim felsefe, ‘hakkaniyettir’.. İşte loncaların ba­şında mesleğinde maharet ve marifet sahibi, mesleğiyle pişmiş bu tecrübeli insanlar getirilir. Diyelim, baharatçısınız. Müşte­riye malınızı satarken gerekli bilgileri özenle vermezseniz, hal­kı zehirleyebilirsiniz. O halde, sattığınız otların yan etkilerini, zararlarını da müşteriye adamakıllı anlatıp öyle satmak zo­rundasınız.. Diyelim, basit bir berber çırağısınız ve ustanız si­ze kötü davranıyor, kadıya şikayet hakkınız vardır, lonca üyeleri çağrılarak ustası berberden çocuk alınır, ya da berber ustası cezalandırılır. Diyelim, dükkânınızın önünden geçen kadınlara laf atıldı, yine kadıya şikayet edilir, cezalandırılırsı­nız.

Meslek ustaları, mesleğiyle ilgili derin ‘sırlara’ sahip in­sanlardı. Bu sırları kimseye vermezler. Ya kalfalarına ya da kendi ailesinden çocuklara. Mesela, diyelim helvacıların sırla­rı, o helvacı ailesinde yüzlerce yıl yaşar ve başkaları aynı hel­vanın kıvamını, tadını bulup çıkartamaz.

Ustalık mükemmel teknik bilginin üstünde ‘ahlakla’ ta­mamlanan bir hayat kariyeri. Osmanlı loncalarını ayakta tu­tan, üç yüz – dört yüz yıl sosyal nizamı yaşatan, bu ahlaktı. Taa Selçuklular zamanından devam eden ahi birlikleri, yani, esnaf birliklerinin ruhani liderleri ‘ahi babalar’ vardı, loncaların ‘ma­nevi pirleri’.. Loncalar, siyasi düzen içinde sancakbeylerine, kadılara karşı sorumluydu ancak, derin bir manevi saygıyla işte bu ahi baba, pirlerine bağlıydı. Ahi babalar, esnafın her şe­yiydi. Bu, esnafm hakkaniyet ölçülerine durmaksızın riayet et­tiği büyük bir ‘manevi şemsiye’ manevi kontrol, denetim anlamına geliyor.

420

Amerikan Köpekleri

Lonca sistemine bir nevi ‘ustalar7 sistemi ya da ‘sanat­karlar’ sistemi diyebiliriz. Ustalık, ‘ahlakla’ tamamlanan bir şeydi, kamuya ya da loncanın diğer üyelerine hakkaniyetle davranmak yetmez, en önemlisi, yaptığınız işi sallamamak ve her işinizi ustalık kariyerinize uygun yüksek ölçülerde çıkart­mak. Ürettiğiniz bir malın fiyatı ya da piyasa değeri ne olursa olsun işinizi ustalığınıza yakışır mükemmellikte yapmak, lon­ca ahlakının esasıdır. Diyelim basmacılar loncasmdasınız. Ürettiğiniz basmalarda kusur var, basmalar tel tel dökülüyor, bu meslek için en utanılacak bir şey. Böyle bir mal üreten us­ta, insan içine çıkamaz, bu o ustanın şerefi için bir kepazelik sebebidir!..

Ustalık, yaptığınız işe yoğun dikkat ve günboyu sıkı konsantrasyondan geçer. Aralıksız ibadet gibi. Ürettiğiniz ma­lın cinsine, suyuna, kokusuna, tadına, biçimine, yağma, ayarı­na, tüm becerinizi vermekten geçer. Sevgiyle sarıldıkları gündelik işlerine kendilerini öyle kaptırırlar ki onlan kalaba­lığın içinde içlerine kapanmış gibi görürsünüz. Yani, cemiyet içinde kalabalık içinde ‘uzlet’ (yalnızlık, tenhada) yaşar gibi işleriyle içiçedirler. Aşkla, ruh güzelliklerini eşyanın ruhuna katarlar. Ruhun kudreti, güzellik ve doğruluk, aynen, birebir eşyanın ruhuna siner. İşte ustalar böyle sükuna kavuşur. Hal­kı ‘hak’ gibi görürler, yüksek düşünceleri de buydu. Ahlak, rutin bir ibadetten çok bir sosyal eylemdi, Osmanlı kültür ve medeniyetinin altında yatan aşk ahlakı da işte buydu. Ruhla­rı doymuş insanlardı. Yüzyıllarca kılıç zoru, torpil, para zor­balığına karşı ruh asaletlerini korumayı bildiler. Burada, altı asır saat gibi çalışan sosyal bir nizamdan bahsediyoruz.. Di­yelim, çok para getiren kasap loncasına hâkim üç zengin kasap tüm loncayı pekala ele geçirebilir, istediklerine dükkân açar, istediklerini meslekten men eder, istedikleri kadar büyük ser­vetler, şanlar, unvanlar elde edebilirlerdi. Yapamazlardı, çün­

421

Nihat Genç

kü, onların aşk şarapları, işleri, meslekleri, dürüstlükleri, onur­larıydı.

Alta asır kusursuzca çalışan bu ahlak saati nasıl bozul­du? Şüphesiz para, gün geldi ‘ustalığın’ önüne geçti, diyelim, bir fınncı kumaş işine girmek istedi, bir kumaşçı ustasına pa­ra vererek yatarım yaptı, ihtisas sahibi olmadığı bir konuda pa­rasıyla söz sahibi, yöneten, gün geldi parasıyla düdüğü çalan oldu. Ustalarla zenginler yer mi değiştirdi ve dışardan getiri­len ticari kanunlar, herkesin hür şekilde her işi yapabilmesi­nin kapılarım açtı. Her malın sentetiği, diyelim sentetik kumaşlar, boyalar, fabrikasyon bolca üretildi, ucuzu yapıldı ve ustalık, geçmiş çağlarm eski bir masalı, rüyası gibi geride kaldı. Loncalar ‘ustaların siyasi yönetimiydi’. Bugünkü piya­sayı ‘paranın yönetimi’ idare ediyor!. Zaman zaman kalmca, paslı eski bir kilit geçer elimize, üç yüz yıldır yorulmadan hâlâ yaşayan. Hayretle sorarız kendimize, kimlerdi bu demir kili- te hayat verenler. Zaman zaman bir eski zaman kapısı düşer önümüze, cilasından, boyasından, asilliğinden hiç kaybetme­miş, canlılığı ve neşesiyle dimdik ayakta.. Sorarız, bu eşyanın ruhuna kimler nasıl dokundu, bu kadar uzun ömrü, bu kadar savaşa, zorbalığa nasıl dayandı!..

Bugün ustalık dediğimiz şey, sadece el sanatlarıyla sı­nırlı bireysel becerilere verilen bir ad olarak geride kaldı. Oy­sa, ustalık, geleneğin ta kendisiydi. Babadan ve ustadan öğrendiklerini, bilgi ve pratikle, geçmişten geleceğe sağlam bir zincirle kurarlardı. Ölmeden çocuklarına bir iş, bir meslek, bir dükkân ve bir ev bırakıp, hayır dualarını alan bu insanlar top­raklarımızın en bahtiyarlarıydı. Nüfus arttı, servet bölündü, her şeyin ucuzu, plastiği, sentetiği çıktı. Büyük tüketim eşya­larını kalite kontrol, standart, denetim merkezleri yürütüyor. Ustalığı yaşatan aşk ahlakı ebediyyen çekip gitti. Ahlak artık piyasanın elinde. Devasa holdingler, parababalarınm elinde.

422

Amerikan Köpekleri

Müfettiş, avukat grupları, bilim adamları, ölçümleriyle, bin ki­şi yanyana geliyor, yine eşyaya, o asil biçimim bir türlü giydi- remiyor. Dünya, fabrikasyonla, iletişimle, tüketimle yepyeni bir hayata girdi. Bu ürkütücü dünyayı, para sahiplerinin haris- liği, vahşi iştahları yönetiyor. Ve gelenekten gelmiş muhafa­zakâr kitleler parayla kurulmuş bu yeni dünyada yerlerini almakta gecikmedi. Tolstoy, ölüm döşeğindeyken, buzla so­ğutulmuş kremalı meyve getirirler. Elinin tersiyle iter, tabağı ‘Beğenmedin mi?’ derler. ‘Hayır’ der. ‘Bu yemeğin bu kadar güzel ve kusursuz oluşu rahatsız ediyor beni’ der.

Hüner ve marifet sahibi olmadan milyar dolarla bulu­şan insanlar hiç rahatsız olmadı, içimizde herkes, ruhlarının olanca kuvvetiyle yalnız para zengini olmak istiyor.

Yine de kapitalistleşme savaşma yenildiğimizi söyleye­meyiz, içimizde tek tek direnenler var. İlk gençlik yıllarımdan beri tanıdığım bir dönerci ustası vardı, kara, isli, ahşap bir kü­çük dükkânı vardı. Hergün geçerdim dükkânın önünden. Ba­zen heves eder, yemeğe uğrardım. Dünyada ve kafamda, hangi sert siyasal ihtilaller, facialar olsa, o döner bıçağını bu dünyada hiçbir şey olmamış gibi alır, dönerinin karşısına ge­çerdi. Yağlı bir şişmanlığı vardı, yağlı ellerini önlüğüne siler, tebessümle, içeri girdiğimde, ‘hoşgeldin’ der gibi bana bakar­dı. Otuz yıldır aynı döneri ince ince keser. Döneri kesişindeki yüz ifadesini anlatamam. Bir bebeğin dondurma yalaması gi­bi. Sanki dünya ışıklarını söndürmüş, yalmz o sıcacık gözle­riyle dönere yalvarır gibi. İhtimamla ince ince kıyar. Eline döner bıçağını aldığında transa girmiş gibi, bu dünyalardan uçmuş gitmiş gibi.. Ya da hepimizin hayatını süslüyor, püslü- yordu, derin bir aşkla sarıldığı döneriyle. Alnında nohut irili­ğinde terler. Dönerin, demiri kalıncaya kadar, o demirin üstünde tek bir döner dilimi kalıncaya kadar hiç ayrılmaz ba­şından.

423

Nihat Genç

Şimdi gitsem, yine bulurum onu öyle yağlı, isli, döneri­nin başında. Dünyanın en mutlu insanı. Dönere gösterdiği özen sanki çok derin duygusal ve çok romantik bir aşk. Döne­ri başmda incecik döner kıymıklarıyla nasıl heyecanlanır. Ye­niden telaşa düşer. Hantal, beceriksiz genç çıraklara arkasını dönüp sinirle bağırır: “Çabuk, çabuk olun, masalara ekmek, masalara su!…” Tekrar dönerinin başına. Eline bıçağı aldığın­da çok büyük bir zevkle, hazla doluyor yüzü. Bıçak, sinek kay­dı ustura gibi dönerin üstünden döne döne indikçe, zafer üstüne zafer kazanan bir asker gibi sanki kahraman oluyor­du. Sıkılır, yanma giderdim, ayaküstü laflamaya…

Ne varsa kafamda, sokakta, karmakarışık, dökerdim dö­nerinin tezgâhına… Baksana kardeşim, başbakan Mesut Yıl- maz’a.. Çete kurmuşlar. Ülkeyi sokaktaki kapkaççı çocuklar gibi çapulcular yönetmiş… Bankalar, medya, holdingler, eşki- yalarla dolmuş.. Kan ter içinde, iştahla ve hırsla ve kudurmuş gibi siyaset konuşurdum. Otuz yıl o, başını kaldırıp bakma­dı.. Dönmedi, laflarımın hiçbirine.. Çok yavaş, ama seri.. Her bir döner kıymığım inceler gibi.. Dikkatli ve sanki dönerin üs­tünde büyük bir ruh seyahatine çıkmış gibi.. Dediklerimi mi duymaz? Dünya mı umurunda değil? Bu kadar hırsız, çakal dolu siyasete neden ses çıkartmaz. Ya da dönerden başını hiç kaldırmayarak bilmediğim bir cevap mı veriyor!.

Gençlik yıllarımda düşmandım bu tür duygusuz adam­lara, soğuk bulurdum… Siyasal ve sosyal hayata umarsız, ot kafa, mankafa, dünyaya arkalarım dönmüş, dünyayı ipleme­yen insanlar gibi görürdüm. Ulan bir cevap ver.. Ülkeyi eşki- yâlar basmış. Bankalar gitmiş, devlet gitmiş, bir dön bak… Elinde döner bıçağı.. Sanki, bir Fransız mankeni elinde minik toplu iğnelerle ipek elbiseler giydirir gibi.. Sanki ben laflayın­ca heyecanının akışı bozuluyor. İçinde kabarıp coşan ne varsa hepsini öpüp, koklayıp koyuyor dönerin üstüne. Yağ şişmanı.

424

Amerikan Köpekleri

Dönerden, bacadan, ellerinden vıcık vıcık is, yağ akıyor. Bir sır var, bu adamın içinde!.. Otuz yıl döner kesişindeki üslup hiç değişmedi. Tarz aynı tarz, müşteri aynı müşteri, döner ay­nı döner, dükkân aynı dükkân.. Ve ne zaman laflamak iste­sem, sırtını döner, aynı isteksizlik, sessizlik, dünyaya…

Bulamadım bunun cevabını ve yaşım elliye dayandı, iş­te gittikçe mesleğimde ben de ustalaşmaya başladım, işimde titiz, işimde hasta, işimde deli, işimde kıskanç olmaya başla­dım.. Dönercinin et kıymıkları gibi kelimeler doğuruyorum ince ince, lezzeti, pişmişliği, kızarıklığı, öyle kıvamında olma­lı ki. Her bir döner tanesini ince ince kokluyor, tadıyor, gün boyu başımı kaldırmıyorum! Kelimelerin içine soktukça başı­mı, öyle bir heyecan doluyor ki içime, Kuyucu Murat’ını .iki­yim, hortumcusunu .ikiyim, çapulcusunu .ikiyim, dünya umurumda değil…

425

Hayat Düşüncelerimiz Kadar Düzgün Değildir

Polisiye Hikâye

İlah Kemal’in çocukları, mektubuma iki ihtiyarın sayıklaması demeyin. Sadi Bey ölmeseydi daha çok gerçek bulacaktık. So­run, öğrenin. Halkımızın kurumuş gözlerini açma devridir. Kemalistler nasıl Amerikancı oldu? 1956 yılında Bağlantısız­larda katılıyorduk. Bağlantısızlığımızı hangi ülke engelledi? Sa­yın Nihat Genç yazılarınız ufak okunmuyor. Amerika’nın peşine köpek olduk. 23 yıldır araştırıyorum, gerçekleri açıkla­manın zamanı. 60 İhtilali, 12 Mart, 12 Eylül hepsi Amerikancı ihtilaller. Kemalistlere kendi topraklarında, bir ihtilal nasip ol­madı. Turancılar başından beri Amerikancıdır. 12 Mart’tan be­ri solcu Kemalistleri öldüre öldüre bugüne geldik. Lise mezunuyum. Kardeşim epey okudu. Daha ne kadar Ameri­ka’nın kursağında balgam gibi duracağız (Bu söz Sadi Bey’in­dir). Kardeşim dünya bankasında Uzman çalıştı. Birgün Orta Asya’da hürriyet bulan devletlere gitti. Özbekistan, Türkme­nistan devlet başkanlarıyla müşavere yaptı. Tesadüf eski KGB subayıyla tanıştı, çok yaşlı adam. Mısır’daki Rus radarlarında çalışmış. Bir yığın isim verdi. Bunlara selam gönder, dedi. Sa­di Bey bu isimleri inceledi. Hepsini birlikte çıkarttık. Gerçek-

426

Amerikan Köpekleri

leri öğrenince Sadi Bey yıkıldı. Türkiye’mizi, tabak içinde kı­zarmış sazanbalığı yapmış, Amerika’ya ikram etmişler (Bu söz de Sadi Bey’indir. Sadi emsalsiz bir Kemalistti). İstihbaratımı­zın marifetlerini öğrenince fena oldum. İstihbarattan soğu­dum. Sadi Bey ölünce gerçekleri yazma kararı aldım. Hulki Cevizoğlu mektuplarımıza cevap vermedi. Yazarlığa acemi­yim. İstihbarat servisleri kanaatim odur ki gülecek. Sonucu görünce şaşıracaklar. Tesadüfler bir kenarda toplanmaya gör­sün. En büyük tesadüf kardeşimin Orta Asya gezisi. Evliyim, bir çocuğum var. Lokantanın başına oğlumu bıraktım. Haki­katen önemli tesadüfler askerlikte başladı. Gençliğimde cahil­lik yüzünden cezaevinde yattım. Askerliği 40 yaşında yaptım. 1980’de Ankara Askeri Mevki Hastanesi’nde… (Yazarın notu: Yaşayanları, bir kurumun başında olanları, hukukun beni zo­ra sokacak detayları, tanıdık isimleri çıkartıyorum…) Beni öl­dürecekler, yayınladığın için seni de öldürecekler. Derinlikli insanlar öldürülür. Onlar çukura gömülmüş. Vatanım için ölü­rüm. Vatan yegâne ihtirasımdır. Biz Kemalistlerin tek suçu va­tan sevdasını yüksek sesle okumamızdır. Her akşam haberleri izlerim. Spikerin arkasmda Türkiye haritası. Nasıl göze güzel görünür. İçime ışık girer, sarhoş olurum. Haritaya doya doya bakarım. Haritamız ne kadar güzel. Vatanıma karşı duygula­rım normalden öte. Milliyetçi deliyim. Hulki Cevizoğlu bize meczup dedi. Meczup gibi konuşarak istihbarat servislerin­den korunabilirim. Hastaneye Türkeş’i getirdiler. Odasına ben baktım. Gireni çıkam bir bir tanırım(…). Roman olur. Vaktim kalırsa roman da yazarım. Evladı gibi sevdi beni. Tek başına kaldığımız çok oldu(…). Dünyanın en yüksek görevini yapı­yordum. Açıklarsam tanırlar beni(…). Amerikan İsrail bağlan­tılarına şahit olmadım. Bir kişi geldi… İsrail elçisi… Eski, bir de Amerikalı. Yatımda beş yıl kaldım fazla irtibat bulamadım. İkbal düşkünlerini tek tek tanıdım. Fukaralığın çevrine daya-

427

Nihat Genç

namayan halkımız kah susturulmuş, kah kandırılmış, ne bilsin gerçekleri!…

Felsefe okumuşluğum var. Üç çeşit insan hali var. Biri stoaist. Bir lokma bir hırka. İnzivacı. Dervişler bundandır. Eli­ni ayağım çekerler. Öbürleri epikürcü. Yaşamaktan zevk alır. Benim adamım Eflatun. İdealist. Dünyayla murakebe yapar. Yorumlar. Fikir ileri çıkartır. Düşünce ortaya çıkartır. Gerçek nedir merak eder. Ele geçirdiğim gerçekler ülkemizin mahvı­na sebep olabilir. Bu sırlar nihayetinde benimle ölsün olamaz, gizlemeyeceğim. Turancı-Amerikancılar Kemalistleri otuz yıl­dır öldürüyor. Gizle gizle, ülkemiz yıkılıyor. Takdir yine de okuyucunun. Sinop Gerze’ye yolum düştü. Tatil denmez. Yu­nus balıklarını gördüm, cennet ülkemize yazık ediyorlar.

1986 yılı. Anamur’da bir büfe işim var. Sahilde oturuyo­rum. Çekik gözlü, balık gibi bir kız. Orta yaşlarda. Maceram oldu. Yanıp tutuştum. Beyaz göğüsleri vardı. Delikanlılarda benimle aynı fikirdeydiler, memeleri çok ünlüydü. Meme uç­ları köz gibi. Elimi yaktı. Gözlerimi kırpmadan seyrettim. Bu­gün dahi olsa canımı vermeye hazırım. Çırılçıplak soyundu önümde. Bu cennet ülkeye yazık ettiler. Elleri inceydi, incir yaprağı gibi genişti, önünü kapatıyordu. Fevkalade güzelliği­ni bilir şımarıklık yapardı. Önümde dönerdi. On gün kadar seviştik. İlk defa şimdi açıklıyorum. Kız Özbek’ti. Lâkin Arap­ça konuşuyordu. Kız Kahire’de doğmuş. İstihbarat çalışmala­rına bu istikamette çalışüm.

Her vatan evladı Kemalizm’in fahri müşavirleri gibi gayretle çalışmalı. Ben ana tarafından Çaykaralı’yım. Yazları giderim. Sadi Bey’den horon öğrendim. Horon eskisi gibi de­ğil. Horon teperken çıplak ayaklar yere vuracak. Ayakkabıyla horon olmaz. İlkel yaratıklar çıplak ayaklarıyla yere vurdu. Ayağın yere vurması esrarlı. Sesi yeraltında uyuyan kokmuş fosiller, mezarlar duyar. AvusturyalI aborjinleri inceledim.

428

I                      im “• ‘i-            MI ?» J •         “•>

Amerikan Köpekleri

Atalarının ruhlarıyla ayak vurarak konuşurlar. Ruhi enerji ayaktan toprağa girer. Eskilerin ruhi pozitifi topraktan vücu­dunuza girer. İstihbarat servislerine, cumhurbaşkanına nafile mektup yazdım. CIA uzaya açılır, uydudan denetler. Bugün CIA gelişti, aborjinlerin mors alfabesini keşfetti. Tarihin sırla­rını ayak morsuyla öğreniyorlar. Bizim gibi tozlu kütüphane­lerde kafa yormazlar. Bir hatıram var, çok kuvvetlidir. Horon teperken Sadi Beyle, başımızın üstünden kahraman savaşan şahinler geçti. İçimden bu ne güzel poster edebiyaü olur, de­dim. Sadi Bey de benim fikrimdeydi. Şapur şupur Allah’a şü­kür partileriyle işimiz olmaz (Bu söz de Sadi Bey’indir).

Karadeniz rüzgârları umumiyetle hastadır. Kimi nine­ler gibi inler. Kimi hastalar gibi hırlar. Kimi sıtmalı gibi titrer. Kimi de aklını yemiş köpek gibi havlar. Delirmiş rüzgâr kula­ğınıza girince kaçm. Kapalı bir yere kaçtım. Çarşının üstü ka­palı. Atkılı kadmlar dizilmiş. Atkıları lahana kokar. Önlerinde dizi dizi öbek öbek tereyağ, sarıyağ, tuzluyağ. Satarlar. Lâkin müşteri yüzüne bakmazlar. Aralarmda fitne, fesat konuşurlar. Pazar cadıları. Eğlenmek için pazarlık yaparım. Kadın atkısı­nı dişlerine kıstırıp, eline bıçak alır. Kaya parçası gibi ıslak te­reyağından keser. Acı mı değil mi denetim yapar.

Lâkin evlenme teklifimi kabul etseydi, hepsini satın alır­dım. Niyetimde kadına dükkân açmak vardı. Zannımca tabi­ata uygun yaşayan kadın kısmı erkeğe hevesli olur. Namusumla parayı uzattım. Kurtarmaz, dedi. Üstüne bir da­ha verdim, süzme yoğurt aldım. Salça uzatü. Dinimizde salça yoktur, her bir şeyin tadını kaçırır. Avamla hoşbeşi severim. Şereftir bana. Para üstü çıkışmadı. Pazarın sonuna doğru yü­rüdü, gözden kayboldu. Sadi’yi buldu.

Sadi pazarda kuş kafesi satıyor. Sadi’yle tanışmam o an­dır. On yıl var ki kuş kafesi satar. Köşk gibi kafesler. Demir telleri, süslü çıtaları, cilasmı katiyyen unutmaz. Kaç yıl Bakır­

429

Nihat Genç

köy’de yatmış. O da istihbarattan emekli. Malûl olmak için gayret etti, muvaffak olamadı. Emeklisini alamadı.

Aşina oldum, şakadan, utanmıyor musun kuşlar için ka­fes yapmaya dedim. Sadi’ye ilk lafım budur. O kuşlar kafeste değildir, bağlantısızdır, dedi. Kuşun bağlantılarını koparırsan mutlu olurlar. Böyle zekâ olamaz canım dedim. Bu adamda hakikaten bir iş var.. Bağlantısız gibi derin lafı nerden bilir aca­ba, kuşkuya düştüm. Sadi’yle on yıldır tanışığım. İstihbarat’m eskilerini bilir. Onun da başmı 12 Mart’ta yediler. Askerimizi çelikten gömleği içinde hapsettiler (Bu söz de Sadi Bey’indir). Turancı-Amerikancılar solcu Kemalistleri kesip biçti, bir kur­banımız da Sadi Bey gibi yüksek fikirli insanlardır.

Sadi’de murakebeciliği pek sever. Tedavi görmesine se­bep budur. Derin murakebe uyutmaz. Kör kızgınlık beynini bitirdi. Murakebeciliğin kötü yanı çoktur. Her etkinin tepkisi vardır, bilim kuralı. Kendine soru sordun mu ona cevap ge­rek. Fazla sorarsın hızla cevap gelir içinden. Sorulara cevap yetiştiremezsin. Sadi bu taraftan delirdi. Sadi kuş kafesi yapar, lâkin, simsiyah incirlerinden de satar. Köyüne gittim. Küçük bir kulübe. Önünde asmaları her yanı dolanmış. Kulübe as­maran sarmaşıklarıyla kaybolmuş. Sadi, bana dedi ki, her so­ruya cevap arama. İçinden soru gelirse dur bekle, cevap verme. İstihbarat hususunda ne öğrendimse Sadi’dendir. Tanı­dığım simaları ona sordum. Babalarını tanıdı. Sadi lÇSOlerde başladı, yirmi sene çalıştı. 1973’te hastaneye yattı. Şu halde Sa­di’den kimse istifade etmedi. Derin hâzineyi ben açtım, sora sora en uzak şahsiyetleri tanıdım. Kaya olun, ağaç olun, buğ­day olun, silah olun, Kemalist olun (Bu söz de Sadi Bey’in­dir…).

Sadi bana ‘dünürüm’ der, pazarda tanıştığım kadını araştırmış, kocası ölmüş. Lâkin çok israfadır, lüks meraklısı­dır dedi, kolundaki bilezikler nedir? Sadi’yle her sene bir ay

430

Amerikan Köpekleri

buluşur, kurultay yaparız. Önceden beri kurultaylarımız istih­barat üzerinedir. Yetiştirebilseydik, yolsuzluk dosyalarına baş­layacaktık. Sadi, kâğıt oyununda hile yapmaz. Bu karakteri şaşırttı, beni. Sadi dedim, istihbaratçılar hileyi pek sever. Sadi, ‘Madanoğlu da’ hiç hile yapmazdı, dedi… Lâkin, meslektey­ken, amirleri yılda bir gün memurlannı toplar şakacıktan kâ­ğıt oynarmış. Başkasımn eline bakmayan, kâğıt çalmayanı terfi ettirmez, görev dahi vermez, kalemde oturtturmuş. Ya sen na­sıl dürüst adam oldun. Ben hastaneden sonra böyle oldum. Hastaneden taburcu olursun ama, hileye devam edersen haya­ta giremezsin. Sadi’nin maceraları çoktur, metin bir kalple Ma­danoğlu ve eski günlerini pek dokunaklı anlatır. Köylü uzaktan bize bakıp gider. Başımıza bir dert sarmayalım. Sadi, dedim. Ola ki bu ihtiyarlar ibne olsun diye dedikodu çıkart­mışlar. Arada bir kahveye çıkalım, dedim. Bu iki ihtiyar hiç namaza gitmez, demişler. Sadi, kurultay bitmeden olmaz, de­di. Delinin biri der geçerler, onlara aldanma.

Sadi bana dedi ki, ‘söyle bakayım, Türkiye hangi yara­dan ölüyor?’ Dedim ki, hainlik yarasından. Sadi, kışları tüfe­ğini kapıp kurt takibine çıkar. O halde bu yaradan çok kan dökülmüştür. Bize düşen kanların izinden gitmek. Tarla çapa­lar gibi geçmişimizi çapaladık. Tanıdığımız mesai arkadaşla­rını, zihnimizde takip ettik. İhsan’ı Sadi iyi tanır. İlk toplantımız İhsan üzerine gelişti. Hakikaten çok kıymetli so­nuca ulaştı.

1975 yılında İhsan Şam’da halıcılığa başladı. Bir arka­daşımız gördü, Ankara mobilyacılar sitesinde. Kaç zaman son­ra. Halep’te kereste dükkânı açmış. Yirmi yılda İhsan üzerine ancak iki haber bulduk. Sonra talih yaver gitti. 1980’den bile­medin iki ay sonra, gazeteler yazdı, Sadi okumuş. İhsan’m or­takları İstanbul Aksaray’da öldürüldü. Gazete, Müslüman Kardeşler teşkilatının adamları, yazdı. Bunlar İhsan’m ortak­

431

Nihat Genç

lan. Müslüman Kardeşler, Suriye’nin, Mısır’ın PKK’sı… O za­man Suriye’de Rus silahları var. Suriye’nin silahı o zaman biz­den çok, Turancı-Amerikancılar İsrail servisiyle Müslüman Kardeşler üzerine çalıştı. Suriye’yi, Mısır’ı kanştırdı.

Sadi de beni aynı kanaate getirdi, hakikaten bölgede ve dünyadaki dengeler 67 İsrail-Mısır savaşından sonra değişti. Rus gücü eridi. Amerikan etkisi çoğaldı. Son kırk yılın bütün savaşlan ve stratejilerini 67 savaşınm sonuçları olarak alışkan­lık edinmemiz gerekir. Sadi, bir deha. Ansiklopedikler yazar vahşeti, Hama’da, Hafız Esad onbinlerce Müslüman kardeşi kimyasal zehirle yok etti. Sebep, İsrail ve Turancı-Amerikancı bizim servislerimiz. Bizim servisimiz işe karışmasaydı vahşet olmazdı. Ne oldu? Onlar da PKK ortaya çıkınca aynı şekilde intikam aldı. Milli istihbaratımızda İsrail sayesinde mukave­met kalmadı. Hama’daki vahşetin yarısından da bizim servis sorumlu. Sadi’nin elinde orak. Asmanın yapraklarmı ağlaya­rak budadı. Bir gün, dedi hıçkırarak, bu orakla içimizdeki Tu­rancı-Amerikancıları ve peşinden gelen İslamcı-Amerikancı­ları budayacağız. İhsan şimdi nerdedir Sadi? Şaşırıp kaldım, daha geçen sene, satırla adam kesip bahçesinde gizleyen Hiz- bullahcılarla gazetede aynı fotoğrafta çıkmış…

İhsan faslını bitirdik, Cemal’e çalıştık. Atların gücü yal­nız ihtiyarları üstünden atmaya yetmez. Çünkü ihtiyarlar asık suratlı ahlak hocası değil, tecrübe ve araştırmadır. Onlar yağ­lı kıllı enseli pöhpöhci partiler, bizim parti merkür! (Bu söz de Sadi’nindir.)

Cemal’in dedesini tamr Sadi. Daha 1930 yılında Özbe­kistan’dan yürüyerek geldi. Cemal şimdi Amerika’da, kardeşi Almanya’da, şirketleri var. İstihbarattan ayrıldılar. Sadi bana hep der, sürüyü göremezsin, sürünün içinden bir balığı takip edersen, sürünün nereye gittiğini bilirsin.

Sadi’nin meşhur lafları çoktur. Sahilde yürüdük. Fırtı­

432

Amerikan Köpekleri

na çıktı. Sadi dedi ki; fırtına büyürse kayalar denizde canla­nır, yürümeye başlar. Şimdi Irak savaşı büyürse kayalar par­çalanır. Türkiye’nin son elli yılındaki Turancı-Amerikancı ve İslamcı-Amerikancı kayası parçalanmadı. Sadi’nin verdiği ki­tapları kış boyu okurum.

Turancı-Amerikancılar nasıl doğdu? 1930ların sonu. İs­met Paşa dahi ırkçı oldu. (Türkiyelerle görüşüyor.) Nazi ser­visi Rusya’yı yıkmak için Esir Türklerle görüşüyor. Başlarında tarihçi Zeki Velidi Togan. Orta Asyalı Türklerde büyük heves, Naziler Moskova’ya yürüyor, hürriyet alacağız diye sevinir­ler. Orta Asyalı Türkleri Naziler Almanya’ya götürdü. İstih­barat eğitimi verdiler. Bir ucu Türkiye devleti. O günlerde Cumhuriyet gazetesi dahi Hitlerd oldu. Hitler yenildi. Orta Asyalı Türkler ortada kaldı. Savaştan sonra Amerika istihba­rat teşkilatım kurdu, adı: CIA. Baktı ki, Rusya içlerine kadar sı­zan, Rusya’daki aileleriyle görüşen esir Türkler var, CIA’ya aldı. Amerika’ya götürdü. Eğitti. Türkiye Sovyetler Birliği’ne karşı savaşıyor. Anti-komünizm devlet politikası. İstihbarat servisimiz Orta Asyalı Türklerle dolu…

Sadi bir seferinde, Humeyni’nin en takdir ettiğim yanı jileti kaldırmasıdır, dedi. Jilet insanoğluna karşıdır. Sadi, jilet yerine makas kullanır. Jilet deriyi tahriş eder. İçine mikrop so­kar. Sadi’nin jilet felsefesi fevkaladedir. İnsanoğlunun, yazıyı, ateşi buluşuyla değil, jileti keşfiyle başlar tarih. Jiletle üstü­müzdeki kılları kesince üşüdük. Hayvanlar üşümüyor. O hal­de biz kesmeseydik, biz de üşümeyecektik. Ormandan çıkma hissine girmeyecektik. Evlere kapanmayacaktık. Hayvanlar­dan korkmayacaktık. Şu halde uygarlık olmayacaktı. Jilet insa­nı uygarlaştırdı. Uygarlık savaştır. Tarihin en ilginç savaşı Arap-İsrail Savaşı’dır. Altı günde bitti. ‘Altı gün savaşı’ adıyla şöhret buldu. İsrail bu savaşta bizim servislerimizi kullandı. Arap Birliği’ni çökertti. Dünyada ne olduysa bütün dengeler bu savaştan sonra değişti.

433

Nihat Genç

Fethullah Hoca’yı Amerika’yla tanıştıran Türkeş! İkbal düşkünü adamlar memleketin başına belayı sardı. Turancı- Amerikancılıktan, Özal döneminde İslamcı-Amerikancılık dö­nemine geçtik. Sovyetler dağılınca Kemalistler içinde dahi Amerikancılık başladı. Tarihe doğru şahitlik yaparsan, tarih doğru yazar (Bu söz de Sadi’nindir). Türkiye için büyük teh­like: Kayıtsızlık. Küresel dünya savaşma sürüklenmemizin asıl sebebi, önceden beri sürükleniyor oluşumuz. Mısır başkanı Abdülnasır Cemal, Arapları topladı. Güç verdi. Kahraman di­ye ortaya fırladı. Altı gün Savaşı’nda İsrail devleti Mısır radar­ları gizlice söktü. Mısır devleti rezil oldu. Araplar çöktü. Radarların sökülmesiyle savaş bitti. Amerika bölgeye oturdu. İsrail büyüdü. Yeni bir dünya tarihi başladı. Bir daha Arap bir­liği kurulamadı. Dağıldılar. Mısır radarlarında Rus subayları vardı. Mısır, Rus danışmanları ülkeden kovdu. Ruslarla arası soğudu. Amerikancı dönem başladı. Rus danışmanlar gidince Mısır harekete geçti, toprak kazandı. Sonra Camp David barı­şma oturdu. Altı gün savaşından sonra Arapların güveni yok oldu, dengeler değişti. Sovyetler’in çöküşü burada başladı. İs­rail tam olarak kuruldu. Bilmem akıllı insanlar bu savaşı ne­den incelemez? Irak savaşı, İran savaşı, bütün savaşlar o gün başladı. O günden sonra hadiseler Arapların aleyhine gelişti. Mısır radarları kimse duymadan nasıl sökülür dünyada merak konusu oldu, kim söktü? Hangi servis yardımcı oldu. İsrail is­tihbaratı kimden aldı? Radarların başında nöbetçi yok muy­du? Altı Gün Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin Araplarla düşmanlığı çoğaldı. Ne onlar ne biz bir defa olsun gidip gel­medik. Hiç murakebe kalmadı. İstihbarat bilgidir. Elindeki bil­giyi alırsan ülke yok olur. Milli istihbaratın elindeki büyük sırrı, ihtilalci, varoluşçu, Kemalistlerin öğrenme zamanı gel­miştir.

Varoluşçu-ihtilalci Kemalizm nedir? Her Kemalist, Ma- danoğlu gibi kendinde büyük kuvvet bulur. Kimse olmasa da

434

Amerikan Köpekleri

tek başına hareket eder. Kendi kendine kâfi gelir. Kimseden görev almaz. Görev onun vücudunda doğuştan olur. İhtilalci Kemalist, Doğan Avcıoğlu’nun elinden gaspedilen ihtilali ge­ri alacak. Turancı-Amerikana ve İslamcı-Amerikanalar temiz­lenecek. Yıpranmış servisleri daha da yıpraüp yok edemezsin, lâkin lağvedecektin. Yerine yeni bir inanç getireceksin. Hitler zararlı insandı, lâkin, bazı marifetleri unutuldu. O, üniversi­teyle işçiyi buluşturdu. Bilgi ve iş yanyana geldi. Hitlerin vos- vos arabasını, leopar tanklarım elli yıl kimse yapamadı. İşçiler ve akademisyenler varoluşçuydu. Kuvveti kendilerinde bulu­yorlardı. Asıl tehlike, Türkiye ilahsız kalmıştır. Allah milletle­ri ilahsız bırakarak cezalandırır. Varoluşçu Kemalistler bir ilah gelene kadar kendilerim ilah görmeli. Ancak böyle böyle bir şuurla muvaffık oluruz. Deli olmaktan çekinmesinler, ancak tembel olmasınlar (Bu laf da Sadi Bey’indir). Varoluşçu Ke­malistler kendilerini büyük görsün ama çılgın görmesin, gu­rurlu görsün ama kibirli görmesin. Varoluşçu-ihtilalci Kemalistler, en son günümüzü yaşıyoruz. Amerikan’mn peşi­ne köpek olduk. Bu köpeklik 1967’de başladı…

Bir rüya görmüştüm. Sadi Bey kılıcını kımndan çekmiş, ihtilali başlatmıştı. Tam o sıra, kardeşim Orta Asya’dan döndü. (Türk istihbaratında çalışmış isimler olmalı, Rus danışmanın selam yolladığı isimler.) Özbek subaylardan alınan bilgiler İs­rail servisine ulaşmış. Bu isimleri Sadi tamyor. Deliye döndük. Ülkemiz bitmiş… 67’den sonra istihbaratımız İsrail ve Ameri- kan’ya dönmüş. Azgın bir boğa gibiyim. Artık İsrail’in köpeği olmuşuz. Buradan bizi kim çıkartır. Kemiklerim kızgın bir mızrak. Kendimi yiyip bitiriyorum, o halde, öleyim, diyorum. Lâkin, Mustafa Kemal’i düşünüyorum. Küfürler savuruyo­rum. Bütün Arap âlemini hayal kırıklığına uğratıp, mağlup et­tiren ihaneti bizim istihbarat tertiplemiş. Rüyamda Sadi Bey’i gördüm. Ayılara bağırıyor ama ayılar sağır. Bu kış günü bu rüya nedir? Sadi’nin başına bir şey gelmesin diye heyecanlan­

435

Nihat Genç

dım. Sırtıma kalın bir palto geçirdim. Bu karda kışta erinme­dim, köyün yolunu tuttum.

Karların üstünde kara bir karga gördüm, bu kötüye ala­mettir. Kargalar uğursuz. Siyah saçlarını örgü yapmış, olaki ergenlik cilvesinden tam memesinin arasına bırakmış bir köy­lü kızı gördüm. Sadi’yi sordum. Kaç hafta vardır görünmü­yor, dedi.

İçimden denetleme yapıp, Sadi’ye götürdüğüm haber­leri tek tek sıraya soktum. Sadi duyarsa kahrından ölür, Mısır radarlarının istihbaratını bizim servis vermiş. Rüzgâr uğulda­dı, kulağıma, sakın ola ki bu abide vatan evladı bu ihaneti duymadan ölsün, dedi… İhaneti başkaları yapmıştı ama ben yoruldum, ben usandım. Diz üstü çöktüm. Kar değil bataklık. Turancı-Amerikancılar, şimdi İslamcı Amerikancılarla birlik olmuş bizi Irak’a savaşa sürüklüyor. Çıkış yok bataklıktan. Göt üstü kara düştüm. Boğazım hırlamaktan yırtıldı. Kendimi öl­dürmeyi düşündüm, varoluşçu ihtilalci ölmeyecek. İhanetin ısırıkları içimi kesiyor. Bir iki adım attım, tekrar düştüm. İlah Kemal’in çocukları, servislerimiz İsrail’in Amerika’nın eline geçmiş, Sadi’nin ağaç kütükleriyle yapılmış kulübesini gör­düm. Herhalde dedim, Sadi yine tüfeği kapıp kurt peşine yü­rümüştür. Kulübenin önünde ayak izleri. Ayak izlerinin önünde kurt izleri. Kapıya yumruğumla vurdum. Açılmadı. Zangırdayıp sarsıldı. Tekmeledim. Tekmelerimden mahçup- luk duydum. Nihayetinde bir insanm mülkünü tekmeliyor­sun. Ayak izlerini takip ettim. Buz tutmuş dereye indim. Buz kesmiş kayaları atlamaya muvaffık olamadım. Dereye düş­tüm. Düşerken bir insana benziyordum, lâkin kalktığımda be­yaz kardan bir adamdım. Tipi başladı. Gözlerimi açamıyorum. Sessizlik ebediyete doğru sürüp gidiyor. Bir müddet yürü­düm. Heyhat, kurt leşi gördüm. Kurdun dişleri dışarda kal­mış. Muhtemel ki dudağı parçalanıp kopmuş. Ağzmda salyası

436

Amerikan Köpekleri

donmuş. Korkuyla ormana doğru bağırdım. Sadi, Sadi… Ra­darları söken bizim servis. Nafile çabalarım. Sesim, kuruyup yıkılmış ağaç kütüğünün içine kaval gibi girdi… Sadi, bu utançtan cumhuriyetimiz nasıl bir daha ayağa kalkar…

Tepeden bir feryat duydum: Dünürüm burdayım, dü­nürüm!… Kopa kopa yanma vardım. Kıpırtısız mecalsiz yatı­yor. Kurt kollarını parçalamış. O haliyle bile duruma hâkim görünüyordu.

Parmaklarım soğuktan uyuştu. Dünürüm, Hulki Cevi- zoğlu’ndan programa katılın cevabı gelirse, sakın katılma!.. O haliyle bile hâlâ vatanı düşünüyor, yüksek hedeflerinden söz ediyordu. Kulakları bacakları kanlar içinde. Çok uzakta cana­var yırtıcı kurdu gördüm. Ağzında Sadi’nin paltosundan ko­partılmış bir parça vardı. Sadi: ‘Ona bakma, beni dinle,’ dedi. ‘Radarları sökmek için İsrail servisine bilgileri bizim verdiği­miz araştırması şenindir. Hakikaten sonunda muvaffık oldun,’ dedi. Sadi’den bu rütbeli sözleri duymak bahtiyarlığın en ala­sı. Sadi birden ihtiyarlamıştı. Yüzü iskelet gibiydi. Kollarıma başını aldım. Başındaki kasketi donmuş, miğfer gibi yüzüne düşmüştü. Kahraman bir vatan evladının son anlarına şahit oluyordum. ‘Azmini asla bırakma Sadi, bu tabiat harbinden de sağ salim çıkarız, eyvallah’ deyip güç verdim. Hakikaten araştırmalarımın babası Sadi’ydi. İsimleri tanıyan oydu. Şim­di ölüyor, yalnız kalacağım. ‘Sadi sen ölüyorsun, senin rızan olmadan Hulki Cevizoğlu’nun programına çıkmam’ dedim…

Sözlerimi can havliyle dinledi. Bir müddet zihninde mu­hakeme yapfa. ‘Bu bilgi istihbaratımızı çökertir, devletimiz he­ba olur7 dedi. ‘Sadi, istihbaratımız işgal edilmiş!’ dedim. ‘Hulki Cevizoğlu’nu ziyaret ettiğimizde, yüzümüze karşı, siz mec­zupsunuz, dedi, bu vatan evlatlarına hak mıdır Sadi? Sadi, yu­muşak yatağa uzanır gibi başım düşürdü. Sadi, Sadi, Sadi diye sarstım. Uyanmadı. Sanki o ölünce, ormandan kuvvetli bir ses

437

Nihat Genç

gürledi. Üç adım ötede kurt ceset kokusunu bekliyordu. Kurt da yorulmuştu, soluğu daralmış gibi hırlıyordu, gözlerini ha­ince bana dikmişti…

Heyhat dedim, içimden, kurt bizi insan olarak görmü­yor, ormanda iki kara leke olarak görüyor, Amerika gibi, İsra­il gibi, bizi insan değil leke görüyor. İçimi korku bastı. Sadi’yi nasıl taşıyacağım. Akşam oluyor. Kurtlara bırakamam, sürük­lemeye çalıştım, kudretim dermanım yetmedi. Karın içine de­ğil. Başı, bir ulu davaya gömülü gibi uyudu Sadi. O haliyle bile duruma hâkim görünüyordu.

Vücudu hâlâ bir vatan meşalesi gibi yamyordu. Alnın­dan öptüm. Paltomu çıkarüp üstüne örteyim dedim. Paltom rüzgârla bir uçurtma bir balon gibi şişti. Galiba öleceğim, de­dim. Koşa koşa köye inmeliyim. Aşağıda bir yığın insan gör­düm, bağırıyorlar, ıslık çalıyorlar. Köylülerle jandarma ayak izlerimizi takip edip aramaya gelmişler. Karakışın tabiatın or­tasından bizi yine asker kurtarmıştı.

Asker evlatların boynuna sarılıp ağlamaya başladım. Ağlarken aklıma geldi. Annem-babam yedi yaşında öldüğün­den beri ilk defa ağlıyordum. Ben gözyaşı tanımaz, bilmez­dim. İlk defa bu yaşımda gözyaşlarıma şahit oldum. Anladım ki, hayat tecrübelerle dolu, insan iyi iş yapınca ağlar.

Lapa lapa kar yağarken Sadi’yi gömdük. Dostları kuca­ğında ölmüş insanlar bahtiyardır (Bu söz, benim). Sadi’nin araştırmalarıma emeği çoktur. Bana, dünürüm, o kadını ala­caksın, yemin ver, demişti… Yeminimi tuttum. Ne zaman çar­şı kurulsa pazara inerim. Tereyağ satan kadını bekliyorum. Fazla da beklemiyorum, yoruluyorum. Kadınların çoğu koca­larıyla gelmiş. Bu heyecanlı maceram üç dört defa sürdü. Ka­dının peşini bıraktım. Ne olur ne olmaz, ölmeden, araştır­malarımı yayınlamak için gazetecilere mektup yazmaya başla­dım… Mektubumun sonuna son bir kuvvetli laf daha koymak istiyorum. Liberalizm bir kuru laftır. Cemiyetimizi mahvedi­ci azgınlıkların başıdır. Turancı-Amerikancıları, İslamcı-Ame­rikancıları barındırıp büyüten liberalizmdir (Bu söz de, rahmetli Sadi Bey’indir…)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.