BİNA — PENTAGON’UN BİYOGRAFİSİ & THE BUILDING (A BIOGRAPHY OF THE PENTAGON)

 
Bu kitabın yazımıyla ilgili araştırmalarımı yaparken cevabını aradığım temel sorulardan biri şuydu: 
 

“Bina”nın temelinin atıldığı 11 Eylül
1941 tarihinden bu yana ABD’nin karış
ğı, 2. Dünya Savaşı, Soğuk Savaş, Kore, Vietnam gibi sayısız bölgesel savaşlar, Irak
Savaş
ı, barışı sağlama amaçlı bir yığın “polisiye operasyonlar” ın
hikâyesi ile Pentagon’un hikâyesi nasıl birbirinden ayrış
tırılacak? 

 
Pentagon’un tarihi, ABD silahlı kuvvetlerinin tarihinden, Başkanlığın, Kongrenin ve Savunma Bakanlığının
tarihlerinden ayrı düş
ünülebilir mi? Bunun kısa cevabı “Hayır”dır.
ABD tarihinden ba
ğımsız bir Pentagon hikâyesi her ne kadar kendi içinde ilginç olsa da,
böyle bir çalış
ma, inşaat plânlamasından, istatistikî bilgilerden ve teşkilâtın işleyiş mekanizmalarından bahseden bir belgeden ibaret olurdu. Oysa “Bina”nın
biyografisini kaleme almaktaki amacım Pentagon’un vizyonunu ve vücuda getiriliş
 nedenlerini ortaya koymaktı.
Pentagon dünyanın en geniş devlet
bürokrasisini bünyesinde barındıran dev bir bina olmaktan ibaret de
ğildir. Adını andığınızda, Amerika’nın silâh gücünü,
Savunma Bakanlı
ğını, bütçeleri, Müşterek Kurmay Başkanlıklarını, ABD’nin müdahale ettiği çatışmaları, savaş karşıtlarının, pasifistlerin ve onların işbirlikçilerinin
algıladı
ğı şekliyle, başında saç yerine binlerce zehirli yılan bulunan, kendisine yan bakanı taşa dönüştüren iblis Medusa’yı çağrıştırmış olursunuz. Pentagon, daha inşaatı
tamamlanmadan bile sadece bir bina olmanın ötesinde, bir güç ikonu haline gelmiş
, içinde dünya tarihini en derinden etkileyen kararların alındığı bir sembol olup çıkmışÇatısı altında 24 bin sivil ve
askerî personelin çalış
ğı bu
devasa yapı, Amerikan askerî ve siyasi gücünün cisimleş
miş
 hâlidir.
1.ve 2. Dünya Savaşları arasındaki dönemde, Savaş ve Donanma Bakanlıkları (ilki 1789’da, ikincisi 1798’de kurulmuş iki ayrı teşkilâttır) District of Columbia ve
banliyölerindeki, kimilerine göre 17, kimilerine göre 21 ayrı binadan
yönetilmekteydi ve bunları bir araya toplamak artık bir zaruret haline gelmiş
ti. Pentagon’un yapımı, 16 ay gibi rekor bir sürede tamamlandı. Artık,
dünya savaş
ının seferberlik plânlamalarından tedarik işlemlerine, Avrupa kıyılarına müttefik çıkartmasından Burma’nın balta
girmemiş
 ormanlarındaki Japon mevzilerinin arkasına yol inşa etmeye kadar her şey, Potomac nehrinin batı
yakasındaki bu Bina’dan yapılabilirdi. Dünyanın neresinde bir savaş
 varsa, Pentagon orada çarpışan
Amerikan askerlerinin görünmez bir uzvu gibiydi.
Bu görkemli kurum, 2. Dünya Savaşının
bitmesinden sonra önemini yitirmek bir yana, nükleer çekiş
melerin yaşandığı süreçte değimler
geçirerek ehemmiyetini daha da arttırdı. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra
ise ABD savunma ve güvenlik yapılanması büyük reformlara konu oldu. Bu
dönemdeki önemli de
ğimlerden
biri Savaş
, Donanma ve sonradan oluşturulan
Hava Kuvvetleri Bakanlıklarının yeni kurulan Savunma Bakanlı
ğı çatısı altında birleştirilmesi oldu. Ayrıca, Kara,
Hava ve Deniz kuvvetlerinin üst düzey generalleri ile kurmay baş
kanlarından oluşan bir heyet, Müşterek Kurmay Başkanlığı adı altında oluşturulan bir makama bağlandı ve bu heyetin başkanı Genel Kurmay Başkanı unvanıyla doğrudan Savunma Bakanına karşı sorumlu hâle getirildi.
Soğuk Savaş, Körfez Savaşı, Teröre Karşı Savaş süreçlerinde tartışmaların odağında olan Pentagon, bir yandan etkinliğini
arttırırken, 1980’lerde oldu
ğu gibi bazen de bir dizi
skandalın konusu oluyordu. Bütçe ve tedarik madrabazlıklarını içeren bu
skandalların birinde çok üst düzey bir general hapse atıldı. Gerek hükümet
kanadından, gerekse savunma sanayii ş
irketlerinden
birçok yetkili daha 
demir parmaklıkların ardına
gönderilebilirdi ama yargıyla varılan uzlaş
malar ve
aflarla paçayı kurtardılar. Pentagon’a halk arasında Puzzle Palace – Bilmeceler
Sarayı denmesi boş
una değildi.
Teröre Karşı Savaş her ne kadar bazılarınca ikinci bir Soğuk Savaş dönemi olarak tanımlansa da bence bu ikinci bir 2.Dünya Savaşıdır. Bu dönemde huzursuzluklarla boğan diğer uluslardan soyutlanmış, mutlu bir biçimde yaşamını sürdürmekte olan Amerika kendini bir anda bazı ülkelerin ve oluşumların nefret ve düşmanlıklarının hedefinde
buluverdi. ABD, 2. Savaş
 öncesinde de, gücünü demokratik
yasalardan alıyor olmakla, iktidarlarını güç kullanımına ve korkuya dayandıran
emperyal Japonya’nın, Nazi Almanya’sının Faş
ist İtalya
ve bunların müttefiklerinin baş
 düşmanı ve
hedefi hâline gelmiş
ti. Amerika’nın varlığı, bu ülkeleri yöneten tiranlar için bir tehditti. Bu gün de öyledir
ancak sayılan ülkelerin yerini baş
ka ulus
devletlerden ziyade asimetrik savaş
 yöntemleri uygulayan amorf uluslararası örgütler almıştır.
Soğuk Savaş sanayileşmiş iki dev ulusun kendi rejimlerini dünyaya egemen kılmak amacıyla giriştikleri, ağır çekilmiş bir savaştı. 2. Dünya Savaşı ise bir ölüm kalım güreşi… 
 
Küresel terörizmin nasıl bir metafor ile tanımlanabileceğini okuyucuya bırakacağım ama söz metaforlardan açılmışken, kimilerince nefret edilen, kimileri tarafından korkuyla karışık bir saygı gören, hakkında yapılan tartışmalara
karş
ın demokrasinin güçlü bir kalesi olan Pentagon’u, üç körün dokunarak
tarif etmeye çalış
ğı bir file benzettiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Dokunulan hangi uzuv ise tarif ona göre belirlenir. Bu kitabın amacı,
kuyru
ğu ile, hortumu ve dişleri ile, bacakları, bedeni ve
kulakları ile bu dev yaratı
ğın bütünü üzerine ışık tutmaktır.
 
 







KİTAP 1 /
BÖLÜM 1
DEĞİŞİM RÜZGARLARI

İki Savaş Arası Dönemde Amerikan Ordu Teşkilâtı
Amerika’da sembol olmuş mimari yapıtların birçoğunun, akla gelebilecek en berbat araziler üzerinde yükselmiş olması ilginç bir tenakuzdur. Gerek District of Columbia (D.C) yerleşiminin, gerekse Pentagon’un üzerine konuşlandığı arazi, bir zamanlar iğrenç kokulu bir bataklıktı.
Bölgenin, Amerikan devlet yönetiminin merkezi olarak seçilmesinin nedeni,
buraların tarım arazisi olarak hiçbir iş
e
yaramayış
ıdır. D.C, Londra, Paris, Roma veya Moskova gibi şehirlerin “başkent”lik kavramı ile özdeşleşmesine benzer çağrışımlar
yapmaz. Gariptir ama D.C Amerikan siyasi gelene
ğini
temsil eden mabetleş
tirilmiş yapılarıyla diğer başkentlerden farklı bir biçimde, Vatikan, Mekke gibi dinî merkezlerinkine
benzer ulvi kavramları ça
ğrıştırır.
Ziyaretçilerini huş
u içinde bırakmak maksadıyla plânlanmıştır
adeta. Ş
ehirde, bu duyguları tırmalayan tek unsur, dünyanın en büyük kamu yapısı
olan Pentagon’dur.
Pentagon başlangıçta sadece bir askeri karargâh olarak düşünülmüştü. Oysa Başkan F.D. Roosevelt sarsıcı bir değim yaratmanın peşindeydi ve bu yaklaşımıyla projenin başına tam bir gelenekselcilik düşmanı olan George Marshall’ı getirdi. Five Points (Beş Uç) adıyla anılan bataklık bir bölgede balçığa çakılan binlerce beton kazık Pentagon’un köklerini oluşturur. Ünlü Şehir plânlamacısı ve Washington
Güzel Sanatlar Komisyonu Baş
kanı David Clarke, Arlington’dan
Beyaz Saraya kadar olan manzarayı kapataca
ğı
gerekçesiyle dev binaya ş
iddetle karşı çıkıyordu. Ne var ki karşısında
eski hasmı ve güçlü istihkâm generali mimar B. Sommervell, söz konusu beş
gen biçimindeki yapının gerçekleştirilmesinden
yanaydı. Basitçe, “Savaş
 Bakanlığı” ismini alması düşünülen binanın adı sonradan,
gerek konuş
landığı arazinin adından, gerekse beş kenarlı
olmasından dolayı kendili
ğinden “Pentagon”a dönüştü. Yapımına taraftar olanlar ile karşı olanlar
arasında gerçekleş
en şiddetli karakter çatışmaları sonrasında, Roosevelt’in
de a
ğırlığını yapımından yana koymasıyla “Bina” hayata geçmeye başladı.
 
İki savaş arasındaki dönemde yapımına başlanan yıldız benzeri bu beş kenarlı yapı için yakındaki Potomac nehrinden 30 milyon ton kum
çekildi, 700 milyon ton çimento kullanıldı. ABD Savaş 
Bakanlığının sivil ve askeri personeli için bir ofis kompleksi olarak
projelendirilen bina, orta İtalya’daki bazı da
ğların
zirvesinde rastlanan ve ok, mızrak gibi zamanın ilkel silâhlarıyla nasıl ele
geçirilebildi
ğine akıl sır ermeyen bir kaleye dönüştü. Eski
Savaş
 Bakanlığı binası, Amerikan askeri gücünü temsil etmekten çok uzaktı. 19.
yüzyılın görece sınırlı savaş
larını, ticareti, refahı, barışı ve doruğa ulaşmış Altın Çağ’ı (Belle Epoque) çağrıştırmaktaydı.
Pentagon ise, ilerleyen zaman içinde “Endüstriyelleş
miş Savaş” olarak adlandırılacak olan modern savaş uygulamalarını sembolize ediyordu. Baştan aşağıya betondan yapılmış bu dev yapı adeta, 20. yüzyılda
Amerika’nın nasıl bir askeri heyulâya dönüş
eceğinin habercisiydi.
Bu dönüşümü belirginleştiren olay 2. Dünya Savaşıdır. Kıyamet benzeri bu savaşın
tohumları ise, 1. Dünya Savaş
ından yenik çıkan Almanya’nın 11
Kasım 1918’de teslim olması üzerine, Fransa’nın Versailles (Versay) kentindeki
tren istasyonunda park etmiş
 bir vagonda imzalanan barış anlaşması 
sırasında atılıyordu. Bu anlaşma,
Almanya’yı bir daha kimsenin baş
ına belâ olamayacak şekilde ezmeye dönük bir intikam anlaşmasıydı.
Bu yönüyle belki baş
arılı oldu ama getirdiği son derece katı kurallar Avrupa kıtasının normale dönüşümünü büyük ölçüde kısıtlıyordu. Savaşın başlamasından önceki yaklaşık 60 yıl boyunca geliştirilen askeri teknolojinin boyutları ve yaratacağı sonuçları, savaşan tarafların hiçbiri öngörememişti. Makineli tüfek, uçak ve tank, anahtar öneme sahip unsurlardı ki
bunlara, öldürmeyi sanayileş
miş bir
eylem haline getiren kimyasal silahları da eklemek gerekir.
1914-1918 arasındaki harp döneminde ortaya çıkan bu savaş tarzı, mütareke sonrası dönemde olacakların giriş taksiminden ibaretti. Avrupa’da isyanlar, iç savaşlar, suikastlar ile adeta bir anarşi süreci
baş
lamış, ABD derin bir ekonomik bunalıma, Rusya, Almanya ve İtalya ise dikta
rejimlerinin pençesine düş
müştü. Her
türlü ahlâki de
ğerini yitiren batı dünyası sanki barbarlık dönemlerine geri dönüyordu.
1. Dünya Savaş
ı, eskinin emperyal güçlerini tahminlerin çok ötesinde zayıflatmış, sömürgeler ise bu zayıflıktan yararlanarak eski efendilerine baş kaldırmaya başlamışlardı. Avrupa’nın aksine ABD, kendini fiziki yıkımdan kurtarabildi ise
de eski dünyada meydana gelen depremin ş
ok
dalgalarından kurtulamamış
tı. Savaştan sonra geniş çaplı bir silâhsızlanma programı
yürürlü
ğe kondu. Bu çerçevede Başkan Woodrow Wilson’da, ABD
savunma harcamalarını radikal biçimde azaltan yasalara imza attı. Bu arada da,
içinde ülkesinin kilit rol oynayaca
ğı
Milletler Cemiyetinin kurulması için giriş
imlere başladı. Ne var ki, ülkedeki soyutlanma (Isolationism) eğilimlerini öngörememişti. Artık başka ulusların problemlerine bulaşmayıp
bunlardan soyutlanma düş
üncesi Wilson’un girişimlerini boşa çıkardı.
Almanya’yı yeniden ayağa kaldırmak için ABD ve Britanya
tarafından sa
ğlanan muazzam krediler bu ülkelerde işsizliğe, ticaret ve bütçe açıklarına, uluslararası finansal sorunlara yol
açtı. Büyük Bunalım, Amerikan yaş
am
tarzının ortasına dev bir göktaş
ı gibi düşmüş, her kesimi etkilemeye başlamıştı. 1. Dünya Savaşı sırasında generallerin vatana
ihanet etti
ği düşüncesi, Almanya’da Nazizmim yükselmesini pompalıyor, Faşizm Mussolini eliyle İtalya’yı tepeden tırnağa değtiriyor, İspanya’daki iç savaş ülkeyi
kasıp kavuruyordu. Japon militarizmi ise Do
ğu Asya
ülkelerini imparatorlu
ğa bağlamanın peşindeydi. Genel algılama öyle olmasa bile Temmuz 1937’de Japonya’nın Çin’e
saldırması, 2. Dünya Savaş
ını başlatan sebeptir. Savaş yorgunu Britanya ve Fransa
sorunları müzakere yoluyla, zamana yayarak çözmeyi tercih ediyordu.
F.D. Roosevelt, ülkesinin ekonomik bunalımla boğtuğu, diğer ulusların tarafı olduğu sorunlardan uzak durmayı yeğlediği bir dönemde başkanlığa seçildi. Yakın bir gelecekte, eskisinden çok daha güçlü bir düşmanla savaşma ihtimalini göz ardı etmeyen Roosevelt, bir yandan da ekonomik
canlanmayı ateş
leyebileceği düşüncesiyle ABD donanmasını yenileme kararını onayladı.
1940 yılında ABD’nin olası bir savaşın dışında kalamayacağı anlaşılmıştı. Yapılacak ilk işlerden biri, muhtemelen bir çok
cephede birden savaş
mak zorunda kalacak olan Amerikan
silâhlı kuvvetler teş
kilâtını, Savaş Bakanlığı bünyesinde yeni bir karargâhta birleştirmek
olmalıydı. Sivil ve askerî personelin hızla artan sayısı kadar, ABD’nin dünya
üzerindeki misyonu da bunu gerektiriyordu.
ABD birinci harpten fazla burnu kanamadan çıkmıştı ama biraz da Wilson’un kendinisi dünyayı kurtaracak Mesih gibi gören
politikaları sonucunda, Avrupa’nın yeniden inş
asıyla
ilgili tüm sorunları kuca
ğında bulmuştu. Buna rağmen savaşın çökerttiği bir dünyada ayakta kalabilen tek uluslararası ekonomik ve askerî güçtü
ve bu yönüyle Avrupa’nın tarihi hegemonyasına ve Britanya’nın açık denizlerdeki
egemenli
ğine meydan okumaya başlamıştı. Savaşa, görkemli Britanya İmparatorluğunun
küçük bir orta
ğı olarak giren ABD, savaş meydanlarındaki cesareti,
uzmanlı
ğı ve sanayi malları üretimindeki olağanüstü verimliliği ile eski dünyanın hegemonlarını fena halde şırtarak öne çıkmayı başarmıştı.
Bu başarıya paralel biçimde Washington D.C’de büyüyor, gerek mimari anlamda,
gerekse alt yapı yatırımlarıyla dünyanın önde gelen baş
kentlerinden biri olma kimliğine
bürünüyordu. 1918’den baş
layıp, ülkenin resmen 2. Dünya
Savaş
ına müdahil olduğu 1942 yılına kadar devam eden 22
yıllık süreç boyunca ABD küresel bir askerî güç hâline gelmiş
, ekonomi ve sanayi alanlarında büyük hamleler gerçekleştirerek kendini harbe hazır duruma getirmişti. 1920
ve 1930’lar boyunca hâkim siyasi e
ğilim
soyutlanmacılık (Isolationism) olsa da toplumun daha ileri görüş
lü katmanları savaşın kaçınılmaz olduğunu görüyordu.
Askerî reorganizasyon çalışmaları,
iki savaş
 arası süreçte, dünya sorunlarına bulaşmamayı
savunan kesimlerin yaylım ateş
i altında dura kalka olsa da
ilerledi. Ancak Amerikan ordusunun yönetim birimleri çok da
ğınık bir yapıdaydı. Kimi Rococo döneminin zerafetini yansıtan, kimi şehrin varoşlarındaki biçimsiz binalardan (aralarında kiralık bir garaj bile vardı)
oluş
an 20 civarındaki farklı yönetim birimini tek çatı altına toplamak şart olmuştu. Bu amaçla, henüz Pentagon meselesi gündemde bile değil iken, 1938 yılında projelendirilmiş yeni
Savaş
 Bakanlığı binası, 1941 yılının Haziran ayında hizmete alındı. Merkezî ısıtma/soğutma, asansör, floresan ışıklandırma,
gürültü önleyici akustik tavan kaplamaları gibi günün en geliş
miş ofis binası teknolojilerinin kullanıldığı bu
modern yapı, çok önemli iki ş
ahsiyet tarafından kıyasıya eleştiriliyordu. Bunlardan biri Plânlama ve Koordinasyon Komisyonu Başkanı (G. Clarke) idi ve binanın artan personel sayısını barındıramayacağını, henüz kullanıma girmeden devre dışı kalmaya
mahkûm oldu
ğunu söylüyordu. Ağırlığı daha fazla olan Savaş Bakanı H. Stimson ise binadan
nefret ediyor, yıkılması gerekti
ğini
savunuyordu. Stimson’un, o zamanın ölçülerine göre 9 milyon $ gibi büyük bir
paraya mal olan yeni Savaş
 Bakanlığı binasına duyduğu antipati Pentagon’un doğuna zemin hazırlayan nedenlerden biridir. Stimson, yaklaşan savaş nedeniyle artacak personel yüzünden ihtiyaca cevap vermeyeceğinden emin olduğu yeni Savaş Bakanlığı binasına taşınmayı reddetmiş, Pentagon’un, yani beşgenin ilk kenarı tamamlanır
tamamlanmaz da, yeni binaya hiç u
ğramadan
do
ğrudan buraya taşınmıştı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ise,
birçok ş
artına şiddetle muhalefet ettiği Ulusal Güvenlik Yasasının, tüm
silâhlı kuvvetlerin tek bir komuta makamı baş
kanlığı altında birleştirilmesini öngören maddelerinin
yürürlü
ğe girdiği 2. Dünya Savaşının sonuna kadar Pentagon’a taşınmadı.
Aslında Pentagon, başını H. Stimson ile B. Sommervell’in
çekti
ği bir Kara Kuvvetleri projesiydi. Deniz Kuvvetleri de zorlama olmasaydı
So
ğuk Savaş yıllarına kadar prestijli binasında kalmayı yeğlerdi. O bina 1970 yılında Nixon’un emriyle yıkılmış olup şimdilerde yerinde, içinde Vietnam savaş anıtının
yer aldı
ğı park bulunmaktadır.



BÖLÜM 2


KADERDE
SAVAŞ VAR
Başkan Roosevelt, 1938 Eylülünde, Almanya’yı büyüsüne almış olan Hitler’in büyük halk kitlelerine hitaben yaptığı konuşmayı radyosundan dinlerken canı çok sıkkındı. Ülkeyi büyük bunalımın
etkilerinden ekonomik ve sosyal anlamda kurtarmayı öngören “New Deal” (Yeni
Düzen/Anlaş
ma) ismini verdiği plân, Kongrede Cumhuriyetçiler
tarafında engellenmekte, bu partinin soyutlanma yanlısı yaklaş
ımları da ülke güvenliğini tehlikeye atmaktaydı. Hitler,
Güney Çekoslavakya’da yaş
ayan Alman azınlığın üzerinden baskıların kalkmaması halinde, anavatanın burada yaşayan soydaşları kurtarmaya mecbur kalacağını bağıra çağıra söyleyerek dinleyenlerini galeyana getirmekteydi. Almancayı çok iyi
bilen Roosevelt, Hitler’in sözlerindeki zehirli nüansları çözebiliyor,
ülkesinin Avrupa’daki sava
tan kaçamayacağını sezinliyordu.
“New Deal”e şiddetle karşı duran Cumhuriyetçilerin arkasında özel menfaat grupları vardı. Bunlar
Avrupa’da yükselen dikta e
ğilimlerine karşın, ABD’nin tarafsızlığını sürdürmesini arzu ediyorlar,
Atlantik’in her iki yakasındaki sermaye kartellerinin kârlı iş
birliğine bir zarar gelmesini istemiyorlardı.
İngiliz Başbakanı N.
Chamberlaine’in “onurlu bir barış
” diye
pazarlamaya çalış
ğı Almanları yatıştırmaya yönelik Münih Anlaşmasına rağmen bu işin çatışmaya gittiğini öngören Roosevelt ülkesinin savaş hazırlıklarını hızlandırması gerektiğini
biliyordu. Ne var ki önünde 1920 yılında yürürlü
ğe giren
ve askerî malzeme üretimini ciddi biçimde kısıtlayan yasalar büyük bir engel
olarak durmaktaydı. Baş
kan savunma bütçesinin
arttırılmasını istedikçe, soyutlanmacıların ve Faş
ist
rejimlerle ticari ba
ğları olduğu bilinen bir kısım medyanın (William R. Hearst kontrolündekiler) “Savaş Çığırtkanı” olduğu yönündeki suçlamalarına maruz
kalıyordu. Bu arada, savaş
 ilân etme yetkisinin kongrenin
elinden alınarak, referandum yoluyla halkın yetkisine verilmesini öngören bir
yasa teklifi verildi ama az bir farkla Kongreden geçirilemedi (208 Ret, 188
Kabul). Bu ortamda Roosevelt silâhlanma faaliyetlerini ortalıkta fazla toz
kaldırmadan, bölük pörçük de olsa yürütmeye çalış
ıyordu.
Bu çabalardan biri de Pentagon’u hayata geçirme çabasıydı.
Amerikan ordu teşkilâtının yerleşmesi için yeni yaptırılan modern Savaş Bakanlığı binasının bitimine bu kadar yaklaşılmışken Pentagon’un dile getirilmesi bile düşünülemezdi.
Ne var ki Baş
kanın, Dışleri, Donanma ve Savaş Bakanlıklarının çalışmalarını birbirlerine senkronize biçimde yapmalarını istemesi ve diğer bazı girişimlerinin yarattığı zincirleme etkiler projenin önünü açtı. Başkan bu yolda yapılan çalışmaların
gizlilik içinde yürütülmesini arzu ediyordu aksi halde, yapılanlar, savaş
 hazırlıkları olduğu gerekçesiyle muhalefet
tarafından istismar edilebilirdi. İş
in ucu da
bir meclis soruş
turmasına, hatta söylentileri ayyuka çıkmış olan bir
darbeye kadar dahi gidebilirdi.
Roosevelt’in Kongrenin 76. Dönem faaliyetlerini açılışında sunduğu program yoğun eleştiri aldı. Muhalifler, programın dikta yönetimine davetiye çıkardığı iddiasıyla organize kampanyalar düzenleyerek büyük gürültü çıkardılar.
Beyaz Saray çok hırpalanmasına ra
ğmen bu
arada bazı önemli yasalar çıkarabildi. Bunlarda biri, tekelci uygulamaların
soruş
turulmasıyla ilgiliydi. Roosevelt bu yasayı, ülkenin % 30’u işsiz ve zar zor geçinebilir durumdayken, sermaye ve üretim gücünün birkaç
zenginin elinde toplanmış
 olmasına duyduğu tepki nedeniyle çıkarmıştı.
Başkan, şansı pek az gözükmekle birlikte, 1938 yılının Kasım ayında yapılacak
seçimler için yo
ğun bir kampanya sürecindeyken, Avrupa’da, başta Chamberlain yönetimindeki İngiltere olmak üzere Hitler’e 
karşı teslimiyetçi politikalar sürdürülmekteydi. Tek kurşun atmadan Çekoslovakya’yı yutan Hitler, daha fazlasını istiyordu. İngiliz ve Fransızların korkakça tutumları, endüstriyel bir dünya savaşına giden yolun taşlarını döşemekteydi.
Bu arada Roosevelt, hiç beklenmedik şekilde
seçimleri kazanmış
, halktan aldığı güç ve güvenle çok daha iddialı
bir biçimde savaş
 hazırlıklarına girişmişti.
Hedefini ş
u tek cümle özetliyordu: “ Mesaimi, çok önem verdiğim iki husus üzerine yoğunlaştırdım. Bunlardan biri ulusal güvenlik ve bu çerçevede seri uçak
üretimi, ikincisi ise rakipler tarafından durmadan çarpıtılan gerçekler
konusunda halkı daha iyi aydınlatmak için sa
ğlam bir
iletiş
im sistemi kurmak”.
Almanya, bir süreden beri silâhsızlanmayı öngören Versay Anlaşmasını tamamen göz ardı ederek Ruhr bölgesini tam bir savaş makineleri üretim vadisi haline getirmişti. Ünlü
Krupps tesisleri ve yakın bir gelecekte Avrupa’yı kasıp kavuracak olan Panzer’ler,
Stuka avcı uçakları, Heinkel a
ğır bombardıman uçakları hep
burada üretilmekteydi.
1938 yılının Mart ayında Hitler’in tankları Prag sokaklarında dehşet saçarken, Roosevelt ve Savaş Bakanı
Stimson, ABD’nin savunma yapısını, gerek personel ve gerekse tahsisat yönünden
güçlendirmek çabasındaydı ama bunu hâlâ açıktan açı
ğa yapamıyordu çünkü halk henüz Avrupa ve/veya Japonya cephelerinde bir
savaş
a girme ihtimali bulunduğu konusunda ikna olmuş değildi.



BÖLÜM 3


PARAMPARÇA
BİR BARIŞ
1 Eylül 1939 günü sabaha doğru Beyaz
Saray santralının zilleri ısrarla çalmaya baş
lar,
arayan ABD’nin Fransa Büyükelçisidir. Santral memuruna Baş
kanla görüşmek istediğini söyler. Mevkidaşları Hitler, Churchill ve Stalin
gibi uykusuzluktan muzdarip Roosevelt’i rahatsız etmek istemeyen memur,
telefonu baş
kanın özel sekreteri (ve metresi) olan “Missy” lâkaplı M. Lettand’a bağlar, o da ahizeyi fazla uzağında
olmayan baş
kana uzatır. Büyükelçi, Nazi Almanya’sının sabaha karşı Polonya’yı işgal etmeye başladığını bildirir. Başkan, “Nihayet başladı. Tanrı yardımcımız olsun” der. İngiltere ve Fransa ise araya
Mussolini’yi koyarak Hitler’i Polonya’dan çıkmaya ikna etme çabasındadır. Her
iki ülke de kendisini Hitler’le savaş
mak için
yeteri kadar hazır hissetmemekte, neresinden bakılırsa bakılsın, kaçınılması
mümkün olmayan bir savaş
ı olabildiğince ertelemeye çalışmaktadır.
Nazi kurmaylarının “Blitzkrieg” yani “Yıldırım Savaşı” diye adlandırdıkları çok hızlı manevra yeteneği olan zırhlı birlikler ve hava üstünlüğüne
dayanan yeni askerî taktik, doktrin ve teknolojileri sayesinde Almanlar ş
ırtıcı bir süratle işgallerini zafere dönüştürmüşlerdi. Bu stratejik hız ve taktik çeviklik karşısında Amerika ve müttefiklerinin askerî anlamdaki eksiklikleri iyice
belirgin hâle gelmiş
ti. Karşı karşıya bulunulan tehdit, hızlı değimleri ve topyekûn bir yeniden yapılanmayı gerektiriyordu.
O günlerde ABD ordusunun komuta kademelerinde 1. Dünya Savaşı deneyimini yaşamış askerler
bulunmaktaydı. 1. Savaş
ın muharebe anlayışı, büyük ölçüde hareketsiz savunma hatları ve göğüs göğse piyade çarpışmalarına dayanmaktaydı. (her ne
kadar bu savaş
ta hava güçleri ve zırhlı birliklerin kullanımı yavaş yavaş başlamış olsa da henüz yaygınlaşmamıştı). Eski nesil komutanlar, mekanize birliklerin önem kazandığı bu yeni savaş yöntemini daha tam anlamıyla
kavrayamamış
tı. Tıpkı Amerika ve müttefiklerinin stratejik zayıflıklarının henüz
anlaş
ılamamış olması gibi. Ancak Savaş Bakanlığının tam bir ihmalkârlık içinde olduğu da
söylenemezdi. Bakanlık 1937 yılında asker sayısını zaman içinde 4 
milyonluk bir büyüklüğe ulaştıracak olan plânı yürürlüğe koymuştu. Ne var ki bu sayının tamamına yakınının piyade birliklerinden oluşması öngörülmüş, zırhlı birlik olarak sadece tek
bir tümen oluş
turulması plânlanmıştı. Almanya ve Japonya ile olası
bir savaş
 durumunda, Amerikan ve İngiliz donanmalarının nasıl bir işbirliği ve koordinasyon içinde çalışacakları
konusunda da taraflar görüş
meye başlamışlardı.
1 Eylül 1939 günü olanlar, tıpkı Pearl Harbor ve 11 Eylül olaylarında
oldu
ğu gibi ülkenin silkelenip hızlı bir biçimde yeniden yapılanma sürecine
girmesine yol açtı. Bu dönemde baş
kanın
yeni yasalara, paraya ve hepsinden önemlisi milli savunma konularında sa
ğlam bir yardımcıya ihtiyacı vardı. Roosevelt bu kişinin George Marshall olduğuna
inandı ve 37 yaş
ındaki genç generali Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığına atadı. Alman siyasi ve askerî teşkilâtını
nasıl Hitler ve genç ekibi ele geçirdiyse, Roosevelt de böylesi bir taze kana
gereksinim duyuyordu. İş
 bitirici kişiliğiyle Marshall, Roosevelt’in el altından yürütmek zorunda olduğu savaş hazırlıkları sırasında rüştünü
ispat etme olana
ğını buldu. Kongrenin savaş karşıtı pasifist kanadından gizleyerek ciddi miktarda parayı savunma
amaçları do
ğrultusunda kullanmış, İngiltere ve Fransa’ya mühimmat
satmış
, burada gelen parayı aklamış, benzeri
operasyonlarla kongrenin esirgedi
ği fonları
Savunma Bakanlı
ğı bütçesine kazandırmıştı. Eylemleri bir bakıma, 1980’lerde
yaş
anacak olan ran-Kontra skandalının habercisiydi. Gerçi Marshall’ın
yaptıkları düş
man bir rejime silâh satıp onun parasıyla Güney Amerika’da yandaş bir iktidar yaratmak için gerillaları beslemeye benzememektedir. Amaç,
anavatanın ve müttefiklerinin bir dünya savaş
ı
öncesinde savunma bütçesine katkı yapmaya çalış
mak gibi
çok daha kutsal olsa da, yapılan iş
 görkemli
bir madrabazlıktan baş
ka bir şey değildir.
Marshall bu makama geldiğinde ABD ordusu 200 bine yakın
personelden oluş
uyordu. Onun zamanındaki çabalar 4 yıl içinde bu sayıyı, iyi eğitilmiş ve donatılmış 8 milyon 300 bin kişiye çıkardı. Bu başarıların bir neticesidir ki
Churchill kendisine “Zaferin Organizatörü” lâkabını takmış
tır. Marshall’ın ismi her ne kadar, Pentagon’un tarihiyle, savaş sonrası tarumar olmuş Avrupa’nın kalkındırılmasıyla ve
Baş
kan Truman’ın dönemindeki devlet adamlığıyla özdeşleşmiş olsa da bu dönemde Savaş Bakanlığı bünyesinde onurlandırılması gereken başka
isimler de vardı.



BÖLÜM 4


THE
BLOOD – DIMMED TIDE
1 – KANLI DALGALAR
1941 baharında Roosevelt 3. başkanlık
dönemini sürdürmekteydi. Tarihte hiçbir Baş
kan üst
üste üç kez seçilme baş
arısını gösterememişti. Bu başarıya rağmen başkanın başı hâlâ, menfaat odaklarının güdümündeki soyutlanma yanlısı Kongre ile
dertteydi. Sundu
ğu savunma bütçesini yine tırpanlamışlardı.
Almanya, yuttu
ğu Polonya’yı sindirmekle meşgulken,
Avrupa’da aldatıcı bir sükunet hâkimdi. Ortam, muhaliflerin Roosevelt’i savaş
 çığırtkanı olmakla suçlaması için çok uygundu ta ki Alman Panzerleri, “aşılamaz” denilen Maginot Hattını tarumar edip Fransa’ya saldırıncaya
kadar. Almanlar, 14 Haziran 1940 tarihinde Paris’i ele geçirdi, Londra’ya hava
saldırıları baş
ladı. Amaç İngiliz mevzilerini iyice yumuşattıktan
sonra, sonbahar aylarında Manş
’ı geçerek ngiltere’yi işgal etmekti. ngilizler bunun farkındaydı çünkü Almanların “Enigma” diye
adlandırdıkları ş
ifreleme cihazından çıkan mesajları çözmüşler ve
Hitler’in bütün savaş
 plânlarını öğrenmişlerdi. Başbakanlığa yeni seçilen 
Churchill’in hava kuvvetleri “Battle of Britain” diye adlandırılan destansı hava çatışmaları sonucunda Luftwaffe’yi (Alman Hava Kuvvetleri) püskürtmeyi başardı.
 ___________________________________________

1 W.B.
Yeats’ın, dünyanın sonun anlatan şiirine atıfta bulunuluyor. Şiir, masum
insanları yutan kanlı dalgalar benzetmesiyle savaş ve katliamları konu alır.

________________________________________________________________________________________
Gelişen kitlesel iletişim olanakları sayesinde tüm dünya
Avrupa’da yaş
anan dehşeti anında öğrenebiliyordu. Bu da Amerika’nın
en katı savaş
 karşıtı kesimlerini dahi geri adım atmaya zorladı. 1940 Temmuz ayında
Kongre, önceki aylarda almış
 olduğu bütçe kısıtlama kararını geri çekti. Artık herkes, er veya geç ABD’nin
savaş
a gireceği gerçeğini kabullenmişti.
“Bina” kararlı bir kudretin ve ulusal gücün sembolü olmalı, tipik bir
Amerikan özelli
ği olan dürüst ve yalın bir duruş sergilemeliydi. Ayrıca, muktedir bir devletin siyaset ve savaş çarklarını döndürebilecek güce sahip bir yönetim mabedi olma özeliğini de yansıtabilmeliydi. “Bina” teknolojik ilerlemelerin pürüzsüz ve
etkin bir biçimde kullanılabilece
ği şekilde tasarlanmalıydı. Gerekli mi değil mi
tartı
malarının yanı sıra, yapı estetiği
açısından da bazılarına mide spazmı geçirtse de “Bina” yapılmalıydı… Ve
sahneye Breken Sommervell çıktı.
Albay Smmervell ordunun inşaat
bölümünün ş
efiydi ve üstlenmek üzere olduğu
Pentagon projesinden önceki son iş
i New
York’daki La Guardia havaalanı inş
aatı olmuştu ki kıyaslandığında bu iş Pentagon işinin yanında cüce kalırdı. Kara kuvvetlerinin yeni Kurmay Başkanı G. Marshall, yaklaşmakta olan harbin koordinasyonunu
toplu bir merkezden yapmak amacındaydı ve bunun için de 470 bin m2 ofis alanı
gerekmekteydi. Böylesi bir binanın gerekli otoparklarıyla birlikte maliyetinin
35 Milyon $ civarında (bugünün milyarlarca dolarına tekabül eder) olaca
ğını duyan Değerlendirme Komitesi üyeleri
irkildiler. Bu projenin, askerî açıdan faydalı olaca
ğını, kiradan kurtulmak gibi tasarruf yaratıcı yönlerinin bulunduğunu, inşaatın binlerce insana iş olanağı sağlayacağını savunan taraftarları da vardı, Başkan
Roosevelt’in amcası ve Plânlama Komisyonu Baş
kanı olan
önemli karş
ıtları da. Amca Roosevelt, binanın mimari açıdan bir felâket olduğunu ve çevreyi görüntü estetiği
açısından mahvedece
ğini düşünüyordu. Uzun tartışmalardan sonra alt komite plânı
kabul etti. 36 Milyon $’lık ödene
ğin 1941
savunma bütçesine konması için teklifin muhtelif bürokratik kademelerden
geçtikten sonra Kongre’nin gündemine gelmesi gerekiyordu. Bu muazzam harcamaya
gerçekten ihtiyaç var mıydı? Savaş
 bittikten sonra o heyulâ ne işe yarayacaktı? Sonuçta Başkan tartışmalara son noktayı koydu.
Bina başlangıçta Sommervell’in düşündüğü alanın güneyine “Cehennemin Dibi” diye anılan berbat bir bataklığa yapılacak, proje başlangıçta öngörüldüğü gibi 40 bin kişinin değil, 20 bin kişinin çalışabileceği bir yer olarak tadil edilecekti. Tabii bu değiklikler, çevresinde saldırgan, aceleci ve takım oyununa yatkın olmayan
yönleri nedeniyle pek sevilmeyen Sommervell’in hiç hoş
una gitmedi. Ama o, yeteri kadar atik davranırsa bu problemi aşabileceğini düşünüyordu. Politikacılara hiç tahammülü yoktu, bu kadar eziyete girdikten
sonra, kısa sürede yetersiz kalacak bir bina yapmanın ne anlamı olabilirdi ki?
Ama temelleri büyük bir binaya uygun ş
ekilde
hızla atabilir, inş
aatı kısa süre içinde yükseltmeyi becerebilirse, itirazlar başlasa bile artık geri dönülemez sürece girilmiş olurdu. Sommervell, Başkanın ve Kongrenin burnunun
dibinde bildi
ğini okumaya kararlıydı.
Binanın temeli 11 Eylül 1941’de atıldı. İnşaat,
birkaç ay sonra gerçekleş
ecek Pearl Harbor baskınından
sonra daha da hızlanacaktı. Çevre düzenlemeleri, yaklaş
ım yolları ve otoparklar için büyük itirazlara konu olan istimlâkler
yapıldı. Basının, yerinden yurdundan edilen çevre sakinlerinin eleş
tirileri altında 
yükselen yapı artık “Yeni Savaş Bakanlığı Binası” olarak değil, “Sommervell’in Ahmak Binası”
olarak anılır olmuş
tu




BÖLÜM 5


YAPI
YÜKSEL YOR
1941 Haziranında Almanlar, Finlandiya’dan Karadeniz’e kadar uzanan yeni
bir cephe açarak Rusya’ya saldırdılar. Bu arada Amerikalılar, Japonların ülke
donanmasını ciddi bir biçimde sakatlamaya yönelik plânlar yapmakta
olduklarından habersiz, hâlâ savaş
tan uzak
durmanın mümkün olup olmadı
ğını düşünmekteydiler. Neyse ki, şiddetli
muhalefete ra
ğmen askerliği mecburi hâle getiren yasa tek bir oy farkıyla (202’ye karşı 203), zar zor Kongre’den geçti. Bütçe kısıtlamaları nedeniyle her ne
kadar yeterli stratejik malzeme stoku yapılamamış
 olsa da
gerekti
ği anda ihtiyaç duyacağı insan gücünü temin etme imkânına
kavuş
an Savaş Bakanlığı biraz olsun rahatlamıştı.
Askerî alanda hâl böyle iken Amerika ekonomik ve sosyal alanda New Deal
sayesinde büyük bunalımın etkilerinden kurtulmaya baş
lamıştı. Pentagon ise, ödenen yüksek maaşlar
sayesinde bölgenin dört bir yanından akın eden kimi vasıflı kimi vasıfsız 13
bine yakın iş
çinin bilek gücü ile hızla yükselmekteydi. Henüz işin başındaki bu işçi sayısı, ileride ulaşılacak sayının bir kesri bile değildi. Beş para etmez balçık bir arazinin üzerinde karınca sürüsü gibi oradan
oraya koş
turan işçiler, binanın beş ayrı kanadını ayrı ayrı inşa edecek şekilde beş farklı takım olarak organize edilmişlerdi. “Wedge=Takoz”
diye adlandırılan kanatların biri bitince, di
ğerlerindeki
inş
aat sürse bile personelin bir kısmı buraya taşınıp çalışmaya başlıyordu. İlk biten “Takoz”, A Bölümü diye anıldı, 11 Eylül 2001
tarihindeki uçaklı terör saldırısına konu olan bölüm de burasıydı.
Bina güvenlik açısından neredeyse tamamen betondan yapıldığından başlangıç aşamasında marangozlar çok önemseniyordu çünkü kolonların, kirişlerin, duvarların kalıpları bu marangozların elinden çıkıyordu. Binada
kullanılan 270 bin m3 betonun kumu ise hemen yakındaki Potomac nehrinden
çekildi. Beton yakın bir ş
antiyede karılır, beton karma
araçlarıyla Cuma akş
amları dökülürdü. Bundan da
amaçlanan, hafta sonu boyunca betonun kurumasını sa
ğlamaktı. Sommervell ve ekibi beton dökme aşamasını
çok yakından takip ettiler, çok uzun yıllar dayanacak bir bina yapmaya
kararlıydılar. Dev binayı balçı
ğın içine sabitleyecek 50 binden
fazla keson yapıldı, ş
ahmerdanlar bunları araziye
gömmek için 7 gün 24 saat durmadan çalış
tı.
Tedarik, lojistik, depolama gibi çetrefil faaliyetlerin de koordineli
bir biçimde, hiç ara vermeden sürdürülmesiyle 28 Nisan 1942 tarihinde, yani
temel atımından sadece 8 ay sonra D bölümü tamamlandı. Sabah saat 8.30’da iş
çilere takımları toplayıp binayı terk etmeleri emri verilir verilmez, şafaktan beri kapıda bekleyen Savunma Bakanlığı personeli yeni ofislerine taşınmaya başladı.
Amerika’nın büyüyen askerî gücüne yaraşan dev karargâh böylece işlevsellik
kazanıyor, “Sommervell’in Ahmak Binası” yeni bir devrin baş
langıcını haber veriyordu
Başlangıçta 35 Milyon $ olarak tahmin edilen projenin maliyeti, iki
tamamlayıcı unsurun da eklenmesiyle bir anda öngörülenin iki mislini aş
ıp 85 Milyon $’a ulaşmıştı. Bu
unsurlardan biri çevre düzenlemesi, di
ğeri
Amerika’nın do
ğu sahilinin de çehresini etkileyecek olan yaklaşım otoyolları, kavşak ve köprü inşaatlarıydı. Aylarca inşaat patırtısının sıkıntılarını,
ardından Pearl Harbor saldırısının 
acısını yaşayan Arlington sakinlerini, 1943 yılının ilk haftalarında bir başka sürpriz bekliyordu. Şimdi de çevre düzenlemeleri için
binlerce dozer hafriyata giriş
miş, tozu
dumana katmaya baş
lamışlardı. Bu arada da sırf Pentagon’u mesken tutacakların manzarasını
güzelleş
tirmek amacıyla (Savaş Bakanlığına göre çevreye güzellik katma amacıyla) 1926 yılında inşa edilen Hoover hava meydanı suyla doldurularak gölet hâline
getiriliyordu. Bölge halkının Sommervell’e duydu
ğu sempati
(!), Hitler’e duyulan sempatiyle eş
değerdi. Yine de adamın hakkını teslim etmek gerekiyordu, zira çalışanı ve geleni gideni ile dünyanın en büyük kamu binasının yaratacağı trafik sorunlarıyla başa çıkmak için inşa edilen yol şebekesindeki yonca yapraklı kavşaklar, dünya üzerinde ilk kez Sommervell tarafından uygulanıyordu.



BÖLÜM 6


SAVAŞIN EŞİĞİNDE
İnşaat sürerken, en az bina kadar
iddialı bir süreç daha yaş
anmaktaydı: Amerikan ordusunun ve
federal hükümetin yeniden yapılanması. Tabii bunu engellemeye çalış
an siyasi muhalifler, entelektüel işbirlikçiler
ve sermaye odakları da Kongrede fazla mesai yapmaktaydılar.
1.Dünya Savaşı sırasında Amerikan evlâtları
ülke toprakları dış
ındaki en kötü deneyimleri yaşamışlardı. Bu acılar ve dönemin başkanı
Wilson’un politikaları yüzünden “yansızlık” e
ğilimleri
toplumun kanına iş
lemişti. Avrupa’da yeni bir savaşa
girmenin tam bir delilik iş
areti olarak algılandığı bir döneme denk gelen Roosevelt’in halkı ikna etme konusunda işi zordu doğrusu.
Pentagon inşaatının başlamasından 3 ay gibi kısa bir süre sonra Japonların Pearl Harbor’a
saldırmasıyla rüzgârlar birden tersine döndü. Kongrenin güvercinleri bir gecede ş
ahinleşiverdi, pısırıklık örtüsünü üzerinden attı. Roosevelt ise, kalıbının
adamı, gerçek bir lider gibi algılanır olmuş
tu.
Böylece baş
kanın dış politikada eli güçlendi ve savaşa
hazırlık anlamında ne istediyse Kongre’nin onayını zorlanmadan almaya baş
ladı. Onaylanan projelerden biri de ülkenin doğu kıyılarını batı kıyılarıyla buluşturacak
olan 66 bin kilometrelik Ulusal Ulaş
ım ve
Savunma Karayolları Ş
ebekesiydi. Pasifik kıyılarında
Japonya’dan, Atlantik kıyılarında Avrupa’dan gelen tehditler, olası bir savaş
 durumunda limanlara asker ve mühimmat sevkiyatını hızlandırmayı zorunlu
kılıyordu. Sürpriz bir saldırının yarataca
ğı
olumsuzlukları asgariye indirmek için de iyi bir yol ş
ebekesine ihtiyaç vardı. Yollar, ağır askeri
konvoyların ş
ehir trafiğine takılmadan, çevre yolları yardımıyla geçebilecekleri şekilde plânlanmış, köprü, tünel ve kavşaklar da ona göre düşünülmüştü. Günümüzde, bu yolların kenarlarında o günlerden kalma tek tük askerî
trafik iş
aretleri kalmamış olsa, yapılan işin, daha ziyade savunma amaçlı olduğu belki
de tamamen unutulmuş
 olacaktı. 2. Dünya Savaşının ortaya çıkardığı tehditlere karşı koymak için yapılan bu yatırımları şimdi de
terör saldırıları tehdit etmekte ve tesisler günümüzde 24 saat koruma altında
tutulmaktadır.
Ulusal anlamda alt yapının yenilenmesi ve düzenlenmesi olgusunu
tetikleyen birinci ana unsur savaş
 tehdidi
ise ikincisi de yaş
anan büyük ekonomik bunalımdır. Roosevelt’in New Deal inisiyatifi,
milyonlarca iş
sizi devlet destekli projeler sayesinde iş güç
sahibi yapmış
, sanayi üretiminde büyük artışlar
meydana getirmiş
tir. Sanayinin, modern savaşların
gerektirdi
ği silâh ve mühimmatın üretimine odaklı olarak gelişmesi, günün şartlarının doğal bir sonucudur. Bu bakışla,
Pentagon’un da New Deal tarzı bir ekonomik yapılanmanın ürünü oldu
ğu söylenebilir. Genel olarak bakıldığında ise
inş
aat
sektörünün New Deal’ın yıldızı olduğunu
belirtmek gerekiyor. Estetikçilerin homurdanmaları bir yana bırakılırsa
Pentagon, 1940’ların vizyonuyla gelecek ça
ğların
çizgilerini yansıtmaktaydı. Toplumun gözünde Pentagon, artık ülkenin kapısına
dayanmış
 küresel bir endüstriyel savaşın
simgesiydi.
Günümüzdeki “Müşterek Kurmay Başkanlığı” makamının bulunmadığı dönemlerde kara savaşları, askerî stratejistlerin temel ilgi odağıydı. Deniz savaşlarının önemi toptan inkâr
edilmese de 1. Dünya savaş
ı sonrası yıllarda Kara Kuvvetlerinin
tepesindeki komutanın, tüm askerlik hiyerarş
isinin en
tepesindeki ş
ahıs olarak kabul görmesi yadırganmamalıdır. General G. Marshall’da Kara
Kuvvetleri Komutanı kimli
ğiyle tüm ABD askerî teşkilatının baş plânlamacısı ve organizatörü
idi. O güne kadar hiçbir komutan, ordunun personel sayısı olsun, e
ğitim ve doktrinlerin geliştirilip
uygulamaya geçirilmesi alanlarında olsun, teçhizat ve kuvvetler arası
koordinasyon anlamlarında olsun, Marshall kadar geniş
 yetkilerle donatılmamıştı. Komutan, bu yetkilerini
kendine çok sıkı bir biçimde ba
ğlı, küçük bir kurmay heyeti ile
paylaş
ır ve uygulardı. Bu heyet tarafından alınan kararlar, 2. Dünya Savaşı sürecinde etkili ve belirleyici olduğu kadar
onu takip eden So
ğuk Savaş sürecinde de etkisini sürdürmüştür. Ne
var ki, bugün elimizde bahsedilen karar süreçleriyle ilgili pek az yazılı
tutanak bulunmaktadır çünkü iş
ler, heyet mensupları arasında
karş
ılıklı güven temeline dayalı olarak sözlü biçimde yürütülürdü. Buna rağmen Marshall, 6 yıllık komutanlık dönemi boyunca, gerek Başkan, gerek Kongre ve gerekse müttefik ülkelerin komutanlarıyla son derce
uyumlu bir çalış
mayı yürütebilmiş ve bir kere harekete
geçirildikten önünde durulması mümkün olmayan bir savaş
 mekanizması yaratabilmiştir.



BÖLÜM 7


ÜLKE SAVA
A G R YOR
Pentagon inşaatının resmi bitiş tarihi 15 Ocak 1943’dür ancak “Bina”
epey öncesinden, ş
ehrin değik kesimlerine dağılmış birimleri çatısı altına toplamaya başlamıştı. Bunun istisnası Deniz Kuvvetleri idi. Onlar, Constitution Avenue’deki
geleneksel çizgilere sahip ş
ık binalarından çıkıp “Kara
Kuvvetlerinin Yaptı
ğı” binaya taşınma konusunda hiç acele etmiyorlardı. Üst rütbeli deniz subayları
harbin sonuna dek Pentagon’dan uzak durmayı baş
ardılar.
Binanın büyüklü
ğü, günün medyasında olsun, ordunun kendi içinde olsun bazı şakalara da konu oluyordu. Örneğin, Deniz
Kuvvetlerinin bazı birimlerinin yeni binaya taş
ınmasından
önce personele aslı astarı olmayan bir genelge da
ğıtılmıştı. Genelge ile personel, binanın uçsuz bucaksız koridorlarında
kaybolmamaları konusunda uyarılıyor, her ne kadar e
ğitimli arama ve kurtarma timleri olsa da bulunamamaları hâlinde savaş kaybı olarak kabul edilip kayıttan düşülecekleri
bildiriliyordu. Bu sahte belgeyi kimin da
ğıttığı tüm araştırmalara rağmen bulunamadı Genelgeyi yazan her
kimse, o da koridorlarda kaybolmuş
 olmalıydı.
Dünyadaki gelişmelere gelince, onun gülünecek
bir yanı yoktu. Utanç günü diye adlandırılan Pearl Harbor baskınından hemen
sonra Kongre mecburi askerlik süresini 1,5 yıla çıkardı. Hizmet, 18-45 yaş
 aralığındaki tüm sağlıklı erkekleri kapsar hâle
getirildi. 65 yaş
ına kadar olanlara da, yedek olarak askerlik şubelerine kayıt yaptırmaya zorunlu oldu.
1942 yılının sonuna gelindiğinde
silâhlı kuvvetlerin asker mevcudu 5,4 milyonu bulmuş
tu. 25 Haziran 1941 tarihli, renk, ırk, din ayrımcılığını men eden başkanlık emrine rağmen bu askerlerin arasındaki 700 bin civarındaki Afrika kökenli
Amerikalı sadece destek hizmetlerinde çalış
abiliyordu.
Pentagon 
inşaatında da Afrika kökenli işçiler
çalış
ıyordu ve teorik olarak onlar da ayırımcılığa tâbi tutulmayacaklardı ama her nedense tuvaletleri bile
beyazlarınkinden ayrıydı. Bazı olumsuzluklara ra
ğmen,
acımasız ve canice yöntemlerle dünyaya egemen olmaya kararlı barbar bir düş
mana karşı, muazzam bir insan gücü bir araya getirilebilmişti.
Pearl Harbor’a yapılan Japon hava
saldırısından bir gün sonra ABD, mihver ülkelerine (Almanya, İtalya, Japonya)
savaş
 ilân etti (8 Aralık 1941)





BÖLÜM 8


2. DÜNYA
SAVAŞI
SIRASINDA AMERİKAN SAVAŞ



 AYGITI
Savaş ilânından sonra Amerikalıların günlük yaşamında
bazı de
ğiklikler meydana geldi. Örneğin benzin
karneye ba
ğlandı, eski giysilerden, hurda metale kadar her şey geri kazanım işlemine konu oldu, iş yerlerinde kadınlar erkeklerin yerlerini almaya başladı, fabrikalar ticari üretimlerini geri plâna atıp uçak, tank,
mühimmat üretmeye baş
ladılar, savaş masraflarını karşılamak amacıyla halka Hazine
Bonosu arz edildi, Kongre silâhlı kuvvetlerin ihtiyaçları için para
musluklarını sonuna kadar açtı.
Pearl Harbor saldırısından sonra milyonlarca erkek askere çağrıldı, birçoğu da gönüllü olarak orduya
katılmış
tı. Ancak yeni savaş, 1. Dünya Savaşına hiç benzemeyecek, deyim yerindeyse endüstriyel bir savaş olacaktı. Böyle bir savaşta asker
sayısının fazla bir önemi yoktu ama acemilerin çok iyi e
ğitilmeleri gerekiyordu. Almanlar, Amerikan askerinin savaş yeteneğinden yoksun olduğu fikrindeydiler. İngilizler de, “Yanki’ler
gösteriş
li böbürlenmelerde bulunabilir ama iş gerçek
bir savaş
a dönüşğünde ellerindeki bıçağı tereyağına bile saplayamazlar” diyerek bu fikre katılıyorlardı sanki.
Dünyanın en uzak köşelerine savaş ve yaşam malzemesi gönderecek lojistik yapıyı kurup işletmek bir başka büyük sorundu. Ancak, 2.Dünya
Savaş
ı boyunca Pentagon’un sayısız faaliyetlerinin dökümünü yapmak bu kitabın
amacını aş
ar. Burada savaşın hikâyesi değil, bizatihi Pentagon’un hikâyesi ile yetinilmeye çalışılmaktadır. Bu bağlamda Pentagon’un gerek 2. Dünya
Savaş
ı sırasında, gerek sonrasındaki Soğuk Savaş döneminde ve gerekse günümüzde oynadığı temel
rol, ABD silâhlı kuvvetlerinin organizasyon merkezi olmasıdır. Bu öyle bir
roldür ki, kapsamı sadece askerî doktrinlerin geliş
tirilmesinden ibaret olmayıp dünyanın hangi uzak köşesinde olursa olsun, Amerikan güçlerinin bulunduğu her yerde, gereken her anda çarkların düzgün biçimde döndürülmesi
sorumlulu
ğunu da içerir.
Pentagon’un bu role adanmışğı, tarihinin hiçbir döneminde, müttefik kuvvetlerinin 1944 Haziranında
Normandiya kıyılarına yaptı
ğı çıkarma harekâtının öncesindeki
ve sonrasındaki günlerde oldu
ğu ölçüde belirginlik göstermemişti. Bu muazzam askerî operasyonun levazım ve lojistik yönünü yöneterek
müttefik iş
gal güçlerinin tank savar silâhından tutun, ayakkabı bağına kadar her ihtiyacını karşılama
plânlarını yapıp görülmemiş
 bir başarıyla uygulayan kişi, Pentagon’u inşa eden iş bitirici Sommervell’den başkası değildi. Sommervell’in bu başarısındaki
en büyük etken ise, halim selim görünümlü ama bu konularda gerçek bir deha olan
Tümgeneral L. Lutes’i yardımcılı
ğına seçmiş olmasıydı.
Lutes, müttefik saldırılarından önce, Kuzey Afrika’dan, Pasifik’e,
Avrupa’dan Hindistan’a tüm cepheleri dolaş
tı. Gittiği her yerde birlik komutanları ile saldırı hedefleri ile görevin
gerektirdi
ği silâh, istihkâm ve yaşam ihtiyaçlarını konuştu, malzemelerin depolanacağı yerleri
belirledi ve yol haritasını Sommervell’in onayına sundu. Sonrasında plân,
Müttefik kuvvetler Yüksek Komutanı Dwight D. Eisenhoover’in önüne geldi ve
kabul gördü. Eisenhoower’in meteoroloji raporlarına dayanarak Avrupa’ya çıkarmanın
yapılaca
ğı gün konusunda son dakikada bir değiklik yapması herkes tarafından bilinen bir hikâyedir. Ancak, bir
Pentagon kurmay subayı olan Lutes’in çıkarmanın baş
arısında ve zaferin kazanılmasında oynadığı kritik
rol büyük ölçüde unutulmuş
tur. Beşgen binanın hemen yanı başındaki
Arlington mezarlı
ğında yatan Lutes’in oynadığı bu rol,
tam anlamıyla Pentagon’un varlık nedenini temsil eder.



KİTAP 2 /
BÖLÜM 9



SOĞUK SAVAŞIN DOĞUŞU
Savunmaya
Harcanan Milyonlar ve Savaş
 Sonrasında Pentagon’un Rolü
1945 yılına gelindiğinde Avrupa’nın büyük bölümü
harabeye dönüş
tü ama bu büyük çatışma ABD’ne öngörülmeyen bir refah
getirdi. Ülke bu sayede, büyük ekonomik bunalımın yarattı
ğı fakirleşme ve mahrumiyeti geriletmekle kalmamış,
piyasaların çöktü
ğü 1929 yılından önceki dönemde yaşanan
verimlili
ği ve zenginliği fersah fersah aşan bir gelişme ortamı içine girmişti. Ekonomik atılımı ateşleyen ise bizatihi harbin kendisi ve ABD savunma endüstrisinin büyümesi
olmuş
tu.
Harbin sonlandığı 1945 yılında, 1939’daki başlangıç yılına oranla GSMH iki misli artmış, 9
milyonu aş
an işsiz sayısı 1 milyonun altına düşmüş, devlet savunma sanayinde 12 milyon yeni istihdam olanağı yaratmıştı. Ekonomistlerin genel kanaati, eğer harp
çıkmamış
 olsaydı Amerika’nın 1937’den sonra, New Deal politikalarına rağmen ikinci kez bunalıma gireceği şeklindedir.
Savaşın ilerleyen safhaları gösterdi ki, olup bitenler sadece özgür
rejimlerin, baskıcı rejimlerle çatış
masından
ibaret de
ğildi. Yarışma aynı zamanda, Amerikalıların kendilerine özgü maddeci yönetim kültürü
ile, Nazizmin, kadere olan inançla nihai zafere ulaş
ılabileceğine dönük saplantılı kültürü arasında bir yarışmaydı. Napolyon gibi Hitler’in de bir kader saplantısı vardı. Ama çarpık
de
ğerlere bağlı bu maneviyatçılık onu, düşmanlarının
maddi güç ve kudreti karş
ısında yenik düşmekten kurtaramayacaktı. Sağlam
askerî strateji ve taktiklerle desteklenen modern teknoloji ve üstün silâh
gücüne, salt inanç ve iradeyle karş
ı
konulamıyordu. Maginot Hattını zorlanmadan delip geçiveren, sonsuz stepleri aş
ıp Moskova ve Stalingrad’ın kapılarına dayanan yıldırım savaşçıları müttefik ordularının ateş gücü karşısında şkındılar. Amerikan sanayinin adeta patlama yaparak ürettiği savaş malzemeleri sayesinde elde edilen başarı
müttefiklerin kendi beklentilerini dahi aş
mıştı.
Londra, Berlin ve bazı Japon (atom saldırısından önce bile) şehirlerinin hava bombardımanları sonucu tam bir harabeye dönmüş olmasına karşın Amerika’da-Pearl Harbor
faciasına ra
ğmen- benzeri saldırılara karşı fazla
bir önlem alınmasına gerek duyulmadı. Aksine, ulusal inş
aat çılgınlığı, yer altı tesis ve sığınakları gibi yapılanmalara değil,
karayolları, fabrikalar, askerî üsler ve dev kamu binaları gibi yer üstü
yatırımlara odaklı idi. Öyle anlaş
ılıyordu
ki Amerikalılar, kıtalarını sarmalayan geniş
 okyanuslar sayesinde düşman uçaklarından korunduklarına
inanıyorlardı. 


Pentagon güçlü bir kale görünümünü yansıtıyor olabilirdi ama örneğin, Floransa’daki Palazzo Medici gibi cisimsel ve biçimsel anlamda
müstahkem bir yapı de
ğildi. Olmadığı da 11 Eylül saldırısında, duvarlarının her hangi bir bina gibi 30
dakika içinde yıkılmasından bellidir. Oysa aynı uçak saldırısı, 1400’lerde
muazzam taş
 bloklarla inşa edilen Palazzo Medici’ye
yapılsaydı, Pentagon’a verdi
ği zararı veremezdi. Amerikan
mantı
ğına göre Pentagon’un bir kale gibi olmasına gerek de yoktu çünkü Amerika’nın
kendisi bir kale idi.
Yukarıda harbin ABD ekonomisine yansımalarına değinildi. Pentagon’un kendisine yönelik algısı da askerî bir organizasyon
olmasından ziyade ticari bir kuruluş
 olduğu şeklindeydi. İşi savaşmak değil, iş yeri yönetmekti. O anlayışa göre,
ordular savaş
ırdı, Pentagon’u işleten Savunma Bakanlığı ise savaşçıları, bir Genel Müdürün personelini yönettiği mantıkla yönetirdi. Pentagon, devrim öncesine uzanan kökleriyle
Amerika’nın en eski, en faal ve en baş
arılı şirketidir. Yabancılar Amerikalıların her şeyi
piyasadaki baş
arısına göre değerlendirmesini görgüsüzlük ve sığlık olarak tanımlayabilir ama üretilen
malın da pazar yerinde satılabilme kabiliyeti olmalıdır, hele savaş
 gibi acıması olmayan bir pazar yerinde… Bu görüş, Mihver Devletlerinin kurumları, iradeyle, mukadderatla, kan, şeref gibi soyut kavramlarla değerlendirme
mantı
ğına karşı rekabet ediyordu ve neticede Amerika 2. Dünya Savaşından bir süper güç olarak çıktı. 19. ve erken 20. yüzyılın büyük Avrupa
güçleri geriye düş
müştü. ABD’nin bu vizyonu savaş sonrası
dünyaya ş
ırtıcı sonuçlar getirecek biçimde egemen olacaktı.
2. Dünya Savaşını sona erdiren silâhın, Soğuk Savaşın başlamasına sebep olması paradoksaldır. Süper güçler arasındaki nükleer
yarış
 ve bu silâhların üçüncü dünya ülkelerine doğru yayılması, gelecek 50 yıl boyunca tarih çarklarının işleyiş biçimini çok derinden etkilemiştir. Soğuk Savaş süreci boyunca meydana gelen olaylar ve oluşturulan kurumların hepsi değilse bile
pek ço
ğu, nükleer güç çekişmesi yüzünden ortaya çıktı. İnsanlık bir daha Hiroşima ve Nagazaki deneyimleri yaşamak istemiyordu. NATO, Stratejik Hava Komuta Kontrol Kurumu, Sovyet
toprakları üzerinde gözetleme uçuş
ları,
1962 Küba füze krizi, hatta Vietnam Savaş
ı, atom
bombası olgusuyla do
ğrudan ilintili kurum ve
olaylardır.
Nükleer silâhlar, Amerikan savunma mekanizmasının yeniden
yapılandırılmasını gerektirdi, muharebe doktrinleri, sahra talimnameleri baş
tan aşağıya değtirildi. Nükleer gücün kullanıma girmesiyle, nükleer denizaltılar gibi
yepyeni savaş
 araçları icat edildi. Nükleer savaş durumunda harekâtın bir merkezden koordine edilebilmesi amacıyla, sonradan
sivil kullanıma açılarak internet adını alacak olan ARPANET gibi yeni iletiş
im sistemleri de bu dönemde geliştirildi.
Her şeyin nükleer gerçeğine göre yeni baştan ele alındığı bu dönemde Amerika’nın nükleer
silâh stoku, Rusların oldu
ğunu sandıkları kadar fazla değildi. Bunun nedeni, nükleer patlayıcıların yapımında kullanılan
kalitedeki uranyum cevherinin kıt olmasıydı. Cevher stoklarının ço
ğu İngiltere’nin elinde bulunuyordu. Kendini nükleer açıdan zayıf hisseden
Sovyetler, bu açı
ğı kapatmak için Batı dünyasını endişelendirecek
bir hızla konvansiyonel silâh kapasitesini arttırmaya baş
ladı.
Savaş sırasında yıkılmış ekonomileri ayağa kaldırmak amacıyla devreye sokulan Marshall Plânı, nükleer dengenin
Amerika’nın lehine dönmesine yaradı. Altı yıl süren savaş
 sırasında varını yoğunu yitiren ngiltere anılan plân
çerçevesinde sa
ğladığı 7,5 milyar dolarlık krediyi de tüketince son çare olarak elindeki
cevheri de
ğerlendirmek zorunda kaldı. Böylece İngiltere’nin elindeki uranyum
stoklarının büyük bir bölümü yeni bir kredi karş
ılığında ABD’nin eline geçti. 


ABD bir yandan büyüyen Sovyet tehdidi algısıyla nükleer kapasitesini
arttırmaya, bir yandan Savaş
 Bakanlığının yeniden yapılandırılmasıyla ilgili iç problemleri yatıştırmaya uğraşıyordu. Başkan Truman’ın 1947 yılında yürürlüğe koyduğu yasayla başlatılan reorganizasyon sırasında
Savaş
 ve Donanma Bakanlıkları yeni oluşturulan
Savunma Bakanlı
ğı bünyesinde toplanmış, tüm ordu birimleri de Müşterek Genel Kurmay Başkanının komutası altına alınmıştı. Pentagon Savunma Bakanlığına bağlanmış, Hava Kuvvetleri, Kara Kuvvetlerinin bir alt birimi olmaktan
çıkarılarak ba
ğımsız bir muharebe birimi hâline getirilmiş, CIA ve
NSC (National Security Council = Ulusal Güvenlik Konseyi) kurumları hayata
geçirilmiş
ti. Bu değiklikler, silâhlı kuvvetler bünyesinde muhtelif birimler arasında ciddi
çekiş
melere yol açtı. Tozun dumanın yatışmasından
sonra, tutarlı ve koordineli bir nükleer silâh politikasının geliş
tirilmesi gereği ortaya çıktı.
Kuvvet komutanları yaptıkları istişare
toplantılarından sonra, Nagazaki’ye atılan tipte olması ş
artıyla, 150 civarında atom bombasının ABD’ye yeteceğini saptadılar. Bu sayının dayanağı, olası
bir savaş
 halinde, 100 ayrı Sovyet yerleşim
birimine birer bomba atılaca
ğı varsayımıydı. Rakam ürkütücü
gibi görünse de, bir kerede atılacak 100 atom bombasının yaratabilece
ği toplam patlama gücü, neresinden bakılsa sadece 3 megatondan ibaretti.
Bu kadarlık bir güçle, ABD’ye yapılacak bir saldırıyı caydırmak ve Sovyet
silâhlı kuvvetlerini yok ederek zafere ulaş
mak, çok
safiyane bir varsayım olarak kabul edilebilirdi ama askerlerin soruna ciddi bir
biçimde e
ğilmeleri iyi bir başlangıç sayılmalıydı. En azından,
1947 yılında Sovyet’lerin 5 milyon askerine karş
ılık, 1,5
milyondan bile az sayıda askere sahip olan Amerika, Kızıl Tehlike karş
ısındaki zafiyetini, nükleer silâhlar vasıtasıyla giderme kararını bu
suretle vermiş
 oluyordu.
Sovyetler Birliği 1953 yılında ilk atom bombası
denemesini yapıncaya kadar ABD bu gücü elinde tutan tek ulustu. O ana kadar
caydırıcılık kavramı savaş terminolojisinde sadece sözlük anlamında kullanılırdı. Sonraları işin içine, Soğuk Savaş – Demirperde gibi kavramlar girince, “nükleer savaşta ilk darbeyi vuran” anlamını içermeye başladı.
Churchill, militarist ihtiraslarla dolu bir polis devleti olma yolunda hızla
ilerleyen Sovyet tehdidi ve 3, Dünya savaş
ı olasılığını karşı tek çarenin, Birleşmiş Milletler ve buna bağlı olarak, güçlü savunma
mekanizmaları olan bir Atlantik İttifakı oldu
ğunu düşünüyordu. “Yoksa” diyordu Churchill, “Dersimizi öyle bir savaştan alacağız ki, 2. Dünya Savaşı bunun yanında cüce kalacak”.
Peki ama ne yapılmalıydı? Gerçi ABD 2. harpten olabildi
ğince kârlı çıkmıştı ama elindeki savunma alt
yapısı, ş
artları hızla değen barış döneminde gittikçe demode hâle geliyordu. Külüstür bir ciple, delik deşik yollarda gidilirken birden bire altı şeritli
bir otoyola çıkılmış
tı sanki. Bu araç, bu yol için
uygun de
ğildi. Truman’ın yukarıda değinilen
reorganizasyon çalış
maları da, o cipi otoyola
uyarlama maksadıyla yapılmış
tı. Durumu şu ilginç anekdot ile örnekleyelim: Nükleer bombaların, füzelerin
kullanıma girdi
ği yeni savaş düzeni içinde atlı süvari birlikleri hâla varlığını koruyor ve bazı subaylar tarafından da “Sahra topçusunun olmazsa
olmazı atlar, üzerinde bulundu
ğu topraktan beslenebilir ama
motorlu araçlar bunu beceremez” diye savunuluyordu. Yeniden yapılanma çalış
maları sonucu atlı birlikler nihayet 1950 yılında yerini mekanize zırhlı
birliklere bıraktı. Söz konusu süreçte bir çatı kuruluş
u olarak devreye giren Savunma Bakanlığına da
bir sivilin atanması, yine Truman’ın masaya yumru
ğunu
vurması sonucu alınmış
 bir karardı.



BÖLÜM 10


SİLÂHLARIN GÖLGESİNDE BARIŞ
Truman’ın başkanlık dönemi 1953’de sona erip
Eisenhoover dönemi baş
ladığında ABD ve Sovyetler Birliği,
aralarında giderek artan, ideolojik, ekonomik ve teknolojik farklılıklara ra
ğmen, arkalarında muazzam bir nükleer güçle ringde baş başa kalmış iki ağır sıklet boksörünü andırıyordu. Ama o nükleer silahlar, eğer patlayıcı başlıklarını hassas bir biçimde
hedefe götürüp vuracak taş
ıyıcı teçhizattan yoksunsa fazla
bir iş
e yaramıyordu. Dönem, füze teknolojisinin emekleme dönemiydi ve son
derece a
ğır olan nükleer başlıkları uzak mesafelerdeki hedefe
götürecek füzeler henüz yapılamamış
tı. “Tek
uça
ğa tek bomba” kuralı 1950’lere kadar sürdü.
O dönemde Amerikalılara göre, Sovyetler eğer fazla
yara almadan ilk darbeyi vurarak marazi ihtiraslarını tatmin edebileceklerinden
emin olsalar, bunu yapmakta hiç ama hiç tereddüt etmezlerdi. Sovyetler de
Amerikalılar hakkında aynı ş
eyi düşünüyordu. Eisenhoover’in Dışleri Bakanı ve gerilim politikalarının mimarı J. F. Dulles 1954 yılında
yaptı
ğı bir açıklamada Sovyetlerin, gerek ABD’ne ve gerekse dünyanın neresinde
olursa olsun herhangi bir müttefikine yapaca
ğı
saldırının, misliyle karş
ılık bulacağını ve nükleer silâhlarla cevaplandırılacağını
duyurmuş
tu. Stratejik Savunma, 1950’lerin sonlarına kadar Amerikan nükleer
stratejisinin temel prensibi olmuş
tur. 1960
baş
larına gelindiğinde Sovyetler, nükleer gücünü
Batı bloku ile eş
itlemeyi başarmıştı. Bu andan itibaren “misliyle karşılık
verme” prensibi, yerini esnek mukabele politikalarına bıraktı. 1960 ortalarında
ise, gelecek 20 yıl boyunca ABD’nin nükleer politikalarını belirlemede dönüm
noktası olan MAD
2 doktrini benimsendi.
Sovyetler Birliğinin parçalanıp Berlin Duvarının
yıkılaca
ğı zamana kadar, yani gelecek 50 yılı kapsayacak olan süper güçler
arasındaki nükleer yarış
 dönemi boyunca Pentagon’un temel
sorumlulu
ğu, bir yandan konvansiyonel savaş politikalarını, doktrinlerini ve stratejilerini geliştirirken bir yandan da nükleer kıyameti önleyici tedbirleri almak olmuştur. Tepesinde Demokles’in nükleer kılıcı sallanan Pentagon, bundan
böyle klâsik savaş
ların tarihe karışmış olduğunun bilinciyle tüm kararlarını nükleer tehdidi gözeterek almaya başlayacaktı.
Böyle bir atmosfer içinde ABD’nin savunma öncelikleri saptanmaya çalışılırken ağırlığın deniz kuvvetlerine mi yoksa hava kuvvetlerine mi verilmesi gerektiği tartışma konusu oldu. Kısıtlı finansal kaynaklardan aslan payı, birden çok
bomba taş
ıyabilecek uzun menzilli, ağır
bombardıman uçaklarının geli
tirilmesine mi ayrılmalıydı,
yoksa bu kaynaklar, aylarca denizlerin altında kalabilecek ve bir uça
ğın bulundurabileceğinden çok daha fazlasını taşıyabilecek nükleer denizaltılar ile kara savaşlarını denizden destekleyecek süper uçak gemilerinin geliştirilmesine mi tahsis edilmeliydi? Uçak gemilerinden kalkacak küçük ama
manevra yetene
ği yüksek uçaklar, nükleer füzelerle donatılabilir üstelik, keşif görevi de yapabilirlerdi. Truman’ın eski Donanma Bakanı J. Forestal’ı
Savunma Bakanı olarak ataması, a
ğırlığın deniz kuvvetlerine verilmesi gerektiğini
savunanları sevindirdi. Bu dönemde ilk süper uçak gemisi
USS United States gelitirilmeye balandı. Ama bir süre sonra
Forestal aklını yitirdi ve kendisini yattı
ğı
hastanenin penceresinden atarak intihar etti. Yerine atanan L. Johnson, dedi
ğim dedik türünden tam bir ağır
bombardıman uça
ğı yanlısıydı ve göreve gelir gelmez uçak gemisi projesini rafa kaldırdı.
Bu iptal iş
lemi deniz kuvvetlerinden o kadar çok tepki çekti ki, olay TIME
dergisinin kapa
ğına “Amirallerin İsyanı” başğıyla kapak oldu. Sorun savunma pastasının küçülmesiydi. Dünya savaş
ının sonunda 83 milyar $ ile zirve yapan ABD savunma bütçesi, Truman yıllarında 14 milyar doların altına düşürülmüştü. Sonunda çekişmeyi havacılar kazandı ve B-36 ağır bombardıman uçağı devreye girdi ama süper uçak gemisine de ihtiyaç olduğu bir gerçekti. Sovyetlerin atom bombası denemelerine başlaması ve Kore Savaşı Kongrenin para musluklarını bir kez daha açmasına sebep oldu.


 ______________________________________________

2 MAD:
Mutual Assured Destruction. Nükleer savaşın kazananı ve kaybedeni olmayacağını,
her iki tarafın da tamamen yok olacağını ifade eden bir tanımlama.

__________________________________________________________________________________

Sovyet atom denemeleri bütün dünyayı şoka uğratmıştı. CIA uzmanları dahil, kimse kızılların bu denli hızlı bir gelişme göstereceğini tahmin edememişti. ABD artık nükleer arenanın tek gladyatörü değildi. Bu gelişmeye ek olarak, 1948 yılında yaşanan Bahar Krizi (Savaş Korkusu diye de anılır), Berlin
Ablukası, Çekoslovakya’da komünistlerin demokratik rejimi yıkarak yönetimi ele
geçirmesi, Çin’de komünist Mao döneminin baş
laması,
Batı dünyasında panik ve paranoyanın yaygınlaş
masına
yol açtı. Bu arada, sonradan taraf de
ğtirerek CIA’ya bilgi satan eski Nazi stihbarat Şefi Reinhard Gehlen tarafından verilen bilgiler, Sovyetlerin her an
saldırıya geçebilecekleri konusundaki kuş
kuları doğruluyordu. Dünyanın her yanındaki ABD birlikleri alarma geçirildi. İngiltere, Fransa ve İtalya da benzeri tedbirleri almaları konusunda uyarıldı.
Neticede Sovyetler saldırıya falan geçmedi. Sonradan yapılan araş
tırmalar da Gehlen raporlarının yalan yanlış bilgilere dayandığını gösterdi. Ancak sırası gelmişken ilginç bir ayrıntıya değinmekte
fayda var: Avrupa’daki Amerikan birliklerinin komutanı General L. D. Clay’ın bu
raporların yanıltıcı oldu
ğunu bildiği halde, bütçe kaynaklarının ağırlıklı
olarak deniz kuvvetleri yerine hava kuvvetlerine aktarılmasını sa
ğlamak için ortalığı velveleye verdiği yapılan spekülasyonlar arasındadır. Raporlar yanıltıcı olsun veya
olmasın, Sovyetlerin orada burada güç gösterileri yapmakta oldukları kimsenin
gözünden kaçmayan bir gerçekti.
Genel olarak Truman Doktrini diye bilinen ve yalnız batı dünyasında değil, dünyanın neresinde olursa olsun komünizm tehdidi ile savaşmayı öngören siyasi yaklaşım
deklarasyonu, So
ğuk Savaşın başlangıcı olarak kabul edilir. Bu deklarasyonun haklı bir öngörü ile
yapıldı
ğı Kuzey Kore’nin, askerden arındırılmış güney
bölgesine saldırmasıyla anlaş
ıldı. Savaş başladı. Hızla tırmanan çatışmalar
yalnız Truman Doktrini hakkında de
ğil, ABD
savunma sanayinin So
ğuk Savaş sırasındaki bir seferberlik durumuna hangi hızda ve etkinlikte cevap
verebilece
ği konusunda da bir sınav mahiyetindeydi. 2. Dünya Savaşı sonrası seferberliğin kalkması sonucu ABD’nin asker
mevcudu büyük ölçüde azalmış
tı ve Genel Kurmay bölgeye
kalabalık birlikler gönderme yanlısı de
ğildi. ABD
buna ra
ğmen BM kararına dayanarak, komutası altına aldığı uluslar arası güçlerle komünistleri püskürtmeye başladı 38. Paraleli geçerek K. Kore’nin başkenti
Pyongyang’ı hedef aldı. Bu harekât, Çin sınırına iyice yakla
ılması anlamına geliyordu. Komünist Çin muazzam bir karşı hücum ile karşılık verdi. İşler BM güçleri için sarpa sarmaya başlayınca
Amerikalı komutan Mac Arthur, Truman’dan atom bombası kullanma yetkisi istedi
ve aldı da. Neyse ki verilen bu yetki bir süre sonra kullanılmadan iptal
edildi. Savaş
 bir müddet daha devam ettikten sonra pata duruma gelindi ve 1953
Temmuzunda silâh bırakma anlaş
masıyla sonlanarak yerini
huzursuz bir sessizli
ğe bıraktı.
Anlaşmanın mürekkebi kurumadan Ruslar hidrojen bombası denemelerine başladılar. Ardından ABD de aynı denemeleri yaptı. Artık nükleer bombaların
tahrip gücü kat be kat artmış
 üstelik boyutları da, uçağa gerek duyulmadan bir füzeyle gönderilebilecek kadar küçülmüştü. Böylece kıtalar arası balistik füze çağı başlamış oldu. 1957’de Ruslar ilk uzay araçları olan Sputnik’i yörüngeye
oturtarak silâh yarış
ını uzay boyutlarına taşımayı başardı ama ABD’nin yarıştan çekilmeye niyeti yoktu.

 

ABD’nin kudretini tüm dünyaya yansıtmak maksadıyla neden deniz yerine
hava gücünü tercih etti
ğini anlamak için “Bahar Krizi ve “Berlin
Ablukası” günlerine geri dönmek gerekiyor. Birbirine ba
ğlı bu iki deneyim, Soğuk Savaşın ilk yıllarında yaşanan ve geleceği şekillendiren en önemli olaylardandır.

Komünizm paranoyasının batı dünyasını sardığı bir dönemde Stalin, Berlin’e çıkan bütün karayollarını, demir
yollarını ve kanalları abluka altına aldı. Amacı, müttefiklerin Berlin kuş
atmasını kaldırmaya zorlamaktı. Böylece şehrin
Sovyet kontrolü altındaki bölümüne gerekli malzemeleri ulaş
tırabilecek ve kentin tamamını ele geçirmeye çalışacaktı. Abluka, Berlin halkını her türlü yaşam malzemesinden mahrum bıraktı. Rus ablukasını karadan delemeyen
müttefikler, halkın ihtiyacı olan erzak ve malzemeyi hava yoluyla ş
ehre getirme kararı aldı. Bir yıl içinde 20 binin üzerinde uçuş gerçekleştirildi. Rus ablukası altındaki Berlinlilere havadan günde 4700 ton
ihtiyaç malzemesi ulaş
tırıldı. Bu müthiş plânlama ve koordinasyon başarısı
sayesinde Stalin’e, ABD’nin hava üstünlü
ğü
konusunda anlamlı bir gözda
ğı verilmiş oldu. Operasyon bir dizi başka oluşumun da yaşama geçirilmesine vesile oldu. Bunlardan biri, günümüzde hâlâ
kullanılmakta olan uluslararası sivil havacılık trafik kontrol sistemidir.
Stratejik hava komuta kontrol ve gelecek on yıl boyunca kullanılacak olan
nükleer savaş
 görev gücü oluşumları da, abluka delme
operasyonu sayesinde edinilen deneyimler sayesinde gerçekleş
miştir. Uçaklardaki görünmezlik teknolojileri, yörüngesel keşif uyduları hatta Sovyet tehdidi ile baş etmek
için kurulan Atlantik İttifakı bile Berlin Ablukası deneyiminin
sonuçlarındandır.
Soğuk Savaş, çok korkulan bir çatışmaya dönüşmedi ama kavgacı iki devin arasındaki nükleer yarış yepyeni bir safhaya girmek üzereydi.
Hava kuvvetlerinin güçlendirilmesi, geliştirilmesi
ve di
ğer ordu birimlerine göre daha öncelikli bir birim hâline gelmesi, Soğuk Savaş döneminin ilerleyen yıllarında çok önemli gelişmelere yol açacaktı. Üstün yetenekli bir hava gücü, stratejik askerî
gücün dünyaya yansıtılabilmesi demekti. Uzun menzilli uçaklar aynı zamanda
Sovyet topraklarının derinliklerine gizlenmiş
 üsleri
ve sair hedefleri saptayabiliyor, keş
if uçuşları sayesinde düşmanın neler yaptığı gözetlenebiliyor, niyetleri değerlendirilebiliyor
ve ona göre stratejiler geliş
tirilebiliyordu. Uzaydan keşif yapabilen uydulara ilişkin
program 1948 yılında ba
lamı olsa da deneyimlerin askerî amaçlara uygun bir teknolojik işlerlik kazanmasına daha epey vakit vardı. O halde, Soğuk Savaş yıllarının erken dönemlerinde ABD’nin nükleer savaş gücünün başrol aktörü, yeteneklerini Avrupa ve Pasifik’teki savaşlarda ispat etmiş olan uzun menzilli ağır bombardıman uçakları olmalıydı…
“Bina” her ne kadar inşaatın resmen bittiği 1943 yılından beri Amerikan ordusunun ana karargâhı olma işlevini görse de, başlangıçta niyetlenilen ordu
sektörünün sivil ve asker tüm birimlerini aynı çatı altında barındırma hedefine
hiç ulaş
amadı.
Savaş sonrasında küçülen, Soğuk Savaşla yeniden büyüme trendine giren sektöre ofis alanı gene yetişmez olmuştu. Ülkenin dört bir yanında muhtelif amaçlara yönelik birimlerin yerleştiği binalar olduğu kadar, yer altına yapılmış, ya da olası bir nükleer savaşı
yönetmek için granit yapıdaki da
ğların
içine oyularak yerleş
tirilmiş komuta birimleri de bulunuyordu. Ama tüm bu tesislerin tek yönetim
merkezi Pentagon idi, hâlâ da öyledir.
1950’lerin başında ABD’nin elindeki nükleer
bomba sayısı 1000 civarındaydı. Sovyetler ise 1955’e gelindi
ğinde 3 bin atom bombası sahibi olmuştu. Devir
hâlâ bir uça
ğın sadece bir bomba taşıyabildiği devirdi. Dolayısıyla her bomba, umulan sonuçları elde edecek şekilde kullanılmalıydı. Bu ise ABD’nin bir nükleer savaş master plânına sahip olmasını gerekli kılıyordu. Hangi hedefler
seçilmeliydi, hangi ölçüde bir tahribat öngörülüyordu, Sovyetleri teslim olmaya
zorlayacak kısıtlı bir nükleer saldırı mı yapılmalıydı yoksa ülke toptan
harabeye mi çevrilmeliydi? So
ğuk Savaş boyunca bu plânlar hep yapıldı ve durmadan değen şartlara göre güncellendi. Plânlarda nükleer saldırının, savaşın ilk çatışmalarını takip eden 6. günde yapılması öngörülmüş ve ilk hedefe Sovyet hava üsleri yerleştirilmişti. Amaç, Sovyet uçaklarının karşı
saldırıya geçmelerini önlemekti. Bilinen 645 havaalanını kullanılmaz duruma
getirecek ilk nükleer saldırının sonucunda 60 milyon Rus’un ölece
ği tahmin ediliyor ancak bunun bile Sovyetleri dizleri üzerine çökertmeye
yetmeyece
ği düşünülüyordu. stihbarat raporlarına göre bu ilk saldırıdan sonra,
tahribattan ve radyoaktif serpintiden etkilenmemesi kuvvetle muhtemel, oraya
buraya gizlenmiş
 ve atom bombası yüklü uçakları barındıran daha 240 adet acil durum
havaalanı kalacaktı. Ş
u halde ilk vuran ABD olmalıydı
ve bu darbe son derece güçlü olmalıydı. Bunun için nükleer gücün arttırılması,
o günlerde Sovyetler dış
ında atom silâhına sahip tek ülke
olan İngiltere ile güçlerin birleş
tirilmesi
ve savaş
 sırasında kusursuz biçimde işleyecek
bir iletiş
im ve koordinasyon yapısı kurulması gerekiyordu. Tüm bu plânlamalar yeni
teknolojilerin geliş
mesini tetikledi. İşler artık askerlerin tek başlarına
halledebilecekleri boyutları aş
maktaydı. Böylece devreye
ilerdeki yıllara damgasını vuracak olan yeni nesil sivil nükleer stratejistler
girdi. Örnek olarak, kiş
isel anlamda Robert McNamara,
kurumsal anlamda RAND düş
ünce kuruluu gösterilebilir.
Teknolojik gelişmeler şüphesiz sadece ABD’de meydana gelmiyordu. Sovyetler de ilerleme
kaydediyordu. Bu ilerlemelerin ulaş
ğı seviye ve geliştirmelerin yapıldığı merkezlerin yerini tespit etmek ABD için hayati önemdeydi. Bu
bilgileri casuslar vasıtasıyla elde etmek yeterli de
ğildi çünkü gelen bilgilerin güvenirliliği kuşkulu oluyordu. Casus balonlarla yapılan keşif çalışmaları ise sık sık Ruslara, Amerikalılar ile dalga geçme fırsatı
veriyordu. ABD’nin meteoroloji amaçlı diye yutturmaya çalış
ğı keşifler, Rusların düşürdükleri balonlarda buldukları
casusluk malzemelerini basına göstermeleri sonucunda uluslararası matrak bir
fiyaskoya dönüş
üyordu.
Düşman hava sahasında keşif uçuşu yapan uçakların sıklıkla kevgire dönmüş biçimde
zor belâ üslerine dönmek zorunda kalmaları Sovyet teknolojisinin rahatlıkla bu
uçakları vuracak seviyeye gelmiş
 olduğunun göstergesiydi (Yerden havaya atılan SAM füzeleri ve çok yüksek
irtifalara çıkabilen MIG avcı jetleri bu devrin eseridir). Artık baş
ka bir şeyler yapmak gerekiyordu ve U-2 casus uçakları bu ihtiyacın sonucunda
ortaya çıktı. U-2’ler, MIG’lerin tırmanamayaca
ğı
yüksekliklerden görüntü alabiliyordu. Bunlar 1962 yılına kadar baş
arıyla görev yaptı ama o yıl bir tanesinin Sovyet toprakları
üzerindeyken düş
ürülmesi, bu tür casuslukların uzaydan yapılması gerekliliğini tescil etmiş oldu.
Sovyetlerin dev füzeler geliştirdikleri
ve ABD’nin dünya yörüngesine yerleş
tirmeye
çalış
tıkları 15 kiloluk paketçiklere karşı onun
yüz misli a
ğırlığında Sputnik III’ü başarıyla yörüngeye oturttukları
biliniyordu. ABD füze yarış
ında çok geriye düşmüştü. Amerika bu açığı kapatmak için daha küçük ama
hızla üretilebilen ve hedefi vurma hassasiyeti çok geliş
tirilmiş füze imalatına yöneldi. Stalin’in yerine gelen Kruschev’ın buna cevabı,
ABD’nin arka bahçesi Küba’ya ülkenin büyük bölümünü tam bir radyoaktif harabeye
çevirme kapasitesine sahip orta menzilli füzeler yerleş
tirmek oldu. Dünya bir kez daha nükleer savaşın eşiğine gelmişti.



BÖLÜM 11


GÜVENİLİR
CAYDIRICILAR
Hayatın içinde nasıl dönüm noktaları varsa, Pentagon’un


tarihinde de
böyle dönüm noktaları vardır. Pearl Harbor



baskını, 1948 Bahar Krizi (Berlin
Ablukası), 11 Eylül El-



Kaide saldırıları bunlardandır. 1962 Küba krizi ise, bu 


dönüm noktalarının en önemlilerinden biri olarak kabul 


edilir.
J. F. Kennedy’nin 1960 yılında başkan
seçilmesi, siyasi, kültürel ve askerî alanlarda gelenekselli
ğin terk edilip ileri teknolojinin öne çıktığı yepyeni bir çağı başlattı. Bunun yansımalarını 1964-1965 New York Dünya Fuarında görmek
mümkündür. Dünyayı çok daha küçülmüş
 bir yer
hâline getirecek olan iletiş
im sistemleri, robotik silâh
teknolojileri, uçan arabalar, ş
ehirleri üstten birbirlerine bağlayan monorail ulaşımı ve benzeri buluşlar, doğmak üzere olan muhteşem ama bir o kadar da ürkütücü
bir gelece
ğin habercileriydi. Geleceğe yönelik
korkutucu beklentileri besleyen ana unsur, So
ğuk Savaşla birlikte başlayan süper güçler arasındaki
silâhlanma yarış
ıydı. Sovyetlerin 1962 Küba krizi sırasında geri adım atmasıyla nükleer
savaş
ın kıyısından dönülmüştü ama Ruslar, Vietnam savaşına müdahale etmek amacıyla bölgeye asker gönderip ABD’nin karşısına dikilecek olurlarsa, dünya bu kez paçasını bir nükleer savaştan kurtaramayabilirdi.
Nükleer silâhların nitelik ve nicelik olarak muazzam sayılara ulaşmış olması ABD’ni, insanlığın sonunu getirecek topyekûn savaş fikrinden uzaklaştırarak askerî doktrinlerini, düşük yoğunluklu ve dar çerçeveli bölgesel savaşlar
üzerine kurmaya yönlendirdi. Vietnam savaş
ı da, ABD’nin
askerî gücünü dünyanın uzak köş
elerine yansıtma yeteneğinin olup olmadığını test edebileceği bir sınavdı. Bu savaş, ABD Genel Kurmayına siyasi danışmanlık yapan ve 1957 yılında yazdığı “Nükleer
Silâhlar ve Dış
 Politika” adlı kitapla ABD’nin Sovyetlere karşı izlediği politikalara çığır açıcı analizler getiren 35 yaşındaki Harvard’lı Henry Kissinger’in teorilerinin doğru olup olmadığını da gösterecekti. Kissinger
kitabında bölgesel savaş
lara hazırlıklı olunmasını,
küresel askerî tehditlere esnek mukabele politikaları ile cevap verilmesini ve
hızlı-uzun menzilli güç uygulayabilme yeteneklerinin geliş
tirilmesini öneriyordu. Bu öneriler, diğer
teorisyenlerin, “caydırma-düş
manın yayılmasını önleme – ABD’nin
olası düş
man tacizlerine, kendisinin uygun bulduğu
yerlerde ve tercih etti
ği olanaklarla cevap vermesi”
prensipleriyle birleş
erek Soğuk Savaş dönemi politikalarının köşe taşlarını oluşturdu.
Nixon’un sonraları “Küçük Gösteri” diye aşağıladığı Vietnam savaının bitmesinin ardından, bölgesel
savaş
 doktrinleri ve büyük ordulardan vazgeçme düşüncesiyle, teknolojinin alıp başını
ilerlemesi bir araya gelince, askerin yerini önce “akıllı” sonra “dâhi”
silâhlar almaya baş
ladı. Klâsik savaş düzeninin gerektirdiği türden harcamalarda indirime gidildi, mecburi askerlik kaldırıldı,
gönüllülük esasına geçildi. Bu dönemdeki Savunma Bakanlı
ğı istatistikleri, ABD nükleer silâhlarının ¾’nün, 15 yıllık veya daha yaşlı rampalar üzerinde oturduğunu, buna
mukabil Sovyet rampalarının en çok 5 yıllık oldu
ğunu söylüyordu.
Reagan’ın baş
kan seçilmesiyle bu süreç tersine çevrildi ve en son 2. Dünya Savaşı sırasında görülen bir savunma güçlendirilmesi dönemine girildi. Bu
yıllar, savaş
 doktrinlerinin yeniden yazıldığı
yıllardır. Ortaya çıkan Hava-Kara Savaş
ları
prensibine göre silâhların kombine edilip müş
tereklikle
kullanılması öne çıktı. 1991 yılında, dünyanın 4. büyük ordusuna karş
ı Çöl Fırtınası operasyonu adıyla anılan ve sadece 100 gün gibi kısa
süre içerisinde kazanılan savaş
 tüm ulusları şkınlığa uğrattı. Bu savaşta Hava-Kara Savaşları prensipleri uygulanmış, çatışmalarda yoğun biçimde hayalet teknolojisi ile hassas güdümlü mühimmat kullanılmıştı. Yaşanan deneyim, Orta Doğu’daki Amerikan çıkarlarının 
nasıl bir ordu gücüyle korunması gerektiğini
tanımlıyordu. Bu güç, üçüncü nesil savaş
 gücü
olarak adlandırıldı.



BÖLÜM 12


YEN BİR
ÇAĞ BAŞLIYOR
1960’larda Pentagon, Potomac nehrinin batı yakasındaki ABD Savunma
Bakanlı
ğının bulunduğu, iç içe geçmiş beş beşgenden oluşan binanın ismi olmanın ötesinde çok farklı anlamlar içeren bir sözcük
haline geldi. Gözden kaçması mümkün olmayan maddesel varlı
ğı ve dünyayı şekillendirme yeteneği olan manevi gücü herkes tarafından bilinen ama bir Sırlar Sarayı olma
özelli
ğini o güne kadar koruyabilmiş olan Pentagon,
artık e
ğrisiyle doğrusuyla gün ışığına
çıkmaktaydı, yeni bir ça
ğın başlangıcıydı bu.
Gazeteciler “Pentagon” dediklerinde kestirmeden, Müşterek Genel Kurmayı, Savunma Bakanlığını,
tankları, uçakları, füzeleri, karmaş
ık işleri, kavramları, entrikaları ve organizasyonları sembolize eden bir oluşuma atıf yapmaktaydılar. BM, NATO, Oval Ofis ve Beyaz Saray gibi
sözcükler bile Pentagon’un kapsadı
ğı kadar
geniş
 ve derin bir anlam dünyasını ifade etmiyordu. Bu sözcük, kimin
tarafından kullandı
ğına bağlı olarak da, ya lânetli, ya olumlu çağrışımlar yapabiliyordu. Basının kurcalamasıyla ortaya çıkan bazı skandallar
(İran-Kontra olayı, Watergate, Vietnam savaş
ı aslında
kaybedilmekte iken, Genel Kurmayın medyayı yanlış
 yönlendirmesiyle kamuoyunun savaşın
kazanılmakta oldu
ğuna inandırılarak aldatılması, Ebu Gharib hapishanesine ilişkin olaylar, vs.) halkın özelde Pentagon’a, genelde ise kamu kurumlarına
olan güvenini sarstı. Pentagon, henüz adı Pentagon’a çıkmamış
ken, hatta henüz inşaat aşamasına bile gelmemişken tartışmaların, çekişmelerin odağında olmuştu. Ama işleri binlerce çeşit askerî malzeme alımı için plân
ve bütçeler yapmak olan bürokratların kullandı
ğı
dünyanın bu en büyük kamu binası, neden gizli istihbarat elemanlarına ev
sahipli
ği yapıyordu? Eğer çatısı altında üniformalı
eleman sayısını katlayacak kadar sivil eleman barındırıyorsa, burası nasıl
oluyor da, dünyanın her hangi bir yerinde nükleer savaş
 başlatabilecek ve yönetebilecek bir komuta merkezi olabiliyordu? Eğer Roosevelt tarafından, 2. Dünya Savaşı
sonrasında devlet arş
ivi olarak kullanma maksadıyla
yaptırıldıysa neden hâlâ televizyonların gündemini iş
gal ediyordu? Hakkında yapılan yığınla dizi
ve sinema filmi sayesinde Pentagon, medyanın yakış
tırmasıyla
“dünyanın en seksi ofis binası” olup çıkmış
tı.



BÖLÜM 13


KÖRFEZ
SAVAŞI SÜRECİ , ÖNCESİ VE SONRASI
Körfez Savaşı birçok ilklerin yaşandığı bir savaş alanı olmuştur. “Akıllı” silâhların ilk kez kullanılması, F-1174 hayalet
uçaklarının ilk kez savaş
 ortamında görülmesi, Tomahawk
kara saldırı füzelerinin ilk kullanımı, Vietnam savaş
ından bu yana konvansiyonel anlamdaki en büyük patlayıcı olan “Daisy
Cutter” (Papatya Biçer) bombalarının devreye girmesi, ilk kez Afrika kökenli
bir Amerikalının Genel Kurmay Baş
kanı
olarak sahneye çıkıp bir gecede medyanın süper starı hâline gelmesi, bir savaş
ın televizyonlarda canlı olarak ilk kez yayınlanması, “iliştirilmiş” basın mensuplarının savaşan
birliklerle beraber çatış
malara katılması gibi…
Pentagon’un biyografisindeki Körfez Savaşının
etkilerini daha iyi anlamak için Reagan dönemlerine bir dönüş
 daha yapmak gerekiyor. Reagan’ın 1985 yılındaki savunma bütçesi, 2.
Savaş
 sonrası dönemin en 
büyük bütçesidir. Vietnam ve Watergate olayları toplumun kamu
kurumlarına olan güvenini sarsmış
, savunma
bütçeleri de bu sarsıntıdan nasibini alarak kısıldıkça kısılmış
tı. Meydanı boş bulan dönemin Sovyet Başkanı Brezhnev ise bir yandan askerî gücünü büyük ölçüde arttırırken bir
yandan da bu gücü tüm dünyaya yayma giriş
imlerinde
bulunuyordu. Reagan’a göre Sovyetler, Batı Avrupa üzerinden topyekûn bir
saldırıya geçmeden önce, Güney Amerika’da, ş
urada
burada çıkardı
ğı düşük yoğunluklu bölgesel çatışmalarla gücünü sınıyor, dünya
nükleer bir savaş
a doğru gidiyordu. Başkan bu düşünceyle ABD’nin askerî gücünü önce Sovyetlerle eşitlemeyi, sonra da onları sindirmeye yetecek ölçüde arttırmayı kendine
misyon edindi. Pentagon da bu amaç do
ğrultusunda
stratejilerini de
ğtirerek savunma kurgusunu bir yana bıraktı ve Kombine Silâhlarla
Kara-Hava Saldırı Savaş
ları senaryoları yapmaya başladı. Hedef, nükleer bir savaştan
muzaffer çıkacak bir seviyeye gelmekti. Teknoloji ve sanayi sektörü bu hedefe
do
ğru yönlendirildi. Hayalet uçaklar, görünmeden Sovyet semalarına girerek
nükleer bombalarını bırakabilmeleri amacıyla bu dönemde geliş
tirildi. Olası bir nükleer saldırıdan korunmak için geliştirilen “Yıldız Savaşları” füze kalkanı projesi de bu
devrin ürünüdür.



Kısmen içsel baskılar, kısmen Reagan’ın silâh üstünlüğüne dayalı politikaları neticesinde Sovyetler Birliği çözülünce, Soğuk Savaş süresince Amerika’nın üzerinde salınıp duran nükleer kıyamet bulutları
da
ğıldı, moraller düzeldi. Dünya kurtulmuş, ABD
rakipsiz bir süper güç hâline gelmiş
ti.
1986 yılında askerî hiyerarşide
yapılan bir revizyon, Genel Kurmay Baş
kanını,
Beyaz Saray ile kuvvet komutanları arasında haber getirip götüren bir “ofis-boy”
kimli
ğinden kurtarmış, geniş yetkilerle donatmış, ordu birimleri arasındaki iletişim ve koordinasyonu güçlendirmişti. lk
Afrika kökenli Amerikalı ve en genç Genel Kurmay Baş
kanı Colin Powell’in yetenekleri Panama müdahalesi3 sırasında sınanmış, ülke askerî teknolojide meydana gelen müthiş ilerlemeler ve yenilenmiş komuta
yapısıyla Körfez Savaş
ının eşiğine gelmişti.
Hassas vurucu gücü, çok hızla manevra kabiliyeti ve Hava-Kara saldırı
koordinasyonu sayesinde ABD ve müttefikleri, Saddam’ın “Bütün Savaş
ların Anası” diye nitelediği savaşta, dünyanın en büyük 4. ordusunu kısa sürede perişan etmiş, Irak’ın tankları, uçaksavarları, SAM füzeleri, ateşlenme bir yana hedefe nişan bile alamadan hurdaya dönüşmüştü.
Bu çatışma savaş terminolojisine yeni bir kavram hediye etti: “Asimetrik Güç”. Bu deyiş, doğru silâhların seçimiyle uygun savaş prensiplerinin bir araya gelmesi sayesinde, küçük güçlerin, kendinden sayıca
çok üstün bir hasmı yenebilece
ğini ifade ediyordu. Ne var ki
asimetrik güç, iki tarafı keskin bir kılıç gibiydi ve sapkın fikirli küçük
silâhlı gruplara, devlerle savaş
a tutuşma ilhamını da vermişti.





KİTAP 3 /
BÖLÜM 14



ŞER EKSENİ




Barışa Atılan Nifak Tohumları ve 21.
Yüzyılın ilk Savaş
ları
Çöl Fırtınası operasyonundan 6 ay sonra, 11 Eylül 1991 tarihinde
Pentagon 50. yaş
 gününü kutluyordu. “Cehennemin Dibi” diye anılan balçığın içinden boy veren binanın, yaklaşan 2.
Dünya Savaş
ına yetiştirilmesi için saate karşı yarışılan 1941 yılının dünyası ile 1991 yılının dünyası arasında muazzam  
farklar meydana gelmişti. Berlin duvarı yıkılmış parçaları hatıra eşyası dükkânlarında satılıyor, Rusya demokratik bir dönüşüm geçiriyor, Başkan Carter aracılığıyla gerçekleştirilen srail-Mısır barışı sürüyordu. İnsanlık, nükleer savaş tehdidinden kurtulmu, sanayileşmiş ülkelerin çoğu geleceğe umut ve güvenle bakmaktaydı. ABD Soğuk Savaştan zaferle çıkmış, gezegendeki tek süper güç olarak kalmış, dünya huzura ermiş, 50 yıl süren kuşku ve belirsizlik dönemi yerini barışın baharına bırakmıştı. Artık ne Stalin’ler, ne Hitler’ler vardı. Tarihçiler bu yeni dünya düzenine Pax Americana adını takmıştı bile, yani iyi huylu bir süper gücün koruyucu kanatları altında küresel barış! Japon bilim adamı Mishimo Tanaka daha da öteye gitmiş, tarihin sonunun geldiğini ilân ederek manşetlere oturmuştu. O’na göre tarih, savaş-açlık-salgın-kargaşa demekti, tarihi yapan bunlardı, şimdi bunların hiçbiri kalmadığına göre tarihin kendisi de tarih olmuştu…
    ___________________________________________
3 Bu
müdahale, Reagan’ı takiben başkan seçilen Baba Bush döneminin ilk dış kriz
deneyimiydi. İlk olarak bağımsız bir ülkenin Devlet Başkanı (Noriega)
makamından alaşağı edilerek, uyuşturucu ve sair suçlardan yargılanmak üzere ABD’ne
getiriliyordu

___________________________________________________________________________
İstisnai durumlarda çok daha ustalıkla savaşabilecek silâhlı robotların varlığında
orduya ne gerek vardı, ya da savaş
acak bir
Sovyet donanmasının bulunmadı
ğı ortamda deniz kuvvetlerine?
Hava kuvvetleri için vergi mükelleflerinin cebinden bu kadar büyük harcamalar
yapmaya gerçekten bir ihtiyaç kalmış
 mıydı?
Pentagon 50. Yaşını kutlarken, Orta Doğu’da konuşlanmış kalabalık müttefik orduları evlerine dönüyor, gerek anavatandaki,
gerekse Avrupa ve Pasifikteki büyük üsler kapanıyor veya küçültülüyordu. Pax
Americana kavramıyla tanımlanan yeni dünya düzeninde Pentagon’un varlık nedeni
tartış
ılır duruma gelmişti. Eğer CIA başkanı, can düşmanı KGB başkanıyla Langley’deki ofisinde karşılıklı
kahve içip çörek yiyebiliyorsa istihbarat teş
kilâtlarına
ne gerek vardı?
Savunma sektörü de şkınlık
içindeydi. Mc Donall-Douglas, General Dynamics gibi devler hızla küçülmeye baş
ladılar. Bu kodamanların, Avrupa ve Rusya’daki muadilleri de
enerjilerini, daha hızlı jetler, daha ölümcül silâhlar üretmek yerine, daha iyi
çamaş
ır makineleri ve mikro dalga fırınlar yapmaya yönelttiler.
Tüm bu değimlere karşın, artık yıpranarak yaşını göstermeye başlayan Pentagon’da kapsamlı yenileme çalışmaları başladı. Ömrünü çoktan tamamlamış su
tesisatları, ısıtma-so
ğutma sistemleri yenilendi, bina
kurş
un geçirmez camlarla donatıldı, yapının altındaki metro istasyonu terör
tehlikesine karş
ı bir başka yere taşındı. Binanın yapıldığı yıllarda, her masada bir
bilgisayar ve ona ba
ğlı bir yığın zımbırtının olacağı öngörülmemişti elbette. Bu yüzden özellikle ısıtıcıların kullanıldığı kış aylarında günde kırkı aşkın elektrik kesintisi yaşanıyordu. Tüm bina, 21. yüzyılın yeni iletişim sistemlerinin kullanılmasına olanak sağlayacak şekilde yeniden yapılandırıldı ve elektrik tesisatı buna uygun duruma
getirildi. Biri gizli, biri gizli olmayan bilgilerin taş
ındığı fiber optik kablo ağları döşendi. Yapılan iş Savunma Bakanlığı yetkililerince “Empire State” büyüklüğündeki 3
binanın içlerinin tamamen yıkılarak tepeden tırna
ğa
yenilenmesi” olarak tarif ediliyordu. Bütün bu tadilâtlar yapılırken binanın
içindeki günlük faaliyetler aksamadan devam edebilmiş
ti. İçinde 25 bin personeli barındıran ve 30 km uzunluğundaki koridorlarına rağmen içerideki herhangi iki nokta
arasındaki yürüme mesafesinin 7 dakikayı geçmedi
ği bu dev
yapıyı yenilemek için toplam 1,2 milyar dolarlık bir bütçe ayrılmış
tı. Binanın bakım masraflarının karşılanabilmesi
için de bir döner sermaye vakfı kurulmuş
, yapının
içindeki kiralanabilir alanlar (asma kattaki dükkânlar gibi) vakıf eliyle iş
letilir olmuştu. 1992 yılında yürürlüğe sokulan tadilât projesi halen devam etmekte olup 11 Eylül saldırısı
sonrasında yapılması gerekenlerle birlikte 2015 yılında tamamlanması plânlanmış
tır.


11 Eylül, günlük güneşlik, sıradan bir sonbahar günü
olarak baş
ladı. Saatler 9.43’ü gösterdiğinde bina
civarındaki yolları kullanarak iş
lerine
gitmekte olan sürücüler bir anda tepelerinden, araçlarının antenlerini
koparacak kadar alçaktan uçan dev bir jetin gölgesinde kaldılar. Uça
ğın kanadı, çarpmaya saniyeler kala, inşaat için
kurulmuş
 jeneratörü tırpanladı ve sola yattı. Aynı anda motor yerle temas etti
ve koptu. Burnuyla dev bir pulluk gibi topra
ğı yaran
Boeing 737, Pentagon’un batı duvarına saplandı. Muazzam bir patlamayla
birlikte, uçakta kalan yakıtın da etkisiyle ortalı
ğı cehennem alevleri kapladı. Binanın çarpmaya maruz kalan yanında, uçağın boyu uzunluğunda bir tünel açılmıştı.
Adli tıp raporlarına göre uçaktakiler ve binanın o bölümündekiler param
parça olmuş
, parçalar da yangının meydana getirdiği yüksek
ısı ortamında buharlaş
mıştı.
Yürekleri nefretle dolu birileri, dudaklarında Allah’ın adı geçen dualarla,
yarattıkları cehennemin içinde yok olurken, binanın zarar görmeyen yerlerinde
çalış
anlar, tahribatın giderilmesi ve Afganistan’daki El-Kaide üslerinin yok
edilmesine dönek plânları yapmaya baş
lamışlardı bile.
Binanın yıkılan bölümündeki tamirat ileri,
insiyaki bir biçimde hedef olarak belirlenen 11 Eylül 2002 tarihinde bitirildi.
New York’daki ikiz kuleler ile Pentagon’daki facianın müsebbiplerinin ise, ABD’nin
intikam hırsını patlama noktasına getirmenin ötesinde bir kazançları olmadı.
Demokrasinin gücü ve Amerikan askerî kudretinin simgesi olan Pentagon’un
biyografisinde yeni bir sayfa açılmak üzereydi.



BÖLÜM 15


ŞOK VE DEHŞET4
Dünyanın en büyük silâh fuarı, IDEX 2003, 16 Mart tarihinde Abu Dhabi’de
açıldı. Dünyanın her tarafından gelen silâh müş
terileri,
bu sonradan görme ş
ehrin tüm otel odalarını doldurmuştu. 19
Mart günü ise sadece 700 km ötedeki Irak’ta bir baş
ka silâh gösterisi başlayacaktı. ABD ve Britanya,
Saddam’a 19 Mart gece yarısına kadar ülkesindeki kitle imha silâhlarının yerini
açıklaması ya da ülkesini terk etmesi yolunda ültimatom vermiş
ti aksi halde işgal başlayacaktı.
Artık zaten geri dönülmez bir noktaya gelmiş olan savaş plânları, 20 Mart günü yürürlüğe kondu.
Sabah erkenden Ba
ğdat, ileri teknoloji ürünü akıllı bombalarla dövülmeye başlandı. Irak hava güçleri önceki savaş sırasında yok edildiğinden müttefikler gökyüzünde
herhangi bir engelle karş
ılaşmadılar.
Ba
ğdat’ın tüm önemli noktaları F-117A hayalet uçaklarından atılan
füzelerle, karadan fırlatılan mühimmatla, her yönden vuruluyordu. Hayalet
uçaklar, Saddam’ın saklandı
ğı sanılan saraydaki sığınağı bile vurmuş, bir nevi suikast silahı olarak
kullanılmış
tı.
Aynı günün öğle sonrasında koalisyonun kara
güçleri Kuveyt sınırından Irak topraklarına girmiş
, 60 km
ilerlemiş
lerdi bile. 11 Nisan’da saldırıların başlamasından
tam 22 gün sonra Baş
kan Bush Irak savaşının kazanıldığını, Saddam rejiminin yıkıldığını dünyaya ilân etti. Saddam henüz ele geçmemişti ama bölgenin geleceğini belirleme konusunda hiçbir işlevi kalmamıştı, ülkenin kaderini bundan böyle
baş
ka güçler belirleyecekti.
 _______________________________________________________________________
4 Shock
and Awe = Şok ve Dehşet,; büyük bir hız ve çok  
yüksek ateş gücüyle düşmanı
adeta           paralize ederek  
savaşma azmini yok etmeyi öngören 1996 yılında  geliştirilmiş bir askeri      doktrindir.
______________________________________________________________________________
George W. Bush, kendisini 2001 yılının başında başkanlık koltuğuna oturtacak olan seçim
kampanyaları sırasında yardımcısı Cheney ile birlikte bıkıp usanmadan yeni
silâhlardan, stratejik askerî doktrinlerden bahsedip durmuş
, kitle imha silâhlarını bahane ederek Irak’a açtığı savaş sırasında da bahsettiklerini hayata geçirme fırsatını yakalamıştı. Oysa Clinton döneminin kapanmakta olduğu
sıralarda ABD, baş
arılı Çöl Fırtınası operasyonuyla Saddam’ın Kuveyt’i (belki de
sonrasında Suudi Arabistan’ı) yutmasını engellemiş
, kara
kuvvetlerini kullanmadan Yugoslavya’da hüküm sürmekte olan soykırımı
sonlandırmış
, dünyayı görece sulh ve sükûna kavuşturmutu. Ülkenin ekonomisi bile yıllardan beri ilk defa açık değil fazla veriyordu. Ufukta savaş bulutlarının olmadığı, ülkenin potansiyel düşmanlarının silâhlı güçlerinin neredeyse sıfırlandığı böyle bir dönemde Bush’un ABD silâhlı kuvvetlerinin proaktif savaş yeteneklerinin eksikliğinden bahsetmesi saçmalık gibi
görünüyordu. Ama Bush’un seçim zaferinden kısa süre sonra gelen 11 Eylül
saldırıları, Kongreyi Bush’un söylemlerine yaklaş
tırdı.
2002 mâli yılı için onaylanan 339 milyar dolarlık savunma bütçesi, bir önceki
yılın %33 üzerindeydi ve Sovyetlerle 3. Dünya Savaş
ı için yarışılan Reagan dönemi bütçelerini bile geride bırakmıştı.
Kamuoyu, 11 Eylül saldırılarının verdiği kızgınlıkla Bush yönetimine destek veriyor, Kongre de arttırdığı kaynaklarla bu desteği perçinliyordu. Bush arkasındaki
bu deste
ğin verdiği güçle El-Kaide hamisi, Taliban yuvası Afganistan’ı yerle bir etmiş, Irak’ı ikinci kez vurmaya hazırlanıyordu. Artık babasının 1991 yılında
yaptı
ğı gibi Bağdat’ın kapılarına gelip şehri ele geçirmeden geri dönmek
yoktu! ABD, So
ğuk Savaşın başlarından bu yana ilk defa ve tek taraflı olarak, başka ülkelerin yayılmacı emellerini engellemekle (containment) yetinen
politikaları terk edip, kendi ş
artlarını dikte eden politikalara
yöneldi. BM kararlarına, hatta en yakın müttefiklerin bile tavsiyelerine kulak
asılmıyordu. Do
ğu-Batı dengelerinin gözetilmesi, askerî operasyonların yapılmasından
önce yapılması mutad olan diplomatik manevralar dönemi kapanmış
tı. Emperyal ABD, en gelişmiş silâh sistemleri ve iğne deliğinden geçen mucize bombalarıyla korkunç bir yıkıcı güçtü ve tüm dünyayı
karş
ısına alsa bile kafasına koyduğunu
yapacaktı.
Ne var ki, eğer niyet işgal edilen yerde kalıcı olmak ise, tarihten alınması gereken bazı
dersler vardı. Örne
ğin İngiltere 1920 yılında Irağı işgal etmiş ancak, özellikle Şii savaşçıların direnişine dayanamayarak ülkeyi emanetçi
bir elitler takımına bırakarak terk etmek zorunda kalmış
tı. Ruslar da 1980’lerde benzeri bir deneyimi Afganistan’da yaşamıştı. ABD tarafından kışkırtılıp desteklenen Afgan
mücahitler 1989 yılında Sovyetleri iyice hırpaladıktan sonra ülkelerinden
çekilmeye mecbur etmiş
lerdi. Bu iş biraz da sekse benziyordu. çeri girmek kolay olabilirdi ama bir kere
girdikten sonra baş
lanan iş bitirilmeliydi yoksa tüm çabalar boşa gitmiş oluyordu. Öyle uzaktan kumandalı, Nintendo oyunu benzeri saldırılarla iş bitirilemiyordu. İşgaller genellikle işgal edilen yerde plânlanandan daha uzun süre kalmayı gerektiriyor, bu
durumda da topra
ğa basan piyade postalı (Boots on the ground) ile sayı üstünlüğünün yerini hiçbir şey tutamıyordu. Pentagon bu gerçeği atlamış olmalıydı. Bağdat’ta yaşanan tek taraflı kısacık savaş sırasında ABD’nin işin gerektirdiği sayının çok altında bir personel mevcuduyla Saddam sonrası Irağı kısa süre içinde kontrol altına alma düşüncesi
iflas etmiş
, başı sonu belli olmayan bir gerilla savaşının
ortasına düş
ülmüştü. Afganistan’da da bunun benzeri olmuş,
bitirildi
ği sanılan Taliban’dan doğan boşluğu kısa süre içinde feodal savaş ağaları doldurmuştu.
D. Rumsfeld’in Savunma Bakanlığı yaptığı yedi küsur yıllık dönemde müthiş hızlı
geliş
meler yaşanmış, Pentagon halkın şuur odağında, Vietnam’ı bile gölgede bırakacak bir yer edinmişti. Ordu, yeni askerî doktrinlerin “transformasyon” diye nitelendirdiği tarzda değtirilmiş, gönüllülük esasına geçilmiş, azalan
personel sayısı, manevra yetene
ği yüksek, çok boyutlu silâhlarla
telâfi edilmeye çalış
ılmıtı. Bu düzen içerisinde eş zamanlı
olarak giriş
ilen iki savaşta, o mucizevî silâhlar bile,
yeni doktrinleri haklı 
çıkaracak boyutta başarıların elde edilmesine yetmemişti. Eleştirilerin merkezinde kalan Rumsfeld, artık daha büyük bir orduya gerek
duyulabilece
ğinden bahsetmeye başlamıştı.


BÖLÜM 16


PENTAGON;
ÖNCESİNDE VE SONRASINDA
Usame bin Ladin, dünyanın önde gelen inşaat şirketlerinden birinin sahibi olan Suudi Arabistan kökenli çok zengin bir
ailenin o
ğluydu. Afgan dağlarını en modern iş makineleriyle patlatıp delerek içlerine kendisi ve yandaşları için nasıl yaşam alanları, sığınaklar, silâh depoları, kaçış tünelleri
yaptıysa, gökdelenleri en zayıf noktalarında vurup yerle bir etmenin
hesaplarını da fazla zorlanmadan yapabilmiş
ti. ikiz
kuleler böyle yıkılmış
, Pentagon darbeyi böyle yemişti. Eğer cesur yolcuların ve uçuş personelinin direnişi olmasa 4. terör jeti de esas
hedefi olan Beyaz Saray’ı benzer ş
ekilde
yerle bir edecekti. Olmadı. Uçak ABD’nin kalbine saplanmak yerine yerdeki hiç
kimseye zarar vermeden ama içindeki dördü terörist 44 yolcunun canına mal
olacak ş
ekilde Pennsylvania’da açık bir kömür ocağına çaktırıldı.
Bu sembol yapılar nasıl dış güçler
tarafından hedef alındıysa, içerden de Pentagon’u sarsmayı hedefleyen biri
vardı: Donald Rumsfeld. Rumsfeld’in amacı, ABD’nin askerî yönetim merkezi olan
Pentagon’un iş
leyiş biçimini tepeden tırnağa yeniden yapılandırmaktı.
Binanın fiziki özellikleri de bu revizyona uygun hâle getirilecek baş
tan aşağıya tadilât geçirecekti.
Soğuk Savaş yıllarında, Pentagon’un üniformalıları operasyonel plânların geliştirilmesinden, Savunma Bakanlığına bağlı sivilleri ise, Ulusal Güvenlik Konseyinin tavsiyeleri doğrultusunda oluşan ve Başkan tarafından belirlenen politikaları uygulamaktan sorumlu idiler. Bu
uygulama Vietnam savaş
ıyla birlikte değti, güç Pentagon’un sivillerine kaydı. Öyle ki, Başkan Johnson, kuvvet komutanlarını itekleyerek haritanın başına geçiyor, Vietnam’daki bombalanması gereken yerleri bizzat parmağıyla işaret ediyordu. ABD 1975 yılında uzak doğudan
çekildi
ğinde ordunun ve özellikle kara kuvvetlerinin iliği adeta boaltılmıştı.
Bush yönetimince sonradan Dışleri Bakanlığına getirilecek olan Colin
Powell, Genel Kurmay Baş
kanlığı sırasında işleri tekrar şirazesine oturtmaya çalıştı. Kendi adını alacak doktrine
göre bir savaş
a girilebilmesi için önce şu
soruların cevaplandırılması gerekliydi;
• Ulusal güvenliğimiz tehdit altında mıdır?
•Hedefimiz açık, net ve ele geçirilebilir bir hedef
midir?
• Operasyon Amerikan halkı tarafından desteklenmekte
midir?
Bu soruların amacı çok açıktı. Ordunun iliğini emip boşaltanlar, McNamara gibi ideologlar, L. Johnson gibi amatör savaş kurmayları ve her iki kesimin sivil giyimli sabit fikirlileriydi. Bu
yüzden prensipleri ordu koymalı ve gerek taktiksel gerekse stratejik seviyedeki
kararlar ordu tarafından alınmalıydı. Siviller ise yasal çerçevede kalarak
siyasi politikaları belirlemeli, o politikaların uygulanması tamamen
komutanlara bırakılmalıydı.
Vietnam savaşının bir
mirası olarak ortaya çıkan bu ayırım, Pentagon’un sivil ve askerî sakinleri
arasındaki yeni sürtüş
melerin temelini teşkil edecekti.

 

Askerî personel sayısının iyice
azaldı
ğını düşünen Powell ile Başkan Yardımcısı Cheney’in dünya
görüş
lerinin örtüşmediği daha ilk günden belli olmuştu.
Üniformasını asmış
 bir sivil olarak hükümetin yeni Dışleri Bakanı olan bir kişinin savaşa girmeye yönelik görüşleriyle başkan yardımcısınınkiler uyum içerisinde değilse,
gelecek günler ciddi sürtüş
melere gebe demekti.
Powell, Pentagon üzerindeki etkisi, saygın ve
karizmatik kimli
ği ile ağırlığı olan bir şahsiyetti ve genel anlamda bir “şahin”
sayılamazdı. Pragmatik bir yapısı vardı. O’na göre düş
manın en hassas noktalarını belirler, bunları bertaraf edeceğinizden eminseniz saldırır, değilseniz
bekler, düş
manın zayıf bir anını kollar, bu arada müttefikler edinir, uygun zaman
geldi
ğinde saldırırdınız. Powell asla Vietnam gibi bir batağa dalmak istemiyordu, işte bunun için hayatında hiç
üniforma giymemiş
 Cheney gibi savunma ideologları ile yıldızı barışmıyordu. Eğer Dışleri Bakanı olarak kalacaksa, kabinede karşısına onu
dengeleyecek a
ğırlıkta birinin çıkarılması gerekiyordu. Bu kişinin bir başka savaş şahini Donald Rumsfeld olduğuna karar verildi.
Bu, Rumsfeld’in ikinci kez Savunma Bakanlığına getirilişi oluyordu. 1970’lerde, G. Ford
döneminde de Savunma Bakanlı
ğı yapmış, yardımcılığına da ileride Başkan Bush’un yardımcılığını yapacak olan Cheney adında
bir genci getirmiş
ti. Kaderin cilvesi onları, bu kez farklı konumlarda aynı kabinede
tekrar buluş
turmuştu.
Rumsfeld, askerî doktrinler ve güç yapısına ilişkin düşünce yapısı itibariyle, 2000 yılının savunma kodamanları tarafından bu
göreve tam olarak uyum sa
ğlayabilecek bir adam olarak
görülüyordu. Bu ş
ahinler arasında tek çürük elma Powell idi.
Askerin tek amacı vardı: bir daha Vietnam benzeri
tuzaklara düş
memek. Bu da, kazanılması açık biçimde olası gibi görünen mücadelelere
girmek yerine, ideolojik fantezilerini tatmin etmenin peş
inde olanları karar mekanizmalarının dışında
tutmakla mümkün olabilirdi. Beyaz Saray’ın isteklerinin yerine getirilebilmesi
için ise, askerî realiteleri göz ardı etmek gerekiyordu ki bu da,
üniformalılara göre Vietnam’daki hezimetin tek sorumlusu olan sivillerin,
savunma bakanlı
ğındaki kontrolü ele almaları demekti.
Şahin takımı, Savunma Bakan Yardımcılığına P.
Wolfowitz’in getirilmesiyle tamamlandı. O da
ordunun
personel sayısının %40 dolaylarında azaltılmasını, teknolojik yapısının
güçlendirilmesini, manevra kabiliyeti ve vurucu gücü yüksek bir düzen
içerisinde “Preemptive Warfare
5 = Önleyici Savaş” prensiplerini savunuyordu. O’na
göre, ABD’nin 21. yüzyılda kendine sa
ğlam bir yer
edinebilmesi için Orta Do
ğu’daki statüko değmeli, bunun için de Saddam devrilmeliydi. Pentagon ise savunmacı bir
yaklaş
ımla, sadece bu ileri teknoloji ürünü silâhlar ve sibernetik savaş yöntemleriyle savaşların kazanılamayacağını, bu uygulamaların iyice eğitilmiş güçlü bir kara ordusuyla desteklenmesi gerektiğini söylüyordu. Fütüristik savaş yöntemleriyle Irak komuta merkezlerini devre dışı
bırakmak fazla zor olmasa gerekti ama esas önemli olan halkın gönlünü kazanarak
orada kalıcı olmaktı.
Pentagon görüşlerini
kabul ettiremiyordu çünkü güç sivillere geçmiş
, patron
da Rumsfeld olmuş
tu. 11 Eylül sendromundan kurtulamamış olan
Amerikan halkının nezdinde yeni patronun ş
ahin 
tavırları destek görüyordu. Bir Rumsfeld projesi olan Irağa saldırı fikrine, kabinede tek karşı çıkan Powell oldu. Powell’e göre uçaklı terör saldırılarını El-Kaide düzenlenmişti, karargâhları da Afganistan’da idi, şu halde öncelikli hedef orası olmalıydı, Irak bekleyebilirdi. Bu öneri dikkate alınmadı. Irak kolay hedefti, savunma mekanizmaları da önceki savaş sırasında zaten perişan edilmişti, üstelik El-Kaide ile irtibatta bulundukları ve kitle imha silâhları imal etmekte oldukları yolunda istihbarat bilgileri geliyordu. İlk hedef Afganistan olabilirdi ama hemen ardından Irağa girilmeliydi. Öyle de oldu. Önce Hindikuş dağları bombalarla un ufak edildi, teröristler savaşçılar gibi değil, deliklerine gizlenmiş hamam böcekleri misali öldürüldü, sonra Bağdat çağ ötesi, uzaydan kumandalı silâhlar ve sadece üç beş bölük askerle, haftalar içinde ele geçirildi. Haziran 2003’e gelindiğinde Amerikan yönetimi tüm zamanların en zalim iki rejiminin bertaraf edildiğini açıklayarak zaferini ilan ediyordu.

 

 

ABD ordusunda yürürlüğe konulan “değim” sayesinde bir başarı elde edilmişti ama operasyonun, Irağa vaad edilen özgürlüğü getirdiği çok kuşkuluydu. Üstelik, çok geçmeden, Bağdat’ın, Necef’in, Felluce’nin, huzursuz arka sokaklarıyla birlikte Pentagon’un da üzerine Vietnam sendromunun kalın gölgelerini düşürecek gelişmeler yaşanmaya başlamıştı bile.



_________________________________________

5
Preemptive Warfare- Önleyici Savaş: Bir saldırı veya işgali önlemek amacıyla, olayın
gerçekleşmesini beklemeden stratejik anlamda ön almak için başlatılan savaş.

_______________________________________________________________________




BÖLÜM 17


BÜTÇE
SAVAŞLARI
Vietnam savaşının travmatik etkileri Amerikan
halkı ve ordusunun üzerinde hâlâ sürmektedir. 1975’deki mahcubiyet verici geri
çekilme sonrasında Vietnam Sendromu, Pentagon yönetim kademelerine bir virüs
gibi yerleş
miş, adeta sistemik bir duruma gelmiş ve şu deyişi üretmiştir: “Vietnam? Bir daha asla!” Pentagon’daki ruh hâlinin böyle olmasına
ra
ğmen, ordunun küçülmesi, modernize edilmesi, masrafların kısılması,
kısaca toptancı bir anlayış
la “Değim” sürecine sokulması, Bakan Rumsfeld ve onun atadığı, aynı görüşleri paylaşan Genel Kurmay Başkanı R. Myers’in öncelikler
listesinin baş
ındaydı. Etkinlik ve fayda/maliyet hesapları konusunda Pentagon’un
kendisine bir çeki düzen vermesi gereklili
ğini
Myers, çok sevdi
ği şu örnekle anlatıp duruyordu; hesapça NASA, astronotların uzayda
yerçekimsiz bir ortamda kullanabilmesi için çok özel bir kalem geliş
tirmek adına milyarlarca dolarlık Ar-Ge harcaması yapmış ama sonuçta üretilen kalemler neredeyse hiç kullanılmamıştı.
ABD savunma bütçesi, küresel rakiplerin ve müttefiklerin bütçelerinin
toplamından bile fazlaydı. Bu harcamaların, Sovyet imparatorlu
ğunun yıkılmasını hızlandırdığı,
savunma sektörünü kalkındırdı
ğı ve ülkedeki ekonomik büyümeye
katkıda bulundu
ğu yadsınamazdı ama Federal bütçe açıklarını da tarihin hiçbir döneminde
olmadı
ğı kadar arttırdığı göz ardı edilemezdi. Bu nedenle
Kongre, artık frene basma zamanının geldi
ğine
hükmetti.
Tek konu yeni satın almalardan ibaret değildi.
Kamyon, uçak, tank türünden savaş
 araçlarının iyice eskimiş olmaları nedeniyle bakım
masrafları da ola
ğan üstü boyutlarda artıyordu. Savunma Bakanlığı, ömrünü tamamlamış ve çağ dışı kalmak üzere olan teçhizata bakım parası ödemekten yenilerini almaya
tahsisat ayıramaz duruma gelmiş
ti. Pentagon bir faşit dairenin
içine girmiş 
veya geç bir sorun yaratacak
dinamik bir de
ğim içindeki dünya şartlarına hazır olma konusunda
dura
ğanlaşmıştı.


Yeni programların finanse edilebilmesi için
masrafların kısılması gere
ği üzerinde tüm kesimler uzlaşıyordu. Ama Savunma Bakanlığını
bekleyen büyük sorun bunun nasıl ve nereden kesilerek yapılaca
ğıydı. Pentagon bütçelerinde ardı ardına yapılan kısıntılar,
modernizasyonun uygulanabilmesinin önünde büyük bir engel olarak durmaktaydı. 
Rumsfeld göreve geldiğinde, Pentagon koridorlarında,
savunma mekanizmasında bir bozukluk oldu
ğu ama
arızanın ordudan de
ğil, askerî muhasebe
sistemlerinden kaynaklandı
ğı konuşuluyordu.




BÖLÜM 18


TEHDİDİN CİDDİYETİ
Bütçe konusundaki çekişmeler, Irak Savaşı öncesinde Pentagon’un en önde gelen endişe kaynağıydı. Bu olumsuzluğun üzerine Teröre Karşı Savaş seferberliği gelince öncelik sırası değti.
2001 yılında George W. Bush (oğul)
yönetimi göreve geldi
ğinde, bütçe reformunun anlamı on
yıl öncesine göre çok farklıydı. Önceki dönemlerde reform demek, So
ğuk Savaş sonrası rehavetin etkisiyle yağ bağlayan göbeklerin eritilmesi amacıyla savunma sektörüne daha az para
pompalamak demekti. Ş
imdi ise reform kavramından,
Pentagon’u büzmek de
ğil, savunmaya ayrılan paradan
nasıl daha etkin

biçimde faydalanılabileceği anlaşılıyor.
Kuvvet komutanları prensip olarak bütçe reformlarına karşı değildi ama iş kendi alanlarından kısıntı yapmaya gelince homurtular hemen başlıyordu. Bu reformlar, bazı programların iptal edilmesi demekti, bu da
daha az top, tüfek, tank, daha az personel anlamına geliyordu. Daha ötesi, ordunun
bir gücünden esirgenen para, günün de
ğen şartlarına, siyasi konjonktüre, ahbap çavuş ilişkileri sonucunda değen
rüzgârlara göre, bir baş
ka gücüne aktarılabiliyor bu da
kıskançlıkları körüklüyordu. Tüm bunlara ra
ğmen
tepedekilerin kararlı oldu
ğu, Rumsfeld’in göreve gelir
gelmez kuvvet komutanlarına gönderdi
ği bir
tamimden anlaş
ıldı. Buna göre, performans standartlarının belirlenmesi,
eylem/maliyet/sonuç analizlerinin yapılması isteniyordu. Anlaş
ılan, reform programlarının yönünü belirleyecek olan kararlar, savaş meydanlarının verilerine göre değil,
toplantı salonu manevralarının sonucuna göre ş
ekillenecekti.
Özellikle Reagan dönemindeki silâhlanma yarışı sırasında, savunmaya harcanan para, sağlık, eğitim, doğal kaynaklar, tarım, enerji, ulaşım ve çevre
koruma, sektörlerinin tamamına harcanan paranın %50 üzerine çıkmış
, savunma sanayi, ulusal sanayi ortalamasının üç misli üzerinde büyümüştü. Büyük savunma müteahhitlerinin ve onların lobicilerinin arka
odalarda çevirdi
ği dolaplarla alınıp verilen rüşvetler
konusu ayyuka çıkmış
tı. Ama Sovyetleri silâh yarışında tartışmasız biçimde alaşağı etmek
adına her ş
ey mubahtı. Pentagon’un bir tuvalet kapağı için
600 $, bir pense için 2.000 $ ödedi
ği, görev
masrafları kapsamında kuruma iş
 yapan müteahhitlerin golf kulübü
aidatlarının, çocuklarının kreş
 masraflarının karşılandığı magazin basınının gündeminden düşmüyordu.
C-5A nakliye uçaklarına monte edilen kahve makinelerinin tanesine 7.400 $
ödenmiş
ti çünkü hava kuvvetlerinin alım şartnamesi
bu makinelerin, uça
ğın düşmesi halinde dahi sağlam ve çalışır vaziyette kalacak şekilde imal edilmelerini şart koşuyordu. Buna benzer yığınla mini skandal basına malzeme
oluyordu ama esas parayı götüren
büyük şirketlerdi doğal olarak. Dönemin Savunma Bakanı
C. Weinberger, yolsuzlukların önlenmesi için her tedbirin alınaca
ğını, ancak ortada böylesine ciddi bir tehdit (Sovyetler) varken, Kongre’nin
savunma bütçelerinden tek dolar dahi kısmasının “yapılabilecek en tehlikeli
uygulama” olaca
ğını söylüyordu.

 

Pentagon’a en çok mal satan 100 şirketten,
aralarında General Electric gibi ünlülerin de bulundu
ğu 50 tanesi, bir biçimde yolsuzluğa bulaşmıştı. 1985 yılında, Adalet Bakanlığı
Yolsuzlukları İnceleme Komisyonu kararları gere
ği
bunlardan birço
ğu ya geçici olarak ihalelerden men edildi, ya da ödenekleri kesildi. Bu
arada Pentagon’un bütçelerde yeri bulunmayan tam 4 milyar dolarlık bir örtülü
ödene
ğe sahip olduğu da sıradan bir denetleme
esnasında tesadüfen ortaya çıkarıldı. Ama Savunma Bakanlı
ğı için yapılan bu ölçüsüz ve anlamsız harcamaların sonunu, Kongre ve
Adalet Bakanlı
ğının incelemelerinden ziyade Sovyetlerin çökmesi getirmişti.





BÖLÜM 19


SAVAŞ TANRILARININ ARASINDA YER ALMAK
1975 yılında yapılan Muhhamed Ali – Joe Frazier arasındaki 14 raundluk
boks maçı sonunda yedi
ği yumrukların etkisiyle iyice
sersemleyen ama müsabakadan galip ayrılan Ali’nin durumu, ABD’nin So
ğuk Savaş sonrasındaki durumuna benziyordu. Amerika, 3. Dünya Savaşını aratmayan haller yaşamış, iyice
hırpalanmış
 ama Sovyetleri yenmeyi başarmıştı. Buna rağmen, bilinmeliydi ki ABD, yarının savaşlarını
bugünün doktrin ve yöntemleriyle kazanamazdı, bir “de
ğim” şarttı. Bu değim ABD’nin
dünyanın tek süper gücü, dolayısıyla egemeni olma ş
eklindeki yeni rolünü perçinleyecek mahiyette olmalıydı. Nükleer
silâhların karş
ılıklı olarak %30 azaltılması, kitlesel imha silâhları kapsamındaki
biyolojik ve kimyasal silâhları azaltıp, bunların geliş
tirilmelerine dönük projelerin durdurulması yönünde Sovyetlerle bir
mutabakat sa
ğlanmışken ABD, bir dünya hegemonu olma fırsatını tepemezdi. Öte yandan,
ordunun teknolojik açıdan güçlendirilirken fiziki olarak (personel sayısı,
yabacı üsler, demode mühimmat gibi) küçültülmesine yönelik plânlar
yapılmaktaydı. Bu plânlarda “Önleyici Savaş
” diye
bir kavramdan söz edilmekteydi. Buna göre ABD, dünyadaki bütün yanlış
ları düzeltecek bir jandarma olma sorumluluğunu üstlenemezdi. Sadece kendisinin ve müttefiklerinin güvenliğini tehdit eden veya uluslararası düzeni ciddi biçimde bozacak gelişmeleri, seçici bir anlayışla saptar
ve yine kendi belirleyece
ği zaman ve yöntemlerle bunlara
müdahale ederdi.
Uluslararası savunma çevreleri ve NATO’dan gelen sinyaller de, iyi huylu
olması kaydıyla ABD’nin imparatorluk benzeri bir tutum içerisinde olmasının,
küresel güvenlik açısından dünyanın hayrına olaca
ğı
fikrinin desteklendi
ğini gösteriyordu. Dünya, Soğuk Savaşın bitmesiyle değen
dengelerin yarattı
ğı depremin kırdığı fay hattı boyunca dağılmaktaydı. Ana bünyeden kopan yeni devletler birden bire nükleer
cephanelik sahibi hâline gelmiş
, haydut uluslar ise bu parsadan
pay almak için kendi aralarında bir rekabete giriş
mişlerdi. Bu yeni durumda Ukrayna bile, ABD ve Rusya’dan sonra üçüncü büyük
nükleer güç hâline gelmiş
ti. Ukrayna 1990 yılında, bu
gücünü devre dış
ı bırakıp imha etmenin karşılığında ABD’den 2,8 milyar dolar talep etmişti. Bu şantaj yetmezmiş gibi, organize suç şebekeleri ve savaş ağaları,
bir zamanlar Sovyetler Birli
ği olan topraklarda defacto
hükümetler oluş
turmaya başlamış, eski Sovyet askerî birliklerini özel orduları gibi kullanmaya başlamışlardı. Delik deşik olmuş sınırlardan ne kadar nükleer malzemenin, kimlerin eline geçtiği belli bile değildi. Bu açıdan bakıldığında ABD’nin bir dünya egemeni olma biçimindeki yeni rolü, ülkenin başına gelmiş bir belâ olmaktan ziyade insanlığa sunulmuş bir nimet gibi görünmekteydi.
Böyle bir ortamda Bush (baba) yönetimi Kongrenin, ABD Savunma
Politikaları plân tasla
ğı çerçevesinde daha da kapsamlı
kısıtlamaları öngören baskılarına karş
ı
çıkıyor, güç kaybının Irak gibi kötü aktörleri cesaretlendirece
ğini savunuyordu. Tahsisatlar arttırılmalı, asker sayısı 1,6 milyon
olmalıydı. Bölgesel do
ğal kaynakların demokratik olmayan
güçler tarafından kontrol edilmesi ABD 
açısından ciddi bir tehditti ve bu bakımdan “Önleyici Savaş” prensipleri doğrultusunda eyleme geçme yetkisi
yönetimin elinde bulunmalıydı.
Bazı yumuşatmaların metne eklenmesiyle nihai plân taslağında Pentagon’un şöyle bir tutum alması öngörüldü:
Bölgesel istikrarın sa
ğlanması için hegemonik baskılar
veya BM müdahaleleri yerine öncelikle iş
birliği ve ittifaklara dayalı girişimler
tercih edilmeliydi. Yani ABD,
primus inter pares (eşitler arasında birinci) rolünü sürdürecek, müttefiklerle koalisyonlar
kurabilecek, dünyanın hızla de
ğen şartlarına intibak edebilmek için askerî hazırlıklarına devam edecekti.
Kısacası, ABD, Pax Americana’yı korumak adına, barış
 ruhunu temsilen elinde bir zeytin dalıyla savaş tanrıları arasındaki yerini alacaktı.
Irak / Çöl Fırtınası operasyonu ABD’nin eşitler
arasında tartış
masız biçimde birinci olduğunun
sınanıp kanıtlandı
ğı bir ortam oldu. Sovyetler tarafından eğitilip
donatılan Irak ordusu, kısa sürede periş
an
edildi. Yüksek manevra yetene
ği olan, ileri teknoloji ile
desteklenmiş
, görece az sayıda askerle neler yapılabileceği kanıtlanmış, savunma sektörü ve Savunma
Bakanlı
ğının gönülsüzlüğüne rağmen orduda “Transformation= Değim”in önü açılmıştı.





BÖLÜM 20


DEĞİŞİM
D. Rumsfeld için 2001 yılı gündeminin ilk maddesi, aşağıdaki öneri ve düşüncelerle şekillenmesi öngörülen “Değim”i gerçekleştirmekti.
• Soğuk Savaş sürecinde uygulanan ve düşmanın
yayılmasını önlemeye (containment) dönük politikaların modası geçmiş
tir.


 Öncelik anavatanın savunmasıdır,
bunu yapacak olan Savunma Bakanlı
ğıdır.
Savunma, daha geniş
 bir kavram olan “Ulusal Streteji”nin unsurlarından sadece biridir.


Geleceğin Savaşçıları (Army After Next) anlayışı
uygulanmalıdır (Büyük birliklerin vurucu gücüne veya fazlasına sahip daha küçük
birlik yapısı).


Vakit geçirilmeden Soğuk Savaş alt yapısı küçültülmeli veya tamamen devre dışı bırakılmalıdır (örneğin, sırf Sovyet zırhlı
birliklerinin yok edilmesi amacıyla tasarlanmış
 Commanche helikopterleri projesi ve benzerleri rafa kaldırılmalıdır).


Tedarik süreçleri ve
formaliteleri yeniden yapılandırılmalı, plânlama, programlama ve bütçelendirme
mekanizmaları revize edilmelidir.


Bilgi alanında üstünlüğe, hız ve yüksek harekât yeteneğine,
uyumlu iş
birliğine, askerî gücün dünyanın uzak köşelerine
hızla yansıtılabilmesi yeteneklerine özel önem verilmelidir.
Savunma Bakanlığı hiyerarşisinin tepesinde, bakanın hemen altında bir bakan yardımcısı bulunur. Bu
üst seviye ile biri politikadan, di
ğeri
tedarikten sorumlu iki müsteş
arın arasındaki kademede, idari
sekreterya vardır. Bu makam, Pentagon’un yönetiminde kilit önemdedir. Gazete
haberleri genellikle yönetimin politika kanadından çıkar ama dananın kuyru
ğunun koptuğu yer işlerin tedarik kanadıdır. Paralar burada kazanılır, el değtirir. Pentagon sadece muazzam çapta alımların yapıldığı bir yer olmayıp hem yerel, hem uluslararası piyasalara yapılan silâh
satış
larında söz sahibi olan bir yetki merkezidir. Bu satışlar, devasa faturalı uçak, tank, gemi, denizaltı gibi araçlarla ilgili
olabildi
ği gibi, gerek barış, gerekse savaş zamanlarında kullanılabilecek türden, vücut koruyucu zırh
donanımlarından 
tutun, savaş ve eğitim simülasyon yazılımlarına kadar her şeyi
içerir. Savunma Bakanlı
ğı gündemini de en çok bu akçeli işler doldurur. O kadar ki, alım/satım6lerinin, uygulanan politikaların güdümünde olmadığı aksine politikaların tedarik işlerine
göre oluş
turulduğu yaygın bir inanıştır. Akıp giden tarihin herhangi
bir anında politikacıların, durmadan de
ğen savaş ve barış rüzgârlarına göre silâhlı kuvvetleri hangi maksatla kullanacağını da, eldeki nükleer ve konvansiyonel silâh envanteri belirler.
11 Eylül saldırılarının hemen öncesinde Rumsfeld Savunma Bakanlığındaki değim ve modernizasyon girişimlerinin odağına “Tedarik Muamması” ve “Bütçe Revizyonu” kavramlarını oturtmuştu. Teşkilâtın muhasebe yapısının on yıllardan beri iyi işlemediği herkes tarafından bilinmekteydi. 10 Eylül 2001’de Rumsfeld israfa karşı savaş açtı.
Yabancı ülkelere askerî malzeme satışları
(FMS:Foreign Military Sales) yaklaş
ık 10
milyar dolarlık bir hacimle, savunma finansmanının ana kaynaklarından biriydi
ama bu satış
lar, bıktırıcı bürokratik işlemlere
(teklif ve kabul mektupları, ihracat lisansı, son kullanıcı sertifikası vs.)
tabiydi. Bürokrasiden yılan yabancı alıcılar, FMS formalitelerinin etrafından
dolaş
ıp doğrudan üreticilerle ticaret yapmaya başlamışlardı. Gerçi yabancı devletlerin Bakanlığın onayı
olmaksızın sektörden do
ğrudan alabilecekleri malzeme türü
kısıtlıydı ama yine de sahra mutfakları, a
ğır
kamyonlar gibi yüzlerce cins donanım ve yazılım, FMS sistemine bulaş
madan, aracı şirketler vasıtasıyla üreticiden
alınabiliyordu. Bakanlık da bu yüzden milyarlarca dolarlık gelir kaybına u
ğruyordu, bu da israfın bir türüydü. Yine “israfa karşı savaş” kapsamında bir kısmı Ar-Ge aşamasında
olan bir kısmı ise üretim aş
amasına gelmiş olan birçok proje çöpe atıldı.
11 Eylül saldırıları öncesinde Pentagon böyle işlerle boğurken saldırı sonrası işlerin rengi tamamen değti. Bakanlık Kongreden 40 milyar dolarlık ek ödenek talep etti ve aldı.
Afganistan’da operasyonlar baş
ladı ve Şer Ekseni’nin bir başka kalesi olan Irak’a yönelik
savaş
 hazırlıkları devreye girdi.



BÖLÜM 21


EMİR
KOMUTA ZİNCİRİ TEHDİT ALTINDA
11 Eylül’de meydana gelen malum saldırılar sonucunda Pentagon’da sadece
yaş
amlar yitirilmemiş, emir komuta zincirinde
kopukluklar yaş
anması tehdidi baş göstermişti. Böyle bir ruh hâline, Pearl Harbor olayı sonrasında bile girilmemişti. Her ne kadar Kongre, örgütü onurlandırmamak adına El-Kaide’ye resmen
savaş
 açmadı ise de saldırı sonrası yapılanlar, Soğuk Savaş sırasında olası bir sürpriz nükleer saldırı halinde devlet
mekanizmasının iş
leyişinde aksama meydana gelmemesi için plânlanan tedbirlerle benzeşiyordu. İlk tedbir, Beyaz Saray’ın, Kongre’nin ve Savunma Bakanlığının liderlik kadrosunu yeri açıklanmayan güvenli bir mekâna taşımak oldu. Roosevelt’in de bu kapsamda Washington yönetim merkezlerine
yakın yerlerde yer altına “Shangri-la” takma adıyla tanınan tüneller sistemi
yaptırdı
ğı hatırlardadır. Pentagon’un alternatif komuta merkezi, başkentin yaklaşık 100 km kuzeyindeki Raven Rock
da
ğının altındadır. Toprağa gömülü monoblok çelik yapı,
muazzam yayların üzerine oturtulmuş
tur ve
içerisinde hastane dâhil her türlü olanak bulunur. Beyaz Saray’ın altında da
böyle bir sı
ğınak mevcuttur. Bu tesislerin, Afganistan’ın bombalanması sırasında karşı saldırı ihtimaline karşı bir tedbir olarak kullanıldığı biliniyor. CIA tahminlerine göre dünyada muhtelif yönetimlere ait 10
bin civarında yeraltı yönetim merkezi bulunmaktadır. Ba
ğdat sokaklarının altıdakilerle Afgan dağlarındakiler
de bu sayıya dâhildir.



______________________________________________
6 Pentagon terminolojisinde alım/satım işlerine bir bütün olarak “Tedarik”
deniliyor.

________________________________________________________________________

 

Denilebilir ki, Pentagon’un 21. yüzyıl savaş öngörülerine ilişkin ilk uygulamaları buna benzer
ğınakları yok etmek maksadıyla gerçekleştirilmiştir. 



Uzaya konuşlandırılmış keşif uyduları yardımıyla, eş zamanlı
görüntü teknolojisi sayesinde insansız hava araçları ve hassas güdümlü beton
delen füzeler, uygulamanın ilk örnekleri olarak bu sı
ğınakları vurmuştu.
Bu kitabın amacı, Afganistan ve Irak savaşlarının
derin bir analizini yapmak de
ğildir elbette ancak Pentagon’un
tarihi, ABD’nin karış
ğı savaşların tarihini de kapsar. Bu bakımdan Pentagon’un hikâyesini anlatırken,
So
ğuk Savaşın bitiminden itibaren Amerikan savunma politikalarının ve başkanlık yetkilerinin nasıl bir evrim geçirdiğine değinmekte yarar var. Daha önce de değinildiği gibi, yapısal değim
inisiyatifi, ABD’nin So
ğuk Savaştan sonra, siyasi, ekonomik ve askerî anlamlarda dünyada kalan tek süper
güç oldu
ğu algısına dayanır. ABD, tarihi bir misyon yüklenmiştir ve bu misyon, bazı sorumlulukları da beraberinde getirmiştir.
Clinton ve Bush yönetimlerinin stratejik misyon anlayışları arasında bazı farklar vardı. Bunların arasında en belirgini, hangi şartların (ne zaman, nerede, nasıl ve neden) ABD’nin doğrudan müdahalesini gerekli kıldığına ilişkin olanıdır. Örneğin Clinton, soykırımı da içeren
Yugoslavya olayları sırasında büyük sayıdaki ABD kara güçlerini savaş
a sokmaktan kaçınmış, ittifaklar kurarak BM kararları
çerçevesinde bir müdahaleyi tercih etmiş
ti. Oysa
Bush, Irak konusunda çok farklı bir duruş
 sergiledi. Bu farklılığın temel nedenlerinden birinin 11
Eylül ş
oku olduğu söylenebilir. Bu deneyimi yaşamış hangi başkan olursa olsun, elinde kitle imha silâhları olduğu iddia edilen (doğru veya yanlış) Saddam gibi bir tirana karşı daha
kapsamlı bir müdahaleye girerdi. Tartış
malar ise
misyonun stratejik derinli
ği üzerine olurdu; ABD nereye
kadar ilerlemeli, ne süreyle kalmayı plânlamalı, amaçları neyi kapsamalı gibi…
Savaş ilânına ilişkin başkanın kişisel yetkilerine gelince; Anayasa’nın bu konuya bakışı muğlâktır. Askerî eylem kararları, Beyaz Saray ile Kongrenin müştereken alması gereken kararlardandır. Ancak Başkanlar buna rağmen, sözü edilen muğlâklıktan yararlanarak, Baş Komutan sıfatlarıyla
bu tip kararların, görevlerinin do
ğasında
bulundu
ğu gerekçesini öne sürerek yetkilerini sonuna kadar kullanmaktan
çekinmemiş
lerdir. Başkanların, geçmişten bu yana “görevin doğası icabı” teorisi doğrultusundaki tutumları, herhangi
bir yasal iş
lem konusu da olmamıştır. Başkanlar savaş ilânı yetkilerini adeta paralel bir “Görünmez Anayasa”dan
almaktadırlar.
ABD’nin tek egemen güç olduğu
yolundaki misyon algısı, Rumsfeld’in reformdan geçmiş
 küçük/hızlı/teknolojik/kahredici ordu kavramı birleşince,  Irak bu teorilerin hayata geçirileceği bir
meydan olarak ortaya çıktı.
11 Eylül sonrasının dünyasında, Saddam’ın hâlâ iktidarda olması, Orta Doğu’nun köktendinci ordularla terör virüsünün kolaylıkla üreyebileceği bir alan hâline gelmesi, yozlaşmanın bu
bölgelerde kurumsallaş
ması, çöl kumlarının altındaki
hazinenin bu olumsuzlukları sonsuz mâli kaynaklarla desteklemesi, Beyaz Saray’ın ş
ahin takımı için yeterli savaş nedeni
(casus belli) idi. Kitle imha silâhları ve demokrasi için herhangi bir yakarış
ı olmayan Irak halkına bu faziletli rejimin getirilmesi, işin bahanesini oluşturdu. Amerikan halkı, ülkeyi
savaş
a sürüklemekte olan Başkanını destekliyordu çünkü Başkan bunu, ülkesinin başına gelebilecek olası daha büyük
felaketlerden korumak için yapıyordu. ABD adına, ş
artların
gere
ğini yerine getirebilecek kararlılıkta başka bir
güç de yoktu. E
ğer plân işler, savaş kısa zamanda, az insan kaybı ve düşük bir
maliyetle kazanılabilirse ulusu bayra
ğın
altında 
bütünleştirmek mümkün olurdu aksi halde, Kore ve Vietnam savaşları nasıl o devrin yöneticilerinin başını
yediyse, ş
ahinlerin de işi zorlaşırdı.
Savaş öncesi, iş dünyasından gelmiş ve “daha azıyla, daha fazlasını”
yapmayı ş
iar edinmiş sivil kesimle askerî kesim arasında tartışmalar yaşandı. Asker, yeni savaş yöntemleriyle hedeflerin ele
geçirilebilece
ğini ama işgal edilen topraklara fiilen ayak basan yeterli sayıda asker postalı
(Boots on the ground) olmazsa, bu hedeflerin elde tutulamayaca
ğını savunuyordu. Artık bir kabine üyesi olan eski Genel Kurmay Başkanı Powell’da askerler gibi düşünüyor ve
Cheney/Rumsfeld takımına ters düş
üyordu.
Bu ordu uzun süreli operasyonlara göre yapılanmamış
tı, ordudan gücünün ötesinde işler
beklenmemeliydi. Di
ğer yandan Powell, Saddam’ın kitle
imha silâhlarına sahip oldu
ğundan ve El-Kaide ile ilişkili bulunduğundan emin değildi ama yine de yönetimin gerekçelerine boyun eğip Beyaz Saray’ın görüşlerini, savaşın hemen öncesinde BM Genel Kurulu’nda dile getirdi. ABD ortada bu şüpheler varken “bekle gör” politikası uygulayamazdı. Artık karar anı
gelmiş
ti. Rumsfeld, önceki Çöl Fırtınası operasyonunun başarısını emsal gösterdi ve gerçekleştirilen
reformlarla bu iş
in halledilebileceğine olan inancını şöyle dile getirdi: “Bu işi bana bırakın, tüm sorumluluğu yükleniyorum”. Böylece Savunma Bakanlığı,
sürecin baş
ından sonuna kadar tüm aşamalarını kontrolüne almış oluyordu.
Kitabın sonuna yaklaştık. Şimdi Irak, Afganistan ve Afrika’daki çatışmaları
bir an için arka plâna atalım ve “Bina”yı konuş
alım.
Sözü edilen çatış
malar hâlâ sürüyor olsa da, bunlar 21. yüzyılın ilk bölgesel çatışmaları olma yönleriyle Pentagon biyografisinin önemli kilometre taşlarıdır.
Rumsfeld Savunma Bakanlığı görevini 2001’de aldı ve 2006
yılında istifa ederek nöbeti R. Gates’e devretti. Kendisinden, ABD’nin gördü
ğü en iyi Savunma Bakanı olarak da söz edildi, en kötüsü olarak da. Ama
2004 yılında görevi baş
ındayken, Irak’taki hızlı bir işgalin, hızlı bir geçiş dönemine evrileceğini, sonrasında da fazla sıkıntı yaşanmadan
yönetimin yerel demokratik güçlere teslim edilece
ğini
söylemiş
ti. Bunun bir hayâlperestlik olduğu anlaşıldı. Irak’taki savaşçı Sünni direnişi sadece gönüllülerden oluşan
Amerikan ordusunu zorlamakla kalmamış
, hem
ülkenin hem de NATO müttefiklerinin dünyanın baş
ka
yerlerinde karş
ılaşabilecekleri tehditlere cevap verme yeteneğini
zayıflatmış
tı.
Yeni Bakan Gates şimdi, askerî reform ve değim hareketinin temel prensiplerini, günün şartları
çerçevesinde yeniden de
ğerlendirmek durumundaydı. Kara
birliklerinin sayısını arttırmak için mecburi askerli
ğe dönüş kaçınılmaz gibi görünüyordu. Gerekli fonlar, Hayalet Uçak (Stealth)
benzeri yüksek teknolojili projelerden kısılarak karş
ılanabilirdi. Her ne ise, “Gelecekçiler” ile “Gelenekçiler” arasındaki
askerî doktrin savaş
larının henüz noktalanmamış olduğu kesindi.
Bitmediği kesin olan bir şey de, Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan istikrarsızlıklar ve Rusya’nın yeniden süper güç
olma yolundaki hamleleridir. Rusya, NATO’nun kendi egemenlik co
ğrafyası olduğunu varsaydığı toprakları tehdit eder biçimde yayılmasından ve füze savunma
sistemlerinin Polonya ve Çek Cumhuriyetine yerleş
tirilmesinden
rahatsız olmuş
tu. Bunu, Soğuk Savaş günlerine dönüşün işareti olarak görüyor ve dikleniyordu. Bu diklenmenin arakasında da şöyle bir algı vardı: ABD, Vietnam sendromuna benzer bir Irak sendromuna
girmiş
tir. Çok kan kaybetmiş, savaşma iştahı da kalmamıştır. Avrupa’daki güçlerini de
ciddi biçimde azaltmış
 olması, yaşlı kıtadaki NATO üyesi ülkeleri ABD desteğinden
mahrum bırakmaktadır. Bu durumda, yükselen bir güç olan Rusya’nın Avrupa
toprakları üzerindeki emellerini gerçekleş
tirmek
için önünde ciddi bir engel kalmamış
tır. ABD
ordusu, reel 
gücünün üzerine çıkan bir zorlama içerisindedir. İran veya Kuzey Kore ile
bir çatış
ma eşiğine gelirse bunu göze alabileceği şüphelidir. Alırsa, bu kez, icabı hâlinde NATO müttefiklerinin yardımına
koş
amaz.
Rusya’nın algılamaları böyle değip şekilleniyor olabilir ama ABD’nin başına hangi
baş
kan gelirse gelsin, savunma politikaları ve ideolojileri nasıl olursa
olsun bir tek ş
eyin değmeyeceği kesindir: ABD var olmayı sürdürdükçe “B NA”, Birleşik Devletlerin savaş plânlarını yapıp uygulamaya,
ülkeyi çekip çevirmeye devam edecektir……………..


 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir