BAŞBUĞ – ERCAN ÇİTLİOĞLU

BAŞBUĞ

İlker Başbuğ 29 Nisan 1943’te Afyon ilinde dünyaya gelmiştir. İlker Başbuğ babasının ikinci eşi Makbule Hanım’ın ilk oğludur. Annesi Makbule hanım suyun öteki yanından Makedonya’dan göç ile gelen güzel ve alımlı bir bayandır.İlköğretimini Afyonkarahisar’da bulunan Cumhuriyet İlkokulunda tamamlamıştır.Babası İlker 7 yaşındayken ince hastalık durulan veremden vefat etmiştir.İlker Başbuğ 1957 yılında Kuleli Asker lisesini kazanarak askerliğe ilk adımı atmıştır.İlk görev yeri 2. Zırhlı Tugay Kartal Maltepe dır ve ardından da şark görevi Iğdır ilinin  Suvaran ilçesinde yapmıştır.Sevil Hanım (eşi)ile 1968 yılında evlenmiştir.1971 yılında Harp Akademisi sınavını kazanmıştır.Harp Akademisini birincilikle bitirip Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ten ödül almıştır.1974 yılında Kıbrıs Harekatından sonra 1975 yılında kara harp okulunda öğretmen olarak görev yapmıştır.12 Eylül yıllarında akademideki son yılıydı ve 12 Eylül patlak verince Trabzon’a gönderildi (12 Eylül darbesi kelimesi kullanılmıyor (durumu,olayı) olarak bahsediliyor. İlk yurtdışı görevine 1982 yılında Belçika’ydı ve burada binbaşı görevindeyken önce yarbay ve daha sonra albay rütbelerini takıp 1984’e kadar orada kalmış.1985’te ülkeye döndü ve oğlu doğdu.

1989 yılında Tuğgeneral oldu. 25 Ağustos 2006 Kara Kuvvetleri Komutanlığı devir teslim töreni, yapılan konuşmanın içeriğinde teröristler ile mücadelede operasyonlar, teröristlerin ve etnik grupların siyasi alanda gösterdikleri ilerleme ve Kerkük sorununu, sert bir dille ifade ettiği için ve siyasilere gönderilen mesaj mı sorusu uyandıran sert bir dille konuştu. Ertesi gün yazılan köşe yazılarında beklenen komutan geldi gibi ifadeler kullanan gazeteciler yazılarını yazmışlardı. Yeniçağ, Bugün, Star, Zaman gibi gazetelerin devir teslim töreninden sonraki gün çıkan gazetelerde yazılan köşe yazılarına hitaben Ercan Çitlioğlu ‘nun köşe yazılarına vermiş olduğu cevaplar yer alıyor. İlker Başbuğ ‘ a göre ABD’nin öncülüğünü yaptığı ülkeler Kuzey Afrika ve Ortadoğu projesi ile ilgili görüşlerinde, Ortadoğu’nun halen terörün hüküm sürdüğü ve merkezinin bura olduğunu, bunun nedeninin ise demokratikleşme konusunda yol alamadıklarını savunmaktadırlar. Bu projenin ikinci temel amacı ise bölgedeki enerji kaynaklarının işletilmesi ve enerji ulaştırma hatlarıyla ilgili güvenliğin sağlanması konusudur. Amerika Birleşik Devletleri ile birçok konuda menfaat ilişkilerimizin olduğu doğrudur. Ancak PKK konusunda düşüncelerimizin birleşmesi biraz zaman alacaktır diye açıklamaktadır. İlker Başbuğ devletin PKK konusunda yapacağı görevleri şöyle sıralamaktadır. Katılımı engellemek, örgüt tarafından yapılan propagandanın önünü almaktır.

            İlker Başbuğ’un gözünden terörle mücadelenin esaslarını şu şekilde sıralayabiliriz. Mücadelenin toplumun ve devletin birleşerek, kararlı ve koordineli bir şekilde yapılması, mücadelenin en önemli hedefinin terör örgütü nün hayal kırıklığına uğratılarak tüm heveslerinin yok edilmesi olduğudur.

            Terörle mücadelenin önemi kadar  zorluğundan da bahseden İlker Başbuğ yasalarda  5442 sayılı İl İdaresi Kanunu adı altında yer alan tüm yetkinin Valilere  verildiğinden de birazcık hoşnut değildir. Başbuğ’a göre örgüte  geçen elemanların çoğunun  eğitimsizlik ve işsizlik ile alakalı oluğunu düşünmektedir ve bu eksikliklere  bir an önce çözüm  bulunması gerektiğini söylemektedir.İki çeşit harekat vardır bunlar iç güvenlik harekatı ve klasik harekattır.Anlaşılacağı üzere iç güvenlik harekatı terörist ile yapılan mücadeledir.Nitekim bu harekatta  denge ve zaman mefhumu  yoktur.Klasik harekat ise devletler arsında geçer  ve savaş uzun sürerken bitirmek zordur.Klasik harekat aynı kuvvetler arasında geçer ve kuvvetler arasında bir güç eşitliği vardır.. Bu özelliklere örnek olarak ta İsrail ‘in Lübnan da Hizbullah terör örgütünü bitirememesi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Irakta terör ve direniş hareketini ve bitirememesi verilmektedir. İlker Başbuğ teröre karşı etkili bir mücadele etmek ve mücadele süresini kısaltabilmek için dört temel alanda eş zamanlı bir uygulamanın zorunlu olduğunu vurgulamaktadır. Bu temel alanları güvenlik, ekonomi, sosyo kültürel ve psikolojik olarak tanımlamaktadır. Başbuğ direk Başbakanlığa bağlı, terörle mücadele anlamında devlet kurumlarıyla  iletişim sağlayan ve  üst düzeyde bir planlama yapacak  örgüte ihtiyaç olduğunu konuşmalarında vurgulamaktadır.İlker Başbuğ’un olduğu kadar  tüm medya tarafından da kabul edilen bir gerçekte  terör örgütü mensuplarının eğitimsiz  ve fakir ailelerin çocukları olduğu gerçeğidir.Kuzey Iraktaki örgüt kamplarından söz eden  Başbuğ Türkiye’nin bulunan şartlarda tek başına  Iraktaki gelişmelere yön verebilecek güce sahip olmadığı söylenebilir;ancak  Türkiye’nin gelişmeleri engelleyebilecek bir güce de sahip olmadığı söylenemez’ demiştir.Ulus devleti ve  Üniter devlet  ile ilgili açıklamada bulunan Başbuğ üniter devletin  önemini vurgulamaktadır.Üniter (tek) devlet  ilkesinin yasama ,yürütme ve yargı organlarının ayrı olduğunu da  vurgulamadan  geçmemiştir.Ulus devletinin en önemli özelliğini dil birliğine dayalı olarak ’ulusal kültür’ olduğu sonucuna varmıştır ve buna örnek olarak ta  Atatürk ‘ün onuncu yıl nutkunda  söylediği ‘ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkaracağız’ sözünü örnek vermiştir.

            Orgeneral Yaşar BÜYÜKANIT‘in, ‘dünyanın hiç bir ülkesi yoktur ki terör örgütü cezaevinden yönetilsin’ şeklindeki ifadesini Orgeneral İlker BAŞBUĞ desteklercesine açıklamalarda bulunmuştur. Bu açıklamada terörist başının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine iki tane başvurusu vardır. Bunlardan biri 1999 yılında diğeri 2003 yılındadır. Bu başvuruların sadece zaman kazanmak olduğunu ve sonunun gelmeyeceğini ifade etmektedir. Terörist başının AİHM ‘e yapmış olduğu bu başvurular onun savunması için avukatları ile görüşmesine yasal zemin hazırlamaktadır. Türkiye’nin AİHM‘e üye bir devlet olmasından dolayı bu görüşme engellenememekte ve terör örgütü hapishaneden yönetilmektedir. İlker Başbuğ bunun yanında Adalet bakanlığına kızmakta ve avukatlar hakkında avukatlığını kötüye kullanmaktan birçok soruşturma olduğunu fakat bunların bakanlıkça görüşülmediğini söylemektedir. Soruşturma açılan avukat isimlerinin üç sayfayı geçtiğini vurguluyor.

Kürtler ve Aleviler için azınlıklar diye söz eden Başbuğ azınlık kelimesinin önemini vurgulamak için Lozan Barış Antlaşması’na gidilmesi gerektiğini söyler ve geçmişe bir yolculuk yapar. Lozan Barış Antlaşması’nda yapılan oturumlarda Müttefik Devletler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Müslümanların azınlık olarak gösterilmesini istemişlerdir. Fakat Ankara’dan giden heyet onların bu isteğini gayet onurlu bir duruş sergileyerek ve hiçbir geri adım atmayarak reddetmiştir. Türkiye Devleti’nin, Lozan Antlaşması ile egemenlik haklarının nasıl kısıtlanmak istendiğinin en açık örneklerinden birisi de af başlığı altında ‘azınlıkların askerlikten muaf tutulmaları’ ile ilgilidir. Lozan’da müttefikler Ankara’dan giden temsil heyetinden genel bir af çıkarılmasını da istemişlerdir. Af ile amaçlanmak istenen ülkesine ihanet eden ve işgalciler ile ortak çalışan Müslümanların ceza almamalarıdır. Müttefiklerin bir başka isteği ise Rum Patrikliğine ekümenik statü verilmesidir. Müzakerelerde ağırlıkla yer alan bir başka konu daha vardır. ’Ermeni Ulusal Yurdu ‘ kurulması ve buna bağlı olarak din değiştirmek durumunda kalan Müslüman olmayan halkın mallarının iadesidir. Bu isteği ortaya atan devlet ise ABD’dir. Temsil heyeti bu isteği kabul etmemiş Ermenilerin müttefik devletler tarafından kullanıldıklarını ve bunun sonucunda hezimete uğradıklarını söylemişler ve salonu terk etmişlerdir. 1992 yılında Lozan ‘da masaya getirilen ancak kabul edilmeyen bütün bu konuların günümüzde Türkiye’nin önüne konulan talepler bağlamında yeniden tartışılıyor olması basit bir rastlantı değildir. Bu olayı yorumlayacak olursak AB giriş sürecinde karşımıza hep Kürt ve Alevilerin azınlık olarak çıkarılmak istendiği anlaşılacaktır. Lozan’da kabul edilmeyenler tekrar ısıtılarak önümüze getirilmektedir.

Tarih içinde Türk Devleti üstünde çok büyük oyunlar oynanmış fakat başarılı olunamamıştır. Ülkemizde oynanan bir oyun da İngiltere’nin “HAYBON” isimli gizli örgütüdür. Bu örgütün amacı Kilikya ve Erivan olmak üzere iki Ermeni Devleti kurmak ve bu iki devlet arasına da bağımsız Kürdistan’ı kurmak istemesidir. Ancak HAYBON’un liderliğine Papazian adında bir Ermeni’nin getirilmesi, örgüte üye olan Şeyh Sait’in kardeşi Şeyh Ali Rıza ve Kürt yandaşlarının hoşuna gitmeyerek örgütten ayrılmalarına neden olur.

            Sevr antlaşmasında Osmanlı topraklarında özerk Kürdistan kurulması karara bağlanmıştır. Bunun yanı sıra Kürtlerin bağımsızlık istemeleri halinde Türkiye’nin hiçbir hak iddia edemeyeceği karar alınmıştır. Bağımsız bir Ermeni devleti kurmak ise sonraya ertelenmiş bunun nedeni olarak da Ermeni ve Kürtlerin sınırlar konusunda anlaşamamaları gösterilmiştir.

            AB ‘ilerleme ve etki raporunda’ Alevi ve Kürt vatandaşlarımızın azınlık olarak tanımlanması tarihini unutarak tepkisiz kalınmaması gerektiği belirtilmektedir.

            İlker Başbuğ bir başka konuşmasında din ve terörden bahsetmiştir. Ilımlı İslam hakkındaki düşüncelerini dile getiren Başbuğ, terörün günümüzde devletler tarafından ortak bir dille kavraması gerektiğini, ortak bir çalışma ve operasyonla bitirilebileceğini düşünmektedir. Büyük devletlerin senelerdir petrolden dolayı orta doğu üstündeki kıyakları nedeni ile Ortadoğu’da bulunan terör gruplarına ses çıkarmadıkları görülmektedir ancak terörün bu durumu önemsemediğinin 11 Eylül saldırısında görüldüğünü söylemektedir. Ilımlı İslam terimini kabul etmeyen Başbuğ Ilımlı İslam – Ilımsız İslam gibi kavramların olmadığını savunmaktadır. Ayrıca ABD‘nin Türkiye hakkındaki laik İslam devleti yakıştırmasını da kabul etmemektedir. Türkiye devletinin laik-sosyal bir hukuk devleti olduğunu açıklamalarında hep dile getirmektedir.

            Hemen hemen her konuda örnekler veren Başbuğ, bilginin, eğitimin ve bilgi çağının önemine vurgu yapmaktadır. Günümüz bilgi çağıdır. Bilgi çağının en önemli isimlerinden olan Peter Drucker’e göre bilgi toplumu ‘bilgiyi üretebilen bilgi sistemine ve üretilen bilgiyi üretimde kullanabilen üretici nitelikteki bireylere sahip toplum’ olarak tanımlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında geliştirilen radarlar, jet motorlu uçaklar uzay teknolojisi, uydular ve son olarak internet tamamen askeri amaçla geliştirilmiştir. Özellikle internet teknolojisi bombaların yüksek tahrip gücünden etkilenmeyecek bir iletişim ağına duyulan ihtiyaç sonucu geliştirilmiştir. Bilgi çağının yöneticilik ve liderlik üzerindeki en büyük örneği Mustafa Kemal ATATÜRK‘tür. Oxford Üniversitesi’ndeki bilim adamları Atatürk’ü ‘çok üstün zekaya sahip bir insan, bir asker ama özünde bir bilgin’ olarak tanımlamaktadırlar. Zamanında İngiltere Başbakanı Lloyd GEORGE’un ‘insanlık tarihinde birkaç asırda ancak bir dahi yetiştiriyor. Şu talihsizliğe bakınız ki beklenilen o dahi bugün Türkiye’de doğmuştur, elden ne gelebilirdi?’ sözü bu durumu en iyi şekilde açıklamaktadır. Kısa bir yaşama sığdırılan ve üzerinde not düşülecek kadar inceden inceye okunan 4000 kitap bize Atatürk’ü yeterince açıklamaktadır. Atatürkçü Düşünce Sistemi entellektüel temele dayanmakta olduğundan son yüzyıla olduğu gibi gelecek yüzyıla da damgasını vuracaktır. Atatürk dilden uygarlıklara, sosyolojiden psikolojiye, askerlikten tarihe, felsefeden ekonomiye kadar uzanan ilgi alanları ile dolu bir liderdi. Temelini laikliğin oluşturduğu Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin bir tanımını yapacak olursak ‘çağdaş, uygarlık düzeyinin üzerine çıkılmasını hedef alan hatta bu hedefe ulaşmak için akıl ve ilimin yol göstericiliğini kabul eden bir dünya görüşüdür. Bilgi çağı ve küreselleşmenin önem kazanarak arttığı günümüzde teknolojideki gelişmeleri takip edemeyenler ve bu gelişmelere katılamayan ülkeler hiçbir zaman başrol oyuncusu olamayacaklardır.  Yönetmenlerin kendilerine vereceği küçük rollerle yetinmek zorunda kalacağı vurgulanmaktadır.

            İlker Başbuğ‘un değindiği bir başka konu da bütün Türkiye vatandaşlarının benimsediği fakat karşı tarafın benimsemediği Kıbrıs sorunudur. AB’ye üyelik konusunda sürekli önümüze çıkan Kıbrıs’ın, Türkiye için önemi çok açıktır. Türkiye için Kıbrıs’ın iki önemi vardır. Bunlardan birincisi Kıbrıs’ta yaşayan Türk kardeşlerimizin güvenliği, ikincisi ise Türkiye’nin güvenliği ve ulusal menfaattir. Nitekim 2004 yılında Kıbrıs’ta yapılan referandum ile AB’ye girmek istemedikleri ortaya çıkmıştır. AB üyeliğinde Türkiye’nin önüne çıkarılan, Kıbrıs sorununun referandum ile açıklığa kavuşması beklenilmiştir. Kıbrıs’ta yaptığı bu konuşmada, Kıbrıs’ın önemine değindiği kadar 2008 yılında sınır ötesi operasyon olarak Irak‘ın kuzeyinde yer alan PKK operasyonundan da bahsetmiştir. Operasyon öncesinde erlerin ve komutanların -27 dereceye varan hava şartlarında nasıl eğitim yaptığından, geçmiş yıllarda ve o tarihte hava şatlarının nasıl olacağını istatiksel çalışmalar yapıldığından bahsetmiştir. Bir operasyon için en uygun zamanın örgütün dışarıya çıkıp gezemediği sadece belli bir yerleşim kampında eğitim gördüğü zaman olduğunu belirtmektedir.

Orgeneral İlker Başbuğ açılış törenlerinde  yaptığı ve içinde  laiklikten Atatürk çü Düşünce  sisteminden, Atatürk Milliyetçiliğin den, vatanseverlik ve namustan, silah arkadaşlığından, liderlikten bahsetmektedir.


ERCAN ÇİTLİOĞLU – BAŞBUĞ – KİTABIN TAMAMI

SUNUŞ

100 CHARACTERS

Komuta kademelerine yükselen general ve amiraller devir teslim törenlerinde, üstlendikleri görevleri süresince izleyecekleri yol haritası ile bu haritayı biçimlendiren temel ilkeleri ve ülkelerinin güvenlik sorunlarına ilişkin algılamalarına dayalı saptamalarını yaptıkları konuşmalarla bir senet kimliğinde astları ve kamuoyu ile paylaşırlar.Görevlerinden ayrılışlarında da, neleri gerçekleştirdiklerinin muhasebesini yaparak bir tür bilanço sunup hizmet bayrağını silah arkadaşlarına devrederler.Orduda devir teslim törenleri bu açıdan bakıldığında bir mizan gibidir. Her şeyin ayrıntıları ile kayda geçirildiği, üstlenilen sorumluluğun hangi ölçülerde yerine getirildiği, nelerin gerçekleştirildiği ve bayrağı devir alanların yarışa başlangıç çizgisinin belirlendiği geleneksel ve renkli bir ritüel. Aslında gerek siyasi yaşamda gerek Üst düzey sivil bürokraside durum ordudaki törenlerin askeri şekilcilik ve ağırlığı dışında bundan daha farklı değildir.Farklı olan medya ve kamuoyunun bu törenlerde yapılan konuşmalara duyduğu aşın ilgi ve meraktır.Yalnızca devir teslim değil, Harp Akademileri ve Harp Okullarının yeni akademik yıla başlama törenlerinde, ulusal günlerde, uluslararası toplantı ve sempozyumlarda komuta kademesine mensup general ve amirallerin yaptıkları konuşmalarda aynı ilgi ve merakın odağındadır.Konuşmaların içeriğine göre atanan komutanların kişiliklerini, ülke sorunlarına ilişkin görüş ve tutumlarının ne olduğunu kestirerek belirlemeye çalışmak ve bunlara dayalı beklentiler yüklemek anlaşılması zor bir meraktır.Kuvvet Komutanları hele Genelkurmay Başkanlarının göreve başlamaları ve ayrılmalarına gösterilen aşırı ilginin toplumsal algı ve davranışlarımızın genetik kodlarını içeren köken alanı, derinliğine irdelenmesi gereken sosyopolitik bir şifre kimliğindedir.Yeni komutanlar devir teslim törenlerinde yaptıkları konuşmalara göre medya ve kamuoyunda içeriksizliği çok açık da olsa genelde ‘güvercin’ ya da ‘şahin’ sınıflaması ile bir ön değerlendirmeye tabi tutulurlar.Bu değerlendirmeyi izleyen evre ise kişilerin siyasi ve ideolojik düşünce, duruş ve algılamalarına bağlı olarak göreve gelen komutanlara askerlik görevlerini aşan beklentiler yüklenmesidir.Doğaldır ki, Anayasal bir kurum olan ordunun yapısı, görev anlayışı, sorumluluk duygusu, bağlı olduğu yasaların kendisine çizdiği çerçeve ile bağdaşmayan beklentilerin bir süre sonra ister istemez eşlik ettiği hayal kırıklıkları bu defa bir eleştiri dalgasının doğmasına neden olur.Türkiye’de geleneksel bir ritüel olan devir teslim törenleri ertesinde şaşmaz bir kesinlikle yaşanan bir ikinci ritüel ya da devridaim makinesidir bu.İçine atılanları yalnızlaştırarak tüketen çarkları ile acımasız ve insafsız el yapımı bir makine.Çünkü görevi devir alan komutanlara kendi istek ve istençleri dışında yüklenen çok yönlü, genelde birbiri ile çatışan ve çelişen beklentilerin kesiştiği ortak tek bir nokta vardır…

‘Niçin konuşuyor ya da niçin susuyor?’Yüklenen beklentilerin konuşma ile susma araşma tutsak ettiği, her iki halde de kaçınılmaz olarak toplumun ve basının bir kesiminin eleştirileri ile karşılaşan, üniformaları içinde duygularından arındırılmış birer robot gibi algıladığımız askerler ise bu koşullar altında çevrelerine ördükleri zorunlu kozaya karşın yine de asli görevlerini yapmaya çalışırlar.Yani kendilerini adadıkları, gerektiğinde uğrunda canlarım seve seve vereceklerine bayrak ve silah üzerine ellerini koyarak and içtikleri vatanlarım koruma görevini.Oysa kendi aşırılıklarımız, ideolojilerimiz ve beklentilerimizi umarsızca yüklediğimiz onlar da sonuçta insandır.Mutlulukları, acıları, gelecek tasarımları, kaygıları, hayalleri ve sıkıntıları bizlerle eş olan insanlar.Ama onlar aynı zamanda bir imparatorluğun küllerinden “Sysphe Efsanesi”ni yaşama geçirerek tüm olanaksızlıklara karşın Türkiye Cumhuriyetini yaratan Ebedi Başkomutanları Mustafa Kemal’in ordusununaskerleridirler.Başkomutanlarının milletle elele kurduğu Cumhuriyeti koruma ve yaşatma sorumluluğu kendilerine onurlu bir görev ve miras kalan, içlerinde büyüterek yaşatmayı sürdürdükleri Mustafa Kemal’in ordusunun askerleri.Bunun içindir ki renginin bedeli olarak ortaya kanlarım koydukları bayrak, uğrunda can vererek toprağı dönüştürdükleri vatan ve kurulması için yoksunluklarla dolu bir yaşam boyu cepheden cepheye koştuktan Cumhuriyet denildiğinde vücutlarının tüm hücreleri alarma geçer.Çünkü onlar Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürkçü Düşüncenin zararlılara karşı bağışıklık sisteminin antikorlarıdır.Bu öğreti ile yetişmişler, nabızlarına inceden inceye bir oya gibi bu işlenmiştir.Başkomutanları Atatürk’ün; “Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir…” sözleri ile tanımlayarak yücelttiği, rütbeleri her ne olursa olsun Mehmetçik’tir onlar.Gece Türkiye’nin üzerine inip, karanlık her yeri sıcak bir yorgan gibi örtüp milyonlar güvenli bir uykunun derinliklerine dalarak düşleri ile buluştuğunda; namusları bildikleri sınır boylarında, gözleri ve yürekleri korudukları vatan toprağına kilitlenmiş, karda, tipide, borada ‘bu toprak beden, bu bayrak rüzgâr ister arkadaş’ diyerek nöbete duran, gerektiğinde kınalı elleri ile düğüne gider gibi mutlu ‘vatan sağ olsun’ diyerek sonsuzluğa uçan her rütbeden Mehmetçiklerdir onlar.Kardeşlerimiz, eşlerimiz, babalarımız, oğullarımız, torunlarımız… Her celp döneminde bayraklar, davul zurna eşliğinde ‘en büyük asker bizim asker’ sloganı ile kutsal görevlerine sevinç gözyaşlarıyla gururla uğurladığımız, her 30 Ağustos’ta kılıç kuşanarak tenlerine dönüşen üniformaları içinde ‘Her Şey Vatan İçin’ diyerek varlıklarım adadıkları onurlu nöbetlerine başlayan içimizden birileri ya da bizlerin ta kendisi.O birileri; bizler çalışır, eğlenir, gezer, uyurken ileriye kilitlenmiş gözleri, Türkiye’yi yükledikleri kocaman yürekleri ile hiç duyumsamasak, düşünmesek, varlıklarından hiç haberimiz olmasa da beyinlerinin her kıvrımına nakış gibi işledikleri 70 milyonu gün 24 saat, yıl 365 gün bıkmadan, usanmadan özveri ile bekleyen günümüzün “Meçhul Askerileridirler.Sınır karakollarında, dağlarda, tepelerde, çataklarda, karda, yağmurda, deli baharda, fırtınada, dondurucu soğuk ya da çöl sıcağında bizleri ülkelerine adanmış onurlu yürekleri ile hiç yılmadan ve hiç yakınmadan sessizce bekleyen her rütbeden Mehmetçikler, kısaca bizlerin ta kendisi.Her devir teslim töreninde neler söyleyeceklerine kilitlendiğimizde ve söylenenleri beklentilerimiz, duruşumuz, ideolojik yaklaşım ve saplantılarımız doğrultusunda algılayarak anlamlandırdığımızda, aynalardan yansıyan görüntü aslında demokratik kültür eksikliğinin izlerini taşıyan hastalıklı yüzlerimiz değil midir?

Konuştuklarında suçladığımız, sustuklarında eleştirdiğimiz, ‘ben olsaydım’ retoriği ile masalarda meze yaptığımız, kimi zaman bulutların üzerine çıkarıp sonrasında yerçekiminin etkisi¬ne terk ederek bu defa ‘ben söylemiştim’ ucuzluğunun arkasında saklandığımızda o hep içimizde yaşayan ancak yüzleşmekten kaçındığımız Mephistopheles’e dönüşmüyor muyuz?Oysa askerlerin seslendirdikleri vazgeçilmezler, aynı farkındalıkları taşıyan  taşıması da gereken tüm yurttaşların vazgeçilmezleri; savundukları ilkeler varlığımızın güvencesi, kaygıları paydaş kaygılarımız değil midir?Üniformalarının üzerine zihinsel dünyamızın beden ölçülerine uygun başka elbiseler giydirme alışkanlığından vazgeçmediğimiz, kendimizi tanımlamada bir araç kimliği yüklediğimiz, aşırı övgüler ve insaf dışı yergilerin eş zamanlı odağına dönüştürdüğümüz, ordu-millet bütünlüğünü orduyu oluşturan ‘biz’i dışlayarak yabancılaştırmaya hatta ötekileştirmeye çalıştığımızda aslında aynadaki görüntümüzü taşladığımızın ayırdın da olunması gerekmiyor mu?Bu kitabın hazırlanmasına egemen olan düşünce, son dönemlerde Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un seslendirmesi ile ‘TSK’ ya karşı yürütüldüğü açıklanan planlı, sistematik ve organize asimetrik psikolojik harekâtın’ irdelenmesi ve nedenlerine varılması gereksiniminden kaynaklanmıyor.Bu çalışmanın TSK’nın bazen kendini, düşüncelerini, ülkesinin sorunlarına ilişkin görüşlerini aktarma ve anlatma konusundaki zorluklan ve uyguladığı sınırlılıklar nedeniyle yanlış algılanan veya kimi çevrelerce öyle algılanması özellikle seçiIen iletilerinin doğru temellere oturtulması gibi yazan aşan bir amaç ve çıkış noktası da yok.Okuyacağınız kitabın temel amacı, söylenenlerle kamuoyuna aktarılanlar ve yaratılan algılamalar arasında bir karşılaştırma yaparak TSK’ nın en yetkili ağızlardan kamuoyu önünde defaatle vurguladığı ülkenin birincil önemdeki sorunlarını nasıl tanımladığı, bu sorunlar karşısındaki duruş ve görüşlerinin neler olduğunu zamana yayılan kaynakların dağınıklığından kurtarıp bütünlüklü hale dönüştürerek bir referans kimliği yüklemek… Geleceğin dünyası ve bu dünya içinde Türkiye’nin yerine ilişkin öngörüleri kayda geçirerek tarihe küçük bir not düşmek…Ve kurumsal kimliğin vazgeçilmezi olan ya da olması gereken temel ilkelerdeki değişmezlik, süreklilik ve kararlılığın çokça rastlanmadığı ülkemizde en azından bunu özümsemiş, kişilerin bireysel görüş ve tutumlarının etki alanı dışına çıkabilmeyi başarmış bir kurumun varlığına tanıklık etmek…

Okuyacağımız kitapta konuşan kişi Orgeneral İlker Başbuğ olacak…

Biz yalnızca Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı görevini üstlendiği güne kadar değişik zaman ve yerlerde yaptığı konuşmaları, bu konuşmalarda ülke, bölge ve dünya sorunlarına ilişkin seslendirdiği görüş ve saptamaları ile yansımalarının bir bütünlük içinde derlenmesine aracılık edeceğiz.

Kararı siz okurlar vereceksiniz. Elinizdeki bu çalışmada konuşacak kişi İlker Başbuğ olunca doğaldır ki ‘kim’ sorusuna eşlik edecektir… Bu sorunun ilk yanıtı kuşkusuz kamuoyunun çok yakından tanıdığı “Genelkurmay Başkam Orgeneral İlker Başbuğ”dur.Genelkurmay Başkanlığının web sitesinde yayımlanan bilgilere göre Orgeneral İlker Başbuğ;”1943 yılında Afyonkarahisar’da doğmuştur. 1962 yılında Kara Harp Okulundan, 1963 yılında Piyade Okulundan mezun olmuştur.1971 yılma kadar Kara Kuvvetlerine bağlı çeşitli birliklerde Takım ve Bölük Komutanlığı yapan Orgeneral İlker Başbuğ, 1973 yılında Kara Harp Akademisinden mezun olmuş, ardın¬dan Kurmay Subay olarak; Genelkurmay Plan Harekât Daire Başkanlığında Karargâh Subaylığı, Kara Harp Akademisi Öğretim Üyeliği, Brüksel/Belçika’daki Nato Uluslararası Askeri Karargâhında (IMS) Cari İstihbarat Plan Subaylığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Plan ve Prensipler Başkanlığı Savunma Araştırma Şube Müdürlüğü ve 51. Piyade Tümeni 247’nci Alay Komutanlığı görevlerini yürütmüştür. İngiltere Kara Harp Akademisi ve Nato Savunma Kolejini de bitiren Orgeneral İlker Başbuğ, 1989 yılında Tuğgeneralliğe terfi ederek bu rütbede; Mons/Belçika’daki Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargâhında (SHAPE) Lojistik ve Enfrastrüktür Daire Başkanlığı, 1. Zırhlı Tugay Komutanlığında bulunmuş ve 1993 yılında Tümgeneralliğe terfi etmiştir.Tümgeneral rütbesi ile 1993-1995 yıllan arasında Jandarma Asayiş Komutan Yardımcılığı ve daha sonra da Mons/ Belçika’da Milli Askeri Temsil Heyeti (NMR) Başkanlığı görevlerini yürütmüştür.1997 yılında Korgeneralliğe terfi ederek sırasıyla 2.Kolordu Komutanlığı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreter Başyardımcılığı görevlerinde bulunmuştur.2002 yılında Orgeneralliğe terfi eden İlker Başbuğ; 2002- 2003 yıllarında Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkam, 2003-2005 yılları arasında Genelkurmay II. Başkanı, 2005-2006 yılında 1’nci Ordu Komutam, 2006-2008 yılları arasında Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevlerinde bulunmuş, 30 Ağustos 2008 tarihinden geçerli olmak üzere Genelkurmay Başkam görevine atanmıştır.Orgeneral İlker Başbuğ; TSK Üstün Hizmet Madalyası, TSK Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası, TSK Şeref Madalyası, Pakistan İmtiyaz Nişanı, Gambiya Özel Şeref Madalyası, Amerika Yüksek Liyakat Madalyası ve Arnavutluk Altın Kartal Madalyası sahibidir.Bayan Sevil Başbuğ ile evli olan Orgeneral İlker Başbuğ iki çocuk babasıdır. İngilizce bilmektedir.”Parlak ve yetkin bir kariyerin anlatımı olan yukarıdaki alışılmış bilgiler İlker Başbuğ’u asker kimliği ve mesleki geçmişi ile tanıtmaya yeterli ise de biz alışılmışın dışına çıkarak kamuoyunun tanıdığı Orgeneral İlker Başbuğ’dan çok “İlker Başbuğ” kim sorusuna yanıt arayacağız.Mesafeli ve biraz da gizemli duruşu, ciddi ve kararlı görünümü, özgüveni ve entelektüel birikiminin davranış ve sözcüklerini özenle seçtiği konuşmalarına yansıdığı, kimilerinin ilişkilerinde ‘yeteri kadar yakın, gerektiği kadar uzak’ olarak tanımladığı, kimilerinin ise ‘buzdan adam’ ya da ‘sinirleri alınmış’ olarak nitelediği, yaşamının görev sınırları dışında kalan özel yönlerini titizlikle koruyan ve bu alana kimseyi yaklaştırmayan, konuşmalarındaki vurgularından kaynaklanıyor olsa gerek, medyada kimi kalemlerin eleştirel bir yaklaşımla ‘başöğretmen’ sıfatını yakıştırdıkları, sosyoloji ve felsefeye olan ilgisi öne çıkan ve hemen her fırsatta eğitimin önemine değinen İlker Başbuğ kimdir?

Bu sorgulamanın amacı, sunuş bölümünde sözü edilen geleneksel merakı gidermeyi amaçlamadığı gibi kuru bir biyografi çalışmasının da kaynağını oluşturmuyor. Amaç Orgeneral Başbuğ’un konuşmaları, açıklamaları, görüşleri, duruşu ve tep¬kilerinin düşünsel temeldeki arka planını okuyabilmek ve bu araştırmayı kısır tartışmalara eşlik eden çoğunlukla sübjektif değerlendirme ve yansımalardan soyutlayarak gerçek zeminine indirgeyebilmek.Çünkü Orgeneral Başbuğ’un seslendirmeleri bireysel temelde olmaktan çok TSK’nın ülke güvenliği ile ilgili konularda görüş, duruş ve ilkelerinin yansıtıldığı ancak doğaldır ki kişisel renkleri de içinde barındıran tarihe düşülmüş ve doğru okunması gereken notlar.Bir anlamda TSK’nın ülkeyi ilgilendiren konularda kişilere göre değişmeyen temel ilkelerine ilişkin, Orgeneral Başbuğ’un uzun görev yaşamında edindiği deneyimler ve düşünce yapısının bileşkesinde oluşturduğu paletteki renkleri kullanarak özde değişiklik yapmayan fırça darbeleri ile zenginleştirdiği notlar.

Ercan Çitlioğlu

Ocak 2010, İstanbul

İLKER BAŞBUĞ

8 Mayıs 2008 tarihli Tempo Dergisinin kapağında, elinde AK 47 (kalaşnikof) tüfek, diz çökmüş, biraz dalgın sanki uzaklara bakan bir generalin fotoğrafı yer almıştı.Fotoğrafın hemen altında ise ‘Ordunun Yeni Başbuğ7u’ yazısı yer alıyordu.Fotoğrafın çekildiği tarihte tümgeneral rütbesinde Diyarbakır’da konuşlu Jandarma Asayiş Kolordu Komutan Yardımcısı görevinde bulunan İlker Başbuğ’du bu general.Ve çok değil üç ay sonra Orgeneral Yaşar Büyükanıt’tan Genelkurmay Başkanlığı görevini teslim alarak Silahlı Kuvvetlerin en üst komutam olacaktı.Genelkurmay İkinci Başkanlığı döneminde ‘Basını Bilgilendirme Toplantılarında kamuoyunun yüzünü yakından tanıdığı, sakin, özgüveni davranışlarına yansıyan, konuşurken vurgu ve sözcüklerini özenle seçen, yüz ifadesinden duygularına pek de ulaşılamayan üç ay somasının yeni Genelkurmay Başkanı artık gelenekselleşen bir merakın odağındaydı.Kimdi, nasıl bir kişiliğe sahipti, çocukluğu nerelerde nasıl geçmişti, nelere merakı ve ilgisi vardı? Eşi, çocukları, ailesi kimlerdi?

Olasıdır ki bu merak ve öğrenme isteği yalnızca Türk kamuoyu ile de sınırlı değildi.Türk Silahlı Kuvvetlerinin en üst komutanlığım devir alacak kişi biyografik istihbarat bağlamında Türkiye ile ilgilenen devletler açısından da ayrı bir merakın konusu olmalıydı.Başarılı bir çalışma yapan Tempo dergisi İlker Başbuğ’un yaşamı ile ilgili yazışma şöyle başlamıştı:”Makbule Hanım, Süleyman Bey’e akşam kahvesini sunduğunda, radyonun lambası artık ısınmış, ajans saati de gelmişti. İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarının yaşandığı o günlerde, spiker heyecansız bir ses tonuyla gelişmeleri sıralıyordu. Türkiye’nin de savaşa katılması için baskılar iyiden iyiye artmıştı. İngiltere Başbakanı Winston Churchill, “Almanlara karşı topraklarınızda bize üs açın” diyordu. Milli Şef verdiği beyanatta halkı sükûnete çağırıyordu. Vatandaş kuyruklardan şikayetçiydi, yağ bulunamıyordu. Verem hastalığının önüne geçilemiyordu. Haberlerin sonuna yaklaşıldığında Makbule Hanım kahvesinden bir yudum daha aldı. Daralmıştı. Süleyman Bey’e döndü. Sessizce eşini izledi. Oysa yeni hayatının henüz başındaydı.Afyonkarahisar’da oturuyorlardı. Makbule Hanım, Afyon’da doğmuştu, ama kökenleri Makedonya’nın Manastır iline uzanıyordu. Güzel, alımlı bir hanımdı. Ama yüzünde su çiçeğinden kalma noktacıklar vardı. Eşi Süleyman Bey, İl Özel İdaresinde çalışıyordu. Manastır doğumluydu. Zaten aileleri ‘suyun öteki tarafından’ tanışıktı. Önce İzmir’e, sonra Afyon’a taşınmışlardı.İlker bu dönemde, 29 Nisan 1943’te dünyaya geldi. Doğum evde gerçekleşti. İsmini ebesi verdi. İlker, ailenin tek, baba Süleyman Bey’in ise ikinci çocuğuydu. Çünkü Makbule Hanım, Süleyman Bey’in ikinci eşiydi. İlk evliliğinden Melahat adlı bir kızı vardı.”  Atatürk’ün Askeri İdadi’yi okuduğu Manastır’dan yaygın bir halk söylemi ile ‘suyun öte yakasından’ Türkiye’ye göçüp, Atatürk’ün okuduğu bir başka okula, Kara Harp Okuluna girerek sonrasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin en üst komutanlığına ulaşmak insanın içinde hem gurur hem de hafiften hüzün yaratan bir duygu olmalıydı…

İlker, eğitim ve öğrenim dünyasına ilk adımı Afyonkarahisar’da Cumhuriyet İlkokulunda atar. Bu, O’nun okuma ve yazmayı öğrendiği ama okuma ve araştırma alışkanlığının hiç sonlanmayacağı yeni bir dünyaya attığı ilk adımdır aynı zamanda.İlker ilkokula başladıktan kısa bir süre sonra, henüz yedi yaşlarındayken babası Süleyman Bey vefat eder. O günlerin yaygın ve halk arasındaki adıyla ‘ince hastalığa’, vereme yakalanmıştır. Anne Makbule Hanım sürekli hastanede, eşinin yarımdadır son günlerinde, ancak bir koruma güdüsüyle İlker’i yanına hiç almaz. Çünkü verem bulaşıcıdır. Süleyman Bey’in vefatından sonra Makbule Hanım, Afyon’da yaşamakta olan babasının, Hasan Bey’in yanına taşınır. Bu taşınma aynı zamanda İlker için okulunu da değiştirme anlamındadır. Cumhuriyet İlkokulu’ndan ayrılarak, dedesinin evine daha yakın olan 27 Ağustos İlkokulu’na kaydolur. Hayatının daha başlangıcında çocuk dünyasını etkileyen üç önemli olay yaşamıştır, İlker. Babasını kaybetmiş, evlerini kapatarak dedesinin yanına taşınmışlar ve okulunu değiştirmiştir. Konuşmalarında zaman zaman tekrarladığı ‘Ben hiçbir koşul altında umudumu kaybetmem’ sözlerinin altında çocukluğunda üst üste yaşadığı ve derin bir iz yaratmış olması kaçınılmaz bu olaylar ya da travmaların bir etkisi var mıdır bilinmez ama İlker Başbuğ’un zorluklar karşısında yılmayan ve duygusallığı öteleyerek akılcılığı önceleyen güçlü kişiliğinin oluşmasının o dönemlerde başlamış olduğu söylenebilir.Bu arada İlker, ilkokulu bitirmiş, Afyon Lisesinin orta kısmına devam etmektedir. Baba Süleyman Bey’in ölümünün üzerinden beş yıl geçmiş, yeni yaşamına tam alışmaya başlamıştır ki, 1955 yılında hayat çizgisi bir kez daha dramatik bir biçimde değişir. Bu defa İlker’in anneannesi vefat etmiştir. Eşyalar bir defa daha toplanır, çünkü Hasan Dede; Makbule Hanım, İlker ve küçük teyzesini yanma alarak İstanbul’a, büyük teyze Belkıs Hanım ve dayı Orhan Bey’in yaşadıkları Kuzguncuk’a taşınmaya karar vermiştir. İlker’in yaşamındaki ev ya da yuva değişiklikleri bu defa Afyon sınırları dışına çıkmış, İstanbul’da Kuzguncuk’a uzanmıştır. Orhan Dayı, asker kökenlidir, Bursa Işıklar Askeri Lisesine girmiş ancak buradaki öğrenimini yanda bırakarak Hukuk Fakültesine geçmiş ve avukat olmuştur. Orhan Dayı, o yıllarda İlker’in hayatında bir ağabey rolü oynayacaktır.Ne var ki, İlker’in hayatındaki ev ve yuva değişiklikleri İstanbul’da da sonlanmamıştır. Kuzguncuk’ta Berberoğlu Sokak’taki evlerinden bir yüsoma (1956) yine Kuzguncuk’ta, bu defa 1966 yılma kadar oturacakları bir başka yere, Tahtalı Bostan Sokak’ta ahşap bir eve taşınırlar. Yaşamlarım Hasan Dede’nin emekli, Makbule Hanım’ın dul maaşı kıt kanaat sürdürmektedirler. İlker ise öğrenimine Üsküdar’da Fıstıkağacı Okulunda devam etmektedir.1957 yılı İlker’in hayatında dönüm noktasıdır. Asker olmaya karar vermiştir. Kuleli Askeri Lisesinin sınavlarına girer ve kazanır. Başbuğ ailesi, büyük dayı askeri tabip Muammer’in dışında bir ikinci askere daha sahip olacak, 51 yıl sonra küçük İlker, Türk Silahlı Kuvvetlerinin en üst makamı olan Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturacaktır.Kuzguncuk’tan İlker Başbuğ’un yaşamındaki önemi yalnızca askerlik mesleğini seçtiği yer olmakla kalmaz. Eşini tanıdığı yer de Kuzguncuk’tur. Sevil Hanım; İlker Başbuğ’un Trabzon’u ziyaretinde (2009) kendisini ‘Karadeniz Damadı’ olarak tanımladığı üzere Rize’li subay bir baba ve Artvin, Arhaviti bir annenin çocuğudur. Eşinin dayısı ise İcadiye caddesindeki Kuzguncuk Postanesinin müdürüdür. O yıllarda nüfusu bin civarında olan Kuzguncuk’ta herkes birbirini tanımaktadır. Bu tanışıklığa doğaldır ki Sevil Hanım’ın ailesi ile İlker Başbuğ’un da aileleri dahildir. Kuzguncuk’taki bu tanışıklık 1968 yılında Sevil Hanım ve üsteğmen İlker’in evlilikleri ile sonuçlanır.İlker Başbuğ’un, neredeyse tenine dönüşen ve bir meslekten çok yaşam tarzı olarak nitelediği üniformalı hayatının teğmenlikten generalliğe kadar olan bölümünü kendisinden dinleyelim.

“1962 yılında bildiğiniz gibi Kara Harp Okulundan mezun olduk. Piyade olmamızdan dolayı Piyade Okuluna gittik. Ve ilklere başladık burada; Tuzla Piyade Okulunda teğmen olarak okuyan ilk devre biziz.”Bu girişten sonra biraz soluklanıyor İlker Başbuğ, sonra o günleri yeniden yaşıyormuşçasına hafif bir tebessümle devam ediyor.”Tabii Piyade Okulunun Tuzla’da olması, evimizin de İstanbul’da olması bizim için ayrı bir mutluluk noktasını oluşturdu. Piyade Okulundaki ‘Temel Kurs’u bitirmemizi müteakip ilk kıt’a görevimiz 2’nci Zırhlı Tugay, Kartal, Maltepe.”Orgeneral Başbuğ, kendisinden söz ederken ‘ben’ yerine ‘biz’ sözcüğünü kullanıyor genelde..Bu hem otorite, hem de tevazuu aynı anda içinde barındıran bir tarz.İstanbul’da Tuzla’dan sonra Maltepe’ye atanmış olması dikkatimizi çektiği için soruyoruz; ‘Yine İstanbul?’Düşünmeden yanıtlıyor; “Evet, İstanbul, ama tesadüf değil. Piyade Okulundaki Temel Kursu dereceyle bitirenlere yer seçme olanağı veriliyor.” Bir an duruyor, sonra hafiften mahcup bir ifade ile konuşmasını sürdürüyor; “Ben de dereceyle bitirdiğim için Piyade Okulunu tabii ki ailemin de bulunduğu İstanbul’u seçtim. (O dönemde İlker Başbuğ, İstanbul, Kuzguncuk’ta otur¬maktadır.) İlk kıtamız 2’nci Zırhlı Tugay. Kartal, Maltepe… Tabii ilk kıtaların, ilk birliklerin insan üzerindeki etkisi çok büyüktür..”

‘Nasıl bir etki olmalı’ diye düşünürken devam ediyor;

“Şimdi şöyle ifade edeyim; tesadüfen aynı piyade taburuna piyade taburu 2’nci Zırhlı Tugay’daydı üç devre arkadaşı birlikte gittik ve yine tesadüfen üçümüz de tabur karargahı servis bölüğünde görev aldık. İlk bölük komutanımız ki irtibatımız devam eder  o zaman Piyade Yüzbaşı Durmuş Ünsal, hala görüşürüz İstanbul’da… Tabii bölük komutam çok önemlidir askerlikte. Hatta şöyle bir şey deriz  ki uygulamaya devam ediyoruz bazen – genç teğmenler kıtaya gittiği zaman mümkünse o birlikte en tecrübeli bir bölük komutanının yanına verilerek yetiştirilmesi düşünülür. Ben (burada biz yerine doğrudan ben sözcüğünü kullanıyor.) bunun çok doğru olduğuna inanıyorum.”Başbuğ, orduda usta çırak ilişkisinin ne kadar önemli olduğunu anlatan bu sözlerini başka vurgularla destekliyor;”Evet, yetiştirilir, sonra belki tayin olduğu bölüğe gider. İlk bölük komutanım piyade yüzbaşısı Ünsal hakikaten çok tecrübeli, dirayetli (belirgin bir saygı tonu ile anlatıyor) bir bölük komutanıydı. Bizim göreve başlamamızı müteakip o izne ayrıldı. Biz başladıktan kısa bir süre sonra. Kıdemli teğmen olarak, sicil olarak kıdemli, bölük komutanlığı bana kaldı. İki devre arkadaşım ve ben, üçümüz aynı bölükteyiz. İlginç bir yaşantıydı o günler…Karargah servis bölüğünde, bölük komutanlığı bana geçmeden önce benim ilk görevim 106 mm.lik Havan Takım Komutanlığı…Ve havanlarla uğraşmaya burada başladım ki gerçekten çok güzel bir silahtır. (Havanlardan söz ederken gözleri parlıyor, belli ki o günleri anımsıyor anılarım anlatırken)

O zamanlar 106 mm.lik havanlar çok etkili, piyadenin çok etkili bir silahıydı. 120’likler (120 mm.lik havan topları kastediliyor) envantere girdikten sonra 106’lıkların önemi biraz azaldı. Türkiye’de belki de ilk defa 106 mm.lik havan minyatür atış alanımı yaptım. Çok zevkle, büyük bir istekle çalışıyorduk. Taburdan bir anekdot aktarayım size.”Her şeyi en ince ayrıntısına kadar anımsamak istercesine kısa bir an duruyor, soma devam ediyor, ancak biraz heyecanlı, hatta alışık olunmadığı kadar duygusal.

“Bir çavuşum vardı. Kıta çavuşu. Ben bu kıta çavuşunu atış idarede çalışan birisi olarak yetiştirdim. Terhis zamanı geldi çocuğun. Fakat terhis tarihinden herhalde bir hafta ya da on gün sonra Kara Kuvvetleri Komutanı denetleme için tugaya gelecek. O dönemde yabancı ziyaretçiler yani yabancı komutanlar bizim minyatür atış alanına mutlaka getirilirdi. Uygulama öyleydi. Kara Kuvvetleri Komutam da gelecek bizim atış alanına. Rahmetli Orgeneral Ali Keskiner.Bu çocuk o dönemde terhis olup gitmiş olacak. Bakın anlattıklarım gerçekten doğru.”

Bu vurgudan sonra ilginç bir şeyler dinleyeceğimiz belli oluyor. “Çavuş yanıma geldi, bana dedi ki; ‘Teğmenim ben terhis olup gitmek istemiyorum, bir hafta daha kalacağım, bu atış görevim yapacağız, ancak ondan soma giderim.’ Hani Atatürk’ün Mehmetçik için bir sözü var, dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz bir asker yoktur, diye. Onu yaşıyorsunuz o an. (Duygulanıyor bu noktada ve duygu yoğunluğu sesine yansıyor.) Balon Türk askerinin görev anlayışı bu. Ancak bir sorun var, o da şu, terhis işlemini yapacağız, yapacağız da nasıl misafir edeceğiz birlikte? Bir şey olsa bunun sorumluluğu var. Ben de Tabur Komutanına söyledim; ‘Komutanım böyle, böyle. Çocuk terhis oluyor, normal terhisini yapacağız ama Kuvvet Komutam geldiğinde atış alanındaki görevini yapmak istiyor.’ Tabur komutam; ‘Peki, kalsın’ dedi. Kara Kuvvetleri Komutamı geldi, o görevi yaptık, çavuş ondan sonra birlikten ayrıldı, herhalde bir hafta geç gitti memleketine. Bunu hiç unutmam.2’nci Zırhlı Tugayda 63-66 arasında üçbuçuk sene görev yaptım. O dönemin bizde etki yaratan bir kısmı, hatırlarsınız, 63-66 yıllan Kıbrıs’ta olayların en yoğun olduğu dönemdir. O zaman evimiz Kuzguncuk’ta, Tugay Kartal, Maltepe’de. O yıllarda bölüklerde rütbeli personel sayısı çok azdı, neredeyse kimse yoktu. Benim birliğimde, 3’ncü bölükte bir tane astsubayım var, o kadar. Kıbrıs olaylarının en yoğun döneminde ben bölük komutanıyım, Kıbrıs’ta olaylar olur, hemen alarm verilir, sefer görev bölgelerine intikal ederiz. Benim sefer görev bölgem de bizim taburun bölgesi  Sultanbeyli Çiftliği..O zamanlar orası o kadar güzeldi ki, yemyeşil, ağaçlar muhteşem, tertemiz… (bir özlem tınısı var sesinde) Yerleşim yeri de yok, doğa olarak çok güzel bir yer. O günlerde çok sık, neredeyse haftada bir iki defa alarm görüyoruz. Genellikle de geceleri. Burada da bir hatıram var, onu da paylaşayım sizinle..”

Yine kısa bir geriye dönme , soluklanma ve ikinci anı.

“Yine bir alarm verildi, tabii gece, bize haber geldi. O dönemde Kuzguncuk’tan Maltepe’ye sivil araçlarla, imkanlarla gidip geliyoruz. Astsubayım da başka bir yerde oturuyor. Alarm verildiğinde birlikler çözülmeye başlar, yani kışlaları terk ederler ve önceden belirlenmiş sefer görev yerlerine intikale başlarlar. O bölük hakikaten en sevdiğim bölük komutanlığıdır, unutamadığım bir birlik komutanlığıdır 3’üncü bölük. Neyse, alarm veriliyor, sefer görev yükleri araçlara yüklenecek, kıta çavuşu, nöbetçi çavuşa ‘çılan’ diyorlar. Biz yetişemedik tabii çıkış öncesi hazırlık ve çıkışa. Şimdi bakın, bir kıta çavuşu bölüğü kaldırıyor, yüklüyor ve Kartal Maltepe’den bölüğü 20 araçlık konvoyla çıkarıyor, nereye götürüyor? Sultanbeyli Çiftliğine. Ve Tank Taburu Görev Kuvvetinin emrine giriyor benim bölüğüm. Çavuş gidiyor, Tank Tabur Komutanına tekmil veriyor. 3’üncü bölük şu kadar mevcudu, şu kadar aracı ile vukuatsız olarak intikal etmiştir, diye. Ben birliğe ancak orada dahil oldum. Tabur Komutanına gittim, dedim ki; Şaşırdım, böyle bir şey nasıl olur, bir kıta çavuşu bölüğü çıkarıyor, en az yirmi araçlık konvoyla Maltepe’den Sultanbeyli’ye intikal ettiriyor, kimin emrine gireceğim, gittiği yerde neler yapılması gerektiğini biliyor, birliği araziye yayıyor, emniyet tedbirlerini alıyor, sonra da gidip tekmil veriyor, inanılmaz bir şey… (yine duygulanıyor bunları arılatırken) Onun için 3’ncü bölük komutanlığı benim üzerimde çok unutulmaz etkiler yaratmıştır. Kartal Maltepe’den ayrılacağım güne kadar büyük bir zevkle, istekle görev yaptım orada… Sonra o çavuş Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından ödüllendirildi. Ödül verilmesini teklif ettik, Kuvvete… Özel olarak ödül aldı… Bizim komuta ettiğimiz asker budur işte…” (gözleri parlıyor bu noktada, gururlu, bir an, çok kısa bir an uzaklara gidip geliyor gibi oluyor, soma devam ediyor)”66 yılında, o zamanki tabiriyle, birinci şark görevi çıktı. Doğu görevi yani. Atandığım yer 5’nci Hudut Taburu, Türkiye’nin en doğu ucunda, İğdır, Suveren’de. O taburda 66-68, iki yıl göre¬vimiz var. Ev İğdır’daydı ama taburumuz Suveren’de. O görev esnasında özellikle bölgeyi tanıma şansımız oldu, hududu tanıma şansım oldu, Iran hududu tamamen bizim taburun sorumluluk alanıydı…İğdır çok güzel bir yer, tabiat olarak, iklim olarak çok güzel..İğdır’daki o iki yıllık görevde de gerçekten çok güzel anılarımız oldu, güzel bir dönemdi.”Daha sonra hiç gitmiş miydi İğdır’a, özellikle komuta kademelerine geldikten soma?

“Hayır, gidemedim, çok da arzu ediyorum, İğdır’a gidemedim, hiç olmadı, Harp Akademilerindeyken İğdır’dan geçtik ama gidemedim ve gitmeyi çok arzu ettiğim bir yer orası.68 yılında birinci doğu hizmetimizi tamamladık. Muhafız Alayına, Ankara’ya tayinimiz çıktı.Tabi 68 yılı benim için önem arz eden bir yıl. 68 yılı, evlendiğim yıl. 68 Aralık ayında evlendik ve Muhafız Alayına geldik. Yelken apartmanı. İlk oturduğumuz yer orası, hala duruyor, yine lojman olarak kullanılıyor. Bazen geçiyoruz oradan, o günleri hatırlıyoruz. 68-71 Muhafız Alayındaki görev dönemimiz. Muhafız Alayında kısa süreyle takım komutanlığım oldu yine. Ondan sonra 4’ncü bölük komutanlığı yaptım. 71 yılma kadar Muhafız Alayında hizmetimiz var. Bakın, Muhafız Alayında görev yapmak gerçekten bir ayrıcalıktır. Tarihi geçmişi olan, mümtaz bir birliktir Muhafız Alayı. O dönem rütbem üsteğmen. 66’da birinci Doğu hizmetine gittiğim Ağustos ayında üsteğmen olduk. Muhafız Alayı; insanları, eğitimi, görevleri ile unutulmaz. Merasim görevleri çok güzeldir, çok merasime katıldık, çok merasimlerde komutanlığımız var. O dönemden arkadaşlıklarımız hala devam eder, asker mesleğinden aile arkadaşlarımızın çoğu Muhafız Alayı dönemindendir, hala devam eder. 71 yılında Harp Akademileri… Tabii imtihanla girdik. 71 yılında Akademi imtihanım kazanarak Muhafız Alayından ayrıldık. Akademiyi ilk hakkımızda, ilk imtihanda kazananlardan biriydik.

71 yılında önce ön kurslara devam ettik, sonra Harp Akademilerinde eğitime başladık. Tabii Akademi bambaşka bir şey. 1971 senesi yine önemli bir sene. Ben tam Akademi eğitimine başladım, Temmuz ayında kızım doğdu, dolayısıyla bizim hem öğrencilik hem babalık dönemimiz başlamış oldu. 71 yılında başladığımız Akademi eğitimi 73’te mezuniyetle bitti, (burada biraz duruyor, yine utangaç bir ifade yerleşiyor yüzüne, bir şeyler söyleyecek ama söylemekten sıkılıyor gibi) Onu ben söylemeyeyim artık, siz isterseniz yazarsınız, Harp Akademilerinden de birincilikle mezun olduk çünkü Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ten ödül aldık.””73’te Harp Akademilerim bitirdikten soma o zaman staj değil de görev başı eğitimi gibi Genelkurmaya gönderiliyor mezun olan tüm subaylar, bir de Kuvvet Karargahına.Ben de mezun olduktan sonra Genelkurmay Başkanlığına gönderildim.”2008 yılında Genelkurmay Başkanlığı görevini devir alacak Orgeneral İlker Başbuğ, Genelkurmay karargahına ilk kez 35 yıl önce kurmay yüzbaşı olarak 1973 yılında girmiştir.”Harp Akademilerinde okurken birinci sene üsteğmendim, ikinci sene yüzbaşı olduk. Genelkurmay’da o zaman Genel Harekat Dairesi var. Bu dairede de Plan ve Prensipler Şubesi var. O şubede kurmay yüzbaşı olarak görev aldık. 73 yılı öyle geçti. Geldik 74’e, tabii 74 ayrı bir yıl. Kıbrıs Barış Harekatının olduğu yıl. Ve benim de görev aldığım Plan Prensipler şubesi Genelkurmayda, Kıbrıs Harekatının tüm planlamasının koordinatör şubesi aynı zamanda. O zaman şubede benden başka kurmay iki arkadaşımız daha var. Ama Kıbrıs harekatı olduğu için, ha-rekat öncesi ve soması arzlara çok çıkardık. Yani Genelkurmay Karargahında bizi neredeyse tanımayan yoktu Kurmay  Yüzbaşı olarak. Özellikle rahmetli Semih Sancar, devrin Genelkurmay Başkanı. Onu da saygıyla anmak istiyorum gerçekten. Çok güzel günlerimiz, anılarımız oldu.Karargahta diğer büyük komutanlarımız takılırlardı, derlerdi ki, ‘bu yüzbaşı keşke albay olsaydı, generalliğe terfii garanti olurdu…’ öyle espriler ya-parlardı.Tabii Kıbrıs Harekatının Genelkurmay seviyesindeki icrasında birebir yaşadık bütün olayları. O dönemde (1974- 1975) Şube Müdürümüz Kurmay Albay Mehmet Önder (soma Orgeneral), Plan Harekat Daire Başkanımız Tümgeneral Necip Torumtay (sonra Orgeneral ve Genelkurmay Başkanı), Harekat Başkanımız Korgeneral Haydar Saltık (sonra Orgeneral). Harekat bittikten sonra Haydar Saltık beni Kıbrıs’a gönderdi. Bir ay kadar kaldık orada. Bana git, incele, harekatı gör, buradan böyle gördük bir de orada bakalım, dedi. Kıbrıs’ta harekata katılan birliklerle görüştüm, tüm temas hattını dolaştım, harekata bilfiil katılanlarla görüştüm. Kıbrıs Harekatı gerçekten Türk Silahlı Kuvvetlerinin başarı ile sonuçlandırdığı çok zor bir harekattır. Bu harekatın gerek planlamasında gerek Genelkurmay icraatında görev almak gerçekten ayrı bir mutluluk. Çok şeyler yaşadık. Normal olarak bir yıl kalmamız lazım Genelkurmayda ama beni bırakmadılar. İkinci sene de kaldık orada.”Ancak İlker Başbuğ’un bir başka hedefi daha vardır. Harp Akademilerinde öğretmenlik…”Genelkurmayda devam ettik ikinci sene ama Harp Akademilerine öğretmen olmamız ‘inha edildi’, eskiden böyle derlerdi. Harp Akademileri istiyor, o dönemde ben de Harp Akademilerinde öğretmenliği çok istiyorum ama 74 yılında gidemedik, Kıbrıs Harekatı nedeniyle. Ancak 1975’te gittik. Öğretmenlik, hele Harp Akademilerinde öğretmenlik bambaşka, ayrı bir şey. Ayrı bir ayrıcalık diyelim isterseniz… 75 yılında ancak Genelkurmaydan izin aldılar komutanlar ve aynı yıl Kara Harp Akademisinde öğretmenlik dönemimiz başladı, rütbemiz yüzbaşı.İlk gittiğimiz zaman bize öğretmenlik yapan komutanlarla birlikte öğretmenlik yaptım. Genç rütbedeki öğretmenlere pek ders vermezler. Hakikaten Harp Akademilerinde öğretmenlik yapmak, öğretmek çok ayrıcalıklı, çok önemli bir şey.Benim gibi genç bir öğretmen olarak ders almak, fazla saat almak için yalvarırdık, aman bize ders, daha fazla ders verin diyerek. Benim Harp Akademilerinde görevim uzun sürdü. 75’de gittim, 81’e kadar, altı yıl öğretmenlik görevim var.”Harp Akademilerindeki yıllarını anlatırken İlker Başbuğ’un yüzüne bir mutluluk ifadesi yerleşiyor, Öğretmenlik görevini çok sevdiği ve çok önemsediği her halinden, yüzünden, ses tonundan, davranışlarından çok belli. Bu mutluluğunu şöyle yansıtıyor; “Türk Silahlı Kuvvetlerinde pek çok subay, general hatta orgeneral çoğu benim Harp Akademilerinden öğrencim. Öğretmenlik çok güzel bir görev ki meslek hayatımda tabii ki çok güzel görevler var ama 75-81 arasındaki altı yıl, Harp Akademisindeki görev, meslek hayatımda ayrı bir kompartıman gibidir. Çok farklı, çok güzel bir yer. Örneğin şunu söyleyeyim, tabii bu arada bazı kurslar, katıldığım bazı faaliyetler oldu. Hatırlıyorum, ilk yıl veya ikinci yıl Amerikan Kültür Merkezi’nde, Ankara’da İngilizce kursu çıktı bize. Fakat o arada derslerim var, derslerin bitmesine bir süre daha var. Ben derslerimi bitirmeden kursa katılmadım. Bitirdim ondan sonra kursa gittim, geç gittim.Dedim ki, önce bu dersi bitiririm kursa ancak ondan sonra giderim. Ders vermek çok ayrı, hakikaten çok güzel bir duygu. Bir çok hatıram var o altı yılda.”Acaba paylaşacak bir anı var mı sorusunu duyumsamış gibi devam ediyor:”Birini paylaşabilirim. Bir gün dersimize Harp Akademileri Komutam geldi. Rahmetli Orgeneral Hamza Günalp. Derste, Kolordunun Oynak Savunma Konusunu işliyoruz. Dinledi dersi, sonra bir soru sordu; ‘Yüzbaşım, bu soruyu tartıştırın dedi. Sınıfta tartıştık, çok güzel bir tartışma ve ders oldu. Benim için çok değerli bir şey. Hayatım boyunca en unutamadığım, maddi açıdan değil ama manevi değeri ölçülemeyecek kadar büyük bir şey. Harp Akademileri Komutam Orgeneral Hamza Günalp ayrılırken durdu, dedi ki; ‘Yüzbaşım, sizin öğrenciniz olmayı arzu ederdim…”

Yine kısa bir süre uzaklara gidiyor gözleri, belli ki zihninde canlanan bir sahne var. Genç bir kurmay yüzbaşı. Harp Akademilerinde öğretmen, dersi dinlemeye gelen Akademi komutam Orgeneral sınıfın önünde genç yüzbaşıya ‘senin öğrencin olmayı arzu ederdim’ diyor.Bir asker için unutulmaz bir ödül…”Harp Akademilerindeki görev esnasında İngiliz Kraliyet akademisine gidiş var, bir yıllık bir ayrılış. Sonra son yıl yanılmıyorsam, Nato Savunma Koleji eğitimi var, bir de İngilizce kursuna ayrıldık, Nato Savunma Kolejinden (İtalya) Ağustos veya Eylül başında döndük, dönmemizin akabinde 20-25 gün soma 12 Eylül olayı.”

O dönemdeki rütbesini merak ediyoruz.

“Binbaşı, Akademideki son senede Binbaşı olmuştum. Nato Savunma Kolejindeki eğitimimizden döndük, 12 Eylül durumu oldu. Akademideki bütün öğrenciler dağıldı. Beni de Trabzon’daki tugaya gönderdiler. Trabzon’daki tugayda Sıkıyönetim Karargahının Kurmay Başkam olarak görev aldık. Herhalde üç-dört ay kaldım orada. Sonra Akademi eğitimi başladı, biraz geç başladı, döndük ve 81 yılının sonunda ilk yurtdışı göreve tayin oldum.”İlker Başbuğ, 12 Eylül’den söz ederken ‘darbe’ sözcüğünü kullanmıyor. ’12 Eylül durumu oldu, 12 Eylül olayı’ gibi tanımlamalar yapıyor. Belli ki bırakınız darbeyi, darbe sözcüğünü bile sevmiyor.”Evet, ilk yurtdışı görevimiz Belçika, Nato Karargâhı, uluslararası askeri bir karargah. Orada İstihbarat Başkanlığına gittik, rütbemiz binbaşı, Ağustos başıydı sanırım. Aynı yıl Ağustos sonunda yarbay oldum. Esasında 82’de yarbay olacaktık herhalde, (yine sıkılmış gibi) erken terfi aldık. Şimdi Nato’ya gittik, binbaşıyız, bir ay sonra yarbay olduk, iki sene orada yarbaylık yaptık, son sene albay olduk, (gülümsüyor) Takılırlardı oradaki arkadaşlar; ‘Yahu bu ne biçim iştir, üç senede sen binbaşı geldin, yarbay arkadan albay oldun’ diye. Alman bir daire başkanımız vardı, dedi ki; ‘bu hızla gidersen rütbe bulamayacaklar sana.Nato’daki görevim istihbarat, çok zor bir görev. Gerçekten istihbaratta çalışanlar hiçbir zaman komutanları tatmin edemezler. Mutlaka eksik, bilinmeyen bir şeyler vardır. Zordur istihbarat ki biz o görevdeyken Polonya’da yaşanan krizler vardı, Dayanışma Hareketi, Leh Walesa, dok işçilerinin ayaklanması, her an bekleniyor Polonya’da sıkıyönetim ilan edilecek mi edilmeyecek mi diye, çalkantılı günlerdi, görev açısından ilginç oldu tabii o dönem. 82 yılının bir özelliği daha var benim için. 82 yılında oğlum oldu. 84’e kadar kaldık orada.. .İki yıl yarbay olarak görev yaptım, orada sivil giyinirdik. Perşembe günleri Askeri Komite Toplantıları dışında üniforma giyilmezdi, hep sivildik, (yine gülümsüyor) O nedenle yarbaylığı pek hatırlamıyorum ben, fotoğrafım bile yoktur yarbay üniforması ile.84’te bu görevi tamamladık, ülkemize döndük. Kara Kuvvetleri Komutanlığında Savunma Araştırma Şube Müdürlüğü görevine tayin olduk.””Savunma Araştırma Şube Müdürlüğü şöyle bir görev; modernizasyon projeleri yapılıyor orada, Kara Kuvvetlerinin modernizasyon projeleri üzerinde çalışıyorsunuz. Çok önemli bir görevdir. Aslında o şubeyi kuran ve ilk şube müdürlüğünü ya¬pan Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’dur. 84/87 arasında üç yıl görev yaptım, özel bir görevdir orası, zevkle yapılan etkin bir görev.”

Komando Tugaylarının profesyonel personelden oluşturulması düşüncesi acaba o dönemde mi? Yanıt geliyor hemen,”Hayır, değil. Benim çalıştığım dönemde toplu modernizasyon, Hava Savunma Modernizasyonu yani Kara Kuvvetlerinin ihtiyaçları, özellikle silah, gereç, araç yapılanması gibi konular üzerinde yoğunlaşmıştık. Genel Prensipler Başkanım Tümgeneral Doğan Çelikay’dan çok şey öğrenmişimdir o dönemde, sonra 87 yılında kıta görevine çıktım, alay komutam olarak. 247’nci Piyade Alayı, Göle, Kars…”İlker Başbuğ, üsteğmenliğinden sonra bir kez daha Türkiye’nin en doğu ucundadır. Önce İğdır’da bölük komutanlığı, soma Kars’ta alay komutalığı… “Kars’a gittim, Alayı teslim aldım. Herhalde Temmuz ya da Ağustos ayı idi. Eylül ayında Mehmetçik Tatbikatının atışlı bölümü var, benim bölgemde. Tatbikatı izlemek üzere bütün komutanlar, Cumhurbaşkanı dâhil Kenan Evren gelecekler, nitekim geldiler. Çok güzel bir tatbikat oldu, o bitti, kış tatbikatı başladı, yine benim bölgemde. Kış Tatbikatı Şubat’ta oldu. Anlatmak istediğim şu, Mart’a kadar, birisi gelse bana dese ki alay kışlası nerededir, inanın bilmiyorum, yaklaşık altı aydır, alayı teslim aldığım günden itibaren sürekli arazide, tatbikatlardayız. Alay Komutanlığı da en sevdiğim dönemlerden birisidir, doya doya bir alay komutanlığı yaptık. Bölük komutanlığı da çok güzeldi, 3’ncü bölük komutanlığım hiç unutmam. Alay komutanlığı bağımsız sayılabilecek bir görevdir, çok zevklidir.”Bulunduğu bütün görevlerden büyük bir keyifle söz eden İlker Başbuğ için en ayrıcalıklı, en özellikli, en zevklisi hangisi olmalıydı? 3’üncü bölük komutanlığı, Muhafız Alayı, yaşamın¬da ayrı bir kompartıman olarak nitelediği Harp Akademileri, Kıbrıs Barış Harekatı, Plan Harekat şubesi, Alay Komutanlığı.. Geriye doğru bir yolculuk yapma olanağı olsa bu görevler arasında acaba hangisini tercih ederdi?”Şöyle söyleyeyim, subayların bazıları, nitelikleri, karakterlerine bağlı olarak karargâh görevlerini daha çok sever ve tercih ederler. Bazıları ise kıta görevini daha çok sever. Bizim esasında arzu ettiğimiz subay tipi şu; Kıtaya verdiğimizde kıtada çok başarılı olmalı, karargâha geldiğinde yine aynı şekilde çok başarılı olmalı. İki görevi de aynı şekilde, başarılı olarak yapacak nitelikte olmalı, ideal olan budur. Ama bazen olmayabiliyor. Ben yapı olarak kıta görevlerini daha çok seviyorum. Kıta görevleri açısından bakacak olursak, burada teğmenlikten tuğgeneral oluncaya kadarki dönemi konuşuyoruz generallik dönemi ayrı bir mevzu. Kıta görevleri arasında bu periyotta hangisi en güzel derseniz Alay Komutanlığı derim. Koskoca bir alay, iki taburumuz var, arazidesiniz, yüzlerce personel ve her birinden ayrı ayrı siz sorumlusunuz.Bu nedenle bu dönemde kıta komutanlığı açısından baktığımız zaman hakikaten alay komutanlığı, bağımsız bir alay komutanlığı çok zevkli, alay komutanlığı derim. Ayrıca tatbikatların icraatından sorumlu olmak çok öğretici oluyor. Yaşadığım iki tatbikat esnasında Tümen Komutanım Tümgeneral Fikret Boztepe, Kolordu Komutanımız Kayhan Onur, Ordu Komutanım Sabri Yirmibeşoğlu, ben de Alay Komutanı gerçekten ilerideki meslek yaşamımda bana çok yardımcı olacak, özellikle de tatbikatlar sırasında onlardan çok şey öğrendim. Herkesin böyle bir şansı olmaz.Yani bir Alay Komutanının iki büyük tatbikat yapması, biraz da şans ama gerçekten çok öğretici, insana pek çok şey kazandıran yaşanmışlıklar bunlar. Bu nedenle Alay Komutanlığı hakikaten çok ayrı, kıta olarak çok güzel bir görev. Ama şunu da söyleyeyim, birinci yurtdışı görevimiz 81-84, 84’de döneceğim, sem tekrar Harp Akademilerine öğretmen olarak istiyorlar konuşmaları oldu. Ben artık Harp Akademilerinde öğretmenlik istemem dedim. Her şeyde bir dönüm noktası vardır. Ben mümkünse Harp Akademilerinde artık ders vermeyeyim dedim, 6 yıl yaptık o görevi. Ama o öğretmenlik dönemi hayatımda gerçekten çok ayrıcalıklı zaman dilimidir. Evet, ve 89 yılma geldik böylece. 89 Ağustosunda tuğgeneralliğe terfi ettik. Böylece teğmenlikten Tuğgeneralliğe kadar olan dönem, kaç yıl oluyor (biraz düşünerek yılları hesaplıyor) 62-89, meslek hayatınım 26 yıllık kesiti böylece bitmiş oluyor.”Bu 26 yıl içinde en unutulmaz ne olmalı?”İlk ya da en önemli demeyeyim, hemen her rütbede aklımda kalanları paylaştım, söyledim de… Bunun içerisinde ‘en’ şu diyemem, bir ön hazırlık da yapmadım, tamamen spontane konuştuk. Hepsi önemli benim için ama mesela Harp Akademileri Komutanının bir kurmay yüzbaşıya ‘senin öğrencin olmayı arzu ederdim’ demiş olması tabii çok özel bir keyifti, çok onure ediciydi..Böylece bu dönemi noktalamış olduk. Generallik dönemim ayrıca konuşuruz, Genelkurmay Başkanlığı dönemi ile birlikte.”Bu dönemi noktalamadan son bir soru. Zor anları vardır insanların zaman zaman, hani birşeyleri paylaşmak istedikleri ya da fikir alış verişinde bulundukları, ulaşılabilecek bir uzaklığın yakınlaştırdığı kişilere duyulan o güven dolu özlemin ortaya Çıktığı anlar. Asker çevresinin dışında böyle birileri var mı acaba, hep yakınında olmasını istediği birileri?Hiç düşünmeden iki sözcük dökülüyor ortaya; “Gündüz Aktan” (biraz duruyor sonra daha yüksek bir sesle tekrarlıyor;) ” Evet, Gündüz Aktan.” (Sanki çağırıyor ya da adını yüksek sesle söylediğinde duyacağını sanıyormuş gibi bir ifade yerleşiyor yüzüne. Ve o, buzdan adam denilen kişinin gözlerinde hafiften bir nemlenme var, uzunca bir süre duruyor, sessizliğin büyüttüğü duygusal bir anın ardından devam ediyor:”Hem çok sevdiğim, hem hayran olduğum, hem de her zaman örnek aldığım birisi idi Gündüz Aktan. Benim içimde O’nun boşluğu çok büyük, kendisini her zaman özlüyorum.”Aslında kısa bir süre de olsa birlikte çalışmış olmakla onurlandığım Gündüz Aktan’a ortak bir özlem bu ve ortak bir hayranlık. Yerinin dolması olanaksız bu zamansız kaybın ardından sözün bittiği noktaya ulaşıp sessizliğe gömülüyoruz karşılıklı. Orgeneral İlker Başbuğ’un teğmenlikten başlayarak generalliğe kadar olan meslek yaşamının dönüm noktaları kendi anlatımı ile bunlar. Kimi zaman duygulanarak, kimi zaman keyif alarak, kimi zaman gururlanarak ama her noktası içtenlikle anlatılan 26 yılın kısa bir öyküsü… Kimilerinin ‘yeteri kadar yakın, gerektiği kadar uzak’, kimilerinin ise ‘sinirleri alınmış’ ya da ‘buzdan adam’ olarak nitelediği İlker Başbuğ’un bu defa satır aralarında gizlemeye çalışmadığı duygularının ve duygusallığının yansıdığı 26 yıllık bir öykü…

25 Ağustos 2006…

KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI DEVİR TESLİM TÖRENİ

25 Ağustos 2006 günü Orgeneral İlker Başbuğ’un, Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevine başlarken yaptığı geleneksel konuşma 26 Ağustos’ta yazılı basına şu manşetlerle taşınmıştı;

‘Başbuğ: TSK Ulus Devlette Taraftır…’ (Sabah, 26 Ağustos, 2006),

‘TSK Etkisiz Hale Getirilmeye Çalıştlıyor-Türk Ordusu Taraf Olmayı Sürdürecek…’

(Vatan, 26 Ağustos 2006),

‘İki Komutandan Sert Mesaj- TSK ‘ya Saldıran Hesabını Verecek- Başbuğ’dan Laiklik Vurgusu…’ (Milliyet, 26 Ağustos 2006),

‘Halkla Terörist Ayrı Tutulmalı…’ (Türkiye, 26 Ağustos 2006),

7Ordu Küçülmeyecek…’ (Star, 26 Ağustos 2006),

‘TSK Saldırılara Kayıtsız Kalamaz../ (Radikal, 26 Ağustos 2006),

‘Askerden Sert Mesajlar’ (Cumhuriyet, 26 Ağustos 2006),

‘Teröre Taviz Verilemez.’ (Yeni Çağ, 26 Ağustos 2006),

‘Orgeneral Başbuğ: TSK Başka Ülkelerin Ordularına Benzemez…’

(Hürriyet, 26 Ağustos 2006),

‘Askeri Etkisiz Kılma Çalışmaları Var…’ (Orta Doğu, 26 Ağustos 2006),

‘Ordu Ezberini Bozmadı.’ (Özgür Gündem, 26 Ağustos 2006)

26 Ağustos günlü gazetelerin manşetlerine bakıldığında alınan ilk izlenim Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevim Orgeneral Yaşar Büyü kanıt’tan teslim alan Orgeneral Başbuğ’un devir teslim töreninde uyarılarla dolu sert bir konuşma yapmış olduğudur.Manşetlerde yer verilen ‘askerden sert mesajlar’ tanımlamasını destekleyen ‘.taraf olmayı sürdürecek, hesabını verecek, ordu küçülmeyecek, başka ülkelerin ordularına benzemez gibi emir kipini çağrıştıran alt başlıklar da bu tabloya eklendiğinde törenin geleneksel çerçevesini aşan, Orgeneral Başbuğ’un konuşmasının içeriğine duruş ve beklentilerden kaynaklanan değişik anlamlar yüklenerek özün ötelenmesi sonucuna eşlik eden bir görüntü ortaya çıkmıştı.Oysa Orgeneral Başbuğ, devir teslim töreninde seslendirdiği ve medyada büyük yankı uyandıran görüşlerini ilk kez açıklamıyordu. Genelkurmay İkinci Başkanlığı döneminde gerçekleştirdiği ‘Basım Bilgilendirme Toplantılarında’, çeşitli sempozyumlar ve askeri törenlerde aynı görüşleri defalarca dile getirmiş, TSK’nın ulusal güvenliği ilgilendiren konulardaki duruş ve ilkelerini açıkça ortaya koymuştu. Kaldı ki Orgeneral Başbuğ’un kamuoyu ile paylaştığı düşünceleri Anayasanın Türkiye Cumhuriyetini tanımlayan giriş bölümü  ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükmü ile güvence altına alman ve ayrımsız her yurttaş tarafından paylaşılması gereken devletin temel niteliklerinin korunmasına yönelik saptama ve seslendirmelerden öteye özel bir anlam ve yüklem de içermiyordu.

Aslında Başbuğ’un çeşitli vesilelerle yaptığı açıklamalar; Cumhuriyetin temel niteliklerinin korunması dışında yalnızca ulusal güvenliği ilgilendiren konularla sınırlı olmasına karşın örneğin küreselleşme ya da Avrupa Birliğine Türkiye’nin üyelik sürecine ilişkin seslendirdiği görüşlerin üniter yapı ve ulus devlet kavramlarının güvenlik boyutuna etkileşimleri ötelenerek yorumlanması ve siyasi mesaj nitelemesinin yüklenmesi herhalde gerçek amacının çok dışında olmalıydı. Gazetelerin manşetlerinden köşe yazılarına geçildiğinde anılan husus çok daha yalın bir biçimde açığa çıkmaktaydı. Örneğin, 27 Ağustos 2006’da Cüneyt Arcayürek, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşe yazışma ‘Demokrat, Ama Söyleyince Oturtan Konuşmalar7 başlığım atmış, konuşmaları; ‘Önümüzdeki dört yıl askerin ülkeyi başka iklimlere sürüklemek isteyenlere asla hoşgörüyle bakmayacağını kanıtlayan nitelendirmesi ile yazısnıı ‘.Oh, nihayet Demokrat ama söyleyince oturtan konuşmalar dinledik’ tümcesi ile sonlandırmıştı. Arcayürek’le aynı gün (27 Ağustos) Bugün Gazetesi’nde, Gülay Göktürk ‘Ne bu hiddet ?’ başlığım taşıyan köşe yazısında şu görüşlere yer vermişti;

.Başlangıçlar, taze bir umutla, bir iyimserlikle, bir dostluk çağrısıyla yapılır genellikle… Bu güzel bir gelenektir… Doğrusu yeni Genelkurmay Başkanımızdan ve Kara Kuvvetleri Komutanımızdan da en azından devir teslim töreni konuşmalarında bu güzel geleneğe uymalarım beklerdik… Ama o ne hiddetti öyle! Bölünmekten, bölmekten, parçalamaktan, saldırıdan, cezadan, hesap vermekten, iğrenç bataklıklardan geçilmeyen, burnundan soluyan bir konuşma yeni bir başlangıca uydu mu şimdi yani?.. Ordumuzun en üst kademe yöneticilerinin Avrupa Birliği karşıtı görüşlerini, daha görevi teslim aldıkları ilk günde ve böyle bir üslupta ortaya koymaları bilinçli bir seçim mi?Bu iki köşe yazısının karşıtlığındaki şifrelere geçmeden önce birkaç örnek üzerinde daha duralım.27 Ağustos, 2006, Tercüman Gazete’sinde Behiç Kılıç’ın ‘Başbuğ Paşa’nın mesajları’ başlıklı köşe yazısında ise şu görüşler yer almıştı;’Kara Kuvvetleri Komutam Orgeneral İlker Başbuğ da, tıpkı Orgeneral Yaşar Büyükanıt gibi Türk milletinin yüreklerine su serpecek muhteşem mesajlar verdi… Ankara’dan yıllardır böyle sesler yükselmiyordu ve milletçe açıkça “bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” misali meçhule sürüklenme endişesi vardı… Belirttiğim gibi konuşma Türk milletini ferahlatacak, “Türkiyeli” ucubesi arayan mutemetleri tedirgin edicidir…”Arslan Bulut 28 Ağustos’ta, Yeni Çağ Gazetesi’nde yayımlanan ‘Paşalar, ABD dayatmalarına karşı nasıl bir tavır alacak?’ başlıklı köşe yazısında, konuşmaları ABD ve AB eksenine taşıyarak soruyordu;’İktidarın, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerini ve üniter devlet yapısını değiştirmeye yönelik ekonomik ve siyasi hamlelerin arkasında kim var?

ABD ve AB değil mi?

Dolayısıyla, Türk Silahlı Kuvvetlerinin asıl muhatabı, AKP değil, ABD ve AB’dir.. Demek ki, Türkiye’nin kaderini, TSK’nrn ABD ve AB karşısındaki tutumu belirleyece

Gözcü Gazetesi 28 Ağustos günlü sayısında 06 Ankara köşesinin yazarı Hurşit Toksözlü’nün kaleminden şu yorumlara yer vermişti;’Görevleri Cumhuriyeti ve laik rejimi korumak ve kollamak olanların gür ve kararlı sesi çıktığında, bir iktidarın başı şaşkın şaşkın elindeki konuşma metninin sayfalarına bakıyordu. Bir aradığı olmalıydı.Ancak bulamadı ve yüzü daha kasıldı, endişelenmiş halini ayaklarım oynatarak belli etti. O konuşmanın yazılı metninde olmayan bazı sözler bir şok etkisi yaratmıştı. Kürsüdeki orgeneraller adeta bir Demokrasi ve Laiklik dersi veriyorlardı…’Aynı gün, aynı konuşmanın bir başka yorumu daha vardı. Star Gazetesi’nde Mustafa Erdoğan ‘Askerlerin Siyaset Merakı’ başlıklı yazısında Orgeneral Başbuğ’un konuşmasını şöyle değerlendirmişti; Sadece askerlerin değil sivillerin de artık şunu iyice anlamaları ve içselleştirmeleri gerekiyor: Bir demokraside, askerlikle ilgili olanlar da dâhil olmak üzere, kamu işleriyle ilgili bütün temel kararlar politiktir ve dolayısıyla seçilmiş kurum ve makamlar (başta parlamento ve hükümet) tarafından alınır. Bu konuda askerlerin rolü, aynen askeri nitelikte olmayan kamu işlerinin tedvirinde olduğu gibi, yetkili politik makamlara teknik bilgi sunmak ve hangi yönde olursa olsun verilen kararlar  uygulamaktır öyleyse, üniformalı kamu görevlilerinin siyasi sorumluluk sahibi politik karar alıcıların mesela başbakanın önünde Türkiye’nin iç ve dış güvenlik siyasetiyle ilgili talimatvari konuşma yapmaları en azından uygunsuz bir davranıştır. Çünkü ne terörle mücadele stratejisinin ne de askerlik süresinin belirlenmesi askerlerin yetki alanındaki konulardır. Birincisi, daha geniş ve esas olarak sivil bir perspektif içinde düşünülmesi gereken politik bir sorunun parçası olduğu gibi; ikincisi de başta sivil haklar ve ekonomik politika olmak üzere, başka kamusal meselelerle bağlantılı olarak düşünülmesi gereken siyasi bir konudur… Öte yandan, askerin insan hakları ve demokrasiyi “ulus devlet, üniter devlet ve laikliğe karşı” bir komplo olarak algılamaktan da vazgeçmeleri gerekiyor… Anayasayı gerçekten önemsiyorlarsa, sadece bu üç ilkeye değil, bunlardan daha temel ve önemli olan insan hakları ve demokrasi ilkelerine de sahip çıkmaları gerekmez mi?’Gözcü Gazetesi’nde (28 Ağustos 2006) Kurtul Altuğ köşesinde ‘Aymazlıklar ve yürekli sesler’ başlığı altında devir teslim törenini anlatırken şunları yazmıştı;’Aylardır, haftalardır, günlerdir yazar dururum: Bu aymazlıklara bakarak, ülkenin getirildiği, Atatürk ilkelerinin yozlaştırılmasına, laikliğin yok sayılması için gösterilen bilinçli çabalara karşı yürekli bir ses beklerim.Artık sanılmamalıdır ki; Bu ülke, bu laik Cumhuriyet sahipsizdir.İşte benim ve benim gibi düşünen insanların özlemini çektiği ülke sever bu sesler.’Birbirleri ile taban tabana zıt, çelişen ve çatışan, daha da çoğaltılması olası3 bu haber ve yorumları okuyanların Orgeneral Başbuğ’un devir teslim törenindeki konuşmasım gerçek çerçevesi içinde değerlendirerek algılamaları ne ölçüde mümkün olmuş ya da mümkün kılınmıştır sorusu, sanırız taşların yerine oturması açısından hala yanıt beklemektedir.Bu, uçlarda gezinen, kişilerin öznel duruşları, siyasi, ideolojik duruş ve yaklaşımlarından kaynaklanan beklenti, övgü ve yergilerim yükledikleri örnekler dışında medyada yansız ve tarafsız hiç mi yorum ya da haber yer almadı sorusu, doğaldır ki akla gelebilir.Tartışmaya açmak istediğimiz konunun algılanmasına yardımcı olabilme bağlanımda az sayıda da olsa bu yayınlardan da bazı örneklere yer verelim.Ardan Zentürk, Star Gazetesi, 1 Eylül, 2006, ‘Ordunun önceliği. Yeni Dönemin İpuçları ‘Geceye katılan basın mensuplarının genel tavırlarını biraz, Soğuk savaş yıllarının Kremlinoglarına benzettim… Kremlinoloji, Sovyetler Birliği döneminde gelişen, haliyle, bugün tarihe karışan bir tür siyaset bilim dalıdır. Temelinde, Sovyet yöneticilerinin resmi törenlerdeki yerleri ve birbirlerine karşı davranışlarından yola çıkarak ülkeyi yöneten kadronun iç ilişkilerinin perde arkasına kadar uzanan bir dizi araştırma ve öngörüyü kapsayan bir alandır…  Ankara’daki meslektaşlar da anladığım kadarıyla biraz, böyle bir eğilim geliştirmişler. Mesela, Büyükanıt, Arınç’la konuşurken nasıl bir yüz hali içinde… Eğer bir dönemin Kremlinogları gibi davranışlardan yola çıkarak bir yoruma varmak gerekiyorsa, bugün pek çok çevrenin beklentisinin aksine, askerler ile siyasi otorite arasında bir gerginlik yaşandığım söylemek mümkün değil..’

Hasan Pulur, Milliyet, 1 Eylül 2006, ‘Komutandan Komut

‘Eski dostlardan biri sordu: Paşaların konuşmaları ağır değil miydi? …Neresi ağırdı bu konuşmaların?  Ve siyasetle ilgili bir yanı var mıydı? …Konuşmalarında değindiklerinin hepsi yasal görevleriydi, siyaset yapmıyorlardı.

Mehmet Ali Birand, Posta, 30 Ağustos 2006, ‘Genelkurmay 2010’a kadar kapandı’:

‘Toplumumuzun bir bölümü, Büyükanıt-Başbuğ ikilisini, laik sistemi korumakla görevli komutanlar olarak görüyor. AKP iktidarına karşı bir güvence şeklinde niteliyorlar. Vurduğu yerden ses getiren komutanları arkalarına aldıklarım söylüyorlar. Derinden derine bir gerilim senaryosu hazırlanıyor. Büyükanıt-Başbuğ ikilisi, sorunları masaya yumruk atarak veya vurduğu yerden ses getirerek çözme yanlısı değillerdir. Bu iki komutam biraz yalandan tanıyanlar, her ikisinin de çözümü demokrasi içinde arayan, vurup kırarak bir yere varılamayacağını bilen kişiliğe sahip olduklarım bilirler. Sağduyululardır, dünyayı gayet iyi bilirler ve gerilim yaratma meraklısı değiller- dir.Son devir törenlerinde yapılan konuşmaları dinleyenler, şimdiye kadar söylenmemiş yeni bir uyarı veya tehdit cümlesine rastlamamışlardır. Org. Büyükanıt ve Org. Başbuğ TSK’ nın duyarlı olduğu ilkelerin dışına çıkmadılar. Sadece, bu ilkeler konusundaki duyarlılıklarını tekrarladılar. Bizler gerilim beklediğimizden dolayı, konuşmaları genel çerçevesinin dışına çıkarttık.

İsmail Küçükkaya, Akşam, 28 Ağustos, ‘Kara Kuvvetlerinde ne yaşandı?’;

‘Her iki komutan uyarılarını içerikte sert, üslupta zarif bir tonlamayla yaptılar…Demokratik zerafete sadık kaldılar.. İşi hiç siyasileştirmediler…’

Aslı Aydıntaşbaş, Sabah, 27 Ağustos, ‘Devir Teslim Şifreleri’:

‘…Devir teslim sonrasında karargâh bahçesindeki resepsiyona doğru ilerlerken konuklar arasında “konuşmalar sertti” yorumu fısıldanıyor… Oysa iki komutan da büyük ölçüde kendilerinden beklenen ve daha önceki dönemlerde TSK komuta kademesinin seslendirdiği görüşleri hatırlattı… Bu yüzden de Org. Başbuğ’un PKK’yla mücadele, operasyonlar, Kerkük sorununda yol haritası, etnik kimlik ve etnik kimliğe açılan siyasi alan konularında ifade ettiği görüşler, herkes için uzun uzadıya incelemeye değer…’

Mümtaz’er Türköne, Zaman, 27 Ağustos, ‘Sert asker’:

‘Yem Kara Kuvvetleri Komutanımız önceki gün devir teslim töreninde medyaya yansıyan “sert hava”nın gölgesinde kalan ama üzerinde önemle durulması gereken mühim sözler söyledi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “ulus-devlet” yapışma dair ince ama hayati nüansları ihtiva eden vurgular var bu sözlerinde: ‘Her ülkede etnik farklılıklar olabilir; ancak etnik farklılıklara milliyetçi yaklaşım hakim olursa, etnik milliyetçilik ortaya çıkar ki, etnik milliyetçiliğin terör örgütü, legal kuruluşlar ya da sivil toplum örgütleri tarafından kullanılması asla kabul edilemez…’

28 Ağustos 2006, Vatan Gazetesinde yayımlanan imzasız yorum:

‘…önce lafı hiç dolaştırmadan şu tespiti yapmakta yarar var: TSK’nın tutumunun, genel çizgisinde en ufak değişiklik söz konusu olmaz. Genel tutumu, AB’ye tam üyelik sürecine katkısı dün ne idiyse bugün de odur, yarın da o olacaktır. TSK’nın temel hassasiyetleri, temel değerleri, kırmızıçizgileri hiçbir zaman değişmez. Ulus devletin, üniter devlet yapışırım korunması ve kollanması, irticai ve bölücü faaliyetlere karşı en ufak bir müsamaha gösterilmemesi gibi…’Yazılı basından derlediğimiz seçkinin benzerlerinin televizyonlar aracılığı ile de beklenti ve kaygılardan kaynaklanan aynı çelişkilerle kamuoyuna yansıtıldığı da örneklenen tabloya eklemlendiğinde, Org. Başbuğ bu yorumlara haklılık kazandırıp kazandırmadığını inceleme adına konuşmasını pek çok kez satır satır okumuş olmalıdır.Kanal Türk Televizyonu, Ana Haber, 25 Ağustos 2006, saat: 19.00

Spiker: Önemli mesajların verildiği devir teslim töreni ve ardından düzenlenen resepsiyonun konuklarından biri de Hulki Cevizoğlu’ydu…Sayın Cevizoğlu, basma ve canlı yayınlara yansıyan görüntüleri ekranlarımıza getirdik ama görünmeyen başka neler vardı, neler konuşuldu?

H.Cevizoğlu: Görünmeyen çok konu vardı… Bu arada yeni Kara Kuvvetleri Komutam olan Orgeneral İlker Başbuğ’da bu konuda (terörle mücadele) ciddi bir açıklama yaptı. Aslında bu ciddi açıklama, Türkiye’deki terörle mücadelede yurtdışı desteğine karşı PKK’ya bazı alanlarda gerekli yasal cevabını verilemediğine ilişkin bir yakınma niteliğindeydi. İlker Başbuğ dedi ki, “PKK terör örgütüne katılımda, terör örgütünün yaptığı propagandanın önemli rol oynayışı, devletin yürüttüğü psikolojik harekâtın yetersizliğini göstermektedir.Milli Güvenlik Kurulu sivilleştiği zaman, Psikolojik Harp Dairesi de kapatılmıştı. Yeni Kara Kuvvetleri Komutam, Avrupa Birliği ile yapılan uygulamanın Türkiye’ye ne kadar zarar verdiğini anlatmış oluyor ki, bu üzerinde durulması gereken bir konu… Aslında siyasilerin dikkat etmesi gereken, ibret alması gereken bir açıklama bu… Yine Org. Başbuğ etnik kimliklere atıfta bulundu. Dedi ki, “Demokrasi maskesi altında etnik kimlikler, bölücülüğe gitmemelidir”. Yani Avrupa’nın bizden istediği etnik kimliklerin tanınması, anayasal güvenceye alınması Türkiye’nin üniter devlet, ulus devlet yapışım gömebilir.” Bunlara bu tehlikeye dikkat çekti Sayın Başbuğ… Sayın Başbuğ’un yakındığı bu etnik kimlikler, ulus devleti gömebilecek, anayasaya girmesi istenen Kürt kimliğinin tanınması konusu Avrupa Birliği tarafından isteniyor. Avrupa Birliğine karşı kimse, resmi makamlar sesini çıkarmazken, Kara Kuvvetleri Komutanının Avrupa Birliği’nin başımıza ördüğü bu çorap konusundaki yakınması da üzerinde durulması gereken ciddi bir konu…’

Ve Ardan Zentürk’ün Kremlinoglar benzetmesini doğrulayan son, hatta sözün bittiği bir yorum.

İsmet Berkan, Radikal, 1 Eylül, ‘Bir Ankara gecesinden notlar:

‘…Bol haber yakalama umuduyla geceye katılan gazeteciler (30 Ağustos resepsiyonun dan söz ediliyor.) gerçekten elleri boş dönüyorlardı. Herhalde Murat Yetkin o yüzden “Bu gece Ankara gazeteciliğinin bittiği gecedir” deyince kimse itiraz etmedi…’Bir konuşma çevresinde değişik anlamlar yüklenerek yaratılan zihinsel karmaşa ve kargaşanın dışında, algıların yazarların duruşları ve ideolojik yaklaşımları doğrultusunda biçim değiştirerek özünden uzaklaştığı ya da bilinçle uzaklaştırıldığı bir ortamda bunca birbiri ile çelişen ve çatışan yorumlara kaynaklık eden Orgeneral İlker Başbuğ acaba 25 Ağustos günü gerçekte ne demiş ve hangi mesajları vermişti?

Belleklerimizi tazeleme ve verdiğimiz örnekleri aklın süzgecinden geçirerek yeniden değerlendirme adına sözü bu noktada Orgeneral İlker Başbuğ’a bırakalım:

BAŞBUĞ’UN KONUŞMASI

‘Sayın Cumhurbaşkanım, Muhterem Hanımefendi,

Değerli Konuklar, Sevgili Silah Arkadaşlarım,

Kara Kuvvetleri Komutanlığının Komuta Devir Teslim Törenine hoş geldiniz.

Töreni onurlandıran başta zatıâliniz olmak üzere, tüm konuklara şükranlarımı sunarım. Bugün burada Kara Kuvvetleri Komutanlığının, emir ve komutasını huzurlarınızda devralmanın gururunu yaşıyorum. Bu onurlu görevi, Genelkurmay Başkanlığına atanan Orgeneral Sayın Yaşar Büyükanıt’tan devralmak benim için ayrı bir gurur ve mutluluk kaynağıdır. Sayın Komutanım, Kara Kuvvetlerine vermiş olduğunuz hizmetler ve gerçekleştirdiğiniz eserler özenle korunacak ve vereceğiniz direktifler çerçevesinde Kara Kuvvetleri Komutanlığının hizmet bayrağı daha yükseklere taşınmaya çalışılacaktır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Yaşamakta olduğumuz küreselleşme olgusu, terörizmin dünya için en büyük tehdidi oluşturması ve birçok devlet için simetrik tehdit ve risklerin ortadan kalkması, ülkelerin güvenlik konsept ve stratejilerinde büyük değişimlere neden olmuştur.Birçok devlet güvenlik konseptlerini “savunmayı” öngören stratejik düşünceden, sadece “güvenliğe” dayalı stratejik düşünceye dönüştürmüştür.Güvenlik boyutu da bulunan küreselleşmeye gelince; küreselleşmenin gereği olarak günümüzde uluslararası sistemlerde bulunmak ne kadar zorunlu ise, küreselleşme olgusunun getireceği olumsuz etkilerle baş etmek de o kadar zorunludur.Bu nedenle ülkeler tarafından izlenecek en gerçekçi yol; “küresel düşünmek ancak ulusal hareket etmek” olmalıdır.Türkiye için ise durum çok farklıdır. Türkiye, içinde bulunduğu zor coğrafyada, simetrikten asimetriğe doğru uzanan geniş bir risk ve tehdit yelpazesi ile karşı karşıyadır.Bölücü terör ayrılıkçı hareket, irticai faaliyetler ve uluslararası terörizm Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu başlıca asimetrik risk ve tehditleri oluşturmaktadır.Uluslararası antlaşmalarla kurulmuş Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’deki mevcut dengelerin değiştirilmesine ve antlaşmalarla kazanılmış haklarımıza yönelebilecek risk ve tehditler ile komşu ülkelerde oluşabilecek ve Türkiye’nin güvenliğini olumsuz yönde etkileyebilecek istikrarsızlıklar ve değişiklikler, karşılaşabileceğimiz simetrik risk ve tehditleri oluşturabilir.Yaşadığımız zor coğrafya, mevcut ve olabilecek asimetrik ve simetrik tehdit ve riskler, Türkiye’nin caydırıcı özelliklere sahip güçlü bir silahlı kuvvetlere sahip olmasını zorunlu kılmaktadır. Barışın korunması için caydırıcı güç hayatidir.

Bu nedenle, tehdit ve risklere karşı süratle ve etkin bir şekilde karşılık verecek bir kuvvet yapısının oluşturulmasına devam edilmesi ana hedefimiz olacaktır.

Teknolojik olanaklardan yararlanarak; Kara Kuvvetlerinin beka kabiliyetinin yükseltilmesi, modüler, esnek, her ortamda kesintisiz görev yapabilecek bir kuvvetin oluşturulması daima göz önünde bulundurulacaktır. Günümüz koşullarında modernizasyon projelerinin istenilen zaman dilimlerinde hayata geçirilmesi zorunludur. Sayısal azaltmalar ancak modernizasyon projelerinin gerçekleştirilmesiyle mümkün olabilir. Nitelikli insanın önemi günümüzde daha da artmıştır. Tarih boyunca, Türk Silahlı Kuvvetlerini emsalleri arasında ayrıcalıklı duruma getiren niteliklerinin başında, sahip olduğu değerli subay ve komuta heyetleri ile dünyanın hiç bir ordusunda rastlanmayacak kahraman, cesur ve fedakâr Türk Askeri, Mehmetçikler olduğu unutulmamalıdır. Bizden Önceki komutanlarımız gibi, bizler de barışta bir orduya sahip olmanın en önemli nedenlerinden birisinin subay ve astsubaylarının eğitimi olduğu noktasından hareket ederek, özellikle komutan ve lider eğitimini ön planda tutmaya devam edeceğiz. Biliyor ve inanıyoruz ki, Türk Askerinin, Mehmetçiğin üstün komutanların emir ve komutasında başaramayacağı hiç bir görev yoktur. Her başarının en büyük payının sahibi olan Mehmetçiklere komuta etmek, her komutan için paha biçilmez bir onur ve gurur kaynağıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım;

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamı; bir imparatorluğun küllerinden bir ülke yaratmak, bir ülkeyi saldırılardan kurtarmak için ezik, çaresiz, yoksul bir halktan hem ulus, hem de ordu yaratmak ve soma o ulusun çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkartılması çabasıyla geçen bir yaşamdır.Cumhuriyetin ve Devrimlerin korunmasının tek yolu vardır. Bu yol Atatürkçü Düşünce Sistemidir.Çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkılmasını temel hedef alan, bu hedefe ulaşmak için akıl ve ilmin yol göstericiliğini kabul eden, dinamik bir dünya görüşü olan Atatürkçü Düşünce Sistemi, bizler için vazgeçilmez rehberdir.Bilindiği gibi, Türkiye’nin özellikle milli güvenlik açısından, anayasal düzeni ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet, temeline dayanmaktadır.Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve gelişimi bir devrimdir. Devrimin ana amacı, bir ulusun, Türk Ulusunun yaratılması¬dır. Bu devrim ümmet toplumundan, laik ulus devletine dönüşümdür. Ulus; dil, kültür ve ülkü birliği ortak paydaları ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal bir birliktir. Bu ulus anlayışı ırksal ve dinsel öğelere bağlı değildir, bağlanmaya da çalışılmamalıdır. Ulus kavramı ayrıştıran değil, birleştiren bir olgudur. Ulus bir bütündür. Bu nedenle, ulus devletimizi daha da güçlü kılacak yolun farklılıkları öne çıkararak yapay ayrılıklar yaratmaktan değil, ulus devletin ortak paydalarım öne çıkaran, bir anlayıştan geçtiğine inanmaktayız.Ulus devletin temel dayanağı ise ulusal kültürdür. Ulusal kültürün, çağdaş uygarlık düzeyine çıkartılması ise hedeftir. Bütün bu düşünceler, cumhuriyetin temel kuruluş felsefesini oluşturmaktadır.Ulus devlet oluşturulmadan, üniter devlet yapısının kurulması ve korunması olanaksızdır. Ülke, ulus ve egemenlik unsurları ve yasama, yürütme, yargı erkleri bakımından teklik özelliği gösteren devlet, üniter devlettir.Üniter devlet, eşitlik ilkesinin korunmasının, bölgecilik, ırkçılık yapılmamasının ve azınlık yaratılmamasının garantisidir.

Cumhuriyetin temel niteliklerinin ve anayasal düzenimizin temelim laiklik ilkesi oluşturmaktadır. Laiklik en geniş anlamıyla akim ve bilimin egemenliğinin kabul edilmesidir. Laiklik, Türkiye Cumhuriyetini oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır.Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusu ve ülkesi, ile bütünlüğünden, laik ve çağdaş bir ülke olmasından rahatsız olanların ulus devlet yapısına, cumhuriyetin temel kuruluş felsefesine karşı çıkmaları doğaldır.Bizler, bizden önceki nesillerin bizlere emanet ettiği cumhuriyetin temel kuruluş felsefesine duyarlı olmalı, sahip çıkmalıyız. Her zaman olduğu gibi, Türkiye üzerinde iç ve dış kaynaklı radikal değişim projelerinin bulunduğunu da görmekteyiz. Bu kesimler projelerinin önündeki en önemli engel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görüyorlar. Türk Silahlı Kuvvetlerinin siyasete müdahale ettiğini ifade ederek, Silahlı Kuvvetlerin özellikle milli güvenlik açısından, anayasal düzenin üç temel niteliği olan ulus devlet, üniter devlet ve laik devlete yapılan saldırılara kayıtsız kalmasını istiyorlar.Bu kesimler büyük bir yanılgı içindedirler. Türk Silahlı Kuvvetlerini, başka ülkelerin ordularıyla karşılaştırarak farklı sonuçlar üretmeye çalışan bu kesimler, Türk toplumunun tarihini de gerçeklerini de bilmeyenler ya da kendilerine yabancılaşmış olanlardır. O ülkelerin bir kısmı topraklarında düşman çizmesi görmemiştir. Bir kısmının jeopolitik konumu dikkate alınacak sınırlar içermez, bir kısmı kendisini koruyacak duruma bile düşmemiştir. O ülkelerin bir kısmında askerler vatanı korumak zorunda kalmamıştır. O ülkelerin bir kısmında vatanın sınırları, halkın ve askerin kanıyla çizilmemiştir.Türk Silahlı Kuvvetleri ulus devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraf olmuştur ve olmaya devam edecektir. Bu konulara ilişkin görüş ve önerilerin anayasa ve kanunlar çerçevesinde, uygun ortamlarda ilgili makam ve kuruluşlara iletilmesi, gerekli hallerde de kamuoyuyla paylaşılması bir görev olarak değerlendirmelidir.

Sayın Cumhurbaşkanım;

Yüksek müsaadelerinizle Ülkenin güvenliğini ve huzurunu tehdit eden, bölücü terör ve ayrılıkçı hareketlere ilişkin düşüncelerimi açıklamayı da bir zorunluluk olarak görmekteyim. Bölücü terör örgütü zora, şiddete ve teröre başvurarak, ayrılıkçı hareket hukuk devletinin ve demokrasinin sağladığı özgürlükleri kullanarak amaçlarına ulaşmak istemektedir.Bölücü terör ve ayrılıkçı hareketin temelinde etnik milliyetçilik bulunmaktadır. Hedefleri ise ulus devlet ve üniter devlet yapısının ortadan kaldırılmasıdır. Daha somaki hedeflerinin de, ülkenin bölünmesine yönelik olacağı unutulmamalıdır. Bugün için öncelikli hedefleri ulus devlettir. Etnik kimliklerinin tanınması ve anayasal güvenceye alınması, etnik kimliklerini öne sürerek ayrı bir ulus olduklarını iddia etmeleri, ulusal kültürü zayıflatmaya yönelik çabaları, ulus devlete zarar vermeye yöneliktir. Daha sonraki hedeflerinin ise üniter devlet yapısının olacağı aşikârdır.Bölücü terör hareketine ve ayrılıkçı hareketlere karşı yürütülecek mücadelenin bazı önemli noktalarına, yüksek müsaadenizle değinmek istiyorum:Her şeyden önce, bir ülkenin güvenliği o ülkenin kendi sorumluluğudur. Ancak, terör örgütü ve terörizmle mücadele için uluslararası ve bölgesel işbirliği ve destek hayatidir. Aksi takdirde mücadele, beklenenden daha uzun sürer daha fazla can ve mal kaybına neden olur.Mücadele görev ve sorumluluğu bulunan devletin ve toplumun bütün kurum ve kuruluşlar terör örgütü ve ayrılıkçı hareketlerin hedefleri üzerinde ortak anlayışa sahip olmalıdır.Terörle mücadelede bölge halkının desteğinin kazanılması başarının ön koşuludur. Bunun için, terörist ile bölge halkının ayırt edilmesi ve mücadelenin hukuk düzeni içerisinde yürütülmesi zorunludur. Terörle mücadelede alınacak hukuki düzenlemeler de hayatidir.Terör Örgütü ve ayrılıkçı hareketlerin amaçladıkları hedefe ulaşma şanslarının bulunmadığı gösterilerek, başarı umutlarının yok edilmesi, yürütülen mücadelenin ana hedefi olmalıdır. Başarı umutlarını kaybeden terör örgütlerinin ve ayrılıkçı hareketlerin uzun süre ayakta kalması mümkün değildir.Her ülkede etnik farklılıklar olabilir ancak etnik farklılıklara milliyetçi yaklaşım hâkim olursa, etnik milliyetçilik ortaya çıkar ki, emik milliyetçiliğin terör örgütü, legal kuruluşlar ya da sivil toplum örgütleri tarafından kullanılması asla kabul edilemez.

Türkiye Cumhuriyeti kültürel farklılıklara saygılıdır. Türkiye Cumhuriyeti kültürel alanda / bireysel kalmak ve ulus devlet yapışma zarar vermemek şartıyla kültürel zenginliklerin yaşaması için gerekli düzenlemeleri gerçekleştirmiştir, uygulamalar devam etmektedir. Bunun ötesinde, kimse Türkiye’den belirli bir etnik gruba kültürel alanın dışında ulus devlet ve üniter devlet yapışım tehlikeye sokacak, siyasal alanda grupsal düzenlemeler yapmasını bekleyemez. Bu şekildeki kararlı tutum ve davranışlar, terör örgütünün, ayrılıkçı hareketlerin başarı umutlarım söndürür. Kararsızlıklar, belirsizlikler ise bölücü terör örgütünün ve ayrılıkçı hareketlerin umutlarının yaşamasına neden olur.

1984 yılından bugüne kadar yaşanan terör olayları ve ayrılıkçı hareketler, Türk Türkiye’nin toplumunda herhangi bir kutuplaşma ve ayrışmaya neden olmamıştır. Ancak kültürel alanındaki düzenlemeler daha fazla demokrasi başlığı altında, siyasal alana doğru götürülmeye çalışılırsa ve bu konular gündemine sokulursa, ülke kutuplaşmaya ve ayrılaşmaya sürüklenebilir. Bu durum ise ülke güvenliğiyle yakından ilgilidir.

—        Terör örgütüyle mücadelede esas, terör eylemlerini asgari seviyeye indirerek, terör örgütünü etkisiz hale getirmektir. Bu nedenle güvenlik güçleri, terör örgütünün bulunduğu bütün bölgelerde terör örgütü etkisiz hale getirilinceye kadar operasyonlara devam edecektir. Bunun dışında öne sürülebilecek ve düşünülebileceklerin anlamı teröre taviz vermektir.

—        Terörizmle mücadelede devlete düşen temel görevlerden birisi de, terör örgütüne katılımı engellemektir. Bu nedenle, devletin terör Örgütüne katılımın profilini çıkartması ve terör örgütüne katılımların nedenlerinin ortaya çıkartılarak, bu nedenleri ortadan kaldıracak önlemleri içeren bir planı uygulamasının önemli olduğu düşünülmektedir.

Bu konuda yapılan bazı çalışmalar, yapıldıkları dönemde, örgüte katılımda en önemli etkenin örgüt tarafından yürütülen propaganda olduğunu göstermektedir. Örgüte katılımda terör örgütünün yaptığı propagandanın önemli rol oynayışı, devletin yürüttüğü psikolojik harekâtın yetersizliğini göstermektedir. Terörle mücadele eden ülkelerde bu konu önceliklidir, hayatidir.

—        Terörizmle mücadelede komşu ülkelerin durumu ve tutumları da çok önemlidir.

Irak’ta yaşananlar ve Irak’ın geleceğinin ve özellikle Irak’ın kuzeyindeki gelişmelerin, Türkiye’nin bölücü terör örgütü ve ayrılıkçı harekete karşı yürüttüğü mücadele üzerinde önemli etkileri vardır.

Bazı ülkelerin ve grupların, Kerkük sorununa bir çözüm bulunmasından Önce, 2007 yılı sonuna kadar, PKK terör örgütüne karşı etkin tedbirler almayacakları düşünülerek, onları etkin tedbirler almaya zorlayıcı hareket tarzları geliştirilmelidir.

—        Terörizmle mücadelede medyaya da büyük görev düşümektedir. Terörist örgütler zor ve şiddetin yanında propagandayı da ana silahları olarak kullanmaktadır.

Onlar için propagandanın lehinde ve aleyhinde olması çok önemli değildir. Önemli olan, medyada yer almaktır. Medyaya düşen görev ise toplumun olaylar hakkında doğru ve zamanında, yeterli seviyede bilgilendirilmesiyle terör örgütünün propagandasına alet olunmaması noktasında dengeyi bulmasıdır.

Cumhuriyetin kurulmasından beri zaman zaman devletimiz iç ve dış zorluklarla karşı karşıya gelmiştir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti, devletin bütün kurum ve kuruluşları ve toplumun bütün kesimleri ile her türlü zorluğu ve güçlüğü yenebilecek güçtedir.Gerçekleri bilmek ve sadece başarıya odaklı olarak kararlı hareket etmek ile bazı kesimlerin görmek istedikleri gibi, olaylar karşısında kararsızlığa ve karamsarlığa kapılmak farklı şeylerdir.

Tarihi zaferlerle dolu bir ulusun temsilcileri olarak, kendimize güvenmek, güçlü olmak ve sadece başarıya odaklanmak zorundayız.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Başta Büyük Atatürk olmak üzere, bize bu güzel vatanı hediye eden atalarımızın, ülkemiz ve milletimizin bölünmez bütünlüğü için canlarım veren tüm şehitlerimizin ve yaşamakta olan gazilerimizin manevi huzurunda saygıyla eğiliyorum.Kara Kuvvetlerinin bugünkü üstün düzeye ulaşmasını sağlayan tüm komutanlarımızı şükranla, ebediyete intikal edenleri ise saygıyla anıyorum.Meslek yaşamım boyunca, her zaman yanımda ve desteğimde olan, tüm güçlükleri benimle paylaşan sevgili eşime ve en değerli varlıklarımız olan kızım ve oğluma da yüksek müsaadelerinizle, şükranlarımı sunmak istiyorum.Değişik görevlerde emir ve komutalarında olmaktan daima gurur duyduğum, Genelkurmay Başkanım Sayın Orgeneral Hilmi ÖZKÖK’e ve Kara Kuvvetleri Komutanım Sayın Orgeneral Yaşar BÜYÜKANIT’a; insan sevgisine, engin bilgi birikimi ve tecrübelerine dayanan komutanlık ve liderlikleri, yaşattıkları huzurlu ve çağdaş yönetim iklimi, görevimizi en etkin olarak 6 Askerlerin Devir Teslim törenlerindeki tüm konuşmalarda “aile” vurgusu aynı bir gelenek olarak ortaya çıkar. Fatih Altaylı 29 Ağustos günlü Sabah Gazetesinde bu gelenekle ilgili şunları yazmıştı; , “Askerin görev devir ve emeklilik törenlerinde beni çok mutlu eden, başka hiçbir devir teslim töreninde yaşanmayan bir güzellik vardır. O güzelliğin adı “ailedir”.Genelkurmay Başkanı olsun, Kuvvet Komutanları olsun devir törenle-rinde Cumhurbaşkanı başta olmak üzere pek çok kişiye teşekkür ederler ama bir grubu hepsinden daha üst yere koyarlar. Onlar “Ailedir, eştir, çocuklardır.Hiç unutulmazlar ve herkesten daha önemlidirler. Çok da doğrudur. Eşlerimiz, çocuklarımız herkesten daha Önemli değil midir? .Aileye verilen değer konusunda askerlerden öğrenecek çok şeyimiz var.”yapmamızda bizlere her zaman sağlamış oldukları destekleri için sonsuz şükranlarımı sunuyorum.Sayın Komutanım Orgeneral Hilmi ÖZKÖK, yüksek müsaadelerinizle, sizlere ve sayın hanımefendiye bundan sonraki yaşantımızda en iyi dileklerimi arz ederim.Sayın Komutanım, Orgeneral Yaşar BÜYÜKANIT, bir asker için en büyük onur ve sorumluluğu taşıyacağınız yeni görevinizde sizlere ve sayın hanımefendiye en iyi dileklerimi arz ederim.Teşrifleri ile töreni onurlandıran, başta Sayın Cumhurbaşkanımız ve Sayın Hanımefendileri olmak üzere değerli konuklar, tüm komutanlarıma, saygıdeğer eşlerine ve silah arkadaşlarıma, şahsım ve tüm Kara Kuvvetleri mensupları adına teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyor, Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini büyük bir onurla teslim alıyorum.

Arz ederim.”

Orgeneral Başbuğ’un Kara Kuvvetleri Komutanlığı Devir Teslim Töreninde yaptığı konuşma, yazılı ve görsel medyadaki yansımalarından kısa bir seçki sunduğumuz örneklerle karşılaştırılarak değerlendirildiğinde sanırız akla gelen ilk sorular TSK’nın Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı olduğu saptamasına (Kanal Türk, Bugün Gazetesi) kaynaklık eden bölümün nerede olduğu, konuşmasının hangi bölümünde hiddetlenerek burnundan soluduğu (Bugün) ve siyasete nerede ve nasıl müdahale ettiği (Star) olmalıdır.

Konuşmanın hangi bölümünün ‘söyleyince oturtan’ (Cumhuriyet) deyimine haklılık kazandırdığı, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı izlenimi uyandıran (Yeni Çağ) cümlelerin nerelerde saklı olduğu, ‘binilen alametin kıyamete gidişinin’ (Tercüman) durmasını sağlayan sözcüklerin hangileri olduğu da aynı şekilde merak konusu olmalıdır. TSK’nın ‘terörle mücadelede kendini taraf gibi göstermesinin kabul edilecek bir şey olmadığı’ yazılırken örneğin polisin suç karşısında vatandaşların korunmasında taraf olması gibi TSK’nın da devlet ve ülkenin bütünlüğünü hedef alan, üstelik komşu ülkeler topraklarından yönetilen ve yöneltilen bir tehdidin bertaraf edilmesinde taraf olması gerekliliği ve bunun yasal bir görev olduğu göz ardı edilerek ‘Ordular Generallere Bırakılamaz’ ara başlığı altında bir yargıya dönüştürülmüş olmasını Zülfikar Doğan’nı (Star Gazetesi) sözcüklerini kullanarak soralım, ‘Allah’a reva mıdır?’Ya da ‘TSK’nın muhatabı AKP değil ABD ve AB’dir.’ yorumuna köşesinde yer veren Arslan Bulut (Yeni Çağ), bilmez mi ki Anayasal bir kurum olan, görev ve yetkileri yasalarla belirlenen TSK’nın muhatabı bırakınız üçüncü ülkeleri Türkiye’de ister iktidar ister muhalefet olsun siyasi partiler değil yalnızca hükümetlerdir.Ve TSK, devletin kurum ve kurallarım aşarak başka devletleri kendisine ne zaman doğrudan muhatap almıştır da bu konuda bir yol göstericiliğe soyunulmaktadır?

FARKLI ORDU

Hele ‘TSK’nın başka ordulara benzemediği’ söylemine yadsınmaz bir gerçeklik olmasına karşın örtülü bir ‘tehdit iması’ yüklemek ne derece doğru ve haklıdır ?

Parçalanmış, yıkılmış, insan kaynaklarım yitirmiş; açlık, sefalet ve umutsuzluğun toplumu çürüten bataklığında çırpman, işgal altındaki bir imparatorluğun değil yıkıntıları, küllerinden bağımsız bir devlet, kuldan birey, ümmetten millet yaratma mucizesini halkı ile omuz omuza yaratma başarısını göstermiş bir ordunun, başka ülkeler ordularına benzememesi bir gurur, ayrıcalık ve onur kaynağı olmak gerekirken bunun seslendirilmesin den rahatsızlık duyulmasında bir haklılık payı var mıdır? ‘Geline, kurbanlık koça ve askere giderek şahadete hazırlanan oğluna’ kına yakma geleneğine sahip, bir şölen havası içinde askere giden, erkek ve ergin olmanın ölçüsünü vatan hizmeti olarak adlandırılan askerlik görevini yapmakla özdeşleştiren, en büyük asker bizim asker tanımlaması ile ordusunu farklılaştırarak gururlanan, vatana bir can borcumuz var seslendirmesi nabzında atan, gün gelip o kutsal borç ödendiğinde ‘geride bir evladım var, o da şahadet mertebesine ulaşırsa ben varım, vatan sağ olsun’ diyebilen ve ordusunu ‘Peygamber Ocağı’ olarak niteleyen başka milletler varsa eğer, TSK’nın diğer ordulara benzemediğinden söz etme hakkı elbette olmaz…

Org. Başbuğ’un ironik bir biçimde kimi gazetelerde eleştiriler hatta suçlamalara, kimilerinde ise aşırı övgülere neden olan konuşmasındaki bu bölümü doğruya ulaşma ve algılama adına bir kez daha anımsayalım.”Her zaman olduğu gibi, Türkiye üzerinde iç ve dış kaynaklı radikal değişim projelerinin bulunduğunu da görmekteyiz. Bu kesimler projelerinin önündeki en büyük engel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görüyorlar. Türk Silahlı Kuvvetlerinin siyasete müdahale ettiğini ifade ederek, Silahlı Kuvvetlerin özellikle milli güvenlik açısından, anayasal düzenin üç temel niteliği olan ulus devlet, üniter devlet ve laik devlete yapılan saldırılara kayıtsız kalmasını istiyorlar.

Bu kesimler büyük bir yanılgı içindedirler. Türk Silahlı Kuvvetlerini, başka ülkelerin ordularıyla karşılaştırarak farklı sonuçlar üretmeye çalışan bu kesimler, Türk toplumunun tarihini de gerçeklerini de bilmeyenler ya da kendilerine yabancılaşmış olanlardır. O ülkelerin bir kısmı topraklarında düşman çizmesi görmemiştir. Bir kısmının jeopolitik konumu dikkate alınacak sınırlar içermez, bir kısmı kendisini koruyacak duruma bile düşmemiştir. O ülkelerin bir kısmında askerler vatanı korumak zorunda kalmamıştır. O ülkelerin bir kısmında vatan sınırları, halkın ve askerin kanıyla çizilmemiştir…”Org. Başbuğ’un TSK’nın başka ülkeler ordularından farklılığını anlatırken kurduğu bu cümlelerde, ülkemizin tarihi ve günümüzde yaşananlar dikkate alındığında gerçeklerle örtüşmeyen bir yön bulabilmek ya da bu farklılığa başka anlamlar yükleyebilmek eğer belirli bir amaca hizmet edilmiyorsa ne ölçüde mümkündür?Örneğin Türk Ordusu’nun Saddam ve İran Şahı’nın orduları ile karşılaştırılması, milletinin emrindeki bir ordu ile milletini ezen diktatörlerin emrindeki ordular arasında benzerlik kurulması, hüzün verici bir değerlendirmenin yansıması olmalıdır.Bu bağlamda bir gerçekliğin anlatımı olan ‘farklılığın’ algılanmaması tarihimizi bilmemek ve Başbuğ’un seslendirmesi ile ‘kendimize yabancılaşmış olmakla eş anlamlı değil midir?İmparatorluğun küllerinden bir ülke inşasına soyunan Türk halkı ve O’nun ordusunun bir yandan işgal güçleri ile çarpışırken, bir yandan da o güçlerle işbirliği içindeki çetelerle savaşıp bir isyanı bastırmaktan bir başka isyanı bastırmaya koştuğu, kurtuluş umutlarının azaldığı heran Amerikan ve İngiliz mandacılarının kimi gazeteler ve başkent Ankara’da boy gösterdikleri, Saray’ın işgal güçlerine teslim olarak ulusal kurtuluş hareketinin çekirdeği Kuvay-i Milliye’nin karşısına Kuvay-i İnzibatiye’yi diktiği, Şeyhül İslam Dürrüzade Abdullah Efendi’nin kurtuluş savaşçıları için “katli vaciptir” diyerek fetvalar yayınladığı unutulabilir mi?Alphonse de Lamartine’nin; ‘Tarih her şeyi öğretir, gelecek de dahil’ sözü Türkiye’nin bırakınız geleceğini, gününü de algılaması için tarihini çok iyi bilmesini zorunlu kılmıyor mu?Org. Başbuğ konuşmasında; ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve gelişimi bir devrimdir. Devrimin ana amacı, bir ulusun, Türk ulusunun yaratılmasıdır. Bu devrim ümmet toplumundan, laik ulus devletine dönüşümdür. Ulus; dil, kültür ve ülkü birliği ortak paydaları ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal bir birliktir. Bu ulus anlayışı ırksal ve dinsel öğelere bağlı değildir, bağlanmaya da çalışılmamalıdır. Ulus kavramı ayrıştıran değil birleştiren bir olgudur. Ulus bir bütündür. Bu nedenle, ulus devletimizi daha da güçlü kılacak yolun farklılıkları öne çıkararak yapay ayrılıklar yaratmaktan değil, ulus devletin ortak paydalarını öne çıkaran bir anlayıştan geçtiğine inanıyoruz der ve sözlerim; ‘Her ülkede etnik farklılıklar olabilir ancak etnik farklılıklara milliyetçi yaklaşım hakim olursa, etnik milliyetçilik ortaya çıkar ki, etnik milliyetçiliğin terör örgütü, legal kuruluşlar ya da sivil toplum örgütleri tarafından kullanılması asla kabul edilemez… Türkiye Cumhuriyeti kültürel farklılıklara saygılıdır… Türkiye Cumhuriyeti kültürel alanda/ bireysel kalmak ve ulus devlet yapışma zarar vermemek şartıyla kültürel zenginliklerin yaşaması için gerekli düzenlemeleri gerçekleştirmiştir, uygulamalar devam etmektedir. Bunun ötesinde, kimse Türkiye’den belirli bir gruba kültürel alanın dışında ulus devlet ve üniter devlet yapısını tehlikeye sokacak, siyasal alanda/ grupsal düzenlemeler yapmasını bekleyemez.’ açılımı ile desteklerken bu görüşlerin siyasete müdahale ya da tam aksine Türk milletini ferahlatacak Türkiyeli ucubesi arayan mutemetleri tedirgin’ edici biçiminde nitelendirilmesi ve yorumlanması son derece temelsiz, sübjektif ve özü öteleyen bir yargı olmalıdır.Bu bağlamda TSK adına konuşan askerlerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Anayasada belirlenmiş ve belirtilmiş temel ilkelerinin yaranda ve taraf olduklarım açıklamalarında yadırganacak, eleştirilecek, kaygıya kapılacak, bu taraflılığı askerin siyasete karışması veya antidemokratik eğilimleri ile açıklayacak bir haklılık payı olabilir mi?

Anayasada ‘Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti’ olarak tanımlanan devletin temel ilkelerine bağlılığın askerler tarafından dile getirilmesi aslında her yurttaşın paylaşarak özdeşim yapması ve demokrasinin yerleşikliğinin güçlendirilerek kökleştirilmesine yönelik bir söylem olarak algılamak gerekirken bunu ordunun siyasete müdahalesi ile özdeşleştirmenin rasyonel bir açıklaması var mıdır?Veya asker, ülke güvenliğim ilgileyen konulardaki düşüncelerini aldıkları eğitim ve yaşam tarzlarının bir yansıması olarak net sözlerle açıkladığında bunları; ‘ordu masaya yumruğunu vurdu’, ‘asker sert konuştu’, ‘beklenen ses geldi’ gibi siyasi ve ideolojik duruşlardan kaynaklanan vurgu ve yorumlarla gündeme taşımak, askere kendi düşünce ve beklentilerinin beden ölçülerine göre elbise giydirmek aslında demokrasiyi özümsemiş olma ve koruma görüntüsü arkasına gizlenen antidemokratik bir yaklaşım, alışkanlık ve kolaycılığın yansıması değil midir?

BÖLÜCÜ ve AYRILIKÇI TERÖR

Orgeneral Başbuğ’un hemen tüm konuşma ve açıklamalarında terör ve terörizmle mücadelede Üzerinde ısrarla durduğu bir diğer deyişle mücadeleye ilişkin yöntemlerin neler olması gerektiğini vurgulayarak konsept oluşturmaya çalıştığı söylemlerinin de günümüzde yaşananlar ve ulaşılan noktada anımsanmasında yarar görülmektedir.

Başbuğ, Ankara’da 25 Ağustos 2006 günü Kara Kuvvetleri Komutanlığı Devir Teslim Töreninde yaptığı konuşmada teröre ayırdığı oldukça uzun ve ayrıntılı bölümde, mücadelede temel parametrelerin neler olması gerektiğinin dışında sonuç alma bağlamında izlenecek yol haritasının da ipuçlarım vermişti.

Bu bölümü İlker Başbuğ’un saptamaları ve getirdiği önerilerin önemi nedeniyle bir kez daha anımsayalım.

“Sayın Cumhurbaşkanım;

Yüksek müsaadelerinizle ülkenin güvenliği ve huzurunu tehdit eden, bölücü terör ve ayrılıkçı hareketlere ilişkin düşüncelerimi açıklamayı da bir zorunluluk olarak görmekteyim.Bölücü terör örgütü zora, şiddete ve teröre başvurarak, ayrılıkçı hareket hukuk devletinin ve demokrasinin sağladığı özgürlükleri kullanarak amaçlarına ulaşmak istemektedir.Bölücü ve ayrılıkçı hareketin temelinde etnik milliyetçilik bulunmaktadır. Hedefleri ise ulus devlet ve üniter devlet yapısının ortadan kaldırılmasıdır. Daha sonraki hedeflerinin de, ülkenin bölünmesine yönelik olacağı unutulmamalıdır. Bugün için öncelikli hedefleri ulus devlettir. Etnik kimliklerinin tanınması ve anayasal güvenceye alınması, etnik kimliklerini öne sererek ayrı bir ulus olduklarım iddia etmeleri, ulusal kültürü zayıflatmaya yönelik çabaları, ulus devlete zarar vermeye yöneliktir. Daha sonraki hedeflerinin ise üniter devlet yapısının olacağı aşikârdır.Bölücü terör hareketine ve ayrılıkçı hareketlere karşı yürütülecek mücadelenin bazı önemli noktalarına, yüksek müsaadenizle değinmek istiyorum:

–           Her şeyden önce, bir ülkenin güvenliği o ülkenin kendi sorumluluğudur. Ancak, terör örgütü ve terörizmle mücadele için uluslararası ve bölgesel işbirliği ve destek hayatidir. Aksi takdirde mücadele, beklenenden daha uzun sürer, daha fazla can ve mal kaybına neden olur.

–           Mücadele görev ve sorumluluğu bulunan devletin ve toplumun bütün kurumlar ve kuruluşlar terör örgütü ve ayrılıkçı hareketlerin hedefleri üzerinde ortak anlayışa sahip olmalıdır.

–           Terörle mücadelede bölge halkının desteğinin kazanılması başarının ön koşuludur. Bunun için, terörist ile bölge halkının ayırt edilmesi ve mücadelenin hukuk düzeni içinde yürütülmesi zorunludur.

–           Terör örgütü ve ayrılıkçı hareketlerin amaçladıkları hedefe ulaşma şanslarının bulunmadığı gösterilerek, başarı umutlarının yok edilmesi, yürütülen mücadelenin ana hedefi olmalıdır. Başarı umutlarını kaybeden terör örgütlerinin ve ayrılıkçı hareketlerin ayakta kalması mümkün değildir.

–           Terör örgütüyle mücadelede esas, terör eylemlerini asgari seviyeye indirerek, terör örgütünü etkisiz hale getirmektir. Bu nedenle güvenlik güçleri, terör örgütünün bulunduğu bütün bölgelerde terör örgütü etkisiz hale getirilinceye kadar operasyonlara devam edecektir. Bunun dışında öne sürülebilecek ve düşünebileceklerin anlamı teröre taviz vermektir.

–           Terörizmle mücadelede devlete düşen temel görevlerden birisi de, terör örgütüne katılımı engellemektir. Bu nedenle, devletin terör örgütüne katılımın profilini çıkartması ve terör örgütüne katılımların nedenlerinin ortaya çıkartılarak, bu nedenleri ortadan kaldıracak önlemleri içeren bir planı uygulamasının önemli olduğu düşünülmek¬tedir.

–           Bu konuda yapılan bazı çalışmalar, yapıldıkları dönemde, örgüte katılımda en önemli etkenin örgüt tarafından yürütülen propaganda olduğunu göstermektedir. Örgüte katılımda terör örgütünün yaptığı propagandanın önemli rol oynayışı, devletin yürüttüğü psikolojik harekâtın yetersizliğini göstermektedir. Terörle mücadele eden ülkelerde bu konu önceliklidir, hayatidir.

–           Terörle mücadelede komşu ülkelerin durumu ve tutumları da çok önemlidir. Irak’ta yaşananlar ve Irak’ın geleceğinin ve özellikle Irak’ın kuzeyindeki gelişmelerin, Türkiye’nin bölücü terör örgütü ve ayrılıkçı harekete karşı yürüttüğü mücadele üzerinde önemli etkileri vardır

–           Terörizmle mücadelede medyaya da büyük görev düşmektedir. Terörist örgütler zor ve şiddetin yanında propagandayı da ana silahları olarak kullanmaktadır.

–           Onlar için propagandanın lehinde ve aleyhinde olması önemli değildir. Önemli olan, medyada yer almaktır. Medyaya düşen görev ise toplumun olaylar hakkında doğru ve zamanında, yeterli seviyede bilgilendirilmesiyle terör örgütünün propagandasına alet olunmaması noktasında dengeyi bulmasıdır…”Orgeneral Başbuğ’un bölücü örgüt ve ayrılıkçı hareketlere ilişkin günümüzden üç yıl öncesine ait saptama ve açıklamaları bunlar.

Terör hareketine karşı yürütülecek mücadelenin temel parametrelerim ve düşüncelerini açıklamaya; ‘Sayın Cumhurbaşkanım, Yüksek müsaadelerinizle’ hitabı ile başlayıp ‘düşünülmektedir, önemlidir, önceliklidir, hayatidir’ vurguları ile sürdüren Başbuğ’un ana hatları ile verilen konuşmasının neresinde ‘talimatvari bir ton ve uygunsuz davranış vardır’ ki örneğin Mustafa Erdoğan 28 Ağustos 2006 günlü Star Gazetesi’nde yayımlanan ‘Askerlerin Siyaset Merakı’ başlıklı yazısında şu görüşlere yer verebilmiştir;”Öyleyse, üniformalı kamu görevlilerinin siyasi sorumluluk sahibi politik karar alıcıların  mesela başbakanın  önünde Türkiye’nin iç ve dış güvenlik siyasetiyle ilgili talimatvari konuşma yapmaları en azından uygunsuz bir davranıştır. Çünkü ne terörle mücadele stratejisi ne de askerlik süresinin belirlenmesi askerlerin yetki alanındaki konulardır…”Kendisine yasalar çerçevesinde verilen görev gereği alanda teröre karşı silahlı mücadele yürüten bir kurumun, terörizmle mücadelenin silahlı bölümü dışında gerektirdiği ve silahlı mücadeleden çok daha önemli ve kapsamlı hususları dile getirmesinin uygunsuz bir davranış olduğunu öne sürmek haksızlığı ve yanlılığı çok açık bir örnek değil midir?

BÖLGESEL VE KÜRESEL İŞBİRLİĞİ

Orgeneral Başbuğ “terör örgütü ve terörizmle mücadele için uluslararası ve bölgesel işbirliği ve destek hayatidir” derken talimatvari mi konuşmuştur yoksa günümüzde ABD, Irak, Bölgesel Kürt Yönetimi, Suriye ve İran’la “sıfır sorun” sloganı altında yürütülen ve olumlu sonuçları alınmaya başlanan bir sürecin yaşamsal önemine üç yıl öncesinden dikkat çekerek bir görevi mi yerine getirmiştir?

Yakın geçmişte bölücü örgüt mensuplarının İran sınırından Türkiye’ye giriş yaparak eylem soması tekrar bu ülkeye, sınıra yalan kamplarına döndükleri, yaralanan teröristlerin İran’da hastanelerde tedavi edildikleri bilgileri, anılan ülkedeki kampların koordinatlarım içeren dosyalarla birlikte İranlı ilgililere defaatle verilmiş olmasına karşın o günkü konjonktürün bir yansıması olarak olumlu hiçbir sonuç alınamadığı henüz belleklerden silinmemiştir. Günümüzde İran, Türkiye’ye, bölücü örgüte karşı ortak operasyon düzenleme önerisinde bulunuyor, örgütün topraklarında üslenmesine izin vermiyor, Irak’ın kuzeyindeki Kandil dağının İran’a bakan yüzünü bombalıyor ve örgüte karşı askeri operasyonlara girişiyorsa bunu yalnızca konjonktürel değişimlerle açıklamak yerine iki ülkenin terörle mücadelede ortak bir algı ve anlayışa ulaşmasını sağlayan yol haritasının da dikkate alınması gereklidir. Yine bölücü örgüt liderini on yılı aşkın bir süre koruması ve himayesi altına alarak ülkesinde konuk eden, iadesi ya da sınır dışı edilmesi taleplerine ısrarla kulaklarımı tıkayan, kendilerine iletilen bilgi ve belgeleri görmezden gelerek örgüt üzerinden Türkiye’ye karşı sıfır maliyetli bir savaş yürüten Suriye ile günümüzde; vizenin kaldırılması ve ortak bakanlar kurulu toplantısı yapılmasına ulaşan sıcaklık, terörle mücadelede bölgesel işbirliği ve desteğin ‘hayati’ öneminin çok açık ve kutlanacak bir örneği iken buna ilişkin bir görüşün “üniformalı kamu görevlilerince!” üç yıl önce seslendirilmiş olmasının acaba neresi uygunsuz davranıştır?’Türk askeri girerse Kuzey Irak’ı onlar için cehenneme çeviririm ben de Diyarbakır’ı karıştırırım’ diyen bir Barzani ile ‘Kürdün Kürde silah sıkması devri geçti, Türkiye’ye bir Kürt kedisi bile vermem’ sözlerinin sahibi Talabani, bugün ‘PKK ya değişir ya da biter, Kürt halkı onları daha fazla sırtında taşımaz’ diyebilme noktasına geldilerse bunu yine salt konjonktürel gelişmelerle değil konjonktürü zamanında ve doğru okuyabilme becerisini gösteren Türkiye’nin tavrı ile de açıklamak daha rasyonel değil midir?ABD’nin Irak’tan çekilme takvimini açıklamış ve çekilmenin fiilen başlamış oluşunun Irak Merkezi Hükümeti ve Kuzey Irak Kürt Yönetimi için yaratacağı tehdit ve tehlikeleri doğru okuyarak bir politika değişikliğinin uygulamaya konulması, ‘bölgesel işbirliği ve destek’ arayışlarının somut ve pozitif bir örneği olarak ortaya çıkmışken, böyle bir ihtiyacın gerçekçi ve duygusallıktan arındırılmış bir genelleme ile seslendirilmiş olması, izlenmesi gerekli yola tutulmuş bir ışık kimliğinde algılanmak yerine eleştiri dozunu aşan bir karşılık bulması herhalde hakça bir davranış olmasa gerektir.

ABD İLE İLİŞKİLER

Kaldı ki Başbuğ konuşmasında yalnızca bölgesel değil uluslararası işbirliği ve desteğin de önemine işaret etmiş, bölgesel dinamik ve aktörleri de aşan bir oyunun ulusal güvenlik ve çıkarlar bağlamında çözümlenmesinin ancak küresel düzlemde bir kurgu ile mümkün olabileceği gerçeğim de seslendirmiştir. Nitekim ABD’nin, bölücü terör örgütü ile Türkiye’nin mücadelesinde ‘anlık istihbarat’ paylaşımı, o dönemde Bağdat ve Erbil’in şiddetle karşı çıkmasına rağmen kontrolündeki Irak hava sahasını Türk savaş uçaklarına açması gibi hususlar ve en son örgütün siyasi ve silahlı kanadının en üst üç yöneticisinin (Murat Karayılan, Zübeyir Aydar, Ali Rıza Altun)  uyuşturucu kaçakçısı ilan edilmesi iki ülke arasında yaşanan hayli sıkıntılı ve sancılı süreçlerin ardından gerçekleşmiştir.Yaşanan bu sıkıntıları ve ABD ile bölücü örgütle mücadele konusunda ortak noktaya hangi evrelerden geçilerek, nasıl ulaşıldığım Orgeneral Başbuğ’un 30 Ağustos Zafer Bayramı münasebetiyle Gazi Orduevi’ndeki resepsiyonda (2006) kendisine yöneltilen bir soruya verdiği yanıtta görebilmek mümkündür.”…Orgeneral Başbuğ, ABD ile, PKK konusunda ‘aynı noktada değiliz’ görüşünün değişip değişmediğinin sorulması üzerine ‘gelişmeleri bekleyin bakalım. Aynı çizgide değiliz ama herhalde geliriz dedi… (Radikal, 01 Eylül 2006)”…Kara Kuvvetleri Komutam İlker Başbuğ ile Amerika Birleşik Devletlerinin PKK Koordinatörü ile ilgili olarak da konuştuk. Başbuğ, bu tip konularda sonuç almak için biraz bekleyip görmek gerekeceğini söyledi. Başbuğ, gazetecilerin ‘Amerika bir tür oyalama taktiği mi izliyor?’ yönündeki sorulara ‘Baştan öyle görmemek lazım, atılan bir adımı Öldürmeden önce, sonuç alınıp alınamayacağını değerlendirmek daha uygun olur/ dedi. (Hakan Çelik, Posta, 01 Eylül 2006- PKK ile Mücadeleye Devam ama Kerkük’ü Unutmadan.)Başbuğ’un bilinen ihtiyatlı, sözcüklerini özenle seçen ve duygulan ile davranmamayı alışkanlık haline getirmiş soğukkanlı (hatta kimilerine göre soğuk) tavrının ABD ve Türkiye’nin terörle mücadelede aym noktaya varmış olmasındaki olumlu payı herhalde yadsınmaz bir gerçeklik olmalıdır.’.gelişmeleri bekleyin bakalım. Aynı çizgide değiliz ama herhalde geliriz. 2006 yılında, içinde yer alan sözcükleri hayli aşan örtülü anlamlar, önermeler ve beklentiler taşıyan öngörüye dayalı bu mesaj; Türkiye-ABD-Irak arasında Washington’nın girişimi ile yaşama geçirilen Koordinatörlük kurumunun şiddetle eleştirildiği bir dönemde ‘atılan bir adımı peşin hükümle öldürmemek lazım’ tarzındaki soğukkanlı ve gerçekçi yaklaşımla birlikte değerlendirildiğinde, iki ülke arasında özellikle Süleymaniye’deki çuval olayından sonra alabildiğine gerilen ve bir güven bunalımına varan ilişkilerin onarılması bağlanımda yol gösterici olmak gerekirken kimi ağır eleştirilerle karşılanmasının anlamına varabilmek gerçekten güç olmalıdır…

Kaldı ki Orgeneral Başbuğ, Türkiye ve ABD arasında terörle mücadelede işbirliğine ilişkin görüşlerim 6 Haziran 2005 günü Amerikan-Türk Konseyinin 24’ncü Yıllık Toplantısında yaptığı konuşmada ayrıntılı bir şekilde açıklamış, o günlerde çok kimsenin dikkatini çekmemiş olsa da askerlerin algılamaları, düşünsel yapıları, reaksiyonları, bir başka yaklaşımla profesyonel yaşamlarının biçimlediği ve dokularına sinen hayat felsefelerim de seslendirmişti.

“… Hangi ülkede olursa olsun biz askerler için hayat zordur. Denize baktığımızda maviyi, ovaya baktığımızda düzlüğü, ormana baktığımızda ağaçlan, dağlara baktığımızda yüksekliği görmekteyiz. Oysa biz, askerler, denizin mavisiyle birlikte derinliğim, ovanın düzlüğü ile birlikte engebelerim, ormanın ağacı ile birlikte tehlikesini, dağın yüksekliğiyle birlikte uçurumlarım da görmek zorundayız.Aynı şekilde; birey, ülke, bölge ve dünya güvenliği için ortaya konan tüm uluslararası ilişki biçimlerinin de bütününe bakarken ayrıntılarını da değerlendirmemiz gerekir…”

Bir askerin yaşananlara ve olaylara bakış açısını tüm yalınlığı ile ortaya koyan bu profesyonel zorunluluğun aynı zamanında bir yaşam biçimini de ifade ediyor oluşunu vurgulamak için seçilen örnekteki o gizli yakınma ya da hafiften hüzün tınısı, ulaşılması içten içe arzulanan ancak bilinçle uzak tutulan ve durulan bir hayatın da özlemi anlamındadır.

Bu girişin ardından Başbuğ şunları söylemişti;

“…Biz ABD ile Türkiye ilişkilerini bu çerçevede değerlendirmekteyiz. İki ülke arasındaki ilişkilerin ayrıntıları incelendiğinde bir çok alanda ulusal çıkarların kesiştiği görülmektedir. Dolayısıyla karşılıklı beklentilerimiz bu çerçevede biçimlenmektedir.ABD ile Türkiye arasındaki ilişki stratejik ortaklığa dayalıdır. Stratejik ortaklığın boyutunu ise, iki ülkenin milli çıkarlarının ne kadar ortak noktada kesiştikleri belirlemektedir.Öncelikle müttefikler arasında da farklılık olabileceğini kabul etmeliyiz. Önemli olan husus, ortak noktalarnı sayısının çokluğu karşısında farklılıkların o an için kabul edilebilecek ve idare edilebilecek düzeyde bulunmasıdır. Bu nedenle bizlere düşen temel görev; ABD ile Türkiye arasındaki ortak çıkarların kesiştikleri noktalarını iyi tesbit edilmesi ve bu alanların genişletilmesidir.Türkiye bütün ülkelerle ilişkilerinde doğrular yönünde yapıcı olmayı ve o ülkelerin istikrarlı ve güvenlik içinde ve her alanda gelişimine destek vermeyi kendisine ilke edinmiştir…”Orgeneral Başbuğ’un dört yıl önce Türkiye’nin dış politika yaklaşım ve ilkelerine ilişkin saptamaları, günümüzde komşuları ile sıfır sorun sloganı çerçevesinde aktif bir rol üstlenen ve bölgesel güvenliğin sağlanması konusunda Ankara odaklı mimari bir yapı gerçekleştirme çabasını yürüten Türkiye fotoğrafının kendisidir.

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ VE ABD

Başbuğ aynı konuşmasında çok tartışılan bir konuda, “Genişletilmiş Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi” hakkındaki görüşlerini de açıklayarak şunları söylemişti;

“Orta Doğu Bölgesi daima dünyanın öncelikli konusu olmuştur. Bugün yaşanan büyük krizlere bakarsak, bu krizlerin bölge içerisinde ya da hemen yanında var olduğunu görebiliriz: İsrail-Filistin sorunu, Suriye-Lübnan sorunu, Irak, İran’daki nükleer silahların geliştirilmesi sorunu ve Afganistan.Bu nedenle bölge için uzun vadeli ve kapsamlı projeler gerçekleştirilmektedir. “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi” bunlar içinde en kapsamlı olanıdır. Bu çalışmaların aslında iki temel amaca yönelik olduğu söylenebilir.

Birincisi, başta ABD olmak üzere önemli küresel aktörler bu bölgeyi, uluslararası terörün ana kaynağı olarak görmekte ve bunun nedeni olarak da bölgedeki demokratikleşme eksikliğine işaret etmektedir. Bu genel değerlendirmeye katılmak mümkündür. Ancak, bölge ülkelerinin demokratikleşmedeki başarısının dışarıdan yapılacak dayatmadan ziyade, ülkelerin bunu kendiliklerinden yapmalarına verilecek yardım ve teşviklerle mümkün olacağını değerlendirmekteyiz. Biz dünya için ve bölge için iyi şeyler istiyor olabiliriz ama bu isteği o insanların isteği haline getirmezsek istediklerimizi hayata geçirmek zorlaşır. Her zaman ilke olarak ikna etmek razı etmekten öncelikli olmalıdır.”

Orgeneral Başbuğ’un GOP ile ilgili görüşlerini aktarmaya devam etmeden önce yukarıda verilen saptamalarım değerlendirelim.

Demokrasi ve dayatmanın bir araya gelmesinin mümkün bulunmadığı gerçeği anımsandığında; rejimleri her ne olursa olsun o sistem içerisinde yaşamaktan mutlu olan ve başkaca bir yaşam tarzının özlemini duymayan birey ve toplumlara demokrasinin erdemlerini bir dayatma içinde anlatarak zorlamanın her şeyden önce demokrasinin temel ilkeleri ve felsefesine aykırı olduğunun kabul edilmesi gerekir.Bu nedenle Başbuğ’un konuşmasında değindiği üzere esas olan; bizim için iyi olduğuna inandığımız bir şeyin başkaları için de aynı değerleri ifade etmekte olduğu yanılgısına düşerek, onlar adına karar verme yetkisini kendimizde görmemiz; iyilikerini düşündüğümüzü varsaydığımız kişilerden üstün olduğumuz anlamım taşıyacağı için demokratik ve eşitlikçi olmaktan çok baskıcı bir zihniyeti yansıtacaktır.Başbuğ’un GOP ile ilgili ikinci saptaması ise enerji kaynaklan ve dağıtım yollarının güvence altına alınması ile ilgilidir.”İkinci temel amaç ise; bölgedeki enerji kaynaklarının işletilmesi ve enerji ulaştırma hatlarıyla ilgili güvenliğin sağlanması konusudur. Bu konuda gerekli güvenliğin sağlanamamasının, küresel boyutta ekonomik krize neden olabileceği de açıktır.Bu çalışmaların başarısının önkoşulunun, İsrail-Filistin sorununa iki tarafın da kabul edeceği bir çözümün bulunmasıyla, Irak’ın beklenilen ve kabul edilebilecek makul bir sürede istikrar ve güvenliğe kavuşması olduğu düşünülmektedir.Bunun yanında bu kapsamlı projenin üç boyutta paralel olarak götürülmesinin önemine de inanılmaktadır;Politik boyutta; demokratik süreci destekleme, kadına toplumda eşit haklar sağlama, hukukun üstünlüğü, sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesi ve yolsuzluklarla mücadele.Ekonomi ve eğitim boyutunda; ekonomik canlanmanın sağlanması, refahın bütün halk katmanlarına yayılması suretiyle talebin arttırılması ve Pazar ekonomisinin güçlendirilmesi, küresel ticari pazarlara entegrasyonu sağlayarak yem pazarlar yaratılması, başta kadınlar ve kız çocuklan olmak üzere eğitim olanaklarının sağlanması…Burada, kadınlar ve kız çocuklarına eğitim olanaklarının yaratılmasının önemine değinirken; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün yaklaşık 80 yıl önce bu konuda söylemiş olduğu sözlere değinmeden geçemeyeceğim:

‘Toplumumuz için ilim ve fen lazım ise hem erkek hem de kadınlarımızın bunlara aynı derecede sahip olması gerekir. Kadınlarımız; hatta erkeklerden daha çok aydın, daha çok ilim sahibi ve daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar.’ Güvenlik boyutunda ise; ülkelerin ABD ve Avrupalı müttefikleriyle ortak güvenlik konularında birlikte çalışmaya teşvik edilmesi, bu bağlamda Akdeniz Diyalogunun genişletilerek, daha etkin bir yapıya kavuşturulması.

Türkiye; İstanbul’daki NATO Zirve Toplantısı esnasında da ifade ettiği bu projeyi genel olarak desteklemektedir ve yine o Zirve’de alınan karar gereği Demokrasi Yardım Diyalogu grubu içerisinde İtalya ve Yemen ile birlikte eş başkanlık üstlenmiştir.Verdiğim bu örneklerin; Türkiye-ABD ilişkilerinin ne kadar önemli olduğunu ve iki ülkenin milli menfaatlerinin kesiştiği ortak noktaların ne kadar çok olduğunu açık şekilde ortaya koyduğuna ve ilişkilerin ‘stratejik ortaklık’ kapsamında bulunduğunu yeterli derecede gösterdiğine inanmaktayım. Ayrıca bu hususların; Türkiye’nin bulunduğu jeostratejik konumun önemini azaltmadığının, bilakis arttırdığının bir göstergesi olduğunu değerlendiriyorum.Türkiye ve ABD’nin terörizme ve terörizmle mücadeleye bakış açılarında büyük bir benzerlik ve işbirliği bulunmaktadır. ABD, Türkiye’nin PKK terör örgütü ile mücadelesine destek vermiştir. AİHM’nin terörist başı ile ilgili aldığı son karara ilişkin ABD’nin görüşü ile Türkiye’nin görüşü arasındaki benzerlik de bunun son örneğidir. Küresel anlamda terörizm ile mücadelede Türkiye her zaman ABD’nin yanında olmuştur. Ulus devletin önemine bakış açısında da Türkiye ile ABD aynı noktadadır.Meslek hayatım boyunca Amerikalı meslektaşlarımla görüşmelerimden şu sonucu çıkardım: Amerikalılar düşüncelerini açık, net ve direkt olarak ortaya koyarak karşı tarafın da aynı şekilde davranmasını beklemektedirler.Elbette terörizmle mücadelede ABD ile çok sayıda ortak noktamız olmasına karşın, Irak’ın kuzeyinde bulunan PKK terör örgüt unsurlarına karşı bugüne kadar ABD’nin etkin fiili bir harekete bulunmaması konusunda ABD ile farklı noktada bulunmaktayız.Bu hususu hiç kimseye izah etmek mümkün değildir. Terörist örgütlere karşı etkin ve fiili mücadelenin; örgüte sağlanan siyasi ve ideolojik desteklerin önlenmesi, liderlerinin yakalanarak etkisiz hale getirilmesi, örgüte katılımların engellenmesi, örgüt mensuplarının etkisiz hale getirilmesi, silah, malzeme ve mali kaynaklarının kesilmesi, teröristlere güvenli barınma imkânlarının sağlanmaması ve muhabere olanaklarının yok edilmesi gibi çeşitli alanlarda yürütüldüğü açıktır.Türkiye ve Türk kamuoyu ABD’den PKK terör örgütüne yönelik bu alanlarda etkili ve fiili mücadele içerisine girmesini beklemektedir.İnanıyoruz ki bugün; Türkiye ve ABD birbirleri için her zaman olduğundan çok daha önemlidir. İlişkilerimizin geleceği için, her iki ülke de son derece temkinli ve sağduyulu hareket etmektedir… İlişkilerimiz, siyaset, ekonomi, enerji, bölgesel işbirliği ve savunma, güvenlik ve savunma gibi çok çeşitli alanlarda yürütülmektedir. Burada hangi alanın öncelik taşıdığına takılmanın doğru ve geçerli bir düşünce olmadığım; her alanda yapılabileceklerin azamisini yapmaya çalışmanın doğru olduğunu kabul edersek, istenilen başarıya birlikte ulaşacağımızı düşünüyorum. Tam da burada Amerikalıların bir sözünü hatırlatmak istiyorum. Diyorsunuz ki ‘Birleşmek başlangıçtır, birliği sürdürmek gelişmedir, birlikte çalışmak başarıdır. Sözlerimi; Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin; belli bir konuya bağlanamayacak kadar geniş ve kapsamlı olduğunu ve her iki ülkenin milli çıkarlarım dikkate alan bir denge içerisinde bulunduğunu, bulunmak zorunda olduğunu ifade ederek bitirmek istiyorum…”

Orgeneral Başbuğ’un Türkiye ve ABD ilişkileri üzerine yaptığı ve yukarıda bir bölümü verilen değerlendirme ile bölgede barış ve istikrarın sağlanmasının temel parametrelerine ilişkin saptamalarının ortaya koyduğu gerçekçilik ve vizyona, bu konuşma salt asker bir kişi tarafından yapıldığı için karşı çıkılması mı gerekiyor?”Demokratik süreci destekleme, kadma toplumda eşit haklar sağlama, hukukun üstünlüğü, sivil toplum örgütlerinin desteklenmesi ve yolsuzluklarla mücadele” gibi çağdaşlığın evrensel simge ve değerlerini savunan bir askerin, kendi ülkesinde siyasete müdahale ettiği, statükoyu savunduğu, temsil ettiği kurumu ayrıcalıklı bir konumda gördüğü eleştirilerine muhatap olması son derece üzüntü verici olmalıdır.ABD’nin, Irak harekatma başlamasıyla birlikte Irak’ın kuzeyinde üslenen radikal dinci örgüt Ensar el İslam’ı güç kullanımı yolu ile tasfiye etmesine karşın PKK’ya etkin bir fiili müdahalede bulunmamasını, ayrıntılara girmeden ‘hiç kimseye izah etmek mümkün değildir’ sözleri ile eleştiren Başbuğ’un hemen ardından yaptığı; ‘Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerin, belirli bir konuya bağlanamayacak kadar geniş ve kapsamlı olduğu vurgusu reel politikanın bir örneğini oluşturmalım yanı sıra duygusallığın ötelenerek akılcılığın öncelenmesinin yansıması anlamındadır.Kaldı ki Orgeneral Başbuğ, terörle mücadelede ABD’nin tutumu konusunda daha Önceleri (2004) de basın mensuplarının soruları ile karşılaşmış ve 6 Haziran 2005 günü Amerikan-Türk İş Konseyinde yaptığı konuşmada seslendirdiği görüşlerin bir benzerini açıklamıştı.

16 OCAK 2004

“Genelkurmay Başkanlığı Basım Bilgilendirme Toplantısı “

Ferhan Şaylıman (Flash TV Ankara Temsilcisi):

“Konuşmanızın son bölümünde Sayın Başbuğ, özellikle

Irak’taki PKK oluşumlarına yönelik olarak Amerika’yla tam bir uyum içerisinde olmadığınız, bu konudaki görüşmelerin sürdüğünü ifade ettiniz…”Org.Başbuğ: Teşekkür ederim… PKK terör örgütüne Amerika Birleşik Devletleri’nin yalnız veya Türkiye ile beraber alabileceği askeri ve diğer tedbirler neler olmalı, nasıl olmalı, ne zaman olmalı konusundaki çalışmalar Dışişleri Bakanlığımız ve Genelkurmay Başkanlığı tarafından yürütülüyor, devam ediyor. PKK-KADEK terör örgütü ile ilgili olarak Amerika Birleşik Devletleri tarafından neler yapılabilir, nasıl yapılabilir konusu Dışişleri Bakanlığı koordinatörlüğünde yürütülüyor, biliyorum. Şimdi Dışişleri Bakanlığı Koordinatörlüğünde yürütülen bir konunun detayı hakkında bizim burada açıklama yapmamız herhalde doğru olmaz. O konu ile ilgili soruların Dışişleri Bakanlığı yetkililerine sorulmasının daha uygun olacağım düşünüyorum.Bizim bu konuya ilişkin brifingde de açıkça ifade ettiğimiz gibi Türkiye olarak bu konuya ilişkin beklentimiz Irak’ın kuzeyinde bulunan PKK terör örgütünün bulunduğu yerden herhangi bir şekilde yer değiştirmeye zorlanarak, silahlı olarak veya özellikle silahsız olabilir bu tabii, Türkiye’ye veya bölgedeki diğer bir ülkeye gitmenin beklentimizde olmadığım ve bunun Türkiye’nin arzu etmediği bir hareket tarzı olduğunu defalarca ifade ettik.Bizim Irak’ın kuzeyinde bulunan PKK terör örgütüyle ilgili Amerika’dan beklentimiz, terör örgütünün silahlı niteliğinin ortadan kaldırılması ve bu teröristlerin Türkiye’ye teslim edilmesi veya teslime zorlanmasıdır. Şimdi bu içinde bulunduğumuz an itibariyle mevcut durum bizim beklentilerimize tam cevap veriyor mu? Hayır vermiyor, yani bunu açıkça ifade etmekte bir mahsur yok. Bu konuyu Amerika yetkilileriyle her vesileyle görüşüyoruz ve bu konuda Genelkurmay Başkanlığı olarak yapmamız gereken bütün girişimleri, bütün zorlamaları yapmaya çalışıyoruz.. Aldığımız veya şu an belki ifade edebileceğim husus özellikle PKK terör örgütüne karşı alınabilecek, ABD tarafından alınabilecek askeri tedbirler için Amerika’nın bir müddet daha zamana ihtiyacı var. Burada temelde Amerika Birleşik Devletleri’yle, tedbirler konusunda bir ayrılığımız yok. Burada belki ayrılığımız veya bizim beklentilerimizi karşılamayan nokta zamanlama konusudur. Biz bu konuda Türkiye olarak yeterli seviyede zaman açısından toleranslı davrandığımızı düşünüyoruz. Artık daha fazla zaman açısmdan beklememizin zorlaştığım kendilerine ifade ediyoruz. Tekrar ifade ediyorum, burada bir farkımız yok. Belki zamanlama açısından aym noktaya gelmiyoruz…”

26 Ocak 2005

Genelkurmay Başkanlığı Basını Bilgilendirme Toplantısı

“Org. Başbuğ: …Amerika Birleşik Devletleri Irak’ın kuzeyinde bulunan özellikle PKK terör örgütüne karşı Türkiye’nin Amerika’dan ne beklediğini, ne istediğini açık şekilde biliyor. Artık bunu tekrar tekrar ifade etmenin bir anlamı yok. Tabii görüşmeler devam ediyor… Peki aynı noktada olmadığımız husus ne o zaman? PKK ile mücadelede ABD ile aynı noktada olmadığımız husus ne diye sorabilirsiniz. Peki tam aynı noktada mıyız? Değiliz. Bunu daha evvelde ifade ettik. Nedir peki? ABD’nin Kuzey Irak’ta bulunan özellikle PKK terör örgütüne karşı askeri eylemlerde bulunmak üzere gerekli politik karara ve kararlılığa ulaştığını veya bugün sahip olduğunu söyleme imkânında veya bunu söyleme durumunda değiliz. Aramızdaki farklılık budur… Türkiye ile ABD ilişkileri de tek bir konuya endekslenemeyecek kadar geniş ve kapsamalı bir konu… Bu konuda devam edeceğiz…”Görüleceği üzere Orgeneral Başbuğ, terörle mücadele konusunda zaman ve politik kararlılık açısından ABD ile Türkiye’ nin aynı noktada olmadığım diplomatik bir dille vurgularken, bu durumun geçiciliği ve ortak bir noktada buluşulabileceğine de vurgu yaparak dış politikanın olmazsa olmaz koşulu ‘soğuk mantık’tan uzaklaşmamayı, üstelik karşı tarafa esneme olanağı vererek seçmektedir. Nitekim önceki bölümlerde de değinildiği üzere ABD- Türkiye arasında PKK ile mücadelede gelinen ortak noktada Başbuğ’un soğukkanlı, duygusallığı öteleyen duruş ve tutumunun olumlu etkileri yadsınmaz bir gerçeklik olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır.İlker Başbuğ’un Devir Teslim Töreninde yaptığı konuşmada terörle mücadelede değindiği hususlar, 30 Ağustos Zafer Bayramı Resepsiyonunda basın mensuplarının sorularına verdiği yanıtlar ve Amerikan-Türk Konseyinde seslendirdiği görüşlerle basında yer alan eleştiriler arasında nasıl bir ilişki kurulabileceği akıl sınırlarını zorlayan bir bilmece olmalıdır.

ORTAK ANLAYIŞ

TSK, Başbuğ’un Kara Kuvvetleri Komutanlığı devir teslim törenindeki konuşmasında ifade ettiği ‘terörle mücadelede bölge halkının desteğinin kazanılması başarırım ön koşuludur. Bunun için terörist ile bölge halkının ayırt edilmesi ve mücadelenin hukuk düzeni içerisinde yürütülmesi zorunludur.’ görüşünün gereklerini yerine getirme koşulu ile hiç şüphe yoktur ki terörle mücadelede taraftır ve taraf olmak durumundadır.Nasıl polis, suç ve suçlunun karşısında taraf ise TSK’da kendisine yasalar çerçevesinde verilen görevler ve mevcudiyetinin doğal bir sonucu olarak ülkenin varlığı ve toprak bütünlüğünün korunması konusunda taraftır ve taraf olmaya zorunludur.

Türkiye’ye yönelik bir tehdit söz konusu olduğunda O’nu yasalar çerçevesinde korumak, halk üzerinde şiddet ve teröre başvurularak bu defa gerçekten kurulmak istenilen ‘velayet ve vesayet’e karşı koyarak devlet ve milletin yanında taraf olmak acaba kimi çevrelerce başvurulduğu gibi kınanması ve suçlanması gereken bir husus mudur? Başbuğ’un konuşmasında terörle mücadele konusunda vurguladığı ve zorunluluğun yanı sıra bir eksikliğin de yansıması olarak algılanması gerekli; “Mücadele görev ve sorumluluğu bulunan devletin ve toplumun, bütün kurum ve kuruluşları terör örgütü ve ayrılıkçı hareketlerin hedefleri üzerinde ortak anlayışa sahip olmalıdır.” önermesinin üç yıl aradan soma nihayet gerçekleşmiş olması, devletin en üst kademelerindeki yetkililerce ‘kurumlar arasında sağlanan uyumdan duyulan mutluluk’ biçiminde seslendirilirken üzerinde durulması gereken, yitirilen zaman ve nedenleri mi olmalıdır yoksa bu dilek ve önerme ‘talimat, uygunsuz, istifa’ gibi konunun özü ile ilgisiz tartışma ve eleştirilere kaynaklık mı etmelidir?

Günümüzde yaşananlar dikkate alındığında Başbuğ’un konuşmasında terörle mücadelede vurguladığı bir başka hususa daha değinilmesinde yarar görülmektedir.”…1984 yılından bugüne kadar yaşanan terör olayları ve ayrılıkçı hareketler, Türk toplumunda herhangi bir kutuplaşma ve ayrışmaya neden olmamıştır. Ancak kültürel alandaki düzenlemeler daha fazla demokrasi başlığı altında siyasal alana doğru götürülmeye çalışılırsa ve konular Türkiye’nin gündemine sokulursa, ülke kutuplaşma ve ayrılaşmaya sürüklenebilir. Bu durum ise ülke güvenliğiyle yakından ilgilidir..”Gerçekten 1984 Ağustos’unda Şemdinli ve Eruh baskınları ile başlayarak günümüze değin aralıksız 25 yıldır süren ve onbinlerce canın kaybedilmesine neden olan terör, etnik aidiyetlerini Kürt olarak tanımlayan yurttaşlarımızla toplumun diğer kesimleri arasında herhangi bir ayrışma ve kutuplaşmaya neden olmamış, lokal ve büyümeden bastırılan bir kaç olay dışında toplumu rahatsız ve tedirgin edici bir gelişme yaşanmamıştır.Bu gelişmede güvenlik güçlerinin terör örgütü mensupları ile bölge halkının ayrı tutulmasına yönelik davranışları kadar  hatta daha da önemlisi bin yıldır aynı topraklarda kaderde, tasada, kıvançta birlikte yaşamanın erdemim özümsemiş Türk halkının, asırların imbiğinden süzülerek gelen ve bir kuyumcu titizliği ile aklının terazisinde tarttığı engin ve şaşmaz sağduyusu başat rol oynamıştır.Farklılığın renklerini ayrıştırıcı olmak yerine tüm tahriklere karşın yine de gökkuşağının görkemine büründürerek, altından el ele gönül birlikteliği ile geçme ve geleceğe birlikte yürüme istek ve istencine dönüştürmeyi önceleyen bir halkm gün gelip ayrışmanın tuzağma düşebileceği uyarısı kulaklara küpe olarak takılmak yerine kulak arkası edildiği ve eleştirilere kaynaklık ettiğinde bunun ülkeye sevgi ve bağlılıkla ne derece örtüştüğü elbette yansızlıkla sorgulanmalıdır.Nitekim Öcalan’ın İmralı’daki hükümlülük koşulları gerekçe yapılarak girişilen sokak eylemlerinin vardığı nokta yazık ki yıllardır seslendirilen endişeleri doğrulama noktasına ulaşmaya başlamış görünmektedir.Terör eylemlerinin en üst noktalara çıkarak neredeyse kurtarılmış bölgeler yaratılması aşamasına gelindiği, teröristlerin 400-500 kişilik gruplar halinde kırsalda dolaşarak eylem koydukları, ilçe merkezlerinin basıldığı, bir kentten diğerine ya da kent merkezlerinden ilçelere seyahat etmenin olanaksızlaştığı, güneş doğduğunda akşama, battığında sabaha ulaşmanın korku dolu bir bekleyişe dönüştüğü, güvenli tek bir sığınak kalmadığı ve hemen her gün onlarca şehit verildiği günlerde bile toplumda bir kutuplaşma ve ayrılaşma yaşanmamışken günümüzde Türkiye’ye egemen olmaya başlayan gerginliğin nedenleri Başbuğ’un “…kültürel alandaki düzenlemeler daha fazla demokrasi başlığı altında, siyasal alana doğru götürülmeye çalışılırsa ve bu konular Türkiye’nin gündemine sokulursa, ülke kutuplaşmaya ve ayrılaşmaya sürüklenebilir…” saptamasının ışığında irdelenmelidir.Bölgeden hemen her gün şehit haberleri ve cenazelerinin geldiği, köy ve mezraların basılarak kundaktaki bebekler dahil halkın kurşuna dizildiği, polis ve sınır karakolları, hükümet binalarına saldırıldığı, yolların kesildiği, okullar ve şantiyelerin ateşe verildiği günlerde  yaşanan olayları ‘marjinal bir grubun yasadışı eylemleri’ olarak içselleştirip bu grubun etnik aidiyetini önceleyerek genelleştirmeyi ve ayrışmayı reddeden bir toplum algısının sıra grup temelinde siyasal haklar elde edilme noktasma, üstelik meydan okumayı çağrıştıran gövde gösterileri eşliğinde taşındığında değişmeye başlaması herhalde beklenmesi gereken bir gelişme olmalıydı.Yaşanan acıların henüz çok taze olduğu bir dönemde bu acıları yaratanların ödüllendirildiği ya da ödüllendirilmesine seyirci kalındığı algısının yaratılmış olmasının toplumsal bir reaksiyonla karşılaşacağı herhalde bilinmeliydi.

Araya ölümlerin girdiği çatışmalı bir dönemin sona erdirilmesi için yaşanması gereken yas süreci ve bağlı olarak bağışlama olgusunun ortaya çıkması için gereksinilen zaman dikkate alınmadan, bir başka deyişle gerekli alt yapı oluşturulmadan toplum psikolojisini tepeden inmeci bir zihniyetle kalıplayarak yönlendirmeye çalışmanın sosyal ve siyasi psikiyatri ile psikopolitiğin temel kurallarına aykırılığı özümsenmiş olsaydı üç yıl öncesinden yapılan uyarılara karşın bugün yaşanan olumsuzluklarla kuşkusuz karşılaşılmayacaktı.

Başbuğ’un terörle mücadele konusunda seslendirdiği bir başka saptaması; ” …terör örgütü ve ayrılıkçı hareketlerin hedefe ulaşma şanslarının bulunmadığının gösterilmesi ve başarı umutlarının yok edilmesinin yürütülen mücadelenin ana hedefi olması.”gerektiğidir. Bu saptama yine Başbuğ’un; ‘…terör örgütüyle mücadelede esas, terör eylemlerini asgari seviyeye indirerek, terör örgütünü etkisiz hale getirmek…” ve “…terörün sıfırlanmasının mümkün olmadığı, terörizmle mücadelenin uzun ve sancılı bir süreç olduğu…” değerlendirmeleri ile birlikte ele alındığında terörle mücadele konseptinin ana çerçevesinin ortaya çıktığı sonucuna varmak mümkündür.

Bölücü örgütler ve ayrılıkçı hareketlerin hiç bir zaman ve hiç bir koşulda amaçlarına ulaşamayacaklarının devlet ve toplumun tüm kesim ve katmanlarının katılımı ile etkin bir biçimde ortaya konularak başarı umutlarının yok edilmesi dünyanın hemen her yerinde kabul görerek uygulanan bir yöntemdir. Bu yöntemin başarısı ise terörle mücadelede düşün, söylem ve eylem birlikteliğinin sağlanması ile olanaklıdır.Hedefe ulaşma bağlanımda başarı umudunu yitirmiş, eylem gücü zayıflatılarak etkisini kaybetmiş, kendisine destek veren kitlelerden soyutlanmış bir terör örgütünün, üstelik varlık nedenine dayalı (beka) uzun süreli bir mücadeleye kendisini hazırlayarak içselleştirmiş bir devlet ve topluma karşı zaman sınırsız direnebilmesi başka ülkelerde yaşanan örneklerine bakıldığında olanaklı değildir.Nitekim çözüm yöntemleri kimi çevrelerce Türkiye’ye reçete olarak önerilen İngiltere’nin IRA ile mücadelesinin kırk yıl sürdüğü, bu süreç içinde örgütün hedeflerine ulaşmasının mümkün olmadığının “zaman sınırsız” olarak devlet-toplum birlikteliği ile kararlı bir biçimde gösterildiği ancak örgütün doğrudan asla muhatap kabul edilmediği dikkate alındığında Başbuğ’un saptamalarının gerçekçiliği daha da belirginleşmektedir.İngiltere’nin IRA, İspanya’ nin ETA ile mücadele yöntemlerinin Türkiye’ye PKK bağlanımda örneklenmesindeki yanlışlıklar bir başka araştırmanın konusu olduğu için burada üzerinde durulmayacaktır.Ancak her ülkenin sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik, sosyopolitik yapılarının farklılığı ve bu farklılığın temel dinamikleri ile algüamalar, yargılar, değerler,tepkiler üzerindeki bileşen etkileri dikkate alındığında bir ülke için geçerli olan mücadele yönteminin şablon kimliğinde bir başka ülke için geçerli olamayacağı bilimsel bir gerçeklik olarak ortaya çıkmaktadır.Terörle mücadelenin en önemli ve etkin unsurlarından birisi kuşkusuz örgütlerin insan kaynaklarının kesilmesi ve katılımların özenilir olmaktan çıkarılmasıdır. Çünkü kayıplarına karşın insan havuzunu yeni katılımlarla besleyemeyen bir terör örgütü zaman içinde etki gücünü kaybetmenin ötesinde taban desteğini de yitirerek marjinalleşme tehlikesi ile karşı karşıya gelir.Bu nedenle kendisine aktif destek veren ya da eylemlerini açık/örtülü bir sempati ile karşılayan kesimler üzerindeki etki ve çekim gücünü kaybeden terör örgütlerinin yaşamlarım uzun süre devam ettirmesi olanaklı değildir.Bunun da ötesinde yeni katılımlarla, yaşaması için gerekli oksijen kaynağından soyutlanan, kendisini yenileyemeyen bir terör Örgütü dinamizmini, bir başka deyişle aksiyoner kimliğini kaybedeceği gibi mevcut kadroları amaçlarını sorgulamaya başlayarak örgütün kolektif kimliğinden uzaklaşmaya, içsel eleştirel (öz eleştiri) ortamın yükselmesine koşut olarak moral ve motivasyon çöküntüsüne maruz kalmaya başlar.Eylemselliklerini yitiren (özellikle de PKK gibi yığınsal kimlikli) terör örgütlerim bekleyen tehlike ise “ortak suçluluk” duygusunun birleştirici etkisinin azalmaya başlaması ile birlikte çözülme evresine geçiştir.Terör örgütlerini etkisizleştirmeye yönelik bu durumun yaratılmasındaki temel koşul ise Başbuğ’un konuşmasında vurguladığı üzere ‘ .devlete düşen temel görevlerden birisi de, terör örgütüne katılımı engellemektir.’Katılımların engellenebilmesi için alınması gereken önlemlerin neler olması gerektiği Başbuğ tarafından aynı konuşmada; “…devletin terör örgütüne katılımın profilini çıkartması ve terör örgütüne katılımların nedenlerinin ortaya çıkartılarak, bu nedenleri ortadan kaldıracak önlemleri içeren bir planın uygulanmaya konulmasının önemli olduğu, örgüte katılımda en önemli etkenin örgüt tarafından yürütülen propagandadan kaynaklandığı, devletin yürüttüğü psikolojik harekâtın yetersizliği.” tarzında dile getirilmiştir.Kuruluşu 1970’li yılların sonuna kadar geri giden, eylemselliğe ise 1984 yılında başlayan yığınsal kimlikli bir terör örgütü¬nün mensuplarının profillerine ilişkin ayrıntılı bir çalışmanın en azından bu görüşün seslendirildiği 2006 yılına değin yapılmadığı sonucunun çıkartılması gereken bu saptama, Türkiye’nin terörle mücadelesinde yaşanan bir eksikliğin ifadesi anlamında değerlendirilmelidir.Emniyet Genel Müdürlüğü TEMÜH Dairesinin Türkiye’deki illegal yapılanmalar ve terör örgütlerine ilişkin ayrıntılı çalışmalarının varlığı bilinmekle birlikte özelde PKK’ya katılımlarla ilgili bir profil çıkarılmış olması; nedenlerin saptanarak engellenmesi bağlamında son derece yaşamsal olmalıydı.TEMÜH Dairesinin illegal sol, sağ, radikal dinci ve etnik ayrılıkçı hareketlerle terör örgütleri mensuplarının; yaş, cinsiyet, eğitim ve sosyoekonomik düzeylerine ilişkin araştırmaları bilinmekle beraber PKK’nın katılım yelpazesinin genişliği ve motivasyon çeşitliliği bu konuda özel ve ayrıntılı bir çalışma yapılmış olmasını gerekli kılmayı halen sürdürmektedir.Nitekim PKK’ya katılımlar yalnızca Türkiye’nin belli bir bölgesi ve kırsal ağırlığı içermemekte, kentsel alanlar özellikle metropol kentler ve Avrupa ülkelerinde yaşamakta olanları da kapsamaktadır.Türkiye’nin geri kalmış olarak nitelenen ki gerçeklik payı göz ardı edilmemelidir bir bölgesinde bir köy ya da mezrada yaşayan ilköğretimin ancak birinci basamağını tamamlamış, ya da bundan bile yoksun, yoksul, işsiz, çok çocuklu bir aileye mensup, ilgi ve sevgiden uzak bir kişinin örgüte katılma motif ve nedenleri ile bir Avrupa ülkesinde yaşamakta olan hatta orada dünyaya gelen bir kişinin katılım nedeni elbette büyük farklılıklar göstermektedir.Yine metropol bir kentte, göçler sonucu oluşan gettolarda benzerlikten kaynaklanan dar ve kapalı bir çevre içinde gerçeklerden kopuk bir yaşam sürerek içinde büyüttüğü öfke birikimini boşaltacak yer arayan, her türlü ideolojiyi benimsemeye, dolayısı ile devşirilmeye hazır, travma tik etkilerin ağırlığı alfanda ezilen bir kişinin de örgüte katılım nedeni yukarıda verdiğimiz örneklerden çok daha farklıdır.

Hal böyle olunca, örneğin illegal sol örgütlere katılım profil ve nedenlerinin çözümlenmesindeki kolaylık sıra PKK’ya geldiğinde motivasyon ve bileşenlerin farklılığı hatta zıtlığı, katılımcı profillerindeki karmaşık yapısal özellikler nedeniyle mümkün olmamakta, çok daha derinlikli araştırma ve analizleri gerekli kılmaktadır. Kaldı ki Başbuğ, Genelkurmay Başkanı görevine geldikten sonra İstanbul’da Harp Akademilerinde yaptığı bir konuşmada (14 Nisan 2008), basında geniş yer bulan bir yaklaşım sergilemiş ve ‘teröristlerin de insan Oldukları’nı anımsatmıştı. Bu anımsatmanın temelinde terörün “asal kaynağı, nedeni ve enstrümanı” olan insan etmeninin irdelenmesine yönelik bir Önermenin varlığı ve yaşanılan olaylara daha değişik pencereler ve perspektiflerden bakılması gerektiği vurgusu son derece açık olmalıydı.Nedenlerden profile ve profilden nedenlere ulaşmak gibi birbirini bütünleyici ve elde edilen sonuçların sağlamasını yapıcı yöntemler uygulanarak katılımların engellenmesi yönünde gerçek anlamda bilimsel çalışmaların varlığına bugün bile gereksinim duyulduğu dikkate alındığında Başbuğ’un konuşmasında değindiği husus son derece önemli olmalıdır.Teröre kaynaklık eden nedenler ortadan kaldırılmadığı sürece terör hareketlerinin katılım ve eylemsellik temelinde salt polisiye önlemlerle sıfırlanmasının mümkün olmadığı gerçeğinden yola çıkılarak, her terör örgütü için farklılık arz eden motif, hedef, amaçlarla kendilerini özdeşleştirenlerin sosyo- psikolojik çözümlemelerinin yapılması, alınacak önlemler, modellemeler ve nedenlerin ortadan kaldırılması için bir ön koşul kimliğindedir.Nitekim Orgeneral Başbuğ, bu konu üzerinde yalnızca 25 Ağustos 2006 gününde yaptığı konuşmada durmak yerine örgütün insan kaynaklarının kesilmesinin önemine hemen her fırsatta değinmiş, Örgütün etkisizleştirilmesinde katılımın engellenmesinin bir dönüm ve kırılma noktası olacağını ısrarla vurgulamıştır.Başbuğ’un katılımlar bağlamında üzerinde durduğu bir ayrı nokta anımsanacağı üzere ‘propaganda’dır.Başbuğ, PKK’ya ilişkin yürütülen bazı çalışmalara atıf yaparak “…bu çalışmaların gerçekleştirildikleri dönemde örgüte katılımda en önemli etkenin örgüt tarafından yürütülen propaganda olduğuna…” değinmekte ve katılımların sürmekte olduğu gerçeğinden hareketle karşı propagandanın yetersiz olduğu sonucuna varmaktadır, “…örgüte katılımda terör örgütünün yaptığı propagandanın önemli rol oynayışı, devletin yürüttüğü psikolojik harekâtın yetersizliğini göstermektedir”

Kabul edilmesi gerekir ki örgüt; propaganda, gündem belirleme, ajitasyon konularında varlığım sürdürdüğü ve sürdürme mücadelesi verdiği uzun yıllar içinde küçümsenmemesi gereken bir deneyim ve beceri kazanmış, bu konularda profesyonel bir çizgiye ulaşmıştır. Yaşadığı sosyal çevre ve dokuyu içinden geldiği için genetik kodları ile çözümlemiş, etki-tepki bileşenlerinin dinamiklerini çok iyi bilen ve bunları nasıl harekete geçirebileceğinin şifrelerini kavramış, taktik değişim/dönüşüm ve açılımların zamanlamasında ustalaşmış bir örgütün yöneldiği ve potansiyel kaynak olarak nitelediği insanlarla kurduğu iletişim yöntemlerinin kolaylıklarına devletin daha üstün niteliklerle sahip olması ve örgütü eleman devşirme faaliyetlerinde etkisizleştirmesi gerekirken bu konuda başarılı olunduğundan söz edilmesi üzücü de olsa olanaklı görünmemektedir. Örgütün sözü edilen manevra alanım gerek genişleten gerekse reaksiyon süresi bağlanımda kısaltan bir başka husus, etik değerler ve yasaların özetle normatif algı ve ölçütlerin devlet açısından doğal ve zorunlu kısıtlayıcılığına karşın PKK’nın kendisim bu konularla bağlı hissetmemesi ve sınırlamamasıdır.Hukuk devleti olmanın gerekleri ve yasaların sınırlandırıcılığı içinde davranma zorunluluğu olan bir tarafla, yasaların kendileri için hiç bir anlam ifade etmediği, aksine yasalara karşı çıkma ve çiğnemeyi bir güç göstergesi olarak algılayan ve dikte eden bir taraf arasında “yasal ve etik” zeminde eşit olmayan bir mücadelenin kazanılmasının ancak psikolojik üstünlüğü ele geçirmekle mümkün olabileceği düşünüldüğünde, devlet ve mücadelede aktif olarak yer alan kurumların bu konudaki profesyonel yetenek ve niteliklerinin son derece gelişkin olması gerekmektedir.

Örgüte katılımın ödüllendirildiği, yardım ve katılımın reddedilmesi halinde üstelik son derece katı ve sert cezalandırmaların devreye girdiği bir ortamda; devletin inandırıcılığı, caydırıcılığı ve güvenilirliğini ortaya koyabilmesinin göreli güçlüğü kabul edilmesi gerekir ki örgüte eylemsellik ve mücadele yöntemleri arasındaki eşitsizlikten kaynaklanan önemli bir kazanım sağlamaktadır. Bu kazanımın etkisizleştirilmesi ise devletin, örgütün propaganda gücünü kırarak inisiyatifi ele geçirmesi ile olanaklıdır. Karşı propaganda olarak da adlandırılması olası bu faaliyetler; örgütün amaç ve hedeflerine ulaşamayacağının zihinlere kazılarak baban umutlarının yok edilmesi, insan ve finans kaynaklarının kesilmesi gibi birbirini bütünleyen bir sisteme dayalı planlama içinde algıların yönetilmesi (perception management) ile yürütülmek zorundadır.

Başbuğ, terörizmle mücadelenin temel ilke ve parametrelerine değindiği konuşmasında günümüzde gerçekleşen bir öngörüsünü de dile getirmiş ve terörizmle mücadelede komşu ülkelerin durum ve tutumlarının çok önemli olduğuna değinerek; “…Irak’ta yaşananlar ve Irak’ın kuzeyindeki gelişmelerin, Türkiye’nin bölücü terör örgütü ve ayrılıkçı hareketle mücadele üzerinde önemli etkileri vardır…” demiştir.

BAĞBUĞ’UN GÖZÜNDEN PKK

Terörizm ve PKK ile mücadele konusuna büyük önem veren ve sürekli fikir üreten Orgeneral Başbuğ, 19 Temmuz 2005 günü düzenlediği Basını Bilgilendirme Toplantısını bu konuya ayırmış, gerek mevcut uygulamaları gerekse düşüncelerini basın mensupları ile paylaşmıştı.Toplantıyı; “Bugünkü toplantımızın amacı bildiğiniz gibi yaşamakta olduğumuz terör olaylarıyla ilgili bir değerlendirme yapmaktır. Ancak bu konuya girmeden önce neden bu toplantıyı yapmak istediğimizi açıklamak isterim.

Nedenlerin başında, yaşanan terör olaylarına ilişkin değerlendirmelerimizi, görüşlerimizi ve ilave olarak alınabilecek bazı tedbirleri sizlerle ve kamuoyuyla paylaşmak düşüncesi gelmektedir…” sözleri ile açan Başbuğ’un bazı saptamalarnaa bu bölümde yer verelim.”Bildiğiniz ve bizim de defalarca tekrarladığımız gibi, her şeyden önce bir ülkenin güvenliği o ülkenin kendi sorumluluğudur. Her ülke de, kendi güvenliğini sağlamak için, taraf olduğu uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde, gerekli tedbirleri alma hakkına sahiptir…

Ancak, terörizmle etkin mücadelede uluslararası ve bölgesel işbirliği ve destek hayatidir. Aksi takdirde, mücadele beklenilenden daha uzun sürer ve daha fazla can ve mal kaybına neden olur.Terör olayı çok boyutludur. Silahlı mücadele yanında ekonomik, psikolojik, sosyal ve eğitim boyutları da vardır. Türk Silahlı Kuvvetleri, terörle mücadelenin başından beri; silahlı mücadeleyle güvenlik ortamının sağlanmasına öncelik verilmesini, bu ortamda terörün diğer yaratıcı sebeplerinin göz ardı edilmemesini ve sadece silahlı mücadeleyle istenilen sonuçların elde edilemeyeceğini söylemektedir. Aksi takdirde, silahlı mücadelede elde edilen başarılardan tam istifade edilememesi gibi bir durumla da karşılaşabilir. Unutulmamalıdır ki, terör toplumun bütün kesimlerini etkiler ve terörle gerek devletin gerek toplumun bütün unsurlarının desteğiyle başa çıkılabilir. Bu nedenle, terörle mücadele bazı kurum ve kuruluşların değil, devletin sorumluluğunda olan, ulusal bir görevdir.

Terörle mücadelenin temel esaslarım şöyle ifade edebiliriz:

Mücadelenin devlet ve toplumun bütün güçleri ile topyekûn olarak, kararlılıkla ve koordineli bir şekilde yapılması,Mücadele ana hedefinin, terör örgütünün başarı umudunun kırılması ve yok edilmesi olarak seçilmesi,Mücadeleye uluslararası gerekli desteğin sağlanması, şayet varsa yabancı devlet ve kurumların terörizme olan desteğinin kesilmesi ve mücadelenin ulusal bir konu anlayışı ile ele alınması.Orgeneral Başbuğ’un terörizmle mücadele konusundaki görüş, değerlendirme ve önerilerine devam etmeden önce bir saptaması üzerinde daha duralım.Sadece silahlı mücadele ile istenilen sonuçların elde edilemeyeceği, hatta terörün yaratıcı diğer nedenleri göz ardı edilirse silahlı mücadelede elde edilen başarılardan tam olarak yararlanılamayacağı durumların ortaya çıkması…”

Anımsanacağı üzere 2001 ve 2002 yıllarında PKK, güvenlik güçlerinin yürüttüğü ödünsüz silahlı mücadele soması, alan hâkimiyetini neredeyse tümü ile yitirerek kırsalda eylem koyabilme yeteneğim büyük ölçüde kaybetmiş, militanlarının ağırlıklı bölümünü imha edilmekten kurtarabilmek için Irak’ın kuzeyine çekmiş, aldığı yaralar ve hasarları onarabilmek için belirli sürelerle kendi terminolojisi ile ‘ateş kes’ ilan ederek zaman kazanmaya çalışmıştı.Örgüt açısından ciddi bir kırılma noktasını ifade eden bu süreçte, terörle mücadelenin çok küçük bir parçasını oluşturan silahlı mücadelenin dışındaki diğer enstrümanlar, (sosyoekonomik, sosyo-kültürel, sosyo-politik, psikolojik) Başbuğ’un seslendirmesi ile ‘terörün yaracı diğer nedenleri’ni ortadan kaldırmak ya da en azından minimize etmek için eşgüdüm içinde ve eş zamanlı olarak harekete geçirilmemiş sonuçta alanda elde edilen kazanımlar yitirilmeye başlanılmıştır.

Nitekim, 2002 yılında ‘dibi gören’ terör eylemleri 2003 yılından başlayarak taktik değişim ve dönüşümlerle yemden tırmanma trendine girmiş, kırılma noktasında algı eksikliğinden olsa gerek uygulamaya konulmayan konulamayan yapıcı ve yaratıcı önlemlerin yokluğunda örgüt güç kazanıp, yandaş sempatizan kitleler üzerindeki etkisini arttırarak eylemsel ve siyasal zeminde bugünlere ulaşılmıştır.Burada belki de üzerinde durulması gereken en önemli nokta Başbuğ’un şu sözlerinde yatmaktadır; ” Türk Silahlı Kuvvetleri, terörle mücadelenin başından beri..sadece silahlı mücadele ile istenilen sonuçların elde edilemeyeceğim söylemektedir…”

Bu sözler bir anlamda, “Irak’ın kuzeyine bugüne kadar şu kadar sınır ötesi operasyon yapıldı, dağ taş bombalandı, terör sonlandı mı” ya da “Bölgenin en güçlü ordusu olduğunu söyleyen TSK, bir avuç teröristle 25 yıldır başa çıkamadı” gibi amaçlı denilmese bile temelsiz, gerçeklerden uzak ve haksız eleştirilere yanıt kimliğinde görünmekle birlikte aslında “terörizmle mücadele’nin ‘Magna Carta’sı’ niteliğindedir.Terörü Türkiye özelinde ortaya çıkaran, özendiren, besleyen, tırmandıran nedenler sebep-sonuç ilişkileri bağlamında analiz edilip örgütün uluslararası bağlantıları çözümlenerek öncelikle insan kaynaklarının kesilmesine yönelik önlemler alınması ve PKK’nın kendisine destek veren kitlelerden soyutlanarak yalnızlaştırılması, marjinalize edilecek örgütün başarı umutlarının tüketilmesine yönelik topyekûn mücadele verilmesi gereken bir dönemde, tüm ve tek ağırlığın silahlı mücadeleye, üstelik bu mücadeleyi yürüten kurumun (TSK) anımsatmalarına karşın verilmiş ya da ihale edilmiş olmasındaki yanlışlıklar gelecekte 2000’li yıllar Türkiye’sinin tarihini okuyanlarca değerlendirilecek, herhalde kaybedilenler ve kaçırılan fırsatlar bağlamında üzüntü ile anımsanarak onaylanmayacaktır.

Kaldı ki İlker Başbuğ, terörle mücadelenin yalnızca TSK’rnn görev ve sorumluluğunda olduğu biçiminde kamuoyuna egemen olan yanlış bir algıyı da düzeltme gereksinimi duymuş ve şunları söylemiştir;”Bölücü terör örgütüne karşı yürütülen mücadeleyi, ‘İç Güvenlik Harekatı’ olarak adlandırmaktayız. Mücadele ettiğimiz, terörist örgüttür. Teröristtir. Bu konudaki diğer tanımlar ve adlandırmalar yanlıştır.Bu mücadeleye ilişkin ülkemizde üç hukuki düzenleme vardır. Bunlar; 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu, 2935 sayılı OHAL Kanunu ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’dur. Bugün İç Güvenlik Harekatı, terörle mücadele, 5442 sayılı Kanun kapsamında İçişleri Bakanlığının genel sorumluluğu altında valiler tarafından yürütülmektedir.Ancak, hukuki düzen ne olursa olsun, TSK’nın olaya bakışı, verdiği önem derecesi, mücadeleye sağladığı katkının büyüklüğü hiçbir zaman değişmez. TSK’nın bu bölücü terör örgütüne karşı yürütülen ulusal konuda öne çıkmasının sebepleri ise, terörün ülke bütünlüğünü hedef alması, teröristlerin büyük bölümünün kırsalda bulunması, bir kısmının ise komşu ülke topraklarında oluşu ve örgütün yüksek şiddet uygulamasıdır.”Orgeneral Başbuğ’un, terörle mücadelenin hukuki alt yapısına ilişkin açıklamasında dikkat çeken husus; bu mücadelenin ‘genel sorumluluğunun’ kamuoyunda yerleşik kanaatin aksine Türk Silahlı Kuvvetlerine değil İçişleri Bakanlığına ait olduğunun, İçişleri Bakanlığının ise bu genel sorumluluğu 5442 sayılı İller İdaresi Kanunu uyarınca il valileri aracılığı ile yürüttüğünün vurgulanmış oluşudur.Çünkü, il sınırları içinde konuşlu askeri birliklerin, Valilerin talebi olmaksızın kendi karar ve inisiyatifleri ile olaylara müdahale etme yetkisi bulunmamaktadır. Bu nedenle İç Güvenlik Harekatı kapsamında görev yapan tüm askeri birlikler operasyonlara çıkmadan önce bulundukları illerin valilerinden, çok acil durumlarda bilahare yazılıya çevrilmesi kaydı ile sözlü, acil olmayan durumlarda yazılı izin almak zorundadırlar. “Terörle mücadele zordur. En büyük zorluk teröristle masum halkın ayırt edilmesinde yaşanmaktadır. TSK bu konuda yapılacak hataları kabul edemez. Bu konuda yapılacak hatalar, teröristlere en büyük kazancı sağlar. Esasmda teröristler daima bizi halkla karşı karşıya getirmek ister.

Diğer bir zorluk ise; demokratik haklar ve hukuki düzenlemelerle güvenlik güçlerinin ihtiyaçları arasındaki dengenin tam sağlanamaması ve bunun neticesi olarak da, bu hukuki durumdan teröristlerin faydalanmasıdır.Bir diğer zorluk ise, coğrafyanın yarattığı şartlar, hareket alanının genişliği, güvenlik güçlerinin her an kapsamlı faaliyetlerde bulunma zorluğudur. Elbette bu hususların istemeyerek bazı hassasiyetleri yaratabileceği de unutulmamalıdır. Belirttiğim bu zorlulara rağmen güvenliği sağlamakla yükümlü olan makam ve kişilerin bu mücadelede mazeret üretme, teröristten şikayet etme lüksü yoktur…”Orgeneral İlker Başbuğ’un, terörle mücadelenin güçlüklerine değindiği bu saptamalarından sonra PKK’nın profili ile ilgili verdiği bazı bilgilerin anımsanmasında yarar görülmektedir.

“Sizinle biraz da terör örgütünün profilim değerlendirmek istiyorum.

Teröristlerin yaş gruplarına baktığımız zaman, 20-25 yaş grubunun toplam yaş grupları içinde %40’ı; 25-30 yaş grubunun da %35’i oluşturduğunu görmekteyiz. Eğitim durumuna baktığımızda ise gerçekten çarpıcı bir sonuçla karşılaşıyoruz. Teröristlerin %10’u eğitimsiz, %50’si ise ilkokul seviyesinde eğitim görmüştür…Bu yüzdeleri değerlendirelim; örgüte katılanların %60’ı eği¬tim alamamıştır, yani cahildir. Kendilerini tatmin edecek birey- sel kimlikten mahrumdurlar. Yaş oranlarından anlayabileceğiniz gibi, yaklaşık %75’i ise işsizdir.İşte bu sonuç bize örgüte katılımları önlemenin en gerçekçi yollarım gösteriyor. Bölgede eğitim seviyesi yükseltilemezse ve işsizliğe çare bulunamazsa, örgüte yeni katılımları önlemek gerçekten çok zordur.

Eğitimli insanların örgüte katılmasının zor olduğunu bilen terör örgütü, bu nedenlerle geçmiş dönemlerde 114 okulu tamamen, 112 okulu da kısmen tahrip etmiş, 116 öğretmeni öldürmüş, 48 öğretmeni yaralamış ve 37 öğretmeni de kaçırmıştır.1990’lı yıllarda bölücü örgüt, güvenlik güçleriyle çatışmaya giren, küçük bölgelerden başlayarak belirli bölgelerde alan hâkimiyeti sağlamayı hedefleyen bir anlayışla hareket ediyordu. Yılda ortalama 6000 olay meydana geliyordu. Bazı bölgelerde hava karardıktan sonra sokağa çıkılamıyordu. Şimdi toplum hafızasında unutulmuş gözüken o günlerle, bu günkü, temastan kaçman sadece uzaktan taciz ve maym türü eylemlerle yetinen bir örgütü karşılaştırdığımızda sonuç açıktır. Diğer unutulmaması gereken husus ise güvenlik güçlerinin bu uğurda 5.000 şehit vermiş olmasıdır…”Bireyselliğin eğitim ve üretkenlikle kazanıldığı sosyo-politik ve psikolojik gerçeğinden yola çıkıldığında, sorumlu ve bilinçli yurttaşlık ve birey kimliğine sahip olabilmenin Önkoşulunun irdeleme, araştırma, sorgulama yetenekleri ile katılımcılık ve paylaşımcılıkla kimlikle eşdeğer bulunduğu dikkate alındığında, PKK’nin bireysel hak ve Özgürlükleri için mücadele ettiğini savladığı kitleleri okulları yakarak, öğretmenleri öldürerek cahilliğe mahkûm etmesindeki çelişki terör konusunda yapılacak analizlerin çıkış noktalarından biri olmalıdır.

1990’lı yılların başlarında Güneydoğu bölgesinde ilköğretim okullarının neredeyse yarısının terör nedeniyle eğitim ve öğre¬nime ara verdiği anımsandığında, örgütün bölge halkına reva gördüğü kötülüğü ve bu kötülüğün yöre halkının günümüz ve gelecekteki yaşamlarına olumsuz etkilerinin derecesini ölçebilmek olanaklı olmasa gerektir.Kaldı ki terörün en yoğun yaşandığı dönemlerde örgütün hedefindeki tek yer okullar da değildi. Bölgenin kalkınmasında önemli rol oynayacak ulaşım ağlarını gerçekleştirmek üzere kurulan karayolları şantiyeleri, iş ve istihdam olacakları sağlamanın dışında ekonomik kalkınmada olumlu katkıları olan maden ocakları, baraj şantiyeleri hatta sağlık ocakları bile örgütün değişmez hedefleri arasındaydı.Bölge insanının yaşam koşullarını daha da zorlaştıran, gelecek tasarımlarını ellerinden alarak günü yaşamaya mahkûm eden, eğitimlerini engelleyen, kalkınmışlık farklılıklarının giderilmesine yönelik projelerin gerçekleşmesini bilinçle yok ederek; işsizlik-eğitimsizlik-yoksulluk-çaresizlik-umutsuzluk sarmalının batağına sürüklediği kişileri potansiyel insan kaynağına dönüştüren bir örgütün uzun yıllar boyunca bu yönü ile algılanmamış ve bölge insanının ülkesine aidiyet duygularını güçlendirecek uygulamaların gerçekleştirilmemiş oluşu herhalde gelinen noktanın en büyük ve bağışlanması zor nedenlerinden birisi olmalıdır.Feodal yapının egemenliği altında kulluktan bireyliğe geçememiş ve yaşamlarındaki en önemli kişiyi %11 oranında hala “şeyh-ağa-bey” olarak görmeyi sürdüren, %20.4’ü okuma- yazma bilmeyen, % 70’i hayatları boyunca hiçbir işte çalışmamış,   kendilerini yaşama bağlayan tek geçim kaynağı feodal beylerin insafı ile ‘yeşil kart’ olan bir toplumun, terör Örgütünün devşirilmeye hazır insan kaynaklarını oluşturduğunun ayırtına bu kadar geç varılması son derece ciddi bir aymazlık kimliğindedir.içinde bulunduğumuz ve son yıllarda görece iyileştirilmiş olmasına karşın bölge halkının eğitim olanaklarından hala eşit ölçüler içinde yararlanabildiğim söyleyebilmek olanaklı olmadığına, işsizliğin yaygınlığı saklanamayacak ölçülerde açık bulunduğuna, bölgede yaşamakta olan ve etnik aidiyetlerini Kürt/Zaza olarak tanımlayan yurttaşlarımızın yaklaşık %50’si ‘Yeşil Kart’ sahibi olmak zorunda kaldığına, yaşamlarındaki en önemli sorunu %80 oranında işsizlik olarak tanımladıklarına göre yapılması gerekenler Orgeneral Başbuğ’un dört yıl Önceki saptaması ile “eğitim seviyesinin yükseltilmesi ve işsizliğe çare bulunması” iken kısır tartışmalarla geçirilen ve yitirilen zamanın sorumluluğu sahiplenilmek üzere ortada durmayı sürdürmektedir.  Orgeneral Başbuğ’un terörizm, PKK ve TSK’nın terörle mücadele konusunda (İç Güvenlik Harekâtı) görüşlerim ayrıntılı olarak açıkladığı bir başka platform daha vardır. Kara Harp Okulu. Kara Harp Okulunun Eğitim-Öğretim Yılı Açılış Töreninde (24 Eylül 2007) öğretim elemanları ve öğrencilere hitaben yaptığı konuşmanın büyük bir bölümünü “İç Güvenlik Harekâtı”na ayıran Başbuğ, Silahlı mücadelenin yöntem, ilke, kapsam ve zorluklarına ayrıntıları ile değinerek şunları söylemişti;”Harbiydiler, sizler için vazife, onur ve ülke her şeyin üzerindedir. Karakterinizin temelim gururunuz, gücünüz ve ilkeleriniz belirler. Sizlerin komutam olarak burada konuşmak, benim için büyük bir onurdur.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi, Türkiye Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün korunmasını hedeflemiştir. Bu kuruluş felsefesinin temel unsurlarım ise ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet oluşturmaktadır. Bugün sizlere yapacağım konuşmanın konusunu “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel unsurlarım oluşturan ulus-devlet, üniter-devlet ve laik-devlete yönelik tehdit ve risklerin değerlendirilmesi” olarak belirledim.20’nci yüzyılın sonunda ve 21’inci yüzyılın hemen başında olmak üzere dünya iki büyük olay yaşadı. Bu olaylar uluslararası ilişkileri, ittifakları, stratejik düşünceleri, “tehdit” ve buna bağlı olarak “güvenlik” gibi kavramları temelden sarstı ve büyük oranda değişime zorladı.

Bu iki olaydan biri Berlin Duvarı’nın yıkılışı, diğeri 11 Eylül’dür.

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılışı, Sovyetler Birliği’ nin ve Varşova Paktının dağılmasına giden yolun başlangıcı olurken, bazı değerlendirmelere göre de, dünya düzeninin tek kutuplu bir şekle dönüşmesine ve Soğuk Savaş Döneminin sona ermesine neden oldu.11 Eylül 2001’de ABD’de yaşanan ve bütün dünya ülkeleri tarafından lanetlenen trajik olay ise en güçlü devletlerin bile terörün hedefi olabileceğim gösterdi. Aslında bu olay, insanlığın var oluşundan beri yaşanan terör olaylarının küreselleşmesinden başka bir şey değildi.Bu gelişmeler, birçok devletin güvenlik konseptlerini “savunmayı” öngören “tehditlere” dayalı stratejik düşünceden, sadece “güvenliğe” ve “risklere” dayalı stratejik düşünceye dönüştürmesine neden oldu.Türkiye için ise durum çok farklıdır. Türkiye içinde bulunduğu zor coğrafyada, simetrikten asimetriğe doğru uzanan geniş bir risk ve tehdit yelpazesi ile karşı karşıyadır.Türkiye’nin 1984 yılından beri bölücü terör örgütüne karşı, adeta tek başına yürütmekte olduğu mücadele, aslında biz buna İç Güvenlik Harekâtı diyoruz asimetrik tehdide karşı yürütülen bir mücadeledir.Bugün karşı karşıya kaldığımız bölücü terör hareketinin temelinde etnik milliyetçilik vardır. Hedefleri ise ulus devlet ve üniter-devlet yapışırım ortadan kaldırılmasıdır. Öncelikli hedef ulus-devlettir. Etnik kimliklerinin anayasal güvenceye kavuşturulması sık sık ve açıkça dile getirilen temel husustur. Bu husus da Türkiye’nin ulus-devlet yapısını hedef almaktadır. Somaki hedef ise üniter-devlettir. Üniter-devlet, ülke, ulus ve egemenlik unsurları ve yasama, yürütme, yargı organları bakımından teklik özelliği gösteren devlet olarak tanımlanabilir.Bölücü terör örgütüne karşı yürütmekte olduğumuz İç Güvenlik Harekâtının; halkımız, medya ve politikacılar tarafından iyi anlaşılması ve değerlendirilebilmesi için, simetrik yani klasik, diğer bir deyişle konvansiyonel harekât ile asimetrik yani terörist örgütlerle mücadele, düşük yoğunluklu çatışma,bizim deyişimizle İç Güvenlik Harekâtı arasındaki temel farkların iyi anlaşılması zorunludur.

Dünyadaki genel izlenim, çok kişinin asimetrik harekâta, hâlâ simetrik harekât gözü ve beklentileriyle bakmakta olduğudur. Bu bakış açısı, kamuoyunun, medyanın ve politikacıların beklentileriyle güvenlik kuvvetlerinin bu beklentileri gerçekleştirmesi arasmdaki farkların oluşmasına neden olmaktadır.

Konuşmamın bundan somaki bölümünde, simetrik harekât yerine klasik harekât; asimetrik harekât yerine ise İç Güvenlik Harekâtı (terörist örgütlerle mücadele) terimlerim kullanacağım.

Klasik harekât ile İç Güvenlik Harekâtı arasındaki temel farklar şöyle sıralanabilir:

– Klasik harekâtın icrası devletlerarasında gerçekleşirken, İç Güvenlik Harekâtı devlet ile terörist organizasyonlar arasında meydana gelmektedir. Bu çok önemli bir farktır. Çünkü devletler ulusal ve uluslararası hukuka ve yasalara uymak zorundadır. Teröristler ise böyle kısıtlamalarla karşı karşıya değildir. Bu durum İç Güvenlik Harekâtını elbette zorlaştırmaktadır. Burada önemli olan nokta, ulusal ve uluslararası yasa yapıcıların, insanların temel hak ve özgürlüklerini gözetirken, onların güvenliklerini ve yaşama haklarının korunmasını da aynı derecede gözetmek zorunda olduklarıdır. Türkiye, terör tehdidi altında olan ve terör olaylarıyla yaşayan bir ülke. İnsanların temel hak ve özgürlüklerinin gereksiz yere kısıtlanması nasıl kabul edilemezse bu hak ve özgürlüklerin teröristler tarafından istismar edilmesi de kabul edilemez.Klasik harekâtın yönetimi için gerekli ulusal hukuki yapıyı Sıkıyönetim Kanunu oluşturmaktadır.İç Güvenlik Harekâtı ise Olağanüstü Hâl Kanunu veya İl İdaresi Kanunu çerçevesinde icra edilmektedir.Tabi ki, bu hukuki yapılar arasında büyük farklar bulunmaktadır:

–           Klasik harekât benzer kuvvetler arasında cereyan etmekte olup, kuvvetler arasında da bir denge mevcuttur. Örneğin klasik yaklaşımda, taarruz eden kuvvetin savunana karşı  3 üstünlüğü aranır.

İç Güvenlik Harekâtında kuvvetler arasında ne benzerlik ne de denge vardır.

Terörle mücadele, zayıf ile kuvvetli arasındaki mücadeledir. Bu nedenle terörle mücadelede sayısal dengeler en önemli husus değildir.

–           Klasik harekâtta zaman ve mekân tanımları kolayken, İç Güvenlik Harekâtındaki zaman 24 saati, mekân ise bütün ülkeyi, bazı durumlarda diğer ülkeleri de kapsamaktadır. Her zaman, her yerde teröristle karşılaşmak mümkündür.

–           Klasik harekâtta düşmanı bulmak kolay, ancak bitirmek, etkisiz hâle getirmek daha zordur.

İç Güvenlik Harekâtında ise teröristi bulmak çok zor, bulunan teröristi etkisiz hâle getirmek daha kolaydır.

–           İç Güvenlik Harekâtında gerçek zamanlı istihbarata duyulan ihtiyaç, dakikalarla ifade edilecek şekilde artmıştır.

Şimdi geçerli olan bir bilgi, kısa süre sonra geçerliliğini yitirebilmektedir. Zira yeri belirlenmiş olan terörist, biraz sonra artık orada değildir.

–           Klasik harekâtta politik ve askerî hedeflerin tanımı daha kolaydır: Karşı tarafa isteklerinin kabul ettirilmesi, düşman silahlı kuvvetlerinin imha edilmesi, A tepesinin ele geçirilmesi gibi.

İç Güvenlik Harekâtında ise bu hedeflerin somut olarak ifade edilmesi zordur.

Buna rağmen, İç Güvenlik Harekâtının politik hedefinin, terör örgütünün ve destekçilerinin başarı umutlarının yok edilmesi şeklinde olabileceğini söyleyebiliriz.

Peki, askerî hedef ne olacaktır?

En gerçekçi askerî hedef, terör olaylarım kabul edilebilir en düşük seviyelere indirmek şeklinde olabilir.

–           Şimdi önemli faktörlerden birisine geliyorum. Bu da, İç Güvenlik Harekâtının cereyan ettiği alanın, hemen hemen her noktasında insanın olduğu, insanın yaşadığı gerçeğidir.

Klasik harekâtta, bu çerçevedeki temel soru, “Düşman nerede?” iken, İç Güvenlik Harekâtında ana soru “Kim terörist?”tir.

Burada, iç Güvenlik Harekâtının icrasını zorlaştırmasına ve bazen Güvenlik Kuvvetlerinin kayıplarına da neden olmasına rağmen, harekâtı yürüten bütün Güvenlik Kuvvetlerinin kesinlikle uyması gereken kural, masum halk ile teröristin ve destekçilerinin ayırt edilmesi ve mevcut yasalara uyulması zorunluluğudur.

Bu açıdan bakıldığında, 1990’lı yıllarda terörün şiddetli olmasına rağmen, operasyon arazilerinin büyük oranda boş olması nedeniyle “Kim terörist?” sorusuna kolay ve net olarak cevap verilirken, bugün bu sorunun cevabım bulmak, değişen şartlar çerçevesinde gerçekten zordur.

Mücadelenin süresine ilişkin beklentiler ise diğer önemli noktayı oluşturmaktadır.

Örneğin İsrail kamuoyu, 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda oldukça güçlü kuvvetlere karşı altı günde zafer kazanan İsrail Silahlı Kuvvetlerinin, 2007’de birkaç bin kişiden oluşan Hizbullah Örgütü’nü Lübnan’da neden etkisiz hâle getiremediğini anlamakta zorlanmaktadır.

Aynı husus, ABD kamuoyu için de geçerlidir. ABD Silahlı Kuvvetleri. İkinci Irak Savaşı’nda klasik çatışmayı Nisan 2003’te beklentilerden de önce sonuçlandırmasına rağmen, terör ve direniş hareketlerine karşı aynı başarıyı sağlayamamıştır.

İç Güvenlik Harekâtında kamuoyu, mücadelenin süresine ilişkin gerçek dışı beklentilerin içine girmemeli veya yetkililerce beklentiler içine sokulmamalı; gerçekler kamuoyuna, ilgililer tarafından açıkça anlatılmalıdır.

–           Klasik harekâtın icrası ile İç Güvenlik Harekâtının icrasındaki temel yaklaşım farklarından birisini de, yürütme içerisin¬de, politik makamlar ile asker arasındaki ilişkiler teşkil etmektedir.

Yürütmeden sorumlu politik makamlar ile askerî makamlar arasında; Elbette yasalarda mevcut yetki ve sorumluluklara karşılıklı saygı gösterilerek ortak görüşlere ulaşılmasının ve kararların ortak olarak alınmasını sağlayacak düzenlemelerin yapılmasının çok yararlı olacağı düşünülmektedir.Buraya kadar anlattığım husus, klasik harekât ile İç Güvenlik Harekâtı arasında büyük farkların olduğudur. Kamuoyu, medya, politik makamlar; İç Güvenlik Harekâtına klasik harekât bakış açısından bakmamalıdır.

Aksi takdirde, onların beklentileriyle Güvenlik Kuvvetlerinin gerçekleştirdikleri arasında bazı farklılıklar ortaya çıkabilir.Bölücü teröre karşı yürütülen mücadele esas itibarıyla dört ana alanda; güvenlik, ekonomi, sosyokültürel (eğitim ve sağlık dâhil) ve psikolojik (bilgi harekâtı) harekât alanlarında devlet tarafından yürütülmelidir.Bu aslında devletin, bütün imkânlarını kullanarak, bölücü teröre karşı kararlılıkla mücadele etmesi demektir.Teröre karşı etkili mücadele etmek ve mücadelenin süresini kısaltabilmek için bu dört alandaki faaliyetlerin paralel ve eş zamanlı yürütülmesi zorunludur. Bu faaliyetler birbirini tamamlamaktadır. Söz konusu faaliyetlerin mevcut durum çerçevesinde dengeli olması da diğer önemli bir husustur.Türkiye’nin terörle mücadelesinin bugünlere kadar uzanmasının ana nedenlerinden birisini, Türkiye’nin bu dört alandaki faaliyetlerini paralel ve eş zamanlı olarak yürütememesi oluşturmaktadır.Türkiye’de bu konuda büyük bir kavram kargaşası vardır. Bir kısım insanlar: “Terörün yok edilmesi, güvenlik alanındaki mücadele ile olmaz, başka alanlarda tedbirler alınması ve çözümler üretilmesi gereklidir.” diye düşünmektedir, ilk bakışta doğru olarak düşünülebilecek bu yaklaşım, aslında yanlış ve eksiktir. Elbette terörün yok edilmesi, yalnız güvenlik alanındaki mücadeleyle olmaz. Ekonomik, sosyokültürel ve psikolojik harekât alanında paralel ve eş zamanlı olarak hareket edilmelidir. Ancak burada kastedilen, “Güvenlik alanında mücadele etmeyelim, diğer üç alanda mücadele edelim” düşüncesi ise; bu, zaten bölücü terör örgütünün savunduğu yaklaşımın ta kendisidir.Bölücü terör örgütünün silahlı bir kadrosu vardır. Bu silahlı kadrosuna zayiat verdirilmezse etkisiz hâle getirilemezse diğer alanlarda yürütülecek mücadeleyle bir sonuca ulaşmanız mümkün değildir. Terörle mücadelenin tarihi, bu durumun örnekleri ile doludur.

Bu tartışmadaki diğer maksatlı yaklaşım ise, Güvenlik Kuvvetlerinin bölücü terör örgütüne karşı yürütmekte olduğu mücadelede kazandığı başarıyı küçümseme ve küçültmeye yöneliktir. Hem bu değerlendirmeyi cevaplamak, hem de terör örgütünün silahlı gücünün örgüt için önemini ortaya koymak amacıyla, örgütün geçmişine bakmak uygun olacaktır.1985 yılında terör örgütünün mevcudu 200 civarındaydı. 1988 Halep’çe Olayları ve akabinde meydana gelen mülteci olayları bu mevcudu 1.500’lere çıkarmıştı. Birinci Irak Savaşı’nda 1990/1991 yılları içerisinde ise bu mevcut 12.000’lere ulaşmıştı.O yıllarda, terörist başnın hedefi 50000’lere ulaşmaktı. 1992 yılında bölücü terör örgütü karakol ve üslerimize yüzlerce kişiden oluşan gruplarla saldırılar düzenliyordu.1993-1995 yılları terörle mücadelenin en şiddetli olduğu dönemdir. Bu süreçte güvenlik güçlerinin vermiş olduğu şehit sayıları en üst rakamlara ulaşmış, ancak örgütün silahlı kadrosu da 12.000’lerden 6.000’lere düşürülmüştür. Bu dönem, örgütün ve terörist başının hayallerinin yıkıldığı dönemdir. Bunun sonucunda örgüt 1995’ten soma, kültürel ve siyasal alandaki ayrılıkçı faaliyetlere ağırlık verme kararı alırken, terörist unsurlarıma 20-30 kişilik gruplara dönüştürmüştür. Bugün ise teröristler 7-8 kişilik gruplar hâlinde hareket etmektedir. Bu durum, aslında örgütün tekrar başa dönmesi, yani “silahlı propaganda” safhasına dönmesinden başka bir şey değildir.

Yeri gelmişken, çok karşılaşılan bir soruya da değinmek istiyorum. Soru şudur:

“Güvenlik güçleri bugüne kadar terör örgütünün silahlı kadrosuna büyük zayiat verdirdi. Ama örgüt hâlâ neden var?”

Bu soruya verilecek cevap, elbette kapsamlıdır. Ancak burada bir iki temel nedene değineceğim:

Birinci neden, örgüte katılımın tam olarak engellenememesidir. Bu görev, devletin bütün kurum ve kuruluşlarına düşmektedir. Örgütün silahlı kadrosu, güvenlik kuvvetleri tarafından etkisiz hâle getirilirken, aynı zamanda, örgüte katılım devam ediyorsa, terörle mücadele beklenenden daha uzun zaman alır.

İkinci neden, yaşanan süreçte, örgüt çok zor durumlara düşmüş, ancak yapılan bazı hatalar ve ortaya çıkan şartlardan çok iyi yararlanarak durumunu tekrar düzeltmiştir. Koşullar, maalesef her zaman örgütün lehinde cereyan etmiştir. İran/ Irak Savaşı, Halep’çe Olayları, 1.Körfez/Irak Savaşı, 2. Irak Savaşı bunlara örnektir.

Yapılan hataların başında ise, terör eylemlerinin azaldığı bazı dönemlerde, terör örgütünün bittiği yanılgısına düşülmesi gelmektedir.Tabii önemli nedenlerden birisi ise, biraz önce değindiğim gibi; güvenlik, ekonomi, sosyokültürel ve psikolojik harekât alanlarında devletin paralel, eş zamanlı ve etkin bir mücadele anlayışına ve bu mücadeleyi koordineli ve etkin olarak yürütebilecek profesyonel bir yapılanmaya sahip olamamasıdır.İç Güvenlik Harekâtı’nda, güvenlik güçlerine düşen görev, teröristleri arayıp, bulup etkisiz hâle getirmektir. Bu, bölücü terörist örgüt ile mücadele etmek demektir. Böylece terörist eylemlerin kontrol altına alınması, en az seviyeye indirilmesi ve dolayısıyla, terör örgütünün ve destekleyicilerinin başarı umutlarının söndürülmesi, yok edilmesi hedeflerine ulaşılabilecektir.

Güvenlik kuvvetleri bugün de bu görevlerini büyük bir kararlılıkla sürdürmektedir.Ağustos ve Eylül ayları içerisinde 49 terörist ölü olarak, 37 terörist ise sağ olarak ele geçirilmiş ve 10 terörist de güvenlik kuvvetlerine teslim olmuştur. Böylece, toplam 96 terörist etkisiz hâle getirilmiştir.Terörle mücadele bir süreçtir. Bu mücadelede örgüt üzerinde baskının kurulması ve sürdürülmesi, operasyonlarda devamlılık, harekât alanının kontrol altına alınmasıyla teröristlerin hareketlerinin sınırlandırılması ve her fırsattan istifade edilerek teröristlere darbe vurulması esastır. Bir operasyonla terörist örgütün yok edilebileceği düşüncesi doğru değildir. Önemli olan, her fırsattan faydalanılarak, örgüte darbe vurulmasıdır.iç Güvenlik Harekâtı kapsamında icra edilen her faaliyette hedefimiz, bu faaliyetin sıfır kayıpla sonlandırılması olduğu halde, maalesef güvenlik kuvvetlerimiz bazı durumlarda şehit de vermektedir.

Değerli Harbiyeliler,

Türkiye’ nin, bölücü terör örgütüne karşı yürütmekte olduğu mücadeleyi, Irak’taki gelişmelerden ve oluşumlardan soyutlamak elbette mümkün değildir.Türkiye, Irak sorununa bir bütün olarak bakmalıdır. Irak önemli bir sorun olarak geçmişte olduğu gibi, gelecekte de Türkiye’yi etkilemeye devam edecektir.Daha önce defalarca altnı çizdiğimiz gibi, Irak’ta ve özellikle Irak’ın kuzeyinde meydana gelen gelişmeler ve olabilecek durumlar, Türkiye’nin geleceğini ve güvenliğini tehdit edebilecek boyutlara ulaşma yolunda oldukça mesafe almıştır.Türkiye’nin Irak’la ilgili kaygı ve sorunlarını şu şekilde ifade edebiliriz:

–           Türkiye için Irak’a ilişkin öncelikli siyasi hedef, Irak’ın toprak ve siyasi bütünlüğünün korunmasıdır. Sorun da burada yatmaktadır. Irak gerçekten toprak ve siyasi bütünlüğünü koruyabilecek midir?

Irak’taki etnik ve bölgesel gruplar arasındaki mücadelenin esasım, politik gücün ve Irak’ın gelir kaynaklarının paylaşımı teşkil etmektedir. Bu soruna çözüm, ancak politik gücün ve gelir kaynaklarının paylaşımı arasında bir denge yaratılması ile bulunabilir.

Irak’ın kuzeyindeki oluşum ve gelişmelerin bu bölgedeki Kürtlere tarihte hiç olmadığı kadar siyasal, hukuki, askerî ve psikolojik güç kazandırdığı da diğer bir gerçektir. Ayrıca bu durumun, vatandaşlarımızın bir kısmı üzerinde yeni bir aidiyet modeli yaratabileceğine de dikkat edilmelidir.

Şii nüfusun çoğunluğu ve İran’ın desteğine sahip olması ise sorunu daha da karmaşık hâle getirmektedir.

Bu çerçevede Irak gerçekten toprak ve siyasi bütünlüğünü koruyabilecek midir? Bu soruya, bugün için net cevap verilmesi imkânsızdır. Ancak tahminde bulunulabilir. Tahminde bulunmanın yaygın yolu mevcut eğilimlerin uzantılarını incelemektir.

–           Bölücü terör örgütünün Irak’ın kuzeyinde barınması ve bu bölgeden beslenmesi, ABD ve Irak’ın bu terör örgütüne karşı hiçbir yaptırımda bulunmaması ve bugüne kadar bu konuda olumlu ve elle tutulur bir sonuca ulaşılamaması, diğer önemli bir sorunu oluşturmaktadır.

– Irak’taki soydaşlarımız, Türkmenler’in durumu ve bir iç savaşta çatışan taraflardan birisi hâline gelmesi ise Türkiye açısından çok ciddi bir durumun ortaya çıkmasına neden olabilir.

Türkiye’nin bütün bu sorunları en iyi şekilde yönetebilmesi için, siyasi karar alıcılar, devletin ilgili kurum ve kuruluşları ile kamuoyunun, bu sorunların Türkiye’ye etkileri konusunda görüş birliğine sahip olmaları gerekir.Sorunların yönetilmesi çok önemlidir. Sorunların yönetilebilecek seviyede tutulmasına her zaman dikkat edilmelidir.Belki Türkiye’nin, bulunulan şartlarda, tek başına Irak’taki gelişmelere yön verebilecek güce sahip olmadığı söylenebilir; ancak Türkiye’nin gelişmeleri engelleyebilecek, maliyetlerini artırabilecek bir güce sahip olmadığı da söylenemez.Biraz önce ifade etmeye çalıştığım, Türkiye’nin Irak’la ilgili kaygı ve sorunları, Türkiye-ABD ilişkilerini etkilemektedir.ABD, Türkiye’nin desteğini almayan bir çözümün, Irak için kalıcı bir çözüm olmayacağını ve Irak’ın kuzeyindeki bölücü terör örgütünün varlığının Türkiye için hayati bir tehdit oluşturduğunu, zamanın söz söyleme değil, eylem zamanı olduğunu anlamalı ve görmelidir.Sorunların zamana yayılması, bazen sorunların daha da büyümesine ve derinleşmesine neden olabilir, iki ülkenin yöneticileri, kurum ve kuruluşları ile kamuoyu karşılıklı olarak bu durumu ciddiye almalıdır.”

Teröre karşı etkili mücadele etmek ve mücadele süresini kısaltabilmek için dört temel alanda eş zamanlı ve eş güdümlü bir uygulamanın zorunlu olduğunu vurgulayan Başbuğ, bu temel alanları; “güvenlik, ekonomi, sosyokültürel ve psikolojik” olarak tanımlayarak salt güvenliği önceleyen bir yaklaşımın yeterli olamayacağım söylerken Türkiye’nin mücadele konseptindeki bir eksikliği de seslendirmiş olmalıydı.

Başbuğ’un konuşmasında, kimi çevrelerce “çözüm reçetesi” olarak sunulan önermelere bir tür yanıt bağlamındaki sözleri de dikkat çekici olmalıdır.”Elbette terörün yok edilmesi, yalnız güvenlik alanındaki mücadeleyle olmaz. Ekonomik, sosyokültürel ve psikolojik harekât alanında paralel ve eş zamanlı olarak hareket edilmelidir.Ancak burada kastedilen, ‘Güvenlik alanında mücadele etmeyelim, diğer üç alanda mücadele edelim’ düşüncesi ise; bu, zaten bölücü terör örgütünün savunduğu yaklaşımın ta kendisidir.Bölücü terör örgütünün silahlı bir kadrosu vardır. Bu silahlı kadrosuna zayiat verdirilmezse etkisiz hâle getirilemezse diğer alanlarda yürütülecek mücadeleyle bir sonuca ulaşmanız mümkün değildir.”Yaşanılan günlerde, çözüm önerisi olarak gerek PKK, gerek yandaş kurum ve kuruluş, gerekse kendilerini liberal aydın olarak tanımlayan kimi kişilerce “silahların susması, operasyonların durması, askerin çatışmaya girmemesi” nin ısrarla seslendirildiği düşünüldüğünde Başbuğ’un anılan saptaması daha da önem kazanmaktadır.Örgütün gücünü aldığı ve bir baskı aracı olarak kullandığı silahlı varlığı etkisizleştirilmediği sürece, diğer alanlarda verilecek mücadelenin giderek artacak talepler doğrultusunda başarı şansının bulunmadığı yadsınması olanaksız bir gerçeklik olmalıdır.Örgütün insan kaynaklarının kesilmesi ancak silahlı mücadelenin başarı şansının bulunmadığı gerçeğinin ortaya konulması, başarı umutlarının tümden yok edilmesi, kendisine destek veren kitlelerden soyutlanması ile mümkün olabileceği için güvenlik boyutunu yok saymaya yönelik görüş ve seslendirmeler gerçeklerle örtüşmemektedir.Başbuğ’un konuşmasındaki bir önemli tespiti de 1993-1995 yıllan arasında örgütün yaşadığı kırılmanın zamanında algılanarak gerekli önlemlerin o dönemde alınmamış ve yaşama geçirilememiş oluşudur.

Örgütün 12.000 dolayındaki silahlı kadrosunun 6.000’lere düşürüldüğü, eylemselliğinin büyük ölçüde engellendiği, Öcalan’ın kurtarılmış bölgeler yaratma hayallerinin sonlandığı 1993-1995 döneminde silahlı mücadele dışındaki enstrümanlar süratle ve belli bir plan dahilinde kullanılabilmiş olsaydı hiç kuşkusuz ayrılıkçı faaliyetlerin siyasal alana kayarak güç kazanması mümkün olmayacaktı.Günümüzde PKK’nın eylemselliğinin “silahlı propaganda” zeminine kaymasının temelinde 1993-1995 döneminde aldığı ağır darbelerin etkisi olduğu düşünüldüğünde, gelinen noktada siyasallaşmanın kazandığı ağırlık daha anlaşılır olmaktadır.

İÇ GÜVENLİK MÜSTEŞARLIĞI

Başbuğ, 19 Temmuz 2005 günü basın mensupları ile düzenlediği ve sohbet toplantısı olarak adlandırdığı konuşmasında, günümüzde hala tartışma konusu olan bir başka hususa daha işaret etmiştir;

“Terörizmle topyekûn mücadele için yeni bir kuruluşa ihtiyaç vardır. Terörün; güvenlik, istihbarat, psikolojik harekât, sosyal, ekonomi, eğitim boyutlarım inceleyecek, yapılacakları makro seviyede planlayacak, icracı makamlar arasında gerekli koordineyi sağlayacak, takip edecek, Başbakanlığa bağlı bir kuruluş…” Günümüzde Güvenlik Müsteşarlığı kurulması ile hazırlık çalışmalarının hala sürdüğünü, kuruluş kanununun hazırlanmış olmasına karşın görüşülerek onaylanması için TBMM’ye getirilmediğini (bu satırların yazıldığı Aralık 2009 itibarı ile) anımsadığımızda, terörün dinamik yapısı karşısında devletin reaksiyon süresinin ne kadar ağır olduğu bir kez daha açığa çıkmış olmaktadır.Başbuğ’un sohbet toplantısında, terörle mücadelede ilgili devlet kurumları arasında eşgüdümü sağlayacak, makro düzeyde planlama yapacak Başbakanlığa bağlı bir örgüte gereksinim duyulduğunu açıklaması üzerine Fikret Bila (Milliyet Gazetesi) şu soruyu yöneltir:

Fikret Bila: Benim iki sorum olacak. Birincisi Başbakanlığa bağlı yeni bir kuruluş gerektiğini ifade ettiniz ve Sayın Başbakanın olumlu baktığını, talep ettiğiniz bu kuruluşun mahiyeti ne, nasıl bir kuruluş, müsteşarlık mı, daire başkanlığı mı? İşlevi ne olacaktır?İlker Başbuğ. Bu yeni bir konu değil aslında. Açık ifade etmek gerekirse 57’nci Hükümetten beri devamlı çeşitli platformlarda gündeme gelen bir konudur. Şekli tartışılabilir. O önemli değil. Önemli olan nedir? Başbakanlığa direkt bağlı olması.Fikret Bila: İç Güvenlik Müsteşarlığı gibi bir şey mi olacak? Bakanlık gibi bir şey mi?

İlker Başbuğ: Hayır. Şimdi isimler üzerinde isterseniz durmayalım. Önemli olan Başbakanlığa bağlı bir kuruluş. Bu Müsteşarlık mı olacak, Daire mi olacak, Genel Müdürlük mü olacak, onu bırakın ileride tartışılsın. Önemli olan Başbakanlığa bağlı bir kuruluşa ihtiyaç var olduğu düşüncesindeyiz. Yeni bir şey değil bu. Yıllardır biz bunu ifade ediyoruz. Bu kuruluş ne yapacak? Terörizmle mücadele boyutuyla, terörizmle mücadelenin bütün boyutlarıyla, istihbarat, psikolojik harekat, ekonomi, eğitim, bütün boyutlarını makro düzeyde inceleyecek, inceletecek, analiz edecek, analiz ettirecek, makro seviyede planlar hazırlayacak, hazırlatacak, onayım almayı müteakip icracı kurullar tarafından uygulanmasını takip edecek bir kuruluşa ihtiyaç olduğunu bugün değil yıllardır düşünüyoruz, değerlendiriyoruz, öneriyoruz.Böyle bir kuruluşa ihtiyaç olduğu kanaatini taşıyoruz.”

2005 yılında Orgeneral Başbuğ’un seslendirdiği ancak anılan ihtiyacın çok daha uzun yıllar öncesinden yürütme organlarına intikal ettirildiği öğrenilen bu önerinin günümüzde hala gerçekleşmediği ve kurulması öngörülen Güvenlik Müsteşarlığının, Başbuğ’un ısrarla üzerinde durduğu gibi Başbakanlık yerine İçişleri Bakanlığına bağlanmasının kararlaştırıldığı, eğitim ve işsizliğin önlenmesi konusundaki ağır çekim tutumla bir araya getirilerek değerlendirildiğinde, yapılması gerekenlerin zamanında uygulanmamasının Türkiye’nin terörle mücadelesinde bir zafiyet yarattığı yadsınmaz bir gerçekliğe dönüşmektedir.İlker Başbuğ’un sohbet toplantısında Saygı Öztürk’ün (Gözcü Gazetesi) bir sorusuna verdiği yanıt ta günümüzde yaşanan ‘açılım’ tartışmaları bağlamında anımsanması gereken bir özellik taşımaktadır.

Saygı öztürk: Şimdi içimden geldiği için burada sizlere açıkça söylüyorum. Yani sonuçta diyoruz Kuzey Irak’ta şu kadar terörist var, ama Türkiye topraklarında bu kadar. Efendim, öncelikle bunlarla başa çıkmamız gerekmiyor mu?

İlker Başbuğ: Teşekkür ederim. Bir genel affa kesinlikle karşıyız. Türkiye’nin gündeminde böyle bir şey olamaz. Genel af, hayır. Biz Silahlı Kuvvetler olarak genel af kavramının kesinlikle karşısındayız. Böyle bir şey söz konusu olamaz. Örgütü analiz ettiğimiz zaman katılanların, şu anda örgütte olanların yaklaşık %40’ı 1999 senesinden sonra örgüte katılmış. Bu ne demek? Bu kişilerin büyük bir bölümü eylem içine girmemiş yani suç oluşmamış. Bu açıdan beni, güvenlik ve bölücü terör örgütü, iki noktadan çok ilgilendiriyor. Bir, bu örgütü çökertmeliyim, dağ kadrosunun tümünü dağıtmalıyım. Bir taraftan dağıtacağım ama katılımı engelleyeceğim, bu da çok önemli. Bunun silahlı mücadeleyi yaparken başka boyutları da var elbette. Bakın %40’mın 99’dan sonra eylem suçu yok ve bunları acaba örgütten koparmaya yönelik bazı yasal, hukuki uygulamalar düşünülmemeli mi?

Başbuğ’un bu sözleri ertesi gün gazetelerde (20 Temmuz 2005) “Kısmi Affa Yeşil Işık” ve “Af Kavramının Karşısındayız” gibi iki ayrı başlık altında yer alacaktı.

‘Kısmi Af İçin Sinyal Verdi’ (Milliyet), “Kısmi Af Sinyali” (Sabah,), “Kısmi Af Sinyali mi” (Vatan), “Genel Affa Karşıyız” (Hürriyet), “Af Kavramının Karşısındayız” (Star Gazetesi), “Genel Af Yok” (Türkiye), “Genel Af Yok” (Ortadoğu).

“Genelkurmay Sınırlı Affa Sıcak” (Cumhuriyet, 21 Temmuz 2005), “Genel Af Söz Konusu Değil” (Akşam 21 Temmuz 2005)

Aslında birbiri ile çelişir görünen her iki yaklaşım da kendi içinde parça bağlamında doğru olmakla birlikte ayrı gazetelerde yukarıda örnekleri verilen başlıkları okuyanların, Başbuğ’un görüşlerinin tümü üzerinde doğru bir fikir sahibi olması herhalde mümkün değildi.Oysa Orgeneral Başbuğ, genel bir affa kesinlikle karşı olduklarım güçlü vurgularla seslendirirken, Örgüte 1999 yılından soma katılanların durumlarım, suça karışmamış oldukları varsayımından hareketle farklılaştırmış ve bu kişilerle ilgili olarak hukuki düzenlemelerin yapılabileceğini soru tarzında ifade ederek, meseleye iki ayrı boyutta yaklaşmıştı.İlker Başbuğ’un toplantıda üzerinde önemle durduğu örgütün profiline ilişkin değerlendirmeler ve terörün nedenleri arasında temel unsur olarak öngördüğü ‘eğitimsizlik ve işsizlik’ ise basında yeteri ağırlıkta yer almamış, manşetlere daha çok Irak’ın Kuzeyine Askeri Operasyon gibi kamuoyunu heyecanlandıracak ve beklenti altına sokacak unsurlar taşınmıştı.

Başbuğ’un sohbet toplantısında basın mensuplarının “Irak’ın kuzeyinde üslenen PKK unsurlarına sınır ötesi bir operasyonun gündemde olup olmadığına” ilişkin sorularına, BM Şartnamesi’nin 51’inci maddesine atıf yaparak verdiği yanıt, diğer konuların önüne geçmişti.

“Irak engellemezse biz engelleriz” (Milliyet), “Gerekirse Gireriz” (Cumhuriyet), “Gerekirse Gireriz” (Sâbah), “Meşru Müdafaa Hakkı Doğar” (Hürriyet), “Meşru Müdafaa Hak¬kımızı Kullanırız” (H.O.Tercüman), “Operasyon Hakkımız” (Star), “Meşru Hakkımızı Kullanırız” (Ortadoğu), “Müdafaa Hakkımız Doğar” (Yeniçağ), “Buraya Kadar, İzin Verilmese de Gireriz” (Güneş), “Gerekirse Gireriz” (D.B. Tercüman)

Toplantı soması gazetelerin ortak sayılabilecek ancak Başbuğ’un basm toplantısının amaç ve özünü bütünüyle yansıtmaktan uzak manşetleri bunlar. Başbuğ’un terörün en önemli nedeni olarak gördüğü ve insan kaynaklarının kesilmemesine gerekçe olarak gösterdiği “eğitimsizlik ve işsizliğe” gelindiğinde 20 Temmuz günü gazetelerdeki haberler içinde yer alan ara başlıklar ise şöyle:

“Eğitim ve İşsizlik” (Milliyet), “Teröristler Eğitimsiz ve İşsiz” (Cumhuriyet), “Teröristlerin Özellikleri” (Sabah), “PKK’nın Profili: İşsiz, okumamış” (Radikal), “Eğitim ve İş Şart” (Posta).

Ancak toplantının, üstelik terörle mücadelenin yaşamsal ve Başbuğ tarafından ‘tüm kurumların ortaklığında ulusal bir konu’ olduğu ısrarla vurgulanan özelliğine karşın yeni bir tartışmaya eşlik etmesi Türkiye özelinde çok da şaşırtıcı olmamalıydı.

Nitekim toplantı ertesinde gündeme gelen tartışma konusu, Başbuğ’un önerdiği Başbakanlığa bağlı terörle mücadelede yeni bir kurum oluşturulmasıydı.

Başbuğ’un ayrıntıları toplantı zabıtlarından aynen verilen Önerisine hükümet kanadından ilk yanıt ve yorum Adalet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek’ten gelmişti:

Milliyet, 26 Temmuz 2005

“Org. Başbuğ’un ‘Terör Birimi’ talebine hükümetten yanıt

‘Şu anda gerek yok’ “Bakanlar Kurulunun dünkü toplantısının ana gündem maddesi, Türkiye ve dünyada yaşanan terör eylemleri oldu. Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, toplantının ardından yaptığı açıklamada, terör saldırılarına karşı tedbirler alınacağını ve bu konuda başlayan çalışmaların kısa sürede tamamlanacağım söyledi.Belli aralıklarla güvenlik zirveleri toplandığım da anımsatan Çiçek, Başbuğ’un talebinin hatırlatılması üzerine de şöyle konuştu: “Ayrı bir bütçesi ve tüzel kişiliği olan yapı yerine, şu anki yapıyla bu işin yürütülmesinde yarar vardır. İçişleri Bakanlığı Başkanlığında yapılan koordinasyon Başbakanın başkanlığında sürdürülebilir. Geçmişte OHAL Valiliği ihdas edildi. Ne kadar faydalı oldu? Bu konuda ihtiyaç koordinasyonun daha hızlı yapılmasıdır. Yeni bir teşkilatlanmaya ve model ihdasına gerek görmüyoruz…”

Akşam, 27 Temmuz 2005

‘Asker ve Hükümet Uzlaşamadı

Terör Müsteşarlığı Tartışması’

“Terörle Mücadele Müsteşarlığı, Genelkurmay İkinci Baş¬kanı Orgeneral İlker Başbuğ’un sözleriyle gündeme geldi. Baş¬buğ, ‘Terörü bütün boyutlarıyla inceleyip icracı makamların koordinasyonunu sağlayacak bir kuruluş gerekli’ demişti.

Çiçek: Şimdilik gerek yok

Hükümet içindeki değerlendirmelerden şimdilik yeni bir kuruluşa ihtiyaç olmadığı kararı çıktı. Adalet Bakam Çiçek, ‘Sıkıntı, makam ve kurul yokluğundan değil, çokluğundan kaynaklanıyor. Zaman içinde ihtiyaç olursa bakılır.’ dedi.Çiçek, ‘Yetkiler birbirine karışıyor. Ondan soma bunları derleyip toparlamakta zorluk oluyor, İşin bu safhasında koordinasyonu en üst düzeyde sağlamaya gayret ederiz, mevcut kanizmaları en iyi şekilde işletmenin gayreti içindeyiz.”

Milliyet, 27 Temmuz 2005

‘AKFde ‘terör birimi çelişkisi’

Orgeneral Başbuğ’un ‘Başbakanlık’a bağlı terörle mücadele birimi kurulması önerisine Başbakan Erdoğan önce ‘olumlu’ yaklaştı. Hükümet Sözcüsü Çiçek ise ‘Gerek yok’ dedi.Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un önerisiyle gündeme gelen Başbakanlık bünyesinde ‘terörle mücadele birimi’ kurulmasına Başbakan Erdoğan “olumlu” yaklaşırken, bazı kabine üyeleri ve Bakanlar Kurulu toplantısından sonra hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, ‘gerek yok’ diyerek karşı çıktı. Genelkurmayın açıkça böyle bir talepte bulunmasının perde arkasında da, 2003 yılında Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliğinin bazı görev ve yetkililerinin kaldırılması yatıyor.

Orgeneral Başbuğ’un verdiği terörle mücadele brifinginde gündeme gelen ‘terörle mücadele birimi’ kurulması önerisine, Rusya-Moğolistan gezisi dönüşü 20 Temmuz’da Erdoğan ‘olumlu baktıklarını ve bu yönde çalışma yaptıkları’ yanı tınıverdi.”Orgeneral Başbuğ’un 57’nci Hükümet döneminden beri gündeme getirdiklerim ifade ettiği ve Başbakanın olumlu bulduğunu söylediği bir önerinin ‘mürekkebi kurumadan’ daha alt kademede gereksiz olarak nitelendirilmesi elbette yürütme organının yetki, değerlendirme ve sorumluluğunda bulunan bir konu olmakla birlikte, “gereksizliğin” gerekçelerinin konunun ciddiyeti ile örtüştüğünü söyleyebilmek olanaklı değildir.Örneğin OHAL Valiliğinin OHAL Bölgesi ile sınırlı aperatif yetki ve sorumluluğuna karşı kurulması önerilen birimin Türkiye genelinde terörle mücadele konusunda konsept ve strateji üreterek makro düzeyde planlama yapacak kabiliyette bulunmasının öngörülmesi, bu karşılaştırmanın doğru bir temele dayalı olmadığını göstermektedir.

Ancak deneyimli bir siyasetçi ve devlet adamlığı kumaşma sahip olan Çiçek’in bir ihtiyat payı bırakarak ‘yeni bir terörle mücadele birimi’ kurulmasına şimdilik kaydı ile ihtiyaç duyulmadığı, zaman içinde böyle bir gereksinim duyulması halinde konunun değerlendirilebileceği parantezini açmış olması siyasette gri alan yaratmanın ne kadar önemli olduğunu göstermesi bakımından dikkate değer bir örnek kimliğindedir.İlginç olan 2005 yılında önerilen ve o günlerde Başbakan düzeyinde olumlu karşılanmasına rağmen sonrasında gereksiz olarak nitelenen kurumun aradan geçen dört yıl sonra bu defa gerekli olduğuna karar verilmiş olmasıdır.

BASINDA YANSIMALAR

Başbuğ’un basın toplantısı her zaman olduğu gibi yazılı basında haberlerin dışında köşe yazılarına da eşlik etmiş, alışıldığı üzere toplantıya katılanlar öznel duruş ve yaklaşımlarına dayalı yorumlar yapmışlardı.Anılan köşe yazılarından birisi, Orgeneral Başbuğ’un üslubu ve yöntemini çözmüş olan Sabah gazetesi yazarı Aslı Aydıntaşbaş’a aittir.

“Medya, asker ve terör.. 20 Temmuz 2005 Sabah Gazetesi”

Genelkurmay İkinci Başkam Orgeneral İlker Başbuğ’un kendine has bir tarzı var. Dikkatli gözlemciler Başbuğ’un basın toplantılarından bilirler. İkinci Başkan genelde vermek istediği mesajı, doğrudan söylemek yerine felsefede “Sokratik diyalog” denilen üslupla verir. Örneğin Orgeneral Başbuğ’un ağzından ‘Silaha sarılmasa bile ülke bütünlüğünü tehdit eden bir kuruluşun faaliyetleri demokratik hak mıdır? Bunun sınırları ne olmalıdır? (farzımuhal) gibisinden bir dizi soru duyduğunuzda, ‘Soru mu soruyor yoksa belli bir vurgu mu yapmak istiyor?’ diye tereddüt eder, ardından da soruların sizi ustaca belli bir ana fikre yönelttiğinin farkına varırsınız.Genelkurmay’ın dünkü toplantısında ise sorulu anlatımlar yoktu. Tam tersine net mesajlarla başladı İlker Başbuğ…”

Orgeneral Başbuğ’un söylemek istediklerim sorularla gündeme getirerek, dinleyenleri soru içine gizlenmiş cevaba ortak ettiği konuşma biçimini Aydıntaşbaş çözerek köşe yazısında yer vermişti.Mehmet Ali Biranda ise Posta gazetesinde ‘Genelkurmay şaşırttı’ başlıklı köşe yazısında (20 Temmuz 2005) Başbuğ’un üslubunu bir başka açıdan değerlendirmişti.

“PKK terörüne askerin yaklaşımı daima sivillere oranla çok farklıdır. Daha serttirler, daha katıdırlar. Bunu da anlayışla karşılamak gerekir, zira onların cam yanar. Kurşun yiyenlerin büyük bir bölümü onların birer parçasıdır. Ancak, benim gibi 1990’lı yılları hatırlayanlar, o dönemlerde Genelkurmay Başkanlığının yaklaşımını, kullandığı dili bilenler, Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Başbuğ’un, dün üç saat boyunca, medyanın genel yayın yönetmenleri ve Ankara temsilcilerine verdiği terör brifinginde şaşırdılar.

Şaşırmalarının nedeni, Org. Başbuğ’un kullandığı dil, genel yaklaşımı ve sürdürdüğü mantık idi. Org. Başbuğ bizlerle sohbet etti. Oysa biz askerlerden daima emir almaya alışmıştık. Verilen emirlere itaat edilmediği zaman da, işin tehditlere ve andıçlamaya kadar gittiği dönemleri yaşadık. Eski Genelkurmayların alışkanlığı, medyanın istekleri emir sayıp yerine getirmesiydi. Bu defa bambaşka bir yaklaşımla karşılaştık. Emir verilmedi. Durum anlatıldı. Son derece geniş şekilde bilgilendirildik…”

Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi’de, Orgeneral Başbuğ’un üslup ve yaklaşımım önceleyen yazısında (20 Temmuz 2005, Hürriyet) şu görüşlere yer vermişti:

“Terörle mücadele konusunda şimdiye kadar yapılmış sunuşların yanılmıyorsak en derli toplusunu dün Ankara’da, Genelkurmay İkinci Başkanı Org. İlker Başbuğ yapmış.

Anadolu Ajansın tam metin olarak verdiği bilgi, Başbuğ’un hem gerçekçi bir değerlendirme yaptığım hem de hukuk devleti kurallarının göz önünde tutan bir mücadele anlayışıyla konuştuğunu ortaya koyuyor.

Şunu demek istiyoruz:

Başbuğ pekâlâ, “Biz vururuz, deviririz. Önümüzde kimse duramaz.” türü boş laf edebiyatı da yapabilirdi; teröristin yararlanabileceği avantajları da, zaafları da ortaya koyabilirdi.

O ikincisini tercih etmiş…”

İsmet Berkan’ın Radikal gazetesinde (20 Temmuz 2005) ‘Bazıları üzgün’ başlığı altında kaleme aldığı köşe yazısında öne çıkardığı konu ise Başbuğ’un toplantıda bir soruya verdiği ‘Bizim Kopenhag Kriterleri ile bir sorunumuz yok. Yanıtıydı.

Berkan yazısında şu görüşlere yer vermişti:

“Başbuğ’un AB reformlarım eleştirmemesi bazılarını fena halde hayal kırıklığına uğrattı. Türkiye’de birileri demokratik reformları geri almaya çalışıyor. Dün Orgeneral Başbuğ’dan “AB reformları terörü yeniden azdırdı” gibi bir cümle almak isteyenler çok fena hayal kırıklığına uğradı…”Üç saat süren terörle mücadele konulu toplantıda bir soruya verilen yanıttaki tek bir cümlenin Radikal gazetesinde İsmet Berkan’ın köşe yazışma başlık ve konu oluşturması herhalde değişik bir bakış açısının yansıması olmalıydı…

Akşam gazetesindeki köşe yazısında (21 Temmuz 2005) Ankara Temsilcisi İsmail Küçükkaya toplantının terörle mücadelede ekonomik ve sosyal boyutunun basında yeterince yer almadığı haklı tespitinde bulunmuştu:

“Görmüş ve okumuşsunuzdur, tüm mesajlar son derece net verildi. Gazetelerde biraz ikinci planda kaldı ama İlker Paşa terörün ekonomik ve sosyolojik boyutuna özenle eğildi. Bölücü terör militanlarının yüzde 60’ını eğitimsiz ve işsiz gençlerden oluştuğunu açıkladı.Hükümetle ilişkiler konusunda her zaman müthiş bir dengeyi ve demokratlığı gözeten İlker Başbuğ önceki günkü toplantıda aynı özeni gösterdi. Hükümetle, terörle mücadele konusunda alınması gereken önlemler konusunda tam bir mutabakat içinde olunduğunu söyledi…”

Altemur Kılıç, Ortadoğu gazetesinde (21 Temmuz 2005) ‘Türk Ordusundan rest!’ başlığım taşıyan yazısında Orgeneral Başbuğ’un af konusundaki sözlerini mercek altına almış ve şunları yazmıştı:

“Başbuğ Paşa, ordunun, bazılarının ve de PKK ve bölücülerin istedikleri gibi “genel af” çıkarılmasını istedikleri söylentisini de yalanladı ve buna, kesinlikle karşı olduklarını söyledi. Örgüt kadrosunun %40’ını teşkil eden, elleri henüz kana bulaşmamış gençlerin kazanılması ihtimalinden bir soru üzerine, bence mecburen söz etti. Burada ben kendi kanaatimi söyleyim; bazı gençleri, tabii teröristlerden kurtarıp kazanmak için mümkün olan yapılmalı ama ne var ki, korkarım bunların ellerine henüz kan bulaşmamış olsa bile bölücülük ve APO mikrobu bulaşmıştır…”Bir ayrı duruşun yansıması olan bu değerlendirme elbette Kılıç’ın yazdığı gibi kişisel kanaatidir. Ancak Başbuğ’un 1999’dan soma örgüte katılanları kazanmak için hukuki düzenlemeler yapılabileceğine ilişkin sözlerinin ‘mecburiyetten’ söylenmiş olarak değerlendirilmesi gerçeklerle çok da örtüşmemektedir.Kaldı ki Orgeneral Başbuğ’un suça iştirak etmemiş kişilerin kazanılmasına yönelik hukuki düzenlemeler yapılabileceğine ilişkin önermesi, örgüt içinde bir ayrışmayı da tetikleyebileceği için Kılıç’ın bu yorum ve değerlendirmesinin amaca ulaşma ve elde etme açısından yararlı olduğunu söyleyebilmek olanaklı görünmemektedir.

Gözcü gazetesinde Akgün Tekin (21 Temmuz 2005) ‘Olumlu Gelişme’ başlıklı köşe yazısında :”Anaların babaların yüreğine yine ateş düştü, feryatları yeri göğü inletirken, Genelkurmay Başkanlığının yaptığı açıklama, biraz olsun yüreklere su serpti.Zira; bugüne kadar siyasi kanadın açıklamaları hep yüzeysel kalmış ve dinleyenlere ‘laf olsun, torba dolsun’ kabilinden söylendiği izlenimi bırakmıştı. Askerler adına konuşan Org. Başbuğ, inandırıcı, ayağı yere basan ve içinde ayrıntılar bulunan açıklamalar yaptı. Siyasiler gibi, ayaküstü konuşulup yapılar açıklamalar yerine, durumların madde madde anlatılması, sebeplerine, nasıllarına ve çarelerine inilerek yapılmasıydı…” görüşlerine yer vermişti.

Askerler konuştuğunda, konuşulanlar ve verilen mesajların objektif ölçütler içinde aktarılması yerine asker-siyasetçi karşılaştırması yapılmasının, iki kurum arasındaki ilişkileri duygusal temelde gerebileceği düşüncesi ötelenerek neredeyse bir gelenek haline geldiği Türkiye’nin tedavi edilmesi gerekli hastalıklarından birisi de herhalde bu olmalı…Kendilerim TSK ile özdeşleştiren ya da yalan olduklarım seslendiren kişiler, (kişilerin kendi ülkelerinin ordusuna yalan ya da karşı olma nitelendirmelerinin Türkiye’ye özgü bir ayrı çarpıklığın yansıması olduğunu aynca not edelim.) bu tür yorumlarla her fırsatta yanlarında olduklarım söyledikleri ve yazdıkları askerleri acaba desteklemiş mi oluyorlar yoksa bütünü ile aksine kişisel bir tatmin uğruna karşı görüşleri tetikleyerek gereksiz ve yıpratıcı bir rövanşa mimarlık mı yapıyorlar sorusunun yansızlıkla ve seslendirdiğimiz eleştiriler karşısında öfkeye kapılmadan yanıtlanması bir ödev kimliğinde olmalıdır.

Gözcü gazetesinde (21 Temmuz 2005) Yılmaz Güçlü, Politika köşesinde ‘Komutanlar hep haklı mıdır?’ başlığı alfanda toplantı sonrası şunları yazmıştı;

“Org. Başbuğ, basın karşısında ilk defa konuşmuyor, ama bu defa şartlar farklı olabilir. Bizim Emin Çölaşan’ın da, sabrı taşmış, bunlara alınmış. Hulki Cevizoğlu da ekrana çıkmış, demek istiyor ki; ‘Paşa, bu defa eskisi kadar inandırıcı olmadı. Söyledikleri beni tatmin etmedi.’

Doğru olsa ne yazar? Koskoca orgenerallerden daha iyi mi bileceğiz?

Bunlara aldırış etmemek lazım. Başbuğ Paşa; Medeni, dil bilen ve bir zamanlar Amerika’ya kafa tutan bir sevilen askerse, ne olmuş yani? O, ‘Hükümetle şeker gibiyiz’ demeye getirmişse… Anayasaya göre ordu iktidarın emrinde değil midir? Bunu çok yalanda Sayın Genelkurmay Başkam; ‘TSK Meclisin ordusudur’ diyerek altım çizmedi mi? Sonra KKTC elden gittiyse ne gam?

Neler yaşadık, neler?

Bir zamanlar bir Orgeneral de, her toplantıda konuşur ve Başbakan’ın överdi.

Siz ordunun tümüne bakın, tümüne bakın. Orada, tek bir kalp halinde ‘Atatürk, Atatürk’ diye atan çok yürek vardır, çok umudunuzu sakın kaybetmeyin…”

Bu köşe yazısı ile Başbuğ’un terörle mücadele konusunda yaptığı basın toplantısı ve toplantıda konuşulanlar arasında mantık kuralları doğrultusunda bir ilişki kurulabilmesi acaba ne ölçüde mümkündür?Nitekim basında yer alan bu tür yorumların siyasi kanat üzerinde ortaya çıkarması kaçınılmaz etkileri, Aslı Aydıntaş baş, Sabah Gazetesinde (22 Temmuz 2005) şu satırlarla dile getirmişti;”Başbuğ’un brifingi kadar ilginç olan, hükümetin konuya yaklaşımı, kabul etmek istemeseler de bilgilendirme hükümet çevrelerinde; ‘Eyvah biz bu konuda geride kaldık’ havası yarattı, önümüzdeki günlerde bu açığı kapatmak için yeni inisiyatifler gelebilir. Ama bildiğimiz kadarıyla hükümetin henüz açıklamış olduğu somut bir eylem planı yok…”Birgün gazetesinin (24 Temmuz 2005) Başbuğ’un basın toplantısına ayırdığı yazının başlığı; ‘Ordu propagandaya yandaş arıyordu.Sınırlı da olsa örneklerinin verilmesine çalışılan, asker kanat ile siyasetçileri karşılaştırarak söylenenlere bir maç havası vermek isteyen, amaç bu olmasa da bu sonuca neden olan haber ve yorumlar yazık ki günümüzde de üzücü olmayı sürdürmektedir.Bu bağlamda Türkiye’ nin tartışması ve medyanın yansızca özeleştiri yapması gereken konu; kendi siyasi görüş ve duruşlarına dayalı olarak TSK üzerinden sürdürülen bu tür tartışmaların ülkenin huzur, güvenlik ve esenliğine yaptığı ve yapmaya devam ettiği olumsuz katkılar olmalı…

IRAK, KUZEY IRAK

Günümüzde Irak ve Irak’ın kuzeyinde yaşanan gelişmelerin Türkiye’nin bölücü terörle mücadelesinde evirildiği olumlu nokta Başbuğ’un saptamalarının doğruluk ve haklılığının bir kanıtı kimliğindedir.Burada karşı bir argüman olarak özellikle Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile terörle mücadelede günümüzde gelinen göreli ortak noktaya Türkiye’nin gerçekleştireceği bir politika değişikliği ile örneğin üç ya da beş yıl önce niçin ulaşılamadığı tartışılabilinir. Ancak retrospektif bir bakış açısının yanıltıcılığım içeren nesnellikten uzak bu karşı argümanın gündeme getirilmesi halinde kof bir retorikten öteye anlam taşımayacağının belirtilmesi gerekir.Barzani yönetimi ile Türkiye arasında oluşan anlayış birlikteliği ve sıcaklığın, konjonktürel değişimler ve buna bağlı gerçekçiliğin dayattığı (Makyavelist Pragmatizm) bir sonuç olduğu dikkate alındığında günümüzde ulaşılan olumluluğun geçmiş yıllarda yakalanması herhalde mümkün olmasa gerekti.Irak’ta kalıcılığına inandığı ABD’nin askeri varlığından güç alan, işgali destekleyen ve yardımcı olan, (Bağdat’a Arap direnişine karşı iki Kürt Tugayı gönderilmiş olması, ABD’nin çekilmesine karşı çıkılması, vb.) Kerkük’ü Kürtleştirme girişimlerini Merkezi Hükümet ve Arapların şiddetli karşı çıkışlarına rağmen sürdüren, Irak’ın kuzeyindeki egemenlik alanlarım Araplar aleyhine genişleten, kendi bölgesindeki petrol kaynaklarının gelirini paylaşmayı kabul etmeyen ve yeni petrol arama imtiyazlarım Bağdat’a rağmen bağımsız olarak vermeyi sürdüren, Peşmerge ordusunu Irak ordusuna entegre etmeyen bir yönetim, tarihindeki en güçlü konumuna ulaştığı bir dönemde ABD’nin koruyucu şemsiyesinden mahrum kalarak, değil elde ettiği kazanımlarnı ilerletme ve koruma, kaybetme tehlikesi ile yüzleşmek durumunda kalmamış olsaydı bugünkü olumlu politik değişim ve dönüşüm acaba yaşanabilir miydi?

Günümüzde gelinen noktayı yaratan nedenler her ne olursa olsun bu Başbuğ’un “Irak’ta yaşananlar ve Irak’ın geleceğinin ve özellikle Irak’ın kuzeyindeki gelişmelerin, Türkiye’nin terör örgütü ve ayrılıkçı harekete karşı yürüttüğü mücadele üzerindeki önemli etkilerinin” var olduğu tesbitini yine de doğrulamaktadır.Kaldı ki Orgeneral Başbuğ’un 24 Eylül 2007’de Kara Harp Okulunda yaptığı konuşmada Irak’la ilgili bir tespitinin bu bağlamda anımsanmasında yarar görülmektedir. Başbuğ, Irak’ta yaşanan gelişmeler ve Türkiye’ye olumsuz etkilerinden söz ederken “Belki, Türkiye’nin, bulunulan şartlarda, tek başına Irak’taki gelişmelere yön verebilecek güce sahip olmadığı söylenebilir ancak Türkiye’nin gelişmeleri engelleyebilecek, maliyetini artırabilecek bir güce sahip olmadığı da söylenemez.” diyerek her şeye karşın Ankara’nın Irak denkleminden dışlanmasının yine de olanaklı olamayacağına dikkat çekmişti.Başbuğ’un, uluslararası ilişkiler kuramları açısından değişik bir yaklaşımı ifade eden bu saptaması aslında üzerinde durularak geliştirilmesi gerekli bir söylem kimliğindedir.

Sert ve yumuşak güç kavramlarının bir bileşeni olarak Joseph Nye’ın ortaya atmış olduğu “akıllı güç” kavramının da seslendiren Başbuğ’un ‘Irak’ta taraflar açısından hedefe ulaşmanın maliyetini arttırma” vurgusu herhalde ilgililer tarafından o dönemde dikkatle not edilmiş olmalıdır.

Çünkü uluslararası ilişkilerde var olan donmuş ya da canlı (frozen and live conflicts) ihtilafların çözümünde yumuşak ve sert gücün kullanılması, bir başka deyişle diplomatik, dinamik ve son evrede askeri güç kullanmamı da içeren aksiyoner tutum ne kadar önemli ise belirli zaman ve koşulların varlığında hiç bir şey yapmamak da (pasif tutum) benzer ölçüler içinde etkili olabilir.

ULUS DEVLET- ÜNİTER DEVLET- ULUSAL KÜLTÜR-AZINLIKLAR

Bu bölümde Başbuğ’un terör ve ayrılıkçı hareketlerin hedefinde gördüğü “ulus devlet ve üniter devlet” kavramlarını nasıl tanımladığının, algıladığı tehdit ve tehlikelerin nitelik ve köken alanlarının irdelenmesi bağlamında yarar görülmektedir.

(25 Ağustos 2006, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Devir Teslim Töreni)

“…Ulus; dil, kültür ve ülkü birliği ortak paydaları ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal bir birliktir. Bu ulus anlayışı ırksal ve dinsel öğelere bağlı değildir, bağlanmamaya da çalışılmamalıdır. Ulus kavramı ayrıştıran değil, birleştiren bir olgudur. Ulus bir bütündür. Bu nedenle, ulus devletimizi daha da güçlü kılacak yolun, farklılıkları öne çıkararak yapay ayrılıklar yaratmaktan değil, ulus devletin ortak paydalarım öne çıkaran bir anlayıştan geçtiğine inanmaktayız.Ulus devletlerin temel dayanağı ise ulusal kültürdür. Ulusal kültürün çağdaş uygarlık düzeyine çıkartılması ise hedeftir. Bütün bu düşünceler, Cumhuriyetin kuruluş felsefesini oluşturmaktadır.Ulus devlet oluşturulmadan, üniter devlet yapışırım kurulması ve korunması olanaksızdır. Ülke, ulus ve egemenlik unsurları ve yasama, yürütme, yargı erkleri bakımından teklik özelliği gösteren devlet, üniter devlettir.Üniter devlet, eşitlik ilkesinin korunmasının, bölgecilik, ırkçılık yapılmamasının ve azınlık yaratılmamasının garantisidir…”

(Kara Harp Okulu 2006-2007 Eğitim ve Öğretim Yılı Açış Konuşması, 25 Eylül 2006)

“… Atatürk yine 10’uncu Yıl Nutkunda, Türkiye Cumhuriyetinin değişmez hedefini ve görmek istediğini ise şu şekilde ifade etmiştir.

‘Ulusal Kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çı¬karacağız.’

Aslında, 10’ncu Yıl Nutku’ndaki bu iki cümle, Nutkun ana

129

fikrini oluşturmaktadır. İki cümlede de ortak olan kavram ulusal kültürdür.

Birincisinde, Yüksek Türk Kültürünün Türk Kahramanlığı ile birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturduğu, ikincisinde ise, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarılması istenilenin, Ulusal Kültür olduğudur.Ulusal Kültürün bir ülke için önemi, bundan daha açık nasıl anlatılabilir? Yaşamı boyunca bir devrimci olarak, ulusal kültürün oluşumuna ve gelişimine çok önem veren Atatürk’e göre; ulusal kültür Türkiye Cumhuriyeti’nin damarlarında dolaşan kandır.Ulusal Kültür ve çağdaşlık deyince ne anlayacağız? Elbette bu iki kavram üzerinde saatlerce tartışılabilir.Bu iki kavramı da yine, Atatürk’ün bakış açısıyla ve onun ifadeleriyle açıklamaya çalışacağım. Atatürk kültür tanımını şöyle yapmaktadır;”Kültür bir insan topluluğunun; devlet hayatında ki bunlar fen bilimi, beşeri ve sosyal bilimler ve güzel sanatlardır ve ekonomik hayatta yapabildiklerinin toplamıdır.”Bu tanımdan, kültür kavramının üç alam kapsadığını görmekteyiz. Bunlar; devlet hayatı, fikir hayatı ve ekonomik hayat alanlarıdır. Kısacası yaşamın tüm alanlarıdır.”

(Basını Bilgilendirme Toplantısı, 02 Kasım 2004, Ankara)

“…Türkiye Cumhuriyeti üniter bir devlettir. Üniter devlet, ülke, millet ve egemenlik unsurları ve keza yasama, yürütme ve yargı organları açısından teklik Özelliği gösteren devlet olarak tanımlanır. Buna göre, üniter devlette tek bir ülke, tek bir egemenlik ve tek bir millet vardır. Bu kapsamda, Anayasamızın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilmeyecek olan 3’üncü maddesinde yer alan Türkiye’nin üniter devlet yapısını tartışmaya açmak TSK tarafından tasvip edilemez.

Üniter devlet kavramında yerini bulan ‘millet’ kavramı ise dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu bir siyasi ve sosyal olgudur.Bu noktada Atatürk, Türk milletini şöyle tanımlamaktadır: ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halknaa Türk milleti denir.’Bu tanımda da görüldüğü gibi, Türk milletini oluşturan Türkiye coğrafyası üzerinde ve ülkü bağıyla birbirine bağlı olan Türkiye halkı, üniter devlet yapısı içerisinde bir millet olarak tanımlanmaktadır.Millet bir bütündür, parçalardan ibaret görülemez. Böyle görülürse bu parçaların her biri vatanın da parçalarına sahip çıkma temayülü gösterir. Bu ise devletin parçalanmasına giden yolu açar.”

Yukarıda verilen alıntılardan da anlaşılacağı üzere Başbuğ’un ulus devlet, üniter devlet ve ulusal kültür konularındaki görüşlerinde zaman içinde bir sapma ya da değişimden söz edilmesi olanaklı değildir.Başbuğ’un, Genelkurmay İkinci Başkanlığı görevini sürdürürken 2004 yılında bu konularda açıkladığı görüşleri ile Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini üstlendiği gün (25 Ağustos 2006) ve hemen bir ay soma (25 Eylül 2006) Kara Harp Okulunun Eğitim ve Öğrenim Yılı Açış Konuşmasında seslendirdiği görüşleri bütünüyle aynıdır.

Kaldı ki Başbuğ’un ulus ve üniter devletle ulusal kültür konusunda seslendirdiği görüşleri kişisel bir algı ve tanımlamanın ötesinde bilimsel disipline de uygunluk taşımaktadır.

ULUS DEVLET – ÜNİTER DEVLET

Modern Ulus-Devlet düşüncesi, kültürel ve sosyopolitik bir varlık olarak ulusun, politik bir aygıt olan devletle çıkar bağlamında ilişkisi üzerine kurulmaktadır.Ulus-Devlet modeli, etimolojik olarak da anlaşılacağı üzere temel olarak politik devlet aygıtına ve kültürel birliktelik temelinde ortaya çıkan ulus varlığına dayanmaktadır. Karakteristik olarak ulus devletler, öncülleri imparatorluklardan daha dar sınırlara ve daha az nüfusa sahiptirler. Ulusal bütünlüğü güçlendirmek ve korumak hassasiyetinde olan ulus devletler, özellikle dil ve kültür temelinde ortak paydaları önceleyerek geliştirici politikalar izlemek durumundadırlar. Bu yapılmadığı takdirde, ulusal birliğin zayıflaması, bağlı olarak ulus devlet açısından da zafiyetlere eşlik edebilecektir. Bu nedenlerle, ulusal kültürün geliştirilmesi, ulus devlet açısından bir devlet politikası anlam ve kimliğini taşır. Ulus devletlerde eğitimin ‘ulusal’ bir nitelik taşımasının ana nedeni de belirtilen anlayıştır.Ulus-Devlet karakteristiğinin en önemli noktalarından biri, ulusun ülke toprakları ve anılan topraklar üzerindeki egemenliğin mutlak sahibi olmasıdır. Rousseau’da düşünsel ilkeleri aktarılan, “egemenliğin halka ait olması” ilkesi bu noktada temel paradigma olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü ulus-devlet yapıları, öncüllerinin aksine, monark ailenin mensuplarından birinin evliliği gibi nedenlerle toprak kaybım kabul etmezler. Sonuç olarak denilebilir ki, ulus-devletlerin ‘ülke algısı’ öncül devlet modellerinden farklıdır. Ayrıca ulus-devletlerde birey, ‘yurttaş’ sıfatıyla yönetimin içindedir ve egemenliğin kaynağıdır. (Burada, ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ aforizmasının aslında Türkiye’nin ulus-devlet kimliğinin nitelenmesine yönelik bir vurgu olduğunun anımsanmasında yarar görülmektedir.) Bu nedenle ulus-devletlerin ‘birey ve halk’ algıları da gelişmiş ve sofistike bir durumu yansıtır.

Nitekim Orgeneral Başbuğ, Kara Harp Okulunun 2006-2007 Eğitim ve Öğretim Yılı açış konuşmasında;

“Atatürk’ün düşüncelerinde ve gerçekleştirdiği ‘Türk Devrimi’nin temellerinde büyük ölçüde rasyonalizm ve pozitivizmin izleri bulunmaktadır.” görüşüne yer vererek Atatürk’ün “…kendi düşünce ağının oluşmasında en çok yararlandığı düşünürlerin başında Jean Jacques Rousseau’nun” geldiğini belirtmişti.”…Rousseau’nun, birey özgürlüğüne önem vermesi ve toplumda siyasi rejim olarak Cumhuriyetçi olması Mustafa Kemal için çok önemiydi. Diğer önemli husus ise, Rousseau’nun birey özgürlüklerinin mutlak olamayacağı, sınırları olabileceği ve sınırların ise, yasalarla tayin ve tesbit edilebileceği ve böylece yasalara itaat eden her insanın aslında, kendine itaat etmiş olacağı görüşüydü.Düşünürler; millet tanımım, antropolojik bir kavram olarak değil, dil ve kültüre, ülkü birliğine bağlı bir kavram olarak görmektedirler. Bu düşünce biçimi de, Atatürk’ün milliyetçilik anlayışım oluşturmaktadır.”Realist uluslararası ilişkiler paradigması, ‘devleti’ uluslararası ilişkilerin tek aktörü olarak kabul ederken, devletlerarası ilişkilerde temel belirleyicinin ‘güç mücadelesi’ olduğunu belirtmektedir. Anılan kurama göre insan doğasının güç arayan ve ben merkezci niteliği nedeniyle uluslararası ortamın çatışmacı bir karakter kazandığı kabul edilir. (Morgenthau, 1970)

Neorealist paradigma ise sistemin çatışmacı karakterinden insan doğasını değil, belirli bir düzenleyici otoritenin yokluğunu sorumlu tutar. Devlet, söz konusu kuram kapsamında tek değil ancak temel ve birincil aktör olarak değerlendirilerek devletin güç mücadelesine vurgu yapılmakta ancak bir farklılıkla, gücün bir amaç değil araç kimliğinde kazanılmaya çalışıldığı öngörülmektedir.Bu bağlamda ulus-devletin en önemli hatta vazgeçilmez özellik ve parametrelerinden birinin dil birliğine dayalı ortak ulusal kültür olduğu sonucuna varılabilir ki Atatürk’ün 10’uncu Yıl Nutku’nda hem ulaşılması hem de elde edilen kazanımların korunması bağlamında Türk milletinin önüne koyduğu hedef ve görev de budur; …Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkaracağız…”

Üniter devlet ise, ulus devlet yapısının aksine, sosyo-politik olmaktan çok hukuksal bir kavramı betimlemektedir. Anayasa hukuku genel teorisi, çok temel bir ayırımla devletleri “üniter devlet” ve “karma devlet” olmak üzere iki grupta sınıflandırmaktadır. Genel çizgileriyle karma devlet, konfederal ve federal devlet örgütlenmelerini tanımlarken; bunların dışmda kalan devlet modeli, üniter (tek-tekil) devlet olarak adlandırılmaktadır. (Gözler, 2000)Üniter (tek) devlet ilkesi, merkezi hükümetin ‘ülkenin her köşesine kadar’ otoritesini uyguladığı ve yerel örgütlenmenin ancak idari bir bölünme olup, federal yapıları anımsatacak şekilde yasama ya da yargı benzeri veya egemenliğe işaret edecek herhangi bir yetkisinin olmadığı bir nitelik (teklik) arz eder. Özetle Başbuğ’un konuşmasında vurguladığı “yasama, yürütme, yargı erklerindeki teklik” üniter devletin temel ve yaratıcı ilkeleridir.Üniter devlet ilkesi ayrıca; ülkenin bölünmezliği, erklerin tekliğinin çeşitlendirilmesini kabul etmediği gibi; toplumu da (ulusu), cemaat ya da farklı grupların ayrı egemenlik alanlarında tanımlamamaktadır. Başka bir deyişle üniter devlet olgu ve kavramı; salt ülkenin bölümlenmesi ile oluşacak federalizm anlayışım değil; ulusun bölünmesi ve farklı gruplar cemaatler üzerinden tanımlanmasını öngören ‘korporatif federalizm’i de kabul etmemektedir. (Lijphart, 1984)Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na da yansıyan, ülke ve milletin bölünmezliği, (Anayasa’nın 3’üncü madedesi) esasen üniter devletin nitelikleri üzerinden de tanımı anlamındadır.Bu bağlamda ülke ve millet gibi; kaynağı ve ait olduğu unsur bakımından egemenlik de üniter devlet açısmdan bölünmezdir. (Gözler, 2000)

Bu açıklamalardan soma ulus devlet yapısının, üniter devletin düşünsel altyapısını oluşturduğu söylenebilir. Özellikle Rousseau’nun ‘Toplumsal Sözleşme’ adlı eserinde ortaya koyduğu görüşlere ki Başbuğ Kara Harp Okulunda yaptığı konuşmada Atatürk’ün bu eseri dikkatle okuduğunu vurgulamıştır dayalı anlayışın üniter devlet kavramına bir tür kaynaklık ettiği söylenebilir.Dolayısıyla Başbuğ’un ulus devlet ve üniter devlet tanımının militer otoriter bir anlayış ve algının yansıması olduğuna ilişkin eleştiri ya da karşı çıkışların yansız bir değerlendirmeye dayalı olamayacağı da akademik bakışla ayrı bir gerçeklik olarak ortaya çıkmaktadır.

Başbuğ’un; “.millet ayrıştıran değil, bütünleştiren bir olgudur. Millet bir bütündür, parçalardan ibaret görülemez. Böyle görülürse bu parçaların her biri vatanın da parçalarına sahip çıkma temayülü gösterir. Bu ise devletin parçalanmasına giden yolu açar…” yorumu aslında ünlü düşünür Halil Cibran’ın asırlar öncesine ait bir söylemini anımsatmaktadır;”Ne yazık ki o ulusa, parçalara bölünmüştür ve her parçası kendini bir ulus sanır. Ne yazık o ulusa ki bir urba giyer kendi dokumaz, bir ekmek yer kendi hasat etmez ve bir şarap içer ki kendi testisinden akmaz…” 

BÜYÜK ÇADIR

Aslında ulusların yani bütünün parçalanmasının; doğrudan bir bölünme yerine kendilerini farklı olarak algılayan ve tanımlayanların aralarında gruplaşarak bütünleşmeleri sonucu meydana gelen bir süreç ve olgu düşünüldüğünde milletin ayrıştıran değil de birleştiren kimliği daha da önem kazanmaktadır.Psikopolitikte ülke, farklı etnik ve dini toplulukların aynı ülkü temelinde ve güven içinde bir arada yaşadıkları büyük bir çadır olarak tanımlanır.  Bu çadırı ayakta tutan ana direk; güven, farklılıkların ötelenerek birlikte yaşama istek ve istenci ile ülkü birliğidir. Aynı çadır altında farklılıklarını zenginliğe, karşılıklı güven ve uyuma dönüştürerek kültürlerini bireysel temelde kısıtsız yaşayanlar, sahip oldukları hak ve özgürlüklerle yetinmeyip farklılıklarını Öteleme yerine önceleyerek grup temelinde bir araya gelmeye başladıklarında çadırı ayakta tutan ana direk sallanmaya başlar.

Bu sallanmanın sonucunda ise uyum içinde bir arada yaşayan gruplar farklılıklarım güçlü bir şekilde duyumsamaya ve kimliklerim öncelemeye, bir başka deyişle “ilksel kimliklerine” dönmeye başlayarak benzerlik ilkesinden hareketle psikopolitikte anlatımım bulan bir tür sürü güdüsüyle (yığın psikolojisi) bir araya gelmeye ve büyük çadır (ülke) altında kendi küçük ama göreli güvenli çadırlarını yaratmaya başlarlar.Gruplar arasındaki bu bütünleşme ise gerçek bütün olan milletin dağılarak parçalanması anlamındadır. Ne var ki burada unutulan, ana direk kırılıp büyük çadır çöktüğünde, altmda oluşturulan ve güvenlikli olduğu varsayılan küçük çadırların da ezilerek yok olacağıdır.Nitekim Başbuğ, ulus devlet ve üniter devlete karşı kendi küçük çadırlarım oluşturmaya yönelik girişimlerden söz ederken (bireysel hakların grup hakkına dönüştürülmesi) altında yaşanılan büyük çadırın da kaçınılmaz olarak yıkılabileceği tehlikesine dikkat çekmekte ancak bir parantez açarak anılan tehlikeden sakınmanın çıkış yolunun ne olması gerektiğini de söylemektedir;

“.Her ülkede etnik farklılıklar olabilir ancak etnik farklılıklara milliyetçi yaklaşım hakim olursa, etnik milliyetçilik ortaya çıkar ki, etnik milliyetçiliğin terör örgütü, legal kuruluşlar ya da sivil toplum örgütleri tarafından kullanılması kabul edilemez.Türkiye Cumhuriyeti kültürel farklılıklara saygılıdır. Türkiye Cumhuriyeti kültürel alanda, bireysel kalmak ve ulus devlet yapışma zarar vermemek şartıyla kültürel zenginliklerin yaşaması için gerekli düzenlemeleri gerçekleştirmiştir, uygulamalar devam etmektedir. Bunun ötesinde, kimse Türkiye’den belirli bir etnik gruba kültürel alanın dışında ulus devlet ve üniter devlet yapısını tehlikeye sokacak, siyasal alanda grupsal düzenlemeler yapmasını bekleyemez…” (25 Ağustos 2006)

“…Düzenlemelerin kültürel alanda kalması ve üniter devlet yapışırım zedelenmemesine yol açılmaması koşuluyla, Türkiye Cumhuriyeti ilgili uyum yasaları ile Türkiye’deki kültürel zenginliğin yaşaması için gerekli düzenlemeleri gerçekleştirmiştir ve uygulamalar devam etmektedir.Bölücü terör örgütü ve bölücü terör örgütü paralelinde hareket eden kişi ve kurumların son zamanlardaki söylemlerine bakıldığında, kendi kimliklerinin Anayasal güvenceye alınmasının ve kendilerinin iki kurucu ulustan biri olarak Anayasa’da yer almasının çoğu kez açıkça ifade edildiği görülmektedir. Bu husus, kendilerinin kültürel hakları yeterli görmediklerinin ve konunun kültürel alandan siyasal alana taştığının göstergesidir… 1984 yılından bugüne kadar yaşanan terör olayları Türk toplumunda herhangi bir kutuplaşma ve ayrışmaya neden olmamıştır. Ancak kültürel alandaki haklar siyasal alana doğru götürülürse bu konu bir kutuplaşma ve ayrışmaya neden olabilir. Bu durum ise ülke güvenliğiyle yakından ilişkilidir. Diğer bir deyişle bu yaklaşımın temelinde üniter devlet yapışırım sorgulanması vardır…” (02 Kasım 2004)

Üniter devlet ve ulus devlet yapısı ile terör örgütünün hedefi arasında kurduğu ilişki İlker Başbuğ’un seslendirmelerinde değişmeyen bir saptama olarak yıllar içindeki yerini aynen korumaktadır.Psikopolitikte bir çadır olarak tanımlanan ülkede (Vamık Volkan), sahip olduklarının ötesinde ve aym çadır altında yaşayanlardan farklı olarak, üstelik Anayasal güvenceler ve kendilerini kurucuları oldukları Cumhuriyette bütünden ayrıştırarak ikinci bir ulus kimliği istemek, yaşananların bireysel hak ve özgürlükleri aşarak grup temelinde siyasal zemine taşınmak istenilmesi eş anlamlı olmalıdır.

Kaldı ki Orgeneral Başbuğ’un gerek 2004 Kasım’ında ‘Basım Bilgilendirme Toplantısı’nda gerek 2009 yılında Harp Akademilerinde yaptığı konuşmada Atatürk’ün Türk Milletini tarifine yaptığı atıf, (Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.) Cumhuriyetin kuruluşunda Türkiye coğrafyasında yaşamakta olan tüm halkın herhangi bir etnik ve dinî ayrıma tabi tutulmaksızın bir üst kimlik altında birleştirilerek Türk Milleti olarak tanımlandığının açıklamasıdır. Bu bağlamda hangi etnik grup ya da din ve mezhebe bağlı olursa olsun bu coğrafyada yaşayan herkesin Cumhuriyetin paydaş kurucuları olduğu bir gerçeklik iken ayrı bir halk tanımı ve bir ikinci kurucu ulus kimliği isteklerinin bireysel hak, özgürlük ve öznel kültürünü kısıtsız yaşamakla doğrudan ilişkisini kurabilmek mümkün olmasa gerektir.Bu noktada Başbuğ’un ulus devlet ve üniter devlet tanımlarından yola çıkıldığında terör örgütü ve birlikte hareket edenlerin nihai hedefinde bu kavramların olduğu yadsınmaz bir gerçeklik olarak ortaya çıkmaktadır.

AZINLIKLAR

Türkiye’de Kürt ‘vatandaşlarımızın etnik, Alevi vatandaşlarımızın mezhep temelinde azınlık olarak sayılmaları ve bu haklarla donatılmaları konularında “AB İlerleme ve Etki Raporları”nda yer alan kimi husus lar, ulus devlet ve üniter devlet kavramları ile yakın ilişkili olduğu için Orgeneral Başbuğ’un ‘azınlık’ konusuna bakış açısının da bu bölümdeki bütünlüğü sağlama adına irdelenmesinde yarar görülmektedir.

“…Azınlık konusunun Türkiye’nin güvenliği ile ilgili önemi açıktır. Bilindiği gibi azınlık konusu oldukça karmaşık bir konudur. Bu nedenle, değerlendirmelerin sağlıklı ve doğru bilgiler ışığında yapılması önemlidir. İlk önce konuya genel bakış açısıyla, diğer bir deyişle uluslararası belgeler çerçevesinde bakmanın yararlı olacağını değerlendirmekteyiz. Uluslararası hiçbir belgede azınlık kavramının ortak bir tanımı bulunmamaktadır. Her şeyden önce söz konusu bütün belgelerin azınlık haklarını bireysel hak olarak gördüğünü belirterek, azınlıklarla ilgili uluslararası belgelerde yer alan şu temel noktalan ifade etmek istiyoruz:

-Etnik, kültürel, din ve dil ayrılıkları mutlaka ulusal azınlıkların yaratılması sonucunu doğurmaz.

-O halde azınlıklar nasıl oluşur? Öncelikle bireyin kendisini toplumun diğer kesimlerinden farklı olarak görmesi şarttır. Bu farkı görmeyenler zorla farklı duruma sokulamaz. Ayrıca bireyin, kendisinin, kendisi gibi düşünen bir azınlık grubuna ait olduğunu hissetmesi gerekir. Burada üzerinde önemle durulması ve iyi anlaşılması gereken nokta, azınlık haklarının bireysel olduğu, grup hakkı olmadığı hususudur. Uluslararası sözleşmelerde de öngörüldüğü gibi, birey kendi kimliğini belirlemede özgür olduğundan bir gruba ait olup olmadığım açıklamak bireyin kendi tercihine kalmıştır.

Avrupa Konseyinin Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesine ve bu sözleşmeye ilişkin devletlerin deklarasyonlarına bakarsanız, her devletin ülkesinde azınlık olup olmadığı konusunda karar vermede egemen olduğunu görürsünüz.Anılan Çerçeve Sözleşmesi, bireysel azınlık haklarının kullanılmasının ilgili ülkenin toprak bütünlüğüne ve ulusal egemenliğine karşı kullanılamayacağını açıkça ifade etmektedir. Aslında azınlık haklarının grup hakkı olarak tanınmasının uygun olmayacağı düşüncesi de bu hususa dayanmaktadır.Buraya kadar ifade edilenlerden şu sonuçlan çıkarabiliriz; Azınlık hakları bireysel haklar olup bu hakların alanı kültürel alandır. Diğer bir deyişle, azınlık haklarım grup haklarına dönüştürmek ve ilgi alanım siyasal alana yaymak konuya ilişkin uluslararası kabul edilen görüşlerle uyumlu değildir.

Lozan Barış Antlaşması görüşmeleri sırasında azınlıklar konusunun nasıl yer aldığına gelince:

Lozan Barış Antlaşmasının Azınlıkların Korunmasına ilişkin kesimi, teşkil edilen Azınlıklar Alt Komisyonu tarafından hazırlanmıştır. Bu kesim, “Azınlıkların Korunması” başlığı altında 37’inci madde ile başlamakta ve 45’inci madde ile sona ermektedir.Azınlıkların Korunması kesiminin hazırlanması esnasındaki temel esas ve düşünceler ile tarafların konuya ilişkin görüşlerini dikkate almadan, yani ilgili kesimin tutanaklarım okumadan her bir maddeyi ve bu maddeler içindeki cümleleri ve sözcükleri kendi düşünceleri doğrultusunda yorumlayarak sonuç çıkarmanın sağlıksız bir yaklaşım olduğu söylenebilir.Türk Heyeti, Alt Komisyonun çalışmalarında konuya iliş¬kin görüşlerini, Türkiye’de Müslüman olmayan azınlıkların bulunduğu ancak Müslüman azınlıkların bulunmadığı esasına dayandırmıştır. Türk Temsil Heyeti son Antlaşmalarda bulunan ve bütün devletlerce yeterli kabul edilmiş çağdaş ve laikilkelere uygun bütün hakları, Müslüman olmayan azınlıklara tanımayı yükümlenme konusunda bir an bile duraksatamamış, ancak bundan daha ileriye gitmeyi ise reddetmiştir. Çünkü Müslüman azınlıklar olduğunun kabul edilmesi, çoğunluğun içinde bulunan bazılarının azınlık durumuna düşürülmesidir. Türk Heyeti Lozan’da göstermiş olduğu kararlılıkla, Antlaşmanın ‘Azınlıkların Korunması’ kesimindeki azınlık anlayışının ‘Müslüman Olmayan Azınlıklara’ dayandırılmasını sağlamıştır. Bu şekilde, Lozan Barış Antlaşması ile Müslüman olmayan azınlıklara pozitif haklar verilmiştir.Avrupa Birliği Komisyonunun Tavsiye Raporu’nda yer alan, ‘Türkiye’nin Kopenhag kriterlerin yerine getirmiş olduğu ve bu nedenle ortaklık görüşmelerinin başlaması’ önerişim memnuniyetle karşılamaktayız. Bu bağlamda azınlıklar konusuna Avrupa Birliğinin 6 Ekim 2004’de yayımlanan raporlarında nasıl bakıldığım değerlendirmekte yarar görüyoruz.Avrupa Birliğinin Tavsiye Raporu’nda azınlıklar konusu üç yerde ve hiçbir gruba atıf yapılmaksızın genel bir ifadeyle geçmektedir. İlerleme ve Etki Raporlarında ise azınlıklar konusu çok geniş biçimde yer almaktadır. Özellikle İlerleme Raporu’nda 69 defa ‘azınlık’ kelimesi geçmekte, Lozan Antlaşmasında tanımlanan ve hukuki statüsü belirlenen azınlıklar dışındaki bazı topluluklara atıf yapılmakta, bazı yerlerde kapalı bazı yerlerde ise açıkça Türkiye’de yeni azınlıklar bulunduğu ifade edilmektedir. Kürt kökenli vatandaşlarımızla Alevi vatandaşlarımız Türkiye’deki Müslümanlar içinde azınlıklar olarak gösterilmekte ya da ima edilmekte ve bu vatandaşlarımızla ilgili rakamlar verilmektedir. Bu konuya ilk tepki ilgili vatandaşlarımızdan gelmiş ve Türkiye’deki bir Avrupa Birliği yetkilisi bu hususun bir terminoloji meselesi olduğunu ifade ederek konuyu hafifletmeye çalışmıştır. Oysa hepimizin bildiği gibi bugünün medya ortamında bir şeyin var olduğunu zannettirmek, varmış yanılsamasına yol açabilir.

Avrupa Birliği raporlarında dikkati çeken diğer bir husus ise azınlık hakları çerçevesinde düşünülen ve istenilen bazı hakların, kültürel alanları da aşarak siyasal alanlara taştığı noktasındadır. Seçim sistemimizdeki yüzde 10’luk baraj eleştirisinin sadece belirli bir topluluğun Parlamentoda temsil edilmesini zorlaştırdığına dayandırılması da bu hususa bir örnektir. Hâlbuki bu konu, Türkiye’deki seçim sisteminin ‘temsilde adalet’ prensibi çerçevesinde ele alınması gereken bir husustur.Avrupa Birliğinin söz konusu yaklaşımının Lozan Barış Antlaşması ile tesis edilen durumun dışına çıktığı ortadadır. Ayrıca, kendilerini azınlık olarak düşünmeyen bireylerin, azınlık olduklarının açıkça söylenmesini veya ima edilmesini tasvip etmiyoruz ve düşündürücü buluyoruz.Düzenlemelerin kültürel alanda kalması ve üniter devlet yapısının zedelenmemesine yol açılmaması koşuluyla, Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili uyum yasaları ile Türkiye’deki kültürel zenginliğin yaşaması için gerekli düzenlemeler gerçekleştirilmiştir ve uygulamalar devam etmektedir…

…TSK İç Hizmet Kanunu’na ilişkin değerlendirmeye gelince, ‘Silahlı Kuvvetlerin vazifesi Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır’ şeklindeki 35nci maddesinin hemen her ülkede benzer biçimde varlığına dikkat çekmekte yarar vardır. Hatta bazı Avrupa Birliği ülkelerinin Anayasalarında ve Silahlı Kuvvetlerle ilgili özel kanunlarında, Silahlı Kuvvetlere bu çerçevede görev ve sorumluluk yükleyen çok daha kapsamlı maddeler bulunmaktadır. Buradan görüleceği gibi, kendini bir ülke ve bir devlet olarak tanımlayan hiçbir ulus kendini koruyacak mekanizmalara zarar verecek düzenlemeleri tartışmaya açmaz. Esasen bir silahlı kuvvetin bundan daha önemli ne görevi olabilir ki?…TSK, Nato çerçevesinde Avrupa’nın en seçkin silahlı kuvvetleriyle uzun yıllar çalışmış, Batı’nın Türk ulusuna layık bütün değerlerini kendi bünyesine taşımış bir kurumdur.

Bu anlamda, Avrupa Birliği üyeliğini ulu önder Atatürk’ün bizlere vermiş olduğu Türkiye’yi çağdaş uygarlığın ilerisine taşıma hedefi için önemli bir araç olarak görmekteyiz. Sayın Cumhurbaşkanımızın da (Ahmet Necdet Sezer) ifade ettikleri gibi Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde ulusal çıkarlarımızın tam bir kararlılıkla korunmasının önemine de inanmaktayız. Avrupa Birliğinin bize sağlayacağı yararlar kadar, Türkiye’nin üyeliğinin Avrupa Birliğini de küresel bir güç olmaya taşıyacağı unutulmamalıdır…”

Orgeneral Başbuğ’un ulus ve üniter devlet kavramlarını nasıl algıladığı ve algılarına dayalı tanımının ne olduğuna ilişkin açıklamaları ile anılan kavramlarla doğrudan ilişkili gördüğü azınlık konusuna bakış açışım daha da bütünlüklü kılarak yorumlayabilmek için Lozan Barış Antlaşmasının ‘azınlıklar’ bölümü ile Avrupa Birliği İlerleme ve Etki Raporu’nun atıf yapılan bölümlerinin yansız bir değerlendirme adma anımsanması gerekmektedir.Başbuğ’un bölücü terör örgütü ile ayrılıkçı hareketlerin nihai hedefinde gördüğü ulus ve üniter devletin korunmasına yönelik tespitleri ile Avrupa Birliğinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kaynaklık eden Lozan Barış Antlaşmasındaki azınlık tanımı ve haklarına aykırı olarak yem azınlıklar yaratmaya yönelik talepleri çağrıştıran rapor ve söylemleri bir bütün olarak ele alındığında, seslendirilen endişeleri özde paylaşmamak herhalde mümkün olmasa gerektir.Kaldı ki Başbuğ, Basını Bilgilendirme Toplantısında yaptığı konuşmasını, (2 Kasım 2004) bu saptamalarının TSK’nın Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı olduğu biçiminde algılanmaması ya da bir ihtiyat payı olarak bu yönde yaygınlaşan söylem ve yargıların temelsizliğim kanıtlama bağlamında TSK adına görüş açıklama ve konuşma yetkisine sahip birisi olarak çok net bir ifade ile “…Avrupa Birliği üyeliğim ulu önder Atatürk’ün bizlere vermiş olduğu Türkiye’yi çağdaş uygarlığın ilerisine taşıma hedefi için önemli bir araç olarak görmekteyiz…” demiştir.

Lozan’da taraf ya da gözlemci olarak bulunan devletlerin imzalarım taşıyan uluslararası bir Antlaşmanın bağlayıcı hükümlerini görmezden gelerek Anayasa’ nin başlangıç bölümü ve Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımlayan maddelerini öteleyerek ‘azınlık’ tanımına yeni yorumlar getirilmesi herhalde ulusal güvenlik adma sessizlikle geçirilemeyecek önemde bir konu olmalıydı. Başbuğ bu konudaki açıklamalarım TSK İç Hizmet Kanunu’nun kendilerine verdiği görev ve yetkiye (35’inci madde) dayandırarak yasal haklarım kullandıkları vurgusunu yaparken, ordunun siyasete müdahale ettiği ya da siyasi konularda konuşma alışkanlığına sahip olduğu tarzındaki yaygın eleştirileri de dikkate almış olmalıydı.TSK, Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik süreci ile ilgili olarak, güvenlik boyutu ile sınırlı kalmak kaydıyla düşünce ve görüşlerini kamuoyuna açıkladığında bu açıklamaların basında tartışmalara eşlik etmesinin demokrasinin doğal bir gerek ve sonucu olarak yadırganacak bir yönünün elbette bulunmaması gerekir.

Ancak bu tartışmalar Başbuğ’un konuşmasında vurguladığı; Türkiye’nin üniter yapısı, ulusal güvenliği, toplumsal barış ve huzurunu doğrudan ilgileyen saptamalarının yok sayılması ve biçimsellik öncelenerek dikkate alınmaması sonucuna da eşlik etmemelidir. Türkiye’de gerek etnik (Kürt vatandaşlarımız)  gerek mezhep (Alevi vatandaşlarımız) temelinde bir ayrışma ve bölünme istek ve duygusunun var olmamasına karşın bunu tetikle yenilecek ya da varmış gibi gösteren söylem ve taleplerin ulusal bütünlüğümüzün korunması adına bir karşılık bulmasının gereklilik ve haklılığı, bu seslendirmenin salt TSK tarafından yapılmış olması nedeniyle yetki aşımı ya da antidemokratik uygulama tartışmalarına kurban edilmemelidir.Türkiye’de Kürt kökenli vatandaşlarımızla Alevi vatandaşlarımızın sayılan, genel nüfus içerisindeki paylarına ilişkin araştırmalar yapıp bu verileri İlerleme ve Etki Raporlarına koyarak ‘yem azınlıklar’ yaratma çabaları her şeyden önce Türkiye Cumhuriyeti’ nin asli ve kurucu unsurları olan Kürt ve Alevi yurttaşlarımız açısından kabul görmemenin ötesinde tepki ile karşılanmışken, ulusal birlik ve bütünlüğümüzü güvenlik bağlamında doğrudan ilgileyen bu konuda, ülkenin güvenliğini sağlamakla yükümlü bir kurumun görüşlerini kayda geçirmesi olağan sayılmalıdır.Türkiye’de yaşamakta olan etnik aidiyetlerini Kürt, mezhebi aidiyetlerini Alevi olarak tanımlayan yurttaşlarımızın hiçbir sorunları olmadığım söylemek ve görmezden gelmek gerçekçilik ve yansızlık adına herhalde mümkün değildir.Ne var ki varlığı yadsınmayan mevcut sorunların içsel hukuki düzenlemelerle çözümlenmesi esas alınmak ve Türkiye’nin enerjisini demokratikleşme, sosyal barışm sağlanması ve korunması adına bu yönde yoğunlaştırması gereken hassas bir dönemde, anılan yurttaşlarımızın sorunlarının ancak azınlık olarak kabulü İle çözümlenebileceğim ileri sürerek önermede bulunmak kabul edilmesi gerekir ki Türkiye’nin gerçekleri ile örtüşmemektedir.

Kürt ve Alevi yurttaşlarımızın yaşadıkları ve yüzleşmek zorunda kaldıktan sorunların, tanım ve algılama farklılıklarına karşın varlığının genel bir oylama içinde kabul gördüğü, çözüme ilişkin düzenleme ve uygulamaların yeterliliği tartışmaya açık olsa da yaşama geçirilmeye başlandığı günümüzde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ve asli unsurları olan anılan yurttaşlarımızı azınlık olarak niteleme niyet ve çabaları çözüm bağlanımda ne ölçüde samimidir ya da çözüme ne ölçüde yardımcıdır soruları yanıt beklemeyi sürdürüyor olmalıdır.

Irksal ve dinsel öğelere bağlı olmayan bir ulus anlayışım ve bu anlayış temelinde biçimlenen bir ulusun asli unsurlarım, kuruluşuna kaynaklık eden uluslararası bir Antlaşmanın açık ve bağlayıcı hükümleri, azınlıklarla ilgili uluslararası yerleşik görüşler, daha da önemlisi böyle bir talebin var olmamasına karşın azınlık olarak nitelemek herhalde Avrupa Birliğinin kuruluş felsefesindeki temel ilkelerden biri olan ‘birleştiricilik’ kavramına tümüyle aykırı olmak gerekir.

BASINDAN ALINTILAR

Orgeneral Başbuğ’un ulus ve üniter devlet, azınlıklar, Avrupa Birliğinin azınlıklara ilişkin tutumunu ulusal güvenlik temelinde yorumlayarak yaptığı açıklamaların basındaki yansımalarına gelindiğinde birinci bölümde verilen örnekleri doğrulayan bir biçimde yine özün ötelendiği başlık ve yorumların öne çıkarıldığı gözlemlenmektedir.Kimi yayın organlarında Başbuğ’un açıklamaları TSK üzerinden rövanşist bir yaklaşımla ele alınır ve okurlara yansıtılırken kimilerinde askerin siyasi konulara müdahalesi temelinde değerlendirmeler öne çıkmakta, sonuçta Türkiye’nin ulusal güvenliği ve geleceğini ilgileyen çok önemli konular ve saptamalar biçime yönelik tartışmaların gölgesinde kalarak ‘öz’ bir kez daha ötelenmekte hatta görmezden gelinmektedir.Sınırlı bir seçki ile örnekleme yapmak gerekirse örneğin Hürriyet Gazetesi 3 Kasım 2004 günlü nüshasında Basım Bilgilendirme toplantısını ‘Askerden Azınlık Çıkışı’, ‘Lozan’dan Geri Adım Atmayız’, ‘Rapordaki Azınlık’a Askerden Tepki, Ülkeyi Parçalar’ başlıkları altında geniş bir şekilde verirken Milliyet Gazetesi ‘Üniter Devlet Tartışılamaz, Askerden AB’ye Önemli Mesajlar’ başlığım kullanmıştır.

Halka Olaylara Tercüman gazetesi birinci sayfadan girdiği haberin ‘Terörden Beter’ manşeti altında verirken ‘AB İlerleme Raporu’nun tetiklediği İHDK’nin Azınlık Raporuyla tırmanan “Türkiyelilik” kavgasına askerde katıldı’ yorumunu yapmış, haber içindeki ara başlıklarda ‘1984’ten beri Türkiye’yi bölme çabaları boşa çıktı’ cümlesini Orgeneral Başbuğ’un sözü olarak ki Başbuğ’un konuşmasında böyle bir ifade yoktur okurlarına yansıtmıştır.Başbuğ’un, Avrupa Birliğinin İlerleme ve Etki raporunda Türkiye’de yem azınlıkların varlığının kabul edilmesine ilişkin bölümlerle ilgili ve tam metni verilen görüşlerinin Halka Olaylara Tercüman gazetesinde okurlara iletilişi bu konudaki ‘kavgaya askerin de katıldığı’ yönündedir. Yine Başbuğ’un ‘1984’ten günümüze yaşanan terör olaylarının toplumda bir ayrışmaya neden olmadığı’ yönündeki saptaması ‘1984’ten beri Türkiye’yi bölme çabaları boş çıktı’ biçiminde değiştirilerek verilmiş, ayrışma ile bölünme, eylemsel temelde özündeki farklılıklar ötelenerek eşdeğer kavramlara dönüştürülüp bir kavram kargaşasının yaratılmasına istenmeyerek de olsa katkıda bulunulmuştur.

Üyelik müzakerelerinin başladığı Avrupa Birliği ile yaşanan süreçte her konuda tam bir mutabakat sağlanması beklenemeyeceğine, esasen müzakerenin anlam ve amacı görüş farklılıklarım tümden ortadan kaldırarak şablon bir düşün ve eylem birlikteliğine varılamasa bile ‘asgari müştereklerde’ buluşmak olduğuna göre, bunu uygar ölçüler içinde yapılan yapılması da gereken bir tartışma ve görüş açıklamanın dışına taşırarak ‘kavga’ olarak niteleyip, üstelik bu kavgaya askerin de dâhil olduğunu belirtmek belki bir kesim okurun hoşuna giderek yazarı açısından göreli bir tatmin duygusu yaratmış olabilir. Ancak bu nitelemenin gerek açıklanan görüşler gerek açıklayanların gerçek duruş ve sorunu tanımlama algılamalarına ilişkin yarattığı sapmanın, ayrı ve gereksiz yeni tartışmalara kaynaklık etmesi yadsınmaz bir gerçeklik olmalıdır.Görüş açıklamanın “kavgaya katılım” olarak nitelenmesi ve TSK’nın bu kavganın tarafı olduğu yönündeki haberlerin genelde Türkiye algısı, özelde ise kurumlar üzerinde ve arasındaki olumsuz etkileşimleri ile yarattığı sonuçlar, her şeyden önce kamuoyunu yansız bilgilendirme ve yönlendirmeme ödevini yerine getirmekle yükümlü olan medya organlarının sorumluluğunda olması gerekir.

Vatan Gazetesi Başbuğ’un açıklamalarını aynı gün (3 Kasım 2004) birinci sayfasında ‘Üniter devlet tek ülke tek millettir’, Türkiye Gazetesi ‘Genelkurmay’dan azınlık tepkisi: Üniter yapı tartışılamaz’, Posta Gazetesi: ‘Azınlık uyarısı’, Radikal Gazetesi: ‘Genelkurmay: Zorla azınlık olmaz’ başlıkları ile haberleştirirlerken Ortadoğu Gazetesi birinci sayfasında ‘Ordu son sözü söyledi’, ‘Azınlıkçılara yumruk gibi cevap, Türkiye Türklerindir manşetlerini kullanmıştır.

‘Ordunun son sözü’ olarak nitelenip TSK’nın Avrupa Birliğine bir tür ültimatom verdiği izlenimi yaratılan başlıkla, ‘azınlıkçılara yumruk gibi cevap’ vurgusunu izleyen ‘Türkiye Türklerindir’ aforizması anılan gazetenin öznel yorumu olmakla birlikte, bu tür yorumlarm kamuoyunu yanlış yönlendirdiği, ordunun siyasete müdahale ettiği algısını güçlendirdiği, TSK’nın zihinlerde, arzu etmediği ve olmayı düşünmediği bir yerde konumlandırılmasına neden olduğu anımsandığında herhalde doğru ve sonuçları itibarı ile olumlu bir yaklaşım olarak değerlendirilmemelidir.

Başbuğ’un açıklamaları basında haber olarak yer almanın ötesinde her zaman olduğu gibi köşe yazılarında da değerlendirilerek yorumlanmış, örneğin Fikret Bila; 03 Kasım 2004 günlü Milliyet Gazetesi’ndeki ‘Suya atılan taş başlıklı köşe yazısmda şu görüşlere yer vermişti:

“Sonuç olarak Org. Başbuğ, tartışılan konularla ilgili olarak TSK’nın duruşunu şöyle çizmiş oldu:

1-         Türkiye’de Lozan’da belirlenenler dışında azınlık yoktur.

2-         Millet anlayışı Atatürk’ün tanımladığı biçimdedir ve hukukileşmiştir. (Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir…)

3-         Türkiye’nin kültürel zenginliklerini yaşatma başka şeydir, bunları siyasal alana taşımak, ulus ve ülke bütünlüğüne yöneltmek, üniter yapıyı değiştirmek için siyasi araç olarak kullanmak başka şeydir. Bu haklar bireyseldir ve kültürel alanla ilgili ve sınırlıdır.

4-         TSK, AB’ye girmeyi Atatürk’ün hedefine ulaşmanın aracı olarak görüp desteklemektedir, ancak bu süreçte ulus ve ülke bütünlüğünü, üniter yapışım zedeleyecek gelişmelere karşıdır.

5-         Türkiye’nin karıştırılması, huzursuzluğa ve iç çatışmaya yönlendirilmesinden başta bölge ülkeleri olmak üzere bütün ülkeler zarar görür…”

Murat Yetkin, Radikal Gazetesi’ndeki köşesinde aynı gün ‘Birey hakkı grup hakkı’ başlığı altında şu değerlendirmeyi yapmıştır:

“…Demek ki;

1-         Genelkurmay, AB uyum yasaları çerçevesinde atılan adımları, ‘Türkiye’deki kültürel zenginliğin yaşaması için gerekli’ görüyor.

2-         Atılan adımları yeterli buluyor ve bu aşamada daha fazlasının, işi kültürel haklar boyutundan çıkaracağım düşünüyor,

3-         Azınlık haklan tartışmasının kültürel haklar boyutundan siyasi haklar boyutuna tırmanmasının ise, Türkiye’deki devlet yapısını dağıtacağına inanıyor ve karşı çıkıyor.

Başbuğ’un kabul edilemeyeceğim söylediği bir başka husus da, (daha çok PKK ve destekçisi örgütler tarafından dile getirilen) ‘Kürtlerin de Türklerle birlikte kurucu iki halk olarak anayasal kimliğe kavuşturulması’ önerisi… Daha demokratik, daha yüksek yaşama standardı olan bir toplum mücadelesi de aynı bütünün parçalarıdır. Daha demokratik, zengin ve güçlü bir toplum için birey haklarını temel almak ve onları genişletmeye çalışmak, toplumdaki yeni gerilimlere yol açabilecek grup hakları hedeflemesinden daha çağdaş, daha geçerli ve gerçekçi görünüyor…”

Güneri Cıvaoğlu 3 Kasım2004günlü Milliyet Gazetesindeki köşesinde (Bugün) ‘Avrupa Çankaya’sı’ başlığı altında şu görüşlere yer vermişti:

“Askerden gelen sesler sağduyuyu yansıtıyor… Kimileri, üniformalı kesimi ‘postal kokusu’ ya da ‘postal sesi’ gibi söylemlerle anma alışkanlığında. Bir tür gölge boksu yapıyorlar.  Ancak Orgeneral Başbuğ’un konuşmasında netameli alanlardaki görüşlerinin de altları çizilmiş.

Şöyle ki:

-Türkiye’nin üniter yapısının kesinlikle korunacağı…

-Yeni azınlık tanımlarının gündeme taşınması çabalarının talihsizliği…

Azınlık haklarının bireysel kültür hakları olduğu, grup kimliği olmadığı…

-Mület tanımım Atatürk ilkelerinin oluşturduğu ve değişmeyeceği…

-Terör ve diğer nedenle Türkiye’de başlayabilecek bir rahatsızlığın tüm yöreyi içine alacak sarsıntılar yaratacağı, herkesin hesabını buna göre yapması…

Herkese mesaj var.

Çizilmiş çizgiler var.

Kimseye tehdit yok..

Şu süreçte yukarıdaki maddeler çok Önemli. Sadece AB’ye dönük “sıfır hata” değil, AB’den tarih alırken, Türkiye’nin temel değerlerim korumak için de “sıfır hata” gereğini ortaya koymakta…

Silahlı ve silahsız güçlerimizin ortak amacı bu olmalı…”

Yukarıda verdiğimiz örnekleri biraz daha genişletecek olursak Muharrem Sarıkaya, 3 Kasım 2004 günlü Sabah Gazetesi’nde ‘Bireyin kültürel hakkına evet başlığım verdiği köşesinde: “…Orgeneral Başbuğ, Atatürk’ün Türk Milletini tanımladığı, Anayasa’nın 66’ıncı maddesinde de yerini bulan, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir.’ sözünü anımsattı.

Türklüğü, tamamen vatandaşlık bağlamında bir üst kimlik olarak ortaya koydu…

Türklüğün, Türkiyelilik kavramı olarak algılanması gerektiği yönündeki görüşlere katıldı…” diye yazarken, 4 Kasım 2004’de Akşam Gazetesi’nde İsmail Sarıkaya şu görüşleri seslendirmişti:

“…Türk Silahlı Kuvvetleri Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecini güçlü şekilde desteklemektedir. TSK ülkenin modernleşme hamlesinin başlatıcı ve itici motor gücü olarak müzakere sürecine her türlü katkıyı yapacaktır. AB ile başlaması muhtemel müzakereler boyunca kendine düşeni yaparken, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumayı en önemli ödevi sayacaktır…Bu olması gereken ve ideal bir çizgiyi işaret ediyor. Başbuğ, ayrıca tüm hassas konuların sonuç cümlesinde demokratik duruş sergiledi…”Kurtul Altuğ ise 4 Kasım 2004 günlü Gözcü Gazetesi’nde Başbuğ’un konuşmasını yorumlarken Güneri Cıvaoğlu’nun kullandığı ‘postal sesi’ sözcüklerine yer vererek şunları yazmıştı:

“…Orgeneral Başbuğ’un bu görevi büyük içtenlikle, demokratik haklara saygıyla yerine getirmesini kimse yadırgamamalı ve ‘askerin bu konuda sözü olmaz’ diyerek, teslimiyetçi Tanzimat kafasıyla ve mütareke maskaralığıyla ortalara çıkmamalıdır…

Acaba şimdi ‘Ben Türkiyeliyim’ diyerek dizi yazılar yazanlar ne diyecek? Doğrusu pek merak ediyorum. TSK’yı emperyalizmin oyununu bozduğu için kınayacak ve aynı tavırları sürdürecekler mi yoksa TSK’nın bu duyarlı demokratik yaklaşımım ‘Postal sesleri’ olarak mı yorumlayacak ?”Buraya kadar örnekleri verilen köşe yazılarından da anlaşılacağı üzere Orgeneral Başbuğ’un açıklamalarının bazı istisnalar dışında olabildiğince yansız ve özü yansıtır bir biçimde okurlara iletildiği görülmektedir. Ancak kimi köşe yazarlarının Başbuğ’un açıklamalarını kendi duruşları yönünde yorumlayarak TSK üzerinden rövanşist bir yaklaşım sergiledikleri de dikkatlerden kaçmamaktadır.Bu noktada köşe yazılarının, yazarlarının kişisel görüş ve yorumlarım yansıttığı bu bağlamda haberciliğin temel ilkesi olan yansızlığın aranmaması gerektiği haklı ve yadsınmaz bir argüman olarak ileri sürülebilir. Bu haklılığa karşın Başbuğ’un açıklamalarım kaynak göstererek, karşı görüşte olduğu varsayılanları; ‘teslimiyetçi tanzimat kafasıyla ve mütareke maskaralığı’ üe ortaya çıkmamaya davet etmek doğaldır ki karşı bir refleksi tetikleyerek TSK üzerinde gereksiz ve kurumsal kimliğinin yıpranmasına yönelik tartışmaları gündeme taşıyacağı için herhalde olumlu bir yaklaşımı sergilememektedir.

Ortadoğu Gazetesi 4 Kasım 2004 günlü ‘Üniter Devletin tartışmaya açılması’ başlıklı imzasız başyazısına şu cümle ile başlamıştı:

“Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada altı çizilen bir nokta var: Türk Devletinin üniter yapışırım tartışılmasının sonucunun yaratacağı tehdit ve tehlike!

Bu konuda Genelkurmayın haklılığını görmemek gaflet değilse ihanet demektir…

Ne var ki, Türkiye’de gündemi meşgul eden bazı sivil toplum kuruluşları, Prof. ünvanlı gafiller güruhu, gayrı milli basın ve teslimiyetçi siyaset bezirganlarının ısrarla sürdürmeye çalıştıkları gündem maddesi, Türkiye’nin üniter yapışırım değiştirilmesidir…”

Hakkı Devrim 4 Kasım 2004 günlü Radikal Gazetesi’nde ‘Azınlığı bir de TSK tarif etti’ başlığı altında Başbuğ’un azınlık kavramı ile ilgili olarak şu görüşlere yer vermişti;

“Saygın köşekadılarımızın bu açıklamayı (İlker Başbuğ’un açıklaması) değerlendiren yazılarım okudum. Ferahlamış, endişeden kurtulmuş gibiydiler. Söylemekte tereddüt ettiklerim, yetkili bir ağızdan işitmiş olmanın dirliği ve dinginliği vardı ifadelerinde. Mutluydular, denebilir.

Ben değilim!”

Orgeneral Başbuğ’un İlerleme Raporu analizi, doğruları yanlışlarıyla tartışılabilir. Ama bunun için, TSK’yı tartışmalım taraflarından biri veya söz temsili bir siyasi parti olarak algılayabilmek lazım ki, havsalamın alacağı şey değil.

Ya da emir telakki ederek benimsemek. Bu da, takdir edersiniz ki benim işim değil…”Bab-ı âlinin duayenlerinden Hakkı Devrim’in uzun yıllara dayalı deneyimi ve yaşının kendisine yüklediği olgunluk (elbette Türkçeyi kullanmaktaki ustalığı ve üstadlığı) içinde dile getirdiği eleştirisinde dikkat çeken bir husus ‘bazı köşekadılarının söylemekte tereddüt ettiklerini yetkili bir ağızdan duymuş olmanın yarattığı dirlik ve dinginlik’ ifadesi olmalıdır.Nitekim bizim de vurgulamaya çalıştığımız, görüş ve duruşları her ne olursa olsun, söylenenlerin özünün algılanma ve tartışılması yerine söylenenler üzerinden ve arkasına sığınılarak yaratılan tartışmaların gereksizliğinden de öteye bu tutumun TSK’nın tarafsız olduğu konularda bile tarafmış algısına yol açıyor oluşu ve kurumsal kimliği ile son tahlilde ülkeye verdiği zararlardır.

Aynı gün Radikal gazetesinde Tarhan Erdem imzalı yayımlanan bir başka yazıda yer verilen görüşler ise şöyleydi;

“Salı günü, Orgeneral İrfan (yazının orijinalinde de İlker yerine İrfan yazılmıştır) Başbuğ’un ‘Basım Bilgilendirme Toplantısı’nda söylediklerinin özeti dün gazetemizde yayımlandı. Konuşma metninin tamamım okuduğumda, bilgilendirmeyi saym Başbuğ’dan farklı tanımladığımı gördüm. Bu farkı okuyucularıma anlatmak istiyorum…

.Sayın Başbuğ, konuşmasının başında, toplantının çerçevesini açık biçimde belirlemiştir: “Kendi sorumluluk alanımızda bulunan ve TSK’yı doğrudan ügilendiren konulara ilişkin görüşlerimizi, güvenlik boyutu çerçevesinde, sizlerle paylaşmak istiyoruz.”Sayın Başbuğ’un kelimeleriyle TSK, ‘Avrupa Birliği’nin 6 Ekim’de açıkladığı İlerleme, Tavsiye ve Etki raporlan güvenlik boyutunda incelendiğinde, basında yoğun olarak gündeme getirilen ve her kesimde tartışılan azınlık konusunun değerlendirmesini basınla paylaşırsa ne olur? Bakalım neler olur?Önce, konunun kapsadığı alanlardaki uygulama, kavramlar, yasalar, içtihatlar üzerine görüşlerini açıklayanlar TSK ile tartışmaya girmiş olurlar. Ordusuyla tartışmaya kim girmek ister? Mesele ‘Başımız derde girer’ anlayışı değildir, TSK’yı siyasetin dışında tutmaktır. Benim azınlıklar konusunda görüşlerim var, bu görüşlerimin kabul görmesini istiyorum; bunların bir kısmı sayın Başbuğ’un söylediklerinden farklı; susayım mı, konuşayım mı? Sussam kendime, konuşsam TSK’ya karşı olacağım, ikisi de benim için ayıp olmaz mı?

Bir başka husus da, hükümetin durumudur. Konunun dış politika, güvenlik, yargılama, yasama alanlarım ilgilendiren, İmzalanacak anlaşmalar, çıkacak yasalar, alınacak tedbirler (…) var. Bunlar için uzun vadeli hedefler belirlenecek, politikalar araştırılıp uygulamaya konulacak; TSK adına, bunların hepsini kavrayan görüş, politika demeti açıklanmış durumda. Eskilerin deyimim kullanayım, telif-i beyn (uzlaşma) nasıl sağlanacak?Uzatmayayım; sayın Başbuğ’un ‘azınlık konusu’ olarak adlandırdığı konunun önemi, bilgilendirme toplantısı konuşmasının yarısının bu konuya ayrılmasından da bellidir. Kimse, TSK’nın azınlık konusunda görüşü olmasın, diyemez ama bu görüşün basınla paylaşılmasını bir kez daha gözden geçirmelidirler…”

Öyle görülmektedir ki Tarhan Erdem, Orgeneral Başbuğ’un özellikle Avrupa Birliği İlerleme, Tavsiye ve Etki Raporunda yer alan ‘azınlıklar’ konusundaki görüşlerini paylaşmamakta ancak farklı düşünüyor oluşunu öteleyerek anılan farklılıkların TSK’yı bir tartışmanın içine çekeceği ve yazısının satır aralarında hükümetin görev alanına müdahale edildiği uyarısında bulunmaktadır.Erdem’in Başbuğ’dan ayrıldığı temel noktanın, TSK’rnn kendi sorumluluk alanında bulunduğu kabulüne dayalı konulardan kaynaklandığı anlaşılmaktadır.Başbuğ’un algılamasına göre Türkiye’de AB eli ile yem azınlıklar yaratılmasına yönelik söylem ve etkileşimler ulusal güvenliği doğrudan ilgilendiren, bu nedenle de TSK’nın ilgi alanına girerek görüş açıklayabileceği bir konu iken Erdem bu açıklamaları açıkça anmasa da siyasete bir tür müdahale olarak yorumlamaktadır.Demokrasilerde herkesin her konuda görüş birliği içinde yer alması beklenemeyeceğine, çok seslilik ve tartışmaların doğrulara ulaşmada yararlı ve vazgeçilmez bir işlevi bulunduğu dikkate alındığında, Erdem ve Devrim Örneğinde olduğu gibi eleştirilerin düzeyli bir biçimde dile getirilmesi son derece olağan karşılanmalıdır.Ne var ki örneklerinin verilmesine çalışılan görüş ayrılıkları yaşanan sorunun kökenalanını ortadan kaldırmamakta, hangi konuların ulusal güvenliği ilgilendirdiği ve bu konularda TSK’nın görüşlerini açıklayıp açıklamaması tartışmaları, kişiler ve kurumların farklı bakış açılarına dayalı olarak varlığım korumayı sürdürmektedir.

Nitekim Murat Yetkin, Fikret Bila, Güneri Cıvaoğlu, Hasan Pulur gibi yazarlar İlker Başbuğ’un açıklamalarım siyasete müdahale çizgisinde yorumlamazlarken Hakkı Devrim ve Tarhan Erdem’in görüşleri aksi yöndedir.Bu konudaki en açık örnek ise Mehmet Barlas’ın 04 Kasım 2004 günlü Sabah Gazetesi’nde yer alan “Org. Başbuğ, ‘siyasette biz de varız’ mı demek istedi’ yazısıdır.Barlas yazısında: ” Ve önceki gün, Genelkurmay 2’inci Başkanı Org. İlker Başbuğ, nedense ’17 Aralık’a kadar yapılmaması gereken hatayı’ (AB’nin Türkiye’ye müzakereler için tarih vermeyi belirleyeceği gün) yaptı ve ancak Başbakanın veya Dışişleri Bakanının ya da Hükümet Sözcüsünün seslendirebileceği siyasal içerikli üstelik kesin ve sert ifadeli bir Basım Bilgilendirme konuşması ile, Kopenhag Kriterlerini yok saydı…

Bizim altını çizmek istediğimiz durum, Org. Başbuğ’un Türk kamuoyunda da tartışılan ‘Azınlık Raporu’ gibi konulara, ‘Türkiye’nin üniter devlet yapışım tartışmaya açmak TSK tarafından kabul edilemez şeklinde yaklaşıp, Lozan’a göndermeler yapmasına ilişkin…Acaba Org. Başbuğ, Lozan Azınlıklarının neden Türkiye’yi terk ettiklerini ve mesela Varlık Vergisini veya 6-7 Eylül Pogrom’unu da sorgulayabilir mi bulunduğu pozisyonda?Bunu ancak siviller yapabildiğine göre, tartışmayı tümden sivillere bırakmak, herhalde daha doğrudur.Kopenhag Kriterlerinin ve AB’deki anayasal demokrasilerin bu gibi durumlara özgü yapısı belli. Eğer Genelkurmay’ın tartışmak istediği durumlar varsa, bunlar hükümete duyurulur. Askerler, İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da veya Yunanistan’da siyasete müdahale edip açıklamalar yapmazlar, siyasete muhtıra vermezler…Neticede, Türkiye’nin bütünlüğünü korumak, TSK’nin da bağlı bir orgam olduğu TC Hükümetinin temel görevi…”2004 Türkiye’sinde 3 ve 4 Kasım günlü gazeteleri okuyanların birbiri ile bu kadar çelişen yorum ve görüşler karşısında zihinsel bir karmaşa ve kargaşa yaşamamaları acaba ne ölçüde mümkün olsa gerektir?Mehmet Barlas, Başbuğ’un konuşmasında yer alan kimi bölümlerin siyasete müdahale anlamına geldiğini söylerken Radikal Gazetesi’nde Murat Belge (5 Kasım 2004) ‘azınlık’ kavramını tartışmaya açmaktadır.

” Demokratik ilke ‘tartışılmaz’ gibi hükümlerden sakınmayı gerektirir..’Lozan’dan geri adım atmak’ ibaresine de katılmam mümkün değil… Lozan’da adı geçmeyen bir topluluğun azınlık olduğunu kabul etmek, ‘geri adım atmak’ mıdır? Üç değil de beş, sekiz ya da bilmem kaç azınlık grubu varsa neyi kaybediyoruz da ‘geri adım atmış’ oluyoruz? Bu durumda, Lozan’da geçen üç grubu defterden silersek ileri adım mı atacağız? .Ama hiçbirimizin ‘azınlık’ diyen Avrupalı ile aynı dili konuştuğunu sanmıyorum…”

Murat Belge’ nin azınlık tanım ve kavramına ilişkin görüşleri özetle bunlar Lozan’da adı geçmemiş olsa bile bazı toplulukların azınlık olarak kabul ve tanımlanmasında Belge bir sakınca görmüyor. Eskilerin deyimi ile mefhum-u muhalifinden hareketle Lozan’da kabul edilen azınlıkların yok sayılması (defterden silinmesi) nasıl ileri bir adım anlamına gelmeyecekse yeni azınlıklar kabul etmenin de geri bir adım olmayacağını söyleyerek İki benzemezi bir araya getirip mantık oyunu yapıyor.Kişisel bir bakış açısından kaynaklanan bu yorum elbette doğruları ve yanlışları ile tartışılabilir, tartışılmalıdır da Ancak Belge “hiçbirimizin azınlık diyen Avrupalı ile aynı dili konuşmadığımızı” söylerken okurunu yanıltmaktadır,öncelikle tek bir Avrupa ve prototip bir Avrupalı olduğu noktasından yola çıkarak Avrupa’daki her ülke ve bu ülkelerde yaşayan herkesin ‘azınlık’ tanım ve kavramı konusunda eş düşüncelerin paydaşı olduğu gibi bir yanılsama içine giriyor. Avrupalı sözcüğünü çağdaşlık anlamında kullanarak bir metafor yarattığı düşünülse bile ne yazık ki tarihi gerçeklerle günümüzde yaşananları okurundan gizleyerek yanlış bir algı yaratılmasına aracılık ediyor.

Cüneyt Arcayürek ise Cumhuriyet Gazetesi’nde (6 Kasım 2004) Barlas ve Belge ile taban tabana zıt bir yoruma imza atarak şunları yazmıştı:

” 2 Kasım’da Genelkurmay İkinci Başkam Orgeneral İlker Başbuğ, raporu özellikle ve özenle azınlık konusunda eleştirirken TSK’nın bu konudaki görüşünü yadsınamaz bir gerçekçilikle ortaya koydu ve dedi ki:

‘Türkiye’nin üniter devlet yapışım tartışmaya açmak, TSK tarafından tasvip edilemez.’

Orgeneralin içimizi ısıtan irdelemelerine yazılı basında, hele haber TV’lerinin tartışma programlarında yer ve destek verildiğine tanık olmadık…”

Başbuğ’un konuşmasının demokrasiye saygılı olduğu, sert çizgiler içermediği hele bir tehdidi içermediği yönündeki yorumlara aynı günlerde eşlik eden siyasete müdahale edildiği, yetki dışına çıkıldığı, hükümetin görevine karışıldığı, askerin masaya yumruğunu vurduğu, son sözü söylediği, İçimizi ısıttığı yönündeki görüş ve haberleri okuyanlar, bir zihinsel savrulma içine girerek “gerçek doğrulara” ulaşma yerine iletiler üzerinden kendi doğrularım yaratma çabasında olanların çekim alanına girerek bir yanılsama ile “enjekte doğruları” kabul çizgisine ulaşmazlar mı? Bu noktada Genelkurmayın Basım Bilgilendirme Toplantısında ‘azınlıklar’ konusunu niçin bu kadar ağırlıklı olarak gündeme getirdiğim ya da niçin gündeme getirme gereksinimi duyduğunu Sedat Ergin’in Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan (7 Kasım 2004) ‘Hükümetin Tuhaf Sessizliği’ başlıklı yazısından anlamaya çalışalım:

“…İlerleme Raporu, (Avrupa Birliği) Türkiye’deki azınlıkların durumuna Ankara’ nin resmi görüşüyle uyuşmayan bir bakış ortaya koyuyor.

Bu, Lozan Antlaşmasındaki azınlık kategorilerim yetersiz bulan, Kürtleri de azınlık olarak gören bir bakış. Komisyon, ayrıca Türkiye’deki Alevileri de doğrudan dinî azınlık kategorisinde gördüğünü açıklıyor.Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerinin temelim oluşturacak olan gözden geçirilmiş Katılım Ortaklığı Belgesi, söz konusu raporu esas alacaktır.Dolayısıyla Komisyon’un azınlık bakışırım Türkiye ile AB arasında başlayacak müzakere sürecinde en önemli başlıklardan birini oluşturacağını tahmin edebiliriz.Türkiye’ nin toplumsal dokusunu yakından ilgilendirdiği için bu bakışın belli bir hassasiyetle karşılanması kaçınılmazdır.Peki, işbaşındaki AKP hükümeti, AB raporunda yer alan azınlık yaklaşımlarını nasıl karşılıyor? Vatandaşlar bu konuda hükümetin ağzından ne öğrendiler? Çok fazla bir şey öğrendikleri herhalde söylenemez.

Geçen bir aylık süre içinde ayaküstü yapılan bazı genel nitelikte değinmeler bir tarafa bırakılırsa, hükümetin bu konuya nasıl baktığına ilişkin kapsamlı bir siyaset açıklamasına rastlamak mümkün değildir.Hükümetin bu konudaki bilinçli suskunluğu nasıl değerlendirilebilir? Bu, raporun içeriğinin zımnen onaylanması anlamında bir suskunluk mudur? Derken, Genelkurmay Başkanlığı, geçen Salı günü raporun hassas başlıklarıyla ilgili görüşlerini kapsamlı bir değerlendirmeyle açıklamış, bu yaklaşımları ulusal bütünlüğü tehlikeye düşürecek nitelikte gördüğünü belirtmiştir. Org. Başbuğ, bir soru üzerine açıkladığı görüşlerin Ankara’nın resmî tutumunu yansıttığım belirterek, hükümetin de bu çizgiye katıldığım ima etmiştir. Ve nihayet Dışişleri Bakam Gül, geçen Salı günü Lizbon’a giderken uçakta gazetecilerin bir sorusu üzerine, ‘Genelkurmay’la zaten sürekli görüşüyoruz. Aramızda bir farklılık yok. Türkiye’nin azınlık anlayışı Lozan’la ortaya çıkan, anayasaya yansıyan anlayıştır.’ demek durumunda kalmıştır. Türk kamuoyunun, hükümetin görüşlerini öğrenebilmesi için illa Genelkurmay’ın açıklama yapması mı gerekecekti?”

Şimdi soralım…

Madem hükümet azınlıklar konusunda “Genelkurmay’la aynı paralelde düşünüyor, aralarında bir farklılık yok ve Türkiye’nin azınlık anlayışı Lozan’la ortaya çıkarak anayasaya yansıyan anlayışın” ta kendisidir, o zaman niçin zamanında bir tepki verilerek bu önermelerin kabul görmesinin olanaklı olmadığı yetkili ağızlarca açıklanmamış, konu sessizlikle geçiştirilerek ulus ve üniter devlet yapışım olumsuz yönde ilgileyen bir talep karşısında refleks gösterilmemiş ve TSK açıklama yapma noktasına itilmiştir?Burada eleştirilmesi gerekenler durumdan vazife çıkardıkları savunanlar mıdır yoksa durumdan vazife çıkarılmasını gerektirecek şartları yaratarak bu vazifenin çıkarılmasına neden olanlar mıdır?

Bu noktada acaba; ” Sadece AB’ye dönük ‘sıfır hata’ değil, AB’den tarih alırken, Türkiye’nin temel değerlerini korumak için de ‘sıfır hata’ gerekir” diyen Güneri Civaoğlu ile; “Madem Hükümet azınlıklar konusunda Genelkurmayla aynı paralelde düşünüyor..o zaman niçin zamanında bir tepki verilerek bu önermelerin kabul görmesinin olanaklı olmadığı yetkililerce açıklanmamış, konu sessizlikle geçiştirilerek ulus ve üniter devlet yapışım olumsuz etkileyen bir talep karşısında refleks gösterilmemiş ve TSK açıklama yapma noktasına itilmiştir?” sorusunu yönelten Sedat Ergin mi haklıdır yoksa; “Bir başka husus da, hükümetin durumudur. Konunun dış politika, güvenlik, yargılama, yasama alanlarım ilgilendiren, imzalanacak anlaşmalar, çıkacak yasalar, alınacak tedbirler var… TSK adına, bunların hepsini kavrayan görüş, politika demeti açıklanmış durumda. Uzlaşma nasıl sağlanacak…” sorusunun sahibi Tarhan Erdem ya da; “Org. Başbuğ, siyasette biz de mi varız demek istedi ve Kopenhag Kriterlerini yok saydı” diyen Mehmet Barlas mı?

Bir görev, zamanında ve yerinde ifa edilmediğinde gerek TSK gerek hükümeti yıpratan ve zor durumda bırakan tartışmaların başlayarak kamuoyunun gündemine oturması; örneğin kimileri, “Org. İlker Başbuğ ‘azınlık’ tuzağı kurarak ülkeyi bölmek isteyenlere ‘hak ettiği cevabı’ verdi” derken (Gözlem Gazetesi, Öcal Uluç) bir başkasının (Sabah Gazetesi, Mehmet Barlas) ‘Genelkurmay sözcüleri, siyasi tartışmaların içinde biz de varız.” tarzında yorum yapmış olması Türkiye’nin ulusal çıkarlarının korunmasında sergilenmesi gereken özen, duyarlılık, birliktelik ve dayanışmaya acaba hangi olumlu katkıyı yapmıştır ve yapmayı sürdürmektedir?

İMRALI-KANDİL HATTI

Orgeneral Başbuğ’un Basım Bilgilendirme Toplantısında kendisine yöneltilen bir soruya verdiği yanıt azınlık tartışmalarının gölgesinde kaldığı için yazılı ve görsel medyaya yansımamıştır. Oysa Başbuğ’un günümüzde ağırlaşarak varlığını sürdüren çok önemli bir soruna ilişkin saptama ve açıklamalarının üzerinde durularak gerekli önlemler zamanında etkinlikle alınabilmiş ve yaptırımlar uygulanabilmiş olsaydı belki de bugün yaşananların en azından bir bölümü gündemde yer almayacaktı.Günümüzde yaşananların ya da hak etmemesine karşın Türkiye’ye yaşatılanların daha iyi algılanması için anılan soru ve yanıtın önemli bölümlerine yer verelim.

Soru – (İsmail Küçükkaya- SKY Türk Ankara Temsilcisi):

Efendim bölücü terör örgütü PKK’nın siyasallaşma gayretleri, bir taraftan terör eylemleri açıklanıyor. Birkaç gün önce 29 Ekim Resepsiyonunda Org. Yaşar Büyükanıt bir açıklama yaptı. Dünyanın herhangi bir ülkesinde bir terör örgütü liderinin örgütünü cezaevinden bu kadar yönettiği görülmüş değildir, dedi ve özellikle avukatları ile ilişkisi konusunda bazı yakınmaları oldu. Sormak istediğim, bu arada geçen süre içerisinde herhangi bir bilgi geldi mi, örneğin Adalet Bakanlığından ya da sizin bu konuda beklediğiniz somut bir düzenleme var mı? Teşekkürler.

Yanıt (Org. İlker Başbuğ): Teşekkür ederim sorunuz için. Sayın Kara Kuvvetleri Komutanımızın o resepsiyonda söylemiş olduğu husus yüzde yüz doğru. Gerçekten bir terör örgütü liderinin örgütü bu şekilde yönlendirmesinin ikinci bir örneğim bulmak zor. Bu doğru. Şimdi, madem sordunuz, konuya biraz daha geniş perspektiften bakalım.

Terörist başının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine iki tane dilekçesi veya iki tane başvurusu var. Bunlardan bir tanesi 1999 yılında yapılan bir başvuru. Bu başvuru halen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi ki bizim Yargıtay’ın karşıtı oluyor, temyiz olaylarnaa bakıyor bu başvuru şu anda görüşülmekte.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi olaya yanılmıyorsam Haziran ayı içinde baktı ve kararını da Eylül aynıda açıklaması gerekiyordu. Normal süreler bunu gerektiriyordu. Ama nedense bu konuda AİHM Büyük Dairesi henüz kararım açıklamadı. İkincisi, terörist başı 2003 yılında da yine avukatları vasıtasıyla AİHM’ne ikinci bir başvuru yaptı. Şimdi olaya hukukî açıdan bakarsak; AİHM’ne yapılan iki tane başvuru var ve korkarız ki bu başvuruların sonu gelmeyecek. Gerçekte Ceza İnfaz Kurumları ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğünün bir genelgesi var. 2001 yılında yayınlan bir genelge. O genelgeye göre; eğer bir kişi, hükümlünün AİHM’ne başvurması halinde  şu anda terörist başı hükümlü durumda, hükümlülere de tutuklular gibi işlem yapılarak avukatları ile görüştürülebilir, görüşmesi lazım. Neden? AİHM’ne müracaatı var. Dolayısı ile bir yargı sürecinin içindeyiz. Kendisinin statüsü ne? Hükümlü değil mi? Evet, ama o zaman diyor ki bu genelgeye göre; tutuklu gibi bunlara işlem yapacaksınız. AİHM’nin sözleşmesini kabul etmişsiniz. Diğer sözleşmeleri kabul etmişsiniz.Evet, görüşülecek ama bu görüşmelerin sadece savunma hakkı çerçevesinde kalması lazım…Şu an gerçek ne? Şu anda gerçek böyle değil. Avukatları ile görüşüyor. Avukatları çıktıktan sonra, interneti ve basım kullanıyor ve terörist başının örgüte yönelik direktiflerini ve görüşlerim örgüte aktarıyor.Olay bir suçtur. Bir suç var olayda. Nedir suç, kim işliyor? Suçu özellikle avukatları işliyor. Peki, ne yapıldı? Genelkurmay Başkanlığının da bu konuda Adalet Bakanlığı ile yıllardır devam eden yazışmaları var. Adalet Bakanlığı da bu konulara ilişkin soruşturma açılması için gerekli talimatları vermiş durumda. Burada herhangi bir eksikliğimiz yo.şimdi önemli olan nokta şu; bu avukatlar ki avukatların listesi bugün iki sayfa, üç sayfa eğer bu statü ile gidecek olursak altı yedi sayfaya çıkacak. Bir avukat gidiyor ertesi gün diğeri giriyor. Şimdi bu çeşit avukatlar hakkında yardım ve yataklık konusunda açılmış 19 soruşturma var. Bir de avukatlık görevinin kötüye kullanılması söz konusu. Burada genel bir suç işleniyor.. .Bir terör örgütüne yardımcı kuryelik hizmeti yapılıyor. Ayrıca avukatlık yasası mıdır, onu da ihlal ediyorsunuz ve avukatlık görevini kötüye kullanıyorsunuz. 21 adet soruşturma da bu konuya ilişkin var. Toplam 40 adet soruşturma. Peki, nedir durum? Tabi ki bu arada bir noktanın altını çizmemizde yarar var. Her Türk vatandaşı gibi, her kurum gibi Türk Silahlı Kuvvetlerinin de yargının bağımsızlığına saygısı sonsuz. Bunda kimsenin en ufak bir tereddüdü olmaması lazım. Ancak şimdi yargıya intikal etmiş, biraz evvel adedim verdiğim soruşturmalar var ve bir de barolara intikal etmiş avukatlık görevinin kötüye kullanılması olayı var… Bunu üzülerek söylemek durumundayım: Peki ne oldu bugüne kadar, hiçbir soruşturma henüz sonuçlanmadı… Yargı bağımsızlığına saygımız sonsuz ama en azından hepimiz birer Türk vatandaşı olarak bu soruşturmaların bir an önce sonuçlanmasını beklemekteyiz.

Bu vesile ile bir noktayı daha açıklığa kavuşturmak isterim. Çünkü burada da yanlış bilgiler var. İmralı adasındaki İmralı Kapalı Cezaevinin iç emniyetinden Adalet Bakanlığı sorumludur. İç emniyeti ile ilgili olarak Jandarma Genel komutanlığının herhangi bir sorumluluğu yoktur… Jandarma Genel Komutanlığı İmralı Cezaevinin dış emniyetinden sorumludur. Bu ne demektir? İmralı’daki kapalı cezaevinin hem iç emniyeti¬nin sorumluluğu hem de yönetimi Adalet Bakanlığındadır…”

İlker Başbuğ’un, kamuoyundaki yaygın ve yanlış algının aksine İmralı Kapalı Cezaevinin güvenliği ve yönetim sorumluluğu ile ilgili sözleri bunlar. Ama daha da önemlisi örgüt liderinin avukatları aracılığı ile örgütüyle haberleşmesi, direktifler vermesi ve bu konuda yasaların açıkça çiğnenmesine üstelik birer hukuk insanı olan avukatların aracılık ediyor olmasına karşın sorunun aradan geçen beş yıl boyunca bırakın Önlenmesini, “açılıma” yol haritası hazırlama ve kapatılan DTP’nin milletvekillerine ayrı bir siyasi parti çatısı altında TBMM’deki varlıklarım sürdürme talimatı verme noktasına kadar ulaşabilmiş olmasındaki vahamet…

Bir devlet, varlık ve bütünlüğüne kasteden silahlı bir terör örgütü liderinin cezaevinde hükümlü statüsünde iken Türkiye’nin çağdaşlaşma yolunda imzaladığı sözleşmeleri is-tismar ederek, avukatlarını savunma görevleri dışında birer kurye olarak kullanmasını nasıl olur da engelleyemez, gerekli yaptırımları niçin yaşama geçiremez sorusunun günümüzde bile açıklayıcı ve inandırıcı bir yamt bulamıyor oluşu hukuk devleti kavramı adına hüzün verici bir öykü olmalıdır.Terör örgütü liderinin avukatları aracılığı ile örgütüne verdiği talimatların yeni can kayıplarına neden olabildiği ve olabileceği olasılığı göz ardı edilerek, İmralı-Kandil hattında üstelik hukuk insanları aracılığı ile kurulan iletişim hattının, Orgeneral Başbuğ tarafından ‘Genelkurmay Başkanlığı ile Adalet Bakanlığı arasında yıllardır devam eden yazışmalar’ gibi bir yakınma temelinde dile getirilmesi, Adalet Bakanlığının bu konuda gerekli soruşturmaları başlatmış olduğunun altının çizilmiş olmasına karşın halen sonuçlandırılmayarak kesilmemiş oluşunu hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti adına açıklayabilmek herhalde mümkün olmasa gerektir.

Orgeneral Başbuğ’un Basını Bilgilendirme Toplantısında konuşmasının son bölümünde değindiği ancak yine basına yansımayan bir önemli, sanki Türkiye’de günümüzde yaşananların yıllar öncesinden başlayarak kurgulandığım çağrıştıran bir ayrı daha yakınması vardı.

O yakınma ya da saptamayı Başbuğ şu sözlerle dile getirmişti:

“Dikkatinize sunmak istediğimiz diğer bir konu ise hazırlık soruşturması devam eden bir konu hakkında 9 Ekim 2004 tarihinde medyada yer alan haberlerle ilgilidir. Bildiğiniz gibi hazırlık soruşturmaları gizlidir. Buna rağmen bazı gazeteler yorum yoluyla yaptığı haberlerle bazı mensuplarımızı isim vererek suçlamış ve bu yolla kurum da yıpratılmaya çalışılmıştır… Medya bu tür haberlerde tüm kurumlar için özen göstermeli, kişilerin onur ve itibarım zedeleyecek davranışlardan kaçınmalıdır…”2004 yılında tekil bir örnekten yola çıkılarak değinilen bu hususla ilgili olarak aradan çok değil birkaç yıl geçtikten sonra hazırlık soruşturmalarının gizlilikten aleniyete dönüştürüleceğini, özel yaşamı ilgilendiren bilgi ve belgelerle ses kayıtlarının havada uçuşmaya başlayacağını, tüm Türkiye’nin bir “dinlenme” hastalığının pençesine düşerek paranoyak semptomlar sergileyeceğini öngörü üretme konusundaki tüm kurmay yeteneklerine karşın Orgeneral Başbuğ herhalde hayal dahi etmemiş olmalıydı…Bu arada Orgeneral Başbuğ’un 2 Kasım 2004 tarihinde düzenlediği Basım Bilgilendirme Toplantısı ile ilgili olarak medyada 3-8 Kasım tarihleri arasında 51’i köşe yazısı/yorum olmak üzere 102 haberin yer aldığım, 19 Televizyonda toplantı ile ilgili yorumların ekrana getirilmiş olduğunu da anımsatalım.

Bu noktada azınlıklarla ilgili yaşanan tartışmalarla İlker Başbuğ’un açıklamalarını; olumlu ve olumsuz, tarafsız ya da saptırıcı yorumların yönlendiriciliğinden soyutlayarak algılayabilmek için Lozan Antlaşması’nın azınlıklarla ilgili bölümünün anımsanmasında yarar görülmektedir.

LOZAN

LOZAN ANTLAŞMASI

(Kesim III- Azınlıkların Korunması)

Madde 37:

Türkiye, 38’inci maddeden 44’üncü maddeye kadar olan Maddelerin kapsadığı hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasını ve hiçbir kanunun, hiçbir yönetmeliğin (tüzüğün) ve hiçbir resmi işlemin bu hükümlere aykırı ya da bunlarla çelişir olmamasını ve hiçbir kanun, hiçbir yönetmelik (tüzük) ve hiçbir resmi işlemin söz konusu hükümlerden üstün sayılmamasını yükümlenir.

Madde 38:

Türk Hükümeti, Türkiye’de oturan herkesin, doğum, bir ulusal topluluktan olma (milliyet), dil, soy ya da din ayırımı yapmaksızın, hayatlarını ve özgürlüklerini korumayı tam ve eksiksiz olarak sağlamayı yükümlenir.Türkiye’de oturan herkes, her inancın, dinin ya da mezhebin, kamu düzeni ve ahlak kurallarıyla çatışmayan gereklerini, ister açıkta isterse özel olarak, serbestçe yerine getirme hakkına sahip olacaktır.Müslüman olmayan azınlıklar, bütün Türk uyruklarına uygulanan ve Türk Hükümetince, ulusal savunma amacıyla ya da kamu düzeninin korunması için, ülkenin tümü ya da bir parçası üzerinde alınacak tedbirler saklı kalmak şartıyla, dolaşım ve göç etme özgürlüklerinden tam olarak yararlanacaklardır.

Madde 39:

Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, Müslümanların yararlandıkları aynı yurttaşlık (medeni) haklarıyla siyasal haklardan yararlanacaklardır.Türkiye’de oturan herkes, din ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşit olacaktır.Din, inanç ya da mezhep ayrılığı, hiçbir Türk uyruğunun, yurttaşlık haklarıyla (medeni haklarla) siyasal haklardan yararlanmasına, özellikle kamu hizmet ve görevlerine kabul edilmesine, yükseltilme, onurlanma ya da çeşitli mesleklerde ve iş kollarında çalışma bakımından bir engel sayılmayacaktır.Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerek ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır.Devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır.

Madde 40:

Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakımından hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla aynı işlemlerden ve aynı güvencelerden yararlanacaklardır. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe icra etmek konularında eşit hakka sahip olacaklardır.

Madde 41:

Genel (kamusal) eğitim konusunda, Türk Hükümeti, Müslüman olmayan uyrukların önemli bir oranda oturmakta oldukları il ve ilçelerde, bu Türk uyruklarının çocuklarına ilkokullarda ana dilleriyle öğretimde bulunulmasmı sağlamak bakımından, uygun düşen kolaylıkları gösterecektir.Bu hüküm, Türk Hükümetinin, söz konusu okullarda Türk dilinin öğrenimim zorunlu kılmasına engel olmayacaktır.Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyruklarının önemli bir oranda bulundukları il ve ilçelerde, söz konusu azınlıklar, devlet bütçesi, belediye bütçesi ya da öteki bütçelerce, eğtim, din ve hayır işlerine genel gelirlerden sağlanabilecek paralardan yararlanmaya ve pay ayrılmasına hak gözetirliğe uygun ölçüler içinde katılacaklardır.

Bu paralar, ilgili kurumların yetkili temsilcilerine teslim edilecektir.

Madde 42:

Türk Hükümeti, Müslüman olmayan azınlıkların aile durumlarıyla (statüleriyle, aile hukukuyla) kişisel durumları (statüleri, kişi halleri) konusunda, bu sorunların, söz konusu azınlıkların gelenek ve görenekleri uyarınca çözümlenmesine elverecek bütün önlemleri almayı kabul eder.Bu önlemler, Türk Hükümetiyle ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden kurulu özel Komisyonlarca düzenlenecektir. Anlaşmazlık çıkarsa, Türkiye Hükümetiyle Milletler Cemiyeti Meclisi, Avrupalı hukukçular arasından birlikte seçecekleri bir üst hakem atayacaklardır.Türk Hükümeti, söz konusu azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve öteki din kurumlarına tam bir koruma sağlamayı yükümlenir. Bu azınlıkların Türkiye’deki vakıflarına, din ve hayır işleri kurumlarına her türlü kolaylıklar ve izinler sağlanacak ve Türk Hükümeti, yeniden din ve hayır kurumları kurulması için, bu nitelikteki öteki özel kurumlara sağlanmış gerekli kolaylıklardan hiç birisini esirgemeyecektir.

Madde 43:

Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, inançlarına ya da dinsel ayinlerine aykırı herhangi bir davranışta bulunmağa zorlanamayacakları gibi, hafta tatili günlerinde mahkemelerde hazır bulunmaları ya da kanunun öngördüğü herhangi bir işlemi yerine getirmemeleri yüzünden haklarım yitirmeyeceklerdir.Bununla birlikte bu hüküm, söz konusu Türk uyruklarım, kamu düzeninin korunması için, öteki Türk uyruklarına yükletilen yükümler dışında tutar anlamına gelmeyecektir.

Madde 44:

Türkiye, bu kesimin bundan önceki maddelerindeki hükümlerin, Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklarıyla ilgili olduğu ölçüde, uluslararası nitelikte yükümler meydana getir¬melerim ve Milletler Cemiyetinin güvencesi altına konulmasını kabul eder. Bu hükümler, Milletler Cemiyeti Meclisinin çoğunluğunca uygun bulunmadıkça, değiştirilemeyecektir, ingiliz İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japon Hükümetleri, Milletler Cemiyeti Meclisinin çoğunluğunca razı olunacak herhangi bir değişikliği reddetmemeyi, işbu Antlaşma uyarınca kabul ederler.Türkiye, Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her birinin, bu yükümlerden herhangi birine aykırı herhangi bir davranışı ya da böyle bir davranışta bulunma tehlikesini Meclise sunmaya yetkili olacağım ve Meclisin, duruma göre, uygun ve etkili sayacağı yolda davranabileceğini ve gerekli göreceği yönergeleri verebileceğim kabul eder.Türkiye, bundan başka, bu maddelere ilişkin olarak, hukuk bakımından ya da uygulamada, Türk Hükümetiyle imzacı öteki devletlerden herhangi biri ya da Milletler Cemiyeti Meclisine üye herhangi bir başka devlet arasında görüş ayrılığı çıkarsa, bu anlaşmazlığın, Milletler Cemiyeti Misakının 14’üncü maddesi uyarınca uluslararası nitelikte sayılmasını kabul eder. Türk Hükümeti, böyle bir anlaşmazlığın, öteki taraf isterse, Milletlerarası Daimi Adalet Divanına götürülmesini kabul eder. Divanın karan kesin ve Milletler Cemiyeti Misakının 13’üncü maddesi uyarınca verilmiş bir karar gücünde ve değerinde olacaktır.

Madde 45:

Bu kesimdeki hükümlerle, Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanınmış olan haklar, Yunanistan’ca da, kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır.

Lozan Antlaşması’nın azınlıklarla ilgili bölümünde yer alan ve günümüz Türkçesi ile tamamı verilen maddelerine bakıldığında Türkiye’de azınlık tanımının hiçbir tereddüde yer vermeyecek şekilde yalnızca “gayrı Müslim” Türk yurttaşlarını kapsadığı, bu konunun yeni yorum, yaklaşım ve bir değişiklik yapılmadığı takdirde yasal açıdan yeni uygulama ve açılımlara kapalı olduğu tarüşılmaz bir gerçeklik olmalıdır.Bu noktada İlker Başbuğ’un, basım bilgilendirme toplantısında; “Lozan Antlaşmasının azınlıklarla ilgili maddelerini okuyarak yalnızca bu maddelere göre yorum yapmanın yeterli olmadığı, bu konuda zabıtların da mutlaka dikkate alınması gerektiği” anımsatmasından yola çıkarak Lozan’da azınlıklarla ilgili tartışmalara ilişkin zabıtlardan bazı bölümlere de yer verelim. Çünkü kuruluşuna kaynaklık eden Antlaşma müzakerelerinde Türkiye’nin azınlıklar konusunu nasıl algıladığı ve tanımladığı; Türk heyetinin onayladığı ya da karşı çıkarak reddettiği taleplere ilişkin tartışmaların ayrıntılarında yatmaktadır.

Bu bağlamda Lozan Antlaşmasının azınlıklarla ilgili müzakere zabıtlarını (15 Aralık 1922 – 11 Ocak 1923) büyük bir dikkatle ve tekrar tekrar okumak sorumlu ve bilinçli her Türk yurttaşının kaçınılmaz görevi olmalıdır. Çünkü savaş meydanından zaferle çıkmış ye emperyalizme küresel anlamda ilk yenilgisini tattırmış olan Türkiye’nin, süngüsü ile ve kan pahasına elde ettiklerinin müzakere masasında hangi ölçülere varan dayatmalar ve oyunlarla etkisizleştirilmek istenildiği; yaşanan günü arılamak, algılamak ve kazanımların değerini kavramak adına izdüşümleri günümüze uzanan bir ibret vesikası kimliğindeki Lozan zabıtlarında yatmaktadır.

“Tarihini bilmeyenlerin yaşadıkları günü algılayamayarak geleceklerine sahip çıkamayacakları” deyişini olanca canlılığı ile yansıttığı için Müzakere zabıtları dikkatle okunduğunda, günümüzde yaşananların çok önemli bir bölümünün tarihsel bir hesaplaşmanın izdüşümleri olduğu çıplak ve yadsınması olanaksız bir gerçeklik olarak tozlu sayfalardan kurtulup yemden ete ve kemiğe bürünmekte, Türk Heyetinin tüm baskılara karşın 1922 yılında Lozan’da elinin tersi ile ittiği hatta zaman zaman masayı terk ettiği taleplerin güncellenip maskelenerek yemden karşımıza getirildiği duyumsanmaktadır.

Bu nedenle Başbuğ’un seslendirdiği gibi Lozan Antlaşması’nın azınlıklar ve haklarını düzenleyen maddelerinden çok, o maddelerle Türkiye’nin elde ettiği kazanımlara hangi kolektif zihinsel örgütlenmenin karşı çıkması ve dayatmalarına rağmen ulaşıldığının bilinmesi, günümüzde Türkiye’nin önüne getirilen taleplerin izdüşümleri ve köken alanlarının doğru algılanması açısından büyük önem taşımaktadır. Lozan zabıtları okunduğunda görülecektir ki İsviçre’de 1922 yılında kurulan masada Türkiye’nin karşısında oturanlar, Osmanlı İmparatorluğu’ nun parçalanmasını başlatan süreçteki emellerinden, aldıkları yenilgiye karşın yine de vazgeçmemişlerdir.

O dönemde vazgeçmemiş olmak bir yana, Osmanlı’nın mirası üzerinde sürdürülen kavga bir anlamda günümüzde de sonlanmamış, Lozan’da 1922 yılında Ouchy Şatosu’nda masaya getirilen ancak kabul görmeyen talepler; bu defa ‘demokrasi, özgürlük, çağdaşlık, insan hakları’ gibi herkese hoş gelen sözcüklerin çekim alanına kapılarak arka planının irdelenme gereksinimi duyulmayan soslarla süslenip ısıtılarak Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne yeniden servis edilmeye başlanmıştır.

Bu noktada Lozan’da Azınlıklar Alt Komisyonu’nun görüşmelerine ilişkin zabıtlardan kısa bir seçkiyi, “nelerin nasıl” elde edildiğim özümseme, elde edilen kazanımların maliyet ve de¬ğerini bilme bağlamında okurlarla paylaşalım.

LOZAN ZABITLARI

AZINLIKLAR ALT KOMİSYONU,

14 ARALIK 1922 PERŞEMBE OTURUMU,

2 SAYILI TUTANAK:

M.MONTAGNA (İtalya):

Alt Komisyonun, çalışmaları sırasında, Türk Temsil Heyetinin belirttiği haklı isteği göz önünde tutacağı, Türkiye’nin egemenliğine ve bağımsızlığına hiçbir halel gelmemesine dikkat ve özen göstereceği konusunda, sözü geçen Temsilci Heyetine güvence verdi. Bu sorun üzerinde daha önce girişilmiş görüşmeler sırasında, yapılacak anlaşmanın, azınlıkların korunmasına ilişkin olarak, daha önce yapılmış Antlaşmalarda belirtilen ilkelere dayanacağı belirtilmişti. Türkiye’nin iç (ulusal) kanunlarında, yönetmeliklerinde ve kararnamelerinde bulunan ilkeleri tamamlayacak olan bu gibi ilkelerin, bu Devletin egemenliğini ve bağımsızlığım kısıtlaması mümkün değildir.

(Bu olumlu ve sözüm ona hak gözetir söylemlere ilerideki oturumlarda tartışmaların nerelere varacağım göstermesi bağlamında özellikle yer verilmiştir.)

M. MONTAGNA (İtalya): Çalışma planının ikinci noktasına gelince, M. MONTAGNA, Türk Temsilci Heyetinin söylediklerinin tersine, yeni tekliflerin söz konusu olmadığım belirtti. Birinci Komisyondaki genel görüşmeler sırasmda, azınlıkların korunmasına ilişkin Avrupa Antlaşmalarında kabul edilen ilkelerin, anlaşmalara temel olarak alınacağı daha önceden bildirilmişti.

RIZA NUR BEY (Türkiye):

Türkiye’de din azınlıkları bulunduğunu, fakat soy (ırk) azınlıklarının bulunmadığım söyledi. Böyle olunca Türk Temsilci Heyeti, soy ya da dil azınlıklarının korunması ilkesini kabul etmemektedir.(2004 yılında AB İlerleme ve Etki raporunda Türkiye’de etnik [soy] ve dini azınlıklar bulunduğu kabulü ve talebinin 1922 yılında Lozan’da masaya getirilmiş olduğu ve reddedildiği bu vesile ile anımsanmalıdır.)

M.MONTAGNA (İtalya): Soy azınlıklarının bulunduğunun bir gerçek olduğunu söyledi.

RIZA NUR BEY, ‘soy azınlıkları’ (minorites de race) terimine ilişkin çekincesinden (ihtirazi kaydından) vazgeçmedi.

M: VENİSİLOS (Yunanistan):

“Ulusal topluluktan olma (nationalite), dil ve din terimlerinden vazgeçilmemek şartıyla, soy (race) teriminin metinden çıkartılmasını kabul etmekte olduğunu bildirdi. Siyasal açıdan, önemli olan soy değil, fakat ulusal topluluktan olmadır. Eğer bir soy, özel haklara malik olmak isterse, bu, onun yalınz soy değil, aynı zamanda bir ulusal topluluk olduğu anlamına da gelir. Ne zaman ki bir soy kendisini öteki soylardan ayıran bir ulusal duygu taşımaz, o zaman o soyu göz önünde tutmak da uygun düşmez. Tam tersine, bir soyun belirli ve ayrı bir ulusal bilinci varsa, o soy, artık, bir ulusal topluluk demektir, ‘ulusal topluluk’ (nationalite) terimi, Alt komisyon çalışma planının ikinci noktasında gösterilmiştir; bunu eklemek gerekir; çünkü bu terim, barış Antlaşmalarında vardır.

RIZA NUR BEY çekincesinden vazgeçmedi.

M. RYAN (İngiliz İmparatorluğu):

Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı Hükümetinin izlediği politika yüzünden, azınlıklardan pek çok kimsenin din değiştirmek zorunda kaldıkları, bunlar arasında bir çoklarının ana babalarından yoksun bırakıldıkları ve bu unsurların dağılması sonucu olarak desteksiz ve ailelerinden ayrı düşmüş pek çok kadın ve çocuğun Müslümanlığı kabul ederek, Türk kurumları ve aileleri yanma girme zorunda kaldıkları, Silah bırakışmadan (mütakereden) sonra bütün dünyaca, üstelik Osmanlı Hükümetinin kendisi de, böyle bir durumdan doğabilecek tehlikeyi anlamıştır. Öte yandan, Müttefikler de bu durumdan kaygılanmışlar ve buna bir çare aramak için, barış yapılmasını beklemeyi zorunlu görmemişlerdir. M.RYAN, Türk Temsilci Heyetini, bu sorunu iyice incelemeğe, yalnız kişilerin geri verilmesi için değil, belki de mallarından yolsuz yöntemsiz yoksun bırakılmış olanlara bu mallarını geri vermek için de, bütün yapılmış olanların geçerliliğini tanımaya çağırmaktadır…

RIZA NUR BEY, bu gibi ilkelerin kendisi için tümüyle yeni olduklarım, bu sorundan hiç söz edilmemiş olduğunu söyledi.

M.MONTAGNA, tartışılmakta olan paragrafta belirtilen ilkenin tümüyle yem olduğu iddiasına karşı çıktı. Söz konusu olan, azınlıkların korunması sorunuyla bağlantılı olaylardır ve bunların çözümlenmesi gerekmektedir.(Yukarıda verilen bölümün nasıl bir tuzak içerdiği ve bu önerinin kabul edilmiş olması halinde konunun nerelere varabileceği ancak müzakerelerin ilerleyen bölümlerinde ortaya çıkacaktır.)

M. MONTAGNA (İtalya): Görüşmelere açıklık getirmek üzere, Müttefiklerin somut bir tasarı hazırladıklarım, bu tasarının somadan Alt komisyonca incelenebileceğim söyledi. Öte yandan M.MONTAGNA, Altkomisyonun, Ermeniler için bir Ulusal Yurt yaratmak sorununu da ele alması gerektiği kanısındadır.

RIZA NUR BEY, Türk Temsilci Heyetinin böyle bir sorunu görüşmeyi reddettiğim bildirdi.

M.MONTAGNA, böyle bir karşılıkla yetinmenin mümkün olmadığım söyledi. Bu sorun üzerinde bir görüşme gerekmektedir ve Türk Temsilci Heyetinin, Müttefiklerin teklifim ne gibi nedenlerle kabul edilmez saydığım açıklaması, bu Heyet için, bir ödev olacaktır. Sir HORACE RUMBOLD, (İngiliz İmparatorluğu) M. MONTAGNA’nın sözlerine katıldı. M.MONTAGNA, Türk Temsilci Heyetinden, bu konuya ilişkin tutumunda direnmemesini rica etti. Gerçekten, Ermeni sorunu bütün dünyayı ilgilendirmektedir; üstelik bu sorunun çözüme bağlanması Türkiye’nin yararınadır. M.LAROCHE (Fransa), M.MONTAGNA’nın görüşlerim desteklemekte olduğunu söyledi. Türk Hükümeti, belki de, tezinin doğruluğuna Müttefikleri inandıracak kanıtlar ileri sürecektir; fakat alınmış karar ne olursa olsun, bu kararın gerekçesi, ciddi kanıtlarla gösterilmelidir…M.MONTAGNA, Müttefik Devletlerin, Türkiye’nin bağımsızlığına ve egemenliğine hiç de halel vermek niyetinde olmadıklarım bir kez daha hatırlatmayı gerekli gördü. Müttefik Devletler, yalmz bu sorunun, bir adalet ve hak gözetirlik zihniyetiyle incelenmesini istemektedir; bu istek de, Türkiye’nin yararınadır.(Azınlıklarla ilgili daha birinci oturumda Ermenilerle ilgili bir talebin; Ermenilere Ulusal bir Yurt Yaratılması, (yolsuz- yöntemsiz) mallarından yoksun bırakılmış kişilere (Ermeni sözcüğü anılmaksızın) mallarının iade e

dilmesi ve kimi Hıristiyan ailelerin Müslümanlaştırıldığnıın (yapılmış olanların Gerçekliğini tanımaya çağırmak) kabul edilmesinin gündeme getirilmiş olması aslında günümüzde yaşananların tarihsel arka planının açık bir göstergesi kimliğinde sayılmalıdır.)

18 ARALIK 1922, PAZARTESİ OTURUMU,

3 SAYILI TUTANAK

RIZA NUR BEY (Türkiye):

“Bize yapılan tekliflere ilişkin olarak, görüşümüzü aşağıdaki gibi belirtmekle onur duymaktayım.Tarih, Türkiye’de azınlıklar sorununa, her zaman, Müslüman olmayanların konu olduğunu göstermektedir; bu yüzden, biz de Misak-ı Milli’mizde bu kelimeyi bu anlamda anladık ve Alt Komisyona sunmakla onur duyduğumuz tasarı da da bu anlamda anlamaktayız.

Bu karşı tasarıyı sunmadan önce, şunları belirtmek istemekteyim:

1 – Son olarak yapılmış Antlaşmaların özü ve sözü bakımından, azınlıkların hakları yalnız Türk uyrukları için söz konusu olmaktadır.

2          – Bütün Türk uyrukları, Türkiye yurttaşıdırlar; yurttaşlık haklan bakımından olduğu kadar siyasal haklar bakımından aynı haklardan yararlanırlar; fakat aynı zamanda, aynı yükümler altında da bulunmaktadırlar. Kaldı ki, şimdiki Türk Hükümetinin, yurttaşlık haklarını ve ödevlerim anlayış biçimi de, bu sorunu başka türlü düşünmeye elvermez;

3          -1919 yılından bu yana yapılmış Antlaşmalarda yazılı haklar, azınlıklara özel haklar vermemekte, fakat ortak hukuktan yararlanmalarım sağlamakta, yalnız din, okul, insancıl amaçlar, vb, konulara ilişkin güvenceler getirmektedir.Müslüman-olmayan azınlıkların din adamlarına (clerges) eskiden Türkiye’nin kendi girişimiyle tanımış olduğu ayrıcalıkları olduğu gibi tutmasını şimdiki Türkiye’den istemek de, özü laik olan azınlıklar yasasına da aykırıdır. Bu noktada direnmek, bütün Avrupa Devletleri için yeterli sayılan maddeleri kabul eden Türkiye’ye karşı eşit olmayan bir işlemin uygulanmasını istemek demektir. Öte yandan, Türkiye büyük bir devrim yapmış, Halifelikle Devletin ayrılığım ilan etmiş ve ülkesindeki teokratik monarşiye son vermiştir; böyle davranmakla, Türkiye, kelimenin tam anlamında çağdaş ve laik bir Devlet olmuş ve, bunun sonucu olarak da, dinle Devleti birbirinden kesin olarak ayırmıştır. Konferans, Türkiye ile ilgili olarak da, bu özgürlüklerin elde edilmesiyle yetinmelidir. Dünya işlerinin görülmesine karışmaya ve kuraldışı hakların tanınmasına ilişkin herhangi bir konu, Batı Devletlerinde uygulanan azınlıklar yasasının hem özüne hem de sözüne aykırı düşer. Yukarıda sözü geçen Antlaşmalardaki azınlıklara ilişkin hükümler dışında kalan hükümlerin tartışılmasına girişilmesini kabul edememekteyiz. Bundan başka, bu aynı hakların, Misak-ı Milli’miz uyarınca, Balkan Devletlerinde ve komşu Devletlerde oturan Müslümanlara tanınması ve bu Devletlerin bütün ülkesine, eski eyaletlerinde olduğu kadar bu Devletlerin kendilerine kattıkları yeni eyaletlere de uygulanması gerektiğini açık ve kesin olarak ifade etmek isteriz…”

Görüleceği üzere Lozan’da Türk Heyeti yalnızca Türkiye’nin haklarını savunmakla yetinmemiş, terk etmek durumunda kaldığı topraklarda yaşamakta olan Müslüman halkın haklarını da savunmuş, (ahde vefa) kendisinden azınlık hakları bağlamında talep edilen ve kabul ettiği hususların aynının bu ülkelerde yaşamakta olan Müslümanlara da uygulanmasını ‘açık ve kesin’ bir dille istemiştir. Bu arada Rıza Nur Bey’in; “Bu noktada direnmek, bütün Avrupa Devletleri için yeterli sayılan maddeleri kabul eden Türkiye’ye karşı eşit olmayan bir işlemin uygulanmasını istemek demektir.” sözleri sanırız AB ve Türkiye arasında süregelen tam üyelik müzakerelerinde, Türkiye’ye karşı takınılan tavırda aradan geçen 87 yıl boyunca hiç bir deği-şiklik olmadığının göstergesi kimliğindedir.

19 ARALIK 1922, SALI OTURUMU, 4 SAYILI TUTANAK

M.LAROCHE (Fransa): Azınlıkların korunmasına ilişkin Antlaşmalar, karışılabilecek bütün durumlara, ayırım yapmaksızın uygulanabilecek nitelikte sayılamazlar. Ortadaki özel durumları göz önünde tutmak gerekir. Devletler, Türkiye’yi kendileriyle aynı çeşitten anlaşmalar imzalamış olan Avrupa Devletleri ile eşit düzeyde tutmaya hazırdırlar; fakat Avrupa Antlaşmalarının dayandığı genel ilkelerin Türkiye’nin durumuna uydurulması da gereklidir,RIZA NUR BEY, bu ilkeyi kabul ettiğini söyledi; fakat Avrupa Antlaşmalarının hükümlerinde, koşulların gerekli kıldığı bahanesiyle, bunlara, Türkiye’deki azınlıklar için özel ayrıcalıklar meydana getirecek yeni hükümler eklenmesine, Türk Hükümetinin karşı olduğunu da belirtmeyi de zorunlu görmektedir. RIZA NUR BEY, maddelerden hiç birinin tartışılmasına girişmeden önce “azınlıklar” (minorites) teriminin, Müslüman olmayan (Non-musulman) sıfatının eklenmesiyle açıklığa kavuşturulmasını istedi. M.VENİSİLOS (Yunanistan): Rıza Nur Bey’in sözlerinin, azınlıkların korunması konusunda çağı geçmiş bir düşünceye dayanır göründüğünü söyledi. Böyle düşünmek doğru değildir: Azınlıkların korunması, son savaş sırasında ortaya çıkmış, özü bakımından çağdaş bir düşüncedir. Öte yandan Türk Devleti’nin, teokratik bir monarşi olmaktan çıkmış bulunması, Türkiye’de azınlıkların korunmasını daha az gerekli kılmış da değildir. Böyle olunca, M. VENİSİLOS, “azınlıklar” teriminin ‘Müslüman olmayan’ sıfatının eklenmesiyle kısıtlanmasına karşıdır; ona göre, asıl güvence altına alınması gereken, bir ulusal topluluktan olma hakkıdır (Ie droit de nationalite); azınlıkların kökenlerine ve bir başka Devletle hısımlıklarına ilişkin bilinçleridir. Özellikle, azınlıklara, ulusal tarihlerini içten yakınlık duygularıyla düşünmek olanağının sağlanması önemlidir.

M.SPALAİKOVİTCH (Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı) Sırp Hırvat-Sloven Devleti, kendisim Milletler Cemiyetinin denetimi altına koymuştur .Bu nedenle kendisi için bu konuda yem bir yüküm kabul etmenin zorunluluğunu hiç de görmemektedir. (Türk Devleti’nin azınlıklara verdiği hakların ülkesinde yaşayan Müslümanlara aynen verilmesi talebine ilişkin olarak bu görüşü seslendirmektedir. EÇ.)Öte yandan Balkanlarda “etnik azınlıklar” yerine “Müslüman azınlıklar’’dan  söz edildiği zaman, pan-islamist akımın belki de yabancı olmadığı siyasal bir eğilimin etkisi altında kalınmış olduğu sanısı da akla gelmektedir. Türkiye’nin, öteki Devletlerin ülkelerindeki Müslüman azınlıklarla ilgilenmesi için hiçbir neden yoktur. Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı’nın, böyle bir karışmayı kabul etmesi mümkün değildir.”Bay Spalaikovitch’in, iğne kendisine battığında gösterdiği tepki dikkat çekici olmanın ötesinde bu kategorik karşı çıkışın, Türkiye’de Müslüman olmayan azınlıklara tanınacak haklarla ilgili bir müzakere masasında sarf edilmiş olması meseleyi daha da ilginç kılmaktadır. Ancak daha da ilginci Türk Temsilci Heyetinin, olağanüstü durumlar ve savaş hallerinde (ulusal savunma) bütün Türk uyruklarına uygulanacak, ülkenin tümü ya da bir parçası üzerinde alınabilecek tedbirler (kısıtlamalardan söz edilmektedir) dışında azınlıkların dolaşım ve göç özgürlüğünden yararlanmaları yönündeki önerisinin Yunanistan temsilcisi M. VENİSİLOS tarafından desteklenmesidir.Bu konuda Bay Venisilos; “Türk Temsilci Heyetinin belirttiği gibi, Türk Hükümeti de, dolaşım özgürlüğünü kısıtlama eğiliminde ise, bu özgürlüğü Antlaşmanın kapsamı içine almanın bir sakıncası olmadığını düşündüğünü söyledi. Bununla birlikte, Yunan Hükümeti, imzalamış bulunduğu azınlıklar Antlaşmasına böyle bir hükmün konulmasını ve bu Antlaşmada bu yolda bir değişiklik yapılmasını kabul etmektedir.” demiştir.

Sırp-Sloven-Hırvat Krallığı temsil heyetinden Bay Spalaiko vitch, ülkesinde yaşamakta olan Müslüman azınlığı düşünerek, Türkiye’nin ülkesindeki Hıristiyan ve Musevi azınlıklara verdiği hakların diğer ülkelerce de Müslümanlara aynı ile verilmesi yönünde Türk Heyetinin önerisine şiddetle karşı çıkarken, Yunanistan heyetinden Bay Venisilos’un yine ülkesindeki Müslüman azınlığı dikkate alarak, olağanüstü koşullarda seyahat özgürlüklerinin kısıtlanmasına olanak sağlayan öneriye destek vermesindeki çıkarcılığın vardığı boyut Machiavelli bile ‘Prens’inden utandıracak ölçülerde olmalıdır. RIZA NUR BEY, “dolaşım özgürlüğünün “de Antlaşmanın kapsamına alınmasını kabul ettiğini söyledi; fakat “azınlık” teriminin açıklanması isteğinden vazgeçmediğini de bildirdi. RIZA NUR BEY, Türkiye’de Müslüman azınlıklar olmadığı için, bu noktada daha çok direnmektedir.

M.LAROCHE (Fransa): Türk Temsil Heyetinden, ‘azınlıklar ‘ teriminde hiçbir kısıtlama yapılmamasını kabul etmesi için ısrarda bulundu… RIZA NUR BEY, cevabını gelecek oturuma kadar saklı tuttuğunu söyledi…

LOZAN’DA MÜSLÜMAN AZINLIKLAR

20 KASIM 1922, ÇARŞAMBA OTURUMU,

5 SAYILI TUTANAK

M.MONTAGNA (İtalya): Bir gün önceki tartışmayı özetleyerek, Türk Temsilci Heyetinin, Müttefikler tasarısında bulunan “Türkiye’de oturan herkes” (tous les habitants de la Turquie) deyiminin çıkarılarak, yerine ‘Müslüman olmayan azınlıklar’ teriminin konmasında ısrar etmiş olduğunu söyledi. Türk Temsilci Heyetine, bu noktadaki tutumunu değiştirip değiştirmediğini sordu.

RIZA NUR BEY aşağıdaki bildiriyi okudu:

“Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmektedir, oysa Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar arasında tam bir birlik yaratmaktadır; üstelik, aile hukuku, siyasal haklar, yurttaşlık haklan ve öteki haklar açısından, bütün Müslümanlar, aralarında hiçbir ayırım olmaksızın, ülkenin hükümetine ve yönetimine tam bir eşitlik içinde katılmaktadırlar.Eski Osmanlı İmparatorluğu’nda ya da Türkiye Büyük Millet Meclisinde en yüksek devlet görevleri almış olanların ve almakta bulunanların yaşam öyküleri incelenirse, bu gerçek bütün çıplaklığı ile ortaya çıkar.Kaldı ki, bağımsız her Müslüman Hükümette, kural-dışılık olmaksızın bütün Müslümanlar, çoğunluğun yaşantısını ve ülkeyi yöneten yasayı birlikte düzenlerler. Bundan şu çıkmaktadır ki, Müslüman bir ülkede, Müslüman bir azınlık var olamaz ve bu sözde azınlık, çoğunlukla aynı şeydir.

Böyle olunca, bize teklif edilen, ülkemizde yaşayan çoğunluğun, kendi haklan ve özgürlüklerine ilişkin olarak, yükümler altına girmeği kabul etmesini istemek anlamına gelmektedir; oysa, açıkça bellidir ki, bir ülkedeki çoğunluk, böyle bir yükümü, uluslararası bir belgeye, kendi eli ile sokmaza razı olamaz.Müslüman olmayanlara gelince, biz onlara, bu son yıllar boyunca yapılmış Antlaşmalarda yazılı ve çağdaş ilkelere tümüyle uygun olan, bütün hakları tanımaktayız. Bu yüzden, “Müslüman olmayan azınlıklar” teriminin istenmemesi halinde, Lord Curzon’un yaptığı gibi, “Hıristiyan azınlıklar” teriminin kullanılmasını teklif ediyoruz. Konuşmamı özetlemek üzere, şunları söylemekle onur duy¬maktayım: Türk Temsilci Heyeti, son Antlaşmalarda bulunan ve bütün Devletlerce yeterli kabul edilmiş çağdaş ilkelere uygun bütün hakları, Müslüman olmayan azınlıklara tanımayı yükümlenmek konusunda bir an bile duraksamamaktadır; fakat, Türk Temsilci Heyeti, bundan daha ileriye gitmeyi reddetmektedir…”

Rıza Nur Bey’in Lozan’da Türk Temsilci Heyetine kabul ettirilmek istenilen, Türkiye’de Müslüman azınlıkların da bulunduğu yönünde ısrarları aşan baskılara değil bir adım bir santim bile geri gitmeksizin onurla karşı duruşundaki gerekçe ve öngörülerin haklılığı yazık ki zaman içinde yaşanan gelişmelerle bir kez daha doğrulanmakta ve 1922 yılının kayıp Lozan ruhu günümüzde aranır hale gelmektedir.Kaldı ki Rıza Nur Bey’in tüm karşı koyuşuna rağmen müttefikler Müslüman azınlıklar konusundaki ısrarlarından vazgeçmemekte, müzakerelerin hemen her aşamasında bu konu ısıtılarak Türk Temsilci Heyetinin önüne getirilmeye devam edilmektedir. Rıza Nur Bey’in kategorik reddine karşı söz alan İngiliz İmparatorluğu Heyeti Başkanı Sir HORACE RUM- BOLD;”Müttefiklerin teklif ettiği metin kabul edilmezse, ancak, ‘bütün azınlıklar’ (toutes les minorites) teriminin kabul edilebileceğini, ‘Müslüman olmayan azınlıklar’ terimini hiçbir vakit kabul etmeyeceğini’ ” söylemiş ve bu sözlerinin zabıtlara geçirilmesini talep etmiştir.

Sir RUMBOLD’a destek veren Fransa Temsilcisi Bay LAROCHE’da Misak-ı Milli ve Fransa ile Ankara Hükümeti arasında yapılan anlaşmalara atıf yaparak şu görüşleri seslendirmiştir:”Misak-ı Milli’nin 5nci maddesiyle, 20 Ekim 1921’de Fransa ile Ankara Hükümeti arasında yapılan Antlaşmanın 6’ıncı Maddesinin, Müslüman-olmayan azınlıkları değil, fakat genel olarak azınlıklarla ilgili olduğunu söyledi. Misak-ı Milli’nin 5’inci maddesi şöyledir:’Entente Devletleri ile düşmanları ve bir takım ortakları arasında kararlaştırılan Antlaşma esasları içinde azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman halkların aynı haklardan yararlanmaları şartıyla, bizce de kabul edilecek ve sağlanacaktır.’

Ankara Antlaşması’nın 6’ıncı Maddesiyle de, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Misak-ı Milli’de açıkça taranan azınlıklar haklarını, bu konuda entente Devletleriyle, bunların düşmanları ve bazı müttefikleri arasında yapılmış Sözleşmelerdeki aynı temele dayanarak, doğrulayacağını belirtmektedir. Türk Hükümetinin açıklanmış politikası, işte budur, Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasında bir ayırım yapmak ya da azınlıkların yalnız din özgürlüğünü korumak, hiçbir vakit söz konusu olmamıştır…”

Bay LAROCHE’un bu sözlerine Rıza Nur Bey: “Misak-ı Milli’nin 5’inci maddesiyle, Ankara Antlaşmasının 6 ncı maddesinde, bir sıfat eklenmemiş olan ‘azınlıklar’ sözü, Müslüman olmayan azınlıklar anlamındadır.” yanıtını vererek Türk tarafının pozisyonundan yine geri adım atmamıştır.Azınlıklara tanınacak haklarla ilgili müzakerelerde konuların nerelere kadar taşındığı ve vardığını, bağımsızlık savaşının galibi Türkiye’ye Lozan’da nelerin kabul ettirilmeye çalışılarak egemenlik haklarının nasıl kısıtlanmak istenildiğinin en açık örneklerinden birisi af başlığı altında ‘azınlıkların askerlikten muaf tutulmaları’ ile ilgilidir.

AZINLIKLAR VE ASKERLİK

Sir HORACE RUMBOLD (İngiliz İmparatorluğu): “Türkiye’den istenen tavizin (gayrı Müslim azınlıkların askerlik hizmetinden muaf tutulması) Rıza Nur Bey’in düşünür göründüğü ölçüde olağanüstü bir şey olmadığını belirtti. Bu konuda, İngiltere’nin, savaş sırasında, zorunlu askerlik hizmetini İrlanda’ya uygulamadığını hatırlattı.”

“RIZA NUR BEY: Türkiye’nin durumunun buna benzemediğini söyledi. Çünkü Türkiye’nin kaynaklan azdır. Askerlik hizmetinden bağışıklığı kabul etmenin, kendisi için mümkün olmayacağını yeniden belirtti; çünkü Türk yasalarının temel ilkelerinden birisi, bütün yurttaşların eşitliğidir; üstelik böyle bir hüküm, Türk egemenliğine de açıkça aykırı düşecektir.”M.LAROCHE (Fransa): “Rıza NUR Bey’e, Hıristiyanların, hiç olmazsa, astsubayları da Hıristiyanlardan olacak, özel taburlarda hizmet görmelerini kabul etmesi teklifinde bulundu.”

“RIZA NUR BEY, bu yolun Balkan savaşları sırasında denendiğini ve Hıristiyanların yurtlarına karşı ihanette bulunmalarıyla sonuçlandığını söyledi…”Gerek Sir RUMBOLD gerek Bay LAROCHE’un bu konudaki ısrarları ve özellikle Bay LAROCHE’un, “eğer Hıristiyanlar askerlikten bağışık tutulmayacaklarsa, yalnızca bu dine mensup olanlardan özel taburlar oluşturularak komutasının yine Hıristiyan dinine mensup astsubaylara verilmesini” teklif etmesi ‘dinsel fanatizm’ ile Batılı ve çağdaş oldukları varsayılan iki ülkenin (İngiltere-Fransa) Müslümanlara bakış açısındaki dışlayıcı ve aşağılayıcı yönleri ortaya koymuş olması bakımından izdüşümleri günümüze ulaşan vahim bir önyargı kimliğindedir.  M.MONTAGNA (İtalya): “Türk Temsilci Heyetinin, bağışıklık ilkesini kabul etmesi için ısrarda bulundu. Türkiye, bu ilkeye katılmakla, egemenliği çiğnenmiş olmayacaktır; çünkü bu bağışıklık bir iç kanunla düzenlenecektir. Öte yandan, böyle bir hüküm, Türkiye’ye şeref kazandıracaktır; Türkiye böyle davranmakla, politikasında, en yüce moral duygulardan esinlenmeğe hazır olduğunu da ispatlamış olacaktır. M.MONTAGNA, Türk Temsil Heyetinin bu reddmde direnmemesini önemle rica ettiğim söyledi…”

“RIZA NUR BEY, reddedişinin, sorunun biçimine değil, özüne ilişkin olduğunu ve ilk kararından vazgeçeceğim Alt komisyonun umut etmemesini söyledi.”M.LAROCHE, Türk Temsil Heyetinin reddedişinin ağır sonuçlar doğuracağından korkmaktadır.”

Bay MONTAGNA’nm (İtalya) bir tür sırt sıvazlayarak, överek, Türkiye’ye şeref kazandıracağım söyleyerek giriştiği ikna çabasının sonuç vermemesi üzerine Bay LAROCHE’un (Fransa) tabiri caiz ise ‘baklayı ağzından çıkararak’ tehdide yönelik söylemlere başvurmuş olması (reddedişin ağır sonuçları olacaktır) ve ‘iyi polis kötü polis’ oyununu sergilemesi herhalde 1922’den 2009 yılma uzanan ibret alınacak derslerle dolu olmalıdır.RIZA NUR BEY’in görüşlerinden ödün vermeyen ve örtülü ya da açık tehditleri umursamayan kesin tavrı üzerine müttefik temsilciler yeni ve sözde yumuşatıcı bir öneriyi gündeme getirirler, “acaba azınlıkların geçici bir süre askerlikten muaf tutulmaları mümkün müdür?”M.LAROCHE (FRANSA): (bir önceki konuşmasında yönelttiği tehditkâr ifadeden dönüş yaparak) “…son bir tavizde bulunmak istemektedir. Türk Temsilci Heyeti, 10 ya da 5 yıllık geçici bir dönem için, Hıristiyanları askerlik hizmetinden bağışık tutmayı öngören bir hükmü kabul eder mi? Bu süre bitince, bu hüküm yemden incelenecek ve ancak taraflar anlaşırlarsa, kaldırılmayacaktır.”Sr HORALD RUMBOLD ise önceden hazırlandığı belli olan ve Fransa’nın kapı açması üzerine hemen okuduğu aşağıdaki metnin kabulünü teklif eder:”Türkiye, Müslüman olmayan azınlıklar için askerlik hizmetinden bağışıklık ükesini yasalarına koymanın uygun olup olmadığı sorununu, Milletler Cemiyeti Meclisiyle birlikte incelemeye hazırdır.

Bu metin, Türkiye’nin egemenliğine halel getirmemektedir. Öte yandan, Türkiye’de Milletler Cemiyetine üye olacağına göre, onu hiçbir yüküm altına da sokmamaktadır.”Azınlıklar konusunda Türkiye’nin önüne tuzak Üzerine tuzak içeren öneriler bir biri ardına getirilirken Türk Temsilci Heyeti kaya gibi yerinde durmakta, tüm tuzakları anında sezerek vakur ve soğukkanlı tavrından hiç vazgeçmeden egemenlik haklarına yönelik saldırıları kararlılıkla püskürtmektedir. Hıristiyan azınlıkların geçici bir süre için dahi olsa askerlik hizmetlerinden bağışık tutulmasının gelecekte kalıcı bir uygulamaya döneceği ve yurttaşlar arasındaki eşitlik ilkesini ihlal ederek farklı dinden bir topluluğa imtiyaz tanınması anlamına geleceğini; pırıltılı, sırt sıvazlayıcı sözler ya da dayatmalar arasından ayıklayarak gerçek anlamına varabilmek herhalde bir özgüven, inanmışlık ve haklı bir davaya adanmışlığın sonucu olmalıydı.

RIZA NUR BEY: “karşı oluşundan vazgeçmediğini söyledi.”

“RIZA NUR BEY, 12’inci maddedeki hükümleri de kabul etmemektedir; çünkü azınlıklara ilişkin Avrupa Antlaşmalarında böyle hükümler yoktur. Türk Hükümeti, böyle bir hükmü, ancak, azınlıkların korunmasına ilişkin olarak uluslararası yükümler altına girmiş bulunan bütün öteki Devletler de böyle bir hüküm kabul ederlerse, kabul edebilir.”Bu noktada konu ile doğrudan bir bağlantısı yok gibi görünmekle birlikte Lozan’da Türk Temsilci Heyetine kurulan tuzaklar ve heyetin tavrına ilişkin ayrı bir örnek verilmesinde yarar görülmektedir.

M.MONTAGNA (İtalya): Bulgaristan Temsilci Heyetinin, azınlıklar konusuna ilişkin olarak Altkomisyonca dinlenme-sini istemekte olduğunu bildirdi. M.MONTAGNA, isteklerini açıklama olanağını vermek üzere, bu heyeti çağırma niyetindedir.

“RIZA NUR BEY, Bulgar Temsilci Heyetinin, Konferansa, yalnız Boğazlar sorununun görüşülmesine katılmak üzere çağrılmış bulunduğunu bildirdi.”

“M.MONTAGNA, Bulgar Temsilci Heyetini, azınlıklara ilişkin görüşmelere katılmak üzere çağırmak niyetinde olmadığını, yalnız, bu Heyete, görüşlerini belirtmesine izin vermezlik de edemeyeceğini sandığım söyledi.”RIZA NUR BEY, bu görüşü kabul etmediğini, çağrılmamış bir heyetin görüşlerini açıklayacağı oturumlara kendisinin katılmayacağım bildirdi.””M.LAROCHE (Fransa), Azınlıklar Altkomisyonunun, ilgililerin temsilcilerini reddedebilmesinin mümkün olabileceğini düşünmemektedir. Türk Temsilci Heyeti bu toplantılara katılmak istemeyebilir, fakat öteki heyetlerin böyle davranmaları hakkına itiraz edemez.””RIZA NUR BEY, bu gibi Heyetlerin dinleneceği oturumların, Altkomisyonun resmi oturumları sayılmayacağı görüşünde olduğunu söyledi.”

Rıza Nur Bey’in karşı çıkışı ve Bulgaristan Heyetinin çağrılarak azınlıklar konusunda görüş açıklaması halinde oturuma katılmayacağını kayda geçirmiş olmasına karşın Türk Temsilci Heyetinin yokluğunda Bulgar Heyetinin yine de davet edilerek dinlendiğini ve taleplerinin zapta geçirilmiş olduğunu anımsatalım.Günümüzde tartışılan bir konunun, Patrikhane’nin statüsünün de Lozan’da azınlık haklarına ilişkin müzakerelerde masaya getirilmiş olduğunu anımsarsak, tarihin sonsuzluğunu açıklayan ‘spiral kuramı’nın  doğruluğu bir kez daha ortaya çıkmış olur.

LOZAN’DA PATRİKHANE

22 ARALIK 1922 CUMA OTURUMU, 8 SAYILI TUTANAK

“RIZA NUR BEY, bu madde ile Rum Patrikliği’nin dünya işlerine ilişkin ayrıcalığını, Türk Devleti’ne onaylatmak istenildiğini düşünmektedir. Türkiye, böyle bir isteği kabul edemez; çünkü Patriklik, Devlet içinde gerçek bir devlet olmaktadır.” “M.SPALAİKOVİTCH (Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı): Türkiye’nin direnişine şaşmakta olduğunu söyledi. Azınlıkların korunmasına ilişkin hükümler, çağdaş her devletin tek taraflı olarak bile, seve seve kabul etmesi gereken hükümlerdir. Türkiye, çağdaş Devletler ailesine katılmak istemekte ise, benzer maddeleri olduğu gibi kabul etmekten başka bir şey yapamaz.”

M.CACLAMANOS (Yunanistan): (29 Aralık 1922, Cuma Oturumu, 11 sayılı Tutanak’tan)

“Evrensel Patriklik (Patriarcat Ecumenique) sorununda Türk Hükümeti uzlaşmaz bir tutum gösterdiğine göre, Yunan Temsilci Heyetinin, Müftülerin doğrudan doğruya Müslümanlarca seçilmesini ve Başmüftünün İstanbul’a bağlı olmasını öngören Atina Antlaşmasındaki hükümlerin, Türklerin, Patrikliğin varlığına bile karşı çıktıkları bir sırada, yürürlükte kalmasını kabul edemeyeceğim anlattı.

M.VENİSİLOS (Yunanistan): 30 Aralık 1922, Cumartesi Oturumu, 13 Sayılı Tutanak’tan:”azınlıkların Kilise makamlarına etkin güvenceler sağlanmasını istedi…”RIZA NUR BEY: “Yunan Temsilci Heyeti, Evrensel Patrikliğin ayrıcalıklarım, dolaylı bir yoldan metinde tutmaya çalışmaktadır. RIZA NUR BEY, tartışmanın, ancak, azınlıkların dinsel göreneklerinin neler olduğu üzerinde yapılabileceği kanısındadır. Fakat hiçbir durumda, Türk Hükümeti, bu azınlıkların Devlet içinde gerçek bir Devlet meydana getirmelerini kabul etmeyecektir. Eski anlaşmaları temel almak uygun düşmeyecektir. Gerçekten, koşullar iyice değişmiştir. Türklerin düşünüş biçimi de farklıdır. Eskiden, Türkler Patrikliğin özerkliğim kabul etmişlerdi; fakat dengeyi sağlayıcı bir karşı ağırlık olarak böyle yapmışlardı…”M.VENİSİLOS (Yunanistan): “…Türklerin geçmişte haklı buldukları şeyin şimdiki zaman için de haklı kalacağım söyledi; bu yüzden, Türkiye’nin kendi isteği ile kabul ettiği tavizlerden caymaya yer yoktur.”

LOZAN’DA AF…

23 ARALIK 1922, CUMARTESİ OTURUMU, 9 SAYILI TUTANAK

23 Aralık 1922 günü gerçekleşen oturumda gündeme getirilen “af” tartışmaları okunduğunda, zaman tünelinde geçmişe çok hızlı bir yolculuk yapılarak Lozan’da sanki günümüzün masaya getirildiği izlenimi alınmaktadır. Mehmet Akif Ersoy’un ‘ibret alınsaydı tarihin tekerrür etmesinin mümkün olmadığına’  ilişkin sözlerini akla getiren zabıtlardan kısa bir seçkiyi paylaşalım.”Tartışılan konu; Türk Hükümetinin genel af ilan etmesi, anılan affın Müslümanları da kapsaması, bundan amaç ise işgal güçleri ile işbirliği yapan ve ülkelerine ihanet edenlerin cezai bir yaptırımla karşılaşmalarının engellenmesidir.

“RIZA NUR BEY,öte yandan, Müslümanların genel affın dışında tutulmasını gerekli gördüğünü de bildirdi. Türk Hükümeti, yurtlarına karşı hayınlıkta (hainlik edenler/ihanette bulunanlar anlamında) bulunmuş olanların bağışlanmasını kabul edememektedir.”Sir HORACE RUMBOLD (İngiliz İmparatorluğu), büyük bir Müslüman Devletin temsilcisi sıfatıyla, böyle bir kuraldışçılık (istisna) yapılmasının kendisinde yarattığı acı izlenimi saklayamayacağını söyledi.”M. RYAN (İngiliz İmparatorluğu), “bu kural dişiliğin kabul edilemez olduğunu düşünmektedir. Bu bakımdan, M.RYAN, Türk yöneticilerin, 1908’de, Türk Devriminden soma, geçmişi unutmak için, tam ve eksiksiz bir genel af ilan etmekle ne kadar akıllıca davranmış olduklarını hatırlattı. Hiç şüphesiz, böyle bir tedbirin sakıncaları vardır; fakat böyle bir tedbirden beklenebilecek mutlu sonuçlar, bu sakıncalardan çok üstün gelmektedir.”RIZA NUR BEY, “durumun çok değişmiş bulunduğunu, M.RYAN’m belirttiği örneğin öne sürülmesinde bir yarar olmadığım söyledi. Bir genel af ilanı, yalnız iç işler çerçevesinde kalmaktadır. Nasıl Türkiye başka Devletlerin iç işlerine karış-maktan özenle kaçınmaktaysa, öteki Devletlerin de Türkiye’nin iç işlerine karışmalarım istememektedir. Bir örnek verilmek istenmekteyse, bütün uyruklarım affetmemiş olan Fransa gösterilebilir.”Sir HORACE RUMBOLD (İngiliz İmparatorluğu) 30 Aralık 1922, Cumartesi Oturumu, 13 Sayılı Tutanak’tan: “Müttefiklerin. Olabildiği kadar geniş bir genel af istemekte olduklarım söyledi.”M: VENİSİLOS (Yunanistan):” ilke olarak, genel affın kapsamının genişletilmesinden yana olduğunu söyledi.”RIZA NUR BEY, “…Türk Hükümeti, bağışlamayacağı bir yanlışlık işlemiş olan kimseler yararına bir af tedbiri almayı kabul edemez. Bu kimseler, düşünceleri yüzünden değil, işlemiş oldukları eylemler yüzünden suçlu tutulmaktadırlar.”

M. LAPORTE (Fransa), 2 Ocak 1923 Cumartesi Oturumu, 14 sayılı Tutanak;

“Ankara Antlaşması’mn, bütün adi suçlar için tam ve eksiksiz bir genel af öngördüğünü belirtti.”RIZA NUR BEY, Türk Temsilci Heyeti bakımından, genel aftan Müslümanların da yararlanmasının ve genel affın siyasi suçları da kapsamasının mümkün olmadığım söyledi.M.MONTAGNA (İtalya); “Türk Temsilci Heyetinin kesin bir reddedişte bulunmaması için ısrar etti. görüşmeler için kapıyı açık bırakmasını ısrarla rica etti…”RIZA NUR BEY; Türk Temsilci Heyetinin, temel çıkarlarını tehlikeye atarak, Müslümanlar yararına genel af kabul edemeyeceğini söyledi. Böyle bir karar alırken, Türk Hükümeti, hiçbir kin duygusundan esinlenmemekte, fakat bunun yalnız kendi yetkileri içinde bulunan bir iç iş olduğunu düşünmektedir. RIZA NUR BEY’e göre, özellikle benzer bir durumun yemden ortaya çıkmaması için, adaletin amacına varması gerekir.”Türkiye’den çıkarması talep edilen genel affa, Müslümanların da dahil edilmesi konusundaki ısrarın gerçek nedenini, tartışmaların bu aşamasında İngiliz Temsilci Heyetinden M. RYAN çok açık bir şekilde ortaya koyar. Israrın o ana kadar insani yaklaşımlarla kurulan ilişkisinin aslında bir aldatmaca, gerçek amacın işgal güçleri ile işbirliği yaparak ülkelerine ihanet eden Müslümanların kurtarılması olduğu tartışmasız bir biçimde açığa çıkar.

M.RYAN (İngiliz İmparatorluğu): “Müttefikleri bu ilkenin kabulünde insancıl düşüncelerden başka düşüncelerin bulunduğunu söyledi. Gerçekten, Müttefik Devletler, çok olağanüstü koşullar içinde, Türk halkının birtakım unsurlarına karşı, kaçınamayacakları moral bir yüküm altına girmişlerdir. Bu Devletler, Türkiye’deki askeri durumlarını tasfiye ederlerken, kendilerinden yana çıkmış olanların durumunu bir düzene koymaksızın, onları kararsızlık içinde bırakamazlar. Bu, moral bir ödevdir; Müttefik Devletlerin onuru, onların bu ödevlerini yerine getirmemelerine elvermez.”M. RYAN’ın sözlerinin diplomatik jargondan arındırılmış şekli çok açık olmalıdır. “Müttefik Devletler, işgal sırasında, kendileri ile işbirliği yapmaları için Müslüman Türk halkına mensup bazı kişilere teminat vermişler ve onlara karşı bir yükümlülük içine girmişlerdir. Gelinen noktada uğradıkları yenilgi sonucu askerlerini çekerken bu hainler ve işbirlikçileri arkalarında savunmasız bir biçimde bırakmak istememekte, onların durumları ve geleceklerini güvence altına alma gereksinimi duymaktadırlar. Bu gayrı ahlaki durum kendileri için tümüyle ahlakidir ve onursuz kişileri korumak Müttefik Devletler için bir onur sorunudur.

M. RYAN’ın Müttefik Devletlerin “onur anlayışım” betimleyen bu çıkışına M. MONTAGNA’dan (İtalya) şu destek gelir;

M.MONTAGNA (İtalya): “.genel affın, ülkesinde oturan herkesi kapsayacak biçimde genişletilmesi ilkesine Türkiye’nin katılmasında ısrar etmekle, Türkiye’nin çıkarlarım savunmakta! Olduğunu düşünmektedir. Bu konuda, bütün Temsilci Heyetleri görüş birliği içindedirler ve hiç şüphesiz, bu yatıştırıcı davranışa karşı direnenler için dünya kamuoyunun yargısı çok ağır olacaktır. Geçici sapışlardan başka bir şey olamayan nedenler yüzünden, işlenmiş suçları, en kutsal moral ilkeler adına cezalandırmak imkânsızdır…”M.Montagna, vatana ihaneti koşulların zorladığı geçici sapışlar olarak niteleyerek moral açıdan bu en ağır ve kabul edilemez suça yeni bir tanım getirmekte, çıkarcılık ve ilkesizliğin en uç örneğim vererek ihaneti aklamaya çalışmaktadır. Sadece bu örnek bile Lozan’da karşılaşılan taraflılığın ve masada oturanların Makyavelist zihniyetinin derecesini belirleme açısından yeterli olmalıdır. Sergilenen bu vodvile Türk Temsilci Heyeti adına yanıt RIZA NUR BEY’den gelir.”Bu noktada her türlü görüşme artık hiçbir işe yaramayacaktır. Türk tarafı açısından bu konu kapanmıştır…”Bu yanıttan sonra Müttefik Devlet Temsilcilerinin ‘onur algı ve anlayışlarında’ o dönemde bir değişiklik olmuş mudur bilinmez ama aynı anlayışın günümüzde mutasyona uğrayarak sürdüğü dikkate alındığında etkisinin çok kısa sürmüş olduğu söylenebilir.

ERMENİ ULUSAL YURDU

Lozan’da Azınlıklar Alt Komisyonunda Müttefiklerce gündeme getirilen konular yalnızca gayrı Müslimler dışında Müslüman azınlıklar yaratılması, ülkelerine ihanet eden Müslümanların çıkarılması talep edilen genel af kapsamı içine alınması, Rum Patrikliğine ekümenik statüsü verilmesi ile sınırlı değildir. Müzakerelerde ağırlıkla yer alan bir başka konu daha vardır. ‘Ermeni Ulusal Yurdu’ kurulması ve bağlı olarak din değiştirmek durumunda kalan Müslüman olmayan halkın mallarının iadesi.1922 yılında Lozan’da masaya getirilen ancak kabul edilmeyen bütün bu konuların günümüzde Türkiye’nin önüne konulan talepler bağlamında yeniden tartışılıyor oluşu herhalde basit bir rastlantı olmasa gerektir.  Azınlıklar Alt-Komisyonunun 30 Aralık 1922, Cumartesi günkü oturumu kapanırken Amerika Birleşik Devletleri Temsilci Heyetinden M. DWIGHT bir bildiri sunar. Bildiri konusu ‘Ermeni Ulusal Yurdu’ kurulmasına ilişkindir.

“13 Sayılı Tutanağa Ek, Amerikan Temsilci Heyetinin Bildirisi, 30 Aralık 1922”

“Ermenilere bir sığınak hizmetini görecek özerk bir bölgenin (une zone autonome) yaratılması teklifi, Amerika Birleşik Devletleri’nde önemli yurttaş topluluklarının yakınlık duygularını ve derin ilgisini uyandırmış tekliflerden birisidir. Aynı zamanda, Müttefik Devletlerin de, Ermeniler için bir Ulusal Yurt yaratılmasını adaletli ve güvenliği sağlamaya elverişli, akıllıca bir tedbir olduğunu, birkaç kez belirtmiş olduklarını da unutmamak uygun olur.

Giriş bölümü yukarıda verilen ABD Temsilci Heyeti Bildirisinin ekinde ‘Amerikan Protestan Kiliseleri Federal Meclisi Temsilcileri adına James L. Barton ve W.W. Peet imzalı bir mektupla George R. Montgomery tarafından kaleme almarak “Ermenistan İçin Amerikan Derneği” adına sunulmuş “Ermeniler İçin Ulusal Yurt Konusunda Memorandum” da (18 Aralık 1922, Lozan) bulunmaktadır.

Amerikan Protestan Kiliseleri adına gönderilen mektubun başlangıç bölümünde; “…Ermeni azınlığına en iyi çözüm yolunun, öksüzleri de kapsamak üzere, sığınmaya gelecek göçmenlerin yoğun olarak toplanabilecekleri özel bir toprak parçasının saptanması olduğu kanısına varmış bulunuyoruz.” denilmektedir.”Ermenistan İçin Amerikan Derneği” ise memorandumunda, oluşturulması önerilen Ermeni Ulusal Yurdu ile ilgili ayrıntılara girmekte ve nerelerden toprak alınması gerektiğini bile önermektedir;

” I. Bölgenin seçilmesi.

Yurt için en uygun bölgenin neresi olduğunu seçmek işi Alt komisyona bırakılmaktadır. Altkomisyon, değerlendirici bütün verileri herkesten iyi bilecek durumdadır.Bununla birlikte, bu yurdun, Suriye’nin Kuzeyindeki bölgede kurulmasının bir takım yararlarım da belirtmek gerekir. Bütün bu bölgede barışın sağlanması için, Türkiye ile Suriye arasında tarafsız bir bölgenin kurulması yararlı olabilecektir…

Bu bölgenin, Fırat’ın batısında bulunan parçası, Fırat’ın doğusunda bulunan parçasının Türkiye’ye bırakılmasına karşılık olarak, Sis ve Elbistan yönünde genişletilebilirse, böylece 18.000 mil karelik bir alanı kapsayan ve sınırları taraf sızlandırılmış bir bölge elde edilmiş olacaktır; bu bölgenin Türkiye’den ayrılması, Türkiye’nin iç gelişmesini olumsuz bir yönde etkilemeyebilecektir…”Amerika’da genellikle bu bölgenin, Milletler Cemiyetinin yönetimi altında özerk bir bölge olması beklenmektedir.”3. İstilaya karsı kovma. Söz konusu belgenin tarafsızlığını, Lausanne Barış Antlaşması’nın bütün İmzacılarınca tanınacağı şimdiden kestirilmektedir. Ülkede düzenin korunması için yalnız küçük bir jandarma gücü gerekli olacaktır…”Lozan’da, Amerika’dan gelen mektuplar ve memorandumlarla desteklenen ‘Ermeni Ulusal Yurdu’ tartışmalarının devamını, tarihin gerçeklerin tüm çıplaklığı ile yansıdığı penceresinden izleyerek günümüzde yaşananları değerlendirmeye çalışalım.

6 OCAK 1923, CUMARTESİ OTURUMU,

OUCHY ŞATOSU, 16 SAYILI TUTANAK

M.MONTAGNA (İtalya) aşağıdaki bildiriyi okudu;

“…Bu sorunlardan birincisi, bütün ülkelerde kamu oyunu özellikle ilgilendiren Ermeni sorunudur; bütün dünya!, hiç şüphesiz ve özellikle son zamanlarda, yalnız istatistiklerin okunmasının bile büyük bir izlenim yaratmağa yeterli olduğu, böylesine ağır yıkımlar geçirmiş şunu da söyleyelim ki, artık geçmişte kalmış yanlış davranışları ve sorumluluklarını saptamaya çalışmamaktayız  Ermeni halklarına kesin olarak kendi halinde ve barışçı bir varlık sağlanmasını Lausanne Konferansından beklerken, bu sorunu ele almama yoluna hiç de gidemeyiz.

Ermeni toplulukları arasında birbirlerine sıkı bağlılıkları yanında, bunların sayıca bugün de çok önemli olmaları göz önünde tutulunca, Ermeni sorununun, azınlıklar sorunu içinde belirli bir yer tuttuğunu ve özel bir çözüme hak kazanmış! bulunduğunu inkâr etmek güç olacaktır. Müttefik Devletlerin çoktandır bu sorun üzerinde dikkat-lerini toplamış bulunduklarım ve bir biri ardından gelen barış görüşmeleri aşamalarında, bu soruna dilekleri yerine getiren bir çözüm bulunmasını istemekten bir an geri kalmadıklarım, Türk Temsilci Heyeti bilmektedir.

Müttefik Devletler, birçok kez, Türkiye’de bir Ermem Ulusal Yurdu kurulmasını teklif etmişlerdir; bu terime de, Müttefiklerin niyetlerim ve Ermenilerin korunması bakımından gerçek ihtiyaçları karşılamaya yeteceğinden çok daha geniş bir anlam da verilmiştir. Müttefiklere göre, Türkiye’de kurulacak Ermem Yurdu, Ermeni halkının bütün unsurlarına kendilerim ilgilendiren kararları alma özgürlüğünü saklı tutmakla birlikte, Türk ülkesinin belirli bir parçasında toplanmak ve bir araya gelmek olanağını sağlamayı öngörmektedir. Ermeni nüfusunun unsurlarım böylece bir araya yoğun olarak toplarken, şüphe yok ki, Devlet içinde Devlet meydana getirme sonucunu yaratmamak gerekir; böyle bir toplanmanın tek amacı, Ermenilere, kendi kültürlerini ve dillerini korumayı sağlayacak bir takım tedbirlerden daha kolayca yararlanma olanağını sağlamaktır.Türkiye, kendi ülkesinin belirli bir parçası üzerinde, Ermenilerin toplanması ve bu ülke parçasının Milletler Cemiyeti ile anlaşarak seçilmesi genel ilkesini kabul etmekte ise, bize, ayrıntıları somadan Milletler Cemiyetince saptanmak üzere, yalnız, yerel (mahalli) yönetimin özel şartlarım ana çizgileriyle saptama işi kalmaktadır.

Bir bölümü verilen bildiri ve istenilen haklar bu…

Kendi kültür ve dillerim korumayı sağlamak gibi masumane ve inşam bir gerekçe ile Türkiye sınırları içinde bir Ermem Ulusal Yurdu kurulması. Ancak kendi kültür ve dillerinin yaşatılması amacına yönelik bu ‘Devlet içinde Devlet’ değil ama uluslararası hukuk ve ilişkilerde her ne anlama geliyorsa ‘yurt içindeki yurdun’ aynı zamanda ‘kendilerini ilgilendiren kararları almada’ özgür olması ve alman kararların devletin denetimi dışında tutulması. Yerel yönetimlerin özel şartlarının bulunması, Türkiye’nin bu ilkeleri kabul etmesi halinde Ermenilerin toplanacağı yer ya da yeni adı ile Ermeni Ulusal Yurduna verilecek Türk toprağının neresi olmak gerektiğinin saptanmasının ise Milletler Cemiyetinin yetkisine anlaşarak devredilmesi… Üstelik bu Ermeni Ulusal Yurdunun yalnızca Türkiye’de yaşamakta olan değil, “dünyanın her yanına dağılmış olan Ermeniler için bir toplanma bölgesi olması…”

Osmanlı İmparatorluğu’nda ‘millet-i sadıka’ olarak tanımlanan Ermenilere yurt vaadinde bulunan, bunu yazılı olarak belgeleyen, (WiIson Prensipleri, Londra Konferansı, San Remo Konferansı, Paris Barış Konferansı, vb.) dünyanın dört bir yanına dağılmış Ermenileri toplayarak kendi bayrakları altında ve üniformaları içinde Türkiye’ye karşı savaşa sokan Müttefik Devletlerin Lozan’daki temsilcileri, savaş yolu ile elde edemediklerini bu defa müzakereler yoluyla Türkiye’ye kabul ettirmenin yarışma girmişlerdir.

MONTAGNA’nm bildirisinden sonra Altkomisyona aynı konuda bir ikinci bildiri sunulur. Bu bildirinin sahibi tahmin edilebileceği üzere İngiliz İmparatorluğu’dur. Sir HORACE RUMBOLD; “M. MONTAGNA’mn, bir Ulusal Ermeni Yurdu yaratılmasından yana Türk Temsilci Heyetine yaptığı böylesine özlü! ve anlatımlı! çağrısını desteklemek istemekteyim. Bu sorun, büyük savaşın sonuçlarından biri olarak Ermeni soyundan halkların, diledikleri gibi, Küçük Asya’nın bir köşesinde yerleşebilmelerinin sağlanması olacağını, uzun süre ummuş olan İngiliz kamu oyunun büyük bir bölümünü ilgilendirmektedir. Bu Ulusal Yurt’la Türkiye arasındaki siyasal bağlar, İngiliz İmparatorluğu Dominyonlarından birini İngiltere’ye bağlayan bağların benzeri olabilecektir; başka bir deyimle, bu ülkenin, genel bir Türk yönetimi altında, ölçülü bir özerkliği olabilecektir.İngiliz Temsilci Heyeti adına, Türk Temsilci Heyetine, bu sorunu önemli dikkate alması yolunda, ciddi bir çağrıda bulunmaktayım. Dünya, geçmişte Ermenilerin katlanmış oldukları acılardan söz edildiğini çok duymuştur; Türk Devleti de, uyruklarının en zeki ve en çalışkan önemli bir bölümü yararına, bir Ulusal Yurt ilkesini kabul etmekle, verebileceği geniş görüşlülük ve ilerleme kanıtlarının en büyüğünü ortaya koymuş olacaktır.”Dayatmalar, üstü özenle örtülerek gizlenmiş uyarılar, hatta tehditler, bu yöntemlerin işe yaramadığı noktalarda geri çekilerek aynı konuyu tekrar tekrar ve değişik Devletlerin Temsilcileri aracılığı ile yumuşatarak yeniden gündeme getirme taktikleri, özerklik formülleri ve mantık oyunlarının bitmemesi üzerine Türk Temsilci Heyeti adına RIZA NUR BEY söz ister. RIZA NUR BEY: “Müttefik Devletlerin biraz önce okunmuş bulunan bildirilerde bulunmaya hakları olduğunu, çünkü kendilerini Ermeni ve Asurî halklarına karşı moral yükümler altına koymuş bulunduklarını söyledi. Gerçekten, bu halkları Türkiye’ye karşı saldırtmak için politika araçları olarak kullananlar da, müttefik devletleri olmuştur: işte bu yüzdendir ki, onların karşılaştıkları felaketlerin de nedeni olmuşlardır. Bu koşullar altında, Türk Temsilci Heyeti, sunulmuş bulunan bildirileri yapılmamış, geçersiz saymaktadır. Türk Temsilci Heyeti bu çeşit başka bildiriler dınlemektense, oturumdan çekilmesinin daha iyi olacağı kanısındadır…”

RIZA NUR BEYİ’in yaşanan gerçekleri Müttefik Devletler Temsilcilerinin yüzüne karşı diplomasinin inceliklerinin arkasına saklanma gereğini duymaksızın açıkça, sert ve Ödünsüz bir tavırla seslendirmesinden sonra M. MONTAGNA, Alt komisyon başkam sıfatıyla RIZA NUR BEY’den Fransız Temsilcisi De LACROİX’in konuşmasını dinlemek üzere salonda kalmalarını rica ederek, Türk Temsilci Heyetinin görüşmeden çekilmesinin Konferansın kurallarını çiğnemek anlamına geleceğini söyler. RIZA NUR BEY’in yanıtı, Türk Heyetinin bu tartışmada daha fazla kalamayacağı olur ve görüşmeden çekilirler. Türk Heyetinin görüşme salonunu terk etmesinden sonra M. MONTAGNA, zabıtlara geçmesi için şu konuşmayı yapar:”M. MONTAGNA, Türk Temsilci Heyetinin, bütün insanlığın düşünmekten geri kalmadığı bir sorun üzerinde, Müttefik Temsilcilerce yapılmış pek ölçülü! bir takım açıklamaları dinledikten sonra, akla yatkın hiçbir neden olmaksızın, oturum salonundan ayrılmış olduğunu belirtti.M. MONTAGNA, böyle bir tutumun, Konferansın göreneklerine ve kurallarına aykırı bulunduğunu belirtmek ister.MONTAGNA’dan sonra söz alan İngiliz İmparatorluğu Temsilcisi Sir HORACE RUMBOLD; “RIZA NUR BEY’in, Müttefiklere çok ağır suçlamalarda bulunduğunu ve yapılmış bildirileri sanki yapılmamış ve geçerli değilmiş gibi sayacağını söylemiş olduğunu belirterek” bu sözlerini zapta geçirir.

Sir RUMBOLD’dan sonra, Türk Temsilci Heyetinin yokluğunda MONTAGNA’nin söz verdiği Fransız Temsilci De LACROIX’da, Ermenilere Ulusal Yurt verilmesi gerektiğini ifade ederek şunları söyler;

“Ermeni temsilcileri, soylarının dağınık unsurlarını bir araya toplamak bakımından haklı bir kaygıyla, Türk ülkesinde seçilecek bir bölgede, bir Ermeni Ulusal Yurdu kurulması üzerinde, büyük bir ısrarla durmuşlardır. Onlara kalsa, Erivan Cumhuriyeti dolaylarını isterlerdi. Sanırım ki, Ermenilerin dilekleri, bu bölgede Türk egemenliği altında, belirli ölçüde yerel (mahalli) ve yönetsel (idari) özerklik verilmesi ile sınırlıdır.”Amerika, Fransız, İngiliz ve İtalyan Temsilcileri arka arkaya sundukları bildiriler ve açıkladıkları görüşlerle Türk topraklarının belli bir bölümünde Ermeni Ulusal Yurdu oluşturulması ve bu bölgeye bir tür özerklik verilmesi talebim ısrarla gündeme getirmeyi sürdürürlerken Türk Temsilci Heyeti son sözünü söylemiş ve salonu çoktan terk etmiştir.

O son söz, bu taleplerin sahiplerine büyük bir ders kimliğindedir…‘’.bu halkları Türkiye’ye karşı saldırtmak için politika amaçları olarak kullananlar da Müttefik Devletleri olmuştur onların karşılaştıkları felaketlerin de nedeni olmuşlardır. Türk Temsilci Heyeti, sunulmuş bulunan bildirileri yapılmamış ve geçersiz saymaktadır.

AB VE AZINLIKLAR

Ancak aradan 82 yıl geçecek, 2004 yılında Avrupa Birliği İlerleme ve Etki Raporunda, ‘hafıza-i beşer nisyan ile maluldür’ deyişim akla getiren bir yaklaşımla Lozan’da azınlıklar konusunda gündeme getirilenler bu defa yem azınlıklar eklenip bir kez daha ısıtılıp, soslanarak Türkiye’nin Önüne konulacaktır.

Anılan raporun ayrıntılarına geçmeden önce İlker Başbuğ’un basın toplantısında gündeme getirdiği azınlıklar konusunu doğru yönde algılayarak özümseyebilmek için Lozan Müzakereleri’nin zabıtlarına bakılması gerektiğim vurgulamış oluşunun ‘siyasi konulara müdahale mi’ yoksa ulusal çıkarları ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kaynaklık eden ilkeleri savunma mı olduğu bir kez daha değerlendirilmelidir.

AB 2004 İLERLEME VE ETKİ RAPORU

Bu bölümde 1922 Lozanından 2004 Brüksel’ine geçerek Başbuğ’un konuşmasında değindiği AB (ilerleme) Raporu’nun eleştirilere konu olan bölümlerim anımsayalım.

Bölüm 1. 3. İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması

“Türkiye, Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesi’ni ve Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’ın imzalamamıştır.”

“Sünni olmayan Müslüman azınlıkların statüsünde hiçbir değişiklik olmamıştır, (…as far as the situation of non-Sunni Müslim minorities) Aleviler resmen dini bir topluluk olarak tammlanmamaktadır (Alevis are not officially recognised as a religious community…)”

“…Türk makamlarına göre, 1923 Lozan Antlaşması uyarmca Türkiye’deki azınlıklar sadece gayrimüslim topluluklardan oluşmaktadır. Resmi makamlar tarafından genellikle Lozan Antlaşması çerçevesinde görülen azınlıklar Museviler, Ermeniler ve Rumlardır. Ancak, Türkiye’de Kürtler dahil olmak üzere başka topluluklar da vardır.(According to the Turkish aut- horities, under the 1923 Treaty of Lausanne, minorities consist only of non-Muslim communities..The minorities usually asso ciated by the authorities with the Treaty of Lausanne are Jews, Armenians and Greeks. However, there are other communities in Turkey, including the Kurds…)”

“Resmi makamlar tarafından genellikle Lozan Antlaşması kapsamında değerlendirilmeyen Süryaniler gibi gayrimüslim azınlıklara hala okul açma izni verilmemektedir.”‘.Siyasi partilerin ulaşması gereken % 10’luk baraj nedeniyle azınlıkların TBMM’de temsil edilmesini güçleştiren seçim sisteminde değişiklik yapılmamıştır.”

“Ekümenik Patrik dinsel ünvanının aleni olarak kullanılması hala yasaktır.”

Lozan’da günlerce sert tartışmalara konu olan ‘Müslüman azınlık’ tanım ve kavramı Türk tarafınca reddedilerek ‘Azınlıklar’la ilgili bölümde yer almamış olmasına karşın Avrupa Birliğinin bu konuyu hem dinî hem de etnik alanda gündeme getirerek Türkiye’ye temelinde açık bir beklenti olan eleştiri yöneltmiş olması son derece dikkat çekici olmalıdır.Üstelik söz konusu raporda Musevi ve Hıristiyan azınlıklardan söz edilirken ‘Müslüman olmayan azınlıklar’ (Non-Muslim religious minorities) deyimi kullanılırken bu topluluklar dışında kalanlardan söz edilirken yalnızca ‘azınlık’ (minorities) ya da ‘diğer azınlık’ (other minorities) sözcüklerinin kullanılmış olması da yeni azınlıklara dayalı açık bir kabul ve vurguyu işaret etmektedir.

Anılan raporu kaleme alanların Türkiye’de, Lozan Antlaşması’nda tanımlananlar dışında ayrıca bir azınlık bulunmadığını bilmelerine karşın ‘yeni etnik ve dinî azınlıklar yaratma ve kabul’ anlamına gelen bu ifadeleri üstelik AB ve Türkiye arasındaki ilişkilere ait bir rapora koyarak belgelemeleri herhalde bir gözden kaçma ya da terminoloji ile açıklanamayacak ciddiyette olmalıdır.Kaldı ki anılan raporun ‘Azınlık Hakları, Kültürel Haklar ve Azınlıkların Korunması’ başlıklı bölümünde yer alan ‘Türk makamlarına göre, 1923 Lozan Antlaşması uyarınca Türkiye’deki azınlıklar sadece gayrimüslim topluluklardan oluşmaktadır’ cümlesi sanki Lozan’da bu yönde varılmış ve antlaşma metninde yer alan somut bir hüküm yokmuş, mevcut uygulama Türk makamlarının Lozan Antlaşması’nı yorumlamasından kaynaklanıyor izlenimi ve görüntüsünün uyandırılmış oluşu da iyi niyetli bir yaklaşım olarak değerlendirilememektedir.Bu noktada İlker Başbuğ’un basın toplantısında azınlıklarla ilgili sözlerini bir kez daha anımsayalım.

“Lozan Antlaşması’nda tanımlanan ve hukuki statüsü belirlenen azınlıklar dışındaki bazı topluluklara atıf yapılmakta, bazı yerlerde kapalı bazı yerlerde ise açıkça Türkiye’de yeni azınlıklar bulunduğu ifade edilmektedir. Kürt kökenli vatandaşlarımız ile Alevi vatandaşlarımız ki Avrupa Birliğinin bu ayrımını konuşmamızda kullanmak bile bizim için rahatsız edici Türkiye’deki Müslümanlar içinde azınlıklar olarak gösterilmekte ya da ima edilmekte ve bu vatandaşlarımızla ilgili rakamlar verilmektedir.Avrupa Birliğinin söz konusu yaklaşımının Lozan Barış Antlaşması ile tesis edilen Kürt ve Alevi vatandaşlarımızı, cumhuriyetin kuruluşuna kaynaklık eden Lozan Antlaşması’nın bağlayıcı açık hükümlerine ve anılan Antlaşmanın altında imzaları bulunmasına karşın’azınlık’ olarak tanımlayarak, müzakereler süresince ısrarlarına karşılık bulamayan kimi ülkelerin bu konuyu 82 yıl sonra AB İlerleme ve Etki Raporunda dile getirmiş olmalarına karşı çıkılması gerekirken, suskunlukla geçiştirilmesinin eleştirilmesi yerine, Lozan’ın onurlu duruşunu ve elde edilmiş bir hakkın korunmasının önemini anımsatanların ‘siyasete müdahale etmekle’ suçlanması, bir bölümüne yer verdiğimiz belgelerden sonra şimdi soralım; ne ölçüde hakça, ülkenin esenliğini gözeten ve sorumlu bir davranıştır? Kaldı ki AB tarafından azınlıklarla ilgili olarak İlerleme ve Etki Raporlarında yer verilen konular (Kürt kökenli yurttaşlarla Alevi yurttaşların azınlık olarak tanımlanmaları) kökenalan olarak yalnızca Lozan’a kadar geri gitmemekte, izdüşümleri 10 Ağustos 1920’ye, Sevr’e hatta daha öncesine uzanmaktadır.

GEÇMİŞE YOLCULUK

Günümüzde yaşanan kimi olay ve gelişmelerin Sevr ile birlikte anılarak ilişkilendirilmesinin kimi çevrelerde ‘paranoya’ biçiminde bir karşılık bulduğu bilinmekle birlikte zaman zaman tarihin tanıklığına başvurmak yalnızca günün algılanma ve değerlendirilmesi değil geleceğin öngörülmesi açısından da büyük önem taşımaktadır.Tarihin geçmişle gelecek arasında bir köprü kimliğinde olduğu, geçmişte yaşananların güne uyarlanarak yeni yazım senaryolarla bir kez daha sahnelendiği düşünüldüğünde, yaşanmışlarla yaşananlar arasında bir bağlantı kurularak yaşanacakların belirlenmesine çalışılması, başkalarınca kurgulanan bir geleceği yaşamak yerine kendi gelecek tasarımlarımızı özgürce kurgulamak açısından önemli olmayı da aşarak bir zorunluluğa dönüşmektedir.Amerika Birleşik Devletleri dış politikasının omurgasını oluşturmayı sürdürmenin ötesinde uluslararası ilişkilerde kimi kuramlara kaynaklık eden Wilson Prensiplerinde, Osmanlı topraklarında kimlerin bağımsızlıklarının özendirilerek bir tür güvence altına alındığı, San Remo ve Paris Barış Konferanslarında hangi devletlerin, bağımsız bir Ermenistan ve Kürdistan için çaba gösterdiği ve bu çabaların hangi nedenlerle başarısızlığa uğradığı bilinmeden Sevr’i, Sevr’i bilmeden Lozan’ı, Lozan’ı bilmeden AB İlerleme ve Etki Raporlarındaki azınlık tanım ve taleplerim doğru algılayarak nedenlerinin kökenalamna varabilmek olanaklı değildir.

ABD’de Kongre’ye sürekli olarak niçin Ermem Soykırımı iddiaları ile ilgili karar tasarıları verildiğini, bu tasarıların giriş ve gerekçe bölümlerinde önceleri 1915-1918 yıllan arasında yaşandığı belirtilen trajik olaylann son zamanlarda niçin 1923 yılım (1915-1923) kapsayacak şekilde değişikliğe uğradığım, Türkiye Ermenistan arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesi için VVashington’un niçin bu kadar istekli ve ısrarlı davrandığım, hatta Başkan Barack Obama’nın, Türkiye’yi resmi ziyaretinde bu konuyu TBMM çatısı altında niçin dile getirdiğim anlayabilmek için tarihin labirentleri arasında kaybolmuş görünen ancak belgelerde tüm canlılığım koruyan ‘yaşanmışların’, yaşananların anlamlandırılması için anımsanmasında yarar vardır.Bilindiği üzere ABD Kongresine Ermenilerle ilgili ilk tasan 3 Aralık 1894 yılında verilmiştir. Osmanlı Devleti’nin, Ermenilere karşı eylem ve tutumu nedeniyle suçlanarak kınanmasına karar verilen bu tarihten sonra ikinci tasarı Ocak 1896 yılında Kongreye verilmiş ve Kongrenin her iki kanadında da (Temsilciler Meclisi ve Senato) Osmanlı Devleti aleyhine karar alınmıştır. 1909 yılında Adana olayları sırasında ABD Hükümeti, Osmanlı Hükümetine gözdağı vermek amacıyla iki savaş gemisini Osmanlı karasularına göndermiş, bu eylemden soma 9 Şubat 1916 ve 11 Mayıs 1920’de Kongreden Ermenilerle ilgili ve Osmanlı Hükümetim suçlayan iki karar daha çıkmıştır. 1920 1975 yılları arasında 54 yıl boyunca Ermeni konusu Kongrenin gündemine gelmemiş, ancak 1974 Kıbrıs Barış Harekâtının hemen ardından 1975 yılından başlayarak Soykırım konusu neredeyse sürekli olarak Kongrenin gündeminde yer almaya başlamıştır. Geçmişte Kongreye verilen karar tasarılarının gerekçe kısmında 1915-1918 yılları arasında meydana gelen olaylara atıf yapılırken son karar tasarılarında bu gerekçe şu şekilde değiştirilmiştir.

“Ermeni soykırımı 1915-1923 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından tasarlanıp uygulandı ve yaklaşık 2 milyon Ermeni’nin sınır dışı edilmesiyle, bunlardan 1,5 milyon kadın, erkek ve çocuğun öldürülmesiyle, kurtulan 500 bininin de evlerinden kovulmasıyla ve 2.500 yıllık Ermeni varlığının anavatanından tasfiye edilmesiyle sonuçlandı.”  ABD’nin Ermeni meselesine ilgisinin 1800’lü yılların sonlarına kadar geri gittiği ve son olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığının fiilen sona erdiği 1923 yılının da bu sorunun bir parçasına dönüştürülerek Türkiye Cumhuriyeti’nin suçlanmasına zemin yaratıldığı dikkate alındığında Lozan’da ABD Temsilci Heyetince gündeme getirilen öneriler daha da anlamlanmak tadır. 

Fransa’nın Ermeni Soykırımı Anıtlarına ev sahipliği yapan (Marsilya-Lyon-Paris) ilk ülke olmasının, Soykırımla ilgili cezai yaptırımlara yer veren yasa tasarısını meclisten geçirmesinin (Senatoda onaylanmadığı için yürürlük kazanmamıştır) nedenlerine varabilmek ve yorumlayabilmek için bu ülkenin geçmişte Ermeniler’i hangi sözleri vererek nasıl kullandığı, Güney Amerika’dan (Arjantin, Uruguay) devşirdiği Ermenileri Lejyoner üniforması ile Urfa-Antep cephesinde niçin savaşa sürdüğü, onlara hangi güvenceleri verdiği ve bu güvencelere dayalı olarak hangi yükümlülükleri üstlendiğinin bilinmesi gerekir.

Anımsanacağı üzere Fransa’da Ermeni Soykırımım sembolize eden ilk amt 1970 yılında Marsilya’da bir Ermeni Kilisesinin bahçesinde açılmış, açılış törenine Fransız bir bakanın katılması üzerine dönemin Paris Büyükelçisi Hasan Esat Işık, üstelik Dışişleri Bakanlığının onayım almadan Fransa’yı terk ederek Ankara’ya gelmiş ve bir daha geri dönmemişti.24 Nisan 2003’te bu defa Paris’te Kanada Meydanı’nda Ermeni rahip Komitas’ın anısına (24 Nisan 1915’te İstanbul’dan Çankırı’ya sürgüne gönderilen, sürgün sonrası Türkiye dışına çıkarak Fransa’ya yerleşen) 6 metre boyunda ve kaidesinde ‘1915’te Osmanlı İmparatorluğu’ndaki 20. yüzyılın ilk soykırımının kurbanı 1,5 milyon Ermeni’nin anısına’ yazılı bir ikinci anıt açılmıştır. Paris Belediyesi tarafından yaptırılan heykelin açılış törenine Belediye Başkanı Bertrand Delaone ve İçişleri Ba¬kan Yardımcısı Patrick Deveciyan’da katılmışlar, anıtın açılışım protesto etmek amacıyla dönemin Paris Büyükelçisi Sönmez Koksal istişarelerde bulunmak üzere Ankara’ya çağrılmıştı. (M.Akif Ersoy’un “ibret alınsaydı eğer tekerrür mü ederdi tarih” sözünü anımsayınız.)

Marsilya’daki ve bir ilk olma özelliği taşıyan anıtın ardından 2006 yılında Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Lyon ve yine Marsilya’da iki anıt daha açılmıştır. Anıtlar, Ermenilerin Soykırımı Anma Günü olarak kabul ettikleri 24 Nisan’da açılmış, aynı gün Fransa’da yaşamakta olan Ermeniler Paris’te büyük bir yürüyüş gerçekleştirmişlerdi. Fransa’da yasama ile ilgili gelişmelere gelindiğinde ise Fransız Sosyalist Partisince parlamentoya sunulan ‘Ermeni soykırımını reddetmenin suç sayılmasına’ ilişkin yasa teklifi 12 Ekim 2006’da Fransa Meclisi Genel Kurulunda 19’a karşı 106 oyla kabul edilmişti. Fransa’daki yasama sistemine göre teklifin yasalaşması için Senato’nun da onayı gerekmekte olup anılan teklif bugüne değin Fransa Hükümeti tarafından gündeme alınmak üzere Senato Başkanlığına gönderilmemiştir. Yasa teklifi, soykırımı reddedenlere 1 yıla kadar hapis ve 45.000 Euro para cezası verilmesini öngörmektedir. Anımsanacağı üzere Fransız Parlamentosu 2001 yılında kabul ettiği bir yasayla Ermeni Soykırımını resmen tanımıştı. İngiltere’ye gelindiğinde; bu ülkenin kurulmasını özendirmenin ötesine geçerek desteklediği hangi devletlerin mandaterliğini üstlenmek İstediği, Kürt Teali Cemiyeti ile hangi ilişkilerin içine girdiği, Hoybon adlı Ermeni örgütünü niçin kurdurduğu, Atatürk’ün Nutkunda yakındığı Binbaşı Charles Edward Noel’in, Kürtlerin Laurence’ı olarak Irak’ta hangi faaliyetleri yürüttüğü, Türkiye-Irak sınırının nerede ve kimler tarafından hangi gerekçelerle çizildiği, Ermeni Soykırımına kanıt olarak gösterilen ve yıllar sonra propaganda amaçlı olduğu su üstüne çıkan ‘Mavi Kitap’ın kimler tarafmdan niçin yazıldığı, Yunanistan’ın Anadolu’yu işgalini kimlerin, niçin özendirdiği,

Lord Curzon’un Türklerle ilgili düşünceleri anımsanmadan günümüzde yaşananların gerçek anlamına varabilmek çok ta olanaklı görünmemektedir.

Savaş sonrası yıllarda; “İngiltere ilk planda Rusya ile Türkiye araşma bir set çekmek istiyordu. Bunun için de Ermenistan’ın bir manda yönetimiyle kontrol altında tutulmasını ve bu mandarım da A.B.D’ne verilmesini” istiyordu. Bu isteğin nedenim Suat Akgül şöyle açıklamaktadır; “.Böylece İngiltere ekonomik sebeplerden dolayı Ermenistan’a yapamadığı yardımı Amerika kanalıyla gerçekleştirmiş olacaktı. Kürtlerin mandaterliğini İngiltere üzerine almak istiyordu. Böylece İngiliz nüfuz alam olan Mezopotamya ve İran’da yeni bir koz elde etmiş olacaktı. Rusya’ya karşı duvarın tamamlanması, Kürtlerin Türkler’e hatta Araplara ve İran’a karşı kullanılması mümkün olabilecekti Hatta İngilizlerce 1918 yılında yaz aylarında İngilizlerin gözetiminde bağımsız bir Kürt devleti kurulması göz önüne alınmıştı. Böylece Türkiye’nin Ermenistan ve Mezopotamya arasındaki bölgeyi muhafaza etmesi önlenecekti. Dahası burası Türkiye ve Musul arasında bir supap teşkil ettiği gibi aym zamanda petrol bölgeleri için de bir tampon bölge durumundaydı.

İngiltere’ nin, Ermenilerle ilgili örtülü faaliyetleri içinde yer alan ancak Türk kamuoyunca çok fazla bilinmeyen “Hoybon’un” öyküsüne gelindiğinde bu konuya “Ölümcül Tahterevalli, Ermem ve Kürt Sorunu” adlı kitabımızda yer vermiş ve şunları yazmıştık; “İngiliz Gizli Servisinin önderliğinde kurulan Hoybon örgütü ilk toplantısını Irak’ta yapar. Bu toplantıya katılanlardan birisi de sonraları adı ile anılacak isyanı başlatan Şeyh Sait’in kardeşi Ali Rıza’dır. Örgüt ikinci toplantısını Paris’te gerçekleştirir ve bu toplantıda birisi Kilikya’da diğeri Erivan’da olmak üzere (Lozan görüşmelerinde İngiliz ve Amerikan temsilcilerinin Ermenistan için Kilikya’yı, Fransız temsilcinin Erivan ve Doğu Anadolu’yu önerdiklerini anımsayınız.) iki Ermeni Devleti kurulmasını, bu iki devletin arasında da bağımsız bir Kiirdistan’ın yer alması, çalışmalara Beyrut’ta devam edilmesi kararlaştırılır. Ne var ki Ermenilerle Kürtler arasında süregelen anlaşmazlıklara bir yenisi eklenir. Hoybon’un önderliğine Papazian adlı bir Ermeni’nin seçilmesi üzerine, bir Ermeni’nin altında yer almak istemeyen Şeyh Ali Rıza ve yandaşları örgütten ayrılırlar. Laurence’a odaklaman ilgi nedeniyle olsa gerek, Türkiye’de üzerinde yeterince durulmadığı için çok az bilinen konulardan birisi de İngiliz ordusuna mensup Binbaşı Charles Edward Noel’in Kürtlerle ilgili faaliyetleridir. Saray’dan aldığı fermanla Adana’dan başlayarak Türkiye’nin Güneydoğusu ile Suriye ve Irak’ta Kürtleri Osmanlı’ya karşı örgütlemek için çalışan ve sonrasında Irak’ın kuzeyine odaklanan Binbaşı Noel’in verdiği yıkıcı zararlar Atatürk’ün dikkatini çekmiş ve Nutuk’ta bu konuya değinmişti. Nitekim Binbaşı Noel’le ilgili yazışmalar İngiltere Dışişleri Bakanlığı arşivlerine de girmiş ve hayatına ilişkin kitaplar yayınlanmıştır. Bu belgelerden birisine örnek bağlamında aşağıda yer verilmektedir diyor. Mezopotamya şimdi bizim olacağına göre Noel’e bir Kürt Devleti kurdurup kuzey dağlarım böylece koruyabiliriz.” 

Mavi Kitaba gelindiğinde ise; (Blue Book) İngiliz Parlamentosunun onayı ile 1916 yılında Wellington House’da (Savaş Propaganda Bürosu) hazırlanmıştır. Hazırlanan iki kitaptan birincisi Almanlar aleyhinde bir algı yaratmayı amaçlıyordu. ikinci kitap ise ‘Osmanlı imparatorluğu ve Ermeniler’e Muamele’ başlığını taşımaktaydı. Kitapların yazarları James Bryce ve tarihçi Arnold Toynbee’dir. Ermenilerle ilgili kitabın yazarı Toynbee, Mavi Kitap’ta tehcir (zorla göç ettirme) sırasında 1 milyon 800 bin Ermeni’nin üçte birinin olaylar sırasında öldürüldüğünü savunarak kimi tanıkların ifadelerine yer vermişti. Türkleri; acımasız, vicdansız bir zorba, gerçek bir barbar olarak tanımlayan Toynbee’nin kitabında, ifadelerine başvurduğu kişilerin bir bölümünün gerçek olmadığı, bir bölümünün de Taşnaksütyun partisinin mensupları oldukları ortaya çıkmış, dönemin Dışişleri Bakanı Austin Chamberlain, Almanların başvurusu üzerine 3 Aralık 1925’te Lordlar Kamarasında Mavi Kitabın temelsiz ve savaş propagandası olduğunu açıklamıştı.

Türkiye ve Türklere sevgisizliği ile anılan ve Lozan sonrası İsmet Paşa’ya “burada kazandıklarınızın hepsini zaman içinde sizden geri alacağız” dediği pek çok kaynakta yer alan Lord Curzon; Lordlar kamarasında ve San Remo Konferansında yaptığı konuşmalarda şunları söylemişti: “Türkler, Avrupa’dan atılmalıdır. Amerikalı Senatör Lodge’un dediği gibi İstanbul Türklerden tamamen alınmalı, bir veba tohumu olan savaşların yaratıcısı, komşuları için bir küfür olan Türkler Avrupa’dan silinmelidir.” “Lord Curzon: Yeni bir Panislamizm ve Panturanizm akımı ortaya çıkabilir. Bu ihtimali düşünen Londra Konferansı, dünya barışının devamı bakımından Anadolu Türkleri ile daha doğudakiler arasında Hıristiyan bir toplumdan oluşan bir set çekmenin şayanı arzu olduğunu düşünmüştür. Bu da yeni Ermeni Devleti olacaktır.”

Yukarıda verilen bilgilerden de anlaşılacağı üzere Lozan’da Azınlıklar Alt Komisyonunun 30 Aralık 1922 günlü oturumunda Amerika Birleşik Devletleri Temsilci Heyetinden Bay M. Dwight’ın sunduğu ‘Ermenilere Ulusal Yurt’ sağlanmasına ilişkin bildiri ile 6 Ocak 1923 günlü birleşimde Azınlıklar Komisyonu Başkam İtalyan Bay M. Montagna, İngiliz İmparatorluğu Temsilci Heyetinden Sir Rumbold ve Fransız Temsilci Bay de Lacroix’ın aynı konudaki taleplerinin kökeninde bu ülkelerin Ermenilerle ilgili geçmişteki uygulama, politika ve yükümlülüklerinin izdüşümleri vardır.Bu izdüşümler ‘unutkanlıkla malûl olan hafıza-i beşer’in dikkatinden; yaşananların yoğunluğu, algıların yönetilmesi ve yönlendirmelerin özellikle son dönemlerde ulaştığı ustalık karşısında doğaldır ki kaçmış olabilir. Ancak insan belleğinin unutkanlığına karşın tarihin kayda geçmişliği nedeniyle silinmesi mümkün olmayan hafızası arşivlerde durmayı hem de sonsuza kadar sürdürmektedir.ABD Başkam W. YVilson, 8 Ocak 1918’de Kongreye gönderdiği 14 maddelik ve literatüre ‘Wilson Prensipleri’ olarak giren mesajında, barışa ulaşmanın temel ilkelerini açıklamış, Lenin’in ‘ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri’ sloganına karşı ‘ulusların demokrasilerin gereği ve sonucu olarak kendi kaderlerini ve bağımsızlıklarını sağlamalarının güvencesi’ bağlamında Milletler Cemiyeti’nin kurulması önerisini getirmiştir.Ne var ki Wilson’un barışın sağlanmasına ilişkin prensiplerinin ll’nci maddesinde “ulusların kendi kaderlerini ve bağımsızlıklarını sağlamaları” bağlanımda Osmanlı İmparatorluğu’nu yaşamsal ölçüde ilgileyen bir husus yer almıştı.

“Madde 11- Osmanlı İmparatorluğu’nda Türklerin oturdukları bölgelerin bağımsızlığının sağlanması. Türk egemenliği altında bulunan diğer uluslara da özerk bir gelişme için tam ve engelsiz bir fırsatın sağlanması. Boğazların uluslararası garanti altında bütün devletlerin ticaret gemilerine açılması.”Wilson Prensiplerinde ‘Türklerin oturdukları bölgelerin bağımsızlığının sağlanması, bu bölgeler dışındaki topraklarda yaşamakta olan diğer uluslara özerk bir gelişme için tam ve engelsiz bir fırsat tanınması’ sözlerinin ne ifade ettiğim anlayabilmek için öncelikle Müttefik Devletlerin, Türklerin oturdukları bölgeleri (coğrafyayı) nasıl gördükleri ve tanımladıklarının yani Sevr Antlaşması’nda Türkiye’nin sınırlarım belirleyen hükümlerin bilinmesi gerekmektedir.Bunun için öncelikle bakılması gereken yer ise temelleri San Remo Konferansı ile Paris Barış Konferansında atılan Sevr Antlaşması ile Türkiye’ye adeta bir lütuf gibi bırakılan topraklar ve çizilen yem sınırlardır.

SEVR

SEVR ANTLAŞMASI

Bölüm II

TÜRKİYE’NİN SINIRLARI

Madde 27.

“1. Avrupa’da, Türkiye’nin sınırları aşağıdaki gibi saptanacaktır.

1.         Karadeniz

Karadeniz Boğazı’nın girişinden aşağıda belirtilen noktaya kadar:

2.         Yunanistan      ile:

Podima’nın aşağı yukarı 7 kilometre kuzeybatısında bulunan Büyük Dere’nin ağzında Karadeniz üzerinde seçilecek bir noktadan başlayarak, güneybatıya doğru ve Istranca Dere havzası sınırlarının en kuzeybatı noktasına kadar (Istranca’nın aşağı yukarı 8 kilometre kuzey batısında bulunan nokta) Kaplıca Dağ ile Üçpınar Tepesi noktalarından geçmek üzere, arazi üzerinde saptanacak bir çizgi; oradan, güney-güney-doğu doğrultusunda ve Sinekli demiryolu istasyonunun aşağı yukarı 1 kilometre batısında, Çorlu-Çatalca demiryolu üzerinde seçilecek bir noktaya kadar.Istranca Dere havzasının batı sınırını olabildiğince izleyen bir çizgi; oradan, güneydoğuya doğru ve kuzeydoğuda, Büyük Çekmece Gölü’ne akan ırmaklar havzalarıyla, güney-batıda doğrudan doğruya Marmara Denizi’ne dökülen ırmakların havzası arasmdaki su bölümü çizgisi üzerinde Fener ve Kurfalı arasında seçilecek bir noktaya kadar, Sinekli’nin güneyinden geçmek üzere arazi üzerinde saptanacak bir çizgi; oradan güney doğuya doğru ve Kalikratia’nın aşağı yukarı 1 kilometre güney-batısında Marmara Denizi üzerinde seçilecek bir noktaya kadar; yukarıda tanımlanan su bölümü çizgisini olabildiğince izleyen bir çizgi.

(Coğrafi kodlardan soyutlandığında yukarıdaki madde, Trakya’nın Edirne ve Kırklareli dâhil olmak üzere Çatalca’ya kadar olan çok büyük bir bölümünün, Gökçeada ve Bozcaada ile birlikte Yunanistan’a verildiğini göstermektedir.)

3.Marmara Denizi

Yukarıda tanımlanan noktadan Karadeniz Boğazı’nın girişine kadar. II Asya’da, Türkiye’nin sınırları aşağıdaki gibi saptanacaktır.

1.Batıda ve Güneyde:

Marmara Denizi üzerinde, Karadeniz Boğazı’nın girişinden başlayarak Doğu Akdeniz’de İskenderun Körfezi dolaylarında Karataş Burnu yakınında aşağıdaki gibi tanımlanan bir noktaya kadar:Marmara Denizi, Çanakkale Boğazı ve Doğu Akdeniz; III. Bölümün (Siyasal Hükümler) IV. Kesimi ile 84 ve 122. Maddeleri hükümleri saklı kalmak üzere, Marmara Denizi adaları ve Osmanlı kalan kıyılardan 3 mil kadar uzaklık içinde bulunan adalar.

2.Suriye ile:

Kuzey-doğuya doğru, Hasan Dede geçidinin doğu kıyısı üzerinde ve Karataş Burnu’ndan aşağı yukarı 3 kilometre kuzey-batıda seçilecek noktanın Ceyhan Irmağı üzerinde Babaeli’nin aşağı yukarı 1 kilometre kuzeyinde seçilecek bir noktaya kadar:Karataş’ın kuzeyinden geçmek üzere, arazi üzerinde saptanacak bir çizgi; oradan Kesik Kale’ye kadar; Ceyhan Irmağı’nin kaynağına doğru akım yolu; oradan kuzey doğuya doğru ve Ceyhan Irmağı üzerinde Karapazar’ın aşağı yukarı (metnin orijinalinde ‘takriben’ sözcüğü geçmektedir. EÇ.) 15 kilometre doğu güney-doğusunda seçilecek bir noktaya kadar; Karatepe’nin kuzeyinden geçmek üzere, arazi üzerinde saptanacak bir çizgi; oradan ve Düldül Dağı’nın batısında bulunan; Ceyhan Irmağı’nın dirseğine kadar; Ceyhan Irmağı’nın kaynağına doğru akım yolu; oradan, güneydoğu genel doğrultusunda ve Gâvur Göl’ün aşağı yukarı 15 kilometre güney- güneybatısında, Emir Musa Dağı üzerinde seçilecek bir noktaya kadar: demiryolundan aşağı yukarı 18 kilometre uzaklıktan geçmek ve Düldül Dağım Suriye’de bırakmak üzere izlenecek bir çizgi; oradan, doğuya doğru ve Urfa’nın aşağı yukarı 5 kilometre kuzeyine kadar: Bahçe, Ayıntap, Birecik ve Urfa şehirlerini birbirine bağlayan yolların kuzeyinden geçmek ve bu şehirlerden üçünü Suriye’de bırakmak üzere, batıdan doğuya genel bir doğrultuda ve oldukça düz biçimde arazi üzerinde saptanacak bir çizgi; oradan, doğuya doğru ve Cezire-i İbn-i Ömer’in 27 kilometre batısında Azeh’in aşağı yukarı 6 kilometre kuzeyinde Dicle’nin oluşturduğu dirseğin en güney-batı noktasma kadar; batıdan doğuya genel doğrultuda ve Mardin şehrini Suriye’ye bırakmak üzere oldukça düz biçimde arazi üzerinde saptanacak bir çizgi: oradan ve Habur Su ile Dicle’nin kesiştikleri yerle, bu yerin aşağı yukarı 10 kilometre kuzeyinde Dicle dirseği arasmda ve Dicle üzerinde seçilecek bir noktaya kadar: Cezire-i İbn-i Ömer şehrinin bulunduğu adayı Suriye’ye bırakmak üzere Dicle’nin ağzına doğru akım yolu.(Suriye ile Türkiye arasında Sevr Antlaşması’nda çizilen sınıra göre Ceyhan, Antep, Urfa, Mardin, Cizre Türkiye’den koparılarak Suriye’ye bırakılmakta, Suriye ise Fransa’nın himayesi altına girmektedir.)

3.Irak ile:

Oradan, batıdan doğuya doğru genel bir doğrultuda Musul vilayetinin doğu sınırı üzerinde seçilecek bir noktaya kadar: arazi üzerinde saptanacak bir çizgi; oradan, bu çizginin doğuya doğru Türkiye ile İran arasındaki sınıra rastladığı noktaya kadar; İmadiye’nin güneyinden geçecek biçimde değiştirilmiş, Musul vilayetinin kuzey sının.

(Bu bölgede de Fırat’ın doğusundaki vilayetler Kürdistan Özerk Bölgesine dahil edilmektedir.)

4. Doğuda ve Kuzey-Doğuda:

“Yukarıda tanımlanan noktadan ve Karadeniz’e kadar, 89’uncu Madde hükümleri saklı kalmak koşuluyla, Türkiye ile İran arasındaki şimdiki sınırla, Türkiye ile Rusya arasındaki eski sınırlar…”

(Doğu ve Kuzey-Doğuda Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis Ermenistan’a bırakılmaktadır.)

Sevr Antlaşması ile en küçük bir ayrıntının bile atlanılmadığı ve Türkiye’ye, üzerinde ancak yaşanabilecek çok küçük bir toprak parçasının bırakıldığı sınırların bundan ibaret olduğu yanılgısına düşülmemesi için aynı Antlaşmanın 68, 69, 70 ve 71’inci maddelerinin de anımsanması gerekmektedir.

Madde 68.

“İşbu kesimin hükümleri saklı kalmak üzere, İzmir şehri ve 66’ncı Maddede belirtilen toprak parçası (İzmir, Manisa, Salihli, Ödemiş, Kırkağaç, Akhisar ve çevresi ile ilgili düzenlemenin yer aldığı madde. EÇ.) işbu Antlaşma’nın uygulanması bakımından, Türkiye’den ayrılmış topraklarla bir tutulacaktır.”

Madde 69.

“İzmir kenti ve 66. Maddede tanımlanan topraklar Osmanlı egemenliği altında kalmaktadır. Bununla birlikte, Türkiye, İzmir şehri ile sözü edilen topraklar üzerindeki egemenlik haklarının kullanımını Yunanistan’a aktaracaktır. Bu egemenliğin simgesi olmak üzere, Osmanlı bayrağı şehrin dışındaki bir kaleye sürekli olarak çekilecektir. Bu kale, başlıca Müttefik Devletlerce saptanacaktır.”

Madde 70.

“Yunan Hükümeti, İzmir şehri ile 6. Maddede belirtilen toprakların yönetiminden sorumlu olacak ve bu yönetimi özel olarak bu amaçla atayacağı bir görevliler kurulunca yürütecektir.”

Madde 71.

“Yunan Hükümeti, İzmir şehri ile 66’ncı Maddede tanımlanan topraklarda kamu düzeninin ve güvenliğin korunması için gerekli askeri kuvvetleri bulundurmak hakkına sahip olacaktır.”Sevr Antlaşması’nın İzmir ve çevresindeki bölgenin egemenlik ve yönetim biçimim belirleyen yukarıda verilen maddeleri aslında Müttefik Devletlerin düşünsel yapıları ile emelleri ve günümüzde de sıkça rastlanılan ‘oyun kurguları’ açısından yeterli bir fikir verebilmelidir. İzmir ve 66’ncı maddede tanımlanan çevresi, bir yandan Sevr’in uygulanması açısından Türkiye’den ayrılmış topraklar olarak tanımlanırken (madde 68) bir yandan da Osmanlı egemenliği altında kalacağı belirtilmekte ve garip, anlaşılması zor bir egemenliğe kanıt (ya da kandırmaca) olarak da İzmir dışında, Müttefiklerce seçilecek bir kaleye çekilecek Osmanlı bayrağı gösterilmektedir, (madde 69)

Ama bu ‘simgesel ancak fiili hiçbir değer ve yaptırım gücü’ olmayan ‘göstermelik egemenlik’ aldatmacası izleyen maddelerde sonlanmakta, İzmir ve çevresinin yönetiminin Yunanistan’a ait olacağı ve anılan devletin buralarda kamu düzeninin sağlanması ve güvenlik için askeri birlik bulunduracağı kayda geçirilmektedir.Batılıların kendi etik farklılıklarına vurgu bağlamında bir küçümseme ifadesi olarak eleştirel anlamda sıkça seslendirdikleri ‘şark Kurnazlığı’nın tipik bir yansıması ya da ‘Batılı çağdaş versiyonu’ olan ve çirkinliği üzerinden akan bu aldatmaca girişimlerinin modaya göre yeni ve değişik modellemelerle günümüzde de sürdürüldüğü ya da sürdürülmesine çalışıldığı (örneğin Kıbrıs), tarihi iyi okuyanların dikkatlerinden kaçmamalıdır.Sevr’de ” Türklerin oturdukları” daha doğrusu ancak ayakta durmalarına yetecek bir yeri ifade eden bu yeni sınırlardan sonra Lozan’ın azınlıklarla ilgili izdüşümlerini, Sevr’in gerçekleşmeyen ancak kimi gönüller ve zihinlerde varlığım sürdüren tarihin çöplüğündeki yerini almış maddelerinde arayalım.

SEVR ANTLAŞMASI

KESİM III

KÜRDİSTAN

Madde 62.

“Fırat’ın doğusunda, ileride saptanacak Ermenistan’ın güney sınırının güneyinde ve 27. Maddenin II/2 ve 3’ncü fıkralarındaki tanıma uygun olarak saptanan Suriye ve Irak ile Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgelerin yerel özerkliğini, işbu Antlaşma’ nin yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde İstanbul’da toplanan ve İngiliz, Fransız ve İtalyan Hükümetlerinden her birinin atadığı üç üyeden oluşan bir Komisyon hazırlayacaktır.

Herhangi bir sorun üzerinde oybirliği oluşamazsa, bu sorun, Komisyon üyelerince bağlı oldukları Hükümetlerine götürülecektir. Bu plan, Süryani-Geldaniler ile, bu bölgelerin içindeki öteki etnik ve dinsel azınlıkların korunmasına ilişkin tam güvenceleri de kapsayacaktır; bu amaçla, İngiliz, Fransız, İtalyan, İranlı ve Kürt temsilcilerden oluşan bir komisyon incelemelerde bulunmak ve işbu Antlaşma uyarınca, Türkiye sınırının İran sınırı ile birleşmesi durumlarında, Türkiye sınırında yapılması gerekebilecek düzeltmeleri kararlaştırmak üzere bu yerleri ziyaret edecektir

Madde 64.

“İşbu Antlaşmanın yürürlüğe konuşundan bir yıl sonra, 62’inci Maddede belirtilen bölgelerdeki Kürtler, bu bölgelerdeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Konseyine başvururlarsa ve Konsey’de bu nüfusun bağımsızlığa ehil olduğu görüşüne varırsa ve bu bağımsızlığı tanımayı Türkiye’ye salık verirse, Türkiye bu tavsiyeye uymayı ve bu bölgeler üzerinde bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçmeyi, şimdiden yükümlenir.Bu vazgeçmenin ayrıntıları başlıca Müttefik Devletlerle Türkiye arasında yapılacak özel bir sözleşmeye konu olacaktır. Bu vazgeçme gerçekleşmiş veya gerçekleşeceği zaman, Kürdistan’ın şimdiye kadar Musul vilayetinde kalmış kesimin-de oturan Kürtlerin, bu bağımsız Kürt Devletine kendi istekleriyle katılmalarına, başlıca Müttefik Devletlerce hiçbir itirazda bulunulmayacaktır.”Sevr Antlaşması’nın 62 ve 64’üncü maddelerinde görüleceği üzere Osmanlı topraklarında Özerk bir Kürdistan kurulması, kurulacak bu özerk bölge halkının (Kürtlerin) bağımsızlık talebinde bulunması halinde (bağımsızlığa ehil olduklarının Milletler Cemiyetince onaylanması koşulu ile) Türkiye’nin bunu kabul ederek bölgedeki tüm haklarından vazgeçmesi karara bağlanmıştır.

Ancak Sevr Antlaşması’nda dikkati çeken ve 62’nci maddede belirtilen bağımsız bir Ermenistan kurulması kararma karşın sınırlarının saptanmasının sonraya (müstakbelde) ertelenmiş oluşudur.

(müstakbelde tayin edilecek olan Ermenistan hudud-ı cenubiyesinin cenubunda…)

(üzeride saptanacak Ermenistan’ın güney sınırının güneyinde…)

Bu ertelemenin gerekçesi ise 18 Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansında yatmaktadır. Kürtlerin mandaterliğini üstlenmek, böylelikle nüfuz alanı olan Mezopotamya’daki gücünü arttırarak İran’a karşı bir koz elde etmek isteyen İngiltere, San Remo’da hazırlanan tasarıya göre denize de kıyısı olacak (Trabzon) Ermenistan’ın mandaterliğini Amerika’nın almaşım istiyordu.

Ancak Amerika, bu öneriye soğuk bakarak kurulması halinde Ermenistan’ın sınırlarını silahlı güç kullanımı ile koruma konusunda bir yükümlülük üstlenemeyeceğini bildirince Ermenistan konusunda Paris Barış Konferansında bir karara varılamamıştı.Ancak Amerika, bu öneriye soğuk bakarak kurulması halinde Ermenistan’ın sınırlarını silahlı güç kullanımı ile koruma konusunda bir yükümlülük üstlenemeyeceğini bildirince Ermenistan konusunda Paris Barış Konferansında bir karara varılamamıştı.Ne var ki Sevr Antlaşması’nda Ermenistan’a bağımsızlık verilmesi karara bağlanmış, Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın saptanması ABD Başkanının hakemliğine bırakılmıştır. Nitekim Başkan Wilson 22 Kasım 1920’de Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerinin Ermenistan’a verilmesini karara bağlamıştır.Paris Barış Konferansında kurulması planlanan Ermenistan’ın şuurlarının belirlenememesinin bir diğer nedeni de, Konferansa katılan Kürt ve Ermeni delegasyonlarının (Kürt Şerif Paşa ve Boghos Nubar Paşa Başkanlıklarında) tasarlanan Kürdistan ve Ermenistan’ın toprak paylaşımı ve sınırlan üzerinde ar alarmda bir anlaşmaya varamamış olunan, bu anlaşmazlığın çözümlenememesi ve Türkiye’deki Kürt kuruluşlardan gelen baskılar üzerine Kürt delegasyonunun görüşmeleri terk etmiş olmasıdır.Sevr Antlaşması ve Paris Barış Konferansı’nın zabıtlarında Ermenistan ile ilgili hükümler ve tartışmalara geçmeden önce Kürdistan konusunda anımsanmak istenmese de tarihin nasıl tekerrür ettiğine ilişkin çarpıcı bir örnek verelim.

“Irak Kürdistan Bölgesi Anayasası Giriş Bölümü: (2007)

Kürtler, yurtları olan Kürdistan’da binlerce yıl yaşamış olan tarihi bir kavim olup, dünyanın diğer milletleri ve halksan gibi özelliklerinin kendilerine kaderlerini belirleme hakkı verdiği bir millettir. Bu hak, ilk defa l. Dünya Savaşı sonunda yayınlanan ve ilkeleri o günden beridir uluslararası hukuk içinde sağlamlaşmış olan ‘Woodrow Wilson’un Ondurt Maddesi’ adlı prensipler uyarımca kabul edilen bir haktır.1920 yılında imzalanan Sevr Antlaşması’nın 62-64 nolu maddeleri Kürtlere self-determinasyon hakkını tanımasına rağmen, uluslararası çıkarlar ve siyasal dengeler Kürtlerin bu hakkı elde edip uygulamaya geçirmelerini engellemiştir.Sevr Antlaşması’nın verdiği haklara aykırı olarak, 1921 yılında kurulmuş olan Güney Kürdistan, Kürt halkının istekleri dikkate almadan ve Kürt kökenli devlet memurlarının kendi topraklarının yönetimine atanacağı, Kürtçenin eğitim dili, yargı dili ve diğer hizmetlerde kullanılacak dil olduğu taahhüt edilmesine rağmen dört yıl sonra, 1925 yılında yeni kurulan Irak devleti topraklan içine katılmıştır.”

Konjonktürel değişim ve dönüşümler sonucu Türkiye ile arasındaki anlaşmazlıkları şimdilik kaydı ile rafa kaldırmış görünen Barzani yönetiminin; ancak kimi koşulların var-lığında uluslararası düzlemde kabul gören self-determinasyon ilkesinden söz ederek uluslararası hukuka sığınırken, diğer tarafta yürürlük kazanmamış bir Antlaşmaya dayanarak (Sevr) tezlerini gerekçelendirmesi (Sevr Antlaşması’nın verdiği haklara dayalı olarak…) ve bu temelsiz tezi Anayasasının Giriş Bölümüne alması trajikomik bir çelişki kimliğindedir.İmzalanmış olmasına karşın yürürlük kazanmamış ve Antlaşmanın dayattığı tüm konu ve koşullar bir bağımsızlık savaşı ile ortadan kaldırılıp yeni bir Antlaşmaya (Lozan) varılmışken, Kuzey Irak Kürt Yönetiminin ‘kurbağadan post çıkarma’ anlayışı ile Anayasasının Giriş Bölümünde tarihin çöplüğüne atılmış bir kağıt parçasına atıf yapması, dost olduğu varsayılan bir komşu kimliği ile şık olmamanın ötesinde geçmişe takılı kalmak ve rahatsızlık verici bir hayal dünyasında yaşamakla eş anlamlı olmalıdır.

ERMENİSTAN

Lozan görüşmelerinde Türkiye sınırları içinde ‘Ermeni Ulusal Yurdu’ oluşturulması ile ilgili olarak Türk Temsilci Heyetinin önüne getirilen, bildirilerle desteklenen ve tıpkı Sevr’de, İzmir’in fiilen Türkiye’den koparılmasına karşın sözde Osmanlı egemenliğinde bırakılması gibi ucuzluk kokan ve Türk insanının zekasına hakaret kimliğindeki aldatmacalarla dolu ibret alınması gerekli belgelere önceki bölümlerde ayrıntıları ile yer verilmişti.

Ancak Lozan’da, Ermenistan konusunda bilinçle geri adım atılmış izlenimi yaratılmış olmakla birlikte özde çok da değişmeyen, Türk tarafının gururunu okşayıcı söylemlerle süslenerek gizlenmesine çalışılan taleplerin köken alanını algılayabilmek için Paris Barış Konferansı ‘Onlar Konseyi’nin görüşmeleri ile Sevr Antlaşması’nın ilgili maddelerinin bir kez daha anımsanmasında yarar görülmektedir.

SEVR ANTLAŞMASI

ALTINCI KISIM

ERMENİSTAN

Madde 88.

“Türkiye, öteki, Müttefik Devletlerin yapmış oldukları gibi, Ermenistan’ı özgür ve bağımsız bir Devlet olarak tanıdığını bildirir.”

Madde 89.

“Öteki Bağıtlı Yüksek Taraflar gibi, Türkiye ile Ermenistan da, Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis illerinde, Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın saptanması işini Amerika Birleşik Devletleri Başkanının hakemliğine sunmayı ve bu konudaki kararını olduğu kadar, Ermenistan’ın denize çıkışı ile sözü geçen sınıra bitişik bütün Osmanlı topraklarının askersizleştirilmesine ilişkin ileri sürebileceği bütün hükümleri kabul etmeyi kararlaştırmışlardır.”

Madde 90.

“89. Madde uyarınca sınır saptanması, sözü geçen iller topraklarının tümünün ya da bir kesiminin Ermenistan’a aktarılmasına yol açacak olursa, Türkiye, aktarılan toprak üzerindeki bütün haklarından ve sıfatlarından karar tarihinden başlamak üzere geçerli olarak, vazgeçtiğini şimdiden bildirir. İşbu Antlaşmanın, Türkiye’den ayrılan topraklara uygulanacak hükümleri, o andan başlayarak, bu topraklara da uygulanacaktır.

Ermenistan’ın kendi egemenliği altına girmiş topraklar nedeniyle üstlenmesi gerekecek, Türkiye’ye ait mali yükümlülüklerin ya da hakların oran ve niteliği, işbu Antlaşmanın VIII. Bölümünün (Mali Hükümler) 241. Maddesinden 244. Maddesine kadarki Maddeleri uyarınca saptanacaktır.”

Madde 91.

“89. Maddede belirtilen toprağın bir kesiminin Ermenistan’a aktarılması durumunda, sözü geçen Maddede öngörülen karardan sonra üç ay içinde, Ermenistan ile Türkiye arasında. Bu kararın ortaya çıkaracağı sınırı arazi üzerinde çizmek için, kuruluş biçimi daha sonra saptanacak, bir Sınırlandırma Komisyonu kurulacaktır.”  Sevr Antlaşması’nda özerk, ancak bağımsızlık talebinde bulunabileceği kayda geçirilen Kürdistan’dan soma Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz Bölgelerinden alınacak topraklarda kurulması kararlaştırılan Ermenistan ile ilgili hükümler bunlar.Ancak bu hükümlerin Antlaşmada yer alması ve Ermenistan’ a bağımsızlığının verilmesinin arka planı ile senaryonun geçersiz kılınması üzerine savaşta elde edilemeyenlerin bu defa yumuşatılarak bir kez daha ısıtılıp Lozan’da Azınlıklar Komisyonunda niçin masaya getirildiğini algılayabilmek, ve azınlıklar konusunun tarihsel hassasiyetini özümseyebilmek için Paris Barış Konferansı Onlar Konseyinin görüşmelerinden de bazı bölümlerin anımsanması gerekmektedir.

PARİS BARIŞ KONFERANSI ZABITLARI

“ONLAR KONSEYİ”

Ermenistan meselesi.

Görüşmelerde hazır bulunanlar:

İtalya-H.E.M Crespi, Ermem Delegasyonu; Boghos Nubar Paşa, A. Ahoronian, Çevirmen; Prof.Dr. P.J.Mantoux,

Ortak sekreterlik; ABD-Teğmen Burden, İngiliz İmparatorluğu-Yüzbaşı E.Abraham, Fransa-Yüzbaşı A.Portier, İtalya-Teğmen Zanchi, Japonya-M.SaburiOturum Başkanı: Bay Pichon-Fransa Dışişleri Bakanı (Ermem Delegeleri odaya girdiler)(4) Bay AHARONYAN şu beyanı okudu:

 “… Milletimiz, savaşın başında, Çar idaresine karşı tüm şikayetleri unutarak, Müttefiklerin davasını desteklemek amacıyla içtenlikle Ruslara katılmakla kalmamış, Türkiye’de ve tüm dünyadaki Ermeniler, Rus generallerinin kumandası altında, Rus birlikleriyle yan yana dövüşmek için, masrafları kendileri tarafından karşılanarak Ermeni birlikleri kurulmasını ve desteklenmesini Çar Hükümetine önermiştir.

Paris’teki Rus Büyükelçiliği arşivleri bunu doğrulamaktadır.

Çar Hükümeti, Paris’teki Büyükelçiliği aracılığıyla, Ermenilerin kişisel olarak Rus ordusuna katılmasının tercih edildiğini bildirmiştir. Ermeniler derhal bunu kabul etmiş ve 1914,1915, 1916 ve 1917 yıllarında dünyanın her yarımdan gelen Ermeni gönüllüleri, Rus ordusunun muvazzaf askeri olan Ermenilerle birlikte, Müttefiklerin davası için çarpışmışlardır.Benim idaremdeki bu hükümet 1917 Ekim’inden 1918 Haziran’ına kadar, sadece Ermeni kaynakların yardımıyla bir Ermeni ordusu kurdu ve devam ettirdi.Fransız hükümeti, Tiflis’teki Fransız Konsolosluğu aracılığıyla, Ermeni Katalikos’un (Ermenilerin ruhani önderi) Müttefiklere gönderdiği heyetin başkam olan Ekselansları Boghos Nubar Paşa’nın bir telgrafım bizlere ulaştırdı. Bu telgrafta dünyadaki bütün yurttaşlarımız ne olursa olsun direnmememizi ve İtilaf Devletlerinin davasını terk etmemizi bizden istiyordu.

Milli Konsey adına Tiflis’ten cevap verdim: Savaşın başından beri yaptığı gibi, Ermeni Milletinin âli görevini yapmaya hazır olduğunu, Müttefiklerin maddi, manevi ve mümkünse askeri yardımına güvendiğimi bildirdim. Ermenistan’ın bağımsızlığım tanımalarını onlardan istedim.

Bu telgrafa cevap olarak, yine Fransız Konsolosluğu aracılığıyla ikinci bir telgraf aldım..Ermenistan’ın bağımsızlığı konunda ise, İngiliz Avam kamarası ve Fransız Millet Meclisinin bildirgelerin taleplerimizi karşılayacak nitelikte olduğu bize bildirildi…1917 yılının son aylarında 50.000 kişilik bir ordu kuruldu.Tatarlar ve Kürtler açıkça Türkiye’nin yanında yer alarak gerimizde örgütlendiler ve bize engel olmak için her şeyi yaptılar.Müttefiklerden uzakta olmamıza, vaat edilen yardımların gelmemesine, yalnız ve terk edilmiş olmamıza ve hatta komşularımız tarafından rahatsız edilmemize rağmen kendimizi bu en yüce mücadeleye bir kez daha attık.Askeri yeteneği Rus ordusu tarafından da çok takdir edilen General Nazarbekyan Başkumandan atandı ve Abdülhamid’e ve Türk zulmüne karşı otuz yıl mücadele etmiş olan meşhur Andranik, Türk Ermenilerden kurulan tümenin başına geçirildi.Çok üstün bir düşmana karşı eşit olmayan mücadele 7 ay sürdü. En kanlı savaşlar Erzincan ve Van’da yer aldı. Erzurum, Sarıkamış, Kars Kalesi, Gümrü, Serdarabat ve Karakilise’de çarpışmalar oldu ve Türkler ağır bir şekilde kaybettiler. Bizzat, ben, moral verebilmek için Sarıkamış’a gittim.Şimdi Ermenistan Cumhuriyeti adına, aşağıdaki taleplerde bulunuyorum:

Ermenistan’ın pazarlığa girişmeden, Müttefiklerin davası için yaptığı fedakarlıkları göz önünde tutarak, Paris Konferansında hak ettiği yerin, delegeleri aracılığıyla verilmesini Ermeni milleti adına istemekle onur duyuyorum.Ermenistan Cumhuriyeti savaş alanında kazandığı bağımsızlığının tanınmasını istemektedir.Ermenistan’ın iki kısmı, kuzeyde Lori (Gori?) ve Borchaîu’dan aşağıya Akdeniz’e ve güneyde Ermeni Toros’larına uzanan tek bir coğrafya ve ekonomik bütünlüğü temsil etmektedir.Kafkas Ermenileri ise son otuz yıl boyunca devamlı olarak gençlerin en iyilerini, Durman, Vartan, Dro ve daha pek çok şanlı kumandanın önderliğinde, Türk zulmüne karşı çarpışmak ve Türk Ermenistan’ım Osmanlı boyunduruğundan kurtarmak için cepheye yollamışlardır.Boghos Nubar Paşa şu beyanda bulundu.Ermeniler savaşın ilk günlerinden ateşkes imzalanıncaya kadar tüm cephelerde Müttefiklerin yanında çarpıştılar…

Legion d’Orient’da toplanmış olan beş bin kadar Ermeni gönüllüsünün (o bölgedeki) Fransız güçlerinin yarısından fazlasını oluşturduğunu, Suriye’yi kurtaran büyük Filistin zaferine parlak bir katkıda bulunduğunu ve General Allenby’nin kendilerine resmi bir tebrik gönderdiğini belirtmek isterim.Son olarak Fransa’da, şanlı ve şerefli bir birlik olan Legion Etrangere’de Ermeni gönüllüleri yiğitlikleri ve dayanıklı olmaları ile temayüz ettiler. Savaşın başında 800 kadar olan gönüllülerden ancak 40 kişi hayatta kaldı.Ermeniler bu nedenle savaşan taraf olmuşlardır. Sonunda Müttefiklerin tam bir zafer kazanmaları Ermenistan’ın Türk boyunduruğundan kurtarmıştır. Bu bir gerçektir. Katliam ve sürgün kurbanlarına savaş alanındaki kayıplarımız da eklenince Ermenistan tarafından yaşam olarak ödenen bedelin herhangi bir diğer muharip milletin ödediği bedelden daha ağır olduğunu ortaya çıkaracağım sözlerimize eklemek isteriz. Ermenistan’ın kaybı, 4,5 milyon olan toplam nüfusu içinde 1 milyonu aşmaktadır. Kilikya esas itibariyle bir Ermeni bölgesidir… Nüfusa gelince çoğunluğu Ermeni ve Türk’tür. .Kilikya’yı Suriye’ye dahil etmek amacıyla Suriye Komitesi yayınlarında gösterildiği gibi, Suriye’nin kuzey sınırı Toros değil Amanos Dağları’dır.Aslında, Ermeni kayıpları çok büyük olmakla beraber, savaşta Türklerin kayıpları daha aşağı olmamıştır. Bir Alman raporu; savaş, salgın, hastalıklar ve kıtlık nedeniyle, Türklerin kayıplarını 2,5 milyon olarak vermektedir. Bu duruma tedbirsizlik, yeter sayıda hastane personeli ve ilaç olmamasının yarattığı korkunç tahribat neden olmuştur…” Paris Barış Konferansı Onlar Konseyi’nde Ermeni Delegelerin açıklamaları ile talepleri dikkatle incelendiğinde Sevr’de yer alan hükümlerle Lozan’da masaya getirilen isteklerin izdüşümleri ve Osmanlı’nın uğradığı ihanetle, bu ihanetin arkasında kimlerin olduğu hiçbir tereddüde yer olmayacak şekilde açığa çıkmaktadır.

Osmanlı tebası olan Ermenilerin, Osmanlı Devleti ile savaşta olan Rus ordularına katıldıkları, savaştan çok önceleri bağımsızlıkları için silahlı mücadele verdikleri, (savaştan önceki otuz yıl!.) Fransız Yabancılar Lejyonuna katılarak Fransa bayrağı altında Osmanlı’ya karşı çarpıştıkları, savaş sırasında Müttefik Devletlerle işbirliği yaptıkları, Antranik adındaki çete reisinin ‘Türk Ermenilerinden’ oluşan bir ‘tümen’  kurarak Erzincan ve Doğu Karadeniz’de Osmanlı Ordusuna karşı cephe açtığı övünmeleri, Osmanlı tarafından “millet-i sadıka” olarak adlandırılanların yüz kızartıcı ihanetlerinin açık belgesi iken bu ihanet karşılığında istenilen ödül aslında tanık olanları utandırması gereken açık bir itiraf ve suçüstü yakalanma kimliğindedir.

San Remo ve Paris Konferansında oluşturulan alt yapı ile bu alt yapının ulaştığı Sevr bilinmeden Lozan’da azınlıklarla ilgili müzakerelerde Türk Temsilci Heyetinin önüne Ermeni Ulusal Yurdu kurulması teklifinin niçin getirildiğinin, İngilizlerin tek bir Ermenistan önerisine karşı Fransızların niçin Kilikya’nın dışında Doğu Anadolu’da da Erivan merkezli ikinci bir Ermenistan için baskı yaptığım, sınırlarının saptanması Başkan Wilson’un hakemliğine bırakılan Ermenistan konusunda ABD delegelerinin arka arkaya niçin muhtıralar verdiklerini anlayabilmenin ötesinde anlamına varabilmek çok ta olanaklı görünmemektedir.

PARİS BARIŞ KONFERANSI

Birinci Dünya Savaşı sonrası, barış Antlaşmalarım hazırlamak üzere İtilaf Devletleri tarafından Paris’te 18 Ocak 1919’da bir Konferans düzenlendi. Konferansın amacı savaştan yenik çıkan Almanya, Osmanlı Devleti, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan’la imzalanacak barış koşullarının saptanmasıydı. 18 Ocak 1919’da, Versailles Sarayı’nın Aynalar Galerisinde toplanan konferansın çalışmaları 7 Mayıs 1919’a kadar devam etti. 27 devlet ve dört dominyonun (Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika) temsilcilerinin katıldığı konferansta barış koşulları, yenik devletlerin çağrılı olmadığı oturumlarda kararlaştırıldı. Konferansın çalışmalarına başlaması ile birlikte Amerika Devlet Başkanı, Fransız, İngiliz, İtalyan ve Japon Başbakanları ve Dışişleri Bakanlarından oluşan ‘Onlar Konseyi’ kuruldu. Bu konseyin içinden de zamanla bütün kararları alma yetkisini kendinde toplayan, W.Wilson (ABD), Clemen ceau (Fransa), Lloyd George (İngiltere), Orlando ‘dan (İtalya) oluşan ‘Dörtler Konseyi’ ya da bir başka adla ‘Crillon Oteli Konseyi’ çıktı.Temel organını Onlar Konseyi’nin oluşturduğu Konferansta konuları görüşmek üzere 52 uzmanlık komisyonu oluşturuldu.

İtalya’nın San Remo kasabasında savaştan yenik çıkan Osmanlı Devleti’nin topraklarının durumunu belirlemek için İngitere, Fransa, İtalya başbakanları ile Japonya, Yunanistan ve Belçika temsilcilerinin katıldıkları milletlerarası konferansta kararlaştırılan ve Sevr’e temel oluşturan paylaşımı (Osmanlı Devleti’nin Asya ve Kuzey Afrika’da bulunan Arap toprakları üzerindeki tüm haklarından vazgeçmesi, bağımsız bir Ermenistan’la özerk bir Kürdistan kurulması, Suriye’de iki ‘A’ tipi manda’ oluşturularak Suriye ve Lübnan’ın Fransa, Irak ve Filistin’in İngiltere’ye terk edilmesi) görüşmek daha doğrusu dikte etmek üzere Osmanlı Devleti’nden bir heyet 10 Mayıs 1919’da Paris’e, Konferansa davet edildi.San Remo Konferansında ilginç olan nokta, konferansı düzenleyen devletlerin, hakkında karar alacakları Osmanlı Devleti’nden hiç kimseyi görüşmek için davet etmemiş oluşlarıdır. Buna karşın Osmanlı Hariciye Nezaretinden (Dışişleri Bakanlığı) Galip Kemali Bey (Söylemezoğlu) Konferans Başkanı ve İtalya Başbakanı M.Nitti’ye 23 Nisan 1920 günü bir muhtıra göndererek şu görüşlere yer vermişti;”Devleti Osmaniye’yi parçalamak için tertip edilen tezvirat- ğı hikayeden, yüz otuz seneden beri yapmak istediği ıslahatın ne gibi tesirler altında vücut bulmadığım, Avrupa’da din namına her türlü mezalim yapılır, Yahudiler yakılır, yurtlarından kovulurken, Türklerin milyonlarca Hıristiyanı oğuzunca beslediğini, asırlardan soma bunları medeniyet alemine iade ettiklerini, bugün ise öz toprakları müfterim bir düşman tarafından mütarekeye rağmen çiğnenmekte ve yüz binlerce masum kam akmaktadır. Türk milleti muzaffer devletlerden adilane, insani yetkarane ve alicenabe bir karar vermelerini büyük bir itimat ve metanetle beklemektedir…”

Galip Kemal Bey’in San Remo Konferansına başkanlık yapan İtalya Başbakanı Nitti’ye gönderdiği muhtıra ile Lozan Konferansı’nda Rıza Nur Bey’in yaptığı konuşma (Gerçekten bu halkları Türkiye’ye karşı saldırtmak için politika araçları olarak kullananlar da, Müttefik Devletleri olmuştur: İşte bu yüzdendir ki, onların karşılaştıkları felaketlerin de nedeni olmuşlardır.) arasındaki benzerlik, Müttefik Devletlerin Türkiye ve Türklere bakışlarında zaman içinde hiçbir değişiklik olmadığım göstermesi bakımından ilginç olduğu kadar, en zor ve olumsuz koşullarda bile Türkiye’nin onurunu koruyan ve gerçekleri sebep olanların yüzüne karşı söylemekten bir an bile geri durmayanların varlığım da ortaya koymaktadır.

Eski Sadrazam Tevfik Paşa’nın başkanlığında Dahiliye Nazırı Reşid Bey, Maarif Nazırı Fahreddin Bey ve Nafia Nazın Cemil (Topuzlu) Paşa ile maiyetlerinde bulunan memurlardan oluşan heyet Paris’e giderek 11 Mayıs 1920’de Fransa Dışişleri Bakam Milleran’dan anlaşma taslağını teslim aldı.

Osmanlı heyetine bildirilen ve itirazsız kabul etmeleri istenilen barış! koşullarına göre; Trakya’nın batısı Edirne, Kırklareli dahil, İzmir ve çevresi Ödemiş, Tire, Söke, Akhisar, Kırkağaç Yunanistan’a veriliyordu. Türkiye’nin güney sınırı Mardin, Urfa, Antep, Amanos ve Osmaniye’nin kuzeyinden geçiyor ve doğuda sınırları ABD Başkam W.Wilson tarafından saptanacak bir Ermeni devleti kuruluyordu. Silifke, Ulukışla, Niğde, Aksaray, Akşehir, Kütahya ve Balıkesir, İtalya’ya; Diyarbakır, Har- put, Sivas ve Tokat yöreleri Fransa’ya veriliyor, İstanbul, İzmit, Edremit ve Bursa’yı kapsayan Boğazlar bölgesinde bayrağı ve bütçesi ayrı bağımsız bir yönetim kuruluyordu.

Antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra doğuda ayrıca bir Kürt devleti kurulacak, zorunlu göç ve iddia edilen toplu öldürme olaylarına karışanlar için kurulacak hakem heyetleri, sürgün ve mal müsaderesi cezası verebilecek, devletin mali işlemlerim Fransa, İngiltere ve İtalya’nın üye olduğu bir komisyon yürütecekti. Ülkenin bir anlamda yok edilerek İtilaf Devletleri arasında pay edilmesini öngören ve dayatan bu sözüm ona barış Antlaşmasını, Osmanlı heyeti reddederek 11 Temmuz 1919’da İstanbul’a döndü.22 Temmuz’da İstanbul’da bir araya gelen devlet erkânı- nin “Saltanat Şurası” (Padişah Vahdeddin, Sadrazam Damat Ferit Paşa, Şeyhülislam Dürrüzade Abdullah Efendi, Müşir Kazım, Müşir Osman, Mısır Fevkalade Komiseri Ayan’dan Rauf Paşa’nın katılımı ile) katıldığı toplantıda halkın Sultanahmet meydanında düzenlediği protesto mitinglerine rağmen koşulların kabulü kararlaştırıldı. Bu kabul anı Tarık Mümtaz Göztepe tarafından şöyle anlatılır: “Taht ve tacının gittikçe artan sarsıntısını gözleriyle görür gibi olan Sultan Vahdeddin’in benzi ölü gibi olmuştu. Ayağa kalktı ve tıpkı bir ölü dile gelmiş gibi şu sözleri söyledi: “Şu muahaleye imzalarım vazetmek hususu kabul edenlerin ayağa kalkmalarım rica ederim.” Saltanat Şurası bu teklif karşısında derhal irkildi ve tek cisim halinde hurra diye ayağa kalktı. Birçok ihtiyar ve emektar Müşirler, Vezirler, Nazırlar, eski sadrazam ve şeyhülislamlar, göğüslerini kavuşturmuşlar ve el bağlayarak bu idam fermanı önünde kadere rıza göstermişlerdi.” Bu kadar ağır koşulların kabulü için Saray’ın gerekçesi; ‘Osmanlı’nın hiç değilse Anadolu’da varlığını sürdürebileceği aksi takdirde tamamen yok olacağıydı. Topraklarının neredeyse tamamı elinden alınmış, kalan bazı bölümlerin yönetimi üçüncü ülkelere devir edilmiş, hukuku, bireysel hak ve özgürlükleri Müttefik Devletlerin insafına bırakılmış, orduları terhis edilmiş, egemenlik haklan budanarak zillet içinde yaşamaya mahkûm edilmiş bir milletin sadece saltanatını sürdürebilme uğruna bu koşullara katlanmasını kabul edebilmek ve yok oluşu ‘Osmanlı’nın varlığını sürdürme’ olanağı ile açıklayabilmek eğer ihanet değilse o dönemde Osmanlı Devleti’ni yönetenlerin nasıl bir akıl tutulması içinde olduklarını göstermesi bakımından bir ibret vesikası olmalıdır.

Saltanat Şurası’nda alman ‘teslimiyet’ kararına itiraz eden tek kişi Topçu Feriki Ayandan Rıza Paşa olmuştur, ne var ki o da reddetmek yerine çekimser kalarak…

22 Temmuz 1919’da İstanbul’da yaşananlar anımsandığında sanırız Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi” bir başka gözle okunacak ve değerlendirilecektir.

” Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbaîde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir, îstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakrü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.Ey Türk İstikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur”

SEVR ANTLAŞMASI

Lozan’da azınlıklarla ilgili müzakerelerde Müttefik Devletlerin taleplerinin kök alanını algılayabilmek için Sevr Antlaşması’nın ilgili bölümünün anımsanmasında da yarar görülmektedir.

SEVR ANTLAŞMASI

KESİM IV

AZINLIKLARIN KORUNMASI

Madde 141.

“Türkiye, Türkiye’de oturan herkesin, doğum, bir ulusal topluluktan olmak, dil, soy ya da din ayrımı yapılmaksızın, yaşamlarını ve özgürlüklerini korumayı, tam ve eksiksiz olarak sağlamayı yükümlenir.Türkiye’de oturan herkes, her inancın, dinin ya da mezhebin gereklerini, ister açıkta ister özel olarak, Özgürce yerine getirme hakkına sahip olacaktır.Yukarıdaki paragrafta öngörülen hakkın özgürce yerine getirilmesine karşı herhangi bir saldırı, ilgili mezhep hangisi olursa olsun, aynı cezalarla cezalandırılacaktır.”

Madde 142.

“1 Kasım 1914’den beri Türkiye’de bir tedhiş rejimi bulunduğu için, İslam dinine geçişlerden hiçbiri olağan koşullarda gerçekleşmiş olamayacağından bu tarihten sonraki İslamı benimsemelerin tanınmaması ve 1 Kasım 1914’den önce Müslüman olmayan bir kimsenin, özgürlüğüne kavuştuktan soma, kendi isteğiyle İslam’ı benimsemesi için gerekli işlemleri yerine getirmedikçe Müslüman sayılmaması süregidecektir.Osmanlı Hükümeti, savaş süresince Türkiye’de yapılan topluca öldürmeler sırasında kişilere verilen zararları en geniş ölçüde karşılamak için, 1 Kasım 1914’den beri herhangi bir soydan ya da dinden olursa olsun, ortadan yok olmuş, zorla götürülmüş, enterne edilmiş ya da tutuklanmış kişilerin aranması ve kurtarılması için, kendisinin ve Osmanlı makamlarının tüm desteğini sağlamayı yükümlenir.Osmanlı Hükümeti, zarar görenlerin, ailelerinin ve yakınlarının yakınmalarını dinlemek, gerekli soruşturmalarda bulunmak ve sözü edilen kişileri özgürlüklerine kavuşturmaları için buyruk çıkarmak amacıyla, Milletler Cemiyeti Konseyince atanacak karma komisyonların çalışmaların kolaylaştırmayı yükümlenir…”

Sevr Antlaşmasının Azınlıkların Korunmasına ilişkin IV’cü Kesiminde yer alan 142’nci madde, 1914’ten başlayarak Türkiye’de bir ‘tedhiş rejiminin’ bulunduğunu kayda geçirmenin ötesinde, kimi Hıristiyanların zorla Müslümanlaştırıldığım daha da vahimi ‘topluca öldürmeler’ yaşandığım belirterek bunların faillerinin, talepleri halinde Müttefik Devletlere teslimi yükümlülüğünü getirmektedir. (230’uncu madde)

Aynı konunun daha yumuşatılmış şekliyle Lozan’da Azınlıklarla ilgili müzakerelerde de gündeme getirildiği anımsandığında bu gibi taleplerin ‘Bitmeyen Senfoni’ kimliğinde sürekli güncellenerek Türkiye’nin önüne konulduğu yadsınmaz bir gerçeklik olarak ortaya çıkmaktadır.

Madde 144.

“Osmanlı Hükümeti, Bırakılmış Mallar konusundaki 1915 tarihli yasa ile ek hükümlerin haksızlığım kabul eder ve bunların tümüyle hükümsüz ve gelecekte olduğu gibi geçmişte de geçersiz olduğunu bildirir.

Osmanlı Hükümeti, 1 Ocak 1914’den beri, topluca öldürülme korkusuyla ya da başka herhangi bir zorlama yüzünden, yurtlarından kovulmuş Türk soyundan olmayan Osmanlı uyruklarının yurtlarına dönüşlerini ve yeniden işlerine başlayabil¬melerini olabildiği ölçüde kolaylaştırmayı resmen yükümlenir.Sözü edilen Osmanlı uyruklarıyla, bunların üyesi bulundukları toplukların malı olan ve yeniden bulunabilecek taşınır ya da taşınmaz malların, kimin elinde bulunurlarsa bulunsunlar, bir an önce geri verilmesi gerektiğini Osmanlı Hükümeti kabul eder.1 Ocak 1914’den sonra, taşınmaz mallar üzerinde yapılan bütün satış işlemleriyle, hak yaratan işlemlerin geçersiz sayılması. Bu malları ellerinde bulunduranlara tazminat ödenmesi, geri vermenin geciktirilmesine bahane olarak kullanılamayacak biçimde, Osmanlı Hükümetinin yükümlülüğünde olacaktır…”

Savaş yıllarında İmparatorluk dışına çıkan, çıkmak zorunda kalan veya bırakılan, kovulan ve kaçan Türk soyundan olmayanların ‘Bırakılmış Malları’ ile ilgili olarak Sevr Antlaşması’nda yer alan bu hükmün Lozan’da da bir şekilde gündeme getirilmiş olduğunun ve günümüzde ABD’de Kaliforniya Eyaletinde ‘sigorta poliçelerine dayalı’ tazminat davalarının öncü kimlikte açılmış, bir bölümünün karara bağlanmış olduğunun ayrıca anımsanmasında yarar görülmektedir.

Madde 149.

“Osmanlı Hükümeti, Türkiye’deki bütün soy azınlıklarının kilise ve okul konularında özerkliğini tanınmayı ve buna saygı göstermeyi yükümlenir. Osmanlı Hükümeti, bu amaçla ve işbu Antlaşmanın aykırı düşen hükümleri saklı kalmak üzere Müslüman olmayan soylara kilise, okul ya da adalet konularında Sultanlarca verilmiş fermanlar, hat’lar, beratlar ve bu gibi özel buyruklar ya da fermanlarla, Bakanlık ya da Sadrazamlık buyrukları ile tanınmış ayrıcalıklarla bağışıklıkları tümüyle doğrular ve gelecekte de destekleyeceğini bildirir.Osmanlı Hükümetinin çıkardığı ve sözü edilen ayrıcalıklarla bağışıklıkların kaldırılmasını, kısıtlanmasını ya da değiştirilmesini öngören bütün kararnameler, yasalar, yönetmelikler ya da genelgeler geçersiz sayılacaktır.İşbu Antlaşma hükümlerine uygun olarak Osmanlı Adalet rejiminde yapılacak her değişiklik, bu değişiklik soy azınlıklarından kişileri etkilemekte ise işbu Madde hükümlerinden üstün sayılacaktır.”149’uncu maddede yer alan konuların Lozan’da da gündeme getirildiğini, özellikle Rum Ortodoks Patrikliğinin ektimenik statüsünün tanınmasına ilişkin ısrarlı taleplerin müzakerelerde tartışmalara neden olduğunu, aynı talebin günümüzde de Türkiye’nin gündeminde ağırlıklı varlığım sürdürdüğü dikkate alındığında ibret alınmadığında tarihin tekerrür ettiği sözü bir kez daha doğrulanmaktadır.

Madde 230.

“Osmanlı Hükümeti, 1 Ağustos 1914 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası bulunan herhangi bir toprak üzerinde, savaş durumu sırasında işlenen topluca öldürmelerden sorumlu olan Müttefik Devletlerce istenen kişileri kendilerine teslim etmeyi yükümlenir.Müttefik Devletler, bu nedenle suçlanan kişileri yargılamakla görevlendirilecek mahkemeyi göstermek hakkım saklı tutarlar ve Osmanlı Hükümeti bu mahkemeyi tanınmayı yükümlenir…”AB İlerleme ve Etki raporunda (2004) Alevi ve Kürt yurttaşlarımızın azınlık olarak tanımlanmasına, tarihi unutarak tepkisiz kalınmasının eleştirilmesi gerekirken, haklı bir karşı çıkışın tartışma konusu olması sanırız ancak Türkiye’ye özgü garipliklerden birisi olmalıdır.Orgeneral Başbuğ’un, Basını Bilgilendirme Toplantısında AB İlerleme ve Etki Raporunda, azınlık statüsünde bulunmayan Kürt ve Alevi kökenli yurttaşlarımızdan ısrarla ‘azınlık’ olarak söz edilmesini uluslararası hukuk ve yerleşik teamüllere atıf yaparak eleştirmesi, asker bir kişiden gelmiş olması öncelenip öz Ötelenerek tartışma konusu yapılmak yerine Londra’dan başlayarak San Remo’ya, Paris ve Sevr’e, somasında Lozan’a tarih içinde bir yolculuk gerçekleştirilerek sebep-sonuç ilişkileri içinde irdelenmiş olsaydı acaba bu konuda susanların sorumluluğunun konuşanlardan daha fazla olduğu açığa çıkmış olmaz mıydı?Orgeneral Başbuğ’un görüş ve düşüncelerini kamuoyu ile paylaştığı tek platform elbette Basım Bilgilendirme Toplantıları ile sınırlı kalmamıştır. Bu bağlamda güncel konulardan biraz olsun uzaklaşarak Başbuğ’un entelektüel birikimi ile zenginleştirdiği günümüz ve geleceğin dünyasına ilişkin görüşlerini, uluslararası ilişkiler ve liderlik gibi konulardaki değerlendirmelerini de irdeleyelim.

27 MAYIS 2004, İSTANBUL

27 Mayıs 2004, Türkiye; Nato ve AB Perspektifinden Kriz Bölgelerinin İncelenmesi ve Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri Sempozyumu Açış Konuşması:

“Konuşmama izninizle iki saptama ile başlamak istiyorum. Birincisi şu an üzerinde bulunduğumuz topraklara, ikincisi bu toprakların da üzerinde bulunduğu dünyaya ilişkin iki saptama olacak bunlar…Bildiğiniz gibi, bu günlerde vizyonda olan Truva filminin konusunun geçtiği topraklar, Türkiye sınırları içerisindedir. Truva, hırsın ve ihtirasm nelere yol açtığım gösteren bir hikâyedir. Ülkemiz topraklan tarih boyu hırsına ve ihtirasına gem vuramayan kişi ve ulusların yenilgilerine ev sahipliği yapmıştır.Türkiye bu nedenle, uluslararası politikalarım hırs ve ihtiras yerine dostluk, kardeşlik ve dayanışma sacayağına oturtmaya özel ve büyük önem vermektedir.İkinci saptama ise, bizim, sizlerin ve başkalarının ülkelerinin üzerinde uzandığı dünyaya ilişkin. Olanakların geliştiği ama sorunların bu olanaklar oranında çözülemediği dünyaya ilişkin. Olanaklarımız Mars’a gidiyor ya da daha uzağa…

Uygarlık alanlarımızı genişletmeyi amaçlıyoruz, oysa savaşın ve terörün bu gezegendeki uygarlığı yok etmesini önlemekte sıkıntı çekiyoruz. Evrende kendimize yeni komşular arıyoruz ancak küçülen dünyanın herhangi bir yerindeki komşularımıza uygarlığın barışım sunamıyor, güvenliğini sağlayamıyoruz. Başka bir bakışla, hem güçlüyüz, hem de güçsüz. .20’inci yüzyılın sonuna yaklaşırken ve 21’inci yüzyılın he¬men başında, dünya iki büyük olay yaşadı. Bu olaylar uluslararası ittifakları, stratejik düşünceleri, tehdit ve buna bağlı olarak güvenlik gibi kavramları temelden sarstı ve büyük oranda değişime zorladı.

Bu iki olaydan biri Berlin Duvarı’nın yıkılışı, diğer 11 Eylül’dür.

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılışı, Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasına giden yolun başlangıcı oldu, bazı değerlendirmelere göre de dünya düzeninin tek kutuplu bir şekle dönüşümüne neden olmuştur. Kesin olan, ABD ve Sovyetler Birliği veya Nato ile Varşova Paktı arasındaki soğuk savaş döneminin sona ermiş olmasıdır.11 Eylül 2001’de ABD’de yaşanan ve bütün dünya ülkeleri tarafından lanetlenen trajik olay ise; en güçlü devletlerin bile terörün hedefi olabileceğini gösterdi.Bu iki büyük olay günümüz için acaba şu sonuçları doğurmuş olabilir mi?

–           Büyük güçler arasında büyük zayiat ve tahriplere neden olabilecek savaş ihtimallerinin ortadan kalkması,Bölgesel ve etnik kökenli savaşların hala önemini koruması,En önemlisi, öldürücü terörist saldırıların, kitle imha silahların da kullanarak, dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanda ortaya çıkacak olması.

Yaşadığımız yüzyılda dünya barışı ve güvenliği için en büyük tehdidin terörizm olduğu artık bütün dünya tarafından açık şekilde bilinmektedir.

Aslında burada şu soruyu sormamız gerekiyor:

Elbette ABD’de meydana gelen olay dünyanın yaşadığı en trajik ve en büyük terör olayıdır, aynı zamanda terörle mücadelede bir kırılma noktasıdır. Ancak, terörün vahşetini anlamak ve teröre karşı etkili mücadeleye başlamak için bu büyüklükteki bir olayın yaşanması mı gerekliydi?11 Eylül 2001’den önce de, dünya pek çok terör olayı karşı karşıya kalmıştı. Bu olaylara karşı dünya ülkeleri yeterli duyarlılığı göstermişler miydi? Gerekli önlemleri almışlar mıydı? Bunlar yapılmamışsa acaba neden diye sormak gerekmiyor mu? Güvenliğin üç boyutu ise; kişisel, ulusal ve uluslararası şeklinde sınıflandırılabilir.Kişisel güvenlik kapsamında, vatandaşların yaşamını, özgürlüğünü, mülkünü ve refahını güvenli kılmak devletlerin temel işlevidir. Bireyin güvenliği öncelikli hedeftir.Terörizmle etkin mücadelede en önemli olan hususun, güvenliğin bu üç boyut arasındaki ilişkilerde dengeyi ve doğruyu bulmak noktasında olduğu ifade edilebilir.Bireysel özgürlükte sınırlamaların artması, acaba toplumda teröre karşı sağduyulu davranıştan bir paranoyaya dönüşe neden olabilir mi? Bu durum, aslında terör açısından bir hassasiyet yaratmaz mı? Hedef olma riski böylece artmaz mı?Ulusal güvenliğin sağlanması elbette her devletin asli sorumluluğudur. Ancak, terörizmle etkin mücadelede ulusal güvenlik uluslararası güvenliğe bağımlı mıdır? Terörle uluslararası mücadelenin ittifaklar yerine isteyen ülkelerin geçici olarak katılımlarıyla oluşturulan kuvvet yapılarıyla yürütülmesi ne derece doğrudur?”İlker Başbuğ’un konuşmasında, Aslı Aydıntaşbaş’ın Sabah Gazetesi’ndeki bir yazısında da değindiği üzere “Sokratik diyalog” yöntemini bolca kullanarak cevapları içinde saklı bir dizi soru ile terör konusuna ilişkin seslendirdiği görüşleri bunlar. Başbuğ, büyük güçler arasında büyük zayiat ve tahriplere neden olabilecek savaş ihtimali ortadan kalkmış olabilir derken bir anlamda terörün yeni bir savaş yöntemine dönüşmekte olduğu tespitinde de bulunmaktadır. Ekonomik ve askeri güçleri ile teknolojileri kendilerinden üstün güçlerle konvansiyonel ve topyekun anlamda bir savaşı yürütmeye uygun olmayan ülkeler, ulusal çıkarlarım korumak için terörizmi bir enstrüman kimliğinde algılar ve uygularlarken, süper veya üstün olarak adlandırılması olası başkaca ülkeler de, uluslararası yerleşik kuralların izin vermediği güç kullanımı ile toprak kazanımı elde etmek ya da etki güçlerini arttırarak kalıcılaştırmak, etki alanlarım yaygınlaştırmak, kendilerine müzahir rejimler hükümetler oluşturabilmek için terörizmi aynı şekilde bir araç olarak kullanabilmektedirler.

Yaşanan günlerde sayıca artan örneklerine rastlanmaya başlanan ve “Proxy War” {vekaleten savaş) olarak literatüre giren bu yeni akım, Orgeneral Başbuğ’un örtülü olarak değindiği, terörizmin yeni bir savaş yöntemine dönüşmekte olduğunun birkanıtı kimliğinde görülmelidir.”Bu konuşmada, Büyük Ortadoğu inisiyatifine değinilmezse, bunun bir eksiklik olarak değerlendirilebileceğini düşünmekteyim. Büyük Ortadoğu inisiyatifinin nedenlerine makro seviyede bakarsak; iki temel neden görebiliriz.Bunlar; terörizmi yaratan sebeplerin ortadan kaldırılması ile bölgedeki enerji kaynaklarının güvenliğinin sağlanmasıdır.Ortadoğu ve kuzey Afrika ülkelerinde yıllık ortalama ekonomik büyüme oranı %1.5’lerdeyken, nüfus artışı %3’ler civarındadır.Bugün bazı verilere göre 307 milyon olan bölge nüfusu ile ilgili asıl önemli ve çarpıcı olan husus, bu nüfusun 2000 yılı verilerine göre %28’inin 15-30 yaş grubunda, %49’unun ise 15 yaşın altında olduğudur. Nüfusun % 68’ine yakın bölümü iş olanakları, iyi eğitim ve sosyal şartların iyileştirilmesini istemekte ve beklemektedir.Petrol gelirlerindeki azalma ve yönetim hataları sonucu; bu %68’lik nüfusun istek ve beklentilerinin karşılanmaması durumunda, bilgi çağının da etkisiyle bölgede sosyal patlamaların olabileceği ve bu durumun bölgede terörizme daha büyük boyutlarda uygun zemin ve koşullar yaratabileceği düşünülmektedir.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri dünyadaki toplam petrol üretiminin % 34’ünü, dünyadaki petrol ihracatının ise %49’unu karşılamaktadır.ABD’nin bu bölgeden ithal ettiği petrol toplam ithalat içinde %30’luk bir pay oluştururken; bu pay Avrupa ülkeleri için %42, Japonya için ise %79Tara yaklaşmaktadır. Buradan şu sosyal sonucu çıkarmak mümkündür. Söz konusu bölgede rahatsızlıklar ve bunun sonucunda ortaya çıkabilecek patlamalar, petrol üretimi ve ihracatını ciddi bir şekilde engelleyerek, dünya boyutunda bir kaosa da neden olabilecektir. Bu kaostan illegal oluşumlar dışında hiçbir ülkenin fayda sağlayamayacağı da açıktır.Bu sonuca karşı tedbir almak ise önce bölgedeki ülkelerin kendi sorumluluğudur. Bu çerçevede, 22 Mayıs 2004 tarihinde Tunus’ta toplanan Arap Birliği Zirvesi’nde de bu yönde bir karar alınmıştır.ABD, Avrupa ülkeleri ve Japonya’nın da, bu ülkelere yardımcı olmak gibi bir yükümlülüğü vardır. Dolayısıyla ismine ne denirse denilsin bu inisiyatif bir ülke veya topluluğa mal edilemez. İşbirliği, koordinasyon, şeffaflık ve söz konusu üç kriz bölgesinde elde edilecek başarılar bu inisiyatifle ulaşılacak sonuçlar açısından da kilit noktalardır.Burada şu soru da sorulmalıdır: Bu bölgedeki sosyal durum ve sorunlar dünyanın başka bölgelerinde yok mudur? Şüphesiz vardır. Ancak, konuya gerçekçi yaklaşıldığında, bölgenin petrol üretimindeki durumunun bu bölgeye özel itina gösterilmesini zorunlu kıldığı ortaya çıkmaktadır. Ancak, bu durum bu bölgenin petrol üretimindeki önem derecesini azaltırken, merkezi Asya’nın önem derecesini arttırma düşüncesini de beraberinde getirmez mi? Terörizmle uluslararası alanda mücadelenin etkin şekilde sürdürülebilmesi için, İsrail-Filistin, Irak ve Afganistan’a uzun vadeli, adil ve kalıcı çözümler bulunabilmesi önem arz etmekte, bu bağlamda, ABD ve Avrupa’nın ortak yaklaşım ve işbirliğinde bulunmalarına ihtiyaç olduğu değerlendirilmektedir.”

Orgeneral Başbuğ, Amerikan-Türk Konseyinin 24’üncü Yıl¬lık Toplantısı’nın açış konuşmasının ardından 6 Haziran 2005 günü aynı platformda (Seminer Grubu) bir ikinci konuşma yapmış ve terörizmin ulaştığı nokta ile terörizmle mücadele konusundaki görüşlerim daha ayrıntılı bir biçimde dinleyenlerle paylaşmıştır.Başbuğ, terörizmi değerlendirirken şu görüşlere yer vermiştir:”…Özellikle burada, küreselleşmeyle terörizm arasındaki ilişkiye, güvenlik boyutundan bakılmasının yararlı olacağım düşünmekteyim.Bugün gelinen noktada, özellikle küresel terörizmin öne çıkışı, coğrafi sınırlara bağlı savunmayı öngören düşünceden, coğrafi sınırlara bağlı olmayan güvenliğe dayalı stratejik düşünceye dönüşümü zorunlu kılmıştır. Bu asimetrik (irregular) tehdidin, konvansiyonel tehdidin önüne geçtiği anlamına gelmektedir.Günümüzde terörist örgütler herhangi bir zamanda dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkarak saldırıda bulunabilme olanak ve yeteneğine ulaşmışlardır. Bu durum, terörizmin küreselleşmesi ve bunun neticesi olarak da ülkelerin güvenliklerinin küreselleşmesi, bir anlamda uluslararası boyut kazanması demektir. Bu açıdan bakıldığında, artık küresel anlamda barış ve güvenlik ya her yerde ya da hiçbir yerdedir.Bugün ülkelerin terörizmle mücadele alanında karşı karşıya kaldıkları temel sorun güvenliğin bireysel, ulusal ve uluslararası boyutları arasındaki ilişkilerde dengeyi ve doğruyu bulma arayışıdır. Terörizmle etkin mücadele amacıyla gerekli koruyucu tedbirlerin alınması, demokrasinin korunması için kaçınılmazdır. Terörizm demokrasinin düşmanıdır.Öncelikle ülkeler ortak bir terörizm tanımında birleşmelidirler. Eğer bir ülke için gerekçesi ne olursa olsun terörist olanlar başkaları için başka şekilde tanımlanıyorsa, bu mücadelenin başarı şansı yoktur. Yöntem olarak terörü kullanan her kişi, grup, topluluk teröristtir. Bu ortak anlayışta bileşilmezse terörizmi besleyen dış kaynakların kesilmesi ve mücadelenin kazanılması mümkün değildir.Halen küresel boyutta terörizmle mücadelede dünyaya öncülük eden ABD’nin bunu diğer ülkelerle ortak yapması başarı şansını arttıracaktır. Çünkü terörizmle tek başına mücadele yıpratıcı ve zorlu olduğu kadar, mücadele sürecinin uzamasınada da neden olabilir. Diğer ülkelerin de ABD ile bu mücadelede ortak hareket etmeleri gereklidir.Küresel boyutta terörizmle mücadelede bütün ülkelerin etkili ve güçlü, egemenliklerini tam olarak kullanabilen yöne-timlere sahip olmasının önemi yadsınamaz. Küresel anlamda terörizmin en çok görüldüğü, teröristlerin kendilerine barınma yeri bulduğu ve destek gördüğü bölgelerde etkili ve güçlü yönetimlerin bulunmadığı ve bu bölgelerde demokratikleşme alanlarında eksikliklerin bulunduğu ve bunların da terörizmin oluşumunda ana nedenleri teşkil ettiği düşüncesine katılmamak mümkün değildir.Ancak bu konuda sabırlı olmanın ve ihtiyatla hareket etmenin gerekliliğine, ülkelerin demokratikleşmedeki başarılarının dayatmadan ziyade, ülkelerin bunu kendiliklerinden yapmalarına verilecek yardım ve teşviklerle ve halk desteğiyle mümkün olabileceğine inanılmaktadır.

Günümüzde Berlin Duvarının yıkılışının ve küreselleşmenin; siyasi, ekonomik alanlardaki farklılıkları ortadan kaldırdığım, ancak bu farklılıklar yerine özellikle dini ve etnik farklılıkları büyüterek ortaya çıkardığım iddia eden birçok kişi bulunmaktadır.Her ne nedenle olursa olsun, dini ve etnik farklılıkların çatışmaya yol açacak şekilde belirginleştirilerek desteklenmesinin özellikle küresel terörizm boyutunda, çok tehlikeli sonuçları doğurabileceği gözden uzak tutulmamalıdır.Terörizmle din arasında ilişki kurulmaya çalışılmakta, özellikle İslam dini ile terörizm arasında ilişki olduğunu söyleyenler bulunmaktadır. İslam dini ile terörizm arasında ilişki kurulması hem bu dine, hem de bu dine mensup kişilere yapılan büyük haksızlıktır. Her dine mensup kişiler arasından teröristler çıkabilir. Bunun için küresel boyutta terörizmle mücadelenin başarısında, dinin kendisinin değil, o dine mensup terörizme başvuran kişilerin hedef alınmasının ve bu konunun kamuoyuna da bu şekilde yansıtılmasının çok önemli olduğuna inanılmaktadır.Dinle terörizm arasındaki diğer ilişki ise, radikal İslam ideolojisini siyasal bir sistem olarak kullanan ülkelerin küresel terörizm açısından tehdit oluşturdukları düşüncesidir. Bu duruma karşılık, bu ülkelerin demokratikleşmesi kapsamında, ılımlı İslam modeli kavramı da sıkça gündeme getirilmektedir. Radikalden ılımlıya geçiş kadar ılımlıdan radikal modele geçişin de mümkün olabileceği unutulmamalıdır. Diğer yandan altını çizerek vurgulamak isterim ki, bize göre laik devlet ile ılımlı İslam modeli bir arada bulunamaz. Laikliğin demokrasinin gelişiminde ana itici güç olduğu da unutulmamalıdır. Etnik ve dini temellere dayanmayan ulus devlet anlayışının, terörizme neden olabilecek bazı etkenleri ortadan kaldırdığım ifade edebiliriz…”

DİN VE TERÖR

Başbuğ’un terörizmle ilgili bölümleri verilen konuşmasındaki en önemli vurgulardan birisi klasik deyimle ‘senin teröristin kötü, benim teröristim iyi’ ya da ‘terörist özgürlük savaşçısı’ ikileminin, terörizmle küresel boyutta etkin mücadelede yarattığı zafiyettir.Nitekim terörizmin uluslararası anlamda bir tanımının yapılmamış ve bu tanıma dayalı ortak yaptırımların uygulamaya konulmamış olmasının terörü gerek ideolojik temelde gerek ulusal çıkarlarına ulaşma bağlamında bir enstrüman olarak kullanan kimi devletlere geniş bir manevra açtığı yadsınmaz bir gerçeklik olmalıdır.ABD ordusunca yayımlanan ve terör Örgütlerim aldıkları destek bağlamında yapısal özellikleri ile sınıflayan bir araştırmada, örgütlerden; “Devlet Destekli, Devlet Güdümlü, Devlet Yönetimli ve Devlet Desteksiz”  olarak söz edilmiş olması Başbuğ’un görüşünü doğrulamaktadır.Kimi devletlerin; sınırları içinde kendilerine, sınırları dışında ise bayrağını taşıyan hedeflerle vatandaşlarına zarar verilmemesi kayıt ve şartı ile üçüncü ülkelerde terör eylemleri gerçekleştirerek ülkelerine kaçanlara ‘siyasi sığınma’ hakkı tanıması ve bu uygulamanın halen sürdürülüyor oluşu (örneğin Belçika, İsviçre, Fransa, Danimarka gibi) terörizmle mücadelenin gerektirdiği vazgeçilmez bir koşul olan uluslararası işbirliğini engellemekte hatta devletler arasında küçük çaplı anlaşmazlıklarada neden olabilmektedir. Terör örgütlerinin eylemlerini gerçekleştirdikleri “operasyonel alanla”, bu alanın beslendiği üçüncü ülkeleri ifade eden “siyasi alan” arasındaki ilişki kesilmediği takdirde terörizmle etkin ve sonuç alıcı bir mücadele yürütülmesi herhalde mümkün değildir.

Yine terörizmin finansmanının engellenmesi konusunda ki terör örgütlerinin çok büyük bir bölümü organize suç örgütleri ile iç içe çalışmakta, kendi ağlarım (network); uyuşturucu, insan, silah, nükleer madde kaçakçılığı ile kara para aklama konularında organize suç örgütlerinin emrine vermekte, karşılıklı bağımlılık ilkesine dayalı bu ilişki terörizmi daha da tehlikeli boyutlara tırmandırmakta, kimi devletlerin isteksiz ve özensiz davranmaları da mücadeleyi olumsuz yönde etkileyen bir et¬men olarak belirmektedir.Bu noktada Orgeneral Başbuğ’un, terörizmin kaynaklandığı ve yaygınlaştığı coğrafyalardan söz ederken, ‘etkili ve güçlü yönetimlerin bulunmadığı, demokratikleşme konusunda eksikliklerin bulunduğu yerler’ tanımı da bir ayrı gerçekliği ifade etmektedir.Terör hareketleri ve yığınsal kimlikli terör örgütlerinin ortaya çıktıkları ve eylemlerini yoğunlaştırdıkları coğrafyaya bakıldığında Başbuğ’un bu saptamasına katılmamak mümkün değildir. Demokratik hak ve özgürlüklerin yeterince gelişkin olmadığı ülkelerde baskıcı ve dayatmacı rejimlerin yarattığı haksızlığa uğramışlık duygusunun bir tür dışa vurumu olarak da değerlendirilmesi mümkün bulunan terör hareketlerinin yoğunlaştığı coğrafya bu tespiti doğrulamaktadır.Kendilerim bir şekilde baskı altında ve dışlanmış hisseden (Ötekileştirilmiş), yaşadıkları sorunlara çözüm üretebilme olanağından soyutlanmış kişi ve grupların (öğrenilmiş çaresizlik sendromu) psikolojik olarak ilksel kimliklerim önceleyerek (din ve etnik kimlik) yaşadıkları regresyon, demokrasinin tüm ilke ve kurallarıyla geçerli olmadığı ülkelerde daha baskın bir biçimde gözlemlenmektedir.Bu gerçeklikten yola çıkıldığında; eğitim düzeyi düşük, bireyleşme sürecini aşamamış, bilgi çağının gerisinde yaşayan, bilgiyi üretime dönüştüremeyen, üretimini pazarlayamayan grupların başatlığındaki toplumlarda şiddet olgusunun dışa vurumu daha çabuk ve güçlü olabilmektedir.Her insanın içinde var olan ancak eğitilmişlikleri oranında baskı altına alabildikleri ve kendilerini toplumsal kurallarla sınırlama başarısını gösterdikleri ‘şiddet olgusu’nun dış dürtüler sonucu açığa çıkışı, eğitim düzeyi düşük toplumlarda çok daha çabuk ve yığın psikolojisi içinde çok daha yaygın olabilmektedir. Bu gerçeklik de terör ve şiddet olaylarının örneğin İskandinav ülkeleri yerine baskıcı içsel dinamikler ve dış dürtülerin güçlülüğünün bir sonucu olarak niçin Ortadoğu coğrafyasında yoğunlaştığını açıklamaktadır.Başbuğ’un konuşmasındaki bir diğer önemli saptama ve vurgusu da İslam dini ile terörizm arasında kurulmak istenilen ilişkidir.Terör örgütleri ve olaylarının yoğunlaştığı coğrafyanın genelde İslam ülkelerine ev sahipliği yapıyor olması ile eylemlerini Batı ülkelerine taşıyan teröristlerin Müslüman oluşları sonucu yaygınlaşan ve giderek kemikleşmeye başlayan anılan yargının temelsizliği ve haksızlığının üstelik dini hassasiyetleri sürekli eleştiri konusu yapılan bir kurumun en üst komutanından gelmiş olması konunun özü dışında ayrıca dikkat çekici olmalıdır.Samuel Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ kuramında İslamiyetlin çatışmacı ve şiddeti aklayan bir din olduğu yönündeki görüşlerinin, esasen bu konuda ön yargılı davranma alışkanlık ve kültürüne sahip Batı dünyasında var olan yerleşik düşünceleri daha da besleyerek yaygınlaştırması sonucu İslamın terörizmle birlikte anılır oluşu, İslam dinine mensup kişilerle birlikte, şiddeti reddeden bu dine yapılan çok büyük bir haksızlık kimliğindedir.

Kur’an’daki çeşitli ayetlerle, Hazret-i Muhammed’in hadis-i şeriflerinde ‘şiddet’ yadsınır, ancak bir insanın hayatına yönelik tehdit ve tehlike karşısında o da mutlaka ‘ölçülü olmak’ kaydı ile başvurulmasına cevaz verilirken ki modern hukukta meşru müdafaayı düzenleyen hükümlere bakıldığında bunun koşullarının İslam dininde asırlar önce vaz’edilmiş olduğu görülecektir İslam dinini ‘nedensiz ve ölçüsüz şiddet’Ie özdeşleştirmek çok büyük bir haksızlıktan da öteye bilgisizlik ve ötekileştirmenin başatlığında ortaya çıkan tehlikeli bir Önyargı olmalıdır.Batılı ülkelerde ve ABD’de, 11 Eylül ve sonrasında meydana gelen terör eylemlerinin arkasında İslam dinine mensup kişilerin bulunması, yanlış bir tüme varımla bir dinin ve bu dinin tüm inananlarının suçlanarak kategorize edümesi sonucunu doğuruyorsa, bu takdirde çağdaşlığın adresi olarak gösterilen ve nitelenen Batı’nın henüz dogmaların biçimlendirdiği önyargılarından kurtulup yansız düşünebilme ve akılcılığa ulaşabilme noktasına varamadığım söylemek bu durumda aşırı bir sav olarak değerlendirilmemelidir görüşündeyiz.İslamın siyasallaştırılarak, İslam ideolojisinin siyasal bir sis-teme dönüştürülmesinin, aşırılık ve köktenciliği (radikalizm ve fanatizm) tetiklediği savları karşısında İslamın ılımlılaştırılmasını bir formül ve çözüm olarak gören anlayışa Başbuğ un itirazı (radikalden ılımlıya geçiş kadar ılımlıdan radikale geçişin de mümkün olabileceği unutulmamalıdır) gerçekçi sosyolojik ve felsefi bir temele dayanmaktadır.Bu nedenle bir dinin mensuplarım, o dini, eylemlerine gerekçe gösterenlerle özdeşleştirerek felsefi temelde “ılımlı-radikal” ayrımına tabi tutarak sınıflandırmak nasıl yapay bir olgu ve tanımlama ise, inananları açısından varlıklarındaki katılık ve kutsallıkları nedeniyle bütün dinler çok çabuk radikalize olabilme özelliğine de sahiptir.Nitekim dünya tarihine bakıldığında savaşların çok büyük bir bölümünün, etnik farklılıklardan çok dinler ve aynı dinlerin mezhepleri arasında gerçekleştiği görülmektedir. Üstelik kutsal bir kavrama dayalı olması nedeniyle din ve mezhep kökenli savaşlar ve çatışmalarda şiddet boyutu çok daha yüksek olabilmektedir. Bunun nedeni de, kutsal bir dava adına ölme (şehit, kurban, martyr) ve öldürmenin aklanarak ödüllendirileceğine olan inançtır. Bütün bunlar bir arada değerlendirildiğinde, dinlerin siyasallaştırılması ve inananlarının radikalize olmasını engellemede bir reçete olarak özellikle İslam dinine yönelik bir ‘Ilımlılık” kavramının ortaya atılmış olmasının felsefi, sosyolojik ve teolojik bir temeli elbette bulunmamaktadır.

ILIMLI İSLAM

Orgeneral Başbuğ’un “Ilımlı İslam” kavramı ya da daha doğru bir deyişle kuramı hakkındaki görüşleri ABD-Türk İş Konseyinde yaptığı konuşma ile sınırlı değildir. 2004 yılı Mart ayında dönemin ABD Genelkurmay Başkan Yardımcısı Orgeneral Peter Pace’in davetlisi olarak Amerika’ya giden ve yaptığı çeşitli temaslar çerçevesinde ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile de bir araya gelen Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Başbuğ gerek ABD’de, gerek Türkiye’ye dönüşünde Ilımlı İslamla ilgili açıklamalar yapmış ve bu açıklamalar basında geniş ölçüde yer almıştı.

Bu konudaki haber ve yorumlardan kısa bir seçkiyi okurlarla paylaşalım;

“H.O. Tercüman, 20 Mart 2004”

‘Hem laik hem ılımlı İslam olmaz’

Org. Başbuğ; Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde bazı çevrelerin Türkiye’nin modelliğinden bahsettiğini ancak Türkiye’nin böyle bir iddiası olmadığını anlattı. Orgeneral Başbuğ, şunları söyledi: “Türkiye’nin model olma gibi bir iddiası yok. İslam devleti modeli gibi kavramlar ortaya atılıyor. Hem laiklik, hem ılımlı İslam devleti bir arada olmaz. Ya biri, ya diğeri olur. Biz anlattık, Türkiye’nin laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğunu. Bunun dışındaki düşüncelerin uygun olmadığmı düşünüyoruz. Bu muhataplarımızca çok iyi anlaşıldı…”

“Gözcü, 20 Mart 2004”

‘Laik Türkiye, ılımlı İslam devleti olmaz’

“Vatan, 20 Mart 2004”

‘Org. Başbuğ: Hem laik hem ılımlı İslam bir arada olmaz.’

‘…Türkiye laik demokratik sosyal bir hukuk devletidir. Bu özellikleri benimsemek isteyen varsa sorun yok.’ dedi. Bazı yerlerde Türkiye ile ilgili olarak ‘Ilımlı İslam Devleti’ gibi tabirlerin kullanıldığını belirten Başbuğ; ‘Hem seküler hem ılımlı İslam devleti bir arada olmaz. Burada tavrımız nettir. Onun dışındaki düşüncelerin uygun olmadığım düşünüyoruz.’ dedi

20 Mart 2004 günü Hürriyet, Star ve Radikal gazetelerinin de bu konudaki haber başlıkları aynıdır:

“Hem laik hem ılımlı İslam devleti olmaz.”

Sabah Gazetesi 21 Mart 2004 günlü nüshasında “Başbuğ’un laik devlet tanımına destek yağdı” başlığım kullanarak haberinde iktidar ve muhalefet partilerine mensup milletvekillerinin görüşlerine yer vermişti:”AKP: Saygı duyarız;Şaban Dişli (AKP Genel Başkan yardımcısı): Bizim açımızdan bakınca, ‘din herhangi bir şekilde bir sıfat olarak kullanılmamalı’ diyoruz. Ilımlı İslam partisi, ılımsız İslam partisi denemez. Laiklik gibi dinin de kuralları vardır. İnanan inanır, inanmayan inanmaz. Laik devlet dine mesafeli olacak, biz Komutan’ın görüşlerini saygıyla karşılıyoruz.Ertuğrul Yalçınbayır (AKP Bursa Milletvekili): Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısı Anayasa ile belli. Bu yapıyı dış güçlerin şekillendirmesi de mümkün değil. Halk kendi inançlarını dinine uygun olarak yaşamaktadır. Dinin sınırlarını belirlemek dış güçlerle olacak iş değildir. ABD’nin İslamı ılımlılaştırmak gibi bir projesi varsa, bunun demokrasi ile bağdaşır hali yoktur. Ama onun ötesinde devletimizin laik yapısı konusunda halkımız da hassastır. Bu bağlamda komutanın değerlendirmesi kurumsal bir değerlendirme değil şüphesiz, kurumsal da olsa doğrudur, yerindedir.

Ali Topuz (CHP Grup Başkan vekili): Laik devlette elbette İslam olmaz. Toplumun içinde İslam olabilir. Devlet yönetimiz elbette laik, sosyal, hukuk devletidir. Bunun içinde İslam olamaz. Laik devlet hiçbir dini ötekine tercih etmeyen, dinsizi bile koruyan bir yapıda olmalıdır. Orgeneral Başbuğ’un söyledikleri elbette doğrudur.

Cengiz Altınkaya (Anap Genel Başkan Yardımcısı): İslam, İslam’dır. Ilımlısı, ılımsızı olmaz.Hem laik olup hem herhangi bir dini inancı devlet politikası olarak belirlemek ve bunu başka ülkelere model olarak ihraç etmek laiklikle ters düşer.Mehmet Şandır (MHP Genel Başkan Yardımcısı): İslamsın ılımlısı ılımsızı olmaz. Sami Selçuk (Yargıtay eski Başkanı): Devlet yönetimi için ılımlı İslam kastediliyorsa, devletin dini olmaz.Laiklik, demokrasinin çoğulcu inançlar üzerindeki izdüşümleridir. Ilımlı ya da ılımsız İslam diye bir şey olmaz. İslamlın nasıl olacağına devlet adamları değil, o dine mensup kişiler karar verir.”

“Radikal, 22 Mart 2004”

‘Başbakan, ‘ılımlı İslam’ modeline tepkili’

“Erdoğan: Türkiye laiktir, laik kalacak” ara başlığı altındaki haberinde Radikal şunlara yer vermişti:

“Genelkurmay’ın açıklamasına Erdoğan’da hak verdi; Türkiye laik, sosyal, hukuk devletidir. Laik devletin içinde İslam devleti olmaz.Laiklik bizim için en büyük güvencedir. Onun için, devletimizin adı laik, sosyal, hukuk devleti.’İlımlı İslam’ derseniz bir de ılımsız İslam ortaya çıkar, diyen Erdoğan, laik devletin içinde İslam devletinin olamayacağım söyledi. Başbakan Erdoğan, Büyük Ortadoğu Projesi’nde Türkiye’nin bir figüran olmayacağım, ancak aktör olacağını da belirtti.”

“Milliyet, 22 Mart 2004”

‘Org. Başbuğ’a yanıt: Laiklik din değil ki!'”Başbakan Erdoğan, Orgeneral Başbuğ’un “Laiklik ve ılımlı İslam devleti bir arada olamaz” sözlerini “Laiklik din değil ki, İslam’la bir araya getirelim. Laiklik başka, İslam başka” diye yanıtladı.Murat Yetkin, Radikal Gazetesi’nde 20 Mart 2004 günü yayımlanan ‘Ilımlı İslam modeli tuzağı’ başlıklı köşe yazısında:”Yıllarca Ortadoğu’daki katı diktatörlüklere petrol geliri ve askeri üsler, askeri satışlar karşılığında göz yumup destek veren ABD yönetimleri, bu diktatörlüklerin kendisim hedef alan terörist hareketleri üreten birer bataklık olduğunu nihayet fark etti. Siyasi İslamcı terörizmin asıl kaynağının bölgede ekonomik ve demokratik özgürlüklerin yeterince bulunmaması olduğu teşhisi doğrudur. Ancak bu teşhisten yola çıkarak önerdiği tedavi yöntemi tartışmalara yol açıyor. Bazı ideologlar, bu konuda Türkiye’nin Müslüman bir toplumda ekonomik ve demokratik serbestliğin, Batı siyasi ve toplumsal ilkelerinin yaşayabiliyor olmasından hareket ediyor ve Türkiye’yi bir model olarak öneriyorlar. Dahası, halen işbaşında bulunan (ve 28 Mart seçimleriyle oy desteğini artıracağı tahmin edilen) AKP hükümetinden yola çıkarak Türkiye’yi bir ‘ılımlı İslam modeli’ olarak Müslüman Ortadoğu’ya kabul ettirme planı öneriyorlar. Türkiye tercihini 80 yıl önce Batı toplumlarının bir parçası olma yolunda yaptı. Bu, güncel politika kaygılarıyla değiştirilemeyecek, değiştirilmemesi gereken bir tercihtir. Bölgede Türkiye’ye olumlu rol biçmek isteyenler, Türkiye’nin asıl gücünün buradan geldiğini görmeli” görüşlerine yer vermiş ve ılımlı İslam modeline genel karşı çıkışı gerekçelendirmiştir.Mehmet Barlas Sabah Gazetesi’nde ‘Gözlem’ başlıklı köşesinde 21 Mart 2004 günü şöyle bir değerlendirme ve yorum yapmıştı;”Bizim modelimiz “Ilımlı İslam” değil “Liberal Demokrasi” dir.Türkiye’nin, dünyanın herhangi bir ülkesine veya bir siyasi coğrafyaya model olmasına fazla takılmak doğru değildir.Hatırlayın… Pakistan’da darbe yapan her general, mutlaka ‘Kendime Türkiye’yi ve Atatürk’ü model aldım” der.Son olarak da bazı Amerikalılar, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde, Türkiye’yi “Ilımlı İslam” modeline örnek olarak sunmaya çalışmıyorlar mı? Genelkurmay İkinci Başkam Orgeneral İlken Başbuğ’da, haklı olarak, gazetecilerle Washington’da görüşürken “Hem laik devlet, hem de ılımlı İslam devleti bir arada olmaz” demiş. Açık ve seçik söyleyeyim. Ben de aynı görüşteyim. Bunu daha önce de yazdım, söyledim.Türkiye’nin demokratik ve laik cumhuriyet modelinin, Amerika birilerine örnek gösterecek diye “Ilımlı Demokratik İslam Cumhuriyeti” ne dönüştürülmesi ne mümkündür, ne de akla yatkındır.Bizim modelimiz budur. Mehmet Altan, Sabah Gazetesi’nde Prizma başlıklı köşesinde (5 Nisan 2004) aynı konuya değiniyor ve yazısını şu cümle ile bitiriyordu; “Ilımlı İslam konusunda Amerika’nın kafasızını kavramsal düzeyde karışık olduğu anlaşılıyor…Bizimkilerin de çok net olduğunu söylemek mümkün değil.”

“Finansal Forum, 3 Nisan 2004”

‘Powell Türkiye’yi böyle mi görüyor?’

“…ABD Dışişleri Bakam Powell, Alman ZDF televizyonunda katıldığı bir programda, Türkiye’den İslam cumhuriyeti diye söz etti. Povvell’ın sözlerinin sürç-i lisan ya da bir süre önce ABD’yi ziyaret eden Genelkurmay İkinci Başkam Org. Başbuğ’un ‘Ilımlı İslam olmaz, Türkiye laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir’ sözlerine yanıt oluşturup oluşturmadığı tartışılıyor.”

Aynı gün aynı konu Vatan Gazetesi’nde ‘Gaf mı yoksa gizli niyet mi’ başlığı altında yer almış ve Povvell’ın sözleri şöyle yorumlanmıştı,

“Ne demek istiyor?

ABD, ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin model ülkesi olarak seçtiği Türkiye’yi ılımlı İslam’la demokrasinin bir arada yaşayabileceğinin somut örneği olarak gösteriyor. Genelkurmay İkinci Başkanı Başbuğ ise ABD’de buna karşı çıkmış, “Laiklikle ılımlı İslam bir arada olmaz. Bizi laik ülke olarak örnek alsınlar” demişti.” Orgeneral Başbuğ’un 27 Mayıs 2004 tarihinde Türkiye, Nato ve AB Perspektifinden Kriz Bölgelerinin İncelenmesi ve Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri Sempozyumunda yaptığı ve bazı bölümlerinin aktarıldığı açış konuşmasında günümüzde gerçekleşen önemli bir tespit bulunmaktadır;”Ancak bu durum (Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki sosyal rahatsızlıklar ve bu rahatsızlıkların petrol üretimini etkileyecek boyutlara taşınması) bu bölgenin (Orta Doğu ve Kuzey Afrika) petrol üretimindeki önem derecesini azaltırken, merkezi Asya’nın önem derecesini artırma düşüncesini de beraberinde getirmez mi?”Günümüzde Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya koşut olarak Orta Asya’nın; gerek enerji kaynakları ve dağılım koridorlarının geçtiği yerler, gerekse çok büyük bir bölümü henüz işlenmemiş ve ekonomiye kazandırılmamış stratejik öneme haiz yer altı zenginlikleri açısından (altın, tungsten, toryum, uranyum, bakır, titanyum, demir, vb.) ilgi odağına dönüşerek çoklu bir güç mücadelesinin zeminine evrildiği düşünüldüğünde Başbuğ’un öngörüsünde ne kadar haklı olduğu ortaya çıkmaktadır.Küresel ısınmanın eşliğinde getirdiği ve etkilerinin daha da artacağı bilimsel bir gerçeklik kazanan jeopolitik değişimlerin bilinen jeostratejik paradigmalar üzerinde köklü dönüşümleri gündeme taşımaya başlamış olması, enerji kaynaklan ve yer altı zenginliklerinin de ötesinde anılan bölgeye ‘sürdürülebilir yaşam’ açısından da yeni yüklenimler getirmeye ve Asya’nın çekim gücünü arttırmaya başlamış bulunmaktadır.Gelecek bilimcilerin (fütürolojist) ve BM’in 2025 ve 2050 yıllarına ilişkin nüfus projeksiyonları da bu tabloya eklemlendiğinde, geleceğin güç mücadelesinin Ortadoğu’dan Asya’ya kayacağı ve şimdiden etkileşimleri duyumsanmaya başlayan bu “etki alam geliştirme yayma ve kalıcılaştırma” savaşımının yerel kimlikli çatışmalara kaynaklık edebileceği varsayım olmaktan çıkarak gerçeklik kazanmaya başlamış bulunmaktadır.2050 yılma ulaşıldığında 9.1 milyara yükselmesi beklenen dünya nüfusunun %60’ının (yaklaşık her üç kişiden ikisinin) yaşayacağı projekte edilen Asya, kaynakları ancak kendi nüfusuna yeterli bir hale geldiğinde; bölgedeki zenginlikleri sürdürülebilir refah açısından paylaşmak isteyecek kıta dışındaki oyuncu kimliğine sahip başka ülkelerle çıkabilecek anlaşmazlıkların varabileceği boyutlar gelecekte yaşanacak çok ciddi krizlerin işaretlerini vermeye başlamış bulunmaktadır.Ünlü stratejist Mc Kinder’in “Heartland”  kuranımın bir anlamda doğrulanmasını çağrıştıran bu gelişmelerle birlikte Asya geneline bakıldığında, yaşanacak güç mücadelesine taraf olabilecek ülkelerin dördünün hali hazırda nükleer güç sahibi (Hindistan, Pakistan, Rusya Federasyonu, Kuzey Kore) olduğu, birisinin ise (İran) yakın gelecekte bu güce kavuşabileceği düşünüldüğünde geleceğe ilişkin fotoğraf daha da vahimleşmektedir. Asya’da yer alan ve her ikisi de nükleer güç olmanın dışında uzay sanayii ve nano teknolojiye sahip Çin ve Hindistan’ın 2050 yılında nüfuslarının 3 milyara ulaşacağı,  anılan ülkelerin nüfuslarını besleyecek yeterlilikte tarım alanları ve suya sahip olmadıkları bu vahim tabloya eklemlendiğinde, bölge sadece kendilerine etki alanı açmak ya da kabalaştırmak isteyen Asya dışı güçlerle değil, varlıklarını sürdürmek isteyecek Asya ülkeleri arasında da ciddi anlaşmazlık ve çatışmaları gündeme getirmeye aday görünmektedir.

Orta Asya ülkelerinin çok dinli ve çok etnikli yapısı, radikalizmin bu ülkelerde yapısal özellikler ve iç dinamiklerin değişkenliğinden kaynaklanan çok hızlı yükselebilen niteliği, kimi ülkelerdeki demokrasi ve pazar ekonomisinin gelişmesinin önündeki engellerle aym ülkelerdeki totaliter, otokratik rejimler, gelecek açısından bölgeyi son derece kırılgan bir konuma sürüklemektedir.Nitekim günümüzde Afganistan’da yaşanan ve Pakistan’ı etkisi altına almış görünen kökten dinci hareketler, Rusya Federasyonu, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’da aynı temelde gözlemlenen hareketlilikler, Hindistan-Pakistan arasında görünürdeki Keşmir sorununu da aşan ve çok daha derinlere inen anlaşmazlıklar, Rusya-Kazakistan-Çin arasındaki sınır anlaşmazlıkları, Kuzey Kore ve Güney Kore arasındaki gerginlik, donmuş ihtilaflarla canlı ihtilaflar (frozen conflict- live conflict) arasmdaki ince çizgiden her an ısınarak kaymaya aday görünmektedir.Bu anlaşmazlıklara bölgenin periferisinde bulunan Güney Asya, Kuzey Kafkasya ve Orta Doğunun doğusundaki riskli bölgeler de dahil edildiğinde (Gürcistan, Güney Osetya, Abhazya, Acaristan, Ukrayna, Kırım, İran, Irak) Asya, dengelerin her an değişebileceği, dostlukların kolaylıkla düşmanlığa dönüşebileceği kırılgan bir potansiyeli içinde barındırmaktadır.Bu nedenle Orgeneral Başbuğ’un önem derecesi yükselme-ye aday olarak “Merkezi Asya”yı işaret etmiş olması gerçekçi bir saptama kimliğindedir.Bu bölümde hemen her konuşmasında bilgi ve eğitimin önemine vurgu yapan Orgeneral Başbuğ’un ‘bilgi, bilgi çağı, liderlik’ konusundaki görüşlerini ayrıntıları ile açıkladığı “Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici Lider Yaklaşımları Sempozyumu”nda yaptığı açış konuşmasından (12 Mayıs 2005) bazı bölümlere yer verelim.

BİLGİ ÇAĞI

…Önce, 20’inci yüzyılın ortalarından itibaren ortaya atılan bilgi toplumunu oluşturacak bilgi çağında, bilgi nedir sorusunu yanıtlamaya çalışalım. Bilgi çağından önceki bilgi kavramıyla bugünün bilgi kavramı farklı mıdır?Bilgi çağının en önemli isimlerinden Peter Drucker’a göre ; bilgi, mutlaka üretime dönük olmalı ve sonuçlara odaklanmalıdır. Aslında bu bilgi ham bilgilerden yola çıkılarak, bir sonuca ve üretime dönük olarak elde edilen neticedir. Sonuçların da toplumun bütün katmanları ve alanlarında görülmesi gerekmektedir. Üretime, çıktıya ve sonuçlara neden olmayan salt bilgi, “bilgi çağı”nın bilgi kavramı olmayıp eski düşüncelerin devamıdır. Günümüzde bilgi, üretime ve çıktıya dönüştürülmesi sağlandıkça bir anlam ifade etmektedir. Bilgi çağının bilgisi depolanan bilgi değildir, üretimin en önemli girdisi olmak durumundadır.Eğer bilgi kavramını Drucker gibi tanımlıyorsanız, bilgi toplumunu da şöyle ifade edebilirsiniz: “Bilgiyi üretebilen bilgi sistemine ve üretilen bilgiyi üretimde kullanabilen üretici nitelikteki bireylere sahip toplum.” Görüleceği gibi buradaki tanım, toplumun belirli bir bölümüne vurgu yapmaktadır. Günümüz toplumunda bilgiyi sadece tüketen büyük bir grubun olduğu da unutulmamalıdır.Bu anlamda bilgi de sürekli üretilen, çoğaltılan ve iletişim ağlarıyla taşınabilir; bölünebilir, paylaşılabilir olmaktadır. Önemli olan elde edilen yeni bilgileri üretime dönüştürmektir. Eğer bir ülkenin özelliklerinin yanında bir de ürettiklerini pazarlama olanağı varsa; o ülkenin ürettiklerinin, hem en ucuz maliyette hem de en yüksek kalitede olmaması için neden kalmayacaktır. Elbette, yeni bilgilere ulaşma, küresel alanda rekabet için çok önemlidir. Ülkeler arasında, bu alanda büyük uçurumlar vardır. Bu durum çeşitli platformlarda tartışılmaktadır. Çünkü bilgi toplumunun bir yanında teknoloji, bir yanında ekonomi, bir yanında mekânsal örgütlenme, bir yanında kültür bulunmaktadır. Bilimsel ve teknolojik alanda elde ettiği yeni bilgilere göre, aslında İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyanın ekonomik lideri olabilecek kimi ülkeler bu yeni bilgileri üretime dönüştürmeyi başaramazken, örneğin Japonya bilimsel ve teknolojik bilgilerin büyük bölümünü dışarıdan almasına rağmen, gerçekleştirdiği üretim mucizesiyle bugünkü durumuna ulaşmıştır. O halde, ülkeyi yöneten makamların ve ilgili kuruluşların birbiriyle bağımlı bu ilişkiler içinden en uygun stratejileri bulup bunları hayata geçirmesi çok önemlidir, Bilgi çağında bilgiyi üreten, üretilen bilgiyi üretimde kullanabilen nitelikli insanlara sahip olmanın önemi ortadadır. Elbette aynı kişinin hem bilgiyi üretme hem de üretilen bilgiyi üretimde kullanabilme becerisi aranmamalıdır. Ancak bu nitelikleri taşıyan insanlara sahip olunması gerekmektedir. Bu nitelikte insanlara nasıl sahip olacağız? Bilgi çağında eğitim ve öğretimin hedefi, toplumun bilgi toplumuna dönüşmesini sağlayabilcek bireylerin yetiştirilmesi ile olanaklıdır. İşin zor yanı ise bu hedefin nasıl gerçekleştirileceğidir. Bu “nasıl” sorusunun yanıtı da eğitim sisteminin, felsefi düşünce sistemini benimseyen ve uygulamaya aktarabilen yetenekli bireylerin seçilmesi ve seçilenlerin uygun alanlarda yetiştirilmesi temelinde olmalıdır. Çağdaş ülkelerin izlediği sistem de budur. Bugün için bilgi çağı, bilginin katma değer üreten girdi olarak belirginleşmesine dayalıysa, bilginin üretim kadar dağıtımının da özel önem taşıyacağı açıktır. Bu çerçevede iletişim teknolojilerinin bilinin düzenlenmesi, işlenmesi ve kullanıma sunulmasında yararlanılan bilgisayar teknolojisiyle birlikte düşünülmesi gerekmektedir. Bilgi devriminin temelinde bilgisayar teknolojisi ve bunun sonucu olan internetin, dolayısıyla bilişim teknolojilerinin bulunduğunu söylemek mümkündür. Bilişim ve iletişim alanlarındaki gelişmenin sonuçlarını tanımlayan bilgi devrimi, askeri alandan birey ve topluma, ticari alandan politik alana, ulusal örgütlenmelerden uluslararası kurumlara kadar her düzeyde büyük bir değişim yaratmıştır.

KÜRESELLEŞME

Bize göre küreselleşmenin üzerinde durmadan, bilgi çağı ve teknolojik gelişmelerin derinliğine girmek çok zordur.Küreselleşmenin elbette değişik tanımları yapılabilir. Küreselleşmeyi “Dünyada giderek artan sayıda insanın, giderek çeşitlenen biçimlerde, finans, siyaset, kültür; teknoloji ve güvenlik alanlarındaki gelişmelerden aynı anda etkilenmesi” olarak tanımlayabiliriz. İçinde yaşadığımız bu süreçte bireyler, toplum, yöneticiler ve liderler küreselleşme sistemine ne ölçüde ayak uydurmak zorundadır. Genel olarak küreselleşmenin üç temel ayağı olduğu söylenebilir. Birincisini, teknoloji ve özellikle telekomünikasyon alanındaki hız ve maliyet açısından inanılmaz gelişmeler, ikincisini bilgi alanı, üçüncüsünü ise finans alanındaki gelişmelerle bu alanlardaki her şeyin inanılmaz boyutlara varan iletişim özgürlüğüyle dünyanın her yerine aynı anda ulaştırılması oluşturmaktadır. Bilindiği gibi küreselleşme; bilgi çağının, özellikle teknolojik gelişmelerin bir sonucudur. Aynı zamanda küreselleşme bilgi çağı teknolojisinin gelişiminde en büyük itici güçtür. Bilgi çağı ve küreselleşme birbirine sıkı sıkıya bağlı, karşılıklı olarak birbirinin etkileyen iki, belki de tek alandır. Bilgi çağı ve küreselleşmenin ortak değer ve noktalarının olması doğaldır. Ortak olan noktalan insan ve teknoloji oluşturmaktadır. İnsanı odağına almayan bir sistemi düşünmek elbette olanaksızdır. Ancak burada öne çıkan yine nitelikli insandır. Teknoloji ise insanın yanında ikinci vazgeçilmezi oluşturmaktadır.Bilgi çağı ve bilgi toplumunda teknoloji iki açıdan önemlidir. Birincisi teknolojinin bilgi üretiminde kullanılması, ikincisi ise üretilen bilginin iletilmesindeki rolü.Burada yeri gelmişken bilginin tarihsel yayılma yöntemleri ve bu amaçla kullanılan iletişim araçlarının gelişim sürecine ve önemine değinmek istiyorum. Üzerinde yazıya benzer işaretlerin ilk görüldüğü tarih, günümüzden yaklaşık olarak 20 bin yıl öncedir. Bu tarihten 15 bin yıl sonra ki bu milâttan önce üçbinlere geliyor bugünkü anlamda yazının ilk kullanılışına tanık oluyoruz. İlk çizgilerden 15 bin yıl sonra. Oldukça uzun ve zorlu bir süreç. Bu süreç sözden yazıya geçmenin yani iletişimin ortam değiştirmesinin zorluğunu gösteriyor. Yazıya geçiş başarıldıktan sonra mağara duvarlarından parşömene, parşömenden matbaaya ve matbaadan bilgisayara geçiş ancak yazı ortamının teknolojik değişimi olduğundan gelişmenin hızı daha iyi anlaşılabilmektedir.

Yazı ve bilginin sistematik buluşmasının en somut ürünü ise bildiğiniz gibi kitaplardır. Bu anlamda barındırdığı kitapların sayısı l. yüzyılda yaklaşık yarım milyona ulaşan İskenderiye Kütüphanesi ve oradaki yöntem hakkında çarpıcı bir bilgiyi hatırlatmak isterim. Ptolemaeus Hanedanlığı döneminde bu kütüphanenin kitap birikimini artırmak amacıyla İskenderiye limanına giren her geminin taşıdığı kitapları, kopyalarının çıkarılması amacıyla kütüphaneye ödünç vermeleri zorunlu hale getirilmişti. Bugünkü anlamda kütüphaneden ödünç kitap alma yöntemi de buradan kaynaklanır. Kitaba verilen önemin eski bir kanıtıdır bu.1950’de ABD’de, televizyon ilk yaygınlaşmaya başladığında kitabin sonunun geldiğine inanılmıştı. Ancak satın alınan kitap ve dergi sayısının, en az 15 misli, belki de 20 misline yakın artış göstermesi bu inanışı boşa çıkarmıştır. Kanımca kitabın değer kaybetmemesinin en önemli nedeni, kitabın sunduğu bilgiyi yok etmenin, çürütmenin tek yolunun yeni kitaplar yazmak olduğu ve kitap sürekli olarak gözden geçirilebileceği için eleştiri olanağını çoğalttığı gerçeğidir. Bu nedenlerle, tüm teknolojik gelişmelere rağmen bilginin esas kaynağı olarak karşımızda yine kitabın bulunduğunu düşünmekteyim.Bilgi çağının en önemli iletişim araçlarından birisi olan televizyon bize, her şeye rağmen belirli ölçüde bilgi zenginliği de sunmaktadır. Toplumsal sorumluluk açısından televizyonlar yayınlarında belirli oran ve saatlerde eğitim ve kültür programlarına yer vermek ve gerçeği ekrana yansıtırken daha özenli olmak zorundadır. Çünkü televizyon, toplumun büyük kesimine ulaşabilen bir iletişim aracıdır.Cep telefonu, mikro elektronik teknolojisinin bir ürünüdür. Bu alandaki son gelişmeler cep telefonunu, üzerine bilgisayar, internet, kamera ve daha birçok teknik donanımı yüklemiş olarak küçük bir cep ofisi haline getirmiştir.Daha önce değindiğim gibi bilgisayar ve internet ise bilgi çağının ve bilgi toplumunun ve özellikle nitelikli insanların temel bilişim ve iletişim aracıdır.Kişi başına düşen iletişim araçları sayısının çokluğu elbette o ülkenin, anladığımız anlamda bilgi toplumu olduğunun göstergesi olmayabilir. Ancak bu rakamlar iletişim araçlarının kullanılmasında o ülkenin iyi bir tüketici olduğu şeklinde de anlaşılmamalıdır. Çünkü önemli olan, iletişim olanaklarının gelişmesinin toplumun bilgi toplumuna dönüşmesinde vazgeçilmez olduğudur. Yeri gelmişken, bilişim ve iletişim alanlarındaki teknolojik gelişmeler ve bilgi devriminin şekillenmesinde silahlı kuvvetlerin oynadığı role de değinmek isterim.İkinci Dünya Savaşı sırasında geliştirilen radarlar, jet motorlu uçaklar, uzay teknolojisi, uydular ve son olarak da internet tamamen askeri amaçlarla geliştirilmiştir. Özellikle internet teknolojisi bombaların yüksek tahrip gücünden etkilenmeyecek bir iletişim ağına duyulan ihtiyaç sonucu geliştirilmiştir.

BİLGİ ÇAĞINDA GÜVENLİK

Teknolojinin silahlı kuvvetler üzerindeki etkilerine ve yansımalarına da kısaca göz atmaya çalışalım: Bilgi harbi ve teknolojileri; komuta, kontrol, muhabere, bilgisayar, istihbarat, elektronik harp, bilgi harbi ve bilgi güvenliğini içeren barıştan savaş durumuna kadar her ortamın olmazsa olmazı “bilgi harekâtını” ön plana çıkarmıştır.

Bilgi çağında ülke savunması, daha yüksek oranda bilim ve teknoloji tabanlı olacaktır. Bilgisayarın kullanılmasıyla; insansız hava araçları, tanklar, gemiler, denizaltılar ve özellikle uydular ile 24 saat kesintisiz harekât yapılabilecektir. Telsiz sensör ağlarıyla ülkenin her noktası donatılacak, kara, deniz, hava, uzay ve siber boyuttan gelecek her tehdit, anında merkez bilgisayarlarını ve koruma s istemlerini harekete geçirerek Önlem alınmasını sağlayacaktır. Tüm askeri personel ve teçhizatlar silikon çipler ve mikrobilgisayarlarla donatılacaktır. Komutanlar sürekli tüm personel ve teçhizatı online olarak izleyip yönlendirebilecektir. Güvenlik alanında teknolojik gelişmelerin en önemli sonuçlarından biri de, “Ağ destekli yetenek” konseptinin ortaya çıkmasıdır. Bu konseptin ana hedefi, bilgi ve karar üstünlüğü sağlamaktır. Tüm milli güç unsurlarının teknolojik yeteneklerle tek bir ağla birleşmesi ve örgütlenmesi sonucu elde edilen bilgi üstünlüğü, modern orduların yeni harekât konseptlerinin şekillenmesini sağlayacaktır. Buna karşılık günümüzde terörizm, bilgi çağı olanaklarını kullanarak en büyük güvenlik endişesi ve sorunu haline gelmiş ve küresel boyut kazanmıştır. Küresel terörizmin; kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlar gibi kitle imha yeteneği olan silahları geliştirme, sahip olma ve kullanma peşinde olduğuna inanılmaktadır. Aynı zamanda küresel terörizm, bilgi teknolojilerinin olanaklarını kullanarak dezenformasyon ve psikolojik harekât vasıtasıyla kitle hareketlerini yönlendirmek suretiyle amaç ve eylemlerini destekleyebilecek düzeye de gelmiştir. Bilgi çağında savunma planlamasında dikkate alınması gereken bazı önemli noktalar bulunmaktadır. Bunlardan birincisi bilgi güvenliğidir, diğeri ise; üstün teknoloji ürünlerin kullanılması ve bunun bir sonucu olarak bu ürünlerin karşı teknolojiler karşısında hassasiyetlerinin artmasıdır. Ayrıca savunma planlamacılarının tehdit ve risklerle doğru orantılı olarak maliyet ve etkinlik hesabı yapmaları ve bu sonuca uygun teknoloji ürünlerini, ne ölçüde, nerede kullanılacağına karar vermelerinin çok önemli olduğu da gözden kaçırılmamalıdır.

Konuşmamın bu bölümünü izninizle bir soru zinciriyle tamamlamak istiyorum: Bugünün medya ortamında konuşmak gerçekten her zaman bilgi aktarmak anlamına geliyor mu? Kendimizi doğru anlatabilmenin, karşımızdakini doğru anlayabilmenin yollarını da geliştirmedikçe teknolojik gelişme yeterli bir gelişme sayılabilir mi? Çağımızda bilginin iktidar olduğu gerçeği, iktidarın bilgi aracılığıyla tüm ilişkilere yansıması gerçeğinden mi kaynaklanıyor? Günümüzde hemen her konuda düşünce üreten, hemen her konunun uzmanı görünerek görüş belirten “fastfood entelektüellik” ki bu deyim Pierre BOURDlEU’ye aittir  genellikle toplum tarafından geçerli kabul ediliyorsa, o toplumun bilgi toplumuna dönüşmesi güçleşmez mi? Bilgi toplama ve düşünce oluşturmaya bakış alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerekmiyor mu? Bilme, öğrenme arzusunu doğal olarak kabul ederiz de bilmeme, bilgiden kaçınma arzularının varlığını niçin yok sayarız? Bilinen şey, düşünce sürecinin dışında tutulabilir mi? “Bilinen ama düşünülmeyen” olarak bulunabilir mi? ki bu konuşmam bir anlamda “bilinen ama düşünülmeyeni”, “bilinen ve düşünülene” dönüştürmek çabası olarak değerlendirilmelidir. Acaba bilginin çokluğu, karar vericilerin karar vermesini zorlaştırır mı? Cevap “evet” ise, bu konuda ne gibi tedbirler alınabilir? Bilginin hızla arttığı, bunun sonucu olarak da sorgulamacı dinamik ve eleştirel bir akılcılık anlayışının yükselen değer olduğu günümüzde, kullanılacak her türlü bilginin sorgulanması, incelenmesi ve ayrıntılı olarak irdelenmesi gerekmiyor mu? Bilgi mutlak doğruyu mu ifade ediyor? Birey bu sürede sahip olduğu bilgiyi bencilce kullanıp kendi kimliğini mi belirliyor yoksa sahip olduğu bilgiyi bir girdi olarak alıp üretime sokarak toplumu mu besliyor? Birey bilgi yığınları altında ezilen bir zavallı mı yoksa bilgi yığınları üzerinde yükselen bir iktidar mı? Bilgi çağı süreci insanı dünyanın geri kalanına yaklaştırırken kendi dünyasından uzaklaştıran bir süreç mi? Belki sempozyum süresince bu soruların yanıtlarını da bulacağız İzninizle, şimdi biraz da bilgi çağının “yöneticilik” ve “liderlik” üzerindeki etkileri üzerinde durmak istiyorum. Aslında yönetici ve lider kavramları üzerinde çok tartışılan konular arasındadır.

LİDERLİK VE YÖNETİCİLİK

Silahlı Kuvvetlerde; kişilerin atanmayla komutan oldukları, liderliğin ise kişinin kendi niteliklerine bağlı olarak ortaya çıkabileceği söylenebilir. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken noktalar vardır. Bunlar, komutan olarak atanan kişilerde liderlik niteliklerinin de aranması gerekliliği ile gerçek anlamda liderliğin savaş ortamı gibi, zor şartlar altında ortaya çıkabileceği ve görülebileceği gerçeğidir. Bu İki kavram hem birbirine çok yakın bazen de çok uzaktır. Yönetici ve lider, siyasette, iş dünyasında ve silahlı kuvvetlerde gördüğümüz ortak kavramlardır. Konuşmama izninizle, devlet düzeyinde yöneticilik ve liderlikle devam etmek istiyorum. Bilgi çağının özellikle devlet adamları üzerinde yarattığı sonuçlardan biri, liderlerin karar vermede kamuoyu ve sivil toplum örgütlerinin etkisine çok daha açık oldukları gerçeğidir. Henry KISSINGER, “Diplomasi” adlı kitabında liderliğe ilişkin saptamaları sıralarken halk lider ilişkisini şöyle değerlendirmektedir:”Halkından çok ileride olan lider etkisiz olacaktır. Büyük lider eğitici olmalıdır, vizyonu ile etrafındakiler arasında köprü görevi görmelidir. Fakat aynı zamanda, halkının kendi seçtiği yolda onu izlemesini mümkün hale getirmek için, gerektiğinde yalnız yürümeyi de göze alabilmelidir.”Aynı kitapta KISSINGER özellikle şu değerlendirmeleri de yapmaktadır:”Liderlik deneyim ile vizyon arasındaki boşluğu doldurma sanatıdır. Bir liderin rolü; tarihin akışını, olayların yönlerini tahmin etmek ve onları etkilemek için, kendi değerlendirmelerine güvenerek, hareket etmek ve yükü sırtlamaktır. Bunda başarısız olunca krizler katlanarak artar ki, bu da liderin olaylar üzerindeki kontrolünü kaybettiğini söylemenin başka bir yoludur. Bunun için devlet adamlığının göstergesi; taktik kararlar girdabından çıkarak, ülkesinin uzun vadeli gerçek menfaatlerini sezinlemek ve bunu gerçekleştirmek üzere uygun stratejileri yürürlüğe koymaktır.”Sempozyum süresince, lider ve liderlik üzerinde derinliğine durulacağına inanıyorum. KISSINGER’in bu değerlendirmelerinden çıkarılabilecek sonuçlara değinerek, konuşmamın bu bölümünü tamamlamak istiyorum.Liderin vizyon sahibi olması vazgeçilmezdir. Vizyon sahibi olmak için, tarihin akışım ve olayların yönlerini tahmin edebilmek ve gerektiğinde onları etkilemeye çalışmak gerekebilir. Lider, etrafındakilere sahip olduğu vizyonu, anlaşılır şekilde iletebilmelidir. Lider uzun vadeli hedeflerin gerçekleştirilmesine Öncelik vermelidir. Lider, çevresine ve kamuoyu baskısına rağmen, doğru olduğuna inandığı kararları, yalnız kalmayı da göze alarak, almakta tereddüt etmemelidir.2000’li yıllarda her alandaki yöneticilerden beklenen, “astlarının bilgiyi kullanarak elde ettikleri neticelerden ve çalıştığı kuruluşa yaptıkları katkılardan sorumlu kişi” olmalarıdır. Öyleyse yöneticiler kendilerinden bekleneni yerine getirebilmek için hangi niteliklere sahip olmalıdır? Bu konuda çok şey söylenebilirse de buradaki kilit soru kanımca şöyle olmalıdır: Yönetici olarak ne gibi bilgilere ihtiyacım olduğuna ve bunları nasıl organize edeceğime karar vermek için kendim gayret sarf ediyor muyum? Yoksa bu görevi başkalarına mı bırakıyorum? Bize göre bu sorumluluk yöneticilere aittir. Bu soruya diğer iki ana soruyla devam edelim: Birlikte çalıştığım, bağlı olduğum kişilere hangi bilgileri vermek zorundayım? Benim hangi bilgilere ihtiyacım var, hangi bilgileri almak zorundayım ve bu bilgileri kimden alabilirim? Bu iki soru arasında sıkı bir ilişki olmasına rağmen ikisi de birbirinden farklı anlayışları ifade eder. Önemli olan yapılacak işe hangi soruyla başlanmasının gerektiğidir. İşe “hangi bilgiyi vereceğini” arayarak başlayan yönetici tarzıyla “hangi bilgiyi alacağını” arayarak başlayan yönetici tarzı elbette birbirinden farklıdır ve başarı dereceleri de birbirinden farklı olacaktır. Hangi soruya öncelik verilmelidir? Yeni atanan yöneticilerin davranış şekillerine bakıldığında yukarıdaki sorulara benzer iki temel yaklaşım görmek olasıdır: Birinci tip yönetici işe “Çalıştığım kuruma nasıl bir katkıda bulunmak istiyorum?” sorusuyla başlar. İkinci tip yönetici ise “Katkıda bulunmam gereken nedir, fark yaratan sonuçları nerede ve nasıl bulabilirim sorusunu sorarak başlama¬yı tercih edebilir. Bu tip yönetici, “Katkım ne olmalıdır?” sorusunu kendisine sorarak aslında bilgiyi arayarak yola çıkmıyor mudur? İzninizle şimdi konuya yönetim için önemli ve farklı diğer bir hususa değinerek devam edeceğim. Bilgi çağında başarı için dikey düşünme mi, yoksa yatay düşünme mi gereklidir? Bir konuya derinlemesine girmek dikey düşüncedir. Bir konuya geniş bir şekilde bakmak ve düşünmek ise yatay düşünmedir. Konu uzmanlığı bir anlamda dikey düşüncenin ürünüdür. Dikey düşünürlerin genelde bir şeyin niçin başarıya ulaşmayacağını anlatmakta mahir oldukları söylenir. Yatay düşünürler; özde farklılıklar taşımakla birlikte benzer özellikler gösteren, benzeşim içinde bulunan, şeyler arasında tartışmaya, daha iyi bilinen konulara dayanarak daha az bilinen konulan aydınlatmaya, başka alanlardan kavram almaya, sinerji yaratmaya, yeni kavramların ortaya çıkmasına ve alışılmadık birleşimlerin sağlanmasına çalışırlar.Yatay düşünürlerin en önemli avantajı, gerçekçi sahnelerde gelişen karmaşıklıkları sevmeleri, belirli tek bir yöne asla aşırı derecede kilitlenmemeleri, geleceği görme yeteneğine sahip olmaya çalışmalarıdır.Bilgi çağı ve küreselleşme olgusu, bizleri gereksinimleri ulusal ekonomiden küresel ekonomiye, ekonomiden güvenliğe, ulusal güvenlikten küresel güvenliğe uzanan geniş ve karmaşık bir alanda düşünmek zorunda bırakmıyor mu ?Yönetici ve liderlere ilişkin şu soruların güncelliğini ve önemini koruduğuna inanmaktayım:Lider ve yöneticiler yanlarında güçlü bir ekip görmeye ve seçmeye önem verirler mi? Başarıyı ekip çalışmasında mı görürler? Lider ve yöneticiler başarı için “hesaplı risk”i almalı mıdırlar? Lider ve yöneticilerin başarısında ikna yeteneği ne ölçüde önemlidir? Lider ve yöneticiler alacakları kararlara ortak bulmaya çalışmalı mıdır? Lider ve yöneticilerin başarısı onların geleceği tahmin yetenekleriyle ne kadar bağımlıdır? Lider ve yöneticiler bazı risklere rağmen geleceği oluşturmaya çalışmalı mıdır? Liderlik ve yöneticilikteki başarı, çalışanları İle iyi ilişkiler ve iletişim kurulmasına ne kadar bağımlıdır? Elbette bu sorulara daha birçok ilave yapılabilir…

TÜRKİYE MUCİZESİ VE ATATÜRK

Bir mucizenin gerçekleştiği bir ülkede bulunup bulunmadığınızı sorsam ne cevap vereceğinizi bilmiyorum; ama Türkiye, uygar ve lâik bir ülke olarak inanılmaz bir dehanın hayallerini gerçekleştirdiği bir mucizenin ta kendisidir. Bilginin verimli doğasından süzülerek tasarlanan bir ülke. Türkiye’de tarihin iki mucizesi gerçekleşmiştir ve ikisi de birbirine bağlıdır: Birincisi, bilgi çağının öncesinde bilgiye inanarak kitaplardan beslenen Mustafa Kemal ATATÜRK’ün doğuşu, ikincisi ise, Mustafa Kemal’in bugün bile gelişmiş dünyanın tüm dış desteklerine, çabalarına rağmen bazı ülkelerde gerçekleştirilme olasılığı oldukça küçük olan lâik, demokratik ve uygar bir ulusun yaratılmasını, 85 yıl önce emsalsiz bir dehayla gerçekleştirmiş olmasıdır.Bir imparatorluğun küllerinden bir ülke yaratmak, bir ülkeyi saldırılardan kurtarmak için ezik, çaresiz, yoksul bir halktan hem millet hem ordu yaratmak ve sonra o milletin toplumsal ve kültürel boyutlarını tesis etmekle geçen bir yaşamdır, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yaşamı. ATATÜRK’ün yaşamını eşsiz kılan unsurlardan biri, O’nun bir dahi olarak tanımlanmasıdır. Oxford Üniversitesi bilim adamları O’nu “çok üstün zekâya sahip bir insan, bir asker ama özünde bir bilgin olarak” tanımlamaktadırlar.20’inci yüzyılda yaşamış, tarihe ve insanlığa damgasını vurmuş devlet adamlarına ve liderlere baktığımızda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’ün müstesna, çağından ileride olmasıyla şaşırtıcı ve çok özel bir yerde durduğunu görmekteyiz. Bu elbette yalnız bizim görüşümüz değildir, zamanın İngiltere Başbakanı Lloyd GEORGE’un “İnsanlık tarihi birkaç asırda ancak bir dahi yetiştirebiliyor. Şu talihsizliğe bakınız ki, beklenilen o dahi, bugün Türkiye’de doğmuştur, elden ne gelebilirdi?” sözü de bu durumu en iyi şekilde teyit etmektedir.

ATATÜRK, büyük bir asker, üstün bir lider ve devlet adamıydı. O sahip olduğu olanaklara ve iktidara rağmen, kalpleri kırarak değil, kazanarak hükmetmesiyle övünen bir liderdir. Zoru başarmak O’nun karakteri değil midir? Yönetici ve lider konusu üzerinde tartışırken, O’nun bu nitelikleri üzerinde yeterince durmanın sempozyuma ve “bilineni düşünmemize” büyük katkı sağlayacağına inanıyorum. Üstelik ‘Taassup cahilliğe dayanır. Bundan dolayı mutaassıp olan cahildir. İlim mutlaka cahilliği yener, o halde halkı aydınlatmak lazımdır’ diyen, akılcı bir tutumun ancak bilim ve teknolojiye inanmak ve sahip olmakla gerçekleştiğini düşünen bir liderden daha uygun bir açılış konuşması konusu olabilir mi?O’nun ülkemiz ve halkımız için gerçekleştirdiklerinin öncelikle Türk ulusu tarafından daha iyi anlaşılması ve öğrenilmesi gereklidir. Bununla birlikte bir lider olarak düşünce sisteminin dünya kamuoyu ve siyasi liderlerince de iyi bilinip anlaşılması, dünya barışına da büyük katkı sağlayacaktır. Bu başarıldığında pek çok sorunun çözümü için önemli bir adım atılmış olacaktır. Ne yazık ki bilgi çağının içinden geçiyor olmamıza rağmen bizler O’nun düşünce sisteminin temellerini ne tam olarak ülkemizde ne de uluslararası ortamlarda anlatabilmiş değiliz. Bu sempozyumda “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin ne olduğu ve bundan ne anlaşılması gerektiğini anlatmanın en yararlı bilgi paylaşım yolu olduğunu değerlendirmekteyim. Kuşkusuz ki her insan, ailesinden başlayarak içinde bulunduğu toplumsal ve kültürel çevre; yaşadığı dönemi belirleyen büyük olaylar ve akımlar tarafından etkilenir. Kimileri bu etkilerin altında çoğunlukla birlikte yol alır, kimileri olayların baskısı ile yolunu şaşırır, bir kısmı herhangi bir akımın önünde sürüklenir ya da onun sözcüsü ve savunucusu kesilir. Ancak, içlerinden pek azı gördüklerini, duyduklarını ve okuduklarını topluca değerlendirerek yeni bir senteze, belirli bir düşün düzeyine ulaşabilir.”Büyük” diye nitelendirilen kişileri diğer insanlardan ayıran özelliklerinin başında da bu sentez yetenekleri gelir. Bu anlamda ATATÜRK “büyük” bir dehadır. ATATÜRK’ÜN düşünce yapısına, onun liderlik niteliklerine biraz daha derinliğine baktığımızda, 1914 yılına gitmemiz gerekir. Mustafa Kemal, kurmay yarbay rütbesinde Sofya’da askeri ataşedir. Arkadaşı Yarbay Nuri CONKER, kendisinin vermiş olduğu konferanslardan derlediği “Subay ve Komutan” adlı eserini Mustafa Kemal’e okuması için gönderir. Mustafa Kemal “Subay ve Komutan’ı okur ve görüşlerini “Subay ve Komutan ile Söyleşi” başlığı altında toplar. Mustafa Kemal’in bu çalışması 1918’de yayımlanır.

ATATÜRK bu kitabın bir bölümünde şöyle demektedir:

“İnsanlar nasıl yönlendirilir? Diye bir kez daha kendime soruyorum. İnsanlar ancak emelleri ve düşünceleri doğrultusunda sevk ve idare edilebilirler. Dünyayı istediği gibi kullanan güç, düşünceler ve düşünceleri belirginleştiren ve yayan kişilerdir. Düşüncenin niteliği de hiçbir itirazın bozamayacağı şekilde ve kesin bir biçimde kendi kendisini kabul ettirmektir. Bu ise düşüncenin yavaş yavaş duygulara, duyguların inanca dönüşmesiyle mümkündür.” ATATÜRK, burada düşüncenin önemine, ilk önce sevk ve idare edeceğimiz insanların umut ve düşüncelerini öğrenmeye çalışmanın gerekliliğine dikkati çektikten sonra, düşüncelerin benimsetilmesine, düşüncelerin yaygınlaştırılmasının ilk önce duygularla başladığına sonra inanca dönüştüğüne, zaten inanca dönüştükten sonra yıkılmazlığa ulaştığına işaret etmektedir.1914’te Sofya’da ortaya koyduğu bu düşünceyi 1915’te Çanakkale’de uygulaması onun hem bir düşünce hem de bir uygulama adamı olduğunu göstermesi açısından da önemlidir. Bu düşünce yapısıdır ki, Mustafa Kemal’e Çanakkale’de askerlerine “Size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum.” diyebilme gücünü vermiştir. ATATÜRK’ün bu üstün liderlik niteliği, ki bana katılacağınıza İna¬nıyorum, liderlik üzerine başlı başına bir sempozyuma konu olacak derinliktedir.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ

“Atatürkçü Düşünce Sistemi”ni, anlamak için iki ana konu üzerinde durmamız gerekiyor. Birincisi, “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin kaynağının derinliğine inebilmek için, Osmanlı Devleti’nin 19’uncu yüzyılın başından sonuna doğru geçirdiği sürecin ve değişikliklerin eleştirel bir gözle analiz edilmesinin, anlaşılmasının gerekliliğidir.

Bu sürecin önemli noktaları şu şekilde özetlenebilir: Osmanlı Devleti’nde kişisel otorite, devlet idaresinde dini anlayış ve ümmet anlayışı, halka dayanan bir toplum anlayışından ziyade halkı seçkin ve düşük tabaka olarak ayıran bir anlayış hakimdi. Elbette bu yüzyıl Osmanlı toplumunda bazı değişimlere de sahne olmuştur. Değişimin yönü, toplumun biçimini değiştirmekten ziyade toplumsal hareketleri izlemeye ve denetime almaya, toplumun dengesini sağlamaya yöneliktir. Eğitim alanında yapılan yenilikler, bireylerin eğitim düzeyini geliştirmeyi, ancak siyasal düşüncelerinin geliştirilmesini dondurmayı hedeflemişti. ATATÜRK bu dönemi yaşadı, izledi, eleştirel bir gözle değerlendirdi. Bir reformcu, devrimci olarak toplumu yeniden düzenlemek için neler yapılması gerektiği üzerinde hep araştırdı, düşündü.”Atatürkçü Düşünce Sistemi”ni iyi anlayabilmek için önemli olan ikinci husus ise; ATATÜRK’ün düşünce yapısına nelerin etki yaptığının analiz edilmesidir. Bir idealistin oluşmasında kitap kültürü gerçekten önemlidir. ATATÜRK’ün okudukları ile reformları, devrimleri arasında direkt bir ilişki vardır. O’nun salt bir olayın ya da bir düşünce akımının izleyicisi olmadığı, değişik görüş ve düşüncelerden kendine özgü bir senteze ulaşmış olduğu dikkat çekmektedir. Nitekim ATATÜRK de kendisine yöneltilen “hangi yazarları okuduğu ve esin kaynağının ne olduğu” sorusuna “çok okuduğu, ancak her şeyi eleştirerek okuduğu” yanıtını vermektedir. ATATÜRK’ün askerlikten tarihe, dilden uygarlıklara, sosyolojiden psikolojiye, felsefeden ekonomiye kadar uzanan ilgi alanının getıişliğini ve okuduğu düşünür ile yazarları en iyi anlatan kaynak özel kitaplığıdır. Çözülmesi gereken sayısız sorunla karşılaşan bir lider için, kısa bir yaşama sığdırılan ve üzerine not düşülecek kadar inceden inceye okunan 4.000’i aşkın kitap.Çankaya ve Anıtkabir’deki kitaplarına baktığınız, kenarlarına düştüğü dipnotları incelediğiniz zaman şüphesiz göreceksiniz ki “Atatürkçü Düşünce Sistemi”, entelektüel temele dayanmakta olduğundan son yüzyıla olduğu gibi gelecek yüzyıla da damgasını vuracaktır. Bu zengin kitaplıkta, O’nun sorgulayarak ve dikkatle okuduğu kitaplara koyduğu işaretlerle notlar, ATATÜRK’ün düşünce yapısı hakkında bizlere önemli ipuçları vermektedir.Konuşmamın başlangıcında, bilgi çağı ve bilgi konusuna değinirken kitapların önemine de dikkati çekmeye çalışmıştım. Şimdi ise şu soruyu sormak herhalde uygun olacakttr. “Yaşamış ve yaşamakta olan devlet adamı ve liderlerden, hepsi sorgulanmak ve dikkatle okunmak şartıyla, bu kadar geniş özel kitaplığa sahip olan kaç kişi sayabiliriz?”Bu husus bile, ATATÜRK’ün bilgiye verdiği önemi ve o bilgileri analiz etme yeteneğini bize göstermiyor mu? İşte bu soru bizi “bilinen ama düşünülmeyen” bilgiye götürüyor. Gelin bazı bilgileri anımsayarak, bildiklerimizi bu kez düşünelim.Her insan gibi, O da düşünce yapısının oluşumunda ilk bilgileri aile ocağından ve öğrenimi sırasında bazı öğretmenlerinden almıştı.22 Eylül 1924’te söylediği şu sözlerde ilginç olan, erkek egemen toplumda kadına verdiği önemdir: “Baylar, açıklamak istiyorum ki, ilk esin ana baba kucağından, sonra okuldaki eğiticinin dilinden, vicdanından, eğitiminden alınır.” Kadınların bilgilenmesinin toplumlar için önemini belirten ATATÜRK “Toplumumuz için ilim ve fen lazım ise hem erkek hem de kadınlarımızın bunlara aynı derecede sahip olması gerekir.”, “Kadınlarımız; hatta erkeklerden daha çok aydın, daha çok ilim sahibi ve daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer gerçekten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar” saptamasını yaparak, Türkiye’nin aydınlık geleceğine ilişkin söylediklerine katılmamak mümkün değildir. Burada bize düşen görev, bu hedefi çağdaş ülkeler düzeyine çıkarmak olmalıdır. Bugün üzerinde yoğunlukla tartışılan “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi”nin ana hedeflerinden birinin de, kadınların eğitim düzeyinin yükseltilmesi olduğu dikkate alındığında, ATATÜRK’ün konuya 80 yıl kadar önce vurgu yapması çarpıcı değil midir?

Mustafa Kemal, 16’ıncı Kolordu komutanı iken kendi anı defterindeki kayıtlara göre 49 günde şu kitapları okumuştur: Namık Kemal’in “Osmanlı Tarihi”, Mehmet Emin’in “Türkçe Şiirler”, Tevfik FİKRET’in “Rübab-ı Şikeste”, Georges FONSEGRIVE’in “Felsefe” ve Alphonse DAUDET’nin “Sapho”su.İlk üç kitap, vatan ve özgürlük kavramlarını yeni kuşaklara aşılamış olan Namık KEMAL, Osmanlılık yerine Türklüğü ve Türk duygusunu dile getiren ulusal şair Mehmet Emin YURDAKUL ve insanlığı yükseltmeyi’hedefleyen Tevfik FİKRET’e aittir.ATATÜRK’ün düşüncelerinde ve gerçekleştirdiği “Türk Devrimi”nin temellerinde büyük ölçüde rasyonalizm ve pozitivizmin izleri bulunmaktadır.Rasyonalizmin önemli temsilcilerinden DESCARTES’ın  “Metot Üzerine Konuşmalar” kitabı ATATÜRK’ün isteğiyle Türkçeye çevrilerek basılmıştır. Rasyonalizmin diğer önemli temsilcisi olan KANT’ın eserlerinden “Kant ve Felsefesi” adlı inceleme de yine o dönemde yayımlanmıştır. Pozitivizmin Öncüsü Auguste COMTE da incelediği düşünürler arasındadır.

Kendi düşünce ağının oluşmasında ATATÜRK’ün en çok yararlandığı düşünürlerin başında, Jean Jacques ROUSSEAU gelmektedir. ROUSSEAU’nun, birey özgürlüğüne önem vermesi ve toplumda siyasal rejim olarak cumhuriyetçi olması Mustafa Kemal için çok önemliydi. Diğer önemli olan husus ise ROUSSEAU’nun, birey için özgürlüklerin “mutlak olamayacağı”, sınırları olabileceği ve sınırların ise yasalarla tayin ve tespit edilebileceği ve böylece yasalara itaat eden her insanın aslında kendine itaat etmiş olacağı görüşüydü.”Toplum Sözleşmesi’ni dikkatle okuyup işaretlediğini görüyoruz. Bu dikkatinin bir kanıtını da, 1 Aralık 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden, Bakanlar Kurulunun görev ve yetkilerini belirleyecek yasa önerisi görüşülürken yaptığı konuşmada görmekteyiz. Bu konuşmasında “yönetim kuramlarını bulan en büyük filozofların, bu kuramları kurmak için çalıştıkları esasları incelediğini, bunların içeriğini anlamaya çalıştığını” söyleyerek milletvekillerine Jean Jacques ROUSSEAU’yu baştan sona okumalarını önermektedir.Bununla birlikte, O’nun MONTESQUIEU’nün “Yasaların Ruhu” adlı ünlü yapıtını da incelemekten geri kalmadığını biliyoruz. Bir taraftan Rousseau’dan “cumhuriyet”, diğer taraftan MONTESQUIEU’dan  “monarşi” okumaktadır. Yakınındaki bazı arkadaşları bile koşulların çok uygun olduğunu bildikleri için O’nun bir diktatör olacağını sanırken, O’nun ülkesini ve eserlerini Cumhuriyete ve halka emanet etmesi, koşullara rağmen okuduklarını analiz ederek, çıkardığı sonuçlara, bilimin ışığına yönelmesi, yüce kişiliğinin kanıtı değil midir?

ATATÜRK’ün düşünce yapısı üzerinde Ziya GÖKALP’in özel ve önemli bir yeri olduğu da kuşkusuzdur. Düşünceleri ve uygulamaları arasında benzerlik ve uyumun yanı sıra, önemli ayrılıkların olduğu da bir gerçektir. ATATÜRK, önemli düşünürlerden DURKHEIM’ın düşüncelerini yalnızca Ziya GÖKALP’ten öğrenmekle yetinmeyip, doğrudan DURKHEIM’ın kitaplarına da eğilmiştir. Türk ve İslâm tarihi üzerine farklı düşünürlerin kitaplarına da önem verdiğini görmekteyiz. Böylece farklı düşünceleri inceleyerek, objektifliği yakalamıştır.Dünya tarihine ilişkin George WELLS’in   “Tarihin Ana Hatları” kitabı üzerinde çok durmuştur. Bir konuşmasında “WELLS’in, ‘Birleşik Dünya Devleti’ kurma düşünün, tatlı bir düş olduğunu yadsıyacak değiliz.” derken “olabilir ki bir sıra bölgesel birleşmeler yapılabilir” düşüncesini dile getirmiştir. Bu düşüncesi daha sonraları Balkan Antantı ve Sadabat Paktının oluşmasına neden olmuştur. ATATÜRK, GOBINEAU’nun “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Deneme”   başlıklı kitabım da incelemiştir. Kitap üzerine koymuş olduğu işaretlerden GOBINEAU’nun görüşlerine katılmadığı anlaşılmaktadır. ATATÜRK’ün “millet” tanımında Ernest RENAN’ın ve Eugene PITTARD’ın görüşlerine katıldığını biliyoruz. Bunda adı geçen düşünürlerin “ırkçı” olmayışları önemli rol oynamaktadır. Düşünürler millet tanımını, antropolojik bir kavram olarak değil, dil ve kültüre, ülkü birliğine bağlı bir kavram olarak görmektedirler. Bu düşünce biçimi de Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını tanımlamaktadır. Görüldüğü gibi; ATATÜRK’ün tek bir öğretinin ya da düşünürün izleyicisi olmadığı, onların hepsini değerlendirerek üstün bir analiz yeteneğiyle bir sonuca ve senteze vardığı açık olarak ortadadır. Bu ise bilgi çağının temel düşüncesi olan eleştirel akılcılığın ta kendisidir. Bugün entelektüel olarak tanımlanan pek çok kişinin bile tek yanlı, kendi görüş ve düşüncelerini destekleyici okumalar yaptığı, dolayısıyla doğru bir analize ulaşmakta güçlük çektiği düşünülürse bir lider olarak Mustafa Kemal’in entelektüel bakış açısına, düşünce tarzına hayran olmamak mümkün değildir. Okumak, O’nun için sorgulamak da demektir. Yalnızca kendi bilgi birikimiyle sorgulamakla kalmaz, konuları yetkili ve bilgili kişilerle derinliğine tartışır. Mücadelelerle dolu yoğun yaşamında bu tartışmalar için bulduğu en uygun zaman da akşam yemekleri ve akşam toplantılarıdır. Bu toplantıların yöntemi de dikkate değerdir. Bir görüşü ortaya atar, o görüş etrafında yapılan konuşmaları dikkatle dinler ve en son olarak da kendi görüşünü dile getirir. Bu duruma ilişkin ATATÜRK’ün bir arkadaşının sorduğu “Sanki ihtiyacınız varmış gibi, herkesin düşüncesini bu kadar gayretle sorup anlamanızdaki amaç nedir? Size ne yararı olabilir?”sorusuna verdiği yanıt şöyledir:”Ne düşündüklerini anlamaya çalıştığım kimselerin düşünceleri, benimkilerin aynı ise iyi. Düşündüklerim daha güç kazanmış olur. Yok, eğer benimkinin aynı değil de farklı ise gene mükemmel, fena mı? Ben de çeşitli fikirler elde etmiş olurum, aynı zamanda kendimi her iki durumda da kazançlı kabul ediyorum. Dikkat ettim. Bazen hiç beklenmedik kişilerden ben çok şeyler öğrenmişimdir. Hiçbir kanıyı küçük görmemek gereklidir.”ATATÜRK’ün düşünce sistemi, kendi ifadesiyle “bir ideolojiye dayanmanın donup kalmakla aynı anlama geleceğini” düşünerek yeni durumlara yeni düşüncelerle çözüm bulmanın gereğine inanmaktadır. Bu görüşe verdiği önemi şu sözlerinde görebiliriz. “Ben manevi miras olarak hiçbir dogma, hiç bir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel istikamette akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçım olurlar.” Bilim ve aklın rehberliğinde kendini sürekli yenileyen “Atatürkçü düşünce”, sonsuza dek kendini yenilemek ve geliştirmek gücüne sahip bir düşünce sistemidir. Onu iyi anlamak ve doğru uygulamak gerekir.Bu konuyu daha iyi anlamak istiyorsak, ATATÜRK’ün şu sözüne bakmak gerekecektir:

“Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır.”O’nu kendinden Öncekilerden ve sonrakilerden ayıran en büyük özelliği, düşündüklerini söylemek ve analiz etmekle kalmayıp uygulamaya koymasıdır. Söylediklerinin ve yaptıklarının düşünsel temelleri ve neden-sonuç ilişkileri vardır. Bu bağlamda gerçekleşen tüm ilke ve uygulamalar birbirini bütünlemekte ve tamamlamaktadır. ATATÜRK tüm yaptıklarını önceden düşünmüş, planlamış ve bir plan çerçevesinde zamanı gelince uygulamıştır. Bunu şöyle ifade etmektedir: “İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğüm ve Samsun’da Ana¬dolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığım karar,ulusal egemenliğe dayalı, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmaktır. Bu önemli kararın bütün gereklerini ve isteklerini ilk gününde açıklamak ve söylemek elbette yerinde olmazdı. Uygulamayı birtakım evrelere ayırmak ve adım adını ilerleyerek amaca ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Nitekim öyle olmuştur, dokuz yıllık tutumumuz ve yaptıklarımız bir mantık zinciri içinde irdelenirse ilk günden bugüne dek izlediğimiz genel gidişin, ilk kararın çizdiği çizgiden ve yöneldiği amaçtan hiç ayrılmamış olduğu kendiliğinden belirir.” “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nde gerçekçiliğin, ideallerin yaşama geçirilmesinde ne kadar önemli olduğu bu sözlerinden net olarak anlaşılmaktadır. Burada önemli olan husus koşulların oluşumunu bekleyip bu durumdan yararlanılması değil, koşulların iyi değerlendirilmesi, gerektiğinde ise uygun koşulların oluşturulmasıdır. İzninizle burada “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin bir tanımını yapmak istiyorum. “Atatürkçü Düşünce Sistemi”; çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkılmasını temel hedef alan, bu hedefe ulaşmak için akıl ve ilmin yol göstericiliğini kabul eden, dinamik bir dünya görüşüdür.

LAİKLİK

“Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin temelini lâiklik ilkesi oluşturmaktadır. Laiklik ilkesinin felsefi anlamda temeli de, akılcılık ve pozitif bilimin esas alınmasıdır. Bu ilke “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin olmazsa olmaz ön koşulu ve kilit taşıdır. Çok daha önemlisi, Mustafa Kemal’in toplumsal, tarihsel, ulusal analizleriyle biçimlendirerek vardığı sentez noktası olan laiklik, tüm toplumlara örnek bir anlayış ve yaşam biçimidir.Kurallara, yasalara ve kurumlara dayanan “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin diğer temel noktaları ise; ulusal egemenlik, ulus devlet ve ulus devlete dayanan milliyetçilik anlayışı, devletçilik ve tam bağımsızlıktır. Buraya kadar olan konuşmamda, bu temel noktalardan devletçilik ve tam bağımsızlık dışında diğerlerine değinmeye çalıştım.

“Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin dayandığı temel noktaları bütünlemek için, kısaca devletçilik ve tam bağımsızlık üzerinde de durmak istiyorum. ATATÜRK’ün sözleriyle devletçilik “Türkiye’nin uyguladığı devletçilik sistemi, 19ncu asırdan beri sosyalizm kuramcılarının ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş bir sistemdir.” Onun bu sözlerinden de devletçilik anlayışındaki hâkim faktörün Türkiye’nin ihtiyaçları olduğu görülmektedir. 21’inci yüzyılın ilişkiler ağında tam bağımsızlık kavramı üzerinde de düşünmek zorundayız. Ulusların egemenlik haklarının belirli bir alanını, kendi arzusu ve kendi iradesiyle, o kuruluşun karar mekanizmalarında yer alması kaydıyla ve o kuruluştan kendi arzusuyla çekilebilmesi mümkün olduğu sürece, uluslararası bir kuruluşa devretmesi acaba tam bağımsızlığı zedeler mi? Sanırım bu soruyu tartışmalı ve bir uzlaşıya varmalıyız.”Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin dayandığı sistematik yaklaşımda gelişim, gerçekçilik ve pragmatizmin öne çıktığına da dikkat edilmelidir.ATATÜRK için, en önemli konulardan biri de halkın aydınlatılması, düşüncelerin, kavramların halka mal edilmesiydi. Çünkü O, “Halkın sorgulamasından değil ilgisiz kalmasından korkmak gerektiği”ni belirten düşünce olgunluğuna sahipti. Bilgi toplumunun, “Toplumun her kesimi kısıtsız olarak bilgiye ulaşılabilmelidir”, ilkesiyle, O’nun halkın aydınlatılması anlayışı arasındaki ilişkiyi kurmak güç olmasa gerek.1923-1938 yılları arasında, 15 yılda, o günün ulaşım koşulları ile 448, yılda ortalama 30 yurt içi gezisi yaptığı kayıtlardadır. Bu gezilerin temel amacının halkla birlikte olmak, onun durumunu ve ihtiyaçlarını bizzat gözlemlemek ve halkın aydınlatılmasına yönelik olduğu¬nu düşündüğümüz zaman O’nun büyüklüğü ve liderliği bir kez daha ortaya konmuş olmuyor mu?Derler ki liderler İşaret ateşlerine benzer. Dalgalı denizlerde, sisli gecelerde yol gösterirler. Risk alırlar. Bilinmeyenle uğraşırlar. Mustafa Kemal ATATÜRK bugüne ve geleceğe de yol gösteren bir İşaret ateşidir.

Konuşmamın sonunda O’nun iyi bildiğimiz şu sözlerini dikkatinize sunmak istiyorum: “İki Mustafa Kemal vardır. Biri ben et ve kemik; geçici Mustafa Kemal İkinci Mustafa Kemal onu ‘ben kelimesiyle ifade edemem; o ben değil, bizdir! O memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve mücadeleci bir topluluktur. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur.”Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin küresel düzeyde genellenebilir bir ruhu vardır. Bu büyük ve evrensel bir iddiadır ve küçük, gündelik ve yerel çıkarlara sıkıştırılamaz. Bilime dayalı değişiklik olmadan gelişme olmaz anlayışıyla, “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin kendi kendini üreten ve geleceğe dönük doğası geri döndürülemeyecek bir güçle yatağında akmaktadır. Bunun tersini akıllardan geçirmek boşuna bir çaba ve kocaman bir hayal kırıklığı olacaktır.”Orgeneral Başbuğun sempozyumda yaptığı açış konuşmasının basındaki değerlendirmelerine geçmeden önce aynı sempozyumun kapanışında gerçekleştirdiği ikinci konuşmasının bazı bölümlerine de yer vererek bir bütünlük sağlamaya çalışalım; Birbirinden önemli kapsamlı bildiri ve konuşmaların yer aldığı iki günün sonunda genel bir değerlendirmeyle sempozyumu kapatmak istiyorum. Elbette bu geç saatlerde benden bildirilerin hepsinin genel bir değerlendirmesini yapmamı beklemiyorsunuz. İzninizle, ben bunlardan bir kaçına değinmeye çalışacağım. Özellikle sempozyumda sunulan bildirilerde ortaya çıkan ortak noktalara değinmek istiyorum. İlk önce Genelkurmay Başkanlığı olarak biz sempozyum konusu olarak niçin bu konuyu seçtik, buna kısaca değinmek istiyorum. Günümüz, küreselleşme ve bilgi çağı. Bu iki hususta, küreselleşme ve bilgi çağı ile ilgili olarak çok şey söylendi. Onun için tekrar bu konuya geri dönmeye ihtiyaç yok. Ancak üçüncü temel nokta var. Transformasyon. Bu hususun üzerinde önemle durmak istiyorum. Diyebilirsiniz ki transformasyon zaten küreselleşmenin ve bilgi çağının parçası. Doğru, ancak özellikle Silahlı Kuvvetlere baktığınız zaman, gerek Türk Silahlı Kuvvetleri ve gerekse diğer ülkelerin Silahlı Kuvvetleri için ifade edebileceğimiz, son beş, on yıl, hatta 11 Eylüldeki olaydan sonra ortaya çıkan ve çok sık kullanılan bir konsept ve terim var. Transformasyon. Başlangıçta Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir kavram olarak karşımıza çıktı ve bugün özellikle NATO’nun resmi bir düşüncesi oldu. Dolayısıyla transformasyon kavramını küreselleşme ve bilgi çağının silahlı kuvvetlerle ilgili bölümü olarak kabul edebilirsiniz. Küreselleşme, bilgi çağı ve transformasyon kavramlarının hepsinde dört ortak nokta var. Nedir bu ortak nokta? Hepsinde değişim ana fikri var. Transformasyonu, Silahlı Kuvvetler üzerinde tartıştığımız zaman, kendi aramızda da hep ilk önce aklımıza şu geliyor: Yapısal İlişki. Transformasyonun birinci kompartımanını yapısal ilişki etkiledi. Hemen ikincisi özellikle silahlı kuvvetlerin içinde kullanılan harp silah, araç, gereç, malzemelerdeki değişiklik, teknolojinin bir sonucu olarak, bu da doğru. Ama bu iki noktada kalırsanız, transformasyon olayını temelde çözmeniz mümkün değil. Nedir o halde? Esas transformasyonun veya değişimin olduğu temel nokta nedir? Düşüncede değişiklik. Eğer siz bulunduğunuz kuruluşta, düşüncede değişimi sağlayamazsanız, transformasyonun diğer kompartımanlarında da istediğiniz noktaya erişmeniz, fevkalade zordur. İşte en zor nokta da; düşüncede değişiklik yaratmaktır.

TRANSFORMASYON

Bugün özellikle silahlı kuvvetler boyutuyla transformasyona baktığınız zaman, değişime baktığınız zaman bütün ordular için geçerli müştereklik öne çıkıyor: Müşterek harekât. Artık; kara, deniz, hava kuvvetleri ayrımı gittikçe daralıyor, sınırlar oldukça şeffaflaşıyor. O halde kara, deniz, hava kuvvetleri arasındaki ortak kullanma nerelerde olacaktır? Acaba nerelerde bu kuvvetler arasındaki farklılıklar giderilmelidir? Bu çok zor bir olay. Gerçeği ifade etmemiz lazım. Aslında her kuvvet kendi kuvvetinin niteliğini muhafaza ettiği için, değişim çok zor bir olay. Ama bugünün şartlan da sizi bu ortaklığa, müşterekliğe itiyor.Bugün bunun çok tipik bir örneği; İngiltere Silahlı Kuvvetleri. İngiltere Silahlı Kuvvetleri’nde bütün helikopterler, bir kuvvet içinde toplanmış. Bu kara olur, deniz olur, hava olur, hiç önemli değil. Bir bakıyorsunuz, İngiltere Silahlı Kuvvetleri’nde helikopterlerin hepsi, Helikopter Birlikleri Komutanlığı adı altında ve Kara Kuvvetleri içinde. Komutanı havacı. Pilotlar havacı, denizci, karacı, önemli değil, ama hepsi bir yerde toplanmış. Hedef aynı, görev aynı. Beraber, müşterek, aynı hedefe yöneliyorlar. Dolayısıyla, özellikle silahlı kuvvetler üzerindeki transformasyon, değişim çok önemli. Ne için önemli? Tasarrufa gidecek en kısa ve en düz yol. Ancak bunu sağlamamız için, her şeyden evvel kuvvetler arasında düşüncede birliği sağlamak görevi karşınıza çıkıyor ki; bu görev hiç de basit değil. Özellikle bu konuyu niye seçtik. Açılış konuşmamda da ifade etmeye çalıştığım gibi bugün artık dikey düşünceyle sonuç almanız mümkün değil, yatay düşünmek zorundasınız. Sempozyum süresince bazı bildirilerde de bu konu üzerinde önemle duruldu. Silahlı kuvvetlerin Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kastetmiyorum, bütün silahlı kuvvetler için aynı şey geçerli Temel görevi nedir? Güvenliği sağlamak. Siz eğer güvenliği, güvenlikle ilgili konuları, sadece güvenlik boyutuyla değerlendirmeye kalkarsanız, bunu sağlamanız mümkün değil. Güvenliğin ekonomiyle bağlantısı var.Güvenlik, politikayla ilgili, teknolojiyle ilgili, sosyal boyutu var. Bunun bir neticesi olarak, elbette güvenlikten, Türkiye’nin güvenliğinden sorumlu olan bîr kuruluş olarak bizim, bu çağda, bu anlayış çerçevesinde, Türkiye’nin güvenliğinin daha iyi nasıl sağlanacağı konusunda çözüm üretebilmemiz için, olaya sadece güvenlik açısıyla, bir dikey düşünce açısıyla bakmamız ve sağlıklı çözümler üretmemiz mümkün değildir. O açıdan, özellikle bu sempozyumda bu konuyu sempozyum konusu olarak seçtik. Burada, bu güzide salonda, uluslararası sempozyumda, silahlı kuvvetlerin personelini, özellikle üniversitelerle, özellikle medyayla, özellikle sanayi kuruluşları ve sanayinin önde gelen liderleriyle, ekonomik kuruluşlarla ve düşünce örgütleriyle bir araya getirmeye gayret ettik. Burada takdir tabi sizlere ait, ama belirli bir boyutta başarı sağladığımızı düşünüyorum. Çok haklı olarak bir soru soruldu. Denildi ki “Bilgi çağı teknoloji, evet bunun topluma üretime, üreticiye değinildi ama bunun güvenlikle ilgisi yok mu? Güvenlik boyutu üzerinde pek durulmadı.” Çok haklı, çok doğru. îki ay geriye gidersek, Mart ayında Harp Akademileri’nde bir sempozyum yapıldı. Çok geniş bir konu. Teknoloji, bilgi çağı ve güvenlik boyutu birbirinden ayrı, derin bir konu. Mart 2005 ayında Harp Akademileri’nde yapılan iki gün süreli sempozyumun konusu buydu. Onun için biz, bu konuya burada tekrar girmek ihtiyacı duymadık.Açılış konuşmamda ifade etmeye çalıştım, bir çok konuşmacı da aynı noktaya değindi. Dedik ki; liderler mutlaka vizyon sahibi olmalıdır. Vizyon sahibi olmak, liderler için yaşamsal, doğru, ama biz vizyonu tam anlıyor muyuz? Vizyondan ne kastediyoruz? Şimdi sokaktan geçen sade vatandaşa “Sen vizyon dendiği zaman ne anlıyorsun?” diye sorsak, belki çok doğru olarak diyecek ki, “Cazip parlak güzel fikirlerin ifade edilmesi.” Acaba arkasında bir bilgi birikimi var mı veya bu parlak fikir ne kadar bilgiye veya bilimsel temele dayanıyor. Önemli olan bu. Yoksa görünüşte fikirler çok parlak gelebilir. Ancak o fikir bir bilimsel temele, bir bilimsel esasa dayanmıyorsa, herhalde onu vizyon olarak kabul etmenin, o gün için hiç değeri olmayacaktır. Bize göre vizyon sahibi olmak, tarihin akışını ve olayların gelişim yönünü tahmin edebilmektir. Biraz daha bu kavramı ileriye götürmek isterseniz; gerektiğinde tarihin akışını ve olayların gelişimini yönlendirebilme yeteneği çok önemlidir. Peki kişi nasıl vizyon sahibi olur veya bunun temel noktaları nelerdir? Hiç tartışmasız, bilgi başta gelir. Bilginin ilk kaynağa girerek, birinci elden edilen bilgi olması lazım. Aksi takdirde siz kulaktan duyduğunuz veya taşıma bilgilerle hareket edersiniz ki, bunun sağlıklı olduğunu söylemek zor. O halde, kanaatimce en önemli nokta: Bilgi. Vizyon sahibi olacak kişinin veya vizyon sahibi olma peşinde koşan kişinin, mutlaka seçtiği konuda bilginin ilk temel kaynağına inerek birebir bilgiye erişmesi ve okuyup, yorumlayıp değerlendirmesi lazım. Nitelikler çok açık: Üstün bir analiz ve üstün bir sentez. Buna bir de önsezi kabiliyetini ekleyebilirsiniz. Vizyon sahibi olmak için herhalde bütün bu niteliklere sahip olmalısınız. Bu konuda, özellikle tarihin akışını ve olayların gelişim yönlerini tahmin etme açısından yine tarihten bir örnek vermek istiyorum. Karşımıza yine müstesna bir örnek olarak Mustafa Kemal Atatürk çıkıyor. Biliyorsunuz, Atatürk 1931 yılında General Mac Arthur ile karşılaşır.  Ziyarete gelirler ve kendisi ile görüşme yaparlar. Burada Atatürk tarihin akışına, olayların gelişim yönüne yönelik bir değerlendirme yapar. Mac Arthur’a aynen şunları söyler; “Versay Anlaşması Birinci Dünya Savaşı’nın nedenlerini ortadan kaldırmamıştır. Dünün başlıca rakipleri arasındaki uçurum daha da artarak büyüyor. Olağanüstü bir dinamizme sahip olan Almanya, er geç Versay Anlaşması’ın ortadan kaldırmaya çalışacaktır.” Savaşın 1940-1945 yılları arasında başlayacağını da tahmin ettiğini yine General Mac Arthur’a 1931 ‘de söyler. Bu bir falcılık değil. Bu iki gündür konuştuğumuz konunun vizyon sahibi olmanın temeli ve temellerine dayanan gerçek anlamda vizyon sahibi olan bir dehanın, yaklaşık on sene sonra olacak olayı görmesidir. Zaten onun için demiyor muyuz, lider veya vizyon sahibi olan, geleceği görebilen kişi, doğru görebilen kişi. Bugün gerçekten içinde bulunduğumuz süreç farklı bir süreç. Belirsizliklerin çok yoğunlaştığı bir süreç. Artık bu süreçte, bugünün vizyon sahibi lider veya yöneticinin, ne derseniz deyin, artık kimin ne zaman, nerede, ne yapacağım tahmin etmesi güç ve bu da ne liderlerden, ne yöneticilerden aranmamalı. Artık kim, ne zaman, nerede, ne yapar sorusuna cevap aramayı beklersek, belirsizliklerin yoğun olduğu bu ortamda bunun cevabını vermek çok zor. O halde liderlerin buradaki sorumluluğu nedir? Kanaatimce, liderlerin buradaki sorumluluğu geleceğin gidiş yönünü tahmin edebilmesi veya geleceğe ilişkin trendi yakalayabilmesi ve bunu ifade edebilmesidir. Bu, bugün için de yine liderlerden, yöneticilerden beklenen temel nitelik. Bunun için dedik ki; artık geleceği tahmin etmek istiyorsanız, bırakın dikey düşünmeyi yatay düşünmeye geçmek zorundasınız, özellikle planlamada bunu biraz silahlı kuvvetlere aktarırsak; eğer siz planlamanızı klasik stratejik planlamaya dayandırırsanız, yani “Hedefi seçip hedeften sonra benim hedefim neresi olacak, bu hedefe en kolay nasıl giderim” derseniz bugün için artık bunun geçerli olmadığını görürsünüz.Stratejik planlama esasları bugün artık tartışılıyor. Peki ne yapılıyor bunun yerine? Senaryoya dayalı planlama. Yani geleceği bugüne taşıyarak ve tek bir duruma dayalı kalmadan gelecekte olabilecek bütün muhtemel alternatifleri dikkate alarak hepsini bir senaryo şeklinde ifade edip bunu tartışıp, doğruların yakalanması gerekiyor.Kanaatimce sempozyumdaki diğer çok önemli nokta, bilginin topluluğu ve fazlalığı. Gerçekten bilgi çok Ama bu bilginin gerçekle olan bağlantısı çok önemli. Bazen çok enteresan rakamlar söyleniyor: Gerçek bilgiler yüzde beşlerde gibi. Bu aslında biraz korkutucu bir rakam; ama kabul edelim ki, karar vericilerin önüne gelen bilgilerin hepsi gerçek. Çok bilgi geldi, karar verici nasıl karar alacak? Mümkün mü? O zaman gelen bilgileri doğru bile kabul etsek, bu bilgilerin mutlaka ve mutlaka bir süzgeçten geçirilmesi lazım. Aksi takdirde, yine Kissenger’a referans vereceğim, Kissenger’ın dediği gibi; “Çok bilgi yangın hortumundan su içmeye benzer. Boğulabilirsiniz.” Bilginin mutlaka karar vericilerin önüne süzülerek gelmesi, karar vericilerin ihtiyaç duyduğu bilginin karar vericiye sunulması çok önemlidir. Bilgi elbette sorgulanmalıdır, doğru mudur, değil midir? Bunun da üzerinde çok duruldu ve buna da aynen katılmak durumundayız.

MEDYA ÎLE İLİŞKİLER

Sempozyumda ifade edilen bir diğer önemli husus, bizce kitle iletişim araçları üzerinden iletişim. Gerçekten kitle iletişim araçları üzerinden İletişim çok önemli. Genelkurmay Başkanlığının iletişimde temel ilkesi budur, bütünuygulamalara baktığımız zaman bu temel ilkeyi görmekteyiz, siz de kolaylıkla görebilirsiniz. Bu bir noktada kitle iletişim araçlarının hepsine eşit mesafede olmanız ve açık olmanın mecburiyetini ortaya çıkartmaktadır. Herhangi bir kitle iletişim aracıyla olan mesafeniz ile diğeri arasında eğer farklılık olursa burada, sorunlar olabilir. Bu nedenle, özellikle son yıllarda Genelkurmay Başkanlığı tarafından icra edilen basın brifinglerini, basını, kamuoyunu bilgilendirme brifinglerini, bu çerçevede görmenin doğru olacağına inanmaktayım. Medyasız hiçbir şey olmaz. Bugün medya büyük bir güçtür ve başarıyı elde etmek isteyen her kuruluş medyayla olan ilişkilerinde çok dikkatli, özenli, itinalı olmak mecburiyetindedir. Sempozyumda bir hususun altı çizildi. Onu ifade etmek isterim. “Bugünkü medya ortamında, insanların zihinleri, gerçek anlamda mücadele alanıdır denildi. Bu çok önemli. O halde özellikle medyayla olan ilişkilerde bunun farkında olmak ve sorunların da gereğini yapmak mecburiyetinde olduğuna inanmaktayım. Diğer bir konu; bilgi çağı süreci insanı dünyanın geri kalanına yaklaştırırken, kendi dünyasından uzaklaştıran bir süreç midir? Bu soruyu ben de sordum. Açış konuşmamda ve sempozyumda bu soruya şöyle bir cevap aldığımı değerlendiriyorum. “Büyük ölçüde evet, bilgi çağı insanı, belki dünyanın geri kalan bölümlerine çok yaklaştırıyor, ama kendi dünyasından, hatta dünyayı daraltırsanız, kendi ailesinden uzaklaştırıyor Bunu yaşıyoruz. Fazla uzağa gitmemize gerek yok. Çocuklarımıza baktığımız zaman bile, bugün aile içinde bile bir uzaklaşma ve farklılığın olduğu bir gerçek. Bu bir realite ve bunu değiştirme olanağımız yok. Bir noktada birey dışarıdan gelen tüm tepki ve değişime açık. Bu aslında, bilgi çağı ve özellikle küreselleşmenin bir sonucu, başta da ifade ettiğim gibi bir gerçek. Bunu değiştirme olanağınız yok. Tabi önemli olan; topluma, yönetici ve sorumlulara düşen bu süreçten en iyi şekilde istifade etmek.Bu arada üzerinde çok duruldu, özellikle bilgi çağı, İnternet bağlamında, acaba ülkelerde kültürel boşluk ve kültürel yozlaşma oluşturuyor mu? Cevap da genellikle evet çıktı. Hatta bir sunumda çok ilginç bir değerlendirme yapıldı ve katılıyorum. İnternet, ulus-devlet ilişkisi, bağlantısı kuruldu. Gerçekten önemli. Bir noktada bilgi çağının, eğer bir de dezenformasyon veya maksatlı kullanılıyor ise, bilgi çağının kültürel boşluk ve kültürel yozlaşmaya da neden olabileceği bir gerçek. Buna karşı da gerekli tedbirlerin alınması mutlaka lazım.Liderlik konusu üzerine çok duruldu. Ben sadece liderlikle ilgili bir tanım yaparak bu konuya değinmek istiyorum. Tabi ki liderliğe ilişkin çok tanım yapılabilir. Hepsi mutlaka doğrudur. Sempozyumda ifade edilen bilgiler çerçevesinde, liderliğin belki güzel tanımlarından birisi şöyle olabilir; liderlik, otorite kullanımı değildir. Peki nedir? İn¬sanları güçlendirmektir. Bunu belki şöyle de ifade edebiliriz. Acaba güçlü liderler, yanında güçlü çevre, güçlü insanların bulunmasını mı ister? Evet. Liderin etrafında, çevresinde, güçlü bir grubun bulunması, aslında lideri güçlendirir. O zaman liderlere düşen görev nedir? Çevrenizdekileri seçerken, doğru insanları seçmek, güçlü insanları seçmek, eğer bulamıyorsanız, seçtiğiniz insanları güçlü, yapıcı tarzda eğitmek, gerekli eğitim, öğretim imkanlarını sağlamak. İnsanı güçlü kılan unsurlar nedir; sorabiliriz. Bir, dürüstlük, her şeyin baş bilgi. Konuştuğumuz konu, sempozyumun ana konusu. İkna edici yönetim denildi. Bugün 21 ‘inci yüzyılda ve 20’inci yüzyılın sonundan itibaren yönetimde ikna metodunu kullanmak ve ikna edici yönetici olmak mecburiyetindesiniz. Belki merak edeceksiniz, silahlı kuvvetlerde bu iş nasıl oluyor diye. Size tuhaf gelebilir ancak Silahlı Kuvvetlerde biz, yalnız biz değil bütün silahlı kuvvetler için geçerli, ikna edici yönetim usulünü uyguluyoruz. Taktik seviyeden en üst stratejik seviyeye kadar. Çok basit bir örneğini vereyim; taktik seviyede bir erin eğitimini alın. Verilen talimat şudur: Ere yaptıracağınız eğitime başlayacağınız zaman ilk öğreteceğiniz veya ilk üzerinde duracağınız konu, o eğitimi niçin, neden yaptığını ilk önce ona anlatmaktır. Eğer onu, ere iyi anlatabilirseniz, o da o işi öğrenmek için bütün gayretini verecektir. Bunu üst seviyelere çıkarttığımız zaman görüşler alınır. Bir noktada silahlı kuvvetleri diğer kurumlardan ayıran temel nokta silahlı kuvvetlerde gerektiği zaman komutan personelini ölüme gönderiyor. Bunu başka hiçbir kurumda bulamazsınız. O zaman sizin bu noktada ikna edici bir yönetim tarzında olma mecburiyetiniz var. Dolayısıyla ikna etmeniz için de elinizdeki en büyük araç bilginizdir. Ne kadar bilgiliyseniz o kadar ikna edici olusunuz. Bu çerçevede, önemli bir nokta da, silahlı kuvvetlerde komutan karar verinceye kadar her şey tartışılır ama komutan karar verdikten sonra artık tartışma biter, tartışmaya kesinlikle imkân yoktur. O andan sonra herkes o kararı benimser veya benimsemez, ayrı bir konu o kararı en mükemmel icra etmek için üzerine düşen neyse onu yapmak durumundadır.Bir anlamda iknanın ve ikna yönetiminin son noktası olarak, komutanın karar anına kadar olan süreci kabul edebiliriz. Ondan sonra artık görev en iyi şekilde yapılacaktır. Liderliğin diğer önemli noktaları ise; irade kuvveti, cesaret, toleranstır.

TOLERANS

Toleransın üzerinde biraz durmak istiyorum. Sempozyumda da üzerinde duruldu. Biz Türkçe olarak toleransı hoşgörülü olmak anlamında anlıyoruz. Hatırlanacağı gibi bir konuşmacı, toleransın Türkiye’de bu şekilde kullanıldığını, ancak diğer ülkelerde farklı boyutta anlaşıldığının altını çizdi. Toleransta bizde bir iyi niyet var. Hoşgörü, hoş görmek, iyilik var, doğru. Peki silahlı kuvvetlerde tolerans var mıdır? Bu da aslında sorutabilecek güzel bir sual. Yani silahlı kuvvetlerde tolerans olur mu? Evet, silahlı kuvvetlerde tolerans var. Nerede tolerans var? Özellikle biz silahlı kuvvetlerde eğitim ve öğretim faaliyetlerinde sonsuz bir tolerans sahibiyiz. Bir kişi eğer bir konuyu anlamamışsa 10 kere, 20 kere, 50 kere anlatırız ve bu konuda hoşgörülü davranırız. Eğitimde, öğretimde tolerans, başarının temel faktörlerinden birisidir. Diğer faaliyetlerde de tolerans olabilir. Peki silahlı kuvvetlerde toleransın girmediği bir alan var mı? Var. Disiplin alanında tolerans olmaz. Bu Türk Silahlı Kuvvetlerinin ana niteliğidir, ailevi niteliğidir. Elbette bütün ordular için de geçerlidir ama Türk Silahlı Kuvvetlerini örnek yapan vazgeçilmez unsurlarından bir tanesi Türk Silahlı Kuvvetlerinin disiplin anlayışıdır. Disiplin anlayışında kesinlikle tolerans olmaz, kimse de buna yetkili değildir. Çünkü en ufak bir tolerans, disiplin anlayışında, disiplin uygulamasında vereceğimiz en ufak tolerans, disiplinin ortadan kalkmasına neden olur, buna kimsenin hakkı yoktur. Disiplin alanını dışında silahlı kuvvetlerin diğer alanlarının büyük bir bölümünde, hoşgörü, tolerans vardır. Bence sempozyum da en çok dikkatimizi çekmesi gereken ve sempozyumda ortak olarak hemen, hemen konuşmacıların büyük bölümünün paylaştığı bir nokta ulus devlet anlayışıdır. Ulus devlet dediğimiz zaman buna da güzel değinmeler yapıldı; üç temel noktası var: Birincisi dil. Dil üzerinde o kadar güzel fikirler o kadar hayati hususlar söylendi ki tekrarlamaya gerek yok. Hakikaten ulus devletin temel direklerinden bir tanesi ortak dil İkincisine baktığımız zaman kültür çıkıyor, ortak kültür. Üçüncü temel noktasına baktığımız zamanda ülkü diyoruz, hedef diyoruz. Zaten bu üçü bir noktada, ulus devleti oluşturan temel, sosyal girdiler. Küreselleşme ilk ortaya çıktığı zaman genellikle şöyle akım vardı; küreselleşme ulus devletinin sonudur, küreselleşme ile ulus devletler hemen hemen tarih sahnesinden silinecektir. Ancak bugün geldiğimiz nokta bu değerlendirmelerin isabetli olmadığını gösterdi. Hatta sempozyumda konuşmaların büyük bir bölümünde, küreselleşme ve bilgi çağında ulus devletin önemini muhafaza ettiği ve hatta negatif anlamda küreselleşmenin ve bilgi çağının, ulus devlet üzerine yaptığı menfi etkilerin nasıl önlenebileceği konusu ortaya çıkmıştır. Bu, kanaatimizce çok önemli bir sonuçtur. Bu sonuç şöyle ifade edilebilir: Her şeye rağmen ulus devlet kavramı hala dünyada önemini koruyor. Bu düşünceme katılacağınıza inanıyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için ulus devlet vazgeçilmez bir niteliktir. Bunun için dil, kültür ve ülkü birliği üzerinde herkesin ama herkesin aynı derecede hassasiyetle ve önemle durması hayatidir, vazgeçilmezdir. Açış konuşmamda Atatürkçü Düşünce Sistemi’ne yer vermeye çalıştım. Amacım bilineni düşünülene çevirmekti. Sempozyum sürecince bu istikamette belirli bir mesafe alınmasından gerçekten memnuniyet duydum. Çünkü biliyoruz ki, inanıyoruz ki gereksinim duyduğumuz yeni durumlara yeni çözümler Atatürkçü Düşünce Sisteminin felsefesi içinde durmaktadır. Başka yol aramaya hiç gerek yoktur. Seçkin bilim adamlarının, uzman ve konuşmacıların geniş katılımı ile gerçekleştirilen bu sempozyum, akademik niteliği ile bizler için son derece örnek ve yararlı bir çalışma olmuştur. Katkı ve katılımlarınız için hepinize, emeği geçen herkese şükranlarımı sunuyorum. Dikkatiniz ve ilginiz için ayrıca teşekkür ediyorum. Saygılar sunuyorum.

BASINDAN SEÇKİLER

Orgeneral Başbuğ’un geçmişle gelecek arasmda bir ufuk turu kimliğindeki konuşmasmı değerlendirmeden önce basındaki yansımalarım irdeleyelim.

Radikal Gazetesi, 13 Mayıs 2005, Tolga Aşkıner’in haber yorumu:

“Asker ‘bağımsızlığı’ sordu

Orgeneral Başbuğ açılış konuşmasında, her konuda düşünce üreten, hemen her konunun uzmanı görünerek görüş belirtenleri, Pierre Bourdieu’dan alıntı yaparak ‘fast food entelektüellik’ olarak tanımladı. Başbuğ, ‘bu genellikle toplum tarafından kabul ediliyorsa, o toplumun bilgi toplumuna dönüşmesi güçleşmez mi?’ diye sordu…

Cumhuriyet Gazetesi, 13 Mayıs 2005, Sertaç Eş’in haberi;

“Genelkurmay’ın düzenlediği ‘Bilgi Çağı, Toplum, Teknoloji ve Liderlik’ konulu sempozyum başladı’Laik Türkiye, mucizenin kendisi”Org. İlker Başbuğ, Türkiye’yi, “Uygar ve laik bir ülke olarak inanılmaz bir dehanın hayallerini gerçekleştirdiği bir mucizenin ta kendisi” olarak niteledi. Atatürkçü düşünce sisteminin temelini laiklik ilkesinin oluşturduğunu belirten Başbuğ, “Bu ilke Atatürkçü düşünce isteminin olmazsı olmaz önkoşulu ve kilit taşıdır” diye konuştu.

Aynı gün Milliyet Gazetesi de (Serhat Oğuz) sempozyumla ilgili haberinde ‘Laik Türkiye bir mucize’ başlığım kullanmış ancak Başbuğ’un terörizmle mücadele konusundaki görüşlerine de kısaca yer vermiştir.Halka Olaylara Tercüman Gazetesi’nin sempozyumla ilgili 13 Mayıs 2005 günlü haberinde kullanılan başlık Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinde olduğu gibi ‘laiklik’ vurgusunu ön plana çıkarmıştır.”Laiklik, olmazsa olmaz. Atatürkçü düşünce sisteminin te¬melinin laiklik olduğunu bildiren Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Başbuğ, ‘Laiklik, tüm toplumlara örnek bir anlayış ve yaşam biçimidir’ dedi.”Halka Olaylara Tercüman Gazetesi, Orgeneral Başbuğ’un konuşmasmda terörizmin nedenleri ve terörizmle mücadeleye ayırdığı çok geniş bölümde seslendirdiği ve her biri aynı ölçüde önemli diğer etmenlere haberinde yer vermeyerek, terörizm ile laiklik arasında doğrudan ve tekil bir ilişki kurmuş, sonuçta terörizmin tek nedeninin laiklik anti laiklik temelinde oluştuğu gibi yanıltıcı bir sonuca ulaşmıştır.Sabah Gazetesi’nin habere ilişkin başlığı ise; “Atatürk 4 bin kitap okumuş” (13 Mayıs 2005) şeklindedir.Başbuğ’un, her konuda uzman görünenlere atfen ‘fast food entelektüellik’ sözüne Radikal Gazetesi gibi ara başlıkta yer veren Sabah Gazetesi’nin öne çıkardığı bir ayrı konu Irak’tan getirilen C 4’ler olmuştur. (C 4 uyarısı ara başlığı altında)Sempozyumun konu ve içeriğine en uygun yorum ve haber başlıkları ise Posta, (Sanalbahçe, Erdal Kaplanseren, 18 Mayıs 2005) Vatan (13 Mayıs 2005) ve Akşam (Nuray Başaran, Başkentten, 17 Mayıs 2005) gazetelerinde yer almıştı; ‘Türkiye’nin bilgi rotası’, ‘Bilgi 21. yüzyılda petrolü geçecek ve ‘Çok boyutlu güvenlik ve liderlik.

LİDER KİMDİR

Orgeneral Başbuğ’un, 12 Mayıs 2005 günü “Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici ve Liderlik Yaklaşımları” konulu uluslararası sempozyumda yaptığı entelektüel ve akademik düzeyi yüksek konuşmasında ortaya koyduğu bilgi birikimi, kullandığı referanslar ve vizyon Türk Silahlı Kuvvetleri’nin zaman içinde geçirdiği değişimin olumlu bir yansıması kimliğindedir.Günümüzde bilginin çok çabuk eskiyen özelliği dikkate alındığında; bilgiyi üretmek, elde etmek, kullanılır hale dönüştürmek, bilgi ile üretim arasındaki ilişkiyi kurmak ve sonuca odaklamak bir başka deyişle bilgi ile düşünceyi birbirinden ayırmak yaşamsal bir öneme yükselmektedir.Bilgi üretemeyen daha da önemlisi sonuca odaklı bilgiyi üretime dönüştüremeyen bireylerden oluşan toplumların, başkalarının ürettiği ve kendilerine sınırlı olarak pazarlanan bilgilere dayalı yaşamlarının günümüzün üstelik acımasız rekabetçi ortamı içinde hangi ölçüler içinde olumsuzlukla etkilendiği düşünüldüğünde Başbuğ’un saptamalarındaki gerçeklik payı daha anlaşılır olmaktadır.Siyaset bilimci Maurice Duverger’nin  insanlar ve toplumları ‘yönetenler ve yönetilenler’ olarak tanımladığı kuramları anımsandığında, günümüzde başkalarınca yönetilmemenin temel koşulunun ‘bilgi toplumu’ olmakla mümkün bulunduğu yadsınmaz bir gerçekliktir.Ünlü filozof Descartes’ın ‘düşünüyorum öyle ise varım’ (cogito ergosum) aforizmasının günümüzde ‘üretiyorum öyle ise varıma dönüştüğü, üretken olmamanın Nietzsche, Sartre ve Camus’nün ‘Hiçlik’ kuramlarını çağrıştırdığı günümüz dünyasında; düşünce ile bilgiyi eşitleyerek özdeşleştirme yanlışına düşen, nitelikli insan kaynağına sahip olmayan toplumların, kendilerini özgür istençleri doğrultusunda yöneterek gelişmek yerine niçin başkalarının öngördüğü ve dayattığı sınırlar içinde yaşamaya mahkum edildikleri daha anlaşılır olmaktadır.Bilgi çağı ile küreselleşmenin iç içe geçerek birbirini sürekli etkileyen bir devinime dönüştüğü günümüzde; bilişim teknolojisindeki gelişmeleri izleyemeyen, bu gelişmeler içinde yaratıcı ve üretici olarak yer alamayan, günümüzün gerektirdiği nitelik ve kalitede insan kaynağına sahip olamayan toplumların, yaşadığımız dünyada senarist ve aktör kimliği edinemeyecekleri, başkalarmca kurgulanan oyunlar içinde kendilerine verilecek küçük rollerle yetinmek zorunda kalacakları yadsınmaz bir gerçeklik olmalıdır.Niteliksiz, kalitesiz, eğitimsiz, yaratıcı güçten ve üretkenlik¬ten yoksun ülkeler nüfuslarının ‘kalabalıklar’ olarak ortaya çıkığı günümüz dünyasında yer edinebilmek, sahip olunan yeri koruyabilmek ve ilerletebilmek, yönlendirilen değil yönlendiren, figüran değil aktör olabilmenin birincil koşulunun ancak ‘bilgi toplumu’ düzeyine ulaşmakla olanaklı bulunduğu düşünüldüğünde ‘eğitim’in ne denli Önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Tüm canlıların ortak ve temel güdüleri olan ‘bilinmeyene karşı merak, korku ve Öğrenmenin’ başatlığında ortaya çıkan bilgi edinme, edinilen bilgileri deneyimlere dönüştürme gereksiniminin, düşüncenin sınır tanımayan gelişmesine koşut olarak yeni bilgiler üretmeye evirilme süreci içinde yer alamayan toplumların gelişmeci niteliklerinin önce zayıfladığı sonrasında edilgen bir konuma indirgenerek tümden yok olduğu anımsandığında ‘bilgi üretiminin’ ne denli önemli olduğu tartışmasız bir gerçeklik olarak belirmektedir. Bilginin sonsuzluğu spiral etkileşimle Öğrenmeyi de sonsuz kılarken bu denklemin dışında kalmanın eşlik edeceği içe kapalılık (izolasyonist konum), kimi toplumları yarış dışına iterken doğaldır ki dünyamız yöneten ve yönetilenler ekseninde yeniden biçimlenmektedir.

Bilgi ve öğrenmenin sonsuzluğunu kavrayarak bunu en güzel şekli ile ifade eden Goethe’dir.  Son nefesini verirken söylediği ‘ışık, biraz daha ışık’ sözleri ‘ölümü görmek ve öğrenmek’ anlamında yorumlandığında, o hiç kimse ile paylaşılması mümkün olmayan’son bilgiyi’ edinmenin güçlü isteği, öğrenme açlığının sınırlarını daha doğrusu sınırsızlığını anlatması açısından çok çarpıcı bir örnek kimliğindedir. Goethe’nin bilgi ile ilgili ünlü sözlerinden birisi; “Yarım bilinen bir şey bilgiyi engeller. Bütün bilgimiz yalnızca yarım olduğu için bilgimiz hep bilgiyi engellemektedir’ olup gerçekçiliği ironik bir yaklaşımla sergilemektedir. Goethe’nin yarım bilgi ile ilgili sözlerinin bir benzeri anımsanacağı üzere sempozyum konuşmasında Başbuğ tarafından Pierre Bourdieu’nun ‘fastfood entelektüellik’ tanımlaması ile kullanılmış ve “hemen her konuda düşünce üreten ve hemen her konunun uzmanı görünerek görüş belirtenlerin söylemleri toplum tarafından geçerli kabul ediliyorsa, o toplumun bilgi toplumuna dönüşmesinin güç olduğu” ifade edilmişti.Nitekim günümüzde görsel medyadaki tartışma programlarım izleyenler, ekranlarda belirli yüzleri hemen her konuda uzman görüşlerim seslendirirken görmekte ve dinlemekte, yarım bilgilerden bilgiye ulaşmanın zorluğunu hatta olanaksızlığım giderek artan ölçülerde yaşamakta daha doğrusu toplumun büyük bir kesimi yeterli eğitime sahip olmadığı için eksik-yarım yetersiz ve çoğunlukla yanlı bilgileri tam ve doğru kabul etme yanılgısına düşmektedirler.Bu noktada Başbuğ’un konuşmasında yönelttiği bir sorunun anımsanmasında yarar görülmektedir; ‘Bilme, öğrenme arzusunu doğal olarak kabul ederiz de bilmeme, bilgiden kaçınma arzularının varlığını niçin yok sayarız?’

Başbuğ’un liderlik ile ilgili açıklamaları ve günümüz liderlerinin sahip olmaları gereken özellikleri tanımlamasında Atatürk’ün liderlik niteliklerine geniş yer vermesinin dışmda, liderlik vizyon ile liderlik yöneticilik arasındaki ilişki ve farklılıklara değindiği konuşmasında Sokrates Diyalogu yöntemi ile sıraladığı sorulan anımsayarak önce değişen dünyamızda değişen liderlik kavramı ve evrimi üzerinde duralım. M.Ö. 3-2 milyon yıl öncesinin liderlerinin Afrika’da yaşayan ve insanların ilk ataları olan Primatlar olduğu söylenir. O dönemin liderleri kuşkusuz yaşanan günlerin koşullarma uygun nitelikler taşımaktaydı. Anılan dönem; ancak güçlü, saldırgan, su ve yiyecek bulabilenlerin liderliğinin içgüdüsel refleksler sonucu kabul edildiği, liderliğin buyurgan ve mutlak bir güç olarak algılandığı, itaate dayalı bir süreci ifade etmekteydi. Primatlardan Homo Erectus’a geçildiği 500.000 yıl öncesinde liderler koşulların gereği olarak yine güçlü, kavgacı, otoritesini şiddete başvurarak kabul ettiren kişilerden oluşurken, bu kimliğe işaretlerle iletişim kurmanm eklemlendiği yeni bir süreç eşlik etmeye başlar. 40.000 yıl önce HomosapienTerin öncüleri olan Cro Magnun’lara gelindiğinde ise liderliğin nitelikleri ve liderlik olgusunda radikal bir değişim gözlemlenir. Bu dönemin liderleri; güçlü, saldırgan kimliklerinin yanı sıra kurnaz ve hilebaz yönleri ile de öne çıkmaya başlarlar. Anılan süreç artık salt güçlü olmanın yeterli olmaktan çıkıp zekânın da işe karıştığı bir dönemi betimler. Çünkü HomosapienTer 30-40 kişilik gruplar halinde mağaralarda yaşamaya, ilkel aletler yaparak avlanmaya başlamışlardır.Bu dönem, tekil ve güçlü olmaktan kaynaklanan bireysel kurtuluş ve varlığım sürdürmeye bağlı liderliğin, yerini küçük bir topluluğu yönetme düzeyine yükselerek çoğulcu kimlik kazandığı bir zaman dilimini ifade eder.

5.000-1.000 yıl öncesine gidildiğinde liderlik olgusunun bir kez daha radikal değişime uğradığı görülür. Günümüz insanının ataları artık vadiler ve su kenarlarında ilkel yerleşim modeline geçerek toplu halde yaşamaya, avcılığın yam sıra tarım ve hayvancılığa da başlamışlar, işaret dilinin yerini ise konuşma dili almıştır. Anılan evre avcı toplumdan tarım toplumuna geçişin, dolayısıyla yönetme anlayış ve uygulamasının yeni yaşam biçimine uyarlanmaya başladığı bir dönemdir. Bu geçiş döneminde liderlerde aranan özellikler; akıllı, cesur, karizmatik, konuşarak ikna gücü olarak ortaya çıkmaya, güç ve saldırganlığın önemi giderek azalmaya başlar. Bu dönemi izleyen süreç ise tek başlarına imparatorluklar kuran liderlerin tarih sahnesinde yerlerim almaya başladıkları bir zaman dilimim işaret eder. Darius’un kurduğu Pers, Büyük İskender’in kurduğu Makedon ve Atilla’nın kurduğu Hun İmparatorlukları anılan dönemin örnekleri arasında sayılabilir. Darius, Büyük İskender ve Atilla’nın kişiliklerinde öne çıkan ortak özelliklere bakıldığında her üçünün de kurnaz, iyi hatip, bilgili, vizyon sahibi, karizmatik, aynı zamanda gözü pek, kavgacı ve acımasız oldukları görülür. Liderliğin tarihsel gelişimindeki dönüm noktalarına bakıldığında, insanlığın evrimine koşut olarak liderliğin de değişim ve dönüşüm geçirdiği, bir başka deyişle evrimleştiği, yaşanan zaman, coğrafya, teknolojik gelişmeler, insan kaynaklarının kalitesi gibi değişken etmenlere dayalı olarak sürekli devinen, yenilenen bir değerler bütününü ifade ettiği görülür. Bu nedenle liderlik; kalıplanan, belirli sınırlar içinde anlatımım bulan ya da belirli formüllerle açıklanması olası bulunmayan, durağan değil değişken bir olgu kimliğinde değerlendirilerek irdelene bilecek bir kavram olarak ortaya çıkar. Örneğin M.Ö. 550-486 yılları arasında egemen olan ve o dönemde ulaştığı uygarlık düzeyinin kalıntıları hala hayranlıkla izlenen Pers İmparatorluğunun kurucusu Darius, bir şekilde günümüze ışınlansa acaba aynı liderlik yetisi ve gücüne sahip olabilecek midir?

Ya da askeri lojistik taktiklerinin bir anlamda ilk yaratıcısı ve uygulayıcısı olan, bu taktikleri yaşadığı dönemin olanaksızlıkları içinde üreterek imparatorluğunun sınırlarını o günlerin koşulları düşünüldüğünde akıl almaz biçimde genişleten Büyük İskender günümüzde yaşasaydı, kendisine o haklı şöhret ve gücü kazandıran liderliğini kabul ettirebilecek miydi? Bu sorulara evet yanıtı verebilmek kuşkusuz olanaklı değil-dir. Çünkü liderler ancak yaşadıkları zamanın değerler sistem ve koşulları içinde ortaya çıkar, liderliğe yükselir, öğretileri bir şekli ile anılsa bile şablon kimliğinde yaşanan güne uyarlanamazlar. Bu noktada Başbuğ’un konuşmasında lider ve yönetici farklılığına ilişkin değerlendirmeleri üzerinde de durulmasında yarar görülmektedir. Çünkü genelde iyi bir liderin başarılı bir yönetici olduğu ya da başarılı bir yöneticinin üstün liderlik niteliklerine sahip olduğu yönünde yaygın bir inanış ya da söylemin varlığına tanık olunmaktadır.Oysa liderlik ve yöneticilik birbirinden farklı, ancak birbirini bütünleyen iki olgudur. Yöneticiliğin karmaşıklıkla başa çıkmaya, risk analizi yapmaya, kriz yönetmeye ilişkin bir kavram olmasına karşın liderlik değişim yaratmaya ve değişimi yönlendirmeye yönelik bir işlevselliğin simgesi olarak karşımızı çıkar. Bu konuda bir örnek verilmesi gerekirse; barış zamanında bir ordu genellikle, hiyerarşik yapı içinde iyi bir yöneticilik ve buna koşut olarak en üst düzeyde yoğunlaşan bir liderlikle işlev ve gücünü korur. Oysa savaş zamanında bir ordu bütün kademelerinde yetkin bir liderliğe gereksinim duyar. Çünkü bir savaş anında insanların yönetilmeleri pek çok değişkenin varlığında ancak süratli ve doğru karar vermekle mümkündür. Türk Silahlı Kuvvetlerine subay yetiştiren Harp Okullarında askeri öğrencilere liderlik eğitimi verilmesi ve birer lider olarak yetiştirilmelerine öncelik ve önem verilmesinin temelinde bu anlayış vardır.Örneğin Çanakkale’de askerlerine ‘ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum. Diyebilmek bir liderlik karizması ve vizyonudur. Ama daha önemlisi, kaçınılmaz olarak ölümle sonuçlanacak bu emiri askerlerin mutlak bir itaatle yerine getirmesi, Atatürk’ün liderliğinin tartışmasız kabul edildiğinin açık bir göstergesidir. Bu noktada şu sorular akla gelebilir; Liderlik nedir, lider olmak neleri gerektirir, liderlik bir Tanrı vergisi midir ya da liderlik eğitimi alarak kişiler gerçek bir lider olabilirler mi? İnsanların egosantrik yaratıklar olduğu düşünüldüğünde kim güçlü ve etkin bir lider olmak istemez?Liderliği buyurganlık, sorgulanmama ama sorgulama, yargılanmama fakat yargılama, başına buyrukluk, sınırsız yaptırım gücü, mutlak itaate dayalı bir yönetim, güçlülüğün simgesi olarak algılama yanlışına düşenlerin bu soruya verecekleri yanıt büyük bir olasılıkla ‘kim istemez ki’ olacaktır.Ancak liderin özelliklerini, görevlerini ve sorumluklarım bilenler herkesin bu niteliklere sahip olmasırun beklenmemesi gerektiğinin ayırtındadırlar. Liderliğin bir bölümü ile Tanrı vergisi ya da liderlerin seçilmiş kişiler (gifted person) olduğu bu bağlamda çok da yanlış değildir. Çünkü lider, toplulukları yönlendiren, değişime iten ve değişimi gönüllükle benimseten, kitleleri motive eden, yarattığı coşku ile önlerine koyduğu hedeflere yönlendirebilen kişidir. Bu bağlamda liderin temel ve vazgeçilmez iki özelliğinden söz edilebilir. ‘Karizma ve Vizyon’Bu nedenle denilebilir ki gerçek meydan okuma ancak güçlü bir liderlikle güçlü yöneticiliğin bileşiminden, ancak bu iki olgunun birbirini dengelemesi sonucu ortaya çıkar.Karizma, insanları etkileyebilme ve etkisi altma alabilme, vizyon ise geleceği görebilme, ileriye dönük belirsizlikler ve karmaşık algılardan anlaşılır, açık sonuçlar üretebilme ve hedef belirleyerek, insanları bu hedef çevresinde toplayabilme ye¬teneği olarak tanımlanabilinir.Yakın geçmiş ve günümüz liderlerinin klasik anlamda sahip olmaları gereken özelliklere gelindiğinde; lider dürüst, söylemleri ile eylemleri örtüşen, verdiği sözleri yerine getiren, yerine getiremeyeceği konularda toplum önünde kendisini bağlamayan bir yapıda olmalıdır.Lider aynı zamanda ekip çalışmasının erdemine inanan, ekip kuran ve ekip çalışması yapan, projelerini geliştirilmesi ve uygulaması için ekibine delege ederek onlara yetki ve sorumluluk veren kişidir.Lider kendisini gelişen ve değişen koşullara uyarlayarak sürekli olarak yenileyen, eğiten ve uyum sağlayabilen, tutarlı, adaletli, benzer sorunların çözümüne benzer yaklaşımlar sergileyen bir başka yaklaşımla olaylar karşısmdaki tepki ve yaklaşımları önceden tahmin edilebilen kişidir.Lider adaletlidir, çünkü ayrımcılık yapmaz, kayırıcı olmaz, yetkilerini yersiz cezalandırmalar için kullanmaz, eş konulardaki karar ve uygulamaları farklılık göstermez.Lider heyecanlı ve coşkuludur. Gelecek tasarımlarım kitlelere coşku ile anlatan, toplumu projelerine inandırmanın ötesinde kendi proje ve düşünceleriymiş gibi benimseten, heyecanım topluluklara aktarabilen, onları sonuca odaklı olarak yönlendirebilen kişidir.

Lider güçlü ve olaylar karşısında sarsılmayan bir iradeye sahip olmak zorundadır. Kendisini her ortamda ve koşulda denetleyebilen, Öz denetim ve güvenini yitirmeyen, duygusal patlamalar yaşamayan, iç disiplinini sürekli olarak dışarıya yansıtabilen bir yapıya sahiptir. Lider bilgili, iyimser, cesur ve ataktır, gözü pek bir görüntüsü vardır ancak bu asla saldırganlık ve başkalarım küçük görme anlamına eşlik etmemelidir.Yaşadığımız bilgi çağında ise liderlik açıklanan özelliklerin de dışına çıkmış ve klasik anlamdaki tanımlamaları aşarak yepyeni bir düzleme oturmuştur. Küreselleşmenin sınır aşan etkileşimleri ve iletişim olanaklarının inanılmaz ölçülerde gelişmesine koşut olarak liderlik de küresel bir kimlik kazanmaya başlamış, yalnızca kendi toplumlarını etkileyen liderlerin üzerine, etki gücü ve yönlendirici özellikleri bağlamında küresel düzlemde kabul gören yeni bir liderlik kavramı ortaya çıkmıştır.Bilgi çağının lideri, klasik tanımlamaların dışında; donanımlı, kültürlü, global düşünebilen, bakmaya değü görmeye odaklanmış, hızla değişebilen ve karşısına çıkabilecek ani değişimlere uyum sağlayabilecek (reaksiyon süresi kısa ancak akılcı ve yapıcı) bir yapıda olmak durumundadır. Bilgi çağının liderlerinin ufukları düşünce hızımızla örtüşebilmeli, karar verme ve verilen kararları uygulamaya koyma aşamalarında bu hızdan yararlanabilmeyi öğrenerek kendilerini bu konularda eğitebilmelidirler. Bilgi çağının liderleri farklılıklarım sergilerken zayıf yanlarım gizlemeyen, bunları insanca duygular olarak gören ve göstermekten çekinmeyen bir yapıda olmak zorundadırlar. Buyurganlığnı geride kaldığı, irdeleme, sorgulama gereksiniminin arttığı, rol model kişilerin nitelik ve niceliklerinin itaat etme anlayışından saygı ve benimseme noktasına evrildiği günümüzde, liderlerin aynı zamanda üstün sezgi yetilerine de sahip olmaları gerekmektedir. Bilgi çağının liderlerini geçmişin klasik liderlik anlayışından ayıran bir özellikleri daha vardır. Mizah ya da kendisini (ölçülü olarak) alaya alabilme. Kendisim ince bir mizah anlayışı ile eleştirebilen bir liderin topluluklarda yaratacağı ‘bizden birisi’ duygusu günümüzde olumlu yansıma ve etkileri olan yeni bir özelliği betimlemektedir.Liderlerin; topluluklara ilham veren ve esin kaynağı olan yapısal özellikleri ile sürekli olarak ‘cam bir fanus’ içinde yaşadıkları düşünüldüğünde zaman zaman kendilerim eleştirmeleri geniş kitleler tarafından daha kolay kabul edilmelerini sağlamaktadır.Otoriter, halktan kopuk, cam fanus yerine sırça köşk içinde kendilerini ayrıcalıklı, ulaşılmaz ve dokunulmaz kılarak üstünlüğünü sürekli dışa vuran yaşam ve yönetim tarzına eşlik eden liderlik anlayışının günümüzde sonlandığı düşünüldüğünde, liderlerin üstün niteliklerini inşam yaklaşımlarla sergilemeleri kaçınılmaz bir olgu kimliğinde karşımıza çıkmaktadır.Bilgi çağının liderleri mutluluklarını paylaşan ancak mutsuzluklarını saklayan, umutlarıını güçlü bir şekilde aktararak toplulukları motive eden ancak umutsuzluk ve hayal kırıklıklarım kendi iç dünyasının şuurları dışına çıkarmayan özelliklere sahip kişilerdir.Çağımız liderleri egolarıyla baş etmeyi ve her koşulda ötelemeyi öğrenmiş, dinlemeyi bilen, yakın çevresinde hoşuna gitmeyeceğini bilse dahi doğruları söylemek ve eleştirmekten çekinmeyen kişilere yer veren, onlara yanlış kararlar vermeleri ve egolarına yenik düşmeyi engellemede bir sigorta işlevi yükleyebilen kişilerdir.Kaybetmeye değil kazanmaya odaklanmış kişiler olan liderler bu durumun üzerlerinde yarattığı baskı ile başa çıkabilmeyi öğrenmiş ve özümsemiş kişiler olmak durumundadırlar.Bilgi çağının liderleri çevrelerine güven aşılarken aynı zamanda çevresine güven duyduğunu, değer verdiğim gösteren ve çevresinin güvenini kazanmaya önem veren bir kişilik yapışma sahip olmalıdırlar.Bilgi çağıran liderlik anlayışı, birincil olarak başkalarının fikirlerinin alınmasına öncelik veren yeni bir dönemece girmiştir. 21’inci yüzyılın liderleri buyurgan olmak yerine paylaşım-cılığı seçen, çevresinin düşüncelerine değer veren, liderliğini pekiştirmenin yöntemi olarak baskıcılığı asla kullanmayan, çevresine fırsat tanıyarak yükselebilmelerinin önünü açan bir anlayışa sahip olmak durumundadırlar. Yaygın bir söylemle; geçmişin otoriter liderliği toplumun hizmetkarı lider tiplemesi ile yer değiştirmiştir.Çağımızın lideri öğrenmeye, kendisini sürekli yemlemeye açık, içsel ve dışsal dinamikler arasındaki ilişkiler ağım çok iyi algılayan, anlayan ve çözen, ilişkilerini toplumun aykırı düşünen kesimlerine yayabilen ve onlarla paydaşlık arayan, vizyon sahibi ve vizyonunu kitlelere aktararak paylaşabilen bir kimlik olarak karşımıza çıkmaktadır.Sonuçta bilgi çağının liderleri insanı seven, sevgi ile dolu, başarıyı korku ve baskının değil, sevgi ve paylaşımın yarattığım özümsemiş, uzaklık ifade eden erişilmezlik zırhına bürünmek yerine paylaşımcı, açık, sevgisini kitlelere katı empati ile değil sıcaklıkla aktarabilen kişilerdir.Bu noktada İlker Başbuğ’un Bilgi Çağı temalı sempozyumda (12 Mayıs 2005) yaptığı konuşmada Henry Kissinger’in ‘Diplomasi’ adlı kitabından aktardığı alıntının anımsanmasında yarar görülmektedir.”Halkından çok ileride olan lider etkisiz olacaktır. Büyük lider eğitici olmalıdır, vizyonu ile etrafındakiler arasında bir köprü görevi görmelidir. Fakat aynı zamanda, halkının kendi seçtiği yolda onu izlemesini mümkün hale getirmek için, gerektiğinde yalnız yürümeyi de göze almalıdır. Liderlik deneyim ile vizyon arasındaki boşluğu doldurma sanatıdır. Bir liderin rolü; tarihin akışını, olayların yönünü tahmin etmek ve onları etkilemek için, kendi değerlendirmelerine güvenerek hareket etmek ve yükü sırtlamaktır. Bunda başarısız olunca krizler katlanarak artar ki, bu da liderin olaylar üzerindeki kontrolünü kaybettiğini söylemenin başka bir yoludur. Bunun için devlet adamlığının göstergesi; taktik kararlar girdabından çıkarak, ül¬kesinin uzun vadeli gerçek menfaatlerini sezinlemek ve bunu gerçekleştirmek üzere uygun stratejileri yürürlüğe koymaktır.”Başbuğ’un, sempozyumda seslendirdiği liderlik ve özellik¬le Atatürk’ün liderlik vasıflarına ilişkin değerlendirmelerini Atatürk’ten alıntılarla noktalayalım.

“Fikirler manâsız, mantıksız safsatalarla malî olursa, o fikirler marîzdir. Kezalik hayatı içtimaiye akıl ve mantıktan arî, bifaide ve muzir bir takım akideler ve an’anelerle meşbu olursa mefluç olur.” 1922 (5-43)”Fikirler anlamsız, mantıksız, boş sözlerle dolu olursa, o fikirler hastalıklıdır. Aynı şekilde sosyal hayat akıl ve mantıktan uzak, faydasız, zararlı ve birtakım inançlar ve geleneklerle dolu olursa felce uğrar.””Bütün terakkiyat (ilerlemeler), beşer fikrinin eseridir. Fikri harekete geçirmek birinci vazifemiz olmalıdır. Bir kere millet benliğine hakim olsun ve düşünebilsin, yeter! Bidayette (başlangıçta) hatalı düşünse de, az zaman sonra bu hatayı düzel-tebilir. Fikir bir kere faaliyete başladı mı, her şey yavaş yavaş intizama girer ve düzelir. Fikrin serbest hareketi ise ancak ferdin düşündüğünü serbest olarak söylemek, yazmak ve verdiği karara göre her türlü teşebbüse girebilmek serbestîsine sahip olmakla mümkündür.” 1922 (25-64)”Vatandaşlara, efkârı umumiyeye (kamuoyuna) daima hakikati söylemek vazifemiz olsun. Herkese arzularının tamamen kabili is’af (yerine gelmesi) olduğuna dair fikir vermek bizim için fayda vermez. Maksadımız böyle gün kazanmak değildir.Bütün hayatımızı hakiki hedeflere sevketmek ve nihayet millete bir gün eliyle tutacağı hakikî ve maddî eserler vermektir. Sözlerimiz herkesin hoşuna gidecek sözler değil, fakat milleti yükseltecek hakikatler olacaktır.” 1923 (5-262:263)

KIBRIS

Türk Silahlı Kuvvetleri adına konuşma yetkisine sahip olan komutanların sıkça değindikleri konulardan birisi de Kıbrıs’tır.

Orgeneral Başbuğ, 16 Ocak 2004 günü düzenlediği Basın Bilgilendirme Toplantısında yaptığı konuşmanın bir bölümünü Kıbrıs konusuna ayırmış ve şunları söylemişti:”Değerli Basın mensupları, Kıbrıs ile ilgili gelişmeleri siz de yakinen izlemektesiniz.Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs sorununa görüşmeler yoluyla adil ve kalıcı bir çözümün bulunması gerekliliğine inanmaktadır.Bu kapsamda, Dışişleri Bakanlığı ile gerekli çalışma ve görüşmeler bir süreç içerisinde devam ettirilmektedir. Mili bir dava olan Kıbrıs konusuna ilişkin, Genelkurmay Başkanlığının görüşü diğer birçok konuda olduğu gibi Kuvvet Komutanlıkları’nın da katkılarıyla oluşturulmaktadır. Bu çerçevede; 19 Aralık 2003 ve 2 Ocak 2004 tarihlerinde Gnkur. Bşk.lığı karargâhında Kuvvet Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı’nın da katıldığı iki toplantı ile Gnkur. Bşk. lığı görüşü oluşturulmuştur.Gnkur. Bşk.lığı görüşü, 8 Ocak 2004 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanı Başkanlığında yapılan zirvede arz edilmiştir.Bu önemli konunun 23 Ocak 2004 tarihinde yapılacak MGK toplantısında görüşülmesi gayet doğaldır. Bu konuya ilişkin farklı değerlendirmelere katılmadığımızı ifade etmek isterim.”

Murat Yetkin (Gazeteci): Efendim, konuşmanızın başında dediniz ki, bu çalışmaların, Kıbrıs konusundaki çalışmaların kısa sürede biteceğini zannetmiyorum. Bunu biraz açar mısınız? Çünkü hükümet üyeleri, örneğin Dışişleri Bakanı bunun kısa sürede biteceğini zannettiğini söylüyor, Başbakan da aynı şekilde ve aynı 24’ünde Davos’ta Kofi Annan, Birleşmiş milletler Genel sekreteriyle yapacağı toplantıda da bir niyet beyan edeceğini Sayın Başbakan söylüyor. Burada bir çelişki mi var? Yani hükümetin planladığının dışında gelişmeler mi bekleyebiliriz? Söylendiği gibi, yorumlandığı gibi bir uzlaşmazlık mı var, yoksa Başbakan ın dediği gibi usul üzerinde mi ayrılık sürüyor?Org. Başbuğ: Sayın Yetkin, sorunuz için teşekkür ederim… Kıbrıs görüşmeleri bir süreçtir ve bu süreç daha uzun süre devam edecekten kastımız, Kıbrıs konusunun nihai çözümüne kadar oluşan veya devam edecek süreci kast etmekteyiz. Her¬halde Kıbrıs konusunun çözümü hemen kısa bir anda en azından süreç olarak, genel olarak bakarsak temennimiz o ki Mayıs 2004’e kadar bir çözüme ulaşılsın. Dolayısı ile bu devam eden, daha devam edecek süreç olarak ifade ettiğimiz Kıbrıs’ın, Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin süreçtir. Tabi ki bu süreç içerisinde belirli sapmalar olacaktır. Bu safhalardan en önemlisi de bulunduğumuz andan arzu ederiz, temenni ederiz ki görüş¬melerin başlayacağı ana kadar olan süreçtir. Tabi bu sürecin de çeşitli ara kademeleri var. Bu önümüzdeki günlerde bunların hepsini beraber yaşayacağız, önümüzde Milli Güvenlik Kurulu toplantısı var, ayın 23’ünde. Tabi ondan soma olaylar devam edecektir. Aslında görüşmeler başladıktan soma da bu süreç devam edecektir ve ilgili kurum ve kuruluşlar gerekli olduğu anlarda yine bir araya gelecektir. Dolayısıyla benim özellikle önümüzde uzun bir süreç var derken kastım bulunduğumuz andan nihai çözüme ulaşacak oldukça uzun arzu ederiz ki kısa olsun ve zorlu süreç olduğunu, buradaki ara kademeleri ben kast etmedim bu konuyla ilgili birinci adım Milli Güvenlik Kurulu toplantısıdır. Ondan soma yine orada çıkacak veya almacak karara göre yola devam edilecektir.

Murat Yetkin: .müsaadenizle takip sorusu sormak isterim. Önemli bir şey söylediniz. Temennimiz odur ki Mayıs 2004’e kadar bu sorun bir çözüme ulaşılsın, dediniz. Buradan şu sonucu çıkarabiliyor muyuz ya da siz söyleyebilir misiniz? Hükümetin Annan Plan temelinde görüşmelere başlama konusunda bir muhalefetiniz var mı? Org. Başbuğ: Bu biraz önce Sayın Sarıkaya’nın sorusuyla aynı kapsamda bir soru. Kıbrıs’la ilgili, sorunun çözümüne ilişkin görüşmelerimiz ve çalışmalarımız Dışişleri Bakanlığıyla devam ediyor. Müsaade ederseniz o konunun detaylarına girmeyelim.”(Sabah Gazetesi’nden Muharrem Sarıkaya, şu soruyu yöneltmişti; Kıbrıs konusunda Dışişleri Bakanlığının hazırlamış olduğu Arman Planı’ın esas alan bir düzenleme var, buna bakışınız nedir?)Orgeneral Başbuğ’un önceki bölümlerde örnekleri verilen basın toplantılarında görüşlerini çok net ifadelerle açıklamasına alışmış olanlar Kıbrıs konusundaki ‘muğlâk’ yanıtları yadırgamış olmalıdırlar. Başbuğ’un Kıbrıs’la ilgili arka arkaya gelen iki soruya da yanıt verir gibi yapıp aslında yanıtlamadığı, ancak satır aralarında anılan sorunun Mayıs 2004’te çözülmesini olanaklı görmediğini de örtülü olarak ifade ettiği dikkat çekmektedir. Ancak toplantıya katılan basm mensuplarının ‘pes etme’ye niyetleri yoktur.Org. Başbuğ; Son bir veya iki soru alabileceğiz.

Gazeteci (zabıtlarda isim belirtilmemiş.): Annan planı ile ilgili bir atıfta bulunmadığınızı gördük konuşmanızda… May ıs 2004’e kadar çözüm temenni ettiniz. Bu Mayıs 2004’e kadar çözüm Türkiye’ye Aralık’ta Avrupa Birliği üyeliği görüşme tarihi verilmezse asıl olur acaba?

Org. Başbuğ: Sorduğunuz soru aslında tam bizim sorumluluk alanımıza girmiyor ama mademki sordunuz, ifade etmeye çalışayım. Türkiye olarak, yani sadece Türk Silahlı Kuvvetleri veya Genelkurmay Başkanlığı değil, hükümetimiz, bütün kurum ve kuruluşların temennisi, hedefi, Kıbrıs sorununa Mayıs 2004’e kadar bir çözüm bulunması yönündedir. Herhalde burada farklı bir düşüncemiz olmaz. Olmaması lazım. Hedef, amaç ne derseniz, belki temenni diye de ifade edebiliriz, yüzde yüz nasıl garanti vereceksiniz? Çünkü bu sadece Türkiye’nin kararlılığına bağlı bir olay değil. Olayda başka oyuncularda var. Sadece Türkiye ve daha doğrusu, aynı zamanda KKTC’nin yetkisinde ve inhisarında değil, diğer oyuncularda var süreç, Mayıs 2004’te bir çözüm bulunmasını hedefleyecek istikamette yürütülüyor bizim Kıbrıs sorununa bakış açımız genellikle şu. Kıbrıs sorununa objektif, adil ve kalıcı bir çözüm bulmak istiyorsanız Kıbrıs sorununu Kıbrıs sorunu içinde tutarak çözüm aramaya çalışmanız. Aksi takdirde bazı zorlamalar, bazı objektif noktalardan ayrılma durumuna gelebilirsiniz.”Yöneltilen ısrarlı sorular karşısında Başbuğ’un daha önce yanıt verir görünüp aslında yanıtlamadığı bölüme eklediği yeni bir şey vardır bu defa; ‘Kıbrıs sorununun yansız, adil ve kalıcı bir barışla çözümlenebilmesi için bu sorunun kendi sınırlarının dışına çıkarılmaması’ bir başka deyişle Türkiye’nin AB üyeliği ile ilişkilendirilmemesi gerekir. Nitekim Arman Planı’nın KKTC’de kabulüne karşı GKRY’de reddedilerek yürürlük kazanmamasından sonra Rum tarafının tüm çabaları sorunun çözümünde BM’i dışlayarak konuyu AB platformuna taşıma yönünde olmuştur. Bu satırların yazıldığı günlerde Kıbrıs’ta ‘Toplumlararası Görüşmelerin’ KKTC Cumhurbaşkanı M.Ali Talat ve GKRY Lideri Hristofias arasında sürdüğü, bu defa Nisan 2010’dan önce bir çözüme odaklanıldığı düşünüldüğünde, yukarıda örneklenen soru ve yanıtların seslendirildiği 16 Ocak 2004’ten günümüze altı yıl geçmiş olmasına karşın somut bir ilerleme kaydedilemediği ve Orgeneral Başbuğ’un ‘temennileri’nin gerçekleşmediği görülmektedir. Başbuğ’un basın toplantısında Kıbrıs sorununu ısrarlı sorularla gündeme getiren Murat Yetkin, 20 Ocak 2004 günlü Radikal gazetesinde ‘Kıbrıs için Dışişleri kriterleri’ başlıklı yazısında şu görüşlere yer vermişti:”Dışişleri Bakanlığı 23 Ocak Cuma günkü Mili Güvenlik Kuruluna sunulacak Kıbrıs görüşü için Genelkurmayla mutabakat bekliyor görüşmelerin Dışişleri açısından bir amacı var. O da MGK’ya ortak metinle gidip, kriz patlayacağı, Türkiye’nin uzlaşma istemeyen taraf olarak kalacağı yolundaki beklentileri boşa çıkarmak. Aslında bu tarihin (24 Ocak’ta Başbakan Erdoğan’ın BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile yapacağı görüşmeden söz ediliyor) Genelkurmay karargahı açısmdan da önem taşıdığını gösteren yeterince kanıt var. Başbuğ tarafından 16 Ocak’ta yapılan açıklamada, Türk Silahlı Kuvvetlerinin de devletin diğer kurumları gibi 2004 Mayıs’ına dek Kıbrıs’ta adil ve kalıcı bir barış temenni ettiği söylenmişti. Başbuğ bununla birlikte Genelkurmay görüşlerinin “Bir sene önce nasılsa, bugün de öyle” olduğunu vurgulamış ve o da Dışişleri ile ortak görüş oluşturma çabalarının devam ettiğinin altını çizmişti.Başbuğ, 19 Aralık ve 2 Ocak toplantıları ardından hiçbir görüş ayrılığı olmadığım bildirse de, Dışişleri ile tek bir metin üretilememesi önündeki sorunlardan birinin silahlı kuvvetler içindeki yaklaşım farklılıkları olduğu söylenebilir. Bir yaklaşımın ‘Bütün konularda mutabık kalıncaya dek, hiçbir konuda mutabık kalınmış sayılmaz’ çizgisini, diğer görüşün de ‘Önce müzakerelere başlama konusuna açıklık getirelim ve Türkiye’nin üzerindeki baskıyı kaldıralım’ çizgisine sahip olduğu da anlaşılıyor.Başbuğ’un uzlaşma sözcüğünden, nihai sonuca varmanın anlaşılmaması gerektiği, bunun uzun bir süreç olduğu, bu anlamda uzlaşmanın kısa sürede sağlanamayacağı sözlerinden, karargahın ikinci yaklaşımdan yana olduğunu çıkarmak mümkün.”Murat Yetkin’in yorumundan anlaşılan, TSK’nın Kıbrıs sorununun çözümünde farklılık içeren görüşlere sahip olmasına karşın bunları sürece zarar vermemek ve özellikle Başbakanın Davos’ta yapacağı görüşmelerde elini zayıflatmamak için basın ve kamuoyu ile paylaşmaktan özenle kaçındığıdır.Orgeneral Başbuğ’un, Annan Planı’nın KKTC ve GKRY tarafından uzlaşmaya varılarak kabulü için her iki tarafta da 24 Nisan 2004 günü referanduma sunulmasından önceki görüşlerinden sonra Rum tarafının halk oylamasında planı reddi üzerine ortaya çıkan yeni durumu nasıl değerlendirdiğini de irdeleyelim.

Anımsanacağı ve daha önceki bölümlerde verildiği üzere Başbuğ, 27 Mayıs 2004 günü, ‘Türkiye, Nato ve AB Perspektifinden Kriz Bölgelerinin İncelenmesi ve Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri Sempozyumu’nda yaptığı açış konuşmasında bu yem duruma da değinerek şunları söylemişti;”Kıbrıs’mstratejikönemimn, Doğu Akdeniz veOrtadoğu’daki gelişmeler çevresinde daha da arttığını söyleyebiliriz. Türkiye açısından, Kıbrıs’ın önemi iki temel esasa dayanmaktadır; Bunlardan birincisi, Kıbrıs’lı soydaşlarımıza sağlamak zorunda olduğumuz güvenlik sorumluluğudur. İkincisi ise, Türkiye’nin güvenliği ve ulusal menfaatleridir. Kıbrıs’ın Türkiye’nin güvenliği ile ilişkisi, Türkiye’ye olan mesafesi ile açıklanacak kadar yüzeysel değil, daha çok Doğu Akdeniz’deki hak ve çıkarlarımızın korunması ile bağlantılıdır. 2 Nisan 2004 tarihinde yapılan referandumla; Kıbrıs sorunundaki çözümsüzlüğün nedeninin Türk tarafı olmadığı ortaya çıkmıştır. Gelinen bu aşamadan sonra, Kıbrıs sorunu Türkiye’nin AB üyeliği perspektifi önünde bir engel olarak gösterilmemelidir.

Rum halkının referandumda kullanmış olduğu yüksek orandaki hayır cevabı; adada kalıcı, adil ve yaşayabilir bir çözüm elde edilmesinin iyice zorlaştığını ortaya koymaktadır. Beklentimiz, ilgili tarafların Kıbrıs Türk halkını rahatlatacak düzenleri uygulama yönünde gayret göstermeleridir.”24 Nisan referandumundan sonra düşüncelerini seslendirme konusunda rahatlamış görünen Başbuğ, 16 Ocak günü gerçekleştirdiği basın toplantısında ‘Kıbrıs sorunu Kıbrıs sorunu içinde tutularak çözülmelidir’ sözlerini yukarıda aktarılan konuşmasında açma gereksinimi duymuş, bu defa Rum tarafının çözümsüzlüğü seçmiş olmasının rahatlatıcı etkisiyle ortaya çıkan sonucun Türkiye’nin AB üyeliği perspektifi önünde bir engel kimliğine dönüştürülmemesi gerektiğini açıkça ifade etmiştir.Ne var ki Başbuğ’un bu temennisi günümüze kadar ger-çekleşmemiş, Türkiye’nin AB ile imzaladığı Ankara Ek Protokolü’nde havaalanları ve limanlarım diğer tüm AB üyesi ülkelere olduğu gibi GKRY’ne de açma taahhüdünü yerine getirmediği  gerekçesi ile Müzakere Çerçeve Belgesindeki 35 başlıktan 8 tanesi 2006 yılında dondurulmuş,  sonuçta Kıbrıs, Yunanistan ve GKRY’nin çabaları ile Türkiye ile AB arasında bir soruna dönüştürülmüştür.Bu noktada İlker Başbuğ’un Kıbrıs’la ilgili iki saptamasının bir arada değerlendirilmesi gerekmektedir. Birincisi Kıbrıs sorununun Kıbrıs içinde tutularak çözülmesi gerekliliği diğeri ise Türkiye ve Kıbrıs arasmda yine Başbuğ’un seslendirmesi ile ‘mesafe ile açıklanacak ölçüde yüzeysel olmayan’ ilişkilerdir.Kıbrıs sorununun çözüme kavuşmasının üçüncü ülkelerin çıkarları doğrultusunda yaptıkları müdahaleler sonucu kolaylaşmak yerine zorlaştığı özellikle AB, AB üyesi ülkelerle, örneğin Rusya Federasyonu gibi başkaca ülkelerin desteğini arkasına alan Rum kesiminin anlaşma için taleplerini kabul edilebilir çizgilerin ötesine taşıdığı gerçeğinden yola çıkıldığında Başbuğ’un anılan saptaması doğru olmalıdır.24 Nisan 2004’te gerçekleştirilen referandumda, Annan Planı çerçevesinde çözüme hayır diyerek kendilerini uzlaşmaz konuma indirgeyen Kıbrıslı Rumların, AB’nin temel ilkeleri ve Garanti ve İttifak Antlaşmalarına aykırı olarak  AB tam üyeliği ile ödüllendirilmeleri, ambargo ve kısıtlamaların kaldırılacağı sözü verilen Kıbrıs’lı Türklerin ise cezalandırılmalarının bugüne değin sürdürülmesi kuşkusuz sorunun çözümü önünde ciddi bir engel oluşturmuştur.AB’ye tam üyeliği gerçekleşmiş ve AB içinde iki Helen devletinden biri olma özelliğini taşıyan, (diğeri olan Yunanistan’ın her konuda tam desteğine sahip olması açısından) Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerinin önünü tıkama olanağına sahip, AF da kendi tezleri doğrultusunda karar aldırabilme mekanizmalarım çalıştırabilen, KKTC’nin devlet olarak tanınmamasından Kıbrıs Cumhuriyeti olarak yararlanmayı diplomatik ve ekonomik ilişkiler bağlamında bir tür vesayet kimliğinde sürdüren, KKTC egemenlik alanının AB’ce, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin işgal altındaki toprakları olarak tanımlanmasını sağlayan bir GKRY’nin, arkasına aldığı bu destek doğaldır ki Kıbrıs sorununun kendine özgü olması gereken parametreler içinde çözümünü güçleştirmekte hatta çözümsüzlüğe evrilmesine neden olmaktadır. Bu nedenle Başbuğ’un doğruyu ifade eden saptamasının yaşama geçirilmesi bu bağlamda çok da olanaklı görünmemektedir. Ancak konuya Türkiye açısından bakıldığında Kıbrıs sorununun Kıbrıs içinde fakat Türkiye bu iki uçlu denklemin (KKTC-GKRY) dışında tutularak çözümlenmesi de aynı şekilde olanaklı değildir. Çünkü Başbuğ’un da değindiği gibi Türkiye’nin Kıbrıs Türklerinin güvenliğini sağlama ödev ve sorumluluğunun başatlığında aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki güvenlik ve çıkarlarını koruma gibi yaşamsal ayrı bir hedefi daha vardır. Akdeniz üzerinden gerçekleştirdiği ticaretinin çok büyük bir bölümünün Mersin ve İskenderun limanlarında yoğunlaştığı, Türkiye üzerinden geçen petrol boru hatlarının anılan bölgede sonlandığı, özellikle petrol arama imtiyaz ve çalışmaları ile deniz yatağındaki kaynakların kullanılması açısından yöredeki ‘Münhasır Ekonomik Bölgeler’in koordinatlarının saptanmasında ‘karşı kıyıdaş ülke’ kimliği ile sahip olduğu haklar düşünüldüğünde Türkiye’nin Kıbrıs sorununun çözümünden dışlanması olanaklı görünmemektedir. Kaldı ki Londra ve Zürich Antlaşmaları’nin Türkiye’ye ‘Garantör Ülke’ kimliği ile yüklediği hak ve sorumluluklar göz ardı ederek Türkiye’nin mutabakatı sağlanmadan varılacak bir anlaşmanın adil, kalıcı ve barışçı olacağından söz edebilmek de aynı ölçüler içinde olanaklı değildir. Kıbrıs’ta 24 Nisan 2004’te gerçekleştirilen referandum sonrasında oluşan yeni durumu Orgeneral Başbuğ, 2 Kasım 2004 günü gerçekleştirdiği Basım Bilgilendirme toplantısında bir soruya verdi yanıtta şöyle değerlendirmişti: Murat Gürgen (Akşam Gazetesi): Efendim, Kıbrıs’ın Türkiye’nin güvenliği açısından önemini defalarca ifade etti-niz. Avrupa Birliği çerçevesinde müzakerelerin başlamasından önce Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınması gerektiği bazı çevrelerde dile getiriliyor. Bir de Avrupa Parlamentosunun taslak olarak sunulan raporunda Kıbrıs’tan Türk askerlerinin çekilmesi konusunda bazı ifadeler var. Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz? Org.İlker Başbuğ: Teşekkür ederim. Tabii Kıbrıs konusu milli bir konu. Hep hatırlayacaksınız. Geçtiğimiz ve geçtiğimiz değil içinde bulunduğumuz yüın başlangıcında bütün Türkiye’nin yakinen ilgilendiği temel konulardan biri idi. 24 Nisan referandumlarının sonucunu çok iyi biliyorsunuz. Biz bu referandumlarda çıkan sonucu şu şekilde tercüme ediyoruz; artık Kıbrıs sorununda kimse çözümsüzlüğün nedeni olarak, ne Türkiye’yi ne de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni gösterebilir, Ayrıca, 24 Nisan’da yapılan referandum ki hatırlayacaksınız, bu referandumlar ayrı ayrı kuzeyde ve güneyde eş zamanlı yapılan referandumlardı. Bunun altım çizelim ve bunu başka bir istikamete de çekmeyelim. Bu ayrı ayrı ve eş zamanlı yapılan referandumlar bir noktada, bizler, adada iki ayrı halkın var olduğunu ve birinin diğerim temsil etmediği gerçeğini teyit ettiğine inanmaktayız. Zaten aksi takdirde bu şekilde uygulamanın anlamı olmaz idi. Tekrar ifade ediyorum, Kıbrıs’ta ayrı ayrı ve eş zamanlı gerçekleştirilen referandumlar bir noktada adada iki ayrı halkın olduğunu ve birinin diğerini temsil hakkına sahip olmadığını gösterdiğine inanmaktayız. Referandumdan sonra ne oldu, tabii bu konunun derinliğine girmek istemiyorum. Ancak gerek Türkiye’nin gerek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin referandum sonrası beklentilerinin karşılandığım söylemek de maalesef mümkün değildir. Dolayısıyla Kıbrıs konusu Türkiye için ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti için önemini aynen muhafaza etmektedir. Genelde bir özeleşiri yapar isek; genelde bir hastalığımız var. Bir konu çok Öne çıktığı zaman onun üzerine çok konsantre oluyoruz. Ama bu konu biraz gündemden alt basamaklara düşerse de ilgimizi kaybediyoruz. Kıbrıs konusu gerçekten Türkiye’nin hiçbir zaman ilgisinin azalmaması gereken olayların başındadır. Bu olayı ciddi şekilde takip edilmesi gereken bir konu olarak görüyoruz. Şimdi aslında Kıbrıs konusu çeşitli platformlarda çeşitli parkurlarda bütün ciddiyetim devam ettiriyor. Ben sadece bunun başlıklarını sizlere ifade etmeye çalışacağım. Bir, Avrupa Birliği çerçevesinde devam eden faaliyetler var. Biliyorsunuz görüşmeler, yani doğru hatırlıyorsam 2005 yılma bırakıldı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerindeki bazı hakların, bazı iyileştirmelerin yapılması gerekir. Dolayısıyla Kıbrıs konusunun bir Avrupa Birliği boyutu var. İkinci boyutu ise Kıbrıs konusunun Birleşmiş Milletler boyutu. Çok yakın bir zamanda Kıbrıs konusu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine gelecek. Orayı çok yakın takip etmemiz lazım. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde devam eden üçüncü boyutu da var. Çok iyi mi gelişiyor, onu araştırın, üzerinde durun. Kıbrıs’ın içerisinde hali hazırda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki siyasi gelişme¬ler var. Dolayısıyla Kıbrıs konusu çok dinamik bir konu. Bu konuda Devletimizin genel yaklaşımının şu olduğunu ifade edebilirim; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bu konuda kendilerine düşen hususları yerine getirmiştir. Artık, tekrar ilk tavizleri Türkiye’den beklemenin, doğru bir yaklaşım olmadığını değerlendiriyoruz. Başbuğ, referandumdan soma yaptığı bu ilk değerlendirme¬de, uyuşmazlığın sürdürülmesinde artık Türkiye ve KKTC’nin taraf olarak tanımlanmaması gerektiğini, bundan böyle çözüme ilişkin çabalarda KKTC’den, Annan Planında öngörülen ve Kıbrıs Türk halkının oyları ile kabul ettiklerinin Ötesinde bir talepte bulunulmaması gerektiğinin altım çizerken sonuçları medyaya da yansıyan toplumsal bir hastalığımıza da dikkat çekmiştir. ‘Fikrî takip alışkanlığımızın olmaması.Sebep sonuç ilişkilerinin kurulması, değişkenlerin eklemlenmesiyle yaşanan olayların sürekli güncellenerek analizler yapılması, temel stratejiler doğrultusunda hedefe ulaşma ve kazanımları koruma bağlamında gerekli taktik değişikler ve dönüşümlerin zamanında ve yerinde yapılabilmesi, olayların gelişme ve yönlenmesinde öngörü üreterek gerekli önlemlerin geliştirilmesi, geleceği biçimleme ve yaşananları yönlendirebilme için ‘fikri takip’ olgusunun bir koşul olduğu dikkate alındığında Türkiye’nin bu eksikliğinin giderilmesinde herhalde sayısız yarar bulunmaktadır.

BAŞBUĞ KKTC’DE

İlker Başbuğ’un Kıbrıs konusunda yaptığı kapsamlı değerlendirmelerden biri de Kara Kuvvetleri Komutam görevinde iken 11 Nisan 2008’de KKTC’yi ziyaretinde gerçekleşmiştir.

Başbuğ, ziyareti sırasında düzenlediği Basın Toplantısında şunları söylemiştir;

“Kıbrıs’ta bulunduğum süre içerisinde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Mehmet Ali Talat olmak üzere bazı devlet yetkilileri ile çok yararlı görüşmelerde bulundum. Ayrıca, Kıbrıs Türk halkının gezi boyunca göstermiş oldukları yakın ilgi ve alakaya da teşekkür ederim.Bugünlere ulaşılması uğrunda canlarım vererek şehit olan kahraman mücahit ve askerlerimiz ile bu uğurda unutulmaz emekleri bulunup da aramızdan ayrılanları, başta sayın Dr. Fazıl Küçük olmak üzere, rahmet ve minnetle; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni bugünlere getiren, başta Kurucu Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş olmak üzere herkesi saygı ve şükranla anıyorum.Türk Silahlı Kuvvetlerinin bakış açısından Kıbrıs’ın önemi iki temel esasa dayanmaktadır:Bunlardan birincisi; Türkiye Cumhuriyeti’ne Garanti Antlaşması ile yüklenen Kıbrıs Türk halkına sağlamak zorunda olduğumuz güvenlik sorumluluğudur.İkincisi ise; İttifak Antlaşması’nda açıkça ifade edildiği gibi,Kıbrıs’ın, Türkiye’nin güvenliği açısından taşıdığı stratejik rolün önemidir.Bu iki temel, süreklilik arz etmektedir. Çünkü Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’deki istikrar ve denge ancak bu sayede sağlanmaktadır. Açıkça görüleceği gibi, Kıbrıs sorunu; Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin güvenliklerini ilgilendiren milli ve ortak bir sorundur. Kıbrıs sorununa, BM çerçevesinde, kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunması elbette istenilen bir husustur. Gerçekten Kıbrıs sorununa kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunması isteniyorsa ilk önce; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 1959/60 antlaşmalarına dayalı “1960 Kıbrıs Cumhuriyeti” olmadığının, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bir gerçek olduğunun ve ilgili tarafların eşit şekilde ortaya konulacak ‘ortak iradesi’ olmaksızın soruna çözüm bulunamayacağının, herkes tarafından kabul edilmesi gerekir. Ayrıca, Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi; ‘Hiç ibret alınsa tekerrür mü ederdi tarih’ sözünü unutmayalım. Aralık 1963’te başlayan Rum saldırıları, 1964’te Erenköy, 1967’de Boğazköy ve Geçitkale saldırıları ile devam etmiş; 1974 yılına kadar geçen sürede Kıbrıs’ta kan ve gerginlik hâkim olmuştur. Bunca yaşananlardan soma, Kıbrıs Türk halkının, haklı nedenlerle Kıbrıs Rum tarafına karşı güven duyamaması, üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. Kapsamlı bir çözümün bile hemen iki taraf arasında güven ortamı yaratabileceğini düşünmek zordur. Ayrıca bugüne kadar Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin iyi niyeti, barışçı ve uzlaşıcı yaklaşımları Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından da herhangi bir karşılık görmemiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti uzlaşmadan ve çözümden yana tavır almasına rağmen AB izolasyonları ile karşı karşıya kalmıştır. Bu durum da güveni sarsmaktadır. Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığının adadaki varlığının, 1974 yılından bugüne kadar, Kıbrıs’ta yaşanan huzur ve güvenin sağlayıcısı ve teminatı olduğu da unutulmamalıdır. Bu nedenlerle, Kıbrıs sorununun çözümünde, ‘iki kesimlilik’ ile Garanti ve İttifak Antlaşmalarının delinmeden ve sulandırılmadan korunması şarttır. ‘İki kesimliliğin’ delinmesi, Kıbrıs Türk halkının geleceğinin ipotek altına alınmasıdır.Kara Kuvvetleri Komutam olarak, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığının kendisine tevdi edilen görevlere hazırlamasından ve bu görevleri başarı ile icra etmesinden sorumluyum.Bugün burada, adada bulunmamın sebebi de bu görevlerimin gereğidir.Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı ve birliklerine yapmış olduğum denetlemeler sonucunda, birliklerimizin üstün bir moral, eğitim, özgüven ve disiplin içinde; başta Kıbrıs Türk halkının güvenliği ve savunulması olmak üzere kendilerine verilebilecek bütün görevleri mükemmel şekilde yerine getirebileceklerini görmekten büyük mutluluk duydum.”Orgeneral Başbuğ, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetlerini denetlemek Üzere ziyaret ettiği KKTC’de yaptığı konuşmada üzerinde önemli durulması gereken ve geçerliliğini bugün de korumayı sürdüren mesajlar vermişti.Bu mesajların en önemlisi ulaşılacak çözümde ‘iki kesimliliğin delinmemesi’ ve ‘Garanti ve İttifak Antlaşmalarının sulandırılmadan korunması gerekliliği ile Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin 1959/60 antlaşmalarına dayalı ‘1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ olarak kabul edilmemesidir.Anımsanacağı üzere GKRY, AB’ye Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında ve adanın tamamım (Türk tarafı da dahil olmak üzere) temsilen tam üye kabul edilmiş ve KKTC egemenlik alam ‘Kıbrıs Cumhuriyetinin kontrolü dışındaki topraklar’ (doğrudan ifade edilmese bile diplomatik jargonla işgal altındaki topraklar anlamında) olarak tanımlanmıştı.Nitekim Başbuğ’un konuşmasında, KKTC’ye AB tarafından uygulanan izolasyonların referandum soması kaldırılmamış olduğuna yaptığı vurgu ile çözüm çabalarının BM çerçevesinde yürütülmesi gerektiği anımsatması bu bağlamda değerlendirilmeli ve GKRY’nin, sorunu AB platformuna taşıma çabalarının kabul görmeyeceğine ilişkin bir gönderme olarak anlaşılmalıdır.Başbuğ’un Kıbrıs sorununa çözüm arayışlarının sürdüğü bir dönemde Kıbrıs Türk halkına yönelik iletileri de dikkat çekicidir.Adada, barış ve istikrarın sağlanmasının teminatı olarak Kıbrıs Türk Barış Kuvvetlerinin varlığına yapılan vurgu ile M.Akif Ersoy’un “Hiç ibret alınsa tekerrür mü ederdi tarih” sözünün anımsatılmasında muhatabın Kıbrıs Türk halkı ile dönemin KKTC hükümeti olduğu çok açık olmalıdır.24 Nisan 2004 referandumu öncesi yürütülen kampanyalar sırasında KKTC’de bazı siyasi partiler mensuplarının Türk askerinin adadaki varlığına karşı çıktıkları, hatta daha da ileri giderek işgal gücü olarak niteledikleri, ‘Türkiye; askerini ve param al, adayı terk et’ (terk et yerine kullanılan çok daha ağır sözcüğü burada kullanmak istemedik.), ‘KKTC Türkiye tarafından açık hava hapishanesine döndürüldü’ söylemleri ne kadar unutulmak istense de belleklerdeki yerim korumayı yazık ki sürdürmektedir.Günümüzde BM gözetiminde yürütülen toplumlararası müzakerelerde görüşme başlığı olarak henüz güvenlik konularına gelinmemiş olmakla birlikte, KKTC adına müzakereleri yürüten Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile GKRY Cumhurbaşkanı Hristofias arasında adanın askersizleştirilmesi konusunda bir mutabakata varılmış olduğu Rum tarafınca açıklanmış, (bizzat Hristofias tarafından) bu açıklamaya KKTC adına gecikmeli olarak iki yanıt verilmiştir.Bu yanıtlardan birisi, KKTC Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Hasan Erçakırca tarafından verilmiş ve ‘Askersizleştirmenin iki lider arasında henüz görüşülmediği, anılan konunun Güvenlik Başlığı açıldığında tartışılacağı’ açıklanmıştır.İkinci yanıt ise KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın İngiltere’yi ziyaretinde London School of Economics’te verdiği konferansta verilmiştir. Talat konferansında; “Adada bir çözümle Türk askerlerinin çekileceği açıktır. Birleşik bir Kıbrıs’ın askerden temizlenmiş olacağı konusunda zaten karar verdik. Garanti ve İttifak Antlaşmalarında yer alacak ve belirlenecek asker sayısı kadar asker kalacak, gerisi çekilecektir.” demişti. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ayrıca HaberTürk gazetesine yaptığı bir açıklamada; “Hristofias’ın adanın tümü ile askersizleştirilmesi görüşünde olmasına karşın, kendisinin Garanti ve İttifak Antlaşmaları’nda öngörülen sayıda Türk askerinin adada kalmasından yana olduğunu’ söylemiştir. Garanti ve İttifak Antlaşmalarında bilindiği üzere Yunanistan ve Türkiye’nin Garantör Devlet kimliği ile adada, Rum ve Türklerin nüfusları oranında asker bulundurmaları hükmü yer almakta olup bu sayı Türkiye Cumhuriyeti için 650, Yunanistan için ise 950’dir.Cumhurbaşkanı Talat’ın Londra’da ve Türkiye’de Haber-Türk Gazetesi’ne yaptığı açıklamalardan anlaşılan, KKTC’deki Türk askeri sayısının Kolordu düzeyinden, (yaklaşık 35.000 mevcutlu) antlaşmada öngörülen sayıya indirilmesinden yana olduğudur.Toplumlararası müzakerelerde en önemli başlık olan ‘mülkiyet’ konusunun çözümlenmesine ilişkin hangi ilerlemelerin kaydedildiği bilinmemekle birlikte güvenlik başlığında Türkiye’nin düşünce ve onayı alınmadan bir sonuca ulaşılması olanaklı görünmemektedir.Hristofias, adanın askersizleştirilmesini öngörürken Yunan ordusuna mensup birliklerin Kıbrıs’tan ayrılmasının yanı sıra Rum Milli Muhafız Ordusunun da lağvedilmesini, buna karşılık Kıbrıs Türk Barış Kuvvetlerinin, Garanti ve İttifak Antlaşmaları’nın belirlediği sayı ve silah sistemleri dışındaki unsurlarının Türkiye’ye dönmesini ve KKTC vatandaşlarının zorunlu askerlik hizmetlerini yaptığı Kıbrıs Türk Güvenlik Kuvvetlerinin varlığının da sonlandırılmasını talep etmektedir,GKRY ile KKTC arasındaki nüfus dengesinin (220.000’e karşı 850.000) Kıbrıs Türkleri aleyhine olumsuzluğu ile Rum kesiminde, Rum Milli Muhafız Ordusunun dışında oluşturulan ve sayıları 70.000 olarak tahmin edilen ‘milis gücü’nün varlığı adanın askersizleştirilmesi halinde, kanımızca Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarları ve dengenin korunması dışında KKTC halkı açısından da ciddi bir güvenlik sorunu yaratabilme potansiyelini içinde barındırıyor görünmektedir.

KIŞ OPERASYONU

Orgeneral Başbuğ’un 11 Nisan 2008’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ziyaretinde gerçekleştirdiği basın toplantısında geniş yer verdiği bir konu daha vardı.

21-29 Şubat 2008 tarihlerinde Irak’ın kuzeyindeki Zap ve Şivi bölgelerine düzenlenen ‘sınır ötesi operasyon’ ya da ‘Kış Operasyonu’…ABD’nin baskısıyla erken sonlandırıldığı yönünde basında yer alan yorum ve tartışmaların başarısını ötelediği harekata ilişkin Başbuğ şunları söylemişti;”…Geçen hafta içerisinde, Hindistan Kara Kuvvetleri Komutanının davetlisi olarak Hindistan’ı ziyaret ettim. Gezim süresince, Türk Silahlı Kuvvetlerinin geçtiğimiz Şubat ayı içerisinde, Irak’ın kuzeyindeki Zap/Şivi bölgesine icra etmiş olduğu operasyonu, karşılaştığım kimselerin büyük bir ilgi ve övgü ile yakından takip etmiş olduklarını gördüm. Operasyona ilişkin bana yöneltilen soruların başında ise, harekatta elde edilen bu üstün başarımızın nelere dayandığı sorusu gelmekteydi. Vermiş olduğum cevapları burada sizinle de paylaşmak istiyorum: Operasyonun başarısının altında, alman hesaplı risk yatmaktadır. Komutanlar gerektiği zamanlarda hesaplı riskleri de alabilmelidir. Hesaplı riskler esas itibariyle iki nedenle alınır:Bölücü terör örgütü üzerinde baskın tesiri yaratarak, bölücü terör örgütüne en etkili darbeyi vurmak,Operasyonu en az zayiatla tamamlamak.Bu nedenlerle, operasyonun bölücü terör örgütünün en hazırlıksız olduğu, beklemediği zaman ve yerde icra edilmesi planlanmıştır.Operasyonun; Ne zaman, nereye, hangi birliklerle ve ne kadar süreli icra edileceğine Aralık 2007 ayında karar verilmiştir.Bu karar tamamen kendi istihbarat birimlerimizin elde etiği bilgilere dayalı olarak alınmıştır. Operasyonun icrası sürecinde kendi istihbarat vasıtalarımızın ve ABD istihbarat vasıtalarının elde ettikleri bilgiler kullanılmıştır.Operasyona katılacak birlikler, Ocak ve Şubat ayları boyunca operasyona yönelik ve hazırlık yapmışlardır. Hesaplı risklerin alındığı operasyonlarda en küçük noksanlık veya hata kabul edilemez.Meteorolojik           değişkenliği en büyük risktir, bu risk ancak bu risklere karşı en mükemmel eğitimi almış ve en mükemmel teçhizatla donatılmış birlikler tarafından alınabilir.Bu çerçevede birliklerimiz 3.000 metre yükseklikte eksi 29 dereceye varan hava şartlarında sürekli eğitim yapmışlardır.Personelin fiziki dayanıklılığının artırılması eğitimine de özel önem verilmiştir. Verilen bu eğitim sayesinde, personel 40 kg.a varan yükleriyle üstün hareket yeteneği kazanmış, yine bu eğitim sayesinde bazı birliklerimiz; operasyon oyunca yani 8 gün ve gece süresince toplam sadece 16-17 saat uyuma ve dinlenme ile görevlerini aksaksız ve mükemmel şekilde yerine getirebilmişlerdir. Yine bu eğitim sayesinde, bu zor operasyonu birliklerimiz hiçbir idari zayiat vermeden tamamlayabilmişlerdir. Aslında bu biraz da mucizedir. Bundan şu sonuç çıkmaktadır; gerçek şartlarda mükemmel eğitim almış birliklerin yenemeyeceği hiçbir zorluk yoktur. Başarıda elbette birliklerin sahip oldukları teçhizat ve kullanılan teknolojik imkânlar da önemli rol oynamıştır. Elde edilen başarı sadece bu faktörlere mi bağlıdır? Elbette değil. Diğer temel faktörler ise; Türk Silahlı Kuvvetlerim, dünyanın en önde gelen ordularının başında yapan değerlerdir. Bunlar; Türk Silahlı Kuvvetlerinin üstün disipline sahip oluşu, en küçük rütbelisinden en büyüğüne kadar kendilerine verilen görevlere yürekten bağlı olmaları ve başarıdan başka hiçbir şeyi düşünmemeleri, komutanlarının üstün liderlik niteliklerine sahip olmasıdır. Bu operasyon esas itibariyle, üç komando tugayı tarafından, büyük ölçüde gece süresince ve tamamen yaya olarak ve özel taktikler uygulanarak icra edilmiştir. Operasyon birlikleri, kışlalarından büyük bir gizlilik içeri-sinde 21 Şubat günü ileriye yanaşmışlar ve aynı gece operasyonun icrasına başlamışlardır.Bu operasyon;Bölücü terör örgütü üzerinde, bugüne kadar hiçbir operasyonda elde edilemeyen derecede bir baskın tesiri yaratarak;Operasyon bölgesinde bulunan ve bölgeye takviye olarak gelen toplam 350’ye yakın teröristin 240’mı etkisiz hale getirrek, bu netice yüzde olarak bölgedeki teröristlerin yüzde 70’inin etkisiz hale getirilmesidir ki, bu da bugüne kadar operasyonlarda elde edilen en büyük yüzdedir,Bölücü terör örgütü unsurlarına unutamayacağı bir darbe vurarak, derin kar ve şiddetli soğuklarda terör örgütleri ile mücadele tarihine emsalsiz bir örnek olarak geçmiştir.Bu operasyonları icra edenler ile Türk ulusu ve Türk ulusunun dostları gurur ve sevinç duymalıdır. Farklı tarafta ve düşüncede olanların ise endişe duymasından tabii bir şey olmaz.”21-29 Şubat 2008 tarihlerinde gerçekleştirilen Kış Operasyonunun planlama ve hazırlığının hangi aşamalardan geçtiği ve harekâtın hangi meteorolojik koşullarda icra edildiği düşünüldüğünde elde edilen başarının her türlü tartışmanın dışında olması gerekmektedir. Harekâtın planlama aşamasında, bölgedeki yağmur ve kar yağış miktarları, karın derinliği, 1975-2007 yıllarım aylar itibarı ile kapsayacak şekilde incelenmiş, bunlara ek olarak ortalama hava sıcaklıkları, bulutlu günler ve harekatın başlangıç gününün saptanması için ‘ay durumu’ ayrı ve ayrıntılı bir incelemenin konusunu oluşturmuştur.Harekatın planlama aşamasında; teröristlerin bölgedeki arazi yapısını çok iyi bildikleri, kamplarına giden yaklaşma istika¬metleri üzerinde yoğun mayınlama faaliyeti başta olmak üzere savunmaya yönelik her türlü önlemi almış oldukları, olası bir operasyonda bölgedeki sivil halkın araşma karışabilecekleri, bölgede hava taarruzlarına karşı doğal sığınakların bulunduğu, örgüt mensuplarının mevsim nedeniyle kış koşullarından daha az etkilenecek barınak ve mağaralarda konuşlandıkları, harekatın başlaması ile birlikte örgütün bir kısım unsurlarıyla peşmerge kıyafeti ile faaliyet göstererek, birliklerimizle peşmergeler arasında silahlı bir çatışma çıkması için çaba gösterebileceği gibi olumsuzluklar ve bunların nasıl giderilebileceği tek tek düşünülmüş, operasyonun baskın tarzında ve teröristlerin döşedikleri mayın ve el yapımı patlayıcılardan etkilenmeyi engelleyecek şekilde kar örtüsünün en kaim olduğu dönemde yapılmasına karar verilmiştir.”Operasyona katılacak birlikler Orgeneral Başbuğ’un da bansı açıklamasında ifade ettiği üzere bölgenin arazi yapısına uygun ve mevsim koşullarının aynen geçerli olduğu bölgelerde yoğun bir eğitime tabi tutulmuş ve bütün bu hazırlıklar, baskın unsurunu yaratabilmek için büyük bir gizlilik içinde yürütülmüştür.Teröristlerin ilk görüntüleri 22 Şubat saat 06.30’da Kahambini’de ve Sinji bölgesinde operasyona katılan ileri un- surlarca alınmış ve bu bölgeler yoğun topçu ateşi altına alınmıştır.Bu saate kadar operasyonu ve çapım keşfedemeyen terör örgütü unsurlarıyla ilk sıcak temas aynı gün (22 Şubat) saat 15.45’te Kahambini Tepe bölgesinde sağlanmıştır.23 Şubat günü sabah saatlerinden başlayarak terör örgütü unsurlarıyla Asuş Dağı, Chameju bölgesi, Narabu Dağı ve Mehmetçik Tepesi mevkilerinde temas sağlanmış, 23-24 Şubat günleri birliklerimiz ileri harekata devam ederek operasyonun fiziki hedeflerine ulaşmışlardır. Bu bağlamda l. Jandarma Komando Tugay Komutanlığı unsurları; Mehmetçik tepe ile doğuya ve batıya uzanım hattını, Dağ ve Komando Tugayı;Chameju, 1.511 rakımlı tepe, Asuş Dağı’nı, 3’üncü Jandarma Komando Tugayı ise Meluni Tepe ve Khambini kuzey yamaçlarına el atmışlar, Avaşin-Basyan bölgesindeki 200 kişilik unsurları ile Zap bölgesini takviyeye gelen terör örgütü mensup¬larına ağır zayiat verdirmişlerdir.24/25 Şubat gecesi birlikler geceyi hedef bölgesinde geçir-mişler, sızma girişiminde bulunan teröristlere ağır kayıplar verdirmişler, 2.100 metre rakım, 1.5 metre kar ve -13 derece soğukta mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Aym gece takviye amacıyla Çukurca Jandarma Komando Taburu ve Beytüşşebab Jandarma Komando Alayı, Narabu bölgesine Hava Hücum Harekatı ile saat 03.20 itibariyle indirilmiştir.25-26 Şubat günleri birliklere yoğun kar yağışı ve tipi nedeniyle havadan ikmal faaliyeti yapılamamış, ancak; birlikler dere tabanlarına inerek terör örgütünün kamp, sığınak, barınak ve mağaralarım arama ve tahrip faaliyetlerini aralıksız sürdürmüşlerdir.

Bu noktada 2’nci Ordu Komutanlığınca yapılan değerlendirmelerde operasyonların amacına ulaştığı ve daha fazla uzatılmasının az yarar sağlarken zayiat riskini artırabileceği değerlendirildiğinden operasyonun sonlandırılarak birliklerin 27 Şubat’tan itibaren yurt içine dönmesi Kara Kuvvetleri Komutanlığına teklif edilmiş, Ordu Komutanlığının teklifinin uygun görülmesi üzerine emniyet tedbirleri alınarak birliklerin kademeli olarak 27/28 Şubat ve 28/29 Şubat geceleri yurt içine dönmesi emri verilmiştir.26/27 Şubat gecesi arama faaliyetlerini sürdüren ve operasyona devam eden birliklerimiz, 27 Şubat günü bölgeyi takviyeye gelen terör örgütü unsurlarma ağır zayiat verdirmiş ve 77 teröristi etkisiz hale getirmişlerdir.Operasyona katılan birliklerin 27 ve 28 Şubat 2008 günleri havadan ikmalleri yapılmış ve birliklerin bir kısmı yaya, bir kısmı havadan taşınarak görevlerini tamamlamış olarak 28/29 Şubat gecesi yurt içine dönmüşler, geri dönüş 29 Şubat saat 10.00 itibariyle tamamlanmıştır.Kış operasyonunda 240 terörist etkisiz hale getirilmiş, teröristlere ait 379 mağara, barınak, sığmak, hafif silah ve uçaksavar mevzii ile teröristlerin kullandığı 11 köprü kısmen veya tamamen imha edilmiş, sayıları on binlerle ifade edilen mühimmat ele geçirilmiştir.Operasyon sırasında 4 subay, 3 astsubay, 4 uzman erbaş, 13 erbaş ve er ve 3 geçici köy korucusu şehit düşmüştür.Sunduğumuz bu çok sınırlı bilgiler bile Kış Harekatının hangi zor koşullar altında gerçekleştirildiği ve elde edilen başarırım büyüklüğünü anlatmaya yeterli olmalıdır.

KARA HARP OKULU EĞİTİM – ÖĞRETİM YILI AÇILIŞ TÖRENLERİ

24 Eylül 2006- 24 Eylül 2007

Bu bölümde Orgeneral İlker Başbuğ’un, Kara Kuvvetleri Komutanı görevini sürdürdüğü yıllarda Kara Harp Okulu’nun Eğitim ve Öğretim Yılına başlaması ile ilgili törenlerde yaptığı konuşmalarla 31 Ocak 2008 günü Balıkesir’de Astsubay Meslek Yüksek Okulu öğrencilerine hitaben yaptığı konuşmaya yer verilecektir.Türk Silahlı Kuvvetlerinin kişilere göre ve zaman içinde değişkenlik göstermeyen düşünsel yapısının çözümlenmesi; ancak subay ve astsubay kadrolarının hangi öğretilerle yetiştirildiğinin, kendilerine hangi değerlerin yüklendiğinin ve bu öğretilerle yüklenen değerlerin biçimlediği algılama, bakış açısı, duruş ve davranışların anlaşılmasıyla mümkün olduğu için Başbuğ’un konuşmaları bu bağlamda ordunun genetik şifrelerim açıklayan bir içerik taşımaktadır.

24 Eylül 2006

Kara Harp Okulu Eğitim-Öğretim Yılı Açılış Konuşması

“Değerli Harbiyeliler;

Bugün sizlere yapacağım konuşmanın konusunun “Atatürk ve Türk Devrimi” olmasının uygun olacağım düşündüm.Öncelikle, Mustafa Kemal Atatürk’ün dâhiliğinin ve entelektüel devrimci yapısının üzerinde fazla durulmadığını değerlendiriyorum.Ayrıca, bugün Türk devrimine yönelik direnişlerin ulaşmış olduğu nokta da, konuşmamın konusunun seçimine etkili olmuştur.Atatürk’ün, gerçekleştirdiği mucizeye ne isim verilmesi üzerinde çok düşündüğünü ve bu konuyu tartışmaya açtığım da biliyoruz. Atatürk gerçekleştirdiklerinin hem ihtilal, hem de inkılâp yönlerinin bulunduğunu düşünmekte ve verilecek ismin bu iki kavramı da kapsayan bir isim olmasını istemekteydi.

DEVRİM

Türk devriminin Atatürk tarafından yapılan tarifi de bu konuyu doğrulamaktadır. Atatürk’ün tarifi şöyledir:”Türk Devrimi, kelimenin ilk anda akla getirdiği ihtilal anlamından başka, daha geniş bir değişmeyi anlatır.”Atatürk’ün ölümünden sonra devrim yerine inkılâp ve reform deyimlerinin daha sık kullanıldığını görmekteyiz. Bu konunun derinliğine tartışılmasını akademisyenlere bırakmanın uygun olduğunu düşünmekle beraber, devrim ve devrimcilik terimlerinin kullanılmasının daha uygun olduğunu değerlendiriyorum. Devrimi, bir ülkenin siyasal, toplumsal ve ekonomik yapı-sında hızlı değişmeye yol açan bir olay olarak tanımlayabiliriz. Elbette bu değişimlerin alışılagelmişten hızlı ve kapsamlı olması devrimin temel niteliğini oluşturmaktadır. Devrim ile modernleşme arasında da yakın ilişki olduğu unutulmamalıdır. Atatürk’ün birçok kişi tarafından modern Türkiye’nin kurucusu olarak tanıtılması da bu ilişkiyi doğrulamaktadır.

Toplum bilimlerinde modernleşme ise; uygarlığın, genellikle laik düzen ve sanayileşme aracılığı ile uğradığı, siyasal, toplumsal ve ekonomik dönüşüm olarak tanımlanmaktadır.

Değerli Harbiydiler;

Atatürk, elbette büyük bir asker, başarılı bir komutandır. Atatürk, elbette bir devlet kurucusudur. Atatürk, elbette yüksek niteliklere sahip bir devlet adamıdır. Atatürk, elbette düşünceyi, eyleme bağlayan bir liderdir.Bu niteliklerin her biri onun bir yönünü belirtir. Bütün bu niteliklerin bir araya gelmesi halinde bile, gene de bir niteliği eksik kalmış olur. O niteliği de devrimci kişiliğidir. Atatürk her şeyden önce devrimcidir. Entelektüel bir devrimcidir. Askerlik hayatında devrimcidir. Yeni Türk Devleti’nin kurulmasında, bu devletin devletlerarası ilişkilerinin düzenlenmesinde devrimcidir. Türk toplumunun yeniden yapılandırılmasında ve modern bir Türk Devleti’nin kurulmasında devrimcidir. Kısacası, Atatürk’ün hayatı devrimlerle dolu dolu geçen bir hayattır. Atatürk denilince Türk devrimi, Türk devriminden söz edilince de Atatürk hatırlanmalıdır. Atatürk’ün yaşamını eşsiz kılan unsurlardan birisi de o’nun bir dahi olarak tanımlanmasıdır. Oxford üniversitesi bilim adamları O’nu “çok üstün zekâya sahip bir insan, bir asker ama özünde bir bilgin” olarak tanımlamaktadırlar. Atatürk’ün bir dahi olduğunu İngiltere Başbakanı Lloyd George şu sözleri ile tarihe not düşmüştü: “arkadaşlar yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki; o büyük dahi, çağımızda Türk Ulusuna nasip oldu. Mustafa Kemal’in dehasına karşı elden ne gelirdi.”Şimdi burada kendimize şu soruyu soralım: bizler eğitim ve öğretimde; Atatürk’ün bir dahi olduğunu, onun dehasını ve entelektüel boyutunu, yeterli şekilde yeni nesillere öğretebildik mi? Yoksa sadece Atatürk’ün neler yaptığım yeni nesillere öğretmekle mi yetindik? Atatürk’ün dehasını ve entelektüel yapışım tam olarak anlayabilmek için, iki ana konu üzerinde durmamız gerekiyor. Birincisi; Osmanlı Devleti’nin 19’uncu yüzyılın başından sonuna doğru geçirdiği sürecin ve değişikliklerin eleştirel bir gözle analiz edilmesi ve anlaşılmasıdır. Bu sürecin önemli noktaları şu şekilde özetlenebilir: Osmanlı Devleti’nde halka dayanan bir toplum anlayışından ziyade;kişisel otorite,devlet idaresinde din ve ümmet anlayışı,halkı seçkin ve düşük tabaka olarak ayıran bir anlayış hâkimdi.Diğer taraftan, Osmanlı Devleti’nin Batı karşısında gerilediğinin farkına varılmasından soma, devleti yönetenlerin bunun nedenlerini anlamaya çalıştıkları ve gerekli reformları yapmaya gayret ettikleri de bir gerçektir.

Ancak, Batı’nin telkini ve zorlamasının da etkisi altında yapılanlar, Batı’dan bazı düşünce, uygulama ve kurumların devralınıp, Türk toplumuna benimsetilmesi şeklinde gerçekleşti. Modernleşmenin ve reformların gerisindeki temel felsefe, mekanizma ve dinamikler üzerinde yeterince durulmadı. Elbette, 19’uncu yüzyılda Osmanlı toplumu bazı değişimlere sahne olmuştur. Değişimin yönü, toplumun biçimim değiştirmekten ziyade, toplumsal hareketleri izlemeye ve denetime almaya, toplumun dengesini sağlamaya yöneliktir. Nitekim eğitim alanında yapılan yenilikler, bir yandan bireylerin eğitim düzeyim geliştirmeyi hedeflerken, diğer yandan da siyasal düşüncelerinin geliştirilmemesini ve hatta dondurulmasını hedeflemişti. Osmanlı Devleti’nde modernleşmenin ve reformların istenilen ölçülerde gerçekleştirilememesi ve sürekliliğin sağlanamamasının temel nedenlerinden birisi; gerçek anlamda güçlü, entelektüel sosyoekonomik kadroların bulunmamasıdır. Güçlü olan, askeri ve sivil kadrolardır. Gerçekleştirilenlerin arkasında bu kadrolar vardır. Buna karşılık bazı düşünürlere göre, İngiltere ve Fransa’da modernleşme güçlü bir burjuva sınıfının önderliğinde gerçekleşmiştir. Ulusal burjuvazinin geç ortaya çıktığı ve güçleneme diği yerlerde, özelikle ulus devletin yokluğunda; sanayileşme ya gecikmiş ya da gerçekleşememiş, nüfus istikrarlı bir siyasal ve toplumsal sistem içinde bütünleştirilememiştir. Atatürk bu dönemi yaşadı, izledi, eleştirel bir gözle değer-lendirdi. Bir devrimci olarak neler yapılması gerektiği üzerinde hep düşündü ve araştırdı. Uygulamalarında her zaman gerçekçiliği ve pratikliği prensip olarak kabul eden Atatürk, Türk devriminin bütün aşamaları öncelikle askeri kadrolara dayanarak gerçekleştirirken, devrimin gerçek sahibinin Türk ulusu olduğunu söyleyerek; aslında, Türk Ulusunun Türk Devrimine ortak olmasını ve sahip çıkmasını istemiştir. Bugün içinde bulunduğumuz durum, Türk devriminin başlangıcındaki dönemden çok farklı mıdır? Dünyada yaşanan devrimlerin büyük bölümünün kaynağı ve dayanağı olan, güçlü, entelektüel ve ulusalcı sosyoekonomik kadroların Türkiye’deki varlığından bugün de söz edilebilir mi? Eğer söz edilebilirse, bu kadrolar, devrimlerin korunması, sürekliliği ve ilerletilmesinde kendisine düşen görevleri yerine getirmekte midirler? Yoksa, bu görevler öncelikle yine, askeri ve sivil kadrolardan mı, ya da yine Türk Ulusunun bütününden mi beklenmektedir? Türk Devrimine, Türk Ulusunun sahip çıkmasını ve korumasını beklemekten daha doğal ne olabilir? Elbette bu istek doğaldır. Ancak sadece istemek yeterli değildir. Toplumun bu görevleri yeterince yerine getirmesi, her şeyden önce, topluma verilecek yüksek kaliteli bir eğitim ve öğretime bağlıdır. Bunun yanında, kurumsallaşma da gereklidir. Bu gerçeği gören Atatürk, milli eğitime ve öğretmenlere en büyük önemi verirken, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Halkevleri gibi uygulamaları ile de kurumsallaşmanın sağlanmasına çalışmıştır.Burada, yine kendimize sormamız gereken soru şu olmalı-dır: yüksek kaliteli bir eğitim ve öğretim alanında Türkiye nerededir?Türk devrimlerinin koruyucusu olan kurumlar; bugün, kendilerinden beklenen görevleri tam olarak yerine getirmekte midirler?Milli eğitimin tüm kadroları, Türk devrimlerinin savunuculuğu görevini tam olarak yerine getirmekte midirler?

Değerli Harbiyeliler,

Atatürk’ün dehasını ve entelektüel yapısını iyi anlayabilmek için, önemli olan ikinci husus ise; o’nun entelektüel düşünce yapısına nelerin etki yaptığının analiz edilmesidir.Atatürk’ün askerlikten tarihe, dilden uygarlıklara, sosyolojiden psikolojiye, felsefeden ekonomiye kadar uzanan ilgi alanının genişliğini ve okuduğu düşünürlerle yazarları en iyi anlatan kaynak, özel kitaplığıdır.Çözülmesi gereken sayısız sorunla karşılaşan bir lider için, kısa bir yaşama sığdırılan ve üzerine not düşülecek kadar inceden inceye okunan 4.000’i aşkın kitap. Çankaya ve Anıtkabir’deki kitaplarına baktığınız ve kenarlarına düştüğü dipnotları incelediğiniz zaman göreceksiniz ki, “Atatürk’ün düşünce yapısı”, entelektüel temele dayanmaktadır. Bu nedenle O’nun düşünce yapısı, gelecek yüzyıla da damgasını vuracaktır. Bu zengin kitaplıkta, O’nun sorgulayarak ve dikkatle okuduğu kitaplara koyduğu işaretler ve notlar, Atatürk’ün düşünce yapısı hakkında bizlere önemli ipuçları vermektedir.Atatürk’ün düşüncelerinde ve gerçekleştirdiği “Türk Devrimi” nin temellerinde büyük ölçüde rasyonalizm ve pozitivizmin izleri bulunmaktadır.Bilgi çağının temel düşüncesi olan eleştirel akılcılığın ta kendisidir. Bugün, entelektüel olarak tanımlanan pek çok kişinin bile, tek yanlı kendi görüş ve düşüncelerini destekleyici okumalar yaptığı, dolayısıyla doğru bir analize ulaşmakta güçlük çektiği düşünülürse, bir lider olarak Mustafa Kemal’in, entelektüel bakış açısına ve düşünce tarzına hayran olmamak mümkün değildir. Okumak, O’nun için sorgulamak demektir. O yalnızca, kendi bilgi birikimiyle sorgulamakla kalmaz, konuları yetkili ve bilgili kişilerle derinliğine tartışır.

Şimdi ise, şu soruyu sormak herhalde uygun olacaktır: yaşamış ve yaşamakta olan devlet adamı ve liderlerden hepsi sorgulanmak ve dikkatle okunmak şartıyla bu kadar geniş özel kitaplığa sahip olan kaç kişi sayabiliriz? İşte, Atatürk’ü emsalsiz ve bugün için de geçerli kılan husus O’nun dehası ve entelektüel yapışırım derinliğidir. Sadece Atatürk’ü sevmek ve yaptıklarını öğrenmek sizler için yeterli değildir. Yapacağınız her faaliyette, atacağınız her adımda, kendinize Atatürk’ü örnek almak zorundasınız. Bunun için de, öncelikle Atatürk’ün entelektüel yapısının derinliğine inmeli ve kendinizi aynı istikamette yetiştirmelisiniz.Bu ise, çok okumayı ve sorgulayarak okumayı gerektirir. Buna da kısaca, eleştirel akılcılık diyebiliriz.

Değerli Harbiydiler;

Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve gelişimi, bir devrimdir. Devrimin ana amacı, bir ulusun, Türk ulusunun yaratılmasıdır. Bu devrim, ümmet toplumundan, laik ulus devletine dönüşümdür. Ulus; dil, kültür ve ülkü birliği ortak paydaları ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal bir birliktir. Bu ulus anlayışı, ırksal ve dinsel öğelere bağlı değildir, bağlanmaya da çalışılmamalıdır, Ulus kavramı ayrıştıran değil, birleştiren bir olgudur. Ulus bir bütündür. Bu nedenle, ulus devletimizi daha da güçlü kılacak yolun, farklılıkları öne çıkararak yapay ayrılıklar yaratmaktan değil, ortak değerlerimizi öne çıkararak, yaşamın, bütün alanlarım kapsayan ulusal kültürümüzü, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkartılmasından geçtiğine inanmaktayız. Ulus devletin temel dayanağı ise, ulusal kültürdür. Ulusal kültürün, çağdaş uygarlık düzeyine çıkartılması ise hedeftir. Bütün bu düşünceler, Cumhuriyet’in temel kuruluş felsefesini oluşturmaktadır. Nitekim Atatürk, Türk devriminin ana hedefim şu şekilde ifade etmiştir:

“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görüşleriyle medeni bir toplum haline ulaştırmaktır.”Atatürk Türk Devriminin ana felsefesini ise şu şekilde belirtmiştir:”Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır.”Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve gelişimi -ki bu Türk Devrimidir aslında bir kültür devrimi değil midir? Bu sorunun cevabım büyük önder’in 10’uncu Yıl Nutku’nda arayalım. Atatürk, 10’uncu Yıl Nutku’nda yapılanları şu sözleriyle açıklamaktadır:”Az zamanda çok büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bundaki başarıyı, Türk ulusunun ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimle yürümesine borçluyuz.”Atatürk 10′ uncu Yıl Nutku’nda, Türkiye Cumhuriyeti’nin değişmez hedefini ve görmek istediğini ise şu şekilde ifade etmiştir:”Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkaracağız.”Aslında, 10’uncu Yıl Nutku’ndaki bu iki cümle, nutkun ana fikrini oluşturmaktadır, İki cümlede de ortak olan kavram, ulusal kültürdür. Birincisinde, yüksek Türk kültürünün Türk kahramanlığı ile birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturduğu, ikincisinde ise, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarılması istenilenin, ulusal kültür olduğudur.Ulusal kültürün bir ülke için önemi, bundan daha açık nasıl anlatılabilir? Yaşamı boyunca bir devrimci olarak, ulusal kültürün oluşumuna ve gelişimine çok önem veren Atatürk’e göre; ulusal kültür, Türkiye Cumhuriyeti’nin damarlarında dolaşan kandır. Ulusal kültür ve çağdaşlık deyince ne anlayacağız? Elbette, bu iki kavram üzerinde saatlerce tartışılabilir. Bu iki kavramı da yine, Atatürk’ün bakış açısıyla ve onun ifadeleriyle açıklamaya çalışacağım. Atatürk kültür kavramının tanımım şöyle yapmaktadır:”Kültür bir insan topluluğunun; devlet hayatında, fikir hayalında ki bunlar fen bilimi, beşeri ve sosyal bilimler ve güzel sanatlardır ve ekonomik hayatta yapabildiklerinin toplamıdır”.Bu tanımdan, kültür kavramına üç alam kapsadığını görmekteyiz. Bunlar; devlet hayatı, fikir hayatı ve ekonomik hayat alanlarıdır. Kısacası, yaşamın tüm alanlarıdır.Atatürk için çağdaşlaşma, çağdaş olmak ise, devlet için, ulus için, kişi için bütünleyici bir kavramdır.Onun için çağdaşlaşmama vazgeçilmez koşulu, yaşama akılcı bir bakış, hayatta en gerçek yol gösterici olarak, ilmin ve fanin kabul edilmesidir.Çağdaşlık; düşünceden eğitime, kişilerin karakterinden toplumun karakter düzeyine, gündelik hayattan geleceği belirle¬yen vizyona kadar, yaşamın tüm alanlarını kapsar.

Değerli Harbiyeliler;

Türk Devrimine sahip çıkma görevi bizlere, bütün Türk ulusuna, ulu önder Atatürk tarafından verilen bir görevdir. Atatürk bu görevi şu şekilde ifade etmiştir.”Biz büyük bir devrim yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. Birçok eski müesseseleri yıktık. Bunların binlerce taraftarı vardır. Fırsat beklediklerini unutmamak lazım! Devrimleri koruyacak tedbirlere çok muhtacız. Devrimin hedefini kavramış olanlar, daima onu koruyacak güçte olacaklardır.”Türk devrimine direniş hareketi irtica ve gericiliktir. Türk devrimine direniş daha Atatürk hayatta iken başlamıştır. Çünkü bütün devrimlerde, devrimin getirmiş olduğu yeniliği hazmedemeyenler ve güçlerini kaybedenler vardır. Bugün, üzülerek ifade etmek istiyorum ki; irticai tehdit, bazı kesimler kabul etmese de, kaygı verici boyutlara ulaşmaktadır. Devrimlerin; bazı kesimler tarafından bilinçli, sabırlı ve planlı bir biçimde aşındırılmaya çalışıldığı ve bu yönde de kayda değer mesafe alındığı bir gerçektir. Bugünkü durumun, bir analizini yapmanın uygun olacağım düşünmekteyim.

LAİKLİK

Hatırlanacağı üzere; Türk devriminin ana hedefinin, laik ulus devletin yaratılması olduğunu, modern devletin oluşumunda da laik düzenin itici güç olduğunu daha önce ifade etmiştim. Laiklik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır.Türkiye, anayasamıza göre; laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir.Türkiye’de Anayasa’yı resmen yorumlamaya yetkili tek organ olan, Anayasa Mahkemesi’nin, laiklikle ilgili yorumları, laikliğin anlamının ortaya konulmasında vazgeçilmez kaynaktır.Nitekim Anayasa Mahkemesinin laikliğe ilişkin kararlarından birisi konuyu şöyle açıklamaktadır:”Demokrasi her şeyden önce laikliğe dayanır. Demokrasinin iki önemli unsuru, özgürlük ve eşitliktir. Bu unsurların gerçekleşmesi, ancak, dini zorlamaların olmadığı toplumlarda mümkündür

Anayasanın Vinci maddesindeki “Cumhuriyet” yönetimi ve 2’nci maddesindeki “Cumhuriyetin Nitelikleri”ne ilişkin değiştirilemezlik, yalnız ilke ve kavramların 2’nci maddedeki sözcükleriyle değil, aynı zamanda anayasa’nın çeşitli maddelerinde düzenlenen içeriği ile de ilgilidir. Laiklik ilkesinin anayasal içeriği ise, Anayasa’nın başlangıcı ile, 24 ve 174’üncü maddelerindeki düzenlemelerle belirgin hale getirilmiştir. Bütün bunlara rağmen, laiklik kavramının neden tartışmaya açılmaya çalışıldığını anlamak mümkün değildir. Laiklik ilkesinin demokrasi ile çatıştığını iddia etmek ise sağlam bir temele dayanmamaktadır. Aksine; laik düzen, Türk demokrasinin gelişmesinde ana itici gücü oluşturmuştur. Laiklik sürecini yaşamayan, bu deneyime sahip olmayan ülkelerin, demokratik bir yapıya kolaylıkla ulaşılabileceğini söylemek, bir iddiadan öteye geçemez. Bugün demokrasi ve özgürlükleri savunanların, bu gerçeği unutmamaları gerekir. Devrimler doğaları gereği, dinamik bir süreci ifade eder. Sürekliliğini kaybeden, statik bir konuma geçen, ileriye götürülemeyen devrimler, direnişlere karşı zayıf duruma düşebilir. Türk devriminin geriye dönüşünü engelleyici uygulamalar, devrimin korunmasına yöneliktir. Ancak, bunun yanında önemli olan husus, yalnız mevcudun ve gerçekleştirilenlerin korunması ile yetinilmeyerek, devrimlerin daha da ileriye götürülmesidir. Burada Türk toplumunun bütün kesimleri olarak, kendimize sormamız gereken soru şu olmalıdır: bu konuda bizler, üstümüze düşen görevleri tam olarak yerine getirdik mi? Getiriyor muyuz? Eğer; bu konuda kendimizi yetersiz görüyorsak, bunun nedenleri arasında; sorgulamaya dayanan yüksek kaliteli bir eğitim sistemine sahip olunamaması, Atatürk döneminde oluşturulan kurumların giderek etkinliğini kaybetmesi ve güçlü entelektüel ve ulusala sosyoekonomik kadrolara sahip olunamaması bulunmaktadır. Buna karşılık; 1950’li yıllardan itibaren bazı marjinal grupların, dinsel eğilimleri kullanarak, sermaye biriktirip, yatırımlara yönelmesini, dernek ve vakıflar kurarak; eğitim, öğretim alanında ve nihayet de siyasal alanda etkin olmaya çalıştıklarını sıkça görmekteyiz.Bu gelişmeler ise; Anayasamızın 24’üncü maddesinde yer alan, “hiç kimse, kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla, her ne surette olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal görülen şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz” hükmüne aykırı değil midir?Diğer taraftan, küreselleşme olgusunun, devletlerin geniş kitleleri koruyan, sosyal devlet vasfının giderek zayıflamasına neden olduğu da bir gerçektir.Bunun sonucunda, toplumların cemaatleşmeye itildiği de, bir diğer gerçektir. Giderek güçlenen bu cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyopolitik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak, sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar.Bu cemaatler ile 677 sayılı Kanunla varlığı yasaklanan tarikatlar, devrime karşı hareketlerin odağı haline dönüşmektedirler.Burada bizim üzerinde durmaya çalıştığımız husus; Anayasamısın başlangıcında ve 24’üncü maddesinde açıkça belirtildiği gibi, kutsal din duygularının, devlet işlerine, politikaya, siyasal ve kişisel çıkar, ya da nüfuz sağlama amacıyla, kötüye kullanılmamasıdır.Elbette, ülkemizdeki dinine bağlı, mütedeyyin vatandaşlarımıza karşı saygılı ve dikkatli olmak zorundayız.Ancak, dinin inanç alanından çıkarılıp, ideolojiye dönüştürülmesi, onu siyasallaştırır ki, bundan en büyük zararı görecek olan, dindir.Hatırlanacağı üzere, Türkiye Cumhuriyeti’nin değişimi ve gelişiminin; aslında, bir kültür devrimi, hedefin ise, ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyine çıkarılması olduğunu, daha önce ifade etmiştim.

İçinde bulunduğumuz küreselleşme sürecinde, yumuşak gücün en önemli unsuru olarak, ulusal kültürün kabul edildiği, ülkelerin kendi kültürlerini diğer ülkelere benimsetmeye çalıştıkları bir gerçektir. Bu ana nedenin ve diğer etkenlerin de etkisiyle, ülkemizde, ulusal kültürün yozlaştırılmaya çalışıldığı da diğer bir gerçektir. Diğer taraftan, toplumumuzun bir bölümünde, ulusal kültürün, din eksenli bir yapıya oturtulmaya çalışıldığını da görmekteyiz. Bütün bu önemli gelişmelerin, ulus devlet yapımıza zarar verdiğini düşünmekteyiz. Türk devrimine karşı yürütülen bu tip girişimlere karşı, anayasa ve demokratik hukuk düzeni çerçevesinde, devletin tüm kurum ve kuruluşları ve sivil toplum kuruluşları tarafından anayasal düzenimizin temelini oluşturan laikliğin korunması, dinin, siyasal ve ekonomik amaçlarla kullanılmasının önlenmesi, ulusal eğitim ve öğretimin bu tür hareketlerin etkisinden kurtarılması,toplumumuzun bu tip hareketlere karşı bilinçlendirilmesi,ulusal kültürümüzü, bütün zararlı etkilerden korumak amacıyla,Topyekûn bir mücadele verilmesi gerekmektedir.Mücadele öncelikle; kültür, eğitim ve öğretim alanında verilmelidir.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ

Cumhuriyetin ve devrimlerin korunmasının tek yolu vardır. Bu yol ise “Atatürkçü Düşünce Sistemi” dir.Burada, “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin bir tanımını yapmak istiyorum. “Atatürkçü Düşünce Sistemi”; çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkılmasını temel hedef alan, bu hedefe ulaşmak için, akıl ve ilmin yol göstericiliğini kabul eden, dinamik bir dünya görüşüdür.

“Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin kendi kendini üreten ve geleceğe dönük doğası, geri döndürülemeyecek bir güçle kendi yatağında akmaktadır. Bunun tersini akıllardan geçirmek, boşuna bir çaba ve büyük bir hayal kırıklığı olacaktır.

Değerli Harbiyeliler,

Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “cumhuriyeti kuranlar, onu korumaya da muktedir olmalıdırlar” şeklindeki sözlerini, hiç unutmayınız.

Bunun için de, “Atatürkçü Düşünce Sistem’’nin, entelektüel derinliğine inmek ve kendinize rehber edinmek zorundasınız.Kara Kuvvetleri Komutanlığı devir teslim töreninde ifade ettiğim gibi, Türkiye üzerinde iç ve dış kaynaklı radikal değişim projelerinin bulunduğunu görmekteyiz. Bu kesimler, projelerinin önündeki en önemli engel olarak, Türk Silahlı Kuvvetlerini görüyorlar.Bunlar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin siyasete müdahale ettiğini ifade ederek; silahlı kuvvetlerin özellikle, milli güvenlik açısından, anayasal düzenin üç temel niteliği olan; ulus devlet, üniter devlet ve laik devlete yapılan saldırılara, kayıtsız kalmasını istiyorlar. Bu kesimler, büyük bir yanılgı içindedirler. Türk Silahlı Kuvvetlerini, başka ülkelerin ordularıyla karşılaştırarak, farklı sonuçlar üretmeye çalışanlar, Türk toplumunun tarihini de, gerçeklerini de bilmeyenler, ya da kendilerine yabancılaşmış olanlardır.Türk Silahlı Kuvvetleri; ulus devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında, her zaman taraf olmuştur ve olmaya devam edecektir.”

24 EYLÜL 2007

Kara Harp Okulu Eğitim-Öğretim Yılı Açılış Konuşması

Orgeneral İlker Başbuğ’un; “Harbiydiler, sizler için vazife, onur ve ülke her şeyin üzerindedir. Karakterinizin temelini gururunuz, gücünüz ve ilkeleriniz belirler. Sizlerin komutam olarak burada konuşmak, benim için büyük bir onurdur…” sözleri ile başlayan konuşmasının Terör, İç Güvenlik Harekatı ve Irak’la ilgili bölümüne sayfalarda yer verildiği için Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu, Atatürk ve ulus devlete ilişkin görüşleri de devam edelim;

“Değerli Harbiydiler,

Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve gelişimi bir devrimdir.Atatürk’ün gerçekleştirdiği bu devrimin ana hedefi bir ulus devletin, Türk ulusunun yaratılmasıdır.Atatürk’ün ulus devlet anlayışı dinsel ve etnik temellere bağlı değildir ve bağlanmaya da çalışılmamalıdır.O’nun devrimi Ümmet toplumundan laik ulus devlete dönüşümdür. Bu nedenle laiklik ilkesi Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır.Atatürk’ün ulus devlet anlayışı egemenlik haklarının ve demokrasinin korunmasına özel önem verir. Bu hususu anlamakta zorlananlar, Atatürk’ün Samsun’a çıkışıyla başlayan ve aramızdan ayrılışına kadar geçen süreyi iyi İncelemelidirler.Ne gariptir ki, dün olduğu gibi bugün de, laiklik karşıtı hareketlerin ve etnik milliyetçierin öncelikli ve ortak bir hedefi vardır. O da ulusdevlet yapısıdır.Laiklik karşıtı hareketler ulusun oluşumunda din temelini hakim kılmaya çalışırken; etnik milliyetçiler ise, ulus devlet anlayışım çok yanlış şekilde etnik farklılıkların görülmemesi, yok edilmesi şeklinde anlatmaya ve ulus-devletin ortak değerlerini, paydalarım ki bunlardan birisi de ulusal kültürdür- zayıflatmaya çalışmaktadırlar. Özellikle başta aydınlar olmak üzere herkesin; yaşanmakta olan fikir anarşisi içerisinde toplumun gerçek yapışım ve sorunlarım öğrenmek yerine, kendilerine dayatılan fikirler doğrultusunda hareket etmede çok dikkatli ve duyarlı olması gerekmektedir.

Değerli Harbiyeliler,

Bugün karşılaşılan bu tehditleri ve riskleri iyi anlayabilmek için ulus-devletin ne olduğunu, ulus-devletin oluşumunda âna düşünceyi oluşturan “Atatürk Milliyetçiliği” nin ne anlama geldiğini bir defa daha hatırlamakta yarar var.

ULUS, ULUS DEVLET

İlk önce “ulus”un ne anlama geldiğine bakalım. Ulus; dil, kültür; ülkü birliği ortak paydalarıyla birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal, hukuksal ve sosyolojik bir olgudur; bir birlikteliktir. Siyasal, hukuksal anlamda ulus olmakla, sosyolojik anlamda ulus olmak farklı şeylerdir. Sosyolojik olarak Fransız ulusu, Fransız İhtilali öncesinde de vardı. Ancak, Fransız ulusunun siyasal, hukuksal anlamda oluşumu Fransız İhtilali’nin sonucudur. Siyasal, hukuksal anlamda ulusun oluşumu, egemenliğin halka ait oluşuyla doğrudan ilgilidir. Türk ulusunun oluşumu da, Cumhuriyet’in ilanı ile gerçekleşmiştir.”Ulus-devlet” kavramı ise kurulan devletin yaratılan bir ulusa dayandırıldığım ifade etmektedir. Atatürk de Cumhuriyet’in Hant ile; Türk ulusunun oluşumunu gerçekleştirmiş ve kurulan Türkiye Cumhuriyeti Deuleti’ne ulus-devlet niteliğini kazandırmıştır. Dolayısıyla Atatürk tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temelini, ulus-devlet ve üniter-devlet düşünceleri oluşturmaktadır.

Şimdi, ulusu ulus yapan ortak paydalara – ki bunlar dil, kültür ve ülkü birliğidir – kısaca göz atalım:

Dil. Atatürk, Türk dilini şöyle tanımlamaktadır:

“Türk dili, Türk ulusunun kalbidir, zihnidir.”

“Millî duygular ile dil arasındaki bağ, çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin gelişmesinde başlıca etkendir.””Dil yaşayan bir varlıktır ve korunmaya muhtaçtır. Dilini kaybeden bir ulus, her şeyini kaybetmeye mahkûmdur.”Türkçenin dışında, bazı etnik grupların kendi dillerini öğrenmek istemelerini kabul etmek ve bu isteğe saygı göstermek farklı bir durumdur; bu dillerde eğitim ve öğretim yapılmasını kabul etmek ise çok başka bir durumu ifade eder.İkincisini ulus-devlet anlayışıyla bağdaştırmak mümkün değildir.İkinci temel payda ise ulusal kültürdür. Atatürk 10’uncu Yıl Nutku’nda bizlere şu hedefi verir.”Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkaracağız.Burada dikkat edilmesi gereken nokta, çağdaş uygarlık düzeyine çıkartılması istenilen hususun, ulusal kültürün ta kendisi olduğudur. Atatürk, ulusal kültürü: “Türkiye Cumhuriyeti’nin damarlarında dolaşan kan” olarak tanımlamaktadır.O’na göre, ulusal kültürün çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkartılması, Türkiye Cumhuriyeti halkının bütün anlam ve görüşleriyle medeni bir toplum hâline dönüştürülmesi demektir.Elbette, Türkiye Cumhuriyeti kültürel farklılıklara saygılıdır. Kültürel zenginliklerin yaşaması için gerekli düzenlemeleri de gerçekleştirmiştir.

Ancak devamlı farklılıkları öne çıkararak yapay ayrılıklar yaratılması yaklaşımına ve ulusal kültürümüzün zayıflatılmaya çalışılmasına da müsaade edilemez. Ortak ulusal kültür değerlerini koruyamayan bir ulusun geleceğinden emin olamayız.

Ulusu ulus yapan ve ulusun bir arada tutulmasını sağlayan diğer payda, ülkü birliğidir. Türkiye Cumhuriyetinin kurulması ve ilelebet yaşatılması, Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliğinin iç ve dış tehditlere karşı sağlanması, Türkiye’nin gelişmişlik düzeyinin ve vatandaşlarının refah seviyelerinin daha yukarılara çıkartılması hepimizin ortak ülkü ve hedefidir, hedefi olmalıdır.

ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ

Değerli Harbiyeliler,

Günümüzde üzerinde en çok konuşulan konulardan biri de “Atatürk Milliyetçiliği”dir. Anayasanın 2’nci maddesinde; Türkiye Cumhuriyeti’nin bağlı olduğu ilkeler arasında “Atatürk Milliyetçiliği” de yer almaktadır.Önce milliyetçiliğin ne anlama geldiğini iyi anlamak gerekir. Milliyetçilik, en geniş anlamıyla bireyin kendi kimliğini mensup olduğu ulusa göre tanımlaması ve ulusa duyulan bağlılık ve sadakatin önceliğine duyulan inancın ifadesidir. Ulusal kültüre önem vermeyi ve vatanseverlik duygularını kapsar.Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı; biraz önce değindiğim hususların yanı sıra, diğer uluslara zarar vermemeyi, uluslar arasındaki eşitliği ve en Önemlisi de yayılmacılığı reddetmesi ile önem kazanmaktadır.Atatürk’ün milliyetçiliği, ulus-devleti kurmaya ve onu geliştirmeye yönelik bir ulusçuluktur. Bu ulusçuluk, birleştirici ve bütünleyici ulus gerçeğine bağlı, ulusal kimlik bilincini geliştiren, yayılmacılığı ve ümmetçiliği reddeden, laik bir ulusçuluktur.Atatürk; milliyetçilik anlayışını en veciz şekilde şöyle ifade etmiştir:

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir.”

Bu veciz söylemde, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet yaşatılması ülkü birliğini temsil etmektedir. Bu görev de Türk milletine verilmiştir.”Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kimdir?” Bu sorunun cevabı ise Türkiye halktadır. Görüldüğü gibi burada “Türk milleti” terimi kullanılmamış, sınırları çizilen bir coğrafyadaki burası Türkiye’dir. Yaşayan halk, yani Türkiye halkı ifadesine yer verilmiştir.Aynı ülkü etrafında birleşmiş ve Türkiye sınırları içinde yaşayan Türkiye halkının, siyasal ve sosyolojik bir olgu etrafında kendi rızası ile birleşmesi ile bir ulusun milletin oluşacağı ve bu ulus ve millete ise Türk milleti denileceği, bu ifadede açık şekilde yer almaktadır.Atatürk’ün milliyetçilik kavramında, ırkçılık, etnisite, din ve mezhep ayrımı var mıdır? Atatürk’ün milliyetçilik anlayışında yayılmacılık, diğer ulusları küçümseme var mıdır? O’nun milliyetçilik anlayışından daha birleştirici ve bütünleyici bir anlayış olabilir mi?Atatürk milliyetçiliğinin bu kadar açık olmasına ve en önemlisi evrensel kavramları içinde barındırmasına rağmen, maalesef bugün kimileri, bu anlayışı kavrayamamakta ve yanlış şekilde yorumlamaya ve anlatmaya büyük çaba göstermektedir. Söylemlerinde akılcı ve bilimsel bir yaklaşımın izlerini bulmak da mümkün değildir.Daha önce de ifade ettiğim gibi bugün karşı karşıya kaldığımız bölücü terörün temelinde etnik milliyetçilik vardır. Etnik açıdan kendisini farklı hissetmek, ayrı bir aidiyet duygusuna sahip olmak ile etnik farklılıkları siyasal bir boyuta taşımak farklı hususlardır. Aidiyet duygularına, kültürel boyutta kaldığı sürece saygı gösterilmelidir. Ancak, farklılıkların ve aidiyet duygularının siyasal boyuta taşınmasına müsaade edilemez. Bu etnik milliyetçiliktir. Kabul edilemez.Kültürel alandaki düzenlemelerin “daha fazla özgürlük” başlığı altında siyasal alana doğru götürülmesi ve farklılıkların gereğinden fazla derinleştirilmesi ile bu konuların ülke gündemine yoğun şekilde sokulması, korkarım ki bir gün ülkeyi kutuplaşmaya sürükleyebilir. Bu durum ise ülke güvenliğiyle doğrudan ilgilidir.

Türkiye’de etnik kimliğin fark ettirilmesine, gelişimine ve kişilerin bu konuda bilinçlenmesine uluslararası boyutlarda neler etki etmiştir?Sosyal olayları bir tek nedene bağlamak doğru değildir. Ancak son dönemlerde dünyadaki toplumsal olayları yönlendiren özellikle postmodernite ve küreselleşme düşünce akımlarının ve Türkiye-AB ilişkilerinin bu olay üzerinde büyük bir etkisi olduğu da açıktır.Konuyla yakından ilişkili olduğu için, modernite ve postmodernite düşünce akımlarının ve etkilerinin iyi anlaşılmasının yararlı olacağına inanıyorum.

Modernite kısaca, akıl ve bilimi esas kabul eden, toplumsal kurallar, düzenlemeler ve kurumlara öncelik veren bir dünya görüşüdür. Modernite insan haklarına ve özgürlüklere saygılıdır. Ancak sonsuz özgürlük fikrine karşı da mesafelidir. Aynı konu üzerine KARL POPPER’in düşüncelerim de hatırlamakta yarar var: “Devlet yet- kişinin kötüye kullanılmasını engellemek için özgürlüğe, özgürlüklerin kötüye kullanılmasını engellemek için de devlete gereksinimimiz vardır. Özgürlük aşkının, onun kötüye kullanılmasının yarattığı problemleri görmemizi engellemesine izin vermemeliyiz.” Düşünür HABERMAS’ın dediği gibi, modernite henüz tamamlanmamış bir projedir ve geçerliliğini aynen korumaktadır.Postmodernite ise modernitenin yarattığı kurumlara ve düşüncelere karşı çıkan bir düşünce sistemidir. Postmodernite genel olarak, kültür ve etnik farklılıkları, çoğulculuğu, kimlik politikalarını, yerel ve özel tercihleri, popüler kültürü, kaotik değişimi esas alan, bireyi olabildiğince özgürleştiren, aklı ve bilimi insanları yönlendiren adeta toplumsal mühendislik aracı olarak gören ve buna karşılık devleti, iktidarı güçsüzleştirmeye çalışan, her şeye geçici bir gözle bakan, kuralsızlığın kural olduğu bir dünya görüşüdür.Düşünür ROBERT ANTONIO’nun  dediği gibi: “Bu tip kimlik politikaları tehlikelidir, kabul edilemez. Bu tip kimlik politikaları farklılıkların artmasına, merkezkaç nitelikli olanların kök salmasına neden olur ki, postmodernist düşüncenin bu aşırılıklarda büyük payı vardır.” Postmodernist akımların, küreselleşmenin ve iç etkenlerin etkisiyle Türkiye’de de bazı değişimler yaşanmaktadır. Yeni kültürel kimlik arayışları, küreselleşme ve çok uluslu şirketlerin etkisiyle sosyal devlet olgusunun kaybolması, ekonomik beklentiler ve sorunlar, yaşanan büyük göç olgusu toplumları ister istemez yeni dayanışma arayışlarına itmiştir. Bütün bunlar etnik ve dinsel kimliklere büyük bir alan açmıştır. Bu durum, cemaatleşme yapılanmasının gittikçe artmasına neden olmaktadır. Dinsel örgütlenme modelini kullanan bazı cemaatlerin yeni bir kültürel kimliğin oluşumunda dini düşüncelere büyük ağırlık verdiği de görülmektedir. Etnik kimlikleri öne çıkaran kesim ise, Cumhuriyet tarihinde görülmediği ölçüde siyasallaşmıştır.

Modernitenin en önemli noktalarından birisi, gerekli zaman ve yerlerde gerekli önlemlerin alınmasıdır. Önlem, aklın tesadüfe karşıki bu tesadüflerin postmodernist düşüncede önemli bir yeri vardır hazırlıklı olmasıdır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; Atatürk Devrimi’nin koruyucusu olan kişi ve kurumlara düşen temel görev, tesadüflere karşı gerekli önlemlerin yerinde ve zamanında alınmasıdır.

Değerli Harbiyeliler,

Ulus-devletin çeşitli tehditler altında olduğunu söylemek ile, ulus- devletin artık ömrünü tamamladığını söylemek çok farklıdır. Birincisini söylemek ne kadar doğru ise, ikincisini iddia etmek o kadar yanlıştır.Ulus-devletin çeşitli tehditler altında olduğunu ifade edenler de, elbette buna karşılık, ulus devletin yaşatılmasına ve güçlendirilmesine yönelik tedbir ve çareler üretmek mecburiyetindedir.Ulus-devletin en önemli özelliklerinden birisi egemenliğin devlete ve ulusa ait olması ile egemenliğin paylaşılamamasıdır.İkinci özellik ise, ulus-devletin, güçlü devlet kurum ve kuruluşlarına sahip olmasıdır.Burada sıkça tartışılan bir konu da, devletin işlev sahalarının kapsamı ile devletin kurumları arasındaki İlişkidir.Francis FUKUYAMA’nın  “Devletin işlev sahalarının küçültülmesi, ancak bunun yanında devletin kurumlarının güçlendirilmesi ve kuvvetlendirilmesi” yaklaşımı değerlendirilmelidir. ABD’yi ayakta tutan güçlerin başında, çok güçlü kurumlara sahip oluşu vardır.

Devletin küçülmesi kavramından, devletin kurumlarının güçsüzleştirilmesi anlaşılmamalıdır. FUKUYAMA “Ulus-devlet düşüncesine geri dönmekten ve bir kez daha nasıl güçlü ve verimli ulus devlet yapısı geliştirilebileceğini anlamak ve bunun için çalışmaktan başka bir seçenek olmadığı’nı açıkça ifade etmektedir.

Küreselleşmenin olumsuzluklarına karşı koymak için, küreselleşmenin baş aktörleri de hızla kendi ulusal yapılarını korumaya ve güçlendirmeye yönelmektedir. Bu durum, ABD’de de, AB ülkelerinde de böyledir. Bu nedenle ülkeler tarafından izlenecek gerçekçi yol, “küresel düşünmek ancak, ulusal hareket etmek” olmalıdır.

Değerli Harbiydiler,

Konuşmamın başından buraya kadar söylediklerim, laiklik ilkesinin ulus-devlet ve Atatürk Milliyetçiliği anlayışlarının olmazsa olmaz koşulu olduğunu açıklamaktadır. Bu nedenle, Anayasa’daki laiklik ilkesine ilişkin işlevsel tanımlar tartışma konuları içerisine çekilmemelidir.Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin temelini oluşturan ulus-devlet ve üniter devlet yapısına; Cumhuriyetin temel nitelikleri olan; demokratik, laik, sosyal ve hukuk devleti niteliklerine sahip çıkma ve koruma, hiçbir ayrım yapılmaksızın, kendisini Türk ulusunun bir ferdi olarak hisseden herkese düşen bir görevdir.Türk Silahlı Kuvvetleri de bu yapı ve niteliklerin korunmasında her zaman taraf olmuştur ve olmaya da devam edecektir.

Değerli Harbiyeliler,

Komutanınız olarak, Türk ordusunu diğer ülkelerin ordularından ayıran niteliğinin altını çizmekte yarar görüyorum. Ordular temelde ve genelde gücünü silahtan alır. Bir tek Türk ordusu vardır ki, gücünün kaynağını ulusunun güven ve sevgisinden, yüreğinden alır.Türk ordusunun bu niteliği, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sürecinde tarihsel ve sosyal olarak biçimlenen kopmaz bağlarla perçinleşmiştir. Sizlere düşen görev, bu bağı korumak ve daha da güçlendirmektir.Unutmayınız ki, Türk ordusunun ve Türk ulusunun Ebedi Lideri Mustafa Kemal Atatürk’tür. Atatürkçü Düşünce Sisteminin ışığı her zaman yolumuzu aydınlatmaya devam edecektir.”

31 Ocak 2008

ASTSUBAY MESLEK YÜKSEK OKULU

KOMUTANLIĞI KONUŞMASI

“Değerli Arkadaşlarım,

Kuvvet Komutanlığına atandığım ilk günden bugüne kadar geçen sürede, üzerinde en önemle durduğum konuların başında Türk Silahlı Kuvvetleri ve onun ayrılmaz parçası Kara Kuvvetleri bünyesinde görev yapmakta olan subay ve astsubaylarımızın niteliğini geliştirmek gelmektedir. Diğer bir deyişle; mevcut sistemlerimiz içinde yetiştirilmekte olan subay ve astsubaylarımızın daha iyi nasıl yetiştirilebileceği konusunda yapılan çalışmaları en öncelikli bir konu olarak ele aldığımı ve bu konu üzerinde önemle durduğumu herhalde sizlerde çeşitli vesilelerle duydunuz. Bu konu, bütün meslek yaşamı boyunca devam edecek bir faaliyettir. Subaylar için Askerî Liselerden başlayarak Harp Okulu, Sınıf Okulu ve kıtada devam eder. Hiçbir zaman unutmayalım ki Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün de açık şekilde söylediği gibi: “Mektebi asli kıtadır.” Bunu hiç unutmayacaksınız. Çünkü, bu meslekte esas en büyük okul kıtalardır. Dolayısıyla bir subayın veya astsubayın yetiştirilmesi bugün çok yanlış anlaşıldığı üzere sadece okullarla sınırlı değil. Burası Astsubay Meslek Yüksek Okulu, daha sonra sınıf okullarına gidiyorsunuz ve daha sonra da kıtalarda meslek hayatınız boyunca görev alıyorsunuz. Dolayısıyla bu mesleki yetişim yalnız okullarla sınırlı değil, Silahlı Kuvvetlerde kaldığınız sürece her zaman devam eden bir faaliyettir. Biraz evvel de ifade ettiğim gibi özellikle subay ve astsubaylarımızın daha iyi yetiştirilmesine yalnız okullar değil elbette kıtalar da dâhil. Kıtalar dediğimiz zaman da bu İŞ bir noktada kıtalardaki eğitim ve öğretim faaliyetiyle de ilgili. Bu açıdan bu geçtiğimiz dönemde ki yaklaşık 1-1,5 yıllık süreçte bu alanda oldukça mesafeler aldık. Elbette bu faaliyet artan bir önem derecesiyle önümüzdeki dönemde de devam edecek. Çünkü, hepimiz şuna inanıyoruz ki Silahlı Kuvvetler ve tabi ki Silahlı Kuvvetlerin içinde en büyük bölümü oluşturan Kara Kuvvetleri bir noktada subay ve astsubaylarına bağlıdır. Yani Kara Kuvvetlerinin başarı derecesi Kara Kuvvetlerinde görev yapan subay ve astsubaylarımızın başarısıyla orantılıdır. Bunu daha açık bir şekilde şöyle ifade edebilirim; subay ve astsubaylarımız Kara Kuvvetlerinin iki ana direğidir. Bu iki direkte aynı önem derecesine sahiptir. Birisinde sallanma olursa bu bina sağlam kalmaz arkadaşlar. Sizler de yarın buradan mezun olduktan ve bilahare sınıf okullarınızda eğitim aldıktan sonra Kara Kuvvetlerinin çeşitli birliklerine katılarak Silahlı Kuvvetlere ve Kara Kuvvetlerine hizmet edeceksiniz ve onun başarılarında sizlerin de çok önemli payı olacak. Özellikle Kara Kuvvetlerinin bu iki ana direğini oluşturan subay ve astsubaylardır dedikten sonra, son yıllarda üzerinde önemle durduğumuz diğer konuların başında subay ve astsubaylar arasındaki yetki ve sorumlulukların biraz daha açıklığa kavuşturulması konusu önümüze geliyor ki temel konulardan birisi, yani daha açık ifade etmem gerekirse astsubayların da bulundukları görevler çerçevesinde gereken yetki ve sorumluluklara sahip olması, bu konuda da belirli noktalarda mesafe aldık. Ama daha elbette gideceğimiz yol var.Bizim son yıllarda özellikle üzerinde durduğumuz temel konulardan birisi de; imkânlar dâhilinde, artık astsubayların da büyük çoğunluğunun muharip sınıflarda yer almasıdır. Muharip sınıflar dediğiniz zaman elbette muharebe destek birliklerini de bunun içinde kabul ediyoruz. Biz astsubaylarımızın da büyük bölümünün muharip ve muharebe destek birliklerinde ağırlıkla yer almasını istiyoruz. Çünkü sizler bizim için çok kıymetlisiniz. Muharebe hizmet destek birliklerini belki diğer şekilde de götürebiliriz. Gerekirse bazı kadroların uzman personele bırakılması, hatta bazı kadroların sivil personele bırakılması. Astsubaylarımızın büyük bölümünün muharip ve muharebe destek birliklerinde yer almasını ve orada görev yapmasını istiyoruz. Aslında bu bir noktada astsubaylarımızın büyük bir bölümünün eğitimle ilgilenmesi demektir. Eğitim alanına girmesi demektir. Çünkü, ona inanıyorum ki Kara Kuvvetlerinde senelerdir mevcut eğitim sistemimiz içerisinde eğitimde çözemediğimiz veya arzu ettiğimiz yeterliliğe ulaşamadığımız noktalar var. Bunun da nedenlerine indiğimiz zaman, temel nedenlerinden birisinin aslında muharip ve muharebe destek birliklerinde eğitim alanlarında yeterli sayıda astsubay bulundurmamamız olduğunu görüyoruz. Bu yüzden, özellikle eğitim alanına yönlendirme açısından tedbirler aldık. Tabi ki eğitimde de astsubayların sorumluluğu olacak; subayların sorumluluğu olacak. Hatta bu takım, bölük, tabur, ta yukarılara kadar ordu komutanına kadar artık herkesin bir yetki ve sorumluluğu olması lazım arkadaşlar. Ama bizde genel bir anlayış var, artık o anlayışı yıkmaya uğraşıyoruz. O genel anlayışta her şeyden bölük komutanlarını, eğitim, bölük komutanı; bakım, bölük komutam; herkes bölük komutanını sorumlu tutuyor. Elbette bölük komutanının komutanlık sorumluluğu var ama bölük komutanına gelinceye kadar bazı konularda diğer personeli de sorumlu kılıp, ona sormanız lazım. Görevini yapmayana da gerekeni yapmamız lazım. Herkesin yetkisi ve sorumluluğu olacak ve herkes bunun bilincinde olacak, ilk muhatap olarak da her şeyde artık bölük komutanını almamamız lazım. Ama bu demek değil ki bölük komutanı bölüğüne seyirci kalacak. O da bölüğün faaliyetlerini takip ve kontrol edecek. Elbette komutanlık sorumluluğu kalkmaz ama bir şey gördüğümüz zaman artık ilk sorumlusu kimse bütün komutanların ilk önce ona hesap sorması lazım. Sonra elbette bu müteselsil sorumluluk yukarılara kadar gider.

Bizim barış döneminde asli görevimiz caydırıcılık. Karşı tarafı, Türkiye’ye karşı kötü hedefleri, niyetleri olanları caydırmak. Caydırmak da nasıl olur? Silahlı Kuvvetler olarak karşı tarafa caydırıcı niteliğinizi gösterirseniz olur. Caydırıcılık nasıldır? Caydırıcılığın da iki temel noktası vardır: Bir eğitim; iki modern, gelişmiş harp silah, araç, gereçlerine sahip olmak. Modern sistemlere sahip olmuşsunuz ama eğitiminiz zayıf Eğitim devamlı katlanıyor. o olayı. Hatta silah sistemleriniz modern olmayabilir ama eğitimle o aradaki farkı kapatmak mümkün. İşte eğitim çıkıyor karşınıza. Yani karşı taraf şunu görmeli; bunların birlikleri, bunların personeli eğitimli. Eğitim ne demek? Bu birliklerin muharebe edeceğini, görevlerini yerine getireceğini gösterir. Dün buraya geldim. Dün öğleden sonra özellikle sizin bulunduğunuz Meslek Yüksek Okulunu gördüm. Bugün de bazı tesislerinizi gördüm ve gördüklerimle çok mutlu oldum. Gerçekten bugün, Astsubay Meslek Yüksek Okulumuz altyapısıyla, öğretmeniyle, teşkilatıyla, her şeyiyle en üst seviyededir. Elbette devletimiz, Silahlı Kuvvetler, Kara Kuvvetleri olarak sizlerin daha iyi yetişmesi için, biz komutanlık olarak, Kara Kuvvetleri Komutanlığı olarak bize düşen ne görev varsa sizlerin daha iyi yetişmesi hedefinde kullanılacak her türlü yaptırıma, her türlü projeye, her türlü desteğe elbette hazırız. Bu aslında bizim görevimiz. Amacımız, elbette sizlerin daha iyi yetiştirilmesi.

Bunlardan en önemlisi bu okulun kurulması, yani Astsubay Meslek Yüksek Okulunun kurulması, dolayısıyla astsubayların kaynağını lise seviyesinden meslek yüksek okulu seviyesine çıkarttık. Bu, bu konuda yapılan en önemli faaliyetlerin başında geliyor ki Astsubay Meslek Yüksek Okulunun kurulması döneminde benim de katkım ve payım oldu. Bu okulun kurulması döneminde, 2002 yılında Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı görevindeydim. Tabi bu atılım belki geç kalmış bir atılımdı. İlk mezunlarını 2005 yılında veren bu okulun kurulması gerçekten bu konuda atılan en büyük adımdır.

Diğer önemli konu, 2003 yılında alınan karara dayalı subaylığa geçme konusu. Subaylığa geçme konusunda biliyorsunuz fakülte ve yüksek okul şartı getirildi. Biliyorsunuz astsubaylıktan subaylığa geçenler yüzbaşılık rütbesine kadar yükseliyordu. Şimdi bu aşıldı.

Yüksek okul ve fakülte mezunu olmasından dolayı albaylığa kadar yükselebiliyor. Harp Okulu mezunu subay, albaylığa kadar gidiyor. Dolayısıyla aynı olanak sağlanmış oldu.Şimdi yine bu kapsamda Anadolu Üniversitesiyle ön lisans eğitim yapma protokolü imzalandı. Özellikle yönetim bölümünden mezun olanlar için lisans eğitimi yapma şansı var. Yani bir taraftan astsubay olarak Silahlı Kuvvetlere katılırken bir taraftan da akademik eğitimde büyük bir olanak kazanıyorsunuz. Ön lisans hatta lisans eğitimi bile açık ki 2005 yılından itibaren bu uygulamaya da başlandığını biliyorum. Astsubayların yabancı dil öğrenimine önem verdik. Bu kap¬samda belirli sayıda astsubayları özellikle yurt dışı eğitimine de göndermeye başladık. İstiyoruz ki astsubaylarımızın yabancı dil eğitim niteliği subaylara yaklaşsın. Arada bir boşluk var bunu kapatmaya uğraşıyoruz.”Silahlı Kuvvetlerde nasıl problem yaratırım” düşüncesindeki bazıları tarafından maalesef istismar edilen konulardan birisi ki bu istismarlara gelmeyin, bizim için önemli olan Silahlı Kuvvetlerin tüm personeli ile bir bütün olmasıdır. Komutanlık görevini yürüten, en üst seviyede olan bizlere düşen görev Silahlı Kuvvetlerin tüm personeli ile bir bütün olmasıdır.

Diğer üzerinde durduğumuz konu; bir Astsubay Akademisinin kurulması. Bir akademi kurulması düşüncemiz var oldukça mesafe aldık. Tam olgunlaşınca, tam koordine edilmesini müteakip Genelkurmay Başkanına arz edeceğiz. Akademi kurulmasındaki ana düşüncemiz özellikle Kara Kuvvetleri, Genelkurmay, Millî Savunma Bakanlığı gibi üst karargâhlarda görev alacak, Harp Akademileri gibi, orada görev alacak astsubaylarımıza bir eğitim vererek nasıl subaylarda hatırlarsınız bir KOMKARSU eğitimimiz var ona paralel bir eğitim üzerinde duruyoruz.

Astsubaylıktan subaylığa geçiş oranlarının arttırılması tabi burada oranı biz ne kadar da artırsak önemli olan astsubaylıktan subaylığa geçirebilmeniz için ön lisans eğitimi seviyesinde olmanız lazım. Şimdiki ön lisans eğitimi alması şartıyla subaylığa geçme yüzdeleri genellikle %5’ler altında kalıyor. Çünkü bu eğitimi alan personel fazla değil, ama biz bu yüzdenin %15’lere kadar arttırılması düşüncesindeyiz. Ancak, bu %15 hedefe ulaşabilmek için ön lisans eğitim yapan personelin de o yüzdeyi yakalaması lazım. Yani hedefimiz, isteğimiz, arzumuz astsubaylıktan subaylığa geçen personelin yüzdesini artırmak.Ben sözleşmeli subay alıyorum. İhtiyacımız var. Sözleşmeli Subay alacağıma, kaynak olarak Silahlı Kuvvetlere ta Astsubay Meslek Yüksek Okulundan giren, kıtada görev yapan, temayüz eden, başarı sağlayan personeli niye ben bu şekilde kullanmayayım. Bunun üzerinde duruyoruz. Özellikle, ilk olarak Er Eğitim Tugaylarından başladık. Er Eğitim Tugaylarındaki öğretici, eğiticilerin ağırlıklı olarak astsubay olması. Kara Kuvvetlerinde ferdî eğitimin eğiticisi, birinci sorumlusu astsubay olacak. Eğitim merkezlerinden buna başladık. Bazı yerlerde de geliştirildi.

Değerli Arkadaşlarım,

Unutmayın, Kara Kuvvetlerinin iki tane temel direği var: subay ve astsubay bu iki temel direği biz nasıl güçlü kurarsak Kara Kuvvetlerinin geleceğini o kadar güçlü ellere, güçlü personele emanet etmiş oluruz. Bunun için, üzerimize düşen ne görev varsa bunu yapacağız.

Değerli Arkadaşlarım,

Bu mesleğe yeni adım attınız. Kiminizin birinci senesi, kiminizin ikinci senesi. Başta da şunu kabul edeceksiniz. Askerlik meslek değil. Hele Türk Silahlı Kuvvetlerinde bu işi bir meslek olarak görürseniz başarıya ulaşamazsınız. O halde nedir? Türk Silahlı Kuvvetlerinde askerlik bir yaşam tarzıdır. Bunu böyle göreceksiniz. Yoksa bunu meslek olarak görürseniz 5’te geldim akşam 6’da ofisi kapattım gittim, yok böyle şey. Bu elbiseyi giydiğiniz andan çıkarttığınız ana kadar değil, bakın buraya dikkat edin, ölünceye kadar. Emekli oluncaya kadar da bu mesleğin sorumluluğu, meslekle olan bağlantı bitmiyor. Üniformayı giydiğiniz andan ölünceye kadar devam eden bir yaşam tarzı. Olayı böyle göreceksiniz. Bu yaşam kolay mı? Değil. Zor ama bu yaşam şerefli bir yaşam. Bu mesleğe adım atarken bunu bileceksiniz. Bunun bilincinde olacaksınız. Bu mesleği yaşam tarzı olarak gören, buna bütün varlığıyla bağlanan insanlara ihtiyacımız var. İkinci ana husus bu.

Üçüncü ana husus; bu yaşam tarzı da, Silahlı Kuvvetlerde görev yapmak da zordur. Yalnız sizin için değil, aileniz, çocuklarınız için de bu meslek zordur. Ama bu meslek şerefli bir meslektir ve bu şerefi hepimizin koruması gibi bir de sorumluluğumuz var. Bunun yanında hiçbir zaman unutmamanız gereken bu üçüncü nokta da bu meslekte bütün değerlerinize, her şeyinize maddi açıdan bakarsanız, bu meslek kaldırmaz arkadaşlar. Bu, subay içinde geçerli, astsubay için de geçerli. Eğer siz bu meslekteki her olaya maddi menfaat açısından bakarsanız bu meslek kaldırmaz.

Komutanlarınız olarak bize düşen bir sorumluluk var. Nedir bu sorumluluk. Elbette sorumlu komutanlar olarak personelimize daha iyi yaşayabilecekleri maddi şartların sağlanması bizim görevimiz. Biz komutanlar olarak bu konuyu görmemezlikten gelemeyiz. Bunu biz göreceğiz ve yapabileceğimiz her şeyi yapacağız. Bugün başaramadık, yarın tekrar uğraşacağız, öbür gün tekrar uğraşacağız. Bu bizim sorunumuz.

Benim subayımın, astsubayımın sıkıntılarını ben biliyorum. Benim bir yüzbaşımın durumu da iyi değil, maddi olarak bunu da biliyorum. Astsubaylarımın durumu iyi değil, bu bizim bileceğimiz iş ve bu işle uğraşacağız. Biraz önce size bazı konularda bilgi verdim. İşte bu söylediğim konulardan büyük bir bölümü de aslında bu konularla ilgili. Bunları çözmek daha iyi hâle getirmek bizim görevimiz. Bizler bunlarla uğraşacağız ama sizden istediğimiz her olaya maddi açıdan bakmamanız. Ama tekrar altını çiziyorum. Sizin sıkıntılarınız, Silahlı Kuvvetlerin tüm personeli özellikle genç subaylar dâhil olmak üzere tüm personelinin sıkıntılarını, lojmanından tutun her türlü yaşam şartlarını daha iyileştirmek, iyileştirmeye çalışmak bizlerin görevi. Bunun için çalışacağız. Didineceğiz. Arzu edilen noktalara getirmek için bütün imkân kabiliyetimizi, kullanacağız. Bundan emin olun.

Değerli Arkadaşlarım,

Silahlı Kuvvetler bir bütündür. Bütün dediğimiz zaman ben özellikle şunu kastediyorum: Subayı ile astsubayı ile bir bütündür. Bugün her yerde Silahlı Kuvvetlerin düşmanı var. Maalesef var. Yok desek yalan olur. Şimdi bunlarda Silahlı Kuvvetleri zayıflatmanın en kolay yolu, bu bütünlük arasında pürüz yaratmak. İyi niyetli tenkitlere biz açığız arkadaşlar, bakın iyi niyetli tenkitlerden bazılarını da şimdi burada dikkate aldığımız açıktır, iyi niyetli olanları alırız. Ama art niyetli olanlar da var. İşte şimdi burada hepinize özellikle sizlere de temel bir görev düşüyor. Sakın ola ki bölücü, ayrılıkçı, bütünlüğü bozucu kimselere ve faaliyetlere alet olmayın arkadaşlar. Bu, Silahlı Kuvvetlere ülkeye millete yapılacak en büyük hainliktir. Sizin hakkınızı, hukukunuzu, özlük haklarınızı, en iyi eğitim imkânlarının yaratılmasını sağlamak bizim görevimiz. Biz görevimizin bilinci içerisindeyiz. O zaman sizlerden bu elbiseyi giydiğiniz andan ölünceye kadar Silahlı Kuvvetlere kalben ve fiziken bağlı olmanızı istemek ve muvazzaflık görevi esnasında da aklınızın, yüreğinizin, vicdanınızın, fiziki kabiliyetlerinizin en son noktasını kullanarak bu Silahlı Kuvvetlere, bu ülkeye, bu millete, hizmet etmenizi istemek de bizim hakkımız.”

Orgeneral görüşlerine ek olarak 15 Kasım 2006 günü yine Kara Harp Okulunda yaptığı ve ‘Muvazzaf Subaylarda Bulunması Gereken Nitelikler’ konulu konuşması da anımsandığında subay kadrolarının ‘yaşam tarzlarının görev anlayış ve sorumlulukları, ülke sorunlarını nasıl ve hangi temellerde algıladıkları’ daha da açıklığa kavuşmuş olur.

15 KASIM 2006

KARA HARP OKULUNDAN MEZUN OLACAK MUVAZ¬ZAF SUBAY’DA BULUNMASI GEREKEN NİTELİKLER VE BU NİTELİKLERİN EĞİTİM VE ÖĞRETİME YANSIMASI:

“Geçtiğimiz hafta içerisinde Kara Harp Okulunda görevli değerli yönetici ve öğretim elemanlarıyla birlikte iki günlük bir çalışma yaptık. Bu çalışmada özellikle Kara Harp Okulundan mezun olacak muvazzaf

subaylarda hangi nitelikleri aramamız gerektiği hususunu görüştük ve tartıştık. Kara Harp Okulunda yürütülmekte olan öğretim ve eğitim faaliyetlerinin arzu ettiğimiz nitelikleri ne derecede karşılamakta olduğunu da ayrıntılı olarak irdeleme olanağına sahip olduk.

Üzerinde önemle durduğumuz projelerden bir tanesi de; astsubay, subay ve generallerin yetiştirilmesi ve eğitimidir.

Bu kapsamda, geçtiğimiz hafta Kara Harp Okulunda yapılan çalışmalarda gündeme gelen hususları ana hatları ile sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle: “Kara Harp Okulundaki eğitim ve öğretim sonunda mezun olacak muvazzaf subaylarda arzu ettiğimiz nitelikler nelerdir?” konusu üzerinde duracak ve bu nitelikleri sizlere açıkça ifade etmeye çalışacağım.

Bilimsel araştırma ve bilimsel düşüncenin bir gereği olarak öncelikle mevcut durumun ve mevzuatın incelenmesi gerekir. Bu nedenle ilk bakılacak yer Harp Okulları Kanunudur. Kanun’un, da yedinci maddesi bu konuyu çok açık bir şekilde ifade etmektedir. Kanun’a göre, Kara Harp Okulunun asıl görevi, dört yıllık eğitim ve öğretim sonunda muvazzaf subay yetiştirmektir.

Bu kutsal ocaktan mezun olacak herkesin, muvazzaf subayda aradığımız niteliklere sahip olması mecburiyeti vardır. Diğer bir deyişle, bu niteliklere istenen düzeyde sahip olmayan kişilerin mezun olması söz konusu olamaz. Çünkü buradan mezun olacak sizler, gelecekte Türk Silahlı Kuzrve Herinin, Kara Kuvvetlerinin komuta kademelerini oluşturacaksınız. Bugün, bizlere düşen görev; Silahlı Kuvvetlerin geleceğini emanet edeceğimiz sizleri arzu edilen niteliklere sahip olarak yetiştirmektir.Bir hususu önemine binaen tekrar ifade ediyorum: Harp Okulundan istenen görev, muvazzaf subay yetiştirmektir.Harp Okulundan mezun olacak muvazzaf subaylarda hangi niteliklerin olması gerektiği de yine aynı Kanun’da şu şekilde ifade edilmektedir:

–           Temel bilimler, mühendislik ve sosyal bilim alanlarından birinde lisans düzeyinde bilgi ve beceriye sahip olmak. Diğer bir ifade ile akademik eğitim almak,

–           Mezuniyetten sonra sınıf okullarındaki temel eğitim ve öğretimi müteakip verilecek görevleri yapabilecek niteliklere ve yeteneklere sahip olmak,

–           Emrindeki personeli ve birliği eğitebilecek ve yönetebilecek niteliklere sahip olmaktır.

Kanun’da geçen ifadeleri bu şekilde açıkladıktan sonra, simdi de buradan mezun olacak muvazzaf subaylarda aranacak temel nitelikler üzerinde biraz daha ayrıntılı olarak duralım.

Askerî meslek açısından muvazzaf subaylarda aranılacak nitelikleri dört ana başlık altında toplayabiliriz. Bunlar;

–           İç Hizmet Kanunu’nda ve Yönetmeliği’nde yer alan asker kişilerde bulunması gereken niteliklere sahip olunması,

–           Liderlik özelliklerinin gelişmiş olması,

–           Yeterli fiziki yeteneğe sahip olunması,

–           Askerî sevk ve idare yeteneğidir.

Yeri gelmişken şu konunun da açıkça İfade edilmesinde yarar görüyorum: Bu dört temel nitelik için, Harp Okulu Kanun ve Yönergesi çerçevesinde konulacak standartlara herkesin uyma mecburiyeti vardır. Diğer bir deyişle bu niteliklere sahip olmayan Harbiyelilerin bu ocaktan mezun edilmemesi, muvazzaf subay saflarına katılmaması gerekir.

ASKER VE KİŞİLERİN TEMEL NİTELİKLERİ

Değerli Harbiyeliler,

Şimdi birinci konuya, yani “Asker kişilerde bulunması gereken nitelikler nelerdir?”, konusuna değinmeye çalışacağım. Biraz önce de ifade ettiğim gibi, çeşitli dokümanlarda bunlar farklı şekilde yer almaktadır. Bunları yeni bir gruplandırma ile anlaşılır tarzda sizlere anlatmaya çalışacağım.Yalnız asker kişilerde değil, görevi ne olursa olsun herkeste aranacak birinci temel nitelik; etik veya diğer deyimle ahlaki değerlere sahip ve dürüst bir birey olmaktır. Bu niteliğe sahip olmayan bir kişinin, diğer nitelikleri ne olursa Silahlı Kuvvetlerde yer alması da kesinlikle mümkün değildir.”Dürüstlük, etik davranış, ahlaki davranış nedir?” diye sorulacak olursa kısaca şöyle ifade edilebilir: Etik davranış ya da ahlaki davranışın iki ayırt edici niteliği veya özelliği vardır. Birincisi, kişinin neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ayırt edebilme niteliğini haiz olması gereklidir. Doğru ile yanlışı ayırt edebilme yeteneği olmayan ki bir noktada buna biz akli denge de diyoruz, akli dengesi olmayan kişinin zaten etik değerlere sahip olup olmadığım da tartışmanın bir anlamı yoktur. Bu kişilerin cezai ehliyeti bile yoktur.

O hâlde bireylerin ilk olarak aklını kullanarak, karşılaştığı herhangi bir durumda neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ayırt edebilmesi lazımdır.

Elbette bu da yeterli değildir. Herhangi bir konunun doğru veya yanlış olduğu ayırt edilse bile, ikinci bir nitelik daha lazımdır ki, o da iradedir. Eğer iradeniz zayıfsa, menfaatlerinize hitap ettiğini düşündüğünüz durumlarda, iradeniz sizi yanlış olan bir seçime de götürebilir. Dolayısıyla etik veya ahlaki davranabilmeniz için, ilk Önce iki niteliğinizin sağlam olması lazımdır. Bunlar; doğru ve yanlışı ayırt edebilme yeteneği ve kuvvetli bir iradedir. Doğru ile yanlışın felsefi tartışmasına girmek istemiyorum. Çünkü bu konu, ilk ortaya atıldığı günden itibaren filozofların ve bilim adamlarının hararetle tartıştığı konuların başında gelmektedir. Felsefe tarihine bakıldığında bu durum açıkça görülebilir. Doğru ile yanlış çok karmaşık, ancak çok önemli iki temel kavramdır. Bu konuyla ilgili yapılması gereken; “toplumun bakış açısından bakarak ilgili değerlendirmelerin personele kazandırılmasıdır. Burada bizlere düşen görev, sadece bu niteliğin altını çizmek değil, aynı zamanda vazgeçilmez olan bu niteliğin geliştirilmesi yönünde çalışmaktır. Bu niteliği ihlal eden kişilere göz yumulması veya müsamaha gösterilmesi söz konusu olamaz.

Değerli Harbiydiler;

Asker kişilerde bulunması gereken niteliklerin ikincisi komutanlarınızın çeşitli defalar ifade ettiği gibi, bu kutsal ocakta eğitim ve öğretim gören herkesin mutlaka Atatürkçü Düşünce Sistemini benimsemesi ve uygulamasıdır.

Bu kapsamda, özellikle bir noktanın altını çizmek istiyorum. O da, mutlaka okuma alışkanlığının kazanılması, okuma oranının artırılması ve bunun devamı olarak, karşılaştığınız ve üzerinde çalıştığınız her konunun sorgulanması zorunluluğudur. Okuma ve sorgulama bir noktada Atatürkçü Düşünce Sisteminin de temel noktalarından birini oluşturmaktadır.

Değerli Harbiyeliler,

Aynı ana başlık altında diğer bir temel niteliğimiz ise, Cumhuriyetin temel niteliklerine bağlı olmak ve bu nitelikleri savunmaktır.

Kısaca tekrar etmek gerekirse Cumhuriyetimizin temel nitelikleri dört ana başlık altında toplanabilir: Laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti. Her vesile ile açık bir şekilde ifade edildiği gibi, laik düzen Cumhuriyetin temel niteliğidir. Bir ülkede laik düzen olmazsa o ülkenin demokrasisinin de gelişmesi söz konusu değildir.

Yaşadığımız süreçte demokrasi konusunda yanılgıya düşen devletler oldu. Irak’ta yaşananlar bir örnektir. Demokrasiyi yalnız seçim olarak görmek ve belli bir takvime bağlı olarak insanların seçim sandıklarına giderek oy vermesi şeklinde düşünmek bir eksikliktir. Bu dar anlamda bir demokrasi anlayışıdır. Demokrasinin yerleşmesi için o ülkede sağlam kurumların da olması zorunludur. Türkiye’nin bugün ulaştığı demokrasi seviyesinin arkasındaki temel nitelik, itici güç; laik sistemin mevcudiyetidir. Laik sistemin olmadığı bir ülkede demokrasi alanında ilerleme sağlamak mümkün değildir. Bu nedenlerle Cumhuriyetin temel niteliklerine bağlı olmak ve bu nitelikleri savunmak konusu eğitim ve öğretim süresince çok açık ve net olarak bütün Harbiyelilere anlatılmalı, benimsetilmeli ve bu niteliklerin bekçisi olma yönünde azami mesafe alınmalıdır.

VATANSEVERLİK VE NAMUS

Değerli Harbiyeliler,

Diğer bir nitelik vatanseverlik duygusuna sahip olmaktır. Vatanseverlik demek, gerektiğinde ülkesi ve milleti için canını vermekten, ülkesi ve milleti için hiç bir fedakârlıktan kaçınmamak demektir.

Arkadaşlar,

Bu üniformayı giydiğiniz zaman namusunuz üzerine yemin ediyorsunuz. Askerlik mesleğine bu yeminle başlıyorsunuz. Namusun üzerine yemin demek, yemininize ölünceye kadar sadık kalmak mecburiyetindesiniz demektir. Bunun düşünülebilecek başka bir anlamı da yoktur. Bu meslek fedakârlık mesleğidir.Vatanseverlik ayrı bir konu, vatandaşlık duygusu ve sorumluluğu ise ayrı bir konudur. Harp Okulundaki eğitim ve öğretim esnasında, vatandaşlık duygusu ve vatandaşlık sorumlulukları da geliştirilecektir. Vatandaşlık sorumluluğu veya duygusu çok dar çerçevede, atılan her adım ve yapılan her işte: “Acaba ben bu attığım adımla, yaptığım işle ülkeme ne katkıda bulunuyorum?” sorusunun sorulmasıdır.Kişisel menfaatini önde tutan, ülke menfaatlerini ikinci önceliğe bırakan bir düşüncenin Silahlı Kuvvetler personelinde olması, barınması söz konusu olamaz.

Bunun dışında elbette millî kültürel değerlerimizi benimsemek ve bu değerlere sahip olmak da çok önemli bir niteliktir. Bu konu üzerinde de mutlaka yeterli seviyede durulmalıdır.

Değerli Harbiyeliler,

Buraya kadar sizlere özellikle asker kişilerde bulunması gereken nitelikleri ifade etmeye çalıştım. Bahse konu nitelikleri Harp Okulunun temel görevlerinin başında yer alan diğer bir nitelikle tamamlamak istiyorum: Askerlik mesleğinin özelliklerini kavramak ve daha sonra da bunun uygulayıcısı olmaktır. Bu nitelik, buradan mezun olacak muvazzaf subayın askerlik mesleğinin temel niteliklerini özümsemesi ile kazanılır. Eğer buradan mezun olacak Harbiyeliler askerlik mesleğinin temel niteliklerini özümseyemediyse ve bunun sonucu olarak bu özelliği kazanamadıysa Harp Okulunun görevini yeterli seviyede yerine getirdiği kabul edilemez.

ASKERLİK MESLEĞİ

Askerlik mesleğinin dünya kurulduğundan bu yana her zaman geçerli, çok iyi anlaşılması gereken bir niteliği olmuştur. Askerlik mesleğinin sorumluluğu ulusa, diğer bir deyişle topluma karşıdır. Bütün ulusun gözünün Türk askerinin üzerinde olması ve Türk ulusunun Türk Silahlı Kuvvetlerini güvenilir kurumlar arasında her zaman en başta sayması bu niteliğin bir karşılığıdır. Her zaman bu sorumluluğun bilincinde olmanız gerekin Bu sorumluluk, bu üniformayı giyen herkese aynı zamanda büyük bir onur vermektedir. Hem bu onuru hem de bu sorumluluğu yüreğinizde duyacaksınız, yaşayacaksınız.

Bu meslek; ülkeye hizmet ve sadakat, onur, fedakârlık, cesaret, mutlak itaat, profesyonellik ve ehliyet, yani yeterlilik mesleğidir. Bu mesleğin bütün mensuplarının; mesleğini sevmediği, mesleğine aşk derecesinde tutkulu olmadığı, bu duyguları kazanamadığı ve netice olarak da askerlik mesleğini bir yaşam tarzı olarak kabul etmediği sürece bu meslekte başarılı olması da söz konusu olamaz. Bu meslek, saat 08.00’de göreve gelinip saat 17.00’de mesaisi biten bir meslek değildir: Bu meslek gün boyunca, hayatta katıldığı sürece yaşanılan bir meslektir.

Toplumun gözü ve bütün beklentileri sizin üzerinizdedir. Bu büyük bir onur, bunun yanında da büyük bir sorumluluktur.

Askerlik mesleğini bir yaşam tarzı olarak benimsemeyen, bunu kabullenemeyen, bu mesleğin diğer mesleklerden biraz evvel saydığım nitelikler kapsamında farklı olduğunu anlayamayan ve bunlara uymayan kişilerin bu meslekte ne başarı, ne de barınma şansı vardır. Bu ruh ve düşünce, bu yuvada herkese kazandırılacaktır.

Buradan mezun olup sınıf okullarında gerekli eğitim ve öğrenimi aldıktan sonra yeni tayin olduğunuz görevlere birer komutan olarak katılacaksınız. Aktif görevden ayrılacağınız güne kadar da, bu komutanlık görevlerini çeşitli kademelerde icra edeceksiniz. Onun için kısaca komutanlık kavramı üzerinde de durmak istiyorum.

Komutanların; bilgisi, otoriteleri, görevleriyle ilgili aldığı tedbir ve tertiplerle, birliklerinde kendilerini her zaman hissettirmeleri gerekir. Birliğinde bilgisi, otoritesi, aldığı tedbirlerle ve tertiplerle kendisinin varlığını hissettiremeyen kişinin komutanlığı sorgulanır. Bir komutanın başarısının göstergesi; birliğini muharebeye hazırlama derecesidir, birliğinin disiplin derecesidir ve birliğinde sağladığı huzur ve güven ortamıdır.Bu noktada disiplin hususuna da değinmeyi yararlı görüyorum. Askerliğin temeli disiplindir. Türk Silahlı Kuvvetlerini diğer dünya orduları arasında emsalsiz bir noktaya getiren temel niteliklerin başında da disiplin anlayışı gelmektedir. Bu konuyu eğitim ve Öğreniminizde ayrıntılı olarak inceliyorsunuz, bunun için detayına girmeyeceğim. Ancak iki noktaya dikkat çekmek istiyorum.Ne olursa olsun disiplin konusunda kimsenin taviz verme yetkisi yoktur. Bu konuda fevkalade yanlış olan bir kötü alış kanlık da, birliklerin veya şahısların bir işi yapmak için üst kademelerden ikaz edilmeyi beklemeleridir. Ne üst kademelerin çeşitli kanun, yönetmelik, yönerge ve emirlerde açık şekilde ifade edilen hususları ikaz etmeleri, ne de askerî şahısların ikazla iş yapmayı alışkanlık haline getirmeleri kabul edilebilir davranışlar değildir. Böyle bir durum o birlikte disiplinin zayıf olduğunu gösterir. Disiplinin gerçekten var olup olmadığı; bir birlikte kurallara, ikaz edilmeden riayet edilmesi ile ölçülür.Disiplini tanım olarak çok iyi bildiğinize inanıyorum. Disiplin açısından önemli olan dış görünüşle ilgili konular Harp Okulunda çok iyi benimsetilecek, bu konuda herkes üzerine düşen görevi yerine getirecektir.Dış görünüş deyince üç husus anlaşılır: Bunlardan birincisi kılık, ikincisi kıyafet, üçüncüsü tavır ve harekettir. Harp Okulunda, bu üç niteliğin üzerinde hassasiyetle durularak bütün öğrencilere, akıllardan çıkmayacak şekilde kazandırılması ve uygulanması gerekir.Kılık, bir askerin duruşu ve dış görünüşüdür. Duruş ve dış görünüşle herkese örnek olmak mecburiyetindeyiz. Harp Okulunda görev yapan personel de bu nitelikleriyle öğrencilere örnek olması şarttır. Diğer bir deyişle de, bu niteliklere sahip olmayan kişilerin Harp Okulunun eğitim ve öğretim kadrosunda yer alması kabul edilemez. Harp Okulundan 44 yıl önce mezun oldum, ama saygın nitelikleriyle örnek aldığımız komutanlarımız ve subaylarımız hâlen zihnimizdedir. Harp Okulunda görev yapan tüm personelin, yıllar sonra bile, örnek nitelikleri ile hafızalarda kalacak şahıslar olması gerekir. Harp Okulu öğrencilerinin de bu örnek alınacak özellik ve nitelikleri kazanması ve uygulaması çok önemlidir. Kıyafet ise, giyim ve kuşamdır. Üniformaya saygılı olmak zorundasınız, üniformanız üzerine titreyeceksiniz, bizler öyle yetiştirildik. Sizler de üniformanız üzerine titreyeceksiniz. Ayrıca Harp Okulu Öğrencilerinin, sivil kıyafet konusunda da yetiştirilmesi önemli bir konudur. Harp Okulu öğrencisi ne zaman, nerede, nasıl bir sivil kıyafet giyeceğini de bilmelidir.Bu konudaki söylenecek son husus, tavır ve harekettir. Tavrınız canlı olmalıdır; ama canlı olmada da aşırılılığa gidilmemelidir. Canlı olmanın da bir ölçüsü, bir usulü vardır. Tavır ve harekette önemli olan husus; üstünüz size baktığı zaman, bakışınızla üstünüze, komutanınıza güven vermenizdir. Bu görüş ve bakışın gözlerinizden okuması lazımdır. Güven verici davranış gözlerle olur. “Bana hangi görevi verirseniz verin, ben o görevi en iyi şekilde yapacağım.” inancı ve kararlılığını o kişinin gözünde görürsünüz. Harp Okulundan mezun olacak herkesin; komutanlarına, üstlerine güven duygusunu verebilecek tavır ve hareketlere sahip olmasına önem verilecektir.

SİLAH ARKADAŞLIĞI

Sevgili Harbiyeliler,

Silahlı Kuvvetlerde iki kavram vardır, bu iki kavrama sıkı sıkıya bağlanın. Bunların birincisi, Silahlı Kuvvetlerin en büyük özelliğinden birisini teşkil eden ve çok önemli olan silah arkadaşlığıdır.

Silah arkadaşlığı, orgeneral ile erin bazı konularda ortak noktaları olmasıdır. Diğer bir ifade ile silah arkadaşlığında rütbe yoktur. Silahlı Kuvvetlerin en üst rütbesini orgeneral olarak kabul ediyorsanız, Orgeneralin gerektiği zaman erle erin sorununu, kederini, sevincini paylaşmasıdır, onunla ortak olmasıdır. Bizim en büyük vazifemiz; bunu yaşatmak ve korumaktır.İkincisi; birlik ruhudur. Silahlı Kuvvetlerde özellikle birliklerde ferdi başarının önemi yoktur. Sadece ferdi başarılarla verilen görevleri yerine getiremezsiniz. Önemli olan, ekip çalışmasıdır. Bunun bilincine erişmelisiniz. Eğer buradaki eğitim ve öğretim, ekip çalışmasını yeterli derecede veremiyorsa başarının ekip çalışmasından geçtiğini gösteremiyorsa bu büyük bir eksikliktir.Ekip çalışmasının uyumlu olmayı gerektirdiği de unutulmamalıdır. Eğer uyumlu değilseniz, ekip çalışması içinde yer alamazsınız. Ekip çalışması alışkanlığını ve uyumluluğunu kazanamayan kişilerin silahlı kuvvetlerde başarı imkânı yoktur.

LİDERLİK

Değerli Harbiyeliler,

Muvazzaf subaylarda aranacak temel niteliklerden ikincisi ise liderlik Özelliklerinin gelişmiş olmasıdır. Harp Okulları Kanunu “Harp Okulu öğrencilerinin liderlik özelliklerinin geliştirilmesi” görevini vermektedir. Liderliğin değişik nitelikleri vardır, bu niteliklerin bir kısmı doğuştan gelir, sonradan bazı nitelikleri kazanmak zor veya imkânsızdır. Doğuştan gelen veya Harbiye’ye gelinceye kadar geçen süre içerisinde kazandığınız bazı liderlik nitelikleriniz, belli bir seviyeye gelmiş olabilir; ama Harp Okulunda bu nitelikler daha da geliştirilmelidir.Çoğu zaman, komutan kavramı ile liderlik kavramı karıştırılmaktadır. Bu iki konu aslında birbiri içine giren konulardır. Aradaki çizgiyi bazen net olarak çizmek de gerçekten zordur. Bildiğiniz gibi komutan, atama ile olur ve atamanın sonunda da bulunduğunuz makamın, görevin hem sorumluluğunu, hem de yetkilerini alırsınız. Ancak atamayla bir lider tayin etmek söz konusu olamaz.Silahlı Kuvvetlerde her komutanın liderlik niteliklerine sahip olması ve bu niteliklerini de geliştirilmesi gerekir. Tüm çabalara karşın her komutanın, liderlik niteliklerine sahip olabildiğini söylemek mümkün değildir. Hedef, komutanların aynı zamanda liderlik niteliklerine de sahip olmasıdır. Liderlik; kara harp okulunda verilen derslerde de görüleceği üzere çeşitli şekillerde tanımlanabilmektedir. Liderlik konusunda yazılmış, içlerinde çok fazla görüş ve düşünce ihtiva eden oldukça fazla sayıda kitap vardır. Ancak ben burada sizlere liderlikle ilgili kendi görüş ve düşüncemi ifade edeceğim. Elbette bu görüş ve düşüncelerin liderliğin en doğru ve tek tanımı olduğunu da söylemiyorum. Ben, liderliğin otorite kullanımı olmadığına, liderliğin insanları güçlendirmek olduğuna inanıyorum. Liderliğin esasım yanınızda, birliğinizde veya çalıştığınız yerde bulunan insanların güçlendirilmesi olarak görüyorum. Tabii ki etrafındakileri güçlendirecek kişilerin ilk önce, bu niteliklere sahip olması lazımdır.Bu niteliklerin ana hattan şu şekilde çizilebilir: Birincisi ve temeli, yine diğer konuda olduğu gibi dürüstlüktür, İkincisi, bilgidir. Liderliğin bilgi ile doğru orantılı olduğunu kabul etmek gereklidir. Liderle komutan arasındaki farkla ilgili olarak da şunlar söylenebilir: Lider; vereceği karar öncesi, karar alıncaya kadar, astları ile görüşen, tartışan ve onları ikna metodunu kullanarak ikna edendir, ikna edebilmeniz için de gerekli bilgi birikimine sahip olmanız gerekir. Bugün İç Güvenlik Harekâtında da, liderlik niteliğine sahip olan komutanların, harekât öncesi ast birlik komutanları ile görüştüğünü, hareket tarzlarını tartıştığını ve o harekâtın ya da o hareketin niçin yapılması gerektiğini personeline açık şekilde anlattığını, dolayısıyla görevin önemi ve nasıl olacağı konusunda personelini ikna ettiğini görüyoruz.İkna edilen insan en güçlü insandır, en büyük silahtır. Bu husus hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır. Sadece emir verdiğiniz insandan beklediğiniz başarı ile ikna ederek görev verdiğiniz insandan beklediğiniz başarı aynı olamaz. Aynı olur diyorsanız burada büyük bir yanılgıya düşersiniz.Günümüzde komutanların liderlik niteliğine saygılı olması, personeli bilgisiyle ikna etmesi çok önemli bir nokta haline gelmiştir. Elbette karar ve emir vermelerinden sonra artık herhangi bir konunun tartışılması söz konusu değildir. Bahsettiğimiz konu karar ve emir verilmeden önceki süreci içermektedir. İkna kabiliyetinde yeterliliğe erişirseniz personelinizin kalbine girersiniz. Kalbine girdiğiniz personel de sizin için ölüme gider. Liderliğin diğer bir vasfı irade kuvvetidir. Liderin iradeli olması gerekir. O irade, gerektiğinde size, görevin içinde ölüm riskinin olduğunu bilmenize rağmen personelinize bu görev için emir verme gücünü verir.Bir diğer husus da, hoşgörüdür. Öncelikle şunun tereddüde mahal vermeyecek şekilde anlaşılması gerekir: Disiplinde hoşgörü olmaz. Disiplin hatası yapana hoşgörü gösterilemez. Hoşgörüyle ifade etmeye çalıştığımız husus; Silahlı Kuvvetlerimiz için en önemli faaliyetlerinden birisi olan eğitimde, özellikle erbaş ve erlere karşı hoşgörülü olmak mecburiyetindesiniz. Yarın takım, bölük, batarya komutanı olarak erlerinizi eğiteceksiniz. Erlerinizin eğitiminde hoşgörülü olacaksanız, personelinize bir kerede anlamıyorsa üç kere, beş kere de anlatacaksınız.Dört nitelikten iki tanesini tamamlamış olduk. Bunlar asker kişilerde bulunması gereken temel nitelikler ile liderlik özellikleri ve liderlik özelliklerinin geliştirilmesiydi. İki temel niteliğimiz kaldı. Bunlar yeterli fiziki yeteneğe sahip olmak ve askerî sevk ve idare yeteneğini geliştirmektir.

Sevgili Harbiyeliler,

Muvazzaf subaylarda aranacak niteliklerden üçüncüsü olan yeterli fizikli yeteneğe sahip olmak konusuna geçmeden önce, bir konudaki düşüncemi ifade etmek istiyorum. Günümüzde karşılaştığımız durumlar, dünyadaki gelişmeler, uzun vadede geleceğin ihtiyaçları ve askeri ihtiyaçlar silahlı kuvvetlerin, özel kuvvetlere ve komando birliklerine daha fazla önem vermesini, bu kuvvetlerin niteliklerinin ve adedi yeterliliklerinin geliştirmesini zorunlu kılmaktadır.Elbette bütün sınıflar önemlidir. Herhangi bir sınıfın eksikliği ve yetersizliği diğer sınıfların başarısını büyük oranda etkileyecektir. Bunlar bir gerçektir, ama inanıyorum ki geleceğin ihtiyaçları bizim özellikle komando birliklerimizin ve özel kuvvetlerimizin standartlarını, niteliklerini geliştirmemizi zorunlu kılıyor. Bu sebeple çok açık şekilde ifade etmek istiyorum ki, Kara Kuvvetlerinde komando niteliğini kazanan, yani komando ihtisas eğitimi gören subaylar, Kara Kuvvetlerinde ayrıcalıklı bir duruma ulaşacaktır.

Bu genel düşüncemi ifade ettikten sonra fiziki yetenek başlığı altında bir iki hususu ifade etmek istiyorum.Elbette fiziki yetenek standartları önemlidir. Bu husus, yalnız Harp Okulunda değil, tüm meslek yaşamı boyunca da önemlidir.Harp Okulundan sonra subayların, meslek yaşamında, kıtalarda da fiziki yetenek standartlarının idamesi ve geliştirilmesi konusu üzerinde çalışıyoruz.

Fiziki yetenek, spor, temel beden eğitimi sadece bir ders olarak görülmemelidir. Ders olarak görüldüğü takdirde, daha sonra kişisel bazda önemini zamanla yitirmektedir, bu son derece yanlış ve tehlikelidir. Bu sebeple, temel beden eğitimi ve sporun sadece bir imtihan konusu olarak görülmeyip, personelin sağlıklı yaşamının bir parçası olduğu bilincine eriştirilmesi için, üzerinde çalışılması direktifini verdim. Bu konunun vücudunuzla ve sağlıklı bir şekilde hayatınızı sürdürmenizle ilgili olduğunu hatırdan çıkarmayın.

Dolayısıyla Harp Okulunun yöneticileri ve öğretmenlerinden istenilen, sporu yaşamın bir parçası hâline getirmektir. Harbiyelilere bunu aşılayın, bu bilinci ve davranışı kazandırın.İkinci olarak, Muvazzaf Subaylara “atış sevgisi’nin kazandırılmasını istiyoruz. Buradan mezun olacak muvazzaf subayların, mezun olurken atış sevgisini kazanmış, keskin nişancı niteliğine (üç atıştan ikisini vurabilen) erişmiş olmasını istiyoruz.

Değerli Harbiyeliler,

Muvazzaf subaylarda arzu ettiğimiz nitelikler kapsamında son olarak askerî sevk ve idare yeteneğinin geliştirilmesi konusu üzerinde duracağım.Harp Okulunun amacı muvazzaf subay yetiştirmektir. Buradan mezun olan bütün öğrenciler kendi sınıflarıyla ilgili sınıf okuluna gittikten ve orada temel öğretim ve eğitimi aldıktan sonra kıtalara katılacaklardır. Mesleğe, mesleki açıdan hazırlama sorumluluğu sınıf okullarınındır.Subayın askerlik mesleğine, mesleki açıdan hazırlanması ile ilgili olarak, Harp Okulunun görevinin sorgulanması gerekiyor. Çünkü, askeri sevk ve idare edebilme yeteneğinin geliştirilmesi konusunun kapsamı ile sorumlulukların, Harp Okulu ile sınıf okulları arasındaki ayrım çizgisi bununla ilgilidir.Aslında, yönetmeliklerde açık bir şekilde ifade edildiği gibi, askerî sevk ve idare edebilme yeteneğinin kazanılması ve geliştirilmesi konusundaki sorumluluk sınıf okullarınındır. Harp Okulu yönetmeliğinde; mezun olacak muvazzaf subaylara askerî sevk ve idare konusunda verilecek eğitimle, onların sınıf okullarına katıldıkları zaman oradaki eğitimi izleyebilecek yeterlilikte olmalarının sağlanması gerektiği ifade edilmektedir.Askerî sevk ve idare yeteneği denildiği zaman üç ayrı, fakat aynı zamanda birbiriyle ilişkili üç konu anlaşılmalıdır.Bunlardan birincisi muharebenin sevk ve idaresi; ikincisi, barış şartlarında birliklerin sevk ve idaresi; üçüncüsü ise eğitimin sevk ve idaresidir. Eğitimin sevk ve idaresi, barış şartlarında birliklerin sevk ve idaresi içinde mütalaa edilebilirse de, harp okulları kanunu bu konuyu ayrı bir madde olarak ele aldığından bizim de ayırmamız uygun olacaktır. Harp Okulları Kanunu, Harp Okulundan mezun olacak muvazzaf subaylara üçüncü görev olarak “birliğini ve personelini eğitebilmeyi ve yönetilebilmeyi” vermektedir.Bu üç konuda Harp Okulunda ve Sınıf Okullarında ne yapılacağı, hangi okulun neden sorumlu olduğu konularında kesin çizgilerin çizilmesi gerekir. Bu konudaki çalışmalar devam etmektedir.

Kıtalara katılacak yarının genç komutanları olarak sizlerden, sınıf okullarındaki öğretim ve eğitimi aldıktan sonra, üç temel nitelik istiyoruz;Bunlardan birincisi; muharebe şartlarında muharebenin sevk ve idaresi kapsamında takımınızı, ikincisi; barış şartlarında komutanıza verilen birliği, son olarak da birliğinizin ve personelinizin eğitimini sevk ve idare etmenizdir.Bizim eğitim sistemimiz, ağırlıklı olarak başlangıç durumuna ilişkin karar verme süreciyle bağlantılıdır. Kıtalarda karşılaşacağınız temel sorun ve zorluk ise harekâtın icrası İle ilgilidir.İcra; çok öz olarak ifade edilmesi gerekirse birlik komutanının her an içinde bulunduğu muharebe durumunu anlamasını, canlandırmasını gerektirir. Karşınızdaki düşman nedir? Ne seviyededir? Nerededir? Tertibatı nasıldır? Kendi kuvvetlerimiz nerededir? Kim ne yapıyor? Arazinin ve hava şartlarının etkisi nedir? Komutan her an bunları takip ederek durumu anlayabilmeli ve durumun gerektirdiği kararları gerekirse saniyeler, dakikalar içinde zihninden verebilmeli ve yanında telsizi varsa telsizini alıp birliğine kısa ve öz olarak emir verebilmelidir. Geliştirilmesi gerekli olan nitelik budur. Durum, bazı eğitimlerde ve sınavlarda olduğu gibi, elinize kâğıtta yazılı olarak gelmeyecek; ast, üst ve komşu birliklerden gönderilen raporlarla şekillenecektir. Durumu ya bizzat kendiniz gözünüzle göreceksiniz, ya da birliğinizin gözetleme imkânları ile elde edeceksiniz.

Durum muhakemesinin üçüncü maddesi olan “iki tarafın hareket tarzlarının tahlili” konusu üzerinde ağırlıklı olarak durulmasına ihtiyaç vardır. Bir subayın, iki tarafın hareket tarzlarının tahlilini yeterli seviyede yapabilmesi, muharebe şartlarında karşılaştığı durumu anlayarak, sevk ve idare etmesindeki yeteneğini büyük ölçüde artıracaktır.

Barış zamanında birliklerin sevk ve idaresi ile ilgili olarak üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konuyu ifade etmekte yarar var. Bugün içinde bulunduğumuz şartlar, birinci sicil amirlerinin, sorumlu olduğu personelin yaşamını yalnız mesai içinde değil, mesai dışında da bilmesini gerekli kılmaktadır. Bu, amirlerin çok önemli bir görevi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Değerli Harbiyeliler,

Son olarak da eğitimin sevk ve idaresi konusu ile ilgili bazı önemli hususlara değinmek istiyorum. Eğitimde ana parolamız, “muharebe eder gibi eğitim” ve “her an muharebeye hazır” olmaktır. Hangi konu¬da eğitim yapılırsa yapılsın, muharebe şartlarında ne ile karşılaşılacaksa o şekilde eğitim yapılmalıdır. Muharebe eğitimi, muharebe eder gibi, o şartlara uygun arazide yapılmalıdır.”

Muvazzaf subayların sahip olmaları gereken niteliklerin vazgeçilmez esasları ile çerçevesinin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Ebedi Başkomutanı Atatürk tarafından çizilmiş bulunduğunu ve bu ilkelerin hiçbir değişikliğe uğramaksızın günümüzde de korunmakta olduğunu anımsamak için 1920 yılına, Afyonkarahisar’a dönelim.

31 Temmuz 1920, Afyonkarahisar, Kolordu Dairesi, Atatürk’ün Subaylara hitaben konuşması

“Efendiler!..

Eski silah arkadaşlarımla böyle yakından ve samimi temasta bulunmaktan büyük vicdani zevk hissediyorum.

Sizinle oturup uzun hasbıhal etmek isterdim.

Fakat çoksunuz; müsait yer de yoktur.

Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle ile mülahaza etmekle yetineceğim.

Arkadaşlar! İngilizler ve yardımcıları milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atıfetine borçlu değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerde tabiatın ve yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvetle, mücadele ile mahfuz bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur. Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lâzımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder.

Kuvvet ordudur. Ordunun hayat ve saadet kaynağı,

Bağımsızlığı takdir eden milletin,

Kuvvetin lüzumuna olan vicdani imanıdır…

İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler.Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığım muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar.Her halde ordu, düşmanlarımızdan birinci taarruz hedefi oldu.Orduyu imha etmek için, mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Buna da teşebbüs ettiler.Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülat kalmaz.

Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetimize düşen vazifenin mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar. Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna tam bir iman ile kani olmuş ve buna kati azim ile karar vermiştir. Zaman zaman, şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması, hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır ve vuramayacaktır.Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için lazım olduğunu söylediğim kaynak ki milletin vicdanı imanıdır, mevcuttur. Ordu ise, arkadaşlar, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur. Malum bir askeri hakikat, felsefi hakikattir; “ordunun ruhu subaylardadır.” O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir. Millet, bağımsızlığının muhafazasından İbaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur.

Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebalı subaylara ait olacaktır.Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve ferasetleriyle, giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Şahsi ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıflarının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür. Onları aşağılar ve hor görürler.Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzeti-nefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanının tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır: Şerefini korumak! Hâlbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına atmaktır. Dolayısıyla subay için ya istiklâl ya ölüm” vardır.

Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!Başkomutanlarının direktifleri ile öğretilerini kutsal bir emanet gibi yaşatarak koruyan Türk Silahlı Kuvvetlerinin duruş, algı, disiplin, görev anlayış ve ifasını daha iyi algılayabilmek için Atatürk’ün Türk Ordusu’na iletilerinden kısa bir seçkiyi paylaşalım:

“Bir ordunun cevheri ne olursa olsun, siyasete karışırsa birlikte hareket ve savaşma yeteneğini temelinden kaybeder. Ve vatanın savunma gücünü hiçe indirir. Siyasete karışmış bir ordunun, karışmadan önceki disiplini ve savaşma yeteneğini yeniden kazanabilmesi için çok zaman ister.”

1918 (87-88)

“Memleketin genel hayatında orduyu siyasetin dışında tutmak prensibi, Cumhuriyetin daima dikkat ettiği bir esas noktadır. Şimdiye kadar takip edilen bu yolda; Cumhuriyet orduları vatanın güvenilir ve sağlam koruyucusu olarak saygınlığını muhafaza etmiştir.”

1924 (4-318)

“Dünyada sevgisi benim için cömert olan tek şey, Mehmed’in, Türk köylüsünün asaletinden gelen şeylerdir. Onun sevgisine inanmış ve kanmış olanlar insanların en mutlu olanlarıdır.”

1937(89-130)

“Komutanların, emirlerine verilen millet evladım, memleket kaynaklarını, düşmana, ölüme yöneltirken, tek düşüneceği nokta, milletin kendisinden beklediği vatani vazifeyi ateşle, süngü ile ve ölümle yapmak ve sonuçlandırmaktır. Askeri vazife, ancak bu anlayış ve görüşle yapılabilir. Lafla, politika ile , düşmanın ‘aldatıcı’ vaatlerine kulak vermekle, askerlik vazifesi yapılamaz. Komutanlık vazife ve sorumluluklarını yüklenecek kadar omuzlarında ve özellikle zihinlerinde kuvvet bulunmayanların feci sonuçlarla karşılaşması kaçınılamazdır.”

1927(2-493)

“Subay, yalnız askere savaş vasıtalarını Öğreten ve ona harpteki vazifesini gösteren bir insan değildir. O, insani ve milli hisleri de işler ve onları gerektiğinde düşman karşısında silah kadar tehlikeli bir duruma getirir. Bizim askerimiz kışlada işlenecek bir ham madde halinde gelir. Kışladan ayrıldığı zaman da geldiğinden çok farklı bir durumda aynıdır. Kazanmış, yükselmiş, kuvvetlenmiş olarak evine döner. Kışla bizde sadece bir harp öğretim yeri değil, aynı zamanda bir kültür ocağı, bir sanat okuludur. Ve böyle olmakla da mertılekete yaptığı hizmet ölçülemeyecek kadar büyüktür.”

1930 (18-112)

“Subaylara: Trablusgarp, Balkan ve Dünya savaşından henüz çıkmış iken bir ateşten diğerine geçerek milletin bağımsızlık mücadelesinde tuttuğunuz yer, genç ve aziz başlarınızın üzerinde dönen yeni ölüm tehlikelerine karşı gösterdiğiniz korkusuzluk ve kalplerinizde ışıldayan ve bize zafer yolumuzu aydınlatan millet aşkı ve bütün bir heyecanla seyrettiğim sayısız kahramanlıklarınız için,

Er ve Erbaşlara: Kurtuluş için yaptığımız bu savaştan çok daha önce sizi başka muharebe meydanlarında da tanımıştım. Dünyanın hiç bir ordusunda yüreği senin kinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. İnancınla, imanınla, itaatinle hiçbir korkunun yıldırmadığı demir gibi temiz kalbin ile sonunda düşmanı alt eden büyük gayretin için minnet ve şükranımı söylemeyi kendime en büyük, bir borç bildim.

Sizin gibi komutanları, subayları, er ve erbaşlara olan bir milletin yabancı eller altında köle olması mümkün değildir

SONSÖZ

Sunuş bölümünde de açıkladığımız gibi okuduğunuz bu kitabın yazılmasına egemen olan düşünce ve çıkış noktası Orgeneral İlker Başbuğ’un seslendirmesi ile; “TSK’ ya karşı yürütülen, planlı, sistematik, organize asimetrik psikolojik harekatın” irdelenmesi ve nedenlerinin araştırılması gereksiniminden kaynaklanmadı.

Bu kitabın hiç kimseyi ve kurumu; aklama, savunma ya da karalama ve suçlama gibi bir amacı da yok. Ancak eleştirilerimiz var.Hem TSK’ ya kendi düşüncelerinin beden ölçülerine göre elbiseler giydirerek, ‘asker’ üzerinden mesaj iletme alışkanlığında olanlara hem de TSK’yı eleştirmeyi, hatta eleştiri düzeyini aşarak suçlamayı demokrat olmanın ya da demokratikleşmenin ön koşulu gibi algılayanlara…

Bir başka deyişle TSK’ ya; varlık, kuruluş, görev, yasaların çizdiği sınırların dışında beklentiler yükleyenlerle, TSK’yı siyasi iktidarlara karşı ‘muhalefet odağı’ olarak algılayıp, davranış, tutum ve eleştirel yaklaşımlarım bu düzleme indirgeyenlere…

Sonuçta ‘ordu’ hepimizin, daha doğrusu hepimiz.Değişmesini, dönüşmesini istediğimiz konular varsa eğer bu değişim ve dönüşüme önce kendi zihinsel yapımız, iç dünyamız ve alışkanlarımızdan başlamamız gerekmiyor mu?Önce birey sonrasında toplum temelinde çağdaş bir zihinsel değişimi gerçekleştirdiğimizde, tüm kurumlar, konumları her ne olursa olsun bu değişimin ayrılmaz bir parçasına dönüşmeyecekler mi?Sistemi onarmanın ve ayrımsız herkesin bir parçası olmayı içtenlikle ve gönüllülükle içselleştirerek özümseyeceği çağdaş ve evrensel bir zihinsel dönüşümün başlangıç noktası; önce kendi algılarımız, yargılarımız, değerler bütünümüzün bileşkesinde biçimlenen gelecek tasarımlarımız değil midir?

Ve şimdi bir kez daha soralım; Türk Silahlı Kuvvetlerini anlamak aslında öncelikle kendimizi anlamamız, yüzleşmemiz ve yargılamamızdan geçmiyor mu?

EKLER

FOTOĞRAF ALBÜMÜ

EK:1

İL İDARESİ KANUNU

Kanun Numarası: 5442

Madde 11

A)        Vali, il sınırları içinde bulunan genel ve özel bütün kolluk kuvvet ve teşkilatının amiridir. Suç işlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenini korumak için gereken tedbirleri alır. Bu maksatla Devletin genel ve özel kolluk kuvvetlerini istihdam eder, bu teşkilat amir ve memurları vali tarafından verilen emirleri derhal yerine getirmekle yükümlüdür.

B)        Memleketin sınır ve kıyı emniyetini ve sınır ve kıyı emniyetiyle ilgili bütün işleri, yürürlükte bulunan hükümlere göre sağlar ve yürütür.

C)        İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev ve görevlerindendir.

Bunları sağlamak için vali gereken karar ve tedbirleri alır. Bu hususta alman ve ilan olunan karar ve tedbirlere uymayanlar hakkında 66’ncı madde hükmü uygulanır.

Ç) Jandarma, polis, gümrük muhafaza ve diğer özel kolluk kuvvetlerinin bütün ast ve üstlerinin il içine münhasır olmak üzere geçici veya sürekli olarak vali tarafından yerleri değiştirilebilir ve bundan hemen İçişleri, Gümrük ve Tekel Bakanlıklarına bilgi verir.

D) (Değişik bent: 29/08/1996 – 4178/1 md.) Valiler, ilde çıkabilecek veya çıkan olayların, emrindeki kuvvetlerle önlenmesini mümkün görmedikleri veya önleyemedikleri; aldıkları tedbirlerin bu kuvvetlerle uygulanmasını mümkün görmedikleri veya uygulayamadıkları takdirde, diğer illerin kolluk kuvvetleriyle bu iş için tahsis edilen diğer kuvvetlerden yararlanmak amacıyla, İçişleri Bakanlığından ve gerekirse Jandarma Genel Komutanlığının veya Kara Kuvvetleri Komutanlığının sınır birlikleri dahil olmak üzere en yalan kara, deniz ve hava birlik komutanlığından mümkün olan en hızlı vasıtalar ile müracaat ederek yardım isterler. Bu durumlarda ihtiyaç duyulan kuvvetlerin İçişleri Bakanlığından veya askeri birliklerden veya her iki makamdan talep edilmesi hususu, yardım talebinde bulunan vali tarafından takdir edilir.

Valinin yaptığı yardım istemi geciktirilmeksizin yerine getirilir. Acil durumlarda bu istek sonradan yazılı şekle dönüştürülmek kaydıyla sözlü olarak yapılabilir.

1)         Vali tarafından askeri birliklerden yardım istenmesi halinde; muhtemel olaylar için istenen askeri kuvvet, valinin görüşü alınarak olaylara hızla el koymaya uygun yerde, cereyan eden olaylar için ise olay yerinde hazır bulundurulur.

2)         (Değişik cümle: 17/06/2003 – 4897 S.K./l. md.) Olayların niteliğine göre istenen askeri kuvvetin çapı, vali ile koordine edilerek askeri birliğin komutam tarafından, görevde kalış süresi, askeri birliğin komutam ile koordine edilerek vali tarafından belirlenir.

3)         Askeri kuvvetin müstakilen görevlendirilmesi durumunda; verilen görev askeri kuvvet tarafından kendi komutanının sorumluluğu altında ve onun emir ve talimatlarına göre Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nda belirtilen yetkiler ile

kolluk kuvvetlerinin genel güvenliği sağlamada sahip olduğu yetkiler kullanılarak yerine getirilir.

4)         Güvenlik kuvvetleri yardıma gelen askeri kuvvet arasında işbirliği ve koordinasyon, yardıma gelen askeri birliğin komutanının da görüşü alınarak vali tarafından tespit edilir.

5)         Ancak, bu askeri birliğin belirli görevleri jandarma ya da polis ile birlikte yapması halinde komuta, sevk ve idare askeri birliklerin en kıdemli komutam tarafından üstlenilir.

6)         Birden fazla ili içine alan olaylarda ilgili valilerin isteği üzerine aym veya farklı askeri birlik komutanlarından kuvvet tahsis edilmesi durumunda iller veya kuvvetler arasında işbirliği, koordinasyon, kuvvet kaydırması, emir komuta ilişkileri ve gerekli görülen diğer hususlar yukarıda belirtilen hükümler çerçevesinde Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı tarafından belirlenecek esaslara göre yürütülür.

7)         Bu esasların uygulanmasında, işbirliği ve koordinasyon sağlamak amacıyla gerekli görülen hallerde İçişleri Bakam ilgili valilerden birini geçici olarak görevlendirir.

8)         Olayların sınır illerinde veya bu illere mücavir bölgelerde cereyan etmesi ve eylemcilerin eylemlerini müteakip komşu ülke topraklarına sığındıklarının tespit edilmesi durumunda valinin talebi üzerine ilgili komutan eylemcileri ele geçirmek veya tesirsiz hale getirmek maksadı ile, her defasında Genelkurmay Başkanlığı kanalı ile Hükümetin müsaadesi tahtında, ihtiyaca göre kara, hava, deniz kuvvetleri ve Jandarma Genel Komutanlığı unsurları ile komşu ülkelerin mutabakatı almak suretiyle mahdut hedefli sınır ötesi harekat planlayıp icra edebilir.

9)         Bu fıkra uyarınca görevlendirilen askeri birlik mensupları hakkında bu görevlerin ifası sırasında işledikleri suçlardan dolayı tabi oldukları kanun hükümlerine göre işlem yapılır.

10)       Yukarıda belirtilen hususlar nedeniyle doğan acil ve zaruri ihtiyaçları karşılamak amacıyla yapılacak harcamalar Bakanlar Kurulunca uygun görülecek fonlardan yapılacak aktarmalar ve İçişleri Bakanlığı bütçesine konulan ödenekten yapılır.

11)       Her yıl İçişleri Bakanlığı bütçesine aktarılacak olan paraların illere dağıtımı ve kullanımı ile ilgili esaslar İçişleri Bakanlığınca belirlenir.

12)       Bu madde uyarınca kuruluş ve kişilerden sağlanan ve satın alman malzeme, araç ve gereçlerin satın alma, kira ve kullanım bedelleri ile işçi ücretleri ve benzeri giderler için ödeme emri beklenmez. İçişleri Bakam veya valinin onayı yeterli sayılır.

13)       Bu harcamalar 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu, (…) hükümlerine tabi değildir. Ödemeler usul ve esasları Maliye Bakanlığının görüşü alınarak İçişleri Bakanlığınca yürürlüğe konulacak bir yönetmelikle düzenlenir.

E)        Devlete, özel idareye, belediye ve köylere ait olan veya bunlara bağlı bulunan veya bunların gözetim ve denetimi alfanda iş gören daire ve müesseselerle diğer bütün gerçek ve tüzelkişiler tarafından işletilen mali, ticari, sınai ve iktisadi müesseseler, işletmeler, ambarlar, depolar ve sair uzman, fen adamı, teknisyen, işçi gibi personel bulunduran yerler Devlet ve memleket emniyet ve asayişi ve iş hayatının düzenlenmesi bakımından valinin gözetim ve denetimi altındadırlar.

Buralarda bulunan ve çalışanların kimlik ve nitelikleri baklanda valiler bu yerlerden bilgi isteyebilirler. İstenilen bilgiler hemen verilir.

F)        Valiler, halkın askerlik muameleleri hakkındaki müracaat ve şikayetlerini kabul ederler. Askerlik şubelerine ve dairelerine yazarlar. Cevabı kafi görmedikleri takdirde askerlik şubelerinin bağlı bulunduğu bölge, tümen veya kolordu komutanlıklarına ve Milli Savunma Bakanlığına müracaat ederler. Bu makamlar tarafından lazım gelen soruşturma yapılarak kanuni gereği ifa edilir ve sonucundan valilere bilgi verilir.

EK:2 (*)

O günlerde İngiltere» Fransa ve Rusya’ nin yanı sıra o günlerde Anadolu’da bir başka önemli oyuncu daha vardı. Amerika Birleşik Devletleri…

Anadolu’nun dört bir yanına dağılan yüzlerce (1.317 misyoner, bunlardan 223’ü Amerika’dan gelmiş olup diğer 1.094’ü Ermeniler arasından seçilip yetiştirilen kişilerdi) Amerikalı Protestan misyoner bir yandan Hıristiyanlık propagandası yaparken bir yandan da Anadolu ve İstanbul’da yönettikleri Amerikan okulları aracılığı ile (Antep Amerikan Koleji, Harput- Fırat Koleji (Yeprad Koleji), Merzifon-Anadolu Koleji, Üsküdar Amerikan Kız Koleji, Kayseri Talaş Koleji, Mersin-Tarsus Koleji, Rumeli Samakov Eğitim Enstitüsü) eğitim faaliyetlerinde bulunuyorlar ve Ermenileri kışkırtıyorlardı. 

Nitekim Amerikalı misyonerlerin açtıkları Merzifon Kolejinde görevli Kayayan ve Tumayan adlı iki Ermeni öğretmen, ihtilal bildirileri hazırladıkları ve Ermeni isyancılara elebaşılık yaptıkları anlaşıldığında 1893 Ocak ayında tutuklanacaklar, bu olay Amerika’yı da aşarak Anglo-Sakson misyonerlerin de katılımı ile Osmanlı Devleti ve İngiltere’yi karşı karşıya getirecekti.

Amerikalıların, 18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başında Anadolu’ya bu kadar yoğun ilgi duymalarının nedeni ise ‘The United Society of Christian Endeavour’ adlı misyoner örgütünün başkam Francis E. Clark’m bir yazısında ortaya çıkıyordu;

“Altı yüz yıllık bir tarihin bize öğrettiği şudur ki, Türk egemenliğini değiştirmek konusunda nefes tüketmenin bir yararı yoktur.

Bu egemenliğe son vermekten başka çare kalmamıştır. Onu değiştirmek söz konusu değildir. Tek umut Türk egemenliğine son vermektir.

Filistin’den Anadolu’ya gelen bir gezginci, büyük doğal kaynakları ve geniş olanakları bulunan bir ülke ile karşılaşır. Toprağı verimli, değerli madenleri sonsuz bir ülke.Hızlı hızlı akan ırmakları, sarp ve yalçın dağ manzalan olan bir ülke.Türk buradan atılırsa o zaman Cook’s Partİes and Gase’s Tourists şirketinin yayınlarında şahane Toros ülkesini okuruz.Kilikya kapıları turistlere açılır.O zaman gizli hazineleri işletmecilere mühürlü tutulan madenler dünya kasalarına servet akıtır. Şimdi ise Türk, madenlere dokunulmadıkça milletin zenginliği yerinde kalır diye düşünüyor. Yabancıların gelip bu madenleri açmalarına ve arabalar dolusu altın ve gümüş taşımalarına izin vermiyoruz.”Amerikan dış misyoner örgütünün genel sekreteri Judson Smith ise, Amerikalıların Osmanlı Ermenilerine yönelik faaliyetlerinin sonuçlarını şöyle anlatır;”Bütün bu asil hizmetlerimiz, Ermeni milletini bize karşı sonsuz sevgi ve şükran duygularına gark etti. Ve Ermenilerin yüreklerini çelik bir çengelle misyonerlere bağladı. Artık Ermeni milleti, bu koruyucularının ve velinimetlerinin ellerinde bir balmumu parçası gibidir..”Amerika’nın o dönemlerde Anadolu’ya ilgisi yalnızca misyonerlerin faaliyetleri ile de sınırlı değildi. Sivas, Erzurum ve Harput’ta Konsoloslukları, Ankara’da Konsolosluk ajanlığı bulunan Amerika, her nedense buralara konsolos olarak Ermeni kökenli Amerikalılar ya da misyonerleri atamıştı.Yaşadığımız günlerde Amerikan Temsilciler Meclisinde görüşülmesi beklenen Ermeni Soykırım Karar tasarısının bir benzerinin ABD Kongresine ilk getiriliş tarihinin 3 Aralık 1894 olduğunu anımsarsak, bugün gelinen noktaya çok ta şaşırmamak gerektiği kendiliğinden ortaya çıkmış olur.Siirt’in Sasun kasabasmda Ermenilerin isyanının bastırılmasından (1. Sasun isyanı 1894, 2. Sasun isyam 1904 yılında gerçekleşmiştir.) sonra Louisiana Senatörü (Louisiana, ABD’de ırkçılığın en yaygın ve köklü olduğu eyaletlerden birisidir. EÇ.) Newton Blanchard, Amerikan Senatosuna sunduğu bir karar tasarısında; “Türkiye’de, kadın, erkek, çocuk gözetilmeksizin Ermenilere yapılan katliamların, çağdaş uygarlık için bir yüzkarası olduğu ve tüm insanlıkça en sert biçimde kınanması gerektiği” ni öneriyordu.Amerikalıların, Anadolu’nun zengin kaynaklarma göz diktikleri o dönemlerde İngilizler de çok farklı düşünmüyor, İngiliz Dışişleri Bakanlığının gizlilik süresi sona ererek açıklanan arşivlerinde 646 sayılı belgenin 992. sayfasında Lord Curzon’a ait şu cümle bulunuyordu;”…Türkler Avrupa’dan atılmalıdır. Amerikalı Senatör Lodge’un dediği gibi İstanbul Türklerden tamamen alınmalı, bir veba tohumu olan savaşların yaratıcısı, komşuları için bir küfür olan Türkler Avrupa’dan silinmelidir. ” 

* Ercan ÇİTLİOĞLU, Ölümcül Tahterevalli, Ermeni ve Kürt Sorunu, Destek Yayınları Ankara, 2008

EK: 3

LOZAN ANTLAŞMASI

FASIL III

Akalliyetlerin himayesi

Madde 37:

Türkiye, 38’den 44’e kadar olan Maddelerde musarrah ahkamın kavanini asliye şeklinde tanınmasını ve hiçbir kanun, hiçbir nizam ve hiçbir muamelei resmiyenin bu ahkama münafi veya muarız olmamasını ve hiçbir kanun, hiçbir nizam ve hiçbir muamelei resmiyenin ahkamı mezkureye ihrazı tefevvuk etmemesini taahhüt eder.

Madde 38:

Türkiye Hükümeti, tevellüt, milliyet, lisan, ırk veya din tefrik etmeksizin Türkiye ahalisinin kaffesine hayat ve hürriyetlerince himayei tamme ve kamile bahşetmeyi taahhüt eyler.Türkiye’nin bütün ahalisi intizamı am ve adabı umumiye ile gayri kabili telif olmayan her din, mezhep veya itikadın gerek umumi ve gerek hususi surette serbestisi icrası hakkına malik olacaklardır.Gayrı Müslim akalliyetler, bütün Türk tebaasma tatbik edilen ve Türkiye Hükümeti tarafından müdafaai milliye veya intizamı aminin muhafazası için memleketin her tarafında veya bir kısmında ittihaz olunan tedabir mahfuz kalmak şartile serbesti seyrü sefer ve hicretten tamamile istifade eyleyeceklerdir.

Madde 39:

Gayrı Müslim akalliyetlere mensup Türk tebaası, Müslümanların istifade ettikleri aym hukuku medeniye ve siyasiyeden istifade edeceklerdir.Türkiye’nin bütün ahalisi, din tefrik edilmeksizin, kanun nazarında müsavi olacaklardır.Din, itikat veya mezhep farkı, hiç bir Türk tabasının hukuku medeniye ve siyasiyesinden istifadesine ve bilhassa hidematı umumiyeye kabulüne, memuriyete ve meratibe nailiyetine veya muhtelif mebaliki ve sanayi icra etmesine bir mania teşkil etmeyecektir.Herhangi Türkiye tebaasımn gerek münesabatı hususiye ve ticariye de, gerek din, matbuat veya her nevi neşriyat hususunda ve gerçek içtimaatı umumiyede herhangi bir lisanı serbestçe istimal etmesine karşı hiçbir kayıt vaz’ edilmeyecektir.Lisanı resmi mevcut olmakla beraber, Türkçeden gayri lisan ile mütekellim bulunan Türk tebaasma, mehakim de kendi lisanlarını şifahi surette istimal edebilmeleri zımnında teshilatı münasebe ibraz olunacaktır.

Madde 40:

Gayrı müslim akalliyetlere mensup Türk tebaası hukuken ve fiilen diğer Türk tebaaya tatbik edilen ayni muamele ve ayni teminattan müstefit olacaklar ve bilhassa, masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı Hayriye, diniye ve içti maiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakebe etmek ve buralarda kendi lisanlarım serbestçe istimal ve ayini dinilerini serbestçe icra eylemek, hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacaklardır.

Madde 41:

Tedrisatı umumiye hususunda, Türkiye Hükümeti gayrı Müslim tebaanın mühim bir nispet dahilinde mütemekkin oldukları şehirler ve kazalarda bu Türk tebaasının çocuklarının iptidai mekteplerde kendi lisanlar ile tahsil etmelerini temin zımnında teshilatı münasibe ibraz edecektir. Bu hüküm Türkiye Hükümetinin mezkur mekteplerde Türk lisanının tedrisini mecburi kılmasına mani olmayacaktır.

Gayrı Müslim akalliyetlere mensup Türk tebaasının mühim nisbette mevcut oldukları şehirlerde veya kazalarda Devlet bütçesi, belediye veya sair bütçeler tarafından terbiye, din veya emri hayır maksadile varidatı umumiyeden tahsis edilecek me- baliğden istifade ve tahsisat ihrazı hususunda mezkur akalliyetler adilane bir surette hissement olacaklardır.

Mebaliği mezkure alakadar müessesatın sahibi salahiyet mümessillerine tesviye ediecektir.

Madde 42:

Türkiye Hükümeti gayri Müslim akalliyetlerin hukuku aile veya ahkâmı şahsiyeleri bahsinde bu mesailin mezkûr akalliyetlerin örf ve adetlerinde hal ve fasledilmesine müsait her türlü ahkam vaz’ına muvafakat eder.

İşbu ahkam Türkiye Hükümeti ile alakadar faaliyetlerden her birinin müsavi miktarda mümessillerinden mürekkep hususi komisyonlar tarafından tanzim olunacaktır. İhtilaf vukuunda, Türkiye Hükümeti ile Cemiyeti Akvam Meclisi bil ittifak Avrupa hukuk şinasları meyamından müntehep bir hakem alel hakem tayin edeceklerdir.

Türkiye Hükümeti mezkûr akalliyetlere ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve sair müessesatı diniye ye her türlü himayeyi bahşetmeylemeği taahhüt eder. Aym akalliyetlerin hali hazırda Türkiye’de mevcut olan evkafına ve müessesatı diniye

ve hayriyelerine her türlü tahsilat ve müsaadat ita olunacak ve Türkiye Hükümeti yeni müessesatı diniye ve hayriye ihdası için bu kabil sair müessesatı hususiye ye temin edilmiş olan teshilatı lazimeden hiçbirini diriğ etmeyecektir.

Madde 43:

Gayrı Müslim akalliyetlere mensup Türk tebaası, ahkamı itikadiyetlerine mugayir veya dini ayinlerini muhil herhangi bir muamelenin ifasına mecbur tutulmayacakları gibi hafta tatilleri gününde mahkemelerden ispatı vücut etmekten veya her hangi bir muamele-i kanunu’yi icrasından istinkaf ettiklerinden dolayı bunların hiçbir hakları sakit olmayacaktır.

Maamafih bu hüküm, mezkur Türk tebaasını intizamı ammenin muhafazası için diğer herhangi Türk tebasma tahmil edilen mecburiyetlerden azade kılmayacaktır.

Madde 44:

Türkiye, işbu Faslı yukarı ki maddelerinin Türkiye’nin gayrı Müslim akalliyetlerine teallük ettiği mertebede mezkûr maddeler ahkamının beynelmilel menfaati haiz taahhüdat teşkil etmelerini ve Cemiyeti Akvam Meclisinin ekseriyetinin muvafakati olmaksızın tadil edilemeyeceklerdir. Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japonya, Cemiyeti Akvam Meclisi ekseriyeti tarafından işbu mevat hakkında usulü dairesinde kabul edilecek olan her türlü tadilatı reddetmemeği Muahede-i hazıra ile taahhüt eylerler.Türkiye, Cemiyeti Akvam Meclisi azamdan her birinin bu taahhüdattan her hangi birine karşı vuku bulan tecavüzü veya tecavüz tehdidini Meclisin nazari dikkatine arza salahiyettar olacağı ve Meclisin icabı hale göremünasip ve müessir telaki edilebilecek bir sureti hareket ittihaz ve talimat ita edebileceğini kabul eder.

Bundan başka Türkiye, işbu maddelere mütedair hukuku veya fiili mesai de Türkiye Hükümet ile vaziül imza diğer Devletlerden her hangi biri veya Cemiyeti Akvam Meclisi azasından her hangi diğer bir Devlet beyninde ihtilafı efkar vukua geldiği takdirinde işbu ihtilafın, Cemiyeti Akvam Ahitnamesinin 14’üncü maddesi mefadma nazaran beynelmilel mahiyeti haiz bir ihtilaf gibi telakki edilmesini kabul eyler. Türkiye Hükümeti bu kabüden olan her hangi ihtilafın, diğer taraf talep ettiği takdirde Beynelmilel Adalet Mahkeme-i Daimesine tevdiini kabul eder. Mahkeme-i Daimenin kararı kabili istinaf olmayıp Cemiyeti Akvam Ahitnamesinin on üçüncü Maddesi mucibince verilmiş bir kararın kuvvet ve hükmünün aynım haiz olacaktır.

Madde: 45

İşbu Fasıl ahkamı ile Türkiye’nin gayri Müslim akalliyetleri hakkında tanınan hukuk, Yunanistan tarafından dahi kendi arazisinde bulunan Müslüman akalliyet hakkında tanınmıştır.

EK:4

SEVR ANTLAŞMASI

Üçüncü Kısım KÜRDİSTAN

Madde 62.

“Fırat’m şarkında, müstakbelde tayin edilecek olan Ermenistan hudud-ı cenubiyesinin cenubunda ve 27’nci maddenin ikinci ve üçüncü kısmının ikinci ve üçüncü fıkralarının tasvirine tevfikan taayyün ve Türkiye’yi Suriye ve Elcezire’den tefrik eden hattı hududun şimalinde kain Kürt unsurunun adeden faik bulunduğu havalinin muhtariyet-i mahalliyesi işbu muahadenamenin mevki-i meriyete vaz’ından itibaren altı ay zarfında İstanbul’da inikat edip İngiltere, Fransa ve İtalya devletlerinden her birinin bir murahhasından teşekkül edecek olan bir komisyon tarafından izhar edilecektir. Bazı mesail hakkında ittihad-ı tam hasıl olmadığı takdirde bu mesail komisyon azası taraflarından mensup oldukları hükümetlere havale olunacaktır. Bu plan Süryani-Geldaniler ile havali-i mezkure içerilerinde bulunan sain ırkı ve dini ekaliyetlerin himayesine dair taahhüdat-ı katiyeyi şamil bulunacak ve bu maksadla İngiltere, Fransız, İtalyan, İran ve Kürt mümesillerin’den müteşekkil bir komisyon mahallerinde icrayı tetkikat ederek işbu muahare mucibince Türkiye’yi İran’dan ayıran hudut hattında icap ederse ne gibi tashihat icrası lazım geldiğim taht-ı karara alacaktır.”

Madde 64.

“İşbu muahadenin mevki-i meriyete vaazından bir sene sonra 62’nci maddede zikredilen havalideki Kürtler, bu havali Kürtlerinin ekseriyeti Türkiye’den ayrılarak müstakil olmak arzu ettiğim ispat ederek Cemiyet-i Akvam Meclisine müracaat ederler ve Meclis de ahali-i mezkureyi bu istiklale layık görür ve onlara istiklal bahşetmesini Türkiye’ye tavsiye eyler ise Türkiye işbu tavsiyeye muvafakat ve bu havali üzerindeki bilcümle hukukundan feragat etmeği şimdiden taahhüt eder.

Bu feragatin teferruatı başlıca müttefik hükümetlerle Türkiye arasında akdedilecek bir mukavelename-i mahsus ile tespit edilecektir.

Bu feragat vukua gelmiş veya vukua gelecek olursa Kürdistan’ın şimdiye kadar Musul vilayetinde kalmış olan kısmında mütemekkin Kürtlerin bu müstakil Kürt devletine ihtiyari iltihaklarına karşı müttefik hükümetler tarafından hiçbir itiraz dermeyan edilmeyecektir.”

EK 5:

SEVR ANTLAŞMASI

Altıncı Kısım

ERMENİSTAN

Madde 88.

“Türkiye Ermenistan’ı düvel-i müttefika misillu hür ve müstakil bir devlet olarak tanıdığını beyan eder.

Madde 89.

“Devlet-i Osmaniye ile Ermenistan ve diğer devlet-i mütekaide Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis vilayetlerinde Türkiye ile Ermenistan arasındaki hududun tayini Cemahir-i Müttehide-i Amerika Reisicumhurunun hakemliğine havale ve bunun vereceği kararı ve Ermenistan’ın mahreci bahrisine ve mezkur hududa mücavir Osmanlı arazisi üzerinde tertibat-ı askeriyenin ilgasma müteallik olmak üzere tayin edeceği bilcümle ahkamını kabul etmeği kararlaştırmışlardır.”

Madde 90.

“89. madde mucibince tayin edilecek hudut mezkur vilayetlerin kısmen veya tamamen Ermenistan’a terkini müstelzim bulunduğu takdirde Devlet-i Osmaniye mezkur karar tarihinen itibaren terk edilen arazi üzerindeki bilcümle hukuk ve tasar- ruftından feragat ettiğim şimdiden beyan eder. İşbu muahadenin Türkiye’den fek edilen araziye tatbik edilecek olan ahkamı o andan itibaren mezkur araziye dahi tatbik edilecektir. Ermenistan’m, taht-ı hakimiyetine vazedilen arazi itibari ile deruhte edeceği Devlet-i Osmaniye’ye ait taahhüdat-ı maliyenin veyahut iddia edebilecği hukukun nisbet ve nev’i işbu muahedenin sekizinci kısmının (mevad-dı maliye) 241 ve 244’üncü maddelerine tevfikan tayin edilecektir.

İşbu muahade ile hal ve tesviye edilmemiş bulunan ve mezkur arazinin intikalinden tevellüt edebilecek olan bilcümle mesai bilahare diğer mukevalat ile hal ve tesviye edilecektir.”

Madde 91.

” 89’uncu maddede musarrah arazinin bir kısmı Ermenistan’a intikal ettiği takdirde Devlet-i Osmaniye ile Ermenistan arasında mezkûr maddede münderiç karara müsteniden tayin edilecek olan hududu arazi üzerinde tatbik etmek üzere mezkûr kararın ittihazından on beş gün sonra suret-i teşekkülü bilahare tayin edilecek olan bir tahdidi hudut komisyonu teşkil edilecektir.”

Orgeneral Başbuğ bir şehit kızı ile birlikte 

Orgeneral Başbuğ, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluş yıldönümü resepsiyonunda, basına açıklama yaparken

Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Başbuğ, basın bilgilendirme toplantısının bitişinde, 2003 Genelkurmay Karargahı. 

Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Başbuğ, basın bilgilendirme toplantısında (2004). Ender görülen bir gülümseme.

  Orgeneral İlker BAŞBUĞ

Org. Başbuğ İkinci Başkanı, Harp Akademilerindeki uluslararası sempozyumunda açış konuşması yapıyor.

Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Başbuğ makam odasında.

Gen.Kur. İkinci Başkanı Org. Başbuğ, basım mensuplarına açıklama yapıyor.

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Başbuğ, Van gezisinde vatandaşlarla birlikte.

247’nci Alay Komutanı Kurmay Albay İlker Başbuğ, (sağdan üçüncü), Kars/Göle’de Kış tatbikatında (1988) Cumhurbaşkanı Kenan Evren tatbikata katılan birlik komutanlarını kutluyor.

Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Başbuğ

Kış operasyonu 21-29 Şubat 2008, Kuzey Irak

Kış operasyonu 21-29 Şubat 2008, Kuzey Irak

Kış Operasyonu 21-29 Şubat 2008, Kuzey Irak

Üsteğmen İlker Başbuğ Iğdır/Su evren’de bölüğündeki askerlerle 1966

Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Başbuğ Hakkari gezisinde

Kurmay Albay İlker Başbuğ 247’nci Alay Devir-Teslim Töreninde Alay Sancağını teslim alıyor – 1987

Harp Akademileri Diploma Töreni (1973) Akademiyi birincilikle bitiren Başbuğ, eski Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ten diplomasını alıyor.

“Yeni ve etkin bir savaş yöntemi” olan terörizm, bu ölümcül oyuncaktan yararlanmak isteyen kimi devletler ve sivil aktörler nezdindeki çekiciliğini yitirmediği sürece, sona ermeyecektir. Eğer sonlandırılması isteniyorsa, terörle savaşımda ön koşul, “gri alanların” kaldırılmasıdır. Çünkü “gri alan” aynı zamanda bitmeyen ve bitmeyecek bir tartışmanın, yani, “senin teröristin, benim özgürlük savaşçım” ikileminin de kaynağını oluşturmaktadır.

ERMENİ VE KÜRT SORUNU

ERCAN CİTLİOĞLU

5. BASKI

Bu kitapta, ASALA ile PKK arasındaki ilişki çarpıcı biçimde gözler önüne seriliyor. Yazarın, hem yeni kaynaklardan edindiği bilgiler hem de kamu hizmetinde yaşadıklarından kesitlerle ortaya koyduğu bu çarpık ilişkiler, gerek tarihi boyutuyla, gerek günümüze varan uzantılarıyla ele alınıyor.

Ermeni ve Kürt sorununa farklı bir bakış açısı getiren Ercan Çitlioğlu, bizlere, terörizmle mücadele için silah kadar, bilgiye ve tarih bilincine sahip olmamız gerektiğini de gösteriyor.

“…Hangi ülkede olursa olsun biz askerler için hayat zordur. Denize baktığımızda maviyi, ovaya baktığımızda düzlüğü, ormana baktığımızda ağaçları, dağlara baktığımızda yüksekliği görmekteyiz. Oysa biz, askerler, denizin mavisiyle birlikte derinliğini, ovanın düzlüğü ile birlikte engebelerini, ormanın ağacı ile birlikte tehlikesini, dağın yüksekliğiyle birlikte uçurumlarını da görmek zorundayız.Aynı şekilde; birey, ülke, bölge ve dünya güvenliği için ortaya konan tüm uluslararası ilişki biçimlerinin de bütününe bakarken ayrıntılarını da değerlendirmemiz gerekir…”

Org. İlker Başbuğ, 6 Haziran 2005

Dünü, bugünü, yarını vc “gerçeği” anlamak için…

2 TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI BAŞLANGIÇ

Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin ebedî varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılman hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı; O

24 Lozan Antlaşmasının Azınlıklarla ilgili III. Faslının orijinal metni Ek:5’de verilmiştir.

29        Dr .Şenol Kantarcı, 20 Nisan 2007

32        John de Nova, American Interests and Policies in the Middile East 1900-1939, Minneapolis 1963,s.ll8

33        Atatürk Araştırma Merkezi, Suat Akgül

209

37        San Remo Konferansındaki konuşmasından, Harp Akademileri Komutanlığı, Tarihi ve Coğrafi Açıdan Kafkasya’nın Etnik Yapısı, İstanbul, 1993.

38 Sevr Antlaşması’nın Bölüm II, 27’nci maddesinde Türkiye’nin yeni sınırlan saptanmış, ilgili fıkralarda Suriye ve Irak’la sınır hattı belirlenmişti. Sevr Antlaşması’nın Kürdistan’la ilgili maddelerinin orijinal metinleri Ek:4’tedir.

40 Yaşanan ve yaşanması olası gelişmeler karşısında raftaki anlaşmazlık dosyasının görünür bir gelecek içinde indirilip yeniden açılması olanaklı görülmemektedir. EÇ.

47        Örneğin Türkiye ile Belçika arasında Fahriye Erdal, Avusturya ile Rıza Altun konusunda yaşanan anlaşmazlıklar.

48 Haçlı Seferleri

17. yüzyıl Fransa’sı, Katolik ve Protestan çatışmaları,

15. yüzyıl İspanya’sı, Fransiskenler ve Musevilerin sürülmesi,

20. yüzyıl İrlanda’sı Katolik ve Protestanların çatışmaları

19.       ve        20. yüzyıl Pakistan ve Hindistan’da Müslüman ve Budistlerin çatışmaları

20.       yüzyıl Lübnan’da Şii-Sünni ve Hıristiyan Falanjistlerin çatışmaları,

21.       yüzyıl Irak, Sünni ve Şii Müslümanların çatışmaları, vb.

20 ve 21. yüzyıl Afganistan’daki din ve mezhep temelli çatışmalar (Şii- Sünni ve Vahhabiler arasında)

54        Auguste Comte, 1798-1857, Fransız sosyolog, filozof ve matematikçi, sosyolojinin “babası” olarak tanımlanır. “Sosyoloji” terimini kullanan ilk sosyologdur. Comte, evrimcidir. Tarihi bir ilerleme süreci olarak görür. Comte’a gore: aile ve din, devlet toplumunun temel kavramıdır.

70 GKRY’ DE oluşturulan Milisler, düzenli olarak eğitimlerini sürdürmekte, RMM (Rum Milli Muhafız) tarafından kendilerine verilen üniforma ve silahlarını evlerinde muhafaza etmektedirler.

2 Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu İle İlişkileri Sempozyumu, Atatürk Üniversitesi Yayım, 1984, Erzurum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: