ÇÖKÜŞ
7 Ekim 2017
RUTİN DIŞI – JİTEM – KAYIP SİLAHLAR VE HARCANAN HAYATLAR
7 Ekim 2017

AVRUPA(LAR)

Şöhret,
bilindiği gibi, hazmedilmesi bazen o kadar güç bir olaydır ki, onu kaybetmek
için insanlar acı bir keyif ile yapmadıklarını bırakmazlar.
 Albert Camus
GİRİŞ
Avrupa
gerçekte mevcut değildir. O ne bir kıta, ne bir kültür, ne bir miller ne de bir
tarihtir. Onu tek bir hudut ile veya tek bir ortak gelecek rüyası ile tarif
etmek de mümkün değildir. Buna mukabil hudutlarını tahdit etmenin pek mümkün
olamadığı Avrupalar mevcuttur.
Bugün
Avrupa’da herşey değişti. Kıtanın bütün verileri altüst oldu. Komünizm ve
Sovyet tehdidi yok oldu. Almanya’nın birleşmesi gerçekleşti. Almanya’nın üstün
gücü ile uyumlu bir Avrupa dengesi için başka bir stratejiye gerek var. Ve bu
strateji bugün mevcut değil. Birleşmenin bugün batı ekonomilerine getirdiği
ressesion dışında  Avrupa Topluluğu’nun
bulduğu bir ekonomik mücadele formülü yoktur.
Komünizme
karşı hiç galip gelemeyecekmiş gibi savaşan batı bugün narin zarafetiyle ne
yapacağını bilememektedir. Yüksek sesle bu konuda konuşmaktan bile
çekinmektedir. İdeolojik bir düşmanı kalmadığı için Pazar ve Demokrasi
kelimeleri sanki günümüzün tüm suallerine cevapmış gibi Avrupa’da doğmuş bu iki
prensibi dünya prensipleri haline yaymaya çalışmaktadır.
Yarın
bu kürenin en önemli güçleri Amerika’nın medya gücü ile Asya’nın ekonomik gücü
olacaktır. Bunlara üçüncü güç olarak Avrupa(lar)’ın zekaları eklenebilir. Bunun
için bu kıta bir değişimler kıtası olmalı ve tekilcilikten kaçınmalıdır. Onu
meydana getiren toplumların birlikte yapmalarını organize etmeli ama tek bir
sistemde birleştirilmemelidir. Bu tekil kıtanın en büyük kozu çoğulculuktur.
 
Avrupa’nın
bugünkü durumuna baktığımız zaman:
 
A.
1919 yılından bugüne 23 devlet yerine 50 devlet, yarı
nispetinde büyümüş bir yüzölçümü. Çok daha fazla sayıda medeniyet, lisan,
edebiyat ve güzel sanat türlerinin hiçbir kıtada olmadığı sayıda mevcudiyetini görüyoruz.
 
B.
Avrupa’nın doğusunda küçük küçük devletleşme
gayretleri arkasında gittikçe yaygınlaşan bir kanun dışı güçler hegemonyası,
mafyalaşma ve karaborsa, batısında ise üretim ve verimlilikte yavaşlama
işsizlik sayısında artışlar ve içine doğru gittikçe daralan ve kapanan bir
ekonomi mevcut.
 
C.   Kim gittikçe artan üye adedi ile
ortak bir para birimi ve dış politikanın mümkün olacağını düşünebilir. 12 üyeli
federal bir Avrupa’nın mümkün ve arzulanan olduğu
g
ünler geride kaldı, bugün hala böyle bir olay
temenni edilebilir ama artık gerçekleşmesi mümkün değildir.
 
D.   Hangi Avrupa’dan bahsediyoruz?
İsviçresiz bir mevcutlar toplumu mu? Polonyasız bir zenginler toplumu mu?
 
Arnavutluk ve
Türkiyesiz bir Hıristiyanlar toplumu mu?
Vladivostok’un
içinde New York’un dışında kaldığı coğrafi bir alan mı yoksa sadece bir
Fransız/Alman bloğu mu?
 
E.    Avrupalılar Asya ve Amerika’ya karşı
marjinal kalmak istemiyorlarsa en büyük Avrupa kaçınılmazdır. 1798 yılında
dünya nüfusu 1 milyara yakınken  Avrupa
bunun beşte birine sahipti. 2025 yılında Avrupa Topluluğu bu boyutları ile
dünya nüfusunun yirmide birine sahip olacaktır. Aynı yıllarda Afrika’nın nüfusu
bir milyar altı yüz milyon ki bunun 300 milyonu Nijerya’da, 100 milyonu
Zaire’de, 75 milyonu Mısır’da, 50 milyonu Cezayir’de yaşayacak. Çin’in bir
buçuk milyar, Hindistan’ın en az o kadar nüfusu olacaktır. Brezilya’nın 250
milyon, Meksika’nın 150 milyon nüfusu karşısında dünyanın gelişen ekonomileri
ile rekabet edebilecek bir Avrupa’nın en geniş anlamda düşünülmesi ve
ulaşabileceği maksimum büyüklük  ve
nüfusu hedeflemesi gerekir.
Gelecekte
ekonomik varlığın sürdürülebilmesi bu tarifin sağlıklı ve bir dorktrin olarak
tarifi ele mümkündür.
Birincisi
: Topluluk  mevcut  veya
daha  az  sayıda
üyesi  ile  politik bir birlik oluşturup düzensizlikler
okyanusunda bir güç ve sosyal ahenk adası olarak varlığını sürdürür ve buna
kısaca “Avrupa Federal Birliği” deriz.
İkincisi           :
Topluluk süratle Doğuya doğru genişleyerek bir ortak pazar niteliğinde ve
hudutlarını gümrük birliği ile koruyarak ama politik birleşme olmadan büyür
buna da “Avrupa Ekonomik Birliği” deriz.
Üçüncüsü      : Yavaş    yavaş   aynen
kıtanın  diğer  ülkelerine
olacağı gibi topluluk da büyük dünya pazarının
içerisinde erir  gider ki bu
Amerika’nın  zaferi olacaktır ve teselli
niteliğinde biz buna “Avrupa – Atlantik Birliği” deriz.
Dördüncüsü
: Topluluk kendini yenileyen ve yapısı ile kıtanın ekonomik ve politik tek gücü
olur biz buna “Avrupa Kıta Birliği” deriz.
Beşincisi
: Bu ilk dördünün başarısızlıkları ile gündeme gelir ve süratle gelişen
Akdeniz’in her iki yakasındaki ülkelerin birliğini gündeme getirir. Biz buna da
“Akdeniz Birliği” deriz.
Bu
beş olasılığında lehte ve aleyhte yönleri var. Bunların dışında her nevi fikir
jimnastiği bizi yine bu alternatiflerden birisine getirecektir. Bunların içinde
en şanslı alternatifler Almanya’nın çıkarlarına en uygun olduğu için ikincisi,
Amerika’nın kendi çıkarlarına  en  uygun
olduğu  için  ise  üçüncüsüdür.  Avrupa
Kıta  Birliği’nin     asla gerçekleşmemesinin özünde iki önemli
sebep yatmaktadır. Bunlardan birincisi Avrupa’da değişik ülkelerin en üst düzey
etkili ve yetkili kişileri birbirini özünde sevmemektedir. İkincisi ise hemen
hemen tümünde açık veya gizli bir Amerika hayranlığı yatmaktadır. Aslında iki
tane birbirinden çok farklı Amerika mevcuttur. Birincisi, sömürücü, acımasız,
aşağılayıcı ve hegemonyası altında ezmekten başka hiçbir şey düşünmeyen
Amerika. İkincisi ise bilginin, yaratıcılığın, özgürlüğün, toleransın,
başkalarından bir şeyler öğrenme arzusunun egemen olduğu bir toplum. Birincisi
Washington’da toplanmış, ikincisi ise tüm ülkeye yayılmıştır. Şayet sadece
birincisi ile karşı karşıya olsak Washington daha ilk günden bizleri
(Avrupa’yı) bitirmişti. Bunu engelleyen ikincisi yani Amerikan kamuoyudur.
Avrupa’nın
Amerika ile bütünleşmesi ve bir Avrupa – Atlantik (Euro – Atlantik) Birliği
oluşturmak, Avrupa’nın asla uzun vadeli menfaatine değildir. Amerika bir kez Avrupa’yı
kendi ekonomik hegemonyası altına aldıktan sonra süratle yine Güney Amerika ve
Asya’ya yönelecek ve Avrupa’yı kendi kaderine terk edecektir. Bunun en yeni ve
somut örneği Avrupa Kalkınma Bankası kurulurken yaşanmıştır. O banka birleşik
ve bağımsız bir Avrupa Birliği’nin düşünüldüğü halde sonunda Amerika’nın mutlak
hakimiyeti altında bir bankaya dönüşmüştür. Ve asıl ilginç olanı bunun böyle
bir sonuca ulaşması Amerika’nın bir başarısı değil, doğusu ile batısı ile
Avrupa’nın pek çok ülkesinin pek çok değişik ve çelişik sebep ile bu
bağımsızlığı istememiş olmasından kaynaklanmıştır.
Biraz
gerilere gidelim ve daha Berlin Duvarı yıkılmadan çok önce ülkelerin Avrupa
üzerindeki gizli emelleri nelerdi ona bir göz atalım.
1.
Amerika Polonya ve Macaristan’ı Sovyetler
Birliği’nden kopartmak fakat onları NATO’ya almadan kendi etki alanını
genişletmek için çalışıyor, 2 Almanya’nın birleşme düşüncesi gündemde fakat
bunun 2000 yılından önce gerçekleşmesine imkansız gözüyle bakıyor ve Rusya’nın
buna izin vermeyeceği görüşünde George Bush (uzun nutuklar boyu bir çöküş
içinde olduğunu açık açık itiraf eden) Sovyet Bloku’nun yine de çökeceğine asla inanmıyor.
2.
İngiltere (M. Thacher) iki Almanya’nın
birleşmesine hem karşı hem de bunu imkansız görüyor. İngiltere’nin Avrupa
üzerindeki temel politikası Almanya ne isterse aksini istemek ve Amerika’dan
asla kopmadan bir Anglo-Saxone ağırlık dengesi
sağlamak.
3.
Almanya iki Almanya’nın birleşmesinden sonra
Avusturya, Macaristan, Slovakya, Polanya’nın bir kısmı ve Yugoslavya’nın yeni
Sırp ağırlıklı devleti ile ta Ukrayna’ya kadar bir etki alanı oluşturup kendi
artan politik gücüyle ekonomik gücünü arttırmak ve markı ortak bir Avrupa
parası haline getirmek istiyor.
4.
Fransa iki Almanya’nın birleşmesinin 10 yıl
daha mümkün olmadığını düşünüyor ve doğusu ile kendisini kopartmaya amaçlı
Almanya7nın bu planlarını aşmak için kendine Avrupa’nın doğusunda güçlü ve
geleceğe olan müttefikler arıyor.
NOT:
1986 yılında Türkiye’de yatırım yapan Fransız Şirketi sayısı 8, 1994’te
Türkiye’de yatırım yapan Fransız Şirket sayısı 153 Bu arada Avrupa’nın
geleceğine dair 1990 yılının 6 Aralığında Kiev’de Micheil Gorbachov’un François
Mitterand’a söyledikleri çok ilginç
“Bana
iki Almanya’nın birleşmesini engellemek için yardım ediniz, yoksa bu ülkede
beni asla affetmezler, yerime bir general gelir, batının  menfaati bu mudur? Ayrıca Kohl tam bir hayal
kırıklığıdır, uzun vadeli çıkarlar konusunda hiçbir şey anlamıyor. Bizde en
basit  taşra politikacısı  bile en az 6 hamle  sonrası
görür. Kohl birleşmeyi her ne pahasına olursa olsun istiyor. Bunun er
ve  geç
Moskova’yı askeri bir idareye ve Avrupa Kıtası’nda bir harbe
sürükleyeceğini anlamıyor. Almanlar harpten bu yana hiç değişmedi. Jaruzelski
Kolhl’a Alman Polonya Hududu için batıda olduğu gibi Doğu Almanya tarafından
bir ihlal edilmeme anlaşması  önerdi.
Kohl bunu kabul etmedi. Hep aynı yayılmacı kafa.”
Bir Saptama:
Batıda
ne yapılacaksa tahmin edilenlerden daha çabuk, doğuda ise daha yavaş
gerçekleşir. Çünkü doğuda mevcudu yıkmak, burada ise inşa etmek vardır. Ama
paranın gücü çok şey değiştiriyor ve aynı Gorbachov, çok kısa bir süre sonra
birkaç milyar mark için Kohl’a teslim oluyor. Şimdi artık politikası
değişmiştir. Bunda kendisine nasihatten başka bir şey vermeyen Amerikalıların
büyük rolü var. Gorbachov’un iki Almanya’nın birleşmesine karşın tek bir şartı
var, yeni Almanya NATO’ya üye olmayacak. Thatcher ise Rusya’ya vaad edilen
ekonomik yardımları geciktirmek ve engellemek için büyük gayret içerisinde bu
paraların aslında iki Almanya’nın birleşmesini çabuklaştıracağını ve bunun için
bir para ödemek istemediğini söylüyor.
BAŞTA
RUSYA OLMAK ÜZERE DOĞU BLOKU ÜLKELERİNE BİR BAKIŞ
 

Askeri
güç emperyal sistemin kalbini teşkil ediyor. Sovyetler Birliği dünyanın en
büyük füze stoklarına sahip. Bunun 20.000’i uzun menzilli nükleer, 12.000’i es
taktik füze. Ayrıca en geniş hava zırhlı araç kuvveti ve dünyanın en geniş kimyasal
silah stoku bu ülkede. Gayri Safi Milli Gelirinin yüzde 17’sini savunmaya
ayırıyor. 3.8 milyon asker, 29 milyon sivil savunma sanayiinde çalışıyor.
Ülkenin en büyük kuruluşlarından 300’ü her biri 20.000 kişi istihdam ediyor ve
silah sanayiinde ülkenin araştırma – geliştirme bütçesinin %75’i savunma
sanayiine harcanıyor. 80 tane tamamen kapalı şehir bu sanayi için çalışıyor.
Ayrıca Sovyetler Birliği ekonomik açıdan da bir süper güç. Dünyanın en büyük
demir, nikel, kurşun, çelik, doğalgaz, tekstil, makine/alet/edevat üreticisi.
İhmal ve umursamazlık sonucu tamiri hiç mümkün olmayacak ekolojik felaketler
yaratmış durumda. Ülkenin her tarafı büyük bir doğa kirliliği ile başbaşa.
Mevcut endüstriler dünyanın tümünde sera etkisi yapan gaz üretiminin dörtte birini
üretiyor. Dünya kaynaklarının bete birine sahip topraklar aynı zamanda korkunç
birer çöplüğe dönüşmüş durumda. Sülfür dioksit ve karbon gazları gibi zararlı
gaz üretimleri her yıl %5 artıyor. Şehir ısıtması ve elektrik üretimi ve bu
alanda hiçbir arıtma içermiyor. Halbuki Avrupa’da son 10 yıl içerisinde sirküle
eden araç sayısında çok büyük artışlar olmasına rağmen sülfür dioksit ve karbon
gazı oranları %14 azaltılmıştır. Polonya’da 40 milyon dönüm orman alanı asit
yağmurları ile  mahvolmuş durumda. Ukrayna ve
Çekoslovakya’da  durum aynı.
Slovakya’da  her yıl 226   fabrika, 440.000 ton tehlikeli artık
üretiyor. Bu artıkların 120.000 tonu çok zararlı olmasına rağmen 4.000 adet
açık hava çöplüğüne ve kontrolsüz bir şeklide atılıyor. Bulgaristan’da demir
çelik endüstrisi çevresinde 3.000 km² bir alanı ağır metal atıkları ile devamlı
kirletiyor. Sibirya’da dünyanın bir numaralı tatlı su deposu olan Baykal Gölü
ölmek tehlikesiyle karşı karşıya. Endüstriyel atıklar Aral Gölü’nü tamamen
yaşanmaz hale getirdi. Sovyetler Birliği’nde son yılar 78 tür memeli hayvan, 80
tür  kuş ve 37 tür sürüngenin nesli
tükenmek üzere. Pek çok şehirde su içilebilecek
evsafta değil, gaz kaçakları çok yaygın. Tesisler yürekler acısı
halinde. Kullanılan petrolün üçte biri ve gazın yüzde ellisi kaybediliyor.
Nükleer enerji üretim şartları korkunç. 60 tane Sovyet yapımı nükleer reaktörün
16 tanesi güvenlik açısından son derece güvensiz ve tehlikeli. Her an Çernobil
tipi bir ikinci kaza beklenmektedir. Diğer 44 tanesinin de çok ciddi
iyileştirme tedbirlerine ihtiyacı vardır.
NÜFUS
200.000
Yunanlı Arnavutluk’ta yaşıyor.
500.000
Macar Slovakya’da yaşıyor.
300.000
Alman ve
200.000
Ukraynalı Polonya’da yaşıyor.
200.000
Macar Romanya’da yaşıyor.
Rusya’nın
23 ülke ile olan sınırları içerisinde ihtilaflı olmayan sadece 3 adedi.
Rusya’da nüfusun sadece %80’i Rus ve 100 kadar değişik milliyet resmen tespit
edilmiş durumda. 25 milyon Rus Rusya dışında yaşıyor. Sovyetler Birliği’nden
ayrılan cumhuriyetlerin ise toplam 18 milyon vatandaşı kendi sınırları dışında.
Estonya ve Litvanya’da 1.6 milyon Rus hiçbir ülkenin vatandaşlığını seçmeden
yaşıyor. Estonya nüfusunun yüzde otuzu Rus. Letonya’nın ise nüfusunun yarısı
Leton değil. Eski sistemde her birlik ülkesi diğerlerinin açığını kapatıyor ve
sistemi dengeliyordu. Şimdi dağılınca eskiden politik olarak yönetimi
imkansızlaşan sistem şimdilerde ekonomik açıdan yönetimi imkansız bir sisteme
dönüşüyor.
Komünizmin
çökmesinden sonra demirperde bloku ülkelerine özet olarak bir göz atarsak:
Macaristan:
Merkezi
sistemden uzaklaşması ve dışa açılması yirmi yıl önce başlayan bu ülke diğer
hepsinden daha ilerde fakat reformları son derece ağır ilerliyor ve hudutları
dışında yaşayan 2 milyon vatandaşı bu ülke için bir sabit fikir haline gelmiş
durumda.
Polonya:
Sonuca
herkesten önce varma şansına sahip. Boyutları ona bir iç Pazar imtiyazı
dağıtmadan kullanma şansı tanıyor. Parasal reformunu başarmış durumda.
Özelleştirme ve vergi reformları çok sağlıklı gelişiyor. Kamu maliyesi iyiye
gidiyor.
Çek Cumhuriyeti:
Küçük
Bavyera ülkesi de bu yarışta çok şanslı. Avansla yola çıkıyor. GSM’sı 1939’da,
Avusturya’ya eşitti, bugün ise yarısı kadar ama girişimci adedi süratle
artıyor. Enflasyon kontrol altına alınmış, kamu maliyesi sağlıklı bir yapıya
kavuşmuş durumda. Ülke toplu özelleştirme sistemini seçti. Yurttaşlara
emeklerinin bir bölümü karşılığı dağıtılan kuponları şahıslar bir çeşit açık
arttırma sistemi içerisinde şirketlerin hisse senetlerine tahvil edebiliyorlar.
Beklenenin tam aksine bu sistem başarılı oldu.
Slovakya:
Zengin
komşusu tarafından kaderine terk edilen bir küçük ülke, devlet olmanın temelini
yaratma gayreti içinde. Bunun için ise yegane kaynağı onu yıllarca üretmeye
mahkum ettikleri silah endüstrisi ihracatı. Çok yakın bir tarihte
Cumhurbaşkanları Avrupa Kalkınma Bankası’ndan bir Merkez Bankası, bir Mili
Kütüphane, bir Vergi Dairesi ve bir İşçi Bulma Kurumu kurmak için yardım
istedi.
Bulgaristan ve Romanya:
Bu
ülkelerden çok daha geri. 1995 yılında belki bu ülkelerin 1989 üretim
seviyelerini yakalayacaklar. Asya’ya geçtiğimizde sadece Türkmenistan, Moldavya
ve Özbekistan’da üretim seviyeleri aynen devam ediyor. Hiçbir ülke gerekli
reformları gerçekleştirmek için bir mesafe katetmiş değil, fiyatların serbest
bırakılması ve özelleştirmenin anarşik ve adil olamayan uygulamaları şu anda
olumlu bir gelişme teşkil etmiyor. Bunun içinde bir tek Ukrayna tam bir finansal, ekonomik, idari ve politik çözülme
içinde. Acil bir bağımsızlık arzu ve sarhoşluğu ile bu ülke aslında güçlü olan
kanallarını n yerine yenilerini koymadan kopartmış olmanın sıkıntılarını
yaşıyor. Onları bir tek şey ilgilendiriyor. Uluslararası kuruluşlar nezdinde
Rusya ile eşit bir yer sahibi olma, bir donanma , bir bayrak ve bağımsız bir
para birimine kavuşmak. Rusya’da sanayi üretimi üçte bir oranında azaldı. İflas
kanunları olsa ve uygulansa ülke nüfusunun yarısı bugün işsiz kalacak. Bankalar
verdikleri borçlar karşılığı fiziki garantiler peşinde (takas, rehin vs.),
girişimcilik sadece yer altı dünyasına özgü bir gelişim içinde. Ekonomiye
hiperenflasyon hakim olmuş durumda. Eşitsizlik ve dengesizlik sosyal güvenlik
alanları dahil büyük bir süratle artıyor. Tasarruf yok denecek kadar az.
Nüfusun yüzde 95’i Brejnev döneminden çok daha kötü hayat şartlarına sahip.
Karaborsa zengin olmanın birinci yolu. Etnik alanda örgütlenmiş tam 150 mafya
organizasyonu, değişik alanlarda uyuşturucu trafiği, soygunculuk, araba
hırsızlığı ve fuhuş kanalıyla gittikçe güç kazanıyor ve yaygınlaşıyor.
ÖZET BİR DÜNYA
BAKIŞI
İnsanlık
tarihinin hiçbir döneminde ticari mal üretimindeki artış bu kadar çabuk
olmamıştı. Hiçbir zaman mesafeler, ürünler, yaşam şekilleri bu kadar süratle
değişmemişti. Bugünkü artış temposu ile dünyanın gayri safi geliri 35 yıl
içerisinde tam 2 katına çıkacaktır. Bu nüfus artışından çok daha süratli bir
artıştır. Bazı bölgelerde (Asya’da) her beş yılda bir iki katına çıkmaktadır.
Bu arada son yıllarda çok daha
serbest bir pazara doğru süratle yönelme vardır. Avrupa para sistemi aslında
ortadan kalkmakta, serbest değişim ilkeleri yaygınlaşmakta, özelleştirme her
ülkede büyük bir süratle yaygınlaşmaktadır. Bir Kuzey Amerika ortak pazarı,
GATT Anlaşması ve son olarak Atlantik Ekonomik Birliği gündemdedir.
Bu
arada yaşlı Avrupa Kıtası, hiçbir inisiyatifi, projesi ve tepkisi olmaksızın servetin
kendisinden süratle uzaklaştığını boş gözlerle sadece izliyor. 1000 yıldır ilk
defa Avrupa, dünyadaki bu ekonomik atılım ve gelişmenin dışında ve bu konuda
hiçbir müdahale şansına henüz sahip değil. Dünya pek çoklarının iddia ettiği
gibi post- endüstriyel bir topluma değil, hiper endüstriyel bir topluma
dönüşüyor. Ve yine iddiaların aksine endüstriden servis sektörüne bir geçiş
değil, servis sektörünün dünyada gittikçe artan bir hızla otomasyon,
mekanizasyon, bilişim ve iletişim etkileriyle endüstriler hale gelmesini
yaşıyoruz. Hiper endüstrinin bazında servis endüstrisi yatıyor.
Geleceğin
insanı
göçebe
işçi, sınırlı süre ile anlaşmalı olduğu göçebe kuruluşlarda, göçüp gelmiş
malları tüketerek yaşayacaktır. Firmalar iş gücünün daha ucuz olduğu bir bölgeden
diğerine göçerek yaşamlarını sürdürürken insan aynı anda hem doktor, hem hasta,
hem öğretmen, hem talebe, hem aktör, hem seyirci ve hayal gücüyle gerçeğin
arasında kaybolmuş, hudutları tam belli olmayan bir kainatın celladı veya
kurbanı olarak yaşayacaktır. İş bilhassa vasıfsız işçiler için son derece zor
bulunacak ve servet üstün beceri ve bilgi kullanımını birlikte becerebilenler
tarafına kayacaktır. Endüstrinin göçebeleşmesi insanları iş alanlarına doğru
göçe zorlarken, yaratıcı olanların ürünleri ile en ucuza üretmeyi başaranların
ürünleri onlara varlıklarını sürdürme ve arttırma imkanı sunacaktır. Göçler
toplumsal sorunları dünya çapında arttıracak, uyuşturucu ve salgın hastalıklar
yaygınlaşacak, toplum gittikçe daha küçük parçalara ayrılacaklar ve bu
mücadelede avantajlı olanlar hudutlarını korumak ve  göçü engellemek için güçlü barikatlar oluşturacaklardır.
Serbestlik
ve liberallik ile yasakçılık ve korumacılık çelişkileri, sorunları çözümü gayri
mümkün noktalara getirecektir Avrupa gelenekleri icabı toplum hizmeti ile
demokrasiyi kimlik ile hudutları, hatıraları ile geleceği arasında yaratmış
olduğu devlet, millet, vatandaş, devlet kuruluşu, hastane, okul, sosyal
güvenlik gibi kavramları ayakta tutmak gayreti içinde yavaş yavaş çağın
gerisine düşecektir.İşsizlik kalıcı ve yaygın bir yapıya dönüşecektir. Bu arada
Amerika ve Asya işçilik giderlerini düşük ücretler ve çok zayıf sosyal güvenlik
programları ile en alt seviyelerde tutarken Avrupa gittikçe rekabet gücünü kaybedecektir.
1970–1990
yılları içinde Amerika’da çalışan insan sayısı yüzde 52 artarken işçilik
giderleri yalnızca yüzde 10 artmıştır. Buna karşılık aynı yıllarda Avrupa
Topluluğu Ülkeleri’nde çalışan işçi sayısı sadece yüzde 10 artarken işçilik
maliyetlerindeki artış yüzde 60 olmuştur.
BATI
AVRUPA’YA BİR BAKIŞ

AVRUPA
Paul
Hazard 1930 yılında Avrupa için “doğuya doğru hudutları belirsiz, kendi içinde
bölünmeleri (bilhassa yaşayanlar açısından) kesin olmayan, ismi bile kendini
tam anlatmayan bir kıta” demişti. Bugün hala bu şartlar geçerlidir. Avrupa
nerede başlayıp, nerede bitiyor. Bazı coğrafi sınırları mevcut mu? Etnik,
kültürel, dini bir bütünlükten söz edilebilir mi? Örneğin bir Hıristiyanlar
Kulübü mü? Hudutları ile mi bölünmüş yoksa milletlerin nerelerde yaşadıkları da
önemli mi? Atlantik tarafında Amerika’nın Avrupa ile bütünleşmeye hiç niyeti
olmadığına göre, batıdaki hudutları belli diyelim, peki doğuda nereye kadar
uzanıyor? Ural Dağları’nda duruyor mu doğu hududu? Pek çok kişinin iddiası gibi
hudutları şayet Hıristiyanlık ile sınırlı ise Moskova yani Rusya mutlaka
Avrupa’dır. Peki bu takdirde Bosna, Arnavutluk, Bulgaristan’ın bir bölümü ne
olacak? Türkiye ne olacak? Rusya’yı Avrupa olarak kabul edersek ta
Vladivostok’a kadar gitmemiz gerekecek. O zaman Ermenistan ve Gürcistan ne
olacak?
MAASTRICHT NEDEN GERÇEKLEŞEMEZ
 
İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da pek çok insan bir federal birlik hayali
kurmaya başladı. Berlin duvarının yıkılması bu hayali gerçekleştirmek için şart
gibi gözükürken tam aksine yıkılan duvar federal Avrupa hayallerinin
yıkılmasının ilk göstergesi oldu. Şimdi bu konuyu bir miktar açmaya gayret edip
nedenlerini izah edelim. Ama önce Maastricht’in özetle hedeflerine bir göz
atalım.
“Temel
amaç tek bir para birimi ve ortak bir güvenlik sistemi. Bunu sağlamak için,
yani Ecu’nün topluluğun tek para birimi haline gelebilmesi için bütçeler
arasında mutlak bir uyum şart olduğuna göre her topluluk üyesi ülke asrın
sonunda enflasyonunu faiz hadlerini düşürmüş ve bütçe açıklarıyla kamu
borçlarını milli gelirlerinin kabul edilebilir bir nispetine indirmiş
olacaklar.”
Ortak
güvenlik sistemi ise belirli bir vade içerisinde ortak bir diplomatik, yargı,
polis  ve gümrük sistemini
gerektirmektedir. Bütün bu çalışma ve hedeflerin ise 3 temel ihtiyaçtan
kaynaklandığını görüyoruz.
1.
Amerika ve Asya ekonomileriyle başa çıkabilecek
büyüklükte bir ekonomik güç yaratmak.
2.
Dünyanın politik sorunları üzerinde bir ağırlık ve
etki gücü yaratmak.
3.
Topluluğa dünyanın diğer bölgelerinden sermaye çekme
ve yeni iş alanları yaratmak.
Maastricht
hedeflerine ulaşmak için Avrupa Topluluğu mevcut ekonomik avantajlarını daha da
güçlendirmek yerine büyük bir ihmal ve kısa vadeli çalışmalar içinde dünyanın
en büyük endüstriyel gücü olan topluluğun bir öncelikler ve onların
finansmanını sağlayacak endüstriyel politikası yok. Geleceğini üzerinde inşa etmek
mecburiyetinde olduğu imajını bir kültürel finansman modeli ile destekleyen
güçlü bir stratejisi ve faaliyeti yok. Bu çok büyük ticari gücün eşitleri olan
Amerika ve Japonya gibi ticareti düzenleyici ve haksız her tür rekabeti
caydırıcı güçlü cezai tedbirleri ve kurumları
yok.  Bütün  bunlara
ilaveten  gittikçe  liberalleşen
topluluk  sistemi kendi varlığını koruyucu güçlü
tedbirlerle gelmediği için topluluk ülkelerini her geçen gün biraz daha
Amerikan ürünlerinin ve kültürünün hegemonyası altına sokmaktadır.
Tek bir para sistemi bir gün mümkün
olabilir mi?
 
Hedef
:
 
Ülkelerin
ekonomileri arasındaki yakınlaşma sayesinde 12 döviz arasındaki dalgalanmaları
asgariye indirmek, pariteleri geri dönülmez tarzda sabitleştirmek ve  tek bir para birimine geçişi kolaylaştırmak
için yola çıkmış ve bugün bunun tam aksi bir noktaya gelmiştir. Sistem bir
istikrar kazanma yerine tamamen çökme noktasındadır. Bunun en önemli
nedenlerinden birisi 5 yıldır kur farklarını giderme sorumluluğu zayıf paraların
sırtına yüklendiği için bu ülkeler sürekli olarak paralarını devalüe etmek
zorunluluğu ile karşı karşıya kalmışlardır. Bu o ülkelerde pek çok  politik sorunları beraberinde sürüklemiş ve
devalüasyonları; ülkelerin kamuoyu, mevcut hükümetlerin ekonomi politikalarının
başarısızlığı olarak algıladıkları için devalüasyon yapmak imkansız hale
gelmiştir. Hükümetler bu durumda asıl hedefin tam aksine faiz hadlerini
yükseltmek ve topluluğun ortak para sistemini terk etmek durumunda
kalmışlardır. İngiliz Sterlingi, İtalyan Lireti ve İspanyol Pesetası bugün
Avrupa para sisteminin (SME) dışındadır.
İki
Almanya’nın birleşmesi sistem için yine olumsuz sonuçlar doğurmuş, kendi
ekonomisini ayakta tutmak ve enflasyonu engellemek için tasarrufu korumak  amacıyla Almanya faiz hadlerini yükseltince
tüm dünyada Alman Markı değer kazanmış, bu sistemin içinde kalan diğer bütün
para birimleri devalüasyona gitmemek için kısa vadeli faiz nispetlerini
yükseltmek mecburiyetinde kalmışlardır.
A.
Pek çoğunda hala ekonomik açıdan çok olumsuz olan bir
durum devam etmekte olup, kısa vadeli faiz oranları uzun vadeli faiz
oranlarından daha yüksektir.
B.
Sistemin oturması için kaçınılmaz olan dalgalanma
limitlerinin daraltılarak sonunda sabitlenmesi yerine sistemin para birimleri
dalgalanma limitleri anormal boyutlarda arttırılmıştır.
Bugünlerde
tespit edilmiş olan Maastricht hedeflerine ekonomik ve parasal birliğe geçişin
üçüncü safhasına bir tek Luxemburg uymakta olup, 12 ülkeden pek çoğu bu
hedeflerden fevkalade uzaktır. En önemlisi tek bir para birimine geçiş için
yapılan uyum çalışmaları iki sebepten dolayı tamamen imkansız hale gelmiştir.
1.
Bu uyum çalışmaları beraberinde son derece oportünist
bir Pazar oluşturmakta ve topluluk dışı finans çevreleri büyük bir spekülatif
kazanç fırsatını sonuna kadar kullanılırken ayrıca büyük finansman güçleri
sistemi olumsuz şekilde hem  zorlamak hem
de başka yönlere çekmek imkanına sahip olmaktadırlar. O zaman geriye bir tek
çözüm yolu kalmaktadır o da uzun süreli bir uyum çalışması yerine bir gün
aniden ve
şok geçiş ve ECU’yü tek para birimi olarak ilan etmek.
2.
Fakat maalesef bu yol tamamen kapanmıştır. Çünkü 12
Ekim 1993 tarihinde Karlsruhe’de toplanan Alman Anayasa Mahkemesi tek para
birimine geçiş   izninin a
ncak
Alman Parlamentosu tarafından verilebileceği kararını almıştır. Yani  şok geçiş yok, süreli geçişte ise spekülasyonlar
dolayısı ile parasal dengeler ve uyum sağlama imkanı yok. Zaten şu günlerde
Avrupa Topluluğu gerek para birimi gerekse kısa vadeli faiz hadleri açısından
tamamen Alman Markına ve Alman Merkez Bankası’na endeksli duruma gelmiş
bulunuyorlar.
Tek
bir para biriminde durum bu merkezde politik açıdan gelişmeler ne durumda
kısaca bir de ona göz atalım. Dış politika ve güvenlik konularındaki ortak
kararlar artık ittifakla değil ekseriyetle alınabilecek ve bu kararları alma
yetkisini haiz topluluk Bakanlar Konseyi, Avrupa Komisyonu ve Avrupa
Parlamentosu’na nazaran çok daha büyük bir güç haline gelecek. Ama topluluğun
toplam nüfusunun üçte ikisine sahip beş büyük ülke iki küçük ülkenin oyunu
alamadan bir karar veremeyecek. Bu politikalar ayrıca ortak dış politika,
kültürel politika veya Avrupa ortak göç kuralları  gibi politikalar olacak. Ayrıca aynı Karlsuhe
Mahkemesi Alman Parlamentosu’nun ve hükümetin bağımsızlığını tehdit edici
nitelikte alınacak hiçbir topluluk kararının Almanya toprakları üzerinde uygulanamayacağı
kararını almış bulunuyor. O zaman nerede ekseriyet kararı prensibi, nerede
federasyon anlayışı.
 
DOĞUSU
VE BATISI İLE AVRUPA’NIN GELECEĞİNİ ASLINDA NELER BEKLİYOR?
A.
Tehlikeler ve ihtilaf alanları ve türleri
B.
Buna engel olmak için alınması gereken tedbirler
  C.
Bu tedbirleri gerçekleştirmek için ihtiyaç olan şey
para ve batının bu alandaki durumu ve tutumu.
 
İhtilaflar 3 kademede
olacaktır.
1.
Önce kabile türü
ihtilaf ve çatışmalar
: Şu anda, Moldavya’da, Bosna’da, Azerbaycan’da
yaşanan bu tür çatışmalar çok yakında Arnavutluk, Makedonya ve Bulgaristan’da başlayabilir.
2.
Devletler arası
çatışmalar ve harpler
: Bunlar 600 yıldır halledilememiş ihtilaflar ve
hudut sorunlarından kaynaklanabilir ve örneğin Polonya ile Litvanya,
Macaristan  ile Slovakya, Letonya ile
Estonya, Rusya ile Ukrayna ilk olasılıklardır.
3.
Bloklar arası
çatışma ve harpler:
Başta Balkanlar olmak üzere Yunanistan ile Makedonya,
Türkiye’de bir siyasi iktidar değişikliği sonunda Türkiye ile Ermenistan ve
nihayet Polonya veya Ukrayna’nın kontrolü ihtilafı ile Rusya ile Almanya
beraberinde pek çok ülkeyi sürükleyerek büyük bloklar arası harplere sebep
olabilir. Bu duruma gelmemek için Doğu Bloku ülkelerinde önce ana hatları ile
hudutlar ihtilafını çözen ve bilahare de teminat altına alan ordu, hukuk, polis
organizasyonu ve ahenkli çalışması, bunun içinde demokrasinin mutlak egemen
hale gelmesi gerekir. Bu ise çok uzun bir süreç gerektirmektedir. Fransa’da
örneğin bu geçiş tam bir asır almıştır.
Burada yine büyük bir çelişki
ile karşı k
arşıyayız.
Zira hem demokrasi hem de serbest piyasa kuralarının tam manası ile kurulması
imkansız denecek kadar zordur.
Bir
şok tedavisi beraberinde demokratik sistemin yerine otoriter rejimler özlemini
getirmektedir. Doğu Bloku ülkelerinin liberal ekonomi, serbest piyasa ve
demokrasi gibi batı normlarına ulaşıp uzun yılların köklü birikmiş
sorunlarından soyutlanması için sırası ile ve özellikle bu sıra içinde alınması
gereken tedbirler nelerdir.
Birinci
Hedef:
Acilen
vergi reformunu gerçekleştirmektir. Vergilerin mükellefler tarafından
ödenmemesi ve çok sınırlı tahsil edilen fonların mahalli idarelerce merkez
fonlara yatırılmaması sonucu toplum hizmetlerini örgütlemek ve en acil olan
etkin ve güçlü bir polis teşkilatlarını kurmak mümkün olamamakta bu
sebeplerden  ötürü mafya kuruluşları ile
etkin bir mücadele mümkün olamamaktadır. Ayrıca etkin bir  vergi sistemi olmayınca enflasyona karşı
mücadele imkansızlaşmakta bu da demokrasiyi olumsuz yönde etkilemektedir.
İkinci
Hedef:
Ekonominin
verimliliği esasına bağlı bir para birimi ve sistemi kurmak ve bunu bağımsız
bir Merkez Bankası kanalıyla yönetmek olmalıdır. Tabii bu para biriminin en
kısa sürede konvertibl hale gelmesi de şarttır.
Üçüncü
Hedef:
Bankacılık
sistemini modernize etmek, bankaları aşırı borçlarından arındırmak ve
kadrolarını ehil ve müteşebbisi teşvik eden elemanlar ile takviye etmek
gerekmektedir.
Dördüncü
Hedef:
Fiyatların
serbest bırakılması olmalıdır. Bilhassa sanayi ürünleri ve enerjinin
fiyatlarını serbest bırakmak müesseseleri daha etkin kılmak için şarttır.
Beşinci
Hedef:
Bir
sosyal koruma sistemi getirmek ve işsizliğe karşı – emeklilik, hastalık ve
tedavi, sosyal konutlar inşası için gerekli müesseseleri süratle hayata
geçirmek gerekir.
Altıncı
Hedef:
Tarım
ve agro endüstri alanlarını süratle yeniden yapılandırmak olmalıdır. Bir toprak
reformu ve özelleştirmesi, ziraatın mekanizasyonu, piyasa ve fiyatların
düzenlemesi, ithalatın kontrol altına alınması ve özel bir tarım kredi sistemi
getirilmesi gerekir.
Yedinci
Hedef:
Mevcut
sanayi kuruluşlarının yeniden elden
geçirilmesi, modernizasyon ve rehabilitasyonu, büyük tekellerin
parçalanması, rekabet ortamının yaratılması, alt yükleniciler ile üretim
yapanların ayrı kuruluşlar olmamasının sağlanması. Sonra bu kuruluşları ticari
birer kuruluş haline getirmek ve sağlıklı finansman yapısına kavuşturmak her
birinin makul bir öz sermayesinin olmasını sağlamak ve bu kuruluşların normal
ticari ilişkilerden doğan borç/alacak ilişkisi dışında birbirlerine finansman sağlanmasını
engellemek gerekir.
Sekizinci
Hedef:
Karlı
duruma gelen bu kuruluşların mutlak surette ister açık arttırma ister finans
kuruluşları kanalıyla (hisse satışı) özelleştirilmesi olmalıdır. Böyle bir
programı uygulamak çok karmaşık reformların gerçekleşmesi ile ancak mümkün
olacaktır. Kurumlar, kanunlar ve kanunların uygulanmasını sağlayacak  mekanizmalar
gerekecektir. Devletin bir sanayi politikası ve programı ile birlikte bir çevre
programı olması, ayrıca şehirlerin yenilenmesi, alt yapılarının yeniden ele
alınmasını, sendikalar, dernekler, odalar ve birlikler gibi ara kurumların
süratle ve çalışır tarzda oluşturulması ve bunların her türlü diyoloğa açık
olmalarının sağlanması gerekir.
O
durumda dahi ve halkın mutlak desteği ile bu program kararlı ve tutarlı bir
şekilde uygulansa dahi başarısı için asgari 20 yıla ve çok pek çok dış destek
ve kısaca  PARAya ihtiyaç vardır.
Peki
bu yeniden yapılanma sürecinde batı dünyası Doğu Bloku Ülkelerine yardım ediyor
mu? En azından vaad ettiği mali destek ve yardımı sağlıyor mu?
Önce şunu açıkça
belirtmekte yarar var, batının yardım etmesi kesinlikle kendi çıkarınadır.
Hudutları çok yakın yüz milyonlarca nüfusu olan bir tüketim toplumu yaratılmış
olacaktır. Aksi bir davranış ise kendine hasım hatta düşman komşular yaratmak
demektir. Bu konuda en güzel örnek Marshall planıdır. 1940’lı yılların sonunda
Amerika ekonomileri yerle bir olan 16 Batı Avrupa ülkesine 3 yıl boyunca 12,4
milyar dolarlık bir yardım sağladı. O yıllarda bu Amerikan ekonomisinin toplam
milli gelirinin yüzde 1,3’ünü teşkil ediyordu. Marshall yardımı rakamını
bugünün ekonomik değerlerine göre bir güncelleştirmeye tabi tutarsak sadece
enflasyonu dikkate almak, nüfus adedine göre şahıs başına aynı eşit miktarda
yardım yapmak, ülkelerin gayri safi milli gelirini esas almak veya yardım
edenin gayri safi gelirine göre aynı nispetleri uygulamak gibi çok değişik
değerlendirme yöntemleri ile asgari 16,5 azami ise 136 milyar dolarlık bir
rakam ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birinci yaklaşık Avrupa Kalkınma ve Yatırım
Bankası için düşünülen sermaye miktarı diğeri ise batı ülkelerinin bugüne kadar
Doğu Bloku Ülkelerine vaad edip yerine getirmediği rakamlara eşdeğerdir.
Peki
aslında doğunun ekonomisini batı ile uyumlu bir seviyeye getirmesi için ne
kadar bir maddi kaynak gereklidir.
Tabii ki bir ikinci dünya
harbi sonrası durumu ile bugün içinde bulunduğumuz durum çok farklıdır. Harp
sonrası yardım edilen ülkeler demokratik gelenekleri ve ticari alt yapıları
mevcut kafa yapıları dahil süratle yeniden konvertibl bir para birimi ve dış
ticarete dönük bir liberal ekonomiyi özümsemeye hazır bir yapıydı. Bugün karşı
karşıya bulunduğumuz Doğu Bloku’nda dışa açılma ve açıklarının finansmanı
dışında çok büyük alt yapı yatırımları, risk sermayesi ve eğitim alanlarında
büyük ilave harcamalara ihtiyaç vardır. Doğu Bloku’nda bir tek Doğu Almanya çok
şanslı bir statüden yararlandığı için bir çıkış şansına sahip görünmektedir.
Nitekim çok kısa bir sürede 84 çok büyük Doğu Alman üretim merkezi ile 12.000
adet küçük ve orta boy işletme birer şirkete dönüşmüş ve özelleştirilmiştir.
Buradan elde edilen özelleştirme geliri 30 milyar mark iken bu
kuruluşların  net borçları 180 milyar marktır
ve silinmiştir. Rekabet
gücü kazanmaları için ise ayrıca, 250 milyar marklık bir yatarım
gerekecektir. Almanya’nın Doğu Almanya
entegrasyonu için bütçesinden harcadığı para kişi başına yıllı 9.000
marktır. Bu aynen tüm Doğu Bloku nüfusu için uygulansaydı (414 milyon kişi) her
yıl ortalama 2 milyar dolarlık bir sübvansiyon gerekecekti. Bunun imkansız
olduğu aşikardır. Avrupa Ekonomik Topluluğu uzmanlarının bir hesabına göre
Avrupa’nın doğusu ile batısını sermaye verimliliği açısından eşitlemek için
yapılması gereken yatırım 20 yıl boyunca 2 trilyon dolar gerektirecektir. IMF
ise doğunun asgari ihtiyacının 5 yıl süre ile her yıl 90 milyar dolar olduğunu
hesaplamakta ve asgari
450 milyar doların
minimum bir zorunluluk            olduğunu       ileri     sürmektedir.  Bütün bu       tespitler          yaklaşı
olup tam bilimsellikten uzaktır.
Aslında fonksiyonları birbirinden ayırarak olaya bakmak gerekir.
YATIRIM
ALANLARI, İHTİYAÇLAR VE UYGULAMADAKİ ACI GERÇEKLER
A.
Birinci yatırım
alanı: Rantabl yatırım alanlarının finansmanıdır.
Bu
konuda hiçbir sorun yoktur.
1.
Uluslararası finans kuruluşları para değil proje
bulmakta zorlanıyorlar, şu ana kadar 30 milyar dolar, yollar, telefon ve çevre
ile ilgili konularda tahsis edilmiştir.
2.
Özel sektörün yatırımlarının finansmanı ile sağlanan
kaynaklar. Bunları  da kendi içerisinde
4’e ayırmak gerekir.
1.1.      Tüketim    pazara   belli   markaların    savaşı   sonuca,    alkolsüz   içkiler,
şekerleme ve
çukulata, sabun ve deterjan, tütün ve kahve yatırımları.
2.2.                            Tabelasını         bulundurmak                    stratejisi    uluslararası     restoran                      zincirleri,
bankalar, denetleme kuruluşları ve danışmanlık firmaları.
3.3.      Reexport amacı ile ucuz üretim.
Otomotiv, cam,
çimento ve petrokimya sanayileri
4.4.      Monopolcü Kuruluşlar
Nakliye,
telekomünikasyon ve enerji kuruluşları
Bu
grupların hepsi de sabır ve özveri isteyen, başarı şansları yüzde yirmiyi
geçmeyen ve daha işin başından kısa vadede bir kar beklentisi olmayan
girişimlerdir. Romanya’da bir ticari bankayı Amerikan sermayesi ile kurmak için
sadece etüt süresi 2 yıl almıştır. İlk yıllarda bilhassa Savunma Sanayi
Tesisleri başta olmak üzere pek çok rekabet ve karlılık gücü olacağına inanılan
kuruluşa yabancı firmaların hücumu bir süre sonra büyük bir hayal kırıklığına
dönüşmüştür. Bugün yüzde doksanının geldiği nokta mevcut bir tesisi rehabilite
etmeye çalışmak yerine sıfırdan yeni bir tesisi yepyeni kadrolar ile kurmanın
çok daha gerçekçi ve verimli olduğu şeklindedir. Netice olarak rantabl
yatırımlar alanında başı turizm ve enerji yatırımları çekmektedir.
B.
İkinci yatırım
alanı insan gücü eğitimi, politik, sosyal ve idari kurumların batı normlarından
yeniden tesisidir.
Bu alandaki başarı birinci alandaki aktivite ve başarı
oranını arttıracaktır. Bu alanda Phare ve Tacis gibi tek pek çok büyük program
ağır ve başarısız bir şekilde yürütülmektedir. Batı bu alanda vaad ettiği
kaynakların sadece beşte birini harekete geçirmiş olup, Macaristan ve Polonya
ve Doğu Bloku Ülkelerine nazaran iltimaslı durumdadır.
C.
Üçüncü ihtiyaç
alanı risk sermayesi veya düşük faizli krediler ile kısa vadede rantabl olmayan
ihtiyaçların finansmanı.
Örneğin:
1.
Kara ve demir yollarının ticari mal akışını
sağlayacak
modernizasyona kavuşmasının asgari finansal ihtiyacı
60 milyar dolar civarındadır.
2.
Özelleştirme öncesi Ağır
Sanayi
yatırımlarının yeniden yapılandırılması yine özel sektör tarafından
finansmanı çok riskli olduğu için mümkün görünmemektedir. Bir tek Rusya’nın
Savunma Sanayii yatırımlarının finansman ihtiyacı asgari 200 milyar dolar ile
500 milyar dolar arasındadır. Aynı şekilde yeniden yapılanma zorunluluğunda
olan Slovakya Demir Çelik Endüstrisi, Azerbaycan Petrol Endüstrisi, Polonya
Gemi Endüstrisi, Ukrayna Makine Teçhizat Endüstrisi ilave edildiğinde ortaya
Rusya’nın 2 katı bir ihtiyaç rakamı çıkmaktadır.
3.
Küçük
işletmelerin risk
sermayesi yolu ile kuruluşlarını teşvik etmek ve yaşamlarını
sürdürmeleri için asgari bir süre destek olmak. (bu alanda Batı Avrupa Yatırım
Bankası kanalıyla 300 milyon dolar vaad etmiş fakat bu vaadini diğer pek çok
vaad gibi yerine getirmemiştir.)
4.
Çevre ve ekoloji alanındaki zaruri yatırımlara gelince
yalnız Doğ Bloku’nun son derece riskli 16 nükleer santralinin derhal
kapatılması ve diğer 44 tanesinde ise asgari bir güvenlik seviyesini sağlamak
için minimum 21 milyar dolar gerekli olup, bunun 7 milyar dolarlık kısmının
derhal
harcanmaması
ve gerekli süper acil tedbirlerin alınmaması bir insanlık cinayetidir.
D.
Dördüncü ihtiyaç
alanı: Ödemeler dengesini sağlamak için verilen krediler.
Batının doğuya yaptığı ihracatın
ödeme garantisi demek olan bu kredi aynı zamanda bu ülkelerin dış ticaretini
yapılandırmak için gereken en acil kredi türüdür. 1990 yılından beri yaklaşık
30 milyar dolarlık bir finansman sağlanmış fakat bu bir ihracat artışı
doğurmadığı için bu ülkelerin dış borçlarını arttırmaktan başka bir etkisi olmamıştır.
E.
Beşinci ihtiyaç
alanı: Batı pazarlarını Doğu Bloku ürünlerine açmak.
En önemli ve en zor hedef olup ancak
gerçekleşmesi ile Batı ve Doğu Bloku entegrasyonu sağlanacaktır. Yatırımlar
artacak, banka finans sistemleri gelişecek, dış yardım ihtiyaçları azalacaktır.
Bu kadar açık ve basit bir konuda dahi batı çifte standart kullanmakta satın
alma yerine nasıl ihraç ederim’i aramaktadır. Doğu Bloku Ülkelerinde içki ve
sigara reklamları ile bu ülkelerin gelişme ve kalkınmasına en küçük katkısı
dahi olmayacak bu malları satmaktadır. Avrupa Topluluğu bugün dahi bu
ülkelerden aldığından fazlasını satmaktadır. (1992 A.T. Doğu Blokuna dış
ticaret fazlası 2,5 milyar dolar)
OECD’nin
pek çok üyesi sözde Doğu Bloku Ülkelerine gümrük ve tarife pozisyonlarında
genel tercihli cazip ortamlar yaratmış gibi gözükse de aslında bu da batı
tarafından sinsice ve çifte standart esaslarında kotalar, kontenjanlar,
limitler, sağlık kontrolleri gibi pek çok duvar ile engellenmektedir. Doğunun
ihraç avantajı olan, tekstil, alüminyum, demir çelik, petrokimya ve zirai ürünlerinin
bu ülkelere ulaşma şansı son derece tahditlidir. Buna ilaveten insan gücünün
göçü konusunda da batı bu ülkelere Helsinki Sözleşmesi’nden sonra ve tam aksine
olarak, daha da sıkı engellemeler getirmiş olup, iş gücünün
serbest dolaşımı değil,
kısmi göçü bile son
derece sıkı tedbirlerle engellenmektedir. İş gücü ve malların serbest
sirkülasyonunun sürekli engellendiği bir ortamda devamlı demokrasi ve liberal
ekonomiden bahseden doğunun yeniden yapılanıp batı ile entegre olacağını ümit
eden bir batı en azından gülünç olmaktadır.
Avrupa
Topluluğu’nun Çekler, Slovaklar, Macarlar ve Polonyalılar ile bir geçiş dönemi
anlaşması imzalaması onlara hiçbir ekstra avantaj getirmediği gibi örneğin
Çeklerin ekonomisine çok olumlu katkıda bulunacak demir çelik ihracatı dahi
topluluk tarafından engellenmektedir. Bahis konusu miktarlar ise topluluk
pazarının sadece yüzde birlik ihtiyacından ibarettir. Avrupa topluluğu bir
Baltık ülkesine ananas ve muz ihraç kotalarını arttırabileceğin fakat diğer
zirai ürünleri için bir şey yapamayacağını resmen bildirmiştir.
Bulgaristan,
Arnavutluk ve Romanya’ya çok daha katı ithalat rejimi uygulanmakta  olup Bulgarlar ile 1993 Mart ayında imzalanan
anlama halen hayata geçirilememiştir. Bütün bunlara mukabil Doğu Bloku Ülkeleri
OECD ülkelerinden ithalat için gümrük tarife pozisyonlarını asgariye
indirmekte, hudutlarını açmakta ve yabancı sermaye yatırımları için son derece
cazip ve avantajlı yasaları birbiri ardına hayata geçirmektedir.
Batının
Avrupa kıtasının doğu yarısına yardımcı olduğunu düşünmek dahi büyük bir iki
yüzlülüktür.
O ülkeleri özelleştirme yasalarını çıkartmaya teşvik etmek ve
daha da liberal bir ekonomiye yönlendirmek, şayet beraberinde gerekli ekonomik
ve ekolojik yardımları getirmeyecekse sadece çifte standart değil, aynı zamanda
bilgisizlik ve uzun vadeli düşünme yeteneğinden bütünü ile yoksunluktur. Çünkü
bu ülkeler ekonomik açıdan başarılı olamadıkları takdirde daha da artacak olan
sosyal sorunları ile, çevre sorunları ile, açlık sorunları ile batının başına
(korkunç bir göç, ihtilaf, çatışma ve ekolojik felaketler zinciri ile bu
günleri herkese çok pek çok aratacak) sorunlar getireceklerdir. O zaman Batı
Ülkeleri kendi politik tercihleri ile bu ürünlerin bazılarına farklı
davranışlar içine girecekler ve bugün zaten lafta olan birlik o zaman artık
lafta bile mümkün olamayacaktır.
Doğu
Bloku Ülkeleri ve yöneticileri batının bu iki yüzlü davranışı karşısında büyük
bir hayal kırıklığı içindedirler, ekonomik durgunluk, işsizlik, eşitsizlik,
çevre ve sosyal sorunlarının bilinci içinde geçmişi bir nostalji ile
hatırlamakta ve pek çoğu samimi olarak “hayatımın en mutlu yılları hapiste
geçirip hürriyeti özlediğim ve beklediğim yıllarmış, zira o yıllarda hiç
olmazsa ümidim vardı, şimdi ise o bile yok” demektedirler.
SONUÇ
Dünyanın
bloklar halinde yapılandığı ve birbiri ile çeşitli kanallar ile entegre olduğu
bir ortamda Avrupa ne olduğunu, kimlere ve nasıl bir geleceği inşa edeceğini
artık bilmek zorundadır. Topraklı üzerinde savaşa engel olamadığı takdirde bir
bütünlüğe ve bir kimliğe kavuşması olanaksızdır. Şu andaki iktidarsızlığını
uzun bir süredir Bosna trajedisi belgelemektedir. Bu savaşı engelleyememesi
Avrupa Topluluğu açısından çok utanç verici olduğu gibi, bir Avrupa ortak
kimliğinin de ne kadar hayal olduğunun üzücü kanıtıdır. Daha önce de
değindiğimiz gibi Avrupa’nın önündeki çeşitli alternatiflerin, pek çok da
mahzur ve engelleri vardır.
En
basit, tabii ve gerçekleşme olasılığı varmış gibi gözüken Avrupa Federal
Birliği
olup Maastricht hedeflerine önce oluşmak şu anda Avrupa
Topluluğu’nun amacı gibi gözükse bile bir süredir topluluk üyeleri için gerek
gerçekçiliğini gerekse cazibesini kaybetmiştir. Bunun en büyük sebebi Doğu
Bloku’nun dağılması ve bundan dolayı 12’lerin bir kısmının federalizmden önce
genişlemeyi tercih eder olmalarıdır. 12’ler dışındaki ülkelerde bu topluluğa
bir an önce katılmak için bir dış baskı oluşturmaktadırlar. Nihayet gerek
Amerika gerekse Rusya bu Federal Birliğin kurulmasına karşıdır. Öyleyse
12’lerin Maastricht’e imzaladıkları sözleşmeyi ölü fikirler raflarına kaldırmak
gerekmektedir.
O
zaman gündeme ikinci olasılık olarak konfederal bir Avrupa Birliği gelmektedir.
Nitekim 12’lerin hiçbirisi Maastrict’in fiyaskosunu itiraf etmese de bir yandan
yakın komşuları yönünde genişlemek ve daha büyük bir pazar yaratmak yönünde
süratle ilerlemektedir. Görünürdeki hedef önce Kuzey Ülkelerine dönüp hala
istekliyseler ve Güney onları reddetmezse topluluğa katılmalarını sağlamaktır.
Sonra sırası ile Baltık Ülkeleri, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya,
Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Slovenya ve Ukrayna’yı topluluk ülkelerine
ilave etmek planlanmaktadır. Nihayet o zaman (asrın sonundan önce olmamak
koşulu ile) bu 20-22 arası ülke birlikte Rusya ve Türkiye’nin tam üye mi yoksa
ortak statüsünde mi devam etmesine karar vereceklerdir. Bu gelişmenin de
aslında bu yönde çok fazla şansı mevcut değildir. Zira küçük ülkelerin
büyüklere göre yaptırım gücü son derece artacak toplam nüfusun sadece yüzde
10’unu temsil edecek 8 ülke diğer %90’ı temsil eden ülkelerin her türlü karar
ve icraatını engelleyebilecektir kaldı ki asıl daha büyük engel bu tür bir
yapıda Almanya’nın ulaşacağı statüdür. Ortak bir para birimi olmadığı için Alman
markı hakim para birimi haline gelecektir. (Bugün dahi Avrupa Topluluğu iç
ticaretinin dörtte üçü mark ile yapılmakta olup, Almanya tek başına toplam
üretimin yüzde 40’ını gerçekleştirmektedir.) Almanya; mark değer kazandıkça
büyük zararlara uğrayacak olan tarım üreticilerinin bu zararlarının Brüksel
tarafından karşılanmasını isteyecek, bugün dahi olduğu şekilde Amerika ile
ikili özel ekonomik anlaşmalara girecek, gücü arttıkça kendi finans
politikalarını, bilahare ekonomik, sosyal ve güvenlik politikalarını topluluğun
diğer ülkelerine dikte edecek, Kuzey Avrupa Ülkeleri ile Ukrayna sayesinde
nükleer bir güce kavuştuktan sonra kendi yakın komşuları ve yakın tesir
alanları ile bir Federal Avrupa Topluluğu oluşturacaktır ne İngiltere ne de
Fransa, İtalya ve İspanya Bloğu buna razı olamaz ancak İngiltere bir süre asıl
amacı olan Euro/Atlantik Birliği’ne ulaşmasına hizmet edeceği için Konfederal
Avrupa Birliği’ne karşı çıkmayacaktır.
Aslında
Anglo Saxone’ların ideali Avrupa Birliği’nin Kuzey Amerika ile bütünleşmesi
yönündedir, bunun için de politik açıdan NATO’nun ekonomik bir birliğe
dönüşürken ortak savunma niteliğini de korumaya devam etmesi yeterli olacaktır.
Politik açıdan Euro/Atlantik Birliği Amerika’nın Avrupa üzerindeki
egemenliğinin bir kamuflajından başka bir şey değildir. Mevcut kültürel
egemenlik ekonomik olarak da pekişecektir. Doğu Bloku Ülkeleri’nin NATO’ya
güvenlik işbirliği dahil katılmaları ise bu topluluğu sanki Rusya’ya ve
Japonya’ya karşı bir birlik durumuna sokacaktır ki bilhassa Rusya çok haklı bir
klostrofobi ile bu birliğe şiddetle karşı çıkacaktır. Alman markını dolara
tercih eden ekonomik güçler Amerika’ya karşı korunmasını kaybettiği anda
varlığını sürdürmesi imkansız olacak pek çok sanayi ve zirai kesim bu olasılığa
da şiddetle  karşı çıkacaktır.
O
zaman geriye ne kalıyor? 1947 yılında Churchill’in gibi “dünya güvenliği
Avrupa’da hiçbir milletin dışında kalmadığı bir birliği gerektirmektedir.”
Kıta
Birliği:
Avrupa’yı
bir Hıristiyanlar kulübü olarak kabul etmeyen ve hudutları olmayan bir satıh
olarak mütalaa edilen bir Avrupa kıtası. İrlanda’dan Türkiye’ye, Portekiz’den
Rusya’ya, Arnavutluk’tan İsveç’e kadar bir kıta birliği. Bunun için Avrupa
Topluluğu’nu dağıtmak asla gerekmez, topluluk bu Kıta Birliği’ne mevcut yapısı
ile tek bir devlet gibi entegre olur ve aynı zamanda kendi iç yapısındaki
federasyon hedefini gerçekleştirir. Maastricht Kıta Birliği’ne üye Avrupa
Topluluğu federasyonu içinde realize edilir, hatta bu arada Fransa, İtalya ve
İspanya yanlarına Tunus, Cezayir ve Fas’ı alarak ayrı bir Akdeniz Ekonomik
Birliği oluşturabilirler ve de kendilerini büyük ölçüde tehdit eden bu
ülkelerin kısa sürede muhtemel baskılarından korunmuş  olurlar. Aslında Avrupa’nın pek çok ülkesi ve
Anglo Saxone’lar Euro/Atlantik Birliği’ni, Alanlar Avrupa Birliği’ni,
Fransızlar ise dış görünüşte Avrupa Federasyonu’nu ama kendi içinde bir Akdeniz
Birliği’ni düşlemektedir.
Bugün
Avrupa Topluluğu’nun (12’ler) bir ortak tercihi yoktur. Ciddi bir şekilde
oturup tartışmış dahi değillerdir,
projeleri pek çok çelişkili
ihtirastan oluşan kördüğüm bir yumak gibidir. Maastricht Anlaşması’nı
uygulamak, Kuzey Ülkelerine doğru genişlemek, Orta Avrupa Ülkelerine yardım
etmek, Balkanlar’da sulhu sağlamak, Rusya’yı Avrupa’dan tecrit etmemek, Amerika’dan
kopmamak, Güneye açılmak, yeni istihdam alanları yaratmak, Avrupa seviyesinde
bir yeni demokrasi yaratmak,  ülkelerin
farklarını korumak arzu edilen iyi ve güzel hedefler ama birbiri ile uyumlu
değil, en azından öncelikleri dikkatli bir hiyerarşiye bağlanıp, organize ve
senkronize edilmeye muhtaç hedefler. Avrupa Topluluğu ise böyle bir çalışmanın
çok ama çok uzağındadır.
 ————————————
 

 

Özel
Not:
4-5 Aralık
1994 tarihinde Türkiye’yi ziyaret eden Sn. Raymond Barre “ben 2 dönem Fransa’da
başbakanlık yapıp uzun süre Brüksel’de bulundum, sayısız Avrupa Topluluğu
toplantısına katıldım. Avrupa Topluluğu açısından hiçbir zaman Türkiye’nin
üyeliği diye bir tek kelime dahi bahis konusu olmamıştır. Böyle bir konu Avrupa
Topluluğu’nun gündeminde mevcut değildir. Türkiye Avrupa Gümrük Birliği’ne
girebilir, Avrupa Savunma Birliği’ne girebilir ama Avrupa Topluluğu’na giremez.
Bir ülkeye yapılacak en büyük kötülük onu gerçek dışı vaadler ile oyalamak
olur”  demiştir.
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: