ERMENİSTAN Terörist Bir Hıristiyan Devletinin Sırları
7 Ekim 2017
300 SORUDA ERGENEKON İDDİANAMESİ
7 Ekim 2017

ASYADA ÇARKLAR NASIL DÖNÜYOR

BAŞLARKEN…
Bu kitapta, hızlı ekonomik değişimlerin
nasıl gerçekle
ştiğini ya da
gerçekle
şemediklerini tartışacağız.
Bu kapsamda, hükümetlerin, ekonomilerini hızla kalkındırmak için
uyguladıkları üç kritik müdahale yönteminden bahsedece
ğim. Bunların, yoksulluktan refaha geçişte, Doğu
Asya ülkelerinden Japonya, G. Kore, Tayvan ve 
şimdi de Çin’de ne denli etkili oldukları, öte yandan,
hedefleri aynı olan ama aynı politikaları etkinlikle uygulayamayan di
ğer Asya ülkelerinde, kısa süren bazı başarılar ele edilse de kalkınmanın neden sürdürülemediği konusu üzerinde  duracağım.
Bu müdahale yöntemlerinden ilki ve belki
en fazla göz ardı edileni, tarım sektörüne yönelik olanıdır. Yoksul ülkelerde
büyük halk kitlelerine i
ş olanağı sağlayan tarım sektöründen azami verimi almak için devlet
tarafından alınan tedbirlerden olu
şur. Başarılı Doğu Asya ülkeleri, tarım sektörlerinin içinde bulunan ve
bahçecilikten biraz daha kapsamlı bir uygulama olan,  emek yo
ğun, Aile Tipi Tarım İşletmeciliği alanını yeniden yapılandırmış, böylece tam istihdama ulaşarak büyük verim artışları sağlamıştır.
Hane halkı için gereken ürünün fazlası piyasaya verilince, üreticinin
geliri yükselmi
ş bu
da mal ve hizmet talebini tetikleyerek bu sektörleri hareketlendirmi
ştir.
İkinci müdahale yöntemi, yatırımcı ve girişimcileri, sağlanan desteklerle imalat sektörüne yönlendirmek
biçiminde olmu
ştur.
Böylelikle, kırsal bölgelerden 
şehirlere göçen beceri seviyesi düşük emekçiler, fabrikalarda, kullanımı fazla
beceri gerektirmeyen makinalar sayesinde i
ş güç sahibi olabilmişlerdi. Bu süreçte, Doğu Asya ülkelerinden başarılı olanların hükümetleri, ihracat
performansını esas alan 
şartlı teşviklerle imalatçıları teknolojilerini ilerletmeye
yönlendirmi
şti. Bu teşvikler ve benim “İhracat Disiplini” diye adlandırdığım uygulamalar, sanayileşmeyi daha önce hiç görülmemiş boyutlara taşıdı.
Üçüncü müdahale finansman alanında
yapıldı. Sermaye, küçük çaplı tarıma ve imalat sektörüne yönlendirildi. Devlet,
teknoloji ö
ğreniminin
en hızlı gerçekle
şebileceği imalat dallarına öncelik verdi. Kısa
vadeli çıkarları gözeten yerli ve yabancı sermaye hareketlerine
izin verilmedi, iç piyasalarda bireysel tüketimi hızlandıracak uygulamalardan
kaçınıldı. Hedef, kısa vadeli geçici kazanımlara de
ğil uzun vadeli, kalıcı ve kârlılığı yüksek kazanımlara zemin hazırlamaktı.
Bu başlıkları biraz açalım. 1997 yılının başlarında, Asya finansal krizi iyiden iyiye kendini
göstermeye ba
şladığında, o zamana kadar geçen son 25 yıldan beri her yıl
en az % 7’lik büyüme gerçekle
ştiren
yedi Asya ülkesi (Japonya, Kore, Tayvan, Çin, Malezya, Endonezya ve
Tayland) sorunlarla yüzle
şmeye başladı.
Krize girildi
ğinde
Japon ekonomisi yeterince olgunla
şştı ama Kore, Tayvan ve Çin henüz o seviyeyi
kovalama a
şamasındaydılar.
Bunlar krizden nispeten az etkilendiler ve hızla durumlarını düzeltip
büyüme ve teknolojik atılım sürecine yeniden girebildiler. Buna kar
şın Malezya, Endonezya ve Tayland tamamen
raydan çıkarak dü
şük
büyüme, yüksek enflasyon/devalüasyon sarmalına girdi. Bugünlerde Endonezya 3
bin $ (
dolar), Tayland 5 bin $’lık kişi başı milli
gelirleriyle yoksulluk sınırlarında dola
şırken, Kore ve Tayvan 20 bin dolar’ların keyfini
sürüyor. Oysa, 2. Dünya Sava
şı sonrasında
sayılan ülkelerin hepsi birbirlerine benzer 
şekilde yoksuldular.
Asya krizi, kararlı devlet müdahalelerinin
kalkınmada oynadı
ğı rolü ortaya
koyuyor. 2. harpten sonra tarım sektörünü yeniden yapılandıran, modernle
şme çabalarını imalat sektörüne odaklayan ve
bunları yaparken finansal sistemlerini bu alanların hizmetine adayan
Japonya, Kore, Tayvan  ve Çin ba
şarılı oldu. Bunları yapamayan, üstelik
zengin ülkelerden aldıkları kötü tavsiyelerle  mali sistemlerini
zamanından önce serbestle
ştiren
Güney Do
ğu Asya ülkeleri büyümelerini
sürdüremedi.
 
Başarı ve başarısızlığı belirleyen,
tarımsal, sınai ve finansal stratejiler, Asya Mucize’sinin tartı
şıldığı 1980
ve ‘90’lı yılların on yıllarca öncesinden belirlenmi
ş ve uygulamaya konulmuştu bile. Bu stratejilerin başlangıç noktası, 1940’lı yılların sonları ile
‘50’li yılların ba
şlarında
Japonya, Kore, Tayvan ve Çin’de gerçekle
ştirilen ve tarımsal arazi paylaşımını radikal biçimde değiştiren
uygulamalardır. 2. harp sonrasında bölgenin ana sorunu tarımsal arazi
meselesiydi. Toprak reformu vaadi, Çin, K. Kore ve Vietnam’da komünist
rejimleri zafere götüren temel unsurdur. Bu ülkelerdeki sosyalist rejimler,
ideolojik nedenlerle Aile Tipi Tarım 
İşletmelerini toplulaştırmaya (collectivisation) başlayınca verim duraksadı ya da düştü.
Oysa Japonya, G. Kore ve Tayvan’da, topra
ğın Aile Tipi İşletmeciliğe dayanan prensipler çerçevesinde yeniden paylaşıma tabi tutulmasına yönelik politikalar, çatışmalara yol açmayacak şekilde, adaletle ve ısrarla uygulandı. Bu
uygulamalar, önce kırsal kesimin refahını yükseltti, ardından ekonomi
bir bütün olarak olumlu yönde geli
şti. Güney Doğu Asya ülkelerinin liderleri ise bütünsel
kalkınmada topra
ğın önemini
kavrayamadılar, bu da di
ğer
stratejik hataların yapılmasına yol açtı.
 
2. harbin üzerinden 60’ı aşkın yıl geçmesine rağmen, Filipinler, Endonezya ve Tayland’da toprak konusu
hâlâ temel siyasi konuların ba
şında
gelmektedir. Malezya’da bu problem daha az hissedilir çünkü ülkedeki
do
ğal kaynaklarının zenginliği, tarımsal performansın düşüklüğünden
kaynaklanan olumsuzlukları bir miktar telafi eder.
 
Ülkeden ülkeye farklılıkların “İmalat Sektörü” ayağına gelince; ilerleyen sayfalarda, Japonya, Kore,
Tayvan ve Çin’in, kalkınma hedeflerini desteklemek amacıyla,
imalatçılarına dönük koruma ve te
şvik
politikalarını, rekabet ve ihracat disiplini kavramlarıyla mükemmel bir uyum
içinde nasıl ba
ğdaştırabildikleri üzerinde duracağız. Güney Doğu Asya ülkeleri, bu alanda da kuzeydeki
kuzenlerinden olumsuz anlamda ayrı
ştılar. Buralarda, gümrük duvarlarıyla korunan,
iç piyasalara dönük kârlı imalat dalları semirdi, ihracat
disiplininin olmadı
ğı ortamda,
uluslararası rekabete açık, geli
şmiş teknoloji ürünlerine
dönük imalat ise güdük kaldı. Öyle ki, kendilerine ait gerçek anlamda bir dünya markası yaratamayıp,
dünya markalarına, kâr marjı dü
şük
parçalar  imal ederek ya da
montaj yaparak onların ta
şeronluğu ile yetinmek zorunda kaldılar.
 
Sıra işin finansman ayağına geldi. Başarılı Doğu Asya ülkeleri, finansal yapılanmalarını, yüksek
verimli ama küçük çaplı tarımı te
şvik eden ve sanayi üretimi konusundaki
becerilerini geli
ştirmeye
dönük yatırımları öne çıkaran bir anlayı
şla gerçekleştirdiler. Japonya, Kore, Tayvan ve Çin, belli bir
geli
şmişlik düzeyini yakalayıncaya dek mali
piyasalarını yakından denetledi ve uluslararası sermaye
akımlarını kontrol altında tuttu. Mevduat faizlerini dü
şük tutarak, ucuza mal edilmiş fonlarla ihracat öncelikli imalat
sektörünü desteklediler. Bu tabi ki, mevduata  daha yüksek faiz veren
banka dı
şı mali aracılık kurumlarının
(buna “Kaldırım Bankacılı
ğı” diyorlar)
ortaya çıkmasına neden oldu ama bunların varlıkları mali piyasaları
etkileyecek boyutlara ula
şamadı.
 
Güney Doğu Asya ülkeleri ise, zengin ülkelerin
tavsiyelerine uyarak, finans piyasalarını zamanından çok erken
biçimde liberalle
ştirdi.
Sonucunda, zengin aileler tarafından kontrol edilen bankalar ortaya çıktı. Bu
tür bankalar, ihracata dayalı imalatı desteklemek 
şöyle dursun, yandaşlara verilen şaibeli kredilerle ulusal kalkınma hedefleriyle
hiç ba
ğdaşık olmayan işler yaptılar.
Dikkat ettiyseniz, bazı Asya ülkelerinden
hiç bahsetmiyorum. Nedeni 
şu:
Bu kitabın konusu, kalkınma stratejileri sayesinde ba
şarıyı ama az, ama çok bir yerinden
yakalayabilmi
ş ülkelerdir.
BM kalkınma endeksinin dibinde yer alan K. Kore, Laos, Kamboçya, Myanmar ve
Papua Yeni Gine gibi ülkeleri ise, ba
şarının “b”sine bile yaklaşamadıkları için tartışma dışı bıraktım.
Bunların ba
şarısızlık
nedenleri farklıdır ama ortak bir yönleri bulunur. Hepsi içe dönük,
kapalı ekonomilere sahiptir ve dünya ile ileti
şim içinde kalarak ticaret yapmadan kalkınma yolunda
ilerleme kaydetmenin mümkün olmadı
ğını anlamamakta ısrar ederler. Hong Kong ve
Singapur  ile mini petrol ülkesi Brunei ve Asya’nın kumar merkezi
Makau’yu da tartı
şma dışı bırakıyorum çünkü benim kitabımın
konusu “do
ğru
dürüst” ülkeler. Hong Kong ve Singapur gibi offshore merkezleri normal
birer ülke de
ğildir.
Tarım sektörü olmayan, minik bir alanda yo
ğun bir nüfus ile yaşayan, sadece ticari ve finansal hizmetler sunarak ağır yapısal yükler taşımayan, bu özellikleriyle de bir başlarına yaşama imkânları bulunmayan, hayatta kalabilmek için
ba
şkalarına tutunmak zorunda olan bir nev’i
asalak yapılanmalardır. Ba
şta
Dünya Bankası olmak üzere bazı uluslararası kurulu
şların bu tip ülkeleri, söz gelimi, Çin
gibi ülkelerle mukayese ederek olu
şturdukları lâf kalabalığına katkıda bulunmayacağım.
 
Bu istisnalar bizi dokuz doğru dürüst Asya ülkesi ile baş başa
bırakıyor; Kuzey Do
ğu Asya
(KDA) Grubu: Japonya ve onun eski kolonileri olan G. Kore ve Tayvan1, Güney Do
ğu Asya (GDA)Grubu: Tayland, Malezya, Endonezya,
Filipinler, Çin ve Vietnam.
_______________________________________________________
1 Tayvan
her ne kadar Tokyo’dan güneye doğru 3,5 saatlik bir uçuş mesafesinde yer alan
astropikal bir ülke ise de benzer özellikler taşıması nedeniyle
bu ülkeye KDA grubunda yer verildi.
Tarım sanayi ve finansman politikaları dışında, ülkelerin kalkınmasında en önemli
rolü, ilgili ülkelerin demografik özellikleri ve e
ğitim politikaları oynar. Bunlara da değineceğim
ama belirtmeliyim ki bir ülkedeki e
ğitim süresiyle o ülkenin GSMH’sının büyümesi
arasında sanıldı
ğı kadar
büyük bir pozitif korelasyon bulunmuyor. Örne
ğin, G. Kore ve Tayvan’daki eğitim seviyeleri, gerçekleştirdikleri ekonomik kalkınmaya rağmen ortalamaların altındadır. Tayvan’da 1960’lara
gelindi
ğinde bile okuma yazma bilmeyenlerin toplam
nüfusa oranı % 45 idi. 1950’lerde
Kore’deki okuryazarlık oranı ise bugünün Etiyopya’sını
ancak tutturuyordu. Daha ötelere baktı
ğımızda, Küba’da 15 yaş üstü çocukların eğitim seviyesi bakımından dünya ikincisi olduğunu görüyoruz. Buna karşın kişi
ba
şı milli gelir sıralamasında 95.
basamaktalar. Eski Sovyetler Birli
ği de benzer bir manzara arz eder. Bu gerçeklere baktığımızda, belki eğitimi kalkınmanın lokomotifi olarak görme
algımızı de
ğiştirip, gelişen ekonomilerde ailelerin çocuk eğitimine daha fazla önem vermeye başladıkları kanaatine varacağız. Bu da doğal olarak ekonomiyi daha ilerilere taşıyor. Yani, eğitim ekonomiyi değil, ekonomi eğitimi sürüklüyor. Bazı uzmanlar, bu durumu eğitim modellerinin kalkınma hedeflerine uyumlu olup
olmamasıyla ili
şkilendiriyor. Şurası bir gerçek ki, şirketlerini, teknolojik eğitimin vasıtası olmaya zorlamayan uluslar, formal
e
ğitimin tüm getirilerini boşa harcamış oluyorlar.
 
Bu kitapta, ekonomik kalkınmayı
etkilemelerine ra
ğmen arka
plânda bırakılmı
ş üç unsur
daha  var. Birincisi ço
ğulculuk ve demokrasi. “Demokrasi varsa, ekonomik kalkınma var, yoksa yok!”
görü
şünü hararetle savunan bir kesim
mevcut. Ne var ki, Do
ğu
Asya’da bu yargıyı kesin olarak kanıtlayan bir örnek görülmüyor.
Ulusal düzeyde Japonya, 19. Yüzyıldan itibaren yava
ş ama düzenli bir demokratikleşme süreci yaşadı. Ancak, 1920’lerin küresel krizi
ve “beyaz” güçlerin ırkçı baskıları, siyasi
sistemi önce kaosa, sonra askeri dikta rejimine sürükledi. G. Kore ve
Tayvanlı generallerin otoriter rejimleri belli bir ba
şarı sağladı. Endonezya’da Sukarno’nun “güdümlü demokrasisi”
ülkeyi karga
şaya
götürdü. Askeri darbeyle yönetimi üstlenen Suharto ise otoriter yönetimle
ba
şlangıçta istikrarı sağlasa da sonradan ailesiyle birlikte ülkeyi yağmaladı. Filipinler’de, Marcos, demokratik seçimlerle
ba
şa geldi ama 1972’de hayati reformları
gerçekle
ştirmek amacıyla sıkıyönetim ilânına
ihtiyaç duydu. Sonrasında, o da ülkesini bir ba
şka biçimde soydu. Kısacası, otokratik ya da demokratik yönetim
biçimlerinden hangisinin Do
ğu
Asya’daki ekonomik kalkınmanın belirleyici unsuru oldu
ğuna kesin bir karar vermek mümkün değil.
 
Yukarıda sözünü ettiğim üç unsurdan bir diğeri “hukukun üstünlüğü” prensibidir. Bu da demokrasi gibi kalkınmanın
bir ön 
şartı olarak
de
ğil ama onun bir tamamlayıcısı olarak
algılanmalıdır. Akademisyenlerin, Batılı devletlerin, özellikle de ABD ve 
İngiltere’nin büyük baskıları, Çin’i, söz konusu
prensibin ekonomik kalkınmanın ön 
şartı olduğuna ikna etmesi bir türlü mümkün
olamadı ama Çin buna ra
ğmen
patlama yaptı.
 
Üçüncü unsur ise iklim ve coğrafi yapı konusu. Bunların ülkelerin ekonomik
kalkınmasında en belirleyici unsurlar oldu
ğuna dair yaygın bir inanış var. Çok soğuk veya çok sıcak, çok dağlık veya çok düzlük olmaları nedeniyle
ekonomik kalkınmayı asla beceremeyecekleri savunulan,   yada
kalkınmaları bu unsurlarla izah edildi
ği halde aksini gerçekleştiren o kadar çok ülke var ki, o yüzden bu
tartı
şmaları da arka plâna
bırakmayı tercih ettim.
 
Anlattığım nedenlerle, bu kitapta ekonomik kalkınma
konusundaki belirleyicilik anlamında sadece üç temel alandaki
(Tarım, 
İmalat,
Finans) siyasi tercihler üzerine odaklandım. Tarih bize, bir ülkenin
kalkınma yolundaki kaderinin, bu tercihleri yapacak olan hükümetlerin elinde
oldu
ğunu söylüyor.
Şimdi ayrıntılara girelim…
 
1.BÖLÜM
TOPRAK: Bahçeciliğin Zaferi…
Arazi politikaları, kalkınma konusunda
neden bu denli önemli? Bunun basit cevabı, kalkınma hamlesinin erken
evrelerinde bulunan ülkelerde genellikle, halkların üçte birinin geçimlerini
topraktan, tarımdan sa
ğlıyor
olmalarıdır. Kaynakların ço
ğu
tarım sektöründe yo
ğunlaşştır.
O halde, e
ğer yoksul
halkın hızla refaha kavu
şması isteniyorsa
fırsat buradadır. Bu bakı
ş açısıyla
verimlili
ği
artırma çabalarına giri
şilir.
Ama bu çabalar tümüyle serbest piyasa ko
şullarına terk edilecek olursa tarımsal verim önce
duraksar, sonra dü
şmeye başlar. Bunun nedeni, arazi mevcudunun artan nüfusa yetişememesidir. Böylece arazi sahiplerine,
kiraları artırma fırsatı do
ğar. Ellerine geçen fazla parayı da yüksek faizle
i
şletme yolunu seçerler. Kira süresi
konusunda kendini güvende hissetmeyen, dahası yüksek kira bedeli ve faiz
kıskacında bulunan kiracı, i
şlediği araziye yatırım yapmaktan kaçınır; örneğin sulama sistemlerini geliştiremez, gübre alamaz, traktör sahibi olamaz ve
neticede verim dü
şer. 2.
harp sürecinde, bu senaryo de
ğişen seviyelerde olsa da Japonya’dan Çin’e,
Endonezya’ya kadar bütün Do
ğu
Asya için geçerliydi.
 
Bu ülkelerin bazıları, harpten sonra arazi
sahipli
ği konusunda radikal değişiklikleri
içeren toprak reformu yaparak tarım piyasalarını yeniden
yapılandırdılar. Çin bu i
şi
komünizm rejimi altında yaptı. Japonya, Kore ve Tayvan ise antikomünist
rejimler altında. Ama hepsinin hedefi aynıydı. Aile Tipi Tarım 
İşletmeciliği, yapılan değişikliklerden
fazlasıyla yaralandı ve verimlilikleri müthi
ş arttı. Ne var ki, verimlilikte büyüklüğün esas olduğunu savunarak arazi toplulaştırmasına giden Çin, K. Kore, ve Vietnam gibi
Marksist rejimler için sonuç fiyasko oldu. Bunun nedeni tarımın a
şırı derecede emek yoğun bir iş olmasıdır.
Büyük arazilerde, katma de
ğeri
yüksek, özel ihtimam gerektiren ürünler yeti
ştirilememiş ama bunu, kendi emeklerini işe katarak, canla başla çalışan aile tipi işletmeleri başarmıştır.
Ancak bu ba
şarının da
kendili
ğinden gelmediği açıktır. Bu tip işletmelerin verim patlaması yaşamasında, devletin, ucuz gübre, düşük faizli kredi, sulama, mekanizasyon, eğitim, depolama, dağıtım, pazarlama ve sair alanlarda verdiği eşitlikçi
ve akıllı desteklerin büyük rolü vardır.
 
Toprak reformunu başaran ülkelerin, kırsal kesimdeki ailelere toprak
vermesi ve faaliyetlerinin desteklenmesi, bir yandan hane halkı gelirini
artırırken rekabet ortamının geli
şmesine
de yaradı. Artan  gelir  tasarruflar  yoluyla  banka
sistemine  girdi.  Buradan  da  imalat
sektörünü   fonlayan kredilere dönü
ştü. Yükselen refah seviyesi bireysel tüketimi
tetiklemek suretiyle de imalat sektörüne ivme kazandırdı. Tüm bunlar toprak
reformu hamlesi ile elden kazanımlardır.
 
Sosyal güvenlik sistemlerinin zayıf olduğu yoksul ülkelerde Aile Tipi Tarım İşletmeciliğinin bir başka olumlu işlevi de, sosyal sigorta görevi görmesidir. Ekonominin
kötü gitti
ği
dönemlerde i
şten çıkarılan
i
şçilerin köylerine dönerek aile işletmelerine katkı koyması göz
ardı edilemeyecek kadar önemli bir olumluluktur. 1970’lerdeki petrol
krizi sırasında Tayvan’da 200 bin fabrika i
şçisi köyündeki aile işletmesine dönerek sosyal sistemi büyük bir yükten
kurtarmı
ştı. Zenginleşme niyetindeki yoksul ülkeler, kalkınma
hamlelerinin ba
şlangıç evrelerinde,
Japonya, Kore ve Tayvan’ın yukarıdaki uygulamalarını örnek alırlarsa fayda
görürler.
 
Toprak reformu bağlamında Çin’in karmaşık bir tarihi vardır. 1920’lerde Çin halkının %
85’i kırsalda ya
şıyordu ve
ortalama hayat beklentileri 20-25 yıldı. Tarımla geçinen halkın üçte biri,
1 hektardan daha küçük arazilere sahipken, nüfusun onda birini olu
şturan kesim, tarımsal arazilerin onda yedisine
sahipti. Çin hakkında 1940’larda ara
ştırmalar yapan Amerikalı Marksist yazar W.
Hinton, ülkede ya
şanan
açlık, toprak sahiplerinin uyguladı
ğı şiddet,
tefecilik, kölelik, mafya tipi örgütlenmeler ve benzeri olumsuzluklardan
bahsederken istismarcılı
ğın
boyutları hakkında ilginç bir örnek verir. “Tarımın ana
girdilerinden biri olan gübre o kadar de
ğerlidir ki, köle gibi çalıştırılan çocuk ve yaşlılar geniş arazilerde hayvan gübresi toplamaya gönderilir,
kendi ihtiyaçlarını da çalı
ştıkları arazinin
şında gidermelerine izin
verilmezdi çünkü topra
ğın
o  kazurata da gereksinimi vardır. Hatta i
şçiler özellikle evleri uzakta olanların arasından
seçilirdi ki i
şlerini
görmeye evlerine gidemesinler”.
 
Çin toprak reformu, Çin Komünist
Partisinin (ÇKP) hâkim oldu
ğu
bölgelerde 1920’lerde ba
şladı.
Sonrasında, Çin-Japonya sava
şı,
2. Dünya Sava
şı ve Çin
iç sava
şı yaşandı. Bu kargaşa esnasında ortada pek bir toprak ağası kalmamıştı ama ÇKP yine de istismarcı feodal
düzeni yıkma gerekçesiyle 1947 yılında Toprak Reformu Yasası çıkardı. Reform
sürecinde köylülerle efendiler arasında ya
şanan şiddet olayları milyonların hayatına mal oldu.
Ulusalcılarla komünistler arasındaki iç sava
ş sırasında ÇKP köylü gençlere toprak
vaat etti, bu sayede çok sayıda genci saflarına çekti. Bunun da iç sava
şın komünistler tarafından kazanılmasında ciddi
rolü oldu. 2. harbin kazananları arasında bulunan ABD, Çin’deki
reform stratejilerinin saptanmasında ve uygulanmasında oldukça etkiliydi.
Amacı da, daha adaletli bir ortam olu
şturmak suretiyle yükselen komünizm
dalgalarının önüne bir set çekmekti. Ama müdahaleleri
sırasında çizdi
ği zig
zaglar yüzünden çok da ba
şarılı olduğu söylenemez. 1956 yılında Çin’de iş başında
olan Mao yönetimi, Rus ve K. Kore örneklerinden ilham alarak yüzlerce ailenin
topraklarını, makinelerini ve emeklerini ortak havuzlarda toplamak suretiyle
tarım kollektifleri olu
şturma çabasına
giri
şti. Amaç bu ortak gücü, sanayi
hamlesi ile birle
ştirerek ülkeye çağ atlatmaktı… Ama olmadı. Toplulaştırma, tarımsal üretimi artırmak şöyle dursun, büyük ölçüde geriletti. 1959-1961
yılları arasında ya
şanan
açlık 30-40 milyon insanın hayatını aldı. Çin, Aile Tipi
Tarımsal 
İşletmeciliği modelinin nimetlerini yeniden keşfetmek için, bir toprak ağasının devrimci oğlu olan Deng Şaoping’in 1978 yılında iktidara gelmesini bekleyecek,
bundan sonra i
şler
rayına oturacak ama kalkınma yolunda  20 yıl heba edilmi
ş olacaktı.
 
Japon Toprak reformu, ülkenin 2. harpten
yenik çıkması üzerine ABD’nin dayatması ile ba
şlar. Proje, Rus ihtilalinden kaçarak 1921 yılında
ABD’ye iltica eden Ukrayna asıllı Wolf Ladejinsky’nin eseridir. Japon
hükümeti 1946 yılında reformları metazori olarak yasala
ştırdı ve yürürlüğe soktu. Japonya’nın dikkat çekici kalkınma
süreci bu reformlarla ba
şlar.
 
Yeni düzenlemeler, ülke genelinde tarımsal
arazileri 3 hektarı geçmeyecek 
şekilde sınırlıyordu. Amaç, yerel kiracılarla, kendi
topra
ğını işleyen çiftçilerin sayısını, büyük arazi sahipleri
sayısının üzerine çıkarmaktı. Devlet, topra
ğına el koyduğu büyük arazi sahiplerine, karşılık olarak 30 yıl vadeli, yıllık % 3,5 faizli bono
veriyordu. Enflasyonun çok daha yüksek olması nedeniyle, toprak
sahibinin eline geçen para anlamsızla
şıyor, pratikte arazi bedelsiz el değiştirmiş oluyordu. Toprak reformu sonucunda 2 milyon aile
bu i
şten zarar gördü, 4 milyon aile
kazançlı çıktı. Yeniden payla
şım sürecinde, kiracı ve toprak sahipleri arasında
topu topu 110 
şiddet
olayı ya
şandı ve
hiç can kaybı olmadı. De
ğişimin
görece barı
şçıl ve
düzgün bir 
şekilde
gerçekle
şmesinde, uygulamanın dış güçlerce (ABD ve müttefikleri) dayatılmış ve denetlenmiş olması etkiliydi. Bu sayede yeni hak
sahipleri, eski hak sahiplerine “Bu benim seçimim de
ğildi, öyle emredildi, elden ne gelir ki”
tavrına bürünebildiler. Reform, yeni toprak da
ğılımı tablosunu değiştirecek
satı
şlar yapılmasını engelleyici
kısıtlamaları da beraberinde getirdi. Düzenlemelerin ardından kırsal alt
yapıyı geli
ştiren
yatırımlar yapıldı, çiftçiler çe
şitli sübvansiyonlarla desteklendi. Bunların sonucunda
tarımsal üretim 1955-1970 yılları arasında düzenli olarak % 3’lük bir büyüme
sergiledi, kırsalda tam istihdam sa
ğlandı ve Japonya gıda açısından kendine yeterli
bir ülke haline geldi. Gelir adaleti sa
ğlandı, artan refah imalat sektörüne hareket getirdi.
 
Benzeri reformların uygulandığı G. Kore ve Tayvan’daki sonuçlar, radikal toprak
reformunun iyi uygulamalarla kalkınmaya katkı konusunda ne denli önemli
olabilece
ğine ilişkin birer laboratuvar çalışması niteliğindedir. Reform uygulaması başlatıldığında
Japonya, G. Kore ve Tayvan’dan çok daha ileri bir kalkınmı
şlık düzeyindeydi. 1945 bölünmesi öncesinde, toprağın en adaletsiz biçimde dağılmış olduğu ülke Kore idi; tarımsal arazilerin % 55’i,
tarımsal i
şletmelerin
% 4’ünün elindeydi, 250 bin aile kendilerine ait olmayan topra
ğı işliyordu. Ülkede
Japon sömürgecili
ğinin sona
erdi
ği 1945 yılında Kore topraklarının beşte birinin sahipleri Japonlardı ve
Koreli çiftçilerin büyük ço
ğunluğu
kiracı konumundaydı. O dönemde, ABD yönetiminin ana amacı, Rusları, 38.
Paralelin kuzeyinde tutup komünizmin güneye do
ğru yayılmasını önlemekti ve bu yüzden arazi temelli eşitsizlikleri gidererek huzurlu bir ortam yaratmak
konusunda ısrarlıydılar.
 
G. Kore 1948 yılında bağımsızlığına
kavu
ştu ve parlamentonun ilk işi toprak reformunu uygulamaya sokmak oldu. Ancak
Haziran 1950’de sava
ş patlak
verdi. Güneyi i
şgal eden
Kuzeyli güçler derhal çiftçi komisyonları kurarak yarım milyon hektar
Güney arazisini sahiplerinin ellerinden alıp, 1 milyon aileye bedelsiz olarak
da
ğıttılar. ABD ve BM birlikleri 1950
sonlarında Kuzey i
şgalini püskürttü.
Geri alınan topraklarda Kuzey’in uygulamaya koydu
ğu düzenlemeler geçersiz sayıldı. Güney, ABD’nin
baskısıyla kendi reformlarını ba
şlattı. Yeni düzen 1952 sonlarına doğru tamamen devreye girmişti.
 
Kore’de uygulanan ve daha sonra Tayvan’da
uygulanacak olan reformlar esas itibariyle Japon modelinin  birer
kopyasıydı   ama  uygulama  farklılıkları
beraberinde  farklı  sonuçları      getirdi.
Örneğin, G. Kore 1950’lerin sonlarında açlığın eşiğine gelmiş, neredeyse tamamen Amerikan gıda yardımlarına bağımlı bir duruma girmişti. 1961 askeri darbesiyle iş başına
gelen General Hee, pirinç üretiminde destekleme alımları ba
şlattı, kırsal alt yapıyı güçlendirdi ve gübre
fabrikalarının kurulmasına önderlik ederek üretimi artırmayı ba
şardı. Verimlilik hiçbir zaman Japonya seviyesine ulaşamadı ama ülke açlıktan kurtulmuş, gelişmemiş sanayi ortamındaki işsiz yığınları kendilerine
tarım sektöründe i
ş bulabilmişlerdi. Böylece, imalat sektörünü destekleyecek
bir refah seviyesine giden yolun önü açılmı
ş oldu.
Tayvan’da, Ladejsky’nin izlerini taşıyan toprak reformu, 1953 yılında yürürlüğe girdi. 1945’de tarıma açık arazi toplamının % 30’unu
kendi topra
ğını işleyenler değerlendiriyordu. Bu  oran 1960’a gelindiğinde % 64’e çıktı. Bölgenin nüfusu en
hızlı artan ülkesi olan Tayvan’ın hem istihdam sa
ğlamaya hem gıda ithalatı nedeniyle büyüyen cari
açı
ğını kapatmaya ihtiyacı vardı.
Toprak reformu sayesinde bu ba
şarıldı. İstihdam artışı sağlaması anlamında yeni moda bir sebze
olan “ku
şkonmaz” ilginç bir örnektir.
Bu bitkinin yeti
ştirilmesi
pirince göre hektar ba
şına
2900 misli el eme
ği
gerektiriyordu. Tayvan, ku
şkonmaz,
mantar, tropik meyveler gibi yüksek de
ğerli tarım ürünlerine yönelerek hem istihdam
alanı açtı, hem de bunları fabrikalarda i
şleyerek katma değerlerini artırdı. Gıda işleme sektörü Tayvan’ın tekstilden önceki ilk
mamul madde ihracat atılımıydı. Bu ülke, Aile Tipi 
İşletmelerde yapılan emek yoğun tarımın, bütüncül kalkınmaya yapabileceği büyük katkıyı kanıtlayan bir örnektir.
Filipinler’de, yüzyıllardan beri süregelen
yoksulluk kaynaklı tarımsal huzursuzluklar 1930’larda komünistlerin destekledi
ği HUK isyancıları vasıtasıyla silahlı direnişe dönüştü.
Asya’nın hiçbir ülkesinde Filipinler’de yapıldı
ğı kadar çok toprak reformu projesi yapılmamış, buna karşın yine hiçbir yerde, toprak sahibi elit kesim bu
reformları dinamitleyecek yöntemler geli
ştirmemiştir.
Filipinler, 
İspanyol
sömürgesi olmaktan çıkıp Amerikan kolonisi haline gelmi
ş (1898), Japon işgali yaşamış, ardından tekrar ABD hâkimiyetine girmiş, nihayet 1946 yılında bağımsızlığına
kavu
şmuş bir ülkedir. Bağımsızlığın
gelmesiyle birlikte Filipin Komünist Partisiyle i
şbirliği
yapan HUK isyancıları, ya
şanan
yoksulluk ve ezilmi
şliği istismar ederek yeniden başkaldırmaya başladılar. ABD, ülkede kalan askeri üslerinin
varlı
ğıyla yönetimde ağırlık sahibiydi ve toprak reformu yapılmadan tarımsal
adaletsizlik kaynaklı huzursuzlukların giderilemeyece
ğini düşünüyordu.
Bu dü
şünce doğrultusunda, gereken boyutların çok altında
olmakla birlikte bir iç sava
şı önlemeye
yetecek ölçüde bazı düzeltmeler yapıldı. Ancak, Marcos hükümeti, sıkıyönetim
ilan ederek otoriter bir askeri idare kurulmadan esaslı bir toprak reformu
yapılamayaca
ğı gerekçesiyle
1972 yılında bu adımı attı. Ne var ki, Marcos yönetimin devrildi
ği 1986’ya kadar, hedeflenen reformların ancak üçte
biri tamamlanabilmi
şti.
Bir hesaplamaya göre Filipinler’de 1900
ilâ 1986 yılları arasında çe
şitli
reform giri
şimleri,
toplam tarımsal alanın sadece ve sadece % 4’ünü te
şkil eden 315 bin hektarlık bir
bölümünü kapsıyordu. 
İlerleyen
yıllar boyunca de
ğişen yönetimlerde, gerek bizzat yöneticilerin, gerek
bürokrat kadroların yapılmak istenen her reformu alttan alta baltalayan
hamleleri yüzünden, giderilece
ği
vaat edilen adaletsizlikler giderilemedi, feodal yapı kırılamadı. KDA
grubu ülkelerde ba
şarısını kanıtlamış teşvik
tedbirlerinin hiçbiri burada uygulanmadı.  Ne kadar adil  yapıldı
ğı tartışmalı arazi    dağıtımı sırasında toprak sahibi olduklarına sevinen
köylüler, te
şviklerin
yoklu
ğunda zarar etmeye başladıklarında arazilerini eski sahiplerine yok pahasına
satmak zorunda kaldılar. En önemli tarım ürünleri olan 
şeker, pirinç ve mısır üretimleri, dekar başına verim açısından ortalamaların altında, maliyetler
açısından ortalamanın çok üzerindeydi. Oysa Filipinler’in toprak
yapısı ve co
ğrafi şartları yüksek katma değerli tarıma çok müsaittir. Tarımsal arazi, toplam
arazi varlı
ğının üçte
birini olu
şturur. Bu
oran, Japonya, Kore ve Tayvan’ın bir hayli üzerindedir. Bütün bunlara ra
ğmen bugün ülkenin 11,2 milyon tarım işçisinin 8,5 milyonu toprak sahibi değildir ve büyük çoğunluğu
sefalet içinde ya
şamaktadır.
1500’lü yıllardan beri çeşitli batılı ülkelerin sömürge idaresi altında yaşayan Endonezya dünyanın en kalabalık 4. ülkesidir.
17.508 adadan olu
şan 250
milyonluk ülke aynı zamanda dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusunu
barındırır. Endonezya, 2. Dünya Sava
şından sonra bağımsızlığını kazandı (1945).
Marksist e
ğilimli
Sukarno, kapsamlı bir toprak reformu vaadi do
ğrultusunda 1957 yılında çoğunluğu
Hollandalılara ait plantasyonları millile
ştirdi. Ama gerek kendisinin tarımsal konulardaki
cehaleti, gerek büyük toprak sahibi elit zümrenin, reformları sulandırma
yönündeki manevraları yüzünden yapılan düzenlemeler etkili olamadı. 1963
yılında yapılan bir ara
ştırmaya
göre, onca verimli arazi varlı
ğına
ra
ğmen hektar başına pirinç üretimi Japonya’nın üçte biri
kadardı. Köylüyü toprak sahibi yapmadan bu i
ş olmuyordu. Suharto’nun 1967’de iş başına
gelmesiyle, pirinçte asgari fiyat, alım garantisi ve sair
destekleyici önlemler devreye girdi ama denetimsizlik ve yolsuzluklar
yüzünden köylü için tasarlanan destekler, yerel düzeyde pazarlama faaliyetleri
yapmaktan sorumlu kooperatif yöneticilerinin cebine girdi. Verim dü
şüklüğü nedeniyle
bir türlü artırılamayan tarım ürünleri üretimi, artan nüfusu
besleyemez hâle geldi. Gıda maddesi yetersizli
ği ithalâtı, ithalât da döviz açığını tetikledi. Hükümet, halk hiç değilse kendisine  yetebilsin diye büyük kitleleri,
nüfusu yo
ğun
bölgelerden, tenha ve uzak adalara do
ğru zorunlu göçe tabi tuttu. Kitlesel göçün devlet bütçesine
getirdi
ği yük çok ağır oldu, bu yüzden bütüncül kalkınma
yatırımları rafa kaldırıldı, ya da
hepten iptal edildi.
 
Sömürgecilik döneminde Endonezya Hollanda
için en kârlı koloniydi ama Malezya 
İngiltere için daha da kârlıydı. Bu ülkede toprak
teorik olarak Malay sultanlarına aitti ama pratikte 
İngiliz danışmanlar tarafından kiraya veriliyordu. Doğal olarak da, en verimli ve lojistik açıdan en değerli alanlar, plantasyon tarımı için İngilizlere tahsis ediliyordu. Tarımsal desteklerden de
(sulama, elektrik ve sair alt yapı) en çok bu plantasyonlar istifade
etmekteydi. Malezya yönetimi  kalkınmaya giden yolda, yerel üreticilere
“verimsiz ve geri kalmı
ş” oldukları gerekçesiyle
arka plân rollerini uygun görmü
ştü. Örneğin, ülkenin gıda ithalatına harcadığı paranın sınırlanabilmesi için sadece
pirinç üreticileri devlet desteklerinden yararlanabiliyordu, ba
şka ürüne destek yoktu. Ürün bazında
ilginç bir örnek de kauçuk konusunda ya
şandı. 1. Dünya Savaşının bitmesiyle azalan talep yüzünden kauçuk fiyatları
şüşe geçti. O yıllarda dünyanın en büyük
kauçuk üreticisi olan Malezya sorunlarla kar
şılaşmaya
ba
şladı. Plantasyon
sahipleri üretimi  kısarak  fiyatları yükseltmeye çalı
ştılar. Kısıtlamalar, Aile Tipi İşletmeleri de kapsıyordu ve köylüler bundan hiç hoşlanmamıştı,
direndiler. Kendilerine verimli olmadıkları, ba
şka alanlara kaymaları gerektiği söylendi. Oysa istatistikler aksini söylüyordu; Aile Tipi İşletmelerde verimliliğin, plantasyonlara
oranla % 50 daha yüksek oldu
ğu
kanıtlandı. Bunun nedeni, küçük i
şletmelerde
a
ğaçların plantasyonlara kıyasla çok
daha sık dikilmesi ve yo
ğun
emek gerektirmesine ra
ğmen
her gün sa
ğım
yapılmasıydı. Büyük i
şletmeler,
makinalarını sokamadıkları için o kadar sık dikim yapamıyor, i
şçilikten kaçınmak için de her gün sağım yapmıyorlardı. Küçük işletmeler ise tam da onların yapamadığını yaparak verimi maksimize edebiliyorlardı.
Buna ra
ğmen, plantasyonların iflasını önlemek
için üretimlerini kısmaya zorlandılar. Hesaplamalara göre, Aile Tipi 
İşletmeler, kısıtlama neticesinde, bu günün değerleriyle 3 milyar dolardan fazla bir gelir kaybına uğradılar ve tek kuruş tazminat alamadılar.
Malezya 1957’de bağımsızlığına
kavu
ştuktan sonra Filipinler ve Endonezya’nın
aksine toprak reformu yapmayı denemedi bile. Ama zamanın ruhu, köylü haklarına biraz
daha hassasiyet gösterilmesini gerektiriyordu. Kiracı haklarını iyile
ştirmeye ve tarımı desteklemeye dönük
bazı düzenlemeler yapıldı ama neticede bunlar küçük çiftçilere
de
ğil büyüklere daha fazla yaradı. 1981’den
sonra kırsal kesimdeki yoksullu
ğun
biraz dü
şğü gözlemlense de, bunun nedeni başarılı tarım
uygulamaları olmayıp çiftçilerin fukaralıktan kurtulmak için
tarımsal üretimi terk ederek ihracata dönük tarımsal ürünleri i
şleyen tesislere yönelmesidir. Bu eğilim Endonezya’da da göze çarpar. Olan, kırsal
kesim sorunlarının maskelenmesinden ibarettir. Asya finansal krizi
patlamadan önce yapılan analizler, Kuzey Asya ülkelerinde tarıma ba
ğlı hane halkı gelirlerinin beşte dördünün, gerçek tarımsal faaliyetlerden değil maaş ve ücretlerden
kaynaklandı
ğını gösteriyordu.
Malezya arazi fakiri bir ülke değildir. Aksine, işlenmeye müsait hektarlarca verimli toprağa sahiptir. Ama örnekler gösteriyor ki, küçük
tarımsal birimleri i
şletenlerin
refahı yakalaması isteniyorsa onları toprak sahibi yapmak yetmiyor. Bu i
şletmelerin rekabet edebilmeleri için, ucuz
kredilere, çe
şitli
tarımsal te
şviklere
de ihtiyacı bulunuyor. Kırsal kesimi fukaralıktan kurtarmadan da toplumsal
huzur sa
ğlanamıyor.
Endonezya’da 1960’larda Suharto, kırsal
kesimde tarımsal nedenlerden kaynaklanan komünist ayaklanmayı on binlerin
hayatına mal olacak bir 
şiddetle
bastırmı
ştı. Benzeri bir ayaklanma 1940 ve
1950’lerde Malezya’da ya
şanmışİngilizler
tarafından yine 
şiddetle
bastırılmı
ştı. Bu
kitabın yazıldı
ğı sıralarda
bile, toprak reformunu ba
şaramayan
Tayland bir iç sava
şı önleme çabası içindeydi.
KDA grubu ülkeler, GDA grubu ülkelerin
aksine ba
şarılı toprak
reformu ve beraberinde gelen akılcı sübvansiyonlarla inanılmaz tarımsal
büyüme gerçekle
ştirmiş, sanayileşmeye zemin hazırlamış ve büyük bir sosyal hareketlilik kazanmıştı. KDA’da, Hyundai gibi birçok dev şirketin kurucuları, servetlerini tarıma borçludur.
Bu ülkelerde “köylü” denilen bir sosyal katman düzenlemeler
sayesinde yok olmanın e
şiğinden dönmüştü. Ama en iyi politikalar bile zamanın şartlarına uyum sağlamaz ise kötü politikalara dönüşür. Kırsal kesime destek verilecek diye ithal ikameci
uygulamalara, korumacılık ve ölçüsü kaçmı
ş sübvansiyonlara zamanı geldiğinde ayar verilmezse gıda fiyatları ve vergiler
anormal biçimde artar, neticede yük tüketicinin sırtına biner. Ba
şta Japonya ve diğer KDA ülkeleri buna örnektir.
Kalkınma sürecinde tarım alanında
üstesinden gelinmesi gereken ilk zorluk, ekonomi içindeki eme
ğin tamamını kullanarak verimi
miktarı artırmaktır. Bahçecilik türünden küçük ölçekli tarımla bu
zorluk a
şılabilir. Ancak sanayi geliştikçe, kırsal alandaki tarım işçileri, daha iyi gelir peşinde imalat ve hizmet sektörlerine kaymaya başlarlar. Bu noktada, ölçek tarım, mekanizasyon
ve ürün bazında ihtisasla
şma
sa
ğlayarak verimlilik ve kâr unsurlarına daha
fazla dikkat etmek gerekecektir. Ba
şarılı uluslar, sözü edilen kayma yaşandıkça, tarıma bağlı kalanların refahını düşürmeden onları uluslararası rekabet şansı olan ürünlere yönlendirip,
akıllı sübvansiyonlarla destekleyici politikaları geli
ştirmeyi becerebilen uluslardır. Dirayetli
politikacılar, denetimli piyasa sürecinden liberal piyasa sürecine geçi
şin zamanlamasını ve dozajını ülke şartlarına göre belirler.
Toprak reformu konusunda kuzeyli kuzenleri
kadar ba
şarılı olamayan GDA ülkeleri, iki
temel bahaneye sı
ğınırlar.
Bunlardan birincisi, GDA 
şartlarının
endüstriyel tarıma uygun olmaması tezidir. Bu görü
ş plantasyon kültürünün bir uzantısıdır. Sömürge
yönetimleri ile i
şbirliği yapan yerel elitler de bu görüşü destekler. Oysa yörede şeker, kauçuk, muz gibi ürünleri yetiştiren küçük ölçekli işletmelerin verim açısından başarısı bu görüşün aksini kanıtlar. İkinci tez ise, siyasi temele dayanır. Buna göre,
dünyanın hâkim gücü olan ABD, militan komünizmin önünü kesmek
için KDA ülkelerinde toprak reformunu ve adaletli arazi payla
şımını fazlasıyla desteklemiş ama statükonun devamına göz yumarak aynı desteği GDA ülkelerinden esirgemiştir. Bu görüş, özellikle sömürge yönetimlerinin
GDA ülkelerinin tarımsal kalkınmalarına verdi
ği zararlarla birlikte düşünüldüğünde
daha tutarlıdır.
2.BÖLÜM
İMALAT SEKTÖRÜTarihçilerin Zaferi…
Halkın çoğunluğunun
geçimlerini topraktan sa
ğladığı yoksul ülkelerde tarım
politikaların önemi yadsınamaz ama salt tarımla da sürdürülebilir bir
büyüme sa
ğlamak
mümkün de
ğildir.
Yükselen ekonomilerin geçmek zorunda oldukları ikinci faz imalat
sektörüdür. Bu sektör sayesinde az sayıdaki giri
şimci, imalatta kullanılması zorunlu makineler
sayesinde çok sayıdaki vasıfsız, ya da dü
şük vasıflı işçiyi biraz eğiterek katma değeri yüksek ürünler üretmeye
yönlendirebilir. 
İmalat
konusu ürünlerin ticareti, hizmet sektörü ürünlerinin ticaretinden daha
kolaydır. Ticaret, hızlı kalkınmanın ana unsurudur. Yoksul uluslar, imalat
sektörleri vasıtasıyla geli
şmiş ekonomilerden verimliliği ve yeni teknolojileri öğrenirler. Sovyetler Birliği, 1978 öncesi Çin ve 1991 öncesi
Hindistan, o dönemlerde i
şin
ticaret boyutundan kopuk, kapalı (otar
şik) ekonomiler oldukları için teknolojik
anlamda çok geri kalmı
şlardı.
İmalat sektöründeki verimliliklerini olağanüstü boyutlarda artıran gelişmiş ülkeler,
giderek hizmet ve ileri teknoloji alanlarına kayınca geli
şmekte olan ülkelere fırsat doğdu. Bu ülkelerde çok sayıda bulunan,
tarlalardan yeni çıkmı
ş,
yüksek motivasyonlu, dü
şük ücretli
i
şçilerin verimliliği, gelişmiş ülke işçilerinin verimliliğine oranla çok düşüktü ama belirtildiği gibi çoktular ve ucuzdular. Düşük verimle çalışsalar da bunun maliyetler üzerine fazlaca olumsuz
bir etkisi olmuyordu. Devlet, imalat
 
sektörünü koruma ve sübvansiyonlarla besliyordu.
Bu tür müdahaleler giri
şimcilere,
uluslararası alanda rekabet edebilmeleri için gereken
zamanı kazandırmaktaydı. Ancak bu ortamın bir de,
ekonomistlerin “rantçılık” diye adlandırdı
ğı bir riski bulunuyordu. Girişimciler, teknolojilerini geliştirip uluslararası rekabete uyum sağlama yoluyla ulusal kalkınma hedeflerine odaklanmak
yerine, kendilerine sa
ğlanan
korumalı ortamda bireysel çıkarlarını öne alarak
iç piyasanın yarattı
ğı rantın
pe
şinde koşabilirlerdi. Yokluktan çıkma çabasındaki ülkelerin çoğunda olan budur. KDA ülkeleri, girişimcilerini belli bir süre besledikten sonra ihracat
disiplini 
kurallarını uygulayarak, desteklerin devamını ihracat 
şartına endekslediler ve başarılı oldular. GDA ülkelerinin girişimcileri ise, Araplara kum, Eskimolara kar satma
aldatmacasıyla politikacılarını uyutup, ihracat adına hiç bir 
şey yapmadan ulusal kalkınma amacıyla ayrılan
fonları sübvansiyonlar yoluyla emdiler. Kazandıklarını ise, sonradan
balon yapıp patlayarak Asya finans krizine yol açacak olan gayrı menkule yatırdılar.
KDA ülkeleri, muhtelif tekniklerle
ihracatçıyı destekleyici tedbirleri uygularken bir yandan da ortama ayak
uyduramayan 
şirketleri
sistemden ayıkladılar. Bu i
şlem,
ho
ş veya değil, zayıfları güçlülerle evlendirmekten tutun,
geride kalanları iflasa zorlamaya kadar uzanan bir dizi yöntemle yapıldı. Örne
ğin 1970 ve 1980’lerde G. Kore’de devletin doğrudan veya dolaylı desteklerinden faydalanan
yarım düzine otomobil fabrikası vardı. 
Şimdi tek Hyundai kaldı (evlilik yoluyla edinilen
yan kurulu
ş Kia
ile birlikte) ve dünyanın en hızlı büyüyen, en ba
şarılı otomobil üreticilerinden biri haline geldi.
İhracat performansına dayalı olmak
kaydıyla, ithalat koruması ve sair biçimlerde desteklenen 
şirketler, bürokrasi açısından da devletten destek
gördüler. Japonya, Kore, Tayvan ve Çin’de, devlet önderli
ğinde pazarlıklar yapılarak yabancı firmalara,
ancak teknoloji transferi yapmaları ya da
çok dü
şük fiyat vermeleri kaydıyla
iç piyasanın kapıları açılıyordu. Bu tür destekler yetenekli
bürokratlar eliyle tek bir devlet kurulu
şunun denetiminde ve koordinasyonunda
veriliyordu. 
Şüphesiz
ki burada önemli olan, bürokratların yetene
ğinden ziyade, devletin doğru politik stratejileri ve öncelikli sektörleri
isabetli biçimde belirleyebilmesiydi.
Günümüzde, liberal piyasa ekonomisinin
faziletlerini duymaya alı
şş kulaklar için bahsedilen devlet
müdahaleleri 
şoke edici
olabilir ama Hong Kong, Singapur gibi sıra dı
şı ekonomiler dışında, en gelişmişleri
dâhil, dünya yüzünde, devlet koruması altında bir süre gürbüzle
şmeden, salt serbest ticaret yoluyla
kalkınmayı becerebilmi
ş tek
bir ülke dahi yoktur. Her ne kadar korumacılı
ğın pahalı olduğu, verimsizliğe yol açtığı, tüketiciyi cezalandırdığı ve ticaret yapılan ülkelerin karşı  ekonomik tedbirler almasına yol açtığı savunulsa da, ekonomi tarihçilerinin teslim
etti
ği gibi, bu yöntem, sanayi
odaklı kalkınmaya giden yolun kapısını açıyor. Bir ba
şka tarihi gerçeklik de kalkınma
yolundaki ülkelerin ba
şarıyı yakalayabilmeleri
için birkaç on yıl boyunca,
“deneyerek ö
ğrenme,
geli
ştirerek değiştirme,
hatta teknoloji çalma” süreçlerinden geçmeleri gerekti
ğidir. Bu süreçlerde, devletlerin doğru hedef belirleme becerileri daha da önem
kazanıyor. Devlet müdahalelerinin dozajı, zamanlaması ve yöntemleri zaman
içerisinde zengin ülkeleri (Japonya ve 
İtalya gibi bir dizi ülkede olduğu gibi) düşük büyümeye ve teknolojik durağanlığa
itebiliyor ama bu, devleti arkasına alarak hızla kalkınabilmi
ş zengin ülkelerin sorunu. Az gelişmiş ülkelerin ana sorunu yoksulluktan
kurtulabilmek. Yeter ki zenginlerin zenginle
şebilmesini sağlayan olanaklar kendilerinden
esirgenmesin… ilerde çıkabilecek problemler, ileride dü
şünülür.
KDA ülkelerinin başarılı kalkınma modeli, durduk yerde kendiliğinden ortaya çıkmadı. Bunlar, ABD ve Avrupa’nın
ba
şarılı kalkınma hikâyelerinin
kopyalanması suretiyle olu
şturuldu.
Japonya, Almanya’yı örnek aldı, bir aralar bu ülkenin kolonisi olan
Kore ve Tayvan da Japonya’yı. Yirmi  yıl gecikmeyle de olsa Çin de
Japonya modelini benimsedi. GDA grubu ülkeleri ise, kalkınmaya dönük sanayi
politikalarının benimsenmesi anlamında Japon ö
ğretisinden kopuktular. Kendileri için
yararlı olan bir 
şeyler
yapabilmek için sömürge döneminin sona erdi
ği 2. Dünya Savaşının bitmesini beklemek zorunda kaldılar.
Başta Dünya Bankası olmak üzere
bazı uluslararası kurumlar, ba
ğımsızlıklarına yeni kavuşmuş ülkelerin
kalkınma hamlelerine yardımcı olma rolünü üstlendiler. Ne var ki bu
kurumların reçeteleri, zenginle
şme
yolunda büyük mesafe kat etmi
ş ülkelerin
deneyimlerine dayanıyordu. Bu reçeteler, kendilerine özgü 
şartları ya da ekonomik seviyeleri ne olursa olsun
bütün ülkeler için birbirine benzer öneriler içermekteydi. Sonuç,
tarihten ders almayı ihmal edip, salt ekonomi “bilimi”nin
tavsiyelerine uyan ülkeler için pek hayırlı olmadı.
Japonya, 1868-1912 yılları arasında hüküm
süren imparator Meiji’nin kendi adıyla anılan ve toplumun her kesimini
etkileyen restorasyon ve reform süreci ile birlikte 1870 yılında sanayile
şme politikalarını uygulamaya başlar. 1880’lerde bazı pilot devlet kuruluşlar çok düşük fiyatlarla satılarak özelleştirilir. 1889 yılında Prusya Anayasa’sından ilham
alınarak yazılan yeni Japon Anayasası devreye girer. Bu Anayasa, devletin
fiilen profesyonel bürokratlar tarafından yönetilmesini ön görecek 
şekilde düzenlenmişti. O dönemde bürokratlar, devlet adamları ve
mühendislerin önde gelenleri Almanya’da e
ğitim görmüşlerdi. Süreç içinde özelleştirmelere devam edilmiş, rekabetin nispeten düşük olduğu
alanlarda (madencilik, demiryolları, gemi sanayii) verilen imtiyazlar ve
sübvansiyonlarla piyasada oligopol bir yapı olu
şturulmuştur. İyi siyasi ilişkilere sahip bir tüccar olan İ. Yataro, Mitsubishi’yi 1870 yılında böyle bir ortamda
kurup geli
ştirmiştir. Bu koşullardan yararlana ve Zaibatsu adıyla
anılan büyük aile 
şirketlerinden
dördü (Mitsui,  Mitsubishi, Sumitomo, Yasuda) 1928 yılında Japon
ekonomisinde yer alan 
şirketlerin
toplam piyasa de
ğerlerinin
% 15’ini olu
şturuyordu.
Zaman içerisinde, kendilerine tanınan imtiyazlarla iç piyasanın
tatlı kârlarına alı
şan
büyükler, ihracat i
şini boşlayıp bunu görece küçük sanayicilere bıraktı. Bu aşamada devletten çok gerekli bir müdahale geldi:
Büyük 
şirketleri
ulusal kalkınma hedeflerine ve ihracata zorlayan yeni te
şvik düzenlemeleri! Zaibatsu’lar bu sisteme de ayak
uydurarak geli
şmelerini
sürdürdüler. Ancak, Japonya’nın 2. Dünya Sava
şından yenik çıkmasıyla Müttefik Kuvvetler Yüksek
Komutanlı
ğı bu şirketlere, ülkenin militarizmine çok yakın
oldukları gerekçesiyle el koydu. Buna kar
şın Sanayi ve Ticaret Bakanlığının yetkileri olağan üstü boyutlarda artırıldı. Savaş sonrası şartların doğal sonucu olarak bu yetkiler, Müttefik Komutanlığın güdümündeydi. Japon sanayi politikalarını şekillendiren, finansmanını, Ar-Ge’sini sağlayan, yatırımlarını yönlendiren ülkenin en
güçlü ve etkin devlet kurulu
şu
olan MITI (Ministry of International Trade & Industry), anılan bakanlı
ğın evirilmesiyle ortaya çıkmıştır.
 
Savaş sonrası Japonya’sının sanayi şirketleri, Zaibatsu patronlarının
kontrolünden çıkıp MITI bürokratlarının kontrolüne girdiler. MITI, üretim
odaklı, korumacı politikalar ve çok sıkı ihracat disiplini uygulamaları ile
ülkeyi bugünkü seviyelere getirmeyi ba
şardı. Birkaç ilginç MITI
uygulaması örne
ği
verelim:
Şirketlerin ihracat gelirlerinin % 80’i
vergiden muaf tutuldu.
GATT’ın uzun süre şikâyet ettiği bu uygulama sınırlandırılmak zorunda
kalınınca, 
şirketlerin
amortisman ayırma hakları, ihracat performanslarına endekslendi.
Dolambaçlı yoldan bir vergi muafiyeti!
MITI ile iyi işbirliği
yapan firmalara kamu kaynakları ile ücretsiz alt yapı hizmetleri
verildi, bedava arsa tahsisi yapıldı.
İşbirliğinde isteksiz davrananlara ithalatları için
gereken döviz tahsisi yapılmadı.
Bütün bunlar, 19. yüzyılda Britanya,
Amerika ve Avrupa’da uygulanmı
ş “bebek
sanayi”i koruma ve gürbüzle
ştirme
politikalarının Japon 
şartlarına
uyarlanmasıyla ortaya çıkmı
ş kalkınma
hedefine yönelik manivelalardır.
Japonya, kalkınma hamlelerine giriştiğinde
zaten oldukça güçlü ve istikrarlı bir ülke idi ama G. Kore ve Tayvan, çok daha
gerilerden ba
şlayarak
zirveye tırmanabilmi
ştir. Bu
bakımdan ba
şarılarının,
Japon mucizesini gölgeledi
ği
dahi söylenebilir.
Kore’nin kalkınmasına damga vuran kişi 1961’de bir darbe ile iktidara gelen General Park
Chung Hee’dir. Köylü kökenli olmasına kar
şın birikimli bir kişi olan Hee, yükselen ekonomiler konusunda ihtisaslaşş amatör
bir tarihçiydi. Bu konuları tahlil eden birkaç kitabı bulunur.
Kalkınma yolundaki ülkelerde devletin, büyük ölçekli sanayi tesisleri
kurulmasına öncülük etmesi gerekti
ğine inanırdı. Bu husustaki ilham kaynaklarından
birinin Türkiye’nin Mustafa Kemal Pa
şa’sı olduğunu yazdığı kitaplarından anlıyoruz. 1940’lı yıllarda
G. Kore ordusunun komünist hücrelerinden birinin mensubu olan Hee ba
şlangıçta Amerikalıları biraz endişelendirmişti. Ama uzun vadeli plânlı kalkınma
modelinin, özel sektöre özgü bireysel yaratıcılı
ğı köreltmeyecek biçimde çalıştırılmasını savunur, serbest piyasa şartlarında oluşan fiyat mekanizmasını tekelciliğe tercih ederdi. İhracat odaklı teşvik sisteminin faziletlerini kısa süre içinde
anladı ve bunları uygulayarak, 1962 yılında 56 milyon $ olan mamul
madde ihracatının üç yıl içinde 170 milyon $
seviyesine çıkmasını sa
ğladı.
Kısa süre içinde elde edilen bu çıkı
ş, ilerideki çok daha büyük sıçramaların
habercisiydi. 
İhracatçı şirketlere özel, çok düşük faizli krediler vererek iş hacmini büyütmeye çalıştı. Verimi artırmaya yönelik sektörel gruplaşmaları teşvik eden sübvansiyonların giderek fazlalaşması, ortaya Hyundai, Daewoo, Samsung gibi
devleri çıkardı. Ülkede, ihracat artık bir ticari tercih meselesi
olmaktan çıkmı
ş, mecburiyet
haline gelmi
şti.
Petrokimya, makine imalatı, demir-çelik,
demir dı
şı metaller, gemi yapımı, elektronik
dallarında ihracat potansiyeli ta
şıyacak
nitelikte yatırım yapabilecek giri
şimcilere bedava arazi dâhil öyle ağız  sulandırıcı  teşvikler  veridi  ki,  yabancı
uzmanlar  olana  bitene  “delilik”
dediler.   Dünya Bankası, G. Kore hakkındaki 1974 yılı raporunda
ülkenin a
ğır sanayi
hamleleri konusunda ciddi kaygılar ta
şıdığını belirtiyor,
tekstil endüstrisine ba
ğlı kalınmasını tavsiye
ediyordu. Buna kar
şın, 1984
yılına gelindi
ğinde ülke
ihracatının be
şte üçünü kimya
ve a
ğır sanayi ürünleri oluşturdu. IMF ve Dünya Bankası ne zaman
bu ülkeye devlet liderli
ğindeki
a
ğır sanayi politikalarından uzak
durması tavsiyesinde bulunsa, kendilerine “tamam” deniliyor,
ardından bildikleri yoldan devam ediyorlardı. Hiçbir telkin, kalkınma yolundaki
G. Kore’yi 
şu temel
prensiplerden vaz geçiremedi:
Bebek sanayii korumaya al,
İhracat disiplini uygula,
İç piyasa girişimcilerini ulusal kalkınma hedefleri doğrultusunda rekabete zorla, başarılıları sonuna kadar destekle, başarısızları ayıkla, saf dışı bırak,
Teknolojik gelişmeleri beraberinde getirecek alanlara öncelik ver.
Hee, sağlam, samimi inançlara sahip bir yapıdaydı ve
inanı
şlarının temelinde tarih bilinci yatıyordu.
Çin ve Tayvan devletçiliğin değişik varyantlarını uyguladı. Ana karada Çin
Komünist Partisi 1949 yılında her 
şeyi millileştirdi. Tayvan ise devlet sektörüne önem vermekle
birlikte bunu ekonominin tamamına yaymadı. Ne var ki ihracat disiplinine yeteri
kadar a
ğırlık vermedikleri  için
uluslararası rekabet anlamında G. Koreli kuzenleri kadar ba
şarılı olamadılar. 1980’lerin başında Fortune dergisinin en büyük 500 sanayi
firması listesinde G. Kore’den 10, Tayvan’dan 2 
şirket bulunuyordu. G. Kore’ye kıyasla Tayvan imalat
sektörü firmalarının, çok uluslu 
şirketlerle ortak girişim yapmaları daha kolaydı. Bu, onların kendi
teknolojilerini geli
ştirmelerini
sınırladı. Amerikan ve Avrupalı 
şirketlerin düşük marjlarla çalışan yan sanayicileri haline geldiler. Dünyanın bütün
iPhone ve iPad’leri Tayvan’da üretilirken, G. Kore’nin Samsung ile
becerebildi
ği gibi
yüksek kâr marjları elde edebilecekleri ulusal bir marka yaratamadılar.
Kimi çok, kimi daha az olsa da KDA
ülkelerinin sanayi odaklı ba
şarılarının
temelinde yüksek verime dayalı sa
ğlıklı bir tarım sektörü bulunur. Tayvan ve
Kore gibi ülkelerin sanayile
şmelerinde
ise, dost oldukları Amerika’nın yardım ve kalkınma ba
ğışlarının
rolü inkâr edilemez. Seul ve Taipei yönetimleri bu paralarla bebek
sanayilerini geli
ştirip
gürbüzle
ştirmekle kalmadılar, Amerikalı danışmanları kendi milli menfaatleri doğrultusunda ustaca kullandılar.
Kalkınma yolundaki ülkelerin başarılı veya başarısız olmaları siyasi tercih ve politikalarla
yakından ili
şkilidir.
E
ğer hükümetler, temel içgüdüsü “daha çok
kazanmak” olan giri
şimcilerin,
ulusal kalkınma hedeflerine katkıda bulunmadan sadece rant pe
şinde koşmalarına
izin verirlerse görevlerini ihmal etmi
ş olurlar. GDA ülkelerinde yaşana “ahbap çavuş kapitalizmi” çerçevesinde olan tam da
budur. Oysa KDA ülkelerinde giri
şimcinin yukarıda sözü edilen temel içgüdüsü,
ihracat disiplini anlayı
şı doğrultusunda teşviklerle, ayrıcalıklarla, ucuz kredilerle iyice
bilenmi
ş ve saptanan politikalara uygun
biçimde kalkınma hedeflerine kanalize edilebilmi
ştir. Bu bağlamda,   Park  Chung
Hee   yönetimi   altındaki   G.
Kore’de,   ulusal   hedefleri gözetmeden bildiklerini okuyan i
ş adamlarının gözaltına alınıp, bu
konuda “terbiye” oluncaya kadar orada tutulduklarından söz etmeden
geçmeyelim.
GDA ülkelerinden Malezya, özellikle
Mahattir Muhammed yönetimi sıralarında kendine G. Kore’yi örnek alarak sanayile
şme anlamında çok çaba
harcadı ama örnek aldı
ğı ülkenin
temel ba
şarı nedenlerinden ikisi olan ihracat
disiplini ve korumacılık kavramlarının önemini bir türlü benimseyemedi
ğinden istediği noktalara gelemedi. Mahattir, özel sektör girişimcilerini rekabete zorlayarak onları ulusal
hedeflere yönlendirme konusunda da ba
şarısızdı. Üretim ve ihracat zorlamalarının olmadığı ortamda girişimciler sermayelerini gayrı menkul, lüks otel,
madencilik ve plantasyon gibi pasif yatırımlara kaydırdılar. Cari açık
sorunları do
ğunca
yabancı yatırımcıyı çekmek için çok cazip te
şvikler getirildi. Gelen yabancılar ise, düşük katma değerli montaj ve gıda işleme gibi işlere yönelerek ülkeye yeni teknolojileri öğretme anlamında fazla bir katkıda bulunmadılar.
G. Kore’nin “Demir-Çelik bir ulusun
gücüdür” felsefesiyle yola çıkıp POSCO’yu dünya çapında bir üretici haline
getirmesine özenilerek kurulan Malezya demir çelik i
şletmeleri (Perjava),  ihracat disiplininden uzak
kalarak, vurguncu i
ş adamlarının
cebini doldurmaktan ba
şka
bir i
şe yaramadı. Uğranılan büyük zararları karşılama yükü de halkın sırtına bindi. Benzer şekilde, Hyundai örneğine özenilip, katma değeri yüksek yeni teknolojileri getirmesi amacıyla
Proton otomotiv 
şirketi
kuruldu. Üretilen araçların uluslararası piyasalarda yer edinebilmesi
için büyük paralar da harcandı ama ileri teknolojiden pek nasibini almamı
ş bu araçlar başarı kazanamadı (Otomobillerde hava yastığı bulunmasının yasal bir zorunluluk haline
gelmekte oldu
ğu bir
dönemde ABD’ye yastıksız araç pazarlanmaya çalı
şılıyordu ?!). Neticede araçlar iç piyasada değerlendirildi ve girişim, ekonomik anlamda, ithal ikamesi işlevini görmekten öteye gidemedi.
Birlikte sanayileşme yoluna çıktıkları yıllarda G. Kore ile Malezya’nın
ki
şi başı milli gelirleri birbirlerine eşitti. 2003 yılında Mahattir iktidardan indiğinde ise Malezya’nın kişi başı milli
geliri
4.160 $, G. Kore’ninki 12.680 $ idi.
Sömürge yönetimini altında ya
şamış olmanın sıkıntılarını çokça yaşamış olan
Malezya’nın durumunu, 20 yıl boyunca iyi okullara gitmi
ş ama gerekli dikkati göstermeyerek dersini öğrenememiş öğrencilere benzetmek yanlış olmaz. Malezya, G. Kore’nin prensiplerini
uygulamayı becerememi
şti.
Diğer Kuzey ve Güney Asya ülkelerinin başarılı veya başarısız olma öyküleri, Malezya ve G.
Kore örneklerinin – küçük varyasyonlar dı
şında – tıpa tıp aynısıdır. Kalkınmış erginlerin az, kalkınmamış çocukların çok ama çok olduğu bir dünyada en büyük ergin olan ABD’nin, Güney Asya
kalkınmasında oynadı
ğı role
de bir paragraf ayırmadan bu bölümü kapatmayalım.
ABD, soğuk savaş şartları altında KDA grubundaki ülkelere
ideal ve sorumlu bir a
ğabey
gibi davrandı. Japonya, Kore ve Tayvan’daki toprak
reformlarını desteklemekle kalmadı, uzun süre boyunca bu ülkelerin
bebek sanayilerini korumaya yönelik politikalarına tahammül etti. O çocuklar
büyüdü ve ABD, çok haklı olarak 1980’lerde onlara asalaklı
ğa son vermelerini söyledi. Buna karşın GDA ülkelerinin toprak reformu çabalarına
hem hiçbir katkı koymadı hem de,  yıllık ki
şi milli gelirleri çok düşük olan bu ülkeler için hiç de uygun olmayan, gelişmiş ülke
tipi liberal sanayi ve finans politikalarını dayattı. So
ğuk savaşın
bitmesiyle dayatmanın 
şiddeti
de arttı. So
ğuk savaş döneminde ABD’nin has müttefikleri olarak,
onların Kore ve Vietnam sava
şı için
evlatlarını ölüme gönderen ülkeler bugün ekonomik kalkınma yolunda oradan oraya
sürüklenip duruyor. Her ne hikmetse, ABD’ye kar
şı savaşş ve
onların kalkınma tavsiyelerine güven duymayarak kulak arkası etmi
ş Çin ve Vietnam, ekonomik kalkınma anlamında soğuk savaşın
has dostlarına kıyasla çok daha ilerdeler. Bu gerçeklik, Amerika’nın dostu
olmanın ne anlama geldi
ği
sorusunu akla getiriyor.
3.BÖLÜM
FİNANS: Dizginleri Gergin Tutmanın Faziletleri…
Ülkelerin kalkınması ve ekonomilerini
katma de
ğeri yüksek faaliyetlere yöneltmesi
konusunda tarım ve sanayi politikaları önemli diyorsak… Aile tipi tarım i
şletmelerinin tarımsal verimi artırdığını, bebek sanayii korumanın
kalkınmayı hızlandırdı
ğını düşünüyorsak… Finansman politikalarının
da, ülkelerin kısıtlı kaynaklarını kalkınma hedefine yöneltmesi
açısından en az di
ğer ikisi
kadar önemli oldu
ğunu
kabul etmeliyiz. KDA ülkelerinin benzeri görülmemi
ş bir  hızda kalkınmalarını sağlayan nedenlerin başında, yukarıda sayılan politikaların birbirine uyumu
gelir. Ülke 
şartlarına
göre uyarlanıp iyi bir düzenlemeye tabi tutulmamı
ş modern finansman teknikleri ise, kalkınmakta
olan ülkelerde, özellikle dı
ş kaynaklı ve spekülatif amaçlı sermaye
hareketleri yoluyla ekonomiye büyük riskler getirir.
KDA ülkelerinin finansman politikaları,
büyük “kapitalist” tarımsal i
şletmelerin
yaptıkları yatırımların hızla kâra dönü
şmesine olanak sağlamayı amaçlamaz. Bunun yerine, küçük ama
verimli çalı
şan
tarımsal i
şletmelerin
bir bütün olarak toplamdaki üretimlerinin artırılması hedefini öne
çıkarır. Sanayiye dönük finansman politikaları ise teknolojik ö
ğrenmeye süre tanır. İhracat potansiyeli taşıyacak olgunluğa ulaşılıncaya
kadar dü
şük kârlılığa rıza gösteren, bu süreçler sonrası için yüksek
kârlılı
ğı hedef alan bir anlayışla düzenlenmiştir.
Bu anlayışın aksine, GDA ve Lâtin Amerika ülkelerindeki
finans kurumları, kısa vadede kendilerine en yüksek kârlılı
ğı sağlayacak bireysel tüketici kredilerine yönelerek
amaçlarına ula
şş ama ülkeleri sanayi ve teknoloji açısından
geri kalmı
ştır.
Asya’nın en kârlı bankaları, bölgenin en geri ülkeleri olan
Filipinler, Endonezya ve Tayland’da bulunur. Bu bakımdan kalkınmanın erken
evrelerinde finansal dizginleri gev
şeterek liberalleşmeye gitmek yerine muhtelif düzenlemelerle dizginleri
gergin tutarak fonların kısa vadeli amaçlara de
ğil, daha uzun vadede elde edilecek kalkınma
hedeflerine yönelmesini sa
ğlamakta
fayda bulunur, örne
ği
ise Japonya, G. Kore ve Tayvan’dır. Bu ülkelerde finans sektörünün devlet önderli
ğinde belirlenen kalkınma hedeflerine hizmet
edecek 
şekilde
düzenlenmesi, 19.yüzyıl Avrupa ve Amerika deneyimlerine benzer.
GDA’da mali kaynakların büyük bir bölümü
ba
şarısız toprak reformu uğraşlarına,
rekabet ve ihracat  disiplinini  öncelemeyen  imalat
sektörüne,  ithal  malı tüketimine ve lüks  gayrı  menkul
yatırımlarına akıtıldı. Daha kötüsü, 1980’lerde çalmaya ba
şlayan alarm zilleri üzerine, IMF, Dünya
Bankası ve ABD hükümeti devreye girerek kalkınma çabası içindeki
bu ülkelere serbest piyasa reçetelerini dayatmaya ba
şladı. Anılan kurumların öngörülerine göre,
dizginlerinden kurtulmu
ş sermaye
kendili
ğinden ekonomik kalkınmayı gerçekleştirecek yatırımlara yönelecekti. Olmadı. Ulusal
kalkınma hedeflerini destekleyen (ihracat disiplini gibi) strateji ve
zorlamaların zayıf oldu
ğu
ortamda para lüks gayrı menkul ba
şta olmak üzere spekülatif, kısa vadede kâr
getirecek alanlara kaydı. Siyasi liderler, ne tarihten, ne
piyasalarını zamanından önce ve hızla serbestle
ştirip başlarını belâya
sokan ülkelerden (Lâtin Amerika, Rusya) ders alabilmi
şler, bir kez daha ekonomistlerin sunduğu sihirli reçetelerin tuzağına düşşlerdi.
Japonya, 1959 yılında başlayan IMF ve Dünya Bankası baskılarına 1980
yılına kadar dayanabilmi
ş,
ancak bu tarihte büyük kısıtlamalar içeren Yabancı Sermaye yasalarını de
ğiştirmişti. Baskılardan kurtulan bankalar, sonraki 5 yıl
içinde bilinen kârlı alanlara yöneldi, kentsel alanlardaki
gayrı menkul fiyatları dörde katlandı, borsa fırladı, balon 
şiştikçe şişti.
Bu sürdürülemez durum 1989-90 kı
şından
itibaren tersine dönmeye ba
şladı.
Hızla fırlayıp, her Japon’un kendini kâ
ğıt üzerinde zengin ve
ayrıcalıklı zannetmesini sa
ğlayan
varlık de
ğerleri, çıktıkları hızla
şmeye başladı. Balon patlamıştı. Arada 20 yıl geçmiş olmasına rağmen bu şokun izleri ülkede hâlâ görülür.
G. Kore’nin hızlı kalkınma dönemindeki
katı ve devletçi mali sektör anlayı
şı bir Park Chung Hee uygulamasıdır. Bankalar,
Amerikan Merkez Bankasının ve Hee’nin bir ara kodese attı
ğı iş adamların
baskısıyla 1957 yılında özelle
ştirilmişti.
Hee bankaları yeniden devletle
ştirdi
ve resmen Maliye Bakanlı
ğına
ba
ğlı kuruluşlar haline getirdi. İhracatçılar ve kalkınma
hedefleri çerçevesinde öncelikli olan petrokimya ile a
ğır sanayi yatırımları sınırsız biçimde ucuz
krediye bo
ğuldu. “Getir
akreditifi, götür ucuz krediyi” mantı
ğı etkinlikle işletildi ama bu kredilerin doğru amaçlar için kullanılıp kullanılmadığı da adeta gün be gün denetlendi. Merkez Bankası,
bankalara, akreditiflerle ba
ğlı olması kaydıyla
% 100 oranında reeskont kredisi imkânı  sunuyordu. Bunun anlamı, likidite
artı
şına bağlı enflasyon yükselmesi olmasına rağmen Hee  bunu diğer ülkelerin önemsediği kadar önemsemiyordu. Ülkenin
ihracatı 1960’lar boyunca her  yıl
% 40, 1970’ler boyunca ise her yıl % 25 arttı. 1960 yılında GSMH’nın % 3,4’nü
olu
şturan ihracat gelirleri, 1980 yılında %
35’e ula
ştı. Enflasyon % 15-20 mertebelerindeydi.
Banka sisteminde reel negatif faiz olu
şmuştu
ama buna ra
ğmen
mevduatlarda fazla dü
şüş yaşanmadı çünkü ülkedeki
tüketim olanakları kısıtlıydı. Riski göze alabilenler, daha yüksek faiz
veren “kaldırım bankalarına” yöneldi. Bunlar da topladıkları fonlarla ihracat
şı alanlarda faaliyet gösteren şirketleri besliyordu. İhracat dışı alanlarda yer alan firmaların yasal bankacılık
sisteminden kredi kullanmaları mümkün de
ğildi çünkü yasal bankaların bütün fonları ihracat için
tahsis edilmekteydi. Yasal olmadı
ğı halde
faaliyetlerine göz yumulan kaldırım  bankacılı
ğı  sistemi fazla büyük olmadığından genel dengeleri bozmuyordu.
Ülkeden döviz çıkışı çok sıkı kontrol altındaydı. Öyle ki
1980’lerde dahi, tatil amaçlı yurt dı
şı gezileri yasaktı. G. Kore, kalkınması için
gerekli fonların yurt içi kaynaklardan temin edemedi
ği bölümünü  dış  borçlanmayla  karşılıyordu.  1985  yılına  gelindiğinde  G.
Kore,       Brezilya’nın ardından dünyanın dı
ş borcu en yüksek kalkınmakta olan ülkesiydi.
Buna ra
ğmen, ihracata verdiği önem nedeniyle yeterli döviz rezervi
vardı ve dı
ş borcunu çevirmekte
güçlük çekmiyordu.
Kore 1993 yılında IMF tarafından nihayet
ikna edildi ve finans sektöründe dizginler gev
şetildi. 1997 yılında GDA ülkelerinden yayılan
mali kriz döneminde bazı sıkıntılar ya
şandı ama 1999 yılında güçlü büyümeye yeniden dönüldü.
Kriz döneminde yaşanan sıkıntının nedeni, panikleyen dış kreditörlerin kredileri yenilemeyip geri çağırması idi. Kolay atlatılmasının nedeni de söz
konusu kredilerin sadece küçük bir bölümünün üretken olmayan
(gayrı menkul gibi) alanlarda kullanılıyor olmasıydı.
Bazı sarsıntılar geçirmi
ş olmasına
kar
şın G. Kore mali sistemi liberalleşme sonrasında herhangi bir krize girmedi.
Ülkenin, Anglo-Saxon finansal sisteme geçi
şinin zamanlaması ne denli doğruydu, bunu ilerleyen yıllarda göreceğiz.
Tayvan, büyük şirketlerini ihracata dönük üretime yönlendirme
konusunda ba
şarılı olamadı.
Küçük 
şirketlerini
de G. Kore ve Japonya’nın yapabildi
ği gibi ihracatla büyütmek için yeterince desteklemedi.
Bunun yerine, çok uluslu 
şirketlerin montaj üssü haline geldi. Bu
haliyle fazla bir katma de
ğer
yaratmıyordu ama parasının de
ğerini
sürekli olarak dü
şük tuttuğu için muazzam dış ticaret fazlası elde ediyordu. Nihayet
Tayvan’da 1980 sonlarında uluslararası baskılara daha fazla dayanamayarak
şük kur politikasından vaz geçmek zorunda
kaldı. Finans sektörünü serbestle
ştirmek yolunda adımlar atılmaya başlandı. Ne var ki, teknolojik olarak yabancı sermayeye
ba
ğımlılık halen sürüyordu ve kalkınmışlık hedefinin henüz çok uzağında bulunuluyordu.
Finansal sistem faciaları konusunda GDA
ülkeleri birer laboratuvar gibidir. Buralarda, bankaların üretime ve ihracat
disiplinine önem vermeyen giri
şimcileri
hevesle fonladıklarına sıklıkla 
şahit oluyoruz. Bu tutum iki önemli olumsuzluğa neden oluyor. İlki, imalat sektöründe teknolojik kapasitenin
yükselememesi. 
İkincisi,
ihracat yeterince desteklenmedi
ği
için bu yolla ö
ğrenilen
bilgi akı
şından
yoksun kalınması. Hâlbuki bu bilgilerle ba
şarılarını perçinleyen şirketler, Japonya ve G. Kore’de bankaların kredi
kalitesini yükseltirken, Güney Asya’nın ba
şarısız şirketleri bankacılık
sisteminde “kötü kredi/dönmeyen kredi” sorunlarına yol açıyordu.
Bazı örnekler:
1980 yılında ABD, içerdeki enflasyonu
dizginlemek için faizleri çok ciddi oranda yükseltince, dı
ş borçlarının büyük bölümü $ cinsinden olan
Filipinler, borçlarını çeviremedi. Döviz kazancını sa
ğlayacak ne bir sanayi alt yapıları, ne de verimli bir
tarım sektörüne sahiptiler. Merkez Bankası kaynaklarıyla kendi grup 
şirketlerini ve yandaşlarını fonlayan özel bankaların birçoğu battı. Yağma düzeninden kendine ve aile mensuplarına en çok
menfaat sa
ğlayan kişi, komünizmin yayılmasını engellediği gerekçesiyle ABD tarafından desteklenen F. Marcos
idi (Manhattan’da mülk satın almak için Merkez Bankası garantili kredi
bile kullanmı
ştı).
Marcos, Filipin ekonomisinin dörtte bir oranında küçülmesine yol açan krizin
ortasında, 1996 yılında, halkın baskısına dayanamayarak ülkesinden kaçıp ABD’ne
ğındı.
Malezya, GDA ülkeleri arasında finans
sistemi açısından en ihtiyatlı olanlarından biriydi. Finans uzmanı bir ülke
olan ve bu özelli
ği ile
sermayeyi cezbeden Singapur ile çok yakın ili
şkiler içindeydi, 1967 yılına kadar kendi
parasını bile ihdas etmemi
şti.
1967’de kendi parasını bastı ama 1973 yılına kadar kurunu Singapur Dolarına
sabitlemi
şti.
Etkili kalkınma politikaları uygulanabilmesi için finansal sistemin i
şleyişi
ve denetimi hükümetin elindeydi. Buna ra
ğmen ihracat odaklı bir sanayileşme stratejisi olmadığından fonlar üretime değil gayrı menkul yatırımlarına aktı. Mahattir
hükümeti, 1989 yılında borsayı serbestle
ştirince Kuala Lumpur Borsası adeta patladı. 1993
yılında ya
şanan “boğa” döneminde, borsa şirketlerinin toplam piyasa değeri, ülke GSMH’sının dört katından fazlasına,
yani dünyada görülen en yüksek orana ula
şştı. Ülkenin
Maliye Bakanının ifadesiyle adeta kimse çalı
şmıyor, herkes borsaya takılıyordu. Çöküş 1997’de geldi. Küçük yatırımcı soyulmuş, içerden elde edilen bilgilerle manipüle
edilen özelle
ştirmeler
sırasında büyük vurgunlar vurulmu
ştu.
Ortaya finans spekülatörlerinden olu
şan yeni bir milyarderler sınıfı çıktı. 1990’larda
Malezya ticari banka kredilerinin sadece dörtte biri imalat ve tarım
gibi üretken sektörlere gidiyor kalanı ulusal kalkınma hedefleriyle
ilgisi olmayan spekülatif alanlarda kullanılıyordu. Mahattir Asya’nın “kötü
çocu
ğu” olarak
adlandırılması pahasına 1998 yılında liberalle
şmeyi bir kenara koyarak sermaye hareketlerini geçici
olarak da olsa devletin kontrolü altına almak zorunda kaldı. Burada da
liberalle
şmeye,
yeteri kadar hazır olunmadan, zamanından önce geçilmi
şti.
Tayland tasarruflar açısından kötü durumda
olan bir ülke de
ğildi,
yatırımları besleyecek bir potansiyeli vardı. Sahip olmadı
ğı ise fonların doğru hedeflere akmasını sağlayacak politikalardı. 1988 – 1996
yılları arasında finans sektörünün gayrı menkul sektörüne verdi
ği kredilerin toplam aktiflere oranı % 9’dan %
24’e fırlamı
ştı. Borsa
endeksi de 1990’da 600 iken, 1996’da 1400’e ula
ştı. Balon sönmeye başlayınca, ulusal para birimi olan Baht 2 Temmuz 1997’de
dalgalanmaya bırakıldı (Bu tarih Asya krizinin ba
şlangıç tarihi olarak bilinir). 91 adet banka dışı finans kurumundan 56’sı kapatıldı. Kredi
kullanıcılarının iyileri de, kötülerin yanında i
şletme sermayesine ulaşamamaya başladı. Ekonomi görülmemiş bir hızla küçüldü. IMF yardıma çağrıldı ve bilinen kemer sıkma
politikaları devreye girdi. Ulusal 
şirketlerin zorunlu olarak yabancı sermayeye
satılmalarına ve kemer sıkma politikalarına kar
şı, özellikle kırsal kesimden ciddi protestolar
yükselmeye ba
şladı. IMF
olanı biteni kavramaktan o kadar uzaktı ki, “yıldız ö
ğrencisi” için krizden bir yıl sonra yaptığı büyüme tahminini % 3,5’dan, % –
7’ye çekmek zorunda kaldı. Ülke kalkınma yolunda kendine do
ğru yolu bulma arayışı içinde bir siyasi krizden diğerine sürüklenip durdu. Geçmiş 50 yıl içinde, uluslararası anlamda rekabet
edebilecek sanayi politikalarını geli
ştirememenin, finans konusundaki yalpalı gidişin günümüzde gözle görülebilen en somut mirası, uçsuz
bucaksız alanları kapsayan çirkin beton tarlalarıdır.
Endonezya, bağımsızlığına
kavu
ştuktan sonra iki dev finans krizi yaşadı. 1965 yılındaki ilki, birinci başkan Sukarno’nun yönetiminde sosyalist
ideolojiler çerçevesinde giri
şilen modernizasyon atılımının bir sonucuydu. İkincisi ise 1997 yılında Suharto döneminde yaşandı. O dönemde IMF ve Dünya Bankası reçeteleri
do
ğrultusunda serbest piyasa finans
reformları uygulanıyordu.  Bu  krizler,  ekonomik
kalkınma  yolunda  kar
şıt
yakla
şımların  ürünleri
gibi görünseler de, aslında her ikisi de aynı nedenle çıkmı
ştı: Devletin imalat ve ihracat sektörlerini
kalkındırmaya yönlendirmemesi ve finans sistemini denetim altında tutamaması.
Endonezya’nın bağımsızlık sürecinde Hollandalı sömürgecilere ait
varlıklar millile
ştirilmiş, çok değerli varlıklar yönetime yakın iş adamlarına, yönetici kadroların aile efradına peşkeş çekilmişti. Ülkenin özel bankalarının birçoğu bu süreçte kazanılan servetlerle kurulmuş ya da
devralınmı
ştı. Ciddi
kalkınma stratejilerinin olmadı
ğı,
finans sektörünün neredeyse denetimsiz oldu
ğu bu  karışık ortamda gene bilinenler yaşandı. Dev devalüasyonlar, ekonominin daralması,
milyonlarca i
şçinin işsiz kalması, iflaslar, geri ödenemeyen krediler, batan
bankalar, bunların yükünün devlete binmesi, sahipli
ğinin ise yabancılara devredilmesi ve ardından ABD’nin,
IMF tarafından yönetilmesi 
şartıyla
verdi
ği 23 Milyar $’lık yardım paketi… Bu
yardımla ekonomik istikrar kısmen sa
ğlanabildi ama şu an görünen o ki, yeni kurulan sistem, Endonezya’nın
kalkınma anlamındaki ihtiyaçlarını kar
şılamaktan çok uzak.
Bu deneyimlere bakıldığında, liberalleşme politikalarının, bir toplumu yoksulluktan refaha taşıyacak doğal bir finansal ortamı yaratamadığını görüyoruz. Sistem, tüketici çıkarlarının öne çıktığı, kısa vadede yüksek menfaatlerin elde edilebildiği bir ortam doğuruyor. Yoksul bir  ülkenin bu
politikalarda ısrar etmesinin bir anlamı yok. Bankalar ve borsa gibi
finansal kurulu
şların
piyasa ekonomisinin etkin birer unsuru olarak i
şlev görebilmeleri için uzun bir süre ciddi bürokratik
ve kurumsal deneyimlerden geçerek olgunla
şmaları gerekiyor. Fonları tarımsal ve sınai
kalkınmaya dönük projelere yönlendirmenin en kolay ve etkili yolu devletin
bankacılık sistemini kullanmasıdır. Politika belirleyicilerinin hisse ve tahvil
piyasalarını denetim altında tutabilmeleri daha zordur. Geli
şmekte olan ülkelerin girişimcileri, devlet denetiminden kurtulabilmek için
piyasaların geni
şlemesi
yolunda baskı ve lobi yaparlar. Temel kalkınma hedeflerine ula
şılıncaya kadar hükümetlerin bu baskıları göğüslemeleri gerekir. Bu bağlamda, gelişmekte olan ülkelerin, ciddi ekonomik ilerlemeler
sa
ğlanıncaya kadar merkez bankalarını bağımsızlaştırmaları uygun
de
ğildir. Denetime dayalı finans politikaları
zaman içerisinde verimlili
ğini
yitirir. Esas sorun, ülkelerin liberal uygulamalara geçi
şin optimum anını yakalayabilmelerinde yaşanır. Ne çok erken, ne çok geç!
4.BÖLÜM
Çin Bu Tablonun Neresinde?
Komünistlerin 1949 yılında kazandığı zaferle işbaşına
gelen devrimci Çin hükümeti, ekonomik modernizasyonu gerçekle
ştirmek için en az Japonya, G. Kore ve Tayvan kadar kararlıydı ama iki
yanılgı ilerlemenin önünü tıkıyordu. Bunlardan biri, tarımın ancak ölçek
boyutlara gelmesiyle etkin olabilece
ği düşüncesiydi
ki bu inanı
ş ülkeyi
1950’lerde çiftçili
ği
toplula
ştırma (collectivisation) uygulamalarına
sürükledi. Oysa tarımın dinamikleri imalat sektörüne benzemez; büyüdükçe birim
maliyetlerin dü
şmesi her
zaman için geçerli bir kural de
ğildir.
Tarımda ürün hiç de
ğişmez, pirinçse pirinç, mısırsa mısır kalır. Verim ancak
daha fazla gübre ve daha fazla el eme
ği ile artırılabilir ki yoksul ülkelerde el emeğinden bol bir şey yoktur. Mekanize
tarıma zamanından önce geçi
ş,
inanılanın aksine verimi dü
şürür,
kırsal kesimde i
şsizlik
yaratır. 2. Dünya Sava
şından
sonra do
ğu Asya’da, aralarında K. Kore, Çin ve
Vietnam’ın bulundu
ğu
komünist ülkelerde toplula
ştırma
ve mekanizasyon, Sovyetler Birli
ğinde
oldu
ğu gibi açlığa yol açmıştı.
İkinci yanılgı ise, imalat sektörünün
ticaret olmadan da, otar
şik
bir yapı içinde kendi kendine yeterlik anlayı
şıyla gelişebileceği
şüncesiydi. Çin ve Hindistan’ın da
içinde bulundu
ğu
Asya ülkeleri, 2. harpten sonra otar
şik yapı yüzünden teknolojilerini geliştiremediler. Ticaretle birlikte gelen öğrenme süreci yaşanamadığından
ne zaman bir yenilik gerekse bunu kendilerinin bulup geli
ştirmesi gerekti. Deyim yerindeyse, her defasında
tekerle
ği yeniden keşfetmek zorunda kaldılar, zaman kaybettiler.
Deng Şiaoping döneminde Çin bu iki büyük yanılgıdan
döndü. Önce aile tipi i
şletmeler
restore edildi, Deng’in 1979 yılında ABD ve Japonya’ya yaptı
ğı ziyaretler sonrasında Çin önce dünya
ticaretine ve zaman içerisinde yabancı sermayeye açıldı. IMF ve Dünya
Bankası gibi kurulu
şlarla
yakın ili
şki içinde
bulunuldu ama kötü kalkınma tavsiyelerinin uçu
ştuğu
bir dünyada liberalle
şme
adımları tedricen ve di
ğer
GDA ülkelerinin aksine, ülke 
şartlarının el verdiği ölçüde ve uygun bir zamanlamayla atıldı. Bu
arada Dünya Bankasının proje bazlı teknik ve finansal desteklerinden fazlasıyla
istifade edildi.
Tarım reformu, Çin kalkınmasının en başarılı uygulamalarından biridir. Bu sayede
milyonlarca insan yoksulluktan kurtulmakla kalmadı, bu sayede yaratılan refah,
tarımsal sanayii ve kentsel imalat sektörünü tetikleyen güç oldu. Zamanı geldi
ğinde de (2005- Hu Jintao dönemi) “tarımın sanayii
destekledi
ği” birinci
modern ekonomik kalkınma sürecinin tamamlandı
ğı ve artık “sanayinin ve kentlerin kırsal
kesimi ve tarımı besleyece
ği” yeni
bir dönemin ba
şladığı ilan  edildi. Tarımsal alt yapıya,
karayollarına, demir yollarına, kırsal kesimde okul, hastane in
şasına büyük yatırımlar yapıldı. Kırsal ve kentsel
kesimler arasındaki gelir uçurumu hâlâ 1/3 oranında kentsel kesim lehine
olsa da en azından kanama durdurulmu
ş oldu.
Çin’in imalat sektöründe kaydettiği ilerlemelerin analizini yapmak daha karmaşık bir iştir
ama temelinde küçük ve verimli olmayan devlet i
şletmelerinin sistemden ayıklanması, özellikle ana
sanayi ve hizmet dallarının devlet elinde birle
ştirilerek oligopol bir yapı içinde birbirleriyle
rekabet halinde çalı
ştırılması yatar.
Oysa kalkınmakta olan ülkelerin daha az ba
şarılı olanları, bu tip işletmeleri (petrokimya, demir-çelik, haberleşme, bankacılık enerji ve enerji dağıtımı vs.) kodamanlara kaptırır, onların ulusal
kalkınma hedeflerine uyumlu çalı
şıp çalışmadıklarını yeterince denetlemeden daha da
zenginle
şmelerine göz yumar. Çin, kalkınmakta
olan ülkeler arasında devlete ait ticari i
şletmeleri en verimli ve kârlı biçimde çalıştırmayı becerebilmiş olanlarının açık ara başında gelir. Kamu rantının baş istifade edenidir. Buna karşın Çin özel  sektör şirketleri, devlet sektörü şirketlerinin yararlandığı siyasi destekten yoksundur. Bu ayırımcılığın ileride Çin’in ekonomik hedeflerini nasıl
etkileyece
ğini henüz
bilmiyoruz. Bu bilmeyeni aydınlatmak için Çin’de özel ve kamu
sektörlerinin ne büyüklükte oldukları ile “özel” ve “kamu” kavramlarının tam
olarak ne anlama geldi
ği
sorularının cevaplanması gerekiyor.
 
Birinci soruya kabaca “yarı yarıya”
diyebilsek de ikincisini cevaplamak zor. Çünkü görünü
şte kamu şirketi diye tanımlananların, hisse senedi sahipliği yoluyla çok sayıda küçük ortakları olduğu biliniyor. Devletin elinde bulundurduğu temel sanayi ve hizmet sektörünün yarattığı muazzam kaynaklarla bağımsız imalatçıları destekleyip desteklemeyeceği ve bu yolla  ekonominin çoğulculuğa
evirilip evirilmeyece
ği
bir sınav sorusu olarak Çin hükümetinin önünde durmakta. 
Şimdilik devlet bürokrasisinin kamu sektörünü,
rekabetçi bir anlayı
ş ve
ihracat  disiplini prensipleri do
ğrultusunda muhtelif desteklerle (teknoloji transferi,
Ar-Ge, finans, vergi vs.) ulusal kalkınma hedeflerine yönlendirme konusunda ba
şarılı olduğunu söyleyebiliriz.
Çin muazzam nüfusunu, teknoloji geliştirme yolunda kullanmakta da başarılı. Bunu, ileri  teknoloji uzmanı yabancı firmalara
piyasasını açarken, teknoloji transferini ve yerli muhteva ko
şulunu dayatarak yapıyor. Öğrendiklerini geliştiriyor ve kendisi de katma değeri yüksek, ileri teknolojiye dayalı ürünlerin
ihracatçısı haline geliyor (Biz nükleer santral, yüksek hızlı tren örneklerini
verelim, gerisini size bırakalım) Genel olarak kamu 
şirketlerinin, tüketici malları piyasasındaki
zayıflıkları bilinen bir gerçek. Çin’de de bu böyle. Bu piyasaların
gerektirdi
ği
duyarlılık ve esnekli
ğe Çin
kamu sektörü de yeterince ayak uyduramıyor. Kendilerine özgü, uluslararası
alanda ba
şarısını tescil
ettirebilmi
ş bir
otomobil markası yaratamamaları buna örnektir.
Telekomünikasyondan da bir örnek vermek gerekirse, Huawei’den
bahsedebiliriz. 
Şirket,
mobil altyapı konusunda ciddi uluslararası ba
şarılar elde etmiş olsa da işin tüketici boyutundaki cep telefonları konusunda
henüz kendisini saygın bir marka kabul ettirebilmi
ş değil
(oysa Vodafone gibi uluslararası 
şirketler için her yıl milyonlarca cihaz üretip satıyor). Bu alanlarda başarılı olmak için yanıp tutuşan çok sayıda özel şirket var ama yukarıda da değinildiği
gibi yeterli devlet deste
ği
alamadıklarından çok uluslu rakipleriyle ba
şa çıkamıyorlar. Hâsılı, Çin özel
sektörü potansiyelini kullanamıyor.
KDA devletlerinin etkili tarımsal ve
sanayi politikaları uygulamasının önemli bir unsuru olan  mali
yapılanma 
şekli Çin’in
de benimsedi
ği
bir 
şekil. Bu
yapılanmanın iki temel dire
ğinden
biri, bankaların denetim altında tutulması ve hedefleri ulusal
hedeflerle örtü
şmeyen özel
giri
şimcilerin eline geçmesinin önlenmesidir.
Di
ğeri ise, yerel ve yabancı sermaye
hareketlerinin üzerindeki devlet kontrolüdür. Kredilerin plase edilece
ği alanları millileştirilmiş bankalar
ve kalkınma ajansları saptar. 
Şu ana kadar Çin’in finans sektörünü yönetim
biçimi i
şe yaradı ama deneyimler gösteriyor ki,
yüksek getiri pe
şindeki
mevduat sahipleri ile kurumsal özel giri
şimciler, finansal denetimlerini delme konusundaki savaşlarını genellikle kazanırlar. Bu realite Çin
için dahi varittir. Esas mesele, Çin’in finansal kontrolü elinden
kaçırıncaya kadar yeterli bilgi birikimini sa
ğlamayı başarmış olup olamayacağıdır.
Çin’in kalkınmasının bir istisna olmasının
nedeni, uyguladı
ğı politikaların
orijinalli
ğinden
kaynaklanmıyor. Bunlar zaten, KDA ülkelerinde denemi
ş, testten başarıyla geçmiş politikalardı. Dünyayı sarsan olgu,
kalkınmanın, gerek arazi, gerek nüfus açısından bu cesamette bir ülkede
gerçekle
şmesi ve bunun etkilerinin gezegenin her
yanından hissedilmesidir.
 
Evet, Çin’in kişi başı milli
geliri hâlâ 5 bin dolarlar mertebesindedir ama ülke neredeyse her alanda
dünyanın en büyük pazarıdır ve zengin ülkeler sınıfına katılabilmesi için daha
epey büyümesi gerekmektedir. Peki, bu durum yükseli
şin sınırsız olduğu anlamına mı geliyor? Hiç de değil. Son siyasi gelişmeler pek cesaret verici değil. Çin Komünist Partisi, giderek performansa ve
liyakate önem veren yapıdan uzakla
şarak babadan oğula geçen bir prensliğe, akrabalığa dayanan bir yapıya dönüşüyor. Bunu 2012’de ilan edilen yeni politbüroya
verilen 
şekilden
anlıyoruz. Böyle bir yapının kendi çıkarlarını öncelemesi ve geçmi
şte yapılan reformcu yaklaşımları sergileyememesi beklenmektedir. Zor siyasi
kararların alınması problem haline gelecektir.
Çin, demografik açıdan da bazı zorluklarla
kar
şı karşıya. Çalışan nüfus giderek  yaşlanıyor, toplam nüfus içinde emeklilerin
oranı hızla artıyor. 2030 yılına gelindi
ğinde 300 milyona yaklaşacak emekli sayısı, yeni tasarruf
yaratmanın önünü kesip sosyal harcamalar yoluyla mevcut
tasarrufları eritmeye ba
şlayacak. Ülkedeki
kurumsal ilerlemelerin yava
şğı, sosyal sürtüşmeleri körükleyecek, bunun da ekonomik bedelleri
olacak. Siyasi ço
ğulculuk,
kuvvetler ayrılı
ğı, bağımsız hukuk ve benzeri kavramlar çok geri plânda
kalmı
ş durumda. Günümüzde Çin’in
izledi
ği yol onu orta gelir seviyesinde bir ülke
olmaya do
ğru
götürüyor. Önde gelen uluslar için ekonomik anlamda bunun korkulacak bir
yanı yok ama siyasi anlamda var. 19. yüzyılda Almanya’da ve iki harp
arasındaki dönemde Japonya’da oldu
ğunun aksine, askerin sivillerin emrinde olduğu, kozmopolit bir Çin, yükselen bir güç olarak dünya
açısından daha az tedirgin edicidir.
SON SÖZLER:
Yalan Söylemeyi Öğrenmek…
Neo-klasik ekonomistler, piyasalara
yapılacak siyasi müdahalelerden ho
şlanmaz. Onlara göre piyasalar zaten kendi doğalarında var olan etkinlikte çalışır. Fakat tarih bize piyasaların kendiliklerinden oluşmadığını, “yaratıldığını” söylüyor. Faal toplumlarda piyasa, siyasi
güç tarafından 
şekillendirilir,
olmazsa bir daha 
şekillendirilir,
tutmazsa bir daha… Japonya, G.Kore, Tayvan ve Çin’de toprak a
ğalarının arazilerine el konulmasaydı, tarımsal
artı de
ğer
yaratılamaz, artı de
ğerin
yarattı
ğı ivme ile sanayileşmeye geçiş sağlanamazdı.
Keza, ihracat odaklı sanayile
şme desteklenmeseydi, milyonlarca eski tarım işçisi modern ekonomiye kazandırılamazdı. Finansal
denetim uygulamaları olmasaydı, ekonomik ö
ğrenme sürecini hızlandıracak fonların sağlanması mümkün olmazdı. Bütün bunların yardımıyla
piyasalar olu
ştu ve
rekabet ortamı do
ğdu.
Kalkınma hedefine ula
şma çabaları,
bu ortamda kar
şılık
buldu, nafile çırpını
şlar
olmanın ötesine geçti.
Doğu Asya deneyimleri, ekonomistlere kalkınma
ekonomisinin en az iki a
şamalı olduğu mesajını veriyor. İlki, eğitim
süreciyle ilgilidir. Bu süreç içinde bireyler, dünyadaki
akranları ile rekabet edebilmeleri için gereken becerileri ö
ğrenirler, olgunlaşabilmeleri için beslenmeleri, korunmaları ve yarışabileceklerini kanıtlamaları gerekir.
İkinci aşamada verimlilik ekonomisine sıra gelir. Bu dönem,
daha az devlet müdahalesini, daha fazla serbestle
şmeyi, özgür piyasaları öne çıkarır. Başarıların daha kısa süre içinde karşılık bulması (kâr) hedefine
odaklanılmasını gerektirir. Erken gelen bol kâr, yeni yatırımlara akar,
büyüme sa
ğlanır.
Temel soru, bu iki aşamanın hangi noktada birleştiğidir.
Ekonomistlerin esas u
ğraşmaları gereken mevzu da bu olmalıdır. Ne yazık
ki, “verimlilik” ekonomisi savunucusu neo-klasik ekonomistlerin (genellikle
zengin ulusların mensubudurlar) entelektüel baskıları yüzünden, ekonomik
kalkınma konusunda dürüst bir tartı
şma yapılamıyor. Bu nedenle de yoksul uluslar başarıya ancak yalan söyleyerek ulaşabiliyorlar. Bu ülkelerin liderleri kamuya karşı, zenginler tarafından çığırtkanlığı yapılan “serbest
piyasa” ekonomisi kurallarına biat edeceklerini söylüyor, sonra da dönüp
kafalarına göre takılıyorlar. Bir ba
şka deyişle,
kalkınıp zenginle
şmek için
gerekli gördükleri müdahaleci politikaları sürdürüyorlar. Yalancılık
yapılmasını tavsiye etmek benim  için gerçekten zor ama
bazı durumlarda bunun yapılması gerekiyor. Mao, Sukarno ve
Mahattir’in yaptı
ğı gibi
Batı entelektüel hegemonyası ve onun lideri ABD’nin kar
şısına dikilip parmağı tehditkâr biçimde onların gözüne gözüne
sallamak tam bir delilik. Belki daha akıllıcası, Park Chung Hee, ya da modern Çin’i örnek alarak,
serbest piyasa lehine söylemlerde bulunmak sonra da sessiz sedasız devletçilik
yolunda i
şine bakmak.
Japonya, G. Kore, Tayvan ve Çin’in
gerçekle
ştirdiği ekonomik dönüşümlere bir kez daha şahit olabilir miyiz? Büyük ihtimalle
hayır! Çünkü yoksul uluslar çiftçilere tarım ve pazarlama
destekleri sa
ğlayarak
radikal toprak reformları yapmadan, yıllık % 7-10 gibi büyüme oranlarını
yakalayamazlar. Bu yöntemler de siyasi gündemden dü
şş gibi
gözüküyor. Çünkü Dünya Bankası, 1980’lerden beri mikro finans
yöntemlerini savunarak, kırsal kesim yoksullarını sokak
tezgâhları kurmaya ve bunlar üzerinden birbirlerine, satın almaya güçleri
olmayan malları alıp satmaya te
şvik
ediyor.
GDA ülkeleri bize, ekonomik dönüşüm istenmiyorsa, nelerin yapılması gerektiğinin öğretisini sunuyor:
Milyonlarca işsiz köylü ortalık yerde dururken, toprak ağalığı düzenini
sürdür ve ölçek tarım sistemine geç,
İmalat işini çok uluslu şirketler nasıl olsa senin yerine yapıyor. Bu işlere kafayı takma, gayrı menkul gibi kaymağı bol bir alan varken, ihracat odaklı imalat
sektörünü geli
ştirecek
destekler için paranı harcama,
Girişimcilerini başıboş bırak,
onlar içgüdüsel olarak do
ğruyu
bulurlar. Ça
ğdaş bir ülke görünümüne bir an önce kavuşabilmek için, gökdelenleri dik, bankalarını,
borsanı hızla liberalle
ştir,
uluslararası sermaye hareketleri üzerindeki denetimini kaldır.
GDA ülkelerinin politikacıları, bölgenin
görece ba
şarısızlığının zeminini işte böyle hazırladılar.
Zengin ülkelerden, yoksul ülkeleri kötü
politikacılardan koruması beklenemez. Ancak, kurdukları IMF, Dünya Bankası gibi
ekonomik kurumların bu ülkelere tarihi gerçeklerden kopuk, yanlı
ş tavsiyeleri dayatmasından koruyabilirlerdi. Ne
yazık ki, bu yanlı
ş tavsiyeler
yüzünden birçok  ülke yoksul kaldı ve kırsal yoksulluk 
şimdi zengin ülkeleri tehdit eden terörü besledi.
Toprak reformu başta olmak üzere, bu kitapta savunulan
politikaları uygulamanın kolay olmadı
ğını biliyorum ama bu politikalara
sırt çevirmek, ya
şadığımız dünyanın durumundan hoşnut olduğumuz
anlamına gelir. Güney Asya’ya, Orta Do
ğu’ya ve Afrika’ya dönüp bir bakın, durumdan memnun
oldu
ğunuzdan emin misiniz?
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: