BATININ SONU – ÇİN HÜKMETTİĞİNDE DÜNAYI NELER BEKLİYOR?

CEMAATTEN FETÖ/PDY TERÖR ÖRGÜTÜNE DÖNÜŞÜM
7 Ekim 2017
BEN MESİH – MEHMET ALİ AĞCA
7 Ekim 2017

BATININ SONU – ÇİN HÜKMETTİĞİNDE DÜNAYI NELER BEKLİYOR?


ÇİN
DÜNYAYI YÖNETİNCE
 
Bölüm I
MUHAFIZ DEĞİŞİMİ
1945’ten
bu yana dünyanın dominant gücü Amerika olmuştur. İngiltere’nin sanayi
devriminden itibaren Avrupa’nın elinde olan bu üstünlük iki savaştan sonra el
değiştirmiştir.
Şimdi,
henüz bebeklik döneminde olan ve dünyayı değiştirmesi beklenen tarihi bir
sürece tanıklık ediyoruz. Batı tanımı altında toplanan gelişmiş dünya (Amerika,
Kanada, Batı Avrupa, Avustralya, Yeni Zelanda ve Japonya), gelişen dünya
tarafından kızağa çekiliyor. Elbette en ileri gelişen ülkenin bile daha çok
uzun zaman gelişmiş ülkelerin ekonomik ve teknolojik seviyesine ulaşması
beklenemez fakat bunların toplam nüfusları dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu
oluşturduğundan ve ekonomik büyüme hızları gelişmiş dünyadan daha yüksek
olduğundan, yükselişleri de küresel ekonomik güç dengesinde belirgin bir kayma
yaratmaktadır.
Yeni
Yüzyıla girerken Amerika tek süper güç olarak kalmıştı. Neo-konservatifler
dünyayı Sovyet Blok’unun çöküşü ve Amerika’nın sahip olduğu muazzam askeri güç
prizmasından yorumladılar. Ekonomik çok kutupluluğa doğru olan trendi dikkate
almayan yeni doktrin, Amerika’nın potansiyel rakiplerini caydıracak muazzam
askeri üstünlüğe ve dostlarını ve uluslar arası anlaşmaları kaale almayacak
kadar Amerika’nın çıkarlarına önem veriyordu. Soğuk savaş sonrasında
Amerika’nın askeri harcamaları, dünyadaki tüm devletlerin harcamalarının
toplamına ulaştı. İnsanlık tarihinde tek bir ulusla tüm diğerleri arasındaki
askeri eşitsizlik hiç bu kadar büyük olmamıştı. Terörle savaş  her
şeyin önüne geçti, Avrupa ile ilişkiler askıya alındı, ulusal egemenlik
bir yana atılırken rejim değişikliği meşru görülerek Irak’ın işgaliyle
sonuçlandı. Amerika küresel olaylara çeki-düzen vereceğim derken küresel
desteği kaybetti. Ezici askeri gücünün Irakta bir işe yaramaması bir yana,
yumuşak güç (bir ülkenin kültürünün, siyasi ideallerinin ve yaşam
politikalarının cazibesi) rezervini de yitirdi.
 
Bush’un
dış politikası Amerika’nın dünyadaki konumunu pekiştirmek üzere yola çıkmış
fakat ciddi biçimde zayıflamasıyla sonuçlanmıştı. Neo-konservatif yaklaşım tarihin
feci biçimde yanlış okunmasını temsil ediyordu.
 
Paul
Kennedy’nin “Büyük güçlerin Yükselişi ve Çöküşü” adlı kitabında da belirttiği
gibi siyasi ve askeri güç ekonomik güce dayanır. Kraliçe Victoria döneminde (
1850 – 1914) Büyük Britanya imparatorluğunun dünya hakimiyeti, sanayi devrimini
başlatan ülke olarak ekonomik alanda bütün ülkelerin önüne geçmesi sayesinde
gerçekleşmişti. Gücünü kaybetmesi de yine ekonomisinin bozulması yüzünden oldu.
Irak olayında Amerika’nın yanında yer
alması  yalnızca göstermelikti.
Egemen güç olmanın ön koşulu ekonomik güçtür. Bu gerçeği emperyal güçler asla
kabul etmezler.  Amerika da emperyal
hırslarının  ve aşırılıklarının klasik
sorunlarıyla baş başa kalmıştır. Dünya yüzeyine serpiştirilmiş 800 üsse sahip
dev bir askeri gücü korumanın getirdiği yük, Amerika’nın muazzam cari açığının
başlıca sebeplerinden biridir.  Ekonomik
gücü zayıfladıkça askeri üstünlüğünü sürdürmesi de mümkün olamayacaktır.
 
Yeni
Tür Bir Dünya
 
Şu
anda yeni tür bir dünyanın arifesindeyiz fakat bunu kavramak çok zor:  Çağdaş dünyanın ezberleri ve parametreleriyle
yaşamaya o kadar alışmışız ki elimizde olmadan onları normal kabul ediyor ve
uzun dönemli tarihi değişimlerin bir sonucu değil de değişmez gerçekler olduklarına
inanıyoruz. Dünyayı Batı’nın, daha doğrusu Amerika’nın yönlendirdiği fikrinin
dışına çıkamıyoruz.
 
Küreselleşmeyi
ele alalım. Yaygın Batı görüşü, küreselleşmenin serbest piyasa, Batı sermayesi,
özelleştirme, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve demokratik normlarıyla tüm
dünyayı batılılaştırma süreci olduğu yolundadır. Oysa her toplumun kültüründe
ve tarihinde kök salmış, aile, hükümet, şirket gibi yerel kurumları
şekillendiren ve tam aksi yöne çeken kuvvetli ters akımlar vardır. Dahası,
ülkelerin refahı arttıkça kendi kültürleri ve tarihlerine daha fazla sahip
çıkarlar, Batı’yı taklide pek heveslenmezler. Dolayısıyla küreselleşme tek
yönlü bir süreçten öte oldukça karmaşık bir olgudur. Bir taraftan
birleştirirken diğer taraftan ayrıştırır.
 
Gittikçe   artan
sayıda   gelişen   ülkenin
yükselişine   tanıklık   etmekteysek de 
ekonomik
açıdan Çin uzak ara birincidir. Yeni Dünyanın taşıyıcısı ve sürücüsü 
Çin,  kollarını
10  yıl  içinde
Doğu,  Orta  ve
Güney  Asya,  Güney
Amerika     ve Afrika’ya
uzatmıştır.
 
Savaş
sonrası Amerika tarihi açıdan eşi benzeri olmayan bir konuma gelmişti. O zamana
kadar, güçlü bir devletin güdümündeki bir yeni dünya düzeni hep zorlama ve
boyun eğmeye dayanırdı. Fakat Amerika’nın güdümündeki düzen emperyal olmaktan
çok liberal, ulaşılabilir, meşru ve dayanıklıdır. Kurumları ve kuralları,
demokrasi ve kapitalizm kök salmış ve beslenmiştir. Katılması kolay, tahttan
indirilmesi zordur.  Buna rağmen, Çin
faktörünü gözden uzak tutamayız.
 
Şimdiye
kadar, önce İngiltere sonra Amerika olmak üzere,yeni bir küresel gücün doğuşu
beraberinde yeni bir dünya düzeni getirmiştir. Çin’in, ne kadar güçlü ve farklı
olacağının işaretlerini şimdiden verdiğini dikkate alırsak, zamanla yeni bir
uluslar arası düzenin doğabileceği fikrini göz ardı edemeyiz.
 
Batı
Dünyasının Sonu
 
Yüzyılın
ortalarına kadar hayata geçmiş açısından bakılır, şimdiki zaman geçmişin bir
uzantısı olarak görülürdü. 18. yüzyılın sonuna doğru modernitenin ortaya
çıkmasıyla şimdiki zaman geçmişe bakarak değil, geleceğe yönelik olarak
algılanır oldu. Moderniteye özgü yeni kazanılan değerler ve kavramlar ortaya
çıktı: ilerleme, değişim, modernizasyon, aydınlanma, gelişme ve özgürleşme
gibi. Sonra da bu kavramlarla adet, gelenek, tecrübe ve  muhafazakarlık  arasında çatışma başladı.
 
Moderniteyi
başlatan ve yaygınlaştıran etken, sanayi devrimi ve onun getirdiği ekonomik
take – off oldu. Modernite, gitgide genişleyen evren gibi halen de yayılmasını
sürdürmektedir.
 
Sınaileşme
ile tarladan fabrikaya, köyden kente geçiş yanında, aile yapısı, yaşam
standartları, çalışma koşulları, bilgi ve beceriler, siyasi temsil, çevreyle
ilişkiler  ve zaman kavramı da halen
sürmekte olan değişime uğradı.
 
Modernite’nin
doğum yeri Avrupa’ydı. Ahtapot gibi kollarıyla 200 yılda tüm dünyayı sardı,
modernite ile Avrupa eşanlamlı hale geldi. Fakat son 50 yıldır Doğu Asya
moderniteyi benimsemek yanında kendi kültüründen ve tarihinden gelen çok farklı
özellikler kattı.
 
BATININ
YÜKSELİŞİ
 
1800’de
Çin ve Japonya en az Avrupa kadar şehirleşmiş, sermaye birikimi ve ekonomik
kurumları gelişmiş, anonim şirketler ortaya çıkmıştı. Dokumacılık, boyama,
sulama, tıp, porselen üretimi gibi teknolojinin bazı alanlarında Çin Avrupa’nın
önüne geçmişti. Ancak İngiltere sanayi devrimini başlattıktan sonra sermaye ve
enerji yoğun proseslere yapılan yatırımları ile üretkenliği arttırıp bilim,
teknoloji ve innovasyonun yüksek ivmeyle gelişmesini sağladı. Böylece  Çin İngiltere’nin gerisinde kaldı.
 
İyi
de, 1800 ‘den itibaren neden Çin veya Japonya değil de Batı Avrupa bu kadar 
hızla
ilerledi?
 
Bu
noktada tek etken olmamakla birlikte şans faktörü devreye girmişti. 1800
civarında Eski Dünya’nın en kalabalık bölgeleri olan Çin ve Avrupa artan
nüfuslarını taşıma güçlüğüne düşmüşlerdi. Hızla azalan toprak ve ormanlar
yüzünden gıda, dokuma ipliği, yakıt ve inşaat malzemesi kıtlığı baş
göstermişti. Bu durum özellikle Çin’de ciddi boyuttaydı zira en yoğun nüfusun
yaşadığı Sarı ırmak ile Yangtze ırmaklarının arasındaki bereketli topraklar
aşırı kullanımdan dolayı verimsizleşmişti.
 
Avrupa,
daha doğrusu İngiltere, bu çıkmazdan iki gelişme sayesinde çabuk kurtuldu:
Birincisi, sanayi devrimi için gereken yakıt ihtiyacını karşılamak için
gittikçe azalan odunun yerini alacak muazzam kömür yataklarının keşfi, İkincisi
ve daha da önemlisi, yeni Dünya’nın (Karayipler ve Kuzey Amerika)
sömürgeleştirilmesi sayesinde devasa boyutta arazilere kavuşması, onu işleyecek
ucuz işgücü için kölelerin getirilmesi ve böylece istendiği kadar gıda ve
hammadde sağlanması. Öyle ki İngiltere 1830’da Yeni Dünya’dan ithal ettiği sadece
pamuk, şeker ve kereste’yi kendi üretmek zorunda kalsaydı, ülkedeki tüm
topraklar yetmeyecekti. Çin’in ne yazık ki böyle bir şansı olmadı. Aynı noktada
başladıkları halde, iki ülke arasındaki gelişmişlik farkı kısa süre içinde
öylesine büyüdü ki kapanamaz hale geldi.
Sömürgeciliğin
Avrupa’ya başka uzun vadeli kazanımları da oldu. Ulus devletler arasındaki
savaşlar ve sömürge rekabeti ekonomik güçle birleşince birer savaş makinesi
olup çıktılar; 19. yüzyıl boyunca dünyadaki bütün bölgelerden daha üstün askeri
güce kavuştular. Sömürge ticareti aynı zamanda şirket organizasyonu   ve
finansal   sistemlerde   innovasyonlara   yöneltti;
Hollanda 
anonim
şirketi icat etti. Köle ticareti ve sömürgeleştirme olmasaydı, Avrupa asla bunu
başaramazdı.
 
1800’de
dünya ekonomisi çok merkezliydi. Güç; Asya, Avrupa, Çin, Amerika, Hindistan
arasında paylaşılıyordu. En büyük iki ekonomi Çin ve Hindistan’dı. Sonraki iki yüzyıl boyunca güç, nispeten az nüfuslu
Avrupa ve Kuzey  Amerika’nın elinde
yoğunlaştı. Dünya’nın diğer bölgelerindeki kalkınmayı yüzyıldan uzun süre
boğdu.  Ve şimdi yeniden çok merkezli
hale dönüyor.
 
Avrupa’nın
Moderniteye Geçiş Sürecindeki Farklar
 
Avrupa
ülkeleri kendi aralarında savaşarak epeyce zaman ve enerji tükettiyse de, 16.
yüzyıldan itibaren moderniteye geçiş, güneydoğudaki Osmanlı İmparatorluğu
hariç, ciddi bir dış tehdit olmaksızın gerçekleşti. Nitekim, 17. yüzyıldan
sonra Osmanlı İmparatorluğu da gitgide geriledi ve nihayet 19. yüzyılda
Balkanlardan atıldı. Dış tehdit olmaması önemli bir imtiyazdı ve bunun keyfini
süren bir tek Avrupa oldu. Asya, Afrika, Latin Amerika’da sonradan moderniteye
özenen bütün ülkeler modern Avrupa devletleri kisvesi altındaki yırtıcıların
pençeleriyle ezildiler. Bu yüzden Avrupa “Öteki” ni anlamaya çalışmadı
hiç;  hep sömürge gözüyle baktı.
 
Moderniyete  geçiş
süreci  her  yerde
tarım  toplumu,  sanayi
toplumu, hizmet 
toplumu
sırasını izlediği halde, İngiltere, Belçika ve Almanya başta olmak
   üzere 16
Avrupa ülkesinde sanayi istihdamının hem tarım, hem de hizmet sektöründen daha
yüksek olduğu bir dönemden geçildi. Oysa başka hiç bir ülkede sanayi
sektörünün, tarım veya hizmet sektöründen daha büyük olduğu bir dönem
yaşanmamıştır.
 
Avrupa’nın
başka bir farklılığı, birbiri ardına iç savaş da denebilecek kıta içi savaşlar
veya çatışmalar çıkmasıdır. Bunun başlangıçtaki sebebi dindi. 1054’de Doğu-Batı
Hıristiyanlığı bölünmesini 1517’de Katolik- Protestan bölünmesi izledi. Bu dini
çatışmalar, önceleri teolojik,  daha  sonraları
ideolojik  olmak üzere Avrupa’da
güçlü bir doktrinel düşünme tarzına yol açtı. O yüzden din dışı bütün “ izm
”ler- liberalizm, anarşizm, sosyalizm, faşizm vs. – hep Avrupa’da doğup gelişti.
 
Avrupa
ülkeleri arasında ekonomi ve sömürge rekabeti dolayısıyla artan iç çatışmalar
I. ve II. dünya savaşlarıyla doruğa çıkınca Avrupa neredeyse haritadan
silinecekti. Bu olmadı ama Avrupa tükendi, global bir güç olmaktan çıktı.
 
Avrupa’nın
transformasyonundaki son fark “ bireycilik” dir. Bireyciliğe göre toplum, birey
denen özerk ve eşit birimlerden oluşur; bu bireylerin her biri, oluşturdukları
toplumdan daha önemlidir. Bu görüş, bireyin değil grubun  önemli olduğu Asya kültürlerinden çok
farklıdır. Bu fark aile yapısına bile yansır; Batı’nın çekirdek ailesi; doğu
toplumlarının geleneksel genişletilmiş ailesi, görücü usulü evlilik, akrabalık
ilişkileri ile tam bir tezat içindedir. Batı’da evlilik  iki birey arasında olduğu halde Doğu’da iki
aile arasındadır.
 
Görüldüğü
gibi Avrupa’nın moderniteye yolculuğu belirgin farklar taşır: dış tehdit
olmayışı, sömürgecilik, sınaileşme ve bireycilik. Avrupa uzun yıllardır
dünyanın geri kalanı üzerinde o kadar büyük etki yapmıştır ki bu özelliklerin
kendine has değil, evrensel olduğuna inanıp gerekirse güç kullanarak bunların
her yerde uygulanmasını beklemektedir.
 
Avrupa’nın
Hükümranlığı
 
1800’lerin
başında Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın GSMH’sı Japonya ve Çin’inki ile hemen
hemen eşitti. 1900’e gelindiğinde ise 10’a katlanmıştı.  Avrupa ve Kuzey Amerika 19.yüzyılda
sınaileşmenin ve tekel olmanın keyfini sürdü ve bunun sonuçları başka herkes
üzerinde derin etki yarattı.
 
Avrupa
ile bütün diğerleri arasındaki ekonomik uçurum ona, dünyaya hükmetme imkânı
kazandırdı. Sömürgecilik 17.yüzyılda başlamıştı fakat 18.yüzyıldan sonra hızla
yayıldı. Hıristiyanlık, uygarlık ve ırksal üstünlük adına İngiltere ve
Fransa’nın başını çektiği Avrupa devletleri, eşsiz-benzersiz orduları ve
donanmalarıyla dünyaya boyun eğdirdiler. Beyazlarla beyaz olmayan Çinliler,
Hintliler, Afrika, Amerika ve Avustralya yerlileri arasında vahşi savaşlar
oldu. Bu halklar dinlerini, yönetimlerini, topraklarını ve kaynaklarını Avrupa
saldırılarından korumaya çalışırken canlarını verdiler. Batı egemenliği dünya tarihinin
en büyük asimetrilerinden biridir. Anayurtları, dünya yüzeyinin % 7 ‘si
üzerinde   dünya   nüfusunun
%18’ini   barındırdığı   halde
küresel  toprakların 
%’33’ünü,
maddi varlıklarının % 28‘ini hakimiyetleri altına almışlardı.
 
Dünyayı
yöneten güç olarak İngiltere yeni küresel ticaret sistemini kendi çıkarlarına
göre şekillendirdi. Ulusal zenginliği, en ucuz fiyatlarla gıda ve hammadde
ithal edip mamullerini en çok sayıda pazara ihraç etmesine bağlıydı. İmalattaki
üstünlük gücünü kullanarak, başkalarının kendi doğum halindeki sanayilerini
korumak için gümrük tarifeleri koymasını engelledi. İngiltere’nin empoze ettiği
uluslar arası    serbest ticaret rejimi,
Amerika hariç Dünya’nın geri 
kalanını
adeta boğdu. Sömürgelerin görevi, anayurt ekonomilerini rekabete girişmeden
desteklemekti.
 
1800’den
sonra Avrupa kendisi take-off’a geçmekle kalmadı; Asya’nın da aynı yolu
izlemesini ekonomik ve askeri gücünü kullanarak engelledi. Örneğin ilk Afyon
savaşı (1839-1842) İngiltere’nin Hindistan’da üretilen afyonu zorla Çin
pazarına sokması, İmparatorluğun da bunu engellemeye kalkışması sonucu
çıkmıştı. Yenilgiyi takiben Afyon kullanımının yaygın satış ve kullanımı
Çin  halkını mahvetmişti ama ne gam;  İngiltere isteğine kavuşmuştu ya!
 
Avrupa’nın
gücünden ve Çin’in başına gelenlerden korkan Japonya hızla modernizasyona
girişti. Avrupa’nın eğitim sistemlerini, ordularını, donanmalarını,
demiryollarını vs.yi incelemek üzere ne gerekiyorsa yaptı. Bu da Avrupa
egemenliğinin ne kadar etkin karakterde olduğunu gösteriyordu. Diğer bütün
ülkeler Avrupa’nın gölgesinde yaşıyor, isteyerek veya istemeyerek onun
özelliklerini benimsemeye çalışıyorlardı. Aksi takdirde birer sömürge haline
gelmeleri işten bile değildi. Avrupa herkes için oyunun kurallarını değiştirmişti.
Bundan yararlanan istisnalar Avustralya, Kanada ve Yeni Zelanda oldu.  Zaten
bu sömürgeler ağırlıklı olarak İngiliz göçmenlerden oluştuğu için farklı
bir statü içinde hep ayrıcalıklı muamele gördüler ve sonuçta serpilip geliştiler.
 
Avrupa’nın
gücü I. Dünya Savaşının hemen öncesinde doruğa çıktı. Bu arada Amerika iyice
güçlenmişti. Avrupa 1945’den sonra adamakıllı inişe geçti, imparatorlukları
parçalandı. Hindistan, Endonezya, Afrika’nın çoğu, Malezya, Çin, hepsi
bağımsızlıklarını elde etti.    Ulus-devletlerin
sayısı üçe  katlandığından 
Yüzyılda
çizilen dünya haritası bir kere daha çizildi:

hem de çok hızlı ve   aksi yönde.
 
Köle
ticareti ve kaynaklarının insafsızca tüketilmesi yüzünden iyice güçsüz kalan
Afrika dışındaki eski sömürgelerin 1950’den sonra kaydettiği hızlı ekonomik
dönüşüm, 20.yüzyılın en önemli olayının sömürgelerin bağımsızlığa kavuşması
olduğunu göstermektedir: 21. Yüzyılda dünya nüfusunun çoğunluğunun dominant
oyuncu olmasının yolunu açmıştır.
 
ABD’nin
Yükselişi
 
Avrupa
ve Amerika modernitesi “ Batı Modernitesi “ olarak birlikte tanımlansa da
aralarında bazı farklar vardır.
 
1607’den
itibaren Amerika’ya gelen göçmenlerin ezici çoğunluğu Avrupa ülkelerindendi.
Kendi değerlerini, inançlarını, kültürlerini,
bilgilerini  ve adetlerini de
birlikte taşıdılar. Niyetleri Yeni Dünya’da Eski Dünya’yı yeniden yaratmaktı.
Ancak Kapitalizmin feodal atalar tarafından şekillendirildiği Avrupa’nın
aksine, yerleşimciler önceki toplumsal yapılar ve değerlerle
kısıtlanmıyorlardı. Geçmişin yükü olmadan, yepyeni bir başlangıç
yapabilirlerdi. Yeni başlangıç yaparken, Amerikan yerlileri de tam bir kıyıma
uğradı. Bu süreç şimdi artık en zalim etnik temizlik olarak tanımlanmaktadır.
 
Amerika
Birleşik Devletlerinin boş bir kağıtla işe başlaması ona kendi kurallarını
yazma ve kurumlarını oluşturma fırsatı verdi. Yoğun Protestan doktriniyle yüklü
olan Amerikalıları soyut ilkeler ve fikirler cezbediyordu. Bu da hem
anayasalarında hem de daha sonra evrenselleşme ve küresel misyon
üstlenmelerinde ifade buldu.
 
Avrupalı
yerleşimcilerin beraberinde güçlü bir değerler ve dini inançlar manzumesi
getirmesi fakat sınıfsal yapıyı geride bırakmaları beyaz Amerika halkına
homojenlik duygusu verdi. Afrikalı köleler Amerikan toplumundan dışlandığı,
yerliler de temizlendiği için kimlikleri güçlü bir ırksal boyut kazandı.
Muazzam büyüklükte, bol kaynaklara sahip toprakların sunduğu sınırsız olanaklar
halka güçlü bir iyimserlik ve sürekli değişim arzusu aşıladı. Sınır,
durmaksızın ilerledi.
 
İç
piyasa yerel ve bölgesel tercihlerle ve sınıf statü farklılıklarıyla
kısıtlanmadığı için standartlaşmış ürünler kolayca kabul gördü. Emek arzının
nispeten düşük olması, emek tasarrufu sağlayan makine icadını ve verimliliğin
iyileştirilmesini teşvik etti. Teknolojik innovasyon, mekanizasyon, ürünlerin
standardizasyonu, ölçek ekonomileri ve seri üretimi içeren bir ekonomi doğdu.  Reklamcılık
sektörü çok gelişti. Sonuçta Amerikan kapitalizmi Avrupa’daki
benzerlerinden çok daha dinamik ve yenilikçi bir yapıya kavuştu. 1820 de dünya
gelirinin % 1.8 ini üretirken 1950’de %27.3 ‘e çıktı. Aynı tarihte tüm Avrupa
9.26 ile 2 inciydi. Böylece Amerika gerçek bir global güce kavuştu. IMF, Dünya
Bankası, GATT gibi kurumlarıyla, dünya rezerv dövizi olan dolarıyla, hava
kuvvetlerine dayalı askeri gücüyle tartışmasız egemen fakat herkese
açık ve herkesi
içine alan bir dünya 
sistemi
kurmayı başarmıştı. Kültürel gücü ve etkisiyle birlikte, kurduğu mutlak
egemenliği Sovyet Bloku’nun çökmesiyle doruğa ulaştı.
 
Aradaki
farklılıklara rağmen Amerika’nın Avrupa ile paylaştığı soy ırk, tarih, kültür,
din, inançlar ve ortak çıkarlar “ Batı “ terimi altında toplandı.
 
Batı,
yaşadığımız dünyayı değiştirmiştir. Şimdi bile, Çin’in artan rekabetine rağmen
dominant jeopolitik ve kültürel güçtür. Batı etkisi o kadar yaygın ki dünyayı
onsuz düşünmek veya Batı olmasaydı nasıl bir dünya olurdu diye hayal etmek bile
imkansız. Ancak çok doğal kabul ettiğimiz, sindirdiğimiz, benimsediğimiz Batı
hegemonyası ne doğaldır, ne de ebedi. Aksine, bir noktada sona erecektir.
 
3
JAPONYA – MODERN
FAKAT BATILI SAYILMAZ
19.yüzyılın
başında sınaîleşmeye başlayan tek Asya ülkesi Japonya idi, Batı kulübüne
dışarıdan karışan tek ülke. Batıyı kopyalamada her  bakımdan mucizevi başarı gösterdi. 1945’e
kadar Doğu Asya’nın büyük bir bölümünü sömürgesi yaptı. 1980 ‘e doğru milli gelirini
Batı’nınkiyle eşitledi. 1950’den itibaren take-off’a geçen Doğu Asya ülkelerine
model teşkil etti. Asya modernitesini anlamak istiyorsak, ilk ve halen en
gelişmiş örnek olarak Japonya’dan başlamalıyız.
 
Japonya
nereden geliyor?
 
Japonya’yı
şekillendiren, zamanın en ileri iki uygarlığıyla olan ilişkileridir: 5. ve 6.
yy da Çin ve 19. / 20. yüzyılda da Batı. Japonya’nın Çin’le ilişkileri
başlamadan önce kendi yazım sistemi yoktu. Çin karakterlerini alıp yeni ilave
ve uyarlamalarla kendi sistemini yarattı. Bu süreçte Çin edebi geleneği Japon
kültürünün temel taşlarından biri oldu. Taoizm Japon animist gelenekleriyle
harmanlanıp Şintoizm oldu. Budizm ve Konfüçyizm etkinlik kazandı ki bugün hala
yönetişim ideolojisi ona dayanmaktadır. Konfüçyizm zamanın en sofistike
felsefelerinden biriydi: karmaşık bir ahlaki, sosyal, siyasi ve din benzeri bir
düşünce sistemiydi.
 
Japonya
14. yüzyıl boyunca Çin’in gölgesinde yaşadı. 1868  Meiji
restorasyonuna kadar olan bu sürenin büyük bir kısmı Çin’in tributary (
barış  için para ödeyen ve onun
üstünlüğünü kabul eden) devletlerinden biri olarak geçti. Bu durum Japon
psikolojisinde derin bir aşağılık duygusu yaratarak savunmacı ve militan
milliyetçiliği körükledi. Çin’in etkisi derin olsa da, Japonya hepsini kendine
göre şekillendirdi. Çin Konfüçyüs öğretisinde en önemli erdem merhamet ve iyi
yüreklilik iken Japonya’da sadakat ve büyüklere hürmet tüm Japon kültürünün
belirleyici özelliğiydi. Çin İmparatorluğunda toplam 37 hanedan değişirken
Japon İmparatorluk ailesi kutsal kabul edilip 1700 yıldır hiç değişmedi. Çin
hanedanları mutlak iktidara sahip olduğu halde Japonya’da fazla etkin değildi.
 
Meiji
Restorasyonu
 
Japonya’da
1853’e kadar süren huzur ve istikrar, Amerikan deniz subayı Perry’nin siyah
gemilerden oluşan bir filonun başında Tokyo körfezine gelmesiyle bozuldu.
Perry, Amerika ve Avrupa güçleri adına Japon limanlarının serbest ticarete
açılmasını talep ediyordu. Artık Japonya’nın içine kapanık dönemi bitmişti.
Tıpkı çağın diğer ülkeleri gibi yayılmacı ve yırtıcı Batı’dan kendini
koruyamayacaktı. İşgal tehditleri altında 1858 ‘de Batı ile hiç de eşit olmayan
bir anlaşma imzaladı. Anlaşma, Japon limanlarını ülke toprakları dışında sayan
ve Batı uyrukluları Japon yasalarından vareste tutan, hristiyanlığı serbest
bırakan ve tümüyle Japon egemenliğine darbe vuran, son derece aleyhte şartlar içeriyordu.
 
Batı
tehdidi altındaki ülke, bağımsızlığını korumak ve afyon savaşlarından sonra
Çin’in başına gelenlerden sakınmak için Batı’dan mümkün olduğunca çok şey öğrenmesi
gerektiğini fark etti. Hükümetin bu görevi yerine getirmede gösterdiği hız,
azim ve içerik zenginliği tam bir tarihi fenomendir. Nefes kesen 20 yıl içinde,
Batı’nın tecrübesinden yararlanarak bir dizi kurum tesis etti. Öğrenilebilecek
her şeyi öğrenmeleri için Avrupa ve Amerika’ya heyetler, kişiler gönderdi. Bunu
yaparken de sistematik bir şekilde hangi ülkenin hangi konuda uzman olduğuna
bakıldı. Eğitim sistemi Fransa’dan, donanma İngiltere’den, ordu Almanya’dan,
üniversiteler Amerika’dan adapte edildi. Japonya’ya uzmanlar getirildi. Hükümet
yeni kurduğu fabrikaları satarak kapitalist sınıf oluşturdu. Sonuçta yamalı
bohça gibi fakat tamamen Japonya’ya has bir bütün elde edildi.
 
Batılı
olmayıp da 19. Yüzyıl da sınaileşen, Doğu Asya’nın en ileri ülkesi, dünyanın en
büyük ikinci ekonomisi, hayran olunacak bir yaşam standardına sahip, bununla
birlikte sosyal ve kültürel özelliklerini koruyan bir ülke olarak Japon modernitesi
olağanüstü bir başarıdır. Ancak üç nedenle Batı’da ve Asya’da hak ettiği
saygıya ulaşamadı. Birincisi, Japonya 1945’ten bu yana Batı ile farklarını
değil, benzerliklerini ön plana çıkarma peşinde olmasıdır. Yenilgiyi takiben
Amerikan etki alanına girerek her türlü bağımsız dış politika sesini kaybetti;
farklılığını hiç vurgulamadı. İkincisi, Doğu Asya ülkeleriyle çok iyi ilişkiler
kuramadığı için bölgesinde ekonomik gücünün gerektirdiği siyasi ve kültürel
etkiyi yayamadı. Üçüncüsü de Japonya kendini hep evrensel açıdan değil de
farklılıkları açısından görmüştür.   O
yüzden başkaları için bir model olamadı.
 
Yine
de şu gerçek ki Japonya Doğu Asya’da modernize olan ilk ülkeydi. Bölgede
diğerleri onun dümen suyundan gitti. Japonya olmasaydı Asya kaplanları
kükremeye başlar mıydı şüpheli ama şurası kesin ki Asya kaplanları olmasaydı
Çin’in modernizasyonu çok daha gecikirdi. İngiltere nasıl Avrupa’nın
modernitesini başlattıysa, Japonya da Asya’nın öncüsü olmuştur.
 
4
ÇİN’İN UTANCI
Kral
George III’ ün emriyle toplanan ilk İngiliz ticaret heyeti teleskop, saat,
barometre, yaylı araba ve hava tabancası gibi hediyeler taşıyan üç gemiyle
1792‘de Çin’e hareket etti. Amaç, İmparator Quianlong’u İngiliz sanayi ve
teknolojisi ile etkileyip, Çin pazarını ve limanlarını ticarete açmasını
sağlamaktı. 200 kişilik heyetin başkanı Macartney 4 aylık uğraşıdan sonra
İmparatorun huzuruna çıkabildi. İmparator onu dinledikten sonra kendisine cevap
vermek yerine Kral’a bir mektup iletmesini istedi. Mektupta Çin’in dış ticareti
arttırmayacağını, zira başka ülkelerden hiçbir şeye ihtiyaçları olmadığını,
başkentte elçi bulundurmanın hem kendi kurallarına aykırı olduğunu, hem de
İngilizlere bir yarar sağlamayacağını ifade ediyordu.
 
Heyet
eli boş geri döndü. Ancak Macartney’e göre Çin’in İngiliz taleplerine karşı
koyması boşunaydı zira ilerlemeyi durdurmak imkânsızdı. Bir dönemin kapanıp
yeni bir dönemin açılmakta olduğunu fark edememişti imparator. Oysa artan gücün
ve saldırganlığın verdiği testosteronla dolu İngiltere hedefe ulaşmak için
gereğini   yapmakta   gecikmedi.      O
sıralarda   Çin’e   afyon
sevkiyatı    zaten 
başlamıştı.
Çin’in afyon ithalini yasaklamasından çılgına dönen İngiltere I. Afyon savaşını
(1839-1842) başlatıp Güney Çin’i bombaladı. Akabinde imzalanan Nanjing
anlaşmasıyla Çin Hong- Kong’u İngiliz’lere bırakmak yanında 5 limanını ticarete
açmak ve savaş tazminatı ödemek zorunda bırakıldı. Çin’in “aşağılanma yüzyılı”
başlamıştı.
 
Nasıl
ki Japonya 19. yy da sınaîleşmeye başlayan Batı dışı ülke örneğiydi, Çin de
aynı düzeyde başladıkları halde sınaileşmeyi ıskalayan ülke oldu. O yüzden
Amerika, Avrupa ve Japonya ile arası gitgide açıldı. Çökme derecesinde ekonomik
zayıflama, iç bölünme, yenilgi, aşağılanma, yabancı güçlerin işgali ve giderek
egemenliğin yitirilmesi. Yine de, 1949’dan, özellikle de 1978’den beri
kaydettiği ilerleme, çağdaş dinamizminin esas kaynağının Batı değil, kendi
geçmiş birikimi olduğuna işaret etmektedir.
 
Güneşte
Bir Yer
 
Çin
şimdiki şeklini daha İsa’dan önceki yüzyıllarda almaya başlamıştı. Kuzeyde
stepler, Doğu’da ve Güney’de deniz, Güney Doğu’da dağlardan oluşan doğal
sınırları sayesinde muazzam büyüklüğe ulaşmıştı. Yaygın iç göç, iyi bir
iletişim  ağı ve asırlar boyu birlikte
yaşama geleneği, zamanına göre çok büyük bir nüfusun nispeten homojen bir
kültüre ulaşmasını sağladı. Toplam 7500 km’lik, Roma imparatorluğuyla boy
ölçüşebilen yolları vardı. Köklü Konfüçyüs öğretilerine dayalı Merkezi bir
hükümet ve sofistike bir devlet yapısına sahipti. Ağırlık, ölçü ve para
birimleri standartlaştırılmıştı. Milattan önceki bin yılda Çin birçok halkları
kapsadığı halde olağanüstü güçlü bir kültürel kimlik duygusu taşıyordu. Tuhaf
olan, kuzeyden gelen Moğol, Mançuryalı gibi işgalciler bile bir süre sonra bu
adet ve değerleri benimsiyor, onların kurumlarını ve yönetim ilkelerini
uyguluyorlardı. Çin kimliğinin bu kadar erken tesis etmesi, bugünkü Çin’in en
önemli yapı taşlarından biridir. Ortak dil ve kültürel kimlik olmasaydı üniter
devlet yapısını 2 bin yıldır koruyamayacak ve en çarpıcı özelliği olan
büyüklüğü paramparça olacaktı.
 
Tarihte,
tarımda kaydedilen ilerleme kalabalık nüfusların sürdürülmesine ve devlet
yapısının gelişmesine imkan sağlamıştır. Çin’de de 12.000 yıl önce,
Mezopotamya’dan (8.000) bile erken başlayan kuru tahıl tarımı yerini zamanla
sulu çeltik tarımına bıraktı. Fidelerin ekimi, erken olgunlaşan çeltik
çeşitleri, sistematik tür seleksiyonu, suyu bir seviyeden diğerine taşıyan
zincir ve çanak benzeri aletler ve sofistike sulama şekli gibi pirinç üretimine
durmaksızın getirilen  yenilikler  verimin
ve  dolayısıyla  nüfusun
artmasına  imkan    sağladı.
 
Denizden,
ırmaklardan ve kanallardan da yararlanan entegre ulaşım ağı, pazarın ülke
çapında genişlemesine katkıda bulunmuş oldu. 18. yüzyıl da dünyanın en büyük
ekonomisiydi.  Çin’i Hindistan ve Avrupa
izliyordu.]
 
Daha
13. yüzyılda Hangzhou’nun nüfusu 7 milyona ulaşmıştı. Çin’in Rönesans’ı da
denen Song hanedanı döneminde devlet eğitime ağırlık vermiş, klasik sınav
sisteminin geliştirilmesi; neo-Konfüçyüzmin doğuşu; barut, top ve tahta kalıplı
matbaanın icadı; kitapların yaygınlaşması; matematik, tıbbi bilimler, astronomi
ve coğrafyada ilerlemeler bu dönemde gerçekleşmişti. Avrupa’nın çok ilerisinde
olan Çin gelişmişlik açısından ancak İslam dünyası ile karşılaştırılabilirdi.
Avrupa’da Rönesans daha iki asır sonra başlayacaktı.
Ne
yazık ki Çin 1300’ den sonra bu gelişmeyi sürdüremediBunun
başlıca sebebi nüfusun hızla artmasıyla orman, yakıt, dokuma elyafı, iş
hayvanı, maden, tahta ve tarım toprağı gibi kaynakların azalmasıydı. İngiltere
gibi teknolojisini geliştirip sömürgeler de ele geçiremediğinden ekonomik dar boğaza
girdi. İşçi ücretleri düşüp kar oranları azalınca zamandan ve emekten tasarruf
eden makineler icat etmeye gerek kalmadı. Oysa geniş pazarlara ulaşan ve iş
gücü ücretleri yükselen İngiltere’de emekten tasarruf eden makinelerin icadı
elzem oldu.  Bu da icat, uygulama, verim
artışı ve ekonomik büyüme ile sonuçlandı.
 
Çin
Devleti
 
Roma
İmparatorluğunun çöküşünden sonra Avrupa bir daha asla tüm kıtaya egemen bir
imparatorluk rejimiyle yönetilmedi. Siyasi otorite 2 bin yıldan beri birçok
devlet arasında bölüşülmektedir. Aksine Çin 13. yüzyıldan bu yana emperyal
devlet sistemini korumaktadır.
Bu
durum, Çağdaş Çin ile Avrupa‘nın tutumları arasındaki temel farktır. Çin mutlak
üniterliğini vazgeçilmez şekilde korurken Avrupa ulus-devletlerin egemenliğine
önem vermektedir.
 
Gerileme
ve İşgal
 
19.yüzyıl
da Çin’in problemleri artmaya başladı. I. Afyon yenilgisini takiben ekonomi
zayıfladıkça ikisi Türk soylu Müslümanlardan olmak üzere ülkenin çeşitli
yerlerinde isyanlar çıktı. İngilizlere yenilmek yüzünden imparatorluk rejimine
olan güvenin sarsılması, şiddetli seller ve açlık, isyan ortamını hazırlamıştı.
 
İsyanlar
bastırıldıktan sonra bu sefer de Batılı hırsları ve saldırganlığı devreye
girdi. I. Afyon savaşından sonra Nanjing antlaşmasıyla Hong Kong
kaybedilmiş  ve 4 liman özel imtiyazlarla
İngilizlere açılmıştı. ll. Afyon savaşında Fransızlar ve İngilizler Beijing’de
yazlık sarayı talan edip yaktılar. Akabinde imzalanan Tianjin anlaşmasıyla
bütün önemli limanlar açıldı, Batı vatandaşlarına yeni imtiyazlar tanındı,
askeri üslere izin verildi, misyonerlere kıta içinde seyahat özgürlüğü tanındı
ve yeni tazminatlar ödendi. Böylece Çin, toprakları üzerinde egemenliğinin en
önemli unsurlarını kaybetmeye başladı. 1884’de Fransızlar Vietnam’ı (Hindiçin)
ele geçirmek için Çin donanmasına saldırdılar. Çin amiral gemisi savaşın ilk
dakikası içinde batırılmış, bir saattan az bir sürede donanmanın tümü yok
edilmişti.  Bu deniz savaşı, Batılı bir
sanayi ülkesinin,  hem de vatanından bu
kadar uzaktayken sahip olduğu güç ile bir tarım ülkesinin gücü arasındaki
korkunç farkı ortaya koymuştu.
 
Çin’e
saldıran ülkeler arasına, Çin’e hamilik parası ödeyen Kore’yi ele geçirmek
için, hızla sanayileşen ve saldırganlaşan Japonya da katıldı. Ağır  yenilgiyi
takiben Çin, yıllık tüm milli gelirinin üç katını tazminat olarak
Japonya’ya ödemek zorunda kaldı. Artık 20. yüzyıl başında Çin’in egemenliğinden
söz  etmek zordu. Boxer isyanı denen,
misyonerlere ve diğer batılılara karşı yapılan saldırıları bastırmayı bahane
eden İngiliz, Fransız, Japon ve Amerikan ortak kuvvetleri Bijing’e yürüdüler,
isyanı bastırdılar ve bir yıl yasak şehirde konuşlandılar. Çin yine hepsine
savaş tazminatı ödedi. Resmen sömürge statüsüne girmese de gerçekte sömürgeden
bir farkı kalmamıştı. Yabancılar her şeyi yapmakta özgürdüler. Ticaret
faaliyetlerinden vergi veya gümrük falan da ödemiyorlardı.   Çin adam akıllı yoksullaşmış, utanç içinde kalmıştı.
 
Çini
modernize edip bu acıdan kurtarmak için ülkede reform girişimi başlatıldı.
Ancak Japonya’dakinin aksine bu reform için ülkede konsensus sağlanamadı, bazı
elit ve bürokratların girişimi olarak kaldı.
O yüzden orduda yapılan bir  takım
reformlar ve eğitimde yapılan bazı değişiklerle sınırlı kaldı.  Örneğin ilk
kez Londra ve Paris gibi büyük başkentlerde elçilikler kuruldu.
Reformların karşısına çıkan en büyük problem, modernizasyon ile Batı’nın
bazıları tarafından eşanlamlı olarak görülmesiydi. O sırada Batı Çin’e
sömürgesi gibi davrandığı ve aşağıladığı için bu reformistler de halk
tarafından Batı’nın uşağı ve işbirlikçisi olarak görülüyordu. Oysa Japonya tam
da bu seferberlik sayesinde modernizasyonda başarılı olmuştu. 20.yüzyıl başında
Hanedan’ın  hiçbir  otoritesi kalmamıştı: yaptığı her işte işgal
kuvvetlerinin onayını almak zorundaydı; toprakları üzerinde egemenliği sınırlıydı.
 
Ödemek
zorunda bırakıldığı korkunç savaş tazminatlarının da etkisiyle ekonomi berbat
haldeydi. Hükümet gerekli ödemeleri yapabilmek için yabancı bankalardan yüksek
faizle borçlanıyordu. Yer yer çıkan isyanları bastırmakla yükümlü askerler
kendi başlarına hareket eder olmuştu. Nihayet 1911 Devrimi ile Quing Hanedanı
266 yıllık iktidarını kaybetti ve böylece dünya tarihinin en uzun ömürlü siyasi
sistemi olan 2000 yıllık hanedanlık hükümetine perde indi. Yerine gelen Sun Yat
Sen başkanlığındaki Cumhuriyetçi hükümet durumu düzelteceğine ülkeyi
balkanlaştırdı: 1916 – 1927 arası egemenlik parça parça oldu: yer yer
bölünmeler ortaya çıktı, ordu ile yabancı güçler hüküm sürdü.
 
1928-1937
arasında Milliyetçi partinin başına geçen diktatör Chiang Kai-Shek zamanında
nispeten ulusal birlik sağlandı. Ancak bir taraftan güneyden komünist
birliklerin muhalefeti, diğer taraftan kuzeyden Japon ordusu rahat nefes
aldırmadı. 1937’de Japonlar Güneye doğru ilerleyerek  bereketli
toprakları ve sanayi tesislerini ele geçirmekle kalmadılar,
uyguladıkları korkunç zulüm, 300.000 sivil ve askerin öldürüldüğü Nanjing
katliamıyla doruğa ulaştı.  Bu katliam
bugün bile Çin Japon ilişkilerine gölge düşürmektedir.
 
Bu
olay Chiag Kai-Shek’i de gözden düşürdü. Komünistler gerçek vatansever olarak
görülüp güç kazandılar. Nihayet 1949 Devrimiyle komünist parti Mao Zedong
liderliğinde iktidarı ele geçirdi.
 
1911-1949
arasında, Çin’in bu en acı dönemiyle ilgili şu soru ortaya çıkıyor: yer yer
ayrılıkçı hareketlere rağmen Çin nasıl oldu da bölünmedi?  Bütün yaptıklarına rağmen Batı ve Japon
işgali uzun dönemde fazla etkili olmadı? Bir kere ‘’Han soyundan gelme Çinli ‘’
kimliği halkın içine o kadar yerleşmişti ki başka bir kimliği benimsemeye imkân
kalmamıştı. Dahası, Batı kaynaklı ulus- devlet sistemine geçince modern
milliyetçiliğin yapıştırıcı etkileri öne çıkmıştı: asırlar ötesinden gelen
kültürel kimlik ve birliktelik, yabancı işgaline karşı beslenen derin hınç ve
öfkeyle güçlenmişti.
Nihayet,
Afrika ve Orta Doğuda ele geçirdikleri toprakları sömürgeleştiren batılılar
Çin’in azameti karşısında çekinmişler, bırakın tümünü,  çoğunluğunu bile sömürgeleştirmeye cesaret
edememişlerdi. 1800 öncesi Çin’in ileri
bir tarım toplumu olarak tarımsal sanayisinin, ticaretinin ve
piyasalarının gelişmiş olması, yabancı işgali sona erer ermez Çin’in
sınaileşmek için kendi kültür, bilgi ve becerisinden yararlanmasının yolunu
açtı.Ayrıca dünyanın en eski ve en gelişmiş devlet geleneğine ve birikimine
sahip olması 1949’dan sonra çok    işine 
yarayan
bir kaynak oldu. Oysa Afrika ve Orta Doğu’da bu gelenek olmadığından modern
devletler neredeyse sıfırdan yaratıldı.
 
Çin
halkı her şeye rağmen kendine güvenini, tarih ve kültürlerinin verdiği üstünlük
duygusunu hiç yitirmedi. Fakat yüzyıl boyunca çektiği azap ve  hissettiği aşağılanma, bilincinde bugün bile
silinmeyen derin izler bıraktı.
 
1949
Sonrası
 
1949’a
gelindiğinde Çin’in egemenliği yüzyılı aşkın süredir sekteye uğramıştı.
İktidar; merkezi hükümet, işgal kuvvetleri ve bazı yerel  odaklarca
paylaşılıyordu. 2000 yıldır bağımsız ve üniter bir devlet olarak yaşayan
Çin için bu tahammül edilmez bir durumdu.
 
Komünistlerin
önünde 2 ana görev vardı: Ülkeyi bağımsızlığına kavuşturmak ve üniter devleti
yeniden teessüs etmek. 2.dünya savaşında batılı güçler yavaş yavaş ülkeden
çekildi. Japonlar da bir taraftan komünistlerin baskısı, bir  taraftan da savaş sonu yenilgisiyle Çin’i
terk etmek zorunda kaldı. Milliyetçilerin 1949’da komünistlere yenilmesiyle
ülke Tayvan, Hong Kong ve Macao hariç, birliğine kavuştu. Komünist rejimin o
günden bugüne süre gelen desteğinin ana kaynağı işte bu iki başarıdır:
Bağımsızlığı ve birliği sağlamak.
 
Batının
yükselmesinden bu yana, Çinin modernizasyon için önünde çeşitli strateji
seçenekleri olmuştu: Geleneksel imparatorluk kurumlarında reform yapmak (1911
öncesi denenmiş ve başarılı olamamıştı), Batı modelini aynen taklit etmek
(1911-1949 arası denenen bu girişim de fiyasko ile sonuçlanmıştı), veya kendi
kurumlarının başarılı olanlarını Batı örnekleriyle birleştirip yeni kurumlar
oluşturmak. Komünistler bu üçüncü yolu seçtiler. Sovyetler  birliğinden de büyük ilham alan, ancak
kendilerine has Maoizm ortaya çıktı.
 
Çin
Halk Cumhuriyeti (PRC) olarak tanınan yeni rejimin ilk işi gelirler ve
harcamalar üzerinde merkezi kontrol sağlamak oldu.  Devrimin
mimarı, bağımsız ve üniter Çin’in kurucusu Mao, iktidarı süresince
muazzam suiistimallere ve milyonların ölümüne sebep olmasına rağmen, önderlik
ettiği yeni rejimin popülerliğini ve meşruluğunu sürdürmesinde en büyük faktör
oldu. Bugün bile saygıyla anılmaktadır. Yeni rejimin dayanıklılığı ve gücü
Mao’nun ölümünden sonra da devam etti. “İleri Doğru Büyük Adım‘’ ve ‘’Kültür
Devrimi’’ felaketlerine rağmen komünist parti halkın da büyük desteğiyle
yepyeni ekonomik politikalar uygulayarak olağanüstü hızlı ekonomik büyüme
gerçekleştirerek Çin’in dönüşümünü başardı.

 

Ekonomik
Take-off
1820‘de
Çin’in kişi başı geliri 600 $ iken 1950 de 439 $ a düşmüştü. Bunun da başlıca
sebebi 120 yıl boyunca yabancıların Çin’i işgal altında tutması yanında,
insafsız savaş tazminatları ve gümrüklerin, tuz, demir yolları, posta, su, gaz,
elektrik v.s gibi işletmelerin ve bütün önemli sanayi tesislerinin yabancıların
elinde olması dolayısıyla ekonominin çökmesi idi.
 
Yeni
hükümet ülke birliğini sağladıktan sonra sanayileşmeyi hedef aldı. Bu amaçla
toprak reformu yapıldı, büyük komünler teşkil edilip artan ürün tarım vergisi
olarak toplandı. Bu para ile ağır sanayi tesisleri  kuruldu.
Çeşitli  sorunlara rağmen Çin
1950-1980 arası Mao döneminde yıllık ortalama % 4.4 büyüdü. İnsani gelişme
indeksi 4.5 kat yükseldi. Bu da eğitime muazzam ağırlık verilmesi, kadın-erkek
herkes için eşitlik gözetilmesi, sağlık sisteminin iyileştirilmesi ile
başarıldı. Böylece diğer çoğu Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin
yaşadığı tarım nüfusunun aşırı yoksulluğu ve zengin-fakir arası gelir uçurumu,
kadın-erkek fırsat eşitsizliği, büyük gecekondu mahalleleri ve şehirlerde yoğun
işsizlik gibi sorunlar yaşanmadı. Tabi ki bazı Mao  politikalarının yol açtığı kişisel
özgürlüklerden yoksunluk, eziyet ve ölüm
gibi ağır bedeller ödendi bu hızlı ilerleme için fakat Mao hiç bir zaman
halkın desteğini kaybetmedi.
5
MODERNİTE –  DEĞİŞİMİN HIZI
Bütün
Asya Kaplanlarının (Güney Kore, Tayvan, Singapur, Hong Kong, Çin, Malezya,
Tayland, Endonezya ve Vietnam) en belirgin özelliği değişimlerinin hızıdır.
1950’de ağırlıklı olarak tarım toplumuydular. Tarım Nüfusları % 80-90 iken bu
oran bu gün % 10 ‘un altına inmiştir.
 
Moderniteye
geçişin ana özelliği köyden kente, tarla işinden sanayi işine  geçiştir. Köy yaşantısında bir yıldan
ötekine, bir kuşaktan diğerine pek az şey değişir. Sanayileşme koşulları müthiş
değiştirir: Alışılmışın yerini belirsizlik, geçmişin yerini gelecek alır. Asya
kaplanlarında bu geçişin Batı’ya  göre
çok  daha hızlı olması beraberinde
modernitelerine de iki önemli fark getirmiştir.
 
1-
Geçmişin Yakınlığı
 
Asya
kaplanlarında halk çok yakın zamana kadar tarımda çalıştığından geçmişin
damgası şimdiki zamanın üzerinde capcanlı durmaktadır. Moderniteye rağmen
geleneklere bağlılık aynen devam etmektedir.
 
2-)
Şimdiki zamanda gelecek
 
Daha
önce de belirtildiği gibi modernite, şimdiki zamana gelenek, örf ve adetlerin
değil geleceğin hükmetmesi, gözlerin ve zihnin arkaya değil öne yönelik
olmasıdır.  Bu duruşun derecesi ülkeden
ülkeye değişir.  Şurası tuhaftır  ki yakın zamana kadar geçmişiyle haşır neşir
olan Asya ülkelerinde geleceğe dönme derecesi, moderniteye çok daha erken geçen
Avrupa  ve  Amerika’ya göre çok daha ileridir. Bu ülkeler
değişim tiryakisi, teknoloji tutkunu, acayip esnek ve her çeşit yeniliğe uyumlu
karakterleriyle adeta bir hiper modernite yaşamaktadırlar. Aslında bu hiç de
şaşırtıcı değildir. Batı ekonomisi % 2 büyürken siz her yıl ortalama % 10
büyürseniz, bu turbo hızın yaşam koşullarında, istihdam tiplerinde,
şehirleşmede, şehirlerin görüntüsünde ve tüketici ürünlerinde devrim yaratması
kaçınılmaz olur. Aile gibi yerleşik kurum ve değerleri değiştirerek sosyal
dokuya yeni ve ağır gerilimler yükler. Böylesine bir değişimle baş etmek için
hem bireylerin, hem de toplumun buna hazır olmasını ve hedefe kilitlenmesini gerektiren,
çok gelişmiş pragmatizm ve esneklikleri sayesinde bunu başarmışlardır.
 
Hızlı
değişimle aklını bozmanın bir örneği Doğu Asya kentlerinin karakterinde ve
yapısında açıkça görülür. Binalarının yüksekliğinin ve karakterlerinin kesin
kurallara bağlı olduğu, yüzeyin kullanıma göre bölgelere ayrıldığı Avrupa ve
Amerika şehirlerinin aksine Asya şehirlerinde böyle bir düzen yoktur. Her
semtte her şeyden biraz biraz vardır, her şekil ve yükseklikte binalar
görürsünüz. Batı kentlerinde belli bir merkez varken Asya kentleri birbiri
ardına metamorfoz geçirerek ha bire yeni merkezler üretirler. Kuralsızlık,
düzensizlik   ve başıboşluk tipik Asya
kentlerinde masum kaos, sıkıştırılmış bir enerji ve heyecandan oluşan baş
döndürücü bir karışım yaratır. Görünüşte tek sabit, değişimdir. Avrupa’nın
aksine korumaya hiç önem vermeden binalar birbiri ardına yıkılıp yenisi
yapılır. Avrupa şehirleri neredeyse asırlarca aynı kalırken Asya kentleri bir
günden diğerine alt üst olur.
 
Japonya
geleceğe dönüklüğün, hiper modernitenin en uç örneğidir. Kimse ikinci el araba
veya başka bir eşya almadığı gibi fabrikalar yılda birkaç model  çıkarırlar. Elektronikçiler, modacılar peş
peşe yeni ürünler, yeni koleksiyonlar sunar. Japonya tüketici teknolojisinde
hızlı gelişmenin özüdür. Partnere ihtiyaç bırakmayan dans makinaları bile mevcuttur.
 
Modernitede
rekabet
 
Dünyada’ki
güç dengesi hızlı bir değişim içindedir. 1973’e kadar baskın olan  Batı, gelirin % 58.7 sini elde ederken
Japonya hariç Asya’nın payı % 16.4  tü.
2001 ‘ e gelindiğinde bu oran % 52 ‘ye % 31 olmuştu. Oran önümüzdeki 15-20  yıl içinde daha da değişecektir. 2027 de
Çin’in Amerika’yı geçip dünyanın en büyük ekonomisi olması, 2032 de de BRIC adı
verilen Brezilya, Rusya, Hindistan (India) ve Çin grubunun Amerika, Kanada,
İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya ve Japonya’dan oluşan G7 yi aşması
beklenmektedir.  Ayrıca, gelişmekte olan diğer 
13
ülkenin (Bangladeş, Mısır, Endonezya, Iran, Meksika, Nijerya, Pakistan,
Filipinler, Türkiye ve Vietnam) toplam gelirinin G7 nin üçte ikisine ulaşacağı
tahmin edilmektedir.
 
Bu
zamana kadar dünya Batı küstahlığının etkisindeydi: Onlara göre kendi
değerleri, inançları, kurumları ve düzenlemeleri herkesten üstündü. Bu
mentalitenin gücü ve baskısı hiç de hafife alınmamalıdır. Hükümetleri diğer
ülkelere demokrasi ve insan hakları dersi vermekten hiç çekinmezler. Batının bu
derin üstünlük kompleksi güçlü ekonomik, siyasi, ideolojik ve kültürel
akımlardan beslenir.
 
Ancak
modernitenin yayılması bu mentaliteyi zora sokacaktır. “İleri”,”  Gelişmiş”, “Uygar” gibi fikirler Batı ile
eşanlamlı olmaktan çıkacaktır. Şimdiye kadar başkaları için evrensel ve
tartışmasız örnek ve model olduğuna, herkesin onu izlemesi gerektiğine inanan
Batı’nın, kendisine rakip modeller çıktığında nasıl davranacağını Allah bilir.
Gelecekte kendini mutlak değil rölatif bağlamda düşünmesi, dünyanın geri
kalanından öğreneceği çok şey olduğunu fark etmesi, her şeyin en iyisini kendi
bildiği saplantısından vazgeçmesi gerekecektir. Bu değişimin öncüsü de Çin olacaktır.
 
BÖLÜM
II 6
ÇİN ÇAĞI
Ekonomik Süper
Güç Olarak Çin
1976
da Mao öldüğünde kim derdi ki Çin, ülkenin yüzünü ve kaderini tamamen
değiştirecek olan olağanüstü bir büyüme arifesinde? Ülke Kültür Devriminin
enkazı altındaydı. 50’lerde ve 60’larda partiyi yöneten kadro, Kültür Devrimi
sırasında alaşağı edilip lanetlendiğinden ülke boşluk içinde kalmıştı. Çok
geçmeden eski liderler göreve çağrıldı. Deng Xiaoping dümene geçti. Kadro,
Kültür devriminin mirası olan ekonomik çöküntü ve siyasi kargaşa ile karşı
karşıya kalmıştı ama Mao’nun çılgın aşırılıklarının engeline takılmadan kendi
içgüdülerini ve eğilimlerini hayata geçirebileceklerdi.
 
Reform
süreci 1978’de bazı ekonomik bölgeler teşkil edilerek başladı.  Aralarında Guangdong vilayetinin de bulunduğu
bu bölgelerde kırsal komünler iptal edilip topraklar köylülere uzun dönemli
kiralandı, kendi ürünlerini pazarlamaya teşvik edildi. Her girişim adım adım,
deneysel biçimde yürütüldü. Bir yerde uygulanan reformun işe yaradığı görülünce
başka bölgelere de uygulandı.
 
Yeni
ekonomik yaklaşım hükümet kadrolarında da bambaşka bir bakış açısı ve düşünce
tarzı gerektirdiğinden, en yukardan başlayıp aşağılara kadar inen personel
değişikliği yapıldı. 1978 de Deng söyle diyordu: “Devrim yapmak ve sosyalizmi
kurmak için düşünmeye, yeni usuller denemeye ve fikirler üretmeye cesareti olan
çok sayıda öndere ihtiyacımız var. Bu devasa bir projedir: Parti ile hükümet
arasında, iktidar ile yargı organları, kitle örgütleri, girişimciler ve
kurumlar arasında ve nihayet merkezi, yerel ve halk örgütleri arasında mevcut
ilişkileri ön plana almaktadır. Yüz milyonları ilgilendiren bu iş zahmetli ve
uzun bir görev olacaktır.”
 
Değişimin
ana öğelerinden biri devletin merkezi yapısının yerelleştirilmesiydi. Mülkiyet
hakları ve Mali güç yerel yönetimlerin çeşitli kademelerine dağıtıldı.
 
Daha
hemen başlangıçta büyüme hızı Mao döneminin % 4-5 lerinden yılık ortalama
%9,5’e çıktı. Yine başlangıçtan itibaren hükümet Amerika’nın desteğinin ve
işbirliğinin hayati önem taşıdığını gördü. Temeli 1972 de Mao – Nixon
buluşmasıyla atılan ilişkiler, 1979 da resmi diplomatik ilişkiler    kurulması, 
mülkiyet
haklarının tanınması ve Çin’in en gözde ülke ilan edilmesiyle  geliştirildi. Amerika’nın değeri 1980’lerde
iyice kanıtlandı. Çin ihracatta ağırlıklı olarak oraya yöneldi. Çinli
öğrenciler Amerikan üniversitelerine koştu. Sovyetlerin çökmesi ve internet
etkiyi daha da
arttırdı.
 
Küreselleşen
ekonomiye uyum için Çin gümrük engellerini kaldırıp ülkenin kapılarını yabancı
yatırımlara açtı. Çin firmaları hiç korunmadan “ya bat, ya çık” rekabetine
sokuldu. Oysa Japonya, Güney Kore ve Tayvan’da yerli sanayiciler gelişinceye
kadar yabancı rekabetinden korunmuşlardı.
 
Reformun
ilk yıllarında kırsal ekonomiyi kalkındırmaya ağırlık verildikten sonra
1980’lerin sonunda ağırlık kentlere ve sınai ekonomiye kaydı. Ucuz iş gücünden
yararlanmak isteyen Batı ve Japon sermayesi Guangdong eyaletinden başlayıp
diğer  bölgelere akarak toplam 500 milyar
doları aştı.  Şu  anda tüm ihracatın 
%60’ını
yabancı firmalar gerçekleştirmektedir. Bu süreçte Çin, düşük ve orta kalite
imalat için “dünyanın atölyesi” olmuştur. Gümrüklerin git gide indirilmesiyle
dış ticaretin hacmi milli gelirin % 75 ine ulaşmıştır. Bu oran en gelişmiş
ülkelerde bile % 30 ‘u aşmaz. Oranın yüksekliği Çin’in küresel ekonomide
önemini arttırmak yanında ülkeyi küresel çalkantılara veya Batıdaki artan korumacılık
duygusuna karşı daha duyarlı kılmaktadır.
 
Çin
ve Rus süreçlerinin karşılaştırılması yararlı olur. Zira her ikisi de emir-
komuta ekonomisinden piyasa ekonomisine nasıl geçileceği meselesiyle karşı
karşıya kalmıştı. Rusya Batının reçetesine uyarak şok terapiyi tercih etti. Bu
da 90’larda hiper enflasyona, ileri boyutta sermaye kaçışı, paranın değerinin
dibe vurması ve dış borçlarda temerrüte düşülmesi gibi sorunlara yol açtı.
Tersine  Çin daha kademeli bir yaklaşım
izleyerek hiper enflasyondan korundu, uluslararası kredi notunu yükseltti ve
sermaye kaçışına uğramadı. Rusya’da Kamu sektörü haraç mezat yandaşlara
satılırken Çin’de kamu sektörü toptan özelleştirilmek yerine parça parça,
kademe kademe özelleştirildi. 2007 Forbes 100 listesinde 13 Rus’a karşılık hiç
Çinli yoktu. Buna mukabil 1990’da Çin’in milli geliri Rusya’nın iki katının
altındayken 2003 de altı katından fazla olmuştu. Çok kısa bir sürede dünyanın
imalat merkezi oldu. Bugün fotokopi makinelerinin, ayakkabıların, oyuncakların
ve mikrodalga fırınların ve daha pek çok ürünün üçte ikisi Çin’de
üretilmektedir. Ülke aynı zamanda gelmiş geçmiş en büyük yoksulluktan kurtuluş
programını uygulamış ve 1978 de 250 milyon olan yoksul sayısını 2001 de 22
milyon kişiye indirmiştir.

 

Çin’in
Ekonomik Büyümesi Sürdürülebilir mi?
Çin
her yıl 23 milyon kişiye istihdam yaratmak zorundadır. Hükümetin stratejisinin
temeli yıllık % 10 büyümedir. Zaten büyüme % 8 in altına düştüğü takdirde
toplumda huzursuzluk baş göstermesi çok muhtemeldir.
 
Global
durgunluk büyümenin sürdürülebilirliğini sınayacaktır zira artık Çin Batı
ihracat pazarlarına eskisi kadar güvenemez. En karamsar senaryo, Batı’daki
durgunluğun 1930’lar kadar derin ve uzun olması ve Amerika’nın Çin ürünlerine
karşı korumacı önlem almasıdır.
Küresel
durgunluğun derecesi ne olursa olsun şimdiki büyüme modeli uzun vadede
sürdürülebilir değildir, zira tamamen yatırıma dayalı olduğundan ülkenin
kaynaklarını yutacak, ağır bir tüketim baskısı yaratacaktır. Sermaye ve emek
verimliliğini arttırmak, bunun için de teknoloji basamaklarında yükselmek
şarttır. Nitekim küresel durgunlukta bunun belirtileri görülmekte, ihracat
oyuncak gibi ucuz ürünlerden teknoloji ürünlerine kaymaktadır. Milli gelir
ağırlıklı olarak dış ticarete bağlı olmaktan da kurtarılmalıdır. Zira küresel
iniş çıkışlardan çok etkilenmektedir. Bir başka tehlikesi de, durgunlukta diğer
ülkelerin Çin mallarına karşı korumacılık yoluna gitmesidir. Bu yüzden iç
tüketim de arttırılmalıdır.
 
Bir
başka sorun da çok kısa sürede çok hızlı büyüme, dünyanın en eşitlikçi
ülkelerinden birini en eşitsiz hale getirmek üzere olmasıdır: Kıyı bölgeleriyle
iç bölgeler, kentlerle köyler, kayıtlı ekonomiyle kayıt dışı ekonomi arasındaki
uçurum git gide artmaktadır. Bu da toplumsal gerilime yol açmakta ve reform
programına halkın katılımını baltalamaktadır.
 
Çin’in
büyümesi toprak, orman su ve petrol  gibi
kaynaklara aşırı bağımlıdır.   Çok
kalabalık bir nüfus zaten kıt olan bu kaynakları hızla tüketmektedir. Son 40
yılda ormanların yarısı yok edildiğinden şimdi dünyanın en çıplak ülkelerinden
biridir. Kullandığı petrolün yarısını ithal etmek zorundadır. Bu yüzden Çin
büyümesi için gereken muazzam miktarda ham madde için diğer ülkelere
bağımlıdır. Şu anda bile dünyanın en büyük bakır, ikinci en büyük demir cevheri
ve üçüncü en büyük alüminyum ithalatçısıdır. Diğer bütün hammadde
gereksinimlerinde ve enerjide ilk birkaç sırada yer almaktadır.  %8
büyüme hızını koruduğu takdirde, önümüzdeki 20 – 30 yıl içinde dünyanın
tüm kaynaklarından fazlasına ihtiyaç duyacaktır ki bu da küresel çevreye
yapacağı etki bir yana, bizzatihi sürdürülemez bir durumdur.
 
Çevre
İkilemi
 
Çin’in
büyük paradoksunun (insan kaynaklarında bereket, doğal kaynaklarda kıtlık)
etkileri tüm dünyada hissedilmektedir. Emeğin ucuzluğu  mamul
ürünlerin fiyatını düşürürken, emtia fiyatlarını adamakıllı
yükseltmiştir. Artan emtia fiyatları Çin’in kaynak–yoğun büyüme modelini aşırı
pahalı hale getirecek, böylelikle Çin Amerika’nın bugünkü yaşam standardına
yaklaşamadan nefesi tükenecektir. O yüzden Çin daha şimdiden enerjiye daha az
bağımlı  bir  yaklaşım izleme kararı almıştır ama bu kararı
hayata geçirmek pek kolay olmayacaktır. Çin 18.yüzyıldan 21. yüzyıla sadece 30
senede geçtiği için 200 yıl idare edilebilecek ekolojik kaynaklar da aynı kısa
sürede tüketilmiştir. Bugün 300 milyon küsur insan temiz suya ulaşamıyor.
Dünyanın en kirli 20 şehrinden 16 sı Çin’de.
Asit yağmurları ülkenin üçte ikisini etkiliyor.  Ülkenin dörtte biri  çöl. Topraklarının % 58 ‘i tamamen veya
kısmen kurak. Ne kadar yoksul ülke olursa olsun, çevre önlemlerini almak için
zengin ülke statüsüne kavuşmayı bekleyecek lüksü kalmamıştır.
 
Düşük
Teknoloji mi, Yüksek Teknoloji mi?
 
Mevcut
durumda Çin’in mukayeseli üstünlüğü, yoğun vasıfsız işçilikle ve sudan ucuz
fiyatlarla dünya piyasasına alt seviyede imalat yapmaktır. Bunun uzun dönemde
iki sakıncası vardır: Birincisi, bir ürünü piyasaya sununcaya kadar yapılan
toplam harcamanın yalnızca % 15’ini imalat oluşturmaktadır. Maliyetin en önemli
kısmı tasarım, pazarlama, markalaşma vb ögelerden kaynaklanmaktadır ki bu da
halen gelişmiş ülkelerin tekelindedir. İkincisi, Çin’in ihracatının çoğu Batılı
ve Japon, çok uluslu firmalarca üretilmekte, Çin firmaları fasona
çalışmaktadır. Başka bir deyişle Çin’in rolü, gelişmiş ülkelerde yerleşik  çok uluslu şirketlerin küresel
operasyonlarında ucuz mamul taşeronluğudur.
 
Ancak
Çin’in kararlı adımlarla teknoloji basamaklarını tırmandığı görülmektedir.
Bütün yeni başlayanlar gibi kendi yolunu buluncaya kadar çeşitli usuller
denemektedir. Yeni teknolojilere ulaşmak için kullandığı yöntem, kopyalama,
satın alma ve Çin pazarına giriş vaat ederek yabancı ortaklardan teknoloji
transfer etme yöntemlerinin bir kombinasyonudur. Gerçekten de pazarının
cazibesi Çin’in elinde önemli bir kozdur. Ayrıca, yabancı firmalar imalatlarını
Çin’e taşıdıklarında çeşitli yan işlem ve üretimlerini de Çin’e
taşımaktadırlar. Örneğin İtalyan tekstil sanayi işe basit üretimlerini
taşımakla başlamış, katma değeri yüksek tasarıma kadar ulaşmıştır. Microsoft,
Motorola ve Nokia gibi firmalar Ar-Ge operasyonlarının önemli bir bölümünü Çine
kaydırmıştır.
 
Fakat
uzun vadede Çin’in teknolojik potansiyeli ancak kendi üst düzey araştırma ve
geliştirme kapasitesini arttırmakla büyüyebilecektir. Nitekim ülkenin hedefi,
2004 te 24.6 milyar $ olan Ar-Ge harcamalarını 2020 de 113 milyar dolara (milli
gelirin % 2,5 i) çıkarmaktır. Bu yolda epeyce yol kat ederek başta malzeme
bilimi, analitik kimya ve nano teknoloji olmak üzere bir çok alanda Amerika’nın
yakın  takipçisi olmuştur.
 
Çin’in
kuvvetli noktası çok sayıda eğitimli profesyonel ve ciddi, disiplinli bir
eğitim ahlakına sahip olmasıdır.  Ülkede
her yıl 900.000 gen bilimci, mühendis  ve
yönetici mezun olmaktadır. Önemli bir sayı da üst düzey Amerikan
üniversitelerinde eğitim görmektedir. Gerçi bunların bir kısmı Amerika’da
kalmaktadır ama bir taraftan da mezunların yurda dönmeleri için devlet her
türlü imkan ve teşviki sağlamaktadır. Dolayısıyla Çin’in sonsuza kadar
teknolojinin alt basamaklarında dolaşmasını beklemek abesle iştigaldir; zamanla
zorlu bir teknolojik güç olacaktır. Öteki Asya kaplanlarının aksine Çin
şirketleri yurtdışında üretim ve pazarlama için dış piyasalara açılmadan önce
içerde mali temel, teknik beceri, iyi konumlanmış marka ve iç piyasaya hakim
olmaktan kaynaklanan yüksek karlılık gibi üstünlükler kurmayı bekleme
fırsatları olmamıştır. Çin firmalarının esas dışa açılma sebebi yurt içindeki
kıran kırana rekabetten kaçmaktır.
 
Eğer
Çin; Japonya, Güney Kore ve Tayvan gibi uluslar arası boyutta şirketler ortaya
çıkaramazsa fazla başarılı olamaz. Bu da Çinli şirketlerin gelişmekte olan
ülkelerden başlayarak küresel pazarlara kitlesel ucuz ürünlerle girmesi, daha
sonra da gelişmiş dünyaya açılmasını gerektirecektir. Örneğin Japon
şirketleri  de önce bölgesindeki Doğu
Asya pazarlarını hedef almış, ürünlerini geliştirip deneyim kazandıktan sonra
Batı pazarlarına geçmişti.
 
Nitekim
Çin’in Afrika, Ortadoğu ve Güney Amerika’ya ihracatı ABD’ye olan ihracatından
çok daha hızlı büyümektedir. Bir taraftan beyaz aletler ve motorlu araçlar gibi
alt ve orta teknoloji ürünlerinde belirgin ilerleme görülürken uzun vadede
aerospace gibi ileri teknoloji sektöründe de önemli bir oyuncu olmaya
kararlıdır. Yakında kendi bölgesel yolcu jetlerinin üretimini başlatacaktır.
Airbus imalatının bir kısmını Çin’e kaydırmak üzeredir. 2003 de uzaya adam
göndermiş, 2007 de Aya uydu fırlatmıştır. 2020 de uzay istasyonu kurma
planları,  aerospace alanında yüksek
teknoloji geliştirmeye ne karar kararlı olduğunu kanıtlamaktadır.
 
Uluslararası
firma kurmanın hayati noktası doğrudan dış yatırımlar yapmaktır. Tahminlere
göre 2010’da Çin’in yurt dışına yapacağı doğrudan yatırım, Çin’e giren yabancı
yatırım seviyesine ulaşacaktır.
 
Çin
Modeli
 
Gelişmiş
Batı ülkelerinden farklı olarak Çin’de devlet çeşitli şekillerde (merkezi
hükümet, eyalet ve yerel yönetimler) hala ekonomide fevkalade önemli rol oynamayı
sürdürmektedir. 90’ların sonundaki Asya krizi sırasında Çin’in hantal ve bol
sübvansiyonlu kamu girişimlerini başka ülkeler gibi hızla özelleştireceği
sanılıyordu. 10 yıl sonra gördüğümüz rejim farklıdır. Kamu İktisadi
teşebbüsleri (KİT) 120.000’den 30.000’e indirilmiş, bunun yanında yeniden
yapılandırma ve kadro azaltmaya gidilmiştir. Ancak Hükümet tümden özelleştirme
yerine iyi KİT’leri mümkün olduğunca verimli ve rekabetçi hale getirmeyi tercih
etmiştir. Sonuçta en üstteki 150 KiT topal ördek olmak bir yana, olağanüstü
başarılı olmuş, 2007 toplam karları 150 milyar dolara ulaşmıştır. Bu
stratejinin amacı KİT’leri hiç korumadan, tekelimsi statü sağlamadan, en
şiddetli rekabete maruz bırakarak uluslararası rekabete hazır hale getirmektir.
Bu KİT ler Batılı örneklerinden farklı olarak büyük miktarda özel sermayeye
açılabilirler. Dolayısıyla Çin KİT lerine hem kamu, hem özel sermaye niteliği
taşıyan melez firmalar denebilir. Neticede ortaya çıkan Çin modeli, özel
şirketlere yardım, KİT lerin yönetimi, yuan’ın tam konvertibiliteye geçişi ve
her şeyden önce Çin’in ekonomik transformasyonu gibi çok çeşitli alan ve
şekillerde hiperaktif, her an hazır ve nazır bulunan yepyeni bir kapitalizmdir.
Çin’in başarısı, Çin modeli devletin bilhassa gelişmekte olan ülkeler üzerinde
olmak üzere küresel etki yaratacağına işaret etmektedir. Mortgage krizi
ertesinde anglo-amerikan modelinin çökmesi Çin modelini daha da değerli
kılacaktır.
 
Büyüklük
Meselesi
 
Devasa
bir nüfusun olağanüstü yüksek ekonomik büyüme ile birleşmesi dünyayı yepyeni
bir durumla karşı karşıya bırakmaktadır. Gerçekten de Çin gözlerimizin önünde
dünyayı değiştirmekte, bizi hiç gidilmemiş denizlere götürmektedir. Bu kaymanın
etkisi o kadar büyüktür ki modern ekonomik tarihi Çin den önce (Ç.Ö) Çin den
sonra (Ç.S) olarak iki bölüme ayırabiliriz.
 
Amerika’nın
1870’de take-off’u başladığında nüfusu sadece
40  milyondu,  Çin’in ise 1978 de 963 milyon, yani
Amerika’nın 24 katı. Take-off un plato yapmasının beklendiği 2020 yılında
nüfusun en az 1.4 milyar olması beklenmektedir.
 
Toplam
nüfus Çin’in boyutunun yalnızca bir yönüdür. İkincisi artan iş gücüdür. Çin’in
büyümesi tarım dışı işlerle uğraşan insan sayısını olağanüstü arttıracak,  bu da tüm dünyadaki tarım dışı çalışanlara
çok hızlı ve kitlesel ilave yapacaktır.
 
Üçüncü
etki gelirdir. 1978’de Çin’in geliri dünya toplumunun % 4.9 uydu. 2020 de %
18-20 ye ulaşması çok muhtemeldir. 1990 da daha yeni gelişirken bile dünyanın
toplam gelir artışına Amerika’nın katkısı % 21 iken Çin’in katkısı Amerika’yı
aşarak % 27.1 olmuştur.
 
Dördüncü
etki dünya ticareti üzerinedir. 1978 öncesinde Çin’in etkisi asgari düzeydeydi.
Zira hem çok yoksul, hem de dış ticarete kapalı bir ülkeydi: Fakat 1978 den bu
yana hızla dünyanın ekonomisi en açık ülkelerinden biri haline gelmiştir. 2001
de Ortalama % 23.7 olan gümrük tarifesi 2011 de % 5.7 ye inecektir. Böylece,
Çin bugün için gelişmekte olan bir ülke olduğu halde, 2010 sonunda dünyanın en
büyük tüccarı olacaktır.
Çin’in
büyüklüğünün 4 etkisi (nüfus, iş gücü, ekonomi ve ticaret) küresel büyümeyi ve
ulusal ekonomilerin gelişmesini stimüle etmek açısından dünyanın geri kalanına
yararlı olacaktır. Ancak beşinci etki, Çin’in kaynakları tüketmesi, doğal kaynakların
önce fiyatını yükseltip sonunda bitirerek tüm dünyaya ağır darbe vuracaktır.
 
Çin’in
Ekonomik Etkisi
 
Çin’in
büyümesi küresel tüketim mallarının ucuzlaması açısından gelişmiş ülkelere ve
ham madde fiyatlarını yükseltmesi açısından bu kaynaklara sahip Afrika,
Ortadoğu, Rusya, Avustralya gibi bölgelere yaramıştır. Asıl kaybedenler Meksika
gibi gelişmekte olan ülkelerdir. Bu ülkelerin mukayeseli  üstünlüğü emek yoğun üretimdi. Şimdi
kendilerini Çin rekabetiyle karşı karşıya bulmuşlardır. Ayrıca rekabet yeni
yabancı sermaye girişini azalttığı gibi, ülkeye girmiş olanın da bir kısmının
yatırımlarını Çin’e taşımalarına yol açmaktadır.
Çin’in
dünya üzerinde gittikçe artan etkisinin bir ölçüsü de Amerika ile  ilişkisinde keyfini sürdüğü kaldıraç gücüdür.
Amerika’nın Çin mallarına karşı doymak bilmez iştahı sayesinde Çin Amerika’nın
en büyük ithalat yaptığı  ülkedir. Ortaya
çıkan dev boyuttaki dış ticaret fazlasını Çin başta hazine bonosu olmak üzere
çeşitli Amerikan enstrümanlarında değerlendirmektedir. Çin’in 2008 de 1.81
trilyon dolara ulaşan döviz rezervi, 9 ülke dışındaki tüm ülkelerin yıllık
milli gelirinin toplamından fazladır. Bu döviz kapasitesi finans dünyasında,
bilhassa Batının mali krizinde Çin’i mali dev yapmıştır. Batılı finans
kurumları, pek çok batılı şirket, hatta ülkeler likidite açlığı içinde
kıvranırken aksine Çin likidite içinde yüzüyordu.
 
Bu
durum Çin’in küresel etkisini ve gücünü daha da arttırarak başta petrol ve
mineral firmaları olmak üzere yabancı şirketleri satın alabilecek hale
getirmiştir.
 
Çin‘in
döviz rezervlerini nasıl konuşlandıracağı, herkesin ama özellikle de
Amerika’nın merak konusudur. Zira rezervlerinin % 60’ını dolarda tutan Çin
önemli bir miktarını başka dövizlere çevirmeye kalkışırsa anında  doların değerini düşürecek, faizleri
yükseltecektir. Ancak bu çevirme miktarını yüksek tuttuğu takdirde doların,
dolayısıyla elindeki paranın değeri de aşırı düşecektir. Bu konuda Çin tam bir
açmazdadır. Neticede günümüzün iki büyük fakat hiç benzeşmez ülkesi tuhaf bir
karşılıklı bağımlılık içindedirler.
 
Çin’in
geç de olsa dünya ticaret örgütüne kabulü, hem ürettiği çok ucuz Çin mallarını
tüketen ve Çin’i düşük maliyetli imalat üssü olarak kullanan diğer ülkelere,
hem de dünya pazarlarına daha kolay giriş ve
yabancı  sermaye girişinin
hızlanması açısından Çin’e yaramıştır.
 
Bu
kazan-kazan durumu devam edecek mi? Çin’in dünya ticaret sistemi üzerine etkisi
o kadar büyük ve uzun dönemde belirsiz ki bu soruya cevap vermek çok zor.
Küresel sistemi tasarlayan ve yaşatan Batı, ancak şimdiye kadar en fazla
yararlanan Doğu Asya, özellikle Çin oldu. Bir noktada Batı bunun Çin’e faydalı,
kendisine zararlı olduğuna kanaat getirirse pekala da korumacı sisteme geçip
küreselleşmeye darbe vurabilir. Şimdiye kadar Çin’in ucuz mallarından ve imalat
üssü olmasından kazançlı çıkan, ancak işini kaybeden mavi yakalı işçilere ve
gelişmekte olan ülkelerin feryatlarına kulak tıkayan Batı, Çin teknoloji
basamaklarında yükseldikçe ve beyaz yakalılar da işlerini kaybettikçe tutumunu
değiştirecektir. Bu süreç ne kadar hızlı olursa Batının tepkisi de o kadar
hızlı ve sert olacak, korumacı duvarlar yükselecektir. Süreç ancak  yavaş
olduğu takdirde Batı bunu sindirebilir.
Şu
bir gerçek ki küresel ticaret hızla daralmakta; aynı şekilde sermaye akışları
da daralmaktadır.İşsizlik tüm dünyada hızla artıyor. Şu an içinde bulunduğumuz
küreselleşme dönemi birden bire duruşa geçti. Bu süreç ne kadar devam eder
belli değil. Hemen her yerde hükümetler tehdit altındaki sektörlerine yardım
etmenin yollarını arıyor. Almanya’dan sonra dünyanın en büyük ihracatçısı olan
Çin kaçınılmaz bir şekilde bu taleplerin hedefi olacak. Bu durumda, bir ticaret
savaşı ve ülkelerin birbirlerine rakip ticaret blokları oluşturması çok
muhtemeldir.
 
7
BİR UYGARLIK
DEVLETİ
Çin
her zaman ucuz mal, daha da ucuz işçilik ve berbat çalışma koşulları ile eş
anlamlı olmayacak. Evrende herkesin kendi durumunu düzeltme arzusu, dünyanın en
ucuz, hiç bir şekilde sendikalarla ve yasalarla korunmayan,  en zalim piyasa koşullarına açık işgücüne
dayalı bir ekonomik rejimin yaşamasına izin vermez. Çin, kalkınmasının yeni bir
aşamasına doğru ilerlemekte, siyasi dünyası da bunu yansıtmaktadır.
Laissez-Faire tutumun yerini işçi haklarının korunduğu bir sistemin alması gerektiği bilinci artmaktadır.
 
Batı,
Çin geliştikçe kendine benzeyeceğini düşünmektedir. Bu büyük bir yanılgıdır.
Japonya’dan sonra süper güçlerin arasına ilk kez Batılı olmayan bir ülke olarak
katılan Çin’in bu gelişimini anlamak için ekonomik büyüme yanında tarihini,
siyasetini, kültür ve geleneklerini anlamak zorundayız.
 
Uygarlık
Devleti
 
3000
yıla yakın tarihiyle Çin dünyanın kesintisiz var olan en eski ülkesidir.
Çinliler Çin terimini kullandıklarında genellikle ülkeyi değil, Çin
uygarlığını, tarihini, hanedanlarını, Konfüçyüs’ü, düşünce tarzını,
ilişkilerini, adetlerini, ailelerini, ana baba ve atalara tapınma derecesinde
saygıyı, değer ve  felsefelerini kastederler.
 
Çin’e
alışılmış ulus-devlet prizmasından değil, kendilerine özgü siyasi, iktisadi ve
sosyal sistemlerini haiz, çok sayıda yarı özerk eyaletten oluşan bir kıta
sistemi prizmasından bakmamız gerekir. Her biri bir ülke büyüklüğündeki  bu
eyaletlerin arasında her açıdan muazzam fark vardır. O kadar ki,
tüm  Avrupa’nın ulus-devletleri
arasındaki fark bile daha azdır.
 
Kıta
büyüklüğündeki bu devletin Beijing’den yönetilemeyeceği aşikârdır. Eyaletler
epeyce özerktir. Neticede Çin üniter bir devlet yapısına sahip olsa da gerçekte
de facto federal sistemdir.
 
Çin
Siyasetinin Yapısı
 
1949
devrimi Çin siyaset sistemine epeyce değişiklik getirmişse de temel
niteliklerin çoğu hanedanlar döneminde ne İse, komünist dönemde de aynen devam
etmektedir.  Bu özellikler nelerdir?
 
Çin’de
Siyaset her zaman devletle eş anlamlı olmuştur: elitler veya halk pek
katılamaz. Konfüçyüs öğretisine göre halk devlet yönetiminden  uzak tutulmalıdır ki hükümet yetkilileri
bağlı oldukları etik kurallar ve ideallerle çalışabilsinler.   Batı mantığına ve adetlerine ne kadar aykırı
olsa da bu  görüşleri 
silip
atamayız. Unutmamalı ki Konfüçyüs sistemi insanlık tarihinde en uzun süredir
devam eden siyasi değer olup Japon, Kore ve Vietnam tarafından da model olarak
alınmıştır.
 
Konfüçyüs
sistemi elitist olmasına rağmen bir çıkış yolu tanıyordu: Tanrı imparatora
hükümdarlık hakkı vermiş olsa da halkın büyük bir bölümünün memnuniyetsizliği
durumunda imparator bu hakkı  kötüye
kullanmış oluyordu ve hükümdarlıktan atılmalıydı.
Çin’de
devlet toplumun direği olarak görülür: mutlak hakim odur. Avrupa toplumlarında
aksine iktidar; din, aristokrasi ve ticari çıkarlar gibi birbirine rakip yetki
kaynaklarının çekişmesine maruzdur ve gücünü onlarla paylaşmak zorundadır.
Farklı otorite kaynaklarının bir arada var olması Çin’de etik dışı görülür.
Yalnızca iki kurum resmen kabul edilir ve önemlidir: Hükümet ve aile. Tüccar
sınıfı hiyerarşide en son sırada olduğu halde hiçbir zaman sıra atlamayı veya
örgütlenmeyi düşünmemişlerdir.
 
Çin
siyasetinde geleneksel olarak etik kurallar en önde gelir. Kamu görevlileri
devrimden önce Konfüçyüs öğretisi sınavından geçerlerdi. Şimdi bunların yerini
Maoist öğreti almıştır. Devlet yönetimi ilkesi olarak etik standartlara
bağlılık, çocukların yetiştirilmesinde aile ve eğitimin rolüne verilen önemle
birleşmiştir. Çin toplumsal hayatında en önemli kurum ailedir. Çinli çocuk
hiyerarşiye ve otoriteye boyun eğmeyi orda öğrenir. Ailenin, daha doğrusu
babanın sözü son sözdür. Büyüklere saygı, utanma duygusu ve mahcup olma korkusu
ile birleşip öz disiplini geliştirir.
Kısacası bir ulus-devletten ziyade ulus ailedir.
 
Çin
siyasetinin diğer temel özellikleri ülkenin birliği ve siyasi istikrardır. Her
ikisi de, ara ara kesintilere uğrasa bile, ülkenin iki bin küsur yıllık
varlığının vazgeçilmez öğeleridir.
 
Çin
ve Demokrasi
 
Batılıların
gözünde bir ülkenin siyasetinin ve yönetişiminin sınavı demokrasinin varlığı ya
da yokluğudur. Kuşkusuz, şartlar olgunlaşmışsa ve ülke kültüründe ciddi kök
salmışsa bu tür demokrasinin mevcudiyeti arzulanan bir sistemdir. Ancak Irak
örneğinde olduğu gibi Anglo-amerikan silahının namlusuyla empoze edilmiş
yabancı bir uzuv gibiyse, bu zorlamanın direnme, kendi toplumuna yabancılaşma
veya etnik çatışma şeklinde ortaya çıkan bedeli, sağlayacağı yarardan kat kat
fazla olacaktır.
 
Demokrasi
tarih ve kültürden bağımsız, her şart ve durumda uygulanabilen soyut bir ideal
değildir zira şartlar müsait değilse asla düzgün işlemez; hatta tehlikeli bile
olabilir. Bir ülkenin yönetiminin kalitesini değerlendirirken diğer bütün
kriterlerden daha önemli olarak da görülmemelidir. Özellikle gelişmekte
olan   ülkeler   için
ekonomik   büyümeyi   başarmak,
etnik   uyumu   korumak, 
yolsuzluğu
önlemek ve düzen ve istikrarı sürdürmek demokrasiden daha da önemli
gerekliliklerdir. Demokrasi kendi tarihi ve gelişimi bağlamında görülmelidir;
farklı toplumlar kendi koşullarına, tarihlerine ve gelişme seviyelerine bağlı
farklı önceliklere sahip olabilirler.
 
Aslında
pek az ülke bugünkü anlamıyla demokrasiyi ekonomik take-off süreciyle
birleştirmeyi başarabilmiştir. Bütün Batı Avrupa ülkeleri take-off’u demokrasi
olmadan yaşamıştır. Avrupa’nın sınaîleşme döneminde en yaygın yönetim şekli,
mutlakıyetçi veya anayasalı monarşilerdi. Seçme hakkı bile sanayi devrimi
tamamlandıktan çok sonra, o da yalnızca imtiyazlı küçük bir azınlığa
tanınmıştı. Sömürgelerin asla seçme hakkı olmadı, anavatanda herkes bu
hakkı  kazandıktan sonra bile.
Dolayısıyla Batının, ‘’bir ülke kalkınmanın hangi aşamasında olursa olsun
demokrasi ile yönetilmelidir’’ diye diretmesi tam bir iki yüzlülüktür.
 
Ekonomik
take-off’unu yüz küsur yıl önce yaşamış olan gelişmiş dünyada, şu veya bu tarz
da olsa, demokrasi  evrenseldir.  Gelişmekte olan  dünyada ise
rejim hayli karışıktır; Demokrasi ya hiç yoktur ya da yarım yamalaktır.
İlk Asya kaplanlarının (Güney Kore, Tayvan, Singapur, Hong-Kong) hiçbiri
take-off’nu demokratik koşullarda gerçekleştirmedi. Tayvan ve güney Kore’de
ileri görüşlü askeri diktatörlük, Hong-Kong’ da demokrasi yoksunu İngiliz
sömürgesi, Singapur’da otoriter ve uydurma demokrat bir yönetim vardı. Ancak
hepsinin  de şansına, becerikli ve
stratejik iktidarlarla kutsanmışlardı. Gelişme aşamasındaki devletler olarak
iktidarların meşruiyeti büyük ölçüde halkın sevgisini kazanmada değil, hızlı
ekonomik büyüme ve yaşam seviyelerini yükseltmede yatıyordu. Şimdi bu ülkelerin
her biri batı Avrupa’nın kalkınma ve yaşam seviyesini yakaladı. Japonya ile
birlikte bu örnekler sınaîleşme ve zenginleşmenin, demokratik sistemin
gelişmesine daha uygun koşullar yarattığını göstermektedir. O yüzden, nüfusun
yarısından fazlası kırsal alanda yaşayan Çin’in çok partili, seçimli demokratik
sisteme geçmeye hazır olduğunu veya geçmesi gerektiğini iddia etmek abesle
iştigaldir. Batılı ultra demokratlar ne kadar karşı çıksa da Çin’ in şu an en
baştaki önceliği ekonomik kalkınmadır.
 
Çin
ve Hümanist İktidar
 
Tiananmen
meydanı ayaklanmasının Sovyet komünizminin çöküşüne rastlaması pek çok Batılı
gözlemciyi Çin komünist partisinin kaderinin de aynı olacağına inandırmıştı.
Daha fazla yanılmış olamazlardı. Aksine, Deng
Xiaoping  liderliğinde komünist
parti büyük esneklik ve yaratıcılık göstererek Mao’dan miras krize, halkın
büyük bir bölümünün yaşam standardını yükselten bir  reform süreci başlatmak suretiyle cevap
verdi. Komünist partinin iktidarı artık sağlam, hak ettiği prestijin keyfini çıkarıyor.
 
Toplumsal
huzursuzluktan ve kronik yolsuzluktan doğan yönetişim sorunlarına rağmen,  başlamış
reform  sürecinin  görülebilir
gelecekte  de  devam
etmesi 
beklenmektedir.
Hem Çin, hem de dünya için en kötü senaryo,
komünist partinin Rusya’daki gibi çöküp yok olmasıdır. Nüfusu çok daha
fazla, ekonomisi çok daha büyük, dış dünya ile çok daha entegre olan Çin’de
böyle bir çöküş hem ulusal, hem de küresel açıdan tam bir deprem
yaratacaktır.  Çin ve dünya için   en iyi durum, mevcut rejimin aynı tür
reformlarla ülkenin dönüşümünü sürdürmesi ve gerektiğinde yumuşak bir geçişle
başka bir döneme ulaştırması olacaktır.
 
Farklı
Bir Devlet Olarak Çin
 
Şimdiye
kadar Batı kavramalarının, değerlerinin, kurumlarının ve önermelerinin hakim
olduğu dünyada bunlara uyup uymamak Çin’in sorunuydu. Fakat gelecekte Çin’in
gücü ve etkisi arttıkça bu Batının sorunu olacağa benziyor; zira böyle bir
durumda Çin’in değişip Batının kültürel normlarını kabul etmesi beklenemez.
Düşünce ve davranış tarzları buna izin vermeyecek kadar eski ve köklüdür.
 
Batının
devlet deyince tek kavramı ulus-devlettir. Fakat Çin ve Hindistan’ın yükselişi
resmi yeniden değiştirecek gibi görünmektedir. Bu ülkeler sıradan  birer ulus devlet değil, pek çok ülkeyi
gölgede bırakan dev boyutta devletlerdir.
 
Çin’in
global bir güç olarak ortaya çıkışının başka bir farkı daha olacaktır.
Sınaileşme dönemi başladığından bu yana dünyanın en güçlü ülkeleri iki ana
özelliği paylaşmışlardır: Birincisi çağının en yüksek milli gelirine sahip
olmak, diğeri de kişi başı geliri en yüksek ülke olmak. En zengin ülkelerin hep
en zengin vatandaşları olmuştur. Çin bunların yalnızca birine sahip
olabilecektir. Şu anda dünyanın üçüncü en yüksek gelirine sahiptir. Ancak
Goldman Sachs’ın öngördüğü gibi 2027’de Amerika’yı geçse bile kişi başı geliri
düşük kalacak, zenginler kulübüne giremeyecektir. Yeni bir tip küresel güce hoş
geldiniz: aynı anda toplam geliri açısından gelişmiş, kişi başı geliri açısından
gelişen. Tam bir melez.
8
ORTA KRALLIK
MENTALİTESİ
Çin
nasıl bir büyük güç olacak? Bu soruya geleneksel olarak jeopolitik, yani dış
politika ve devletler arası ilişkiler bağlamında cevap verilir. Başka  bir
deyişle hep dış işleri, diplomasi, karşılıklı müzakereler ve ordu  açısından ele
alınır.  Oysa uluslar arası
ilişkilerin formel yapısı üzerinde yoğunlaşmak,
halkın düşünce, davranış ve başkalarını algılama tarzlarını yönlendiren
kültürel unsurları gözden kaçırmamıza yol açar. Jeopolitik yaklaşım bir
devletin  elitlerinin nasıl bir mantıkla
davrandıklarını açıklarken, kültürel analiz, tarihten ve halkın bilincinden
gelen köklerle halkın değerlerini, tutumlarını
 önyargılarını 
ve
varsayımlarını açıklar.  Sonuçta uluslar
dünyayı kendi tarihi, değerleri ve  bakış
açısından görürler ve dünyayı da bu deneyimlerin ve algılamaların ışığında
şekillendirmeye
çalışırlar.
 
Amerika
örneğini ele alalım. Üç yüz yıldır Amerikan davranışını  anlamanın temel noktası, bu ülkenin Avrupalı
yerleşimciler tarafından kurulduğu, bu yerleşimcilerin savaşlar ve salgın
hastalıklarla yerlileri neredeyse yok ettikten sonra beraberlerinde
getirdikleri Avrupa geleneklerini esas alarak sıfırdan yepyeni bir başlangıç
yaptıkları, saldırganca batıya doğru yayılarak sonunda tüm kıtayı işgal
ettikleri ve büyük ölçüde Afrikalı kölelerin katkısıyla zenginleştikleri
gerçeğidir. Bu tuğlaları dikkate almadan Amerikan tarihini ve bugününü anlamaya
imkan yoktur. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak, halkın kendini ve başkalarını
tanımlama şeklinin temeli bunlardır. Kültürel yaklaşım, Çin’in durumunda daha
da önemlidir zira kendisini bir ulus devlet olarak görüp ulus- devlet protokolü
uygulaması daha dün denecek kadar yenidir. Çin’in dünyanın geri kalanına nasıl
davranacağını anlamak istiyorsak, bugünkü Çin’in nerelerden geldiğini ve
kendilerini nasıl gördüklerini anlamak zorundayız. Tarih, kültür, ırk ve
etnisite bir kez daha hikayenin özünde yatıyor.
 
Farklılıktan
Homojenliğe
 
Çin’de,
ya da bugün Çin dediğimiz topraklarda bir zamanlar çok sayıda ırk yaşıyordu.
Ancak bugün Çin kendisini neredeyse bütünüyle homojen görmektedir. Yaşadıkları
bölgeyle göre değişen fiziksel özelliklerine rağmen nüfusun % 90 ‘ı kendini Han
soylu çinli olarak görür.  Doğru, anayasa
Çin’i  üniter, çok ırklı bir devlet
olarak tanımlar fakat diğer ırklar yalnızca % 9’unu oluşturur ki, ülkenin
muazzam büyüklüğü dikkate alınırsa bu çok küçük bir orandır. Kalabalık nüfuslu
başka ülkelerle Çin arasındaki fark ırk çeşitliliği olmaması değil, ırkların
kimliklerinin binlerce yılda fetihler, asimilasyon, uyum, evlilikler, dışlama
ve ırk katliamları yüzünden yitirilmesidir.
 
Bütün
ırk sınıflandırmaları gibi Han Çinlileri de çok sayıda ırkın zaman içinde
kaynaşmasıyla ortaya çıkmış hayali bir gruptur. Ancak bu kimlik o kadar uzun
süredir o kadar güçlü yerleşmiştir ki Çinliler ortak kökenli tek bir soydan
gelen büyük bir aile oldukları efsanesine bütün kalpleriyle inanırlar.
Konfüçyüs, cumhuriyet veya komünizm, her dönemde bu inanış hiç değişmez.
 
Çin
tarihçileri Çin topraklarının genişlemesini fetih değil, birleştirme süreci
olarak tarif ederler ve bu birleşmenin, üniterleşmenin ülkenin doğal evrimle
gerçekleşen kaderi olduğunu iddia ederler. “Toprak bir kere ele geçirildi mi ,
artık orası Çin’dir, halkı da seve seve sadakatle bağlanır.’’ Oysa bu zannın
aslı astarı yoktur. Çin’in bugünkü sınırlarına kavuşması doğal ve uyumlu bir
süreçle değil, karmaşık bir savaş, rekabet, etnik çatışma, asimilasyon, fetih
ve yerleşme süreci sonucu gerçekleşmiştir ve bugün Çin hala tam bir
imparatorluktur.
 
Evrenden
Ulus-Devlete
 
19.
yy da Avrupa ile ilişkiler başlayıncaya kadar Çin kendisini “dünyanın merkezi”,
‘’Orta krallık’’, “Cennetin altındaki toprak’’ şeklinde tanımlıyor ve başka
krallıkların bulunduğu düzlemden farklı bir düzlemde olduğuna, bir isme bile
ihtiyacı olmadığına inanıyordu. İsrail ve Amerika gibi Tanrı tarafından
belirlendiği için değil, yalnızca parlak uygarlığı dolayısıyla ‘’seçilmiş
toprak’’ tı.
 
19.
yy.ın sonuna doğru Avrupa güçlerinin ve Japonya’nın artan tehditleri karşısında
Quing hanedanı yavaş yavaş ulus devlet kurallarına uygun şekilde davranmak
zorunda kaldı. Başka ülkelerden üstün konumda olduğu görüşü, Avrupa üstünlüğü
kayalıklarına çarparak batmış, ‘’cennetin altındaki topraklar’’ yeryüzüne
inmişti. Orta krallık artık Çin adında bir ismi olan herhangi bir ülke haline
gelmişti. Kültürel üstünlüğüne yürekten inanmış bir halk uzun bir şüphe,
belirsizlik ve utanç krizine girmişti. 150 yıl sonra bu krizden daha yeni yeni
kurtulmaya başlamıştır.
Çinliler
ve Irk
 
Irkçılık,
siyasi olarak insanların utandığı, varlığını derhal inkar ettikleri, sözünü
etmekten sakındığı, fakat bütün toplumları incelerken mutlaka üstünde durulması
gereken bir konudur. Bazen yüzeyde, bazen hemen altında, ama her zaman bir
yerlerden ortaya çıkmayı bekler. Bu hiç de şaşırtıcı değildir zira insanlar
kendilerini gruplar halinde görür; fiziksel fark çok belirgin ve güçlü bir
ayırıcıdır. Bütün ırklar önyargı taşırlar, ırkçı tarzda düşünürler ve diğer
ırklara karşı ırkçı davranırlar, kendileri bizzat ırkçı muamelenin acısını
çekmiş olsalar bile. Ancak her bir ırkçılık başka ırkçılıklarla ortak
özellikler barındırsa da halkın kendi tarih ve kültürünün şekillendirdiği,
kendine has bir türdür.
 
Irkçılık
batı icadı da değildir; kökleri Çin ve Japonya’ya uzanır. Çin’de etnik
azınlıklar eşit görülmek bir yana, kültürsüz, geri kalmış, Çin kültürünü örnek
alması gereken insanlar olarak horlanırlar. 1949 devrimini takiben bariz
ırkçılık biraz örtülse de Çin sağduyusunun temelinde hep mevcuttur, üstelik
reformdan sonra hem halk arasında, hem resmi çevrelerde yeniden tırmanışa
geçmiştir. Çin’in farklı ırklara karşı tutumunun en açık iki örneği, nüfusunun
yarısından fazlası uygur olan Xingjiang ile tibetli olan Tibet’te görülür. Her
iki ırk da gerek etnik, gerekse ırk olarak han’lardan çok farklıdır. 2008 mart’ında
Lhasa ve çevre eyaletlerdeki Tibetlilerin anti-han isyanları, onlarca yıldan
beri en kötüsü ve tibetlilerle hanlar arasında kaynayan gerilimin bir
göstergesiydi.
 
Tibetlilerin
yüzyıllardır sahip olduğu ve sonra ellerinden alınan özerklik, 1950 deki yeni
düzenlemelerde söz verildiği halde hiç gerçekleşmemiştir. Çin’in Tibet’e karşı
stratejisi baskı, asimilasyon, Dalai Lhama’yı tanımama, Budist rahipleri ve
ibadetleri yasaklama gibi unsurlar içerir. Ayrıca, Beijing-Lhasa arasında
doğrudan demiryolu hattı döşeyerek hanlıların Lhasa’ya göç    etmesini 
teşvik
etmiş, böylece etnik dengeyi değiştirerek Tibetlilerin pozisyonunu zayıflatmayı
amaçlamıştır. Bir yandan da çeşitli teşvik ve sübvansiyonlarla ekonomik
büyümenin sağlanması ve yaşam standardının yükseltilmesi için çaba
harcanmıştır. Hükümet, Tibet halkına bir baba gibi davrandığını, protesto ve
isyanları da Dalai ekibinin organize ettiğini iddia etmektedir. Tibetlilerin en
büyük öfkesi ise kültürel ve dini özgürlülüklerden yoksun olmaları ve han
göçleriyle kendi topraklarında azınlık konumuna düşmeleridir.
 
Oysa
çözüm mümkündür. Dalai Lhama Tibet topraklarını
genişletme iddiasından ve batılılara yönelik Çin aleyhine kampanya
yürütmekten vazgeçer, Çin de Dalai Lhamanın ruhani lider olarak Lhasa’ya
dönmesine, kısıtlı bir özerk yönetime ve tam bir kültürel-dini özgürlüğe izin
vererek han göçünü durdurur.
 
Batının
Çin’e bakışıyla ilgili en büyük sorun Çin’in iç politikasına, özellikle de
demokrasi bulunmayışına, komünist hükümetine ve askeri gücüne fazla burnunu
sokmasıdır. Gerçekte ise Çin’in yükselişinin yaratabileceği en önemli tehlike
askeri değil kültürel olacaktır. Başka bir deyişle Çin ile ilgili sorun
demokrasi bulunmayışından ziyade kendisiyle diğer kültürler arasında
farklılıklara karşı nasıl tepki vereceği olacaktır. Bir ülkenin dünyanın
geri  kalanına karşı tutumu öncelikle
kendi kültürü ve tarihi tarafından belirlenir. Her yeni egemen ülkenin gücü
kendine hastır. İngiltere ve Avrupa için bu güç denizlerde büyüme ve
sömürgelerden imparatorluk kurma şeklinde, Amerika için ise hava kuvvetlerinin
gücü ve küresel ekonomik hakimiyet olmuştur. Çin’in gücü de yeni ve farklı
şekiller alacaktır. Çin geleneği Batıdan çok farklıdır. Çin egemenliğin
unsurlarını kültür ve ırkın belirlemesi beklenmelidir. Çin’in kültürüne ve
üstünlüğüne olan özgüveni Amerika ve İngiltere’den çok ötedir. Dolayısıyla
Çin’in küresel bir güce yükselmesi sonucu, zaman içinde dünyanın kültürel ve
ırksal düzenini kendi imajına göre temelden değiştirmesi beklenmelidir. Çin,
ülkeleri ve kıtaları kendi ağı içine çektikçe bu ülke ve kıtalar muazzam güçlü
bir ülkenin sadece ekonomik tedarikçisi olarak kalmayacaklar, aynı zamanda Çin
hakimiyetindeki küresel hiyerarşide kültürel ve etnik açıdan aşağıda bir
konumda kalacaklardır.
 
9
ÇİN’İN KENDİ ARKA
BAHÇESİ
1992
de Hong-Kong Çin’e iade edildiğinde İngilizler kentin kendi dönemlerinde olduğu
kadar parlak olacağından çok kuşkuluydular. Çin’in geleceğinin, Hong- Kong’a ne
kadar benzeyebileceğine, başkalarından ne kadar öğrenebileceğine bağlı olduğuna
inanıyorlar, tek akıllıca yolun dışarıdan içeri doğru olduğunu savunuyorlardı.
Bunda bir parça doğruluk payı var gibi görünüyordu zira bölgede değişim Çin
dışında başlamıştı. Gerçekte ise bu bakış açısı tamamen Çin’e tepeden bakıştı.
Çin’in, batı fikirleri ve know-how’u ile doldurulması gereken boş bir fıçı
olduğunu ima ediyordu. Elbette Çin’in Batı’dan öğreneceği çok şey vardı fakat
gerçekleştirdiği transformasyon dışarıdan ithal edilmekten ziyade evde yetiştirilmişti.
 
Hong-Kong
da hala Hong-Kong olmakla birlikte ekonomik açıdan yeniden yaratıldı. Borsa
hacmi Shanghai’ın epey altında kaldı. Hakikisi Beijing ve Shanghai’dayken oraya
kim gitsin ki? Önceden hikaye tamamen
Çin  dışındayken şimdi bütün
yollar Çin’e çıkıyor. Bölgenin gündemi Beijing’de belirleniyor.
 
Çin’in
yükselişi en iyi Amerika, Avrupa hatta Güney Amerika veya Afrika’dan değil Doğu
Asya’dan görülebilir.  Yükselişinin
yarattığı titreşimlerin en şiddetli  ve
yaygın olarak hissedildiği yer kendi arka bahçesidir. Çin’in gittikçe artan
gücünü orada nasıl kullanacağı, küresel güç olarak nasıl davranacağının önemli
bir göstergesi olacaktır. Bir ülkenin kendi bölgesinde dominant güç olmadan
küresel güç statüsüne kavuşması çok zordur. Çin de doğu Asya’nın prömiyer gücü
olma çabasındadır. Dünya nüfusunun üçte birini barındıran bölgede Çinin
rakipleri, bölgenin teknolojik olarak en gelişmiş ve en fazla gelire sahip
ülkesi Japonya ile askeri işbirlikleri, üsleri ve deniz kuvvetleri sayesinde
Amerika’dır. Dahası Çin yine güçlü birer oyuncu olan Rusya ve Hindistan ile de
sınır komşusudur. Çin’in bölgesel güç olmaya giden yolu taş ve dikenlerle
örülüdür. Çin’in bölgede hızla büyüyen ekonomik etkisi siyasi ve kültürel
yankılara da yol açmaktadır. Her yerde Çin’in varlığı değişik ölçülerde
hissedilmektedir. Çin’in karşılıklı bağımlılığa, yeni anlaşmalar yapmaya hazır
olması ve diğer ülkelerin ilgi ve ihtiyaçlarını dikkate alması ona diğer
ülkeler nezdinde büyük itibar kazandırmakta, onu iyi bir komşu, yapıcı bir
ortak, dikkatli bir dinleyici ve korkmadıkları bir bölgesel güç olarak
görmelerini sağlamaktadır.
 
Avustralya
doğu Asya’nın değil Pasifik adalarıyla birlikte Asya-pasifik’in bir parçasıdır.
Tuhaf olan bu kadar doğudaki bir ülkenin nüfusunun çoğunun beyaz olması ve batı
olarak tanımlanmasıdır.
 
Avustralya’nın  başta
demir    cevheri  olmak
üzere  muazzam  doğal kaynakları 
Çin’in
doymak bilmez iştahını kabartmaktadır.
 
Çin’in
talebi sayesinde Avustralya kesintisiz 20 yıldır büyümektedir. Krize kadar, bir
taraftan emtia fiyatları yükselirken bir taraftan da tüketim ürünlerinin
ucuzlaması dolayısıyla Çin’in yükselişinden çifte kazançlı çıkan ender
ülkelerden biridir Avustralya. Çin’in bölgesel politikalarına uymayan iki
istisna vardır: Biri ülkenin en önemli “Kayıp toprakları” olan Tayvan, diğeri
de vaktiyle ona sömürge muamelesi yapan en büyük düşmanı Japonya. Bölgedeki her
ülkeyle uyum, taviz ve anlaşma politikaları güden Çin, Japonya ve Tayvan’a
karşı aynı tutumda değildir.
 
1949’dan
beri Tayvan Çin’in en büyük sorunu olmuştur. Çin şimdilik bu sorununun çözümünü
ileriki bir tarihe atarsa Çin’in Doğu Asya’da en zor meselesi olarak Japonya
kalacaktır.
 
1968
de başlayan Meiji restorasyonuna kadar Japonya ile Çin arasındaki ilişkiler
nispeten uyumluydu. Japonya uyum zamanında Çin’in bir tributary  ülkesi
olarak Çin uygarlığına ve Konfüçyüs geleneklerine gereken saygıyı
gösteriyor, borcunu ödüyordu. Restorasyonla yüzünü Batıya çeviren Japonya,
kendi kıtasına, özellikle Çin’e ve onun genişlemeci heveslerine sırtını döndü.
1894 Çin-Japon savaşı aralarındaki çekişmenin tepe noktası oldu. Çin halkı hala
bu savaşı ve onu izleyen Shimona-seki anlaşmasını Çin’in “Aşağılanma Yüzyılı” nın
en kara saati olarak görür.
 
Japonya’nın
hali hazırda Amerika ile olan askeri işbirliği ve bağımlılığı uzun dönemde
sürdürülemeyebilir. Çin’in büyüyen ekonomik, siyasi ve askeri gücü bir noktada
Japonları Çin’e karşı tavırlarında daha olumlu düşünmeye yöneltebilir; Amerika
da Çin’le ilişkilerinin daha önemli olduğu ve Japonya ile işbirliğinin
azaltılması, rafa kalkması veya terk edilmesi gerektiği konularında ikna
edilebilir. Fakat böyle bir sonuca ulaşma ihtimali gerçekleşse bile bu yakın
zamanda olacak iş değildir. En olmayacak senaryo ise Japonya’nın tek başına
Çin’e sahip olarak süper güç statüsüne kavuşmasıdır zira bunu başaramayacak
kadar küçük, izole ve doğal kaynaklardan yoksundur.,
 
File
Gelince
 
Odadaki,
daha doğrusu bölgedeki fil Amerika’dır. Doğu Asya’ya dahil  olmamakla birlikte Japonya ile askeri
işbirliğiyle, Güney Kore’deki üsleriyle, yıllardır Tayvan’a verdiği destekle,
Kore ve Vietnam savaşlarıyla 1950 den bu yana bölgede dominant güç olmuştur.
Ancak durum hızla değişmektedir. 11 eylül olayı, Çin’in dış politikasındaki
değişim ve ekonomik gücü Çin’in bölgedeki gücünü arttırırken, her şeyi bırakıp
kafasını Orta Doğu’ya gömen Amerika Bush döneminde bölgeden iyice uzaklaşmış
olup yalnızca deniz kuvvetleri olarak bölgedeki dominant gücünü sürdürmektedir.
 
Bu
deniz gücü Çin’in bölgesel gücünü zaptı rapt altına almakla birlikte
Amerika’nın artan zayıflığının da belirtisidir aynı zamanda. Ekonomik, siyasi,
kültürel, birçok açıdan, bölgenin bütünüyle Çin hegemonyasına girmesi uzak
değildir.
10
YÜKSELEN BİR
KÜRESEL GÜÇ OLARAK ÇİN
Çin’de
192 tane hipermarketi bulunan Carrefour’un sürgünde Dalai Lhama’yı finanse
ettiği duyulunca Çin halkı derhal mağazaların önünde toplanıp yoğun
protestolara girişti. Devlet Çin pazarını Fransız şirketlerine kapatmakla
tehdit etti. Başkan Sarkozy alelacele özür diledi. Londra  Metropolitan üniversitesi Dalai Lhama’ya
fahri doktora verince Çin 434 öğrencisini geri çekmekle tehdit etti. Anında
rektör özür diledi. Bunun gibi birbirinden farklı çok sayıda örnek, yabancı
liderlerin Çin’in hassasiyetleri karşısında boyun eğmeye ne kadar hazır
olduklarını göstermekte, Çin halkının görüşlerinin, endişelerinin ve
tutumlarının küresel sahnede artan etkisini vurgulamaktadır.
 
Gelecekteki
şekli henüz pek net olmayan yeni bir dünya düzeni ortaya çıkmaktadır. Çin 20 yıl
içinde Doğu Asya’nın de facto merkezi,
her ülke için önemli bir pazar, yeni ekonomik düzenlemelerin kilit noktası,
bütün ülkelerin dikkate almak zorunda olduğu bir ülke haline gelmiştir. Şimdiye
kadar Çin’in yükselişinin getirdiği değişiklikler küresel suları
dalgalandırmamış olmakla birlikte değişimin hızı ve büyüklüğü derin bir
istikrarsızlık dönemine girdiğimize işaret etmektedir. Oysa soğuk savaş
nispeten öngörülebilir ve olağanüstü istikrarlı bir dönemdi.
 
Çin’in
ekonomik yükselişi 10 yıl sonra nasıl hissedilecek ve algılanacak? 20 yıl sonra
Amerika’nın arkasından ikinci olduğunda ve Doğu Asya’yı tümüyle egemenliği
altına aldığında nasıl davranacak? Yerleşik uluslar arası sistemin kurallarına
uygun şekilde hareket etmeyi sürdürecek mi? Yoksa yepyeni bir sistemin mimarı
ve öncüsü olacak? Dünya nüfusunun
beşte birini oluşturan vatandaşları Batı yaşam standartlarına ulaşmaya
çalışırken çevre ve iklim felaketlerine yol açacak mı? Bu soruların cevabını ne
Çin biliyor ne  de  dünya’nın geri kalanı. Zaten diğer ülkelerin
Çin’e davranışı, Çin’in nasıl tepki vereceğini de belirleyen faktör olacaktır.
Uluslar arası ilişkiler uzmanları, kendilerini yeni kavuştukları uluslar arası
sistem içinde muhafaza edemeyip, artan hırslarıyla savaşa yol açan ülkelere
örnek olarak 20. Yüzyıl başlarındaki Almanya ve Japonya’yı göstermeye
bayılırlar. Çin’in yükselişi illaki savaşa yol açmayacaktır  –
insanlık  adına  öyle
olmasını  dileyelim  –  ama  öyle
bir durum 
ortaya
çıkarsa bunun yol açacağı felaket Almanya ve Japonya’nınki ile
karşılaştırılamayacak kadar büyük olacaktır.
 
21.yy
ın başlangıcı Çin’in dünya zihnine düştüğü andır. O zamana kadar insanların pek
tanımadığı, uzaktaki bir ülkenin bir hikayesiydi. Şimdi, bir avuç yıl içinde
etkisi gerçek ve elle tutulur hale gelmiş, tüm dünyanın beynine kazınmıştır. Bu
Çin farkındalığının iki ana saikı vardır: birincisi Çin ”Dünyanın atölyesi”
konumuna gelince “Made in China” malları tüm pazarlara sel gibi akmış,
neredeyse bir gecede tüketici fiyatlarını alaşağı etmiştir.  İkincisi
de Çin’in kaydettiği çift haneli büyüme dünyanın emtia ihtiyacını adam
akıllı körüklemiş, başta petrol olmak üzere pek çok emtianın fiyatını  zirveye taşımıştır. Böylece Çin’in
yükselişinin olumsuz sonuçlarının da olduğu görülmüştür.
 
2001
de Çin resmen “ Küresel hareket” stratejisini başlatmıştı. Bunun amacı, emtia
üreticisi ülkelerle daha yakın ilişkiler kurmak ve böylece ülkenin büyümek için
acilen ihtiyaç duyduğu hammaddelerin teminini güvenceye almaktı. Bu politika
ciddi etki yarattı. 10 yıldan kısa süre içinde Çin Güney Amerika ve
Afrika’daki, daha az ölçüde de Orta Doğudaki birçok ülkeyle sıkı ilişkiler
kurdu. Batı hemen Çin’in kendisi ile olan ilişkisini mercek altına aldı.  Fakat gerçekte  Çin için gelişen ülkelerle bağları sıkılaştırmak,
yeni bir küresel güç olarak ortaya çıkmasında daha büyük önem taşıyordu. 2000
ile 2005 arasında Çin’in yurtdışı yatırımları beş kat artarak 12 milyar dolara
ulaştı. Bunun da bir numaralı destinasyonu Afrika oldu.
 
Afrika’nın
Çin için çekiciliğe aşikardır.   2003’te
ülke dünya tüketiminin  petrolde 
%7
sini, çelik ürünlerinde % 27 ‘sini, Demir cevherinde % 30 unu, kömürde % 31 ini
ve çimentoda % 40’ını tek başına Çin gerçekleştirmiştir. Çin’in doğal
kaynakları ne kadar kıtsa Afrika’nın da o kadar fazladır. Üstelik devamlı
Amerika’nın baskısı altında olan Orta Doğunun aksine, Afrika nispeten gözden
uzaktadır.
 
Çin’in
Afrika üzerinde şimdiye kadarki etkisi genelde olumlu olmuştur. Emtia
ihracatçısı ülkeler için hem talebi hem de fiyatları yukarı çekmiştir. Ancak
hammadde kaynaklarından yoksun ülkelerin mamul ürünlerine rakip olmuştur.
 
Batılı
uluslar ile Çin’in, Afrika ve genel olarak gelişen ülkelere yaklaşımındaki
tezat, Afrikalılar arasında kalkınmada acaba Çin modelini mi uygulayalım
sorusunun tartışılmasına rol açmıştır. Bu modelin özellikleri alt yapıda  ve
destek hizmetlerinde devletin önderlik ettiği büyük ölçekli yatırımlar
ve dış yardımın da Batının yaptığı gibi minerallerin çıkarılmasına ve yardımı
yapan ülkenin kendi ekonomik çıkarlarına bağlı olmaması yanında demokrasiyi
askıya alan güçlü bir hükümettir ki bu sonuncusu otoriter Afrika hükümetlerine
pek cazip gelmektedir. Çin’in dev adımlarla büyümesi ve yoksulluğun büyük
ölçüde azaltılmış  olması,  bütün
gelişen  ülkeleri  Çin’den
alınacak  çok  ders olduğuna 
inandırmaktadır.
Çin modeli, Washington Konsensüsü’nün aksine şok  terapiyi ve Big Bang’i reddederek mevcut
kurumların iyileştirilmesini temel alan kademeli bir süreci yeğler. Güçlü
hükümet, reform sürecinde önderlik eder ve yönetir. Seçici bir öğrenme ve
kültürel etkilenmeyi içerir. Neo – Liberal
Amerikan modeli dahil yabancı fikirleri alıp kendininkileriyle harmanlar
ve nihayet öncelikleri sıraya koyar. Örneğin siyasiden önce  ekonomik
reformlardan yola çıkması, kalkınmayı iç eyaletlerden önce kıyı
eyaletlerinden başlatması gibi. Görüldüğü üzere Çin modeli tıpkı diğer Asya
kaplanları gibi  daha az ideolojik, daha
fazla
pragmatiktir.
 
Çin’in
Afrika’daki misyonu çok büyük önem taşımaktadır. Hızla artan etkisi zaman
içinde muhtemelen kıtada dominant oyuncu olacağına ve Çin’in daha geniş küresel
niyetleri olduğuna işaret etmektedir.
 
Neticede
hiçbir ülkeyi sömürgesi altına almamış olan, tersine kendi de sömürge tecrübesi
yaşayan Çin, gelişen bir ülke statüsüyle Afrika ulusları arasında Batı’dan çok
daha fazla yakınlık gösterilmesinin ve meşru görülmesinin keyfini sürmektedir.
Afrika ülkeleri arasında yapılan bir anket, çoğunun Çin’e karşı tutumlarının
Amerika’ya karşı olandan daha olumlu olduğunu göstermiştir.
 
Orta
Doğu ve İran
 
Bilinen
dünya petrol rezervlerinin neredeyse üçte ikisi Basra körfezi çevresinde
yoğunlaşmıştır. Bunun çeyreği şimdi Arabistan kontrolünde olup çeyreği de Irak
ve Kuveyt tarafından paylaşılmaktadır. Bu üç ülke bilinen dünya rezervlerinin
yarısından fazlasına sahiptir. Bölgenin bir diğer büyük üreticisi olan İran’ın
payı onda birdir.
Çin
1993’te petrol ürünlerinin, 1996’da ham petrolün net ithalatçısı olmuştur. Bu
yüzden Orta Doğuda yakın ilişkiler kurmak istemesi doğaldır.  Ancak bu
bölge tam anlamıyla Amerika’nın etki alanında olduğundan Çin çok
dikkatli davranmakta, hiçbir şekilde Amerika’yı kızdırmak istememektedir.
Dolayısıyla Afrika Çin dış politikasında birinci, Ortadoğu ikinci derecede önceliklidir.
 
Çin’in
Orta Doğu stratejisinin merkezinde, uzun süredir yakın ilişkide olduğu  Iran vardır. İki ülkenin pek çok ortak
noktası vardır. Her ikisi de tarihte büyük başarılar kaydetmiş çok eski
uygarlıklar olarak bölgelerindeki diğer devletlere tepeden bakarlar. Batının
elinden ikisi de çok çektığı için ikisi de nefret eder, Batı hegemonyasından
kurtulmuş bir dünyada çok daha fazla gelişeceklerine inanırlar.  Ancak ilişkilerini yine de tutumlar değil,
çıkarlar yönlendirir.
Çin’in
İran’da ilişkisinin ucu açıktır. Bir taraftan Amerika ile ilişkisini bozmak
istemeyecek, öte taraftan da İran’ın körfez bölgesinde dominant rol oynamasını
destekleyecektir.
 
Rusya
 
20
yıl süren düşmanlıktan sonra Çin’in 1980’lerde Sovyetler Birliği ile ilişkileri
düzelmeye yüz tutmuştur. Sovyetler Birliğinin çöküşüyle de 1990’larda  tamamen düzelmiştir. Rusya önceki gelirinin
yarısına, nüfusunun yarısından azına düşerek eski Sovyetlerin soluk bir gölgesi
haline gelmiştir. Bu arada  reform
programını başlatan Çin üst üste çift haneli büyümeyi sürdürmüş, böylece iki
ülke arasındaki güçler dengesi tamamen kayarak Çin’in ezeli rakibinden çok daha
öne geçmesini sağlamıştır. İki ülke yüzyıllardır süre gelen sınır
anlaşmazlığını geride bırakarak 43.000 km’ye ulaşan dünyanın en  uzun kara sınırına kavuşmuşlarıdır. Sınır da
tamamen askeri bölge olmaktan çıkıp ticaret ve değiş-tokuş merkezi olmuştur.
 
Hindistan
Ve Güney Asya
 
Çin
ile Hindistan’ın bir çok ortak noktası vardır. İkisi de çok büyük nüfusa sahip
demografik süper güçler olarak bütün çabalarıyla ekonomik dönüşüm sürecine
girmiş kıtasal devlerdir. Birlikte, bir yandan dünya’nın çehresini değiştirip
şirazesini Asya’ya doğru eğerken, öte yandan da küçük ve orta boy Avrupa
devletlerine hiç benzemeyen, alan ve nüfus olarak anıtsal boyutlarda yepyeni
bir tür ulus-devlet oluşturma çabasındadırlar. Bu benzerliklere rağmen aynı
zamanda aralarında büyük farklar vardır. Çin dünyanın kesintisiz en uzun
tarihine sahip ülkesiyken Hindistan devlet statüsüne nispeten yeni  kavuşmuştur. Çin uygarlığı devletle ilişkiler
açısından tanımlanırken Hindistan tam bir Kast(sınıf) toplumudur. Hindistan
dünyanın en büyük demokrasisi iken Çin demokrasi kavramına henüz yabancıdır.
Çin’in güçlü bir kimlik ve  homojenlik
duygusu varken Hindistan çok çeşitli ırkları benimseyip barındıran bir
çoğulculuk ile kutsanmıştır. Kültürel farklar iki devletin arasına anlayış ve
empatiden yoksun bir mesafe koymuştur.
 
Çin
Hindistan’ın Güney Asya’daki dominant konumunu baltalamak için Hindistan’la
araları bozuk olan Pakistan, Nepal, Bangladeş ve Myanmar’ı dost edinmiştir.
Bunlardan en önemlisi olan Pakistan, Çin sayesinde nükleer silahlara
kavuşmuştur. Çin’in kurnaz diplomasisi Hindistan’ın Güney Asya’da hakimiyet
kumasını engellemektedir.
 
Avrupa
 
Çin’in
Avrupa ile ilişkisi Amerika ile olandan çok farklıdır. Çin’in Amerika ile
ilişkileri neredeyse sürekli tartışma konusuyken şimdiye kadar Avrupa ile pek
dikkati çekmeyen, iniş çıkışsız ve sorunsuz olmuştur. Geçmişte yaşananları
düşünürseniz bu durumu şaşmamak mümkün değildir.
 
Avrupa’nın
Çin’in yükselişine yaklaşımı genelde alt perdeden, parçalı ve anlaşılmaz   olmuştur.      Bunun
sebebi,   Avrupa   Birliğinin,
Çin   gibi ülkelerle 
ilişkilerde
tek söz sahibi olacak gücü ve yetkisi olmamasıdır. Dolayısıyla Avrupa ya kısık
sesle, ya da hep bir ağızdan konuşur. A.B stratejik veya net bir şekilde
düşünme ve davranma kapasitesine sahip üniter bir devlet değil, farklı
çıkarları temsil eden bir alaşımdır.
 
Avrupa’nın
Çin’le ekonomik ilişkileri son on yılda büyük ilerleme kaydetmiştir: ucuz Çin
malları sel gibi kapılardan girerken, başta Almanya’dan olmak üzere, çeşitli
ileri teknoloji ürünleri Çin pazarına sevk edilmiştir.
 
Yine
de, son kredi krizi ve depresyon birçok Avrupa ülkesinde endişe fitilini
ateşlemiştir. Sonuçta Çin’le ekonomik gerilim artmış, Çin’den ithal edilen
ürünlere anti-damping ve anti –sübvansiyon vergileri konma olasılığı
belirmiştir. Endişeyi körükleyen başka bir faktör de Avrupa’nın kilit
sanayilerine Çin şirketlerinin yatırım yapması korkusudur.
 
Uzun
vadede Çin Teknoloji basamaklarında yükseldikçe ve Avrupa markalarıyla kıran
kırana rekabet edecek markalar geliştirdikçe mağdurların sayısı ciddi ölçüde
artıp Çin’in “haksız” rekabetine karşı koruma önlemleri konmasına yol açabilir.
Ancak bunun gündeme gelmesi için henüz erkendir.
 
Yükselen
Süper Güç,  Alçalan Süper Güç
 
1972
Mao – Nixon karşılaşmasından ve 1979 da ful diplomatik ilişkiler kurulmasından
bu yana Çin ile Amerika arasındaki ilişkiler sürekli ve istikrarlı yürümüştür.
Deng’in dış dünya ile sorunsuz ve barışçı bir ortam yaratıp, bu sayede
“çabaları ve kaynakları ekonomik kalkınma üzerinde yoğunlaştırma stratejisi”
çerçevesinde Çin’in dış politikasında Amerika en baş köşeyi kaplamaktadır.
 
Başlangıçta
Çin’in Amerika’ya duyduğu ihtiyaç, Amerika’nın Çin’e duyduğundan çok daha
fazlaydı. Amerika dünyanın en büyük pazarına sahipti. Kendi  tasarlayıp işletmesini üstlendiği uluslar
arası sitemin kapı bekçisiydi. Çin’in bu sisteme dahil olup olmaması iki
dudağının arasındaydı. Oysa Amerika Çin’i, çok sayıdaki uluslar arası
ilişkilerinden yalnızca biri olarak görmekteydi. Ucuz Çin mallarının ve Çin’in
Amerikan hazine bonolarını satın almasından doğan kredi bolluğunun tadını çıkarıyordu.
 
Ancak
Çin yüzyılın başında kanatlarını açıp ekonomisi hızla büyümeye, iki ülke
arasında ticaret açığı büyümeye, Çin’in elindeki hazine bonoları durmadan
artmaya, yurt dışı yatırımları çoğalmaya, Afrika, G. Amerika ve Orta Asya’da
etkisini arttırıp hammadde kaynaklarına rahatça ulaşmaya, Doğu Asya’da
egemenlik kurmaya başlayınca Çin’in aynı köşede kalmayacağı anlaşıldı. Zira
Amerika hangi kıtaya, hangi ülkeye baksa, karşısında Çin çıkarlarını ve
yatırımlarını görüyordu.
 
Bu
arada Bush hükümeti daha önceki, konsensüse dayalı çok taraflı dış  politikayı terk etmiş, önleyici saldırıyı
benimseyen tek taraflı politika gütmeye başlamıştı. Evrensellikten, ittifaklara
önem vermeyen ulusallığa dönülmüştü. Ulusal egemenliğe saygının yerini, rejimi
değiştirmek için müdahale edilebilir tezi almıştı. Yeni ve saldırgan bir
Amerika doğmuştu. Irak’ın işgaline bir kaçı hariç bütün diğer devletler ve
kendi halkının çoğunluğu karşı çıktığı halde yürümüş, işgal başarısız bir
biçimde uzadıkça da sevilirliği hiç görülmemiş derecede dibe batmıştır. Tam o
sıralarda Çin’in sahneye çıkma vakti gelmiş dünya sürdürdüğü tranformasyonun
anlamına ve etkilerinin farkına varmıştır.
 
2007’e
kredi krizi başlayıp da Amerikan finans sektörü dizleri üzerine çökünce Amerika
tam bir geri dönüş yaparak finans sektörüne kurtarıcı para aktardı ve böylece
de 1970 ten beri Amerikan kapitalizminin özü olan Neo- liberal rejimin ölümünü
ilan etmiş oldu. Birkaç hafta içinde Anglo-Amerikan modeli çökmüş, beraberinde
Batılı ekonomileri de ciddi durgunluğa sürüklemişti. Amerika’nın Çin kredisine
güvenerek kendi imkânlarının çok ötesinde yaşaması, Amerikan zenginliğinin
zaafını göstermiş ve ağırlık merkezini Amerika’dan Çin’e kaydırmıştı.
 
Büyüyen
Sürtüşme
 
Amerika’nın
Çin’e karşı tutumunu şekillendirmesinde iki ülke arasında sürtüşme olasılığını
arttıran çok sayıda mesele vardır.
 
İlki,
Amerika’nın küreselleşmeye yönelik tutumudur. 1990 larda küreselleşme Amerika’da
ve tüm dünyada kazan-kazan durumu olarak gözüküyordu.  Gerçekte ise Amerika’nın tasarlayıp dünyaya
ihraç ettiği, sonra da oturduğu yerden meyvelerini topladığı bir süreçti. Şimdi
gittikçe Amerika’yı tehdit eden bir boomerang olarak algılanmaktadır. Önceleri
Amerika’nın yararlandığı bir sistemken şimdi Çin ve Doğu Asya’ya yaradığı
düşünülmektedir. Küreselleşme sayesinde Çin kendisini Amerika’nın ezici rakibi
haline dönüştürmeyi başarmıştır. Dev dış ticaret fazlasıyla Amerikan
bonolarının çoğunu zapt etmiş, Amerikan imalat sanayinin kilit sektörlerini
neredeyse öldürmüş, işsizliğin artmasına yol açmıştır.
 
Uzun
dönemde Çin teknoloji basamaklarını tırmandıkça yalnızca ucuz ürünlerde değil,
katma değeri yüksek ürünlerde de rekabet artacağından Amerika’da ve Avrupa’da
kaybedenlerin de sayısı artacaktır. Böyle bir durumda serbest  ticareti öngören küreselleşme askıya alınıp,
başta Çin mallarına olmak üzere, korumacılık önlemleri gündeme gelebilir. Son
kriz bu yönde bir işarettir. Doha görüşmelerinin sekteye uğraması da bu
senaryonun olasılığının bir göstergesidir.
 
Dünya’nın
en önemli ekonomik bölgesi olarak güç dengesi de değişmiş, Doğu Asya şu anda
ekonomide hem K. Amerika’yı, hem de Avrupa’yı geçmiştir.
 
Doğu
Asya’da Amerika’nın etkisinin azalması, küresel konumunu da etkileyerek bir
yandan Çin’in cüretini arttırırken öte yandan da başka uluslara sinyal
olabilir. Amerika bütün dikkatini Orta Doğu’ya yönelttiğinden Doğu Asya’yı
ihmal etmekte, ne olup bittiğinin farkına varamamaktadır.
 
Bu
arada Çin soğuk savaştan farklı bir biçimde, usul usul Amerika’ya alternatif
bir model olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. 2003 ten bu yana  Amerika’nın kaba kuvvete ağırlık vermesi onu
dünya çapında gözden düşürmüş, yarattığı vakumu çok taraflılığı ve barışçı
yükselişi vurgulayan Çin ufaktan ufaktan doldurmaya başlamıştır.
 
Çin’in
hedefi esasta gelişmiş değil, gelişen ülkelerdir; ön koşulsuz insani ve altyapı
yardımları, her ülkenin bağımsızlığına saygısı, güçlü devlete vurgusu, süpergüç
hegemonyasına karşı çıkması ve herkes için adil oyun alanını desteklemesi,
gelişen ülkelerde güçlü bir yanıt bulmaktadır. Amerika’nın yumuşak gücünün
hedefi, ulus devletlerin içinde demokrasi
bulunmasıdır. Aksine Çin, ulus-devletler arasında
demokrasiyi savunur. Çin ayrıca örnek teşkil edip kendi büyüme deneyimini
gelişen ülkelere aktarabilir. Amerika güdümündeki uluslar arası sistemin gümbür
gümbür çökmesi, Amerika’nın gücünü ve prestijini adamakıllı azaltmıştır.
 
Çin’in
Doğu Asya’da gücü artıp, orada ve diğer bölgelerde yeni sorumluluklar
üstlendikçe askeri gücünün de buna paralel artması beklenebilir. Ancak bunun ne
boyutta ve ne şekilde olacağını şimdiden söylemek zordur. Korkulan odur ki, bir
noktada Çin ve Amerika toplu soğuk savaş dönemine benzer şekilde korku iklimi
yaratan bir silahlanma yarışına girsinler.
Bu
dört mesele – Amerikanın küreselleşmeye karşı tutumu, Doğu Asya’ da güç
dengesinin kayması, Çin’in Amerika’ya alternatif bir model olarak ortaya  çıkması ve askeri gücün ne olacağı – çok uzak
bir gelecekte değil ufak ufak belirti veren bir konumdadır. Çin’in gücü ve hırsları artıkça Amerika ile arasındaki
fark ve anlaşmazlık noktaları da artacaktır. Çin’de zaman öyle hızlı akmaktadır
ki ticaretten diğer ülkelerle ilişkilere kadar pek çok konuda yakın zamanda
çatışma çıkabilir. Çin’de komünist partinin iktidarda olması ve kültürel açıdan
hiçbir benzerlik bulunmaması da karşılıklı yanlış anlama ve öfkelere yol açabilir.
Uzun
dönemde bütün bu meseleleri gölgede bırakabilecek mesele, iklim değişikliği
tehlikesi ve dünyanın karbon salınımını kısıtlamak için ciddi önlemler alınması
gerektiğidir. Bush döneminde Amerika tek taraflı tavır takınarak Kyoto
protokolünü imzalamayı ve herkesin kabul ettiği bilimsel görüşleri kabul etmeyi
reddetmiştir. Çin gelişen bir ülke olduğu için Kyoto protokolünü imzalamak
zorunda değildi. Fakat artık dünyanın en fazla sera gazlarını üreten bu
ülkesinin dahil edilmemesi, gezegenimiz açısından desteklenebilir bir olgu
değildir. Herhangi bir yeni iklim anlaşmasına Amerika, Çin ve Hindistan katılmadıkça
o anlaşmanın hükmü, anlamı ve yararı olmayacaktır.
 
Amerika
ile Çin’in arası ciddi biçimde bozulduğu takdirde Çin’in mevcut uluslar arası
ekonomik sistemden dışlanması bir seçenek olmayacaktır. Çin küresel üretim
sistemine öyle derin entegre olmuştur ki bu süreci geri döndürmek imkansızdır.
 
Son
olarak eğer Amerika Çin’e karşı daha hazımsız davranır da silahlanma yarışına
girerse bundan Çin’den ziyade Amerika zarar görür. Tıpkı Irak’ın işgalinden
sonra olduğu gibi, Amerika’nın küresel konumu ve prestiji yerlerde sürünür.
 
Uluslar
Arası Sistemin Geleceği
 
Dünyanın
önde gelen süper gücünün kilit özelliği, herkesin isteyerek veya zorunlu olarak
katılacağı uluslar arası bir ekonomik sistemi yaratma ve örgütleme becerisidir.
İngiltere’nin kurduğu uluslar arası altın standart sistemi 1914 öncesinde, bir
tür veya şekilde, dünyanın büyük bir bölümünü kapsıyordu. İki savaş arasında
İngiltere inişe geçince yerini döviz bölgelerine, korumalı piyasalara ve
menfaat alanlarına dayalı balkanlaşmış bir sistem aldı. 1945 ten sonra Amerika
dünyanın önde gelen süpergücü olunca Bretton Woods’da kararlaştırılan ve daha
sonra geliştirilen yeni sistem bir Amerikan kreasyonuydu. Bunu mümkün kılan da,
savaş sonrasında Amerikan ekonomisinin dünya gelirinin üçte birinden fazlasını
tek başına üretir olmasıydı.
 
Bu
sistem, Çin DTÖ’ne üye olduktan ve Sovyetler Birliğinin çöküşünü takiben blok
ülkeleri sisteme katılmak için sıraya girdikten sonra ancak gerçek anlamda
küresel oldu.
 
Amerika’nın
küresel gücüne en büyük tehdidi Çin’in sisteme karşı tavrı oluşturacaktır. Şu
anda ayrılmaz bir parçasıdır. Fakat her zaman koşulsuz destekleyeceği anlamına
gelmez.
Mevcut
küresel krizin ana sebebi Çin yükselirken Amerika’nın inişe geçmesidir.
Amerikan tüketimindeki patlamayı, Çin’in aralıksız Amerikan hazine bonosu
alarak para pompalaması besliyordu. Amerika hala da bu zayıf halinde Çin’in
bono alımlarını sürdürmesine muhtaçtır. Aslında Çin açısından elde edilen  gelirin ne kadar az olduğuna bakınca bunun
pek bir mantığı yoktur: yoksul bir ülkenin kaynakları daha verimli
kullanılabilir. Bu husus şimdi Çin’de açık açık tartışılmaktadır. Fakat Çin tam
bir çıkmazdadır. Eğer elindeki bonoları satışa çıkarırsa, hatta yenisini almayı
durdurursa doların değeri ve ona bağlı olarak kendi varlıkları dibe vuracaktır.
Böylece, Amerika ile Çin’in arasındaki mevcut ilişkide Faust’vari bir pakt
bulunmaktadır ki bu uzun vadede ne ekonomik, ne de siyasi olarak sürdürülebilir
bir durumdur. Amerika’nın küresel finans merkezi ve doların ana rezerv dövizi
olma konumu, Çin yaşam destek sistemine bağlıdır. Mevcut finansal krizin
temelinde Amerika’nın uluslar arası finans sisteminin omurgası  olmayı
sürdürememesi  yatmaktadır;  öte
yandan  Çin  de
bu     rolü
 
üstlenmeye
ne hazır, ne de isteklidir. Bu yüzden kriz çok ağır ve uzun süreli olmuştur.
Küresel çözüm aranırken karma karışık, birbirine  dolanmış meselelerin dikkate alınması
gerekir.
Mevcut
sistem öncelikle Amerika’nın menfaatlerini korumak ve kollamak üzere
tasarlanmıştır. Çin’in ve onun yanında Hindistan gibi diğer “dışarıdaki”
ülkelerin gücü arttıkça Amerika, sistemi bu ülkelerin taleplerini ve emellerini
karşılayacak şekilde uyarlamak zorunda kalacaktır. IMF’de ve G-8’de reformun ne
kadar yavaş ilerlediğine bakılırsa Amerika ve Avrupa’nın isteksizliği
görülebilir, zira ne olursa olsun kendi çıkarlarını ve değerlerini korumak
istemektedirler.  Bu  yüzden yeni bir sisteme geçiş olsa bile bu
çok sancılı olacaktır. Tıpkı savaş arası dönemde İngiliz egemenliği yerini
sterlin, frank ve dolar rekabetine terk ettiği gibi Amerikan egemenliğinin
yerini de rakip etki bölgeleri alabilir. Güçler
dengesi belirgin biçimde Çin lehine kaydığı takdirde Amerikan ve Çin
etki alanlarında bölünme söz konusu olabilir.
Böyle  bir  durumda
muhtemelen Doğu Asya ve Afrika Çin tarafında, Avrupa ve Ortadoğu
Amerikan tarafında kalacaktır. Ancak dünya bu kadar birbirine entegre olmuşken
böyle bir ayrışma istikrarlı olamaz.
11
ÇİN DÜNYAYI
YÖNETİNCE
Dünya
yirmi hatta elli yıl içinde neye benzeyebilir diye biraz fikir yürütmek
istiyorum. Geleceği elbette kimse bilemez; böyle bir yaklaşım tabi ki
spekülatif, hatalı çıkabilecek varsayımlara dayalı olacaktır. En önemli
varsayım da Çin’in yükselişinin raydan çıkmayacağıdır. Çin’in ekonomik büyümesi
kuşkusuz 20 yıl, hatta 10 yıl içinde yavaşlayacak. Daha uzun bir sürede siyasi
çerçevesi de değişebilir, komünist iktidarın sonu gelebilir veya karakteri
ciddi bir metamorfozdan geçer. Ancak bu olasılıkların hiç biri, Çin’in büyümesi
yavaşlayarak bile olsa devam ettiği takdirde eninde sonunda önce iki süper
güçten biri, sonra da tek süper güç olacağı iddiasını çürütmeye yetmez. Onu
yıkacak şey, Çin tarihini kesintilere uğratan bir istikrarsızlık dolayısıyla
çöküşü olacaktır. Şu anda bu pek olası görünmüyor ancak 2000 yıllık ömrünün
yarısının Çin üniterliğinin bozuk olduğu dönemlerde geçtiği dikkate alınırsa bu
ihtimal de göz ardı edilemez.
 
Senaryomuz,
Çin’in büyümesinin devam ederek yüzyılın ikinci yarısında, belki de daha önce,
dünyanın önde gelen gücü olması üzerine dayalıdır. Bu konuda neredeyse küresel
mutabakat vardır.
 
Çin
küresel güç haline geldikçe artan kuvveti ne şekillere bürünecek? Başka bir
deyişle,  küresel  egemenlik
kurmuş  bir  Çin
neye  benzeyecek?    Bu senaryoda 
kuvvetini
nasıl gösterecek, nasıl davranacak? 1945 ten bu yana süper güç olan Amerikan
deneyimi bir model teşkil etmese de referans noktası olarak işe
yarayabilir.  Peki, Amerika’nın başlıca
özellikleri neler, bir bakalm:
 
*Dünyanın
en büyük,  en innovatif, tekolojik açıdan
en ileri ekonomisi,
*Kişi
başı en yüksek gelir,
*En
kuvvetli askeri güç:   hava ve deniz
kuvvetleri sayesinde dünyanın   her 
bölgesinde
etkin,
*Küresel
gücü dolayısıyla aşağı yukarı her ülkenin hesaplarında ve tutumunda kilit
faktör, bu yüzden bütün ülkelerin bağımsızlığı değişen oranlarda sınırlı,
*Uluslar
arası ekonomik sistemi büyük ölçüde tasarlayan, şekillendiren ve kurallarını
halen belirleyen,
*Dünyanın
en iyi üniversitelerine sahip olduğundan uluslar arası en  büyük 
yetenekleri
cezbedebilme
*Gücü
ve cazibesi dolayısıyla İngilizce küresel lingua franca,
*Hollywood  ve  bir
ölçüye kadar  televizon sektörü  dünya film
 piyasasına 
hakim,
*Coca  Cola,  Microsoft,       Mc       Donalds         gibi     markaları       diğer   ulusların
markalarını bastırıyor,
*New
York dünyanın de facto başkenti,
*Halloween,
sevgililer günü gibi adetleri tüm dünyaya yayılıyor,
*Fikir
ve değerleri tüm dünyada yankı yapıyor.
 
Tıpkı
Amerika’nın olduğu gibi Çin’in de küresel egemenliği ülkenin hem tarihi, hem
çağdaş, kendine özgü özelliklerini yansıtacaktır. Örneğin Avrupa’nın üstün
olduğu dönemde siyasi hükümranlığın karakteristik biçimi sömürgecilik, bunun da
kaynağı deniz kuvvetleriydi. Fakat çeşitli nedenlerle, 1945 ten sonra
sömürgecilik sürdürülemez oldu. Aksine, Amerikan dönemi ise dünyanın her
yerinde askeri üsler, devasa boyutta askeri üstünlük, gayri resmi bir
imparatorluk, uluslar arası finans sistemine hakimiyet ve küresel medya ile öne
çıkıyordu. Dolayısıyla müstakbel Çin egemenliğinin bir noktadan sonra yepyeni
şekiller alması beklenemez.
 
Çin
tarihinin olağanüstü uzunluğu bir yana, en önemli özelliği Roma
imparatorluğunun çöküşünden sonra toprakları paramparça olup oradan yeni
devletler  doğarken  Çin’in
tam  aksi  yönde
ilerleyip  birliği  sağlamasıdır.      Bu 
birliktir
ki ona uygarlığının sürekliliğini ve ülkenin topraklarının büyümesine imkân
vermiştir. Başka bir özelliği de sayısız icadın oradan doğup dünyaya
yayılmasıdır. Bu da Batı’nın en fazla buluş yapan uygarlık olduğu
efsanesini  yerle bir
eder.
 
Beijing:Yeni
Küresel Başkent
 
New
York dünyanın de facto başkentidir.
Hiçbir şey bunu, 11  eylül’e  karşı ortaya çıkan küresel reaksiyon kadar
açık gösteremez. Aynı kader Kuala Lumpur’daki zarif ikiz kulelerin başına
gelseydi, bırakın ayları, 12 saatliğine dünya basınındaki manşetlerde yer alması
bir şans olurdu. New York’un bu statüyü kazanması dünyanın finans başkenti,
Wall Street’in mekanı ve her yerden gelen insanları eriten bir pota olması
sayesindedir. Ancak bu hep böyle değildi. Dünyanın merkezi (tabi o zamanlar
için bu sıfat kullanılabilirse) Roma, Floransa, Londra şeklinde değişmişti.
Tekrar ileriye bakarsak, Beijing’in 50 yıl içinde de Facto başkent olması çok muhtemeldir.
 
Çin’in
egemenliğinin en az dört temel jeopolitik kayma yaratacağını söyleyebiliriz.
Birincisi, Beijing dünya başkenti olarak ortaya çıkacak, ikincisi Çin Dünyanın
bir numaralı gücü olacak, üçüncüsü Doğu Asya dünyanın en önemli bölgesi haline
gelecek ve dördüncüsü de Asya dünyanın en önemli kıtası(Hindistan’ın
katkısıyla) haline gelecek. Bu çoklu değişim dünya ekseninde de kayma
yaratacaktır. Dünya önce Avrupa’ya, sonra Amerika’ya doğru  bakmaya alışmıştı fakat bu durum sona ermek
üzeredir. Bir  zamanlardaki  dünya hakimiyetinin mirası olarak Londra saat
dilimlerinde hala sıfırı temsil ediyor olabilir fakat küresel toplum saat
ayarını gittikçe daha fazla Beyijing saatine bakarak yapacaktır.
Dünya,
Avrupa hakimiyetinin mirası olan ulus-devlet kavramını esas kabul etmektedir.
Henüz ulus-devlet olamamış uluslar bile olma
çabasındadır.  Uluslar arası
sistemin ana birimi olarak evrensel kabul görür. Devrimden beri Çin dahi
kendini ulus-devlet olarak tanıtmaktadır. Bu kısmen doğru olsa da Çin esas
olarak bir uygarlık devletidir.
Fakat
ya Çin Batı ile ilişkisinin tek yönlü olmasını, yani en doğru sistemin Batı
usulü ulus-devlet olduğunu kabul etmekten vazgeçer de kendine, tarihine,
kültürüne sarılıp şimdi de ona göre davranmaya kalkarsa? Bu durumda uluslar
arası sistem de daha çeşitli olacak, birbiriyle rakip kavramlara, farklı
tarihlere ve boyutlara yer verecektir.
Soğuk
savaş bitip de Çin’in yükselişi başladıktan sonra Batı Dünyası bölgede
devletlerarası ilişkilerde istikrarsızlık, gerilim, hatta savaş ihtimalinin
artacağını veya Çin’in diğerlerini ikna edip Batı’ya cephe alacağını
düşünüyordu. Bunların hiç biri gerçekleşmedi. Aksine bu ülkeler Çin’e daha da
sokuldu. Tributary sistemin  (bir  bölgede
bir  devletin üstünlüğünü  diğer devletlerin kabul ederek
 
ona
hamilik parası ödemesi) temel özelliği kendisi ile yörüngesindeki öteki uluslar
arasında mevcut uçurumdu. Sistemi bu kadar uzun süre istikrarlı kılan  bu uçurumdu. Şimdi de aşırı eşitsizlik
tributary sistemde olduğu gibi yeni Doğu Asya düzeninde istikrar sağlayabilir.
Oysa Avrupa’da kabaca eşit ulus devletler yüzyıllar boyu kavga ettiler. 1945‘te
savaştan bitkin halde çıktıklarında bir de baktılar ki dünya artık Avrupa
merkezli değil.
 
Rakamların
Ağırlığı
 
2001’de
Dünya nüfusunun %20.7 sini Çin, %4,6 sını Amerika oluşturuyordu. Dünyanın önde
gelen ülkesi olarak Çin şimdiye kadarki egemen güçlerden çok farklı bir
demografik ağırlık taşıyacaktır.
 
Demokrasinin
esası, sayıların önemli olmasıdır. Bu önerme, şimdiye kadar her bir ulus
devletin kendi sınırları içinde geçerliydi, küresel bağlamda değil. Birleşmiş
Milletler Genel Kurulunun hiçbir gücü yoktur. IMF ve Dünya bankası demokratik
olmak bir yana, onları kuran, kararlarını veto yetkisine sahip olan başta
Amerika ve bir dereceye kadar Avrupa’nın çıkarlarını ve siyasi ağırlığını
yansıtır. Batılı Dünya düzeni, ulus-devletlerin kendi içindeki demokrasiyi şart
kılarken küresel düzeyde Demokrasiyi umursamamıştır bile. Küresel düzen anti
demokratik ve otoriterdir. En fazla nüfusa sahip ülkeler dahil, gelişmekte olan
dünya için yoksulluk, marjinalleşme veya küresel karar verme sürecinden etkin
biçimde dışlanma anlamına gelmiştir. Aksine ekonomik güç küresel yetkinin
pasaportudur. Çin’in egemen olması tek başına yeni tür bir demokratik düzen
getirmez fakat Hindistan, Brezilya ve Rusya’nın da Çin’in yanında yükselişi
daha demokratik bir küresel ekonomiye yol açacaktır. İki yüzyıldır süren,
ulusal zenginlik ile nüfusun büyüklüğü arasındaki uyumsuzluk belirgin biçimde
azalacaktır. Diğer gelişen ülkelerle birlikte BRİCS in katıldığı bir
küresel  ekonomik rejim kesinlikle daha
demokratik olacaktır. Ne de olsa nüfuslarının toplamı dünya nüfusunun önemli
bir bölümünü 
oluşturmaktadır.
 
Küresel
bir güç olarak Çin nüfus yoğunluğu ile dünyanın geri kalanı üstünde  hem yerçekimi, hem de merkez kaç etkisi
yaratacaktır. Çin pazarı zamanla dünyanın en büyüğü olacak, böylece bir çok
küresel standart ve kural kendi ölçülerini getirecektir. Şirketleri ve borsası
ile daha pek çok kurumu dünyanın en büyüğü olacaktır.
 
Dünyanın
kumar merkezi olarak Las Vegas’ın konumu bile tehdit altındadır. 2007
itibariyle  Macao’nun kumar gelirleri Las
Vegas’ınkine yetişmek üzereydi. 
Çin’in
merkezkaç etkisinin bir örneği, Çinlilerin dışarı göçüdür. Çin net bir göç 
ihracatçısıdır.  Çinliler dünyanın her yerine yayılmış ve
yayılmaktadırlar. 
Bir
başka örnek de turizmdir. Dünya turizm örgütü 2019 da yurtdışına seyahat eden
Çinli sayısının
 100
milyona ulaşacağını tahmin etmektedir ( 2004’te 28 
milyondu).
Bunun en büyük etkisi Güneydoğu Asya ve Avustralya ‘da görülecektir. Yalnızca
konuşan insan sayısının çok olması dolayısıyla, Çince küresel önem
kazanacaktır.
 
Irksal
Çin Düzeni
 
İki
asırdır beyazlar dünya ırk hiyerarşinin tepesinde imtiyazlı konumlarının
keyfini sürmektedirler. Avrupa’nın sömürge imparatorlukları döneminde bu konum
beyaz ırkın doğuştan üstünlüğüne yönelik teorilerle açıklanıyordu. Naziliğin
yenilgisini ve sömürgelerin özgürlüğe kavuşmasını takiben saf ırkçı teoriler
dünyanın bir çok bölgesinde cazibesini kaybetmiş olmakla birlikte beyazların
hep tepede olduğu, büyükten küçüğe bir gagalama sırası alttan alta hep vardır.
Çin’in yükselip zaman içinde Batı’yı geçmesi kaçınılmaz biçimde küresel ırk
hiyerarşisini yeniden düzenleyecektir.
 
Çin  Usulü Bir Ülkeler Topluluğu Mu?(Commonweath)
 
Batı
kavramı, Avrupa’nın genişlemesi ve insanlarının dünyanın en uç  noktalarına dağılması olgusu ile yakından ilgilidir.
 
Amerika’nın
ve Kanada’nın yaratılmasına yol açan, Avrupa’dan gelen beyaz göçmenlerin
ağırlıklı olarak kıtanın kuzeyine yerleşmesidir. Latin Amerika terimi de Güney
Amerika’nın İspanyol ve Portekizler tarafından sömürgeleştirilmesinden
kaynaklanmaktadır. İngiliz göçü Avustralya ve yeni Zelanda’ya yönelmiş, Yerli
halk Aborijinler baskı, kırım ve dışlanmaya tabi tutularak Asya-Pasifik’te Batı
Bayrağı çekilmiştir.
 
Avrupa’nın
gücünün ve zenginliğinin bir ürünü olan beyaz diyasporanın aksine Çin
diyasporasının doğuşu, daha ziyade yurt içindeki açlık ve yoksulluk ile,
Çinlilerin Britanya İmparatorluğu tarafından ucuz işçi olarak taşınmasının bir
sonucudur. Fakat şimdi hemen her yerdeki etnik Çinli azınlıklar
çalışkanlıklarıyla başarı merdivenlerini tırmanmakta, öz-güven, prestij ve
statü kazanmaktadırlar.
 
40
milyonu aşan Diaspora ile anavatan arasındaki ilişki ne şekilde gelişecek?
İlerde bir Commonwealth oluşabilir mi? Şu anda başka uluslarca kabul edilmesi
imkansız görülen bu olasılık dünya dengesi değiştikçe göz ardı edilmeyecek bir
şeydir.
 
Ekonomik
Güç Santralı
 
Çin’in
küresel egemenliğini ekonomik gücü sağlayacaktır. On yıllar içinde Çin
ekonomisi gittikçe zenginleşip sofistike hale geldikçe bu güç sadece ülkenin
demokratik üstünlüğüne dayanmayacaktır. Bunun ekonomik açıdan ne anlama
geleceğini bugünden tahmin etmek zor, fakat katlanarak büyüyeceği çok
muhtemeldir.
 
Çin
sermaye hareketinin yavaş yavaş serbestleşmesi ve Çin’in yüksek tasarruf düzeyi
sayesinde Çin’in dış yatırım potansiyeli devasa boyutlara  ulaşmıştır.
2007  de  4,8
trilyon  dolar  olan
hane  ve  kurumsal
tasarrufları  milli   gelirinin 
%160’ına
eşittir. Bu tasarrufların her yıl en az % 10 arttığı varsayımıyla, 2020 de 18
trilyon dolara gelecektir. Bu tarihte tasarrufların yalnızca %5’i yurtdışına
çıksa, dış yatırımları 885 milyar dolar olacak demektir. 2001 den beri yıllık
%60 büyüyen dış yatırımlar 2008 de 50 milyar doları aştıysa da henüz bebeklik
dönemindedir. Bu rakamın ne anlama geldiği hakkında bir fikir vermek için şunu
söyleyelim, Amerika’nın 2001 ‘de
görünmez ihracatı 451 milyar dolardı.
 
Çin’in
düzenli bir biçimde teknolojik ve bilimsel basamakları tırmandığının bolca
kanıtı vardır. Şu anda ekonomisi innovatif olmaktan ziyade taklitçidir. Ancak
Ar-Ge harcamaları arttıkça ciddi bilimsel araştırmaların da hacmi hızla
artmaktadır. Dünyanın önde gelen bilimsel yayınlarında payı 5. sıradadır.
Nanoteknoloji gibi kilit konularda özellikle kuvvetlidir. Ar-Ge’ye ayrılan
kaynak 2006’da Japonya’yı geçerek Amerika’nın ardından ikinci sıraya
oturmuştur.
 
Çin’in
yükselişinin temel ekonomik etkilerinden biri dünya finans sisteminin
değiştirilip yeniden şekil verilmesi olacaktır. Vaktiyle dolar pound’un yerini
almış, sonra da karşısına rakip olarak Euro çıkmıştır. 2002 den itibaren
Amerika’nın çifte açığı (ödemeler dengesinde ve hükümet bütçesinde) ve
ekonomisinin inişe geçmesi dolayısıyla doların değeri çökmektedir. 2008
Eylül’de başlayan kriz Amerikan ekonomisinin artık uluslar arası finans
sisteminin taşıyacak ve doları dünyanın rezerv dövizi olarak koruyacak gücü
kalmadığına işaret etmektedir. Dolardaki düşüş finans dünyasıyla  sınırlı
değildir; Washington’un dünya sahnesindeki yerini de sarsacaktır. Kur
politikaları çok, ama çok ciddidir. Amerika’yı güçlü kılan faktörlerden biri
olan dolar tüneğinden düştüğü takdirde küresel egemenliği ona çok pahalıya
patlayacaktır.
 
Doların
düşmesi farklı sonuçlar doğuracaktır: uluslar rezervlerini farklı bir dövizde
tutacak, Çin dahil, kurlarını dolara endeksleyen ülkeler en azından vazgeçecek,
Kuzey Kore ve İran gibi ülkelere uygulanan yaptırımların hükmü kalmayacak, dış
ticaret fazlası olan ülkeler Amerikan hazine bonosu almaya pek hevesli
olmayacak, yeryüzüne yayılmış askeri üslerin finansmanı çok pahalanacak ve
Amerikan kamu oyu bunların yükünü daha fazla taşımak istemeyecektir. Başka bir
deyişle, küresel egemenlik daha masraflı ve zor olacaktır. Aynı süreç 1918-1967
arasında pound’un ve İngiliz emperyal gücünün azaldığı döneme de eşlik etmişti.
 
Şimdiki
uluslar arası kurumların yerini zamanla yenileri alabilir. Elbette IMF ve Dünya
Bankasında Amerika’nın rolünü zaman içinde Çin ve Hindistan’ın üstlenmesi
mümkündür fakat yavaş yavaş IMF ve Dünya bankasını kenara iten yeni bir
kurumsal yapı daha  olasıdır.
 
Çin’in
Büyük Bir Güç Olarak Davranışı
 
En
şaşalı günlerinde Avrupalı uluslar, daha sonra Amerika, kendilerine has
özellikleri tüm dünyaya empoze etmenin yollarını aradılar. Peki,  kökeni
ve tarihi tamamen farklı olan Çin nasıl davranacak?
 
Batı
ile Çin arasındaki davranış biçimlerinde tarihi farkları göz önünden
ayırmamamız çok önemlidir. Portekiz, Hollandalı ve İspanyollardan başlayarak
Batı, belki de Akdeniz’de deneyim kazanan deniz kuvvetleri sayesinde, 15. yy
dan itibaren Çin dahil dünyanın her yanına gücünü yaymıştır. Çin ise
kendini  hep bir kıta ülkesi olarak
görmüş, kara sınırlarında ufak ufak ilerlemeler dışında deniz aşırıya göz diken
bir süper güç olma çabasına girmemiş, bu güne kadar da kendi toprakları dışında
varlık göstermeye kalkmamıştır. Bu, bundan sonra da böyle yapacak anlamına
gelmez elbette; demek istediğim Çin’in düşünce ve davranış biçiminde böyle bir
gelenek yok. Orta krallık mantalitesinin anlamı budur: Çin dünya’yı yönetmeye
heveslenmez çünkü kendisinin zaten dünyanın merkezi olduğuna, bunun doğal rolü
ve konumu olduğuna inanır. Ve bu tutum, Çin’in küresel gücü arttıkça muhtemelen
daha da kuvvetlenecektir.
 
Yeni
Bir Siyasi Kutup
 
Tarihi
ve kültürü ne olursa olsun, eninde sonunda bütün diğer ülkelerin Batı Modelinde
birleşeceğine inanan Batı için, kendi düzenlemelerine ciddi bir alternatif
çıkabileceğini hayal etmek bile zordur.
 
Çin
politikalarının tabiatını ve Batıdan farkını anlayabilmek için bugünkü komünist
rejimin ötesine geçip Çin’e çok daha berilerden bakmak  gerekir.
Çin’in kendine has özellikleri şöyle
özetlenebilir:
 
*Çin
politikasında her şeyin önüne geçen üniterliğin vazgeçilmez bir zorunluluk olması.
*Ülkenin
muazzam çeşitliliği
*Alışılmış
ulus-devlet niteliklerine pek uymayan kıtasal
büyüklük
*Kilise,  iş
dünyası  gibi  başka
kurumlarla  iktidarını  asla
paylaşmamış bir 
siyasi
atmosfer,
*Devletin, bütün öteki kurumların üstünde ve ötesinde,
toplumun doruk 
noktası
olması
*Ulusal
egemenlik geleneğinden yoksunluk
*Ahlak
ve etiğin önemi
 
Bunlar
göz önüne alındığında Çin siyasetinin Batı’nınkine benzemesi düşünülemez. 
Ülkenin
başarılı bir dönüşüm geçirmesini sağlayan komünist iktidar yurt içinde büyük
nüfus ve desteğe sahiptir. O yüzden daha 20 yıl kadar iktidarda kalması
olasıdır. Uluslararası saygınlığı da Sovyetlerden faklı olarak iyileşmektedir.
Çin’in başarılı olduğu yerde Sovyetler sınıfta kalmıştır.
 
Değerler
Yarışı
 
200
yıllık Batı egemenliği dolayısıyla uygar ulusların – bu Batı demek oluyor –
değerleri ile geri ve reaksiyoner toplumların – bu da yalnız Müslüman değil,
bütün diğerleri demek oluyor – değerleri arasındaki kıyaslamada Batı değerleri
hep ezici çoğunlukla üstün görülmüştür. Gerçekte ise değerler ve kültürler bu
kabulden çok daha karmaşık ve nüanslıdır. Soğuk savaş sırasında değer
çatışması, ideolojik düzeyde kapitalizm ile sosyalizm arasındaydı. Bu yüzyıla
ve gelecek yüzyıla şekil verecek olan modernite çağında değerler arasındaki
kıyaslama ideolojik değil, kültüre dayanacaktır. Zira bir toplumun değerleri
öncelikle kendine has kültürünün ve tarihinin ürünüdür. Bu değerler yüzeyde çok
farklı görünse de gerçekte çarpıcı benzerlikleri vardır.
 
Örneğin
tolerans Batıya özgü bir yaklaşım değildir. Bizim sahip olmadığımız bir dönemde
Osmanlılar dini tolerans sahibiydiler; tıpkı İspanyadaki Emevi krallığı gibi,
Hindistandaki Asoka krallığı gibi. Dolayısıyla toleransa evrensel bir değer
diyebiliriz.
 
Buna
rağmen farklı halkların çeşitli değerleri arasında hep bir gerilim ve çatışma
vardır. Birbirine rakip çok sayıda değerlerin bulunduğu bu dünyada böyle zıt
değerlerin bir arada yaşamasına izin veren ve mümkün kılan bir yol bulunması
çok önemlidir. Aslında küreselleşmiş modern dünyada nispeten barış ve uyum
içinde yaşamanın ön koşuludur. Bu Batı için bu bayağı zor olacaktır zira hep
kendi norm ve değerlerini başka ülkelere empoze emekte ve kabul etmeleri için
ısrar etmekte haklı görür kendini. Değerler tartışmasında Çin’in karşı safta
aldığının iki göstergesi vardır. Birincisi, demokrasi ve ifade özgürlüğü
yoksunluğunu kullanarak uluslar arası saygınlığına kara çalmaya kalkışan
Batı’ya başarıyla direnmiş, o ve destekçileri gelişen ülkeler önemli olanın
içerdeki siyasi haklar değil uluslar arası bağlamda ekonomik ve sosyal haklar
olduğunu iddia etmişlerdir. Tartışma esasında, gelişmiş ülkeler ile gelişen
ülkelerin öncelikleri, çıkarları ve deneyimleri üzerindeydi. 90’ların sonunda
Çin’in artan etkinliği güç dengesini değiştirmeye başlayınca tartışma da geri
plana itildi. 2000 lerde de Çin değil, Iraktaki ve Guantanamo’daki tutumu
yüzünden kendini savunmak zorunda kalan Amerika oldu.
 
Mandarince
Biliyor musunuz?
 
Çin
nüfusunun bu kadar kalabalık olmasının bir sonucu da dünyada ana dili veya
ikici dili olarak Mandarince konuşan insan sayısının, İngilizce konuşanların
iki katı olmasıdır. Bunların çoğu ana vatanda yaşar. Ancak Çin’in yükselişiyle
dünya çapında artan sayıda insan ikinci dil olarak Çince öğrenmeye başlamıştır.
Bu süreç 2006’dan bu yana Çin hükümeti tarafından aktif biçimde teşvik
edilmekte ve yerel üniversitelerin bünyesinde Konfüçyüs enstitüleri açılmaktadır.
 
Küreselleşme
ve gittikçe küreselleşen medya çağında dil, yumuşak gücün önemli bir
bileşenidir. İngilizcenin Lingua franca
tercih edilen ortak  dil  –
olarak kullanılması Amerika’ya çok çeşitli biçimlerde yarar sağlamıştır.
Mandarincenin de bir gün bu seviyeye ulaşacağını şimdiden söylemek çok zor
fakat zamanla Lingua Franca olarak
İngilizcenin yanında yer alabilir.
 
Bir
dilin geleceğini tahmin etmek çok zordur. Orta Çağda eğitim dili olarak
Latincenin öleceğini tahmin etmeye kalkışsaydınız insanlar yüzünüze gülerdi;
aynen 18.yy da Fransızcadan başka bir dilin kibar sosyete dili olarak
kullanılacağını söyleseydiniz başınıza geleceği gibi. İngilizcenin popülerlik
kazanması Amerika’nın küresel güç kazanması sayesinde gerçekleşmiştir. Aynı
gerekçeyle, Amerika’nın inişe geçişi de İngilizcenin konumuna olumsuz etki
yapacaktır: dilin küresel kullanımı bir boşluk içinde gerçekleşmez,
ulus-devletin gücüyle doğrudan orantılıdır.
 
Çin
Üniversitelerinin Yükselişi
 
Amerika’nın
dünya üzerinde iz bırakmasının bir yolu da üniversitelerinden geçmiştir.
Dünyanın en iyileri kabul edilen üniversiteleri dünya çapında en iyi
öğrencileri ve akademisyenleri cezbetmektedir. En üstteki Amerikan
Üniversitelerinde araştırmacılar eşi görülmedik tesislerin ve kaynakların
keyfini yaşarken, Harvard, MIT, Berkeley gibi üniversitelerden alınan
diplomalar Oxford hariç, bütün diğerlerinden fazla kabul görürler. Elbette
büyük üniversiteler muazzam ulusal gelir ve kaynak gerektirir. Dolayısıyla en
tercih edilen üniversiteler liginde şimdiye kadar başı hep Batı çekmiştir.
 
Çin
üniversitelerinin de 20 yıl içinde küresel sıralamada düzenli yükselerek ilk
onda yer alması olasıdır. Hükümet süreci hızlandırmak için yurtdışında yaşayan
başarılı Çin’li öğretim üyelerini Çin üniversitelerinde görev almaya
çağırmaktadır.
 
Batı’nın
İnişi ve Çöküşü
 
Bu
bölümün amacı Çin’in küresel egemenliğinin önümüzdeki yarım yüzyılda nasıl
gelişeceğini araştırmaktı. Meselenin bir yüzü daha vardır. Bu sürecin en
travmatik sonuçlarını Batı hissedecektir. Zira tarihsel konumunu Çin’in ele
geçirdiğini gören, ( iki yüzyıldır dünyanın tartışılmaz lideri )  Batı olacaktır.
 
1945
ten sonra Avrupa devletlerinin egemenliği Amerika’ya kaptırması  onlar için travmatik bir deneyim olmuş, tepki
olarak Avrupa Birliği kurulmuştur. Avrupa’nın süregelen krizi, önemsiz konuma
düşen ülkelerin yeni duruma uyum sağlamasının ne kadar zor olduğunun altını
çizmektedir. Dahası,  Avrupa’nın  inişi belirsiz bir geleceğe kadar devam
edecektir. 400 yıllık rolü asla tekrarlanmayacak, Yunan ve Roma
imparatorlukları gibi tarihe karışacaktır. Bugün Yunanistan ve İtalya
İmparatorluk geçmişinin şaşaasını yalnızca ayakta kalan tarihi yapılarda yansıtabilmektedir.
 
Avrupa
sıkıntıya düşecekse bu Amerika’nın karşı karşıya kalacağı maddi-manevi kriz
yanında sıfır kalacaktır. Amerika küresel lider olmadığı bir hayatı yaşamaya
tamamen hazırlıksızdır. Bush döneminde, tek taraflı biçimde kendi çıkarlarına
yönelik hareket edebilen, ittifakları reddeden, dünyanın tek süper gücü olarak
kendini tanımlamıştır. Başka bir deyişle, gücünün azalmakta olduğunu fark
edeceğine, tam aksi çıkarımlara vararak Amerika’nın gücünün daha da
genişletilebileceği, Amerika’nın çıkışta olduğu ve 21.yy da dünyanın tamamen
Amerikanlaşacağı fikriyle sarhoş olmuştur. Bush dönemi saldırgan, dediğim
dedikçi, genişlemeci Amerika’nın en tepe noktası olmuştur. Dönem sonra erdikten
sonra bile zirveden inişe geçildiği fark edilmemiştir.
 
Amerika
geçmişteki ve şimdiki gücünün keyfini sürmekte, geleceğin neler
getirebileceğine gözlerini kapamaktadır. İngiltere de 1918 den sonra aynı
aymazlık ve inkar içindeydi, ta ki 1950 de kolonilerini kaybetmeye başlayıncaya
kadar. Amerika için de bu dönüm noktası pek ala finansal sistemin neredeyse
çöktüğü ve neo – liberalizmin öldüğü
Eylül 2008 olabilir.
 
Dünyanın
karşı karşıya kalabileceği en büyük tehlike, Amerika’nın bir noktada saldırgan
bir tutuma girip Çin’e düşman muamelesi yaparak izole etmeye çalışması
olacaktır. En kötüsü de Soğuk savaş zamanındaki gibi Çin’le askeri rekabete ve
silahlanma yarışına girişmesidir.
Çin’in
Batı’dan çok farklı bir kültürden ve köklerden
türemiş olması ve jeografik koordinatlarda bulunması Batının ezik, yönünü
bulamayan ve hasta  hissetmesini daha da
kötüleştirecektir. Aralarındaki benzerlik ve yakınlık dolayısıyla,
İngiltere’nin dünyanın baskın gücü olarak yerini rakibi ve varisi Amerika’ya bırakması
bir şeydi, Amerika’nın hiçbir ortak noktası bulunmayan Çin’e bırakması başka
bir şey. Bütün önemli küresel sorunlarda karar vermeyi müktesep hak gören
Amerika için dünyaya tek başına sahip olamamanın şoku çok derin olacaktır.
Çin’in yükselişi ile Batı’nın evrenselliği evrensel olmaktan çıkacak, değerleri
ve normları daha az etkin olacaktır. Batı dünyanın kendi dünyası, uluslar arası
toplumun kendi toplumu, uluslar arası kurumların kendi kurumu, dünya para
birimi doların kendi para birimi ve dünya dilinin (İngilizcenin) kendi dili
olması fikrine alışmıştır. Bu durum daha fazla böyle devam edemez.  İnişe geçmiş Batı ilk defa başka kültürlerin
ve ülkelerin kuvvetli
 
yönlerinden
ders alacaktır. Amerika uzun bir ekonomik, siyasi ve askeri travma dönemine
girmektedir. Bunun psikolojik etkileri de acı olacaktır. Buna uzun vadede
tepkisi pek güzel olamaz. Dua edelim de çok çirkin olmasın.
12
SON YORUMLAR
ÇİN’İ TANIMLAYAN
SEKİZ FARK
Çin’in
yükselişine Batı’nın kabaca iki tür tepkisi olmuştur. Birincisi Çin’e hemen
hemen yalnızca ekonomik açıdan bakar. Buna “ekonomik vay canına faktörü”
diyebiliriz. İnsanlar büyüme rakamlarına inanamazlar. Bu tepki Çin’in
yükselişinin neyi temsil ettiğini yeterince kavramaktan yoksundur. Ekonomik
değişim ne kadar önemli olsa da resmin yalnızca bir bölümüdür. Politikalara ve kültüre kör olan bu bakış Çin’in
ekonomik dönüşümünü tamamladıktan sonra Batı’lı olacağı varsayımına dayanır.
 
Öteki
tepki ise aksine, Çin’in yükselişi konusunda kuşkuyu elden bırakmaz, hep
fiyaskoyla sona ermesini bekler.
 
Bu  kitap
çok  farklı  bir yaklaşım üzerinedir:   “Batı
Tarzı”nın tek  geçerli  model 
olduğunu
kabul etmez.
 
Batı’nın
özgeçmişi olağanüstü büyüme ve innovasyonla doludur. Bu sayede bu kadar uzun
bir süre, böylesine dinamik bir güç olarak kalabilmiştir. Çin’in 1978 sonrası
dönüşümü ve Japonya da dahil Doğu Asya’daki modernizasyon örnekleri hep
Batı’dan feyz almıştır. Ancak bu tek neden değildir. Hepsi Batı’dan ve
komşularından öğrendiklerini kendi kültür ve tarihiyle harmanlayıp yerli
kaynaklarını harekete geçirmiştir. Ya/ya da döneminden melezlik dönemine geçmiş
durumdayız. O Yüzden modernite de tek tip olmaktan çıkıp çoklu hale gelecektir.
 
1970’e
kadar modernite münhasıran bir Batı fenomeniydi. Son yarım yüzyıldır Batı’dan
esinlenen, fakat başarmak için yereli harekete geçirme, üzerine inşa etme ve
dönüşüme tabi tutma becerilerine dayanan yepyeni modernitelere tanıklık
etmekteyiz. Bu yeni moderniteler melez oldukları için orijinalliklerini
kaybetmediler, aksine orijinallikleri kısmen bu fenomende yatmaktadır.  Melezlik Batı için de geçerli olacak, kendi
dışındakilerin de bazı özelliklerinden ders alacaktır.
 
Burada
önemli soru şudur: Batı modelinin hangi bileşenleri vazgeçilmez, hangileri
bileşenleri vazgeçilmez, hangileri opsiyonel? Mevcut başarılı ekonomik dönüşüm
örneklerinin hepsi, kurumlarında, siyasal ve politikalarında, kültürlerinde belirgin
farklar olsa da neticede kapitalist kalkınma modeline dayanmaktadır. Ancak bir
ülkenin başarılı olmasının ön koşulu Batı tarzı hukukun üstünlüğü, bağımsız bir
yargı ve temsile dayalı hükümet gibi Aydınlanma ilkelerini benimsemesidir
şeklinde bir önerme henüz kanıtlanmamıştır. Japonya Aydınlanma ilkelerine ve
demokrasiye dayanmadığı halde en az Batılı çağdaşları kadar ileridir.
 
Çin’i
yalnızca Batı gözüyle yorumlayıp değerlendirmek, Çin’e has, Çini Çin yapan
özellikleri dikkate almamak demektir. Fakat Çin bir taraftan büyür, bir
taraftan da farklılığını korurken Batı da ister istemez toplam sekiz olan bu
farkları anlamak zorunda kalacaktır. O yüzden Çin’in modernitesinin hem dahili
özelliklerini, hem de bunların küresel durumunu ve dış ilişkilerine etkisine
iyi bakmalıyız.
 
Birincisi,
Çin, kendini o şekilde tanımlasa da bir ulus devlet değildir.
 
İkincisi,
Çin’in diğer Doğu Asya ülkeleri ile ilişkisi eşit ulus-devlet sisteminden çok,
tributary sistemde olacağa benzemektedir. Binlerce yıl devam edip 19.yy da sona
eren bu sistem, Çin ile diğerleri arasındaki büyük eşitsizliğe ve Çin
kültürünün üstünlüğünün kabulüne dayanıyordu. Şimdi de aynı durum
tekrarlanabilir ve bu sefer Orta Asya’yı hatta Afrika’yı da kapsayabilir.
 
Üçüncüsü,
ırk ve etnik kökene karşı kendine özgü bir tutumu vardır. Han Çinlileri,
gerçekte öyle olmadığı halde kendilerini tek bir ırk olarak görürler.  Oysa Hindistan, Brezilya, Amerika gibi diğer
çok nüfuslu ülkeler çok ırk ve kökenli karakterlerini kabul edip övünürler. O
yüzden Çin hızla dünyaya  katılıyor olsa
da bir taraftan  tarihine sadık kalarak
hep uzak duracaktır.
 
Dördüncüsü,
Çin öteki ulus-devletlerle kıtasal düzlemden ilişki kuracaktır. Bir ülke Çin
kadar büyük olunca pek çok çeşitlilik barındırır, hatta bir çok açıdan farklı
ülkelerin birleşimi gibidir. Dolayısıyla, ilişkilerinde hem tek ulus, hem de
çok uluslu kıtasal gereklere göre yürüyecektir.
 
Beşincisi,
Çin yönetimi de kendine özgüdür. Devlet ister emperyal, ister komünist dönemde,
iktidarı kimseyle paylaşmak zorunda olmamıştır. Ulaşılmaz ve karşı konulmaz
biçimde tepeden nezaret etmektedir.
 
Altıncısı,
Çin modernitesi öteki Doğu Asya ülkeleri gibi dönüşümünü çok hızlı
sürdürmektedir. Batı modernitesinden farklı olarak geçmişi ve geleceği aynı
anda şimdiki zamanda birleştirmektedir.
 
Yedincisi,
Çin 1949 beri  komünizmle
yönetilmektedir.   Paradoks bir  biçimde
20.
yy’ın ikinci yarısı hem Çin’de komünist hükümetin 1978’de başlattığı
 tarihin en
büyük ve hızlı ekonomik dönüşümüne, hem de 1989 da  Sovyet Blokunda  ve 
Avrupa’da
komünizmin çöküşüne tanıklık etmiştir.
 
1950’den
beri komünizmi düşman olarak gören Batı, Çin komünist partisinin de aynı
başarısızlıkla sona ereceğini tahmin ediyordu. Oysa Çin Komünist partisi Rus
eşdeğerinden çok farklıydı; Ruslara yabancı olan bir esneklik ve pragmatizm
içeriyordu. 1978 den sonra da farklı stratejiler uyguladı.
 
Sekizincisi,
Çin önümüzdeki on yıllarda hem gelişen, hem de gelişmiş ülke niteliklerini
barındıracaktır. Bunun sebebi ülkenin kıtasal boyutta olması dolayısıyla
dönüşümünün de yavaş olmasıdır. Bunun sonucu taşralı geriliğiyle iç içe bir
modernitedir. Ülkenin büyük bir kısmı farklı bir çağda yaşamayı sürdürecektir.
Gerçekten de Çin dünyayı sömürgeciler ile sömürgeler, kaybedenler ile
kazananlar şeklinde 19.yy dan bu yana ikiye bölen çizginin “yanlış” tarafından
gelen ilk süpergüç olacaktır.
 
Nasıl
20 yy’ı şekillendiren gelişmiş ülkeler ise, 21 yy’ı şekillendiren de gelişen
ülkeler olacaktır. Gelişen dünyanın yükselişi ancak sömürge döneminin
bitmesiyle mümkün olabilmişti zira sanayi ülkeleri kendilerine rakip yaratmamak
için sömürgelerin sınaîleşmesine izin vermemişti.
 
Yukarıdaki
sekiz nitelik Çin’in modernitesinin Batı’nınkinden çok farklı olacağına ve yeni
küresel gücün dünyayı temelden değiştireceğine işaret etmektedir. Ancak bu
olguyu uzun yıllardır dünyanın sürücü koltuğunda oturmakta olan Batı hayal bile
edememekte, küçümsemektedir. Çin odadaki kimsenin görmek istemediği fildir.
 
Şimdiye
kadar Çin sabırla ve sadakatle dışarıda durup içeriye alınmayı beklemiştir.
Yükselen bir güç olarak mevcut uluslar arası normları kabul ve adapte etmek
zorunda kalmıştır. Özellikle de içeri girmek için işbirliğine ve desteğine
muhtaç olduğu Amerika’ya yanaşmıştır. Fakat gücü arttıkça dünyayı kendi
normlarına göre yeniden şekillendirecektir. Büyüklüğünün verdiği çekim gücünün
geometrik artması, dünyanın işleri Çin usulü yürütmek zorunda kalmasına yol
açacaktır.  Bütün bunlar için zaman
Çin’in lehine ilerlemektedir.
 
Batı
evrenselliğinin inişe geçmesi sadece Çin’in yükselişinin bir ürünü değildir.
Ekonomik dünyanın gittikçe daha çok kutuplu hale gelmesinin ve modernite
çeşidinin bollaşmasının da rolü vardır. Bundan sonra dünyanın tek merkezi
olmayacaktır. Artık hiçbir ülke veya yarım küre 200 yıldır Batı’nın sahip
olduğu türden prestij, meşruluk ve etki sahibi olamayacaktır. Çin de rakip
moderniteler arasında en gelişmişi ve dominantı olacaktır.
 
Fakat
bütün bunlar için daha çok zaman var. Şu anda dünya büyük buhrandan bu yana en
büyük durgunlukla baş etmeye çalışıyor. Sonuçları henüz belli değil.
Krizler    savaşlara    benzer:
normal    zenginlik    ve
büyüme     dönemlerinde 
rastlamadığımız
biçimde toplumları sınar, zayıf noktadan vurur. Yeni siyasi ideolojilere ve
hareketlere davetiye çıkarır. Görünüşe göre Çin bu krizle baş edebilmek için
Batı’dan daha donanımlı. Batılı bankaların aldığı risklere bulaşmadığı için
finans sektörü daha iyi durumda. Gelişmiş dünyanın önünde daha birkaç yıl
küçülen bir ekonomi dururken Çin hala büyüme tahminlerini sürdürüyor.
 
Çin
için bilinmeyen, %8’in hatta %6’nın altına düşen bir büyüme oranının işsizlik
ve toplumsal huzursuzluk açısından etkilerinin ne olabileceğidir. Bu, Çin
toplumu için en büyük sınav olacak. Dünya yeni bir siyasi döneme girmekte.
Batının, Çin modelinin sürdürülebilir olmadığı uyarılarına rağmen aksine 2008
krizi 1970’ler den beri uygulandığı şekliyle Batı’nın serbest piyasa modelinin
başarısızlığının ve neo-liberalizmin ölüşünün habercisi oldu. Batı’nın  değil,
Çin’in yaklaşımı doğrulandı.
 
Batı
krizden çabuk çıkmaz da Çin %6-8 büyümeyi sürdürebilirse kitapta söz edilen
değişim ve kaymalar daha da hızlanacak demektir. Her halükarda, uluslar arası
finans işlerinde Çin’in çok daha aktif ve etkin olacağı kesin. Bugünkü krizden
ne tür bir mimari çıkarsa çıksın hepsinde Çin, merkez oyunculardan biri olacak.
Böyle bir durum çok değil, 3-5 yıl önce düşünülemezdi bile. Bunun olası
sonuçlarından biri de G-8’in yerini G-20 nin alması, IMF ve Dünya Bankası’nın
gelişen ülkelere de söz hakkı tanıyacak şekilde reformdan geçirilmesi olabilir.
 
Beijing’den
çıkan en cüretkar öneri, IMF’nin para çekme haklarının kullanılmasına dayalı,
zamanla dünya rezerv parası olarak doların yerini alabilecek yeni bir para
biriminin icadıdır. Bu öneri gerçekleşmese bile Çin hükümetinin küresel ana
para olarak doların günlerinin sayılı olduğuna inandığını göstermektedir.
 
Kitapta  sözü
edilen  değişim  süreci
tahmin  edilenden  daha
hızlı      olacağına 
benzer.
 
…………………………..
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: