Tali SHAROT

BAŞKALARININ AKLI – The Influential Mind

Önsöz
Bu kitap her şeyden önce sizi siz yapan şeyin beyniniz olduğu
varsayımına dayanıyor. Zihninizden geçen her düşünce, deneyimlediğiniz
her duygu, verdiğiniz her kararın beyninizin içinde ateşlenen nöronların
bir çıktısı olduğundan yola çıkıyor. Ne var ki ensenizin hemen üzerinde
yer alan bu biricik organ tamamıyla size ait değildir; mirastır. Zira kodları
milyonlarca yıl içinde tekrar tekrar yazılmış ve zaman zaman elden
geçirilmiştir.
İnsanlar bilgi yaymaya ve fikirlerini paylaşmaya bayılırlar. İnternete
bakarsanız ne demek istediğimi hemen anlarsınız: Her gün 4 milyon blog
yazısı yazılırken 80 milyon Instagram fotoğrafı yayınlanıyor ve 616 milyon
tweet siber uzaydaki yerini alıyor (ki bu da her saniye 7.130 tweet atıldığı
anlamına geliyor). Her bir tweetin, blog yazısının ya da fotoğrafın ardında
sizin gibi, benim gibi bir insan var. Bir düşünün: Niçin her gün
milyonlarca insan, milyonlarca kıymetli anını bilgi paylaşmaya ayırıyor?
Görünen o ki bilgimizi başkalarına ulaştırabilmek, içsel bir ödüle
karşılık geliyor. Harvard Üniversitesinde yapılan bir çalışma, insanların
düşüncelerini başkalarına yayabilmek adına para kaybetmeyi bile göze
aldıklarını gösterdi. Üstelik bu düşünceler zamanla elde edilmiş, önemli ya
da değerli buldukları düşünceler değil, Barack Obama’nın kış sporlarını
sevip sevmediği ya da kahvenin çaydan daha iyi olup olmadığı gibi sıradan
konularda, öylesine fikirlerdi. Çalışma kapsamında gerçekleştirilen beyin
tarama sonuçlarına göre kişiler “bilgeliklerini” diğerleriyle paylaştıklarında
beyinlerindeki ödül merkezi güçlü bir şekilde harekete geçiyordu. Yani
düşüncelerimizi paylaştığımızda bir tür haz yaşıyoruz ve bu haz bizi
iletişim kurmaya teşvik ediyor. Beynimizin hoş bir özelliği bu. Zira bu
sayede bir bilgiye, deneyime ya da fikre ilk sahip olan kişi bunu kendine
saklamıyor ve bizler, toplum olarak, pek çok zihnin ürününden
faydalanıyoruz.
Elbette toplumun faydalanması için sadece paylaşmak yeterli
değildir. Aynı zamanda bir etki yaratmak, Steve Jobs’un tabiriyle “evrende
bir iz bırakmak” gerekir. Fikir ve bilgilerimizi her paylaştığımızda başkaları
üzerinde bir tesiri olsun isteriz. Arzu ettiğimiz değişim küçük veya büyük
olabilir; fark etmez. Toplumsal bir dava için insanlığın farkındalığını
artırmak ya da bir ürünün satışlarını yükseltmek istiyor olabiliriz.
Sorun hedefte değil, bu hedefe ulaşmak için içine girdiğimiz
yaklaşımdadır. Bu yaklaşım başlı başına bizim zihnimizin bir ürünüdür.
Bir etki yaratmak istediğimizde her şeyden önce kendimizden yola çıkarız.
Kendimizi ikna edecek şeyleri, kafa yapımızı, arzularımızı, hedeflerimizi
temel alırız.
Ama davranışlarını ve inançlarını değiştirmek istediğimiz kişi bambaşka
biriyse önce onun kafasının içinde olanı anlamak ve onun beyninin
isleyişine uygun bir yaklaşım geliştirmemiz gerekir.
Kanıtlar İnançları Değiştirir mi?
“Bu dünyada ÖLÜM ve VERGİLER hariç hiçbir şeyin mutlak olduğu
söylenemez.” Benjamin Franklin
Araştırmalar uzun süren evliliklerin ardındaki gücün tutku ya da
arkadaşlıktan ziyade, benzerlikler olduğunu defalarca göstermiştir. Yaygın
inancın aksine zıt kutuplar birbirini çekmez, çektiğindeyse birliktelik uzun
sürmez.
Pek çok çift, ne kadar uyumlu olurlarsa olsunlar bir ya da birkaç
konuda yıllar boyunca tartışabilirler. Çocuk sahibi olup olunmayacağı,
olunacaksa kaç tane olunacağı, iş ve eğlence arasında nasıl denge
kurulacağı ya da evcil hayvan olarak bir hamster mi yoksa bir kertenkele
mi besleneceği gibi.
İçgüdülerimiz bizlere, tartışırken ya da fikir belirtirken bizi
doğrulayıp karşı tarafın yanlış düşündüğünü gösteren delilleri cephane
olarak kullanmamızı söyler. Argümanlarımızı, bizlere son derece ikna
edici geldikleri için son derece mantıklı bir hale getirip olgularla
destekleriz. Eşinizle yaşadığınız son tartışmayı ya da gecenin sonunda
memleket kurtarmaya dönüşmüş son içki muhabbetinizi düşünün:
Karşınızdakilerin inançlarını biraz olsun değiştirmeyi başarabildiniz mi?
“Son derece iyi düşünülmüş” argümanlarınıza ve verdiğiniz özenli
araştırma örneklerine dikkat ettiler mi? Hafızanız güçlüyse olguların,
gerçeklerin ya da mantığın tartışmanızda elinizi güçlendiren araçlar
olmadığını hatırlıyor olmalısınız. Zira söz konusu tartışmaksa bize nasıl
davranacağımızı söyleyen içgüdülerimiz hatalıdır.
Beyniniz, çoğu insanınki gibi, bilgiden haz duymaya
programlanmıştır. Bu durum böyle beyinler için içinde bulunduğumuz
dijital çağı adeta bir bayrama çevirmiştir.
Tarım çağı besine erişimi kolaylaştırırken, Sanayi Devrimi hayat
kalitemizi ciddi oranda artırmıştı. Ancak bu dönemlerden hiçbiri bilgi
çağının getirdiği bu uyarımı sağlayamamıştı. Bu çağda insan beyni, dönme
dolabından atlıkarıncasına, üstelik tamamen keyfine göre tasarlanmış
kendi lunaparkını inşa etti adeta.
Şu sayıları bir düşünün: Dünya çapında 3 milyar internet kullanıcısı
var ve her gün 2,5 milyar gigabayt boyutunda veri üretiyor. Günde 4 milyar
Google araması yapılıyor ve 10 milyar YouTube videosu izleniyor.
Bu manzaraya bakıldığında, söz konusu birilerinin inançlarını
değiştirmek olduğunda dijital devrimin işe yaraması gerekirmiş gibi
görünüyor. Madem insanlar bilgiyi seviyorlar, o halde inanç ve eylemlerini
etkilemede onlara veriler derleyip sunmaktan daha iyi yol ne olabilir?
Parmaklarımızın ucundaki “büyük veriler” ve elimizin altındaki
güçlü bilgisayarlarla analizler yapar, bilgilerimizi artırırız ve ulaştığımız
gerçekleri bir bir, tane tane ortaya koyarız. Tereyağından kıl çeker gibi,
değil mi!
Özenle topladığınız verilerle düşünerek ulaştığınız sonuçları
birbirine bağlayıp etkilemek istediğiniz kişiye sunmaya kalkışana kadar
öyle. 0 anda iş, fikir değiştirmeye geldiğinde, verilerin genelde yetmediğini
kavrayıverirsiniz.
Bir bilişsel sinirbilimci olarak işimi psikoloji ve sinirbiliminin
kesiştiği bir alanda yaparım ve pek çok bilim insanı gibi verileri severim.
Kimi değerli taş, nadir bir pul, ayakkabı, klasik araba ya da kurşun asker
biriktirir. Bense veri biriktiririm.
Bunca veri, bunca analiz aracı ve böylesine güçlü bilgisayarlar son
dönemlerin ürünüdür; oysa etkilemeye çalıştığımız beyinler milyonlarca
yılda pişmiştir. Yani bizler verileri seviyor ve beyinlerimizin işleyişinin
verilere dayandığını öne sürüyor olsak da gerçek bundan epey farklıdır.
Bilgiyi ve mantığı ön sıralara koyan yaklaşımlar, sizi ve beni insan yapan
şeyi, güdülerimizden, korkularımızdan, ümitlerimizden ve arzularımızdan
oluşan özü yeteri kadar dikkate almaz. Bu yok sayış ciddi bir problem
teşkil eder, verilerin güçlü fikirler karşısında sınırlı bir etkiye sahip olması
gibi hayret verici bir sonucu doğurur. Yıllar içinde inşa edilmiş inançlar,
bilimsel gerçekler karşısında bile son derece dirençli olabilir.
İnsanlar, bir konuda sağladığınız yeni bilgi önceki inançlarınızı teyit
ediyorsa hemen kabul etme eğiliminde olurken (bunlara mevcut inançlar
diyoruz) aksi yöndeki delilleri eleştirel bir gözle ele alıyorlar.
Aslında fikirleriyle çelişen bilgilerin sunulması, insanların mevcut
fikirlerine daha çok sarılmasına yol açabilmektedir. Bu duruma “bumerang
etkisi” denir.
Neden Böyleyiz? Niçin beynimiz mükemmelen geçerli olan ama
mevcut dünya görüşümüzle uyuşmayan bilgileri dikkate almayacak şekilde
evrimleşti?
Yargıya varırken yanlışa düşmemize neden olan bir mühendislik
hatası varmış gibi görünüyor. Öyleyse niçin insan evrimi sürecinde bu arıza
düzeltilmedi acaba?
Bu budalalığımızın makul bir açıklaması olabilir mi?
Bu sonuçlar size şaşırtıcı gelebilir çünkü bugüne dek pek çok
çalışma insanların yanıldıklarını anladığı zamanlarda beyinlerinin “hata
sinyali” olarak adlandırılan geniş çaplı bir tepki ürettiğini göstermişti.
Ancak bu çalışma bize çoktan bağlandığımız inançlar ya da eylemler söz
konusu olduğunda beynimizin “yanılmış olabileceğimizi” gösteren
delillere karşı bir “görmezden gelme” durumuna geçtiğini gösterdi.
Sonuçta -beynimize göre-yeni bir delil güvenilmez ve geçersizse ona
dikkat harcamaya değmez.
Peki, madem öyle, inançları değiştirmek için ne yapılabilir? Elbette
hiçbirimizin görüşleri sabit kalmıyor ve değişiyor. O halde bu değişimi
nasıl geçekleştirebiliriz?
Hiçbir inanç ayakta tek başına kalamaz. Mutlaka başka bir inançlar
ve dürtüler ağıyla sarmalanır. Birinin olaylara nasıl baktığını dikkate
almak, onun ikna olabileceği argümanları bulabilmemizi sağlar. Aksi
takdirde, “O neyle ikna olur?” değil, “Biz neyle ikna oluruz?” sorusunun
yanıtına göre hareket etmiş oluruz.
İçgüdülerimizi dinleyerek neden bizim daha haklı, onun daha haksız
olduğunu gösteren bir çuval delil sunmak, havanda su dövmeye benzer.
Muhatabımız böyle durumlarda ya beyninin fişini çeker ya da hemen
bulduğu bir karşı delille çürütme çabamızı savuşturur. Değişim yaratmak
için tek geçer akçe, ortak motivasyonları keşfetmektir.
Ay’a Gitmeye Nasıl İkna Olduk? (Duygu)
2012 Mart’ında Long Beach’te yıllık TED konferansında “Sakinler de
Kazanır” isimli kitabın yazarı Susanh Cain o günkü konuşmasında
dinleyicileri adeta afallatmıştı. Sahiden de Cain’in içine kapanık olanların
kuvvetli yanlarından bahsettiği meşhur konuşması o kadar yayıldı ki bu
satırları yazdığım sırada toplam izlenme sayısı 13 milyonu aşmıştı. Belki
dinleyiciler farkında değildi ama salonda baskın hissiyat, konuşmanın,
başarılı olacağını öngören ilginç bir psikolojik olguyla bağlantılıydı.
Terrace Theater’da benle birlikte Cain’i dinleyen 1.300 kişinin, Rice
Stadyumu’nda JFK’i dinleyen 35.000 kişinin de beyinlerinde ateşlenen
nöronların etkinliğini kaydetmedim. 0 zamanlar mümkün değildi; şimdi
de değil. Ama bu konuda eğitime sahip biri olarak, kaydedebilseydim
neyle karşılaşacağımı tahmin edebilirim.
Princeton Üniversitesi’ndeki bir grup araştırmacı bir MRI tarayıcı
kullanarak politikacıların nutuklarını dinleyen deneklerin beyin
aktivitelerini kaydettiler ve kuvvetli nutukları dinlerken insanların
beyinlerinin paralel işlediğini fark ettiler. Aynı konuşmayı dinleyen farklı
bireylerin beyin aktiviteleri birlikte artıp birlikte azalıyor, beyinlerinin aynı
bölgeleri aynı zamanda coşup aynı zamanda sessizliğe gömülüyordu. Sanki
senkronize olmuş gibiydiler.
Bu bulgular çok şaşırtıcı gelmeyebilir. Başarılı bir hitabet, tanımı
gereği tüm insanların dikkatini çekecek ve dinlemelerini sağlayacaktır.
Eğer herkes bilinçli olarak aynı monoloğu dinliyorsa dinleyicilerin beyin
örüntüleri birbirine benzer olacaktır. Sonuçta herkes konuşma çok sıkıcı
olduğu için kendi farklı iç dünyalarına dalıp başka şeyler düşünmüyorsa
(dolayısıyla eşgüdüm bozulmuyorsa) böyle olmasını bekleriz. Ancak
hikâye bundan ibaret değil.
Buradaki ince ayrıntı, bu eşgüdümün sadece dil ve işitmeyle ilgili
önemli bölgelerde değil, aynı zamanda bağlantılar kurmayla duygu üretme
ve işlemeyle ve kendinizi başkasının yerine koymamızı sağlayan empatiyle
ilgili bölgelerde de gerçekleşmesiydi.
Kuvvetli nutuklar insanların dikkatini yakalamakla kalmaz ki o bile
kendi başına övgüye değer bir özelliktir. Kuvvetli nutuklar, kişilerin kendi
karakterlerinden ve geçmiş deneyimlerinden bağımsız olarak
dinleyicilerde benzer tepkiler ortaya çıkarır. Başka bir deyişle ister limonlu
krep yerken Shakespeare okumayı seven, yirmi dört yaşında liberal bir
kadın, ister plajda ağırlık çalışarak kızları etkilemeye çalışan otuz yedi
yaşındaki muhafazakâr bir erkek olun, beyniniz bu konuşmaları dinlerken
MRI tarayıcı ekranında aynı yaygın sinirsel aktiviteyi yansıtır.
Hem JFK hem Cain milyonların sadece kendilerini dinlemesini
sağlamakla kalmamış, aynı zamanda hislerini ve bakış açılarını
değiştirmeyi başarıp kalabalıkların davalarına destek vermelerini
sağlamışlardı. Peki, hitabet sanatındaki hangi unsur böylesine yaygın bir
eşgüdümü mümkün kılıyordu?
Siyasetçiler, sanatçılar ve verecek bir mesajı olan herkes sık sık
dinleyicilerin dikkatini yakalayabilmek için duygulardan yararlanmaları
tavsiye edilir.
Konuşmaya dokunaklı bir hikâye ya da söylevle ·başlamanın ilgiyi
daha en baştan artıracağı, konuşmanın çok daha etkileyici olmasını
sağlayacağı düşünülür. Nitekim duygularımıza daha çok hitap eden
filmler, romanlar ve şarkılar diğerlerine göre daha popülerdir.
Bu yüzden duygu uyandırmak, ister bir kişiye bin kişiye hitap ediyor
olun, başkalarının sizinle aynı bakış açısını paylaşmalarını ve bu sayede
iletmek istediğiniz mesajı doğru algılamalarını sağlar. Birimiz mutlu
diğerimiz mutsuzken bir hikâyeyi aynı şekilde değerlendirmemiz pek olası
değildir ancak eğer önce ufak bir şakayla sizin de mutlu olmanızı
sağlarsam bunu mümkün kılabilirim. Bu taktiğin güzel yanı, duyguların
gerçekten de bulaşıcı olmasıdır.
Sevgiyi Paylaşmak
Olimpiyatları izlemeyi severim. Ama itiraf etmeliyim, atletlerin
inanılmaz başarılarına bizzat şahit olmak istediğimden değil. Ne dünyanın
en hızlı koşan adamını canlı canlı izleme ne de uzun atlama rekor
denemesini kendi gözlerimle görmek gibi bir niyetim var. Olimpiyatların
beni derinden etkileyen yanı, varış çizgisini ilk geçen kadın atletin
gözlerindeki o saf, katışıksız mutluluğu, podyuma çıkan yüzme
şampiyonunun yüzünü ıslatan mutluluk gözyaşlarını, yani duyguların en
çıplak, en yalın halini görme fırsatını sunması.
Bu mutluluklar bulaşıcıdır. Böyle yüzler ekranda göründükleri
zaman en soğuk, en ilgisiz olanlarımız bile tebessüm eder, kaybettiği ya da
kazandığı için ağlayan sporculara bakarken gözlerinin dolmasına engel
olamaz.
Birbirimizi etkilemenin en güçlü yollarından biri duygularımızı
kullanmaktır. Fikirleri paylaşmak vakit alır ve bilişsel çaba gerektirir.
Ancak hisleri özellikle de mutluluğu paylaşmak, anlık ve kolaydır.
Hissettikleriniz hızla, otomatik ve hatta genelde bilinçsiz bir şekilde
etrafınızdakilere sirayet eder ve onların duyguları da sizi etkiler. İş
arkadaşlarınız, aile üyeleriniz, dostlarınız ve hatta tanımadığınız insanlar
bile yüz ifadenizdeki, ses tonunuzdaki, duruşunuz ve konuşmanızdaki hali
çabucak algılarlar. Farkında olmasalar bile, siz mutlu olduğunuzda mutlu,
gergin olduğunuzda gergin olma eğilimi gösterirler.
Duygular çevre hakkında önemli bilgiler sunabilecek bir taşıyıcı
olduğundan, beyinlerimizin tasarımı, duyguları hızla bir beyinden diğerine
iletmeye dönüktür. Mesela bir şeylerden korktuğunuzu algılarsam büyük
olasılıkla ben de korkarım ve etrafta bir tehlike kaynağı olup olmadığını
araştırırım. Bu, hayat kurtaran bir davranıştır çünkü eğer siz
korkuyorsanız etrafta gerçekten benim de korkmam gereken bir şey
olması kuvvetle muhtemeldir.
Benzer şekilde heyecanlı olduğunuzu tespit edersem ben de
heyecanlanabilirim ki bu da beni etrafta bir ödül olup olmadığını kontrol
etmeye iter. Bu da yerinde bir stratejidir, zira aynı şekilde sizin heyecanlı
olmanız etrafta benim de heyecanlanmamı gerektiren bir şeyler
olduğunun bir göstergesidir. Tüm bunlar, daha düşünmemize bile fırsat
vermeden, çarçabuk gerçekleşir.
Bebekten anneye de duygular aktarılabilir, Bebek ağladığında
ebeveyn acıyı derhal hisseder ve bebeğin sıkıntısını giderecek şekilde
yardım etmek üzere harekete geçer.
Peki, bu duygusal aktarım nasıl işliyor? Nasıl oluyor da bir tebessüm
benim de mutlu olmamı sağlarken, hiddetli bir davranış bende de
kızgınlık yaratabiliyor?
Bunun iki yolu var:
Birincisi, bilinçsiz taklit. İnsanların başkalarının hareket, ses ve
mimiklerini taklit ettiğini duymuşsunuzdur. Bunu hepimiz, otomatik
yaparız. Eğer karşımda kaşlarınızı kaldırırsanız muhtemelen ben de
kaldırırım. Karşımda oflarsanız ben de buna karşılık poflarım. Birisi vücut
diliyle stresli olduğunu ele veriyorsa bizim vücudumuz da aynı işaretleri
vermeye başlar ve sonucunda bizim stresimiz de artar.
İkinci yol taklide dayanmaz; duygusal uyarana tepki üretmekten
ibarettir. Basittir: Korku dolu bir surat bize etrafta korkacak bir şeyler
olduğunu anlatır ve biz de bu uyarana, o sırada bizim görmediğimiz bir
yerden elinde kocaman baltasıyla gelen bir manyak varmış gibi, korkarak
yanıt veririz.
İnternetin Amigdalası
Eğer Twitter müdavimiyseniz dikkat! Twetlemek çoğu zaman gün
boyu girişeceğiniz aktiviteler arasında duygularınızı en fazla
coşturanlardan biri olacaktır.
Araştırmalar, tweet atmanın nabzı artırdığını, terlemeye neden
olduğunu ve gözbebeklerini irileştirdiğini ortaya çıkarmıştır.
Beynin duygusal olarak uyarılmasıyla ilgili göstergeler bakılırsa
tweetlemek ve retweetlemek, webde sadece sörf yapmaya göre %75 daha
etkili. Sadece zaman akışını okumak bile %65 daha fazla duygusal uyarım
sağlıyor.
İnsanları Harekete Geçirmek için Korkutmalı mıyız?
(Teşvikler)
“Elini yıka!” pek çok bar ve restoranın tuvaletinde göreceğiniz uyarı
tabelalarından biridir. Peki, çalışanların bu talimata ne kadar uyduklarını
hiç merak ettiniz mi? Hastalık Kontrol Önleme Merkezi merak etmiş ve
ABD’de yüzlerce lokantayı ziyaret ederek çalışanların hijyen
uygulamalarını kaydetmiş. Çalışanların %62 gibi bir çoğunluğu ellerini
yıkamıyor.
Yemek sektörü için %38 olan el hijyeni talimatlarına uyum oranı,
sağlık sektörü için %37,8’dir. Yani neredeyse eşit. Ellerini yıkamayanlar
sadece restoran ya da hastane çalışanları değil, halkın sadece %5’i umumi
tuvaletleri kullandıktan sonra ellerini doğru dürüst (su ve sabun
kullanarak 15 saniye boyunca) yıkıyor.
Yap ve Yapma
İnsan beyni, ödülü kayıptan kaçınmakla değil, eyleme geçmekle
ilişkilendirecek şekilde gelişmiştir çünkü bu, her zaman olmasa da
çoğunlukla en faydalı tepkidir. İyi bir şeyler elde etme olas1lığıyla
karşılaştığımızda beynimiz hızlı hareket etmemizi sağlayan bir dizi
biyolojik olaylar zincirinin fitilini ateşler. Bu beynin “’YAP” yanıtıdır ve bu
sinyal, orta beyin olarak adlandırdığımız derin bir bölgeden gelir. Sinyal
önce yukarıya, beynin merkezinin hemen yanındaki striatuma, oradan da
motor yanıtları kontrol eden frontal kortekse hareket eder.
Buna· karşılık, kötü bir durum beklediğimizde içgüdümüz geri
çekilmektir. Beyin. “YAPMA” yanıtını tetikler ve bu “YAPMA” sinyalleri de
yine orta beyinden yola çıkıp striatum aracılığıyla frontal kortekse gelir.
Ne var ki “YAP” sinyallerinin aksine, buradan bir yanıt üretilmesini
engeller. Sonuç olarak “iyi” karşısında eyleme geçerken, “kötü” karşısında,
eylemsizlik üretiriz.
Eğer birilerinin çabucak harekete geçmesini istiyorsanız acı
beklentisine girmelerine neden olan bir cezayla tehdit etmek yerine, haz
beklentisi yaratan bir ödül vaadi sunmak daha yerinde olabilir. İster
ekibinizi daha çok çalışmaları ister çocuğunuzu odasını temizlemesi için
motive ediyor olun, esas yapmanız gereken şeyin beyinde “YAP” yanıtı
üretmek olduğunu unutmayın. Çalışanlarınızın şirket web sitesinde ayın
en üretken çalışanı olarak listelenmeyi umması ya da odasını toplayan
çocuğunuzun kıyafet y1ğınları altında sevdiği oyuncağını bulmayı ümit
etmesi, maaş kesintisi ya da televizyon yasağı gibi faktörlerden çok daha
etkili olabilir.
Evrim niçin bizi böyle bir kalakalma tepkisiyle donatmış olabilir? Bu
sorunun yanıtını bulabilmek için birincil hedefimizin y1rt1c1lardan kaçmak
olduğu zamanlara dönmemiz gerekiyor.
Atalarım1zın bir aslana ya da kaplana öğle yemeği olmamak için
başvurabileceği üç seçenek vardı:
1. Elden geldiğince hızla kaçmak,
2. Var güçleriyle dövüşmek,
3. Ya da tamamen hareketsiz kalmak.
Neden hiç kımıldamayalım peki? Kım1ldamazsak tespit
edilmeyebiliriz. Hem insanlar hem de diğer hayvanlar göz uçlarıyla bile
hareketi algılamakta çok başar1lıd1rlar; dolayısıyla ölüm tehdidi karşısında
hiç kımıldamamak bizi kurtarabilir.
Donakalımın ikinci nedeniyse ölü taklidi yapmaktır. Pek çok etçil
hayvan hastalıklardan kaçınmak için leş yemekten imtina eder. Milli park
bekçileri kampçılara siyah ayılarla karşılaşmaları halinde ölü taklidi
yapmalarını boşuna tavsiye etmiyor. Ölü taklidi yapmak, “dokunulmamak”
için uygun bir strateji olabilir ki korkuya tepki olarak sıklıkla “dövüş ya da
kaç” stratejisinden önce devreye giren donakalma tepkisini miras alma
sebeplerimizden biri de budur.
Uçak kazalarından sağ kurtulanların ifadelerine bakarsanız
yolcuların kaçmak yerine koltuklarında korku ve şok içerisinde tamamen
donakaldıklar1nı görürsünüz. Bu davranışa laboratuvar farelerinde de
rastlanır. Eğer fareleri belirli bir ses ertesinde elektrik şoku almaya
şartlarsanız o sesi her duyduklarında acı çekecekleri beklentisiyle
donakald1klarını görürsünüz. Bu tepki bazen farenin kaçacak yeri varken
bile görülür. Donakalma davranışının ardında aynı duygu işlemcisi, yani
amigdala başroldedir.
Boş Vererek Nasıl Güç Kazanırsınız? (Eylemlilik)
İnsanların büyük bir kısmı yaygın korku fobilerinin onları öldürme
potansiyeline karşı kayıtsızdır. Bunlar yerine, en yayg1n fobi, örümcek
korkusu, yani araknofobidir. Oysa “bir köpekbalığı saldırısına uğray1p
hayatta kaldıktan sonra kafamıza düşen hindistancevizi yüzünden ölme
olasılığımız” örümcek ısırığıyla ölme olasılığınızdan daha yüksektir. 319
milyonluk Amerika nüfusu içinde sadece 6 kişi örümcek zehrinden ölür.
Örümcekler, yılanlar ya da yükseklik gibi, bize bir zararı dokunma
ihtimali pek olmayan şeylerden korkarız. Bazı insanlar açık alanda
kaldıklarında köpek veya yıldırım gördüklerinde resmen panik atak
geçirir. Asansörlerden ya da uçakla seyahat etmekten korkanlar da Fobi
listesinde ilk ona giren tek mantıklı korku, sekizinci sırada yer alan
mikrop, yani enfeksiyon korkusudur (misofobi).
Başlıca Ölüm Nedenleri-Top 10
1. Kalp hastalıkları
2. Kanser
3. Kronik akciğer ve solunum yetmezliği
4. Kazalar (kasıtsız yaralamalar)
5. İnme (serebrovasküler hastalıklar)
6. Alzheimer
7. Diyabet
8. Grip ve pnömoni
9. Böbrek iltihabı (nefrit), nefrotik sendrom, böbrek bozukluğu
10. İntihar
En Yaygın 12 FOBİ
1. Araknofobi: Örümcek korkusu
2. Ofidiyofobi: Yılan korkusu
3. Akrofobi: Yükseklik korkusu
4. Agorafobi: Açık alan ya da kalabalık korkusu
5. Sinofobi: Köpek korkusu
6. Astrafobi: Yıldırım ya da şimşek korkusu
7. Klostrofobi: Kapalı, sıkışık ya da dar alanda kalma korkusu
8. Misofobi: Mikrop korkusu
9. Aerofobi: Uçuş korkusu
10. Tripofobi: Delik korkusu
11. Karsinofobi: Kanser korkusu
12. Tanatofobi: Ölüm korkusu
Korkular ve Gerçekler
İnsanlar, kuşlar gibi kanatlı değildirler, kanatları yoktur. Uçmak
üzere evrimleşmemişlerdir. Eğer atalarımız bir sabah uyandıklarında
kendilerini gökyüzünde bulsalardı tanrıyla buluşmak üzere olduklarını
düşünürlerdi. Ayakları yere basan atalarımızdan uçuş korkusu miras
almayacaktık da ne yapacaktık?
İçimizden bir ses bu teorinin doğru olabileceğini söyler; zira
örümcekler, yılanlar, yükseklik, açık alan ve uçmak gibi korkuların hepsi
bize, bu şeylerin gerçekten tehlikeli oldukları zamanlardan miras kalmış
olabilir.
Açık alanlar mesela, gizlenme imkânı vermediği için yırtıcılara daha
kolay yem olmaya elverişli yerlerdir. Dolayısıyla açık alanlardan korkan ve
sakınanlar muhtemelen daha fazla hayatta kalma şansına sahipti. Ne var ki
bu türden açıklamalar insanlardaki korku duygusunun karmaşıkl1ğını
gidermiyor, çünkü bizi dehşete düşüren her şeyin gerçek bir riskle ilgisi
olmayabiliyor.
McG, Avustralya’ya uçmay1 reddetme gerekçesini açıklarken,
“Gerçekte bu bir kontrol meselesiydi. Ne zaman konfor alanımdan çıksam,
ölmek üzere olduğumu hissediyordum,” demişti,
Uçağa bindiğiniz zaman kaderinizi birkaç saatliğine pilotlara ve uçuş
ekibine teslim edersiniz. Uçağın ne yolunu ne de hızını kontrol etme
şansınız vardır.
Ağlayan bir çocuk sizi yorduğunda ya da yol arkadaşınızın dirseği
sizi rahatsız ettiğinizde “Müsait bir yerde ineyim ben,” deme imkânımız
yoktur. Size, “Et mi tavuk mu?” sorusu dışında bir tercih şans1 bırakılmaz.
Üstelik bilginiz de son derece sınırlıdır. Uçaktaki sallantı olağan bir
türbülansın eseri mi yoksa yolunda gitmeyen bir şeylerin göstergesi midir?
Pilot o sırada uyuklamakta mıdır? Yoksa ayık mıdır? Uçak tam zamanında
mı inecek yoksa geç mi kalacaktır? Bunca şeyin kontrolünüzün dışında
gerçekleşmesi rahatsız edici bir hissiyata neden olur.
Çoğu insan çevresini kontrol etme kabiliyeti elinden alındığında
strese girer ve kaygıya kapılır. İnsanların şoför koltuğunu yolcu
koltuğundan daha çok tercih etmesi ya da sıkışık bir trafikte takılıp
kalmanın gerginlik yaratması bu sebeptendir.
Kimilerinin başkalarının evlerinde misafirlikten hoşlanmama sebebi,
kontrolün sınırlandırılmasıdır. Aynı nedenle fiziksel olarak kısıtlanmak da
insanlarda ve hayvanlarda rahatsızlık yaratır.
Kontrol, Sağlık ve Afiyet
Yaşlandıkça hayatımızı ve çevremizi kontrol etme kabiliyetimiz
düzenli olarak azalır. Bazılarımız için bu düşüş emeklilikle ve normalde
çalışma hayatımızla elde etiğimiz eylemliliği yitirmeyle başlar. Ardından
fiziksel sağlığın bozulmasıyla devam eder. Eylemlilikteki kayıp, kişinin
huzurevine yerleşmesiyle zirveye çıkar. Yeni düzende yetişkinlik hayatımız
boyunca bizzat bizim verdiğimiz, haftayı nasıl planlayacağımızdan, ne
yiyip içeceğimize ve boş zamanlarımızı nasıl geçireceğimize kadar tüm
kararlar başkaları tarafından verilir. Artık araba kullanmak, alışverişe
gitmek, yemek pişirmek de yoktur. Bu işlerimizi de muhakkak başkaları
görecektir. Kalan hayatımız uçakta yolculuk etmek gibidir: Tamam,
kuşkusuz uçağın pilotu tamamen iyi niyetlidir ama sonuçta kokpitte
oturan kişi biz değilizdir.
Rodin ve Langer’ın çıkış noktası, yaşlıları pilotun hemen arka
koltuğuna oturtmaktı: Eğer huzurevi sakinlerine daha çok tercih hakkı,
daha fazla sorumluluk ve daha yüksek bir eylemlilik sağlarsak neler olur?
Daha mutlu ve sağlıklı olurlar mı? Başka bir deyişle, onların, kontrol
duygularını artırarak hayatlarına olumlu bir katkıda bulunmuş olur
muyuz?
İki araştırmacı (Rodin ve Lenger) bu soruların yanıtlarını aramak
için Connecticut’taki bir huzurevinin kapısını çaldılar ve yönetimin verdigi
izinle birlikte deney başlamış oldu.
Rodin ve Langer dört katlı huzurevinin bir katını “eylemlilik katı”, bir
diğerini de “eylemsizlik katı” olarak belirlediler.
Eylemlilik katı sakinleri bir araya getirildi ve çalışanlar onlara artık
kendi hayatlarının tüm sorumluluğunu kendilerinin alacağını söyledi:
İhtiyaç duydukları her şeyin temin edilmesini sağlayacak ve vakitlerini
nasıl geçireceklerini kendileri belirleyeceklerdir
Ayrıca her birine odalarına koymaları için dolu birer saksı verilmişti ve
içindeki bitkinin tüm sorumluluğu da yine onlarda olacaktı.
Öte yandan eylemsizlik katındakiler de benzer şekilde bir araya
getirildi fakat diğer grubun aksine, onlara, “Bundan böyle personelimiz
sizlere azami özen gösterecek,” dendi. Artık bir dedikleri iki olmayacak,
ellerini soğuk sudan sıcak suya sokmayacaklardı. Bu grubun üyelerine de
birer bitki verildi ancak onlara bitkilerin bakımını personelin üstleneceği
söylendi. Aslında katlar arasında bir fark yoktu: ister birinci ister ikinci
grupta olsun, isteyenler dilediklerinde bitkilerini sulayabilir, arkadaşlarıyla
arzu ettikleri tüm kararları alabilirlerdi.
Üç hafta sonra Rodin ve Langer son duruma bir göz attıklarında
çevreleri üzerinde daha çok kontrol sahibi olmaya teşvik edilenlerin daha
mutlu olduklarını ve geçen süre zarfında daha fazla etkinliğe katıldıklarını
keşfettiler. Üstelik zihinleri de daha açıktı ve on sekiz ay sonunda
eylemlilik katı sakinlerinin, eylemsizlik katındakilere oranla daha sağlıklı
oldukları anlaşıldı.
Bu ve bu gibi çalışmalarda beni en çok cezbeden şey, ortaya çıkan
sonucun büyüklüğü yanında yapılan müdahalenin basitliği oluyor.
İnsanlara küçücük bir sorumluluk verip bir seçim hakları olduğunu
hatırlatmak, afiyetlerini birdenbire artırıveriyor. Hem ev hem de iş
hayatınız için buradan çıkarılacak son derece kıymetli dersler var. Eğer bir
anne ya da babaysanız çocuğunuza daha çok sorumluluk verebilirsiniz.
Eğer bir iş yönetiyorsanız karar alma süreçlerine dahil ederek
personelinizin motivasyon ve tatminlerini yükseltebilirsiniz. Ya da
partnerinize hayatınızı nasıl sürdüreceğiniz konusunda söz hakkı
tanıyarak ilişkinizi daha sağlıklı hale getirebilirsiniz.
İlginç olan, kontrol hissinin sadece bir algı olmasının yetmesidir.
İnsanlara emir vermek yerine eylemlilik hissi temin etmek, onları nihai
hedeflere yönlendirmede daha başarılıdır.
Bu arada IKEA ETKİSİ denildiğinde, insanların kendilerinin
yarattıkları şeylere, başkaları tarafından yapılanlardan daha çok değer
atfetmesi olduğunu altını çizelim. Örneğin IKEA’dan aldığınız bir kitaplığı
kendiniz kurarsanız başkası tarafından monte edilmiş tıpatıp
eşdeğerinden daha kıymetli olduğunu düşünme eğilimi gösterirsiniz. El
örgüsü bir atkı, ahşap bir baraka ya da yaprak sarma…Bir şey elinizden
çıkmaysa genellikle size daha değerli gelir.
Beyin denen organımızı tanımlarken onun esas işlevini düşünmek
olarak ele alırız. Bize göre beyin, hayal kurmak, derinlemesine düşünmek
ve fikir üretmek için biyolojik bir karargahtır. Doğru elbette, ancak tüm
bunları gerçekleştirmekle birlikte beynimizin sahip olduğu asıl işlev
başkadır.
Beynimiz, bedenimizi, çevremizi çıkarımız için kullanabilsin diye
kontrol etmek üzere evrimleşmiştir. Eğer beynimizin bir sloganı olsaydı,
“Çevrene hükmet!” olurdu. Çevremiz üzerinde kontrol sahibi olmak
gelişmemizi ve hayatta kalmamızı sağladığına göre bu ödül-ceza sistemi
iyi bir kurgudur.
İnsan Gerçekte Neyi Bilmek İster? (Merak)
İçgüdülerimiz bize, “Eğer çok önemli bir bilgiye sahipsek diğer
insanlar muhakkak onu öğrenmek isteyecektir,” der. Bu içgüdü yanılıyor.
İnsanlar hayatlarını kurtarabilecek bilgilere dahi ilgisiz kalabiliyorken,
söyleceklerinizi dinlemelerini varsayamazsınız. İnsanları dinlemeye
gerçekte neyin ittiğini bir daha düşünmeli ve mesajımızı ona göre yeniden
düzenlemeliyiz çünkü dinlenmek, duyulmak, etki yaratmanın açık arayla
en önemli bileşenidir. Peki, o zaman insanlar tam olarak neyi duymak,
neyi öğrenmek isterler?
Bilgi elde etmeye dönük güdülerimizle, su, besin ya da çiftleşme
fırsatı elde etmeye dönük güdülerimiz aynı sinirsel ilkelerle çalışıyor.
Lakin “neden” sorusuna hâlâ bir yanıt vermiş değiliz, Beynimizin
kodlanma biçimi, bilgiyle hayati ihtiyaçları neden aynı kefeye koyuyor?
Bu sorunun en basit yanıtı, pek çok durumda bilginin de
sağkalımımıza katkıda bulunması. Neticede bir şeylerin bilgisine önceden
sahip olmak hayatta kalabilmemiz için daha iyi kararlar vermemizi sağlar.
Vahşi doğadaki bir maymun, gezindiği bir alanda iri muzlar bulacağını
bilirse orada yeterince uzun süre takılma iradesini gösterir. Ancak
arayışının küçük bir muzla sonlanacağını öğrenirse boşuna vakit
kaybetmez ve başka bir bölgeyi araştırmağa başlar.
Ne bildiğiniz sadece ne yaptığınıza dair kararınızı değil, aynı
zamanda nasıl hissettiğinizi de belirler. Çünkü BİLGİ, inançlarınızın da
ekmek teknesidir. Neye inandığınızın, ne kadar mutlu olduğunuz
üzerinde muazzam bir etkisi vardır.
Dolayısıyla insanların sadece ödül elde etmek ve acıdan kaçınmak
için değil, ödül elde edeceklerine ve acıdan kaçınacaklarına inanmak için
de motive olduklarını hatırlamak önemlidir. Çünkü inançlar insanları
gerçek olaylar kadar mutlu veya mutsuz edebilir. Hepimiz hayatımız
boyunca elde ettiğimiz deneyimlerden biliriz ki, öğrendiklerimiz
hislerimizi belirler. Hatta bizi mutlu edecek şeyleri öğrenmeye, mutsuz
olacak şeyleri ise hiç duymamaya çalışır, duygularımızı düzenlemek için
bilgiyi bir araç olarak kullanırız. Yaratıcılık ürünü uçuş öncesi
bilgilendirme videolarının insanları daha çok cezbetmesinin bir nedeni de
budur.
Son tahlilde, diğer tüm şartlar eşit olduğunda, bizi olumlu duygulara
itecek bilginin arayışı içinde oluruz. İyi habere ulaşmak ve kötü haberden
kaçınmak için elimizden geleni yaparız.
Bazen cehalet sahiden mutluluğun anahtarı olabilir. Sosyal medya
üzerinden eski sevgilinizin yeni ve sizsiz hayat1n1 takip etmenizi ya da
sahip olduğunuz tüm genetik mutasyonlardan haberdar olmanız1 pek
tavsiye etmem.
Ama 1 numaralı kapının ardında kötü bir şeyler olduğundan
şüpheleniyorsanız açıp gerçeği ortaya çıkarmak daha iyi olabilir. Çünkü
biz insanlar, zannettiğimizden daha dayanıklıyız. Kapıyı açarak
kabullenme, iyileşme ve yeniden inşa etme başlatabiliriz. Kapı kapalı
kalırsa süreğen bir huzursuzluk halinde yaşarız.
Bizler meraklı yaratıklarız ve özellikle meraklı olduğumuz konu,
kendimizdir. Şahsımız veya yarattığımız şeyler için başkalarının ne
düşündüğü hakkında özellikle meraklıyızdır ama hepsini bilmeyi de
istemeyiz. S1klıkla kendimizi olumsuz fikirlerden uzak tutmak ve
olumluları aramak üzere kararlar alırız. Yazar oyuncu ve şöhretlerin
kendilerini Google’da aramadıklarını, kitapları ya da oynadıklar1 dizi ve
filmler hakkındaki yorumları okumadıklarını duymuşunuzdur.
Çal1şmalarının övüldüğünü öğrenmek istemedikleri için mi sizce? Uzak
ihtimal.
Mesela eserlerini kendi yay1mlay1p çoksatanlar listesine girmeyi
başaran Paige Weaver… Paige bir defasında, “Eleştirileri okumamak gibi bir
politika belirledim kendime…Promise Darkness [romanı] yay1mland1ktan
sonraki ilk birkaç gün yazılan tüm eleştirileri okumuştum. İyiydiler ama
kötülerinin de geleceğini biliyordum … Ödüm kopuyordu,” demişti.
Bebekler Neden iPhone Sever?
Korelilerin çocukları bir yaşına girdiğinde yaptıkları geleneksel bir
doljanchi seremonisin vardır. Bu seremoninin en ilginç bölümü, kehanet
bölümüdür. Hiçbir şeyden haberi olmayan bebek bir dizi eşyanın önüne
oturtulup içlerinden bir tanesini seçmeye teşvik edilir.
Korelilere göre seçtiği nesne, bebeğin geleceği hakkında fikir
veriyordu. Örneğin muzu seçerse hayatta aç kalmayacak, kitabı seçerse
yıldızı akademide parlayacak, bozuk parayı seçerse zengin, fırçayı seçerse
yarat1c1 olacak demekti.
Yöntem ilgimi çekti. Aynı akşam ben de Livia’yı (kızımı) bir dizi
nesnenin önüne oturttum. Nesneler arasında bir stetoskop (acaba doktor
mu olacak?), pelüş bir köpek (yoksa veteriner mi?), bir bitki (Greenpeace
aktivisti?), bir parça hamur işi (aşçı?) ve bir de renkli bir beyin maketi
(yoksa annesi gibi bir sinirbilimci mi?) vardı. Livia her bir nesneyi dikkatle
inceledi ve nihayetinde uzanıp masanın köşesinde unuttuğum iPhone’u
aldı.
Aslında şaşırmamalıydım. Cihaz onun için bir takıntı haline gelmişti.
Telefonu alabilmek için odanın bir kenarından ötekine yuvarlanarak
gitmeyi başarıyordu. Telefonu alır almaz ağzına sokup 1s1rmaya
çalışıyordu. iPhone’u yemeyi başaramamasına rağmen vazgeçmiyordu.
Aynı deneyi tekrar gerçekleştirdim ve görünürde yenecek başka şeyler olsa
bile her seferinde aldığı şey yine iPhone oldu.
Bunu yapmasının nedeni, telefonun sesli ve ışıklı bir cihaz olması
derdim belki ama önüne başka ışıklı, parlak ve müzikli oyuncakları
koyduğum zaman da hiç oralı olmuyordu. İstediği nesne iPhone’du çünkü
doğduğu günden beri anne ve babasının o nesneyle büyük bir ilgiyle
oynayıp durdugunu gözlemlemişti. Sadece birkaç aylık olsa da ve tek bir
kelime konuşamasa da, bu metal dikdörtgen cisimlerin son derece
kıymetli olması gerektiği sonucuna varmıştı.
Livia’nın iPhone hevesi bize beyinlerimizin nasıl çalıştığı hakkında
önemli bir şey söylüyor. Etrafımızdakilerden otomatik olarak öğrenmeye
ayarlanmış bir eğilimle doğduğumuz fikrini öne sürüyor. Bu eğilim
içgüdüseldir, bir reflekstir; sosyal öğrenmeye dönük bir itkidir
İnsan beyni bilgiyi sosyal bağlam içerisinde elde etmek üzere
kodlanmıştır. Hangi nesnelerin değerli olduğundan portakalın nasıl
soyulacağına kadar hemen her şeyi diğerlerinin davranışlarına bakarak
öğreniriz. Genellikle farkında olmadan başkalarının davranışlarını taklit
eder, özümser ve sonunda ediniriz. Bu bir avantajdır, zira bu sayede
sadece çevremizle olan kendi sınırlı deneyimlerimizden değil, başkalarının
deneyimlerinden de birtakım bilgiler ve teknikler edinebiliriz. Bu kabiliyet
bizlere, sadece deneyerek ve yanılarak öğrenmekten çok daha fazlasını ve
hızlısını sunar.
Bebeğimin telefonlarıyla oynayan ebeveynlerini izleyerek bilgi
edindiği gibi, hepimiz doğrudan ya da dolaylı olarak TV’de, sinemada ya
da sosyal medyada izlediğimiz insanlardan bir şeyler öğreniriz. Mesela
bebeklere Mason adı koymanın ABD’de niçin popüler olduğunun izlerini
sürerseniz sonunda reality show yıldızları Kourtney Kardashian ve Scott
Disick’in oğulları Mason Disick’e ulaşırsınız. İsim popülerlik listesinde
yıldan yıla zaten tırmanıyordu ama Disick’in doğumunu müteakip “ilk 100”
listesinde otuz dördüncülükten ikinciliğe fırladı ve beş yıldır dördüncü
sıranın altına hiç düşmedi. James Fowler ve Nicholas Christakis’in Sosyal
Ağların Şaşırtıcı Gücü adlı kitaplarında gayet güzel açıkladıkları gibi: Bu
modadan etkilenmek için illa ki diziyi izliyor olmanız gerekmez çünkü
etki, kişiden kişiye yayılır. Elbette buradaki neden-sonuç ilişkisini
ispatlayamayız. Mason Disick belki de popülaritenin nedeni değil,
yansımasıdır. (Başka bir deyişle anne babası yükselen eğilimden
etkilenmiş olabilirler.)
Kendimizi herkesten farklı görmek isteriz ancak-maalesefetrafımızdakilerin görüşlerini ve tercihlerini kolayca benimseyebiliriz.
Dinlediğimiz müzik türü, hangi tür insanlarla arkadaşlık ettiğimiz, ne gibi
teknolojik ürünleri kullandığımız ve çocuklarımıza hangi ismi verdiğimiz
özgün tercihler gibi görünseler de aslında bağımsızca verdiğimiz kararlar
değildir. Bu bir paradokstur aslında.
Bu tür eğilimler genelde zayıflık olarak nitelendirilir, zira
başkalarının hedeflerini kendi hedeflerimize yeğlemek bizim için doğru
bir karar olmayabilir ve hatta özgürlüğümüzden ya da bağımsızlığımızdan
feragat etmek anlamına da gelebilir.
Hatalı Çıkarım
Sosyal öğrenmeyle ilgili sıkıntılardan biri, biz kendimiz için en iyi
olanı seçtiğimizde, bizi izleyenleri “kendi iyilerinden” uzaklaştırma
olasılığıdır.
Kızım Livia’yı ele alalım. Livia çiğnemek için hamur işini ya da pelüş
köpeği seçebilirdi ama yapmadı. Kendi işine yarayıp kendi ihtiyaçlarını
karşılayacak şeyi değil, tamamen benim gereksinimlerime uygun bir şeyi,
telefonumu seçti. İnsan ister istemez minik k1z1 bir gün eşini ya da işini
seçerken de aynısını yapar ve kendi ihtiyaçlarından ziyade başkasınınkileri
dikkate alır diye endişe ediyor.
Binlerce yıl onca avcı toplayıcı atalarımızla ormanda yaşıyor olsaydık
durum farklı olurdu. Yiyecek hepimiz için kıt ve çok kıymetli olduğundan,
birimizin çok değer verdiği beslenme, ısınma, barınma gibi ihtiyaçları
gideren nesneler, başkaları için de aynı derecede değerli olurdu. Böyle bir
durumda diğerlerinin seçtiklerini seçmek, genelde en uygun strateji olarak
iş görürdü. Lakin günümüzde işin rengi farklıdır. Kurabiye ve biftek
bolluğundan geçilmeyen Batı dünyasında insanların temel ihtiyaçlarının
çoğu karşılanmış haldedir. Günümüzde kıymet gören nesnelerin hayatta
kalma yeteneklerimizi artırdıklarını söyleyemeyiz. Bize göre düzenlenen
kişisel dünyalarımızda yasadığımız çağımızda, benim üzerine titrediğim
şeyler sizin pek işinize yaramayabilir.
Başkalarının izinden gitmek illa ki zararlı olur diye bir kaide yok;
ancak kimi zaman gerçekten de “ölümcül” olabilir.
İlk Kim Atlayacak?
Fikir ve kararlarınız başkaları tarafından izlendiğinde değişiklik
yaradırlar. Bir iş teklifini kabul etmek, bir eş adayını reddetmek, bir otele
tam puan vermek ya da bir organı kabul etmemek: Hepsi başkalarının algı
ve kararlarını değiştirebilir. Ancak bir kararın başkaları üzerinde etkili
olup olmayacağını belirleyen bir başka kritik faktör daha vardır: kararın
görünür sonuçları.
Ekonomist Christophe Chamley tarafından değinilen Adelie
Penguenleri vakasını ele alalım. Adelie’ler Antarktika’da yaşayan küçük
penguenlerdir. Siyah bedenleri ve geniş beyaz karınlarıyla katıldığı baloda
sendeleyerek yürüyen bir smokinliyi andırırlar. Günlerini kıyılarda geniş
gruplar halinde yiyecek aramakla geçirirler. En çok da karides benzeri çok
küçük deniz kabukluları olan krilleri severler. Ancak buz parçalarıyla kaplı
soğuk su tehlikelerle doludur. Mesela aynı bölgede yasayan leopar fokları
ara Öğünlerde penguen yemeye bayılır. Hem penguenlerin hem de leopar
foklarının karınları zil çalarken… Bir Adelie’nin ne yapması gerekir?
Penguenlerin bu probleme getirdiği çözüm “beklemece oynamak”tır.
Penguenler kıyıda beklerler… Beklerler… Beklerler …Ta ki bir tanesi
beklemekten usanıp atlayana (ya da itilip suya düşene) kadar. Bu
olduğunda tüm penguenler küçücük boyunlarını iyice gererek olacakları
seyretmeye koyulurlar. Eğer öncü penguen hayatta kalırsa hepsi birden
suya atlar. Yem olursa hepsi birden geri dönüp giderler. Tek bir penguenin
kaderi diğerleri üzerinde belirleyici bir rol oynar. Bu stratejiye “öğren ve
hayatta kal” adı verilebilir.
Biz uzun ve iki ayag1 üzerinde dikilebilen yaratıklar da aynı şeyleri
yaparız. Risk arayan türdeşimizin suya atlayışını izler ve sağ salim dönüp
dönmediğine bakarız. Bu hem gerçek anlamıyla (insanlar tramplenden
atlamadan onca başkalarının atlayıp başardıklarını görmek isterler) hem de
mecaz anlamıyla (bir şirket kurarken, bir kitap yazarken, evlenir, boşanır ya
da çocuk yaparken başkalarının aynı şeyi yapıp ne durumda olduklarını
inceleriz) doğrudur. Sadece bir kadeh şarap içeceksek başkalar1nın ne
sipariş ettiğine bakmak yeterlidir ancak bir şişe şarap sipariş edeceksek
sadece ne sipariş ettiklerine değil, aynı zamanda bu tercihlerinden
memnun olup olmadıklarına bakmak daha akıllıcadır.
Kısaca, insanlar sadece seçimlerimizi değil, bu seçimlerin sonucunda
nelerle karşılaşt1ğ1m1z1 da gözlerler. Bu nedenle, birini iyi davranışı için
ödüllendirmek ya da kötü davranışı için cezalandırmak, sadece ona değil,
izleyicilerin tamamına örnek ya da ibret olur.
Peki, insan beyni başkalarının akıbetinden nasıl öğrenebiliyor?
Acaba sinir sistemimizin, kendi deneyimlerimizden öğrenirken aktif
olan kısmı mı devrededir, yoksa evrimimiz bu yolda kullanılacak paralel
bir mekanizma mı geliştirmiştir? Kendi yanlışlarımızın sonuçlarına yanıt
veren nöronlarla başkalarınınkine yanıt verenlerin aynı olmad1ğ1nı
maymunlarla yapılan deneylerden biliyoruz. Bu hücreler beyinde yan yana
konuşlansalar da farklı birimleri teşkil ediyorlar. Bu farklılık, kendi
hatalarımızı diğerlerininkinden ayırıp aynı zamanda ikisinden de ders
almamızı sağladığından faydalıdır.
İş arkadaşlarınızdan biri sunum yaparken ya da bir dostumuzu
yemek hazırlarken izlediğimizde, kendimizi sıklıkla onun yerine koyar ve
karşılaştırma yaparız. “Ben olsam bu grafiği pembe çubuklarla
hazırlamazdım,” ya da “Fettucine Alfredo’ya bu kadar tuz atılmaz, niye bu
tuz attı ki?” şeklinde düşünceler zihnimizden geçip durur. Çoğu zaman
“ben olsam” kararları başkalarının kararlarıyla uyumludur. Ancak
uymadıklarında frontal lobdaki sinirlerimiz (özellikle dorsolateral
prefrontal korteks adını verdiğimiz bölgedekiler) devreye girer. Nöronlar,
“Hey! Burada beklenmedik bir şey var. Derhal dikkate almalıyız!”
demektedirler. Bu sinyal izlediğimiz şeye daha çok dikkat kesilmemize
neden olur:
Biri, sizin vereceğinizden farklı bir karar vermiştir ve önünüze, verdiği
kararın iyi olup olmadığını gözlemleme fırsatı çıkmıştır.
Zihin Kuramı
Gördüğümüz gibi, “başkalarından öğrenmek” beynimize bir
alışkanlık olarak kodlanmıştır. Doğduğumuz günden itibaren taklit eder,
nesneleri başkalarının seçimlerine dayanarak otomatik olarak yeniden
değerlendiririz; anılarımız başkalarınınkine uyacak biçimde değişir ve
nöronlarımız başkalarının elde ettiği zaferler veya hezimetlere göre
kodlamalar yaparlar. Beynimizin bu amaç uğrunda kullandığı, “zihin
kuramı” adı verilen bir numarası daha vardır.
Bu cümleleri bir 14 Şubat Sevgililer Günü’nde yazıyorum. İster
“Bugünü çikolatacılar sırf daha çok satış yapmak için uydurmuş” diye
düşünün, ister “Benim her gün kahrımı çeken sevgiliye onu ne kadar
sevdiğimi göstermek için harika bir fırsat” olarak. İşin gerçeği, bir ilişki
içerisindeyseniz Sevgililer Günü hakkında ne düşündüğünüzün bir önemi
olmadığını herhalde biliyorsunuzdur. Önemli olan, sevgilinizin ne
düşündüğüdür. Ona ne düşündüğünü doğrudan sorabilirsiniz tabii ama
muhtemelen kendinizin bulmasını isteyecektir. Yani sevgilinizin mutlu
olmasını sağlamanın yolu, onun bu konuda ne düşündüğünü doğru
tahmin etmekten geçiyor.
O halde vazifeniz, beklentisini kestirebilmek için kendinizi “onun
yerine koymak”tır. Buysa özünde “zihin kuramı”dır: başkalarının nasıl
düşünebileceği üzerine düşünme becerimiz. Dünya üzerinde bunu
gerçekleştirebilen tek tür bizmişiz gibi görünüyor. Müşterimizin,
hastamızın, çalışanımızın, patronumuzun ya da sevgilinizin ne düşündüğü
üzerine sürekli düşünür ve davranışlarımızı da bunlara göre ayarlarız.
Mesela bu kelimeleri yazarken, size en anlamlı gelebilecek kelimeleri
kullanabilmek için okuduğunuzda ne düşüneceğinizi düşünüyorum.
Zihin kuramına tutunmak, başkalarıyla ilişki kurmak ve onların
sıradaki adımda ne yapacaklarını kestirmek konusunda yararlı olmakla
birlikte, insan zihni mükemmel bir çıkarım makinesi olmadığından zaman
zaman yanlış sonuçlara ulaşmak kaçınılmazdır. 2008 yılında piyasaların
çökmesine neden olan finansal balonu düşünün. Bu tür finansal balonlar
insanların gerekçesi olmayan fiyatlarla yüksek hacimde işlem yapmaları
sonucunda ortaya çıkar. Balonların oluşması için pek çok neden vardır
ama görünüşe göre zihin kuramı olmasaydı balonlar olmayacaktı. Eğer
piyasada işlem yapan bir yatırımcıysanız bilgisayarın önünde oturup tango
yapar gibi bir inip bir çıkan fiyatları izler ve ne zaman dansa katılıp ne
zaman koltuğunuza geri döneceğinize karar vermeye çalışırsınız. Bir ara
sayılar yükselir, yükselir, fırındaki bir sufle gibi kabarmaya başlar, “Ne
oluyor?” diye düşünürsünüz. “Neden herkes satın almaya başladı? Benim
bilmediğim ne biliyorlar?”
Sinirbilimci Benedetto De Martino, Colin Carmerer ve Caltech’teki
meslektaşları, bu tür balonlardan en kolay etkilenen ve fiyatlar yükseldiği
zaman alış trendine kapılmaya en müsait olan simsarların bir başka
konuda da çok başarılı olduklar1m tespit ettiler: İnsanların ruh hallerini
sadece gözlerine bakarak anlamak gibi, “zihin kuramı” görevlerinde. Başka
bir deyişle, finansal balonlara neden olan ekonomik kararları, büyük
olasılıkla Sevgililer Günü’nde partnerine gerçekten istediği hediyeyi almayı
başaranlar veriyor. Peki, neden? Balona dalma kararı, bir simsarın
başkalarının elinde piyasa hakkında olumlu bilgi bulunduğuna
inanmasıyla alınıyor. Simsar, başkalarının ne düşündüğünü düşünüyor ve
nihayetinde “bir bildikleri” olduğuna karar verip fiyatlar yüksek bile olsa
alım yapmaya yöneliyor.
Tüm bu anlattıklarımdan çıkaracağımız iki ders var. Birincisi,
başkalarının tercih ve eylemlerini kendimize rehber edinirken dikkatli
olmanız gerektiği. Çoğu zaman etki bilincimiz dışında gerçekleşir ve tek
umudumuz daha fazla farkında olmaktır, öyle ki yapt1ğım1z çıkarımların
yanl1ş olabileceğinin daha fazla bilincinde olmalı, kendi tercihlerimizin
yerine başkalarınınkini hiç düşünmeden koymamaya dikkat etmeliyiz.
İkincisi, Mason’dan, Livia’dan, Huold’dan ya da Adelie
penguenlerinden öğrenmemiz gereken bir şey varsa o da tek bir bireyin
bile fark yaratabileceğidir.
Eşitlik Kestirmesi
Çoğunluğun fikirlerine aşırı güven duymak “en iyi olmaktan uzak”
tercihlere, tuhaf inançlara ya da kaçırılmış fırsatlara yol açabilir. Belli bir
zaman ve mekânda büyük kalabalıklar tarafından doğru kabul edilen,
ancak günümüzde yanlış olduğunu açıkça bildiğimiz pek çok fikir örneği
vardır (bir zamanlar kad1nların yükseköğrenime elverişli olmadıklarına ya
da dünyanın düz olduğuna inanılması gibi).
Ne var ki içsesimiz her zaman bize sürüden ayrılmamızı öğütler. Bu
zihinsel bir kestirme, (“höristik”) yani karar verirken başvurduğumuz
basit, kolay ve çaba gerektirmeyen bir yoldur. Bu kestirmenin bazen
yardımını görebiliriz ama bizi yanlış yola da sevk edebilir. Çoğu zaman
insanların nitelikleri ve uzmanlıklarını dikkate almadan, her birinin
görüşünü eşit ağırlıkta ele alışımız da bir kestirme ürünüdür.
University College London’da grup kararları üzerinde çalışan
meslektaşım Bahador Bahrami bu eğilimi “eşitlik önyargısı” olarak
adlandırıyor. Bahador ve arkadaşlarının da ortaya koyduğu üzere, sadece
ABD ya da Danimarka gibi demokrasinin nesiller boyunca ölçüt olduğu
ülkelerde değil, Çin ve Irak gibi ülkelerde de insanlar karar verirken temel
bir kurala göre hareket ediyor, çoğunluğun tercihini kabulleniyorlar.
Halbuki pek çok durumda insanlar kabiliyetleri ve bilgileri
bakımından denk değildir.
Etkinin Geleceği (Zihniniz Bedenimde)
Teknolojinin ilerlediği ve çevrenin değiştiği son birkaç bin yılda tek
bir varlık pek değişiklik göstermedi: Tüm bu teknolojilerin hedefinde yer
alan insan beyni. Evrimin ilerleyişi teknolojininkinden yavaştır ve yazılı
dilin gelişiminden bu yana insan beyni kayda değer bir değişime
uğramamıştır. Elbette ilk insanlarla mukayese edersek özellikle frontal
lobumuzda olmak üzere birtakım önemli değişiklikler tespit edebiliriz.
Ancak yine de beyinlerimiz farklı olmaktan ziyade benzer olarak
nitelendirilebilir. Atalarım1zın inanç ve davranışlarını şekillendiren çoğu
arzu, dürtü ve korku, aynı şekilde bugün de bizimkilerini şekillendirir. Bir
zihnin diğeri üzerinde yaratacağı etkiye dair temel biyolojik prensipler
hâlâ aynıdır.
İki Beyin ve Bir Kablo
Bir ses çıkarır, bir harekette bulunur ya da bir kelime yazarsanız
başka beyinler tarafından alınabilecek bir sinyal üretmiş olursunuz.
Özünde beyninizi bir başkasınınkiyle ses, görüntü ya da temas aracılığıyla
bağlant1ya sokarsınız. Dile getirdiğiniz her kelime önce sizin beyninizde
bir elektrik sinyali olarak ortaya çıkar ve sonra sese dönüştürülür. Bir
başkasının kulağı tarafından duyulan bu ses o kişinin beyninde yeniden
elektrik sinyaline dönüştürülerek bir kelime, bir cümle ya da bir fikir
olarak yorumlanır.
İşte size yazılı dil kullanarak ileteceğim bir fikir: Beyinlerimizi
çevrede önce bir değişikliğe sebep olmadan da bağlayabilir miyiz? Yani,
benim beynimde ortaya çıkan bir elektrik sinyali, herhangi bir yazılı
kelimeye ya da sese ihtiyaç duymadan sizinkinde de bir sinyal tetikleyerek
davranışınızı ya da düşüncenizi değiştirebilir mi? Eğer yanıt evetse etki
dediğimiz şeyin bir beyindeki sinirsel ateşlemenin bir başka beyinde
sinirsel ateşleme sağlamasından ibaret olduğu fikri ortaya çıkıyor.
Son birkaç yılda sinirbilimciler birbirine fiziksel olarak bağlanmış iki
beynin birbirinin elektrik sinyallerinden “öğrenebileceğini” gösterdiler. Bir
beyinden diğerine kablo çekerek bilgi aktarmak kulağa bilimkurgu gibi
gelse de bu işlem günümüzde, dünya çapında saygın üniversitelerin
laboratuvarlarında yapılıyor.
Zihniniz Bedenimde
Kucağ1ma bir kova buz dökerseniz beynim üşüme hissi üretir.
Kalbime bir hançer saplarsanız eğer, sonunda beynim tüm işlevini
durdurur. Bunun tersi de geçerlidir: Eğer beynime müdahale ederseniz
diğer vücut parçalarımın işlevlerini değiştirebilirsiniz. Hepsini kontrol
eden beyindir.
Fakat eğer bacağımı keserseniz geriye kalan özünde hâlâ
bedenimdir. Fahri profesörün kalbini bana naklederseniz ben hâlâ ve hâlâ
ben olarak kalırım. Göğsümde atan onun kalbi de olsa, hâlâ tercihlerimi
somon füme ve krem peynirli kızarmış hamurdan yana kullanır, koşma
sevgimi ve insan davranışımı anlama yolundaki tutkumu muhafaza
ederim.
Ancak bir şekilde bana profesörün beynini naklederseniz kendimi
ekose bir ceket giymiş ve abartılı bir şiveyle İngilizce konuşurken
bulurum. Eve gidince çocuklarımı tanımam ve beni neyin ben yaptığı
konusunda farklı fikirlerim olur.
Nitekim beyin tümörleri, kafa yaralanmaları ya da bazı kimyasal
maddeler kim olduğumuzu kökünden değiştirecek etkilere sahiptirler.
Beynimizdeki fiziksel hasarlar düşüncelerimizi, hislerimizi, hatıralarımızı
ve kişiliğimizi tamamen değiştirebilir. Örneğin hipokampusumuzun
cerrahi olarak çıkarılması halinde hatıralarımıza yenilerini katamayız.
Frontal lobumuzdan koca bir demir çubuk geçerse resmen çabuk parlayan
ve anti sosyal biri olup çıkarız. Beynimiz zihnimizi yaratır; dolayısıyla
beynimizi değiştirmek, zihnimizi değiştirir.
Belki bir gün birbirimizin davranış ve düşüncelerini, beyinlerimizin
sinirsel aktivitesini doğrudan etkileyerek değiştirebiliriz. Tıpkı beynimdeki
bazı sinir hücrelerinin diğer hücreleri etkileyerek hatıralarımı, değerlerimi
ve eylemlerimi değiştirdiği gibi, bir başkası da sinir hücrelerimin
ateşlenmesini etkileyerek hatıralarımı, değerlerimi ve eylemlerimi
değiştirebilir.
Bugün doğrudan olmasa da dilimiz, ifadelerimiz ve eylemlerimiz
arac1lığ1yla bir başkasının beynine nüfuz edebiliyoruz. Dolayısıyla etki
yaratmada ve başkalarını değiştirebilmede sistematik hatalardan uzak
durabilmek için beynin ve zihnin işleyişi hakkında daha derin bir anlayış
işimize yarayabilir.
Birilerinin ısrarla yanlış düşündüğünü iddia etmekten onları zorla
kontrol etmeye çalışmak kadar, içgüdüsel bir biçimde başkalarını
etkilemekte işe yarayacağını sand1ğımız tüm girişimler, beynin ve zihnin
işleyişiyle uyumlu olmad1klarından işe yaram1yorlar.
Bir etkileme girişiminin başarılı olması için koşul, beynimizin
çalışma biçimini belirleyen çekirdek elemanlarla uyumlu olmasıdır. Bu
kitabın amacı, mevcut inançlar, duygular, teşvikler, eylemlilik, merak, ruh
hali ve başkaları şeklinde sın1fland1rabileceğimiz bu çekirdek elemanları ve
bunların bizi nasıl etkilediklerini anlatmaktı.

Tali SHAROT (*)
Çeviri: Tevfik Uçar
Tali SHAROT: Ekonomi ve psikoloji alanında diploma
sahibi olup bilişsel sinirbilim doçentidir. The Optimism Bias
kitabının yazarıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir