ANKARA’DA GİZLİ İSRAİL DEVLETİ Mİ VAR? – HASAN DEMİR

Eşik

Biz önsöze ‘eşik’ diyoruz..

Bu eşiği aştığımızda göreceklerimiz muhtemelen, “Milleti teferruatla meşgul ediyorlar!” kanaati ile özetlenecektir..

Çünkü..

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), “Vatan sevgisi imândandır!” diyor. Gazi Mustafa Kemal Atatürk de, “Mevzu­bahis olan vatansa gerisi teferruattır!” uyarısında bulunuyor.

Vatan ve imân bugün çok ciddi bir tehlike altındadır.

Zira bölgemizde 22 devletin sınırlarını değiştirecek olan “Büyük Ortadoğu” ve Türkiye’mizde vatanın savunulmasında millete Çanakkale ruhunu emzirecek değerleri çürütmek için de “Dinlerarası Diyalog” projeleri Haçlı/Siyon ittifakı tarafından devreye sokulmuş bulunuyor. Bütün bunlar olur yani BOP hazırlanırken ve “Dinler Arası Diyalog” projelendirilirken ne Türkiye’ye, ne bir başka İslâm ülkesine hiçbir şey sorulmamış, tek kelime danışılmamıştır.

Haçlı/Siyon İttifakı İsrail’in güvenliğini sağlamak ve petrol, boraks, doğalgaz, altın, su ve toryum olmak üzere coğrafya­mızdaki zenginliklere Haçlı/Siyon ittifakı adına el koymak için bu projeleri üretmiştir ve ne acıdır ki Türk Hükümeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan işte böyle bir BOP’un Eş Başkanı ve böyle bir Dinlerarası Diyalogun “Medeniyetler İttifakı” görevli­sidir. Ve ne acıdır ki Sayın Erdoğan bu Haçlı/Siyon projelerini ülkesi Türkiye’ye ve dindaşları diğer İslâm ülkelerine, adı geçen ittifak adına reklam etmekte, pazarlamakta, taşımaktadır.

Bu projeler hayata geceli beri Bush tarafından “Haçlı sefe­ri başlattım” denilerek Afganistan’a girilmiş, Irak işgal edilmiştir. Bu projelerin gereği olarak Kıbrıs Rumları AB üyesi yapıl­mış, İstanbul’da Patrikhane Vatikanlaşma yönünde önemli adımlar atmış, Ermeniler dünyada ve Türkiye’de yeni mevziler kazanmış, ülke federatif bir yapıya doğru hızla yol almaya baş­lamıştır. Topraklarımız, fabrikalarımız, bankalarımız, madenle­rimiz, üniversitelerimiz bir bir yabancıların eline geçmeye baş­lamıştır. Bu projeler uygulamaya konulalı beri Türkiye misyo­nerlerin cenneti haline gelirken Camilerimizde hutbelerimize müdahale edilmiş, Fatiha Suresi’ndeki Hıristiyan ve Yahudileri kasteden ayet mealleri ders kitaplarından çıkartılmış, “Vatan sevgisi imândandır” diyen Hz. Muhammed (s.a.v)’i unuttur­mak için “İbrahimi Dinler” ve “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır!” diyen Mustafa Kemal unutturulmak için de Lozan delik deşik edilmiş, Atatürk’e ve onun bu millete ve bütün maz­lum milletlere kazandırdığı her değere karşı saldırıya geçilmiş­tir.

Evet bugün vatan da iman da tehlike altındadır.

Realite bu iken millet laiklik gibi, cumhuriyet gibi, demok­rasi gibi, eşi başörtülü olan şunu yapamaz, bunu yapamaz gibi gerçekten teferruatla meşgul edilmekte ve bilerek-bilmeyerek birer Haçlı/Siyon ittifakı projeleri olan BOP ve Medeniyetler İttifakı projeleri gönüllüsü, yani vatanı ve imânı yakın ve ciddi tehlikeye musallat eden emperyalist dayatmaların taşeronluğu­na soyunanlara millet nezdinde itibar sağlanmaktadır.

Biz buna, “Bir Tarihi körlük bir Tarihi nankörlüğe taç giy­diriyor” da diyebiliriz.

“Eşik aşılıp” odalara girildikçe neleri kastettiğimiz çok da­ha net anlaşılacaktır.

Ankara’da İsrail gizli devleti mi var?

Sahibi belirsiz Kardak kayalığı için Yunanistan’la savaşı göze alan Türkiye, sıra İsrail’e gelince niye yelkenleri indiriyor? Yoksa Ankara’da İsrail gizli devleti mi var? Suriye sınırındaki 3 milyon dönüm arazi vatan toprağı değil mi? Yoksa Yunanistan düşman da İsrail dost mu? Diplomatik üslup dışında kim İsra­il’e dost diyorsa işte o aslında Ankara’daki İsrail derin devleti­nin adamıdır.

Çünkü İsrail dost değil, düşmanın en sinsisi, en kararlısı, en güçlüsü ve en acımasızıdır.

Bunu ben değil İsrailli yetkililer söylüyor.

Türkiye, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olmasına rağ­men, yine Türkiye Konya üzerinde İsrail savaş uçaklarına eği­tim uçuşu yaptırarak Filistin halkına ve kendi geçmişine ihanet etmesine rağmen İsrail, Türkiye’ye, hem Irak’ta Barzani-Talabani önderliğinde kurulmuş bulunan “Yahudi Kürdistan”ın merkezinde yer alarak, hem bayrağında tahrif edilmiş Tevrat’a göre “Vaat edilmiş topraklan” iki mavi çizgi, yani Nil-Fırat’ı resmederek, hem Knasst (İsrail Parlamentosu) girişine Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bir kısmını da içine alan Arz-ı Mev’udu çakarak Türkiye’ye sürekli, “Elime fırsat geçtiğinde canına okuyacağım” deyip duruyor.

İsrail’in Türk ve Türkiye düşmanlığı böyle sembollerden ibaret değil. Siyonist Yahudi ABD, AB ve Türkiye içindeki “de­rin devletine” o kadar güveniyor ki, zaman zaman küstahlaş­maktan, Türk vatanı üzerindeki toprak emellerini açıkça dile getirmekten de çekinmiyor, çekinmedi.

Daha önce de yazdım.

“Lübnan Kasabı” Ariel Şaron 1982 yılında bir İtalyan gaze­tesinde Türkiye’nin işgalini tartışmış ve, “Türkiye ilgi alanımız içersindedir” dememiş miydi? 31.12.1982 tarihli Günaydın gazetesi Şaron “un bu küstahlığını okurlarına, “Haddini bil Şaron” diye duyurmamış mıydı?

Siz şimdi Şaron”un bu küstahlığını bir kenara bırakın, ABD-İsrail ittifakının Irak’ın kuzeyinde bir ‘Yahudi Kürdistan” kurduğunu ve bu devletin yaşayabilmesi için Akdeniz’e açılma gibi bir mecburiyeti olduğunu, ardından da, MOSSAD-CIA ve İngiliz Gizli Servislerinin 23 Mart 2004 günü bir futbol maçı esnasında Suriye’deki Kürtleri, Türkiye’deki ayrılıkçı Kürtler gibi nasıl ayaklandırdıklarını hatırlayın ve bu bilgilerinizin yanı­na, 1983 yılında, zamanın İsrail Dışişleri Bakanı İzak Şamir’in, “Türkiye’yi Kürdistan’ı işgal altında tutmakla” suçladığını ko­yun; bütün bunlar sizi iknaa yetmediyse, İsrail’de herkesin bildiği, “Bir Türk öldür, rahat et!” Yahudi atasözü üzerinde biraz düşünün bakalım..

Altı âdeta bir petrol denizi olan Türkiye-Suriye sınırındaki 3 milyon dönümlük arazinin 49 yıllığına İsrail’e devri demek bence Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bu topraklardan ebedi­yen vazgeçmesi demektir.

Türkiye kendi mayınını temizlemekten aciz olamaz…

Türkiye kendi mayınını temizleyemiyor mu, o zaman bıra­kınız otoparklar mayınlı kalsın. Böylece hem Irak’ın kuzeyin­deki Yahudi Kürdistan’ın Akdeniz” e doğru önünü tıkamış, hem “Nil’den Fırat’a” kadar, “Arz-ı Mev’ud” hayalleri kuran ve bu hedefine adım adım yaklaşmakta olan Siyonist İsrail’in önünü tıkamış, böylece vatana ihanet etmemiş olursunuz.

Türkiye’de bir kere olsun Türkler için bir şey yapılmaya­cak mı?

Büyük Ortadoğu Projesi için, “İnşallah hayata geçer, Di­yarbakır da bu projenin merkezi olur” diyen Başbakan ve Türkiye’yi yönetenler, proje sahiplerinin, “BOP Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek” diye açıkça yazıp çizdiklerini bilmi­yorlar mı?

Türkiye-Suriye sınırındaki 3 milyon dönümlük vatan top­rağının İsrail derin devletinin ortağı olduğu şirketlere 49 yıllığı­na devredilmek istenmesi kast edilen haritanın bir bakıma Irak’tan sonra Türkiye üzerinden de ufak ufak değişmeye baş­laması değil midir?

Herkes aklını başına toplasın.

Yoksa Yahudilerden aldığınız cesaret ödülleri cehennemi­niz olur; tamam mı!

(Yeniçağ, 2.05.2006)

İshak Alaton Erdoğan’a hangi konuda teminat verdi?

AKP Grubunda konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdo­ğan, “Milletin meclisinde oturup meşruiyeti başka meclislerde arayanlar o millete layık olamazlar!” diyor.

Hay Allah(c.c) razı olsun ne kadar da doğru söylüyor.

İyi de, sizin bu satırları okuduğunuz günden tam 525 gün önce, Star Gazetesi’nde Faruk Mangıra, “Nereden Nereye?” başlıklı bir yazı kaleme alıyor. Mangırcı’nın kaleme aldığı bu yazıyı, araştırmacı yazar Sayın Ergun Poyraz, Kasım 2006’da yayımladığı, “Tarikat, Ticaret, Siyaset ve Cinayet” üst başlığı ve (Masonlarla El Ele) parantezi ile kapak yaptığı kitabının önsözünde şu satırlarla aktarıyor:

“18 Ekim 2005 tarihli Star Gazetesi’nde Faruk Mangıra ‘Bu Kadar Demokrasi Fazla’ başlıklı yazısında, internet sitele­rinde Başbakan Erdoğan’a sorular başlığı ile yazılan yazılara dikkat çekiyordu. Bu haberin gazete sayfalarına yansımasına rağmen cevap verilmeyişi de olayı İlginç kılan gelişmeler ara­sında kalıyordu. Erdoğan ve Mason ilişkisini açıkladığı ve Er­doğan’ın AKP Genel İdare Kurulu’nda söylediği iddia edilen sözler özetle şöyleydi:

‘Tüm dünyadaki Yahudi Lobilerinin desteğini aldık Türki­ye’de her istediğimizi yapabiliriz. Ordu da Masonların kontro­lünde. İsrail’le stratejik işbirliği yapıldığı için paşaları İsrail bağ­lantımız ile bağladık. Masonlar, Mason Localarının kapatılma­sının hesabını Kemalizmi, Atatürkçülüğü, Atatürk’ü Türki­ye’den silerek intikamlarını Atatürk’ten alacaklar. İshak Alaton bana bu konuda teminat verdi.'(syf,19)”

İnanılır gibi değil öyle değil mi?

Gelin görün ki Sayın Mangırcı bu satırları kaleme alalı 525 gün geçmiş ve Ergün Poyraz’ın kitabı piyasaya çıkalı 5 ay ol­muş olmasına rağmen ortada ne Erdoğan cephesinden ve ne de Alaton cenahından bu satırlara ciddi tek bir itiraz yok ve yanlışlıkla yüzüne doğru öksüreni grip mikrobuyla bana suikast yapmak istiyor diye mahkemeye koşacak kadar alıngan olan Sayın Basbakan’ca Cumhuriyet Savcılıklarına da müracaat edilmiş değil..

Ben hiçbir yorum yapmıyorum.

Yalnız Erdoğan’ın AKP Genel İdare Kurulu’nda söylediği iddia edilen, “Dünyadaki Yahudi Lobileri, Masonlar ve İsrail’le anlaştık, Mason Localarının kapatılmasının hesabını, Atatürk­çülüğü, Atatürk’ü Türkiye’den silerek intikamlarını Atatürk’ten alacaklar, Alaton bu konuda bana teminat verdi, Türkiye’de her istediğimizi yapabiliriz” sözlerini tekrar tekrar okuyup, “Ya doğruysa!” diyor, bir müddet susuyor, sonra ellerimi açıp, “Al­lah’ım, hakikati bilen sensin.Vatanımda Masonların, Yahudi Lobilerinin ve İsrail’in saldırısına uğrayan Çanakkale Kahra­manı, Milli Mücadele önderi, Haçlıları denize dökmüş, Mason Localarını kapatmış, İsrail’in kurulma çalışmalarını görüp ‘Ku­düs’ü Hıristiyan ve Yahudilere veremeyiz o topraklar Müslümanlarındır’ dediği için Masonlar tarafından derece derece ölüme terk edilmiş Gazi’ni Sen koru” diye âlemlerin Rabbine sığınıyorum.

Çünkü gerçekten gözlerime inanamıyorum.

AKP’liler 525 gündür bu satırları görmemiş olamazlar.

Aynı ifadeler başka iddialarla da takviye edilmiş olarak 2006’nın 6 Aralık’ ından beri www.acikistihbarat.com sitesinde ziyaretçiler tarafından okunup duruyor. İlla mahkemeye veril­sin falan demiyorum amma insan bir açıklama yapmaz, bir itirazda bulunmaz mı? Sayın Ergün Poyraz öyle her iddiayı kolayca kitabına alıveren biri de değil üstelik. Daha önce AKP ile ilgili kaleme aldığı “Patlak Ampul” ve “Hilafet Ordusundan Arap Kürt Partisine” isimli eserleri için Recep Tayyip Erdoğan tam 50 milyar liralık tazminat davası açtı, kaybetti. Cüneyt Zapsu ve Diğer AKP’lilerin de Sayın Poyraz’a açtıkları davaları kaybettiklerini yukarıdaki iddiaların yer aldığı “Tarikat, Siyaset, Ticaret, Masonlarla El Ele” isimli son kitabının arka kapağın­dan öğreniyoruz. Bu iddialar karşısında yaklaşık neredeyse iki yıldır süren bir suskunluk varken bizim bu vahim iddialara inanmaktan başka bir şansımız var mı?

“Atatürk’e karşı Yahudiler ve Masonlarla anlaştık”

“İsrail’le birlikte hareket ediyoruz”

“İshak Alaton bize teminat verdi!”

Bütün bunlar ne demek!

Böyle iddialar duymazlık ve görmezlikten gelinerek nasıl geçiştirilebilir?

Bu tablo karşısında her Türk evladının, AKP Grubu’nda, “Milletin meclisinde oturup meşruiyeti başka meclislerde ara­yanlar o millete layık olamazlar!” diyen Başbakan Erdoğan’a, Faruk Mangıra’nın 525 gün önce dile getirdiği ve Ergün Poy­raz’in son kitabına aktardığı, kendisinin AKP Genel İdare Kuru­lu’nda söylediği iddia edilen o sözleri hatırlatması ve tabii ar­dından da,  “Bu nasıl meşruiyet” diye sorması suç mudur?

Ama ben böyle bir konuşmaya inanmak istemiyorum..

Başbakandan cevap bekliyorum..

                                                                                                        (Yeniçağ, 29.03.2007)

Biz de inandık sayın Alaton!

“Türkiye son kırk yılın en istikrarlı dönemini yaşıyor” diyor Ishak Alaton. “Dünyanın Türkiye’ye Türklerden daha olumlu baktığını” söyleyen de, Alaton.

İyi de sayın Alaton, “İstikrardan” kastınız ne? Meselâ Tür­kiye’nin bu iktidar döneminde ne AB ne ABD’ye hiçbir konuda asla “Hayır” diyememesi mi? Yine istikrardan kasıt, Türkiye’nin dış borcunun son 40 yıldakinden daha fazla bu dönemde art­mış olması mı? Ve yine sizin istikrar derken kastettiğiniz sürekli­lik arz eden yoksa dış ticaret açığı ve sıcak para girişi mi? Siz istikrar derken son 40 yılda yapılan fabrikaların ve sadece kâr eden kurumların bir iki yıllık kârları karşılığı yabancılara peş­keş çekilmesini mi kastediyorsunuz? Gelir dağılımındaki bo­zulmanın hiç sekteye uğramadan sürmesi ve işsizliğin artması, tarımdan ticarete, sanayiden askeri ihtiyaçlara kadar hemen her konuda Batı’ya bağımlılığın kademe kadame artmış olması mı, istikrardan anladığınız?

Yoksa istikrardan kasıt çoğalan kilise evler, Türkiye’nin yabancıların güdümüne biraz daha girmesi ve Türkiye’ye kabul ettirilmek istenen Ermeni ve Rum taleplerinin istikrarlı bir şekil­de ABD’den Avrupa’ya doğru taraftarlarının sayı ve kalitesini artırarak artması, yine istikrardan maksat, Bartholomeos’un devlet içinde devlet olma yolundaki adımlarının hızlanması ve dün ancak Türk pasaportu ile nefes alabilen Barzani’nin istik­rarlı bir şekilde palazlanarak Türk vatandaşlarına Kürdistan pasaportu verecek duruma gelmiş olması mı?

Alaton “Dünya Türklere Türklerden olumlu bakıyor” der­ken elbette haklı. Çünkü bütün bu olup bitenlerden kârlı çıkan taraf işte Alaton’un o “Dünya” dediği taraf ve elbette bu gelişmeden endişe duyması gereken, elinde avucundakini sürekli kaptıran ve “istikrarlı bir şekilde” o “Dünyaya” bağımlılığı ar­tan, Türkler…

Sonra “Dünya” derken kastedilen hangi dünya? AB mi, ABD mi?

Yoksa Filistin mi, Irak mı, İran mı? Yahut hiç biri değil de yeryüzü servetinin yarıdan fazlasını elinde bulunduran bir­kaç yüz şirketin hakim hissedarları, malum Lobilerin etkisi al­tındaki gazete ve televizyonlar ile IMF, Dünya Bankası ve BM gibi kuruluşların kilit noktalarına yerleştirilmiş belli mihrakların memuru bürokratlar mı?

Şimdi Alaton gibi düşünen pek çok insan, yani Türkiye’nin başına geçirilen çuvallardan fazla endişe etmeyen ve Başbaka­nının süpürülmemesi, kullanılması lazım geldiğinin dünyanın gözü önünde dış güçlerden talep edilmesinden gocunmayanlar belki, “İşte sizin gibi fanatikler” türü tepkiler verecek ve Alaton gibi bütün servetini Türkiye’den elde etmiş, yatırımını Türkiye’­ye yapmış bir işadamı yalan mı söyleyecek, diye bizim bu yak­laşımımıza tepki gösterecektir..

Olsun, biz bunlara da alıştık..

Çünkü biz gördük ve öğrendik ki, iş adamı, “işine geldiği” gibi konuşur, konuşuyor. Birilerinin “Piyasa ekonomisi” dediği bizim ise “Vahşi kapitalizm” olduğunu bildiğimiz bu düzenin tıyneti bu. Yani, yadırgamıyoruz. Mesela Rahmi Koç’a göre Bartholomeos eli öpülesi Türkiye için çalışan bir adam. Şimdi Koç öyle dedi diye benim buna inanmam mümkün mü?

Nitekim Alaton’un dünkü Zaman’da bugünkü Türkiye’yi göklere çıkarması bana 1991-1992’leri hatırlattı. O günlerde Alaton, “Ermeniler artık eskisi gibi değil” ve “Ermenistan artık soykırımdan bahsetmeyecek, her şey değişiyor” diyor başka bir şey demiyordu. İşi gücü Türk kamuoyunu Ermenistan lehine hazırlamaktı o günlerde Alaton’un.

Niye?

Çünkü o bir işadamıydı ve Ermenistan’la iş güç peşindey­di.

Alaton’un o hâli o kadar dikkat çekiciydi ki, 9 Ocak 1992 günü Hürriyet’ten Sedat Ergin bile, “E, artık yeter!” anlamında aşağıdaki satırları yazmak mecburiyeti hissetti:

“ALARKO Holding Yönetim Kurulu Başkanı İshak Alaton’un geride bıraktığımız iki ay boyunca çeşitli gazetelerde çıkan demeçleri, Türk kamuoyunda, Ermenistan Cumhuriyeti’nin ve ABD’deki Ermeni Lobisi ve yöneticilerinin Türkiye’ye dönük tutumlarında köklü bir değişikliğin olduğu ve her iki merkezin de Türkiye’yi hedef alan tarihi Ermeni görüşlerini artık gündeme getirmeyecekleri yolunda bir anlayışın yerleş­mesine yol açmıştır…

Peki gerçek neydi? Ermenistan yöneticileri ve ABD’deki Ermeni Lobisi Alaton’un aylardır anlattığı gibi değişmişler miy­di?

Onu da yine Ergin’in aynı yazısından aktaralım:

“- Herhangi bir gazete okuru Alaton’un samimiyetinden şüphe etmeyeceğine göre, kendisinin yaptığı açıklamalara da inanmak durumundadır…

Oysa ABD’de izlediğimiz Ermeni dergileri; son haftalarda gerek Erivan’daki Ermenistan Dışişleri Bakanlığı’nın, gerek Washington’daki Ermeni Asamblesi’nin İshak Alaton’un bu demeçlerini yalanladıkları karşı açıklamalar­la doludur..”

Demek ki, neymiş?

Demek ki, 1991’in ABD ve Erivan’ındaki Ermeni gerçeği Alaton’un Türkiye’de pazarlamak istediği “Ermeniler değişti” gayretleri ile taban tabana zıtmış. Peki, Sedat Ergin’in gördüğü bu gerçeği Alaton bilmiyor olabilir miydi?

Buna imkân var mı? Ama dedik ya o bir “işadamıydı” ve o gün “işine öyle geliyor” olmalıydı?

Diyoruz ki ülke bu haldeyken Alaton gibiler, “Türkiye son 40 yılın en istikrarlı dönemini yaşıyor” ve “Dünya Türkiye’ye Türklerden olumlu bakıyor” diyorsa, onların bu görüşlerini mihenge vururken bunların, “Dünya (yani sayıları 200-300 arasında değişen küresel şirketlerle) ile birlikte hareket eden” iş(inin)adamları olduğunu akılda tutmakta sayısız faydalar vardır.

En azandın bir mahzuru yoktur..

     (Yeniçağ, 08.06.2006)

“Seni şimdi şurada astırsam, ne diyeceksin?”

Abdülmelik Fırat ve versiyonlarının son günlerde inceden inceye servis ettikleri bir sinsi tezgâhtan bahsedeceğiz amma önce yakın tarihe şöyle bir uzanmakta fayda var.

Filistin’den toprak satın alabilmek için 17 Haziran 1896’da Abdülhamid’in yakın dostu ve Avrupa’daki ajanı Polonya asıllı Kont Phillip de Newlinsky’le beraber, cebinde Siyonizm’in milyon dolarları ile İstanbul’a gelen Tedor Herzl, hastalığı ba­hane edilerek Sultanla görüştürülmedi.

Daha sonra Newlinsky’nin, Herzl adına aktardığı Osman­lı’dan toprak satın alma talebine Abdülhamit şu yanıtı verdi:

“- Eğer Mösyö Herzl senin bana olduğun gibi bir ar­kadaşın ise, ona nasihat et, bu konuda bir adım atmasın. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletine aittir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Yahudiler milyonlarını saklasın­lar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman, onlar Filistin’e hiç karşılıksız sahip olabilirler. Fakat, yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak bu ülke taksim edilebilir. Ben canlı bir vücut üze­rinde ameliyat yapılmasına razı değilim…”

Şu günler Türkiye’yi yönetenlerin Herzl gibileri kovduğu değil, tam tersine, ülkeyi pazarlamak için Türk’ün uçaklarına binip dünyanın dört bir yanında Türkiye’den toprak satın ala­cak HerzI’lerin ayağına gittiği günler.

Yakın tarihi hatırlamaya devam edelim. Herzl,  Abdülhamid’ten  Osmanlı  toprağı  satın  alamadı amma Siyonizm dâvasından asla vazgeçmedi. O gün, İngilizlerle birlik olarak Osmanlı aleyhine çalıştı, kurdukları gizli örgüt­lerle kendi adlarına pek çok başarıya da imza attılar. Bence en büyük başarıları, “Müslüman’ı Müslüman’a kırdırtmak” yani Arapları Osmanlı düşmanlığı ile iyice bilemek, Mehmetçiğin boynunu bedevi palalarına vurdurtmak oldu. Tabii maksat hasıl olunca Siyonizm’in Araplarla olan işi bitti ve sonra işte bugünlere gelindi. O gün bugündür kimi Araplar Türklere hâlâ düşmandır, Türklerin bir kısmı da Arapların ihanetini tekrarlar durur.

Ve Siyonizm o gün bugündür bir yandan Araplara Orta­doğu’yu zindan eder, diğer yandan Arz-ı Mev’ud’a giden yol­da, cebine koyduğu milyon dolarlarla, Şanlıurfa merkez olmak üzere Türkiye’den toprak satın almayı sürdürür.

Türkleri çökertmek için meselâ o dönemde Aaron Aaronson adlı bir Yahudi’nin yönetimindeki NILI isimli istihba­rat örgütüne Osmanlı coğrafyasında Araplara yaptırdığını, tabii yine Türkleri bitirmek ve Türkiye’yi çözmek için bugün Barzani bölgesinde temellendirdiği MOSSAD’la ayrılıkçı Kürtler üzerinden, Türkiye’de devreye sokar.

İşte Abdülmelik Fırat ve versiyonları meselenin tam da bu­rasında devreye giriyor.

O gün NILI’nın arkasında İngiliz ve Amerika’nın, daha sonra Şeyh Sait İsyanı’nın arkasında İngiliz’in olması gibi bu­gün de Irak’ın kuzeyinde ilân edilmemiş Kürt devleti ve o dev­letin Türkiye ile sürdürdüğü ilân edilmemiş savaşının arkasında da aynı mihraklar vardır. Devlet, 40 bin kişinin ölmesine sebep olan Öcalan’ı asamıyor, devlet, “Ben özerklik istiyorum” diye halkın bir kesimini diğer bir kesimine karşı kin ve nefretle dol­duran, devletin varlık sebebi Lozan’a ve devletin anayasasına meydan okuyan Abdülmelik Fırat gibileri yargılayamıyor…

Neden?…

Yine Devlet-i Aliye’nin çözülüş günlerine uzanalım.

O günlerde NILI istihbarat örgütünün başındaki Aaron Aaronson adlı Yahudi, Cemal Paşa’nın huzurunda Osmanlı Valisi’nin makamına girer, terbiyesizlik ve taşkınlık yapar. Edep ve devlet çizgisini hayli aşan Yahudi’ye sinirlenen Cemal Paşa sinirlenir ve şöyle der:

“- Seni şimdi şurada astırsam ne diyeceksin?”

Yahudi azmıştır bir kere:

“-Hiçbir şey demem paşam. Yalnız benim yağlı bedenimin darağacından yere düşerken çıkardığı ses Amerika’dan duyu­lacaktır.”

Yakın tarihimizin konumuzla ilgili bu kısmını kısaca hatır­ladıktan sonra, adı “Bugünkü Türkiye” olan fotoğrafın bütü­nüne bakabiliriz artık.

Belli mihraklar dün bâzı Arapları nasıl kullandılarsa bugün de bir kısım Kürtleri Türklere karşı kullanıyorlar. Onların amacı dün Arapların iyiliği olmadığı gibi bugün de Kürtlerin iyiliği değil tabii ki. Bu tuzağa düşen kimi Kürtler yangına körükle gidiyor, Türk’le Kürt arasında emperyalizmin açtığı çukuru kardeşlik tohumlarıyla yeşilliğe çevirecekleri yerde MOSSAD kazmasıyla derinleştirmeyi sürdürüyorlar..

Her türlü densizliği Yahudi Aaron Aaronson metot ve üs­lubuyla özellikle sokaklar ve televizyonlarda sergileyerek muha­taplarını Cemal Paşa durumuna düşürüp, onları asmaktan-kesmekten söz etmeye mecbur bırakıyorlar.

Böylece bir yandan devlete bağlı Kürtlere, “İşte görüyor­sunuz adamların niyeti bu, yani Kürtleri katletmek” mesajı ve­rerek onları MOSSAD ve versiyonlarının kucağına itiyor, diğer yandan da, ABD ve AB’ye, “Yağlı bedenimiz Türk darağaçlarının gölgesinde” sinyalleri uçuruyorlar…

Hadise budur efendim…

Herkes aklını başına alsın ve hükümet yetkililerinin cebin­de milyon dolarları bulunan Yahudilere toprak pazarlandığı şu günlerde Cemal Paşa adayları bu tuzağın tetikleyicisi olmadan meseleyi bir başka şekilde çözmenin yollarını üretsin lütfen…

                                                                                                        (Yeniçağ, 12.12.2005)

Ankara’da MIT-CIA, MOSSAD savaşları

FBI Başkanı Muller’den sonra CIA Başkanı Porter Goss da Ankara’da.

Peki niye?

Önce bu satırların yazıldığı saatlerde Ankara’da terleyen CIA Başkanı Porter Goss hakkında çok ama çık kısa bir bilgi verelim.

Biliyorsunuz, Bush karşıtı yönetmen Moore’un ekibi Fahrenheit 9/11 filminde kullanılmak üzere geçmişte CIA ajanı olarak çalışmış Porter Goss’a mikrofonu uzatmış, 11 Eylül sal­dırıları ve Irak Savaşı ile ilgili kirli işleri kastederek, “Siz istihba­rattan geliyorsunuz, bu işleri iyi biliyorsunuz” demişti.

Bu iğnelemeye Porter Goss’un cevabı şuydu:

“- Bu 35 sene önceydi. Şu anda CIA’da çalışmak için ye­terli dil yeteneğim yok. Bugün Arap kültürünü ve dilini bilenle­re ihtiyacımız var. Bu konuda yeterli kültürel birikimim oldu­ğunu sanmıyorum. Ayrıca, kesinlikle teknik yeteneklerim de yok. Çocuklarım her gün bana bilgisayar konusunda kendimi ilerletmem gerektiğini söylüyor. Yani bu iş için gerekli olan özellikler bende yok…”

Evet, Goss’da CIA’ye başkan olacak yetenek gerçekten yoktu amma Bush’a sadakati sınırsızdı. Ayrıca Goss, Amerikalı şahinlerin liderlerinden Dick Cheney’in de adamıydı. Bu sınır­sız sadakatinin neticesi olarak Bush, pek çok Amerikalıyı hayal kırıklığına uğratma pahasına Goss’u CIA’nin başına getirdi.

İşte bu “yeteneksiz” başkan yönetiminde CIA elemanları neredeyse dünyanın tamamını bir insan mezbahasına çevirdiler. İşgal ettikleri Irak’ta Ebu Garib’e girdiler, insanlık dışı iğ­rençliklerin her türlüsünü Müslümanlar üzerinde denediler. “Talibancı” damgası vurdukları kişileri Guantanamo’ya götü­rüp canlı balığın tavada çektiklerinden daha fazlasını Müslü­man esirlere çektirdiler. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi onlarca uçağı seyyar mezbahaya çevirip, Türkiye dahil pek çok Avrupa ülkesini gayrı resmî Ebu Garip ve Guantanamo’lar haline ge­tirdiler. Özetle, “yeteneksiz” ve “cahil” başkan döneminde CIA, çileden çıktı, ABD ve işbirlikçilerini rezil rüsvâ etti.

Gelelim CIA ve diğer ABD örgütlerinin bölgemizdeki ve en çok da Türkiye’yi ilgilendiren faaliyetlerine. MİT İstihbarat eski Daire Başkanların Yardımcısı Sabahattin Savaşman tâ 14 yıl önce “bildiklerinden bir kısmını” kitaplaştırdığında CIA’nın bölgemizdeki faaliyetleri ve MOSSAD.CIA, MİT arasındaki bin bir yönlü ilişkilerden “çok azına” vâkıf olmuş; neredeyse kü­çük dilimizi yutmuştuk. O satırların kaleme alındığı tarihten bu yana Ortadoğu ve tabii Türkiye CIA-MOSSAD ve AI5 ve El6’lar için kelimenin tam anlamıyla bir “laboratuar” haline geldi. Güya bu örgütlerin tamamı MİT’le işbirliği içersindeydi ve Türkiye’ye dünya ve bölgedeki Türkiye aleyhindeki faaliyet­ler hakkında bilgi veriyorlardı.

Tabii en fazla verdikleri bilgi de PKK hakkındaydı.

Ama CIA, MOSSAD ve İngiliz İstihbaratı’nın kendi arala­rında bir de MİT’e karşı örgütlenmeleri vardı. İşte o MİT’e karşı örgütlenmiş “kirli ittifak” ABD, İngiltere ve İsrail’i Irak’ın hakimi haline getirdi ve PKK’yı şemsiyesi altına aldı. Türkiye ve MİT tabiri caizse tam bir ihanete uğramıştı. Her şey Türkiye aleyhi­ne gelişti ve bu noktalara gelindi. Nitekim bir MİT yetkilisi daha iki gün önce, yani CIA Başkanı Türkiye’de iken, “CIA, PKK hakkında bildiklerinin %25’ini Türkiye’ye verse PKK biter” demek durumunda kaldı.

Demem o ki, çok yüksek bir ihtimalle MİT, Jandarma ve Türk Emniyeti başta İngiliz   İstihbaratı MI5, CIA ve MOSSAD ın Türkiye aleyhindeki faaliyetleri hakkında bu üç istihbarat örgütünü dünya kamuoyu önünde casus uçaklar, yani “uçan işkence evleri” nden de alçaltıcı durumlara düşüre­cek bilgi ve belgelere ulaştılar, hatta “suçüstü” yaptılar. Özetle, Türkiye açısından CIA, MOSSAD ve MI5’in Irak’ın kuzeyi ve Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sundaki faaliyetler tahammül boyutlarını aştı, bıçak kemiğe dayandı noktasına geldi. Şimdi CIA ve CIA vasıtasıyla İngiliz ve İsrail istihbaratından istenen, Doğu ve Güneydoğu’yu terk etmeleri…

Çünkü bunların son “Şemdinli operasyonu” bardağı taşı­ran nihaî damla oldu.

Özetle, FBI ve CIA Başkanının kan ter içinde ardı ardına Ankara’ya gelmeleri öyle Erdoğan’ın, sıradan bir davet gibi göstermek istediği türden ziyaretler olamaz. Çünkü bunlar bu­runlarından kıl aldırmayan, daha dün, Türkiye’de Bush’un elini sıkmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti Bakanlarının ellerini kontrol etme küstahlığını bile gösteren, arsız tipler..

Muhtemelen fena haldeler…

Ve muhtemelen Anadolu’da millet Kuvay-ı Milliye ruhuyla şahlanırken MİT’in de Teşkilâtı Mahsusa damarı devreye gir­di…

                                                                                                       (Yeniçağ, 13.12.2005)

Şemdinli provokasyonu İngiliz istihbaratının 700 bin dolarıyla mı gerçekleşti?

Erbabı olan ve konuyla teğet olarak da olsa ilgilenen her­kesin bildiği şeyleri kamuoyu ile paylaşmakta bir mahsur olma­sa gerek.

Deniyor ki…

Jandarmaya çalışan muhbir, (Biz buna, şahıs güvenlik bi­rimleri tarafından arandığı ve henüz yakalanamadığı için, ismi­nin açıklanması suç olduğundan “Bay X” diyelim) PKK aracılı­ğıyla İngiliz Gizli Servisi MI5’in Bağdat Bürosu’na götürüldü. Elazığ Palu nüfusuna kayıtlı muhbir Bay X, 3 Temmuz’da, İran sat menşeli gsm’sinden İngiliz Gizli istihbarat Servisi MI5’in Bağdat Bürosu ile irtibat kurar. Bay X’in MI5 ile irtibat kurduğu gsm, Türkiye’de tekstil, kuru gıda işi yapan, MİT tarafından da MI5’in Türkiye aleyhinde kullandığı bilinen İngiliz konsolosluk­larında kaydı bulunan bir kişidir.

Fazla detaya girmeye gerek yok.

PKK vasıtasıyla, Jandarmaya çalışırken İngiliz MI5’in Bağ­dat Bürosu ile irtibatlandırılan muhbir Bay X ile MI5, kafa ka­faya verirler, Jandarma’nın Hakkari ve Şemdinli bölgesindeki etkinliği, istihbarat ağı ve muhbir zinciri üzerinde uzun uzun çalışırlar. Çünkü PKK ve İngiliz İstihbaratı Jandarmanın bölge­de etkin rol oynaması ve Irak’ın kuzeyindeki varlığı ve etkisin­den rahatsızdırlar.

Niyet bu etkiyi asgariye indirmek, hatta çökertmektir…

Günlerden 5 Eylül 2005, saat 4,35’tir.

S.P kod adli şahıs aracılığıyla Hakkari ve Van’daki Sivil Toplum Örgütlerin den TAYAD, DTH, Merkür TV, Welat, Roj Yayınları, Yüksekova Haber Gazetesi ve İnternet Sitesi, Şem­dinli Oda ve Dernekleri, Özgür Gündem Gazetesi, DEHAP Bölge temsilcileri, PKK, muhtarlar, belediye başkanları, bazı vekil öğretmenler, bazı vekil imamlar, bazı sözleşmeli veya ücretli kamu personeli Van’da MI5 tarafından, yine adı inter­net ortamında dolaşan bir depoda bir araya getirilir ve provo­kasyon masrafları ve teşvik pirimi olarak kendilerine 700 bin dolar verilir.

Ardından, 6-7 eylül olayları gerçekleşir.

Olayların olduğu günlerde PKK tarafından Bağdat’taki İn­giliz Gizli Servis’ine angaje edilmiş ve cep telefonu ile MI5 ile Türkiye’den görüştüğü tespit edilmiş eski Jandarma muhbiri Bay X ve S.P kod adlı şahıslar olay mahallindedir ve olayın ardından S.P kod adlı şahıs Türkiye’yi terk ederek İran’a geç­miştir. ..

Yine, deniyor ki…

Sonra, bu EP kod adlı kişi (adı soyadı var, biz yazmıyoruz) Çukurca’dan 120 kilogramlık bir koli için, bir katır alır. PKK militanlarının da yardımı ile a4 ve cd patlayıcıları Çukurca’dan Şemdinli kırsalına taşır ve akabinde birinci patlama arife günü gerçekleştirilir. Çünkü o arife günü Jandarma, MİT ve Emniyet mensuplarının bayram izninde olduğu ve kalan personelin bayram rehavetine kapıldığı bir gündür. Bu tespitlerin Umut Kitabevi telefonundan PKK militanlarına iletildiği de tespit edilmiştir. İkinci patlama da bayram sonrası dönüş rehavetine rastlatılmıştır. Bölgedeki “bayram rehavetini” MI5’in çözerek PKK’ya ilettiği söylenenler arasındadır.

Muhbir Bay X, Jandarma ile görüşme talebinde bulunur ve bu talep kabul edilir. Çünkü muhbirin geçmiş performansı ve bugüne kadar verdiği bilgilerin doğruluğundan kaynaklanan bir güven vardır.

Galiba fazla uzattık…

Neyse, bahsi geçen hadisede kullanılan el bombalarının menşei ve seri numaraları Sımak karayolunda öldürülen bir teröristin envanterinde yazılı olarak bulunmuş, el bombalarının eylemci şahıs ve PKK militanlarına Cilo Dağı’nda teslim edildi­ği ve “Umut” (Kürtçe) rumuzlu olayda kullanılacağı belirlenmiş­tir. Bu terörist, Hıristiyan ve Ermeni asıllı bir kadın teröristtir. “EP’nun da içinde bulunduğu ekibin İngiliz askeri üssünden aldığı a4 ve c4’leri yola döşerken çıkan çatışmada öldürülen teröristin ajandası ve dokümanların bir benzeri Çukurdere’de öldürülen diğer bir militanın üzerinde bulunması tesadüf değil­dir” deniyor ve ekleniyor: “Öldürülen Ermeni asıllı kadın terö­rist Suriye uyruklu Delan kod adlı bir Ermenidir, patlayıcıların alındığı İngiliz üssü ise Amadiyah Havaalanı dır.”

MI5 büroları da Kerkük, Erbil, Zaho ve Dohuk’tadır. MI5 700 bin doları Türkiye’deki uluslararası bir banka aracılığıyla bölgeye indirmiş, askeri araçlarla Kandil Dağı’na götürülmüş, buradan Türkiye’ye geçirilerek eylemlerin finansesi için dağı­tılmıştır.

Dağıtımı yapan kişi, ismi “S” ile başlayan İranlı bir işada­mıdır. Yabancı istihbarat birimleri tarafından her şey çok ince bir şekilde hesaplanmaktadır. Meselâ, olayda Suriyeli bir kadın teröristin kullanılması, Türkiye’nin İngiltere, İsrail ve ABD’nin yanında Suriye’ye karşı duruş sergilemesini temin içindir…

Ve sorular, sorular…

Mesela, “H bombaları niçin aynı seridedir? Bunca eğitim ve askeri tecrübeye rağmen el bombasını çavuş veya astsubay koyduysa bombalar neden umut kitabevi sahibini ve eski PKK’lı Seferi Yılmaz’ı öldürmedi? Mitinglere çevre illerden katılımcı sempatizanlar nasıl oldu da âni bir organizasyonla getirildi? Katılımcıların yol, yeme ve içme masrafları bu 700 bin dolarla mı karşılandı? 30 AK 993 plakalı araç olay yerine çok uzakken, halk neden patlama yerine değil de araca doğru yü­rümüştür?”

Biz nereden bilelim…

Ama bilen biliyor ve sanal âlem bu tür bilgilerle tıka basa dolu. Sakın ola ki, sanal alem deyip geçmeyiniz. CIA’nın iş­kence uçaklarını ortaya çıkararak insanlık suçu işlerken ABD’ye suçüstü yapan da işte bu sanal alem a dostlar…

Not: Biz elimizdeki diğer bilgileri Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan Şemdinli Komisyonu’na verdik. Konunun üzerine ne kadar gidildi, bir bilgi sahibi olamadık. Daha sonra, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Büyükanıt’ın Başbakan Erdoğan’la aralarında gerçekleştirdiği ileri sürülen bir konuş­mada da Şemdinli’de İngiliz parmağı olduğunun dile getirildiği internet ortamına düştü. Ama mesele işte öyle kapandı.

(Yeniçağ, 28.11.2005)

Şırnak failleri Ankara’dadır

PKK’nın ilk eylemi 1984’tedir.

O yıl Mehmet’le evlenen Ayşe, daha evliliğinin ikinci haf­tası biricik eşi Murat’ı askere göndermiş, bir daha yüzünü gör­memiş, sarılıp kokusunu ciğerlerinde hissedememiştir.

Çünkü Murat da Şırnak’ta şehit düşmüştür. Şehit Murat’ın oğlu Murat, babasının üzerine Ay-Yıldızlı bayrak örtülerek ce­naze namazı kılındıktan üç ay sonra doğmuş, onu annesi Ayşe öpe koklaya babasız büyütmüş, okutmuş ve vatan görevini yapması için Peygamber Ocağı’na göndermiştir.

Ve Ayşe’nin oğlu Murat da kocası Murat gibi Şırnak’ta PKK’nın döşediği bir mayına basarak şehitlik şerbetini içmiştir.

İşte burada insan insaf yahu insaf diye feryat etmeden kendini alamıyor…

Allah (c.c.) sizi bildiği gibi yapsın ve Rabbim sizler gibi münafık ve bizler gibi beceriksizler yüzünden Ayşe’leri, Ayşelerin Muratlarını da perişan etmesin! Bir nesli mahvettiniz ama bir problemi çözemediniz. Nedir bu Türk kadınının müstevli misyoneri kalemler, siyasetçi-hortumcu-bürokrat ittifakının beceriksizlik ve ihanetinden çektiği? Bu milleti o gün bugündür “ABD PKK bahsinde Türkiye’yi destekliyor” diye kandırdınız, “İsrail gizli servisi PKK bahsinde Türkiye’ye bilgi veriyor!” diye uyuttunuz…

ABD sizi destekliyor İsrail size arka çıkıyor AB ise “akıl ve­rerek Türkiye’yi daha yaşanabilir bir ülke yapmak için çalışı­yor” da, bütün bunlara rağmen PKK hâlâ dimdik ayaktaysa ve Türkiye bugün bölünüp parçalanmaya bu topraklar bugün bir İç savaşa dünkünden biraz daha yakın ise, size yazıklar olsun..

Hem böylesine güçlü müttefikleriniz ve hem böylesine Türkiye Cumhuriyeti Ordusu ve Güvenlik Güçleri gibi bir hazineniz var ama siz işte böyle beceriksizsiniz öyle mi?!

Kocasına ve yavrusuna doyamayan Ayşe’lerin, Fatmaların hakkını nasıl ödeyeceksiniz, nasıl ödeyeceğiz?

Öcalan canisi on yıllarca Suriye gibi kıytırık bir ülkede ka­rargâh, Beka gibi bir coğrafyada terör kampı kurdu, Türkiye’yi. Türkü ve Kürdü vurdu, biriniz çıkıp ta beş Fantomla Şam’ı, Esad için gama çeviremediniz. Adam Türkiye ile Türkiye top­raklarında Kürtleri kullanarak on yıllarca savaştı, 30 bin canı­mızı aldı, ekonomimizi altüst etti, en kötüsü de, Türk-Kürt fitne­sini bir kezzap gibi bu vatanın bağrına döktü, seyrettiniz. Olan Türk gelininin kocasına, olan Türk anasının evladına, plan Türk kadınına oldu, siz kâh başörtüsü ile uğraştınız, kâh Ata­türk heykelleri dikme yarışına girdiniz.

Biz “Vurun şu Suriye’yi!” dedikçe, siz bizi maceracılıkla, siz bizi Türkiye’nin başını belâya sokmak isteyen ufuksuzlukla suçladınız. Neymiş efendim Suriye’nin arkasında SSCB varmış, o günlerde böyle diyordunuz. İyi de, senin arkanda ABD yok mu, NATO yok mu? Suriye, Türkiye’nin üyesi olduğu NA­TO’dan korkmadan, Suriye Türkiye’nin “Stratejik ortağı” deni­len ABD’den korkmadan Türkiye ile Kürtleri kullanarak Türk topraklarında on yıllarca savaşmaktan korkmuyor ama NATO üyesi Türkiye Suriye’yi ve Şam’daki Öcalan’ı vurmaktan kor­kuyor, öyle mi? Yoksa NATO, yoksa ABD de mi Suriye’nin arkasındaydı?! Elbette öyleydi ve siz bizi kandırdınız, siz Ayşe gelinin kocasını, Ayşe Kadının ciğerparesi evladını elinden al­maya devam ettiniz…

Türk Kadını Ayşe Gelin ve Ayşe Ana olmaya Türk evladı Murat olarak Mehmet olarak bu vatan için şehitlik şerbetini içmeye devam edecek ve “Sönmeden yurdumun üstünde tü­ten en son ocak” bu mücadele bitmeyecek. Ama artık siz de dostunuzu düşmanınızı bilin. Gerçeği bütün çıplaklığı, acılığı, katılığı ve kahrediciliği ile kabul edin, bu millete anlatın. ABD dost değil. PKK’nın arkasında ABD olmasaydı, İsrail ve AB olmasaydı bu örgüt şimdiye kadar sıradan bir sol örgüt gibi ufala ufala bir sifonluk işi kalmış bir derekeye çoktan düşmez miydi? Şırnak’ta şu olmuş, Hakkari’de bu olmuş. Beyler, Ker­kük ve Telafer’de olanlardan ve Mehmetçiğin başına geçirilen çuvaldan sonra ne bekliyordunuz ki?

Daha Şırnak’ta bombalar patlamadan evvel ABD’nin Adana Konsolosu Walter Scott Ried Batman’a gidip PKK’nın yeni siyasi yüzü DTH Batman İl Sekreteri Kenan Demir ve üyeler Bahar Yeşilyurt, Mehmet Acar ve Dicle Anter’le tam üç saat partinin program ve tüzüğü hakkında görüş alışverişinde bulunmadılar mı? Sonra bu CIA ajanı aynı gün Şırnak’a geçip DEHAP İl Başkanı İzzet Belge ile Türkiye’nin güneydoğusunu konuşmadılar mı? Aynı günlerde Barzani, “Türkiye Kürtlerle masaya otursun” tehdidi savurmadı mı?

Beyler, CIA’nın bu yılki bütçesi tam 40 milyar dolar. Bu, ABD’nin Irak işgal güçlerinin bir yılki masrafından fazla bir miktar. CIA bu 40 milyar doların büyük bir kısmını nerelerde harcıyor dersiniz. ABD’nin Adana Konsolosu kim oluyor da Batman’da, Diyarbakır ve Şırnak’ta karargâh kuruyor? Bir Türk askeri gidip DEHAP yahut DTP’ye, şu tüzüğünüzü biraz düzeltin dese, yer yerinden oynar, devreye AB bile girer… Türkiye ABD’nin sömürgesi, ABD Adana Konsolosu da sö­mürge valisi mi?

10 Haziran 2005’te bu köşede “ABD, PKK’nın stratejik or­tağıdır” başlıklı bir yazı kaleme almış ve orada DEHAP Batman İl Başkanı Mehdi Öztürk’ün, “ABD’Iilerin maksadı Türk-Kürt savaşı çıkartmak. Buraya gelen her heyet ayrı yanlarımızı öne çıkarmamızı söylüyor. Türkiye uluslar arası bir komplo karşı­sında ve bu komplo Türkiye üzerinde Kürtler vasıtasıyla oy­nanmak isteniyor!” feryadının altını çizmiştik.

İşte ABD’nin Adana Konsolosu bölgede… İşte Sımak ve Hakkari merkezli olaylar ve işte DEHAP Batman eski II Başka­nının itirafları…

Şimdi siz diyorsunuz ki, “Hiçbir şey gizli kalmayacak!” Güldürmeyin beni.. Zaten hiçbir şey gizli değil ki… Sizde, ger­çeğin üzerine gidecek cesaret yok. Suçu, şimdi meçhul bir “de­rin devlete” yıkacaksınız, o kadar…

Amma, gelin Ayşe ve Anne Ayşe’nin bedduasının kabul olacağı anlar da gelir, haberiniz olsun…

(Yeniçağ, 13.11.2005)

Barzani’nin Türkiye’deki Yahudileri

Barzani, “Türkiye Kerkük’e karışırsa biz de Diyarbakır’a karışırız” diyor yetmiyor, “Türkiye’deki Kürtlerin de devlet kurma hakkı vardır!” diye ilave ediyor.

O bunları söylerken Leyla Zana’nın Nevruz günü Diyarba­kır’da, “Kürtlerin üç lideri vardır bunlar Talabani, Barzani ve Öcalan’dır!” dediğini hatırlıyoruz.

Barzani’nin Türkiye’yi böylesine cüretkâr bir şekilde tehdit etmesi millet vicdanında derin yaralar açıyor. Daha düne ka­dar, “BOP hayata geçer, Diyarbakır da BOP’un merkezi olur” diyen, Genelkurmayın itirazlarına rağmen Barzani ve Talabani ile diyalog yolları arayan AKP iktidarını ve özellikle de Erdoğan-Gül İkilisini ciddi şekilde sıkıntıya sokuyor.

Üç gün düşünüldükten sonra Irak Cumhurbaşkanı Talabani’ye Başbakan Erdoğan imzası ile, “Barzani haddini bilsin”, Abdullah Gül aracılığıyla da ABD Dışişleri Bakanına, “Şunun bir kulağını çekiver!” ricasında bulunuluyor.

Erdoğan’ın notası üzerine Talabani Ankara’ya sakin olun mesajları verirken ABD Dışişleri Bakanlığı da Barzani’yi daha dikkatli olması için uyarıyor.

İyi de bütün bunlardan sonra Barzani ne diyor?

Özür mü diliyor!

Hayır, o Türkiye’yi tahrike devam ediyor:

“- Hiç kimsenin tehditlerini kabul etmeyiz!”

İlginç değil mi?

Daha dün Türkiye’nin verdiği pasaportla Irak dışına çıka­bilen, Türkiye’deki Çekiç Güç şemsiyesi sayesinde varlığını koruyabilen Barzani halen Türkiye’nin elektrik, gıda, inşaat, benzin ve ilaç yardımları ile ayakta durabilirken nasıl oluyor da Türkiye’yi hiç ama hiç iplemiyor! Barzani bu gücü bu cüreti nereden buluyor. Bunun iki ayağı var. Bir ayağını Akşam’dan Güler Kömürcü “İşte Barzani’nin gizli ekibi” başlıklı yazısında detaylandırdı.

Biz şimdi sayın Kömürcü’den kısa bir alıntı yapalım:

“Ankara’da Barzani’ye ‘çoook yakın’ 50 civarında vekilin olduğu, ekonomide Barzanici işadamlarına ciddi bir servet transferi gerçekleştirdiği, Barzanici-Kürtçü burjuva ile para pi­yasalarında, Borsa’da maniüplatif operasyonların yapıldığı iddialarını hatırlayın..”

Nasıl?..

Şimdi biz isterseniz Barzani’nin Türkiye’deki bu ‘gizli gü­cünün’ bir de öteki ve hiç ‘dillendirilmeyen’ Yahudi ve Sabataist gücünü sizlerle paylaşalım.

“Bilindiği gibi Türkiye’nin hiç bir iktidarı AKP kadar Ya­hudi merkezleri ve İsrail’le içli-dışlı olmamıştır. Peki, bunun Barzani ile ilişkisi ne? Bir kere, Irak’ın kuzeyindeki oluşum bir Yahudi Kürdistan’ oluşumudur. İsrail daha kurulduğu günden beri o bölgede Barzani ailesiyle içli dışlıdır. Çünkü Barzani sülalesi bir Yahudi sülalesidir.

15 yıldır dile getirdiğimiz bu gerçeği bugün 18 Şubat 2003 tarihli Hürriyet’in, “Barzani ailesi Yahudi çıktı” başlıklı haberinden aktaralım:

Hürriyet’ten Sefa Kaplan’ın haberine göre Tarihçi Ahmet Uçar da, Osmanlı arşivlerinde, Salkım Barzani adlı bir haha­mın önce Selanik’e, arkasından da Kudüs’e sürgün edildiğine dair bir belge yayımladı. Bilindiği gibi, Molla Mustafa Barzani ile oğlu Mesut Barzani, İsrail’le kurduğu iyi ilişkilerle tanınıyor ve İsrail öteden beri Irak Kürtleri’nin bağımsızlığını destekliyor.

1982 yılında Yale Üniversitesi tarafından yayımlanan “The Folk Literatüre of the Kurdistani Jews: An Anthology (Kürdistan Yahudilerinin Halk Edebiyatı: Antoloji) başlıklı ki­tap, başlangıçta sıradan bir antropolojik çalışma muamelesi gördü. Kendisi de bir Kürt Yahudisi olan ve Los Angeles’teki Californiya Universitesi’nde (UÇLA) görev yapan Prof. Yona Sabar tarafından kaleme alınan kitap, büyük çoğunluğu Kuzey Irak’ta yaşayan Kürt Yahudilerinin hayatına ışık tutuyordu.

Ancak, Prof. Yona Sabar’ın kitabında daha ilginç bilgiler de vardı. Bunlardan en önemlisi de Barzani ailesi ile ilgiliydi. Prof. Sabar’ın verdiği bilgiye göre, 16. ve 17. yüzyılda bölgede yaşayan ailelerin en ünlülerinden biri Barzani ailesiydi ve bu aileye mensup hahamların kurduğu Yahudi eğitim kurumlan büyük bir itibara sahipti. Öyle ki, başta Mısır olmak üzere Or­tadoğu’nun muhtelif ülkelerinden buraya öğrenci akını oluyor­du. Hatta, Haham Nathanel Barzani, bölgede nadiren görülen zenginlikte bir kütüphaneye de sahipti ve kitapların büyük ço­ğunluğu da elyazmasıydı. Bu kitaplar, yine haham olan oğlu Samuel”! Barzani’ye miras kalacaktı. İşin daha da çarpıcı yanı, Amerikan reformcu Yahudileri tarafından tam bir yüzyıl sonra kabul edilecek olan ilk kadın haham da Samuel Barzani’nin kızıydı ve ismi de Asenath Barzani’ydi.”

İnternet aracılığıyla konuya ilişkin görüşlerine başvurdu­ğumuz Prof. Yona Sabar, Yahudi Barzani ailesinin kurucusu­nun 16. yüzyılda yaşayan Haham Samuel Barzani olduğunu belirterek, ailenin sonraki yüzyıllarda Musul, Kerkük ve Erbil yöresinde etkili olduğunu söyledi. Ancak, Barzani ismini taşı­yan herkesi Kürt Yahudisi olarak görmenin doğru olmadığını savunan Prof. Yona Sabar, Barzan doğumluların bu isimle çağrıldığını söyledi.

Ancak, tarihçi Ahmet Uçar, Osmanlı arşivlerinde bölgede bir tek Barzani ailesi bulunduğuna dair kayıtların yer aldığını hatırlatarak, günümüz Barzanileri’nin atalarının Yahudi oldu­ğundan şüphe duyulamayacağını ifade etti. Ahmet Uçar, Prof. Sabar’ın, Barzaniler’in ne zaman Müslüman olduklarına ilişkin detaylara girmediğini de savundu. Ahmet Uçar’ın yine Osmanlı arşivinde bulduğu bir başka belge ise 1856 yılında Sallum Bar­zani isimli bir hahamın, Musul’dan Selanik’e, oradan da Hahambaşılığın özel ricası ile Kudüs’e sürgün edildiğini gösteriyor. Uçar’ın ifadesine göre, ‘Kudüs’e Yahudi iskânı ile tereddütler olduğu İçin; Hariciye Nezareti’nin de görüşü alınarak 29 Şubat 1856’da Hahambaşı’nca verilen dilekçe Osmanlı hükümetince 11 Nisan’da görüşülerek uygun bulunmuş ve Sallum Barzani 20 Nisan 1861’de bir irade ile Kudüs’e sürülmüştü.’ Uçar, Tarih ve Düşünce Dergisi’nde konu İle ilgili olarak yazdığı yazıda şöyle devam ediyor: “Mustafa Barzani’nin yıllar sonra kurduğu ilişkiler, hahamlarla Sallum Barzani ailesi arasındaki ilişkilerin yıllarca sürdüğünü göstermektedir. Molla Mustafa Barzani, 1950’den beri sık sık ziyaret ettiği İsrail’de her zaman Kuzey Irak kökenli, Kürtçe konuşan bir Yahudi hahamın evinde kal­maktadır: Haham David Gabay.”

Ailede pek çok ünlü haham var

-Siz Yahudi Kürtler konusu ile ne zaman ilgilenmeye baş­ladınız?

– Batılı seyyahların Kürtçe konuşan Yahudilerden söz edil­diğini görüyorsunuz. Ben bunu okuyunca, Başbakanlık Arşivi’nde, bölgedeki yerleşime ilişkin araştırmalar yaptım ama uzunca bir süre bununla ilgili herhangi bir evrak bulamadım. A. Medyalı isimli birisinin yazdığı “Kürt Yahudiler” isimli bir kitaba rastladım. Faik Bulut’un “Filistin Rüyası” isimli kitabın­da da İsrail’de Kürtçe konuşan Yahudiler’in bir organizasyo­nundan   bahsediliyordu.   Araştırmalarım   sonucunda,   Kuzey Irak’tan İsrail’e göçler yaşandığını tesbit ettim. Bugün İsrail’de geniş bir Kürtçe konuşan Yahudiler topluluğu mevcut.

 -Peki ya Barzani ailesi?

 -Barzani ailesi ile ilgili ilk iddiaları da Amerika’da yaşayan
ve kendisi Kürtçe konuşan bir Yahudi olmakla kalmayıp bu
konuda uzman olan Prof. Yona Sabar’ın bir kitabında rastladım. Prof. Sabar, Barzani ailesinden gelen hahamların bölgede
dini çalışmalar yaptıklarını söylüyordu. Bunun üzerine ben
Barzani ailesinin kökenlerini araştırmaya başladım.

-Ne buldunuz?

-Bir defa bölgede Barzani adıyla bilinen tek bir aile var.
Bu aile, Kuzey Irak”taki Barzan köyünde yaşıyor. Osmanlı Arşivinde çalışırken, bu aile ile ilgili bir belge buldum. Bu belgede,
1855-56 yılında bu köyün mensuplarından Salkım Barzani adlı
bir hahamın önce İstanbul’a, arkasından Selanik’e sürgün edil­diği
belirtiliyor.

-Başka bir belge veya delil var mı elinizde?

-Molla Mustafa Barzani, ilk kez 1967 yılında İsrail’e gidi­yor. Kendisini kabul eden İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’a, hediye olarak bir ‘Kürt hançeri’ ile birlikte, Kerkük petrol
rafinelerinin planlarını da getiriyor. Mart 1969’da yapılan bir
operasyonda da Barzani-MOSSAD işbirliğiyle Kerkük rafinerileri bombalanıyor ve çalışamaz hale getiriliyor.

-Barzani aşiretinin Yahudi kökenli olduğunun anlaşılması, bölgeye ve tarihe bakışımızda değişikliklere sebep olabilir mi?

-Olmaz mı? Tevrat’ta “Vaadedilmiş Ülke’ olarak Nil’Ie Fırat arasının işaret edildiğine dair yorumlar vardır. Ayrıca, Bar­zani ailesi sürekli Mehdi çıkartmaktadır. Yahudilikte de Mehdilik çok önemlidir. Ama bir yanlış anlaşılma olmasın. Ben bütün
Kürtler Yahudi’dir filan demiyorum.”

O günler Barzani’nin yaşadığı mülkün Osmanlı mülkü ol­duğu günler. Şimdi isterseniz biraz daha gerilere meselâ Kanu­ni dönemine doğru uzanalım ve Barzani’nin, siz Kerkük’e karı­şırsanız ben de Diyarbakır’a el atarım” demesinden ilhamla o yılların Diyarbakır’ında Barzani soyundan ne kadar insan var­mış bir görelim..

Ve yıl 1518

Osmanlı salnameleri diyor ki:

Diyarbakır’ın Urfakapı semtinde 390 Müslüman aile var­ken 202 Yahudi aile bulunuyor. Mardinkapı’da 146 Müslüman ailenin tam 254 Yahudi aile komşuları var. Diyarbakır’ın Dağkapı semtinde 340 Müslüman ailenin 55 Yahudi aile kom­şusu var. Yenikapı mahallesinde ise 344 Müslüman aileye karşı Yahudi aile sayısı tam 554..

Peki bu Osmanlı Yahudileri şimdi nerede?

Osmanlı hiçbir zaman Yahudileri sürmediğine göre demek ki bunlar da Sabatay Sevi’nin yaptığını yaptılar, “Türk’üz, Müs­lüman’ız!” deyiverdiler..

Evet sadece “deyiverdiler” ve hep Yahudi kaldılar..

İşte Barzani’nin Türkiye’deki bir ‘gizli gücü’ de kendi gibi Yahudi kökenli olan Türkiye’deki bir kısım Kürt kimlikli Sabataistlerdir efendim..

Bunlar bugün siyasette, ticarette, müteahhitlikte velhasıl her yerdedirler..

(Yeniçağ, 12.04.2007)

Neymiş Türk devletinin hatası, merak ediyorum

Başbakan Erdoğan Diyarbakır’da, “Büyük devletler ha­talarını kabul eder” buyurmuş. Sonra da meselenin adını koymuş:

“- Burada bir Kürt sorunu var!”

Demek ki Türkiye Cumhuriyeti’nin hatası bu milleti “Türk-Kürt” ayrımına tâbi tutmamakmış bu sözlerden çıkan anlam bu. Türkiye’nin her noktasında her şey olabilen, aynı camide ibadet ettiğimiz, kız alıp verdiğimiz, bölgeye ABD ve Avrupa’ya meydan okuyarak Türkiye’nin her noktasında yaşayan insanla­rın vergilerinden her yıl önemli miktarlarda ödenek tahsis edip gerçekleştirdiğimiz GAP insanlarına ısrarla, “Siz ayrı bir ırksızın, siz bizden, biz sizden değiliz” denmemesi Erdoğan’a göre de­mek ki “Hata” imiş.

Demek ki, PKK bölge insanına “Siz Kürtçülük yapacaksı­nız” derken doğruyu yapıyormuş da, “Hayır, siz-biz yok, he­pimiz bir milletiz” diyerek şehit ve gazi olan güvenlik güçleri hata yapıyormuş, öyle mi? Öyleyse bölgeye giderek, Türk-Kürt ayrımını körükleyen ABD’li diplomatlar ve “Türk devleti PKK’dan özür dilemelidir” diyen Diyarbakır’ın bundan önceki belediye başkanı aslında haklı ve fakat, “Vatan satılmaz-millet bölünmez” diye gözyaşı dökenler haksız, öyle mi?

Atalarımız, “Tatlı dil yılanı kovuğundan çıkarır” demişler. Bu sözü doğru değerlendirmek lâzım. Yılan, deliğinden başı okşamak için çıkartılmaz. “Kürt realitesi” yahut “Kürt sorunu” diyen herkes aslında hem ilme, hem bu coğrafyada yaşayan herkesin istikbâline hançer saplamış, hem de Türkiye’yi Sevr’e götürmek için hâlâ ısrar eden mihrakların ekmeğine yağ sür­müşlerdir. Çünkü o kafaların tatlı dili, yılanı kovuğundan başını okşamak için çıkarma amaçlıdır. Burada yılan elbette ki Wilson Prensipleri’nin Türkiye’nin bir kısmında Kürdistan ve Ermenis­tan görmek isteyen maddelerinden ilham alan odaklardır.

İçinde yaşadığımız dönem aklı ve bilgisi olanın değil, ağzı olanın konuştuğu bir dönem maalesef. Özellikle dış mihrakların tetiklediği sosyal hadiselerde yetkili ağızdan çıkacak bir sözün nelere mal olabileceğinin hesap edilmediği zavallı yıllar bu yıllar. Rahmetli Kaşgarlı Mahmut’un bir sözünü hatırladım, o der ki:

“-TiIin düğmesini tişin yazmas!”

Yani, “Dil ile düğümlenen diş ile çözülemez!” Türki­ye Cumhuriyeti Başbakan’ının teröre “Kürt sorunu” demesi meseleyi dil ile kördüğüm haline çevirmesidir. PKK da aynı şeyi söylüyor, ABD ve Avrupa Birliği de aynı şeyi söylüyor. Bu gidiş, gömleğin ilk düğmesini yanlış ilikleme gidişidir ve bu akılla hiçbir zaman bu gömleğin iki yakası bir araya gelmeye­cektir. Çünkü akıl, Sevr’cilerin aklıdır. Akıl, Haçlıların aklıdır. Aynı Kıbleye yönelenleri birbirine düşürme aklıdır. Bunun sonu bugün kim aksini söylerse söylesin ayrı bir devlet istemeye gidecektir. İşte Irak’taki durum da böyledir. Düne kadar, “Biz sadece Kürt kimliğinin tanınmasını istiyoruz” diyenler bugün ayrı bir devlet kurmuşlardır. Ve düne kadar Irak’ın bütünlüğü­ne sonuna kadar sadık kalacağız diyen Amerika ve Avrupa Irak’ın parçalanmasına var güçleriyle destek vermektedirler.

Özetle, bizi bölmek isteyen ABD kelimenin tam anlamıyla 72,5 ırktan bir millet olmuştur. Yine Türk halkını “Kürt-Türk” diye kılıçla ortadan ikiye bölen Avrupa Devletleri sınırları kaldı­rarak, tek para birimine geçerek ve tek anayasa peşinde koşa­rak “Tek devlet” olmak için çırpınıp durmaktadırlar. Kendileri tek yürek, tek bilek, tek ekonomi, tek askeri güç, tek para ol­mak için bütün enerjilerini birleştiren Amerika ve AB’nin sıra Türkiye’ye gelince Türk-Kürt ayrımı dayatması Türk’ü de, Kür­dü de uyandıramıyorsa biliniz ki her ikisinin de yaşayacağı daha çok acılar var demektir.

İnsan hiç olmazsa şu GAP Projesi için AB’nin, “Orası or­tak yönetimimiz altında olsun, bu yönetimde İsrail de bulun­sun!” talebinden ders alır…

Haçlı ve emperyalistler birleşmeye doğru giderken bizler tam tersini yapıyor, hem de onların aklı ile bir yandan milleti, diğer yandan ümmeti paramparça ediyoruz.

İsrail şimdi Erdoğan’ın bu sözüne ne kadar sevinmiştir dersiniz?

Ben size söyleyeyim, en azından Barzani ve Talabani ka­dar, en azından PKK kadar sevinmiştir…

Allah (c.c.) akıbetimizi hayreylesin…

(Yeniçağ, 14.08.2005)

Şark kafası kan kokusu

Başbakanın Diyarbakır’da, “Tek bayrak, tek devlet, tek vatan” dedikten sonra, “Burada bir Kürt sorunu vardır” bu­yurması, “Sağlıklı olmak istiyorsanız sigarayı bırakın” dedikten sonra, “Size nargileyi tavsiye ederim” demekten farksızdır.

Oysa bahsettiğimiz nargile şu günlerde fitnenin reklam et­tiği gibi “nargillerden bir bit/cinin şifa veren suyu değil”, sigara­yı mumla aratacak, ciğerleri çürütecek, içeni yatağa ve kara toprağa düşürecek “ateş ve dumanın” ta kendisidir.

Zaten Türk’e gelip,”Sizin bir Kürt sorununuz” var ve Kür­de gidip “Sizin bir Türk sorununuz var” diyenler, yani bu va­tanın insanına “Nargileyi önerenler” nargile üreticilerinin ta kendileridir ve bunun adı Osmanlı’yı darmadağın eden ve Türk’ü Anadolu’dan silmek için başlatılan “Şark meselesi”dir. Bu millet “Türk-Kürt” ayrımı yapmadığı için Rus saldırır Kürdü korur, Ermeni saldırır Kürdü korur, Saddam kimyasal bomba­lar atar o Türk Kürdine yine kucağını açar, ekmeğini verir, yani onlar Irak’ın Kürdü demez. İyi de o zaman bu coğrafyadan İslâm’ı ve Türk’ü kazımak İsteyenlerin Türk’ün bu tavrı işine gelmez. Öyleyse bir şeyler yapılmalı Türk’le Kürdün arasına girilmelidir. Onlar için bu bile yetmez, bu topraklarda yaşayan­lar Alevi-Sünni diye parçalanmak, Türk-Laz diye çatlatılmalıdır.

Rahmetli Mehmet Akif, “Girmeden bir millete tefrika, düşman giremez./Toplu vurdukça yürekler onu top sindire­mez” diyerek bu gerçeği görmüşken 2005’in Türkiye’sinde Akif in şiirleri ile büyüyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Burada bir Kürt sorunu var” diyerek tuzağa düşmüştür. De­mek ki okumak var, okumak var. Erdoğan bu sözleri ile kendi insanına âdeta bir İngiliz, bir Amerikalı, bir Fransız gözü ve aklıyla baktığını dışa vurmuş olmaktadır. Farkında olarak veya olmayarak, gelinen nokta, düşülen durum budur. Mevcut du­ruma Erdoğan’ın gözü ile bakan Kürtler de orada bir problem varsa bu problemi Bush’un, Blair’in, Şaron’un Şirak’ın gözü ile gördüklerini ve onların aklı ile çözmek istediklerini bilmeleri lâzımdır. Tarih ve Münker-Nekir’e hesabı bu zaviyeden vere­ceklerdir, Mahşer günü de Allah bilir onlarla birlikte haşrolunacaklardır.

Teröre ve var olduğu söylenen bölge problemlerine “Kürt sorunu” olarak baktığında bu aklın karşılaşacağı netice gerçek­ten ateş, kan ve gözyaşıdır.

Lafı evirip çevirmek bu gerçeği değiştirmez.

Çünkü bölge insanına iş ve aş vermek, fert başına düşen milli geliri değil Türkiye ortalamasının Avrupa ortalamasına bile çıkartsan, o coğrafyanın her noktasını âdeta cennete çevirsen ve her insanına da sanki cennette yaşıyormuş hissi uyandırsan sonunda iş gelip, “Cennetim var, bir de devletim olsun” noktasına dayanacaktır. Çünkü işsizliğin adı “Kürt sorunu” değildir. Bir insana Kürt olduğu için iş bulmak, Kürt olduğu İçin makam vermek ve bir bölgeye Kürt bölgesi olduğu için yol, fabrika yapmak yahut yapmamak fitnedir; yüreklerin toplu vurmasını engellemedir ve bu gidişatın neticesi kandır, gözya­şıdır, tefrikadır, bölünmedir yani bugün Bush’ların, Şaron’ların istediği, Haçlıların yüzyıllardır hasretini çektiği şeydir.

Mevcut problem Batı için bitmemiş bir hikâyedir ve o hi­kâyenin adı “Şark Meselesidir. Erdoğan ve çevresindeki Kürt­lerin meseleye yaklaşımları ise tam bir Şark kafasıdır. Ben aynı şeyi bir kere daha yazmıştım, okuyuculardan bâzıları, “Şark Kafası” diyerek neyi kastettiğimi öğrenmek istediklerine dair elektronik postalar gönderdi. Yeri gelmişken onu da açıklaya­yım, hatta neyi kastettiğimi de yine rahmetli Mehmet Akif ile dile getireyim.

Yıl 1913’tür.

Akif’in yüreği yanmaktadır.

“Ey, bu toprakta birer na’ş-ı perişan bırakıp/Yükselen mevkib-i eruâh! Sakın arza bakıp,/Sanmayın: şevk-ı sehadetle coşan bir kan var.” dedikten, yani, ey vatanın bağrında peri­şan bedenlerini bırakıp yükselen ruhlar sakın yeryüzüne bakıp geride şehit olmak için can atan nesiller bıraktık sanmayın, diye seslendikten sonra şöyle devam ediyor: “Bizde leşten da­ha hissiz, daha kokmuş bir can varf/Bakmaym, hem tükürün çehre-i murdarımıza/Tükürün: belki biraz duygu gelir arımıza!” diyor ve …

Şark yaklaşımını, Şark kafasını şöyle anlatıyor:

“Tükürün cebhe-i lâkaydına Şarkın, tükürün!”

Kastettiğimiz işte bu lâkaydi tavırdır.

Meseleyi ilmî, tarihi ve imân boyutları ile en ince ayrıntısı­na kadar irdelemeden Batı’nın önüne koyduğu reçeteyi olduğu gibi kabullenip, “Bu mesele Kürt meselesidir” demek Kürde de, Türk’e de, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve milletine, vata­nın bölünmezliği ve imân kardeşliğine de asit dökmektir. Kurt, koyunu sürüden ayırmak istiyor, çoban da kurttan korkuya yahut işinin ehli olmadığından koyunu kurttan yana kovarak koyuna iyilik ettiğini sanıyor. Çünkü meselâ Bush da Kürt meselesi diyor ve biz gördük ki Bush’un aklı ile refah ve me­deniyet dairesine değil, baş tarafından çuvala, Ebu Gurayb ve Guantanamo’lara giriliyor..

Baksanıza daha şimdiden herkes “kan”dan bahsetmeye başladı, yani bu aklı verenler şimdilik bu millete dillerinden kan kusturmayı başardılar, bu akılla yarın ağzımızdan burnumuz­dan oluk oluk kan akacak…

Böylece elinden bu toprakları almak için bu toprağın insa­nına kan kaybettirme stratejileri üretenler emellerine kavuşmuş olacak..

Gerçekten hemen bir şeyler yapılması gerek.

Yoksa çok acı çekeceğiz, çook…

(Yeniçağ, 17.08.2005)

Milliyetten Fikret Bila, Barzani ve Sevr

Aşağıdaki satırlar kendini “milliyetçi” yahut “ulusalcı” ola­rak tanımlamayan, Aydın Doğan’ın gazetesi Milliyet’in Ankara Temsilcisi sayın Fikret Bilâ’ya ait:

“Irak KDP lideri Mesut Barzani, seçimlerden sonra resmen Irak Federal Kürdistan Bölgesi Başkam’ olacak. Barzani’nin bu konumu, ‘Irak Federal Kürdistan Bölgesi Anayasası’ taslağında da böyle tanımlanıyor. Irak’ta yeni kabul edilmiş bir ‘federal anayasa’ olmasına karşın, Kürt bölgesi ayrı bir anayasa hazır­lamış durumda. Bu, federal anayasaya içtenlikle katılmadıkla­rının bir göstergesi. Sevr Antlaşması’nın 62-64. maddelerine atıfta bulunan ‘Federal Bölge Anayasası’nın, ufukta görünen Bağımsız Kürdistan’ın anayasası olarak hazırlandığını tahmin etmek zor değil. Sevr’e yaptığı atıfla Anadolu topraklarının bir parçasını da kapsayan Kürdistan’ı öngören bu anayasanın ko­şullar uygun olduğunda birkaç rötuşla, Bağımsız Kürdistan Anayasası haline getirilmesi kolay olacaktır.”

Sayın Bilâ’nın yazı başlığı da, “Barzani’nin hedefi Bağdat değil, Güneydoğu” diye atılmış. İşte bizim on yıllardır söyledi­ğimiz buydu. Gelin görün ki hep “paranoyak” olmakla suçlan­dık. Türkiye’nin AB ve ABD tarafından adım adım Sevr’e sü­rüklendiğini söyleye söyleye dilimizde diken bitti, ağzımızda yara çıktı. Ama dün sayın Bilâ Milliyet’te bu satırları yazarken, Yenişafak’ta bir başka kalem, ” Bugün, rejim tehlikesi, ülkenin felakete sürüklendiği iddiası üzerinden siyaset yapanlar sözge­limi iki yıl önce de aynı şeyleri söylemekteydiler..” diyor. Yani diyor Yenişafak’taki, Türkiye’de bardağın dolu tarafını görmek isteyenler hep vardır!

İster bardağın boş tarafına bakıyor ister paranoyak olmak­la suçlanmış olsunlar bugün maalesef işte o “Sevr Geliyor” diyenlerin haklı çıktığı gündür. Onlar ne iki, ne üç yıldır, onlar Türkiye’nin “Çılgın Türklerin” yönetiminden “Yılgın Türklerin yönetimine” geçtiği günden beri Sevr’in ayak seslerini kimi zaman ASALA’nın, kimi zaman PKK’nın Türk yurdundaki nal izlerini süre süre tespit, nalbantları MOSSAD’ı, CIA’yi MI5-6 ve taşeronlarını, ABD’ ve AB’yi teşhis ve teşhir etmişlerdir.

Dün Sevr niyetlerini gizleyenler “Yılgın Türklere” önce Milli devletin gereksizliğini kabul ettirmiş, ardından, bir uyuştu­rucu pomad gibi pelte beyinlerine yedire yedire Atatürk’ten vazgeçin ve Lozan’ı devre dışı bırakın akılları vermiş, sonra da, tâ 1970 yılında Sevr Anlaşması’nın 50. yıldönümü münasebe­tiyle Paris’te, “Centree Parisien de Congres Internationaux” salonlarında tertipledikleri “Serv’i Canlandırma” toplantıların­da dile getirdikleri “Serv’in ölmediği” yolundaki hayal ve niyet­lerini işte bugün Fikret Bilâ’nın da yazdığı gibi Barzani’nin ağ­zından resmen dillendirmeye başlamış bulunmaktadırlar.

Bugün dünkü muzaffer Türkiye’nin Ege’de Yunanistan, İs­tanbul’da Patrikhane, Akdeniz’de Rum, Doğu’da Ermenistan ve Güneydoğu’da Barzani’nin “Kürdistan”ı tarafından kuşatıl­dığı, on yıllardır Türkiye’yi yöneten “Yılgın Türklerin” 2000’Ü yılların Ankara’sını 1919’lu yılların işgal altındaki İstanbul’una çevirdiği günlerdir. Yine bugünün Türkiye’si bir zamanların Adnan ve Halide Adıvar’lar gibi gerçeği geç gören aydınların bulunduğu bir Türkiye’dir. Bugünün Türkiye’si Artin Kemal’ler gibi satılmış kalemlerin milleti Sevr’in ayak seslerine kulak vermeye çağıran Türkçü, Mehmet Akif gibi gerçek Mümin fikir ve kalem erbabını “çılgınlıkla”, karamsarlık ve maceraperestlikle suçladığı günlerdir.

Milli devlet ve Türk vatanı böylesine bir saldırıya uğramış­ken birileri Meclis’in bahçesindeki Türk askeri, birileri Türk kızı ve kadınının başındaki örtüyle uğraşıyorsa, yine bu Türkiye’de birileri 55 bin civarındaki camiden rahatsızlık duyuyor ve fakat halkı Müslüman Türkiye’de 36 bin ev kilisesinin açılmış olma­sını götürüp inanç özgürlüğüne bağlayabiliyorsa ve Türkiye paramparça edilmek için masaya yatırılmışken birileri öz yurdundaki problemleri bırakıp, Ortadoğu’da 22 devletin sınırla­rını değiştireceği deklare edilmiş bir Vatikan-ABD projesi olan “Dinlerarası Diyalog” için mesai yapıyorsa, bu Sevr rüyası görenlerin Türkiye’de bir hayli mesafe almış oldukları anla­mından başka bir mânâ taşımaz…

Artık her şey apaçık ortadadır.

Sayın Fikret Bilâ da gerçeği dile getirenler safındadır…

Sıra görevi Lozan’ı deldirtmemek olan Türk vatan ve mil­letinin bütünlüğünü muhafaza için yemin etmiş, varlık sebebi Milli Devlet ve üniter yapının muhafazası kurumların ve bir Haçlı projesi olan Sevr’i imânları için İblis kadar tehlikeli gören Müminlerin kendi saflarını belirlemeye gelmiştir…

Açık söylüyoruz :

“- Hesaplaşma kaçınılmazdır!…!

(Yeniçağ, 14.12.2005)

“Gerilla”nın yerini “Barzani milisleri” alacak

Evet, “27 Nisan Muhtırasından bahsediyorum ve “Bar­zani tehlikesi!” diyorum.

Çünkü hani ‘Muhtıra’da, “(..) halkımızın kutsal dini duy­gularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi altına sakla­yarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar” diye devam eden bölüm var ya, işte bu bölüm aslında Barzani’nin Türki­ye’deki 5. kol faaliyetinden bahsetmekte.

Oysa birileri ‘Muhtıra’nın bahsi geçen bölümünü, “TSK’nın dîni faaliyetlerden duyduğu rahatsızlık” olarak tak­dim ederek AKP iktidarına ‘mağdur rolü oynama’ zemini hazır­lamak için olmadık taklalar atmakta bir bakıma ’27 Nisan Muhtırasını’ ’28 Şubat süreci’ ile eşitlemeye çalışmaktalar. Hayır ey millet asla onların dediği gibi değil, buna inanın. ‘Muhtıra’nın, “Halkımızın kutsal dini duygularını istismar et­mekten çekinmeyen” odakları hedef alan o bölümü evet Bar­zani’nin Türkiye’deki 5. kol faaliyetlerine dikkat çekmekte, çünkü, bakınız aynı bölüm nasıl devam ediyor:

“- Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyet­lerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır.”

Evet, “yıkıcılıktan” ve “bölücülükten” bahsedilerek PKK’ya dikkat çekiliyor ve Nevruz türü eylemlerde PKK’nın çocuk ve kadınları güvenlik güçleriyle çatışan teröristlere nasıl sütre yap­tıkları hatırlatılıyor. Ardından da İslâmî bir içerik taşıyan kültürel faaliyet gibi takdim edilen bu tür organizasyonların bazıla­rında Atatürk resimlerinin ve Türk bayraklarının indirilmesine teşebbüs edilmesine dikkat çekiliyor yani, “Ey millet bunlar tıpkı PKK”, bizim haberimiz var, sizin de haberiniz olsun, deni­yor.

‘Muhtırasında’ madem “PKK deniyor” öyleyse biz niye tu­tuyor, bu satırlarla Barzani’nin Türkiye’deki 5. kol faaliyetlerine dikkat çekildiğini söylüyoruz?

Çünkü henüz milletin malumu olmayan ve fakat istihbarat birimleri ve tabii Genelkurmay’in bildiği bir şey var. ABD aklı ve Barzani merkezli mihraklar yavaş yavaş PKK’yı devre dışı bırakıyor, çünkü onlar diyorlar ki, “PKK ateist ve Marksist bir örgüt olduğu için Kürtler ona itibar etmedi ve Türkiye bölün­medi, PKK bir bakıma Büyük Kürdistan’a giden yolun önüne yuvarlanmış bir kaya” halini aldı.

BOP gereği 24 ülkenin sınırlarının değişebilmesi ve bu arada Türkiye’nin bir parçasının Irak’ın kuzeyinde oluşturulan Yahudi Kürdistan’a eklenebilmesi için Türk Kürtlerinin harekete dahil edilmesi elzem. Hani, DEHAP Batman eski il Başkanı, “ABD’liler geliyor, Türklerle aranızdaki farklılıkları öne çıkarın aklı veriyor. Onların niyeti bir Türk-Kürt çatışması çıkartmak, bu tuzağa düşmeyelim” diyordu ya, işte tam da bunu söylü­yordu. Ve hani Leyla Zana, “Biz Kürtlerin bir lideri de Barzani’dir” diyordu ya, Zana da işte tam da bunu diyordu.

27 Nisan Muhtırası’nda, “Halkımızın kutsal dini duygula­rını kadın ve küçük çocukları ön plana çıkartarak ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemler” derken de işte bu niyetler kastediliyor, çünkü, dün PKK’yı Tür­kiye’nin başına musallat edenler PKK dinsiz olduğu için KürtIerde taban oluşturamayınca strateji değiştirdi ve Türkiye’nin Diyarbakır, İzmir, İstanbul gibi büyük illeri başta olmak üzere bölge illerinde Barzani’ye bağlı ‘dindar milisler’ oluşturma ka­rarı aldılar.

Hedef, Türkiye’yi Haçlı istilasından kurtaran Atatürk’e, Atatürk ve onun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti için var olan Türk Ordusuna düşman, onunla savaşacak ‘Müslüman milisler’ yetiştirmek, niyet bu. Ne diyordu Barzani, “Siz Kerkük derseniz ben de Diyarbakır derim!” Türkiye’de PKK militanlarının yerini alacak ve halktan “Müslüman göründükleri için” biraz daha farklı destek bulacak “milisler” olmayınca, Barzani ve ABD bu söylemi hayata nasıl geçirecek?

Dikkat ettiyseniz “milis” sözcüğünü hep tırnak içinde kul­landık.

Biliyorsunuz “Gerilla”, düzenli orduya karşı yıpratma sa­vaşı veren gizli ve küçük birlikler anlamına geliyor. PKK, “Ge­rilla” derken kendini o toprakların sahibi, Türk Ordusunu da işgalci görüyordu, bu tutmadı.

“Milis” ise savaş zamanında orduya yardımcı olmak ga­yesiyle toplanan halk kuvveti, demek. Onlara göre ortada bir savaş var ve Irak’ın kuzeyinde bir orduları da oldu. Şimdi sıra o orduya bu savaşta destek verecek “milisler” yetiştirmeye geldi.

Yani “ateist gerillanın” yerini “halkın dini hassasiyetlerini paylaşan milisler” almak üzere..

Ve Genelkurmay da şükür ki, işin farkında..

Onun için “Teşekkürler Paşam!” diyorum..

(Yeniçağ, 01.Mayıs.2007)

Türkiye, İsrail işgalindeki Gazze şeridi sanki

Bu nasıl iştir Allah aşkına!

Bir galeri tutuyor, “2006 Yılının Genç Ressamları” isimli bir resim yarışması düzenliyor. Yarışmaya 70 ressam 300 eseri ile iştirak ediyor.

Değerlendirme jürisi, Sayın Hilmi Işık’ın, Siyonist İsrail’in Filistin halkına reva gördüğü zulmü konu alan resmini ‘Sergi­lenmeye değer’ görüyor ve resim Tevfik İhtiyar Bey’in galeri­sinde sergilenmeye başlıyor.

Ve ne olduysa işte ondan sonra oluyor.

Devreye İsrail Konsolosluğu giriyor.

Resim duvardan indiriliyor. **

Vakit Gazetesi muhabirleri İsrail Konsolosluğu yetkililerine, “Bu ne iştir?” diye soruyor sormasına da bir cevap alamıyor.

Onlar da, İsrail Başkonsolos Yardımcısı Mihal Gurarveh’in, Hilmi Işık’ın Siyonizm’in Filistin halkına reva gör­düğü zulmü konu alan resminin sergilenmemesi için galeri sahibi Tevfik İhtiyar’a yazdığı ‘resmî yazıyı’ Vakit gazetesine, cevap olarak gönderiyorlar.

İsrail Konsolosluğunun yazısı kelimenin tam anlamıyla, bir ‘skandal’!

Evet skandal!

Konsolosluk yazısı üzerindeki antet kapatılsa, yazı Türkçe de olmasa, okuyan herkesin varacağı kanaat şu olur:

“İsrail Konsolosluğu böyle bir yazıyı ancak işgal altında tuttuğu Filistin topraklarındaki bir galeri sahibine yazabilir!”

Bu üslubu bırakınız hiçbir Avrupa ülkesini..

Tek bir üçüncü dünya ülkesi bile içine sindiremez,.

**

İşte Başkonsolos Yardımcısı Mihal Gurarveh imzası ile, Türkiye’deki İsrail üslubu:

“- Söz konusu çalışma, İsrail bayrağına açık ve ağır bir saldırı olup, İsrail ve Türkiye halkları arasındaki ilişkiye zarar verici niteliktedir. Bu sebeple adı geçen çalışmanın sergiden mümkün olan en kısa zamanda kaldırılmasını önemle rica ederiz.”

Vay be..

“Mümkün olan en kısa zamanda..”

Ve:

“Kaldırılmasını rica ederiz!”

Resmî yazışmalardaki “ricâ”nın ’emir’ olduğunu herkes bi­lir. Yani, Başbakan, Bakanlardan, Bakanlar Genel Müdürler­den, Vali de vatandaşlardan “Rica eder!”

Demek ki…

Türkiye’deki İsrail Elçi ve Konsolosları kendilerini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları karşısında “Rica eder” konumda görüyorlar.

Hem de, “Mümkün olan en kısa zamanda” kaydı düşe­rek..

Yani biraz, biraz değil epeyce, tehditvâri…

Üstelik burada muhatap sıradan bir vatandaş değil, bir ressamdır, bir sanatçıdır..

**

Ben devletime, devletimin icra organı olan Hükümete di­yorum ki..

Hadi Telafer’deki…

Hadi Kerkük’teki vatandaşına sahip çıkamıyorsun..

Oradakileri Haçlı-Siyon-Peşmerge ittifakı Türk’ü kılıçtan geçiriyor, seyrediyorsun..

Bari Türkiye’dekilere sahip çık..

Elin Siyonist’i gelip bari Türkiye’de bizi itip kakmasın… **

Ve siz ey ‘siviller..

Yazarlar, ressamlar, şairler, şarkıcılar, tiyatrocular, artist­ler..

500 bin, 400 bin satan gazeteler..

İzlenme rekorları kıran televizyonlar..

Türkiye’de, Genelkurmay’ın, yahut bir Bakanın ricasıyla bir galeriden bir resim kaldırılsa, yahut Kültür Bakanlığı eliyle bir kitap yayından çekilse gök kubbeyi devletin başına geçirir misiniz?

El cevap:

– Evet, geçirirsiniz.

Öyleyse şu İsrail konsolosu için de bir iki laf etseniz ya..

Yazıklar olsun..

Meslektaşınız Hilmi Işık’ı Siyonist İsrail karşısında yalnız bı­raktınız, aslında iyi de iyi de ettiniz, bir kez daha suçüstü yaka­landınız..

***

İşin özü şu.. Türkiye sahipsiz.

Türk insanı sahipsiz.

Türk vatanı sahipsiz..

Türkiye’de Avrupalının, ABD’linin ve İsrail’in sözü ve etki­si Türk’ten, Türk devlet ve Türk insanından çok daha derin, çok daha yaygın…

Bu Türkiye öyle bir Türkiye ki..

Sen Türk’ün her şeyine hakaret edebilirsin. Hakaret eder, üstelik kahraman, hatta zengin de olursun..

Amma meselâ Türkiye’de, hakikatin ta kendisi olan, İsra­il’in Filistin halkına reva gördüğü zulmü resmedemezsin..

Resmetsen bile..

Galerilerde sergileyemezsin..

Sergilersen İsrail Konsolosu gelir, onu duvardan indirir..

Sen de resmi değil..

Boş boş, duvarı seyredersin…

(Yeniçağ, 29.01.2007)

Yahudi Lobisi Türkiye’de olağanüstü etkili

İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da Yahudi Lobisinin et­kisi asgaridir. Bu, bütün Avrupa ülkeleri için geçerlidir. Putin’le birlikte Rusya’da da Yahudi Lobisinin etkisi kırılmıştır. Çin ve Japonya’da ciddi bir Yahudi etkisinden bahsedilemez. Çünkü İngiltere, Fransa, Almanya ve tabii Rusya, Çin ve Japonya, rejimleri ne olursa olsun, milli devletlerdir.

Tarihi geçmişi ve yaptığı etkilerle dünyayı dönüştürme bü­yüklüğü bakımından en ‘milli devlet’ olması gereken Türki­ye’de, ilginçtir, Yahudi Lobisinin etkisi neredeyse diyaspora Yahudi’sinin İsrail üzerindeki etkisinden daha fazladır. Peki niye ve nasıl oluyor da bu böyledir: Bunu anlayabilmek için şu satırları dikkatle okumamız gerekiyor: “1880 yılında Fran­sa’da , 15. yüzyıl Yahudilerine atfedilen iki mektup yayın­landığı için Yahudiler kovuşturmaya uğradılar ve Arles Yahudiler’i, İstanbul Yahudileri’nden yardım istedi.

İstanbul Yahudileri   şöyle karşılık  verdiler:

‘-Musa’ya inanan sevgili kardeşlerimiz, Fransa kralı sizi Hıristiyan olmaya zorluyorsa, Hıristiyan olun, baş­ka türlü yapamazsınız çünkü, ama Musa’nın yasalarını yüreklerinizde saklayın. Malınızı mülkünüzü elinizden alıyorlarsa, oğullarınızı tüccar olarak yetiştirin ki, ya­vaş yavaş onlar da Hıristiyanların mallarını mülklerini ellerinden alsınlar. Canınıza kastediyorlarsa, oğulları­nızı hekim, eczacı olarak yetiştirin ki, onlar da Hıristi­yanların canlarını alsınlar. Havralarınızı yakıp yıkıyorlarsa, oğullarınızı din adamı olarak yetiştirin ki, onlar da Hıristiyanların kiliselerini yakıp yıksınlar. Başınıza başka dertler açılıyorsa, oğullarınızı avukat, noter ola­rak yetiştirin ki, her devletin işine karışsınlar. Böylece, Hıristiyanları boyunduruğunuz altına alacak, dünyaya egemen olacak, öcünüzü alabileceksiniz onlardan.’ (Foucault Sarkacı, Umberto Eco, Can Yayınları, s: 466, Bülent Bengisu Tapınak Şövalyeleri)”

Bu mektup aynı zamanda, “Biz burada böyle yapıyoruz!” demek değil midir? İşte o gün ve devamı yıllarda Fransa’daki Arles Yahudilerine önerdiklerinin büyük bir kısmını İstanbul’da hayata geçiren Yahudiler, Osmanlı’nın çöküşünde önemli rol oynamış, “Çiftliklerimiz” dedikleri Mason Localarını da kulla­narak meselâ Yahudilere Kıbrıs’ı vermeyen ve Filistin’den toprak satmamakta direnen Abdülhamid’in defterini dürmeyi başarmışlardır.

İşte bu gerçeği bilen Mustafa Kemal çevresini kuşatan on­ca Masona rağmen, “Defolun Yahudi uşakları” diyerek Mason Localarını kapatmış ve bu karan arkadaşımız Ogün Deli’nin, “Atatürk Nasıl Öldürüldü” kitabında dile getirildiği gibi, kendi sonunu hazırlamıştır. Ne yazık ki, İsmet İnönü döneminde rahmetli Gazi’nin kapattığı ve Siyonizm’in “Çiftliklerimiz” de­diği Mason Locaları yeniden açılmıştır. İşte o saatten sonra Atatürk’ün milli devleti hızla erozyona uğramış, mesela Türkiye daha dün kendisinin olan topraklarında kurulan İsrail’i ilk tanı­yan İslâm ülkesi haline gelmiştir…

Evet, bugün Siyonist Yahudiliğin en etkili olduğu ülkelerin başında maalesef Türkiye gelmektedir.

Öyle olmasaydı İsrail savaş uçakları Anadolu’nun göbeği Konya’da daha iyi savaşabilmek için eğitim uçuş iznini Türki­ye’den koparamazdı. İsrail’e böyle bir İzni ne İngiltere verir, ne Fransa, ne Rusya, ne Çin, ne İtalya, ne Yunanistan., Yahudi Lobisinin etkisi Türkiye’de diğer bütün ülkelerden daha fazla olmasaydı Avrupa Musevi Kongresi Başkanı Pierre Besnainou, “Erdoğan İslâm dünyasının lideri olsun” diye çırpınmazdı.. Musevi Kongresi Başkanı Atatürk için, “İslâm Dünyasının lideri olsun!” der miydi? Elbette demezdi çünkü o Atatürk’ün 1937 yılında, “Filistin’e el sürülemez. Kemal Paşa Avrupa’ya ihtar ediyor! Türkler mukaddes topraklarda yabancı hakimiyetine tahammül etmeyeceklerdir” dediğini 27 Temmuz 1937 tarihli Bombay Chronick gazetesinde okumuş ve Gazi’nin, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına verdiği 1937 tarih ve 5476 sayılı, “İslamiyet’in mukaddes yerlerinin musevilerin ve hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız” talimatını biliyor olurdu.

Yine Siyonist Yahudiler Sultan Abdülhamid için de, “İs­lâm dünyasının lideri olsun!” der miydi?

Demezlerdi…

Çünkü ne Abdülhamid ve ne Atatürk döneminde Türki­ye’de Yahudi Lobisinin her dediği olmaz, meselâ İsrail gazete­lerinin bile, “Bu adam girdiği her yeri batırıyor” dediği Ofer isimli Yahudi’ye İstanbul’un en mutena semti satılmak isten­mez ve öyle bir Yahudi ile ortaklık yapılarak arkasında MOSSAD olduğu bilinen şirketlere Türkiye-Suriye sınırındaki kimi bölgelerin mayın temizleme işi verilmez, verilemezdi..

(Yeniçağ, 21.02.2007)

Orhan Pamuk Şaron’un diliyle konuşmuş…

Tagesanzeiger’in “Das Magazin” ilavesine konuşan Or­han Pamuk bakınız neler döktürmüş: “Herkesin Vaat edil­miş Topraklar konusunda fikir öne sürüyor ancak ne­den bu toprakları ele geçirme amacında olduğumuz hakkında kesin bilgiye sahip değil. Bizim inancımıza göre Dünya Hakimiyeti kurulmadan önce Vaat edilmiş Toprakların tamamen bizim elimize geçmesi gerekiyor. Bu nedenle bölgede çıkacak nihai kaosun altyapısını Türk, Ermeni ve Kürtleri birbirine düşürerek hazırla­mış olduk. Kimse itiraf etmiyor bari ben söyleyeyim.”

Pamuk’un bu sözlerine pek çok kişi öfkelenmiş. Efendim nasıl olurmuş da Pamuk Türklerin Ermeni soykırımı yaptığını, Kürtleri öldürdüğünü falan söylenmiş? Dostlar ya okuduğunuzu anlamıyorsunuz, ya işinize öyle geliyor.

Çünkü Pamuk aslında başka bir şey söylüyor. “Bizim inancımıza göre” diyor, “Dünya hakimiyeti kurulmadan önce vaat edilmiş toprakların tamamen bizim elimize geçmesi gerekiyor.”

Türk İslam inancında “Vaat Edilmiş toprakların ele geçi­rilmesi” diye bir şey yok. Bu inanç Siyonizm”in, bu inanç Ya­hudilerin, mesela kasap Şaron’un inancı.

İşte bu inanca Orhan Pamuk “Bizim inancımız” diyor ve özelde Türkiye, genelde Osmanlı coğrafyasında dökülen kanların izahını da, “Dünya hakimiyeti kurulmadan önce vaat edilmiş toprakların tamamen bizim elimize geçmesi gerekiyor.

Bu nedenle bölgede çıkacak nihai kaosun altyapısını Türk, Ermeni ve Kürtleri birbirine düşürerek hazırlamış olduk!” sözle­riyle yapmış oluyor. İşte işin özü bu. İşte Siyonizm’in, işte Şaron ekolünün ve işte “nihai kaos” müritlerinin Türkler -Kürtler ve Ermeniler üzerinde oynadıkları oyun. Pamuk, “Bu oyun bizim oyunumuz” diyor.

Ve birileri de ayıp ettin, yapmamalıydın, sen entellektüel adamsın, romancısın yahut susun busun diye Pamuk un Si­yonizm adına sahiplenerek yaptığı itiraflardan dolayı ona si­temler ediyor.

Hayır ben Pamuk’a kızmıyor, bilakis kendisine teşekkür ediyorum.

Böylece onu Türk gençliğine, Türk milletine hem de milli­yetçi basın yayın organlarında cahilce pazarlayanlar artık yo­ğurdu üfleyerek yerler, bu bir. İkincisi, Türkler – Kürtler – Erme­niler ve bu coğrafyada yaşayan herkes Pamuk’un “Bizim inancımıza göre” diyerek, yani sahiplenerek yaptığı itirafla­rıyla gördü ki, her şey İsrail’in sapık inancı o Arz-ı Mev’ud için dizayn ediliyor. Türk – Kürt – Ermeni birbirine düşürülü­yor. Bu üçlü zayıflarken İsrail palazlanıyor ve her ge­çen gün Arz-ı Mev’ud’a, Nil ile Fırat arasındaki ‘vatana’ bir adım daha yaklaşıyor.

Pamuk’unbu itirafından sonra Türk insanı Siyonizm’i ye­niden öğrenmeli, Sabetaizm nedir, Türk vatan ve milleti için ne kadar tehlikelidir, bir kez daha düşünmeli ve Masonluk hak­kında doğrudan bilgi sahibi olmaya çalışmalı, rahmetli Atatürk­’ün Mason derneklerinin faaliyetlerine niçin son verdiğini idra­ke çalışmalıdır.

Çünkü bütün bu kavram ve kuruluşlar iç içedir ve bir yer­de “Vaat Edilmiş Topraklar”a kavuşabilmesi için Siyonizm’in ayakları altına kırmızı halılar döşemekle mükelleftirler.

Ve Pamuk‘un bir başka herzesini Fatih Altaylı‘nın 4 Aralık 2004 tarihli Hürriyet gazetesindeki köşesinde yayımladı­ğı bir okuyucu mektubundan aktaralım:

‘Bir iki ay önce Philadelphia Halk Kütüphanesine Orhan Pamuk gelmişti. Kar romanının tanıtımını yap­maya. Koşa koşa gittim, yalnız bırakmayalım, destek­leyelim diye. Harta aklımdan da Newark in kütüphane­sinde bir de okuma günü yapılabilir, diye geçiriyordum yolda giderken.

Orhan Bey geldi. Tasvir ettiği ülke sanki Türkiye değildi. Özgürce yazı yazmak hala zormuş ülkemizde, Erzurum’a ya da diğer doğu illerine öyle her isteyen elini kolunu sallayarak gidemez, giderse de başına bin bir türlü bela gelirmiş. Kar’ı yazabilmek için yayınevi Orhan Bey’e zarar ziyan gelsin diye polislere haber vermiş, kalacağı otel uyarılmış, basın kartı çıkarılmış. Ve bunlar yani olumsuzluk hala devam ediyormuş. Bunları dinleyenlerin % 95’i Amerikalı idi.

Ve maalesef soru-cevap kısmında gelen sorular:

Hala Türkiye’de seyahat etmek korku verici mi?

Böyle aydın bir kişi olarak ne gibi zorluklar var ya­şanılan? Baskı var mı yazılan konulara, kitap içerikle­rine?

Tamam birçok eksik var ülkemizde.

Çok garip, vahim olaylarla yüz yüze gelme ihtima­limiz var ülkemizde. Ama hiç mi iyi bir yanımız yoktu söyleyecek o akşam. Bir Türk Hanım Orhan Bey’e sor­du:

‘Bu kadar olumsuzluklara rağmen hiç memnun ol­duğunuz bir husus yok mu?’

Orhan Bey ise cevap verdi:

‘Ben Turizm Bakanı değilim. Türkiye’yi pazarlama­ya gelmedim’ dedi.

Ortada kitap yazmış aydın bir kişi… Artık kimini ikna edebilir bu toplantıya katılanların.

Amerikalı hocam 6 kez ülkemizin doğu illerinde kar tatili yapabilmiş ve hala memnuniyetle yaşadıkla­rını anlatabiliyorsa bana, demek ki biz o kadar da kötü değiliz.

Yazık oldu o akşamıma…”

İşte “intihalci” ve “iftiracı” Orhan Pamuk bu.

Bulunduğu her mekanda Türkiye’yi kötüleyerek, bu top­raklar üzerinde yaşayan insanları birbirine düşürerek Arz-ı Mev’ud’a katkı sağlıyor.

Hizmetinin karşılığı olarak da, edebi hiçbir değeri olma­yan, kimi Batı basınında yerden yere vurulan romanlarının önü açılıyor…

Ama ben bu coğrafyadaki katliamları “Vaat Edilmiş Topraklar” peşinde koşanların, yani Arz-ı Mev’ud’çuların yap­tığını söylemesinden ve meseleyi sahiplenmesinden dolayı Pamuk’a teşekkür ediyorum.

(Yeniçağ, 12.01.2005)

Türk Genelkurmayında üst düzey İsrailliler

Tırnak içinde verdiğimiz bilgi, Genelkurmay Başkanlığı in­ternet sitesinden alınmıştır.

“11 inci Türkiye – İsrail Üst Düzey Askeri Diyalog Toplantısı, 27-28 Ocak 2005 tarihlerinde Genelkur­may Başkanlığı Karargahı’nda icra edilecektir.

Toplantıda; Türk Heyetine Genelkurmay II nci Başkanı Orgeneral İlker BAŞBUĞ, İsrail Heyetine ise İsrail Savunma Bakanlığı Genel Direktörü (E) Tümge­neral Amos YARON başkanlık edecektir.

İsrail Savunma Bakanlığı Genel Direktörü (E) Tümgeneral Amos YARON, 28 Ocak 2005 tarihinde Milli Savunma Bakanı Sayın Vecdi Gönül İle Milli Gü­venlik Kurulu Genel Sekreteri Sayın Yiğit ALPOGAN’ı makamlarında ziyaret edecektir.”

Bu bilgilere göre Türk-İsrail askeri yetkilileri arasında “üst düzey”de tam 11 toplantı yapılmıştır.

Son toplantılar “başarılı” geçmiş olacak ki, bu satırların yazıldığı sıralarda Türk Genelkurmay Başkanı ile görüşmek üzere İsrail Genelkurmay Başkanı Ankara’ya ayak bakmak üzereydi.

Tabii, bu görüşmeler hakkında basına bazı bilgiler yansı­yacak. Ama bizim merak ettiğimiz şey, mesela İsrail Savunma Bakanlığı Direktörü emekli Tümgeneral Amos Yaron’a, Or­general İlker Başbuğ, ‘Türkiye Kürt devletini tanımak zo­runda kalacaktır demek ne demek? ” diye sordu mu?

Çünkü daha dün İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktör­lüğü yani Türkiye’deki karşılığı ile Dışişleri Bakanlığı Müsteşar­lığı koltuğunda oturan emekli general Salamo Avinerî, ma­kamdan ayrılır ayrılmaz Jaruselam Post’da yazmıştı, “Türki­ye Kürt devletini tanımak zorunda kalacaktır” diye.

Şayet Irak’ın kuzeyinde kurulacak bir Kürt devleti Genel­kurmayın ve Türkiye’nin daha önce defalarca açıkladığı gibi Türkiye için ciddi bir tehditse ve İsrail Dışişleri Bakanlığı müste­şarı emekli olur olmaz, ‘Türkiye Kürt devletini tanımak zorunda kalacaktır” diye yazılar kaleme alıyorsa, Türkiye’nin güvenliğinden birinci derecede sorumlu Türk askeri ve onun komutanları İsrailli muhataplarına, “Bu ne demek?” diye sor­mak zorundadır herhalde.

Ayrıca, İsrail radyosunda, İsrail gazetelerinde MOSSAD elemanlarının Irak’ın kuzeyinde Kürtleri eğittiği, yine İsrail’den binlerce Yahudi kökenli Kürtlerin Irak’ın kuzeyine taşındığı, geçtiğimiz Pazar günü yapılan seçimlerde bunlara oy kullan­dırdığı, ayrıca İsrail’in Irak’ta bir banka kurarak (Bağdat’ta açılı­şını Barzani’nin yaptığı Kürdistan Kredi Bankası) sadece Kürtle­re Türk bölgelerinden ev ve arazi alımı İçin krediler verdiği acaba İsrail generalleri ile Türk generalleri arasında masaya yatırıldı mı? Türkiye’den daha önce göç eden Türkiye doğumlu Yahudilerin değişik şekillerde Şanlıurfa’ya geri dönmeye başlamaları, İsrail hükümetinin direktifleri doğrultusunda GAP’tan toprak alımları, yine Şanlıurfa’ya sinagog yapımı için İsrail veya Yahudi diyasporasının 20 milyon doları niçin ayırdığı falan Türk-İsrail generalleri arasında sohbet konusu oldu mu?

Çünkü bütün bunların Türkiye’nin güvenliği ile doğrudan ilgili olmadığını kimse söyleyemez.

Bilemiyoruz, belki de olmuştur.

Ama anlaşılan o ki, Türk-İsrail askeri yetkilileri arasında ll’incisi gerçekleştirilen görüşmeler gayet olumlu geçmiş ve neticesi olarak da İsrail Genelkurmay Başkanı Türk Genelkur­may Başkanı İle el sıkışmak için Ankara’ya gelmiş.

Bize düşen şu saatten sonra İsrail ve tabii MOSSAD’ın Irak ve Türkiye’deki faaliyetlerine vakıf olmaya çalışmak. Çünkü bu alandaki gelişmeler İsrailli yetkililerin Türk yetkililere verdikleri sözde durup durmadıklarını yahut bizim dile getirdiğimiz endi­şelerin ikili görüşmelerde gündem yapıp yapılmadığını göstere­cektir.

(Yeniçağ, 02.02.2005)

“Türk Günü” rezaleti

Gazete Com.’un haberini okuyunca Medine’de Muhammed(s.a.v)’in, Ankara’da Gazi Mustafa Kemal ve Çanakka­le’de, hani o bir ipliğini çeksen kırk yaması dökülecek o iki Türk çocuğunun, hani o fotoğraflarının üst kısmına, “Vatan size minnettardır” diye yazıp evimizin duvarlarına astığımız iki fakir fakat vakur ve muzaffer Türk evladının bedduasından korktum ve “Ya Rabbi, içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak etme!” diye, titredim.

Mesele şu.

Türkiye’den İsrail’e giden Yahudiler, “Arkadaş Derneği” diye bir dernek kurmuşlar ve bu dernek 22 Temmuz’da bir “Türk Günü” tertip etmiş. Bu “Türk Günü” öyle bir “Türk Gü­nü” ki, hani Irak’ın kuzeyinde Türk askerinin başına çuval geçi­rince, o günü Barzani ve Talabani’nin adamları tutup, “Türk Günü” ilan etseler, işte İsrail’deki o “Türk Günü” de, ancak ona denk düşen bir Türk günü olabilir.

İsrail askerlerinin Lübnan’da resmen katliam yaptığı, Filis­tinli çocukların, “Vatanımı değil, beni parçalayın!” diye gözyaş­ları döktüğü, Hahamlar Heyeti’nin, “Çoluk çocuk kim varsa acımasızca katledin” fetvaları verdiği, Başbakan Olmert’in em­riyle sivil halka karşı kimyasal silahların kullanıldığı böyle bir vahşet zemininde, İsrail’de tertiplenen “Türk Günü”ne, “Şeref Konuğu” olarak Türkiye’nin Kudüs Başkonsolosu Büyükelçi Dr. Ercan Özer ve Eşi, Tell-Aviv Büyükelçi Müsteşarı Mehmet Kemal Bozdağ ve Eşi, Kültür Ateşesi, Ticaret Ateşesi, İkinci Katip ve eşleri de katılıyor.

Bunda ne var, bir ülkede “Türk Günü” düzenleniyorsa o ülkedeki Türk yetkililer elbette bu toplantıya katılır, denilebilir.

Şu var ki, toplantıyı tertipleyenler “Türk Günü” etkinliklerinin ana amacının, “Cephedeki İsrail askerlerine yardım” olduğunu açılış konuşmasında dile getiriyorlar ve bu toplantıda Lübnan ve Filistin’de katliam yapan İsrail askerleri için açıktan açığa bağış toplanıyor. Şimdi siz böyle bir etkinliğe “Türk Günü” mü dersiniz, Filistin ve Lübnan’da katliam gerçekleştiren İsrail or­dusuna, yani Siyonizm’e destek günü mü, dersiniz?

Açık ve net olmak zorundayız.

İsrail’deki “Türk Günü” o güne katılan Türk diplomatların da desteği ile Türk’ün itibar ve haysiyetine çuval geçirme, ha­karet etme günü olmuş çıkmıştır. Tarihte de böyle bir “Türk Günü” daha doğrusu böyle bir “Türk Yılı” daha vardır ve Haç­lılar Tarafından kutlanmaktadır.

Bu “Türk Yılı” 1683 Viyana’da Türk’ün 1701’den beri devam eden “ilerlemesinin durdurulması” yılıdır ve Haçlılar 1683’ü “Türk Yılı” ilan etmişlerdir. Nitekim, 1933’te “Türk Yılı”nın 250. yıldönümü Viyana’da bütün dünyanın katıldığı törenlerle kutlanmış, tören sırasında her tarafta çanlar çalınmış­tır. 2006’da İsrail’de tertiplenen “Türk Günü” işte böyle Viyana’daki “Türk Yılı” türünden bir gün olup çıkmıştır.

İşte İsrail’in, işte Yahudi’nin Türk’e verdiği değer böyle “aşağılama” ve “kullanma”dır. Bu “kullanma” burada kalma­yacak, el altından, çeşitli şekillerde haince devam edecektir. O gün o toplantıda toplanan paralarla İsrail ordusuna yapılan yardımlar yine Mason ve Yahudi etkisindeki Arap medyası tarafından İslâm âleminin internet ortamına, televizyon ve ga­zete haberlerine sızdırılacak, “Türk diplomatlar Lübnan’a saldı­ran İsrail askerleri için bağış toplama kampanyasına katıldı” haberleri ile Türklerle İslam âlemi arasına yeni bir düşmanlık tohumu serpilecek, böylece bir koyundan İki post çıkartılacak­tır.

İsrail’deki bu “Türk Günü” kelimenin tam anlamıyla “ka­sap” tarafından, “Kesilecek koyunu sürüden ayırma” operasyonudur. Evet, maksat sürünün tamamını kesmektir amma kasap ve bıçak tektir, öyleyse hesap teker teker görülecek, ilk kesilecek koyun sürüden ayrılacaktır. Görülen o ki, sürüden ayırma operasyonu Türkler için de başlamak üzeredir.

Ben bunu anlamayan Türk diplomatlara ne diyeyim! Yok her şeyin farkında iseler ve bilerek oyunun içinde yer alıyorlar­sa, tabii bu çok daha başka bir şey..

O zaman insan, “İsrail’de, Lübnan’da vahşetin zirvelerin­de gezen İsrail askerleri için bağış kampanyasında yer alan diplomatlar Sabataist mi?” diye düşünmekten kendini alamı­yor. Ve insan, “Acaba bu diplomatlar Türk Dışişleri’nin genel eğilimi yönünde mi hareket ediyor?” diye, sormadan da ede­miyor!

Bakalım Sayın Abdullah Gül bu rezaleti telafi etmek için nasıl bir adım atacak?

(Yeniçağ, 2.08. 2006)

Amerika’dan Yahudilerle ilgili bir mektup var

“Amerikan halkı çok saf! diyor, Washington’dan yazan H Çetin isimli okuyucumuz, “Yıllardır Amerikalı eşime Ermeni soykırımı diye bir şeyin olmadığını bir türlü anlatamadım. Biz okulda okuduk, kitaplarda öyle yazıyor, diyor başka bir şey demiyor.”

Ve H Çetin,Yahudilerin Amerikan halkını avuçlarının içi­ne nasıl aldıklarını ilginç örneklerle bakınız nasıl aktarıyor:

Burada CNN ve Fox tv de Amerikan yanlısı yayınlar yapı­lıyor gibi gözükse de, arkasındaki Yahudi propagandasını his­setmemek imkansız. Her zaman önce Amerika propagandası geliyor. Ardından da insanların beynine Yahudî-Hristiyan dost­luğu aşılanıyor.

Önce Amerika taraftarlığı yapıyorlar, Amerikalı gibi gözü­küyorlar, ardından hemen Yahudilerin Amerikalıların dostu
olduğunu araya sıkıştırıyorlar. Örnek vereyim. Noel zamanı iki
sunucu önce seyircilerin Noelini kutluyor.. Sonra sunucunun
birisi, ‘Mutlu Noeller’ diyor, diğeri de, ‘Mutlu hannukah!’ diyor.
Burada incitmeden Yahudi ve Hristiyanların birbirlerine dost
oldukları, insanlara gizliden işleniyor. İki sunucunun da Yahudi olduğuna adım kadar eminim Yahudiler san­ki Hristiyan’mış gibi davranıp, pro American gibi davranıp sonra da gizliden Yahudi propagandası yapıyorlar. Bu
gibi şeyleri 24 saat yayınlarda gösteriyorlar.

Geçenlerde Filistin lideri Haniye CNN’e çıkarıldı. Sunucu Haniye’yi ısrarla terörist olarak göstermeye çalıştı. Adamı din­lemediler bile. Sunucunu söylediği tek şey Amerikanın tanıdığı bir ülkeyi neden tanımıyorsunuzdu. Çok iyi planlanmış ve Amerikan halkına yutturulabilecek şekilde hazırlanmış röpor­tajdı.

Hizbullah’ın attığı füzeleri gösteriyorlar ve masum siviller teröristler tarafından öldürüldü diye haber yapıyorlar. Burada Yahudi bayramı olduğu zaman hayat duruyor. Bütün doktorla savcılar avukatlar hakimler işadamları Yahudi. Ama adamlar Amerikalıyız diyorlar. Yahudi olduklarını gizliyorlar. Öyle ki bir kuaför Türk arkadaşıma bir Yahudi müşterisi Yahudi bir avu­kat tutmasını tavsiye etmiş. Demiş ki , bak Erhan savcıların çoğu Yahudi, eğer Yahudi avukat tutarsan birbirlerini tanıyor­lar ve senin olayında sana yardımcı olurlar. Gerçekten de doğ­ru. Birbirlerine yardım ediyorlar. Dünyanın en büyük suç or­ganizasyonu bunlar.

Bir olaya da ben şahsen şahit oldum. Zencilerin çok ol­duğu bir mahallede birisi öldürülmüş. Otoparkta konuşurken Yahudi bir kadın yaklaştı ve galiba Müslimler öldürmüş gibi laflar etti. Halbuki olayın sebebi uyuşturucu problemi Hemen Müslümanları kötülemeye çalışıyorlar. Benim de Müslüman olduğumu ve olayın Müslümanlıkla ilgisinin olmadığını söyle­dim, çekti gitti.

Burada İngilizce kursta öğretmenim Yahudi idi. Adam bize Yahudi yazarları örnek veriyordu. Yahudi hamburgercisinde yemek yememize kadar söyledi. Direk Yahudi olduklarını söy­lemiyor ama ben bu yazarların ve bu hamburgerci zincirinin Yahudi kökenli olduğunu biliyorum, internette bazı sayfalarda Yahudi şirketleri yazıyor. Süpermen’i yapan adamın Yahudi olduğuna kadar öğretti bize.

Şimdi bir reklam filmi gibi bir şey gördüm televizyonda. Ortadoğu haritası var. Arabistan bayrağı, Mısır bayrağı, Irak, Iran, Suriye ve Türkiye bayrağı İsrail’i çevrelemiş. Hizbullah askerleri el bombalarıyla sokaklarda yürüyorlar ve intihar bombacıları gösteriliyor. Hemen ardından fakir ve zor şartlarda yaşayan İsrailliler gösteriliyor ve bağış yapılması isteniyor. Verilen 100 dolar bir kişinin hayatı kurtarırmış falan filan. Ağlayan insanlar çöplük etrafında dolaşan insanlar gösteri­lip açındırıyorlar Ama bir görseniz o İsraillilerin ağlayışlarını, siz bile yardım edersiniz. Sonra tabii ki sunucu duygulanıp ağlıyor..

***

Birde burada Alman kamplarından (Oschvvitz) kaçan in­sanlar okullara gidip Yahudi acındırma propagandası yapıyor­lar. Kollarındaki dövmeleri gösteriyorlar. Taze beyinlere okul çağında giriyorlar. Ayrıca San Francisco’daki Kürt arkadaşlar Yahudi kanatları altında bir dernek kurdular. Washington Kurt Enstitüsü bağlantılı birisi gözetiminde. Kürt arkadaşlar bir gün geldiler, ‘Arkadaşlığımızın belki de biteceğini’ söylediler. Ta­mam!’ dedim. Gittiler. Kürt Derneği kurdular. Kürt konferansı yapıldı. Gerekli parayı Yahudiler verdi. Avrupa’dan Bekir Yıl­dız diye bir adam getirdiler. Masraflarını Yahudiler ödedi. Bi­zim dostluğumuz hala bitmedi. Kürt arkadaşlarla aramızda bir gerginlik olması için uğraşıyorlar. ***

Gel de ABD eski Genelkurmay Başkanlarından Thomas Moorer’ın, “Amerikan halkı eğer İsrail’in hükümet üzerindeki etkisini bilseydi hemen ayaklanırdı” sözlerini hatırlama..

(Yeniçağ, 3.08.2006)

Ankara’nın onlarca yıllık ihaneti

Ankara’dakiler, İstanbul’dakilerle el ele vererek bir Türk Cumhuriyeti olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ortadan kalkması için ellerinden geleni artlarına koymadı ve Irak’ın kuzeyinde bir “Yahudi Kürdistan”, İstanbul’un göbeğinde de bir “Ortodoks Vatikan” kurmak için atmadık takla, katlanmadık zillet bırakmadılar.

Birinci Körfez Harbi’nden sonra Irak’ın kuzeyinde bir “Güvenli Bölge” oluşturuldu. Lozan’ı imzalamadığı için Türki­ye’nin sınırlarını tanımayan ABD, güya Saddam’ın zulmünden bölge halkını korumak için 36. paralelin kuzeyine bir güvenlik şemsiyesi oluşturdu. Biz tâ o gün, hatta ABD Irak’a müdahale etmeden önce, kim Amerika’yı bölgeye davet ederse Allah onun belasını versin, bunlar gelirse kolay kolay gitmez diye, yazdığımız gazete ve dergilerde bas bas bağırdık. O gün ülkücü kardeşlerin bir kısmı dahi bize, “Sen Türkmenleri katleden Saddam’ın adamı mısın” diye hakaretler yağdırıyordu. Çünkü, bir şeyler olmuş, Ülkücüler ANAP’laşıvermişti. ANAP demek Turgut Özal demekti ve ABD’yi Irak’a saldırmaya ikna eden de Özal’dan başkası değildi.

Oysa, 36.Paralelin kuzeyi daha o gün bir tuzağın haberci­siydi. Çünkü ABD, 36. paralelin güneyinde kalan Kürt bölgele­rini bile kuzeyde gösterirken aynı paralelin kuzeyinde kalan Türkmen bölgelerini güneyde gösteriyor, yani fiilen, benim derdim Barzani-Talabani aşiretini korumak, kollamak ve yakın gelecekte bunlardan bir devlet çıkarmak diyordu. Türkiye’yi meşgul ermek için de PKK’ya, Diyarbakır’daki Çekiç Güç’e bağlı helikopterle malzeme ve teçhizat atmaktan geri kaçmıyordu. Yetmedi, bu ikiyüzlü ABD, Eşref Bitlis’in de içinde bu­lunduğu helikopteri Irak’ın kuzeyinde düşürmek istedi, sonra da Bitlis Komutan bir kazaya kurban gitti. İşte Ankara’dakiler bütün bu göstere göstere gelen Yahudi Kürdistan’ın kurulması için ellerinden geleni yaptılar. Ne zaman Barzani ve Talabani aşiretleri birbirini yese Ankara’dakiler gitti bunları barıştırdı, bunları askeri bakımdan eğitti, ceplerine pasaport ve para koy­du.

Lâkin Irak’ın kuzeyinde Türkiye’nin böğrüne saplanacak bıçak olan Kürdistan’ın kurulması için aşiretleri barıştıran An-kara’dakiler bilhassa son dönemlerde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurmuş, dünya ve Türklük tarihine bir Türk Devleti daha armağan etmiş Denktaş’a etmediğini bırakmadılar. Irak’ın kuzeyinde Kürtler arasında birlik ve beraberliği sağlayan Ankara’dakiler Kıbrıs’ta öyle bir ikilik çıkardılar ki, bir kısım Kuzey Kıbrıs Türk vatandaşı Türkiye Ada’dan defol ve Kıbrıs’ın tamamını Rum’a peşkeş çekmek isteyen AB’ye, “Yes be an­nem!” deme noktasına getirildi.

Şimdi hepimiz görüyoruz ki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriye­ti bugün Rumlara teslim olmaya çok daha yakın ve yine görü­yor ve anlıyoruz ki Irak’ın kuzeyinde bir Kürdistan, hem de kendisine “Güney Kürdistan” diyen yani, “Benim bir de kuze­yim var!” diye Türkiye’ye meydan okuyan yeni bir devlet ora­da öylece PKK’yı da şemsiyesi altına almış, duruyor.

İster gaflet ve delalet deyin ister ihanet.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde fitneyi çıkartarak Ada’daki Türk devletini Rum’un kucağına iten ve fakat Irak’ın kuzeyindeki ikiliyi önleyip Türkiye’nin böğrüne “Yahudi Kürdistan” hançerini sokan, bizimkiler, yani Ankara’dakiler şu günlerde İstanbul’un Suriçi’nde bir “Ortodoks Vatikan” için kolları sıvamış bulunuyorlar.

Tıpkı Kürtler arasındaki ihtilafı halleder gibi, Vatikan ile Fener arasında kökleri 1054’lere, hatta daha gerilere dayanan ihtilafın halli için Papa’nın İstanbul’a gelmesini, gelip İstanbul’a Konstantinapol demesini, patriği Ekümenik olarak ilân etmesini yere göğe koyamıyorlar. Söyler misiniz Allah aşkına, hangi devleti yönetenler, kendi toprakları içerisinde yeni bir devlet kurulması için böyle bir gayret sarf eder! Bu ne gaflettir.

Daha dün, “Birinci bin yılda Afrika, ikinci bin yılda Ameri­ka Hıristiyan oldu. Hedefimiz üçüncü bin yılda Asya’yı Hıristiyanlaştırmak” diyen adam Papa olduktan sonra Türkiye’ye davet ediliyor, Atatürk’ün “Fitne fesat ocağı” dediği, Patrikhane’ye, “Sen Ekümenik Patriksin” diyor; niye!

Patrikhane’nin AB merkezi Brüksel’de Metropolit sıfatlı el­çileri var, Paris’te beş katlı binası var, Vatikan gibi muamele görüyor, Fransa Darphanesi, Fener Patrikhanesi için sembolik de olsa para bastı. Paranın bir yüzünde Dünya Ortodokslar Birliği’nin amblemi, bir yüzünde Bartholomeos’un resmi var; niye! Fener devlet olacaksa, ona bir de banka gerekmez mi.. Ve Hüsnü Özyeğin’in Finans bank’ın %46 hissesini satın alan Bank of Greec’in 265 bin 729 hissesi Fener’e bağlı Yunan Ortodoks Kilisesi’nin değil mi?

Siz Ankara’dakiler, kör müsünüz…

(Yeniçağ, 6.12.2006)

Bir Yahudi vatandaşın Urfa itirafı ve…

Bizler ne zaman Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri tehlikeli boyutlara ulaştı desek birileri hemen nüfus dairelerine koşuyor, “Hiç de öyle değil, 50 yıl içerisinde Hıristiyan olan Müslüman sayısı bir elin parmakları kadar bile yok!” demeyi ve bizler ne zaman, Haçlılar silahla alamadığı vatanımıza içi para dolu çan­talarla sahip oluyor diye yazsak, yine birileri, “Biz tapu kayıtla­rını inceledik, böyle bir şey yok!” demeyi üstüne vazife sayı­yor,.

Onlara bu vazifeyi her kim verdiyse, doğru adamı bulmuş­lar, helâl olsun.

Sanki Hıristiyanlaştırılan her Türk’ün ilk işi Nüfus Dairesi­ne gidip dinini değiştirdiğini resmiyete geçirmek ve sanki ya­bancılar Türkiye’den toprak satın alırken gözü paradan başka bir şey görmeyen adı soyadı bizden insanları devreye sokmayı beceremez..

Ne demek istediğimiz elle tutulur bir örnekle izaha çalışa­lım.

Yıl 1994.

Ekim ayının son haftası.

Kanal D’de, “Rüstem Batum Show” isimli programı izliyo­rum. Adı “Show” olan hiçbir programa ne göz diker ne kulak kabartırım amma, bu programın konusu “azınlıklar”, konuğu ise, “Nesim Levi. Levi, öyle sıradan bir Yahudi değil. Profilo Holding Genel Müdürlüğü yapmış, Türkiye’deki Yahudi eserle­rini ihya etmek gibi bir fonksiyon üstlenmiş bir isim. Üstelik Levi o yıllar itibariyle Uluslararası Lions Kulüpler Direktörlüğü görevi de olan, Türk Lionslarını Avrupa’da temsil eden Mason bir Yahudi vatandaşımız.

1994 yılında, yani bundan tam 12 yıl önce, Nesim Levi iş­te o programda, “Türkiye’den İsrail’e göç eden Yahudi ailele­rinin bir kısmı Türkiye’ye geri dönmeye ve Urfa yöresine yer­leşmeye başladı.” İtirafında bulundu. Ben bu olaya gözlerim ve kulaklarımla şahit oldum. Şimdi birileri gider, Şanlıurfa’da Ya­hudi olmadığını ve Yahudilere mülk satılmadığını tapu kayıtla­rına bakarak iddia edebilir.

İyi de, kariyerini bütün dünyanın tanıdığı Nesim Levi ya­lan mı söyledi? Peki, Levi’nin bu açıklamasından 6 yıl sonra Şanlıurfa’nın göbeğinde, “Dinler ve Kültürler Parkı” adı altında 186 bin metrekarelik bir “Küçük İsrail” inşa edilmesi için İsra­il’in, yahut adı Türk kamuoyu ile bir türlü paylaşılmayan meç­hul Yahudi yahut Yahudilerin tam 20 milyon dolar ayırmış olmasına ne diyeceğiz? O günün Şanlıurfa Belediye Başkanı Refah Partili Ahmet Bahçıvan’dır. Şehrine 20 milyon dolarlık bir yatırım yapılıyor olması onu da mutlu eder ve projeyi İnce­lemeye başlar.

Başlar ve gördükleri karşısında irkilir.

Çünkü Proje, Şanlıurfa’da bir kilise, bir de sinagog inşasını öngörmektedir. Başkan Bahçıvan, “İyi ama Urfa’da Yahudi yok ki!” diye projeyi kabul etmez. Bakınız, Urfa’nın Belediye Başkanı Urfa’da Yahudi yok, diyor. Ama dünyaca tanınan, Türkiye’de Profilo Holding gibi devasa bir kurumda Genel Müdürlük yapan, trilyoner bir Yahudi işadamı Nesim Levi ise, “İsrail’e göç eden vatandaşlarımız Türkiye’ye dönüyor ve Urfa’ya yerleşiyor” diyor..

Şimdi biz kime inanacağız!

Elbette her ikisine de inanacağız ve işte tam burada aklı­mıza ister istemez Sabataistler gelecek…

Uzatmayalım…

Zamanın Urfa Belediye Başkanı Ahmet Bahçıvan, 20 milyon dolarlık bu yatırımı memleketine çekebilmek için, “Ta­mam” diyor, “Sinagog olmasın, projeye onay veriyorum!” Böyle diyor ama işte o zaman da kazın ayağının öyle olmadı­ğını görüyor. Kültür Bakanlığı yetkilileri 20 milyon doları hibe edecek dış kaynağın şartını açıklıyor:

“- Sinagog yoksa, para da yok!”

İşte tam burada İsrail’in “Vaat edilmiş topraklar” İdealini ve Irak’ın kuzeyinde kurulan, pek çok münevverin adına, “İkinci İsrail” veya “Yahudi Kürdistan” dediği yeni oluşumu bir kez daha hatırlayalım. Sonra da CHP Milletvekili Sayın Gök­han Durgun’un Türkiye ile İlgili endişelerini bir kez daha hafı­zalarımıza kazıyalım:

“- Türkiye Suriye sınırındaki mayınlı arazileri 49 yıllığına İsrail’e vermek istiyorlar. Urafa’da İsrailliler arazi kiralayıp tarım yapıyorlar. Kendi ülkelerinden özel tohumlar getiriyorlar. Bu tohumlar ekildikten sonra, aynı tipte bir başka ürün orada ye­tişmiyor; çünkü özet bakteriler toprağa veriliyor. Manavgat Suyu’nun geçtiği yerlerin alınması konusunda bazı teşebbüsle­rin olduğunu görüyoruz. Kiralama ve satın alma yoluyla hem su, hem belli arazileri alıyorlar. Böylece hem siyasi, hem askeri açıdan bir koridor açma çabası var.”

Türkiye cenahında işler böyle.

Peki, “Yahudi Kürdistan” cenahında neler oluyor?

Onu da Mısır’da çıkan El Ahrar Gazetesi’nde Dr. Rıfat Se­yit Ahmet imzası ile 2005’in son günlerinde yayımlanan, “MOSSAD Kuzey Irak’ta arazi satın alıyor” başlıklı yazısından kısaca aktaralım:

“-ABD’nin Irak’ta İsrail’in rolünü kucaklayan çok elverişli ve çok aktif bir ortam yaratmaktadır. Irak hükümetinin ileri gelen danışmanlarının İsrail ile sıkı bağlantıları bulunan İngiliz ve Amerikalılar olmaları daha etkin kılmaktadır. Bunlar isim isim medyada aktarılıyor ve teyit ediliyor. Irak’tan gelen son bilgiler, birçok Irak asıllı İsraillinin Bağdat’a geri döndüğü ve 1948 yılında Irak’ı terk eden babalarının bıraktığı mal ve mülk­leri Iraklı komisyoncular aracılığıyla belirledikleri yönündedir. İsrail’in Irak’a derinlemesine dalmasının bir nedeni de MOSSAD’ın faaliyetleridir. MOSSAD Kuzey Irak’ta yoksul va­tandaşlardan arsalar satın alarak kampanyasını genişletmekte­dir.”

İşte böyle..

BOP ambalajı içersinde Arz-ı Mev’ud faaliyeti hem Türki­ye’de hem Irak’ın kuzeyinde bütün hızıyla devam ediyor..

(Yeniçağ, 14.06.2006)

PKK’ya mayın, İsrail’e misket Bush’tan

Bazı okuyucular, “Güneydoğu’da mayınlar patlar, Meh­metçik PKK kurşunlarıyla şehit olurken sen hâlâ Lübnan diyor­sun, Filistin diyorsun” siteminde bulunuyorlar. Evet öyle yapı­yorum çünkü PKK aslında canavarın kuyruğu, ABD, İngiltere, İsrail ve bazı AB üyesi ülkeler ise o canavarın başıdır ve o “kuyruk” işte o “başlar” bu bölgeden uzaklaştırılmadıkça Irak, İran, Suriye ve Türkiye’de “maşa” rolü oynamaya devam ede­ceklerdir.

Bu “kuyruk” öyle bir kuyruktur ki, kopartsan, tüketsen ye­niden uzar. Dün “sağ-sol” olarak uzuyordu, “Asala” olarak uzuyordu, bugün “PKK” oluverdi. Biz işte bu yüzden dün Os­manlı’yı darmaduman ederek Türk milletini Anadolu’dan bir diş gibi söküp Asya içlerine fırlatabilmek için İzmir’e ayak basıp Ankara’ya doğru ilerleyen, İstanbul’u, Maraş’ı, Adana’yı, Antep’i, Urfa’yı işgal eden, hamile Türk annelerini süngüleyen, Müslümanları camilere doldurup yakan, Bursa’da Osmanlı’yı kuran ceddimin sandukalarını, “Kalk da evlatlarını kurtar, kurtarabilirsen!” diye tekmeleyen “Haçlı”nın Irak’tan, Ortado­ğu’dan, Afganistan’dan, Türk dünyasından defolup gitmesini istiyoruz.

Yoksa bu coğrafyada kan sürekli akacak.

Biz, Suriye ile olan meselemizi çözeriz. O Hatay’ı ister, biz gider Şam’da tatil yaparız. Amma şunu kesinlikle bilmemiz gerekir ki, Suriye İsrail ve ABD’nin desteği olmadan Öcalan’ı Şam’da barındıramazdı. Zaten Türkiye, Şam’ı ABD ve İsrail’in desteklediğini bildiği için onlarca yıl bu kıytırık ülkeye haddini bildiremedi. Tabi bu korkak ve ürkeklik Türkiye’yi yönetenlerin suçuydu. Çünkü o bölgenin “gerillaları” ABD’yi Lübnan’dan öyle bir kovaladılar ki, adamlar arkalarına bakmadan kaçtılar ve yine o bölgenin bugünkü “gerillaları” bütün Arap ülkelerini 6 günde dize getiren İsrail’e 34 gün kök söktürdüler, onu utanç içinde bıraktılar. Siz Siyonizm güdümündeki medyaya bakma­yın, 50’den fazla İsrail tankının nasıl ezilmiş teneke yığınına çevrildiğini ve İsrail ordusunun bu hezimeti gizlemek için nasıl çırpındığını gösteren yabancı televizyon kanalları da oldu.

Kısacası, PKK, ABD ve İsrail desteklediği için Türkiye’de kardeş kanı dökülüyor. PKK, AB üyesi ülkeler arka çıktığı, me­sela emekli Yunan generalleri eğitim verdiği, mesela İtalya mayın temin ettiği için PKK Mehmetçiği şehit ediyor. Sadece gördüğüne, ABD ağzıyla gazete ve televizyonlarda önüne kon­duğuna inanan bazı dostlar işte bu gerçeği bir türlü idrak ede­miyorlar. Birinci Körfez Harbi sırasında o gün yazdığımız gaze­te ve çıkarttığımız dergide ABD’nin Irak’a girmesine şiddetle karşı çıktığımızda, “Sen ne biçim ülkücüsün, sen ne biçim Türk milliyetçisisin, Türkmenleri katleden Saddam’a arka mı çıkıyor­sun!” diye almadığımız eleştiri kalmamıştı. Peki sonuç ne oldu? ABD Irak’a yerleşti. PKK azdı, Türkmenler Kerkük’te, Telafer’de onlarca defa katliama tabi tutuldu. Bu Türk şehirle­rinin demografik yapısı değiştirildi ve Türkiye sadece seyretti. ABD bölgeye geldiği için orada, kendine, “Güney Kürdistan” diyerek, “Benim bir de kuzeyim var” diyen bir “Yahudi Kürdis­tan” kuruldu ve o Kürdistan Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu insanına kimlik vermeye, çocuklarını üniversitelerinde okutma­ya başladı. ABD Silahlı Kuvvetler dergilerinde ise Türkiye’yi paramparça eden haritalar yayınlanır oldu. O gün Saddam’a öfkelendiğimiz kadar bugün bütün bu Türk katliamlarının mü­sebbibi ABD’ye nefret kusulmuyor, tam aksi, ABD’nin düş­manları İran’a, Lübnan’daki Hizbullah’a diş gıcırdatılıyor.

Dedik ya, PKK kuyruk’tur..

Bu canavarın başı AB(D)’dir.

İsrail’dir.

Ben önemine binaen tekrar DEHAP Batman eski İl Baş­kanı Mehdi Öztürk’ün, “ABD’lilerin maksadı Türk-Kürt savaşı çıkartmak. Buraya gelen her heyet bize ayrı yanlarımızı öne çıkarmamızı söylüyor. Türkiye uluslar arası bir komplo karşı­sında ve bu komplo Türkiye üzerinde Kürtler vasıtasıyla oy­nanmak isteniyor” sözlerini hatırlatıyor ve sözü, Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin resmi internet sitesi Pukmedia.com’a bırakıyorum. Kürt sitesinin haberine göre, 15 Ağustos 2006 günü Süleymaniye’nin güneyinde yer alan Kelar yakınlarındaki Hacıevvel köyüne yaklaşan 3 Amerikan helikopteri PKK’ya 2 adet strella füzesi ile 18 paket C-4 patlayıcısı bırakıyor.

Nasıl, iyi mi?

İlginçtir, 6 Ağustos 2006’da da, Alman Phönix televizyo­nunda ünlü sunucu Sabine Christianes’in programına katılan Almanya’da 16 yıl başbakanlık yapmış Helmuth Schmidt: “Amerika’nın Türkiye’yi böleceğini, Kürdistan ve Ermenistan hayalini gerçekleştireceğini, Ortadoğu’da sınırları değiştireceği­ni” söylüyor..

İşte ABD bu…

Öyleyse ABD ve stratejik ortağı İsrail ile İngiltere’ye bölge­de tetik çeken herkes bir bakıma Türkiye adına da cihat etmiş olmuyor mu?

(Yeniçağ, 22.08,2006)

Apocuları Ankara’ya yürüten ABD-İsrail ittifakıdır

6 bin 236 km2‘lik bir alana sıkıştırılmış 3 milyon 700 küsur binlik Filistin, İsrail kuşatması altındaki bir ‘açık cezaevi’nden farklı değil.

Düşmanı tarafından böylesine cendereye alınmış olmasına rağmen Filistin, “El Fetih ve Hamas” diye ortadan ikiye bö­lünmüş durumda. İsrail Filistinlileri katlederken Filistinliler de bin bir güçlükle elde edebildikleri kurşunları birbirlerine sıkıyor, kardeş kanı döküyorlar. Bu kardeş kavgası kim bilir Siyonistleri ve onların kontrolündeki Amerikalıları ne kadar mutlu ediyor­dur!

Benzer şeyler Irak’ta da olmuyor mu?

Yüzyıllarca aynı camide safta durmuş, aynı kıbleye yö­nelmiş, aynı Kur’an’ı okuyan Şiilerle Sünniler ABD fitnesi ve İsrail çıkarı için birbirlerinin katili haline gelmediler mi? Bunla­rın el attığı her yerde işte böyle kardeş kanı dökülüyor, iç savaş zemini oluşuyor. Artık bizler çok iyi biliyoruz kî, 1980 öncesi Türkiye’de sahneye konan “sağ-sol” çatışması da aynı mihra­kın senaryosuydu ve bunlar bilinen çirkin oyunlarını yeni bir ad altında sahneye koymaktan vazgeçmiş değiller. Onun için­dir ki Türkiye’de görevli Amerikalı diplomatlar Doğu ve Güneydoğu’ya gittiklerinde Kürtlere “Farklı yönlerinizi öne çıkar­tın!” akılı vermeyi sürdürüyorlar.

Bu güruh fitne için öylesine ince ve öylesine “geleceği dö­nük” çalışıyor ki, insan bir yönüyle gıpta bile ediyor ve, “Keşke benim devletim de böyle olabilse” diye iç geçiriyor. Siz hiç “Yarsanizm” diye bir şey duydunuz mu? Tabii ki duymadınız amma ABD, duymuş. Duymuş ve 2004 yılı İnsan Hakları Ra­poru’nun “Türkiye Bölümü”nde “Yarsanizm’e” de yer vermiş.

Peki niye?

Niye olacak, tabii ki “Elde kardeşi kardeşe kırdıracak bir fitne tohumu fazla bulunsun!” diye. Efendim, ABD’nin Adana Başkonsolosu Scotite Reed 2004 yılının ikinci yarısında Tunce­li’ye şöyle bir uğramış. Biz onun bu tür Doğu ve Güneydoğu gezilerini sık sık yaptığını zâten biliyor, takip ediyoruz. Ameri­kanın Adana Başkonsolosu, üzerine ne lazımsa, Tunceli’de sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve Alevi topluluklarıyla görüşmüş, incelemelerini cemevleri üzerinde yoğunlaştırmış ve bu ziyaret ve görüşmeler sırasında “Yarsanizm” isimli bir akımla tanışmış.

“Yarsanizm”, meğer Alevi Kürtlerin İslâm’dan önce inan­dıkları bir dini akım içinde yer alan bir şeymiş ve işte Ameri­ka’nın Adana Başkonsolosu Tunceli’den döndükten sonra meseleyi bir rapor haline getrmiş; Beyaz Saray’a göndermiş. Onlar da, 1994 yılı İnsan Hakları Raporu’nun Türkiye bölü­müne “Yarsanizm”i ekleyivermişler. Adamları PKK hamiliği, “Türk-Kürt iç savaşı çıkartarak Türkiye’nin doğu ve güneydo­ğusunu Irak’ın kuzeyinde oluşturdukları “Güney Kürdistan”a yamama gayretleri kesmiyor; çünkü Türk insanı bu tuzağa düşmedi, Irak’taki Sünni-Şii çatışması gibi bir “Türk-Kürt” ça­tışmasına, Filistin’deki gibi bir “El Fetih-Hamas” kapışmasına Türk evladı meydan vermedi, sabır taşı çatladı, Türk insanı direndi, 1980’den önceki “sağ-sol” çatışmasındaki gibi bir tu­zağa düşmemeyi başardı.

İşte buna tahammül edemiyorlar..

Bölgede İsrail’den güçlü bir devlet bırakmamak için Irak’ı işgal edip iç savaş çıkarttıkları, İran ve Suriye’yi tehdit ettikleri ve bu ülkelerde de iç savaşın tohumlarını attıkları, Filistin’i bir açık cezaevine çevirip, bir “El Fetih-Hamas” çatışması çıkarttık­ları gibi, Türkiye’yi de dışarıdan kuşatmak ve içeriden çürütmek için hemen her yolu deniyor, her fırsatı değerlendiriyor­lar..

“Yarsanizm” için devreye girişleri bundan..

Gelin görün ki Irak’ta her gün ortalama yüz insan katledi­liyor, ABD devrede yok, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve Vatikan devrede yok.

Aynı şekilde Filistin’de İsrail onlarca yıldır her gün insan, ekin, ağaç, süt ve et vermesin diye hayvan katlediyor, bu ku­rumlar yine ortalıkta görülmüyor amma iş Türkiye’ye gelince, “Diyalog” diyorlar, “Kopenhag Kriterleri” diyorlar, lâkin, “PKK ile mücadele” demeye ve Kıbrıs’ın kuzeyinde barış içinde ya­şayan Türklere uygulanan ve aslında bir “insanlık suçu” olan ambargoyu kınamaya bir türlü dilleri varmıyor..

Irak’ta 700 bin sivilin katili ABD’ye ve her gün oluk oluk Filistinli kanı akıtan İsrail’e kimse laf söylemiyor amma bu Amerika bu Vatikan ve bu AB tarafından Türkiye sürekli insan hakları İhlalleriyle suçlanıyor, Müslümanlar “terörist” diye yaf­talanıyor..

Şimdi yukarıdan beri anlattığımız tabloyu göz önünde bu­lundurun ve Demokratik Toplum Partisi’nin, “Dişe Diş, kana kan, seninleyiz Öcalan” sloganlarıyla Diyarbakır’dan Anka­ra’ya doğru yola koyulmalarının arkasında doğu ve güneydo­ğuya giderek, “Ayrılıklarınızı öne çıkartın” aklı veren ve “Yarsanizm”den medet uman Yahudi kökenli Amerikalı dip­lomatların bulunmadığını düşünün bakalım..

Düşünebiliyor musunuz?!

(Yeniçağ, 19.12.2006)

Türk çocukları nasıl İsrail vatandaşı yapılıyor…

Yıl 1987’dir.

İlker Çınar 17 yaşında Müslüman bir Türk çocuğudur ve bir gazetede gördüğü, “Ücretsiz İncil gönderilir” ilânı ile Türki­ye’de faaliyet gösteren misyonerlerin tuzağına düşer; bir müd­det sonra da Hıristiyan olur. Yıllar içerisinde Papaz ve Başpa­pazlık konumuna yükselir. Türkiye’nin her yerinde misyonerlik faaliyetlerinde bulunur, Hıristiyanlığa ettiği hizmeti ile şöhreti Avrupa’ya, İngiltere’ye, Amerika’ya kadar uzanır.

37 yaşına geldiğinde, yaptıklarından pişman olur; tövbe eder, tekrar İslâm’a döner. Yıllar içerisinde şahit olduğu mis­yonerlik ihanetlerini, “Ben bir misyonerdim” üst başlığı ile, “Şifre Çözüldü” isimli bir kitapta toplar (Ozan Yayıncılık). Her Türk evladının bence mutlaka okuması gereken bu kitabın, “Derslerde Bölücü ve Yıkıcı Sözler (s,30)” ara başlığı altında yer alan, “Misyoner öğretmenlerin sloganları arasında; ‘Türki­ye’nin Yeni İsrail halkı olması gerekiyor’ sözleri hep vardır.” Ve, “Hıristiyanlığı kabul eden her kişiye, ‘sen Yeni İsrail hal­kından oldun’ sözü söylenir (s,31)” satırlarını okuduğumda, doğrusu pek bir şey anlayamamış; “Misyonerlik faaliyetleri ile İsrail’in bu kadar doğrudan ne ilgisi var?” diye düşünmeye başlamıştım.

Elbette Evangelistlerle falan ilgi kuruyordum amma, haki­kati konuşmak gerekirse, Türkiye’deki misyonerlerin Hıristiyanlaştırdıkları her Müslüman Türk evladına, “Sen Yeni İsrail Hal­kından oldun” demelerindeki “hikmetin” doğrusu Vatikan’la ve tabii bir “Vatikan Projesi” olan “Dinlerarası Diyalog”la bir ilgisi olabileceğini hiç aklıma getirmemiştim. Evet, Türkiye’deki misyonerler Müslüman Türk evladını Kur’an’dan koparıp tahrif edilmiş İncil’e ve Hz. Muhammed(s.a.v.)’den koparıp, hâşâ, Allah’ın oğlu dedikleri Hz. İsa ile hiç alakası olmayan bir uy­durma kişiye kapılmaları yetmiyordu, hızlarını alamıyor, Türk evladına, “Sen artık İsrail halkından oldun” diyerek, bu topra­ğın, bu milletin çocuğunu Kürdü ile Türkü ile Siyonizm’in Tür­kiye’deki emellerine alet olacak bir zemine çekiyorlardı…

Biz böylesi bir tuzağın Vatikan’dan ve “Dinlerarası Diya­logdan rotalandığını nereden bilebilirdik ki.. Bir şeyler sezip şüphelerimizi sizlerle paylaşsak, yazdıklarımızı da, 20 yılını mis­yonerler içerisinde Hıristiyanlığa hizmet ederek Başpapazlığa kadar yükselmiş İlker Çınar’ın yazdıkları ile desteklesek, ihanet ve fitnelerinin fark edilmesinden rahatsız olan misyonerler ve Türkiye’deki misyonerlik faaliyetlerini karartmayı “DiyaIog”un gereği gören kimi akıl ve kalemler her zaman yaptıklarını yapar bizi meseleyi abartmak ve komplo teorilerimize eski bir papaz­dan delil getirmekle itham ederlerdi..

Amma Allah yapacak, bizi ve tabii eski Başpapaz İlker Çı­nar’ı, tuttu Vatikan doğruladı. Evet, Bologna Başpiskoposu Kardinal Carlo Caffara’nın 14 Aralık 2006 tarihli Corriere della Sera gazetesinde tam sayfa yer alan demecinde söylediklerini kastediyorum. Bu demecinde 68 yaşındaki Kardinal Carlo Caffara, “Papa’nın Türkiye ziyaretinin doğru bir biçimde yo­rumlanması” gerektiğini söyledikten sonra, “Dinlerarası diya­log sadece Yahudilikle mümkündür. İslam ile ancak makuliyet ve eğitim düzlemlerinde görüşebiliriz” dedi ve ardından, “Be­nim bir Hıristiyan olarak İsrail ile olan bağlarım, diğer dinlerle kurabileceğim ilişkiyle hiçbir suretle kıyaslanamaz” deyiverdi..

Eski Başpapaz İlker Çınar bahsettiğimiz kitabında Türki­ye’de faaliyet gösteren misyonerlerin Aleviler ve Kürtlerle özel olarak ilgilendiklerinin de altını çiziyor ve, “Genellikle Diyarba­kır’da bir araya geliyor; her konuda işbirliği yapıyor ve devlet tarafından gelecek engellemelere karşı stratejiler geliştiriyorduk. Bu çalışmalarımız sırasında karşılaşacağımız problemlere çö­züm getirebileceğini söyleyen bir de konsolos devreye girmişti. Konsolos eğer bizim karşılaşacağımız bir sorun olursa kendile­rine hemen haber verildiği takdirde bize yardımcı olabilecekle­rini söylüyordu” diyor.

Peki, kim bu konsolos?

Bu sorunun cevabını da eski Başpapaz İlker Çınar’ın kita­bından öğreniyoruz:

“- Bu konsolos Adana ABD Başkonsolosuydu.”

Dünkü yazımızda bu Adana Başkonsolosundan bir nebze bahsetmiştik. Görüyorsunuz, “Diyalog” diye, bu toprağın ço­cuğu tek Allah’tan teslise, Kur’an’dan, tahrif edilmiş İncil’e, Hz. Muhammed(s.a.v.)’den, “Allah’ın oğlu” iftirası atılan İsa’ya çalınıyor. Yetmiyor; ‘sen artık Yeni İsrail vatandaşı oldun’ deni­lerek, milli kimliğine de sırt çevrilmesi sağlanıyor..

İşte Vatikan..

İşte “diyalog”..

Ve işte “Dost ve Müttefik ABD” konsolosu…

(Yeniçağ, 20.12.2006)

İsrail, AB(D) desteğiyle Filistin’i mezbahaya çevirdi

Önce hadiseyi özetlemeye çalışalım.

Filistin’de ABD’nin de desteklediği bir seçim yapıldı.

Hamas iktidar oldu, İsrail’de Şaron’un varisi Olmert çılgına döndü.

Tuttu, çevresini utanç duvarları ile çevirerek hapishane haline getirdiği Filistin halkının suyunu kesti, ilacını kesti, gıda­sını kesti. Filistin yönetimi vergilerini alamaz, memurunun ma­aşını ödeyemez hale geldi. Açlık, susuzluk ve ilaçsızlıktan ölüm­ler başladı. ABD ve İsrail’in etkisiyle dünyadaki bütün bankalar Filistin halkının hesaplarına el koydu ve halk beton duvarların gerisinde, üstlerine çevrilmiş İsrail namlularını seyrede seyrede ölümü beklemeye başladı.

İsrail istiyordu ki halk bütün bunların Hamas yüzünden başına geldiğini bilsin ve öfkelenip Hamas’ı boğsun. Filistinli bunu yapmadı, Hamas’a daha bir sarıldı. Şaron’un varisi Baş­bakan Olmert baktı ki olacak gibi değil, zâten köşeye sıkışmış Filistin halkını çileden çıkartacak bir senaryoya göz kırptı. Bir İsrail savaş gemisi Gazze şeridinde kendi halinde piknik yapan bir aileye roketlerle saldırdı ve anne, baba ile 6 çocuktan 5’i bu saldırıda can verdi. Şimdi sen olsan ne yaparsın? Elinde hangi imkan varsa onunla böylesine arsız düşmana haddini bildirmez misin?

Onlar yine de İsrail’in seviyesine düşmedi.

Yani sivilleri hedef almadı, gitti, erkekçe, tam bir asker gibi iki İsrail askerini kaçırdı ve İsrail’e şartlar ileri sürdü. İsrail’in istediği de zaten bir bahane ile fitili ateşlemekti. Sen misin bunu yapan, ordu kara, hava ve deniz unsurları ve kimyasal si­lahlarıyla Filistin’e çullandı sivilleri, çocukları adeta doğramaya başladı. Hızını alamadı Lübnan’ı ısırdı. Bütün bunların Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir uzantısı, bütün bunların İsrail’in nihai hedefi ve devlet politikası olan Arz-ı Mev’ud’a bir adım daha yaklaşılması şeklinde değerlendirmeler yapıldı. Lübnan’dan sonra hedefte Suriye ve İran’ın olduğu, ardından sıranın Türki­ye’ye geleceği yazıldı, çizildi.

Bunların cümlesinde gerçek payı var.

Şimdi oralara uzanmayalım.

Amma ortada bir facia var, ona ne diyelim?

İsrail tankları, toplan, uçakları, füzeleri ile etrafına duvarlar ördüğü birkaç yüz bin kişiyi her gün bombalıyor, kollar, bacak­lar, parmaklar havalarda uçuşuyor. Ankara kadar bir yerin etrafının duvarlarla çevrildiğini, bu insanlara yıllarca ambargo uygulandığını ve bu insanların dünya ile irtibatının kesilip en ağır silahlarla gece gündüz paramparça doğrandığını düşünü­nüz. İşte Filistin’de durum aynen böyle.. Ne kaçacak bir kapı, ne sığınacak bir delik, ne kendini savunacak bir silah var..

Hal böyleyken…

Dünya, hani o Türkiye’nin müttefiki, stratejik ortağı, Irak’a, Afganistan’a demokrasi götürdüğünü söyleyen ABD bu cinayeti seyrediyor. Seyretmek ne kelime, “İsrail haklı, elbette kendini savunacak!” diyor. Bu ne biçim savunma. Irak’ın ku­zeyinden sızan militanlar her gün sivil asker birkaç Türk vatan­daşını katlediyor, Türkiye sınır ötesi harekât yapmak istediğini söyleyince aynı ABD, o stratejik ortak, o müttefik niye, “Irak bağımsız bir ülke, bu Irak’ın egemenliğine saldırı sayılır!” diye Ankara’ya aba altından sopa gösteriyor?

Tam bir alçaklık.

Tam bir ikiyüzlülük!

Gelelim o “Çağdaş uygarlık düzeyi” diye gösterilen ve “Şefaatine sığınılan” Brüksel, yani Avrupa Birliği’ne.. AB Ko­misyonu Dış İlişkiler Sözcüsü Emma Udwin’e basın toplantı­sında gazeteciler, “İsrail askerini kaçırdığı için Filistinliler ve Hizbullah’ı şiddetle kınamıştınız. Filistin ve Lübnan’da sivilleri katleden İsrail’i niye kınamıyorsunuz?” diye sorulduğunda ne cevap verdi biliyor musunuz?

” Lübnan’daki durum uluslar arası hukuku ilgilendirir. Ben hukuk uzmanı değilim!”

Sonra da ekledi:

“- Taraflara sükûnet telkin ediyoruz!”

Gazeteciler ısrar etti:

“- Hizbullah ve Filistin’i kınamakta tereddüt etmiyorsunuz ama söz konusu İsrail olunca ‘kınama’ kelimesini hatırlamıyor­sunuz!”

O zaman da AB sözcüsünün cevabı ellerini iki yana aç­maktan ibaret oluverdi..

Yani, “Bizden bu kadar, işinize gelirse..” diyordu..

Oysa bu adamlar Türkiye’nin belli bölgelerine koşup, Türk askeri sana yan gözle baktı mı, kaymakam gözünün üstünde kaşın var dedi mi, diye sokak sokak gezip, Ankara’ya talimat üstüne talimat vermiyorlar mı?

Beyler işte ABD’si AB’si ile Batı bu.

Batı’nın gözünde Müslüman bu.

Batı’nın gözünde Türk bu..

Zannetmeyin ki işimiz gücümüz birilerine düşmanlık bes­lemek. Hayır, biz düşman üretme hastası falan değiliz. Derdi­miz bu milletin dostunu düşmanını bilmesi, yapacağı her işi, atacağı her adımı bu bilginin ışığında atması..

                                                                                                        (Yeniçağ, 18.07.2006)

Suriye  54 Türk ajanı nasıl yakaladı!

Özetle, “Çağa ayak uydurmak zorundayız!” diyen MİT Müsteşarı Emre Taner, merak edenler için söylüyorum, baba­sının mesleği dolayısıyla Diyarbakır’da doğmuş, Masonluk tek­lifini de reddetmiş bir bürokrattır ve “Yaş haddinden emeklili­ğe” de az kalmıştır.

Üstelik bu bilgiler özel bilgi değildir.

Noksanı ve yanlışı ile;

Ordu, Türk Ordusu’dur.

Eğitim, Türk Milli Eğitimi’dir.

Polis, Türk Polisi, MİT de Türk’ün MİT’idir.

Biz annesi tarafından “sokağa atılmış” bu vatanın çocu­ğuna sahip çıkılmamasını içimize sindiremiyoruz. Özel sohbet­lerime şahit olanlar bizim, Türk’ün bırakınız bir devlet kurumu­nu, bir çalısını, bir çakıl taşını, kırında bayırında gezinen bir kertenkelesini bile elin kurduna kuşuna yem etmeyi ihanete eşdeğer tuttuğumu bilir. Ağzında zehir ile dolaşan yılan, benim yılanımdır. Hain dahi benim hainimdir. Onu, Irak’ın Saddam’ı gibi Siyonist-Haçlı güruhuna teslim etmez, onu ben yakalar, onu ben yargılar, kendi ipimle asar, kendi toprağıma gömerim. Bu vatanın gözle görülmeyen nötron ve elektronunu bile bu toprakta gözü olanlardan kıskandığım için, MİT bahsinde ya­zarken çok rahatım.

Evet, bütün kurumlar gibi MİT’in de son sürat yeniden yapılanmaya ihtiyacı vardır.

Bunun neden böyle olduğunu yakın tarihimizden trajik bir örnekle sizlerle paylaşmakta fayda görüyorum.

ABD’nin Türkiye’de de faaliyet gösteren (CIA’dan başka) bir NSA’ları, İsrail’in de (MOSSAD’ın dışında) İbranice adı Agaf ha-Modi olan bir, AMAN’ları var.. ABD, NSA’yı, İsrail AMAN’ı, “Yabancı diplomatları ve askeri ataşeleri dinlemek için” kurmuş. Bunlar Türkiye’nin “Askeri İstihbarat’ı olan J2’ye tekabül ediyor. NSA ve AMAN’ın elinde Türk askeri ve sivil istihbaratını dinlemek için kullandıkları öylesine elektronik bir teknoloji mevcut ki, mesela, ne kadar örtülü ve çapraşık olursa olsun, bir telefon konuşması, bir elektronik yazışmayı, bir faks iletisini gözden kaçırmaları neredeyse, “imkânsıza ya­kın!”

Sistemin adı, Pormis ve Echelon.

NSA ve AMAN, her gün 50’nin üzerinde kelime ve kav­ram yüklüyor. Mesela, “Öcalan” dediklerinde, İçinde “Öcalan” kelimesi geçen bütün yazışma ve konuşmalar kayda geçiyor. Sonra, mümkün olduğunca insan gibi değerlendirme yapabi­len bilgisayarlarda bu kayıtlar niyet ve hedefe göre ayrıştırılı­yor. Önemsiz görülenler çöpe atılıyor önemli görülenler NSA ve AMAN ajanlarının önüne konup analiz ediliyor. Dünyadaki bütün İstihbarat örgütleri telefon, faks, internet gibi ne tür tek­noloji kullanırlarsa kullansınlar Pormis ve Echolon sistemini kullanıyor. Porsim ve Echelon sistemlerini ise, yabancı diplo­mat ve askeri ateşeleri izlemek için kurulmuş bulunan ABD’nin NSA’sı ile İsrail’in MOSSAD’ı geliştirmiş. Bu sistemi İngiltere ile birlikte kullanıyorlar.

Rusya bu teknolojiyi kullanıyor.

Japonya bu teknolojiyi kullanıyor.

Almanya bu teknolojiyi kullanıyor.

Türkiye bu teknolojiyi kullanıyor.

İşte Cevher Dudayev bu teknoloji kullanılarak şehit edildi.

İsrail son saldırıda Lübnan’da başarılı olamadıysa, Hizbullah’ın teknoloji kullanmamasındandır. Orada işler rû-be-rû yürütülüyor.

Bu teknoloji Filistin’de öylesine sıkı kullanılıyor ki, nefes almak mümkün değil. Gerçi Filistinliler İsrail’in bu teknolojisin­den elbette haberliler; önemli ve gizli işleri bilgisayara ve tele­fona düşürmüyorlar. Amma, İsrail bilgileri değişik değerlendiri­yor. Mesela her evin ortalama su sarfiyatını depoluyor. Bir evin su ve elektrik sarfiyatında yükselme olmuşsa, ‘Burada bir top­lantı var’! diyor, baskın için düğmeye basıyor..

İşte MİT’in rakipleri bu haldeler.

Nitekim MİT’in 54 güzide mensubu İsrail AMAN ve ABD’nin NSA’sı yüzünden Suriye’de perişan oldu. Evet, Tür­kiye Cumhuriyeti, Öcalan’ı Şam’da imha etme kararı aldı. 3’ü askerî, 51 MİT mensubu olmak üzere 54 ajan, Suriye’ye geçti. Öcalan’ın bindiği otomobil havaya uçuruldu amma Öcalan otomobilde yoktu. 54 Türk ajanı Suriye güvenlik güçleri tara­fından yakalandı, bunlardan ancak birkaçı sonradan Türki­ye’ye dönebildi.

Çünkü..

Bir Türk generalin Suriye’deki Türk askeri ateşe ile yaptığı Ocalan’a yapılacak imha hareketi ile ilgili telefon görüşmesi ABD’nin NSA ve İsrail’in AMAN’ına takılmış, elde edilen bilgi­ler Amerikalı ve İsrailliler tarafından Suriyeli ajanlara aktarılıvermişti..

Demek ki MOSSAD ve CIA ve türevleri Türkiye ile işte bu kadar işbirliği içersindeydiler ve demek ki, MİT’in işi, mevcut haliyle, gerçekten çook zor..

Askerin çuvalı unutması nasıl mümkün değilse, dillendirilmese de, MİT’in de, Suriye acısını unutması mümkün değil..

(Yeniçağ, 11.01.2007)

Ankara’da Türkleri aşağılayan bir İsrail elçisi

Biliyorsunuz bu köşede okur mektubu pek yer almaz. He­le takdir ve teşekkür muhtevalı olanlar sizlerle hiç paylaşılmaz.

Fakat bugün Türk Dayanışma Konseyi üyesi Sayın Oğuz Poyrazoğlu Bey’in gönderdikleri elektronik postayı hadisenin vahametini gözler önüne serebilmek için olduğu gibi aktarmak durumundayım:

“Değerli Hasan Bey, Yazılarınızı zevkle okuyan ve ondan feyz alan bir okuyucunuzum. Bugün de (Dünkü yazı) öyle ol­du. Güncele indirgenerek, somut olan örneklerle, bir olay an­cak bu kadar açık tanımlanabilir ve izah edilebilir. Lütfen takdir duygularımızı kabul buyurunuz. Bu yazınız, bana dün karşılaş­tığımız davranışı, sizlerle paylaşma gereğini duyurdu. Dün Sa­yın İsrail Büyükelçisi’ni randevulu olarak saat 15.00’de Türk Dayanışma Konseyi olarak ziyaret edecektik. Ziyaret öncesi, çorabımıza varana kadar aramak teşebbüsü ve ziyaretçileri tek tek Büyükelçiliğe kabul etme isteği üzerine, o an aldığımız ka­rarla ziyaretimizi iptal ettik. Basına ve Kamuoyuna açıklamamı­zı büyükelçilik önünde gerçekleştirdik. Randevu vererek ziyaret isteğini kabul eden bir Büyükelçiliğin, ziyaretçilerini kabul ön­cesi aşağılayıcı bir muameleye tabi tutmasını yadırgamaktan öte nasıl değerlendirebilirsiniz? Ziyaretçisine böyle bir haleti ruhiyeyle muamelede bulunan zihniyetin temsilcilerini ve Olayı takdirlerinize bırakıyorum.”

Yukarıdaki satırları okurken tüylerim diken diken oldu.

Türkiye İsrail’e ne yaptı ki, İsrailli diplomat Türk insanını böyle aşağılıyor? Türkiye’nin suçu İsrail’i ilk tanıyan Müslüman ülke olması mı? Yoksa Türkiye’nin suçu İsrail Hava Kuvvetleri’nin ölüm makineleri savaş uçaklarına Konya ovası üzerinde savaş talimi yapmalarına izin vermiş bulunması mı? Biliyorsu­nuz İsrail en gelişmiş güvenlik ve elektronik aygıtlarına sahip. İsrail Büyükelçiliğinin ne kadar hassas xry cihazlarıyla donatıl­mış olduğunu herhalde tahayyül edebilirsiniz. Öyleyse randevu verdikleri misafirlerini, Türk İş Konseyi gibi bir sivil toplum kuruluşunun yönetici ve üyelerini niye böyle çoraplarına va­rıncaya kadar didik didik etmek durumunda kalıyorlar? Mak­sadın misafirin gururuyla oynamak olduğu apaçık ortada değil mi? Büyükelçi Pinhas Avivi’yi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir sayın Yahudi işadamımız 2İyaret etseydi davranışı Türk Dayanışma Konseyi üyelerine reva görülen davranış mı olur­du?

Niçin bu örneği veriyorum?

Elbette Büyükelçi Avivi’nin ırkçılık yaptığını göstermek için veriyorum bu örneği..

İsrail elçisinin davranışı ile aklıma neler geldi dersiniz?

Bush’un Ankara ziyaretinde Türk milletvekilleri ve Türkiye Cumhuriyeti Bakanlarına reva görülen hadiseler tabi. Hatırlar­sanız Bush’la tokalaşmadan önce Türk Bakan ve Milletvekille­rinin ellerinin içlerini bile Coniler kontrol etmiş, ondan sonra Bush’İa tokalaşmalarına izin vermişlerdi. Yani bu ülkede Ame­rikalılar Türk’ün milletvekili ve bakanına bile terörist muamele­si yapmıştı.

Böyle anlar trenin makas değiştirdiği anlardır.

Şayet o gün o muameleye maruz kalan milletvekili ve ba­kanlar o salonu terk etseydi ve meseleyi öğrenen salondakiler de milletvekili ve bakanlarına dağa doğrusu Türk milletinin haysiyetine sahip çıkarak salonu boşaltıp Bush ve avenesini ortada öylece bırakıverselerdi o günden sonra inanınız her şey çok daha farklı seyrederdi.. Sen böyle bir davranışı içine sindi­rir, daha beterini de yapıp ABD’Iere gider, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın süpürülmemesini, kullanılmasını istersen İsrail elçisi de Ankara’da senin vatandaşına işte böyle davranır. Kendi elçisini dolduruşa gelip dünya kamuoyu önünde azarla­yan Başbakan’dan doğrusu İsrail elçisi için de bir tavır bekliyo­rum.

Gönül istiyor ki İsrail’in Ankara Büyükelçi, Dışişleri’ne çağ­rılsın ve Türk Dayanışma Konseyi temsilcilerine reva gördükle­ri davranışın sebebi sorulsun. Tabii böyle bir şey olmayacak. Amma ben buradan Türkiye’yi yönetenlere, İsrailli yetkililere soruyorum. Tel-Aviv’de görev yapan Türkiye Büyükelçisi ran­devu verdiği bir İsrail Sivil Toplum kuruluşu yöneticilerine benzer davranışta bulunsa, çoraplarınıza varıncaya kadar kontrol etmeden sizi içeri almam dese ve öyle de yapsa İsrailli yetkililerin davranışı nasıl olurdu acaba?

Ben size öyle bir durumda olacakları söyleyeyim…

Türkiye’yi yönetenler bu işi İsrail’e bırakmaz, büyükelçimi­zi hemen sigaya çeker, İsrail’den özür diler, belki de elçiyi mer­keze alıverirlerdi.

Ey Koca Türk Milleti, sana ne oldu böyle?

(Yeniçağ, 21.07.2006)

Mehmetçiği Güneydoğu’da vuran Siyonizm’dir

Güneydoğu’dan her gün şehit cenazeleri geliyor. İsrail, Fi­listin ve Lübnan’ı kelimenin tam anlamıyla bir insan mezbaha­sına çevirmiş durumda.

Peki bu iki hadise asarında bir ilgi var mı?

Olmaz olur mu?

Irak’ın kuzeyinde bir “Yahudi Kürdistan” kurulmak isten­diği için dün Beka ve Suriye’de PKK’ya hamilik yapılıyordu bugün Kandil Dağları’ nda hamilik yapılıyor. Çünkü bu tuzağı­nı, Yahudi Kürdistan bozabilecek tek güç Türkiye. Onun için Türkiye’nin bileklerine PKK kelepçesi vuruluyor ey millet… İsrail, Türkler Irak’a kuzeyden girerse savaşabilsin diye Barzani peşmergelerini eğitiyor, onlara Amerikan F16’larnı kullanabilmesi için savaş pilotları yetiştiriyor. İşgal güçlerinin hem Çin ve AB’nin bölgede kendileriyle olan rekabeti kırmak ve petrol ve doğalgaz yataklarına el koymak, hem de İsrail’in güvenlik ve çıkarı için Irak’ta olduklarını gösteren örnekler o kadar çok ki, meselâ İngiliz ve Amerikan askerleri, Türk ve Arapları yani Müslüman’ı katletmek için gerçekleştirdikleri operasyonlardan bazılarına kod olarak “Tanrı Yahudileri Korusun” adı veriyor.

Demem şu…

İsrail devletine hakim olan Siyonizm, ABD’yi ele geçiren Evanjelikler ve bunları güderek milli devletlerin siyasî ve mülki yapısı üzerinde operasyonlar düzenleyen küresel sermayeyi çözmeden; artı, 1919’da başlayıp Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla tamama eren Türk’ün beynelmilel emperyalizme karşı gerçekleştirdiği kutsal zaferi, o zaferin komutanı Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamadan ne PKK’yla mücadele etmek ne de Türkiye’nin varlık ve bütünlüğünü korumak mümkündür. Çünkü dün ASALA bunların taşeronuydu, bugün PKK bunla­rın taşeronudur. Öcalan’ı koruyan, örgütünü maddi ve manevi olarak destekleyen, ona silah, teçhizat, eğitim veren bu güçler­dir. Öcalan’ı astırmayan da bu güçlerdir. Bölgeye gidip, “Ayrı­lıklarınızı öne çıkartın” diyen Yahudi kökenli ABD diplomatla­rıdır.

Öyleyse Irak’ın kuzeyine 100 defa girsek, Kandil Dağlan’nı uçaklarımızla döve döve kuma çevirip bir de elekten geçirip un eylesek ne PKK biter ne bizim şehit tabutlarına sarılıp sarılıp gözyaşı dökmemiz sona erer? Nitekim biz Irak’ın kuzeyine on­larca defa girdik Kandil dağlarını binlerce defa bombaladık, PKK hâlâ var, çünkü İsrail Arz-ı Mev’ud, çünkü küresel serma­ye ve onun silahlı gücü ABD ve İngiltere öyle istiyor..

Atatürk bugünleri iyi görmüştü.

O, Ankara’yı savunmanın Kerkük ve Filistin’den başlaya­cağını biliyor, bildiği için “Ömrüm vefa ederse Musul ve Ker­kük’ü alacağım” diyor, 1937’de de, TBMM’de, “- Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslâmiyet’e lakayt olmakla itham edildik. Fakat bu ithamlara rağmen Peygamber’in son arzusu, yani mukad­des toprakların daima İslamiyet hâkimiyetinde kalmasını temin için, hemen bugün kanlarımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin Selâhaddin-i Eyyûbi idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların, yabancı hakimiyeti ve nüfuzu altında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, – Allah’ın inayetiyle- kuvvetliyiz..” diyerek, İsrail devleti henüz kurulmadan 11 yıl önceden bugün olabilecekler karşısında Türkiye’yi yönetenlere milli bir rota çiziyordu.

Atatürk öldü, film koptu.

İsrail kuruldu.

Ve Türkiye’ye meydan okudu:

“Nil’den Fırat’a kadar bir gün benim olacak!” dedi. “İsrail ve Siyonizm kıskacında Türkiye” isimli kitabının 174. sayfasın­da Prof. Dr. Cemal Anadol bakınız neler aktarıyor:

“İsrail idarecileri yalnız Türk topraklarına göz dikmemiş, her fırsatta ‘Türk düşmanlığı’ da yapmaktadırlar.

Londra’da yayımlanan Middle Easat Reviev dergisi İsrail Başbakanı Meneham Begin’in Irak’taki nükleer santrallerin bombalanmasından sonra, “Bir Türk öldür rahat et” dediğini yazmıştı.

İsrail’in Ankara Maslahatgüzarı Dışişleri Bakanlığımıza bir açıklama yaparak, Begin’in böyle bir öz söylemediğini, ancak; bunun bir İsrail atasözü olduğunu söyledi”

Evet, “Bir Türk öldür rahat et!”

Bir İsrail atasözü..

Belki de Atatürk’ü ilaçlarla öldürterek Filistin halkının elin­den toprağını aldılar, sonra PKK’yı da kullanarak Irak’ın kuze­yinden sülalesinden hahamlar çıkmış Barzani önderliğinde kurdurdukları “Yahudi Kürdistan” ile Türkiye’yi kuşattılar.

İşte Mehmetçiğin gerçek katilleri bunlar.

PKK sadece bir taşeron.

Teröristler Kandil’i çoktan boşalttı. Şimdi belki bir iki uçuş yapılacak, halkın gazı alınacak, AKP kahraman, ABD “dost ve müttefik” olacak… Ardından “uzlaşma” altında “siyasi çözüm” yani “Eyaletler Sistemi” gelecek…

Uyan millet, uyan…

(Yeniçağ, 20.07.2006)

Orada Başbakan ağladı burada ben kahroldum

Önceki günkü, Arap Birliği üyesi ülkelerin Lübnan’a des­tek amacıyla Beyrut’ta düzenlediği, Dışişleri Bakanları Toplan­tısında, Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora’nın, “Bir saat önce Hula köyünde korkunç bir katliam oldu, bu kasıtlı bombala­mada 40’tan fazla şehit verildi” diye hadiseyi anlatırken önce boğazı düğümleniyor sonra gözlerinden yaşlar geliyordu. Sin­yora, “Eğer bu korkunç eylemler bir devlet terörü değilse, dev­let terörü nedir?” diyerek cümlesini noktaladığında, kelimenin tam anlamıyla, “Kahroldum!”

“Bu ne biçim dünya?” dedim.

“Zalimler için yaşasın Cehennem!” diye bağırdım.

Olup bitenleri televizyonlarda sanki bir sinema filmi seyre­der gibi seyrediyoruz. Beyler, Bayanlar! O Lübnan dediğimiz yer film seti falan değil. Orası 10 bin 452 km2‘lik bir yer. Yani Ankara’nın üçte biri kadar bir alan. İşte o daracık alanda İsrail ordusunun “Hahamlar Heyeti” inden aldığı, “Çoluk çocuk ne varsa acımasızca öldürün” fetvasıyla kan gölüne, yangın yerine çevrilmeden önce yaklaşık 4 milyon insan yaşıyordu. Bugün o 4 milyon insandan bin kadarı katledildi belki bir o kadarı da enkaz altında. Bu, her kırk kişiden birinin öldürülmüş olması demek. Ankara’nın kapladığı alan kadar bir yer olan Lüb­nan’daki 4 milyon insandan bir milyonu ise ülkesini terk etmiş durumda.. Bu, Türkiye nüfusu ile orantılandığında, 17-18 mil­yon kişinin vatanını terk ederek mülteci durumuna düşmüş olması ile aynı şey.

Hani nerede Birleşmiş Milletler?

Nerede o “İnsan Hakları” savunucuları?

Nerede taa 1915’lerde olmamış bir soykırımı olmuş gibi 2000’li yıllarda Türkiye Cumhuriyeti’ne kabul ettirebilmek için parlamentolarında soykırım kararı alanlar, “Soykırım olmamış­tır” diyenleri sorgusuz sualsiz hapislere atan, soykırım anıtları dikerek gölgesinde, köpeğin kazık dibine defi hacet yapması gibi gözyaşı dökenler?

Siyonist İsrail 30 gündür Ankara’nın üçte biri kadar alanda yaşayan 4 milyon insanı gece gündüz bombalıyor, yakıyor. Yollarını, köprülerini, hastanelerini, elektrik santrallerini, su kaynaklarını, okullarını, hava alanlarını, devlet dairelerini mo­loz yığını haline çevirdi. Yiyecek yok, ilaç yok, içecek, el yıka­yacak su yok ve sıcaklık gölgede 50 derece.. Neymiş efendim, İsrail Hizbullah militanlarıyla mücadele ediyor, kendini savunuyormuş! O kadarcık alanda o kadarcık nüfusun içinden çık­mış Hizbullah bir yanda, İsrail, İngiltere ve ABD bir yanda..

Hizbullah’a İran destek veriyormuş!

Verse ne yazar…

Dedik ya, Lübnan avuç içi kadar bir yer ve Suriye dahil, çevresindeki bütün ülkeler tarafından kuşatılmış, silah ambar­gosu uygulanan bir ülke.

Ya İsrail? Onun arkasında Amerika var. Hem de sonuna kadar. O ABD ki, dünyadaki 1.12 trilyon dolar olan yıllık aske­ri harcamanın tek başına %48’ini gerçekleştiren bir ülke. Nere­den baksanız her yıl 500-600 milyar dolarlık bir ateş gücü bu. Siz buna İngiltere ve İsrail’in kendi kanyaklarını da katın ve birkaç milyon dolarlık ateş gücüne sahip Hizbullah’ın karşısın­daki bu gücü gözünüzün önünde şöyle bir canlandırın.

İşte böyle vahşi bir savaş daha doğrusu bir katliam bu.

Dünya seyrediyor..

“Müslüman” ülkeler seyrediyor. Suudi Arabistan’ın Ya­hudi kontrolündeki ABD Bankalarında 800 milyar doları var, siz şimdi bu 800 milyar doların Müslümanların yahut Suudi Arabistan’ın parası olduğuna beni inandırabilir misiniz? Bu para zalimin ve kafirin elindedir ve bugün ancak ona imkân sağlamaktadır. Sömürülmek işte budur. Sömürülmek, adın soyadın değişmeden ve bayrağın gönderden inmeden işte böy­le Siyonistleşmektir. Öyle olduğu içindir ki BM’deki 192 ülke­den 189’unun dediği değil, 3’ünün dediği, hatta çoğu zaman sadece birinin, ABD’nin dediği olmaktadır. Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora ağlıyor, yapacak başka bir şeyi yok. Bizler de, “Ya Rabbî, içimiz ve çevremizdeki cahiller ve hainler yüzünden bizleri de helak etme!” diye yalvarmaktan başka bir şey yapa­mıyoruz.

İran’ı kutluyorum.

Suriye’yi tebrik ediyorum.

Müslüman ülkelerin yapamadığını yaparak İsrail’le diplo­matik ilişkilerini kesen Venezüella Devlet Başkanı Chavez’e saygı duyuyor, hidayete ermesi için ona dualar ediyorum.

Bazı dostlar bize, “Niye böyle kendini helak ediyorsun?” diye soruyorlar. Kardeşim, ben gazeteci olduğumu iddia etmi­yorum. Ben tarafım. Bush, “Haçlı seferi başlattım” ve ABD eski Başkanı Bili Clinton, “İsrail için gerekirse silahı omzuma vurur, son kurşununa kadar savaşırım!” diye zalimin ve zulmün ya­nında yer aldığını açıkça söyleyebiliyorsa, ben duygularımı, düşüncelerimi ve günde en az beş vakit ellerimi açıp yaptığım dua ve beddualarımı gizleyemem, gizlemeyeceğim..

(Yeniçağ, 9.08.2006)

Büyük Ortadoğu Haritası’nı yırtıp ABD’ye yutturan kim oldu?

Dün televizyonlarda dinlerken duyduklarıma inanamıyordum.

İnanamıyordum çünkü, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sean McCormack, “ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik çabalarının, sınırların değişmesini öngörmediğini” söylüyordu. İşte bu, Hizbullah’ın bir zaferi ve işte bu, sınırları değişme tehlikesi yaşa­yan 22 ülkeye Hizbullah’ın bir hediyesiydi.

Tek suçu evini, tarlasını, çoluk çocuğunun canını, vatanını, minaresini korumak olan Hizbullah’ı “Terör örgütü” diye lanse ederek ABD ve İsrail’in ekmeğine yağ sürüp Cumhuriyet okur­larının kafasını karıştıran ve fakat durup dururken, “Türkiye’de Yahudiler birinci sınıf vatandaşımızdır” deme gereği hisseden, Morrison Süleyman olarak şöhret bulmuş Demirel’den Türki­ye’nin kurtulması için medet uman İlhan Selçuk ve benzerleri­nin gücüne gitse de, Lübnan’daki 2006 Hizbullah gerçeği işte budur.

Vatanını savunanın kılığı kıyafeti, vatanını savunanın inancı, vatanını savunanın ideolojisini gündeme getirerek, on­lar ne vatanı hak ediyorlar ne hayatta kalmayı anlamına gele­cek müstevli ağızları tarihin her dönemi ve coğrafyanın her zemininde olmuştur, buna şaşırmamak lazım. Bugün için önemli olan ABD, İngiltere ve İsrail’in masa başında mürek­keple sınırları yeniden çizme işinin öyle kolay olmadığını Hiz­bullah direnişi ile anlamış olmalarıdır. Demek ki, direnen kaza­nıyor, teslim olan suyunca gidenin ise başına müstevlilerin çuvalı geçiyor..

Çünkü, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde 22 devletin sınırlarının değişeceğini Condalezza Rice bir makalesinde ka­leme alalı üç yılı geçmişti. Yine Condalezza, ABD Dışişleri Ba­kanı olarak İsrail’in Lübnan’a saldırı başlatmasının hemen ar­dından Tel-Aviv’e iniyor ve orada, “Ortadoğu’da artık yeni haritaların oluşma zamanı geldi!” diyor, yani, Washington ve Tel-Aviv’de planlandığı şekilde İsrail’in Lübnan’a saldırısı başa­rıya ulaşabilirse olacaklara hazırlı olunması için dünya kamuo­yu uyarılıyordu.

“Haritaların değişme zamanının geldiğinden” Rice emindi, Bush emindi, Olmert emindi.

Emin oldukları için son dört-beş yıldır haritaların değişe­ceğini yazıp çiziyorlar, Pentagon’da, Beyaz Saray’da tartışıyor­lar, Irak’ın kuzeyinden başlayarak adım adım hedeflerine yak­laşıyorlardı. Amma işte Lübnan’da çuval bu sefer kendi başla­rına geçti ve ancak ondan sonra, “Bizim harita değiştirmek gibi bir planımız yok!” demeye başladılar. Peki beyler bayanlar bir ay önce bu sözleri niye söylemediniz? İki ay önce, iki yıl önce niye söylemediniz? Söylemediniz çünkü size, “Ortadoğu’da harita değiştirmek istemiyoruz” sözünü vicdanınız değil, Hizbullah’ın kurşunları söyletti.

Gelelim bundan sonra olacaklara…

Bu noktada aklımıza hemen Birinci Körfez Harbi geliyor.

Biliyorsunuz o savaşta ABD ve müttefikleri Saddam’ı tam olarak bitiremedi, bir ateşkes imzaladılar. Irak’ın kuzeyinde bir “Güvenli Bölge” oluşturdular. Sonra ne oldu? Sonra bir yan­dan ambargo, diğer yandan istihbarat faaliyetleri ile Saddam zayıflatıldı, çevresindeki general ve bakanlar İsrail ve Ameri­ka’nın adamı haline getirildi. Saddam silahsızlandırıldı, peşmergeler silahlandırıldı ve Irak’ın kuzeyinde, Türkiye’nin de yardımı ile güvenli bölge adı altında bir “Yahudi Kürdistan” oluşturuldu.

Eminim ki benzer bir yol Lübnan için de uygulanacak.

Orada da bir “Hıristiyan İsrail” peşinde koşuluyor…

Ateşkes, tıpkı Irak’ta Saddam’ın silahsızlandırılması ve çev­resinin boşaltılması gibi Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandı­rılması ve halkın gözünden düşürülmesinin bir süreci olarak kullanılacak ve tetiğe yeniden basılacak, tanklarla, uçaklarla, toplarla, Lübnan’da bir “Hıristiyan İsrail” için geri dönülecek. Bu, 1949’dan beri defalarca uygulanan bir taktik. ABD Irak’ın kuzeyinde Türkiye’ye verdiği sözü tutmadığı gibi burada da Lübnan halkına verdiği sözü tutmayacak. Öyleyse, Lübnan’a asker gönderen ülkeler, Lübnan içindeki bütün unsurlar ve Lübnan’a komşu ülkeler, özellikle Türkiye ve Suriye aynı delik­ten ikinci defa ısırılmamalı, ABD, İngiliz, İsrail şeytan üçgenine düşmemeli, bu üçgenin güçten anladığını, zorun oyunu bozdu­ğunu bilmeli, direnmeliler.

Yoksa Irak’ın başına gelenler Lübnan ve Suriye’nin, daha sonra da İran’ın başına gelebilir. Bu ise gerçekten yeni ve be­deli çok ağır bir Dünya Savaş’ıdır. Türkiye bundan ağır bir şekilde etkilenir ve belik o zaman haritaların değişmesi yeniden gündeme gelir..

“Belki” değil, “mutlaka” gelir…

(Yeniçağ, 17.08.2006)

Biz bu toprakları Türklerden mi geri aldık?!

Uzaydan bir kavimin bir temsilcisi gelse ve üzerinde yaşa­dığımız şu topraklarda olup bitenleri bir müddet seyretse, gör­düklerinden anladıklarını, üst makamlara, üç aşağı beş yukarı herhalde aşağıdaki cümlelerle rapor ederdi:

“İndiğimiz topraklar henüz milli kimliğini tam tespit ede­mediğimiz İnsanlar tarafından, adı Türk olan bir kavimden geri alınmış olmalı. Çünkü bu topraklarda yaşayan entelektüeller, kimi dini cemaatler, kimi üniversiteler, bürokratlar, pek çok sivil toplum örgütü, silahlı guruplar ve resmî makamlar bu top­raklarda Türk’e ait ne varsa onu tahrip etmek ve sümekle meş­gul. Avrupa ve Amerika da Türklerden geri alınan bu toprak­larda Türk izlerinin silinmesine ve bu toprakları Türklerden geri alan kavimlerin tarihi ve kültürel eserlerinin ihyasına büyük destek vermekte.”

Söyleyin Allah aşkına bu satırlarda bir abartı var mı?

Biz sanki bu topraklardan Yunanlıları sürüp atmadık, biz sanki bu topraklarda Bizans’ı tarihe gömmedik ve biz bu top­raklarda sanki Haçlıları onlarca, yirmilerce defa perişan ederek tutunmadık da, sanki biz bu toprakları Türklerle savaşarak Türklerden aldık, vatan yaptık. Öyle olduğu içindir ki bugün egemenliği Türklerden alıp Haçlılara devrediyoruz ve öyle ol­duğu içindir ki kiliseleri ihya ediyor, Bartholomeos’lara, “Bu topraklarda Türkler azınlıktı” dedirtiyoruz. Öyle olduğu için Türklerin fabrikalarını, kâr eden müesseselerini, tapularını, bankalarını, istihbaratının belkemiği olan telekomünikasyonu­nu Türklerden alıp Ermenilere, Yunanlılara, Yahudilere, İngiliz­lere, İtalyanlara devretmek için her yolu, ama her yolu deniyo­ruz. Türk’ün Kıbrıs’ını Rum’a, Türkün suları olan Fırat ve Dicle’sini Avrupa ülkeleri ile İsrail’e, altınını Almanlara, Boraks dahil en stratejik madenlerini Batı sermayesine devrediyoruz..

Bu topraklarda nefes alanlar bu toprakları Türklerle sava­şarak Türklerden geri almış olmalı ki…

Belediye Başkanları, “Türk askeri PKK’dan”, Üniversite Hocaları Yahudi gazetelerinde, “Türkiye Hıristiyanlardan özür dilemelidir” diye yazabiliyor.

Atatürk’ün ölümünden sonra bu topraklarda yaşayan in­sanlar bu toprakların Türklerden geri alındığına inanıyor olmalı ki, özellikle son yıllarda, büyük bir hızla bu topraklardan Türk’e ait ne varsa kazımaya ve hatta bu topraklarda “Türküm!” de­meyi horlamaya, daha da inanılmaz olanı, “Türküm!” demeyi “bölücülük” saymaya ve fakat Ermeni haklarını, Rum hakları­nı, bölücü örgüt taleplerini dillendirmeyi meziyet saymaya ve Türk’ün lisanı olan Türkçe’yi bozmaya hız verirken mahalli dilleri ihyaya, Türk’ün en mukaddes değeri ve bu çadırın orta direği olan İslâm’ı her mekândan kovmaya hız vermiş bulun­maktalar.

Bu topraklarda egemenliğin sembolü olan, kırmızı zemin üzerine beyaz ay-yıldızlı bayrak yavaş yavaş indiriliyor ve onun yerine göndere, mavi zemin üzerine (12 havariyi temsilen) 12 yıldızdan oluşan bir başka bayrak çekiliyor!

Evet, bu topraklar üzerinde yaşayan insanlar bu toprakla­rın Türklerden geri alındığına inanıyor olmalı ki, bu ülkenin mağazalarından Türk’ün malı kovulmakta, bu ülkenin bütçesi­ni Türk’ün değil Batı adına IMF elemanlarının yapmasına alkış tutulmakta, Türkiye’nin Başbakanı için ABD’lerde, “Süpürmeyin kullanın” kampanyaları açılmakta, Türk’ün askerinin başı­na çuval geçirilmesine tepki verilmemekte, Türk’ün askeri, polisi, jandarması şehit edilmekte, televizyonlarında, gazetele­rinde Türk’ün töresi, Türk’ün aile yapısı, Türk’ün maddî-mânevi bütün değerleri sistemli bir şekilde tahrip edilmekte, velhasıl    sanki Türklerden geri alınmış gibi bu topraklarda Türk’e ait ne varsa adetâ jiletle kazınmakta, ki böylece, Türkler ileriki bir dönemde bu topraklarda hak iddia edemesin, “Bura­lar bizimdi” diye ortaya çıktıklarında, kendilerine, “Hani, nere­den belli!” denilebilsin…

Evet, uzaydan yabancılar gelse ve bu topraklarda olup bi­teni şöyle, bir iki ay tarafsız bir gözle seyretse, bu topraklarda yaşayan insanlar tarafından Türk milletine karşı çok ciddi, sis­temli ve organize bir savaş açıldığını görür ve, “Herhalde..” der, “Burada yaşayan insanlar bu toprakları savaşarak Türk­lerden almış. Öyle almasaydı Türk’ün izlerini silmek için bunca çabaya ne gerek vardı!..”

Ve tabi onların da kafası karışır, sorarlardı:

“- İyi de, bu topraklardan Türkleri kazımak için böylesine canını dişine takmış bu topraklar üstünde nefes alan bu insan­lar kim, hangi kavme mensup bunlar?”

(Yeniçağ, 6.07.2006)

Papa’yı korumak için Türkiye MOSSAD’a niye muhtaç

Kim, bu bir komplo teorisidir derse desin, umurumda değil.

Önce, “Büyük Oyun”a bir göz atalım. Artık bütün dünya gördü ki, Ortadoğu’da İsrail’den daha büyük ve güçlü bir ülke istemeyen bir ABD, bir İngiltere ve bir Avrupa Birliği var. Onun için Irak işgal edildi, orada bir iç savaş çıkartıldı ve onun için Irak’ın kuzeyinde “Güney Kürdistan” denilen bir “Yahudi Kürdistan” kuruldu.

Ve ABD Dışişleri Bakanı, Hizbullah’ı yok etmek için Lüb­nan’a giren İsrail’e, “Artık Ortadoğu’da haritanın değişme za­manı geldi” diyerek destek verdi, İsrail de, aylarca savunmasız Lübnan halkını tankları ile, topları ile, uçakları ve nükleer silah­lan ile bombaladı ve onun için Birleşmiş Milletler bu vahşet karşısında İsrail’i kınayamadı bile. Ve işte bölgede İsrail’den daha güçlü bir devlet bırakmamak için Suriye’nin içi karıştırılı­yor, İran’a silahlı mücadele sürekli gündemde tutuluyor ve işte onun için İsrail’in elinde bulunan Atom bombalarına ses çıkar­tılmıyor. Ve işte İsrail için AB tutuyor, Türkiye’den Fırat ve Dic­le suları ile GAP’ın yönetimine ortak olmak, bu ortaklığa İsrail’i de katmak için resmî taleplerde bulunabiliyor. Ve bu amaç için MOSSAD, İsrail gazetelerinin de defalarca yazıp kabul ettiği gibi Irak’ın her yerinde cirit atıyor ve “Güney Kürdistan” deni­len bölgede Barzani-Talabani aşiretlerinin askerlerini eğitiyor.

Bütün bunlar gösteriyor ki, Irak’taki iç savaşın tetiklenip körüklenmesinde MOSSAD bütün tecrübesi ve gücü ile Bağ­dat’tan Kerkük ve Telafer’e hatta Kandil’deki PKK üslerine kadar geniş bir alanda saha çalışması sürdürüyor. ABD faali­yetleri, AB’nin Türkiye’den talepleri ve MOSSAD icraatları ile ortalıkta dolaşan Sevr haritaları gösteriyor ki, bölgede temeli Lozan’la atılmış bir Türkiye istenmiyor. İşte böyle bir ortamda İslam’a ve onun peygamberi Hz. Muhammed’e hakaretler eden, Türkleri Avrupa’da, hatta Anadolu’da görmek istemeyen Vatikan’ın Papa’sı Türkiye’ye “emrivaki” bir ziyarette bulunu­yor. Yani, Dünyanın gözü Türkiye’nin üzerinde. Papa’nın ba­şına bir şey gelse bundan Türkiye ve İslâm âlemi zararlı çıka­cak ve belki de telafisi mümkün olmayan gelişmeler, mesela bir Sırp milliyetçisinin bir prensi öldürmesiyle başlayan Birinci Dünya Savaşı gibi, sonu meçhul gelişmeler tetiklenecek.

Bunu İsrail ister mi?

Niye istemesin ki!

Ve zaten MOSSAD da böyle işler için var değil mi..

Şimdi birileri, Türkiye-İsrail dost ülkedir. Böyle çirkin şey­ler yazıp milletin kafasını bulandırmayın diyebilir. Ben onlara, Türkiye ile ABD de dost, hatta stratejik ortak amma Amerikalı diplomatlar Güneydoğu’ya gidip, “Ayrılıklarınızı öne çıkartın” aklı veriyor ve PKK’ya hamiliği ABD yapıyor, Irak’ı Türkiye’nin aleyhine bölen de ABD’dir diyeceğim.

Amma daha önemli başka bir şey var.

İsrail için ABD’nin dostluğu Türkiye’nin dostluğunu yüze katlar mı?

El cevap, elbette katlar.

Yıl 1980.. Amerikalı ünlü gazeteci Michael D. Avans, MOSSAD’ın kurucusu ve İsrail istihbaratının 1947’den 1963’e kadar başkanlığını yapan Isser Harel’in evindedir ve ona sorar:

“- Terörizm Amerika’ya ulaşabilecek mi?”

Evet, yıl 1980’dir.

Sorunun cevabını Tufan Türenç gazeteci Evans’ın kitabın­dan aktarır:

“- Amerika terörle savaşma gücüne sahip ama, teröre kar­şı savaşmada istekli değil. Teröristler ise bu isteğe sahip olma­larına sahip ama, güce sahip değil. Ama bütün bunlar zaman içinde değişebilir. Siz Batı’da bir sinek öldürür ve sevinirsiniz. Ortadoğu’da biz birini öldürürüz, cenazesine yüzlercesi gelir.”

Gazeteci ikinci soruyu sorar:

“- Saldırı nerede gerçekleşecek?”

Bir an düşünen MOSSAD ajanı, cevap verir:

“- New York, sizin özgürlüğünüzün ve kapitalizmin sembo­lü İlk olarak oraya saldırmaları olası. En yüksek binanıza, gü­cünüzün sembolüne.”

MOSSAD’ın kurucusu Harel’in 1980’deki bu kehanetler 11 Eylül 2001’de aynen gerçekleşti. Acaba bu gerçekten bir kehanet miydi?”

Efendim söylenmek istenen şu. İkiz Kuleler ve Pentagon’ a yapılan saldırılar pekala bir MOSSAD işi olabilir. Peki, MOSSAD en sağlam müttefiki ve destekçisi Amerika’da bunları yaparsa, bölünmesini istediği ve Arz-ı Mev’ud dolayısıyla top­rak talebinde bulunduğu Türkiye’de neleri göze almaz…

İşte böyle bir zeminde Vatikan’ın Türk-İslâm düşmanı Papa’sı Türkiye’ye geliyor ve İtalya’nın ünlü gazetelerinden La Lepublica, Papa’yı korumak için İsrail gizli servisi MOSSAD’ın da devrede olduğunu yazıyor.

Bu haberi bir Allah’ın kulu çıkıp da yalanlamıyor. Ordusu ve polisi ile bir milyonluk güvenlik gücü olan Türkiye’nin misa­firini korumak için MOSSD’a İhtiyacı mı var!

Peki, Papa ve Türkiye’yi MOSSAD’dan kim koruyacak!

(Yeniçağ, 29.11.2006)

“Müslümanlığım bin, Türklüğüm 5 bin yıllık”

Geçtiğimiz yıl katıldığım bir toplantıda böyle bir tartışma çıkmıştı.

Okumuş yazmış bir adamdı ve sürekli, “Biz Müslüman ol­madan önce de Türk’tük!” diyordu. Üç dört ay kadar Önce aldığım bir mektupta da, “Beş bin yıldır Türk’, bin yıldır Müs­lüman’ım!” diyordu, okurlarımızdan biri. Geçen haftaki yazıla­rım üzerine de benzer muhtevalı üç değişik isimden elektronik mektuplar aldım. Öfkeleri Araplaraydı ve sanki tam olarak öyle söylemeseler de İslamiyet’i Arapların dini olarak görüyorlardı. Hatta, Türklerin Müslüman olamayacağına dair Müslim’den “hadisler” gönderenler bile vardı.

Bu konular elbette köşe yazısı içerisinde tartışılacak konu­lar değil.

Benim yapabileceğim tek şey kendi duruşumu ortaya koymak, Kur’an ve Sünnet’in tebliğ ettiği hakikati buraya ak­tarmaktır.

Bir kere, “Ben bin yıldır Müslüman beş bin yıldır Türk’üm!” demekle kastedilen, “Önce ne isem değerli olan odur!” mantığı ise, bu her zaman geçerli değildir. O zaman biri tutar, “Hepimiz Adem Aleyhisselam’ın çocuklarıyız, Türklük, Rumluk, Araplık da ne ki; ‘Bütün insanlar kardeştir’ diyerek, bir Siyonist projesi olan “Hümanizmi” Tevfik Fikret ağzıyla, “Vatanım ruy-i zemin/milletim nev-i beşer!” ambalajıyla önüne koyarsa, o zaman ne diyeceksin? Öyle ya, o durumda “insan­lık”, yani “hümanizm” kılıfı altındaki Siyonizm, mensubu olmakla övündüğümüz Türklüğe   onlarca milyon yıl fark atmış olmaz mı?

İşin özü şu:

“Evrim”ci değilsen, inanman gereken o ki, ilk insan, ilk Peygamberdir. Ve ilk insan, Müslüman’dır. Allah (c.c.) her zaman aynı Allah (c.c.) olduğuna göre her zaman ve her kav­me ayrı bir din değil, bütün kavimlere ve bütün zaman ve me­kanlara tek din takdir etmiştir ve onun adı da İslamiyet’tir. De­ğişiklik dinde değil, ritüellerdedir. Meselenin uzağında olanlar zannediyorlar ki, Allah (c.c.)’ın ne kadar peygamberi varsa, o kadar da dini var.

Hayır, Adem Peygamber’den Hz. Muhammed (s.a.v)’e kadar gönderilen din, aynı dindir.

Biz Müslüman Türk milletiyiz.

Bunun biri diğerinden önce yahut sonra değil, ikisi aynı andadır. “Türkler şu tarihte Müslüman olmuştur” demek, tâ Adem aleyhisselamdan bu yana her insan gibi her Türk’ün annesinden “İslam fıtratında doğduğunu” inkâr etmek demek değildir.

Aramızda başka dinden olan ırkdaş ve insan kardeşlerimiz elbette vardır, olacaktır. Amma kahir ekseriyet, böyledir. Elin Bush’u, elin Berlisconi’si, elin Jak Şirak’ı, elin Olmert’i, elin Tony Blair’i, elin Markel’i hangi dine mensup, hangi kültürün adamı olduğunu göğsünü gere gere söylüyorken ve hedef ola­rak senin mensubu olduğun İslam’ı kendilerine düşman seçtik­lerini yüksek sesle dillendirmekten çekinmiyorken, senin- be­nim Müslümanlığımdan ve Türklüğümden ürkmemin faydası kime olabilir! Yunan, Rus, Fransız, İtalyan, İsrail dindar olacak, Türkiye dinsiz diyanetsiz ortada öylece kalakalacak ve tabii bu vatanda misyonerlerin, Siyonizm’in, kültür emperyalizminin cirit atabileceği bir boşluk oluşacak, öyle mi?

İkide bir, “Araplar Türkleri arkadan vurdu” denilerek sanki ABD; sanki İsrail’in ekmeğine yağ sürülüyor. Türk’ü arkadan vuran bazı Araplar elbette oldu. Allah onların belalarını zaten verdi, veriyor. Lâkin Türk’ü vuran Arapların kanına giren ve Türk’ü Araplardan çok daha fazla katleden İngiliz’e laf yok. İngiliz Arap’a gidiyor, “Türkler seni sömürdü” diyor, Türk’e gelip, “Araplar seni arkadan vurdu” diyor; kendisini kenara çekiveriyor.

İşte size yüzlerce İngiliz zulmünden sadece bir tanesi.

1918’de Filistin cephesinde İngilizlere esir düsen 16. Tümen’in 48. Alayı’na bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu. 12 Haziran 1920’ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve aşağılamaya maruz kaldılar.

Savaş bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizlerin işine gelmi­yordu. Çünkü muhtemel yeni bir savaşta, bu askerlerin yeni­den karşılarına çıkabilecekleri Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti. Çözüm, toplu katliamdı… Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzla­rına sokuldu. Ancak suya normalin çok üzerinde krizol madde­si katılmıştı. Mehmetçikler daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Lâkin İngiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi.

Ancak bu kez İngilizler havaya ateş etmeye başladı. Asker­lerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Lâkin başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözler yan­mıştı. Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu.

Bugün bundan ve benzerlerinden niye hiç söz edilmiyor!

(Yeniçağ, 21.08.2006)

Irak’ta MOSSAD operasyonları

Irak’ta seçimlerin üzerinden 70 gün geçti. Şiiler, Sünniler ve Kürtler hâlâ bir hükümet kuramadı. Irak’ta kaos geometrik bir şekilde çoğalıyor. İki gün önce, Suni direnişin merkezlerin­den Samara’da 12 İmam’dan Hasan el Askeri ve Ali el Hadi’nin Şiilerce çok kutsal kabul edilen türbelerine saldırılar yapıldı. Şiiler de buna misilleme olarak Sünnilerin devam ettiği onlarca camiye saldırı gerçekleştirildi, bu saldırılarda 6 Sunni öldü.

Evet, Irak’ta Sünnilerle Şiiler birbirine girdi.

Peki, bu doğru mu?

Hayır bu doğru değil bu yanlış..

Bu provokasyonlara 12 İmam’dan ikisinin türbelerine ya­pılan saldırılardan imâni bakımdan en acı duyanlardan biri olan Iran Dini Lideri Hameney, “Bu saldırılar Siyonist istihbarat servisleri ve Irak işgalcilerinin siyasi bir cinayetidir” teşhisini koydu. Irak’ta işgalci güçlerin bir türlü dize getiremediği Şii lider Mukteda el Sadr ise, “Bombalardan işgalciler, tekfirciler ve Basçılar” sorumludur derken, Irak İslam Devrimi Yüksek Kon­seyi Başkanı Abdülaziz el Hekim ise, “Saldırıların arkasında ABD”nin Bağdat Büyükelçisi Zalmay Halilzad’ın olduğunu” söyledi.

Irak”ın içindekiler ve Irak’ta olup bitenler hakkında oradaki adamları ve istihbaratçılarından bilgi alan İran makamları bu işin arkasında Siyonizm var diyor.

Siyonizm, yani İsrail’in milli ideolojisi ve tabi onun “vuru­cu” onun “karıştırıcı” gücü MOSSAD. İşte, Irak gerçeği bu teş­histe mündemiç. Zâten, Washington Ortadoğu Araştırmacısı Musevi asıllı Hukukçu Paul Scham, 2004 yılı Temmuzunda ABD’nin Ortadoğu politikasını değerlendirirken, ‘Yahudiler ne derse o olur” dememiş miydi? Ve ABD”nin Dickh Cheny”si de, “Biz Irak”ı İsrail”in güvenliği için işgal ettik” itirafında bulun­mamış mıydı?

Siyonizm Irak’ta, bu kesin..

Yedioht Ahronoth isimli İsrail gazetesi 2004 yılının sonla­rında Irak’ta direnişçilere karşı ABD askerlerinin yanında sava­şan İsrail askerlerinin görüntülerini yayımlamamış mıydı? Yine İsrail Basınında, İsrail’in Irak”ta Amerikan birliklerinin etrafına dağılmış vaziyette 1000 subay ve askerin bulunduğu dile ge­tirmemiş miydi? Yahudi Haaretz gazetesi ise bu sayının çok daha fazla olduğunu çünkü MOSSAD’ın Yahudi kimliklerini gizlediğini yazmamış mıydı?

İşgal güçleri ve onlara Irak’ta yapacakları dersi çalıştıran MOSSAD’ın bütün gayretlerine rağmen bugüne kadar bir “Sünni-Şii” çatışması tezgâhlanamadı. 12 İmam’dan 2’sinin türbesini bombalıyor, Sünniler yaptı süsü veriyorlar. Sünni camileri makineli tüfek ve el bombaları ile tarayıp, Şiiler yaptı söylentisi yayıyorlar ama işte görüldüğü gibi olayın en sıcak dakikalarında bile yakayı ele veriyorlar. Her iki tarafın aklı ba­şında isimleri, “Bu iş Siyonist ve müstevli işi” deyiveriyor…

Diyeceksiniz ki, bundan ABD”nin çıkarı ne?

Irak’ta iç çatışma durur ülkeye istikrar gelirse ABD’nin Irak’ta kalma gerekçesi ortadan kalkar. Ama o Irak’ta kalmak istiyor., İsrail ABD’nin Irak’ta kalması için çırpınıyor. Bunun için de kaosun biraz daha sürmesi gerekiyor, hadise bu…

Ama tuhaf şeyler de oluyor..

Dün Saddam’ın çevresinde toplanan Sünni’ler vurarak Irak’a giren ABD ve Siyonizm, bugün bir türlü terbiye edeme­diği Şiileri hizaya getirmek için yavaş yavaş Sünni’lerin arka­sında durmaya başlıyor.

Böyle saf değiştirmek İsrail ve ABD için hiç problem değil.

Her iki halde de canından, namus, mal ve vatanından olan nasıl olsa Müslümanlar. Onlar için Ortadoğu ve Asya’ya yürütülen operasyonlar başkanlarının ifadeleri ile, bir “Haçlı Seferi”. Ve ABD’li General William Boykin’in de ifade ettiği gibi onlara göre, “Ortadoğu ABD ve Batılı müttefiklerinin yürüttük­leri askerî operasyonlar, açıkça, ‘Şeytana karşı Hıristiyanlarca’ yürütülen bir savaş” nasıl olsa.. Bizim Tanrımızın onların Tanrı­sından büyük olduğunu ve bizimkinin gerçek tanrı, onla­rın (Müslümanların )kinin ise, sadece bir put olduğunu biliyo­rum” diyen general Boykin değil miydi? Beyaz Saray da onun bu sözlerini desteklemedi mi? Benzer bir şeyi İtalya Başbakanı Berlisconi de söylemedi mi?

Evet onlar dün Şiileri Sünnilere karşı bugün Sünnileri Şii­lere karşı destekler. Her konuda her an saf değiştirebilirler. Hiç değiştirmeyecekleri saf, sürekli Haçlı safıdır, sürekli Siyonizm safıdır..

(Yeniçağ, 23.2.2006)

Evet, bu bir ‘Üçüncü Dünya Savaşı “dır

Soy ağacımıza balta vurulduğu için ormanın halini göre­mez olduk. Oysa orman top yekûn bir saldırı altında olduğu içindir, ağaçlara baltanın teker teker iniyor olması.

PKK böyledir.

İsrail’in Lübnan’a saldırısı böyledir.

ABD’nin Afganistan ve Irak’ta olması böyledir.

İsterseniz bir an olsun ağacımıza inen baltadan başımızı şöyle bir kaldırıp ormanın geneline bakalım.

SSCB dağıldı, dünya tek kutuplu hale geldi. Yani dünya ABD’nin çiftliğine döndü. Amerika ve müttefikleri “Kızıl düş­manı” darmaduman ettikten sonra kendilerine yeni bir hedef belirledi ve bunu da açıkça deklare ettiler:

“Ortak düşmanımız İslâm.”

Amerika ve onun özel kuvveti durumunda olan NATO’nun namluları İslâm coğrafyasına çevrildi. İngiltere Başba­kanı Teatcher’den Blair’e, Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’tan İtalya Başbakanı Berfisconi’ye ve bunların cümlesinin ordu komutanı George Bush’a kadar tamamı “Haçlı” olduklarını, Müslümanların Hıristiyanlığın üstünlüğünü kabul etmek duru­munda olacaklarını açık seçik dile getirdiler. Yani diyorlardı ki, ey Müslümanlar siz bize SSCB’nin önünü kesmek için lazımdı­nız, Türkiye Rusya’yı Akdeniz’e indirmemek gibi bir yükün altındaydı, biz sizi kullanarak SSCB’yi Afganistan’dan attık, yine sizleri meselâ Kore’de ölüme götürdük, tamam, ama artık Komünizm çöktü, sizinle işimiz bitti.

Sizinle işimiz bitmekle kalmadı sıra sizin işinizi bitirmeye geldi.

Ortadoğu’da 22 devletin sınırlarının değiştirilmesine karar verildi. Kürdistan gibi yeni devletler kurulacak, Irak parçalana­cak, Suriye ve Türkiye küçülecek, İran bölünecek, İsrail geniş­leyecekti. Bunun için Evanjetik Bush silahlı kuvvetleriyle bir “Haçlı seferi” ve silahsız kuvvetleriyle bir “Büyük Ortadoğu” projesi başlattı. Irak’ın işgali, İsrail’in Lübnan’a saldırıları, tu­runcu devrimler, dinler arası diyalog hikâyeleri; Kur’an’a yeni yorumlar getirilmek istenmesi, İncil ve Tevrat’ın karışımıyla yeni Kur’an yazma denemeleri, kadınların imam olup namaz kıldırmaları, misyonerliğin hızlanması, Sarı ve Turuncu devrim­ler, sivil toplum örgütlerine aktarılan yüz milyonlarca Amerikan dolarları, işte bu ana bütünün parçaları..

Hedefte elbette petrol var.

Hedefte tabii ki doğalgaz var, altın var, boraks var.

Niyette elbette AB’nin ABD’ye karşı tek devlet haline gel­mesini engellemek, SSCB’nin yerini alan Rusya’nın eski rolüne soyunmasına çelme takmak ve tabii ki uyanan dev Çin’i ku­şatmak var.

Ve hedefte tabii ki milli devletler var.

Biliyorsunuz 1. Dünya Savaşı 600 yıl dünyanın efendisi olmuş ve 22 milyon kilometrekare toprağa sahip Osmanlı’nın sonu oldu; yeni bir dünya düzeni kuruldu. 2. Dünya Savaşı sonrası yeryüzü yeniden çalkalandı, iki kutuplu bir dünya oluş­tu, soğuk savaş dönemi başladı. Şimdi tıpkı Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sonrası olanlar gibi bir şeyler oluyor, her şey altüst ediliyor ve dünya yeni bir savaş stratejisiyle yeni bir şekil­lenmeye, tek kutuplu, tek hukuklu bir hale getirilmeye çalışılı­yor.

Onun için evet dünya ve tabii Türkiye bir Üçüncü Dünya savaşının içerisinde. İşte dünya böylesine yeni bir şekil alırken ABD’nin başında olan Bill Clinton dünyanın alacağı yeni şeklin Türkiye’nin takınacağı tavra bağlı olacağını açık seçik dile ge­tirmemiş miydi?

Getirmişti..

Çünkü o gün SSCB’nin dağılmasından sonra 300 milyon­luk bir Türk Dünyası hürriyetine kavuşmuş, gözünü Türkiye Cumhuriyeti’ne dikmiş, Ankara’nın iki dudağından çıkan her şeyi ilâhi bir kelam gibi bağırlarına basmaya başlamıştı.

Bu, SSCB’yi dağıtan Amerika ve Bat için korkunç bir şeydi. Hemen devreye girdiler ve “Rusya büyük devlet. Kendi­ni toparlar toparlamaz SSCB’nin yerini alır, Türkiye bir şey yapamaz. Öyleyse Türkiye, bağımsızlığını kazanan Türk Cum­huriyetlerine ABD ve İsrail’le birlikte girsin..” akit ürettiler.

Bu zokayı bu ülkeyi yönetenlere ve milliyetçilere yutturdu­lar.

Peki netice?

Netice, bugün Türk Cumhuriyetlerinin her noktasında ABD ve İsrail var ama Türkiye yok.

Sonra İkinci aşamaya geçildi.

Bu sefer İslamcılara, “Yeni Osmanlı” maması uzatıldı. Ya­hu dün Osmanlı’yı yıkmış Haçlılar bugün “Haçlı savaşı başlat­tık” demişken, Osmanlı’nın yeniden dirilmesine izin mi verir­ler? Kimi cemaatler halifelik hayalleri de görerek Haçlıların bu “Yeni Osmanlı” atma bindiler ve bugün gelinen nokta tam bir felâket. Osmanlı’yı diriltme hayalleri kuranlar şimdi İslam ülke­lerinde ABD projelerine taşeronluk yapar hale geliverdi.

İşte ormanın hali bu..

Ve bu yaşanan kelimenin bütün anlamlarıyla, bir Üçüncü Dünya Savaşı..

(Yeniçağ, 25.07.2006)

NATO Karargâhında Türk albayı ölümle niçin tehdit edildi

Hep, “PKK figürandır” diyoruz. Dünyanın gelmiş geçmiş en eli kanlı terör örgütü PKK’nın kurucusu, finansörü ve akıl hocasının AB(D) olduğunu, PKK ile mücadelede başarı sağla­nabilmesi için bu gerçeğin siyasetçiler, asker ve Türk milleti tarafından bilinmesi gerektiğini söylüyoruz.

Onun için İngiliz, ABD ve İsrail başta olmak üzere bütün yabancı güçlerin bölgeden uzak tutulması gerektiğinin altını çiziyoruz. Hatırlarsınız SSCB dağılıp yeni Türk Cumhuriyetleri ortaya çıktığında ne kadar heyecanlı idik.

Rüyalarımız gerçek oluyor Türkler tarihteki yerine geri dö­nüyordu.

Şimdi o heyecan bitti.

Türk dünyası ile aramıza ABD girdi, İngiltere girdi, İsrail girdi. Yetmedi, Türkiye Cumhuriyeti ile Türk cumhuriyetleri arasına PKK girdi, Ermenistan girdi.

Aydınlık ta da yazdı. Ne diyor Alman eski şansölyesi Helmut Schmidt:

“ABD Türkiye’yi bölecek. ABD bu hedefini önümüzdeki 20 yıl içerisinde gerçekleştirecek. Türkiye topraklarında Kürdistan ve Ermenistan kurma planlarını hayata geçirecek!”

Yani, Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasına tampon devletler sıkıştıracak.

PKK ise bu planın önemli bir parçası.

İşte İsrail bunun için GAP’ta, İsrail bunun için Lübnan üzerinden Suriye ve İran’a namlu çeviriyor ve işte ABD, İsrail ve İngiltere bu plan için Irak’ı işgal ettiler ve Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurmaya ramak kaldılar.

Ve bu planın 45-50 yıllık bir geçmişi var.

Yıl 1961.

Washington, NATO Askeri Komite Karargâhı. NATO Yeni Kurmay Başkanı Fransız General, Karargâhtaki müttefik kuv­vetlerin temsilcileri olan proje subaylarını topluyor ve önlerine ‘Kendisine tevdi edilen proje dosyalarını’ koyuyor. Türkiye’yi temsilen toplantıda bulunan Kurmay Albay Atıf Erçıkan da, önüne konan dosyanın başlığını okuyor:

“Sovyetler Birliği’ne Karşı Uygulanacak Psikolojik Harp Harekâtı.”

Türk Albay, son derece önemli bir başlık içeren bir NATO dosyasının kendisine tevdi edilmesinden çok mutlu oluyor..

Lâkin, Erçıkan daha dosyanın kapağını kaldırmaya fırsat bulamadan, biri Amerikalı, diğer İngiliz 2 NATO albayı hışımla içeri girip Türk Kurmay Albay Erçıkan’in tepesine dikiliyor, “Kurmay Başkanı elindeki dosyayı sana yanlışlıkla vermiş, onu derhal geri istiyor!” diyerek, Erçıkan’m önündeki dosyaya uza­nıyorlar. Erçıkan, daha çevik davranarak dosyayı çekmeceye atıyor ve kilitleyerek, “Kurmay Başkanı bu dosyayı yanlışlıkla değil, bana bilerek verdi!” diyor ve dosyayı kesinlikle iade etmeyeceğini söylüyor.

İngiliz ve Amerikalı subaylar Kurmay Albay Atıf Erçıkan’ı ölümle tehdit ederek, “Sen bu dosyanın gizlilik derecesini bili­yor musun?” diye soruyorlar. Albay Erçıkan, NATO’daki en yüksek gizlilik derecesi olan dereceyi söylüyor:

“- Cosmic top secret!”

Amerikalı ve İngiliz Albaylar, “Hayır” diyorlar, “Bu karar­gahta ondan daha yüksek gizlilik derecesi vardır ve onun da adı, ‘Vagram’dır. Bu dosyadan değil bir bilgi dışarı sızdırmak, bir kelimeyi dahi sızdırırsan bil ki, ölürsün!” diyerek uzaklaşıyorlar.

Dikkat ediniz.

Dosyayı Türk’e (yanlışlıkla) veren Komutan Fransız’dır.

İsteyen komutanın biri İngiliz, diğeri Amerikalıdır.

YaniAB(D)’dir..

Peki, Dosya’da bu kadar önemli ne vardır?

Erçıkan’m ölümü göze alarak iade etmediği “Sovyetler Birliği’ne Karşı Uygulanacak Psikolojik Harp Harekâtı” başlıklı dosyada, Türkiye ile ilgili ilginç başlık ve bölümler vardır. Psi­kolojik harbin “hedef kitlesi” Rusların dışındaki halklar, dolayı­sıyla bu halkların en büyük kesimi olan Türklerdir. 1961 yılın­da NATO karargahında Fransız, İngiliz ve Amerikan subayların Türk askerini ölümle tehdit ederek geri almak istedikleri bu dosyada, Rusya’da merkezi otorite çöktükten sonra, Rusya’dan başka on beş on altı kadar yeni devletin ortaya çıkacağı anlatı­lıyor, bu yeni devletlerin 5 veya 6 tanesinin Türk devleti olaca­ğı belirtilerek, “Türk devletlerinin İşgal edecekleri coğrafya stra­tejik yönden çok değerli ve tabii kaynaklar bakımından çok zengindir. Bu devletler Batı’daki Türkiye Cumhuriyeti ile birleşirlerse o zaman ortaya Hitler Almanya’sı veya Stalin Rus­ya’sından daha tehlikeli bir kuvvet Batılıların karşısına çıkar.”

Deniyor ve:

“- Türkiye Cumhuriyeti ile Doğu Türklerini birleştirmemek elden gelen yapılmalı, Türkiye ile bu devletler arasında tam­pon devletler kurulmalı, Türkiye’nin lider devlet olmasını en­gellemek için siyasi ve ekonomik bütün tedbirler alınmalıdır.”

Aklı veriliyordu..

İşte PKK…

İşte Kuzey Irak’taki Kürt devleti..

Ve işte ortalıkta Türkiye’yi paramparça eden Amerikan haritaları..

(Yeniçağ, 23.08.2006)

Güneydoğuda Barzani PKK’dan daha tehlikeli

Irak’ın kuzeyindeki oluşuma “Güney Kürdistan” diyerek kendisinin bir de “Kuzeyi olduğunu” açıkça dile getirdikten sonra, Türkiye’yi yönetenlerin gaflet ve dalaletlerini de yanına alarak, Amerika, İngiltere ve İsrail’in desteği ile Musul ve Ker­kük’teki Türk tapu ve nüfus dairelerini talan eyleyip, soydaşla­rımızı kâh katlederek, kâh tehditle göçe zorlayıp onların geride kalan mülklerine Irak dışındaki “Yahudi Kürtleri” getirip yerleş­tirerek, “etki alanı” içerisinde dikensiz bir gül bahçesi oluştur­mayı başaran Barzani, görülen o ki, artık “ilgi alanı Kuzeyi­ne” Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’suna dönmüş, “ilgi alanı­nı” da “etki alanına” getirmek için operasyona başlayıvermiş…

Bunu nereden öğreniyoruz.

Bunu Tercüman’ın dünkü haberinde, Toplu Konut İdaresi (TOKİ) Başkanı Erdoğan Bayraktar’ın, “Bölgede iki seneden bu yana güvenlik güçleri için lojman inşa ediyoruz, ancak arsa temininde güçlüklerle karşılaşıyoruz” demesinden öğreniyoruz. Görüyor musunuz, Türkiye’de yabancılar istediği bölgede iste­diği kadar mülk alabiliyor amma Devlet, Doğu ve Güneydo-ğu’da arsa temininde bin bir güçlükle karşılaşıyor. Niçin? Çün­kü orada PKK devleti istemiyor. PKK’yı aşan devlet bu sefer Türkiye’nin o bölgesinde Türk devletini istemeyen Barzani’yi aşamıyor. Yüksek bir ihtimalle TOKİ Başkanı Bayraktar’ın bu sözleri yalanlanacak, olay çarptırılıyor falan denilecektir. Amma ben yine çok iyi biliyorum ki Yahudi işadamı Nesim Levi, “İsra­il’e göç eden Yahudiler geri dönüyor, Şanlıurfa bölgesine yer­leşiyor” demesine rağmen Türkiye’yi yönetenler, “Yok böyle bir şey, bir tek Yahudiye bile toprak satılmadı” türünden açıklama­lar yapıyor, yapabiliyorlar. Oysa Türkiye’de toprak alıp bunu gizlemenin bir değil, bin bir yolu var. Adam “Alıyoruz” derken ben ona tutup “Hayır almıyorsun” dersem, aslında kim doğru söylemiş olur.

Neyse…

Hepimizin bildiği bir gerçek var. Barzani Türkiye’nin bir bölgesinin bazı kesimleri üzerinde Ankara’dakilerden çok daha etkili. O bölgedeki insanlara “kimlik” vermek Barzani’de. “Ku­zey Kürdistan” dediği bölge gençlerine “Güney Kürdistan” de­diği etki alanında “burs” ve ‘Yüksek tahsil” imkânı tanımak yine Barzani’de. O bölgede “Federasyon” ve “bölücülük” peşinde koşanlar parti toplantılarına Türk Bayrağı ve İstiklal Marşı sok­mazken Barzani mesajları ve “Güney Kürdistan” bayraklarını baş tacı ediveriyorlar. Ben, “Barzani’ye gittik, sen devletini kur­dun, biz burada açız, bize de iş ve imkân ver, dedik” diyen, Türkiye’de siyaset yapmış insanları gözlerimle gördüm. Benim merak ettiğim, bölgede Türk devleti istemeyen birileri tarafın­dan lojman yapımı için arsa bulamasın diye Türkiye’ye zorluk çıkartanlar, çıkartabilenler, ABD ve İsrail’in parasıyla Türkiye’­nin Doğu ve Güneydoğu’sunda acaba ne kadar arazi kapattık­larıdır.

Son zamanlarda PKK’nın azgınlaşması, mayınların öğrenci servislerine ve Kalaşinkoflarm subay lojmanlarına kadar girip kan dökmeye başlaması, bölgeyi Kerkük ve Telafer gibi Türksüzleştirme ve Türk devlet ve hükümetinin etkisinden uzaklaş­tırma operasyonlarının bir parçası mı? Bu peşmerge liderleri değil miydi, “Siz Kerkük derseniz, biz de Diyarbakır deriz” di­yenler? Ve bunların arkasında Irak’ın kuzeyinde bir ‘Yahudi Kürdistan” oluşturmak, Dicle ve Fırat arasında Arz-ı Mev’uda doğru yol almak isteyen İsrail ile Ortadoğu’da 22 ülkenin sınır­larını değiştirme projesinin sahibi ABD ve İngiltere yok mu? Türkiye’de görevli ABD’li diplomatların bölgeye her gittiklerin­de DEHAP temsilcilerine, “Ayrılıklarınızı öne çıkartın, bırakın şu birlikte yaşama sevdasını” diye akıl verdiklerini DEHAP’h parti yöneticileri söylemediler mi?

Türkiye’de fotoğraf bu iken Lübnan’da İsrail’e direnen HizbuİIah mücahitleri bir bakıma Türkiye adına da savaşıyor ve şehit düşüyor olmuyorlar mı? İsrail, HizbuİIah mücahitleri engeli ile karşılaşmadan güneyden girip kuzeye kadar elini kolunu sallaya sallaya gelse, gelebilseydi Arz-ı mev’ud ve “Yahudi Kürdistan” için aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 22 devletin sınırlarını değiştirecek olan Büyük, yahut Genişle­tilmiş Ortadoğu Projesi için daha cesur, daha pervasız ve daha kararlı bir strateji oluşturmaz mıydı?

19.Yüzyılın sonunda İngiliz Büyükelçisi, “Osmanlı İmpara­torluğunu öyle yakından denetliyoruz ki, bu devletin, toprakları üzerindeki egemenliği pratik olarak sıfıra inmiştir” diyordu. Güneydoğu’da lojman için arsa bulmakta zorlanan Ankara’nın etkinliğinden daha fazla bölgede Barzani ve onun üzerinden İsrail’in etkili olması sizin tüylerinizi diken diken etmiyor mu?

(Yeniçağ, 14.08.2006)

3 Ekim 2004’te söylediğimiz Kasım 2005’te maalesef gerçekleşti

Bu tür üslubu hiç sevmem amma bizi kötümser yahut me­seleleri abartmakla suçlayanlar için bazen gerekli oluyor.

3 Ekim 2004’te aşağıdaki satırları kaleme aldığımızda da, “abartmak” ve “karamsar olmak”İa suçlanmış, “işiniz gücünüz Hükümeti eleştirmek” suçlamasına mâruz kalmıştık…

O satırları isterseniz tekrar okuyalım…

“Hatırlarsanız Eylül ayı başında Irak Kürdistan Partisi Böl­gesel Yönetim Sorumlusu Neçirvan Barzani ile Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri Celal Talabani Ankara’ya gelmiş ve hükümetten, ‘Kürt Havayolları’ için Türkiye ve Batı’ya açılacak bir ‘hava koridoru’ istemişlerdi.

Dışişleri Bakanı Gülle görüşen Barzani, ‘Türkiye Kürt Ha­vayolları için vize verdi’ demiş, Dışişleri de, ‘Hayır böyle bir izin vermedik’ açıklamasında bulunmuştu. O gün bugündür ben bu iki zıt açıklama nasıl olabilir diye kafa yoruyorum. Öyle ya Barzani Gül’Ie görüşüyor, dışarı çıkıyor, kapı önünde bekle­yen gazetecilere, “Türkiye Kürt Havayollarına sıcak bakıyor” diyor. Dışişleri Bakanlığı ise, “Hayır, öyle bir şey yok” açıkla­masında bulunuyor. Bu iki beyanın İkisi de doğru, yahut, ikisi de yanlış olamaz. Biz elbette devletin sözüne itibar ederiz lâkin, hiç kimse de bir iki dakika sonra yalanlanacak bir şeyi doğ­ruymuş gibi milletin gözünün içine baka baka deklare edemez, etmez.

Dışişleri Barzani ve Talabani’ye niçin hayır dediklerini üç madde halinde dile getirmişti. Bunlardan en önemlisi, “Türki­ye,. Irak’ta istikrar sağlandığında THY’nin Bağdat merkezli seferlerine izin verecektir. Bağdat merkez alındığı sürece Irak’ın Batı’ya ulaşmasını sağlayacak hava koridoru açılacaktır. Bağ­dat haricinde bir merkeze hava koridoru açılmasına Ankara izin vermeyecektir.”

Bu bir bakıma ‘Ben hükümet olarak Bağdat’ı tanırım’ de­mekti. ‘Kürt Havayolları’ da ne demek oluyor, ben ancak ‘Irak Havayollarına izin veririm’ demekti. Zaten “Kürt Havayolla­rına Türkiye’nin koridor açması demek bir bakıma Irak’ın ku­zeyinde kurulan ama henüz uluslar arası tanınma talebinde bulunmamış ‘Kürdistanı tanımak’ demekti. İyi ama Türk Dışiş­leri’ni rağmen Neçirvan Barzani niye ‘Türkiye hava koridoruna sıcak bakıyor’ demişti, deyebilmişti?

Bu sorunun cevabını iki gün önce tesadüfen hemen yanı başımda buldum. Irak’tan gelmiş bir işadamı Süleymaniye merkezli Kürt Havayolları için Türkiye’den yer ve liman hiz­metleri verecek bir şirket arıyordu. İşadamı, “Şirket Ankara merkezli olacak. Havaalanlarında uçaklara diğer havayolların­da sağlanan hizmetleri sağlayacak. Bilet kesecek, yolcu bula­cak” diyordu ve bu işin çok kârlı olduğunu yanındaki insanlara anlatıyordu. Tabii şirket aynı zamanda Kürt Havayolları’nm Türkiye’de faaliyet gösterebilmesi için bürokratik işlemleri de takip edecekti.

Tabi sormadan edemedik:

‘- İyi de, dedik. Türkiye buna izin vermeyeceğini Neçirvan Barzani ve Talabani’ye söyledi. Bu düğüm çözülmeden böyle bir işe hangi şirket girebilir ki?”

Meğer maalesef Gül ve Türk Dışişleri değil, Barzani ve Talabant haklıymış. Adamlara “Biz devlet olarak bu izni vere­meyiz, siz özel şirketlerle problemi çözün!” denmiş. Yani Türk­menleri katleden, Kerkük, Musul ve Süleymanİye’yi kana bula­yan, Telafer’e sızan, Türk askerinin basma çuval geçiren, kırmı­zı çizgilerimizi morartan, “Kerkük için savaşırız” diyen, “Türkiye Kerkük için ısrar ederse biz de Diyarbakır deriz” küstahlığını gösteren bu şer ikilisine Türk Dışişleri işte böyle bir “akıl ver­miş.”

Zaten başka ne beklenebilirdi ki?

Kürtlere bu havaalanlarını yaptıranlar mevcut ekibin akıl daneleri değil miydi? Hem İlnur Çevik gibi insanlar İrak’ın ku­zeyinde işgal gücü uşakları, PKK hamileri ve Türk düşmanları­na havaalanı yapacak, hem bu havaalanları hizmete sokulma­yacak mıydı?

Acı olan şu.

Irak’ın kuzeyini ele geçirenler şimdi de özel şirketler kana­lıyla Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde icrayı faaliyet eyleyecekler. Benim vatanım, benim vatanıma düşmanların para kazanması için kullanılacak. Bu, Barzani ve Talabani’nin (Tabii PKK’nın da) Türkiye’den tarla kiralayarak üretim yap­ması gibi bir şeydir, hatta ondan da beterdir. Çünkü geliri çok daha fazla olacaktır ve o kazançlar “Türkiye Irak’a girerse sa­vaşırız” diyenlerin namlularında mermileşecektir.

Birkaç ay sonra devletimin “İzin vermedim, vermeyi de düşünmüyorum” dediği Kürt Hava Yolları, özel şirketler kana­lıyla Türk semalarında uçak uçurmaya başlarsa kimse şaşırma­sın.

Ve herkes o zaman ‘Düşmedik hangi kalemiz kaldı?’ diye bir muhasebe daha yapsın…

Tükürülenler yalandı ve bir kale daha işte böyle düştü..

O gün söylediklerimiz bugün fiilen hayata geçti…

Şimdi diyoruz ki…

Demek ki Barzani ve Talabani ikilisi bizimkilerin Eylül 2004’teki “Hayır, Kuzey Irak’a uçuş izni vermeyiz” laflarını kendilerine bir güzel geri aldırtmış… Yahut o gün bizimkiler bize, hizmetinde oldukları, haklarını savunmak için makamla­rında bulundukları milletlerine yalan söylemiş…

Baksanıza daha dün, “Yok böyle bir şey” diyen Dışişleri adına bugün Dışişleri sözcüsü Namık Tan, “Sivil Havacılık Makamlarınca bakanlığımıza iletilen, söz konusu bölgeye Tür­kiye’den tarifesiz seferler yapılmasına ilişkin başvurular tarafı­mızdan olumlu karşılanmıştır” diyor..,

“Söz konusu bölge”ymiş!….

Irak’ın kuzeyine gitmek için Kürt hava Yolları’nın İstanbul acentasından bilet almak isteyen insanlar, “Söz konusu bölge­ye bir bilet lütfen ” mi diyecekler…

Diplomasi bu mu!

Sahi, düşmedik hangi kale kaldı!

(Yeniçağ, 03.10.2004)

Barzani ve MOSSAD’ tan PKK ya 9 bin kışlık mont ve 3 kamyon silah

nasıl gitti?

Birilerinin hâlâ ve ısrarla “Stratejik Ortak!” dediği ABD iş­gali altındaki Irak’ta, “Müslüman Arap dünyası ve Şii İran’a karşı, Yahudi ve Siyonist müttefik(ciğimiz)(!)” İsrail’in çevirdiği dolaplardan bir kısmını, gazeteci Uğur Yıldırım, www.19mayisl919.com.tr isimli sitede bizlerle paylaşıyor.

Geçtiğimiz pazar günü kendisiyle bu haber üzerine bir tele­fon görüşmesi de yaptığımız Yıldırım, ülkesi ve insanlık adına bölgedeki gelişmelerden ciddi endişeler duyuyor. Hepimiz en­dişe duyuyoruz, çünkü, Hırant Dink’in katledilmesi dahil, Tür­kiye’deki pek çok gelişmenin Irak’ta, özellikle de Türkiye aley­hine Irak’ın kuzeyinde hayata geçirilen gelişmelerle doğrudan bağlantısı olduğuna dair pek çok renk ve deseni, gri de olsa hissediyor ve görüyoruz.

2004’ten beri, bölgede artık ABD’nin “Stratejik ortak ola­rak PKK’yı ve Barzani-Talabani aşiretini” seçtiğini, İsrail de bu işin içinde olduğunu, hem de duygusal olarak değil, et ve ke­mik olarak Irak’ta, Irak’ın kuzeyinde, kendine ‘Güney Kürdistan’ diyen, böylece Türkiye’yi de içine alan bölgeyi göstererek, ‘Benim bir de kuzeyim var!’ demek isteyenlere her türlü deste­ği, özellikle de MOSSAD aracılığıyla verdiğini yazıp duruyoruz. Bu işler zor işler. Hayır, zorluğu bilgiye ulaşma ve tehlikesinden gelmiyor. Zorluğu, sıradan insanın gerçeği anlamama nokta­sında gösterdiği dirençten kaynaklanıyor. Tabii sıradan insanın da suçu yok. Çünkü yalnızca Türkiye’de değil, bütün dünyada gazete ve televizyonları Yahudi sermayesi ya doğrudan ya reklam ve başka kaynak aktarımları ile dolaylı olarak kontrolünde tutuyor ve biz “İsrail Türkiye’yi sırtından hançerleniyor!” dedikçe, onlar, hem de koro halinde, bu hakikatin üstünü, bizi ‘Yahudi düşmanlığı’ ile suçlayarak örtüveriyorlar.

Yalan, vallahi yalan..

Ben niye herhangi bir ırka düşman olayım ki!

Amma, MOSSAD’ın Irak’ın kuzeyinde olduğunu 1994’ten beri İsrail gazeteleri yazıyor, yazmakla da kalmıyor Yedioth Ahnonoth gazetesinde olduğu gibi ülkesinin ajanları resimleri ile birlikte yayımlanıyor.

Özetle Irakta..

ABD, İngiltere, İsrail, PKK el ele..

Yani

“CIA, MOSSAD, M16 PKK kol kola..”

Uğur Yıldırım’ın haberine dönelim.

20 Ekim 2006 tarihinde Erebil Havaalanı’na İsrail eski İs­tihbarat (MOSSAD) şefi Eharon Reifi iniyor ve Barzani ile gö­rüşüp peşmergelerin modern silahlarla donatılması konusunda el sıkışıyorlar. Eharon Reifi, İsrail’e dönmeden önce (3 Kasım) Diane bölgesinde PKK sorumlusu Cemil Bayık’la kucaklaşıyor, ardından Sidhan’a geçip PKK örgütlenme sorumlusu Devran Kalkan’la görüşüyor.

Neler konuştular acaba?

Ve 6 Kasım günü MOSSAD eski şefi Redifi Dokan’da Os­man Öcalan’Ia bir araya geliyor. 20 Ekim 2006 günü ise, Taktak bölgesinden getirilen 10 adet 100 mm’lik toplar, ağaç­larla kamufle ediliyor. Deniyor ki, toplar hâlâ o bölgede… İki üç gün içinde yer değiştirdi ise, bilemiyoruz..

MOSSAD ajanı Refı’nin Erbil’i inmesinden 25 gün sonra, 25 Ekim 2006’da bu sefer aynı Erbil havaalanına 3 İsrail Kargo uçağı iniyor. (Bu Erbil Havaalanını kimler inşa etmişti acaba?!)

Peki, uçakların yükü ne?

Hafif ve orta makineli tüfekler. Makineli tabancalar. Ağır ‘doşka’lar, roketatarlar ve çeşitli çaplarda havan mermileri.

Tarih 10 Kasım 2006.

Günlerden Cuma..

Yer, Raniye..

60 PKK militanının katıldığı ve 60-80 mm’lik havan topla­rında gerçek mermilerin kullanıldığı tatbikat saat 16’ya kadar sürüyor. Sonuç, fiyasko. İsabet oranı ancak yüzde 40. Tabii ki bu silahlar Türkmen katliamında kullanılacak, tabii ki bu atış eğitimlerinin amacı başlatılacak bir Türkmen katliamında, usta­laşmak. ..

Uğur Yıldırım’dan bir başka bilgi..

PKK şeflerinden Murat Karayılan, Neçirvan Barzani ile iki defa buluştu. Karayılan, “Kürdistan hükümeti adına” diyerek, tabii ki, PKK için, silah talebinde bulundu. Neçirvan Barzani ile PKK şefi Karayılan, anlaştılar.

8 Aralık 2006 gecesi, Erbil’de, üzeri battaniyelerle örtülü üç kamyon dolusu silah yola çıktı, kamyonlar sabah saat 6’da Süleymaniye’ye girdi, PKK’nın yan kuruluşu Kürdistan Demok­ratik Çözüm Partisi önünde durdu. Partiden yanlarına birkaç adam daha aldılar, Kandile’e doğru hareket ettiler.

Size bir sürpriz daha..

Kamyonlarda Türkiye Cumhuriyeti plakaları vardı..

Aynı dönemde, PKK’nın finans sorumlusu Ömer Kaya, Kandil’deki teröristler için tam 9 bin kışlık mont satın aldı,.

Siz şimdi bütün bu şeytanlıklardan, şimdi siz, bilgileri ar­kadaşımız Uğur Yıldırım’a kadar uzanan al takke ve külahlar­dan, işgalci ABD ve uçakları Konya üzerinde eğitim uçuşu ya­pan İsrail MOSSAD’ının haberi olmadığını söyleyebilir misi­niz?

(Yeniçağ, 23.01.2007)

Ladin’in el Kaidesi varsa Bush’un da PKK’sı var

ABD’nin Ankara Maslahatgüzarı Nancy McEldowney, “PKK eşittir el Kaide” diyor, ki bu doğrudur. Onlar bilmeyecek de biz mi bileceğiz, çünkü her ikisinin de müellifinin bizzat ABD olduğunu artık dünyada bilmeyen yok. ABD kullandığı ve çap­tan düşen silahları başkalarına devrettiği gibi ei Kaide’yi de Ladin’e devretti, o kadar.

Bugün için Ladin’in el Kaidesi, Bush’un PKK’sı var.

Ve bugün ABD üretimi el Kaide’de Amerika’yı Ortado­ğu’dan süpürmek için savaşıyorken hâlen Bush’un tetikçisi olan PKK da Türkmenleri Irak’tan ve Türkiye’yi Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sundan silmek için kendisine verilen gö­revleri ifa ediyor. Belki, el Kaide madem ABD yapımı, o zaman niye ABD’yi Ortadoğu’dan kovmak için savaşıyor diyebilirsiniz ama bu işler böyledir. Silah kimin elindeyse o artık onundur. Zerkavi de ABD’lileri Irak’ta Amerikan silahlanyla vurmuyor mu? Kürtler de Saddam’ın silahlarıyla Sünni Arapları katletmi­yorlar mı?

Evet, PKK kesinlikle ABD’nin ei Kaidesi’dir ve en ufak bir utanma duygusu taşımadan korunup kollanmakta ve vatanı­mızda Türkiye, Irak ve Suriye’de ise, ABD’nin Mondoros ve Sevr’den beri peşinde koştuğu “Kürdistan için” kullanılmakta­dır. Biliyorum, bu ifadelerimiz ABD’yi, özellikle de ABD Dışiş­leri Irak Koordinatörü Büyükelçi James Jefirey’i çok kızdıracak, çünkü o, “ABD’yi PKK’yı destekliyor diye suçlamak ilginç. Medyanız hemen her dış politika sorununa, ABD’yle ilgili komplocu bir bakışla yaklaşıyor. Bu yanlış. Son 50 yılda Türkiye’den daha fazla dostluk gösterdiğimiz bir ülke yok” deyip duruyor.

Evet, biliyoruz, PKK konusunda çok şey yaptı ABD. Mese­lâ Öcalan’ı, “Asılmamak kaydıyla” yani işte tam da bugünlerde “kullanmak için” Türkiye’ye verdi. Bu ifadelerimiz Büyükelçi Jeffrey’e göre bir “komplo” tabi ki. Ama Diyarbakır’dan kalkan Çekiç Güç helikopterleri PKK’ya malzeme atarken yakalandı, buna ne diyecek. Yine, Türkiye Barzani güzergahının çevresin­den dolaşmak için Irak’a ikinci bir gümrük kapısı açmak iste­mişti de, İncirlik’ten kalkan ABD uçakları 2001 yılının 4 Temmuz’unda Telafer’i bombalamamışlar mıydı? Peki, bu bomba­lar da mı komplo? ABD’nin Irak’ta 36. Paralelin kuzeyini gü­venli bölge ilân etmesine hadi tamam diyelim, peki aynı ABD’nin 36’ncı paralelin güneyinde kalan Kürt bölgelerini de güvenli bölge içine alması ve fakat 36 paralelin kuzeyindeki Türk bölgelerine Saddam’ın saldırmasına izin vermesi ve orala­rı güvenli bölge ilân etmemesi de mi bir komplo teorisi?

Bütün bunlar yaşandı ve bugünlere gelindi…

Türkmenlerin nüfus ve tapu daireleri talan edildi, Kerkük ve Musul’a yüz binlerce Kürt taşındı, seçim yapıldı Türkmenle­rin oyları sayılmadı, Türkmen liderler öldürüldü, Mehmetçiğin başına çuval geçirildi, bütün bunlar komplo öyle mi? Evet, bunlar komplo ise, son günlerde PKK’nın her gün birkaç aske­rimizi şehit etmesi ve kamyonlara dolup Mersin’den, Tunceli ve Diyarbakır’dan İmralı’ya doğru PKK bayraklarıyla yol alması­na, karakolları kuşatıp taş yağmuruna tutmasına da biz ABD’nin emri ile yapılan eylemler dizisi diyoruz, ABD’liler bu­na da komplo desin varsın…

Ama inanınız ki PKK, Amerika’dan aldığı emri yerine geti­riyor. ..

Sakın ola ki, ABD niye böyle bir şey yapsın ki demeyin. Çünkü Amerika işte tam da PKK’nın şiddet ve terbiyesizliğini tırmandırdığı yani Türkiye’nin dikkatlerini topladığı anda tuttu Türkmen kenti Telafer’e saldırdı. Orada terörist falan yok, Telafer sakin, herkesin işinde gücünde olduğu bir kent. Peki, ABD buraya niye saldırdı? Niye olacak, bölgeyi Türksüzleştirmek istiyor, çünkü Tela fer Suriye ile sınır ve Irak’ın kuzeyinde kurulmuş olan Kürdistan’ın yaşayabilmesi için Suriye üzerin­den Akdeniz’e açılması gerekiyor.

PKK, Telafer’in Kürtleştirilmesi operasyonunda, Türkiye içersinde terörü tırmandırarak rol aldı. Biliyorsunuz Suriye’nin kuzeyinde de PKK hatırı sayılır bir güce sahip. İşler ve gelişme­ler ABD’nin, Barzani, PKK ve Kürdistan’la komşu olmak için çırpman İsrail için kıvama gelmiş olacak ki, Talabani ile birlikte ABD’de bulunan (Barzani’nin akrabası) Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari Suriye’yi tehdit ederken, ABD Bağdat Büyükel­çisi Haliİzad da, “Suriye Irak’taki demokratik sürece za­rar veriyor, ABD’nin bu ülkeye karşı sabrı tükenmek üzere” deyiveriyor..

ABD’nin Telafer’e saldırması ile, Bush’un el Kaidesi dedi­ğimiz PKK’nın eylemlerini tırmandırması ve Barzani cenahı ile ABD’lilerin, sıranın Suriye’ye gelmekte olduğunu söylemesi, ayrıca ABD tarafından bir tek PKK’lının burnunun kanatılmaması, hatta PKK ile mücadele halindeki Türk güvenlik güçleri­ne aba altından sopa gösterilmesi, ama aynı anda Telafer’de Türkmen katliamı yapılması, yani Telafer’in Kürtleştirilerek Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan’a, “Büyük Kürdistan” için Suriye ayağının da eklenmek üzere olması, komplocu bir bakış mı?

Ve Suriye ayağı tamamlanan Kürdistan’ın ABD desteğin­de bir gün namlularını Türkiye’ye çevireceğini söylemek de mi komplocu bir yaklaşım?

ABD bütün bunlara hayır diyorsa tutsun Lozan’ın altını imzalasın, yani “Ben Türkiye’nin doğu ve güney sınırları­nı tanıyorum” desin de görelim..

ABD’ye son sözüm şu:

“- Dostların, yalakaların ve yardımcıların sana tabut, Or­tadoğu da sana mezar olacak. Birlikte cehennemde ebedî kala­caksınız..”

(Yeniçağ, 14.09.2005)

Dolar Hitler’den daha tehlikeli

Evet, Dolar Hitler’den daha tehlikeli, işte insanlığın bir tür­lü fark edemediği felâket bu. Neticede Hitler kendi çektiği tetik­le tarih ve toprak olmuştur ama Dolar her gün insanları gaz odalarında, savaş meydanlarında, hastanelerde kitleler halinde katletmektedir.

Zaten Hitler’in tohumu da Dolar’dır, dolar basma yetkisini tekelinde bulunduran ve yeryüzündeki dolarların nerdeyse tamamını elinde bulunduranlardır. Her ülkede zaman zaman diktatörler olmuştur. Franko diktatördür, Pinoşe, Stalin, Bokasa diktatördür ama onların ve bütün diktatörlerin de kar­şısında esas duruşta durdukları diktatör, “ABD dolarıdır.” “ABD dolarıdır” sözünü niçin tırnak içine aldığımızı erbabı hemen anlar ama meseleyi açmakta fayda var, aslında “ABD doları” hiçbir zaman “ABD doları” olmamıştır, o bir Yahudi Lirası’dır ve yeryüzündeki dolarların, doların yerine geçen Euro gibi, Sterlin gibi diğer para birimlerinin en büyük hatta yegane sahibi Yahudilerdir.

Bir kere Dolar basma yetkisi Yahudilere aittir.

ikincisi, senin “Benim” sandığın ve benim “kendimin” zannettiği Dolar, Sterlin yahut Euro’ da aslında Yahudi’nindir. İşte esas işin püf noktası da budur. Benim dövizim nasıl Yahu­di’nin olur demeyin, bu kesinlikle böyledir. Diyelim ki evinizi, tarlanızı, fabrikanızı sattınız yahut on yıllarca yırt dışında çalışıp 500 bin dolar biriktirdiniz, bu parayı ne yaparsınız? Döviz evde durmaz, hırsız ve yangın tehlikesi vardır. Tabii olarak gider bankaya yatırırsınız. İşte bankaya yatırdığınız anda o 500 bin dolar Yahudi’nindir. Çünkü bankaların anası Yahudi’ye aittir. Milli Bankalar ve ülke nüfusuna kayıtlı vatandaşların özel bankaları bile döner dolaşır bir büyük Yahudi bankasının şubesi, borçlusu, kuklası haline gelir, gelmiştir.

Sakın ola ki Yahudi’ye kızdığım falan sanılmasın.

Herkes görevini yapıyor, ben de bir fiili durumun fotoğra­fını çekiyorum.

Sen, o benim zannettiğin 500 bin doları orada yıllarca bekletirsin. Evet, lazım olursa bir kısmını çeker, ihtiyacında kullanırsın ama dediğim gibi o artık senin değildir. İşte yeryü­zünde milyarlarca insan çalışır, karşılığında dolar alır, varını yoğunu satar, eline bir deste dolar bırakılır. Ve o milyarlarca insan gider dövizini bankaya yatırır. Yani emeğini, elindeki malını, tapunu ve ürününü alıp eline doları veren tutmuş o doları senden “Ver ben saklayayım” diye geri almıştır. Senin bankada 500 bin doların vardır ama artık o bankanın senin gibi, benim gibi insanların parasından oluşan yüz milyar doları, trilyon dolarları vardır.

İşte o dolarlarla o bankalar ve tabii sahipleri ülkeleri sava­şa sokar, milletlerin elinden Tüpraş’ları, Telekom’ları alır yahut aldırtır. Ve hiç kimse de aslında kendi parası ile kendi malını sattığının farkına varmaz. Bir bakıma sen kendi 500 bin dola­rınla kendi fabrikanı yabancıya 250 bin dolara satarsın. Ya­bancı senin bankadaki 500 bin dolarından 250 bin dolarını senden aldığı malın karşılığı olarak sana geri verir sen onu gi­der yine bankaya yatırırsın. Gerçi senin bankada 750 bin dola­rın olmuştur ama önemli değil, o tutar aradaki farkı dolar ola­rak matbaadan temin eder, çünkü karşılığı vardır o da senin sattığın fabrikadır, getireceği gelirlerdir.

Kabaca, mesele budur.

Bugün Afrika’da milyonlarca insan açlıktan ölmek üzereyse, sebebi diktatör Dolar yüzündendir. ABD Irak’ı işgal etmişse ona o emri veren Diktatör Dolar’dır ve ABD-İngiliz-Barzani-Talabani ittifakı Telafer’de Türkmenleri katlediyorsa Diktatör Dolar yüzündendir ve senin Başbakanın,  Dışişleri Bakanın ABD’de oldukları halde meseleyi gündeme getiremiyorlarsa bu, Türkiye’nin borçları yüzünden yani Diktatör Dolar’a olan bağımlılıktandır.

Hastanelerde ilaçsızlıktan insanların ölümü de Diktatör Dolar’ın zulmüdür, ülkelerdeki yolsuzluk, hortum ve ahlaksızlık da Diktatör Dolar’ın eseridir.

İnsanlık Diktatör Doların askeri, hizmetçisi, yalakası ve ku­lu haline gelmiş, Diktatör Dolar cahiliye dönemini geri getirmiş ve milyarların secde ettiği bir put bir Firavun oluvermiş. Hani şeytan bir ömürlük itaat, ibadet ve taatının toplamı imânını son nefesinde bir yudum su ile satın alıveriyorsa Dolar da atadan kalma mirasını, bir ömür biriktirdiğin malı-mülkü, bir yıl bo­yunca ürettiğin ürünü iki rotatif hareketiyle birkaç dakikada elinden ahveriyor.

Acıdır lâkin fiili durum budur.

Bugün için belki bu problemin çözümü imkânsız gibi gö­zükmekte, daha doğrusu insanlık, Diktatör Dolar’ı tahtından indirmek ve gerçek demokrasiyi, yani “paralar arasındaki” yahut “emek ve ürünler arasındaki eşitliği” akıl edememekte­dir. Amma bu böyle gitmez ve Dolar’ın diktatörlüğü kıyamete kadar asla baki kalmaz, kalamaz, kalmamalıdır, kalmayacaktır.

Dolar ve versiyonları çağın Lafı, Menafi, Uzza’sıdır ve akıbetleri farklı olmayacaktır.

Bilge kişiler, neredesiniz!

(Yeniçağ, 19.09.2005)

Şeyh Sait yani İngiliz Kürtleri ve bir de tabi Türk Kürtleri…

1925 yılında, “Din elden gidiyor” deyip, “Bir Türk öldür­mekle yetmiş gavur öldürmüş kadar sevaba gireceksiniz!” diye motive ettiği adamlarıyla genç Türkiye Cumhuriyeti’ne İsyan eden Şeyh Sait, nice ocaklar söndürüp nice canlar yaktıktan sonra bastırılan isyan neticesi 46 adamı ile birlikte Diyarba­kır’da idam edilmişti.

İşte o Şeyh Sait’in torunu Abdülmelik Fırat son dönemler­de sık sık televizyonlara çıkıp dedesinin başaramadığını başar­mak için adım atmışlara kendince yol haritaları çiziyor, “Şeyh Sait ve arkadaşları Kürtlerin önderidir. Kürt davası için öldüler. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, bir gün mutlaka o şehitler için büyük bir âbide yapılacaktır” gibi sözlerle, devlet ve cumhuriyete meydan okumayı sürdürüyor.

Peki, işin aslı ne?

Meselenin bugününü ve geleceğini tahmin edebilmek için tarihe kısa bir yolculuk yapmak gibi bir mecburiyetimiz var.

Çünkü…

insanoğlu geleceğini öğrenmek için falcıya gider. Oysa, herkesin geleceği kendi geçmişindedir. Çalıştıysan, dürüstsen tok ve dik; beslenmene dikkat ettin, spor yaptın ve zararlı yiye­cek içeceklerden uzak durduysan sağlıklı ve dinç; tövbeye sa­rıldın, haram ve günahlarda ısrarı sürdürmedin, ibadetlerinde ihmalkâr olmadıysan, müminsindir.

Milletler de tıpkı insanlar gibidir.

Hangi millet geleceğini öğrenmek istiyorsa geçmişine bakmalıdır. Yani her milletin kâhini, kendi geçmişidir.

Bu düşünceyle 1925 yılında “Din elden gidiyor!” diyerek isyan eden Abdülmelik Fırat’ın dedesi Şeyh Sait’i tuttuk tarihe sorduk.

Kendisi Nakşibendi tarikatının büyüklerinden sayılıyor. Türkçe ve Arabçayı çok iyi bildiği, sır değil. Sayısını kendinin bile bilmediği koyun sürülerini otlatabilmek için Erzurum’un Hınıs kazasına taşınmış, Şavşar bölgesinin zengin meralarında beslediği koyun sürülerini satmak için sık sık gittiği Halep’te, Kürt Tealî Cemiyeti azaları ve Bedirhan aşireti uzantıları ile dostluk kurmuş. Buradan aldığı telkinlerle oğlu Ali Rıza’yı birkaç defa İstanbul’a göndermiş, Osmanlı’da Ayan Reisliği ve Şûrayı Devlet Riyaseti makamlarını işgal etmiş Seyyid Abdülkadir’le görüşmesini istemiş…

Şeyh Sait’in koyunlarını satmak için gittiği Halep’te irtibat kurduğu Kürt Teali Cemiyetini ve oradaki Bedirhanları artık herkes biliyor. O günün Kürt önderleri de bugünkü Kürt Der’ciler gibi ingilizlere dilekçeler vererek, biz bir Kürt devleti kurmak istiyoruz, yardımcı olun diyorlardı. Peki Şeyh Sait’in, oğlu Rıza’yı İstanbul’a defalarca gönderip fikirlerinden feyiz aldığı Seyyid Abdülkadir kimdi?

Onu da İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Caltrhorpe’anın 1919 yılı nisan ayının 22’sinde Londra’ya, yani kendi Dışişleri Bakanlığı’na çektiği “gizli” tel yazısından öğreniyoruz. Bu “gizli” yazıyla ortaya çıktığı gibi, Seyit Abdülkadir efendi, Osmanlı’nın kendisine sunduğu nîmetlere nankörlük ediyor, 15 Nisan 1919’da İngiliz Yüksek Komiserliği başçevirmeni Andrew Ryan’Ia görüşüp, ondan kendilerine İngiliz güdümü altında bir ‘özerk Kürdistan’ kurmaları için des­tek talebinde bulunuyor, İngiliz Yüksek Komiseri Caltrhop da bu isteği Londra’ya bildiriyordu…

Yani Şeyh Sait 1925 yılında “Din elden gidiyor” derken yalan söylüyordu. O, kökü asgariden 1919’larda İngilizler ma­rifetiyle ‘Özerk Kürdistan’ peşinde koşan Kürt Teali Cemiyeti ve Seyit Abdüİkadir’lerin dâvasını güdüyor, ingilizler de 1925’lerde, Türkiye’nin Musul’daki haklarını gasp etmek için Şeyh Sait’in bu hırsını bir güzel kullanıyorlardı.

Tarihe bakmaya devam edelim…

1920’de, yani Türk milleti işgal altındaki İstanbul’dan umudunu kesmiş, bir, var yahut yok olma mücadelesini bin bir imkânsızlıkla sürdürmek için çırpınırken Damat Ferit’in, Şeyh Sait’in feyiz aldığı Seyid Abdülkadir’i, Atatürk’ü öldürtmek ve Kuvay-ı Milliye’yi çökertmek için devreye sokmuş olduğunu da, yine o gün İstanbul’da İngiliz Yüksek Komiseri olarak görev yapan Amiral Robeck’in 19 Mayıs 1920 tarihli “İngiliz Gizli İstihbarat Raporu”nda görüyoruz.

Bitmedi…

Yine, Şeyh Sait’in ilham aldığı Seyid Abdülkadir hakkında İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horaci Rumbold 1920 yılının sonla­rında, Aralık 29’da Dışişleri Bakanı Lord Gurzon’a gönderdiği yazıyla, siyasi memur Andrew Ryan’ın, “Mustafa Kemal’in eylemlerine karşı koymak amacıyla Kürt öğelerini kullanmak, Majeste Kral Yönetiminin politikasının bir kısmını oluşturursa, bunda, İstanbul’daki Kürt ileri gelenleri bir rol oynayabilir; ama oldukça bölünmüş bir durumdadırlar. Seyid Abdülkadir ve belki de Bedirhan ailesinin kimi üyeleri dışında, buradaki Kürt­ler pek güvenilmeyecek kadar Türk geleneklerinden esinlen­mektedirler” demiş olduğunu öğreniyor, irkiliyoruz..

Gördünüz mü?..

İşte Şeyh Sait’in koyunlarını satmak için uğradığı Kürt Teali Cemiyet’inin Halep’teki kolu bu Bedirhan ailesidir ve oğlunu göndererek feyz aldığı Seyid Abdülkadir de işte böyle İngiliz’in mutemet adamıdır…

Ya öteki Kürtler?

“Öteki Kürtler” İngiliz’in güvenmediği işte o “Türk gele­neklerinden etkilenmiş Kürtler” yani dış güçlerin oyuncağı ol­mayı içine sindiremeyen Kürtler…

Şimdi, bu Şeyh Sait mi şehit!

Ve bugün ve yarın aynı izin takip edenler, yani İngiliz MI5 ajanlarını Şemdinli’ye sokanlar mı şehit sayılacaklar yani!..

(Yeniçağ, 19.12.2005)

Şeyh Sait’in son sözleri

“Din elden gidiyor” diyerek, Sevr’i bin bir zorlukla yırtıp atmış, yeryüzünde tek bir bağımsız İslâm ülkesi kalmamışken, İngiliz’inden Fransız’ına, İtalyan’ından Yunan ve Ermeni’sine kadar müstevli Haçlı ve maşalarına diz çöktürerek kurulmuş genç Türkiye Cumhuriyeti’ne isyan eden Şeyh Sait, pek çok can yakıp yüzlerce ocak söndürdükten sonra isyanı bastırılmış, yargılanmış ve idam edilmiştir.

Önceki yazımızda Şeyh Sait’in beş oğlu olduğunu bunlar­dan birini İstanbul’u işgal etmiş İngilizlerden “Bizi Osmanlılar­dan kurtar!” ricalarında bulunan Şeyh Abdülkadir’e gönderdi­ğini söylemiştik. Yine o dönemlerde Şeyh Sait oğullarından birini de Irak’ta bulunan ve Sevrs’in hayata geçmesi için çırpı­nan Irak’taki Kürt liderlere göndermişti.

Daha 1907’de Kürt aşiret liderlerinden şeyh olarak bili­nenler Şeyh Nur Muhammed Birkani’nin evinde toplandılar. Toplantıda Abdusselam Barzani de vardı. Bu toplantıda alınan kararlar beş madde altında toplandı ve İstanbul’a sunuldu:

“1. Kürt dilinin bütün bölgelerde resmî dil olması; 2. Öğ­renim dilinin Kürtçe olması; 3. Kürdistan’daki yönetici ve me­murların Kürt olması, 4. Devletin resmî dini İslâm olduğundan, İslâm hukukunun uygulanması; 5. Vergi sisteminin olduğu gibi muhafazası, ancak toplanan paranın Kürdistan’da okul ve yol yapımı için kullanılması” diye metinleştirerek, Bab-ı Ali’ye beş madde halinde bir telgrafla bildirdiler.”

Yani Osmanlı yok olmamak için cihat fetvaları ile bütün Müslümanlardan medet umarken Müslüman kimliğini öne çıkartan kimi Şeyhler ve aşiret liderleri post ve Haçlıların da­ğıtmak için çırpındığı Osmanlı’dan pay kapma plân ve der­dinde idiler.

1925’te Türkiye Cumhuriyeti’ne “Din elden gidiyor” diye isyan eden Şeyh Sait’in bu unsurlar ve devamları ile irtibatı tâ o zamanlardandı.

Osmanlı’nın can çekiştiği bu dönemde Musul ve çevresin­de isyanın liderliğine soyunan Ahmet Barzani sonradan şöhreti kendini de aşacak olan Mustafa Barzani’yi Muş’a kadar gön­derdi. Osmanlı Meclis-i Mebusan üyesi olmasına rağmen İngi­lizlerden “Bağımsız Kürdistan” talebinde bulunan Şeyh Abdülkadir de kalkıp Muş’a geldi ve “Osmanlı’ya karşı girişile­cek bir isyanda nasıl birlikte hareket edebiliriz” diye uzun uzadıya konuştular.

Bu görüşmede bir kişi daha vardı.

O kişi tahmin ettiğiniz gibi Şeyh Sait’ten başkası değildi.

Yani Kürdü ile Türkü ile bu millet Sevr’i yırtıp attıktan son­ra kurdukları genç Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı 1925’te işte o meşhur “Din elden gidiyor!” yalanıyla kanlı bir isyan başlatan Şeyh Sait…

Bugün bu konularda tarih ve biyografi yazan Kürtçü ya­zarların bir kısmı Birinci Cihan Harbi döneminde bazı Kürt lider ve gurupların tıpkı Ermeniler gibi hareket ettiklerini, men­subu bulundukları din kardeşleri Osmanlı’nın zaferini değil bilakis Osmanlı’nın bölünüp parçalanmasını ve bu parçalan­madan nîmetlenmeyi düşündüklerini itiraf etmektedirler. İşte bazen İngilizler, bazen Fransızlar ve Amerikalılar bu bölücü unsurlarla hareket etmişlerdir. İngiliz belgeleri Haçlıların müs­tevli emellerine hizmet etmeyen Kürtler hakkında ise, “Türkleşmişler” diye not düşmüşlerdir. Oysa asıl düşülmesi gereken not Halife’nin ordusuna karşı İngiliz’in kurşunu haline gelmiş unsurlar için “Hıristiyanlaşmışlar” olmalı değil miydi! O gün Osmanlı coğrafyasında olanlar bugün Irak’ta olanlara ne kadar benziyor öyle değil mi?

Her neyse..

Osmanlı yedi düvelle cebelleşirken kimi yerde İngiliz’den kimi yerde Fransız kimi yerde ABD’den umutlanan ayrılıkçı Kürtler başarısızlıkla sonuçlanan birkaç isyan denemesinde bulundular. Birinci Cihan Harbi sonu Osmanlı dağıldı. Türkleri Anadolu’dan kovmak hatta tarihten silmek isteyen Haçlılar ve onlara destek çıkan Osmanlı coğrafyasındaki kimi unsurlar Kuvay-ı Milliye ruhu ile denize dökülüp Sevr yırtıldı, Lozan hayata geçirildi. Şeyh Sait isyanı da işte bütün bu hadiselerden sonra, son bir denemedir ve işin içinde asla “Dinin elden git­mesi” falan yoktu, yoktur.

Bunun böyle olduğunu bizzat Şeyh Sait idam sehpasına giderken vicdanının sesine uyarak itiraf da etmiştir.

Merkezi Diyarbakır’da olan Birinci Umumi Müfettişi Dr. İb­rahim Tali’nin bu konuda anlattıklarını şöyle özetleyebiliriz:

Şeyh Sait ve İdam hükmü giymiş isyancı arkadaşları, Di­yarbakır Cezaevinin Siverek kapısından çıkarıldılar. Karşıların­da az sonra idam edilecekleri sehpalar vardı. Bir insan yaptığı işlerden dolayı idam hükmü giymişse o insanın boynuna idam ipi geçirilirken söyledikleri yalan olabilir mi? O anda o insanı başka türlü konuşturacak hangi korku hangi umut hangi endişe olabilir? Şeyh Sait idam sehpasında, Kolordu komutanı Gene­ral Mürsel, kendisine sorar:

“- Din kalktı diyorsun, namazını kılmıyor muydun? Cami­lerde ezan okunmuyor muydu?”

Şeyh Sait ibadetine kimsenin karışmadığını ezanın da okunduğunu itiraf ettikten sonra aynen şunları söyler:

“- Ahmet Zihni Bey’in Fütühat-ı İslâmiye’sinde yazılıdır. Mehdi’nin hurucunda Türkler üç yüz bin asker vereceklerdir. Anlaşıldı ki Türkiye, kıyamete kadar İslâm’ı koruyacak…”

Mehdi hadisesi elbette tartışmalı bir konu biz onu şimdi bir kenara bırakalım.

Amma Şeyh Sait’in idam sehpasına doğru yürürken söy­lediği bu sözlerde rîya veya başka sebepler aramak vicdanla bağdaşır mı?

Nitekim Şeyh Sait bir müddet düşünür başını eğer ve son sözler olarak şunları söyler:

“- Fena yaptık.. Bundan sonra iyi olur inşallah…”

Keşke ibret alınsa ve keşke “Fenalıklar” bugün de tekrar­lanıp durmasa..

Şeyh Sait’in altın hırsı Kürt kökenli Cemal Kutay’ın kitabında

Dünkü yazımızda Şeyh Sait’in :

“-Ahmet Zihni Bey’in ‘Fütühat-ı İslâmiye’sinde yazılıdır. Mehdi’nin hurucunda Türkler üç yüz bin asker vereceklerdir. Anlaşılıyor ki Türkiye, kıyamete kadar İslâmiyet’i koruyacaktır …” dedikten sonra, idam sehpasına doğru yürürken, “-Fena yaptık… Bundan sonra iyi olur inşallah..” diyerek pişmanlığını dile getirdiğini sizlerle paylaşmıştık.

Bu satırların “idam gecesi” notlarını tutmuş Diyarbakır Bi­rinci Umum Müfettişi Dr. İbrahim Tali’ye ait olduğunu da be­lirtmiştik. İbrahim Tali’nin notlarında Şeriat için ayaklandığını iddia eden Şeyh Sait için ilginç bir bölüm daha var, isterseniz o bölümü de birlikte okuyalım:

“Şeyh Sait hücresinde hapishane müdürü Osman’la görü­şüyordu. Fakat ahret işleriyle değil, dünya işleriyle meşguldü. Arkasında bırakacağı altınların hırsı gözlerini bürümüş, kimseyi tanımıyordu. Vasiyetnamesini yazdı, paralarını teslim etti, hüc­redeki gazetecileri de şahit gösterdi: ‘-Bu paralan evlatlarıma teslim ediniz’!”

Dr. İbrahim Tali’nin idam edilecek olanların koğuştaki du­rumunu resmeden satırları şöyle devam ediyor:

“- Her kafadan bir ses çıkıyordu. Kırk altı mahkûm dur­madan dolaşıyordu. Heriflerin müstekreh hırsı, alabildiğine boşanmıştı. Dini, Allah’ı, evlâtlarını, ailelerini unutmuşlar, paralarını,   ağırlıklarını,   tabakalarını   gizlemeye   çalışıyorlardı.

Yağma ettikleri paraları yiyemediklerinden dolayı birbirleriyle dertleşiyorlardı.”

Tali, hadiseyi böyle anlatıyor.

Her bakımdan İbret verici, acı bir durum.

Şimdi diyebilirsiniz ki, Dr. İbrahim Tali bunları yazmış olabilir. Peki Tali nasıl bir insan? Yani sözüne güvenilir biri mi?

Bir kere Tali’nin notlarında, odada gazetecilerin olduğu da belirtiliyor. Sonra Tali’nin yazdıklarına ne o gece orada olan onlarca kişiden ve ne de gazetecilerden bugüne kadar bir itiraz gelmiş değil. Tali’nin nasıl bir insan olduğunu ise tarihçi biz Cemal Kutay’ın, “Rahmetli, samimî, kanatlarını sakınmadan söyleyebilen, bilhassa faziletli ve müşfik bir insandı. Kendisin­den öncekilerin ve sonrakilerden bazılarının hiç de müsbet hatırlamamasından zevk duyulmayan hatıraları arasında, Mer­hum İbrahim Tali Bey’in önce Şark’da, sonra da Trakya’da bıraktığı müsbet izler, şahsiyeti için güzel bir vediadır” satırla­rından öğreniyoruz.

Yani Şeyh Sait’in son dakikalarına kalemi ile şahitlik eden Dr. İbrahim Tali’nin dürüst bir insan olduğuna itiraz düşen bir kayıt yok, doğruluğunu tasdik eden en büyük şahit ise Cemal Kutay. Zaten Şeyh Sait’in iki gündür yayınladığımız “hata yaptığını” itirafı ve “Türkleri İslâmiyet’i kıyamete kadar koru­yacak kavim” olarak gösteren samimi duyguları da Cemal Kutay’ın, “Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi” isimli kitabının 19 cildinde, 11381-83-84 ve 85’inci sayfalarında yazılı.

O zaman da, şöyle bir şüphe uyanabilir:

“- Cemal Kutay bir Kürt Düşmanı olamaz mı?”

İşte bu mümkün değil.

Hatırlarsanız konu ile ilgili ilk yazımızda Şeyh Sait’in bir koyun tüccarı olduğunu ve koyunlarını satmak için zaman za­man Şam’a gittiğini ve orada Osmanlı’ya isyan ettikleri için mecburi iskana tabi tutulmuş Bedirhan aşiretinin ileri gelenleri ile görüşerek, Osmanlı yedi düvele karşı var yahut yok olma mücadelesi verdiği o yıllarda isyan ve ayrı bir devlet peşinde koşmasına sebep olan düşüncelerin bir kısmını işte o Bedirhanlardan aldığını kısaca not düşmüştük. İşte Cemal Kutay bu Bedirhanlardan…

Gerçekten de öyle…

1925 yılında “Din elden gidiyor” çığlığı ile isyan başlatan Şeyh Sait’in idam olacağı gece söylediklerini kitabına, bu not­ları yazanın namusuna kefil olarak alan Cemal Kutay’ın isyancı Kürt aşireti Bedirhanlardan olduğunu da Musa Anter’in “Hatı­ralarım” isimli eserinin l’inci cildinden öğreniyoruz. Anter, Bedirhan Paşa’nın 27 oğlundan hayatta kalmış tek oğlu Murat Bey’le 1942’de İstanbul’da görüşmüş.

Şeyh Sait’in de akıl hocalarından Bedirhan ailesinin toru­nu Murat, Musa Anter’e bakınız neler anlatmış:

“- Bedirhan ailesi maalesef üçe bölündü. Bir kısmımız memur olduk; anti-politik olduk. Birçok ağabeyim paşa, ha­kim, vali oldular ve zamanın hükümetlerine yamandılar. Bir kısmı da ananevi Kürtlük ve Kürtçülüklerini sürdürdüler. Kâmuran ve Celadet gibi. Bazı yeğenlerim de Atatürk’e yamandı­lar. Hatta biri çok yakını ve maarif bakanı oldu; Vasıf Çınar gibi. (..) Ancak Tahir ağabeyimin çocukları, her nasılsa, bu Çınar’ın dışında kaldılar. Onlar da Kutay soyadını aldılar. İşte bu Cemal ve Kenan Kutay oradan geliyor.”

Şeyh Sait’in son dakikalarında, yani bir insanın en samimi anlarında söylediklerini eserinde nakleden Cemal Kutay niye bir Kürt düşmanı olsun ki! 0 da Şeyh Sait’in akıl hocalarından isyancı Bedirhan aşiretine mensup. O bir tarihçi ve köklerini herhalde sizden bizden daha iyi bilen biri…

Torun Abdülmelik Fırat’ın “Şehit’lik iddiasında bulundu­ğu Şeyh Sait, bu Şeyh Sait… 1925’te Atatürk Cumhuriyeti’ne karşı “Din elden gidiyor” diye ayaklanan o ve Bedirhan Sülalesi’nin bir kısmı Halifelik döneminde de Osmanlı’ya kılıç çek­mişler. ..

Hadi “Şehit” diye bir kısım insanları kandırdınız diyelim. Peki, Allah(c.c.)’a ne diyeceksiniz?

Barzani’nin adamları Haçlı askerleri ile Telafer’de Müslü­man katlederken ölünce şehit mi oluyor yani?..

(Yeniçağ, 21.12.2005)

işgal güçleri Türk ve Müslüman’ı insan saymıyor

İşgal güçlerinin Kerkük, Musul, Tela fer yahut Felluce’deki davranış biçimlerini bir Türk’ün, bir Müslüman’ın anlamasına imkân yoktur. Çünkü tahrif edilmiş Tevrat ve İncil’e göre Ya­hudi ve Hıristiyan’a Müslüman’ın kanı ve namusu helâldir. Yani onlar Ebu Gurayb’de namus ve iffeti, Irak’ın her karışında adalet ve can güvenliğini tankları, tüfekleri, kimyasal silahları ve uçakları ile ezip geçerken ibadet ettiklerini, bunları yaparak cennete gideceklerini sanıyorlar.

Oysa Allah (c.c.) Müslümanları savaş anında bile, “Haddi aşmayın!” diye uyarır. Bugün Irak’ta ABD, İngiliz ve İsrail yani “İncil ve Tevrat” siyaseti uygulanıyor. İşgal güçlerinin ruh hal­lerini anlayabilmek için meselâ bir Yahudi’ye kulak vermekte fayda var. Şimdi isterseniz bir İsrail vatandaşı olan Ari Shavit’in bir Yahudi gazetesi plan Haaretz’de kendi imzası ile kaleme aldığı 1996 tarihli itirafına kulak verelim:

“- Nisan boyunca 170 kişiyi öldürdük. Çoğu kadın, çocuk ve yaşlıydı. Öylesine öldürdük. Bir yuppie becerisiyle öldür­dük. Soğukkanlılık ve pragmatizmle. Suç Hizbullah’ın üzerine kalmalıydı. Oysa, Güney Lübnan’daki sivil bölgeye yoğun saldın kararı verildiğinde x sayıda masum sivilin kanını dök­meye de karar vermiştik. Yarım milyon insanı yerleşim yerle­rinden atmaya ve geride kalanı bombalamaya karar verdiği­mizde (İsrail’de tek bir sivil kurban olmasa bile) onlarcasının infazını kararlaştırmıştık.”

Dün ve bugün bu zihniyet Filistin’de neyi yapıyorsa, Bos­na’da, Afganistan’da aynı şeyi yaptı, Irak’ta aynı şeyi yapıyor.

Kim öldürülecekse öldürülüyor, suç kime yüklenecekse yükle­niyor.

Söz yine Ari Shavit’de:

“- 7 çocuğuyla birlikte o anneyi evlerini başlarına yıkarak öldüreceğimiz bilmiyorduk. Babalarının kullandığı bir ambu­lansla kaçmaya çalışan 1 yaşındaki Zianna, 3 yaşındaki Hanan ve 2 aylık Mariam’ı öldüreceğimizi bilmiyorduk! Cana’daki BM kampında korunduklarını sanan Dayab ailesinden üç, Belhas ailesinden 5 çocuğu öldüreceğimizi bilmiyorduk. Onları basit gördük. Çünkü onları öldürmek bizim açımızdan pek önemli değildi. Onları öldürdük çünkü, kendi hayatlarımıza atfettiğimiz kutsallıkla diğerlerinin hayatına verdiğimiz önem arasındaki uçurum, onları öldürmemizi mümkün kıldı. Onları bir tür ken­dini beğenmiş bönlükle öldürdük.”

Peki bunlar bu cinayetleri kime güvenerek işliyorlar, böy­lesi pervasızlıkların arkasındaki güven duygusu, bize kimse hesap soramaz rahatlığı nereden geliyor? Ari Shavit bu soru­nun cevabını da şu cümlelerle veriyor:

“- Çok kesin inanıyoruz ki, Beyaz Saray, Pentagon, New York Times yanımızdayken, onların hayatı bizimkiyle aynı ağır­lığı taşımıyor.”

Gerçek, bütün çıplaklığıyla işte bu. Beyaz Saray, Pentagon ve New York Times’ı arkasına alanlar için bir Müslüman’ın hayatı, bir Türk’ün hayatı asla bir Hıristiyan’ın, bir Yahudi’nin hayatı kadar önem taşımıyor. Bugün için Irak’ın kuzeyindeki Kürtler ve onlarla gönül bağı içersinde olanlar da Yahudi Ari Savit’ gibi düşünüyorlar ve Ari Savit gibi kendilerini güvende hissediyorlar.

İşin daha da acı olanı ve utanç verici yanı Beyaz Saray, Pentagon ve New York Times üçlüsüne biat edenlerin pek çoğunun alnı secdelilerden çıkması ve ABD’ye itiraz edileme­yeceğini “İnanıyorsanız güçlüsünüz” diyen Allah(c.c.)’a teslim olmuş Türk-İslâm âlemine telkine çalışıyor olmaları…

Meselâ Türkiye’den binlerce kilometre uzakta Loiuisiana ve Missisipi Eyaletlerini vuran Katrina kasırgası mağduru ABD vatandaşlarına Türkiye’nin yaptığı yardımların anında ulaştırı­labilmesi ve fakat Türkiye’den 60 kilometre uzaktaki Telafer’e Kızılay’ın gönderdiği su ve ekmeğin 15 gündür bir türlü ulaştırı­lamaması ve bu aşağılanmanın alnı secdeliler, milleti temsil ettiğini sananlar ve yıllarca bu milletin vergilerinden aldığı ma­aşlarla kimi koltuklarda afralı tafralı oturanların mesele ede­memesi gibi…

Allah’tan korkun be…

Yüzlerce Türk öldürüldü, binlercesi evlerinden sağlam bir dişin kerpetenle ağızdan sökülmesi gibi sökülüp Telafer’in dışı­na fırlatıldı. Kimyasal silah kullanıldı, ortalık kan gölü, açlık ve sefalet diz boyu… Siz dağda bir avcı tarafından tilkiler zehirle­nince, fabrikanın atık suyu birkaç balığı öldürünce ortalığa çıkıyorsunuz da Telafer’deki katliamlar ve Kızılay şahsında Türkiye’nin dünya gözü önünde iki paralık edilmesi karşısında nasıl oluyor da saklanacak delik arıyorsunuz?

Telafer’deki insanların hayvan kadar da mı kıymeti harbiyesi yok!

Sahiden siz var mısınız!..

(Yeniçağ, 22.09.2005)

Filistin’de çocuk olmak

SOKAK çocukları mutsuzdur apartman çocuklarının ya­nında. Sabahları harçlık verecek babaları, başlarını dizlerine koyacak anneleri yoktur sokak çocuklarının.

Filistinli çocuklar mutsuzdur sokak çocuklarının yanında. Babalarının cesedi kokmaktadır hemen yanı başında. Çıkıp top tepebilecekleri sokakları bile yoktur Filistinli çocukların. Sokak çocuklarının üzerine kar, Filistinli çocukların üzerine kurşun yağar. Sokak çocukları üşür, Filistinli çocuklar ölür, öldürülür.

Bir sokak çocuğunu annesi terk etmiştir. Bir Filistinli çocu­ğu ise bütün dünya!… Sokak çocuğu aç kalır. Filistinli çocuk hem aç, hem susuz, hem güneşsiz, hem oksijensiz kalır. Sokak çocuğunu hayat şartları ezer, Filistinli çocuğu İsrail tankları. Sokak çocuğunun iki düşmanı vardır: Soğuk ve açlık. Filistinli çocuğun da iki düşmanı vardır: İsrail ve Amerika!

Sokak çocuğunun başını bit yer, Filistinli çocuğun kafasını dipçik ezer.

Bir sokak çocuğundan hiç kimse korkmaz. Bir Filistinli ço­cuktan (Allah’tan bile korkmayan) İsrail ve Amerika korkar!

Bugün Filistin’de çocuk olmak, Hayber’de Hz. Ali, Malaz­girt’te Alparslan, Çanakkale’de Mehmetçik, Sakarya’da Musta­fa Kemal, Grozni’de Dudayev olmak demektir.

Filistin’de çocuk olmak kim bilir ne büyük bir nimettir!

Vatanı işgal altında Filistinli çocuğun. Dün, Türk çocuğu­nun da vatanı işgal altındaydı. Fransız’ı, İngiliz’i, İtalyan’ı, Yunan’ı kirli çizmeleri bugünkü Filistinli çocuk durumuna düşür­müştü Türk çocuklarını. Anneleri, nineleri camilere doldurulup yakılıyor, doğmamış kardeşleri süngülerle dışarı çıkartılıyordu.

Dedeleri babaları Yemen’de, Sarıkamış’ta, Çanakkale’de top­rağa düşmüştü.

Filistinli çocuklar gibi Türk çocukları da açlık çektiler, ölüm nedir gördüler ve Allah’ın izniyle vatanlarını müstevliden kur­tardılar. Lakin, bu coğrafyayı asla Türk’e ait görmeyen yarasa­lar nihai hedeflerinde vazgeçmediler.

Ertelediler, o kadar.

Şu anda yaptıkları beyinleri işgaldir. Eğitim sistemimiz va­tan duygusu örseledi. Bayrak sevgisini yıprattı. Çağın ve mille­tin ihtiyaçlarına cevap verecek bilgiye de hasret kaldılar. Ya­bancı dille eğitim diye bir garabet her tarafı sardı. İngilizce’si eksik öğretmenler hiç İngilizce bilmeyen çocuklara matematik gibi, kimya gibi zor dersleri İngilizce veriyor ve biz bu çocukla­rımızı “Geleceğimizi inşa edecek nesiller” olarak görüyoruz.

Böyle bir şey mümkün mü!..

(Yeniçağ, 2004)

Lozan’dan nefret eden Amerika Sevr’e Irak’tan başladı

1927’de ABD senatosunda Türkiye Cumhuriyeti’nin ta­nınması tartışılırken senatör Upshoıv’un söylediklerini tekrar hatırlayalım:

“-Lozan Antlaşması Timurlenk kadar hunhar, Korkunç Ivan kadar sefil ve kafatasları piramidi üze­rinde oturan Cengiz Han kadar kepaze bir diktatörün zekice icra ettiği politikaların bir sonucudur. Bu cana­varın savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar ulusla­ra onursuzluk getiren bu diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde Türk zaferi dediler.”

Yalnız senatör Upshow değildir bu görüşte olan.

ABD, emperyalizme karşı umulmadık zamanda kazanılan Türk zaferinin uluslar arası tescili olan Lozan’dan toptan rahat­sızdır, çünkü o Sevr’i istemektedir. Öyle olduğu içindir ki Ame­rika’nın Sevr’in altında imzası vardır ama Lozan’ın altında o gün bugündür imzası yoktur. Çünkü Sevr’e göre bugünkü Tür­kiye sınırları içersinde bir Kürdistan vardır, bir Ermenistan var­dır. ABD Lozan’ı imzaladığında Türkiye’nin Doğu ve Güney­doğu sınırlarını da tanımış bir devlet olacaktı. İmzalamaması işte bu sınırları NATO’dan müttefiki, Kore ve Afganistan’da silah arkadaşı, Körfez Savaşı ve ondan 14 yıl sonra gerçekleş­tirdiği Irak’ı işgalde en büyük destekçisi Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu sınırlarını tanımak istememesindendir.

Görüyorsunuz köprünün altından çok sular aktı, Körfez Savaşı’na Özal’ın itmesi ile başlama cesareti bulan Amerika, 14 yıl sonra geldi Irak’ı işgal etti ve Sevr’deki haritayı işgal ettiği Irak’tan yavaş yavaş hayata geçirmeye başladı.

Ta 1918’lerden beri niyeti zaten buydu.

Senatör Upshow’un 1927’de söylediği de buydu.

Lozan işte bu sebeple imzalanmadı.

Yani Türkiye’de o meşum tezkere geçseydi ve 60 bin Amerikan askeri bu topraklara yerleşseydi de durum değişme­yecekti. Çünkü adam Lozan’ı tanımıyor, karşımızda aklı Sevr’de bir Beyaz Saray var. Nitekim Özal’la Baba Bush’un al takke ver külah muhabbetinde oldukları Körfez Harbi’nde de niyetleri Lozan’ı yırtıp Sevr’i güneydoğudan başlatmaktı.

Bu yalnız bize ait bir iddia değil. Şahitlerimizden biri de Milliyet’ten Güneri Civaoğlu. O, 15 Temmuz 2005 tarihli köşe yazısında bizi tam 14 yıl gerilere götürerek bakınız neler hatırlatıyor:

“Körfez Savaşı’nda o zaman Riyad Büyükelçisi olan Dışişleri (eski)Bakanı Yaşar Yakış’ın konutun-daydım.

Yakış ABD Büyükelçisini aramıştı. Operasyonu yapan komutanlardan benim için randevular sağlamış­tı.

ABD komutanlığının çalıştığı Riyad’daki otelin üst katlarında bir dairede çok iyi Türkçe bilen iki Ameri­kalı subay, çok ilginç açıklamalarda bulundu.”

Civaoğlu yazısına “Haritadaki el” ara başlığı ile şöyle devam ediyordu:

“Amerikalı yarbay, Ankara’da Amerikan yardım heyetinde çatışmıştı. İyi Türkçe biliyordu. Bana bilgi verirken duvardaki haritaya doğru yürümüş, avucunu Kuzey Irak’ta gezdirdikten sonra şöyle demişti:

‘- Bağdat’a kadar ilerleyeceğiz. Saddam düşecek. Irak’ta yeni yapılanma olacak. Ama… Saddam kalsa da, Türkiye için zor bir süreç başlayacak. Kuzey Irak’ta Kürtler zaten silahlanmışlardı. Saddam kuvvetlerinden kalan ağır silahları da alacaklar. Daha güçlü olacaklar Yörede kendi yönetimlerini kuracaklar. Türkiye’den de toprak isteyebilirler. Ya vereceksiniz.. Ya da savaşmak zorunda kalacaksınız.’

Ondan sonra diğer Amerikalı subay da hemen he­men aynı şeyleri tekrarladı.”

Civaoğlu’nun bu yazısına almadığı bir şey daha var. Hatır­lıyorum 1991’de bu görüşmeyi köşesine almış ve ABD subayı­nın, “Kürtler Türkiye’den toprak isteyebilirler” demesi üzerine Civaoğlu o gün aklımda kaldığı kadarıyla o subaya şu soruyu sormuştu:

“- İyi de yiyecek ekmeğe muhtaç iki aşiret tankı, topu, savaş uçakları, yarım milyon askeri olan Türkiye ile nasıl savaşabilecek?”

Amerikalı subayın cevabı ise şöyleydi:

“- O gün onların da tankları, topları, ordusu ve uçakları olacak…”

Nasıl, beğendiniz mi?

ABD daha o günlerden aklına bölgede Türkiye’den de toprak talep edecek bir Kürt devletini aklına koymuş mu koy­mamış mı? Daha doğrusu Sevr’den beri aklından Kürt devletini hiç çıkartmış mı çıkartmamış mı, söyleyin Allah aşkına!

Evet, ABD dediğini yaptı Kürtlere devlet kurdurttu. Şimdi sıra Lozan’la belirlenen Türkiye’nin doğu ve Güneydoğu sınır­larını Sevr’e göre yeniden şekillendirmek, niyeti bu, gidişat böyle.

Öyle olduğu içindir ki Kürtlere 14 yıl önce verdikleri sözü tutuyorlar.

Onlara tanklar verdiler, toplar verdiler, 200 bin kişilik or­dularını da kurdurttular. Sıra uçak temininde. Savaş pilotlarını İsrailli pilotlar eğitmeye başladı bile…

(Yeniçağ, 22.07.2005)

Zafer kesin Türk’ündür

Mevcut düşmanlara bir AB, bir ABD, bir Barzani, bir PKK daha eklense bile zafer yine Türk’ündür..

Çünkü haklı ve mağdur olan Türk’tür de ondan..

Birinci Dünya Savaşı’nın ufukta gören Halife Sultan 14 Ka­sım 1914’te “Cihad” ilân etti. 1914’ün 14 Kasım’ında asker olan ve Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı 30 Ekim 1918’e kadar silah altına alınan vatan evladı sayısı 2.milyon 608 bin kişiydi.

Bunların 400 bini yaralandı.

240 bini hastalıktan öldü.

35 bini cephelerde aldıkları yaralarla şehit oldu.

50 bini savaş meydanında şehit düştü.

1 milyon 560 bini ya hastalandı, ya firar etti, ya esir düştü.

Ve Mondros, Osmanlı’yı tasfiyeye tabi tuttu. Ardından Sevr geldi. Sevr’de kopardıklarını garanti altına almak isteyen Yunan Başbakanı Venizelos İngilizleri de ikna ederek 20 Hazi­ran 1920’de Anadolu’daki Yunan kuvvetleri komutanı Paraskevopulas’a “İleri” emrini verdi… Yunan kuvvetleri 22 Haziran 1920’de taarruza geçerek Bursa, Balıkesir, Uşak, Ala­şehir ve Nazilli’yi ele geçirdi. Yine 20 Temmuz’da Trakya’da saldırıya geçen Yunanlılar Tekirdağ ve Edirne’yi işgal etti.

Bursa-Alaşehir hattını ele geçiren Paraskevopulas, Venizelos’a sunduğu raporda Kemalistleri iki aşamalı bir plânla yok ermeyi düşündüğünü rapor ediyor, “Afyon ve Eskişehir’i alacağım, ardından da Ankara ve Konya üzerine yürüyeceğim, yok edeceğim!” diyordu…

Peki, sonra ne oldu?

Elbette ki zafer Türk’ün oldu…

Türk insanı Namık Kemal’in, “Felek her türlü esbâb-ı cefa­sın toplasın gelsin/ Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten” gayretini tekrar bir kuşansın, işte o zaman hiç endi­şe edilmesin ve işte o zaman isterse bu millete şu küstah AB gibi bir AB daha yüklensin, ABD, PKK ve Barzani gibi bir Amerika daha, bir terör örgütü ve birkaç aşiret daha çullansın, hiç ama hiç fark etmez, zafer yine Türk’ün olur..

Çünkü şu anda yine mazlum ve haklı olan Türk’tür..

Şartların müsait olmayışı Türk söz konusu olduğunda neti­cenin de müsait olmayacağı anlamını asla taşımaz. Çanakka­le’yi onlar niye unutmadı ve bize niye unutturmak istiyorlar? Çünkü onlar Türk’ün Türk gibi davrandığında karşısındaki her türlü gücü çökerttiğini çok iyi biliyorlar. Türk’ün Türk gibi dav­randığında en namüsait durumların nasıl da en ve en şerefli neticeler doğurabileceğine en güzel örneklerden biri de Ceza­yirli Hasan Paşa’nın akıllara durgunluk veren kararı ve bu ka­rarın neticesi olan muhteşem zaferidir.

Yıl 1770’tir.

Çeşme Limanı’ndaki Osmanlı Donanması İngiliz Amirali­nin komutasındaki Rus filosu tarafından bir baskınla yakılır. Bu olayda ağır yaralanan Cezayirli Hasan Paşa Tedavi edilmek üzere İstanbul’a gelir, evine çekilir. Ama bu “Çeşme Faciası” bedenindeki verdiği fiziki acıdan daha büyük acılara sebep olmaktadır. Bu kendisine bir haber daha ulaşır.

“- Rus Donanması Limni adasını da muhasara etti Paşa!”

Asıl acı olan haber ise Limni’yi muhasara eden Rus do­nanması karşısında devletin aciz kalışıdır. Bu durumda Hasan Paşa yaralarının iyileşmesini bekleyemezdi, nitekim beklemedi de.. Kendisini Sadrazam’ın karşısında buldu ve şu akıl almaz teklifini yaptı:

“- Devletlum, ben Limni’yi Ruslardan geri almak için yetki isterüm!”

Bu hayret veren talep karşısında Sadrazamın gözleri fal ta­şı gibi açıldı. Bir ara Hasan Paşa’nın aklını kaçırdığını bile zan­netti. Çünkü Osmanlı’nın donanması yanmıştı ve elde donan­ma diye bir şey kalmamıştı..

Sadrazam sormadan edemedi:

“- Hangi donanmayla, hangi askerlerle Ruslardan Limni’yi geri alacaksın Paşa!”

Hasan Paşa kendinden emindi:

“- Benim donanmaya ihtiyacım yok. Bu işi toplayacağım leventlerle yapacağım. Onları kayıklara bindirip Limni’ye, Rus donanmasına saldıracağım… Yalnız sizden leventlerimi teçhiz için tabanca, tüfek, pala ve bu sefer için müsaade istiyorum, hepsi bu kadar!”

Yetki verildi ve Cezayirli Hasan Paşa yaralı haliyle işe ko­yuldu. Çeşme faciasından kurtulan leventlerinden birkaç bin yiğidi topladı, büyük kayıklar kiraladı. Bu çılgın girişimi duyan İstanbul’daki Fransız Sefiri Osmanlı Sadrazamı’na, “Çeşme’de zaten dünyaya rezil oldunuz, şimdi, Limni’yi geri alacağım diye bir kez daha rezil olmak mı istiyorsunuz, çok gülünç bir durum bu durum!..” demeden edemedi…

Cezayirli Hasan Paşa topladığı gönüllülere silahlarını da­ğıttı. Onları kiraladığı kayıklara bindirdi ve 6 Ekim’i 7 Ekim’e bağlayan gece Limni’ye doğru Rus Donanmasına saldırmak üzere kürek çekmeye başladılar. Rus donanmasına görünme­den, poyrazın da etkisiyle adanın doğu kıyısına vardılar. Ne olur ne olmaz serdengeçtiler cayıverir diye kiraladıkları kayıkla­rı da geri gönderdiler..

Hasan Paşa emrindeki yiğitlerle Rus tabyalarına gizlice yaklaştı ve gecenin bir yansında “Allah, Allah!..” nidalarıyla üzerlerine atıldılar. Ruslar neye uğradıklarını şaşırmışlardı ve çaresizlik  içersinde  kaçarak Limandaki  gemilerine  bindiler, denize açıldılar..

Hasan Paşa kaçan Rus gemilerinin arkasından bakarak, dizlerini dövüyordu:

“- Ah, keşke kayıkları geri göndermeseydim de bunları ta­kip etseydim!..”

Dostlar Türk işte bu Hasan Paşa’dır, Namık Kemal’dir, Mustafa Kemal’dir. Seyit Onbaşı’dır, Kara Fatma’dır, Mehmet Akif tir…

Karşısındaki mi?…

Türk gerçekten Türk olduğunda, yani vatanının en ücra köşesindeki bir santimetrekarelik toprağa bir düşman ayağı değdiğinde o gece yatağında uyuyor da olsa böğrüne bir bıçak saplanmış gibi acı duyarak uyanıyorsa, karşısındakinin kimliği­nin fazla hatta hiç bir önemi yoktur…

Yani Türk için AB, ABD, PKK ve işbirlikçileri, vatandan süpürülmesi gereken çerçöptür o kadar…

(Yeniçağ, 23.12.2005)

Yunanı Akdeniz’e döktük, Amerika’yı da Körfez’de boğarız

Evet, PKK’nın ve Türkiye’ye meydan okuyan elini Gü­neydoğumuza sokmuş karıştıran Barzani’nin arkasında ABD var ve AB var. Bunu biliyoruz ve zaten bu sahiplenmenin giz­lenebilecek bir yanı da kalmadı. Yine evet, AB ve ABD’den cesaret alarak Türk’ü arkadan vurma ve Türk milletini bir çınar gibi kök saldığı bu vatandan söküp atma hayal ve tezgâhları kuranlar var; bunu da biliyoruz. Ki, zaten bunun da kamufle edilebilir bir yanı kalmadı. Yine evet, Ankara’da ABD’den tır-san ve AB’den şefaat uman, Barzani ile işbirliği içersine girmiş siyasetçi, bürokrat, işadamı ve kalem erbapları var; bunun da farkındayız.

Yani ortalık gaflet, delalet ve ihanetten geçilmiyor görüyo­ruz, biliyoruz. Ama şunu da biliyoruz ki Atatürk Samsun’a çık­tığında Türkiye’nin durumu şimdikinden bin, belki de on bin beterdi. O gün de bu vatan sakinlerinin ileri gelenleri İngiliz’e, Fransız’a, İtalyan’a, ABD’ye koşup şefaat ve merhamet dileni­yor, bağımsız devlet olmak için elimden tut, elimden tut da şu Türk’ü birlikte Anadolu’dan söküp atalım, söküp atalım ve son Haçlı seferini tamama erdirelim diyenler vardı. İsyan ediyor, Türk milletini camilere doldurup yakıyor, ihtiyarları süngülü-yor, kızlarımıza tecavüz ediyor, topraklarımızı işgal altına alıyor­lardı.

Ordumuz terhis edilmiş, cephaneye el konmuş, telgraf ve tren hatları teslim alınmış, devletin başkenti İstanbul fiilen işgal edilmişti.

Sonra Urfa’dan, Maraş’a, Adana’dan İzmir’e Anadolu’da işgal edildi…

Gençlerimiz Balkanlardan Yemen çöllerine kadar o gün için 2 milyon 680 bin kilometrekarelik bir coğrafyada yedi, evet yedi cephede, 2 milyon 850 bin vatan evladı açlıktan, yokluktan kınla kınla, ensesine dindaş palası, göğsüne ve alnı­na Haçlı kurşunları vurula vurula bitmiş, tükenmiş, kolsuz, ayaksız ve silahsız kalmış; gemiler kurtarabildiği bu yedi cephe artıklarını bir kısmını İstanbul’a bırakmış, bırakmış değil âdeta dökmüş, yarı canlı ve ölüme daha yakın Mehmetleri memle­ketlerine gönderme gücünü bile kaybetmiş, onları sokaklarda süpürge tohumu yemeye, çöp karıştırıp cami avlularında gece­lemeye terk etmişti.

İyi ama diyebilirsiniz, bugün gazeteler ve televizyonlar AB’nin, ABD’nin hatta Roj TV’nin sesi haline geldi…

Olsun, o günler daha da beterdi…

Vatan toprağı Yunan, İngiliz, İtalyan ve Fransızlar tarafın­dan işgal edilir ve Mustafa Kemal Samsun’a çıkarken Ahmet Emin Yalman, “Bizimle insanlık adına ilgilenecek ve sonra kendiliğinden bu topraklardan çekilecek bir devlet vardır ve o devlet de Amerika”dır mealinde akıl veren yazılar kaleme alı­yor, Cenap Şahabettinler, “Yunanlılar bizim menfaatimize çalı­şıyor; memleketi eşkıyadan temizlemeye uğraşıyor. Batı mede­niyetini getiriyor” diye müstevli uşaklığı, Milliye düşmanlığı yapıyorlardı. Refik Halit Karay, “Bizim için tutulacak yol Müta­rekeden hemen sonra İngiltere ile beraber yürümek için siyasi teşebbüslerde bulunmaktı” diyor, “Bereketi bol olsun, başımıza bir ‘millî’ daha çıktı” dedikten sonra: “Misak-ı Millî… Aman Allah’ım! Telaffuzu ne güç, ne çirkin, ne gayrı millî bir kelime!” diye yazabiliyordu, nerede, İstanbul’da, Devletin Başkenti’nde.

İşte böylesine namüsait şartlarda bu millet ve Gazi çok kı­sa süre içersinde bütün Ali(Artin) Kemallerin defterini dürdü, aç ve felç milleti ayağa kaldırdı, İtalyan’ı, İngiliz’i, Fransız’ı bir diş gibi vatandan Türk’ün kerpeteniyle söküp attı, Yunanı önüne kattı ve İzmir’e doğru kovalamaya başladı.

Türk’ün İzmir’e girişini ise, o ânâ şahit olan bir Amerikalı gazetecinin kaleminden, Hayat Tarih Mecmuasının 1953 yılı Eylül sayısından birlikte okuyalım:

“- Dünyada galip bir ordunun bir şehre muzafferen girişi kadar insana gurur veren hiçbir şey yoktur, olamaz. Bir ecnebi olarak bu tefahürde ‘öğünmede) benim nasibim yoktu. Hisse­me düşen, sadece bu cidden asil ve kahraman muzaffer Türk askeri, uzun harp günlerinin tesiriyle sakallan uzamış, yüzleri güneşten yanmış, üstü başı tozlara bulanmış olduğu halde ge­ne dinç, dik, kuvvetli ve metindi. Yunanlıların beklenmedik kahredici çöküş ve mağlubiyetlerinin sebebini de bir anda an­lamış oldum. Böyle bir ordu karşısında, hiçbir kuvvet dura­mazdı.”

Maddî varlığı felç yöneticileri ve kalem erbabı uşak olmuş bir millet kısa bir süre içersinde işte Amerikalı gazetecinin, “Böyle bir ordu karşısında hiçbir kuvvet duramaz” dediği bir cevher haline gelivermişti. Bu cevher Çanakkale’de de yedi düveli denizde boğmuş, saldırırken mağrur ama başını Türk’e taslayınca mağlup olmuş Çörçil kendini Avam Kamarası’nda, “Tabii ki yenilecektim. Ben Çanakkale’de Tanrıyla savaştım” demek zorunda kalmamış mıydı?

Türk milleti cevheri aslî olarak som altından farksızdır. Ye­re düşmekle kıymeti zail olmaz, olsa olsa ben diyeyim kutusu, siz deyin kötüsü dağılır, tuz-buz olur.

1920 şartlarında İngiliz, Fransız, İtalyan’ı vatandan söküp atan, Yunan’ı denize döken bu millet bugün yine yeniden bir meşru müdafaa mecburiyetinde kalırsa hiç endişeniz olmasın Irak’ın kuzeyine öyle bir dalar, Barzani’yi önüne öyle bir katar ve onunla birlikte ABD’yi Körfez’e öyle bir döker ki, bu sefer de Beyaz Saray’dakiler, “Ne papalım, bizi Allah(c.c.) çarptı” demek zorunda kalırlar..

Evet, Türk milleti ABD’yi de denize döker ve dün İstanbul’dakileri nasıl bir İngiliz gemisiyle vatanı terk etmek zorunda bıraktıysa, onların bugünkü versiyonlarını da 6.Filoya bindirip okyanus ötesine defetmekte hiç zorlanmaz…

Dün Vietnamlıların yaptığını bugün Türk milleti niye yapamasın!

Ortadoğu milliyetçileri bu Amerika’yı Lübnan’dan kovma­dılar mı? Zarkavi’nin bile korkmadığı ABD’den korkmak hem Türk’ü tanımamak, hem ABD’yi Allah’a ortak koşmaktır. Çün­kü Allah’tan korkan ABD’den korkmaz…

(Yeniçağ, 25.11.2005)

İsrail’in Ankara’yı vurma plânı!

İran’ın elinde İsrail’i vurabilecek füzeler varmış ve İran nükleer silah yapmaya bugün her günkünden biraz daha ya­kınmış…

– Eee, bana ne!

Böyle olduğu içindir ki Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün daveti üzerine Türkiye’ye bir günlük ziyarette bulu­nan İsrail Genelkurmay Başkanı Korgeneral Halutz, İsrailli ko­mandoların Hakkari ve Bolu Dağı Komando Tugayları ve Özel Kuvvetler Komutanlığı birimlerinde Mehmetçikle birlikte eğitim yapmaları talebinde bulunmuş.,.

Bu ne demektir?

Bu, Irak’ın kuzeyinde PKK’ya hamilik yapan ve Barzani unsurlarını silah, araç ve gereçlerle teçhiz edip eğiten MOSSAD’dan sonra, İsrail ordusunun Türkiye’yi İçerden vur­ması demektir. Vurmasa bile bu, İsrail tarafından Türkiye’nin İran’ın hedefi haline getirilmesi, yani Türkiye’yi İran’a vur­durtması demektir. Zaten İsrail jetleri Konya üzerinde yaptıkları uçuşlarla pilotlarını Türk topraklarında birer ölüm makinesi haline getiriyor. Bu yetmedi de şimdi bir de Bolu Dağı, Hakkari Tugayları ile Özel Kuvvetler İsrail askerinin eğitim alanı ve kışlası haline mi getirilecek?

İran’ın elinde İsrail’i vuracak füzeler varsa bundan Türkiye niye tedirgin olsun? ABD şahinlerinin başı Dickh Cheney, “Irak’ı, İsrail’i korumak için işgal ettik!” İtirafında bulunduktan sonra, Türkiye şimdi İsrail’in güvenliği için ABD ile birlikte İran’a mı saldıracak yahut İsrail’in hatırı için İstanbul’unu, An­kara’sını, Diyarbakır’ını hedef haline getirerek İran’ın dikkatini Tel-Aviv’den Türk topraklarına mı kaydıracak? Türkiye için mesele bu kadar basit olabilir mi? Çünkü aynı İsrail’in bir kendi parlamentosunun kapısına harita olarak çaktığı bir “Arz-ı Mev’ud” ideali var. Yine aynı İsrail yetkililerinin Türkiye’nin Toroslarına kadar hedefleri içersinde olduğunu açıklayan, An­kara’nın ilgi alanları içinde bulunduğunu küstahça söyleyen devlet adamları olmamış, mıydı?

Hal böyleyken İran’ın elindeki İsrail’i vurabilecek füzeler Ankara’yı ancak sevindirmeli ve Türkiye bu durumda İsrail’in yanında değil İran’ın arkasında durmalı. Neymiş efendim İran o füzeleri gün olur Türkiye’ye çevirebilirmiş. Bu ifadeler ancak İsrail uşaklarının Türk’ün aklı ile alay eden ifadeleridir. İran bunu niye yapsın? Sonra İran’ın elinde İsrail’i vurabilecek si­lahlar varsa İsrail’in elinde de İran’ı vurabilecek silahlar var, peki İsrail’in elindeki silahlar niye mesele haline getirilmiyor? Üstelik o İsrail Irak’ta Türkiye’nin kırmızı çizgilerini mosmor eden Barzani’ye arka çıkıyor ve üstelik o İsrail Fırat ve Dicle’ye kadar uzanan toprakların kendine Tanrı tarafından vaat edildi­ğine inanıyor ve üstelik o İsrail, “Ankara hedeflerimiz arasında” açıklamasını yapmış bir İsrail..

Neymiş efendim, İsrail dostmuş. Bunu söyleyene de buna inana da yazıklar olsun. Bu kafalara halkı Müslüman veya re­jimi İslam olan bütün ülkeler düşman, Batılı yahut Siyonist bütün ülke ve kafalar dost… Evet, bu kafalara göre ABD dost, Avrupa dost, İsrail dost. Hatta bunlar hem dost., hem müttefik. Daha da ötesi, bunlar “stratejik ortak”. İyi de Türkiye böylesine güçlü ve bu kadar çok dostu varken niye ekonomik, siyasi, ticari, sanayi ve askeri olarak kafasına çuval geçirilmiş durum­da? Bunlar dost da İran mı düşman? Türkiye’nin iç ve dış bor­cu, Türkiye’nin sanayi ve ticarette, askeri araç ve gereçlerde kendinden küçük ülkelere bağımlı hale gelmesi ve herkesten merhamet dilenir duruma düşmesi İran yahut diğer Müslüman ülkeler yüzünden mi?

Ve Türkiye’de Atatürkçülüğün ruhunu Müslüman ülke ve Müslüman aklı mı bu topraklardan sildi, şekilden ibaret hale getirdi, yoksa Batı misyonerleri ve Siyonist-Mason aklı mı? Türkiye’yi gerçekten sevenler ve gerçekten Atatürk denildiğin­de gözleri nemlenenler Kubilay hadisesinde gösterdikleri hassa­siyetleri niye Atatürk’ün gerçek katilleri söz konusu olduğunda esirger hale geliyorlar?

Tekrar ediyor ve çok net söylüyorum..

İran’ın İsrail’i vurabilecek kapasitede olması Türk’ün ve Türkiye’nin meselesi değildir. Bu mesele, İsrail’in ve Irak’ı İsra­il’in güvenliği için işgal ettiklerini açıkça dile getiren ABD’nin meselesidir. Türk topraklarını İsrail askerlerine eğitim için aça­rak yahut İran’ı vurmak isteyen İsrail ve ABD ile birlikte hare­ket ederek Türkiye’yi bir şekilde bu meseleye karıştıranlar Tür­kiye’yi İsrail’in hatırına hedef haline getiren basiretsizler olarak tarihe geçeceklerdir..

Türkiye’nin asıl problemi İran’ın elindeki İsrail’i vurabile­cek silahlar değil, Türkiye’nin askeri açıdan İsrail’e bağımlı olması ve İsrail’in Türkiye’yi vurabilecek silahlara ve nükleer güce sahip olmasıdır. Çünkü İsrail’in parlamento kapısında Türk topraklarını da içine alan Arz-ı Mev’ud haritası çakılıdır ve o İsrail’in devlet adamları, “Ankara hedeflerimiz arasındadır!” deme cüretini göstermişlerdir.

Peki, niçin İsrail Genelkurmay Başkanı’nın İsrail askerleri­ne Türkiye’nin atış alanı haline getirilme teklifine anında ve kesin olarak hayır cevabı verilmiyor ve niye Türk Hava Kuvvet­leri Komutanı uçağına atlayıp İsrail’e ziyaretlerde bulunuyor?

Yoksa, serveti ve mazisi karanlık Yahudi Soros’un dediği gibi, Türkiye’nin artık ihraç edecek ordusundan başka bir şeyi kalmadı da ondan mı?

İsrail, Komando Alaylarımız ve Özel Kuvvetler’imize sızdı­ğında buralardan elde ettiği istihbaratı Diyarbakır’a göz dikmiş Irak’ın kuzeyindeki yeni oluşumla ve onu destekleyen ABD ile paylaşmayacak mıdır?

                                                                                                        (Yeniçağ, 27.12.2005)

Batılılaşmak yahut, “Su odası” verip, “W.C.” almak

Kayıtsız şartsız AB’ci olmak, yahut “Türkler arası diyalog­dan” rahatsızlık duyup “Haçlılarla diyalogdan” memnun kal­mak “Su Odası” verip “W.C.” almak gibi bir ticaret sanki. Müs­lümanlar cami avlusu yahut çevresine tuvaletler yapar, adına da, “Su Odası” derlerdi. Temizlenmemeyi dindarlık zanneden Hıristiyanlar Haçlı Severleri sırasında “Barbar” dedikleri Müs­lümanlardan bu “Su Odalarını” görmüş, imrenmiş ve döndük­lerinde memleketlerinde benzerlerini yaparak adına, “Su Oda­sının İngilizce karşılığı olan, “Walter Closet” demiş, bunu da kısaltarak, “W.C.” yapmışlardı.

Peki sonra ne oldu?

Müslüman toprağından “Su Odaları” kalktı, yerini “W.C:”ler aldı. Yani Müslüman malımızı gavurlaşmış olarak geri aldık, medenîleştik zannettik. Sonra sahneye Türkler çıktı, Osmanlı Avrupa içlerine kadar adaleti ve medeniyeti, özellikle de “su medeniyetini” taşıdı. Ama Batı’nın Müslüman’a, Batı’nın Türk’e bakışı hiç değişmedi. 18.yüzyılda Osmanlı yurdu­nu dolaşan Avrupalı bir seyyah gördüğü mükemmelliği kavra­yamıyor, meziyeti medeniyete eziyet gibi takdim ederek, aynen şöyle diyordu:

“- Para ile insan tutup ağaçları sulatan zenginler gördüm. Sahipsiz hayvanlar için hastaneler açacak kadar deli bu Türk­ler!”

Bunlar bizi hiç anlamadılar.

Bizi hiç sevmediler.

1787’de, İngiltere ve Prusya Osmanlı’yı Rusya’ya karşı sa­vaşması için alabildiğine teşvik ediyor, “Siz hele Rusya ile savaşa bir girin, bakın biz elimizden gelen yardımı nasıl yapaca­ğız, göreceksiniz!” Nitekim zamanın İngiltere Başbakanı o meş­hur Vilyap Mit, Özi’nin Ruslar tarafından zaptını engellemek amacıyla İngiliz Donanması’nın Boğazlardan geçerek Karade­niz’e açılması için İngiltere Parlamentosu’ndan tahsisat tale­binde bulundu. Bulunmasına bulundu ama bu talebi Lordlar Meclisi ânında reddetti.

İngiliz mebuslar diyorlardı ki:

“Herhangi bir sebeple olursa olsun, Osmanlı Devleti’ne yardımın İngiltere’de mânâsı güç anlaşılabilecek bir hadisedir. Çünkü Osmanlı ile İngilizler arasında hiçbir maddî-mânevî müşterek bağ yoktur. Halbuki Rusya ne de olsa bir Hıristiyan devlettir.”

Lordlar Meclisi’nde de paralel fikirler ileri sürülmüş, Lord Paülmertson aynen şunları söylemiştir:

“- Böyle bir karar verirsek çocuklarımız bize hayret eder. Bir zamanlar Osmanlı Harp gemilerini Akdeniz’den çıkarmak için bütün Hıristiyan devletlerinin el ele verdiklerini ne çabuk unutuyoruz?”

Biliyorsunuz Osmanlı’nın Batı ile “dostane ilişkileri” Ça­nakkale savaşına, Mondros mütarekesi ve Sevr’e ve nihayet Anadolu’nun bütün bu “dostlar” tarafından işgaline kadar de­vam eder. Bu halde bile Batı ile dostluğun sürdürülmesini, diyalogun devamını isteyen, Amerika yahut İngiltere’nin hima­yesinin çok güzel ve doğru olacağını savunan Ali Kemal’ler çıkmış ama bu millet artık Batı’nın devlet adamı, siyasetçisi, entelektüeli, kilisesi ve ticaret adamıyla birlikte tam bir “düş­man” olduğunu görüp “tek taraflı dostluktan” ve gafilane “di­yalogdan vazgeçip, onun anladığı dilden konuşmuş, vatanını müstevlilerden kurtararak camilerinde ezan sesinin susturulma­sına izin vermemiştir.

Peki şimdi ne değişti?

Haçlılar yani Batı Bin dört yüz yıldır kin beslediği, düş­manlık ettiği Müslüman ve Türk’e dost mu oldu?

Hayır, olmadı.

Bunu, Kıbrıs’ta EOK’a Türk çocuklarını banyolarda katle­derken gördük. Bunu ASALA Türk diplomatlarını şehit eder­ken gördük. Bunu PKK’ya maddi mânevi destek verirlerken, bunu Bulgaristan’da Türklerin isimleri zorla değiştirilirken, bu­nu Bosna’da Müslümanlar katledilirken, bunu Çeçenistan’da bir millet yok edilirken, bunu Saddam Kürtleri onlardan aldığı kimyasal silahlarla yok ederken gördük. Bunu İsrail’in Filis­tin’de çocukların kollarını taşlarla kırarken gördük. Hiç birinin kılı kıpırdamadı. Ve bunu bugün Irak’ın işgali ile bir kez daha görüyoruz.

Ne AB’den ses var, ne Vatikan’dan…

Ne BM’den ses var, ne Fener Rum Patrikhanesi’nden…

“Batılılaşmak” medenîleşmek falan değildir. Çünkü böyle­sine “taraf ve böylesine “zulüm” erbabına “medenî” demek, iyi giyinen, lüks otellerde ikamet edip, en pahalı yemekleri yiyen ve son model otomobillere binen ve fakat zehir yahut organ ticareti yapan insana “medenî” demek gibi bir şeydir.

Hele böyle bir şeyi Batı ile tek bir anlaşma yapmamış Ata­türk’e mal etmek veya bu tür ilişkileri muhatabını bir kez olsun İslâm’a davet etmeden “Medine Vesikası”na bağlamak büh­tandır, ağır bir vebaldir…

Rahmetli Cemil Meriç bu tür “imrenme” yahut “taklit” za­afını, “İyileşeceğim diye efendisinin ilacını çalan uşak” benzet­mesiyle tanımlar, ki haklıdır…

Bize bizden, bizim değerlerimizden ve bizim gayretimizden fayda vardır. Hatta Batı’nın kurtuluşu da bizdedir. Dün Müs­lüman’ın “Su Odalarını” taklit ederek “W.C” ye kavuşup te­mizliğe başlayan ve Osmanlı’nın sahipsiz hayvanlar için hastaneler yapmasını taklitle hayvan haklarını öğrenen Batı bugün yine İslam’a bugün yine Türk’e muhtaçtır.

Ama bu Türk’e ve yaşanan mevcut İslâm’a değil; ikisinin de özüne tabii…

(Yeniçağ, 27.10.2005)

Türkiye liderini arıyor

İşçi Partisi’nin Hz. Muhammed (s.a.v.)’i gündemine getir­mesi olumlu bir gelişmedir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v.) çürümüş bir toplumu (olumlu yönde) değiştirmeden devlet kurmaya, ordulara komuta etmeden aile reisliğine kadar insan ve insanlığı ilgilendiren her alanda kelimenin tam anlamıyla en radikal bir devrimcidir.

Peki insanlar O’na niye inanmıştı?

Çünkü Hz. Muhammed, kendisine Peygamber olduğu bil­dirilmeden önce de “dosdoğru” idi. Yalanı yoktu, bencilliği yoktu. Kendisinden çok başkalarını ve içinde bulunduğu cemi­yeti düşünürdü. Mesela O, Ebu Cehil’le yaşıttı ve aynı mahal­lede büyümüştü. Çocukluk yıllarında Ebu Cehil’in bir haksızlı­ğına dayanamamış, kavga etmişler ve Hz.Muhammed, Ebu Cehil’i yere çalmıştı. Ebu Cehil bu kavgayı hiç unutmadı. Ben­zer bir mesele de Hz.Muhammed’le Amcası Ebu Leheb arasın­da geçmiştir. Abdulmuttalip ölünce amcası Ebu Lehep sefih bir hayat yaşamayı tercih etti. Ağabeyi Ebu Talib’in nasihatlerini dinlemiyor, çirkin yaşantısı ise aileye zarar veriyordu. Bir gün yine Ebu Talib kardeşi Ebu Leheb’i ikaz etti, tartışma kavgaya dönüştü. Ebu Leheb, ağabeyi Ebu Talib’i yumruklamaya baş­ladı. Hz. Muhammed Ebu Talib’in Ebu Leheb’den dayak yedi­ğini görünce Ebu Leheb’i yıkıp altına aldı, bir güzel yumrukla­dı. Ebu Leheb bu hadiseyi hiç unutmadı, “Muhammed!..” de­di, “Ben de Ebu Talib gibi senin amcanım. Ama bana farklı, ona farklı davrandın. Vallahi kalbim seni hiç sevmiyor ve seni hiçbir zaman sevmeyecek!”

Yine Hz. Muhammed Ebu Cehil’in Mekke’ye gelen ya­bancı tüccarların gasp ettiği mallarını ondan geri alıp sahibine veren bir insandı. Hayatın içinde, haklıdan yana olduğu için, birlikte büyüdüğü, birlikte ticaret yaptığı insanlar O, “Ben Pey­gamberim” dediğinde, önce, inen âyetlere değil, Hz. Muham-med’e inandılar. Çünkü ilk ayetlerde insanların zihnini yüz yıllardır inandıklarından vazgeçirecek şeyler yoktu. Ama başta eşi Hz. Hatice olmak üzere ilk Müslümanlar O’na, “Sen yalan söylemezsin, sen akrabaya, düşküne, yolda kalmışa yardım edersin” dediler ve inandılar.

Evet, liderin hayat çizgisi kırıksız olmalı.. Türk milleti bu­gün işte böyle bir lidere muhtaç. Rahmetli Mustafa Kemal Ata­türk de öyle değil miydi? O, daha okul yıllarında farklıydı. Bir Osmanlı binbaşısı olarak elinde bir bavulla 100 bin kişilik İtal­yan kuvvetlerine karşı koymak için Bingazi’ye indiğinde Sunisi aşiretinin bedevilerini nasıl teşkilatlandırdı, İtalyanları aylarca nasıl kıyıya hapsetti. Çünkü o söylediği gibi yaşayan bir İnsan­dı. Nitekim orada gözünden yaralandı. Osmanlı’nın çöküşünü görüyor, birlikte hareket ettiklerinin ihanetini ve Saray’ın hata­larını her şartta dile getiriyor, çözüm de öneriyordu. Nitekim daha o Milli Mücadeleyi başlatmak üzere Samsun’a geçmemiş­ken Çanakkale’de ortaya koyduğu cesaret, strateji ve zekâ Anadolu’da yankılanıyor, Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey, Ur-fa’nm bir caddesine, “Mustafa Kemal Caddesi” adını daha 1917 yılında veriyordu.

Kurtuluş Savaş’ını niçin Mustafa Kemal başlattı. Başka ge­neral mi yoktu? Çünkü O, o güne kadar çizgisinde kırıklık ol­mayan, söylediği gibi yaşayan, dediğini yapan, haksızlık karşı­sında ölüm pahasına boyun eğmeyen bir kişilikti. Öyle olduğu için emsali bütün komutanlar onun emrine girdi, öyle olduğu için Halide Edip Adıvar’dan Mehmet Akif e fikir yelpazesinin bütün uçlarında yer alanlar, “Bu milleti kurtarsa kurtarsa Mus­tafa Kemal kurtarır” dediler, onun ardına düştüler. Çünkü o en çok okuyanları idi, çünkü O ateş çemberinin en merkezinde en fazla yer alanları idi ve çünkü O, bir devrin bittiğini ve yeni bir devrin başlaması gerektiğini en iyi idrak edendi. Öyle olduğu için millet onun o radikal devrimlerini anladı, sahip çıktı. Ve öyle olduğu için bütün dünya O’na şapka çıkarttı, bütün maz­lum milletler O’nu örnek aldı.

Ve Hz. Muhammed (s.a.v.) işte bu özelliklerinden dolayı bugün Haçlı-Siyon ittifakının hedefinde ve yine Mustafa Kemal Atatürk işte bu karakterde bir şahsiyet olduğu için Hz.Muhammed (s.a.v.)’i hedef tahtasına oturtanların hedefin­de. Türkiye’yi Sevr’e mahkûm etmek isteyenler Hz. Muhammed’ten de, Mustafa Kemal’den de nefret ediyor, birine “Gericilik” iftirasıyla, diğerine, “ırkçılık” iftirasıyla saldırı­yorlar.

Hayır, Türk milleti bu iki değerinden de vazgeçmeyecektir ve Türkiye’ye bugün işte bu iki liderin özelliklerini damarında kan ve vücudunda can gibi ruhuna emzirmiş yeni bir liderle insanlık tarihindeki hak ettiği zirveye yeniden kavuşabilecektir..

Türkiye işte bugün böyle bir liderin hasretini çekiyor..

(Yeniçağ, 01.11.2006)

işgal güçleri Ankara’da

Kardeşim sen ne kadar bağımsızız ve sen ne kadar Türkiye özgür bir ülke teraneleri okursan oku televizyon ekranları ve gazete sayfaları hatta devletin resmi haber ajansı A.A. bile, adeta, hayır, Türkiye maalesef bağımsız bir ülke değil, zâten işgal güçleri Ankara, İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin dört bîr yanında cirit atıyor diye bas bas bağırıyor.

Mesela IMF Heyeti bilmem kaçıncı ‘Gözden Geçirme’ için Ankara’da, diyorlar. Ekranlara bakıyorum 35-40 yaşında iki Dünya Bankası memuru koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanlarını, bürokratlarını, işadamlarını karşısına almış, talimat veriyor. Yatırım için bütçenden şu miktarın üzerinde bir pay ayıramazsın, sağlık harcamalarından şu kadar, milli eğitim ve savunma harcamalarından bu kadar kısacaksın. Tarımı destek­leme, yabancı sermayeyi köstekleme sakın, tamam mı, demekteler. Türkiye’yi yönetsin diye oy verip Ankara’ya gönderdikle­rimiz, okusun devletine hizmet etsin diye soframızdan ekmek, sırtımızdan gömlek eksilttiğimiz ekonomi ve maliye bürokratla­rımız da, 35-40 yaşlarındaki bu yabancı memurların direktifle­rine boyun eğiyor, “baş üstüne!” temennaları çekiyorlar.

Böyle bağımsızlık olur mu?

35-40 yaşlarındaki bir Amerikalı, bir Fransız yahut bir Ka­nadalı Türkiye’nin bütçesini nasıl hazırlayabilir. Bu adamlar Türkiye’nin imkânlarını, ihtiyaçlarını, Türk halkının psikolojisi­ni, Türkiye Cumhuriyeti vatan ve devletinin burnunun dibine kadar sokulmuş tehlikeleri nasıl bilebilirler? Bilseler bile bir Türk gibi kendine dert eder, endişe taşırlar mı? Buna imkan var mı? Bu çocuklar IMF’nin memuru İken nasıl olur da Türki­ye’nin amiri gibi hareket edebilirler? Bu görüntünün, bu uygulamanın, yani IMF memurlarının Türkiye’de hayata geçirdikleri her uygulamanın İngilizlerin Hindistan’daki sömürge valileri vasıtasıyla Hindistan için hayata geçirdikleri arasında ne fark var? Görüntü aynı, gözetilen çıkar aynı, sadece biri IMF me­muru, diğeri sömürge valisi. Demek ki, emperyalizm “sömürge valisi”ni geri çekmiş, “devletin” yerini IMF, “valinin” yerini de “memur” almış.

Kim ne derse desin yabancı spekülatörlerin ve IMF me­murlarının sözü bir ülkede ne kadar geçiyorsa o ülke o kadar işgal altındadır. %20 geçiyorsa işgal %20, %80 geçiyorsa işgal %80’dir. Şimdi kim yabancı spekülatör ve IMF’nin sözünün Türkiye’de yüzde yüz geçtiğini inkâr edebilir? Bu çok aşağılayı­cı bir durumdur, “İstiklâli Tam!” diyen rahmetli Atatürk bu günleri görse ya çıldırır, ya felç geçirir, ya ortalığı idam sehpa­ları ile doldururdu. Türkiye’nin ekonomi tahsili yapmış beyinle­ri Ali Babacan’a, Kemal Unakıtan’a Bütçe ve Kanun dikte etti­ren 35 yaşındaki IMF memurlarından daha mı akılsız, daha az mı bilgililer? Türkiye’nin en iyi yetişmiş ekonomistleri gidip Fransa Maliyesine, bırakınız Fransa maliyesini Libya yahut Kıbrıs Rum kesimini yönetenlere, bütçeni şöyle yap, sağlık har­camalarına şu kadar, silah alımlarına bu kadar para ayır diye akıl vermeye kalkışsa, başlarına gelecek olan kulaklarından tutulup sınır dışı edilmek için havaalanına götürülmek olmaz mı?

Ben böyle deyince birileri, devir değişti, artık “Karşılıklı bağımlılık” diye olmazsa olmaz bir durum var, diyor. Hayret bir şey.. Beyinler nasıl da felç edilmiş! IMF patronlarından hangisi Türkiye’nin onlara bağımlı olduğu kadar Türkiye’ye bağımlı? Türkiye Amerika’nın, İtalya’nın, Fransa’nın, Alman­ya’nın ne kadar umurunda? Yine deniyor ki, borç alıyorsun, elbette adamlar verdiklerini geri alabilmek için tedbirini ala­cak… İyi de kardeşim, bu nasıl tedbirdir ki, borcum bir iken üç, üç iken on üç oluyor! Onların aklıyla hareket ede ede borcum dün dizimdeydi, bugün niye gırtlağa geldi? Sen birinden borç istesen o kişi sana eşine gömlek, çocuğuna çanta almazsan borç veririm derse kendini aşağılanmış hissetmez misin? Hele o şartları kabul ederek o borcu alırsan bizimkiler gibi kostak kos­tak ortalıkta dolaşabilir misin?

Kim ne derse desin ciddi bir işletmenin memur olarak ça­lıştırmayacağı 35 yaşındaki IMF memurlarının, Türkiye’nin bağımsızlık alametlerinden en önemlisi olan Bütçesi’ni istedik­leri kalıba dökmeleri, dökebilmeleri, Türkiye’nin bağımsız ol­madığının, Başkent Ankara’nın, kravatlı yabancı askerler tara­fından işgale uğradığının resmidir…

Artık top ve tankların yerini hesap makineleri almıştır, o kadar..

(Yeniçağ, 10.10.2006)

Türk generallere Amerikalı subaydan 26 maddelik öneri

12 Eylül Darbesi’nin anlamaya çalışıyorum.

“Sağ” ve “sol” kesimden ölenlerin toplamı 5 bin kişi civa­rındaydı.

Yaralananların sayısı herhalde bunun en az 5-6 katı olma­lıydı. Ülkücüler açısından mesele çok netti. 200 milyonun üze­rindeki Türk SSCB’nin Kızılordu’su ve KGB’nin ajanları tara­fından eziliyordu, insanlar kitleler halinde Sibirya’ya sürülüyor, yüz binler halinde katlediliyordu. Ayrıca SSCB, Rusya’nın ka­dim iddiası “Sıcak Denizlere İnme” stratejisini sahipleniyor, Kars Anlaşması’nı, İnönü’nün damadı Metin Toker’in de belirt­tiği gibi, yenilemek istemiyordu.

Moskova’da amacına ulaşmak için başka ülkeleri işgal et­mekten çekinmeyen diktatörler oturuyordu. Nitekim 1968’de Kızılordu tankları Çekoslovakya’daydı. Türkiye’nin bir NATO üyesi oluşu ve ülkücü direnişin bir Rus işgaline kolay geçit vermeyeceğinin anlaşılması üzerine SSCB, sıcak denizlere ine­bilmek için 1979’da Afganistan’ı işgal etti. 1979, Türkiye’de sağ-sol çatışmasının zirveye çıktığı günlerdi.

Keşke o günün sol idealistleri SSCB’nin 200 milyon Türk’ün esaret altında olan yüzünü görebilselerdi ve keşke o gün solcular Rusya’nın bir işçi cenneti değil, bir insanlık ce­hennemi olduğunu ve Akdeniz’e inmek için emperyalizm düş­manı idealist Türk gençlerini, yani kendilerini kullandıklarını fark edebilselerdi.

Ve o insanlar “halkların kardeşliğinin” tuzak olduğunu, daha da önemlisi, Türk’ün bağımsızlık sembolü olan Ay-Yıldızlı Bayrağının sadece bir kâbus göstergesi olan orak-çekiç’e feda etmeye kimsenin gücünün yetmeyeceğini o gün bilebilselerdi.

İşte o zaman ülkücü gençlikle onların arasında hiçbir me­sele kalmazdı.

***

Peki sol hepten mi haksızdı?

Meseleleri, 12 Eylül cenderesini geride bıraktıktan sonra, soğukkanlılıkla düşündüğümüzde, görüyoruz ki (en azından ben kendi payıma), SSCB tuzağına düşmelerinin dışında, onla­rın davaları da haklı bir dâva idi.

Bakınız bizler bugün bir ABD emperyalizminden söz edi­yoruz.

Sol, 6. Filoyu hep protesto etti. CIA ajanlarının arabalarını yaktı. Evet, bütün bunlar devlet düzenini sekteye uğratması bakımından ülkücü hareketin içine sinecek şeyler değildi am­ma, solun hedefinde ABD’nin olduğu kesindi ve Türkiye bu­gün işte solun o günkü hedefinde olan ABD’nin çiftliği halinde.

Bizler yine CFR’den, Siyonizm’den söz ediyoruz.

17 Mayıs 1971 tarihinde Türk Halk Kurtuluş Cephesi sol­cuları İsrail’in Türkiye Başkonsolosu Efraim Elrom’u kaçırmış­tır. Evet, ülkücüler açısında Türkiye’deki büyükelçileri kaçırmak bir terör eylemidir amma bu kaçırmadan sonra THKC MK im­zasıyla yayınlanan bildiriden birkaç satır okuyalım isterseniz.

“- Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi, Amerikan emperyaliz­minin maşası Siyonist İsrail’in Türkiye Başkonsolosu olan ve ülkemizdeki Siyonist hareketlerin organizasyonunda önemli rolü bulunan Efraim Elrom’u kaçırmıştır.”

Ne dersiniz, bu ifadeler bizim bugün söylediklerimizden çok mu farklı?

1980 öncesi sol bizdeki, biz ülkücüler de keşke solun söy­lemindeki bu olumlu yanları görebilseydik…

Özetle, iki tarafın da haklı, iki tarafın da fark edemediği durumlar vardı. Birileri bu ortak noktalan ustalıkla gizledi, fark­ları öne çıkartarak Türk gençlerini birbirine bir güzel kırdırdı ve “şartların olgunlaşmasını” bekledi.

Bu arada çok ilginç şeyler oldu.

Sol önderlerden Mahir Cayan 29 Kasım 1971 günü tutuk­lu olduğu Maltepe Cezaevi’nden kaçtı. Evet, tünel kazarak kaçmıştı, amma üzerinde askeri elbise vardı. Erol Mütercimler, Teori dergisinin 1997 tarihli sayısında, Tümgeneral Memduh Ünlütürk’ten şu ifadeleri aktarır:

“- Biz Mahir Çayan’ların hapishaneden kaçacakları en­formasyonunu aldık. Faik Türün, ben, sonra Turgut Sunalp geldi, bir durum değerlendirmesi yaptık. Sonra Faik Türün Ankara ile konuştu. Bir gün sonra dört tane Amerikalı subay geldi. Bu toplantıda ben de vardım. Onlar, bırakın hapishane­den kaçsınlar. Hapishaneden kaçabilmeleri için ne gerekiyorsa yapın. Örneğin hiç arama yapmayın. Kazılan toprakların sak­lanmasına göz yumun gibi bize 26 maddelik bir öneri dizisi verdiler. Bunlar yapıldı. Bunlar hapishaneden kaçacak, kaçma­ları dakika dakika izlenecek. Ondan sonra hiç birisi hayatta bırakılmayacak!”

İşte 12 Eylül’e bu akıllarla gelindi.

. 1 milyon kişi gözaltına alındı.

. 210 bin dava açıldı.

. 230 bin kişi yargılandı.

. 100 bin kişi örgüt üyesi olmakla suçlandı.

. 30 bin kişi yurt dışına kaçtı.

. 45 milyonluk Türkiye’de, 1 milyon 630 bin kişi fişlendi

. 517 kişiye idam cezası verildi, 55 kişi idam edildi.

Ve 12 Eylül’ün Kenan Evren Paşası sonradan tuttu, “Tür­kiye’yi eyaletlere bölsek çok iyi olacak!” deyiverdi.

(Yeniçağ, 13.09.2006)

Avrupa’nın PKK’yla masaya oturduğunun belgesidir

Önce, 9 Temmuz 2006 tarihli Özgür Politika gazetesinden bir haber aktaralım:

“HPG Basın ve İrtibat Merkezi (BİM) dün yaptığı açıkla­mada, 5 Temmuz’da HPG gerillalarının, Siirt’in Baykan İlçesi, Ziyaret Beldesi çıkışında bulunan ve aynı zamanda Batman-Bitlis İpek yolunun güvenliğini sağlayan bir karakola eylem düzenlediğini bildirdi. Eylemde, karakolun içine girilerek askeri mevzilerin vurulduğunun belirtildiği açıklamada, karakola ait kamelyanın da etkili bir şekilde vurulduğu kaydedildi. BİM, eylem sonucunda 2 askerin öldürüldüğü ve 2 askerin de yara­landığını bildirdi. BİM, eylemin Bingöl’de yaşamını yitiren geril­lalar anısına gerçekleştirildiğini belirtti.”

Bu haberi “HPG” nedir, anlaşılması için aktardık.

Şimdi, PKK Kongra Gel’in yayın organı ROJ TV yayınları­nı yakından takip eden Şirvan Altun’un bize aktardıklarına bir göz atalım:

“16 Temmuz 2006 tarihinde ROJ TV haber bülteninde yüzlerce insanın ölümü ve binlerce insanın yaralanmasına yol açan anti-personel mayınlarına karşı, HPG’den önemli bir adım atıldığı, HPG ile Birleşmiş Milletler’in desteklediği Cenev­re Çağırışı Örgütü arasında, Kara Mayınlarına Karşı Mücadele Sözleşmesi imzalandığı belirtildi. Anlaşmaya; HPG adına Ana Karargah komutanı Dr. Bahoz Erdal, Cenevre Çağrısı Örgütü adına da aynı zamanda İsviçre Parlamentosu Başkanı olan Elisabeth Reusse Decrey’in imza attığı, bu arada kara mayınla­rına karşı, hafta başında, İsviçre’nin Cenevre kentinde bir basın toplantısı düzenleneceği öğrenildi. Basın toplantısına, Kongra Gel yetkilileri ve HPG ile Kara Mayınlarına Karşı Mücadele Sözleşmesine imza atan Birleşmiş Milletler’in desteklediği Ce­nevre Çağrısı Örgütü yetkililerinin de katılacağı öğrenildi.

ROJ TV’de yayınlanan bu haberin ardından 18 Tem-muz’daki haber bülteninde ise; HPG’den sonra PKK Kongra Gel’in de uluslar arası bir sözleşmeye imza attığı, Kongra Gel’in Kara Mayınlarına Karşı Mücadele Sözleşmesi’nin imzalanması dolayısıyla, İsviçre’nin Cenevre kentinde Uluslar arası Basın Merkezi’nde bir toplantı yapıldığı, toplantıya, Kongra Gel adına Başkan Zübeyir Aydar’ın katıldığı, Birleşmiş Milletler Cenevre Çağrısı Örgütü adına ise, aynı zamanda İsviçre Parlamentosu Başkanı olan Elisabeth Reusse Decrey’in phazır bulunduğu, kaydedildi.”

Demek ki neler oluyormuş?

PKK’nın bir kolu Türkiye sınırları içerisinde karakollara baskınlar düzenliyorken diğer kolu BM destekli uluslar arası örgütlerle, Avrupa’nın resmi çatıları altında, iki eşit muhatap gibi masaya oturuyor, “Kara Mayınlarının Temizlenmesi” ko­nusunda sözleşmeler imzalayabiliyor, Cenevre’de, Uluslar arası Basın Merkezi’nde PKK liderleri Avrupa ülkelerinin Parlamento Başkanları ile yan yana basın toplantıları düzenleyerek, imza­ladıkları resmi belgeleri Batı kamuoyu ile paylaşabiliyormuş.

Acaba Avrupa aynı çatı altında Filistin’de seçimlere girerek iktidar olmuş Hamas ve Lübnan Parlamentosu çatısı altında bir resmî parti olan Hizbullah’la masaya oturabilir miydi? Yine Avrupa’daki herhangi bir kurum Irak’ta Zerkavi’nin, Afganis­tan’da Üsame Bin Ladin’in temsilcileri ile “Kara Mayınlarının Temizlenmesi” bahsinde resmi bir evrak imzalayıp, yan yana oturarak bir de basın toplantısı gerçekleştirebilir miydi?

Bu işin bir yönü…

Diğer yönü ise PKK’nın BM destekli Cenevre Çağrısı Örgütü’nü resmen kullandığı ve BM destekli Cenevre Çağrısı ör­gütünün de PKK’nın kendisini kullanmasına resmen izin verdiği gerçeğidir. Öyle ya, madem bir yandan PKK için “Terör örgütüdür” diyor diğer yandan bu sözünü unutup PKK ile ma­saya oturarak “Kara Mayınlarının Temizlenmesi” sözleşmesine terör örgütü ile eşit şartlarda imza atıyorsun öyleyse o günden beri PKK’nın Türkiye sınırları içersine döşediği yüzlerce mayı­nın, o mayınlara basarak canından olan onlarca çocuğun, gü­venlik görevlisi ve sivil halkın hesabını PKK’ya niye sormuyor­sun?

Ölenler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, ölenler Müslüman olduğu için mi?

Hani benzer bir çifte standardınız ve benzer bir sağır ve körlüğünüz de İsrail’in Lübnan’da, Amerika ve İngiltere’nin Irak’ta, özellikle Kerkük, Telafer ve Felluce’de gerçekleştirdiği katliamlar söz konusu olduğunda karşımıza çıkıyor da…

İşte medenî Batı bu…

(Yeniçağ, 01.08.2006)

işte irticanın belgesi!

CIA, paravan bir şirketle Türk uydusundan hat kiralayıp komşumuz İran’da casusluk faaliyetlerinde bulunmuş.

İşte irtica budur.

Çekiç Güç’teki ABD helikopterleri de Diyarbakır’dan ha­valanıp Cudi Dağı eteklerindeki PKK militanlarına havadan yardım bırakır, tekrar Diyarbakır’a dönerlerdi. Bu da bir irticai faaliyet idi. Türkiye’de görevli ABD’li diplomatlar Doğu ve Güneydoğu’ya sık sık gidip Kürtlere, “Türklerle ortak yönlerini­zi değil, ayrı yönlerinizi öne çıkarın” akılları verir durur; bu da bir irticai faaliyettir.

irtica, Türkiye’yi “geri götürmek” ise, evet bu tür faaliyet­ler Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde, devletin, hüküme­tin, istihbarat teşkilatlarının, ordunun ve sivil toplum kuruluşla­rının gözleri önünde pervasızca sergilenen irticai faaliyetlerdir. Çünkü bu tür operasyonların tamamı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yok erme operasyonlarıdır, bütün bu faaliyetler Türk insanı ve Türk vatanını Mondros’a, Sevr’e mahkûm etme, yani 2006’lı yılları 1918-1920’lere doğru geri itme faaliyetleri­dir. Lâkin ne acıdır ki ABD’nin Türk uydusundan İran’ı dinle­mesine, ABD elçilerinin Doğu ve Güneydoğu’ya gidip “Kürtçü-lük, PKK militanlığı” yapmalarına, Çekiç Güç ve İncirlik’teki ABD güçlerinin Türk topraklarını müstemleke toprağı gibi kul­lanıp Türkiye düşmanlarının damarına kan enjekte etmelerine ne sivil toplum kuruluşlarından ne Türkiye’yi yöneten iktidar­lardan, ne Meclis içi ve Meclis dışındaki siyasi partilerden, ne gençlik teşkilatlarından, ne sivil toplum kuruluşları ve ne üni­versitelerden hiç ama hiçbir tepki yok.

Ne bayrağını kapıp Anıtkabir’e yürüyen var, ne cüppesini giyip sokaklara dökülen var. Bunların işi gücü başörtüsü..

Alman derin devleti yahut onun kiraladığı katiller Hablemitoğlu’nu, Ankara’nın göbeğinde, GSM’lerin baz istas­yonlarını felç ederek katleder bu ne Meclis’in gündemine ciddi bir şekilde gelir, ne Milli Güvenlik Kurulu’nda enine boyuna konuşulup neticeye bağlanır. Türk Telekom için ABD Başkanı, “Türk Telekom’u satmak cesaret ister” demişken ve o günün Genelkurmay Başkanı, “Sattırmayacağız, çünkü bu bir milli güvenlik meselesidir” mealinde şeyler söylemişken Türk Telekom yabancılara devredilir, hatta Türk Telekom’da yaban­cı istihbarat elemanlarının bulunduğu başta Yeniçağ olmak üzere pek çok zeminde dile getirilir amma bu da her nedense sivil toplum örgütlerinin, siyasi partilerin, üniversite ve sendika­ların ve yine Türk iş dünyasının gündemine gelmez. Pardon, gündeme gelir amma, “İyi ki sattık!” diye gündeme gelir. Bu­nun adı globalleşme, bunun adı “yabancı sermaye bulma”dır. Oysa en fazla globalleşen AB ve ABD’de Türktelekom’un o ülkeler için karşılığı olan kurumlar neredeyse %90 oranlarda devletin eli yahut kontrolündedir.

Adam çıkar, “Türkler bir buçuk milyon Ermeni ve 30 bin Kürdü katletti” der, bu “fikir özgürlüğü” olarak algılanır, alkış­lanır. Adam tutar, “Deprem Allah’ın İşidir” der, yargılanır, ce­zaya çarptırılır; çünkü o haddi aşmış, irticai faaliyette bulun­muştur?! Kadın çıkar, “Başörtüsünü Sümer’lerde genelev ka­dınları kullanıyordu. Mut’a nikahı diye bir şey varsa bu açıktan camilerde yapılsın, isteyen böylece camilerde şunu yapsın bu­nu yapsın, imamlar da para kazansın” der, alkışlanır, çünkü bunun adı “ilmi çalışma” olur; bir kadın çıkar başını örter, örtüsü ile Cumhurbaşkanlığı Köşküne gider, kapılar duvar olur, şehit oğlunun madalya törenine katılır, dışlanır; çünkü o Türki­ye Cumhuriyeti için ciddi bir tehlikedir, zira başında örtü var­dır, Allah(c.c) korusun, şehit anası örtüyü başından çıkarıp Türkiye Cumhuriyeti’nin yahut “kamusal alanın” üzerine örtüverirse Türkiye Cumhuriyeti veya o “kamusal alan”   örtünün altında kalakalmaz mı?!

Özetle Türk’ün millî egemenliğinin Meclis tarafından ya­bancı unsurlara devredilmesi, globalleşme veya karşılıklı ba­ğımlılık, yine Türkiye’de CIA, MOSSAD, İngiliz ve Alman ajan­larının cirit atması, operasyonlar yapması ve yabancı diplomat­ların Türkiye’nin bir bölgesinde halkı devlet ve millete karşı kışkırtması; Türkiye’nin askeri ve stratejik önemi tartışılmaz olan ve üstelik çok yüksek kârlar da eden milli kurumlarının bir iki yıllık kârları karşılığı Türkiye’de operasyonlar yapan ülke şirketlerinin eline geçmesi “iyi bir şey”, lâkin, Türkiye’de in­sanların bir kısmının inançlarından dolayı başlarını örtmesi ise “çok kötü” kötü ne kelime, Türkiye Cumhuriyeti devlet ve va­tanını ortadan kaldırma gücüne sahip acayip, hemen ortadan kaldırılması gereken ciddi bir tehlikedir, öyle mi?..

Bir ülkede zihniyet ve uygulama bu ise o ülke için başka düşmana ihtiyaç var mı!

(Yeniçağ, 09.11.2006)

Bir Dazlakla diyalog

Alman polis dazlağa sordu:

“-Türklere karşı ilk eylemini ne zaman yaptın?”

Cevaba bakınız:

“-Annemin babamı bir başka erkekle aldattığını fark edin­ce yaptım!”

“- O erkek Türk müydü?”

“-Hayır,o bir AIman’dı!”

Polis Almanca bir lahavle çekti ve tekrar sordu:

“- ikinci eylemini neye öfkelendin de yaptın?”

“- Erkek sevgilim babamla ilişki kurmuştu. Ben de bir eli­me boya diğer elime bir fırça alıp önüme gelen duvara Türken raus yazdım.!

“-İlginç!”

“- Bir gün öğretmenim, adam gibi tıraş olmamı söyledi. O gün otomobilimle iki Türk’e çarpıp kaçtım. Birinin bacağı kırıl­mış, gazetede okudum.”

“- Üç gün önce de içinde Türklerin oturduğu bir evin cam­larını kırmışsın?”

“- Evet, annemle babam kavga etmişlerdi, ben de gittim Türklerin camlarını kırdım. Bir de duvarlarına gamalı haç yap­tım.

Polis duyduklarına inanamıyordu.

Tekrar sordu:

“- Üç arkadaşınla birlikte Yugoslavların lokantasına gitmiş­siniz. Onlar da sizi tutup dışarı atmışlar. O zaman ne yaptın?”

Dazlak bîr sigara yakıp anlatmaya başlar:

“- Yugoslavlar bizi dışarı atınca arkadaşlarla bir benzinciye gidip bir bidon benzin aldık. Solingen’deki Türk’ün evine o benzini döküp evi ateşe verdik!”

Konuşmaları dikkatle dinleyen adam, söze girdi:

“- Ben Federal Başsavcı Alexander von Sathi. Şimdi sana güzel bir sopa çeksem ne yaparsın?”

“- Dışarı çıkar çıkmaz bir Türk lokantasına saatli bomba koyarım!”

Savcının da tepesi atmıştır:

“- Oğlum nedir bu Türklerle alıp veremediğin? Annen aş­na fişne yapıyor sen Türk’e kızıyorsun. Baban bilmem ne yapı­yor sen gidip bir Türk’ün canını yakıyorsun? Türklere niye bu kadar kızıyorsun?”

Dazlak cevap verir:

“- Ne zaman bir Türk’le karşılaşsam aşağılık duygusuna kapılıyorum da ondan!”

İşte savcının cevabı:

“- Böyle bir duyguya kapıldığını da nereden çıkartıyor­sun… Sen aşağılık adamın tekisin zaten!”

Yan şaka yan ciddi anlattığım bu hadisenin özü gerçeğin ta kendisidir.

Evet, bir Türk’le karşılaşıp da aşağılık duygusuna kapıl-mamanın iki yolu vardır. Ya o kişi tarih bilmiyordur. Ya da, hakkı teslim etme ve gerçeğe boyun eğmen erdemi ile dona­tılmış bir kişilik yapısı vardır.

Ermeni’sinden Alman’ına, Amerika’lısından Fransız’ına kadar her millet bugün Türk’ten sürekli akla ve vicdana sığ­mayan taleplerde bulunuyorlarsa Türk denince aşağılık duygu­suna kapıldıklarındandır.

Fransa’ya Osmanlı’nın yaptığı iyilik unutulacak iyilik de­ğildir. Ama bugün onlar PKK ve Ermeni Lobilerinin en güçlü destekçileridirler. Almanya ise tam bir haindir. Birinci Cihan Harbi’nde Almanlarla birlikte savaşırken Kudüs düşmüş Al­manlar buna üzülecekken Kudüs Müslümanlardan kurtuldu diye evlerinden sokaklara fırlamışlar, sabahlara kadar çan çalıp şarap içmişlerdir.

Kore’de ABD için akan Mehmetçik kanının bedeli bugün Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurdurmak için çırpınmak ve Türkmenleri peşmergelere ezdirip Süleymaniye’deki Türk irti­bat timini kalleşçe tuzağa düşürmek mi olmalıydı?

Ama oluyor işte!

Düpedüz aşağılık işler bunlar.

(Yeniçağ, 18.03.2003)

Çirkin Amerikalı(lar) bizi nasıl da kandırıyor!

Evet, “ABD’de Yahudiler ne derse o olur!” diyenler var. Yine bize sürekli pazarlanan bir başka şey de, “ABD’de güçlü bir Ermeni Lobisi olduğu”dur.

Tamam Amerika’da bu Lobiler var ve güçlüler..

İye de bu Lobiler ABD’yi ne kadar etkileyebiliyor? Mesela Yahudi Lobisi ABD’yi İran, Rusya yahut Çin’le savaşa sokabilir mi? Amerika’daki Ermeni Lobisi Beyaz Saray’da oturanlara, “Türkiye’yi NATO’dan çıkartın, soykırım kararını kabullenmedikçe BM’de Türkiye lehine çıkan her kararı veto edin!” tavrı dikte ettirebilir mi?

Şimdi bu soruya evet elbette, hele Yahudi Lobisi Ameri­ka’da her istediğini eninde sonunda yaptırır diyenler çıkacaktır. Bunu ABD içinde de söyleyenler de var. Hem de bunlar üni­versitelerde, iş dünyasında oldukça kalabalıklar ve biz bu kişile­rin kimi söz ve yazılarını zaman zaman sizlerle paylaşıyoruz. Amma ben ABD’deki hiçbir Lobilin ABD’ye her dediğini yaptı­rabileceğine hiç ama hiç ihtimal vermiyorum. Biliyorum, biraz tepki alacak bir yaklaşım bu, amma ne yapayım ki, samimi inancım böyle.

Önce ABD denildiğinde nasıl bir ülkeden bahsediyoruz, ona bir göz atalım. ABD isimli ülke şu yeryüzünde 9 milyon 629 bin kilometrekareden fazla bir yer kaplıyor. Nüfusu tam 290 küsur milyon. Silah altındaki asker sayısı bir milyon 500 bine yakın. Silah ve uzay teknolojisi dünyadaki bütün ülkelere tur üstüne tur bindiriyor ve bu ABD Ay’da çay içiyor, Merih’te incinle top oynuyor. Dünyanın dört bir yanında uçak gemileri var ki, kimileri tek başına bir ülkenin savaş gücüne eşit. Atom bombası da var, nötron bombası da var. Hava kuvvetlerinin kullandığı F 117 hayalet savaş uçakları hiçbir ülkede yok am­ma o bunu bile beğenmiyor, yavaş yavaş kullanımdan çekiyor. Bu ABD’de kişi başına düşen milli gelir yaklaşık 40 bin dolar. Yıllık milli geliri ise tam 12 trilyon dolar.

Şimdi siz söyleyin lütfen..

Bir ülke şu yahut bu Lobinin etkisinde kalarak mı bu güce erişmiş? Ve şayet ABD’deki Yahudi Lobisi bu ülkeye her iste­diğini yaptırabiliyorsa bunun bir anlamı da ABD’deki Yahudi­ler yıllık 12 trilyon dolarlık milli hasılayı istedikleri gibi değer­lendirebilir ve 1 milyon 500 binlik o tek başına dünyanın bütün orduları toplamından yüksek ateş gücüne sahip ABD silahlı kuvvetlerini istediği gibi kullanabilir, demek değil midir?

Bunun anlamı budur ve işte bu mümkün değildir..

Böylesine devasa ülkede üç Yahudi ve iki Ermeni’nin iste­diği gibi boru öttürebileceğine inanmak saflık olmaz mı? Elbet­te ABD’de bu Lobilerin etkisi vardır amma esas olan ABD de­rin devletinin bu Lobileri kendi milli çıkarları istikametinde kullanmasıdır. Ve ABD derin devletinin kodları da, bilenler bilir, Osmanlı’dan aktarmadır. Başka türlü cihanşümul, başka türlü emperyal olunamaz çünkü. ABD’nin Osmanlı gibi başarılı olamayışı, adaleti pas geçip sosyal ve ekonomik Darvinizm’i ayakta kalabilmenin tek şartı zannetmesindendir.

ABD derin devleti Türkiye ile İpleri koparmanın 9 milyon kilometrekarede yaşayan 300 milyon Amerikalının ve yıllık 12 trilyon dolarlık gayri safi milli hasılasının hayrına olduğu kara­rına vardığında, ABD’nin bütün organlarından Ermeni soykı­rım yasası geçer, geçmekle kalmaz, ABD’yi yönetenler tutar meseleyi BM’ye taşır, bugün İran için ne düşünülüyorsa o gün Türkiye için de benzerleri devreye girer, mesela, bizi soykırımı kabule zorlamak için değişik ambargolarla ilk adımlar atılır. Bugün Irak’ın kuzeyindeki ayrılıkçı Kürtler Yahudi Lobisi­nin etkisiyle ve belki biraz İsrail’in hatırı için arkalanıyor ve yine bugün İran’a baskılar ABD’deki Yahudi Lobisinin kışkırtmasıy­la ve İsrail’in korkularını teskin için sıkıştırılıyor amma işin aslı, bu plan, ABD derin devletinin 100 yıllık bir plânı, yani 290 milyon obez Amerikalının önümüzdeki 30-40 yıllık çıkarı için, yani petrol içindir, doğalgaz için ve 12 trilyon dolarlık milli hasılaya ket vurma ihtimali her geçen gün yükselen Çin ve Rusya’nın her bakımdan önünü kesmek içindir.

İşin içindeki din faktörü ise çok daha başka bir şeydir…

Peki ABD’deki Yahudi ve Ermeni Lobileri Türkiye için hiç mi tehlike değildir?

Olmaz olur mu, hem de iki yönlü tehlikesi vardır. Birinci tehlike, ABD’nin her iki Lobiyi Ankara’dakileri korkutmak ve kandırmak için kullanmasıdır. Mesela, “Ben Ermeni Lobisine direnirim amma sen İncirlik’ten İran’a saldırmama göz yum” demesidir.

İkinci ve asıl gözden kaçan amma Türkiye aleyhine netice alan tehlike ise ABD derin devletinin değil de bizzat bu Lobile­rin, “Ben ABD senatosu ve Beyaz Saray’da etkiliyim” diyerek Ankara’yı kullanması mesela, Yahudi Lobisinin, “Ermeni tasa­rısını bu yıl da durduracağım!” vaadiyle Türkiye’den nemalanması, meselâ Suriye sınırındaki mayın temizleme işini Ya­hudi şirketlerine kotarmasıdır.

(Yeniçağ, 19.02.2006)

34 Özel Tim yiğidini Amerika mı şehit etti?

Genelkurmay’a bağlı Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı timler tarafından 1998’de yakalanarak Türkiye’ye getirilen ve yargılanıp ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına çarptırılan “Parmaksız Zeki’ kod adlı Semdin Sakık’, zaman’da (11 Hazi­ran) yayımlanan röportajında avukatı Vedat Eren’in ağzından, ” 16 Mayıs 2001 tarihinde Malatya’da düşen askeri uça­ğa ilişkin kendisine, “Beni Irak’tan getirenleri götürdüler. Beni Irak’tan Türkiye’ye getirenler bu uçaktaydı. Ve içlerinde Yeşil de vardı” diyor ve ilave ediyordu:

“- Uçak Diyarbakır’dan kalkmıştı, Malatya’ya gidiyordu.(…) Gerçi o Ben biliyorum, bana bilgi geldi. Bir ekip işi bu ve tasfiye edildiler.” Semdin Sakık’a göre güvenlik birimleri içerisinde tasfiyeci hareketler var. Birinin işi bitince diğeri onu tasfiye ediyor…”

Gazeteci yazar Uğur Yıldırım Sakık’ın bu iddialarını, “Üç büyük yalan” olarak niteliyor ve şöyle diyordu:

“- Sakık’ı getirenler ölmemiş, hayatlarını huzur içinde sür­dürmektedirler. Bunu öğrenmek için bir iki telefon kâfidir. İkin­cisi, Yeşil’in öldüğü de yalandır. Yalanların üçüncüsü İse, bü­tün sınıflardan ve en seçkin unsurlardan oluşan 34 askeri taşı­yan CASA uçağını Türk devletinin düşürdüğü yalanı. En vahim olanı da bu. Güya Sakık’ı getirenlerin işi bitmiş, devlet de onla­rı tasfiye etmiş! Üstelik bunu Türk subayları Sakık’a söylemiş!”

Gazeteci yazar Uğur Yıldırım soruyordu:

“-Sakık neden bu dönemde bu yalanları söylüyor?

Neden Türk Ordusu’na 5 yıl önceki olayla ilgili alçakça ifti­ra ediyor? Ve neden eli kanlı bir teröristin ipe sapa gelmez iddiaları hiçbir sorgulamaya tabi tutulmadan gazetelerde yer bulabiliyor?”

Evet, dün bıraktığımız yerden Uğur Yıldırım’ın yazdıklarını özetleyerek nakletmeye devam ediyoruz:

“CASA uçağının düşmediği, düşürüldüğü doğrudur.

Uçak, içindeki personelle Kuzey Irak’tan Diyarbakır’a gel­mişti. Bu satırların yazarı, olaydan sonra 5 bin saat civarındaki uçuş tecrübesiyle, Hava Kuvvetleri’nde “çift köprülü bröve” takan az sayıda subaydan biriyle, “pilotların pilotu” olarak anılan ilk jet uçuş öğretmenlerinden emekli Hava Pilot Tümge­neral Arslan Öner’le röportaj yapmıştı. Herkesin röportaj tekli­fini reddedip bizi kabul etme nezaketi gösteren rahmetli gene­ral Öner’i saygıyla anıyorum. Öner, şöyle demişti: “Eldeki veri­lere göre, uçağın kumanda sistemine sabotaj yapılmış! Gabre’de kumandaya müdahale var. Hiçbir pilot bunu engel­leyemez. Bakınız, gabre değil de olay pikede olsa uçağı indire­bilirsiniz. (…) Gabre’de ise sürat sıfıra iner, en tehlikelisi budur. Adam gabre kumandasını bozdu. Motorlar çalışsa dahi, ku­mandanın gabre’sini bozdun mu, tayyare olduğu gibi ya sağa, ya sola yıkılır ve dimdik aşağı iner ve virile girer. Pilot bu anda şaşırdı, kaldı. Tayyareye hakim olmak istiyor, gabre’den kur­tarmak istiyor, yere çakıldı. Bu yüzden konuşma yok. Adam öyle sabotaj yapmış ki, bu uçağın uçmasına kati olarak mani olmaktır. Eskiler ‘pertevtez’ derler. Benim kanaatim budur.”

***

Uzatmayalım, Öner, sabotajdan ABD’yi sorumlu tutuyor­du. Öner’in açıklamalarına ne bir tekzip geldi, ne de bir dava açıIdı. Dahası CASA uçağının düşmesiyle ilgili yapılan resmî açıklamada da, “Olay kazadır” denmedi. Türkiye CASA uçak­larını her türlü saboteye rağmen üretti ve kullanmaya devam etti. Uçağın düştüğü Malatya’da, şehitlerin anısına bir yer ya­pıldı. Açılışını Tuğgeneral Abdullah Kılıçarslan yapmıştı. Hani geçen yıl Ankara da bir törende herkesin önünde Amerikan Maslahatgüzarı Nancy McEldovvney’i uyararak, “Türk devletini kurana Türk halkı denir. Türkiye halkı diye bir şey yok, tek halk var, Türk halkıdır” diye çıkışan (11 Eylül 2005) Abdullah Kılıçarslan.

Uğur Yıldırım şu satırlarla bitiriyor yazısını:

“İtirafçı Sakık, ille de anlatmak istiyorsa,Amerikan Delta Force’unun (Özel Kuvvetler) PKK’ya verdiği Stinger’ları anlat­sın. Amerikalı parlamenter Porter’ın eşinin Öcalan’la buluşma­sını anlatsın. Albay Dick Naab’la PKK üst yönetiminin nasıl haberleştiklerini anlatsın. PKK’nın Kuzey Amerika sorumlusu­nun doğrudan CIA’nın kefil olmasıyla mahkemede nasıl ser­best kaldığını anlatsın. Kesire Öcalan’ı neden MOSSAD’ın ko­ruduğunu anlatsın.

(www.19mayisl919.com.tr)”

                                                                                                       (Yeniçağ, 01.08.2006)

Soralım Ahmet Türk’e,  “ABD kardeş, Türkiye katil mi?”

Demokratik Toplum Partisi Genel Başkanı Ahmet Türk, partisinin İstanbul İl Başkanlığı’nca tertiplenen, “Gelecek Barış­tadır” Şenliği’nde, “Türkiye’de barış ortamının gelmesini, insan haklarına dayalı bir toplum yaratılmasını istediklerini” dedikten sonra, Öcalan’ın posterleri altında sözlerini şöyle sürdürmüş:

“- Türkiye’de barış ve sükûnet ortamı bazı çevrelerce bal­talanmak isteniyor. Hırant Dink’in öldürülmesi, barışa, demok­rasiye vurulan bir darbedir. Ülkemizde farklı etnik gruplar var. Bunlar bir zenginliktir ve önemli olan da bunları bir arada tu­tabilmek, yaşatabilmektir. (…Nerede olursa olsun barışın, kardeşliğin takipçisi olacağız.”

Maşallah Türk’ün ağzından bal damlıyor öyle değil mi?

Şimdi biz Ahmet Türk’e, “Türkiye’deki barış ve demokra­siye vurulan darbelerden PKK örgütüne ait olanlar hangileri?” diye sorsak, her zaman yaptığını yapacak, PKK’yı terörle yan yana getirmemek için bütün hünerini gösterecektir.

Sen bütün dünyanın “Terör örgütüdür” dediği bir cinayet şebekesine, Türk-Kürt demeden köyleri, mezraları, şehirleri basıp kundaktaki çocukları bile bir karış uzunluğundaki bakır mermilerle delik deşik eden katillere terörist demez, onlardan, cinayet işlerken güvenlik güçleri tarafından öldürülenlerini, “şehidimiz” diye bağrına basarsan ve böyle bir düşüncede olmana rağmen Türkiye’deki kanunlar sana parti kurma, dev­leti itham altında bırakan söz ve davranışlarda bulunma imkanı verdiği halde, hâlâ, siyasetçi olarak demokrasiden ve birey olarak insan haklarından faydalanma eksikliğim var iddiasında bulunursan, kusura bakma; ne ‘barış’ senin ağzına yakışıyor, ne ‘demokrasi’ ve ‘insan hakları’..

“Kürt ve Türk hakları üzerinde kimsenin oyun oynamama­sı” gerektiğini söylüyorsun, tamam, güzel de, Doğu ve Güney-doğu’da Kürt halkı üzerinden Türkiye’yi karıştırmak, ülkedeki barış, huzur ve demokrasi ortamını kaosa dönüştürmek isteyen kim?

Tabii ki aynı şeyleri Irak’ta kim yapıyorsa, o.

Yani Başta Amerika ve İngiltere, tabii bir de İsrail.

Bunun böyle olduğunu sizin daha önceki partinizin Bat­man İl Başkanı söyledi, “Amerikalılar bize geliyor, ayrılıklarınızı öne çıkartın diyor. Bölgemizde Kürtler üzerinden Türkiye’ye kirli bir tuzak kuruluyor!” dedi, peki siz ne yaptınız?

Hatırladınız mı?

İl başkanını ânında görevden aldınız, çünkü, Türk devleti­ne ağza alınması abes olan her türlü sözü söylerken, Coni’nin devletine toz kondurmuyorsunuz.

Evet, ABD’yi tabii müttefik addediyor, Türk devletine, elektriğini, suyunu, okulunu, yolunu, hastanesini, toprağını kullandığınız, vergilerinden maaş aldığınız kendi devletinize kem gözle bakıyorsunuz; görüntü bu.

Öyle olmasa, “Amerika Türkiye’yi karıştırıyor!” diyen Batmanlı Kürt niye “Kovulacak adam” olsun ki..

Bir Batmanlı değil ki bu hâlinizin örneği..

Muş’ta da benzerini, hata beterini yaptınız..

Tarih 19 Temmuz Çarşamba.

Yıl 2006.

İlçe Varto.

DTP’li Belediye bir panel düzenliyor.

Konuşmacılardan biri de İnsan Hakları Derneği eski Baş­kanı Akın Birdal.

Hani bir kere olsun, “PKK terör işliyor” dememiş bir “İn­san Hakları” savunucusu?!..

Akın efendi bu panelde, ne Doğu ve Güneydoğu’yu kasıp kavuran ağalık sisteminden bahsetti, ne PKK’nın yakıp yıktığı köyler, söndürdüğü ocaklardan.

Tabii Türkiye Cumhuriyeti’ne verdi veriştirdi..

DTP’li Belediyenin tertiplediği bu panelde Akın efendiyi dinlerken sızlayan vicdanlar da vardı. Bu vicdandan biri de, Varto ilçesi Cumhuriyet Mahallesi Muhtarı Niyaz Bingöl’ün vicdanıydı..

Dayanamadı, itiraz etti:

“- Amerika ve AB kardeşi kardeşe vurduruyor, Kürt kö­kenli kardeşlerimizi emperyalizmin piyonu yaptırmayız!”

Söyle Sayın Türk, Varto ilçesi Cumhuriyet Mahallesi Muh­tarı Niyazi Bingöl kardeşimizin bu sözleri yalan mı yoksa haki­katin ta kendisi mi?

Bu soruyu dünyanın her yerinde parmak kadar çocuğa sorsan cevap aynıdır:

“- Amerika ve AB kardeşi kardeşe kırdırıyor!”

Muhtar bu sözleri söyleyince bir şakırtıdır koptu..

Hayır, DTP’lilerin hakikati alkışlayan ellerinden gelmiyor­du bu şakırtılar, muhtara indirdikleri tokatlardan geliyordu..

Sonra tekmeler, yumruklar..

Ve:

“- Öldürün!”

Naraları…

Ardından hastane, ardından darpların neticesi verilen ra­por.

Mesele Varto Cumhuriyet Savcılığı’na İntikal etti.

Doğrusu, Muhtar hak etmişti, sen DTP’li bir gurubun için­de ABD’ye nasıl laf söyleyebilirsin ki?! Arkadaşımız Ceyhun Bozkurt o günlerde Muhtar Niyazi Bingöl’le görüştü, mağdurun anlattıkları önümde duruyor, bakıyor-bakıyor, “Sen neymişsin be Amerika!” ve siz neymişsiniz be DTP’liler diyorum..

Demek, “Kardeşlik ve barış!” ha..

Bu işbirliği ve bu kafayla mı?

(Yeniçağ, 01.08.2006)

O yarbay yalan söylüyor

Amerikan Silahlı Kuvvetler dergisinde çizdiği, Türkiye’nin bir bölümünü masa başında, Irak’ın kuzeyindeki “Kürdistan’a”, üç kuruşluk mürekkep fiyatına peşkeş çekmeye çalışan emekli Amerikan yarbayı Ralph Peters, “Makalemin Türkçe çevirisin­de çarpıtmalar var” diyor ve ekliyor:

“- Gerçekten böyle bir haritanın ortaya çıkması Amerikan çıkarlarına ters düşer! Ortadoğu’da Türkiye’nin sınırları dışında çizilen bütün sınarlar suni sınırlardır.”

Yani, “Türkiye’nin sınırlarına itirazımız yok!”

Oysa, gözümüzün içine baka baka yalan söylüyor. ABD’nin Türkiye’nin sınırlarına itirazı var. Bunu daha işin ba­şında, Sevr’in altında imzası olmasına rağmen aynı imzayı Lozan’dan esirgemesinden anlıyoruz.

Neyse, Amerikalı yarbay bu yalanı kime söylüyor?

Türkiye’de yayımlanan Referans gazetesine. Referans’ta, Türkiye’yi mürekkep maliyetine masa başında parçalayan Amerikalı yarbaya teyp tutan Referans’takiler de, böyle bir haritayı bahane ederek komplo teorileri üretenleri geri zekâlılık­la suçlayarak Amerikan avukatlığına soyunuyorlar. Oysa Ame­rikalı Yarbay Referans’a ve Referans aracılığıyla Türk milletine yalan söylüyor. Referans da yalancıya yalancı şahitlik yapıyor, hayırlı olsun. Ama tarihi hakikatler konuşmaya başladığında ABD’nin daha Sevr’den beri Türkiye’yi tam da işte o haritada­ki gibi parçalamak istediğini haykırıp duruyor. Wilson Prensip­leri ve Sevr işte o Yarbay Ralph Peters’in Amerikan Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde çizdiği bir bölünmüş, parçalanmış Türki­ye’yi işaret ediyor.

Yalnız bununla kalsa hadi o gün öyleydi der geçeriz.

Ama daha Birinci Körfez Savaş’ında, yani Türkiye’nin bü­tün varlığı ile kayıtsız şartsız destek verdiği Körfez Harbi’nin en sıcak çatışmalarının yaşandığı anda bir başka Amerikalı yarbay bakınız Güneri Civaoğlu’una neler söylüyor.

Yıl 1991.

Civaoğlu’nu dinleyelim:

“- Amerikalı Yarbay ile dev Ortadoğu haritasının önünde­yiz. Sağ elinin avuç içini Musul ve Kerkük vilayeti olan alanda gezdiriyor. Ve sakin bir sesle kelimeleri tane tane seçerek anla­tıyor:

‘- İşte Kürt devleti burada kurulur. Savaş bitecek, Saddam çökmüş olacak. Yörede devlet kalmayacak. Devlet otoritesin­den yoksun boşluk doğacak. Kürtler bir devlet kurarak burada­ki boşluğu dolduracaklar. Türkiye’den toprak isterler.!”

Başka söze hacet var mı?

Wilson Prensipleri ve Sevr’deki Amerikalıların Kürt devle­ti özlemine birileri “Bazı Amerikalı yarbayların fantezisi” diyebi­lir. Ama daha beteri bu bölgede, bahsedilen o “boşluğu” oluşturmak için Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra, Türkiye’nin de katkısıyla hayata geçirilmedi mi? 36. Paralelin kuzeyinde bir “Güvenli Bölge” oluşturulup o bölgenin güvenliği Türkiye’ye yerleşen Çekiç Güç tarafından sağlanmadı mı? 36. Paralelin kuzeyinde kalan Türkmenlerin yaşadığı bölgeler eğilip büküle­rek paralelin güneyinde gösterilerek Türkmenler Saddam’ın zulmüne terk edilirken aynı paralelin güneyinde kalan Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgeler paralelin kuzeyinde gösteri­lerek, müstakbel Kürt Devleti için coğrafi bir hakikat olan para­leller masa başında eğilip bükülmedi mi?

Bunları da geçelim.

Dünkü yazımızda İncirlik Üssü’nde bir Türk subayına ke­lepçe vurulmasını bahane ederek dile getirdiğimiz hadise olmadı mı? Yani Türkiye toprağında, Adana’daki İncirlik Üssü’nde, 1993 yılının ilk aylarında Türkiye’yi PKK ile oyalamak ve Irak’ın o bölgesinde bir “Kürdistan” kurmak için ABD’nin o güne kadar gerçekleştirdiği faaliyetler konusunda ABD Genel­kurmay Başkanı Orgeneral Shalikashvili’ye bir brifing verilip o günden sonra “Kürdistan’a” gidecek yol için yeni stratejiler üretilmedi mi?

Daha da beteri olmadı mı?

ABD Türkiye’ye, tam da Amerikalı yarbayın masa başında mürekkeple “Kürdistan’a” terk ettiği Türk sınırları içerisine 60 bin asker yerleştirmek için Türkiye’ye müracaat etmedi mi? Bu müracaat TBMM’de kıl payı da olsa bir oy farkıyla reddedil­medi mi? Ve şimdi ABD Dışişleri Bakanı olan Prof. Dr. Condoleezza Rice, Büyük Ortadoğu için aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 22 ülkenin sınırlarının değişeceğini bir makale­sinde açıkça dile getirmedi mi?

Bu amaç için Eşref Bitlis’in uçağına sabotaj yapılmadı mı?

Bu bahiste, “dost” ve “müttefikimiz” olan “Stratejik orta­ğımız” Amerika’nın yüzlerce “sırttan hançerlemesini” sıralaya­biliriz. Hakikat bu kadar ortada iken bizleri “komploculukla” suçlamak ancak bir Amerikalının, o da, hakikati söylemek için değil, amacına ulaşmak gayesiyle gerçeği gizlemek için dile getirebileceği bir iftira, bir töhmet değil midir?

(Yeniçağ, 08.08.2006)

Türk’e Zarar veren Türk’ten zarar göreceğini bilmelidir

“Yahudi Lobisi ABD’de istediği gibi at oynatamaz” görü­şümde ısrar ediyorum.

Yaklaşık 10 milyon kilometrekarelik bir toprak üzerinde yaşayan, yıllık GSMH’sı 12 trilyon doları bulan, dünyanın bü­tün denizlerinde uçak gemileri ile desteklenmiş filolar dolaştı­ran, atom ve nötron bombası sahibi, uzayın en ücra köşelerin­de cirit atan, askeri ateş gücü bakımından dünyanın diğer or­dularını toplamından daha yüksek bir ateş gücüne sahip bir milyon 500 bin kişilik ordu besleyen, fert başına düşen geliri 40 bin dolar olan ABD’de ne Yahudi ne Ermeni Lobisi istedi­ği gibi at oynatamaz; beni böyle bir şeye inandırmak pek hatta hiç mümkün değil..

Bu güç devasa bir güç..

Yenilmez değil devasa bir güç.

Nitekim Vietnam’da yenildi.

Irak’ta da yenilecek inşallah..

Ama devasa bir güç, bu da kesin.

Bir devleti bu güce kim ulaştırdı ise işte onu istediği gibi sevk ve idare edebilen de o güçtür. O güç Amerikan halkının kendini diğer halklardan üstün gören, üzerinde yaşadığı topra­ğı, sahip olduğu devleti ve elinde tuttuğu her türlü nimeti hiçbir millet, hiçbir devlet ve başka hiçbir ülke ile paylaşmak isteme­yen, aksine, başka devlet, millet ve ülkelerdeki her türlü imkân ve nimeti bu güce ilave etmek isteyen, bunun İçin de ötekinin elindekini almak için gözünü kırpmadan öldürmeyi en tabii hakkı sayan nobran, bencil ve tabii ahlâksız bir güç. Yahudiler bu gücün dinamosu olabilir. Bu demek değildir ki ellerindeki her türlü imkânı İsrail lehine kullanacaklar. Hayır, onlar için öncelik Amerika’dır, İsrail sonra gelir. Hiçbir Yahudi ABD’den kalkıp İsrail’e yerleşmek istemez. İsrail’e yerleşenler Yahudilerin yoksulları, itilip kakılmışlarıdır. Yine diyaspora dediğimiz Ame­rika ve Avrupa’daki Ermeniler de Ermenistan’da yaşamak is­temezler. Demek istediğim şu, dünyanın neresinde olursa olsun bir Yahudi’ye, İsrail’de mi yaşamak istersin Amerika’da mı diye bir soru sorulsa, tereddütsüz ABD diyecektir. Aynı şey Ermeni için de geçerlidir.

Öyleyse İsrail’de yaşamayan bir Yahudi ve Ermenistan’da yaşamayan bir Ermeni için öncelik daima yaşadığı Ameri­ka’dır. Aramızdaki farkı anlatabilmek için söylüyorum, amma bir Türk için öyle değildir. Belki bir avuç Türk’ü dışarıda bıra­kacak olursak bu milletin yüzde 95’i dünyanın neresinde ve ne tür imkânlar içersinde yaşıyor olursa olsun onun önüne Türki­ye mi yoksa ABD yahut Avrupa mı diye bir tercih konuldu­ğunda hiç tereddütsüz Türkiye diyecektir. Bir Yahudi yahut bir Ermeni’ye, “Ömrün boyunca İsrail’i görmeyecek, Ermenistan’a ayak basmayacaksın, cenazen bu toprakta kalacak, yine de Amerika mı?” desen, evet, Amerika der. Amma bir Türk böyle bir tercihle karşı karşıya kaldığında tereddüt etmeden “Vata­nım!” diyecek, vatanından uzakta ise, son nefesinde “Vatanım, vatanım!” diye inleyerek ölecektir. İşte benim anlatmak istedi­ğim de bu. Yani biz Türklerin aklıyla baktığımızda Ameri­ka’daki Yahudi Lobisi için İsrail, Ermeni Lobisi için de Erme­nistan öncelikli gözüküyor, bu gayet normal. Amma işin aslı onlar için öncelikli olan Amerika. Çünkü bütün servetleri, bü­tün istikballeri ve nihayet mezarları da Amerika’da onların. Amerika olmazsa, Amerika ekonomik ve askeri bakımdan zaa­fa düşerse kabağın kendi başlarına patlayacağını bilecek kadar akıllılar..

ABD’deki Yahudi ve Ermeni Lobisinin İsrail ve Ermenis­tan için ABD siyaseti ve ABD  ekonomisinden koparabildikleri yahut koparmaya rıza gösterdikleri şey, sadece ABD’ye zarar vermeyecek kadar olanıdır.

Bundan fazlasına ABD’yi böylesine devâsâ bir para, tek­noloji, sanayi ve askeri heyula haline getiren ‘ortak akıl’ izin vermez.

Gerçeği böyle tespit ettikten sonra elbette sıra Türkiye’nin yapması gereken nedir onun cevabını vermeye geliyor. Bir kere ABD’deki Yahudi Lobisine bel bağlamak, ABD’yi bu Lobi yönetiyor kolaylığından medet ummak olur ve nihai olarak zerre fayda sağlamaz. Farkındaysanız Türkiye her yıl bu Lobile­re birkaç milyon dolar da rüşvet verir, beni ABD’nin şerrinden koru der. Siz hiç yılda ortalama 12 trilyon dolarlık mal ve hiz­met üreten bir ülkenin, siz hiç başka ülkelerde gazeteci satın almak için bile 400 milyon dolar rüşvet ayıran bir ülkenin Tür­kiye’den birkaç milyon dolar alan bir Yahudi Lobisi aklıyla hareket edeceğine inanır mısınız?

Ben buna inanmıyorum…

Türkiye’yi yönetenler ABD’nin zararından emin olmak ve faydasını temin etmek için Türkiye’nin güç ve imkânlarının farkında olmalı, millet ve devletine güvenmeli, aleyhte bir adım atıldığında bundan zararlı çıkacak olanın bu adımı atanın ola­cağı muhatabına hissettirilmelidir.

En etkili Lobi budur.

ABD derin devleti, attığı adımla zarar göreceğini bilecek, sonra da Yahudi yahut Ermeni Lobisinin etkisiyle o adımı yine de atacak, öyle mi?!

ABD o hale geldiyse kendisi için geri sayım başlamış de­mektir..

Keşke öyle olsa…

(Yeniçağ, 01.8.2006)

Misyoner siyasetçi, bürokrat ve imamlar

Brezilya”da toplanan Dünya Kiliseler Konseyi”ne bağlı ABD Kiliseler Konferansı, üç gün önce ABD Başkanı George Bush yönetimini bir mektupla, “Son yıllarda insanlık ailesini tehlikeye sokan davranışlarda bulunmak”la suçlayıp, “Hile yo­luyla başlatılan Irak savaşında” ABD”nin “Savunmasız Irak hal­kını terör saldırılarına maruz bıraktığını” dile getirmesi ve nihai hüküm olarak da, “Irak”taki savaşın küresel adalet ve insan hakları normlarına aykırı olduğunu” belirtip, “Irak”taki savaştan dolayı derin bir ıstırap içerisinde yas tutuyoruz” diye feryat etmeleri, beni gerçekten çok sarstı.

Konuyla ilgili Türk basınına düşen haberlere göre Brezilya’nın Porto Algere kentinde toplanan Dünya Kiliseler Konseyi, 100″den fazla ülkeden Protestan, Anglikan, Ortodoks ve diğer kiliseleri bünyesinde barındırıyor. Bush”u kibar bir dille “eşkıya” olarak niteleyen Konsey”de ABD”yi bu cinayetlere teşvik eden Evangelistler yok ve tabii Bush ailesinin kökten mensubu bulunduğu kafatasçı tarikat CFR de yok.. Onlar “ka­os” istiyor, onlar petrolü, doğalgazı, altın ve elması ile, onlar su kaynaklan ve verimli topraklan İle, onlar pazarları ile dünyayı istiyor; onlar bu amacın tahakkuku için “kan dökülsün” istiyor. Önceleri, Evangelist-CFR ittifakının bu tuzağını fark edemeyen birtakım Protestan, Ortodoks ve Anglikan kilisesi mensupları işte şimdi, “Hayır” diyorlar, “Siz katilsiniz” ve (Haçlılar adına) “İşlediğiniz cinayetlerden dolayı (biz diğer Haçlılar) yas tutuyo­ruz” diyorlar.

İşte bizi sarsan da bu…

Çünkü bu CFR, bu Evangelist saldırılar Ortadoğu’ca Tür­kiye dahil 22 devletin sınırlarını değiştireceğini deklare etmiş, Kerkük, Musul ve Telafer”de Türkmenleri kitleler halinde kat­letmiş, 11 noktada Türk askerinin başına çuval geçirmiş, 150 bin Müslüman”ı öldürmüş, camileri Haçlı kışlası haline çevirip Ebu Garip ve Irak’ın başka bölgelerindeki cezaevlerinde binler­ce Müslüman’ı işkence ve aşağılamaların en şerefsizcesine tabî tutmuş, Irak’ı fiilen üçe bölmüş, Kandil Dağları’nda PKK’nın hâmisi kesilip, işgali altındaki her metrekarede aç ve sefil bırak­tığı Müslüman halkı sıcak aş ve İncil içindeki dolarlarla Evangelist kiliselerin kucağına itmiş ABD’yi Türkiye’de ne siya­setçiler, ne bâzı Islâmî cemaat İmamları, ne bürokratlar Dünya Kiliseler Konseyi’ndeki papazlar kadar eleştiremiyor, biz eleşti­rince de “önü kesilmesi gereken dip dalga” olarak suçlanıyo­ruz..

Evet, 100 ülkenin Ortodoks, Katolik ve Anglikan papazları Evangelist ve CFR’nin tetikçisi Bush’u Ortadoğu’da haksız bir savaşın eşkıya başı olarak suçlarken Türkiye’deki siyasetçiler bir Evangelist-CFR plânı olan “Büyük Ortadoğu Projesi’nin taşeronluğuna soyunuyor, biz “Hayır, Müslüman Türk kendi eliyle kendi yüreğine Haçlı tetiği çekmemeli” dediğimizde, “De­ğişen ve globalleşen dünyayı” doğru okuyamamakla suçlanıyo­ruz.. Aynı namlu, “Dinlerarası Diyalog” ve “İbrahimî Dinler” bahsinde de bize çevriliyor, “Anlamıyorsunuz, görmüyorsunuz” diye “vurulan” biz oluyoruz,.

■ İşte benim misyonerlik dediğim bu…

Bu ülkenin kimi cemaat önderleri, bu ülkenin kimi siyasetçileri, kimi bürokratları ve pek çok gazetecisi, öğretim üyesi Türk milletinin haklılığını dönüp Avrupa ve Amerika “ya anlatacakları ve ABD’nin Irak’ı İşgalini lanetleyecekleri yerde, dönüp bize CFR’nin, Evangelist kilise ve Avrupa’nın, haklılığını, ABD’nin Irak’ı işgalinin ve İran’ı tehdit etmesinin haklılığını anlatmak için çırpınıyorlar.

Kardeşim siz kimin sözcüsüsünüz?

Yaptığınızın misyonerlikten farkı ne?

Ermeni bahsinde Haçlı, insan hakları bahsinde Haçlı, din özgürlüğü bahsinde Haçlı demokrasi bahsinde Haçlı haklı, öyle mi?

Peki hep sizin Batı bizim Haçlı dediğimiz mihrak haklı ise Bosna’da ve Ruanda’daki katliamlar, Irak ve Afganistan’ın işgal edilmesi ve Afrika’da her yıl yüz binlerce insanın açlıktan ölme­si, Filistin’de İsrail zulmü, Doğu Timor’da hortlatılan Hıristiyan devleti neyin nesi?..

Tek bir Müslüman ülke hiçbir Batı ülkesinin iç işlerine karışmıyorken nasıl oluyor da ABD başta olmak üzere bütün Hı­ristiyan ülkeler Türkiye başta olmak üzere bütün Müslüman ülkelerin içişlerine karışma hakkını kendinde görüyor?

Ve sizler nasıl oluyor da bu müdahaleleri bize pazarlayabiliyorsunuz? Bari, Kanada’da ABD’nin maskesini düşüren pa­pazlardan utanın!

(Yeniçağ, 20.02.2006)

Cemil Çiçek’ten Rusya Gizli Servisi ile görüşen Bartholomeos’a veryansın

Noel Baba Vakfı Başkanı Muammer Karabulut/’Fener Rum Patrikhanesi”nin İstanbul dışında metropolit bulundurma yetkisi yok. Bu hem Lozan’a hem Anayasa’daki ilgili maddelere hem de kanunlara aykırı bir durum” diyor,.

“Noel”ci Karabulut’un bu “Bartholomeos teşhisi” doğru.

Ama gecikmiş çook gecikmiş bir doğru. Hani trafik kazası sonucu yaralılar öldükten sonra cankurtaranın veya mahalle küle döndükten sonra itfaiyenin gelmesi gibi bir şey.. Çünkü Bartholomeos atı almış, terkisinde bazı imamlar ve Masonlarla beraber Eyüp Kaymakamlığı ve Üsküdar sınırlarını aşarak An­talya’dan Şanlıurfa’ya, AB’den ABD’ye, Vatikan’dan Türk’ün iftar sofralarına kadar Haç ve Cübbesi’ni sokmadık yer bırak­mamıştır. Şimdilik bir Moskova’ya sokulmuyor, o kadar..

Oysa Cemil Çiçek, M.Faruk Mercan’a, “İstanbul’daki Fener Ortodoks Patrikhanesi”nin, Eyüp Kaymakamlığına bağlı bir şube müdürlüğü seviyesinde olduğu halde; Fener Patriği’nin son bir buçuk yıl içinde dışarıdan gelen 70’e yakın siyasi heyet ya da kişilerle görüştüğünü” söylemiş.

Amma ne zaman?

Ta 1995 yılında.

Biz, 26 Şubat 1995 günkü Zaman gazetesinin yalancısıyız.

Çiçek’i dinlemeye devam edelim:

“Son olarak geçtiğimiz hafta içinde Türkiye’de bulunan ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke ve Rusya Gizli Servis Şefi Sergey Stepasin’in de Fener Patriği ile birer görüşme yaptıklarını anlatan Cemil Çiçek” bakınız durumu nasıl özetlemiş:

“- Bu durum fevkalade calib-i dikkattir!”

O gün Sayın Cemil Çiçek, “Son yıllarda Patriğe yurt dışı temaslarında “devlet başkanı statüsü uygulandığını” hatırlatıyor ve ardından, “Bütün bu gelişmeler, İstanbul’da Vatikan statü­sünde bir Ortodoks devleti kurulması yönünde ciddi işaretler” diyor. Sayın Çiçek 1995 Şubatının son günlerinde, yıllardır siyasetin içinde bulunan ve yıllarca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde bakanlık yapmış bir “devlet adamı” olarak, “Gümrük Birliği sürecindeki Türkiye”nin bir yandan Kıbrıs, diğer yandan da Fener Patrikhanesi ile kıskaca alınabileceğine” dikkatleri çekiyor…

Yine o gün Cemil Çiçek, “Batı Trakya”daki soydaşlarımıza yönelik Yunan zulmünün tüm hızıyla sürdüğünü, İskece Müftü­sü Mehmet Emin Aga’nın Lozan Antlaşmasına aykırı olarak halen hapiste olduğunu, Fener Patriği’nin ise Lozan Antlaşma­sına aykırı olarak, zararlı faaliyetler içerisinde bulunduğunu” üzerine basa basa söylüyor.

Köprünün altından çok sular geçti…

Bartholomeos hiç değişmedi üstelik biraz daha pervasızlaştı…

Ama Zaman çook değişti, çook..

Zaman ve STV artık “İbrahimi Dinler” ve “Dinlerarası Di­yalog” sürecindeler. Artık onlara Patrik Bartholomeos için “Lozan”ı deliyor” ve “Zararlı faaliyetler içerisinde” dedirtmek pek mümkün değil..

İnsan merak ediyor..

Çiçek’e ne oldu?

Sayın Cemil Çiçek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ada­let Bakanı ve AKP Hükümetinin sözcüsü olarak Fener Rum Patriği Bartholomeos karşısında,   1995’teki Cemil Çiçek mi, yoksa kendileri de Zaman’a mı uydular?

1995’in Şubat’ında Sayın Çiçek, Fener Patriği Bartholomeos’un faaliyetleri hakkında mevcut hükümetin ka­muoyuna doyurucu bir açıklama yapmasını istiyor ve o gün­lerde toplanacak o günkü partisi ANAP gurubunda konunun görüşüleceğini imâ ediyor…

Diyalog”cular dışında herkes Patrik Bartholomeos”un İs­tanbul’a “Konstantinopolis” demesinden ve kendini “Ekümenik Patrik” ilân etmesinden ciddi endişe duymakta olduğu şu gün­lerde, Sayın Çiçeğin Adalet Bakanı olduğu AKP hükümetinin kamuoyuna Bartholomeos”un faaliyetleri ile ilgili “doyurucu bir açıklama yapması” gerekmiyor mu? Mesela ben merak ediyo­rum, on yıl önce Rusya Gizli Servis Şefi Sergey Stepasin’le görüşen Bartholomeos, bugün de yabancı ülkelerin gizli servis şefleriyle görüşüyor mu?

Bu ve benzer merakları gidermek için de olsa Bartholomeos hakkında, iktidarın Türk milletine “doyurucu açıklamalar yapması” gerçekten gerekiyor.

Gerekiyor, çünkü…

Bartholomeos bugün 1995’teki “Gümrük Birliği süreci”nin de ötesine geçmiş, AKP usulü “AB süreci” yüzünden bugün artık başka ülkelerde “devlet başkanı gibi” değil bizzat “devlet başkanı” olarak karşılanmaya başlanmış ve Türkiye Cumhuri­yeti Devleti Bartholomeos tarafından uluslar arası platformlar­da şikâyet edilir olmuştur…

Daha dün Bartholomeos Ayasorya’nın yarısının kilise ol­masını istemedi mi? Ve onlar işe hep böyle “kıyısından-köşesinden” girmezler mi? Bugün “Yarısı sizin, yarısı bizim ol­sun” diyenler yarın meseleyi, “Hepsi bizim” noktasına getirmez­ler mi?

Hep böyle olmuyor mu?

(Yeniçağ, 22.02.2006)

Milli Güvenlik Kurulu’nda bir Mason

Defne Mason Locası Üstadı Muhteremi Mustafa Ağaoğlu, “MGK”nın kara kutusu” olarak anılıyormuş.

7 Şubat 2006 tarihli Zaman’dan birlikte okuyalım:

“Mustafa Ağaoğlu, 1975 yılında 35 yaşındayken MGK Genel Sekreterliği 1.Hukuk Müşavirliğine atandı. 12 Eylül”e giden süreci adım adım yaşadı. İhtilalin ardından MGK Yasası”nı hazırladı.”

Demek ki 12 Eylül’cüler MGK gibi çok önemli bir kuru­mun anayasasını hazırlamakla bir Masonu görevlendirmişler.

Peki, bilerek mi?

Elbette…

Çünkü Defne Locası Üstad-ı Muhterem’i Mustafa Ağaoğlu, “Kendime saygı gereği Mason olduğumu gizlemedim” dedikten sonra, “Askerlerin Mason derneklerine üye olmaları yasaktır; ama benim 30 yıl MGK’da görev yapmam rahatsızlık oluştur­madı” diye kendisi söylüyor.

Zaman gazetesi, “Kırmızı Kitap” ve “Gizli Anayasa” olarak bilinen “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi”nin hazırlanmasında aktif rot oynadığını belirttiği Mason Mustafa Ağaoğlu’nu takdi­mi şu satırlarla sürdürüyor:

“28 Şubat sürecinde alınan birçok kararda imzası olan Ağaoğlu, kararların uygulanması için oluşturulan Başbakanlık Takip ve Koordinasyon Kurulu’nda görev yaptı.”

Şimdi bu bilgiler ışığında 28 Şubat sürecini, Atatürk’ün Masonlarla ilgili görüşleri ve Mason Localarını kapatmasıyla ilgili kararlarını da düşüncelerinin içine katarak milletimin bir kez daha gözden geçirmesinde fayda yok mu?

Tabii “28 Şubat” denildiğinde Çevik Bir’i meselenin içine katmadan olmaz. Çünkü sayın Bir, bir bakıma 28 Şubat süre­cinin lokomotifi idi. Emekli olduktan sonra ABD’deki Yahudi Lobileri ile Erdoğan arasında koordinasyon sağladığı basında bir hayli yer alan Çevik Bir’in, Masonları nasıl gördüğünü Milli­yetten Serpil Yılmaz 2 Mayıs 2001 tarihinde, “Çevik Bir”in Mason toplantısı” başlıklı yazıda anlatmıştı.

Çevik Bir bakınız Masonları nasıl görüyor ve bir Mason organizasyonunda yer alışını nasıl değerlendiriyor:

“O kadar güzel örgütlenmiş, zamanında hangi konuyu se­çeceğini bilen ve pozitif enerji veren bir sivil toplum örgütü ile beraber olmaktan mutluluk duyuyorum.”

İşte 28 Şubat bu Çevik Birlerin işte bu Ağaoğlu’ların süre­ci..

Defne Mason Locası üstadı, eski MGK ve Başbakanlık Ta­kip ve Koordinasyon Kurulu görevlisi Mustafa Ağaoğlu, “28 Şubat” sürecini bir “müdahale” olarak kabul ediyor ve Erbakan’ı, “Müdahaleye davetiye çıkarmakla” suçluyor. Mason aklı ve Mason kültürü ile bakıldığında yani “Üstat” AğaoğIu”na ve tabii Çevik Bir’e göre “müdahaleye davetiye” çıkaran eylemler şunlar:

“Başbakanlıkta tarikat liderlerine verilen iftar yemeği.”

” Sincan”daki Kudüs gecesi!…”

O günlerin Hürriyetlerini, Milliyetlerini, Sabahlarını ve di­ğer gazete ve televizyonlarını hatırlayınız… Onlar da Erbakan’ın Başbakanlık’ta verdiği yemeğe ve Sincan’daki “Kudüs Gecesi”ne “Masonca” baktılar ve milletin beynini, “Ama bu kadar da olmaz ki, tarikat liderlerine başbakanlıkta iftar verilmez, Sin­can’da Kudüs Gecesi de yapılmaz ki” dediler, dedirttiler…

Belki şimdi bile pek çok kişi bu akılla düşünüyordur öyle değil mi?…

Hayır ey millet, hayır…

Aklınızı başınıza toplayın ve vicdan ehli olun…

Rahmetli Atatürk’ün ‘Yahudi uşakları” diye huzurundan kovduğu ve kapattırdığı Mason tarikatına üye hatta Loca baş­kanı olan birileri MGK’da herkesin bilgisi dahilinde onlarca yıl görev yapacak, MGK’nın yasasını hazırlayacak amma, İslâm rengi taşıdığı için kimi kişiler Başbakanlık konurunda bir iftar yemeği yiyemeyecekler, öyle mi?

Yahu adamlar bir defa iki kaşık çorba içip gittiler, bu mu Türkiye Cumhuriyeti için tehlike, yoksa, Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderini doğrudan ilgilendiren “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin hazırlanmasına Atatürk’ün tehlikeli görerek huzurun­dan kovduğu Masonların ciddi katkılar yapması mı?

Bugün, Müslüman önderlere ramazanda Bush bile yemek veriyor, Allah’tan korkun, insafa gelin…

İkincisi…

Burası Türkiye…

Bu halk Müslüman bir halk…

Filistin’de ise Müslümanlara karşı bir Yahudi soykırımı var. Bunu ancak bir Yahudi inkâr eder.. Türkiye’de Müslümanların Filistin’deki zulmü protesto ermeleri, bunu piyesteştirmeleri, bu piyese bir Belediye Başkanı’nın katılması İsrail’i rahatsız etsin tamam da, Türk hükümetini, Türk askerini, Türk milletini niye rahatsız etsin!

Asıl rahatsız olunması gereken Filistin’deki Yahudi zulmü değil mi!

(Yeniçağ, 14.02.2006)

Diyalog, Hamas ve Irak gerçeği

Günlerdir, Prof. Dr. Suat Yıldırım’ın, hazırladığı Kur’ân-ı Kerîm mealine, İncil ve Tevrat’tan göndermeler yapmış olma­sını tartışıyoruz.

Söyleyin Allah(c.c) aşkına cemaati Guantamano ve Ebu Garip’te işkence gören, Kitabına Haçlıların bevlettiği, vatanları müstevlilerce işgal edilmiş, tersaneleri, maliyeleri, mâdenleri Hıristiyan ve Musevilerin eline geçmiş; kültürü talan, hürriyeti yalan bir Müslüman coğrafya ve bir İslâm ümmeti bugün bunu mu tartışıyor olmalıydı?

Yoksa bugün biz durumdan nasıl kurtulması gerektiğinin yollarını arıyor mu olmalıydık?

Deniyor ki, bahsi geçen meal “Diyalog sürecinden” önce basıldı.

Olabilir. Lâkin, başa işte bu haller geldikten sonra, yapıla­nın yol açabileceği tahribatlar göz önüne alınarak geri dönül­meli değil mi?

Ayrıca bahsi geçen meali kaleme alan Suat Yıldırım Hoca’nın “Diyalog süreci” başlamadan önce kaleme aldığı bir ya­zıyı Meltem Televizyonunda, “Şartlara Uydurulmuş Misyonerlik/Dinlerarası Diyalog” kitabının yazarı Müslim Karabacak, seyircileri ile paylaştı.

O yazısında Yıldırım Hoca, özetle, “Dinlererası diyalog bir misyonerlik faaliyetidir” diyor. Gelin görün ki biz Hocanın ara­dan beş yıl geçtikten sonra, 8 Aralık 2003 tarihli Aksiyon Dergisi”nde “Diyalogu” övdüğünü ve “Müslüman ve Hıristiyan ümmetlerin, Hz. İsa’nın şahsiyeti etrafında bütünleşerek, hem kendilerini hem de bütün insanlığı kurtarmaya yönelmeleri, hepimizin ideali olmalıdır” diye yazdığını görüyoruz.

Kur’ân-ı Kerîm meali arasına tahrif edildiği Musevi ve Hı­ristiyanlar tarafından da kabul edilen Tevrat ve İncil’den refe­ranslar serpiştirmek ve serpiştirilen referansların Kur’ân’ın kas­tedilen âyetleri ile örtüşmemesi ne Kur’ân’ın sahibi Allah (c.c.)’ın, ne “Yaşayan Kur’an” olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’in tasvip edeceği bir şey olmasa gerek.

Bu bir..

İkincisi, “Dinlerarası Diyalog”un bir Vatikan Projesi oldu­ğudur. Çünkü projeyi Vatikan finanse etmektedir. “Hoşgörü” ise bir “Vatikan yalanı, bir Vatikan zehri”dir.

Vatikan’ın Hoşgörü’den anladığı, “Ben senin ülkende mis­yonerlik yapayım sen bunu hoş gör. Filistin’de Müslüman ço­cukların kolunu taşlarla kırayım, ben Irak’ı işgal edeyim, ben Kıbrıs’ı Rum’a vereyim, ben Bosna’da üç yıl Müslüman kanı dökeyim, sen bunu hoş gör, çağ dişilik yapma, meselâ cihaddan bahsetme”dir..

Nitekim…

10 Nisan 2005’ta Katar’ın başkenti Doha’da, “Dinlerarası Diyalog” ve “Ilımlı İslâm Projelerinin bir uzantısı olarak, “ABD-İslâm Dünyası Forumu” düzenlendi.

Üç gün süren bu Foruma 35 ülkeden 200 civarında ce­maat önderi, gazeteci, aydın ve siyasetçi iştirak etti. Tartışma­nın sıklet merkezi ABD-Ortadoğu ilişkileri idi. Tabii insan hak­ları ve demokrasi de konuşuldu. Forumun düzenleyicileri Washington merkezli Brookings Institution’du. Kurum adına Doha”ya gelen Peter W.Singer Müslümanlara, “ABD’ye karşı silahı bırakırsanız siyasetten hak ettiklerinize kavuşmanızda sizi destekleriz” sözü verdi. İslâmî cemaatler buna inanamamış olmalı ki, ABD’nin İnsan Haklarından sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Scott Carpenter’e, “Amerika İslamcı partilerin demokratik yoldan iktidara gelmesini kabul edecek mî?” sorusunu yönelttiler.

Cevap şuydu:

“- Kabul etmekten öte, kolaylaştırıyoruz. Irak’ın yeni baş­bakanı İbrahim Caferi İslamcı değil mi?”

İşte “Diyalog” ve “Ilımlı İslâm” yalanı, bu.

Yani “Amaca ulaşmak için Müslüman’ı kullanmak.”

Adam, siz yeter ki demokratik yollardan iktidar olun, biz sizi niye desteklemeyelim diye teminat veriyor..

Peld öyleyse Filistin’de Hamas demokratik yollarla iktidar olmadı mı? Hamas’ı niye reddediyorsunuz?

(Yeniçağ, 26.02.2006)

Hıristiyanlara Bakanlar Kurulu Kararıyla “gizli” arsızı tahsisi

Başta egemenliği olmak üzere Türkiye’nin tersaneleri ve topraklan dahil her şeyi talan ediliyor ve ne acıdır ki bu talanı engellemekle görevli olanlar tam aksini yapıyor, talanı haklı gösterebilmek için Türk insanını iknaa çalışıyorlar.

“Hukuk” diyorlar.

“AİHM kararları” diyorlar.

“İnsan haklan” diyorlar.

Bu hızla’ giderse Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde adacıklar halinde bağımsız devletçikler oluşacağa benziyor.

Nitekim, Adalet Bakanlığı Alt Komisyonu’nda Vakıflar Ya­sa Tasarısı görüşülürken CHP’li üyeler Orhan Erarslan ve Mu­harrem Kılıç küplere bindi ve AKP’li üyeleri,

“Tasan bu şekliyle kanunlaşırsa Ayasofya kilise olur. Hatta Büyükada ve Gökçeada’yı bile kaybederiz” diye uyarmak zo­nanda kaldılar. Kendilerine bu hassasiyetlerinden dolayı teşek­kür ediyoruz. Biz seçimler öncesi zannederdik ki AKP iktidar olsa Ayasofya’yı ibadete açar.

Gerçi bu gidişle de Ayasofya ibadete açılacak ama Fatihin değil Konstantin’in torunları için. Nitekim Komisyonu bilgilen­diren Kırıkkale Üniversitesi Doçentlerinden Ali Akyıldız da CHP’lilerle aynı endişeleri paylaşıyor.

Bu endişeler boşuna değil.

Çünkü AKP iktidarı Batı karşısında tamamen çözülmüş durumda. Şu günlerde Başbakan Erdoğan ABD’ye gidecek ve Bush’tan randevu koparabilmek için çırpındığına dair gazete­lerde yazılıp çizilmedik hiçbir şey kalmadı.

Tıpkı, “Süpürmeyin, kullanın” denenlere ses çıkartılmadığı gibi Bush’tan randevu alabilmek için her yolun denendiğine dair iddialar da tekzip edilmiş değil.

Başbakanın Bush’tan randevu koparma hasreti ile Meclis’-teki bir komisyonda görüşülen Vakıflar Yasasının bir madde­sinden hareketle Ayasofya’nın kilise olma ve Gökçeada ve Büyükada’nın elden çıkma tehlikesi ne kadar alakalı diyebilir­siniz?

Biz de size çok alakalı cevabını veririz.

Çünkü Vakıflar Yasası’na Ayasofya’yı kilise yapabilecek, Gökçeada ve Büyükada’yı tamamen Rum vakıflarına teslim edebilecek maddeler niye konuyor? Elbette AB ve ABD böyle istediği için konuyor.

Tam da bu günlerde Ayasofya’nın Ortodoks kilisesi olarak ibadete açılabilmesi için ABD’de bir kampanya başlatılmış bu­lunuyor. Yunan-Amerikan Birliği Başkanı ve Demokrat Parti’nin Nevv Hampsihre Eyaleti eski başkanı Kris Spiru, “Nasıl mil­yonlarca Katolik Roma’da, milyonlarca Müslüman Mekke’de, milyonlarca Musevi Kudüs’te ibadetini yerine getiriyorsa, biz Ortodokslar da Ayasofya’da ibadet edebilmeliyiz” diyor.

Nihai hedeflerinin Ayasofya’yı Ortodoksluğun Kraliyet Merkezi haline getirmek olduğunu söyleyen Kris Spiru atacak­ları hukuki adımı da söylüyor:

“- Strazburg’daki İnsan ve Dini Haklar Mahkemesi’ne baş­vuracağız!”

Şimdi düşününüz lütfen. Durup dururken Vakıflar Yasası’­na Ayasofya’yı kilise yapacak, hatta, Gökçeada ve Büyükada’yı elden çıkartabilecek maddeler koyan AKP, ABD’nin öylesi ısrar ve baskıları sürer,hele, Strazburg’taki İnsan ve Dini Haklar Mahkemesi’nden bu yönde bir karar çıkarsa, daha da ileri gidilir, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidilir, oradan Ayasofya’nın kilise olması yönünde bir karar çıkartılırsa AB ve ABD karşısında geri adım atmayı “Bir adım önde olmak” olarak tak­dim eden mevcut iktidar zerre direnç gösterebilir mi?

Kesinlikle gösteremez.. Nitekim gösteremediğine dair ispa­tımız, daha doğrusu, AKP iktidarının bir icraatı da var.

Evet, Bakanlar Kurulu’nun 15.06.2004 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmayan bir “gizli” kararından bahsediyoruz.

Karar metni aynen şöyle:

“İstanbul İli, Kadıköy ilçesi, Zühtüpaşa Mahallesi, Dalyan ve Yeni Açılan Yol Sokağında bulunan ve tapunun 783 ada, 6 parsel sayısında Bahçeli Ruhban Medresesi, Manastır ve Mabet vasfıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü adına kayıtlı 2177 metreka­re yüzölçümlü taşınmaz üzerinde ekli 12.5.2004 tarihli ve 243 sayılı Vakıflar Meclisi Kararı çerçevesinde, kaydı hayatla, Asompisyon Rahipler Topluluğu temsilcisi Rahip Alain Fontaine adına intifa hakkı tesisi; Vakıflar Meclisi’nin söz konu­su karanna dayanan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı­nın 1.6.2004 tarihli ve 8321 sayılı yazısı üzerine, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi’nin dostane çözüm anlaşmasına ilişkin 14.12.2000 tarihli kararı uyarınca, Bakanlar Kurulu’nca 15.6.2004 tarihinde kararlaştırılmıştır.”

Yani AİHM 14.12.2000 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’ne, Bu işi aranızda “dostça çözün” diyerek meseleyi Avrupa Kon­seyi Bakanlar Komitesi’ne sevk ediyor. Komite, “dostane çö­züm” diye arazinin Rahiplere tahsisini kararlaştırıyor. Rahipler bu karar hakkında Danıştay’dan görüş istiyor. Danıştay da, “Hayır” diyor:

“-Böyle çözüm olmaz!”

Ama Danıştay’ın itirazına rağmen AKP iktidarı Bakanlar Kurulu kararıyla 50 trilyonluk 2177 metrekare araziyi, Fransa’­da “yasadışı” sayıldığı için Lozan’la da irtibatlandırılması müm­kün olmayan ve Türkiye’de bir tek bile cemaati bulunmayan Asompisyon Tarikatı adına, rahip Alain Fontaine’ne “gizli” kay­dıyla, tahsis ediyor.. O milletten “gizli” verilen topraklar, bu milleti, vatanı, bu milletin toprağı…

Hani egemenlik kayıtsız şartsız milletindi? Millet bu arazi­nin AHİM istedi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi uygun gördü diye, Danıştay’ın itirazına rağmen yasadışı Hıristiyan bir tarikata tahsisini onaylıyor olabilir mi?

Bu gidişle Ayasofya kilise olmaz ve Yunan Amerikan Birli­ği Başkanı Kris Spiru’nun hayalleri gerçekleşmez, yani İstan­bul’da Ortodoks bir devlet kurulmaz mı!!

(Yeniçağ, 07.06.2006)

İstanbul’da kiliseye çevrilen cami

Bu millet yıllardır Ayasofya’da Cuma namazı kılabilmenin hasretini çekiyorken galiba tam tersi oluyor, yâni camilerin kiliseye çevrilmesi yönünde bir süreç yaşanıyor. Evet, dünkü konuya, yani Çamlıca’daki Subaşı Camii’nde kadın erkek karı­şık namaz kılınmaya başlanması hadisesi hakkındaki görüş ve kanaatlerimizi aktarmaya devam ediyoruz.

Bu cür”et İslâm’ın Hıristiyanlaştırılması dolayısıyla da hiç olmazsa kadın erkek karışık namaz kılındığı o anda da olsa o mekânın bir nebze kiliseye benzetilmesidir.

Çünkü, kadın erkek karışık ibadet bir kilise ritüelidir. Ara sıra da olsa, iki erkek arasına bir kadının saf tutarak namaz kılındığı bu camide, bahsi geçen cemaatin liderleri olduğu söy­lenen Ahmet Küre’nin Amerikalı Uoyd Chisholm’la evli kızı Aydan Chisholm, “Namazdan sonra toplanıp sohbet ediyoruz bazen az da olsa içki de içiyoruz” diyormuş. Kadın erkek karışık saf tutup namaz kılan cemaat mensupları. “Bizim içimiz temiz” diyormuş ki, bu tür savunma da ne aklî, ne İslâmi bir izah…

Velhasıl nereden bakarsak bakalım sanki ABD’nin “Ilımlı İslâm” yahut, “Dinlerarası Diyalog” veya “İbrahimi Dinler” pro­jesi ile karşılaşıyoruz.

Kadın erkek karışık saf tutarak cemaatle camide namaz kılmak ve kadınların imam olması İçin fırsat kollamak Amerika’daki Amina Vedud ve Esra Numani’nin Yahudi finansörler desteğinde kadın erkek karışık Yahudi üniversite kampuslarında kıldırdıkları namazlara benziyor ve zaten Vakit’in habe­rinde Amerikalı Jeanette Eadwine de, “Türkiye’yi geleneksel İslam’a terk edemeyiz” diyor.

Peki bütün bunların “Diyalog” yahut “İbrahimi Dinler”le benzerliği ne?

Gayet açık…

Bunların her üçünde de Hz. Muhammed (s.a.v.) yok.

“Diyalog’da Muhammed aleyhisselam anılmıyor.

“İbrahimi Dinler”de Hz. Muhammed (s.a.v.)’den bahse­dilmiyor.

Bütün bunlar ancak Hz, Muhammed (s.a.v) yokmuş gibi davranarak sürdürülebiliyor.

Amerika’daki kadın erkek karışık kılınan Cuma namazla­rında ve kadınların ezan okuduğu imamlık yaptığı namazlarda da Muhammed (s.a.v) yok. Çünkü Peygamberî uygulamada kadın erkek karışık saf tutarak, yani iki kadın arasına bir erke­ğin saf durması veya iki erkeğin arasında bir kadının saf tutma­sı şeklinde bir uygulama yok, yapılmamış.

Ya ne yapılmış?

Erkekler ön safa alınmış. Arka safa çocuklar geçirilmiş. Kadınlar ise erkekler ve çocuklardan sonra kendi aralarında saf tutup erkek imama uymuş, namazı cemaatle öyle kılmışlar. Türkiye’de kadın erkek karışık saf tutarak namaz kılanların, “Bizim içimiz temiz” demeleri insanın vicdanını sızlatıyor. Allah­’ın Resulü ve İslâm’ın tebliğcisi, yaşayan Kur’an Hz. Muham­med (s.a.v.)’in içi temiz değil miydi de, kadın erkek karışık saf tutulmasını men etti? Bugünün insanının içi Hz. Ebubekir(r.a.)lerin, Muhammed (s.a.v) eşleri Hz. Aişe’lerin, kızları Hz. Fatma’ların içlerinden daha mı temiz?

Niyet gerçekten namaz kılmak ve niyet hakikaten Allah(c.c.)’ın rızâsı ise, madem camiye kadar gelinmiş, niye âda­bına, niye sünnete uygun, Peygamberin kıldığı ve öğrettiği şekilde namaz kılınmıyor?

Engel ne?

Siz İslâm”ı Peygamberden daha mı iyi biliyorsunuz?

Bu görüntülerden içi sızlayanların bir kısmı da üzülerek ifade edelim ki düne kadar sünneti ikinci plâna atar bir görüntü veren, her şeyi Kur”an’da bulmak mümkün iddiasında olan Müslüman önderleridir.

Ne acıdır ki Peygamber’in adı geçtiğinde gözünden yaş akanlar da ABD”nin bu “diyalog” ve bu “İbrahimi Dinler” yani “Muhammed(s.a.v)’siz İslâm” tuzağına düşmüş düşebiliyor… Zaten Vatikan, “Bizim için diyalog demek İslâm dünyasını Hıristiyanlaştırmak demektir” diye açıkça söylemiş, kayda geçir­miştir.

Muhtemelen Türkiye’deki misyonerler, Vatikan ve “Büyük Ortadoğu Projesi” ile bölgedeki 22 devletin sınırlarını değiştire­ceğini deklare etmiş ABD, Subaşı Camii’nde kadın erkek karı­şık saf tutarak cemaatle namaz kılınmasından çok mutlu ol­muşlardır.

Bu dönem ne hikmetse hep Hıristiyanları mutlu eden şey­ler oluyor.

Meselâ 2005 yılında da Başbakanlık Takip Kurulu tavsiye­si ile İçişleri Bakanlığı devreye sokularak yazışmalarda “şehit­lik”, “cihat” ve “Gazilik” gibi İslâmî ve tabii Muhammedi kav­ramların yazışmalarda kullanılması yasaklanmamış mıydı? Bu da “Diyalog” destekçisi AB ve ABD’nin bir isteği değil miydi? AB, hutbelerde cami cemaatine, “Allah katında din İslâm’dır” ayetinin okunmasından duyduğu rahatsızlığı Türkiye’ye iletmemiş miydi?

Müslümanlar, “Haçlı seferi başlattım” diyen ve Irak’ta, me­sela Ebu Garip’te Müslümanlara yapmadık iğrençliği bırakma­yan, camileri Haçlı askerlerin kışlası haline çeviren, Irak’ta bir anda binlerce kilise açan ABD”nin ve bu ABD’yi destekleyen Avrupa, İsrail ve Vatikan’ın “Ilımlı İslâm” yahut “Diyalog” diye­rek İslâm ve Müslüman’ın iyiliğini istediğine nasıl inanabilir? Şu anda Amerika’nın Müslüman’a Irak’ta reva gördüğünü herhan­gi bir İslâm ülkesi bir tek ama sadece bir tek Hıristiyan”a reva görse başta Vatikan olmak üzere bütün Haçlılar toptan ayağa kalkmaz, cehennem silahlarını devreye sokmaz mıydı?

1932 yılında da Fransa’nın El Ezher’e heyetler göndererek, “Üç dinin birleştirilmesi”nin yani “Dinlerarası Diyalogu” sorar­ken niyeti Müslümanlara İyilik miydi yoksa İçten içe kaynayan Cezayir’deki İslam cihadını pörsütmek, yani sömürüsünün öm­rünü uzatmak mıydı?

(Yeniçağ, 27.01.2006)

Haçlılar Diyanet işleri Başkanı’nı asacaklar mı?

Tarihten öfke ve kin tohumlan ürettiğimi söyleyen kimi akıllar bir de tutmuş, Bartholomeos’un uluslararası etkisinden Türkiye”nin yararlanması gerektiğini ve onun “Dinlerarası Di­yalogdaki mevcudiyetinin Türkiye’nin lehine olduğu yönünde akıl vermeye kalkışmışlar…

Yok “devenin nalı” diye dense işte bu akla denir.

Bir kere “Dinlerarası Diyalog” Türk ve İslâm’ın hayrına de­ğil ki, İstanbul’a “Konstantinopolis” diyen ve kendini, yine kendinden aldığı yetki ile “Ekümenik Patrik” ilân eden Bartholomeos’un “diyalog” afyonu içinde bulunması millet ve ümmetimin lehine olsun…

Sonra tarihe “kin” ve “öfke” tohumları falan attığımız yok bizim. Aksine o tohumları başkaları atıyor ve meyvelerini devşiriyorken biz, aklımızın erdiği, bilgimizin elverdiği ölçüde, “Ey millet uyan!” diyoruz, o kadar…

Bartoholomeos ve Fener Patrikhanesi bahsinde de durum aynı..

Patrikhane’nin sicili bozuk, bunu daha önce de yazdım sanırım.

22 Nisan 1821 “de Patrik Ghrighoris, Osmanlı’ya isyan eden Rum çetelerine silah yardımında bulunduğu delilleri ile sabit olduğu ve Mora ayaklanmasını açıktan açığa kışkırttığı için idam edilmedi mi?

Ha, evet, siz işte böyle hakikatlerin hatırlatılmasına “Tarih­ten kin ve nefret üretme” diyebilirsiniz. Öyle ya, aradan tam 185 yıl geçmiş ve Osmanlı yıkılmış.. İyi de, Osmanlı’nın yıkılmış, Patrikhane’nin yerinde duruyor olması size bir şey ifade etmiyor mu? Yıkmak için çalışan ayakta ve fakat Osmanlı yok..

Hadi diyelim ki o günden bugüne 185 yıl geçmiş…

Peki, Patrikhane değişmiş mi?

Hayır efendim, ne münasebet…

Şimdi 1821 yılından tam 100 yıl sonradayız.

Yıl, 1921…

Temmuz’un 14’ü…

Yer, Kütahya…

Müstevli Yunan’ın Kralı Konstantin, Başbakan Gonaris, Harbiye Nazırı Teodokidis ve Başkumandan Papulyas ile bir­likte Yunan Erkanı Harbiye Reisleri toplantı halindedir. Konu, Yunan Ordusu’nun Sakarya’nın doğusuna geçmesi, Ankara’yı basıp Mustafa Kemal’i katletmesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni dağıtmasıdır.

Gerisini Yunan Kuvvetleri Komutanı Papulas’ın ağzından dinleyelim:

“- Şurası kayda değer ki, Kral hazretleri, müzakerelerin de­vamı müddetince en ufak bir fikir bile ileri sürmeksizin dinli­yordu. Hal ve tavrından, ordunun Sakarya’nın doğusuna geçi­lerek, Ankara’ya doğru yürüyüşünün meydana getireceği zor­lukları müdafaa eden ve bu seferin tehlikesine işaret eden gö­rüşe hak verme temayülü vardı.”

Gelin görün ki aynı toplantıda İstanbul’daki Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin temsilcisi Efes Metrololiti Teos Kifidis de vardı.

İşte Fener temsilcisi Kifıdis’in bu toplantıdaki tavrını Yunan Başkumandanı Papulas şu satırlarla naklediyor:

“- Fakat Papaz, bütün müzakerelerin devamı müddetince, Ankara yolunun açılmasının güçlüklerini izaha çalışan General Kondilis ve Erkanı Harbiye Reisi Pallis’e kindar gözlerle bakı­yor, dudakları, onları lanetle yadeder gibi kımıldıyordu. Harp Meclisi’nin sona ermesinden ve Başvekil ile Harbiye Nazırının dışarı çıkmasından birkaç dakika sonra, Kral Konstantin Efes Metropoliti’ne dönerek dedi ki:

“- Hazret… Son mesut hadiseler beni o kadar meşgul etti ki, Kiliseyi ve ordumuzun himmetiyle kurtarılmış topraklarda Kilisenin yeni mensuplarını düşünemedim. Fakat işte şimdi şu anda emrinizdeyim..”

Metropol ayağa kalktı ve Kralı âsâsıyla takdis ederek şu cevabı verdi:

“-Haüşmetmeap.. Ordumuz vazifesini tamamlamadıkça ve Türklerin hâla esareti altında olan Bizans beldelerini kurtarmadıkça, bedbaht evlatlarının iniltileri ile dertlidir. Bugüne kadar lûtfedilenlere nankörlük yapıyor değiliz, fakat, Kilisenin tam saadeti için daha büyük zaferler bekliyoruz…”

İşte 1821’deki Fener…

İşte 1921″deki fener…

Peki, 2006’daki Fener Rum Patrikhanesi farklı mı? Değil, asla değil. Farklı olsaydı İstanbul’a Konstantinopolis demez, armasını Bizans arması olarak muhafaza etmez, hadi onları da geçelim…

1821’deki ihanetinden dolayı idam edilen Patrik Ghrighoris’in asıldığı kapıyı bir “Kin Kapısı” olara muhafaza etmezdi. Yaygın inanç o ki Ghrigos’un asıldığı kapıda Fener Patrikhanesi tarafından eşdeğer bir Müslüman din adamım aşılmadıkça o kapının açılmayacağına dair bir yemin var..

Yıl 2006.

Fener Patrikhanesinin “Kin Kapısı” hâlâ kilitli tutuluyor. Bu kapı, Haçlılar bir Diyanet İşleri Reisini orada asıldığında mı açılacak!

Bu nasıl “diyalog” böyle?

Ve “kinci” olan kim?..

(Yeniçağ, 15.02.2006)

Hıristiyanlaştırdığımız köye Müslümanları sokmuyoruz

Avrupa’da camilere kameralar konuyor.. Müslümanlar vicdan kanatan “vicdanî testlere tabi tutuluyor.

Müslüman söz konusu olduğunda İngiltere, Fransa keli­menin tam anlamıyla bir “Polis devleti” haline gelmiş du­rumda, Yunanistan’da Müslüman Türkler, çatısı çöken evlerini bile tamir edemiyor ve fakat Yunanistan Karadeniz’in yiğit çocuklarına, “Siz Rumsunuz” diyerek iş, aş ve üniversite vaat ediyor, Atina’ya çağırıp beyin yıkama kamplarına sokuyor. İtalya Başbakanı, “Müslümanlar, Hıristiyanların üstünlüğünü kabul etsin artık” derken, Türkiye’de birileri, yanlarına papaz­ları alıp şehir şehir dolaşıyor, onlara iftar sofralarında dualar yaptırıyor, hatta papazların istemediği Hıristiyanlar!, mesela Türk Ortodoks Patrikhanesi mensuplarını iftar sofralarına sokmuyor…

Bunlar sürekli yazdığımız konular. Yâni zâten bildiğiniz şeyler. İşte bütün bu faaliyetlerden sonra Türkiye kelimenin tam anlamıyla bir “Misyonerler cenneti” haline geliyor, Hıristiyan ve Musevilerin iyi insan ve bu dinlerle diyaloga gir­menin güzel ve faydalı bir şey olduğu tarihi Haçlı saldırılarına karşı koymaktan sanayi devrimini yapma fırsatı bulamamış Türk insanına bizzat bâzı Müslümanlar tarafından propaganda edilirken, bir de bakıyoruz Bartholomeos “Devlet içinde dev­let” haline gelmiş, “Ben Ekümenik Patriğim” diyor, İstan­bul’un adını “Konstantinopolis” olarak değiştiriyor, Hıristiyan­lar ve Museviler Türkiye’nin en hassas bölgelerinden on binler­ce  metrekare toprak satın almaya başlıyor, yetmiyor, yine bir de bakıyoruz ki   AB Türkiye’ye dönüyor, “GAP’ın yönetimi ortak olacak, bu işe İsrail de dahil edilecek” deyiveriyor.

Dahası…

AB’nin Hıristiyan parlamenterleri Diyarbakır’a gelip, “Bu­rası Kürdistan, Diyarbakır da Kürdistan’ın başkenti” deme, Diyarbakır’ı yönetenler de onunla birlikte kol kola girip, Öcalan posterleri altında, “Biji Apo” diye zılgıt çekme küstahlığını gös­teriyor. Batı’da “Türkler Ermeni soykırımını kabul etmek zo­rundadır” yönlü parlamento kararları alınırken Doğu’da Erme­nistan’ın en güçlü partisi Tasnakisyun, “İlerde Türkiye’den toprak talebimiz olacak” deyiveriyor… Ege’de durum aynı, Kıbrıs’ta durum aynı… Ve daha trajik olanı, bu coğrafyadan 20 küsur bin kilometre ötedeki ABD, “Haçlı seferi başlattım” diyerek geliyor, Afganistan ve Irak’ı işgal ederek bölgenin ku­zeyinde kendine “Güney Kürdistan” diyerek, “Benim bir de kuzeyim var” demek isteyen, yani gözünü Türk topraklarına dikmiş bir devletçik oluşumunu sağlıyor. PKK’nın şemsiyesi haline gelmekle kalmayıp, Irak’ın tamamını misyonerler ve kiliselerle donatıyor. Papazların önünü kesmesin diye adam öldürmeye din büyüklerinden, üniversite öğretim üyelerinden ve cami imamlarından başlıyor.

Sonra Irak’ın kuzeyini misyonerlerle dolduruyor.. .18 Ağustos 2004 tarihli, Hıristiyan Moon tarikatı’nın yayın organ­larından Washington Times gazetesinin Erbil mahreçli, Julia Duin imzalı haberinde Kürtlerin İslâm’ı, “Baskıcı Arapların ve Türklerin dini olarak gördüğüne dair” haberler çıkıyor ve Julia müjdeyi veriyor:

“Hıristiyanlık Irak’ın kuzeyinde hızla yayılıyor:

Musul’un kuzeyindeki Al Qosh köyündeki Virgin Mary Manastırını yöneten Hıristiyan keşiş Mofıd Torna Marcus ise, bu topraklarda Hıristiyanlara cirit attıran, onlarla iftar sofrala­rında yan yana oturup iftardan kalkınca da koluna girerek Türkiye’yi şehir şehir turiatan Müslümanların kulağına küpe olacak şu sözleri söylüyor:

“Müslüman ailelerin Hıristiyan köylerinde yaşama­larına izin vermiyoruz, çünkü Müslümanlar yavaş yavaş köyü, Müslümanların çoğunlukta oldukları bir köye çeviriyor!”

Evet, işte Hıristiyan, işte Batı değerleri budur.

Onlar İspanya’da da Müslümanların yaşamasına izin ver­mediler. Avrupa’da da vermiyorlar, “Ya bize benze, ya de­fol” demeleri ve Türkiye’ye, “Biz Bizans’ın çocuklarıyız, AB üyesi olmak istiyorsan bize benze” dayatmaları bu yüzden. Onlar Kıbrıs’ta da Müslümanlara yaşama izni vermemiş, Türk çocuklarını banyo küvetlerinde kesmiş, onları teneffüste oyun oynarken makineli tüfeklerle biçmişlerdi…

Demem şu…

Hadi birileri bu toprağın çocuklarının dinini öğrenmesin­den rahatsız oluyor, laiklik adı altında ve fakat aslında sakladığı bir başka din, milliyet ve ideoloji adına Müslüman’dan, “Kur’an görmüş şeytan gibi” nefret ediyor…

Hadi birileri bu topraklarda Müslüman Türk insanının evinde birkaç komşu çocuğuna Kur’an öğretmesini devlet ve cumhuriyet için tehlike görürken, aynı şeyi misyonerlerin “kili­se evlerde” yapmasını “din ve vicdan özgürlüğü” diye savuna­biliyor. ..

İyi de “Ben Müslüman’ım!” diyenlere ne oluyor… Onlar niye misyonerlere kılavuzluk ediyor ve biz misyonerlere, “Haddinizi bilin” türünden ikazlarda bulununca, niye, sahi niye rahatsızlık duyuyorlar…

(Yeniçağ)

İtalya Başbakanı, “Papa yalancı” diyor

Katolik âlemin “Aziz” ilân ettiği hani şu Ağca’nın 1981’de suikast düzenlediği Papa II. Jean Paul’e, Türkiye’ye gelerek bazı topraklan öptüğü, yani misyonerlere, “Bakınız ben buraları kutsuyorum, hedefiniz kutsadığını bu toprakları Hıristiyanlaştırmanızdır!” mesajı veren sinsi Haçlıya hiç sempati duyma­dım…

Birilerinin onun koluna girip Türkiye’yi dolaştırıyor olması yahut birilerinin Türkiye’de kalkıp tâ Vatikan’a giderek saygı sunması yahut el öpmesi de bu fikrimi değiştirmez. Çünkü o, İspanya Kraliçesi II. Elizabeth’i, yani İspanya’dan Müslümanları süren, sürülmeyenleri zorla Hıristiyanlaştıran Elizabeth’i “Aziz” ilân eden, yani, “İyi yaptın, ben olsaydım da aynısını yapar­dım” demek isteyen bir “kindar”dı. Yine o Türk milleti söz ko­nusu olunca “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan” bir Papa idi, çünkü sorup soruşturmadan, aslı faslı var mı yok mu zerre araştırmadan Türklerin Ermeni soykırımı yaptığını kabul ve ilân etmiş, ayrıca, Bosna Hersek’teki Müslüman soykırımını önle­mek için serçe parmağını kımıldatmamış, ABD’nin Körfez Savaşı’nı eleştirmemiş, PKK’yı bir türlü bir terör örgütü olarak kabullenmemiş bir Hıristiyan’dı.

Ağca’nın tahliyesi dolayısıyla işte bu Papa yine Türkiye ve dünyanın gündeminde. İşin ilginç tarafı Jean Paul, Papalığın Merkezi İtalya’da eski başbakanlarından Andreotti’nin de diline düşmüş durumda. Ağca’yı sorgulayan İtalyan yargıç Mortella, “Suikastı Papa ketum davrandığı için çözemedik” yani Papa sır sakladı der ve, “Kendisine sıkılan üçüncü kurşunu balistik inceleme yapmamız için vermedi” derken eski başbakan Andreotti tutuyor, “Papa II. Jean Paul’e suikast girişimi bahsinde Ağca’nın belirli sırlar taşıdığına inanmıyorum” diyor.

Bu iddialar paranın yazı yüzü ise aynı olaya paranın tura yüzünden baktığımızda “Ağca’nın sırrı yoksa Papa’nın da sırrı yok” fotoğrafını görürüz. Oysa Papa da, Ağca da ortada bir “sır olduğunu” hem çok net bir biçimde imâ ettiler, hem açıkça dile getirdiler. Şayet İtalya eski başbakanı Papa suikastı meselesinin kapanmasını isteyen, özetle bir yerlerden şahsı yahut ülkesini üzecek bir bilgiye ulaşılmasından endişe duyarak bu sözleri sarf eden biri değilse, bunun bir diğer anlamı, Papa’nın da yalan söylediğidir.

Ağca’nın, “Kaçıp Papa’yı vuracağım!” diye bas bas bağıra­rak askeri bir cezaevinin üç kapısını ardına kadar açıp kaçma­sının sırrı çözülebildi mi? Hatta bu sırrı Ağca’ya o kapıyı açan­ların kendileri tam ve net olarak biliyorlar mı?

Farsça bilmez Ağca’nın İran’a kaçışını, Bulgarca bilmez Ağca’nın Bulgaristan’da aylarca kalışını, İtalyanca bilmez Ağca’nın 44 bin metrekare bir alana ve bin kişilik bir nüfusa sahip Vatikan’a ulaşmasının sırrı çözülebildi mi? SSCB’nin ha­reketlerinden çok çekindiği ve Katolik âlemin son dönemlerde en sevdiği Papalardan biri olan II.Jean Paul’e suikast düzen­lenmesi için ülkücü olduğunu söyleyen bir Türk’ün önünün böylesine açılmasının sırrı çözülebildi mi?

Böylesine tıkır tıkır işlemiş bir suikast plânının başarıya ulaşmamış olmasının esrarı hâlâ ortada değil mi?

Son âna kadar her şey yolunda giderken maksat nasıl ha­sıl olmadı, bu sorunun cevabı verilebildi mi?

Belki de Papa’yı ölümden kurtaran Ağca idi, bu hiç düşü­nüldü mü?

Belki de Ağca acele ettiği için Papa ölmedi, belki de işte o Papa’nın suikastı soruşturan savcı Mortella’ya vermediği kurşun Ağca’nın silahından çıkmadı, Papa”yı gerçekten vuracak bir başka kişinin silahından çıktı ama şaştı, Papa da bu ismi öğ­rendi ve hem kendi istikbali, hem Vatikan ve Kapitalizmin ge­leceği için bilinmesini istemedi ve bu sebeple üçüncü kurşun üzerinde balistik inceleme yapılmasına müsaade etmedi; bu endişeler toptan İhmal dışı edilebilir mi?

Hatırlayınız o günler Komünizm’in çökeceğinin artık iyice netleştiği günlerdi.

Peki Komünizm çöktükten ve Sovyetler dağıldıktan sonra ne olacaktı?

Onu da bize Amerikalı siyaset bilimci Samuel Hungtinton 1996 yılında kaleme aldığı “Medeniyetler Çatışması” isimli ma­kalesinde “Kavga Kapitalizmle İslâm dünyası arasında olacak” diye söylememiş miydi?

Hungtinton”ın, “Medeniyetler Çatışması” NATO’nun gün­demine gelmedi mi?

SSCB dağıldıktan sonra Kapitalizm yani Batı’nın yeni düşmanı İslâm olacaksa, Batı İçin akla ilk gelen çetin ceviz hem Kapitalizme karşı başarılı bir Milli Mücadele vermiş, bu müca­delesi ile en büyük kapitalist İngiltere’nin o üzerinde güneş. Atmayan imparatorluğunu Britanya’ya hapsetmiş ve hem İs­lâm’ı üç kıtada yüzyıllarca ayakta tutmuş, ABD’den haraç al­mış, Viyana kapılarına dayanmış, Haçlıları onlarca defa mağ­lup etmiş Türk’ten başkası olabilir mi?

Ağca Papa’yı öldürseydi Batı Türkiye’yi hedef tahtasının 12″sine koyarak Medeniyetler Çatışması zemini için Vatikan etrafında kenetlenmiş olmayacak mıydı?

Suikast yılı 1981

Hungtinton makaleyi 1996″da yazdı.

Aradan 17 yıl var denecektir.

İyi de, Emperyalizm günübirlik hareket etmiyor ki.

Mesela şu günlerde Türkiye’nin de içine çekildiği “Dinlerarası Diyalogun” başlangıç tarihinin tâ 1932 yılı olduğunu, Fransa’nı o tarihte el-Ezher hocalarına temsilciler göndere­rek, “Isiâmiyet-Hıristiyanlık ve Yahudiliğin birleştirilmesi nasıl olur?” diye sorduğu, böylece İslâm’ı “ılımlılaştırmak” için ilk adımın günümüzden 73 yıl önce atıldığını işin ehli bilmiyor mu?..

Velhasıl, Papa suikastının her yanı “sır”

(Yeniçağ)

Ağca, Ecevit, Gladio, Vatikan

İpekçi cinayetine göre daha dün sayılacak bir günde evi­nin kapısı önünde gözünden tek kurşunla vurularak öldürülen Necip Hablemitoğlu’nun katili bulunamamışken İpekçi’nin katili Ağca hakkında yazmayacaktım amma hem okuyucu telefonları hem televizyonlardaki Ağca ile İlgili görüntüler bizi bu satırları kaleme almaya zorlardı.

Önce şu sorulara cevap verelim:

Abdi Ipekçi’nin öldürülmesinden Türk devleti yahut Türk milliyetçileri kazançlı mı çıkmıştır? Ağca’nın iki gasp olayı var­dır, bu övünülecek bir şey midir? Papa’ya düzenlenen suikast ile Türkiye bir şey kazanmış mıdır? Papa II. Jean Paul suikast­çısı Ağca’nın, Ağca da kurşun sıktığı Papa’nın sırdaşıdır. Bu sır, Türkiye’nin hayrına bir sır mıdır? Ağca, “Ben Mesih’im!” diyor, siz buna inanıyor musunuz?

İnsanlar akıl ve vicdan mihengine vurarak bu soruların ce­vabını vermelidir.

Şimdi o günlere doğru biraz uzanalım.

İpekçi’yi öldürmekten yargılanan Mehmet Ali Ağca, son duruşmasında hakime, “Ben cezaevinden kaçacağım ve Papayı vuracağım!” demiş ve dediğini de yapmıştır. Düşünebiliyor musunuz, Türkiye’nin en önemli gazetelerinden birinin en önemli kalemlerinden birini öldürmekten sanık bir kişi kendisi­ni sorgulayan savcı ve hakimlere meydan okuyarak ben bu cezaevinden kaçacağım ve gidip Papa’yı vuracağım diyor ve bu sözleri söyledikten bir iki gün sonra 25 Kasım 1979’da ce­zaevinden kaçıyor.

Bu ne iştir!..

Bitmedi…

Yabancı dil bilmeyen, o güne kadar yurtdışına çıkmamış, Malatya doğumlu Ağca, her tarafta fellik fellik aranırken Bulga­ristan’a sızmayı başarıyor, yetmiyor;

Papa suikastını plânlamak için onlarca ay kaldığı o Bulga­ristan ki, Türk isimlerini zorla değiştiren, Balkanları Türksüzleştirmek için en iğrenç uygulamaları hayata geçiren ve devlet memurlarının, Bulgar polis ve askerlerinin, istihbarat birimlerinin bir Türk gördü mü tüylerinin diken diken olduğu bir Bulga­ristan… Ağca, komünist Bulgaristan’da memleketi Malatya’da-kinden daha rahattır, bu size ilginç gelmiyor mu?

Evet, Ağca Papa’yı vuracağını mahkemede söylemiş, bunu bir mektupla kamuoyuna da duyurmuş, Papa ile hesabı olan­lar (SSCB) veya Papa’yı komünistlerin organizasyonuyla öl­dürtmek ve bunun faturasını”Barbar Türk”e yıkmanın zevkini çıkarmak isteyen ABD kontrolündeki NATO da Ağca’yı bu amaçla devreye sokmuştur..

Benim kanaatim bu yöndedir…

Peki, bütün bu olup bitenlerle Ecevit’in ne ilgisi var?

Efendim pek çok kişi ve Ecevit, “Bu işler Türk gladiosunun işi” diyor.

İyi de beyler NATO’cu Türk gladiosunun adamına SSCB’ci Bulgarlar niye kucak açıyor?

Yoksa her iki gladio bir başka mihrakın gladiosu mu?

Doğrusu insanın kafası karışıyor.

Zaten Papa’nın kendisine sıkılan 3 kurşundan birini balis­tik inceleme yapılması için suikastı soruşturan makama ver­memesi de, bu iş gladio işi ise, işin içinde Batı ve Vatikan gladionun da olduğunu gösterir cinsten. Nitekim İtalyan yargıç Mortella, “Cinayetin çözülmesinde Papa bize yardımcı olmadı” diyor. Ağca’nın yakınlarının da, “Bizi Vatikan korur!” dediğini İtalyan gazeteleri yazıyor.

Hadise böyleyken Ecevit’in “Bu iş Türk gladiosunun işi” deyişi, “ABD Öcalan”ı niye teslim etti, hâlâ anlayabilmiş deği­lim” demesi gibi bir şey…

Bülent beyin asıl cevabını araması gereken şey, bu işte kendi kadrolarının rolü olup olmadığıdır…

Şaşırdınız öyle değil mi?

Bir kere o dönem İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, Gümrüklerden sorumlu Bakanı Tuncay Mataracı, Başbakan da Ecevit’tir.

Ağca, 7 Haziran 1985 günü kendisinin kaçmasını sağlayan kişinin Tuncay Mataracı olduğunu söylemiştir. Mataracı, söyle­diğimiz gibi, Gümrüklerdeki yolsuzluğu önlediği için silah ve eroin mafyası tarafından şehit edilen Rahmetli Gün Sazak’tan sonra kurulan hükümette Ecevit’in Gümrük ve Tekel Bakanlığı”na getirdiği kişidir. Mataracı’nın ise Abuzer Uğurlu’nun istediği kişileri Türkiye gümrüklerinde görevlendir­diğinin mahkemelerde karara bağlandığını ve bu suçlardan dolayı hapis yattığını biliyoruz.

1966-73 yılları arasında Türkiye’ye 27 milyon mermi ve 70 bin silah sokmak suçlaması ile tutuklanıp delil yetersizliğin­den serbest bırakılan ve daha sonra da Türkiye’ye eroin sok­maktan mahkûm olmuş, Bakan Mataracı’dan yardım alan Abuzer Uğurlu, Ağca’nın da hemşehrisidir. Uğurlu, kaçakçılığı organize edebilmek için bir müddet Bulgaristan’a da yerleşmiş­tir. Şimdi Türkiye’de, işinde gücünde. İpekçiyi vuran, Papa’yı da vuracağını iddia eden Ağca’yı komünist ve Türk soykırımcı Bulgarlara takdim edenin Abuzer Uğurlu olmadığını kim söyle­yebilir! Zaten o günlerde Milliyet’i satın almak için uğraşan (Abuzer Uğurlu ile irtibatlı) K.D’den İpekçi suikastında yardım aldığını söyleyen Ağca’nın kendisidir..

Ecevit, kendi içişleri Bakanı H. Fehmi Güneş’i ve Abuzer Uğurlu’nun istediği isimleri gümrük müdürü yapmaktan hüküm giymiş, Ağca’nın “Beni o kaçırdı” dediği kendi Gümrük ve Te­kel Bakanı Mataracı’yı iyi tahlil etmelidir.

Özetlersek…

Ağca’nın her eyleminden Türk devlet ve milleti mahcup olmuştur.

Papa suikastında ise Vatikan, SSCB, Bulgaristan başta olmak üzere Türkiye ve Batı ülke istihbaratları bir şekilde ola­yın bir yerinde yer almıştır. Bu bir gladio işi ise, Türk milletinin hiçbir kârı olmayan bu işleri Türk milletini sevmeyen bir gİadio organize etmiştir.

İşin içinde Türklerin bulunması neticeyi değiştirmez.

(Yeniçağ)

Atatürk’ün en az 300 yıllık haklılığı!

İnsan, “Keşke Atatürk hiç olmazsa bu konuda yanılmış ol­saydı” diyor amma, ne acıdır ki, rahmetli maalesef bu bahiste de haklı.

Önce onun, Türk söz konusu olduğunda Batı’nın zihniye­tini anlatan aşağıdaki değerlendirmesini hep birlikte tekrar tek­rar okuyalım:

“-Yüzyıllardır düşmanlarımız, Avrupa ulusları arasında Türklere karşı kin ve düşmanlık fikirleri telkin etmişlerdir… Bu fikirler bir zihniyet meydana getirmiştir… Avrupa’da bugün de “Türk’ün her türlü ilerlemeye düşman bir adam olduğu, geliş­meye elverişsiz bir adam olduğu” sanılmaktadır… Bu çok bü­yük bir yanılgıdır…”

“Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendini savunamayan ekonomimizi bir iktisadi kapitülas­yonlar zinciri ile bağladı, iktisat alanında bizden çok kuvvetli olanlar, yurdumuzda bir de ayrıcalıklı durumda bulunuyorlar­dı… Rakiplerimiz bu suretle gelişmemizin ve ilerlememizin önüne geçtiler.”

“Bizi aşağı olmaya mahkum bir halk olarak tanımlamakla yetinmemiş olan Batı, yıkılmamızı çabuklaştırmak için ne la­zımsa yapmıştır!”

Ve şimdi, mevcut Batı’nın, hele şu Avrupa Birliği’nin Tür­kiye’ye bakışını hep birlikte şöyle bir gözden geçirelim. O gü­nün Avrupa’sının Osmanlı’ya bakışı ile bugünün Avrupa Birliğinin Türkiye Cumhuriyetine bakışı arasında zerre kadar bir fark var mı?

Evet, Atatürk’ün değerlendirmesi ile ‘Yüzyıllardır düşman­larımız Türklere karşı kin ve düşmanlık fikirleri telkin etmişler” ve şimdi de aynı şeyi yapıyorlar.

Sonra, o günün “iktisadi kapitülasyon”larının yerini bugün “Gümrük Birliği” almadı mı?

Peki, böyle bir Avrupa karşısında Osmanlı’nın, yani devleti yönetenlerin, artı, o günün okur-yazar, o günün “entelektüel” kafalarının tutumu nasıldı?..

Onu da Atatürk’ten dinleyelim:

“-Türkiye’de fikir adamları, adeta kendi kendilerine haka­ret ediyorlardı. Diyorlardı ki: “Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.” Bizim canı­mızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman oldu­ğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bı­rakmak istiyorlardı. “Onlar bizi idare etsin” diyorlardı.”

Bugün yine aynı şeyler söylenmiyor mu? Altan ailesinden tutunuz da, muhafazakâr ve dindar gazetelere çöreklenmiş kafa ve kalemlere kadar niceleri bizi etse etse AB adam eder deme zavallılığını sergilemiyorlar mı? Rahmetli Gazi’nin bu değerlen­dirmesi en azından Tanzimat dönemini de içine alır. Yani asga­ri 200 yıllık bir değerlendirmedir ve bu doğru değerlendirme­nin yapılmasının üzerinden neredeyse 100 yıl geçmek üzeredir. Peki aynı kafada yöneticiler ve aynı kafada “entelektüeller” şu anda yok mu? En azından bir 30-40 yıl daha bu tür teslimiyet­çilerin hezeyanlarını sürdürecekleri yüksek bir ihtimal değil mi?

Olmaz olur mu, daha da çok ve maalesef bugün onlar her yere çok sızmış, her yere ulaşma çabasındalar. Bir gaflet, bir ihanet, bir cehalet böylesine yüzlerce yıl, en az 300-350 yıl nasıl yaşayabilir. Üstelik bu tür akıl, bu tür fikir ve bu tür dü­şüncelerin bu milletin başına açtığı felâketler görüldükten, gö­rülüp bir Milli Mücadele verme mecburiyeti ile karşı karşıya kalındıktan sonra bile böylesi bir akıl sefaleti nasıl olur da hâlâ varlığını sürdürebilir?

Ama oluyor işte…

İşte biz bunun için “Atatürk keşke hiç olmazsa bu konuda yanılmış olsaydı” diyoruz.

Gazi, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“-İstila fikri ile açılmış olan Dünya Savaşı’nı sona erdiren galipler, teklif ettikleri barış şartları ile ana topraklarımızı, istiklal ve hürriyetlerimizi elimizden almaya, asırlardan beri İslam’ın fedakâr muhafızı olan milletimizi esir derecesine indirmeye kalkıştılar!”

İşte “Benden adam olmaz” düşüncesinin, işte, “Medenî olan batıdır, biz barbarız” ruh sefaletinin faturası bu olmuştu. Ama Türk milleti buna lâyık değildi. Çünkü Türk milleti ne o Batı’nın dediği, ne o kendini yönetenlerin ve kendi okumuş yazmışlarının söylediği bir milletti. O Allah (c.c.)’in izniyle Pey­gamber (s.a.v)’in övdüğü, yeryüzünün güneşi bir milletti. İşte Atatürk, Türk milletini en az 200 yıllık bu kâbustan uyandırdı, genç Türkiye Cumhuriyeti”ni kurdu.

Böylece, “Batı emperyalistlerine karşı kurtuluş ve bağım­sızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda Batı emper­yalistlerinin kuvvetleri ve bilinen her aracı ile Türk ulusunu emperyalizme araç yapmak istemelerine engel oluyoruz. Bu suretle bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz” diyerek, Türk milletine insanlık karşısındaki tarihi görevini de hatırlatmış oldu. Bu görevin başarılması için de her şeyiyle kendini adadı­ğı milletine 200 yıllık tarih tecrübesinden süzülen aşağıdaki yol haritasını çizdi:

“… Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’­nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir…Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır. O sadece özleşecektir.”

:   Gelin görün ki, yeni maymunlar türedi, yine maymunlar üredi…

Muzlarını yiyorlar, bizden adam olmaz, Batı bizi adam et­sin diyorlar…

(Yeniçağ)

Misyonerlerden İstanbul’da bir gazeteye altı kurşun

Tam da, “Her misyoner faaliyet bir terör eylemidir” diye yazdığımız günlerde ilginç bir olay oldu, İstanbul’da yayımla­nan Üsküdar Gazetesi’nin bürosuna girildi, bilgisayarları alındı ve bilgisayarlardan boşalan yere haç şekli verilmiş 6 kurşun bırakıverdi.

Niçin 6 kurşun bırakılmıştı ve bu kurşunlar niçin haç şek­linde dizilmişti?

Gazetenin kurucusu ve sahibi Adnan Ocakçı Bey, Ulusal Kanal muhabirine, “6 muhabirimiz var, kurşun sayısının 6 ol­ması herhalde onun için” diyordu. İyi de, niçin “muhabirler” hedef alınmıştı ve niçin “misyonerlerden” şüpheleniliyordu?

Çünkü, Üsküdar gazetesi en son dört beş yıldır Üsküdar çevresindeki misyoner faaliyetleri yani misyonerlerin arazi ve ev alımlarını, kilise ve okul açmalarını okurlarına duyuruyordu. Gazetenin bürosuna girilip bilgisayarlarının çalındığı ve yerine haç işareti şeklînde dizilmiş altı kurşun bırakıldığı gün ise, Üs­küdar gazetesinin misyonerlerin son faaliyetleri konusunda yeni bir yazı dizisine başlamasına iki gün kalmıştı.

Yine Adnan Ocakçı Beyin açıklamalarından öğrendiğimi­ze göre Üsküdar ve çevresinde 12 civarında kilise var. Ayrıca ev kiliseler de var. Misyonerler Üsküdar”da 10 okul açmış du­rumdalar. Bunların başında Amerikan Koleji geliyormuş. Üs­küdar ve Burhaniye’de son dönemlerde 48 mülk satın almış misyonerler. Hazırlanan yazı dizisi de işte misyonerlerin bu son faaliyetlerini konu almaktaymış. “Burhaniye Mahallesi’nde yeni bir okul açmışlar, 600 öğrencileri var” diyor Üsküdar gazetesinin sahibi Adnan Ocakçı ve ekliyor: “Bu okul Başbakan Erdo­ğan’ın evine 220 metre mesafede.”

İşte Türkiye 2005’ten bir fotoğraf.

Bu fotoğrafta İstanbul’da misyonerlerin gizli-açık toprak alması ve okul ve kilise açmasından rahatsız olan bir yiğit gaze­te ve o gazetenin misyonerlerin yeni faaliyetlerini duyurmasına iki gün kala bürosuna girilmesi, bilgisayarlarının alınması, yeri­ne 6 muhabirine karşılık 6 kurşun bırakılması ve misyoner faa­liyetlerle ilgilenmemesi için mesaj olmak üzere kurşunların haç şeklinde bilgisayarlardan kalan boşluğa dizilmesi var.

Elbette misyonerler “Bunu biz yapmadık” diyeceklerdir.

Nitekim gazetenin sahibi Adnan Ocakçı da, “Elimizde delil olmadığı için illâ da misyonerler yaptı” diyemeyiz, diyor. Belki de misyonerler üzerinden para kazanan bir çetenin işidir bu. Çünkü Başbakan Erdoğan’ın evinin bulunduğu Burhaniye ve Üsküdar’da misyonerler sürekli ev, işyeri ve arazi almak için emlak komisyoncuları ve bazı kişileri seferber etmiş durumda­lar.

İşte Üsküdar Gazetesi bu tekere çomak sokuyor. Millet uyanıyor, ben misyonere, ben Haçlıya ev satmam, dükkan satmam, okul açtırmam tepkisi veriyor. Bu tepki misyonerlerin Üsküdar ve Burhaniye’deki işlerini zorlaştırıyor, fiyatları yükseltiyor, belki de misyonerler adına hareket eden komisyoncuların kazancını törpülüyor.

Ama Üsküdar Gazetesi ve çalışanları kendilerini asla yal­nız hissetmesin. Burası Türkiye, yok öyle yağma. Bugün bir hırsız gibi milli direnişin Üsküdar’daki kalesine girip haç şeklin­de kurşun dökenler hak ettikleri karşılığı en kısa sürede bul­mazlarsa yarın Türk”ün kanını dökmekten asla çekinmezler.

Bunlar Osmanlı’yı bu tür faaliyetlerle darmadağın ettiler.

İşte bu tür başlangıçlarla açtıkları her koleji, her kiliseyi Türk’e isyanın komuta karargâhı haline getirdiler. Türkiye’deki hiçbir misyoner faaliyetin din özgürlüğü, inanç hürriyeti ile uzak yakın bir irtibatı yoktur. Bu faaliyetler tamamen Türk’ü Anadolu’dan söküp atma, Müslüman Türk’ü Hıristiyanlaştırarak Atatürk’ten nefret ettirme, Venizelos’ları sevdirme faaliyetle­ridir.

Bugün Türkiye’de yayımlanan gazetelerin yazar ve yöneti­cileri arasında bir anket yaptığınızda Yunan kültürüne hayran­ların sayısının Türk kültürünü sevenlerin sayısını en az yirmiye katladığını görürsünüz.

Öyle olduğu içindir ki Üsküdar gazetesine yapılan 6 kur­şunlu saldın o gazetelerde, o gazetelerin sahibi olduğu televiz­yonlarda yer almaz ve fakat misyonerler, Yahudiler Türkiye’­den toprak satın alıyor diyenler o gazete ve o televizyonlarda “paranoyak”lıkta suçlanır.

Bunlar, Tevfik Fikret’in günümüz versiyonlarıdır,

İsterseniz yarın Tevfik Fikret’ten bahsedelim. Çünkü Fik­ret’in o günkü hali ile, bugünkü Fikret’lerin hal ve tavırları çok güzel örtüşüyor. İstikbali görmek ve hali anlamak için arada bir maziye uzanmakta fayda var dostlar.

(Yeniçağ)

Tevfik Fikret’in bugünkü versiyonları kimler

2005’lerin Türkiye’sinde Necdet Sevinç gibi bir büyük araştırmacının Ermeni meselesi ve misyoner faaliyetlerine dair kaleme aldığı ve konunun erbaplarınca her Türk’ün kütüpha­nesinin baş köşesinde kaynak kitap olarak bulunması gereken “Arşiv Belgeleriyle Tehcir” ve “Osmanlı’dan Günümüze Misyo­ner Faaliyetleri” adlı iki eseri “gizli servis elemanları” tarafından engellenebilmektedir…

Yine 2005″lerin Türkiye’sinde Üsküdar ve çevresindeki misyoner faaliyetleri teşhir eden Üsküdar Gazetesi’nin bürosu­na gizlice girilebilmekte, bilgisayarları çalınabilmekte, 6 muha­bire mesaj olsun diye gazete bürosuna haç şeklinde 6 kurşun yerleştirilebilmektedir ve yine bu yılın Türkiye’sinde misyoner­ler cami avlularında bile Hıristiyanlık propagandası yapabil­mekte ve dünkü yazısında sayın Ümit Özdağ’ın listesini verdiği tam 73 yayınevi Türkiye’de Ermeni propagandası yapan kitap­ları basıp peynir ekmek gibi satabilmektedir.

Yine 2005″lerin Türkiye’sinde Türk kanı zehirli” diyen Ermeni yazarlar günlük gazetelerde köşe sahibi olabilmekte, mesela Zaman gazetesinde bir Ermeni yazar Türk gelenek gö­reneklerini, Türk aile yapısını yerden yere vurabilmekte ve sözde Ermeni soykırımını tanımadığı için Türk milletine ağır sözler sarf edebilmektedir. Papazlar başköşededir, hahamlar başköşededir ve fakat 2005’lerin Türkiye’sinde milliyetçiler, 1918-19 ve 1920’lerin Kuvva’cıları, İnebolu’dan cephane taşı­yan Fatma Kadınları, Urfa’nın, Antep’in, Maraş’ın mücahitleri “paranoyaklıkla” suçlanmaktadır. Evet, bu resmen böyledir.

Dün Urfa’yı müstevliden temizleyerek Şanlıurfa yapanlar bu­gün sağ olsaydı İsrail’in bu vatan toprağında 20 milyon dolar vererek havra kurmasına çanak tutanları bir kaşık suda boğmaz mıydı? Biz, Urfa dönüm dönüm İsrail tarafından kapatılıyor dediğimizde bizi paranoyaklıkla suçlayanlar, Türk Yahudi Ne-sim Levi’nin daha 1995’te söylediği “İsrail”e göçen Yahudiler Türkiye’ye dönüyor, Urfa’ya yerleşiyor” demesine niye ses çı­kartmıyor? Diyalogcular niye böyle diyenlerin hahamlarını kollarına takıp Urfa’larda arzı endam ediyor?

Sadede gelecek olursak, bugün Türk milleti 1800’lü yılların sonunu ve 1900’lü yılların başlarını yaşıyor. Hatta bize göre 1919’lardayız ve böyle bir dönemde insanların adının Ertuğrul, Mehmet Ali, Rahmi yahut Cengiz olmasına değil “işti kişinin ayinesi lafa bakılmaz” sözü gereği, ne yaptığına bakmamız ve tavrımızı ona göre belirlememiz gerekiyor.

Nitekim Tevfik de Türk adı Fikret de Türk adı idi. Ama o Nihat Sami Banarlı’nın ifadeleri ile, “Kendi mağrur benliğini ve galiba rahatını, bütün başka meziyetlerinden üstün tutarak sık sık yabancı koltuklara yaslanmaktan çekinmemiş” bir kimyası bozuk kişi idi. Bu Tevfik Fikret Doğu Anadolu’yu Ermenilere vermediği için İkinci Abdülhamid’e suikast düzenleyen Ermeni­lere alkış tutan, Ermeni teröristlere “şanlı avcı” rütbesi veren ama Abdülhamid’i öldüremedikleri için ‘Yazık ki vuramadın” diye gözyaşı döken bir Tevfik Fikret’tir. O da kendini “insanlık” diye takdim ediyordu, “hoşgörü” diye takdim ediyordu, Türk gençliğine örnek olarak oğlu Haluk’u gösteriyordu.

Sonra ne oldu?

Haluk Hıristiyanlığı seçti, papaz oldu.

Fikret’in sağlığında Osmanlı’nın elinden Bosna Hersek gitmiş, Girit, Şarkî Rumeli, Trablus gitmiş lakin Fikret bu milli felâketler için tek satır, tek mısra yazmamıştır. Ama aynı Fikret, İngilizler Afrika’da Boer’leri domdom kurşunları ile katlederken ve bütün dünya bugünkü Filistin gibi Boer katliamına gözyaşı döküp İngilizleri kınarken tutmuş İngilizlerin İstanbul’daki sefa­rethanesine bu hadise için gönderilen bir tebriknamenin altına imza atmıştır.

Aynı Tevfik Fikret kütüphanesini bile Amerikan Koleji’ne bağışlamıştır. Osmanlı’nın o meşhur Balkon Bozgunu”na ağla­mayan, İngiliz’in katliamlarını tebrik eden ve Abdülhamid’e bomba atan Ermeni’yi öven, annesinin ihtida etmiş Sakız Rumlarından olduğu söylenen Fikret’in bir zamanlar çevresinde çok mümin bir insan olarak tanındığını da burada not düşmek iste­rim.

Şimdi çevrenize şöyle bir bakınız ve ne yaparsa yapsın AB ve ABD”yi öven, Türk’e her türlü dayatmaları yapanları alkışla­yan ve Ermeni’sinden Rum’una, Siyonist Yahudi’sinden bölücü teröriste kadar, artı, misyonerinden Ortodoks Patriği’ne değin Türkiye aleyhinde her türlü faaliyeti yapanlara şemsiye açan ama bu yıkıcı faaliyetleri eleştirenlere aba altından sopa göste­renlerle Tevfik Fikret’in yaptıkları arasında ne fark var?

Milletim ne zaman uyanacak. Osmanlı’nın başına gelenler Türkiye Cumhuriyeti’nin başına geldiğinde mi son bulacak bu gaflet?

(Yeniçağ)

Atı alan Patrik Üsküdar’ı geçmiş

Gazeteci yazar, MHP İstanbul eski milletvekili Sayın Nazif Okumuş’un Takvim’de yazdıklarını okuyunca, “Atı alan Bartholomeos Üsküdar”ı çoktan geçmiş bile” demek zorunda kaldık: “Birebir gördük ve şahit olduk” ki diyor Sayın Okumuş, “Patrikhaneniz AB’nin merkezi Brüksel ve Paris’te elçileri var. Metropolit sıfatlı bu elçiler, Ortodoks âlemini temsil ettiklerini öne sürüp Patrik adına davetten davete yarışıyorlar. Tıpkı, Türkiye’deki Filistin Büyükelçisi gibiler.”

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içersinde Vatikan tipi bir devlet kurma peşinde koşan Patrik’in bu bahiste bir hayli me­safe aldığını vatan için Sur içinde toprak, çift başlı kartaldan oluşan bayrak ve Sen Sinod adı altında meclisten sonra sem­bolik olarak da olsa parasını bile bastırdığını yine Okumuş’un Takvim’deki satırlarından öğreniyor ve hakikaten irkiliyoruz:

“Paris’te 5 katlı muhteşem mir binaları var. İçinde de iba­dethaneleri mevcut. Sembolik olarak Vatikan gibi muamele görüyorlar. Hatta, Fransa Darphanesi’nde paraları dahi basılı­yor. Bu paranın bir yüzünde Dünya Ortodokslar Birliği’nin amblemi, diğer yüzünde “Ekümeniklik” peşinde koşup bu un­vanı Türkiye’de dayatma ve baskılar ile kabul ettirmeye çalışan Patrik Bartholomeos”un resmi bulunuyor.”(Takvim, 3 Aralık 2004)

Görüldüğü gibi Patrik Bartholomeos “devlet içinde devlet” olma yolunda neredeyse emellerinin “tamamına erme” nokta­sına gelmiş bulunuyor. Ve üzülerek ifade edelim ki Patrik’i bu bahiste en az Yunanlılar, en az bazı Avrupa devletleri ve en az ABD kadar Türkiye içersindeki bazı unsur ve isimler de destekliyor. İşte bize acı veren ve Bartholomeos’un cüretini azdıran da dışımızdaki Haçlılardan “içimizdeki” bu kendine benzettikleri ya da kendine bende ettikleri değil mi?

Meselâ Diyanet İşleri Başkanlığı döneminde Sayın Meh­met Nuri Yılmaz Patrik’in ekümenikliğini protesto etmiştir. Sa­yın Yılmaz’ın bu tavrı Türk medyası tarafından destekleneceği yerde başta Hürriyet Genel yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök olmak üzere pek çok “dolarla maaşlı gazeteci-yazar” tarafından eleştirilmiş, Bartholomeos’a insanı şaşırtacak derecede arka çıkılmıştır. Şu günlerde vatan, millet, bayrak diyenlerin alaya alınması ve fakat Türkiye’yi aşağılayan, Türkiye’ye Sevr’i daya­tan, Türkiye’nin bir bölgesine “Kürdistan” diyen AB muhiplerinin yükselen değer olması gibi öteden beri Bartholomeos’un ekümenikliğine itiraz edenler çağı okuyamamakla ve fakat bu­gün için sembolik de olsa parasını bile bastırmış Bartholomeos’un ekümenik olmasını destekleyenler “dinler arası diyalog” kılıfı altında alkışlanmaktadırlar.

Bir Türk için Bartholomeos’un mânevi bir gücü yoktur ve Bartholomeos İstanbul’da Vatikan tipi bir devlet kurmak iste­mektedir. Bu amacını gerçekleştirmek için ekümenikliğinin Türkiye tarafından kabul edilmesi için çırpınmakta, devleti için İstanbul Suriçinde sürekli toprak satın almanın yollarını ara­maktadır.

İstanbul Suriçinde Ortodoks Vatikan kurulduğunda neler olur?

İstanbul’un yönetiminde başkaları da söz sahibi olmak is­ter ve bunu bir şekilde başarırlar…

Ve uluslar arası bir meselede Türk Boğazları gündeme geldiğinde Türkiye Cumhuriyeti devreden çıkacak, Türk men­faatlerini Patrik’in de içinde bulunduğu bir kurul temsil edecek­tir, iyi mi?

Siz bu tür öngörülerimize bir “vehim” yahut bir “komplo teorisi” diyebilirsiniz.

Türkiye’de “mozaik” lafı ilk ortaya atıldığında, “Bu laf bö­lücülüğü körükler ve Türkiye’yi parçalar” dediğimizde de aynı suçlamalara muhatap olmuştuk. Ama bugün işte Batılılar Di­yarbakır’ı “Kürdistan’ın başkentine geldik” diyerek ziyaret edi­yorlar ve bu İşler artık gayet normal karşılanıyor…

Uyu milleti uyu…

(Yeniçağ)

Patrikhane hep ihanet etmiştir

İster Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök ol­sun, ister Prof. Baskın Oran, her kim olursa olsun, kim Fener Patrikhanesi’ne “ekümenik” bir kimlik kazandırmak istiyor ve bunun Türkiye için bir tehlike oluşturmadığını iddia ediyorsa, biz bu akıl karıştırma ve beyin yıkama egzersizlerinin arkasında Türkiye İçin ciddi bir tehlikenin yattığını ısrarla tekrarlarız, tek­rarladık, tekrarlayacağız…

Ki, Türk milleti uyansın ve aynı yılan tarafından aynı delik­ten kim bilir bilmem kaçıncı kez ısırılmasın.. Çünkü Cennet mekân Fatih’in iyi niyetinin kendisine verdiği imkân, güç ve yetki­yi Patrikhane Türk milletinin aleyhine kullanmaktan çekinme­miş, Kurtuluş Savaşı döneminde bile Türk”ün kanma girdiği için Atatürk bu mekâna “Fitne ocağı” demek durumunda kal­mıştır. Ömrünün tamamı Türk”ün düşmanları ile birebir yüz­leşmekle geçirmiş bir Atatürk, toprağında doğduğu, doyduğu ve okullarında okuyup asker ve komutanı olduğu, bir karış toprağını bir saat fazla koruyabilmek için cephelerde canını dişine taktığı Osmanlı’nın yıkılışını saniye saniye yaşayan ve bu yıkılıştan Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran ve Türk vatanını kurtaran Gazi Mustafa Kemal Atatürk Patrikhane için “Fitne ocağı” diyecek ve ben ona değil de, “Patrikhane ekümenik olursa Türkiye aleyhine mi çalışacak yani?” diyen Baskın Oran yahut Ertuğrul Özkök’e inanacağım öyle mi?

Böyle bir gaflet eşyanın tabiatına aykırıdır ve Türk’ün ge­leceği için çok büyük bir tehlikedir. Atatürk Patrikhane için “Fitne ocağı” demişse, bu doğrudur. Çünkü bu “Fitne ocağının” Türk’e kinî vardır. Dün Türkiye topraklarını işgal eden Haçlıları Bizans Bayrakları İle gözyaşları içerisinde karşılayan Patrikhane yine müstevliler Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldığında onla­rın paçalarına dolanarak, “Ne olur gitmeyin!” diye yalvaran bir cemaatin ruh ve beynidir. Ve bu “fitne ocağı” hâlâ “Kin kapısı­nı” açmamış yani orada bir Türk din görevlisi asma kininden hâlâ feragat etmemiştir.

Özkök”ün, Oran’ın bu konuda da bir söyleyecekleri olma­lıdır.

Üstelik Patrikhane Türk’e hâlâ ihanet ediyor..

Hangi birini sayayım…

1996 yılı Mayıs ayının ilk haftasında Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Yorgos Romeos ile Patrikhane temsilcisi ve Kadıköy Metropoliti Ikoim arasında bir toplantı yapıldı ve bu toplantıda, ortak faaliyetler konusunda iki ayrı komisyon ku­rulması kararı alındı. Bu komisyonların iştigal konusu da, “Gurbet Helenizminin askıda kalan sorunları” idi. Sadece bu toplantı bile Fener Rum Patrikhanesi ile Helenizm arasında bir işbirliği olduğunun yeterli delili değil mi? E siz tutup “Helenizm de nedir?” diyorsanız ben de size en hafifinden, Allah sizi bildi­ği gibi yapsın diyebilirim.

Mesela Helenizm, Yunanistan’ın devlet olarak kurulduktan sonra bugüne kadar işte böyle ayak oyunlarıyla hiçbir savaş kazamamış olmasına rağmen Türkiye aleyhine onlarca kat büyümesidir derim. İşte birilerinin “Türkiye için bir nîmet” ola­rak takdim ettiği Fener Patrikhanesi böyle bir patrikhanedir.

Ve bu Atatürk”ün ifadeleri ile “Bir fitne ocağı” olan Patrik­hane Eylül 1995’te Türkiye”nin hoşgörüsüyle açtığı tarihi me­kânlarda “Din ve Çevre” sempozyumu düzenlemiş, denizlerin temizliği için Yunanistan’ın cebine koyduğu 2 küsur milyon dolarla Trabzon’a turlar düzenlemiş ve dönüşte Patnos Adası’nda Bartholomeos bir devlet başkanı gibi karşılanmıştır. Ada baştan aşağı Yunan ve sarı zemin üzerinde iki başlı kartal resmi olan Bizans bayraklarıyla donatılmıştır.

Yetmemiş, St.Jhon manastırı avlusunda iki başlı Bizans bayrağı arasına Patrik Bartholomeos’un portresi de asılmıştır.

1995 yılı Ekim ayının son günlerinde Patrik Bartholomeos Rum Ortodoks Katedrali’nin 100.yıldönümü törenlerine katıl­mak için Paris’e, Yunan hükümetinin kendisine tahsis ettiği özel bir uçakla gitmiştir. Peki, Yunan’ın bu Bartholomeos aşkı nereden gelmektedir? Yine 1989 Aralık ayında Patrikhane ek binasının açılışı için Yunanistan’dan özel seçilmiş 400 davetli İstanbul’a gelmiştir ve bunların arasında terör örgütü PKK’ya silah desteği sağladığı defalarca ispat edilen PASOK milletvekili İosif Valurakis de vardır.

Bütün bunlar tesadüf mü?

Yine aynı heyette 1991 yılında Patrik ve beraberindekileri ABD’ye götüren Yunan havayollarına ait Bizans motifli uçağın kirasını veren Panayotis Angelopos da vardır ve 400 kişinin masraflarını da yine o karşılamıştır.

Yunanlı milyarder Panayotis’in Yunan Gizli Servisi’nden olduğunu bilmeyen de yok gibi ve Yunan Dışişleri Bakanlığı­nın resmî olarak giremediği mahrem bölgelere Panayotts’i kul­lanarak girdiği de sadece bizim iddialarımız arasında değil…

Yazacak daha çok şey var.

Ama gerçek şu ki Patrikhane’nin tarihi Türk’e ihanet sayfa­ları ile dolu ve Patrik Bartholomeos ne iyi niyetli ne de ma­sum…

O, atalarının çizgisinden gidiyor.

(Yeniçağ)

Evet, Bartholomeos ihanet eder

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Edelman Türkiye’nin hassa­siyetlerini hiçe sayarak Fener Patriği Barthoİomeos’u “Cihan Patriği” anlamına gelen “ekümenik” sıfatıyla bir kokteyle davet etti. Bu davet üzerine Başbakan Erdoğan da bir genelge ya­yımlayarak resmî sıfatlı hiç kimsenin bu davete gitmemesi tali­matını verdi.

Böyle bir durumda Türkiye’nin bir misafiri konumunda olan Büyükelçiliğin yapması gereken tek bir şey vardı. O da, “Maksadımız yanlış anlaşıldı, özür dileriz!” açıklaması yapmaktı. Çünkü bu hareket, Süleymaniye’de Türk’ün başına geçirilen çuvaldan da beterdi. Zira, patriğe “ekümenik” unvanını ancak Türkiye Cumhuriyeti verebilirdi, bu bir. İkincisi böyle bir unva­nın kullanılması Türkiye’nin mevcut rejimini içten çökertmekti. Patriğe “ekümenik” demekle Diyanet İşleri Başkanı’na Şeyhülis­lam demek arasında hiçbir fark yoktu. Özetle, Türkiye Cumhuriyeti’ni yahut devlet sınırları içersindeki belli bir bölgeyi din devleti ilân etmekti Patrikhaneye “ekümeniklik” sıfatını uygun görmek. Gelin görün ki ABD Ankara Büyükelçiliği özür dile­mek yerine küstahlıkta bir adım daha ileri gitti ve sözcüsü Jozef Pennington’un ağzıyla, “Davet yapılacak, istemeyen gelmez” deyiverdi.

Sen böyle yetersiz ve ürkek olursan Patriktir ve Amerikalı­dır yapar diyelim ve biz asıl “bizden” görünenlerin önde gelen­lerinden olan birinin, Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün bu son gelişmeler karşısında nasıl bir duruş sergi­lediğine bir bakalım.

Özkök dünkü yazısında önce, “Fener Patriği ekümenik ol­muş olmamış bize ne?” diye soruyor ve sonra şöyle devam ediyor: “Fener Patriği Bartholomeos, ‘Bu siyasi değil tarihi bir
unvandır’ diyor. Bu durumda şöyle bir düşünelim. Yarın sabah
kalktığımızda Türkiye’nin Fener Patrikhanesi’nin ‘ekümenikliğini’ kabul ettiğini görsek, o gün ne değişir?”

” Fener Patrikhanesi, Yunan bayrağı mı çeker?”

Özkök, kendi sorusuna şu cevabı veriyor:

“Çektirmezsiniz.”

“Sizden bağımsızlık mı ister?”

“Vermezsiniz.”

Görüyorsunuz Özkök’te, ne kadar “masumane” ne kadar “hümanist” ne kadar “özgürlükçü” bir yaklaşım var Bartholomeos’un “ekümenik” olabilmesi için! Ama bence Özkök hepimizden çok daha İyi biliyor ki Bartholomeos “ekümeniklik” için, “Bu siyasî değil tarihî bir unvandır” derken yalan söylüyor.

Çünkü “ekümeniklik” hem “tarihî” hem “siyasî” bir unvan­dır. Bartholomeos’un ve onun “ekümenikliğini” destekleyen AB üyesi ülkeler ve ABD’nin gerçek amacı ise bu “tarihî” ve “siyasî’ gücü gözle görülür ve elle tutulur hale getirerek Bizans’ı hort­latmak, İstanbul’da Vatikan tipi bir din devleti kurmaktır.

Bu iddiamızı sonraki yazılara erteleyelim ve tekrar Hürriyet’e dönelim.

Özkök yazısını, “Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde İstanbul, olimpiyatlar için aday olmuştu. Çiller, Türkiye”nin başvurusunu kuvvetlendirmek için Fener Patriği, Hahambaşı ve Ermeni Patriği”nden birer mektup istemişti. Fener Patriği o mektubu ‘ekümenik’ sıfatı ile imzalamıştı. Peki Başbakan Çiller mektubun altındaki bu sıfatı görünce ne yapmıştı? Hiçbir iti­razda bulunmadan, Olimpiyat Komitesi”ne vermişti” diye sür­dürüyor ve böylece aslında normal davrananın ABD’nin Anka­ra Büyükelçisi, tuhaf davrananın ise Patriği “ekümenik” kabul eden Edelman’ın davetine gitmeyin diye genelge yayımlayan Erdoğan” olduğunu imâ ediyor.

Bir defa Başbakan olarak Çiller’in böyle bir mektubu ulus­lar arası bir platforma kendi eliyle sunması tarihî bir hatadır ve bu Çiller’in ilk tarihî hatası değildir. Biliyorsunuz İsrail’in bir “Arz-ı Mev’ud” hedefi var. Arz-ı Mev’ud, tahrif edilmiş Tevrat’ta İsrail”e tanrı tarafından vaat edilmiş topraklar demek. Bu top­raklar Nil ile Fırat arasını kapsıyor ve Türkiye’nin ortalama yüzde 30’unu da içine alıyor. Zaten İsrail’in GAP bölgesinde gizli gizli toprak alması ve Urfa’da Havra yaptırmak için 20 milyon doları gözden çıkarması da, Arz-ı Mev’ud hayallerine bir adım daha yaklaşabilmek amacından başka bir şey değil.

İşte aynı Çiller Başbakanlığı döneminde Bartholomeos’tan “Ekümenik” imzalı bir mektubu kabul ettiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakan’ı olarak İsrail’i ziyaret etti ve o topraklara ayak basar basmaz, “Arz-ı Mev’ud”da olmaktan çok mutluyum” dedi, diyebildi.

Çiller’i o koltuklara “Leydi’nin topuk sesleri” manşetleri ile taşıyanlar da Özkök ve aynı koddaki insanlardı.

Bu konuya izninizle yarın da devam edeceğiz ve Patrik Bartholomeos’un masumluk sahillerinde mi dolaştığına yoksa ihanet denizlerinde mi kulaç attığına biraz daha yakından ba­kacağız.

Ve tuhaftır bu bakışta Özkök’le yine karşılaşacağız!

(Yeniçağ)

Amerika ve “Ekümenik” Bartholomeos

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Erich Edelman kendi ifadeleri ile, “Ekümenik Patrik Bartholomeos’un yüksek himayesinde” bir resepsiyon veriyor. Başbakan Erdoğan da “gizli” ve “çok acele” kayıtlı bir genelge yayımlayarak, kamu personelinden Fener Patriği”nin “ekümenik” sıfatıyla davet edildiği ABD re­sepsiyonuna katılmamalarını istiyor.

Şimdi burada AKP iktidarının bugüne kadar Fener Patriği’ne “ekümeniklik” bahsinde ne kadar cesaret verdiğini tekrar­layacak değilim. Ama sen Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Ba­kanlığı olarak iç bünyende Ekümenik Patrikliğin Türkiye için bir tehdit oluşturmadığı yönünde raporlar hazırlarsan, ABD’nin Ankara Büyükelçisi de, öteden beri kendini “Ekümenik” ilân eden, Patrikhane’nin internet sitesinde bu sıfatı kullanan ve hatta İstanbul’a, Roma yıllarının adı ile “Konstantinapolis” di­yen Bartholemeos’u, vereceği resepsiyona “Ekümenik patrik” olarak davet etmekte hiçbir bahis görmez.

Başbakan olarak Erdoğan Patrikhanenin ekümeniklik sıfa­tını kabul etmiyorsa buna ben alkış tutarım. Ama aynı başba­kanın Dışişleri Bakanlığı içersindeki “Ekümeniklik Türkiye için bir tehlike değildir” mealindeki raporu da hazırlayanların sura­tına çarpmasını beklerim. Ayrıca, madem Fener Patrikhanesi’nin bir “ekümenik” yetkisi yok, öyleyse Bartholomeos’u “ken­dinde olmayan bir yetki” ile Türkiye Cumhuriyeti’nin başken­tinde resepsiyonlara davet eden ABD Büyükelçisi Edelman’ın da Dışişleri’ne çağrılarak uyarılması, şayet Edelman bu uyarı doğrultusunda hareket etmeyi sürdürürse kendisinden Türkiye Cumhuriyeti’ni terk etmesi istenemez miydi?

Haysiyetli ve gerçekten bağımsız bir devletin yapması ge­reken, iç işlerine bu kadar müdahalede bulunan bir elçiyi uyarmak mı yoksa kendi memurlarının hareketlerini bir genel­ge ile zapturapt altına almak mıdır? Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin Ankara’da bile sadece kendi çalışanına mı gücü yetiyor? Bağımsızlığımız bu kadar mı elden gitti?. Acı olan bîr başka şey ise, bazı kalem ve “bilim adamı” kimliğine sahip olanların yazılı ve görüntülü basında, “Lozan’ın hiçbir maddesinde Fener Pat­rikhanesinin Ekümenik Patrik olmadığına dair bir madde yok” diyerek Bartholomeos’un bu sıfatı kullanmasına ve Edelman’ın onu bu sıfatla himaye altına almasına haklılık kazandırmak istemeleridir.

Lozan’da Ekümenik Patrik olmadığına dair bir madde yoksa bile Ekümenik Patrik olduğuna dair bir madde var mı peki? O da yok. O zaman her durumdaki belirsizliğin Türkiye aleyhine yorumlanması artık kaçınılmaz bir hal mi almıştır? Ege’deki binlerce adanın Türkiye’ye ait olduğuna dair de hiçbir anlaşma yok. Yunanistan o adalar bizim diyor. Şimdi bu man­tıkla biz bu adaları Yunanistan’a mı verelim? Çünkü aynı ada­ların Yunan’a ait olduğuna dair de bir anlaşma bir yazılı ve imzalı metin mevcut değil. Olur mu böyle şey? Bu insanlar Bartholomeos’u Türk milletine sevdirmeye çalışacakları yerde Türk milletini Bartholomeos’a sevdirmeye niye çalışmazlar ve mesela Fener Partrikhanesi’ndeki “Kin kapısının” açılması için niye papazı ikna etmezler?

Gelelim Amerika’nın Fener Patrikhanesinin ekümeniklik aşkına?

Sahi, ABD niye Fener’in ekümenik patriklik olmasını isti­yor? Bunu bilmeyecek ne var? ABD Gürcistan ve Ukrayna’yı niçin karıştırıyorsa Fener’in ekümenik patriklik olmasını da onun için istiyor? Yani mesele Rusya’nın boğazını sıkma, Rus­ya’nın önünü kesme meselesidir ve Bartholomeos’a ekümenik patrik kabul eden ilk Amerikalı değildir Edelman. Bu Beyaz Saray’ın projesidir.

O koltuğa oturduğu günden beri Bartholomeos Lozan’ı delerek Ekümeniklik yani Cihan Patrikliği peşinde koşuyor. Rus Ortodoks Patriği Alex II ise, hadi oradan be, senin bin 700, iki bin kişilik bir cemaatin var, biri Cihan Patriği olacaksa o ben olmalıyım, o Rus Ortodoks Kilisesi olmalı, çünkü benim cemaatimin sayısı nereden baksan 300 milyon, diyor.

İşte ABD de Cihan Patrikliğini Rusya’ya kaptırmamak için Bartholemeos’u sahipleniyor. Onu ABD’ye davet ediyor, saray­larda ağırlıyor. Hani Suriye’nin PKK vasıtasıyla Türkiye toprak­larında Türkiye Cumhuriyetiyle 15 yıl savaşması gibi Rusya ile ABD de, Bartholemeos üzerinden Türkiye Cumhuriyeti toprak­larında birbirleriyle “arka bahçe” savaşı yapıyorlar.

Bu savaşta Türkiye’yi yönetenlerin gücü ise kendi memu­runa yetiyor…

(Yeniçağ)

Türk’ün dilini kesenler

Almanlaşmış Cem efendinin, Almanya’daki Türk çocukları arasında Türkçe konuşmanın yasaklamak istemesini savunma­sı üzerine yazdıklarımızı okuyan bir dost, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün de büyük şirket toplantılarında İngilizce konuşulmasını önerdiğini hatırlattı.

Olup bitenlere baktıkça insan, ister istemez, “Neredeeen nereye?” diye hayıflanmak ihtiyacı duyuyor.

Yıl 1931.

Atatürk diyor ki:

“- Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kuralla­rını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.”

Atatürk’ün bu özlemi dile getirmesinden iki yıl sonra, İs­tanbul’da, bir “Vagon-Li” hadisesi yaşanır.

Bu hadisenin ne olduğunu kısa bir süre önce Hakk’ın rahmetine kavuşan, “Yalan Söyleyen Tarih Utansın” müellifi Mustafa Müftüoğlu’ndan nakledelim:

Bilindiği gibi, “Vagon-Li”, Yataklı Vagonlar Şirketi’dir. Beynelmilel bir şirket… Dünyanın birçok yerlerinde olduğu gibi, Türkiye’de de şubesi bulunan bir müessese!..

İşte, bu şirketin İstanbul’da Beyoğlu Acentasında vuku bulan bir olay, Vagon-Li şahlanışına sebep olmuştur!.. Şöyle ki: 21 Şubat 1933 Salı günü, Vagon-Li’nin Beyoğlu Acentasına müracaat eden bir tüccar, o günkü Ankara treni için bir bilet ister. Tüccara muhatap olan Naci Bey adındaki şirket memuru, o günkü trende boş ye olmadığını söyler, bu sırada Şirketin Galata Acentasına da telefon edilerek bilet olup olmadığı sorulur ve elbette ki bütün bu konuşmalar Türkçe cereyan eder.

Naci Bey adlı memur, bu şekilde bir müşteriye bilet temini için uğraşırken; Acentanın müdürü, birden yerinden fırlar ve orada bulunan memurlara Naci Bey’i göstererek sorar:

‘- Bu adam böyle nece anırıp duruyor? Türkçe mi?1 Ve sonra memura dönerek bağırır: ‘Burada resmî dilin Fransızca olduğunu bilmiyor musunuz? Size sopa ile mi hareket etmeli?”

Müdürün bu küstahça hareketine karşı, Naci Bey:

‘- Ben Türk’üm. Benim memleketimde resmî dil Türkçe’dir. Hattâ siz bile Türkçe öğrenmelisiniz!” diye cevap verir. Müdür bu cevap üzerine büsbütün küstahlaşır ve memura 10 lira (1933’de çok yara) nakdî ceza verir. Ve Naci Bey bu kere:

‘- Ne diye ceza veriliyor?… Kendi memleketimde kendi di­limi konuşmam suç mudur?’ derken, Müdür, kükrer:

‘- Sizi on beş gün için kovuyorum!’ deyiverir… Ve böylece, Türkiye’de Türkçe konuştuğu için hakarete maruz kalan me­mur, acenteyi terk eder!.. Bilâhare, diğer vazifeliler, müdüre, yaptığı hareketin doğru olmadığını, arkadaşlarının Türkçe ko­nuşmakta haklı olduğunu, verilen cezanın kaldırılmasını söyler­lerse de, küstah müdürün cevabı şu olur:

‘- Ya o gider yahut ben!’

Bu müessif olay matbuata akseder ve ertesi günkü gazete­ler olayı bütün teferruatıyla yazar… O yıllarda Üniversite genç­liği bütünüyle milli şuura sahiptir. Milli şuur sahibi bu gençler, meşhur Razgard hâdisesine karşı ayaklanmış, Çanakkale Şehit­liği İçin ilk teşebbüs bu gençlerden gelmiştir. Milli Türk Talebe Birliği’nde toplanan bu gençlerin başında Demokrat Parti ikti­darı yıllarında Maarif Vekilliği yapan ve o yıllarda Mühendis Mektebi talebesi olan Tevfik İleri gibi kimseler vardır.

Vagon-Li Acentasında vukuu bulan Türkçe’ye tecavüz hâ­disesi üzerine işte bu gençler hemen harekete geçmiş ve topla­nan muazzam gençlik kütlesi Beyoğlu’na çıkarak sonrada adı ‘Konak’ olan Tokatlayan Oteli’ndeki Vagon-Li Acentası önüne gelmişlerdir. O gün İstiklâl Caddesi tamamen Üniversite gençli­ği ile dolmuş ve Beyoğlu’nda hayat felce uğramıştır!

Acente önünde konuşan gençlerden biri, ‘Dilimize saygı gösterilmesini bilmeyenleri affetmeyecek ve onları saygılı hale getirmesini bileceğiz.” Demiş, bir ara gençlerden bir kısmı acen­teyi tamamen tahrip etmiş, bilahare Vagon-Li’nin Galata Acen­tesi önüne gidilmiş ve tahripten orası da nasibini almıştır.

Yüksek Tahsil Gençliği’nin Türkçe’nin muhafazası bahsin­de gösterdiği bu hassasiyet, o günlerde yurt çapında alâka uyandırmış ve bu hâdiseden hemen sonra İstanbul’daki gayritürkler, vapur, tramvay v.s. gibi nakil vasıtalarıyla umumî yerlerde hep Türkçe konuşmak mecburiyetinde kalmışlardır.

Vagon-Li Hadisesi’nin ertesi günü yirmiye yakın genç ya­kalanmışla da, bilahare serbest bırakılmışlardır.”

Çünkü o devir Atatürk devridir…

Ya şimdi!!..

Yine geçtiğimiz günlerden bir örnek verelim.

Trajik ve ibret dolu bir örnek:

Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Namık Tan, TED Ankara Koleji Vakfı Okulları’nın gelenek haline getirdiği sohbet toplantılarından birinde yaptığı konuşmada sık sık İngilizce kavram ve ke­limeler kullanıyor.

Tan’ın bu haline bir öğrenci, 1933’te Vagon-Li hadisesini içine sindiremeyen Türk gençleri gibi bir genç, içerliyor ve itiraz ediyor:

“- Türkçe’nin bu kadar kirlendiği bir dönemde, Türkçe’yi kullanırken daha özenli olmamız gerekmez mi? “

Bu seviyeli ve ders yüklü soruya milletimizi dış âleme karşı savunmak durumunda olan Türk Dışişleri sözcüsünün verdiği cevaba bakınız:

” -Türkçe hususunda çok tutucu olmamak gerekir. Türkçe çok zengin bir dil değil. Kullandığımız kelimeler arasında Arap­ça, Farsça kelimeler de bulunuyor. Kendimizi küçük alanlara sıkıştırmamalıyız. Başka lisanlardan intikal eden kelimeleri de kullanmak gerekir.”

Bir başka öğrenci dayanamayıp sorar:

” – Bir Türk olarak başka dillerin etkisinde kalarak kendi­mizi nasıl ifade edebiliriz?”

Dışişleri sözcüsü Namık Tan öğrencinin bu haklı, ilmî ve bu millî hassasiyet sinmiş sorusuna ise şu cevabı verir:

” – Önemli olan kendimizi nasıl ifade ettiğimiz değil, ne söylediğimizdir.”

İşte bizim “Neredeeen nereye!” diye içimizi sızlatan, Türkçe’nin ve tabii Türk’ün, Türkiye’nin hali-pür melali..

(Yeniçağ)

AKP yolsuzluk sanıklarına değil Kerkük’e sahip çıksın

KYB lideri Talabani, “Kürtlerin Kerkük”e yerleştirilmeleri ve Arapların da eski yerleşim yerlerine gönderilmeleri” konu­sunda Irak’taki ABD ve İngiliz Büyükelçiliklerinden “yazılı gü­vence aldıklarını” açıklayıverdi. Peki, bu ne demekti? Bu, Ker­kük’ün Kürtleştirilmesinin tamamlanmış olduğu demekti.

Yani 30 Ocak’ta yapılacak seçimlerde Kürtler, İsrail ve başka coğrafyalardan taşıdıkları 80 bin Kürt’le sandıktan zaferle çıkacak, sonra da dönüp bütün dünyaya, “Görüldüğü gibi Ker­kük bir Kürt şehridir” diyecekler.

Zaten daha şimdiden işgal güçlerinin temsilcileri Kerkük’te­ki Türklere, “Seçimleri Kürtler kazanacak, boşuna çırpınmayın” demeye başlamışlar bile.

Belki de daha şimdiden seçim sonuçlarının tutanakları tanzim edilmeye başlandı bile.

Yoksa siz 30 Ocak’ta Kerkük’te demokratik bir seçim ola­cağını mı sanıyorsunuz? Çünkü Talabani’nin Kerkük’e şiddetle ihtiyacı var.

Irak Geçici Anayasası Kerkük’ün Bağdat gibi “herhangi bir eyalete bağlı olmayan özerk bir yapıya” sahip olduğunu dekla­re ediyor.

Ama bu tıpkı anayasa gibi geçici bir durum.

Seçimlerden sonra Kerkük’te bir referandum yapılacak ve bu referandumla Kerkük hangi eyalete bağlanmak istediğine kendi karar verecek.

ABD ve İngiltere’nin desteğini alan Talabani de, stadyum­lara doldurduğu 80 bin “taşıma Kürt’le” seçimleri alacak.

Evet, 30 Ocak’taki genel seçimlerde Kerkük’te sandıklar açıldığında zaferin Talabani’ye güleceği kesin. Çünkü Kerkük­’ün Bağdat’taki merkezi otorite ile irtibatını sağlayan 27 devlet dairesi var.

Yani, Kerkük’ü şu anda bu 27 devlet dairesi yönetiyor.

Peki bu 27 dairenin yöneticileri kimler? Bir tanesi Arap, 25 tanesi Kürt.

Geride kalan bir tanesi, Milli Eğitim dairesi bir Türk’te, İb­rahim İsmail Tuzlu’da idi.

Ona da Talabani sürekli baskı yapıyor, adamları ile Kürt­lerden oluşan listeler gönderip onları Milli Eğitim’in çeşitli ka­demelerinde görevlendirilmelerini istiyordu. Ara başlık / Tuzlu buna direndi. Tuzlu’yu ikna için Bağdat’a çağırdılar.

Kendisine, “Talabani’nin talimatlarını yerine getir” telkinin­de bulundular.

Tuzlu buna da direndi ve Bağdat dönüşü Talabani’nin adamları tarafından şehit edildi.

İşte Kerkük fiilen bugün böylesine Talabani’nin kontrolü altında.

Böyle bir ortamda gerçekleştirilecek bir seçimden Türk­menlerin hak ettikleri bir neticeyi alabileceklerini mi sanıyorsu­nuz? Erdoğan’ın Başbakan, Gül’ün Dışişleri Bakanı olduğu bu dönemde Musul ve Kerkük’ün nüfus ve tapu daireleri talan edildi.

Ardından Türk nüfusun itirazsız egemen olduğu bu şehirde bütün yönetim yukarıda dile getirdiğimiz gibi Kürtlere teslim edildi.

Ankara sessiz kaldıkça Kürtler “Kerkük bir Kürt kentidir” demeye, hatta “Kerkük için Türkiye ile savaşırız” tehditleri sa­vurmaya başladılar. Gele gele bugünlere geldik. ABD Dışişleri sözcüsü Richard Boucher Ocak ayı ortalarında, Bush yöneti­minin Kerkük bahsinde Irak Geçici Anayasası’nın 58. maddesin in uygulanmasını desteklediğini açıkladığında, Ankara her zaman yaptığını yaptı yani, sustu.

Türk basını da sustu maalesef.

Onlar hediye gerdanlıkla uğraştılar, Kurban hikâyeleri an­lattılar.

Erdoğan da toplantılara katılıp sürücülere yavaş ve sağdan gitmeleri yönünde nasihatler verdi. Ve Talabani açıklayiverdi; “Kerkük’te ABD ve İngiltere bize desteğini yazılı olarak verdi.” Demek ki Kerkük düştü! Barzani’nin Erbil, Musul ve Dohuk’tan oluşan bir eyaleti var.

Demek ki artık Talabani’nin de bir eyaleti olacak.

Irak Anayasasına göre “eyalet” olabilmek için en az üç şeh­re sahip olmak gerekiyor.

Talabani’nin şu an elinde bulundurduğu kentler Diyale ve Süleymaniye.

Seçimlerden sonra Kerkük’te bir referandum yapılacak ve “taşıma Kürtlerle” seçimden zaferle çıkacak olan Talabani, bu referandumda da Kerkük’ü Süleymaniye ve Diyale’ye ilave edip, eyalet sahibi olacak. Kerkük işte böyle elden giderken AKP “çete suçundan sanık” kişileri devletin üst kadrolarına atı­yor, başta yolsuzluk iddiaları olmak üzere, haklarında onlarca iddia bulunan “sanıkları” milletvekili dokunulmazlık zırhına büründürerek korumaya devam ediyor.

Kerkük kimin umurunda!

(Yeniçağ, 25.01.2005)

İhbar ediyorum Adana’da bir PKK kampı var

Türk toprağında, Adana’daki İncirlik Üssü’nde, Hava Pilot Binbaşı Ferit Dinçer ve eşi, Amerikalı bir çavuş ve ona yardım eden erler tarafından yere yatırılarak kelepçeleniyor.

Evet, orası Türk toprağıdır.

Çünkü, ABD ile Türkiye arasında imzalanan “Ortak Sa­vunma İşbirliği Anlaşması”na göre Türkiye topraklarında bulu­nan “Savunma Üslerinin Mülkiyeti” Türkiye’ye, Türk makamla­rına aittir. Yani İncirlik’in statüsü elçilikler statüsü gibi değildir. Hal böyleyken, yani, İncirlik Üssü de bir “Türk Toprağı” iken, bir Türk binbaşı ve eşi Türk toprağında Amerikalı çavuş ve erler tarafından otomobilinden çıkartılıyor, yere yatırılarak elle­ri arkadan kelepçeleniyor. Yılışılıyor, gülüşülüyor, itilip kakılı­yorlar. Özetle, PKK’lı bir terörist bir Türk askerini eline geçirirse ne yapacaksa bir Amerikalı da Türk toprağında bir Türk subayı ve eşine aynısını yapıyor.

Hadiseyi Sabah muhabirine anlatan binbaşı:

“-Ölene kadar unutamayacağım dehşet bir durumdu. Bar­dan çıkan bazı Amerikalılar, o gece bizi kelepçeleyip yere yatı­ranlara, ‘Devam et! Onlar Türk!’ diye İngilizce bağırıyorlardı. Kendimizi çok aşağılanmış hissettik. Olayı en üst düzeye taşı­yacağız dediler ama hiçbir şey yapmadılar.” Diyor..

Görülüyor ki, Türkiye’deki ABD üsleri PKK’nın barındığı ve Türkiye’yi bölüp parçalamak için eğitim görülüp stratejilerin üretildiği Kandil Dağı’na dönüşmüştür. ABD askerleri Türkiye’­de “misafir” ve “müttefik” gibi değil, “hain” ve “düşman” türü faaliyetler içersindedirler. Türkiye’deki ABD üslerinden kalkan helikopterler PKK’ya teçhizat desteği vermekle kalmıyor, Türk toprağında Türk askerinin başına çuval geçirmeyi bir eğlence, gurbette bir “Amerikan futbolu” gibi, bir deşarj vasıtası olarak görüp hayata geçirebiliyorlar. İşin acı tarafı, Türkiye’yi yöneten siyasi erk ile resmi ve sivil bürokrasinin bütün bu olup bitenleri Türk milletinden gizlemeleri ve Türk’ün toprağında Türk’ü ar­kadan vuranları, PKK’yı destekleyip Türkiye’nin güneyinde bir ‘Yahudi Kürdistan” kuranları “dost” ve “müttefik” olarak kanat­ları altına almaları, bir bakıma Türk’ün aleyhine ortaya koy­dukları her fiile arka çıkmalarıdır.

Bu, PKK kamplarının Türkiye’de Türkler tarafından gör­mezden gelinmesi gibi ihanete yakın bir hadisedir. Sakın ola ki “abartıyorsun” demeyiniz. Biz ne dediğimizi çok iyi biliyoruz ve bu yazıları “yazamadıklarımızın” da terazisinde tarttıktan sonra kaleme alıyoruz.

Şimdi isterseniz, İncirlik Üssü’nde Türk Binbaşı ve eşine ABD çavuş ve erleri tarafından kelepçe vurulmasından 12, bugünden 13 yıl geriye gidelim ve aynı İncirlik’te, 1993’ün ilk aylarında buranın nasıl Kandil Dağı, burasının nasıl bir PKK üssü haline geldiğine dair bir örneği, Sayın Yüce Katırcıoğlu’nun 10.12.2004 tarihli “Siyaset Ekseni” gazetesinde kaleme aldığı “Kürt Devleti’ni Yahudi Milleti Kuruyor” başlıklı yazısından aktaralım:

“1993’ün ilk aylarında, İncirlik Üssü’nde ABD Genelkur­may Başkanı/NATO Başkomutanı Orgeneral Jhon Shalikashvili’ye verilen gizli brifingde, Amerikan brifing subayı ne demişti? ‘PKK’nın görevi, Kürt devletinin kuruluş süreci bo­yunca Türkiye’yi angaje tutmaktır’

İşte o kuruluş süreci tamamlandı. Kürt devleti fiilen işle­meye başladı. Şimdi yaşanmakta olan süreç, o Kürt devletine hukuki bir statü kazandırma sürecidir.”

Görüldüğü gibi, İncirlik Üssü ve diğer AB üsleri PKK için, daha doğrusu Irak’ın kuzeyinde kurulan ‘Yahudi Kürdistan” için stratejilerin üretildiği, brifinglerin verildiği ve yol haritaları­nın belirlendiği merkezlere dönüşmüştür. İsrail de bu sürecin içerisinde ABD’nin, PKK’nın ve tabii Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan’ın “stratejik ortağı” hatta “koçbaşı”dır. 2003 yılında İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un Kürt liderlere bir mektup yazarak, “Kuzeyde düşündüğünüz Kürt devleti hayalinizi gerçekleştirme­nizde, size İsrail’den başka yardım edebilecek bir devlet yok­tur!” dediğini de hatırlatalım.

İncirlik’te kelepçelenen Binbaşı Dinçer acısını, “Olayı en üst makamlara taşıyacağız dediler ama hiçbir şey yapmadılar” sözleri ile dile getiriyor.

Bu ne ki!

2003’te İncirlik’te, ABD Genelkurmay Başkanı’na, “PKK’nın amacı Kürt Devletinin kuruluş sürecinde Türkiye’yi angaje tutmaktır” brifinginin, bu toplantıya sızan Türk istihbara­tı tarafından bilgilerin, askeri ve siyasi makamlara ulaştırmasına rağmen onlarca yıl yapılanlara, yani, 1993 yılından beri bölge­de bir Kürt devletinin kurulması için Türk askerlerinin peşmergeleri eğitmesine, Türk hükümetlerinin Barzani ve Talabani aşiretleri arasındaki kavgaları önleyerek, onlara mad­di mânevi her türlü yardımı yapmasına ne demeli?

(Yeniçağ, 07.08.2006)

AB, şehirlerimizin ismini de değiştirecek

Biz tarihe notumuzu düşelim.

Gün gelecek AB, Türkiye’de bazı şehirlerimizin adlarını “Kin ve düşmanlığa sebep oluyor” diye değiştirmemiz talebinde bulunacak. Gaziantep’e “Antep” dememizi, Şanlıur­fa’yı “Urfa” yapmamızı, Kahramanmaraş’ı “Maraş” olarak anmamızı isteyecek.

Bunun ilk adımı da Kıbrıs’ta Gazimagosa’nın “Magosa” yapılmasıyla atılacak. Bizim bu iddiamıza ise “içimizden” üç türlü tepki gelecek. Kimileri, “Isa adına, inşallah” duaları ile sevinçten istavroza başlayacak; bazıları her zaman yaptıkları gibi dudak bükecek, Amma da abarttın” diyecek. Görünen köy için kılavuza gerek diyenler ise, “Haklısın, öyleyse bu­günden çâresine bakmak lazım” refleksi takınacak.

Aslında AB bu işlere çoktaaan başladı. Eğitimle ilgili fonla­rından 5 milyon doları ders kitaplarındaki millî konuları ayık­lamak için Milli Eğitim Bakanlığının emrine sundu ve Bakan­lıkla beraber çalışmaya başladılar bile. Çünkü Batılı “usta ka­til” olduğu için cinayet mahallinde iz bırakmak istemiyor. “Delil topluyorum” diye başka bir kılıkla, mesela “Haçlı” olarak değil de “AB” olarak cinayet mahalline geri dönüp, delilleri bir güzel yok ediyor. Onun için Antep’in Gaziliği’nden, Maraş’ın Kahramanlığı’ndan, Urfa’nın Şanlı oluşundan tedir­ginlik duyacaklar ve bu hak edilmiş sıfatları yok etmek için Türk’ün milli hassasiyetlerini önce Kuzey Kıbrıs’ta Gazi Magosa’nın Gaziliğini iptal denemesi ile başlayacaklar.

Önce hafızalarımızı tazeleyelim.

17 Aralık 1918’de Antep, 22 Şubat 1919’da Maraş ve 24 Mart 1919’da Urfa İngilizler tarafından işgal edildi. Bu şehirler­de Türklerin silah ve gıda maddelerine el konuldu. Ermenilere silah dağıtıldı. Şehir eşrafının ileri gelenleri bir bahane ile Mı­sır’a sürüldü. Aynı günlerde İngiliz Binbaşı Nowel, Fransızlarla da işbirliğine giderek Diyarbakır başta olmak üzere Kürt aşiret­leri bağımsızlık vaadiyle tuzağa düşürüyor, örgütlüyor, para veriyordu. Uzatmayalım İngiltere ile Fransa 13 Eylül’de kendi aralarında Ortadoğu’yu paylaştı. Bu paylaşımda İngilizlerin işgal ettiği bu üç il Fransa’ya düştü, İngilizler 30 Ekim 1919’da Maraş ve Urfa’yı, 5 Kasım 1919’da da Antep’i Fransızlara dev­retti.

Bölgeyi işgal eden Fransız komutan Türk halkına çok sert bir bildiri yayımladı. Bildirinin bir maddesi mealen şöyleydi:

“- İşgal ettiğimiz İllerde bir kargaşalık çıktığında ölen veya yaralanan bir Fransız askerine karşılık, yerli halktan iki erkek kurşuna dizilecektir. Kurşuna dizile­cek kişiler kura ile seçilecektir.”

İşte Antep bu iğrenç müstevlileri, işte Maraş bu aşağılık iş­galcileri, işte Urfa bu sadist Haçlıları defolup gitmeye mecbur ve mahkûm ettikleri için “Gazi” oldu, “Kahraman” oldu, “Şanlı” oldu. Gerçek bu kadar sıcak ve bu kadar açık iken, AB üyesi İngilizler, AB üyesi Fransızlar ve onların finosu Yunan Türk’ün o günleri yürek ve hafızasında diri tutmasından hoşla­nır mı? Antep Gazi, Urfa Şanlı, Maraş Kahraman kaldıkça on­lar Kürt ayrılıkçılarını 1919 -1920’Ierdeki gibi kolayca kışkırta­bilir, “Soykırım” iftirası ile Ermenilere bugün bile sürdürdük­leri o günlerdeki gibi “ahlâksız desteği” maskeleyebilirler mi?

Onun için AB bir gün Türk milletinden bu üç şehrin adla­rını “Kin ve düşmanlığa sebep oluyor” bahanesi ile değiş­tirmesini isteyecek.

Ve dediğimiz gibi ilk adımı Kıbrıs’ta Gazi Magosa’nın gazi­liğinin kaldırılma talebi ile atacak.

Allah nasip ederse yarınki yazımızda da Kıbrıs’ın Magosa’sı nasıl “Gazi Magosa” oldu onu sizlerle paylaşaca­ğım.

O zaman sizler de çok yakında Kıbrıs Rum Kesimi’nin Magosa’nın gaziliğine itiraz edebileceğini ve bu konuda AB içinden en büyük desteği İngilizlerden alacağı tahminimizi hiç de abartılı bulmayacaksınız.

Gidişat bu yönde maalesef.

Bizim aradığımız ise “basiret” ve “cesaret’ten başka bir şey değil.

(Yeniçağ, 29.03.2005)

Gaziantep, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’a saldırı

Gazi Magosa’dan başlayacak

Dünkü yazımızda, Ayrımcılığa sebep oluyor” diye nü­fus cüzdanlarımızdan “Dini İslâm” hanesinin kalkmasını iste­yen, camilerimizde misyonerlik tehlikesinden bahsedilmesine öfkelenip, “Allah katında din İslâm’dır” âyetinin yasak­lanmasını talep eden AB’nin gün gelecek, “Kin ve düşmanlı­ğı körüklüyor” diye Antep’in “Gazilik”, Maraş’ın “Kahra­manlık*’ ve Urfa’nın, “Şanlı”lığının kaldırılmasını talep ede­ceğini “tarihe bir not” olarak düşmüştük.

Çünkü bu illerimiz bugün AB’nin lokomotifi durumundaki o günün müstevlisi İngiliz ve Fransız’ı “kazma-küreğe” sarılıp geldikleri yere göndererek Gazi-Kahraman-Şanlı” olmuş illerimizdir.

1919-1920’lerde Türkiye’de Kürtleri isyana teşvik eden, Ermenileri silahlandırıp bölge halkını katletmelerine sebep olan İngiliz ve Fransızlar bugün AB üyesidir ve Irak’ın kuzeyi ve Türkiye içinde yine aynı oyunun senarist ve rejisörleri konu­mundadırlar. PKK’yı desteklemek bunlarda, olmamış bir Er­meni soykırımını Türk milletine dayatma ve Doğu ve Güney-doğu’muza ısrarla “Kürdistan”, Diyarbakır’a da, “Kürdistan’ın başkenti” demek yine bunlarda.

“Tarihin bir tekerrürden ibaret” olduğunu gösterirce-sine o günlerdeki gibi İngiliz ve Fransızların yanında bugün yine Yunanistan var, Rumlar var. 1920’lerin İstanbul’u o İngi­liz, o Fransız, o Yunan ve o Amerika karşısında nasıl ürkek ve can derdinde ise son on yılların Ankara’sı da bu İngiliz, bu Fransız ve bu ABD ve bu AB karşısında yılmış, ürkmüş, can derdine düşmüş durumda. O gün nasıl Atatürk çevresinde top­lanan bağımsızlık savaşçıları aleyhine Şeyhülislam fetvaları yayımlandıysa bugün de şeyhülislam zannedilenler, Türk milli­yetçileri aleyhine imâlarda bulunuyor.

Uzatmayalım.

Şartlar, dünkü katillerin suç delillerini yok etmeleri için bu topraklara geri dönmelerine çok elverişli bir hale geldi. Şartlar, Şanlıurfa’ya Urfa, Gaziantep’e Antep ve Kahramanmaraş’a Maraş dedirtmeye müsait. Bu yönde ilk adımın Kıbrıs’ta atıla­cağı da akla en yatkın ihtimal. Gümrük Birliği Protokolü’nün de Ankara tarafından onaylanıp Rum Kesiminin Kıbrıs’ın ta­mamını temsil ettiği Türk hükümetince kabul edildiğine göre, Rumlar bir gün, “Gazi Magosa”nın Gaziliği kalksın” diye­cek, gerekçe olarak da “Bu sıfat Türk ve Rum toplumları arasında kin ve düşmanlığa sebep oluyor” bahanesi ileri sürülecektir.

Peki gerçek ne?

Yani Magosa durduk yerde mi Gazi Magosa oldu?

Elbette ki, hayır.

Yıl 1974’tür.

Türk bebeklerin banyolarda kesilme, Türk çocuklarının okul bahçelerinde makineli tüfeklerle taranma ve Türk köyleri­nin yakılıp yıkılması son safhaya varmış, Samson darbesi ile Ada Yunanistan’a ilhakın eşiğine gelmiştir.

Türkiye Kıbrıs’a müdahale kararı alır ve ordu Akdeniz’e açılır.

İlk çıkartma yapılacak noktalardan biri Magosa Umanıdır.

Rum’lar Türk askerini Magosa’dan denize dökmek için Magosa’yı teslim almak ister. Devreye Barış Gücü adına İsveçli Yarbay Feliks’i sokarlar.

20 Temmuz 1974

Saat 7.30.

İsveçli Yarbay Feliks, Magosa’da, 1973’te Türk Muka­vemet Teşkilatına atanan yüzbaşı Oğuz Kalelioğlu’nun karşısındadır:

“- Teslim ol Oğuz Kalelioğlu” der.

Çok kan akacağından bahseder. Rumların Türklerin 30 katı asker ve ateş gücüne sahip olduklarını hatırlatır. Magosa’daki derme çatma tüfeklerle kendini savunacak 252’si muazzaf, 800 Türk’ü, emrindeki tank bölüğü, zırhlı taburu, topçu taburu 96 havan, 12 top, 12 taretin ve 8 bin eğitimli askerine güvenerek kısa sürede yok edeceğine inana Rumların Yüksek Askeri Taktik Komutanı Konstantin Corcakis de yüzbaşı Kalelioğlu’na haber gönderir:

“- Teslim olsun, yoksa tamamınızı Magosa Hen­deklerinin içinde keseriz.”

Türk komutan Yüzbaşı Oğuz Kalelioğlu’nun cevabı nettir:

“- Bizi buraya gönderen Türk devleti, düşmanı çok görünce teslim ol, demedi. Gerekirse çarpışarak öl­memizi emretti. Ben de bir Türk askeri olarak aldığım be emri uygulayacağım.”

Ve uyguladı.

Türkler aç, cephanesiz, 8 bin kişilik tam teçhizatlı Rum’a tam bir ay mukavemet etti. Artı, bir gece karşı saldırıya geçe­rek, sahili Rum’dan temizledi. Anadolu’dan gelen Türk birlikle­ri için güvenli hale getirdi.

Magosa, işte böyle Gazi Magosa oldu.

Rum bunu içine sindirebilir mi?

(Yeniçağ,30.12.2005)

Türk’ün bugünkü görevi

Derler ki:

  1. Tarih, bir dinler arası mücadeledir.
  2. Tarih, sınıflar arası bir mücadeledir
  3. Tarih, bir milletler mücadelesidir. ***

1- Türkiye’de yaşayan Türkler, yâni bizler için Tarih şayet bir “Dinler Mücadelesi” ise, bu bir “Haçlı-Hilâl Savaşı”dır ve bugün de bütün hızıyla devam etmektedir. Daha dün Türk’ün hâkim olduğu topraklarda meselâ Filistin’de Haçlı AB ve ABD’den aldığı destekle her gün Müslüman kanı dökmektedir. Haçlılar Telafer’de, Kerkük’te Müslüman kanı akıtmakta, Mehmetçiğin başına çuval geçirmekte, Müslüman kanı döken PKK’ya hamilik etmektedirler. Papazları, Müslümanları bu top­raklardan atmak için gençliğe kancayı takmış, “Türkler lanetli bir kavim, Hz. Muhammed yalancı” diyerek zehir kusmakta, deprem ve PKK terörünü Türklerin Müslümanlığı ile irtibatlandırmaktadırlar. ABD Başkanı Bush, “Haçlı seferi baş­lattım” derken, İngiltere Başbakanı Blair, “Irak’a asker gön­dermemde inançlarım bana yol gösterdi” diyerek, Haçlı olduk­larını ilân etmişlerdir. Erdoğan’ın kızının nikâh şahidi İtalya Başbakanı da, “Müslümanlar artık Hıristiyanlığın üstünlüğünü kabul etmelidir” diyerek Hıristiyanlığın İslâm Dünyası’na karşı Ortaçağ’daki Haçlı zihniyetini sürdürdüğünü gözümüze sok­muştur.

Evet, günümüzde bir “Dinler Savaşı” yaşanmaktadır ve kim ne derse desin Türkiye bu savaşta Haçlı Cephe’nin ilk “hedefi”dir.

-Öyleyse bu savaşta İran dahil bütün İslâm dünyası ve Haçlı ve Siyonizm’in saldırdığı bütün dinler Türki­ye’nin tabii müttefikidir.

Önemli bir not:

Mustafa Kemal önderliğindeki Kurtuluş Savaşı da Müs­lüman Türk’ün Haçlı Müstevlilere karşı kazandığı bir “din sa­vaşıydı…

***

2- Türkiye’de yaşayan Türkler, yani bizler Tarih’i şayet bir “Sınıflar arası mücadele” olarak kabul ediyorsak, şu anda çev­remize ve bizzat üzerinde yaşadığımız topraklara karşı Batı emperyalizminin çok şiddetli bir saldırısı vardır. ABD ve AB üyesi ülkeler, yani Kapitalizmin ta kendisi, Bölge ve Türki­ye’nin doğalgazına, petrolüne, Boraksı’na ve altın dahil bütün mâdenlerine, akarsularına, verimli tarım alanlarına Batılı ser­mayedarlar adına el koymak ve bu coğrafyayı kendisine sürekli Pazar edinebilmek için NATO’suyla, CIA’sıyla, Bankaları, kili­seleri, dolarları ve satın aldığı kalemleriyle her alanda çok şid­detli bir saldırıya geçmiş bulunmaktadır.

Saldıran cenahta “işçi sınıfı” diye bir sınıf kalmamıştır. Av­rupa ve ABD’nin “İşçi sınıfı” tanklarının, uçaklarının ve nükleer silahlarının ve tabii sermayedarlarının Türkiye ve Ortadoğu gibi ülkelerden sömürdüğü bütün İmkânlardan pay almakta, yıllık gelirlerini 30 bin dolarlara vardırmış, yani bizzat kendisi işçilikten çıkmış kapitalist haline gelmiş bulunmaktadır. Onlar için Türkiye ve bölge insanının tamamı ikinci sınıf insanlardır. Bu durumda biz Türkler fiilen “ezilen” bir sınıf olarak Tankı, topu, kültürü, parası ve kiliseleri ile bu toprakların her şeyini sömürmek için saldırıya geçmiş bulunan kapitalizm ve emper­yalizme karşı kendimizi savunmak zorundayız.

-Öyleyse Afrika’dan Asya’ya Batılı emperyalistle­rin saldırısı altında bulunan hatta Avrupa’da ikinci sınıf insan muamelesi gören bütün kesimler bu savaşta Türkiye’nin tabii müttefikidir..

Önemli not:

Mustafa Kemal liderliğinde kazanılan zafer de “sömüren kapitalizme” karşı “ezilen kitlelerin” kazandığı ilk zaferdi ve bu zaferi gerçekleştiren millet Türk milletiydi. ***

3- Türkiye’de yaşayan Türkler, yâni bizler için Tarih bir “Milletler Mücadelesi” ise, işte bugün tam da bu coğrafyada Türk milleti bir var yahut yok olma mücadelesi ile karşı karşı­yadır. Haçlılar, Kapitalistler ve Fransız gibi, İtalyan gibi, Yunan gibi, Amerika gibi başka milletler Türkiye Cumhuriyetini yık­mak, bu toprakları binlerce yıldır vatan haline getirmiş Türk’ü bu topraklardan silip Asya içlerine doğru kovmak için her türlü vasıta ile namluyu anlımızın ortasına çevirmiş ve tetiğe basma­ya başlamışlardır. Atatürkçülükten vazgeçin, Lozan’ı unutun demeleri bundandır. Dininizi bırakın, Kıbrıs’tan çıkın, Egemen­liğinizi, Boğazları ve GAP’ı AB’ye devredin. Ermeni soykırı­mını tanıyın, topraklarınızın bir kısmında Kürdistan, bir kısmın­da Pontus devleti olsun demeleri ve Patrik’in İstanbul’da ikinci Vatikan için desteklenmesi bundandır.

Öyleyse bu savaşta bütün milli devletler Türk’ün tabii müttefikidir.

Önemli not:

Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki Milli Mücadele de bir “milletler mücadelesi” idi ve bu mücadele Türk milletinin zaferi ile noktalanmıştı. ***

Demek ki…

Bugün Türk’ün ümmetçisi, sosyalisti ve milliyetçisinin düşmanı aynıdır.

Tıpkı Milli Mücadele’de olduğu gibi..

(Yeniçağ, 22.11.2006)

Ağalıktan Züğürt Ağalığa

Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ı dinler­ken, “Şahit ol Allah’ım!” diye bağırmışım.

Şu sözlere bakınız:

“- Korkmayın kimse Tüpraş’ı, Telekom’u alıp git­mez. Sermayenin dini, rengi olmaz. Bu tesislerin hepsi Türkiye’de kalır. Mevcut işletmeler kamunun elinde dahi kâr ediyor. Düşünün bir kere bu işletmeler özel sektörün elinde nasıl verimli çalışır, nasıl kâr eder. Sermayenin yerlisi yabancısı olmaz. Erdemir’i, Tüpraş’ı, Türk Telekom’u, Türk Hava Yolları’nın ta­mamını yabancılara satabiliriz.”

Ne demek sermayenin dini olmaz demek, ne demek ser­mayenin rengi olmaz demek?

Sermayenin dîni olmasaydı Yahudiler Filistin’den nasıl toprak satın alabilirlerdi? Sermayenin dini olmasaydı Avrupa okyanusları aşacak o gemileri yapabilir, sermayenin rengi ol­masaydı Batılılar o gemilere binip Afrika’yı talan edebilir, si­yahları esir pazarında satarak, pamuk tarlalarında, maden ocaklarında çalıştırarak bugünkü sermaye birikimlerini sağla­yabilir miydi? “Sermayenin dini olmaz” diyenler, “Serma­yenin rengi olmaz” palavrasını üçüncü dünya ülkelerine ve milli devletlere yutturanlar aslında bir dinin, bir rengin sermaye sahipleridir.

Üzülerek ifade edelim ki “sermayenin rengi, dini ol­maz” tuzağına asker de düşüyor, mümin olan da düşüyor, milli olduğunu iddia eden de. Allah korusun, yarın öbür gün bir “Yeniden Milli  Mücadele”  mecburiyeti doğduğunda, hepimiz o zaman görürüz sermayenin dini, rengi ve vatanı var mıymış yok muymuş? Sen git sana verilen bu akılla sana bu aklı veren ülkelerin piyasasında böylesine bir iş yap da göreyim bakayım. ABD sana Telekom’unu, Yunanistan sana Demir-Çelik sanayini, İsrail sana yazılım sistemleri yahut savaş sana­yini satar mı?

Sermaye vatan demektir, sermaye milli ordu demektir.

Sermayen yoksa askerine silah alamazsın, karnını doyuramazsın. Sermayen yoksa dinini de vatanını da koruyamaz­sın. ABD bugün elinde sermayesi olduğu için bütün dünyaya, “Ya bendensin ya karşımdasın!” diye meydan okuyor ve sermayesi olduğu için Irak’ı işgal ediyor. İşgal ettiği yetmiyor, oradan varilini bir dolara çıkarttığı petrolü dünya piyasalarına allem-kallem edip 50-60 dolara satıyor, sermayesini çoğaltıyor. Evet, para her yerde paradır ama kimin kasasında, kimin ce­binde ise onun parasıdır. Sermaye de asker gibidir. Evet, bü­tün askerler askerdir ama biri Türk askeridir, biri Yunan aske­ridir. Yunan askeri Yunan’ındır, Türk askeri Türk’ün askeridir.

En büyük palavra da, “Korkmayın kimsi Tüpraş’ı Telekom’u alıp gitmez” yalanıdır. Bu bir mantık sefaletidir. Elin Yunan’ı, Elin Yahudi’si Tüpraş’ı niye alıyor? Elin Haçlısı­nın Türk Telekom için niye ağzı sulanıyor? Çünkü Babacan’ın da söylediği gibi bu kurumlar “Devletin elinde bile kâr eden” kurumlar. Sen kâr eden bir kurumu, kasasındaki para karşılığında Ermeni’ye, Rum’a, Yahudi’ye, Haçlıya satarsan elbette adamlar daha çok kâr eder ve bu kârları tabii ki kendi ülkelerine götürür. Fabrika, müessese orada durur ama kazancı Yahudi’nin olur, Ermeni’nin olur, Rum’un olur, Haçlının olur.

Lütfen Züğürt Ağa filmini ve Şener Şen’in köy ağası iken köyü sattıktan sonra İstanbul’da elinde tepsi ile çiğköfte pazar­ladığı sahneleri gözünüzün önüne getirin.

Evet, Şener Şen’e yine Ağa denmektedir ama artık o Zü­ğürt Ağa’dır. Benim “Kâğıt üzerinde devlet” diye feryat edişim işte budur. Türk Telekom, Tüpraş şu halleriyle Türk’ündür. Bir Rum’un, bir Ermeni’nin eline geçtiğinde artık o “kâğıt üzerinde Türk’ün”dür. Adam Türk’ün kurduğu bu müessese ile Türk milletinden kâr edip işte böyle Ege’de 12 mil için, yabancı parlamentolarda sözde Ermeni soykırımını kabul ettirebilmek için, Şanlıurfa’da Havra yapımı ve Arz-ı Mev’ud için o kârları devreye sokar… Tüpraş’tan, Türk Telekom’dan elde ettiği kârının bir kısmını Züğürt Ağa’dan aldığı çiğ köfte bedeli olarak Türkiye’de bırakırsa, lütfetmiş olur.

ABD Devlet Başkanı Bush, “Türk Telekom’u özelleş­tirmek cesaret İster!” demişti. Çünkü böyle bir milli müessesenin, böylesine bir “mahremiyetin” yabancılara satıl­ması bir Amerikalının, bir İngiliz, bir İsrail, bir Yunan, bir Alman’ın anlayabileceği bir mesele değildir. Onun için Bush, “Cesaret İster” demişti. Erdoğan, Babacan ve Unakıtan, kısaca AKP gerçekten çok cesurmuş?!

Gözlerini kırpmadan satıyorlar ve satmakla övünüyorlar.

Oysa bu kurumlar Türk’ün kurumlan ve Türk’ün elinde kalmalı. Zaten kâr ediyorlar, niye satıyoruz? Madem özelleşe­cek, OYAK niye devreye sokulmuyor?

İllâ yabancıya gitsin ısrarının arkasındaki hikmet ne!

“Sermayenin dini ve milliyeti yok” diyenler Türk’ün elinden bu müesseseleri almak için ağzı sulanan sermayenin bir “Yahudi-Haçlı sermayesi” olduğunu bilmiyorlar mı?

Sermayenin dini ve milleti yoksa bile bizim bir dinimiz ve milliyetimiz yok mu?

(Yeniçağ, 01.05.2005)

Dilenen değil direnen başbakan

Erdoğan, “Vatanım için dilenirim!” diyor. Oysa Türk milleti “dilenen” değil “direnen” devlet adamına muhtaç.

Çünkü bu millet ne “iane” ne “merhametle” varlığını sürdüremeyecek bir maziye sahiptir ve bu millet “dileyen-dilenen” değil, “dilenilen” bir millettir. Dostu yok, düşmanı çok bir millettir.

İşte ilişki içersinde olduğumuz AB ve ABD…

Her ikisi de Türkiye’yi eyaletlere bölmek istiyor ve her ikisi de dün Osmanlıyı parçalamak için kullandıkları argümanları bugün de Türk’ün önüne koyuyorlar. Ege’de Yunan’ın, Kıb­rıs’ta Rum’un, Irak’ta aşiretlerin, Türkiye’de azınlık ve bölücü unsurların arkasında duruşları başka türlü nasıl izah edilebilir?

Hal böyle ve realite buyken biz bugün hâlâ ABD’den, AB’den dolar ve merhamet dilenmiyor muyuz? Oysa biz daha dün o AB’nin topraklarında at koşturuyorduk. At koşturabilmek servet olarak, medeniyet ve kültür olarak, silah gücü ve sanayi olarak, ticaret olarak velhasıl her bakımdan düşmandan üstün olmak demektir.

Tarihte Türk’ün üstünlüğü ABD için de geçerlidir.

Tarih 5 Eylül 1775.

Bu tarih, ABD’nin Osmanlı Devleti ile Akdeniz’de ticaret gemilerini dolaştırabilmek için anlaşma yaptığı tarihtir. ABD, Osmanlı’nın verdiği bu izin karşılığında her yıl 64 bin 200 altın dolar ve 12 bin Osmanlı Altını’nı o zaman bir Osmanlı Beyler­beyliği olan Cezayir’e ödemeyi kabul etmiştir. Bu anlaşma ABD tarihinde İngilizce dışında yapılmış ilk ve tek ticari anlaş­madır ve dili Osmanlı Türkçe’sidir. Üstelik Anlaşmayı ABD adına ABD Devlet Başkanı George Washington imzalamışken, Osmanlı adına padişah yahut vezir değil, vali rütbesindeki Ha­san Paşa imzalamıştır.

Bugün Cezayir, Tunus, Hicaz, Yemen, Suriye, Irak daha düne kadar bizde idi. Dört gün önce 115 yaşındaki bir nineyi horon teperken televizyonlardan izledim. O nine işte bu top­rakların tamamı bizden gittiğinde 25 yaşında idi. Yani, her şey o kadar eski, o kadar uzak değil. İşte bugün ABD, İsrail ve AB dün Osmanlı’dan kopartılan bu topraklardaki servet için ve o topraklar gibi bir türlü koparmayı başaramadığı Türk yurdu Anadolu ve İstanbul için Büyük Ortadoğu Projesi diyor, Büyük İsrail Yahudi Kürdistan hayata geçsin istiyor…

Bu amaçlar için devreye IMF sokuluyor. Dünya Bankası sokuluyor, BM sokuluyor, NATO sokuluyor, Lahey Adalet Divanı yahut Avrupa Parlamentosu, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi sokuluyor.

Yerine göre “Diyalog” diyerek geliyorlar, yerine göre “Yardım” maskesi takarak sızıyorlar. Onun için Türk’ün “di­lenen” değil “direnen” bir ruha, Atatürk ruhuna ihtiyacı hatta mecburiyeti var. Dilene dilene geldiğimiz nokta FOX televizyo­nunun Amerikalı Yorumcusu Dıck Morris’in dediği, “IMF Türkiye’yi bizim için satın aldı” noktasıdır.

Türkiye IMF ile irtibata geceli dış borcu 118 milyar dolar artmış bir ülke. Avrupa ve ABD ile “dost” ve “müttefik” olalı beri uçak üretimi başta olmak üzere savaş ve ağır sanayini tasfiye etmiş, ASALA ve PKK’ya muhatap olmuş, Ermeni, Rum ve Yahudi Lobilerinin oyuncağı haline gelmiş; ambargolar yemiş, GAP’ı engellenmeye çalışılmış bir ülke.

Kıbrıs’ta Rum karşısında ricat halindeyiz, Ege’de Yunan… Rum Patriği Bartholomeos, PKK ve Öcalan Türkiye’de her gün bir mevzi daha kazanıyorsa arkalarında AB ve ABD olduğu için. Dün cebine kırmızı pasaport koyduğumuz Talabani’nin bugün ayakları altına kırmızı halı sermek mecburiyetinde bırakılışımız da AB ve ABD İle bu iki unsuru maharetle kullanarak amaçlarını Türk kamuoyundan gizlemesini çok güzel başaran İsrail yüzünden değil mi?

İşte AKP bunu görmüyor.

Erdoğan bunu görmüyor, göremiyor.

İki hafta kadar önce özel bir televizyon kanalında AKP Ankara milletvekillerinden Prof. Dr. Eyüp Sanay Bey Kırgızis­tan’daki ayaklanmaları özetle “Bir demokrasi hareketi” olarak değerlendiriyor, Soros yahut ABD ile direkt bağlantısı olmadığı imâsında bulunuyordu. İnsan duyduklarına inanamı­yor. Prof. Eyüp Sanay’la yıllarca aynı derginin yayın kurulun­da bulunduk. Hocam bari hiç olmazsa IMF’nin 10 yıldır Kırgı­zistan’da olduğunu söyle. İMF bir ülkeye girdi ise, o ülkedeki yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik de IMF’nin eseridir ve tam da burada Dıck Morris’in, “İMF Türkiye’yi bizim için satın aldı” sözünü hatırlamak icap eder. Tabii, cümleden “Türkiye”yi çıkartıp yerine “Kırgızistan”ı koymak şartıyla.

Osmanlı da son döneminde “dilenilen ve direnen” de­ğil “dilenen” olmuş, başını Sevr’e toslamıştı. Bu toslayış Türk’ün aklını başına getirmiş, “dilenen” tavrını çöpe atıp “direnmiş” ve Lozan’ı hayata geçirmeyi başarmıştı.

Türkiye bugün de “dilendiği” için Ege, Akdeniz ve Irak cephesinde son dönem Osmanlı gibi ricat halinde. Düşman bugün silahlarını kuşanıp gemilere dolarak değil, uçaklara bi­nerek çantasında dolarlarla geliyor ve Ekümeniklik adına “İs­tanbul’u istiyorum!” diyor. “Ermenistan’ı, Kürdistan’ı isterim” diyor.

Fotoğraf bu kadar net aslında.

(Yeniçağ, 11.04.2005)

Türk yenilir ama esir edilemez!

Yeryüzünde en az 300 milyon Türk var mı?

Var!

Ve bu Türk Ayet ve Hadislerle övülmüş bir millet mi?

Evet, öyle.

Öyleyse, umumî manzara ne olursa olsun ve ABD dahil hangi sömürge ülke ve ülkeler topluluğu güç ve zulüm bakı­mından ne tür zirvelere yani en derin alçaklıklara düşerse düş­sün nihaî zafer Türk’ün olacaktır. Çünkü Allah’ın muradı ve insanlığın huzuru Türk’ün zaferindedir. İşte o yüzdendir ki, Türklük bir çadır ise bugün için o çadırın orta direği olan Tür­kiye Cumhuriyeti devlet ve o devletin milleti bugün işte o şer güçler tarafından salam dilimleri halinde eksiltilmekte, dört cepheli mengenenin ağızları arasında bunaltılıp, ezilmektedir.

Özetle Kıbrıs’tan AB’ye, Kerkük’ten Ege’ye her gün bir cephemiz düşüyor. Yani Türk yeniliyor, yutuluyor.

Nihâi hedef Türk’ü teslim almak, esir etmek.

Ama bu mümkün değil.

Çünkü Türk yenilir, ama esir edilemez.

Bunu ben söylemiyorum.

Bunu Napolyon söylüyor.

Öyleyse, tekrar edelim:

“- Türk yenilebilir ama esir edilemez!” ***

Yaratılmış her şey Allah’ın bir âyetidir. Öyleyse Türk mille­ti de Allah’ın bir âyetidir. Allah’ın hiçbir âyeti yok edilemeyeceğine göre Türk milletini de yok etmek kimsenin haddine değildir. Üstelik defalarca tekrarladığımız gibi Türk milleti Al­lah’ın sevdiği, övdüğü bir millettir.

Maide sûresinin 54’üncü âyet mealini birlikte okuyalım:

“Ey iman edenler! içinizden kim dininden dönerse Allah müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği bir kavim getirir ki onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kına­yanın kınamasından, dedikodusundan çekinmezler; Allah’ın lütfü inayetiyledir ki onu kime dilerse ona verir. Allah ihsanı bol olan, en çok bilendir.”

Allah (c.c.)’ın bu lütfü Türk’te tecelli etmiştir.

Peygamberimizin sağlığında, yani Asrı Saadet’te yeryü­zündeki Türk varlığı Göktürklerdi.

Peygamberimiz Türklere ilişilmemesini tavsiye etmiştir.

Dağılan Göktürk’lerin bölük pörçük bazıları döneminin en güçlü devleti olan Müslüman ülkesine saldırmış, ama yenilmişlerdir. İslâm orduları komutanı Ahmet b. Kays, Halife Hazret’i Ömer’e zafer kazandıklarını ve mağlupları takip etmek İstediklerini bildiren bir mektup yazar.

Hz. Ömer ise, “Keşke onlarla aramızda ateşten bir deniz olsaydı” diyerek Kays’ı bu takipten vazgeçirir. Ömer (r.a.)’i durduran Peygamberimizin Türkler hakkındaki tavsiye­leri ve Peygamberimize Türkler hakkındaki Allah’ın bildirdiği bilgisidir. ***

Yine Hazreti Muaviye döneminde Abdurahman b. Semüre bağlı İslâm ordularının bir bölümü Ubeydullah b. Ziyad komutasında   Türk illerine akın yapar, Buhara’yı ele geçirirler. Abdurrahman, komutanı Ubeydullah’ın bu hareketi­ni hiç hoş karşılamaz. Ubeydullah da zaferlerini Halife Hazret-i Muaviye’ye bildirir.

Bildirir ve övgülerin gelmesini bekler.

Muaviye’nin cevabı ise şöyledir:

“- Anan sana matem tutsun. Harekatı derhal dur­dur. Onlara neden ilişiyorsun. Vallahi Resulullah’tan işittim ki, Türkler yavşan otu biten yerlere kadar ha­kim olacaklardır.”

Görüyorsunuz Muaviye zafer kazanan komutanına Türkle­re iliştiği için anan sana matem tutsun diyor, yani öl diye bed­duada bulunuyor.

Ve gerekçesini açıklıyor:

“Resulullah’tan işittim ki…”

***

Evet, kim ki zulmeder Allah da Türk’ü ona tebelleş eder.

Bakınız 1400’lü yıllara.

O yılların Avrupa’sını Anthony Pagden’den “Ameri­ka’nın Soykırım Tarihi nin yazarı David  E.  Standard naklediyor:

“Avrupa’nın her yerinde, kudretlilerin gözünden düşenler özellikle de Hıristiyan olmadıklarına inanı­lanlar işkenceye maruz kalıyor, en ustalıklı yöntemler­le, darağacında, kazıkta ve işkence sehpasında öldürü­lüyor; diğerleri ise eziliyor, kafalan kesiliyor, canlı canlı derileri yüzülüyor, asılıyor veya bağırsakları çı­kartılarak parçalanıyordu.”

İşte Allah bu günleri bildiği için Resulullah’ın dilinden, “İs­tanbul bir gün elbet fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir” müjdesini vermişti.

Nitekim öyle de oldu.

Bu zulmü Fatih Sultan Mehmet yani Türkler durdurdu.

Türk durdurdu.

Daha önce de bu tür İğrençliklerin zirveye vurduğu Avru­pa’ya Allah(c.c) Türk’ün kırbacını Attilla adıyla indirmişti.

Avrupa Attilla nın Allah (c.c.) tarafından gönderildiğini hissetmese ona “Tanrı’nın kılıcı” der miydi?

Gerçek işte bu ey Türk evladı.

Sen de işte busun.

Titre ve kendine dön.

Yenilirsin ama esir edilemezsin. Esir ve Allah’ın bir ayeti olarak yok da edilemeyeceğine göre geçmişte olduğu gibi yine zalimlerin yeryüzündeki cehennemi olacaksın.

Ya onlar ıslah olacak.

Ya sen!

Çünkü Allah’ın muradı bu.

(Yeniçağ, 13.03.2005)

“Dolapçı Yahudi”

İmparatorluğun maliyesi konusunda “Türkiye İktisadî Ta­rihi” adlı güzel eserin müellifi olan Fransız Sefareti Maliye Ateşesi Moris Belin, Sultan Aziz Devri’nin istikrazlarını (borç­larını) anlatırken şunları söyler:

“- Ancak bu devirdedir ki, Zarifi, Köçeoğlu, Hırıstaki gibi Rum ve Ermeni isimleri söylenir olmuş­tu. Bundan önceki devirlerde Osmanlı İmparatorluğu’nun malî ve iktisadî kaynakları, daha çok Yahudile­rin elindeydi. Fakat, Avrupa merkezlerindeki istikraz muamelelerinin komisyoncusu yine Yahudilerdi.

Türkiye’de İlk Bankalar ‘Dolab’ adı altında Yahudi­ler tarafından tesis edilmişti. Bu Yahudi bankerlerine de “Dolapçı” adı veriliyordu. Kanuni Sultan Süleyman Devri’nde, Yahudi nüfuzu, Yasef Nasi’nin eliyle Os­manlı Sarayı’na girdi. 1492’de İspanya’da başlayan Engizisyon zulmünden millettaşlarını kurtarmakla bü­yük maharet gösteren ve Muhteşem Süleyman’ın emni­yetini kazanan bu Yahudiye, Padişah ‘Frenk Beyzadesi’ gibi bir de unvan vermiş, oğlu ve kendisinden sonra tahta çıkan Şehzade Selim’e ‘nedim-i hâs’ yapmış, Kütahya Valisi iken Selim’e annesi Hürrem Sultan ta­rafından gizlice ve kardeşlerine karşı açtığı taht kavga­sında kullanılmak üzere 80.000 duka altını bu Yahudi sarraf eliyle ulaştırmıştı.

Yahudilerin Osmanlı Maliyesini tamamıyla ellerine almaları uzun sürdü. Bütün mukatta (arazi kiralama) ve iltizamlar (vergi toplama) bunların elindeydi. Üçün­cü Sultan Mehmed’in annesi Safiye Sultan (Venedikli Bafa)nın sarrafı Kira adlı Yahudi kadınıydı. Devletin en yüksek mansıpları bunların eliyle alınıp satılıyordu.

Türk sarayında Yahudilerin nüfuzu, ikinci Selim devrinde en yüksek mertebesini buldu. Sultan Selim, Yasef Nasi’ye Naksos ve Kiklad adalarının dukalığını ihsan etmişti. Nihayet Yasef Nasi’nin Padişaha telkini ile Kıbrıs seferi başladı. Avrupa Sarayları, Yahudilerin bu fiili nüfuzu karşısında Osmanlı ülkelerindeki men­faatlerini korumak için onlarla iyi geçinmeye mecbur kalmışlardı. Fransa hükümeti, Yasef Nasi’ye borçlu olduğu 150.000 altını vermeyince, Padişahın emriyle İskenderiye ve diğer Akdeniz limanlarındaki Fransız gemilerine haciz konuldu, satıldı, Yasef Nasi’nin para­sı, istediği faizle ödendi.

Yahudilerin nüfuzu, Osmanlı ülkesinde kapitülas­yon şeklinde menfaat temin etmek isteyen Hıristiyan hükümetlerinin belli başlı mesnedi idi. Nitekim on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda elde edilen kapitülas­yonlarda Yahudilerin büyük rolü oldu. Mısır’ın Os­manlı Devleti’nden ayrılması İle, bu zengin ülkeye de atlamak isteyen İstanbullu Yahudi bankerlerine, Kavalalı Mehmet Ali Paşa hiç yüz vermedi ve oğulları­na, Osmanlı maliyesini felakete sürüklemiş olan Ya­hudi sermayedarlarına karşı dikkatli olmalarını vasiyet etti. Aziz devrinde ise meydana çıkan Rum ve Ermeni sarraf ve bankerlerin arkasında, yine Yahudiler vardı. Türklerin reaya dedikleri Rum ve Ermeni zenginleri ve işadamları, Yahudilerle başa çıkamayacaklarını anla­dıkları için onlarla iyi geçinmeyi ve menfaatlerine İşti­rak ettirmeyi tercih ediyorlardı.”

Bunları yazan ırkçı diye gözden düşürülmek iste­nen bir Türk milliyetçisi değil, bir Fransız.

” Türkiye Hürriyet ve İstiklal Mücadeleleri Tarihi” isimli eserinin 9’uncu cildinde bizlerle paylaşan ise Cemal Kutay.

Peki, biz niye sütunumuza aldık?

Son zamanlarda Masonlar neredeyse “Türkiye Cumhuriyeti’ni biz kurduk” deme cüretini gösterecek bir az­gınlık eğiliminde de onun için…

Mason denildi mi bizim aklımıza ilk gelen şey ise, Yahudiler oluyor.

Niye derseniz, rahmetli Atatürk Mason dernekleri­nin kapısına “Defolun Yahudi uşakları” diyerek kilit vurdurtmuştu da ondan, deriz.

Anlatılanlardan anlaşılıyor ki Osmanlı Yahudi’ye öz çocuğundan fazla güvenmiş ve bedelini çok ağır ödemiş.

Biz, Atatürk’ten sonra ve bilhassa bu dönemlerde olup bitenlere bakıyor kendimizi sanki Sultan Aziz döneminde gibi hissediyoruz…

Her şey Türk’ün elinden almıyor…

Bankalarımız, müesseselerimiz, IMF ve Dünya Bankası eliyle maliyemiz, topraklarımız bir bir ve sü­ratle Yahudi Soros’ların, Ermenilerin, Rumların ve başka yabancıların eline geçiyor…

Osmanlı, Yahudilerin kurduğu İlk bankalara “Do­lap” ve o işleri yapanlara da “dolapçı” dememiş miy­di?

Ve o “dolapçıların” çevirdiği “dolap’lar Osmanlı’nın sonunu hazırlamamış mıydı?

Bugün Türkiye’nin etrafındaki çember her geçen gün biraz daha daralmıyor mu?

Borçlarımız ödendikçe çoğalmıyor mu?

Başımıza her gün yeni bir çorap örülmüyor mu?

Ey milletim!..

Bunca yaşanmışlıklardan sonra insan, ” Sakın ‘Do­lapçı’ 1ar yine bir dolap çeviriyor olmasın!” diye hiç mi şüp­helenmez ha, hiç mi şüphelenmez!!!

(Yeniçağ, 14.06.2005)

Akıl karışık vicdan buruşuk

Önce haber7com’dan Davut Uçar’ın haberini birlikte okuyalım:

“Milli Mücadelenin canlı tanığı Gaziantepli Hatice Köşe (106), çeşitli rahatsızlıklarından ötürü yatağa mahkûm oldu. Evinde tek başına kalan yaşlı kadın, komşularının yardımıyla yaşama mücadelesi veriyor.”

Türkiye Kuvay-ı Milliye ve Mücahit Gazileri Derne­ği üyesi Köşe, bir süre önce TRT tarafından çekilen ‘Son Tanıklar’ adlı belgesele de konu olmuştu. Kurtu­luş Savaşı sürecini yaşayanlar arasında yer alan Köşe, kırılan ayağı ve çeşitli rahatsızlıkları nedeniyle, yatağa mahkûm oldu. Komşularının yardımıyla yaşayan yaşlı kadını, arada bir kızı Hidayet Kayacan ziyaret ediyor.”

Bu ne vefasızlıktır böyle!

Kimi belediyelerin 70-80 yıllık ağaçlan korumak için büt­çeler ayırdığı, çevrecilerin kimi kaplumbağa türleri için “yok olmasınlar” diye sokaklara döküldüğü bir çağda, Türk Milleti’nin tarihten silinip silinmeme mücadelesine şahitlik etmiş bir “canlı tarihe” bir “mukaddes emanete” bu ne nankörce sırt dönüştür söyler misiniz Allah aşkına?

Kimseyi değil kendimi suçluyorum.

106 yaşındaki Hatice Nine’nin yılların getirdiği yıpranma ile yüzü, o neslin evlat ve torunları olan bizlerin ise vicdanları buruşmuş demek ki… Biz ne vefasız insanlarız ki, Çanakkale Savaşları’nda 270 kiloluk mermiyi tek başına kaldırarak nam­luya süren, sürdüğü bu son mermi ile savaşın seyrini değiştiren Seyit Onbaşı’yı da açlık ve yoksulluk içinde ölüme mahkûm ettik. Merhum Akif’in, “Bedrin aslanları bile ancak bu kadar şanlı idi” dediği ve Peygamber’in kucağını açmış olarak bekle­diği insanlar olarak müjdelediği Çanakkale şehit ve gazilerine, Çanakkale evliyalarına biz sırtımızı dönmekten utanmadık.

Bu yıl Çanakkale Savaşları’nın 90. yılını kutladık.

Şu anda ayağı kırık, belki yüreği ayağından da kırık 106 yaşındaki Hatice Nine işte o günlerde 16 yaşındaydı. Belki ağabeyi, babası, amcaları cephedeydi. O ise cephe gerisinde hasretin, yoksulluğun yükünü kaldırmaya çalışıyordu. O nesil Antep’in Gaziantep oluşunun da şahidi ve mimarı bir nesil ve biz işte bugün bu hazineye sırtımızı dönmüş, Allah’tan rahmet ve merhamet umuyoruz. Hani diyorum ya, “Annen seni seviyorsa sen vatanını seviyorsundur” diye, işte benim söylemek istediğim tam da bu. Çanakkale’den Antep’in Gazi oluşuna ve Milli Mücadele’nin zaferle noktalanışına kadar Türk’ün destanlaşan son demine şahitlik etmiş 106 yaşındaki Hatice Nine, yatakta yorgun, halsiz, ayağı ve gönlü kırık iken beni ne kadar seviyorsa işte ben de vatanımı aslında o kadar seviyorumdur, o kadar…

Gerisi edebiyattır, edebiyat..

En az Hatice Nine’yi düşürdüğümüz kadar, hatta belki ondan da beter olanını www.acikistihbarat.com sitesinde oku­muş, ağlamıştım.

Haberi bir de siz okuyunuz ve elinizi vicdanınıza koyunuz:

“Onlar, yaşayan birer tarih… üstelik, tarihi seyre­den değil, yazmak için canlarını ortaya koyanlardan… İstiklâl Savaşı gazilerimizden sadece 3’ü hayatta kaldı. Zor koşullarda yaşayan kahramanlarımızın eline aylık 206 milyon TL geçiyor. CHP’nin önergesine rağmen Meclis, bütçeye yük getiriyor diye artırmayı reddetti.”

Yaa, işte böyle…

Şu anda 90 bin muhtarın maaşlarına yüzde yüz zam ya­pan Maliye ve bu zammı bütçeye yük görmeyen Türkiye Bü­yük Millet Meclisi, Milli Mücadele’nin hayatta kalan 3 gazisinin 206 YT’lık maaşlarına yapılacak bir zammı “Bütçeye yük” görüyor.

Biz emdiği sütün hakkını veren insanlar olsak Milli Müca­dele’nin hayatta kalan üç gazisine, 30 küsur bin kişinin katili Öcalan’a ayırdığımız bütçenin yüzde beşini ayırır, onula bu üç mübarek insanı krallar gibi yaşatırdık. Helal süt emmiş evlatlara yakışan, üç gaziyi yazın yaylalarda, kışın sahillerde hemşire, psikolog ve doktor gözetiminde, gönüllerinin istediğince ya­şatmak, onlara itibarın zirvelerini layık görmekti; yapmadık, yapamadık.

Oysa bu meclis, bu fabrikalar, bu ordu, bu vatan, bunca cami, bunca memur, bunca zengin bugün işte o 3 kişi ve ar­kadaşlarının sayesinde var.

Milli Mücadele’nin son 3 gazisine üç kuruş artışı çok gö­renler her bir gaziye verilen maaşın 30-40 katı bir miktarı her ay devlet kesesinden ceplerine indiriyor ve bunu bile az görebi­liyorlar…

Ne diyeyim, demek ki içinde bulunduğumuz hâl, lâyık ol­duğumuz hâlin ta kendisi.

Aklımız karışmış, vicdanımız buruşmuş. Bu duygu ve dü­şünceler içersinde içim yanıyorken aklıma Seyrani’nin bir dos­tu ile arasında geçen şu diyalog geldi:

Aşık, sonradan kör olan bir dostuna rastlayınca sorar:

-Ne var ne yok?

Kör dostu bir ah çeker:

–   Bende dünyayı görecek göz mü kaldı Seyranı?

Seyrani bu iç çekiş ve cevaba şu ince karşılığı verir:

Üzülme dostum, zaten dünyada da bakılacak yüz kalmadı!

Hatice Nine sen yine de hakkını helâl et. Ve siz ey üç gazi, hâlâ hayattaysanız her şeye rağmen sizler de hakkınızı helâl ediniz.

Yoksa, halimiz harap bizim…

(Yeniçağ, 16.05.2005)

Taş olsan bağrıma basar ip olsan kendimi asarım

Hey gidi hey!..

Vay gidi vay!..

Demek “İlle de soykırım” diye tutturan Ermeni’ye; de­mek Kıbrıs’ın tamamı bizim diyen Rum’a ve Karadeniz’de Pontus’u İstanbul’da Bizans’ı hortlatmak isteyen Yunan’a; de­mek Şanlıurfa’ya havra yapmak için kaynağı meçhul 20 mil­yon doları Türkiye’ye sokmak İsteyen ve “Arz’ı Mev’ud” diyerek Türkiye’nin beşte birine göz diken İsrail’e vatan topra­ğının satılmasını engellemek turizm gelirinin düşmesine sebep olur ha?

Demek Çanakkale’de metrekareye tam 6 bin mermi atan İngiliz’e; daha önceki gün Gaziantep’i işgal eden, dün Asala’ya şifa veren ve bugün her iline soykırımı anıtları inşâ eden Fran­sız’a Türk vatanından bir karış toprak vermeyi istememek Türk turizmine engel olmak demek ha? O, Irak’ın kuzeyinde PKK hamisi ve Kürdistan bânîsi Amerikalıya Türk yurdundan tapu verilmesine engel olmak, yabancı sermaye düşmanlığı yapmak ha?

Siz düne kadar turizmle zinayı, turizmle Türk yurdunun parçalanmasını aynı kefeye koymaz mıydınız? Siz düne kadar Partik’in Ekümeniklik adına attığı her adımı bu vatan ve bu din için en büyük tehlike diye duyurmaz mıydınız? Nasıl oldu bu dönüşüm? Bu vatan ve bu milletten sizi koparan ne? Onları sevdiğiniz kadar “Vatan toprağı satılmasın” diyen, “Mis­yonerlerin önü açılmasın” isteyen bizleri niye sevmiyorsu­nuz? Yarın öbür gün son nefesimizi verdiğimizde musalla ta­şında tabutlarınızın kimlerle yan yana olacağını ve kimlerin mezarlığına konacağınızı hiç mi düşünmüyorsunuz?

Muhtelif toplantılarda aynı safta ve gazete sütunlarında yan yana durduklarınızın İslâm’a, Türk’e ve Türk’ün değerleri­ne hangi hakaretleri yaptığını görmüyor, duymuyor, “Kişi sevdiği ile beraberdir”, bilmiyor musunuz? “Haçlı seferi başlattım” diyen onlar değil mi? Misyoner evlatlarına, “Üçüncü bin yılda Asya’yı Hıristiyanlaştıracağız, ileri” emrini veren onlar değil mi? Felluce, Kerkük, Musul, Telafer canileri, Ebu Garib zebanileri, Filistin vahşileri onlar değil mi?

Daha dün onlar Şanlıurfa’da satın aldıkları topraklara kendi bayrağını asanları günahsız, “Türk evladı odur ki, yurdu olan toprağı/Ana ırzı bilerek yâd ayağı bastır­maz/Bir yabancı bayrağı/ Ezan sesi duyulan hiçbir yere astırmaz” diyen Mehmet Emin Yurdakul’u haksız mı bu­luyorsunuz? Para için Haçlıya toprak satışına Allah(c.c) ruhsat, Peygamber (s.s.) cevaz verir miydi? Çanakkale şehitleri bize hakkını helâl eder mî?

Evet, ben bu toprakları milyonlarca şehide şükran duydu­ğum için seviyorum. Ben bu vatanı suyu ile kandığım, ekmeği ile doyduğum için seviyorum. Denizleri, dağları, toprağının altındaki serveti, insanlarının yüreğindeki sevgi ve bin bir nîmetindeki bereketi için seviyorum. Burası benim evim, bu yurt benim mahremim. Onun için “Değmesin yurduma nâmah­rem eli” diye dualar ediyorum.

Velev ki bunların hiç biri olmasın.

Velev ki bu vatan baştanbaşa taş olsun.

Ben o taşı da sever alır bağrıma basardım!

Ve bu vatanın gürül gürül ırmakları say ki yağlı urgan ol­sun, ip olsun.

Ben o ipi de sever koşar kendimi asardım!

Çünkü vatan sevgisi sebep gerektirmez.

Çünkü, “Vatan sevgisi İmândandır!”

(Yeniçağ, 18.03.2005)

“Unutulan geçmiş, kaybedilmiş bir gelecektir” ve Yahudi Kira örneği

Rahmetli Yahya Kemal yaşadığı mağlubiyetler, içine düştüğü yoksulluk ve düşmanları tarafından kuşatılmışlığına bakarak Türk’ü hasta adam olarak değerlendiren ve onu artık tarihten silinecek bir millet olarak görenlere şu mısralarla haykı­rır:

“Ne harabı, ne harabatiyim,

Kökü mazide olan âtiyim.”

Yani, sen bakma benim yapraklarımın solmuş, meyvele­rimin porsumuş görünüşüne. Ben tekrar dirilir, milletler bah­çesinin yeniden en gür, en yüksek ve en meyveli ağacı olurum. Çünkü ben kökleri çok derinde ve dalları bulutlardan rahmet emecek kadar yükseklere uzanmış bir çınarım!

Türk söz konusu olduğunda hak ve hakikat işte budur.

Ve tabi bunun ilk şartı geçmişi asla unutmamaktır. Bir top­lum ki, tarihi eserlerine değer verdiği kadar tarihine sahip çık­mıyor, coğrafyasında oluşturduğu sit alanları kadar tarihinde de dokunulmaz, laf söyletmez, kem gözle bakılmaz değerleri yaşatmıyor yani yaşayan nesillere onları öğretip sevdirmiyorsa o toplum için “geçmiş’1 ölmüş, “hâl” porsumuş, “gelecek” bitmiştir.

Şu günler “Çanakkale” gibi muhteşem bir “zaferin” 90. yılı heyecanıyla yüreklerimizin göğüs kafesimize sığmadığı gün­ler.

İyi de, Türk milleti niçin bir “Çanakkale” yaşamak mec­buriyetinde kaldı, öyle değil mi?

Ve bu sorunun binlerce cilt tutabilecek cevaplarının dört kelimelik tek cümle ile cevaplandırılması mümkün mü?

Bence mümkün…

Türk milletini bir “Çanakkale Destanı” yazmaya mah­kûm ve mecbur eden tek sebep, “Devletin çelik çekirdeği­nin cürüm esidir o kadar. “Çelik çekirdeğin” yani “Os­manlı Sarayının” çürümesidir, Çanakkale’de biten yolculu­ğun ilk adımı.

Bu ilk adım da tâ 15.yüzyıla kadar uzanır.

Şimdi isterseniz “çelik çekirdeğe” musallat olan “virüs­lerden” bir tanesinin hikâyesini kısaca hep birlikte hatırlamaya çalışalım.

15.yüzyılın ikinci yarısında Yahudi Yasef Nahi, Kıb­rıs’tan şarap taşıyor, İkinci Selim’in Yahudi Sevgilisi Nûrbanû Sultan da o Osmanlı Sarayında o şaraptan yudumluyordu.

İkinci Selim yeni yaptırdığı hamamda ayağı kayıp ca­nından olunca Nûrbanû kocasının cesedini sarayın buzluğuna kilitlemiş, adamlarım da gizlice Manisa’ya göndererek Şehza­de Muradı getirtip tahta oturtmuştu.

Oturtmasına oturtmuştu ya, Nurbânû bu sefer de Kortu Valisi Barfo’nun kızı Cecilla ile rekabete girişmişti. Peki Cecilla kimdi? Cecilla, Sultan Murad’ın hanımı Safiye Sultan’ın ta kendisiydi. Saraydaki bu “gelin-kaynana” reka­betinde bir Musevi kadın daha sivrilmişti Saray’da, onun adı da Bayan Kira’ydı.

Musevi Kira Musevi Nûrbanû’yu parmağında oynatı­yor, “gelin-kaynana” rekabetinde Korfu’lu Cecilla’yı değil, Nûrbaânu’yu destekliyordu. Bu desteğe rağmen Cecilla, yani Safiye Sultan galebe çalınca, Musevi Kira hemen saf değiştirdi Cecilla yani Safiye Sultan‘ın müşaviri, muavini oluverdi.

Saray, yani Osmanlı’nın “çelik çekirdeği” ufak ufak çürürken Kıbrıs’tan şarap nakliye ederek servetine servet katan Musevi Yasef Kira, eline geçen altın ve gümüş paraları, daha büyük servetler elde edebilmek için dostu Yahudileri Osmanlı Gümrüklerine yerleştirmekle meşguldü.

Artık Osmanlı Gümrükleri Musevi Yasef in Osmanlı Sa­rayı da Yahudi Kira’nın kontrolündeydi. Yabancılar ve sefir­ler Kira’nın ziyaretine geliyor, ona değeri çok yüksek hediyeler takdim ediyorlardı. Kira, casusluk da yapıyordu. Bir İbrani yazar Kira’nın Saray’daki gücünü satırlara şöyle dökmüştü:

“İstanbul’da Türk Kralının sarayında şöhret bul­muş bir kadın bulunup, ekâbiri saltanat ona secde ederlerdi. Hükümetten memuriyet isteyen kimse onun vasıtasıyla müracaat ederdi.”

Sipahiler bu hâlden çok şikayetçiydiler:

“- Bu nasıl iştir?” diye yakınırlardı. “- Bir Yahudi ka­dın, âlemi berbat etmektedir. Sultan Selim Sani asrın­dan berü bu Yahudi tegellübünden bıktık usandık!” derlerdi.

Saraydaki bu Yahudi Bayanlar sebebiyle Yahudiler elleri­ne geçirdikleri altın ve gümüş paraların köşelerinden kırpmayı sürdürdü ve devlet bir fermanla bu paralan tedavülden kaldır­mak zorunda kaldı. Yine bu dönemde Saray ilk rüşvetini İsfendiyaroğulları’ndan kabul etti.

Şimdi bir o günleri ve bir de bugünleri göz önüne getirin lütfen. Atatürk döneminde ABD doları ile eşit olan TL’yi aca­ba hangi mecburiyetten tedavülden kaldırmak zorunda kaldık? İşte bu gözle mevcut “çelik çekirdeğin” haline bakın ve son­ra yazımıza başlık yaptığımız cümleyi bir kez daha okuyun.

Neymiş efendim?

“Unutulan geçmiş, kaybedilmiş bir gelecektir!”

(Yeniçağ, 19.03.2005)

Barzani hakaretlerinin sırrı

ABD eski Genelkurmay Başkanı Richard Myrs, “Türk or­dusu Irak’ın kuzeyine girmesi durumunda Amerikan kuvvetle­riyle karşı karşıya gelir!” diyor ya Barzani de işte tam da bu olsun diye, “Türkiye Kerkük’e karışırsa ben de Diyarbakır’a karışır Türkiye’deki 30 milyon Kürdü ayaklandırırım!” diye meydan okuyor!

Atina’dakilerin, “Türkiye, Ege’de 12 mil olan kıta sahanlı­ğımızı ihlal ettiği takdirde Türkiye’deki Rumları başlarına belâ ederim!” türünden meydan okumalarda bulunduğunu düşü­nünüz ve bu durumda yetkililerimizin nasıl bir tepki vereceğini hayal ediniz. Böyle bir şey olduğunda bir yandan Genelkur­may, diğer yandan Dışişleri Bakanlığı ve tabii Başbakan Erdo­ğan aslanlar gibi kükrer Yunanistan’a demedik laf bırakmazlar­dı.

Lakin Yunanistan’ın cirmi kadar bile olmayan Barzani iki günde bir, bir fırsatını buluyor, “Türkiye Irak’a mezar olur!” türünden laflar ediyor…

Yani resmen ve ısrarla Ankara’yı tahrik ediyor.

Bu tahrik işgalin ilk günlerinde Kerkük ve Musul’daki tapu ve nüfus dairelerinin talanı ile başladı, Türk askerinin başına çuval geçirtmekle tırmandı ve Kerkük, Musul ve Telafer’de Türkmen katliamlarıyla doruğa çıktı. Barzani baktı ki ne yapsa Ankara’nın kılı kıpırdamıyor, dün ‘kırmızı çizgi’ dediği şeyler mosmor kesilmesine rağmen kimsenin yüzü morarmıyor, kılları kıpırdamıyor bu sefer de sözlü hakarete başladı; Irak’ın kuze­yinden Türkiye içlerine taşıp Diyarbakır’a bile müdahale eder hale geldi. DEHAP’ın    iplerini eline geçirdi, PKK’yı kontrol altına aldı ve dünyanın en güçlü bir iki ordusundan birine sa­hip Türkiye’yi istiskal etmeye başladı.

Peki bu adam deli mi?

Hayır deli falan değil..

Aksine, cin gibi..

Üstelik öyle başkalarının dediği gibi ABD’nin lafı ile falan da hareket etmiyor. O artık bir noktadan sonra ABD’yi de din­lememeye başladı. Türkiye’yi öylesine aşağılıyor öylesine tah­rik ediyor ki, Irak’ın geri kalan kısmında çuvallamış olan Ame­rika, Barzani’den böyle bir şey istiyor olamaz. Çünkü Türkiye ABD’lilerin kendilerini güvende hissettikleri tek yer olan Irak’ın kuzeyine girerse Washington’un işi hepten çıkmaza girer ve o zaman Irak’ta büsbütün çuvallar. Peki (bence ABD’ye rağmen) Barzani Türkiye’yi niye inadına tahrik ediyor? TSK karşısında üç gün bile tutunamayacağını bile bile niye Türkiye’yi aşağılı­yor?

Çünkü Türkiye’yi Irak’ın kuzeyine çekmek için çırpınıyor da ondan..

Dedik ya Türk ordusuna değil üç gün bile dayanamaya­cağını bildiği için bunu istiyor. Zira o biliyor ki Kerkük’e el koy­sa da koymasa da bu Türkiye Cumhuriyeti ve bu Türk Ordusu var oldukça Kerkük, Musul ve Telafer’deki katliamların, talan­ların, ırza geçmelerin, nüfus kaydırmalarının hesabı Barzani ve yedi sülalesinden bir gün mutlaka sorulacaktır.

Böyle bir hesap sorma sonunda bırakınız Irak’ın kuzeyinde bir Kürt özerk bölgesi belki ortada Barzani aşireti diye bir aşiret de kalmayacaktır.

Öyleyse Barzani açısından yapılması gereken şey bellidir..

ABD erinde geçinde Irak’ı terk edeceğine göre bir an evvel Türkiye’nin Irak’a müdahalesi için, Kerkük ve Telafer misalle­rinde olduğu gibi (katliam dahil) Türkiye’yi aşağılama ve tahrik ne varsa yapılmalı Türkiye Irak’a çekilmeli ve Türkiye ile ABD savaştırılmalı…

Hesap bu ve Barzani’nin yapacağı başka bir şey de yok.

Türkiye’yi yönetenler de bunu görmüş olacaklar ki aşağı tükürseler sakal yukarı tükürseler bıyık hesabı Barzani’den her gün en ağır lafları işitip duruyor, milletimizin rencide olmasına seyirci kalıyorlar.

Velhasıl Barzani Türkiye’yi ABD’ye dövdürmek istiyor. Bu kavga sırasında Türkiye’deki bazı oluşumların da devreye gire­ceğini ve böylece Türkiye’nin yorulacağını, Irak’ın kuzeyini gözden çıkaracağını ve belki de Türkiye’nin Güneyi’ni Anka­ra’dan gevşeteceğini hesaplıyor.

Yani Barzani hem Türkiye’nin hem ABD’nin başına çorap örme derdinde..

Çünkü onun Türkiye karnını doyurdu ve onu Saddam’dan Türkiye korudu, cebine Türkiye kırmızı pasaport koydu ve halen de Türkiye elektriğini, benzinini, çimentosunu, ilacını, yağını, ununu veriyor ve çünkü yine Barzani ABD’nin sayesinde bugün Irak’ın kuzeyinde özerkliğini ilan etmiş bulu­nuyor..

Yani Barzani kendine en büyük iyiliği yapmış olan ABD ve Türkiye’yi ısırıyor, bu iki gücü birbirine kırdırmak için elin­den geleni yapıyor..

Koskoca Türkiye ve ABD bu oyuna geldiler ya ikisine de helal olsun?!

Çözüm mü?

Gayet kolay..

ABD, “Aranızdaki mesele beni ilgilendirmez” tavrı takına­cak ve Türkiye de Barzani’ye, “Çok istiyordun geldim işte!” diyecek, o kadar..

Ve bu Amerika’nın da kurtuluşu olacak Irak’ın da..

(Yeniçağ, 9.04.2007)

Papa(z) kaçtı

Papa, İslâm âleminden özür dilemeden, hatta, “Dediğim dedik!” küstahlığını sürdürerek Türkiye ziyaretini gerçekleştiri­yor.

Başbakan Erdoğan her ne kadar, “Papa’nın gelmesine karşı çıkanlar marjinal bir kesim” diyerek, Türkiye’yi ille de ziyaret etmek isteyen Papa(z)’ın ve onu ille de ‘Konstantinopolis’te görmeyi arzulayan Fener Patriği Bartholomeos’un yanın­da yer alsa da, Türk milleti elbette ki Papa(z)’ın yüzünü gör­mek istemiyor. Türk milleti İslâm dünyasını birbirine düşüren, meselâ “Dinlerarası Diyalog” bahsinde Türkiye’deki cemaatler arasına bile fitne sokan, onları tabiri caizse kanlı bıçaklı hale getiren, yine dünyanın her noktasında Müslümanlar arasında fitne çıkartıp, İslâm coğrafyasını atomize eden, meselâ Irak’ta bir mezhep çatışması hortlatan Vatikan/Siyon/Fener ittifakının, Türkiye topraklarında, Peygamber müjdesi ile fethedilen İstan­bul’da el sıkışmasına, tarihî hesaplaşmalarının arabulucusu olmaya, onları buluşturup barıştırmaya vesile olmak istemiyor.

Yani Haçlılar Müslümanları birbirine düşürürken Müslü­manların Türkiye eliyle haçlılara el sıkıştırmasını bu millet içine sindiremiyor. Bunun Allah(c.c.)’ın gazabına sebep olacağını ve bunun Medine’de müminlerden selâtü selâm bekleyen Hz. Muhammed(s.a.v)’in ruhuna azap vereceğine inanıyor ve buna sebep olanlara hiç de iyi gözle bakmıyor. Hele bu “Haçlı itikafi” ziyaretinin “Dinlerarası Diyalog” maskesi ile perdelen­mesini, argo tabirle, af buyurun, hiç de yemiyor. Çünkü “Dinlerarası Diyalog” demek, zâten İslâmiyet demek. Çünkü İslâm, bütün semavi dinlerin tek din yani İslâm olduğunu bili­yor ve bütün Peygamberlerin Allah’ın peygamberi olduğunu zâten kabul ediyor. Bunun böyle olmadığını söyleyenler, yani diyalogu kâfirlik sayanlar bizzat Hıristiyanlar ve Museviler. On­lara göre peygamberlerin tamamı Allah(c.c.)’m peygamberi değil. Ben senin peygamberin için, “İsa da Musa da benim Peygamberim” diyeceğim, sen tutacak, “Tamam, amma ben Hz. Muhammed(s.a.v)’in peygamberliğini kabul etmiyorum, hatta o bir yalancı, O’nun dünyaya getirdiği kılıç ve kandan başka bir şey yok!” diyeceksin; bunun da adı diyalog olacak öyle mi?

Sen bir Müslüman olarak buna “diyalog” diyorsan yolun açık olsun. Hesabını Allah(c.c) ve Resulüne (s.a.v) verirsin. Ama ben bu meselede Vatikan’ı ve onun yanında yer alanları haklı bulmuyorum. O Vatikan ki, papazları evlenmeyi kâfirlik sayar, evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı cehennemlik bir hadise olarak görür amma tutar haşa İsa’ya Allah’ın oğlu der. Yani kendi için zûl addettiği bir şeyi Allah’a yakıştırmaktan utanmaz, ben onun yanında yer alamam. Herkesin dini kendine. Böyle durumlarda Müslüman’ım diyenlerin biraz, ne birazı alabildiği­ne dik durmaları Peygamberi tavırdır. Çünkü elin böyle sapık düşüncelisi kendi çarpıklığının arkasında duruyor, Peygambe­rime ettiği hakaretlerden bir adım geri atmıyor, ben yanılmam diyor, öyleyse benim onu “hoş görmem” söz konusu olamaz. İnsan mukaddesatına hakareti nasıl hoş görebilir, buna itikâdi olarak hakkı var mıdır?

Tam bu noktada rahmetli Muzaffer Özak Hocanın yaşadı­ğı bir hadise akla geliyor. Hoca, ABD’yi ziyaret etmektedir. Namaz vakti gelir, bir kiliseye uğrar, papazdan, namaz kılabil­mek için izin ister. Papaz da, elbette diyerek izin verir; Özak Hoca da orada vaktin namazını eda eder. Namazdan sonra Hoca’nın hali ve tavrındaki farklılığı fark eden papaz, kendisin­de şöyle bir soru sorar:

“- Bir gün ben Türkiye’ye gelsem, Ayasofya’da namaz kılmama izin verir misiniz!”

Özak Hoca, “Hayır” der, “Bu mümkün değil!”

Papaz şaşırır:

“- Ama niye, ben size kilisede namaz kılmanız için izin ver­dim ya..”

Özak Hoca’nın papaza cevabı şudur:

“- Ben Hz. İsa’nın Allah’ın peygamberi olduğuna bütün kalbimle inanıyorum. Sen ise benim peygamberimi inkâr edi­yorsun. Sen de Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu söyle, değil Ayasofya’da, Türkiye’nin bütün camilerinde namaz kıl..”

İşte müminin tavrı budur.

Bugünün kimi Müslümanlarında ve kimi İslâm’ ı siyasete alet ederek siyasette bir yere gelmiş şahıslarında bu hassasiye­tin zerresi yok. Onlar, İslâm’a ve Peygambere hakaret eden Papaz’a hoşgörü gösteriyorlar lâkin bu Papaza tepki gösterip ülkemize gelme diyen Müslümanlardan hoşgörüyü esirgiyorlar.

İşte bunun için biz Papa(z) kaçtı” diyoruz..

Çünkü Papa(z)lar alıp alıp kaçıyor.

Neyi mi?

Elbette ve maalesef bize ait olan her şeyi…

(Yeniçağ, 28.11.2006)

Vatikan-Fener el ele, Türkiye Sevr’e

“Dinler arası Diyalog”, Papa 16.Benedict’un Türkiye’yi ziyareti ile geldi, Bartholomeos’un Fener’i ile Vatikan’ın ittifa­kına dönüşüverdi.

Papa’nın ziyaretinin öyle Başbakan Erdoğan’ın söylediği gibi bir, “Dinler arası diyalog” ziyareti olmadığını, tam tersine, bir “Haçlı ittifakı” amacı güttüğünü söyleyen biz değiliz, bu lafı eden kişi, Papalık Hıristiyanlararası Birlik Kurulu Başkanı Kar­dinal Walter Kasper. La Repubblica gazetesinin haberine göre Kasper, 16. Benedict’un Türkiye’yi ziyareti, Vatikan’ın İslâm’la diyalogunun değil, tam tersine, Vatikan’ın Fener Patrikhanesi ile, yani Katoliklerle Ortodoksların kaynaşmasını amaçladığını söylüyor. Kardinal Kasper işi daha da ileri götürerek, madem Ortodokslarla Katoliklerin ittifakı bu ziyaretle gerçekleşecek, bu birliktelikten alınan güçle, “Papa Türklere, Türkiye’nin kökle­rinin Hıristiyan olduğunu izah etmeli!” diyor..

Peki bu ne demek?

Efendim bu en azından, “Türkler bu toprakları Hıristiyanlardan aldı, yani bu toprakların asıl sahibi Hıristîyanlardır” demek. Dahası var mı? Olmaz olur mu, bu ifadelerin içinde Türkiye’de Türkler yaşamıyor, kendini Türk zannedenler aslın­da Müslümanlaştırılmış Bizanslılardır, Yunanlılardır mikrobu da gizli. Zâten ortalıkta Osmanlı Devletini kuranların Rumlar oldu­ğuna dair yalanlar cirit atmakta. Türkiye’de faaliyet gösteren misyonerler de kancayı taktıkları Türk çocuklarına aynı şeyleri söylemiyorlar mı? Siz, zorla Müslümanlaştırılmış, Türkleştirilmiş Rumsunuz, Yunansınız demiyorlar mı?

Özetle, Papa’nın Türkiye’yi ziyareti “İslam-Hıristiyan” di­yalogu için değil; 1054’ten beri kanlı-bıçaklı olan Ortodoks-Katolik ittifakı için..

Peki bu Haçlı ittifakı kim adına?

Elbette ki öncelikle, Hıristiyanlık adına.. Ve tabii ki Hıristi­yanlıkla birlikte, Büyük yahut Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 22 devletin sınırla­rını değiştirerek hayata geçirmek isteyen, “Haçlı/Siyon” ittifakı, yani Evangelistler, yani Siyonizm, yani İsrail ve tabi Batı em­peryalizmi adına!

Peki, kime karşı?

Elbette ki, Müslüman Türk’e, Batı emperyalizmini Milli Mücadele ile dize getirip denize dökmüş ve böylece bütün mazlum milletlere bu işin yapılabilirliğini göstererek lider ol­muş, bayrak olmuş, böylece o güne kadar üzerinde güneş batmayan Büyük Britanya İmparatorluğunu çözüp ufalamış, İtalya ve Fransa’yı sömürgesiz bırakmış ve bugün bütün ağırlı­ğıyla bölgeye çöreklenmiş ABD emperyalizmine set çekme, son verme gücü yalnızca kendinde olan Türkiye’ye, Türk milletine karşı..

“Türk Milleti ve İslâm âlemine karşı gerçekleştirilen bu Haçlı ittifakı”na Türk ve Müslümanların destek vermesine ne demeli? Sakın ola ki, 2-3 yüz Türk Rum’unun İstanbul’daki kilisesi Fener Patrikhanesi ile , 46 bin metrekarede 920 memu­run idare ettiği Vatikan bir araya gelse ne olacak; cürümleri kadar yer yakarlar demeyiniz. Osmanlı da aynı tuzağa düşmüş­tü. Balkanlarda ırklar ve kiliseler birbirine düşmüşken, İstanbul’dakiler tutuyor bu kiliselerin arasını buluyor, birbirlerini boğazlayan aykırı unsurlar arasında kardeşliği, ittifakı tesis edi­yordu. Peki sonra ne oldu? Sonra, kendisine bağlı bir Prenslik olan Karadağ, 1912’de milyonlarca kilometrekarelik Osman­lı’ya savaş açtı. Kiminle birlikte? Osmanlının aralarındaki hu­sumeti önlediği, kiliselerini barıştırdığı diğer unsurlarla birlikte.

Ve Osmanlı Balkan savaşlarında perişan oldu, bir daha da kendini toparlayamadı.

Şimdi Türkiye’nin ev sahipliği ile yapılan da 1900’lü yılla­rın başında Balkanlarda yapılan ve Türk milletine çok pahalıya mal olan hataların Vatikan-Fener ittifakı ile İstanbul’da, BOP ve AB yol haritası ile Doğu ve Güneydoğu’da bir tekrarı.. Di­yarbakır BOP’un, İstanbul da Avrupa’nın, “Kültür Başkenti” olarak “yıldızlaşacak” diye, Başbakan Erdoğan seviniyor, bizim de sevinmemizi istiyor..

Diyarbakır’ı BOP’un cazibe merkezi, İstanbul’un da “Av­rupa Kültür Başkenti” olması için dûa eden Erdoğan’a en içten “Amen!” diyeceklerin başında Barzani-Talabani ikilisi ile, İs­lâm’a en ağır hakaretleri yapan Papa 16 Benedict ve İstan­bul’u Bizanslaştırmak İsteyen Bartholomeos ikilisidir.

Çünkü benzer iltifatlar 1900’lü yıllarda Selanik için de ya­pılıyordu, Selanik şimdi kimin!

Lütfen kimse, Türkiye’yi yönetenler Türkiye aleyhine ger­çekleşen bir birlikteliğe âlet olmaz, demesin,. Bu Türkiye’yi yönetenler değil mi daha dün birbirlerini bir güzel yerlerken bugün Türkiye’nin böğrüne Yahudi Kürdistan süngüsünü so­kan Barzani ile Talabani’nin arasını bulup barıştıran; Türki­ye’ye karşı ittifak yapmalarını sağlayan…

(Yeniçağ, 27.11.2006)

Türkiye Kenya olmayacak inşallah…

İtalya’nın haftalık haber dergilerinden Grazia Türkiye’deki papazlar ve rahibelerin ağzından gerçeğin ta kendisini söyledi:

“- Vaftiz ettiğimiz Türkler Hıristiyan olduklarını açıklamak­tan korkuyorlar!”

Aynı İtalyan dergisine konuşan Papalık Anadolu Temsilcisi Piskopos Luigi Padovese ise Papa 16.Beneditkuts’un ülkemizi ziyareti için, “Türkiye’deki kimliğimizi güçlendirici bir etki ya­pacaktır” yorumunda bulunuyor. Bu, “Papa’nın ziyaretinden sonra vaftiz ettiğimiz Türklerin cesareti artacaktır” demenin diplomatçası.

Tam da bu günlerde İstanbul İl Jandarma Komutanlığı’na bağlı istihbarat timleri misyonerleri suçüstü yakalayıverdi. Öğ­renci velileri Silivri’de bazı kişilerin ilkokul öğrencilerine Hıristiyanlık propagandası yaptığını Jandarma’ya iletti. Jan­darma da kendilerine “Müjdeci” diyen ve Taksim Protestan Kilisesi’ne bağlı çalıştıklarını tespit ettiği Turan T ile Hakan T’yi gözaltına aldı. Jandarma, bu kişilerin Taksim Gümüşsuyu’nda yayınevi ve toplantı yeri olarak kullandıkları bir merkeze baskın yaptı ve buradaki bilgisayarlara el koydu ve gördü ki bu kilise için çalışan papazlar ve rahibeler tam 5 bin Türk insanını fişleyivermişler.

Peki bu ne demek?

Bu, öyle birilerinin iddia ettiği gibi Türkiye’de kiliselerin bu toprakta var olan Hıristiyanlar için değil, tam tersine, Müslü­man Türk insanını Hıristiyan yapmak için çalıştığının “suç üstü”sü demek.. Baskından bir gün sonra biz televizyon ekranla­rında gözlerimizle gördük ve kulaklarımızla işittik ki, misyonerler, 16-17 yaşındaki Türk öğrencileri tuzaklarına düşürmek için cinsellik dahil her şeyi kullanıyor ve tıpkı Türkiye’yi ziyaret edecek olan Papa Benedict gibi onlar da Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v)’ya, “Yalancı” diyorlar; Kuran’ı Kerim’i onun yazdığını iddia ediyor, “İçki için, zina yapın, papaz­lar sizi affeder. Oysa Müslümanlıkta bunlar yasak!” propagan­dası yaparak, zehir kusuyorlar..

Yazdıklarımızı özetlersek:

  1. Türkiye’de vaftiz edilmiş pek çok Türk var ve bunlar Hıristiyan olduklarını söylemekten çekiniyorlar. Bunu biz söy­lemiyoruz. Bunu, Vatikan’ın Anadolu Temsilcisi söylüyor. Ona da bu bilgileri Türkiye’deki Papazlar ve rahibeler vermiş.
  2. İstanbul Jandarma istihbaratının çalışmaları ile öğreni­yoruz ki, Türkiye’deki papazlar, kiliseler Türk çocuklarına her türlü ahlaksızlığı kullanarak İncil veriyor, onlara para karşılığı Hz. Muhammed (s. a. v.) ve Kur’an-ı Kerim’e hakaretler ettiriyor, okul ve aile içerisinde İslamiyet’le ilgili yeterli bilgi almamış Türk gençlerini tuzaklarına düşürüp kiliseye götürüyor, sonra da Hıristiyan yapıyorlar..

Öyleyse birilerinin, “Siz abartıyorsunuz, 50 yıldır ancak iki kişi Hıristiyan olmuş” diyerek önümüze Nüfus kayıtlarını koy­maları ancak Vatikan’a, Kilise’ye yani Peygamberimiz ve Kur’an’a hakaret edenlere hizmettir, aklı olan bu gidişattan tövbe eder.

Bize, “Türkler de Avrupa’da Müslümanlık propagandası yapıyor, sen kendi insanına kendi dinini öğret, gerisinden korkma” diyerek, Türkiye’deki misyoner faaliyetlere kayıtsız kalmamız aklı veriliyordu. Türkiye’deki misyonerlerin ulaştığı Türk çocuklarına, Türklerin pek çok Hıristiyan’ı kestiği söyleniyormuş. PKK terörü ve depremlere sebep olarak da, “Türkler tarihte Hıristiyanları kesti de, ondan” deniyormuş ve hüküm olarak da, “Türkler Hıristiyan olmazlarsa başları bu tür belalar­dan kurtulmayacak!” deniyormuş.

Peki bu ne demek?

Bu tabii ki, “diyalogcu” beylerin söylediği gibi bir Türk’ün Fransa yahut Almanya’da Müslümanlığı anlatması ile bir Hıris­tiyan’ın Türkiye’de Türkleri Hıristiyanlaştırmasının aynı şey olmadığı demek.. Çünkü bir Müslüman bir Hıristiyan’ın Müs­lüman olmasını, onu Cehennemden kurtarmak İçin ister. Hiç­bir Türk bir İngiliz’i, Türkler İngiltere’yi alsın diye Müslüman etmez, yok böyle bir şey. Başka hiçbir art niyeti yoktur. Amma görüldüğü gibi bir Hıristiyan’ın bir Müslüman Türk’ü Hıristiyan yapmasındaki esas niyet onu atalarına düşman etmek ve bu toprakların Türk’ün değil daha önce Türkler tarafından kesilen Hıristiyanların toprağı olduğuna onu inandırmaktır..

Ne diyordu Kenya’nın ilk Başbakanı Jomo Kenyatta:

“- Hıristiyanlık Afrika’ya geldiğinde Afrikalıların toprakları, Hıristiyanlarınsa İndileri vardı. Hıristiyanlar bize gözlerimizi kapayarak dua/ibadet etmemiz gerektiğini öğrettiler. Gözlerimi­zi açtığınızda onlar bizim topraklarımızı, biz de onların İndileri­ni almıştık.”

Yani misyonere, Papaza bildiğini yap, yolun açık olsun diyelim de, birilerinin “diyalog” fantezisi ve birilerinin de AB sevdası uğruna Türkiye Kenya mı olsun!

(Yeniçağ, 23.11.2006)

Gelecekte Vatikan’da ezanı Papazlar okuyacak..

“İslâm akıl dışı” diyen Papa elbette ki Kur’an’ın onlarca âyetiyle “akla” ve “ilme” dikkat çektiğini bilir ve o elbette Hz. Muhammed(s.a.v)’in de, “Aklı olmayanın dini yoktur” dedi­ğinden haberdardır.

Oysa temsil ettiği inanç sisteminin akılla uzaktan yakından alakası kalmamıştır ve işte Papayı asıl korkutan da İslâm’ın akıl ve ilme verdiği bu önemdir. Onun için o, İslâm’a iftira atarak İsâ haşa Allah mı, Allah’ın oğlu mu yoksa Peygamber mi bir türlü karar veremeyen Hıristiyanların dikkatlerini İslâm’dan uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Çünkü bilmektedir ki, okuyan ve irdeleyen Batılı İslâm’ın gerçek kaynağı Kur’an ve Hadislere ulaştığında Papalık diye bir müessese ortada kalmayacak, Va­tikan’da ezan sesleri ve minareler yükselecektir.

Ve uzak olmayan bir gelecekte Vatikan’da ezanları İtalyan asıllı Müslümanlar okuyacak, Avrupa’daki camilerde Alman, Yunan, Fransız, İspanyol, İngiliz Müslümanlar saf tutacak, cami önlerinde kendi aralarında, “Selamünaleyküm-Aleykümselam” diye selamlaşacaklardır. İşte o andan itibaren Haçlıların Türk-İslâm düşmanlığı kökten kuruyacak, böylece dünya daha ya­şanabilir, “Komşusu açken tok varmayanların”, “Haksız yere bir adam öldürmenin insanlığı öldürmek” bilenlerin ve bütün bunların neticesi olarak adaletin hüküm sürdüğü ve evrensel barışın tesis edildiği huzurlu bir dünya olacaktır..

İşte Papa bundan korkmaktadır.

Çünkü “akıl dişilik” bizzat Papalık’tadır.

Neymiş efendin Papa özür dilemezmiş, çünkü “Papa hata yapmaz”mış. Papanın hiç hata yapmayacağı aklın kabul edebileceği bir şey midir? Papa hâşâ Allah mıdır? O, peygamber bile değildir, nasıl olur da hata yapmaz! Yakın bir geçmiş sayılabi­lecek 1905’te, ki o gün doğup da bugün sağ olanlar vardır, Salzburg şehri başpiskoposu, büyük Katolik ruhanileri ve Pa­panın cemaatlerine yaptıkları bir nevi tamime benzer bir tamim yayınlamış ve orada bakınız bir Katolik olarak Papazların kud­retini nasıl tarif etmiş:

– Yeryüzünde bu kuvvete benzer başka bir kuvvet var mı­dır? Hükümdarların ve kralların kuvveti bunun yanında hiçtir. Hatta gökyüzünde bile bir papazın kudretine eşit bir kuvvet yoktur. Gerçi orada etrafına bakınırsan birçok peygamberler, şehitler, din fedaileri ve mukaddes bakireler görecek ve Al­lah’ın tahtının etrafında melâikelerin dolaştığını seyredeceksin, fakat bunlardan hangisi seni günahlarından kurtarabilir? Rab İsa’nın anası Meryem bile buna muktedir değildir. Halbuki biz günahlarınızı çıkararak sizi temizlemeye muktediriz. Bir rahip ekmek ile şarabı takdis edince bunlar İsa’nın vücudu ve kanı olmuş olur. Allah’ın oğlu, dünyanın ve ahiretin hakimi İsâ bile görüyorsunuz ki bizim irâdemize tâbidir. İsâ kendi üzerinde hâkim olmak salâhiyetini Katolik mezhebine vermiştir..

İşte Papa’nın ve Katoliklerin inancı bu.

Avrupalı ve Amerikalı akıl ve vicdan sahipleri artık bu saçmalıklara inanmıyor.

Hıristiyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen ve aile­ce kendilerini Hıristiyanlığa hizmet etmek için adamış ve Müs­lüman olduktan sonra Yusuf adını almış bir Amerikalı, Hıristi­yan iken aklına takılanlardan bir kısmını bakınız nasıl anlatıyor:

“- Zihnimi kurcalayan bir husus da teslis inancı idi. ‘Bir nasıl olur da üç gözükür?’ soruma din adamları tatmin edici bir cevap veremiyorlardı. Yine meselâ her şeyi yapmaya kadir olan Tanrı, neden insanların günahlarını affetmiyordu? Bunu yapabileceği halde, neden insan suretine bürünmek zorunda kalmıştı? Neden yeryüzüne inmiş ve  insanların günahlarını yüklenmişti? Bunları yapan bir Tanrı, nasıl olur da hâlâ tüm kainatın yaratıcısı olan Tanrı olabilirdi ve biz buna nasıl inana­bilirdik?”

Yine epeyce bir zaman bir kilisenin aktif üyesi olarak gö­rev yapan San Fransisko doğumlu Huda, Hıristiyanken arka­daşları ile birlikte kafasına takılan soruların bir kısmını şöyle sıralıyor:

  • İsa gelmeden önce yaşamış olan insanlara ne olacaktı?
  • Seven ve bağışlayan bir Tanrı, insanların günahlarını bağışlamak için neden İsa’nın kurban edilmesini istemiş olabilirdi?
  • Biz insanlar Adem’in ilk günahından dolayı niçin suçlu kabul ediliyorduk?
  • Tanrının sözü olan İncil, bilimsel gerçeklerle niçin çeli­şiyordu?
  • İsa nasıl Tanrı olabilirdi, bir tanrı aynı anda nasıl üç farklı şey olabilirdi?

Bu cevapsız sorular sebebiyle her yıl 500 bin insan Hıristi­yanlığı sorgulayıp İslâm’la şerefleniyor ve “Hata yapmaz” deni­len Papa işte bu yüzden panik içersinde..

Vatikan’da yakın gelecekte hem de papazlar tarafından okunacak ezan seslerini şimdiden duyuyor, uykuları kaçıyor…

(Yeniçağ, 21.09.2006)

Vatikan’da ezan sesleri

Papa 16. Benedict’i Castel Gandolfo’daki yazlık ikamet­gâhında ziyaret eden ve kendisiyle 40 dakika baş başa kalan Almanya Başbakanı Angela Markel, bu görüşme sonrası bakı­nız neler diyor:

“- Papa ile din özgürlüğünü ve Avrupa’nın rolünü konuş­tuk. Papa’ya, Avrupa’nın Anayasa sözleşmesi altında bir kimli­ğe İhtiyaç bulunduğunu söyledim. Bana göre bu sözleşme Hı­ristiyanlık ve Tanrı ile ilintilendirilmelidir. Zira Avrupa’nın olu­şumundaki belirleyici etmen Hıristiyanlıktır.”

Markel doğru söylüyor.

Avrupa’nın oluşumundaki belirleyici etmen, gerçekten Hı­ristiyanlıktır. Bunun daha doğru bir deyimi, “Haçlı Seferle­redir. “Haçlı Seferleri” denildiğinde İse akla gelen Türk Mille-ti’dir. Yani bugün bir Almanya, bir Fransa, bir İtalya, bir İspan­ya, bir Yunanistan varsa ve bunlar bugün 12 Havariyi temsilen 12 yıldız altında bir Avrupa Birliği oluşturmuşlarsa bunun te­meli “Haçlı Seferleri” motivasyonu ve Viyana önlerine kadar gelip meydanları “Allahü Ekber!” nidalarıyla dolduran Türk milletidir.

“Haçlı Seferleri” motivasyonu ve “Türk korkusu” ile “mil­let” ve “birlik” olmuş AB’nin bugün için en büyük sıkıntısı, “Manevî boşluk”tur. Teknoloji ve ilimde hayli mesafe almış, maddî problemlerini halletmiş, okuyan ve sorgulayan Avrupa­lıyı Hıristiyanlığın hiçbir mezhebi tatmin etmiyor. “Bir”in “Üç”lenmesi, Allah’ın İsâ şekline bürünmesi, her insanın doğar doğmaz günahkâr olması bir Avrupalının öyle kolay inanıp, böyle bir inançla öldükten sonra cehennemden kurtulacağına emin bir şekilde hayatını sürdürmesi mümkün değil. “İlk günah”a inanmakta zorlanan Batılı, Âdemoğullarının bu günahla­rı yüklenmek zorunda oluşu ve sonsuza kadar cezalandırılışına akıl erdirememekte.

Batılı artık soruyor:

“- Her şeyi yapmaya kadir olan Allah neden insanoğlunun günahlarını affetmiyor? Bunu her nerede ise oradan yapabile­ceği halde neden insan suretine girmek zorunda kalıyor? Yani neden insanların günahlarını affetmiyor da, İsa şeklinde inip insanların günahlarını yükleniyor? Bu vasıflardaki bir Tanrı bütün kainatın Tanrısı olabilir mi?”

Yani dostlar Avrupa ve bütün Batı için Hıristiyanlık bitme noktasına gelmiş durumda. Batılı kendine din arıyor. En son başvurduğu din İslâm, en son başvurduğu kitap ise Kur’an. Çünkü yüzyıllardır ona öğretilen Kur’an’ın, İslâm’ın ve Hz. Muhammed’in çok kötü olduğu, onların aracılığıyla kurtuluşa asla erişemeyecekleridir. Avrupalı onun için kimi zaman çare­sizlikten ateist oluyor, kimi zaman bilimi din zannediyor, kimi zaman Ferrarisini satıp Uzakdoğularda kurtuluş ve huzur arı­yor. Peki sonra neler oluyor? Kimi yoruluyor, şeklen eski di­ninde kalıyor, kimi kurtuluşu mistik labirentlerde bulgunu zan­nediyor. Şanslı ve ısrarcı olanlar ise Kur’an’a ulaştıklarında zifiri karanlıklardan birdenbire aydınlığa düşmüş gibi seviniyor, huzur buluyor ve “İşte din bu, işte Kitap bu, işte Peygamber bu!” diyerek, Kur’an ve Hz Muhammed(s.a.v)’e dört elle sarılı­yorlar.

İşte Papalık ve Merkel gibilerin korkusu bu.

Yani onlar da gerçekten kendi dinlerine inandıklarından değil, Avrupalının İslam’ı fark etmesinden endişeliler.

Onlar, halkı Müslüman ülke Türkiye AB üyesi olursa, Av­rupalı bir şekilde Kur’an’a elini sürecek ve ondan sonra yalnız Bon’da, Paris, Roma, Madrid, Londra ve Brüksel’de değil, Vatikan’da da ezan seslerinin yürekleri titretir hale geleceğin­den endişe ediyorlar.

Bunu ben söylemiyorum, bunu Almanya’nın Siegen Üni­versitesinde geçtiğimiz günlerde bir konferans veren Alman Profesör Thomas Nauman söylüyor:

“- Kur’anı ve Müslümanları tanımayanlar, İslâm’ın insanla­rı toleranssızlığa teşvik ettiğini düşünüyorlar. Müslümanlık bir barış dinidir ve zorbalığı katiyen yasaklar. Avrupa İslâm âlemi­ne çok şey borçludur. Sıfır rakamı ve logaritma gibi matematik kurallarını, astronomi ve tıbbı Avrupa İslam dünyasından öğ­rendi. (..) Muhammed (a.s.m) insanlığa insanlığı öğretti, me­deniyeti getirdi. Onun insanlığa sunduğu medeniyetin bir ben­zerini dünya tarihinde hiç kimse getirmemiştir. İşte onun karşı­sında huzurunuzda saygı ile eğiliyorum.”

Özetle tâ ABD’den, “Haçlı seferi başlattım” diyen Bush’un, Irak’a asker göndermemde Hıristiyanlığım etkili oldu diyen Blair’in, Markel’in, Papalığın ve bütün Batı’nın korkusu, sorgulayan Batı insanının tesadüfen de olsa Kur’an ile buluş­ması. Kiliseyi yetersiz gören Batılının Alman Profesör Nauman gibi, Hz. Muhammed(s.a.v.) karşısında hürmetle eğilivermesi..

İşte o zaman AB’nin varlık sebebi ortadan kalkıverecek…

Kilise er geç ölecek..

Vatikan’da ezan sesleri çınlayacak..

Batılılar da kurtulacak inşallah..

(Yeniçağ, 31.08.2006)

Bu mu Demokrasi

3 Kasım 2002.
Sandıklar açıldı.

AKP’nin tek başına iktidar koltuğuna oturduğu görüldü.

Peki sonra ne oldu?

AKP Genel Başkanı Erdoğan kâğıda kaleme sarıldı ve mektup yazdı.

Kime mi?

Buyurunuz birlikte okuyalım:

“Dr. Paul Wolfowitz Savunma Bakan Vekili Pentagon

Washington DC, 20301 Ford

4 Kasım 2002

Değerli Dr. Wolfowitz,

Ülkelerimiz arasındaki tarihsel ortaklık ve dostluğun gele­cekte de sürmesi ümidimi paylaşmak için, bu mesajımı ortak dostlar aracılığıyla doğrudan size ulaştırmak isterim.

Seçim sonuçlarının bizim genelkurmay saflarında biraz ra­hatsızlık yaratmış olabileceğinden, resmî konumunuz gereği, hiç kuşkusuz haberdarsınızdır. Bilmenizi isterim ki, onların Tür­kiye’nin müreffeh, seküler (çağdaş) ve birinci dünya topluluğu­nun güvenilir bir üyesi olması ümitlerini partim ve ben de pay­laşıyoruz. Ve geçmişte hiç olmadığı kadar birleşmiş olan ülke­mizin çıkarları için en iyisi olacak şekilde birlikte çalışabilece­ğimiz kanaatindeyim.

Bu amaçla, Org. Özkök ile mümkün olduğu kadar kısa sü­rede mahrem, özel bir toplantı yapabilmeyi ümit ediyorum.

Özel cep numaram şudur: 0533 1…

Bu yardım ve ülkeme geçmişte gösterdiğiniz dostluk için çok teşekkürler.

Sizinle kişisel olarak görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

Recep Tayyip Erdoğan

Genel Başkan “

Biz beklerdik ki o gün AKP tabanı ve inanan insanlar çık­sın Erdoğan’a, “Senin bu yaptığın nedir?” desin ve ABD gibi emperyalist, ABD gibi İsrail hamisi bir ülkeden böyle bir arabu­luculuk İstenmesinin hesabını sorsun..

Hayır böyle olmadı..

Aksine bu teslimiyetçi seyir devam etti..

O gün kendi Genelkurmay Başkanı ile görüşebilmek için ABD’den icazet isteyen işte bu Erdoğan tuttu Türkiye Cumhu­riyeti’nin Başbakanı oldu.

Ardından aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 24 ülkenin ekonomi, rejim ve sınırlarını değiştirecek olan ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş Başkanlığı görevini Bush’tan kabul etti. Diyarbakır’ın bu proje ile yıldız olması için dualar etti. Türkiye’nin üçte birinin Irak’ın kuzeyinde kurulacak olan Kürdistan’a eklemlendiğini gösteren haritalar ABD Silahlı Kuvvet­ler dergilerinde yayımlanması ve NATO toplantılarında Türk subaylarının önüne konulmasına rağmen Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Erdoğan bu görevi sürdürmekten mutluluk duyduğunu gururlanarak AKP’li gençlere tekrarladı.

Ve Türkiye böyle böyle 2006’ya geldi.

Topraklar, madenler ve Türk milletinin 80 yıllık birikimi olan bütün stratejik kurumlar, bankalar bir bir yabancıların eline geçti…

Misyonerlerin önü açıldı..

Teslimiyet o kadar had safhaya vardı ki Irak’ta her gün yüz Müslüman’ın kanına giren ABD’ önünde, “Senin için daha neler yapabiliriz” anlamına gelen taklalar atıldı, meselâ, “Süpürmeyin, kullanın!” ricalarında bulunuldu…

Ve 2007 yılı geldi çattı..

Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturduğunun ilk günlerinde zamanın ABD Dışişleri Bakanı Powell’a 9 maddelik gizli bir anlaşma imzaladığını itiraf eden, Türkiye’nin 62 bin Amerikan askeri tarafından işgali demek olan o malum ve meş’um tezke­renin Meclisten geçmemesi üzerine çok üzüldüğünü söyleyip istifa etmeyi bile düşündüğünü söyleyen, AB’ye Kıbrıs’tan Türk askerini çekme taahhüdünde bulunan Abdullah Gül, BOP Eş Başkanı Erdoğan tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin Cum­hurbaşkanı adayı olarak milletin önüne konuluverdi..

Ve bunun adına “demokrasi” dendi!..

İşte böyle bir ortamda Türk Silahlı Kuvvetleri tuttu, “Yeter artık!” anlamında bir bildiriyi kendisine ait internet sitesinde Türk milleti ve dünya ile paylaştı..

Peki sonra ne oldu!

Dün kendi Genelkurmay Başkanı ile görüşebilmek için adresi şaşırıp ABD’den ricalarda bulunan Erdoğan bugün tuttu:

“Genelkurmay Başkanlığının bildirisi, hükümete karşı bir tutum olarak algılandı. Demokratik bir süreçte bunun düşü­nülmesi bile yadırgatıcı. Genelkurmay hükümetin emrinde görevleri anayasa ile tayin edilmiş bir kurumdur. Genelkurmay başkanı görev ve yetkilerinden dolayı Başbakan’a karşı sorum­ludur.”

Restini çekti, çekebildi..

İyi de dünkü o ürkeklikten bugünkü cesarete nasıl gelindi!

Çünkü sen Erdoğan’a BOP Eş Başkanlığı’nda itiraz etmez­sen, sen Kıbrıs’ta Mehmetçiğin adadan çekilmesi demek olan Annan Planı dayatılır, Irak’ta Türklerin nüfus ve tapu daireleri talan edilir, Türkmenler katledilirken “şiir gibiyiz” dersen ve sen başta Türk Telekom olmak üzere Türkiye’nin bütün strate­jik kurumlan bir bir dünkü müstevlilerin eline geçerken netice alıcı bir tavır sergilemez bütün itirazını “laiklik” üzerine oturtur­san bir bakıma Erdoğan’ın can alıcı zarar ve tahribatını per­delemiş olursun..

O zaman da netice işte böyle tecelli eder..

Birileri, “Benim AB ve ABD gibi dayılarım var!” diye işte böyle efelenir ve tutan bütün bu olup bitenlere “demokrasi” der, “parlamenter rejim” der, diyebilir..

(Yeniçağ, 30.04.2007)

Demokrasi din midir?

Hani bunca istiskale rağmen hâlâ “Ne pahasına olursa ol­sun Avrupa Birliği üyeliği” diyenler, hani o, “Ankara’nın şer­rinden Brüksel’in şefaatine sığınmayı” yani dün Hun ve Os­manlı Türkü’nün el öptürdüğü Roma ve Haçlı uzantılarının eteğine yapışmayı, en az 10 bin yıllık Türklüğü ve asgari bin küsur yıllık Müslümanlığı’na hazmettirenler var ya, işte biz on­lara şaşıyor ve kendilerini “Alemlerin Sahibine” havale ediyo­ruz.

Çünkü onlar bugün tutturmuş “İlle de demokrasi!” diyor başka bir şey demiyorlar.

Oysa mensubu olmaktan sevinç, huzur ve gurur duydu­ğumuz İslâm, ve Türklük tarihi yanında ‘demokrasi’ okyanu­sun içinde bir damla bile değildir. Çükü ‘Demokrasi’ daha dünkü çocuktur ve İnsanlık âleminin öykündüğü bütün mede­niyetler ve altın çağlar sizin o Demokrasi diye biat ettiğiniz ucubeden binlerce yıl evvelindedir.

Söyleyin Allah(c.c) aşkına insanlık demokrasi ile tanışalı beri hangi “insanca bir olaya” imza atmıştır?

Tarihin en iğrenç soykırımları demokrasiden sonra ve de­mokrasi ile yönetilen ülkelerin eseri değil midir? Atom bomba­lan, sömürge imparatorlukları demokrasiden sonra ve demok­rasi ile yönetilen ülkelerin eseri değil midir? Yine demokrasi denilen idare şekli demokrasi ile yönetildiğini iddia eden ülke­ler tarafından bütün insanlığa ait servetlerin birkaç bin ailede toplanması ve yüzlerce ülke ile milyarlarca insanın açlık, salgın hastalık ve kaosla baş başa bırakılması için kullanılmamış mı­dır? Mafya, terör, ahlâkın dibe vurması, uyuşturucu kullanımı­nın zirve yapmasında, hortumculukta demokrasinin hiç mi payı yoktur? Neslin devamı için kullanılması gereken servetlerin İnsan öldürmek için devreye sokulması yani milli gelirlerin sila­ha yatırılması ve böylece silah ticareti yapan demokratik ülke­lerin ceplerinin doldurulmasında demokrasi laflan hep ön saf­larda değil midir?

Demokrasi diye kutsanan ve aleyhinde laf söyleyenleri ânında aforoz eden nesnenin uluslar arası kurumları Birleşmiş Milletler gibi, Dünya Bankası gibi, IMF ve Bilderberg türü ku­rumlar değil midir ve bu kurumlar demokrasi adına hangi mih­raklara demokrasi ile yönetildiğini zan ve iddia eden milletlerin kan ve alın terlerini aktarmaktadır? Genelde insanlık ve özelde biz Müslüman Türk milleti Siyon/Haçlı ittifakının önümüze “Al ye!” diye koyduğu bu “demokrasi” otunu ona kayıtsız şartsız biat edip hiç tartışmadan yiyerek onu önümüze koyanlara et ve süt üretmeyi daha ne kadar sürdüreceğiz?

İddia edildiği gibi belki “Demokrasi iyi bir şeydir” amma asla “tartışılmaz” bir şey değildir ve hatta “Pek de o kadar iyi bir şey” değildir. Demokrasi artık Soros’ların, Küresel sermaye­lerin, dünyayı ele geçirmek için birbirleriyle rekabet eden Ame­rika ve Avrupa’nın 5. kolu haline gelmiştir. Türk milletinin ve insanlığın gerçek münevverleri ile vicdanı insanlığın mevcut tablosu için sızlayan ve şahit olduğu insanlık dışı milyarlarca ‘demokrasi vahşeti’ karşısında yüreği kanayanlar artık şu “de­mokrasi” uyuşturucusunu yeniden pertavsız altına almalı ve “demokrasinin” milletleri, sahipleri malum uluslar üstü loko­motiflerin vagonu haline getiren yönlerine karşı insanlığı kurta­racak aşılar geliştirmelidirler.

Yani “sayısal çoğunluk” ve oy asla her şey olamaz!

Şimdi birileri tutsa, “Kur’anı yasaklayalım mı yasaklama­yalım mı?” diye bir oylama yapsa, çoğunluk da, “Evet yasak­layalım” dese bizler, “Eh demokrasidir, erdemlidir, elbette ço­ğunluğun bir bildiği vardır!” diye boyun mu eğeceğiz? Yahut, “Türkiye federasyon olmalıdır” veya, “Türkiye Cumhuriyeti devrini tamamlamıştır, bir padişah torunu gelip başımıza geç­meli, Osmanlı yeniden ihya edilmelidir!” diyenler iktidar olsa, “Yapacak bir şey yok, demokrasi gereği boyun eğeceğiz!” mi diyeceğiz?

Biz bu konuları tartıştığımızda bazı arkadaşlar Rahmetli Türkeş’in, “En kötü demokrasi en iyi diktatörlükten iyidir!” dediğini hatırlatıyor. E, ne var bunda? Bu, “En kötü gümüş en iyi tenekeden iyidir!” demek gibi bir şeydir. Sen şayet sosyal bilimlerin ve insanlığın sarrafı isen önüne konan gümüş ve tenekeden başka tercihin olduğunu da bilecek, o anda yoksa bile bunu düşünecek ve millerin ve insanlık için “altın” ürete­ceksin, “altın”..

Meseleyi Türkiye’nin sıcak gündemi ile yeniden değerlen­dirdiğimizde o, “Ne pahasına olursa olsun demokrasi!” diyen arkadaşlarımıza Rabbimizden biraz derinlik ve biraz da vicdan niyaz ediyoruz. Beyler kendinizi haklı sanıyorsanız bile, AKP iktidarı milletin çoğunluğunu değil aksine %34 gibi bir azınlığı­nı temsil ettiğini bir hatırlayınız lütfen.. Yani sizin ille de de­mokrasi dediğiniz şey dahi ‘azınlığın çoğunluğa tahakkümü’ yani demokratik bir diktatörlükten başka bir şey değil.

Üstelik AKP iktidarı emanete riayet etmemiş bir iktidardır. Hayır öyle değildir diyen varsa bunu, “Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Irak’ta demokrasi adına 700 bin Müslüman’ı katle­den Bush’un emrinde BOP Eş Başkanı olmalı mı olmamalı mı?” diyerek millete sormak gerekmez mi?.,

(Yeniçağ, 02. 04. 2007)

Demokrasi tiyatrosu

Abdullah Gül,13 Mart 2006 günü AKP’nin Kızılcahamam toplantısında, “BOP kapsamında amacımız İslâm ülkelerine özgürlük ve demokrasi götürmek” itirafında bulunduğuna göre, bunun bir anlamı Erdoğan’ın da, “BOP Eş Başkanı olarak ABD ile birlikte İslâm ülkelerine özgürlük ve demokrasi götür­mek” için çabalaması demek değil midir?

Abdullah Gül’ün de söylediği gibi (bir ABD/İsrail projesi olan) Büyük Ortadoğu Projesi’nin hedefi, “İslâm ülkeleridir. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül bu sözleri ile Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte bölgesinde bulunan İran’dan, Suudi Arabistan’a, Cezayir, Libya, Sudan’dan Suri­ye, Lübnan, Ürdün ve Katar’a kadar asgari 22 (sonradan iki ülke daha ilave edildi) İslâm ülkesinin “demokrasi” ve “özgür­lük” adına içişlerine karışacağını söylemiş olmuyor mu?

Peki bu ülkelerin ABD ve onun taşeronluğuna soyunan Gül ve Erdoğan ikilisinden böyle bir talepleri mi var? Sonra Afganistan’a girerken “Bu bir Haçlı Seferidir” diyen Bush ABD’sinin bir İslâm ülkesinin içişlerine “demokrasi” ve “özgür­lük” için müdahale ettiğine kim inanır? Yenişafak Yazarı Sayın İbrahim Karagül’ü okuyan AKP tabanının Amerika’nın hiçbir ülkeye demokrasi götürmek gibi bir derdi olmadığını öğrenmiş olması gerekmez mi? ABD, yanına İspanya ve İtalya gibi Av­rupa ülkelerini açıktan İsrail ve Türkiye gibi BOP hizmetinde kullandığı ülkeleri de örtü altından kullanarak İşgal ettiği Irak’a bombalar yağdırırken de demokrasi ve özgürlük için yola çıktı­ğını söylememiş miydi?

İşte Irak’ın hali ve işte sana demokrasi!

Demek ki Gül, Erdoğan ve AKP’nin demokrasiden anladı­ğı ABD ile birlikte başka ülkelerin içişlerine karışmak daha açık bir ifade ile Amerika’nın başka ülkelerin içişlerine karışmasına hak vermek ve daha da ileri giderek ABD’ye bu konuda taşe­ronluk yapmak. Öyle olduğu içindir ki bu kadrolar ABD ve AB başta olmak üzere yabancı güçlerin “demokrasi” ve “özgürlük” diyerek Türkiye’nin içişlerine karışmasından çok memnun oluyorlar. Onlara göre Türkiye’nin özgürlüğü ve demokrasisi adına söz söyleyen meydanlar ‘bindirilmiş kıta’ ve onlara göre, “AB ve ABD Türkiye’nin içişlerine karışmasın, böyle özgürlük ve böyle güdümlü demokrasi olmaz!” diyen bizler ‘kafatasçı mihraklar.’ Nitekim Erdoğan, “Bu ülkede kafaları mezro ile ölçenler var!” diye kendi halkına en büyük iftirayı atmadı mı? Söyler misiniz hangi Batı ülkesinde bir başbakan “Aramızda kafatasçılar var!” iftirasını atarak kendi halkını dünya âleme rezil eder ve hangi Avrupa ülkesi Türkiye kadar içişlerine böyle İngiliz’ini, Fransız’ını, Alman’ını karıştırır ve bütün bu gelişme­lere “demokrasi” ve “özgürlük” adına alkış tutar!

Yaşayarak öğrendik ki AKP kadro ve kurmaylarına göre Türk ordusu kendi vatanında kendi özgürlük ve demokrasisi için söz söyleyemez amma ABD’liler söylerse bu iyi bir şeydir, Avrupalılar söylerse, hatta Hollanda Genelkurmay Başkanı söylerse (ki söyledi) bu İyi bir şeydir. Sonra kendileri ABD ve İsrail’le birlikte komşu ve kardeş İslâm ülkelerinin içişlerine karışır/karıştırırlarsa bu da iyi bir şeydir, tek kötü şey, milliyetçi­lerin, ulusalcıların ve Türk Ordusu’nun Türkiye’nin yani kendi hal ve istikbâli hakkında görüş belirtmesidir.

Daha acı olan ise AKP’nin bu gayri milli anlayışının satış­ları fazla gazete ve izlenme oranları yüksek televizyonlar tarafından bir mütareke basını teslimiyetçiliği ile alkışlanması ve AKP’nin bu ABD ve AB teslimiyetçi ve taşeronluğunun emper­yalizme karşı şerefli bir milli mücadele vermiş Türk milletinden ustalıkla gizlenmesidir.

İşte milletin bugün “demokrasi” zannettiği şey böyle bir “tiyatro”dan ibarettir.

Bugün ise “demokrasi” adına pazarlanmak istenen bir “mağduriyet” edebiyatı ortalığı kaplamış bulunmaktadır..

Oysa derinden bakıldığında “mağdur olan” ABD ve AB’dir ve bu iki Haçlı mihrakın çevremizdeki İslâm ülkelerinin rejimlerini onlarla birlikte değiştirmek için taşeronluğa soyun­muş Türkiye’deki elleri, ayaklandır..

“Demokrasi” ve “özgürlük” maskesi altında ABD ile birlik­te İslâm ülkelerinin rejimlerini değiştirmek için görev alan Ab­dullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olamamasına ve BOP Eş Baş­kanı Erdoğan’ın dediğinin gerçekleşmemesine Irak’taki işgal güçleri hükümeti ile İsrail ve Barzani üzülmüşse, alnı beş vakit secdede olanlarla Türk Bayrağı altında yaşamaktan gurur du­yanların buna şükretmesi gerekir..

Atatürk sağ olsaydı Irak’ı işgal eden ABD ile birlikte mi ha­reket ederdi?

Ve Hz. Muhammed(s.a.v) ümmetinden birinin “Haçlı se­feri başlatan” Bush’un Eş Başkanı olmasını ister miydi?

(Yeniçağ, 08.05.2007)

Ve Allah Türkiye Cumhuriyeti’ni murat etti…

Allah (c.c.) istemeseydi bunların hiç biri olmazdı.

Hz.İsmail (a.s.)’in taşıdığı taşları babası Hz. İbrahim (a.s.) yerleştirdi. Duvarlar yükselince Hz. İbrahim (a.s.), bugün “Ma­kam-ı İbrahim” adıyla bilinen taşı getirdi ve üzerine çıkarak getirilen taşları yeniden yerleştirmeye başladı.

Kâbe böyle inşa edildi.

Kur’an-ı Kerim’de Rabbim der ki:

“- Biz ta o zaman be Beyt (Kabe)’i insanlar için bir sevap kazanma ve bir güven yeri kıldık. Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namazgah edinin. Ayrıca İbrahim ile İsmail’e şöyle ahit verdik: ‘Beytimi, hem tavaf edenler için, hem ibade­te kapananlar için, hem de rüku ve secde edenler için tertemiz tutun!'(Bakara, 125)”

Bin yıllar geçti.

O “Tertemiz tutulması” emredilen Kâbe, kirlendi. Suri­ye’den getirtilen Hübel isimli put, kabile lideri Amr b. Luhay adına Kâbe’ye kondu. Zamanla başkalarının putları da getirildi; Kâbe putlarla doldu.

Sonra Hz. Muhammed (s.a.v.) doğdu.

Putlara hiç bulaşmadı.

40 yaşına geldiğinde Allah, “Oku!” diye emretti, O’nu peygamberlikle görevlendirdi. Hz.İbrahim’in tertemiz Mekke’si, Hz. Muhammed’in hakaretlere uğradığı, cahiliyenin işgali al­tında bir Mekke’ydi.

Hz. Muhammed (s.a.v), bir avuç inananı ile birlikte Al­lah’tan verilen izinle Medine’ye göçtü. O’nu Medine halkı türkülerle, şenliklerle karşıladı. Evinde Hz. Muhammed Mustafa’yı misafir eden ise Ebu Eyyub El-Ensari (r.a.) idi. Muhammed (s.a.v.), Medine’de devletini kurdu, geri döndü, Mekke’yi yeni­den fethetti, Mekke’deki küfrü, Mekke’deki işgali noktaladı ve kendisi tekrar Medine’ye döndü.

O şimdi Medine’de meftun.

Salat O’na, selâm O’na..

Şimdi Rahmetli Seyit Ahmet Arvasi’nin bir sözünü hatırla­dım. O, “Türk olmasaydım bile Türk milletine hizmet eder­dim!” diye yazmış, altına da imzasını atmıştı. Arvasi Hoca’nın bu sözünün hikmeti ben, Kabe’nin inşasından bin yıllar sonra oranın putlarla dolmasına ve Hz. Muhammed’in Peygamber­likle görevlendirilip Mekke’de verdiği mücadele sonrası Medi­ne’ye Hicreti ve tekrar Mekke’yi fethetmesi, ardından Medi­ne’ye dönmesi ile Türk milletinin bu coğrafyadaki macerasının nasıl da birbirine benzediğini fark edince daha iyi anladım.

Allah’ın Resulü İstanbul’un fethedileceğini, onu fetheden kumandanın ne güzel bir kumandan, onu fetheden askerin ne güzel bir asker olduğunu müjdeledi. Bu müjdeye mazhar ol­mak isteyen (Peygamberimizi Medine’de 7 ay misafir etmiş, Peygamber Ordusunun sancaktan Eyyup El-Ensari) 7. yüzyılda İstanbul’u fethe çıkan İslam ordusuna dahil oldu. Yaşı 90’lardaydı. Bineğinin üzerinde duramayacak kadar halsizdi ve bazen onu devesine bağlıyorlardı. İstanbul’a geldi, şehit düştü.

Şehitler ölmez.

Şehitler diridir.

Ebu El-Ensari Medine’de Muhammed’i beklediği gibi İs­tanbul’u fethedecek komutanı ve askerlerini bekledi. O komu­tan 1453 yılında geldi, Ebu EI-Ensari’nin misafiri oldu. O ko­mutanın ismi Muhammed’den mülhem Mehmet’ti..

Kışlası da “Peygamber Ocağı”ydı.

Konstantinopolis gitmiş İslambol gelmişti.

İslambol, fethedenlerin Mekkesi gibiydi. Küfür gitmiş, imân gelmişti. Karanlık kovulmuş, nûr doğmuştu. İbrahim’le İsma­il’in Kâbe’yi inşaları gibi, Konstantinopolis söküldü, İstanbul inşa edildi…

Allah (c.c.)böyle murat etmişti.

Ve yüzyıllar sonra Kâbe’nin putlarla dolup kirlenmesi gibi İstanbul’da kirlendi. İsrafla kirlendi, içine sızan etten-kemikten haçlı, Siyonist putlarla kirlendi. İlim gitti, cahiliye geldi. Ve Mekke’nin kafirlerin eline geçmesi gibi İstanbul’da fiilen kafirle­rin eline geçti. Bunlar Haçlı kafirlerdi. Atları vardı, gemileri var­dı, topları vardı, mavzerleri, uçakları vardı. Müslümanlara zul­mediyorlardı.

Ve Mekke’den Medine’ye hicret gibi İstanbul’dan Anka­ra’ya hicret murat edildi. Allah(c.c.)’ın Resulü Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v) nasıl Sevr Mağarası’nın karnından Allah’ın yar­dımıyla Medine’ye ulaştıysa, Allah’ın kulu ve bu milletin evladı, annesisin Muhammed’den ilhamla Mustafa ismini verdiği Mus­tafa Kemal de, Sevr Anlaşması’nın karanlığına teslim olmuş İstanbul’dan Ankara’ya doğru yola çıktı.

Muhammed Mustafa’yı Medine’de nasıl karşıladılarsa Bingazi ve Çanakkale gazisi Mustafa’yı da Ankaralılar öyle karşıladılar.

Şefaatçimiz Hz. Muhammed(s.a.v.) Medine’de devletini kurup Mekke’yi nasıl kurtardı ve fakat Mekke’de kalmayarak nasıl tekrar Medine’ye döndüyse Gazi Mustafa Kemal de Anka­ra’da çalıştı, Muhammed’den mülhem Mehmetçiklerle Mu­hammed Mustafa’dan mülhem komutanları Mustafa Kemal İstanbul’u Haçlı müstevlilerden kurtarıp tekrar Ankara’ya dön­dü..

Allah(c.c) istemese tek bir yaprağın bile kımıldamayaca­ğına inanan Müslüman, bütün bunları Allah(c.c) böyle murat ettiği için böyle oldu.

(Yeniçağ, 31.10.2006)

Bizi çökerten tarikat ve cemaatler ve Türk’ün mihengi

Önce, bir not düşelim..

Dün bu toprakların Türkleşmesinde manevî dinamik olan, ardından, bu topraklarda var olma ve dik durmayı başaran milletimi, hamurun içindeki maya gibi, kabartıp Avrupa ve Afrika’ya doğru taşırarak dünyaya hükmettiren ve nihayet Amerika’ya, bir gölü haline getirdiği Akdeniz’de (harca bağlayarak)gemi gezdirme ruhsatı verdirten Türk-İslâm tarikatlarına, onların özüne, bozulmamış hallerine canım kurban olsun…

Ve tekrar bin not daha düşelim:

Sonra neler olduysa oldu Osmanlı Sarayı’na sızanlar bu tarikatlara da sızdılar, pek çoğunu içten ifsat ettiler.

İkinci notumuz da bu.

Şu günler Türkiye’de yine pek çok tarikat ve cemaatin dile ve kaleme dolandığı, ekran ve gazetelere bulandığı günler.

Mümin İnsanların kafası karışıyor, köklerine bağlı kalan ve üzerine üzerine gelen Haçlı-Siyon ittifakına duyduğu refleks yüzünden dinine diyanetine biraz daha sarılan insanımın zihni bulanıyor. O biliyor ki, Siyonizm’in bir Arz-ı Mev’ud’u var, Dicle-Fırat arasını istiyor. O biliyor ki, bir Haçlı Projesi olan Avrupa Birliği Kıbrıs’ı, Ege’yi, Rum Ortodoks Kilisesi adına İstanbul’un merkezini ve Pontus dediği Karadeniz’i istiyor, Er­meniler adına Ağrı’dan taleplerde bulunuyor. Yetmiyor, GAP’ı ve Boğazları ben yöneteceğim, buraları yönetirken İsrail’e de söz hakkı tanıyacağım diyor. Türkiye’de cirit adan misyonerler de işte bu Haçlı-Siyon ittifakı için çalışıyor..

Peki, Türk’ün bünyesine musallat olan bu mikropların mikrop savarı ne? Tabii ki, öz kültürü. Yani bu topraklardaki et ve kemiğin ruhu. Bayrak’taki Hilal, vatanın bağrında yatan şehit, adını Hz. Muhammed(s.a.v)’ten alan Mehmetçik ve Mus­tafa Kemal Atatürk ruh ve ufku… Gelin görün ki bugün, yazı girişinde de bahsettiğimiz gibi, hem Türk’ün her varlık ve değe­rinde bir ruh, bir can gibi kendini hissettiren bu mukaddesine saldırılıyor hem müstevliyi ismeti hareminde boğan ve geldiği yere defedip kovan Mustafa Kemal ve onun ruh ve ufkuna çullanılıyor…

Gazete ve ekranlarda “cemaat” diyerek, “tarikat” diyerek Türk’ün mânevi değerine saldırılırken kullanılan sütre ise, Ata­türk. Kendini savunan cemaat ve tarikatlar ise mahrem mekân­larda doğrudan Atatürk’ü, açık alanlarda İse Atatürk’ün eserle­rini ve en büyük eseri Türkiye Cumhuriyeti ve onun bekçisi Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef alıyor. Böylece, Türk’ün kendi­ni Haçlı-Siyon ittifakına karşı koruma kudreti olan Atatürk ruh ve ufku ile bu topraklarda var olma, tutunma ve dik durma dinamiğinin esası İslâmiyet kendi yurdunda birbirleri ile kapışa­rak kendi damarlarındaki kanı kendi jiletleri ile tüketiyorlar. Yani, 12 Eylül öncesi sağ sol kavgası gibi akla ziyan, abes bir durum.

Yani yine bir tuzağa düştük…

Peki bunu kim(ler) yapıyor…

İşte bunu yapanlar benim düşman dediğim tarikat ve ce­maatler. Farkındaysanız onlar ortalıkta hiç görünmüyor. Görü­nüyorlarsa bile sanki hakem rolündeler, sanki, bu milletten yanaymış gibi bir resim veriyorlar. Bugün bunlara Sivil Toplum kuruluşları deniyor, bugün bunlara dernek falan deniyor. Ata­türk’ün kovduğu bunlar, İslâm’ın “Cehennemlik” dediği bun­lar.. Bu tarikatların boynunda kravat, koynunda Haç ve altı köşeli yıldız var.. Bunlar Türkiye’de bizden gibi görünen kimi tarikat ve cemaatlere ve onların elindeki iletişim organlarına sızmış, bize içerden ateş ediyor, ağrı kesici diye bizi uyuşturucu bağımlısı haline getirerek kendine diz çöktürüyor.

Peki bunların kötüsünü, şer olanını nasıl ayırt edeceğiz?

Çok kolay..

Kim Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Ordusuna, Atatürk’e, şehitlik ve gaziliğe diş gıcırdatıyor ve fakat mesela misyonerle­re, mesela Haçlılara, mesela İsrail’e, mesela AB’ye, mesela ABD’ye, mesela Irak’ın işgaline onay veriyor yahut sessiz kalı­yorsa o şer, kim karşı çıkıyor, direniyorsa o Hayrıdır..

Yahut şöyle bir ölçü kullanılabilir..

Rahmetli Atatürk sağ olsaydı bugün ABD ile birlikte Irak’ın işgalini, Kerkük ve Telafer’de Türk katliamını, Karabağ’da Er­meni zaferine seyirci kalır mıydı? İsrail’in Filistin’de 58 yıldır her gün Müslüman kanı dökmesine İzin verir; İsrail uçaklarına Anadolu’nun bağrında savaş eğitimi yaptırır, Ankara’daki ha­vaalanının bir bölümüne Anatolia der miydi?

Ve..

Hz. Muhammed (s.a.v.) yaşıyor olsaydı bugün Amerika’da iftar sofrasına oturur muydu? İsrail’in, İngiliz, Amerika ve Er­meni zulmünün yanında yer alır, yahut bütün bu vahşete sessiz kalır mıydı! Ümmetine AB’yi tavsiye eder, devletin yönetimine ithal bakan getirtir; egemenliğini kendi elleriyle onlara devreder miydi!

Yani Mihenk Muhammed (s.a.v)

Mihenk, Atatürk…

(Yeniçağ, 25.10.2006)

Türkleri çılgınlaştırma operasyonu

Uğur Mumcu’nun ağabeyi Ceyhan Mumcu’nun, “İstihba­ratla dirsek teması olan biri geldi, MOSSAD Türkiye’yi karıştı­racak” açıklamasından bir gün sonra bir tetikçi gurubu Yargı­tay’ı basıyor, verdikleri bir türban kararı ile dikkatleri üzerine çeken hakimleri kurşunluyor, saldırıda bir hakimimiz de şehit oluyor.

Saldıranlar bar-pavyon müdavimi ama ölen hakimin ce­binden Kur’an çıkıyor, yaralanan hakimin biri de, sokakta başörtüsü yasağına katılmayan bir üye.

Ve Mumcu’nun dediği çıkıyor, Türkiye gerçekten “karışı­yor.”

İnsanlar şehit hakimin cenaze merasiminde “Mollalar İran”a diye tempo tutuyor. Yahut ekseriyet “Mollalar ABD’ye” diye slogan attığı halde basın ısrarla ve sürekli tekrarlarla, “Mollalar İran’a” tepkilerini ekran ve manşetlerine çıkartıyor. Eşyanın tabiatı gereği hepimiz bu işin içinde başka parmaklar arıyoruz. Bu arada fasılasız milletin beynine malum odaklar tarafından devamlı kapışılması gereken bir İran imajı zerk edi­liyor. Aynı tarihlerde ABD Dışişleri Bakanı İran’ı ekonomik ablukaya alabilmek için Avrupa’larda dolaşıyor ve başta HSCB Bank olmak üzere bazı bankaları buna ikna ediyor.

Tam bu sırada hatırımıza, İsrail’de yayınlanan Jerusalem Post gazetesi’nin FBI ve CIA başkanlarının Ankara’ya gelişlerini ABD’nin İran’a vurması için destek istediği şeklinde haber yapması düşüyor. İyi de, ABD İran’a saldırırsa Türkiye ABD’nin yanında öyle kolay yer alamaz ki. Türk insanı durup dururken İran’la niye kapışsın. ABD-İsrail ittifakının Irak’ta Türkiye’ye komşu olması Türk askerinin başına çuval geçirme­si, Kerkük’ün elden gitmesi ve Telafer başta olmak üzere Irak’ın kuzeyinde onlarca defa Türk katliamı ile neticelenmiş ve daha da kötüsü Barzani eliyle Türkiye bölünme tehlikesi ile burun buruna gelmişken, bu millet aynı ikiliyi bir de İran’da başına bela olarak kendi eliyle niye musallat etsin!

Türk halkını böyle bir maceraya ne meclis, ne iktidar ikna edebilir.

Gelin görün ki elin oğlu boş durmuyor ve insanımıza işte böyle “Mollalar İran”a diye bağırtıyor…

Aynı günlerde biz Korgeneral Jeffry Kohler’in ağzından ABD’nin İran’ın komşularını İran’a karşı silahlandırma projesini servise verdiğini, New York Times gazetesinden de ABD ile Türkiye’nin İran’a gözdağı vermek için bir operasyon düzenle­diğini öğreniyoruz. Evet, Danıştay cinayeti ile birlikte halkı so­kağa “Mollalar İran”a diye dökerek Türkiye tam ortasından çat diye ikiye ayrılmışken çok ama çok benzer bir hadise de ne tesadüftür, İran’dan patlak veriyor.

Başkent Tahran’da yayın yapan İran isimli bir gazetede 19 mayıs günü İran’da yasayan Türkleri böcek olarak gösteren bir karikatür yayınlanıyor. İnsanın inanası gelmiyor. İran ki, nüfu­su 70 milyon ve bu ülkede Türkler nereden baksan 35-40 mil­yon. Yani insan deli olsa böyle bir şey yapmaz. Deli yapmaz ama elin oğlu Türkiye’de olduğu gibi İran’da da işte böyle deli­leri devreye sokar yaptırır. Yine tam bu noktada birkaç ay önce Alman İstihbarat Teşkilatı (BND) eski yetkililerinden biri olan Koelner Stadtanzieger’in ağzından dile getirdiği İsrail Jerusalem Post gazetesinin, “MOSSAD ajanlarının Alman pa­saportu ile İran’a sızdığı” haberleri geliyor.

Doğrusu Alman pasaportlu MOSSAD elemanlarını kutla­mak gerekir.

Ve kendilerinin böceğe benzetilmesi İran’daki Türkleri çok haklı olarak kelimenin tam anlamıyla çılgına çeviriyor. Tıpkı Yargıtay’daki katliam sonrası Türkiye’de olduğu gibi kalabalık­lar sokağa dökülmüş İran yönetimini protesto ediyor. Fazla­dan, ortalığı yakıp yıkıyorlar. Oysa biz İran’daki Azerileri çok iyi tanırız. Onlar ABD’nin İran’a karşı kullanmayı bir türlü bece­remediği şuurlu bir millet. ABD’nin oyununa asla gelmediler ve biz ülkenin sahibiyiz dediler, başka bir şey demediler. Ama işte elin oğlu geliyor hassas bir noktanı buluyor, seni İslam şeriatı İle yönetilen bir ülkede kendi dindaşın tarafından böceğe ben­zetiyor.?! Sahi, acaba karikatürü çizen ve yayınlayan gerçekten Fars kökenli mi yoksa Alman pasaportlu yahut onlarca yıldır İran’da faaliyet gösteren MOSSAD güdümlü, ihtiyaç duyuldu­ğunda fitilini ateşlemek üzere el altında bulundurulan tahrip füzelerinden biri mi?

Niye böyle söylüyoruz?

Çünkü Müslüman’ı böceğe Yahudi’den başka benzeten yok da, ondan. İsrail başbakanlarından biri ABD’ye ziyaretle­rinden birinde bir gazeteci, “Filistinli çocukları tanklarla eziyor, kollarını taşlarla kırıyorsunuz. Onlar insan değil mi?” diye sor­duğunda, “Hayır onlar insan değil, hamam böceği” cevabını vermişti. Ve Şaron hükümetinin “şahin”lerinden Ulusal Birlik Partisi Genel Başkanı Turizm Bakanı Rehevan Zevi de Filistinlileri böceğe benzeterek aşağıladığı için Filistinliler tarafından düzenlenen bir suikastla hak ettiği yere gönderilivermişti…

Demem şu…

Türkiye’de silahlı, İran’da kalemli bir eylem gerçekleştiri­liyor ve Türkler çılgına çevriliyor. Hedefte ise ABD’nin bölgede BOP’una çomak sokan İran oluyor.

Tam da ABD’nin İran’ı askeri ve ekonomik bakımdan cendereye aldığı günlerde.

Tesadüf dediğin bu kadar olur yani…

(Yeniçağ, 25.05.2006)

Türkiye nasıl kurtulur?

Elhamdülillah Türk milletinin mazisine yakışır bir hâl ve gelecek oluşturabilmesi için her şeyi ama her şeyi mevcut.

Bir kere insan kaynağı olarak bunu hak ediyoruz.

Hepimizin hatası, günahı ve eksiği olabilir. Ama bu topra­ğın insanı Haçlı-Siyon bataklığında yetişen emperyalist kültür­de doğmuş ve yetişmiş insanlar gibi, “Almak, kendi menfaati için almak, canı dahil başkasının nesi var nesi yoksa almak” için programlanmış değil, “Vermek, başkasının iyiliği için malı ve canı dahil her şeyi vermek için” yaşayan, yani, “Komşusu açken tok yatmayı” günah belleyen, kâfir de olsa misafire beş kuruş almadan beş gün, beş ay ikramda bulunmayı “kayıp” yahut “zarar” değil, “kâr” ve “yatın™” bilen bir insan.

Vatan olarak da her türlü imkâna sahibiz.

Enerji ve altın dahil her türlü yer altı ve her türlü gıdanın bire bin olarak üretilebileceği bir yerüstü zenginliğimiz var. En bol su bizde. Üç yanı denizlerle çevrili ve üç kıtaya bir şekilde el-ayak basmış kaç ülke var dünyada? Maden rezervlerimizin ham maliyeti trilyonlarca dolar elhamdülillah. İyi kötü tahsil yapmış genç ve iş arayan bir nüfusa sahibiz. Ordumuz güçlü, inandığımız değerler kavi. Peki bunca imkân içerisinde niye mesela 1948’de kurulmuş 5 milyonluk İsrail’e muhtaç hale geliyoruz. 1920’lerde denize döktüğümüz, İkinci Cihan Har­bi’nde Almanların perişan ettiği Yunanistan’dan milli gelir ba­kımından dört beş kat niye geriyiz? Dün denize döktüklerimize bugün niye diz çöküyor, el avuç açıyor, yetmiyor, “Bana akıl ver!” diye yalvarıyoruz.

Bunun birkaç sebebi var.

1. Kültür emperyalizmi ile düşmanımıza âşık edilmişiz. Aşk gözü kör ediyor. Bu, bir bağımlının eroini cenneti sanması gibi bir şey. Ona kavuştukça çöküyor, ona dokundukça kendi me­zarına bir kazma daha vuruyor. Nitekim Türkiye ne kadar Batı­lı olmak için onu taklide onu vatanına davete yöneldiyse o kadar Batı’ya bağımlı hale geldi.

2. Kökünden uzaklaşmak kimseye yaramadığı gibi Türk
milletine hiç yaramadı. Töresi bozuldu, ili dağıldı yahut küçül­dü. Daha dün, “Bu dünya bir padişaha büyük, iki padişaha
küçük!” diyen bu milletin çocuklarına kökünden uzaklaşmak ve
başkalarına hayran olup onları taklide yönelmek, “Bizden
adam olmaz!” dedirtti. Bu bir ruh çökmesiydi, hep birlikte altında kaldık.

  • Dün hem kendi ülkelerini hem dünyayı yöneten Türk­ler, “Bizden adam olmaz” noktasına geldikleri, getirildikleri anda ABD’den, AB’den akıl istemeye, “Gel bizi yönet” deme­ye başladı. Evet, aynen böyle oldu. Gel Bütçemi sen yap, dedi­ler. Milli Eğitim’imi düzenle, Askeriyemi, İstihbaratımı eğit, donat, dediler. Dış politikayı ABD’ye, iç politikayı AB’ye hava­le ettiler, Cumhuriyeti kuran Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkilerini bile AB’ye devrettiler. Bağımsızlıktan vazgeçmenin adını da, “Karşılıklı bağımlılık” diye kamufle ettiler.
  • Biz, “Bizden adam olmaz” ve biz, “Yönetemiyoruz!” dedikçe, Fransa’sından İtalya’sına, Rum’undan Yunan’ına, yani dün bizim yönettiklerimiz, “Haklısınız, siz yönetemiyorsu­nuz” demeyi sürdürdüler. Zâten kim olsa öyle yapar, yemeye­nin malını yemezler mi? Tuttular, Boğazları da biz yönetelim, GAP’ı da biz yönetelim, size ağırlık oluyor, Güneydoğu’yu da birilerine verelim, ağır gelirse Karadeniz’den de bir parçayı sizin sırtınızdan indirebiliriz demeye başladılar.
  • Ülkeyi yönetememenin ayıbı yeterken müesseseleri de yönetemediklerini itiraf eden nesiller, yahut buna inandırılan yöneticiler, bürokratlar oluştu ve müesseseler bir bir, birkaç yıllık kârları karşılığı yabancılara satılmaya başlandı. Yabancı­nın eline geçen her Türk malı, Türk’ün damarlarından çekilen kandır dediğimizde, “Hayır” dediler, “Onlar elin eline geçmek­le elin olmuyor, yine bu topraklarda kalıyor, istihdam oluştura­cak, yatırım yapacak, vergi verecekler!” diye yalan söylediler. Satılan müesseselerin çoğu kapandı, çoğu işçi çıkardı, çoğu Türkiye’den ettiği kârlarla satın alma bedelini ödedi ve hiç ver­gi vermedi, vermeyecek. Çünkü yabancı Türk’e niye vergi ver­sin! İşte Roche İlaç firması. Türkiye’ye 5 yıldır tek kuruş vergi vermiyor. Oysa yalnızca 2005’teki Türkiye kârı 35.5 milyar İsviçre Frangı. Türk Telekom’un da vergisi düşecek, Tüpraş’ın da vergisi düşecek. Çünkü bunlar özel sektör ve üstelik o kişiler yabancı. Niçin bir kuyumcu yahut özel muayenehanesi olan bir doktor bir asgari ücretli kadar vergi vermiyor, az kazandı­ğından mı, vergi kaçırdığından mı?

Elin gâvuru senin ülkeni senin sarrafından, senin dokto­rundan daha çok mu sevecek sanki!

Kurtuluş, diriliş ve şahlanış Atatürk gibi bütün bunların ter­sini yapmakla mümkündür.

(Yeniçağ, 26.10.2006)

“Türkler, tabutu müstevlilerin başına geçirdi!”

84 yıl önce İngiliz Başbakanı Lloyd Corc, Yunan tahkima­tını incelemiş, gördüklerinden memnun kalmış, gurur duymuş ve şöyle demişti:

“- Türkler bu tahkimatı altı ayda geçebilirse kendileri ile if­tihar edebilirler!”

Evet, Avrupa ve ABD’nin ortak kanaati, Türklerin Yunan tahkimatını aylarca aşamayacağı yönündeydi. Yunan işgal kuvvetleri komutanı Hacı Anesti de Türklerin kendilerine taar­ruz edemeyeceğine inanıyor, İzmir’de tatil yaparken, gazeteci­lere, “Cephede Mustafa Kemal diye birini göremedim!” diye çalım satıyordu.

1922’nin 25 Ağustos’udur.

Büyük Taarruzun başlamasından bir gün öncedir. Çalışma arkadaşlarıyla bütün hazırlıklarını tamamlamış olan Mustafa Kemal, Keçiören semtindeki bir evde, yorgun gözlerle onların yüzüne bakar ve şöyle der:

“- Düşmana hücum haberini aldığınız zamandan itibaren hesap ediniz. 15. gün İzmir’deyiz!”

İngiliz Başbakanı Corc’un Yunan tahkimatının alt ayda sökülemeyeceğini söyler, işgal kuvvetleri komutanı Anesti’nin Türklerin kendilerine saldırmaya asla cesaret edemeyeceklerini düşünürken, Mustafa Kemal tutmuş, “Saldırıdan 15 gün sonra İzmir’deyiz!” demiştir. Eldeki sınırlı cephane ile düşmanın muhkem mevzileri dağıtılacak, işgal orduları yenilecek, peşine düşülerek 15 gün içinde Afyon’dan İzmir’e sürülüp, denize dökülecek ha..

Bu kolay inanılabilir bir şey değildir..

Zâten Mustafa Kemal’in arkadaşları da, Keçiören’de o ge­ce içlerinden, “Galiba çok yorgun!” diye geçirdiler. Peki, sonra ne oldu? 26 Ağustos günü Mehmetçik Mustafa Kemal’in emriy­le 6 ayda aşılamaz denilen Yunan tahkimatlarına saldırdı ve altı saat gibi kısa bir sürede paramparça etti. Haberi Londra’da öğrenen İngiliz başbakan Corc duyduklarına inanamadı, heye­can ve hayretten, o anda oturmakta olduğu koltuktan düştü…

Ve Türk ordusu 9 Eylül günü İzmir’e girdi.

Mustafa Kemal taarruz plânlarını birlikte hazırladıkları ar­kadaşlarına, “Bir gün yanılmışım” dedi.. Gerçekten de bir gün yanılmıştı. 0, taarruzdan 15 gün sonra İzmir’deyiz demişti, oysa Mehmetçik, taarruz başladıktan 14 gün sonra İzmir’e gir­mişti..

Düşman denize döküldükten bir gün sonra, 10 Eylül 1922’de yüreği, kıt imkânları ve duaları Türk milleti ile birlikte olan Pakistan Bağımsızlık Mücadelesinin önderi, Mustafa Ke­mal ve Türk’ün Milli Mücadelesini kendine örnek alan Muhammed Ali Cinnah, şöyle diyordu:

“- Türkler, kendileri için yaptırılan tabutu, müstevlilerin basma geçirdiler!…”

Allah (c.c.) Türk Milletine bu zaferi, bu devleti hediye eden ve bütün mazlum milletlere bağımsızlık umudunu aşılayan, onlara hür olmanın rotasını öğreten ceddimden razı olsun. Onlar 84 yıl önce bugün, işgalcilerin Türk’ü içine hapsedip toprağa gömmek için yaptıkları tabutu, imalatçılarının başına geçirdi, o sayede Ay-Yıldız gönderden inmedi, ezanlarımız minarelerden eksilmedi.

Bugün 26 Ağustos 2006.

Bu tarihten o tarihe uzanıyor, o günkü kıt imkânlarla o muhteşem netice karşısında heyecandan titriyor, gözlerim do­luyor, sonra içinde bulunduğumuz nîmet ve imkanları hatırlayıp, tabutlarını başına geçirdiğimiz dünkü müstevlilerin bugün Mehmetçiğin başına çuval geçirmiş olmalarını bir türlü hazme­demiyorum ve onun içindir ki bugün içimde bir 30 Ağustos heyecanı yok.

Adeta bir suçlu gibiyim.

Yine bakıyorum, o gün denize döktüklerimiz misyonerleriyle, bankalarıyla, para dolu çantalarıyla geri dönmüş, dün emsali görülmemiş bir mağlubiyetin boynu bükükleri iken bu­gün, “Emsali görülmemiş bir galibiyetin” mağrur komutanları misali, topraklarımızı satın almaya, tersanelerimize girmeye ve hatta egemenliğimize el koymaya başlayıveriri işler..

Bu milleti o gün yönetenler topluiğne yapacak bir fabrika­ları bile yokken kendilerini kullandırtmamış ve Türk’e saygı duydurtmayı başarmışken, aynı milleti bugün yönetenler, dün­kü müstevlilere, “Beni süpürme, beni kullan!”der olmuşlar..

Ortalıkta Sevr’i çağrıştıran talepler ve haritalar cirit atmaya başlamış..

O gün, “Yerli malı” diyerek, “Yapıp, üreterek” Osman­lı’nın borçlan ödenmiş, parmakla gösterilir ülke olmuşuz..

Sonra her şey tersine dönmüş..

Elde avuçta olanı “Satarak” ülke yönetmek iyi bir şeymiş gibi herkese kabul ettirilmiş, zihinler müstevlilerin misyoneri haline gelmiş..

Ve kulaklarımızda Atatürk’ün şu sözleri çınlar olmuş:

“- Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak is­teyen toplumlar, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklâl ve istikballerini kaybederler!”

Bugün 30 Ağustos 2006.

Umudum zerre eksilmedi..

Lâkin hiç neşem yok dostlar..

(Yeniçağ, 30.08.2006)

24 gün önce İstanbul’da 3 bin Türk nasıl vaftiz edildi

Milliyetin birinci sayfasında dün, “Dünya futbolunun İspanyol devi Real Madrid, Irak’ın kuzeyinde yer alan Erbil kentinde yaşayan Kürt çocukları için futbol oku­lu kurmayı kararlaştırdı” haberini ve haberin devamında­ki…

“Erbil kentinde kurulması planlanan ‘Real Madrid Futbol Okulu’ fikrinin bir papazdan geldiği bildirildi. Kürt yönetiminin, Mensajeros de le Paz (Barış Elçileri) adlı bir dini yardım kuruluşunda çalışan ve Erbil de grev yapan Angel Garla isimli papazdan futbol okulu açılması için yardım istediği ifade edildi. Papaz Garcia’nın, Kuzey Irak’tan döner dönmez, Real Madrid İle temasa geçerek futbol okulu önerisini götürdüğü ve olumlu yanıt aldığı belirtildi”…

Satırlarını okuyunca…

Batılıların, dinleri Hıristiyanlığa ne kadar sahip çıktıklarını, Türkiye’de ise insanların kendi dinleri İslam’a (dindarlar da dahil) ne kadar sırt çevirdiklerini ir kez daha düşündüm, üzül­düm…

Kimi İmam Hatiplerle uğraşıyor, kimi laiklik adına içkiden tarafa ağırlık koyuyor, kimi başörtüsünü devleti yıkacak bir dinamit olarak görüyor, kimi Papazlarla kol kola Türkiye’yi dolaşmayı hoş ve iyi bir şey olarak pazarlıyor amma elin Ame­rikalı ve elin Avrupalısı hiç de iler tutar yanı olmayan Hıristiyanlığı yahut Yehova şahitliğini dünyanın her noktasına taşı­mak için elinden geleni ardına koymuyor…

Milliyet’in haberine göre misyonerler Irak’ın kuzeyinde Kürtlere el atmışlar; çocukları en zayıf noktaları olan futbolla ağlarına düşürmek için dünyanın en ünlü kulüplerinden Real Madrid’i devreye sokmayı başarmışlar ve Real Madrid de Hıris­tiyanlık için Irak’ın kuzeyinde okul açmayı emreden papazlara, bir “Baş üstüne!” çekmiş.

Bu işin bir de geçmişi var…

1991 Körfez Savaşı sonrası Türkiye’nin önemli katkılarıyla ABD tarafından oluşturulan Irak’ın kuzeyindeki “güvenli böl­geye” yerleşen misyonerler, Moon Tarikatının yayın organla­rından olan The Washington Times’in Gündem gazetesinde de yer alan bir haberine göre, o gün bugündür 200 binden fazla Kürdü Hıristiyanlaştırmış bulunuyor.

Irak’ta her taraf kilise dolu, Protestanlığı anlatan radyo ve televizyonlar Kürtlere yayın yapmakta. Hatta iş o kadar ileri götürülmüş ki, bazı Hıristiyan köylere Müslümanların alınma­dığını, Musul’un kuzeyindeki Virgin Mary Manastırını yöneten Hıristiyan Keşiş Motif Torna Marcus’un, “Müslüman ailelerin Hıristiyan köylerinde yaşamalarına İzin vermiyoruz” demesiyle öğreniyoruz.

Avrupalı yalnız Irak’ta, Asya, Türkiye yahut Afrika’da değil kendi topraklarında da dinine sahip çıkıyor.

Öyle olduğu içindir ki Erdoğan Gül ikilisine AB İle ilgili im­za, Roma’da, Berlusconi tarafından Haçlı Seferlerinin mimarı Türk düşmanı papaz heykelinin altında attırıldı. Dahası aynı İtalya, okullarında Katolik eğitimini mecburi ders olarak koydu. Bu dersten başarısız olan sınıfını geçmemiş sayılıyor. Biliyorsu­nuz, Katolik, İsa’nın çarmıha gerilmesinden Yahudileri sorumlu tutuyor ve Yahudiler İtalya’daki bu eğitimden rahatsızlar… Ama İtalya Yahudilerin bu tepkisine metelik vermiyor ve AB bu bahiste İtalya’yı uyarmaya hiç gerek duymuyor.

Lakin aynı Avrupa, Türkiye’ye, “AB üyesi olmak isti­yorsanız camilerimizde Müslümanlığın Hıristiyanlıktan üstün olduğunu söyleyip durmayınız, çünkü bu dini bir ayrımcılıktır!” ikazında bulunma cüretini gösterebiliyor ve Türkiye’den mesela ABD, camilerde “şehitlik, gazilik ve cihaz” gibi Kur’ani kavramların anlatılmasının engellenmesini isteyebiliyor, Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı da, bu taleple ilgili bir genelgeyi valilikler kanalıyla müftülüklere gönderebili­yor…

Türkiye’yi yönetenler dinlerine sırtını döndükçe ve Batı karşısında pısırıklaştıkça misyonerler ülkelerin her noktasında rahatça faaliyet gösteriyor ve netice de alıyorlar…

İşte hepimizi utandıran ve insanı çileden çıkartan bir ör­nek…

Tarih:       4 Aralık 2005

Günlerden Pazar.

Yer, İstanbul’daki Bostancı Gösteri Merkezi.

Saat 9.00

Ötesini, aylık Üsküdar gazetesinin özel haberinden öğreni­yoruz. O gün o saatte emniyet yetkilileri Bostancı Gösteri Merkezi’nde kuş uçurtmuyor. Bu teyakkuzun sebebi de, az sonra 3 bin Türk’ün, Yehova Şehitleri’nce vaftiz törenlerinin yapılacak olması.

Uzatmayalım.

Nitekim saat 11,35’te alkışlar arasıda “vaftiz” gerçekleşi­yor ve o dakikadan itibaren aralarında doktorların, mimarların, öğretim üyeleri ve başörtülerin de bulunduğu 3 bin Türk, Ya­hudilerin hâlâ kutsal kitap olarak kabul ettikleri tahrif edilmiş Tevrat’a göre Yehova’nın Tanrı, İsa’nın da Yehova ülkesinin kralı olduğuna inanan, milleti, devleti, ülkelerin sınırlarını, va­tan ve millet sevgisini inkar eden bu dinin müntesibi haline geliveriyorlar…

Siz buna ister “Dinlerarası Diyalogun” meyvelerinden biri, ister AB dayatması neticesi misyonerlerin memleketin her satında açmış oldukları 53 bin civarındaki “kilise ev” faaliyet­lerinin kaçınılmaz sonucu deyiniz, sonuç fark etmez.

4 Aralık 2005, saat 11.35 itibariyle artık 3 bin Türk Yehova şahitlerine katılmıştır ve artık onlar için devlet Türkiye Cumhuriyeti Devleti değil, merkezi Broklayn şehrinde bulunan Tarikat merkezidir. Ve artık bu 3 bin Türk, Müslüman değildir.

Yeni dinleri onlara Türk Devleti için askerlik yapmalarının ve Türkiye Cumhuriyetine vergi vermelerinin haram ve netice­sinin de cehennem olduğunu söylemektedir.

Söyleyin, bu gidişat doğru ve iyi bir gidişat mı!…

(Yeniçağ)

“Yurtta sulh cihanda sulh” demek Türk’ün cihan hakimiyeti demektir

Bugün rahmetli Atatürk’ün, “Ve aleykümselam!” diyerek son nefesini verdiği günün 67.yıldönümü.

Peki, Atatürk son nefesinde niye “Ve aleykümselam!” demiştir? Ona o anda orada selâm veren bir kimse mi vardı? Hayır, o esnada başucunda doktorlar vardı ve o âna kadar ara sıra “Saat kaç?” diye soran Gazi’yi muayene ediyor, hatta, “Di­lini uzatınız efendim!” ricasında bulunuyorlardı. Ama o, bir­denbire kendini arka üstü yatağa attı, dişleri birbirine vuracak şekilde titremeye başladı.

İşte böyle bir anda Gazi:

“Ve Aleykümselam!” dedi ve gözlerini yalan dünyaya ebediyen kapadı.

Müminler, Kur’an ve Hadislerde kişinin ölüm halleri hak­kında verilen bilgilerden az buçuk haberdar olan her Müslü­man bilir ki, insan için, Müslüman için, Mümin için en önemli şey işte bu “son nefes”tir. Ömrü cephelerde geçen, rahmetli Akif’in, “Bedr’in aslanları bile ancak bu kadar şanlı idi!” diye tasvir ettiği Çanakkale Zaferi’nin en önemli mimarı, Mondros ve Sevr ile yeryüzünde bir tek bağımsız İslâm devleti kalma­mışken Samsun”a çıkarak Milli Mücadele’yi başlatan ve bu mücadeleyi, adı Lozan olan zaferle noktalayarak İslâm’ı devlet­siz bırakmayan Gazi’ye, 10 Kasım 1938″de Yüce Allah(c.c) işte böyle, “Ve Aleykümselam” diyerek son nefesini vermeyi lütfet­miştir. Demek ki Melek Azrail Gazi’nin yanma gelince selâm vermiştir. Doğrusunu elbette Allah(c.c.) bilir, ama hadisenin fotoğrafı bunları söylemektedir.

Gerçek bu iken O’nun hakkında dinsizliğinden imansızlı­ğına kadar yapılmadık iftara kalmamıştır.

Bu da Cenabı Hakk’ın O’nu ne kadar sevdiğinin bir baş­ka ispatıdır. Çünkü böylesine iftira yapan kim varsa namazın­dan orucuna, zekâtından sadakasına kadar bütün hayır ve hasenatlarını da O’na hediye etmiş olmakta, böylece, Gazi’nin Mahkeme-i Kübra”daki hesabını kolaylaştırmaktadırlar.

Bu tür bühtanlar Atatürk’e sağ cenahtan yapılan saldırılardır.

Bir de sol cenahtan, yani laikliğe sığınarak onu neredeyse bir Fransız, bir Amerikalı gibi Batılı gösteren saldırılar vardır. Bunlar da Atatürk dostu değil, Atatürk katilleridir. Bu cenah, Atatürk’ü Atatürk’e sığınarak, âdeta sanki onun mirasını kulla­narak saldırdıkları için Atatürk”ü bizzat Atatürk’le vuran, yani Atatürk’ün mirasını bizzat Atatürk’ün mirasını yok etmek için kullanan hainlerdir, gafillerdir, cahillerdir.

Çünkü bizzat Atatürk, ‘Türkiye hiçbir milleti taklit etmeye­cektir. Türkiye ne Amerikalılaşacak, ne batılılaşacaktır. O sade­ce özleşecektir!” demiştir. Yine o işte bu sebeple Patrikhane’yi “Fitne yuvası” olarak tanımlamış, yine o bu sebeple Mason Localarını, ‘Yabana uşakları” diyerek kapatmış, işte o bu se­beple, Türk evladını Hıristiyan yapan Bursa Amerikan Koleji’nin kapısına kilit vurdurtmuştur.

Son dönemlerde Atatürk’e saplanan en büyük hançer de yine onun, “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözüdür. Bu sözü cahil­ler ve zavallılar yanlış anlamakta, hainler ise bu sözü, Türk milletini gaflet uykusunda tutmak için tekrarlayıp durmaktadır­lar. “Atatürk’ün resimlerini devlet dairelerinden kaldırın” diyen­ler, “Atatürk’ün milli devlet anlayışını terk erdin” aklı verenler ne hikmetse ( tabii ki Türk milletini uyutmak İçin) Atatürk’ün

 “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözüne sarılmayı hiç ihmal etme­mektedirler.

Oysa ‘Yurtta sulh, cihanda sulh” diyen Atatürk, aynı za­manda, “Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selanik de dahil Batı Trakya’yı Türki­ye hudutları içine katacağım” diyen, yani, bir bakıma, İslâm’ın evrenselliği ile Türk”ün “Cihan hakîmiyeti” ve “Kızıl Elmasını Türk milletinin önüne bir pusula gibi koyan tarihî bir şahsiyet­tir.

Evet, ‘Yurtta sulh, cihanda sulh!” demek, Türk’ün iç barışı sağladıktan ve emperyalistlerle boy ölçüşebilecek güce eriştik­ten sonra, “Benim dünya barışı için de söyleyeceklerim var!” demektir. Hatta, “Dünya barışı benden sorulur!” diye meydan okumaktır. Çünkü o, yani Türk, dünya barışını beş kıtada yüz­yıllarca temin etmiş Osmanlı’nın mirasçısıdır. Yani dünya barışı Türk”e muhtaçtır. Türk Avrupa, Asya, Arabistan ve Afrika’dan çekildi çekileli ne Avrupa’da barış kalmıştır, ne Asya, ne Afrika, ne o uydurma bir tanım olan Ortadoğu’da barış kalmıştır.

Yani, “Cihanda sulh” demek, meselâ Irak’ı işgal eden ABD”ye, “Dur be pis emperyalist, senin bu yaptığın dünya barışı için bir büyük tehlikedir” deme iradesidir…

‘Yurtta sulh, cihanda sulh” demek hele öyle kafaya çuvalı geçirip, çevrende ve dünyada olup biteni görmezlikten gelmek, hele Kerkük, Telafer ve Kıbrıs’ta Türk’ün hakkı gasp edilir kanı oluk oluk akıtılırken bön bön seyretmek, yahut İstanbul’un merkezinde Ortodoksların at oynatmasına göz yummak pısırık­lığı, korkaklığı hiç değildir.

Evet, ‘Yurtta sulh, cihanda sulh” demek, Türk’ün dünkü, ‘Türk cihan hakimiyeti mefkuresinin” 2000’li yıllardaki yoru­mudur. Bu, Allah(c.c) bilir, bizzat Allah”ın da muradıdır. Çün­kü dünyaya nizam vermek, Haçlılara terk edilemez, dünyaya nizam vermek, emperyalistlerin insafına bırakılamaz.

Bırakılırsa, “Cihanda sulh” olmaz, olmadığı da yaşanarak görülmüştür, görülmeye devam edilmektedir.

Evet, bugün O’nun, “- Ve aleykümselam!” diyerek ara­mızdan ayrılışının 67.yıldönümü.

Mekânı ona cennet, hayatı da bize ibret olsun.

(Yeniçağ)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir