BAŞIN ÖNE EĞİLMESİN — BEKİR COŞKUN

Ö Z E T

Gazeteci köşe yazarı Bekir COŞKUN, Hürriyet’in Cinnah Caddesi üzerindeki bina­sının beşinci katındaki bir odada çalışmaktadır. Aynı katta odası bulunan arkadaşı Emin Çölaşan ile birbirlerine çocuksu şakalar yaparak eğlenirler.

Bir gece gazete çalışanları restorana giderler. Restoranda Bekir COŞKUN kemancının kemanını ve cekedini alarak Emin ÇÖLAŞAN’ın başında keman çalmaya başlar. Emin Çölaşan da cebinden çıkarttığı yirmiliği cekedin cebine koyar. Kemancı cekedi ve kemanı alarak mutlu bir şekilde ayrılır.

Asıl eğlence patron Aydın DOĞAN’ın geldiği zamanlarda başlar. Patronun en büyük zevki tavlada rakibini yenerek takım elbise, gömlek ve kravat kazanmaktır.

2007 yazının ilk günlerinde Bekir COŞKUN ailesi ile birlikte Cunda’daki yazlığına gider. O sırada Hür­riyet, Yılmaz ÖZDİL ile anlaştığını açıklar.  Emin ÇÖLAŞAN, İzmir’den Bekir COŞKUN’u arayarak yedeklendiğini yakında kovulursa şaşırmaması gerektiğini söyler. Emin Çölaşan ertesi gün kovulur.

Bekir COŞKUN, Hürriyet’in en çok oku­nan yazarlarından biri olan Emin ÇÖLAŞAN’ın kovulmasına inanamaz. Medya, Bekir COŞKUN’nun da istifa edip etmeyeceğini merak etmektedir.

Bekir COŞKUN, Emin’in kovulmasını, Ak Parti’nin yazılarından rahatsız olması üzerine, yazı tarzını değiştirmesinin istenmesine rağmen Emin’in bildiğini okumasına bağlamaktadır.

Hüsamettin Cindoruk,  Bekir COŞKUN’u yemeğe çağırır ve sofrada Bekir’e kalması gerektiğini, Hürriyet’te yerlerinin boşaldıkça yerine kendi adamlarını yerleştirdiklerini söyler. Bekir COŞKUN’un da kalmaya karar verir.

O günlerde Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı seçilir. Bu konu ile ilgili Bekir COŞKUN yazdığı “O benim ‘Cumhurbaşkanım’ olmayacak…” şeklinde başlayan köşe yazısı üzerine Başbakan “Cumhurbaşkanı’nı beğenmiyorsan çek git!” şeklinde açıklama yapar. Bekir COŞKUN da “Gidecek yerim yok” başlıklı köşe yazısını yazar.

İki yazlık ötede oturan gazeteci Orhan TOKATLI, Bekir’e bunların niyetlerinin iyi olmadığını, sıranın öbürlerine de geleceğini ve duygularına kapılmaması gerektiğini söyler.

Bekir’in köşe yazıları yüzünden tehdit telefonları alması üzerine mahalle sakinleri kendi aralarında nöbet çizelgesi hazırlayarak evin etrafında nöbet tutmaya başlarlar. Bekir bir gece vakti iskeleye doğru yürüyüşe çıktığında Nurcan ve küçük oğlunun nöbet tuttuğunu görünce duygulanarak gözleri dolar.

Bekir, zaman zaman Emin ile Cunda’da bulunan kıyı restoranına giderler. Restorandakiler Emin ile Bekir’i görünce ayağa kalkıp alkışlarlar.

Bekir, Hürriyet’teki köşe yazılarına devam eder. Bir gün Ankara Temsilcisi Enis BERBEROĞLU Bekir’i arayarak, Cumhurbaşkanı’nı kastederek Kayseriliye bir süre dokunmamasını söyler. Bekir de ona dokunma, buna dokunma sürekli kedileri mi yazacağım ben diyerek karşı çıkar. Ertesi gün Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul ÖZKÖK arayarak özür diler ve yazılarına devam etmesini söyler.

Bekir COŞKUN’un babası genelde sabahları arayarak yazısını okuduğunu ve şapkayı unuttuğunu söylerdi. Bekir de babasının eleştirisinden şapka dışında her şeyin güzel olduğunu anlardı.

O günlerde babası çok hastalanır. Bekir onu Ankara’daki kendi evine götürür. Kardeşleri ile beraber akşamları evde toplanarak babaları ile birlikte vakit geçirirler. Aslında babalarını kaybetmekte olduklarını anlamışlardır.

Bekir, bir gün Hürriyet’ten çıkıp eve geldiğinde babasının yanına oturur. Babası, Bekir’in elini sımsıkı tutarak onunla gurur duyduğunu, yazılarında memleketi hiç unutmadığını söyler. Bekir babasından ilk defa duyduğu bu sözlere çok sevinir. Bekir iki ay sonra babasını kaybeder. Bekir hem hocasını, hem de eleştirmenini kaybetmiştir.

Bekir’e ona dokunma buna dokunma şeklindeki uyarılar çoğalır. Bir gün Patron Aydın DOĞAN üzgün bir şekilde Bekir’in odasına gelir. Bekir, Aydın DOĞAN’a tasfiye edileceklerin listesinin gelip gelmediğini sorar ve listede ikinci sırada olduğunu öğrenir. İstifa etmeyi düşünerek “Birini Asacaklar” başlıklı yazısını yazar.  

Hürriyet artık Bekir için bitmiştir. Odasını toplarken tüm kattakilerin gözleri dolar. Ertuğrul ÖZKÖK, sürekli telefondan Bekir’i arayarak ısrarla kararından vazgeçirmek ister. Ancak Bekir, patron Aydın DOĞAN’dan telefon beklemektedir.

Bekir, telefonla eşi Andree’yi arayarak Hürriyet günlerinin bittiğini uçak korkusu nedeniyle bir otobüsün arka koltuğunda Cunda’ya geleceğini söyler. Otobüse bindiğinde bir yanlızlık hissi kaplar. Sanki dışarıda orman varmış gibi gelir ama oralar bozkırdır.

Bekir, Hürriyet’te çalışırken yayın hayatına yeni başla­yan Habertürk’ün baş editörü Doğan Satmış, Bekir’i arayarak aralarına katılmasını isterdi. Bekir o gün Cunda’daki yazlığının terasında Doğan’ı arayarak kendisini hala isteyip istemediklerini sorar. Doğan bu olaya çok sevinir ve ertesi gün Fatih ALTAYLI’yı da alarak Cunda’ya gelirler. Fatih’in yanında getirdiği sözleşmeyi Bekir okumadan imzalar. Ancak kendisini Hürriyet’in bile taşıyamadığını söyleyerek Başbakan veya adamları tarafından baskı uygulandığında ne yapacaklarını sorar. Fatih de Habertürk’ün büyük olma iddasıyla yola çıktığını patron Turgay CİNER’in yazarlarıyla ilgili kimsenin söz söylemesine izin vermeyeceğini söyler. Andree lafa girerek, Bekir’in Hükümet’i çok sert eleştirdiğini, kendisine uygulanacak en ufak müdahaleyi kabul etmeyeceğini, bunun da Turgay CİNER’in işine gelmeyebileceğini, CİNER’in devletle kömür ve enerji işlerinin olduğunu söyler. Fatih de Bekir Abi’yi o yüzden istediklerini, Turgay Bey’in de bunun farkında olduğunu söyler.  Fatih, Bekir imzayı attığında gözyaşlarını tutamaz.

Habertürk’ün Ankara bürosundaki en güzel odayı Bekir’e verirler. Ankara Temsilcisi Muharrem SARIKAYA, Bekir’e katları gezdirerek personelle tanıştırır. Herkes mutludur ancak Bekir’in kafasını sürekli gazetenin tiraj alıp alamayacağı veya özgürce yazı yazıp yazamayacağı şeklindeki sorular meşgul eder.

Reklam filmleri Cunda’da çekilir. Reklam çekiminde Bekir koşarken köpekleri Postal da yanında koşar. Postal ters yöne koşmasın diye de Bekir’in cebinde sevdiği bisküvilerden vardır. Çekimlerin bitiminde evin terasında Andree reklam ekibi için güzel bir sofra hazırlar.

Bekir’de ilk yazısını yazacak olmanın heyecanı vardır. Sabah gazete almak için markete gider. Marketin kapısında okurlarından birisi Bekir’i tanıyarak yarın nasıl bir bomba patlatacağını merakla beklediğini söyler. Bekir beklentinin büyük olduğunu görünce gözleri kararır ve dizlerinin bağı çözülür ortada bomba felan yoktur aslında. Gazeteyi alıp eve döndüğünde Andree Bekir’in yüzündeki paniği ve telaşı görerek ne olduğunu sorar. Bekir de ortada bomba felan yokken okuyucuların bomba beklediğini söyler. Andree de gülümseyerek yeni bir kedimiz oldu onu yaz der.

Ertesi gün ilk yazılara tepkiler iyidir. Bekir sürekli markete giderek gazetenin satılıp satılmadığını kontrol eder. Gazete iyi bir tiraj alır ve birkaç ay içinde rakiplerini tek tek geçerek üçüncü gazete olur.

İkinci ay tekrar bir reklam filmi çekerler. Bu sefer yazarlar mutfakta aşçı olurlar. İstanbul’da çekilen reklam filminde Bekir’e de fırında balık pişirmek düşer. Reklam filminin çekiminden sonra Ankara’ya döner. Olanları Andree’ye anlatınca büyük tepki görür. Andree, hayvansever olarak nasıl bir hayvanı fırına koyduğunu sorar. Ancak Bekir’in üzüldüğünü görünce fazla üzerine gitmez.

Bekir’in gazetede adını koyamadığı bir huzursuzluk, gazetenin yazarı olmasını engeller. Daha sonra huzursuzluğun nedeninin grubun birçok yatırımı nedeniyle İktidar ile iyi ilişkiler kurmasına bağlar.

Bekir, gazetedeki bir yılını doldurur ve hala tam çözemediği gizli bir uyumsuzluk olsa bile işlerin yolunda gittiğini düşünür. Bir gün raslantı sonucu yönetim kademesinde çalışan birinin ağzından İktidar’ın yazılarından rahatsız olduğunu öğrenir. Aydın DOĞAN’a geldiği gibi oraya da birinci sırada kendi isminin yazılı olduğu bir listenin geldiğini duyar.

Referandum öncesi Bekir, “Tayyip Triko” başlıklı bir yazı yazar ancak başlığın değiştirilmesi istenince başlığı “Defile” olarak değiştirir. Referanduma bir hafta kala da “Evet Duası” yazı­sını yazar ve çok sert tepkiler alır.

Eski bir gazeteci arkadaşı Bekir’i arayarak ipinin çekildiğini, Turgay Bey’in Ankara’ya giderek Başbakan ile görüştüğünü ve seni göndereceğini söylediğini söyler.

Referanduma birkaç gün kala Doğan SATMIŞ, Bekir’i telefonla arayarak, yazı yazmamasını ve yıllık iznini kullanmasını ister. Bekir, bu duruma okurlarının ne diyeceğini düşünerek sinirle telefonu kapatır. Ertesi gün Bekir’in köşesinde rahatsızlığı nedeniyle yazısını yazamamıştır duyurusu yayımlanır. Pazar günü referandum yapılır ve Türkiye “evet” der. Pazartesi günü Bekir, hiçbir şey olmamış gibi Ankara binasına giderek “İleri de­mokrasiye geçtiniz” başlıklı yazı yazar. Ardından sayfa editörü arayarak yazının sayfadan çıkartılacağını yukarısının öyle istediğini söyler.

O gece Bekir yine otobüsün arka koltuğunda Cunda’ya doğru yola çıkar. Eskişehir-İnegöl arasında kovulduğunu öğrenir. Otobüs mola verince kimse görmesin diye otobüsün arka tarafına doğru gider. Arkasından okurlarından birisi olduğunu anladığı bir bayan gelir. Bayan yaşlı gözlerle Bekir’in önünde durarak “Başın öne eğilmesin” der ve gider.

Cunda’ya vardığında güneş yeni doğmaktadır. Andree ile terasta otururlar. Öğlene doğru Fatih ALTAYLI arayarak, kötü bir ses tonuyla ayın yirmisine kadar mühdet istediğini ve her şeyin eskisi gibi güzel olacağını söyler.

Ayın yirmisinde sabah çalan telefonu Andree açar ve bir anda rengi sararır. Bekir’e dönerek Fatih’in başaramadığını ve bu işin bittiğini söylediğini söyler.

Bekir iki gün sonra Ankara’ya giderek odasını toplar. O sırada Andree Cunda’dan arayarak Fatih ve Hande’nin geldiklerini ikisinin de çok üzgün olduklarını ve engellemeye çalıştıklarını söyler. Bekir de ikisini de yanaklarından öptüğünü ve üzülmemeleri gerektiğini söyler. Bekir tekrar Cunda’ya döner.

Sonbahar mevsimi geldiğinde Bekir yine bir otobüsün arka koltuğunda Ankara’ya geri döner. Cumhuriyet Gazetesi’nin yayın kurulu Bekir’i orada yazı yazmaya davet eder. Gazetede çalışan bir şoför Bekir’i Ankara’dan alır ve Cumhuriyet Gazetesi’nin İstanbul Şişli’deki gazete binasına giderler. Gazete çalışanları çok sıcak bir şekilde Bekir’i karşılayarak asıl yerinin burası olduğunu söylerler. Yönetim Kurulu Başkanı Orhan ERİNÇ arkalarında kimsenin olmadığını, sadece okurlarının desteğiyle ayakta durduklarını söyler. 

Bekir, bu duruma çok sevinir ve izin alarak Ankara’ya döner ve olanları Andree’ye anlatır. Andree de her konuda Bekir’e destek olacağını söyler.

Okuyucuları bu kitabı okurken Cumhuriyet’te yazıyor olacağını söyleyen Bekir COŞKUN, kitabını otobüs mola verdiğinde okuyucusu olan o kadının söylediği “Başın öne eğilmesin…” sözüyle bitirir.


BEKİR COŞKUN — Başın Öne Eğilmesin

(KİTABIN TAMAMI)

ÖNSÖZ

Gazeteciler daha çok başkasının başına geleni ya­zarlar. Ben de polis muhabirliğimden bu yana bunu yap­mıştım. Ama bu sefer “başına bir şey gelen” ben olsam dahi sanki ben değilmişim gibi geldi bana.

Aslında bu bir anlamda doğru da…  

Çünkü başına bir şey gelen Türkiye’dir… Ben onun sadece sıradan bir gazete yazarıydım. Türkiye’nin başına bir şey geldiğinde herhangi bir ferdi yanar da gazete ya­zarı tutuşmaz mı?..

* * *

Bu kitap bir hesaplaşma, suçlama kitabı değildir. Sadece bir tespittir. Bilirsiniz, gazeteciler için “tarihin tanığı” derler.

Bu bir tanıklık…

Tanık aynı zamanda suçludur…

Medyanın siyasi iktidara biat ettiği, toplumunu kandırdığı, olup-bitenleri milletinden gizlediği yerde ne özgürlük, ne insan hakları, ne demokrasi, ne hukuk olur. Ve gazete yazarı bu büyük suçun kaçınılmaz parçasıdır.

Ve bir gün herkes gibi gazetecinin de başına bir şey gelebilir.

O zaman suçlu tanık, aynı zamanda mağdurdur da…

* * *

Bana güvenilerek söylenmiş sözler, bulunduğum yer nedeniyle tanık olduğum bazı olaylar, saklı kalması için söz verilmiş kimi görüşmeler ya da kurumların sırları sa­yılacak her neyse, bu kitapta yer almadı.

Sadece o üçü var:

Tanık…

Suçlu…

Ve mağdur…

* * *

Okuduğunuzda benim yaptığım hatayı yapıp sakın ola ki “başına bir şey gelen” sanki siz değilmişsiniz gibi yapmayın.

İçinde sizin, benim, herkesin, hepimizin olduğu bir kolektif suç sürüyor… Bu küçük kitapta tanık, suç­lu, mağdur yanında, süregelen suçun da bir bölümü var zaten…

Bir bölümü…

Büyük suçlar küçük kitaplara sığmıyor çünkü…

100 CHARACTERS

-I-

BANA SANKİ DIŞARDA ORMAN VAR GİBİ GELMİŞTİ…

Otobüsün en arka koltuğunda oturup gece vakti si­yah gözlüklerimi taktım, kimse beni tanımasın diye…

Kendimi gizleme planları yaptım; hani uyuyormuş gibi yapmak ya da camdan dışarıya bakmak gibi…

Durmadan kolonya dağıtıyor şu oğlan…

Parlak saçları dikine dikine, kirpi görünümlü şoför muavininin yüzüne hiç bakmayacak, molalarda arka ka­pıdan inip kimseye görünmeden otobüsün kıç tarafına dolanacak, oraya gelen olursa bu sefer hızla öte yana geçecek, çay-may içmek için asla kalabalığa ve bilhassa aydınlığa çıkmayacaktım…

Muavin bu sefer kâğıt peçete dağıtmaya başladı…

Başımı ön koltuğa dayayıp uyuyor numarası yap­tım…

İçimden “Birazdan yine kolonya sıkar bu zibidi” de­dim…

* * *

Gece otobüsün camından dışarıya bakıyordum… 

Siyah gölgeler, kimi zaman ormanın içinden geçiyormuşuz gibi bir duygu verir hani insana… Yüksek dev ağaçlar, sarmaşıklar, karanlık-derin bir orman sanki… Öyle bakıyordum siyah ormanıma…

Kafamın içindeki düşünceler karışmış, sıralarını yitirmiş acemi askerler gibi yerlerini bulmak için itişip duruyorlardı.

Sancılarım başlamıştı…

Saat 10.00’da hareket etmiştik Ankara’dan…

13 Eylül 2010…

Bir gün önce, tarih kitaplarında muhtemelen “Laik Cumhuriyet’in kırılma noktası” olarak yer alacak olan “Anayasa değişikliği referandumu” yapıldı. İnsanlar san­dıkların başına giderek oy kullandılar.

Ben “Hayır” çıkacak diyordum.

Meslek hayatım boyunca hiçbir seçim sonucunu bi­lememiştim, hiçbir siyasi gelişme benim yazdığım gibi olmamış, hiçbir tahminim tutmamıştı.

Türkiye “Evet” dedi…

1950’den bu yana yavaş yavaş başını kaldıran ve Mustafa Kemal’in kurduğu laik-çağdaş Cumhuriyet’i yıkıp, yerine din eksenli bir rejim kurmak isteyen Atatürk düşmanlarının zaferiydi bu…

2002’de iktidara geldiler…

Arkalarına duygusal-cahil köylü toplum çoğunluğu­nu alarak devleti yavaş yavaş ele geçiriyorlar…

Üniversiteler sustu…

Demokratlar, liberaller birer çıkar karşılığında ses­sizleştiler. Sesini kesmeyenlerin geçmişleri araştırıldı, eski dosyaları açıldı. Yine de yola gelmeyenlerin kızlarının-karılarının peşine düşüp, telefonlarını dinleyip, bir leke bulup hedeflerini vurdular.

Etkili siyasetçiler, esrarengiz ve karanlık bir güç ta­rafından sanki etkisizleştirildi…

Askerler bir süre direnebildiler…

Eski yaşamlarını açarak ya da sahte tanıklar-kanıtlar uydurarak, kendilerine karşı duran ne kadar kuvvet ko­mutanı, ordu komutanı, general-albay varsa, tümü sanık durumunda… Ya cezaevlerindeler ya da birer rapor ala­rak hastanelerdeler…

Şu âna kadar tam yedi subay kırılan onurlarına ye­nik düşüp, kendi şakaklarına sıktıkları kurşunlarla inti­har etti…

Kırktan fazla gazeteci hapiste…

Hapiste ölen, kendisini hücresinde asan aydınlar var…

Rektörler-dekanlar-profesörler içerde…

Herkesin telefonu dinleniyor…

Bu yüzden insanlar telefonla konuşmaktan korku­yorlar… Kadınların dolma tarifleri ya da erkeklerin fut­bol sohbetleri bile “Aman darbe olmasın da…” diyerek bitiyor telefonlarda… Laik-demokrat insanların ağzını bıçak açmıyor…

Tüm muhalif köşe yazarları kovuldular…

Gazetelerin-televizyonların genel yayın yönetmen­leri iktidarların istedikleri gibi yayın yapmaya başladı­lar… Yapmayanların yerine yapanlar getirildi… İşini bir gazeteci-yayıncı gibi yapmak isteyen editörler işten atıl­dı… Bu olup-bitenlere karşı yayın yapan dört televizyon vardı: Ulusal Kanal, ART, Kanal-B ve Kanal Türk…

Dördünün sahibi de hapishanede…

Bu yüzden ben yazılarımda sık sık İstiklal Marşımızın “Korkma…” diyerek başladığını hatırlatan yazılar yazı­yorum…

Eş-dost “Yine tehlikeli bir şey yazmışsın, sonra başı­na bir şey gelecek” diyor…

Tehlike, İstiklal Marşımız…

Aslında Atatürkçülük de tehlikeli…

Hatta “Türk”, “Türklük”, “Türk milleti” gibi sözcük­ler televizyonlarda tartışılıyor, bu tanımların anayasa­dan çıkartılmasını isteyenler hiç de az değil…

İktidarda AKP var…

Ama onunla işbirliği yapan Fethullah Gülen cema­ati en az AKP kadar güçlü ve egemen… Tepeden tırnağa devlet içinde örgütlendiklerini, tüm kurumları ele geçirdiklerini ülkede herkes biliyor…

İşte, şimdi sıra direnen yüksek yargıya gelmişti…

Özellikle siyasileri yargılama ve parti kapatma yet­kisi olan Anayasa Mahkemesi ile yurdun tüm mahkeme­lerini belirleyen Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna… Anayasayı değiştirerek bu iki yüksek yargıyı ele geçir­diklerinde, artık önlerinde engel kalmıyordu…

Ve dün referandum yapıldı, Aziz Türk Milleti dinci­lerin bu son darbesine “Evet” dedi…

* * *

Biraz önce otobüsün arka koltuğunda açıp baktığım internetteki haber siteleri yazı yazdığım gazeteden “ko­vulduğumu” duyurdular…

Tam Eskişehir-İnegöl arası…

Önce kaderlerimiz benzeşen Emin Çölaşan aradı. “Duydun mu, seni kovmuşlar” dedi… O Hürriyet’ten kovulduğu İçin, arada bir böyle şakalar yapıyordu… Aslında ben kovulacağımı biliyordum ama yine de sanki kovulmayacakmışım gibi gelmişti bana…

Ona “Hani?..” dedim…

Emin “Bilgisayarın yanındaysa internet sitelerini aç bak… Hepsinde var… Flaş geçiyor ajanslar…” dedi. “İyi ama benim haberim yok” diyerek sanki düzeltmeye çalıştım durumu. Emin tecrübeli, “Zaten öyle oluyor, haberin yokken kovuluyorsun” diyerek bir açıklama getirdi.

Bilgisayarım yanımdaki koltukta duruyordu, aç­tım…

Bulabildiğim haber siteleri kovulduğumu duyuruyorlardı:

“Flaş… Flaş… Flaş… İlk bertaraf…

Muhalif yazar Bekir Coşkun, referandum sonuç­ları ile birlikte kovuldu…

Hürriyet’teki köşesini iktidarın gazeteye mali baskıları yüzünden bırakmak zorunda kalan Coşkun, bir yıl önce başladığı Habertürk’te de fazla duramadı.

Referandum öncesi yazılarına ara vermesi iste­nen yazarın bugün akşam saatlerinde sözleşmesi feshedildi.

Medya çevrelerinde bu olay, iktidarın medyada muhalefet seslerine asla izin vermeyeceği şeklinde değerlendiriliyor…”

* * *

Bir gün önce aklına-izanına-bilincine güvendiğim halk, çağdaş bir ülke olma yolunu tıkayan totaliter yapı­ya ve onun getirdiği anayasa değişikliğine “Evet” demişti… Ve aradan daha 48 saat geçmeden ben gazetemden kovulmuştum…

Kullanmayı bir türlü beceremediğim cep telefonum­dan beni bulan Odatv’den Barış Pehlivan’a sadece şu kadarını söyleyebildim otobüsün arka koltuğundan:

“Her yerde kovulmuştum ama Eskişehir-İnegöl ara­sında ilk kez kovuluyorum…”

Ve ben utanıyordum…

Kimse beni görmesin, tanımasın, bilmesin istedim… Siyah gözlüklerimi taktım, sindim koltuğa, başımı cama dayadım…

Dışarıda sanki orman varmış gibi gelmişti bana…

Oysa bozkırdı buralar…

-II-

HİKAYEMİN BAŞI

Uzun bir hikâyeydi aslında bu…

Hürriyet’in Cinnah Caddesi üzerindeki eski bina­sında beşinci katta sevimli bir odam vardı. Beşinci katta olmasına rağmen, caddeden yükselen çınar ağaçlarının dalları arasında kalmıştı, bir ağaçlığın ortasındaydım sanki. Camdan her baktığımda kendimi bir ormanın içinde hissediyordum. Serçeleri, kumrusu, kozaları, yemyeşil yaprakları ile bir orman…

En sevdiğim şey; genelde akşam saatlerinde gelen anne saksağanın -nereden bulup getiriyorsa- benim pen­ceremin pervazına taşıyıp sakladığı yedek yiyecekleriy­di; ceviz, bir tek fasulye, bir parça ekmek… Penceredeki stor perdelerden ben onu görüyordum, hemen bir metre yanındaydım ama o beni görmüyordu.

Kimi zaman onu dakikalarca seyrediyordum.

* * *

O katta Emin Çölaşan’ın odası, bir de karşı tarafta barımsı bir salon vardı. Emin ve benim içki ile aramız çok olmadığı için bara pek uğramıyorduk, zaten giden-gelen de yoktu. Bizim eğlencemiz daha çok kendi aramızdaydı, şamatalar, sohbetler, birbirimize kurduğumuz o çocuksu tuzaklar…

Gelen postaların arasında masama bırakılmış, üze­rinde ünlü bir mankenin adı yazılı kurdeleli bir paket ya da bir zarf gördüğümde bunu Emin’in hazırladığını anlardım. Kimi zaman randevu yeri ve saati de yazılı olur­du zarfta.

Hemen koşup “Bugün haber geldi, büyük bir buluş­mam var, tam saatinde orda olacağım” dedikten sonra, onun benden önce adrese gidip madara olmamı beklemesini beklerdim. O da benim gitmemi beklediği için, ikimiz de kapı aralıklarından birbirimizi bekleye bekleye beklemiş olurduk.

Bazen bir-iki satırlık not gelirdi bana:

“Size hayranım, buluşmamızı sabırsızlıkla bekliyo­rum, beni lütfen üzüp daha çok bekletmeyiniz…”

Belki de aynı saatlerde, Emin de masasında bulduğu bir mektubu okur olurdu:

“Emin Bey, sizi yakından tanımak için ne kadar sa­bırsızlanıyorum bilemezsiniz…”

Evet, tamı tamına öyleydi; tadı damağımızda kalmış o eski çocukluk şakaları… Güzel, keyifli, unutulmazdı…

* * *

Bir gece Nene Hatun Caddesi’ndeki restoranlardan birisinde toplanmıştık. Hepimiz gazeteciydik, sohbet güzeldi. Bir ara kemancı masamıza gelerek tek tek başımıza dikilip çalmaya başladı. Tabii ki bahşiş istiyordu, daha çok şişman, işadamı görünümünde olanların tepe­sine dikiliyordu.

Bizlerden fazla para koparamadı.

Kemancı keyifsiz tam dönmüş giderken kalkıp ke­manı istedim, benim eski müzisyen olduğumu biliyor­du, verdi kemanı… Üzerimde ceket yoktu. Kemancıya “Ceketini de çıkart ver” dedim; çünkü içine bahşiş ko­nulacak bir cebe ihtiyaç vardı, cep de cekette olduğuna göre…

Müzisyen biraz şaşkın ama itiraz etmeden ceketini de çıkartıp tuttu, giydim.

Emin’in başının üzerinde “Bahriyeli yarim var” ı çal­maya başladım, tam ceketin cebini onun burnuna denk gelecek şekilde tutarak… Şarkının bitimine doğru elini cebine soktu ve bir yirmilik çıkartıp koydu beyaz ceketin cebine…

Dört bir yandan alkış koptu…

Kemanı ve cebinde yirmilik olan ceketi verdiğimde kemancı çok mutluydu.

Ertesi sabah gazeteye geldiğimde ilginç bir şey bizi bekliyordu; masalarımızın üzerinde akıl almaz bir sür­priz… Tam altı ayrı yerden çekilmiş Emin’in bana bahşiş verirkenki resimleri…

Diğer masalarda oturanlar anladığım kadarıyla cep telefonlarını çok hızlı çekmişlerdi.

Bu güzel bir anıydı ama aynı zamanda bizim için bir alarm…

O gün öğleden sonra odasına giderek Emin’e aslında başımıza ne geldiğini anlattım:

“Görüyorsun, ne kadar gözaltındayız. Hiçbir hare­ketimiz gözden kaçmıyor. İnsanlar bizi yakından izliyor­lar, mümkünse belgeliyorlar. Bu, yaşam alanlarımızı daralttıkça daralttı. Bence daha dikkatli olmalıyız…”

Evet öyleydi…

Herhangi bir insan gibi özgür değildik. İçimizde bi­rer isyankâr, birer haşarı çocuk, birer muzip yatsa da, buna izin yoktu. Sadece bizler değil, eşlerimiz, çocuklarımız, yakınlarımız, evlerimiz, paramız, pulumuz, banka hesaplarımız da gözaltındaydı aslında.

Normal dönemlerde bunun fazla bir anlamı olma­yabilirdi. Ama Türkiye’yi giderek istila etmekte olan ve bizlere yaşama hakkı tanımak istemeyen bir iktidar döneminde bu zor bir durumdu.

* * *

Yine de Hürriyet’in beşinci katı bizimdi…

Ama asıl eğlence patron Aydın Doğan geldiği za­manlardı. Doğrudan bizim kata gelirdi patron. O gün bar açılır, dışarıdan yemek servisi yapılır, tavla ortaya çıkardı.

Patronun en büyük zevki tavlada rakibini yenip gömlek, kravat, ayakkabı, takım elbise kazanmaktı. Emin kaybettiği zaman Etro, Versace, Pierre Cardin gibi mar­kalar istiyor, kendisi kaybettiği zaman da aynı markaları alıp gönderiyordu.

Sonradan Emin’in alt sokakta taklit marka satan bir işportacı bulduğu, dördü-beşi 10-15 liraya Pierre Cardin kravat, gömlek, hatta ayakkabı alıp Aydın Doğan’a gön­derdiği ortaya çıktı. İki tane alana bir tane de bedava veriyorlardı üstelik…

Bu arada birbirimize sahte imzalarla okur mektup­ları yazıyor ya da sesi tanınmayacak birini bulup telefon açtırtıyorduk.

Güzel günler çabuk gelip geçiyormuş…

            2007 yazının ilk günlerinde biz Cunda’ya gittik. Hür­riyet o sırada Yılmaz Özdil ile anlaştı ve birinci sayfada gazete yeni yazarını anonslarla okurlarına duyurmaya başladı. Yılmaz Özdil de benim gibi siyasi-mizah yazı­ları yazdığı için o gün Emin beni İzmir’den aradı, “Seni yedeklediler” dedi:

“Nasıl yani?..”

“Seni yedeklediler, yakında kovulursan hiç şaşırma…”

“Yok canım…”

“Bu işler böyle olur… Önce adamın yerine koyacak­ları birisini bulurlar, sonra da basarlar tekmeyi…”

“Niye kovsunlar ki?..”

“Gör bak…”

Ertesi gün Emin kovuldu…

* * *

Bir anda kıyamet koptu medyada.

Çölaşan gibi birisinin işine son verileceği kimsenin aklından bile geçmezdi. Çünkü Hürriyet’in en çok oku­nan yazarı olmak yanında Türkiye’nin en sert, en korkulan yazarıydı, on binlerce fanatiği vardı…

Daha da açıkçası inanılacak gibi değildi…

Sonradan bu dönemde en inanılmaz şeylerin oldu­ğunu görüp öğrendikçe, şimdi artık normal bir şeymiş gibi geliyor insana.

İnternet sitelerinde benim de Emin’i desteklemek için istifa edeceğim haberleri yer aldı. Ve bir anda evi­mizin önündeki iskeleye kamera sehpaları kuruldu, dört bir yanımızı muhabirler sardı. Küçük yazlık evin içinde hapis kaldık. Çünkü herkes şunu merak ediyordu:

“Bekir Coşkun istifa edecek mi?..” 

Açıkçası çok üzülmüştüm ve artık Hürriyet’te yazı yazmak istemiyordum. Sevdiğim, bayilerde başlığını gördüğüm zaman duygulandığım gazetem bir anda sevimsizleşmişti benim için.

Emin’i kovmuşlardı; çünkü çoktandır AKP iktidarı onun yazılarından rahatsız oluyor, Aydın Doğan’ı sıkış­tırıyor, Aydın Doğan da Ertuğrul Özkök’ü Ankara’ya göndererek Emin’in yazı tarzını değiştirmesini istiyor ama Emin bildiğini okuyordu.

Çölaşan’ın kovulduğu duyulunca bizim evin önüne okurlar gelmeye başladı, sanki ben kovmuşum ya da ko­vulmuşum gibi… 

Minibüs, otobüs tutup gelen gruplar bile vardı. Bir ara bunları Emin’in gönderdiğini bile düşündüm.

Sonra kendi kendime “Emin nakliye parası vermez” dedim.

Okurlardan kimisi “İstifa, istifa!” diye bağırıyordu, kimisi “Meydanı dincilere bırakıp gitme” diye…

Geceleri sabaha kadar “nedir bu olanlar” diye düşü­nüp, evin içinde dolanmaktan uyuyamıyor, sabahın kö­ründe uykusuzluktan bitkin düştüğümde terasa gelmiş okurların seslerinden fırlayıp kalkıyordum.

Ne yapmam gerektiğini okur yoklamasına bıraktım ben de ve “Kürek Mahkûmları” yazısını yazdım o gün:

“Bu yazıyı zor şartlar altında yazıyorum.

Telefonlar durmadan çalıyor, televizyonlar ka­pıda, haberciler durmadan bizden söz ediyorlar, benim ise söyleyecek çok sözüm yok.

Sözümü sadece size söyleyebilirim.

Olan şu:

Biz bir kayıktaydık.

Kürek arkadaşımı dalgalar aldı.  

Bizim ulaşmak istediğimiz bir yer vardı. Söylene söylene, sızlana sızlana, adeta kendimizi kürek mahkûmu sayarak kürek çekiyorduk o yere doğ­ru…

Orası; sadece bizim aydınlık ülkemizdi.

Çağdaş okulların bahçesinde, çocukların sevgi-barış-özgürlük şarkıları söyledikleri,  karanlık merdiven altlarında tarikat kurslarının yer al­madığı bir yer…

İtilmiş, yasaklı, suçlu, sakıncalı, haram, günah­kâr, aşağılanan, hiç sayılan kadınların olmadığı yurt… 

Babaların evlerine güler yüzle ve alın teri sıcak ekmeklerle döndükleri…

Soygunun, hırsızlığın, talanın olmadığı bir yer.  

İran’a, Suudi Arabistan’a benzemesini asla is­temediğimiz… Şeriatçıların, tarikatların, laik Cumhuriyet düşmanlarının karanlığa sürükle­melerini asla kabul edemeyeceğimiz mübarek-kutsal vatan…

Mustafa Kemal’in memleketi…  

Bizim ülkemiz…

* * *

Ulaşmak istediğimiz yer burasıydı.

Emin Çölaşan artık yok.

Ne yapmalıyım?..

Bırakmalı mıyım kürekleri?..

Ben şimdiye kadar her şeyimi okurlarımla pay­laştım. Evimizi, evimizdeki canlıları, kemanımı, şarkılarımı, sevdalarımı, sancılarımı…

Bilmezsiniz; yazılarımı onlarla birlikte yazarım ben.

Şimdi soruyorum:

Ne yapmalıyım?

Asılsam mı küreklere?.. 

Avuçlarım kanasa da, hırsımdan ağlasam da, o yere doğru tek başıma kalsam dahi çekmeli miyim kürekleri?

Yoksa vaz mı geçsem kürek çekmekten?

Söyleyin dostlarım…

Ne yapmalıyım?..

Ne?..”

* * *

Ne yapacağımı okurlarıma soruyordum, gelen ya­nıtları kaydetmeye başlamıştık, özellikle internet mesaj­ları iyi bir veriydi; ama yine de içimdeki ses durmuyor, başım ağrıyor, midem bulanıyor, kararsızlığın azabı gi­derek artıyordu.

O gece Hüsamettin Cindoruk bizi yemeğe çağırdı. 

Cindoruk Türk siyasetinde önemli bir isimdir. Dürüst, kambursuz, bilge, makul, saygın, ender siya­setçilerden birisi. Emin ile yakın akrabaydı Cindoruk, hala-dayı çocukları. Adanın batı tarafında orman içinde evleri vardı. Evlerine yakın yine orman ve deniz arasında çok güzel bir restoranda bizi ağırladı.

Sofrada sadece eşlerimiz ve üçümüz… 

Cindoruk bir ara “Sen ne yapacaksın karar verdin mi?” diye sordu, daha ben yanıt vermeden kendisi baş­ladı:

“Kalmalısın… Emin gitti, bari sen yerini bırakma, bu kötü bir zaman, alınganlığa mahal yok. Hürriyet gibi bir gazeteden sizi boşalttıkça bu adamlar yerinize kendi yandaşlarını yerleştiriyorlar, görüyoruz… Benim fikrimi soracak olursanız kal, bildiğini yaz, kovulacaksan sen de ayrı bir hadise olarak kovul…”

O an kararımı verdim… 

Kalacaktım…

* * *

O sırada AKP iktidarı bir adım daha atmış, Tayyip Erdoğan “kardeşim” dediği Abdullah Gül’ü tek başına belirleyerek Cumhurbaşkanı yapmıştı. Bu seçim tamı tamına bir skandaldı. Çünkü AKP milletvekilleri son âna kadar kimi seçeceklerini bilmiyorlardı. Önlerine bu ko­nulmuştu, şimdi tıpış tıpış oy vereceklerdi.

İtirazsız, kuzu kuzu… 

Cumhurbaşkanlığı gibi uzlaşı ile doldurulması gere­ken bir ulusal makamı tek kişinin belirlemesi ve seçtir­mesi parlamenter sistem adına yüz karasıydı…

Bir tarafsız denge adamının Cumhurbaşkanı olma­sını isteyenlerin tepkilerini hiçe sayarak…

Tepki büyüktü; çünkü Abdullah Gül’ün karısı tür­banlıydı. Üstelik türbanla üniversiteye gidebilmek için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine dava açmış, Türkiye Cumhuriyeti’ni ağır suçlamalarla batılılara şikâyet etmişti.

Atatürk’ün makamı, laiklik ilkesinin sembolü Çan­kaya’ya dincilerin simgesi türbanın çıkıp oturması Cumhuriyet’in kırılma noktasıydı aslında. 

Ve Cumhuriyet karşıtlarının simgesi türban Çan­kaya’ya çıkmış yerleşmişti.

Ayrıca Abdullah Gül’ün kendisi İslami kesimin teorisyeniydi bir bakıma. Milletvekili olmadan önce yaptığı bir konuşma internette dolaşmaya başlamıştı bile. Orada “Nedir bu dağa taşa ‘Ne mutlu Türküm’ diye yazıyorlar… Laiklik ise bize uygun bir şey değildir…” gibi laflar edi­yordu, kendisi ise bunları yalanlamıyordu.

Kısacası laik Cumhuriyet’in kalesi düşmüştü…

Medya ise yine sessizdi…

O gün başıma çok iş açacak o yazımı yazmıştım:

“O benim ‘Cumhurbaşkanım’ olmayacak… 

AKP; laik Cumhuriyet’le ve Atatürk devrimleriy­le hesaplaşması olan, din merkezli bir partidir. İşte en yakın kanıt:

Türban için Türkiye Cumhuriyeti’ni Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne veren Abdullah Gül, Cumhurbaşkanıdır.

Daha kanıt ne istersiniz?..

* * *

Artık türban devletin başındadır…

Devletin temsil edildiği birinci sıradaki kamu­sal alana tesettürün adım atmasıyla; AİHM’nin, bizim Anayasa Mahkemesinin, Yargıtay’ın, Danıştay’ın ve evrensel hukukun tüm ‘Laik yö­netimlerde dini simge olmaz’ kararları çöpe atılmaktadır.

Bizim 235 türbanlı eşe sahip TBMM tarafın­dan…

Bundan böyle tesettürü tapu dairelerinde, nü­fusta, bankalarda, karakollarda, belediyelerde, okullarda, üniversitelerde nasıl yasaklarsınız?

* * *

Ve artık kimse ‘laik devlet’ten söz edemez. Dincilerin, bu ülkeye el koyma ve karşı devrimi gerçekleştirme planları aksamadan tıkır tıkır yürüyor.

‘Siyasi İslam’ bir adım daha attı.

Devleti tesettür temsil edecek.

Bir anda Türkiye’nin fotoğrafı size ‘Atatürk Türkiyesi’ni değil, ‘Ilımlı İslam Türkiyesi’ni an­latacak.

Ve ordularımızın ‘Başkumandanı’ Abdullah Gül’dür. 

Bundan böyle bir gecede çıkartılacak ve Çankaya’da yirmi dakikada imzalanacak yasa­larla, neler olacak göreceksiniz.

* * *

Doğrusunu isterseniz ‘Göbeğini kaşıyan adam’ın zaferidir bu. 

Taa genel seçimlerde kararı o verdi.

Çocukları için aydınlık Türkiye isteyenler mey­danlara dökülürken, o uzakta bıyık altından güldü, göbeğini kaşıdı ve dinci devletin yolunu açtı…

Abdullah Gül tam ona göredir.

Zaten onun cumhurbaşkanı olacaktır.

Benim değil..”

Yazı yayımlandıktan birkaç gün sonra sabah erken­den Ertuğrul Özkök aradı, “Başbakanın söylediğini duydun mu?” dedi.

Tabii ki duymuştum, yine de sordum:          

“Sence ne dedi?..”

“Valla seni Türkiye’den kovdu, bu olacak gibi değil…”

“Bu zat Başbakan olacak çapta birisi değil, baştan beri bunu söylüyorum ben… Çok kindar, asla hoşgörü­sü ve tahammülü yok, olgun değil, donanımsız ve sa­dece belediye başkanı olabilecek çapı var… Göreceksin Ertuğrul, herkes daha çok çekecek bu adamın elinden…”

Gece Kanal-D televizyonunda Uğur Dündar’ın yaptığı o tarihi programda, kendi yakınlarına sağlanan çıkarları, ailesine sağlanan olanakları, bir anda zenginleşmelerini, oğlunun askerlik bile yapmayışını, kısacası bin bir türlü soru işaretini bir yana bırakarak benim ya­zıma kızmış, hiddetlenip bana “Cumhurbaşkanını be­ğenmemiş!.. Neyi beğenmiyorsun?.. Beğenmiyorsan çek git!” demişti.

Bu kötü bir şeydi… 

Çünkü bir Başbakanın, değil bir gazete yazarını, bir suçlu vatandaşını bile ülkesinden kovduğu tarihte pek görülmemişti. 

Tabii ki dinci medya bunun üzerine balıklama at­lamıştı o an. Tümü birden “Çek git” diyor, bunu en iyi şekilde duyuruyorlardı cemaatlerine. Kendi yandaşlarını tepki göstermeye çağırıyorlardı, üstelik akıl almaz küfür, hakaret ve tehditlerle…

Hürriyet Başbakanın “Çek git” demesini sadece ha­ber biçiminde manşet yaptı. Haber yayımlandığı gün öğleden sonra Ertuğrul yine beni arayarak “Cevap verirsen onu da manşet yaparız” dedi.

Ve ben “Gidecek yerim yok” yazısını yazdım, içim yana yana:

“Ben başka hiçbir ülkeyi sevmedim.

Bu yurdun taşını, toprağını, sulaklarını, denizle­rini, ırmaklarını, yaylalarını, kedilerini, kirpile­rini sevdim, tanıksınız.

Bir dal kesildiğinde yanarım…

Ama orman alanını kaçak ev yapan, bana ‘Bu ül­keden çek git’ diyor.

Bir yeşil alan yok edildiğinde çığlık attım, canım yandı, ormandaki bir vaşak öldürüldüğünde otu­rup ağladım. 

Ama ormanları ‘2-B arazisi’ diye satmak isteyen Başbakan bana ve benim gibi düşünenlere ‘Çekin gidin’ diyebiliyor.

* * *

Ben bu ülkeyi severim.

Amerika’da okuyan kızlarım yok.

Oğluma Washington’da iş vermediler.

Kimse benim için yabancılara gidip ‘Delikten aşağı süpüreceğinize kullanın’ da demedi, de­dirtmedim.

* * *

Ben bu ülkeyi severim.

Devrek 125’inci alayda askerliğimi yaptım.

Nöbet tuttum.

Mataramı parlattım, potinlerimi kaybettim.

Askerlikten kaytarmak için rapor-mapor alma­dım.

Ama Başbakan ‘Çek git’ diyor.

Gidemem.      

Benim gidecek başka yerim yok…”

* * * 

Yazı böyleydi, bu benim yanıtımdı, verebileceğim cevaptı ama bir anda dünyamız karardı o günden sonra.

Tehdit telefonları durmuyordu, bir linç başlamıştı artık…

Dinci medyada ağır hakaretler… Benim ve Andree’nin boy boy fotoğraflarını yayımlıyorlardı. Evimizin adresi-yeri verilerek hedef gösteriliyorduk. Hemen peşinden bilgisayarıma gelen maillerde “Cuma günü akşam eza­nına kadar ölmüş olacaksınız” diyenlerden, kafamın kesileceğine kadar akıl almaz tehditler vardı… Bizzat evimizin kapısına kadar gelip Andree’ye Kur’an kitabını verenler bile oldu…

Kızım Ebru telefonda “Baba kendini savun” derken, oğlum Tolga yanımıza gelmek istiyordu.

Onların babası olmanın gururu ile korkmadığımı anlatmaya çalışıyordum sadece… Ama içimde korku ve endişe vardı. Sonuçta en yakın arkadaşları öldürülmüş, öldürülmeyenler hapishanelere doldurulmuş, olmadı kovulmuş-sürülmüş bir gazeteciydim ben.

O sırada marinaya birisinin telefon açtığını bildir­diler. İktidara yakın memurlardan birisi marina perso­neline “Teknesini alıp bu sulardan götürsün” demişti. Yunanistan’a götürmemi ima ediyorlardı, karşı sahil Midilli Adası’ydı çünkü.

Teknemi seviyordum, biraz eski, 1986 model, 11 metre boyunda; adı Pako…

Onu batırmasınlar diye koşup evin önündeki kıyıya getirdim. Orası lodosa kapalı bir koydu. Sığ sudaki du­baya bağladım…

Bütün gün süren kargaşadan bunaldığımız o gece saat 1-2 civarında Andree ile iki metre boyundaki lastik filika ile denizde biraz dolaşmaya karar verdik. İki yüz metrelik bir yerde öylesine gidip geliyorduk, sohbet ede ede.

Andree’nin cep telefonu çaldı. Komşumuz Gönül Hanım’dı telefondaki. Andree konuşurken bir yandan da “Eyvah…” dedi ve belli ki telaşlandı.

Bana dönerek; 

“Gönül Hanım ‘birileri sizin teknenize yaklaşıyor­lar’ diye haber verdi, evinin camından görmüş…” dedi.

Tabii ki ben de telaşlandım. 

Gönül Hanım mahallenin iyiliksever, cana yakın ve en şık giyinen hanımıydı. Çok dikkatliydi ve her şeyden haberi olurdu.

“Şu an mı görmüş?” dedim.

Andree sordu:

“Şu an mı oradalar?..” 

Yanıt “Evet” idi…

O an aklımdan ne yapabileceğim geçiyordu. Çünkü teknem benim yaşantımdaki tek lüksümdü. Tahtalarını parlatmayı, motorunu temizlemeyi, zincirini istiflemeyi, bütün kış hayal edip duruyordum.

Hayallerim tehlikedeydi o zaman… 

Polisi aramak, sahil güvenliğe haber vermek, olmadı bir sopa alıp teknemi savunmaya gitmek geçti aklımdan.

Andree’ye sordum:

“Kaç kişilermiş?..”

Andree aradı:

“İki…”

“Şu an neredeler?..”

“Teknenin yüz metre sağında…”

“Ne yapıyorlar?..”

“Birisi beyaz giymiş, birisi koyu gibi… Şu an sanki biraz yavaşladılar… Birisi sanki telefonla konuşuyor…”

Baktık…

O biziz… 

Başımızda onca sorun varken, gecenin o vakti bizim ufak filikaya binip oralarda dolanacağımız tabii ki kim­senin aklına gelmezdi. Kendi kendimizi yakalamadan sessizce eve döndük.

Yaşamın böyle detay şakaları vardır, panik halinde daha çok insanın başına gelir; ama bizim o gün hiç de gülecek halimiz yoktu. Aklımızda kala kala komşularımızın bize sahip çıkmak için çırpınmaları ve duyduğu­muz sonsuz şükran duygusu kaldı.

* * *  

Kapımızın önüne gündüzleri okurlarım gelip des­teklerini gösteriyorlardı… Sırtlarında birer çanta, başla­rında geniş güneş şapkaları, ellerinde birer şişe su…

Kimisinde yemek sepeti…

Portatif sandalye… 

Minibüslerle İzmir’den, Edremit’ten, Çanakkale’den, Akçay’dan, Çeşme’den gelenler bile vardı. Ben ise onla­rı ağırlayıp bir çay bile ikram edememenin üzüntüsünü yaşıyordum. Sadece içimde onlara derin bir minnet duygusu…

* * * 

Ben onların üzerimize gerdikleri kola-kanada bayı­lıyordum ama sağ olsun kimi okurlarımız da öyle şeyler yapıyorlardı ki, insanı zor durumda bırakmanın daha iyi bir yolu olamazdı.

O gün akşam saatlerinde misafirimiz bir bey, “Deniz tarafından birisi sizi gözetliyor” dedi… Elimiz yüreğimiz­de, aklımız tacizde olduğu için “Hangi tarafta, hani?..” diyerek dikkatle baktım.

“Şu sazlık tümseğin arkasında” dedi konuğumuz.

Evet, bir kum tepeciğinin arkasında, eğilmiş birisi­nin kocaman poposu gözüküyordu. Zaman zaman kafa­sını uzatıp bakıyor, sonra yine siniyordu. Bir ara savaş filmlerindeki gibi siper değiştirip, devekuşu koşuşuyla öbür tümseğe atladı.

Bir süre bekledi, kafasını uzattı…

Misafirimiz “Bu adam takım elbiseli, kravatlı ve elinde bir dosya var” dedi…

Hatırladım; o benim okurum…

Hep böyle gelirdi… Önce evi gözetler, bizi rahatsız etmemek için biraz saklanır, misafir yoksa, yemek yemiyorsak, görüntümüz uygunsa ortaya çıkardı. Genelde “bir memleket sorunu-sorun çözecek bir dosya” ile ge­lirdi.

İlk seferinde “Suikastçı geliyor” diye içeri kaçmış­tık…

Konuğumuz “Aha… Yine siper değiştirdi…” diye ha­ber verdi… Baktım; son kum tepesine sıçrayarak atla­dı…

Yattı…

Ama kıçı açıkta…

Bir de rugan ayakkabıları gözüküyor…

Kıyıya doğru yürüdüm, yaklaşınca “Merhaba” diye seslendim. O “Size de iyi akşamlar, sağ olun… Özür di­lerim… Şu dosyayı size sunmaya geldim… Şimdi sosyal açıdan bakarsak…” derken, bir yandan da kalkmaya ça­lışıyordu.

“Buyur” ettim, gelmedi terasa…

“Hemen sunup gideceğim, baktım misafir var gelmeyeyim dedim…”

“Rica ederim, gelseydiniz…”

“Yok yok… Şu açıdan baktığımızda istihdam çözücü bir yaklaşım olabilir…”

“!..”

Ben okurlarıma bayılıyordum. Onların yüreğindeki yerimi ölçmek, onların bana verdiği önemi anlamak için bundan daha iyi, daha çarpıcı, daha kesin hangi kanıt olabilirdi? Yaz günü takım elbise, rugan ayakkabı ve kra­vatla gelip kum tepesinin arkasında “rahatsız etmeden” bana ulaşmanın zamanını beklemek…

Boynuna sarılıp yanaklarından öpmüştüm…

Ve rica etmiştim: 

“Şu taraftan, yani yoldan gözükür biçimde elini ko­lunu sallayarak gel gözünü seveyim… Bu kapı hep açık­tır…”

* * * 

Yaşamımızda böyle küçük, hoş, insanı gülümseten olaylar olsa bile, gerçek bizim dahi kavrayamadığımız kadar kötüydü.

Dinci kesimin hakaret ve tehdidi ise giderek daha çoğalıyordu.

O gün Hürriyet, Fransız Büyükelçisinin Andree’ye geçen yıllarda ikinci kez vatandaşlık teklif ettiğini ve Andree’nin büyükelçiye verdiği cevabı birinci sayfanın en tepesinden yayımladı.

Meslektaşlarımız tanığıydı, şöyle demişti Andree:

“Ben Türk vatandaşıyım, yuvam burada… Bu ülke benim ülkem, başka bir ülkenin vatandaşı olmak iste­mem…”

Ama yobaz kızmıştı bir kere… 

Önce iktidarı, arkasından Cumhurbaşkanlığını ele geçirmenin moral gücü ile saldırıyordu bu küçük he­defe…

Beni avutan şeyler de oluyordu arada bir: 

İki yazlık ötedeki evde bizim mesleğin duayenle­rinden, bir usta gazeteci Orhan Tokatlı oturuyordu. Tokatlı deneyimli, çok görmüş-geçirmiş, belki de benim yaşadıklarımı en iyi anlayacak kişiydi. Kafam çalışmadı­ğında ona gidiyordum.

Bana “Sıra öbürlerine de gelecek… Bu adamların ni­yeti iyi değil… Bunlar kendi cemaatleri dışında kimseyi sevmezler. Halbuki biz onların siyasi haklarını hep savunduk…” diyor ve sürekli ekliyordu:

“Duygularına kapılma…”

* * * 

O gece mahallenin gençleri kendi aralarında nöbet çizelgesi yapmışlar, evin önündeki İskelede ikişerli nöbet tutuyorlardı. Üstelik biz farkına varıp da üzülmeyelim diye bunu gizli yapıyorlardı. Kimi zaman odama kapanıp burnumu çeke çeke o insanların arasında olduğum için şükrediyordum.

Bir gece vakti karanlıkta sahile inip iskeleye doğru yürüdüğümde Nurcan ile sevimli oğlunu görmüştüm, nöbet sırası onlara gelmişti.

Annesi, dizinde uyuyakalmış oğlunun başını okşu­yordu.

Sevgi, dostluk belki de acıma duygusuyla dolu göz­lerle bana baktı.

Onları görünce ilk kez ağladım…

Sadece benden bin kat daha yürekli olan ama ya­pacak bir şeyi olmayan bu insanların yüreğime düşür­dükleri sızının acısı yüzünden… Kendi kendime “Gel de duygularına kapılma” diyordum…

Aslında ağlamam, sadece orada olanlara değildi…

Her şeye birden ağlıyordum…

* * * 

Tüm bunlar Emin Çölaşan Hürriyet’ten kovulduk­tan hemen sonra oldu. “Emin’i kovan Hürriyet, neden benim iktidarla kavgamda destek oluyor?” sorusunun yanıtı ise çok basitti. Çünkü Emin’in ayrılması ile gazete 70 bin gibi önemli bir tiraj kaybına uğramıştı, bunu to­parlamaya çalışıyordu yönetim.

İyi bir fırsattı bu…

Tüm Türkiye Hürriyet’i konuşuyor, bayilerde erken­den gazete tükeniyor, herkes bir gün sonra ne olacağını merakla bekliyordu. Yönetimin bundan iyi bir tiraj artışı beklediğini bal gibi biliyordum.

Bir yandan da bu, Emin’e yaptığım en çarpıcı şakay­dı…

Ve öyle de oldu. Emin’in gidişi ile kaybedilen tiraj yerine geldiği gibi Hürriyet tiraj bile almıştı…

Bu iş böyleydi zaten…

Maden ocaklarındaki işçilerden farkımız yoktu; ma­deni çıkartırsa para kazandıran, maden çökerse patro­nun fazla bir kaybı olmayan işçiler gibi…

* * *

Tüm bunlar Türkiye’de olacakların ilk işaretleriydi.

AKP iktidarı ve onun Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, laik Cumhuriyet’i silip-süpürüp kendi anlayı­şına göre din referanslı rejimini kuruyordu.

Kurmak istediği şey şeriat devleti değildi. Çünkü şeriat devletinde kılık kıyafetten, sadece ilahi yasaların geçerliliğine kadar tam bir ortaçağ kalıntısı olacaktı ki, orada kendisine de yer yoktu.

Oysa bunlar kadınlarını tesettüre sokarken kendi­leri Fransız, İngiliz modalarını çekiyorlar, onun üzerine badem bıyıklarını oturtuyorlardı. İtalyan ayakkabılar giyiyorlar ama onları apartman koridorlarında bırakıp ev­lerine giriyorlardı. İslam yasakladığı halde faize bayılı­yorlar, arada bir umreye gittikleri halde batı kentlerinde fink atmaktan büyük keyif alıyorlardı.

Mesela neredeyse iktidarın ortağı Fethullah Gülen gitmiş Amerika’da oturuyordu, o kadar kutsal mekân varken…

Din onlara en çok toplumu kandırmak için gerek­liydi. ABD’yi yakından izleyen Türk aydınları, zaten bu modelin adını orada bulup bize de duyurmuşlardı:

“Ilımlı İslam…”

Bana göre ise ismi daha basitti:

“Sahtekârlık…”

Bizi en çok ilgilendiren yanı ise; dini kullanarak, arkalarına köylü toplumunu alarak, kendi sistemleri­ni kurarken, laik Cumhuriyet’i, Atatürk devrimlerini, Cumhuriyet’in tüm kurumlarını yıkmalarıydı. Her gün biraz daha yerle bir oluyordu Cumhuriyet’in kurumları, kavramları, ilkeleri…

Yine bizi en çok ilgilendiren bir başka şey; toplu­mun büyük bölümü bunlara inanmış, samimi oldukla­rını sanmış ve bildiğimiz ortaçağ yaşantısına dönmeye başlamıştı.

Sokaklar tesettürden, türbandan Arabistan’a dön­müştü…

Üniversitelerde artık manga manga türbanlı kız var­dı…

Sinemaları, tiyatro salonları, içkili lokantaları olan Anadolu şehirlerinde bira içecek bir tek yer bile kalma­mıştı…

Ramazanlarda sokakta ağzı oynayanı bıçaklıyorlar, bacağı gözüken kadın afişlerini parçalıyorlardı. Çankaya Köşkü dahil, birçok devlet kurumunda olduğu gibi, Anadolu’daki kamu binalarındaki pisuarlar sökülüyor, yerlerine taş konuluyordu…

Her ilde, özellikle Doğu ve Güneydoğu’da en az Cumhuriyet okullarının sayısı kadar “tarikat koleji” açıl­mıştı.

Kısacası Türkiye batıya gideceğine, yüzünü ortaça­ğa dönmüştü…

Üstelik tüm bunlar henüz işin başıydı, gerisi gele­cekti…

* * *

Yabancı dil bilmeyen, imam-hatip eğitimi almış ama üçüncü küme takımlarında futbol da oynamış Tayyip Erdoğan, imamlığın hitabetini, futbolculuğun kıvraklı­ğını çok iyi kullanıyordu.

En çok işine yarayan futbolcu karakteriydi…

Dirsek vuruyor, tekme atıyor -hakem görmesin ye­ter- kural tanımıyor, şov yapıyor, arada bir kendini yere atıp sakatlanma numarası çekiyor, mağduru oynuyor ama sahaya sedye yetiştirilirken kalkıp koşuyor, tribün­leri coşturuyordu.

Futbol seyircisi gibidir bu millet, bilirsiniz…

Tayyip Erdoğan ayrıca dindar geçinen ama avanta­cı, beleşçi, okumaz, anlamaz, görmez, kafası çalışmaz, sormaz, sorgulamaz, biat etmeyi ve “şükür” demeyi tek yol bilen insanları da katmıştı arkasına, bu da imam yö­nüydü…

Kimdi o kitle?..

Ben onlara “göbeğini kaşıyan adam” diyordum…

Her seçim öncesi “göbeğini kaşıyan adamlara” no­hut, makarna, pirinç dağıtılıyor, evlerine kömür gönde­riliyor, yoksul doğu bölgelerinde kadınlara çocuk başına her ay para bağlanıyordu; onlar da buna karşılık oy veri­yorlardı AKP’ye…

Ve Tayyip Erdoğan’ın iktidarını giderek pekiştiri­yorlardı.

Gazeteler yoksul evlere kanepe, kar altındaki köylü­lere buzdolabı, suyu akmayan hanelere çamaşır makine­si gönderildiğini bile resimlemişlerdi.

Böylece Anadolu kasabalarında-şehirlerinde çok gördüğünüz o çember sakallı beyaz eşya satıcıları dev­letin kasasından doyurulurken, yoksulların oyları yine devletin parası ile satın alınıyordu.

Tam bulmuşlardı birbirlerini:

Göbeğini kaşıyan adam ve Tayyip Erdoğan…

Gün geçtikçe iktidarın medya üzerindeki baskısı artıyordu. İlk başlardaki sitemlerin, tekziplerin, açılan davaların yerini tehditler, hatta şantajlar almıştı. Çünkü iktidar partisi işlediği demokrasi ayıbını biliyor, birileri­nin bunu anlatmasından hoşlanmıyordu.

Ama en çok da “göbeğini kaşıyan adamın” bir gün bunu anlamasından korkuyordu.

Maliye müfettişleri çok geçmeden gazetelerin-televizyonların muhasebe odalarına gidip oturmuşlar, kayıt­ları karıştırmaya başlamışlardı bile…

Emin’in kovulması ile ilk sarı inek verilmişti sade­ce…

Hikâyeyi bilirsiniz:

İnekler otlağın çevresindeki çakallara karşı boynuz­larını hazır tutmaktan bıkmışlardır. Çakallar “Anlaşalım, bize şu sarı ineği verin, size ilişmeyelim” derler…

İnekler toplanıp uzun uzun tartıştıktan sonra sarı ineği vermeye razı olurlar.

Böylece rahata kavuşacaklarını, kendilerini kurtara­caklarını zannederler. Çakallar sarı ineği alıp yedikten bir süre sonra yeniden acıkırlar ve çakalların İstemi bit­mez, bir başka inek isterler, onu da alırlar…

Sonra bir başka inek daha…

Kalabalık gücünü kaybeden, yalnızlaşan, çaresiz ve savunmasız son üç inekten en yaşlısı şöyle der sonunda arkadaşlarına:

“Sarı ineği vermeyecektik…”

* * * 

Nitekim yazarlarını kovan patronlar yine de kurtulamayıp ağır cezaların altında tümden teslim oldular iktidara. En büyük iki medya kuruluşundan birisi olan Sabah Grubu’na önce el konuldu, sonra grubun gazete­leri ve televizyonları Başbakan’ın damadının yönettiği şirkete satıldı.

Damadın şirketine gazete-televizyon alacak 700 milyon doları ise iki kamu bankası verdi. Yani milletin parası ile damada gazete-televizyon alınmıştı.

Diğer büyük grup Hürriyet ise; şu satırlar yazıldığı sırada kesilen 1 milyar dolarlık haksız-hukuksuz cezanın altında kıvranıyor. Yeryüzünde şimdiye kadar kesilmiş en ağır vergi cezası bu.

Bu cezanın belki de ilerde bir şekilde affedilme­si olasılığı var, ancak grubun gazeteleri-televizyonları tümden cemaate teslim edilirse…

Sarı inek verilmişti bir kere…

Zaman zaman Emin ile Cunda’nın kıyı restoranları­na gidiyorduk. Ben Hürriyet’te yazı yazmaya devam edi­yordum, o işsizdi. O restoranlarda oturanlar, sanki birisi onlara işaret vermiş gibi ayağa kalkıp bizi alkışlıyordu.

Bu beni daha çok üzüyordu.

Eve dönünce o küçük yazlık odaya kapanıp, saatler­ce çıkmıyordum.

* * * 

Hürriyet’te yazılarımı sürdürdüm.

2009 yazı…

Ağustos ayı…

O gün öğleden sonra Enis Berberoğlu telefonla aradı. “Sana bir şey söyleyeceğim, Kayseriliye bir süre dokunma…” dedi.

Anlamazlıktan geldim:

“Kim, kim?..”

“Kayserili…”

“Kim Kayserili?..”

“Yukarısı…”

“Yukarısı kim?..”

“Cumhurbaşkanı, anla işte… Durum biraz kritik… Bizimkiler söylediler, bir süre onu yazma, yazacak çok şey var nasıl olsa…”

İtiraz ettim:

“Geçenlerde de bana Manisalıya dokunma (AKP’nin üçüncü adamı Bülent Arınç’a) demiştin… Manisalı, Kayserili, Rizeli… İyi de bu Urfalı ne yapacak bu gidişle devamlı kedileri mi yazacak?..”

Çok canım sıkılmıştı. Çünkü bir kez sansür başladı mı alıp başını gider. O gün tepki gösterip yazı yazmadım, köşem boş çıktı… Bir diğer sarı inek olarak sıra bana gel­mişti ve ilk sinyalleri alıyordum aslında.

İşin tuhaf tarafı, “O benim Cumhurbaşkanım değil” diyen bendim. Ayrıca Enis Berberoğlu’nun böyle bir yetkisi yoktu. O Ankara temsilcisiydi sadece. Yazarlar doğrudan genel yayın yönetmeni ile muhatap olurlar. Yazmamakta ve yıllık izne ayrılmakta direnince ben, er­tesi gün Ertuğrul Özkök aradı, “Özür dileriz, bir daha olmayacak, yazılarına devam et” dedi.

Ona “Sen genel yayın yönetmenisin… Enis Ankara’da, sen İstanbul’da, ben Cunda’da… Niye o bu görevi üstle­niyor anlayamadım” dedim.

Oysa anlamıştım…

Enis, AKP ile, özellikle Cumhurbaşkanı ile iyi ilişki­ler kurmuş, patronu parasal baskıdan kurtarma görevi­ni üstlenmişti ve tabii ki Hürriyet’e genel yayın müdürü olmak istiyordu, nitekim bu kitap yayına hazırlanırken aynen böyle oldu.

* * * 

Gerçi Ertuğrul Özkök de gerekeni yapıyordu:

Kalkıp umreye gitti…

Bunu bir editör arkadaşımdan duyunca çok şaşır­mıştım:

“Nereye, nereye gidiyor?..”

“Umreye…”

“Şaka yapıyorsun!..”

“Dün işlemleri tamamlandı, gözümle gördüm…”

“Belli etmeden oradan dolanıp Paris’e gidecektir… İki nedenle bunu yapamaz, birincisi Hürriyet okurla­rı onun niye bu dönemde umreye gittiğini bilirler, çok eleştiri alır… İkincisi, Tansu onu boşar…”

Ama yanılmışım, gitti…

Gerçi hac mahallinde kot pantolon ve koca spor ayakkabısı ile bağdaş kurup Paris’teki bir parkta oturur gibi poz verince bu çok işe yaramadı. Ben “Ertuğrul’un umresi bu kadar olur” diyordum. Ama çok eleştiri geli­yordu çevreden, üstelik ikiye katlanmıştı eleştiriler, hem laiklerden hem dincilerden.

O günlerden bir gün Ertuğrul Özkök eşi Tansu ile Cundaya geldiler.

Tansu benim moral hocamdı, her iyi yazıdan sonra telefon açıp kutlardı… İsmet Paşa’nın gözbebeklerinden ünlü Hüdai Oral’ın kızı olan Tansu tam bir Cumhuriyet kızıdır… Açık sözlü, tepkili, isyankâr, haksızlıklar karşı­sında asla sessiz kalamayan bir Cumhuriyet kızı…

Tansu aslında Ertuğrul’a “en sert eleştirmenini ya­nında taşıma cezası” gibiydi.

Akşam onları Cunda’nın ünlü restoranlarından Bay Nihat’a götürmeye karar verdik.

Ama bir sorun vardı: Andree’ye “Emin’i kovup um­reye gittiği için okurlar bunu rahatsız edebilirler. Emin’in ayakta alkışlandığı yere Ertuğrul’u götürmek bir delilik… Ya birisi kalkıp bir yumruk atarsa, ev sahibi olarak ben ne yaparım?..” dedim.

Andree “Haklısın, çok zor durumda kalırsın. Sen de okuru dövecek değilsin herhalde” diye endişeme katıl­dı…

Bir ara “Onu köfteci Ömer’e götürelim” fikri gel­di…

Sonunda her şeyi göze alarak yola çıktık. Restorana girdiğimizde oturacağım deniz kenarındaki masayı gös­terdiler. Ben masaya bakmadım bile, etrafındaki masa­lara baktım… İşte ilk masa; kendi halinde bir aile, tehli­kesiz… Öte yandaki masada bir grup genç var ama gü­lümseyerek selamlaştık, öyle Ertuğrul’u dövecek halleri yok… Bu yandaki masada oturanlar Ertuğrul’a selam bile verdiler… Öte taraftakinde güzel bir kadın oturu­yor, orta yaşlarda ama karşısında belli ki kaptığı bir çıtır 20’lik oğlan…

Tehlike yok gibiydi…

Oturduk, şarapları seçip söyledi Ertuğrul. Sohbete daldık ki… Bir anda duvarın öte yanında, komşu restoranda oturan kara keçi sakallı, saçları dik dik, kızgın suratlı adam gözüme takıldı… Devamlı Ertuğrul’u göste­riyor, sonra bir hamle hücum etmek istiyor, masadakiler beline sarılıp tutuyorlardı.

Dünyam karardı…

Belli etmemeye çalıştım ama kekelemeye başlamış­tım…

Adam yumruklarını sıkıp sallıyordu, hemen bir metrelik duvarın arkasında… Bir zıplayışta duvarı aşa­bilir, hatta aşmadan da yumruk yetiştirebilirdi. Ertuğrul her şeyden habersiz konuşuyordu. Ben perişandım. Lokmalar boğazımdan geçmiyordu. Kendi kendime sa­vunma planları yapıyordum:

Atlarsa sağ ayağımı kaldırıp savururken, sol elimle de ekmek sepetini Ertuğrul ile aralarına atacaktım.

Bunu iyi yapamazsam, bu da Ertuğrul’un arada kalıp iki misli dayak yemesi demekti.

Keçi sakallı bir ara masadaki dört kişinin elinden kurtuldu. Ama yanında oturan (muhtemelen karısı) ade­ta uçarak tuttu onu…

Bu defalarca sürdü…

Bir an yan masada oturan, muhtemelen Ertuğrul’un hayranı ve olanların farkında olan güzel kadın, keçe sa­kallıya “kene” diye bağırdı…

Keçi sakallı daha çok kızdı…

Ve beline kadar duvarı aştı…

Ertuğrul arkasını dönünce kırk santim mesafede bu­run buruna geldiler. Keçi sakallı hiddetle parmağını sal­layıp “Sizzzzzz…” dedi ki, ben bunun arkasından yumruk gelmesini beklemeye başladım…

Ekmek sepetini aradım, garson götürmüştü…

O an Ertuğrul keçi sakallıya, “Bir defa sen kötü bir şarap içiyorsun” dedi…

Keçi sakallı o an donup kaldı sanki… “Niye kötüymüş?” diyerek dönüp şarabına baktı:

“Bu kötü mü?..”

Ertuğrul:

“En kötüsü…”

Keçi:

“İyisi nasıl olurmuş?..”

“Bir defa…”

Ve biraz sonra; Ertuğrul ona iyi şarabı anlatıyor, o ise “Peki Ertuğrul Abi, bir de şey diye bir şarap var” diye­rek eklemeler yapıyordu. Öpüşerek ayrıldılarsa da adam peşinden “Ertuğrul Abi, sana bak çok güzel bir mesaj göndereceğim, mutlaka oku…” diye bağırıyordu.

O gece Ertuğrul Özkök’ün büyük adam olduğuna karar verdim.

Zor durumları lehine çevirmesini bilen, sinirleri çelik gibi sağlam, vaziyeti ânında kavrayan ve en tehli­keli düşmanlarını dövmeden paketleyen üstün bir yetenekti o…

-III-

BİRİSİNİ ASACAKLAR!

Babam genelde sabahları erken arardı.

O saatte uyuduğumu bildiği halde “Uyuyor musun yoksa?” diye sorardı. Ben de her zaman “Hayır baba, uyumuyorum” derdim.

Sonraki cümleyi bilirdim:

“Yazını okudum, orası olmamış…”

“Orası…”

Ben “orasının” neresi olduğunu bulmaya çalışırken, o söylenmeye başlardı:

“Şapka denilen bir şey var… Onu koymadığın zaman ahenk değişebilir. Ses kaybolur. İçten kendin için okur­ken belki farkına varamazsın. Ama sesli okuyorsan ve birisi dinliyorsa, şapkanın önemi orada çoktur…”

Ben bu “şapkadan” çok çekmiştim…

Eğitimci kimi okurlarım da zaman zaman “Hani şapka?” diye not atıyorlardı.

Bilgisayarda şapka koymak zordu. Daha doğrusu şapkayı koymak kolaydı ama şapkayı harfin üzerine denk getirmek kolay değildi.

Ama en zor olanı, ben şapkanın nereye konulacağını bilmiyordum…

Babam benim hocamdı.

Bir tek gün olsun “Bugün yazın güzel” dememişti. Ama beğenmediği şeylerle ilgilenmediğini, beğenmediği insanlardan hiç söz etmediğini, beğenmediği ata dönüp bakmadığını, beğenmediği kadına şiir okumadığını bi­lirdim.

“Şapka” eksikse, demek şapka dışında yazı güzeldi.

Hep sonunu beklerdim ki “Öte yanı iyi” desin…

Ama demezdi…

O günlerde babam çok hastalandı. O hayran oldu­ğum yakışıklı adam bir yığına dönmüştü. Onu Ankara’ya getirdik, bizim evin salonunda, ormanı gören pencere­nin önünde Andree ona yatak yaptı. Kardeşlerimle ak­şamları hepimiz onun yanında oluyorduk.

Aslında babamızı kaybetmekte olduğumuzu anla­mıştık.

Çoğu zaman gazeteden erken çıkıp eve koşuyordum. Ben kapıdan girer girmez “Geldin mi?” diye soruyordu babam. Onun yanına oturuyor, boynuna sarılıyor, kimse yoksa koklaya koklaya öpüyordum.

O bir devlet memuruydu…

İyi bir Atatürkçü, iyi bir Cumhuriyetçi ve İsmet İnönü hayranıydı. Bu yüzden Demokrat Parti döne­minde onu devamlı oradan oraya sürdüler. Bu yüzden ilkokulu altı ayrı okulda okudum. Çoğu tek sınıflı köy okullarıydı.

Ama babam vardı.

Onun okumaya düşkünlüğünden, kitaplara olan tut­kusundan ve okuduklarını bizlere anlatmasından etkile­nir, kalın kitaplarını alıp resimlerine bakar, sonra gizli gizli kendi kitabımı okurdum:

Tom Miks…

* * * 

Yobazlara çok kızardı babam.

O gün Hürriyet’ten çıkıp eve geldiğimde, babam uyumuştu, gazetenin benim yazımın olduğu sayfası göğsünün üzerindeydi ve eli hâlâ sayfanın kenarını tu­tuyordu.

Yazımı düşündüm; şapkalık bir durum var mı?..

Bence yoktu…

Yanına sessizce oturdum, biraz sonra uyandı. “Geldin mi?” diye sordu, elimi uzatmamı istedi, sımsıkı tutup ilk kez şöyle dedi babam:

“Seninle gurur duyuyorum oğlum… Yazıların çok güzel ama asıl güzel olanı memleketini hiç unutmuyor­sun…”

Çocuklar kadar çok sevinmiştim…

Babam bunu ilk kez söylemişti…

Babamızı iki ay sonra kaybettik.

Benim ise hem hocam, hem eleştirmenim gitmiş­ti…

Belki yerini bulup da harflere koyamadığım şapkayı, bir saplantı olarak babam benim kafama koymuştu bir kere; yazılması gerekeni yazma saplantısını…

* * * 

2008 yılının Temmuz ayında Anayasa Mahkemesi AKP’nin kapatılıp kapatılmayacağını görüştü. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı iktidar partisinin laikliğe aykırı uygulamalarını, irticai faaliyetlerini öne sürerek dava aç­mıştı.

Anayasa Mahkemesi bunu görüşmek üzere toplandı.

Aslında Anayasa Mahkemesi dünyanın en komik anayasa mahkemesiydi. Bir defa Başkanı Haşim Kılıç hukukçu değildi. İktisat mezunuydu.

Ben onu Taş Devri çizgi filmindeki Fred Çakmaktaş’a benzetiyordum.

Ehhh, devir de zaten taş devri değilse bile ortaçağ devriydi. Tesettür devletin tepesinde; tüm kadrolar ta­rikatların; sokakları giderek Arabistan’a benzeyen bir Türkiye; imam Başbakan…

Mahkemenin AKP’yi kapatma olasılığı vardı.

Türkiye yine nefesini tutmuştu…

Karar açıklandı; tam bir skandaldı açıklanan:

Yüce mahkeme AKP’nin “irticai faaliyetlerin odağı olduğuna” karar vermiş ama kapatmamıştı. Yani yük­sek yargı “irticai faaliyetlerin merkezi”ne açıkça “Sen Türkiye’yi yönetmeye devam et” demişti…

Her şey artık ortadaydı; Atatürk Cumhuriyetinin irticaya teslim edilmesini bundan daha iyi ne anlatabi­lirdi…

Ben bunları yazdıkça “Kayseriliye dokunma, Ma­nisalıyı görme, Kasımpaşalıyı idare et” uyarıları çoğalı­yor; ama çoğaldıkça da anlamsızlaşıyordu…

* * *

Yine de Hürriyet günleri kör-topal devam etti.

Sinirlenip yazıma ara verdiğim o son sansürden bir­kaç gün sonra Ankara’ya döndüm. Rastlantı mı bilmiyo­rum, patron Aydın Doğan Ankara’daydı. Odamda yazımı yazarken dışarıda bir koşuşturma oldu. Sekreterim Leyla, “Aydın Bey yanınıza geliyor” dedi. Hemen arkasında Enis Berberoğlu vardı. Aydın Doğan’ı odama so­kup kapıyı çekti.

Aydın Doğan sıkıntılı ve üzgündü.

Çok kötü şeyler olduğunu hemen anladım. Sigarayı bırakmıştı, bana “Kendine bir sigara yak” dedi.

Tüm bunlar kötü işaretlerdi. “Senin şerefine gü­venerek, aramızda kalsın bu konuşmalar” diyerek söze başladı.

Zaten dışarısını ilgilendiren ekstra-önemli şeyler değildi söyledikleri. Bir büyük medya kuruluşunun sahi­bi patron, ülkeyi giderek istila eden siyasi iktidarın baskısından bıkmış ve bezmişti.

Aydın Bey’e bir ara “Size tasfiye edileceklerin listesi geldi mi?” diye sordum. “Geldi” dedi.

Listede ikinci sırada ben vardım, üçüncü sırada Oktay Ekşi…

Anladım ki Cumhuriyet’in tüm kurumlarını yerle bir etmek isteyen iktidar “boğma telini boynuna dola­mıştı” patronun.

Anladım ki çakallar bir sarı inek daha istiyorlar.

O zaman istifa etmeyi düşünmeye başladım.

Ve oturup “Birisini asacaklar” başlıklı bir yazı yaz­dım, mutsuz, keyifsiz, kara düşünceler içinde…

Hürriyet’te sondan ikinci yazımdı o:

“Böyle zamanlarda darağaçları kurulur.

Bir geniş alana toplanır ahali.

Bir, ortada duran -aslında kendisi de asılmış bir adama benzeyen- darağacına bakarlar; bir, dönüp meydana gelen yola…

Bakarlar:

Birisini asacaklar…

* * *

Savaş günleri gibi her ortalık karıştığında, duy­gular yağmalanıp, yüreklerin kapısı kırıldığında…

Suçlar işlendiğinde…

Bir de bakarsınız birisini ‘suçlu’ diye kollarından yakalamışlar.

Şaşkın şaşkın sorarsınız:

‘Ne yapacaklar?..’

Yanıt her zaman aynıdır:

‘Birisini asacaklar…’

* * *

Çatışma kızıştıkça, vuruşlar sıklaştıkça, kıyım hızlandıkça, saldırı yoğunlaştıkça, infazın yeri-yurdu yoktur…

Yaşarken insanları asarlar:

Gazetecileri, yazarları, dekanları, rektörleri, patronları, askerleri, aydınları, Atatürkçüleri, Cum­huriyetçileri, yurtseverleri…

* * *

Kimi zaman bir onurlu-namuslu-yürekli insanı çırpınırken görürüm darağacına giden yolda.

Cellatlar sürüklemektedir onu, insanlar biraz korku, biraz merakla öyle bakarlar…

O anlatmaya çalışır; neden suçlu olmadığını, ne­den asılmayı hak etmediğini…

Ama en çok; neden kendisini asmak istedikleri­ni…

Anlatmak ister, fakat…

Kararını vermiştir cellat… 

* * *

Biat etmeyenleri tek tek asıyorlar…

Her suç işlediklerinde… Her izanlarını, vicdan­larını, akıllarını yitirdiklerinde…

İşledikleri suça bir ‘suçlu’ bulmak gerektiğinde… İlmiği bir başkasının boynuna geçiriyorlar.

Asılanların boynunda hep aynı yafta var…

Ortalık yine karışık.

Birisini asacaklar…”

* * *

İlk anda Müjdat Gezen hariç, yakın çevremizden kimse yazıya bir anlam veremedi; kim asılıyor, niçin?..

Oysa ben kendimi yazmıştım…

Müjdat Gezen evi aramış, Andree’ye, “N’oluyor birader… Bekir böyle durup dururken bu yazıyı yaz­madı herhalde. Bu iş kötüye gidiyor gibi geldi bana…” demişti.

16 sene Türkiye’nin en büyük gazetesi Hürriyet’te yazı yazıp, bir gün çekip gitmek zordu…

Çok etkili-güçlü, her kesimin okuduğu bir gazeteydi Hürriyet… En İyi yazarları-çizerleri değişse bile gaze­tenin bundan uzun süre etkilenmeyeceğini biliyordum. Ama benim dünyamdan Hürriyet’in çıkması, belki de sonumdu.

Arkamda on binlerce okurumu, Pako sayesinde dost­luk kurduğum çocukları, o büyük yürekli Cumhuriyet kadınlarını bırakıp gidecektim.

Bu zor bir karardı…

Son yazımı verdikten sonra Leyla’yı çağırdım, oda­mızı artık toplamamız gerektiğini söyledim.

Hoş Leyla, orada olmasa bile neler olduğunu, hatta neler konuşulduğunu her zaman bilirdi…

Leyla ile yaşamlarımız, geldiğimiz yer, kaderlerimiz birbirine çok benziyordu. Hürriyet’e başladığım günler­de personelden önce onu tanımıştım. Yaşlı annesine ve yoksul ailesine bakmak için hiç evlenmedi Leyla. Sonra 14 yıl hem sekreterim oldu, hem sırdaşım, ailemin bir ferdi, kimi zaman kızım, kimi zaman annem… Sevdiği insanlardan kendine aile kurdu; baba, eş, çocuk, kar­deşler…

Her zaman masasının üzerinde ya da çekmecesinde bir dua kitabı, bir Yasin kopyası, bir ayet vardı… “Sana nazar değiyor” diye kaç defa kafama kurşun dökmüştü kim bilir… Kalem kutumda ne zaman bir kurşun parçası, nazar boncuğu ya da muska görsem, onu oraya Leyla’nın soktuğunu anlardım.

O gün Leyla’yı çağırıp “Herkesten önce senin bil­me hakkın var. Ben gidiyorum. Seni götüremem. Çünkü Hürriyet senin büyüdüğün, bildiğin yer, benim ise nere­ye gideceğim, ne olacağım belli değil” dedim…

Sonraki günlerde benim bir sürü olanağım olduğunu ama Leyla’nın evinde tek başına ağladığını düşündüm.

* * *

Hürriyet benim için bitmişti…

Haber medyaya bomba gibi düştü…

Kimi okurlarım gazetenin kapısına gelmeye başla­dılar. Ertuğrul Özkök’e ya da diğer yöneticilere mesaj atan okurlar sanki sözleşmiş gibi “Bekir Coşkun’a ne yaptınız?” diye soruyorlardı.

Odama-masama tekrar tekrar bakıp, burnumu çe­kerek dolanıyordum kendi eksenimde. Bir ara gazeteden çıkıp eve uğradım, kapının önünde hayvan severler ile çocuklar vardı. Bana çiçek getirmişlerdi, boyunlarına sarıldım, boğazımda düğümlendi kelimeler, bir şey söyleyemedim…

Yetişkinler, bizler, kendi hatalarımızın ve aptallık­larımızın kurbanıyız… Demek ki güzel günleri hak et­medik…

Ama ya çocuklar?..

Ertesi gün odamı toplamaya başladığımda, tüm kattakilerin gözleri dolu doluydu. Ertuğrul Özkök beni ka­rarımdan vazgeçirmek için devamlı ısrar ediyor, yarım saatte bir telefon açıyordu.

Belki vazgeçebilirdim; ama hep patron Aydın Doğan’ın bir telefon açmasını bekledim…

Hürriyet’in bazı yazarları arkamdan güzel yazılar yazdılar; ama beni en çok etkileyen, zaman zaman ca­nını sıktığım Ayşe Arman’ın yazısıydı… Okuduğumda kadınlara niye daha çok güvendiğimi ve sırtımı dayayacaksam bir kadına dayanma duygumun nereden geldiği­ni daha iyi anlamıştım.

Şöyle diyordu Ayşe Arman:

“Güle güle Bekir Bey…

Siz benim bu gazetede en sevdiğim insanlardan biri oldunuz.

Hep.

Çünkü siz de biliyorsunuz ki, sizin gibi insanlar­dan bu dünyada pek yok.

Hele bu medyada… Allah muhafaza!

Zekânız, duyarlılığınız, mütevazılığınız, saflığı­nız, utangaçlığınız, kocaman elleriniz, güzel gü­lüşünüz, peltek peltek konuşmanız…

O inanılmaz cümleleriniz…

Minicik, kısacık, küçücük yazılarla…

Dünyanın en büyük duygularını anlatışınız…

Ezilenleri, itilip kakılanları, fakirleri, fukarayı, ihtiyacı olanları…

Bir erkek gibi değil de…

Bir baba gibi koruyuşunuz, esirgeyişiniz…

Yaşlıları, çocukları, hayvanları sevme biçimi­niz…

Ve o dibine kadar sahici haliniz…

Size hep hayran olmama sebep oldu.

Benim için siz ‘duyguların efendisi’ydiniz.

İnsani her türlü zaafı, ayrıntıyı yakalamakta, ifade etmekte üzerine olmayan ‘usta’…

* * *

Ama itiraf ediyorum, ‘insan’a dair yazdıklarını­zı, siyasi yazılarınıza tercih ettim.

Çünkü sizin gibi ‘insan’ı anlatan yoktu.

Ben balyozlar yerine, hafif dokundurmaları sev­dim.

İtiş kakışlardan, iktidar savaşlarından nefret et­tim.

Gülümsemeden okuduğum bir tek yazınızı hatır­lamıyorum.

Acı acı da olsa, gülümsemişimdir…

Sizin köşeniz, bana nefes aldığım, es verdiğim, soluklandığım mis kokulu bir bahçe gibi gelirdi.

Enerji toplar, hayata devam ederdim.

Ama söylüyorum, bir ara, ‘Tutturuk Kemalistler gibi yazıyor. Cumhuriyet emin ellerde, o abartı­yor!’ dedim.

Sonra bir gün geldi, ‘Ulan, acaba Bekir Bey haklı mı?’ diye şüphe ettim.

Bir uçtan bir uca gittim.

Hâlâ zaman zaman gidip geliyorum.

Herkes gibi ben de endişeyle memleketimi izliyo­rum.

Ama yine de insana dair yazdığınız yazıları ter­cih ettim.

Hep de öyle olacak…

* * *

Kardeşimin evlilik telaşında gazete okuyamadım.

Sadece bir gün…

Koptum bütün medyadan…

Bağlandığımda bir de ne öğreneyim…

Gitmişsiniz!

Bir günde gitmediniz, biliyorum.

Sizinki uzuuuun bir kırgınlıktı, hissediyorum.

Sevgilisine küsen delikanlılar gibiydiniz.

Sizin kalbiniz kırılmıştı.

Kendinizi oyunun dışında kalmış gibi hissediyor­dunuz.

Eminim herkes kendine göre haklıdır, ben sadece gittiğiniz yerde mutlu olmanızı diliyorum.

Güzel Andree’nizle…

Cunda’nızla, tekneniz Pako’yla, sizinle renkle­nen Ankara’nızla, köpekleriniz Postal ve Mösyö Hırpani’yle, kedilerinizle ve dünyanızı tanımla­yan her şeyinizle…

Mutlu olun…

Ve hep bizim Bekir Coşkun’umuz olarak kalın…

Güle güle…”

* * *

Kadınların her zaman yüce, anaç, koruyucu yürek­leri vardı.

Erkekler, çocukluklarında savaş tekniklerini tahta oyuncaklarla öğrenirken, aslında kendilerini her türlü hileye, sahtekârlığa, ezmeye ve yok etmeye göre de eğitiyorlardı…

Kızlar oyuncak bebeklerini sevip-korumayı öğrenir­ken…

İyi ki yıllardır “Bin erkek dostum olacağına, bir ka­dın dostum olsun” deyip durmuştum… İşte kanıtıydı bu; Hürriyet’teki kimi erkek dostum (!) arkamdan para karşılığı gittiğimi ima ederken ve kıvrak-kaypak cümlelerle beni döverken, bir kadın uzaktaki yetişkin çocuğa sarıl­mış koruyordu onu…

Olan olmuş yola çıkılmıştı bir kere…

Telefonla Andree’yi arayıp “Hürriyet günlerimiz bit­ti, uçağa binmek istemiyorum. Bir otobüsün arka kol­tuklarında yer buldum, geliyorum” dedim.

* * *

Önümüz geceydi, otobüsün camından dışarıya ba­kıyordum, gece karanlıktı…

Kafamın içinde kargaşa ama daha çok yalnızlık his­si vardı… Camın ötesinden hızla geçen siluetler… Sanki dışarıda orman varmış gibi geliyordu bana…

Oysa bozkırdı buralar…

* * *

Ben pılımı-pırtımı toplayıp Cunda’ya gittikten bir­kaç gün sonra, işte o bir milyar dolarlık vergi cezasını kesti siyasi iktidar Doğan Grubu’na. Bunun 400 milyon doları paranın anasıydı, kalanı çeşitli isimlerde ceza…

Türkiye şaşırmıştı…

Çünkü ne bizim maliye tarihimizde böyle büyük, yok edici bir ceza vardı, ne de batı dünyasında böyle bir ceza görülmüştü. Bu doğrudan doğruya Hürriyet grubu­nu yok etmek içindi.

Grupta adeta panik başladı…

Ben ise uzakta bir yerde Aydın Doğan’ın “Boynu­muza boğma teli geçirdiler” dediğini düşünüyordum. Aydın Doğan abartmamış, doğrusunu söylemişti. Ama o bile bu kadar büyük bir cezayı beklemiyordu.

Gerçek ise; dinci AKP iktidarının, önündeki bir önemli engeli daha kaldırmak için ona ölümcül darbeyi vurmasıydı.

İçinde Hürriyet, Milliyet, Vatan gibi gazetelerin ve birçok televizyonun olduğu Doğan Grubu’nu  “bertaraf” etmek, çok önemli bir adımdı onlar için.

İstila başarı ile sürüyordu.

* * *

Aydın Doğan aslında etkili ve güçlü bir medya pat­ronuydu.

AKP öncesi dönemde siyasi iktidarlar ondan çeki­nirlerdi. Hatta bazı başbakanları evinde pijama ile karşı­ladığı söylenirdi ama ben inanmazdım. Çünkü güçlüydü ama kibar bir insandı. Gücünün bir kısmı da buradan gelirdi, kurduğu dostluklara siyasetçiler güvenirlerdi.

Belki de benim Hürriyet’ten gitmemin açıklanma­mış nedeni de buydu; onun söylediği her söze duyulan güven…

Daha önceki iktidarlar da yazarlara kızmışlar, Aydın Doğan’a giderek onların engellenmesini istemişlerdi. Ama o ödün vermemiş, hatta bu yüzden başbakanlardan Tansu Çiller ile kanlı bıçaklı olmuşlardı.

Ama bu sefer…

Bu sefer karşısında tek parti iktidarı vardı. Yani hü­kümetin bir kanadı ile bozuşunca öbür kanadı ile uzlaşma olanağı yoktu. Ayrıca bu adamlar iktidarı değil, Türkiye’yi ele geçiriyorlardı…

İkincisi, geç kalmıştı…

Karşısındaki, futbolcu yöntemleri ile imam kültürü­nü birleştirmiş bir garip insandı. Son derece kindar, acı­masız, devlet adamlığından nasibini almamış birisiydi.

Tayyip Erdoğan ilk baskıyı yapıp bir sarı inek is­tediğinde, tepki göstermek yerine uzlaşı yolları arandı. Gizli-saklı görüşmeler yapıldı, “hoşgörü” denildi, “opsiyon” denildi, “şimdilik” denildi… Aydın Doğan’ın televizyonları-gazeteleri iktidarın hoşuna gidecek haberler yaptı, manşetler attı…

Olmadı…

Çünkü Tayyip Erdoğan’ın bir yaban ilkesi vardı: yaralayınca öldüreceksin. Eğer yaralı bırakırsan, o yaralı bir gün intikam için geri dönebilir…

-IV-

HERKESİN SAKLANACAK BİR ADASI VAR

Ne zaman denize bakan terasa çıksam, gözlerim du­varlarına, yer taşlarına, çitlerine, tahtalarına takılıyor.

Her biri sanki tek tek eski bir arkadaş gibi… Ne ka­dar çok ortak anımız var onlarla… İşte; şu leke Gorbi’nin ilacının lekesi, şuraya Mamo otururdu, şu merdiven taşlarına oturmuştuk sabaha karşı, şu çiviye kemanımı asardım çalmaktan yorulduğumda…

Andree evin bahçesine begonviller, nar ağacı, zak­kumlar ekmişti.

Ömrü boyunca parası olmamış bir gazete yazarının, bir gün parası olunca sahip olduğu yazlığın kapısına gör­güsüzce astığı araba tekerleği, birisinin başına düşmek üzere öyle sallanıp duruyordu.

Yazlığa gelip de camları açıp o terasa çıktığımızda her zaman ağlardı Andree…

Pako’nun su tası hâlâ orada duruyordu.

O küçük kara ve hırpani köpeği çoktan kaybetmiştik oysa… Evimizin “küçük oğlu”nun yaşamımızda bıraktığı boşluk büyüktü. Hürriyet’te onun dilinden yazdığım ya­zılar kitap olmuş, okullarda “Pako kulüpleri” kurulmuş, TRT’deki “Pako’ya mektuplar” dizisi BBC’de yayımlan­mış, Pako Türkiye’de hayvan haklarının sanki sembolü olmuştu ama… Biz hiçbir şeyi değil, onu istiyor, onu özlüyorduk…

Terasın merdivenlerine yine oturduk…

Andree;

“Hatırlıyor musun, sokakta rastladığımız adam Pako’yu tanımış, seni tanımamıştı?” dedi.

Tabii ki hatırlıyordum…

Diz çöküp Pako’yu okşadıktan sonra bize dönüp şöyle demişti yaşlı adam:

“Bu Pako ise, demek ki sen de Bekir Coşkun’sun…”

* * *

Bu Cunda Bodrum ya da Marmaris’e benzemiyor. Burası eğlence yeri değil, daha çok dinlenmek isteyen­lerin geldiği bir yer. Durmadan her yerin adını değiş­tiren Türk milleti bu adanın adını da “Ali Bey” olarak değiştirmiş. Belki de “Cunda”yı Rumca sandılar. Oysa “cunda” Osmanlı donanmasında gemi direklerinin en uç kısmıdır.

Adada tarihi Rum evleri, yel değirmenleri, kiliseler, Bizans ve Osmanlı döneminden kalan hastane harabe­leri var.

En sevdiğim yazılarımdan birisini, orada güneş do­ğarken yazmıştım:

“Dün gece kıyıda oturup yıldızları saydım.

Ne çok eksik çıktı.

Hatırladım gülüm.

Efkârlandığım bir gece

Çoğunu kül tablasında söndürmüştüm.

* * *

Sabahları güzel olur buralar.

Kızıl mı kızıl, güneşin Kazdağları’nın arkasın­dan bir çıkışı var…

Denizin kokusu, zeytin ağaçları.

Birbirine girmiş pembe-beyaz akasyalar.

Balıktan dönen tratalar.

Nedense her zaman kuşlar uçuşur tepelerinde.

Cunda’nın kıyısına oturup, gözlerimi kısıp say­dım.

İkisi eksik çıktı martıların.

Hatırladım gülüm. Oralarda görürsen

Kanatlarına takıp da sana selam yolladım…

* * *

Yavaş yavaş sonbahar geldi.

Yazlıkçılar gittiler.

Kepenkleri kapalı bir ev bana her zaman hüzün verir de görünce canım sıkılır. Tırmanıp kepenklerini açasım gelir elin evinin.

Ve gelip geçene ‘Buyursunlar evdeyiz’ diyesim…

Ama deli derler adama.

Ve evsiz kalmış kediler.

Benim gibi şaşkın her biri.

Yine keder içinde, hüzünlü bakışlarla bahçe du­varlarının üzerine sırayla tünediler.

* * *

Dün sonbaharın ilk yağmuru da yağdı Cunda’ya. Baktım da; denizin dahi yağmuru beklediğini hissettim. Dalgalar, sanki damlaları karşıladı­lar.

Coştu deniz…

Demek ki; deniz olsan da damlalara ihtiyacın var.

Neyse…

Sonbahar güzel oluyor buralarda.

Ama ben ayrılıklara dayanamam.

Dün yağmur damlalarını saydım.

İki eksik çıktı. Hatırladım gülüm.

Birini sağ yanağıma, öbürünü sol yanağıma dök­müştüm…”

* * *

Burası büyülü sanki…

Eski Rum evlerinin duvarlarına bakarken bile insan, bir sabah aniden evleri basan askerleri, mübadele gemi­sine doldurulup götürülen Rumları, onların yerine yine gemilerle getirilen Türkleri, yarım kalmış kahvaltı sofra­larını, yarım kalmış aşkları, ağlayan ve acı çeken insan­ları hayal ediyor ister istemez.

“Cunda’nın üç şeyi meşhur” diyorlar:

“Delisi, yeli ve kedisi…”

Havası nemsiz ve bol oksijenli olduğu için, burada iki imparatorluk da akıl hastaneleri kurmuş. Yeli esiyor, kediler sokakta, delileri ise belki tımarhanelerden kaçanlardan geri kalanlardır…

Ben en çok adanın kıyısındaki sıra sıra restoranla­rın hemen arasındaki “Taş Kahve”yi seviyorum. Orada her an çay içen emekli profesörleri, diplomatları, şair­leri, yazarları, bir zamanın ünlü aydınlarını görebilir­siniz, yoksul balıkçılarla, zeytin toplayıcılarla karışık… Ve can-ciğer dertleşirken, diyelim ki Taş Kahve’de ayağa kalkıp “Nedir bu küresel krizin kültürel ve sosyal yansı­maları?..” diye bağırsanız, her masadan aşağı-yukarı bir yanıt gelebilir. Çünkü bir entelektüeller meclisi gibidir Taş Kahve…

Yine “Demir Parmaklıklar dizisindeki gardiyanın adı ne?..” diye bağırsanız, öbür yarısından yanıt alırsınız:

“Zehraaaa…”

Yoksulu ya da zengini fark etmiyor; burada yaşayan yerli insanların da her biri bir aydın. Düşünen, söyleyen, tartışan, bilen insanlar…

Sevimsiz-çirkin insan yok… Bizim denize doğru inen sokakta, hemen arkamızda şair Orhan Veli’nin kız kardeşi Firuzan Hanım oturuyor. Seksen civarında­ki yaşı ile her akşamüstü sepetini alıp kıyıya inmesini ve denize girip yarım saat yüzmesini seyrediyorum. Bir İstanbul hanımefendisi… Her gün mutlaka Hayrettin’in getirdiği gazeteyi okuyan, haberleri dinleyen bir gerçek aydın…

Orhan Veli bana sanki bin sene önce yaşamış gibi gelirdi. Ama Firuzan Hanım onu bize anlatırken “Çocuğum Orhan Veli…” dediğinde, ünlü şairin bir ço­cuk olarak koşarak geleceğini sanırdım…

Yaz ortası eşi İbrahim Bey öldü…

O da bir İstanbul aydınıydı, eski bankacı, eskiden düzene karşı savaş verenlerdendi… Verdiği savaşın işe yaramayacağını anlayınca dalgasını geçmeye başlayan ve “öğlen rakısı” içmeye koyulanlardandı…

Gece saat on civarında Hayrettin komşuları arayıp İbrahim Bey’in öldüğünü haber verdi. Herkes o saatte ya restoranda, ya barda olduğu için… Ayakta dururken sallananlar toplandık…

Herkes sarhoş değilmiş gibi yaptı…

İşte bu İbrahim Bey için en büyük keyifti eminim, giderayak…

Onu Cunda’nın denize bakan yamacındaki mezarlığa defnettik ertesi gün. Cundayı sevdiği için bunu Firuzan Hanım istemişti. O gün cenazedeki insanları, yani bizim mahallede yaşayanları ilk kez topluca birarada cami av­lusunda görmüş, tek tek bakmış ve şöyle düşünmüştüm:

“Galiba bu kıyılara gelenler bir şeylerden kaçıyor­lar… Bu insanlar, ilkelliklere canları sıkıldığı için, bir fırsatını bulduklarında kendilerine benzeyen yere geli­yorlar… Bu yüzden de bu kıyılar göç aldıkça daha çok ‘kıyı’ oluyor…”

* * *

Referandum sonrası yayımlanan haritalarda kıyılar yine kırmızıydı.

Bu yüzden dinci iktidar kıyılara kızıyordu. İzmir’e “Gâvur İzmir” demelerinin nedeni de buydu… Bu ra­mazan fark ettim, oruç tutanların sayısı az… Camilerde Öyle fazla kalabalık cemaatler yok… İşyerlerine ayetler de asmamışlar…

Ama güvenlik istatistiklerine göre; hırsızlık, adam öldürmek, mal ve cana tecavüz, sahtekârlık, dolandırıcı­lık gibi dehşet verici ve yüz kızartıcı suçlar öbür bölge­lere göre çok az.

Ben hep öbür adamdan korktum:

Cami avlusunda her gün boy gösteriyor, işine ara ve­rip verip namaz kılıyor, durmadan umreye hac’a gidiyor, badem bıyıkları ve kılık-kıyafeti ile insanların gözünün içine soka soka “Ben Müslümanım” diyor…

Dinci gözükmeyenlere kızıyor…

“Din-iman” sözcükleri dilinden düşmüyor…

Ama sahtekâr…

Başka insanlara saygısız…

İkiyüzlü ve bedavacı…

Dinci partinin en çok oy aldığı yerlerin haritası ile en çok kaçak elektriğin kullanıldığı yerlerin haritasını üst üste koyun bunun kanıtını göreceksiniz…

* * *

Sabahları henüz güneş doğarken kıyıya oturup ba­lıkçı teknelerinin “ta ta ta” diye dönüşlerini seyretme­ye bayılıyorum. Peşlerinde de mutlaka bir martı sürüsü, teknelerden dökülen balıkları topluyorlar. Kıyıya geldik­lerinde ise kediler onları bekliyor. Her kedinin teknesi var. Ve kendi teknelerini tanıyorlar, o tekne nereye yanaşırsa oraya koşuyorlar. Bu biraz okul çıkışı çocukların kapıda bekleyen annelerine çaprazlamasına koşmalarına benziyor.

Dünyanın en güzel ülkesi şu Türkiye…

İyi ama yeryüzünün en verimli, en stratejik, en be­reketli, en zengin toprakları üzerinde geri kalmayı ba­şarmanın sırrını kim çözebilir?

* * *

İşte; yine o terasta yaşamımızın yeni bir döneminin başladığı gündü…

Hürriyet’te çalışırken yeni yayın hayatına başla­yan Habertürk’ün baş editörü Doğan Satmış beni za­man zaman arayıp “Bizimkiler seni istiyorlar” diyordu. Hürriyet’ten umudumu kestiğim o gün Doğan’ı arayıp “Beni hâlâ istiyor musunuz?” dedim. Çok sevinmişti…

Hemen ertesi gün Fatih Altaylı ile Cundaya geldi­ler…

Bizim evin denize bakan terasında oturduk, Fatih sözleşmeyi yanında getirmişti, önüme koyduğunda oku­madan imzaladım.

Tek sorum vardı, durmadan onu tekrarlıyordum:

“Peki size de baskı olmayacak mı?.. Beni Hürriyet bile taşıyamadı, siz yeni bir gazetesiniz, yarın Tayyip Erdoğan ve adamları telefon açıp ‘Susturun şunu’ derlerse…”

Fatih, akıllı bir genel yayın yönetmeni gibi düşünü­yordu:

“Başka türlü büyük gazete olamayız… Habertürk büyük olma iddiası ile yola çıktı. Sen Turgay Ciner’i ta­nımazsın, mert, yiğit, korkusuz bir adam. Kimsenin ya­zarı ile ilgili söz söylemesine izin vermez…”

Onun bu gibi konuşmalara karışmasını istemediği­mi bildiği halde Andree arada bir içerden başını uzatıp lafa karışıyordu:

“Siz Bekir’i istiyorsunuz, Bekir dilini tutamaz. Hü­kümeti çok sert eleştirir, bu da Ciner’in işine gelmeye­bilir. Sonuçta devletle büyük işleri var. Enerji işi var, kö­mür işi var ve bunların İhaleleri var. Herkes bunu biliyor. Bu işleri yapan bir insanın da tabii ki devletle irtibatı var. Ciner şu an Bekir’i isteyebilir ama müdahale edil­diği anda onu istemeyecektir. Çünkü hükümet istese bir anda tüm gelir kaynaklarını kapatabilir, bu da Ciner’in işine gelmez. Ayrıca Bekir de kendisine uygulanacak bir yazı sansürünü veya en ufak bir müdahaleyi asla kabul etmez.”

Fatih “Biz de Bekir Abi’yi bu yüzden istiyoruz… Biz onun ne yazdığını bilmiyor muyuz?.. Biz, o yazıları yazan yazarı istiyoruz zaten… Bunu ben de biliyorum, Turgay Bey de biliyor. Onun en iyi okuyucusu aslında Turgay Ciner…” diyordu.

Zaman zaman içim rahatlıyor; ama çayı karıştırır­ken dayanamayıp soruyordum:

“Diyelim ki Tayyip telefon açtı…”

“!..”

* * * 

Fatih imzayı attığımda ağladı…

Gözyaşlarını silerken “Bekir Abi’nin yaptığım gaze­tede yazı yazması tabii ki ağlattı beni” diyordu. O sırada Doğan Satmış fotoğraf çekiyor, “Gazetemiz için bu tari­hi ânı tespit etmem lazım” diyordu.

Belki de basın hayatım bitti derken, yeni bir umut, yeni bir gazete, yeni bir çevre… Asıl önemlisi belki de tarihe mal olacak bir gazetenin büyümesinde payıma düşen gurur-onur…

Mutluydum çoğu zaman.

Aklımda hep genel yayın yönetmeninin sözleri vardı:

“Benim için en mutlu gün; birinci sınıf bir gazete yaptım ve ona Türkiye’nin en çok okunan, en beğenilen yazarını aldım…”

-V-

GAZETE YENİ, BEN ESKİ…

Habertürk’ün Ankara bürosundaki en güzel odayı bana verdiler.

Söğütözü yakınlarında, sol yanında AKP Genel Mer­kezi, karşısında Mekke’deki caminin eşi, sağ yanında te­pede Gazi Orduevi…

İçinde duşu-dinlenme odası bile olan odam o kadar genişti ki, içine bir gazete bürosunun tamamı sığardı.

Geniş pencereleri, kumaş perdeleri vardı.

Genç muhabirliğinden tanıdığım ve çok sevdiğim Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya “Büromuzun bir ağabeyi oldu” diye seviniyordu. Katları gezdirerek beni personelle tanıştırdı. Şoförüm Murat ile sekreterim Leyla’yı da yanımda götürmüştüm, kısacası herkes mut­luydu.

Ya ben?..

İçimde kıyametler kopuyor, iyi mi kötü mü olduğu­nu kestiremiyordum.

Ya gazete tiraj almazsa?..

Ya özgürce yazı yazamazsam?..

Ya okurlarım gazeteyi sevmezse?..

Ya iktidarın eli buraya da uzanırsa?..

* * *

Reklam filmleri Cunda’da çekildi.

Reklam ekibi İstanbul’dan adaya gelince ben, “İki saat sürer mi?” diye sordum; eskiden TRT’de çalışmış olan bizim Andree hesapladı, “Üç günde bitse iyi…” dedi…

Camdan baktığımda evin önüne ray döşüyorlardı ki ben koşarken beni izleyen kamera yanımda kaysın. Rayları döşemek neredeyse bir gün sürdü. Komşularımız merakla olup-biteni izliyorlardı.

Çekimler başladı.

Ben “Koşmam” dedim:

“Koşmam ve ağzımı açıp laf etmem… Hani vardır ya kimisi ‘Halkın yanında olmak için buradayım’ der… Zaten palavra olduğunu herkes bilir bunun… Ağzımı bile açmayacağım… Benim görüntülerimi çekin, ne di­yecekseniz siz söyleyin…”

Çekim ekibindeki gençler terbiyeli insanlardı, ağız­larını açmıyor, sadece dönüp Andree’ye bakıyorlardı.

Andree beni kenara-köşeye çağırıp gizli gizli “Tam bir inatçısın… İnşallah senin yerine koşacak birisini de istersin” diyordu. Sonunda reklam ekibinin yöneticileri Ayşe, Feridun ve Andree birlikte yeni senaryolar hazır­ladılar bana beğendirmek için:

Ben koşuyorum… Yetmiyormuş gibi bizim koca ayaklı köpeğimiz Postal da yanımda koşuyor… Postal beni bırakıp ters yöne koşmasın diye de cebimde onun sevdiği bisküvilerden var…

Tabii ki illa bir aksilik oluyor ve bu durmadan tekrar­lanıyordu. Bitkin gölgeye kaçıp biraz dinlendikten sonra rayların başına gidiyordum ve Andree bağırıyordu:

“Koş…”

Postal kendisi ile oynamak için koştuğumu sanmış olmalı ki, o günden sonra hep rayların döşendiği yere gidip “oynamamızı” bekledi…

Ekip döndükten sonra da kimi zaman Andree Postal’ı sevindirmek için bana dönüp öneriyordu:

“Hadi kalk biraz koş istersen…”

* * * 

Reklamın ikinci versiyonunda bir kahvehanede ba­lıkçılarla oturuyorum ve onlarla çay içiyoruz… Bir di­ğerinde de gece yalnız başıma keman çalıyorum; bizim için çok hüzünlü bir anısı olan sevdiğim o türküyü, “Sarı gelin”i…

İşin orasını sevmiştim…

Gece uzakta bir küçük ev, sarmaşıkların arasındaki pencereden keman sesi geliyordu, o bendim…

O zaman kendimi ilk kez “işe yarar-önemli” hisset­tim… Bu aslında keman sesinin sırrıydı… Feridun ke­man sesini kaydedecek özel mikrofonların olmadığını, bu yüzden kameranın mikrofonu ile kayıt yapılacağını, tek sorunun sesin kötü çıkma ihtimali olduğunu söyle­di… Olsun, ben bütün gece keman çaldım yorulmadan, onlar uzaktan çektiler…

Reklam filmindeki keman sesi benim kemanım­dan…

Gurur duyduğum, benden olan, beğendiğim, hoş­landığım, içime sinen, duygularımı koyduğum tek bö­lüm…

* * *

Çekimler bittiğinde evimizin terasında Andree eki­be çok güzel bir teşekkür sofrası hazırladı. Herkes ora­daydı, kameramanından ışıkçısına kadar. Herkesin keyfi yerindeydi. Tam o sırada bizim Sema (Öztoprak) içer­den gelip “Adamın birisi televizyonda sana küfrediyor” dedi.

“Kim?..”

“Bilmiyorum, sevimsiz birisi…”

Aynı anda Ankara’dan Andree’nin arkadaşı Gülgün Tuncay arıyordu:

“…Adam terbiyesiz, senin olmadığın bir yerde seni böyle aşağılaması, suçlaması ayıp değil mi?..”

Ben ise sinirlenmiş, söyleniyordum:

“AKP yalakalarından birisidir… Böyle yaparak ik­tidara yamanmaya çalışıyorlar… Sonra bir de bakıyor­sunuz ki TRT’de aptal aptal programlar yapmaya başla­mışlar büyük paralar karşılığında… Ya da iktidar zengin­lerinin gazetelerinde köşeleri var… Sonra da bize ahlak dersi veriyorlar…”

İçeri girip baktım:

Bir televizyon kanalında iktidarın çanakçıları beni dillerine dolamışlar yine, yerden yere vuruyorlar, siyasi baskılardan dolayı değil, para için Hürriyet’ten ayrıldığımı söyleyip duruyorlardı. Emin Çölaşan oradaydı, beni savunuyordu.

Leyla’yı arayıp kanalın telefonunu öğrendim, hiç sevmediğim halde canlı yayına bağlanmak istedim.

Beş dakika sonra canlı yayındaydım, Hürriyet’ten ayrıldığımdan beri kendimi savunmak için ilk kez ağzımı açıyordum ve sinirlenmiş adeta bağırıyordum:

“Türkiye’yi ateşe verdiler… Orman yangını gibi bu… Orman yandığında sincaplar da yanar, kuşlar da yanar, solucanlar da, kelebekler de… Ne ağaçlar kurtulabilir ne de otlar… Sorun ben değilim, ormanda yangın çık­tı… Ben yandım, Emin yanmıştı… Ama Aydın Doğan da yanacak, Ertuğrul Özkök de, orman yandığında kimse kurtulamaz… Para meselesine gelince, ben herhangi bir gazete yazarı gibi bana teklif edilen ücreti ve toplu te­lif hakkını sadece kabul ettim. Yani ben talep etmedim, onlar ne önerdiyse ağzımı açmadan onayladım. Bunun vergisini de ben cebimden ödedim, makbuzu cebimde, size gönderirim. Siz düğünlerde torba ile altın toplayan, Arap emirlerinden trilyonluk hediye alan, otobüs şofö­rüyken oğluna gemicik alabilenlere sorun bakalım, bu kazançları için bir tek kuruş vergi verdiler mi, ceplerin­de makbuzları var mı?..”

Ama karşımdaki lobi güçlüydü…

Hürriyet yönetimi de kendisini sıyırmak için benim para uğruna Hürriyet’i bıraktığımı yayıyor, benim sesim kısık kalıyordu.

Bir yıl kadar sonra olacakları tabii ki kimse bilmi­yordu…

Ama bir gün gelip de Ertuğrul Özkök genel yayın yönetmenliği görevinden alındığında, Oktay Ekşi bir kelimelik hata yüzünden başyazarlıktan ve gazeteden ayrılmak zorunda kaldığında, Doğan Grubu’ndan onlar­ca yönetici ve yazar uzaklaştırılıp, tümünün yerine ce­maatin adamları getirildiğinde; ama en önemlisi kamuo­yu iktidarın medyayı istilasını tamı tamına gördüğünde; “Tüm bunları ne ile açıklayacaksınız?..” diyecektim…

* * *

Türkiye’nin başı dertteydi aslında…

Yangın tanımı doğruydu…

Dinci iktidar ile Fethullah Gülen tarikatı el ele; tüm bürokrasiyi, üniversiteleri, tüm Cumhuriyet kurumları­nı, sermayeyi, sivil toplum örgütlerini, medyayı ele geçi­rip sindirdikten sonra sıra askerlere gelmişti…

Akıl almaz şeyler oluyordu…

Diyelim ki bir askeri araç içinde polisin yakaladığı bir aşçı ile bir marangoz erden oluşan suikast timinin, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast yapacakları bahane edilerek Genelkurmay’ın en mahrem bölümleri aranıyor, generaller sorgulanıyor, ordu komutanları tu­tuklanıyordu…

Bir başka yerde iki askerin telefon konuşmasından anlaşılıyor ki terör örgütü PKK’ya gece yol gösteren (!) bizim ordumuz… Öte yandan askerlerin İstanbul’da insanları camii avlusuna doldurup bombalayacakları (!) ortaya çıkıyor… Bir emekli paşa bunamış olsa bile kalkıp Kıbrıs’ta camileri yaktıklarını söylüyordu…

Hadiii, yeniden paşalar, komutanlar, albaylar, binba­şılar evlerinden alınıp götürülüyordu…

Tüm bunların tek amacı vardı; madem ki laik Cum­huriyet kurumlarıyla kavramları, anıları ve değerleri ile yerle bir edilecek, yerine arkasında tarikat olan din referanslı bir yeni rejim kurulacak, o zaman askerlerin ber­taraf edilmesi lazımdı.

Yapılan da buydu…

Ormanda yangın çıkmıştı bir kere…

* * *

Ben ise Habertürk’teki ilk yazımı yazacaktım…

O sabah kalkıp markete kadar kendim gittim gazete­leri almak için. İlk yazı en zor yazıdır, ne yazacağımı, na­sıl başlayacağımı bilemiyordum doğrusu… Heyecanımı yenmeye, iyi bir yazı yazmaya, sakin olmaya çalışıyor­dum.

Marketin kapısında o okurum ile karşılaştık; orta yaşın üzerinde, gözlüklü, belli ki titiz bir bayan…

Parmağını bana doğru sallayarak şöyle dedi:

“Bekir Coşkun….”

“Evet, günaydın…”

“Yakaladım sizi…”

“Yarın ilk yazınız çıkacak, yanılıyor muyum?..”

“Hayır efendim, doğru…”

“Hah işte, kim bilir yarın ne bomba patlatacaksın, nasıl da bir bomba…”

O an dizlerimin bağı çözüldü…

Gözlerim karardı, bir anda panikledim sanki…

Beklentiyi görmüştüm:

“Bomba…”

Ne bombası, neyin bombası?…

Bir “bomba” beklentisi vardı ama bende “bomba” yoktu…

Gazeteleri alıp sarhoş gibi eve döndüm. Andree yü­zümdeki yıkımı-telaşı, hatta paniği görmüştü:

“Ne oldu?..”

“Bomba” dedim…

“Ne bombası?..”

“Okuyucular bomba bekliyorlar… Şimdi ben ne ya­zacağım?.. Bomba olsa hani, otur yaz… Öyle durup du­rurken, bomba falan yokken…”

Benim karım bu durumlarda çok hoştur:

“Bizi yaz…” dedi.

“Neyimizi?..”

“Yeni bir kedimiz oldu, sana sürprizzzzzz!..”

Gerçekten de sokaktan mı nerden bir kedi daha bul­muştu, sehpanın arkasından iki kulağı gözüküyordu.

O sabah ilk yazımı yazmak için odama kapandı­ğımda Allah’tan artık bu sürünmelerin son olmasını di­lemiş, sadece onurumun ve gururumun kırılmamasını istemiştim:

İlk yazılara tepkiler iyiydi:

Sabah-akşam bizim Yeni Can Markete bir bahane ile gidip göz ucuyla yazı yazdığım gazeteden kaç tane kaldığını kontrol ediyordum. Paket azalmışsa, demek ki çok sattı. Yok eğer paket olduğu gibi duruyorsa ya da yüksekse, demek ki satış kötü…

Nedense bahane olarak da hep tıraş sabunu alıyor­dum. Bu yüzden arabamın torpido gözü, evdeki yazı ma­samın çekmecesi tıraş sabunu dolmuştu. Tıraş sabunu almak için girerken, bir de çıkarken iki kez bakıyordum yeni gazetemin rafına…

Satmış mı, satmamış mı?..

Oysa marketteki çocukları tanıyordum, onlar da beni seviyorlardı, yine de sormaya çekiniyordum.

Siz o duyguyu bilmezsiniz…

Hani doğrudan sorulacak olsa, belki yazarın “ucuz­lama” korkusu… Belki bir ihtimal “ezilme” endişesi…

Ama en çok da gazetecinin kendi gazetesini her şe­yin üzerinde görmesi ve “Her zaman çok beğeniliyor ve satılıyor” büyüsünün bozulmasını istememesi…

Bilemezsiniz…

Ona ben ilk kez henüz staj yaparken Ulus Meydanı’nda tanık olmuştum:

Kadrolu arkadaşım foto muhabiri Berat Yurdakul bir meyhaneden çıkmış, yerde uçuşan Barış gazetesini görünce alıp bağrına basmış, “Ben bunun için ne kadar yoruldum biliyor musunuz?.. Onu alıp yere atıyorsunuz!” diye ağlamıştı.

İşte o duygu…

* * *

Neyse ki gazete tiraj almış, genel yayın yönetmeni­nin dediğine göre okur profili “A-B”ye, yani varoşlardan merkeze dönmüş, yönetim manşetten okurlara teşekkür etmişti… Birkaç ay sonra Habertürk rakiplerini tek tek geçerek Hürriyet ve Sabah’tan sonra üçüncü gazete ol­muştu.

Bunun en büyük nedeni aslında çok yeni ve pahalı bir teknoloji ile basılan gazete yanında, çok iyi bir yazı işleri kadrosuydu… Türkiye’nin gelmiş geçmiş en güzel ilavelerini veriyordu gazete…

Ve iyi bir sloganı vardı:

“Gücü özgürlüğünde…”

Sanırım ikinci ayda yeni bir reklam filmi çekecekle­rini söylediler. Bu kez tüm yazarlar olacaktı… Bir mutfakta bizler aşçı olacaktık…

Şaşırmıştım.

Muharrem Sarıkaya’ya birkaç kez “Emin misin, aşçı mı oluyoruz?..” diye sormuş, bunu işimizle bağdaştıramamıştım bir türlü.

Akşam evde anlattım:

“Bilin bakalım ne oluyorum?..”

“Ne?..”

“Aşçı…”

Andree merakla sormuştu:

“Patronun lokantası da mı var?..”

“Hayır, gazete aşçısı… Daha doğrusu aşçı gazeteci… Hani araştırmacı gazeteci gibi bir şey düşünülüyor ol­malı…”

Bana sormadan, görüşümü hesaba katmadan se­naryoyu yazmışlardı bile; bir büyük mutfak, yazarların hepsi aşçı kılığında. Kimisi yemek pişiriyor, kimisi salata yapıyor, kimisi soğan doğruyor, kimisi sos karıştırıyor… Sonunda çok güzel bir sofra geliyor ekrana ve gazetenin mutfağında pişen müthiş lezzetli gazete böylece vurgulanıyor.

Aslında canım sıkılmıştı.

Ben böyle densizce şeyleri sevmiyordum. Karşı da çıkamıyordum, çünkü gazete yönetimi belki iyi bir şey yapıyorsa “huysuz adam, hesap bozan” olmak istemiyor­dum.

Keyfim kaçmıştı…

İstanbul’da toplandık, bizi bir aşçı okulunun büyük mutfağına götürdüler… Kapıda bir tencere heykeli vardı, ya da tava…

Ben “Aşçı şapkası giymem” dedim, onu bari senar­yodan çıkardılar. Sonra mutfağın hemen yanındaki bö­lümde beyaz aşçı kıyafetlerimizi giydirdiler. Benimkisi kolları geniş, apoletleri olan, beyaz üzerine siyah düğme­li bir şeydi. Benim tanıdığım en aydın-çağdaş ilahiyatçı Profesör Yaşar Nuri Öztürk’ün aşçı gömleği biraz geniş gelmişti, belli ki onun da hoşuna gitmemişti bu iş, yanı­ma gelerek sessizce “Beyefendi neler oluyor?” dedi…

Elif Şafak ile Pakize Suda’ya yakışmıştı kıyafetleri, mutluydular… Ben aynalara bakmamaya çalışırken, on­lar aynaların önünde kıkır kıkır gülüyorlardı.

Sıra gelmişti sofraya kimin ne yemeği yapacağı bö­lümüne. Bana fırında balık pişirmek düştü…

* * *

O gece Ankara’ya döndüm, hüzün içinde ve keyif­sizce olanları anlatınca Andree tepki gösterdi:

“Ne?.. Sen hayvan sever olarak bir hayvanı fırına mı koydun?..”

“Canlı değildi, balıkçıdan almışlar…”

“İnanamıyorum… O sonuçta daha önce canlıydı ve yaşıyordu…”

“Sembolik bir şey…”

“Olsun… Seni televizyonda bir hayvanı fırına sürer­ken düşünemiyorum… Buna nasıl itiraz etmedin… Bari sen domatesleri doğrasaydın…”

“O sahneyi Murat Bardakçı kapmıştı…”

“Bari makarna, pilav falan bir şey olsaydı… Yani şimdi sen televizyona balığı fırına kapatırken mi çıka­caksın?..”

“Fırına koyuyorum ama kapağını kapatmıyorum…”

“!..”

Andree üzüldüğümü ve pişman olduğumu görünce üzerime çok gelmedi. Hatta “Üzülme, balık nasıl olsa pişecekti, o balık her öldürülen hayvan gibi cennettedir…” dedi.

Ama ben geceleri uyuyamaz oldum.

Koca kafalı çirkin balık devamlı gözümün önüne ge­liyor, unutmak istesem de dönüp dolanıp kafama takılı­yordu…

Ertesi günlerde “Bana bunu niye yaptırdınız” diye söylenmeye başladım gazetede. Reklamcılar arayıp “Balığın kafasını göstermeyeceklerini” söylediler. Andree “Kuyruğu gözükse de anlaşılacak ki o balık” diyor, ben “Halbuki ben çok güzel menemen yaparım…” diyerek kendimi savunmaya çalışıyordum.

* * *

Her şeye rağmen günler geçip gidiyordu.

İstanbul’a gidişlerimde en sevdiğim şey Murat Bar­dakçı ile sohbet etmekti. O benim eski arkadaşımdı. Babası “Gazetecilik tekniği” hocamızdı, aynı zamanda bir küçük gazetenin genel yayın yönetmeniydi, iyi bir gazeteci, iyi bir insandı.

Bana bir gazetede ilk işi Murat’ın babası vermişti.

İkinci sınıfta geceleri bir gazinoda roman müzis­yenler arasında kanun çalıyordum o sıralar. Hocamız bunu biliyordu. Ders arası koridorda beni yanına çağırıp, “Böyle sabahlara kadar sürtüp okulu bitiremez­sin. O müzik işini bırakman, kendini derslerine vermen lazım” demiş, peşinden de beklediğim o kısa cümleyi söylemişti:

“Yarın gazeteye gel…”

Çok sevinmiştim, bana bir masa, belki de yazı ya­zacağım ya da karikatür çizeceğim bir iş vereceğini san­mıştım.

Giyecek doğru dürüst elbisem yoktu, yana yakıla bir takım elbise aradım.

İkinci gün arkadaşım Sait Akşit’in kolları kısa siyah takımı ile Ulus’taki gazetenin kapısından girdim içeri.

Hocamız, ceketini çıkartmış, beyaz gömleğinin kol­larını sıvamış, montaj masasında gazeteyi çizen ekiple çalışıyordu. Beni görünce hemen yandaki masadan bir tahta parçası alıp “Aşağı in, matbaada Ahmet Usta sana yapacağın işi söyleyecek” dedi.

Tahta parçası, A4 ebadında kesilmiş bir kontrplak­tı. Ucunda el şeklinde dökme bir tutturak vardı ve bir demet kâğıdı tutuyordu. Kâğıtlar yukardan aşağı tüken­mezle çizilmişti. Tükenmez ise bir iple kontrplaka bağ­lıydı ki kaybolmasın.

Alıp indim aşağıdaki makine dairesine…

Ahmet Usta bana işimi tarif etti…

Sonuçta yarı gece olmuştu ve ben paketler hamallar tarafından kamyonlara yüklendikçe, siyah takım elbise içinde o tahtanın üzerindeki çizili kâğıtlara şöyle yazıyordum:

“Konya, üç paket… Kayseri, iki paket… Çorum, dört paket…”

“Bana makale yazdıracaklar” hayaliyle gelmiştim, o gece tahtayı atıp gittim. Bir daha gözükmedim ama bir süre sonra Bardakçı Hoca koridorda, “Seni en doğru yerden başlatmıştım, o benim de başladığım yerdi” de­mişti.

Tekrar kanunumu alıp gazinoya döndüğümde bak­tım, elinde tamburu, Murat da orda…

* * *

İstanbul’a gittiğimde Murat Bardakçı’nın odasına gidip oturmayı seviyordum.  Çünkü odanın bir köşe­sindeki sehpada Murat’ın tamburu duruyordu ve onun taksimlerine bayılıyordum. Bana tambur çalıyordu eski arkadaşım…

Belki de Habertürk’ün en gergin olmayan yeriydi o oda…

Bu yeni gazetede adını koyamadığım bir huzursuz­luk vardı çünkü. Bu gazetenin yazarı gibi olmamı engel­liyordu. Zaman zaman gazeteden söz ederken, oranın yazarı olduğuma sıra geldiğinde sözlerim bir anda boğa­zıma takılıp kalıyordu.

Zaman zaman yazılarımda buranın bir “saçak altı” olduğunu yazdığımı fark ettim… İçeriye girememiştim, bir geçici sığınak…

Daha sonraları o huzursuzluğun ne olduğunu da an­ladım:

Grubun birçok yatırımı vardı. Bu yüzden iktidarla iyi ilişkiler kurulmuştu. Gazete ve grubun televizyonu bu ilişkileri bozmadan dikkatli yayınlarını sürdürüyorlardı. O sırada dışarıdan birisi gelmişti ve ilişkilere çomak so­kuyordu.

Gazetenin gazeteci yöneticileri “Madem ki iktidarı destekleyen yazarlar var, madem ki türbanlı yazarımız bile var. O zaman Bekir Coşkun da olsun” diyorlardı ama…

İktidara yakın lobi daha güçlüydü…

* * *

Bu arada dışarıda tuhaf şeyler olmaya başlamıştı.

AKP iktidarının ve onun dayandığı cemaatin devleti istilası sürüyordu ama olanlar biraz enteresandı.

Misal; polisimiz askerimizi yakalarken, savcımız ad­liyemizi basıyor, polis emniyeti arıyor, mahkeme hâkimi tutukluyordu…

Bir anda tuhaf haberler gelebiliyordu:

“Erzincan’da savcı savcıyı bastı…”

Ya da:

“Haberal’ı tutuklayan hâkimi mahkeme mahkûm etti…”

Bu olanların altında yatan ise; poliste, mahkeme­lerde, savcılıklarda, dinleme ünitelerinde, istihbaratta, kısacası ülkenin güvenliği ile adalet ile ilgili tüm birim­lerinde tarikatın adamları ile laik Cumhuriyet’ten yana olanların mücadelesiydi.

Daha da açıkçası; iktidar ile devlet savaşıyordu…

İktidarın elindeki en büyük koz: Ergenekon davasıydı…

Ergenekon dosyası bir yönüyle kirli bir çuvaldı. İçinde bir sürü kirli ilişkiler, çeteler, kanun dışı olaylara karışmış devlet görevlileri vardı. Onlarca gizli tanık ve belki binlerce dinleme kaseti savcıların elindeydi.

Ama işin hinlik yanı; iktidar ve cemaatin adamları, kendileri için engel gördükleri muhalif, aykırı, istenme­yen, sesini yükselten kim varsa toparlayıp toparlayıp işte o kirli çuvalın içine dolduruyorlardı. Bilim adamları, ga­zeteciler, yayıncılar, sivil toplum örgütü liderleri, subay­lar, işadamları, sesini yükselten herkes…

O kirli çuval, aslında bilinçli oluşturulmuştu ve özellikle cemaat tasarımcılarının o müthiş planlarının en önemli silahıydı.

Biraraya asla getirilemeyecek isimler o çuvalın için­deydi…

Yüzlerce kişinin evi sabah karanlığında basılarak aranıyor, yatak odalarına giriliyor, eşlerinin, çocukları­nın, torunlarının bilgisayarlarına el konuluyor, tüm özel hayatları didik didik ediliyordu. Sonra suçlananlar gö­türülüp Silivri’deki hapishaneye dolduruluyordu. Bu in­sanlar şaşkın ve çaresizlerdi.

Çünkü Ergenekon davasına bakan mahkemeler “özel mahkemeler” statüsündeydi. Daha doğrusu iktidar AB’nin istemi üzerine bir zamanların DGM’lerini kaldır­mış ama sadece o mahkemelerin adını değiştirerek “Özel Yetkili Mahkeme” yapmıştı.

İktidar güya darbe düşünenleri içeri tıkıyordu ama aslında bu yaptığı darbe yıllarında bile görülmemişti…

Tek adı vardı bunun:

Faşizm…

Kimi sabahlar baskınlarla uyanıyordu Türkiye…

Bir anda Cumhuriyetçi-Atatürkçülerin alınıp götü­rüldüğünü izliyorlardı insanlar.

Benim çok iyi tanıdığım isimler de vardı aralarında. Birisi gazeteci ağabeyimiz, mesleğimizin yüz akı, gerçek bir Cumhuriyetçi İlhan Selçuk… Bir diğeri babamın da doktoru Prof. Dr. Mehmet Haberal’dı.

Haberal hiç yoktan Ankara’da Başkent Üniversi­tesi’ni kurmuş, kentin Eskişehir çıkışında, bozkırın or­tasında bir orman yaratmış, ayrıca Türkiye’de ilk organ nakillerine öncülük ederek binlerce insanın hayatını kurtarmıştı.

Bir başka isim; Prof. Dr. Türkân Saylan…

Tam bir Cumhuriyet kadını…

Onun önderliğinde ÇYDD yoksul-güçsüz ailele­rin çocuklarını okutuyor, iyi birer aydın yetiştiriyordu. O çocuklara “Kardelenler” diyorlardı. Kardelen; Toros Dağları’nda yetişen, karın altından başını çıkartıp güne­şi gören çok güzel bir çiçeğin adıydı.

Bu üç çağdaşlık savaşçısının, Ergenekon adını ver­dikleri dava ile ilişkilendirilip, o kirli çuvalın içine sokuş­turulmak istenmesi en çok canımı yakan şeydi. Birçok insan vardı, belki yüzlerce… Meslektaşlarım, arkadaş­larım, sevdiğim insanlar… Ama bu üçü belli bir yaşın insanlarıydı. Üçünün de sağlık sorunları vardı, üçü de hastaydı…

Ve…

İlhan Selçuk ile Türkân Saylan, o baskınların, aran­maların, suçlanmaların yükünü taşıyamadılar, yataklara düşüp bir süre sonra çekip gittiler öbür dünyaya…

Bu kitap yazıldığı sırada Prof. Dr. Haberal ise bir hastanede tutuklu…

* * *

İşte böyle günlerde ben sadece bu olup-bitenleri ya­zıyordum Habertürk’teki köşemde… Sadece inandığım, emin olduğum, asla ödün vermeyeceğim kendi düşüncelerimdi yazdıklarım.

Tüm bu olanları görmezlikten gelmek, susmak ve katlanmak ise bana göre Türkiye’ye ihanetti.

Ve en çok çocuklara…

-VI-

BERTARAFIM!..

Habertürk’te yazı yazmaya başladıktan bir süre son­ra, okurlarımın Hürriyet’teki gibi muhalefet yazıları ya­zıp yazmayacağımı merak ettiklerini fark ettim. Kimisi bunu açık açık söylüyordu. Sadece beni kırmak isteme­yen okurlarım sessizce olup-biteni izliyorlardı…

Onların duydukları üzüntüyü ve endişeyi bilgisaya­rıma gelen mesajlardan da anlıyor, kimi zaman sokakta-çarşıda-pazarda rastlaştığımızda gözlerinde benimle ilgili sorular olduğunu hissediyordum.

Bu şuydu:

Ben aynı yazıları yazdığım halde, aşçı kılığında tele­vizyonda gözükmem, kimi internet sitelerinde devamlı “o eski yazar” olmadığıma ilişkin yayınlar; ama en çok da gazetenin genel politikasının okur üzerindeki etkisiydi…

Gazete yazarının yazısının yayımlandığı yer her za­man yazının algılanmasını etkiler.

Hani aynı çayı su bardağında içmek gibi… Aynı şar­kıyı akşam şarap içerken dinlemekle, ayakkabı boyatır­ken dinlemek arasındaki fark gibi…

Yine geceler cehenneme dönmüştü.

Çok zaman sabaha karşı kalkıp salondaki koltuğa oturduğumda, Andree peşimden gelip hiç konuşmadan elimi tutuyor ve çoğu kez birbirimize sarılıp öyle bekli­yorduk dakikalarca.

Bu, işsiz kalmaktan, kovulmaktan, itilip-kakılmaktan, hatta bana göre vurulmaktan beterdi…

Bir batıyordum, bir çıkıyordum açıkçası.

Yakın arkadaşlarım, kardeşlerim, arkadaşlarım, ge­rekirse televizyonlara çıkıp internet sitelerine girip ne yapıp yapıp kendimi anlatmamı bekliyorlardı. Ama bu benim tabiatımda yoktu. Onların beklentilerini anlıyor ve onlara çocukluğumuzda gittiğimiz Urfa düğünlerini anlatıyordum:

Düğün evinin avlusunun dört bir yanına, örtü­ler, yastıklarla süslenmiş tahtadan “taht”lar kurulurdu. Davulcu ile zurnacı ortada dolanırlar, halaylar çekilir, lorkeler oynanır, havaya atılan şekerler ve bozuk bahşiş paraları etrafa saçılırdı.

Çevrede deliler gibi koşuşturan biz çocuklar o avlu­ya girdiğimizde, arkadaşlarım tahtlarda oturmuş ailele­rinin yanına koşardı.

Ben hemen tahtların altına girerdim…

Ben böyleydim…

Ortaya atılmak, öne çıkmak bana göre değildi…

Yıllardır haftada en az üç-beş televizyon progra­mına çağrıldığım halde, okurlarım beni pek de oralar­da görmediler. Gazetelere-dergilere-internet sitelerine ulaşmak, ortaya çıkmak, öne atılmak, kendimi savun­mak için olsa bile olmadı, olmuyordu…

İşte yine sessizleşmiştim…

Yine farklı bir zamanda, yine tahtların altında…

* * *

Gazetede içimden geldiği gibi, bildiğimi, hissetti­ğimi dilimin döndüğü kadar yazıyor, acaba değiştim mi korkusu ile kendi yazılarımı bile gazetede yayımlandık­tan sonra okumuyordum.

Gazete değiştirince değişeceğimi sananlar sadece okurlarım değildi. Mesela genel yayın yönetmenimiz bile değişeceğimden kuşku duymuştu. Bir keresinde Ankara’ya geldiğinde yazı yazmaya başladığım günlerde aklından geçenleri anlattı herkesin içinde:

“İlk birkaç gün yumuşak gitti… Valla ödüm koptu… Ben ne oluyor, bu da mı geldi AKP’li oldu diyordum ki, bir geçirdi, oh dedim…”

Bunları duyunca umutlanıyordum.

Nitekim baştan beni suçlayan çoğu okurum da not atarak özür diliyorlardı. Ben sevinip “Benim gibi okurla­rım da farklı, duygusallar ve haksızlık ettiklerinde canla­rı yanıyor” diyor, oturup sabahlara kadar onlara tek tek yanıt veriyordum.

Biz birarada önemliydik…

Kendimiz için değil, ülkemiz için, çocuklarımız için…

Çünkü neredeyse tüm basında muhalefet yazısı ya­zan sadece iki-üç kişi kalmıştık. Yani altı yüz yazar var­dı, altı yüzde iki-üç… Geri kalanların tümü ya iktidara yalakalık yapıyor, Başbakan’ı mutlu edecek yazılar yazı­yorlardı ya da ülkede tüm olup-bitenleri görmezlikten geliyorlardı.

O günlerde kadroları için direniş yapan Tekel işçi­lerinin polis tarafından coplana coplana Kızılay’daki süs havuzuna doldurulmaları, o soğukta suya bastırılmaları bile rahatsız etmiyordu çoğu yazarı. Hatta dayak yiyip ıslanan işçileri suçlu gören bile vardı…

* * *

Anayasa değişikliği için referandum süreci başladı­ğında Habertürk’teki birinci yılımın sonlarına gelmiş­tik.

Bu arada patron ile sadece iki kez oturup konuştuk.

Çünkü benim muhatabım genel yayın yönetmeni idi. Ben batıda önemli bir kavram olan “editöryal ba­ğımsızlığa” inanıyordum. Yani yazı işlerinin özgürlüğü… Patron tabii ki patrondur; ama düşünceleri yazı işlerinin kapısına kadar gelir oradan içeri giremez, yönetemez, elini-burnunu sokamaz…

Bu, Türkiye’de safça bir hayal olsa bile, olması gere­kendi…

* * *

Birinci yılın sonlarına doğru işler hâlâ yolundaydı.

Hâlâ çözemediğim gizli bir uyumsuzluk olsa bile…

Gazete okunuyor, tirajı giderek yükseliyor, bilgisa­yarıma her gün çok sayıda olumlu okur mesajı geliyordu. Ama bir esrarengiz olumsuzluk vardı, sanki bir gizli el ya da benim o alıngan hissim…

Bu arada yakamı bırakmayan bir başka hüzün var­dı:

Pako’dan ayrılmıştık…

O Hürriyet’te kalmıştı…

Benim can dostum, yazı arkadaşım, evimizin küçük oğlu Pako’nun Hürriyet Cumartesi İlavesi’ndeki sayfası devam ediyordu. Bu bir bakıma hoşuma gidiyor, oradaki arkadaşlarımın Pako’ya sahip çıkmalarına seviniyordum. Her sayfanın üstünde fotoğrafı vardı hâlâ ve sayfanın adı hâlâ “Pako’nun Sayfası” idi…

Ben bir başka gazetede, kimi zaman onun sayfasını sanki gizli gizli açıp bakıyor, medya-siyaset-ticaret iliş­kilerinin değirmeninde, kim bilir nice güzel duyguların öğütüldüğünü düşünüyordum.

Ve dalıyordum anılara:

Bir yeşil tarlada Pako, Gorbi, Rok etrafımızda koşu­yorlar… Andree ile birbirimizin elini tutmuş yürüyoruz. Onların sevinci, koşuşturmaları, arada bir birbirlerine sataşmaları ne kadar hoş…

Tarlada sarı çiçekler var…

Andree “Bunlardan ayrılırsak bir gün, ben nasıl da­yanırım?” diyor…

Ben “Allah’a yalvaralım, bunlar uzun sürsün… Şimdi sen İsa’dan gir, ben Muhammed’den… Bunu dileye­lim…”

Ama her şey bir gün bitiyor…

Hiçbiri yok…

Ve ben bir başka gazetenin sayfasını, sanki hırsız gibi aralayıp, Pako’nun resmine bakıyorum…

* * *

Ve bir gün…

Rastlantı sonucu yönetim kademesinden birisi ağ­zından kaçırdı ve ben öğrendim: İktidar, yazılarımdan rahatsızdı. Bunu açıkça dile getirmişlerdi. İşin ilginç yanı tıpkı Aydın Doğan’a bir şekilde gönderdikleri gibi bunlara da bir liste gelmişti.

Bu listeleri tabii ki Başbakan oturup yazmıyordu. Ama onun ve cemaatin adamları rahatsızlığı bir şekilde gazetelerin-televizyonların yöneticilerine aktarıyorlardı. En çok yakındıklarından başlayınca, bir liste ortaya çıkıyordu. Eğer patronlar gereğini yapmıyorlarsa, işte o zaman Tayyip Erdoğan çıktığı kürsüde (medya tarihine geçecek) şu sözleri söylüyordu patronlara:

“…Ben mi aldım onları işe… Sen aldıysan, maaşını sen veriyorsan, gerekeni yap… Sonra gelip benim kapı­ma ağlama…”

Yeterince açık değil mi?..

Ben birinci sıradaydım.

Hepimiz gerçeği biliyorduk ama bilmezlikten geli­yorduk. Sadece içimizde bir huzursuzluk, bir bezginlik, bir mutsuzluk vardı.

Hani şeker hastalığı gibi…

Çevreme “Bu iş uzun sürmeyecek” demeye başla­mıştım.

* * *

Aslında ormanda yangın sürüyordu:

Sıra yüksek yargıyı istila etmeye gelmişti. As­kerinden medyasına, üniversitesinden sivil toplum ör­gütlerine kadar her şeyi silip-süpüren, sindiren iktidar, önünde kalmış tek engel yüksek yargıyı halletmeye ka­rar verdi ve hücuma geçti.

Bunun için anayasa değişikliği yapılarak yüksek yar­gı organlarındaki yargıçları iktidarın atamasını sağlamak gerekiyordu. Tabii ki ben ve benim gibi düşünen birkaç yazar itiraz yazıları yazıyorduk.

Ben daha çok Cumhurbaşkanı’nın kayıp trilyon da­vasından hukuk önünde “şüpheli” olduğunu, Başbakan’ın “evrakta sahtecilik, kalpazanlık ve resmi evrak sehtekârlığı” suçundan “sanık”, kalan milletvekilleri ve bakanların çoğunun da mahkemelik olduğunu hatırlatıp “kendileri­ni yargılayacak hâkimleri atayacaklar” diyordum.

Çünkü bu adamların er geç Yüce Divana gitmeleri kaçınılmazdı.

İşte bu nedenle yüksek yargıyı silmeleri gerekiyordu.

Anayasa değişikliği TBMM’den yeterince oyla geç­mediği için referandum yapılması şartı doğdu.

Millet buna “Evet” ya da “Hayır” diyecekti…

Halkın “Evet” demesi için her şeyi hazırlamıştı za­ten cemaatin adamları. Asıl hedef yüksek yargıyı ilgilen­diren üç madde olsa bile, araya memurlara, işverenlere, engellilere, kadınlara, işçilere herhangi bir yasayla veri­lebilecek maddeler monte edilmişti.

Tam bir demokrasi sahtekârlığıydı yapılan…

Biraz da komikti…

Misal; anayasa değişikliği maddelerinden birisi “te­lefon dinlemelerini önlemeye” ilişkindi, sanki telefonları başka birileri dinliyormuş gibi… Bir diğer madde “ka­dınlara pozitif ayrımcılık”tı. Sanki kadınların başını ör­tüp, eve saklayıp, ikinci sınıf vatandaş sayanlar kendileri değilmiş gibi…

Bir madde de güya “12 Eylül darbesini yapanlardan hesap sorulmasını” öngörüyordu, oysa hesap sormak zaman aşımına çoktan uğradığı için o madde kalksa da kalkmasa da bir şey ifade etmiyordu.

Bununla dahi aptal “demokratları” kandırıyordu Tayyip Erdoğan ve şürekâsı.

Ve yandaş valiler, kaymakamlar, polisler, bürokrat­lar, kısacası tarafsız durması gereken devletin tüm güç­leri seferber oldular. Medya Türkiye’nin başına örülen çorabı bildiği halde manşetler “Evet”i destekliyordu. Üç-beş yazar dışında tüm köşeler iktidarın hizmetindeydi sanki…

* * *

O günkü yazımın başlığı “Tayyip Triko” idi…

Yazıyı geçtikten bir süre sonra editör arkadaşları­mızdan birisi aradı, “Bekir Bey, yazının başlığını değişti­rebilir misiniz?” dedi.

“Niçin?..”

“Yukarısı bunu uygun görmedi…”

“Bunda bir şey yok ki… Küfür değil, hakaret değil… Triko, yani örgü işi… Bunda ne var anlamadım…”

Arayan güvendiğim-sevdiğim birisiydi:

“Boş ver abi, madem istedi yukarısı, başka bir başlık koyalım bitsin-gitsin…”

“Ama yazının içini değiştirirseniz o zaman köşe boş kalsın, koymayın… Koyarsanız kıyameti koparırım…”

“Ne yapalım başlığı…”

“Tayyip mensucat…”

“İnadına yapıyormuş gibi oluruz, Allah aşkına soru­nu büyütme… Kırk yılda bir bir şey istedi yukarısı…”

“O zaman bir başlık bulup sen koy… ‘Aslan Tayyip’ ya da ‘Tayyip dünya lideri’ gibi bir şey olmasın da…”

Değişikliği yetiştirememişlerdi o saatte, taşrada ya­zım “Tayyip Triko” olarak çıktı, şehir içlerinde yeni baş­lığı ile “Defile” olarak…

Daha sonra düşündüm; ben ima etmemiştim ama “yukarısı” Türkiye’nin başına nasıl çorap örüldüğünü bildiği için, bundan Başbakan’ın bir olasılık alınacağını hesaplamış olabilirdi…

* * *

Ama referanduma bir hafta kala “Evet Duası” yazı­sını yazdığım gün dinci kesimden çok sert tepki aldım. Oysa o sadece sulu bir mizah yazısıydı:

“Ya Rabbim…

Bu referandum vesilesi ile geldik kapına…

‘Evet’leri çok eyle…

‘Hayır’ları yok eyle…

Laik-Kemalistleri şok eyle ya Rabbim…

* * *

Ya Rabbim…

Televizyona çıkan ‘hayır’cıları lal eyle…

Bülent Arınç Bey’in her bir lafını bal eyle…

Muhalefetin miting meydanlarını dar eyle…

* * *

Ya Rabbim…

12 Eylül günü bizi iktidara tamamen rapt eyle…

Devlet Bahçeli Beyefendi’yi bir miktar zapt eyle…

Geldik kapına, bu referandumu milletimize hap eyle ya Rabbim…

* * *

Ya Rabbim…

Bilhassa…

Genel başkanımızın her bir dediğini mühim laf eyle…

Villa, gemicik, mücevherat, evrakta sahtecilik, yatak odası dinleme, cezaya dönüşmüş sorgula­ma vs. gibi günahlarımızı affeyle…

Kılıçdaroğlu ne dese gaf eyle…

Yine de  ‘hayır’ diyen  olursa, bertaraf eyle ya Rabbim…

* * *

Ya Rabbim…

Medyayı bize milis eyle…

Seçim gecesi bilgisayarlara virüs eyle…

‘Evet’leri halis eyle…

Netice itibarıyla Cübbeli Ahmet Hoca’yı Anayasa Mahkemesi’ne reis eyle…

Gerisini beis eyle ya Rabbim…

* * *

Ya Rabbim…

Geldik kapına, bu referandum vesilesiyle bizi ka­bul eyle…

Darbukamızı davul eyle, yoncamızı marul eyle… Atatürkçü olmayı zül, vatandaşı kul, laik Cumhuriyet’i kül eyle ya Rabbim, geldik kapına…”

* * *

Yazıya duyulan tepkinin nedeni; kimi okurlarım onu tişört yapmış, kimi kıyı kasabalarında pano haline getirip teknelere asmışlardı. Yazı mizah yazısıydı ama internet dünyasında dolanıp duruyordu.

Aynı gazetede çalıştığımız türbanlı yazarımız Nihal Bengisu telefonuma, “İnanan insanları rencide ettiniz. Sizi savunmakta zorluk çektim” şeklinde bir mesaj atmış­tı. Belki samimiydi ama tepkinin dozunu anlatıyordu.

Mesajı okuyunca anlamıştım:

Cemaat kızmıştı…

* * *

O günlerde Ayşe’nin düğününe gittik.

Ayşe Çiçek sevimli-güzel bir Ayvalık kızıydı. Önce okurum olarak tanışmıştık, sonra Andree ile ikisi bu ki­tap dahil, zor günlerde yazışmalarda bana yardım ediyorlardı. Ayşe nişanlanıyordu. Altınova’da şirin bir ka­saba düğününde yakışıklı Murat ile Ayşe’nin yüzüklerini ben taktım.

Açık alandaki düğün pistine gençler çıkıp akıl almaz güzellikte zeybek oynarken, Andree’nin kulağına eğilip anlatıyordum:

“Şu çocukların güzelliğine bak. Bunların dünyanın en mutlu gençleri olması lazım. Çünkü dünyanın en be­reketli, en cennet topraklarında doğdular. Anneler-babalar onların üzerine titreyerek büyüttüler. Oysa hiç­birisi yarınlarından emin değiller; konuşunca anlıyor insan, içlerinde korkular var. Anadolu’nun aptallığının faturasını bu çocuklar ödüyorlar, doğacak çocuklar da ödeyecekler…”

Yazdığımız şeyler de zaten buydu…

Son birkaç gündür Başbakan referandum mitingle­rinde, nerede kürsüye çıksa “Bunlar milletimize göbeği­ni kaşıyan adam diyecek kadar ileri gittiler” diyordu.

Gazetem bunu hiç de sorun yapmadığı için ben de duymazlıktan geliyor, yanıt vermeye kalkmıyordum.

Oysa için için sorun büyüyormuş, sadece farkında olmayan bendim.

O günlerden bir gün…

Çok eski bir gazeteci arkadaşım aradı. Hangi iktidar gelirse gelsin iyi ilişki kuran, patronlarla dostluğu olan birisiydi. Adını saklayacağıma söz aldıktan sonra, “Senin ipini çekiyorlar, haberin olsun” dedi.

“Niçin?..”

“Sebebini bilmiyorum ama patronunuz Turgay Bey Ankara’ya giderek Başbakan ile görüşmüş perşem­be günü. O görüşmede senden söz edilmiş. Başbakan ‘Senin gazetenden bana devamlı küfür ediliyor’ demiş. Daha sonra ne konuşuldu bilmiyorum. Ama Ciner ona seni göndereceğini söylemiş. Bunu birinci ağızdan ama tamı tamına birinci ağızdan aktarıyorum…”

Birinci ağız?..

Ya Başbakan, ya patron…

Doğrusu isterseniz çok ihtimal vermemiştim.

Ama bu, ormandaki yangın gerçeğini değiştirmezdi. Koca profesörlerin, güçlü sermayenin, ünlü bilim adam­larının, şanlı askerlerin, köklü medyanın canına okuyan güç için benim etim-budum ne olabilirdi?..

İşte o günlerin birisinde, değil “Hayır” diyenlere, tarafsız duranlara bile tahammül edemediğini açıkladı Başbakan. Televizyonlarda, bir milletin gözünün içine baka baka, hiç de sıkılmadan ve çekinmeden şöyle dedi:

“Bakıyorum kimileri bitaraf duruyorlar… Şunu açık­ça söylüyorum şimdi: Bitaraf olan bertaraf olur…”

Bunun anlamı çok açıktı:

Referandumda “evet” demekten yana olmayanlar, referandum sonrası “bertaraf” edilecekler.

Bunu anlamamak için sadece eşek olmak lazımdı.

* * *

Ben ise bir genç gazetede, iyi bir çalışma ortamın­da, düzgün ve işini bilen arkadaşlarımla, bana göre “Ana­dolu delikanlısı” bir patronla çalışmak, işimi yapmak, okurlarıma ulaşmak ve özgürce yazı yazmak istiyordum sadece…

Aldırmamayı deniyordum…

“Aldırma gönül” şarkısını çok severim ben.

O şarkı Andree ile evlenmeden önce zor günlerimi­zin sarkışıydı. Tıpkı şarkının şairi Sabahattin Ali gibi kendimizi güzel bir kıyıda ama hapishanede hissettiği­miz zaman kanunum ile çalardım “Aldırma gönül”ü…

Şimdi yine lazımdı bize…

Evin alt katındaki marangoz atölyeme kapanıp ke­manımla çalıyordum:

“Dertlerin kalkınca şaha

Bir sitem yolla Allah’a

Görecek günler var daha

Aldırma gönül aldırma…

Dışarıda deli dalgalar

Gelir duvarları yalar

Seni bu dertler oyalar

Aldırma gönül aldırma…”

Sorun ne bendim, ne geleceğimiz, ne yuvam…

Yazarın yüreğine bir kez o “yasaklı-bağımlı-kul-köle” duygusunu kazıdı mı yazgı, böyle oluyordu gece­ler…

* * *

Referanduma birkaç gün kalmıştı.

Evimizin terasında yine komşular, arkadaşlarım, birkaç okuyucum vardı. Ramazan bayramının arifesiydi. İstanbul’dan Doğan Satmış aradı. Sesi kötüydü eski ar­kadaşımın. “Sana bir şey söyleyeceğim, aramızda kalsın” dedi.

Kötü bir şey olduğunu anladım:

“Ne oldu?..”

“Referanduma kadar yazı yazma istersen…”

“Nereden çıktı bu, kim istiyor?..”

“Zaten sen de yıllık iznini istemiştin, üç gününü kullan bu arada…”

Anlatmaya çalıştım:

“İyi ama ben izin istediğimde referanduma bir bu­çuk ay vardı… Referanduma üç gün kala ‘izin’ dersek, okurlar ‘sırası mı şimdi’ demezler mi?.. Ben o zaman patronda rahatsızlıklar hissedince ‘isterseniz yıllık izne ayrılayım, siz de düşünün ben de’ demiştim. Şimdi mi aklına geldi yönetimin izin yapmam…”

Doğan, yalan söylemeyi beceremiyordu aslında…

Benim anladığım yukarısı istiyordu bunu…

Yani patron…

Telefonu kapattım…

Bir anda sinirlenip ahizeyi fırlattım. Misafirlere aldırmadan, “Gazetecilik değil soytarılık bizimkisi. Dünyanın neresinde var böyle biraz yaz, biraz yazma… Kendimden de utanıyorum mesleğimden de” diye bağır­maya başladım.

Plajdakiler bile duymuştu sesimi…

Bana ilk sinyali veren eski gazeteci arkadaşımı ara­dım hemen, “Söylediklerin doğru çıkıyor” dedim. Gülüp, “Sana söylemiştim, tabii ki doğruydu… Sana birinci ağızdan duyduğumu söylemiştim. İpi boynuna taktılar. Sandalyeye tekmeyi vurmak için referandum sonuçlarını bekleyecekler. Eğer ‘Hayır’ çıkarsa belki biraz daha kurtarırsın. Yok eğer ‘Evet’ çıkarsa sallandın gittin” dedi.

Ertesi gün köşemde “Bekir Coşkun rahatsızlığı ne­deniyle yazısını yazamamıştır” duyurusu çıktı.

Birçok “Geçmiş olsun” telefonu aldık akşama kadar.

Çok yakınlarıma tabii ki doğrusunu anlatıyordum. Ama bir yandan kurum içi sırrı dışarı vermemek, bir yandan bir baskıyı gizlemek gibi iki ahlaki değer arasın­da, açıkça berbat durumda kalakalmıştım.

Ama ertesi gün Sözcü gazetesinin birinci sayfasının tam göbeğinde fotoğrafımla birlikte Türktime haber si­tesinden alınmış haber vardı:

“Bekir Coşkun’a zorunlu izin…

Türkiye bu günleri de mi görecekti?..

Medya iktidara bu kadar mı teslim olacaktı?..

Yazarın referandum öncesi yazı yazmasını iste­mediler ve mecburi izin verdiler… Bekir Coşkun’a üç günlük ‘yayın yasağı’ dün başladı… Habertürk gazetesi ulusalcı yazarına ‘Git biraz hasta ol’ dedi, izne çıkardı… Habertürk gazetesi, referanduma 3 gün kala, ulusalcı yazarı Bekir Coşkun’a sansür uyguladı. Coşkun’un dün Habertürk’teki köşesinde ise ‘Yazarımız rahatsızlanmıştır’ anon­su yer aldı.

Oysa yazar gayet sağlıklı!

Türktime sitesinin haberine göre; gazete yönetimi sivri dilli ve AKP karşıtı yazarı Coşkun’a ‘Sen re­ferandum sürecinde yazı yazma. Referandum bitsin yazılarına devam edersin’ dedi. Bu duruma çok şaşıran ve içerleyen Coşkun Ayvalık’a tatile gitti. Gayet sağlıklı şekilde denize bile girdi…”

Haber tabii ki doğruydu…

Hasta-masta değildim.

Hatta ben yüzerken, gazetede “rahatsız” duyurusu­nu okuyan bir hanım okurum kıyıdan bağırıyordu:

“Geçmiş olsun Bekir Bey…”

“Teşekkür ederim…”

“Neyiniz var?..”

“Unutkanlık… Kendimi gazeteci sandım…”

“Geçmiş olsun valla… Gazetede okuduk, ailece çok üzüldük… Bu tarafa gelmişken bir bakayım dedim…”

“Bir de dengemi tutturamıyorum… Bilhassa ileri-geri konusunda hastalığım var… Bana Türkiye sanki geri gidiyormuş gibi geldi… Halbuki ileri gidiyormuş… Ben bunları söyleyince baktık ki hastayım…”

“?..”

“Şimdi ben de ne yapayım, ters duruyorum… Önüm arkama, arkam öne gelsin ki, iyiye gidiyormuşuz gibi ol­sun…”

“?..”

“Bir de şeyimi tutamıyorum…”

“?..”

“Dilimi… Tutmam gerektiğini biliyorum ama dilim dilimden kaçıyor…”    

“Bir deeee…”

Ben lafları sinirli sinirli ve peş peşe sıralarken o ha­nım arkasını dönmüş son hızla uzaklaşıyordu…

Arkasından sesleniyordum:

“Bir de hayalet görüyorum… Bir sürü kafa… Gören gözleri de, duyan kulakları da var… Yürüyorlar, konu­şuyorlar, fikir söylüyorlar… O kalabalığı millet sanıyo­rum… Sanki millet varmış gibi geliyor bana…”

Andree üzülmüş, “Korkuttun hanımı, o iyi niyetle sana geçmiş olsun demek istedi, koşarak gitti, bu yaptı­ğın çok ayıp oldu…” diyordu.

Oysa söylerken ben de korkmuştum…

* * *

Olacakları hissediyordum aslında…

Ki o gün doğup büyüdüğüm toprakları Urfa’yı ara­yarak kardeşlerim Haluk’a, Haldun’a, Hakan’a “Bilmek önce sizin hakkınız, galiba bu iş bitiyor” diyerek haber verdim.

Bir sene önce babamız öldüğünden bu yana birbiri­mize daha çok düşkün olmuştuk.

Zaman zaman beni arıyorlar, açıktan bir şey sorma­dan ses tonumdan sonuç çıkartmaya çalışıyorlardı.

Öğretmen kız kardeşim Semra Emine telefonda “Hasta değilsen bu hastalık lafı ne?” diyor, neredeyse tüm aile Cunda’ya gelmeye kalkıyordu…

Bayramın son günü referandumda oy kullanmak üzere Ankara’ya döndük. Referandum benim için her­kesten farklı bir anlam taşıyordu, eğer sandıktan “Evet” çıkarsa işime son verilecekti.

Sabahleyin oyumu kullandıktan sonra gazeteye geç­tim, odamı toplamam gerektiğini anlamıştım; çünkü sonuç ne olursa olsun artık böyle bir ortamda çalışma olanağı kalmamış, güven duygumu yitirmiştim…

Ve akşam sandıklar açılmaya başlandı…

İlk sonuçlar Güneydoğu ve Doğu’nun en geri kalmış bölgelerinden geliyordu. Ve büyük farkla “Evet”ler ön­deydi. Birkaç saat içinde büyük kent sonuçları da televizyonların ekranlarına dökülmeye başladı.

Anlaşıldı:

Türkiye “Evet” diyordu…

Dinci kesim sokaklara dökülüp bayram ederken, laik Cumhuriyet’in endişesini taşıyan kesimler sessizliğe büründüler. İnsanların ağzını bıçak açmıyordu. Telefonlar susmuş, sanki bir ölü kalkmıştı evlerimizden…

* * *

“Çoktandır bunu düşünüyorum;

Başımıza ne geldi?..

Bence her şey şöyle başladı:

Köylüler birer televizyon aldılar, akşamları ba­şına toplanıp baktılar televizyona… Erkekler; uzun bacaklı kızları, üstü açık arabaları, arkası çift yırtmaçlı ceketleri gördüler… Kadınlar; geniş mutfaklara, fırından çıkan kızarmış tavuklara, çamaşır makinelerine, buzdolaplarına baktılar… Çocuklar-gençler; bisikletleri, çikolataları, don­durmaları, öpüşen kızları-oğlanları izlediler… Tüm bunların olduğu yere ‘şehre’ gitmeye karar verdiler…

* * *

Ve köyleri boşaltıp hep birlikte şehre geldiler… Ama ne erkeklerin -üstü açık olmasa da- ara­baları oldu, ne kadınların geniş mutfakları, ne çocukların çikolataları…

O zaman kızdılar…

Bunun çaresi olarak; sosyalizmi ‘dinsizlik’ say­dıklarından… Kapitalizm ise onlara oturdukları yerde ev araba çikolata vermediğinden… En kes­tirme yol ‘tevekkül ile şükredip, kadere sığınma­yı’ seçtiler…

İşte o sırada Tayyip Erdoğan’a denk geldiler…

* * *

AKP; kendini arayan köylülerin iktidarıdır…

İşte şimdi bu noktadayız…

Ben de köylü olduğum için bilirim; her şeyi ber­bat ettikten sonra aklım başıma gelir…

Belki de gelmez…”

* * *

Referandumun yapıldığı gün pazardı, zaten pazarla­rı yazı yazmıyordum. O üç günlük “hastalığımın” bitme­si pazartesine rastladı.

Pazartesi sabahı bir şey olmamış gibi gazetenin AKP Genel Merkezi’nin yakınındaki Ankara binasına gittim, odama çıktım, bilgisayarımı açtım… Leyla birikmiş mektupları-paketleri getirdi…

Referandum sonuçlarını değerlendiren “İleri de­mokrasiye geçtiniz” başlıklı bir yazı yazdım. Yazıda “Türkiye’nin eğitimli batısı ileri demokrasiye geçme­mize ‘hayır’ dedi… Ama Ağrı, Hakkâri, Tunceli vs. öncülüğünde ileri demokrasiye geçtiniz” diyordum.

Bilgisayardan izliyordum yazımın akıbetini; yazı İstanbul’daki düzeltmeden geçti, editörlerin önüne gitti, sayfada yeri ayrıldı ve yerine konuldu…

Bir ara kendi kendime “sen de abarttın, belki iyi ni­yetle beni hasta saydılar” bile dedim…

Zaten telefon o sırada çaldı…

Sayfa editörü;

“Bekir Bey yazınızı maalesef sayfadan çıkartıyo­ruz…” dedi.

“Niçin?..”

“Yukarısı…”

Kısacası o gün yazdığım yazıyı önce sayfaya koyup, sonra çıkarttılar. Ancak bir beceriksizlik yapmışlardı; gazete için yazdığım yazı gazetede çıkmamıştı ama bir kopyası televizyona gittiği için Habertürk televizyonu ertesi sabah yazımı okumuştu.

O gece yine bir otobüsün arka koltuğunda Cunda’ya doğru yola çıktım.

Bursa otobüs terminalinde çok ilginç bir manzara vardı:

Sıra sıra duran onlarca otobüsün her birisinin önün­de davullar çalıyor, klarnetler acı acı üflüyor, başına bayrak bağlamış gençler birbirlerini havaya atıyorlardı. Onlarca davulun aynı anda çalması müthiş bir müziğe dönüşmüştü. Kadınlar köşelere toplanmış ağlıyorlar, er­kekler birbirlerine sarılıyor, gençler karga-tulumba yap­tıkları arkadaşları için “En büyük asker bizim asker” diye bağırıyorlardı.

Asker sevkiyatı vardı…

Tüylerim diken diken olmuştu…

Binlerce askerimizi öldürmüş teröristlerle o sıra­da pazarlık yapan, Türkiye’ye davet edilen teröristleri davul-zurna ile karşılayan ve ömrü terörle mücadelede geçmiş yiğit subaylarımızı hapishanelere dolduran ikti­dara bir gün önce “Evet” diyen halkımız… Bu kez çocuk­larını askere gönderiyordu davul-zurna ile…

Böyle bir milletindi bu ülke…

Bir cennet vatanın üzerinde yoksulluğunu-geri kal­mışlığını sorgulamadan her zaman “Evet” diyen insanlar, bu kez akan kan üzerinde oynanan oyunlara da tepkisizdi…

Sanki şeytanı çağırıyordu davullar…

* * *

Ben biraz gözü suluyum ya, kim olsa ağlardı…

Yine hepsine birden…

Referandumda bu ulus en değerli varlığı Cum­huriyetini teslim etmiş, ertesi gün yazım gazeteye ko­nulmamış, bu kitabın ilk bölümünde okuduğunuz gibi biraz önce Eskişehir-İnegöl arasında kovulduğumu öğ­renmiştim…

Kimse görmesin diye otobüsün arkasına dolandım, peşimden birisinin geldiğini hissettim, orta yaşlarda bir hanımdı.

Ben okurlarımı uzaktan tanırım, duruşlarından, yü­rüyüşlerinden, bakışlarından…

Hemen üç-dört metre arkasında eşi vardı. Yak­laştığında kadının da ağladığını gördüm. Gelip önüm­de durduğunda göz göze geldik. Gecenin karanlığında özenle kesilmiş bakımlı saçlarını, yılların getirdiği ama ona çok yakışan çizgileri fark ettim.

İkimiz de konuşamadık…

Ağzımı açamadım bile…

Sadece bir cümle söyleyebildi:

“Başın öne eğilmesin…”

Ve gitti…

* * *

Cunda’ya vardığımızda güneş henüz doğuyordu. Balıkçı kayıkları dönmeye başlamıştı, bir taksiyle evin önünde durduğumda camda iki kulak gözüküyordu. Belli ki arabanın kapı sesini duymuş, eminim yolumu günler­dir bekleyen Postal’ın kulakları…

Çaylarımızı alıp Andree ile terasa oturduk, havada sabah serinliği vardı.

Karıma “Üzülme, yeni bir yaşama geçiyoruz. Daha mütevazı, bir yazar gibi değil, bir işsiz gibi… Kendi ken­dimize… Ankara’daki evi kiraya veririz. Burada yaşamak ucuz, yerleşiriz… Bu eve kalorifer taktırmamız gerek… Hem gece-gündüz birarada oluruz, balığa çıkarız, kıyıda yürürüz…” dedim.

Ona Ankara’da çarşıda olduğu gibi yine bir kadın okurumun gelip bana “Başın öne eğilmesin” dediğini an­lattım.

Belki de aynı cümle hepimizin dilinde-yüreğindeydi…

Andree kalkıp arkasını döndü ve kedisini kucağına alıp öyle durdu…

Onun hiçbir şeye önem vermediğini, yaşamında sadece yanında beni istediğini; ama gururumun kırılması­na dayanamadığını biliyordum.

Öğlene doğru Fatih Altaylı aradı, sesi çok kötüydü. “Bana ayın 20’sine kadar süre ver, düzelteceğim. İnternet sitelerinin saçma-sapan haberlerine bakma. Turgay Bey seni seviyor aslında. Biz hepimiz yanındayız. Tek ricam kimseyle konuşma. Göreceksin eski günlerimiz gibi hu­zur içinde işimizi yapacağız…” dedi.

Bunu söyleyen sıradan birisi değildi, gazetenin ge­nel yayın yönetmeniydi…

Patron beni göndermek istiyor, Fatih ise bunu önle­meye çalışıyordu anladığım kadarıyla. Çok tartışmadım, çok yanıt vermedim, sadece “Peki” dedim…

Arkasından Murat Bardakçı, Umur Talu, Mu­harrem Sarıkaya, Balçiçek Pamir, Doğan Satmış, Ece Temelkuran aradılar; ve daha birçok iş arkadaşım… Tümünün canı sıkılmıştı, tümü çok üzülmüştü ve tümü buna bir anlam vermekte zorlanıyordu.

İkinci kez Fatih aradığında “İyi ama dün gece in­ternet siteleri beni refüze eden yayınlar yaptılar. Basın ilkelerine uymadığımdan okunmadığıma, maaşımdan sekreterimin-şoförümün maaşlarına kadar dillerine doladılar. Bunu nasıl görmezlikten gelebilirim” dedim.

Fatih’e bunları internete verenin kim olduğunu da tespit ettiğimizi, onun Habertürk’ten patrona yakın biri­si olduğunu, bizzat internet sitesinin sahibinden duydu­ğumuzu, gerekirse adını açıklayabileceğimizi söyledim.

Aslında Fatih’i çok üzmek istemiyordum. Çünkü İstanbul’da neler oluyorsa, iki gün önce gece kriz geçir­miş, eşi Hande onu hastaneye kaldırmıştı. Israrla “Ne oldu?” diye sorduysam da bana anlatmamıştı.

Telefonda bunları anlatınca Fatih bana hak verdi, “Haklısın abi, kimse sana bunları yapamaz… Şimdi sen bizim televizyonu izle, birazdan haberler var, çıkıp konuşacağım” diyerek telefonu kapattı.

Koşup televizyonun karşısına oturduk.

Fatih on dakika sonra grubun televizyonu Habertürk’e çıktı, karşısında Ceren Akdağ Şahin vardı.

O anda tüm medyanın, okurlarımın, belki on bin­lerce insanın bu ekranın karşısında, benim akıbetimi merak ettiklerini ve pürdikkat bu yayını dinlediklerini biliyordum. Televizyonun karşısındaki tek kişilik koltu­ğa iki kişi oturduk.

Ekranda Ceren, “Bekir Coşkun’un şu kovulma işi nedir?” diyerek söze başladı.

Fatih’in o anda çok sıkıntıda olduğunu ekrandan okuyabiliyordum.

Fatih şöyle dedi:

“Bunlar komedi, hakikaten komedi. Önce bir inter­net sitesi yazmış galiba… Bekir Coşkun buradan ayrıl­sa da kapsak diye bakan bir gazete de yazmış bunları… Bekir Abi benim canım-ciğerim, sadece benim değil, bu binada kim varsa hepimiz buraya geldiği zaman, daha kapıdan göründüğü anda, kapıdaki görevliden en üst kattaki yöneticiye kadar herkesin gözünün içi güldüğü bir isim Bekir Abi… Abuk-sabuk şeyler yazıyorlar, biri ‘Fatih Altaylı yeterince muhalif bulmadığı’ için, biri ‘yazıları sansürlendiği için’ diyor… Tüm bunlar gazeteyi yıpratmak için yapılıyor… Habertürk son derece başarılı oldu, etkinliğini her geçen gün artırıyor. Ve bu gazetenin başarılı olmasından rahatsız olanlar var. Hiçbir internet sitesiyle alâkam yok, bu Habertürk’ün Babıâli içerisin­de bir huzur adacığı olmasından, hiçbir kavga gürültü, hiçbir çekişme olmamasından ve dışarıya hiçbir şey ak­setmemesinden kaynaklanıyor, buradaki huzuru bozma­ya çalışıyorlar. (…) Ben Bekir Coşkun’un bu gazetede yazmasından mutluluk duyuyorum, bırakın mutlu olma­yı, gurur duyuyorum. Türkiye’nin bana sorarsan en iyi yazan, dili, Türkçesinin kıvraklığı, yazması gerekeni çe­kinmeden yazması… O yüzden bunlar deli saçması, hu­zuru bozmaya yönelik, burada kafaları karıştırmaya yö­nelik… Ben olan biteni bilen birisi olarak etkileniyorum, böyle saçmalık olur mu diye insanın asabı bozuluyor. Tabii okuyucu da etkileniyor ve Bekir Abi etkileniyor en başta… Yani bunlar olacak şeyler değil, deli saçması. Bunlara gülmek gerekiyor ama asap da bozuyor, gülemi­yor insan…”

Tarih 15 Eylül 2010’du…

* * *

Bir gün önce internet sitelerinde beni aşağılayan, beklenilen randımanı veremediğim için işten çıkartıl­dığımı öne süren yayınlar, gazetenin genel yayın yönetmeni tarafından yalanlanmıştı. Artık ipler kopsa bile kimse “başaramadı-okunmadı-randıman vermedi” di­yemezdi…

İnternet, gazeteler, medya kulisleri sustu…

Sanki derin bir sessizlik vardı. Bana düşen ise Fatih ile Doğan’ın istedikleri gibi ayın 20’sini beklemekti.

Ayın 20’si, niçin?..

Henüz beş gün vardı ama neden o tarih?..

Beş gün hiçbir şey düşünmeden, hiç olmazsa birkaç gün mutlu olmak için çaba harcamaya karar verdik. Her sabah Taş Kahve’ye gidiyor, sabah kahvelerimizi orada içiyorduk.

Akşamları canımız ne isterse…

Zaman zaman karımla göz göze geliyor, belli ki aynı şeyi düşünüyor ama ağzımızı açıp birbirimize aynı anda “Şu ayın 20’si ne?.. Neler olacak?” demiyorduk.

* * *

Terasta kimi zaman Hayrettin ile oturup sohbet edi­yordum.

Hayrettin bir Ege köylüsü, bizim mahallede birçok evin bahçesine, ufak-tefek işlerine o bakar. Samimi, saf, dürüst bir “bizim insanımız” Hayrettin…

Öyle çok çalışmayı sevmiyor… Sanki iş yapıyormuş gibi yapıyor, zaten biz de ona para veriyormuşuz gibi ya­pıyoruz…

O benim dostum…

Kış boyu Andree’nin Ankara’dan gönderdiği kuru mamaları Hayrettin her gün kasabadan gelerek kedilerin-köpeklerin mama kaplarına koyar. Böylece bizim mahallede hayvanlar aç kalmazlar…

Sayıları çok fazla ve çoğu “kovulmuş” olanlar…

Okullar kapanınca insanlar çocuklarına birer kedi, daha çok da birer yavru köpek alıyorlar. Yazlıklara geti­rilen bebek hayvanlar o yaz çocukların eğlencesi oluyor. O evlere, o insanlara, o çocuklara alışıyorlar, onları deli gibi seviyorlar. Sonra bir gün tatil bitip de kepenkler ka­patıldığında, yazlıkçılar kedileri-köpekleri tek başlarına, sokakta bırakarak gidiyorlar.

Bu insanoğlunun ahlaki kimliğidir; ihanet…

Belki de iyi insan olamamanın sonucu…

Her yaz sonu sokaklarda şaşkın, sağa-sola koşuşan, geçen her arabanın arkasından “Belki beni almaya geldi­ler” diye koşan sevimli köpekler görüyoruz.

Bizim evin çevresindeki onlarca kediden birisiydi Mişa…

Muhtemelen onun da eskiden bir evi ve evde içine girip uyuduğu sepeti vardı. Bir sonbahar günü açık bul­duğu bizim kapıdan girip doğrudan doğruya koşarak tezgâhın üzerindeki ekmek sepetinin içine girip kıvrılmıştı. O günden sonra bizim camiaya katıldı. Kışları öbür kedilerle birlikte ona da bakıldı, mamaları yine Ankara’dan gönderiliyordu.

Bir gün Mişa ön ayağını sürükleyerek geldi. Nasıl olmuştu bilmiyoruz ama ayağı kırılmıştı. Bize göstermek için gelip gelip Andree’nin önünde duruyor, acı acı mı­rıldanarak sanki konuşuyordu.

O gece Ayvalık’taki veterinerimiz Furkan Kamburoğlu röntgen çekti, ayak kemiği paramparça olmuş­tu Mişa’nın ve çok acısı vardı… Ya ayağı kesilecekti, üç ayaklı kalacaktı ya da ciddi bir ameliyat gerekiyordu. Ciddi ameliyat için Furkan yanına yardımcı ekip gerek­tiğini söyledi.

İzmir’den ekip geldi…

Bacağa takılacak platin protez için özel torna ma­kinesi bile getirdiler. Ameliyat tam beş saat sürdü. Bir hafta sonra Mişa alçılı ayağı ile sepetine döndü.

Tüm bu bunalımlı-zor günlerimizde Mişa Andree’nin kucağındaydı.

Mişa’yla ortak yanımız; ikimiz de bize ne yapıldığı­nı bilmiyorduk… O benim kadar olanlardan habersizdi, ben onun kadar olan olanları da olacakları da bilmiyordum. Ama ikimizin de canı yanıyordu ve aksıyorduk.

Ve ikimiz de yürümek istiyorduk…

Hayrettin’in yandaki boş tarlada bir atı, iki koyunu, bir köpeği var… O yürürken atı arkasından gidiyor, atı iki koyun izliyor, iki koyunun arkasında köpeği, köpeğin arkasında kışları mama verdiği mahallenin kedileri…

Hayrettin gelip-giderken yüzüme bakarak durumu­mu öğrenmeye çalışıyor, ağzını açmadan… Sadece kimi zaman “Bu da geçer” diye söyleniyor…

Bu yoksul ama bilge insan belki de her şeyin gelip geçeceğini benden iyi biliyordu.

* * *

Ve ayın yirmisi geldi…

Sabahleyin telefon çaldı, telefonu Andree açtı, bir anda rengi sarardı… Fatih “Başaramadım, engellemeye durdurmaya çalıştım ama olmadı, üzgünüm” demişti…

Andree telefonu kapattı, bana döndü “Fatih bu işin bittiğini söyledi” dedi…

Daha sonra Andree o ânı bana şöyle anlatmıştı:

“Seni hiç öyle görmemiştim, bir daha öyle görmek de istemem… Sana söylediğimde yüzünün ifadesini ha­yatımın sonuna kadar hiç unutmayacağım…”

Ben de…

Ben de en zor anlarda bile korkularımı, endişeleri­mi, yıkıldığımı belli etmediğim kadına, beni o halde gös­teren yapıyı unutmayacaktım…

* * *

Artık kesindi; “bertaraf” edilmiştim…

Hiç konuşmadan birer çay alıp sahile indik…

İskeleye oturduk, yüzümüz denize doğru…

Burada beni üzen asla bir gazeteden ayrılmak, işsiz kalmak, hatta iş bulamamak bile değildi. Ben bunu daha önce kaç kez yaşamıştım, yabancısı değildim bu zaman­ların…

Beni “kovulmak” çok üzecekti…

Bu yüzden kaç kez, “Söyleyin ben istifa edeyim, kimseye bir şey söylemeden çekip giderim” demiştim.

Ama şimdi başlıkları görür gibiydim:

“Kovuldu…”

-VII-

FİNCANDA KAHVE OLSAM…

Kimi zaman gazeteciliğe resmen kabul edildiğim o güne lanet ederim.

Bardakçı Hoca’nın verdiği görevden kaçışımdan iki sene sonra, bu kez Rüzgârlı Sokak’taki o küçük gazetede yazı işleri müdürü Ahmet Nadir Caner biz üç stajyer gazeteciyi karşısına alarak şöyle dedi o gün:

“Üçünüz fazlasınız, biriniz kalacak, ikiniz gidecek… Şimdi çıkıp gidin, akşama kadar en iyi haberi getirene kadro vereceğiz… Öbürleri gidip dışarıda başlarının çaresine bakarlar, nasıl olsa bir iş bulunur…”

O an “Kovuldum” dedim…

Çünkü benim akşama kadar en iyi haberi getirme olanağım hiç yoktu. Öbür iki gencin babaları-aileleri önemli insanlardı… Ne yapıp yapıp bir şey yaratabilecek çevreleri, amcaları, dayıları vardı…

Ben?…

Koca Ankara’da hiç kimsesiz…

Haber peşine düşmek yerine çekmecemi boşalttım. Fotoğraf makinemin kılıfı, çekemediğim, daha doğrusu çektiğim ama çıkmamış birkaç bozuk fotoğraf…

Üniversite yıllarında gazinolarda müzisyen ola­rak çalışırken taksitle aldığım, tamı tamına 1941 model eski Fiat arabama bindim, Ankara’nın ünlü Bendderesi Caddesi’nden evime doğru…

Bendderesi Caddesi, adını aldığı dere gibi çok uzun ve kıvrılarak giden geniş bir caddedir. Onun için “Türkiye’nin en uzun caddesi” derler. Bir yanında Ankara Kalesi, öte yanında gecekondu mahalleleri, bu tarafında genelev yer alır. Altında ise üstü kapatılmış ünlü Ankara Çayı akar.

Dikkatimi çekti; yol boyunca logar çukurlarına ara­balar düşmüş, çoğunun ön aksı kırılmıştı. Otomobiller, taksiler, komyonet ve minibüsler… Hemen hemen her logar kapağının üstünde bir araç vardı.

Durup oradaki marangoz esnafından öğrendim; gece hırsızlar pik demir olan logar kapaklarını toplayıp kamyonlar dolusu götürmüşler, tabii ki açık çukurlara gelen-giden düşüyordu…

Bir anda “İyi haber” dedim…

Ancak kapaklara düşenlerden hiç kimse fotoğ­raf çekmeme izin vermedi. Zaten bu gibi olaylarda “Fotoğrafınızı çekebilir miyim” diye izin isteyen yeryü­zünün ilk kibar muhabiri de bendim.

O yaşlı taksi şoförü ise “Git ulan, zaten canım yan­mış, asabım bozuk…” diye bağırarak çok kızdı.

Ben de kimse düşmemiş bir logar ağzı bulup kendi arabamın sol lastiğini usulca içine indirdim…

Ve karşısına geçip resmini çektim…

* * *

Gazeteye döndüğümde rakiplerim henüz ortada yoktu. Karanlık odaya girip fotoğrafları karta bastım. Sonra üç kişinin ortak kullandığı küçük masaya oturup haberini yazdım. O sırada rakiplerim geldiler, her ikisi­nin de iyi-kötü birer-ikişer haberi vardı.

Ahmet Nadir gelen haberleri masanın üzerine ser­di. Diğer editörler, muhabirler, hatta odacı-çaycı masa­nın başına toplandılar. Ahmet Nadir benim haberimi görür görmez hiddetlendi. Ayağa kalkıp iki elini havaya açarak “Bu asparagas haber… Beni kandıracağını mı san­dın… Arabanı tanıdım, bu senin araban ve gazetecilik sahtekârlık değildir…” dedi.

Utanmıştım…

Yine paketimi koltuğumun altına alırken, kendi kendime “Adam gibi evine gidiyordun… İlla kovulur gibi gitmen şart mıydı?” diyordum.

Sonra…

Sonra nasıl oldu bilmiyorum…

Birkaç saat sonra beni geri çağırdılar. Benim kalma­ma, öbür iki stajyerin gitmesine karar verildi. Haberin doğru olduğunu, polislerin hâlâ orada araştırma yaptık­larını öğrenmişlerdi. Kimse izin vermeyince resim çek­mek için böyle yaptığımı peltek peltek zaten ben anlat­mıştım. Aslında çok iyi ve ünlü bir gazeteci olan benim ilk patronum (Hür Anadolu, Başkent ve Son Havadis gazetelerinin sahibi) Mustafa Özkan ile görüşmüştü Ahmet Nadir.

O günden sonra gazeteci olmamda, hatta yazı yaz­mamda çok payı olan Ahmet Nadir bir yıl sonra basın kartımı aldığımda şöyle demişti:

“Parasız-pulsuz-işsiz birisi, arabasını çukura atacak kadar gazeteciliği seviyorsa, o gazeteci olmalıydı…”

* * *

“Kovulmak” kelimesi bana hep ağır geldi.

Bu sözcük beni hep yaraladı…

Aslında hiç kullanmak istemedim. Ama sağ olsun Emin Çölaşan’ın sivri kalemi ve güçlü gazeteciliği “ko­vulmak” kelimesini bir simgeye dönüştürmüştü. Bir rezil dönemi anlatan sözcük, bu rezil kavram, baskı rejimi­nin utanç verici medya politikasını anlatan en iyi kelime oluvermişti…

Ben ise aslında “kovularak” işe başlamıştım…

Ama bu sefer isyan ediyor ve lanet okuyordum ge­celeri uyanıp uyanıp, gazeteciliğe başladığım o güne…

* * *

Ben Habertürk’ten kovuldum, oldu-bitti sanıyor­dum… Muhtemelen son patronum Turgay Ciner de öyle sanmıştı…

Ama olanlar depremin ön sarsıntısıymış sadece…

Asıl deprem yeni başlıyordu. Bir anda gazeteler-televizyonlar aramaya başladılar. İnternet siteleri “Fatih Altaylı Bekir Coşkun’u kurtaramadı” diyorlardı.

Telefonlarımız durmadan çalıyor, kapının önüne yine okurlar toplanıyordu.

Kimseyle konuşmamaya karar verdim. Ağzımı açar­sam orada çalışan arkadaşlarıma ama daha önemlisi büyümesi için bir yıl da olsa emek verdiğim bir gazete­ye zarar vermek istemiyordum. Nitekim iki gün sonra Ankara’ya dönüp odamı topladığımda, odama toplanan 30-40 gazeteci arkadaşıma, önümdeki gazeteyi havaya kaldırıp göstererek aynen şöyle demiştim:

“İnsanlar gider-gelir… Ama gazeteler yaşamalı çün­kü bin beş yüz insan nafakasını buradan çıkartıyor… İşinizi iyi yaparsanız, bir gün kovulma onuruna siz de ulaşırsınız… Giderken sizden bir tek ricam var; bu gaze­teyi size emanet ediyorum…”

Ben odama son kez bakıp tam çıkarken Andree Cunda’dan arıyordu:

“Fatih ile Hande geldiler, terasta oturuyorlar… İkisi de çok üzgün, ikisinin de gözleri dolu dolu… Fatih’i hiç böyle görmemiştim… Belli ki engellemeye çalıştı ama başaramadı… Söylemek istediğin bir şey var mı?..”

Ne diyebilirdim:

“Selam söyle, ikisinin de yanaklarından öpüyorum… Üzülmesinler, ben kimin ne yaptığını, kimin ne olduğu­nu tabii ki biliyorum… Fatih gazeteyi yönetmek ve kalanlara sahip çıkmak zorunda…”

Bunları Fatih’in yüzüne karşı söyleme şansım hiç ol­madı.

Ama ben onun samimi-içten davrandığına ve benim orada yazı yazmamı istediğine her zaman inandım.

* * *

O sabah tüm yorumlarda benim “Kovulmam” vardı.

Ama gazeteler haberi kamuoyundan saklar gibi arka sayfalara küçük küçük koymuşlardı. Çünkü hepsi bili­yordu ki bu bir AKP donemi operasyonu, işin içinde cemaat var ve onları kızdırmamak lazım…

Ayrıca bir mahcubiyet, bir ortak utanç bu…

Ve yarın aynı şeyi yapma, iktidar isteyince en çok okunan yazarları kapının önüne koyma ihtimali…

Yoksa internet sitelerinde 40-50 bin “tık”lamayı bu­lan, en çok okunan haberler listesinin başında yer alan, siyasetin gündemine bile oturan bir olay, nasıl olur arka sayfalarda tek sütunlara gizlenirdi?..

Sadece Sözcü ile Yeniçağ manşetten, Cumhuriyet ise birinci sayfadan üç sütuna vermişlerdi haberi:

“Bekir Coşkun ilk bertaraf…”

O gün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu iki kez aradı. Çok üzüldüğünü söyledi. “Bu, iktidar baskı­sının medyaya baskısı sonucu. Bunu Avrupa Birliği’ne taşıyacağız. Demokrasi adına neyi desteklediklerini gör­sünler” dedi… O gün düzenlediği basın toplantısında bunu kamuoyuna da söyledi.

İstanbul’dan haberler geliyordu: Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşam, hayvan sever dostlarım başta olmak üzere sekiz sivil toplum örgütü gazetenin önünde gösteri yapıp, kapıya siyah çelenk bırakmışlardı.

Yine kadınlar…

Kocaman çantaları vardı ellerinde eminim.

Ve kocaman yürekleri…

Erkek geçinenler sinip-pısarken, en yüce değerlerini yok sayarken, üç para için birbirlerini satarken, kadın­lar yine yürekleri ile oradaydılar demek… Onun için ben yıllardır kadınların bir tel saçını, erkeklerin tüm varlık­larından üstün görüyordum.

Bir yetim için cebinde şeker taşıyan komşu kadın­ları, halaları, teyzeleri unutmayarak, son birkaç senedir konferans salonlarında kadınlara seslenirken, bu kez yetimleşen Cumhuriyetimiz için yardım istiyordum:

“Cebinizde şeker var mı?..”

* * *

AKP iktidarının Önemli isimlerinden birisi, eski Milli Eğitim Bakanı, o sırada Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik bir basın toplantısı düzenleyerek medya­nın karşısına çıktı. Benden “bu arkadaş” diye söz ediyor, aşağılamaya çalışıyordu.

Ben de zaten onu oldum olası sevmemiştim. Bana daha çok hayvan tüccarı (celep) gibi geliyordu.

Şöyle dedi gazetecilere:

“Bu arkadaş (ben) kahramanlık yapmak istiyor. Ben Habertürk’ün genel yayın yönetmenini ve patronu Sayın Turgay Ciner’i aradım. ‘Bekir Coşkun’un kovulmasında iktidarın bir baskısı ya da bir telkini var mı?’ diye sor­dum. Turgay Bey bana ‘Bu kendi tasarrufumuz, nasıl ki ben alıyorsam ben de kovarım. Yukarıda Allah var, hiç de baskı söz konusu değil. Bizim ilkelerimize uymadığı için işine son verdik’ dedi…”

Düşünebiliyor musunuz; iktidarın sözcüsü patronu arayıp sormuş: “Söyle allasen biz mi kovdurduk?..”

O da “Haşa, olur mu hiç! Bizim ilkelerimize uyma­dı” demiş…

Tanık: Allah…

Hem komik, hem acıklı…

Odatv internet sitesinde yapılan bir yorum ise şöy­leydi:

‘”İşe ben aldıysam, istediğim zaman da ben kovarım’ ne demek… Patates çuvalı mı Bekir Coşkun?..”

* * *

Olanlara paralel bir başka tartışma da sürüyordu zaten:

Patronun yazarı “kovma” hakkı var mı?..

Ya da daha zarif, daha adam gibi bir soru: Gazeteler yazarlarının sözleşmesini feshedebilirler mi?..

Gazeteler, patronlar ya da gazetelerin yönetimle­ri yazarlarının sözleşmesini tabii ki bitirebilirler. Zaten bunun hangi nedenlerle olacağı, yapılan ilk sözleşmeler­de açık açık yazılıdır.

Ama bu düzende patron “yürüyüşünü beğenmedim” diye de gazeteciyi kapının önüne koyabilir.

Medya organları, topluma karşı sorumluluklarını yitirdiklerinde… Kâr, kazanç, para öne çıktığında… Hele hele gazete işadamının yolunu açan bir araca dönüştüğünde, bu daha da çok geçerlidir.

Gazete yönetimi kendi politikasını, kendi kârını-zararını, kendi okur ilişkisini hesaplar ya da hesaplamaz, yazarı ile yollarını ayırabilir.

Buna kim itiraz edebilir…

Ama “kovulmak”?..

Bu uygarca bir davranış bile değil…

Çirkin…

Aşağılayıcı…

Hem emeği, hem düşünceyi, hem insanı ezen bir ta­nım…

Ayrıca bin bir güvence ve vaat ile alınmış, düğün-bayram köşe verilmiş, televizyon reklamları, gazete anonsları ile toplumun önüne çıkartılmış bir yazar için “Kovdum” demek, bırakın uygarlığı-muygarlığı, hangi insani boyutu olabilir?..

Üstelik o yazar; tüm iyi dilekleri, samimiyeti, sevgi­si, yüreğinde duyduğu güvenle… Ve kendisini sevenleri peşine takarak oraya gelmişse…

Düşünüyordum kimi zaman:

Ben, toplumun önünde herhangi birisi için “Kov­dum” diyemem, kimseye bunu yapamam ve asla kıyamam…

Kaç kez ama kaç kez gazete yönetimindeki herkese söylemiştim:

“Bir gün eğer benim gitmemi isterseniz, söyleyin, ben giderim… Bunu açık açık söylemeniz yeterli, orta­ya dökmem… Şimdiye kadar gitmem gerektiğini anladı­ğımda hep ben gittim… Ama sakın ‘kovulmak’ gibi bir ağır yükü sırtıma çalmayın, taşıyamam…”

* * *

Habertürk 35 bin tiraj kaybetti…

22 Eylül günü ise 17 meslek kuruluşu, medya tari­hinde ilk kez biraraya geldiler; Basın Enstitüsü Derneği, Basın Konseyi, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Çevre ve Eğitim Muhabirleri Derneği, Ekonomi Muhabirleri Derneği, Gazete Sahipleri Derneği, Haber-Sen, İzmir Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Turizm ve Çevre Gazetecileri Derneği, Medya Etik Konseyi, Profesyonel Haber Kameramanları Derneği, Uğur Mumcu Vakfı, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Gazeteciler Federasyonu, Türkiye Gazeteciler Sendikası ve Türkiye Spor Yazarları Derneği…

Orhan Erinç’in okuduğu ortak bildiri şöyleydi:

“1-)Demokrasinin temel kurumu olan iletişim özgürlüğü, yaşanan son olaylarla, eskisinden daha ağır bir baskı dönemine girmiştir.

2-)Gerçek sebebini bilemeden ve adil yargılanma hakları ihlal edilerek uzun süre hapiste tutulan arkadaşlarımıza ek olarak şimdi medya organla­rını da tutuklayan bir dönem yaşanmaktadır.

3-)Bu son dönemin özelliği 26 Şubat 2010 tari­hinde, ‘Köşe yazarları her istediğini yazamaz. Parasını sen veriyorsun yazarına sahip çık, yaz­dırma gönder’ diyen Başbakan Tayyip Erdoğan’ın sözlerinin uygulamaya konulmuş olmasıdır. Nitekim bunun son somut örneği Habertürk ga­zetesi sütun yazarı Bekir Coşkun’un iş ilişkisinin kesilmesidir. Kanıtı da Coşkun’un ‘işverenin ve gazete yönetiminin kendisinden memnun olması­na rağmen ağır baskıya dayanamayarak iş ilişki­sini sona erdirdiklerini’ ifade eden sözleridir.

4-)Bekir Coşkun olayı sadece bu etkili kalemi değil, tüm gazetecileri ilgilendirmektedir. Çünkü bu örnekle tüm gazetecilere, sansürlerin en sinsi ve en kötüsü olan ‘oto-sansür’ dönemine girdiği­miz tebliğ edilmiş olmaktadır.

5-)Siyasi iktidarı rahatsız eden kalemlerin ve yayınların ‘bertaraf’ edilmesine başlandığını gösteren bu ve benzeri örnekler, halen 175 ülke arasında ‘basın özgürlüğü’ bakımından 122’nci sırada olan ülkemizi, Kuzey Kore, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerin hizasına indirecek ka­dar vahimdir.

6-)Ülkemizde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ve genel olarak gelişmiş demokrasilerin kabul ettiği ölçütlere uygun iletişim (ifade, basın) özgürlüğüne ulaşıncaya kadar görevimize devam edeceğiz.

Saygılarımızla.”

* * *

O arada eski gazetem Hürriyet’ten gelen haberler ilginçti:

Yazarlara benim işten çıkartılmam ile ilgili yazı­-yorum yazmamaları söylenmişti. Bazı yazarlar yine de yazmışlar ama yazıları Hürriyet’e konulmamıştı. O gün Hürriyet’te kimi köşeler boştu.

Bu şunu gösteriyordu: Sorun Habertürk sorunu de­ğil, medya sorunuydu… Tayyip Erdoğan medya patron­larının aynı zamanda iş adamı olmalarından, devlet-hazine-maliye ilişkilerinden yararlanıp elindeki güçle gırt­laklarına çöküyor, istediğini yaptırtıyordu.

Nitekim aynı gün gazeteler-televizyonların verme­diği bir haber internetteki sitelerde yer aldı:

CHP Manisa Milletvekili Şahin Mengü bir soru önergesi vermişti, soru önergesinin tam metnini güve­nilir bir site olan OdaTv’den bulup okudum:

“CHP Manisa Milletvekili Şahin Mengü, Başbakan’ın cevaplaması talebiyle bir soru önergesi verdi. İşte Mengü’nün soru önergesi metni ve ce­vap beklediği sorular:

1-)Bekir COŞKUN’un işten atıldığı 20 Eylül 2010 tarihinden bir hafta önce veya sonra Ciner Holding’e ait Ciner Enerji ve Madencilik Grubu, Ciner Medya Grubu ve Ciner Sanayi, Ticaret ve Hizmet Grubuna ait şirketlerden herhangi birisi ile Bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşla­rı arasında herhangi bir sözleşme veya anlaşma imzalanmış mıdır?

2-)Yine 20 Eylül 2010 tarihlerine yakın günlerde Ciner Grubu şirketlerinin kamu kurum ve kuru­luşlarında beklemekte olan taleplerinden yerine getirilen bir işlem var mıdır?..”

* * *

Birkaç gün sonra ise yine Kırklareli CHP Milletvekili Turgut Dibek bir ihaleden söz eden önerge vermişti.

İşte bu çok ilginçti…

CHP Milletvekili Dibek’in verdiği önergede iddia edildiğine göre; Ciner Grubu’nun işlettiği Çayırhan kö­mür sahası önce ihaleye çıkartılmıştı. Yani isteyen her işadamı gelip orayı almak için ihaleye katılabilecekti. Bu Çayırhan işletmesini, Ciner Grubu’nun elinden alma olanağını veriyordu iktidara.

Sonra Enerji Bakanlığı ihaleden vazgeçti…

Ne zaman?..

Bizim “Kovulmamızdan” bir gün sonra…

Ve ihaleyi yeniden Ciner Gubu’na verdi…

* * *

Bu iki önerge belki işin bir parçasıydı ama tümü de­ğildi…

Benim yazılarıma son verilmesini açıklasa bile, ya öbür medya organlarında kapının önüne konulan gazeteciler-yazarlar?.. Hemen hemen her gazetede sadece mu­halif yazı yazanların bir şekilde susturulmuş olması?..

Ya televizyonlarda durdurulan onlarca muhalif program?..

Ya tek ortak yanları seslerini kesmeyişleri olan ha­pisteki 50 gazeteci?..

İşi bir “ihale” düzeyine indirmek, suçu-kabahati bir gazete patronu ile bir bürokrata yıkmak iktidarın ve ce­maatin işine bile gelebilirdi…

CHP milletvekilleri duyarlı davranıp işin bir ucunu bulmuş çıkartmışlardı ortaya. Ama asla tamamı değil­di…

Ormandaki yangındı bu…

Bir ülke el değiştiriyordu, bir derin iç savaş sürüyor­du, kurumlar-kavramlar tepetaklak ediliyor, Cumhuriyet kırılıyordu. Bunun bir cephesi; korkutulmuş, sindirilmiş, susmuş bir medya vardı orta yerde…

Hep söylüyordum; yanıyordu orman…

Bu dönem medyanın başına gelen hiçbir dönemde gelmemişti. Darbe günlerinde, askeri ara rejimin her türlüsünde, hatta Abdülhamit zamanında bile gazeteler daha kimlikli ve onurluydu…

Tipik ve komik örnekleri herkes hatırlıyordur:

Başbakan “Bizim partimizin adı AKP değil, Ak Parti’dir” dedikten iki saat sonra tüm gazeteler ve tele­vizyonlar “Ak Parti” demeye başladılar.

Böylece iktidar “Ak” olmuş oldu…

Padişah ne diyorsa o…

Yıllarca “türban” diye yazardı gazeteler… Ben bu sa­tırları yazdığım günlerde “O türban değil, başörtüsüdür” dedi… Maksat siyasi simge haline getirdiği türbanı biraz masumlaştırmak ve sıradan başörtülü kesimi de işin içi­ne katmaktı…

Tam kitabımın burasında kalkıp günlük gazetelere baktım; artık “başörtüsü” diyorlar…

Papağan gibi…

* * *

Gazete-televizyon yönetimleri tümüyle iktidarın ve cemaatin kumandasına girmişlerdi. Benimle ilgili yazı-­yorum yasağı getirilmesini şaşkınlıkla ve tiksinerek izliyordum.

Hürriyet’te benimle ilgili yazısını değiştirmeyen Yılmaz Özdil’in köşesi o gün boş kaldı. Direnip istifa et­meye kalkması üzerine “Türk kahvesi” başlıklı yazısını bir gün sonra yayımladılar, istemeye istemeye:

“Gazeteci için…

Cezvedir aslında gazete.

Ateş vardır altında hep.

Suyu ısınır.

* * *

Patates mesela…

Koy cezveye. Sıcağı görünce, gevşer.

Gelemez hiç zora.

Salar kendini.

O sert, dayanıklı zannettiğin karakter gider, ezi­len büzülen, vıcık vıcık bir şey haline gelir.

Üzülürsün girdiği kılığa.

* * *

Veya yumurta.

Kaynat cezveyi…

Patatesin zıddına tepki verir.

Şartlara direnir.

Ancak, o narin yapısıyla koruduğu içindeki canı öldürür, yüreğini katılaştırır, çatlar çoğu zaman hatta, imha eder kendini; yarı yolda çıkarıp al­san bile, hayata döndüremezsin artık onu.

* * *

Ya, kahve?

Bambaşkadır.

Şartlar değiştiğinde, şartların dayatmasına uya­cağına, şartları değiştirir.

Ortama lezzet katar.

* * *

Türk kahvesidir Bekir Coşkun.

* * *

Sabah güne başlarken, ya da, akşam günün yor­gunluğunu atarken yudumlamanız ondan.

* * *

Hazmetmenizi sağlar memleketi.

Zihin açar. 

* * *

Onsuz basın, püreleşmiş patatesler, kalbi taşlaş­mış yumurtalar, telvesi donmuş boş fincanlardan ibarettir.

* * *

Ve siz hâlâ diyorsunuz ki:

‘Köşesini almışlar elinden…’

Yanılıyorsunuz.

Keyfinizi elinizden aldılar aslında.

* * *

Hedef, o değildir çünkü.

O, aynı o.

Hedefsizsiniz…”

* * *

Köşemi elimden almışlardı ama tüm onurlu-saygın köşeler benim olmuştu sanki…

Mesleğimizin yüz akları arkadaşlarım Emin Çölaşan ile Necati Doğru, beni çalıştıkları Sözcü gaze­tesine davet eden yazılar yazdılar. Okuyan herkesin tüy­leri diken diken oluyor, bütün gün telefonlarımız çalıp duruyordu.

Necati Doğru’nun yazısı başucu yazımız olmuş­tu…

Emin Çölaşan, okurlarına olanı-biteni anlatıyordu:

“Olayı iyi bilmeniz için size anlatayım. Referandum öncesinde Bekir’i sözlü olarak uyar­dılar: ‘Sen hastalanmış ol, bir süre yazı yazma!..’ Çünkü Tayyip kesimi, Habertürk’ün en çok oku­nan bir numaralı yazarının yazılarına gıcık kapı­yordu! Nitekim Bekir’in köşesinde şöyle bir anons verildi: ‘Yazarımız, rahatsızlığı nedeniyle yazı­sını yazamamıştır.’ Oysa yazarları aslan gibiydi, rahatsızlığı falan da yoktu. Sonra Bekir’in yazıla­rını kestiler ve bir daha yayımlamadılar. Dün ise kovulduğunu bildirdiler.

(…)

Bekir’i Hürriyet’te de doğrudan veya dolaylı bir biçimde sansür ediyorlardı. Aralarındaki gönül bağı artık kopmuştu. Bir süre sonra istifa edip Habertürk’e geçmek zorunda kaldı. Sonrasında görüldü ki, yağmurdan kaçan Bekir doluya tutul­muştu.

(…)

Dün Bekir’le yine uzun uzun konuştuk. Söy­lediklerinden biri şöyle idi: ‘Ben bu sansür süre­cinde hep suskun kaldım, fazla konuşmadım… Çünkü çalıştığım gazetenin zarar görmesini hiçbir zaman istemem. O nedenle Hürriyet’te de böyle suskun kalmıştım!

(…)

Türkiye’de medya açısından sıkıntılı günler ya­şıyoruz. İktidar, patronları ve medyayı devşirdi, korkuttu, sindirdi, kucağına oturttu…”

* * *

Ayrıldığım gazetedeki yazarlardan ise -arada bir kavga ettiğimiz- Umur Talu, belki her şeyi göze alarak şu yazıyı yazmıştı, telefonlar dinleniyor diye açıp kendi­sine bir teşekkür bile edemedim:

“Canım acıdı!

Demokrasiyle övüneceğiz…

Çok seslilikle, bağımsızlıkla, özgürlükle övünece­ğiz…

Başbakan ‘Evet verene de Hayır verene de teşek­kür’ diyecek…

Başbakan Yardımcısı ‘İntikam peşinde değiliz’ diyecek…

Sonra tribünde protestocu, ağızda diş, köşede ya­zar çekeceğiz!

Birkaç gün önce ‘Kelimelere kıymayın’ diye bunu yazmıştım.

‘Ayrı yazıların insanı olsak bile, aynı dünyanın gazetecileriyiz’ diye!

Birbirine çarpan, bir ötekine vuran, bir diğerini titreten dişler olsak bile…

Aynı çarkın dişlileri değil, aynı ağzın farklı ama bir ötekiyle var olan dişleriyiz. Birimiz cart çekildiğinde diğeri acı hissetmiyorsa, uyuşmuşuz demektir.

Birbirimizle uyuşmadığımız anda bile topluca uyuşturulmuşuz demektir!

Bekir Coşkun’un gidişi canımı acıttı.

Meslek adına, gazete adına, çok lafı edilen de­mokrasi, özgürlük, bağımsızlık, tahammül, hoş­görü adına.

Hiçbir kelimesine katılmadığımı, katılmadığını farz et; o, meslekten gazeteci, onca yıllık meslek­taşım. Paraşütçü değil, tayinli kâtip değil. Gazetede onunla ‘harbi sütun kavgası’ yapan be­nim.

Ama her bir düşünce kırıntımın, her bir kelime­min kıymeti, onun ve başkasınınki varsa var!

Yüzde 58, yüzde 42’de var olduğu için var. Tersi de öyle!

Yüzde 100 hayalleri kuran, tek kale maç ayarla­yan; ister ülkede, ister medyada…

Ovuşturduğu avucunu yalar!

Ağızdaki dişi çekseniz, vicdanda diş bilenir.

Haksızlık altında adalet, tahammülsüzlük al­tında demokrasi, tahakküm altında özgürlük hikâye!

Canımı ve içimi acıttı.

Gazeteciyseniz, hakikaten özgürlük, bağımsızlık derdiniz varsa, sizin de acıtmalı!

Bir zamanlar boğulan cümleleriniz için kimse tek kelime etmemiş olsa bile!

Milyonlarca başkasının bastırılan sesi için tek kelime etmemiş olanlarda dahi…”

* * *

Umur Talu’nun bu yazısı, belki de bu kitapta anlatı­lanların tümüne bedel…

Çünkü o oradaydı…

Tarafsız kalma hakkı dahi vardı…

Ama “İçimi acıttı” diyorsa hâlâ oradaki yazar, başka ne söylenebilirdi.

Cumhuriyet’te Hikmet Çetinkaya’nın yazısını yine geceleri, kimi zaman sabaha karşı kalkıp kalkıp okuyor­dum:

“…Karanlık sular ve ölü kentler…

Kazaya uğramış yıldızları ararım gökyüzüne ba­karken.

Sabahları martı çığlıklarıyla uyanırım.

Gazetecilik böyle bir meslek…

12 Eylül faşizmini bire bir yaşadım… Ne hukuk vardı ne demokrasi…   Gazeteler kapanırdı bir buyrukla.

Gazeteciler tutuklanır, aydınlar, sendikacılar, üniversite öğrencileri, işçiler gözaltına alınırdı.

Ya şimdi?

Gazeteler kapanmıyor ama patronlara yüklü vergi cezaları geliyor… Yaşamını gazeteciliğe adamış meslektaşlarımız işten atılıyor, kimileri Silivri’de yatıyor…

Demokrasi ve hukuk bu demek!

Umur Talu’nun deyişiyle, bir yandan demokrasi, hoşgörü diyeceğiz, öte yandan muhalif gazeteci­lerin çanına ot tıkayacağız, patronlara baskı ya­pıp işine son vereceğiz.

Bir gazeteci iktidar yandaşlığı yapmaz!

Bekir Coşkun’u yıllardır tanırım… Hiçbir siyasal iktidarın yağdanlığını yapmadı. Zamanı geldi Demirel’i, Ecevit’i, Özal’ı eleştirdi; zamanı geldi İnönü’yü, Baykal’ı, Çiller’i, Türkeş’i, Erbakan’ı, Yılmaz’ı.

O bir gazeteciydi, yağdanlık değil!

Hiçbir siyasal iktidar kalemini satın alamadı, hiçbir patron ona iş takipçiliği yaptıramadı. Ne askeri darbeleri savundu, ne sivil faşizmi, ne muhtıraları. Bekir tıpkı Türkân Saylan ve benim gibi ‘Ne şeriat ne darbe’ diyenlerdendi.

Sapına kadar laik, demokrat ve özgürlükçüydü Bekir…

Şimdi onu ‘darbeci’ diye yaftalamaya çalışanlar, şöyle bir aynaya baksınlar.

Bildiği yolda yürüdü, laik demokratik Cum­huriyeti savundu…

Hep ama hep ezilenden yana oldu, ezenden yana değil!

Bekir, emeğin örgütlü gücünü savundu, Mustafa Kemal’in ‘tam bağımsızlık’ ilkesinden, demok­rasiden, temel hak ve özgürlüklerden yana tavır koydu, din bezirganlarının, tarikat şeyhlerinin maskesini düşürdü.

AKP iktidarı muhalif gazetecilerden, yazarlardan, aydınlardan öç almak için her yolu geçerli kılıyor.

Yaşadıklarımızı Umur, çok güzel anlatmıştı ya­zısında…

Gerçekten olup bitenlere, gazeteci yazarların ya­zılarının ‘sansür’ edilmesine, yöneticilerin ‘bunu yazma bir başka konuyu yaz’ ricasına tepkim şu benim:

‘İster sağcı, ister solcu, ister orta yolcu, ister tari­katçı, ne olursak olalım, bu gidişe karşı çıkmaz­sak, bizler bir ormanın içinde ağaçlarız, orman yanmaya başladı ve bir gün hepimiz birden ya­narız. Çünkü iktidarlar gelip geçicidir. Demokrasi bir yaşam biçimidir, AKP iktidarının oyuncağı değil!’

(…)

Bir siyasal iktidar öç alma duygusuyla ne de­mokrasimizi geliştirebilir ne de temel hak ve öz­gürlükleri.

Gazeteci gerçekleri ve doğruları okura aktarmak zorundadır.

Düşüncelerine, eleştirilerine karşı çıksanız bile, oturup ders çıkarmanız gerekir… Susmayın! Sustukça sıra size de gelecek!..”

* * *

O arada Türkiye’nin, hatta Avrupa’nın en çok satan mizah dergisi Leman’a kapak olmuştuk, bizim Postal ile ben. Çizimde Postal kucağımda bir köşesine sinmişim sanki sayfanın. Kapağın sağ üst köşesinde ise kocaman bir ayak bize tekme atıyordu. Ayak takunyalıydı ve taba­nında “Gücü Özgürlüğünde” yazılıydı.

Takunya cemaati anlatıyordu.

Leman’ın kapağı günün konusu olmuş, internet site­lerinde dolanmaya başlamıştı.

Sorun tabii ki sadece medyada değildi.

O günlerde Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın “Fethullah Gülen cemaatinin devleti nasıl ele geçirdiği­ni” belgeleyen Haliç’teki Simonlar kitabı çıktı piyasaya. Hanefi Avcı polis teşkilatının en önemli üst görevle­rinde bulunmuş iyi bir istihbaratçı ve o sırada Eskişehir Emniyet Müdürü idi.

İstila bundan daha iyi anlatılamazdı…

Birinci ağızdan…

Ama Hanefi Avcı’yı içeri attılar…

Emre Kongar Hoca, yine o günlerde İstanbul’un göbeğinde Tophane’de yobazlar tarafından “sokakta içki içiliyor” diye basılan resim sergilerini, Hanefi Avcı’nın iddialarını ve beni harmanlayarak çok önemli bir yazı yazdı:

“Üç isim…

Üç simge…

Bekir Coşkun.

Hanefi Avcı.

Tophane.

Bunlar zihninizde hangi imajı oluşturuyor?

* * *

Birinci seçenek:

AKP’nin 12 Eylül referandumu ile uygulamaya koyduğu ‘İleri Demokrasi’ rejimi!

* * *

Bekir Coşkun…

Hanefi Avcı…

Tophane…

İsimleri size ‘AKP’nin İleri Demokrasi Rejimini’ anımsatıyorsa kafanızda şöyle bir imaj var de­mektir:

1-)Muhalif yazarların işten atıldığı bir medya…

2-)Bütün ömrünü sol ve etnik terör örgütleriyle savaşa adamış bir polis müdürünü, sol örgüt iliş­kisi gerekçesiyle tutuklayan bir emniyet ve adalet sistemi…

3-)Sanat galerilerini sopayla basan bir mahalle baskısı.

Bu rejimin egemenleri AKP iktidarı ile Fethullah Gülen Cemaati’dir.

O zaman ‘Eh, rejim bu olduğuna göre, bundan son­ra AKP’nin ve Gülen Cemaati’nin buyruklarına göre yaşayacağız demektir, ben de buna boyun eğmeliyim’ diye düşünebilirsiniz.

Ya da buna karşı çıkabilirsiniz.

* * *

İkinci seçenek:

Çağdaş ve vicdanlı bireylerin oluşturduğu ‘çağ­daş bir demokratik rejim!’

* * *

Bekir Coşkun…  

Hanefi Avcı…

Tophane…

İsimleri size

Çağdaş ve vicdanlı bireylerin oluşturduğu ‘çağ­daş bir demokratik rejimi’ anımsatıyorsa kafa­nızdaki imaj şöyledir:

1-)Her türlü baskıya direnen namuslu, vicdanlı, cesur ve yetenekli yazarlar…

2-)Bütün dini aidiyet ve cemaat kimliklerine, siyasal inançlarına karşın, yasaları, namusu, vicdanı ve mesleki ahlakı ön plana çıkaran cesur emniyet mensupları…

3-)Her türlü mahalle baskısına, sopalı ve biber gazlı saldırılara karşın, sanatı, sanatçı kimliğini savunan galericiler.

Böyle bir rejimin temel taşları, anayasa, yasalar, temel hak ve özgürlükler, meslek ahlakı, sanat, namus, vicdan, çağdaş demokratik birey ve de­mokratik cesarettir.

O zaman ‘Eh, rejim bu olduğuna göre ben de Hukuk Devletine, çağdaş demokratik hak ve özgürlüklere, namus ve vicdanıma uygun davranışlarda cesaretle bulunabilirim’ diye düşünebilirsiniz.

Ya da buna karşı çıkabilirsiniz.

* * *

Şimdi işin en zor tarafına geliyoruz:

Bu üç simge isim, sizin zihninizde yukarıdaki iki farklı imaj seçeneğinden birini oluşturduğu za­man acaba ‘uyum’ yönünde bir tepki mi gelişti­rirsiniz…

Yoksa ‘uyum’ yerine ‘karşıtlığı’ mı seçersiniz?

* * *

Hangi seçenek?

Hangi seçeneğe uyum?

Hangi seçeneğe karşıtlık?

Bu soruların yanıtları hem sizin kimliğinizi, ki­şiliğinizi, hem de rejimin geleceğini belirleyecek­tir!”

* * *

Türkiye değişiyordu…

Ben kendimi bir yol açma çalışmasında, hafriyat makinelerinin önünde sadece bir çakıl taşı gibi görüyor­dum…

Ya da yanan ormanda sadece bir çam kozalağı…

Ülkenin Çankaya’sına türban-tesettür çıkıp otur­muş, bir imam Başbakan olmuş, tüm bürokratlar eşi türbanlılardan seçilmiş, yeşil sermaye ekonomiyi ele geçirmiş, sokaklar Arabistan’a dönmüş, Türkiye batıdan uzaklaşıp İran’ın yanına kaymış, tepki gösteren ne ka­dar aydın, bilim adamı, sivil, asker, sivil toplum önderi, sendikacı, yazar, gazeteci varsa toplatılıp hapishanelere doldurulmuş…

Benim yazılarımı engellemenin lafı mı olurdu!..

O gün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yine aradı: “Şu an Berlin’deyim, senin yazılarından do­layı işine son verildiğini burada herkese anlatıyorum… Dostlarımız Alman parlamenterler bunu AB’ye götüre­ceklerini söylediler” dedi.

Ajanslar ise haber veriyorlardı:

“CHP lideri Kılıçdaroğlu, geldiği Almanya’da, Türkiye’deki AKP yönetimi ile basın özgürlüğü­nün yerle bir edildiğini, 48 gazetecinin cezae­vinde olduğunu, aynı günlerde Bekir Coşkun’un Habertürk’ten kovulduğunu anlattı.

Berlin’e gelmeden önce Bekir Coşkun’la görüş­müştü Kılıçdaroğlu. Yakın çevresine anlatımına göre de Coşkun, ‘Gelişmeleri bekliyoruz’ demişti. İşte o gelişme, Kılıçdaroğlu Berlin’deyken oldu. Ardından da Kılıçdaroğlu hemen Bekir Coşkun’u aradı… ‘Geçmiş olsun. Senin kovulmanı burada herkese anlatacağım’ dedi. Ve SPD Berlin Eyalet Milletvekili Dilek Kolat’ın moderatörlüğünü yap­tığı toplantıda Kılıçdaroğlu, basın özgürlüğüne değinirken yine Bekir Coşkun olayını anlattı…”

* * *

Yine o günlerde Kılıçdaroğlu gazetelerin ve tele­vizyonların yayın yönetmenleri, kimi önemli yazarları ve yöneticileri ile İstanbul’da yemekli bir toplantı yaptı. Bunu Başbakan da yapmış, tam altı buçuk saat sürmüş­tü, yağ çeken yalaka çok olduğu için. Kılıçdaroğlu’nun toplantısı iki saat bile sürmeden söz bitmişti. Karşısında oturan medyanın tüm yöneticileri soru sormadan, gö­rüş bildirmeden, ağızlarını açmadan öyle oturuyorlardı. Eminim çoğu “İçimizden birisi gidip Başbakan’a söyler-möyler neme lazım…” diye susuyordu.

O zaman Kılıçdaroğlu patladı:

“Bu kadar mı, niçin soru sormuyorsunuz?..”

“Tık” yok…

Karşısında tam 54 tane medya aslanı var, sus-pus…

O zaman şöyle dedi CHP Genel Başkanı:

“Niçin soru sormuyorsunuz, mesela Bekir Coşkun niçin kovuldu?.. Nedir işin altında yatan?.. İhale işini fa­lan niye sormuyorsunuz?..”

İçlerinden Akif Beki (ki iktidar ne derse onu tekrar­ladığı için ben ona “Akif Deki” adını uygun görmüştüm) yerinden kalkmadan “Elinizde belge var mı?” deyince, Kılıçdaroğlu yardımcılarına dönerek, “Belgeleri zarfa koyup arkadaşa gönderin” dedi…

Bu kadar…

-VIII-

BU DAĞLAR TEKİN DEĞİL…

Artık işsizim…

Yine bir otobüs, yine bir dağlık bölge…

Nedense otobüse binip dağlık bir yerden geçtiğimde bir şeyler oluyor.

Yine otobüsün arka koltuğundayım, yanımdaki boş koltukta bilgisayarım oturuyor. Bu sefer Ankara’ya gidi­yorum… Biraz önce, önde oturan, kayıtlar için Ankara’ya giden dört üniversite öğrencisi genç yanıma geldiler, bi­raz konuştuk.

Üçü babalarının ne iş yaptıklarını söylediler…

Birisi mırın-kırın etti…

Sonradan babasının “asker” olduğunu adeta mırıl­dandı… Büyüklerin birbirlerini yok edişi, küçüklerin dünyalarında derin tramvalar açıyor.

Daha yeni yeni 2010 Askeri Şûra toplantılarında terfi edecek albay ve generallerden bir kısmı suçlu ilan edildiler… Şanlı ordunun şerefli subayları dinci gazete­lerde birer düşman subayıymış gibi gösterildiler kamu­oyuna…

İfadeye çağırıldılar, hatta tutuklama kararları verildi haklarında, demokrasiyi yok ettikleri iddiasıyla.

O sırada Askeri Şûra toplantıları yapıldığı için, bu askerlerin terfileri, ordu ve kuvvet komutanı olmaları engellendi…

Ama Askeri Şûra bitince iddiaların boş çıktığı anla­şıldı, tutuklama kararları kaldırıldı. Ancak amaca ulaşıl­mıştı… Dincilerin sakıncalı gördükleri subayların, Türk Ordusu’nda yükselmeleri dine-imana-vicdana-ahlaka-insanlığa sığmayan bir çirkin oyunla önlenmişti.

Böylece bu sene Askeri Şûra’da ilk kez; irtica ilişki­lerine karışmış subaylar ordudan ihraç edilmedi…

Atatürkçüler ihraç edildi…

Artık askerler hiç konuşmuyorlar…

Aynı anda PKK’nın İmralı’daki başı Abdullah Öcalan ile pazarlık yapılıyor, onun bir yol haritası ver­diğinden söz ediliyor, iktidar PKK ile anlaşabiliyor, hatta sınırdan giren teröristler törenle karşılanıyor; ama Türk Ordusu’nun terörle mücadele etmiş şerefli subayları aşa­ğılanıp yerden yere vuruluyordu.

Niçin?..

Çünkü AKP ile Fethullah Gülen cemaati istedikleri düzeni kurarken önlerindeki tüm engelleri ateşe veri­yorlardı.

Başta TSK…

İşte olanlar, sevimli asker çocuğunun taze dünya­sında travmaya dönüşmüştü, babasının ne iş yaptığını gururla söyleyemeyecek kadar…

* * *

Edremit kavşağını dönüp, Havran Kasabası kavşağı­nı geçip dağlık bölgeye doğru tırmandı otobüs.

Buralar, Madra Dağları…

Sonbaharda daha da güzel…

Edremit Körfezi’nden Balıkesir ve Bursa’ya doğru çok az geçit veren, çoğu ormanı köylüler tarafından yakılmış, kesilmiş, yağmalanmış, zeytin bahçelerine dö­nüştürülmüş bir yaralı sıradağ…

Tam “Otobüse binip de dağlık bölgeye geldiğimde hep başıma bir iş geliyor” diye düşünürken Andree cep telefonu ile aradı:

“Bak bir şey söyleyeceğim, sakın telaşlanıp panikle­me” dedi.

Benim muhterem karım insanı telaşlandırmadan haber vermesini bilir (!)… Hiç de telaşlanıp panikleme­me gerek yokken telaşlanıp panikledim:

“Yine ne oldu?..”

“Olayı saptırıp seni Ergenekon’a sokmak için bir oyun dönüyor… Böyle üzerine gelip niyetleri seni de içe­ri…”

“Yorumu sonra yaparsın, önce ne olduğunu anlat da anlayayım” dedim.

Muhterem karım mevcut yorumuna da bir yorum getirerek, yani yorumunun da yorumunu yaparak an­lattı:

“Televizyonda seni tartışıyorlar. CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın programı… Yazgülü Aldoğan, Bedri Baykam, Aydın Engin… Bir de Eser Karakaş diye bi­risi… O Eser Karakaş senin bir yazından bölüm okudu, muhtırayı desteklediğini ve dolayısıyla bunun şiddeti desteklemek anlamına geldiğini söyledi ve tasfiye edil­meni istedi…”

Eser Karakaş ismini duymuştum ama tipini gözüm­de canlandıramadım:

“Nasıl birisi?..”

“Kim?..”

“Eser Karakaş!”

“Sakallı, şişman, profesör diyorlar…”

“Recep İvedik’in yaşlanmış haline mi benziyor?..”

“Sanki…”

“Tamam… Hatırladım gibi… İyi ama ben öyle bir yazımı hatırlamadım… O nerden bulmuş?.. Demek ki meraklı birisi ya da uzman Cumhuriyetçi avcısı…”

“Ben bilgisayardan öyle bir yazını bulamadım… Yazın var ama onun dediği şekilde değil… Cevap ver­men lazım, bence seni darbeci diye göstermek istiyorlar, ne oyun döndüğünü bilemeyiz ki… Belki içeri atılmanı istiyorlardır…”

“Yok daha neler… Dışarı attılar, şimdi de içeri mi?.. Peki o bulduğun yazı ne ile ilgili, yani ben ne yazmışım bakalım…”

“Deveyi yazmışsın…”

“Adam darbe diyor, sen deve diyorsun… Yani şim­di deve İle darbenin ne alâkası var bunu anlamış deği­lim…”

“Ben çıkıp cevap vereceğim…”

“Sakın ha… ‘Kendisi saklanıyor, karısını öne sürü­yor’ der bu adamlar… Her türlü iftira-kötülük beklenir bunlardan…”

Bu arada dağlık bölgede olduğumuz için telefonu­muz sekiz-on kez kesildi… sonunda Andree’ye şöyle de­dim:

“Bak; biz seninle birçok zor işin üstesinden geldik… Benim karımsın… Sana bir görev veriyorum şimdi… Televizyona bağlan, benim dağlık bölgede olduğumu, telefonların kesildiğini, bu yüzden bağlanırsam derdimi anlatamayacağımı, bu nedenle mesajımı senin iletmeni rica ettiğimi söyle…”

Ben dinleyemediğim için on dakika sonra yayını tekrarlayan internet sitelerinden öğrendim; Andree görevini tam yapmış, yani, “2007 yılında Hürriyet’te yaz­dığı yazıdan dolayı mı Habertürk’ten kovuldu?.. Ayrıca o yazı öyle değil, ben kocamı tanırım, Bekir her zaman darbelere ve ara rejimlere karşı çıktı…” demişti.

Bu arada benim “uçaktan korktuğumu, bu yüzden otobüsle gidip-geldiğimi” de Türkiye’ye ilan etmişti!..

Otobüsün ön tarafındaki gençler, benim gibi bilgisa­yardan olup-bitenleri izliyorlardı ki, takım gol atmış gibi sevinerek yanıma geldiler yeniden, bana “Yenge adamın ağzının payını verdi, öyle meydan boş değil” diyorlardı.

Sonradan buldum; o adamın “darbe teşvikçisi” dedi­ği yazım gerçekten de “deve” ile ilgiliydi…

Abdullah Gül Cumhurbaşkanlığına tek aday gösterilince, Kayserililer bir deveyi süslemiş, tüylerine bon­cuklar, kulaklarına kurdeleler, kuyruğuna ziller takmışlardı… Gül seçilip de yukarı çıktığı an kesmeye karar vermişlerdi.

Gazetelerde devenin resmi vardı…

Deve iyi bir şey olacağını sanıyordu…

THY’nin teknik bölümünde uçaklar iyi uçsun diye deve kesme kültürüne sahip oldukları için, Gül yukarı uçsun diye de deve kesmeyi akıl etmeleri normaldi as­lında.

Kesmek ve uçmak…

Bu insanların sahip oldukları kültürün vazgeçilmez iki eylemi…

Bu çağdışı kafalı insanların bir yöntemiydi bu as­lında. Cennete gitmek için nasıl ki kurban kesiliyorsa, iktidarın dağıttığı nimetler-makamlar-mevkiler-avantalara uçup konmak için de birisini bulup kesiyorlardı her zaman.

Unvanı “Profesör” olan birisi de beni yakalamış bo­ğazlıyordu.

O kadar…

* * *

Artık Ankara’ya döndük.

Mevsim sonbahar…

Ağaçların yaprakları çoktan dökülmeye başlamış. Sabahları erken saatlerde sokaklara yapraktan bir halı seriliyor, sonra çöpçüler gelip topluyorlar.

Sonbahar ayrılık mevsimidir, bilirsiniz…

Yaprak ağacından ayrılır, çiçekler bahçeleri terk eder, kumrular yuvalarını bırakıp giderler, çocuklar top­larından, bahçıvan hortumundan, kuzular annelerinden, yaz âşıkları sevgililerinden ayrılırlar.

Tekneler sudan…

Güneş topraktan…

Benim mevsimine göre şarkılarım vardır. Çoğu za­man alt kattaki atölyeye kapanıp kemanımla o sonbahar şarkımı çalıyorum:

Böyle mi esecekti bu rüzgâr

Bütün kuşlar vefasız

Mevsim artık sonbahar…

Her işsiz gibi sabahları arabamı yıkıyorum. Sanki önemli bir işe-toplantıya gidecekmişim gibi giyiniyo­rum.

Sonra aklıma geliyor:

İşsizim…

-IX-

BAŞIN ÖNE EĞİLMESİN…

Kimi zaman düşeriz…

Diyelim ki ayağımız takılır…

Ayağımız takılıp da düşme başladığında bir anda ayaklarımız hareketlenir, koşarız… Çünkü vücudumu­zun alt tarafı koşarak, düşmekte olan gövdemizin üst tarafının altına geçmeye çalışır.

Yürürken ayağı takılanların koşmaya başlamaları bundandır…

Daha da doğrusu, vücudun üstü yere doğru gider­ken, altı koşarak üstünü geçmeye bakar…

Düşüp düşmeme, ayakların performansına bağlıdır bu durumda…

Ayak geçebilirse üstü, düşmez insan…

Bu bir yarıştır aynı zamanda… Vücudun altı ile üstü arasında…

Bu yarışta kafa üst taraftadır…

Yere doğru çakılırken, ayaklara şu komutu verir kafa:

“Koş…”

* * *

Koşuyorum…

Şoförün adı Çağlar.

Cumhuriyet’in Ankara Bürosunun en hızlı şofö­rü olmalı. Saatte 180 kilometre hızla gidiyor. Yer ıslak ve zaman zaman yağmur yağıyor; çoğu yerde, özellikle Bolu Dağları’nda yoğun sis var…

Bütün araçların solundan “vın” diye geçiyoruz, bizi geçen henüz olmadı…

Çağlara “Yolu iyi biliyorsun” dedim…

Aslında bu “Böyle uçuyorsun da, bari yolu iyi biliyor musun?” anlamınadır. Çok sevimli ve zeki bir genç, gü­lümseyerek, “Yolu iyi biliyorum, sık sık gidip-geliyorum bu yoldan, endişe etmeyin” dedi.

Ben de hızlı araba kullanmayı severim ama orada benim oturmam, direksiyonu tutmam lazım…

Ankara’dan sabahleyin yola çıktık.

* * *

Cumhuriyet gazetesinin yayın kurulu beni orada yazı yazmaya davet etmişti. Kovulduğum gün Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Erinç, Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız, Hikmet Çetinkaya, Akın Atalay, Şük­ran Soner, Ali Sirmen beni tek tek arayarak “Seni bek­liyoruz” demişlerdi.

Her bir telefonda burnumu çeke çeke odalara kapa­nıyordum…

Yıllardır okuyucusu olduğum Hikmet Çetinkaya ertesi gün NTV’ye çıkarak “Bekir’in yeri Cumhuriyet’tir. Biz yetkili kurullarımızda onu davet etme kararı aldık. O ancak Cumhuriyet’te istediği gibi özgürce yazı yazabilir” demişti.

Cumhuriyet’in misyonuydu bu…

Çocuklarına sahip çıkıyordu…

İşte şimdi onlara teşekkür etmeye gidiyorum.

Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi Utku Çakırözer, uçaktan tırstığımı bildiği için beni gazetenin arabası ile göndermek istedi… Kendi arabamla gitsem İstanbul’da kaybolacağımı bildiğim için sevinerek kabul ettim.

Aslında Cumhuriyet’te yazı yazmayı çok istiyordum, bu benim eski hayalimdi. Bir ara orada yazı yazmak için -Emin Çölaşan ile birlikte- İlhan Selçuk ile görüşmüştük; ama kimi nedenlerle olmamıştı…

* * *

Özel bir anıydı o…

Ben Hürriyet’te yazı yazıyordum, Emin Çölaşan kovulmuştu. İlhan Selçuk’un kankası Engin Aydın bir yemekte “Keşke Bekir de gelse, Emin ile birlikte, Cumhuriyet’in tirajı 500 bin olur” demişti. Yemekteki bir dostumuz da iyi niyetle “Bekir Hürriyet’ten yüksek maaş alıyor, Cumhuriyet onu veremez” diye fikrini söylemişti.

İkinci yemeğe ben de katıldım. “Bir polis muhabiri arkadaşımızın maaşını versinler, bir sandalye, bir masa, bir de yazımı yazacağım köşe, hemen gidiyorum, İlhan Abi’ye haber verin” dedim.

Mustafa Balbay ertesi gün aradı, sevinçliydi:

“İlhan Abi’ye anlattım, çok mutlu oldu. Perşembe akşamı burada, otelde birlikte yemek yiyeceğiz” dedi.

Perşembe gecesi buluştuk.

Dört kişilik masada karşımda İlhan Selçuk Ağa­beyimiz, yanımda Emin, onun karşısında Mustafa vardı.

Sohbet ettik önce…

O sırada deri ceketli, deri şapkalı, siyah gözlüklü bir adam gelip hemen yanımızdaki masaya oturdu. Oysa koca salon boştu. Elinde kocaman bir çanta vardı, onu bizden yana yere bıraktı.

İlhan Selçuk arada bir adama bakmaya başladı.

Ve sonunda bize “Bu kulak” dedi…

Emin ile Mustafa anlamışlardı, ben anlamamıştım:

“Ne?..”

“Kulak…”

“Kulak kim?..”

Olur a, adamı tanıdılar, soyadı Kulak, diyelim ki Ahmet Kulak!..

Emin kulağıma eğildi:

“Yine daldın… Yani dinleyen, bizi dinliyor, kulak…”

O zaman anladım.

Ve sustuk…

Biraz havadan sudan söz etmeye başladık ama dör­dümüzün yüzü de adamdan yana. Birkaç kez bize bakar gibi oldu, göz göze geldik. Birisinde o baktığında kafa bile salladık. Sonunda “kulak” kalkıp gitti…

Cumhuriyet’e gitmemiz işine yeniden döndük.

İlhan Ağabey benim Hürriyet’ten ayrılmamın doğru olmayacağını söyledi. Ve uzun bir konuşmayla bunu bize anlattı. Onun o Cumhuriyetçi kimliğini o gün daha iyi görmüştüm:

“Bekir, bize gelirsiniz, bu hepimizi sevindirir. Ama bir kere sen Hürriyet’te kalmalısın. Her gün 500 bin tiraj yapan bir gazetede yazman daha önemli. Her gazeteyi dört-beş kişi okusa, iki-iki buçuk milyon insana derdini anlatıyor olursun ki, buna ihtiyacımız var. Keşke biri­miz gidip Zaman’da yazsak… Ama biz bunu yapmıyoruz, adamlar gelip bizim gazetelere sokuluyorlar, oraları doldurdular. Şimdi sen de gelirsin, senin yerine birisini sokuştururlar. Benim derdim Cumhuriyet gazetesi ama asıl derdim Türkiye Cumhuriyeti, bak gitti-gidiyor…”

Sonuçta olmamıştı Cumhuriyete gitmemiz…

* * *

İşte çok zaman sonra…

Cumhuriyet’e doğru yol alırken, bir yandan bir ha­yalim gerçekleşiyor diye seviniyordum.

Bir yandan da öyle bir dayak yemiştim ki kendi mes­leğimden… Yazı yaşamını bırakmak, artık bizi geçindi­recek kadar bir para kazanabileceğim dergilere havadan-sudan yazılar yazmak vardı aklımda.

* * *

Üç saatte Şişli’deki gazete binasının önüne vardık.

Düşündüğüm gibi; Şişli’deki Cumhuriyet’in binası­nın etrafı yüksek güvenlik telleri ile çevrili. Tel duvarın köşelerinde güvenlik kameraları var. İki güvenlikçi silahlarla ana kapının önünde nöbet tutuyorlar.

Koşup arabanın kapısını açan gazetenin elemanı ile göz göze geldik; gülümsüyor ve bakışlarında okurlarım­da gördüğüm o sevginin ışıltısı…

Ana kapıdan girerken bir-iki görevli daha elimi sık­tı, birisi boynuma sarıldı.

Merdivenlerde genç-sevimli insanlar beni görünce sanki ailelerinden birisini görmüş gibi ellerini uzatıyor­lar…

Dışı tamam da içerisi düşündüğüm gibi değil Cumhuriyet’in…

Beni önce Hikmet Çetinkaya’nın odasına aldılar.

Hikmet Çetinkaya üzerinde spor bir kıyafetle, bı­raksalar hayran olduğu ve sık sık yazdığı Ege kıyılarına kaçacak gibi… Daha önce sadece telefonla görüşmüş, bir kez dışında hiç yüz yüze gelmemiştik. Ben onu arada bir televizyonlardaki tartışma programlarında görüyordum.

Yakışıklı birisi…

Kalkıp kollarını havaya açtı, “Seni burada görmek çok büyük bir mutluluk benim için Bekir” dedi. Çay söy­ledi, çayları içtikten sonra beni yazı işlerine, eklerin ya­pıldığı ünitelere, haber merkezine götürdü, çalışanlarla tanıştırdı.

İşte buralar düşündüğüm gibi değildi; genç genç gü­zel insanlar, erkekler-kızlar seçilmiş gibi, neredeyse tümü Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden mezun olmuşlar ya da kendilerini çok iyi yetiştirmişler. Bakışlarından belli ki çoğu ya okuyucum ya da başıma gelenlerden haber­dar, gözlerinde o kapının girişindeki sevginin aynısı var.

Sevimli, canlı, bir genç ordu…

Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız da genç bir insan, boynuma sarılarak “Hoş geldin” dedi.

Hikmet Çetinkaya “Şimdi yayın kuruluna çıkaca­ğız, seni bekliyorlar” dedi.

En yukarıda Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Erinç oturuyordu. Yanında Akın Atalay, Alev Coşkun, Ertin Akgüç…

Orhan Erinç çok güzel bir konuşma yaptı.

“Bizim patronumuz yok, arkamızda cemaat-tarikat-iktidar da yok. Sadece okurlarımızın desteği ile ayakta durabiliyoruz. O nedenle imkânlarımız sınırlı” diye söze başladı. Beni sevdiklerini, yazılarımın Cumhuriyet’te ya­yımlanmasını istediklerini ve beni Cumhuriyet’e davet ettiklerini tekrarladı.

Öbür yöneticiler de güzel sözler söylediler.

Doğrusunu isterseniz Cumhuriyet’te olmak istiyor­dum ama böyle kovulmuş, yaralanmış, gururu kırılmış bir sığınmacı gibi değil…

İçin için düşünüyordum o ara:

Burada patron yok…

Beni kimse kovamaz…

Ne ihale, ne istihkak, ne iktidarın kıçını yalama zo­runluluğu, ne boyun eğme, ne yalakalık mecburiyeti…

Özgürlüğü için verdiği diyet farklıydı bu gazetenin:

O diyet binaya girince tokat gibi çarpıyor insanın yüzüne; salonların ve koridorların duvarlarında sorgu­lara bedeni dayanamayan İlhan Selçuk’un, bombalarla öldürülen iki yiğit gazeteci, Uğur Mumcu’nun, Ahmet Taner Kışlalı’nın… Hapisteki Mustafa Balbay’ın fotoğ­rafları var…

Gidenler gitmişti bir yurt sevdası uğruna, kalanlar Cumhuriyet’i yayımlamaya ve yaşatmaya çalışıyorlar.

* * *

Yayın kuruluna teşekkür ettim.

Onlara “İzin verirseniz Ankara’ya dönüp bunu eşim­le konuşup karar vereceğim. Çünkü o benimle birlikte çok zor günler yaşadı. Bu onuru ve verilecekse kararı onunla paylaşmak istiyorum” dedim…

Üç saatlik görüşmelerin ardından, arabamız yine son hızla Ankara’ya doğru yol alırken, Bolu Dağlarının sislen arasında, düşmemek için başım ayaklarıma komut veri­yordu:

“Koş…”

* * *

O gece tüm olup-bitenleri Andree’ye anlattığımda o sadece kalkıp boynuma sarıldı, “Sana söylemiyordum ama ben de bunu istiyordum. Cumhuriyet’te mutlu ola­cağını, istediğin gibi yazı yazacağını biliyorum…” dedi.

Oturup bundan sonraki hayatımızın, günlük yaşan­tımızın sınırlarını çizdik. İkimiz de ne kadar mutluyduk ve ne kadar güven içinde…

Andree’ye tekrar tekrar anlatıyordum:

“Bu gazetenin reklam geliri de sınırlı, çünkü iktidar etkisidir… Patronu yok, ihale-mihale yok, arkasında ce­maat de yok ki 500 bin basıp dağıtsın… Okurların verdi­ği o bir tek liraya ihtiyacı var…”

Ben anlatırken Andree kimi zaman gözlerini sile sile kalkıp boynuma sarılıyor, “Sen hep doğrusunu yaptın, ben de seni asla yalnız bırakmadım. Bu sefer de bana düşen ne fedakârlık, ne bedel varsa ödemeye hazırım” diyordu.

Siz bu kitabı okuduğunuzda ben yazılarımı Cum­huriyet’te yazıyor olacağım.

Dün Ankara bürosundaki odama ilk kez gittim…

Bomboş odaya bakarken “Belki çok güzel günlerim geçecek bu odada. Elbet bir gün bu odayı da bırakıp git­mem gerekecek. Ama giderken huzurlu-mutlu olarak kapısını çekmek isterim” dedim.

Odama Andree bir hediye almış, paketi açtım…

Bir kumbara…

Kocaman bir kumbara, köpek şeklinde…

Birçok anlamı var biliyorum, sırları bizde saklı… Can dostlarımız hayvanları asla ihmal etmeden, yeni çizgileri olan bir yaşam için… Kumbaramı masamın karşısındaki rafa yerleştirdim.

* * *

Bu okuduklarınız ise sadece benim “kovulma” hikâ­yem değildir…

Bu kitap; Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kur­duğu, Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin teokratik dev­lete dönüşmesinin… Dini sermaye yapmış siyasetçiler ve Cumhuriyet’ten intikam almak isteyen tarikatların elinde çağdaşlık yolundan sapma öyküsünün küçük bir parçasıdır…

Ben bu zamanda gazete yazarıydım sadece…

Tüm bunlar bir gün gelip-geçebilir…

Bir gün ülkemiz bıraktığı yerden çağdaşlık yoluna koyulabilir…

Hani derler ya; nehirler geri akmıyor…

Bir gün çocuklarımız elbet yeniden şarkılarını söy­leyerek baştan yola koyulacaklar, bunu biliyorum…

İyi ama…

Bu sönen yaşamlar, bu çürüyen hayatlar, bu acılar, bu kırılan gururlar, bu yanan canlar, bu kaybolan za­man?..

Bu gözyaşları?..

* * *

Yine de düşünüyorum ki: Yetişkinler olarak bizim yaşamlarımız, gelişmemiş bir ülkenin gelişmemiş ya­şamları olarak heder oldu gitti belki…

Ama çocuklar?..

Onlar yanmasın…

Mutsuz bir toplumun endişe-korku-yokluk-yoksulluk içinde yaşayan bireyleri olmasınlar… Yabancı havaa­lanlarına gittiklerinde narkotik köpeklerine koklatmasın­lar çocuklarımızı… “Egemenlik, özgürlük, demokrasi, çağdaş toplum, çağdaş insan” denildiği zaman boyunlarını bükmesinler…

Ortaçağ kalıntısı, ilkel, çağdışı, bir Arap yarıma­dası topluluğu düzeyine sürüklenmesin vatanımız… Cemaatlerin-tarikatların devleti ele geçirdiği, türbanın simge olduğu, badem bıyığın referans sayıldığı bir geri toplumun utancını çocuklarımız yaşamasın…

Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti için “Erken yıkıl­dı” denmesin…

Tüm bunlar için…

Sözleri hiç aklımdan çıkmayacak o aydınlık yüzlü kadınların.

“Başın öne eğilmesin…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir