ANARŞİZM ÜZERİNE

NOAM CHOMSKY

1928, Philadelphia, Pensilvanya doğumlu. 1940-1945 yılları arasında New York Şehri’nin anarşist-sosyalist Yahudi entelektüel cemaatinin çalışmalarına ilgi duydu ve Arap-Yahudi işbirliği yararına çalışmak üzere İsrail’e göç etmeyi planladı. Eğiti­mine dilbilim, matematik ve lelsefe çalışacağı Pennslyvania Üniversitesi’nde devam etti. 1945-1950 yıllan arasında Pensilvanya Üniversitesi öğrencisiydi ve dilbilimi öğrenimine başladı. Radikal-empirist bir felsefeci olan Nelson Goodman’ın öğrenci­liğini yaptı. 1951’de Harvard Üniversitesi’ne gitti. 1955’te Pensilvanya Üniversite- si’nden doktora derecesini aldı, ancak bu dereceyi elde etmesini sağlayan araştırma­ların çoğunu 1951-1955 yılları arasında Harvard Üniversitesi’nde gerçekleştirdi. Doktora derecesini almasından bu yana Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde ça­lışmaktadır; şu anda Modern Diller ve Dilbilimi bölümündeki Ferrari R Ward baş­kanlığı görevinde bulunmaktadır. Chomsky 24 Aralık 1949’da (şu anda Harvard Üniversitesi’nde profesör olan) Carol Schatz’la evlendi. Çiftin iki kız ve bir erkek çocukları vardır. Ününü dilbilim alanında kazanan, fakat siyasetle de yoğun biçim­de ilgilenen, görüşleri sosyalizm ve anarşizmden yana olan Chomsky’nin kitapları­nın çok büyük bölümü Türkçe’ye kazandırılmıştır.

NOAM CHOMSKY

1928, Philadelphia, Pensilvanya doğumlu. 1940-1945 yılları arasında New York Şehri’nin anarşist-sosyalist Yahudi entelektüel cemaatinin çalışmalarına ilgi duydu ve Arap-Yahudi işbirliği yararına çalışmak üzere İsrail’e göç etmeyi planladı. Eğiti­mine dilbilim, matematik ve lelsefe çalışacağı Pennslyvania Üniversitesi’nde devam etti. 1945-1950 yıllan arasında Pensilvanya Üniversitesi öğrencisiydi ve dilbilimi öğrenimine başladı. Radikal-empirist bir felsefeci olan Nelson Goodman’ın öğrenci­liğini yaptı. 1951’de Harvard Üniversitesi’ne gitti. 1955’te Pensilvanya Üniversite- si’nden doktora derecesini aldı, ancak bu dereceyi elde etmesini sağlayan araştırma­ların çoğunu 1951-1955 yılları arasında Harvard Üniversitesi’nde gerçekleştirdi. Doktora derecesini almasından bu yana Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde ça­lışmaktadır; şu anda Modern Diller ve Dilbilimi bölümündeki Ferrari R Ward baş­kanlığı görevinde bulunmaktadır. Chomsky 24 Aralık 1949’da (şu anda Harvard Üniversitesi’nde profesör olan) Carol Schatz’la evlendi. Çiftin iki kız ve bir erkek çocukları vardır. Ününü dilbilim alanında kazanan, fakat siyasetle de yoğun biçim­de ilgilenen, görüşleri sosyalizm ve anarşizmden yana olan Chomsky’nin kitapları­nın çok büyük bölümü Türkçe’ye kazandırılmıştır.

TAMER TOSUN

1960 doğumlu. Tarih içinde Kent, Travma ve İyileşme, Migren, Savaş Artığı, Magnum, İsyan Pazarlanıyor kitaplarının çevirmeni.

NESNELLİK VE LİBERAL BİLİMCİLER*

I. Conor Cruise O’Brien yakın tarihli bir makalede, karşı-dev- rimci toplumumuzda bilimsel dürüstlüğe yönelik bir tehdit ya­ratan ‘karşı-devrimci maduniyet’ sürecinden söz eder; tıpkı ge­nellikle şerhler düştüğü ve haklı olarak beğenmediği bir feno­men olan, devrimci durumlarda bilimsel dürüstlüğün altını oyan ‘devrimci maduniyet’ süreci gibi.[1] O’Brien şunu ileri sürer: “Za­manımızda gücün hizmetinde çok fazla zeki insan vardır ve bu, tarihte daha önce olmadığı kadar zeki insanların gücün yöntem­leri içerisinde daha fazla müstakil karar vermelerine imkân sağ­lar.” Bu gelişmenin tümüyle cesaret verici olmadığını söyler, çünkü “zeki insanların sistemli yozlaştırılması yoluyla felce uğ­ratılan bir toplum” devletine doğru gitmekte olduğumuz açıktır. Sonra da ısrarla şunu vurgular: “Entelektüel topluluktan, onun dürüstlüğüne yönelik büyüyen tehlikelere karşı, sadece genel il­kelerin açıklanması değil, giderek daha fazla ve özel bir uyanık­lık talep edilmektedir.”

Senatör Fulbright önemli ve ileri görüşlü bir konuşmasında benzer bir konuya değinmişti.[2] Fulbright “demokrasimizin gele­neksel değerlerine yaptığı vurguyu kuvvetlendirerek, askeri-sa- nayi kompleksine etkili bir karşı ağırlık oluşturma”da üniversite­lerin başarısızlığını anlatıyordu. Üniversiteler bunun yerine, “onun gücüne ve nüfuzuna geniş ölçüde eklenerek, yekpare taş­tan heykelin parçası olmuşlardı”. “Hükümet politikalarının so­rumlu ve bağımsız eleştirmenleri olması gereken” fakat onun ye­rine bu siyasetlerin ajanı haline gelen sosyal bilimcilerin başarı­sızlığı özel bir dikkati hak ediyordu. “Genç muhalifler Amerikan vaadinin dirilmesi için yalvarırken, daha yaşlılar süreci baltala­maya devam ediyorlardı.” “Bağımsızlıktan vazgeçmekle, eğitimi ihmal etmekle ve bilimciliği çarpıtmakla” üniversite, “yalnızca öğrencilerine karşı sorumluluğunu yerine getirmede başarısız ol­makla kalmıyor, kamusal bir güvene de ihanet ediyordu.”Bu ihanetin derecesi tartışmalı olabilir; fakat tehditkâr bir eği­lim olarak, varlığından şüphe edilemez. Senatör Fulbright bu ko­nuda öncelikli bir sebepten bahseder: para ve nüfuza erişim im­kânı. Elbette ileri derecede kısıtlayıcı, neredeyse evrensel düz­lemde paylaşılan bir ideoloji ve profesyonelleşmenin doğasmdaki dinamikler gibi başka sebeplerden de bahsedilebilir. Fulbright başka bir yerde, birinci örneğe ilişkin olarak De Tocqueville’in, “Zihinsel bağımsızlığın ve gerçek tartışma özgürlüğünün Ameri­ka kadar az olduğu başka bir ülke bilmiyorum,” sözünü aktarır. Bağımsız kurumlar elbette vardır, fakat bir pasiflik ve konfor- mizm geleneği onların işe yararlılığını kısıtlar (kinikler, bağımsız kurumların varlıklarını sürdürme sebebinin tam da bu olduğunu söyleyebilirler). Profesyonelleşmenin etkileri de oldukça açıktır. ‘Yüzergezer entelektüeller’ doğalarındaki merak ve önemli olma arzusu yüzünden problemlerle zihinlerini meşgul edebilirler, muhtemelen de pek etkili olmazlar. Bununla birlikte profesyonel­ler problemlerini hâkim oldukları teknik temelinde tanımlamaya eğilimlidirler ve becerilerini kullanmaya doğal bir arzuları vardır. Senatör Clark bu işleyişi yorumlarken, Los Alamos Laboratuvarı Silahlar Bölümü yöneticisi olan Dr. Harold Agnevv’un sözünü alıntılar: “Başarılı teknolojilerin temelinde yenilik vardır ve bü­tün kamuoyuna bulaşmış çürük varsayımlarla, insanın ürününün kullanılmadığını ya da kale alınmadığını görmesinden daha fazla yeniliği boğan bir şey yoktur”[3] -Clark bunu ‘şok edici ve tehlike­li bir ifade’ diye yorumlamakta haklıdır. Çok benzer şekilde, kon­trol ve manipülasyona dair belli tekniklere sahip olduklarına ken­dilerini inandıran davranış bilimciler, bilgileri ve becerileriyle ala­kalı olabilecek problemleri -bunları da ‘önemli problemler’ olarak tanımlarlar- araştırma eğiliminde olacaklardır; bu becerilerin kul­lanılmasını kısıtlayan ‘bütün kamuoyuna bulaşmış çürük varsa­yımlara’ karşı küçümsemelerini zaman zaman ifade etmeleri şa­şırtıcı olmayacaktır. Bu yüzden mühendisler arasında, onların bombalarını ve mermilerini yapan ‘silah tapınıcıları’ vardır; dav­ranış bilimciler arasında Vietnam’da “halk üzerinde deneyler ve kaynakları kontrol yöntemleri” dizayn eden ve hayata geçiren teknisyenler buluruz.[4]

Bu muhtelif faktörler -güce yakın olma, ortak ideoloji, profes­yonelleşme- kendi başına kötü olabilir de olmayabilir de fakat entelektüel içerik için çabalanan ve bu yüzden Gresham yasası türünden çalışmalara özellikle yatkın olan alanlarda, bilimcilerin dürüstlüğüne ciddi bir tehdit oluşturmak üzere etkileştikleri kuşkusuzdur. Üstelik bilimciliğin tahrip edilmesi bütün toplum adına bir tehdit oluşturur. Uzmanlaşmanın teşvik edildiği ve tek­nik ihtisasa karşı korkulu bir hürmet duyulan bir toplumda teh­like özellikle büyüktür. Böylesi durumlarda, bilgi ve tekniğin – daha doğrusu, bilgiye ve tekniğe talebin- kötüye kullanımı için büyük fırsatlar vardır. Bu tehlikeleri dikkate alan biri, ‘geleceğin mandarinleri’[5] dedikleri insanların yetiştirilmesi için kendi disip­linlerinin zaruri olduğunu iddia eden bazı sosyal bilimcilerin id­dialarını kaygıyla okur. Ithiel Pool’un bize verdiği bilgiye göre, felsefe ve edebiyatın onlar için hâlâ “bir değeri vardır”, fakat “güç sahibi insanları insanileştiren ve medenileştiren bilgiyi sağ­layan”, psikoloji, sosyoloji, sistem analizi ve siyasal bilimlerin sağladığı bilgidir. Vietnam savaşı, küçük olmayan bir ölçüde, bu yeni mandarinler tarafından tasarlandı ve icra edildi ve muhte­melen güç kullanılmasına sebep olanların, insanlık ve medeniyet anlayışlarının delili oldu.”

Teknik entelijansiyanm güce bu yeni yakınlaşması, bir heze­yan mıdır yoksa büyüyen bir gerçeklik mi? Burada liderliği “bi­limciler, matematikçiler, iktisatçılar ve yeni bilgisayar teknolojisi mühendisleri” ile “araştırma şirketleri, sanayi laboratuvarları, de­ney istasyonları ve üniversiteler” tarafından üstlenilecek olan “ye­ni bir toplumun iskeletf’ni görenler var -“yalnızca en yetenekli olanlar değil, er geç bütün sosyal prestij ve sosyal statü komplek­si de entelektüel ve bilimsel cemaatin içine kök salacaktır”.[6] Şayet böyleyse, bu yeni toplumun ‘iskelet’ine dikkatli bir bakış pek iç rahatlatıcı olmaz. Daniel Bell’in altını çizdiği gibi, “hükümetteki planlama ve uygulama yöntemlerinin kabulünden geniş ölçüde sorumlu olan barıştan çok savaş olmuştur” ve mevcut ‘seferber edilmiş toplum’umuz ‘askerlik ve savaş hazırlığı’nın ‘sosyal hede- fi’ne ayarlanmış bir toplumdur. Bell’in yeni topluma bakarkenki göreli iyimserliği, üniversiteyi “teorik bilginin tarafsız bir şekilde araştırıldığı, denendiği ve kodifiye edildiği bir yer” ve “Soğuk Sa­vaş ve uzay yarışı seferberlik hali”nin geçici bir sapma, komünist saldırganlığa bir tepki olduğunu varsaymasından kaynaklanır. Aksi yönde kuvvetli bir sav ileri sürülebilir: Üniversite şu konu­larda halkın güvenini, önemli oranda boşa çıkarmıştır; dış politi­ka meselesi (“bir düşmanın gücünü ve niyetini hesaplamaya da­yanan stratejik kararları kapsayan, ulusal çıkarla ilgili bir yar­gıdan) daha çok ekonomik kurumların yanı sıra “iç politik güç­lerin bir refleksidir”; savaş seferberliği bir ‘ironi’ değil, mevcut sosyal ve ekonomik organizasyonumuzu gösteren doğal bir geliş­medir; güce kavuşan teknik adamlar var olan kurumlara bir hiz­met sunabilenlerdir; hükümette ve dar bir şirket iştirakçileri te­melinde alınan kararların daha da merkezileşmesini beklemek fe­laketten başka bir şey değildir. Geçmiş birkaç yılın deneyimi bu gelişme hakkında iyimser olmak için pek az sebep sağlar.

Oldukça genel olarak, gücün bilgiye ve tekniğe dayandığını iddia edenlerin, güçlerini uygulamada, iddialarını zenginlik ve aristokratik kökene dayandıranlardan daha iyicil olduğunu var­saymanın mesnedi nedir? Aksine, bilgilerinin kısıtlılığı, yapa­cak iş olmaması ya da ispatlanabilir yanlışlarının güçlerini azalt­tığını samimiyetle söyleyen öncülleriyle kıyaslandığında, yeni mandarinlerin başarısızlığı düzeltmekten aciz, saldırgan, tehli­keli küstahlar olması beklenebilir.[7] Vietnam felaketinde, bu fak­törlerin hepsi görülebilir. Burada aşırı genelleştirmenin bir an­lamı yok, ama ne tarih ne psikoloji ne de sosyoloji yeni manda­rinlerin yöntemlerine umutla bakmak için bize özel bir sebep sağlamaktadır.

Genelde, güce ve zenginliğe yakın herhangi bir grubun, bu devlet işlerini genel refah temelinde haklılaştıracak bir ideoloji kurması beklenirdi. Yalnızca bu sebeple, Bell’in entelektüellerin güç merkezlerine çok yaklaştığı ya da en azından karar alma ya­pısı içine daha eksiksiz çekildiği tezi, daha önce sözü edilen karşı-devrimci maduniyet fenomeniyle bir dereceye kadar des­teklenmektedir. Yani, güç daha elde edilebilir hale gelirken, top­lumun adaletsizliklerinin gözden kaybolacağı, statükonun daha az kusurlu görüleceği, düzenin korunmasının ulvi önemde bir mesele haline geleceği varsayılabilirdi. Gerçek, Amerikan ente­lektüellerinin giderek çifte ayrıcalıklı bir elit statüsüne kavuş­masıdır: İlki dünyanın geri kalanının saygı duyduğu Amerikan vatandaşı olarak; ikincisi, Bell’in öngörülerinin doğruluğu ka­nıtlansın ya da kanıtlanmasın, Amerikan toplumundaki kuşku­suz oldukça merkezi olan rolleri sebebiyle. Böyle bir durumda, hem yurt içinde hem de uluslararası arenada, karşı-devrimci maduniyetin tehlikesi apaçık görülür. Bence O’Brien, haklı ola­rak “hakkında hemen hiçbir şey duymadığımız karşı-devrimci maduniyet tehlikesi”ne karşı “yüksek ve özel bir teyakkuz” ge­rekliliğine dikkat çekmekte tamamıyla haklıdır. Bu makalede çok sayıda örnek vereceğim.

Birkaç yıl önce “sanayi devriminin temel siyasal problemleri­nin çözüldüğü” ve “Batı’daki demokratik sosyal evrimin bu bü­yük zaferinin, sosyal eylem için onları harekete geçirecek ide­olojileri ya da ütopyaları olması gereken o entelektüeller için ülke içi siyasetlere son verdiği” heyecanla öne sürülüyordu.[8]‘İdeolojinin sonu’ndan emin olunan bu dönemde, aydınlanmış ve bilgili yorumcular bile Amerikan toplumunun durumunun en harikulade değerlendirmelerini göz önüne sermeye merak­lıydılar. Mesela Daniel Bell, “Kitlesel tüketim ekonomisinde bü­tün gruplar statünün görünen işaretlerini kolayca elde edebilir ve görünür sınırlar silinebilir,” diye yazıyordu.[9] Ocak 1964 ta­rihli Commentary’deki yazısında, “Marksist geleneğe bağlı ‘yü- zer gezer entelektüeller’in talep ettiği eşitliği ve sosyal olarak hareketli toplumu” geçen yüzyılda aslında çoktan başardığımızı iddia ediyordu. Hayat standardındaki aşikar genel yükselme doğru kabul edilince, Gunnar Myrdal’ın yargısı fiili duruma çok daha uygun görünür: “Amerika’nın son derece zengin ve bolluk içinde bir ülke olduğu şeklindeki yaygın fikir çok büyük bir abartıdır. Amerikan bolluğu ağır ipotek altındadır. Amerika yoksul insanlarına muazzam bir borç yükler. Bu borç ödenmesi gerekliliği sadece iyi niyetli reformcuların isteği değildir. Bildi­ğimiz gibi, ödenmemesi, toplumsal düzen ve demokrasi adına bir risk anlamına gelir.”[10] Kuşkusuz bütün grupların kolayca kit­lesel tüketim ekonomisine girebileceği ve “görünür sınırların si­lineceği” iddiası büyük bir abartıdır.

Amerikan toplumu hakkında benzer değerlendirmeler, çağdaş bilimciler arasında sık görülür. Yalnızca bir örnekten bahsetmek için, Adam Ulam’ın Marx’ın kapitalizm kavramını söz konusu et­tiği analizini alalım: “Marx gibi çağdaş bir gözlemci, sanayi fana­tizmi ve kendini haklı görmenin kapitalistlerin değişmez niteliği olduğu kanaatinden dolayı suçlanamaz. Kapitalistlerin daha insa- nileşeceği, aralıksız birikim ve yayılma amaçlarını tavsatacakları, 1840’lar ve 1850’ler İngiliz sosyal sahnesine bakıp kolayca kanıt­lanacak izlenimler değildir.”[11] Yine, geçtiğimiz yüzyıl boyunca sa­nayi toplumundaki önemli değişiklikler doğru kabul edilince, ka­pitalistlerin aralıksız birikim ve yayılma amaçlarını tavsatmış ol­masını duymak hâlâ şaşırtıcı gelir.[12]

Böylesi yorumlar yenilerde bulunmuş (en azından umutla aranmış) güce ve bolluğa yakınlaşmaya doğrudan atfedilemeyen fakat yine de yeni ayrıcalıklı elitin gelişen ideolojisinde beklenen bir şey olan, çağdaş toplumun gerçekliğini ele almadaki başarısız­lığın altını çizer.

Bu ideolojinin çeşitli lifleri Zbigniew Brzezinski’nin yeni bir makalesinde biraraya getirilmiştirir,[13] burada yeni toplumsal dü­şünüşte görülen çok sayıda kavramlaştırma ve tavır özetlenir -ben ‘parodisi yapılır’ demekten yanayım. Brzezinski entelektüel cemaatte meydana gelen ‘köklü değişim’i de görür; “geniş anlam­da sosyal eleştiri sunmada rolü olduğunu düşünen, çoğunlukla hümanist yönelimli, ara sıra ideolojik düşünceli entelektüel mu­halif, ya hükümetle ilgili özel yüklenimlere giren eksperler ve uz­manlar ya da tamamen farklı eylemler için genel entelektüel bü­tünlük sağlayarak güç sahipleri için gerçekten iç ideolog haline gelen genel bilgi sahibi-tümleyiciler tarafından hızla yerinden edilir.” Bu “kurum yönelimli, uygulamaya önem veren entelektü- eller”in siyasal sistem içinde daha geniş ve daha geçerli sorunları gündeme getirmesinin beklenebileceğini söyler -yine de bir teh­like vardır: “Uygulamaya önem veren entelektüellerin “güç, prestij ve iyi hayat”a yeni yakınlaşmasıyla, “entelektüel bağımsız­lık ve hakikat için tarafsız araştırma” sona erecektir. Onlar “Ame­rikan hayatını idare eden, üniversiteden faydalanan, en son ileti­şim tekniklerini kendi yaranna kullanan, en yeni teknolojik ay­gıtları mümkün olduğunca hızla kendi kontrolüne alan” yeni bir meritokratik elittir. Sanırım onların uygarlaştırıcı etkisi, Ameri­ka’nın tek başına çoktan girdiği bu yeni ‘tarihsel çağ’da, geçmiş dönemlerin beceriksiz liderlerini bocalatan problemler -kent, kir­lilik, atık ve tahripkârlık, sömürü ve yoksulluk- konusunda kay­dedilen büyük ilerlemelerle ortaya konur. Bu ‘yeni nesil politika- cı-entelektüeller’in liderliğinde Amerika ‘yaratıcı toplum’ haline geldi; “ötekiler, bilinçli bilinçsiz yetişmeye çalışıyorlar”. Bunu öteki kültürlerin, ümitsizce geride kaldığı, Amerika’nın yarattığı şeyi sadece izlediği ve taklit ettiği, mesela matematikte, biyolojik bilimlerde, antropolojide, felsefede, sinemada, müzikte, tarihçi­likte ve diğerlerinde görüyoruz. Nitekim “Amerikan hayatından kuvvetle etkilenmiş, dünya çapında yeni bir ‘süper kültür’e doğ­ru gidiyoruz; bunun kendi evrensel elektronik-bilgisayar dili var” ve Amerika’yı ‘gelişmiş dünya’nın geri kalanından muazzam ve büyüyen bir ‘psiko-kültürel yarık’la ayırıyor.

Brzezinski’nin aklında “evrensel bir elektronik-bilgisayar di- li”nin olabileceğini ya da onun aklındaki yeni “teknolojiye hakim teknetronlar [elektronikçi teknik adamlar]” tarafından yaratıla­cak kültürel değerleri hayal etmek bile mümkün değildir; herhal­de Brzezinski bu teknetronların “insan dediğimiz o tanımlana­maz varlığın zengin kaynakları”nın gerçek olduğunu kanıtlayabi­leceklerine inanıyor. Brzezinski’nin kafa karışıklığı ve yanlış anla­malarını çözmeye çalışmak çok anlamlı olmayacak. Daha ilginç olanı, “özel entelektüel ve bilimsel başarıları olan bireyler”in, üniversitede üslenmiş yeni “kurum yönelimli, uygulamaya önem veren entelektüeller”in, “kitle iletişim kompleksinin yaratıcı göz- leri”nin anahtar karar alma kurumlanndaki artan rolü için bir ideolojik haklılaştırma sağlamada kullanılan bilim ve teknoloji­deki son gelişmeler hakkındaki bulanık bakış açısıdır.

Uluslararası toplumun problemlerinin de akıllı yönetimin hükmü altında olacağı yönündeki inanca geniş olarak eklemlen­dirilen, hepsi de temelde pek yabancı olmayan varsayımlarla ben­zerlik komünistlerin dalaveresi değildi. Bu kendini beğenmişliğin bir yönü Soğuk Savaş’ın tamamıyla Rusların (daha sonra Çinlile­rin) işi olduğuna inanmaktır. Örneğin, Daniel Bell Soğuk Savaş’ın kökenini aşağıdaki sözlerle anlatır: “Ruslar, İngiliz nüfuz alanı sa­yılan Tahran’da zımnen kabul gören yolda Yunan gerillaları EAM’ı [Ethinikon Apeleutherotikon Metopon/Ulusal Özgürlük

Cephesi] harekete geçirmeye başladığında, komünistler Anglo Amerikan emperyalizmine karşı çığlık atmaya başladılar. Mars- hall Planı’nın reddedilmesi ve Şubat 1948’de Çekoslovakya’daki komünist darbe, Soğuk Savaş’m ön belirtisiydi.”[14] Bunun Soğuk Savaş’ın kökeniyle ilgili dengeli ve objektif bir ifade olmadığı açıktır, fakat bu çarpıtma Bell’in yeni toplum hakkındaki iyimser- liğindeki asli bir unsuru yansıtır, çünkü daha sonra bizim Soğuk Savaş tavrımızın tamamen gerici olduğunu ve komünistlerin sa­vaşçılığı ehlileştirilince, yeni teknik entelijansiyanm dikkatini da­ha güzel bir toplum kurmaya döndürebileceğini iddia etmesini mümkün kılar.

Liberal entelektüellerin ideolojisindeki bir unsur da Üçüncü Dünya’ya yönelik Batı siyasetinin büyük cömertliğine duyulan kesin inançtır. Adam Ulam yine tipik bir örnek sunar: “Ekonomik ve ideolojik bir devrime maruz kalan uluslararası toplumun problemleri…. Batı’nın öncü demokratik güç siyasetiyle nitelenen cömertliğe -yeterlilikleri ve yanlışlarına rağmen- meydan okur gi­bidir.”[15] Hans Morgenthau bile bu yanılsamaya kendini kaptırır.

Şu uyarıyla müdahale tartışmasını özetler: “Başka ülkelerin siya­sal, askeri ve ekonomik işlerine -100 milyar dolardan fazlası pa­hasına- müdahale ettik ve şimdi Güney Vietnam’da bir ulus inşa etmek için maliyetli ve riskli bir savaşa kalkıştık. Yalnızca Ameri­ka’nın düşmanları tarihte benzeri olmayan bu çabaların cömertli­ğini sorgulayacaktır.”[16] 100 milyar dolar hakkında ne düşünülür­se düşünülsün, Güney Vietnam’da bir ulus inşa çabalarımızın açıkça söylenen ‘cömertliği’nin, niçin böylesi girişimlerde pek çok büyüğümüzün benzer iyicillik açıklamalarından daha fazla ciddiye alınması gerektiğini anlamak zordur. Cömertlik, hege­monyalarını yaymaya kararlı iktidarlar arasında, hiçbir zaman kıtlığı çekilen bir mal olmamıştır.

Yeni doğan elitin ideolojisinde bir başka unsur da, artık olduk­ça münasip ve özünde adil olarak görülen düzenin, statükonun devamı konusundaki kaygıdır. Mükemmel bir örnek, United Sta­tes Asian’daki on dört önde gelen siyaset bilimci ve tarihçinin, Freedom House Public Affairs Institute tarafından yeni basılan sözleridir.[17] Bu bilimciler kendi kendilerini ‘akademik topluluğun ortalama kesimi’ olarak atamışlardır. Atama doğrudur; biri yolu­muzun üzerinde duran herkesi yok etmemizi, diğeri öteki her dünya gücünü mecbur ettiğimiz uluslararası davranış ilkelerini benimsememizi talep eden aşırılığın iki çeşidi arasında tam orta­da dururlar. Sözlerinin amacı “aramızdaki, aşağılık kompleksiyle ezilmiş, bizim her zaman yanlış olduğumuzu, bizi eleştirenlerin her zaman haklı olduğunu ve önümüzde yalnızca kötü kaderin uzandığını iddia ve ima etmekte teselli bulanlara meydan oku­maktır”. Asya’da ‘fevkalade iyi’ olduğumuzun belgelerini bulurlar ve yanlışları düzeltmede gösterdiğimiz yeteneği, “pragmatizm ve kendini sınama kapasite”mizi ve “dar milliyetçilikten sağlıklı sa- kınma”mızı, “bu dönemin belli başlı toplumları arasında” kendi­mizi farklılaştıran kapasiteleri alkışlarlar.

Ortalama bilimciler “Asya Pasifik bölgesinde büyük bir savaş­tan kaçınmak için Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin gücünü caydırmaya, engellemeye ve dengelemeye devam etmesinin esas olduğu” uyarısı yaparlar. Kore Savaşı’ndan bu yana “Çin’in ABD ya da Sovyetler Birliği’yle doğrudan karşı karşıya gelmekten ka­çınmaya büyük dikkat sarf ettiği” ve Çin’in büyük ihtimalle “iç meselelere yoğunlaşırken eylem yerine sözleri koymaya devam edeceği” doğrudur. Yine de bundan emin olamayız ve bu yüzden ejderhayı ehlileştirme çabalarımızı sürdürmemiz gerekir. Çin ta­rafından yaratılan en ciddi sorunlardan biri, onun ‘izolasyonist fa- natizmi’dir -açık şekilde barışa yönelik ciddi bir tehdit. Bir başka tehlike, “bu çok karmaşık, son derecede zor toplumu düzenle­mek için bürokratizmin esas olduğu”nu kabul etmeyi reddeden bir romantiğin, Mao Ze-dung’un korkunç varlığıdır. Ortalama bi­limcilerin içi, ‘bürokratizmin zaferi’ne inanan ve onun dayattığı parti aygıtının ve disiplinin altını oyan romantik çabalardan sakı­na, alışıldık türden teknik uzmanlarla çok daha rahat edecekti.

Zaten ortalama bilimciler Vietnam’daki ‘temel tavrımız’a des­teklerini ilan ederler. Vietnam’da komünist bir zaferin, “Asya’da- ki siyasal denge ihtimalini ciddi şekilde tehlikeye atacağını, inan­dırıcılığımıza ciddi hasar vereceğini, morali -ve Asya’daki mütte­fiklerimizin ve tarafsızların siyasetini- derinden etkileyeceğini savunurlar. ‘Siyasal denge’yle, elbette, 1945-1946’daki statükoyu ya da 1954’de Cenevre’de ana hatları belirlenen uluslararası an­laşmayı kastetmiyorlar. Amerika Birleşik Devletleri’nin inandırı­cılığının niçin kendilerini bir ulusal özgürlük savaşına adamış Vi­etnam’daki yerli unsurların inandırıcılığından daha önemli oldu­ğunu açıklamıyorlar. Tayland ve Tayvan’daki askeri diktatörlüğün moralinin niçin korunması gerektiğini de açıklamıyorlar. Sadece belirsiz bir şekilde Üçüncü Dünya Savaşı tehlikesini, yeterince gerçek olan tehlikeleri ve karşı-devrimci bir dış güçle karşı karşı­ya kalan devrimci değişiklikler savunulduğunda artan tehlikeleri ihsas ediyorlar. Prensip olarak böylesi tehlikeler devrimci heyeca­nın düşürülmesiyle ya da karşı-devrimci güçlerin çekilmesiyle azaltılabilir. Bununla birlikte, ikinci alternatif düşünülemez, gü- venilemez bir şeydir.

Ortalama bilimcilerin programındaki kaba varsayım “şiddetin en etkili değişim aracı olduğu tezine bağlanmış bu unsurları” ce­saretlendirmememiz gerektiğidir. Ortalama bilimcilerin aslında karşı çıktığı şeyin şiddet olmadığını fark etmek önemlidir. Tersi­ne, Vietnamlı düşmanların şiddetinden kat be kat fazla olduğunu pekâlâ bildikleri bizim şiddetimizi tasvip ederler. Bu konunun da­ha derinine inince, Endonezya’da gerçekleşen -en dramatik olan da birkaç yüz bin insanın katledilmesidir- Güneydoğu Asya’nın ‘dramatik değişimi’ndeki muhteşem zaferimizi de takdir ederler. Fakat Vietnamlıları yok etmemiz gibi, bu katliam da sosyal deği­şimi etkilemeye yönelik bir şiddet kullanımı değildir ve bu yüz­den meşrudur. Üstelik bu katledilenler, etnik olarak çoğunlukla Çinli ve topraksız köylüler olabilir ve aslında ‘karşı darbe’ gele­neksel otoriteyi daha sert şekilde yeniden kurmuş olabilir.19 Eğer öyleyse, bu şiddet kullanımına taraftar olmamamız için bundan daha iyi sebep bulunamaz; aslında ortalama bilimciler Endonez- ya’daki dramatik değişim tartışmalarında buna değinmekten özenle kaçınırlar. Buradan bu bilimcileri değişimi etkilemek için şiddet kullanımına taraftar olduğunda, gerçekten rahatsız olduk­ları şeyin şiddet değil, daha çok sosyal değişim adımları olduğu sonucunu çıkarmamız gerekir. Bizim planladığımız doğrultusun­dan sapan sosyal değişim, kabul edilebilir bir şey değildir. Düzen açısından tehdit çok büyüktür.

İstikrar ve düzenin önemi öyle büyüktür ki, ortalama bilimci­ler Amerikan onayı alan türden reformların bile sıklıkla ertelen­mesi gerektiğini vurgularlar. “Aslında uzun vadede istense ve önemli olabilse de, pek çok tip reform istikrarsızlığı artırır. Kuşat­ma altındaki halk açısından güvenliğin yerini tutacak bir şey yok­tur.” Söylemek bile gerekmez ki, güvenlikten kasıt, Amerikan bombardımanından değil, yanlış türde siyasal ve toplumsal deği­şimden korunmaktır.

Ortalama bilimcilerin siyasal tavsiyeleri özel ideolojik önyargı­larına dayanır, yani belli bir istikrar türü -Kuzey Vietnam ya da Kuzey Kore’ninki değil, Tayland, Tayvan ya da Endonezya’nınki- o kadar esastır ki, onun korunmasını temin etmek için emsalsiz şiddet araçlarımızın kullanılmasını istememiz gerekir. Yeni man­darinlerin başka hocalarının düzen ve reform problemini nasıl ta­nımladığını görmek öğreticidir. Ithiel Pool ana meseleyi aşağıda­ki gibi formüle eder:

Kongo’da, Vietnam’da, Dominik Cumhuriyeti’nde düzenin, yeni yeni mobilize olmuş kesimlerin son zamanlarda modernizasyon sü­reci tarafından harekete geçirilmekten, bir miktar pasifliğe ve yenil- giciliğe dönmeye bir şekilde zorlanmasına bağlı olduğu açıktır. En azından geçici olarak, düzenin idamesi yenilerde edinilmiş özlemle­rin ve siyasal faaliyet seviyesinin azaltılmasını gerektirir.[18]

“Çağdaş toplumlar üzerine son otuz yılda yapılmış yoğun araş­tırmalardan öğrendiğimiz” şey budur. Pool, sırf olguları tanımlar, önerilen siyasetleri değil. Olguların tıpatıp versiyonu iç sahneden tanıdıktır: İşçiler talepleri için grev yaparak kamu düzenini teh­dit ederler, Zenci toplumunun sabırsızlığı bütün toplumun istik­rarını tehdit eder. Elbette düzenin böylesi bütün durumlarda ko­runabileceği başka bir yol düşünülebilir; yani, talep gösterileriyle ya da en azından kurulmuş barikatların kaldırılmasıyla, ‘yeni edi­nilmiş özlemler’i tatmin etme girişimleri gibisinden örtülü ve giz­li olabilen zorla. Fakat bu, zenginlik ve gücün bir derece ayrıcalı­ğa kurban edilmesi ve bu yüzden düzenin idamesi açısından bir yöntem olarak dışta bırakılması gerekecek anlamına gelebilir. Böyle önerilerin Pool’un yeni mandarinleri tarafından ufak bir sempatiyle karşılanması muhtemeldir.

Amerikan bilimcilerinin iki kat ayrıcalıklı pozisyonlarından, düzenin, istikrarın ve (baskı altındakilerin) şiddetten uzak dur­masının yüce önemi tamamen aşikar gibi görünür; başkaları açı­sından mesele o kadar basit değildir. Kulağımızı açarsak, Hindis­tan’da bir iktisatçıdan gelen sesin benzerlerini duyarız:

Eylem yokluğunu rasyonalize etmek için ‘demokrasi’nin, ‘yasal sürecin’, ‘şiddetsizliğin’ yürürlükte olduğunu ilan etmek ikiyüzlü­lüktür. Böylesi koşullar altında anlamlı kavramlar anlamsız hale ge­lir çünkü bunlar gerçekte, kitlelerin acımasızca sömürülmesini hak- lılaştırır; aynı anda demokrasinin yadsınması ve şiddetin daha uğur­suz bir biçimi, ezici çoğunluk üzerinde sözleşme formları vasıtasıy­la söz konusu olur.[19]

Ortalama Amerikan bilimcileri bu basit gerçeği anlamış görün­mezler.

Liberal entelijansiya ideolojisinin kendini, misket bombaları ve napalm yağmuru olarak siyasete tercüme ettiği izlenimi bırak­ması yanlış olacaktı. Gerçekten, liberal uzmanlar Vietnam’da as­keri araçlar üzerine vurgudan dehşete düşmüştü ve sürekli olarak çabalarımızın anahtarının sosyal yeniden inşa ve ekonomik yar­dım olması gerektiğini ileri sürüyorlardı. Aynı şekilde, mesela da­ha önce andığımız (bkz. 4 no’lu dipnot) William Nighswonger’ın monografisi gibi pasiflik üzerine teknik çalışmalara bakarak, yeni mandarinler arasında berraklaşan tavırları daha açık algılayabile­ceğimizi düşünüyorum. Şimdi bir siyasal bilimler profesörü olan yazar, Quang Nam eyaletinde 1962 ve 1964 arasında Uluslararası Kalkınma Ajansı’nda Amerika Birleşik Devletleri sivil temsilcisiy­di. Bu durumdan anlaşılacağı gibi, “kontrol altına almanın çetre­fil problemleri ve siyasal gelişme meselesi karmakarışık olacak şe­kilde iç içe geçmiştir ve -tarihin bu ânında- yakın Amerikan mü­dahalesine gerek duyarlar.” Bu yüzden Amerikalılar “değer ve yü­kümlülüklere dair bazı temel soruları -‘kendi kaderi tayin’ ve ‘müdahalesizlik’ konusundaki basit hukuk kurallarını aşan soru­ları-” sormalıdırlar. Bu basit hukuk kuralları, “komünist isyanın sofistike metodoloji ve sözde dinsel gerekçeleri”nin meydan oku­duğu Batı’nın içinde bulunduğu bir dünyaya pek uygun değildir. Uzmanlığımızı, demokrasi ve özgürlük yararına, şu çifte amaç için kullanmak görevimizdir: “Bir, düşmanı izole etmek ve etkisi­ni ve kırsal nüfus üzerindeki kontrolünü yok etmek; iki, kırsal iyileştirme programları ve etkili yerel idareler aracılığıyla köylü­lerin gönüllü desteğini kazanmak.” “Altta yatan bir varsayım is­yanın bastırılması gerektiğidir -insan hakları adına…” Rusya’da ve Çin’de “ekonomik ve toplumsal gelişimdeki kayda değer başa­rılar’^ rağmen, “Güney Vietnamlı köylüler daha iyi şeylere layık­tırlar” ve bunu onlara vermeliyiz -Latin Amerika ve Filipinler’de yaptığımız gibi. Bu, geçmişin hukuk kurallarını terk etmeyi ve as­keri güçle müdahaleyi gerektirse bile.

Kuşkusuz bu kolay olmayacaktı. Düşmanın muazzam avan­tajları vardı. Bir kere “Çin’deki gibi, Vietnam’daki isyancılar da hem hükümetin yolsuzluklarına saldırılarıyla hem de örnek ko­münist davranışlarla, Konfüçyüs öğretisinin etik kurallarını sö- mürüyorlardı; Cenevre’den sonra Viet Konglara, önceleri Gü- ney’deki Viet-Minh’e gösterilen çok fazla halk desteği ve sempa­ti miras kalmıştı”. Diem’in düşmesinden sonra sorun daha da kötüleşti: “…hükümetin kontrolü altındaki çok geniş bölgeler hızla Viet Kong’un etkisi altına girdi”. 1964 sonuna kadar Qu- ang Nam eyaletinde denetimin sağlanması ‘neredeyse imkânsız’ bir hale geldi ve en kötüsü “hükümetin Quang Nam için savaşı, en fazla askeri bu eyaletten toplayan Viet Kong güçlerine karşı kaybetmesiydi”.[20] 1966’ya kadar Viet Konglar kırsal alana o ka­dar iyi yerleşmişlerdi ki, “böylesi güçlü ve geniş bir isyan aygı­tı, ancak çok iyi planlanmış ve geniş kapsamlı bir isyan bastır­ma kampanyasıyla söküp atılabilirdi”.

Karşımızdaki asıl güçlük, Viet Kongların çabalarıyla göz önüne serilen “artan sosyal ve ekonomik başarılardır”dır. Mart 1965 tarih­li bir AID raporunda sorun ortaya konur. Rapor ‘yeni hayat köyle- rimiz’i Viet Kong köyleriyle karşılaştırarak şu yorumu yapar:

Temel fark VC [Viet-kong] köylerinin iyi organize olmuş, temiz, ekonomik açıdan kendine yeterli ve aktif savunma sistemine sahip olmasıdır. Örneğin, bir köydeki ev sanayisi daha önce Chuong Thi- en eyaletinin herhangi bir yerinde görülen kadar genişti. Yeni kanal­lar kazılıyor ve ananas yetiştiriliyordu. VC’lerin genç aileler için bir iskan politikası da vardı. Bu alanlar planlanmış GVN [Government of Vietnam] alanının hemen dışındaki alanlarla uyum içindeydi. USOM [United States Operation Mission]-GVN faaliyetleri daha ni­tel bir temel [aynen böyle] sergilemedikçe, halkın şimdiki tavrım de­ğiştirmesi pek mümkün değildir. Örneğin, eyalet merkezinden yal­nızca beş kilometre uzaklıktaki bir bölgede, halk ARVN [Army of the Republic of Vietnam] sağlıkçıları tarafından sağlanan tıbbi yar­dımı reddetmiştir.

Yine de her şey bitmiş değil. “Viet Konglar kırsal bölgede 1962 başlarındaki pozisyonlarından bir ‘kuantum sıçraması’ yap­mış” olsalar bile, telafi edici bir faktör vardı, yani “isyan bastıran militanların kapasitesi Amerikan askerinin fiziksel girişiyle kök­ten değişiyordu”. Bu bize yepyeni imkânlar sağlar. Örneğin, pek başarılı olmasa da, 1961 kadar erken bir tarihte USOM [United States Operations Mission] ve Ulusal Polis tarafından denenen “nüfus deneyleri ve kaynak kontrol yöntemleri”nin bazılarını daha etkili biçimde yapabiliriz. “Hatta malzeme ve insan kaynak­larının kontrolü” için yeni imkânlar göz önüne alınırsa, halkın bir kısmını yeniden ele geçirebiliriz -ciddi bir mesele. “Önceden Viet Konglarla müttefik olan (şu ya da bu sebeple) muazzam sa­yıdaki Güney Vietnamlı düşünülürse, bu köylülerin milli davaya geri kazanılması kontrol sağlama girişiminin ana görevlerinden biri olmalıdır.”

‘Malzeme ve insan kaynaklarının kontrolü’nü sağlamada başa­rılı olmak için ARVN’nin davranışlarını bir şekilde ılımlı hale ge­tirmemiz gerekir. Şubat 1965 tarihli AID raporuna göre, “Kırsal bölgelerde hırsızlık, yağma, tecavüz ve bedava yemek elde etme olaylarının yüksek oranı, halkın ARVN ya da Bölgesel Güçleri sevmemesinin sebebiydi”. Şöyle bir olaya birçok sivilin şahit ol­ması da soruna iyileştirici bir etki yapmadı elbette: Bir ARVN bö­lük komutanı bir asker kaçağını öldürdü, karnını yardı, “kalbini ve karaciğerini çıkartıp bir lokantada pişirtti”, sonra da “kalp ve karaciğeri çok sayıda askere yedirdi”. Böyle işler, özellikle ‘örnek komünist davranış’ sergileyecek kadar fena bir düşmanla yorucu savaşta, büyük zorluklara sebep olur.

Çok genel olarak “kontrol sağlamanın başarısı, etkisiz hale ge­tirilecek hayatta kalanların varlığını gerektirir” ve ulusun ekono­mik ve toplumsal dengesini o denli ciddi zorlayan ‘Amerikalı, Ko­reli, Avustralyalı ve yerli Vietnamlı güçlerin büyüklüğü’ hesaba katılacak olursa, bazen bu minimal şartı sağlamak bile zor olur.

Başka problemler de vardır; örneğin Mekong deltasında “düş­manın yiyecek elde etmesini engellemenin zorluğu”; bazı garip sebeplerle, Saygon’daki dostlarımız tarafından hiçbir zaman gide­rilemeyen ‘toprak sahiplerinin açlığı’; yolsuzluklar; ara sıra ‘yan­lış’ köylerin bombalanması; “askeri ve sivil yönetim teşkilatlarına yaygın Viet Kong sızması”; köylüleri küçük köylere yeniden yer­leştirirken, yetersiz polis yöntemleri yüzünden sıklıkla ’tilkiyi hâ­lâ kümeste’ bırakmamız; ve benzerleri.

Yine de, üç basamaklı iyi bir ‘kontrol sağlama teori’miz var: “bul ve yok et operasyonlarıyla Viet Kongların bertaraf edilmesi; halkın ve kaynaklarının polis ve askeri güçlerce kontrolü ve ko­runması; kendi topluluklarını savunmak için köylüleri hazırlama ve silahlandırma”. Üçüncü basamağa nadiren ulaşıyorsak, bunun sebebi ‘devrimci davanın önceliği duygusu’nu paylaşmayı ya da ‘Vietnamlı müttefiklerimiz’ arasındaki ‘bu tavırları besleme’yi he­nüz öğrenmemiş olmamızdır. Böylelikle ‘gerçek devrim’in “Di- em’in ve komünistlerin yapay şekilde uyarılan ve kontrol edilen devriminin tersine” bizim yaptığımız şey olduğunu, fakat Viet­namlı köylülere ya da ‘Vietnamlı müttefiklerimiz’e bu olguyu an­latmakta güçlük çektiğimizi anladık. Açık biçimde ihtiyaç duyu­lan şey Amerikan subaylarını daha iyi eğitmek ve kuşkusuz, bu insani göreve gerçek milli adanmışlıktır.

Bu siyasal bilimciler toplumumuzdaki vahim bir kusurun “dışa­rıda demokratik kurumların gelişmesini teşvik etmede aktif bir Amerikan rolü”nden kaçınma eğilimimiz olduğunu savunur. Viet­nam’daki kontrol sağlama programı, malzeme ve insan kaynakları kontrolünün rasyonel yöntemleriyle, yabancı ülkelerde demokra­tik kurumları geliştirme sorumluluğumuzu yerine getirme girişi­mini temsil eder. Bu göreve kendimizi adamayı reddetmek, eski günlerin terminolojisini kullanarak “geniş ve aydınlanmış olana göre daha bencil ve ürkek bir politika”25 olarak tanımlanabilir.

Davranış bilimlerinin terminolojisini soyduğumuzda, böyle­si çalışmalarda sömürgeci sivil memur zihniyetinin ortaya seril­diğini, anavatanın iyicilliğine ve onun dünya düzenine bakışı­nın doğruluğuna inanıldığını ve refahlarını sağladığı gerideki insanların hakiki çıkarlarını anladığına emin olunduğunu görü­rüz. Gerçekten, Güneydoğu Asya üzerine çalışan bilimcilerin çoğu öncelikle bu zihniyete sahiptir. Bir örnek olarak, çok sayı­da uzmanın girişimimizin başarısı ve nasıl daha ileri götürülebi­leceği konusundaki düşünceleriyle katkıda bulunduğu bir Viet­nam sempozyumuna tamamı ayrılmış olan Asian Survey’in Ağustos 1967 sayısına bakın.

Harvard’da idari bilimler departmanı başkanı olan Samuel Huntington’ın açılış makalesi “Sosyal Bilimler ve Vietnam” baş­lığını taşıyordu. ‘Müdahalemiz’in başarılı olması için, “bilimsel çalışmalar yapılması ve Vietnam’ın anlaşılması” zorunluluğu vurgulanıyordu ve bu sayıdaki makalelerin “politikayla yakın­dan alakalı konu ve tartışmaları bilimsel olarak ve objektif usul­lerle sunulabildiğini ve analiz edilebildiğini gösterdiği” yargısı ifade ediliyordu.

Huntington’ın bilimsel çalışma ve Vietnam’ın anlaşılmasına katkısı, 17 Şubat 1968 tarihli Boston Globe’da yayınlanan bir ma­kalesini içerir. Burada “Vietnam toplumunda son beş yıldaki çok önemli değişimleri”, özel olarak da şehirleşme sürecini anlatır. Bu süreç “Viet Konglarm gücüne ve potansiyel cazibesine doğrudan darbe vurdu”. “Ezici çoğunlukta halk kitleleri kırsal alanda yaşa­dığı sürece, VC bu insanların kontrolünü ele geçirerek savaşı ka­zanabilir -hem 1961’de hem de 1964’de bunu yapmaya çok yak­laştılar. Fakat Amerikalılar VC’nin kırsal devrimini kökünden ke­sen kentsel devrimi parasal olarak destekledi.” Kırsal alandan ka­çan göçmenler yalnızca güvenliğe değil, ‘zenginlik ve ekonomik refah’a da kavuştu. “Savaş zamanı kentsel zenginlik biraz zarar görürken, yoksul halk kitleleri avantajlar elde ettiler.”

Şehirleşmenin kaynakları defalarca açık olarak tanımlanmıştı, mesela Vietnam’daki Amerikalı bir sözcü şöyle der: “Köylülerin önünde üç seçenek var. Bir, oldukları yerde kalmak; iki, bizim kontrolümüz altındaki yerlere gitmek; üç, Viet Kong’a doğru içe­rilere çekilmek… Operasyonlarımız ilk seçeneği imkânsız, ikinci­yi cazip kılmak ve üçüncüyü seçme ihtimalini sıfıra düşürmek üzere planlanmıştı.”[21] Yenilerde şehirleşen unsurların kazandığı avantajlar basında bol bol anlatıldı, örneğin, Globe’dan James Doyle 22 Şubat 1968’de şöyle yazıyordu: Saygon “zengin bir şe­hir; bar sahipleri, bar kızları, dövizciler ve karaborsacıların hepsi son zamanlarda bir servet yapmış. Fakir bir şehir; yüz binlerce göçmen sazdan kulübeleri ve teneke çatılı konduları tıka basa doldurmuş, 54 kilometre kare içine 2 milyondan fazla insan tıkıl­mış”. Ya da Neil Sheehan klasik ve sık alıntı yapılan makalesinde (Nevv York Times, 9 Ekim 1966) şöyle der:

Saygon’da bir araba yolculuğu sosyal sistemin işleyişindeki bir başka modayı gösterir. Neredeyse bütün yeni inşaatlar Çinli iş adam­ları ya da zengin Vietnamlı akrabaları ya da rejimin içindeki bağlan- tılarınca finanse edilen lüks apartmanlar, oteller ve ofis binalarından oluşuyor. Binalar Amerikalılara kiralanmak üzere ayrılmış. Say­gon’un çalışanları, her zaman olduğu gibi, şehrin kenar mahallerin- deki pis kokulu kulübelerde yaşıyorlar… Barlar ve genelevler, bar kı­zı ve fahişe olarak kendilerini rezil eden binlerce Vietnamlı genç ka­dın, gangster güruhları, dilenciler, paket taşıyan ve büyük ağabeyle­rinin sattığı çocuklar şehir hayatının her yerde rastlanan özelliği ha­line gelmiş.

Pek çok kimse basınla Vietnam’da gördüklerini anlatan ziya­retçi bilimcilerin tarzı arasındaki çarpıcı farka dikkat çekti. Şaşır­tıcı olmaması gereken bir durum. Her biri kendi zanaatını icra ediyor. Muhabirin işi, gözüyle gördüğünü anlatmaktır; çoğu bu­nu cesaretle, hatta parlak zekâyla yapar. Öte yandan, sömürgeci yönetici yaptığı ve yapmayı ümit ettiği şeyleri haklılaştırmakla ve -bir ‘uzman’ kadar iyiyse- uygun bir ideolojik kılıf uydurmakla, yaptığımız şeylerde haklı ve doğru olduğumuzu göstermekle ve kuşkuları yatıştırmakla meşguldür. Biri ahlâki düşüşü ve pis ko­kulu kulübeleri görür, diğeri fahişeleri ve refahı -ve iyi kalpli yaş­lı Sam Amca yanlışlıkla üzerindeki külleri bir fiskeyle başkasına atarsa, bunda kesinlikle öfkelenecek bir şey yoktur.

Asian Survey’deki bilimsel ve nesnel çalışma derlemesine döner­sek, önce, Asia Society başkanı Kenneth Young’m ‘Vietnamlılara yenilik ve kurum transferi’ndeki zorluklarımızı anlattığını ve bu zorlukların üstesinden gelmek için sosyal bilimcileri yardıma ça­ğırdığını görürüz. Onun düşüncesine göre, sosyal bilimciler “Ame­rikalıların, ya hükümet siyaseti ya da teknik işlerle, bir Vietnamlı­nın zihnine ya da bir Vietnamlı örgütüne sokmak istediği şeyi etki­li şekilde engelleyen ya da nakleden karışıklık üzerine” çalışmalı­dır. Kısacası, sorun iletişim sorunudur. Bu objektif bilimcilerin, ge­rekirse güç kullanarak, ya da gerekli yenilikler ya da uygun kurum­lardaki üstün ferasetimizle ‘Vietnam’a yenilik ya da kurum transfer etme’ konusundaki haklılığımızdan şüpheleri yoktur. Lord Corn- wallis de Hindistan’a bir eşraf kurumu transfer etme gerekliliğini tı­patıp aynı şekilde anlar -sorumlu herhangi birinin görebileceği gi­bi, bu yalnızca sosyal örgütlenmenin uygar bir formuydu.

Huntington’m methettiği ‘bilimci nesnelliği’ Milton Sacks’m başlığı “Güney Vietnam’da Yeniden İnşacı Yönetim” olan yazısm- da daha açıkça ortaya konur. Sacks’a göre, Güney Vietnam’da iki güç vardır: ‘milliyetçiler ve komünistler’. ‘Komünistler’, Vietminh ve NLF’dir [National Liberation Front]; ‘milliyetçiler’in arasında özellikle VNQDD [Viet Nam Quoc Dan Dang/Vietnam Milliyetçi Partisi] ve Dai Viet [Büyük Vietnam] (ve askerler)den söz eder. ‘Milliyetçiler’in birkaç problemi vardır, örneğin “Fransızlar, Ja­ponlar, komünistler ve son zamanlarda Amerikalılar tarafından manipüle edilirler” ve “Güney Vietnamlılara liderlik eden gene­rallerin birçoğu Vietnam halkına karşı Fransızlarla birlikte savaş­mıştır”.23 General Khanh’m hükümeti sırasında, “Güney Viet­nam’daki bütün ana siyasal grupların temsilcilerinin gerçek bir koalisyonu olduğu için çok ilginç bir girişim” biraz ümit verse de, bizim problemimiz milliyetçilerin güçsüzlüğüdür. Garip şekilde, bu ileri derecede temsil edici hükümet, 1964 ortalarındaki Ulusal Özgürlük Cephesi’nden gelen ‘otantik bir koalisyon hükümeti kurma önerisi’ni kabul etmekten, hatta anlamaktan acizdi.2″ Do- uglas Pike’a göre, öneri ciddiye alınamazdı, çünkü Kuzey Viet­nam’da ‘komünist olmayan’ hiç kimse “muhtemelen Budistler ha­riç, koalisyona girmek için kendilerini büyüklük ve güç olarak eşit görmedi, balinanın yuttuğu küçük balık gibi olacaklarından korktular”. Bu yüzden “güçlü bir NLF ile koalisyon hükümeti,” Sacsk’ın bize söylediği gibi “Güney Vietnam’daki bütün ana siya­sal grupların gerçek bir koalisyonu” olan hükümet bile “Güney Vietnam’da kabul ettirilemezdi”. Tersine, GVN ve onun ardılları “silahlı birlikleri ve siyasal kadrolarının Güney Vietnam toprak­larından çekilmesi”yle NLF’nin iyi niyetini göstermesinde ısrar etmeye devam ettiler (1 Mart 1965).

Sacsk’a göre, ‘ortaya çıkan problem’ artık Vietnamlıların siya­sal hayatına bela olan “istikrarsızlığa müsait güçler ve faktörleri etkisizleştirme eğiliminde olacak bir kurumsal düzenleme bul­maktı”. Elbette bu problem bizim başımıza bela olan bir problem­di. Ayrıca, Sacks yeni anayasa ve ardından gelen, “seçmenlerin ta­lepleri vasıtasıyla meşruiyet iddia eden ve seçim bölgeleri için sa­vaş ve barış meseleleri üzerine yetkililerle konuşan sözcüler sağ­layacak” seçimlerle (Eylül 1967) çözüme yaklaşıldığını düşünür. Bu “özgür seçim… Güney Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi bay­rağı altında savaşanları ve seçimlerde aday olmalarına izin veril­meyenleri temsil edilmemiş bırakacak” olmasına rağmen, biz, her şeyden evvel, gerçek dünyada mükemmel olabilecek hiçbir ku­rum bulunmadığını anlamalıyız. Sacks’a göre önemli olan, Di- em’in düşüşünden beri ilk kez, iktidardaki hükümet tarafından sadece “kendilerini sağlama almak için idari aygıtı kullanarak za­ten sahip oldukları iktidarı meşrulaştırma aracı” görülmeyen se­çimlerin yapılacak olmasıdır. Önümüzdeki seçimler konusunda aşırı saflığı bir kenara koyarsak, çarpıcı olan, Vietnam milliyetçi­liği olarak belirlediğimiz şeyin yararına, Güney Vietnamlıların yönetimini yeniden yapılandırma çabalarımıza devam etmeye hakkımız olduğu şeklindeki örtük varsayımdır. Tam aynı şekilde, otuz beş yıl önce Kwantung Ordusu’nun subayları ‘hakiki Man- çurya milliyetçiliği’ne destek olmak zorundaydılar.

‘Komünistler’e karşı ‘milliyetçiler’i savunmamız gerektiği yar­gısıyla ima edilen şeyi daha iyi anlamak için, tekrar Pike’ın ilginç çalışmasına geri dönebiliriz. Sacks’m bahsettiği milliyetçi grup­lar VNQDD ve Dai Viet’dir. İlki, Fransızlar tarafından gerçek an­lamda yok edildikten sonra, 1942’de Çinli Milliyetçiler tarafın­dan yeniden canlandırıldı. “Kendisine eşkıyalık yoluyla destek buldu. Hainleri herkesin gözü önünde idam etti; şiddet eylemle­ri genel olarak psikolojik değerleri için dikkatle hesaplanmıştı.” İkinci Dünya Savaşı’nı takiben Çinli güçlerin işgaliyle birlikte Vietnam’a dönmesinden, Vietminh tarafından arındırıldığı 1946 ortalarına kadar oldukça önemliydi. “VNQDD hiçbir zaman Ba­tılı anlamda siyasal bir kitle partisi olmadı. Liderlerinin tahmini­ne göre, nüfuzunun tepe noktasında sayıları 1500’den azdı. Ne Orta ne de Güney Vietnam’da kuvvetliydi. Düzgün bir yapısı yoktu ve kongrelere ve meclislere katılmıyordu.” Dai Viet’e ge­lince, “Dai Viet üyeleri belli başlı Vietnamlı şahsiyetler ve Japon­ya’yı [N.B. -faşist Japonya] Vietnam açısından uygun bir model olarak gören hükümet memurlarından oluşuyordu. Örgüt ne de­mokrasiye ne de sıradan Vietnamlılara herhangi bir zamanda özel bir saygı gösterdi. Muhtemelen hiçbir zaman sayıları 1.000’in üzerinde olmadı ve kendilerini kitle tabanlı bir örgüt olarak görmediler. Ekonomik yönelimi temelde sosyalist olması­na rağmen, yüzünü Batı liberalizmden başka tarafa, otoriterizm ve kör itaate döndü”. İkinci Dünya Savaşı sırasında, “her zaman kuvvetli derecede Japon yanlısı oldu”.

Bu hakiki milliyetçilerin zıttı olarak elimizde, “Savaş sömürge­cilik karşıtı, açık olarak milli bağımsızlıkçıdır ve bütün Vietnamlı­ları ilgilendirir,” diyen Vietminh ve kırsal alandaki Vietnamlıları “güç mücadelesinde basit bir piyon değil, süngü savaşında da ak­tif bir unsur olarak” gören, Amerikalılar ve GVN tarafından ‘ha­yatta kalmak için karşı güç kullanmaya zorlanana kadar, “GVN ve ABD’yle siyasal bir seviyede götürmek zorunda olduğu çekiş­mesini ve kendi başına gayri meşru olabilecek kalabalık orduyu kullanmayı sürdüren” NLF var. NLF aleni beyanlarının yanı sıra iç dokümanlarında da, ilk günlerden itibaren, hedefinin “Güney Vietnam’da demokratik bir milli koalisyon hükümeti kurmak; ba­ğımsızlığı, demokratik özgürlükleri, halkın hayat koşullarının iyi­leştirilmesini sağlamak; barışı teminat altına almak; bağımsızlık ve demokrasi temelinde yeniden milli birliği kurmak olduğu”nu ıs­rarla belirtiyordu. “NLF’den başka, Güney Vietnam’da hiçbir ger­çek kitle temelli siyasal parti yoktu.” Özdenetim araçlarıyla kırsal nüfusu örgütlemişlerdi – “birlik toplantılarında gizli oy ve tartış­ma özgürlüğü hakkına” eklenmiş ‘örgütsel disiplin’e dayalı çeşitli kendine yeterli ‘fonksiyonel özgürleşme birlikleri’ kuran ve “önce keskin sosyal değişimin ortasındaki kırsal Vietnam köylerinin sos­yal problemlerine uyan bir siyasal düşünme ve davranış kalıbı ge­liştirerek, sonra tek tek köylülerin kendi çabalarının anlamlı ve et­kili olabileceğini görmesine imkân tanıyan grup eylemleri için bir temel sağlayarak bir topluluk hissi” vücuda getiren “örgütsel si­lahlar sayesinde zafer” (açık ki, becerikli ve hilekâr bir düşman). Bu, elbette “büyük Amerikan yardımının gelişinden ve GVN’nin stratejik küçük köy programından” önceydi. Amerikalıların sava- şm yönetimini ele almasıyla, vurgu siyasal eylemden askeri olana, en sonunda da Kuzey Vietnamlıların katılımı ve belki de kontro­lüne kaydı; “1965’in başlarında çok sayıda düzenli ordu askeri Ku­zey Vietnam’dan Güney Vietnam’a geçti”.

Kısacası, burada gördüğümüz, Güney Vietnam milliyetçiliğini temsil eden Dai Viet ve VNQDD ile dışsal yabancı güç olan NLF arasında bir karşıtlıktır. Unutulmamalıdır ki, Sacks, Pike’ın olgu­sal tanımlamasını kuşku duymaksızın kabul eder, fakat ‘hakiki Vi­etnam milliyetçiliği’ sayılan şeyin nihai hakemleri olduğumuzdan, Pike gibi o da buna hiçbir şey anlatmayan bir şey olarak bakar.

Sacks’m milliyetçi güçlere karşı komünistler yorumuna ilginç bir katkı, David Wurfel’ın Asian Survey’in aynı sayısında yer alan “Saygon’un Siyasal Eliti” başlıklı dikkatli analizinden gelir. Birkaç modifikasyon olsa da “bu elitin son birkaç yılda [yani 1962’den beri] karakterini önemli oranda değiştirmediği”ni savunur: “Es­kiden yalnızca büyük toprak ağaları arasında önemli miktarda hem siyasal hem de ekonomik gücü elinde tutanlar vardı; büyük bozulma son yıllarda başkalarının da o üstünlüğe erişmesine izin vermiş olabilir.” Şöyle devam eder: “Diem sonrası kabinedeki as­keri adamların hepsi sivil ya da askeri bir mevkide Bao Dai ve Fransızların hizmetinde çalıştı.” Fransızların altında “idari me­murluğa girme konusunda kendilerini en rahat hissedenler, aile­leri zaten bürokratik entelektüel elitin parçası olanlardı. 1950’le- rin başlarına kadar, radikalizmi, Viet Minh şeklinde, kendi mev­kilerine bir tehdit olarak gördüler. Şimdiki siyasal elit bu gelişme­lerin mirasıdır”. Bir şeylerin değişebilmesine rağmen, “Güney Vi­etnam kabinesi ve muhtemelen siyasal elitin geri kalanının he­men hepsi ileri derecede Batılılaşmış bir entelijansiya tarafından oluşturulmuştu. Güney Vietnam halkının devrimci bir ruh hali içinde olduğu görülmesine rağmen bu elit pek devrimci değildi,” der. NLF daha az Batılılaşmış bir ‘karşı elit’ meydana getiriyordu: NLF’nin Merkez Komite üyesi “27 kişi içinden yalnızca 3’ünün Fransa’da okuduğunu bildirdi”.

Bu ‘bilimsel ve nesnel’ derlemeye Sacks’m katkısına paralel olarak, ‘yeniden yapılandırma hükümeti’ sorunu Ithiel Pool tara- fmdan daha gelişkin biçimde analiz edilir. Pool, formülasyonuna genel bir önermeyle başlar: “Burada geniş bir yelpazedeki uygula­nabilir politik çözümleri”, yani “Viet Kong’un koalisyon hükü­metine dahil olmasını ya da hatta Viet Kong’un Güney Viet­nam’da yasal bir örgüt olduğunda ısrarı kale almıyorum”. Böyle­si düzenlemeler ‘kabul edilemez’ -bizim açımızdan, yani. Tek ka­bul edilebilir çözüm, “Viet Kong’un devam eden büyük siyasal gücüne rağmen GVN tarafından empoze edilen”dir.

Kuşkusuz belli bir zorluk var: “…Viet Kong basitçe mağlup edi­lemeyecek ya da baskıyla boyun eğdirilemeyecek kadar fazla güç­lü.” O yüzden bunun peşinden, bizim girişimime katılmaları için Viet Kong militanlarına vesile sağlamamız gerektiği gelir. Bunu kanıtlamanın çok zor olmayacağını düşünür. Viet Kong liderliği temel olarak kendi çıkarı peşinde koşan bürokratik tiplerden mü­teşekkildir. Bilişsel uyumsuzluk teorisi bu “gayrimemnun liderli­ğin gidiş sarpa sarınca toptan kaçış potansiyeli olduğu”nu ileri sü­rer. Bu yüzden bizim onlara “saf değiştirmeyi sağlayacak bir rasyo- nalizasyon” sunmamız gerekir. Problem ideolojiktir. Viet Kong kadrolarını, daha realist bir kavramlaştırmayla GVN’yi “sömürü­cülerin, vergi tahsildarlarının, tüccarların, büyük toprak ağaları­nın, polisin, köylerdeki kötü adamların destekçileri ve Amerikan kuklaları” olarak gören “onların naif ideolojileri”nin yerini alacak “gerçeklik imgesi”nde bir değişikliğe ikna etmemiz gerekir. Bunu özerk küçük köylere vurgu yaparak ve kiraları toplamak için as­keri güç kullanımını önleyerek yapabiliriz: Saygon’da coşkuyla karşılanacak bir öneri kuşkusuz. Böylesi siyasetlerin peşinde ko­şan merkezi bir hükümet için çalışma fırsatı, Viet Kong kadroları­na çekici gelecektir ve bu şekilde etkili liderleri olan örgütü siya­sal sürecin dışında tutma problemimiz çözülecektir.

Başkaları bu kadronun motivasyonları ve insani niteliklerinin daha farklı bir değerlendirmesini de yapmıştı. Örneğin, Joseph Buttinger, Diem rejiminin destekleri mobilize etmedeki yetenek- sizliğiyle, NLF’nin başarılarını karşılaştırdı: “…ülkelerine hizmet etmeyi isteyen insanların Vietnam’da da bulunacağından kimse kuşku duyamaz. Vietminh’ler onların on binlercesini askere ala­bildi ve onlardan insanüstü çabalar ve bağımsızlık mücadelesine kendini adama çıkarabildi.”2′ Onlarca askeri rapor şaşırtıcı kahra­manlıklar ve gerillaların kendini feda etmesini anlatır. Bununla birlikte, tarih boyunca sömürge idarecileri bu olgunun üzerine eğilmekte ve kavramakta zorluk çekmişlerdir.

Vietnam’daki çıkmazımız hakkındaki analizi sırasında, Pool böyle meseleleri açıklıkla anlamak için kültürümüzün bize zor­luk çıkaran bazı yönlerini anlatır. Biz “içinde eşitliğe inanç ge­leneği olan bir suçluluk kültürü”nde yaşarız. Bu yüzden, esas olarak “tatminsiz köylülerin komşularının malını yağmalamak için bir güruh halinde biraraya geldiği” ve “böylelikle komplo­cu grup üyelerinin ödüllendirildiği bir kayırma işlemi” olan Vi­et Kong toprağının yeniden dağıtılmasının gerçek doğasını an­lamamız zor olur.

Bu terminoloji Franz Borkenau’nun Rus devrimciliğinin tari­hindeki, “soygun yoluyla tek tek burjuvaların özel mülklerini ‘kamulaştırma’ya” isteklilik gibi vahşiliklere izin veren “ahlâki kayıtsızlık damarı”nı tarif edişini akla getiriyor.[22] Tersine, bizim taraf toprak reformu yaptığında ‘eşitliğe inanç geleneği’ne bağlı kalmaktadır. Örneğin, 26 Aralık 1967 tarihli New York Times Amerikan müdahalesinin gerçek başarı öykülerinden birini, “Tayvan’ın başardığı toprak reformu”nu inceleyen uzmanların yakın tarihli bir konferansını haber veriyordu. “Hükümet Ja­ponlardan teslim alınan dört büyük kamu teşebbüsünün hisse­leriyle, eski toprak ağalarını bir dereceye kadar (yüzde 30) taz­min etti. Kalan kısmı için senet verildi… Konferanstaki birçok konuşmacı Tayvan programının en kurnaz özelliği olarak taz­minleri bir kenara ayırdı. Toprak ağalarına dürüstçe davran­makla kalmadığını, toprak ağalarının enerjilerini ve sermayele­rini sanayiye doğru yeniden yönlendirerek” de “toplumun top­tan yeniden yapılandırılması” nın yegane sağlıklı ve insani doğ­rultuda başarıldığını söylediler.

Pool bir yandan da, “Halen süren kamusal tartışmada, Viet­nam komünizminin Çin karşıtı olduğu için, Yugoslav komüniz­mi gibi olacağı yorumları sık sık duyuluyor,” diyor. Elbette böyle bir nedensel bağlantıyı savunmak gülünç olur ve ben ne kamu önünde ne başka bir yerde bahsi geçen tartışmayı gerçekten hiç işitmedim. Tersine, Hans Morgenthau, General James Gavin ve diğerleri gibi ehliyetsiz kimseler tarafından iddia edilen şey, Viet­nam komünizminin Çin hakimiyetinden bağımsızlık peşinde koşma anlamında Titocu olması muhtemeldir. Bu yüzden, Viet­nam komünizmine saldırmakla bir şekilde “Çin komünizminin etkisini sınırladığımız” iddiasını da reddederler -örneğin, “Adolf Hitler’den Mao Ze-dung’a uluslararası saldırganların ödüllendiril­mesine sürekli karşı çıkan anlayışlı, bağımsız ve sorumluluk sa­hibi adam ve kadınları” savunan, içinde Ithiel Pool, Milton Sacks ve başkalarının da olduğu Vietnam’da Özgürlük ve Barış İçin Yurttaşlar Komitesi’nin cümlelerinde ima edilen bir iddia, “Viet­nam’dan vazgeçersek” o zaman “Pekin ve Hanoi’nin, başarı sar- hoşluğuyla, başka pek çok ‘özgürlük savaşı’ vasıtasıyla yayılmacı siyasetlerine devam edeceğine” dikkat çekmektedir. Titocu eğili­me yanlış göndermelerle, Pool Çin karşıtı bir Kuzey Vietnam’ın Hitler benzeri bir saldırgan ajan olarak nasıl Pekin’e hizmet ede­ceğini açıklama zorluğundan kaçar; ‘kamusal tartışma’ya gönder­me yapmakla sanırım uzmanlık iddiasıyla argümanın zayıflığını tartışmayı ummaktadır.

Asian Survey’deki Vietnam sempozyumuna geri dönersek, en önemli katkı kesinlikle Edward Mitchell’in, “Vietnam İsyanında Toprak Sahipliğinin Önemi” üzerine RAND Corporation çalışma­sının tartışmasıdır. Yirmi altı eyalette yapılan bir çalışmada, Mitc- hell ‘toprak mülkiyetindeki eşitsizlik’ ve ‘Hükümet [Amerika diye okuyun] kontrolünün çapı’ arasında önemli bir korelasyon bulun­duğunu keşfetmiştir. Kısaca, “eşitsizlik ne kadar büyükse kontro­lün o kadar büyük olduğunu ima eder”. “Mal sahibinin işlettiği toprak oranı düşük (kiracılık yüksek) olduğunda, eyaletler daha güvenlidir; çiftliklerin yüzölçümü olarak dağılımındaki eşitsizlik çok büyüktür; eskiden Fransızların sahibi olduğu büyük mülkler mevcuttur; yeniden dağıtılacak hiç toprak yoktur.” Bu olguyu açıklamak için Mitchell tarihe ve davranışçı psikolojiye döner. “Bir dizi tarihi vakada daha yoksul kardeşleri var olan düzeni aktif ola­rak destekler ya da pasif olarak kabul ederken isyan eden daha iyi durumdaki köylüler oldu,” der. “Davranışçı açıklama daha fakir köylülerin görece uysallığı ve toprak ağasının kiracının davranış­ları üzerinde oldukça etki yapabildiği ve kendi çıkarıyla çelişkili davranmasına kolayca engel olabildiği… daha ‘feodal’ bölgelerdeki toprak ağalarının otoritesinin sertliğine dayanır.”

New York Times’a (15 Ekim 1967) verdiği bir söyleşide Mitc­hell, olguya ek bir açıklama getirir; en güvenli bölgeler “sosyal yapıda esas itibarıyla feodal” kalanlardır; feodal yapı ortadan kal­dırıldığında “bir boşluk ortaya çıkar ve bu, boşluğu dolduracak bir örgüte sahip olan Viet Kong açısından idealdir”. Bu ifade her zaman Amerikan çabalarının başına bela kesilen bir zorluğa işa­ret eder. Joseph Buttinger’in gösterdiği gibi, Diem rejimi “Viet- minh tarafından ele geçirileceği için bağımsız olarak kurulmuş örgütler”i denemekten de acizdir.[23]

Mitchell’in aydınlatıcı çalışması, kendi bakış açısından moder­nizasyonun “bir kontrgerilla programında yararı olamayacağı”nı, çünkü “kaçınılmaz olarak kurumsallaşmış sosyal sistemin kökü­nü kurutup, siyasal ve ekonomik alt üst oluş ve gerilim yarattı- ğı”nı söyleyen Roger Hilsman’m dile getirdiği isyan bastırma yak­laşımını destekler. Bu yüzden, hükümetin popülaritesinin, re­formların ve modernizasyonun ‘önemli katkılan’nın olabileceği­ni, fakat isyanı bastırmadaki rollerinin “daha çok fiziki güvenliğe katkıları açısından ölçülmesi gerektiği”ni düşünür.[24]

Sosyal bilimler ve Vietnam üzerine bu sempozyumu bırakma­dan önce, kesin yorumlar yapılmamasına ya da kesin sonuçlar çı­karılmamasına uygun olan bilimci tarafsızlığının da altını çizme- liyiz. Örneğin, John Bennett önemli ‘coğrafi ve iş nedeniyle hare­ketlilik’ meselesini tartışır: “Başka bir yerde iyileştirilmiş fırsatla­rın ve memlekette güvenliğin kötüleşmesinin çifte etkisi altında, insanlar şimdiye kadar inanılmaz çapta hareket etmeye istekli­dir.” Vietnam toplumunun yeniden yapılandırılması için böyle il­ginç yeni fırsatlar sunan bu ‘isteklilik’ üzerine daha fazla yorum yok. John Donnell, Binh Dinh eyaletinde, özellikle “kendi yön­temleriyle yönetmeye hevesli olan ve bazen tam operasyonel ha­reket serbestisi arzu eden Saygon’dan gönderilen RD [Rapid Dep- loyment/Süratli İntikal] timlerine izin vermeyen”, “NLF etkisini ortadan kaldırmada olağanüstü etkili olan” Koreliler tarafından kontrol edilen bölgelerde, denetim sağlama konusundaki alışıl­madık başarılarını tartışır. Yine basında bol bol yer alan[25] bu yön­temler hakkında ya da Korelilerin Vietnam köylerinde NLF’nin etkisini ortadan kaldırması ve Vietnam hükümet kadrolarının ar­zu ettiği hareket serbestisine izin vermeme olgusunun önemi üzerine hiçbir yorum yapılmaz.

Mitchell çalışmasından hiçbir siyasal sonuç çıkarmaz, fakat başkaları meseleyi kavrar: Ortalama bilimcilerin sosyal refor­mun tehlikeleri konusundaki ihtarlarını hatırlayın. Başka bilim- çiler analizi daha ileri taşırlar. Örneğin, RAND Corporation’m kıdemli ekonomisti Charles Wolf, yeni kitabında bu meseleyi ele alır.32 İsyan sorunlarını analiz etmek için iki ‘teorik model’i değerlendirir. Birincisi, halk desteğinin önemini vurgulayan, is­yanı bastırmada kalpler ve zihinler okulunun[26] yaklaşımıdır. Wolf “isyancı bir hareketle savaşan hükümete halk bağlılığı”nı kazanmanın “arzu edilen bir hedef’ olduğundan kuşku duy­maz, fakat bu amacın “isyan bastırma programları için kavram­sal bir çerçeve olarak” uygun olmadığını kabul eder. Onun al­ternatif yaklaşımında “birleştirici tema” olarak, “tavırlardan zi­yade etkileyici davranış” kavramı vardır. Bu yüzden, “tavukların müsaderesi, evlerin yıkılması ya da köylerin tahrip edilmesinin isyan bastırma çabalarında bir yeri vardır, ama güçlü bir sebep­le yapıldığında: yani, isyancılara yardım edenleri cezalandırmak için… Hükümet güçlerince yapılan her merhametsizlik şüpheye yer bırakmayacak şekilde olmalıdır, çünkü isyancı harekete ka­tılan halkın davranışları nedeniyle kasıtlı olarak yapılmıştır.” Dahası, şunun altının çizilmesi gerekir: “Yiyecek fiyatlarını artı­rarak kırsal vergileri yükselten siyasetlerin ya da gübre ya da sı­ğır dağıtmak vasıtasıyla tarımsal üretkenliği artıran projelerin negatif bir değeri olabilir çünkü bir isyan sırasında… gerillaların ihtiyacı olan girdilerin ulaşılabilirliğini artırarak gerilla operas­yonlarını fiilen kolaylaştırabilir.” Prensip, hükümetin caydırma­ya çalıştığı davranışları için ceza vermek ve işbirliği yapan köy­leri kazanmaktır. “Geniş, kavramsal bir çerçevede isyan bastır­ma çabalarının ana meselesi sadakat ve duruşundan ziyade, hal­kın davranışlarını etkilemek olmalıdır”; “önemli nokta halkın sadakatini ve desteğini kazanıp kazanmamak ya da daha üret­ken, etkili ya da adil kaynak kullanımına katılıp katılmamaktan ziyade, önerilen önlemlerin isyan operasyonlarının maliyet ve zorluklarını artırmasının muhtemel olup olmadığı ve isyan ör­gütünü sekteye uğratıp uğratmadığı olmalıdır”.

Başka bilimciler mistik halk desteğinden ziyade davranış kon­trolüyle ilgilenen Wolfun ‘alternatif yaklaşımı’nın avantajlarını değerlendirmişlerdir. Örneğin, Harvard Center for International Affairs’den Morton H. Halperin, Vietnam’da Amerika Birleşik Devletleri halkının sadakatine aldırmaksızın, “Geniş çaplı Viet Kong zaferlerini önleyebilmiştir,” diye yazar. Böylelikle davranış bilimlerinin belli bir prensibinin ampirik gösterimine sahip olu­ruz. Halperin’in şöyle der:

Vietnam’daki olaylar, insanların çoğunun soyut ısrarla değil, ter­sine eylemin seyrini kendi kişisel güvenliklerini sağlaması ve ekono­mik, toplumsal ve psikolojik arzularını tatmin etmesinin çok muh­temel olması olarak algılamalarıyla, motivasyona eğilimli olukları gerçeğini göstermiştir. Bu yüzden, örneğin epey bir insan Güney Vi­etnam’daki geniş çaplı Amerikan bombardımanına muhalefet edebi­lir, fakat bu aynı zamanda insanlara, bombardımandan önce olduğu gibi Viet Kong’un onların güvenliğini garanti edemeyeceğini ve ya­kın bir Viet Kong zaferine inancın tehlikeli şekilde yanlış olduğunu gösterir.”

Kısacası, “tavukların müsaderesi, evlerin yıkılması ve köylerin tahrip edilmesi”yle birlikte, bir davranış kontrol etme tekniği ola­rak Vietnam’daki gibi, kişi başına 45 kg., kilometre kare başına 4,8 ton patlayıcıyı etkili biçimde kullanabiliriz. Bunu da şimdi bir kez daha deneyerek doğrulanan, arzuların tatmininin insan dav­ranışında sadakate soyut ısrardan çok daha önemli bir motivas­yon olduğu prensibine dayanarak yapabiliriz. Bu kesinlikle son derecede aklı başında bir tavsiyedir. Örneğin, uygun pekiştirme planlamasından ziyade, sadakatini kazanarak bir farenin davra­nışlarını kontrol etmeye çalışmak saçma olacaktı.

Bu yeni, daha bilimsel yaklaşımın ek bir avantajı “isyan bastır­ma çabalarının Amerika Birleşik Devletleri’nde görülmesiyle ta­vırları”3’1 değiştirecek olmasıydı (elbette Amerika Birleşik Devlet- leri’ne döndüğümüzde, sırf davranışları değil tavırları da hesaba katılması gereken insanlarla ilgileneceğiz). Bu, Amerikan karak- terindeki ana kusurlardan birinin, bizi “sıradan adam”ın “acıma­sız, sömürücü tiranlar”a karşı “haçlı savaşçılarının tarafını tut­masına götüren “duygusal reaksiyon”un (“bu rol dağılımının isa­betli olmamasında görünümün yanı sıra gerçeklik de olabilir”) üstesinden gelmekte bize yardımcı olacaktır. Bu aşırı duygusallık hali “sık sık alternatiflerin gerçekçi değerlendirilmesine engel olur, onun yerine görünüşte desteklediğimiz kuşatılmış hükü­metle ilişkilerimizde müşkülpesent bir haklılığa meylederiz”; kalpleri ve zihinleri kazanmak ya da tavırları değiştirmekten ziya­de davranışları kontrol üzerine konsantrasyonumuzu bozabilir. Dolayısıyla, isyan bastırma yaklaşımı Amerikan onaylı hüküme­tin kontrolünü genişletmekte etkili olmakla kalmaz, bizim üzeri­mizde de iyicil bir etki yapar. İhtimaller ürperticidir. Muhtemelen bu şekilde “içinde bir eşitlik inancı geleneği olan suçluluk kültü- rümüz”ün sınırlarından bile kurtulabiliriz.

“İsyan belki de Üçüncü Dünya’daki siyasal askeri tehditlerin en muhtemel tipi ve kuşkusuz en karmaşık olanlarından ve Ame­rika Birleşik Devletleri’nin siyaset ve programlarının karşı karşıya kaldığı en zor problemlerden biri” olduğu için, Wolf isyanın ras­yonel bir kavranışını geliştirmemizin çok önemli olduğunu iddia eder. Üçüncü Dünya’daki Amerikan dış siyasetinin ana gayesi “komünist kontrolü reddetmek”, özellikle, “bağımsızlıklarını iç ve dış komünist tahakküme” karşı savunan ülkeleri desteklemek ol­malıdır. Sonuncu problem, bağımsızlığı iç komünist tahakküme karşı savunmak, özellikle Latin Amerika’da son derece önemli bir problemdir. Bir ‘güç kullanma sorumluluğuyla’ birlikte, ekono­mik büyüme sağlayan bir siyasetten ve modernizasyondan gelen tehditleri hesaba katmalıyız (bununla birlikte, bu süreçlerin do- ğasındaki risklerden uzak durduğumuzdan emin olmalıyız -Mitchell ekler). İsyan tarafından tehdit edilen bir ülkede güç kullanmamızın uygunluğu hakkında hiçbir soru sorulmaz. Bu so­rulsaydı, haklılaştırma “ulusal bağımsızlık kaybının komünist kontrolle genellikle eş anlamlı olduğu ve komünizmin örtük ola­rak geri dönüşsüz kabul edildiği bir dünyada yaşadığımız” varsa­yımında içkindir. Bu yüzden Onvelci mantıkla, bir yönetici eliti iç isyandan korumak için askeri güçle müdahale ettiğimizde, ger­çekte ulusal bağımsızlığı savunmuş oluruz.[27]

Belki de bu tür bilimsel çalışmaların en ilginç yönü, davranış bi­limleri retoriğinin bulanık saygınlık aurasının ödünç alınma tarzı­dır. Böylesi çağrışım zincirleri kurulabilir. Herkesin bildiği üzere, bilim sorumluluk sahibidir, ılımlıdır, duygu dışıdır ve ayrıca iyidir. Davranış bilimleri bize yalnızca davranışlarla ve davranışların kon­trolüyle ilgilenebileceğimizi söyler. Bu yüzden yalnızca davranışlar ve davranışların kontrolüyle ilgilenmeliyiz;[28] bilim ödül ve cezalan­dırmanın uygun şekilde uygulanmasıyla davranışları kontrol etme­de sorumluluk sahibidir, ılımlıdır, duygu dışıdır ve ayrıca iyidir. Sa­dakat ve tavırlara ilgi duygusal ve bilim dışıdır. Bilim etiğine inanan rasyonel insanlar olarak, arzu edilen doğrultuda manipüle edilen davranışlarla ilgilenmeliyiz ve mistik özgürlük, bireysel ihtiyaçlar ve popüler istekler nosyonlanndan uzak durmalıyız.

Netleştirmeme izin verin; davranış bilimlerini böylesi saptır­malara yardım ettikleri için eleştirmiyorum. Başka hususlarda ‘davranışçı ikna’ bana dayanaksız gibi görünür; bilim metodunda ciddi olarak yanılır ve insan ve toplum üzerine çalışmada anlam­sız yöntemsel eleştiriler empoze eder, fakat bu tamamen başka bir meseledir. Bununla birlikte, ispatlanmış başarılarına dayanan bu yaklaşımın popülerlik derecesini ve zayıf bir bilimsel tonu olan yeni bir zor ideolojisi olarak kolaylıkla yeniden moda olabilmesi­ne dayanan cazibesinin derecesini araştırmada haklıdır. (Geçer­ken, aynı soruların politikanın dışından, özellikle de eğitim ve te­rapiyle bağlantılı olarak sorulabileceği de söylenmelidir.)

Sömürgeci gücün iyicil olduğu ve yerlilerin çıkarını yürekten gözettiği varsayımı emperyalizmin kendisi kadar eskidir. Bu yüz­den, 1840’da Oxford’da ders veren liberal Herman Merivale, “İn­giliz sömürgeci aydınlanma siyaseti”ni methediyordu: “Sömürge­lerinin iç yönetimi”ne çok az karışan “ve onlardan belli farazi ti­cari menfaatler elde etmek için onları hükmü altında tutan” “ata­larımızın tersine”, biz “onlara ticari menfaatler sağlarız ve haki­miyetimiz altında kalmaktan bir çıkar elde etmeleri için onların iyiliği adına kendi kendimize vergi veririz ve böylelikle onları yö­netmenin zevkine varabiliriz”.[29] Bizim John Hay 1898’de, tıpkı

Pax Britannica’nın Hindistan’a, Mısır’a ve Güney Afrika’ya bu iyi­likleri taşıması gibi, Küba, Havai ve Filipinler’e özgürlük ve uy­garlık taşıyacak olan “iyicillikte bir ortaklığın” çerçevesini çizi­yordu.38 Fakat emperyalizmin iyicilliği bildik bir nakarat olması­na rağmen, iyicillik meselesinin ilgisiz, uygunsuz, aşırı duygusal bir değerlendirme olduğu fikri emperyalist retorikte yeni icat bir şey, belki iktidarın bilgi ve tekniğe dayandığını iddia eden ‘yeni mandarinler’den beklenebilecek bir katkıdır.

Bir adım daha giderek, isyanı bastırmak için bütün ‘kavramsal çerçeve’ tartışmasının nasıl saptırıldığına dikkat çekelim. ‘Kalple­ri ve zihinleri kazanma’ yöntemiyle davranış şekillendirme yönte­mi arasında seçim yapmamız gerektiği fikri, sanki seçme hakkı­mız olduğunu varsayar. Bu bize başka hiçbir dünya gücünde gö­remeyeceğimiz bir hak bahşetmektir. Ama Amerikalı bilimcilerin ezici kısmı, bize bu hakkı uygun görürler. Örneğin, Dış İlişkiler Komisyonu’nun Uzakdoğu uzmanı ve eski yönetici yardımcısı William Henderson, “özellikle komünistlerin kışkırttığı gerilla savaşı ya da isyan şeklindeki iç karışıklıkla” -onun dediği gibi, ‘iç saldırı’ çağdaş kullanımla uyumludur- başa çıkmak için “yapıcı ve manipülatif bir diplomasi” izlememizi önerir.[30] “Kökten bir devri­min seyrini Amerika Birleşik Devletleri’nin uzun vadeli çıkarla­rıyla uyumlu kanallara döndürmek için,” “tarihsel görevimiz”in “Güneydoğu Asya’da modern ulus inşası sürecine azimle ve yapı­cı bir şekilde yardımcı olmaktan daha azı olmadığı”nı ilan eder. Anlaşılıyor ki, gerçek ‘ulus inşası’ bizim çıkarlarımızla uyumlu bu gelişme yoludur; bu yüzden bu tarihsel görevimizi uyum içinde takip etmede zorluk yoktur. Bununla birlikte, gerekli manipülatif diplomasinin önünde iki gerçek engel vardır. Birincisi, ‘büyük bir psikolojik bariyer’dir. “Eski dogmayı terk etmeyi ve geleneksel diplomatik usul kurallarının hepsine aykırı düştüğü” kabul edi­len, “açıkça müdahaleci” olan “yeni bir diplomasi” takip etmeyi öğrenmemiz gerekir. Kimileri “başkalarının haklı olarak özerk iş­lerine” müdahale etmenin ahlâki hakkımız olup olmadığını sora­bilirler, fakat Henderson komünist tehdidin böyle müdahaleleri ve zorlamaları haklılaştırdığını düşünür; ahlâki bir kuşku ya da duraksama olmadan “sonraki zil çaldığında ‘özel kuvvetlerimizi’ kullanmaya” hazır oluruz. İkinci bariyer, ‘bilgimizin acınacak ye- tersizliği’dir. Bu yüzden, Henderson iyilik yapmaya çok istekli akademik topluluktan, bilgiyi ve teknisyenleri sağlamasını, öğret­menlerden de böyle ‘becerikli bir diplomasi’yi daha etkili yürüt­memize imkân tanımasını ister.

Liberal kanada dönersek, Kennedy idaresinin diplomasisi üzerine çalışması To Move a Nation’da oldukça benzer bir mesaj veren Roger Hilsman’ı görürüz. Ondan öğrendiğimize göre, Ken- nedy’nin ekibindeki ‘keskin ve pragmatist liberaller’ arasındaki en sert mevzu, “komünistlerin yaptığı modern gerilla savaşı’ problemiyle Amerika Birleşik Devletleri’nin nasıl başa çıkması gerektiğidir. Problem bunun “içeride savaş, uluslararası sınırları ihlal eden doğrudan ve açık bir saldırıdan uzak duran çapraşık bir saldırganlık” olmasıdır (italikler aynen). Anlaşılan keskin ve pragmatist liberaller böyle bir ‘içeride savaşa’ tepki gösterirken, uluslararası sınırları ihlal etme hakkımız mevzusunda hiç ayrıl­mıyorlar. Yeni, liberal, canlılık kazandırılmış Dışişleri Bakanlı­ğının teşvik ettiği ‘eleştirel, araştırmacı analiz türü’nün esaslı bir örneği olarak, Hilsman, Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’da­ki Musaddık yönetimine darbe yapmak için nasıl daha etkili dav­ranabileceğini göstermeyi amaçlayan bir çalışmayı zikretmekte. Hilsman’a göre, Ailen Dulles, İran’da Musaddık’m (Guatemala’da Albenz gibi) “komünist bir devlet yaratma niyetiyle” -Dışişleri Bakanlığı istihbarat şefinin en hayret verici lafı- iktidara geldiği­ni (emin olun, olağan yönetim süreçleriyle) düşünmekte ‘temel­de haklı’dır ve Dulles, “iktidardaki hükümet tarafından hiçbir çağrı yapılmamış” olsa bile İran’da ve Guatemala’da tehlikeyle karşı karşıya kalmış “sadık anti komünist unsurlar”a Amerika Birleşik Devletleri’nden yardımın üzerinde durmakta temelde haklıdır. Hilsman, İran’da hükümetin devrilmesiyle Domuzlar Körfezi’ndeki ahmakça girişim arasına çektiği ayrım çizgisinde, liberal bakışı veciz olarak ifade eder: “İran’da Musaddık ve ko­münist müttefiklerine karşı mücadelesinde Şah’m destekçilerine yardım etmek… bir şeydir, fakat etkili bir iç muhalefetin olmadı­ğı Castro’nun Kübası’nı binlerce adamın işgaline sponsor olmak da başka bir şeydir.” Önceki çabalar takdire şayandır; başarısızlı­ğa mahkûm olan sonuncu, pragmatik liberalizmin bakış açısın­dan, ‘başka bir şey’dir.

Vietnam’da liberal müdahaleciliğe uygun biçimde hareket edilmedi ve durum çığırından çıktı. Daha başarılı bir örneğe ba­karsak, uluslararası meselelere bu yaklaşımın karakteri hakkında daha çok şey öğreniriz. Tayland isabetli bir örnektir; Güneydoğu Asya konusunda bir C1A analisti ve şimdi DePauw Üniversite- si’nde siyasal bilimler bölüm başkanlığı yapan bir Kennedy libe­rali olan liberal Frank C. Darling’in titiz ve bilgi verici çalışmasın­da Amerikan ideolojisi üzerine yararlı bir perspektif verilir.[31]

Darling’in altını çizdiği bu tartışmayla ilgili olgular kısaca aşa­ğıdadır. Eski İngiliz bakanı Sir Josiah Crosby İkinci Dünya Sava- şı’nm sonunda, Tay silahlı kuvvetlerinin gücü azaltılmadıkça, “Anayasal hükümet ölüme mahkûm olacak ve askeri diktatörlü­ğün dönüşü kaçınılmaz olacaktı,” diye uyarır. Savaş sonrası dö­nemdeki Amerikan siyaseti silahlı kuvvetleri ve polisi destekle­mek ve kuvvetlendirmekti; Crosby’nin öngörüsü haklı çıktı.

Savaşın hemen sonrasındaki dönemde anayasal hükümete doğru yeni yeni adımlar vardı. Ama 1948’de başbakanken Ja­ponlarla işbirliği yapan Phibun Songkhram bu erken çabalan boşa çıkaran bir dizi askeri darbe yaptı. Liberal yönetimlere Amerikan tepkisi müphem ve ‘zaman kazanma amaçlı’ olurdu. Tersine, Phibun hemen Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanındı. Niçin? “Bu giderek artan kargaşa içindeki bölgesinde Tayland, sınırları dahilinde komünist bir ayaklanma olmayan yegane ulustu ve görece istikrarlı ve sakin kalan yegane ülkey­di. Amerika Birleşik Devletleri Güneydoğu Asya’da komünist saldırıyı engellemek için alınacak önlemleri değerlendirirken, iç politikasına ya da iktidarı ele geçirme yöntemlerine bakmaksı­zın Tayland’daki tutucu ve anti-komünist rejim giderek daha cazip hale geldi.” Phibun mevzuyu kavradı. 1949 Ağustosu’nda “dış baskının ‘korkutucu’ hale geldiğini ve iç komünist faaliye­tin ‘kuvvetle arttığı’nı yazdı.” 1950’de Truman askeri yardım için 10 milyon dolarlık bir hibe tahsis etti.

Yeni yöneticiler, siyasal sistemi ‘otoriter yönetimin daha güçlü ve acımasız bir biçimi’ne döndürmek ve ardıllarının sadakatini sürdürmeye yardım eden geniş bir yozlaşma, kayırmacılık ve vur­gunculuk sistemini geliştirmek için bol miktarda Amerikan aske­ri yardımı kullandı. Aynı anda “Amerikan şirketleri satın aldığı büyük miktarda kauçuk ve kalayı taşıdı… gemilere yüklenen hammaddeler artık Hong Kong ve Singapur üzerinden değil, doğ­rudan Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti.”[32] 1958’e kadar “Ame­rika Birleşik Devletleri Tayland kauçuğunun yüzde 90’ını ve ka­layının çoğunu satın aldı.” Bununla birlikte, “çok geniş çaplı ka­mu mülkiyeti ve ekonomik planlamanın sebep olduğu problem­lerin” yanı sıra siyasal istikrarsızlık nedeniyle Amerikan yatırım­ları düşük kaldı. Meseleyi iyileştirmek için, Sarit diktatörlüğü (aşağıya bakınız) vergi indirimi ve devletin sahibi olduğu ticari girişimlerde rekabet ve millileştirmelere karşı garanti verdi; “özel yabancı sermayeye cazip görünme çabası içinde” en nihayet Çin’le ticaret yasaklandı ve devlete ya da şahıslara ait bütün tekel­ler feshedildi.

Amerikan nüfuzu Phibun diktatörlüğüne “maddi ve moral des­tek” verdi ve “siyasal muhaliflerin cesaretini kırdı”. Yürütme orga­nını kuvvetlendirdi ve “bütün yönetim karşıtı faaliyetlerin komü­nist esinli olduğu bahanesiyle, askeri liderleri yerel muhalefeti bas­tırmada daha güçlü önlemler almaya teşvik etti”. 1932’de mutlak monarşinin devrilmesinde ana katılımcı olan, savaş sırasında Öz­gür Tay’ı yeraltından yöneten, Tay demokrasisinin ‘en yüksek sevi­ye’ye ulaştığı 1946’da seçilen liberal entelektüel Pridi Phanomyong, 1954’de Komünist Çin’de ortaya çıktı; OSS’ye [Office of Strategic Services] cesaretle yardım eden Pridi, Çinli komünistlerle işbirliği halinde Pekin’deyken Amerika Birleşik Devletleri ‘bir Japon mütte­fiki olan’ Phibun’u destekledi. Bu ‘ironikti’.

Amerikan destekli devirmeye taraftar olmadan, anayasal, par­lamenter bir sisteme doğru gelişmenin olabileceğini düşünmek zordur. Özellikle rüşvetçi hükümet bürokrasisiyle bağlantılı Batı ve Çin girişimlerinin ekonomideki hakimiyeti yüzünden, liberal­ler her halükarda aşırı zayıftı. Hükümeti devirmiş olan darbeciler “neredeyse tamamen halktan kişilerden oluşmuştu, çoğu köylü­lükten ya da düşük rütbeli askerlerden ve kamu görevlisi aileler­den” geliyordu ve artık yolsuzluk ve otoriter kontrolden payları­nı istiyorlardı. ‘Demokratlar’ın muhaliflerinin çoğu, “kraliyet aile­si üyesi ya da yönetimdeki rollerini ve kişisel servetlerini koru­mak isteyen tutucu toprak sahipleriydi”. Bununla birlikte, daha adil toplum gelişmesi için var olan fırsatlar her ne ise, Amerikalı­ların varlığı baskın çıkınca yok oldu. Herhangi bir Tay liberal re­formcusu, darbelerin, hile karıştırılmış seçimlerin, Japon karşıtı yeraltı Özgür Tay liderlerinin cinayet ve işkencelerinin, askerle­rin siyasal sisteme ve ticari sistemin çoğuna el koymaların ardın­dan 1950’ye kadar bunun farkına varmış olmalıydı -özellikle ye­ni yardım anlaşması imzalayan Amerikan elçisi Stanton’un şu sözlerini duyduğunda: “Amerikan halkının takdirini kazanan öz­gürlük ve serbestlik ideallerine ve BM’nin içten desteklerine bağ­lı Tay halkına derin muhabbeti yüzünden, Amerikan halkı, Tay­land’a bu yardım programını sonuna kadar destekliyor.”

“Bu dönem boyunca kayda değer bir gelişim, Tay askeri lider­leriyle onların siyasal güçlerini artıran büyük ölçekli dış yardım” temin etmelerini destekleyen “Amerika Birleşik Devletleri’nden en üst seviye askeri memurlar arasında gelişen yakınlıktır.” Ame­rikan askeri heyetinin başı olan Albay Charles Sheldon Tayland’ın “ülkemin ve Tayland’ın insanları gibi, demokrasiye, özgürlüğe ya da tek tek insanların haysiyetine inanmayan insanlar tarafından silahlı saldırıyla tehdit edildiği”ni söyledi. Adlai Stevenson 1953’de Tay liderlerini uyardı: “Ülkeleri Vietminh’in gerçek he­defiydi” ve “bu tehdidin tam olarak farkında olmaları”nı ümit et­tiğini söyledi. Bu arada Amerika Birleşik Devletleri yardımlarıyla güçlü bir ordu kurulmuş ve polise tanklar, toplar, zırhlı araçlar, bir hava kuvveti, deniz devriye araçları ve paraşütçü eğitim oku­lu tedarik edilmişti. Polisler dünyada vatandaş başına en yüksek orana ulaştı; yaklaşık 400’e 1. Bu arada askeri kuvvetler komuta­nı “milli piyangodan muazzam bir gelir alırken” emniyet müdü­rü “afyon ticaretinin tekelinde olmasına ve kendi menfaat şebeke­sini desteklemekte ihtiyaç duyduğu gelir için geniş ticari girişim­leri “ne güveniyordu.

Daha sonra keşfedildi ki, emniyet müdürü tarife sığmaz vah­şetlere bulaşmıştı: “Eski emniyet müdürünün bulaştığı işkence ve cinayetlerin genişliği belki de asla bilinemeyecek.” Bilinen, 1957’de yeni bir darbeyle iktidarı alan askeri şef Sarit’ten sonra ortaya çıkmaya başlayan şeydir. Sarit “Amerikan güveninin, iti­madının ve yardımının devamını sağlamak’ için yerel komünist­lerin sindirilmesi üzerine yoğunlaşma ve istikrarlı bir hükümeti sürdürme ihtiyacını dile getirdi.” Amerikalılar doğal olarak mem­nun edilmişti ve resmi tepki çok lehteydi. Sarit 1963’de öldüğü zaman kişisel servetinin muhtemelen 137 milyon dolara ulaştığı keşfedildi. Hem Darling hem de Roger Hilsman, belki başka çeşit­li ılımlı reformlarla birlikte yalnızca kitlesel tutuklamalar, kulü­beleri yakma ya da kaba cezalandırma tehditleriyle ve Kuzeydoğu bölgesinde bir gelişme projesi yürürlüğe koyarak -bununla birlik­te, eski uygulamaları bırakmaksızın, ki “‘komünist’ ayaklanmayı önlemek için daha fazla askeri ve ekonomik yardım ihtiyacıyla tekrar Amerikalıları etkileyebileceğini” düşünüyordu- komüniz­min durdurulamayacağını gösterdiği” için onu ‘iyi’ bir diktatör olarak anar. Sarit ayrıca katı bir sansür dayattı, sendikalar ve işçi birliklerini kapattı ve ‘komünist’ olduğundan şüphelenilenleri acımasızca cezalandırdı; daha önce belirtildiği gibi, yabancı işlet­meleri çekmek üzere çeşitli adımlar attı.

1960’a kadar “Soğuk Savaş’m başından beri Tayland’a Ameri­kan dış yardımının yüzde 12’si ekonomik ve sosyal ilerlemeye ay­rıldı”. Amerikan yardımlarının etkisi açıktı. “Mutlak siyasal ida­reye doğru gidişi kontrol edebilecek ve ülkenin daha modern bir yönetim biçimine geri dönmesine liderlik edebilecek herhangi bir rakip grubun ortaya çıkmasını engellemeye yardım eden Ameri­ka Birleşik Devletleri askeri liderlere muazzam maddi ve diplo­matik destek sağladı” (italikler benim). Kennedy hükümeti, muhtemelen bu başarıların hatırasını yaşatmak için, 1963 mali yı­lında Kongre’den Tayland için 50 milyon dolarlık askeri yardım tahsis etmeye çalıştı. Kennedy hükümeti “iyi niyet ve sağlam te­melli siyasal öneriler” getirdi, fakat bunun dışında “Tayland’daki askeri yönelimli siyasette önemli değişiklikler olmadı”.

Darling’in anlatımında ortaya çıktığı gibi, bu alıntılar Tay­land’daki Amerikan etkisinin dürüst bir resmini verir. Doğal ola­rak o bundan çok hoşnut olmaz. Amerikan etkisinin anayasal de­mokrasiye doğru hareketi engellemesi ve bazen “komünistler ve Nazilerinkiyle rekabet eden” vahşetlerden sorumlu otokratik bir idareye katkıda bulunmak canını sıkar. Bu önlemlerle gerçek kontrolü (onun sözleriyle, ‘huzur ve istikrar’ı) sağlamadaki başa­rısızlığımız da canını sıkar. Bu yüzden, Sarit 1957 darbesiyle ikti­darı ele geçirdiğinde, “Amerikalıların, onun radikal ekonomik ve sosyal programlara, mesela Castro’nun Küba’da yaptığı gibi yeni bir rejime yönelmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktu… Söz konusu olan, düşmanın eline geçerse Güneydoğu Asya’daki Amerikan çı­karlarına karşı kullanılabilecek, giderek genişleyen bir ekonomik temelde ve askeri araç gereçlerdeki yaklaşık 300 milyon dolarlık yatırımdı.” Bereket, bu meşum akıbet vuku bulmadı ve radikal ekonomik ve sosyal programların yerine yalnızca aynı eski terör ve yolsuzlukların devamı geldi. Yine de tehlike gerçekti.

Bu dosyadan Darling’in çıkardığı sonuç nedir? Onun gördü­ğü gibi,[33] Amerikan dış politikası açısından dört alternatif söz konusuydu.

Birincisi, “askeri programı iptal edilecek ve Amerikan askerle­ri ülkeden çekilecekti.” Ama bu ‘irrasyonel’di, çünkü komünist olmayan dünyanın her yerinde “demokratik olmayan yönetimler­le uğraşmada Amerika’nın azmi ve toleransına saygı azalacaktı”; dahası, Tayland’ın güvenliği ve ekonomik gelişmesi tehlikeye dü­şecekti. Pragmatik liberallere göre, aslında ortalama bilimcilerin daha önce ima ettiği gibi, Tayland’daki gibi askeri diktatörlüklere taahhütlerimize inancın sürdürülmesi gerektiği açıktı; Amerikan etkisi altında böyle gelecek vaat eden tarzda başlatılan ve artık yaklaşık 40 bin Amerikan askeri tarafından güvenceye alman çiz­gide daha ileri gelişme ihtimallerini tehlikeye atmak kesinlikle ta­lihsiz olacaktı.

İkinci alternatif Tayland’ın ve diğer Güneydoğu Asya ulusları­nın tarafsızlaştırılması olacaktı. Bu da irrasyoneldi. Bir kere “Amerikan askeri varlığının çekilmesi herhangi bir komünist gü­cün uzaklaştırılmasıyla ilişkilendirilmeyecekti” -yerli olmayan komünist güçler yoktu- ve bu yüzden bu stratejiyle hiçbir şey ka- zanmayacaktık. Ayrıca, “gelecekte komünist isyancıların sızmala­rı olmayacağından” hiçbir zaman emin olamayacaktık. Ve son olarak, çok karanlık sebeplerle “Tay liderleri Amerika Birleşik Devletleri’yle işbirliği yapmaya karar vermişlerdi”.

Üçüncü alternatif, Tayland’da “siyasal ve ekonomik reformları ilerletmek” amacıyla gücümüzü kullanmaktı. Fakat bu siyasal al­ternatif “Tayland’da ve başka komünist olmayan ülkelerde Ame­rikan stratejisine büyük zarar verecekti”. Dahası, Tayland’da sa­vaş sonrası kayıtlarımızın açıklıkla gösterdiği gibi, “başka ülkele­rin iç işlerine geniş çaplı müdahale, iyi niyetli olup olmadığına bakılmaksızın, Amerikan geleneklerine tersti”.[34]

Bu yüzden dördüncü alternatife dönmeli ve mevcut siyasetimi­zi sürdürmeliyiz. “Bu alternatif belki de en rasyonel ve gerçekçi ola­nıdır. Şayet yalnızca Amerikan askeri gücünün Güneydoğu Asya’da geniş çaplı açık saldırıyı önlemeye muktedir olduğu ve Tay silahlı kuvvetleri için uygun rolün sınırlı gerilla savaşıyla başa çıkmaya hazırlanmak olduğu kabul edilirse, askeri siyaset geliştirilebilir.”

Tayland’daki Amerika Birleşik Devletleri siyasetinin bu yorumu ve gidişat, Hilsman ve başkalarının çekildiği pragmatik liberalizmin genel hattına çok iyi uyar. Asya’nın civanndaki ülkelere bugün sun­duğumuz umudu da açık olarak gösterir. Vietnam bir sapma olabi­lir. Ama Tayland’daki etkimiz hatalı politikalara zor atfedilebilir.

İlginç bir yan bilgi, Darling’in Thailand and the United Sta- tes’deki açıklamasıdır; önceki dönemde, “Batı’nın hukukun üs­tünlüğü kavramı” Amerikan etkisi tarafından yayılmıştı. “Bazı memurların bir hukukun üstünlüğü anlayışı edindiklerinin kanı­tı olarak” “soyluların, yumurtalarını almak yerine kesilen tavuk­lara benzeyen baskı altındaki insanlara karşı dizginlenmesi ve de­ğişmez yasalara sahip olması bir ulusun refahı için esastır” diyen bir Tay bakanının sözleri gösteriliyordu. Uluslararası davranışla­rında da Tay yönetimi hukukun üstünlüğünün gerekliliğini anla­maya başladı: “Yasalara artan saygı, kraliyet maliyesine yüklediği ağır yüke rağmen, Batı ülkeleriyle anlaşmalarındaki eşit olmayan kısıtlamalara Tay yönetiminin bağlılığında da ortaya çıkar.” Bu hiç ironi yapmadan söylenir. Aslında ‘hukukun üstünlüğü’nün zayıf ülkeler ve herhangi bir toplumdaki sömürülenler için ne an­lama geldiğini bu örnekler açıkça gösterir.

Tartıştığım Darling, Hilsman ve başka pek çoğu, uluslararası işlerde bilimcilerin ortalama liberal kanadını temsil ederler. Amerikan bilimcileri arasında görülen başka bazı bakış açıların­dan örnekler de yararlı olabilir. Örneğin, New York Üniversite­si siyaset bilimi profesörü olan Thomas R. Adam’m önerileri de­ğerlendirilebilir. Adam, Pasifik’teki Amerikan sorunlarının, çabalarımızı yö­neltmemiz gereken ‘ideal çözümü’nün ana hatlarını çizerek başlar. İdeal çözüm birleşmiş bir Batı siyasetindeki baskın ta­vırla, Amerika Birleşik Devletleri’nin “bölgedeki bütün Batı çı­karlarının sorumlu askeri önderi” olarak kabul edilmesi ola- çaktı. Bölgedeki bazı kara üsleri üzerindeki Amerika Birleşik Devletleri egemenliği, bize “bitişiğindeki alanlar üzerinde güç genişlemesi için ideal koşulları” verir. Böyle bir üs tek taraflı müdahalenin yükü olmaksızın, “Kore, Vietnam, Laos ve Kam­boçya’ya doğrudan müdahaleyi” mümkün kılacak, bizim haki­miyetimiz altında, bölgesel bir düzenleme formasyonuna izin verecekti (“küstah komünist saldırganlıkla yüz yüze gelindi­ğinde, meseleyi yaratan müdahalenin kendisi değil, müdahale­nin tek yönlü niteliğidir”).

Batı çıkarlarının korunması için, üzerinde doğrudan ege­menliğe sahip olduğumuz topraklarda böyle bir güç üssünün kurulmasına makul bir alternatif olmadığını anlamamız gerekir. ‘Güç ve nüfuz kullanılması’yla Asya’nın işlerine ortak olmadık­ça, Batı ve Asya arasındaki ‘tarihi bağı’ sürdüremeyiz. Asya’da “Batı yönelimli toplumların varlığını sürdürmesini etkileyen kültürel idame için ciddi bir mücadeleye giriştiğimiz gerçeği”ni kabul etmemiz gerekir. Asya’dan çekilebileceğimize ve onu kendi haline bırakabileceğime inanmak bir yanılsamadır, zira bizim kendi Batı kültürümüz “uygarlığın evriminde yeni tarih­li bir azınlık hareketi” olarak anlaşılmalıdır ve Asya’nın bizim işlerimize müdahale etmekten aciz kalması olağan sayılamaz. Bu yüzden kendimizi savunmak için, Asya’nın işlerine güç kul­lanarak müdahale etmemiz gerekir. ‘Sanayi kuruluşları sistemi- miz’i evrensel olarak tesis etmede başarısız olursak, “yerküre­nin her köşesinde süper gücün pahalı kullanımını ve idame ve gaddarlık araçlarıyla ayrıcalık ve kazançlarımızı savunmak” zo­runda kalacağız.

Asya’nın işlerine etkili müdahaleye niçin hakkımız var? “Asya işlerine Amerika Birleşik Devletleri müdahalesi için açık bir hak- lılaştırma, komünizme karşı mücadelede dünyanın lideri olma­mızda yatar. Dünya halklarının çoğunluğu arasında komünist si­yasal ve ekonomik sızma, güvenliğimiz ve ilerlememiz açısından Amerikan siyasal liderliğine ölümcül görünür; bu tutum kamuo­yu tarafından hemen hemen oybirliğiyle desteklenir.” Bu mantık birkaç adım ileri götürülünce, nükleer silahlarla Çin’in -belki ila­veten Fransa’nın da- hakkından gelmek için aynı ‘açık haklılaştır- ma’ya hemen sahip oluruz.

Daha fazla haklılaştırma, Batı kıyılarımızın savunması “Ku­zey Pasifik’in gerçek bir Amerikan gölü gibi kontrol edilmesini gerektirir” ki bu olgu mare nostrum’un güvenliğini sağlamak için “bütün bölgedeki güç mücadelelerinde Amerika Birleşik Devletleri müdahalesine temel sağlar. Japonya’ya karşı zaferimiz Güneydoğu Asya ve Uzakdoğu’da komünist saldırganlığı cezbe- decek bir iktidar boşluğu yarattı; bu yüzden adım atmalı ve as­keri gücümüzü kullanmalıyız.” Toprakları stratejik güvenli olan Guam, belki Okinawa gibi adalara sahip olmak kıyılarımızın sı­nırlı savunması için değilse bile, kesinlikle dünya amaçlarımız ve topyekûn güvenliğimiz için vazgeçilmezdir.43 Öncellerimizde benzeri nadiren görülen bu vizyonun muhteşem kapsamı bir ya­na terminoloji alışılmadık değildir.

Uzakdoğu’da güç uygulaması için ‘operasyonel bir üs’ tesis et­me siyasetimizi dizayn ederken gözetmemiz gereken belli kısıtla­malar muhakkak vardır; özellikle “politika bütün katılımcı un- surlarca kabul edilebilir ya da onlara dayatılmaya müsait siyasal ve sosyal amaçlara dayandırılmalıdır”. Açıkça yeni sömürgeleri- mizdeki katılımcı unsurların etki edemediği politikalarda ısrar et­mek pragmatik olmayacaktı.

Bu öneri geçmişteki Batı sömürgesinin akıbetinin kısa bir tas­lağıyla, örneğin “girişimci sermayenin Hindistan alt kıtası ve çev­resinde bereketli sosyal değişime yararlı bir teşvik sağladığı başa­rılı Hindistan hikâyesi”yle; “sömürge akıl hocalarının sanayi ide- olojisi”ni taklit ederlerken, yalnızca “geleneksel Asya sosyal siste- mi”nin gösterdiği pasiflik tarafından sakatlanmış bir gelişmeyle destekleniyor. Bizim için önemli bir ders, “ticaret gelişebilsin ve onun meyveleri kaybedilmiş özgürlüğü telafi edebilsin diye” da­yatılan düzendeki “tarafsız Pax Britannica”nın başarısıdır.

Adam, nankör yerlilerin bazen bu ihtimam yüzyıllarını takdir etmeyi beceremediği gözleminden bizi esirger. Nitekim Hindis­tan’da Kongre Partisi’nin sol kanadına mensup bir üye şöyle der: “Olay, Hindistan üzerindeki hakimiyetleri sürecinde İngilizlerin, insanın yapmaya muktedir olduğu, kabalık ve vahşilikte sınırlar tanımamasıdır. Hitler’in tahribatı, Dachaus’ları, Belsen’leri… bu emperyalist vahşiliğin yanında soluk kalır…”[35] Cömert yüzyıllara ve müşfik bakıma böyle bir tepki, bu ilgiden yararlananlar tara­fından hissedilen muazzam suçluluk duygusunun bir ifadesi ol­duğunu anlayana kadar, biraz şaşırtıcı olabilir.

Bir kuşak önce komünistlerin etkisinin onların güvenlik ve ilerlemesine ulaşmasından korkan ve kamuoyunun neredeyse oy­birliğiyle desteğini alarak, zorla müdahaleyle -güç boşluğunu dol­durarak, dünya amaçları ve topyekûn güvenlikleri içi zorunlu ka­ra üsleri tesis ederek, katılımcı unsurlara siyasal ve sosyal amaç­lar dayatarak- dünyayı iyileştirmeye girişen başka liderler vardı. Profesör Adam bize pek yeni bir şey anlatmadı.

II.

Çok fazla alıntı yaptığım karşı-devrimci maduniyet örnekleri çok defa, uluslararası, özellikle de Asya ilişkileri çalışmaları ve si­yasal bilimlerden çıkarılmıştır -tersine, Amerikan bilimcilerinin oldukça meşum bir kolu, Amerikan emperyal hedefleriyle genel­likle ve o kadar sıkı özdeşleşmiştir ki, medeni normların yaygın olarak terk edilmesi insanı pek şaşırtmaz. Bununla birlikte, açılan bu tartışmada daha genel konulara fazlaca değindim. İdeolojinin genellikle özçıkar için bir maske olarak hizmet gördüğü akla uy­gunsa, o zaman entelektüellerin, tarihi yorumlamada ya da siya­seti formüle etmede, halk hareketlerini ve karar almaya kitle ka­tılımını mahkûm ederek ve toplumu idare etmek ve sosyal deği­şimi kontrol etmek için gerekli olan (öyle olduğunu iddia eder­ler) bilgi ve kavrayışa sahip olanları denetleme ihtiyacını vurgu­layarak, elitist bir pozisyona uyum sağlamaya eğilimli olmaları doğal bir varsayımdır. Bu pek de yeni bir fikir değildir. Bir yüzyıl önce Marksizmin anarşist eleştirisinde ana unsur, Bakunin’in for­müle ettiği öngörüydü:

Mr. Marx’ın teorisine göre, halk [devleti] tahrip etmemekle kal­mamalı, onu kuvvetlendirmeli ve velinimetlerinin, koruyucularının ve öğretmenlerinin -[insanlığı] özgürleştirmek için kendi yollarına devam edecek olan Komünist Parti’nin liderlerinin, yani Mr. Marx ve arkadaşlarının- emrine amade olmalıdır. Cahil insanlar fazlasıyla sı­kı bir gardiyanlık gerektirdiği için yönetimin dizginlerini güçlü bir elde toplayacaklar; bütün ticari, endüstriyel, tarımsal ve hatta bilim­sel üretimin elinde toplanacağı tek bir devlet bankası kuracaklar; sonra kitleleri yeni bir ayrıcalıklı bilimsel-siyasal hanedan kuracak olan devlet mühendislerinin doğrudan emri altındaki iki orduya -endüstriyel ve tarımsal- ayıracaklar.4

Bu öngörü ve daha önce söz ettiğimiz Daniel Bell’inki arasın­daki paralelliğin -yeni sanayi sonrası toplumlarda “yalnızca en iyi yetenekler değil, kaçınılmaz olarak sosyal prestij ve sosyal statü kompleksinin tamamı da, entelektüel ve bilimsel toplulukta kök salacaktır” öngörüsünün- göze çarpmaması neredeyse imkânsız­dır.[36] Bir an için paralelliği takip edersek, Leninist elitizmin sol kanat eleştirisinin, çok farklı koşullarda, refah devletini idare et­medeki baskın rolün peşinde olan entelektüel elitin liberal ide­olojisine uygulanıp uygulanamayacağı sorulabilir.

Rosa Luxemburg 1918’de, Bolşevik elitizmin bürokrasinin tek başına sosyal hayattaki en aktif unsur olarak kalacağı bir toplum durumuna sebep olacağını savunuyordu -şimdi olsa Bakunin’in uzun zaman önce “yüzyılımızın yarattığı en ahlâksız ve korkunç yalan”[37] olarak tanımladığı Devlet Sosyalizmi’nin ‘kızıl bürokra- si’si olacaktı. Gerçek bir sosyal devrim, “burjuva sınıfı yöneticile­ri tarafından yüzyıllardır alçaltılan kitlelerde tinsel bir dönüşü­mü” gerektirir;[38] “bu yalnızca, disiplinin yeni bir biçimini, özgür rızadan çıkan özdisiplini edinebilen işçi sınıfının eski köklere kö­lelik ve itaat alışkanlığının yok edilmesiyle olur”.[39] 1904’deki ya­zılarında Lenin’in örgütlenme anlayışının “genç bir işçi hareketi­ni iktidara aç bir entelektüel elitin kölesi haline getireceği… ve onu Merkez Komite tarafından manipüle edilen bir otomata dön- düreceğf’ni öngörüyordu.[40] Rosa Luxemburg 1918’in Bolşevik elitist doktirininde kitle eyleminin kendini düzeltme gücünün, yaratıcılığının, kendiliğindenliğinin küçük görülmesini gördü; kitle eyleminin tek başına, sosyal yeniden inşanın binlerce soru­nunu çözülebileceğini ve gerçek bir sosyal devrimin esası olan tinsel dönüşümü üretebileceğini savundu. Bolşevik pratik, dogma içinde serdeşirken, uygun şekilde dizayn edilmiş öncünün emir ve kontrolü altında olmayan halk inisiyatifi ve kendiliğinden kit­le eylemi korkusu, sözde ‘komünist’ ideolojinin baskın bir unsu­ru haline geldi.

Kitle hareketleri ve ayrıcalıklı elitlerin kontrolünden kaçan sosyal değişim arasındaki uzlaşmazlık, çağdaş liberal ideoloji­nin de bariz bir özelliğidir.” Bunun dış politikadaki ifadesi, da­ha önce anlattığımız biçimi aldı. Karşı-devrimci maduniyet tar­tışmasını sonlandırmak için, Amerikan liberal ideolojisinde ha­yati öneme sahip bu özel tarafgirliğin Amerika’nın dahlinin epey hafif olduğu geçmiş olayların yorumlanmasında ve yüksek kalibreli tarihsel çalışmalarda bile nasıl ortaya çıktığını incele­mek istiyorum.

1966’da Amerikan Tarih Birliği’nin Avrupa tarihi üzerine en önemli çalışmalara iki yılda bir verilen ödülü, 1930’ların İspan­yası üzerine çalışması dolayısıyla Gabriel Jackson’a verildi.’4 Jackson’ınkinin bu dönemle ilgili onlarca kitabın en iyisi oldu­ğu kuşkusuz ve ödüle layık olduğundan da şüphem yok. İspan­ya İç Savaşı, modern tarihin en önemli olaylarından ve en geniş biçimde çalışılmış dönemlerinden biridir. Orada, Sanayi Devri- mi’nden beri Avrupa tarihini yönlendirmiş fikirler ve güçlerin etkileşimini buluruz. Dahası, İspanya’nın, şimdi Üçüncü Dün­ya denen ülkelerinkine benzeyen, büyük güçlerle ilişkisinin pek çok cephesi vardı. O yüzden İspanya İç Savaşı’nm olayları bazı bakımlardan geleneksel toplumların kökünü kurutan Üçüncü Dünya devrimleri, emperyal hakimiyetin korkutuculu- ğu, büyük güçlerin rekabetinin kızışması ve şayet önlenmezse, kesinlikle modern tarihin nihai yıkımı olacak bir savaşa dünya­nın tehlikeli şekilde yakın olması gibi gelecekte olabilecek şey­lerin öncülünü verir. İspanya İç Savaşı’nın bariz liberal analizi­ni irdelemekten çıkarmak istediğim sonuç bu yüzden iki kattır: Birincisi, bu olaylara gerçek merak yüzünden; ikincisi, bu ana­lizin karşı-devrimci maduniyet olgusunun kökü olduğuna inandığım altta yatan elitist tarafgirlik konusunda sağlayabile­ceği vukuf yüzünden.

İspanya Cumhuriyeti üzerine çalışmasında Jackson, Azana, Casares Quiroga, Martinez Barrio[41] gibi şahsiyetlerin ve başka ‘sorumluluk sahibi ulusal liderler’in temsil ettiği liberal demok­rasiye kendi bağlılığını gizlemeye çalışmaz. Bu pozisyonu al­makla, liberal bilimcilerin çoğu adına konuşur; bahsettiklerimi­ze benzeyen şahsiyetler Latin Amerika’da, Asya’da ya da Afri­ka’da olsalardı, Amerikan liberalleri onları büyük ihtimalle des­teklerlerdi demek doğru olur. Dahası, Jackson İspanya’daki halk devrimi güçlerine ve onun hedeflerine antipatisini saklamaya pek çaba harcamaz.

Jackson’ın çalışmasında, bakış açısını ve sempatilerini böyle açıklıkla ifade etmesinde eleştirilecek bir yan yoktur. Tersine, ta­rihi olayların bir yorumu olarak bu çalışmanın değeri, yazarın bağlılıklarının o kadar açık ve net yapılmış olmasıyla zenginleş­mektedir. Fakat Jackson’ın İspanya’da gerçekleşmiş halk devrimi­ni anlatışının aldatıcı ve bir bakıma oldukça adaletsiz olduğunun ve ortaya çıkan nesnellik eksiğinin, mülksüz kitlelerin fikirleri ve derinden hissedilen ihtiyaçlarından kaynaklanan, geniş oranda kendiliğinden ve çok gevşek örgütlenmiş devrimci hareketlere karşı liberal (ve komünist) entelektüellerin aldığı karakteristik tavırlarda çok önemli olduğunun gösterilebileceğini düşünüyo­rum. Naif ve salak bir duygusallık sergileyen önceki cümlelerde – ki gibi terimler kullanmak bilimcilerin bir teamülüdür. Bununla birlikte, teamül tarih ya da sosyal hayat olgusunun araştırılmasın­dan ziyade, ideolojik kanaatle desteklenir. Bu kanaatin 1936 ya­zında İspanya’nın çoğunu alt üst eden devrim gibi olaylarla yalan­landığını düşünüyorum.

1930’larda İspanya’nın içinde bulunduğu koşullar, bugün az gelişmiş dünyanın başka yerlerindekiyle aynı değildi, emin olun. Yine de Asya’daki halk hareketleri hakkındaki kısıtlı bilgi, şimdi­ye kadar yapılanlardan daha ciddi ve sempatik çalışmalara layık belli benzer nitelikleri akla getirir.36 Yetersiz bilgi böyle herhangi bir paralellik kurmaya çalışmayı tehlikeli kılar, fakat komünist entelektüellerin yanı sıra liberallerin de böyle kitle hareketlerine tepkisindeki uzun erimli eğilimleri belirlemenin çok mümkün ol­duğu kanısındayım.

Daha önce işaret ettiğim gibi, İspanya İç Savaşı yalnızca mo­dern tarihin en önemli olaylarından biri değil, en geniş biçimde çalışılmış dönemlerinden biridir. Ancak şaşırtıcı boşluklar var­dır. 1936 Temmuz’undaki Franco ayaklanmasını takip eden ay­lar boyunca, İspanya’nın her yerinde benzeri görülmemiş çapta bir sosyal devrim gerçekleşti. ‘Devrimci öncü’ yoktu ve devrimin büyük oranda kendiliğinden olduğu görülür; kentli ve kırsal iş­çi kitlelerinin giriştiği sosyal ve ekonomik şartlardaki radikal dö­nüşüm, güçle ezilmesine kadar önemli başarılar elde etmişti. Bu ağırlıklı olarak anarşist devrim ve onun yol açtığı muazzam sos­yal dönüşüm, son zamanlardaki tarih çalışmalarında, burjuva re­jimini Franco isyanından korumak için savaşın başarıyla sürdü­rülmesinin önünü kesen bir tür sapma, bir baş belası sayıldı. Pek çok tarihçi Eric Hobsbavvm’a” katılacaktır muhtemelen: Ispan- ya’daki sosyal devrimin başarısızlığı “anarşistlere bağlıydı”; anarşizm “bir felaketti”, “somut sonuçlan” olmayan bir tür “ah­lâki jimnastikti”, olsa olsa “halk dininin öğrencileri için çok ha­reketli bir gösteriydi”. Anarşist devrimin en geniş tarihsel çalış­ması’8 görece erişilmezdir; büyük tarih çalışmaları yazarları anla­şılan, ne şimdi güney Fransa’da yaşayan yazarına, ne de hatırala­rını hiç yazmamasına rağmen paha biçilmez kişisel tanıklıklar sağlayabilecek pek çok mülteciye danışmıştır.39 Kolektifleştir­meyle ilgili basılı tek derleme”0 yalnızca bir anarşist yayınevi ta­rafından basıldı ve bu yüzden genel okura pek ulaşmadı ve ona nadiren başvuruldu -örneğin Jackson’m anlatısı sırf askeri değil, sosyal ve siyasal bir tarih olmaya niyetlenmesine rağmen kay­nakçasında görülmez. Gerçekten bu şaşırtıcı sosyal karışıklık, geniş ölçüde hafızadan silinmiş gibidir. İspanya İç Savaşı’nın dra­mı ve kederi hiçbir zaman solmamıştır; birkaç yıl önceki To Die in Madrid filminin etkisi buna şahittir. Ancak bu filmde (Daniel Guerin’in belirttiği gibi) İspanya toplumunun çoğunu dönüştür­müş olan halk devriminin adı geçmez.

Burada 1936-1937’nin olaylarına[42] ve Franco milliyetçilerinin, Cumhuriyetçilerin (Komünist Parti de dahil), anarşistlerin ve sosyalist işçi gruplarının katıldığı karmaşık mücadelenin özel bir cephesine eğileceğim. 1936’daki Franco ayaklanmasının arka pla­nında, birkaç ay önceki grevler, kamulaştırmalar ve köylülerle Si­vil Muhafızlar arasındaki kavgalar vardı. Sol sosyalist lider Largo Caballero, Haziran’da işçilerin silahlandırılmasını talep etti, fakat bu talep Azana tarafından reddedildi. Darbe yapılınca Cumhuri­yetçi hükümet felç oldu. Madrid ve Barcelona’da işçiler, hüküme­te ait depolardan, hatta limandaki gemilerden çalarak kendi ken­dilerine silahlandılar; silahlı emekçi sınıflar ile Franco’ya teslim olmanın çifte tehlikesi arasında bölünen hükümet kararsız kalır­ken ayaklanma bastırıldı. İspanya’nın geniş bölgelerinde fiili oto­rite, ayaklanmayı bastırmada önemli, genellikle baskın bir rol üstlenen anarşist ve sosyalist işçilerin eline geçti.

Sonraki birkaç ay genellikle bir ‘ikili iktidar’ dönemi olarak ta­nımlanır. Barcelona’da sanayi ve ticaret büyük ölçüde kolektifleş- tirildi ve kolektifleştirme dalgası Aragon, Castile ve Levant’da şe­hirlerin ve kasabaların yanı sıra kırsal alana ve onlardan daha az ama yine de önemli oranda Katalonya, Asturias, Estremadura ve Endülüs’ün pek çok yerine yayıldı. Askeri güç savunma komite­leri tarafından uygulandı; sosyal ve ekonomik organizasyon 1936 Mayıs’ındaki CNT’nin Saragosa Kongresi’nin programının ana hatlarını izleyerek çok çeşitli biçimler aldı. Devrim ‘apolitik’ti, devrimin iktidar ve idare organları bir bakıma merkezi Cumhuri­yetçi hükümetten ayrı kaldı; hatta daha sonra 1936 sonbaharında birkaç anarşist lider yönetime girip, devrim en nihayet komünist­lerin önderliğindeki Cumhuriyetçi güçlerle faşistler arasında ezi­lene dek oldukça bağımsız olarak işlev görmeye devam ettiler. Barcelona’da sanayi ve ticaretin kolektifleştirilmesinin başarısı, Borkenau gibi buna hiç sempatiyle bakmayan gözlemcileri bile etkiledi. Kırsal kolektifleştirmenin ölçeği için anarşist kaynaklar­da şu veriler verilir: Aragon’da yarım milyon üyeli 450 kolektif; Levant’da tarımsal üretimin yarısından ve bunun yüzde 70’inin pazarlanmasmdan sorumlu 900 kolektif, İspanya’nın en zengin tarımsal bölgesi Castile’de yaklaşık 100 bin üyeli 300 kolektif.[43]Katalonya’da şirketlerin başa getirdiği burjuva hükümet sözde otoriteyi elinde bulunduruyordu, fakat gerçek iktidar anarşistle­rin hakim olduğu komitelerin elindeydi.

Temmuz’la Eylül arasındaki dönem kendiliğinden, yayılan fa­kat tamamlanmamış bir sosyal devrim olarak nitelenebilir.[44] Birkaç anarşist lider yönetime katıldı; 3 Ocak 1937 tarihinde Federica Montsey’in ifade ettiği gibi sebep şuydu: “…anarşistler yönetime Devrim’i sapmadan korumak ve savaşın ötesine taşımak için, ne­reden gelirse gelsin herhangi bir diktatoryal eğilime karşı durmak için girdiler.”[45] Merkezi hükümet büyük ölçüde Rusya’nın değerli askeri yardımının bir sonucu olarak -Katalonya’da komünistlerin hakim olduğu PSUC’nin [Partit Socialista Unificat de Catalun- ya/Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi] kontrolü altında- komünist kontrolün giderek arttığını hissetti. En büyük komünist başarılar Levant’m zengin çiftlik bölgelerinde elde edildi (hükümet eyalet­lerden birinin başşehri olan Valencia’ya nakledildi); burada zengin çiftlik sahipleri refah içindeki çiftçileri korumak üzere partinin ör­gütlediği Köylü Federasyonu’nda toplanmıştı. Bu federasyon “eya­letin tarım işçileri tarafından önayak olunan kırsal kolektifleştir­meyi kontrol etmede güçlü bir araç olarak hizmet görüyordu”.[46]Başka yerlerde de karşı-devrimci başarılar Cumhuriyet üzerindeki komünist hakimiyetin artışını yansıtmaktaydı.

Karşı-devrimin, ilk evresi geri dönüşsüz gibi görünen devri­min bu başarılarının yasallaştırılması ve düzenlenmesiydi. Komü­nist tarım bakanı Vicente Uribe’nin 7 Ekim kararnamesi, belirli -yani, Franco ayaklanmasına katılanların topraklarını- kamulaş­tırmaları yasallaştırdı. Kuşkusuz bu kamulaştırmalar çoktan ya­pılmıştı; bu gerçek, komünist basını kararnameyi “askeri kalkış­madan beri alınmış olan en akıllıca devrimci önlem”[47] olarak ta­nımlamaktan alıkoymadı. Gerçekten Franco isyanına doğrudan katılmayan toprak sahiplerinin mülklerinin muaf tutulmasıyla, devrimcilerin bakış açısından kararname geri bir adımı temsil ediyordu ve yalnızca CNT tarafından değil, UGT [Union General de Trabalhadores/Sosyalist Genel İşçi Sendikası] ile ilişkili Top­rak İşçileri Sosyalist Federasyonu tarafından da eleştirilmekteydi. Daha geniş bir kararname talebi komünistlerin yönettiği bakanlık tarafından kabul edilemezdi, çünkü Komünist Parti “Franco kar­şıtı darbede mülk sahibi sınıflar arasında destek arıyordu” ve bu yüzden “iç savaştan önce işçi sınıfı hareketine düşman olan kü­çük ve orta mülk sahiplerini geri çevirmeye gücü yetmeyebilir­di”.[48] Bu ‘küçük mülk sahipleri’ne gerçekte, büyük mülklerin sa­hipleri de dahil edilmiş gibi görünüyor. Kararname, mülk sahip­leri Franco’yu desteklemedikçe kiracıları kirayı ödemeye devam etmeye mecbur kılıyordu ve önceki toprak sahibine garanti ver­mekle köy yoksullarına toprak dağıtımını engelliyordu. Toprak İşçileri Federasyonu genel sekreteri Ricardo Zabalza, sonuçtaki durumu “sabır tüketen adaletsizlik” olarak tanımlar; “devrimci oldukları için, önceki siyasal patronların dalkavukları hâlâ en kü­çük toprak parçasına bile kira ödemekten aciz bu insanlar paha­sına ayrıcalıklı bir pozisyonun tadını çıkarıyorlar”.68

Daha önce başarılmış şeylerin sınırlanması ve yasallaştırma ev­resinin tamamlanması için, Katalonya Genel Meclisi’nde ekonomi müşaviri olan bir CNT üyesi tarafından yayınlanan 24 Ekim 1936 tarihli kararname, Katalonya’da sanayinin kolektifleştirilmesine yasal dayanak sağladı. Devrimcilerin bakış açısından bu durum da geri bir adımdı. Kolektifleştirme 100’den fazla işçi çalıştıran işlet­melerle kısıtlandı ve çeşit çeşit şartlar kontrolün işçi komitelerin­den devlet bürokrasisine geçmesini kurumsallaştırdı.hU

1936 Ekimi’nden 1937 Mayısı’na süren karşı-devrimin ikinci evresi, yerel komitelerin yok edilmesini, geleneksel bir orduyla milisin yer değiştirmesini ve mümkün olduğu her yerde, devrim öncesi sosyal ve ekonomik sistemin yeniden tesis edilmesini içe­riyordu. En nihayet 1937 Mayısı’nda Barcelona’da işçi sınıfına doğrudan bir saldırı yapıldı (Mayıs Günleri).’0 Bu saldırının başa­rısını takiben devrimin tasfiyesi işlemi tamamlandı. 24 Ekim Ko­lektifleştirme Kararnamesi yürürlükten kaldırıldı ve sanayi, işçi­lerin kontrolünden ‘kurtarıldı’. Komünist ağırlıklı ordu, pek çok kolektifi yok edip örgütlenmelerini yıkarak ve genellikle merkezi hükümetin kontrolü altındaki alanlara iterek Aragon’u sildi sü­pürdü. Artık komünistlerin hakimiyeti altındaki hükümet, Cum­huriyetçilerin elindeki toprakların her yerinde, 17 Aralık 1936 ta­rihli PravdcCda ilan edilen planla uyumlu hareket etmekteydi: “Katalonya söz konusu olduğunda, Troçkist ve anarko-sendika- list unsurların temizlenmesine daha önce başlanmıştı ve SSCB’de- kiyle aynı enerjiyle [ve çok benzer yöntemlerle, diye ekleyebili­riz] orada da devam ettirilecektir.”[49]

Kısacası, 1936 yazından 1937’e kadarki dönem, bir devrim ve karşı-devrim dönemiydi: Devrim geniş ölçüde anarşist ve sosya­list sanayi ve tarım işçilerinin kitlesel katılımıyla kendiliğindendi; karşı-devrim komünistlerin yönetimindeydi, Komünist Parti gi­derek Cumhuriyetin sağ kanadını temsil etmeye başladı. Bu dö­nem boyunca ve karşı-devrimin başarılarından sonra, Cumhuri­yet Franco ayaklanmasına karşı bir savaş sürdürdü. Bu gerçek sa­yısız yayında ayrıntılarıyla anlatılmıştır, ben buraya sadece küçük bir şey ekleyeceğim. Komünistlerin önderlik ettiği karşı-devrimci mücadele, elbette sürmekte olan anti-faşist savaş ve Sovyetler Bir- liği’nin Batı demokrasileriyle geniş bir anti-faşist ittifak kurmak doğrultusundaki daha genel tavrı göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Komünistlerin etkin karşı-devrimci siyaseti­nin bir sebebi, İngiltere’nin İspanya’da bir devrimin zaferini asla hoş görmeyeceğine inanmalarıdır; İspanya’da İngiltere ve Fran­sa’nın çok önemli ve Amerika Birleşik Devletleri’nin daha küçük çaplı ticari çıkarları vardı.[50] Bu konuya aşağıda döneceğim. Bu­nunla birlikte, sanırım kuşku duyulmayacak başka faktörlerin ol­duğunu da akılda tutmak önemlidir. İnanıyorum ki Rudolf Roc- ker’ın bu konuyla ilgili yorumu epey isabetlidir:

…İspanyol halkı zalim bir düşmana karşı ümitsiz bir mücadeleye girişmişti; ayrıca, Avrupa’nın büyük emperyalist güçlerinin gizli en­trikalarına maruz kalıyordu. Buna rağmen İspanyol devrimcileri dik­tatörlüğün felaket getiren çarelerine başvurmayıp, bütün dürüst gö­rüşlere saygı gösterdiler. Temmuz savaşından sonra C.N.T.’nin ister dostu ister düşmanı olsun Barcelona’yı gören herkes, kamusal haya­tın özgürlüğüne ve fikir ifade etme serbestliğini bastırmak için her­hangi bir düzenlemenin yokluğuna şaşırırdı.

Yirmi yıl boyunca Bolşevizmin destekçileri, karşı-devrimin saldı­rılarına karşı sözde proletaryanın çıkarlarını savunmak ve sosyaliz­me hazırlanmak amacıyla diktatörlüğün hayati bir gereklilik oldu­ğunu kitlelerin kafasına çakmıştı. Bu propagandayla sosyalizm dava­sını ilerletmediler ama yalnızca milyonlarca insanın, tiranlığın en uç biçimi olan diktatörlüğün sosyal özgürleşmeye asla yol açmayacağı­nı unutmasına sebep olarak İtalya’da, Almanya’da ve Avusturya’da faşizmin yolunu düzlediler. Rusya’da sözde proletarya diktatörlüğü sosyalizmle sonuçlanmadı ama yeni bir bürokrasinin proletarya ve bütün insanlar üzerinde hakimiyetine yol açtı…

Rus otokratları ve onların destekçilerinin en korktuğu şey, Ispan- ya’daki özgürlükçü sosyalizmin başarılarının, çok övündükleri ‘dik­tatörlük gerekliliği’nin Rusya’da Stalin’in despotizmine yol açan ve bugün İspanya’da işçi ve köylü devrimi üzerinde karşı-devrimin za­fer kazanmasına yardım etmeye hizmet eden koca bir sahtekârlıktan başka bir şey olmadığını gözü kapalı takipçilerine kanıtlayabilecek olmasıdır. ‘

Anti-komünist beyin yıkamadan onlarca yıl sonra Bolşevizm ve Batı liberalizminin halk devrimine karşıtlıkta birleşmiş olma derecesinin ciddi bir değerlendirmesini mümkün kılacak bir perspektifi üretmek güçtür. Bununla birlikte, İspanya’daki olayla­rın bu perspektifi kazanmadan anlaşılabileceğini sanmıyorum.

Bu kısa -partizanca, fakat doğru olduğunu düşündüğüm- tas­lakla birlikte arka plan için, Jackson’ın İspanya İç Savaşı’nın bu yönünü anlatışına geri dönebilirim (bkz. 54 no’lu dipnot).

Jackson (s. 259) İspanya’da Cumhuriyet davasına Sovyet des­teğine iki faktörün yön verdiğini varsayar: Birincisi, Sovyetler’in güvenliğinden dolayı duyulan tasa; ikincisi, Cumhuriyetçi bir za­ferin “Sovyet liderlerinin kendileriyle özdeşleştirmeyi umduğu dünya çapında ‘halk devrimi’ davasını ilerleteceği ümidi”. Jack­son, Sovyetler’in “orta sınıfları ya da Batı yönetimlerini ürkütme­menin esas olduğu bir moment” yüzünden, devrimci hedefleri üzerinde ısrarla durmadıkları kanısındadır.

Sovyetlerin güvenliği meselesine gelince, Jackson bunun doğ­ruluğundan hiç kuşku duymaz. Açıktır ki, Sovyetler’in Cumhuri- yet’e desteği, faşist tehlikeye karşı Batı demokrasileriyle ortak davranma girişiminin bir cephesiydi. Öte yandan, Jackson’ın Sov­yetler Birliği’ni devrimci bir güç olarak kavramlaştırması (Cum­huriyetçi bir zaferin “kesintiye uğramış dünya devrimine doğru hareketi” ileri götüreceği ümidi ve “dünya çapında ‘halk’ devrimi davasıyla kendini özdeşleştirme” arayışı) bana tamamıyla yanılgı gibi geliyor. Sovyet siyasetinin bu yorumunu destekleyecek bir kanıtı ne Jackson sunar, ne de ben biliyorum. İspanya İç Savaşı sı­rasındaki olayları, yalnız Rocker gibi anarşistlerin değil, İspan- ya’daki şartları yakından tanıyan Gerald Brenan ve Franz Borke- nau gibi yorumcuların da nasıl farklı yorumladığını görmek il­ginçtir. Brenan’a göre komünistlerin (‘son derece mantıklı’ oldu­ğunu düşündüğü) karşı-devrimci siyaseti,

…komünistlerin kendilerine en yakışır siyasetti. Rusya bir bü­rokrasi tarafından yönetilen totaliter bir rejimdir; tarihte en korkunç başkaldırılardan paçayı kurtaran liderlerinin düşünce yapısı sinik ve oportünisttir: Devletin kumaşı tamamen dogmatik ve otoriterdir. Bu adamların, en vahşi idealizmin muhteşem karakter bağımsızlığıyla birarada olduğu İspanya gibi bir ülkede sosyal bir devrime önderlik yapmalarını beklemek söz konusu olamaz. Doğrudur, Ruslar dışarı­daki hayranları arasında bol miktarda idealizmi hak edebilirler, fakat onu ancak herkesin benzer düşündüğü ve kendi üzerindeki şefin emirlerine itaat ettiği demir gibi bir bürokratik devletin yaratılması işine koşabilirler.Brenan, Rusların İspanya’da bir ‘halk devrimi’nde herhangi bir çıkar gözeterek hareket etmesinde bir şey görmez. Tersine, komü­nist siyaset, “Rus Ogpu gibi, İçişleri Bakanlığı’nmkilerden çok par­tilerinin emirlerine uyan polisle ülkeyi dolduran ve kendiliğinden yükselen böyle kırsal ve sanayi kolektiflerine bile” karşı olmayı sa­vunuyordu. “Bütün doğa ve tarihleri onları yerel ve kendiliğinden olana güvensiz kıldığı ve emirlere, disipline ve bürokratik tek tip­liğe bel bağladıkları” için komünistler, ‘kendiliğinden konuşma ve eylem’e yönelik dürtüleri tamamen bastırmaya çalışıyorlardı -bu yüzden, İspanya’da devrimci güçlerin karşısında yer aldılar. Bre- nan’ın belirttiği gibi, “İngilizlerin ödün verme siyasetinden dön­meyecekleri belli olunca Rusların desteğini çekmesinin, Rus dış politika mülahazalarının Sovyetler Birliği’ni Cumhuriyet’e yardı­ma sevk ettiği” tezine ilave doğrulama sağlayan bir olgudur.

Borkenau’nun analizi de benzer doğrultudadır. Borkenau ‘et- kililiği’nden dolayı komünist siyaseti tasvip eder, fakat komü­nistlerin “devrimci sosyal faaliyete bir nokta koyduğunu ve bu­nun bir devrim olması gerekmediği, sadece yasal bir hükümetin savunması olduğu görüşünü güçlendirdiğini… Ispanya’daki ko­münist siyasetin esas olarak İspanyolların kavgasının gerekleri tarafından değil, geçmişte devrimci olan ama şimdi devrimci ol­mayan” bir ülkenin, “müdahaleci bir dış güç olan Rusya’nın çı­karları tarafından dikte edildiği”ni belirtir. Komünistler “kaotik coşkunluğu disiplinli bir coşkunluğa döndürme amacıyla” değil [ki Borkenau bunun zorunlu olduğunu düşünür], kitlelerin ey­leminin yerini tutacak disiplinli askeri ve idari eylem koymak ve bundan tamamen yakayı sıyırmak amacıyla” hareket ettiler. Bu siyaset, onun da belirttiği gibi, “kitlelerin çıkarları ve haklarına doğrudan karşıydı” ve bu yüzden halk desteğini zayıflattı. Şimdi cansız kitleler eski otoriteyi yenileyen ve hatta “eski rejimin po­lis güçlerine açık bir teveccüh gösterdiği için kitlelerin nefret et­tiği” komünist eğilimli bir diktatörlüğün savunmasına kendileri­ni adamayacaklardı. Borkenau’nun komünistlerin ‘etkililiği’nin Franco karşıtı mücadeleyi kazanmakta gerekli olduğu varsayımı -aşağıda bu soruna döneceğim- çok kuşkulu olsa da, bana öyle geliyor ki, kayıtlar komünist siyasetin ve etkilerinin bu yorumu­nu kuvvetle desteklemektedir.’5

Bu noktada pek çok İspanyol komünist liderin istemeye iste­meye benzer sonuçlara zorlandığını belirtmek uygun olur. Bollo­ten, ordu komutanı ‘El Campesino’ ve Caballero hükümetinde bakan olan Jesus Hernandez gibi birkaç örnek aktarır.[51] İlki, 1949’da Sovyetler Birliği’nden kaçışından sonra, İç Savaş sırasın­da Sovyetler Birliği’nin ‘devrimci dayanışması’nı elde bir saydı -aşırı bir saflıkla-, ancak sonra, “Kremlin dünya halklarının çıkar­larına hizmet etmiyor, kendi çıkarına bakıyor; görülmemiş bir ihanet ve ikiyüzlülükle, uluslararası işçi sınıfını politik entrikala­rında bir piyon olarak kullanıyor,” dedi. Hernandez İç Savaş’tan kısa bir süre sonraki söyleşisinde, İspanyol komünist liderlerin “İspanyol halkının evladı olmaktan ziyade Sovyet tebası gibi dav- randığı”nı kabul eder. “Saçma, inanılmaz gelebilir ama,” deyip ekler: “Sovyet vesayeti altındaki eğitimimiz bizi tamamen millet- sizleşecek derecede deforme etmişti; milli ruhumuz koparılıp alınmış ve yerine Kremlin’in kuleleriyle başlayıp onlarla biten, bağnazca şoven bir enternasyonalizm konmuştu.”1921’deki Komünist Enternasyonal’in Üçüncü Dünya Kongre- si’nden kısa süre sonra, Hollandalı ‘ultra solcu’ Hermann Gorter, Kongre’nin “şu an için dünya devriminin kaderine karar verdi- ği”ni yazıyordu. “Dünya devrimini ciddi olarak arzu eden görüş eğilimi… Rus Enternasyonali’nden atılmıştı. Rus Enternasyona- li’ne üyeliklerini devam ettiren Batı Avrupa’daki ve dünyanın her yerindeki komünist partiler, Rus Devrimi’ni ve Sovyet Cumhuri- yeti’ni korumak üzere bir araçtan başka bir şey olmayacaklar.”[52]Bu tahmin epey doğru çıktı. Jackson’ın 1930’ların sonlarında Sov­yetler Birliği devrimci bir güçtür ya da Sovyet liderlerinin kendi­lerini gerçekten dünya devrimini desteklemiş addettikleri şeklin­deki düşüncesi, olgusal destekten yoksundur. Bu, kendi müdaha­leci siyasetlerini haklı çıkarmak için Moskova’dan (şimdi Pe- kin’den) yönlendirilen ‘uluslararası komünist bir komplo’ icat et­miş olan Amerikan Soğuk Savaş mitolojisine paralel giden bir yanlış yorumlamadır.

Devrimci İspanya’daki olaylara dönersek, Jackson kolektifleş­tirmenin ilk evresini aşağıdaki gibi anlatır: Madrid’deki sendika­lar “Barcelona ve Valencia’daki gibi, ansızın gelişen otoritelerini istismar ederek her çeşit bina ve araca incautado işareti [işçilerin kontrolü altına alınmış] koydular”(s. 219). Bu niçin bir otorite is­tismarıydı? Jackson bunu açıklamaz. Cumhuriyetçi otoritenin bo­zulmasını hesaba katmasına rağmen, kelimelerin seçimi Jack­son’ın devrimci durum gerçeğini kabul etmedeki gönülsüzlüğüne işaret eder. İşçilerin kolektifleştirmeyi yerine getirirken ‘umulma­dık otoritelerini istismar etti’ ifadesi, Vietnam’daki toprak refor­munu bir ‘komşunun soyulması’ meselesi olarak niteleyen Ithiel Pool’ü ya da Sovyetler Birliği’ndeki kamulaştırmalardan ‘bir ahlâ­ki kayıtsızlık damarı’ tanımlamasıyla ‘hırsızlık’ olarak söz eden Franz Borkenau’yu akla getiren bir ahlâki yargıya takılıp kalır.

Jackson bize, “büyüyen yiyecek ve erzak sorunu ve köylerin, hudut karakollarının ve kamu hizmetlerinin yürütülmesi deneyi­mi, anarşistlere modern toplumun akla gelmeyen karmaşıklığını gösterdikten” sonraki birkaç ay içinde “Katalonya’da devrimci dal­ga geri çekilmeye başladı” bilgisini verir (s. 13-14). Hayat pahalılı­ğı iki kat artarken, ekmek kıtlığı varken ve polisin gaddarlığı mo­narşinin seviyesine ulaşmışken, Barcelona’da “evvelki Ağustos’un devrimci zaferinin saf iyimserliği, hınç ve bir şekilde aldatılmışlık duygusuna yenildi”. “POUM [Partido Obrero e Unificacion Mar- xista/Birleşik Marksist İşçi Partisi] ve anarşist basın eşzamanlı ola­rak kolektifleştirmeleri göklere çıkarıyor ve üretim yetersizliğinin, Valencia’nın burjuvaziyi kayırıp Katalan ekonomisini boykot etme politikasına bağlı olduğunu açıklıyorlardı. Mâlaga’nın kaybının bü­yük ölçüde, Valencia hükümetinin sürekli olarak sağa doğru gitti­ğini gören Endülüs proletaryasının düşük moraline ve yolunu kay­betmesine bağlı olduğunu açıklıyorlardı” (s. 368). Besbelli Jackson, olaylara bu soldan müdahalenin manasız olduğuna ve gerçekte zorlukların sorumlusunun anarşist beceriksizlik ya da ihanet oldu­ğuna inanmaktadır: “Katalonya’da CNT fabrika komiteleri, hükü­metin onlan hammaddeden yoksun bıraktığını ve burjuvazinin ka- yırıldığını iddia ederek, savaş üretiminde ayak sürüdüler” (s. 365).

Gerçekte, “Katalonya’da devrimci dalga” “modern toplumun karmaşıklığının fark edilmesi nedeniyle değil, Komünist Parti tarafından liderlik edilen orta sınıf saldırısı altında “geri çekil­meye başladı”. Dahası, komünistlerin hakim olduğu merkezi hükümetin, büyük başarıyla, sanayi ve tarımın kolektifleştiril­mesine zorluk çıkarmaya ve ticaretin kolektifleştirilmesini sek­teye uğratmaya yeltendiği tamamen doğrudur. Daha önce karşı­devrimin ilk evrelerinden söz etmiştim. Jackson ve başkalarının andığı kaynakların daha fazla araştırılması, Jackson’ın ima etti­ği gibi, anarşist suçlamaların temelsiz olduğunu göstermiştir. Bolloten, vardığı sonucu desteklemek üzre bol miktarda kanıt aktarır:

Kırsal alanda komünistler, kırsal ücretli işçilerin sürüklediği ko­lektifleştirmeye karşı, çiftlik sahiplerinin kendi elleriyle yetiştirebile­ceğinden daha fazla toprağı tutmasını engelleyen işçi sendikası siya­setine karşı, hasada el koyan, özel şirkete engel olan ve kiracı çiftçi­lerden kiraları toplayan devrimci komitelerin uygulamalarına karşı, küçük ve orta mülk sahiplerinin ve kiracı çiftçilerin ateşli savunucu­su kesildiler.[53]

Hükümetin siyaseti, komünist Tarım Bakanlığı tarafından açık bir dille ifade ediliyordu: “Küçük çiftçilerin mülkiyeti kutsaldır ve bu mülkiyete saldırı ya da saldırı girişiminde bulunanlara reji­min düşmanı olarak bakılmalı diyoruz.”[54] Kolektifleştirmeye sem­patiyle bakmayan Gerald Brenan, kolektifleştirmenin başarısızlı­ğını aşağıdaki şekilde açıklamıştır:

Merkezi Hükümet, özellikle de onun komünist ve sosyalist üye­leri, [kolektifleri] Devlet’in doğrudan kontrolü altına almak istedi: Bu yüzden onlara hammadde almak için gerekli krediyi sağlamayı savsakladılar: Ham pamuk stokları tükenir tükenmez değirmenler istop etti… hatta [Katalonya’da savaş gereçleri sanayi] İkmal Bakan­lığının yeni bürokratik organlarınca bizar edildi.[55]

Brenan, işçiler, merkezi hükümet ve Komünist Parti tarafından empoze edilen bürokratikleşmeyle -daha sonra militarizasyonla- demoralize olana dek, “Barcelona’daki silah fabrikalarında hafta­da 56 saat ve üzerinde çalışmışlardır ve hiçbir sabotaj ya da disip­linsizlik vakası vuku bulmamıştır,” diyen burjuva Katalonya Baş­kanı Companys’den alıntı yapar.[56] Onun çıkardığı sonuç şudur: “Valencia hükümeti artık C.N.T.’ye karşı P.S.U.C.’yi kullanıyordu -fakat… Katalan işçiler sorun çıkardıkları için değil de, komünist­ler onları yok etmeden önce zayıflatmak istedikleri için.”

Vernon Richards’a göre (s. 47), aktarılan Companys’den Prie- to’ya mektup, kolektifleştirilen Katalan savaş sanayisinin başarı­larını gösteren ve “Merkezi Hükümet tarafından yoksun bırakı­lan sanayiyi genişletme imkânlarının nasıl daha fazla geliştirile- bilceği”ni gözler önüne seren kanıtlar sunmaktadır. Richards, “Katalonya savaş sanayisinin İspanyol sanayisinin geri kalanın­dan on kat daha fazla ürettiğini kabul eder ve şayet Katalonya İspanya toprağında temin edilmesi mümkün olmayan hammad­deyi satın almak için gerekli araçlara ulaşabilirse, bu üretimin

8t) Companys’den Prieto’ya mektuplar, 1939. Ayrılıkçı düşünceleri olan bir Katalan ola­rak Companys, doğallıkla Katalonya’nın başarılarını savunmaya eğilimliyken, gerçek gü­cü ellerinde bulunduran anarşistlerin onun nominal otoriteye sahip olmasına izin verdi­ği dönemdeki işbirlikçi tavrına rağmen, kolektifleştirmeye kesinlikle sempatiyle bakmı­yordu. Değerlendirmenin doğruluğuna itiraz eden bir teşebbüs bilmiyorum. Morrow (a.g.y., s. 77) Katalonya Başbakanı, girişimci Juan Tarradellas’ın kolektifleştirme yönün­deki idari karan komünistlere (PSUC) karşı bir iş olarak savunduğunu, ‘en keyfi yalan’ dediğini aktarır. Companys’i destekleme eğilimindeki, anarşist olmayan birinci el göz­lemciler tarafından verilmiş kolektifleştirilmiş sanayinin işlevselliği üzerine pek çok baş­ka rapor da vardır. Örneğin Rocker’ın aktardığına göre (The Tragedy of Spaiıı, s. 24) İs­viçreli sosyalist Andres Oltmares, Katalonya işçi sendikalarının devrimden sonra “yedi hafta içinde Fransa’nın Dünya Savaşı’ndan sonraki on dört ayda yaptığı kadar iş başardı- ğı”nı söyler. Ve şöyle devam eder:

İç savaşın ortasında anarşistler, siyasal örgütlenmenin ilk sırasında olduklarını kanıt­ladılar. Herkesin içindeki gerekli sorumluluk duygusunu ateşlediler ve dokunaklı sözlerle insanların genel refahı adına fedakarlık ruhunu canlı tutmayı öğrendiler.

Bir sosyal demokrat olarak orada içten bir sevinç duyduğumu ve Katalonya’da yaşadık­larımla ilgili samimi hayranlık beslediğimi söyleyebilirim. Orada anti-kapitalist dönüşüm bir diktatörlüğe başvurmadan vuku buldu. Sendikaların üyeleri kendi kendilerinin efendi- siydi; üretim ve emek ürünlerinin dağıtımı onların idaresi altında, güvendikleri teknik uz­manların tavsiyeleriyle sürdürüldü. İşçilerin heyecanı büyüktü; herhangi bir kişisel men­faati hor görüyor, yalnızca herkesin refahıyla ilgileniyorlardı. Borkenau bile görebildiği kadarıyla sanayinin oldukça iyi işlediğim, istemeye istemeye söyler. Bu konu ciddi bir çalışmayı hak etmektedir.

Eylül* başından itibaren dörde katlanabileceği”ni söyleyen Va- lencia silah ve mühimmat alt sekretaryası sözcüsünün tanıklığı­nı da aktarır. Merkezi hükümetin muazzam (yakında Sovyetler Birliği’ne transfer edilecek olan) altın stokları olduğunu akılda tutmak önemlidir, yani devrimci dönem (yukarı bkz.) boyunca Batı demokrasilerinin Cumhuriyet’e düşmanlığına rağmen, bü­yük ihtimalle Katalan sanayisi için hammadde alabilirdi. Ayrıca hammadde tekrar tekrar istenmiştir. Bir bakıma kolektifleştir­meden sorumlu olduğundan daha önce bahsedilen, Katalonya Ekonomik Konseyi’nde CNT delegesi olanjuan Fabregas 24 Ey­lül 1936’da, Katalonya’nın finansal zorluklarını merkezi hükü­metin “Katalonya’da sürdürülen fiili düzenin yaptıklarına [yani, kolektifleştirmeye] pek sempatiyle bakmadığı için ekonomik ve finansal sorunlarda herhangi bir yardım vermeyi” reddetmesi­nin yarattığını rapor eder.[57] “Savaş malzemesi ve hammadde sa­tın almak için depozito olarak 1 milyar pesetayı Bank of Spain’e yatırarak, kredi bulmaya Madrid’e giden bir komisyonun, açık ret cevabı aldığını ayrıntılarıyla anlatmaya devam eder. Madrid hükümetinin herhangi bir koşulsuz yardımı reddetmesi için Ka- talonya’daki yeni savaş sanayisinin C.N.T. işçileri tarafından kontrol ediliyor olması yeterliydi. Ancak hükümetin kontrolü­ne karşılık finansal yardım vereceklerdi.”[58]

Broue ve Temime’in de iddiaları benzer yöndedir. Kolektifleş- tirilmiş sanayilere yöneltilen ‘yetersizlik’ suçlamasını yorumlar­ken, “Savaşın korkunç yükü göz ardı edilmemeli,” diye vurgula­mışlardır. Bu yüke rağmen “yeni idari teknikler ve kârın ortadan kaldırılması fiyatların düşüşüne imkân sağladı” ve “pek çok giri­şimde uygulanan mekanizasyon ve rasyonalizasyon… üretimi ha­tırı sayılır miktarda artırdı. İşçiler muazzam fedakârlıkları şevkle kabul ettiler, çünkü çoğu durumda fabrikanın kendilerine ait ol­duğuna ve nihayet kendileri ve sınıf kardeşleri için çalıştıklarına inanıyorlardı. Dağınık girişimlerin biraraya getirilmesi, ticari ka­lıpların basitleştirilmesi, yaşlı işçiler, çocuklar, sakatlar, hastalar ve genelde personel için önemli sosyal projelerin düzenlenmesiy­le İspanyol ekonomisine gerçek bir yeni ruh geldi” (s. 150-151). Onlar devrimin en büyük zaafının, tamamına erdirilememiş oldu­ğunu savunurlar. Bu kısmen savaş yüzünden, kısmen de merkezi hükümetin politikalarının bir sonucudur. Madrid hükümetinin kolektifleştirmenin ilk aşamalarında, kolektifleştirilen sanayi ya da tarıma -Katalonya vakasında, Katalonya hükümeti tarafından maddi garantiler sunulduğunda bile- kredi ya da destekleme fon­ları sağlamayı reddetmesini de vurgularlar. Böylelikle kolektifleş­tirilen girişimler devrim zamanında el konmuş mal varlığıyla ayakta kalmaya zorlanmıştır. Altının ve kredilerin kontrolü “hü­kümete kolektif girişimlerin işlevini istediği gibi kısıtlama ve en­gelleme imkânı veriyordu” (s. 144).

Broue ve Temime’e göre, kolektifleştirilmiş sanayiyi sonunda yok eden kredi kısıtlamasıydı. Katalonya’daki Companys hükü­meti CNT ve POUM tarafından talep edilen, sanayi ve krediye yö­nelik bir banka kurmayı reddetti; merkezi hükümet (bu vakada sosyalist UGT ile bankaların kontrolüne bel bağlayan) sermaye akışını ve “özel teşebbüs için kredi tahsis etmeyi” kontrol edebi­lirdi. Şöyle devam ederler: Kolektifleştirilmiş sanayi için bütün kredi temin etme çabaları başarısız kaldı ve “kolektifleştirme ha­reketi kısıtlandı, sonra durduruldu, hükümet bankalar aracılığıy­la, … [daha sonra] genellikle yeni adlar altında önceki sahipleri ve idarecileri olduğu açığa çıkan, idarecilerin ve yöneticilerin se­çilmesindeki kontrolü aracılığıyla sanayinin kontrolünü ele aldı”. Kolektifleştirilmiş tarım vakasında da benzer bir tablo söz konu­suydu (s. 204).

Durum Batı’da layıkıyla anlaşıldı. The New York Times Şubat 1938’de şöyle yazıyordu: “Kolektifleştirme kılığında onları işçile­rin kontrol etmesiyle karşılaştırıldığında, kralcı İspanya’da ticaret ve sanayinin kontrolü ve Devlet müdahalesi ilkesi artık ortaya çı­kan bir seri kararnameyle tedricen kurumsallaşıyor. Tesadüf ese­ri şirket ve işletme hakları ve özel mülkiyet ilkesi Anayasa güven­cesi altında kurumsallaşıyor.”84

Morrow, 1936 Temmuzu’ndaki işçi devrimiyle kurulan yeni kurumların elinden güç bir kez kaçınca, Katalonya hükümetinin bir seri kolektifleştirme kısıtlaması uygulamasını aktarır (s. 64- 65). 3 Şubat’ta süt ticaretinin kolektifleştirilmesi yasa dışı ilan edilmiştir.8′ Nisan’da “Generalidad* ihraç edilen ve eski sahiple­rinin başvurusuyla yabancı mahkemelerde bloke edilmiş malların işçilerin mülkiyetinde olduğunu onaylamayı reddederek, işçilerin gümrükler üzerindeki kontrolünü kaldırdı; bundan böyle mal ih­raç eden fabrikalar ve tarımsal kolektifler hükümetin insafına kal­dı”. Daha önce belirtildiği gibi, Mayıs’ta, kararnamenin “(Ispan- ya) devletinin kanunları”na ve “müsadere ve sosyalleştirmenin Devletin bir fonksiyonu olduğunu söyleyen Anayasa’nm 44. mad­desine önceden de, şimdi de uygun olmadığı için” “Genarali- dad’m yetkisi olmadan imzalandığı” iddiasıyla, 24 Ekim tarihli kolektifleştirme kararnamesi feshedildi. 28 Ağustos kararnamesi “hükümete maden ocakları ve metalürji fabrikalarına müdahale etme ya da yönetimi ele alma yetkisi verdi”. Anarşist gazete Soli- daridad Obrera Ekim’de yayınladığı, Savunma Bakanlığı’nın satın alma bölümünün bir kararma göre, yalnızca “eski sahiplerinin elinde” işlev gören ya da “Maliye ve Ekonomi Bakanlığı’nca kon­trol edilen karşılıklı müdahaleye tabi” şirketlerle satın alma söz­leşmesi yapılacaktı.[59]

Jackson’m “Katalonya’da CNT fabrika komiteleri hükümetin onları hammaddeden yoksun bıraktığını ve burjuvazinin kayırıl- dığını iddia ederek, savaş üretiminde ayak sürüdü” cümlesine ge­ri dönersek, bu cümlenin tarihsel olayların bir tanımından ziya­de, kapitalist demokrasi lehine Jackson’m yanlılığının bir ifadesi olduğu sonucunun çıkarılması gerektiğine inanıyorum. En azın­dan şunu söyleyebiliriz: Jackson sonucunu destekleyecek bir ka­nıt ortaya koymaz; oysa ortada sorgulanacak olgusal bir temel vardır. Liberal tarihçilerin, tamamen doğru bir şekilde, devrim le­hine yanlı olarak baktığına dair epey kaynak aktardım. Benim ba­kış açım şudur: Liberal tarihçilerin derinlerdeki yanlılığı normal olarak doğru kabul edilmek şöyle dursun, nesnellik noksanlığı bir meseledir ve bu nesnellik noksanlığının İspanyol devriminin doğası hakkında bir hayli küstahça kuşaktan kuşağa aktarılan yargıyı ciddi şekilde çarpıttığını varsaymak için geçerli sebepler bulunmaktadır.

Jackson’m herhangi bir kanıtla desteklenmemiş yargısının analizine devam edersek, yukarıda aktarılan ifadesinde şu dikkat çeker: Barcelona’da “önceki Ağustos’un devrimci fatihlerinin saf iyimserliği, hınca ve bir şekilde kazıklanma duygusuna teslim ol­muştu”. 1937 Ocak ayı boyunca Barcelona’da büyük bir hoşnut­suzluk hissedildiği gerçektir. Fakat bu sadece “modern toplumun kuşku duyulmaz karmaşıklığı”nm bir sonucu muydu? Meseleye biraz daha yakından bakarsak, epey farklı bir resim görürüz. Rus­ların baskısı altındaki PSUC, “[Aralık 1936’da] Gıda Bakanlığı’na mevcut Katalan politikacıların en sağındaki bir adamı [siyasal gö­rüşleri sebebiyle, genel Komünist Parti duruşuyla işbirliğine en istekli] Comorera’yı koyarak” Katalonya hükümetinin hemen he­men tam kontrolünü ele geçirdi.3′ Jackson’a göre, Comorera, “derhal mal mübadelesini ve el koymayı sonlandırmak için adım attı ve devrime karşı köylülerin savunucusu haline geldi” (s. 314); “el koymaları sonlandırdı, ücretleri iyileştirdi ve Katalan köylüleri daha fazla kolektifleştirmeye karşı korudu” (s. 361). Jackson’ın Comorera hakkında söylediklerinin hepsi budur.

Başka kaynaklardan, mesela 1937 Ocak ayında ikinci kez Bar- celona’da olan Borkenau’dan -herkesçe çok iyi bir bilgi kaynağı ve kuvvetli anti-anarşist duyguları olan uzman gözlemci olarak kabul edilir- daha fazlasını öğreniriz. Borkenau’ya göre, Como­rera, “en iyi Alman sosyal demokrasisinin aşırı sağ kanadıyla kı­yaslanabilecek bir siyasal tavrı temsil eder. Anarşizme karşı sava­şa, her zaman İspanya’da sosyalist politikanın temel amacı ola­rak baktı… Onun için sürpriz olan, [anarşist politikalardan] hoş­lanmama konusunda komünistlerde umulmadık bir müttefik bulmasıydı”.[60] Karşı-devrim sürecinin bu aşamasında sanayi ko­lektifleştirmelerini tersine çevirmek imkânsızdı; bununla birlik­te, Comorera, Barcelona’ya erzak sağlayan sistemi, yani şehirlere un dağıtılmasında (belki de Borkenau’nun varsaydığı gibi, iste­meyerek) işbirliği yapan, genellikle CNT’nin etkisi altında köy komitelerini lağvetmeyi başardı. Devamında Borkenau durumu aşağıdaki gibi tanımlar:

…Comorera, en son ve en dindar idareciler olan sağ kanat sos­yalistlerden başka hiçbir idarenin savaş sırasında takip etmediği bu soyut liberalizm ilkelerinden başlayarak, merkezi idareye kaotik ek­mek komitelerinin yerine bir şey koymadı. Ekmekte özel ticareti açıkça ve tamamen geri getirdi. Ocak’ta Barcelona’da bir vesika sis­temi bile yoktu. Mayıs’tan beri ücretleri pek değişmeyen işçiler, ek­meklerini ellerinden geldiğince artmış fiyattan almaya terk edildi­ler. Pratikte bunun anlamı, kadınların sabahları dört saat kuyrukta beklemek zorunda olmalarıydı. İşçi mahallelerinde öfke doğal ola­rak büyüktü, Comorera makama geldikten sonra ekmek kıtlığı da­ha da arttı.[61]

Kısacası, Barcelona işçileri “modern toplumun umulmadık karmaşıklığı”nı öğrendiklerinde, sadece “hınç ve bir şekilde ka­zıklanmış olma duyguları”na teslim olmadılar. Tersine, yeni tas- malı eski köpek tarafından kazıklandıklarına inanmak için geçer­li sebepleri vardı.

George Onvell’ın bu konudaki gözlemleri daha isabetlfdir:

Savaş sırasında arada aylar olacak şekilde Barcelona’yı iki kez ziyaret eden herkesin dikkatini, orada meydana gelen olağanüstü değişiklikler çeker. İşin garibi, oraya ister benim gibi önce Ağus- tos’ta sonra Ocak’ta, isterse önce Aralık’ta sonra Nisan’da gitsinler, söyledikleri şeyler hep aynıdır: Devrimci atmosfer yok olmuş. Şüp­hesiz, sokaklardaki kanın daha kurumadığı ve milislerin küçük otellere yerleştiği Ağustos’ta orada bulunan birinin gözünde, Bar­celona, Aralık’ta burjuva görünüyordu; İngiltere’den yeni gelmiş benim için, tasavvur edebileceğim herhangi birinden daha çok işçi şehrine benziyordu. Artık [Nisan’da] dalga çekilmişti. Yeniden sa­vaş tarafından yaralanmış ve hasar görmüş fakat işçi sınıfının haki­miyetinin göze çarpan bir işaretinin olmadığı sıradan bir şehirdi… Şişman zengin adamlar, zarif kadınlar ve parlak arabalar her yer­deydi… Ben Barcelona’dan ayrıldığımda, tıpkı İngiliz Ordusu su­baylarının üniformaları gibi yalnızca ondan biraz daha sıkıca bele oturan zarif haki bir üniforma [giymiş]… şaşırtıcı sayıda yeni Halk Ordusu subayından geçilmiyordu… Onların yirmide birinden faz­lasının hâlâ cephede olduğuna inanamadım, fakat hepsinin kemer­lerine asılı otomatik tabancaları vardı; biz, cephede, aşk ya da pa­ra için tabanca alamazdık…* Büyük bir değişiklik çökmüştü şehre. Başka hepsinin dayanağı olan iki olgu vardı. Biri halkın -sivil nü­fus- savaşa ilgisinin çoğunu kaybetmesiydi; öteki, toplumun zen­gin ve fakir, üst sınıf ve alt sınıf olarak normal bölünmesinin ön plana geçmesiydi.[62]

Jackson devrim dalgasının geri çekilmesini, modern toplumun tahmin edilemeyen karmaşıklığının keşfedilmesine atfederken, Borkenau’nunkiler gibi Onvell’ın ilk elden gözlemleri daha basit bir açıklamayı akla getirir. Açıklama gerektiren şey, Barcelona iş­çilerinin memnuniyetsizliği değil, tarihçilerin tuhaf kurgularıdır.

Bu noktada Jackson’ın Juan Comorera hakkındaki yorumunu tekrar edeyim: Comorera “derhal mal mübadelesini ve el koyma­yı sonlandırmak için adım attı ve devrime karşı köylülerin savu­nucusu haline geldi”; “el koymaları sonlandırdı, ücretleri iyileş­tirdi ve Katalan köylüleri daha fazla kolektifleştirmeye karşı ko­rudu”. Bu yorum Katalan köylülüğünün, bir bütün olarak devri­me karşı olduğunu ve Comorera’nm onların korktuğu kolektif­leştirmeye dur dediğini ima eder. Jackson bu konuda köylülük arasında herhangi bir bölünmenin olduğunu hiçbir yerde belirt­mez ve ima ettiği Comorera’nm iktidara yaklaştığı dönemde ko­lektifleştirmenin yürürlükte olduğu iddiası için hiçbir destek sunmaz. Gerçekten, Comorera’nm iktidara yükselişinin Katalon­ya’da kolektifleştirmenin seyrini etkilediği şüphelidir. Kanıt gös­termek güçtür, fakat ne olursa olsun Katalonya’da tarımın kolek- tifleştirilmesi yaygın değildi ve Comorera’nm makama geldiği Aralık ayında da yaygmlaştırılmamış gibi görünüyor. Anarşist kaynaklardan biliyoruz ki, Katalonya’da zorla kolektifleştirme ör­nekleri vardı,91 fakat ben Comorera’nm zorla kolektifleştirmeden ‘köylülüğü koruduğu’nun hiçbir kanıtını bulamadım. Dahası, köylülüğün bir bütün olarak kolektifleştirmeye karşı çıktığı iması, en iyi ihtimalle yanlış yorumdur. Daha doğru bir resim Bolloten tarafından sunulur: “Şayet tek tek çiftçiler kolektifleştirilmiş tarı­mın hızlı ve yaygın gelişmesine korkuyla baksaydı, anarko-sendi- kalist CNT ve sosyalist UGT’nin çiftlik işçileri bunda, tersine, ye­ni bir çağın başlangıcını görürlerdi.” Jackson’m aşırı basitleştiril­miş ve yanlış yorumlanmış anlatımından bununla ilgili pek az şey öğrenilse de, kısaca kırsal alanda karmaşık bir sınıf savaşı hüküm sürüyordu. Bu çarpıtmanın Jackson’m devrime ve onun hedefle­rine antipatisini bir kez daha yansıttığını varsaymak adil gibi gö­rünüyor. Daha sonra, Katalonya’dakinden çok daha geniş kolek­tifleştirmenin olduğu bölgelere referansla bu soruya döneceğim.

Jackson’m birer birer saydığı, Barcelona’nın bir şeyden şüphe­lenmeyen anarşist işçilerini şaşırtan ve sersemleten modern top­lumun karmaşıklığı aşağıdadır: artan gıda ve erzak sorunu, hudut karakollarının, köylerin ve kamu hizmetlerinin idaresi. Az önce belirtildiği gibi, Juan Comorera’nın parlak liderliği altında gıda ve erzak sorunu çok hızlı büyümüş gibi görünüyor. Jackson’m baş­ka bir yerde anlattığı gibi (s. 368), hudut karakollarıyla ilgili du­rum temel olarak aşağıdaki gibidir: “Katalonya’da anarşistler, 18 Temmuz’dan beri Fransız sınırındaki gümrük istasyonlarını kon­trol ediyorlardı. 17 Nisan 1937’de maliye bakanı Juan NegrOı’in emrinde hareket eden, yeniden örgütlenmiş jandarmalar, sınırı iş­gal etmeye koyuldular. Jandarmalarla çarpışmalarda en az sekiz anarşist öldürüldü.” Kuşkusuz ciddi olan bu sorun bir yana, sınır karakollarına asker gönderme sorununun devrimci dalganın geri çekilişine katkısı olduğunu varsaymak için pek az sebep bulun­maktadır. Eldeki kayıtlar köylerin ya da kamu hizmetlerinin ida­re edilmesi sorununun, Catalonia işçileri için ya ‘beklenmedik’ ya da çok karmaşık olduğunu gösterir -kayda değer ve beklenmedik fakat yine de ulaşabileceğimiz kanıtlarla tasdiklendiği görülen bir gelişme. Tekrar vurgulamak isterim ki, Jackson devrimci dalganın çekilmesi ve Katalan işçilerin memnuniyetsizliğinin sebepleriyle ilgili çıkardığı sonucu destekleyecek hiçbir kanıt sunmaz. Bir kez daha, onun sonucunu tarihsel kayıtlardan ziyade liberal entelek­tüellerin elitist yanlılığına atfetmek adil olur sanırım.

Jackson’m bir sonraki yorumunu değerlendirelim; anarşistler “Mâlaga’nm kaybını büyük oranda, Valencia hükümetinin sürekli sağa kaydığını gören Endülüs proleterlerinin moral bozukluğu ve yön şaşırmalarına dayanarak açıkladılar”. Yine Jackson buna, tam da İspanyol anarşistlerinin akılsızlıkları ve saflıklarının bir başka göstergesi olarak bakar gibidir. Oysa bu hikâyenin devamı da var. Borkenau, Mâlaga’nın 8 Şubat 1937’de düşmesinden hemen önce bölgede birkaç gün geçirdiği için, Jackson’m alıntı yaptığı birincil kaynakların birinin Borkenau olması çok doğaldır. Fakat Borkena­u’nun ayrıntılı gözlemleri, en azından kısmen, anarşist ‘açıkla- ma’yı destekleme eğilimindedir. O Mâlaga’nın ancak ‘anarşistlerin önderlik edebileceği’ türden, kitlelerin katıldığı bir ‘çaresizce sa- vaş’la kurtarılabileceğine inanıyordu. Fakat iki faktör böyle bir sa­vunmayı engelledi: Birincisi, savunmaya önderlik etmek üzere atanan subay, Yarbay Villalba, “bu görevi safi askeri bir görev ola­rak yorumladı, oysa gerçekte, emri altında bir halk hareketinin güçlerinden başka hiçbir askeri araç yoktu”; o “kalbinin derinlik­lerinde milis ruhundan nefret eden” profesyonel bir subaydı ve ‘si­yasal faktörler’i anlama yeteneğinden yoksundu.[63] İkinci faktör, Şubat boyunca siyasal bilinçlilik ve kitle katılımındaki önemli azalmaydı. Anarşist komiteler artık işlemiyordu ve polis ve Sivil Muhafızların otoritesi eski haline getirilmişti. “Baş belası yüzlerce bağımsız korucu fakat onunla birlikte köylerin iç savaştaki tutku­lu ilgisi de ortadan kayboldu… Kısa İspanyol Sovyet sistemi an­traktı sona erdi” (s. 212). Mâlaga’daki yerel durumu ve Valencia hükümetindeki (Mâlaga’yı savunan milislere destek ya da silah sağlamada başarısızdı) çatışmaları gözden geçirdikten sonra, Bor­kenau bir sonuca varır (s. 228): “İspanyol cumhuriyeti sosyal dev­rimi sonlandırma kararı veren sağ kanadı ve buna izin vermeyen sol kanadının bedelini Mâlaga’nın düşüşüyle ödedi.” Jackson’ın Mâlaga’nın düşüşü hakkındaki tartışması, kentlerdeki şiddet ve si­yasal rekabete gönderme yapar, fakat Borkenau’nun tanımı ve ona eşlik eden yorumunun, yenilginin büyük ölçüde Valencia hükü­metinin bir halk savaşı vermek için moral bozukluğu ve yetersiz­lik ya da gönülsüzlüğüne bağlı olduğu inancını desteklemesine gönderme yapmaz. Tersine, şu sonucu çıkarır: Yarbay Villalba’nm ‘şiddetli siyasal rekabeti kontrol etme’ araçlarından yoksunluğu, kendisini asli askeri görevini yerine getirmekten alıkoyan bir fak­tördü. Bu yüzden, Borkenau’nun mahkûm ettiği bakış açısını -gö- rev “safi askeri bir görevdi”- benimser gibidir. Borkenau’nun gör­gü tanığı anlatımı bana çok daha ikna edici görünüyor.

Muhtemelen yine İç Savaş’ın liberal-komünist yorumuna ha­kim olan elitist yanlılık yüzünden, Jackson bu vakada da durumu oldukça yanıltıcı bir modaya uygun tanımlamaktadır. Yarbay Vil­lalba gibi liberal tarihçiler de, sıklıkla ‘bir halk hareketinin güçle- ri’ne ve ‘milis ruhu’na karşı besledikleri kuvvetli nefreti dile geti­rirler. Ve benzer şekilde, ‘siyasal faktör’ü anlamada başarısız ol­dukları ileri sürülebilir.

1937’nin Mayıs ayında Katalonya’da devrim son darbesini al­dı. 3 Mayıs’ta kamu düzeni encümen azası, PSUC üyesi Rogrigez Salaş, hükümetteki anarşist bakanlarla danışmadan ya da önce­den haber vermeden, telefon santralinin yönetimini devralmak üzere, bir polis timiyle birlikte merkez telefon binasında zuhur etti. Önceden IT&T’nin malı olan santral, Barcelona işçileri tara­fından Temmuz’da ele geçirilmişti ve 24 Ekim 1936 tarihli kolek­tifleştirme kararnamesi uyarınca, bir hükümet temsilcisiyle bir­likte, UGT-CNT komitesinin kontrolü altında işlev görüyordu. Londra Daily Worker’a (11 Mayıs 1937) göre, “Salaş hemen hep­si de CNT sendikası üyesi olan, oradaki işçileri silahsızlandırma­sı için silahlı cumhuriyetçi polisler gönderdi”. Juan Comorera’ya göre, gerekçe “normal olmayan duruma bir son vermekti”, yani kimse “denetçilerin kulağı olmaksızın” telefonda konuşamaya­caktı.”3 Telefon binasındaki silahlı direniş işlerini yapmalarını en­gelliyordu. Yerel savunma komiteleri Barcelona’nm her yerinde barikatlar kurmuşlardı. Companys ve anarşist liderler silahlarını bırakmaları için işçilere yalvardılar. Endişeli bir ateşkes, Saldırı Muhafızları’nın ilk müfrezesinin vardığı 6 Mayıs’a kadar devam etti; ateşkese riayet edileceği ve askeri kuvvetlerin geri çekileceği şeklindeki hükümetin verdiği sözler çiğnendi. Askerler eskiden nefret edilen Sivil Muhafızlar’ın komutanı ve artık Komünist Par­ti üyesi olan General Pozas’m komutası altındaydılar. Takip eden çatışmada yaklaşık 500 kişi öldürüldü, 1.000’in üzerinde insan yaralandı. “Mayıs Günleri aslında devrimin ölüm çanları gibiydi, herkes için siyasal yenilgiyi ve belli devrimci liderlerin ölümünü ilan ediyordu.”[64]

Bu olayları -İspanyol devrim tarihinde muazzam önemdeki bu olayları-Jackson marjinal bir vaka olarak kabataslak çizer. Şüphe­siz tarihçilerin anlatımları seçici olmalıdır; Jackson’ın Hugh Tho- mas ve başka pek çoğuyla paylaştığı sol liberal bakış açısından, devrimin kendisinin hiç alakasız bir tür baş belası, enerjiyi burju­va hükümetini koruma mücadelesinden saptıran küçük bir sinir bozucu olması gibi, Katalonya’da devrimin tasfilesi küçük bir olaydır. Güç kullanarak devrimi ezme kararı aşağıdaki gibi tanım­lanıyordu mesela:

5 Mayıs’ta Companys, PSUC danışmanlarının bölgesel hükümet­ten çekilmesi ve Telefon Şirketi sorununun ilerideki görüşmelere bı­rakılması temelinde, her an bozulabilecek bir ateşkes sağladı. Bu­nunla birlikte tam o akşam, yeniden düzenlenen kabineye girmek üzere olan Antonio Sese öldürüldü. Herhangi bir olayda, Valencia yetkilileri Katalan Solu’yla daha fazla uzlaşma düşüncesinde değil­lerdi. 6 Mayıs’ta şehre birkaç bin asaltos* geldi ve Cumhuriyetçi De­nizciler limanda gösteri yaptılar.”3

Bu anlatımda ilgili ilginç olan şey, söylemeden geçilen şeydir. Mesela asaltos’larm sevk edilmesinin, Barcelona işçileri ve anar­şistler ve çevredeki POUM askerleri tarafından kabul edilen ‘her ar bozulabilecek ateşkes’i ihlal etmesi üzerine hiçbir yorum yok­tur; kanlı sonuçların ya da “Katalan Solu’yla daha fazla uzlaş- ma”da sergilenen isteksizliğin siyasal anlamının sözü bile edil­mez. Yalnız Mayıs Günleri’nde değil, önceki haftalarda da Sese’yle birlikte, Berneri ve başka anarşist liderlerin öldürüldüğünden bahsedilmez.[65] Jackson, Cumhuriyetçi deniz kuvvetleriyle birlik­te İngiliz gemilerinin de limanda ‘gösteri yapmış olması’nın sözü­nü etmez.[66] Önceki aylarını geçirdiği cephedeki askerlerle kıyas­layarak Onvell’ın anlattığı Saldırı Muhafızları’yla ilgili gözlemlere de gönderme yapmaz. Saldırı Muhafızları, “İspanya’da gördüğüm en iyi, fevkalade askerlerdi… Aragon cephesinde güç bela silah- – lanmış milislerle dalga geçiyordum ve Cumhuriyet’in böyle as­kerlere sahip olduğunu bilmiyordum… Öncelikle cephe için se­çilmiş Sivil Muhafızlar ve Carabinerolar daha iyi silahlanmışlardı ve bizden çok daha iyi giyinmişlerdi. Bütün savaşlarda aynısının olduğundan şüphelendim -geride şık polislerle, cephede dalga geçilen askerler arasındaki aynı karşıtlık” (bkz. s. 61).[67]

Valencia hükümetince anlaşıldığı gibi, karşıtlık savaşın doğa­sıyla ilgili birçok şeyi göz önüne serer. Daha sonra Orwell şu ke­sin sonuca varır: “Eline kırk yıllık tüfekleri verip on beşinde oğ­lanları cepheye gönderen, en iyi adamlarıyla en yeni silahlarını geride tutan bir hükümet, besbelli ki faşistlerden ziyade devrim­den korkmaktadır. Son altı ayın zayıf savaş siyaseti bu yüzden ve savaşı neredeyse kesinlikle bitirecek ödünler bu yüzden.”[68] Jack- son’ın bu olayları atlamalar ve varsayımlarla anlatması, belki de İspanya’daki en büyük tehlikenin bir devrimin zaferi olduğu gö­rüşünü paylaştığını akla getirmektedir.

Anlaşılan Jackson, “okurlar Onvell’ın, mücadelenin siyasal karmaşıklığını pek bilmediğine dair dürüst sözlerini akılda tut­malıdır” yorumuyla Onvell’ın anlatımını kaale almamaktadır. Bu garip bir yorumdur. Bir kere, Onvell’ın “mücadelenin siyasal kar­maşıklığı” yönündeki analizi otuz yıla gayet iyi göğüs germiştir; yanlışsa, anarşistlerle kıyaslandığında POUM’a çok daha fazla önem verme eğiliminde olduğu içindir muhtemelen – bu da, PO- UM milisleriyle birlikte olduğu göz önünde bulundurulursa şaşır­tıcı değildir. Zamanında Stalinist ve liberal basında çıkan ahmak­ça lakırdının onun tarafından teşhiri oldukça doğru görünüyor; sonraki keşifler Onvell’ın çatışmaların sıcağında bildirdiği temel olgulara ya da yaptığı yorumlara karşı çıkmak için pek az gerek­çe ortaya koydu. Aslında Orwell tabii ki kendi ‘siyasal bilgisizli­ği’ne gönderme yapar. Mayıs’ta devrimin kesin yenilgisini yorum­larken şöyle der: “Olması gerektiği kadar açıkça değilse de, anla­dım ki hükümet kendinden çok emin olduğunda misilleme yapı­lacaktı.” Fakat bu ‘siyasal bilgisizlik’ formu daha yeni tarih araş­tırmalarıyla oluşturuldu.

Mayıs Günleri’nden kısa süre sonra Caballero hükümeti düştü ve Juan Negrin, İspanya Cumhuriyeti başkanı oldu. Broue ve Temime, Negrin’i şöyle tanımlarlar: “…kapitalist mülkiyetin ko­şulsuz savunucusu ve kolektifleştirmenin mutlak düşmanıdır. CNT’li bakanların bütün önergelerini engelledi. Carabinero’ları sıkı bir şekilde yeniden örgütleyen ve Cumhuriyet’in altın rezerv­lerinin SSCB’ye transferini yöneten biridir. Ilımlıların ona güven­mesinden hoşlanırdı… ve komünistlerle arası mükemmeldi.”

Negrin hükümetinin ilk büyük icraatı POUM’un faaliyetine son verme ve Katalonya üzerinde merkezi kontrolün kaldırılma­sıydı. Hükümet daha sonra, devrimin ilk günlerinden beri büyük ölçüde anarşistlerin kontrolünde olan, tarımsal kolektifleştirme­nin yaygın ve komünist unsurların çok zayıf olduğu Aragon’a döndü. Aragon belediye meclisi, başında kardeşlerinden biri Ma­yıs Günleri’nde öldürülmüş, iyi tanınan bir CNT militanı olan Joaquin Ascaso’nun bulunduğu Aragon Meclisi’yle işbirliği halin­deydi. Caballero hükümeti sırasında, anarşistler, komünistleri de içeren diğer anti-faşist partilere temsilcilik verilmesini kabul etti­ler, fakat çoğunluk anarşistlerde kaldı. Ağustos’ta Negrin hükü­meti Aragon Meclisi’nin feshedildiğini ve yerel komitelerin feshi­ni, kolektifleri dağıtmayı, merkezi hükümetin kontrolünü tesis etmeyi sağlamak üzere, komünist subay Enrique Lister komuta­sında İspanyol ordusunun bir tümeninin sevk edildiğini duyur­du. Ascaso mücevher -yani, 1936 sonbaharında şahsi kullanım amacıyla Meclis tarafından ‘çalınan’ mücevherler- hırsızlığından sorumlu olanları da tutuklattı. Komünist bir gazetenin lehine ye­rel anarşist basın susturuldu ve genelde yerel anarşist merkezler zorla işgal edilerek kapatıldı. 21 Eylül’de son anarşist kale tank­lar ve toplarla ele geçirildi. Hükümetin dayattığı sansür yüzünden bu olaylara ilişkin pek az kayıt vardır; büyük tarih metinleriyse onları hızla geçer.100 Morrow’a göre, “resmi CNT basını… Aragon saldırısını, 1934 Ekimi’ndeki Lopez Ochoa tarafından Asturias’ın boyun eğdirilmesiyle kıyasladı” -ikincisi modern İspanya tarihin­deki en kanlı bastırma eylemlerinden biridir. Bu bir abartı olma­sına rağmen, idarenin halka yaslanan yapılarının Lister lejyonla- rınca yok edildiği ve Aragon söz konusu olduğunda devrimin so­na erdiği bir gerçektir.

Bu olaylara ilişkin Jackson’m yorumu şöyledir:

Hükümet 11 Ağustos’ta, Largo Caballero tarafından Aralık’ta ta­nınan anarşistlerin hakimiyetindeki idarenin, Consejo de Aragön’un feshedildiğini duyurdu. Köylülerin Consejo’dan nefret ettiği bilini­yordu, anarşistler Barcelona savaşı sırasında cepheyi terk etmişlerdi ve tam da Consejo’nun varlığı merkezi hükümetin otoritesine sürek­li bir meydan okumaydı. Bütün bu sebeplerden dolayı, Negrin asker göndermekte ve anarşist memurları tutuklamakta tereddüt etmedi. Bununla birlikte, otorite bozulunca salıverildiler.’01

Bu laflar çok ilginçtir. İlk itham, anarşistlerin Mayıs Günle- ri’nde cepheyi terk ettikleri yönündedir. Anarşistlerin belli un­surlarının ve POUM tümenlerinin Barcelona üzerine yürümeye hazırlandığı doğrudur, fakat 5 Mayıs’ta ‘her an bozulabilecek ateşkes’ tesis edildikten sonra bunu yapmadılar; Barcelona pro­letaryasını ve kurumlarını saldırılardan korumak için hiçbir anarşist kuvvet Barcelona’ya yaklaşmadı bile. Öte yandan, hü­kümet tarafından 5 bin Saldırı Muhafızı’ndan oluşan motorize bir kol, ‘her an bozulabilir ateşkes’i bozmak amacıyla cepheye gönderildi.[69] Bu yüzden, Barcelona savaşı sırasında ‘cepheyi terk eden’ yegane kuvvet, zor kullanarak devrimi yıkma işini ta­mamlamak için hükümet tarafından sevk edilen kuvvetlerdi. Onvell’ın daha önce aktarılan gözlemini hatırlayın.

Jackson’m, “Köylülerin Consejo’dan nefret ettiği bilinir,” cüm­lesine ne buyrulur? Başka yerlerde vurguladığım gibi, Jackson böyle bir yargının dayanabileceği herhangi bir kanıt göstermez. Kolektiflerin en ayrıntılı araştırması anarşist kaynaklardadır; bu kaynaklar Aragon’un kolektifleştirmenin en yaygın ve başarılı ol­duğu yerlerden biri olduğunu gösterir.[70] Hem CNT hem de UGT Toprak İşçileri Federasyonu kolektifleştirmeye güçlü destek ver­mişlerdir ve ikisinin de kitle örgütleri olduğuna şüphe yoktur. Aragon’daki kolektifleştirmeyi ilk elden gözlemlemiş anarşist ol­mayan pek çok kişi, çok lehte raporlar vermişler ve kolektifleştir­menin gönüllü karakterini vurgulamışlardır.[71] Kırsal kolektifleş­tirmenin ayrıntılı incelemesini yapmış anarşist bir gözlemci olan Gaston Leval’e göre, “Aragon’daki küçük mülk sahiplerinin yüz­de 75’i yeni gidişata gönüllü olarak katılmış” ve diğerleri de ko­lektife katılmaya zorlanmamıştır.1″‘ Başka anarşist gözlemciler -Augstin Souchy özellikle- Aragon kolektiflerinin işlemesiyle ilgi­li ayrıntılı gözlemler sunuyordu. Fantastik derecede tahrif yap­maya istekli olmadıkça, onların anlatımlarını, “Köylülerin Conse- jo’dan nefret ettiği bilinir,” şeklindeki iddialarla uzlaştırmak im­kânsızdır -elbette ‘köylü’ terimi tek tek çiftlik sahipleriyle smır- lanmadıkça, ki bu durumda çok doğru olabilir, fakat yalnızca da­ğıtılan Meclis’te topraksız işçilerin değil, tek tek çiftlik sahipleri­nin hakları hakim olmalıdır varsayımını geçerli kılar. Kolektifle­rin ekonomik bakımdan başarılı olduğuna çok şüphe yoktur,[72] kolektifleştirmenin zorla yapılması ve köylülerin nefret etmesi pek ihtimal dahilinde değildir.

Bolloten’m çok geniş belgeli kanıtlara dayanan genel sonuçları­nı daha önce aktarmıştım: Tek tek çiftçiler kolektifleştirilmiş tarı­mın gelişmesine dehşetle bakmış olabilirler, oysa “anarko-sendi- kalist CNT ve Sosyalist UGT’nin tarım çalışanları bunda yeni bir çağın başlangıcını gördüler”. Bu sonuç, materyallerin ulaşılabilir olması temelinde oldukça makul görünüyor. Genellikle başarısız­lıklar konusunda oldukça dürüst olduğu görülen anarşist kaynak­ların aktardığı zorluklar olsa da, Bolloten özellikle Aragon konu­sunda şunun altını çizer: “Borca batmış köylülerin CNT ve FAI’nin [Federaciön Anarquista Iberica/lberya Anarşist Federasyonu] fi­kirlerinden çok etkilenmesi, çiftlik işlerinin kolektifleştirilmesine kuvvetli bir kendiliğinden itki sağlayan faktördü.” Bolloten Ara- gon’un kırsal bölgelerindeki nüfusun yüzde 70’inin kolektiflerde yaşadığı hususunda, diğerlerinin arasından iki komünist kaynak aktarır (s. 71); komşu Katalonya bölgesinden çok büyük çoğunlu­ğu CNT ve FAI üyeleri olan milislerin varlığının yaygın kolektif­leştirmeden ‘bir ölçüde’ sorumlu olmasına rağmen, “bölgenin 450 kolektifinin çoğunun geniş ölçüde isteğe bağlı olduğu”nu ekler. “Kiralık emek istihdam etmelerini engellemekle kalmayıp… üyele­rin hoşuna giden bütün kârlardan mahrum eden” (s. 72) kolektif sisteme katılmaya farklı sebeplerle zorlanmayan pek çok köylü mülk sahibi örneğinin de altını çizer. Bolloten, CNT kaynaklarına göre bazı yerlerde meydan savaşlarına ve onlarca saldırıya sebep olan, 1937 Nisan’ındaki CNT ve UGT’nin karşılıklı anlaşmayla ko­lektif çiftlikleri oturttukları bölgelerde” (s. 195) ihtilafa yol açan komünist girişimi de aktarmaktadır.[73]

Bolloten’m 1937 yazındaki olaylara dair ayrıntılı analizi, Ara- gon’da köylülerin kolektifleştirmeye karşı tavrı sorununa ışık tut­maktadır:

Kırsal ekonomi ve moral üzerinde olumsuz etkisi olan kolektif­lere saldırı kaçınılmazdı, zira bazı bölgelerdeki kolektifleştirmenin köylülerin çoğu açısından lanetli olduğu doğruyken, başka kolektif çiftliklerde köylü nüfusunun büyük çoğunluğunca kendiliğinden organize edildiği pek doğru değildi. Örneğin, savaştan önce bile kır­sal kolektiflerin bulunduğu Toledo eyaletinde, komünistlere yakın bir kaynağa göre, köylülerin yüzde 83’ü toprağın kolektif işlenmesi yönünde karar almıştı. Kolektif çiftliklere karşı bir kampanya yaz hasadından [1937] hemen önce ağırlığını hissettirirken… bir umut­suzluk ve kaygı bulutu tarım işçilerinin üzerine çöktü. Tarlalardaki işler pek çok yerde bırakıldı ya da ancak uyuşukça yapıldı; savaşın kazanılmasında hayati önem taşıyan hasadın büyük kısmının çürü­meye terk edilme tehlikesi söz konusuydu (s. 196).

Bu şartlar altında, komünistlerin politikalarını değiştirmeye ve -geçici olarak- kolektiflere göz yummaya zorlandığını belirtir. “İçinde bulunulan tarım yılında” kolektifleri yasallaştıran ve onla­ra biraz yardım sağlayan bir kararname çıkarıldı. Bu “kırsal alan­da hayati hasat döneminde bir rahatlama duygusu yarattı”. Ekin biçilir biçilmez toplandı, yine sert baskı politikasına dönüldü. Bolloten, Aragon Meclisi’nin lağvedilmesinin yolunu hazırlayan “Ağustos başlarındaki kısa ama hararetli kampanya” konusunda komünist kaynaklardan alıntı yapar. Kararnamenin feshedilmesi­ni takiben “Cumhuriyetçi Sol Parti’nin bir üyesi fakat gizli bir ko­münist sempatizanı olan (savaştan sonra, sürgünde partiye katıl­mıştır), yeni atanan genel vali Jose Ignacio Mantecön… kolektif çiftliklerin dağıtılmasını emretti.” Araç: Güç ve terör kullanarak eski düzeni restore eden Lister’in tümeni. Bolloten, Lister’in yön­temlerinin aşırı sertliğini ikrar eden komünist kaynaklar alıntılar. Kolektifleri dağıtmak için alman önlemlerin “vahim bir yanlış ol­duğunu ve kırsal alanda muazzam karışıklık yarattığı”nı kabul eden Tarım Reformu Kurumu’nun komünist genel sekreterinin sözlerini aktarır: “Kolektiflerden hoşnut olmayan bu insanlar… onlara saldırarak ele geçirdiler, başarılı ve örnek bir örgütlenme olan, şiddet ya da baskı olmadan kurulmuş kolektiflere hiç saygı göstermeden hasadı ve çiftlik aletlerini bölüştürdü ve alıp götür­düler. Sonuçta, tarlalardaki çalışma neredeyse tamamen tatil edil­di ve toprağın dörtte biri zamanında tohum ekimine hazırlana­madı” (s. 200). Bir kez daha felaketi önlemek için kolektiflerdeki sert baskının düzeltilmesi gerekliydi. Bu olayları özetlemek ama­cıyla Bolloten sonunda ortaya çıkan durumu şöyle anlatır:

Aragon’daki durum bir nebze iyileşmesine rağmen, ne kolektifle­rin dağıtılması ve ardından gelen baskının doğurduğu nefret ve h.nç

tamamen ortadan kalktı, ne de Aragon cephesinden tümüyle çekilen anarko-sendikalist güçlerin ruhunu tüketen sonuçtaki hayal kırıklı­ğı; şüphesiz birkaç ay sonra… Komünist Parti’yi politikalarını değiş­tirmeye zorlayan Aragon’daki kolektif çiftliklerin ve el konan top­rakların geri verilmesini isteyen çiftlik sahiplerine karşı başka bölge­lerdeki destek kolektiflerinin yok edilmesinden sonra, bu cephenin çökmesine katkıda bulunan hayal kırıklığı… [s. 200-201].

Jackson’m yorumuna geri dönersek, sanırım durumu ciddi olarak yanlış yorumladıkları sonucunu çıkarmamız gerekiyor.[74]Aragon Meclisi’nin feshedilmesi ve askeri güç kullanarak kolek­tiflerin geniş çaplı bir şekilde yok edilmesi, halk devriminin kö­künü kurutmanın ve eski düzenin restorasyonunun bir başka adı­mıydı sadece. Şunu vurgulamama izin verin; ben Jackson’ı sosyal devrime karşı negatif tavrı dolayısıyla eleştirmiyorum, tersine, devrimi ve sonrasındaki baskıyı ele alışındaki nesnellikten uzak­lığından dolayı eleştiriyorum.

İspanya İç Savaşı tarihçileri arasındaki hakim bakış açısı, ko­münist siyasetin özünde doğru bir siyaset olduğudur -Cumhuri- yet’e verilen iç ve uluslararası desteği birleştirmek için sosyal dev­rimi tıkamak, sonra da geri döndürmek gerekliydi. Örneğin Jack­son, Cabarello’nun “Cumhuriyetçi devlet otoritesini yeniden tesis etmenin ve orta sınıf liberallerle yakın işbirliği içinde çalışmanın kesin gerekli olduğunu fark ettiği” ni ifade eder. Hükümete giren anarşist liderler bu bakış açısını paylaşıyorlardı; Companys gibi liberallerin iyi niyetine güveniyor ve Batı demokrasilerinden yar­dım geleceğine -olayların gösterdiği gibi safça- inanıyorlardı.

Buna taban tabana zıt bir siyaset Camillo Berneri tarafından savunulmaktaydı. Berneri, anarşist bakan Federica Montseny’e109 açık mektubunda bu bakışı aşağıdaki gibi özetler: “Savaş ya da devrim ikilemi artık anlamlı değil. Yegane ikilem şudur: Ya dev­rimci savaşla Franco’ya karşı zafer, ya yenilgi” (italikler onun­dur). Berneri, Fas’a bağımsızlık verilmesi gerektiğini ve Kuzey Afrika’nın her yerinde isyanları kışkırtan bir girişimi savunur. Böylelikle Kuzey Afrika’da Batı kapitalizmine karşı ve eşzamanlı olarak, Temmuz devriminin başarılarını tedricen yok eden İs- panya’daki burjuva rejimine karşı devrimci bir mücadele yürü­tülmelidir. Birincil cephe siyasal olmalıdır. Franco, Fransız Fa- sı’ndan çok sayıda olmak üzere Faslı asker kontenjanına bel bağ­lamıştı. Cumhuriyet bu durumdan faydalanabilirdi; Milliyetçi kuvvetlerin moralini bozabilir ve pan-lslamik -özellikle Fas’taki- devrimin somut alternatifine dayanan siyasal ajitasyonla belki onları devrim davasına bile kazanabilirdi. Nisan 1937’deki yazı­larında Berneri, devrimin ilk günlerindeki halk katılımının ru­hunu yakalayabilmesi için, Cumhuriyet Ordusu’nun devrimi sa­vunmada yeniden örgütlenmesini ısrarla vurgulamaktaydı. Bu doğrultuda, Huesca cephesinden yazan hemşehrisi Louis Berto- ni’nin sözlerini aktarmıştır:

Bütün yeni inançlardan, herhangi bir sosyal dönüşüm fikrinden, bütün devrimci ihtişamdan, herhangi bir evrensel anlamdan mah­rum İspanya savaşı, artık sadece uluslararası plutokrasinin talep et­tiği yok etmeden kurtulmak için sürdürülmesi gereken bir ulusal ba­ğımsızlık savaşı değildir. Korkunç bir ölüm kalım meselesi ortada durmaktadır, fakat artık yeni bir toplum ve yeni bir insanlık inşa et­mek uğruna savaş söz konusu değildir.

Böyle bir savaşta faşizme karşı zaferi kazanabilecek insan un­suru eksiktir.

Geriye dönüp bakıldığında, Berneri’nin fikirleri oldukça makul görünüyor. Faslı milliyetçilerin heyetleri aslında Valencia hükü­metinden silah ve mühimmat istemeye gelmişti, fakat desteklerini kazanmak için fiilen Fransa ve İngiltere’ye Kuzey Afrika’da toprak vermeyi öneren Caballero tarafından reddedildiler. Broue ve Temi­me bu olguları yorumlarken, bu siyasetlerin Cumhuriyet’i “düş­man ordusundaki devrimci bozgunculuk enstrümanları”ndan, hatta İtalyan müdahalesine karşı muhtemel silahlardan mahrum bıraktığını söyler. Öte yandan Jackson, Fas’a bağımsızlık (bu me­seleye gelince, Fas milliyetçilerine yardım) “Paris ve Londra’da hayli takdir edilecek bir jestti” yorumuyla birlikteki Berneri’nin önerisini kaale almaz. Fransa ve Britanya’nın bu gelişmeyi pek tak­dir etmeyecekleri şüphesiz doğrudur. Berneri’nin vurguladığı gibi, “Aynı anda Fas’taki Fransız ve İngiliz çıkarlarını garanti etmek ve bir ayaklanma gerçekleştirmek imkânsızdır”. Fakat Jackson’m yo­rumu, temel meseleye, yani İspanyol devriminin, solun önerdiği türden bir devrimci savaşla hem cephedeki faşistlerden hem de Cumhuriyet içindeki burjuva-komünist koalisyonundan korunup korunamamasma -ya da aslında Franco’nun Faslı askerlere saldır­masına ya da en azından morallerini yıpratmasına dayanan siyasal bir mücadeleyle Cumhuriyet’in korunabilip korunamayacağına- dokunmaz. Er geç Batı demokrasilerinin desteğini alacağına güve­nen Cabarello’nun bu kaba şemaya niçin sıcak bakmadığını gör­mek kolaydır. Gelgelelim, bugün bildiklerimiz temelinde, Jack­son’m devrimci savaşı kestirmeden reddetmesi çok tutarsızdır.

Ayrıca, bir kısmını önceden verdiğimiz Bertoni’nin Huesca cephesinden gözlemleri, daha başka kanıtlarla desteklenir. Ko­münist disiplin stratejisinin ve merkezi kontrolün gerekli oldu­ğunu kabul edenler bile, bu stratejinin ayrılmaz bir parçasını oluşturan baskının “insanların savaşma ruhunu kırma eğiliminde olduğu”nu itiraf ederler.[75] Bu konuda daha fazla görüş beyan et­mek için tabii yalnızca spekülasyon yapılabilir, fakat bana öyle geliyor ki, pek çok yorumcu devrimin başarılarını savunmada si­yasal faktörün önemini, bir halk mücadelesinin potansiyel gücü­nü ciddi olarak küçümsemiştir. Belki İspanya’nın CNT-UGT ko­miteler sisteminin merkezi kontrol lehine ortadan kaldırılmadığı bir bölgesi olan Asturias’m, Franco’nun zaferinden sonra gerilla savaşının devam ettiği bir bölge de olması anlamlıdır. Broue ve Temimie, Asturias partizanlarının direnişinin “devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesiyle yok edilmemiş ve burada büyük bir ih­tiyatla götürülen devrimci atılımın derinliğini gösterdiği”ni belir­tir.[76] Devrimin İspanyol kitlelerinde hem yayıldığından hem de derine kök saldığından kuşku duyulamaz. Faşist ordunun büyük askeri gücüne rağmen Berneri’nin savunduğu türden devrimci bir savaşın başarılı olabilmesi fazlasıyla ihtimal dahilinde görünüyor. İnsanın makinenin üstesinden gelebileceği fikri artık birkaç yıl önce olduğu kadar romantik ve naif görünmüyor.

Keza, karşı-devrim tarihinin açıklıkla gösterdiği gibi, anarşist liderlerin burjuva hükümete duyduğu güven dikkate alınmadı. Geri dönüp bakıldığında, Berneri’nin burjuva hükümetin parçası olmaları gerekmediği, tersine, bu hükümeti devrimin yarattığı ku­rumlarla değiştirmek gerektiğini savunurken haklı olduğu görü­lür.[77] En azından Katalonya’da işçi örgütlerinin eski ekonomiyi ta­mamen yeni bir yapıyla değiştirmesi gibi, devlet aygıtını kolayca değiştirebileceği ve eski siyasal partileri başından atabileceği bir zamanda, anarşist bakan Garcü Oliver, “Bir Katalan demokratının kişiliğine ve sözlerine güvenimiz var ve Companys’i Generalitat’ın Başkanı olarak koruyor ve destekliyoruz,” dedi.[78] Companys, anarşistlerle işbirliği yapmayacağı sınırlar olduğunun tamamen farkındaydı. H.E. Kaminski’yle bir röportajında bu sınırları netleş­tirmeyi reddetti, fakat yalnızca “anarşist kitlelerin, üzerlerine dü­şen sorumlulukları kabul eden liderlerinin sağduyusuna karşı çık­mayacakları” na duyduğu ümidi dile getrdi; görevini “bu sorumlu­lukları uygun bir yola yönlendirmek” olarak gördü. Röportajda daha fazla netleştirmese de, bu yolun ne olduğu Mayıs Günleri’ne zemin hazırlayan olaylarda görüldü.[79] Belki de, Companys’nin anarşist liderlerle işbirliği yapmaya istekli bu tavrı, bir isyana li­derlik edecek olan anarşist belediye başkanı Puigcerdâ’mn öldürü­leceği öngörüsünde bulunan New Statement and Nation muhabiri­nin imasına verdiği tepkide tam olarak ifade ediliyordu: “[Com- panys] küçümseyerek güldü ve anarşistlerin daha önce hep yap­tıkları gibi silahlarını bırakacaklarını söyledi.”[80] Daha önce bazı ayrıntılarda işaret edildiği gibi, liberaller-Komünist Parti koalisyo­nunun devrimi ezmekten daha önemli olan Franco’ya karşı savaşa izin vermeye niyeti yoktu. Comorera’nın bir sözcüsü meseleyi açıklıkla ortaya koymuştu: “Şu slogan P.S.U.C.’ye atfedilmişti: ‘Sa- ragosa’yı almadan önce Barcelona’yı almak gerekir.’ Bu, durumu açık biçimde yansıtır…”[81] Comorera şahsen başından beri Com- panys’e CNT’ye direnmesi için baskı yapmaktaydıı.[82]‘ Anti-faşist koalisyonun ilk görevi, devrimci komiteleri dağıtmaktı diye de­vam eder.[83] Daha önce, Halk Cephesi tarafından yapılan baskının halkın bağlılığını ve anti-faşist savaşa katılımını ciddi şekilde za­yıflattığını gösteren pek çok kanıt aktardım. Geroge Onvell’ın gö­zünde aşikar olan şey, Aragon’un kolektifleştirilmiş köylerindeki Barcelona işçileri ve köylülerin gözünde de açıktı: Liberal-Komü- nist koalisyon, İspanya toplumunun devrimci bir dönüşümüne ta­hammül edemeyecekti; ancak eski düzen, gerekirse zor kullana­rak, sağlamca yeniden tesis edildikten sonra, kendisini tamamen Franco karşıtı mücadeleye adayacaktı.[84]

Kolektiflerdeki tarım işçilerinin, konsolidasyon ve merkezi kontrole doğru hamlenin sosyal içeriğini gayet iyi anladıklarına kuşku yok. Bunu yalnızca anarşist kaynaklardan değil, 1937 ilk­baharındaki sosyalist basından da öğreniyoruz. 1 Mayıs’ta Sosya­list Parti gazetesi Adelante şöyle diyordu:

Faşist isyan patlak verdiğinde ülkedeki işçi örgütleri ve de­mokratik unsurlar, insanlarımızı dipsiz bir sefalet ummanına at­makla tehdit eden sözde Milliyetçi Devrim’in ancak bir Sosyal Devrim’le durdurulabileceğinde mutabıktılar. Bununla birlikte, Komünist Parti bu görüşe bütün gücüyle karşı çıktı. ‘İşçiler ve köylü cumhuriyeti’ ve ‘proletarya diktatörlüğü’ hakkındaki eski teorilerini tamamen unutmuş görünüyordu. Yeni parlamenter de­mokratik cumhuriyet sloganını durmadan tekrarlamasından, ger­çeklik algısını tamamen kaybettiği belliydi. İspanyol burjuvazisi­nin Katolik ve tutucu kesimleri eski sistemlerinin yıkıldığını ve çıkış bulamayabileceğini gördüğünde, Komünist Parti onlara yeni bir ümit aşıladı. Adına konuştukları demokratik burjuva cumhu­riyetin Katolik propagandaya zorluk çıkarmayacağına ve her şey­den önce, burjuvazinin sınıf çıkarlarını savunmaya hazır olduğu­na onları temin etti.[85]

Kırsal alanda yaygın olan bu anlayışın altı, Adelante tarafından UGT Tarım İşçileri Federasyonu sekretaryasına gönderilen, Hazi­ran 1937’de yayınlanan, bir ankette dramatik biçimde çiziliyor­du.[86] Sonuçlar aşağıdaki gibi özetlenmekteydi:

Bu sorulara verilen cevaplar şaşırtıcı bir oy birliğini göz önüne serdi. Her yerde aynı hikâye. Köylü kolektiflerine bugün en şiddetle Komünist Parti tarafından karşı çıkılmaktadır. Komünistler ucuz emek kollayan zengin çiftçileri örgütlerler ve bu yüzden fakir köylü­lerin kooperatif işletmelerine açıktan düşmandırlar.

Sendika temsilcilerinin anlatımlarına göre, devrimden önce fa­şistlere ve monarşistlere yakınlık duyan unsurlar, şimdi Komünist Parti saflarına üşüşmüşlerdir. Ülkede komünist faaliyetin genel etki­si hakkındaki UGT sekretaryasının yegane kanaatini, Valencia örgü­tü temsilcisi şu sözlerle dile getirmişti: “Kelimenin tam manasıyla bir talihsizlik.'”22

Bu ‘talihsizliğin’ kabul edilmesinin, anti-faşist savaşın gerektir­diği bütün fedakârlıklar dahil olmak üzere, toprak işçilerinin bu savaşa katılma istekliliğini nasıl etkilediğini tahayyül etmek zor değildir.

Merkezi hükümetin devrime karşı tavrı, eylemleriyle kabaca gözler önüne serildi ve propagandasıyla da kanıtlandı. Eski bir bakan durumu şöyle anlatıyor:

İspanyol Komünist Partisi ve sol Cumhuriyetçilerle sağ kanat Sosyalistler koalisyonu tarafından gizlenen, İspanya’nın yarısında başarılı bir sosyal devrimin gerçekleşmiş olduğuydu. Başarılı, yani sendikaların kontrolü altında, epeyce de etkili biçimde yürütülen fabrika ve çiftliklerin kolektifleştirilmesinde başarılıydı. Üç ay bo­yunca Alvarez del Vayo’nun altında Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’ye yönelik propaganda direktörü, sonra da Valencia hükü­metinde Dışişleri Bakanı’ydım; kralcı İspanya’nın ekonomik siste­mindeki bu devrim hakkında tek kelime göndermeme talimatı al­dım. Valencia’daki herhangi bir yabancı muhabire, gerçekleşen dev­rimi serbestçe yazma izni de verilmedi.1”

Kısacası, Franco’yla savaşma iradesinin, liberal-komünist koa­lisyon tarafından gerçekleştirilen, güç kullanılarak başarılan ve Batı entelektüelleri arasında yayılan ve tarihyazımında hâlâ ha­kim olan propagandayla tanınmaz hale getirilen[87] otoriter merke­zileşme siyasetlerince önemli ölçüde azaltıldığına -belki yok edil­diğine- inanmak için pek çok sebep vardır. Bunun doğru bir yar­gı olması durumunda, Berneri ve ‘aşırı’ sol tarafından getirilen al­ternatif inandırıcılık kazanır.

Daha önce belirttiğimiz gibi, Caballero ve anarşist bakanlar, er ya da geç onların yardımını alacaklarından emin oldukları Batı demokrasilerine güvendiklerinden karşı-devrimci siyaseti kabul ettiler. Bu duygu 1937’de belki anlaşılabilirdi. Ama 1960’larda ya­zan bir tarihçinin, bunun Batı kapitalizminin hoşuna gitmeyece­ği gerekçesiyle, devrimci savaşı Fas’a yayarak Franco’yu arkadan vurma varsayımını reddetmesi gariptir (bkz. s. 65).

Bernieri, Batı demokrasilerinin İspanya’daki anti-faşist müca­deleye katılmayacaklarına inanmakta oldukça haklıydı. Üstelik faşist ayaklanmadaki suç ortaklıkları hiç de az değildi. Genellikle Franco yanlısı olan Fransız bankerler, kralcı hükümetin İspanyol altınlarını piyasaya sürmesini engellediler; böylelikle silah satın alınmasını geciktirdiler ve bu arada, Cumhuriyet’in Sovyetler Bir- liği’ne daha fazla muhtaç olmasını sağladılar.123 Hitler ve Mussoli- ni aslında Franco adına savaşı kazanırlarken, Batı’nın kralcı hü­kümete yardımını etkili biçimde engelleyen ‘müdahale etmeme’ siyaseti, teknik olarak da Fransız hükümeti -görünüşe göre ağır İngiliz baskısı altında olsa da- tarafından başlatılmıştı.[88]

Büyük Britanya’nın da Cumhuriyet’in yardımına koşacağı ümidi her zaman için gerçek dışıydı. Franco darbesinden birkaç gün sonra, Paris-Soir’m dış haberler editörü şöyle yazıyordu: “En az dört ülkenin çatışmada her zaman aktif çıkarı var; Madrid hü­kümetini destekleyen Fransa ve İngiltere, Almanya, İtalya. Bun­ların her biri tedbir alıyor fakat yine de isyancılar arasında şu ya da bu gruba örtük ama yine de işe yarar yardımlar gidiyordu.”[89]

Gerçekten Franco’ya İngiliz yardımı, isyanın ilk başlarında iyice somut bir şekle bürünmüştü. İspanyol donanması Cumhuriyet’e sadık kaldı* ve Franco’yu deniz yoluyla Fas’tan İspanya’ya geti­ren askerlerden korumak için kimi gayretleri oldu. kalyan ve Al­manların bu çabaları alt etmesi iyi belgelenmiştir;[90] İngilizlerin rolü daha az dikkat çeker, fakat günümüze daha yakın raporlar­dan tespit edilebilir. 11 Ağustos 1936 tarihli New York Times, Ce­belitarık Boğazı’ndaki İngiliz donanmasının eylemini ön sayfaya taşıyordu, “Bu eylem Fas topraklarından askerlerin Algeciras’a saldırısına engel olarak, isyancılara yardım ediyor” yorumuyla. (Birkaç gün önce kralcı savaş gemileri Algeciras’ı bombalamış­lardı ve İngiliz konsolosluğu zarar görmüştü.) Cebelitarık’tan sevk edilen bir refakatçi durumu -oradan görüldüğü şekliyle- şöyle tarif eder:

Kendi savaşlarında tarafsız Cebelitarık toprağını ve gemi trafiği­ni tehlikeye atan İspanyol hiziplerine öfkelenen Büyük Britanya, ön­ceki gece girişin ortasında ışıldaklarla sürekli etrafındaki suları tara­yan devasa savaş gemisi Queen Elizabeth’le Cebelitarık Limanı’nı gerçek anlamda ablukaya aldı.

Bugün pek çok İngiliz savaş gemisi boğazda devriye gezdi; İngi­lizlerin ‘Doğu’nun cankurtaran halatı’ üzerinde hayati bir yer olan Akdeniz’e girişteki İngiliz kontrolüne müdahaleyi engellemeye ka­rarlıydılar.

Bu eylemi İspanyol hükümetine yapılan art arda uyarılar ve Ce­belitarık Limanı’nda daha fazla kavgaya izin verilmeyeceğini bildiren dünkü emirname takip etti. Cebelitarık’taki İngilizler, Algeciras’ın kralcı savaş gemisi Jaime 1 tarafından bombalanmasından sonra gi­derek sinirlenmeye başladılar.

İngilizler tarafsızlığı hâlâ sürdürmesine rağmen boğaz devriyesi ve limanın kapanması, krala savaş gemileri, artık isyancıların elindeki Algeciras’ı almaya girişemeyeceği ve isyancılar Fas’tan tamamen temiz- lenemeyeceği için, isyancı askerlerin işine yarayacak. İsyancılar şimdi daha kuzeydeki Madrid’e kuvvet sevk etmek amacıyla Algericas’a der­hal geri gönderilen bazı askerleri terhis edebilirler.

Bu gece Cebelitarık’tan bildirildiğine göre, isyancılar Boğaz’ın karşısına bir nakliye gemisi göndermişler ve Seville’deki karargâhtan kuzeye yürüyen kolda kullanılmak üzere Fas’tan daha fazla asker ka­raya çıkmış.

Britanya Akdeniz’i kontrol etmek amacıyla aldığı önlemleri tehdit ettiğine inandığı zaman bir devleti bu yıl ikinci kez ikaz etti ve Mad­rid hükümetinin İtalyanların yaptığı gibi Britanyalılan küçümseyip küçümsemediğini görmek için zaman gerek. Şayet böyle yaparsa, Ce­belitarık tabyalarındaki İngiliz topçulan uyan atışı yapma yetkisine sahiptirler. Böyle bir atış dikkate alınmadığında nelerin olacağı açıktır.

Buradaki bütün İngilizler, Madrid hükümetinden ‘komünist’ ola­rak bahsediyorlar ve isyanın lideri General Francisco Franco’nun özellikle İtalya’yla birlikte hareket etmediğine dair sözleriyle teşvik edilen İngiliz sempatisinin şimdi nerede olduğuna kuşku yok.

İngiliz hükümeti İspanyollara burada aleyhte faaliyet planlamayı bırakmalarını, yoksa kovulacaklarını bildirdi ve Britanyalılardan “aşikar biçimde taraf tutmalarını ya da alenen partizanca bir tarzda davranmak ya da konuşmaktan sadakatle kaçınmaları”nı istedi.

Resmi Cebelitarık gazetesinde yayınlanan uyarı, buradaki İngiliz Sömürge Sekretaryası tarafından imzalandı.

Uyarı, muhtemel komünist kargaşa raporları resmi kulaklara ulaştıktan ve İspanyol isyancıların Cebelitarık’ta olduğu yolunda yüksek sesli şikayetler gelmeye başladıktan sonra yayınlandı. İsyan­cılara karargâhlarını burada kurmaları ve kavga için La Linea’ya gir­meleri söylendi [italikler benim].

Savaşın erken dönemlerindeki ve bunu izleyen günlerde İngil­tere’nin ‘tarafsızlığı’nın karakterini oldukça doğru şekilde göster­diği için bu haberin tamamını buraya almayı uygun gördüm. 1938 Mayısı’nda Ispanya’daki İngiliz elçisi Sir Henry Chilton şu kanaatini dile getirmişti: “İspanya’da barış için Franco’nun zaferi gereklidir; İtalya ve/veya Almanya’nın İspanya’ya hakim olma ko­nusunda en ufak bir şansı bile yoktur; İspanya hükümetinin ka­zanması muhtemel olsa bile (ki ben buna inanmıyorum), Fran­co’nun zaferinin Büyük Britanya adına daha iyi olacağını düşünü­yorum.”129 Cumhuriyet’e başta şiddetle karşı çıkan Churchill, 1937 yazında devrimin ezilmesinden sonra tavrını biraz değiştir­di. Onu özellikle memnun eden şey, anarşistlerin bastırılması ve Cumhuriyet’in askerileştirilmesiydi (devrim tarafından yapıldığı gibi “bütün sivil yapı ve sosyal hayat tahrip edildiğinde” zorunlu olan şeye şimdi güle oynaya boyun eğildi).[91] Bununla birlikte Cumhuriyet’e karşı iyi duyguları kısıtlı kaldı. 14 Ağustos 1938 ta­rihli bir röportajında meramını şöyle anlatıyordu: “Ülkesini sev­diği için Franco’nun kendine göre her şeye hakkı vardır. Ayrıca Franco komünist tehlikesine karşı Avrupa’yı savunuyordu -bu te­rimlerle ifade edilmesini isterseniz. Fakat ben bir İngilizim ve yanlış tarafın zaferini tercih ederim. Öteki tarafın kazanmasını tercih ederim, çünkü Franco İngiltere’nin çıkarlarında bir karı­şıklık ya da tehdit yaratabilir, diğerleri yaratamaz.”[92]

Almanlar doğal olarak İngiliz duyarlılığının oldukça farkın­daydılar ve bu yüzden müdahale etmeme anlaşması için gözlem komitesinin Paris yerine Londra’da yerleşmesinden büyük kaygı duydular. Alman Dışişleri Bakanlığı resmi sorumlusu bu konu­daki görüşlerini 29 Ağustos 1936’da şöyle ifade etti: “Doğal ola­rak Londra’da, müdahale etmeme yükümlülüğünü gözleme ye­tersizliği konusunda ortaya atılan her tür şikayeti dikkate alıyo­ruz, fakat ne olursa olsun böylesi şikayetlerin önüne geçemeyiz. Gerçekten, her şeyden önce Fransızların inisiyatifi nedeniyle, şimdiye kadar Paris’te olan ağırlık merkezinin Londra’ya alınma­sı bizim açımızdan münasip olabilir.”[93] Nitekim bu niyetlerinde hayal kırıklığına uğramadılar. Kasım’da dışişleri bakanı Anthony Eden, Avam Kamarası’na şöyle hitap edecekti: “Müdahale etme­me anlaşmasının ihlalinden kaygı duymaya gelince, kategorik olarak ifade etmek isterim ki Almanya ve İtalya’dan daha suçlu başka ülkeler olduğuna inanıyorum.”[94] Bu ifadenin olgusal bir temeli yoktu fakat tabii ki İngiliz tavrını yansıtıyordu. Alman kaynaklarına göre, İngiltere’nin zamanında, Cebelitarık yoluyla Franco’ya savaş gereçleri tedarik etmesi ve aynı zamanda Rus­ya’nın Cumhuriyet’e silah temin ettiği bilgisini Almanya’ya ak­tarması ilginçtir.[95]

‘Çocuk solcu’ Caballero ve genellikle kötülenen anarşistlere nazaran İngiliz solu, liberal-komünist koalisyonun en önemli desteğiydi.

İngilizlerin Franco’ya ılımlı destek sunma siyaseti, Almanların yakında keşfedeceği gibi, İngilizlerin İspanya’daki çıkarlarını koru­mada başarılı bir politikaydı. 1937 Ekim’inde Milliyetçi İspanya’da­ki elçiliğe gönderilen bir Alman Dışişleri Bakanlığı notu şu gözlemi içeriyordu: “İngiltere’nin geçmişteki gibi, İspanya pazarını sürekli olarak elinde tutamaması, hesaba katmamız gereken bir gerçektir. İngiltere’nin İspanyol madenleriyle eski bağlantıları ve Generalissi- mo’nun siyasal ve ekonomik mülahazalara dayanarak İngiltere’yle anlaşmaya varma arzusu, İspanyol hammaddelerini sürekli olarak kendimize rezerve etme şansımıza belli sınırlar getirmektedir.”[96]

İngilizlerin Cumhuriyet’e yardımlarının nasıl bir etki yapmış olabileceği konusunda ancak tahminde bulunulabilir. Bu mesele­nin tartışılması bizi, 1930’ların sonlarında İngiliz diplomasisinin değerlendirilmesi konusundan uzaklaştırır. ‘Münih benzetme- si’nin Bakan Rusk ve pek çok akademik destekçisi tarafından ta­rihsel gerçekleri hiçe sayan bir ukalalık olduğu, ‘komünizm bu­laşmasının 1947’de George Kenan tarafından uygulanan bir siya­set olmadığı belki anmaya değerdir. Bu, özellikle 1930’larm dip­lomasisinde baskın bir temaydı. 1934’de Lloyd George, “Çok kı­sa zamanda, belki bir, belki iki yıl içinde bu ülkedeki tutucu un­surlar Almanya’yı Avrupa’da komünizme karşı bir kale olarak gö­recekler… Almanya’yı alelacele suçlamaya izin vermeyelim. Al­manya’ya dostumuz gibi iyi davranmalıyız,” demişti.[97] 1938 Ey- lülü’nde Münih anlaşması sonuçlandı; kısa süre sonra hem Fran­sa hem de İngiltere tabii ki Almanya’ya ‘dostumuz’ gibi iyi dav­randılar. Daha önce zikrettiğim gibi (bkz. dipnot 99), bu dönem­de Churchill’in rolü de biraz sorgulanmaya maruz kaldı. Tıpkı Sovyetler Birliği’ne bel bağlama gerekliliğinin 1937’deki İspanyol devriminin sonunu işaret etmesi gibi, kuşkusuz Münih anlaşma­sı da İspanya Cumhuriyeti adına çalınan ölüm çanıydı.

Fransa gibi, İspanya’da çok fazla maddi ekonomik çıkarı bulu­nan ve Avrupa meselelerinde bağımsız bir devletten daha fazla önem taşıyan Amerika Birleşik Devletleri de bu olaylarda İngilte­re’den daha az inisiyatif sergiledi. Bununla birlikte, Amerikan ka­yıtları pek gurur verici değildir. Teknik olarak Amerika Birleşik Devletleri katı bir bağımsızlık tavrına bağlı kaldı. Ancak dikkatli bir gözle bakmak bazı şüpheler uyandırır. Jackson’m ele geçirdiği belgelere göre, 17 Temmuz ayaklanmasından hemen önce, “Tele­fon şirketinin başındaki Amerikalı albay, General Mola ve Fran- co’yla görüşmeleri için Madrid komplocularının emrine amade özel hatlar verdi”.[98] Ağustos’ta Amerikan hükümeti Cumhuriyet’e uçak sağlamak için ayaklanmadan önce yapılan bir anlaşmaya iti­bar etmemesi konusunda Madrid Uçak Şirketi’ni uyardı ve Meksi­ka hükümetine de Amerika Birleşik Devletleri’nden satın aldığı sa­vaş malzemesini İspanya’ya yollamaması doğrultusunda baskı yap­tı.[99] Bir Amerikan silah ihracatçısı, Robert Cuse, Aralık 1936’da Cumhuriyet’e gemiyle uçak ve uçak mühendisi göndermenin yasal hakkı olduğunda ısrar etti ve Amerika Birleşik Devletleri’ni kendi­sine izin vermeye zorladı. Roosevelt tamamen yasal olan talebe izin vermeye zorlanmasına rağmen, Cuse’un vatansever olmadığını ilan etti. Roosevelt başka işadamlarıyla Cuse’u şöyle karşılaştırıyordu:

Tamam, bu şirketler Hükümetin izniyle hareket ettiler. Yaptıkla­rı işlerin yüzde 90’ı dürüsttür; etik bakımdan en dürüst işler demek istiyorum. Bizim her zaman gururla vurguladığımız bu yüzde 90’dır. Sonra bir adam son derece yasal fakat hiçbir şekilde vatanseverce ol­mayan bir iş yapar. O, işadamlarının en iyi standartlara uygun yaşa­mayan yüzde 10’unu temsil eder. Vaazı mazur görün ama ben bunun oldukça önemli olduğu kanısındayım.IW

‘Etik bakımdan en dürüst’ kalan ve böylelikle Roosevelt’in gaza­bının hedefi olmayan işadamları arasında, İspanya’yla anlaşmasını ihlal etmiş ve onun yerine Franco’ya petrol gönderen Texaco Oil Company vardı mesela. (1936 Temmuz ayında açık denizde bulu­nan beş tanker, İç Savaş süresince veresiye 6 milyon dolarlık petrol alan Franco’ya yönlendirilmişti.) Zamanında sol kanat gazetelerin­de yazılmış olsa da, anlaşılan ne basın ne de Amerikan hükümeti bu olguyu keşfedebilmişti.14″ Amerikan hükümetinin Churchill’in ve diğerlerinin, Cumhuriyetçi taraftaki tehlikeli güçler hakkındaki korkularını paylaştığının kanıtları vardır. Örneğin, dışişleri bakanı Cordel Hull 23 Temmuz 1936’da Roosevelt’e şu bilgiyi aktarıyordu: “Bu durumda en ciddi faktörlerden biri, [İspanya] hükümetinin, çok sayıdaki silah ve mühimmatı solcu siyasal örgütlerin sorumsuz üyelerinin denetiminde dağıtmış olmasıdır.”[100]

Churchill gibi pek çok sorumlu Amerikalı da, sosyal devrimin ezilmesinden sonra Cumhuriyet’e karşı tavırlarını yeniden dü­şünmeye başladılar.[101] Bununla birlikte, Franco’yla sıcak ilişkiler devam etti. 1957’de Başkan Eisenhovver ayaklanmanın ‘mutlu yıl­dönümü’nde Franco’yu kutladı[102] ve Bakan Rusk 1961’de ayaklan­madan övgüyle söz etti. Eleştiriler karşısında Rusk, Tayland, Gü­ney Kore, Tayvan ve Hür Dünya’nın diğer seçilmiş ülkeleri gibi İspanya’nın da “komünist tehdidin acımasız doğasını anlayan bir ulus”[103] olduğunu ifade eden Madrid’deki Amerikan elçisi tarafın­dan savunulacaktı.[104]

Böyle olguların ışığında bana öyle geliyor ki, Jackson İspanyol solunun varsayımlarını saçma diyerek dikkate almadığında, ta­rihsel kayıtları ciddi olarak irdelemiyor. Cumhuriyet’i ele geçiren liberal-komünist koalisyonunki gibi, Berneri’nin stratejisi de muhtemelen başarısız olacaktı. Ama anlamsız olmaktan çok uzaktı. Tekrarlayacak olursam, tarihçilerin bunu daha ciddi bi­çimde değerlendirmedeki başarısızlığının, tarihyazımma hakim olan elitist yanlılığın -ve bu vakada, Batı demokrasileri hakkında­ki belli bir duygusallığın- sonucu olduğunu düşünüyorum.

1937’de CNT tarafından yayınlanan kolektifleştirme araştır­ması,[105] Membrilla köyünün bir tasviriyle son bulur: “Yoksul bir eyaletin yoksul sakinleri sefil kulübelerinde yaşıyorlar; 8 bin in­san, fakat sokaklar kaldırımsızdır, kasabanın gazetesi, sineması yoktur, ne bir kafe ne bir kütüphane vardır. Öte yandan, yanmış pek çok kilisesi vardır.” Franco ayaklanmasından hemen sonra toprak kamulaştırıldı ve köy hayatı kolektifleştirildi. “Yiyecek, gi­yecek ve aletler herkese eşit olarak dağıtıldı. Para yürürlükten kaldırıldı, iş kolektifleştirildi, bütün mal mülk komüne geçti, har­cama sosyalleşti. Ne ki bu, refahın değil, yoksulluğun sosyalleş- mesiydi.” İşler eskisi gibi devam etti. Seçilmiş bir konsey, komün hayatını ve onun dış dünyayla ilişkilerini organize etmek amacıy­la komiteler tayin etti. Ellerinde olduğu kadarıyla, hayat için ge­rekli şeyler seve seve dağıtıldı. Çok fazla sayıda mülteci yerleşti­rildi. Küçük bir kütüphane ve küçük bir tasarım okulu kuruldu.

Belge şu gözlemlerle sona eriyor:

Bütün nüfus geniş bir aile gibi yaşıyordu; görevliler, temsilciler, sendika sekretaryası, belediye meclisi üyeleri, hepsi seçilmişti, bir ai­lenin başı gibi hareket ediyorlardı. Fakat özel ayrıcalıklar ya da yol­suzluk hoş görülmediğinden denetlenmekteydiler. Membrilla belki İspanya’nın en yoksul köyüydü ama en adiliydi.

İnsani ilişkiler ve adil bir toplum idealiyle ilgili böyle bir anla­tım, sofistike entelektüel bilince çok yabancı geliyor olmalı; bu yüzden, sofistike entelektüel bilinç böyle bir tabloya küçümse­meyle bakar ya da onu naif ya da ilkel ya da, öyle değilse, irras­yonel bulur. Tarihçilerin Cumhuriyetçi İspanya’yı tarihin kaydet­tiği en kayda değer sosyal devrimlerden birine dönüştüren halk hareketinin ciddi bir çalışmasına girişmeleri ancak böyle bir pe­şin hüküm terk edildiğinde mümkün olacaktır.

Franz Borkenau, merkezi hükümetin otoriter uygulamalarının yol açtığı moral bozukluğu üzerine yorumunda, “Gazeteler Avru- palılaşmış editörler tarafından yapılır ve halk hareketinin en derin itici kuvvetleri anlaşılmazdır… (bunlar yalnızca) eylemlerle göste­rilir,” der (s. 295). Bu anlaşılmaz itici kuvvetler çözülmediği süre­ce, bilimcilerin nesnelliği bir hayal olarak kalacaktır. İspanya dev­rimine gelince, bu devrimin tarihi henüz yazılmayı bekliyor.

Burada bir tarih çalışmasındaki tek tema -İspanya’da sosyal devrimin yorumlanması- üzerine yoğunlaştım; liberal bilimciliğin mükemmel örneği olan bir çalışma. Bana öyle geliyor ki, sosyal devrime karşı derin bir yanlılık ve liberal burjuva demokrasisinin sosyal düzenine ve değerlere bağlanmanın, yazarlara şimdiki olayları saptırmada ve büyük tarihi olayları görmezlikten gelme­de rehberlik ettiğini göstermek için gereğinden fazla kanıt var. Benim niyetim bu değerlere bağlanma sorununu ortaya koymak değildi -ki bu tamamen ayrı bir mevzudur. Tersine, bu bağlanma­nın, makalenin ilk kısmında tartışılandan çok daha ince -nihai olarak çok daha önemli olduğuna inandığım- ve ilginç bir tür ‘karşı devrimci maduniyet’ örneği sağlayarak, nasıl çarpıcı bir nesnellik kaybına götürdüğünü göstermekti.

III.

İspanya devrimine dair bu tartışmanın açılışında, modern top­lumda entelektüellerin sosyal rolünün Marksist ya da başka kla­sik sol kanat eleştirisine ve Luxemburg’un Bolşevizm konusunda­ki çekincelerine gönderme yaptım. Batılı sosyologlar çok haklı olarak, durmadan bu analizin Sovyetler Birliği’ndeki gelişmelerle alakasını vurguladılar.[106] Aynı sosyologlar ‘dünya devrimleri ça- ğı’nı şöyle formüle ettiler: “Büyük dönüşüm, iş dünyasının (ve es­ki sosyal formasyonların) lağvedilmesidir ve entelektüellerin ve yarı entelektüellerin etkili güce yükselişidir.”[107] ‘Aşırı sol’ eleştiri bu gelişmede, insan özgürlüğüne yeni bir saldırı ve daha etkili bir sömürü sistemi olduğunu sezdi. Batılı sosyologlar entelektüelle­rin etkili konuma yükselmesinde, problemlerin ‘parçalı teknolo- ji’yle çözülebileceği, daha insani ve yumuşak işleyen bir toplum ümidi gördüler. En keskin gözler kimdedir? En azından şu kada­rı açıktır: ‘Sanayi sonrası toplumumuz’u idare etmek ve Amerikan süper-gücünün tahakkümündeki bir uluslararası toplumu orga­nize etmek için gereken anlayışa ve tekniğe sahip olduğunu iddia eden refah toplumu entelijansiyasmın ideolojisinde tehlikeli eği­limler gözleniyor. Bu tehlikelerin çoğu tamamen ideolojik bir se­viyede, bilimcilerin karşı-devrimci maduniyet çalışmalarında or­taya çıkmıştır. Tehlike bilginin gerçek olduğu savı kadar, düzme­ce olduğu savında da mevcuttur. İdare teknikleri ve kontrol var olduğu derecede, toplumun az ya da çok oranda, mahrum bırakı­lanların çıkarma yeniden yapılandırılması ihtimallerini kısıtlaya­bildiği gibi, otoriteye sahip olanların otoritelerini sağlamlaştır­mak ve yeni sosyal formları olan kendiliğinden ve serbest dene­melerin azaltılması doğrultusunda kullanılabilir. Otoriteye sahip olanlar, tekniklerin başarısız olduğu yerde, düzeni ve istikran ko­rumak görevlerini modern teknolojinin sağladığı her türlü zor yöntemlerine başvurarak tamamlayacaklar.

İleride olabileceklere bir göz atmak için McGeorge Bundy’nin Harvard’da verdiği Godkin derslerine bakalım.[108] Bundy şimdi devletin “mevcut görevleriyle ilgili tehlikeli derecede zayıf’ olan yürütme organında daha fazla güç yoğunlaştırılması gerektiğini söyler. Bu güçlü yöneticinin, adalet ve erdemle davranacağı var­sayımı kanıt gerektirmez. Yönetimin kendisine cazip gelecek üs­tün bir güç örneği olarak Robert McNamara’yı zikreder Bundy ‘Yeni toplum’un özünde olan tehlikeyi, hiçbir şey McNamara’nın Pentagon’da son altı yılda oynadığı rolden daha net gösteremez. Kuşku yok ki McNamara yapılmaması gereken şeyleri azami etki­lilikle yapmayı becerdi. Elbette siyasal ve insani faktörleri anla­mada en hayret verici kabiliyetsizlikle birlikte, bastırma ve zor lo­jistiğinde emsalsiz bir ustalık göstermiştir kendisi. Kaldı ki, Pen- tagon’un verimliliği de onun kıçüstü oturmalarından daha az kayda değer değildir.[109] Kavrayış azaldığında, yedekte daima daha fazla güç vardır. ‘Maddi ve insan kaynakları kontrolünde deney­ler’ başarısız olurken ve ‘devrimci gelişmeler’ yavaşça dururken, biz sadece ‘kontrol altına alma’ görünümünün ardında zorlukla gizlenmiş Gestapo taktiklerine daha açıkça başvuruyoruz.[110] Ame­rikan şehirleri havaya uçtuğunda, biz de aynı şeyi bekleyebiliriz. ‘Sınırlı savaş’ tekniği kibarca bir ülke içi baskı sistemine tercüme edilir -hemen açıklanacağı gibi, güç savaşının kaçınılmaz zaferi için beklemeye gönülsüz olanların katliamlarından çok daha in­sani bir durumdur bu.

Bir liberal entelektüel, dört yıl diktatörlük şeklindeki bir siya­sal sistemin erdemli olduğuna nasıl ikna edilebilmiştir? Cevap çok açık gibi görünüyor.

 

DİL VE ÖZGÜRLÜK[111]

(1970) W

‘Dil ve özgürlük’ konusunda konuşmaya davet edildiğimde ka­fam karışıktı ve merak içindeydim. Meslek hayatımın hemen hep­sini dil çalışmalarına hasretmiştim. Bu alanda tartışmak için bir konu bulmak pek zor olmayacaktı. Ayrıca 20. yüzyılın ortasında bizlerin ve başkalarının önüne çıkan özgürlük ve serbestlik so­runları hakkında söylenecek çok şey vardı. Bu makalenin başlı­ğındaki sıkıntı, aradaki bağlaçtır. Dil ile özgürlük ne şekilde bir­birine bağlanabilir?

Başlangıç olarak, gördüğüm kadarıyla son zamanlardaki dil çalışmaları üzerine sadece bir şey söyleyeyim. Dilin ve dil kulla­nımının merak edilen pek çok cephesi vardır fakat -bana göre- şimdiye ancak birkaçı üretken teorik çalışmalara konu olmuştur. Özellikle en derin bilgimiz formel gramatik yapı alanındadır. Dil bilen bir kişi, sesler ve anlamı özel bir tarzda birleştiren bir kural­lar ve ilkeler sistemi -teknik terimle, ‘üretici dil bilgisi’ (generati- ve grammar)- edinmiştir. Çok sayıda dil için, bu gramerin karak­terine ilişkin pek çok, akla yakın olarak iyi temellendirilmiş ve bence oldukça aydınlatıcı hipotez vardır. Ayrıca ‘evrensel dil bil- gisi’ne ilgi yenilenmiştir; bunlar insanlar tarafından normal yol­lardan öğrenilebilen bu dillerin genel niteliklerini tespit etmeye çalışan teorilerdir. Burada da önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Konu özel bir önem taşır. Evrensel dil bilgisine, zihnin asli mele­kelerinden biri üzerine çalışma olarak bakmak yerinde olur. O yüzden evrensel dil bilgisinin ilkelerinin zengin, soyut ve daraltı­cı olduğunu ve çok çeşitli olgular için ilkeli açıklamalar yapmada kullanılabileceğini keşfetmek -bunu yaptığımıza inanıyorum- fevkalade ilginçtir. Konuyu anlamamızın şimdiki aşamasında, dil insanın başka problemlerinin araştırılması açısından bir atlama tahtası sağlıyorsa, dikkatimizi yöneltmemiz gereken dilin bu cep­hesidir, zira bunun sebebi basittir; akla yakın olarak en iyi anla­yacağımız yalnızca bu cephedir. Bir başka anlamda, dilin formel niteliklerinin çalışılması, insan doğasına ilişkin bir şeyleri negatif bir yoldan meydana çıkarır: Anlaşılan yalnızca insanda olan ve in­sanın kültürel başarılarında yakından, hâlâ hepten belirsiz bir tarzda rol oynayan zihnin bu özelliklerini anlamamızın sınırları­nın büyük bir açıklıkla altını çizer.

Kalkış noktası ararken, “felsefenin özü ve özeti olan özgürleş­me düşüncesi, insan ruhunu bütün ilişkilerinden kurtarmıştır ve… bilime önceki bütün devrimlerden daha güçlü bir şekilde ye­niden yön vermiştir” fikrine katılmak söz konusu olduğunda, do­ğal olarak Batı düşünce tarihinin bir dönemine dönülür.’ Bu pa­sajda dünya ‘devrimi’nin muhtelif çağrışımları göze çarpar, zira

Schelling “insanın düşünmek için değil eylemek için doğduğunu” da ilan eder ve ruhun özgürlüğünü daha soylu bir insanlığa ilan etmenin vaktinin geldiğini, kayıp zincirleri için dökülen insan gözyaşlarına artık tahammül kalmadığı”nı yazdığı zaman, biz 20. yüzyıl sonu liberter düşüncesinin ve devrimci eylemin yankısını duyarız. Schelling, “Felsefenin başı da sonu da Özgürlüktür,” der. Bu sözler insanların zincirlerini koparıp atma, yasallık iddiasını kaybetmiş otoriteye direnme, daha insani ve daha demokratik ku­rumlar kurma mücadelesi verdiği bir zamanda anlam ve önem kazanır. Böyle bir zamanda, felsefeciler insan özgürlüğünün do­ğası ve sınırlarını incelemeye ve belki de Schelling’le birlikte, in­san egosu konusunda, “Özü, özgürlüktür,” ve felsefe konusunda, “Felsefenin en büyük itibarı kesinlikle insan özgürlüğünü sağ- lamlaştırılmasındadır,” sonucu çıkarmaya mecbur edilebilirler.

Tekrarlarsak, biz böyle bir zamanda yaşıyoruz. Devrimci bir dalga Üçüncü Dünya denen yeri tamamen kapladı, muazzam kit­leler uyuşukluktan ve geleneksel otoriteye boyun eğmekten uyandılar. Sanayi toplumlarında da devrimci değişikliğin vaktinin geldiğini düşünenler var -yalnızca Yeni Sol’un temsilcilerini kas­tetmiyorum. Mesela [Chomsky’nin For Reason of State kitabının] VI. Bölümü’nün 308-309. sayfalarında aktarılan Paul Ricoeur’ün söylediklerine bakınız.

Devrimci değişim korkusu, baskı ve tepki doğurur. Bunun işa­retleri Fransa’da, Sovyetler Birliği’nde, Amerika Birleşik Devletle- ri’nde -bizim yaşadığımız şehirlerde kısmen- değişik biçimlerde ortadadır. O yüzden, insan özgürlüğü sorununu soyut olarak ele almamız ve ilgi ve dikkati, arkaik toplumsal kurumların eleştirel analizlere konu olduğu ve saldırılara maruz kaldığı eski bir döne­min düşüncesine çevirmemiz doğaldır. Schelling’in uyarılarını akılda tuttuğumuz sürece, insanın sırf düşünmek için değil eyle­mek için de doğduğunu kabul etmek doğal ve yerindedir.

Özgürlük ve kölelik üzerine 18. yüzyıl araştırmalarının en er­ken ve en kayda değerlerinden biri olan Rousseau’nun Discourse on Inequality,si (1775) pek çok açıdan devrimci bir kitapçıktır. Rousseau burada, “Bu şeyleri tek başına aklın ışığıyla birlikte in­san doğasından çıkarabileceğimiz kadarıyla, eşitsizliğin kökeni ve işleyişini, siyasal toplumun kurumlaşması ve istismarını anlat­maca çalışır. Onun vardığı sonuçlar, çalışmasını başlangıçta onaylarına sunduğu, müsveddelerin tamamını görünce reddeden Dijon Akademisi’nin ödüllü yarışmasının hakemlerinin gözünde yeterince şaşırtıcıydı.[112] Burada Rousseau, mülkiyet ve zenginliğin bireysel kontrolünün yanı sıra hemen hemen her toplumsal ku­rumun yasallığına meydan okur. “Yalnızca keyfi ve kötüye kulla­nılan bir hak üzerinde kurulmuş… gasplar vardır. Yalnızca güçle elde edilmişlerdir; bu güç [zenginlerin] yakınmasına meydan ver­meden onları ortadan kaldırabilir.” Kişisel çabayla elde edilen mülkiyete bile ‘daha iyi bir paye’ verilmez. Tabii, bu iddiaya şöy­le karşı çıkılabilir: “Kardeşlerinizin birçoğunun, sizin fazlasıyla sahip olduğunuz şeye duydukları ihtiyaç yüzünden acı çektikle­rini ya da öldüklerini; sizinkinden fazla olan ortak ekmekten kendinize bir dilim ayırmak için insan ırkının açık ve müttefik rı­zasına ihtiyacınız olduğunu bilmiyor musunuz?” “İnsanların ço­ğu karşılanmayan ihtiyaçların açlığını çekerken, pek azmin fuzu­li şeylere boğulması”, doğanın yasalarına aykırıdır.

Rousseau sivil toplumun, ganimetlerini garanti alına almaya çalışan zenginlerin kumpasından başka bir şey olmadığını savu­nur. Zenginler ikiyüzlülükle “rahat etmek için herkesin uyacağı, hiç kimsenin istisna olmayacağı, karşılıklı görevlere güçlülerin ve zayıfların eşit derecede mecbur tutulmalarıyla talihin kaprisleri­nin bir şekilde telafi edileceği adalet ve barış düzenlemelerinin te­sis edilmesi” ni komşularından rica ederler -Anatole France’ın söylediği gibi, bu yasaların egemenlik alanında, zengin ve fakiri gece köprü altında eşit uyuma hakkından mahrum etme vardır. Böylesi savlarla fakirler ve zayıfların gözü boyanır: “Hepsi özgür­lüklerini güvence altına aldıklarını sanarak zincire katılmak için koştular…” Böylelikle toplum ve yasalar “zayıflara yeni prangalar, zenginlere yeni güçler verdi, hep var olan doğal özgürlükleri yok etti, mülkiyet ve eşitsizlik yasasını ebedi kıldı, geri alınamaz hak­ların yerine açıkgöz bir gasp koydu; bundan böyle birkaç haris adamın kârı için bütün insan ırkını işe, köleliğe, sefalete mecbur etti”. Yönetimler “yozlaşmaları ve azami sınırları” olarak kaçınıl­maz biçimde keyfi güce eğilimlidirler. Bu güç “doğası gereği ya- sallık dışıdır” ve yeni devrimler,

yönetimleri tamamen kaldırmalı ya da meşru kurumlara yaklaş­tırmalıdır… Bir sultanın boğulması ya da tahttan indirilmesiyle so­nuçlanan isyan, bir gün önce tebasının malları ve hayatlarını yok et­mesi kadar yasal bir eylemdir. Tek başına onu ayakta tutan güç, tek başına onu alaşağı eder.

İlginç olan, Rousseau’nun insanın doğası hakkındaki fikriyle başlayıp, ‘tek başına aklın ışığıyla’ bu sonuca ulaşmak üzere takip ettiği yoldur. Rousseau insanı ‘doğanın şekillendirdiği gibi’ gör­mek ister. Doğal haklar ilkeleri ve toplumsal varlığın temellerinin insanın doğasından çıkarılması gerekir.

Orijinal insanın, onun gerçek ihtiyaçlarının, görevlerinin altında yatan ilkelerin buna benzer çalışmaları, ahlâki eşitsizliğin kökeni, si­yasal toplumun gerçek temeli, üyelerinin karşılıklı haklan ve önem­li ama iyi açıklanmamış binlerce benzer soruda kendini gösteren bir yığın güçlüğü halletmede kullanılabilen yegane iyi araçtır.

İnsanın doğasını belirlemek için Rousseau, insanla hayvanı kı­yaslamaya girişir. İnsan “zeki, özgür… doğuştan akla sahip biricik hayvandır”. Hayvanlar “zekâ ve özgürlükten mahrumdur”.

Ben her hayvanda sadece, kendisini yeniden canlandırmak ve belli bir noktada onu yok edecek ya da alt üst edecek her şeye karşı kendisini garanti altına almak için doğanın duyular verdiği, doğuş­tan bir makine görürüm. Tamı tamına aynı şeyleri insan makinede de görürüm, ama bir farkla; bir hayvanın faaliyetlerindeki her şeyi tek başına doğa yapar, oysa insan, faaliyetlerine özgür bir fail olarak katılır. Hayvan içgüdüleriyle, insansa bir özgürlük edimiyle seçer ya da reddeder, şöyle ki, bir hayvan öyle yapması kendisi için avantajlı olduğunda bile tayin edilen kuralların dışına çıkamaz; bir insan ge­nellikle kendi zararına olarak kuralları çiğner… İnsanla hayvan ara­sındaki farkı oluşturan, bunun hangisi olduğundan çok, insanın öz­gür bir fail olmasıdır. Doğa her hayvana emir verir; hayvanlar itaat eder. İnsan aynı güdüyü hisseder fakat razı olmak ya da direnmekte özgür olduğunu kabul eder; onun ruhunun maneviyatım gösteren bu özgürlük bilinci her şeyin üzerindedir. Fizik duyguların meka­nizmasını ve ideaların formasyonunu bir şekilde açıklar, fakat irade -ya da daha doğrusu seçim yapma- gücünde ve bu gücün hissedil­mesinde mekanik yasalarının hiçbir şeyi açıklamadığı saf ruhsal edimler bulunur.

Bu yüzden insan doğasının özü, insanın özgürlüğü ve bu öz­gürlüğün bilincidir. Onun için Rousseau, “bir kölenin çocuğunun da köle olarak doğacağını vakurla ilan eden hukuk adamları, de­ğişik kelimelerle bir insanın insan olarak doğmayacağına karar vermişlerdir,”[113] diyebilir.

Safsatacı politikacılar ve entelektüeller insanın asli ve tanımla­yıcı niteliğinin onun özgürlüğü olduğu gerçeğini karartmak için yollar ararlar: “Masumiyet ve erdeme gelince -onların değeri an­cak onlardan keyif alındığı sürece hissedilir ve onlar kaybedilir kaybedilmez zevki de kaybolur- özgürlükle aynı şey olduğunu düşünmeden, insana köleliğe doğal bir eğilim atfederler.” Bunun tersine Rousseau, retorik olarak, “İnsan melekelerinin en asili olan özgürlüğün, kendisini içgüdülerinin kölesi olan hayvanların seviyesine düşürerek, hatta insanın varlığının yaratıcısını gücen­direrek, ayrım yapmadan onun en değerli hediyelerinin hepsin­den vazgeçmek ve gaddar ya da deli bir efendiyi memnun etmek için bize yasaklanan bütün suçlara katılmaya kendimizi mecbur kılmak için onun doğasını aşağılayıp aşağılamadığı”nı sorar -ben­zer ifadelerle birkaç yıl önce zorunlu askerliğe karşı çıkan pek çok Amerikalı tarafından ve 20. yüzyıl Batı medeniyetinin felake­tini atlatmaya başlayan pek çokları tarafından sorulmuş bu soru, Rousseau’nun yargısını çok trajik bir şekilde teyit etmektedir:

Doğayı zangırdatan ve gerekçesiyle akla ziyan ulusal savaşlar, çarpışmalar, cinayetler, misillemeler ve erdemler arasında dökülen

insan kanının onurunu sıralayan hepsi de korkunç önyargılar bura­dan çıkar. En mazbut insanlar vatandaşlarını öldürmeyi görevlerin­den biri saymayı öğrendiler; en sonunda insan, binlercesinin sebebi­ni bilmeden birbirlerini katlettiğini gördü; doğada bütün dünya üze­rinde bütün yüzyıllarda işlenenden daha fazla cinayet, kavganın tek bir gününde işlendi ve daha fazla dehşet tek bir şehrin ele geçirilme­sinde yaşandı.

Özgürlük uğruna mücadele etmek, insanın asli bir niteliğidir şeklindeki doktrinin kanıtını -özgürlüğün değeri yalnızca ondan hoşlanıldığı sürece hissedilir- Rousseau şurada görür: “Mucizeler kendilerini baskıdan korumak için hepsi de özgür insanlar tara­fından yapılır.” Özgür bir insan hayatından vazgeçenler,

zincirlerinden memnun olarak durmadan barış ve huzurla övün­mekten başka bir şey yapmazlar… Fakat onları kaybedenler tarafın­dan tenezzül edilmeyen bu şahsi şeyleri korumak için başkalarının zevkleri, huzuru, refahı ve hayatın kendisini feda ettiğini gördüğüm­de; hayvanların özgür doğduğunu ve tutsaklıktan nefret ederek ka­falarını kendi hapishanelerinin parmaklıklarında kırdıklarını gördü­ğümde; çırılçıplak yerlilerin çoğunun Avrupalı kösnüllüğü hor gör­düğünü ve sadece bağımsızlıklarını korumak için açlığa, yangına, kı­lıca ve ölüme katlandıklarını gördüğümde, özgürlük hakkında akıl yürütmek için kölelerin gerekmediğini düşünürüm.

Oldukça benzer düşünceler kırk yıl önce Kant tarafından da dile getirilmişti. Mesela Kant, bazı toprak ağalarının serfleri gibi belli insanların “özgürlük için hazır olmadığı” önermesini kabul edemeyeceğini söyler.

Bu varsayım kabul edilirse, özgürlük hiçbir zaman gelmeyecek­tir; zira onu önceden elde etmeksizin özgürlük için gereken olgun­luğa ulaşılamaz; insanın güçlerini özgürce ve yararlı şekilde kullan­masını öğrenmek için özgür olması gerekir. İlk girişimler elbette ka­ba olacak ve hakimiyet altında olmakla birlikte bir dışsal otoritenin koruması altındaki önceki durumdan daha acılı ve tehlikeli bir kor­ku durumuna yol açacaktır. Ama bu akla ancak kişinin kendi dene­yimleri yoluyla ulaşılabilir ve bunların sorumluluğunu üstlenebil­mek için kişinin özgür olması gerekir… Özgürlük birilerinin kontro­lü altında olanlar için değersizdir ve onlar için özgürlüğü her zaman reddetme hakkı vardır ilkesini kabul etmek, insanı özgür yaratmış Tanrı’nın haklarının bir ihlalidir.[114]

Bu fikir özellikle bağlamı nedeniyle ilginçtir. Kant, Terör döne­minde, Fransız Devrimi’nin kitlelerin özgürlük ayrıcalığı için ha­zır olmadığını gösterdiğini iddia edenlere karşı Devrim’i savunu­yordu. Kant’ın fikrinin çağımızda bir karşılığı vardır. Rasyonel in­san, şiddet ve terörü tasvip etmez. Özellikle haşin bir otokrasinin eline düşen, devrim sonrası durumun terörü tarifi imkânsız hun­harlık seviyesini daha da yükseltir. Yine de kavrama yeteneğine ve insanlığa sahip hiç kimse, uzun süre boyun eğmiş kitleler kendi­lerine baskı yapanlara karşı ayaklandığında ya da serbestlik ve top­lumsal yeniden yapılanmaya doğru ilk adımlarını attıklarında, ge­nellikle ortaya çıkan şiddeti bir çırpıda mahkûm etmeyecektir.

İzninizle artık Rousseau’nun, ister siyasal güce ister zenginliğe dayanan kurumsal otoritenin yasaya uygunluğuna karşı savına döneyim. Savın bu noktaya kadar bildik bir Kartezyen modeli iz­lemesi çarpıcıdır. İnsan istisnai biçimde fiziksel açıklama sınırla­rının ötesindedir; öte yandan, hayvan doğa yasalarının emri altın­da hünerli bir makinedir yalnızca. İnsanın özgürlüğü ve bu öz­gürlüğün bilinci onu hayvan-makineden farklılaştırır. Mekanik il­keler açıklaması, duyguları, hatta “insan bir hayvandan yalnızca derece olarak farklıdır” gibi fikirleri izah edebilse de, bu insani nitelikleri izah etmekten acizdir.

Descartes ve onun Cordemoy gibi takipçilerine göre, bir başka canlının zihne sahip olmasının ve böylelikle mekanik açıklama­nın sınırlarının ötesinde yer almasının yegane sağlam işareti, dil kullanmasıdır; normalde, yaratıcı insan tarzında, tanımlanabilir uyaranlarla kontrol edilmekten azade, yeni ve yenilikçi, durum­lara uygun, tutarlı, zihnimizde yeni düşünceler ve idealar doğu­ran bir dil.5 Kartezyenlere göre, her insanın bir zihne, esası dü­şünce olan bir öze malik olduğu içe bakışla anlaşılabilir; onun ya­ratıcı dil kullanımı bu düşünce ve kavrama özgürlüğünü yansıtır. Bir başka canlının da bu serbest ve yaratıcı tarzda dil kullandığı­nı kanıtladığımızda, ona aynı bizimki gibi bir zihin atfetmenin yolunu açarız. Mekanik açıklamaya mündemiç kısıtlılıklarla ilgi­li benzer varsayımlardan, insanın özgürlüğü ve özgürlüğünün bi­lincini izah etme aczinden, Rousseau değişen derecelerde, insana asli olarak özgürlük atfedilmesini kabul etmeyen otoriter kurum­ların eleştirisine geçer.

Bu akıl yürütmeleri birleştirirsek, dil ile özgürlük arasında il­ginç bir bağlantı geliştirebiliriz. Asli nitelikleri ve kullanılma tar­zı içinde dil, bir başka canlının kendini ifade etmek için bir insan zihnine ve insan kapasitesine sahip olan ve baskıcı otoritenin dış­sal kısıtlamalarından özgür olmak için asli insani ihtiyacı bulu­nan bir varlık olduğunu belirlemenin temel kıstasını sağlar. Ayrı­ca, insan zihnini daha spesifik ve daha derinlemesine anlamada dilin ayrıntılı incelemesinden ve dil kullanımından başlamayı de­neyebiliriz. Bu modelin ilerletilmesiyle, Rousseau’nun haklı ola­rak söylediği gibi, rasyonel bir toplumsal düzenin temellerini te­oride geliştirebildiğimizde doğru olarak kavranacak insan doğası­nın başka cephelerini araştırmayı daha ileri götürebiliriz.

Bu probleme daha sonra döneceğim, fakat önce Roussea­u’nun konu hakkındaki düşüncesinin izini biraz daha sürmek istiyorum. Rousseau, Kartezyen gelenekten birkaç noktada ayrı­lır. O, “insan türünün spesifik karakteristiği”ni insanın “kendi­ni mükemmelleştirme melekesi” olarak tanımlar, ki “insan türü şartların yardımıyla art arda öteki melekeleri de geliştirir ve tür­de olduğu kadar bireylerde de aramızda baki kalır”. Kendini mükemmelleştirme ve kültürel geçişler vasıtasıyla insan türünü mükemmelleştirme melekesi, bildiğim kadarıyla Kartezyenler tarafından benzer terimlerle tartışılmamıştır. Bununla birlikte, Rousseau’nun yorumu Kartezyen geleneğin reddinden ziyade, onun incelenmemiş bir doğrultuda geliştirilmesi olarak yorum­lanabilir. Zihnin kısıtlayıcı niteliklerinin altında, onların koy­duğu sınırlar içinde gelişen, tarihsel olarak evrilmiş bir insan doğası yatar; ya da zihnin bu nitelikleri öz mükemmelleşme için imkânlar sağlar; ya da özgürlük bilincinin sağlanmasıyla, insan doğasının bu asli nitelikleri insana özgürlük, farklı olma ve bi­reysel kendini gerçekleştirme imkânlarını ençoklaştırmak ama­cıyla toplumsal formlar ve toplumsal durumlar yaratma fırsatı verir fikrinde bir tutarsızlık yoktur. Aritmetik bir benzetme kul­lanırsak, tam sayılar sadece rasyonel sayıları tüketemeyeceği için sonsuz bir dizi olmayı başaramaz. Benzer olarak zihnin in­sanın gelişmesini sınırlayan doğuştan özellikleri olduğunu söy­lemek, insanın sonsuz ‘kendini mükemmelleştirme’ kapasitesini inkar etmek anlamına gelmez. Yani, formel bir kısıtlamalar sis­temi olmaksızın yaratıcı edimler olmaz fikrinin tersinin doğru olduğunu savunuyorum; özel olarak zihnin içsel ve kısıtlayıcı niteliklerinin yokluğunda kendini mükemmelleştirmenin yara­tıcı edimleri değil, ancak ‘davranışın biçimlendirilmesi’ olabilir. Ayrıca, Rousseau’nun kendini mükemmelleştirmenin evrimsel karakterine ilgisi bizi, bir başka bakış açısından, en ilkel form­ların ötesinde, Rousseau için türün mükemmelleşmesi demek olan, toplum ve kültürün böylesi evrimi için önkoşul olduğu görülen insan diline ilgiye getirir.

Rousseau, “konuşma organı insan için doğal olmasına rağmen konuşmanın kendisi yine de insan için doğal değildir” düşünce­sindedir. Yine, bu görüşle doğuştan yetenekler ‘yaradılıştandır’ ve melekeler, verili dış uyaran şartları altında özel bir tarzda idealar (özellikle doğuştan idealar) üretmek üzere bize yol gösterir, fakat bize böyle dışsal faktörler olmaksızın düşünce geliştirme yetene­ği de sağlar şeklindeki tipik Kartezyen bakış arasında tutarsızlık olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden dil de insan için ancak be­lirli bir anlamda doğaldır. Bu önemli ve inanıyorum ki, 18. yüzyıl ve sonrasında geniş ölçüde ampirik psikologların etkisi altındaki rasyonalist dilbilimcilerin oldukça köktenci bakışıdır.”

Rousseau, problemi tatminkâr bir şekilde ele almaktan aciz ol­duğunu kendine itiraf etmesine rağmen, dilin kökeni tartışması­nı biraz daha uzatır:

İnsanlar düşünmeyi öğrenmek için konuşmaya ihtiyaç duydu- larsa, konuşma sanatını keşfetmek için nasıl düşünüleceğini bilme­ye daha da çok ihtiyaç duymuş olmalılar… Neticede bu düşüncele­ri iletme ve zihinler arasında alışverişi tesis etme sanatı; artık kö­keninden çok uzaktaki yüce sanat… hakkında makul kestirimler yapılamaz.

Rousseau’ya göre, “genel fikirler zihne yalnızca kelimelerin yardımıyla girebilir ve kanaatler yalnızca önermeler yoluyla ya­kalanır” -akıldan yoksun hayvanların böylesi fikirleri formüle etmesine ya da ‘muhtaç oldukları mükemmeliyet’e ulaşmalarına mani olan bir olgu. Bu yüzden, “yeni gramercilerimizin onlarla fikirlerini yaymaya ve sözlerini genellemeye başladığı” araçları ya da “insanın bütün düşüncelerini ifade etmek için” geliştirdi­ği araçları kavrayamadı: “sayılar, soyut kelimeler, geniş zaman­lar, fiillerin tüm çekimleri, ekler, sözdizimi, önermelerin bağ­lantıları, muhakeme ve söylemin tüm mantığının türetilmesi”. Elbette Rousseau, türlerin mükemmelliğinin “insanın fikirleri­nin saçılmaya ve çoğalmaya başladığı ve onlar arasında yakın iletişim tesis edildiği ve daha çok sayıda işaret ve daha kapsam­lı bir dil peşine düştükleri” sonraki evreleri hakkında da akıl yürütür. Fakat ne yazık ki, ‘takip eden zor problem’i terk etme­si gerekir: “Dil kurumu için önceden toplumun oluşması mı, toplumun tesis edilmesi için önceden dilin icat edilmesi mi da­ha gereklidir?”

Kartezyenler, Gordion düğümünü bir türe özgü karakteristi­ğin varlığını, hayvan davranışlarını toptan belirleyen ‘mekanik ilke’nin yanında bir ‘yaratıcı ilke’ diyebileceğimiz şeye hizmet eden ikinci bir özü koyutlayarak çözdüler. Onların tarihsel ev­rim seyri içinde dilin kökenini açıklamaya ihtiyaçları yoktu. Tersine, insan doğası nitel olarak farklıydı; bedenden zihne bir geçiş yoktu. Bu fikri daha çağdaş terimlerle yeniden yorumlar­sak; oldukça ani ve dramatik mutasyonlar, şimdilik bildiğimiz kadarıyla, insan için biricik olan zekânın niteliklerine, bu nite­liklerin en ayırt edici göstergesi olan insani anlamda dile sahip olmaya yol açmış olabilir.[115] Eğer bu doğruysa, en azından olgu­lara ilk yaklaşım olarak dil çalışmasının bir koçbaşı ya da belki çok daha geniş bir insan doğası teorisine temel sağlayacak insan doğasının araştırılması için bir model sağlaması umulabilir.

Bu tarihsel açıklamaları toparlamak üzere, başka bir yerde yaptığım gibi[116] dönemin en uyarıcı ve en merak uyandıran düşü­nürlerinden biri olan Wilhelm von Humboldt’a dönmek istiyo­rum. Humboldt bir taraftan genel dilbilimin en kapsamlı teoris- yenlerinden biri, öte taraftan liberter değerlerin ilk ve güçlü savu­nucularından biriydi. J.W. Burrow’un ifadesiyle, felsefesinin temel kavramı Bildung ile “bireyin, toplumun ya da insan ırkının potan­siyellerinin en eksiksiz, zengin ve en dengeli gelişimi”ni anlatmak istemiştir.[117] Onun düşüncesi bir örnek vaka olarak kullanılabilir. Bildiğim kadarıyla, liberter sosyal düşüncelerini açık şekilde dil hakkındaki fikirleriyle ilişkilendirmemesine rağmen, her birine ilham veren insan doğası kavramının ikisinin de geliştiği ortak bir temel olduğu açıktır. Mill’in On Liberty makalesinde, epigraf ola­rak Humboldt’un düşüncesinin ‘ana ilkesi’ bulunur: “zengin fark­lılığı içinde insan gelişiminin mutlak ve asli önemi.” Humboldt otoriter devlet eleştirisini şöyle özetler: “İnsan doğasının doğuş­tan haysiyetine ve o haysiyete yakışan yegane şey olan özgürlüğe en derin saygı duygusuyla, kendimi tamamen canlanmış hisset­tim.” Humboldt insan doğası kavramını kısaca şöyle koyar:

Bulanık ve geçici arzular tarafından telkin edilmeyen ve aklın ebedi ve değişmez buyruklarınca vazedilen insanın gerçek gayesi, güçlerinin eksiksiz ve tutarlı bir bütüne doğru, en ileri ve en denge­li gelişimidir. Özgürlük, böyle bir gelişimi ön şart koyan ilk ve zo­runlu koşuldur, fakat başka bir dizi asli -tabii ki, özgürlükle yakın­dan bağlı- durum vardır.[118]

Rousseau ve Kant gibi Humboldt da şuna inanmaktadır:

Özgürlüğe hazır olmayı, hiçbir şey özgürlüğün kendisi kadar ilerletmez. Bu hakikat, belki de baskıyı sürdürmek için, bu hazır ol­mayışı sık sık kullananlar tarafından kabul edilmeyebilir. Fakat şüp­heye yer bırakmayacak şekilde tam da insan doğasından bu sonuç çı­kar gibi geliyor bana. Özgürlük ehliyetsizliği yalnızca moral ve ente­lektüel gücün bir noksanlığından kaynaklanabilir; bu gücü artırmak yalnızca bu noksanlığı telafi etmekle olur, fakat bunu yapmak güç uygulamasını varsayar, bu uygulama da kendiliğinden faaliyetin far­kında olan özgürlüğü varsayar. Zincirler onları takanlar tarafından hissedilmeyecek şekilde gevşetildiğinde, buna özgürlük verme diye­meyeceğimiz çok açıktır. Fakat dünyadaki hiçbir insan -doğa tarafın­dan ihmal edilse de ve şartlar tarafından aşağılansa da- için onu bas­kı altında tutan zincirlerin hepsi söz konusu olduğunda bu doğru değildir. İnsanın yüreğinde özgürlük hissi uyandıkça zincirleri teker teker çözelim; her adımda ilerlemeyi hızlandırmalıyız.

Bunu anlamayanlar, “haklı olarak insan doğasının yanlış anla­şıldığından ve insanı makineye döndürmek istendiğinden kuşku­lanabilirler”.

İnsan, esas itibarıyla yaratıcı, araştıran, kendini mükemmelleş- tiren bir varlıktır: “yaratma ve araştırma -bunlar bütün insan ga­yelerinin az ya da çok doğrudan etrafında döndüğü merkezler­dir”. Fakat düşünme özgürlüğü ve aydınlanma yalnızca seçkinler için değildir. Bir kez daha Humboldt, Rousseau’yu yankılayarak şöyle der: “Herhangi bir insanın insan olma hakkını reddetme fikrinde insan doğasını aşağılayan bir şey vardır.” Bu yüzden Humboldt “özgürlük ve aydınlanmayla bilimsel bilginin geçiş- genliği”nin toplam etkisi hakkında iyimserdir. “Fakat bütün ma­nevi kültür yalnızca ve doğrudan doğruya ruhun iç yaşantısından doğar ve yalnızca insan doğasında harekete geçirilebilir ve asla dış ve yapay mekanizmalarla üretilemez.” “İnsanın başka meleke­lerinin herhangi biri gibi anlama yetisinin geliştirilmesi, genellik­le onun kendi faaliyeti, kendi merakı ya da başkalarının keşifleri­ni kullanma yöntemleriyle başarılın..” Bu yüzden, eğitim kendini gerçekleştirme açısından fırsatlar sağlamalıdır; olsa olsa bireyin kendi bildiği gibi keşfe çıkması için zengin ve yeni ufuklar açan bir çevre sağlayabilir. Doğrusu, bir dil bile öğrenilemez, yalnızca “zihinde uyandırılır: onun boyunca kendini geliştireceği ip sağla­nabilir ancak”. Bence Dewey’in eğitim hakkındaki düşünceleri Humboldt’un aklına yatmış. Kendisi böylesi düşüncelerin zama- nımızdaki devrimci açılımlarını da beğenebilir di; örneğin, başka yerlerdeki Üçüncü Dünya devrimcilerinin yönteminde “sömürü­len alt sınıfların bilincinde pasif dönüşüm ve kendi yazgılarının eleştirel efendisf’ne[119] gönderme yaparak, ‘bilinç uyanışı’ndan bahseden radikal Latin Amerika Katolikleri gibi. Humboldt emi­nim, onların okul eleştirilerini takdir ederdi:

Okul, başka değerlerin yanı sıra eleştirel bir ruhun yaratılmasın­dan ziyade, bilgi aktarılmasıyla ilgilenir. Toplumsal bir bakış açısın­dan eğitim sistemi, toplumsal ve ekonomik yapıları dönüştürmek yerine onların varlığını sürdürmeye odaklanır.12

Fakat Humboldt’un kendiliğindenliğe ilgisi, dar anlamda eği­tim pratiğinin çok ötesine gider. Dahası, emek ve sömürü sorunu­na da değinir. Yukarıda verdiğimiz kendiliğinden eylem yoluyla anlama yetisinin geliştirilmesiyle ilgili alıntı şöyle devam eder:

…insan hiçbir zaman ne kadar çok şeye sahip olduğuna, ne yap­tığına bakmaz; bir bahçeye bakan işçi belki gerçek anlamda, meyve­lerinden hoşlanan kayıtsız zevk düşkününden daha çok onun sahi­bidir… Bu değerlendirmenin bakış açısından” bütün rençperler ve zanaatkarlar sanatçı seviyesine yükseltilebilirmiş gibi görünüyor; ya­ni işlerini kendi adına seven insanlar, kendi estetik dehaları ve yara­tıcı becerileriyle onu geliştirirler, böylelikle de zekâları gelişir, karak­terleri asilleşir, zevkleri yükselir ve incelir. İnsanlığı asilleştiren pek çok şey, kendi başına güzel olsa da, genellikle onu aşağılamaya da hizmet eder… Fakat yine de özgürlük hiç kuşkusuz vazgeçilmez bir koşuldur, bireysel insan doğasına en uygun gayeler bile böylesi ha­yırlı etkiler yaratmayı hiçbir zaman başaramayabilir. İster bir insanın özgür seçiminden kaynaklanmasın isterse yalnızca eğitimin ve öğüt­lerin sonucu olsun, varlığının ta içine girmez gerçek doğasına ya­bancı olarak kalır; gerçek insan enerjisiyle değil, sırf mekanik kesin­likle icra eder.

Bir insan, kendi çıkarları, enerjisi ve gücüyle belirlenen tarz­dan ziyade dışsal talep ya da talimatlara tepki vererek, tamamen mekanik tarzda davranırsa “yaptığı şeyi takdir edebiliriz fakat ol­duğu şeyi hor görürüz”.[120]

Böyle kavramlaştırmalar Humboldt’un, “bireysel gayelerini görmezden gelerek, insanı keyfi amaçlarına hizmet eden bir araç haline getirmeye” eğilimli dediği devletin rolü hakkındaki fikirle­rine dayanır. Öğretisi klasik liberaldir, kişisel ya da toplumsal ha­yata -en ufak biçimleri dahil- her tür devlet müdahalesine kuvvet­le karşı çıkar.

1790’daki yazılarında Humboldt’un sanayi kapitalizminin ala­cağı biçime dair bir fikri yoktur. Bu yüzden şahsi gücün tehlike- leriyle pek fazla ilgilenmez.

Fakat özel şahıs nüfuzunu, rekabetten, israftan, hatta ölümden, küçülmeye ve çürümeye kadar sorumlu olarak (ama teori ve pratik arasındaki mesafeyi koruyarak) ve bu ihtimallerin hiçbirini devlete uygulanamaz olarak düşündüğümüzde, elimizde devletin özel ola­rak güvenliğin söz konusu olmadığı herhangi bir şeye müdahale et­meme prensibi kalır…

Humboldt özel vatandaşların durumlarının asli eşitliğinden bahseder, elbette ‘özel kişi’ nosyonunun şirket kapitalizmi çağında yeniden yorumlanmaya başlandığı şekilde bir fikri yoktur. “Yasa önünde bütün vatandaşların eşitliği mottosuyla, demokrasinin ve insanın kendi şahsı üzerindeki haklarıyla Liberalizmin, her ikisinin de kapitalist ekonominin gerçekleri karşısında karaya oturacağı”nı önceden bilemez.[121] Soyguncu bir kapitalist ekonomide insanların varlığını korumak ve fiziki çevrenin tahribini önlemek -iyimser­likle söylüyorum- için devlet müdahalesine mutlak bir ihtiyaç ola­cağını önceden bilemez. Kari Polanyi’nin özellikle vurguladığı gi­bi, kendini düzenleyen piyasa “insanı ve toplumun doğal tözünü yok etmeden uzun süre var olamaz; insanı fiziken tahrip edecek, çevresini de çöle çevirecektir”.[122] Humboldt emeğin meta karakte­rinin önemini, (Polanyi’nin sözleriyle) “metaların nerede satışa su­nulacağına, ne amaçla kullanılacağına, ne fiyatla el değiştireceğine ve ne şekilde tüketileceğine ya da yok edileceğine karar verilemez” doktrinini önceden bilemez. Fakat meta, bu vakada, bir insan ha­yatıdır ve bu yüzden sosyal koruma, klasik serbest piyasanın irras­yonel ve yıkıcı çalışmasını kısıtlamak üzere asgari bir gereklilikti. Humboldt şunu da anlamadı, kapitalist ekonomik ilişkiler, 1767 kadar erken bir tarihte Simon Linguet’nin kölelikten daha kötü dediği bir esirlik biçiminde sürüp gider.

Çiftlik işçilerimiz meyvelerini yiyemeyecekleri toprağı sürmeye ve duvar ustalarımız içinde yaşayamayacakları binaları inşa etmeye mecburdurlar; bundan başka türlü yaşamak imkânsızdır. Onları sa­tın alarak onlara iyilik yapacak efendilerini bekleyecekleri o pazar­lara kendilerini sürükleyen, yoksunluktur. Onu zengin etme iznini almak için zengin bir adamın önünde dizlerinin üzerine çökmeye mecbur eden, yoksunluktur… Köleliğin kaldırılmasından onun ger­çek kazancı nedir?.. O özgürdür, bildiğiniz gibi. Tüh! Kaderi kötüy­müş. Köle efendisi için kıymetliydi çünkü ona para ödemişti. Fakat el işçisi ona iş veren zengin zevk düşkününe hiçbir şeye mal ol­maz… Bu adamın efendisi olmadığı söylenir -bir tane vardır; efen­dilerin en korkuncu, en zorbası: ihtiyaç. Onları en kötü bağımlılığa düşüren budur.[123]

Esirlik fikrinde insan doğasını aşağılayan bir şey varsa, o zaman yeni bir kurtuluşa, emeğin meta karakterini ortadan kaldırarak proleterleri özgür insana dönüştürecek ve ticari, endüstriyel ve ma­li kurumları demokratik kontrol altına alacak olan Fourier’deki “tarihin üçüncü ve son kurtuluşçu evresf’ne hazır olunmalıdır.[124]

Muhtemelen Humboldt bu sonucu kabul etmeyecekti. Şayet “özgürlük, yokluğunda yalnızca özgürlüğü değil, varoluşun ken­disini bile tasavvur edilemez kılacak koşulları ortadan kaldıra- caksa” -kısıtlanmamış bir kapitalist ekonomide ortaya çıkan şartlar- elbette toplumsal hayata devlet müdahalesinin meşru ol­duğunu kabul ederdi. Ne olursa olsun, Humboldt’un bürokrasi ve otokratik devlet eleştirisi, modern tarihin en kasvetli cephesi­nin belagatli bir uyarısı olarak durur ve onun eleştirisinin teme­li, zor kurumlarının -onun düşündüğünden- daha geniş yelpaze­sine uygulanabilir.

Klasik bir liberal doktrini temsil etmesine rağmen Humboldt, Rousseau tarzında ilkel bir bireyci değildir. Rousseau ‘kendi için­de yaşayan’ vahşiyi yüceltir; “her zaman kendisinin dışında, yar­gıları tek başına kendi varlık duygusundan çıkan… başkalarının kanaatine göre yaşamayı bilen, sosyalleşebilir insan”a pek ihtiya­cı yoktur.[125] Humboldt’un görüşüyse oldukça farklıdır:

…bu makalede ortaya konan fikirlerin ve savların bütün anlamı dürüstçe şuna indirgenebilir; insan toplumundaki bütün prangaları kırarlarken, mümkün olduğunca yeni toplumsal bağlar bulmaya ça­lışacaklardır. Tecrit edilmiş insan, prangalanmış birinden daha fazla gelişmeye muktedir değildir.

Bu yüzden, devlet ya da başka otoriter kurumların zorlaması olmaksızın, özgür insanların yaratabileceği ve araştırabileceği ve güçlerinin en üst gelişmesini başarabileceği -zamanının çok önünde belki de sanayi toplumunun gelecekteki durumuna uy­gun anarşist bir vizyonu takdim eder- bir özgür birlik toplumunu dört gözle bekler. Bu muhtelif ipliklerin, bileşenleri görülebilme- sine rağmen bugün hemen hemen hiç var olmayan bir toplumsal form, liberter sosyalizm çerçevesi içinde biraraya geleceği bir gü­nü iple çekebiliriz: Bu bileşenlere, en yüksek biçimine -hâlâ tra­jik biçimde kusurlu olsa da- Batı demokrasilerinde ulaşılan birey­sel hakların garantisinde; İsrail Kibbutizm’inde; Yugoslavya’daki işçi konseyleri deneyiminde; haklı görülemez otoriter pratiklerle huzursuzca bir -arada var olarak Üçüncü Dünya devrimlerinde temel bir unsur olan, toplumsal işleyişte yeni bir katılım yaratma ve halkı bilinçlendirme çabalarında rastlanabilir.

İnsan doğası kavramının bir benzeri, Humboldt’un dil çalış­malarında da vardır. Dil bir özgür yaratım işlemidir; kuralları ve ilkeleri sabittir, fakat kullanılan üretim ilkelerindeki usuller öz­gür ve sonsuz çeşitliliktedir. Yorum ve kelime kullanımı bile öz­gür bir yaratım işlemini içerir. Normal dil kullanımı ve dil edini­mi Humboldt’un dilin sabit formu dediği şeye, insan zihninin do­ğasında kök salmış, normal zekânın ya da, daha yüksek ve oriji­nal seviyede, büyük yazar ve düşünürlerin özgür yaratımını kısıt­layan ama belirlemeyen bir üretici işlemler sistemine bağlıdır. Öte yandan, Humboldt öğrenmenin, deneyimle uyarılan zihnin ken­di iç kaynaklarından çıkardığı ve kendi belirlediği bir yolu takip ettiği, bir tür hatırlama olduğunda ısrar eden bir Platoncudur; ay­rıca kültürel çeşitliliklere ve yaratıcı dehanın manevi katkıları için sonsuz imkânlara alışkın bir romantiktir. Bunda, estetik te­orinin bireysel deha çalışmalarını ilke ve kurallarla kısıtlama ısra- rmdaki çelişkiden başka bir çelişki yoktur. Kartezyen rasyonalist­lere göre, bir başka zihnin varlığının en iyi göstergesi olan dilin normal, yaratıcı kullanımı, rasyonalist gramercilerin, belirlemeye ve açığa kavuşturmaya çalıştıkları -bazı başarılar elde ettikleri- türden bir üretme ilkeleri ve kurallar sistemini varsayar.

Özgür yaratımın kısıtlayıcı ve kurallar koyan bir sistem içinde yer aldığı inancında bir tutarsızlık gören pek çok modern eleştir­men tamamen yanılır; elbette “özgürlük ve zorunluluğun çelişki­si olmaksızın yalnızca felsefe değil, ruhun her asil emeli, çelişki­nin hiçbir işlevi olmadığı bu bilimlere acayip gelen ölüme doğru gidecektir” diye yazan Schelling’in gevşek ve metaforik anlamın­da ‘çelişki’ den bahsetmedikçe. Özgürlük ile zorunluluk, kural ile ‘ seçme arasındaki bu gerilim olmadan, yaratıcılık, iletişim, anlam­lı edim hiç olmaz.

Bu geleneksel fikirleri antika merakından değil, onların değer­li ve özünde doğru olduklarına ve takip etmekten kârlı çıkabile­ceğimiz bir seyri yansıttıklarına inandığım için biraz uzun tartış­tım. Sosyal eylem bir gelecek toplum vizyonuyla ve bu gelecek toplumun karakteriyle ilgili açık değer yargılarıyla canlandırılma­lıdır. Bu yargılar bazı insan doğası kavramlarından çıkarılmalıdır; ampirik temeller, insan davranışları ve maddi, entelektüel, sosyal yaratımlarıyla göz önüne serilen insan doğasında aranabilir. Belki tarihte, Humboldt’un alıntıladığım görüşleriyle nakledilen ve sonraki yıllarda liberter sosyalizm geleneğini içinde daha ayrıntı­larıyla anlatılan anlamda, otokratik kurumların prangalarının ye­rine geçen toplumsal bağların serbestçe kurulduğu bir toplumu ciddi olarak düşünmenin mümkün olduğu bir noktaya ulaştık.[126]

Yağmacı kapitalizm karmaşık bir sanayi sistemi ve ileri bir teknoloji yarattı; demokratik praksisin hayli genişlemesine izin verdi ve belli liberal değerleri teşvik etti, fakat artık baskı yapan ve ortadan kaldırılması gereken sınırlar içinde. Yağmacı kapita­lizm, 20. yüzyıla yaraşır bir sistem değildir. Yalnızca kolektif te­rimlerle ifade edilebilen insan ihtiyaçlarını karşılamaya muktedir değildir; kendisini piyasa ilişkilerine, sömürüye ve dışsal otorite­ye tabi kılan, yalnızca zenginliği ve gücü azamileştirme peşinde­ki rekabetçi insan kavramı, insan karşıtı ve en derin anlamıyla tahammül ötesidir. Otokratik devlet kabul edilebilir bir vekil de­ğildir; ABD’de geliştirilen askeri devlet kapitalizmi ya da bürok­ratik, merkezi refah devleti de insan varoluşunun hedefi olarak kabul edilemez. Baskıcı kurumlar için yegane haklılaştırma mad­di ve kültürel eksikliktir. Fakat böyle kurumlar, tarihin belirli ev­relerinde böyle bir eksikliği üretir ve devam ettirir, hatta insanın hayatta kalmasını tehdit eder. Modern bilim ve teknoloji insanı uzmanlaşmış, ahmak emek zorunluluğundan kurtarabilir. Bun­lar prensip olarak, özgür birlik ve demokratik kontrole dayalı rasyonel bir toplumsal düzene temel sağlar, şayet onu yaratma is­teğimiz varsa.

Gelecek adına bir toplumsal düzen vizyonu, bir insan doğası kavramına dayandırılır. İnsan gerçekten doğuştan zihin yapıları­nın ve kültürel ya da toplumsal karakterinin içsel ihtiyaçlarının olmamasıyla, sonsuz şekilde işlenebilen, tamamıyla plastik bir varlıksa, o zaman devlet otoritesi, şirket yöneticileri, teknokrat­lar ya da merkez komitesince ‘davranış şekillendirme’ye uygun bir nesnedir. İnsan türüne biraz güveni olanlar, gerçek durumun böyle olmadığını ümit edeceklerdir ve entelektüel gelişim, ahlâ­ki bilincin büyümesi, kültürel başarılar ve özgür bir toplumda katılımın çerçevesini sağlayan içkin insan karakteristiklerini be­lirlemeye çalışacaklardır. Kısmen benzer bir şekilde, klasik bir gelenek, sanatçı dehaların bir kurallar çerçevesi içinde ve biraz ona meydan okur tarzda davrandıklarından söz eder. Burada az anlaşılmış bir konuya geliriz. Bana öyle geliyor ki, bu konuların daha derinlerine gideceksek, modern sosyal bilimlerle davranış bilimlerinin çoğundan keskin ve radikal biçimde kurtulmamız gerekmektedir.[127]

Ben, burada da kısaca gözden geçirdiğim geleneğin, sunacağı bir katkının olduğunu düşünüyorum. Daha önce ileri sürdüğüm gibi, insanın farklılığı ve potansiyelleriyle ilgilenenler tekrar tek­rar dilin niteliklerinin önemine varıyorlar. Dil çalışmalarının in­sanın zihin organizasyonunun asli niteliklerini en azından kıs­men yansıtan bir kurallar sistemi çerçevesi içinde, özgür ve ya­ratıcı edime uygun imkânlar ve davranış kuralları koymanın an­laşılmasında bazı ışıklar sağlayabileceğini düşünüyorum. Çağdaş dil çalışmalarına, bazı bakımlardan Humboldtçu dilin formu kavramına bir dönüş olarak bakmak bana doğru gibi geliyor; bu­rada kastedilen, zihnin doğuştan niteliklerinde kök salmış, fakat -Humboldt’un ifadesiyle- sonlu anlamların sonsuz kullanımına izin veren bir üretici işlemler sistemidir. Dil bir davranış düzen­leme sistemi olarak tanımlanamaz. Tersine, dilin nasıl kullanıl­dığını anlamak için, dilin soyut Humboldtçu formunu -modern terimlerle onun üretici dilbilgisini- keşfetmemiz gerekir. Bir dil öğrenmek, tabii ki bilinçdışı olarak, bizatihi bu soyut sistemi kurmaktır. Dilbilimciler ve psikologlar, ancak dil bilen kişi tara­fından hakim olunan sistemin niteliklerini yakaladığı ölçüde, dil edinme ve kullanma çalışmalarını sürdürebilirler. Ayrıca bana öyle geliyor ki, iyi bir örnek, verili zaman ve erişim şartları altın­da, ancak şimdilik bazı ayrıntılarını tanımlayabildiğimiz belirli özel niteliklere doğuştan malik olan bir zihinle, böyle bir siste­min edinilebileceği ampirik iddiasını destekleyebilir. Kendimizi, kavramsal olarak, davranışı, onun organizasyonunu, çevreyle et­kileşimi içinde gelişmesini araştırmakla kısıtladığımız sürece, zi­hin ve dilin bu karakteristiklerini kesinlikle ıskalarız. İnsan psi­kolojisinin ve kültürünün diğer yönleri, ilkesel olarak, benzer bir tarzda çalışılabilir.

Muhtemelen insan doğasıyla ilgili ampirik bakımdan iyi te- mellendirilmiş önermelere dayanan bir sosyal bilimi bu şekilde geliştirebiliriz. İnsanın kazanabileceği dillerin yelpazesini kimi başarılarla çalıştığımız gibi, sanatsal ifade biçimlerini ya da aslın­da, insanların aklının alabileceği bilimsel bilgiyi ve belki insan­ların verili içsel kapasiteleri ve ihtiyaçlarıyla içinde yaşadığı ve işlev gördüğü sosyal yapılar ve etik sistemleri bile çalışmayı de­neyebiliriz. Belki de insanın kendiliğinden inisiyatif, yaratıcı iş, dayanışma, sosyal adalet arama -şayet buysa- temel ihtiyaçlarını -maddi ve manevi kültürün verili şartları altında- en iyi teşvik edecek ve uygun hale getirecek bir toplumsal örgütlenme kavra­mı projesine gidilebilir.

Dilin araştırılmasının rolünden kuşku duymadığım gibi, abart­mak da istemem. Şu an için dil, insan zekâsının -çalışmak için- en ulaşılabilir ürünüdür. Zengin bir gelenek, dili zihnin bir aynası olarak görür. Bir dereceye kadar bu fikirde kuşkusuz doğru ve faydalı bir yan vardır.

‘Özgürlük ve dil’ konusunda kafam başladığım zamankinden daha az karışık -ve daha az merak içindeyim. Bu spekülatif ve ka­bataslak düşüncelerde o kadar geniş bir boşluk var ki, metafor ve ispatlanmamış varsayımlar çıkarıldığında geriye ne kalacağı soru­labilir. İnsan ve toplum hakkındaki bilgimizde ya da ciddi olarak çalışılabilecek problemleri açıklıkla formüle etmede bile ne kadar az ilerleme kaydettiğimizi kabul etmek -yapmamız gerektiğine inandığım gibi- insanın aklını başına getirebilir. Fakat sanırım ol­dukça sağlam görünen birkaç ayak basacak yer var. İnsan psiko­lojisinin -insan dilinin- bir cephesinin yoğun çalışılmasının, top­lumsal eyleme uygun bir araç olarak da hizmet verecek hümanist bir sosyal bilime katkısı olabileceğine inanmak hoşuma gidiyor. Söylemek bile gereksiz; toplumsal eylem iyice yerleşmiş insan ve toplum teorisini bekleyemez, ikincinin geçerliliği ümitlerimiz ve ahlâki yargılarımızca da belirlenemez. İkisi -akıl yürütme ve ey­lem- teorik araştırmanın özgürlük ve toplumsal adalet adına bit­mez tükenmez, sıklıkla sert ama asla ümitsiz olmayan mücadele­ye sağlam bir yol gösterici sağlayacağı günü iple çekerek, elden geldiğince ilerletilmelidir.

 

ANARŞİZM ÜZERİNE NOTLAR*

(1970)

Anarşizme sıcak bakan bir Fransız yazar 1890’larda şöyle yazı­yordu: “Anarşizmin sağlam bir sırtı vardır; kâğıt gibi her şeye da­yanır” -“anarşizmin ölümcül bir düşmanının bile daha iyisini ya­pamadığımı yapanlar da dahil.[128] ‘Anarşist’ olarak nitelenen pek çok eylem ve düşünce biçimi vardır. Biraz genel bir teori ya da ideoloji içinde bu çatışan eğilimlerin hepsini kuşatmaya çalışmak beyhude olacaktı. Ayrıca Daniel Guerin’in Anarchism’de yaptığı gibi, liberter tarihten yaşayan, gelişen bir gelenek çıkarmaya de­vam etsek bile, toplumun ve toplumsal değişimin spesifik ve ni­hai teorisi olarak doktrini formüle etmenin zorluğu baki kalır. Anarşist düşüncenin anarko-sendikalizme doğru gelişiminin sis­temli bir kavramlaştırmasını sunan anarşist tarihçi Rudolf Roc­ker, Guerin’in kitabıyla mukayese edilmeyi hak edecek şekilde meseleyi gayet iyi koyar;

anarşizm sabit, içine kapanık bir toplumsal sistem değildir, tersi­ne bütün kilise ve devlet kurumlarının entelektüel muhafızlığıyla zıt biçimde, hayattaki bireysel ve toplumsal güçlerin hepsinin engellen­meden özgürce gelişmesi için çalışan, insan soyunun tarihsel gelişi­minde kesin bir trenddir. Çok çeşitli tarzlarda sürekli olarak daha kapsamlı olmaya ve daha geniş alanları etkilemeye eğilimli olduğun­dan, özgürlük bile fazlasıyla görecelidir, mutlak bir kavram değildir. Anarşistlere göre, özgürlük soyut bir felsefi kavram değildir; her in­san için doğanın ona bağışladığı güçler, kapasiteler ve yeteneklerin hepsini eksiksiz geliştirmek ve onlardan toplumsal fayda sağlamaya uygun hayati somut imkânlardır, insanın bu doğal gelişmesi kilise ya da siyasal muhafızlık tarafından ne kadar az etkilenirse, insan kişili­ği o kadar etkin ve dengeli olacak, o kadar çok içinde geliştiği top­lumun entelektüel kültürünün ölçeği haline gelecektir.[129]

Burada, çalışmada özel ve ayrıntılı bir toplumsal teoriye ek­lemlenmeyen “insan soyunun tarihsel gelişimindeki kesin trend”in ne olduğu sorulabilir. Gerçekten, pek çok yorumcu anarşizmi ütopik, şekilsiz, ilkel ya da başka bakımlardan karma­şık bir toplumun gerçekleriyle uyumsuz diye bir kenara bırakır. Oysa bu konuda oldukça farklı şeyler savunulabilir: Güvenlik ya da hayatta kalma ya da ekonomik gelişim ihtiyacıyla haklılaştınl- mış olabilen fakat artık maddi ve kültürel açığa -azaltmaktan çok- katkıda bulunan bir çağdan kalan bu baskı ve otorite formlarım yıkmak, tarihin her evresinde çıkarımıza olsa gerektir. Eğer böy­leyse, şimdi ve gelecekte değişmez bir toplumsal değişim doktri­ni, hatta toplumsal değişimin zorunlu olarak takip edeceği özel ve.

değişmez bir hedefler kavramı olmayacaktır. Elbette uygulanabi­lir toplumsal formlar yelpazemiz ya da insan doğası anlayışımız o kadar ilkeldir ki, geniş kapsamlı her doktrine büyük kuşkuculuk­la yaklaşılması gerekir, tıpkı kuşkuculuğun ‘insan doğası’ ya da ‘verimlilik talebi’ ya da ‘modern hayatın karmaşıklığı’ baskı ve otokratik kuralların şu ya da bu biçimini gerektirir gibi lafları duyduğumuz zaman gerekli olması gibi.

Yine de belirli bir zamanda, anlayışımızın müsaade ettiği öl­çüde, insan soyunun tarihsel gelişimindeki bu kesin trendin, za­manın görevlerine uygun şekilde özel bir idrakinin gelişmesi için her sebep vardır. Rocker’a göre, “zamanımızın önümüze koydu­ğu problem, insanın siyasal ve toplumsal köleliğin ve ekonomik sömürünün lanetinden kurtulma problemidir” ve yöntem, ne devlet iktidarını ele geçirmek ve uygulamak ne de aptallaştıran parlamentarizm değil, tersine “insanların ekonomik hayatını te­melinden yeniden kurmak ve Sosyalizmin ruhuna uygun biçim­de inşa etmektir”.

Fakat ancak bizatihi üretenler bu göreve uygundurlar, çünkü on­lar toplumda yeni bir geleceği kurabilecek güçlerin içinde yegane değer üretici unsurdurlar. Onlarınki, emeği ekonomik sömürünün tutunduğu bütün prangalardan özgürleştirme, siyasal iktidarın bü­tün kurumlan ve işleyişlerinden toplumu özgürleştirme ve toplu­mun yararına şeylerin planlı yönetimine ve ortak emeğe dayalı öz­gür kadın ve erkek gruplannın ittifakı için bir yol açma görevi olma­lıdır. Bu büyük hedef yolunda kentte ve kırda ter döken kitleleri ha­zırlamak ve bir militan güç olarak onlan birbirine bağlamak, mo­dern Anarko-sendikalizmin gayesidir ve bütün gayesi bu yolda tüke­tilmiştir [s. 108],

Rocker bir sosyalist olarak, “işçilerin ciddi, nihai, tam özgür­leşmesi yalnızca bir koşulda mümkündür: sermayenin yani ham­maddelerin ve toprak dahil bütün emek araçlarının, bütün işçi kitlesi tarafından temellük edilmesi”5 anlayışını doğru kabul edi­yordu. Ayrıca bir anarko-sendikalist olarak, geleceğin toplumu­nun yapılarını kendilerinde cisimleştiren işçi örgü denmesinin devrime öngelen dönemde “yalnızca fikir değil, bizatihi gelecek olgusunu da yaratacağı” üzerinde ısrar ediyordu -ve kamulaştı- ranları kamulaştırmanın yanı sıra devlet aygıtını da yıkacak top­lumsal bir devrimi dört gözle bekliyordu. “Hükümetin yerine ko­yacağımız şey, sanayi örgütlenmesidir.”

Anarko-sendikalistler, Sosyalist ekonomik düzenin bir hüküme­tin kanun ve kararnameleriyle yaratılamayacağına, ancak her özel üretim kolunda elleri ve beyinleri olan işçilerin dayanışmacı işbirli­ğiyle yaratılabileceğine ikna oldu; yani genel ekonomik organizma­nın bağımsız üyeleri olan ve özgür karşılıklı anlaşma temelinde top­lum yararına üretimi ve ürünlerin dağıtımını sistematik olarak sür­düren, gruplara, fabrikalara ve sanayi kollarına ayıran durumdaki üretenlerin kendileri tarafından bütün fabrikaların yönetimini al­makla (s. 94).

Rocker böylesi fikirlerin İspanya Devrimi’nde dramatik bir şe­kilde uygulamaya konduğu bir anda yazıyordu. Devrimin patlak vermesinden az önce anarko-sendikalist Diego Abad de Santillan şöyle yazmaktaydı:

…sosyal dönüşüm problemi karşısında, Devrim devleti bir araç olarak düşünemez, üretenlerin örgütlenmesine güvenmek zorun­dadır.

Biz bu normu takip ettik ve işlerin yeni bir düzenini kurmak üze­re örgütlenmiş emeğe üstün bir güç atfetme hipotezine gerek görme­dik. Özel mülkiyetin kaldırıldığı, parazitliğin ve özel ayrıcalıkların yerinin olmadığı yerde, devletin ekonomik bir organizasyonda -olsa bile- ne fonksiyonu olabileceğini bize izah edecek birine müteşekkir kalacaktık. Devletin bastırılması önemsiz bir mesele olamaz, Devle­ti sonlandırmak devrimin görevi olmalıdır. Ya Devrim üretenlere sosyal refah getirir, ki bu durumda üretenler hak ettikleri kolektif dağıtımı kendileri örgütlerler ve devletin yapacağı bir şey kalmaz ya da Devrim üretenlere sosyal refah getirmez, ki bu durumda Devrim bir yalandır ve Devlet sürüp gider.

Federal ekonomik konseyimiz siyasal bir güç değil, ekonomik ve idari düzenleyici güçtür. Yönelimini aşağıdan alır ve bölgesel ve ulu­sal meclislerin çözümlerine uygun davranır. Bir irtibat heyetidir, baş­ka bir şey değil.[130]

Engels 1883 tarihli bir mektubunda bu kavrama itirazını şöy­le ifade eder:

Anarşistler şeyleri baş aşağı koyuyorlar. Proletarya devriminin devletin siyasal organizasyonunu ortadan kaldırmakla başlaması ge­rektiğini söylüyorlar… Fakat böyle bir anda onu yok etmek, yalnız­ca muzaffer proletaryanın yeni fethettiği gücün otoritesini sayesinde kuracağı, kapitalist hasımlarını baskı altına tutacağı ve mutlak zafer yeni bir yenilgiyle ve Paris Komünü’nden sonra olanlara benzer kit­lesel işçi katliamıyla sonlanmadan toplumun ekonomik devrimini tamamlayacağı organizmayı yok edecektir.[131]

Oysa, anarşistler -en açık seçik olarak Bakunin- yüzyılımızda “yaratılmış en kepaze ve korkunç yalan”[132] olduğunu söyledikleri ‘kızıl bürokrasi’ tehlikesine karşı uyarıda bulunmaktaydılar. Anarko-sendikalist Fernand Pelloutier şöyle soruyordu: “İtaat et­memiz gereken geçiş devleti de mutlaka ve kaçınılmaz olarak bir kolektif hapishane olmak zorunda mıdır? Bütün siyasal kurumla­rın ortadan kaldırıldığı, sırf üretim ve tüketim ihtiyaçlarıyla sınır­lı özgür bir organizasyona dayanamaz mı?”[133]

Bu soruya verilecek cevabı bildiğimi iddia etmeyeceğim. Fakat bir şekilde olumlu bir cevap olmadıkça, solun hümanist idealle­rini gerçekleştirecek gerçek bir demokratik devrim şansının fazla olmadığı açıktır. Martin Buber veciz bir biçimde sorunu şöyle ko­yuyordu: “Sopaya döndürülmüş küçük bir ağacın tomurcuklan­masını beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır.”[134] Devlet iktidarının ele geçirilmesi ya da yok edilmesi sorunu, Bakunin’in kendisini Marx’tan ayıran asıl mesele olarak gördüğü şeydir.[135] ‘Liberter’ sos­yalistleri ‘otoriter’ olanlardan ayıran problem, yüz yıldır şu ya da bu biçimde, tekrar tekrar ortaya çıkar.

Bakunin’in kızıl bürokrasi hakkındaki uyarılarına ve bunun Stalin diktatörlüğünde gerçekleşmesine rağmen, bir yüzyıl önce­ki tartışmayı yorumlarken çağdaş toplumsal hareketlerin tarihsel kökenine ilişkin iddialara bel bağlamak, açıkça büyük bir yanlış olacaktı. Özellikle ‘pratikteki Marksizm’ olarak Bolşevizme bak­mak hatalıdır. Tersine, Bolşevizmin Rusya’nın tarihsel koşullarını hesaba katan soldan eleştirisi çok daha isabetlidir.[136]

Anti-Bolşevikler, sol kanat işçi hareketi Leninistlere karşıdırlar, çünkü Rus ihtilalini tam manasıyla proletaryanın amaçlan için kul­lanmakta yeterince başanlı olamadılar. Çevrelerinin esiri oldular ve uluslararası radikal hareketi, az sonra Bolşevik Parti-Devleti’nin ihti­yaçlarıyla eşanlamlı olan Rusların ihtiyaçlannı karşılamak üzere kul­landılar. Rus Devrimi’nin ‘burjuva’ veçhesi artık bizatihi Bolşevizmde ortaya çıktı: Leninizm, yalnızca taktik konularda ondan farklı olarak, uluslararası sosyal demokrasinin bir parçası ilan edildi.”

Anarşist gelenek içinde yol gösterici tek bir fikir aranırsa, ben­ce bu, Bakunin’in Paris Komünü üzerine yazılarında, kendisini aşağıdaki gibi tanımladığında ifade edilen şey olur:

Ben zekâ, haysiyet ve insan mutluluğunun gelişip büyüyebilece­ği yegane koşul olarak gördüğüm özgürlüğün fanatik bir âşığıyım; barındırdığı gerçekliğin geri kalanların köleliğine dayanan bazı ayrı­calıklardan fazla bir şeyi temsil etmediği, Devlet tarafından ölçülüp düzenlenmiş, ebedi bir yalanı kabullenen tamamen şekilsel özgürlük değil; bütün insanların sözümona haklan olacağını söyleyen, her bi­rinin haklarını sınırlayan Devlet tarafından temsil edilen -kaçınıl­maz olarak her birinin haklarını sıfıra kadar indirmeye götüren bir fikir- J.J.Rousseau ekolünün ve diğer burjuva liberalizm ekollerinin övdüğü bireyci, bencil, süfli ve uydurma özgürlük değil. Hayır, be­nim dediğim yalnızca ismine layık bir tür özgürlük, her insanda gi­zil olarak var olan maddi, entelektüel ve moral güçlerin hepsinin ek­siksiz gelişmesinden ibaret olan özgürlük; bizim üzerimizde ya da dışımızda herhangi bir dış kanun koyucu tarafından empoze edilme­diğinden haklı olarak kısıtlama olarak görülemeyen fakat maddi, en­telektüel ve moral varlığımızın tam temelini şekillendirmekle içkin ve fıtri olan -bizi sınırlamayan fakat özgürlüğümüzün gerçek ve doğ­rudan koşulu olan- kendi doğamızın kanunlarıyla belirlenmiş olan­lardan başka kısıtlama tanımayan özgürlük.[137]

Bu fikirler Aydınlanma’dan çıkar; kökleri Rousseau’nun Disco- urse on Inequality, Humboldt’un The Limits of State Action, Kant’m Fransız Devrimi’ni özgürlük özgürlük için olgunluğa erişmenin önşartıdır, böylesi bir olgunluğa erişildiğinde bahşedilen bir ar­mağan değil fikrini savunmadaki ayak diremelerindedir (bkz. 2. Bölüm). Sanayi kapitalizminin, yeni ve tahmin edilemeyen bir adaletsizlik sisteminin gelişmesiyle, liberter sosyalizm, gün yüzü­ne çıkan toplumsal düzeni destekleyen bir ideoloji içinde saptırı­lan klasik liberal fikirleri ve Aydmlanma’nm radikal hümanist mesajını koruyup genişletmiştir. Gerçekten klasik liberalizme, toplumsal hayata devletin müdahalesine karşı olmada yol göste­ren çok benzer varsayımlarda, kapitalist toplumsal ilişkiler ta­hammül edilmezdir de. Örneğin, Mill’i önceleyen ve belki ilham veren Humboldt’un klasik çalışması, The Limits of State Action’da bu açıktır, (bkz. 2. Bölüm). 1792’de tamamlanmış olan liberal dü­şüncenin bu klasiği, mevsimsiz olsa da esas itibarıyla son derece anti-kapitalisttir. Buradaki fikirlerin bir sanayi kapitalizmi ideolo­jisi içinde tanınmayacak derecede değiştirilmesi için seyreltilme­si gerekir.

Humboldt’un toplumsal prangaların toplumsal bağlar ve emekle yer değiştirdiği toplum vizyonu genç Marx’ın önerileri­nin serbestçe üstlenilmesidir (bkz. 2. Bölüm, dipnot 15); Marx’ın “kendisini işte gerçekleştiremeyip inkar ettiği… [ve] fi­ziksel olarak tükenip zihinsel olarak değersizleştiği [için]… iş işçiye dışsal olduğu … doğasının parçası olmadığı zamanki eme­ğin yabancılaşması” tanımındaki yabancılaşmış emek “işçilerin bazılarını barbarca işlere atar ve diğerlerini bir makineye dönüş­türür”, böylelikle insan ” özgür bilinç faaliyeti” ve “üretken ha­yat” gibi “türsel özellikleri”nden yoksun kalır. Benzer şekilde Marx, “hemcinsine ihtiyaç duyan yeni tip bir insan varlığı…” ta­savvur eder. İşçilerin birliği “gelecekteki insan ilişkilerinin top­lumsal dokusunu yaratmaya göre gerçek yapıcı çaba” haline ge­lir.[138] Klasik liberter düşüncenin, insanın özgürlüğe, farklılığa ve özgür birlikteliğe ihtiyacı olduğu yolundaki köklü varsayımın sonucu olarak, toplumsal hayata devletin müdahalesine karşı olduğu doğrudur. Aynı varsayımda, kapitalist üretim ilişkileri, ücretli emek, rekabet ve ‘mülkiyetçi bireycilik’ ideolojisi -hep­sinin temelden insan karşıtı olarak görülmesi gerekir. Liberter sosyalizme, Aydınlanma’nın liberal ideallerinin mirasçısı olarak bakılması doğru olur.

Rudolf Rocker modern anarşizmi “Fransız devrimi sırasında ve o zamandan beri Avrupa’nın entelektüel hayatında böylesine karakteristik ifadeler bulan iki büyük akımın karışması: sosya­lizm ve liberalizm” olarak tanımlar. Ayrıca, klasik liberal idealle­rin kapitalist ekonomik formların gerçekliğinde kazaya uğradığı­nı savunur. “İnsanın insan tarafından sömürülmesine karşı oldu­ğu” için anarşizm zorunlu olarak anti-kapitalisttir. Fakat anar­şizm “insanın insan üzerinde hakimiyeti”ne de karşıdır. “Sosya­lizm ya özgür olacak ya da bir hiç” anlayışında diretir. “Bu kabul etmenin ardında, anarşizmin var olması açısından hakiki ve cid­di haklı sebepler yatar.”[139] Bu bakış açısından anarşizme sosyaliz­min liberter kanadı olarak bakılabilir. Daniel Guerin’in Anarchism kitabında ve başka çalışmalarında anarşizme yaklaşımı böyleydi.[140]

Guerin, “Her anarşist bir sosyalisttir ama her sosyalist zorun­lu olarak bir anarşist değildir,” diyen Adolph Fisher’in sözünü ak­tarır. Aynı şekilde Bakunin, 1865 tarihli ‘anarşist manifestosu’nda, tasarladığı uluslararası devrimci kardeşliğin programında, her üyenin ilk önce sosyalist olması gerektiği ilkesini koymuştu.

Emeğin özgürce üstlenilmesi ve üretenin denetimi altında ol­ması gerektiği ilkesiyle çeliştiği için, tutarlı bir anarşistin üretim araçlarının özel mülkiyetine ve bu sistemin bir bileşeni olan üc­retli köleliğe karşı olması gerekir. Marx’m söylediği gibi, sosya­listler, işçi içsel itkiler yerine bir dış otorite ya da ihtiyaçlarca sevk edildiği zaman imkânsız olan, emeğin “yalnızca bir hayat aracı değil, hayatta en büyük ihtiyaç da olacağı”[141] bir toplumu dört gözle beklerler: “Ücretli emeğin hiçbir biçimi, diğerlerinden daha az sevimsiz olanlar bile, ücretli emeğin kendisinin sefaletini yok edemez.”[142] Tutarlı bir anarşist yalnızca yabancılaşmış emeğe de­ğil, emeğin aptallaştırıcı uzmanlaşmasına da karşıdır; bu, gelişen üretim araçları aşağıdakilere sebep olduğunda ortaya çıkar:

işçiyi, insanoğlunun küçük bir parçası içinde sakatlar, makinenin bir eklentisi olmaya indirger, onun işini asıl anlamı yok edilmek olan bir eziyete döndürür; işçiyi, bilimin bağımsız bir güç olarak büyük oranda dahil edildiği emek sürecinin entelektüel potansiyellerine yabancılaştırır…[143]

Marx bu durumu sanayinin kaçınılmaz bir eşlikçisi değil, ter­sine kapitalist üretim ilişkilerinin bir özelliği olarak görmüştü. Geleceğin toplumu “insanın yalnızca bir parçasına indirgenmiş… günümüzün kalifiye işçisinin yerine… çeşitli emek tiplerine… onun doğal güçlerine özgür imkânlar sağlayan birçok yöntemden başka bir şey olmayan toplumsal işlevlerine uygun… tam gelişmiş bireyi koymak”la[144] ilgilenmelidir. Önkoşul, sermayenin ve top­lumsal kategori olarak (‘işçi devleti’nin sanayi ordularından ya da totalitarizm ya da devlet kapitalizminin muhtelif modern biçim­lerinden söz edilmiyor) ücretli emeğin ortadan kaldırılmasıdır. İnsanın teknoloji makinenin bir eklentisine, özelleşmiş bir üre­tim aletine indirgenmesinin, teknolojinin uygun gelişimi ve kul­lanımıyla prensip olarak üstesinden gelinebilir, ama Hum­boldt’un ifadesindeki insanın şahsi hedeflerini dikkate almaya­rak, onu kendi amaçlarına hizmet edecek bir araç yapanlar tara­fından üretimin otokratik denetimi şartlarında değil.

Anarko-sendikalistler kapitalizmde bile, militan bir mücadele­ye girişecekleri ve üretimin demokratik bir temelde örgütlenme­sini üstlenmeye hazırlanacakları ‘özgür üretimin özgür birliği’ni yaratmaya çalıştılar. Bu birlik “anarşizmin pratik okulu”[145] işlevini görecekti. Üretim araçlarının özel mülkiyeti, Proudhon’un sık ak­tarılan deyişindeki gibi, sadece ‘hırsızlığın’ “zayıfın kuvvetli tara­fından sömürülmesi”nin-[146] bir biçimiyse, üretimin devlet bürok- rasisince denetimi, niyeti ne kadar iyi olursa olsun, kafa ve kol emeğinin hayattaki en büyük ihtiyaç haline gelebildiği koşullan yaratamaz. O yüzden her ikisi de ortadan kaldırılmalıdır.

Üretim araçları üzerindeki bürokratik denetime ya da özel haklara saldırısında, anarşistler “tarihin üçüncü ve son kurtuluş- çu evresi”ni gerçekleştirme mücadelesi verenlerin tarafında yer alırlar; ilki kölelerden sertleri yapmıştı, ikincisi serflerden emek­çileri yapmıştı ve üçüncü ekonomi üzerindeki denetimi üretenle­rin özgür ellerine ve gönüllü birliklerine veren nihai bir özgürleş­me eylemiyle proletaryayı ortadan kaldıracaktır (Fourier, 1848).[147]‘Uygarlık’ için yakın tehlikeye daha 1848’de Tocqueville tarafın­dan dikkat çekilmişti:

Mülkiyet hakkı diğer pek çok hakkın kökeni ve zemini olduğu müddetçe, kolaylıkla savunulabilirdi -ya da tersine, zor saldırılırdı; bu yüzden toplumun müstahkem mevkisiydi ve diğer bütün haklar onun önündeki tahkimatlardı; saldırıların şiddetine dayanamadı; gerçekte, ona ciddi bir saldın da olmadı. Fakat bugün, mülkiyet hak­kına aristokratik dünyanın tahrip olmamış son bakiyesi olarak bakıl­dığında, bu tek başına sol tavır olduğunda, tek ayncalık eşit bir top­lumdur; bu farklı bir meseledir. Henüz dingin olduğunu kabul etsem de, çalışan sınıflann yüreğinde olan şeyi düşünün. Aslında siyasal tutkulannm öncekinden daha az ateşli olduğu doğrudur fakat tutku- lannın, siyasal olmak bir yana, toplumsal nitelikli olduğunu görmü­yor musunuz? Hedefleri sırf şu şu yasaların değişmesi, şu bakan ya da bu hükümetin değişmesi olmayan, bizatihi toplumun tam temel­lerini parçalamak olan görüş ve fikirlerin onların arasında yavaş ya­vaş yayıldığını görmüyor musunuz?”

Paris işçileri, 1871’de sessizliği kırdılar ve

mülkiyeti, bütün uygarlıklann temelini kaldırmak amacıyla iler­lediler! Evet, baylar, Komün çoğunluğun emeğini birkaç kişinin zen­ginliği yapan sınıf mülkiyetini kaldırmaya girişti. Kamusallaştıranla- nn kamusallaştınlmasını amaçladı. Şimdi emeği başlıca sömürme ve köleleştirme araçlan olan sermaye, toprak ve üretim araçlarının, sa­dece birleşmiş emeğin ve özgürlüğün enstrümanlarına dönüştürül­mesiyle, özel mülkiyeti bir hakikat yapmak istedi.[148]

Komün elbette kanda boğuldu. Paris işçilerinin “bizatihi top­lumun tam temelleri” ne saldırılarıyla ortadan kaldırmaya çalıştı­ğı ‘uygarlığın’ doğası, Versay hükümetinin askerleri Paris’i kendi halkından kurtarıp yeniden fethettiği zaman bir kez daha ortaya çıktı. Marx’ın acı ama doğru bir şekilde yazdığı gibi:

Ne zaman köleler ve bu düzenin kölece çalışanları efendilerine başkaldırsalar, uygarlık ve burjuva düzeninin adaleti, yangın kızıllı­ğında ortaya çıkar. O yüzden bu uygarlık ve adalet, ayrımsız vahşet ve kanunsuz intikamdan uzak durur… askerlerin cehennemi eylem­leri paragöz intikamcıların uygarlığının asıl ruhunu yansıtır… Savaş­tan sonraki toplu katliamı gönül rahatlığıyla seyreden bütün dünya­nın burjuvaları, harç ve tuğlaya saygısızlık karşısında dehşetle allak bullak olurlar… [agy. s. 74-77].

Komün’ün şiddetle yok edilmesine rağmen Bakunin, Paris’te yeni bir çağın açıldığını yazar: “O çağda, halk kitlelerinin kesin ve tam kurtuluşu ve onların gelecekteki gerçek dayanışması, devlet sınırlarına rağmen… uluslararası ve dayanışma halindeki insanın gelecek devrimi, Paris’in dirilişi olacak” -dünyanın hâlâ bekledi­ği devrim.

Tutarlı bir anarşist, o yüzden, bir sosyalist olmalıdır ama özel bir tür sosyalist. Yalnızca yabancılaşmış ve uzmanlaşmış emeğe karşı olmayacak, işçilerin tamamı tarafından sermayenin temel­lük edilmesini dört gözle beklemeyecek, ayrıca bu el koymanın doğrudan olmasında, proletarya adına bazı elitlerce zor kullana­rak uygulanmamasında da ısrar edecektir. Kısacası,

üretimin devlet tarafından örgütlenmesine karşı çıkacaktır. Bu­nun anlamı Devlet-sosyalizmidir, üretim üzerinde Devlet memurla­rının hükmü, dükkânlarda dükkân görevlilerinin, yöneticilerin, bi­limcilerin hükmü… İşçi sınıfının hedefi sömürüden kurtulmaktır.

Bu hedefe kendisini burjuvazinin yerine ikame eden yeni bir yönlen­dirici ve yönetici sınıfla ulaşılmaz, ulaşılamaz.

Bu alıntı, konsey komünist hareketinin önemli teorisyenlerin- den biri olan sol kanat Marksist Anton Pannekoek’in “Sınıf Mü­cadelesi Üzerine Beş Tez”indendir. Aslına bakılırsa, radikal Mark­sizm anarşist akımlarla iç içe geçer.

Başka bir örnek olarak, aşağıdaki ‘devrimci Sosyalizm’ nitelik­lerine bir bakın:

Devrimci Sosyalistler bürokratik bir despotizmden başka bir şey­le sonuçlanmayacak Devlet mülkiyetini kabul etmezler. Devletin sa­nayiyi niçin demokratik yolla kontrol edemeyeceğini gördük. Sana­yi yalnızca, kendi aralarından doğrudan sanayi yönetim komiteleri­ne seçilen işçiler tarafından demokratik olarak sahiplenilebilir ve kontrol edilebilir. Sosyalizm temel olarak bir sanayi sistemidir; ku­rumları bir sanayi karakteri alır. Bu yüzden toplumsal faaliyetleri ve toplumun sanayisini yürütenler, toplumsal idarenin yerel ve merke­zi konseylerinde doğrudan temsil edileceklerdir. Bu şekilde böyle delegelerin gücü, toplumun çıkarlarına aşina olan ve işi yürütenler­den yukarılara aktarılacaktır. Merkezi idari sanayi komiteleri toplan­dığı zaman toplumsal faaliyetin her evresini temsil edecektir. Bun­dan dolayı kapitalist siyasal ya da coğrafi devletin yerini Sosyalizmin sanayi idare komiteleri alacaktır. Bir toplumsal sistemden diğerine geçiş toplumsal devrim olacaktır. Tarih boyunca siyasal devlet, yö­netici sınıf erkeklerinin yönetimi anlamına geldi; Sosyalizm Cumhu­riyeti bütün toplum adına idare edilen sanayi yönetimi olacaktır. İl­ki çoğunluğun ekonomik ve siyasal bakımdan tabi olması demektir; ikinciyse herkesin ekonomik özgürlüğü demek olacaktır -bu yüz­den de gerçek demokrasi olacaktır.

Bu programatik ifadeler William Paul’ün 1917 başlarında -ya- ni Lenin’in, muhtemelen en liberter kitabı Devlet ve Devrim’inden kısa süre önce (bkz. dipnot 9)- yazdığı The State: its Origins and Function adlı çalışmasından alındı. Paul, Marksist-De Leonist Sos­yalist İşçi Partisi üyesi ve daha sonra İngiliz Komünist Partisi ku­rucularından biriydi.[149] Onun devlet sosyalizmi eleştirisi, devlet mülkiyeti ve idaresi bürokratik despotizme yol açacağından, top­lumsal devrim onun yerine doğrudan işçilerin denetimindeki toplumun sanayi örgütlenmesini koymalıdır ilkesine dayanan anarşistlerin liberter doktrinlerini andırır. Buna benzer daha pek çok ifade aktarılabilir.

Çok daha önemlisi, örneğin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve İtalya’da ve 1936’da İspanya’da (yalnızca tarımsal kır­sal bölgede değil, sanayileşmiş Barcelona’da da) olduğu gibi, bu fikirlerin kendiliğinden devrimci eylemle gerçekleştirilmesidir. Konsey komünizminin, bir sanayi toplumunda devrimci sosyaliz­min doğal biçimi olduğu iddia edilebilir. Bu, sanayi sistemi ister mülk sahiplerinin, yöneticiler ve teknokratların, bir ‘öncü’ parti­nin, isterse bir devlet bürokrasisinin otokratik elitinin herhangi bir zümresi tarafından kontrol edildiğinde, demokrasinin ağır bir şekilde kısıtlandığı şeklindeki sezgisel anlayışı yansıtır. Marx, Ba- kunin ve bütün gerçek devrimciler tarafından daha ileri taşınan klasik liberter fikirler, bu otoriter hakimiyet koşulları altında ger­çekleştirilemez; insan kendi potansiyellerini hiç eksiksiz geliştir­mede özgür olmayacak ve üretenler “insan varlığının küçük bir parçası”, gerilemiş, yukarıdan yönlendirilen üretim sürecindeki bir alet olarak kalacaklardır.

Buradaki ‘kendiliğinden devrimci eylem’ sözü yanıltıcı olabilir. Anarko-sendikalistler en azından, devrim öncesi dönemde işçi örgütleri “yalnızca fikirleri değil, bizatihi geleceğin olgularını da yaratmalıdır” diyen Bakunin’in uyarısını çok ciddiye aldılar. İs­panya’da halk devriminin başarısı, özellikle, bağlılık ve militanlı­ğın uzun geleneğinin bir bileşeni olan, yıllar içindeki sabırlı eği­tim ve örgütlenme çalışmasına dayanıyordu. Haziran 1931 Mad­rid Kongresi’nin ve Mayıs 1936’daki Saragosa Kongresi’nin kara­rı, Santillan’ın (bkz. dipnot 4) devrim tarafından kurulacak top­lumsal ve ekonomik örgütlenmeyi oldukça özgün anlatımı içinde taslağını çizdiği biraz farklı fikirler gibi devrimin yapacaklarını pek çok şekilde önceden haber verir. Guerin şöyle yazar: “İspan­ya devrimi halkın bilincinde olduğu gibi liberter düşünürlerin zihninde de görece olgundu.” Ayrıca işçilerin örgütlenmesi, 1936 başlarında, Franco darbesiyle, toplumsal devrim içinde kargaşa patladığı zaman toplumsal yeniden inşa görevini üstlenme anla­yışı, deneyimi ve yapısıyla birlikte var oldu. İspanya’daki kolek­tifleştirme hakkındaki belgelerin bir derlemesine yazdığı girişte, anarşist Augustin Souchy şöyle der:

Yıllarca İspanyol anarşistler ve sendikalistler toplumun sosyal dönüşümünü üstün görevleri saydılar. Sendikaların ve grupların toplantılarında, gazetelerinde, broşür ve kitaplarında toplumsal dev­rim problemi hiç durmadan ve sistematik bir tarzda tartışıldı.[150]

Bütün bunların ardında kendiliğinden başarılar, İspanya Dev- rimi’nin yapıcı çalışması yatar.

Tanımlanan anlamda liberter sosyalizm fikirleri, geçen yarım yüzyılın sanayi toplumlarında boy vermişti. Hakim ideolojiler, devlet sosyalizmi ya da (anlaşılması zor olmayan sebeplerle, ABD’de giderek artan oranda militarize karakterde) devlet kapita­lizminin ideolojileriydi.[151] Fakat son birkaç yılda yeniden alevle­nen bir ilgi olduğu aşikardır. Anton Pannekoek’den alıntıladığım bu tezler, radikal bir Fransız işçi grubunun yeni tarihli bir broşü­ründen (Informations Correspondance Ouvriere) alındı. William Paul’ün devrimci sosyalizm hakkındaki fikirleri, Walter Ken- dall’ın Mart 1969’da İngiltere, Sheffield’daki, Ulusal İşçi Kontro­lü Konferansı’na sunduğu tebliğden alındı. İşçi denetimi hareke­ti son birkaç yılda İngiltere’de önemli bir güç haline geldi. Bu yönde birkaç konferans düzenlendi ve zengin bir broşür literatü­rü yaratıldı; en önemli sendikaların bazılarının temsilcileri bu eğilimin aktif taraftarı arasında sayılırlar. Örneğin, Amalgamated Engineering ve Foundryworkers’ Union, “bütün kademelerde iş­çilerin denetimi”[152] altında temel sanayilerin ulusallaştırılma prog­ramını, resmi politika olarak benimsedilar. Kıta Avrupa’sında da benzer gelişmeler vardır. Tabii ki, Mayıs 1968’de konsey komü­nizmine ve İngiltere’de olduğu gibi, Fransa ve Almanya’da da bu­nunla ilgili fikirlere ilgi artmıştır.

İleri derecede ideolojik toplumumuzun genel tutucu eğilimi göz önüne alındığında, ABD’nin bu gelişmeden görece etkilenme­miş olması çok şaşırtıcı değildir. Fakat bu da değişebilir. Soğuk savaş mitolojisinin erozyonu, oldukça geniş bir çevrede en azın­dan bu soruların doğmasını mümkün kıldı. Baskının şimdiki dal­gası geri püskürtülebilirse, sol kendi intihar eğiliminin üstesin­den gelebilirse ve geçen on yılda gerçekleştirilen şeye güvenebi- lirse, o zaman işyerinde ve toplumda demokratik denetimle, sa­nayi toplumunun gerçekten demokratik bir hatta örgütlenme problemi, günümüz toplumunun problemlerinin farkında olanlar adına hakim bir entelektüel konu olur ve liberter sosyalizmi ge­liştiren bir kitle hareketi olarak, teori eyleme geçmeye başlar.

1865 tarihli manifestosunda Bakunin, toplumsal devrimdeki bir unsurun, “doğumla birlikte ayrıcalıklı sınıflara ait olsa da, ge­nel kanaatleri ve ateşli hevesleriyle halkın davasını benimseyen gençliğin o zeki ve gerçekten asil kesimi olacağı”nı öngördü. 1960’ların öğrenci hareketinin yükselişine bu kehanetin gerçek­leşmesine doğru bir adım olarak bakılabilir.

Daniel Guerin anarşizmin ‘rehabilitasyon işlemi’ olarak adlan­dırdığı şeye girişmişti. Beni ikna edecek biçimde şunu savunuyor­du: “Anarşizmin kurucu fikirleri canlılığını korudu; yeniden göz­den geçirilip elendiğinde, yeni bir maceraya girişmek… [ve] Mark- sizmi zenginleştirmeye katkı yapmak için günümüz sosyalist dü­şüncesine yardım edebilir.”2” Guerin anarşizmin ‘sağlam sırtı’ndan liberter olarak tanımlanabilecek fikir ve eylemleri daha yoğun araştırma için seçti. Bu doğal ve uygundur. Bu çerçeveye anarşist duygu ve fikirlerle canlandırılan kitle hareketlerinin yan sıra belli başlı anarşist sözcüler de yerleştirilir. Guerin sadece anarşist dü­şünceyle değil, devrimci mücadele seyrinde fiili olarak yeni top­lumsal formlar yaratan halk güçlerinin kendiliğinden eylemiyle de ilgilidir. Entelektüel yaratıcılığın yanı sıra toplumsal yaratıcılıkla da ilgilidir. Bir de, toplumun özgürleşmesi teorisini zenginleştire­cek geçmişin kurucu başarılarından dersler çıkarmaya çabalar. Dünyayı yalnızca anlamak değil, değiştirmek de isteyenler adına, bu anarşizmin tarihini araştırmanın uygun yolu budur.

Guerin 19. yüzyıl anarşizmini esas itibarıyla doktrinal olarak ta­nımlar, oysa 20. yüzyıl, anarşistler için, ‘devrimci pratik’[153] zamanı­dır. Anarchism bu yargıyı yansıtır. Onun anarşizm yorumu bilinçli olarak geleceğe yönelir. Arthur Rosenberg bir keresinde, halk dev­rimlerinin karakteristik olarak “güç vasıtasıyla yöneten feodal ya da merkezileşmiş bir otorite” yerine, “Devletin eski formunun yı­kılmasını ve yok edilmesini gerektiren” kimi komünal sistem form­larını koymaya çabaladığına işaret etmişti. Böyle bir sistem ya sos­yalist ya da “ancak Sosyalizm birey özgürlüğünün mümkün olan en yüksek ölçütünün keyfini süren bir dünyayı gerçekleştirebilece­ğinden, Sosyalizm için ön şart [olan]… demokrasinin uç bir formu” olacaktır. Bu ideal der, Marx’ta ve anarşistlerde müşterektir.[154] Öz­gürleşme yolundaki bu doğal mücadele, ekonomik ve siyasal ha­yatta hüküm süren merkezileşme eğilimine taban tabana zıttır.

Bir yüzyıl önce Marx şöyle yazıyordu: Paris işçileri “hangi ad altında -Komün ya da imparatorluk- yeniden ortaya çıkarsa çık­sın tek bir alternatif olduğunu hissediyorlardı.”

İmparatorluk, halkın refahına verdiği büyük zararla, geniş çaplı dolandıncılığı teşvik etmekle, sermayenin yapay olarak hızlandırılmış merkezileşmesini ve beraberindeki kendi sınıflannın mallarına el koy­mayı desteklemekle onları ekonomik bakımdan perişan etmişti. Onla­rı siyasal bakımdan bastırmıştı, orjileriyle ahlâken şok etmişti, çocuk­larını frğres Ignorantins’in* eğitimine emanet ederek Voltaireciliklerini aşağılamıştı, geride sadece onun yarattığı enkazın bir eşdeğerini bıra­kan bir savaşa balıklama atlamalan için onların ulusal duygularını Fransızlar gibi ayaklandırmıştı -imparatorluğun yok oluşu.[155]

Zavallı İkinci İmparatorluk, “burjuvazinin çoktan ortadan kay­bolduğu ve işçi sınıfının henüz ulusu yönetme yeteneği kazanma­dığı bir zamanda, mümkün olan biricik yönetim biçimiydi”.

Bu görüşleri 1970’lerin imparatorluk sistemlerine uygun hale gelsin diye, başka bir şekilde ifade etmek çok zor değil. “İnsanın siyasal ve toplumsal kölelikten ve ekonomik sömürünün lane­tinden kurtulması” problemi, zamanımızın problemi olarak ka­lır. Hal böyle oldukça da, liberter sosyalizmin doktrinleri ve dev­rimci pratiği, bir ilham kaynağı ve yol gösterici olmaya devam edecektir.

 

ANARKO-SENDİKALİZMİN GEÇERLİLİĞİ

(1976) &

Profesör Chomsky, belki anarşizmin ne olmadığını tarif etmeye çalışarak başlamalıyız -nihayet anarşi kelimesi Yunanca’dan türe­tilmiştir; kelime anlamı ‘devletsiz’dir. Zannedersem artık bir siyasal felsefe sistemi olarak anarşi ya da anarşizmden söz eden insanlar, tam olarak, âdeta, önümüzdeki yılın 1 Ocak’ı itibarıyla, devletin birdenbire sona ereceğini kastetmiyorlar; polis olmayacak, trafik ku­ralları sayılmayacak, kanunlar kalkacak, vergi tahsildarı görünmeyecek, postane ve benzerleri bulunmayacak demiyorlar. Galiba anar­şizm bundan daha karmaşık bir şey demek.

Eh, bu soruların bazılarına evet, bazılarına hayır diyebilirim. Tam olarak polisin yokluğu anlamına gelebilir, fakat trafik kural­ları olmaması demek olduğunu düşünmüyorum. Aslında, anar­şizm teriminin oldukça geniş bir siyasal fikirler yelpazesini kap- sadığıyla başlamalıyım, fakat ben anarşizmi liberter sol’ olarak düşünmeyi tercih edeceğim ve bu bakış açısından anarşizm, diye­lim Bakunin, Kropotkin ve diğerlerinin geleneğinde, bir tür ira­di sosyalizm olarak, yani, liberter sosyalist ya da anarko-sendika- list ya da komünist anarşist olarak görülebilir. Onlar ileri derece­de örgütlenmiş fakat organik birimler, organik topluluklar teme­linde örgütlenmiş bir toplum biçimi düşünmüşlerdi. Genellikle işyeri ve komşuluğu kastediyorlardı; bu iki temel birimden, fede­ral düzenlemelerle, ulusal, hatta uluslararası ölçekte ileri derece­de entegre bir toplum örgütlenmesi türetilebilirdi. Ve kararlar hayli geniş bir yelpaze içinde verilebilirdi, fakat daima oradan ge­len, oraya dönen ve gerçekten onun içinde yaşayan, organik ce­maatin parçası olan delegeler tarafından verilebilirdi.

Kelime anlamıyla devletin olmadığı bir toplum demek olmadığı gi­bi, daha çok otoritenin birincil kaynağının sanki yukarıdan değil, aşa­ğıdan geldiği bir toplum. Halbuki Amerika Birleşik Devletleri ve Bri­tanya’da gördüğümüz gibi, temsili demokrasiye nihai olarak seçmen­ler karar verse bile, yukarıdan otoritenin bir biçimi olarak bakılır.

Mesela, Amerika Birleşik Devletleri ve Büyük Britanya’daki gi­bi temsili demokrasiler bu okuldan bir anarşist tarafından iki te­melde eleştirilir. İlk önce, Devlet’te güç merkezileşmesinin bir te­keli olduğu için, ikinci -ve eleştirel- olarak temsili demokrasinin siyasal alanla sınırlı kaldığı ve ekonomik alana yayılmasının önünde ciddi engeller bulunduğu için. Bu gelenekten anarşistler hep, insanın üretici hayatının demokratik denetiminin herhangi bir ciddi insan özgürleşmesinin, hatta herhangi bir önemli de­mokratik pratiğin çekirdeği olduğuna inandılar. Yani insanlar on­ları ücretle çalıştırmak isteyenlere piyasada kendilerini kiralama­ya mecbur olduğu sürece, üretimdeki rolleri sadece yardımcı alet­lerin rolü olduğu sürece, demokrasiden konuşmayı anlamlı olsa bile, çok kısıtlayan dikkat çekici zorlama ve baskı unsurları var demektir.

Tarihsel olarak konuşursak, herhangi bir geniş toplum yelpaze­sinde anarşist ideallere yaklaşan bir örnek var mıdır?

Oldukça iyi iş yaptıklarını düşündüğüm az sayıda, küçük top­lum var ve yapılarında büyük ölçüde anarşist olan geniş ölçekli li­berter devrimin birkaç örneği var. İlkine gelince, küçük toplum­ların uzun vadede genişlediğinin bence en dramatik örneği, belki de İsraillilerin kibbutizm’idir, ki bu, uzun bir dönem boyunca gerçekten anarşizmin ilkeleri üzerine inşa edildi: yani özyönetim, doğrudan işçi denetimi, tarımın entegrasyonu, sanayi, hizmet, öz­yönetime bireysel katılım. Ve konabilecek hemen her ölçüde gö­re olağanüstü başarıları olduğu kanısındayım.

Zannedersem belli temel değişmezlikleri garanti eden geleneksel bir devlet işleyişi çerçevesindeydi ve hâlâ da öyle.

Eh, her zaman öyle değildi. Aslına bakılırsa, onların tarihi ol­dukça ilginçtir. 1848’den beri geleneksel devlet çerçevesindeydi- ler. Sömürgeci kuşatma çerçevesi içinde olmalarından evvel, İngi­liz manda sisteminin gerçek parçası olmayan, onun dışında işlev gören, büyük ölçüde işbirliğine dayanan, yeraltında toplumlardı. Elbette Devlet’le entegre olmaya başlamasına ve benim bakış açı­ma göre bu süreçteki ve ayrıntısına girmemiz gerekmeyen, bu bölgenin tarihindeki emsalsiz başka süreçlerdeki liberter sosyalist karakterini epeyce kaybetmelerine rağmen, Devlet’in kurulu dü­zeni bir dereceye kadar ayakta kaldı.

Yine de işleyen liberter sosyalist kurumlar olarak, onların ge­lişmiş sanayi toplumlarına çok uygun, bir bakıma geçmişte olma­dığı kadar ilginç bir model olduklarını düşünüyorum. Gerçekten geniş ölçekli anarşist devrimin iyi bir örneği -aslında benim bildi­ğim en iyi örneği- 1936’daki İspanya Devrimi’dir; Cumhuriyetçi İspanya’nın hemen tamamında, geniş bölgelerde hem sanayiyi hem de tarımı kapsayan, dışarıdan bakınca kendiliğindenmiş gi­bi görünen bir tarzda gelişen, oldukça ilham verici anarşist bir devrim söz konusuydu. Gerçi onun köklerine bakarsanız, bu bü­yük ölçüde sanayi öncesi -tamamı sanayi öncesi değil- toplumda nüfusun büyük kesimlerine anarşist fikirleri yayan üç kuşağın de­neyim, düşünce çalışmalarına dayandığını görürsünüz. Ayrıca yi­ne, hem insani ölçütlerle hem de bilakis herhangi bir ekonomik ölçütle oldukça başarılıydı. Yani üretim etkin bir şekilde devam etti; çiftliklerdeki ve fabrikalardaki işçiler, sosyalistlerin, komü­nistlerin ve başkalarının inanmak istediğinin tersine, yukarıdan zorlama olmadan işlerini yönetmede oldukça becerikli oldukları­nı gösterdiler; doğrusu, olabilecek olanları bilemezsiniz. Bu anar­şist devrim güç kullanılarak tamamen yok edildi, fakat ayakta kaldığı sürece önemli derecede başarılı olduğunu düşünüyorum ve dediğim gibi, pek çok açıdan fakir çalışan halkın, zorlama ve denetim olmadan, kendi işlerini olağanüstü başarılı şekilde ör­gütleme ve yönetme kabiliyetinin çok ilham verici bir kanıtıydı. İspanya deneyiminin ileri bir sanayi toplumuna ne kadar uygun olduğu ayrıntılı şekilde sorgulanabilir.

Açıktır ki, anarşizmin temel fikri bireyin önceliği -ille de tek ba­şına değil, fakat başka bireylerle birlikte- ve onun özgürlüğünün ger­çekleşmesidir. Bu bir bakıma Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu fikirlerine son derece benzer. Sizin gibi liberter sosyalist ve anarşist­lerin zihninde o gelenekte kullanıldığı şekliyle özgürlük kelimesini kuşkulu ve kirli hale getiren Amerikan deneyimi hakkında ne diye­bilirsiniz?

Hemen kendimi anarşist bir düşünür olarak görmediğimi söy­leyeyim. Ben ikincil bir yol arkadaşıyım, diyelim. Anarşist düşü­nürler sürekli olarak Amerikan deneyimine ve Jeffersoncu de­mokrasi idealine çok lehte gönderme yaparlar. Bilirsiniz, Jeffer- son’un en iyi yönetim kavramı, en az yöneten yönetimdir ya da modern zamanlar boyunca anarşist düşünürler tarafından sık sık tekrarlanan Thoreau’nun eklemesiyle, en iyi yönetim her şeyi yö­netmeyen bir yönetimdir.

Bununla birlikte, Jeffersoncu demokrasi ideali, bunun köleci bir toplum olduğu olgusunu bir kenara koyarak, özünde kapita­lizm öncesi bir sistemde, yani tekelci denetimin olmadığı, kişisel gücün önemli merkezlerinin olmadığı bir toplumda gelişti. Geri dönüp, klasik liberter metinlerin bazılarını bugün okumak haki­katen çarpıcıdır. Şayet birisi, diyelim, Mill’e kesinlikle ilham ver­miş önemli bir klasik liberter metin olan Wilhelm von Hum­boldt’un 1792 tarihli Devlet eleştirisini okursa, gücün kişisel yo­ğunlaşmasına direnme ihtiyacından hiç söz etmediğini görür; ter­sine, zorlayıcı Devlet gücünün sınırı aşmasına direnme ihtiyacın­dan söz eder. Ve buna erken Amerikan geleneğinde de rastlanır. Fakat sebep, bunun var olan yegane güç türü olmasıdır. Şunu de­mek istiyorum, Humboldt bireylerin kişisel güçlerinin aşağı yu­karı eşit olduğunu ve yegane güç dengesizliğinin merkezileşmiş otoriter devlete bağlı olduğunu ve bireysel özgürlüğün onun – Devlet ya da Kilise- müdahalelerine karşı desteklenmesi gerekti­ğini itirazsız kabul eder. Karşı konulmasını düşündüğü şey budur.

Şimdi mesela, insanın yaratıcı hayatını kontrol etmenin gerek­liliğinden bahsettiğinde, insanın işindeki kılavuzluk ya da zorla­ma, hatta eğitimden kaynaklanan emeğin yabancılaşmasını kötü- lediğinde, insanın işi üzerindeki özyönetiminden ziyade anti-dev- letçi ya da anti-teokratik bir ideolojiden söz ediyordur. Fakat ay­nı ilkeler daha sonra ortaya çıkacak kapitalist sanayi toplumuna gayet iyi uyar. Ve Humboldt’un, şayet tutarlı olacaksa, en sonun­da liberter bir sosyalist olacağını düşünüyorum.

Bu örnekler -ekonomik örgütlenmenin küçük ölçekli ve yerel ol­maya eğilimli olduğu, teknoloji ve üretimin oldukça basit yürütül­düm nadir kırsal toplumları zorunlu olarak varsayan- liberter fikir­lerin uygulanabilirliğiyle ilgili doğası gereği sanayi öncesi bir şey ol­duğunu akla getirmez mi?

Pekâlâ, iki soruyu birbirinden ayırayım: Bir, anarşistler bu ko­nuda ne düşünür; iki, benim düşündüğüm şey. Konuyla ilişkili anarşist tepkiler iki tanedir. Niteliklerinin çoğunu tanımladığınız -diyelim Kropotkin’in temsilcisi olduğu- bir anarşist gelenek var­dı. Öte tarafta, anarko-sendikalizm içinde gelişen bir başka anar­şist gelenek bulunur, ki anarşist fikirlere tamamen çok karmaşık ileri bir sanayi toplumu için uygun örgütlenme tarzı olarak bakar. Ve anarşizmdeki bu eğilim, sol kanat Marksizmin bir çeşidiyle, Luxemburgcu gelenek içinde gelişen, diyelim Konsey komünist­lerinde görülen türle birleşir ya da en azından çok yakın ilişkile- nir; bu gelenek sanayide işçi konseylerinin bütünlüklü bir teori­sini geliştiren ve kendisi de bir bilimci ve astronom olan Anton Pannekoek gibi Marksist teorisyenlerce temsil edilir.

Peki, bu iki bakış açısının hangisi doğrudur? Demek istediğim, anarşist kavramların insan toplumunun sanayi öncesi dönemine ait olması zorunlu mudur ya da anarşizm çok ileri bir sanayi top­lumu için rasyonel örgütlenme tarzı mıdır? Evet, ben ikincisine inanıyorum, sanayileşme ve teknolojinin ilerlemesinin, önceki dönemde hiç var olmayan geniş bir yelpazede özyönetim imkân­ları yarattığını düşünüyorum. Ayrıca, hakikaten bu kesinlikle ile­ri ve karmaşık bir sanayi toplumu için rasyonel tarzdır; işçilerin kendi dolaysız, yani fabrikanın yönetimi ve denetimindeki sorun­larının efendisi haline pekâlâ gelebileceği fakat ekonominin yapı­sını ilgilendiren, sosyal kurumları ilgilendiren, bölgesel planla­mayı ilgilendiren, vb. ana kararları alacak bir pozisyonda da ola­bilecekleri bir tarz. Halihazırda, kurumlar onların gerekli bilgi üzerinde denekim kurmalarına ve bu konuları anlamaya uygun eğitim izni vermiyor. Bunların birçoğu otomatikleştirilebilir. Top­lumsal hayatın gidişini uygun bir seviyede tutmak için gerekli olan zorunlu çalışmanın çoğu makinelere -en azından prensipte- emanet edilebilir; bu da insanların sanayi devriminin ilk evrele­rinde objektif bakımdan mümkün olmayan yaratıcı türden işi üstlenmelerinde özgür olabilmeleri demektir.

Hemen bir anarşist toplumun ekonomisinin sorunlarıyla devam etmek istiyordum, fakat sizin gördüğünüz şekliyle,modern koşullar­da anarşist bir toplumun siyasal kurumlarını biraz daha ayrıntılı anlatabilir misiniz? Mesela, siyasal partiler olacak mı? Hangi kalın­tı nitelikli devlet formları gerçekten kalmaya devam edecek?

Belki kaba bir konsensüs olacağını ve esasen doğru olduğunu düşündüğüm şeyi kısaca anlatayım. Doğrudan örgütlenme ve de­netimin iki tarzı, yani işyerinde ve toplumda denetim ve örgüt­lenmeyle başlayacak olursak, bir işçi konseyleri ağı ve daha yük­sek bir seviyede, fabrikalarda ya da sanayi kollarında ya da el sa­natlarında temsil ve giderek bölgesel, ulusal, uluslararası karak­terde olabilen işçi konseyleri genel birliği tasavvur edilebilir. Ay­rıca bir başka açıdan, yerel birlikleri içeren -yine bölgesel konu­larla uğraşan, el sanatlarında, sanayide, ticarette, vb. bölgesel dü­zeyde birleşmiş ve yine ulusal ya da ötesi seviyede, federasyon vb. yoluyla- bir yönetişim sistemi tasarlanabilir.

Şimdi kesin olarak bunun nasıl gelişeceği ve bunların birbirle­riyle nasıl ilişki kuracağı ve her ikisine mi yoksa yalnızca birine mi gerek duyulacağı, anarşist teorisyenlerin üzerinde kafa patlattığı ve pek çok önerinin ortaya atıldığı konular; ben bu konularda be­lirli bir tutum alacak kadar kendimden emin değilim. Sadece bun­ların çözüm bulunması gerekecek sorular olduğunu biliyorum.

Fakat mesela, bir uçtan bir uca doğrudan ulusal seçimler ve siya­sal parti örgütlenmeleri olmayacak galiba. Çünkü böyle olursa muh­temelen anarşist fikirlere ters bir tür merkezi otorite yaratılır.

Hayır, anarşizm fikri, otoritenin devrinin oldukça minimal ol­ması ve yönetimin herhangi bir seviyesindeki katılımcıların için­de yaşadıkları organik topluluğa doğrudan sorumlu olmalarıdır. Gerçekten ideal durum şu olacaktı; yönetim seviyelerinin birin­deki katılım geçici olmalıdır ve olduğu dönemde bile ancak kıs­mi olmalıdır; yani başka insanların yapmak için vaktinin olmadı­ğı karar almayı belli bir süreliğine yerine getiren bir işçi konseyi­nin üyeleri, işyerinin ya da ait oldukları komşuluk topluluğunun parçası olarak, işlerini yapmaya da devam etmelidirler.

Siyasal partilere gelince, benim düşüncem bir anarşist toplu­mun siyasal partilerin ortaya çıkışını zorla önlemeyeceğidir. Aslın­da anarşizm daima, her tür Procrustes[156] yatağının, toplumsal haya­ta dayatılan her norm sisteminin, onun enerji ve canlılığını kısıt­layacağı ve çok hafife alacağı; maddi ve entelektüel kültürün o yüksek seviyesinde gönüllü örgütlenme için her tür yeni imkânın gelişebileceği fikrine dayanır. Fakat sanırım şunu söylemek doğru olur; siyasal partilerin gerekli olduğunun düşünüldüğü ölçüde toplumun anarşist örgütlenmesi başarısız kalmış demektir. Yani bence şöyle olmalı; özyönetime, ekonomik ve toplumsal işlere doğrudan katılım olduğu yerde, hoş karşılanması ve geliştirilmesi gereken hizipler, çatışmalar ve çıkar, fikir, kanaat farklılıkları, bu seviyelerin her birinde dile getirilecektir. Niçin ikiye, üçe ya da si­yasal partilere bölünmeleri gereksin, bunu anlamıyorum. İnsani il­gilerin ve hayatın karmaşıklığının bu modaya uygun olmadığını düşünüyorum. Partiler esas olarak sınıf çıkarlarını temsil eder; sı­nıflar böyle bir toplumda ortadan kaldırılacak ve aşılacaktır.

Siyasal örgütler üzerine son bir soru: Doğrudan seçimler olma­dan, kimi yönlerden bu piramidin tepesindeki merkezi kurumun ya da kumm olan birliklerin ve sözde-yönetimsel yapıların bu tür hiye- rarşik sırasının, alttaki insanlardan çok uzaklaşma; mesela, ulusla­rarası işlerle ilgilenecekse bazı güçlere sahip olması gerekeceğinden ve silahlı kuvvetler ve bu gibi şeyler üzerinde denetim kurması da ge­rekeceğinden, demokratik biçimde var olan rejimden daha az duyar­lı olma tehlikesi yok mu?

Tanımladığınız yönde, bir evrimi önlemek her liberter toplu­mun çok önemli bir özelliğidir; ki bu muhtemel ve önlemek için kurumlar yaratılması gereken bir evrimdir. Bunun çok muhtemel olduğunu düşünüyorum. Yönetime katılımın tam zamanlı bir iş olduğuna ben şahsen ikna olmuş değilim. Bu tür bütün problem­lerin kurumların irrasyonel olması nedeniyle çıktığı, irrasyonel bir toplumda olabilir. Fakat liberter esaslara göre örgütlenmiş, uygun biçimde işleyen bir ileri sanayi toplumunda, temsili kuru­mun yürütme kararları almasının yarı zamanlı bir iş olduğunu düşünüyorum; topluluk içinde dönüşümlü olmalı ve üstelik her zaman kendi doğrudan faaliyetinde katılımcı olmaya devam eden insanlar tarafından üstlenilmelidir.

Belki de yönetişim, diyelim çelik üretimiyle aynı ayarda bir iş­levin ta kendisi. Bunun doğru olduğu meydana çıkarsa -ve bu­nun belirlenmiş olması gereken ampirik bir olgu sorunu olduğu­nu düşünüyorum, kafadan uydurulamaz-, fakat bunun doğru ol­duğu meydana çıkarsa o zaman bana öyle geliyor ki, doğal öne­ri yönetişimin, kendi işçi konseyleriyle ve kendi özyönetimiyle ve daha geniş birliklerdeki kendi katılımcılarıyla, sadece sanayi kollarının biri olarak, endüstriyel örgütlenmesidir. Şurada bura­da -mesela, 1956 Macar devriminde- kendiliğinden gelişen işçi konseylerinde olanın tam da bu olduğunu söyleyebilirim. Hatır­ladığım kadarıyla bir devlet çalışanları işçi konseyi vardı; başka sanayi kolları gibi sadece endüstriyel esaslara göre örgütlenmiş­lerdi. Bu çok muhtemeldir ve elbette anarşistlerin korktuğu zor­layıcı bürokrasinin uzaktan dolaylı şekilde yaratılmasına karşı bir bariyer olmalıdır ya da olabilir.

Oldukça sofistike bir seviyede, özsavunma için bir ihtiyaç olmaya devam ettiğini iddia ettiğinizde, sizin tanımınızdan aşağıdan yukarı muhtelif seviyelerdeki bu yarı zamanlı temsilci konseyleri sistemi­nin, mesela Pentagon kadar güçlü ve zorunlu olarak teknik olarak sofistike bir organizasyonun üzerinde etkili bir kontrolünü nasıl sağ­layacağınızı anlamadım.

Evet, önce terminoloji konusunda biraz daha net olmamış ge­rek. Siz Pentagon’a genellikle kullanıldığı gibi, bir savunma örgü­tü olarak gönderme yapıyorsunuz. Ulusal Savunma Kanunu 1947’de geçtiği zaman, eski Savaş Bakanlığı -savaşla ilgilendiği için o zamana kadar dürüstçe Savaş Bakanlığı denirdi- adını Sa­vunma Bakanlığı olarak değiştirdi. Ben o zaman öğrenciydim ve çok ince düşünmedim, fakat bunun ne demek olduğunu anladım, herkes anladı; herhangi bir kapsamda Amerikan askeri geçmişte savunmayla meşguldü -kısmen böyleydi, bu şimdi bitti: Çünkü başka bir şey değil, Savunma Bakanlığı adını almıştı; bu bir saldı­rı bakanlığı olacağı anlamına geliyordu.

Prensip olarak, resmen yalanlanana kadar hiçbir şeye inanma.

Doğru. Onvell’ınkiler türünden varsayımlar esas olarak mo­dern devletin doğasını yakalar. Ve durum tam olarak böyledir.

Demek istediğim, Pentagon hiçbir bakımdan bir savunma bakan­lığı değildir. Amerika Birleşik Devletleri’ni hiç kimseye karşı hiç­bir zaman savunmamıştır; yalnızca saldırı düzenlemeye hizmet eder ve ben Amerikan halkının bir Pentagon olmadan çok daha zengin olacağına inanıyorum. Savunma için ona kesinlikle ihtiyaç duymazlar. Uluslararası işlere asla müdahalesi olmamıştır -evet, bilirsiniz, asla çok güçlü bir sözcüktür, fakat bir örnek bulmakta zorlanmayacağınız kanısındayım. Kesinlikle özgürlüğü ya da hürriyeti desteklemek ya da insanları savunmak, vb. karakteristik tutumu değildir. Savunma Bakanlığı tarafından kontrol edilen de­vasa askeri örgütlenmenin rolü yoktur. Tersine, iki görevi vardır -ikisi de oldukça anti-sosyal.

İlki aslında iş dünyasının çıkarları anlamına gelen Amerikan çıkarları denen şeyin gelişebileceği uluslararası bir sistemi koru­maktır. İkinci olarak da bir iç ekonomik görevi vardır. Penta- gon’un, hükümetin üretimi -ki bu israf üretimi demektir- teşvik ederek gülünç bir şekilde ekonominin sağlığı denen şeyi sürdür­meye müdahale ettiği, başlıca Keynesçi mekanizma olduğunu an­latmak istiyorum.

Bu iki de işlev belli çıkarlara, gerçekte hakim çıkarlara, Ame­rikan toplumundaki hakim sınıfın çıkarlarına hizmet eder. Fakat herhangi bir anlamda halkın çıkarlarına hizmet ettiklerini düşün­müyorum ve bu israf ve yıkım üretimi sisteminin liberter bir top­lumda temelden yıkılacağını düşünüyorum. Artık bu konuda bol keseden atılmamalı. Amerika Birleşik Devletleri’nde diyelim bir toplumsal devrim tahayyül edebilirseniz -sanırım, oldukça uzak­ta gerçekleşecek bir şeydir bu-, fakat şayet olursa, bu toplumsal devrimi tehdit edebilecek dışarıdan herhangi bir inanılır düşman olacağını düşünmek mümkün değildir -bize mesela Meksika ya da Küba tarafından saldırılmayacaktır. Bir Amerikan devriminin saldırıya karşı savunulmasının gerekmeyeceğini düşünüyorum. Öte yandan, diyelim Batı Avrupa’da liberter bir devrim vuku bul- saydı, bence o zaman savunma problemi çok kritik olacaktı.

Şunu soracaktım, özsavunmanın gerekli olmaması elbette anar­şist fikirlerin mütemmim cüzü olmayabilir, fakat böyle anarşist de­neyimler, yaşanmış olduğu kadarıyla, herkesin bildiği gibi fiilen dı­şarıdan yok edildi.

Eh, ama bence bu sorulara genel bir cevap verilemez; özel tarih­sel ve nesnel koşullarla ilişkili biçimde özel olarak cevaplanmalıdır.

Sizin bu tür örgütlerin uygun demokratik denetimini tanımlama­nıza katılmakta biraz güçlük çektiğim doğrudur, çünkü sizin lehin­de konuştuğunuz tarzda, generallerin kendi kendilerini kontrol et­mesini tasavvur etmem kolay değil.

Konunun karmaşıklığına işaret etmeyi çok istemem bundan­dır. Bu, sözünü ettiğiniz ülke ve topluma bağlıdır. Amerika Birle­şik Devletleri’nde bir sürü problem çıkar. Avrupa’da liberter bir toplumsal devrim olsaydı, o zaman sizin ortaya koyduğunuz problemin çok ciddi olacağını düşünürdüm çünkü ciddi bir sa­vunma sorunu olurdu. Yani liberter sosyalizm Batı Avrupa’da bel­li bir seviyede başarıya ulaşırsa, hem Sovyetler Birliği’nden hem de Amerika Birleşik Devletleri’nden doğrudan askeri tehdit alaca­ğını varsayıyorum. Ve problem, nasıl karşılık verileceği olacaktı. Bu İspanya devriminin yüz yüze kaldığı problemdir. Arka planda faşistler, komünistler ve liberal demokratların doğrudan askeri müdahalesi vardı ve bu aşamada saldırılara karşı kendisini nasıl savunabileceği sorusu çok ciddi bir soruydu.

Bununla birlikte, bence yüksek teknolojik caydırıcılığı olan merkezi muvazzaf orduların, bunu yapmanın en etkili yolu olup olmadığı sorusunu sormamız gerekir. Bu konu katiyen gün gibi ortada değildir. Örneğin, merkezileşmiş bir Batı Avrupa ordusu­nun liberter sosyalizmi önlemek için, bir Rus ya da Amerikan sal­dırısını kendi başına caydıracağını düşünmüyorum -belirli bir aşamada doğrusu bekleyeceğim bir saldırı türüdür bu: askeri açı­dan olmayabilir ama en azından ekonomik açıdan.

Fakat öte yandan ellerinde yabaları ve belleriyle pek çok köylü…

Burada köylülerden söz etmiyoruz; ileri derecede sofistike, ile­ri derecede şehirleşmiş bir sanayi toplumundan söz ediyoruz. Ay­rica bana öyle geliyor ki, onun en iyi savunma yöntemi, saldırı­nın parçası olan ülkelerdeki çalışan sınıfa siyasal bir çağrı yap­mak olacaktı. Fakat yine, bol keseden atmak istemiyorum; tank­lara ihtiyaç olabilir, ordulara ihtiyaç olabilir. Şayet olursa, bunun muhtemel başarısızlığa ya da en azından devrimci güçlerin geri­lemesine katkısı olacağına emin olabiliriz sanıyorum -tamamen bahsettiğiniz sebeplerle. Yani bence, etkili bir merkezileşmiş or­dunun, sevk edilen tankların, uçakların, stratejik silahların, vb. nasıl işlev göreceğini tahayyül etmek son derece zordur. Devrim­ci yapıları korumak için yapılması gereken şey buysa, o zaman çok iyi korunamayabileceğini düşünüyorum.

Temel savunma siyasal çağrıysa ya da siyasal ve ekonomik örgüt­lerin çağrısıysa, belki buna biraz daha ayrıntılı bakabiliriz. Makale­lerinizin birinde şöyle yazmıştınız: “Günümüz toplumunda herkesin ilgisini çeken bir iş bulma fırsatı olacaktı ve her insana yetenekleri için eksiksiz muhtemel faaliyet alanı imkânı verilecekti.” Sonra soru­yordunuz: “Zenginlik ve güç biçimindeki dışsal ödül özellikle ne ka­dar gerekli olacaktır? insanın yeteneklerini ilgisini çeken ve toplum­sal bakımdan faydalı işte uygulamasının kendi başına ödül olmadığı­nı varsaymamız kaydıyla.” Bence bu akıl yürütme yolu, kesinlikle in­sanların çoğuna çekici gelir. Fakat insanların talep ettiği ve alışkın olduğu hayat standardı gibi bir şeyi sağlayacaksak, insanların yap­mayı ilgi çekici, cazip ve tatmin edici bulacağı türden işlerin, yapıl­masına fiilen ihtiyaç duyulan türden olanlarla niçin tamamen çakışa­cağının hâlâ açıklanmaya muhtaç olduğunu düşünüyorum.

Tabii, şayet o hayat standardını sürdüreceksek, tam da yapıl­ması gereken belli bir iş miktarı vardır. O işin ne kadar sıkıcı ol­ması gerektiği açık bir sorudur. Hatırlayalım, bilim, teknoloji ve zekâ bu sorunu incelemeye ya da sıkıcılığın ve toplumun zorun­lu işinin özyıkıcı karakterinin üstesinden gelmeye hasredilme- mişti. Sebep sadece aksi takdirde aç kalacakları için onu yapacak bol miktarda ücretli köle olduğunu her zaman varsaymış olma­mızdır. Bununla birlikte, insan zekâsı toplumun zorunlu işini kendi başına nasıl anlamlı yaparız sorusuna girişecekse, cevabın ne olacağını bilmiyoruz. Benim tahminim tamamen çekilir olabi­leceği makul bir miktardır. Bedenen yıpratıcı işlerin bile zorunlu olarak sıkıcı olduğunu düşünmek yanlış olur. Pek çok insan -ben de dahil- gevşemek için yapar. Mesela, daha bu yakınlarda Devlet Koruma Komisyonu’ndaki evin arkasındaki çimenlikte otuz dört ağaç dikmeyi kafama koydum; bunun anlamı toprakta otuz dört çukur kazmak zorunda olmamdı. Bilirsiniz, benim için ve çoğun­lukla vaktimi harcadığım şey, olağanüstü zor işti fakat bundan hoşlandığımı kabul etmeliyim. Şayet iş normları olsaydı, bir yö­netici olsaydı, belli bir zamanda yapmam emredilseydi, vb. hoş­lanmayacaktım. Öte yandan, insan bir işi üzerine sadece ilgilen­diği için alırsa, bu olabilir. Ve herhangi bir teknoloji olmaksızın, işin nasıl yapılacağını söyleyen herhangi bir fikir olmaksızın, vb.

Size şunu söyleyeyim, bu bakış açısının sadece her halükarda yapmaktan hoşlandıkları şeyi para vererek yaptırma ayrıcalığına sahip profesörler gibi, belki gazeteciler, vb. küçük bir grup elit in­sanı eğlendiren, tamamen romantik bir yanılsama olma tehlikesi olabilir.

Büyük bir ‘Şayet’le başlamamın sebebi budur. Ben önce isten­meyen ve sıkıcı olduğu varsayılan zorunlu toplum işi -yani iste­diğimiz hayat standardını sürdürmek için gereken iş- miktarının ne olduğunu sormalıyız dedim. Bence cevap bugünkünden daha azdır, fakat sıkıcı olmaya devam eden bir miktar olduğunu varsa­yalım. Peki, bu durumda, cevap oldukça basittir: Bu iş onu yap­maya muktedir insanlar arasında eşit olarak paylaştırılmalıdır.

Ve herkes bir yılın belli aylarında otomobil üretim hattında, belli aylarını çöp toplamada ve… çalışır.

Şayet bunlar, insanların onda kendini gerçekleştirme imkânı bulmayacakları gerçek görevlere döndürülürse. Laf arasında, ben buna pek inanmıyorum. Çalışan insanları, zanaatkârları, mesela otomobil tamircilerini izlerken, genellikle işte bir hayli gurur bul­duklarını düşünüyorum. Bence iyi yapılmış bir işten, iyi yapılmış karmaşık bir işten duyulan gurur, çünkü onu yapmak için fikir ve zekâ gerektirir, özellikle de insan işletmenin idaresine, işin nasıl yapılacağının belirlenmesine, işin hedefinin ne olduğuna, nasıl yapılacağına, vb. karıştığı zaman -bunların hepsinin gerçekten beceri gerektiren, becerikli insanların yapmaktan hoşlanacağı, tatmin edici ve ödüllendirici faaliyetler olabileceğini düşünüyo­rum. Bununla birlikte, şimdi faraziye olarak düşünüyorum. Var­sayalım ki kimsenin yapmak istemediği bir iş artığı ortaya çıksın, bu iş ne olursa olsun; ben o zaman diyorum ki iş kalıntıları eşit olarak paylaştırılmak ve dahası insanlar yeteneklerini münasip gördükleri kadar kullanmada özgür davranmalıdır.

Şunu söyleyeceğim, Profesör, o kalıntı çok büyük olsaydı, bazıla­rının söylediği gibi hepimizin tüketmek istediği şeyin yüzde doksanı­nı üretmek için gereken işi karşılasaydı -o zaman herkesin bütün kirli işlerin küçük bir parçasını yapması temelinde bu paylaşmanın düzenlenmesi iyice etkisiz olacaktı. Çünkü her şeyden önce, kirli iş­leri bile yapmak üzere eğitilmeli ve donanıma sahip olmalısınız, yok­sa bütün ekonominin etkinliği sağlanır ve bu şekilde onun destekle­diği hayat standardı düşerdi.

Eh, bir kere, bu gerçekten oldukça faraziyeye dayalı, çünkü ben sayıların böyle olduğuna inanmıyorum. Dediğim gibi, bana öyle geliyor ki, insan zekâsı, tersini yapmak yerine -yani artık özel nitelikleri olan insanoğlunun nasıl başkalarının çıkarları için tasarlanmış teknolojik bir sisteme, yani kâr için üretime, uygun hale getirilebileceğini incelememiz-, teknolojinin üreten insanla­rın ihtiyaçlarına uygun hale getirmek için nasıl tasarlanabileceği- ni incelemeye hasredilse, bence bu yapılsaydı, gerçekten istenme­yen işin sizin öne sürdüğünüzden çok daha küçük olduğunu bu­lacaktık. Fakat ne olursa olsun, iki seçeneğimiz olduğunu görün. Birinci seçenek, onu eşit şekilde paylaşmaktır; diğeri, sosyal ku­rumları bazı insan gruplarının açlık tehdidiyle işi yapmaya mec­bur olacakları şekilde tasarlamaktır. Bunlar iki seçenektir.

Yapmaya mecbur olmak değil ama, yapmaya değer olduğunu dü­şündükleri bir miktar kendilerine ödendiği için yapmayı gönüllü ola­rak kabul edebilirler.

Tamam ama herkese gerçekten eşit ödeme yapıldığını varsay­dığımı düşünüyorsun. Unutma ki, artık sıkıcı işleri yapan insan­lara, tercih ettikleri işi yapan insanlardan maddi olarak daha faz­la ödendiği -tamamen tersi- bir toplumdan söz etmiyoruz. Bizim toplumumuzun işleyiş tarzında, herhangi bir sınıflı toplumun iş­leyiş tarzı, istemedikleri işi yapan insanlar en az ödeme yapılan­lardır. O iş yapılır ve biz sanki zihnimizden çıkarıp atarız, çünkü üretimin yalnızca bir faktörünü, yani emeklerini kontrol eden ve onu satmak zorunda olan kalabalık bir sınıf insan olacağı varsa­yılmıştır; onlar yapacak başka şeyleri olmadığı için mecburen o işi yapacaklardır ve bundan dolayı onlara çok küçük bir ödeme yapılacaktır. Düzeltmeyi kabul ediyorum. Üç tür toplum düşüne­lim: Bir, bugünkü toplum; burada istenmeyen işler ücretli kölele­re verilir. İkinci bir sistem düşünelim; burada istenmeyen işler, onu anlamlı kılmak için en iyi çabalardan sonra paylaşılır. Üçün­cü bir sistem düşünelim; burada insanlar gönüllü olarak yapma­yı seçsinler diye, istenmeyen işlere yüksek ekstra ücret alınır. Pe­kâlâ, bana öyle geliyor ki, son iki sistem de -müphem bir söyle­yişle- anarşist ilkelerle tutarlıdır. Ben şahsen üçüncüden ziyade ikinciyi savunuyorum, fakat ikisi de mevcut herhangi bir toplum­sal örgütlenmeden ya da günümüz toplum örgütlenmesindeki herhangi bir eğilimden hayli uzaktır.

Size başka bir şekilde sorayım. Bana öyle geliyor ki, işi onu ya­pan insanlara tatmin sağlayacak şekilde düzenlemekle, üretilen şeyi kullanacak ya da tüketecek insanlar için, üretilen şeyin değeri teme­linde düzenlemek arasında temel ama maskelenmiş bir seçenek var. Özünde iş olan hobilerini gerçekleştirmek için herkese azami fırsat verilmesi temelinde organize edilen bir toplum, mantıksal son nokta­sına bir manastırda varır; orada yapılan türden iş, yani dua, işçinin kendisini zenginleştirecek iştir ve orada herhangi birinin herhangi bir şekilde kullanacağı bir şey üretilmez ve ya düşük bir hayat stan­dardında yaşarsınız ya da resmen aç kalırsınız.

Pekâlâ, burada bazı olgusal varsayımlar var ve olgusal varsa­yımlarda sizinle aynı fikirde değilim. Bana göre işi anlamlı kılan şeyin bir parçası, onun kullanılması, işin ürününün kullanılması­dır. Zanaatkarın işi o zanaatkar için, kısmen ona zekâ ve akıl kat­tığı, kısmen de iş yararlı olduğu için anlamlıdır; aynı şeyin bilim­ciler için de doğru olduğunu söyleyebilirim. Demek istediğim, yaptığınız türden iş başka bir şeye yol açabilirse -kastedilenin bi­lim olduğunu anlıyorsunuz-, burası çok önemlidir, başardığınız şeyin güzelliğinden ve şıklığından oldukça ayrı olarak başka bir şeye katkıda bulunabilir. Ve bence insan çabalarının her alanını kaplar. Üstelik bence insan tarihinin büyük kısmına bir göz atar­sak, insanların yaptıkları üretici ve yaratıcı işten büyük ölçüde tatmin -genellikle çok tatmin- duyduklarını görürüz. Ayrıca, bu imkânların sanayileşmeyle muazzam zenginleştiğine inanıyorum. Niçin? İlk olarak en anlamsız angaryaların çoğunu makineler üst­lenebildiği için; bu gerçekten yaratıcı insan açısından için imkân­ların önemli miktarda genişlemesi demektir.

Şimdi, işin bir hobi gibi isteyerek yapılmasından bahsettiniz. Fakat ben buna inanmıyorum. İsteyerek yapılan işin, iyi yapıl­mış anlamlı, yararlı bir iş olabileceğini düşünüyorum. Pek çok insanın yaptığı gibi, işte tatmin arzusu ve topluma değerli şey­ler üretme arzusu arasına bir ikilem de koydunuz. Fakat burada bir ikilem, bir çatışkı olduğu o kadar açık değil. O yüzden, işte tatmin ve zevki artırmaya katkıyla, çıktının değerine katkının ters orantılı olduğu hiçbir surette net değildir -aslına bence yanlıştır.

Ters orantılı değil de alakasız olabilir. Şunu demek istiyorum, çok basit bir şey alın, bir tatil günü plajda dondurma satın almak gibi. Bu, topluma bir hizmettir; hiç şüphesiz insanlar sıcaktan bunalmış­lardır ve dondurma isteyeceklerdir. Öte yandan, bu görevin zanaat­karın zevki için mi yoksa yüce bir sosyal erdem ya da asalet duygu­suyla mı yapıldığını anlamak zordur. Karşılığında bir ödül almaya­caksa, o göreve niçin önceden hazırlansın?

Birkaç neşeli dondurma satıcısı gördüğümü söylemeliyim…

Tabii, çok para kazanıyorlar.

Onlar çocuklara dondurma vermek fikrinden bir şekilde hoşla­nan insanlardır; bana öyle geliyor ki, aklıma gelen binlerce meslek­le kıyaslandığında zamanını geçirmek için çok akla yatan bir yol.

Unutmayın ki, bir insanın bir mesleği vardır ve bence var olan mesleklerin hemen tamamında -özellikle hizmet sektörü denen, yani insanlarla ilişki gerektirenlerde- kendine özgü bir tatmin ve onlarla, yani icap eden insanlarla alakadar olmakla ilişkili ödüller vardır. Öğretme buna uyar, dondurmacılık buna uyar. Dondur­macılığın öğretmenlik gibi adanmışlık ve zekâ gerektirmediğini ve belki bu yüzden daha az tercih edilen bir meslek olduğunu ka­bul ederim. Böyle olsa bile, paylaşılması gerekecektir.

Bununla birlikte, dediğim şey şudur; işten alman zevk, işten alman gurur gibi karakteristik varsayımlarımız, toplumsal tarihin özel bir evresiyle, yani insanların üretim aracı olduğu kapitalizm­le, ilgili olan çıktının değeriyle ya ilgisiz ya da negatif ilgilidir. Bu katiyen mutlak olarak doğru değildir. Örneğin, montaj hattında­ki işçilerle, mesela sanayi psikologlarmca yapılmış röportajlara bir göz atarsanız, onların tekrar tekrar şikayet ettiği şeylerden bi­rinin işlerini iyi yapamamaları, işlerini uygun yapamayacak kadar montaj hattının hızlı gitmesi olduğunu görürsünüz. Geçenlerde tesadüfen bir yaşlılık bilimi dergisinde bir ömür uzunluğu çalış­ması gördüm; ömür uzunluğunu öngörmede kullanabileceğiniz faktörler -bilirsiniz sigara içme, içki içme, genetik faktörler- takip edilmeye çalışılmış, her şeye bakılmış. En yüksek tahminin, en başarılı tahminin iş tatmini olduğu gerçeği meydana çıkmış.

İyi işi olan insanlar çok yaşıyor.

İşlerinde tatmin bulan insanlar diyelim. Ve bunun oldukça an­lamlı olduğu kanısındayım, çünkü işyeri hayatınızı geçirdiğiniz yerdir, yaratıcı faaliyetlerinizi yaptığınız yerdir. Şimdi iş tatmini­ne ne yol açar? Tamam, bence pek çok şey yol açar; toplum için yararlı bir şeyler yaptığınız bilgisi bunun önemli bir parçasıdır. İş­lerinden tatmin olan pek çok insan, yapılması önemli olan şeyi yaptıklarını hisseden insanlardır. Öğretmen olabilirler, doktor olabilirler, bilimci olabilirler, zanaatkâr olabilirler, çiftçi olabilir­ler. Demek istediğim, yaptığı şeyin önemli olduğu, değerli oldu­ğu, sosyal bağlan olan kişilere katkı sağladığı duygusu, insanın kişisel tatmininde en önemli faktördür.

Bunun üzerine, bir de iyi yapılmış işten gelen gurur ve kendi­ni gerçekleştirme duygusu vardır -sadece becerilerinizi alıp ve onları kullanıma koymaktan. Şimdi üretilen şeyin değerini artıra­cağını düşünmem gerekirken, niçin ona herhangi bir şekilde za­rar vereceğini düşüneyim ki.

Fakat yine de bir düzeyde zarar verdiğini düşünelim. Peki ta­mam, toplumun, topluluğun o anında çözümün ne olacağına ka­rar vermek gerekir. Her birey, hem bir üretici hem bir tüketicidir evvela; bu, her bireyin sosyal olarak belirlenmiş çözümlere ger­çekten çözüm iseler- katılması gerekir demektir. Ve yine, içinde yaşadığımız gerçekten zorlayıcı ve kişisel olarak yıkıcı sistemin çarpıtıcı prizması yüzünden, çözümün doğasının çok abartıldığı­nı düşünüyorum.

Tamam, topluluğun çözümler hakkında karar vermesi gerektiği­ni söylüyorsunuz; kuşkusuz ulusal planlama, yatırım kararları, ya­tırımın yönlendirilmesi, vb. hakkındaki bütün fikirleriyle komünist teori bunu sağlar. İnsanların ne tüketmek istediğine ya da insanların yapmayı istediği işe öncelik vermeye karar vermek, plan yapmak, yatırım kararları almak için, bir anarşist toplumda zorunlu olacak yönetim üst yapısının miktarını hesaba katmak istemiyor gibisiniz.

Bunu kabul etmiyorum. Bana öyle geliyor ki, anarşistler, hatta işçi konseyleri ve federasyonlarına dayanan sol Marksist yapılar, ulusal bir planla ilgili alınabilecek kararlarda bir dizi karar alma seviyesini kesinlikle sağlarlar. Benzer şekilde Devlet sosyalizmi toplumları da, karar almanın bir seviyesini -diyelim ulus- sağlar; bu seviyede ulusal planlar üretilebilir. Bu bakımdan fark yoktur. Fark o kararlara katılımın olması ve o kararlar üzerinde denetim olmasındadır. Anarşist ve sol Marksistlerin -sol Marksist olan işçi konseyleri ya da Konsey komünistleri- bakış açısında, o kararlar onların arasında yaşayan ve onların arasında çalışan doğrudan temsilcileri ve toplantıları vasıtasıyla, aydınlanmış işçi sınıfı tara­fından alınır. Devlet sosyalizmi sisteminde ulusal plan ulusal bir bürokrasi tarafından yapılır; ilgili bütün bilgiyi kendisinde toplar, kararları alır, halka sunar ve ara sıra birkaç yılda bir halkın önü­ne çıkar, “Beni ya da onu seçebilirsiniz, fakat hepimiz bu uzak bü­rokrasinin parçasıyız,” der. Bunlar kutuplardır, sosyalist gelenek içindeki kutupsal zıtlıklardır.

Öyleyse gerçekte devletin ve muhtemelen memurların, bürokrasi­nin çok önemli bir rolü var, fakat bu farklı olan üzerinde denetimdir.

Eh, görüyorsun, yönetimle ilgili kararları icra etmek için ayrı bir bürokrasiye ihtiyacımız olduğuna gerçekten inanmıyorum.

Çeşitli uzmanlık biçimlerine ihtiyacınız var.

Evet, fakat ekonomik planlamaya gelince uzmanları ele alalım, çünkü herhangi bir karmaşık sanayi toplumunda görevi plan yap­mak ve kararların sonuçlarını planlamak, karar almak zorunda olan insanlara açıklama yapmak olan bir grup teknik adam kesin­likle olacaktır, ki buna karar verirseniz muhtemelen bu sonuçla karşılaşacaksınız çünkü programladığınız modelin varacağı yer budur, vb. Fakat önemli husus, planlanan bu sistemlerin kendisi­nin sanayi olmasıdır; bunlar kendi işçilerinin konseylerine ait ve bütün konsey sisteminin parçası olacaktır; fark bu planlama sis­temlerinin karar alamamasıdır. Bunlar otomobil yapanların oto­mobil yapmasıyla kesinlikle aynı biçimde plan yaparlar. Planlar o yüzden işçi konseyleri ve konsey birlikleri için elde mevcuttur, otomobillerin binilmek üzere elde mevcut olmasıyla aynı şekilde. Şimdi kuşkusuz bunun gerektirdiği şey, aydınlanmış ve eğitimli bir işçi sınıfıdır. Fakat bu kesinlikle, ileri bir sanayi toplumunda ulaşmaya muktedir olduğumuz bir hedeftir.

Liberter sosyalizm ya da anarşizmin başarısı, insan doğasmdaki, hem motivasyonu ve özgeciliğindeki hem de bilgisi ve kültüründeki temel değişikliklere gerçekten ne derece bağlıdır?

Ben yalnızca buna bağlı olmadığını, liberter sosyalizmin ger­çekten bütün amacının buna katkıda bulunmak olduğunu dü­şünüyorum. Ruhsal bir dönüşüme -kesinlikle insanların kendi­lerini ve eyleme, karar verme, yaratma, üretme, araştırma yete­neklerini tasarlama tarzındaki büyük dönüşüme-, kesinlikle sol Marksizm geleneğinden sosyal düşünürlerin, diyelim Luxem- burg’un, bütün anarko-sendikalistlerin her zaman vurguladığı ruhsal dönüşüme katkıda bulunacaktır. Öyleyse bir yandan, ruhsal dönüşüm gerekir. Öte yandan, hedef, işin doğasındaki, yaratıcı faaliyetin doğasındaki, basitçe insanlar arasında ve in­san doğasının yeni cephelerinin gelişmesine izin veren yaratılan bu kurumların etkileşimi içinde ortaya çıkan toplumsal bağlar­daki dönüşüme katkıda bulunacak kurumlar yaratmaktır. Ve sonra bu özgürleşmiş insanların katkıda bulunabileceği daha çok özgürleşmiş kurumların inşası: bu, benim anladığım sosya­lizmin evrimidir.

Son olarak Profesör Chomsky, Batı’daki büyük sanayi ülkelerin­de gelecek yitmi beş yılda ya da sonrasında, bu çizgideki toplumla­rın şansı konusunda ne düşünüyorsunuz?

Öngörü yapmak için yeterince akıllı ya da bilgili olduğumu düşünmüyorum ve böyle az bilinen konulardaki öngörülerin muhtemelen genellikle yargıdan ziyade kişiliği yansıttığını düşü­nüyorum. Fakat en azından şu kadarını söyleyebiliriz sanırım: Az sayıdaki ekonomik imparatorluklarda ve giderek totaliter bir dev­let haline gelen yerlerde, sanayi kapitalizminde güç yoğunlaşma­sına doğru aşikar bir eğilim var. Bunlar uzun zamandır devam eden eğilimler ve onları gerçekten durduracak bir şey görmüyo­rum. Bu eğilimlerin süreceğini düşünüyorum; onlar durgunluğun ve kapitalist kurumların gerilemesinin bir parçası.

Şimdi bana öyle geliyor ki, devlet totalitarizmine ve ekono­mik yoğunlaşmaya -kuşkusuz birbiriyle bağlantılıdır bunlar- doğru gelişmeler, sürekli tepkiye, kişisel özgürleşme çabalarına ve örgütlü toplumsal özgürleşme çabalarına yol açacak. Ve bun­lar her şekli alacaklar. Avrupa’nın dört bir yanında, şu ya da bu biçimde, bazen işçi katılımı ya da ortak yönetim, hatta bazen iş­çi denetimi denen eğilime doğru bir çağrı var. Şimdi bu çabala­rın çoğu minimal düzeyde. Yanlış yönlendirildiklerini düşünü­yorum, gerçekten çalışan sınıfın bizatihi özgürleşme çabalarını baltalayabilir bile. Fakat ister özel ekonomik güç isterse Devlet bürokrasisinden gelsin, zorlama ve baskının, katiyen insan haya­tının zorunlu bir özelliği olmadığı konusunda kısmen kuvvetli bir sezgi ve anlayışa sahipler. Ayrıca, bu güç yoğunlaşması ve otorite ne kadar devam ederse, o kadar onlara karşı tepkileri ve örgütlenme çabalarını ve devrildiklerini göreceğiz. Er ya da geç başaracaklar, ümit ederim.

 

ANTOLOGIJA ANARHIZMA’YA ÖNSÖZ[157]

(1986)

Anarko-sendikalist düşünür Rudolf Rocker modern anarşizmi, “Avrupa entelektüel hayatındaki karakteristik ifadelerini Fransız Devrimi sırasında ve ondan bu yana bulan iki büyük akımın, Sos­yalizm ve Liberalizmin kesişme noktası,” olarak tanımlar. Benzer şekilde modern anarşizmin, hem teoride hem pratikte en kurucu unsurları, liberal kapitalizmin ve kendilerini sosyalist olarak res­meden eğilimlerin eleştirinden gelişti.

Aydınlanma’nm liberal idealleri, ortaya çıkan kapitalist düzen­de ancak çok kısmi ve kısıtlı şekillerde gerçekleştirilebildi: “Ka­nun önünde bütün vatandaşların eşitliği şiarıyla Demokrasi ve kendi bedeni üzerinde insanın haklarıyla Liberalizmin her ikisi de kapitalist ekonominin gerçeklikleri tarafından harap edildi,” der Rocker, doğru olarak. Hayatı idame ettirebilmek için sermaye sahiplerine kendilerini kiralamaya mecbur olanlar, en temel hak­ların birinden mahrum bırakıldılar: başkalarıyla dayanışma için­de, kendi denetimi altında üretici, yaratıcı ve tatmin edici iş gör­mek. Ayrıca, kapitalist demokrasinin ideolojik kısıtlamaları altın­da birincil zorunluluk, yatırım kararları alma konumunda olanla­rın ihtiyaçlarını tatmin etmektir; talepleri karşılanmazsa üretim, iş, sosyal hizmetler, hayatı sürdürme araçları olmayacaktır. Zo­runlu olarak kendilerini ikinci dereceye koyan ve çıkarlarını, kaynaklar üzerinde denetimi de olan, toplumun yöneticilerinin ve mal sahiplerinin çıkarlarına hizmet etme öncelikli ihtiyacına göre daha az önemli sayan herkes, siyasal işleyişin işlev göreceği temel koşulları, parametrelerini ve ana gündemi belirlemek için ve ihtiyaç olduğunda, yerleşik iktidara herhangi bir meydan oku­mayı bastıracak devlet şiddetinin kaynaklarına başvurmak için ideolojik sistemi (medya, okullar, üniversiteler, vb.) kolaylıkla kendi çıkarlarına göre biçimlendirebilir. Önemli husus, liberal demokratik devrimin ilk günlerinde Continental Kongre[158] Başka­nı ve Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesinin Başyar­gıcı John Jay tarafından veciz bir şekilde formüle edilmişti: “Ülke­nin sahibi olan halk onu yönetmelidir.” Ve elbette hangi hizip ik­tidarda olursa olsun, bunu yapar. Ekonomik güç birkaç elde yo­ğunlaştığında ve doğa ve hayatın karakteri üzerindeki temel ka­rarlar, yatırım kararlan prensip olarak demokratik denetimden uzaklaştırıldığında durum nadiren başka türlü olabilir.

Benzer şekilde, kanun önünde eşitlik ilkesi kapitalist demok­raside ancak kısmen gerçekleştirilebilir. Kanun hükümleri muh­telif derecelerde var olur, fakat çoğunlukla, gerçek işleyişte, kapi­talist bir toplumda özgürlük, başka her şey gibi bir mal türü ha­line gelir; satın alınabildiği kadarına sahip olunabilir. Zengin bir toplumda, nüfusun çoğu oldukça çok miktarda alabilir fakat for- mel garantiler onların kendisini elde etme kaynaklarından mah­rum olanlar için bir şey ifade etmez.

Genelde Aydınlanma idealleri ancak insana verdiği önemin so­luk bir yansıması şeklinde gerçekleştirilebildi. Eğer ‘demokra- si’yle sıradan insanların hayatlarını etkileyen ve topluluklarını il­gilendiren kararlara katılmak için etkili araçlara sahip oldukları bir sistemi kastediyorsak, ‘kapitalist demokrasi’ ibaresi gerçekten çelişkili bir terimdir.

Sosyalizme gelince, yine Rocker’m sözleriyle, anarşistler şun­da ısrarlıdır: “Sosyalizm ya özgür olacaktır ya da hiç olmayacak­tır. Bunun kabul etmekle anarşizmin varlığı için hakiki ve derin bir gerekçe sunar.” Bu uygun tavrı almakla anarşistler kendileri­ni modern dünyada şimdi ‘sosyalizm’ denen akımın karşısında konumlandırır. Dünyanın iki büyük propaganda sistemi, Lenin ve Trotsky tarafından yaratılan ve Stalin ve ardılları ve bu dene­yimden gelen başkalarının biçimlendirdiği toplumun ‘sosyalist’ olduğu doktrininde birleşmiştir. Süper güçlerin ve başka yerler­deki sömürge entelektüellerinin Ajitprop’la bu alışılmadık yakın­lığının sebebi yeterince açıktır. Sözde ‘sosyalist devlet’lerin lider­liğine gelince; bu yalan, hakiki sosyalizmin her izini yok ederler­ken sıklıkla acımasız uygulamalarını örtmek için haklı olarak sosyalist ideallerle uyum içinde olma saygınlığından ve onların aurasmdan faydalanmalarına izin vererek, yönetimlerini meşru­laştırmalarına hizmet eder. Dünyanın ikinci büyük propaganda sistemine gelince, Sovyetler Birliği’yle ve Leninist modeli seçen başkalarıyla sosyalizmin birliği, ‘sosyalist’ zindana yegane alterna­tif olarak algılanarak, devlet kapitalist kurumlarına uyuma ve itaate zorlamak için güçlü bir ideolojik silah olarak hizmet eder.

Gerçekte Bolşevikler devlet iktidarını kazanınca hemen, Par- ti’nin, pratikte Merkez Komitesi’nin ve büyük liderlerinin hü­kümranlığını tesis ederek, halk mücadelesinin ve devrimci Rus­ya’da yaratılan özgürlüğün araçlarını, özellikle Sovyetlerin ve fab­rika konseylerinin zengin potansiyelini yok etmeye girişmişti -Troçki’nin yıllar önce harfiyen öngördüğü gibi, Rosa Luxem- burg’un ve başka sol Marksistlerin zamanında uyardığı gibi ve anarşistlerin her zaman anladığı gibi. Lenin, “tek bir iradeye sor­gusuz boyun eğme” istiyordu ve ‘sosyalizm için’ liderliğin toplu­mu bir işçi ordusuna dönüştürmeye devam ederek, serbest ifade­ye, bağımsız düşünmeye ve anlamlı örgütlenmeye izin verebilen ‘hizipçiliğin’ ve işçi kontrolünün her izini silerek, kendisine “sü­recin liderlerinin tekil iradesine sorgusuz itaat etmeleri” gereken işçiler üzerinde ‘diktatoryal güçler’ almasını talep ediyordu. Bun­ların hiçbiri, uzun zaman önce “çağımızın yarattığı en rezil ve korkunç yalan olduğu”nu ortaya koyduğu ‘kızıl bürokrasi’ye kar­şı uyaran Bakunin için şaşırtıcı değildi.

Bakunin’in anlayışı modern çağ entelijensiyasmın, “bilimsel zekânın saltanatını, bütün rejimlerin en aristokratik, despotik, küstah ve seçkincisi”ni yaratma peşindeki “yeni bir sınıf, gerçek ve sahte bilimciler ve bilim insanlarının yeni bir hiyerarşisinin akıllıca bir eleştirisi bağlamında geliştirildi. Halk mücadelelerini kendi amaçları için sömürme ve ‘bilim’ adına ve “bir avuç ayrıca­lıklı seçkinin kitleler üzerindeki hakimiyetini gizlemeye hizmet” edecek olan ‘sosyalizm’in bir türüne ‘cahil kitleleri’ sevk edecek sözde üstün anlayışları adına devlet iktidarının saltanatını üstle­rine almaya çalışacaklardır, diye uyarıyordu. Ayrıca halk mücade­lesinin başarısız olduğu yerde, “şayet üzerinde ‘halkın sopası’ ya­zılı sopayla dövülürse halk kendisini daha iyi hissetmezken”, on­lar giderek artarak merkezileşen devlet kapitalist sisteminin yö­neticileri -şirket ekonomisinin, devlet iktidarının, ideolojik araç­ların yöneticileri- haline gelecekler.

Devlet sosyalizminin zaferinin bir sonucu olarak giderek mar- jinalleşen anarşistler ve sol Marksist unsurlar, bu eğilimleri açık­lamaya ve karşı çıkmaya çalıştılar, fakat bugüne kadar kayda de­ğer bir başarı elde edemediler. Bakunin’in ifadesi modern çağın can alıcı özelliklerini önceden görmüştü. Leninist doktrinin ve esas itibarıyla oldukça benzer olan devlet kapitalist doktrininin modern entelijensiyaya çok çekici gelmesini anlamak zor değil: Bu doktrinler onlara güç kullanımında paylaşma, ayrıcalığın çar­pık dağıtımından fayda sağlama ve bazen gücü kendi ellerinde toplanma hakkı bahşeder. Devrimci savaşlar tekrar tekrar demok­ratik katılım ve toplumsal ve ekonomik hayat üzerinde kontrol araçları olarak hizmet edebilecek halka dayalı formların yaratıl­masına yol açtı, fakat bunlar içeriden otoriter unsurların ve dışa­rıdan güçlü düşmanların şiddetli saldırına karşı koymaktan aciz­di. Sözde ‘sosyalist’ ve kapitalist devletlerin sıklıkla böyle eğilim­leri ezmek için zımni bir işbirliği içinde hareket etmesi çarpıcıdır; önemli bir örnek 1936-197’de lspanya’daki işçi köylü devriminin, birbirleriyle savaşan fakat özgür olacak bir sosyalizmin münkirle­rini alt etmek üzere birleşen Sovyetler’in kontrolündeki Komü­nist Parti, liberal demokratlar ve faşist güçlerin öncülüğünde kombine bir saldırıyla ezilmesidir.

  1. yüzyılın büyük başarılarından biri, otoriter iktidara karşı bireyin haklarının korunmasını içeren siyasal demokrasi fikrinin ve hatta kısmen temel formlarının yaratılmasıdır. Fakat kısmen fonksiyon gördüğü dar alanın ötesinde demokrasinin, üretim ve yatırım üzerinde üretenlerin gerçek kontrolüyle ve devlet siste­minde, özel ekonomide ve toplumsal hayatın çoğundaki hakimi­yet ve hiyerarşi yapılarının kaldırılmasıyla bütün toplumsal ve ekonomik hayata genişletilmesi hedefi ulaşılmadan kaldı. Dünya­nın hemen her yerinde 18. yüzyıl devrimleri henüz tamamlanma­mıştır; nerede kaldı yoksulluk, açlık, ev içindeki ya da dışarıdaki efendiye köleliğin üstesinden gelme ve doğru dürüst bir varolu­şun asgari şartlarını sağlama görevi. Sefalet ve baskının üstesin­den gelmek için yapıcı çabalar, doğal olarak onların devamından, modern çağın büyük sürekli trajedisinden faydası olanlar tarafın­dan engellendi. Gerçek sosyalizmin temel ilkeleri gelecek müca­delelere göre bir vizyon ve büyük bir hedef olarak kaldı. Onları üstlenmek, hatta ele alınması gereken [?] problemleri anlamak için, onun temel ilkelerini zorla reddeden bir sistemi adlandırma­ya ‘sosyalizm’ terimini kullanmanın en kritik unsuru olduğu bir kandırma ve çarpıtma ağından kurtulmak gerekir.

Anarşist fikirlerin kayıtları, hatta dahası, baskı ve hakimiyet­ten kendilerini özgürleştirmeye uğraşan insanların ilham veren mücadelesinin kayıtları, donmuş fikirlerin ve kimi yeni kalıplar içindeki kavramların araçları olarak değil, toplumsal gerçekliğin anlaşılması ve onu değiştirme işine bağlanma için bir temel ola­rak korunmalı ve üzerine titrenmelidir. Tarihin bir sona ulaştığı­nı, otorite ve hakimiyetin bugünkü yapılarının taşa nakşedildiği- ni farz etmek için bir sebep yok. İktidar ve ayrıcalığı sürdürmek yolunda savaşacak toplumsal güçlerin gücünü küçümsemek de büyük yanlış olacaktır.

Bugünün bilimi gerçeği kurumsallaştırabilmiş olmaktan çok uzaktır; Bakunin’in ‘özgürlük güdüsü’nün gerçekten insan doğa­sının merkezi bir kurucu unsuru olmasını, onu icra eden iktidar ve tahribatla, onun müsebbibi olan otoriter doktrin ve ümitsizlik­lerle daha uzun süre boyun eğdirilemeyeceğini ve kontrol edile­meyeceğini yalnızca ümit edebiliriz.

 

DEMOKRASİ TEHDİDİNİN KONTROL ALTINA ALINMASI[159]

(1990)

İskoç entelektüel geleneği üzerine aydınlatıcı çalışmasında, George Davie ana temasını “bağımsız bir dış dünyaya inanç, ne­denselliğe inanç, ideal standartlara inanç ve vicdanın geri kala­nından ayrı olarak vicdanlı benliğe inanç gibi” “sağduyu ilkeleri­nin ya da doğal inançların” temel rolünün teşhisi olarak belirler. Bu ilkelerin bazen düzenleyici bir karaktere sahip olduğu düşü­nülür; asla tamamen haklılaştırılamasa da, düşünce ve kavram için temel sağlarlar. Bazıları onların, Davie’nin ifadesiyle, “indir­genemez bir gizem unsuru” içerdiği kanaatindedir; başkaları on­lar için rasyonel bir temel sağlamayı ümit ederler. Ne olduğunu hâlâ bilmiyoruz.[160]

Bilgi için mutlak belli temellerin olmadığını kabul etmekle za­manın kuşkucu eleştirisini yapan 17. yüzyıl düşünürlerinin böy­lesi fikirlerinin izini sürebiliriz, fakat yine de dünyaya dair güve­nilir bir kavrayış elde etmek ve bu kavrayışı ilerletmek, ona uy­gulamaya geçirmek için -özellikle bugün çalışan bilimcilerin ba­kış açısından- yollarımız elbette var. Benzer olarak normal hayat­ta makul bir insan, çok dar görüşlü ya da yanlış yönlendirici ola­bileceklerini kabul ederken ve kavrayışın ilerlemesi olarak onları inceltmeyi ya da değiştirmeyi ümit ederken sağduyunun doğal inançlarına bel bağlar.

Davie, David Hume’un İskoç felsefesine bu özel nüansı sağla­dığına ve daha genel olarak felsefeye uygun soru sormayı öğret­miş olduğuna inanır. Hume’un ortaya attığı bir bilmece, konfe­ransın bu iki gününde ele almayı umduğumuz sorunla özel ola­rak alakalıdır. Devletin Birincil İlkeleri’ni değerlendirirken, Hu­me’un saptadığı ‘en şaşırtıcı bir şey’:

pek çok insanın birkaç kişi tarafından yönetilmesinde bir kolaylık görmek ve insanlann kendi duyarlık ve tutkulannı yöneticilerininki- ne terk etmesindeki örtük boyun eğmeyi gözlemlemektir. Bu hayreti yaratan araçları araştırdığımızda, Zor her zaman yönetilenlerin tara­fında olduğundan, yöneticilerin onlara destek olmak için fikirden baş­ka bir şeye sahip olmadığını bulacağız. Bu yüzden devletin dayandığı yegane şey fikirdir; bu düstur en özgür ve en popüler olanların yanı sıra, en despotik ve en militer devletlere kadar genişler.

Bu analizin tartışmalı bir niteliği, zorun yönetimin bir yönü ol­duğu düşüncesidir. Gerçek daha acıdır. İnsan tarihinin büyük kısmı Kral’a karşı, halka daha da karşı olan Parlamento’nun yöne­timini bir yüzyıl önce savunanlarca ileri sürülen karşıt tezi des­tekler: “Kılıcın gücü, Devletin bütün Payelerinin Temelidir, hatta öyle de olmuştur.”[161] Bununla birlikte, Hume’un paradoksu gerçek­tir. Despotik yönetimler bile bir ölçüde rıza üzerine temellenir ve haklardan feragat daha özgür toplumların alametifarikasıdır -analiz edilmesi gereken bir olgu.

Geçtiğimiz on yıldaki halk hareketlerinin başarıları ve trajedi­leri, hakikatin en acı yönünü açığa çıkardı. Sovyet uydularında yöneticiler zorla yönetti, oyla değil. Zor bırakıldığı zaman kırıl­gan tiranlık, çoğu yerde az bir kan dökülmesiyle çabucak yıkıldı. Bu kayda değer başarılar tarihsel normdan keskin bir ayrılıştır. Modern tarih boyunca halk güçleri otokratik yönetimle savaşma­ya çabalayan radikal demokratik ideallerle motive oldu. Bazen di­ze gelmeden önce özgürlük ve adalet alanlarını genişletebildiler. Genellikle tamamen ezildiler. Fakat kurumsallaşmış iktidarın, bir halk ayaklanmasıyla karşılaştığında tamamen geri çekildiği bir durum düşünmek zordur. Hüküm süren süper güçlerin davranı­şı daha az kayda değer değildir; geçmişte de düzenli olarak yaptı­ğı gibi, bu gelişmeleri engellememekle kalmaz, hatta önemli iç değişimlerin yanında onları teşvik ederler.

Tarihsel normlar dramatik biçimde, oligarşi ve militarizmin ka­ba tiranlığını devirmek için her halk girişiminin, yankürenin yö­neticileri tarafından desteklenen ya da doğrudan organize edilen öldürücü bir güçle karşılaştığı Orta Amerika vakasıyla zıtlığı için­de resmedilir. Orada on yıl önce terör ve sefaletin karanlık çağına bir son vermek için ümit işaretleri vardı; demokrasi ve sosyal re­forma yol gösterebilecek kendine yetme grupları, sendikalar, köy­lü birlikleri ve diğer halk örgütlerinin yükselişteydi. Bu ihtimal Amerika Birleşik Devletleri ve yandaşı rejimlerin sert bir tepkisine sebep oldu, Britanya ve diğer Batılı müttefiklerince destekledi; kat­liamlar, işkence ve genel barbarlık Pol Pot’u hatırlatacak ölçüdey­di. Demokrasi korkusuna karşılık batının uyguladığı bu şiddet, iş­verenlerin propaganda ihtiyaçlarının ve vicdanları tatmin için ya­pılan utanç dolu seçimlerden hemen sonra, El Salvador Kilise- si’nin sözleriyle, toplumları “kolektif yılgınlık ve genel korku” “te­rör ve panikle etkilenmiş” ve “terörün kabulünü içselleştirmiş” duruma getirdi. Nikaragua’da kaynakları yoksul çoğunluğa yö­neltmedeki ilk çabalar, bu haddini aşmayı hayatı sıfır seviyesine indirerek cezalandırmak üzere Washington’ın ekonomik ve ide­olojik savaş ve düpedüz terörizm başlatmasına yol açtı.

Batı düşüncesi bu sonuçlara, iktidara ve ayrıcalıklara meydan okuma püskürtüldüğü ve hedefler uygun olarak seçildiği ölçüde bir başarı olarak bakar: Rahipleri öldürmek doğru değildir fakat sendika liderleri ve insan hakları eylemçileri -ve tabii ki köylüler, yerliler, öğrenciler, genel olarak diğer değersiz hayatlar- meşru hedeftir.

Model tek tiptir. ABD’nin Panama’daki işgal güçleri, derhal ço­ğu siyasal eylemcinin ve sendika liderinin tutuklanmasını emret­ti, çünkü ABD elçiliğinin raporlarına göre onlar “sıradan kötü adamlardı”.[162] İktidarı restore edilecek ‘iyi adamlar’, 1980’lerin ba­şında uyuşturucu paralarını ustalıkla yıkayan bankerlerdi. O za­manlar, uyuşturucu kaçıran, adam öldüren, işkence yapan, se­çimlere hile karıştıran -ve son derece önemli olarak, Amerikan emirlerini uygulayan- Noriega da ‘iyi adam’dı. Şeytan kategorisi­ne transfer edilmesine sebep olan tehlikeli bağımsızlık çizgisini daha göstermemişti. Taktikler hariç, iki kere ikinin dört ettiğini anlamak için eğitilmiş fikirlerin yetersizliği de içinde olmak üze­re hiçbir şey yıllarca değişmedi.

Tarihsel normu Orta Amerika temsil eder, Doğu Avrupa değil. Hume’un sözleri bu düzeltmeyi gerektirir. Bu kabul edilince, doğ­ru ve önemli olmaya devam eder; devlet, isteyerek boyun eğmeyi getiren kanaat üzerine temellenir.

Günümüzde Hume’un kavramı yeniden canlandırılmış ve yükseltilmiştir, fakat çok önemli bir yenilikle: Teori, özgür ve popüler yönetimler için düşüncenin kontrolünün, despotik ve militer devletlerden daha önemli olduğu yönündedir. Burada mantık açıktır: Despotik bir devlet iç düşmanlarını güçle kon­trol edebilir, fakat bu silahı kaybetmiş devletlere, cahil kitlele­rin, onların işi olmayan kamusal işlere müdahalesini önlemek için başka aygıtlar gerekir.

Aslında konu çok daha geneldir. Halk siyasal alanda edilgenli­ğe indirgenmelidir, fakat boyun eğmenin güvenilir bir özellik ha­line gelmesi için inanç alanında da sağlamlaştırılmalıdır. Halk ka­tılımcı değil, gözlemci ve ürünlerin yanı sıra ideolojinin de tüke­ticisi olmalıdır. Eduardo Galeano şöyle yazar: “Çoğunluk fantezi tüketimini bırakmalıdır. Refah yanılsaması, yoksulları; özgürlük yanılsaması, baskı altmdakileri; zafer rüyası, mağlupları ve güç rüyası zayıfları kandırır.”[163] Bu en önemli noktadır.

Modern siyasal ve entelektüel kültürün bu merkezi temasına döneceğim. Fakat önce hareketlerimize ve düşüncelerimize yol gösteren bazı ‘doğal inançlara bir göz atalım. Böyle bir inanç Ba­kunin’in ‘bir özgürlük içgüdüsü’ dediği asli insan doğasının önemli bir unsurudur. Hume’un paradoksu ancak biz bu varsayı­mı yaptığımızda ortaya çıkar. Hume’un o kadar şaşırtıcı bulduğu bu içgüdüye göre hareket etmek yetersizdir. Aynı yetersizlik, Ro­usseau’nun insanlar özgür doğar fakat her yerde zincirlidirler, yağmalarını garanti altına almak üzere zenginler tarafından yara­tılan sivil toplum yanılsamasıyla baştan çıkarılırlar şeklindeki klasik ağıdına ilham verir. İnsan doğasının maddi teorisinde öz­gürlük içgüdüsünü bir temele oturtma çabaları olmuştur. Bir pa­yı olmadığı söylenemez fakat kesinlikle konuyu kurumsallaştır­manın yanma bile yaklaşamamıştır. Başka sağduyu inanışları gibi, bu inanç da imanla kabul ya da reddettiğimiz düzenleyici bir ilke olarak kalır. Yaptığımız seçimin, kendimiz ve başkaları için geniş ölçekli etkileri olabilir.

Özgürlüğün doğal hakkımız ve asli ihtiyacımız olduğu şeklin­deki sağduyu ilkesini kabul edenler, anarşizm “toplumun varma­sı gereken nihai idealdir” diyen Bertrand Russall’la da anlaşacak­lardır. Hakimiyet ve hiyerarşi yapıları tümden gayri meşrudur. Yalnızca şartlı ihtiyaç temelinde savunulabilirler; analize nadiren karşı duran bir sav. Russell’m yetmiş yıl evvel gözlediği gibi, ‘oto­ritenin eski bağları’nın pek az içsel ödülü vardır. İnsanların hak­larını terk etmesi için sebeplere gerek vardır “ve sunulan sebep­ler, yalnızca inanmada bencil bir çıkarı olanların inandığı, sahte sebeplerdir”. “İsyan koşulları,” diye devam eder, “kadında erkeğe karşı, baskı altındaki ulusta baskıcısına karşı ve her şeyden önce işçide sermayeye karşı ortaya çıkar. Bütün geçmiş tarihin göster­diği gibi, tehlikeyle dolu ama umutla da dolu bir durumudur”.3

Russell kısmen eğitim pratiklerine zorlamak için boyun eğme alışkanlığını takip eder. Onun görüşü zihni ‘bir tas gibi’ bilgiyle doldurmadan fakat ‘parlatılmış ve uyanık’ tutan 17. ve 18. yüzyıl düşünürlerininkini andırır. “Bilginin büyümesi meyvenin büyü­mesine [benzer]; dışsal sebepler bir miktar edebilirse de, özsuyu tam olgunlaştıran ağacın içsel canlılığı ve hassalarıdır.” Benzer kavramlar, insanoğlunun iç ihtiyaçlarını karşılamak -devrimci içerimleri nedeniyle çok zamandır unutulsa da, klasik liberal dü­şüncenin temel bir ilkesi- yerine başkalarının çıkarı için işçiyi bir araca döndüren yabancılaşmış emek ve siyasal ve entelektüel öz­gürlük konusundaki Aydınlanma düşüncesinin altında yatar. Bu idealler ve değerler gücünü ve uygunluğunu korumaya devam eder ve herhangi bir yerde gerçekleşmekten çok uzaktır. Bu böy­le olduğu sürece, 18. yüzyılın özgürlükçü devrimleri bir gelecek için vizyonu olarak tüketilmiş olmaktan çok uzak kalır.[164]

Hume paradoksunu hem despotik hem daha özgür toplumlar için koydu. İkinci durum çok daha önemlidir. Toplum daha öz­gür ve farklı olurken, baş eğdirme görevi daha karmaşık hale ge­lir ve beyin yıkama mekanizmalarının çözülme problemi daha zor hale gelir. Fakat entelektüel ilgi bir yana, özgür toplum dava­sının büyük insani önemi vardır, çünkü bu davada kendimizden bahsederiz ve öğrendiğimiz şeye göre hareket edebiliriz. Tam bu sebepledir ki, hakim kültür her zaman onları başkalarını istisma­ra sevk ederek, insani ilgileri dışlaştırmaya çalışacaktır. Ün, servet ve saygı resmi düşmanın suçlarını ortaya çıkaranları bekler; son derece önemli kendimize ayna tutma görevini üstlenen bu kişiler, herhangi bir toplumda çok farklı bir muamele bekleyebilirler. Ge- orge Onvell’ın meşhur Hayvan Çiftliği ve 1984’ü resmi düşmana odaklanmıştır ya da en azından bu ışık altında yorumlanabilir.

Görece özgür ve demokratik toplumlarda daha ilginç ve önemli olan düşüncenin kontrol edilmesi sorununu sürdürseydi beğenil- meyecekti ve Orvvell geniş alkışlanma yerine, sessiz bir azille yüz yüze kalıp saygınlığını yitirecekti. Biz yine de daha önemli ve ka­bul edilemez sorulara dönelim.

Yönetimler daha özgür ve halkçı olunca, güç onların tarafında olduğunda yönetilenler niçin yönetime boyun eğerler? İlk olarak önceki soruya göz atalım: yönetilenlerin tarafındaki gücün bü­yüklüğü nedir? Burada biraz dikkat gerekir. Devletin zorlama gü­cü kısıtlı olduğu sürece, toplumlar özgür ve demokratik olarak değerlendirilir. Amerika Birleşik Devletleri bu hususta eşsizdir: Belki dünyanın herhangi bir yerinde olandan daha çok, vatandaş­lar, en azından görece ayrıcalıklı, doğru renkte, toplumun maddi bir parçası olan vatandaşlar devletin zorlamasından uzaktır.

Fakat devletin, iktidarın bağlantı noktalarının yalnızca bir ke­simini temsil ettiği herkesçe bilinen bir şeydir. Yatırımlar, üretim, ticaret, finans, iş koşulları ve sosyal politikanın diğer önemli cep­heleri üzerinde kontrol özel ellerde yatar ve aynısı, reklamcılara kulak verenlere satış yapan ve doğal olarak sahipleriyle piyasala­rının çıkarını yansıtan büyük şirketler tarafından geniş çapta do- mine edildiği ifadesi için de geçerlidir.

Üstelik özel güç, bilinen mekanizmalarla, yönetimin eylemle­rine dar kısıtlamalar koyar. Amerika Birleşik Devletleri bu konu­da da sanayi demokrasileri arasında eşsizdir. Devlet zorundansa, özgürlük teminatlardaki ve siyasal hayatının yoksulluğundaki sı­nırlara yakındır. Asıl olarak tek bir siyasal parti; iki hizbiyle işve­ren partisi vardır. Değişen yatırıcı koalisyonları siyasal tarihin ge­niş bir tarihini izah eder. Sendikalar ya da diğer halk örgütleri programları ve siyaset seçimini etkilemede biraz rol oynamak için halka bir yöntem sağlayabilirler fakat bu güç bela olur. İdeolojik sistem ayrıcalıklıların dar konsensüsü tarafından sınırlandırılır. Hatta seçimler büyük ölçüde bir ritüeldir. Kongre seçimlerinde, gerçekten bütün görevliler, siyasal sistemin ve onun sunduğu se­çeneklerin boşluğunu yansıtan devlet dairesine döndürülür. Baş­kanlık kampanyalarında maddi meselelerin değişime açık olduğu neredeyse bir kandırmacadır. Siyasal yorumcular Reagan’ın sözle­rini tutup tutmayacağı ya da Mondale’nin çok sıkıcı görünüp gö­rünmediği ya da Dukakis’in Cumhuriyetçi halkla ilişkiler strate- jistleri tarafından atılan çamuru savuşturup savuşturamayacağı gibi soruları derin derin düşünürler. Halkın yarısı düğmeye bas­ma zahmetine bile katlanmaz ve katlananlar da genellikle bilinç­li olarak çıkarlarının tersine oy kullanırlar.

Bu eğilimler Reagan’lı yıllar boyunca arttı. Halk çok kuvvetli şekilde idarelerinin siyasetine karşı çıktı ve yaklaşık üç kişiden ikisi olan, Reagan’a oy verenler bile kanun yapma programını ha­yata geçiremeyeceğini umuyorlardı. 1980 seçimlerinde seçmenle­rin yüzde 4’ü ona ‘gerçek muhafazakâr’ olarak baktıkları için Rea­gan’a oy verdiler. 1984’de bu oran yüzde l’e düştü. Bu, Amerikan siyasal retoriğinde ‘muhafazakârlığın ezici bir zaferi’ denen şeydir. Üstelik bu kadar kandırmacanın tersine, Reagan’ın popülerliği hiçbir zaman özel olarak yüksek olmadı ve halkın çoğu onun bir medya yaratısı olduğunu anlamış görünüyordu; hükümet siyase­ti olabilecek şey hakkında yalnızca bulanık fikirlerine sahipti.[165]Şimdi olgunun zımnen kabul edilmesi dikkate değerdir; hemen akabinde ‘büyük haberciler’in artık hayatının çoğunda yaptığı gi­bi zengin insanlarla onun için yazılmış satırları okumaya ihtiyacı kalmamıştı, toptan bir unutuluş içinde kayboldu. Reagan ‘Devri­mi’ hakkındaki kandırmaca sekiz yıl kullanıldıktan sonra, hiç kimse herhangi bir konuda onun düşüncelerinin standart destek­çilerine herhangi bir konuda soru sormayı aklından geçirmedi, çünkü her zaman olduğu gibi, bir hiç olduğu anlaşıldı. Reagan yaşlı bir devlet adamı olarak Japonya’yı ziyaret ettiğinde, basın konferansı düzenleyememesini ya da herhangi bir konuda konu- şamamasını fark eden ev sahiplerini şaşırttı -ve verdikleri dolgun bir ücret yüzünden kızdılar da. Amerikan basınındaki bazı ko­miklikler onların şaşkınlığını artırdı; gizemli Batılı zihnin işleyişi­ni anlayamayan Japonlar bu önemli şahsiyetle ilgili okudukları şeylere inanıyorlardı.

Medya ve entelektüel cemaat tarafından yapılan aldatmaca, Hume’un boyun eğme ve otorite hakkındaki paradoksuyla bir düzeyde ilgilidir. Kapitalist devlet demokrasisinin, iktidar yeri konusunda belli bir gerilimi vardır; ilke olarak halk yönetir fa­kat etkili güç, toplumsal düzenin tamamını etkileyecek kadar geniş ölçüde özel ellerde kalır. Gerilimi düşürmenin bir yolu, şekil hariç, halkı sahneden uzaklaştırmaktır. Reagan fenomeni kapitalist demokrasinin bu temel amacım başarmada yeni bir yol sağladı. Amerika Birleşik Devletleri 1980’ler boyunca bir baş yönetici olmaksızın işlev gördü. Bu, halkın marjinalleştirilme- sinde büyük bir avantajdır. Sanki birkaç yılda bir belli ritüel gö­revleri yerine getirmek üzere bir Kraliçe seçmek için seçim yap­mak gibidir: törensel bir olay olması, hükümetin programını sesli okunması, vb. En gelişmiş ve sofistike kapitalist devlet de­mokrasileri gibi, Amerika Birleşik Devletleri de sıklıkla iç düş­manı kontrol etmek için tasarlanmış araçlara önayak olur ve il­ham edilen son şey de kuşkusuz başka yerlerde, bildik gecikme­lerle, taklit edilecektir.

Siyasal sistemde mesele çıktığında bile, etkili gücün konsan­trasyonu tehlikeyi sınırlar. Amerika Birleşik Devletleri’nde siya­sal ve ideolojik sistemin iş dünyasının çıkarlarına tabi olması nedeniyle sorun nadiren çıkar, fakat çatışan fikirler ve yaklaşım­ların siyasal arenaya ulaştığı güneydeki daha demokratik top­lumlarda durum farklıdır. Yine bilindiği üzere, özel gücün na­hoş karşılandığı hükümet politikaları sermaye kaçışına, yatırım­ların olmamasına ve sosyal gerilemeye yol açacaktır, ta ki ayrı­calıklara tehdidin ortadan kaldırılmasıyla ‘iş güveni’ yeniden te­sis edilene dek; hayatın bu gerçekleri siyasal sistem (yarıküre­nin yöneticileri tarafından askeri güçle desteklenen, mesele çı­ğırından çıkarsa ters yönde) üzerinde kesin bir baskı yapar. Te­mel nokta kabaca şöyle saptanabilir; zengin ve güçlüler tatmin olmayınca herkes acı çekecektir, çünkü onlar üretilecek ve tü­ketilecek şeyleri ve elekten tebalarma geçecek kırıntıları belirle­yerek, temel toplumsal manivelaları kontrol ederler. Söz sokak­taki evsizlere gelince, o zaman, öncelikli itiraz zenginlerin evle­rinde mutluluk içinde yaşamalarını temin etmektir. Bu can alıcı faktör, kaynaklar üzerindeki basit kontrolle birlikte, mevcut yö­netilenlere baskı yapmayı şiddetle kısıtlar ve halkın dağıtıldığı ve marjinalize edildiği iyi işleyen bir kapitalist demokraside Hu­me’un paradoksunu azaltır.

Problem hâlâ çözülmeden duruyor. Hume düşünce üzerinde­ki kontrolün doğal sağduyu inançlarını bastırmada ve böylelikle güce boyun eğmeyi sağlamada ana faktör olduğunu vurgulamak­ta haklıdır. Halkın bunu anladığı varsayılmaz; bu hedefleri balta­lardı. Fakat elitler itaat sopayla garanti edilemediğinde, demokra­sinin başka araçlarla çökertilmesi gerektiğinin gayet iyi farkında­dır. Bu endişelerin yıllarca açık açık söylendiğini görmek aydınla­tıcıdır, gerçeği göz önüne serer.

Bir tarihçinin yorumuna göre, 17. yüzyıl İngiliz devrimi sıra­sında, liberter gruplar “tarihte demokratik düşüncenin ilk büyük patlamasını temsil eder”.[166] Özgürlük güdüsünün bu ifadesi, tehdi­din ne içerdiği sorusuyla aynı anda ortaya çıktı. Radikal demok­ratların liberter fikirleri, hah vakti yerinde insanlar tarafından çok kötü olarak değerlendirilir. Onlar evrensel eğitim, garanti edilmiş sağlık bakımı ve yasaların demokratikleştirilmesinden ya- nadırlar; onlar bir tilkiye yoksul insanlar da kaza benzetilirse “on­ların tüylerini yolar ve onları beslerler”. Bir eleştirmenin uğursuz ifadesiyle, “insanlara baştan çıkarıcı bir doktrin” vaazı verdikleri ve “krallıktaki en nitelikli adamların hepsine karşı… ayaktakımı- nın yükselmesine, bütün lordlara, kibar tabakaya, papazlara, avu­katlara, zengin ve barışsever adamlara karşı… biraraya gelmeleri­ne ve birlik olmaları”na yardım ettikleri bir tür liberasyon teolo­jisi geliştirdiler (tarihçi Clement Walker). Aşağı tabaka Kral ya da Parlamento tarafından değil, “bizim istediklerimizi bilen, bizim gibi yurttaşlar tarafından” yönetilmek istedi. Broşürlerinde şunlar da yazıyordu: “Korkuyla seçilen, bizleri ezen ve halkın acılarını anlamayan şövalyeler ve kibar beyler bize kanun yaptıkça asla iyi bir dünya olmayacak.”

Bu fikirler doğal olarak en üstteki insanları korkuttu. Onlar insan haklarını bahşetmek istiyorlardı, fakat makul sınırlar için­de ve “halktan bahsettiğimizde, insanların karışık rastgele yığı­nını kastetmiyoruz” ilkesi çerçevesinde. Özellikle korkutucu olan, özgürlük ve demokrasi vaazları veren gezici vaizler ve us­talar, ayaktakımmı kışkırtan ajitatörlerdi; matbaalar otorite ve onun gizemini sorgulayan risaleler basıyordu. Bir eleştirmen şöyle uyarıyordu: “Uygun bir gizemi olmadan hiçbir yönetim biçimi olamaz” ve bu gizem halktan “gizlenmelidir”. Dostoyevs- ki’nin Büyük Engizitör’ü tarafından yankılanan sözlerde, aynı gözlemci vurgulamaya devam ediyordu: “Cehalet ve cehaletten çıkan hayranlık, medeni bağlılık ve itaatin babasıdır.” Radikal demokratlar “yönetimin bütün gizemleriyle sırlarını… basit in­sanların önüne (domuzun önündeki inci gibi) serdiler ve… in­sanları o kadar kaba ve küstah hale getirdiler ki, medeni bir ku­rala boyun eğmeye yetecek tevazuyu asla bulamayacaklar”. Bir başka eleştirmen, “bir insanın onların gücünü bilmesi”nin teh­likeli olduğunu söyler. Demokratların yenilgisinden sonra John Locke şöyle yazar: “Gündelikçiler ve tüccarlar, evde kalmış kız­lar ve sütçü kadınlar”a inanmaları söylenmelidir; “çoğu bilemez ve bu yüzden inanmaları gerekir”.[167]

Bu fikirlerin günümüze kadar geniş yankıları oldu.

John Milton ve dönemin diğer sivil liberterleri gibi Locke da, keskin biçimde sınırlanmış bir ifade özgürlüğü anlayışına sahip­ti; “dinsel birliklerinde saygısızca ya da yönetim ya da yöneticiler ya da devlet işleri konularında baştan çıkarıcı bir şeyler söyleyen­ler” hariç tutuluyordu. Halk kamu işlerinin dayanağını tartışma hakkından bile yoksun bırakılmalıdır; Locke’un Temel Carolina Anayasası, “bu anayasaların herhangi kısmı üzerinde her tür yo­rum ve sözün mutlak olarak yasaklanmasını getirmekteydi. 1694’de sansürü kaldırmak için Parlamento’ya sunulan gerekçe­de, Locke düşünce ve ifade özgürlüğünü savunmadı, yalnızca ti­cari çıkarlar için yarar ve zarar değerlendirmesi yaptı.[168] Demokra­si korkusunun galip gelmesi ve liberter güruhun yenilmesiyle İn­giltere’de sansürün kalkmasına razı olundu, çünkü, “Kanaat oluş­turucular… kendi kendilerini sansürledi. Varlıklı insanları korku­tan hiçbir şey basılmadı,” der Christopher Hill. Amerika Birleşik Devletleri gibi iyi işleyen bir kapitalist devlet demokrasisinde var­lıklı insanları korkutabilecek hiçbir şey kamunun gözünden çok uzak tutulamaz -bazen oldukça şaşırtıcı başarılarla.

  1. yüzyıl radikal demokratları tarafından çoğaltılan endişeler yeni değildi. Heredot’a kadar geri gidersek, özgürlüklerini kazan­mak için mücadele eden insanların, liderin hayal meyal olması gereken “sıradan adamdan farklı bir düzenin varlığı olduğu” ef­sanesini yaratan ve halka göre bir mesele olmayan yönetimin sır­larını onları yönetmeye hak kazananların sorumluluğuna bıra­kan, “ilk kez kraliyet törenlerini işin içine katan” hünerli ve ka­rarlı liderlerin eylemleriyle, nasıl “bir kez daha otokratik yöneti­me tabi hale geldiklerini” okuyabiliriz.

1650’lerde Parlamento ve ordu savunucuları, ayak takımının onların işlerine burnunu sokamayacağmı insanlara kolaylıkla ka­nıtladılar. Bunu süregiden monarşist duyarlılıklarıyla ve halk gibi budala oldukları kabul edilmese de ‘gerçek halk’ olan kibar taba­kanın ve ordunun elindeki işlerini bırakmaya gönülsüzlükleriyle gösterdiler. İnsan kitleleri ‘sersem kalabalıklar’, ‘insan suretinde hayvanlar’ olarak tanımlanıyordu. Tıpkı “bir delinin ya da aklını kaçırmış birinin, kendi iradesine karşı bile olsa, hayatını koru- ma”nm doğru olması gibi, onları baskı altına almak da doğrudur. Halk “günahkâr ve layık olmayan insanlara güvenecek ve iktida­rı verecek kadar ahlâkı bozuk ve yozlaşmış” ise “çok az olsa da iyi olanların namına iktidardan yoksun bırakılır”.[169] İyi ve az sayıda olanlar, kibar sınıf ya da sanayiciler ya da Parti’nin ileri gelenleri ve Merkez Komite ya da (Henry Kissinger’m sezgilerinden birini alıntılayacak olursak) muktedirlerin konsensüsünü anlaşılır şe­kilde ifade ettikleri ‘eksper’ olarak nitelenen entelektüeller olabi­lir. Onlar iş imparatorluklarını, ideolojik kurumları ve siyasal ya­pıları idare eder ya da onlara çeşitli düzeylerde hizmet ederler. Görevleri sersem kalabalığı örtük bir boyun eğme durumunda tutmak ve böylelikle korkunç özgürlük ve kendi kaderini tayin olasılığına set çekmektir.

Benzer fikirler, ‘Amerika’yı keşfetmeleri’nden 500 yıl sonra Tzvetan Todorov’un ‘insanlık tarihindeki en büyük soykırım’ de­diği şeye girişen İspanyol kaşiflerce dile getirilmişti. Onlar terör eylemlerini ve baskıyı, yerlilerin “yiyeceklerinin yenecek gibi ol­madığı ve vahşi hayvanlarınkinden azıcık daha iyi olduğu, deli bir insan ya da hatta vahşi bir hayvandan daha fazla kendilerini yönetme yeteneği olmadığı” ve aptallıkları “başka ülkelerdeki bir çocuğun ve delininkinden daha fazla” olduğu temelinde meşru gösteriyorlardı. Todorov temel düşünceyi şöyle özetler; bu sebep­lerle “vesayet haklarının uygulanması için” müdahale yasaldır.[170]

İngiliz vahşiler birkaç yıl sonra görevi devraldığında, onlar do­ğal olarak benzer bir tavrı benimsediler. George Washington’ın medeniyetin ilerlemesinin yolunda duran nesneler olarak tanım­ladığı ve kendi iyilikleri için ortadan kaldırılması gereken insan suretindeki kurtları ehlileştirmeye çalıştılar. İngiliz sömürgeciler aynı nosyonu daha önce, mesela ‘kasap’ olarak bilinen Lord Cumberland Kuzey Amerika’daki gemisinin peşine düşmeden önce İskoçya’nın dağlık bölgelerini yakıp yıktığında, ‘yabani in­san’ Keltlere uygulamışlardı.

Yüz elli yıl sonra onların ardılları, yeni tahminlere göre delile­rin sayısını yaklaşık 10 milyondan 200 bine düşürerek Kuzey Amerika’yı bu yerli belasından arındırdılar ve Filipinlerdeki vah­şi hayvanları medenileştirmek için, gözlerini başka yerlere çevir­diler. Görev verilen Hindi savaşçılar onların cennete yükselişleri­ni hızlandırarak, yüz binlerce Filipinlinin ruhunu korumayı ba­şardılar. “Yerlileri İngiliz usulü katlederek” “yanlış yola sapmış yaratıkları” haysiyetsizliklerinden de kurtardılar. New York bası­nı onların acı sorumluluğunu tanımlarken, “onlar ordumuza say­gı duymayı öğrenene dek toplu öldürmelerde yatan çamurlu şe­refini” üstlenmeliyiz, “sonra daha zor olan girişimlerimize saygı duymalarını sağlama görevine” geçmeliyiz diye ekledi.[171]

Bu, öldürücü Avrupa medeniyeti vebasının dünyanın çoğunu mahvetmesi gibi, aşağı yukarı tarihin seyridir.

Cephe gerisinde devam eden problem 17. yüzyıl siyasal düşü­nürü Marchamont Nedham tarafından açık seçik formüle edildi.H Radikal demokratların önermeleri, diye yazıyordu, “cahil insanla­rın, ne eğitim ne kader, otoriteye başvurmasıyla” sonuçlanacaktı. Özgürlükleri verilmiş, “kafasının dikine giden kalabalıklar”, “bü­tün ahlâksızlıklara, ziyankârlıklara, sırf anarşi ve kargaşaya doğ­ru hazır yola çıkan”, “zenginlerin cüzdanlarını iğdiş etme ve sağ- ma”yla uğraşan “halkın en alt tabakası”nı seçecekti.

Retoriğin zenginleşmesinden başka, duygusallık da günümüz siyasal ve ideolojik söyleminin standart özelliğidir; gerçekte, yüz­yıllar boyunca halk mücadeleleri demokratların önermelerini ha­yata geçirmede başarılı oldukça bu duygusallık arttı. Bu sonuç onların gerçek rızalarını azaltmak ve otoriteye boyun eğdirmenin yeni mekanizmalarını tesis etmek için daha da incelmiş araçlar gerektirdi.

Böyle problemler hep toplumsal devrim ve karışıklık dönem­lerinde çıkar. Amerikan devriminden sonra isyankarlar ve bağım­sız çiftçilerin, 1776’nın broşürlerinde ifade edilen ideallerin cid­diye alınmadığını zor yoluyla öğrenmeleri gerekti. Halk insanla­rın dertlerini bilen, kendileri gibi köy insanları tarafından değil, kibar tabaka, tacirler, avukatlar ve özel gücü ellerinde tutan ya da ona hizmet eden başkaları tarafından temsil ediliyordu. Kurucu­lar tarafından dile getirilen egemen doktrin şuydu: John Jay’in sözleriyle “memleketin sahibi olan halk onu yönetmelidir”. 19. yüzyılda şirketlerin yükselişi ve özel ve kamusal hayat üzerinde onların hakimiyetini sağlamak için tasarlanan yasal yapılar, halk demokrasisinin Federalist karşıtının zaferini yeni ve güçlü bir bi­çimde tesis etti.

Devrimci mücadeleler sıradan insanlar arasında radikal de­mokratik eğilimlere karşıtlıkta birleşmiş olsalar da birbirlerine karşı güç kullanmaya hevesli olanlarla doludur. Lenin ve Troçki, 1917’de devlet iktidarını ele geçirdikten kısa süre sonra, fabrika konseyleri ve Sovyetler dahil, halk kontrolü organlarını ortadan kaldırttı, böylelikle sosyalist eğilimleri engellemeye ve üstesinden gelmeye doğru gidildi. Ortodoks bir Marksist olan Lenin bu geri kalmış ve az gelişmiş ülkede, sosyalizme geçerli bir seçenek ola­rak bakmadı; son günlerine dek, onun için “sosyalizmin zaferinin birçok ülkedeki -özellikle Almanya’daki- işçilerin ortak çabasını gerektirmesi, Marksizmin temel doğrusu” olarak kaldı.1′ Her za­man onun en büyük eseri olarak baktığım çalışmasında Orwell, İspanya’daki benzer bir süreci anlatır; orada faşistler, komünistler ve liberal demokratlar ülkenin çoğunu silip süpüren liberter dev­rim karşıtlığında birleşmişlerdi, ancak radikal halk güçleri hepten bastırılınca ganimet üzerinde çatışma çıktı. Genellikle büyük güç ve şiddetten önemli derece etkilenmiş pek çok örnek vardır.

Bu Üçüncü Dünyada özellikle doğrudur. Batılı elitlerin daimi endişesi, halk örgütlerinin, ayrıcalıklıların imtiyazlarını tehdit ederek, anlamlı demokrasi ve sosyal reformlara yönelik bir temel oluşturabileceğidir. “En nitelikli insanlar”a karşı “ayaktakımının yükselişi” ve “onları birbirleriyle birlik ve kombinasyon içine çekme” peşinde olanlar bu yüzden bastırılmak ve elimine edilme­lidirler. Başpiskopos Romero’nun askeri cuntaya desteğin kesil­mesi için Başkan Carter’a yalvarmasından hemen sonra öldürül­mesi şaşırtıcı değildir; “en temel insan haklarını savunmak üzere halk örgütlerinin savaşına karşı dizginlerinden boşanmış baskıyı şiddetlendirme”de ya da Batı’daki medya ve entelektüellerin vah­şete aldırmaması ve Başpiskopos’un tanımladığı, yerine getirilen görevdeki zorunlu işler için bir örtü olarak, ABD tarafından kota­rılan askeri güçlerin ve sivil hükümetin suç ortaklığını gizlemede kullanılacaktır.

Daha da kötüsü, ABD yönetim liderlerinin terminolojisiyle ‘çürüme yayılabilir’; halkın dertlerine kulak veren bir biçim için­de başarılı bağımsız gelişmenin görünür bir etkisi olabilir. İç hü­kümetin düzenlediği belgeler ve halka açık kayıtlar, ABD’li plan­lamacıların büyük endişesinin başka bölgelere ‘bulaşan’ demokra­si ve sosyal reform ‘virüsü’nün yayılabileceği korkusu olduğunu göz önüne serer. Örnekler 1940’ların sonunda Yunanistan’da bi­rinci büyük savaş sonrası gerilla hareketini bastırma operasyonla­rının yanı sıra, aynı zamanlarda Avrupa’daki emek hareketinin al­tını oyma, Güney Vietnam’a ABD işgali, Guatemala ve Şili’deki demokratik hükümetin devrilmesi, Nikaragua ve Orta Ameri­ka’nın başka yerlerindeki halk hareketlerine saldırı ve başka pek çok vakayı kapsar.

Benzer korkular Amerikan devrimiyle ilgili olarak Avrupalı devlet adamları tarafından dile getirilmişti. Bu, “isyan havarileri­ne yeni bir güç verebilir” diye uyarıyordu Metternich; Çar’ın dip­lomalarından birinin söylediği gibi, “zararlı Cumhuriyetçilik ve halkın kendini yönetmesi doktrini” gibi “habis ilkelerin akını ve bulaşması” yayılabilirdi. Bir yüzyıl sonra aktörler tersine döndü. Woodrow Wilson’ın dışişleri bakanı Robert Lansing, Bolşevik hastalık yayılırsa, “dünyadaki hakimiyetin insanlığın cahil ve ka­pasitesiz kitleleri”ne bırakılacağı konusunda uyarıda bulunuyor ve şöyle devam ediyordu: Bolşevikler “sayısal çokluklarıyla efen­di haline gelmeye teşvik edilen cahil ve akıl yönünden eksikli olanlara hoş geliyor… bütün dünyadaki sosyal huzursuzluk süre­ci bakımından gerçek bir tehlike”. Her zamanki gibi korkunç teh­dit demokrasidir. Almanya’da asker ve işçi konseyleri kısa bir sü­reliğine sahneye çıktığında, Woodrow Wilson “yabancı ülkeler­den dönen Amerikalı zenci [askerler]” arasında tehlikeli düşün­celere ilham vereceğinden korktu. Zaten zenci çamaşırcı kadınla- rm “para senin olduğu kadar benimdir de” diyerek, mevcut üc­retlerden daha fazlasını talep ettiğini Wilson duymuştu. Bolşevik virüsü yok edilmezse, başka felaketlerin yanı sıra, işadamlarının yönetim kurullarında işçi bulunmasına alışmak zorunda kalabile­ceğinden korktu.

Akılda tutulan bu meşum sonuçla, Sovyetler Birliği’nin Batı ta­rafından istilası savunma temelinde haklılaştırıldı; itibarlı bir çağ­daş diplomatik tarihçinin onaylayarak söylediği gibi, “kapitalist düzenin hayatta kalmasına… Devrim’in meydan okumasına” kar­şı bir savunma. Medeni düzeni içteki düşmanlara karşı savunma ihtiyacı da vardı. Dışişleri bakanı Lansing şu açıklamayı yaptı: “Bolşevizm ve anarşi liderleri”nin “Amerika Birleşik Devletle- ri’ndeki yönetime karşı propaganda yapmayı ve örgütlenme”yi sürdürmelerini engellemek için güç kullanılmalıdır. Wilson yö­netimi tarafından yürürlüğe konan baskı, şirket iktidarının ve onun çıkarlarını temsil eden devlet otoritesinin lehine, medya ve genel olarak elitlerin genel onayıyla, cahil ayaktakımına karşı öz- savunma içinde demokratik politikanın, sendikaların, basın öz­gürlüğünün ve bağımsız düşüncenin altını başarıyla oydu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yine bir Sovyet tehdidi bahane edilerek, aslında yönetilenlere boyun eğdirmenin restore edilmesi için pek çok benzer hikâye oynandı.[172]

1960’larda siyasal hayat ve bağımsız düşünce yeniden canlan­dığı zaman problem yine ortaya çıktı; reaksiyon da aynıydı. Avru­pa, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri’nden liberal elitleri bi- raraya getiren Üçlü Komisyon, ‘demokrasinin fazlalığı’ ayrıcalıklı elitlerin engellenmemiş yönetimine -ki siyasal teolojide ‘demok­rasi’ denen şeye- bir tehdit getirdiği için ‘demokrasi krizi’nin ya­kın olduğu konusunda uyarıyordu. Problem bildik bir problem­di; ayaktakımı, cemaatleri üzerinde kontrol kazanarak ve taleple­rini zorlamak için siyasal arenaya girerek, onların işlerini düzen­lemeye çalışıyordu. Özgürlük ve bağımsızlık için başka yerlerde­ki kara cahil kitlelerin mücadelesiyle cesaretlenerek genç insan­lar, etnik azınlıklar, kadınlar, sosyal aktivistler ve başkaları arasın­da çabalar organize ediliyordu. Komisyon ‘demokrasideki ılımlı­lığın’ eski altın günlere dönüş gerektirdiği sonucuna vardı; nos­taljiyle yorum yapan bir Amerikalı raportörün dediği gibi, “Tru- man’ın görece az sayıdaki Wall Street avukatı ve bankeriyle ülke­yi yönetebildiği” günlere.

Siyasal yelpazedeki bir başka nokta, muhafazakâr demokrasi küçümsemesinin Sör Lewis Naimer tarafından veciz şekilde dile getirilmesiydi: “Kitlelerin düşünmesi ve eylemesinde gezegenle­rin dönmesinden, kuşların göçünden, kır sıçanı sürülerinin deni­ze dalmalarından daha fazla özgür irade yoktur.” Şayet kitleler karar alma arenasına anlamlı bir şekilde girmekte ısrar ederlerse, yegane felaket sonunda vuku bulacaktı. Önde gelen yeni muhafa­zakâr entelektüel Irving Kristol şu eklemeyi yapar: “Önemsiz in­sanlar gibi önemsiz milletler de, hızla önemli olma yanılsamasına kapılabilirler.” Bu yanılsama zor kullanılarak onların küçük be­yinlerinden uzaklaştırılmalıdır, şöyle devam eder: “Gerçekten, ‘gambot diplomasisi” günleri hiçbir zaman bitmez… Polis araba­sının iç düzen için olduğu kadar, gambot da [savaş gemisi] ulus­lararası düzen için gereklidir.”[173]

Bu fikirler aklımıza, siyasal söylemin günümüzdeki Orwellcı sa­pıklıklarından birinde ‘muhafazakârlar’ denen güçlü ve müdahale­ci bir devletin savunanlann hoşlanacağı şekilde, Amerikan tarihin­deki açık ara en geniş devlet propaganda kurumunu kuran Reagan idaresini getirir. Kamu Diplomasisi Ofisi -öyle deniyordu- genel olarak Orta Amerika’daki terör devletlerinin ABD’ye desteğini mo- bilize etmek ve bir resmi memurun dediği gibi, ‘Sandinistaları şey- tanlaştırmak’la uğraşıyordu. Program açıklandığında bir başka yüksek memur bunu, ‘düşman toprakları’nda sürdürülen türden bir operasyon olarak tanımladı -standart elitlerin halka, yenilmesi gereken bir düşman olarak bakışını yansıtan yerinde bir ifade.

Bu vakada düşman tamamıyla yenilemedi. Halk hareketleri köklerini derinleştirdiler ve çok fazla propagandanın tersine 1960’lardan bu yana nüfusun yeni sektörlerinde yayılarak, kamu heyecanlandırılmadan önce John E Kennedy’nin taahhüt edebil­diği açık şiddetin daha etkili biçimleri yerine devleti yeraltından gizli teröre sevk edebildiler.

Elitlerin Vietnam savaşı sonrası içeride demokrasi korkusu­nun çoğalması konusunda düşünüp taşınmaları gibi, dışarıda da çürüme ve kanserin yayılmasıyla uğraşmak zorundaydılar. İçeri­de düşünce kontrol mekanizmaları ve dış ülkelerde devlet terörü ve hükümet devirmenin gerçek sebepleri, Reagan idaresinin pro­paganda operasyonlarının en gösterişlilerinden birinde büyük açıklıkla meydana çıktı -bu arada Kongre’nin alakasız olarak be­lirlediği gibi, kesinlikle illegaldi. Bir refleks olarak propaganda sistemi bir sorumlu uydurdu; bu vakada güncel düşman olan Ni­karagua yarıküreyi ele geçirmeyi planlıyordu. Fakat aktüel kanıt­lar sağlamaya da devam edilmekteydi: Şeytan komünistler açıkça ‘sınırsız bir devrim’i deklare etmişlerdi. Bu sorumlu -disipline edilmiş eğitimli sınıflar arasında hiç alay konusu değildi- Sandi- nista lideri Tomâs Borge’nin bir konuşmasına dayanıyordu; Bor- ges orada Nikaragua’nın “devrimimizi ihraç edemeyeceğf’ni fakat “örneğimizi ihraç edebileceği”ni, “bu ülkelerin bizzat halkları­nın… kendi devrimlerini yapmaları gerektiği”ni ifade ediyordu; bu bakımdan Nikaragua devriminin “ulusal sınırları aştığı”nı söy­lüyordu. Aldatmaca hemen açığa çıktı, hatta marjinal olarak ba­sında yer aldı. Fakat kendini kaptırmak için çok kullanışlıydı. Kongre, medya ve siyasal yorumcular tarafından hevesle kabul edildi. Cümle bir Dışişleri Bakanlığı propaganda belgesinde baş­lık olarak kullanıldı ve Dünya Mahkemesi’nin ABD’yi ‘yasa dışı güç kullanımı’ ve Nikaragua’ya illegal ambargoyu sonlandırmaya çağıran yargısına rağmen Kontralara 100 milyon dolarlık yardım sağlamada Kongre’yi zorlamak için Reagan’ın konuşmalarını ya­zanlar tarafından başarıyla sömürüldü.

Eğitimli sınıflar arasında çok geniş kabul görmesini açıklayan can alıcı nokta, aldatmacanın ardında yatan geçerli bir bakış açı­sıdır. İlk başlarda Sandinistaların sosyal reformları yapmada ve iç ihtiyaçlar için üretimdeki başarıları, Washington ve New York’ta alarm zillerinin çalmasına sebep oldu. Bu başarılar Metternich ve Çar’ı ve 17. yüzyıldan beri en nitelikli insanları, hakları olarak egemen olmayı uman bütün insanları heyecanlandıran benzer korkuları artırdı: Çürüme yayılabilir, virüs başkalarına bulaşabi­lir ve ayrıcalıkların temeli dağılabilirdi.

Onları frenleyen bütün çabalara rağmen ayaktakımı hakları uğruna dövüşmeye devam etti ve zamanla liberter idealler kısmen gerçekleşti, hatta geçer akçe haline geldi. Mesela, diğer eski anla­yışlar günümüzdeki ahlâki ve entelektüel menzilimizin dışında kalmasına rağmen, 17. yüzyıl radikal demokratlarının aykırı fi­kirlerinin çoğu bugün yeterince ehli görünmektedir.

Konuşma özgürlüğü doğrultusundaki mücadele ilginç bir va­kadır ve bütün özgürlükler ve haklar sırasının başında yer aldığı için en can alıcı konulardan biridir.[174] Temel soru, devletin iletişi­min içeriğine ne zaman yasaklama getirebileceğidir -tabii şayet getirirse. Kritik bir unsur tahrikçi karalamalardır, yasa tarihçisi Harry Kalven’ın “dünyanın her tarafında kapalı toplumların ala­meti farikası” dediği, devletin konuşmaya suç oluşturacak şekilde müdahale etmesi fikridir. Tahrikçi karalamaları hoşgören bir top­lum, diğer karakteristikleri ne olursa olsun, özgür değildir. İngil­tere’de 17. yüzyıl sonlarında suçları karşılığında erkekler hadım edildi, bağırsakları çıkarıldı, vücutları dört parçaya ayrıldı ve baş­ları kesildi. 18. yüzyılda kurulu otoritenin ancak yıkıcı münaka­şaların susturulmasıyla sürdürülebileceği yönünde genel bir kon­sensüs vardı ve “yönetimin iyi imajına yönelik gerçek ya da haya­li herhangi bir tehdit” zor kullanılarak önlenmeliydi (Leonard Levy). “Özel insanlar üstlerinin yargıcı değildir… Bu tüm yöneti­min kafasını karıştırdı,” diye yazar editör. Hakikatin savunması yoktu: Gerçek suçlama yanlış olandan çok daha kriminaldir, çün­kü bunlar otoriteyi itibardan daha da düşürmeye eğilimlidir. Bu arada muhalif fikirlere muamele, bizim daha liberter çağımızda benzer bir model izler. Yanlış ve saçma suç gerçek bir problem de­ğildir; istenmeyen hakikatleri ifşa eden mantıksız insanlardan toplumun korunması gerekir.

Tahrikçi karalama doktrini Amerikan sömürgelerinde de des­teklendi. Devrim dönemi boyunca muhalefete gösterilen hoşgö­rüsüzlük herkesçe bilinmektedir. Önde gelen Amerikalı liberter Thomas Jefferson, cezanın “eylemli değil, fikren hain olan için” uygun olduğunu savundu ve siyasal şüphelilerin tutuklanmasını onayladı. O ve diğer kurucular, ulusal devletin ya da onun bileşi­mindeki eyaletlerden herhangi birinin otoritesine karşı ‘ihanet ya da saygısızlığın’ suç olduğunu savundular. “Devrim sırasında, Washington, Adamses ve Paine gibi Jefferson da bağımsızlık ko­nusundaki ciddi siyasal fikir farkları için hoşgörü gösteremedi; vatanseverlik davasına tamamen boyun eğmenin makul bir alter­natifi yoktu. Her yerde onu övmek için sınırsız özgürlük vardı ama eleştirmek için yoktu,” der tarihçi Leonard Levy. Devrimin başlarında Kıtasal Kongre, insanların “aldanıp yanlış fikirlere ka- pılmalarinı önlemek üzere devletin yasa çıkarmasını istedi. Bu, Jeffersoncuların kendini korumak için daha liberter bir düşünce külliyatı geliştirdikleri -bununla birlikte, güç kazandıklarında tersine dönen bir süreç- 1790’ların sonunda bastırıcı önlemlere maruz kalana dek gerçek olmadı.[175]

Birinci Dünya Savaşı’na kadar, Amerika Birleşik Devletleri’nde konuşma özgürlüğüne ancak zayıf bir temel vardı ve Anayasa Mah­kemesi tarafından tahrikçi karalama yasasının kaldırıldığı 1964’e dek böyle bir temel yoktu. 1969’da Mahkeme sonunda ‘yakın ka­nunsuz eyleme kışkırtma’dan ayrı olarak konuşma ve ifadeyi koru­du. Devrimden iki yüzyıl sonra Mahkeme en nihayet, 1776’da öz­gür bir yönetimin “gayrimemnunlara, yönetici iktidarın onları dü­zeni bozmaktan yargılamadan önce, fikirlerini yayma, planlarını kararlaştırma ve fiili isyan haricinde muhalefetin her türünü uygu­lama” izni vermesi gerektiğini söyleyen Jeremy Bentham tarafından savunulan tutumu benimsedi.[176] 1969’da Anayasa Mahkemesi, ben­ce dünyada örneği olmayan, liberter bir standardı formüle etmeye karar verdi. Örneğin, Kanada’da 1275’de Kralı korumak üzere bir suç olarak kabul edilen ‘yalan haber’ yasası yürürlükte olduğu için insanlar hâlâ hapsedilmektedir.

Avrupa’da durum daha da ilkeldir. İngiltere konuşma özgürlü­ğü korumaya sınırlamalar getirdi ve hatta dine saygısızlık yasası gibi bir yüzkarasını hoş görüyordu. En dramatik olarak kendile­rini absürd biçimde ‘tutucu’ olarak tanımlayanlarda görülen, Sal­man Rüşdi davasına tepkiler özellikle dikkate değerdi.[177] Kuşku­suz çoğu, Posta ve Telgraf Bakanı olduğunda, bakana kalırsa “devlet otoritesinin altını oyma eğiliminde olan” herhangi bir ya­yını reddetme iznini Otorite’ye verecek şekilde Yayın Yetkisi Ya- sası’nı değiştiren Conor Cruise O’Brien’la aynı fikirdeydi.”

Şunu da unutmamalıyız ki, Amerika Birleşik Devletleri’nde konuşma özgürlüğü hakkı Anayasaya’daki Birinci Değişiklik Ya- sası’yla konmadı; ancak 1960’lardaki işçi hareketi, sivil haklar ve savaş karşıtı hareketin ve diğer halk güçlerinin uzun vadeli çaba­larıyla kondu. James Madison bir ‘parşömen bariyer’in tiranlığı önlemeye asla yetmeyeceğini vurgular. Haklar kelimelerle veril­mez, mücadeleyle kazanılır ve muhafaza edilir.

İfade özgürlüğü zaferinin genellikle en alçak ve korkunç bakış açılarını savunurken kazanıldığını hatırlamak da önemlidir. 1969 Anayasa Mahkemesi kararı, “zencileri gömmeyi” ve “Yahudileri İsrail’e göndermeyi” isteyen kukuletalı figürler, silahlar ve yanan bir haçla buluştuktan sonra adli kovuşturma açılan Ku Klux Klan’ın lehindeydi. Konuşma özgürlüğüne bakışta temel olarak iki tavır vardır: Nefret ettiğiniz bakış açıları için güçlü bir şekilde konuşma özgürlüğünü savunursunuz, ya da onu reddeder ve Sta- linist/faşist standartları tercih edersiniz. Bu basit gerçeklere vur­gu yapmak zorunda kalmak talihsizliktir.21

  1. yüzyılda en nitelikli adamlar tarafından ifade edilen korku, entelektüel söylemin, şirket pratiklerinin ve akademik sosyal bi­limlerin ana teması haline geldi. Bunlar George Kenan, Kennedy entelektüelleri ve pek çok başkası tarafından saygı gösterilen, ön­de gelen bir ahlâkçı ve dışişleri danışmanı Reinhold Niebuhr’urı ağzından açıklıkla ifade edildi. Şöyle yazıyordu Niebuhr: Vasat insan aklı değil imanı takip ederken, “rasyonalite soğuk duruşlu gözlemcilere aittir”. Soğuk duruşlu gözlemciler ‘vasat insanın ap- tallığı’nı kabul etmeli ve naif salakları yolda tutacak ‘gerekli yanıl- sama’yı ve “duygusal olarak etkili aşırı basitleştirmeyi sağlamalı­dır” diyordu. 1650’ye kadar “deli ve akıl hastası insanları”, cahil ayaktakımmı, tıpkı denetim olmadan bir çocuğun caddenin kar­şısına geçmesine izin verilmemesi gibi, kendi ‘aşağılık ve yanlış’ yargılarından korumak gerekmekteydi.

Hakim kavramlaştırma uyarınca, birkaç şirket enformasyon sistemini kontrol ediyorsa, demokraside bir ihlal yoktur: Bu ger­çekte demokrasinin özüdür. Annals of the American Academy of Political and Social Science’da halkla ilişkiler endüstrisinin önde gelen isimlerinden Edward Bernays şöyle yazmaktaydı: “Demok­ratik işleyişin tam özü”, “rıza mühendisliği” denen “kandırma ve ikna etme özgürlüğüdür.” Kandırma özgürlüğü şayet birkaç elde toplanırsa, bunun özgür bir toplumun doğası olduğunu anlama­mız gerekir. 20. yüzyılın başlarından beri halkla ilişkiler endüstri­si, iş dünyasına uygun bir iklim yaratmak için “hayatın ekonomik olguları hakkında Amerikan insanını eğitmeye” muazzam kay­naklar tahsis etmişti. Görevi, bir AT&T yöneticisinin sekiz yıl ön­ce ifade ettiği gibi, “tek gerçek tehlikesi şirketlere karşı gelmek” olan ‘kamu aklı’nı kontrol etmektir. Ve bugün Wall St. Journal “iş­çilerin tavır ve davranışlarını değiştirmek için” muazzam boyut­taki “New Age seminerler” ve “işçinin şirkete bağlıhğındaki la­kaytlığı” tersine çevirmek amacıyla dizayn edilen başka çağdaş beyin yıkama ve aptallaştırma araçları yaratmada “şirket Ameri- kasınm uyumlu çabalarinı şevkle anlatır.[178] Peder Moon ve evan- jelist Hıristiyanlar, köylü örgütlenmesi tehlikesine set çekmek ve Latin Amerika’da yoksullara hizmet veren bir kilisenin altını oy­mak için benzer araçlar kullanırlar -ne yazık ki Vatikan’ın yar­dımlarıyla. Tabii bu faaliyetlerinde, ABD’nin ve ona bağlı ülkele­rin gizli servisleri ve aşırı sağın uluslararası örgütleriyle yakın iliş­kide olanlar tarafından da yeterinde fonlanırlar.

Bernays 1928 tarihli bir halkla ilişkiler el kitabında temel bir noktayı dile getirir: “Kitlelerin organize olmuş alışkanlıkları ve kanaatlerinin bilinçli ve zekice manipülasyonu, demokratik top­lumun önemli bir unsurudur… Kesintisiz ve sistematik propagan­dayı kullanmaya ihtiyacı olanlar zeki bir azınlıktır.” Muazzam ve belirleyici güçlerini düşünecek olursak, Amerika Birleşik Devlet- leri’nin üst sınıf bilinçli işadamları bu dersleri etkili bir şekilde kullanmışlardır. Bu yüzden Bernays’ın propaganda savunusu, United Fruit Company halkla ilişkilerin başı Thomas McCann ta­rafından alıntılanıyordu; ki aynı Bernays, medyanın gönüllü ita- atiyle iş dünyası propagandasının büyük bir zaferi olan 1954’de- ki Guatemala demokrasisinin devrilmesine temel hazırlamada muhabere hizmeti sağlamıştı.[179]

Zeki azınlık bunun kendi fonksiyonları olduğunu anlamıştı. ABD gazetecilerinin kıdemlisi Walter Lippman, “demokrasi pra- tiğindeki” bir “devrimi”, “rıza imalatinm “bir özbilinç sanatı ve popüler yönetimin mutat bir organı” haline gelmesi olarak tanım­lar. “Ortak çıkarlar çok geniş biçimde kamuoyundan tamamen yakayı sıyırdığı ve yalnızca kişisel çıkarları yerelliğin ötesine eri­şen özel bir sınıf, toplumsal ve ekonomik yönetim kapasiteleri olan nitelikli adamlar tarafından idare edilebildiği” zaman bu do­ğal bir gelişmedir.

Bu sosyoloji ve psikoloji teorileri otoriter beyanat araçlarıyla kurulmuştu, bu yüzden Lippman’m açıkladığı gibi, net olarak farklılaştırılması gereken iki tür siyasal rol bulunmaktaydı. Birin­cisi, özel sınıfa, ‘içeriden’ olanlara, enformasyon ve anlamaya eri­şimi olan ‘sorumlu adamlar’a verilen rol. İdealde resmi bir büroda özel bir eğitim almaları ve toplumun problemlerini çözmede kri­terlere vakıf olmaları gerekir: “Bu kriterlerin ne kadar kesin ve nesnel olabilirse, onların alanındaki siyasal kararlar o ölçüde fiilen insanların çıkarlarıyla ilişkiyi getirir.” “Halk adamları” zaten “ka­naate yol gösterir ve isabetli bir kamusal kanaatin oluşumunda” sorumluluk alırlar. Özel sınıfın kamu çıkarına -akademik sosyal bilimler tarafından uydurulan mitoloji ve mistifikasyon ağında ‘ulusal çıkar’ olarak adlandırılır- hizmet ettiği zımnen varsayılır.

İkinci rol, çok kısıtlanması gereken ‘kamunun görevi’dir. Lipp­man’m bir konunun “örtük değerine göre karar vermek” ya da analiz veya çözüm sağlamak dediği kamu için değil, fa’kat sadece onun gücünü ara sıra özel sınıftan ‘sorumlu adamlar’ın şu ya da bu grubunun ‘hizmeti’ne vermektir. Kamu “akıl yürütmez, araş­tırma yapmaz, icat yapmaz, kandırmaz, pazarlık yapmaz, karara bağlamaz”. Tersine, eldeki meseleyi bir kez makul ve yansız dü­şününce “kamu yalnızca yönetici olarak eyleme pozisyondaki bi­rinin partizanı gibi kendini hizalayarak harekete geçer”. Bizim “şaşkın bir güruhun kükremeleri ve ayakları altında kalmaktan uzak yaşayabilmemiz” için “kamu yerine yerleştirilmelidir”. Gü­ruhun “bir fonksiyonu vardır; eylemin katılımcısı değil, meraklı izleyicisi” olmak; bu “sorumlu insan”ın görevidir.2”

“Liberal demokrasi için” ilerici bir “siyasal felsefe olarak” kabul edilen bu fikirlerin, kendi başlarına tasarlayıp yaratamayacakları daha iyi bir hayat için aptal kitlelere yol gösteren Leninist öncü parti fikri arasında apaçık bir benzerlik vardır. Gerçekten başka bir pozisyondan, Leninist coşkudan ‘Amerika kutlamaları’na geçiş yıl­lar içinde oldukça kolay olur. Doktrinler temelde benzer olduğun­dan bu şaşırtıcı değildir, fark esas olarak iktidar ihtimallerinin de­ğerlendirilmesinde yatar: kitlesel halk mücadelesinin sömürülme­si ya da mevcut efendilerin çıkarlarına hizmet vasıtasıyla.

Lippman ve diğerlerinin önermelerinin ardındaki ifade edil­memiş varsayım yeterince açıktır: Gerçek güce sahip olanlara -bizim toplumumuzda hakim iş dünyası çıkarları- itaat etmeleri sayesinde özel sınıfa kamu işlerini idare etme fırsatı sağlanır; se­çilmişlerin zırhı içinde yok sayılan kaba ama şaşırtıcı olmayan bir gerçek.

Lippman’ın bu konudaki düşüncesi Birinci Dünya Savaşı’nda hemen sonraki tarihi taşır; o zamanlar liberal entelektüel cemaat “bir Amerikan başkanı tarafından da üstlenilen en büyük girişim­lerden biri gibi görünen dürüst ve yararlı yorumcuları” olarak ba­şarılı hizmetlerinden çok etkilenmişti (Nevv Republic). Girişim son­radan “isteksiz ve kayıtsız bir çoğunluğa iradelerini empoze ettik­leri” için kendilerini öven liberal entelektüellerin desteğiyle, Hun vahşetiyle ilgili yalan propagandaların ve başka benzeri araçlann yardımıyla, Woodrow Wilson’ın seçimdeki direktifi, barış olmaksı­zın zafer peşinde koşma fırsatı demek olan ‘zafer olmadan barış’m yorumuydu. Farkında olmadan İngiliz İstihbarat Bakanlığı’nın bir aracı olarak hizmet verdiler; görevleri gizlice “dünyanın hemen her yerindeki düşüncelere yön vermek” olarak tanımlanmıştı.[180]

Elli yıl sonra etkili siyaset bilimci Harold Lasswell Encyclopa- edia of the Social Sciences’da şöyle yazdı: “İnsanların kendi çıkar­larının en iyi yargıçları olduğu hakkındaki demokratik dogmatiz­me” yenilmemeliyiz. Onlar değil, yargıçlar elittir; bu yüzden or­tak iyilik için iradelerini empoze edecek araçları sağlama almala­rı gerekir. Toplumsam düzenlemeler zorunlu itaat için gerekli gü­cü onlardan esirgediğinde, “kitlelerin… cehaleti ve batıl inançla­rı” yüzünden “büyük ölçüde propaganda yoluyla, tamamen yeni kontrol teknikleri”ne başvurmak zorunludur. Başkaları da benzer fikirler geliştirdi ve ideolojik kurumlarda -okullar, üniversiteler, popüler medya, elit gazeteler ve benzerleri- yürürlüğe koydu.

Böyle doktrinler, gücün dar bir alanda yoğunlaştığı fakat sıra­dan insanların kendi meselelerini düzenlemede teorik olarak bir rol oynayabildiği -açıkça engel olunması gereken bir tehlike- bi­çimsel mekanizmaların olduğu herhangi bir toplumda tamamıy­la doğaldır.

Cahil ve aptal kitleler potansiyel bakımdan daha tehlikeli ol­duğu için, rıza imalatı teknikleri, müttefiklerinden daha gelişmiş bir iş dünyası tarafından yönetilen ve başka bir yerdekinden pek çok bakımdan daha özgür bir toplum olan Amerika Birleşik Dev- letleri’nde inceden inceye bileylenmiştir. Fakat aynı konular eski­den olduğu gibi Avrupa’da da standart olarak kaldı. 1943 Ağus- tos’unda Güney Afrika başbakanı Jan Christian Smuts dostu Winston Churchill’i uyarıyordu: “Bu insanları serbest bırakma politikalarıyla, bir kargaşa dalgası yaratabiliriz ve komünizm Av­rupa’nın bu bölgesinde her yere yerleşebilir.” Churchill’in aklın­daki, “dünya hükümetinin alışkanlıkları içinde barış halinde ya­şayan zengin adamlar”m” elinde olması gerektiğiydi; onların “da­ha fazla bir şey arama sebepleri” yoktu ve bu yüzden ‘aç’ ve ‘hırs­lı’ olanları da dahil barışı koruyacaklardı. Aynı kural içeride de uygulandı. Smuts çok alakalı olmamasına rağmen, özellikle Gü­ney Avrupa’ya gönderme yapıyordu. Ortalıkta dolaşan faşizm ve radikal demokratik fikirlerle ilişkilenen tutucu elitlerin gözden düşmesiyle, anti-faşist direnişi ve onun halk temelini kırmak ve geleneksel düzeni tamir için, bu insanları serbest bırakmayacak politikaları sağlamak için dünya çapında bir program izlemek ge­rekli oldu: Batı Avrupa’dan Kore’ye kadar uygulanan bu kampan­ya, İkinci Dünya Savaşı sonrası tarihinde her ciddi çalışmanın ilk bölümünün konusu olacaktı.[181]

Aynı problemler bugün de vardır. Avrupa’da, Amerika Birle­şik Devletleri’nin tersine ağırlaşmaktadır; çeşitli devlet kapita­lizmleri henüz geniş ölçüde işçi sendikalarını ortadan kaldırıp politikaları iş dünyası partilerinin hiziplerine tahsis edemedi, öyle ki en nitelikli insanlarla yönetmek için bazı engeller kaldı.

Bu süregelen meseleler, en büyük düşmanın korkusuyla bir top­lumsal denetim tekniğini kaybetmenin birlikte aklına geldiği, detant konusundaki Avrupa elitinin çelişik duygularını açıkla­maya yardım eder.

Baştan beri farkında olunan temel problem, devlet güç kulla­narak toplumu kontrol etme kapasitesini yitirdiğinde, ayrıcalıklı zümrelerin kamunun marjinalize edilmesini ve kamusal alandan uzaklaştırılmasını sağlayacak başka yöntemler bulması gerektiği­dir. Önemsiz uluslar önemsiz insanlar gibi benzer pratiklere tabi kılınmalıdır. İkilem Carter idaresinin Latin Amerika uzmanı olan, aşırı liberal ve güvercin Robert Pastor tarafından dile getirildi. Pastor, yıllarca ABD politikasını savunduktan sonra şöyle yazdı: “Amerika Birleşik Devletleri, Nikaragua ya da bölgedeki başka ulusları kontrol etmek istemedi ama kontrolden çıkmış gelişme­lere izin vermek de istemedi. ABD çıkarlarını olumsuz etkileme durumu hariç Nikaragualıların bağımsız olarak hareket etmesi is­tedi.”[182] Kısacası, seçimleri bizim çıkarlarımıza uygun olduğu müddetçe, Nikaragua ve diğer ülkeler özgür -bizim yapılmasını istediğimiz şeyleri yapmada özgür- ve bağımsız olarak yollarını seçmelidirler. Onlara düşüncesizce verdiğimiz özgürlüğü kulla­nırlarsa, o zaman doğallıkla bizim de kendimizi savunma cevabı verme hakkımız doğar. İfade edilen fikirler, toplumun kontrolü­nün bir biçimi olarak, içeride demokrasinin hakim liberal kavra­nışına yakın bir kopyadır. Yelpazenin öteki ucunda, Kristol’ün yöntemlerine -savaş gemileri ve polis arabaları- hemen başvurma­yı tercih eden ‘muhafazakarlar’ı buluruz.

İşleyen bir beyin yıkama sisteminin, bazıları daha zarif, çeşitli görevleri vardır. Hedeflerinin biri aptal ve cahil kitlelerdir. Duy­gusal olarak etkili aşırı basitleştirmeyle oyalanarak, marjinalize edilerek ve tecrit edilerek o şekilde tutulmaları gerekir. İdeal ola­rak her insan, başkalarıyla ilişki içinde ne düşündüklerini ve ne­ye inandıklarını keşfetmek için, kendi çıkarlarını ve programları­nı formüle etmek ve onları gerçekleştirmek üzere eyleme geçmek için bireylerin kıt kaynaklarına imkân sağlayan örgütsel yapılar­dan yoksun olarak, spor, pembe dizi ya da komedi oynayan bir te­levizyon ekranı karşısında tek başına olmalıdır. O zaman periyo­dik seçimlerde kendilerinden üstün olanların kararlarını onayla­mak için izin verilebilir, hatta cesaretlendirilirler. ‘Ayak takımı ka­labalık’ kitle medyasının ve itaate hazırlayan, herhangi bir zaman­daki vatansever sloganları tekrarlama becerisi de dahil ihtiyaç du­yulan becerilerde eğiten kamusal eğitim sisteminin uygun bir he­defi değildir.

Beyin yıkama problemi, ciddi karar alma ve kontrole katıl­mayı umanlar -iş dünyası, devlet ve kültürel idareciler; genel olarak birbirine bağlı sektörler- için biraz farklıdır. Sistemin de­ğerlerini içselleştirmeli ve yoğunlaşmış güç ve ayrıcalıkların çı­karma işlev görmesi için izin verilen zorunlu yanılsamayı pay­laşmalıdırlar. Fakat dünyanın gerçekliğinin belli bir anlayışına sahip olmaları da gerekir, yoksa görevlerini etkili biçimde yeri­ne getiremezler. Elit medya ve eğitim sistemi bu ikilemle başa çıkmak için bir çare bulmalıdır -kolay bir görev değildir bu. Nasıl yaptığını ayrıntılarıyla görmek merak uyandırır, fakat bu konumuzun dışındadır.

Hayati bir noktanın tekrar altını çizerek bitirmek istiyorum. Özgürlük içgüdüsü sersemletebilir, genellikle de sersemletir, fa­kat henüz öldürmez. Özgürlük için insanların adanmışlığı ve ce­sareti, aşırı devlet terörü ve şiddetine karşı koymadaki gönüllü­lükleri genellikle muazzamdır. Yıllar içinde bilinçte yavaş bir ge­lişme olmuştur ve ütopyacı addedilmiş ya da önceki çağlarda ak­la bile gelmeyen hedeflere ulaşılmıştır. Müzmin bir iyimser bu ka­yıtlara dikkat çekebilir ve yeni bir on yılda ve hemen sonra yeni bir yüzyılda insanlığın bazı amansız sosyal hastalıklarının üste­sinden gelebileceği ümidini dile getirebilir; başkaları yakın tarih­ten farklı bir ders çıkarabilir. Şu ya da bu perspektifi doğrulamak için rasyonel bir temel bulmak zordur. Hayatlarımıza yol gösteren ulusal inançların çoğunun durumunda olduğu gibi, bir tür Pascal bahsine girmekten daha iyisini yapamayız: Özgürlük içgüdüsünü inkar etmekle, insanların ölümcül sakatlığı, evrimsel bir ölüm hedefi olduğunu kanıdarız yalnızca; şayet bu doğruysa, onu bes­lemekle dehşet verici ölçüde olan insanın korkunç trajedi ve problemleriyle baş etme yolları bulabiliriz.

■k -k Jc

TARTIŞMA BÖLÜMÜ – GÖRÜŞLERİ AÇMA: SAĞDUYU VE ÖZGÜRLÜK

İki çatışan itki arasında dönüp duruyorum. Bir görev duygusu beni bahsetmek istediğim konu hakkında konuşmaya sevk edi­yor. Fakat gündelik hayatın somut ve maddi problemleri (baskı ve adaletsizliğin özel şartlarıyla ilgili ne yapmalıyız?) üzerinde doğ­rudan harekete geçilmedikçe, insanın anlamının derin soruları -kendi kaderini tayin ve iktidar gibi- hakkında genel ve soyut tar­tışmalarda tatminkâr hiçbir şey olmadığını düşünen toplantıdaki birçok insan tarafından ifade edilen duygulara da epey yakınlık hissediyorum.

İkinci yoldan gidersek, ciddi olmamız gerekir. Kendi kaderini tayin, özgürlük ve adaletle ilgili genel anlamda ne kadar içgörü sahibi olmayı ümit edersek edelim, hâlâ tarihsel ya da kişisel özel koşullar ve durumlarda spesifik bir eylem yolunu çizme görevin­den çok uzakta kalırız. Bilim tarihinden bir ders çıkarabiliriz. 19. yüzyıla kadar mühendislik pratiği temel bilimlerden daha fazla ders çıkarmayı bekleyemezdi ve bugün ilgilendiğimiz alanda bi­limsel anlayışın çok ilkel evrelerinden çok uzakta olduğumuzu belirtmeye bile gerek yok.

Gerçek tarihsel durumlar hakkında ciddi olmak için, katılım­cılarını anlamaya ve kesinkes belirlenmiş yargıları bir kenara bı­rakmaya başladık. Son zamanlarda yükselen ulusların kaderini tayin hakkını alın. Özel vakalar hakkında -mesela, Kuzey İrlanda, Ibo’lar ve Kürtler, İsrail Filistin çatışması- akıllı bir şeyler söyle­mek istiyorsak, o zaman bu durumları anlamamız gerekir. Genel hükümler faydalı olabilir fakat yalnızca kısıtlı biçimde ve insani problemler düşünmeden yapılacak garantili, hatta hoşgörülebilir önermeler için fazla önemlidir.

Aynısı herkesin katıldığı toplantıda ortaya çıkan, eğitim politi­kası gibi ya da devlet kapitalizmi altında siyasal demokrasi ya da medyanın demokratikleştirilmesi gibi başka sorulara açısından da doğrudur.

İki seçeneğim varmış gibi görünüyor: özgürlük ve sağduyu ko­nusunda genel meselelerde kalmak (görev duygusu tarafından dikte edildiği gibi); ya da iktidar, adalet ve insan hakları konu­sundaki özgül sorunları tartışmak. İkincisini yaparsam, kimi dü­şünce ve çalışmalarıma aldığım sorularda kalmam gerekir. Bu yüzden ulusal kaderini belirleme hakkını, İsrail Filistin sorununu tartışabilmek için düşünebilirim, fakat Kuzey İrlanda için düşü­nemem. İlk durumda, söyleyeceklerim doğru ya da yanlış, akıllı ya da aptalca olabilir fakat en azından araştırmaya ya da düşünce­ye dayanmış olurdu.

Bunun gibi bir konferansta, grup toplantısı ya da takip edecek genel tartışma için ikinci yol bana daha uygun gibi geliyor. Böyle giriş mahiyetinde bir düşünceye gelince, genel konu daha uygun bir seçim gibi görünüyor. O yüzden görev duygusunu takip ede­ceğim ve bu konudaki bazı genel yorumlarda kalacağım -fakat lü­zumsuz gecikmeler olmadan daha somut ve acil meselelere döne­bilelim diye, kısıtlı olanlarda.

Sağduyu ve özgürlük meselesinde, insanların yaradılıştan hak­ları olduğu fikrini geliştiren zengin bir gelenek vardır. Buna uygun olarak, bu hakları çiğneyen herhangi bir otorite gayri meşrudur. Bunlar doğal haklardır, doğal dünyanın bir parçası olan insan do­ğasında kök salmıştır, öyle ki rasyonel bir araştırmayla onun hak­kında çok şey öğrenebilmemiz gerekir. Fakat bilim, insan doğası hakkında kurumlaşmış doğrulara doğru bocalayan adımlar atar­ken ve felsefe insan doğası ve ondan türeyen hakların arasındaki bağlantıyı açıklamaya çalışırken sosyal teori ve eylem askıya alına­bilir, ki hepimiz bunun varlığını seziyoruz. Bu yüzden sezgisel bir sıçrama yapmaya, insan doğasında özsel olanın ne olduğuna iliş­kin ve bu temelde -yetersiz de olsa- meşru bir toplumsal düzen kavramı türetmeye yönelik bir varsayımda ybulunmaya mecbur oluruz. Sosyal eylemle (ya da eylemsizlikle) ilgili herhangi bir yar­gı, bu türden bir aktl yürütmeye dayanır. Ahlâki tutarlılığa sahip her insan, muhtemelen sonuçları insan hakları ve ihtiyaçlarıyla bağdaşacağı gerekçesiyle bir eylem çizgisi seçecektir ve bu gerek­çenin geçerliliğini elinden geldiği kadar açıklayacaktır.

Geleneksel bir düşünceye göre, dış zorlama olmadan araştırma ve yaratma temel bir insan ihtiyacıdır -bundan dolayı da temel bir insan hakkıdır. Bu, 18. yüzyıldaki özgün versiyonunda, örne­ğin Mill’e ilham veren Wilhelm von Humboldt’un eserinde, kla­sik liberalizmin temel öğretişidir. Bundan hemen aşikar sonuçlar çıkarılmıştır. Çıkarılan sonuçlardan biri, yalnızca zorlamadan ya da komuttan ya da yol kılavuzluktan değil, özgür seçimden çık­mayan herhangi bir şeyin gerçek doğamıza yabancı kalacağıdır. Bir işçi zor ya da ihtiyaç tehdidi altında çalışıyorsa ya da bir öğ­renci talep üzerine üretiyorsa yaptıkları şeyi beğenebiliriz, fakat oldukları şeyi hor görürüz. Anayasal yapılar, içsel ihtiyaçların ötesinde serbestçe araştırma ve yaratma fırsatları sağladığı ölçüde meşrudur, aksi takdirde değildir.

İnsan varlığının haysiyeti ve değerine inancı olan insanlar nez- dinde bu cazip bir bakış açısıdır. Meşru kurumlar ve sosyal eylem hakkındaki sonuçların bütün yelpazesini ondan çıkarmaya başla­yabiliriz.

Bu resim entelektüel söylemin hakim olduğu resmin zıddıdır: insanların öğretim ve kültürel çevrelerinin ürünü, şekillendirile­bilir, boş canlılar olduğu, zihinlerinin deneyimin üzerine yazıla­cağı beyaz sayfa olduğu görüşü. Şu halde insan doğası, büyük öl­çüde sistemin taşıdığı zayıf ve genel düzenleyici ilkelerin ötesin­de hiçbir özsel özelliği bulunmayan, tarihsel ve kültürel bir üre­timdir. Eğer böyleyse, zorlamaya, davranış şekillendirmeye ya da rıza üretimine pek az ahlâki bariyer vardır. Bu varsayımlardan gündelik hayatımızdan aşina olduğumuz gibi, farklı bir meşru toplumsal düzen kavramına ulaşırız. Bu da cazip bir bakış açısı­dır -hakların otorite ve kontrolü uygulamak için olduğunu iddia edenlerin bakış açısından.

Bu çerçevede bakınca, hiyerarşi ve hakimiyetin meşru yapıla­rına eğilimliliği içinde boş organizma görüşü tutucudur. En azın­dan Humboldtçu versiyonunda klasik liberal bakış açısı, peşini bırakmadığı, kurumlaşmış zor kurumlarının meşruluğuna mey­dan okumada, yaratılıştan kuvvetli kökleriyle radikaldir. Böyle kurumlar ağır bir ispatlama zorunluluğuyla yüz yüzedir: Var olan koşullar altında belki korku ya da mahrumiyetin biraz öncelikli değerlendirilmesi yüzünden, görünüşte ona karşı olmasına rağ­men bazı otorite, hiyerarşi ve hakimiyet formlarının haklılaştırıl- dığını göstermesi gerekir -güçlükle karşılanabilen bir yük. Kök­ten yıkıcı içerikleri düşünüldüğünde, Aydınlanma ideallerine ni­çin böyle sürekli bir saldırı olduğu anlaşılabilir.

Bunun, meselenin alışıldık çerçevelenmesinden uzak olduğunu eklemeliyim, fakat savunulabilir ve uygun olduğunu düşünüyorum.

Tercihler ve ümitlerden ayrı olarak, bu kavramlar ya da bunlara karşı olanlar bizi insan doğasıyla ilgili hakikate götürür mü? Böyle sorulara cevap vermek için fikirlerin çerçevesini inceltmek ve geliş­tirmek gerekir. Bu kısıtlı bir şekilde yapılmıştır; böyle olduğunda doğru ve yanlış sorularımız artabilir. Bence şu hakkaniyetli bir so­nuçtur: Bir şeyler bildiğimiz her alanda boş canlı tezini ya da bunun herhangi bir çeşitlemesi gösterilebilir şekilde yanlıştır. Bu yüzden mevcut anlayışımızın ötesinde, sadece öneri nitelikli bir sonuçtur.

Yine de ampirik desteği eksik tezler çoktan geniş olarak kabul edilmiştir. Niçin böyledir? Sorudan bir spekülasyon çıkar: Kimin yararına? Biz zaten makul bir cevap bulmuştuk: Yararlananlar idare ve kontrol yaptığı söylenenlerdir; boş canlı doktrini doğruy­sa, onlar amaçlarında hiçbir ciddi ahlâki bariyerle karşılaşmazlar. Yararlananlar iktidar ve hakimiyet sistemine hizmet edebilecek, belli bir kategorideki entelektüellerdir. Fakat ortalama olarak en­telektüel katkılarından dolayı takdir edildikleri için bu grup ödül ve saygınlık elde edebilir. Bu mantığı takip ederek, insan doğası­nın özsel boşluğu ve değişebilirliği hakkındaki fikirlerin niçin statü kazanması gerektiği ve ödülü pek az olsa da yerleşmiş hale gelmesi gerektiği konusunda en azından bir sebep bulabiliriz.

Birkaç alanda, olgunun sorusunu koymak ciddi bir şekilde mümkün olmuştur ve araştırma bazı meyveler verebilir. Bu alan­larda, bu buluşmanın duyurusunda sorulan bir soruyla, ‘doğuştan bildiğimiz’ şey sorusuyla ciddi bakımdan yüzleşme mümkün ol­muştur. Humboldt’un deyişiyle doğanın orijinal elinden -modern çeşitlemesinde, genetik tanrı vergisinden- gelen bilgimizin bu parçasının biraz anlaşılması mümkün olmuştur. Bilgimizin ve an­layışımızın bu bileşenlerinin Hume’un tasavvur edebildiği her­hangi bir şeyin çok uzağında olduğunu hızla öğrendik. Onun ön­celleri hedefe çok yakındı: Cherbury’li Lord Herbert ve 17. yüz­yılın Cambridge Platoncuları ve aynı çağın kıta rasyonalistleri.

Ne kadar çok araştırırsak o kadar çok anlarız ki, düşünce ve dilin temel öğeleri, değişmez bir entelektüel tanrı vergisinden, deneyim, yorumlama, yargı ve anlayışa çerçeve sağlayan kavram ve prensiplerin yapısından türetilir. Bu mesele hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, uçlardakiler hariç, öğretmenin konu dışı ve öğrenmenin yapay bir şey olduğu o kadar çok görülür. Mental ya­pılar zihinde, deneyimle tetiklenen ve onun tarafından kısmen fa­kat görünüşe göre yalnızca yüzeysel biçimde değiştirilen, doğal, doğası itibarıyla belirlenmiş bir kulvarda büyür gibi görünüyor. Bu şaşırtıcı bir sonuç olmamalı. Şayet doğruysa bunun anlamı zi­hinsel organlar bedensel organlar gibi demektir -ya da daha doğ­rusu, bunlar da bedenin organları olduğu için, öteki bedensel or­ganlar gibi. Geleneksel ampirist ve davranış bilimci dogmanın tersine keşfetmekten korkmamalıyız ki, zihin ve beyin doğal dün­yadaki başka her şey gibidir ve zihnin zengin ve eklemlenmiş bil­gi, anlayış ve yargı sistemleri geliştirmesine imkân veren çok spe­sifik ilk tanrı vergisi, herhangi bir belirli deneyimin erişebileceği­nin ötesinde, geniş ölçüde başkalarıyla paylaşılır.

Bu bizi toplum teorisi ve eylem konusunda nereye bırakır? Korkarım, fazlasıyla uzağa. Eylemi gerekçelendirmemiz gereken şeyle, herhangi bir güven ve anlayışla yakaladığımız şey arasında büyük bir yarık var. Bu yarığın doldurabilip doldurulamayacağı belli değil. Bunun nasıl yapılacağını şimdilik kimse bilmiyor; ümit ve sezgiye dayanarak eylemenin kaçınılmaz gerekliliğiyle kalıyoruz. Benimki, klasik liberal doktrine benzer bir şeyin doğ­ru olduğu, komiserlerin, şirketlerin ya da kültür idarecilerinin ya da tipik olarak aldatıcı bir temelde bizi manipüle ve kontrol etme hakkını savunanların meşruiyetinin olmadığıdır.

 

ANARŞİZM, MARKSİZM VE GELECEK UMUDU[183]

(1995)

 

Noam, uzun zamandır anarşist fikirleri savunuyorsun. Pek çok insan 1970’de Daniel Guerin’in Anarchism kitabına yazdığın önsö­zü hatırlar, fakat daha yakınlarda, örneğin Manufacturing Consent filmini anarşizmin ve anarşist fikirlerin potansiyeline yeniden dikkat çekmek için fırsat bildin. Anarşizmde sana çekici gelen ne?

ANARŞİZM: İSPATLAMA SORUMLULUĞUNU OTORİTEYE YÜKLEMEK

Anarşizm, henüz yeniyetmeyken dünya hakkında çok dar bir çerçevenin ötesinde düşünmeye başladığım sıralar bana cazip ge­lirdi ve bu ilk fikirlerden bu yana görüşümü değiştirmek için pek fazla sebep görmedim. Anarşizmin hayatın her cephesindeki oto­rite, hiyerarşi ve hakimiyet yapılarını tespit etmek ve onlara mey­dan okumak açısından anlamlı olduğunu düşünüyorum; bunlara gösterecek bir mazeret olmadıkça, hepsi gayri meşrudurlar ve in­san özgürlüğünün kapsamını genişletmek üzere yürürlükten kal­dırılmaları gerekir. Bu, siyasal iktidarı, mülkiyet ve idareyi, erkek ve kadın, çocuk ve ebeveyn arasındaki ilişkiyi, gelecek kuşakların kaderi üzerindeki kontrolümüzü (benim görüşüme göre, çevre hareketinin ardındaki temel ahlâki ilke budur) ve daha başkaları­nı içerir. Doğal olarak bunu hayata geçirmek devasa zordur ve de­netim kurumlarına bir meydan okumak, devlet, yurtiçi ve yurtdı­şı ekonominin çoğunu kontrol eden anlaşılmaz özel tiranlar ve benzerlerine karşı çıkmak demektir. Hem yalnızca onlara da değil.

Her zaman için anarşizmin özü olduğunu kabul ettiğim şey şu­dur: ispatlama sorumluluğunu otoriteye yüklemek ve şayet otori­te bu yükü taşıyamazsa yıkılması gerektiği kanısı. Bazen bu yük taşınabilir. Torunumla bir yürüyüş yapıyorsam ve onlar kalabalık bir sokakta koşuşturuyorsa, yalnızca otoritemi kullanmayacağım, onları durdurmak için fiziki zorlamamı da kullanacağım. Eylem meydan okumalı, fakat meydan okumaya seve seve göğüs gerebi­leceğim düşünüyorum. Başka durumlar da var: Hayat karmaşık bir meseledir, insan ve toplum hakkında pek az şey biliriz ve büyük laflar genellikle faydadan ziyade zarar getirir. Fakat bu bakış açısı geçerli bir açıdır bence ve uzun yolda bize kılavuzluk edebilir.

Böyle genellemelerin ötesinde, insani çıkar ve kaygı sorunları­nın çıktığı vakalara bakmaya başlarız.

Doğru söylemek gerekirse, fikirleriniz ve eleştirileriniz eskisin­den çok geniş olarak biliniyor. Bakış açınıza geniş çapta saygı göste­rildiği de söylenmeli. Bu bağlamda anarşizme desteğinizin nasıl kar­şılandığını düşünüyorsunuz? Özellikle politikayla ilk kez ilgilenen ve belki de sizin görüşlerinize denk gelen insanlardan aldığınız tep­kiler beni ilgilendiriyor. Böyle insanlar sizin anarşizme desteğinize şaşırıyorlar mı? Yoksa merak mı duyuyorlar?

Sizin de bildiğiniz üzere, genel entelektüel kültür, ‘anarşizm’i kaos, şiddet, bombalar, kargaşa ve bunu gibi şeylerle birleştirir. O yüzden, ben anarşizmden pozitif olarak bahsettiğimde ve kendi­min anarşizm içindeki belli başlı gelenekleri benimsediğimi söy­lediğimde insanlar genellikle şaşırırlar. Fakat bana öyle geliyor ki, bulutlar dağıldığında, halk arasında temel fikirler makul bulunu­yor. Elbette özel meselelere geldiğimizde (mesela, ailelerin doğa­sı ya da daha özgür ve adil bir toplumda ekonominin nasıl işleye­ceği) sorunlar ve tartışmalar çıkar. Zaten olması gereken de bu­dur. Fizik sizin lavabonuzdaki musluktan nasıl su aktığını tam olarak açıklayamaz. Çok daha karmaşık insanın anlamlı soruları­na döndüğümüzde, anlayış çok zayıftır; daha fazlasını öğrenme­de bize yardımı olacak ihtilaf, deneyim, entelektüel ve gerçek ha­yattaki ihtimallerin incelemesi gerekir.

Belki anarşizm başka herhangi bir fikirden daha fazla yanlış an­laşılma sorunundan mustariptir. Anarşizm birçok insanın gözünde birçok anlama gelebilir. Siz kendinizi sık sık anarşizmle ne kastetti­ğinizi açıklamaya çalışırken buluyor musunuz? Anarşizmin yanlış anlaşılması canınızı sıkıyor mu?

Bütün yanlış anlaşılmalar bir beladır. Çoğunun kökü, hayli aşi­kar sebeplerle anlamayı önlemede bir çıkarı olan gücün yapısın­da bulunabilir. David Hume’un First Principles of Government’ini anmanın tam yeridir. Hume insanların yöneticilerine hep itaat et­melerinin şaşırtıcılığını ifade eder. “Zor, her zaman yönetilenlerin tarafındadır; yöneticilerin yönetilenleri desteklemek için kanaat­lerden başka bir şeyleri yoktur. Bu yüzden, yönetimin üzerine te- mellendiği yegane şey, kanaattir; bu kural en özgür ve en halkçı yönetimlerin yanı sıra en despotik ve en askeri olanlar için de ge­çerlidir.” Hume çok akıllıydı (ve laf arasında, günümüzün stan­dartlarıyla şöyle böyle bir liberterdi). Şüphesiz zorun etkililiğini hafife aldı, fakat onun gözlemi özellikle de kanaati kontrol etme sanatının çok rafine olduğu özgür toplumlar için, bana temel ola­rak doğru ve önemli geliyor. Yanlış tanıtma ve başka tür şaşırtma­calar buna doğal olarak eşlik eder.

Bu yanlış tanıtmalar canımı sıkıyor mu? Elbette sıkıyor ama kötü havalar da canımı sıkıyor. Güç yoğunlaşmaları onu savun­mak için bir tür komiser sınıf yarattığı müddetçe hep var ola­caktır. Genellikle pek zeki olmadıklarından, ya da gerçeklerin ve tartışmaların arenasından kaçmalarının en iyisi olduğunu bi­lecek kadar zeki olduklarından, yanlış tanıtmalara, iftiralara ve güçlülerin elindeki çeşitli araçlarla korunacaklarını bilenlerin elindeki başka aygıtlara döneceklerdir. Bütün bunların sebebini anlamamız ve elimizden geldiğince açığa çıkarmamız gerekir. Bu -bizim ve başkalarının ya da daha doğru olarak, bu amaca ulaşmak için birlikte çalışan insanların- özgürleşme projesinin parçasıdır.

Safça görünüyor; öyledir de. Fakat insan hayatı ve toplumu üzerine, saçmalık ve bencillik tavrı ayıklandığında, safça olmayan başka bir açıklama henüz bulamadım.

Anarşizmin fiilen desteklediği şeylerle daha büyük yakınlığı ol­duğu umulabilecek yerleşik sol çevreler için ne söyleyebilirsiniz? Bu­rada sizin bakış açınız ve anarşizme desteğiniz konusunda herhangi bir sürprizle karşılaştınız mı?

‘Yerleşik sol çevreler’le neyi kastettiğinizi anladıysam, anarşiz­me bakış açımla ilgili fazla sürpriz yok, çünkü herhangi bir konu­da benim bakış açım çok az bilinir. Benim alışverişim olan bir çevre değil onlar. Benim yazdığım ya da söylediğim bir şeye refe­rans pek bulamazsınız. Bu tamamıyla doğru tabii ki. Bu yüzden ABD’de (Britanya’da ya da başka yerde genellikle daha az) ‘yerle­şik sol çevreler’ denebilecek ve şahsi arkadaşlarım olan, ara sıra şurada burada toplandığımız daha eleştirel ve bağımsız kesimler­de benim yaptığım şeye bir yakınlık buldunuz. Fakat kitaplara ve gazetelere bir göz atm; ne demek istediğimi anlayacaksınız. Bu çevrelerde fakülte kulüplerindekinden ya da yazı kurulları oda- smdakinden daha sıcak şeyler yazdığımı ve söylediğimi sanmıyo­rum -yine istisnalar olmak kaydıyla.

Bu çok dolaylı bir soru olduğu için cevap vermek kolay de­ğildir.

‘Anarşizm’ kelimesini kullandığınız anlamda ‘liberter sosyalist’ terimini de kullandığınız pek çok insanın dikkatini çekmiştir. Bu terimleri özünde aynı mı görüyorsunuz? Size göre anarşizm, sos­yalizmin bir türü müdür? Daha önce anarşizm, sosyalizm artı öz­gürlük şeklinde bir tanım kullanılmıştı. Bu temel eşitliği kabul edi­yor musunuz?

Bahsettiğiniz Guerin’in kitabının önsözü, bir yüzyıl önceki bir anarşist sempatizandan bir alıntıyla başlıyordu: “Anarşizmin geniş bir sırtı var; her şeyi kaldırır,” diyordu. Ana bileşenlerden biri, geleneksel olarak ‘liberter sosyalizm’ denen şeydi. Çok ori­jinal olmaya çalışmadan söylemek istediğimi orada ve başka yerlerde açıklamaya çalıştım; halk mücadelesinin seyri içinde devlet iktidarını ele geçirme ve genellikle ‘sosyalizm’ denen, Ba- kunin’in uyardığı tehlikeli ‘kızıl bürokrasi’ haline gelme peşin­deki radikal entelektüellerin ‘yeni sınıfını şiddetle eleştirirken, kendilerini hemen her zaman sosyalist olarak tanımlayan anar­şist hareketin önde gelen şahsiyetlerden fikirler aldım. Rudolf Rocker’m bakış açısına elbette katılıyorum; onun tanımladığı­nın ötesinde anarşizmdeki bu (oldukça merkezi) eğilimler Ay- dmlanma’nm ve klasik liberal düşüncenin en iyilerinden kay­naklanır. Göstermeye çalıştığım gibi, bunlar aslında Marksist Leninist doktrin ve pratikle keskin biçimde karşıtlık içerir, özel­likle ABD ve Britanya’da moda olan ‘liberter’ doktrinler ve diğer çağdaş ideolojiler, bana öyle geliyor ki, onların hepsi otoritenin, oldukça sıklıkla gerçek tiranlıklarm şu ya da bu formunu sa­vunma durumuna düşmüşlerdir.

Geçmişte anarşizmden bahsettiğinizde, sıklıkla İspanya Devrimi örneğine başvurdunuz. Sizin için bu örnekte iki cephe görülebilirdi. Bir yanda, sizin deyişinizle,’eylem halinde anarşizm’in iyi bir örne­ği olan İspanya Devrimi deneyimi. Öte yanda, İspanya Devrimi’nin, katılımcı demokrasiyi kullanarak işçilerin kendi çabalarıyla başara­bileceklerinin iyi bir örneği olduğunu da ifade ettiniz■ Bu iki cephe -eylem halinde anarşizm ve katılımcı demokrasi- bir ve aynı şey mi sizin gözünüzde? Anarşizm bir halk iktidarı felsefesi mi?

 

TABAN DEMOKRASİSİNE KARŞI PARLAMENTER DEMOKRASİ

Sıradan sağduyu gibi görünen şeyi anlatmak için ‘felsefe’ gibi süslü kelimeler kullanmaya çekinirim. Sloganlarla da başım hoş değildir. Devrimden önce ezilen İspanyol işçi ve köylülerinin ba­şarıları pek çok bakımdan etkileyiciydi. ‘Katılımcı demokrasi’ te­rimi çok yenidir ve farklı bir bağlamda gelişmiştir, fakat elbette benzerlik noktaları vardır. Bu kaçamak gibi geliyorsa özür dile­rim. Ama bunun sebebi, hem anarşizm hem de katılımcı demok­rasi kavramlarının aynı şey olup olmadıkları sorusuna cevap ver­mek için yeterince net olduğunu düşünmememdir.

İspanya Devrimi’nin asıl başarılarından biri, tabandan demokra­siyi bir derece tesis etmesiydi. Halk açısından, 3 milyonun üzerinde bir katılım olduğu tahmin edilir. Kırsal ve kentsel üretim işçilerin kendileri tarafından yönetiliyordu. Sizce bireysel özgürlüğün savu­nucuları olarak bilinen anarşistlerin bu bölgede kolektif idareyi ba­şarmaları bir rastlantı mıdır?

Hiç de rastlantı değil. Anarşizmdeki her zaman en inandırıcı bulduğum eğilimler, çok farklı tipteki yapıları (işyeri, cemaat ve gönüllü birlikteliğin başka biçimleri) entegre eden fakat emir ver­me pozisyonunda olanlar (yine, otoritenin, bazı vakalarda oldu­ğu gibi, spesifik bir olumsallık içinde haklılaştırılabildiği durum­lar istisnasıyla) tarafından değil, katılımcılar tarafından kontrol edilen, ileri derecede örgütlenmiş bir toplum peşinde koşar.

Anarşistler tabandan demokrasiyi kurmak için genellikle büyük çabalar harcadılar. Gerçekten de sıklıkla demokrasiyi uç noktalara götürmekle suçlandılar. Ama buna rağmen, pek çok anarşist demok­rasiyi anarşist felsefenin temel bir bileşeni olarak gönülden kabul et­mez. Anarşistler genellikle siyasetlerini, ‘sosyalizm’i ya da ‘bireycili­ği’ kurmak olarak tanımlarlar -anarşizm demokrasiyi kurmaktır di­yene pek rastlanmaz. Siz demokratik ideallerin anarşizmin temel bir niteliği olduğunu kabul ediyor musunuz?

Anarşistler arasındaki ‘demokrasi’ eleştirisi genellikle, derin baskıcı özellikleri olan toplumlarda ortaya çıktığı şekliyle, parla­menter demokrasi eleştirisi olmuştur. Başlangıcından beri her­hangi biri kadar özgür olan ABD’yi ele alalım. Amerikan demok­rasisi James Madison’ın 1787’de Anayasal Uzlaşma’da ifade ettiği prensibe dayanır; yönetimin birinci işlevi, “zengin azınlığı çoğun­luktan korumaktır”. Bu yüzden Madison, günün sözde demokra­si modeli olan İngiltere’de, halka kamusal işlerde söz izni verilir­se, toprak reformu ya da başka vahşetler yapacakları ve Amerikan sisteminin savunulması (aslında yürürlükte olması) gereken ‘mülkiyet hakları’na karşı böyle suçlardan kaçınmak üzere çok dikkatli olunması konusunda uyarır. Bu çerçevede parlamenter demokrasi, hakiki liberterler tarafından sert eleştiriyi elbette hak eder; ben pek ince olmayan birçok başka özelliğini hariç bıraktım -kölelik, sayılabileceklerden sadece biri, ya da gönlü hiç de anar­şizm ya da komünizmde olmayan çalışan insanların acı biçimde şikayet ettiği, 19. yüzyıl boyunca ve sonrasında geçerli olan ücret­li kölelik de başka bir boyut.

Toplumda herhangi bir anlamlı değişiklik için tabandan demok­rasinin önemi ortada gibi. Ama Sol geçmişte bu konuda muğlaktı. Genel olarak sosyal demokrasiden ama Bolşeviklerden de söz ediyo­rum -katı demokratik pratiklerden ziyade, elitist düşüncenin yaygın olduğu soldaki gelenekler. Bilinen bir örneği kullanırsak, Lenin işçi­lerin sendikal bilinçten öte bir şey yaratabileceğinden kuşkuluydu (bence bununla, kendileri için yakın tehlikenin ötesini göremeyecek­lerini kastediyordu). Yine ingiltere’de İşçi Partisi’nde çok etkili olan, Fabian sosyalist Beatrice Webb işçilerin yalnızca at yarışı saçmalık- larıyla ilgilendiğini düşünüyordu. Bu elitizm nereden kaynaklanıyor ve solda ne işi var?

İSPANYA DEVRİMİ NE KARŞI BOLŞEVİK DARBE

Korkarım bu, cevap vermem zor bir soru. Sol, ‘Bolşevizm’i içe­recek şekilde anlaşılıyorsa, o zaman kendimi Sol’dan kesinlikle ayırırım. Bence Lenin, tartışacağım sebeplerle, sosyalizmin en bü­yük düşmanlarından biridir. İşçilerin yalnızca at yarışlarıyla ilgi­lendiği fikri bir saçmalıktır; emek tarihine ya da canlı ve benim yazdığım yerden kilometrelerce uzak olmayan New England’m imalat yapılan şehirlerini kapsayan pek çok alanda başarı kaza­nan bağımsız işçi sınıfı yayınlarına yüzeysel bir bakış karşısında bile direnemez -bu ana kadar, tarih boyunca eza çeken ve baskı altındaki insanların cesaret verici mücadelelerinin ilham verici kayıtlarından bahsetmiyorum. Bu yarıkürenin en fakir köşesini, Avrupalı fatihler tarafından bir cennet ve Avrupa refahının küçük olmayan bir parçasının kaynağı olarak bakılan, şimdi belki de iyi­leşemeyecek kadar harap olmuş Haiti’yi ele alalım. Birkaç yıl ön­ce zengin ülkelerdeki pek az insanın tahayyül edebileceği kadar yoksul koşullarda, köylüler ve gecekondu halkı, neredeyse bildi­ğim başka yerlerdekinden daha mükemmel olan, tabandan örgüt­lenmeye dayanan bir halkçı demokratik hareket kurdular; ancak yürekten bağlı komiserler, Amerikan entelektüelleri ve siyasal li­derlerinin ABD’nin Haitililere demokrasi dersi vermesi gerektiği konusundaki ciddi beyanatlarını işittikleri zaman gülmekten kı- rılmamayı başarabildi. Muktedirler açısından onların başarıları o kadar elle tutulur ve korkutucuydu ki, kamuoyunda bilinenden epey fazla ABD desteğine sahip bir başka dozda hain teröre ma­ruz kaldılar; hâlâ da teslim olmuş değiller. Peki, onlar yalnızca at yarışlarıyla mı ilgileniyorlar?

Rousseau’dan ara sıra yaptığım bir alıntıyı hatırlatayım: “Ta­mamen çıplak pek çok yabanın Avrupalı kösnüllükle alay ettiği­ni ve sadece bağımsızlıklarını korumak için açlığa, yangına, kılı­ca ve ölüme katlandığını gördüğümde, özgürlük hakkında akıl yürütmek için kölelerin gerekmediğimi anlarım.”

Genel olarak söylüyorum, sizin çalışmalarınız (Deterring De- mocracy, Necessary Illusions, vb.) sürekli bizimki gibi toplumlarda­ki elitist fikirlerin sıklığı ve rolünü ele almakta. ‘Batı’ (ya da parla­menter) demokrasisinde, zenginleri kayıran refahtaki eşitsiz dağılı­mı tehdit etmesin diye kitlelerin herhangi bir gerçek rolü ya dı katı­lımı konusunda derin bir antagonizm olduğunu savunuyorsunuz. Çalışmalarınız oldukça ikna edici olması bir tarafa, kimileri sizin savlarınızdan şoke oldu. Mesela, John F. Kennedy’nin politikalarıyla Lenin’inkileri kıyaslayıp, ikisinin aşağı yukarı eşit olduğunu söylü­yorsunuz. Bu, kendimi de ekleyebilirim, her iki kampın destekleyici­lerini şoke etti. Bu kıyaslamanın dayanağını biraz açabilir misiniz?

‘YENİ SINIF’: TOTALİTER DEN NEO-LİBERAL’E

Ben Kennedy yönetiminin liberal entelektüellerinin doktrinle- riyle Lenin’inkileri gerçekten ‘eşitlemedim’; çarpıcı benzerlik bu­lunan noktalarının altını çizdim sadece – tabii bir yüzyıl önce ‘ye­ni sınıf üzerine ileri görüşlü yorumunda Bakunin’in öngördüğü gibi. Örneğin, şayet gerçekten ‘özgür’ olacaksak yönetimsel kon­trolü artırma gereksinimi üzerine ve “demokrasiye gerçek tehdit” olan “az yönetim’in nasıl bizatihi akla bir saldırı olduğu hakkın­da McNamara’dan alıntı yaptım. Bu pasajda birkaç kelimeyi de­ğiştirelim, elimizde standart Leninist doktrin kalır. İki vakada da köklerin oldukça derin olduğunu savundum. İnsanları ‘şoke eden’ şey hakkında daha açıklık olmadan daha fazla yorum yapa­mam. Kıyaslama spesifiktir; her ikisinin de kendine has olduğu­nu ve hakkının verildiğini düşünüyorum. Şayet değilse bu bir yanlıştır ve bu konuda aydınlatılmayı merakla beklerim.

Özel olarak, Leninizm V.İ. Lenin tarafından geliştirilen Marksiz- min bir formunu anlatır. Siz ‘Leninizm’ terimini kullandığınızda Le­nin hakkında yaptığınız özel eleştiriden Marx’ın çalışmalarını örtük biçimde ayırıyor musunuz? Marx’ın görüşleriyle Lenin’in daha son­raki pratikleri arasında bir süreklilik görüyor musunuz?

‘Despotik yönetimlerin en kötüsü’nü yaratacak olan ‘kızıl bü­rokrasi’ konusundaki Bakunin’in uyarısı, Lenin’den çok önceydi; Marx’m takipçilerine yönelikti. Gerçekte çok farklı türde takipçi­ler vardı; Pannekoek, Luxemburg, Mattick ve başkaları Lenin’den çok uzaktı ve onların görüşleri sıklıkla anarko-sendikalizmin bi- leşenleriyle yakınlık içindedir. Korsch ve diğerleri İspanya’daki anarşist devrime sempatiyle bakıyorlardı. Marx’dan Lenin’e sü­reklilik vardır ama Lenin’i ve Bolşevikleri sert eleştiren Marksist- lerle de bir süreklilik vardır. Köylü devrimi konusunda Marx’ın daha sonraki tavrı üzerine Teodor Shanin’in çalışması bu bağlam­da sayılabilir. Ben bir Marx uzmanı olmaktan uzağım ve bu sürek­liliğin ‘gerçek Marx’ı yansıtması konusunda herhangi bir ciddi yargıda bulunmaya cüret edemem; bu sorunun bir cevabı var mı, onu da bilmem.

Geçenlerde sizin Notes on Anarchism adlı kitabınız elimize geç­ti (ABD’de yeni baskısı geçen yıl Discussion Bulletin tarafından ya­pıldı). Burada genç Marx’ın görüşlerinden, özellikle kapitalizmde yabancılaşma fikrini geliştirmesinden bahsediyorsunuz. Genel ola­rak Marx’ın hayatı ve çalışmalarındaki bu ayrımı kabul ediyor mu­sunuz -gençken daha liberter sosyalist ama sonraki yıllarda katı bir otoriteryan?

BİR GEÇ AYDINLANMA FİGÜRÜ OLARAK GENÇ MARX

Genç Marx geniş ölçüde yaşadığı çevreden çıkar; klasik libe­ralizmi canlandıran düşünceyle, Aydınlanma’nm ve Fransız ve Alman Romantizmi’nin çeşitli cephelerinde pek çok benzerlik bulunabilir. Tekrar söyleyeyim, yetkeli bir yargı ileri sürecek kadar bir Marx alimi değilim. Şayet diyeceğimin bir kıymeti varsa, benim zannım genç Marx’m tam bir geç Aydınlanma fi­gürü olduğu ve yaşlı Marx’m ileri derecede otoriteryan bir mi­litan olduğu ve sosyalist alternatifler hakkında pek bir şey söy­lemeden kapitalizmin eleştirel bir analizini yaptığıdır. Bunlar yalnızca izlenim.

Anladığım kadarıyla, sizin kapsamlı bakış açınızın hayati parça­sı insan doğası fikrinizle açıklanıyor. Geçmişte insan doğası fikri, bir anlamda, geri götüren, hatta sınırlayan bir şey olarak görülürdü. Mesela, insan doğasının değişmeyen cephesi sıklıkla bir şeylerin anarşizm istikametinde niçin değişemeyeceğini doğrulayan bir sav olarak kullanıldı. Sizin bakışınız farklı mı? Neden?

İNSAN DOĞASIYLA İLGİLİ BAZI KAVRAMLARA SAHİP MORAL AKTÖRLER

Herhangi birisinin bakış açısının hayati parçası insan doğasıyla ilgili bazı kavramlarıdır; bu kavramlar farkındalıktan uzak ya da tam ifade edilemez olsa da. En azından kendisini yaratık değil de moral aktör olarak gören insanlar için doğrudur. Yaratık bir yana, bir insanın reformu ya da devrimi ya da istikrarı ya da eski zaman­lara dönmeyi ya da sadece kendi bahçesini ekmeyi savunması, “in­sanlar için iyi” olduğu temeline dayanır. Fakat bu yargı da insan doğası hakkındaki bazı kavramlara dayanır, ki makul bir insan mümkün olduğunca net olmaya çalışacaktır, keşke öyle değerlen- dirilebilse diye. Bu açıdan ben de herhangi birinden farklı değilim.

İnsan doğasının ‘geri götürücü’ bir şey olarak görülmesi konu­sunda haklısınız fakat bunun sebebi derin bir kafa karışılığı olma­lı. Büyükbabam bir kayadan, bir semenderden, bir tavuktan, bir maymundan farksız mıdır? Bu saçmalığı saçmalık olarak redde­den bir insan, ayırt edici bir insan doğası olduğunu kabul eder. Yalnızca onun ne olduğu sorusunu açık bırakırız -muazzam bi­limsel yararı ve insani anlamı olan, son derece önemli ve büyüle­yici bir soru. Onun belli cepheleri hakkında -büyük insani anlam­lar hakkında değil- epey şey biliriz. Bunun ötesinde, ümit ve ar­zularımız, niyet ve spekülasyonlarımız vardır.

Bir insan embriyosunun kanatlarının gelişemeyecek ya da gör­me sisteminin bir sineğin [görme sistemi] gibi işlev göremeyecek ya da güvercinlerin yuva yapma içgüdüsünden yoksun şekilde sı­nırlanmış olması ‘geri götürücü’ bir şey değildir. Organizmaların gelişmesini sınırlayan aynı faktörler, aynı türe temelde benzer, zengin ve göze çarpan kapasiteleri olan, zengin, karmaşık, ileri derecede eklemlenmiş bir yapıya ulaşmasına da imkân verir. Böy­lesi belirleyici fıtri yapıdan yoksun bir organizma (bu durum ge­lişme yolunu radikal olarak kısıtlar) amip benzeri, acınacak (bir şekilde hayatta kalsa bile) bir yaratık olacaktır. Gelişmenin kap­samı ve kısıtları mantıksal olarak ilişkilidir.

İyi bilinen ayırt edici insan yeteneğinden biri olan dili ele ala­lım. Bütün muhtemel insan dillerinin çok benzer olduğuna inan­mak için çok kuvvetli sebeplerimiz var; insanları inceleyen Mars­lı bir bilimci küçük farkları olan tek bir dil bulunduğu sonucuna varabilir. Bunun sebebi, dil gelişiminin altında yatan insan doğa­sının belli cephesinin çok sınırlanmış seçeneklere izin vermesidir. Bu kısıtlama mıdır? Elbette. Serbestlik midir? O da evet. Az geliş­miş, dağınık ve çeşitli deneyimler temelinde benzer tarzda zengin ve karmaşık bir düşünce ifade sistemi geliştirmeyi mümkün kılan bu çok sayıdaki kısıtlamadır.

İnsani farkların biyolojik olarak belirlenmesi meselesi ne ola­cak? Bunun varlığı kesindir ve korkmak ya da yerinmek için de­ğil, sevinmek için bir sebeptir. Klonlar arasında hayat yaşanmaya değer olmayacak; sağlıklı bir insan başkalarının paylaşmadıkları yeteneklere sahip olduğundan ancak memnun olur. Bu temel bir şeydir. Kanaatimce bu konularda yaygın olarak inanılan şey haki­katen gariptir.

İnsan doğası, her ne ise, hayatın anarşist formlarının gelişimi­ne iletken ya da onlara bariyer midir? Bunun cevabını bilmiyoruz. Bu deney ve keşif meselesidir, boş kanaatler meselesi değil.

Bitirirken, kısaca solun günümüzdeki sorunları hakkında sormak istiyorum. Bilmiyorum, ABD’de de durum benzer midir fakat bura­da, Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle, solda belli bir moral bozukluğu görüldü. İnsanlar Sovyetler Birliği’nde olan şeyin yürekten destekçi­si pek değillerdi fakat Sovyetler Birliği’nin bitişinin sosyalizm fikri­ni de zaafa uğrattığı oldukça genel bir duyguydu. Böyle bir moral bozukluğuna siz de rastladınız mı? Buna tepkiniz ne oldu?

Sovyet Uranlığının sonuna ilişkin benim tepkim, Hitler ve Mussolini’nin yenilgisine tepkime benzerdir. Hepsinde insan ru­hu için bir zafer vardır. Sosyalizmin büyük bir düşmanı sonunda çöktüğü için, Sosyalistler açısından sonuç özellikle memnun edi­ci olmalıdır. Sizin gibi ben de tiranlığın çöküşüyle morali bozulan insanları -kendilerini anti Stalinist ve anti Leninist gören insanlar da dahil- görünce hayrete düşüyorum. Buradan anlaşıldı ki, inan­dıklarından çok daha derinden Leninizme bağlıymışlar.

İKİ SÜPERGÜÇTEN BİRE: ENDİŞELENMEK İÇİN SEBEPLER

Bununla birlikte ‘sosyalist’ olduğu kadar ‘demokratik’ olan (hatırlayın, her ikisi de olduğu iddia edilmişti ve ilki seve seve ka­bul edilirken, ikinci iddia, sosyalizme karşı bir silah olarak, Ba- tı’da alay konusu olmuştu -Batılı entelektüellerin iktidara hiz­metlerinin pek çok örneğinden biri) bu kaba ve tiranik sistemin ortadan kalkmasıyla ilgili başka sebepler bulunmaktadır.

Bir sebep, Soğuk Savaş’ın doğasıyla ilgilidir. Benim görüşüme göre, dünyanın çoğunun Avrupalı fatihleri için günümüz örtmece ifadesiyle, önemli ölçüde ‘Kuzey Güney çatışması’nm özel bir du­rumuydu. Batı Avrupa orijinal ‘Üçüncü Dünya’ydı ve yelpazenin bu farklı yönleri kendi hayatını tehdit etse de, 1917’den beri süren Soğuk Savaş’ın, Üçüncü Dünya’nın diğer parçalarının bağımsız bir seyir peşinde koşma çabalarına gösterilen tepkiyle hiçbir benzerli­ği yoktu. Bu yüzden, ancak bölgenin hemen hemen önceki statü­süne dönmesini beklemek makuldür; eski Nomenklatura’nın standart Üçüncü Dünya eliti (Batı devlet-şirket gücünün onayıyla, genellikle alternatiflere tercih edilir) haline gelmesiyle diğerleri geleneksel hizmet rolüne dönerken, Çek Cumhuriyeti ve Batı Po­lonya gibi Batı’nın parçalarının ona tekrar katılması beklenebilir. Bu sevimli bir ihtimal değil ve büyük acılara sebep olur.

Endişelenmek için bir başka sebep, caydırıcılık ve işbirliği yap­mama meselesiyle ilgilidir. Tam da grotesk Sovyet imparatorluğu­nun varlığı, işbirliği yapmama ve mükemmel kinik sebepler için belli bir alan sağladı; bazen Batı saldırısı kurbanlarına yardım sundu. Bu seçenekler elendi ve sonuçlarını Güney çekiyor.

Üçüncü sebep, iş dünyası basınının ‘lüks hayat tarzları’yla, ‘şı­martılmış Batılı işçi’ dediği şeyle ilgilidir. Batı Avrupa’nın çoğu­nun ağıla dönmesiyle, mülk sahipleri ve idareciler içerideki çalı­şan sınıflara ve yoksullara karşı güçlü yeni silahlara sahip oldular. GM ve VW, üretimi Meksika ve Brezilya’ya taşımakla kalmayıp (ya da en azından taşımakla tehdit etti, ki genellikle aynı kapıya çıkar), düşük maliyetle becerikli ve eğitimli işçiler bulabileceği

Polonya ve Macaristan’a da taşıdı. Öncü değerlerden anlaşılacağı gibi bundan memnun kaldılar.

Soğuk Savaş’a (ya da herhangi bir başka çatışmaya), sona erdi­ğinde, neşelenenler ve mutsuz olanlar açısından bakarak çok şey öğrenebiliriz. Bu kriterlerle Soğuk Savaş’ta kazananlar şimdi akıl­larının alamayacağı kadar zengin olan Batı elitleri ve eski No- menklaturadır; kaybedenler ise Güney’de bağımsız bir yol aramış olan halk kesimlerinin yanı sıra, Batı’daki çalışan insanlar ve yok­sullarla birlikte Doğu’da nüfusun hemen tamamıdır.

Böyle fikirler nadir Batılı entelektüeller arasında -sezdiklerin­de bile- âdeta histeriyi artırma eğilimdedir. Bunu göstermek ko­laydır. Anlaşılabilirdir de. Gözlemler doğrudur; gücün ve ayrıca­lıkların ortadan kalkması, dolayısıyla histeri.

Genel olarak, dürüst bir insanın Soğuk Savaş’ın bitişine tepki­si sadece kaba bir tiranlığın yıkılmasından zevk almaktan çok da­ha karmaşık olacaktır ve kanaatimce ortalıktaki tepkiler aşırı iki­yüzlülükle kaplıdır.

Birçok anlamda Sol, bugün kendisini geçen yüzyıldaki başlangıç noktasına geri gitmiş buldu. O zamanki gibi şimdi de kapitalizmin bir formunun nüfuzu altında olmayla karşı karşıya. Refah eşitsizli­ğinin artması olgusuna rağmen kapitalizmin muhtemel ekonomik organizasyonların tek geçerli formu olduğu yönünde bugün tarihte­ki herhangi bir zamandan daha büyük bir ‘konsensüs’ olduğu görü­lüyor. Bu zemin üzerinde Sol’un ileri gitmesinin şüpheli olduğu savu­nulabilir. Şimdiki dönemi nasıl görüyorsunuz? Bu bir ‘temellere geri dönüş’ sorunu mudur? Şimdiki çabalar sosyalizmdeki liberter gele­neği ortaya çıkarmaya ve demokratik fikirleri vurgulamaya mı yö­nelmelidir?

ŞİRKET MERKANTİLİZMİ ( KAPİTALİZM ): HESAP SORULAMAYAN ÖZEL TİRANLIKLAR

Kanaatimce bu çoğunlukla propagandadır. ‘Kapitalizm’ denen şey, temelde bir şirket ticareti sistemidir; ülke içi ekonomiye ve uluslararası topluma geniş ölçüde müdahale eden güçlü devletle yakın işbirliği içinde işleyen, büyük ve geniş ölçüde hesap soru- lamayan özel tiranlıklarm ekonomi, siyasal sistem, toplumsal ve kültürel hayat üzerinde devasa kontrolü. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nde yanılsama olmanın tam tersine, çarpıcı biçimde doğrudur. Zengin ve ayrıcalıklı olanlar, halk için gayet güzel ola­rak değerlendirmelerine rağmen, piyasa disiplinine açık olma ko­nusunda geçmiştekinden daha istekli değildirler.

Yalnızca birkaç resme bakalım: Serbest piyasa retoriğinden mest olan Reagan yönetimi, savaş sonrası ABD tarihinde iş dün­yası için en fazla -gerçekten bütün diğerlerinin toplamından da­ha fazla- korumacı olmakla övünüyordu. Şimdiki Haçlı Seferi’nin lideri Newt Gingrich, federal sistemin dışında, ülkede başka her­hangi bir banliyö bölgesinden daha çok federal para yardımı alan süper zengin bir bölgeyi temsil eder. Aç çocuklar için okul ye­meklerine son verilmesini isteyen ‘muhafazakârlar’, Pentagon için bütçede artış da talep ediyorlar; ki şimdiki hali 1940’larm sonun­da kurumsallaştırıldı, çünkü (iyi kalpli iş dünyası basınının bize söylediği gibi) ileri teknolojili sanayi “saf, rekabetçi, paraca des­teklenmemiş, ‘hür teşebbüs’ekonomisi”nde yaşayamaz ve hükü­met onun ‘koruyucusu’ olmalıdır. ‘Koruyucu’ olmasa, Gingrich’in seçmenleri yoksul çalışan insanlar olacaktı (şayet şanslılarsa). Bil­gisayarlar (genel olarak elektronikler), havacılık sanayisi, meta­lürji, otomasyon, vs. (liste uzatılabilir) olmayacaktır. Anarşistler, hele de anarşistler bu geleneksel aldatmacaya düşmemelidir.

UĞURSUZ ALAMETLER – VE BÜYÜK UMUDUN İŞARETLERİ

Liberter sosyalist fikirler şimdiye kadar olduğundan çok daha uygundur ve halk onlara çok fazla açıktır. Devasa şirket propa­gandalarına rağmen, eğitimli çevrelerin dışında, insanlar gelenek­sel tavırlarını hâlâ çok güzel sürdürüyorlar. Mesela ABD’de nüfu­sun yüzde 80’inden fazlası ekonomik sisteme ‘tabiatı icabı adalet­siz’ olarak ve siyasal sisteme ‘halk’a değil ‘özel çıkarlar’a hizmet eden bir aldatmaca olarak bakıyor. Ezici çoğunluk çalışan insan­ların kamusal işlerde pek az sesi çıktığını düşünüyor (aynı şey İn­giltere için de doğrudur), ki yönetimin ihtiyacı olan insanlara yardım etme sorumluluğu vardır, eğitim ve sağlık harcamaları vergiler ve bütçe kesintilerinden önce gelmelidir, Kongre’den ko­layca geçen günümüz Cumhuriyetçi önergeleri zenginlerin yara­rına halkın zararınadır, vb.

Entelektüeller farklı bir hikâye anlatabilir fakat gerçeklere ulaşmak güç değildir.

Bir noktada anarşist fikirler Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle ka­nıtlanmış oldu (Bakunin’in öngörülerinin doğru olduğu kanıtlandı). Anarşistlerin bu genel gelişmeden ve Bakunin’in analizinin ileri gö­rüşlülüğünden cesaretlenmeleri gerektiğini düşünüyor musunuz? Anarşistler bu dönemin sonrasına, fikirlerine ve tarihlerine duyduk­ları güvenle mi bakmalıdırlar?

Sanırım (en azından umarım) ki, cevap yukarıda gizlidir. Bu­günkü çağın uğursuz alametlerinin olduğunu düşünüyorum -ve büyük umudun işaretlerinin de. Sonuçların birbirini izlemesi önümüze çıkan fırsatlardan yararlanmamıza bağlı.

Son olarak, Noam, farklı türden bir soru. Burada senin için ıs­marladığımız bir şişe Guinness var. Ne zaman gelip içeceksin?

Guinness dursun. Umarım çok fazla beklemez.

Şaka bir yana, yapabilirsek yarın orada olacağım. Biz (bu sü­rekli yolculuklarda alışılmadık biçimde karım benimle birlikte geldi) İrlanda’da harikulade bir zaman geçirdik ve yine gelmeyi istedik. Niçin gelmedik? Pis ayrıntılarla canını sıkma ama, talep­ler olağanüstü ve dağa tırmanma -tanımlamaya çalıştığım duru­mun bir yansıması.

HEDEFLER VE VİZYONLAR[184]

(1996) Vg&f

Hedefler ve vizyonlar dediğimde aklımda ilkesel olmaktan zi­yade pratik bir aynm var. İnsani işlerde alışıldık olunduğu gibi, önemli olan çoğu zaman pratik perspektiftir. Sahip olduğumuz bunun gibi teorik kavrayışlar bu kadar ağırlığı taşımak için çok zayıftır.

Vizyonla, fiilen yaptığımız şeyi canlandıran bir gelecek toplum kavramını, saygın bir insanoğlunun yaşamak isteyebileceği bir toplumu kastediyorum. Hedeflerle, seçimler ve ulaşılacak görev­leri, uzak ve belirsiz olabilen bir vizyonun kılavuzluğunda takip edeceğimiz şu ya da bu yolu kastediyorum.

Canlandırıcı bir vizyon şu kavramlara dayanmalıdır: insan do­ğası, insanlar için neyin iyi olduğu, insanların ihtiyaçları ve hak­ları, insanların doğalarının kendilerinin ve başkalarının çıkarları için beslenmesi, desteklenmesi ve izin verilmesi gereken yanları. Bizim vizyonumuzun altında yatan insan doğası kavramı genel­likle kapalı ve eksiklidir, fakat örtük de olsa her zaman oradadır; kişi ister her şeyi olduğu gibi bıraksın ve kendi bahçesini yetiştir­meyi seçsin, ister küçük değişiklikler ya da devrimci şeyler için çalışmayı seçsin.

Bu en azından kendisine bir hayalet değil de -yaptığı ya da yapmaya muktedir olamadığı şeylerin etkilerine önem veren- mo­ral bir aktör olarak bakan insanlar açısından gerçek bir sorundur.

Bu tür tüm meselelerde bilgimiz ve kavrayışımız yüzeyseldir; aslında insan hayatının her alanındaki gibi, sezgilere ve deneyim­lere, umutlara ve korkulara dayanarak ilerleriz. Hedefler çok cid­di insani sonuçları olan zorlu seçimleri içerir. Onları mükemmel olmayan kanıtlar ve kısıtlanmış kavrayışlara dayanarak benimse­riz; vizyonlarımız bir kılavuz olabilmesine ve olmasına rağmen, olsa olsa kısmen etkili bir kılavuzdur. En azından eylemlerinin sonuçlarına önem veren insanlar için net değildirler, kalıcı da de­ğildirler. Duyarlı insanlar canlandırılan vizyonlarının daha net bir ifadesini ve onların sebepler ve deneyimler ışığında eleştirel de­ğerlendirilmesini iple çekeceklerdir. Şimdilik asıl konu çok kısır­dır ve bu durumda bir değişiklik olacağına dair hiçbir işaret yok. Sloganlar kolaydır fakat gerçek seçimler yapılacağı zaman pek faydalı değildirler.

HEDEFLERE KARŞI VİZYONLAR

Hedefler ve vizyonlar çatışma halinde görülebilir; genellikle de öyledir. Bunda bir çelişki yok, bunu sıradan deneyimlerden gayet iyi bildiğimizi sanıyorum. Şimdi kafamdakini resmetmek için be­nim durumumu ele alalım.

Benim kişisel vizyonum, kökeni Aydınlanma ve klasik libera­lizmde olan tamamen geleneksel, anarşist bir vizyon. Geçmeden, bununla kastettiğimi netleştirmeliyim. Klasik liberalizmin ideolo­jik maksatlarla yeniden yapılandırılan bir versiyonunu değil, ori­jinal, yükselen sanayi kapitalizminin kayalarında parçalanmadan önceki, Rudolf Rocker’ın altmış yıl önce anarko-sendikalizm üze­rine kitabında -bence oldukça doğru biçimde- ortaya koyduğu versiyonu kastediyorum.[185]

Devlet kapitalizmi modern çağda gelişirken, ekonomik, siyasal ve ideolojik sistemler, insanların şimdiye kadar kurduğu herhan­gi bir şey kadar totaliter ideallere yakın, devasa şahsi tiranlık ku­rumları tarafından tedricen ele geçirildi. Siyasal iktisatçı Robert Brady yarım yüzyıl önce şöyle yazıyordu: “Şirket içinde bütün si­yasetler yukarının kontrolünden kaynaklanır. Bu yüzden icra ile birlikte siyaseti belirleyecek bu gücün birliğinde, bütün otorite is­ter istemez yukarıdan aşağı, bütün sorumluluklar aşağıdan yuka­rı olur. Bu, elbette, ‘demokratik’ denetimin tersidir; diktatoryal iktidarın yapısal koşullarına uyar.” “Siyasal anlamda meşru, icra yetkisi olan, yargı erki denen şey” “kontrol eden ellerde toplanır” ki “bir yere kadar siyasal formülasyon ve icra ilişkilendirilir, pira­midin tepesine yerleştirilir, tabandan önemli denetleme olmadan manipüle edildir.” Şahsi güç “gelişir ve genişler”ken, “siyasal ba­kımdan daha muktedir ve siyasal bakımdan daha da bilinçli bir toplumsal güce” dönüştü, “halkı kontrol piramidinin bakış açısı­na… çekme meselesi haline gelen” bir “propaganda programı”na daha çok şey vakfedildi. Brady döneminde hemen tamamen göz­den geçirilen bu proje, Amerikan iş dünyasının savaş sonrası dünyanın sosyal demokratik cereyanını geriletmeye çalıştığı -ki bu ABD’ye de ulaştı- ve liderlerinin “insanların zihinleri için uzun süreli mücadele” dediği şeyi, Halkla İlişkiler endüstrisinin, eğlen­ce endüstrisinin, şirketler medyasının ve toplumun ve ekonomik düzenin ‘kontrol piramidi’yle harekete geçirilebilecek başka her şeyin devasa kaynaklarını kullanarak kazanmaya çalıştığı birkaç yıl sonra korkunç bir boyuta vardı. Bunlar birkaç dikkatli çalışma tarafından dramatik biçimde göz önüne serildiği gibi, modern dünyanın son derece önemli özellikleridir.[186]

Thomas Jefferson’m son yıllarında uyardığı ‘bankacılık ku­rumları ve finans şirketleri’ -engel olunmazsa, demokratik devri­min vaatlerini yok edecek mutlakçılığın bir biçimi haline gelece­ğini öngörmüştü- onun en karanlık tahminlerinin gerçekleşme­sinden fazlasını yaptı. Bu kurumlar global düzen üzerinde büyük ve genişleyen bir kontrol kazanırken, fazlasıyla mesuliyetsiz ve giderek artan derecede halk müdahalesinden ve kamu gözlemin­den azade hale geldiler. İçerideki hiyerarşik komuta yapıları yu­karıdan emirleri alır, aşağıya emir verirler. Dışarıda kendilerini güç sistemine kiralamaya çalışabilirler, fakat bunun için başka ilişkileri pek yoktur (yapabilirlerse, onun sağladığı şeyi satın al­ma istisnasıyla). Dünya basit tanımlardan daha karmaşıktır, fakat Brady’ninki bugün yazdığı zamankinden bile daha doğrudur.

Şunu eklemeliyim ki, şirketlerin ve finans kuruluşlarının ho­şuna giden olağandışı güç, popüler seçimlerin sonucu değildi. Şahsi gücün çıkarlarına hizmet eden bir gelişen devletin kurulma seyri esnasında mahkemeler ve avukatlar tarafından imal edilmiş­ti ve geniş özel kurumlar için hiç değil, özel ayrıcalıklar arayan başkalarına karşı bir devletin rol oynamasıyla genişledi. Bu, alışıl­madık derecede iş dünyası yanlısı olan bugünkü Kongre’nin, fe­deral otoriteyi kolaylıkla gözdağı veren ve manipüle eden devlete devretmeyi istemesinin ana sebebidir. Bu işleyişin akademik dün­yada oldukça iyi çalışılmış olduğu bir ülkeden, Amerika Birleşik Devletleri’nden söz ediyorum. Bildiğim kadarıyla başka yerlerde- kine de çok benzeyen bu vakayı tartışacağım.

Bizler iktidarın sonuçta oluşan yapılarının değişmez, doğanın gerçekten bir parçası olarak düşünme eğilimindeyizdir. Oysa ger­çek bunun tam tersidir. Şahsi tiranlığın bu biçimleri şimdiki bi­çimlerine benzer bir şeye bu yüzyılın başlarında, ölümsüz insanla­rın haklarıyla ancak ulaştı. Onların ardında yatan hukuk teorisi ve haklann bahşedilmesi 20. yüzyıl totalitarizminin diğer iki ana ko­lu, faşizm ve Bolşevizm’in beslendiği aynı entelektüel toprakta kök saldı. İnsani meselelerdeki bu eğilimi haysiyetsiz kardeşlerinden daha inatçı olarak değerlendirmek için bir sebep yok.[187]

Geleneksel pratik, siyasal iktidara ‘totaliter’ ve ‘diktatörlük’ gi­bi terimlerle sınırlama getirmektir. Brady, karar alma merkezleri­ni halkın gözünden uzaklaştırmaya yarayan bu konvansiyona, doğal bir konvansiyona uymamakta benzersizdir. Böyle yapma çabası kanunsuz otoriteye dayanan herhangi bir toplumda -var olan herhangi bir toplum yani- beklenebilir bir şeydir. Bunun se­bebi, örneğin kişisel karakteristikler ve yetersizlikler, özel olma­yan ve belirsiz kültürel pratiklerin, yapılarının çalışmasına ve güçlü kurumların işleyişine tercih edilmesidir.

Klasik liberalizmden söz ettiğimde, kapitalist devlet otokra­sisinin yükselen dalgalarıyla önemli ölçüde süpürülüp götürü­len fikirlerden bahsediyorum. Bu fikirler özgürlük, adalet ve haklar alanını oldukça genişleten halk mücadeleleri için canlı bir vizyon olarak hizmet eden, baskının yeni biçimlerine direniş kültüründe muhtelif biçimlerde yaşamaya devam etti (ya da ye­niden keşfedildi). Günümüz liberter solu içinde savunuldu, uyarlandı ve geliştirildi de. Bu anarşist vizyona göre, ister kişi­sel ilişkilere ister geniş bir toplumsal düzene bulaşsın, hiyerarşi ve otoritenin her yapısı meşruiyetin ağır yükünü taşır. Bu yükü taşıyamazsa -bazen taşıyabilir- o zaman yasa dışı olur ve yıkıl­malıdır. Dürüstçe vaziyet aldığında ve doğrudan yüzleştiğinde, bu meydan okuma nadiren taşınabilir. Onları kesip atmak haki­ki liberterlerin görevidir.

Devlet iktidarı ve şahsi tiranlık dış sınırlardaki birincil örnek­lerdir, fakat konu çok geniş kapsamlıdır: Ebeveyn ve çocuk, öğ­retmen ve öğrenci, erkek ve kadın, şimdi yaşayanlar ve gelecek kuşaklar arasındaki, gerçekten hemen her yerdeki ilişkiler, yaptı­ğımız şeyin sonuçlarıyla yaşamaya zorlayacaktır. Hemen her çeşi­diyle anarşist vizyon, özelde devlet iktidarını yıkmayı umar. Be­nim hedefime taban tabana ters olsa da, ben de kişisel olarak bu vizyonu paylaşıyorum. Sözünü ettiğim gerilim buradan çıkıyor.

Benim kısa vadeli hedefim, temelde kanunsuz olsa bile, de­mokrasi ve insan haklarını genişletmede sağlanmış ilerlemeleri ‘geri almaya’ hasredilmiş çabaları engellemek için şu anda ciddi olarak gerekli olan devlet otoritesini savunmak, hatta onun bile­şenlerini kuvvetlendirmektir. Devlet otoritesi şimdi çok demok­ratik toplumlarda şiddetli bir saldırı altındadır, fakat liberter viz­yonla çatıştığı için değil. Tam tersine: Bu vizyonun bazı cephele­rine (zayıf) koruma sağladığı için. Hükümetlerin ölümcül bir ek­siği var: Şahsi uranlıkların tersine devlet iktidarı ve otorite ku­rumları, küçümsenen kamuya kendi işlerini yapmada sınırlı da olsa bazı roller oynama fırsatı sunar. Bu kusur, uluslararası eko­nomik ve siyasal düzendeki değişikliklerin -geri kalanların çoğu için uğursuz bir ihtimal olan- bir çeşit ‘patron ütopyası’ yaratma ihtimali sunduğunu -bazı haklı yanlarla birlikte- şimdi hisseden patronlar adına hoş görülemez bir şeydir. Ne demek istediğimi ayrıntılı açıklamak burada gereksiz olacak. Etkiler, zengin top­lumlarda bile iktidar koridorlarından sokağa, kırsala ve hapisha­neye kadar çok aşikar biçimde görülebilir. Dikkati hak eden fakat bu işaretlerin ötesinde yatan sebeplerle, günümüzde hakları geri alma kampanyasına saldırı altındaki değerlerin en gelişmişlerinin gözlendiği İngilizce konuşulan dünyadaki toplumların hakim sektörleri tarafından öncülük edilir; küçük bir ironi değildir bu ama çelişki de değildir.

Ütopyacı rüyanın gerçekleşmesinin 19. yüzyılda yakın bir ih­timal olarak erkenden kutlanması hatırlanmaya değer (kısaca o döneme döneceğim). 1880’lerde sosyalist devrimci sanatçı Willi- am Morris şöyle yazabiliyordu:

Biliyorum ki, rekabetçi ya da “herkes kendi başının çaresine bak­sın” sistemi dünyanın göreceği son ekonomik sistemdir, mükem­meldir ve bu yüzden son olmuştur kanaati yaygındır; bu kanaati hi­çe saymanın cesur bir şey olduğu şüphesizdir, ki bana söylendiğine göre en bilgili adamın bile fikri budur.

Kendinden emin bir şekilde iddia edildiği gibi, tarihin gerçek­ten bir sonu varsa, o zaman “uygarlık ölecektir”, fakat bütün tarih gerçeğin böyle olmadığını söyler, diye eklemektedir. ‘Mükemmel­liğin’ görünürde olduğu umudu, 1920’lerde yeniden canlandı. Li­beral kamuoyunun, genellikle ve elbette iş dünyasının kuvvetli desteğiyle Woodrow Wilson’m Kızıl Korkusu, daimi olması ümit edilen iş dünyası hakimiyeti çağının kurulmasına yardımcı olmak için, sendikaların ve bağımsız düşüncenin altını başarılı bir şekil­de oydu. Otomobil patlamasının tepe noktasında, sendikaların çökmesiyle çalışan insanların herhangi bir gücü ve en ufak umu­du kalmadı. Sendikaların ve emekçi haklarının sıklıkla şiddetle ezilmesi sağcı İngiltere basınını bile şoke etti. Amerikan sendika­larının güçsüzlüğüne şaşıran Avustralyalı bir gözlemci 1928’de şu­nu yazıyordu: “Emek örgütleri yalnızca işverenlerin hoşgörüsüyle var oluyor… Belli sanayi koşullarındaki gerçek bir parça değiller.”

Sonraki birkaç yıl yine umutların erken olduğunu gösterdi. Fa­kat bu tekrarlayan rüyalar, ‘denetim piramidi’ ve onun siyasal ak­törlerinin bugün parça parça kurmaya çalıştığı bir model sağladı.[188]

Bugünün dünyasında bence bir anarşistin bağlandığı hedefler, bazı devlet kurumlarını, aynı zamanda onları daha anlamlı biçim­de kamusal katılıma açmaya çalışırken, saldırılara karşı korumak -ve nihai olarak, uygun şartlar sağlanabilirse, çok daha özgür bir toplumda onları ortadan kaldırmak- olmalıdır.

Doğru ya da yanlış -kesin olmayan bir yargı meselesi- bu duruş, hedefler ve vizyonlar arasındaki görünür çatışma tarafından baltala- namaz. Böyle bir çatışma gündelik hayatın normal bir özelliğidir; bir şekilde onunla birlikte yaşanmaya çalışılır ama ondan kaçılamaz.

 

‘HÜMANİST ANLAYIŞ’

Bunu akılda tutarak, en geniş vizyon sorununa dönmek istiyo­rum. Bu, uzun ve genellikle acı dolu halk mücadeleleriyle elde edilmiş olan kazanımları geri döndürme, altını oyma ve ortadan kaldırma yolundaki şiddetli çabaların artalanma karşı bugün özel­likle anlamlıdır. Konunun tarihsel önemi vardır ve sıklıkla çarpıt­malarla ve “halkı kontrol piramidi bakış açısına çevirme” kampan­yalarındaki yalanlarla perdelenmiştir. Demokrasiye, insan hakları­na, hatta piyasaya masif bir saldırıyla birlikte, bu değerlerin zaferi onlara karşı saldırının başında olanlar tarafından alkışlanırken -daha dürüst günlerde ‘propaganda’ denen şeye aşina olanların ka­bulünü kazanacak bir işlem- belirginleştirilmiş, uyarlanmış, yeni­den şekillendirilmiş ve sanayi toplumu bugünkü seviyesine gel­dikçe sıklıkla kendi karşıtına dönüşmüş olan idealler ve vizyonla­rı değerlendirmek için daha iyi bir zaman olamaz. Entelektüel ba­kımdan ilgi çekici olduğu kadar insani bir bakış açısından da ne­tameli insani meseleler için uygun bir zamandır bu.

Pek çok şeyde anlaşamayan ama Russell’m ‘hümanizm anlayı­şı’ dediği -Dewey’den alıntıyla, üretimin ‘nihai amacı’nın malların üretimi değil, birbiriyle eşitlik temelinde ilişkili olan özgür insan­ların üretimi olduğu inancı- bir vizyonu paylaşan iki önde gelen 20. yüzyıl düşünürü Bertrand Russell ve John Dewey tarafından açıkça ifade edilen bir bakış açısı taslağıyla başlayalım. Russell’m ifade ettiğine göre, eğitimin hedefi “hakimiyetin dışında nesnele­rin değeri duygusunu vermek”, “özgür bir toplumun akıllı yurt­taşını yaratmaya yardım etmek, içinde serbestliğin ve “bireysel yaratıcılığın” serpileceği ve emekçilerin bir üretim aracı değil ka­derlerinin efendisi olacağı koşulları yaratmaktır. Kanunsuz zor yapıları açığa çıkarılmalı; özellikle “basının, basın aktörlerinin ve reklam ve diğer propaganda araçlarının isteğiyle güçlendirilmiş, bankacılığın, toprağın, sanayinin özel kontrolü vasıtasıyla, özel kâr amacı güden iş dünyasının hakimiyeti” de açığa çıkarılmalı­dır (Dewey). Dewey, bu olmadıkça demokrasiden bahsetmek ge­niş ölçüde boşunadır diye devam eder. Siyasetler “toplumun üze­rine büyük şirketlerin gölgesini düşürecek [ve] gölgenin incelme­si asıl meseleyi değiştirmeyecektir”. Demokratik formlar gerçek içerikten yoksun kalacak ve insanlar “özgür ve zekice olmadan ama işi hak etme adına” çalışacaklardır -“liberal ve ahlaki olma­yan” bir durum. Bundan dolayı, pek çok anarşistle birlikte, G.D.H. Cole’un lonca sosyalizmi ve Anton Pannekoek, Rosa Lu- xemburg, Paul Mattick gibi sol Marksistler ve başkalarını içeren bir düşünce yelpazesi, genel hatlarıyla, sanayinin ‘feodal dü- zen’den özgür örgütler, federal örgütlenmeler ve işçi denetimine dayanan ‘demokratik bir sosyal düzene değiştirilmesi’ gerektiğini savunur. Russel’m bakış açısı da buna oldukça benzerdir.[189]

Demokrasi sorunu Devvey’in düşüncesinin ve doğrudan angaj­manının birincil odağıdır. O, doğrudan anaakım Amerika’dan çık­mıştır; kalıp cümleyle “elmalı turtanın Amerikalı olduğu kadar Amerikalıdır”. Bu yüzden, Devvey’in yıllar önce dile getirdiği fi­kirlere bugün entelektüel kültürün çoğunda tuhaf ya da yanlış olarak bakılması ya da daha kötüsü, onun görüşlerinin nüfuzlu çevrelerde ‘Amerikan karşıtı’ olarak suçlanması ilginçtir.

Bu arada, son cümle (ve yeni hali) ilginç ve açıklayıcıdır. Böy­le nosyonların totaliter toplumlarda olmasını bekleriz. Bu yüzden Stalinist devirde, muhalif ve eleştirel kimseler hoşgörülemez bir suçla, ‘Sovyet karşıtı’ olarak mahkûm ediliyordu: Brezilyalı neo- Nazi generaller ve onlar gibi başkalarının da benzer kategorileri vardı. Fakat bunların, iktidara boyun eğmenin zorla değil, gönül­lü olduğu daha özgür toplumlarda görülmeleri çok daha önemli bir olgudur. Demokratik bir kültürün hafızasını bile elinde bu­lunduran herhangi bir çevrede, bu kavramlar yalnızca alay konu­su olacaktır. Milano ya da Oslo sokaklarında İtalyan Karşıtlığı ya da Norveç Karşıtlığı başlıklı bir kitaba gösterilecek tepkileri, sekü- ler inanç doktrinlerine saygı duymayanların gerçek ya da uydu­rulmuş eserinin suçlanmasını gözünüzün önüne getirin. Bununla birlikte, Anglo Amerikan toplumlarda -Avustralya’nın da dahil ol­duğunu fark ettim- böyle olaylara saygıdeğer çevrelerde ciddiyet ve saygıyla davranılır, ki bu sıradan demokratik değerlerin ciddi bozulma işaretlerinden biridir.

Çok uzak olmayan bir geçmişte, Russell ve Dewey gibi simalar- ca dile getirilen fikirlerin kökü, Aydmlanma’ya ve klasik liberaliz­me dayanır ve devrimci karakterlerini korurlar: eğitimde, işyerin­de ve hayatın her cephesinde. Eğer yerine getirilirse, bu fikirler, değerleri birikim ve hakimiyet değil, zihin ve eylemde bağımsız, eşitlik açısından ucu açık ve ortak hedefleri başarmada işbirliği olan insanoğullarınm özgür gelişiminin yolunu açmaya yardımcı olurdu. Bu insanlar Adam Smith’in, “insanoğlunun efendileri”nin “pis işleri”ni ve “araçları”nı ve onların “iğrenç düsturları”nı aşağı­lamasını paylaşır: “Kendimiz için her şey, başka insanlar için hiç­bir şey”, geleneksel değerler aralıksız saldırılarla kemirilirken, tak­dir etmeyi ve saygı duymayı öğrendiğimiz yol gösterici ilkelerdir bunlar. Smith gibi kapitalizm öncesi bir şahsiyetin, işbölümünün uğursuz sonuçlarını haber vermesini ve asgari ahlâki zeminde eşit­liğe doğal bir eğilimi, aşikar bir arzusu olan kısmen ‘eksiksiz ser­bestlik’ koşulları altında eşitliğe doğal bir eğilim olacağı inancına dayanır, ki bu asgari ahlâki zeminde aşikar bir arzudur.

Russell ve Dewey’in daha uygar bir dönemde dile getirdiği ve liberter solun aşina olduğu ‘hümanist anlayış’m günümüzdeki belli başlı düşünce akımlarıyla arası radikal olarak açıktır: Lenin ve Troçki tarafından imal edilen totaliter düzene ve Batı’nın dev­let kapitalist sanayi toplumları devletlerine yol gösterici fikirler. Bu sistemlerin biri çok şükür çöktü, ama diğeri çok kötü olabile­cek bir geleceğe doğru uygun adım geri gitmekte.

‘ÇAĞIN YENİ RUHU’

Bu hümanist anlayış ve bugün hüküm süren, 19. yüzyıl ortası işçi sınıfı basını tarafından “Çağın yeni ruhu: Para kazan, kendin­den başka her şey unut”, Smith’in ‘iğrenç düsturu’, saygıdeğer hiçbir insanın kaldıramayacağı küçük düşürücü ve utanç verici bir doktrin diye eleştirilen fikirler arasındaki değer uyuşmazlığı­nı fark etmek önemlidir. Duygudaşlık, eşitlikle birlikte özgürlük hedefi, yaratıcı ve tatmin edici işin temel insan hakkı olduğuna vurgu yapan Smith gibi kapitalizm öncesi bir şahsiyetten, genel­likle utanmadan Smith’in adını sık sık kullanıp ‘çağın yeni ru- hu’nu kutlayanlara doğru değerlerin evriminin izini sürmek il­ginçtir. İdeolojik kurumları düzenli olarak bozan kaba uygulama­ları bir kenara bırakalım. En azından ciddiye alınabilecek birisi­ni, diyelim, bize “ideal toplum anarşidir, ki orada hiçbir insan ya da grup bir başkasını zorlamaz” diyen Nobel ekonomi ödülü al­mış James Buchanan gibi birini göz önüne alalım. Buchanan o za­man, otoriter bir şekilde sanki gerçekmiş gibi ifade edilen şu açık­lamayı yapmıştır:

Herhangi bir insanın ideal durumu, eyleminin eksiksiz özgürlü­ğüne izin veren ve kendi arzusuna bağlılığa zorlamak için başkaları­nın davranışlarını engelleyen durumdur. Bu, her insanın bir köleler dünyasında efendiliği araması demektir.[190]

Bu, Adam Smith’in, Wilhelm von Humboldt, John Stuart Mili, hatta klasik liberal geleneğe yakın herhangi birinin patolojik ola­rak değerlendireceği bir düşüncedir -fakat şayet fark etmediyse­niz söyleyeyim, sizin saf hayalinizdir.

Entelektüel kültürün ve onun yürürlükteki değerlerinin duru­munun hileli bir resmi, en nihayet özgürleşen Doğu Avrupa insa­nının (kültürel) gelişiminde karşılaştığımız zor problemin açık- lanmasıdır; öyle ki birkaç yüzyıldır kendi mıntıkamızdan başka yerlerde bol bol harcadığımız sevgi dolu ihtimamı onlara harca­yabiliriz. Dünyadaki dehşet odalarının etkileyici dizilişinde so­nuçlar oldukça net gibi görünüyor fakat mucizevi şekilde -ve en sevinilesi- uygarlığımızın değerleri ve asil liderlerine yol gösteren ilkeler hakkında hiçbir ders almadılar; belki yalnızca ‘Amerikan karşıtları’ ve onlar gibiler, tarihin kalıcı kayıtlarının bir yan bakı­şı hak edebileceğini önerecek kadar çıldırmış olmayabilirler. Ar­tık iyiliğimiz için yeni fırsatlar mevcuttur. Komünist tiranlıktan kurtulan halklara, Bengaldeşlilerin, Haitililerin, Brezilyalıların, Guatemelalılarm, Filipinlilerin her yerdeki yerli halkların, Afri­kalı kölelerin, vb. vb. kutsal devletlerine kavuşmaları, en azından buna yaklaşmaları için yardım edebiliriz.

1994’ün sonlarında Nevv York Times, öğrencilerimizin ne du­rumda olduğu konusunda, gözlerimizi dışarı uğratan bir makale serisi yayınladı. Bunlardan biri Doğu Almanya’da, komünist reji­me karşı halk protestoları önderlerinden biri olan bir rahipten alıntıyla açılıyordu. Rahip, yaşadığı toplumda olanlar hakkında artan ilgisini anlatıyordu: “Kaba rekabet ve para ihtirası topluluk duygumuzu tahrip etti. Neredeyse herkes bir düzeyde korku ya da depresyon ya da güvensizlik hissediyor.” Onlar dünyanın geri halklarına verdiğimiz dersi gayet iyi öğrendiler. Ama onların tep­kileri bizim için bir ders olmuyor.[191]

Herkesin gurur duyduğu vitrin olan, “kapitalizmin başka yer- lerdekinden daha iyi kalpli olduğu” Polonya’yı Jane Perlez şu baş­lık altında sunar: “Kapitalist Yolda Hızlı ve Yavaş Şeritler”: Bazı Polonyalılar konuyu hemen kapar, bazıları da yavaş öğrenir.[192]

Perlez iki tipten de örnek verir. İyi öğrenci modern kapitalist Polonya’da en iyi ‘serpilen örnek’ olan küçük bir imalathanenin sahibidir. Yönetimin bu yeni serpilen serbest piyasa toplumuna faizsiz borç vermesi sayesinde, imalathanesi genellikle zengin Al­manlara, fakat zengin Polonyalılara da satılmak üzere “büyüleyi­ci boncuklu elbiseler” ve “karmaşık kesimli nikâh elbiseleri” üre­tir. Bu arada Dünya Bankası raporlarında, reformların yapılmasın­dan bu yana gerçek ücretler yüzde 30 azalırken yoksulluğun iki kat arttığı söylenmekte ve Polonya ekonomisinin 1994’ün sonuna kadar, 1989 öncesi gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 90’ını yeni­den ele geçireceği tahmin edilmektedir. Fakat ‘iyi kalpli kapita­lizm’: Aç insanlar lüks mağazalarının vitrininde düğün elbiseleri­ni, Varşova Berlin yolunda gümbürdeyen “Polonya plakalı yaban­cı arabaları” ve “1.300 dolarlık cep telefonlarını çantalarına so­kuşturan yeni zengin kadınları” hayran hayran seyrederek, “bek­lenmedik harcama işaretleri”ni takdir edebilirler.

Çek Cumhuriyeti’nde bir iş danışmanı şöyle diyordu: “İnsan­lar kendi başlarına savaşmaları gerektiğini ve başkalarına bel bağ­layamayacaklarını anlamak zorundalar.” “Yerleşik bir alt sınıf ya- ratılması”yla ilgili olarak, “‘ben bir madenciyim; kim daha iyi ola­bilir ki?’ onurlu sloganının kullanıldığı” günlerde, “zihinlerinde yer etmiş eşitlikçi değerler” olan insanlara uygun davranışları öğ­retecek eğitimli bir sınıfa yönelir. Şimdi hızlı öğrenenler bu soru­nun cevabını biliyorlar: Yabancı yatırımcıların acentaları haline geldiği kadar en vahşi rüyalarının ötesinde zengin olan, becerile­ri ve deneyimleri yüzünden doğal olarak onlar tercih edilen eski Nomenklatura; ‘eski oğlanlar’ vasıtasıyla iş kuran bankerler; tüke­tici zevklerinden hoşlanan Polonyalı kadınlar; başka zengin ka­dınlar için lüks giysiler ihracatına yönelik üretim yapan hükümet yardımlı imalatçılar. Kısacası, doğru türden insanlar.

Bunlar Amerikan değerlerinin başarılarıdır. Öyleyse yavaş gi­denlerin şeridinde hâlâ başarısızlık vardı. Perlez, “Komünizm al­tında emeğinin meyvelerine hayran olup tahta kaplı oturma oda­sında oturan -bir televizyon, rahat mobilyalar, parlak, modern bir mutfak” kırk üç yaşında bir madenci örneği seçer; şimdi, yirmi yedi yıl sonra madende işsizdir ve 1989’dan önceki yılları düşün­mektedir. “Çok güzeldi,” diyordu, “hayat güvenli ve rahattı”. Bir yavaş öğrenen, “sırrına erilmez” yeni değerler bulur ve “niçin ev­de, işsiz ve işsizlik parasına muhtaç olduğu”nu anlayamaz, on ço­cuğu için endişelenir, “Para Kazan, kendinden başka her şeyi unutma” yeteneğinden yoksundur.

O yüzden, Polonya’nın rafta diğer hatıra eşyalarının yanında, daha da gurur ve kendini beğenme ilham ederek yer alması anla­şılır bir şeydir.

Bölge başka yavaş öğrenenlerce istila edildi; Christian Science Monitor’ün ‘küresel rapor’unda ele alınan problem eski komünist dünyaya uygun düşer. Bir müessese sahibi, “özel arazisinde gül yetiştirmesine yardımcı olmak için bir Ukrayna vatandaşına ayda 100 dolar teklif ettiğinden” şikayet eder (çeviride: kendisi adına çalışması için). “Kolektif çiftlikteki adamların kazandığı 4 dolar­la kıyaslandığında, bu bir şanstı. Ama teklif reddedildi.” Hızlı öğ­renenler irrasyonelliği özgürlüğün zaferinden sonra bile geçmişte kalan “belli bir mentalite”ye atfederler: luNyet [Rusça Hayır], ko­lektiften ayrılacağım ve senin kölen olacağım’ diye düşünürler.” Amerikalı işçiler adamakıllı medenileşene kadar, aynı şekilde bi­risinin kölesi olma gönülsüzlüğüyle zehirlenmişlerdi uzun süre; bu konuya döneceğim.

Varşova’daki bir dairede kiracılar aynı hastalıktan mustaripler­di. İkinci Dünya Savaşı öncesinden binanın sahibi olduğunu id­dia eden bir sanayiciye, “Niçin insanlar bir hakka sahip olmadık­ları bir şeyden kâr elde etsinler?” diyerek dairelerini vermek iste­miyorlardı. Rapor şöyle devam eder: “Yabancıların toprak alıp satmasına izin vermede hâlâ büyük isteksizlik olması”na rağmen, bu tip geriye dönük tavırları önlemede “önemli reform ilerleme­leri” oldu. Ukrayna’daki tarımsal inisiyaflerin sponsoru ABD’li koordinatör, “Hiçbir zaman toprakların yüzde 100’ünün özel el­de olduğu bir duruma gelmeyeceksiniz. Hiçbir zaman demokra­sileri olmayacak,” diyordu. Doğru, anti-demokratik arzular 1995 Şubat’ında “saatlerin geri alınması”nın emredildiği Vietnam’daki kadar büyük olmaz: “Marx’a bir övgüde, iş için toprak ruhsatına sahip birkaç ayrıcalıklıdan kiralamaya sıkıştırarak Vietnamlılara yardım etmeyi amaçlayan kararname” yabancı yatırımcıya cazip gelmesi çabasıyla kabul edildi. Yalnızca yabancı yatırımcı ve bir iki iç elite memleketi satın alma izni verilirse, yerliler (eğer şans- lılarsa) onlar adına çalışabilirlerdi; sonunda Orta Amerika’daki gibi, Filipinler’deki gibi ve uzun zaman önce özgürleşmiş başka cennetler gibi özgürlüğe ve ‘demokrasi’ye sahip olduk.”

Kübalılar da aynı tür bir gerilik yüzünden daha önce azarlan­malardı. Öfke, Amerika Birleşik Devletleri’nin düzenlediği Pan Amerikan oyunları sırasında, Kübalı atletler profesyonel olmak için bol keseden parasal teklifler de dahil, iltica etmeleri yönün­de muazzam bir propaganda kampanyasına kulak asmadıkların­da doruğa çıktı; atletler etraflarını çevreleyen muhabirlere, ülke­lerine ve halklarına bağlı kaldıklarını söylediler. Duyulan hiddet, Marksist doktrin ve komünist beyin yıkamanın yıkıcı etkisini sı- nırlayamadı.

Ne ki Amerikalılar, Kübalıların ABD ekonomik savaşı tarafın­dan dayatılan yoksulluk koşullarında bile, ‘köleniz’ olmayı iste­meyip, iç yardım için -ziyaretçiler öyle diyorlardı- dolarları alma­yı hâlâ reddetmesinden korunmuşlardı. 1994’de ilk bağımsız ve bilimsel araştırma olduğu kabul edilen ve Miami İspanyolca bası­nından başka hiçbir yerde yayınlanmayan bir Gallup anketinin sonuçlarına itiraz etmeleri muhtemel değildi: Yüzde 88 onların ‘Kübalıların onuru’ olduğunu söylüyordu; yüzde 58’e göre, “başa­rısızlıklarını geride bırakan, devrimin başarısiydı; yüzde 69 ken­disini ‘devrimci’ olarak (yalnızca yüzde 21’i ‘komünist’ ya da ‘sos­yalist’ olarak) tanımlamaktaydı; yüzde 76’sı “kişisel hayatlarının tatminkar olduğu”nu belirtiyordu; yüzde 3’ü “siyasal problemle­rin ülkenin en önemli sorunu” kanısındaydı.

Böylesi komünist mezalimler bilinseydi, ‘demokrasi’ getirmek için açlık ve hastalıkla mümkün olduğu kadar çok insanı öldür­meye çalışmak yerine, Havana’ya nükleer silahla saldırı düzenle­mek gerekebilirdi. Bu, Berlin duvarının yıkılmasından sonra Kü­ba’yı boğmak için yeni bahane haline geldi; vites değiştirirlerken de ideolojik kurumlar bir darbe vurabiliyordu. Küba artık Latin Amerika’yı ele geçirmeye ve Amerika Birleşik Devletleri’ni yen­meye, terörle titretmeye kararlı Kremlin’in bir ajanı değil. Otuz yıllık yalanlar sessizce rafa kaldırılabilirdi: Gözden geçirilmiş standart versiyonda, terör ve ekonomik savaş her zaman demok­rasiye geçiş için bir girişim oldu. Bu yüzden “açlık, hastalık, ölümde artışa ve Ekim 1994’de ABD tıp dergilerindeki sağlık uz­manlarının yazdığına göre geçtiğimiz yüzyıl dünyanın en geniş nörolojik salgınlarından birine katkısı olan” ambargoyu sıkılaş- tırmalıyız. Yazarlardan biri şöyle diyor: “Evet, yiyecek ve ilaçtan ve kendi tıbbi ürünlerini imal etmek için malzemeden mahrum bırakarak insanları öldürdüğümüz bir gerçektir.”

Clinton’m Küba Demokrasi Yasası (uluslararası yasaların gö­rünür ihlali olduğu için Başkan Bush ilk önce veto etti, sonra se­çim kampanyası sırasında Clinton tarafından alt edildiği zaman imzaladı) ABD’ye tabi ülkelerle yüzde 90’ı yiyecek, ilaç ve tıbbi malzeme olan ticareti kesti. Demokrasiye bu katkı Küba sağlık standartlarında bir hayli düşüşe, ölüm oranlarında artışa ve ma­kalelerin birinin yazarı Ulusal Sağlık Enstitüsü nöro-epidemiyo- lojinin eski şefine göre, daha önce İkinci Dünya Savaşı’nda Gü­neydoğu Asya’daki tropikal esir kamplarında görülen nörolojik bir hastalığa, “yakın zamanlarda Küba’daki en korku verici kamu sağlığı krizi”n sebep oldu. Bu etkileri resmetmek için Columbia Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden bir profesör, Küba’nın aşı üret­mek için satın aldığı İsveç su filtreleme sistemi olayını anlatır; ba­zı parçalar Amerikalı sahibi olan bir şirket tarafından üretildiği için yasaklanmıştı, yani hayat kurtaran aşı hayatta kalanlara ‘de­mokrasi’ getirmek için reddedilebilir.lü

‘İnsan öldürme’de ve onlara acı çektirmede başarı önemlidir. Gerçek dünyada Castro’nun Küba’sı bir kaygı sebebiydi, ama as­keri bir tehdit, insan hakları istismarı ya da diktatörlük yönünden değil. Tersine, Amerikan tarihinde derin kökleri olduğu için. 1820’lerde kıtayı ele geçirme hızla ilerlerken, gelecekte kazanıla­cak ödül olarak Küba siyasal ve ekonomik liderlik tarafından gö­zetiliyordu. Monroe Doktrini’nin yazarı John Quincy Adams, İn­gilizlerin caydırıcılığı azalana kadar İspanya egemenliğinin koru­masını savunan Jefferson ve diğerleriyle tartışırken, bu, “Birliği­mizin ticari ve siyasal çıkarları bakımından fevkalade önemli bir konudur,” diyordu ve bir yüzyıl sonra olduğu gibi Küba, “siya­sal…. yerçekimi kanunu” uyarınca, “olgun bir meyve” olarak ABD’nin ellerine düşecekti. Yirminci yüzyılın ortalarına doğru ABD’nin, diğerlerinin yanı sıra, tarımsal ve batakhane çıkarları açısından olgun meyve ileri derecede değerlendi. Castro’nun bu ABD mülkünü çalması pek muhtemel görülmüyordu. Daha kötü­sü, gelişmenin, başka yerlerdeki acı çeken insanlara anlamlı gele­bilmesi -mesela, Latin Amerika’daki en başarılı sağlık hizmeti- açısından bir ‘domino etkisi’ tehlikesi söz konusuydu. Küba’nın suçları önemsemeyen fakat gösteri etkilerini çok önemseyen plancıların tercih ettiği terminolojiyle, “fıçıdakiler bozacak çürük elmalar”dan biri, ötekilere “bulaşabilecek” bir “virüs” olabilece­ğinden korkuluyordu.

Fakat saygıdeğer insanlar böyle meselelerin, hatta şimdiki dönem de dahil 1959’dan beri olgun meyveleri hak sahiplerine verme kampanyasıyla ilgili basit gerçeklerin üzerinde durmaz­lardı. 1994 Ekim ayında birkaç Amerikalı tıp dergilerinde altüst edici materyaller sergilendi, hatta aynı ayda BM Genel Kuru- lu’nda 2’ye karşı 101 oyla illegal ambargonun sonlandırılmasını gerektiren bir karar alındı; önceki yıllarda demokrasi için haçlı seferinde Wasington’la birlikte hareket eden Arnavutluk, Ro­manya ve Paraguay’dan artık ümit kesildiğinden ABD yalnızca İsrail’e güvenebilirdi.

Standart hikâye, sonunda özgürleşen Batı Avrupa’nın artık Ba- tı’nın refah toplumuyla birleşebileceğiydi. Fakat o zaman, Doğu Avrupa sürekli Batı’yla akrabalığı reddedip orijinal ‘Üçüncü Dün­ya’ haline geldiğine göre, insan bunun neden önceki 500 yıl süre­since olduğunu merak ediyor. Düşünülebilecek farklı bir ihtimal, önceki statükonun az ya da çok restore edileceğidir: Diğerleri zengin sanayi dünyası için bir hizmet alanı olarak -elbette sırf benzersiz faziletleri yüzünden değil- önceki statülerine benzer bir şeye dönerken, komünist imparatorluğun sanayileşmiş Batı’ya ait olan parçaları -batı Polonya, Çek Cumhuriyeti, vd.- tedricen onu yeniden kazanacaklardı. Winston Churchill Ocak 1914’de kabi­nedeki meslektaşlarına takdim ettiği bir yazıda şöyle der:

Bizler temiz bir sicili ve kısıtlı mirası olan genç insanlar değiliz. Büsbütün orantısız bir refah ve dünya trafiğini… kendimize miras al­dık. İstediğimiz ülkelerin hepsini aldık ve asıl olarak şiddetle başa­rılan, büyük ölçüde güçle sürdürülen engin ve şahane mülkiyetin do­kunulmamış zevkini edinme iddiamız genellikle bizden başkalarına pek makul görünmez.

Elbette pasaj Churchill’in anladığı gibi, italikler olmadan ka­bul edilebilir olsa da böyle açıksözlülük saygıdeğer bir toplumda nadir görülür. Churchill bu yazıyı 1920’lerde The World Crisis’de, hoş olmayan cümleler çıkarıldıktan sonra yayınladı.”

Komünizm felaketinin resmedildiği çerçeveyi incelemek de öğreticidir. En baştan beri anarşistler, Russell ve Dewey gibi ba­ğımsız zihinli insanlar, sol Marksistler için apaçık olduğu gibi -gerçekten onların çoğu tarafından önceden söylendi- kuşku du­yulmayan bir canavarlık vardı. Tiranlığın yıkılması da özgürlük ve insan haysiyetine değer veren herhangi biri açısından sevindi­rici bir gelişme olmaktan başka türlü yorumlanamazdı. Fakat da­ha dar bir soruyu düşünmek gerek: Güdümlü ekonominin, kapi­talizmin üstün meziyetlerini sergileyerek, katastrofik bir başarı­sızlık olduğunun standart kanıtı: Batı Almanya, Fransa ve Ameri­ka Birleşik Devletleri’ni, Sovyetler Birliği ve uydularıyla basitçe karşılaştırın: QED [Quod erat demonstrandum/isteneni ispatla­dım] . Bu sav entelektüel bir refleksten başka bir şey değildir; ka­çırılmayacak kadar bariz şekilde geçerli ve bütün daha ileri araş­tırmaların varsayımı gibi görünür.

Bu, geniş uygulanabilirliğiyle ilginç bir savdır. Benzer bir man­tıkla, mesela Cambridge Massachusetts’deki ana okullarının mu­azzam eksikliği ve MIT’nin büyük başarısı gösterilebilir: Sadece MITnin doktorasıyla karşılaştırmalı olarak birinci sınıfa giren ço­cukların kuantum fiziğinden ne anladıklarını sorun: QED.

Bu savı ortaya atan birisine psikiyatrik tedavi önerilebilir. Yan­lışlık bayağı aşikardır. Aklı başında bir değerlendirme yapmak için, Cambridge ana okulu mezunları, sisteme aynı seviyede giren çocuklarla karşılaştırılmalıdır. Aynı temel rasyonalite, Sovyet gü­dümlü ekonomisini, kapitalist alternatifiyle karşılaştırmalı olarak değerlendirmek için gereklidir. İki gelişme modeliyle ‘deneye’ başladığımız zaman, Batı Avrupa ülkelerini onlara benzeyen di­ğerleriyle karşılaştırmalıyız. Doğu Avrupa’ya benzer olduğu bir zamanı bulmak için yarım yüzyıl geri gitmesi gerekenin Batı ol­madığı açıktır. Komünist modele haksızlık olsa da, uygun bir kar­şılaştırma, Rusya ile Brezilya ya da Bulgaristan ile ABD uyduları­nın avantajlarıyla uzaktan yakından benzerliği olmayan Guate­mala arasında yapılabilir. Rasyonel bir karşılaştırma yapacak olur­sak, komünist ekonomik modelin gerçekten bir felaket olduğu; Batı’dakinin daha da katastrofik eksiklikleri olduğu sonucunu çı­karırız. Nüanslar ve karmaşıklıklar vardır fakat temel sonuçlar ol­dukça sağlamdır.

Böylesi temel noktaların anlaşılamadığını görmek ve yine an­laşılamamış meseleyi açma çabalarına tepkiyi gözlemlemek şaşır­tıcıdır. Bu konunun üstünde durmak, özgür toplumun ideolojik sistemi hakkında bazı yararlı dersler sağlayabilir.[193]

Şimdi Doğu Avrupa’nın çoğunda gözlenen şey, kısmen öğreti­ci istisnalarla, çoğu aynı kalan bir hizmet rolüne sürüklenen dün­ya memleketlerinin genel kayıtlarını tekrarlar. Bizatihi sanayi toplumunun tarihinin uzun, ilginç ve önemli hatları arasındaki yerini de almıştır. Yale Üniversitesi’nde emek tarihçisi David Montgomery’nin dediği gibi, modern Amerika “işçi protestoları­nın üzerinde yaratıldı”. ‘Sert mücadelelerle birlikte şiddetli ve la­fını esirgemeyen protestolardı bunlar. Özellikle “emeğin cennet­ten kovulduğu” 1920’lerde, “hiç demokratik olmayan Ameri­ka’ca uyuma zorlanmanın arasına serpiştirilmiş, zor kazanılmış kimi zaferler vardı diyor.

Çalışan insanların sesi, 19. yüzyıl ortalarından İkinci Dünya Savaşı’na kadar serpilen emek ve cemaat basınında net ve canlı bir şekilde duyuldu; hatta sonunda devlet ve özel güçlerce yok edil­di. 1950’ler kadar yakın bir geçmişte, şirket saldırılarına karşı mücadele etmeye, “Amerikan halkını büyük iş dünyasının er­demlerine inandırma”ya, kendi deyişleriyle radikal nefret ve “an- ti-demokratik söz ve eylemlerin her türü”nü teşhir etmeye, göre­vi “ulusu gerçekten kontrol eden bankacılık ve sanayi kodaman­larının günahlarını özenle gizlerken, her fırsatta emeğe küfret­mek” olan ticari medyaya, “basına verilen en kötü zehre panzehir sağlama”ya çalışan bu yazılar, 800 emek dergisiyle hâlâ 20-30 milyon insana ulaşıyordu.[194]

DİRENİŞİN SESİ

Kapitalist devlet otokrasisine karşı direniş hareketleri ve onla­rın etkili sesleri, bize sıradan insanların hedef ve vizyonları, anla­yışları ve özlemleri hakkında çok şey öğretir. 19. yüzyıl ortaların­daki emek basını üzerine ilk büyük (ve bildiğim kadarıyla hâlâ tek) çalışma, yetmiş yıl önce Norman Ware tarafından yayınlan­mıştı. O kitabı bugün okumak aydınlatıcı olur ya da bilinseydi, aydınlatıcı olurdu. Ware, “Amerika’nın Atinası” ve en büyük üni­versitesinin ev sahibi olan Boston yakınlarındaki sanayi kasabala- rındaki tamirciler ve ‘fabrika kızları’ tarafından çıkarılan dergile­re odaklanır. Kasabalar büyük ölçüde demoralize ve bozulmuş şe­kilde hâlâ oradadır, fakat onları kuran ve Amerikan refah ve gü­cünün temelini atan insanların hayat dolu vizyonlarından eser kalmamıştır.

Normal insan duyarlılığını bırakmayı inatla reddeden dergiler, şahsi güç tarafından talep edilen değerler sisteminin çalışan in­sanlara yabancı ve hoşgörüsüz olduğunu göz önüne serdiler. Şid­detle kınadıkları ‘çağın yeni ruhu’, “En eski Amerikan toplumu­nun geniş bölümüne şaşırtıcı derecede tezattı,” diye yazar Ware. Birincil sebep, sanayi kapitalizminin değerleri devlet ve şahsi güç tarafından, gerektiğinde şiddetle dayatılırken, “sanayi işçisinin bir insan olarak çöküşü”, “psikolojik değişiklik”, “bağımsızlık ve haysiyet kaybı”, demokratik haklar ve özgürlük kaybıydı.

İşçiler Güney plantasyonlarının kölelerinden hiç de farklı ol­mayan ‘ücretli kölelik’ denen sisteme mecbur edilirlerken, “tamir­cileri ve emekçileri dünyanın gururu yapan kendine saygının kay­bına ve alçalması”na, kültürün, beceri ve hünerin, hatta en basit insan haysiyetinin zayıflamasına üzüldüler; ‘despotlar’ın ‘hizmetçi’ ve ‘aciz uyrukları haline gelip ürettikleri şeyi değil de kendilerini satmaya zorlandıklarını hissettiler. ‘Özgür kurum ruhu’nun tahrip edilmesini, çalışan insanların bir ‘hizmetçi statüsü’ne indirgenme- siyle tanımladılar; onda “bizi tehdit eden, fakir ve bahtsızları kö­leleştirme ve zulmetme haklarını sorgulamaya cesaret eden herke­si yok etmekle tehdit eden müthiş bir heyelan gibi üzerimize çö­ken bir paralı aristokrasi” gördüler. 1849’da İrlandalılarda ömür beklentisinin on dört yaş olduğu memlekette ve Boston yakınla­rındaki maddi koşullardan pek habersiz olamazlardı.

Özellikle demokrasi ve insan haklarına karşı günümüzdeki saldırılarla ilişkili ve dramatik olan şey, yüksek kültürdeki kes­kin yavaşlamaydı. Massachusetts çiftliklerindeki ‘fabrika kızları’, klasik ve çağdaş edebiyatı okumak için zaman ayırmaya alışıktı­lar; bağımsız imalatçılar, şayet biraz paraları varsa, çalışırken on­lara kitap okuması için bir çocuk kiralarlardı. İnsanların zihnin­den böyle düşünceleri silmek küçük bir iş değildi; öyle ki bugün, saygın bir yorumcu daha az ayrıcalıklıların girmesine imkân sağ­lamak için internetin demokratikleşmesiyle ilgili alaycı fikirler ileri sürebilir:

Fakirlerin şimdi ve pek çok durumda duran, hatta onları daha iyi aydınlatacak okul, kütüphane ve enformasyon medyası çabalarına direnen şeyler gibi, istedikleri hemen hemen bütün bilgiyi ele geçir­diklerini düşünün. Gerçekten bu direnç -kusurlu genleriyle birlikte elbette- genellikle neden fakir olduklarını açıklamaya yardım eder.

Bu görüş o kadar derine işlemiştir ki, editör tarafından özel bir kutu içinde aydınlatılır.[195]

Emek basını da medyanın ‘satılmış papazları’ denenlerden, üniversitelerden ve entelektüel sınıftan, denetimi kuvvetlendiri­len despotizmi haklılaştırmak ve alçaltıcı değerleri aşılamaya ça­balayan güç savunucularından şikayet ediyordu. Çalışan insanlar radikal entelektüellerin resmi onayı olmadan “fabrikada çalışan­lar ona sahip olmalıdırlar” diye yazıyorlardı. Bu şekilde ‘demok- ratik toprak’ta kök salan ‘monarşik ilkeler’in üstesinden gelecek­lerdi. Yıllar sonra bu, örgütlü emek hareketi, hatta onun daha tu­tucu kesimleri adına bir toplanma çağrısı haline geldi. Bir sendi­ka pikniğinde kalabalıklara verdiği bir söylevde Henry Demarest Lloyd, “Emek hareketinin misyonu insanoğlunu hurafelerden ve piyasanın günahlarından kurtarmak ve bu günahların meyvesi olan yoksulluğu ortadan kaldırmaktır,” diyor ve devam ediyordu: “Bu hedef ekonominin gidişatına uzatılarak demokratik siyaset il­kelerine vardırılabilir.” “Çalışma saatleri, işsizlik koşulları, üreti­min bölünmesiyle belirlenen işte çalışan insanlarla olur.” Dahası, David Montgomery’nin “1893 AFL konvansiyonuna çağırma bo­rusu” dediği şeyde ısrar etmekteydi. Lloyd şöyle devam eder: İş­çiler kendi başlarmadır; “sanayinin kaptanları seçilmiştir, hizmet­çileri olmak üzere seçilmişlerdir, efendi olmak için değil. Herke­sin koordine edilmiş emeği herkesin refahı için yönlendirilmeli­dir… Bu demokrasidir.”[196]

Elbette bu fikirler, günümüz söyleminin fazlasıyla anlamsız te­rimleriyle ister ‘sol’, isterse ‘sağ’ ya da ‘orta’ densin, hakim güç sis­temi doktirinine radikal olarak karşı olsa da, özgürlükçü sola aşi­nadır. Son zamanlarda bu fikirler yalnızca bastırılmıştı, ama bu ilk kez değildi ve iyileştirilebilirdi, önceden de sık sık olduğu gibi.

Böyle değerler klasik liberalizmin kurucularına da anlaşılabilir geliyordu. İngiltere’de daha önce olduğu gibi, New England’ın sa­nayi kentlerindeki işçi reaksiyonları Adam Smith’in işbölümü eleştirisinin sivriliğini resmeder. Özgürlük ve yaratıcılıkla ilgili standart Aydınlanma fikirlerini benimseterek Smith, “İnsanın bü­yük kısmının anlaşılmasının, mutlaka onun sıradan çalışması ta­rafından şekillendirildiği”ni kabul eder. Bu yüzden:

Hayatını muhtemelen, her zaman aynı ya da çok benzer etkileri olan, birkaç basit işlemi yapmaya harcayan insanın kendi anlayışını ortaya koyma fırsatı yoktur… ve genellikle bir insanoğlunun olabile­ceği kadar aptal ve cahil hale gelir… Fakat her gelişmiş ve uygarlaş- mış toplumda çalışan fakirlerin, yani, insanların çoğunluğunun için­de bulunduğu, yönetim onu önlemek için gayret sarf etmedikçe mutlaka düşeceği durum budur.

Smith, ekonomik güçlerin yıkıcı etkilerine engel olmak için bunun yapılmış olması gerekirdi der. Mill’den etkilendiği klasik eserinde yazar Wilhelm von Humboldt, eğer bir sanatçı emir al­tında güzel bir obje üretirse, “onun yaptığı şeye hayran olabiliriz ama olduğu şeyi hor görürüz” demişti: O artık özgür bir insan değil, başkalarının elinde sadece bir alettir. Benzer sebeplerle, “Bir bahçeye bakan bir emekçiden, onun meyvelerinin tadını çı­karan kayıtsız zevk düşkününden belki de daha gerçek duygular içinde onun sahibi olması beklenebilir mi?” sorusunu ortaya atar. Hakiki muhafazakârlar, katı biçimde kısıtlanmadıkça piya­sa güçlerinin insan hayatındaki değerleri tahrip edeceğini kabul etmeye devam ettiler. Alexis de Tocqueville, yarım yüzyıl önceki Smith ve von Humboldt’u yankılayarak, “Hayatının yirmi yılını toplu iğne başı yapmaya harcayan bir adamın beklentisi ne ola­bilir?” diye retorik bir soru yöneltiyordu. “Sanat gelişir, sanatçı geri gider” yorumunu yapmıştı. Smith gibi o da koşulların eşitli­ğine değer verir, Amerikan demokrasisinin temelleri olduğunu kabul eder ve şayet “koşulların sürekli eşitsizliği” yerleşik hale gelirse, “gözümüzün önünde büyüyen” ve “dünyada var olanla­rın en zalimlerinden biri olan imalatçı aristokrasi”nin demokra­sinin sonu diyerek, sınırlarından kaçabileceği konusunda uyarı­da bulunurr. Jefferson da esastan bir önerme yapmaktadır: “Yay­gın yoksulluk ve yoğunlaşmış zenginlik bir demokraside yan ya­na var olamaz.”[197]

Ancak 19. yüzyıl başlarında, klasik liberalizmin kurucularının şikayet ettiği yıkıcı ve insanlık dışı piyasa güçleri saygı nesneleri­ne yükseltildi, sanayileşmiş İngiltere’de verilmiş sınıf savaşma katkıları olarak Ricardo ve diğer klasik ekonomistlerce, kutsallık­ları ‘yerçekimi ilkeleri’nin kesinliğiyle tesis edildi – “insan zihni için bitmez mücadele” olarak dirilen doktrinler, yenilenmiş bir yoğunluk ve zalimlikle devam ettirildi.

Gerçek dünyada Newton kanunlarının bu ekonomik eşdeğeri­nin, bugün pratikte olduklarından daha çok önemsendiği belirtil­melidir. Ekonomi İngiliz sanayisinin daha ucuz ürünlerine açıl­saydı, New England sanayi sektörünün yaklaşık yarısının kapa­nacağını hesaplayan iktisat tarihçilerinin bu konudaki nadir çalış­maları doğru çıktı ve devlet iktidarına başvuruyla bol bol destek­lendi. Retoriğin sisini dağıtan ve ‘ekonomik liberalizm’in gerçek­liğine ve onun beslediği ‘girişimcilik değerleri’ne bakan herkesin çabucak keşfedeceği gibi aynısı bugün de doğrudur.

Aydınlanma ve klasik liberalizmdeki kökleriyle bu geleneğin 20. yüzyıldaki iki mirasçısı olan John Dewey ve Bertrand Russell, bence devlet destekli özel gücün yeni despotizmi karşısında öz­gürlük ve adalet alanını genişletmek ve sürdürmek isterlerken, çalışan erkek ve kadınların düşünceleri, örgütlenmeleri ve müca­delelerinin ilham verici kayıtlarında çok canlı gözlemlerde bu­lunmuşlardır.

Temel bir mesele, son yıllarında Thomas Jefferson tarafından Tocqueville’in uyardığı yeni ‘imalatçı aristokrasi’nin gelişimini göz­lemlerken formüle edilmiştir. Jefferson, demokratik deneyimin ka­deriyle daha fazla ilgilenerek ‘aristokratlar’ ve ‘demokratlar’ arasın­daki ayrımı tasvir etmiştir. “Aristokratlar”, “halktan korkan ve ona güvenmeyen ve bütün gücün onlardan alınıp yüksek sınıfların el­lerine (verilmesini) arzu eden” insanlardı. Demokratlarsa tersine, “halkla özdeş, ona güvenen, onları kamu yararının -her zaman ‘en akıllısı değilse’- onurlu ve güvenli… deposu olarak bağrına basıyor ve saygı gösteriyorlardı.” Onun zamanındaki aristokratlar, yükse­len kapitalist devletin savunucusuydular; Jefferson, demokrasi ve kapitalizm -ya da daha doğru olarak, devlet iktidarıyla yakından bağlı ‘gerçekte var olan kapitalizm’- arasındaki aşikar çatışmryı ka­bul ederek, bu tabloya üzüntüyle bakmaktadır.

Jefferson’ın ‘aristokrat’ tanımı, entelektüellerin ‘yeni sını- fı’nın iki paralel patikadan birini takip edeceğini öngören Baku- nin tarafından daha geliştirildi. Onlar tarihin en kaba ve kötü rejimini dayatacak bir ‘kızıl bürokrasi’ haline gelerek devlet ik­tidarını kendi ellerine almak için halk mücadelelerini istismar etmeye çabalayabilirlerdi. Ya da gücün başka yerde yattığını an­layabilir ve kapitalist devlet demokrasilerindeki “halkın sopa- sıyla halka vuran” gerçek efendilerine hem idarecileri hem de savunucuları olarak hizmet edip, kendilerini onun ‘satın alınmış papazlığı’ gibi sunabilirlerdi.

Bu, sosyal bilimlerin dramatik olarak haklı çıkacağı birkaç önerisinden biri olsa gerek. Bunun için uzun zaman bekleyecek olsak da, sadece bu sebeple bile meşhur kanonda onurlu bir yeri hak etmektedir.

‘ZORLU AŞK’

Bence şimdiki dönemle Ricardo, Malthus ve diğerleri tarafın­dan meşhur edilen çağdaş ideoloji -şimdilerde ‘neo-liberalizm’ ya da ‘ekonomik rasyonalizm’ denen şey- arasında uğursuz bir ben­zerlik var. Onların görevi, aptalca inandıklarının tersine, hakları olmadığını insanlara göstermekti. Aslında bu, ‘bilim’ tarafından is­patlandı. Pre-kapitalist kültürün tehlikeli entelektüel yanlışı, in­sanların toplumda bir yeri ve hakkı olduğu inancıydı; belki bok­tan bir yerdi, fakat hiç yoktan iyidir. Yeni bilim, ‘yaşama hakkı’ kavramının basit bir yanlış olduğunu gösterdi. İnsanlara piyasada şanslarını deneme hakkından başka haklan olmadığı sabırla anla­tılmalıydı. Malthus etkili çalışmasında, emek piyasasında hayatta kalamayan bağımsız zenginliğini kaybetmiş bir adamın “bir lokma yiyecek hakkı iddia edemeyeceğini ve gerçekte orada olmaya hak­kı bulunmadığinı ilan eder. O, ‘büyük kötülük’tür ve Ricardo’nun iktisat biliminin ilkelerine ve temel rasyonaliteye ve daha az yüce olmayan ahlâki ilkelere karşı bir saldırı olarak kendisini hiddet­lendirdiğini söylediği daha ileri hakları olduğu inancıyla yoksulla­rı yanlış yönlendiren ‘doğal özgürlüğün’ ihlalidir. Burada verilmek istenen mesaj basittir. Bizim özgür bir seçeneğiniz var: emek piya­sası, ıslahevi, ölüm ya da başka bir yere -kesinlikle piyasa ilkele­riyle değil, yerli halkları kovma ve yok etme sayesinde açıldığında mümkün hale gelen geniş boş alanlara- gitmek.

Bilimin kurucuları için hiçbir şey ‘insanların mutluluğu’na kendilerini adamalarından üstün olmadı ve bu amaçla oy hakkın­da bazı genişlemeleri bile savundular: “Gerçekten evrensel olarak bütün insanlara değil, mülkiyet hakkını yıkmada herhangi bir çı­karı olduğu varsayılamayacak olanlara,” der Ricardo, “iyi bir temsilci seçmek için daha fazla güvenlik” garanti edilecektir, şa­yet “seçme hakkını en dar sınırlarda kısıtladıkları” gösterilirse, en güçlü sınırlamalar uygun olur diye ekler. Bugünküne benzer dü­şüncelerin yeterince kaydı vardır.[198]

Ekonomik rasyonalizm yasaları formüle edilip dayatıldığında ne olduğunu hatırlamakta yarar var -bildik ikili sorun: Zayıflar için piyasa disiplini, ama dadı devletin bakanlıklarının, gerek duyduğunda, zengin ve ayrıcalıklıları koruması. 1830’larda yeni ideolojinin zaferi sağlamdı ve birkaç yıl sonra daha eksiksiz bi­çimde kurumsallaştı. Bununla birlikte, küçük bir sorun mide bu­landırmaktaydı. Doğuştan hakları olmadığını insanların kafası al­mıyordu. Aptal ve cahil olduklarından, yaşama haklan bulunma­dığı gerçeğini anlamakta zorlanıyor ve her tür irrasyonel yolla tepki veriyorlardı. Bazı zamanlar İngiliz ordusunun enerjisinin büyük kısmını isyanı bastırmaya harcadılar. Sonra rüzgâr tersine döndü. İnsanlar örgütlenmeye başladılar. Çartist hareket ve son­ra emek hareketi önemli güç haline geldi. Bu noktada efendiler “biz onların yaşama haklarını inkâr edebiliyorsak, onlar da bizim yönetme hakkımızı inkar edebilirler”i anlayınca bir miktar telaş­lanmaya başladılar. Bir şeyler yapılmalıydı.Bereket versin, bir çözüm vardı. Bunun üzerine, Newton’un- kinden biraz daha esnek olan ‘bilim’ değişmeye başladı. Bilim yüzyıl ortalarında, esas itibarıyla John Stuart Mill’in, hatta eski­den ortodoksinin ana direği olan Nassau Senior gibi katı karak­terlerin ellerinde şekillenmişti. Sonra şuna döndü: Yerçekimi prensipleri artık yavaşça, bazı toplumsal anlaşmalarla, önemli ba­şarıların yanı sıra pek çok geri dönüşleri olan uzun ve zorlu mü­cadeleler boyunca kurumsallaşıp, kapitalist refah devleti olan şe­yin kalıntılarını içeriyordu.

Şimdi vakur bir şekilde insanlara emek piyasasında kazanabi­leceklerinin ötesinde hakları bulunmadığını gösterip, kısaca eko­nomik rasyonalizmin ilkelerinin hüküm sürdüğü mutlu günlere geri gitmek için tarihi geri döndürme girişimi var. Ve artık ‘başka bir yere git’ öğüdü işe yaramadığından, doğal yasanın bir konusu olarak seçim, ya fabrika hapishanesi ya da açlık arasına sıkıştırıl­mıştır ki her yardım girişiminin fakirlere zarar verdiğini gözler önüne serer – fakirler, yani, çok övülen Meksika ‘ekonomik mu­cizesi’ çöktükten sonra yatırımcıları kurtarmak ya da bankaları ve sanayiyi batmaktan korumak ya da 1980’lerde -savaş sonrası dö­nemdeki en korumacı idareler ve yardakçılarının serbest piyasa hakkındaki etkileyici belagatın ortasında- çelik, otomotiv ve elek­tronik endüstrisini yeniden yapılandırmada yerli şirketlere imkân sağlamak üzere Japonların Amerikan piyasasına girmesine engel olmak için devletin müdahale ettiği zaman olduğu gibi, mucizevi biçimde bu şekilde yardım edilmiş zenginler. Ve dahası, pastanın üzerinde sadece krema var. Fakat geri kalanlar, bazen kârı bölüş­türenlerin ‘zorlu aşk’ dediği ekonomik rasyonalizmin demir pren­siplerine tabidirler.

Ne yazık ki, bu bir karikatür değil. Gerçekten, karikatür olma­sı da pek mümkün değil. Akla Mark Twain’in (uzun zaman gör­mezden gelinmiş) anti-emperyalist makalesindeki ümitsiz yorum geliyor; o, hayran olunan Filipinli kasabı kahramanlardan birini hicvetmede yetersiz kalır: “Funston’ın hicvi mükemmelliğe ulaşa­maz, çünkü hicvin ete bürünmüş [şekli olarak]… kendisi tepe noktadadır.”

Önceki sayfalarda yumuşak bir dille anlatılan durum, hakika­ten özgür ve demokratik entelektüel kültürü olan bir toplumda alay ve dehşete sebep olmaktadır. Tek bir örnek verelim. Dünya­daki en zengin ülkenin ekonomik başkentini düşünün: New

York. Belediye başkanı Rudolph Giuliani sonunda radikal biçim­de azalan oranlı vergileri içeren mali siyasetini açıkladı: zengin­lerden alınan vergileri azaltma (“Başkan’ın vergilerinin tümü iş dünyasının yararına kesilir”, New York Times küçük puntolarla yazmış) ve yoksullardan alınan vergileri arttırma (okul çocukla­rının ve çalışan insanların ulaşım ücretlerindeki, şehirdeki okul­ların öğrenim ücretindeki artışı gizleyerek). Belediye başkanı ka­musal ihtiyaçlara hizmet eden kamusal fonlarda ciddi kesintiyle birlikte, bu politikaların yoksulların başka bir yere gitmesine yar­dım edeceğini açıkladı. Bu önlemler “ülke içinde özgürce hareket etmelerine imkân” sağlayacaktı. Times’da özenle hazırlanan ha­ber, şu başlık altında sunuluyordu: “Giuliani Yardım Kesintileri­nin Taşınma Fırsatı Sağladığını Düşünüyor.”[199]

Kısacası, yardım sistemi ve kamusal hizmetler tarafından eli kolu bağlananlar, sonunda klasik liberalizm doktrinin kurucula­rının kesin ispatlanmış teoremlerinde önerdiğinden de fazla zin­cirlerinden kurtuldular. Ve her şeyi, onların çıkarına olduğunu son zamanlarda yeniden yapılandırılan bilim kanıtlıyordu. Biz ete bürünmüş rasyonalitenin muhteşem mabedine hayranlık duyar­ken, yoksullara gösterilen merhamet göz yaşartıcıydı!

Özgürleşmiş kitleler nereye gideceklerdi? Eşitsizliğin Guatema­la’dan daha büyük olduğu ve ‘zorlu aşk’ın bu yeni önlemleri alınma­dan önce de çocuklann yüzde 40’ınm yoksulluk sınırında yaşadığı kenar mahallelerdeki /avela’lara belki; o zaman dünyadaki en zen­gin şehrin tadını çıkarmaya hak kazananlar adına kirli işleri yapmak üzere ne yapıp edip dönüş yollarını bulmada ‘özgür’ olabilirlerdi.

Yoksullar için harcama yapmadaki iyiliği anlayamayan kana­yan kalpler, en azından alternatif olmadığını görebilmeliler. Ti- mes’m bir başka ön sayfa makalesindeki uzman görüşünden öğ­rendiğimize göre: “Sonraki birkaç yılın dersleri, New York’un bü­yük Depresyon sonrası dönemde yaratılmış geniş kamu sektörü­ne para verecek kadar zengin ya da ekonomik olarak canlı olma­dığı olabilir.”

Ekonomik canlılık kaybının gerçek olması, büyüyen finans sektörünün lehine, gelişen bir imalatçı sektörün ortadan kaldırıl­dığı ‘kentsel gelişim’ programlarının bir sonucudur kısmen. Ken­tin zenginliği başka bir meseledir. Times’ın saptırdığı uzman gö­rüşü, 1995’de Fortune’ın ilk 500 listesindeki ticari bankalar sıra­lamasında ellinci olan, 1994 kârındaki yalnızca 1.2 milyar dolar­dan hayıflanan J.P Morgan yatırım firmasının yatırımcı raporu­dur. Forfune’un sevinçle bildirdiği gibi, “Amerikan iş dünyası için en kârlı yıllardan biri”nde elde edilen, istihdamdaki yalnızca yüz­de 2,6 ve satışlardaki yüzde 8,2’lik artış ilk 500’ün yüzde 54’lük ‘şaşırtıcı’ kâr artışıyla kıyaslandığında J.P Morgan için iyi bir yıl değildi tabii. Çift rakamlı kâr büyümesinin bu kesintisiz 4. ve ger­çek ücretlerde azalmanın kesintisiz 14. Yılında, “ABD hanehalkı refahı fiilen çökmüş” gibi görünürken, iş dünyası basını “ABD şir­ket kârları için bir başka fevkalade yıl”a tezahürat yapıyordu. For- tune’un ilk 500’ü ‘ekonomik kudret”‘in yeni ağırlığına ulaşmıştı, Almanya ya da İngiltere’den epey fazla, gayri safi yurtiçi hasılanın üçte ikisine yakın gelirle küresel ekonomi üzerindeki güçlerinin lafı olmaz -sorumsuz özel tiranların elinde gücün etkileyici yo­ğunlaşması; demokrasi ve piyasaya karşı bir başka hoş darbe.[200]

“Kısır ve kötü zamanlarda yaşıyoruz ve herkes kemer sıkmak zorunda”; mantra böyledir. Business Week’in Şirketler Puan Tah- tası’ndaki 900 firmanın “harikulade yüzde 71 artışıyla” 1994’ün son çeyreğinde kırdıkları rekorla ilgili büyük haber gelmeden ön­ce bile, Business Week sevinçten uçuyordu; gerçeklikte ülke, “Şir­ket Amerika’sının kasasından taşan” “kabarmış kârlar”la serma­yenin suları altındaydı. Her yönden o kadar şiddetli bir dalga var­dı ki, yeni özgürleşmiş kitlelere “taşınma fırsatı veren” ve var ola­nın dışında bir seçenek kalıyor muydu?[201]

‘Zorlu aşk’ çok doğru bir ibare: zenginler ve ayrıcalıklılar için aşk; başka herkes için şiddet.

Toplumsal, ekonomik ve ideolojik cephede püskürtme kam­panyası, geçen yirmi yılda önemli güç kaymaları tarafından sağla­nan, efendilerin elindeki fırsatları kötüye kullanır. Hakim söyle­min entelektüel seviyesi beş para etmez ve ahlâki seviyesi gülünç. Fakat onların arkasında yatan beklentilerin değerlendirilmesi için realist değil denemez. Hedefler ve vizyonları değerlendirirken ar­tık kendimizi içinde bulduğumuz bir durum var bence.

Geçmişte hep olduğu gibi, Jeffersoncu anlamda bir demokrat ya da bir aristokrat olmak seçilebilir. İkinci yol zengin ödüller, belli bir refah, ayrıcalık ve güç mevkisi ve doğal olarak peşinde koşulan hedefler sağlar. Diğer yol mücadele yoludur; sıklıkla ye­nilgi fakat “Çağın Yeni Ruhu: Para Kazan, Kendinden Başka Her Şeyi Unut” düsturuna karşı koyamayanların aklına bile gelmeye­cek ödüller de vardır.

Bugünün dünyası Thomas Jefferson’un ya da 19. yüzyıl ortası işçilerinin dünyasından çok farklı. Ama sunduğu seçenekler her­hangi bir temel anlamda değişmemiştir.

ANARŞİZM, ENTELEKTÜELLER VE DEVLET[202]

(1996)

 

Bir dilbilim hocası olarak Brezilya Dilbilim Birliği (ABRALIN) tarafından Brezilya’ta davet edildiniz. Yerel toplumsal hareketlerle temasa geçmeye niçin zaman ayırıyorsunuz?

Ben bunu her zaman yapıyorum. Dilbilim üzerine konuşmak için bir yere gitmemin üzerinden kırk yıl geçtiğini görüyorum. Her zaman bu tür hareketlerle birlikte oluyorum. Gerçekten, ge­nellikle toplumsal/siyasal hareketleri destekledim ve bunun yanı sıra dilbilim üzerine konuşmalar yaptım. O yüzden, eğer Ameri­ka Birleşik Devletleri Colorado’da ya da başka bir yerde bir top­lumsal adalet hareketinden yana bir konuşma yaparsam, bu ge­nellikle dilbilim bölümünün himayesinde olur ve yolculuğun masraflarını onlar karşılar. Bu görülmedik bir şey değildir. Ger­çekten pek çok gruptan davet gelir. O yüzden bu normaldir.

ANARŞİZM VE DEVLET

Yeni kitabınız Powers and Prospects’deki bir makalede (“Hedef­ler ve Vizyonlar”) şunu söylüyorsunuz; bir anarşist olarak uzun va­dedeki hedefiniz devleti ortadan kaldırmaktır, fakat “kısa vadedeki hedefler devlet otoritesi unsurlarını savunmak, hatta kuvvetlendir­mektir […] demokrasi ve insan haklarını genişletmede başarılmış ilerlemeyi ‘geri döndürme’ye hasredilmiş çabalara engel olmak için”. Devleti kuvvetlendirmekten muradınız nedir? Devlete etkin katılımla, Demokratlara ya da Partido dos Trabalhadores’e oy vermek gibi bir şeyi mi kastediyorsunuz? Değilse, siz sınırı nereden çiziyorsunuz?

Bu, anarşist bir konferansta yapılmış konuşmaydı ve benim ba­kış açımda liberter hareket, uzağı hiç göremeyip, insan açısından önemli şeylerle ilgilenmeden katı bir tarzda doktrin peşinde ko­şuyordu. O yüzden benim ve birkaç kişinin bakış açısından, dev­let gayrı meşru bir kurumdur demem… çok uygundur. Fakat bundan devleti desteklemeniz gerektiği çıkmaz. Bazen gayrı meş­ru kurumu desteklemezseniz, yönetimi ele alınacak daha gayri meşru bir kurum vardır. O yüzden insanlar sizi ilgilendiriyorsa, somut olun, Amerika Birleşik Devletleri’ni alın. Berbat şeyler ya­pan bir devlet sektörü vardır fakat bazı iyi şeyler de yapmaktadır. Geniş kapsamlı halk mücadeleleri yüzyılının bir sonucu olarak, fakir annelere ve çocuklara destek veren asgari bir refah sistemi söz konusudur. Devleti minimize etme yönündeki bir çaba saldı­rı altındadır. Tamam, anarşistler onu desteklemek gerektiğini an­lamış görünmeyebilirler. Onun için, “Evet, devleti minimize ede­ceğiz,” derken aşırı sağla birleşirler; bunun anlamı, kamuya karşı tamamen sorumsuz ve safi totaliter olan şahsi tiranların ellerine daha fazla güç vermektir.

1930’ların başındaki eski bir Komünist Parti sloganı bu tür bir şeyi hatırlatır: “En kötü, en iyidir”. Onun için Komünist Parti’nin, faşizmle mücadele ederseniz sosyal demokratlara katılırsınız ve onlar iyi herifler değildir, o yüzden “en kötü, en iyidir ” teorisiy­le faşizmle mücadeleyi reddettiği bir dönem vardır. Bu benim ço­cukluğumdan hatırladığım bir slogandı. Evet, sonra daha kötüsü geldi: Hitler. Yedi yaşında bir çocuğun yiyecek bir şeyinin bulu­nup bulunmadığı sizi ilgilendiriyorsa, uzun vadede onun gayri meşru olduğunu kabul ederek, bu noktada devlet sektörünü des­tekleyeceksiniz. Biliyorum ki, birçok insan bununla uğraşmayı zor bulur ve prensip sahibi olmadığı için değil, soldan benim sü­rekli eleştirim altındadır. Onların gözünde prensiplerin manası, devlet sektörü bu konjonktürde çocukları aç görmenin hoşlarına gidecek olduğu şahsi totaliter örgütlenmelerin ellerine güç ver­mek demek olsa bile, devlet sektörüne karşı olmak demektir. Şa­yet gelecekteki sorunlar hakkında yapıcı şekilde düşünmek isti­yorsak, bu fikirleri aklımızda tutabilmemiz gerektiğini düşünü­yorum. Aslında bugün devlet sektörünü korumak, devleti orta­dan kaldırmaya doğru bir adımdır, çünkü devlet kısıtlı şekillerde olsa da halkın katılımcı olabildiği, örgütlenebildiği ve politikala­rı etkileyebildiği kamusal bir arenanın sürekliliğini sağlar. Orta­dan kaldırılırsa, bir […] diktatörlüğe ya da diyelim şahsi bir dik­tatörlüğe geri döneriz, fakat özgürleşmeye doğru bir adım atma ihtimali çok zayıf kalır.

Öyle görünüyor ki, size göre, devletin güç kazandığı, şirketlerin güç kaybettiği, vice-versa, bir durumdayız.

Hemen hemen.

Bu güç rekabetinde üçüncü bir taraftan bahsetmediğinizi görüyo­rum: örgütlenmiş halk. Size bir örnek vereyim. Brezilya’da sağlık sistemi devletin elindedir, kısmen federal hükümet kısmen yerel şe­hir yönetimleri tarafından. Geçen yıl Sao Paulo valisi, ücretlerini devletten alan ama kendi sağlık merkezlerinde çalışan doktorlar; hemşireler ve diğer sağlık çalışanlarından oluşan şehir sağlık siste­minde bir reform önerdi. Bununla birlikte, uygun olarak işletemeye- ceklerini düşünürlerse, özel şirketlere bu merkezlerin başına geçme izni verdiler. Sol bunun Anayasa tarafından yasaklanan sağlık sis­teminin özelleştirilmesinin dolambaçlı bir yolu olduğunu hemen fark etti. Aynı anda sağlık sisteminde çalışan liberter işçiler, devlet sahipliğinin korunması ya da özelleştirilmesi yerine, sağlık siste­minde çalışanlar ve yerel toplum tarafından özyönetim olmasını önerdiler. Ekipmanlar ve binalar devlet mülkiyetinde olmalı ve ma­aşlarını devletten almalı, fakat çalışanlar ve toplum siyaseti, işi, or­ganizasyonu ve diğerlerini belirlemeli. Bu durumda demokrasiyi ge­nişletiyorsunuz…

Anladım, devam etmeniz gerekmez.

Aynı zamanda devletin güçsüzleşmesi…

Hayır, devletin güçsüzleşmesi değil, kuvvetlenmesi, çünkü araya sıkıştırdığın şeye dikkat et; maaşlar devlet tarafından öde­necek. Mülkiyet devletin olacak; devlet sektörünü kuvvetlendir­me var. Ben buna çok taraftarım. Ben çalışanların özyönetimi ol­ması gerektiğini düşünüyorum, fakat ödeneğin sosyalleşmesi ge­rektiğini de düşünüyorum. Mesela, buna bir şey eklersen, yani ödenek toplumdan gelirse, bu zengin insanlar adına büyük bir ar­mağan olacaktır. Böyle bir şeyi onlar severler. Onların istediği, vergi sisteminin rolünü ortadan kaldırmaktır; çok değil fakat re­fah sistemini desteklemek için onlara en azından biraz yük bindi­recek bir şey. Bunun kalkmasını görmek hoşlarına gider. O yüz­den özyönetime kadar gidersen, harika, bunun büyük bir fikir ol­duğunu ama benim söylediğim şeyle hiç alakası olmadığını düşü­nüyorum. O yüzden, mesela benim daha önce söylediğimle ala­kalı olan, fabrikalarda özyönetim olması, fabrikalarda işçi özyö­netimi olmasıdır. İkisi aynı şeydir. Yine de emin olun, maliyetle­rin sosyalleştirildiği mevcut koşullarda bunu ödeyen yoksul in­sanlar değildir. Bu, devletin şahsi güce karşı kuvvetlendirilmesi demektir. O yüzden, burada mükemmel bir tutarlılık vardır; üçüncü bir seçenek değil, benim tanımladığım ikinci seçeneğin bir parçasıdır. Gerçekten, devlet için bazı rollere izin veren parla­menter demokraside korunan kamusal arena içinde mücadeleye yönelik her tür fırsat vardır. Örneğin, can alıcı olanlarda -ki kü­çük bir parçanmkilerdir- kişisel sistemin tümündeki yönetim ve mülkiyet ortadan kaldırılır. Bu sistemin içindedir. Bu teorik ola­rak parlamenter araçlarla gerçekten yapılabilir. Yapılmamıştır fa­kat en azından mekanizmalar oradadır. Her halükarda daima me­kanizmalar sınırlara kadar takip edilmelidir. Ulusaşırı şirketlere liberaller tarafından o kadar ilgi gösterilmesinin sebebi, onların bakış açısından, devleti küçültenin tam da liberaller olmasıdır. Küçülen devletin anlamı da özel sektörün kuvvetlenmesidir. İçin­de kamusal etkinin ifade edilebileceği alanı daraltır. Bu anarşist bir hedef değildir. Demek istediğim, halk ‘devleti küçültmek’ la- fıyla ayartılabilir ve bir bakıma tuzağına düşebilir, fakat bunun anlamını düşünün. Devlet küçültülür ve daha da kötü bir güç yükselir. Bu, anarşist bir hedef değildir.

Bunu vurguluyorsunuz, çünkü ABD’deki pek çok anarşist, anar­şist idealleri ya da anarşizme yakın bir şeyi savunan bir parti olarak liberter partiyi yanlış anlıyor. Bunun sebebi nedir?

Bir şekilde alakalı. Bu İngilizce konuşulan dünyada ve Ameri­ka Birleşik Devletleri’nde garip bir Anglo-Sakson fenomendir. Anarşizmin bir -ve hayatta kalan yegane- rüyası, büyük şirketler, yatırım firmaları, vb. tarafından cidden sevilen, liberter partide gördüğünüz aşırı sağ bir anarşizmdi. Ona güveniyor değildirler. Pekâlâ bilirler ki, kendi amaçları için devlete ihtiyaçları olduğun­dan onu hiçbir zaman yok edemeyeceklerdir, fakat bunu başka herkese karşı ideolojik bir silah olarak kullanmayı severler. O yüzden liberter parti, gerçekte baş başayken onunla alay eden anaakım iş dünyası içine hararetle kabul edilir, çünkü pekâlâ bi­lirler ki, büyük çapta bir devlet yardımı olmadan ayakta kalama­yacaklardır, o yüzden güçlü bir devlet isterler. Fakat başka herke­se karşı koçbaşı olarak kullanabilecekleri liberter ideolojiden de hoşlanırlar. Liberter partinin ideallerini gerçekten takip ederse­niz, dünyada görülmüş en kötü totaliter canavarı yaratırsınız. Fii­len orada pek çok şahsi arkadaşım var. Yıllarca, yazabildiğin ye­gane dergi aşırı sağ liberter dergilerdi, çünkü birçok noktada an­laşıyorduk. Mesela, Amerikan emperyalizmine karşı olmada an­laşmıştık. Mesela, Doğu Timor üzerine yazabildiğim ilk makaleyi kimse yayınlamayacaktı. 1970’lerin sonlarında onlar yayınladılar. 1970’lerde ABD’de bu konuda görülen yegane makale buydu. Başka pek çok şeyi de onlar yayınladılar ve şahsi arkadaşımız ola­rak kaldılar. Yine de aramızda çok farklılık vardır.

Sol anarşist bir hareket de vardı -işçi sınıfı anarşist hareketi. O insanların pek çoğu güç kullanılarak yok edildi. Emma Goldman ve Alexander Berkman gibi insanlar hapsedildiler ve ülkeden atıl­dılar. O yüzden işçi sınıfı, sol liberter hareket ekseriyetle ezildi, fakat sağ liberter hareket takdir edildi. İnsanlar ona güvendikleri için değil ama işe yarar bir koçbaşı olduğu için. Epey anarşistin bu konuda kafası çok karışıktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde bireysel bir anarşizm geleneği vardır. “Ormana gideceğim ve ken­di başıma çalışacağım”; bir tür anarşizm. Bir yerde iş odaklı bir toplumda, bir sürü boşluğu bulunan bu tür bir toplumda gelişen bir şeydir. Pek çok biçimi vardır. Aldığı biçimlerden biri, tam dev­let karşıtı bir tür milistir. Aşırı sağ gruplara kuvvetli destek veren gruplarla konuşursam, birçok konuda anlaşırız demek istiyorum. Benim kitaplarımı dağıtıyorlar. Milis konferanslarına gidin, be­nim kitaplarım orada. Onlar bizimle aynı tarafta olduklarını dü­şünüyorlar çünkü ikimiz de devlete saldırıyoruz. Ancak anarşist düşünce olarak farklı taraflardayız, çünkü ben devleti korumak adına bir şeyler yapıyorum. Bu şeyler üzerine bir parça kafa yo­rarsanız, bir slogan size cevap vermez demek istiyorum. Sloganı çok karmaşık bir gerçeklik bağlamına oturtmalısınız.

Amerikalıların aşırı sağ ile aşırı sol arasında böyle büyük kafa karışıklığı yaşaması bizim adımıza komik…

Bu görülmemiş bir şey değil, tarihe bakın, Mussolini’nin nere­den geldiğine.

UZMANLAŞMA VE ENTELEKTÜEL İŞBÖLÜMÜ

Bir yerde (Language and Responsibdity) toplumsal düzeni sür­dürmede ve elitin çıkarlarını savunmada entelektüelin rolünden bah­settiniz ve o zaman sosyal bilginin (tarih, uluslararası politika, vb.) sıradan insanların sahip olmadığı ve olamayacağı özel araçlar (teo­ri, metodoloji) gerektirdiği fikrini eleştirdiniz. Bununla birlikte, sos­yal bilginin bu kötü uzmanlaşmasını eleştirmek bizzat uzmanlaşma­dır; yalnızca profesyonel bir entelektüelin ya da çok çalışan bir ama­törün yapabileceği büyük bir çaba talep eder anlamında. Eleştirel en­telektüeller bu eleştirinin uzmanlaşması ve kendilerinin bir uzman olması ikileminden nasıl kaçabilirler?

Dürüst olmanız gerektiğini düşünüyorum. Eğer bana, üniver­sitedeki dilbilim derslerimde öğrettiğim şeyi beş dakika içinde si­ze anlatabilir miyim diye sorarsanız, buna “hayır” derim, çünkü çok fazla artalan gerektirir, çok fazla bilgi vardır ve çok fazla tek­nik bilgi gerektirir, vb. Fakat bana Brezilya’nın borç krizini beş dakika içinde anlatabilir miyim diye sorarsanız, buna “evet” de­rim, çünkü görece kolaydır. Gerçekte toplumsal ve siyasal mese- lelerdeki esas itibarıyla her şey yüzeyde düzenlidir. Çok tanımla­yıcı hale gelen büyük moleküllerin ötesine geçtiğinizde, hiç kim­se bilimlerden çok anlamaz. İçinde önemli, yüzeysel olmayan bil­gi bulunan alanlar oldukça nadirdir. Oradaysa, orada olmasına saygı duyun, o yüzden hiçbir şey bilmediğim için kuantum fiziği hakkında konuşmayacağım.

Öte yandan, bu sorular gerçekten herkes için anlaşılabilir şey­lerdir. Entelektüellerin yaptığı şeylerden biri, hakimiyet ve kişisel ayrıcalık da dahil, muhtelif sebeplerle bunları anlaşılmaz kılmak­tır. Zor görünen şeyleri basitleştirmeye çalışmak entelektüeller açı­sından çok doğaldır. Ortaçağ kilisesinin kendi önemliliğini devam ettirmek için gizemler yaratmasına benzer. Dostoyevski’nin Büyük Engizisyonca sunu okuyun; bunu çok güzel anlatır. Büyük Engizis- yoncu gizemler yaratmalısınız der, aksi takdirde vasat insanlar bir şeyleri anlayabilirler. Onları boyunduruk altında tutmaları gerek­lidir, o yüzden bir şeyleri gizli ve karmaşık görünümlü yapmalısı­nız. Bu entelektüellerin sınavıdır. Onlar açısından iyidir de: O za­man kimsenin anlamadığı büyük laflar eden, önemli bir insan olursunuz. Bazen, diyelim postmodern söylemde, komik şeyler olur. Özellikle Paris çevresinde komik bir hikâye halini almıştı; bence hepsi abuk sabuk sözlerdi. Fakat çok mübalağalıydı, bir sü­rü televizyon kamerası, bir sürü poz. Onu çözmeye ve arkasında­ki gerçek anlamın ne olduğunu görmeye çalıştılar; ki bunlar sekiz yaşındaki bir çocuğa anlatabileceğiniz şeylerdi. Başka hiçbir şey yoktu. Fakat soldakiler de dahil, günümüz entelektüellerinde ken­dilerine büyük bir kariyer, kendileri için güç yaratan, insanları ikincil bir konuma koyan, insanların gözünü korkutan, vb. bir tarz var. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Üçüncü Dün- ya’nm çoğu yerindeki radikal aktivist gençlerin çoğunun gözü, an­laşılması mümkün olmayan sol kanat entelektüel hareketin -ge­nellikle radikal feministler, şu ya da bu- piyasaya sürdüğü akıl al­maz abuk sabuk sözlerle korkutulmuştur. Bu da insanlara yapacak bir şey olmadığı duygusu verir, çünkü postmodern şu ya da bunun son şeklini biraz olsun anlamadıkça, sokağa inip insanları örgüt- leyemem, çünkü yeterince zeki değilim. Tam bu kastedilmeyebilir, ama yaratılan etki, insanları ikincil konuma koyma, kontrol ve bencillik tekniğidir. Çünkü insanların kendileri prestijli hale gelir, yüksek çevrelerde dolaşır ve yaşarlar, vb. Paris uç bir örnek olabi­lir. Orada neredeyse komik bir hikâye halini almıştır fakat aynı du­rum başka yerlerde de gözlenebilir.

Öte yandan, bu şüpheden hareketle kendinize sormanız gere­ken soru şudur: “Pekâlâ, anlamayı çok karmaşıklaşman bir mik­tar teori ya da ilkeler ya da doktrinler varsa ve gerçekten onları öğrenmek zorundaysanız, o zaman bana basit kelimelerle anlatı­labilecek bir şey gösterin.” Birisi bunu gösterebilirse, o zaman onu ciddiye alın. Örneğin, hiç anlamadığım bir fizik deneyinde ortaya çıkan bir şey varsa, ki sık olur, fizik bölümündeki bir ar­kadaşıma gidip bunu bana açıklamasını isteyebilirim. Anlayabile­ceğim ve onların da anlatabileceği düzeyi onlara söylerim. Tıpkı lisansüstü bir dilbilim dersinde olan şeyleri, onların anlayabilece­ği terimlerle ayrıntılarıyla onlara anlatabileceğim gibi. Anlattıkla­rımdan mutlaka bir fikir edineceklerdir. Birisinden Derrida’nın son makalesini size anlayabileceğiniz terimlerle anlatmasını iste­yin. Bunu yapamazlar. En azından bana yapamazlar; ben anlamı­yorum. Bence kimsenin çok fazla anlamadığı konular hakkında sıradan insanlara nakledemeyecekleri bu fantastik bakışa insanla­rın sahip olmasına imkân veren büyük evrimsel sıçramanın mı olduğunu kendinize sormalısınız. Bununla ilgili çok şüpheci olunmalıdır, benim görüşüme göre, entelektüellerin insanlar üze­rinde hakimiyet kurmasını sağlayan bir başka tekniktir bu.

BİLİNÇ VE ÖNCÜ

Az önce Derrida’dan bahsettiniz. Son zamanlarda görecelilik üzerine çok tartışma oldu. Bu, çoğunluğu pasifliğin kültürel çeşitli­liğe saygıyla haklılaştırıldığı çok çeşitli tavra yöneltti. Bana öyle ge­liyor ki, bu tartışmanın iki tarafı var. Bir, çok kültürlülükten yana bir liberal tarafı var, fakat bir de sol tarafı var, Gramsci’den Paulo Freire’ye uzanan tartışma. İkinci (ve en ilginç olan) tarafta, aydın­lanmış bir öncü ile otoriterliğe giden dar kafalı proletarya arasında­ki ikiliği vurgulayan bir tartışma. Hem genel pasiflikten hem de oto- riterlikten kaçınmak için alınması gereken tavır nedir?

Öncü fikrini anlamak kolaydır; bu, sağ kanat liberterler gibi insanların kendi güçlerini meşru göstermelerinin yoludur. Sahip olduğum güç ve başka değerlere sahip olmamak bana ideolojik bir haklılık verir. Ciddi insanlar halka yönelik çalışacaktır. Öğ­rendiğinizde orada durmazsınız ve sizi taklit edecekleri varsayı­lan insanlara anlatırsınız. İnsanlarla çalışırsınız. İster sekiz yaşın­daki çocuğa öğretin ister lisansüstü öğrencisine, bu doğrudur. Kendinizi aydınlatmaya çabalayarak, birlikte çalışıyorsunuz. Ge­nellikle öğreten bir insan bir öğrenciden daha çok öğrenir. O yüz­den ister bilgi, ister kaynak, ister ayrıcalık kullanın, başka insan­lara yardım etmeli ve onlardan öğrenmelisiniz. Saygıdeğer ente­lektüel çalışma budur. Bu, herhangi bir öncü demek değildir; as­lında entelektüel başka insanlarla birlikte, daha iyi anlamaya ça­lışan bir köledir. Bu konuda bundan daha fazla söylenecek bir şey hakikaten yoktur. Aslında pek çok somut içeriğe sahip konulara -diyelim yüksek matematik ya da ileri fizik, hatta bizim üniversi­tedeki dilbilim derslerimiz gibi- girersen, bu tamı tamına böyle­dir. Bu bir profesörün orada durması ve insanların not alması me­selesi değildir; insanlar buna güler. Karşılıklı alıp vermedir. Yap­tığın işi anlatırsın, öğrencilerin bazıları ayağa kalkıp bu yanlış der, farklı bir yaklaşımdır, bunu düşünmen gerekir. O zaman problem üzerinde yeniden çalışırsın. Gecekondularda işçi sınıfın­dan insanlarla konuştuğunda da fark yoktur ve onların sorunları­nı anlamaya çalışırsın. Demek istediğim, sen kesin bilgiye sahip­sin, onlar da kesin bilgiye sahipler; senin deneyimin var, onların da deneyimleri var. Eğer yapıcı şekilde kullanılabilirse onlarla bi- raraya gelmeye ve anlamaya çalışın. Ben son derece mütevazı ya da onun gibi bir şey olmaya çalışmam. Pekâlâ biliyorum ki, grev­deki işçilere ya da muhtaç annelere, vb. bir konuşma yaptığımda, benim bildiğim, onların bilmediği bir şeyler vardır. Ve onların bil­diği, benim bilmediğim bir şeyler de vardır ve biraraya geliriz, karşılıklı birbirimizi geliştiririz.

Povvers and Prospects’de diyorsunuz ki, “Amerikan halkının yüzde 80’inden fazlası işçilerin çok küçük bir etkisi olduğunu düşü­nür -sendikalar hakkında yalnızca yüzde 20’si bu şekilde düşünme­sine ve yüzde 40’ı onları çok etkili telakki etmesine rağmen; propa­ganda sisteminin kafa karışıklığı yaratmadaki etkisinin bir başka işareti.” Burada (amayalnızca burada değil) iki istatistiki kanıt kul­lanıyorsunuz: bir, insanların ‘gerçek’ çıkarlarını ve diğeri medyanın manipülasyoncu etkisini göstermek için. İnsanların söylediği ve dü­şündüğü şey çıkarlarının kesin işareti değilse, o çıkarları nasıl belir­leyebiliriz!’

Tamam, onların ne düşündüğünü biliyoruz; onların düşün­dükleri şey çok açık. Çalışan insanların olan biten hakkında da­ha çok konuşması gerektiğini ve sendikaların daha az konuşma­sı gerektiğini düşünüyorlar. Makul olan her iki varsayım da on­ların elindeki bilgiye dayanıyor. İnsanlar eldeki bilgi temelinde bir yargı verirler. Onlar açısından eldeki bilgi, sendikaların çalı­şan insanlara karşı bir silah olmasıdır. Yıllar önceki meşhur film On the Waterfront’u gördünüz mü? Bir tür model, medyanın elli yıldır bir koçbaşı gibi sunulduğu model. Oradaki fikir, sendika­ların işçilerin düşmanı olduğu ve basit işçinin isyan edip sendi­kayı devirmesi gerektiğidir. Tam bir devasa şirket sistemi olan eğlence endüstrisinin niçin sendika fikrini önlemeye çalıştığını anlamak zor değil. Bir ölçüde başarılı da oldular. O yüzden in­sanlar işçilerin kendilerini sendikalardan özgürleştirmeleri ge­rektiğine ve işçilerin olan biten hakkında söz sahibi olma yolla­rından birinin bu olduğuna dürüstçe inandılar. Burada elbette olgusal bir yanlış var. İnsanların inandığı şeyi bizim bilmememiz değil. Onlar yanlış bir olguya inanırlar, yani sendikalar işçilerin düşmanıdır derler. Herhangi bir propaganda gibi, bu bazen tesa­düfen doğudur. En saçma propaganda bile hakikatin bazı ele­manlarına dayanır. Burada da hakikat unsurları vardır. Sendika­lar işçilerin düşmanı olmuştur, fakat aynı zamanda bizim son de­rece demokrasi dışı toplumumuzda var olan muhtemelen en de­mokratik örgütlenme biçimidir. İçinde işçilerin kendilerini öz­gür kılabileceği ve sosyal adalet alanını genişletebileceği birlikler olabilirler ve genellikle olmuşlardır da. Fakat medya size bunu söylemez, o yüzden ikilemin cevabı sendikaların ne olduğu ya da olabileceğini anlamak, işçi sınıfının tarihini öğrenmek için in­sanlara gitmektedir. İşçi sınıfının tarihini kimse bilmiyor, bunu kimse araştırmamış. Gerçekten medyaya bir göz attığınızda dün­yanın her tarafında görürsünüz. İş dünyası bölümleri vardır; bir emek bölümü gördünüz mü hiç? Emek bölümü olan tek bir ga­zete bilmiyorum. Her birinde bir iş dünyası bölümü vardır. Bun­lar iş dünyası yayınıdır, bir emek yayını var mıdır? Buraya bakar­sanız, ben bilmem, fakat Amerika Birleşik Devletleri’nde emek hareketine tahsis edilmiş bir muhabir bulmaya çalışın. Bütün ül­kede iki çalışan bulunabilir. Bunun anlamı, bütün nüfus kapsan­mamış demektir. Kapsanan şey iş dünyasıdır ve bir güç yansıma­sıdır. İnsanlar bu propaganda sistemini çözemediği sürece, ken­dilerini özgürleştiremeyeceklerdir. Bu farklılıkların üstesinden gelmek işin bir parçasıdır.

Sosyal yardım da durum aynıdır. Genellikle halk, örgütlenmiş kamu manasında yönetimin insanlara minimal hayata, sağlık, vb. standartları sağlama sorumluğu olduğunu düşünür. Öte yandan, sosyal yardıma karşıdırlar; oysa sosyal yardım tam da bunu yapar. Sonuç: Sosyal yardım imgesi masrafını biz ödeyelim diye çocuk üstüne çocuk yapan, çekini almak için sosyal yardım bürosuna bir Cadillac’la giden siyah annedir. İnsanlar sosyal yardımın bu olduğunu düşünür, o yüzden niçin sosyal yardıma karşı oldukla­rını anlayabilirsin. Onlara para ödemek için niçin benim çalış­mam gerekiyor? Bunun için sosyal yardıma karşıdırlar. Öte yan­dan, “Tamam, orada çocuklarım bakamayan fakir bir anne var. Ona destek olunmalı,” derler. Burada bir çelişki yok, ağır bir be­yin yıkamayla kurulmuş yanlış bir varsayım var sadece. Ve cevap beyin yıkamanın çözülmesidir. Brezilya’nın borçlarını ödemesi gerektiğini söylemek gibidir. Bu beyin yıkamadır. Borcu kim öde­melidir? Parayı alan ve daha fazla para yapmak için onu New York’a geri yollayan insanlar değil mi? Borcu ödemesi gereken onlardır, başkası değil. Brezilya değil. Bunlar hakkında konuşma­lısınız, o zaman insanlar anlayabilirler. Bunlar çok zor değil, post- modern söylemle bunlar hakkında konuşmamalısınız. Çok basit kelimelerle bunlar hakkında konuşabilirsiniz, çünkü çok basit konulardır ve insanlar kolayca anlar. Bunları anlamayan yegane insanlar entelektüellerdir. Fakat elbette, onların bunları anlama­makta müktesep hakları vardır. Bunları anlarlarsa, o zaman ken­di güçlerini kaybederler. O yüzden bunları anlamayacaklardır, bunları gizlilikte karartacaklardır.

 

BARRY PATEMAN’LA SÖYLEŞİ[203]

(2004)

 

Bugün bizi kabul ettiğin için teşekkür ederiz. Bildiğin üzere, biz anarşizm fikri ve sizin anarşizm hakkındaki görüşleriniz hakkında konuşmak istiyoruz. Oldukça serbest bir sohbet olacak fakat umarım bir yerlere varır.

1990’ların ortalarında, anarşizmle ilgili problemlerin birinden bahsettiğiniz bir mülakat yapmıştınız; oldukça da negatif olabilir, eleştirildi fakat olumlu bir…

Evet, söylememem gerekenleri söylediysem, sebebi öyle düşünmemdir. Gerçekten şuradaki rafın üzerine bir göz atabilirsin.

(işaret eder, güler) Orada benim görüşüme göre akla yakın her şe­yin ötesine giden kılı kırk yaran ayrıntılarla toplum için öneriler sunan anarşist araştırmalar var. 1936’da İspanya’daki anarşist devrimin bir eleştirisini yazan Diego Abad de Santillan meşhur­dur. O, İspanya’da Arjantinli bir anarşistti. After the Revolution ad­lı kitapta İspanyol toplumunun ya da herhangi bir toplumun na­sıl olması gerektiği konuundaki geniş anarko-sendikalist görüşü­nü ayrıntılı bir şekilde ortaya koydu. Pek çok başka önerisi de vardı. Gelecek için ayrıntılı plan sorununun, o kadar da “Başara­bilir miyiz?” olmadığını düşünüyorum. İnsan, toplum, kurumlar, insan hayatındaki kurumsal yapıların etkisi hakkında yeterince bilgimiz ister olsun ister olmasın, yapabiliriz tabii ki. Bir toplu­mun neye benzemesi gerektiğini her ayrıntıda planlayabilmeye yetecek bilgimiz var mı? Ya da onlara doğal gelenini görerek ve bu labirentte işleyen farklı yolları insanlara anlatarak, serbestlik, eşitlik, otorite ve hakimiyet hakkındaki belli genel fikirlerin reh­berliğinde deneysel bir yöntem mi takip etmeliyiz? Bu arada ne kadar çeşitlilik olmalıdır? Çalışmak istemeyen insanları ya da su­ça eğilimli insanları ya da mitinglere gitmek istemeyen insanları ne yapacaksınız? Böyle milyonlarca soru söz konusudur. İşyeri ya da delege sorumluluğunu ilgi ve yetenek temelinde değiş tokuş etmeyi ne derece istersiniz? Şayet birisi marangoz, nükleer fizik­çi ya da piyanist olmak isterse ve başka biri de idareci olmak is­terse, bir prensip meselesi olarak işlerini değiş tokuş etmelerini -bu değiş tokuş olmadan daha mutlu olcaklarsa bile- mutlaka is­ter misiniz? Bu soruların cevaplarını tam bildiğimizi sanmıyo­rum; yapabileceğiniz hem pozitif hem negatif yorumlar vardır, fa­kat cevabı bildiğimizi sanmıyorum.

Buna oldukça benzer bir şeyi savunan liberter komünist teoris- yen İspanyol Isaac Puente aklıma geldi. Puente şunu savunur: “Evet, biri öğretmen olursa deneyimle öğrenir, biri de doktor olur­sa deneyimle öğrenir.” Bu birinin yirmi iki yaşına geldiğinde dok­tor olmaması değildir, fakat insan öğrenir; belki anarşizm de böy­le görülmelidir.

Çok genel bir düzeyde hepsini kabul edeceğimizi düşünüyo­rum. Kendilerine anarşist diyenlerin -ki bunların kapsamı çok ge­niştir- kaba menzilindeki insanlarda, toplumsal yapılar ve düzen­lemeler gelişsin gelişmesin, kendi yaratıcı potansiyellerinin pe­şinde koşan insanların imkânlarını maksimize etmeleri gerektiği ve bunu bir formüle bağlayamayacağın yönünde en azından genel bir mutabakat vardır. İnsanlar çok farklıdır ve farklı olmak zorun­dadırlar, farklar teşvik edilmelidir. Bu tıpkı bir çocukların yetiş­mesi gibidir; sen onların kendi yollarını bulmasını istersin. Bura­da katı bir çerçeve olduğunu söylemezsin -insanların çoğu bunu yapar fakat yapmamaları gerekir-, takip etmek üzere varsaydığın bir çerçeve vardır. Bu konuda yakın arkadaşlarımın bazılarından farklı olan benim bakış açım, geleceğin toplumunun doğasının taslağını çok ayrıntılı çizmeye çalışmada dikkatli olmamız gerek­tiğidir. Bu yapılamaz değildir. İlginç ve değişik tarzlarda yapılabi­lir ve yapılmıştır da; fakat bence gerçek soru, bunu yapmanın ne kadar önemli olduğu ve sadece çalışmanın, denemenin ve mevcut kurumları aşındırmanın ne kadar önemli olduğudur.

Gerçekten yüzleşmemiz gerektiğini düşündüğüm bir başka problem, insanın tarihindeki her özel noktada insanların baskı yapanın ne olduğunu anlamamasıdır. Sizin bildiğiniz bir şeydir. Geriye gidersem, mesela benim anne babam ya da büyükannem, baba sokakta yürürken karşıdan kızı geldiğinde onu tanımadığı -onun kim olduğunu bilmediği için değil, kızına selam vermedi­ği için- süper ataerkil bir ailenin kendisine baskı yaptığını bilmez. Bu bir baskı gibi düşünülmez. Ömür boyu yapılan bir davranış gi­bi düşünülür. Demek istediğim, içsel olarak sahip olduğu hangi psişik etkiler -peki, bu karmaşık bir sorun. Fakat herhangi bir tür aktivizme -mesela kadın hareketi- katılan birinin bildiği gibi, ilk görevlerden biri insanlara baskı ve hakimiyet koşulları altında ya­şadıklarını anlatmaktır. Bu açık değildir; kim bilir farkına bile varmadan ne türden baskı ve hakimiyet biçimlerini kabul ediyo­ruz. Bilinçlenmenin ve komünal anlayışın daha ileri aşamaların­da, bunların bizi ilgilendiren şeyler olduğunu anlarız ve onlara ait bilgimiz olmazsa onlarla ilgili plan yapamayız.

Buna bağlı olarak, Emma Goldman yaşlandığı ve hemen bir dev­rim olmayabileceğinden korktuğu zamanlar, devlet yeni ortaya çık­madı diyen Gustav Landauer’den çok etkilenmişti. O içimizdedir, bi­zim kendimiz -kapitalizmde olabildiğimiz kadar özgür- olmamız ge­rekir. Aslında o her zaman insanların devrime hazır olmaması ihti­mali olduğundan ve pek çok insanın mümkün olan bu hayatı yaşa­maya hazırlanabilmesin diye kişisel politikalar geliştirmenin bir yo­lunun bulunabileceğinden endişeleniyordu.

Bence bu tamamen doğru ve gerçekten bunu en iyi anlayan in­sanlar, halk mücadelelerinin yıllar içinde pek çok özgürlük ka­zandığı ve devletin zor kapasitesinin kısıtlandığı ABD ve İngilte­re gibi çok serbest toplumlarda baskı ve hakimiyeti uygulayanlar­dır. Çok çarpıcıdır ki, bu toplumlardaki elit gruplar iş dünyası, devlet adamları, vb.- kitlesel düşünce ve oy kontrolü yöntemleri­ni geliştirmek zorunda kalacaklarını en başta anladılar, çünkü in­sanları yalnızca güçle kontrol edemezsiniz ve bu yüzden yabancı­laşma, baskı, boyun eğme, vb. koşulları altında yaşadıklarını fark etmesinler diye onların bilinçlerinde de değişiklik yapmanız ge­rekir. Gerçekten iki yaşındakiler için televizyon reklamı yapılma­sından size üniversitenin iktisat bölümünde öğretilenlere kadar, ABD’de tamamen farkında olarak, her yıl muhtemelen birkaç tril­yon dolar harcanır. Bu harcama bir boyun eğme bilinci yaratmak üzere dizayn edilir ve Özel ve hayli bilinçli olarak normal insan duygularını bastırmayı da hedefler.

Normal insan duyguları, yalnızca insanlara yönelik değil, zor durumdaki yunuslara yönelik de sempati ve dayanışmadır. Bu, in­sanlar adına tamamen normal bir reaksiyondur. Klasik siyasal ik­tisada geri gidersen, Adam Smith gibi insanlar, bunu insan doğa­sı ve toplumun özü olarak tamamen olağan sayarlar. Reklam ve eğitimin belli başlı yoğunlaşmalarından biri, bunu zihninin dışı­na çıkarmaktır. Çok da kasıtlıdır. Gerçekten bugün gözlerimizin önündeki sosyal politika hakları konusunda kasıtlıdır. Sosyal gü­venliği tahrip etme çabalarına bakın. Peki, bunun önemi nedir? Finansal problemlerle ilgili pek çok dalavere vardır, hepsi de top­tan saçmalıktır. Ve elbette vurgun vurmak üzere Wall Street’i is­terler. Altında yatan hep daha derin bir şeydir. Sosyal güvenlik bir insani duyguya dayanır ve insanların zihninin dışına çıkarılması gereken doğal bir insani duygudur, yani başka insanları umursa­ma duygunuz. Başkalarını umursarsmız. Şehrin ortasında bir dul kadının karnını doyuracak yiyeceği bulunup bulunmamasını ya da sokağın ortasında bir çocuğun okula gidip gidememesini umursamak toplumsal bir sorumluluktur. Öyleyse, insanların ka­fasından bunu atmalısınız. Onlara şunu yapmalarını söylemelisi­niz: “Bakın, siz şahsi, rasyonel bir refah azamileştiricisisiniz. Eğer dul kadın kendi geleceği için hazırlanmamışsa, bu onun proble­midir, sizin değil. Onun karnını doyuramamasında sizin suçunuz yok, o yüzden niçin umursayasınız?”

O zaman toplum diye bir şey yok, dediğiniz bu mu?

Evet. Yalnızca kendi refahınızı azamileştirmeniz ve güce bo­yun eğmeniz, başka da bir şey düşünmemeniz var. Bunun bir et­kisi olur. Düşüncelerde bunu görebilirsiniz. Şimdi tam sizin dedi­ğinize dönersek, aynı şey toplumu daha iyi yönde değiştirmeye çalışanlar için de doğrudur. Evet, sizin insanların bilinçleriyle ve farkındalıklarıyla uğraşmanız gerekecek, dediğim gibi, her örgüt­çü bunu bilir. Çarpıcı bir örnek olarak kadın hareketini alın. Bu hareket bilinç yükseltme gruplarıyla başlar. Orada insanlar birbir­leriyle konuşur ve hayatlarında çok iyi algılayamadıkları şeyleri ortaya çıkarırlar. Bu, eğitim kurumları, fabrikalar ve başka her yerdeki insanlar için de doğrudur. Sanayi devriminin ilk günleri­ne, buranın çok yakınındaki Lovvell, Lavvrence gibi tekstil fabri­kalarının yaratıldığı yerlere dönelim. İlk fabrikalara sokulan in­sanlar -çiftliklerden genç kadınlar, gecekondulardan İrlandalı za- naatkârlar, vs.- arasında aşırı radikal bir bilinç vardı, ki bu çok doğaldı. Marx’ı okumamışlardı, Avrupa radikalizminden haberle­ri yoktu, anarşizm gibi bir şeyi hiç duymamışlardı. Tamamen do­ğal bir varsayımdı. Çok özgür bir basınları vardı -bizim kaybetti­ğimiz bir şey. O günlerin özgür basını ücretli emeğin hemen he­men kölelik gibi olmasını veri kabul ederdi, ki fabrikalarda çalı­şan insanlar onlara sahip olmalıydı: “Bize ne yapacağımızı söyle­yen bu patronlara niçin ihtiyacımız var?” “Fabrika sistemi, sana­yi sistemi kültürel değerlerimizi ve yaratıcı itkilerimizi parampar­ça ediyor; bizi bir robota çeviriyor,” vb. Bunların hepsi anlaşıldı, doğru kabul edildi. Bugün bir işçi sınıfı mahallesine gidin, aynı şeyi bulamazsınız. Fakat insanlar bunu öğrenmek zorundalar de­mek değil; tamamen bilinçli çabalarla bastırılan iç doğalarından ortaya çıkarmak zorundadırlar.

Bunun ne kadar bilinçli olduğunu görmek çarpıcıdır. Bir yüz­yıl kadar önce, temel olarak işçileri robota döndürmek için Tay- lorizm sanayiye sokuldu (Frederick Taylor’dan gelen ‘Taylo- rizm’), böylelikle her duygu kontrol edildi, çalışanların hiçbir se­çim şansları kalmadı ve esasen robot haline geldiler. Maliyetsiz, ancak kamuyu masrafa ve riske sokarak denemeler yapabileceğiz için, başka her şey gibi askeri sistemde başlatıldı. Sonra sanayiye, kitlesel üretim sistemine, vb. transfer edildi. Bu Lenin’i büyüle­mişti. Kapitalist idarecilerle hemen hemen aynı anlayışa sahipti; ana düşünce, işi robotlaştırmaktı. Fakat çabucak fark edildi ki, ‘iş başında denetim’ denen şey ‘iş dışında denetim’e de genişletilebi- lirdi. Yani, hayatın başka her cephesi aynı şekilde kontrol edilebi­lirdi. O zaman insanlar hayatlarının tamamında neden robot ol­masınlar? Ve robot olmak, dikkatinizin hayatın yüzeysel denen şeylerine odaklanması demektir. Örneğin, modaya uygun tüke­timden zevk alın, bir başkasını umursamaktan değil, iyi bir çevre yaratmak için birlikte çalışmaktan değil, çocuklarınız için dünya­nın nasıl bir yer olacağından değil. Sizi pasif bir tüketiciye, birkaç yılda bir düğmeye basacak ve demokrasiyi öğrenmiş birine dön­dürmek. Emirlere itaat et, düşünme. Gerçekleştirebileceğiniz bir yığın işe yaramaz tüketimde bir insan olarak kendi değerlerinizi meydana çıkarın. Bu ‘iş dışında denetim’dir. Bütün kurumların içinden geçer ve devasa bir sanayidir. Ve evet, iş dışı denetimin üstesinden gelmek için insanların şunun farkına varmalarını sağ­lamak zorundasmdır: Bir insan olarak değerlerin, istediğin malla­rı almak için ne kadar daha borçlanabileceğin ve kredi kartı limit­lerini ne kadar çoğaltabileceğin değildir. Bir insan olarak değerle­rin bu değildir. Hafta sonu bir alışveriş merkezine gidersin ve boş zamanlarında eğlence için yaptıkları şey vitrinlere bakmak olan genç çocuklar genellikle genç kızlar- görürsün. Demek istediğim, onu yapmak istiyorlarsa yapmamalarını söyleyemezsin -fakat ‘iş dışı denetim’le insanların bilinçlerinin nasıl değiştirildiği konu­sunda bunun sana anlatığı şey çok korkutucudur.

Bununla da bağlantılı olarak, düşündüğüm şeylerden biri çarpıcı­dır; anarşizmin tarihine bir göz attığında, onun en popülerlerinde toplumun ihtiyaçlarına cevap veren neredeyse organik bir hareket vardı, 1890’larda New York’daki Yahudi anarşistler, kuşkusuz İspan­ya, senin bahsettiğin Arjantin, Fransa. Cemaat teknoloji gibi şeyler­le de tahrip edilmedi mi? -Artık siber alemde senin ya da benim bü­yüdüğüm cemaat tiplerinden belki daha fazla cemaat var.- Benim kö­mür madeni cemaatimde, sen herkesi bilirsin, herkes de seni bilir. Evet, gerilim vardı fakat bu ilişki duygusu da vardı. İşler oldukça hızlı gitmiyor mu ve bu gidişe yardım eden teknoloji değil mi?

Benim bakış açımdan teknoloji, çok yansız bir araçtır. Şu yöne gidebilir ya da tam aksi yöne gidebilir. Teknoloji gerçekten insan­lara tezgâhta, mantıklı kararlar almak için başkalarıyla biraraya gelmelerini mümkün kılacak gerçek zamanlı enformasyon sağla­yarak, herhangi bir yönetici olmaksızın bir fabrikayı çalıştıran iş­gücüne yardımcı olabilir. Bu, teknolojinin bir başka kullanımıdır. Elbette bu teknoloji geliştirilemedi. Gerçekten en ilginç çalışma­lardan biri burada (MIT’de) fakat o bir parça da radikal olan Da- vid Noble tarafından yapılmıştır. Noble müthiş işler yaptı. Çalış­tığı ana konulardan biri olan Sayısal Kontrol -bilgisayar makine tezgâhı üretimini kontrol eder- bu tür bir şeydir. Kamu parasın­dan askeri sistemde geliştirildi fakat öyle dizayn edildi ki, bir kul­lanımı yöneticinin rolünü ortadan kaldırabilirdi ve karar almayı yaptıkları şeyi bilen becerikli ve genellikle üst ofisteki insanlar­dan daha fazlasını bilen makine işçilerinin ellerine verebilirdi. Eminim, kömür madeni işinde de bu doğrudur. Bu yüzden karar almayı onların ellerine bırakan teknoloji bunu yapmak için de di­zayn edilebilirdi. Çalışma bu kârı artıracağını gösterdi. Oysa ger­çekte, makine işçilerini beceriksizleştirmek ve onları yalnızca bir düğmeye basan robotlara çevirmek için son derecede verimsiz olan yönetici kontrolünü artıracak şekilde tersi uygulamalara gi­dildi. Evet, teknolojinin nasıl kullanılacağı gibi bu da bir seçim­dir ve bir tür sınıf mücadelesidir, ama teknolojinin doğasıyla ilgi­li bir şey değildir. Bununla birlikte, senin vurguladığın ilginç bir noktadır. Ne sonuç vereceğini bilmiyorum fakat çok gerçek olan sanal cemaatler olduğu doğrudur. Yakın arkadaşlarımın yüzde 95’ini hiç görmediğimi söyleyeyim. İlişkimizin tamamı sadece in­ternette gerçekleşiyor. Ve benim yaşımda bu son derece makul görünüyor fakat torunumu böyle yaparken gördüğümde hoşlan­mıyorum. Onların yüz yüze iletişimle ilgili şeyleri öğrenmeye ih­tiyaçları olduğunu düşünüyorum.

Benim oğlum anlık mesajlaşma yapıyor. Okuldayken zoru zoru­na konuşabildiği insanlarla anlık mesajlaşıyor: Bu yansız bir çerçe­ve sağlıyor fakat ben konuşma ve etkileşimi tercih ettiğim için çok endişeleniyorum…

Seni anlıyorum. Bunun küçük çocukların yetişmesi üzerinde ne tür bir etki yaratacağını bilmiyorum. Demek istediğim, onlar hayali bir dünyada yaşıyorlar. Ve takma kişilikler seçen insanlar­la da etkileşime giriyorlar. Çocuklar Dungeons and Dragons… oy­nadıklarında, tamam, bu hoşuma gitmiyor ama bunda fazla yan­lış bir şey görmüyorum. Öte yandan, hayatının çoğu senin yarat­tığın ve kendi kendini yaratmış karakterlerle hayali bir dünyada olduğunda ve yüz yüze ilişkilerin olmadığında -psişik etkileri olabilir, ki anladığımızı sanmıyorum. Çok kötücül olabilir…

Bir adım daha atalım, mutlaka biliyorsun ki, anarşizmde kesin­likle son on yıldır bir eğilim var; biz buna ilkelcilik diyoruz. Onlar anarko ilkelcilik diyorlar ve kapitalizm o kadar çürümüş ki, kapita­lizmin kullandığı teknoloji o kadar yıkıcı ki, bizim bütün bu şeyleri hemen yıkmamız gerektiğini iddia ediyorlar. O kadar yıkıcı, o kadar yıpratıcı, o kadar korkunç ki, insanlara çok hasar veriyor, o yüzden onu yıkalım ve gözlerini geri, ya da ileri, doğanın daha tabii, orga­nik dünyasına çeviriyorlar. Bu mümkün mü?

Bilirsin, bu söylediğin insanlara sempati duyarım, fakat top­lum artık yapılaşmış, organize şehir hayatı, vb. tarzında olduğu için milyonlarca insanın kitlesel soykırımı demek olan istedikle­ri şeyi gerçekleştirmelerini istemem. Bu yapıları ortadan kaldırır­sanız herkes ölür. Örneğin, ben kendi yiyeceğim şeyleri yetiştire- mem. Bu güzel bir fikir, fakat işe yaramayacaktır, bu dünyada ya­ramayacaktır. Aslında hiçbirimiz de avcı toplayıcı bir hayat yaşa­mak istemeyiz. Hayatta modern dünyanın bize sunduğu pek çok şey var. Sadece hayatta kalma açısından, onların istediği insanlık tarihindeki en kötü kitlesel soykırımdır. Ve birisi bunları düşü­nüp sonuç çıkarmadıkça gerçekten ciddi değildir.

Evet, anlıyorum. Avrupa’da birçok insan seni Daniel Guerin’in Anarchism kitabına yazdığın özsözden tanır. AK Press onun No Gods, No Masters’mm İngilizcesini çıkardı…

Evet, kapağın sağ üstündeydi.

Muhteşem bir kitap ve açık ki, Guerin anarşizmin en iyi cepheleri ve Liberter Sosyalizmin içindeki sosyalizmin en iyi cepheleri olduğu­nu düşündüğü şeyi hanrıanlamakla çok akıllıca bir iş yapmıştır. Bu iki terimin -Liberter Sosyalizm ve Anarşizm- eşanlamlı olduğunu mu yok­sa ikisi arasında gerçek bir fark bulunduğunu mu düşünüyorsun?

Evet, bunu gerçekten söyleyebileceğimizi düşünmüyorum, çünkü siyasal söylemin terimleri çok iyi tanımlanmamıştır. Kapi­talizm, ticaret, devlet, herhangi birini seç… bunlar çok gevşek te­rimler. Bu tamam, fakat bunların içine gömülü olduğu açıklayıcı bir teoriye sahip olmadığınız zaman, bu terimleri özenle tanımla­maya çalışmanın bir anlamı kalmaz. Fakat soruya gerçekten ce­vap veremediğimiz bir gerçektir; anarşizm pek çok şeyi kapsar, li­berter sosyalizm de pek çok şeyi kapsar. Fakat onun yapmaya ça­lıştığı şeye sempati duyuyorum. Doğru şey olduğunu düşünüyo­rum. Dikkatle bakarsanız, gerçekten yakınlar, bir benzerlik ve ak­rabalık var. Gerçekte Marksist hareketin, Sosyalist hareketin da­ha devlet karşıtı, öncü karşıtı sol unsurlarıyla -Anton Pannekoek ve başkaları gibi kimseler- anarko-sendikalistler gibi, anarşist ha­reketin bazı kanatları arasında yakın benzerlikler var. Mesela, Pannekoek’in işçi konseyleri ve anarko-sendikalistlerin örgütlü toplum anlayışları arasında bir ayrım yapmak çok zor. Bazı fark­lar var, fakat insanlar yoldaşça ilişkiler içinde birlikte çalıştıkla­rında var olması gereken türden farklar. O yüzden, evet, benim bakış açımdan akıllı bir harman. Daha keskin fark, bütün bu ha­reketlerle Bolşevizm gibi, şirket kapitalizmi gibi, vb. totalitariz­min muhtelif türleri arasında var. Orada gerçek bir kopma bulur­sun. Totaliter yapılar bir yanda, özgür toplum öte yanda. Gerçek­ten, liberter sosyalizmle anarşizm arasında önemli benzerlikler olduğunu düşünüyorum ve hatta John Dewey gibi anaakım düşü­nürler arasında da çarpıcı benzerlikler var.

Biliyorum ki, Stelton ve Modem Okul’dan epey etkilendiniz ve on­lardan pek çok fikir ve düşünce aldınız.

Onun temel bakış açısı, siyasal ve sanayi feodalizmi dediği şe­yi ortadan kaldırmadıkça ve onu sanayi demokrasisine döndür- medikçe -ki bu çok daha fazla işçi denetimi demektir-, bütün bi­çimsel demokratik sistemin gerçekten çok fazla önem taşımaya­cağıdır. Açıkça, kaynağı anaakım Amerikan tarihinden gelir. O, elmalı turta kadar Amerikalıdır.

Birkaç hızlı şey. Sizi okumaktan biliyorum ki, Pannekoek ve Gor- ter ve sol komünist gelenekten çok etkilendiniz. Anladığım, işçi kon­seyleri gibi yapılanmaların ya da Pannekoek ve Gorter’ın çalışmala­rının totalitarizmin başka biçimlerine yol açma tehlikesi görmüyor­sunuz. Kopma olduğunu düşünüyor musunuz?..

Hayır, çok fazla tehlike olduğunu düşünüyorum, fakat katı­lımcı ekonomilerin totalitarizme yol açabilme tehlikesi de var. Her birimiz mitinglerde bulunduk, dinamikleri hepimiz biliyo­ruz. Üzerinde çalıştığın şeyin önemi yok, köşedeki bir trafik ışı­ğını kaldırmak ya da Vietnam savaşma karşı direniş örgütlemek ya da her ne ise… İnsanların bir toplantısı vardır ve can sıkıcı fa­aliyetler için hoşgörü seviyelerimiz farklıdır. Bazı insanlar he­men uyuyakalırlar -mesela, benim gibi. Ben çok fazla tahammül edemem. Başka insanlar kendini kontrol etmeye adar ve en öz­gür, işbirliğine yönelik, liberter yapıların, yeterince kontrol ede­cek kadar yakınında bekleyen ve sonunda başkaları başka bir şey yapmaya karar verene değin kararları alan insanlar yüzün­den, otoriter yapılara dönebildiği doğal bir dinamik vardır. Bun­lar her zaman tehlikelidir.

Ayakta kalan son insan kararları verir…

Hepimiz buna çok aşinayız; arkadaş grupları, bir şey üzerinde çalışan benzer grupları ya da başkaları. O yüzden, evet, bunlar her zaman uğraşılacak problemlerdir. Bunları önlemenin sihirli bir formülü yok.

Bununla bağlantılı olarak, toplumsal değişim ve anarşizmde sını­fın rolü hakkında ne düşünüyorsunuz? Hiç kuşku yok ki, Amerika’da anarşizmde, bazı yeni anarşistler arasında, sınıfa eskiye ait bir şey olarak bakmak yönünde bir eğilim var. Gerçekten artık değişimin en anlamlı odağı değil.

Bu insanların ne kadarı senin kömür madeninde ya da bir fab­rikada ya da sanayide bir veri işlemcisi olarak çalışıyor acaba? De­mek istediğim, bunlar senin işinse, o zaman senin sınıfla bir problemin yoktur. Patronları bilirsin, emir verenleri ve alanları bilirsin. Emir alanların ve emir verenlerin seçimlerinin ardında yatan sermaye yoğunlaşmasını anlarsın. Bunlar sınıf farklarıdır. Bazı başka alanların dışında, “Onu görmedim,” diyebilirsin, fakat toplum içinde yaşayan ve çalışan insanların gerçek hayatlarına girdiğinde, onların sınıf farklarını ve bunun anlamını ayırt etme­de çok fazla problemleri olduğunu düşünmüyorum. Emir alan ve verenler arasında devasa bir fark vardır. Emir veren insanların on­ları başka bir yerden aldıkları doğru olsa bile, bu totaliter sistem­lerin doğasıdır. Tepedeki adam en alttaki adama emir vermez; emirler alma ve vermenin geçiş seviyeleri vardır. Yönetici deneti­mi ve muhtelif türde karar alma seviyeleri; bu, temel sınıf farkla­rına yol açar. Yalnızca emir alan ya da aç kalan bol miktarda in­san vardır. Seçenek yoktur. Gerçekten durmadan karşımıza çıkan sınıf meselesini görürüz.

Taşeronluk gibi gerçek somut konuları ele alalım. İnsanların taşeronlukla ilgili alması gereken tavır ne olmalıdır? Çatışan de­ğerler vardır. Hepsinin ilki, taşeronluk çok yanlış anlaşılmış bir terimdir. Taşeronluk, totaliter sistemlere içkindir. GM taşerona iş veriyorsa, bunun anlamı, emek yasalarından, çevresel kısıtlardan, vb. kaçırabilmek ve imalatın sonraki aşaması için çıktıları onlar­dan ucuza alabilmek üzere kendi kontrolleri altındaki bazı firma­lara işi transfer etmeleridir. Fakat güdümlü ekonomilerde hepsi dahilidir. Taşeronluk bir kandırmacadır. Serbest piyasayla ilişiği olacak bir şeye sahiptir. Güdümlü ekonominin dahili çalışmasıy­la ilişiği olmak zorundadır. Fakat bizim ona karşı tavrımız ne ol­malıdır? Mesela, Hindistan ya da Çin’de maliyetin yüzde 10’una bir işçi temin edebildiğin için orada insanlar işlerini kaybediyor­sa, ondan yana mı ona karşı mı olmalıyız?

Evet, bu sav iki yöne gider, fakat bizim kabul etmememiz ge­reken bir çerçevede kabul ettikleri için ikisinin de çok yanlış an­laşıldığını düşünüyorum. Demek istediğim, totaliter güdümlü ekonominin bu kararları alma hakkı olduğunu söyleyen çerçeve­yi kabul edersen ve ücret seviyesi ve çalışma koşulları kurala bağ­lanmışsa, o zaman bu varsayımlar içinde seçme yapmamız gere­kir. Öyleyse buradaki fakir insanlar başka yerdeki daha da fakir insanlar adına işlerini kaybetmelidirler… çünkü bu ekonomik pastayı büyütür, vb. savını ileri sürebilirsin. Bu varsayımlar niçin yapılır? Problemle başa çıkmanın başka yolları da var. Mesela, bu­radaki zengin insanları ele alalım. Gelir basamağının en üst yüz­de birkaçında olan benim gibileri alalım. Biz lüks hayat tarzımız­dan kısıntı yapabiliriz, uygun vergi ödeyebiliriz, her çeşit mal var. Bili Gates’in lafı bile olmaz; makul olarak ayrıcalıklı insanlar. Bu­rada yükü fakir insanların üzerine yüklemek ve “evet, siz fakir in­sanlar işinizi bırakmalısınız, çünkü oradaki daha fakir insanların ona ihtiyacı var” demek yerine, “tamam, biz zengin insanlar gü­lünç lükslerimizin küçük bir kısmını bırakacağız ve başka yerde­ki yaşama standartlarını ve çalışma koşullarını yükseltmekte kul­lanacağız, onların kendi ekonomilerini kendi araçlarını geliştir­mek üzere yeterli sermayeye sahip olmalarını sağlayacağız” diye­biliriz. O zaman mesele kalmayacaktır. Fakat güdümlü ekonomi -totalitarizm- çerçevesinde buradaki fakir insanların yükü öde­meleri gerektiğini söylemek çok daha uygundur. Fakat iyi düşü­nürsen bir anlamı vardır ve hakkında düşündüğün hemen her toplumsal meselenin -gerçek olanlar, canlı olanlar, masanın sağımdakiler bu vasfı vardır. Yalnızca belli seçeneklere izin veren bu seçenekler neredeyse değişmez bir şekilde fakirler üzerine na­sıl yük yükleneceğinden ibarettir. düşünce ve tavırların hakimi­yet çerçevesini kabul etmemiz gerekmez ve kabul etmeyeceğiz. Bu sınıf mücadelesidir. Fakir işçilere yardım etmek iyidir diye dü­şünen ama ayrıcalıkları devam ettiren ve yükü fakirlere aktaran sınıf mücadelesinin çerçevesi içinde kalan bizim gibi gerçek gü­zel insanlar söz konusu olduğunda bile. Bu, çok saygıdeğer insan­lar arasında bilinç yükseltme meselesidir.

Daha zor bir soru var. Voltairine De Cleyre 1900’lerde bir ma­kalesinde daha iyi bir dünya içindeki barışçı bir değişim umudu ol­duğundan ve sonra da korkunç bir fırtına biçecekleri böyle bir sis­temi yaratan efendilerden söz etmişti. Biz hâlâ daha özgür, daha iyi bir dünyaya geçişin bizim için mümkün olduğu bu durumda mı­yız ya da yılların geçmesiyle bunun daha az muhtemel olduğunu söyleyebilir miyiz?

Gerçekten kimse bilemez. Fakat benim öznel, inanılırlığı düşük yargım, barışçı değişim fırsatlarının şimdi, geçmiştekinden makul derecede daha fazla olduğudur. Bunun sebebi devletin baskı aygıt­ları ve şirket gücünün azalmış olmasıdır. Bir daha Pinkerton muha- fızlarıyla grevleri kıramazsmız. Yanınıza kâr kalmaz. Homestead, PA gibi işçi sınıfı dayanışma kentlerini Milli Muhafızlarla ezemez- siniz. Bütün bunlar işi değiştirir. Artık yanınıza kâr kalmaz. Baskı­nın azalmasını sağlayacak derecede zafer kazanıldı. Basit bir soru soralım; emek eylemlerinde kaç işçi öldürüldü? Çok fazlaydı 1930’ların sonuna kadar yükseldi.Çocukluğumdan hatırlıyorum, işçiler emek eyleminde güvenlik muhafızları, Pikertonlar ve polis tarafından öldürülmüşlerdi ve eylem durmuştu. Belki tesadüfi ola­rak olmuştu fakat bu büyük bir değişimdir.

Emma Goldman’ın New York Times’dafci yazılarında ya da öğ­rencilere gösterdiğimiz 1890’lardan günlük yazılarda var. Her hafta bir işçi öldürülüyor.

Ben çocukken gördüm. Çocukluk hatıralarım arasında polisin bir tekstil fabrikasında grevci bir kadına saldırdığını ve çok fena dövdüğünü görmek var. Bundan yakayı kurtardığınızı düşünmü­yorum. Pekâlâ, bu genelleştirilir. Tıpkı ABD için Brezilya’da şim­di askeri bir darbe yapmanın kırk yıl öncekinden daha zor olma­sı gibi. Gerçekten daha zor, muhtemelen imkânsız. Çünkü insan­ların onu bir daha kabul etmeyeceği ve iktidar yapılarının çözül­mesine yetecek kadar değişiklik olmuştu. Aslında iktidar yapıla­rının çoğu fazlasıyla kırılgandır. Birçoğu doğrudan zor kullan­maktan, beyin yıkama ve düşünce ve tavır kontrolüne kaydı. Ço­cuklarınızın dehşetengiz televizyonla bombardıman edilmesi ye­terince kötüdür, fakat polis tarafından kafalarına vurulması ve et­rafta işkence odalarının bulunmasından çok farklıdır. O yüzden, bu değişikliklerin anlamı, barışçı değişiklik yönünde çok daha fazla fırsat bulunduğudur.

Fakat arkadan ateş etmek onu daha karmaşık yapmaz mı? En azından Pinkerton muhafızları olsa düşmanınızın kim olduğunu bi­lirsiniz-

Evet, düşmanınızın kim olduğunu bilirsiniz. Sizinle aynı safta olduğunu iddia eden bu berbat şirketlerde bir yönetici dostunuz olduğu zaman zordur, fakat bu imkânsız demek değildir. Birkaç gün önce Harvard’da, fantastik bir kişi olan Elaine Bernard tara­fından yönetilen çoğu genç emek aktivisti müthiş bir gruba bir konuşma yapıyordum – her yıl yaparım. O gerçek bir dinamik, atak işçi aktivisti, feminist, çok müthiş biridir. Harvard’da genç iş­çi liderlerinin katıldığı bu program, ülkeyi devrimcile?dren önemli radikal işçi eylemlerinin tehlikesini -gerçek tehlike kav­rayan şirket kurumsal akademisinin reaksiyonun parçası olank 1940’larda başlatıldı. Oturma eylemi kesinlikle fabrikanın yöneti­mini ele almaktan ayrı düşünülmüş bir şeydi. Gerçekte birbirine çok yakındı. Bu yükselişi kırmak için Pinkerton muhafızlarını ve polisi kullanmak zorlaşırken, altını oyma tekniğinin parçası ola­rak, yapmanız gereken şeyin yükselen genç işçi liderlerini sosyal­leştirmek, medenileştirmek, onları Harvard’a getirmekle onlara öğretmek ve Harvard’ın iyi yaptığı şeyi yapmak olduğu anlaşıldı. Gerçekten Harvard’ın kendi öğrencilerine verdiği şudur: Onlara nasıl kibar sohbet edileceğini, sınıf dayanışmasını, kırmızı şarap içmeyi, doğru tavırlar ve ilişkiler kurmayı öğretmektir. Bu genç­leri [işçi aktivistleri] iş idaresi okuluna koyun, ‘hepimizin arkadaş olduğu’nu ve hepimizin aynı şeyleri yaptığını görecekler. Yıllarca da böyle gidecekti. Sonra Elaine Bernard geldi ve yönetimi dev­raldı. Burası o zamandan beri, radikal uluslararası emek aktivist­leri için bir merkez haline geldi. Dolayısıyla, bütün bu fikirlerin yalnızca orada, yüzeyin hemen altındadır ve yüzeyi deldiğinizde anında dışarı çıkar. O kadar doğal ve aşikardır ki, onu aşağı itmek büyük bir çaba ister. Şimdiye kadarki [Harvard programı] tama­men farklıdır ve dünyanın her tarafında büyük bir etkiye sahiptir. Ve her yerde yapılabilir fakat bunlar değişimin barışçı tarzlarıdır. Elaine’in kendi ömründe çok büyük değişikliklere yol açtı.

Değişiklik iki yönde gider. Bir yanda yüz yıl önce yapabildiği­niz şekilde Homestead’ı ezemezsiniz, öte yandan Homestead’m yol açtığı bilinç gitti. O yüzden tam ilerleme değil, ama gerçekleş­tirilebilir ve birçok bakımdan Milli Muhafızlarla dövüşmekten çok daha kolay olan bir tür barışçı faaliyet olan bu bilincin yeni­den inşasıdır.

Son bir soru, çünkü vaktimizin tükendiğini düşünüyorum. Ale- xander Berkman’ın kitabı Now and Then: An ABC of Anarchism üzerinde çalışmıştım, çünkü AK Press onu What Is Anarchism? ola­rak şimdi yeniden yayınlamıştı. Berkman’ın kitap üzerine çalıştığı ve çok zorlandığı 1920’lerdeki mektupları okunduğunda, kitapta cebel- leştiği şeylerden birinin şu olduğu görülür: “Niçin insanlar bu fikre gelmediler? Bana göre tam sağduyu olan bu fikre… dayanışma ve destek için bu doğal dürtüye? Rusya’yı gördüm ve totalitarizmi işler­ken gördüm. Niçin anarşist fikirler dünyada büyük bir etki yaratma­dı?” Yaklaşık seksen yıl sonra şimdi ve hepimizin hâlâ yüz yüze ol­duğu sorun şudur -en azından biz inanıyoruz-, Emma Goldman’ın dediği gibi, “Anarşizm erkeklere ve kadınlara gerçek kendilerini ve olabilecekleri kişiyi gösteren bir inançtır yalnızca”. Fakat görüyoruz ve sezgisel olarak biliyoruz ki, hâlâ daha böyle küçük bir etkisi var. Bu doğru mudur?

Küçük bir etkisi olduğunun doğruluğunu düşünmüyorum. Geçen yüzyıldaki pek çok ilerici toplumsal değişiklik anarşist ni­telikte değildir. Kademeli vergilendirme, Sosyal Güvenlik anarşist nitelikte değildir, fakat tavırların ve anlayışların bir yansımasıdır; bunlar bir parça daha ileri giderse, elbette anarşist sözleri yansı­tır. Dayanışma, toplum, karşılıklı destek, karşılıklı yardımlaşma, vb. -yaratıcı eylem için fırsatlar- gerçekten olmalı fikrine dayanır­lar. Hepsi buna dayanır. Yumuşatıldı, maceraya sevk edildi ve de­ğiştirildi edildi, öyle ki hiçbir zaman gerçek liberter biçim alma­dılar, fakat onlar oradadır ve toplumsal değişime yol açmıştır.

Niçin daha ileri gidilmedi? Evet, bunun büyük sebebi şiddet­tir. Berkman’ın Rusya’daki deneyimini örnek verelim. O, şiddete dayanan, totaliter devlete girdi. Bolşevikler yönetimi alana kadar -darbe, devrim, her ne demek istiyorsan- Ukrayna’daki köylü anarşizminden Sovyetlerdeki işçi konseylerine kadar çok önemli popüler liberter, bazen anarşist inisiyatifler vardı her tarafta. Bun­lar güçle, büyük bir şiddetle tamamen ezildiler. Lenin ve Troçki totaliter aşırılardı ve onun ardındaki bir teoriye sahiptiler. Rusya gibi geri kalmış, gelişmemiş bir ülkenin sosyalizme geçemeyece­ğine inanan kendini adamış Marksistlerdi, çünkü Usta’nm ilkele­ri bize bunu söylüyordu. Bu yüzden, ülkeyi zorla esas olarak dev­let kapitalizmi gelişme evrelerine sokmamız gerek, sonra nihai olarak bir şey yapacağız. Üstelik Usta’yı doğru olarak tekrarlamı­yorlardı; bu, Marx’m Rusya’da köylü toplumu üzerine çalışması, vb. son çalışmalarının yıllarca ortadan kaldırılmasını gerektirdi -kelime anlamıyla ortadan kaldırıldı..

Önemli olan nokta, onların güce sahip olmasıydı. Mahno ha­reketini, Kronstadt’ı ya da Sovyetlerin yok edilmesini alın: Bu ba­sit bir operasyon değildi fakat uygulandı. Berkman bunu gördü ve tam anarşistlerin önceden haber verdiği şekilde doğan kötü tota­liter toplumun yükselişini de gördü. Kastettiğim, Bakunin’in bü­tün gücüyle bunu söylemiş olduğu. Aslında Rosa Luxemburg ve başkaları gibi, Troçki bile, [Bolşeviklere] katılmadan önceki ilk çalışmalarında olacakları söylemişti. Fakat bu yaşandı ve onların hikâyesi budur. Bizim hikâyemiz farklıdır. Berkman, Vatansever­lik Yasası’nı bir çay partisi gibi gösteren Wilson’m Kızıl Kor- ku’sundan hemen sonra yazmıştı. Bu ‘ilerici’ Woodrow Wilson ve ötekiler tarafından yapılan, yalnızca anarşistlere karşı değil -yal­nızca kapı dışarı edilen Emma Goldman’a karşı değil-, önde gelen emek mücadelecisi Eugene Debs gibi anaakımdaki pek çok insa­na karşı da şiddetli bir bastırmaydı. Wilson çok kindardı. Wil- son’ın savaşının asaleti hakkında soru sorduğu için onu hapisha­neye tıktı ve Debs’den başka herkese bir af ihsan edilirken, ona af ihsan etmeyi reddetti. Bütün bunlar gerçekten bağımsız düşünce­yi ve emeği ezdi. Büyük bir etkisi oldu.

Şiddetin yanında, tavırları ve inançları kontrol etmeye çalış­mak için kitle propagandasının, halkla ilişkiler sanayisinin yük­selişi de etkili olmuştur. Bundan başka, oldukça basit bir şey var­dı; hayat tarzının disipline edici etkisi örgütlendi. Bugünkü öğ­rencilere bakın; tavırlarında, bağlanmalarında, vb. altmış yıl ön­cesinden daha özgür bazı tarzları vardır. Öte yandan, daha fazla disipline edilmişlerdir. Borçla disipline edilmişlerdir. Eğitimi so­nunda ağır bir borçla çıkacak şekilde düzenlemenin bir gerekçe­si, disipline olmandır. Son yirmi yılın -kabaca neo-liberal yıllar- ‘küreselleşme’ denen çok çarpıcı kısmına bakın; tamamen disip­lin amaçlanmıştır. Seçme özgürlüğünü ortadan kaldırma ve disip­lin dayatma istenir. Bunu nasıl yaparsın? Evet, eğer şu anda ABD’de sofraya yemek koymak için her biri haftada 50 saat çalı­şan bir çiftsen, liberter sosyalist olmakla ilgili düşünmeye zama­nın yoktur. O zaman bütün derdin “Sofraya nasıl yiyecek koyabi­lirim?” ya da “Bakacak çocuklarım var ve onlar hastalandığında çalışmaya gitmem gerek; onlara ne olacak?” diye endişelenmek olur. Bunlar çok iyi düzenlenmiş disiplin dayatma teknikleridir.

Ve bağımsız olmaya çalışmanın bedelidir. Al, mesela, bir işçi sen­dikası örgütlemeyi. Eğer örgütleyiciysen ödeyeceğin bir bedel olacaktır. Belki çalışanlar kazanır fakat senin ödeyeceğin bir bedel vardır. Böyle olduğunu biliyoruz, bedel -yalnızca enerji ve çaba değil, cezalandırma da- olduğunu biliyoruz. Kırılgan koşullarda yaşayan insanlar makul bir hesap yaparlar, derler ki, “Anca geçi- nebiliyorken niçin bedel ödemeliyim?” O yüzden ortaya normal güdüler ve tavırlar çıkmamasının pek çok sebebi vardır. Buna rağ­men, böyle güdüler ve tavırlar zamanla ortaya çıkarlar. Her şeyin ötesinde, daha iyiye giden toplumsal değişim bu yolla gerçekleşir.

Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Sizinle buluşmak muhteşemdi, düşünceleriniz için teşekkürler.

 

ZİGA VODOVNİK’LE SÖYLEŞİ[204]

(2004) tg&f

Birisi kendinin anarşist olduğunu söylediğinde, aslında esin ve özlemleri hakkında -araçlar ve amaçlar sorunu hakkında- küçük bir şey söyler. Bu yalnızca eski bir gerçeği, anarşizmi kendine yeten nok­ta olarak değil, tersine çok farklı noktaların ya da siyasal bakış açı­larının (ve özlemlerin) -yeşil, feminist, pasifist, vb.- mozaiği olarak tanımlayabileceğimiz gerçeğini onaylar. Bu araçlar ve amaçlar soru­nu teoride anarşizmin çekiciliğinin, pratikte de bazen hayal kırıklı­ğının bir parçasıdır. Bu farklılığın anarşizmi etkisiz ve sonuçsuz bir fikir yığını yaptığını mı, yoksa anarşizmi evrensel olarak uyarlana­bilir kıldığını mı düşünüyorsunuz?

Anarşizm çok geniş bir kategoridir; farklı insanlar için çok farklı şey anlamına gelir. Anarşizmin anaakımı araçlarla çok ilgi­lenmiştir. Onlar sıklıkla Bakunin’in dile getirdiği mevcut toplum içinde geleceğin toplumunun tohumunu inşa etmelisin şeklinde­ki fikirleri takip etmeye eğilimli olmuşlardır ve çok kapsamlı eği­tim çalışmalarına girişmişlerdir: küçük ve büyük kolektifler ör­gütleme ve kurma, başka tür örgütlenmeler. Kendilerine anarşist diyen, genellikle araçlarla da ilgilenen -bu yüzden, yaptığımız gösterilerin türü, doğrudan eylemin çeşidi uygundur falan filan- başka gruplar da vardır. Bunun etkili olup olmadığını sormanın anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Eylemin farklı koşullarda et­kili, farklı tarzları vardır. Üzerinde konuşulacak birleşmiş bir anarşist hareket de yoktur. Sık sık oldukça sert tartışan, birbiriy­le çatışma halindeki akımlar vardır sadece. Bildiğim kadarıyla, mevcut toplum içinde reformist önlemler dedikleri -kadın hakla­rının, işçi sağlığının düzeltilmesi gibi- şeyleri uygulamaya karşı çıkan çok anarşist olmadı hiçbir zaman. Teknolojiyi ortadan kal­dırıp toprağa geri dönmeyi isteyen, ilkelci duruşları olan başka anarşistler de vardır.

Teorik siyasal bilimlerde, anarşizmin iki ana algılanma biçimini analitik olarak teşhis edebiliriz; Avrupa’yla sınırlı olan, Bakunin, Kropotkin ve Mahno’nun ana şahsiyetler olduğu sözde kolektif anar­şizm ve öte yanda ABD’yle sınırlı olan sözde bireyselci anarşizm. Bu teorik ayrımı kabul ediyor musunuz ve bu perspektifte ABD’deki anarşizmin tarihsel kökenini nerede görüyorsunuz?

Sözünü ettiğiniz bireyselci anarşizm, Stirner ve diğerler, ABD’de sözde ‘liberter’ hareketin köklerinden -başka şeylerin ya­nı sıra- biridir. Bunun anlamı, serbest piyasa kapitalizmine bağlı­lıktır ve uluslararası anarşist hareketin kalanıyla herhangi bir bağlantısı yoktur. Avrupa geleneğinde, anarşistler genellikle ken­dilerini -‘liberter’ teriminin çok farklı bir anlamında- liberter sos­yalist olarak adlandırırlar. Görebildiğim kadarıyla, kendilerini anarşist olarak adlandırmayan işçi hareketleri, ABD’de kendileri­ne anarşist diyen insanların çoğundan, Avrupa anarşizminin ana- akımına daha yakındır. Sanayi devriminin ilk günlerindeki emek eylemliliğine, 1850’lerdeki işçi sınıfı basınına, vb. geri gidersek, gerçek bir anarşist hat vardır. Onlar Avrupa anarşizmini hiç duy­mamışlardı, Marx’ı ve bunun gibi isimleri de duymamışlardı. Kendiliğindendi. Ücretli emeğin kölelikten çok az farklı olduğu­nu, işçilerin fabrikaların sahibi olması gerektiğini, sanayi sistemi­nin bireysel inisiyatifi, kültürü, vb. tahrip ettiğini, 1850’lerde ‘ça­ğın yeni ruhu’ (“Para Kazan, Kendinden Başka Her Şeyi Unut”) denen şeye karşı mücadele etmeleri gerektiğini doğru kabul eder­ler. Bu onlara oldukça aşina gelir. Ve aynısı başka halk hareketle­ri için de doğrudur -Yeni Sol hareketleri düşünelim. Bazı hatlar kendilerini geleneksel kolektivist anarşizmle ilişkilendirirler; o da her zaman kendisine sosyalizmin bir kolu olarak bakmıştır. Fakat ABD ve bir ölçüde Britanya liberteryanizmi oldukça farklı bir şey­dir, farklı gelişimdir; aslında özel tiranlık olduğu sürece tiranlığa itirazı yoktur. Anarşizmin diğer formlarından kökten farklıdır.

ABD’deki halk mücadelelerinin uzun ve zengin tarihinde, ABD’deki çağdaş anarşizmin ana ilhamını nerede görüyorsunuz? Bu perspektifte bir ilham olarak Aşkıncılık (Transendentalism) hak­kındaki görüşleriniz nelerdir?

Belki bu konudaki araştırmanızda bir şey keşfedeceksiniz, ge­nellikle entelektüel olan Aşkıncı hareketin bireyci anarşizm üze­rinde bazı etkileri olabilir, fakat bana göre, Bakunin’in, Kropot- kin’in, İspanyol devrimcilerinin ve başkalarının anarşizmini çok andıran işçi sınıfı popüler hareketiyle herhangi bir önemli bağı yoktur.

Radikal politikaların -hareketlerin yeni hareketleri ya da anti ka­pitalist denen, hatta küreselleşme karşıtı hareket- yaratıcı enerjileri­nin çoğu bugünlerde anarşizmden alınıyor, fakat harekete katılan in­sanları n pek azı fiilen kendilerini ‘anarşist’ olarak adlandırıyorlar. Bunun esas sebebini nerede görüyorsunuz?

Bence bu her zaman doğruydu. Çoğu aktivist, insan hakları, kadın hakları, emek hakları, vb. mücadelesindeki insanlar, ken­dilerini anarşist olarak adlandırmazlar ve anarşist gelenekten herhangi bir şey almazlar. Belki ABD’de Emma Goldman’ı duy­muşlardır, fakat sadece ihtiyaçları, çıkarları, güdüleri, doğal bağ­lılarına bağlı olarak geliştiler. ABD’deki otantik anarşizmi hiç duymamış sıradan insanları, çiftliklerdeki genç kadınların ve kent gecekondularındaki işçilerin 1850’lerde sahip oldukları tür­den bir anlayışa çekmek için çok fazla çalışmamız gerektiğine inanmıyorum. 19. yüzyıl ortalarında, Lowell ve Salem’deki ima- lathanelerdeki işçiler çok canlı ve aktif bir işçi sınıfı kültürü ge­liştirdiklerinde, tamamen aynı komşuluklardan ve aşağı yukarı aynı dönemden oldukları Aşkıncılar hakkında bir şey bildikle­rinden şüpheliyim.

Sıradan insanlar sıklıkla anarşizmi kaos ve şiddetle karıştırır ve anarşizmin (anarchos/e/endisiz) kuralları olmayan bir hayat ya da gidişat demek olmadığını, tersine ileri derecede örgütlü bir toplum­sal düzen, bir efendisi, ‘ilkeleri’ olmayan bir hayat demek olduğunu bilmezler. Anarşizm kelimesinin aşağılayıcı kullanımı, insanların özgür olabileceği fikrinin iktidarda olanlar nezdinde son derece kor­kutucu olduğu gerçeğinin doğrudan bir sonucu olabilir mi?

Burada anarşist hareket içinde ‘eylemle propaganda’yla, sıklık­la da şiddetle ilgilenen bir unsur vardı; çok doğal olarak, her ba­ğımsızlık ve özgürlük girişiminin altını oymaya çabalayan güç merkezleri şiddetle özdeşleştirerek onu ele geçirdiler. Fakat bu yalnızca anarşizm açısından doğru değildir. Demokrasiden bile korkulur. Öyle derinlerdedir ki insanlar onu göremezler bile. Bos­ton Globe’un 4 Temmuz sayısına bir göz atarsak (4 Temmuz elbet­te bağımsızlık, özgürlük ve demokrasinin övüldüğü Bağımsızlık Günü’dür) George Bush’un çatışmadan sonra çitlerin onarılması için, Avrupa’da bazı destekler bulan girişimi üzerine bir makale­lerini buluruz. ‘Liberter’ Cato Enstitüsü’nün dış siyaset müdürüy­le görüşüp Avrupalıların niçin ABD’ye karşı eleştirel olduğunu sormuşlar? Adam şöyle bir şey demiş: Problem Almanya ve Fran­sa’nın zayıf hükümetlere sahip olmasıdır ve eğer halkın istekleri­ne karşı gelirlerse, siyasal bir bedel ödemek zorunda kalırlar. Iş- te, liberter Cato Enstitüsü. Demokrasi korkusu ve nefreti o kadar derindir ki, kimse onu fark edemez bile. Aslında geçen yıl Yaşlı Avrupa ve Yeni Avrupa’ya gösterilen öfke çok dramatikti, özellik­le birinde ya da ötekisindeki üyelik kriteri her nasılsa fark edil­mediği için. Kriter son derece netti. Şayet hükümet halkın ezici çoğunluğuyla aynı tavrı alırsa, bu kötüydü: ‘yaşlı Avrupa -kötü herifler’. Şayet hükümet Crawford, Teksas’dan gelen emirleri ta­kip ederse ve halkın büyük çoğunluğunun aksine karar verirse, o zaman gelecek ve demokrasi umudu vardı: Berlusconi, Aznar ve diğer meşhur şahsiyetler. Bu bütün yelpazede tektipti; öyle kabul edildi. Ders şuydu: Şayet güçlü bir hükümete sahipseniz, siyasal bir bedel ödemeniz gerekmez, şayet halkın aksine karar alırsanız takdire şayandır. Önemli olan, hükümetlerin kimden taraf oldu­ğudur -halkın aksine karar almak ve zenginler ve güçlüler yara­rına çalışmak. İzleri o kadar derindedir ki, görünmez bile.

Araçlar ‘ikilemi’ -devrim mi toplumsal ve kültürel evrim mi- hak­kındaki fikriniz nedir?

Bunu bir ikilem olarak görmüyorum gerçekten. Herhangi bir hakimiyet ve denetim sisteminde, sistemin izin verdiği sınırlar içinde mümkün olduğunca onu değiştirmeye çalışmak anlamlıdır. Geçilmez bariyerler olan sınırlara toslarsanız, o zaman devam et­mek için tek yol çatışma, mücadele ve devrimci değişiklik olabilir. Fakat fabrikada güvenlik ve sağlığı iyileştirmeye çalışırken, mese­la parlamenter araçlarla bu değişiklikleri yapabileceğiniz için, dev­rimci değişikliklere ihtiyaç yoktur. Bu yüzden gücünüz yettiğince onu zorlamaya çalışırsınız. İnsanlar baskı ve hakimiyet sisteminin varlığının genellikle farkına bile varmazlar. Onların baskının oldu­ğunu algılamadan bile önce içinde yaşadıkları sistem dahilinde, haklarını kazanmak doğrultusunda mücadele etmeye çalışmaları gerekir. Kadın hareketine bir göz atın. Kadın hareketinin gelişme­sindeki ilk adımlardan biri ‘bilinç yükseltme çabaları’ denen şeydi. Hakim olunmak ve kontrol edilmenin onlar açısından dünyanın doğal durumu olmadığını kadınlara algılatmaya çalışın. Büyükan­nem bir bakıma herhangi bir baskı hissetmediğinden kadın hare­ketine katılamadı. Bu yalnızca hayatın akışıydı, sabahlan güneşin doğması gibi. İnsanlar bunun güneşin doğması gibi olmadığını, değiştirilebilir olduğunu, emirlere uymak zorunda olmadıklarını, dayak yemeleri gerekmediğini fark edene kadar, insanlar bunda yanlış bir şey olduğunu algılayana kadar, üstesinden gelene kadar, bir şey yapamazsın. Bunu yapmanın yollarından biri de mevcut baskı sistemi içinde basın reformları yapmaya çalışmaktır; er ya da geç bunları değiştirmek zorunda kalacaksın.

Değişikliğin kurumsallaşmış (parti) politikalar yoluyla mı, yok­sa tersine itaatsizlik, paralel yapılar inşası, alternatif medya vs. gibi başka araçlarla mı başarılacağını düşünüyorsunuz?

Bununla ilgili genel bir şey söylemek imkânsız, çünkü şartlara bağlıdır. Bazen bir taktik doğrudur, bazen bir başkası. Taktikten söz etmek kulağa saçma gelebilir ama değildir. Taktik seçimler gerçek insani sonuçları olan seçmelerdir. Çok genel stratejik seç­melerin ötesine geçmeye -düşünüp taşınarak ve açık zihinle- ça­lışabiliriz fakat bunun ötesinde soyut genellemelere düşeriz. Tak­tikler gelecekte yapılacaklar konusundaki kararlarla ilgilidir; ger­çek insani sonuçları vardır. O yüzden mesela, önümüzdeki Cum­huriyetçi Parti kongresini ele alalım. Şayet kendilerine anarşist diyen geniş bir grup güç sistemini güçlendirecek ve halkı ona düşman edecek şekilde davranırsa, kendi davalarına zarar verir­ler. İçi boş biçimsel demokrasi sistemine itiraz etmenin makul ol­duğunu insanların anlamasını sağlayacak eylemler bulabilirlerse, o zaman doğru taktiği seçerler. Fakat doğrulayamazsın ya da ce­vapları bulmak için bir ders kitabına bakamazsın. Bu, mevcut du­rumun dikkatli değerlendirilmesine, halkın anlayabilme durumu­na, yaptıklarımızın muhtemel sonuçlarına, vb. bağlıdır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin uzun bir Ütopizm -alternatif sos­yal düzenlere doğru farklı girişimlerin- tarihi var. Brook Farm And Fruitlands deneyimi yüzünden Aşkıncılık da meşhurdu. Fransız dü­şünür Proudhon şöyle yazmıştı: “Özgürlük annedir, düzenin evladı değil.” (Ulus) devletin ötesinde hayatı nasıl görüyorsunuz?

Benim kanım, insanlar arasındaki her etkileşim kişiseldir -an- lamı şu ya da bu tür kurumsal biçim almasıdır, daha çok topluluk ya da işyeri, aile, geniş toplumda, her ne olabilirse, katılımcıları­nın doğrudan kontrolü altında olmalıdır. Bunun anlamı şudur; sanayide işçi konseyleri, toplumda halk demokrasisi, onlar ara­sında etkileşim, geniş gruplarda özgür birlikler, uluslararası top­lumun örgütlenmesine kadar. Çok farklı şekillerde ayrıntıları sa­yabilirsiniz; ben gerçekten bunda bir yarar görmüyorum. Ve bu­rada bazı arkadaşlarımla anlaşmazlığa düşüyorum; ben kavraya- bilme sınırımızın ötesine geçen geleceğin toplumunun fazla ay­rıntılı anlatıldığını düşünüyorum. Elbette bolca deneyerek ola­caktır -insanoğlu ve toplum hakkında, onların ihtiyaçları ve sı­nırları hakkında yeterli bilgimiz yok. Çok fazla bilmediğimiz şey var, o yüzden çokça alternatif denenmelidir.

Pek çok durumda aktivistler, entelektüeller, öğrenciler, size anar­şist toplum konusundaki özel vizyonunuzu ve oraya götürecek çok detaylı planlarınızı sordular. Bir keresinde şöyle cevapladınız: “On­ları denemedikçe ortaya çıkacak problemleri hesaplayamayız.” Pek çok sol entelektüelin, pratikte ‘denemeye’ başlamak için bile uygun araçlar ve amaçlar hakkında teorik tartışmalarda çok fazla enerji kaybettiğini düşünüyor musunuz?.

Birçok insan bunu son derece önemli bulur ve onlar başarma­ya çalışacakları geleceğin detaylı bir vizyonuna sahip olmadıkça, toplumlarında, diyelim, örgütleyici olamazlar. Tamam bu, dünya­yı ve kendilerini algılamanın yoludur. Onlara yanlış davrandıkla­rını söylemeye cüret etmeyeceğim. Belki kendileri açısından doğ­rudur fakat benim açımdan doğru değil. Pek çok çiçeğin çiçek aç­ma hakkı vardır. İnsanlar işleri farklı şekillerde görürler.

Ekonomik küreselleşmenin günden güne güçlenmesi süreciyle, soldaki pek çok kişi bir ikileme düştü -ya yabancı ve küresel serma­yeye karşı koruyucu bir bariyer olarak ulus devletin egemenliğini pe­kiştirmek doğrultusunda çalışabilir, ya da küreselleşmenin mevcut formuna ulusal olmayan bir alternatif için çaba -bu da aynı derece küreseldir- harcayabilir olduğunu düşündü. Bu bilmece konusunda sizin fikriniz nedir?

Her zamanki gibi, ben bunu bir çatışma olarak görmüyorum. Ulus devletin getirdiği sömürüye, baskıya, hakimiyete, şiddete, vb. direnmek için araçları kullanmak, ayrıca aynı zamanda alternatif­ler geliştirerek bu araçları hükümsüz bırakmaya çalışmak çok ma­kuldür. Burada bir çatışma yok. Elinizdeki her yöntemi kullanma­lısınız. Devleti yıkmaya çalışmakla kısmi olarak demokratik bir toplumda sağlanan araçları kullanmak, yüzyıllardır halk mücade­lesiyle geliştirilmiş araçları kullanmak arasında bir çatışma yoktur. Onları kullanmalı ve daha öteye, belki kurumları yok etmeye gö­türmeye çalışmalısınız. Medya gibi. Ben Nevv York Times’ın sütun­larında ve Z Magazine’de yazmaktan çok mutluyum. Bir çelişki yok. Aslında bu alana (MİT) bir göz atalım. Benim çalışmam açı­sından çok güzel bir yer; yapmak istediğim şeyleri yapabiliyorum. Elli yıldır buradayım ve terk etmeyi hiç düşünmedim. Fakat tama­men gayri-meşru olan şeyler var. Örneğin, burası askeriyeyle bağ­lantılı sanayi ekonomisinin önemli bir parçasıdır. Bu yüzden, onun içinde çalışırsınız ve onu değiştirmeye uğraşırsınız.

Pek çok kişi Uranlığın bir biçimi -çoğunluğun tiranlığı- olduğu için ‘demokrasi’ye karşı. Çoğunluğun görüşleri, her zaman ahlâki bakımdan doğru olanla çakışmadığını söyleyerek çoğunluk yönetimi fikrine itiraz ederler. Bu yüzden bu vicdanın gerektirdiklerine uygun davranma yükümlülüğümüz vardır; bu vicdan çoğunluk fikrine, li­derliğin başkanlığına ya da toplumun yasalarına karşı olsa bile. Bu nosyonu kabul ediyor musunuz?

Bunu söylemek imkânsız. Toplumun bir parçası olmak ister­seniz, genelde kabul etmemek için çok kuvvetli sebepler bulun­madıkça, toplumdaki çoğunluğun kararlarını kabul etmeniz ge­rekir. Bu akşam eve arabayla gideceksem ve kırmızı ışık yanıyor- sa duracağım, çünkü bu bir topluluk kararıdır. Etrafta kimse ol­madığı için yakalanmaksızm gidebileceğim gecenin 3’ü olması fark etmez. Şayet topluluğun parçasıysan, belki kabul etmediğin davranış kalıplarını kabul edersin. Fakat bunun kabul edileme­yeceği bir an gelir ki, o zaman kendi bilinçli seçiminle davran­man gerektiğini ve çoğunluğun kararının ahlakdışı olduğunu düşünürsün. Fakat yinelersek, bunun bir formülünü aramak hayal kırıklığıyla sonuçlanacaktır. Bazen dostlarına zıt kararlar vermen gerekir. Bunlar bazen yasal olacaktır, bazen yasadışı. Böyle şeylerin basit bir formülü yoktur, olamaz. İnsan hayatı çok karmaşık, çok boyutludur. Topluluğun normlarını ihlal edecek şekilde davranmak istersen, çok kuvvetli sebeplerin ol­malıdır. Haklı olduğunu değil, doğru olduğunu göstermek için ispatlama zorunluluğu sendedir: “Benim bilincim böyle söyler.” Bu yeterli bir sebep değildir.

‘Bilimsel’ anarşizm denen şey -Bakunin’in insanoğlunda bir öz­gürlük güdüsü vardır şeklindeki varsayımının bilimsel olarak kanıt­lanma girişimi- konusunda fikriniz nedir? Yalnızca özgürlüğe bir eğilimimiz değil, biyolojik bir ihtiyacımız da vardır. Evrensel gra­merle ispatlamada çok başarılı olduğunuz bir şey…

Bu gerçekten bir umut, bilimsel bir sonuç değil. İnsan doğası o kadar bilinir ki, herhangi bir gerçek sonuç çıkaramazsınız. Bö­ceklerin doğası hakkındaki sorulara bile cevap veremeyiz. Sezgi­lerimiz, umutlarımız, kimi deneyimlerimizin karışımından so­nuçlar -geçici sonuçlar- çıkarırız. Bu şekilde insanların özgürlük için bir güdüsü vardır sonucunu çıkarabiliriz. Fakat bunun bilim­sel bilgi ve anlayıştan çıkarıldığını iddia etmemeliyiz. Böyle değil­dir ve olamaz da. İnsanların, hatta daha basit organizmaların ve etkileşimlerinin bir yere varan bilimi yoktur.

Son soru. Henry David Thoreau “Sivil İtaatsizlik” makalesine şu cümleyle başlar: “Daha az yöneten ya da her şeyi yönetmeyen yöne­tim daha iyidir.” Tarih özgürlüğümüz, emek hakları, çevresel stan­dartların bize hiçbir zaman birkaç varlıklı ve nüfuzlu tarafından ve­rilmediğini, her zaman sıradan insanların bunlar uğruna savaştığı­nı -sivil itaatsizlikle- öğretir. Bu açıdan başka, daha iyi bir dünya için ilk adımımız ne olmalıdır?

Farklı amaçlara ulaşmanın pek çok adımı vardır. ABD’deki acil problemi ele alırsak, muhtemelen içerideki ana problem sağlık sisteminin çökmesiyle yüz yüze olmamızdır, ki çok ciddi bir problemdir. İnsanlar ilaç alamıyor, tıbbi bakım alamıyor, masraf­lar kontrol dışı ve bu daha da kötüye gidiyor. Bu büyük bir prob­lem. Ve prensip olarak ve bence gerçekte de parlamenter kurum­ların çerçevesi dahilinde halledilebilir. Bazı yeni anketlere göre nüfusun yüzde 80’i çok daha ucuz ve daha etkili olacak ve onla­ra istedikleri faydalan getirecek bir çeşit ulusal sağlık sigortası gi­bi çok daha akla yatkın programlar tercih ediyor. Fakat demokra­tik sistem o kadar yozlaşmış ki, nüfusun yüzde 80’i seçim günde­minde tavrını koyamıyor bile. Oysa bunun üstesinden gelinebilir. Brezilya’yı ele alalım, buradan çok daha yüksek bariyerleri var, fa­kat halk başka bir yerdeki maliyetin çok azma AİDS aşısı sağla­mada ve ABD ve diğer zengin ülkeler tarafından dayatılan ulusla­rarası ticaretin kurallarını ihlal etmede Brezilya’yı bir lider yapan yasalar çıkarabildi. Onlar yaptılar. Brezilyalı çiftçiler yapabiliyor­sa, biz de yapabiliriz. Akla yatkın bir sağlık sistemi, kurulması ge­reken bir şeydir; bunun gibi binlerce şey düşünebilirsiniz. Bunla­rın bir sıralaması yok; ilk adım yok. Hepsinin yapılması gereki­yor. Şununla ya da bununla ya da bir başkasıyla meşgul olmaya karar verebilirsiniz; kişisel çıkarınız, bağlanmalarınız ve enerji neredeyse ona. Hepsi etkileşimlidir, karşılıklı destekleyicidir. Önemli olduğunu düşündüklerimi yaparım, siz de önemli oldu­ğunu düşündüğünüz şeyleri yaparsınız, onlar da önemli olduğu­nu düşündükleri şeyleri yaparlar; bunlar az çok aynı hedeflere varma araçları olabilir. Birbirlerine yardım edebilirler, bir alanda­ki başarılar bir başkasmdakilere yardım edebilir. Şimdi kim bana atılacak ilk adımın ne olduğunu söyleyebilir?

Seçime gider misiniz? Oy kullanır mısınız?

Bazen. Yine yapmaya değer bir seçme olup olmadığına, verilen oyun etkisinin zaman ve çabaya değecek kadar önemli olup olma­masına bağlıdır. Yerel meselelerde her zaman oy kullanırım. Me­sela, yakın zamanlarda yaşadığım şehirde manasız vergi kesintile­rini kaldırmak için bir referandum vardı; onda oy kullandım. Okullara, yangın istasyonlarına, kütüphanelere, vb. sahip olma­nın bir kent açısından önemli olduğunu düşündüm. Genellikle yerel seçimler bir fark yaratır, bunun ötesinde… Eğer bu eyalet (Massachusetts) seçim sonucunu etkileyecek bir eyalet olsaydı, Bush’a karşı oy kullanırdım.

Önümüzdeki seçimler konusunda ne diyeceksiniz?

Sonucu etkileyici bir eyalet olmadığı için başka seçenekler vardır. Ralph Nader ya da Yeşil Parti’ye oy vermek için sebepler olabilir, ki adayları başkanlık dışındaki seçimlere de katılır. İn­sanın önem değerlendirmesine bağlı olarak, muhtemel seçenek­ler çeşitlidir.

[1] Ed. Max Black, “Politics and the Morality of Scholarship”, The Morality of Scholarship (Ithaca, N.Y., Cornell University Press, 1967) içinde, s. 59-88.

[2] “The War and Its Effects – II”, Congressional Record, 13 Aralık 1967.

[3]    Congressional Record, 27 Temmuz 1967.

[4] William A. Nighswonger, Rural Pacification in Vietnam (Praeger Special Studies; New York, Fredrick A. Praeger, Inc., 1967) -“ABD ve uluslararası ekonomi ve siyasette özel­leşmiş araştırma monografları” serisinden.

[5]  Ithiel de Sola Pool, “The Necessity for Social Scientists Doing Research for Gover- ments.” Backgrounds. C. 10 (Ağustos 1966), s. 111.

[6] Daniel Bell, “Notes on the Post-Industrial Society: Part I”, The Public Interest, No: 6, 1967, s. 24-25.

[7] Thomas Schelling’in 17 Şubat 1968 tarihli Nevv Yorker’m 127-134. sayfalarındaki Arms and İnfluence üzerine bir değerlendirmede Richard Goodvvin bazı tehlikelerden bahseder. İleri sürdüğü şudur: “Bu tür stratejik teorilere en önemli itiraz, pek yararlı olmaması de­ğil, olayları anlamada ve onların akışı üzerinde olmayan bir kontrolümüz olduğuna bizi inandırabileceği için tehlikeli olmasıdır.” Bence daha da önemli bir itiraz, ‘stratejik teo- ri’nin sahte nesnelliğinin olayların akışını kontrol etme girişimlerini haklılaştırmada kul- lanılabilmesidir.

[8] Seymour M. Lipset, Political Man (Garden City, N.W., Doubleday SrCompany, Inc., 1960), s. 406 [Siyasa! İnsan, çev. Mete Tunçay. Teori Yayınları, 1986].

[9]   “Status Politics and new Anxieties”, The End of Ideology (New York, The Free Press, 1960) içinde, s. 119.

[10] “Geleceğin Toplumunu Planlamada Gereklilikler ve Zorluklar” başlıklı konuşma 3 Ekim 1967’de Washington D.C.’de yapılan Amerikan Planlamacılar Enstitüsü Konferan­sında yapılmıştır. Bunu aktaran Senatör Fullbright (a.g.y.) zekice bir yorum yapar: “Yok­sul bir toplumda bir trajedi olan yoksulluk, bizim bolluk toplumumuzu trajediden daha fazla bir şeyle kırıp geçirir; lüzumsuz olmakla kalmaz, hepten ahlâksızdır da.” “İkinci Dünya Savaşı süresince askeri güce harcadığımız 904 milyar dolar” ile “ulusal bütçe dı­şında, eğitime, sağlığa, sosyal konutlara ve toplumsal kalkınmaya harcadığımız 96 mil­yar dolar”ı karşılaştırır. Challenge toA/fluence (New York, Pantheon Boks, 1963) kitabın­da Myrdal şu sonucu çıkarır: “Bugün bütün toplumda, şimdiye kadar olandan daha faz­la fırsat eşitliği vardır. Fakat alt tabaka için fırsat eşitliği ya çok azdır ya da hiç yoktur” (s. 38). Myrdal yine, “Amerika, hâlâ aziz tutulan imgesinin ve iyi kurumlaşmış idealle­rin özgür ve açık toplumudur” varsayımını sorgular ve şunun altını çizer: “Çok çok az iş, kentsel ve kırsal teneke mahallelerindeki insanların sunabileceği tiplere ihtiyaç duyar; onlar gittikçe tecrit olacak, işsiz kalacak ve sömürülecekler. Görkemli Amerikan kaşâne- sinin bodrumundan nahoş bir koku yayılıyor” (s. 49).

[11] Adam Ulam, The Unfinished Revolution (New York, Vintage Boks, 1964) s. 97.

[12] 1965’te 420 bin şirket içinde 20’sinin vergi sonrası kâr oranı yüzde 38’di ve yurtdışı yatırımlardaki kazanç on beş yıl öncekinden üç kat fazlaydı. GM’nin satışları dokuz ya­bancı ülkenin bütün GSMH’sını (Gayri Safi Milli Hasıla) aşmıştı. En büyük 10 şirket, sonraki 490 şirketinkine eşit kâr açıkladı. Birleşmeler sebebiyle binlerce şirket yok oldu.

[13] “American in the Technetronic Age”, Encounter, C. 30 (Ocak 1968), s. 16-26.

[14] “Marxian Socialism in the United States”, Socialism and American Life, ed. Donald D. Egbert ve S. Persons (Princeton, N.J., Princeton University Press, 1952), C. 1 içinde, s. 329.

mal ve hizmetlerini ithal etmek için ulusal imkânlann artmasına ve etkisiz bütçe, yerel korumaların artması ya da enflasyon yoluyla yurtiçi kaynakların yanlış kullanımı ya da uluslararası hesaplarda sermaye kaçışına karşı güvence verecek kamusal siyaset ve prog­ramların kabul edilmesine ihtiyaç duyar.” Robert Smith bu yorumda şunun altını çizer: “İkinci standart vergi gelirlerinde artışı, bütçe açığının azaltılmasını, ‘kamusal harcama­lara bozucu miktarda para ayrılması’nın ortadan kaldırılmasını ve ‘özel sektör yatırımla­rına ve büyümeye devlet teşviki’nin kabul edilmesini kapsar” (Nevv Politics, C. 6 [Bahar 1967], s. 49-57. Yardım programımızın öteki cephesi olan askeri yardım konusunda ba­zı yorumlar için James Petras’m bu ve önceki konudaki makalelerine bakınız.)

[16] “To Intervene or Not to Intervene”, Foreign Affairs, C. 45 (Nisan 1967) s. 425-436.

[17] New York Times, 20 Aralık 1967. ‘Alıntılar’ olarak basılmış şeye gönderme yapar, fa­kat maddi bakımdan tam belgeden farkı yoktur. Bu açıklamanın sonradan pek çok baş­ka bilimci tarafından imzalandığını öğrendim.

[17] Coral Bell ve B.R.O’G Anderson’ın China Quarterlydeki (Ekim-Aralık 1966, No: 28) değerlendirmesine bakınız. Toplumsal değişime muhalefet ve onu bastıran karşı-devrim- ci şiddete desteğin Amerikan kültür tarihinin uzun erimli bir özelliği olduğunun altı çi­zilmeli. Nitekim Amerikalı tarihçi Louis Hartz’a göre, “1848’deki ulusal işlikler ve Led- ru Rollin’in ılımlı sosyalizminin ortaya çıkışının bile genel Amerikan korkusunu yarat­maya yettiğine kuşku yoktur. Paris’teki Haziran işçi devriminin bastırılmasına karşı Amerika’da hiçbir feveran yoktu, tıpkı 1872’de Komünarların bastırılmasına karşı olma­dığı gibi. Şiddet vardı, hem de bol miktarda ama [Neıv York Journal of Commerce’deki] editoryal bir yazıda belirtildiği gibi, düzen ve yasa için kullanılıyordu” (TTıe Nature of Re- volution, Senato Dış tlişkiler Komitesi önündeki yeminli ifade, 26 Şubat 1968 [Washing­ton, Goverment Printing Office, 1968]).

[18] “The Public and the Polity”, ed. Ithiel de Sola Pool, Contemporary Political Science: Toward Empirical Theory (New York, McGraw-Hill Book Company, 1967), s. 26.

[19] Clairmonte, a.g.y., s. 325.

[20] Yeni teyit edici kanıtlar George M. Kahin’ın Congressional Record’daki 13 Nisan 1967 tarihli notunda verilmektedir. Bahriye kıtasının bu eyaletteki, deniz kuvvetleri için öncelikli bölgeler olan 549 küçük köyün 18’inde ‘güvenliğin sağlandığı’nı hesap ettiğini doğrular.

[21] Akt. Robert Guillain, Le Monde, 25 Mayıs 1966; İngilizce çeviri için bkz. Vietnam, the Dirty War (Londra, Housmans, 1966).

[22] World Communism (1939), yeni bastm: Ann Arbor, University of Michigan Press, 1962, s. 24.

[23] A.g.y. Cilt. 2, s. 856. Buttinger’in açıkladığı gibi, “Yerel seçimlerle kırsal toplulukla­rın çoğunun kontrolü Vietminh’e geçti. Vietminh popüler ve geniş bölgelerin siyasal kontrolünde etkili olmakla kalmayıp, rejimi faş edecek demokratik kendini ifade fırsat­larını kullanabilen, gerekli örgütlenme becerileri olan insanlara da sahipti”. Buttinger şunları da ekler: “NLF gerçekten Vietminh’in yemden doğuşudur” ve “Vietminh ve NLF’nin benzerliğinden, ya da daha doğrusu, hemen hemen özdeşliğinden” söz eder.

[24] Roger Hilsman, “Internal War: The New Communist Tactic”, ed. Franklin Mark Osanka, Modern Guerilla (New York: The Free Press, 1962) içinde, s. 460.

[25] Londra’daki Strateji Enstitüsü’niin başkam olan Alastair Buchan, Güney Korelileri, “bir ‘alacalı’ [1920’de İngiltere’nin devrimi bastırması için İrlanda’ya gönderdiği, alacalı üniformalar giyen 6 bin kişilik ordul Asyalılar örgütü olarak tanımlar” (“Vietnam’la İl­gili sorular”, Encounter, C. 30 [Ocak 1968] s. 3-12).

Binh Dinh eyaletinde denetimin sağlanmasında kayda değer başarılarının sebepleri için bkz. Bernard Fail, Last Re/lection on a War (Garden City, N.Y., Dobleday&Company, Inc., 1967), s. 159. Bu “geniş çaplı bul-ve-yok et operasyonlarıyla” ve sürekli “sıkı askeri kon­trolle”, “Amerikan-Kore çok cepheli operasyonlarının muhalefeti kelimenin gerçek anla­mıyla boğduğu yerlerden” biriydi -ya da 1967 sonlarına ve her şeyin açığa çıkacağı 1968 Şubat’ına kadar öyle görünüyordu. Denetim sağlamak üzere bir deneme yeri olan Binh Dinh eyaleti hakkında 20 Şubat’ta New York Times’da yayınlanan bir rapor hikâyeyi anla­tır. “Aralık’taki düşman hareketi -birkaç askeri şahıs saldırı için “yumuşatma’ dedi- köylere müttefik hava saldırılan dalgasıyla sonuçlandı. Yüzlerce ev tahrip edildi” – standart Ame­rikan tepkisi. Bir resmi Amerikan raporu: “Viet Konglar bizim yalnızca müttefiklerin mü­dahale etmesi ve bombalaması amacıyla kontrol sağladığımız köyleri işgal ettiler. Onların varlığı yüzünden köyler tahrip edildi.” Kuşkusuz, bu incelikleri anlamakta zorluk çeken psikolojik savaş uzmanlarımız artık Vietnamlılara köylerin tahrip edilmesinin Viet Kong- lann hatası olduğu açıklamasını yapabilirler. Rapor her halükarda şöyle devam eder: “Eya­letlere yönelik 1968 programının tamamı rafa kaldırılmıştır” ve “program 14 ila 18 ay ge­ri alınmıştır” -yani, Amerikan ve Kore askerlerinin önceki yoğunluğa ulaşmasına kadar. “Her şey çarçur edildi,” der üzüntüyle bir Amerikan resmi yetkilisi.

[26] Başkan Johnson (1963-1969): “Nihai zafer fiilen orada yaşayan insanların kalpleri ve zihinlerine bağlı olacaktır.” (ç.n.)

[27] Wolfun uluslararası meseleler kavramı ya da ampirik çalışmalarının uzun tartışmasın­da küçük bir nokta var. Birkaç örnek vermek gerekirse, hiç kuşku duymaksızın, Güney’de- ki ‘rejimin taciz edilmesi’ne Kuzey Vietnamlıların gönül rızasının, kısmen “1955 ve 1960 arasında Diem rejimince gerçekleştirilen -Kuzey Vietnam’daki ekonomik durgunlukla kar­şılaştırıldığında dramatik olan- ekonomik ve sosyal iyileşmeler” tarafından sağlandığına (hayali olmaktan çok gerçek göreli gelişme için, bkz. Buttinger, a.g.y., C. 2, s. 928-966) ve Hindistan’ın ‘orta derecede başarılı büyümesi’nin motivasyonun bir kısmının arkasında “1962 Ekim’indeki Çin’in saldırgan eylemleri”nin olduğuna hükmeder (ayrıca bkz. 36 no’lu dipnot). Wolfun ampirik çalışmalarının sağlamlığına gelince, belki şunun altını çiz­mek yeterlidir. Vardığı en önemli sonuç, Latin Amerika’da GNP’nin popülerliği ve siyasal demokrasi seviyesinin yüksekliği arasındaki ilişki, Brezilya ve Arjantin’in (Meksika ve Şi­li’yle birlikte) siyasal demokrasi yelpazesinin üstlerinde yer aldığı (1950 ve 1960 verilerine dayanan) sonucundan çıkar (s. 124). Genel bilgi seviyesi aldatıcıdır, örneğin, bir dizi alter­natifin ‘toplam askeri değeri’ni belirlemede değerlerin tek tek toplamı yeterli değildir, muh­temel olaylara tepki de hesaba katılmalıdır diyen bir danışmandan alıntı yapar.

Pathet Lao figürü, Souphanouvong ülkedeki başka herhangi bir adaydan daha fazla oy al­dı. Darbede Amerikan parmağı olduğunu gösteren bu seçim zaferiydi. Dommen’in dediği gibi, “ABD bir kez daha toplumun en feodal unsurlarına destek verdi”.

Charles Wolfa göre, bunların hepsi isyan gibi, isyan bastırmanın da halk sadakati ve katılımı olmadan başarıldığını gösterir.

[29] Akt. Clairmonte a.g.y., s. 92. Merivale’ın sözünü ettiği ataları, gerekli olduğu gibi, am­bargolar ve ithalat vergileriyle Hint tekstil sanayisini çökertenlerdi. “Böyle olmasaydı, Pa- isley ve Manchester fabrikaları kepenklerini kapatacaklardı ve buhar enerjisiyle bile hare­kete geçemeyeceklerdi. Bunlar Hint imalatçılarının kurban edilmesiyle yaratıldı” (Horace Wilson, 1826; akt. Clairmonte, s. 87). Bu emperyalizm azgelişmişlik yaratmasının klasik örneğidir. Bu süreçle ilgili ayrıntılı bir çalışma için bkz. Andre Gunter Frank, Capitalism and Underdevelopment in Latin America (New York, Monthly Review Press, 1967).

[29] Bkz. Robert E. Osgood, Ideals and Self-Interest in America’s Foreign Relations (Chica­go, University of Chicago Press, 1953) s. 72-73.

[30] “Some Reflections on U.S. Policy in Southeast Asia.” Ed. William Henderson, Sout- heast Asia: Problems of United States Policy (Cambridge, Mass., The M.I.T. Press, 1963) içinde. Bu derleme “makalelerin bilimsel niteliği ve bölgedeki Amerikan siyasetinin be­lirlenmesine katkılarından” dolayı Asia Society’i cesaretlendirmek için yayınlandı.

[31] Thailand and the United States (Washington, Public Affairs Press, 1965).

[32] The Banc of America, Bangkok Post’un 1951 Temmuz sayısında Tayland krallığına selam çakmak için tam sayfa ilan verdi: “Hem Tayland hem de Amerika demokrasisi ulu­sal egemenlikle el ele gitmiştir. Bugün iki ülke de demokratik hayat tarzını savunma ve ilerletme çabalarında dünyanın en ön saflarında yer almaktadır.”

[33] “U.S.-Thaı Links”, Christian Science Monitor, 14 Ekim 1967.

[34] Birkaç paragraf önce şunu okuduk: Savaş sonrası dönemde “Amerikalılar Tay ordu­sunu hızla 50 binden 100 bine çıkardı… ABD yedek güçlerini hızla artırdı ve bu hükü­met muhaliflerini bastırmada yardımcı oldu. Teknik yardım programı çoğunlukla aske­ri amaçlara yönlendirildi. Bu politikanın içerideki etkisi, 1947’de iktidarı ele geçiren Tay askeri liderlerinin güç ve prestijlerini daha da artırmak oldu. Bazı anayasal kurallar ge­tirme çabası durakladı; demokratik kurumlar sivil liderler tarafından savaşın bitmesin­den hemen sonra açıldı. Siyasal partiler kapatıldı. Basın sansürlendi. İktidar giderek bir­kaç askeri liderin elinde yoğunlaştı.” Ama bütün bunlar ‘başka ülkelerin iç işlerine karış­mak’ değildi ve ‘Amerikan gelenekleri’yle çelişmiyordu.

[35] Akt. Clairmonte (a.g.y., s. 114). H.S. Malaviya, Batı hakimiyetinin sonuçlarının son­raki değerlendirmelerini desteklemek için maddi kanıtlar sunar: “Hintli imalatçıların sis­tematik tahribi; Zemindari [toprak aristokrasisi] ve onun parazitlerini yaratmak; tarım­sal yapıdaki değişiklikler; verginin yarattığı mali kayıp; para basma ekonomisinden çift­çilere [köylülerel hiç ya da çok az telafi edici faydası olan, uluslararası değer belirleme­ye -bunlar milyonlara açlık ve ölüm getiren bazı sosyal ve kurumsal güçlerdi- keskin ge­çiş” (s. 107). Ayrıca bkz. 37. nolu dipnot.

[36]     Bkz. 7. dipnot. Albert Parry, Bell’in tezinden alıntı yaparak, SSCB ve ABD’de karar al­ma sürecinde büyüyen rolleri olan bilimsel elitin ortaya çıkışında büyük benzerlik olduğu­nu iddia eder. Nevv York Times, 27 Mart 1966, Orta Batı Slav Konferansı hakkındaki yazı.

[37]     Herzen ve Ogarett’e mektup. Akt. Daniel Guerin, Jeunesse du socialisme libertaire (Pa­ris, Libraire Marcel Riviere, 1959), s. 119.

[38]     Rosa Luxemburg, The Russian Revolution, çev. Bertram D. Wolfe (Ann Arbor, Univer- sity of Mishigan Press, 1961), s. 71.

[39]     Luxemburg, akt. Guerin, Jeunesse de socialisme libertaire, s. 106-107.

[40]     Leninism or Marxism, Luxemburg, a.g.y., s. 102.

[41] Sırasıyla Cumhurbaşkanı, Mayıs’tan Franco’nun ayaklanmasına kadar Başbakan ve Halk Cephesi’nin muhafazakâr üyeleri, ayaklanmadan sonra bir uzlaşma hükümeti kur­maya çalışan Azana tarafından seçildiler.

171) liberal komünistlerin İspanya İç Savaşı’na tepkileri özlü biçimde özetlenmiştir; aşa­ğıdakilere tamamen katılıyorum: “Bolşevik disiplinin kerameti, Caballero’nun sempatik- liği ve Pasionaria’nın tutkusuna dair boş laflarla, ‘modern liberaller’ sadece İç Savaş’taki bütün devrimci ihtimalleri yok etmek için kendi gerçek arzularının ve kendi muhtelif anavatanlarının çıkarına İspanya sorunu üzerine muhtemel bir savaşa hazırlıklarının üzerini örtüyorlar… İspanya tç Savaşı’nda gerçek devrimci olan şey, işçilerin ve yoksul köylülerin doğrudan eyleminden kaynaklandı; ne emek örgütlenmesinin özel bir biçi­minden ne de özellikle liderlik tarafından armağan edilen bir şeyden.” Belgelerin bu ana­lizi desteklediğini, ayrıca İç Savaş’ın devrimci evresinden hoşlanmamanın ve tarihçilerce görmezden gelinmesinin sebebinin bu olgu olduğunu düşünüyorum. 61) Bu döneme ilişkin aydınlatıcı bir tanıklık Franz Borkenau’nun The Spanish Cock- pit’dir (1938; yeniden basım: Ann Arbor, University of Michigan Press, 1963).

[43]     Guerin, L’Anarchisme, s. 154.

[44]     Bu döneme ilişkin yararlı bir yorum için bkz. Felix Morrow, Revolution and Counter- Revolution in Spain (1938; yeniden basım: Londra, New Park Publications, 1963).

Berneri, İtalyan anarşizminin önde gelen bir sözcüsüydü. Mussolini’nin iktidara gelmesinden sonra İtalya’yı terk etti ve 19 Temmuz 1936’da Barcelona’ya geldi. Anar­şist tarihçi Rudolf Rocker’a göre, anti-faşist savaş için ilk İtalyan birliklerini kurdu (The Tragedy of Spain [New York, Free Arbeiter Stimme, 1937], s. 44). Barbieri’nin es­ki bir yoldaşıyla birlikte 1937’nin Mayıs Günleri nde öldürüldü. (Komünistlerin kon­trolündeki polis tarafından 5 Mayıs’ta tutuklandı, ertesi gün vuruldu.) Hugh Thomas The Spanish Civil War, s. 428’de, “Büyük ölçüde askeri tarihe ayrılmış olan Thomas’ın kitabının, Berneri’nin öldürülmesinden bahsettiğini ama fikirlerinden ya da rolünden bahsetmediği”ni savunur.

Berneri’nin adı Jackson’ın tarihinde hiç geçmez.

[46] Burnett Bolloten, The Grand Camouflage: The Communist Conspriacy in the Spanish Civil War (New York, Frederick A. Prager, Inc., 1961), s. 86. İç Savaş sırasında tspan- ya’daki bir muhabire ait olan bu kitap, burada söz konusu edilen sorularla ilgili çok önemli belgesel kanıtlar içerir. Bu bölgenin zengin çiftçilerinin tavrı, artık ortadan kalk­mış olan sağ kanat örgütlerin eski destekçilerinin çoğu Köylü Federasyonu genel sekre­teri Julio Mateu tarafından çok güzel tanımlanmıştır: “Bunlar bize [yani Komünist Par- ti’ye] sempati duyan kimselerdir, ki izin verdiğimiz takdirde Valencia kasabasında yüz binlerce çiftçi partimize katılacaktır. Bu çiftçiler… partimizi korkulacak bir şey gibi se­verler… Komünist Parti bizim partimizdir [derler]” (akt. Bolloten, s. 86) Burada bu çok önemli kitabın yazılmasmdaki arka plan hakkında çok ilginç bir görüş vardır: H.R. So- uthvvorth, Le Myth de la croisade de Franco (Rudeo Iberico, Paris, 1964; İspanyolcası ay­nı yayınevi, 1963).

Komünistler Valencia’daki merkezi duvarlara iki afiş asmıştı: “Küçük köylünün mül­kiyetine saygı” ve “Küçük sanayicinin mülkiyetine saygı” (Borkenau, The Spanish Cock- pit, s. 117). Gerçekten komünistlerden koruma da isteyen zengin köylüler vardı; Borke­nau bunları Cumhuriyet güçlerinin aşın sağ kanadını oluşturanlar olarak tanımlıyordu. Borkenau’ya göre, 1937 başlarına kadar Komünist Parti “geniş çapta… askerlerin ve ida­ri personelin, ikinci olarak küçük burjuvaların ve hali vakti yerinde köylülerin, üçüncü olarak işsizlerin, ancak dördüncü olarak sanayi işçilerinin partisiydi” (s. 192). Parti çok sayıda polis ve askeri memuru da cezbediyordu. Mesela, Madrid polis müdürü ve istih­barat müdürü, parti üyesiydi. Genel olarak devrimden önce önemsiz olan parti, onları devrimci güçlerden koruduğu için “şehirli ve kırsal orta sınıflara güçlü bir hayat eneıji- si verdi (Bolloten, a.g.y., s. 86). Gerald Brenan The Spanish Labrynth’de (1943; yeni bas­kı: Cambridge, Cambridge University Press, 1960, s. 325) durumu şöyle anlatır: “Sendi­kalarına sıkı sıkıya bağlı kol işçilerinin ilgisini çekemeyen komünistler kendilerini, on­lara önderlik edebilecek olan, korktukları Devrim’in aşırılıklarından mustarip olanların hepsi için bir sığınak olarak buldular. Valencia’daki hali vakti yerinde portakal yetiştiri­cileri, Katalonya’daki köylüler, dükkân sahipleri ve işadamları, askeri görevliler ve dev­let memurları saflar halinde kaydoldular. . Bu yüzden [Katalonya’da] garip ve yeni bir durum oluştu: Bir yanda uzun bir devrimci geleneği olan çok yoğun Barcelona proletar­yası, öte yanda ona karşı Komünist Parti tarafından örgütlenmiş ve silahlandırılmış be­yaz yakalılar ve şehirli küçük burjuvalar duruyordu.”

Aslında Brenan’ın tanımladığı durum, onun söylediği kadar garip değildir. Tersine, ‘kızıl bürokrasi’nin, şimdiki ya da gelecekteki temsilcilerinin, temsil edilmelerini önle­dikleri kitleler adına iktidarı ele geçirdikleri durum hariç, karşı-devrimci bir güç olarak davrandığı, Bolşevik elitizmin doğal bir sonucudur

[47]     Bolloten, a.g.y., s. 189. Devrimci eylemin yasallaştırılmasına girişilmesi ve tamamlan­ması, 1918’de Sovyetler Birliği’ndeki ‘devrimci öncü’nün davranışını hatırlatır. Krş. Art- hur Rosenburg, A History of Bolshevism (1932, Almancadan çevrilen yeni baskı: New York, Russell and Russell Publishers, 1965), Bl. 6. Bu kitap kamulaştırmayı şöyle anlatır: “İşçilerin bir kısmının kendiliğinden eyleminin sonucu ve Bolşeviklerin iradesine karşı olarak yapılması” Lenin tarafından aylar sonra kerhen yasallaştırıldı ve sonra merkezi parti kontrolü altına alındı. Devrim sonrası anarşistlerle Bolşeviklerin ilişkisi üzerine, anarşistlerden yana bir yorum için bkz. Guerin, L’Anarchisme, s. 96-125. Ayrıca bkz. Av- rich, a.g.y., Kısım II, s. 123-254.

[48]     Bolloten, a.g.y., s. 191.

[48]     A.g.y., s. 194.

[49]     Akt. Rocker, The Tragedy of Spain, s. 28.

[50]     Kısa bir eleştiri için bkz. a.g.y. Büyük ölçüde Franco tarafından korunan bu menfa­atler Hitler açısından büyük bir baş belasıydı.

[51]     A.g.y., s. 143-144.

[52]     Akt. Roseııberg, a.g.y., s. 168-169.

[53]     Bolloten, a.g.y., s. 84.

[54]    A.g.y., s. 85. Daha önce söylendiği gibi, ‘küçük çiftçi’ zengin portakal üreticilerini de kapsıyordu (bkz. 65 nolu dipnot).

[55]     Brenan, a.g.y., s. 321.

*) Aktarılan tanıklık 1 Eylül 1937’dendir; muhtemelen referans Eylül 1936’yadır.

[57]     Akt. Richards, a.g.y., s. 46-47.

General Koop’un çok büyük miktarda ikmal malzemesi ve mühimmatı insansız alandan faşistlere taşıdığı”na atfetti (akt. Morrow, a.g.y., s. 145). Morrow’un işaret ettiği gibi, Ge­neral Koop böyle bir suçlama hedefi için çok kötü bir seçimdi. Mesela, onun komutası altında çalışan Onvell’ın anlatımlarından Koop’un sicili gayet iyi bilinir (bkz. Orwell, a.g.y., s. 209). Orwell liberal basında Aragon cephesiyle ilgili çıkan başka pek çok saçma­lığı birinci el gözlemlerle yalanlayabilirdi de, mesela Nevv Republic’deki Ralph Bates’ın de­mecine göre, POUM askerleri “insansız alanda faşistlerle futbol oynuyorlardı” deniyor­du. Onvell’ın gözlemlerine göreyse, bu sırada “P.O.U.M. askerleri ağır zayiat vermişlerdi ve benim birkaç kişisel arkadaşım öldürülmüş ve yaralanmıştı”.

[58]     Akt. Living Marxism, s. 172.

[59]     Bolloten, a.g.y., s. 49. Barcelona’da süt ticaretinin kolektifleştirilmesi konusundaki yorumu şöyledir: “Anarko-sendikalistler kırkın üzerinde pastörize tesisini hijyenik ol­madığı için kapattılar, kalan dokuzu bütün sütü pastörize etti ve kendi mandırasını ku­ran dağıtıcıları atmak için dava açtılar. Perakendecilerin çoğu kolektife girdi, fakat bazı­ları bunu yapmayı reddettiler: ‘Onlara paylaştırmadan yönetemeyeceklerini iddia ede­rek… işçilere ödenenden çok daha yüksek ücret istediler,” [Tierra Libertad, 21 Ağustos 1937 -anarşist aktivist, FAİ gazetesi].” Bolloten’in verdiği bilgi öncelikle anarşist kaynak­lardan alınmıştır; Peirats’dan başka her tarihçiden geniş olarak faydalanmıştır. Fakat, di­ğerleri gibi eleştirel olarak kullanılması gereken bu kaynakların herhangi bir değerlen­dirmesini yapmaz.

*) Katalonya hükümeti (ç.n.)

[60]     A.g.y., s. 183.

[60] A.g.y., s. 184. Borkenau’ya göre, “Comorera’nın bu kıtlıktan kişisel olarak sorumlu olup olmadığı kuşkuludur; ekin tüketim temposuyla, her durumda ortaya çıkabilirdi.” Bu yorum doğru olabilir de olmayabilir de. Borkenau gibi biz de, köy ve işçi komiteleri­nin, merkezi hükümetle birlikte ya da onsuz, ‘soyut liberalizm’ siyasetine (genel komü­nist yönelimlilerin, devrimci dönemde gelişen Devrim örgütlerini ve yapılarım yıkma ça­balarının parçasıydı) taraftar olmadan, Barcelona’nın yiyecek içeceğini sağlamayı sürdü­rüp sürdüremediği konusunda ancak spekülasyon yapabiliriz.

*) Orwell sol kanat (POUM ve anarşistler) askerlerinin ağırlıkla hakim olduğu bir böl­gede POUM milisleriyle birlikte görev yaptığı Aragon cephesinden daha yeni dönmüştü.

[62] Orwell, a.g.y., s. 109-111. Onvell’ın ilk kez gittiği Aralık’ta Barcelona’yı tarifi uzun bir alıntıyı gerekli kılar:

İşçi sınıfının yönetimde olduğu bir şehre ilk kez geliyordum. Pratik olarak herhangi bir büyüklükteki her bina işçiler tarafından ele geçirilmişti ve kızıl ve Anarşistlerin kızıl ka­ra bayraklarıyla donatılmıştı; her duvara orak çekiç ve devrimci partinin baş harfleri çizil­mişti; hemen her kilise yağmalanmış ve tabloları yakılmıştı. Şurada buradaki kiliseler işçi çetelerince sistemli biçimde tahrip ediliyordu. Her dükkân ve kafede kolektifleştirildiğini belirten bir tabela vardı; ayakkabı boyacılan bile kolektifleştirilmişti ve kutularım kızıl ka­raya boyamışlardı. Garsonlar ve mağaza görevlileri yüzünüze bakıyor ve size eşiti olarak muamele ediyorlardı. Kölece davranış, hatta merasimlere özgü konuşmalar şimdilik orta­dan kalkmıştı. Kimse Bay’ ya da ‘Efendi’ demiyordu, herkes birbirine ‘Yoldaş’ ya da Sen’ di­ye sesleniyor ve ‘Günaydın’ yerine ‘Şerefe’ diyordu. Primo de Rivera’nın zamanından beri bahşiş vermek yasayla yasaklanmıştı; ben ilk seferinde taşıyıcı çocuğa bahşiş vermeye kalk­tığım için otel yöneticisinden bir ders dinlemek durumunda kaldım. Özel otomobil yoktu, hepsine el konmuştu ve bütün taksiler, tramvaylar ve diğer araçların çoğu kızıl karaya bo­yanmıştı. Her yerde devrim posterleri vardı; çamur sürülmüş gibi görünen birkaç reklam­dan kalan parlak kırmızı ve mavi duvarlara asılmıştı. Ramblas’tan aşağıda, insan kalabalık­larının aşağı yukan yürüdüğü şehrin geniş ana caddesinde hoparlörler bütün gün ve gece boyunca devrim şarkıları çalıyordu. Hepsinin en acayibi kalabalıklann görünümüydü. Dış görünüşte varlıklı sınıfların pratikte yok edildiği bir kentti. Az sayıdaki kadın ve yabancı hariç, ‘iyi giyimli’ kimse yoktu. Pratikte herkes kaba işçi sınıfı giysileri ya da mavi tulum ya da bir çeşit askeri üniforma giymişti. Hepsi de acayip ve dokunaklıydı. Orada anlamadığım, hatta bir bakıma hoşlanmadığım çok şey vardı, fakat bunun uğruna savaşmaya değer bir durum olduğunu fark ettim. Aynca onların yaptığı şeylere inanıyordum; bu gerçekten bir işçi devletiydi, bütün burjuvalar ya kaçmış ya da öldürülmüştü ya da gönüllü olarak işçile­rin tarafına geçmişlerdi; çok sayıda hali vakti yerinde burjuvanın maksadını gizleyip şim­dilik kendini proleter gibi gösterdiğinin…

Komünist iktidann eski toplumu yeniden var edeceği ve savaştaki halk katılımını yok edeceği mutlu günleri beklediklerinin farkında değildim.

Bununla birlikte 1936 aralığında durum aşağıda tanımlandığı gibidir (s. 6):

Yine de anlaşıldığı kadarıyla insanlar hoşnut ve umutluydu. İşsizlik yoktu ve asgari üc­ret hâlâ çok düşüktü; birkaç gerçekten muhtaç insan görürdünüz ve çingeneler hariç dilen­ci yoktu. Her şeyden önce devrime, geleceğe inanç ve birden bir eşitlik ve özgürlük çağına girileceği duygusu vardı. İnsanlar kapitalist makinede bir çark gibi değil, insan gibi yaşa­maya çalışıyorlardı. Berber dükkânlarında berberlerin artık köle olmadığım anlatan anar­şist bildiriler (berberler çoğunlukla anarşistti) göze çarpıyordu. Sokaklarda fahişelerin fahi­şelik yapmayı bırakmasını isteyen renkli afişler okuyordunuz. İngilizce konuşan ırkların duygusuz ve alaycı uygarlığından herhangi biri için, bu idealist İspanyolların devrimin bas­makalıp deyişlerini birebir anlamıyla anlamalarında oldukça acıklı bir yan söz konusuydu. Bu sırada hepsi de proleterlerin kardeşliği ve Mussolini’nin kötülüğü üzerine olan en saf devrim şarkıları, sokaklarda birkaç kuruşa satılıyordu. Kara cahil milislerin saun aldığı bu şarkılardan birinin sözlerini hecelediğini, sonra da vakit öldürürken düzgün bir sesle söy­lediğini çok gördüm.

Tarihi aklınızdan çıkarmayın. Orwell, Barcelona’ya 1936 Aralık ayının sonlarında gitmiş­ti. Comorera’mn işçi erzak komitelerini ve ekmek komitelerini kaldıran kararnamesi 7 Ocak tarihliydi. Borkenau Ocak ortalarında, Orwell Nisan’da Barcelona’ya döndü.

[62] Bkz. Bolloten, a.g.y., s. 71. 1936 Eylül ayında anarşist sözcü Juan Peiro’dan alıntı ya­par. Diğer anarşistler ve sol kanat sosyalistler gibi, Peiro da kolektifleştirme için zor kul­lanılmasından ziyadesiyle şikayetçiydi; aynı tavrı aldığı Toprak İşçileri Federasyonu ge­nel sekreteri Ricardo Zabalda 8 Ocak 1937’de şöyle diyordu: “Bir grup aktif ve dürüst iş­çinin kurduğu, küçük, şevkli bir kolektifi, zor kullanarak yerleştirilmiş, onu başarısız kı­lana kadar sabote edecek şevksiz köylülerden müteşekkil geniş bir kolektife tercih ede­rim. Gönüllü kolektifleştirme uzun bir yol gibi görünebilir, fakat küçük, iyi idare edilen kolektif örnekleri, aksi takdirde sosyalleşmiş tarımın gözden düşmesiyle kolektifleştir­meyi sonlandırmaya zorlayacak, çok gerçekçi ve pratik olan bütün köylülere çekici ge­lecektir (akt. Bolloten, a.g.y., s. 59). Bununla birlikte, anarşistlerin ve sol sosyalist sözcü­lerin kurallarının pratikte sık sık ihlal edildiği kuşku götürmez.

[63] Borkenau, The Spanish Cockpit, s. 219-221. Jackson bu subaylardan yalnızca kendi­sinin ‘sağlam bir profesyonel subay’ olduğunu söyler. Mâlaga’nın düşmesinden sonra Yarbay Villalba, karargâhtan kaçma ve askerleri terk etme gerekçesiyle vatana ihanetle yargılandı. Broue ve Temime, yargılanacak sorumluyu tespit etmenin güçlüğüne dikkat çekerler.

[63] Jesus Hernandez ve Juan Comorera, Spain Organises for Victory: The Policy of the Communist Party of Spain Explained (Londra, Büyük Britanya Komünist Partisi, tarihsiz: akt. Richards, a.g.y., s. 99-100). Telefon servisinin kısıtlanmasıyla ilgili suçlama yok, an­cak devrimci işçilerin siyasiler arasındaki görüşmeyi engellemeyi sürdürmesiyle ilgili var. Richards dahasını söyler: “Elbette ‘boşboğaz kulak’ OGPU’nun olunca mevzu çok farklıdır.”

[64]     Broue ve Temime, a.g.y., s. 226. *) Asalto: Saldırı Muhafızı, (ç.n.)

[65]     Puigcerdâ’mn sınır kentinin belediye başkanı Nisan’da, NegrEh’in jandarmaları sınır nöbet yerlerini devralmasından sonra suikastla öldürüldü. Aynı günlerde önde gelen UGT üyesi Roldan Cortada, CNT militanı zannedilerek Barcelona’da öldürüldü. Peirats (Los Anarquistas, bkz. 58. dipnot) bu yanlışlıktan kuşku duyar; bazı kanıtlara dayanarak cina­yetin pekâlâ Stalinist bir provokasyon olabileceğini savunur. Misilleme olarak CNT’li bir adam öldürüldü. Mayıs Günleri’ndeki görgü tanığı anlatımları unutulmaz olan Orvvell şöyle der: “Misilleme cinayeti görmezden gelirken Roldan cinayetine geniş yer veren ya­bancı kapitalist basının komünist-anarşist ihtilafına tavrı hakkında hüküm verilebilir” (a.g.y., s. 119). Benzer olarak Berneri’nin öldürülmesini görmezden gelirken, Sese cinaye­tini kritik bir olay olarak alıntılayan Jackson’m bu kavgaya ilişkin tavrı hakkında da hü­küm verilebilir (bkz. 64. ve 95. dipnot). Orvvell başka bir yere dikkat çeker: “Özellikle İn­gilizce basında savaşın herhangi bir döneminde İspanyol anarşistlerine herhangi bir yakın­lık bulmadan önce uzun uzun araştırma yapmanız gerekir. Anarşistler sistematik olarak kötülenirler ve kendi deneyimimden bildiğim kadarıyla, birisinin kendini savunmak ama­cıyla bir şey yayınlatması imkânsızdır” (s. 159). O zamandan beri çok az şey değişmiş.

[66]     Orvvell’a göre (a.g.y., s. 153-154): “Bir İngiliz kruvazörü ve iki İngiliz destroyeri li­manda kıstırıldı ve kuşkusuz öteki savaş gemileri de çok uzakta değillerdi. İngiliz gaze­teleri bu gemilerin ‘İngiliz çıkarlarını korumak amacıyla’ Barcelona’ya gittiğini yazdılar, oysa bunun için gitmiyorlardı; hiç kimseyi karaya çıkarmadılar ve herhangi bir sığınak­tan ayrılmadılar. Bu konuda kesin bir şey söylenemezse de en azından şu doğal olarak ihtimal dahilindedir: İspanya hükümetini Franco’dan korumak için parmağını kıpırdat­mayan İngiliz hükümeti, onu işçi sınıfının zaferinden koruyacak kadar hızlı görüşmeler yapacaktı.” Bu varsayım Barcelona işçilerinin, görünüşe göre Mayıs Günleri’nin başların­da kolaylıkla yapabilecekleri, şehrin tamamının kontrolünü ele almasını kısıtlayan sol kanat liderler üzerinde etkili olmuş olabilir. Hugh Thomas (The Spanish Civil War, s. 428) bu konuda Onvell’ın ‘kaygısı’ için bir “sebep yoktu” yorumunu yapar. İspanya’yla ilgili İngiliz kayıtlarının ışığında, bu açıdan Orvvell’la kıyaslandığında Thomas gerçek dı­şı gibi geliyor bana.

[67]     Orwell, a.g.y., s. 143-144.

[68]     Controversy, Ağustos 1937; akt. Morrow, s. 173. Tahmin makul olsa da yanlıştı. Ba­tılı güçler ve Sovyetler Birliği isteseydi, uzlaşma mümkün olabilirdi ve İspanya bir Fran­co zaferinin korkunç sonuçlarından korunmuş olurdu. Bkz. Brenan, a.g.y., s. 331. İngi­lizlerin bir ateşkes ve muhtemel bir barışı desteklemekte başarısızlığını, Chamberlain’ın, “ttalyan ve Alman zaferi ihtimalinde telaşa düşecek bir şey görmüyorum,” demesine bağ­lar. Winston Churchill’ın tavrını daha eksiksiz araştırmak ilginç olur. 1937 Nisan’mda Franco’nun zafer kazanmasının İngiliz çıkarlarına zarar vermeyeceğini söylemişti. Tersi­ne, tehlike “Troçkistlerle Anarşistlerin başarısından geliyordu” (akt. Broue ve Temime, a.g.y., s. 172). Bu bağlamda Churchill’in İngiltere “hakiki bir Hitler barışı ve toleransını hoş karşılayacak ve destekleyecekti” dediği, 1939 Mart’ında (Münih’ten altı ay sonra) ya­zılmış ve yayınlanmamış makalesinin yeni keşfi ilginçtir (bkz. Nevv York Times, 12 Ara­lık 1965).

[68]        Bence Hugh Thomas’ın The Spanish Civil War’unu bu konuda anmaya değmez. Bu­radaki anlatım geniş ölçüde Broue ve Temime’den alınmıştır: s. 279-280.

[69]        Bkz. Broue ve Temime, s. 262. Hükümet güçleri içinde anarşist askerler de vardı; ironiktir ki, Barcelona’ya giren sadece bu birliklerdi.

[70]       Akt. Richards, a.g.y., s. 76-81. Burada uzun bir tanımlayıcı alıntı verilir.

[71]        Broue ve Temime, sosyalist Alardo Prats, Fenner Brockvvay ve Carlo Rosselli’den aktarma yapar. Öte yandan, Borkenau kolektifleştirmede korkunun rolünün büyük ol­duğundan kuşkuludur. Anarşist kaynaklardan bazı kanıtlar elde edilebilse de, duygula­rını doğrulamaktan pek bahsetmez. Bkz. dipnot 91.

Rosselli ve Brockvvay’in kolektifleştirmeyle ilgili bazı genel açıklamaları Rudolf Roc- ker tarafından “Anarşizm ve Anarko-sendikalizm” makalesinde aktarılır: No: 1, ed. Paul Eltzbach, Anarchism (Londra, Freedom Press, 1960) içinde, s. 226:

Rosselli: Katalonya’da üç ay içinde eski sistemin harabeleri üzerinde yeni bir sos­yal düzen kurulabilmişti. Bu esas olarak dikkat çekici bir orantı duygusu, gerçekçi kavrayış ve örgütleme yeteneği gösteren anarşistler sayesinde oldu… Katalonya’nın devrimci güçlerinin hepsi sendikalist-sosyalist bir program… şimdiye kadar hor görül­müş, büyük bir yapıcı güçle temayüz eden anarko-sendikalizm etrafında birleşti. Ben anarşist değilim, fakat bir suç unsuru olmasa da çok sıklıkla yıkıcı olarak temsil edi­len Katalonya’nın anarşistleri hakkındaki kanaatlerimi burada ifade etmeyi bir görev addederek bakıyorum.

Brockway: Ben C.N.T.’nin gücünden etkilendim, lspanya’daki işçi sınıfının en geniş ve en hayati örgütü olduğunu söylemek bile gereksiz. Bu her yerde apaçıktı. Büyük sa­nayiler çoğunlukla C.N.T.’nin elindeydi; demiryolları, karayolu taşımacılığı, gemicilik, mühendislik, tekstil, elektrik, inşaat, tarım… Ben C.N.T. tarafından yapılmış olan yapıcı devrimci işlerden çok etkilendim. Sanayide işçi kontrolü konusundaki başarıları ilham kaynağıdır… Hâlâ İspanyol anarşistlerine imkânsız, disiplinsiz kontrol edilemez olarak bakan İngiliz ve Amerikalılar var. Bu gerçekle taban tabana zıttır. C.N.T. içindeki İspan­yol anarşistleri işçi sınıfının yaptığından bile daha büyük yapıcı işler yapıyor. Cephede faşizmle savaşıyorlar. Cephe gerisinde onlar fiilen yeni işçi toplumu. Faşizme karşı sava­şın ve sosyal devrimi gerçekleştirmenin birbirinden ayrılmaz şeyler olduğunu görüyor­lar. Onları görenler ve yaptıklarını anlayanlar, onları onurlandırmalı ve onlara müteşek­kir olmalıdır… Bu şimdiye kadar dünyanın herhangi bir yerinde işçilerce başarılan en bü­yük şeydir kesinlikle.

ha iyi koordinasyon sağlamak doğrultusunda mantıklı bir adım anlamına geliyordu ve 1937 Kasım’ında Valencia’da toplanan ulusal kongrelerde İspanya’nın tamamı için kabul edildi.” Bununla birlikte, bölgesel ve ulusal koordinasyon için üzerinde düşünülen baş­ka planlar da vardı -mesela bir fikir vermesi için bkz. D A. De Santillan, A/ter the Revolu­tion (New York, Greenberg Publishers, Inc., 1937).

Thomas kolektiflerin “basit yoksulluğun halledildiği birkaç yıldan” fazla hayatta ka­lamayacağım düşünür. Ben bu veride bu sonucu destekleyecek bir şey görmüyorum. Fi­listin deneyimi, kolektiflerin hem sosyal hem ekonomik başarılarının uzun bir dönem boyunca sürdürülebildiğini gösterdi. Savaş koşullarındaki İspanya kolektifleştirmesinin başarısı şaşırtıcıdır. Bu başarıların güvende olup olmadıklarından ve faşist, komünist ve liberal ortak saldırılar olmasaydı yayılıp yaylamayacağından emin olunamaz, fakat ne­redeyse evrensel kuşkuculuk için de objektif bir temel göremiyorum. Tekrarlarsam, bu bana yalnızca akıldışı bir önyargı meselesi gibi görünüyor.

[73] Aşağıda anarşist yazar Gaston Levai’in kısa bir tasviri var. Ne Franco, Ne Stalin, le collectivita anarchiche spagnole nella lotta contro Franco e la reazione staliniana (Milan, Is- tituto Editoriale İtaliano, 1952) s. 303 vd; bölümler Collectivites anarchists en Espagne re- volutionnaire (Noir et Rouge) içinde yeniden yayınlandı, tarihsiz.

Haziran ayının ortalarında Aragon’a büyük ölçekli ve şimdiye kadar bilinmeyen yön­temlerle saldırı başladı. Komünist düzen altındaki hazine muhafızları tüfek elde erzak yük­lü kamyonlan durdurdular ve bunları bürolarına götürdülar. Kısa bir süre sonra aynı mu­hafızlar kolektiflere daldılar ve Barbastro’daki karargâhla genel kurmayın yetkisindeki bü­yük miktar una el koydular… Açık saldırı başladıktan sonra Ağustos’ta Lister, komutasın­daki askerlerle Belchite’de cepheden 50 kilometreden daha uzağa çekildi… Nihai sonuç ko­lektiflerin yüzde 30’unun tamamen yok edilmesiydi. Alcolea’da kolektif yönetilen belediye meclisi tutuklandı; huzurevinde yaşayan insanlar… sokağa atıldılar. Mas de las Matas’da, Monzon’da, Barbastro’da, her yerde tutuklamalar oldu. Her yerde yağmalama vardı. Koope­ratiflerin dükkânları ve tahıl depoları talan edildi, eşyalar tahrip edildi. Aragon Meclisi’nin dağıtılmasından sonra -kolektiflere silahlı saldırının ilk işareti gibi görünüyor- merkezi hü­kümet tarafından atanan Aragon valisi bunu protesto etti. Buna karşılık kendisinin cehen­neme gitmesi söylendi.

22 Ekim de Ulusal Köylü Kongresinde Aragon Bölgesel Komitesi aşağıdaki raporu sundu:

“600’den fazla kolektif idarecisi tutuklandı. Hükümet depoları ele geçiren ve içindeki­leri gelişigüzel dağıtan bir idare heyeti atadı. Toprak, koşum hayvanları, aletler tek tek ai­lelere ya da devrim tarafından öldürülmemiş faşistlere verildi. Hasat aynı şekilde dağıtıldı. Kolektiflerin yetiştirdiği hayvanlar da aynı akıbete uğradı. Kolektifleştirilmiş çok sayıda do­muz çiftliği, ahır ve mandıra tahrip edildi. Brodon ve Calaceite gibi belli komünlerde to­humlara bile el kondu ve köylüler artık toprağı işleyemez hale geldiler.”

Tahminen kolektiflerin yüzde 30’unun yok edildiği Peirats’ın verdiği sayılarla sabittir (Los anarquistas en la crisis politica espa/ola, s. 300). Şubat’ta yapılan kongredeki 500 temsilciyle kıyaslandığında, 1937 Eylül’ündeki (Lister’in “OnB irinci Tümeni nin süngü­lerinin gölgesinde toplanan”) Aragon kolektifleri kongresinde sadece 200 temsilcinin hazır bulunduğuna dikkat çeker. Peirats, CNT-FAI liderliği komutasındaki üç anarşist tü­men cephede kalırken, ayrılıkçı bir Katalan tümeninin ve bir başka PSUC tümeninin de bu operasyon sırasında Aragon bölgesini işgal ettiğini söyler. Bunu Jackson’m Aragon’un işgalini açıklamasıyla karşılaştırın: “Köylülerin Barcelona çarpışması sırasında cepheyi terk eden anarşistlerden, Consejo’dan nefret ettiği biliniyordu; Consejo merkezi hüküme­tin otoritesine sürekli bir meydan okumaydı” (italikler benim).

[74]        Bolloten’in kitabı konusunda Jackson şunu söyler: “Bu bölümün tamamında, ağır­lıklı olarak 1936-1937’deki Komünist Parti’nin bu özenli belgeleme çalışmasını kullan­dım. Savaş dönemi basını açısından eşsizdir; kendisi İspanya’da bir UP muhabiri olan Bolloten’in geniş bir koleksiyonu vardır” (s. 363).

ltO) Cartell, a.g.y., s. 208. Borkenau, Brenan ve Bolloten’in daha önceki alıntılarına da bakınız. Bununla birlikte, ne Cartell ne de Borkenau bu mücadele ruhunun azalmasına önemli bir faktör olarak bakarlar.

  1. ni)g.y., s. 195, dipnot.

[77]       Bu bakımdan Troçki de benzer bir tavır alır. Bkz. Lesson of Spain (London Worker’s International Press, 1937).

[78]       Akt. Richards, a.g.y., s. 23.

[79]        H.E. Kaminsk, Ceux de Barcelona (Paris, Les Editions Denoel, 1937), s. 181 Bu ki­tapta kuşkucu fakat sempatizan bir görgü tanığının anarşist İspanya üzerine çok ilginç gözlemleri bulunmaktadır.

[80]        15 Mayıs 1937. Akt. Richards, a.g.y., s. 106.

[81]        Akt. Broue ve Temime, a.g.y., s. 258, dipnot 34. Saragosa’nm ele geçirilmesi, Ara- gon’daki anarşist milislerin -hiç gerçekleşmeyen- hedefiydi.

[82]       A.g.y., s. 175.

[83]       A.g.y., s. 193.

[84]        Yabancı gazeteciler olayı atlamadılar. Morrow (a.g.y., s. 68) James Minifie’dan ak­tarma yapar: New York Herald Tribüne, 28 Nisan 1937: “Güvenilir bir polis gücü yavaş­ça fakat emin biçimde kuruluyor. Valencia hükümeti Carabinero’ların bu amaç için ide­al bir unsur olduğunu keşfetti. Bu insanlar önceden gümrük memuru ve muhafızdılar; sadakatleriyle iyi bir ün yapmışlardı. Bu güç için 40 bin kişinin silah altına alındığı, 20 bininin zaten silahlı ve teçhizatlı olduğu bildiriliyor… Anarşistler hepimizin bildiği gibi deniz ve kara sınırlarında olan trafiğin çok az olduğu bir zamanda bu gücün artırılması­na daha önce dikkat çekmişler ve şikayette bulunmuşlardı. Çünkü bu gücün kendileri­ne karşı kullanılacağının farkındaydılar.” Lister’in tümeninin ya da Onvell’ın deyimiyle asaltos’ların yanı sıra bu askerlerin mesela Aragon cephesine gönderilmiş olabileceğini düşünün. Bu iyi silahlanmış, iyi eğitimli askerlerin devrimlerinin başarılarının tasfiye edildiği bilgisinin, merkezi hükümet tarafından silahlardan mahrum bırakılmış milisler üzerinde yapacağı etkiyi de düşünün.

[85]       Akt. Rocker, The Tragedy of Spain, s. 37.

[86]        Referans için bkz. Bolloten, a.g.y., s. 192, no. 12.

[87]        Doğu’yla ilgilendiği kadarıyla Rocker (The Tragedy of Spain, s. 25) “kolaylıkla an­laşılır sebeplerle Rus basınının İspanyol işçi ve köylülerinin sosyal temelde yeniden ya­pılanmasıyla ilgili tek kelime yazmadığı”nı iddia eder. Bu iddianın doğruluğunu kontrol edemedim ama doğru olması çok şaşırtıcı gelmez.

[88]        Bkz. Dante A. Puzzo, Spain and the Great Powers: 1936-1941 (New York, Columbia University Press, 1962), s. 86 vd. Bu kitap İç Savaş’ın uluslararası düzeydeki arka planı­nın ayrıntılı ve ufuk açıcı bir analizini sunar.

*) Daha kesin olarak, birçok örnekte Franco yanlısı subaylar öldürüldüler ve denizciler

Cumhuriyet’e sadık kaldılar.

[90] Krş. örneğin Jackson, a.g.y., s. 248 vd.

[90] Londra’daki Amerikan elçisi Hershel V Johnson’ın bildirdiği gibi, akt. Puzzo, a.g.y., s. 100.

[91]       Bkz. Broue ve Temime, a.g.y., s. 288-289.

[92]        Akt. Thomas, The Spanish Civil War, s. 531, dipnot 3. Rocker, The Tragedy of Spain, s. 14, Churchill’in ülke Yatışana’ kadar beş yıl yansız diktatörlük’ önerisini aktanr (refe­rans göstermeden), sonra ‘parlamenter kurumların canlandınlması’na bakabilirlerdi.

[93]       Puzzo, a.g.y., s. 116.

[94]       A.g.y., s. 147. Eden elbette Sovyetler Birliği’ne gönderme yapıyor. İspanya Cumhu- riyeti’ne Rus yardımının analizi için bkz. Cattell, a.g.y., krş. 8.

[95]        Krş. Puzzo, a.g.y., s. 147-148.

[96]       A.g.y., s. 212.

[97]       A.g.y., s. 93.

[98]       A.g.y., s. 248.

[99]       Puzzo, a.g.y., s. 151.

[100]      Puzzo, a.g.y., s. 160. “Sosyalist, komünist ve anarşistlerden oluşan Madrid’deki bir hükümet, hem tspanya’daki hem de Latin Amerika’daki Amerikan iş dünyasının çıkarla­rına tehdit oluşturmuyor değildi” (s. 165) yorumunu yapar. Bu arada Hull, İspanyol hü­kümetinin tavrı konusunda yanılıyordu. Sorumsuz solcu unsurlara silah verilmemişti, silahlan onlar ele geçirdiler, böylelikle Franco’nun zaferinin daha önce gerçekleşmesi en­gellendi.

[101]     Bkz. Jackson, a.g.y., s. 458.

[102]      Krş. Bultmann, a.g.y., s. 197. Elbette Amerikan liberalizmi her zaman kralcıydı ve hem Franco’ya hem de devrime karşıydı. Devrime karşı tavrın bu karşılaştırmayla net bi­çimde gösterildiğine dikkat çeker Guttmann, s. 165: Temmuz 1937’de “İspanya’da Stali- nistlerin rolünü teşhir eden Liston Oak’ı [bkz. dipnot 1231 dinlemek için 300 kişi Ulu­sal Meydan’da toplandı; burjuva demokrasisinin korunmasını kutlayan Earl Browder ve Norman Thomas’a yardım için Madison Square Garden’da 20 bin kişi toplandı.”

[103]     A.g.y., s. 198.

[104]      Uluslararası tepkilerle ilgili bu gözlemlerden sonuç çıkarmak için, Vatikan’ın 1937 Ağustos’unda Franco hükümetini dejacto, 1938 Mayıs’ındaysa dejure tanıdığının altı çi­zilmelidir. Franco’nun nihai zaferi üzerine Papa XII. Pius hemen şu konuşmayı yaptı: “Tanrı İspanya’ya barış ve zafer bahşetti… Şimdi çağımız maddeci ateizminin sapkınlığı­na karşı, her şeyin ötesinde dinin ve kutsal Ruh’un ebedi değerlerine dayanan en büyük kanıt sağlanmıştır.” Elbette Katolik Kilisesi’nin tavrı daha sonra önemli bir değişiklik ge­çirdi -Amerikan devleti içinse bu dahi söylenemezdi.

[105]     Bkz. dipnot 60.

[106]     Bkz. örneğin Harold D. Lassvvell’deki Machajski göndermesi: The World Revoluüon of Our Time: A Eramework for Basic Policy Research (Hoover Institute Studies; Stanford, Calif., Standford University Press, 1951); genişletilmiş yeniden basım, ed. Harold D. Lassvvell ve Daniel Lerner, World Revolutionary Elites: Studies in Coercive Ideological Mo- vements (Cambridge, Mass., The M.l.T. Press, 1965), s. 29-96. Daniel Bell, Machajski’niıı ‘entelektüellerin baskın olacağı’ yeni bir sömürü sisteminin ideolojisi olarak sosyalizm eleştirisiyle ilgili çok geniş bir tartışma yapar; burada bahsettiğimiz pek çok konuya doğ­rudan değinen çok bilgilendirici bir makale şudur: “Two Road from Marx: The Themes of Alienation and Exploitation, and Workers’ Control in Socialist Thought”, The End of Ideology içinde, s. 335-368.

[107]       Lassvvell, a.g.y., s. 85. Bu açıdan Laswell’in tahmini, daha önce aktardığımız maka­ledeki Bell’in tahminine benzer.

[108]     Christian Science Monitor’de (15 Mart 1968) özetlenmiştir. Ben metni görmedim, bu yüzden raporun doğruluğu hakkında bir şey söyleyemiyorum.

[109]      Sadece en yeni örnek olduğu için, 22 Ocak 1968’de McNamara, Senato Silahlı Kuv­vetler Komisyonu önünde tanıklık yaptı: “1966 başlarında komünist yerel ve gerilla güç­lerinin önemli zayiata uğradığının kuvvetli kanıtları ortaya çıktı. Sonuç olarak savaştaki etkililikte ve moralde bir düşüş vardı…” Tet saldırısı bu tanıklıktan birkaç hafta sonra başlatıldı. Son derece uygun bir yorum için bkz. I.F. Stone’s Weekly, 19 Şubat 1968.

[110] Bu retoriğin ardındaki gerçeklik birçok yerde ortaya konmuştur. Özellikle ikna edi­ci bir açıklama için bkz. Vietnam – A Voice from the Villages’dan Asahi Shımbun muhabi­ri Katsuichi Honda. Temin için: Committee for The English Publication of “Vietnam – a Voice from the Villages”, c/o Mrs. Reiko Ishida, 2-13-7, Bunkyo-Ku, Tokyo.

1) EW Schelling, Philosophical lnquires into the Nature of Human Freedom.

[112] R.D. Masters, First and Second Discourses’un bu baskısı için Jean-Jacques Roussea- u’nun yazdığı önsöz.

[113] Bir yüzyıl sonra Proudhon’un yazdıklarıyla karşılaştırın: “Bir insanın düşüncelerini, iradesini, kişiliğini yadsıma gücünün bir ölüm ve hayat gücü olduğunu ve bir insanı kö­le yapmanın onu katletmek olduğunu göstermek için uzun boylu tartışmak gerekmez.”

[114] Akt. ed. Lehning, Bakunin, Etatisme et anarchie, editörün notu 50, P Screcker’den “Kant et la revolution française”, Revue philosophique1 Eylül-Ekim 1939.

[115]               Bunun geçerli görüş olmadığını eklememe gerek yok. Tartışma için bkz. E H. Lenne- berg, Biological Foundations of Language; benim Language and Mind; E.A. Drewe, G. Ett- linger, A D. Milner ve R.E. Passingham, “İnsan ve Maymun Davranışı Araştırması Sonuç­larının Kıyaslamalı Bir Gözden Geçirilmesi”, Instıtute of Psychiatry, Londra, yayınlanma­mış taslak, 1969; PH. Lieberman, D.H. Klatt ve WH. Wilson, “Rhesus Maymunları ve Di­ğer İnsan Dışı Primatların Ünlü Harf Repertuvarlarında Ses Üretim Yolunun Kısıtlama­ları”, Science, 6 Haziran 1969 ve PH. Lieberman, “Primatların Ses Çıkarması ve İnsanın Dil Yetisi”, Journal of the Acoustical Society of America, C. 44, No. 6 (1968).

[116]               Yukarıda aktarılan kitapta ve Current Issues in Linguistic Theory.

[117]               Wilhelm Humboldt’un The Limits of State Action’ın J.W. Burrow edisyonunun sunuş bölümü. Sonraki alıntıların çoğu buradandır.

[118] Kant’ın yukarıda aktarılan fikirleriyle karşılaştırın. Kant’ın makalesi 1793’e yayınlan­dı; Humboldt’un fikirleri 1791-1792’de yazıldı. Kısmen basıldı ama o yaşarken tamımı basılmadı. Bkz. Burrow’un Humboldt’un Lirnits of State Action’ına yazdığı sunuş.

[119]  Thomas G. Sanders, “Latin Amerika’da Kilise”, Foreign Affairs, C. 48, No. 2 (1970).

[120] İkinci alıntı Humboldt’un 1791 Fransız anayasası üzerine yorumundandır -kısmi tercümesi, ed. Marianne Cowan, Hümanist Without Portfolio içindedir.

[121]  Rudolf Rocker, “Anarşizm ve Anarko-sendikalizm”, Paul Eltzbacher, Anarchism için­de. Nationalism and Culture adlı kitabında Rocker, Humboldt’u otoriter devlete muhale­fetin ve doğal haklar doktrinin ‘Almanya’da en önde gelen temsilcisi’ olarak tanımlar. Ro- usseau’ya otoriter doktrinin habercisi olarak bakar, fakat daha liberter Discourse on Ine- quality’i değil de sadece Social Contract’ı göz önüne alır. Burrow, Humboldt’un makalesi­nin “19. yüzyıl popülist, anarşist ve sendikalist siyasal teorilerinin çoğu”nu öncelediğini ve erken Marx’ın ipuçlarını verdiğini söyler. Ayrıca bazı yorumlar için bkz. benim Car- tesian Linguistics, No. 51.

[122]  Kari Polanyi, Büyük Dönüşüm [çev. Ayşe Buğra, 1986, Alan Yayınlan].

[123]   Akt. Paul Mattick, “İşçi Kontrolü”, ed. Priscilla Long, The New Left, s. 377. Ayrıca bkz. Bölüm IV, s. 143.

[124]  Akt. Martin Buber, Paths in Utopia, s. 19.

[125]   Ama Rousseau “pek çok saygıdeğer insanın yardımıyla ancak sürdürülebilen… ve onların bütün ihtimamına rağmen, görünen avantajlardan ziyade gerçek belalar doğuran bir anayasa”yı küçümserken, “ilk masumiyeti”ni kaybetmiş ve artık “yasalar ve şefler ol­madan” yapabilen bir adam olarak kendini toplumunun “kutsal bağlarına saygı göster- me”ye ve “yasalara ve onlan yazan ve icra eden insanlara titizlikle itaat etme”ye adar.

[126] Bkz. Bölüm 4.

[127] Davranış bilimlerinin belli çeşitleri bakımından, hileli iddianın bir tartışması için bkz. [Chomsky’nin For Reasons of State’inde] Bölüm Vll.

[128] Octave Mirbeau, akt. James Joll, The Anarchism, s. 145-146.

[129] Rudolf Rocker, Anarchosyndicalism, s. 31 (2004’de AK Press tarafından Anarcho- Syndicalism: Theory and Practice adıyla tekrar yayınlandı].

[130]                Diego Abad de Santillan, A/ter the Revolutiorı, s. 86. Devrimin başlamasından birkaç ay sonra kaleme alman son bölümde, bu hat boyunca şimdiye kadar başarılan şeyden duy­duğu memnuniyetsizliği dile getirir. İspanya’da toplumsal devrimin tamamlanmasıyla il­gili olarak benim American Power and the New Mandarım kitabımın 1. Bölümü’ne ve dip­notlara bakabilirsiniz; Broue ve Temime’in önemli çalışması daha sonra İngilizce’ye çev­rildi. Başka birkaç önemli çalışma daha yayınlandı; özellikle Frank Mintz, L’Autogestion dans l’Espagne revolutionnaire (Paris: Editions Belibaste, 1971); Cesar M. Lorenzo, Les Anarchistes espagnols et le pouvoir, 1868-1969 (Paris: Editions du Seuil, 1969): Gaston Leval, Espagne libertaire, 1936-1939: L’Oeuvre constructive de la R&volution espagnols (Pa­ris: Editions du Cercle, 1971). Ayrıca bkz. Vemon Richards, Lessons of the Spanish Revo- lution, genişletilmiş 1972 basımı.

[131]                Akt. Robert C. Tucker, The Marxian Revolutionary Idea, Marksizm ve anarşizm tartış­masında.

[132] Bakunin’in Herzen ve Ogareffe bir mektubu, 1866. Akt. Daniel Guerin, Jeunesse du socialisme libertaire, s. 119.

[133]                Fernand Pelloutier, akt. Joll, Anarchists. Kaynak: “L’Anarchisme et les syndicats ouv- riers”, Les Temps nouveaux, 1895. Tam metin Daniel Guerin’in editörlüğünü yaptığı Ni Dieu, ni Maitre kitabında; anarşizmin mükemmel bir tarihsel antolojisi. [AK Press, 1998],

[134]                Martin Buber, Paths in Utopia, s. 127.

[135] Bakunin şöyle der: “Ne kadar demokratik olursa olsun hiçbir devlet, hatta en ktzd cumhuriyet bile, insanlara yukarıdan şiddet ve müdahale olmaksızın özgür özörgütlen- me ve kendi işlerinin aşağıdan yukarıya idaresi gibi gerçekten istedikleri şeyi veremez, çünkü her devlet, Bay Marx’ın uydurduğu sözde Halk Devleti bile, özünde, insanlann ih­tiyaçlannı kendilerinden daha iyi bildiğini düşünen, kendini beğenmiş entelektüellerin ayrıcalıklı bir azınlığı aracılığıyla kitleleri yukarıdan yönetecek bir makinedir yalnızca…” “Fakat yakalandıkları hastalık, ‘halk hastalığı’ -demokratik Cumhuriyetteki ‘halk hasta­lığı’- yaftası yapıştırılan hastalıksa, insanlar kendilerini daha iyi hissedecektir” (Statism and Anarchy [1873], Dolgoff, Bakunin on Anarchy içinde, s. 338). Elbette Marx meseleyi farklı görür. Bu tartışmada, Paris Komünü’nün etkisi için bkz. Daniel Guerin’in Ni Dieu, ni Maitre’deki yorumu; ayrıca onun Pour un marxisme libertaire. Ayrıca bkz. dipnot 24

[136]   1917 sırasında Lenin’in soldaki ‘entelektüel sapma’ üzerine bkz. Robert Vincent Da­niels, “Devlet ve Devrim: Komünist İdeolojinin Doğuşu ve Dönüşümü Üzerine Bir Vaka Çalışması”, American Slavic and E ast European Revievv, C. 12, No. 1 (1953).

[137] Michael Bakunin, “La Commune de Paris et la notion de l’etat”, yeniden basımı Guerin, Ni Dieu, ni Maitre içinde. Bakunin’in özgürlük koşulu olarak bireysel doğa ka­nunları konusunda son sözü, 9. Bölüm’de tartışılan rasyonel ve romantik gelenekte ya­ratıcı düşünce geliştirmeye yaklaşımla karşılaşünlabilir. Bkz. benim Cartesian tinguistics ve Language and Mind.

[138] Shlomo Avineri, The Social and Political Thought of Kari Marx, s. 142, Kutsal Ailede­ki yoruma gönderme yapar. Avineri sosyalist hareket içinde yalnızca İsrail kibbutizm’inin “mevcut toplumsal örgütlenme formlarının ve tarzlarının gelecek toplumun yapısını be­lirleyeceğini anladığı”nı söyler. Ama daha önce belirtildiği gibi, bu anarko-sendikalizmin karakteristik bir tavrıdır.

[139]  Rocker, Anarkosyndicalism, s. 28.

[140]  Bkz. Guerin’in daha önce alıntılanan kitabı.

[141]  Kari Marx, Critique of the Gotha Programme.

[142]   Kari Marx, Grundrisse der Kritik der Politischen Ökonomie, akt. Mattick, Marx and Keynes, s. 306. Bununla ilgili olarak bkz. Mattick’in makalesi “İşçi Denetimi”, ed. Pris- cilla Long, The New Left ve Avineri, Social and Political Thought of Marx.

[143]   Kari Marx, Capital, akt. Marx’ın devrimcilere ‘tatmin olmamış bir tüketici’den çok hayal kırıklığına uğramış bir üretici’ olarak baktığını haklı olarak vurgulayan Robert Tucker (The Mandan Revolutionary Idea). Kapitalist üretim ilişkilerinin daha radikal bu eleştirisi, liberter Aydınlanma düşüncesinin doğrudan bir ürünüdür.

[144]  Marx, Capital, akt. Avineri, Social and Political Thought of Marx, s. 83.

[145]   Pellootirer, “Anarşizm”.

[146]    “Qu’est-ce que la propriete?” “Mülkiyet hırsızlıktır” cümlesi, hırsızlık meşru bir mülkiyetin varlığını önvarsaydığından, bu cümlede bir mantık sorunu olduğunu düşü­nen Marx’ı kızdırır.

[147]  Akt. Buber, Paths in Utopia, s. 19.

[148] Kari Marx, The Civil War in France, s. 24. Avineri, Marx’ın Komün üzerine bu ve baş­ka yorumlarının haklı bir şekilde niyet ve planlara gönderme yapüğını söyler. Başka yer­de Marx’ın açıkladığı gibi, onun değerlendirmesi bundan daha radikaldi.

[149] Arka plan için bkz. Walter Kendall, The Revolutionary Movement in Britain.

[150]  Colectivisations: L’Oeuvre constructive de la Revolution espagnole, s. 8.

[151]  Tartışma için bkz. Mattick, Marx and Keynes ve Michael Kidron, Western Capitalism Since the War. Ayrıca benim At War vvith Asia’daki alıntılara ve tartışmaya bakın: 1. Bö­lüm, s. 23-26 [yeniden basım, AK Press, 2004],

[152]   Bkz. Hugh Scanlon, The Way Fonvard for Workers’ Control. Scanlon büyük İngiliz sendikalarından biri olan AEFnin başkanıdır. Örgüt 1968 Mart’mdaki 6. İşçi Denetimi Kongresi’nin bir sonucu olarak kuruldu ve araştırmaları teşvik edip bilgi yayan bir mer­kez olarak çalıştı.

[153]  A.g.y.

[154]  Marx, Civil War in France, s. 62-63.

*) Freres Ignorantins: 1680’lerde, özellikle yoksulların çocuklarına parasız dinsel eğitim sağlayan, iffet, yoksulluk, itaat yemini edilen Katolik eğitim sistemi, (ç.n.)

[155]  Arthur Rosenberg, A History of Bolshevism, s. 88.

[156] Procrustes: Efsaneye göre, yatağına uydurmak için kurbanlarının kol ve bacaklarını çekip uzatan, kesip kısaltan soyguncu, (ç.n.)

[157] Bu makalenin orjinali Rudolf Rizman’ın (ed.) Antologija anarhizma: Knjiznica revolu- cionarne teorije (Ljubljana, 1986) kitabının önsözü olarak yayınlandı.

[158] ABD Kongresine 1774-1781 yıllarında verilen ad. (ç.n.)

[159] Bu konuşma Ocak 1990’da, Glasgow tskoçya’da yapıldı: “Glasgovv Conference on Self- Determination and Power: Life Task, Political Task”.

[160]                Davie, The Democratic Intellect (Edinburg University Press, 1961), s. 274 vd.

[161] Marchamont Nedham, 1650, akt. Edmund S. Morgan, Inventing the People (Norton, 1988), s. 79; Hume, s. 1 -birebir alıntılar.

[162] Diego Ribadeneria, Boston Globe, 1 Ocak 1990.

[163] Galeano, Days and Nigths of Love and War (Monthly Review, 1983).

[164] James Harris, Ralph Cudworth. Bkz. benim Cartesian Linguistics (Harper and Row, 1966) ve daha ileri tartışma için bu kitabın 2. Bölümü (“Dil ve Özgürlük”); ayrıca, ed. James Peck The Chomsky Reader (Pantheon, 1987).

[165] Benim Turning the Tide (South End, 1985), V Bölüm’e bakınız; Thomas Ferguson ve Joel Rogers, Right Turn (Hill and Wang, 1986); Ferguson, “By Invitation Only”, Socialist Revievv, 19 Nisan 1989.

[166] Margaret Judson, akt. Leonard W. Lewy, Emergerıce of a Free Press (Oxford Univerrity Press, 1985), s. 91.

[167] Christopher Hill, The World Turned Upside Down (Penguin, 1975). Hill şöyle devam eder: “En azından Locke rahiplerin Tanrı’nın kendi yanlarında olduğunu söylediğini kas­tetmez.”

[168]   Levy, a.g.y. Milton’ın Areopagitica’smm ‘toptan hoşgörüsüzlüğü’nde yanlış olarak li­beral bir başvuru olduğuna inanılır; bkz. John Illo, Prose Studies (Mayıs, 1988, No. 1). Milton’ın kendisi broşürün amacını şöyle açıklar: “Doğru ye yanlışın, cezalandırılacak ve bastırılacak şeyin belirlenmesi, vasat yargılamanın cahil insanlarının… kontrolü altında olmayabilir”; yalnızca “zararlı ya da hakaretamız,” “hatalı ya da rezil,” “imana ya da tö­reye” “papalığa” ve “açık batıl itikada” “mutlak olarak karşı zındık” olduğunu düşündü­ğü işi yasaklama otoritesi, doğru inancın “atanmış görevlisi”ndedir.

[169]  Morgan, a.g.y.

[170] Todorov, The Conquest of America (Harper and Row, 1983), s. 5, 150. “16. yüzyıl İs­panyol hümanizminin doruklarından biri” olan, profesör ve teolog Francisco de Vito- ria’dan alıntılar.

[171]  Bkz. Turning the Tide, s. 162.

[172] Bkz. benim Turning the Tide (Boston: South End, 1985); Necessary Illusions (South End Press, 1989). Lansing ve Wilson için bkz. Lloyd Gardner, Safefor Democracy (Ox- ford University Press, 1987), s. 157, 161, 261, 242.

[173] VVali Street Journal, 13 Aralık 1973.

[174] Daha ileri tartışma ve referanslar için bkz. Necessary Illusions, Kısım VIII, ek V.

[175]  Levy a.g.y. s. 178-179, 297, 337 vd.; Levy, Jefferson and Civil Liberties: the Darker Si­de (Harvard University Press, 1963; Ivan Dee, 1989, s .25 vd.)

[176]  Akt. Levy, a.g.y. 45.

[177]   Bkz. Chirisopher Frew, “Demokrasi Korkusunda Ödlek Kaytarma”, Scotsman, 3 Ağustos 1989, (ne yazık ki yalnız olmayan) Paul Johnson ve Hugh Trevor-Roper’a gön­derme yapar. Rüşdi mahkemede tahrikçi karalama ve dine saygısızlıkla suçlandı ama Yüksek Mahkeme dine saygısızlık yasasının yalnızca Hıristiyanlık için geçerli olduğuna, İslam için geçerli olmadığına ve yalnızca “Majestelerine ya da Majestelerinin Hükümeti­ne ya da diğer devlet kurumlarına karşı” sözlü saldırının tahrikçi karalama sayılacağına hükmetti (New York Times, 10 Nisan 1990). İngiliz yasalarının, benzerleri gibi, yalnızca içerideki iktidan eleştiriden koruduğu kabul edilmekle birlikte, mahkeme bu şekilde Ayetullah Humeyni, Stalin, Goebbels ve diğer özgürlük karşıtlarının temel doktrinlerini desteklemiş oldu.

[178]  Akt. Herbert Schiller, The Corporate Takeover of Public Expression (Oxford University Press, 1989).

[179]   McCann, An American Company (Crown, 1976), s. 45. Medyanın gülünç işleri için bkz. benim Turning the Tide (South End, 1985), s. 164 vd. Ayrıca bkz. William Preston ve Ellen Ray, “Disinformation and Mass Deception: Democracy as a Cover Story”, ed. Richard O. Curry, Freedom at Risk (Temple University Press, 1988).

[180] Gizli belgelerden aktarılmıştır. R.R.A. Marlin, “Propaganda and the Ethics of Persu- asion”, International Journal of Moral and Social Studies, Yaz 1989. Bu konuda daha faz­lası için bkz. benim “Intellectuals and the State”, Huizinga makalesi, Leiden, Aralık 1977; yeni basım Toward a New Cold War içinde (Pantheon, 1982).

[181] Daha fazla ayrıntı için bkz. benim makalem ve kaynaklan: “Democracy in the In- dustrial Societes”, Z Magazine, Ocak 1989.

[182] Pastor, Condemned to Repetition (Princeton University Press, 1987, s. 32), vurgular onundur.

[183] Bu söyleşi Mayıs 1995’de Red and Black Revolution: A Magazine of Libertarian Commu- nism, No: 2 (1995-1996) için Kevin Doyle tarafından yapıldı ve Noam Chomsky, Langua- ge and Politics’de yayınlandı; genişletilmiş baskı, ed. C.P Otero (Oakland: AK Press, 2004), s. 775-785.

[184] Bu yazının ilk defa yayınlandığı yer olarak bkz. Noam Chomsky, Povvers and Prospects: Rejlections on Human Nature and the Social Order (St Leonards, New South Wales: Ailen and Unwin, 1996; Boston: South End Press, 1996), s. 70-93, 222-223.

[185] Rudolph Rocker, Anarco-syndicalism (Londra: Secker and Warburg, 1938); P. Eltzbac- her’ın “Anarchism and Anarco-syndicalism” makalesi eklenmiştir (Londra: Freedom Press, 1960) [Yeniden basım 2004’de AK Press tarafından yapıldı: Anarco-Syndicalism: Theory and Practice].

[186] Brady, Business as a System of Povver (New York: Columbia University Press, 1943). Şirket propagandası hakkında, özellikle Alew Carey’in öncü çalışmasına bakınız; bazı ye­ni derlemelerle Taking the Risk out of Democracy (Urbana: University of lllionis Press, 1997) ve savaş sonrası Amerika hakkında, Elizabeth Fones-VVolf, Selling Free Enterprise: The Business Assault on Lahor and Liberalism, 1945-1960 (Urbana: University of Illinois Press, 1995), genel konu üzerine ilk Amerikan akademik çalışması. Ayrıca bkz. William Puette, Through Jaundiced Eyes: Hovv the Media Vievv Organized Lahor (Ithaca: Cornell University Press, 1992); William Solomon ve Robert McChesney’in editörlüğünü yaptı­ğı Nevv Perspectives in US. Communication History (Minneapolis: University of Minneso­ta Press); McChesney, Telecommunications, Mass Media and Democracy (Nevv York: Ox- ford University Press, 1993).

[187] Harvard hukuk tarihçisi Morton Horwitz’in çalışması bu konuda özellikle aydınlatı­cıdır: The Transformation of American Law, 1870-1960, C. II (New York: Oxford Univer- sity Press, 1992).

[188] Ed. Gary Zabel, Art and Society: Lectures and Essays by William Morris (Boston: Geor- ge’s Hill, 1993). Hugh Grant Adams, akt. Ronald Edsforth, Class Conflict and Cultural Consensus (New Brunswick: Rutgers University Press, 1987), s. 29. Ayrıca bkz. Patricia Cayo Sexton, The War on Labor and the Left (Boulder, CO: Westview Press, 1991).

[189] Tartışma için bkz. benim Russell’ın anısına yaptığım konuşma: Problems of Knowled- ge and Freedom (New York: New Press, 2003). Dewey hakkında özellikle bkz. Robert VVestbrook, John Dewey and American Democracy (İthaca: Cornell University Press, 1991).

[190] James Buchanan, The Limits of Liberty: Betvveen Anarchy and Leviathan (Chicago: Uni- versity of Chicago Press, 1975), s. 92.

[191]                Stephen Kinzer, New York Times, 14 Ekim 1994.

[192]                Jane Perlez, New York Times, 7 Ekim 1994.

[193] Kimi karşılaştırma çabaları ve bu konudaki kıt literatürün gözden geçirilmesi için bkz. benim, Year 501. Ayrıca, World Orders, Old and New, 2. baskı (New York: Columbia University Press, 1994). Bazıları ilginç olmasına rağmen tepkileri atlayacağım.

[194] Montgomery, The Fa/Î of the House Labor (New Haven: Yale University Press, 1987), s. 7; Jon Bekken, ed. Solomon ve McChesney, Nevv Perspectives in U.S. Communication History içinde; Fones-Wolf, Selling Free Enterprise. Birkaç yıl sonra İngiltere’deki benzer gelişmeler için bkz. Edwad Herman ve Noam Chomsky, Manufactoring Consent, 2. baskı (Nevv York: Pantheon, 2002), I. ve II. Bölüm.

[195] George Melloan, Wall Street Journal, 16 Mayıs 1994.

[196] Ware, The Industrial Worker 1840-1860 (Chicago: Ivan Dee, 1990; 1924 baskısının yeni basımı); Montgomery, Citizen Worker (Cambridge: Cambridge University Press, 1993).

[197] Von Humboldt, bkz. benim Cartesian Linguistics (New York: Harper and Row, 1996); “Language and Freedom”, 1969, yeni baskı For Reasons of State içinde (Nevv York: Pant- heon, 1973) ve ed. James Peck, The Chomsky Reader (Nevv York: Pantheon, 1987). Ayrı­ca, Problems of Knowledge and Freedom. Smith için bkz. Patricia Werhane, Adam Smith and His Legacyfor Modern Capitalism (Nevv York: Oxford University Press, 1991) ve Ye- ar SOI. De Tocqueville, Jefferson için bkz. John Manley, “American Liberalism and the Democratic Dream”, Policy Studies Review, C. 10, No: 1 (1990); “The American Dream”, Nature, Society, and Thought, C. 1, No: 4 (1988).

[198] Rajani Kanth, Political Economy and Laissez-Faire (Boulder, CO: Rowman and Little- field, 1986); daha ileri tartışma için bkz. World Orders.

[199] David Firestone, Nevv York Times, 29 Nisan 1995; vergi kesintisi, Steven Lee Myers, New York Times, 28 Nisan 1995.

[200]  Fortune, 15 Mayıs, 1 Mayıs 1995; Business Week 6 Mart 1995.

[201]  Business Week, 30 Ocak 1995; 15 Mayıs 1995.

[202] Bu söyleşi Brezilya’da Kasım 1996’da Pablo Ortellado ve Andre Ryoki İnoue tarafın­dan yapıldı. İlk kez, Sao Paulo Üniversitesi Tarih Bölümü öğrencilerinin dergisi Tempo- raes’in (Demokrasi ve Özyönetim üzerine) özel bir sayısında yayınlandı (Sao Paulo: Hu- manitas, 1999). Daha sonra Chomsky’nin anarşizm üzerine makale ve mülakatlarının yer aldığı bir derlemede yayınlandı: Notas sobre o Anarquismo, ed. Felipe Correa, Sao Paulo: İmaginârio/Sediçao, 2004.

[203] Bu söyleşi Emma Goldman Külliyatı’nın yardımcı editörü Barry Pateman tarafından Şubat 2004’de Cambridge, MA’de yapılmıştır.

[204] Bu söyleşi 14 Temmuz 2004’de, MA, Cambridge’de, Avrupa, Slovenya, Ljubljana Üni­versitesi, Sosyal Bilimler Bölümü asistan/yardımcı araştırmacı Ziga Vodovnik tarafından yapıldı. Kısa bir bölümü Znet’de (www.zmag.org) yayınlandı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir