1- BU DİNCİLER O MÜSLÜMANLARA BENZEMİYOR – İsim isim… Olay olay…/ SONER YALÇIN-DOĞAN KİTAP – 2009

Zalim olsa ne rütbe bi perva
Yine bünyad-ı zulmü biz yıkarız
Merkez-i hâke atsalar da bizi
Kürre-i arzı patlatır çıkarız…
Namık Kemal

“Artık zalimlerin gittiği camiye gitmem bir daha… “

Babam bu sözü üç yıl önce söyledi ve o günden sonra bir daha hiç camiye gitmedi.

Babamı tanıyanlar bilir; bu, onun için hiç de kolay alınacak bir ka­rar değildi.

Babam seksen üç yaşında. Beş vakit namaz kılmaya on dört yaşın­da başlamış. Dedesi Mehmet Ali, hocaymış. Mahalle hocası değil öy­le, medrese görmüş bir hoca. Sultan II. Abdülhamid’in Beşiktaş mu­hafızı Yedi-Sekiz Hasan Paşa sayesinde eğitimini Beşiktaş’ta bir medresede yapmış.

Esmer olduğu için “Kara Molla” denen büyük dedem Mehmet Ali Hoca’nın, evinde büyük bir kütüphanesi varmış. Buradan birçok öğ­renci yetişmiş.

Babam ilk İslami bilgilerini dedesinden almış. Onun dizinin dibin­de yetişmiş. Dedem postnişine hep torununu oturtmak istemiş. An­cak babam, babası gibi tüccarlıkta karar kılmış.

Evin tek erkek çocuğu olan babam tüccarlığı seçmiş, ama dedesi­nin yolundan hiç ayrılmamış; ibadetinden ödün vermemiş; beş vakit namazını hiç kaçırmamış. Namaz ibadetini de fırsat buldukça cami­de yerine getirmiş. Yani babam bildiğiniz cumadan cumaya camiye gidenlerden değildi…

Şimdi geliniz bu yazının girişindeki o cümleyi bir daha okuyunuz:

“Artık zalimlerin gittiği camiye gitmem bir daha… “

Babam o günden sonra Şair İkbal’in yazdığı gibi, “Müslümanlar­dan kaçıp Müslümanlığa sığındı.”

Altmış altı yıl beş vakit namazını kılan ve her daim camiye giden babama bu ağır sözü kimler, niye ettirdi?

O gün babam için ilginç bir günmüş…

Önce elli yılı aşkın bir süredir tüccarlık yapanlara ödül verilen bir toplantıda madalyasını almış.

Ardından öğle namazı için camiye gitmiş.

Ve imamla tartışmış!

Tartışma babamın şu sözüyle başlamış: “Hoca efendi, okuduklarınızın Türkçe mealini söyleseniz de tüm cemaat aydınlansa.”

Vay sen misin camide “Türkçe” sözünü ağzına alan!

Dinci imam küplere binmiş; babamı Müslümanların arasına fitne sokmakla ve neredeyse dinsizlikle itham etmiş.

Üstelik cemaatten bazı dinciler de imama destek çıkmış.

Hatta biri tutup “bu Halk Partililer hep böyledir” demesin mi?

Yaklaşık yetmiş yıldır camiye giden babam şaşkınlık içinde kalakalmış. İyi niyetle söylediği “Hoca Efendi Türkçesini söylerseniz herkes anlar” demesinin bu kadar sert tepkiyle karşılanmasına anlam verememiş.

Camiden hırsla çıkıp eve gelmiş ve bir daha camiye gitmeyeceğini söylemiş.

           İbadetin bu derece ifrata vardırılmasını anlayamamış.

İşte dincilik budur, böyledir.

Bunlar İslam’ı, Kuranıkerim’i herkes anlasın istemiyor.

Bunlar Kuranıkerim’in emrettiklerini yapmıyor, yaptıklarına Kuranıkerim’i uyduruyorlar.

İşte dincilik budur.

Ve işte bu kitabın yazılmasının nedeni, babamın camiye gitmemesine neden olan bu Allahsız dincilerdir…

Bunlar karşımıza yalnızca imam olarak çıkmıyorlar.

Her kimlikte görüyoruz onları; politikacı, gazeteci, akademisyen, polis vs olarak karşımızdalar.

Bu hurafeci, feodal ümmetçi dinciler, son 300 yıldır emperyalist Batı’nın taşeronluğunu yapıyor. Her türlü gelişmenin, yenileşmenin, toplumsal uzlaşmanın önünde dalgakıran rolünü başarıyla oynuyorlar.

Bu sömürgeci güçlerin işbirlikçi dincileri, baş davası ahlak olan bizim Müslümanlara inanın hiç benzemiyor…

Bu kitap bu farkın anlaşılması için kaleme alınmıştır…

Kitap arka kapak.jpg

Birinci bölüm

Bizim Müslümanlar

Yıkıcı bir dönemden geçiyoruz…

İslam’ın “akil adamı”, “aksiyoner fedaisi” gibi övgü sözleriyle yüceltilenler, bugün karşımıza “tecavüz sanığı” olarak çıkıyor.

“Calvinci Müslüman” işadamlığına örnek gösterilenler, bugün “dört eş” savunmalarıyla gazetelere manşet oluyor.

Mücahitler müteahhit oldu!

Son dönemin gündemini oluşturan bu olaylar ve isimler, gerçekte İslamiyet’i temsil ediyor mu?

Utanmayı, mahcubiyeti unuttuk mu? Hayır!…

Ama ne yazık ki Müslümanlığı varoş kültürüne, avamın iktidarına indirgeyenlere karşı çıkacak, cesur Müslüman düşünürleri bugün mumla arıyoruz!

Oysa dün vardılar…

Ve bunlardan biri de “isyan ahlakı”nın sembol ismi Nurettin Topçu’ydu.

Nurettin Topçu, Türkiye düşünce tarihinin, kendine özgü, ilgi çekici, cesur ve omurgalı bir aydınıydı. Ömrü boyunca yazdı ve yazdığı gibi yaşadı.

Dincilerde yaygın olan dış dünyayı suçlama tavırlarına karşılık hep içe yönelik özeleştiriler yaptı. Milliyetçiliğe, İslamcılığa ve muhafazakârlığa en sert eleştirileri yöneltti.

“Anadolu Müslüman sosyalizmi”ne inanmış bir entelektüeldi. “Müs­lümanların” güler yüzlü Mehmet Ali Aybarı’ydı…

Felsefeciydi; Fransa’da okudu; Paris Sorbonne’da doktora yaptı. Ah­lak kuramcısıydı. Doktora tezi, “İsyan Ahlakı”ydı.

Nurettin Topçu’ya göre, İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü du­rumun sebebi, ne siyasi ne iktisadi ne ilmi ne de fikriydi. Asıl sebep, Kuran’ın özü olan ahlakın kaybedilmesiydi.

Müslümanlar birtakım geleneksel kuralları titizlikle yerine getirmekte, fakat düşünmekten kaçınmaktaydı.

“Kuran harikası olan ilahi ahlak, İslam diyarında çoktan gömülmüş­tür” diyen Topçu, bunun temel sebebini felsefenin İslam topraklarından kovulmasında buldu.

Ona göre, “Din bilgi kaynağı değil, kuvvet kaynağıydı. Dindar adam, başkalarından çok şey bilen değil, daha kuvvetli olan insan” dı sadece.

Gelenekçi Müslümanların, “Kuran’ın varlığı kâfidir; felsefe insanın inançlarına zarar verir, çünkü sorduğu sorularla insanı şüphe ve inkârın çukuruna düşürebilir” sözlerine şiddetle karşı çıktı:

“Felsefe olmazsa Büyük Kitap’ı hakkıyla anlayamazsınız, sadece ez­berlersiniz. Kuran Allah’ın kitabı, felsefe ise bizim onu anlayacak olan şahsiyetimizin örgüsüdür.”

Nurettin Topçu Osmanlı’da, İbn Rüşdcü Hocazade ile Gazalici Molla Zeyrek arasında yapılan tartışmayı, felsefenin tutarsızlığını iddia eden Gazalici Molla Zeyrek’in kazanmasını, Müslüman yozlaşmasının miladı olarak gördü.

Ona göre, felsefesiz bir İslam’da, sorumluluk yerini vazifeye bıraktı; ruh dünyasının akil adamlarının yerini ise gözlerini kapayıp vazifelerini yapan görev adamları aldı.

Toplumsal yaşamdaki gelenekler, örfler, adetler, kurallar insan hürri­yetinin önündeki en büyük engellerdir. Gelenekçi/muhafazakâr, güvenli­ği özgürlüğe tercih etmiş, yaratıcı fikirlerden/hareketlerden vazgeçmiş bir cemiyet adamıdır. Bunlar asırlarca aynı alışkanlığı tekrarlamaktan huzur duyarlar. Örflerini değiştirmek, onların bir uzvunu kesmek gibidir.

            Nurettin Topçu, isyan ahlakı teorisini açıklarken ideal tip olarak, “Ben Hakk’ım” dediği için işkenceyle öldürülen tasavvufun meşhur şehidi Hal­lac-ı Mansur’u, Müslüman akılcılığının önderi İmamıazam’ı örnek aldı.

İslam’ın geleneksel ve resmi yorumlarıyla sürekli hesaplaşan Top­çu’ya göre, tasavvuf düşüncesinin temeli vahdet-i vücut, ahlaklılığın en yüce mertebesiydi. Bu anlayışı onu, “kentli” Gümüşhanevi Dergâhı’na götürdü. Dergâhın “rahlei tedrisatından” geçti. Bu “sınav” onu Doğu­-Batı kültürü sentezine ulaştırdı.

Burada bir parantez açayım:

Nakşibendîlik, Türkiye’de bir bütün olarak ele alınmaktadır. Yanlış­tır. Bu nedenle “kentli” sözcüğünü sosyolojik anlamda, Türkiye’deki Nakşibendîliğin, “köylü-Kürt Halidiye kolu” ile “kentli-Türk Gümüşha­nevi ekolü” arasında farklar olduğunu göstermek için kullandım. Bu nedenledir ki, “kentli” Abdülaziz Bekkine, kadınların siyah çarşafı atıp manto giyebileceğini söyleyebilmiştir.

Ahlak felsefesi Nurettin Topçu’yu aynı zamanda sosyalizmle/toplumculukla buluşturdu. Onun yolu, bugün sağlıksız atölyelerde sigortasız, aç susuz, on sekiz saat köle gibi çalıştırılan binlerce başörtülü kızımızın mağduriyetini görmeyip, meseleyi hep üniversite-türban ikileminde tartışan günümüz dincileriyle aynı değildi kuşkusuz.

Nurettin Topçu antikapitalistti. Bazı dinciler gibi yeşil sermayeye de “bizdendir” diye övgüler sıralamadı.

İnsanların bir kısmının diğer kısmına köle gibi yaşaması ruhi hürriyeti ortadan kaldırıcıdır. Bir zümreyi esir, öbürünü zalim yapan eşitsizlikten kurtulmak istiyoruz. Eşitlik ahlaki bir idealdir. Eşitlik merhamet davasıdır.

Bugünkü Müslümanlar büyük sanayi medeniyetinin insanı makineleştiren ve makineye esir yapan zulmüyle el ele vermiş bulunuyor. İnsanlığın beş bin yıllık ruh ve vicdan eserini inkâr ederek düşünmeyi günah sayan, sefaleti din diye tanıtan gerilik ile taassup, bu zulme sığınmış bulunmaktadır.

Sosyalizmin tek biçiminin Marksizm olmadığını vurgulayan Nurettin Topçu, “Ne için sosyalizm?” sorusunu şöyle yanıtlıyordu:

Yürekler acısı bir cemiyet düzeni karşısında duygusuz gönüllerde paslı vicdanların durup durup “Ne için sosyalizm” dediklerini duyuyoruz. Her mahalleden bir milyoner çıktı ve bu zillet ilerledi. Şimdi her beldede binlerce sefalet barınırken, her köşe başında bir tanesi türeyerek kendi duygusuz ve arsız saadetleriyle övünen, Batı’nın binlerce lüksüne hayran vicdansız milyonerlerin arsızlığından nefreti insanlara öğretmek için!..

İş ahlakının ve çalışma duygusunun değerini kazanç hüneriyle mübadele ettik. Çalışmayı aşk ve ibadet sayan İslam ahlakı, kolaylıkla Amerikan pragmatizminin tilki zihniyetine feda edildi.

Topçu’ya göre sosyalizm, çiğnenmesi halinde Allah’ın da affedemeyeceğini bildirdiği kul hakkının müdafaasıydı. “Bizim sosyalizmimiz İslam’ın ta kendisidir” diyordu.

Cesurdu. İçinde bulunduğu milliyetçi-muhafazakâr cemaat grubunun antikomünist olduğu Soğuk Savaş döneminde bir Müslüman’dan beklenmeyecek kadar sosyalizm üzerine odaklandı.

Sosyalist kavramından duyulan tiksintiyi, iktisat ve sosyoloji cehaleti ile vicdan ve kalp terbiyesinin yokluğu olarak nitelendirdi.

“Amerika komünizme düşmandır; komünizm de İslamiyet’e düşman olduğu için Amerika’yı desteklemek her Müslüman için vaciptir. Pek güzel mantık doğrusu. Aristoteles işitmiş olsaydı hayran olurdu!”

Nurettin Topçu’nun dinci basına da söyleyecek sözü vardı:

Şimdi son yıllarda dini neşriyat serbest olunca ortaya öyle bozuk, öyle çürümüş bir maya çıktı ki. Bu neşriyatın cehalet, ticaret ve düşüklükten berbat bir eser verdiğini hiç çekinmeden söyleyeceğim. Bunlar yirminci asrın buhranlı hayatının, halli fikir ve felsefe meziyetlerine şiddetli muhtaç olan meselelerinin karşısına, ilkçağların insanlarını bile güldürecek bir iptidailikle çıktılar. Kimi küçük çocuklar için masal olacak meseleler bunların sermayesidir. Lakin esas meseleleri ticaret yapmaktır.

Çağdaş Derviş Nurettin Topçu dinciliğin ne olduğunu ne güzel anlatıyor:

Bunlar cam arkasından sakal öperek hırka takdis etmede dindarlık var sandılar. İnsanın nefesinden şifa umdular. Medeni nikâhı eksik bulup imam nikâhında keramet aradılar. Tespih sayısında hikmet buldular. Günahları rakamlarla ölçtüler. Duaları sesli yaptılar. Merasimle ruhlarını tatmin ettiler. Böylelikle eşyanın hayatına sayıları tatbik etmekle muazzam bir dini matematik sistemi meydana çıktı. Bu matematiğe sadakat imanın şartı oldu. Dinden bütün ruh sıyrılarak kendisiyle hiç alakası kalmayan bir iskelete iman adı verildi.

Bugün içinde yaşadığımız ahlaki yozlaşmayı bu sözlerden başka ne anlatabilir?

Peki, hem Müslüman olup hem de sosyalizmde ısrar eden Nurettin Topçu kimdi?

Baba tarafı Erzurumluydu. Dedesi Osman Efendi, Erzurum’un Ruslar tarafından işgali sırasında Türk ordusunda topçuluk etmiş, “Topçuzade” lakabını almıştı.

Babası Topçuzade Ahmet Efendi tahıl alım satımı yapıyordu. Sonra canlı hayvan ticaretiyle işini büyütüp İstanbul’a yerleşti.

Artık evleri Süleymaniye’de, ahşap bir binaydı.

Annesi, Eğinli Kasap Hasan Ağa’nın kızı Fatma Hanım, Nurettin Topçu’yu bu evde 7 Kasım 1909’da doğurdu.

Harp yıllarında Ahmet Efendi’nin işleri bozuldu. Çemberlitaş’ta bir eve taşındılar. Ahmet Efendi kasap dükkânı işletmeye başladı.

Nurettin Topçu, altı yaşında Bezmialem Valide Sultan Mektebi’nin ana kısmına yazdırıldı. Sonra Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi’ne (şimdiki İstanbul Lisesi civarında) verildi. Mektebi birincilikle bitirdi.

Aynı başarıyı Vefa Lisesi’nde de gösterdi. Sınıfları hep birincilikle bitirdi.

Bu arada babasını kaybetti.

Baba kaybı onu biraz daha içedönük biri yaptı.

Felsefeye ve bir sandık içinde kitap, gazete toplamaya o yıllarda eğilim gösterdi.

Mustafa Kemal’in Milli Eğitim Bakanlığı’na verdiği direktifle, başarılı öğrencilerin yurtdışına gönderilme uygulamasından yararlandı, 1928’de Fransa’ya gitti. İlkyazı denemelerini, nakledildiği Bordeaux’daki lisesinde eğitim görürken kaleme aldı ve üye olduğu Sosyoloji Cemiyeti’ne gönderdi.

İki yıllık eğitim sonucunda psikoloji sertifikası alıp Strasbourg’a geçti. Üniversitede felsefe eğitimi gördü. Sanat tarihi lisansı yaptı.

Bu arada tasavvuf tarihçisi Louis Massignon’la tanıştı.

Strasbourg’da doktorasını hazırlayan Topçu, Paris-Sorbonne’a gitti; doktorasını verdi. Bu üniversitede felsefe doktorası veren ilk Türk öğrenci oldu.

1934’te yurda döndü. Galatasaray Lisesi’nde felsefe öğretmeni olarak görev aldı.

TBMM’nin birinci dönem muhalif milletvekillerinden Hüseyin Avni Ulaş, babasının dostuydu. Çemberlitaş’taki eve sık sık gelip gidiyordu. Topçu küçük yaştan beri bu zatın tesiri altında kalmıştı.

Yurda döndükten sonra Hüseyin Avni Ulaş’ın kızı Fethiye Hanım’la evlendi. Düğün gününde, şimdiki İzmir Atatürk Lisesi’ne (o zamanki adıyla İzmir Erkek Lisesi) tayin emri geldi.

Hareket dergisini İzmir’de bulunduğu dönemde yayımlamaya başladı.

Nurettin Topçu’nun ideolojik kökü Osmanlı’ da da yok değildi:

  1. Meşrutiyet’ten sonra Vazife dergisini çıkaran Nüzhet Sabit, yurtseverlik ile sosyalizmi birleştirmişti.

Raşit Hatipoğlu ise 1930’larda çıkardığı Dönüm dergisinde kooperatifçiliği ve yerli sosyalizmi savunmuştu.

Nurettin Topçu “Çalgıcılar Yine Toplandı” isimli makalesinden dolayı açılan soruşturma üzerine Denizli’ye sürgün edildi. Daha sonra Haydarpaşa Lisesi’ne tayini çıktı ve bir müddet sonra da Vefa Lisesi’ne geçti.

Bu arada eşinden ayrıldı.

Çocukluk arkadaşı Sırrı Tüzeer vasıtasıyla, Nakşibendî Gümüşhanevi Dergâhı’nın şeyhleri Serezli Hasip Yardımcı ve Kazanlı Abdülaziz Bekkine’yle tanıştı. Dergâha bağlandı.

Celal Ökten Hoca’dan İslami ilimler, kelam ve İslam felsefesi konularında faydalandı. Daha sonra imam-hatip okullarının kuruluşu sırasında Celal Ökten’le mesai arkadaşlığı yaptı.

Son olarak İstanbul Lisesi’ne tayin olan Nurettin Topçu, 1974 yılında buradan emekli oldu.

Bir süre Edebiyat Fakültesi’nde Hilmi Ziya Ülken’in kürsüsünde eylemsiz doçentlik yaptı. “Bergson” üzerine doçentlik tezi hazırladı. Fakat kendisine kadro verilmedi.

27 Mayıs 1960’a kadar uzun yıllar Robert Kolej’de felsefe ve sosyoloji okuttu. 27 Mayıs’tan sonra devrim aleyhtarı bulunarak buradaki görevine son verildi.

Fikri faaliyetlerini Türk Kültür Ocağı, Türk Milliyetçiler Cemiyeti, Milliyetçiler Derneği ve Türkiye Milliyetçiler Derneği’nde sürdürdü. Ancak sosyalist olduğu gerekçesiyle sürekli ağır tehditlere maruz kalması sonucu bu derneklerle ilişkisini kesti. 1967’de Ezel Elverdi, Mehmet Doğan, Davut Özer gibi arkadaşlarıyla Milliyetçi Toplumcu Anadolucular Derneği’ni kurdu.

Otuzu aşkın kitap ve broşür yazdı. 1939’dan 1975’e kadar sayısız makaleye imza attı.

1975’in Nisan ayında hastalandı. Hastalığının teşhisinde güçlük çekildi. Pankreas kanserine yakalandığı ameliyatta belli oldu.

10 Temmuz 1975’te vefat etti. Fatih Camii’nde kılınan namazdan sonra Topkapı’daki Kozlu Mezarlığı’na defnedildi.

Nurettin Topçu inanmış bir adamdı. Sosyalistti/toplumcuydu. İyi bir Müslüman’dı.

Onun gibi kişilik abidesi Müslüman idealistleri bugün mumla arıyoruz. Ama Nurettin Topçu yalnız değildi.

Nurettin Topçu gibi, baş davası ahlak olan bir başka aydınımız daha vardı: Cemil Meriç…

Bir fikir arkeoloğu

Cemil Meriç adı son yıllara kadar unutulmuş gibiydi.

“Aydın” arayışına giren AKP çevresi birden Cemil Meriç’i sahiplendi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cemil Meriç’i anma gecesine katılıp onu “yeri doldurulamaz bir yazar” olarak niteledi. Ve son dönem konuşmalarında hep Cemil Meriç’ten alıntılar yaptı.

Milli Eğitim Bakanlığı, Cemil Meriç’in adını okullara verdi. AKP belediyeleri Cemil Meriç adına kültür merkezleri açtı.

Tüm bu güzel icraatlar gerçekleştirilirken bir gerçek sanki unutturulmak isteniyor: Cemil Meriç sosyalistti!

Düşüncesi solda, duyguları sağda olan bir düşün adamıydı.

Yıl 1954…

Bir bahar akşamı.

Cemil Meriç, eşi Fevziye Hanım’la birlikte, akrabası Ahmet Çipe’nin konuğuydu. Sohbetler edildi, yemekler yendi, çaylar içildi. Gece yarısına doğru izin istenip kalkıldı.

Cemil Meriç’in gözlerinde 12,5 miyopi ve kuvvetli hipermetropi vardı. Merdivenlerden inerken son eşiği göremeyen Cemil Meriç düştü.

Bir şeyi yoktu. Ev sahibiyle vedalaşıp sokağa çıktılar.

Yolda yürürken Cemil Meriç, eşinin kulağına yaklaşıp şöyle dedi:

“Fevziye, elektrikler mi kesik, hiçbir şey göremiyorum.”

Cemil Meriç 38 yaşındaydı ve artık hiç göremeyecekti.

“Görmek, yaşamaktır. Vuslattır görmek. Her bakış dış dünyaya atılan bir kementtir. Bir kucaklayıştır, bir busedir her bakış… “

Tarih, 12 Aralık 1916. Yer, Reyhanlı-Hatay.

Mahkeme Reisi Mahmut Niyazi ile Zeynep Ziynet’in üçüncü bebekleri dünyaya geldi: Hüseyin Cemil.

Ailesi aslen Meriç Nehri’nin hemen öteki yakasındaki Dimetokalıydı.

Balkan Savaşı’ndan sonra Hatay’a yerleşmişlerdi. Savaş, Reyhanlı’da da aileyi rahat bırakmadı. Fransız mandası altında bir yaşam sürdüler. Fransız kültürüne dayalı bir ilk ve orta öğrenim gördü.

Babasının her akşam çocuklarına kitap okuması, yaşamının en güzel anıları oldu. Hep okudu. Lise yıllarında ilk makalesi, Yenigün gazetesinde yayımlandı; yıl 1933’tü.

Hatay’ın anavatana katılması mücadelesinin verildiği dönemde hızlı bir Türkçü oldu. Milliyetçilik, bazı öğretmenleriyle arasını açtı. 1934’te Soyadı Kanunu çıkınca, ideolojik kimliğine uygun bir soyadı seçti: Cemil Şaman!

Öğretmenleriyle kavgası sonucu liseden mezun edilmeyeceğini anlayıp İstanbul’a gitti; Pertevniyal Lisesi’ne kayıt yaptırdı.

Aynı yıllar sosyalizme de merak saldı. Önce Friedrich Engels’in Anti-Dühring’ini okudu. Ardından Karl Marx’ın Kapital’inin ilk cildini bulup anlamaya çalıştı.

İstanbul’da sosyalist çevrelerle tanıştı. Stalin’in Pratik ve Teori kitabını Fransızcadan çevirdi.

Tanıştığı Nazım Hikmet, kendisine, heyecanlarını bırakıp hayata iyi hazırlanmasını tavsiye edince hayal kırıklığına uğradı. Tekrar Hatay’a döndü. Köy öğretmenliği ve devlet memurluğu yaptı.

1939 yılında, Hatay’da sosyalist bir devlet kurma iddiasıyla tutuklandı. İdamla yargılandı. Mahkemede Marksist olduğunu saklamaması herkesi hayretler içinde bıraktı. 3,5 aylık yargılama sonucunda beraat etti. Cezaevinden çıktığında bir gerçekle yüzleşti: Tüm dostları selamı sabahı kesmişti.

Bu duruma çok içerledi; dostlarının inadına soyadını değiştirdi: Cemil Yılmaz!

Ve tekrar İstanbul’un yolunu tuttu.

Yabancı Diller Okulu’na bursla yazıldı. Okulda solcu arkadaşlarıyla birlikteydi hep. Dönemin sanatçılarının gittiği Nisuaz gibi gibi elit kahvelere devam etti. İnsan dergisine edebiyattaki ilk aşkı Balzac’la ilgili makale yazdı; kitaplarını tercüme etti.

İlk aşkı Lübnanlı bir fahişeydi: Linda.

İkinci büyük aşkını İstanbul’da buldu; sınıf arkadaşı Reyagan. Karşılık bulamadı. Arkadaşı Kerim Sadi’nin önerisiyle coğrafya öğretmeni Fevziye Menteşoğlu’yla tanıştı. “İçki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım; bunları bilerek benimle evlenir misin?” diye sordu genç kadına 19 Mart 1942’de evlendiler.

Fevziye Hanım’ın hali vakti yerindeydi; pansiyoner olmaktan kurtuldu; yeni bir hayata başladı.

O artık Cemil Meriç’ti…

İkinci Dünya Savaşı yılları…

Cemil-Fevziye Meriç çifti Elazığ’a tayin oldu.

Gözlerindeki bozukluk nedeniyle askerlikten muaf tutuldu.

Yazmayı Elazığ’da da sürdürdü. Yurt ve Dünya, Yücel, Amaç gibi dergilere tercümeler, edebi değerlendirmeler yaptı.

İlk iki çocukları Elazığ’da dünyaya geldi, ancak yaşamadılar. Fevziye Hanım yine hamileydi; İstanbul’a tayin istedi. Gerçekleşmeyince istifa etti.

Ayın günlerde üç “doğum” meydana geldi: 1 Nisan 1945’te oğlu Mahmut Ali ve Balzac’tan iki çeviri kitap, Otuzundaki Kadın ile Onüçlerin Romanı doğdu.

Bir yıl sonra kızı Ümit dünyaya geldi. Ayın yıl Balzac’tan Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti’nin tercümesini bitirdi. Sadece tercümeler yapmadı, Yirminci Asır dergisine makaleler de yazdı. Gözlerindeki rahatsızlığa inat, ne bulursa okudu; okuma notlarından dosyalama/fişleme yaptı.

Sonra öğretmenliğe döndü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne Fransızca okutman ve Işık Lisesi’ne Fransızca öğretmen oldu. Çocukları da hemen yanı başındaki Şişli Terakki’de okuyordu. Mutluluğu uzun sürmedi.

1954 yılında gözlerini tamamen kaybetti. Ayın yıl yaz ayları boyunca Cerrahpaşa Hastanesi’nde yattı. Başarısız ameliyatlar geçirdi. Bir gözünde retina tabakası çatlamıştı. Diğerine ise katarakt inmişti. Paris’te Quinze-Vingts Hastanesi’nde de ameliyatlar oldu. Sonuç olumsuzdu.

7 Temmuz 1955’te Yeşilköy Havaalanı’na indiğinde biliyordu ki, kendini yeni bir hayat bekliyordu.

Cemil Meriç artık hiç göremeyeceğini biliyordu. Bu karanlık hayatı sürdüreceğinden emin değildi. İntiharı düşündü.

Ve bir gün…

Eşi Fevziye, çocukları Mahmut Ali ve Ümit’le birlikte Üsküdar’a hava almaya çıktılar. Cemil Meriç eşine, Yeni Valide Camisinin avlusuna girmek istediğini söyledi. Fevziye Hanım çocuklarına, “Siz oynayın biraz” dedi ve eşini caminin avlusuna götürdü. Avluda eşi kolunda, aşağı yukarı gidip gelen Cemil Meriç hıçkırıklarını tutamadı ve sarsıla sarsıla ağladı.

Bu dramatik olaydan sonra Üsküdar’daki Fethi Paşa Korusu’ndaki evlerinde yeni bir hayat başladı. Fevziye Hanım okudu, Cemil Meriç çevirisini söyledi. İlk çevirdikleri Victor Hugo’nun Hemani’si oldu.

Okuma görevini bazen öğrencileri, bazen çocukları yaptı. Öğrencileri arasında Server Tanilli ve Yaşar Nuri Öztürk gibi isimler vardı.

1960’lı yıllarda Cemil Meriç, Hint edebiyatına merak saldı; bu onun Doğu’yu keşfetmesini sağladı. Aynı yıllarda Antakya’da İngilizce öğretmenliği yapan Lamia Çataloğlu’yla aralarında mektupla başlayan platonik bir aşk doğdu.

Mektupların dışında Dönem, çağrı, Hisar adlı dergilere de makaleler yazdı. 1967 yılında, Saint-Simon İlk Sosyolog İlk Sosyalist adlı kitabını çıkardı. Bunu, Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon adlı eseri takip etti.

Ne yazık ki Türkiye solu bu kitapları tartışmadı bile, yok saydı. Görülmemek, fark edilmemek Cemil Meriç’i kırdı, öfkelendirdi. Sadece birkaç yakın dostu solcuydu. Bunlardan biri de 1971’de Nurhak Dağları’nda öldürülen Sinan Cemgil’in anne babası, Nazife-Adnan Cemgil’di.

Adnan Cemgil, yeni kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne katılmasını teklif etti. “Girmem, çünkü benim yerim kütüphane. Ben ışık arayan, aydınlanmak, aydınlatmak isteyen bir insanım. Politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum” diyerek bu teklifi reddetti.

Yaşadığı toprakların kültürüne sahip çıkan, Batı’nın tabularını yıkmayı uğraş edinen Cemil Meriç’i “solun efendileri” kabul etmedi ve onu, “altın tepsi” içinde sağcılara sundu. Güya, Pınar, Köprü, Gerçek gibi sağcı dergilerde yazmasına muhaliftiler! Ama asıl kızdıkları, Meriç’in, Türk aydınının halktan koptuğu yönündeki tespitiydi.

Sağa gitmeye mecbur edildi Cemil Meriç:

“Sol diyalogdan kaçıyor, küskün. (Sağcı) Ötüken’in bastığı kitap okunmazmış. Peki, siz basın. Cevap yok. Bu çemberi kırmak mümkün değil. Sol, sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor. İhanet etmişiz. Neye ve kime?”

Sağ basın Cemil Meriç’e çok ilgi/hürmet gösterdi. Fakat gazetecilik refleksiyle Cemil Meriç’e sürekli sosyalizmden döndüğünü söyletmeye” çalıştı. O ise hep direndi: “Sosyalizmi, içtimai haksızlıkların sona ermesi, liyakatin yerini bulması, acı çekenlerin gözyaşlarını dindirmek suretinde anlarsak sosyalistim.”

1970’li yıllarda çıkardığı, Bu Ülke, Ummandan Uygarlığa, Mağaradakiler, Bir Dünyanın Eşiğinde adlı kitaplarını genellikle sağcı gençler okudu. Milli Kültür Vakfı’nın ödüllerini kazandı.

Buna rağmen, “sosyalizm” kelimesinden korkanları yobaz olarak niteledi:

Yobazlık kelimelerden korkmaktır. Sosyalizm, insanın insanı istismar etmemesi, emeğin değerlendirilmesi, emeğin eserine göre mükâfatlandırılmasıdır. Elbette kendimize has sosyalizm olacak. Milli hasletlerimizle çelişmeyen bir düzen. En kötü şey riyakârlıktır. Sosyalizm ıstırabın çığlığıdır.

Cemil Meriç sağa “Kendi Marx”ını öğretmek istedi hep:

Marx, vatan-millet realitesini inkâr etmez, “İşçi sınıfının vatanı yoktur” der sadece. Nasıl sermaye milletlerarası ise emek de milletlerarasıdır der. Marx, “Din afyondur” derken Katolik Kilisesi’ni kasteder. Hakikaten Katolik Kilisesi tam bir afyondur. Burjuvazi akılla Kilise’yi devirdi. Fakat sonra karşısına işçi sınıfı çıkınca hemen müdafaaya geçip dine sarıldı ve Ortaçağ karanlığına döndü. Ve ister istemez milli komünizm doğacaktır.

Kitaplarını, makalelerini kim yayımlayacaksa, ayrım gözetmeksizin, sağ-sol demeden onlara verdi. Çünkü o kimseye göre yazmamıştı; bu nedenledir ki, Komünizmle Mücadele Derneği’nin dergisinde Nazım Hikmet’ e övgüler düzmekten geri durmadı. Yaşamı boyunca Kemal Tahir’le, Attila İlhan’la düşünce yoldaşlığı yaptı. Bülent Ecevit’ e okuması için Marx’ın Kapital’ini gönderdi.

Tarikatlar, cemaatler de Cemil Meriç’in ilgi alanıydı:

Said-i Nursi’nin bir hutbesi var, çok enteresan. Yanlış anlaşılır diye korkuyorum. Adam sosyalizme açık. Nurcular ve sosyalistler birbirini tanımalıdır. Türkiye’nin kurtuluşu buna bağlı. Ben şimdi bunu yapmaya çalışıyorum. Fakat bu fert işi değil. Nurcular sosyalistleri, sosyalistler de Nurcuları okumuyor. Zaten sağ kendi dışında hiçbir şey okumuyor; çok garip bir hal bu.

Cemil Meriç’e göre, insan olarak hataları olmakla birlikte, Marx ile Said-i Nursi arasında hiçbir fark yoktu.

“Nurculuk bir tepkidir. Kısır ve yapma bir üniversiteye karşı medresenin, küfre karşı imamın, Batı’ya karşı Doğu’nun isyanı. Her risale bir çığlık. Said-i Nursi bir kavga adamı.”

Ancak diğer yandan, “Mutlak hakikati hiç kimse bütünüyle kucaklayamaz” diyen Cemil Meriç, “Said-i Nursi 1930’larda haklıydı ama artık günümüzde değil” diyecek kadar da gerçekçiydi. Said-i Nursi’ye “şeyh” diyenlere de kızgındı: “Hazreti Peygamber bu âlim, bu arif diye ayrım yapmış mı? Şeyhlik var mı İslam’da?”

Nurettin Topçu ve Hareket dergisi gibi Cemil Meriç’in de baş davası ahlaktı.

Cemil Meriç 1980’li yıllarda da yazmaya devam etti: Kırk Ambar, Bir Facianın Hikâyesi, Işık Doğudan Gelir vs.

12 Eylül 1980 darbesiyle fikri bunalım yaşayan milliyetçi-muhafazakâr çevreler, Cemil Meriç’in yıldızını çok parlattı. Kitapları elden ele dolaştı.

Bu çevrelere göre, Batı kültüründen arınıp Müslüman-Türk özüne geri dönüş yapan, kazanılmış bir aydındı o! Kimse sosyalist kimliğini hatırlamak istemiyordu!

1983 yılında eşi Fevziye Hanım’ı kaybetti. Bir yıl sonra beyin kanaması geçirdi ve sol tarafına felç geldi. Bu zor günlerinde platonik aşkı Lamia Çataloğlu, haftada iki kez koltuğunun altındaki Cumhuriyet gazetesiyle gelip Cemil Meriç’e sevdiği bulgurlu yemekleri yaptı.

Gün geçtikçe Cemil Meriç’in psikolojisi bozuldu; kimsenin anlayamadığı sözcükler söylüyordu. Bazen “Allah Allah Allah” ya da “Muhammed sevgilim” diye bağırdığı oluyordu. Ruh sağlığı bozulmuştu. Nörolojik bir tedavi uygulamasına geçildi. Çare olmadı. 13 Haziran 1987’de gece yarısı vefat etti. Karacaahmet’te eşi Fevziye Hanım’ın yanına defnedildi.

Cemil Meriç hakkında çok çeşitli ve birbiriyle zıt tanımlamalar yapılsa da, her çevrenin üzerinde hemfikir olacağı bir gerçek vardı:

0, Türkiye’nin vicdanıydı…

Sanıyorum Türk solunun Cemil Meriç’e bir özür borcu var. Sade Cemil Meriç’e mi?

Solcular Nezihe Araz’ı nasıl kaybetti?

Evet, bizim Müslümanları iyi tanıyacağız ki, dincileri ayırt edebilelim.

Komünist bir Sufi

Bulgurluzadeler, Ankara’nın köklü ailesiydi.

Çankaya Köşkü haline gelen ilk bağ evini Mustafa Kemal’e onlar vermişti.

Aile Bulgurluzadeler olarak biliniyordu; ancak Soyadı Kanunu çıktığında Mustafa Kemal, milletvekili Bulgurluzade Rıfat Bey’e “Araz” soyadını verdi.

Rıfat Araz (1879-1964) CHP milletvekiliydi. 1927-1943 yıllan arasında TBMM’de Ankara milletvekili olarak bulundu.

Hayatının bir bölümünü kaleme aldığı üç defteri, çocuklan tarafından, 3 Kasım 1983 tarihinde Milli Kütüphane’ye bağışlandı.

Bu defterden öğreniyoruz ki, Ziraat Bankası amirlerinden Rıfat Araz, Fransızların Şam’ı ve İngilizlerin İstanbul’u işgali sırasında, Mustafa Kemal’in emriyle bankanın altınlarını bin bir güçlükle Ankara’ya kaçırmış.

Rıfat Araz, milletvekili olduğu döneme kadar Ziraat Bankası’nda görev yaptı. Konya Ziraat Bankası müdürüyken kızı Fatma Nezihe dünyaya geldi. Medyada doğum yılı 1922 yazılmasına rağmen Rıfat Araz’ın defterine göre Nezihe Araz 11 Mayıs 1336’da yani 1920’de doğdu.

Rıfat Bey iki eşliydi; İlk eşi Adeviye’den Zeliha Mesrure, Fatma Samiye, Muhittin Rıfat, Hayrettin oldu. İkinci eşi Müzeyyen’den ise, Mustafa Kemalettin, Celalettin, Fatma Nezihe ve Vecihe doğdu.

Çok çocuklu bir ailede büyüyen Nezihe Araz hayatı boyunca hiç evlenmedi, çocuk sahibi olmadı.

Nezihe Araz Ankara Kız Lisesi’ni, ardından Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Psikoloji ve Felsefe Bölümü’nü bitirdi.

Onun için fakültedeki öğretmenleri arasında iki kişinin yeri apayrıydı: Felsefe Bölümü Psikoloji Kürsüsü’nü kuran Doç. Dr. Muzaffer Şerif Başoğlu ve Doç. Dr. Behice Boran.

Öğrencilik yıllarında, öğretmenleri Muzaffer Şerif Başoğlu, Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav ve Adnan Cemgil’in çıkardığı Yurt ve Dünya dergisini elinden düşürmedi.

Daha sonra Muzaffer Şerif ile Behice Boran’ın çıkardığı Adımlar dergisine de abone oldu. Gönüllü olarak dergide çalıştı.

Boran-Şerif ikilisinin dost meclislerinin değişmez isimlerinden biriydi. Örneğin 1 Mayıs 1943’ü Atatürk Orman Çiftliği’nde piknik havasında kutladılar.

Adımlar dergisinin sol/TKP çizgisinde bir yayın politikası vardı. Avrupa’da yükselen Hitler ırkçılığı Türkiye’de taraftar bulmuştu. Dergi bu çevrelere karşı sert eleştiriler getiriyordu. Savaş bitip Hitler tehlikesi ortadan kalkınca, hükümet solcuları baş düşman olarak görmeye başladı. Ve Adımlar dergisi kapatıldı. Muzaffer Şerif Başoğlu bir daha dönmemek üzere ABD’ye gitti, orada çok saygın bir bilim adamı oldu.

Doç. Dr. Behice Boran soruşturmalara rağmen okulda kaldı.

Nezihe Araz’ın mezun olduğu 1946 yılında okul Ankara Üniversitesi’ne bağlandı. Yeni kadrolar açıldı ve Nezihe Araz, Behice Boran’ın asistanı oldu.

1948 yılında Behice Boran üniversiteden kovulunca, Nezihe Araz da okuldan ayrıldı.

Ailesi solcu çevrelerden uzaklaştırmak için kızlarını İstanbul’a götürdü. Nezihe Araz doktorasını İstanbul’da yapacaktı.

İstanbul Üniversitesi’ndeki görüşmelerinden sonra akademisyen olmayı istememeye başladı. Çünkü aradığını bambaşka bir yerde, bir dergâhta bulmuştu…

Nezihe Araz’ın ailesi dindardı; Mevleviliğe yakındılar.

Rıfat Araz hayatı boyunca, Atatürk’ün masasında bile içki içmedi. CHP’li milletvekili arkadaşları Rasim Başara, Nuri Pazarbaşı ve CHP’nin Milli Eğitim Bakanı Esat Sagay’la birlikte İstanbul’da Rıfai Dergâhı piri Kenan (Büyükaksoy) Rıfai’nin (1867–1950) vuslat meclisinde bulundu.

Zamanla Rıfat Araz ile Kenan Rıfai akraba oldular; Vecihe Araz, torun Cemil Büyükaksoy’la evlendi.  (2. Dışişleri mensubu olmadığı halde Eylül 2009’da Vatikan Büyükelçiliği’ne atanan Prof. Kenan Gürsoy da Kenan Rifai’nin bir diğer torunudur.)

Nezihe Araz’ın Kenan Rifai’nin “tasavvuf okuluna” babası Rıfat Araz aracılığıyla girdiğini düşünebiliriz.

Ne zaman girmişti? Bilmiyoruz.

Bildiğimiz; aynı dergâhtan Samiha Ayverdi’nin Mülakatlar adlı kitabında, Nezihe Araz’ın 25 Mayıs 1948 tarihinde Kenan Rıfai’nin sohbetine katılanlar arasında belirtildiği.

Şimdi çok kişinin kafasına fakültede solcu olan, felsefe ve psikoloji okumuş Nezihe Araz’ın bu kadar kısa sürede bir dergâha nasıl “bağlandığı” sorusu gelebilir.

Sorunun yanıtı Kenan Rifai’nin tasavvuf anlayışında gizli:

“Kenan Rifai tasavvufu ne Gazali gibi sırf bir ahlak anlayışı olarak kabul etmiş ne Muhyiddin Arabî gibi sadece vahdet-i vücutta kalmış ne de Mevlana gibi aşkıyla dünyayı ve ahreti atlayıp geçmiştir. Üçünü birleştirerek bir yaşam şekli haline getirmiştir.”

Kenan Rifai’ye göre tarikat; edep, İrfan ve insanlık demekti. Zikir ve devran şekillerine, tespih, sarık, cüppe gibi kisvelere takılıp kalmak doğru değildi.

Kenan Rifai cuma günü yaptığı sohbetler dışında sarık ve cüppe giymiyordu. Hep kravatlı, takım elbiseliydi. Fransızca, Rumca, İbranice biliyordu.

Nezihe Araz’ın, Behice Boran’dan sonra Kenan Rifai’nin “asistanı” olmasının nedeni, tasavvuf felsefesine olan inancıydı.

Ancak “dergâh asistanlığı” kısa sürdü; Kenan Rifai 1950’de vefat etti. Nezihe Araz aynı yıl şiirlerini Benim Dünyam adıyla kitaplaştırdı.

Bir yıl sonra, Kenan Rifai’ye bağlı Semiha Ayverdi, Safiye Erol ve Sofi Huri’yle birlikte, Kenan Rifai ve Yirminci Asrın ışığında Müslümanlık kitabını yazdı.

Bu süreçte gazetecilik yapmaya da başladı.

Nezih Demirkent Medya Medya kitabında 1950’li yılların başında, basında sadece beş üniversite mezunu olduğunu yazıyor. Bunlardan biri de Nezihe Araz’dı.

Araz, gazeteciliğe 1952 yılında Şevket Rado’nun çıkardığı Resimli Hayat dergisinde başladı. Sonra aynı ekip Hayat dergisini çıkardı. 1953’te ilk biyografi kitabını yayımladı: Fatih’in Deruni Tarihi.

Nezihe Araz 1956 yılında DP’li Bahadır Dülger’in çıkardığı Havadis’te çalışmaya başladı.

Ancak devir Demokrat Parti dönemiydi ve muhalif olmayan bir gazeteyi satmak kolay değildi. Gazete Nezihe Araz’ı Kâbe’ye gönderip izlenim yazılarıyla tiraj almayı planladı. Nezihe Araz gitti; Havadis hac tefrikasına başladı. Ancak İstihbarat Şefi Hakkı Devrim, Mekke’den gönderilen fotoğraflar arasından duvar dibine çömelip çişini yapan bir Arap’ın fotoğrafını koyunca olanlar oldu. Ziyaret için İstanbul’a gelen Irak Kralı II. Faysal, kendisinin Hazreti Muhammed soyundan geldiğini ve böyle bir fotoğrafın kabul edilemez olduğunu söyledi. Irak kralını Türk sevgilisi (devrin önemli bir politikacısının kızı) bile teselli edemedi.

Nezihe Araz Havadis’ten kovuldu; Hakkı Devrim de istifa etti. Bundan sonra bu ikilinin basındaki yolculuğu hep aynı oldu. 1957-63 yıllan arasında Yeni Sabah’ta çalıştılar. Meydan mecmuasını çıkardılar. Meydan Larousse, Türkiye (1923-1974) ansiklopedileri ve Kaynak Yayınlan yayın kurullarında bulundular.

Nezihe Araz’ın 1959 yılında çıkardığı Anadolu Evliyaları adlı kitabı çok ses getirdi; satış rekoru kırdı. Elli evliyanın anlatıldığı kitapta son evliya, Kenan Rifai’nin annesi Hatice Cenan Sultan’dı.

Daha sonra Peygamberler Peygamberi Hazreti Muhammed, Peygamberlerin Torunları, Yunus Emre’nin hayatını yazdığı Dertli Dolap, Mevlana’nın Hayatı, 28 Peygamber, Çocuk ve İslam, Gelin Canlar Bir Olalım adlı eserleri yazdı.

Mevlana dönemindeki ilahi ve dünyevi aşkı konu ettiği Aşk romanıyla satış rekorları kıran Elif Şafak’ın bu rekorunu, aynı konuyu işleyerek yıllar önce Aşk Peygamberi romanıyla Nezihe Araz da kırmıştı! Ne ilginçtir, Rifai Dergâhı’ndan Samiha Ayverdi’nin aynı konuyu işleyen romanının adı da, Aşk Budur!

Nezihe Araz’ın yazdığı, Bozkurt Güzellemesi, Öyle Bir Nevcivan, Ballar Balını Buldum, Savaş Yorgunu Kadınlar adlı tiyatro eserleri Devlet Tiyatroları’nda sahne aldı. Afife Jale ve Avni Dilligil tiyatro ödüllerini kazandı.

O Kadın, Ekmek Kavgası, İhtiras Fırtınası, Hanım filmlerinin senaryolarını yazdı. 1980’li yıllarda TRT’de sabahları yayınlanan “Hanımlar Sizin İçin” programını hazırlayıp sundu.

Nezihe Araz dindardı. Bir dergâha bağlıydı ama hayatı boyunca saçını örtmedi. Beş vakit namaz kılmadı, oruç tutmadı.

Erkek meclislerinden kaçmadı. Kendini hiç ikinci sınıf görmedi.

Meyhaneye gidip rakı da içti, Nesimi’den türkü de söyledi.

Kimsenin günlük yaşamına, hayat felsefesine karışmadı. Siyasete ilgi duymadı; kendini hep partiler üstü gördü.

Atatürk’e hayrandı. Son eserini 1993 yılında Mustafa Kemal ile Latife’nin ilişkisi üzerine yazdı: Mustafa Kemal’le 1000 Gün.

Hayatının son günlerini İstanbul Maltepe Huzurevi’nde geçirdi. Alzheimer olmuştu.

Kimseyle görüşmek istemedi. 35 kiloya kadar düştü. 25 Temmuz 2009 tarihinde bu dünyadan göçtü.

Son yıllarda Türkiye, çıkarılan “ikilikler yüzünden” çok gerilmişti. Şimdi söyler misiniz, Nezihe Araz kimdir?

Biliniz ki, Nezihe Araz Türkiye’dir…

Kenan Rifai’ye bağlanan kadınların çoğunluğu Nezihe Araz gibi üniversite mezunuydu.

Hepsinin eli kalem tutuyordu; çeşitli kitaplar yazdılar.

Örneğin, Safiye Erol’un Maçka Palas A Blok 16 numaralı dairesinde bir araya gelip Mevlana’nın Mesnevi’sini Türkçeye kazandırdılar.

Nezihe Araz’ı Behice Boran’dan sonra en etkileyen kadınlardan biri de, Almanya’da filoloji öğrenimi gören, öğretim üyesi, yazar Safiye Erol’du. O da Nezihe Araz gibi Kenan Rifai’ye 1948 yılında bağlanmıştı.

Ülker Fırtınası adlı romanıyla edebiyat dünyasında önemli bir yer edinen Safiye Erol’u günümüzde artık pek kimse tanımıyor.

Nezihe Araz, Safiye Erol’un ölümünün ardından, 5 Ekim 1964’te Düşünen Adam dergisinde şöyle yazdı: “Fakat bana asıl, Safiye Erol gibi değerli bir kadının dünyamızdan çekilişine karşı gösterdiğimiz inanılmaz kaygısızlık, lakaydi ve bigânelik güç geliyor.”

Ona göre Safiye Erol, çağın avare ve vefasız çocuklan için fazla gelen bir dozdu.

Said Halim Paşa, Safiye Erol’a değerli bir pırlanta kolye hediye etmişti. Safiye Erol vefat edince vasiyeti gereği bu kolye Nezihe Araz’a verildi.

Nezihe Araz konusundan uzaklaşmayayım:

Türkiye, ne Nezihe Araz ne Safiye Erol ne de Behice Boran gibi yiğit kadınlarını tam anlamıyla tanıyor.

Niye?

Solcular özeleştiri yapmalıdır

Üç inançlı aydını tanıtmaya çalıştım:

Nurettin Topçu, Cemil Meriç ve Nezihe Araz.

Üçü de Türkiye solundan gerekli özeni ilgiyi görmedi. Niye?

Ve yalnızca üç isim mi?

Fahri Fındıkoğlu, Osman Yüksel Serdengeçti, Remzi Oğuz Ank, Tank Buğra, H. Hüsrev Hatemi, Hilmi Ziya Ülken, Rasim Özdenören, Mehmet Kaplan, Ali Bulaç, İsmet Özel, D. Mehmet Doğan, İsmail Kara…

Neden bu aydınlar sağcılara “iteklendi!”

Solcular ile Müslümanlar arasına hangi tarihsel süreçte kimlerin girdiğini yazmadan önce çuvaldızı kendimize/solculara batırmalıyız.

Hikmet Kıvılcımlı, Doğan Avcıoğlu, Mihri Belli gibi birkaç sosyalist haricinde Türkiye solu nedense kendi topraklarının kültürüne karşı hep soğuk durdu.

Türkiye solunun çoğunluğu, kültürünü/dinini okuyup araştırmadı. Karl Marx’ın Katolik Kilisesi için söylediği “Din afyondur” sözünü henüz aşamadı.

İslamiyet’i bilmemektedir. Halkının inancını dışlamıştır.

Tasavvufu/ Anadolu Müslümanlığını elinin tersiyle itmiştir. Tasavvufun, aklın ve bilimin öğretisi olmadığını söyleme kolaycılığına kaçarak kendi coğrafyasına yabancılaşmıştır.

Ne Muhyiddin Arabî’yi ne de Muhammed Nur’u bilir. Şeyh Bedreddin’i sadece Nazım Hikmet’in şiirinden tanır.

Trajik sonu nedeniyle Ozan Nesimi’nin adını duymuştur ama hocası Fazlullah Esterebadi’den bihaberdir.

Herakleitos’un “diyalektiğin atası” olduğunu, Hegel’in, Marx’ın düşüncesinin buradan doğduğunu bilir ama nedense vahdet-i vücuda burun kıvırır. “Enelhak” diyen Hallac-ı Mansur’u okumaz.

Söyler misiniz; Ömer Sikkini, Sabetay Sevi, Niyazi Mısri, Papa Eftim öğrenilmeden bu toprakların rengi nasıl kavranabilir?

Anadolu tarihindeki çoğu toplumsal ayaklanmaların dayanağının vahdet-i vücut olduğunu bilmezse, bu toprakların yazgısını nasıl değiştirebilir?

Hamza Bali’lerin, İsmail Maşuki’lerin boyunlarının neden vurulduğunu anlamazsa halkıyla nasıl kucaklaşabilir?

Birinci Dünya Savaşı’na katılan gönüllü “Mevlevi taburları”yla gönüldeşlik kurmazsa kiminle birlik olabilir?

Horasan doğumlu Nakşibendîliğin, Halidiye Nakşibendîliğinden farkını bilmezse, Kürt halkının Şeyh Barzani’nin emrine sokulma çalışmalarını nasıl kavrayabilir?

“Türkler kılıç zoruyla İslamiyet’ e geçtiler” kolaycılığından kurtulamazsa; dinin, sosyal, kültürel, ekonomik ve siyaset üzerindeki etkisini nasıl analiz edebilir?

Ne acıdır ki, Türkiye solunun bu umarsız tavrı nedeniyle, bu konular “inanç” (skolâstik) temelinde çalışmalar yapan muhafazakâr akademisyenlerin/yazarların inisiyatifine bırakılmıştır. Onlar da ehlisünnet bakış açısıyla, başta vahdet-i vücut olmak üzere tüm tasavvufu kendi anlayış kalıplarına sokmaya çalışmaktadır.

Daha iyi niyetli olanları ise -tıpkı solcuların hatası gibi- tasavvufu fikir hareketi olmaktan çok, bir gönül ve ruh hali meselesi olarak göstermek istemektedir. Hatadır.

Tasavvuf sadece Alevilik-Bektaşilik değildir.

Hükümetin Alevi açılımına, “Alevilik Sünnileştiriliyor” diye itiraz edenler, yıllardır “Türk dinini” Araplaştıranlara karşı neden sessiz kalmıştır?

Osmanlı’nın Safevilere karşı bir siyaset gereği benimsediği Sünniliğin, zamanla nasıl resmi ideolojiye dönüştüğünü bilmeden bugünkü gerici siyasal oyunlar nasıl bozulabilir?

Eğer halkı kazanmak gibi bir derdiniz varsa, dininizi, kültürünüzü bilmek mecburiyetindesiniz.

İslamiyet’i dinci yobazların elinden kurtarmak için kültürünüzü öğrenmek zorundasınız. İnsanımızı cehalet bataklığından ancak böyle kurtarabilirsiniz; yasaklarla, kaba ve sert söylemlerle değil.

Bilinmelidir ki Farabi’yi, İbn Sina’yı savunmak, devrimciliktir. Ve gerçek şu ki, insan bilmediğinden korkar.

Bilmediğine düşman olur…

Bu kaba pozitivist anlayış, solu kendi halkıyla bir türlü buluşturamamıştır.

Doğan Avcıoğlu ile Mihri Belli’nin birlikte çevirdikleri, Roger Garaudy’nin Sosyalizm ve İslamiyet adlı yapıtı, halkıyla kucaklaşma amacı taşısa da, bazı kaba yaklaşımlar Müslümanları soldan soğutmuştur.

Örneğin…

Refik Halid Karay Kadınlar Tekkesi romanını yazdı.

Romana göre tekkenin kurucusu Şeyh Baki, divandan okuduğu güzel kasidelerle ve mistik melodilerle, İstanbul’un soylu dul hatta şen dul- kadınlarını kendine bağlamıştır. Kadınlar varlıklı oldukları için şeyhin bir eli yağda bir eli baldadır. Ancak bir gün şeyhin karşısına “aşk-ı didem” dediği Neşide çıkar. Vahdet-i vücuda inanan Şeyh Baki, Allah’ın suretini Neşide’ye nakşettiğini iddia eder. Altmış sekiz yaşında gerçek aşkı bulan bir şeyhin hayatı ve kendine sebepsiz bağlanan, sonra yine sebepsiz kaçan güzel Neşide’nin garip öyküsüdür Kadınlar Tekkesi.

Refik Halid Karay romanın önsözünde “gerçek yaşam öyküsüdür” diye yazmıştı.

Refik Halid Karay’ın hangi dergâhı anlattığı kuşkusuz sadece tahminler düzeyinde konuşuldu.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Nur Baba romanı da benzer bir hikâyeyi anlatır. Hepsini yazmaya gerek yok.

Her iki romanda da kaba bir anlayış yok mudur?

Diğer yanda Reşat Nuri Güntekin’in yazdığı Yeşil Gece, Miskinler Tekkesi gibi konuya dışarıdan değil içeriden bakan, dincilik ile İslamiyet’i birbirinden ayıran romanlarımız da vardır.

Bir aydın, içinde yaşadığı kültüre nasıl yabancılaşabilir?

Bu çarpıklığın altında “solculuğun” ne olduğunu bilmemek yatıyor.

Solcu ve Müslümanlara İngiliz Oyunu

Müslümanlar ile solcuları kim karşı kamplara böldü?

Kars Antlaşması’na kadar Osmanlı basınında sosyalizme yönelik olumsuz bir hava yoktu.

Türkiye, Sovyetler Birliği ile barış antlaşması imzaladıktan sonra Osmanlı basınının bir bölümünün tavrı değişmeye başladı.

Birdenbire bazı gazeteler sosyalistleri karalamaya başladı.

Örneğin Vakit’e göre sosyalist devrimi yapanlar, “Karl Marx gibi azgın nazariyecilerin kitaplarını okumuş, hatta ezberlemiş, yeraltı meyhanelerinde votka kadehi elinden düşmemiş mikroplar” idi! Osmanlı basınının bu tür yayınları giderek kabalaşacaktı…

Bunun nedeni İngiliz propagandasıydı…

1848 ve 1871 ayaklanmalarını zorlukla bastıran Avrupa, 1917 Ekim Devrimi rüzgârının topraklarında esmesinden rahatsızdı.

Bu nedenle Avrupa basını, tarihinin en büyük karalama kampanyasını başlattı. Bunun en tipik olanı ise “kadınların millileştirilmesi” yalanıydı.

Osmanlı basını bu yayınları olduğu gibi tercüme edip sayfalarına taşıdı: “(Komünizm) fikirleri fiile çıkacak olsa, insanı hayvandan ayırmaya yarayan ırz ve namus sıfatları büsbütün kaldırılmış olur.”

Evet, İngilizler, Osmanlı topraklarında sosyalist hareketlerin oluşmasına karşıydı. “İslam ile sosyalizm arasında fark yoktur” görüşünü yok etmek için “Kadınları ortak kullanıyorlar” yalanı yayıldı.

“İştirak-i emval ve iyal” yani mülk ve kadın ortaklığı tabiri sosyalizmle eşanlamlı kullanılmaya başlandı. “İlk sosyalist” diplomat-yazar E. Pertev Paşa bu nedenle “ilk dönek” olacaktır.

İngilizler Müslümanların sosyalist olmasını istemiyordu. Bunun için her yola başvurdular. O kadar başarılı oldular ki, Osmanlı münevverlerinin önde gelen ismi Ahmed Cevdet Paşa’ya göre sosyalizm mazideki bir mezhepti.

Kitabın 10. bölümünde ayrıntılı olarak okuyacaksınız, ama şimdi söz açılmışken, bir siyasal akım olarak “İslamcılığın” Osmanlı’daki tarihsel köklerine kısaca bakmalıyız. Zihinsel paradoksunu kimler belirledi?

Bu noktada ayrıntısını Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı-Efendi-2 adlı kitabımda yazdığım bir isimden bahsetmeliyim: Cemaleddin Afgani (1838-1897).

Afgani, Osmanlı’daki İslamcıların düşünsel haritalarını çizen kişiydi.

Onun ateşlemesi ve öncülüğüyle İslamcılık siyasal bir akım haline geldi.

Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Babanzade Ahmed Naim, Ebülula Mardin, Mehmet Akif, Eşref Edib, Said ve Abbas Halim paşalar hep Afgani’nin “müritleriydiler.”

Sırat-ı Müstakim’den Sebilü’r-Reşad’a kadar siyasal İslamcıların yayın çizgisini onun görüşleri belirledi.

Bizim İslamcıların ideologu Afgani, masondu. Kahire’deki Şark Yıldızı Locası’na 7 Temmuz 1868’de girmişti. Mısır’da kurulan mason locasının başına getirildi. Sonra bu görevi öğrencisi Muhammed Abduh devraldı.

Osmanlı’ya ilk masonluk da bu kanaldan geldi.

Tüm bu yapılanmanın arkasında kim vardı? İngilizler!

Afgani, dünyadaki İslamcıları derinden etkileyen Ziya ül-Hafıkayn dergisini Londra’da çıkarıyordu.

Bakınız, denir ki “İlk İslamcılar antikolonyalisttir.” Bu uydurmadır.

Afgani örneği ortada; amansız hastalığından kurtulması için İngilizler ellerinden gelen her fedakârlığı yaptılar.

İslamcılık, İngiliz sömürgesi Hindistan üzerinden bizim topraklarımıza gelmiştir. İngiliz patentlidir!

“Antikolonyalistmiş!” Açmayalım şimdi Süveyş Kanalı meselesini ya da Afgani-Abduh öğrencisi Hasan el-Benna’nın İngiliz parasıyla kurduğu Müslüman Kardeşler hikâyesini.

Antikolonyalist olanlar ulusal hareketlerdi, sosyalist örgütlerdi ve ne yazık ki İslamcıların hedefinde de bunlar vardı!

Türkiye’de farklı mı oldu?

Yazdım: Osmanlı Müslümanları Bolşevik hareketine, en azından savaştan çekilmek istedikleri için sempatiyle bakıyordu. Osmanlı topraklarına yeni yeni girmeye başlayan sosyalist fikirlere düşmanlıkları yoktu. Hatta İslamiyet ile sosyalizmin benzerliklerini yazıyorlardı. Bolşeviklik hayli revaçtaydı.

Sonra düşmanlık girdi araya… Kimler yaptı bunu?

Hintli Müslümanlardan Şeyh Müşir Hüseyin Kıdvay’ın İngiltere’de çıkardığı İslam ve Sosyalizm kitabını kimler tercüme edip Osmanlı’ya getirdi? Sebilü’r-Reşad dört gün boyunca kitaba neden sayfalarını açtı?

İngiliz Askeri Haberalma Servisi’nin 1920 yılına ait gizli raporları Müslümanları Bolşeviklere karşı nasıl harekete geçirdiklerinin örnekleriyle dolu.

“Komünistlerde kadınlar ortaklaşa kullanılan maldır” yalanı Londra üzerinden Osmanlı’ya gelmemiş midir?

Bakınız laf lafı açıyor…

Ankara Hükümeti, Sovyetler Birliği’nden silah ve altın yardımı aldığı zaman, ne tesadüftür ki Hintli Müslümanlar da Ankara’ya para göndermişlerdir! Hintli Müslümanların bu yardımının arkasında, Ankara’nın tamamen Bolşeviklere yanaşmasından çekinen İngilizlerin parmağı mı vardır?

Sorunun olmadığı tarih resmi tarihtir! …

Batı, feodalizme karşı mücadele ederken taşıdığı ilerici ve demokrat özelliğini XIX. yüzyılın sonundan itibaren terk etti. Kapitalizm ilerici özelliğini yitirerek, insanlığın gelişmesini köstekleyen, mazlum ulusları sömürgeleştirmeyi amaçlayan emperyalist bir sisteme dönüştü. Emperyalistler bu nedenle ulusal, laik, halkçı, toplumcu karakterli (Rusya, Çin, Osmanlı, Meksika, İran) devrimlere karşı çıktı. Siyasal, iktisadi ve toplumsal yaşamın Ortaçağ ilişkileriyle sürmesinden yana oldu. İttifak kurduğu ise hep gericiler oldu.

Sosyalist aydınlar, devlet adamları, askerler

Emperyalist güçlerin kışkırtmasıyla Osmanlı basını ikiye bölündü:

Anadolu basını, Ankara Hükümeti’nin Sovyetler Birliği’yle yakınlaşmasından yana olurken, İngiliz kontrolündeki İstanbul basını da bu yakınlaşma nedeniyle anti sosyalist yayınlara hız verdi.

1917-22 yılları arasında Türk münevverleri ve askerlerinin Bolşevik devrimi konusunda neler düşünüp yazdıklarına birkaç örnek vermeliyim:

Ziya Gökalp: Bu mübarek ülkeye daima yabancı milletlerden büyük zarar gelmiştir. İngilizlerin muzır propagandalarla alttan alta desteklediği, kara tehlike ile birincisinden hiç de aşağı olmayan kızıl tehlikedir.

Refik Halid Karay: Lenin! Lenin! Senin bize bir zararın da bu oldu!

Anadolu’yu dostluğunla, İstanbul’u ise düşmanlığınla perişan ettin. Anadolu’ya “yoldaş”, İstanbul’a “haraşo” kelimelerini öğrenmek pek pahalıya mal oldu.

Celal Nuri İleri: Sosyalizme de, ehli İslama da düşman olan, Avrupa emperyalizmi, kolonyalizmi, kapitalizmi idi. Sosyalizm gerek âlem-i İslam’a, gerek doğrudan doğruya bize yardımcı oluyor. Bu büyük ve kutlu bir olaydır.

Yunus Nadi: Bazı kimseler vardır ki Bolşevikliği zenginlerin malını yağma etme farz eder. Bolşeviklikte yağmaya katiyen yer yoktur. Emperyalist ve kapitalist âlem yıkılacak, bütün dünyada yeni bir tarih akımı başlayacaktır.

Hakkı Behiç: Avrupa’yı bozguna uğratacak muazzam bir Asya federasyonu kurulacaktır.

Hamdullah Suphi Tanrıöver: Bugünkü medeniyetin debdebeli, şatafatlı, altın içinde yüzen saraylarının arkasında açlık ve sefalet vardır. Rus İhtilali, Fransız İhtilali’ne göre daha samimidir.

Cenab Şahabeddin: Bolşevik miyim? Ben öyle ise yalnızca iki şeye önem verebilirim: İçmek için bir kadeh votka ve sevmek için sevimli bir kadın.

Mehmed Akif: Müslümanlık başka, Bolşeviklik başkadır. Müslümanların Bolşevik olmasına asla lüzum yoktur.

Albay Bekir Sami: Karl Marx prensiplerinin uygulanması yalnız Rus sınırları içinde yapılırsa az zaman zarfında hükümet düşebilir; dünya çapında bir devrimin gerçekleştirilmesine çalışmak gerekir.

Ali Fuad Paşa: Tüm bildiklerimiz Sovyetler’in paralı ajanlarının ya da bu ihtilale karşı kesinlikle önyargılı olanların anlattıklarıdır. Marx’ı okumuş pek az insanımız var.

Kazım Özalp: Şahsen Bolşevik programına ilgi duyuyorum ama fikirleri bizim için mümkün değil.

Kazım Karabekir: Memleketimiz içinden açıktan açığa Bolşevik propagandasına daha başlanmaması ve Bolşevik kurulların bilinmemesinin kabahati, daha çok Moskova’nındır.

Çerkes Ethem: Bolşevizm dünyayı zapt edecektir. Bolşeviklik, istikbalimiz için çok yararlı ve verimli olacaktır.

Ali Kemal: Bolşeviklik, doğanın insanın başına bela ettiği bir tabii afettir. Anadolu’daki zorbalarımız o girdaba yuvarlanmış, dört elle Bolşevikliğe sarılmışlardır.

Neyzen Tevfik: Bolşevik kuvvetinin bence beyannamesidir/Şark’ı Garb’ı şaşıran banknotun esrarı / Pişdarı (öncüsü) sayılır servet-i azadenin / Sahne-i hürriyete ihzar ediyor (hazırlıyor) efkarı (yoksulu)

Sosyalizm rüzgârı Osmanlı münevverlerini, özellikle Kurtuluş Savaşı veren ulusalcı kadroları çok etkilemişti.

Bunda Lenin’in liderliğindeki Sovyetler Birliği’nin Ankara Hükümeti’ne maddi yardımları da etkili oldu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu dostluk her alanda sürdü.

Bu dostluğun Soğuk Savaş döneminde ne hale getirildiğini yazmak için ayrı bir kitap çalışması yapmak gerekir.

Ama birkaç trajikomik örnek vermeliyim. Önce bir türküyle başlayalım…

Kızılcıklar oldu mu

Selelere doldu mu

Gönderdiğim çoraplar

Ayağına oldu mu

Mendili geline

Mendil verdim eline

Kara kına yollamış

Yar benim ellerime…

Edime-Keşan yöresinin bu türküsü TRT’de yasaklanmıştı.

Sebep “Kızılcıklar oldu mu” denmesiydi. “Kızılcık” ne demekti, “kızıl” demekti.

Peki, “kızıl” ne demekti, “komünist!”

Yani türküyle komünizm propagandası yapılıyordu! Gülmeyin. Daha neler var:

Rahmetli Uğur Mumcu bir makalesinde Kars yöresinin pek bilinen türküsünü yazdı:

Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa

Askerin milletin bayrağınla çok yaşa

Sağdan sola soldan sağa

Salla bayrağı düşman üstüne…

Ve rahmetli Mumcu yazmasıyla birlikte soluğu hâkim karşısında aldı. Hadi bayrağın sağdan sola sallanması anlaşılabilirdi, ama ne demekti “düşmanın üzerine sallanan bir bayrağın soldan sağa sallandırılması?”

            Açıkça komünizm propagandasıydı! 12 Mart 1971 askeri darbesi, Mumcu’yu yedi yıllık ceza istemiyle yargıladı!

Bir örnek daha yazmalıyım:

Türkiye İşçi Partisi genel başkanı olmadan önce Behice Boran, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde öğretim üyesiydi. “Sınav kâğıtlarını kırmızı kalemle değerlendirip not veriyor” diye üniversiteden uzaklaştırıldı! Haklılardı; kırmızı ne demekti? Kızıl bayrak!

Yani, gözlerinden hiç kaçmıyordu bu ayrıntılar! Sigara paketleri üzerinde orak-çekiç arayan bir zihniyetti bu. Neyse…

Biz yine dönelim Sovyetler Birliği’yle başlayan dostluk ilişkilerinin nerelere vardırıldığına…

Bir sırrın peşinde

Tarih 9 Ağustos 1928. Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı açıldı. Yani bugün bildiğimiz adıyla “Taksim Anıtı” seksen iki yaşında. Bu anıtın sırrını bilir misiniz? Artık bazılarınız biliyordur.

“Artık” diyorum, çünkü düne kadar pek kimse bilmiyordu. Nereden bilsinler?

Ben bile emin olamadım, araştırma yaptım. Arşivimdeki tarih dergilerinin Taksim Anıtı’yla ilgili haberlerini, makalelerini okudum.

“Bakalım” dedim “bu sırrı biri yazmış mıydı?”

Şevket Rado’nun sahibi olduğu Tarih ve Edebiyat mecmuası Ağustos 1979 tarihli sayısında, “Taksim Cumhuriyet Abidesi” başlıklı yazısında bu sırra hiç değinmemişti. (Sayı 8, s. 19)

Başında Mithat Sertoğlu’nun bulunduğu Yıllar Boyu Tarih dergisi, Ağustos 1980 tarihli sayısının kapağını Taksim Anıtı’na ayırmıştı. Başlığı ilginçti: “Yeterince tanımadığımız şaheser: Gelin, Taksim Anıtı’yla tanışalım.” Erdal Türkay’ın kaleme aldığı yazıda da ne yazık ki bu sır yoktu! (Yıl 3, sayı 8, s. 44)

Yayın danışmanlığını Eroğul İskit’in yaptığı Yıllar Boyu Yakın Tarih dergisi Temmuz 1978 tarihli sayısının “Taksim’de 50 yıl” başlıklı yazısını, yaptığı başarılı çalışmalarıyla İstanbul’a birçok tarihi eseri kazandıran Çelik Gülersoy kaleme almıştı. Beş sayfa ayrılan bu yazıda da Taksim Anıtı’nın sırrı yoktu! (Yıl 1, sayı 4, s. 45)

Başında Prof. Mete Tunçay’ın bulunduğu Tarih ve Toplum dergisi, Ocak 1988 tarihli sayısında “Taksim Anıtı ile İlgili Mektuplar” başlıklı Turgut Kut imzalı bir yazıya yer vermişti. Anıtın İtalyan heykeltıraşı Pietro Canonica’nın mektuplarına yer verilen yazıda da anıttaki sırra ait bilgi yoktu. Haksızlık yapmayalım; konu belki de Taksim Anıtı olmadığı için bu sır yazılmamış olabilir. (Sayı 49, s. 21)

Uzatmayayım:

Ne Yakın Tarihimiz ciltlerinde ne de Belgelerle Türk Tarihi Dergisi sayılarında Taksim Anıtı’nın sırrıyla ilgili bir yazı bulabildim.

Sekiz ciltlik İstanbul Ansiklopedisi’nde bile yoktu.

Hepsinde anıtın yapılış hikâyesi yazılıyor; mimari bilgileri, özellikleri veriliyor; mali ve sanatsal yönüne değiniliyor; Cumhuriyet’i sembolize eden figürler anlatılıyor; Atatürk, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak’tan bahsediliyor. Ama bir sırrın üstü örtülüyordu!

Düşünebiliyor musunuz; İstanbul’un orta yerinde seksen iki yıldır bir anıt var ve çoğu kimse bu anıtı yakından tanımıyor.

Çünkü bir gerçek hep atlanıyor. Kuşkusuz Taksim Anıtı’ndaki sır sonra ortaya çıktı. Peki, ne zaman ortaya çıktı biliyor musunuz?

Soğuk Savaş dönemi bitince…

Popüler Tarih dergisi Ağustos 2002 sayısında, yıllardır saklanan bu gerçeği/sırrı yazdı: Taksim Anıtı’nda, Atatürk’ün arkasında iki Sovyet generali duruyor: General Mihail Vasilyeviç Frunze ve Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov…

Evet; sır buydu.

Soğuk Savaş döneminde kızılcık şerbetinde bile komünizm propagandası arayanlar, topluma öyle bir korku salmışlardı ki, anıttaki Sovyet generallerini kimse yazmamıştı. Belki de bazıları bilerek yazmadı. Öyle ya ne demekti, Atatürk, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak’ın yanında komünist generallerin bulunması?

Bizim tarihçiliğimiz böyledir işte. Peki, yok sayılan bu generaller kimdi?

General Frunze, bizim tarihimiz açısından da önemli bir yere sahipti. Lenin’in özel talimatı üzerine olağanüstü elçi sıfatıyla 13 Aralık 1921’de Ankara’ya geldi. Onuruna düzenlenen mitingde yaptığı konuşma büyük etki yarattı. Millet Meclisi’nde konuşma yaptı. Frunze, Mustafa Kemal’le yakın ilişki kurdu. Sakarya cephesini gezdi. 5 Ocak 1922’de arkasında iyi duygular bırakarak ülkesine döndü.

Diğer Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov’un bizim için önemi ise şuydu: Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü yıllarda, askeri bilgisiyle savaşın taktik ve stratejisine katkıda bulunması amacıyla Ankara’ya gönderildi.

Evet, Sovyetlerin o günlerde yaptığı yardımları unutmayan Atatürk, bir jest olarak bu iki generalin heykelinin de anıtta yer almasını istedi.

Bir anıtta iki Sovyet generalinin olduğunu bile yazmayan, yazamayan topraklarda, Marx’ı, Lenin’i, sosyalizmi, emperyalizmi anlama/kavrama süreci nasıl gerçekleşebilir?

Müslümanların sola nasıl düşman edildiği ortaya çıkıyor.

Diğer yanda solcuların da toplumcu/sosyalist Müslüman yazarları nasıl anlamadıkları, nasıl ellerinin tersiyle itekledikleri anlaşılabiliyor.

O halde şunu sorabiliriz:

Kim kimin “dilinden” ne zaman anlayacak?

İki karşıt görüşte, inançta, grupta olan kardeşler mi sadece birbirini anlayıp hoşgörüyle yaklaşabilecek?

Bu soruyu sormamın bir nedeni var:

Hilav ailesini tanıtmak…

Bu aileyi tanıyor musunuz?

Baba, Musul doğumlu bir Kürt; Said-i Nursi’nin avukatı. Anne, Kafkas Kartalı Şeyh Şamil’in torunu. Oğullarından biri ateist/solcu, diğeri İslamcı münevver.

Kızların biri Kadıköy Kız Koleji müdiresi, diğeri avukat.

Damat ses sanatçısı.

Gelinleri ise, Türk basınının en köklü ailesi Taluların şarkı sözü yazarı kızı. Peki, bu aile bize neyi anlatıyor?

Tarih, 9 Şubat 2000.

Sahrayıcedit Camii musalla taşında bir tabut.

Yeşil örtülü tabutun başında sessizce ağlayan 72 yaşındaki ateist bir ağabey; Selahattin Hilav…

Felsefeci, çevirmen ve denemeci Selahattin Hilav’ın adını duymayan solcu herhalde yoktur. Çünkü Türkiye’de aydınlanma felsefesi ve sosyalizmin anlaşılmasında büyük katkıları oldu. Marx, Sartre, Diderot, Schopenhauer, Garaudy, Foucault öğrenmek isteyip de Selahattin Hilav’ın çevirilerini eline almayan yoktur.

Cami avlusunu dolduranlar, 66 yaşında hayata gözlerini kapayan Necmettin Hilav’ın, kitaba, okumaya, araştırmaya meraklı Müslüman arkadaşları, dostları.

Hepsi büyük bir nezaketle ve üzüntüyle cenazenin sahibi Selahattin Hilav’a başsağlığı diledi.

Cemaat sonra hep birlikte cenaze namazı için saf tuttu. Selahattin Hilav imamın hemen arkasındaydı.

Bazılarına şaşırtıcı gelebilir. Ateist bilim adamının, imamın arkasında saf tutması ne anlama geliyordu?

Hem Doğulu hem Batılı olabilmenin inceliğiydi aslında bu. Marksizm’in “yabancılaşma” kavramını Türkçeye ilk onun sokmasının nedeniydi bu.

Nesimi Divan’ını, İbn Haldun’u, Platon’u, Eşari’yi, Hegel’i, Marx’ı, Nietzsche’yi, Lefebvre’i, Freud’u harmanlamaktı bu.

Aydınlanmacı Batı felsefesinin zihni eğitiminden geçmiş bir Doğulunun zarafetiydi bu.

Selahattin Hilav’ın “yerli Marksizm” arayışlarına girip Asya tipi üretim tarzı konusunda çalışmalar yapmasının sebebiydi bu.

Onu yoğuran kültüre saygıydı bu.

Onu, Paris Sorbonne’a gönderip Marksist olmasına vesile olan kimdi biliyor musunuz?

İstanbul Erkek Lisesi’ndeki felsefe öğretmeni, sosyalist Müslüman Nurettin Topçu!

Selahattin Hilav ile Nurettin Topçu’nun yollarının kesişmesini tesadüf mü sanıyorsunuz?

Sahrayıcedit Camii avlusunda bulunanların hemen hepsi, sosyalist Selahattin Hilav gibi Nurettin Topçu’nun “rahlei tedrisatı”ndan geçti.

Evet, bu kitapta altını hep çizeceğimiz gibi, baş davası ahlak olan o nesil bugün artık kaybolmak üzere.

Onlardan biriydi rahmetli Necmettin Hilav…

Yaşam biçimi ve kişiliği, ağabeyinin zıddıydı.

İTÜ mezunu, yüksek mimardı. Uzun yıllar Merkez Bankası’nda çalıştı. Hiç evlenmedi.

İngilizce, Fransızca, Almanca ve Latinceyi rahatlıkla anlıyordu; Arapça, Farsça ve Osmanlıcaya çok hâkimdi.

Evliya Çelebi’yi, Naima’yı, İbn Sina’yı, Farabi’yi özgün metinlerinden okudu. İslam tarihi ve felsefesine meraklı, Batı ve Doğu kültürlerini derinlemesine inceleyen, ana kaynaklarından araştıran bir entelektüeldi. Osmanlıca ve Osmanlı kültürünü pek çok akademisyenden ve ilahiyatçıdan daha iyi bilirdi. Pek çok kişi karşılaştığı bir zorluğu ona danışarak çözerdi.

Beyazıt, Tünel ve Kadıköy’ deki sahaflara gitmek dışında pek evden çıkmazdı. Sürekli okurdu.

Gümüş sikke koleksiyonu yapar, hat toplar, kıymetli ve nadir kitaplar biriktirirdi.

Muhafazakâr bir hayat tarzı benimsedi; örneğin ağabeyinin tersine ağzına içki koymadı. Çok nadir, minik kadehte likör içerdi.

Ama sanmayınız ki yobazdı.

Tek kusuru -yine ağabeyinin tersine- yazmayı sevmemesiydi. Yani “nihrir” idi; çok okuyan, çok bilen, ama yazmayan kişi!

Onu yoğuran kültüre saygıydı bu.

Onu, Paris Sorbonne’a gönderip Marksist olmasına vesile olan kimdi biliyor musunuz?

İstanbul Erkek Lisesi’ndeki felsefe öğretmeni, sosyalist Müslüman Nurettin Topçu!

Selahattin Hilav ile Nurettin Topçu’nun yollarının kesişmesini tesadüf mü sanıyorsunuz?

Sahrayıcedit Camii avlusunda bulunanların hemen hepsi, sosyalist Selahattin Hilav gibi Nurettin Topçu’nun “rahlei tedrisatı”ndan geçti.

Evet, bu kitapta altını hep çizeceğimiz gibi, baş davası ahlak olan o nesil bugün artık kaybolmak üzere.

Onlardan biriydi rahmetli Necmettin Hilav…

 Yaşam biçimi ve kişiliği, ağabeyinin zıddıydı.

İTÜ mezunu, yüksek mimardı. Uzun yıllar Merkez Bankası’nda çalıştı.

Hiç evlenmedi.

İngilizce, Fransızca, Almanca ve Latinceyi rahatlıkla anlıyordu; Arapça, Farsça ve Osmanlıcaya çok hâkimdi.

Evliya Çelebi’yi, Naima’yı, İbn Sina’yı, Farabi’yi özgün metinlerinden okudu. İslam tarihi ve felsefesine meraklı, Batı ve Doğu kültürlerini derinlemesine inceleyen, ana kaynaklarından araştıran bir entelektüeldi. Osmanlıca ve Osmanlı kültürünü pek çok akademisyenden ve ilahiyatçıdan daha iyi bilirdi. Pek çok kişi karşılaştığı bir zorluğu ona danışarak çözerdi.

Beyazıt, Tünel ve Kadıköy’ deki sahaflara gitmek dışında pek evden çıkmazdı. Sürekli okurdu.

Gümüş sikke koleksiyonu yapar, hat toplar, kıymetli ve nadir kitaplar biriktirirdi.

Muhafazakâr bir hayat tarzı benimsedi; örneğin ağabeyinin tersine ağzına içki koymadı. Çok nadir, minik kadehte likör içerdi.

Ama sanmayınız ki yobazdı.

Tek kusuru -yine ağabeyinin tersine- yazmayı sevmemesiydi. Yani “nihrir” idi; çok okuyan, çok bilen, ama yazmayan kişi!

Sadece küçük defterlerine notlar aldı. Bunların yayımlanmasını istemedi.

Birçok merakı vardı; bunların başında keman çalmak ve sahaflardan kitap toplamak geliyordu. Hat sanatıyla ilgiliydi. Eski cilt sanatıyla uğraşıyordu. İslam paraları uzmanıydı. Yelkenli kullanmayı seviyordu.

Necmettin Hilav, Başıbüyük Mezarlığı’nda toprağa verildikten sonra, Selahattin Hilav kardeşinin Suadiye’deki evine taşındı.

Ve o da ölene kadar beş yıl o evde yaşadı.

Aileyi tanımaya devam edelim:

Farklı görüşe mensup iki erkek evlada sahip baba kimdi?

Baba, ne solcuydu ne sağcı! Kürt siyasal hareketinin tanınmış isimlerinden biriydi…

Mihri Bey, 1885 Musul-Sine köyü doğumluydu. Babası, “Küçük Molla” diye bilinen Mela Mahmud, bir din adamıydı.

Babasının, annesinin üzerine kuma getirmesine kızıp on yedi yaşında İstanbul’a geldi. Fatih Medresesi’nde Hoca Hüseyin Hüsnü Efendi’nin öğrencisi oldu.

Birkaç yıl sonra aynı medresede dersiam/müderris olarak görev yaptı.

Şeyh Şamil’in torunlarından Şaziye Hanım’la evlendi. Genç yaşından itibaren Osmanlı’daki Kürt siyasal hareketlerine sempati duydu. 1912’de kurulan Kürt öğrenci derneği Hevi’nin kurucuları arasında yer aldı. Şeyh Said davasında yargılandı.

Irak’taki Jin dergisine de, Musa Anter’in çıkardığı Dicle’nin Kaynağı dergisine de makaleler yazıp gönderdi. Ağabeyi Mehmed Müftizade, 1959’da Tahran’da yayına başlayan Kürdistan gazetesinin başyazarıydı.

Fransızca, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilen Mihri Bey, Kürtçenin tüm lehçe ve şivelerine hâkimdi. İlk Kürtçe gramer kitabının yazarıydı. Ulu Türk Ulusunun Şanlı Şairi Fuzuli Divanından-l. Kitap ve Ahlak Yükseliş Kaynağı ve Mutluluk Ocağıdır adlı kitapları yazdı.

Cumhuriyet sonrası, medreseler kapatılınca Mihri Bey önce edebiyat öğretmenliği yaptı. Sonra hukuk fakültesini bitirerek avukat oldu. Müvekkillerinden biri Said-i Nursi (Kürdi) idi.

Gerek kitaplarında gerekse sohbetlerinde herkese -ve dolayısıyla çocuklarına- Doğu kültürünü aşıladı; divan edebiyatını sevdirdi; İslam felsefesini öğretmeye çalıştı.

 Mihri Bey, spora çok meraklıydı. Yüzmeyi seviyor, at binmekten zevk alıyor ve ava çıkıyordu.

1956 yılında vefat eden Mihri Bey, yaşamının sonuna kadar Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne inandı. Çocuklarını öyle yetiştirdi.

O bu ülkenin namuslu, aydın bir Kürtü’ydü…

Kürt siyasal hareketlerine sempati duyan bu babanın iki oğlu dışında, üç de kızı vardı.

Hilav ailesinin en büyük çocuğu Lamia Hilav’dı. Coğrafya öğretmenliği ve Kadıköy Kız Koleji müdireliği yaptı.

Hilav ailesinin her perşembe günü yaptığı toplantılar onun evinde oluyordu. Kızı Suğra Öncü, dayısı Selahattin Hilav gibi çeviriler yaptı. Vırginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda adlı eserini çevirdi.

Lamia’nın bir küçüğü, “iki numara” Süheyla Hilav’dı.

Ailenin en hassas ve özverili olanıydı. Babasının isteği üzerine avukat oldu. Kızı Üzra Nural, dayısı Selahattin Hilav’la birlikte Germain Bazin’in Sanat Tarihi adlı eserini Türkçeye çevirdi.

Selahattin ve Necmettin’den sonra en küçük kardeş Leyla Sönmezocak’tı. Eşi radyo sanatçısı, tasavvuf musikisine vakıf Rahmi Sönmezocak’tı.

Gelelim ailenin gelinlerine…

Aileye gelinleri sadece, çapkınlığıyla ünlü Selahattin Hilav getirdi.

İlk eşi gazeteci, politikacı İsmail Cem’in kardeşi Alev İpekçi’ydi. İkinci eşi ise Recaizade Mahmud Ekrem’in torununun kızı, gazeteci Umur Talu’nun ablası, Türk pop müziğinin en iyi şarkı sözü yazarlarından Çiğdem Talu’ydu. Bu evlilikten doğan Zeynep Talu da şarkı sözü yazarı olarak annesinin yolunda başarıyla ilerliyor.

Toparlarsak…

Hilav ailesine ait bilgileri alt alta yazınca karşınıza ne çıkıyor:

Tüm renkleriyle Türkiye mozaiği!

Peki, toplumsal hayatta karşıt görüşlerin birbirini sevip sayması için aile çatısı şart mıdır? Öyle olmadığı bir Müslüman’ın bir sosyaliste yazdığı mektupta ortaya çıkıyor…

Evet, bizim topraklarımızda sayısı az bile olsa, politik görüşleri taban tabana zıt olmasına rağmen, dün aynı çatı altında birlikte oturma düşü kuran Müslümanlar, sosyalistler vardı.

Bir Müslüman’ dan bir sosyaliste mektup

Mehmet Y. Yılmaz Hürriyet’teki köşesinde, “Türkiye’nin ağzı en bozuk kesimini siyasal İslamcılar oluşturuyor” diye yazdı.

Okuyunca hak verdim. Sonra üzüldüm.

Kuşkusuz Mehmet Y. Yılmaz, sürekli sokak ağzıyla konuşan Başbakan Erdoğan’a ve yandaş medyadaki küfürbaz-yalancı yazarlara bakarak hüküm vermişti.

Evet, hak vermiştim ama yine de bir yanım buruktu.

Gözümün önüne tıpkı soyadı gibi yaşamış olan şair Cahit Zarifoğlu geldi. “İşaret Çocukları” adlı şiirini bulup okudum.

Düşündüm, “bizim cenah” aslında “öteki”ni pek tanımıyor.

Gördüğü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bildiği bazı yandaş gazetelerin köşelerini tutmuş sözde gazeteciler.

Ve ister istemez biraz haksızlık yapılıyor.

Neden mi? Gelin size bir gerçek olay anlatayım…

1950’li yılların ikinci yarısı. Yer, Kahramanmaraş Lisesi.

Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Ali Kutlay, Hasan Seyithanoğlu, Rasim-Alaaddin Özdenören kardeşler ve sonradan aralarına katılan Mehmet Akü İnan…

Yani “İşaret Çocukları” …

Ya da…

Cahit Zarifoğlu’na göre “Yedi Güzel İnsan!”

Sınıf arkadaşıydılar.

Hepsi resme, müziğe ve özellikle edebiyata vurgundu.

Yine bir Kahramanmaraş doğumlu olan Nuri Pakdil’in çıkardığı Hamle dergisi ellerinden düşmezdi. (O zamanlar sağcılık-solculuk pek yoktu; Hamle dergisi “Sait Faik’e Saygı” sayısı bile çıkarabiliyordu.) Anadolu’nun 60 bin nüfuslu bu yoksul şehrinin çocukları, kimlerin çıkardığına bakmadan Varlık, Yeditepe, Yenilik gibi edebiyat dergilerini takip ederlerdi. Dergilere ulaşabilmek için yırtınırlardı.

Bir yandan soluksuz okuyup diğer yandan hikâyeler, şiirler yazmaya çalışırlardı.

Yaşar Kemal’in İnce Memed’ine, Attila İlhan’ın “Sisler Bulvarı” adlı şiirine hayrandılar.

İletişimin zorlu olduğu o yıllarda Necip Fazıl, Peyami Safa, Nazım Hikmet, Fethi Gemuhoğlu hakkında bilgi sahibi olmak için çırpınırlardı.

Hz. Ali’nin “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözünü şiar edinmişlerdi.

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını okuyup, onun Batılı mı, Doğulu mu olduğunu tartışırlardı günlerce.

Cahit Zarifoğlu’nun evinde şiir günleri düzenlediler.

“İkinci Yeni” şiir akımını benimsediler. Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar’ın şiirlerini gece gündüz demeden, bıkmadan usanma¬dan birbirlerine yüksek sesle okudular.

Zarifoğlu’nun kırık penayla çaldığı gitarı soluksuz dinlediler.

Cumhuriyet gazetesi muhabiri Doğan Keçecioğlu’nun Kahramanmaraş’ta çıkardığı Gençlik gazetesinin kültür-sanat sayfasını yaptılar.

Çalışkandılar. Hiç yorulmadılar. Daha yolun başındaydılar.

Sonuçta, Kahramanmaraş Lisesi o dönem Akif İnan, Erdem Beyazıt, Rasim ve Alaaddin Özdenören ve Cahit Zarifoğlu gibi, bugün Müslüman çevrelerin büyük saygı duyduğu şairleri-yazarları çıkardı.

Onlar sadece ürettikleriyle değil, o genç yaşlarında toplumsal hayat içindeki duruşları, üslupları ve zarafetleriyle de örnek oldular.

Hepsi üniversiteye gitti…

Cahit Zarifoğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Filolojisi’ne yazıldı. Vefa Öğrenci Yurdu’nda kaldı. Daha sonra bir yazlık evin hem bekçiliğini yaptı hem de orada kaldı.

“Abi kültürüyle” İstanbul’da tanıştı…

1962 yılının Mart ayında bir Cumartesi günü Özdenören kardeşlerle birlikte hayranı oldukları bir şairin kapısını çaldı: Sezai Karakoç.

Belki bugün herkese şaşırtıcı gelebilir:

Onlar, o güne kadar “Sartre, Camus gibi büyük düşünürlerin fikirleri okunur, öğrenilir ve benimsenir” diye düşünüyorlardı.

O günden sonra Sezai Karakoç’tan öğrendiler ki, her fikir üzerine yorumlar getirilebilir ve filozoflar, düşünürler, edebiyatçılar sorgulanabilirdi!

Ve yine ilk olarak o gün duydular…

Sezai Karakoç bir dergiyle ilgili düşüncesini şöyle açıklamıştı:

“O derginin kendine göre bir kimliği var, biz Müslüman’ız.”

Kafaları karıştı. Çünkü kendisi (Mehmet Barlas’ın babası) Cemil Sait Barlas’ın Pazar Postası’nda yazıyordu. Solcu Cemal Süreya da en yakın arkadaşıydı.

Nasıl oluyordu; bir “onlar” vardı, bir de kendileri Müslümanlar! Zamanla yerli yerine oturdu düşünceleri:

Hayata bir pencereden bakabilirdiniz, ama bu, karşı pencereden bakanlara düşman olacağınız anlamına gelmezdi.

Anadolu’nun temiz çocukları “öteki” kavramını henüz bilmiyorlardı.

İstanbul öğretiyordu işte…

“Yedi Güzel İnsan” karşı görüşe doğru koşmaya başlasalar da sosyalist Cemal Süreya’yı hep sevdiler; Üvercinka’yı ellerinden düşürmediler.

İçlerinden Cahit Zarifoğlu, Cemal Süreya’ya daha bir yakınlık duydu. Sezai Karakoç’un şiirlerinden çok Cemal Süreya’nın şiirlerini beğeniyordu. Ayrıca, öğrendiğine göre kişilikleri de benzerdi zaten.

Ve bu nedenle 1962’de hiç tanımadığı -o yıllar Paris’te bulunan- Cemal Süreya’ya mektup yazdı:

“İstanbul’a döndüğünüzde sizinle ev tutup birlikte oturabilir miyiz?

Zarifoğlu, bu toprakların yoğurduğu temiz kalpli Anadolulu şairlerdendi; şiirlerine hayran olduğu büyük bir şairle aynı çatı altında yaşamanın düşünü kurabiliyordu.

“Yabancılaşma” henüz bu topraklara uğramamıştı.

Üstelik…

Bu mektubu yazan kişi sıradan biri değildi. Siyasal meselelerden uzak durmuyordu.

Nuri Pakdil, Sezai Karakoç, Necip Fazıl gibi “abiler”in etrafında bir okul/ocak görevi gören dergilerin çevresindeki duygusal beraberliği ve düşünsel birlikteliği yaşıyordu.

“Allah, peygamber sevgisi ihmal edilmeden, dünya meseleleri ön plana çıkarılmalıdır” görüşünün ilk savunucularından biriydi.

Müslümanların öncü kuşağındandı.

Buna rağmen solcu Cemal Süreya’yla aynı evde oturmaktan çekinmiyordu.

Çünkü ortak payda edebiyattı. Öğrenme aşkıydı. Dostluktu.

Solcular Müslümanların, Müslümanlar solcuların dergilerinde yazı kaleme almakta bir sakınca görmüyordu.

Ece Ayhan’ın, İlhan Berk’in derviş titizliğiyle çalışan Müslüman şairlere önyargısız yaklaşımları, övücü eleştirileri saygıyla karşılanıyordu.

Aslında…

Aynı mahallenin yoksul “İşaret Çocukları “ydı hepsi.

Yer sofralarındaki bir tas çorbaya kaşık sallayarak, mumlu gecelerde kahramanlık hikâyeleri dinleyerek, cami avlularında futbol oynayarak ve yaramazlık yapınca yüzü kızararak büyüyen bir kuşaktı onlar.

Hepsi Anadolu Müslüman kültürünün bir parçasıydı. Hedefleri hep yüksek İslam kültürü oldu.

Erdeme inandılar.

Ayıp etmekten, yanlış yapmaktan korktular.

Bir gün sözlerinden ya da yaptıklarından dolayı utanmaktan çekindiler.

Bu nedenle küfrü, haksızlığı, kibri bilmediler.

Sonra…

Sonra iktidar ve para geldi.

Bin yıllık kültür, birkaç yıl içinde varoş muhafazakârlığına, sonradan görme liberalliğe teslim ediliverdi.

Soruyorum:

Cahit Zarifoğlu’nun mirasına sahip çıkan temiz Müslümanlar bugün nerededir?

Neden susuyorlar?

Ya Nurettin Topçu’nun, Cemil Meriç’in öğrencileri, yol arkadaşları? Onlar neden ölüm sessizliğine büründüler?

Hepsi mi “Müslüman’dan kaçıp Müslümanlığa sığındı!”

İkinci bölüm

        Kim bu dinciler?

Tuttum aynayı gözüme

Ali göründü gözüme…

Merak ediyorum, dinciler aynaya baktıklarında ne görüyor?

Hece, aylık edebiyat dergisi… “Bizim cenahtan” değil “öteki”nden!

Nazım Hikmet’ten Necip Fazıla özel sayılar çıkarıyorlar.

Geçtiğimiz yıl e-mail attım, eksik bazı sayıları temin edip edemeyeceğimi sordum.

Sağ olsunlar, ilgilendiler, hemen eksik sayıları tamamladılar.

Bu arada aramızda küçük bir sorun çıktı. Para almak istemediler. Ben de epey direttim. Ve ödemeyi yaptım.

Sonra özür dileyerek bunun nedeni açıkladım: “Lütfen inanın, bu durumun sizle hiçbir ilgisi yok; öyle günlerden geçiriyoruz ki kimseye pek güvenim kalmadı. Yarın hediye dergilerin karşıma bir başka şekilde çıkarılmasından endişe ederim.”

Ne kadar ayıp değil mi bu sözlerim?

Hala utanıyorum.

Ne hale getirildik?

Neyse…

Hece (haziran-ağustos 2007) özel sayısını Cahit Zarifoğlu’na ayırdı.

Bu sayıda Ahmet Fethi’nin (müstear isme benziyor), “Daralan Vakitler” adlı yazısını sizinle paylaşarak bu bölüme giriş yapmak istiyorum:

Çok tuhaf günlerden geçiyoruz.

O yüzden de şaşkınlığımız anlama güçlüğümüzü besliyor.

Maalesef renksizliğin ve yönsüzlüğün hâkim olduğu bir siyasal atmosferi soluyoruz. Öyle ki, çok kaba bir biçimde siyasal bir belirleme olan sağ ve sol, doğu ve batı artık coğrafi konumumuzu bile imlemiyor.

Kaderin cilvesine bakın ki, ne için hayıflanıyoruz? Niçin solcularımız solcu, milliyetçilerimiz milliyetçi ve İslamcılarımız İslamcı değil diye!

            Elbette ideolojilerin de kimi ortak paydaları vardır.

Lakin ortak payda, kendini silen bir inkârcılıkla kurul(a)maz.

İnsan, değişip dönüşebilir. Bu makuldür.

Ama ne hikmettir ki, her yönden her ret ya da her değişip dönüşme aynı mecraya akmaktadır. Bu tuhaftır. Hayrete şayandır. Dikkate değerdir. İrdelenmelidir.

Lakin makul değildir.

Bahse konu ettiğimiz ideolojilerdeki bu belirsiz dönüşüm, aynı mecraya kişiliksiz akış, her ideoloji için olduğu kadar, bir öteki ideoloji için de kayıptır.

İslamcıların hal-i pür melali ise trajiktir. Bin keder birden getirmektedir.

Artık İslam’sız İslamcılarımız vardır.

Artık İslamcılar milli mitleri, simgeleri, metaforları ve sınırları sanki dinden bir cüzmüş gibi anıyorlar. Amentülerine ek yapıyor, akidelerini yeniden kuruyorlar.

Ve bunları hep din adına yapıyorlar…

Demek “öteki mahallede” birileri sesini çıkarmaya başladı.

Henüz isim vermiyorlar.

Ama biz vereceğiz.

Tarihe karşı borcumuz bu.

Bizim topraklara borcumuz bu.

Sınıf atlayan mücahitler

12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra İslamcı kesimde ardı ardına dergiler çıktı. Bunlardan biri de İslam dergisiydi.

Derginin arkasında Nakşibendî Gümüşhanevi Dergâhı vardı. Başyazarı, dergâhın şeyhi M. Esad Coşan’dı.

Genel yayın yönetmeni Hasan Hüseyin Ceylan, yazı işleri müdürü Zahid Akman, dış haberler şefi Fehmi Koru’ydu.

Derginin para işlerine ise, adı Deniz Feneri olayına karışan Zekeriya Karaman bakıyordu!

Ankara’ da bir şirketin mescidinde kırık bir daktilo ve bir masayla başlayan idealler zamanla nasıl bir dönüşüme uğradı?

12 Eylül 1980 askeri darbesi, İslami kesimde dergiler dönemini başlattı. Neredeyse her tarikatın, dergâhın, cemaatin dergisi vardı:

Sızıntı Fethullah Gülen cemaatinin dergisiydi.

Altınoluk Nakşibendî Erenköy cemaatinin dergisiydi.

Öğüt, İcmal Kadiri Haydar Baş çevresinin çıkardığı dergilerdi.

Köprü, Bizim Aile Mehmet Kutlular ekibinin çıkardığı dergilerdi.

Dava radikal Nurcuların dergisiydi.

Girişim radikal İslamcı Kürtlerin dergisiydi.

Şahadet, Tevhid Hizbullah’ın dergileriydi.

İktibas tasavvuf karşıtı Ercüment Özkan çevresinin çıkardığı dergiydi.

Zafer Mehmet Kırkıncı Hoca çevresinin dergisiydi.

Rönesans Adnan Oktar çevresinin dergisiydi.

Kitap Dergisi, Mavera İslamcı edebiyatçıların dergileriydi.

Hareket, Ülke İslamcı sosyalistlerin dergileriydi.

Tezkire, Umran İslamcı entelektüellerin dergileriydi.

1980’ler; kendi ifadelerine göre, “İslami uyanışın” başladığı yıllardı. Kuşkusuz aralarında farklılıklar vardı ama hepsi idealistti. Coşkuluydu. Fedakârdı. Tek istekleri “İslami bir toplum” yaratmaktı.

Sonra… Sonra ne mi oldu?..

Yeni bir dergi: İslam.

Tarih 1 Eylül 1983.

Nakşibendî Gümüşhanevi (İskenderpaşa) Dergâhı’nın yarı resmi yayın organı İslam dergisi çıktı. Aylıktı.

Derginin başyazarı Halil Necatioğlu idi. Aslında bu isim; Profesör Mahmud Esad Coşan’ın müstear adıydı. Prof. Coşan, müstear isim olarak, babası Halil Necati Coşan’ın adını kullanmıştı.

  1. Esad Coşan sıradan bir başyazar değildi. Gümüşhanevi Dergâhı’nın şeyhi Mehmed Zahid Kotku’nun kızı Muhterem’le evliydi. 1977 yılında kayınpederinin bizzat elinden tutarak kürsüye çıkarması üzerine İskenderpaşa Camii’nde hafta sonları hadis dersleri vermeye başladı. İlahiyat fakültesinde öğretim üyesiydi.

Şeyh Mehmed Zahid Kotku, Ankara’ya geldiğinde mutlaka damadının evinde misafir oluyordu. Damadını seviyor, ona saygı duyuyordu. Dergâh çevresinde artık herkes biliyordu ki, Şeyh Zahid Kotku’dan sonra dergâhın postnişine Prof. Coşan oturacaktı.

Ama bir sorun vardı. 1970’li yılların sonunda dergâh ile MSP’nin arası açılmaya başladı. Şeyh Zahid Kotku, Erbakan’ın Akıncılar gibi radikal hareketlere sıcak bakmasına karşı çıktı. Sonra bir gün Erbakan’a, eniştesi Prof. Osman Çataklı aracılığıyla haber gönderdi: “Necmi partinin başından çekil!”

Erbakan, dergâhın dinsel otoritesine karşı geldi. Gümüşhanevi Dergâhı’yla gerginliği sürerken 12 Eylül 1980 askeri darbesi oldu. Tutuklamalar, sorunu geçici olarak unutturdu.

Darbeden hemen sonra da Şeyh Zahid Kotku vefat etti. Prof. Coşan yeni şeyh oldu.

Erbakan, dergâhta değil akademide yetişen yeni şeyhe “biat” etmedi. Söylenenlere bakılırsa Erbakan Kayseri’nin Yahyalı ilçesindeki Hacı Hasan Dinç’e biat etti. 19 Temmuz 1983’te Refah Partisini kurdu.

Prof. Esad Coşan ise, RP’nin kuruluşundan bir buçuk ay sonra İslam dergisini çıkardı.

Prof. Esad Coşan, İslam dergisinde genellikle Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden tanıdığı öğrencileriyle birlikteydi.

İslam dergisinin genel yayın yönetmeni Hasan Hüseyin Ceylan’dı.

Yazı işleri müdürü ise Aykut Zahid Akman’dı.

Hasan Hüseyin Ceylan ve Aykut Zahid Akman, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden sınıf arkadaşıydılar. Ankara’da yaşıyorlardı. Şeyhleri Esad Coşan’ın dizinin dibinden ayrılmıyorlardı. Dergi çalışmalarından arta kalan zamanlarda, Prof. Coşan’ın Ankara Demetevler Özelif Sitesi’ndeki “hadis sohbetlerini” organize ediyorlardı.

İslam dergisi, Ankara’da bir şirketin mescit olarak kullandığı küçük odasında, bir masa, bir eski daktiloyla yayın hayatına başladı.

Darbe günleri nedeniyle yayın çizgileri biraz ürkekti. Dergi içerik olarak, daha çok tasavvuf, geleneksel medrese ile radikal söylemlerin iç içe geçtiği bir politika takip etti.

Hasan Hüseyin Ceylan tarafından yazılan “Unutulan Sünnetlerimiz” bölümünde, Hz. Muhammed’in yaşamından örnekler verildi; okurlara günlük yaşama ilişkin tavsiyelerde bulunuldu: “Futbol karşılaşmalarında giyilen şort, erkeğin göbeği ile dizkapağı arasını örtüyorsa caizdir.”

Dergi, genellikle yurtdışındaki İslami gelişmeleri haber verdi; Afganistan’ı işgal eden Sovyetler Birliği’ne ateş püskürüyorlardı. İran-Irak Savaşı’nda İran’ı desteklediler. Ama Humeyni’ye mesafeliydiler.

Dünyayı ikiye bölmüşlerdi: Müslümanlar ve kâfirler. Avrupa Birliği’ne karşıydılar. Kendilerini, Mısır’daki Müslüman Kardeşler’e yakın görüyorlardı.

İslam dergisinin dış haberler sayfasını kim hazırlıyordu biliyor musunuz: Fehmi Koru!

Dergiye, Zahid Akman’ın ağabeyi Turgut Akman’la evli gazeteci Nuriye Akman da gönüllü destek veriyordu.

İslam dergisi, ANAP’a yakındı; çünkü bu partinin kadrosu içinde, başta genel başkanı Turgut Özal olmak üzere, Gümüşhanevi Dergâhı’na bağlı politikacılar vardı. Ancak ANAP’ın serbest piyasacı, AB’ye yakın siyaseti bu yakınlığın daha ileri gitmesine engel oldu.

RP’yle arasındaki gerginlik ise her geçen yıl arttı. Parti, İslam dergisinin parti binalarına girişini yasakladı.

1990’lı yıllarda RP yükselişe geçti. Artık büyük şehirlerde yeni bir dönem başlamıştı. İstanbul, Ankara gibi şehirleri RP adayları kazanmıştı. Bu seçim başarısına rağmen İslam dergisi, Erbakan’a hâlâ soğuktu.

Ancak…

1984 yılında Şeyh Zahid Kotku’nun adını alacak kadar dergâha bağlı olan Aykut “Zahid” Akman ve Hasan Hüseyin Ceylan gibi isimler, Şeyh Coşan’dan ayrılıp Erbakan’a biat ettiler.

            O yıllar faaliyete geçmek için hazırlıklar yapan Kanal 7 televizyonunun başına da İslam dergisinin idari müdürü Zekeriya Karaman getirildi. İslam dergisinin yazı işleri kadrosundan Ferman Karaçam da Kanal 7 radyosunun başındaydı artık

Fehmi Koru, İslam dergisinden sonra Erbakan’ın ekibine dahil olarak Milli Gazete’ye geçti; başyazar oldu. Sonrası malum…

İslam dergisinden kopanlar ödüllerini hemen aldılar.

Milletvekili oldular. Şirketler kurdular. Belediyelere fuar organizasyonları yaptılar.

Yimpaş parasıyla “Politik Araştırmalar Merkezi” kurdular.

ABD’ye burslu gönderildiler. Televizyon yöneticisi oldular.

Büyüdüler… Ünlendiler…

Bu arada, 28 Şubat Kararları, Erbakan’ın yıldızını söndürdü.

Ve zamanında Şeyh Esad Coşan’ın dizinin dibinden ayrılıp Erbakan’a biat edenler yine hemen çark ettiler. Recep Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül ikilisinin gölgesine girdiler. “Yola devam” ettiler!

Fakat bir fire verdiler: Hasan Hüseyin Ceylan konuşmalarıyla RP’nin kapatılmasına neden olmuş, siyaset yapması beş yıl yasaklanmıştı. Cezası bitince, İslam dergisinde birlikte çalıştığı bacanağı, AKP Milletvekili, Genel Başkan Yardımcısı Akif Gülle’nin kulisiyle AKP’ye girmeye çalıştı. Olmadı. AKP, Hasan Hüseyin Ceylan’ı kabul etmedi.

Diğerlerinin yıldızı parlamaya devam etti.

Geçmişte karşı çıktıkları her şeyi bu kez kendileri yapıyordu. Popüler figürlerdiler artık. Her gün televizyon ekranındaydılar.

350 milyon dolarlık Armada İş Merkezi’nin sahibi oldular!

Diğer şirketlerini, işlerini, yatırımlarını, Deniz Feneri’ni yazmaya gerek var mı?

Artık milyon dolarları telaffuz ediyorlardı. Her şey ne kadar kolay ve çabuk oluvermişti!

İnsan sormadan edemiyor: “Bir hırka, bir lokma”yı ilke edinen İslam dergisi günlerini hiç anımsıyorlar mı?

O idealist-özverili gençlerin tüm çabaları sadece sınıf atlamak için miydi?

Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat koca bir yalan mıydı?

Hiçbiri mi nefsini öldürememişti?

“İslam toplumu” kurmak için büyük söz sarf edenler, sadece birkaç yıl içinde nasıl da ufalıvermişlerdi böyle.

Yunus Emre’nin dizelerini anımsamıyorlar mı artık?

Eğer bir müminin kalbin kırarsan

Hakk’a eylediğin secde değildir.

Deniz Feneri skandalını vicdanlarına nasıl anlatıyorlar acaba? Kanal 7’yle içlidışlı olup Deniz Feneri’ne birden aldığını beşten satan Atlas Pazarlama’lar, Server Holding’ler, Yimpaş’lar bu günahla nasıl yaşayabiliyorlar? Siz Zahid Akman’ları, Zekeriya Karaman’ları biliyorsunuz; onlar buzdağının görünen parçaları. Derinde neler var? Bu kirli para ilişkileri nerelere uzanıyor?

Gün gelecek Yusuf Atalay’lar, Harun Kapıyoldaş’lar, Engin Yılmaz’lar, Osman Acun’lar tek tek hâkim karşısına çıkmayacaklarını mı düşünüyorlar?

Sadece onlar mı?..

Fehmi Koru’nun yalısı

Fehmi Koru (ya da müstear adıyla Taha Kıvanç) uzun yıllar Ankara’da oturdu. Milli Gazete, Zaman macerasından sonra Yeni Şafak’a geçti.

Bu gazetede çalışırken İstanbul’un solcu liberalleriyle yakın oldu. İstanbul’daki hayatı sevmeye başladı; önce Cihangir’e “çalışma ofisi” kurdu. Burada yatıp kalktı; çalıştı.

Birkaç yıl sonra eşi ve çocuklarını da İstanbul’a getirdi. Tabii “çalışma ofisi” kalabalık bir aileye yetmedi.

Fehmi Koru kararını verdi: Madem İstanbul’da yaşayacaklardı, arkadaşlarını ve hükümet erkânını ağırlayacağı bir eve ihtiyaç vardı.

Beykoz’ da bir yalı buldu.

Hayır hayır, burayı yalı olarak almadı. Karışık oldu; en iyisi şu yalı meselesini baştan anlatmalı…

AKP, bu son yerel seçimde İstanbul’un Beykoz ilçesinde hâlihazırda belediye başkanlığı yapan Muharrem Ergül’ü tekrar aday göstermedi. Partinin Beykoz adayı, eski belediye başkanı Yücel Çelikbilek oldu.

Oysa…

Başkan Ergül’ün tekrar aday olması için Fehmi Koru makaleler yazdı; Beykoz’u sessiz sakin, ne kadar yetkin bir biçimde yönettiğinden övgüyle bahsetti.

Ancak Fehmi Koru’nun yazdığı bu gerekçeler yeterli olmadı ve Muharrem Ergül AKP tarafından tekrar aday gösterilmedi.

Peki, Fehmi Koru, Ergül’ü neden sık sık köşesinde övme ihtiyacı duymuştu? Bunun Beykoz’da yaptırdığı yalıyla ilgisi var mıydı? Herhalde yoktur!

Fehmi Koru İstanbul Boğazı’nın en güzel yerlerinden biri olan, Beykoz Gümüşsuyu Mahallesi, Mezarlık Sok No. 35 adresinde, 276 metrekare alanı bulunan bir “gecekondu” aldı.

İstanbul Boğazı’nı gören yapılarda bir çivi bile çakılamayacağını herkes bilir.

Ancak birçok kişi, “işi bilenlerin” bırakın çivi çakmayı, evleri yıkıp yalı kondurduğunu bizim odatv.com adlı haber sitemizden öğrendi. ‘’İşi bilen” kişi, sözde gazeteci Fehmi Koru’ydu.

Üş kuruşa aldığı muhteşem manzaralı harabeyi yıkıp yalı yapıvermişti. Oysa ev kentsel sit alanı içindeydi. Boğaz İmar Yasası’na göre yaptığı suçtu. İzni kim verdi? Anıtlar Yüksek Kurulu böyle bir yapılaşmaya nasıl göz yumdu?

Beykoz Belediyesi Hesap İşleri Müdürlüğü’ne kabul tarihi 22.2.2008 olan yalının değerinin milyon dolarlar olduğu belirtiliyor. Odatv.com, Fehmi Koru’nun kaçak yalısına nasıl izin verildiğini İstanbul Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’ne sordu.

Müdür Serdar Tuğrul yapıya ilişkin pafta, ada, parsel, mülkiyet durumu, imar durumu, imar planda kaldığı fonksiyon gibi bilgileri içeren hâlihazırda harita, kadastral harita, imar durumu vb paftaları istedi!

Sanki bizim görevimizmiş gibi, üşenmedik, hepsini derleyip gönderdik. Henüz bir yanıt alamadık. Bekliyoruz. Bakalım, süreç bundan sonra nasıl işleyecek?

Bu arada Fehmi Koru’nun yalısının ilk misafiri kim oldu dersiniz; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eşi.

Ne diyelim, hayırlı olsun…

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 920 bin lira ödeyerek iki adet satın aldığı, Ümraniye’de TOKİ ortaklığıyla yapılan İdealist Kent Villaları’nın su havzasına kaçak olarak yapıldığı konusuna hiç girmeyelim!

Biz İslam dergisinin yiğit mücahidi Fehmi Koru’nun medya macerasına devam edelim.

Dünün mücahidinin bugün medyadan kaç para kazandığını tahmin edebiliyor musunuz?

Kanal 7’de hafta içi her gün 18.30’da akşam haber bülteninde gündemi yorumluyor.

Kanal 24’te her Çarşamba, “Acaba” adlı bir program hazırlıyor. Atv’de her Cumartesi Hasan Bülent Kahraman ve Semra Orkan’la birlikte “Beyin Fırtınası” adlı bir programda yine karşımıza çıkıyor.

Bitmiyor.

Pazar da çalışıyor. TRT 1’de “Politik Açılım” adlı programda görüyoruz onu.

Yeni Şafak’ta hem Taha Kıvanç hem de kendi imzasıyla makaleler kaleme alıyor.

İnsan merak ediyor, nasıl oluyor da bu kadar kanalda birden çalışabiliyor.

Bu ilişkiler ağını neye borçlu?

Hadi hepsini geçtik; ne kadar para alıyor?

Atv’deki program TMSF döneminde başlamıştı ve iki yıllık sözleşmesi vardı. Hiç izlenmeyen bu program başına 8 milyar lira alıyordu.

Aylık 32 milyar!

TRT’ den program başına haftalık 2 400 TL, yani aylık 9 600 TL; Kanal 7’den aylık 11 000 TL;

Kanal 24’ten program başına haftalık 5 500 TL, yani aylık 22 000 TL; Yeni Şafak’taki yazılarından ise (Fehmi Koru ve Taha Kıvanç imzalı), eğer zam gelmemişse aylık 15000 Euro (yaklaşık 31000 TL) alıyor. Bu miktarları topladığımızda, aylık maaş 105 600 TL olarak görünüyor. Doğru mu?

Bunu şundan sordum; yazılanların “devede kulak olduğu”, Fehmi Koru’nun aslında daha fazla kazandığı iddia ediliyor.

Vay bee!

Neyin karşılığı acaba bu kadar para?

Bir iki ucuz komplo teorisi söyleyip yazması için değil herhalde? Çünkü bu kadar para alan Fehmi Koru’nun programları hiç seyredilmiyor.

Atv’de her Cumartesi yayınlanan “Beyin Fırtınası” adlı program ne AB’de ne de tüm izleyicilerde ilk 100’de yok.

Kanal 24’te her Çarşamba ekrana gelen “Acaba” adlı program keza öyle, ilk 100′ e girememiş.

Fehmi Koru’nun gündemi yorumladığı Kanal 7’nin akşam haber bülteni ilk yüze giriyor, ancak 15’lik reytinglere bakıldığında Koru’nun çıktığı anlarda reytinglerde düşüş görünüyor.

Ve pazar günleri TRT’de yayınlanan “Politik Açılım” adlı programa gelelim. Söz konusu program tüm kişiler ölçümlerinde ilk 100’e giremiyor.

Fehmi Koru’nun TRT’deki programıyla aynı saatlerde Vatan yazarı Ruhat Mengi’nin Star TV’de bir programı ekrana geliyor. Adı, “Ruhat Mengi’yle Her Açıdan.” Mengi, programdaki konuklarıyla Türkiye’nin en ağır ve siyasi konularını gündeme getiriyor, tartışıyor. Ruhat Mengi’nin programı çok izleniyor. Hem AB’de hem de tüm kişiler ölçümlerinde ilk program ilk on beşe giriyor.

Durum ortada: Aynı gün, aynı saat dilimlerinde, benzer formatta yapılan iki program ve işte çıkan sonuç. Fehmi Koru’nun programı izlenmiyorken, Ruhat Mengi çok başarılı bir reyting karnesine sahip.

Peki…

Programları izlenmeyen Fehmi Koru dört ayrı kanalda ekranlara çıkarken, başarılı bir programa imza atan Ruhat Mengi’yi neden başka kanallarda göremiyoruz? Neden teklifler hep Fehmi Koru’ya yapılıyor da, Ruhat Mengi’ye yapılmıyor?

Hükümetin medyayı boykot çağrıları yaptığı, maliye üzerinden baskı altına almaya çalıştığı, muhalif isimlere linç kampanyalarının düzenlendiği bir dönemden geçiyoruz.

Türkiye’de her alanda olduğu gibi medyada da bir kırılma noktası, kötüye giden bir dönüşüm yaşanıyor. Fehmi Koru, bu dönüşümün hem mimarlarından hem de figürlerinden biridir.

Onlarca gazetecinin, örneğin Emin Çölaşan’ın bankadaki hesaplarını didik didik eden Maliye Bakanlığı, Fehmi Koru’ya da aynı muameleyi yapmış mıdır?

Yalanla kardeş olmuşlar

Zahid Akman, Hasan Hüseyin Ceylan, Zekeriya Karaman İslam dergisiyle başlayan hangi siyasi süreç sonunda Ankara’nın 350 milyon dolarlık Armada İş Merkezi’nin ortağı oldular?

Sözüm ona onlar ortak değil; ortaklar Turgut Akman, Mehmet Habib Karaman, Hamide Ceylan’dı.

Yaptıklarını hukuk zeminine uydurabilirler ama hangi vicdanı kandırabilirler?

Deniz Feneri e.V davaları, milyon dolarlık Hayat Yapı Ticaret ve Yatırım Ltd. Etkin Eğitim ve Organizasyon, Kültür AŞ gibi şirketlere nasıl sahip oldular?

Sermayeleri İslam dergisi miydi?

İslam dergisi mi öğretti bu kurnazlığı?..

Fazla uzatmak istemiyorum bu içler acısı duruma bir örnek vermeliyim.

Hürriyet gazetesi, Main Taunus Yabancılar Dairesi’nin, 17 Mayıs 2007-17 Mayıs 2012 tarihleri arasında olmak üzere beş yıl süreyle Zahid Akman’ın Almanya’ya girişini yasakladığına ilişkin kararını manşetten yayımladı (5 Eylül 2008).

Bunun üzerine Zahid Akman’ın Frankfurt’taki avukatı Hasan Dinç, aynı gün Main Taunus Kaymakamlığı’na başvurarak, müvekkilinin Alman Oturum Yasası’nın 11. maddesine göre Almanya’ya girişinde bir sakınca olup olmadığını sordu. Aynı gün Main Taunus Kaymakamlığı Yabancılar Dairesi e-mail olarak Hasan Dinç’e iki paragraftan oluşan belge gönderdi. Belgenin birinci bölümü şöyleydi:

“Alman Oturum Yasası’nın 11. maddesi gereği sadece sınır dışı etme ve geri göndermeden dolayı ülkeye giriş engeli yoktur.”

Zahid Akman bu bölümü kamuoyuyla paylaştı. Ancak aynı belgenin ikinci paragrafı da şöyleydi:

“Müvekkilinize karşı görülmekte olan ceza davasından dolayı, hakkında Einreisebedenken (ülkeye girişi sakıncalı) kararı kayıtlarda var. Bu şu anlama gelir: Ülkeye girişiyle ilgili Alman makamları verecekleri kararda, süren ceza davasını göz önünde bulunduracaklardır.”

Zahid Akman, bu bölümü belgeden çıkartarak Almanya’ya girişiyle ilgili kendisine yönelik herhangi bir yasak olmadığını öne sürdü. Akman, üzerinde tahrifat yaptığı belgeyi Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi’ne sunup tekzip kararı aldırdı. Gazete bu tekzibi yayımlamak zorunda kaldı.

Ancak iş sonradan anlaşıldı…

Tekzipten sonra Frankfurt Savcılığı, “Alman devletinin verdiği resmi belgede tahrifat yapma ve tahrifat yapılan belgeyi mahkemede kendi lehine delil olarak kullanma” gerekçesiyle soruşturma başlattı.

Zahid Akman, Main Taunus Kaymakamlığı Yabancılar Dairesi’nin hazırladığı 33.35-163 sayılı ve 05.09.2008 tarihli belgede açıkça tahrifat yapmıştı.

Öyle ki, orijinal belgede Avukat Hasan Dinç’in adı, soyadı ve adresi sol üst köşede bulunurken, Akman’ın hem kamuoyuna açıkladığı hem de Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi’ne sunduğu belgede bu bölümün, olduğu yer boş.

Orijinal belge iki paragraftan oluşurken, Akman’ın kamuoyuna açıkladığı belgede sadece bir paragraf var.

Orijinal belgede belgeyi hazırlayan Alman görevlinin adı belgenin alt kısmında yazılıyken, Akman’ın basına dağıttığı belgede bu isim yukarı çekilmiş.

Tahrifatlı belgede çıkarılan paragrafın yerinin boş kalmaması için Main Taunus Kaymakamlığı Yabancılar Dairesi’yle ilgili bilgiler alttan yukarı doğru çekilmiş.

Orijinal belgede, belgeyi düzenleyen görevli Thea Melzer’in imzası yer alırken, Akman’ın tahrifat yaptığı belgede belgeyi düzenleyen memurun imzası yok.

Her şey ortaya çıkınca Zahid Akman ne dedi sanıyorsunuz?

Zahid Akman: “Bahsedilen bu belgenin sahte olduğu iddiası külliyen yalandır.”

Gerçek: Akman’ın gösterdiği belge bir paragraftan oluşurken, asıl belge iki paragraftan oluşuyor. Akman hakkında Alman resmi belgesinde tahrifat yaptığı ve bunu kullandığı için Frankfurt Savcılığı’nın başlattığı soruşturma sürüyor.

Zahid Akman: “İkinci paragraf benim özel konumumla ilgilidir.”

Gerçek: İkinci paragrafta “Hakkında görülen ceza davası nedeniyle, Akman’ın ülkeye girişinin sakıncalı olduğu kayıtlarda var” ifadesi yer alıyor.

Zahid Akman: “İkinci paragrafta ‘Zahid Akman’ın Almanya’ya gelmesi söz konusu olduğunda vize polisine müracaat etmesi istenmektedir’ deniyor.”

Gerçek: Ülkeye girişiyle ilgili verilecek kararda, süren ceza davası göz önünde bulundurulacaktır.

 Zahid Akman: “Almanya’daki oturumu uzatmadım. Oturumun uzatılmaması nedeniyle yeni vize müracaatı yapmadığım için ortaya çıkan hukuki belirsizliğin ortadan kaldırılması açısından Main Taunus Kaymakamlığı ikinci paragrafta bu bilgileri istemiştir. “

Gerçek: Main Taunus Kaymakamlığı’nın hazırladığı belgenin ikinci paragrafında ülkeye girişinin sakıncalı olduğu yer alıyor.

Zahid Akman: “Belge hiçbir resmi kuruma verilmedi, hiçbir resmi kurumla paylaşmadım.”

Gerçek: Tahrif ettiği belgeyi Hürriyet’in haberini yalanlamak üzere Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi’nde açtığı davada delil olarak mahkemeye sundu. Mahkeme bu belgeyi delil olarak kabul etti ve belgeye dayanarak tekzip kararı çıkardı. Tekzip kararı 7 Ocak 2009’da Hürriyet’te yayımlandı. 5 Eylül 2008′ de basın toplantısıyla medyaya dağıtılmıştı.

Zahid Akman: “Belgede herhangi bir tahrifat yapılmadan kamuoyuyla bilgi paylaştım. “

Gerçek: Belgedeki ikinci paragraf çıkartılarak sadece birinci paragraf kamuoyuyla paylaşıldı.

Zahid Akman: “Almanya’ya giriş yasağım yok.” Gerçek: Daha önce sık sık gittiği Almanya’ya 2007 yılından bugüne kadar hiç uğramadı. Hakkında “Ülkeye 17 Mayıs 2007-17 Mayıs 2012 tarihleri arasında girişi sakıncalıdır” kararı var.

Zahid Akman: 5 Eylül 2008 tarihli basın toplantısında “Almanya’ya gitmeyi düşünüyor musunuz?” sorusuna, “Elbette, neden olmasın, yakın zamanda Almanya’ya ve değişik Avrupa ülkelerine gitmeyi planlıyorum” yanıtını verdi.

Gerçek: 2009 Ocak ve şubat aylarında sekiz gün boyunca Fransa, Belçika ve Hollanda’da kaldı. Fakat Almanya’ya uğramadı.

Zahid Akman: “Üç buçuk yıldır yurtiçinde de, yurtdışında da hiçbir ticari faaliyetim yoktur. “

Gerçek: Akman’ın Hayat Yapı Ticaret ve Yatırım Ltd. Şirketi’ne ortak olduğu ortaya çıktı. Ayrıca 350 milyon dolar değerindeki Armada’nın da ortağı. Almanya’ da kooperatif ortaklığı ve yöneticiliği, 2006 yılına kadar sürdü.

Zahid Akman’ın kişiliğini bundan daha güzel hangi örnek ortaya çıkarabilir ki? Nedir bu aciz hale düşmenin nedeni? Üç kuruş para mı?

Gel de şimdi Tevfik Fikret’in “Han-ı Yağma” şiirinin o ünlü dizelerini anımsama:

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

İkramiyeyi almadı

Belki biliyorsunuzdur; 2009 yılbaşı Milli Piyango büyük ikramiyesi dörde bölündü. Dördüncü isim günlerce ortaya çıkmadı. Gazeteler, çeyrek bilet sahibi imam-hatipli; günah olduğunu bilip utandığı için korkusundan ikramiyesini alamıyor” diye haberler yaptı. Nihayet birkaç gün sonra, dördüncü talihli ikramiyesini aldı ve bu tartışma son buldu. İmam-hatipli olup olmadığı konusunda basında bilgi çıkmadı.

 Tüm bunlar bana yıllar önce yaşanmış ilginç bir olayı anımsattı:

“Yıl, 1934.

 Milli Piyango (Tayyare Piyangosu) yılbaşı büyük ikramiyesi 200 bin liraydı. Büyük İkramiyeyi kazanan kişi, Posta Telgraf İstanbul Merkez Muhabere Dairesi Müdürü Server Emin Üstünbaş’tı.

 Server Bey, parayı alıp mutluluk içinde evin yolunu tuttu. Ancak evde, eşi Revnak Hanım bütün parayı makasla kesti. Ve bu olay, zamanın gazetelerinde günlerce tefrika edildi.

“Deli Saraylı” olarak bilinen Revnak Hanım’ın parayı neden kesip parçaladığı ortaya çıkmadı. Yaygın görüş, kumar parasını evinde istemediğiydi.

Aslında günahını da almayalım; “Deli Saraylı” sıfatı annesi Şerife Hanım’dan Revnak Hanım’a “miras” kalmıştı.

Şerife Hanım, Sultan Il. Abdülhamid’in kardeşi Şehzade Kemaleddin Efendi’nin kızı Münire’yle beraber büyümüştü.

Bazı tuhaf davranışları nedeniyle adı “Deli Saraylı”ya çıkmıştı. Deliliğinden değil, ama inancı nedeniyle parayı kestiğine bir kanıt daha vardı: TarikatIar ve tasavvuf konusunda Türkiye’deki en önemli kaynak kitapları kaleme almış kişi, Cemaleddin Server Revnakoğlu (namı diğer Cemaleddin Server Erzurumi), bu ailenin oğluydu.

Evet, yazar Cemaleddin Server Revnakoğlu (27 Mart 1909-23 Eylül 1968), Server Emin-Revnak çiftinin oğluydu. Dikkatinizi çekti mi; babasının değil annesinin adını soyadı yapmıştı!

Şimdi gelelim olayın diğer boyutuna: Bir yanda evine günah diye piyango parasını sokmayan ve Revnakoğlu gibi bir yazarı yetiştiren bir aile var.

Diğer yanda ise… Cümleyi tamamlamadan bir soru yöneltmeliyim:  Türkiye’de kaç çeşit şans oyunu var?

Milli Piyango, Spor Toto, Spor Loto, İddaa, At yarışları, Şans Topu, On Numara, Sayısal Loto, Süper Loto, Kazı Kazan…

Bugün artık neredeyse haftanın her günü Türkiye’de şans oyunları oynanıyor.

Türkiye’de bir mahalle baskısı olgusu konuşulup tartışılıyor…

Başörtüsünde mahalle baskısı var mı? Var…

İçkili lokantalarda mahalle baskısı var mı? Var…

Esnafın cuma namazına gitmesi için mahalle baskısı var mı? Var…

Var oğlu var…

Peki, ne de mahalle baskısı yok? Kumarda yok!

Nasıl mı?..

AKP yedi yıldır iktidarda.

Milli Piyango Teşkilatı da hükümetin denetiminde.

Milli Piyango Genel Müdürlüğü, AKP’nin en çok kadrolaştığı alanlardan. Örnek olsun; İslamcı hareketin önemli ismi, eski İstanbul müftü başmuavini ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın okul arkadaşı Timurtaş Hoca’nın oğlu Bekir Yunus Uçar yakın zamanda Spor Toto Teşkilatı müdürü oldu.

Durun bitmedi. AKP hükümeti döneminde şans oyunlarında ne gibi değişiklikler oldu, hangi yeni oyunlar başladı?

İşte bazı satır başları:

At yarışları haftanın belli günlerinde oynanırken, bütün hafta yarışlar yapılmaya başlandı.

Hatta gece yarışları başladı. Türkiye’nin ilk gece at yarışları, İzmir Şirinyer Hipodromu’nda 2007 yılında koşuldu.

Şans oyunlarının günlere dökümüne bir bakalım:

Pazartesi: On Numara

           Çarşamba: Şans Topu

           Perşembe: Süper Loto 6/54

            Cumartesi: Sayısal Loto 6/49

Pazar: Spor Toto, Skor Toto, Süper Toto, Spor Loto, Gol 7

İddaa: Her gün oynanıyor.

Kazı Kazan: Her gün oynanıyor.

At yarışları: Her gün; İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa ya da Urfa’da yarışlar düzenleniyor. 2008 yılında 487 yarış koşuldu.

Milli Piyango: Her ayın 9, 19 ve 29’unda çekiliş var.

Hükümetin, salı gününe de bir talih oyunu koyma çalışması olduğu iddialar arasında.

Cuma günü ise boş…

Hatta bir başka iddiaya göre, cuma gününe de özel bir oyun düşünüldüğü konuşuluyor…

AKP iktidarı döneminde İddaa adlı oyun devletin en önemli şans oyunu haline geldi ve dünyada sayılı bahis oyunları arasında yerini aldı. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak faaliyet gösteren Spor Toto Teşkilatı, İddaa oyununu iştirakçilerin beğenisine sunduğu 2004 yılından bu yana, şans oyunları pazarının liderliğini kimseye kaptırmadığını açıkladı.

2005 yılında Sayısal Loto rekor kırdı. Milli Piyango’nun 2001 yılında tarihe kadarki şans oyunlarından elde ettiği toplam ciroya ulaştı.

2007 yılında Milli Piyango İdaresi’nin yeni oyunu Süper Loto başladı.

Milli Piyango’nun verilerine göre günde 4 milyon insan bu şans oyunlarına kupon dolduruyor. Her ayın 9’unda, 19’unda ve 29’unda mutlaka Milli Piyango bileti çekiliyor, özel günler hariç.

Devam edelim… Edinilen bir başka bilgiye göre Spor Toto Teşkilatı 2004 yılındaki şans oyunlarındaki pasta payını yüzde 9′ dan 2006 yılında yüzde 44’e çıkardı.

 Milli Piyango ve Dünya Piyangolar Birliği istatistiklerine göre, Türkiye’de her gün ortalama 200 bin piyango bileti, 600-650 bin Kazı Kazan bileti satılıyor.

Yani AKP döneminde kumar 2,5 kat arttı.

Evet, bir yanda Milli Piyango ikramiyesini “haram para” diye kabul etmeyen Müslüman bir aile…

Diğer yanda “kumar mucidi” bir hükümet…

Yalan mı; o Müslümanlar bu dincilere benzemiyordu! Görmüyor musunuz?

Niye bunu hiçbir Müslüman yazar dile getirmiyor? Neredeler?

Hepsi mi yerlerde!

Seccadeleri Mekke’ye doğru mu serili?

Nasıl mı?

Gazetelerde tam sayfa ilanlar var:

Emlak şirketi Mekke’de yapılan büyük bir gökdelenin reklamını yapıyor. Mekke’de yapılan gökdelende, satışın devre mülk yöntemiyle gerçekleştirileceği proje Türkiye, Kuveyt, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ortak projesi.

“Yola Çıkma Zamanı” manşetiyle verilen ilanda çok önemli bir ayrıntı var. İlanı veren şirket, Kâbe görüntüsünün üstüne gökdelenleri oturtmuş. Yüzlerce Müslüman, Kâbe yerine gökdelenlere doğru ibadet ediyor. İslam’ın temel değerleriyle örtüşmeyen bu görüntü Müslümanlara yapılmış büyük bir saygısızlık değil mi?

Tam sayfayı süsleyen ilanda Kâbe’nin görüntüsü önemsiz bir ayrıntı gibi sunuluyor. Şirket gökdelenleri ise Kâbe yerine, önünde ibadet edilecek bir merkez gibi duruyor. Para, mal, ticaretin dinci camiayı getirdiği son noktanın halini gösteren ilan, dini değerleri de birer pazarlama aracı haline getiren dinci kesimin içler acısı halini gösteriyor.

İslamiyet, onu savunduğunu iddia eden kesimlerce üzerinden rant elde edilecek bir değer olarak sunuluyor. İnanç ve iman yerine paranın geçtiğinin en büyük kanıtı olan bu ilanda, din daha çok daire satmak için yalnızca bir fon kâğıdı.

Mekke bugün, gökdelenler, alışveriş merkezleriyle çevrilmiş durumda. Türkiye’de “meleklerin cinsiyeti” gibi absürd konuları tartışan dinci yazarlar ise Kâbe’yi pazarlayan bu anlayışla kol kola. Her sene Kâbe’ye gezi düzenleyen Vakit gazetesi ve onun yazan Abdurrahman Dilipak, Kâbe’yi mahveden bu görüntüye neden tepki göstermiyor?

İslamiyet’i pazarlayan ve Allah’ın evini kirletenlere neden sessiz kalmıyor? Neden susuyorlar?

Hey gidi Sadık Albayrak!

Hadi bazı mücahitler sınıf atlayıp müteahhit oldu.

Peki, bir dönemin mücahit önderleri de ne yapıyor?

Örneğin Sadık Albayrak…

Son yıllarda gazeteler, televizyonlar ondan hep “başbakanın dünürü” diye bahsediyor.

Oğullan Berat ve Serhat nedeniyle adı duyuluyor artık.

Küçük oğlu Berat (d. 1978), Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kızı Esra’yla evli.

Genç yaşta Çalık Holding’in CEO’su oldu. Büyük oğlu Serhat (d. 1973) da Çalık Grubu’nda.

Sözünü ettiğimiz isim, gazeteci-yazar Sadık Albayrak.

Başbakan Erdoğan’la dünür olduktan sonra bir köşeye çekildi, artık gazetelerde yazmıyor. Konuşmuyor.

Hâlbuki görüşlerine karşı olsam da, Türkiye’nin ona ihtiyacı var, biliyorum.

Türkiye’nin bu gergin günlerinde gazeteci-yazar Sadık Albayrak’a görev düşmüyor mu?

Peki, neden sessiz?

Dünür olması, susmasını gerektirir mi?

Bunca yıllık sadık Albayrak’ın köşesine çekilmesi kabul edilebilir mi?

Bu muydu yani? İki oğlu önemli bir şirkette CEO olacak, hatta biri başbakanın damadı olacak ve o, yazılarıyla rüzgâr ekip fırtına biçen Sadık Albayrak kalemini kıracak!

Bunun için mi hapis yattı?

Bunun için mi yüzlerce yıllık cezalan umursamadan kitaplar, makaleler yazdı?

Uzun yıllar Milli Gazete’nin genel yayın yönetmenliğini yaptı.

Önceleri AKP’ye sert muhalefet eden Milli Görüşçü isimlerin başında geliyordu.

Sonra… Sonra kayboldu. Yazmadı işte. Dünürüyle fikir ayrılığı yüzünden mi kalemine kelepçe vurdu? Bilmiyorum.

Bildiğim, Sadık Albayrak’ın akrabalık ilişkileri nedeniyle köşesine çekilmesine gönlümün elvermediği.

Sadık Albayrak’ın görüşlerini hiç paylaşmıyorum.

Ama yazmasını canı gönülden istiyorum.

Sadık Albayrak gazetecidir, yazardır, düşünürdür.

            İdealisttir. Vicdanlıdır. Ahlaklıdır. Aydın olma namusuna sahiptir. Bu özelliklerinin yanında “dünürlüğü” sadece küçük bir ayrıntıdır.

           Tarih Sadık Albayrak’ı dünürlüğüyle değil, yazdıklarıyla hatırlamalıdır.

Evet, ben kendi adıma, Türkiye’nin bu zorlu sürecinde Sadık Albayrak’ın yazmasını istiyorum…

 Sadık Albayrak’ın “feodal ilişkilere”- kurban edilmesini gönlüm ve aklım kabul etmiyor.

Ama o yazmamakta ısrarlı.

Gelin de Karl Marx’a hak vermeyin. Ne diyordu: “Ekonomik ilişkiler sosyal ilişkileri belirler!”

Ya da Engels’i tekrar etmeliyiz: ,”İnsanlar yaşadıkları gibi düşünür!” İnsanlar yaşadıkları gibi düşünürlerse biz bu dincilerin fedaisi Hüseyin Üzmez’i ne yapacağız!..

Tabii ki ona acıyacağız…

Horbo’nun babası Çolak Memo

Birinci Dünya Savaşı’nda Suriye cephesinde kolundan vuruldu; namı oradan geliyordu.

Savaştan sonra dağa çıktı, eşkıya oldu. Zaman zaman Malatya’ya iniyordu erzak almak için.

Dört tığ gibi adamıyla gittiği şehir yolunda, hilal kaşlı, kara gözlü, buğday tenli bir kıza vuruldu: Emine.

Soruşturdu; kız mıydı, gelin mi? Emirler köyünün ağası Vahap Ağa’nın küçük kızıydı, henüz 15 yaşındaydı.

Köye heyet gönderdi: “Allah’ın emri… “

Vahap Ağa sözlerini kesti: “Benim eşkıyaya verecek kızım yok.”

Haberi alan Çolak Memo, otuz atlıyla Emirler köyünü basıp Emine’yi kaçırdı.

Küçük Emine, Çolak Memo’nun ilk kansı değildi.

Çolak Memo, on üç kadınla evlendi. Dördüncüsünü boşar, bir daha alırdı.

Cumhuriyet’ten sonra eşkıyalığa ve mecburiyetten çokeşliliğe son verdi Çolak Memo.

Emine, kocası Çolak Memo’dan hep korktu.

Bir gün evde kumalar Meryem, Bedriye ve Emine otururken, polisler bir hırsızlık soruşturması için eve geldi. Çolak Memo sorulara cevap verirken, diğer odada üç karısının konuşup gülmelerine sinirlendi. Gidip, Emine’yi balkondan attı.

Çolak Memo bu olay nedeniyle üç yıl hapis yattı.

1933’te cezaevinden çıkınca Emine’nin gönlünü aldı ve onu hamile bıraktı.

Emine, Çolak Memo’dan dört çocuk sahibi oldu.

Kocası ölünce Malatya Mensucat Fabrikası’nda çalışmaya başladı. Büyük oğluna çok güveniyordu; çok çalışkandı, sınıfları hep dereceyle bitiriyordu.

Onu küçüklüğünden beri “Horbo… Horbo” diye seviyordu.

“Horbo” dayısının kızıyla nişanlıydı.

Bir gün fabrikaya polisler geldi, Emine’yi alıp karakola götürdüler. Oğlunun ünlü gazeteci Ahmet Emin Yalman’a suikast yaptığını öğrendi.

“Horbo” cezaevine giderken o da ameliyat masasına yattı; beyninde ur vardı.

Yıllarca oğlunun cezaevinden çıkmasını bekledi. Her gece ağladı.

Oğlu cezaevinden Çıktıktan bir süre sonra hayata gözlerini yumdu.

Çolak Memo ile Emine’nin oğlu “Horbo” kimdir bilir misiniz: Hüseyin Üzmez!

Bursa’da 14 yaşındaki B. Ç.’ye cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla tutuklu bulunan Vakit gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez.

Nev’i şahsına münhasır biriydi; hayatında iki sorudan nefret etti: Ne zaman doğdun, Ahmet Emin Yalman’ı niye vurdun?

Bursa 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ne giderken, kameramanlara el salladığı görüntüsünü izledim TV’lerde.

Aklıma babası Çolak Memo geldi.

Bir de, “Malatya Suikastı”nı anlattığı kitabında yazdıkları: “İtalyan Lombroso, ‘Bazı insanlar doğuştan suçludur’ diyor. Ben buna inanmıyorum. Allah kulunun hasmı değildir. Doğuştan suçlu yoktur.” (s. 67)

TV’de Hüseyin Üzmez’i elleri kelepçeli el sallarken izlediğimde düşündüm: Çolak Memo’nun hiç mi suçu yok?

Dinci tecavüzü

Hüseyin Üzmez’in bu insanlık ayıbını ne yazık ki başta köşe yazarı olduğu Vakit gazetesi olmak üzere, dinci medya ya hiç görmedi ya da işi sulandırmaya çalıştı.

Benzer tavrı, Aczmendi Şeyhi Müslüm Gündüz’ün Fadime Şahin’le basılmasında da göstermişlerdi.

Yetmişlik ihtiyarların gencecik kızlarla birlikte olmasını doğal buluyorlardı belki de kim bilir?

Biliyorsunuz Müslüm Gündüz’ün basıldığı evin sahibi Hüseyin Üzmez’di!

Hüseyin Üzmez’ler, Müslüm Gündüz’ler bu konuda yalnız mı?

Gidin İstanbul Başakşehir’ e, bir iki esnafla sohbet edin, size güvenirlerse neler anlatırlar.

İstanbul’un İkitelli semtinde bulunan Başakşehir, Refah Partisi döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı KİPTAŞ tarafından 1995 yılında yapıldı.

Yıllar içinde bu büyük yerleşim yeri, muhafazakâr kesimlerin konakladığı bir bölge oldu.

Hatta bu muhafazakâr ev sahipleri o kadar çoğaldı ki, şu an bakıldığında etaplar halinde olan bu büyük sitenin içinde alkollü içki satan yer bulmak imkânsızlaştı.

Fakat…

Muhafazakâr zengin işadamları, İstanbul’un merkezine uzak Başakşehir’i, çapkınlıkları için “garsoniyer” olarak kullanıyor.

Şaşırıyor musunuz?

Hiç şaşırmayın.

Kaldırıp kafanızı bir etrafa bakın; hep birbirine benzeyen adamlar görürsünüz.

Nasıl yüzleri botokslu sosyetik sarışın hanımefendiler birbirine benziyorsa, bu dinciler de o derece birbirlerine benziyorlar.

Bunlar AKP’nin metroseksüel dincileri…

Ellerinde mutlaka Vertu marka cep telefonları var.

Bileklerinde ise Franck Muller saat. Özellikle Başbakan Erdoğan’a hediye edilen Franck Muller saat, partililer arasında moda yarattı.

Bunların fiyatı 100 bin dolara kadar çıkıyor.

AKP’li metroseksüellerin Doğulu ve Karadenizli olanlarının büyük oranı burun estetiği yaptırmış durumda. Saçlar, tırnaklar hep bakımlı.

Tarkan gibi ünlülerin gittiği kuaförlerde artık bu dincileri görüyorsunuz.

Gelelim giydiklerine: Mutlaka marka olmalı: Prada, Armani, Gucci, Cerutti, Ferre, Ermenegildo Zegna, Nina Ricci, Paul&Shark gibi.

Ayakkabı ise değişmez markalar olmalı: Ralph Lauren, Armani ve Tod’s.

Kemer, gömlek, mendil, çorap yine bu markalardan seçiliyor.

Siyah takım elbise, beyaz gömlek vazgeçemedikleri. Gece bar kıyafetleri ise; kot pantolon, siyah gömlek ve uzun burunlu siyah ayakkabı.

Parfümleri yine marka ama özellikle nedense Bvlgari tercih ediyorlar. Alışverişler genellikle Harvey Nichols, Beymen ve Vakko’dan yapılıyor.

Evet, artık çevrenize daha dikkatli bakın; onları hemen tanıyacaksınız.

Onlar artık sosyetenin gittiği Papermoon gibi mekânların değişmez figürleri oldular.

Meğer bunca yıllık mücadeleleri, büyük laflar etmeleri; TV’lerde, gazetelerde gördükleri sosyetik metroseksüeller gibi yaşamak içinmiş.

Evet, bir daha yazalım:

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Meclis’te kavga

Hüseyin Üzmez’ler, Müslüm Gündüz’ler meselesine tekrar dönersek, bunlar yeni mi ortaya çıktı? Hayır!

Bu anlayış, yani İslamiyet’i erkek dini yapmak isteyen dincilik dün de vardı… Gelin yüz yıl geriye gidelim…

1908 Temmuz Devrimi (II. Meşrutiyet) sonucu yapılan seçimlerin ardından Meclis-i Mebusan, 27 Aralık 1908’de açıldı.

Üç yıl görev yapacak Meclis-i Mebusan, hukuk alanında da devrim niteliğinde düzenlemeler yapmak için çalışmalara başladı.

Ceza Kanunu’nun bazı maddelerini değiştiren yasa tasarısı, Meclis Adliye Encümeni’nden geçip Meclis Genel Kurulu’na geldi. Değiştirilmesi istenen maddelerden biri de zinaya ilişkin olan 201. maddeydi. Zina maddesi, dört fıkradan ibaretti:

– Zina yapan kadın hakkında soruşturma açılması, eğer evliyse eşi, evli değilse velisinin şikâyetine bağlıydı. Zina sabit görülürse kadın üç aydan iki yıla kadar hapsedilecekti.

– Şikâyetçi olan koca veya veli davadan vazgeçer ya da mahkeme sırasında vefat ederse dava düşecekti.

– Kadının zina yaptığı erkek evliyse, üç aydan iki yıla kadar; evli değilse bir aydan bir seneye kadar hapis cezasına çaptırılacaktı. Ayrıca her iki durumda da beş Osmanlı altınından yüz Osmanlı altınına kadar para cezası verecekti. Ancak bu durumun kanıtlanması için suçüstü olması veya bir Müslüman’ın evinde yakalanması ya da erkeğin kendi tarafından yazılmış mektuplarının bulunması şart koşuluyordu.

– Erkek, karısıyla birlikte oturduğu evde zina yapmayı alışkanlık edinmişse üç aydan iki yıla kadar hapis ve beş Osmanlı altınından yüz Osmanlı altınına kadar para cezası öngörülüyordu.

Zina yasa tasarısının görüşülmesine 18 Nisan 1911 tarihinde, Ahmed Rıza Bey’in başkanlığında Meclis-i Mebusan’da başlandı.

İlk sözü alan Halep Mebusu Artin Boşgezenyan, Hüseyin Üzmez vakasında da ortaya çıkan bir gerçeğin altını çizdi: Bu ceza erkekleri koruyor!

Sözleri sürekli laf atmalarla kesilen Artin Efendi şöyle konuştu: “Kanun aslında erkeğe diyor ki, ‘Ey birader, biz senin kıymetini biliyoruz. Her ne kadar biz sana ceza verir gibi gözüksek de sen bundan korkma Ama dikkatli ol, sakın kendi evinde yapma Ama ola ki bir kere yaptın ziyanı yok, fakat bunu adet edinme. Yani metres tutma, çiçekten çiçeğe kon. ‘”

Artin Efendi’nin, erkeğin kollandığını belirttikten sonra, “Farz ediniz ki Meclis-i Mebusan, kadınlardan teşekkül etse” demesiyle salondan kahkaha yükseldi. Kütahya Mebusu Cemal Bey, “Allah o günleri göstermesin” diye laf attı.

Artin Bey yine de sözlerini sürdürdü:

”Bu gök kubbenin altında her şey olur efendim. Kadınlar Meclis’e gelseler ve bu yasadaki kadınların yerlerine erkekleri, erkeklerin yerlerine yazsalar, siz buna ne dersiniz? Zannederim ki, ‘Bu gayet haksızdır’ dersiniz. Bu nedenle kadınların hukukunu korumalıyız efendim.”

” Daha sonra kürsüye gelen Şebinkarahisar Mebusu Mustafa Hayri Efendi, kadınların ve erkeklerin eşit ceza almalarına karşı çıktı, “Kadınlar daha ağır ceza almalıdır” dedi. Ayrıca, zina kovuşturmasının sadece eş ve veli şikâyetine bağlı olmasının, kocasız ve velisiz kadınları kapsamı dışında bırakacağını söyledi.

Bingazi Mebusu Mansur Paşa, ayetlerden alıntılar yaparak başladığı konuşmasında, iffetin korunmasının sorumluluğunun erkekten çok kadında olduğunu belirterek, “Bu nedenle kadınlara daha çok ceza verilmesi gerekir” dedi.

 Üsküp-İpek Mebusu Hafız İbrahim’in kadınlardan yana çıkan konuşması genel kurulu yine karıştırdı.

“Kadınları baştan çıkaran erkeklerdir. Bugün bir kadının aklı başında bir erkeği olursa, hiçbir vakitte fenalığa bulaşmaz. Fakat namussuz, alçak bir erkek, kendi zevcesini evinde bırakıp Beyoğlu’nda sabaha kadar sürterse, kadıncağız da bir zamparayı evine almaya mecbur kalabilir. Bir erkek bütün gün Beyoğlu’nda zamparalıkta bulunursa ona ceza yok. O kadın ne yapsın?”

Bu sözü duyan mebusların büyük çoğunluğu hep bir ağızdan bağırıp çağırarak itiraz ettiler. Kimi mebuslar kürsüye yürümek istedi.

Meclis Başkanı Ahmed Rıza Bey, mebusları sakin olmaya çağırdı. Hafız İbrahim Efendi’yi de daha dikkatli konuşması için uyardı: “Lütfen edeb-i lisanla konuşunuz. Bu kürsüye, Meclis’e yakışmayacak sözler sarf etmeyiniz. “

Konya Mebusu Mehmed Vehbi Efendi, Artin Efendi ile İbrahim Efendi’nin sözlerini eleştirerek, kadınların dışarıda erkeklerini kontrol etmesi gibi bir durumun asla mümkün olamayacağını söyledi.

İstanbul Mebusu Kirkor Zohrab da genel kurulu hareketlendiren bir konuşma yaptı. “Bu cürümde en büyük kabahat erkeklerindir” deyince salon yine ayaklandı. Sataşmalar üzerine Kirkor Zohrab, “Bu tahammülsüzlüğünüzün nedeni, erkeklerin kadınlar üzerinde egemenliğini zorla muhafaza etmesinden kaynaklanıyor” dedi.

En çok laf atan Kengiri Mebusu Mehmed Tevfik söz alarak kürsüye çıktı. Hiçbir Osmanlı ferdinin Zohrab Efendi’nin bakış açısına ve düşüncelerine iştirak etmeyeceğini söyleyerek, konuyu “dinsel farklılıklar” meselesine getirmek istedi. Müslümanların Ermeni ve Rum gibi Hıristiyanlarla bu konuda ayrı olduğunu belirtti. “Müslüman erkekler mümtaz, bir mevkidedir ve bu mevkii hiçbir vakit terk etmeyeceklerdir.”

 Serfice Mebusu Yorgo Boşo Efendi, soruşturma açılması hakkını sadece erkeklere tanınmasını eleştirdi. Ayrıca, erkeklerin rezil olmamak için şikâyette bulunamayacağını da belirtti.

Son olarak söz alan Sinop Mebusu Hasan Fehmi Efendi, konuşmasına zinanın İslam şeriatındaki yeri hakkında geniş açıklamalar yaparak başladı. Bırakın kadının zina hakkında şikâyetçi olup olmamasını; kadının böyle bir davada tanık olarak bile dinlenmemesi gerektiğini söyledi.

Tartışmalar uzayınca Meclis başkanı yeterlilik önergesini oylamaya’ sundu. Kabul edildi. Yasa tasarısı da yapılan oylamada hiçbir fıkrası değiştirilmeden kabul edildi.

Sonuçta, aradan yüz yıl geçse de, yasaları erkekler yaptığı sürece, adına ister zina davası, ister taciz, ister tecavüz davası deyin, korunan hep Hüseyin Üzmez’ler, Müslüm Gündüz’ler olacaktır!

Bu tarihsel bilgiden sonra şimdi sorulması gereken soruya geldik:

İran’daki, kadını ikinci sınıf varlık gören rejimi, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan iki türbanlı kız öğrenci neden benimser? Neden Atatürk’ü değil de, Humeyni’yi severler? Aradan 100 yıl geçmesine rağmen neden hala kadınları ikinci sınıf varlık gören Osmanlı milletvekilleri gibi düşünürler.

“Humeyni’yi seviyoruz!”

İki türbanlı üniversite öğrencisinin televizyon ekranında söylediği, “Atatürk’ü sevmiyorum. Humeyni’yi seviyorum” sözünü nasıl değerlendirmeliyiz?

Sünni türbanlı öğrenci, Şii İmam Humeyni’yi neden sever?

İslam Devrimi, İranlı kadınlara ne gibi “haklar” getirdi? Gelenekçi/muhafazakâr ideolojilerin kadınlara dayattığı rol modelini konuşup tartışmanın zamanı gelmedi mi?

Soru o kadar çok ki…

O halde bir iki cümle edelim…

Her Müslüman’ın bildiği gerçektir:

Hz. Muhammed’in ölümünden sonra halifelik meselesinden kaynaklanan çatışmalar ortaya iki güçlü mezhep çıkardı: Şiilik ve Sünnilik.

Emeviler döneminde veraset yoluyla belirlenen halifelik, Abbasiler döneminde sembolik bir makama dönüştürüldü.

Sünni gelenek, halifelik makamına sembolik değerler yükleyip dünyevi siyasal otoritenin etki alanını genişletti.

Şii gelenek ise bunun tam tersi yolda gelişti; azınlık olmanın getirdiği bilinçle, siyasal, dinsel, sosyal ve ilahi olanı birleştirmeyi amaçlayan bir doktrin geliştirdi. Halifelik kavramının karşısına “imam” kavramını çıkardı. “İmam” cemaatin siyasal ve dinsel lideri olduğu kadar, manevi konularda da en üst makamı oldu.

Şii doktrinine göre, imam doğrudan peygamber soyundan gelen kişiydi. İmamın otoritesi, bireyin günlük yaşamından manevi dünyasına tüm sorunlarda “yol gösterici” olmaya kadar giden geniş bir alanı kapsıyordu.

Yani siyasal liderlik yanında, İslam hukukunu en iyi bilen kişi olarak yapma otoritesi de vardı.

İlahi ve teorik olarak gerçek otoritenin tek ve meşru temsilcisiydi. Yanılmazdı. “Doğru İslam”ın kavranması konusunda bir tür bilgi tekeline sahipti vs.

Humeyni bir “imam”dı.

Allah tarafından gönderilen ilahi yasaların mutlak, ebedi doğrunun toplumsal düzenin kuralları olduğunu söyledi hep.

İnsanın mutluluğunun, ancak toplumun bu kurallara uygun biçimde düzenlenmesiyle mümkün olacağını vurguladı sürekli.

Peki, böyle bir toplum nasıl yönetilmeliydi?

Humeyni’ye göre monarşi, İslam’a aykırıydı. Doğru yönetim “velayet-i fıkıh”a dayalı bir İslam devletiydi. Bu devletin anayasası şeriattı. Yani insanın yaptığı değil, Allah’ın kelamı ve peygamberin sünneti temel yasalar olmalıydı.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletin değil, şeriatındı.

Bu nedenle İslami devletin yasama organı yasa yapmazdı; sadece bir danışma ve düzenleme organıydı. (Bazı çevrelerin, Türkiye’deki hukuk kurumuyla neden sürekli tartıştıklarını da bu çerçevede değerlendirilebilir miyiz? Ya da bazı hukuki kararlarda dini ulemanın görüşünün alınmasını isteyen anlayışı da yine bu çerçevede yorumlamak gerekir mi? Geçelim… )

Humeyni rejiminde “yürütme” yetkisi kime ait olacaktı?

Yanıtı basitti: Toplumun hem manevi hem dini hem de siyasal lideri olan Humeyni’ye.

Kuşkusuz Humeyni’nin önerdiği düzen bir “cumhuriyet”ti. İdari işlerle ilgilenen görevliler ve danışma görevi yapan “yasama” organı bir seçimle belirleniyordu. Fakat bu düzen hiçbir zaman “demokrasi” olamazdı. Çünkü insan ürünü yasaya değil, mutlak ilahi yasaya uymak zorunluluğu vardı. Uzatmadan soralım:

Laik Türkiye’de yaşayan türbanlı Sünni bir öğrenci, Şii İmam Humeyni’yi neden sever?

Sorunun yanıtından önce, Humeyni İran’ında kadının yerini de analiz etmeye çalışalım.

İslam Devrimi öncesinde sokak gösterilerinde kadınlar en öndeydi. Devrimden önce, siyasal gösterilere katılan kadınların, erkeklerle eşitliği ve katkılarının önemi üzerine kurgulanan İslamcı söylem, devrimden sonra siyasal iktidarı ele geçirir geçirmez kadının evcilleştirilmesine ve dindarlaştırılmasına dayalı özgün bir cinsiyet ayrımcılığının kurumsallaştırılmasına yöneldi.

Bütün gelenekçi/muhafazakâr ideolojiler gibi İslam Devrimi’nde de kadın, siyasette, iş hayatında veya başka herhangi bir alandaki kadın değil, sadece ve sadece ailede kadındı.

Kuşkusuz tüm bunların altında kadına yönelik güvensizlik vardı. Bunun en çarpıcı örneği, ceza yasası “kısas”ta yer alıyordu. 1981’de meclisten geçerek yasalaşan kısas, ilk İslam toplumlarının cezalandırma anlayışını yansıtıyordu. Yani, şeriata dayalı, esas olarak öldürme, cinsel suçlar ve içki içmek gibi kamu düzenini tehdit eden eylemleri cezalandırma, öç alma anlamına geliyordu. Kısas, kadını ikincil insan konumuna getiriyordu.

Örneğin, kısasta öncelikle taammüden işlenen cinayetlerde kadınlar şahit olarak kabul edilmiyordu.

Ve daha acısı kısasa göre, Müslüman bir kadını öldüren Müslüman bir erkeğin kısasla cezalandırılabilmesi için, öldürülen kadının yakınlarının cezanın infaz edilebilmesi için ödemesi gereken kan parası, bir erkek için ödenmesi gerekenin yarısı kadardı! Yani kadının yaşamının değeri erkeğinkinin ancak yarısına eşitti.

Kadınlara yönelik ayrımcılığın çarpıcı bir başka örneği ise, zina halinde kocası tarafından görülen bir kadının, yine kocası tarafından öldürülmesi halinde katilin cezalandırılmamasıydı!

İslam Devrimi kadınlara bazı “haklar” da getirdi kuşkusuz! Çok eşliliği ortadan kaldırmadı. Evlilik yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Okullarda kız ve erkeklerin ayrı sınıflarda ve mümkünse ayrı binalarda öğrenim görmeleri şartı getirildi. Ders araç ve gereçleri ile ders kitapları kız ve erkekler için ayrı ayrı düzenlendi. Erkek öğretmenlerin kız öğrencilere ders vermesi engellendi.

Bazı meslekler kadınlara yasaklandı; yargıçlık gibi…

Tüm bunların amacı, kadının geleneksel analık-eşlik rolünü pekiştirerek, toplumsal hayattan elini eteğini çekmesinin istenmesiydi.

Kara çarşaf, İslam Devrimi’nden önce şah despotizmine karşı tepkinin sembolüydü. Bu nedenle sadece İslamcıların değil, her siyasal görüşten kadının giydiği bir giysiydi. Kadınların çoğu devrimden sonra, artık bir simge haline gelen/getirilen kara çarşafı bir daha çıkaramayacaklarını düşünmemişlerdi bile.

Düşünmemişlerdi; çünkü başta Humeyni olmak üzere, din adamlarının İslam’da zorlama olmayacağı sözlerine inanmışlardı. İslam Devrimi’nden sonra örtünmek rejimin sembolü haline geldi. Örtünmeyen kadınlar çeşitli biçimlerde saldırılara uğradı.

4 Temmuz 1980’de Humeyni’nin isteğiyle kamusal alanda çalışan kadınların örtünmesi zorunlu hale getirildi. Özel sektör de bu karara uydu. Esnaf ve tüccarlar örtünmeyen kadınlara satış yapmamaya başladı.

Zorunlu örtünmeyi protesto eden ve bu nedenle gösteriler düzenleyen kadınlar, “Amerikan ajanı”, “şah yanlısı” ve hatta “fahişe” olarak adlandırıldı.

Ayetullah Ali Hamaney, Tahran Üniversitesi’nde örtünmeye karşı çıkan kadınlar hakkında bakın neler söyledi:

“Onlara fahişe demek istemiyorum, çünkü fahişelerin yaptıkları kendilerini ilgilendirir. Bu başı açık kadınların eylemleri ise toplumu ilgilendirmektedir. Bu nedenle onları karşı devrimci olarak adlandırıyorum.”

Rafsancani ise kadınları uyarıyordu:

“Önce bunlar ikaz edilmeli. Sonra yasalar var; ahlaka aykırı giyinip çıkanlar, bu davranışlarından dolayı mahkemelerde cezalandırılacaklardır. Gördüğüm bu eğilim nedeniyle çok endişeliyim. Korkarım ki en sonunda müdahale edilmesine izin vermek zorunda kalacağız.”

Özellikle çalışan kadınlar üzerinde yoğunlaşan örtünme zorlamaları kentli, meslek sahibi, eğitimli kadınları olumsuz etkiledi. Çaresizdiler.

Çünkü sosyalistlerden liberallere kadar her siyasal çevre kara çarşafı emperyalizme karşı mücadelenin bir simgesi olarak görüyordu!

Örtünmenin, emperyalizmle mücadeleyle, kadının metalaştırılmasıyla ne ilgisi vardı? Bunlar o günlerde tartışılmadı bile.

Tartışmadıkları için, toplumdan dışlanan, mülteciliğe zorlanan ve hapishanelerde ölüme yollananlar da bu kesimler oldu.

Neyse, konumuz “aydın aymazlığı” değil.

Konumuz, laik Türkiye’de Sünni türbanlı bir öğrencinin Şii İmam Humeyni’ye olan hayranlığıydı.

İngiltere sömürgesi bile olmayı kabul eden bu genç türbanlıları kim ne zaman, nasıl yetiştirdi?

Kanada’da üniversitede okuyorlar ama kendi topraklarının ürünü “Meşrık Mektebi”nden bihaberler!

Bu nedenle kolayca Araplaşıveriyorlar…

İslam’ı sadece erkek egemen (ataerkil) bir anlayış haline getirenler, türbanı eve hapsettikleri kızlarının, eşlerinin gündemi haline getiriyorlar.

Bu nedenledir ki, gündeminde sadece türban olan bu kızımız, meseleye salt bu noktada yaklaşınca doğal olarak sömürge olmayı bile kabul edip, mezhepsel farklılıkları bir yana atıp Humeyni’yi sevebiliyor. İran’ın onu ilgilendiren tek tarafı kadınlarının örtülü olması.

Peki, kadının tek sorunu üniversiteye başörtüsüyle girebilmesi mi?

Hadi genelleyelim, kadın örtününce tüm sorunları ortadan kalkıyor mu? Bu kızımıza göre öyle. Yoksa kadını kara çarşaftan (ki İslam’da kara çarşaf yoktur) kurtarmaya çalışan, toplumsal hayatın içinde erkekle eşitleyip cinsler arası eşitsizliği kaldırmaya uğraşan Atatürk’ü niye sevmesin.

Sonuçta, İslamiyet erkeklerin elinden kurtarılmadığı sürece türbanlı kızlarımız Atatürk’ü değil, Humeyni’yi sevmeye devam edecektir.

Bilgiseven’i niye tanımazlar?

Sözü burada Müslüman bir yazara bırakayım:

Ayşe Böhürler adını hiç duydunuz mu?

AKP MKYK üyesi.

Yeni Şafak gazetesi köşe yazan.

TV yapımcısı. Yazar.

Ayşe Böhürler bir TV programında, Türkiye’de türbanın artık moda haline getirildiğini söyleyerek mealen şöyle konuştu:

“Türban moda haline getirilerek içeriği boşaltıldı. Ve ne yazık böylece de türban saygınlığını yitirdi. Başörtüsü takıldığı zaman sanılıyor ki bütün günahlardan arınılıyor, her şey mubah sanılıyor. Ne yanlış. İşin özünde, iyi bir insan olmak yatmalıdır. Başörtüsü takmayan bir kadın, başörtülü bir kadından daha dindar olabilir.”

Demek bazı çevrelerde hala başı açık kadınlar Müslüman sayılmıyor! Cahillik bu kadar mı her yanı sardı?

Peki, başta türbanlı iki üniversiteli kız öğrencimiz olmak üzere, bunlar Münevver Ayaşlı’yı bilmiyorlar mı?

Ya Samiha Ayverdi’yi?

Nezihe Araz, Safiye Erol, Şaziye Berin Kurt, Sofi Huri, Zühre Uluant… Hangisini sayayım…

Hepsinin başı açıktı; örtünmüyorlardı.

Hepsi İslamiyet insanlara götürmek için yıllarca çabaladı. Kitaplar yazdılar, seminerlerde konuştular, vakıflar kurdular. Dincilere karşı mücadele verdiler.

 İslam’ı dünyaya anlatan Cemalnur Sargut, başörtülü bir kadından daha mı az Müslüman şimdi? Kafalarda artık bir kıyas var demek!

Profesör Amiran Kurtkan Bilgiseven’in de başı açıktı. Aynı zamanda bir Melami şeyhiydi.

Bilim kadınıydı; din sosyolojisi konusunda dünyadaki birkaç isimden biriydi.

Hocaların hocasıydı; Prof. Enis Öksüz, Prof. Zekeriya Beyaz gibi tanınmış isimleri yetiştirdi.

Prof. Bilgiseven’in hayatı tam da soyadına yakışıyordu.

1926 İstanbul doğumluydu. Kandilli Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra 1947 yılında İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. Bir süre özel sektörde ve İstanbul Defterdarlığı’nda muhasebeci olarak çalıştı. Ama isteği, üniversitede bilim yapmaktı.

Başardı da; 1956 yılı sonlarında İktisat Fakültesi’ne sosyoloji asistanı olarak girdi. Prof. Dr. Z. Fahri Fındıkoğlu’nun asistanlığını yaptı.

1960’ta doktora ve 1965’te doçentlik sınavlarını verdikten sonra 1970’te profesör oldu.

Eserlerinde bilim-din bütünleşmesinin somut örneklerini verdi. Tercüme yapmadı, kaynaklarını bu topraklarda aradı. Bu nedenle ülke gerçeklerinden kopmadı.

İyi yazardı; güzel konuşurdu. Sadece sosyoloji konferanslarında konuşmazdı

Yakın çevresiyle dost sohbetleri yapardı.

Bazı konular üzerinde ısrarla dururdu: Müslüman kadınlarının ezilmesine karşı çıkardı. Kafasında öyle ne başı açık ne de başı kapalı kadın tipi vardı. Ortada böyle soru bile yoktu.

İslam’da dört kadın tezine şiddetle karşı dururdu.

Tasavvuf ve laikliğin nasıl iç içe olduğunu anlatırdı hep.

Türkiye’de sosyal çözülmelerin çok büyük tehlikelere neden olacağını ilk o saptadı. Alevi-Sünni ayrılığının tehlikesine işaret etti sürekli.

Etnik ve dini bölücülük karşısında dikkatli olunmasını istedi.

İslami kavramların içinin boşaltılmasına savaş açtı.

Prof. Bilgiseven’in “ne kadar inançlı” olduğunu kim sorgulayabilir?

Bakınız…

Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’dan Anadolu’ya gelen tarikat, dergâh, cemaatler arasında günlük hayatı yaşayış ve yorumlama konusunda büyük kültürel farklılıklar var.

Bırakın farklı tarikatları, aynı tarikatların farklı yaşam biçimlerini görebiliyoruz.

Örneğin, Osmanlı’nın parçalanış sürecinde Balkanlar’dan Anadolu’ya gelmiş bir Nakşibendî dergâhı ile Irak’tan Anadolu’ya gelmiş bir Nakşibendî dergâhı arasında büyük kültürel uçurumlar var.

Kenan Rifai Selanikliydi. Galatasaray ve Alliance’ta okudu; hukuk öğrenimi gördü. Yıllarca çeşitli okullarda Fransızca öğretmenliği yaptı.

Kenan Rifai’nin dergâhında kadın müritlerin fazlalığı ve onların kapanmayıp çağdaş tarzda giyinmeleri, sohbet toplantılarında kadın erkek karışık oturmaları, bazı dini çevreleri rahatsız etti.

Bu çevreler dergâhtaki kadınların mayoyla dolaştıkları yalanını bile dillendirdiler.

Kenan Rifai dergâhı postnişine hep kadınlar oturdu.

Zaten ilk oturan da Kenan Rifai’nin annesi Hatice Cenan Sultan’dı.

Kenan Rifai’den sonra dergâhın başına ne çocukları ne de eşleri geçti.  Samiha Ayverdi, İlhan Ayverdi Hanımefendi ve onun ölümünden sonra da Cemalnur Sargut bu görevi aldı.

Bu toprakların Orta Asya’ dan getirdiği kültürü birileri yıllardır Araplaştırmak istiyor.

Yıl,2009.

Ne Münevver Ayaşlı ne Samiha Ayverdi ne de Amiran Kurtkan hayatta.

Artık bu isimleri bilen de pek yok.

Sadece Ayşe Böhürler gibi bir iki yazar sık sık uyarmak zorunda kalıyor çevresini: “Başı açık kadınlar da Müslüman’dır, dindardır.”

Ne günlere kaldık?

Ne kadar saklamaya çalışsak da bu toprakların üzerindeki cahillik hep sırıtıyor.

Örneğin…

Başörtüsü “mucidi” Asenalar

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, üniversitede türbana yasak getiren Anayasa’nın 10. maddesi 4. fıkrasının kaldırılmasını istemesi; ardından yasa değişikliğini reddeden Anayasa Mahkemesi kararını eleştirmesi, çoğu çevre tarafından şaşkınlıkla karşılandı.

Bahçeli ve MHP’nin bu konuda taktiksel davrandığını yazdı bazı köşe yazarları. Sanıyorum bu çevreler MHP tarihini pek bilmiyor.

Milliyetçi hareket açısından bir dönemeç olan 1969 kongresinde, “ayakları yere basmayan romantik Türkçülük” terk edildi.

Yeni partinin ideolojisi Türk-İslam çizgisiydi. “Kanımız aksa da zafere İslam’ın” sloganı atılıyordu artık parti mitinglerinde.

Bu kongrede, Türklüğün sembolü Bozkurt, yerini İslam’ın simgesi Üç Hilal’e bırakmıştı.

Bu minik anımsatmadan sonra başörtüsü meselesine gelelim:

Üniversitelerde ilk başörtüyü Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın halası Hatice Babacan 1967 yılında AÜ İlahiyat Fakültesi’nde taktı. Olaylar çıktı.

Aynı yıllar, kendine has bağlama şekliyle Şule Yüksel Şenler kamuoyu önüne çıktı. Mahkemeler, protestolarla bir dizi olay yaşandı. (Ayrıntılarını Siz Kimi Kandırıyorsunuz adlı kitabımda yazdım.)

Her iki hareket o yıllarda ne kadar kitleselleşti, tartışılır.

Ancak 1970’li yıllarda üniversitelerde başörtüsünün bayraktarlığını yapanlar MHP’li Asenalardı.

Başörtüsünü, üniversitelere, kamusal alana, mitinglere, yürüyüşlere sokan ülkücü Asenalardı.

MSP’nin mitinglerinde, yürüyüşlerinde başörtüsü görülmezdi; çünkü bu toplantılarda kadın yoktu.

Milli Görüş çizgisi, kadının siyasetle ilgilenmesine sıcak bakmıyordu! Kadın hayatın içinde yoktu. Bu nedenle “başörtüsü” diye siyasi bir talepleri de yoktu.

Bir örnek vereyim:

Papyon giymiş damat Necmettin Erbakan, 10 Ocak 1967 tarihinde İstanbul Çınar Oteli’nde, gelinliği diz üstünde olan, başı açık Nermin Hanımefendi’yle evlenirken, başörtüsünü hiç düşünmemişti.

Gümüşhanevi Dergâhı Şeyhi Abdülaziz Bekkine, kadınların manto giyebileceğini söylemişti. Kara çarşafa karşı manto!

Sonra ne oldu; hareket nasıl “Ortodoks” bir kimliğe büründü?

Erbakan’ı kim dönüştürdü?

MHP olabilir mi? Olabilir!

Nasıl mı?

Başörtüsü meselesini dergi ve gazetelerde ilk başlatanlardan biri Necip Fazıl Kısakürek değil miydi? AKP kurucusu Cüneyt Zapsu’nun annesi Gaye Uzel’i, genç kızlara, “Türk Müslüman kadın portresi” olarak gösterip Büyük Doğu dergisinde kapak yapmadı mı?

Dikkat edin, Necip Fazıl Kısakürek hiç Milli Görüş çizgisinde olmadı. Kendine en yakın parti MHP idi.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz.

Ancak son bir örnekle yazıyı noktalayayım:

İmam-hatiplere giden ilk kız öğrenciler de MHP’li ailelerin çocuklarıydı. Çünkü Milli Görüşçüler kız öğrencilerin imam-hatiplere gitmesine karşıydı; “Regl olanların yanında Kuranıkerim mi okunur” gibi kaba/yobaz gerekçeler ileri sürüyorlardı.

Detaylara gerek yok; ne imam-hatip ne de türban konusunda MHP hiç yalpalamıyor, dün nasılsa bugün de ayın çizgisini koruyor.

Bir ara not yazayım; çünkü artık ılımlı İslam’ın “moda” olmasıyla türbanın ünü sınırlarımızı çok aştı!

Şöyle ki: Türkiye üniversitelerde ve kamusal alanda türban serbestliğini konuşurken, Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliği kamusal türbanı kabul eden ilk kurum oldu!

Ankara’ daki İngiliz Büyükelçiliği iki yıl önce aldığı bir kararla kadrolarında türbanlı bir Türk çalıştırmaya başladı. Bir ülkenin içişlerine bundan güzel bir müdahale olur mu? Oluyor işte…

İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Nick Baird, türbana destek ve tavrıyla tanınıyor. Nick Baird’in büyükelçilikteki diğer çalışanlara ” Türbanlılarla çalışmaya alışın, bundan sonra daha fazla türbanlı çalışanımız olabilir” diye espri yaptığı belirtiliyor!

Bir İngiliz büyükelçisinin kamusal alanda türbana neden bu destek verdiği sorusunun yanıtını biliyor olmalısınız…

İngilizlerin bu tavrı Müslümanlara saygısından ileri gelmiyor kuşkusuz. Açmayalım şimdi tarihi defterleri…

Neyse bu konu uzadı, sizlere iki örnek vaka göstermek istiyorum:

Türkiye’de iki uzmanın bir İslamcı TV kanalında, erken boşalmayı,  iktidarsızlığı tartışması bizim medyamız tarafından “devrim” olarak değerlendirildi.

Peki, gerçekten bu bir “devrim” mi? Yoksa ne?

İşte iki olay:

1) El Kuds el Arabi’nin 25 Temmuz 2007 tarihli haberine göre, Suudi Arabistan El Ray televizyon kanalında” Aşk Serüveni” adlı bir program var.

Sunucusu, kadın doktoru Fevziye el Dureym. Program eşler arasındaki evlilik, cinsellik gibi konuları işliyor.

Örneğin, yüzleri kapatılmış bir grup Suudi erkek stüdyoda cinsel deneyimlerini anlatıyor.

Bir programda, erkekler sevişme sırasında kadınlardan ne beklediklerini söylediler. Hatta biri sevişme sırasında kadının erkek polis üniforması giymesinin kendisini tahrik edeceğini belirtti.

Yine Suudi Arabistan’da El Yom adlı bir başka televizyon kanalında, bir psikiyatrın yazdığı Bir Lise Öğrencisinin Kaşkolu adlı kitap tartışıldı. Kitap son yıllarda erkekler arasında eşcinselliğin arttığını, gençlerin kadınlara imrenip onlar gibi süslenerek kıyafetler giydiğini anlatıyordu.

Her iki konu da Suudi televizyon kanallarında açıkça tartışıldı.

Suudi TV kanalları “devrim” mi yapmıştı? Sorunun yanıtına geleceğiz ama bir haber daha aktarmamız gerekiyor.

2) El Kuds el Arabi’nin 5 Mart 2007 tarihli haberine göre, Rotana adlı Mısır televizyon kanalında program yapan Hale Sirhan, ülkesindeki fuhuş olayını cesur biçimde araştırıp ekrana taşıdı. Bu belgeselde üç hayat kadını, Kahire barlarında mesleklerini nasıl icra ettiklerini anlattılar.

Program yayınlanır yayınlanmaz Mısırlı erkekler ayağa kalktı. Güya Hale Sirhan, milleti ahlaksızlık ve fuhuşa teşvik ediyordu; dine aykırı kadınları açık saçık göstererek namuslu kadınların aklını çeliyordu.

Sonuçta sadece program yayından kaldırılmadı, Hale Sirhan da Mısır’dan kaçmaya mecbur edildi.

Hale Sirhan’ın programı ile Fevziye el Dureym’in programı arasında ne fark vardı?

Bu iki program arasında dağlar kadar fark vardı!

Bu farkı bildiğiniz zaman, erkeklerin erken boşalmasını, iktidarsızlığını konuşup tartışan Türkiye’deki İslamcı televizyon kanalının “devrim” yapıp yapmadığını anlarsınız.

İşte fark şudur: İslam’ı erkek egemen hale getirenler sadece erkek sorunlarının konuşulmasına izin veriyorlar.

Erkeğin her problemini televizyonda konuşup tartışabilirsiniz ama kadınınkini asla!

Bütün mesele budur. Ve türban sorununun temelinde de işte bu erkek egemen bakış açısı vardır.

Aydınlanma dini olan İslam, erkek egemenliğinden kurtarılmadığı sürece kızlarımız Atatürk’ü değil, Humeyni’yi sevecektir.

Aslında tüm bunların altında cahillik yatıyor.

Baksanıza CHP “çarşaf açılımı” yaptı diye dinciler ne çok şaşırdı. Hep öyle yaptılar, Cumhuriyet kadrolarını İslam’a karşıymış gibi gösterdiler.

Yalan söylüyorlar… Dinciliğe karşı olmak İslam’a karşı olmak değildir; bilerek kafa karıştırıyorlar.

Atatürk çarşafa karşı mıydı?

 CHP, çarşafı ilk kez hangi kongresinde gündemine alıp konuştu?

 Hangi milletvekili neyi savundu?

 Atatürk’ün tavrı ne oldu?

 Gelin, bugünün tartışmalarını daha iyi anlayabilmek için yıllar öncesine gidelim.

Tarih, 9 Mayıs 1935. CHP’nin 4. büyük kongresi Ankara’da toplandı. Atatürk’ün son kez katıldığı bu kurultayın başkanlığını İsmet İnönü yaptı.

544 delege, bir hafta süren kongrede çok önemli kararlar aldı. Öncelikle partinin Cumhuriyet Halk Fırkası olan adı, “Cumhuriyet Halk Partisi” olarak değiştirildi.

Kongre, 1929 dünya ekonomik krizinin etkisiyle liberalizme karşı açık cephe aldı. CHP Genel Sekreteri Recep Peker şöyle diyordu: “Ulusal çalışmayı yıpratan ve ulus yığınını sömüren liberalizme karşı cephemizi daha da sıklaştırıyoruz.”

Kurultayın kadınlar açısından da önemi büyüktü:

Kongreden önce, 5 Aralık 1934 tarihinde kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmişti. 8 Şubat 1935’te yapılan genel seçim sürecinde kadınlar sadece milletvekili adayı yapılmamış, CHP’ye üye olmaları için yoğun kampanyalar başlatılmıştı. Sonuçta 18 kadın milletvekili olmuş ve binlerce kadın CHP’ye katılmıştı. CHP kurultayı delegeleri arasında, kongre kürsüsünde artık kadınlar da vardı.

  1. büyük kurultayın gündeminde ayrıca -bugün hala tartıştığımız çarşaf da vardı.

Tarih, 16 Mayıs 1935.

Kongrenin son günü.

“Dilek Komisyonu”nun raporunun okunmasına geçildi. Rapor, başta Muğla ve Sivas olmak üzere CHP teşkilatlarından, çarşaf ve peçe yasaklanmasına dair gönderilen dilekçeler üzerine hazırlanmıştı.

Bu noktada dikkatinizi çekmek isterim:

CHP teşkilatları ve Dilek Komisyonu sadece çarşaf ve peçenin y, saklanmasını istemektedir; yani diğer başörtülerine (yemeni, yaşmak, eşarp vs) ilişkin kimsenin bir rahatsızlığı yoktur. Hatta görüleceği üzere çarşaf konusunda da katı değillerdir.

Rapor, bakın ne diyordu:

Türkiye’nin üçte ikisi köylüdür, köydedir. Burada çarşaf, peçe yoktur; Kalan üçte birin büyük kısmı da bu görenekten sıyrılmış çıkmıştır. Yer yer tek veya toplu hareketlerle bu kalanlar da hiçbir kanun eli dokunmadan açılıp kaybolmaktadır. O halde, kalan ve birçokluk olmayan bu peçeler, çarşaflılar üzerinde yeni tedbir almaya lüzum var mıdır? .

Komisyonumuzda bu konuda iki görüş vardır:

Bunu kadınlarımızın kendi zevklerine, kocalarının ve babalarının sosyallik zihniyetindeki ilerlemeye mi bırakmalıdır? Yoksa düşmeye hazırlanan ve sadece koca ve baba saygısıyla sallanıp duran bu çürük meyveyi merkezin küçük bir sarsması ile döküp atarak, şurada burada kadınlarımızın yüz karası gibi görünen bu kılıktan onları çıkarmalı mıdır?

Komisyonumuzun birtakım arkadaşları bu ikinci görüştedir. Ancak çarşaflı değil, peçeli kadının ve ne idüğü belirsiz bir kılıkta sokaklarda dolaştırılmasının polis kanunlarıyla yasak edilmesinin amaca çabuk varma noktasında lüzumuna kanidir. Ancak bütün komisyon, parti ve hükümet kurumlarının kestirme bir hareketle yani hiçbir kanun yapmadan bunu başarma imkânında oybirliği yapmışlardır.

Aslında komisyon raporu da görüşünü tam olarak netleştirmemiş, kararı kongreye bırakmıştı.

Kongrede ilk söz alan Şükrü Kaya oldu.

Herkes merakla Şükrü Kaya’nın ne diyeceğini merak ediyordu, çünkü içişleri bakanıydı.

Kürsüye gelen Bakan Kaya çok net konuştu: “Çarşaf, peçe meselesi vardır. Komisyonun verdiği karar dahilinde muamele yapılması bence en doğru karardır.” Yani, “yasa çıkarılmasın ama bu sorun da ortadan kaldırılsın” dedi.

Şükrü Kaya’dan sonra kürsüye gelen, Dilek Komisyonu Raportörü milletvekili ve gazeteci Hakkı Tarık Us, öncelikle peçe ile çarşafın birbirinden ayrılması gerektiğini söyledi:

“Ben peçe ile çarşafı birbirinden ayırıyorum. Peçe, çarşaftan başka mahiyettedir. Sıhhi kanunlarımız evlere kafes konmasını bile zararlı telakki etmiştir. Fakat kadınlarımızın yüzünü örtmesine göz yumar vaziyetimize ne demeliyiz?”

Milletvekili Us, peçenin de kanunla yasaklanmasına karşıydı; yerel yönetimler/belediyeler, il genel meclislerinin aldıkları kararlarla peçe giyilmesinin önüne geçebilirdi.

Sonra sırasıyla kürsüye gelen Diyarbakır Milletvekili Kazım Sevüktekin, Antalya Milletvekili Rasih Kaplan, Niğde Milletvekili Naciye Osman, Hakkı Tarık Us’u desteklediler.

Ankara Milletvekili Aka Gündüz ve İçel Milletvekili Dr. Akil Muhtar karşı görüşteydiler.

Tartışma aslında daha çok, yasa mı çıksın, yoksa yerel önlemlerle mi çözümlensin etrafında düğümlenmişti.

Bu arada meselenin hükümete bırakılmasını savunan milletvekilleri de vardı.

Tartışmalar uzayınca yeterlilik önergesi verildi. Önergeyi veren İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tekrar kürsüye çıktı:

“Eğer bu mesele büyük ve önemli bir mesele olsaydı; bu büyük İnkılâbı yapan, bunu da programına koyar ve sizden lazım gelen kararı alırdı.”

Şükrü Kaya’nın sözleri çok açıktı: Atatürk, çarşaf ve peçeyi sorun görmemişti.

 İçişleri Bakanı Kaya, Atatürk’ün en yakınındaki isimlerden biriydi. Kuşkusuz bu konuşmanın direktifini Atatürk’ten almıştı. Buna göre, kurultay delegeleri kendi bölgelerinde çarşaf ve peçeyle mücadele etmeliydi; bu konuda kanun çıkarmak doğru değildi.

Bunun üzerine Hakkı Tarık Us, sadece peçenin kaldırılmasına yönelik verdiği dilekçeyi geri çekti.

Tartışmalar son buldu: Peçenin ve çarşafın yasaklanmasına ilişkin yasa çıkarılmasına gerek yoktu. Bu mesele tamamen yerel yönetimlerin inisiyatifine bırakıldı.

Bu konuda yerel yönetimlerin neler yaptığına geçmeden önce bir konunun altını çizmek gerekiyor:

CHP’nin 4. kurultayı, aldığı kararlarla tek parti egemenliğini iyice pekiştirdi. İşte böyle bir kongrede bile çarşaf ve peçe konusunda önlemler alınmadı.

Hani dinci basın hep veryansın eder ya, “CHP kadınlarımızın başındaki örtüyü jandarma zoruyla aldı” diye.

Bırakın bunun koca bir yalan olduğunu, CHP’nin peçe ve çarşaf, dışında kadının örtünmesiyle ilgili hiçbir sorunu olmadı. Örtünmenin gelenek-görenek olduğunu ve ülkenin aydınlanmasına paralel olarak bu tabunun yıkılacağına inandı.

Yerel yönetimler çarşaf ve peçe konusunda neler yaptılar?

Anadolu’da peçe ve çarşaf aleyhindeki çalışmalar CHP’nin bu kurultayından önce başladı. Özellikle yerel basın, peçe ve çarşafın çağ olduğunu ve bunun ahlakla bir ilgisi olmadığını yazdı. Bazen bu yayınlar ağır ithamlara neden oldu; “Çarşafta ırz ve peçede namus arayan gafletin, o örtü içinde ne zilli maşaların saklı, ne çengilerin gizle olduğunu bilmemesi ne yazıktır.” (Hakkın Sesi, 30.7.1934)

CHP kongresinden önce bazı belediye meclisleri aldıkları kararla çarşaf ve peçenin giyilmesini yasaklamıştı. Örneğin, Adana Belediye Meclisi 15 Şubat 1935’te aldığı kararla, 16 Mart 1935’ten itibaren peçenin ve çarşafın giyilmesini oybirliğiyle yasakladı.

Bir kez daha belirtme ihtiyacı hissediyorum: Sadece çarşaf ve peçe yasaklanıyor. Yemeni, yaşmak, eşarp, türban değil.

Yerel yönetimler peçe ve çarşaf yerine manto giyilmesini özendirip teşvik ediyorlardı.

Bu arada peçe ve çarşafa bazı tarikatlar da karşıydı. Örneğin, Nakşibendî Gümüşhanevi Dergâhı Şeyhi Abdülaziz Bekkine (1895-1952) peçe ve çarşaf yerine manto giyilmesini isteyen isimlerden biriydi. Çarşaf ve peçenin İslam’la ilgisi olup olmadığı da, o günlerden günümüze kadar gelen bir tartışma konusudur.

Bazı belediyeler peçe ve çarşaf giyilmemesi için ilginç yöntemler buldular; Örneğin, Bursa Belediye Meclisi, terzilerin peçe ve çarşaf dikmesini yasakladı!

Yasaklama kararı alan yerel yönetimler, Halkevleri aracılığıyla yoksullara manto diktirip verdiler.

Yerel yönetimler, çarşaf ve peçenin yasaklanmasını görüşürken CHP Genel Merkezi hiçbir müdahalede bulunmadı. En azından bu konuda hiçbir belge yoktur.

Yani CHP’nin, kadınların örtüsüyle uğraştığı tezi tamamen yalandır; söz konusu olan peçe ve çarşaftı. Bunların yerine manto ve eşarp özendirildi.

CHP merkezi yönetiminin örtünmeye ilişkin tavrı bu kadar açıkken, Baykal’a yönelik eleştiriler haksız değil midir?

Asıl tartışılması gereken bu seçkinci tavır olmalıdır.

Bu seçkinci bakış, bir dönem CHP’liler tarafından çok eleştirilirdi. Bir örnek vermek istiyorum:

Kemalizm’in teorisyenlerinden; CHP’li Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt “kravatlı eşkıyaları” nasıl eleştiriyor; yerin dibine sokuyordu:

Çocuktum.

Babamla çiftliğimize giderdik.

Bindiğimiz faytonun önünde, ardında bir iki silah bulunurdu.

Faytonu süren bile silahlıydı!

Babama sorardım, derdim ki;

– Bu adamlar neden silahlıdır? Ne yaparlar?

– Bizi muhafaza ediyorlar.

– Kime karşı?

– Eşkıyaya!

– Eşkıya ne yapar?      .

– İnsanları dağa kaldırır! Soyar! Paralarını alır!

– Başka? İnsan öldürürler mi?

– Hayır! Para verilirse öldürmezler.

– Bu eşkıyalar kimlerdir?

Babam anlatırdı:

– Çakırcalı, Gökdeli, Kamalı…

Daha bir sürü isimler!

Gene şurada burada işitirdim, duyardım.

Derlerdi ki:

– Çakırcalı para almış. Köprü yaptırmış. Fukara kızları evlendirmiş.

Çeşmelere su akıtmış!..

Şimdi…

Yüzüm avuçlarımım içinde düşünüyorum.

Yüzümü avuçlarımım içinden çıkaramıyorum. O kadar utanıyorum.

Bugün.

Beş yüz bin Türk üreticiyi soyanlar var!

Beş yüz bin Türk üreticiyi soyan kravatlı eşkıya var!

Bunların enine boyuna, ellerini sallaya sallaya yemiş çarşısında, çarşı-pazarda dolaştıklarını, hürmet itibar gördüklerini düşündükçe…

Bunların hala söz sahibi olduklarını görüp duydukça… Utanıyorum! ( … )

Bunların eşkıyadan farkı nedir?

Başlarının melonlu, boyunlarının kravatlı olması mıdır?

Evet, Harmandalılı Mehmet kasketli idi.

Lakin Harmandalılı, iki kişi, üç kişi soydu.

Yaptıklarının cezasını darağacında çekti.

Fakat kravatlı eşkıya…

Bütün bir ömür beş yüz bin üreticiyi haraca bağlayan, üç beş kravatlı eşkıyaya ne olacak?

İkram, izzet mi görecek?”

(Anadolu gazetesi, 9 Ekim 1933)

Mahmut Esat’lar dün meseleye böyle “sınıfsal” bakıyorlardı.

Şimdi nasıl bakılıyor?

Gelin kıyafet meselesinin bir başka yönüne bakalım…

Abdullah Gül’ün “smokin açılımı”

Önce bazı sorular sıralamalıyım:

Cumhurbaşkanı Gül hayatında ilk smokini ne zaman giydi?

Başbakan Erdoğan neden hiç papyon takmıyor?

Kravatı ilk kullanan padişah hangisiydi?

Dinciler kravatı hala “medeniyet yuları” olarak mı görüyor?

Kravat takmayan Ahmedinejad, Katolik İspanya’nın resmi üniformasını giydiğini biliyor mu?

Kravat ile papyon arasında ne fark var?

Evet, sorulardan anladığınız gibi gelin kısa bir medeniyet yolculuğu çıkalım.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ilk kez, 14 Mayıs 2008’de, İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in onuruna Çankaya Köşkü’nde verilen yemekte papyon taktı.

Kurumların protokol kuralları vardır ve bunlara uyulması saygının bir sonucudur. Cumhurbaşkanı Gül doğru yapmıştır.

İngiltere’de öğrenim görmüş Abdullah Gül hayatında ilk kez kraliçe onuruna papyon taktı!

Aradan kısa bir süre geçti…

Genelkurmay’ın 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlaması için Ankara Gazi Orduevi’nde verdiği resepsiyonun da protokol kuralları vardı. Koyu renk, smokin, papyon vs.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ve diğer üst düzey komutanlar protokol kurallarına uydu.

Cumhurbaşkanı Gül papyon takmadı…

Çoğu kişi papyonu sevmiyor ülkemizde. Giymemek için elinden geleni yapıyor. Kuşkusuz kişisel tercihtir. Ancak kişinin gideceği yere ve zamana göre giyinmesi adabımuaşeret gereğidir.

Kraliçe Elizabeth için papyon takan Cumhurbaşkanı Gül’ün, Zafer Bayramı’nda da protokole uyması beklenirdi. Oysa yapmadı. Niye?

Yapmaması konusunda, “Eşleri türbanlı olduğu için davet edilmeyen AKP ‘liler protesto için papyon takmıyorlar” gibi yorumlar duyuyorum. Sanmıyorum.

Papyon meselesinden yararlanıp kafamdaki bir soruyu sizinle paylaşmak istiyorum.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kravat takıyorlar. Papyonu sevmedikleri aşikâr.

Bu durum sadece onlara özgü değil; AKP ve Milli Görüş çizgisinde İslamcı politikacılar papyonu sevmiyor.

Hatırlayınız, Necmettin Erbakan renkli, desenli, parlak kravatlar takardı. Erbakan hayatında sadece 10 Ocak 1967 tarihinde papyon taktı. Rahmetli Nermin Erbakan’la nikâh kıydı.

Erbakan o yıllarda Nakşibendî Gümüşhanevi Dergâhı’nın müridiydi. Buna rağmen papyon takmıştı. Peki, sonraki yıllarda neler yaşadı, papyona niye karşı oldu?

 Bu tür muhafazakâr politikacıların meselesi, modernleşmeyle hesaplaşmak ise niye kravat takıyorlar?

 Hadi kravatı zamanla benimsediler.

 Niye papyondan nefret ediyor, bir gece olsun takmıyorlar?

 Dünün Müslüman aydınları; Mehmet Ali Ayni, İsmail Hakkı İzmirli, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Ahmet Avni Konuk, Süheyl Ünver, Hasan Reşat Sığındım, İsmet Binark vb papyon severdi. Rifai Şeyhi Kenan Rifai papyon takardı. Sonra ne oldu?

 Dincilerin kravat-papyon konusunda kafa karışıklığı yaşadığını söyleyebiliriz. Bunu ortaya çıkarmak için, “Avrupa’nın iç savaşı” diyeceğimiz Otuz Yıl Savaşları’na (1618-1648) kadar gitmemiz gerekiyor.

 Çünkü Katolik ve Protestanlar arasındaki bu savaş, kravatın yaygınlaşmasına neden oldu.

“1635’te savaşa para karşılığı katılan Hırvat askerlerin üniformalarında bütün boynu sardıktan sonra aşağıya doğru sarkan püskülleri vardı.

 Hırvat askerler Fransa’ya geldiklerinde bu boyun bağları çok beğenildi. Fransa Kralı XIV. Louis süslenmeye pek meraklıydı. Kravatı çok sevmesi, bu aksesuarı krallığının simgesi haline getirdi.

 Ve kravat Fransız aristokratları arasında da moda oldu.

 Ve yeni bir sözcük doğdu: cravate!

 Fransızca bir sözcük olunca, doğal olarak yıllardır “Fransızca-Türkçe Sözlük” yazımıyla uğraşan gazeteci Doğan Yurdakul’u aramak elzem oldu. Bugün giydiğimiz kıyafetlerin çoğunun adı Fransızcadan geliyordu çünkü.

Örneğin; cravate (dş.): boyun bağı, kravat, eskiden Hırvat atlılarının boyunlarına bağladıkları fular. Kimi araştırmacılar, kravatın da Hırvat kelimesinin “Croater” olarak söylenmesinden ileri geldiğini söyleseler de, buna kimseler pek itibar etmiyor.

Neyse bizim konumuz sözcüğün kökeni değil.

Devam edelim: Kravat Hırvatistan’da doğdu, Fransa’da gelişti onu dünyaya tanıtan İngilizler oldu. Sanayi Devrimi’yle birlikte İngilizler kravatı, modern erkek giysisinin en önemli aksesuarı haline getirdi. Kravat zamanla toplumsal hayatın içine iyice nüfuz etti. Beyaz muhafazakâr, siyah kravatı liberaller ve kırmızıyı devrimciler taktı.

XIX. yüzyılda Fransız yazar George Sand, kravatı feministler moda yaptı. Artık kadınlar da kravat takıyordu. Fakat pek yaygınlaşmadı.

Gelelim papyona…

Papyon dilimize aynı kravatta olduğu gibi Fransızcadan geldi: Papillon, kelebek anlamındaydı. Noeud papillon: papyon kravat.

Papyonu moda haline getiren ünlü İngiliz şair Lord Byron (1788-1824) idi. Ulusal bağımsızlık savaşlarının gönüllü savaşçısı Lord B. kolasız ve iliklenmemiş gömleğine taktığı papyonla kravatın hâkimiyetine geçici olarak son verdi. Papyon özellikle dünya entelektüelleri arasında hayli taraftar buldu.

Bu bilgilerden sonra kravat ve papyonun bizim topraklarımızda seyrine bakalım

Kravat, Osmanlı’ya XIX. yüzyılda geldi.

Bu yüzyıl bildiğiniz gibi Osmanlı’da modernleşme sürecinin/çabalarının başladığı dönemdi. Batı’nın uygar hayatı Osmanlı’ya adabımuaşeret olarak yansıdı.

Kravatı ilk takan padişahın Sultan Abdülmecid olması da rastlantı değildi. Sultan Abdülmecid, Batı modernizmine hayrandı.

Eh padişah takar da tebaası durur mu? Önce aydınlar, sonra bürokratlar kullanmaya başladı.

Kravat, Osmanlı okumuşları arasında pek sevilirken, mutaassıp çevreler tarafından dışlandı. Onlara göre kravat “medeniyet yuları”ydı.

Medrese çevresi, gâvurluğun sembolü gördüğü kravata mesafeli durdu. Bu karşı koyuşu, Batı’yı tamamen reddetmeyen Mehmet Akif Ersoy gibi aydınlar yıktı. Ve Müslümanlar zamanla bürokrasi içinde yer almaya başladıkça kravatla tanıştılar. Bu tabii özellikle Cumhuriyet döneminde oldu.

Ancak bugün bile kravata karşı olan dinciler var:

Örneğin, bizdeki Abdurrahman Dilipak gibi, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad da kravat takmıyor.

Ona göre, kravat Batı’nın simgesi!

Diyelim öyle…

Peki, kravat takmayan Ahmedinejad neden Batı’nın diğer giysilerini giyiyor.

Iran cumhurbaşkanı kravat takmıyor, ama ceketi, pantolonu, gömleği reddetmiyor.

Aslında protesto etmesi gerekeni giyiyor!

Çünkü…

Takım elbise XVI. yüzyılda İspanya’da ortaya çıktı. Hem de Müslümanları ve Yahudileri topraklarından kovan Katolik İspanya Krallığı’nın hüküm sürdüğü bir dönemde!

Kravatı protesto eden Ahmedinejad, despot Katolik İspanya Krallığı’nın resmi kıyafetini giyiyor!

Neymiş; küçük şahsiyetler, kişilerle uğraşır; vasat şahsiyetler, olaylarla/şekillerle uğraşır; büyük şahsiyetler, fikirlerle uğraşır.

Gelelim takım elbisenin bizim topraklara giriş hikâyesine…

Osmanlı’da takım elbise Tanzimat döneminden sonra giyilmeye başlandı. Kolay da olmadı.

Sultan II. Mahmud, saray görevlisi Hüsnü ve Avni ağaları pantolon giydirip halkın tepkisini öğrenmek için çarşıya gönderdi. Güvenlik güçleri, Hüsnü ve Avni ağaları halkın elinden zor aldı!

Takım elbise aşama aşama giyildi.

Örneğin, İstanbullu terzilerin “buluşu” istanbulin vardı. Tanzimat’ın resmi kıyafeti istanbulin oldu.

İstanbulinin göğsü tamamen kapalı olduğundan kolalı gömlek, yaka ve kravat olmadan da giyilebiliyordu. Bu aksesuarlarla birlikte giyilene “redingot” denildi. Sultan II. Abdülhamid döneminde redingot yaygınlaştı. Ancak bu kıyafetle aptes almak zor olduğu için bunu giyenlere “beynamaz” adı verildi.

Uzatmayayım; bunların hepsi tarihte kaldı. Artık Türkiye’ de hemen herkes takım elbise giyiyor. Kimse de yadırgamıyor. Kültürel nedenlerden dolayı kravat takmayanlar var kuşkusuz.

Benim meselem Ahmedinejad gibi kravatı Batı’nın simgesi görüp kıyafeti siyasallaştıran çevrelerle. Nereden baksanız komik.

 Çünkü bu çevreler, çarık giymeyip Fransa’ da ortaya çıkan iskarpin (escarpin) giyiyorlar.

İtalya’nın insanlığa armağanı pantolonu üzerlerinden hiç çıkarmıyorlar. Artık pantolon içine külot giymeyen yok herhalde.

Gömleğin anavatanı pek belli olmamakla birlikte 1500’lerde Batı Avrupa’da giyildiği biliniyor.

Tişörtün Türkiye’ye 1970’lerde geldiğini çoğumuz biliriz. Kimsenin gömleğe ve tişörte bir itirazı yok. Varsa yoksa kravat ya da papyon düşmanlığı!

Yani…

Osmanlı’dan günümüze şekilciliğe büyük değerler yüklemişiz.

Kıyafetlerle ilgili sürekli fermanlar çıkarmışız.

Peçe, ferace, çarşaf, manto, kavuk, fes giyilmesi hep tartışma konusu olmuş. Feracenin, fesin rengi, püskülü için nizamnameler çıkarmışız.

1909’da erkeklerin entari giymesini yasaklamışız.

Sadece kıyafet mi?

1831’de Osmanlı’nın gerçek anlamda ilk nüfus sayımında sakalsızları saymamışız!

Sakalını kesen Ahmed Rasim’i, Şinasi’yi saraya jurnal etmişiz. Neler neler…

Görmüyor musunuz hala başörtüsünü tartışıp duruyoruz işte.

Etek, kazak, hırka, palto, manto, kaşkol, şal, eldiven, şemsiye, baston, düğme, fermuar vesaireyi bize nereden geldiğine bakmadan kullanıyoruz. Hiçbirine simge, sembol demiyoruz. Doğru da yapıyoruz, artık günümüzde bunları tartışmaya gerek var mı?

Hangi müzik gavur işi?

Madem kıyafet meselesinin dincilerin kafasını çok karıştırdığından konu açtım, buraya bir ekleme yapmalıyım…

İstanbul her yıl ardı ardına festivallere ev sahipliği yapıyor:

Uluslararası Müzik Festivali, Uluslararası Caz Festivali gibi.

Nedense son yıllarda devlet erkânı bu festivallere gitmiyor. Peki niye? Oysa dün öyle değildi. Hadi Atatürk devrimleri travma yaratıyor, o dönemden örnek vermeyelim!

Osmanlı Sarayı da klasik Batı müziğine ilgi duyuyordu. Padişahlar opera seyrediyor, ünlü virtüözleri saraya davet ediyor, hediyeler veriyor, nişanlar takıyordu.

Halifeler piyano çalıyordu. Aile mensuplarının müzik aleti çalması için hocalar tutuyorlardı.

Ama AKP hükümeti klasik müzikten hiç hoşlanmıyor.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Ankara’da Sibel Can’ı, İzmir’de Arif Şentürk’ü, Rize’de Davut Güloğlu’nu, İstanbul’da Ferhat Göçer’i dinliyor. Adnan Şenses’le alaturka şarkılar söylüyor.

Başbakan, İstanbul’daki Cemal Reşit Rey Konser Salonu’na sadece sempozyumlar, paneller, parti toplantıları için gidiyor.

Birey olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın müzik zevkine kimse bir şey diyemez. İstediği konsere gider, istediği müziği dinleyebilir. Üstelik dinledikleri de ülkemizin renkleri; çoğu kişi dinliyor.

Ancak, söz konusu kişi başbakan ise, müzik zevki kişisel zevk olmaktan çıkıp devleti temsil etmeye girmez mi?

Uluslararası müzik (keza sinema-tiyatro) festivallerinin açılışında-kapanışında başbakan neden yok?

 Sormak durumundayız: Avrupa Birliği’ne girmek isteyen başbakanın bu evrensel sanat dallarına karşı bir soğukluğu mu var? Varsa bunun temelinde ne var?

Hâlbuki bu toprakların klasik Batı müziğiyle tanışması hayli eskidir…

Klasik Batı müziği ilk kez Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde Osmanlı sarayına girdi.

Osmanlı sarayında kalıcı olarak ilk gelen Batı enstrümanı bir org idi. Yıl 1599.

İngiltere Kraliçesi I.Elizabeth bu müzik aletini İngiliz org yapımcısı Thomas Dallam aracılığıyla Sultan III. Mehmed’e hediye olarak gönderdi. Thomas Dallam, Topkapı Sarayı’nda bu orgla konserler verdi. İlginçtir bu org daha sonra kayboldu ve hâlâ nerede olduğu bilinmiyor.

Osmanlı’nın resmi anlamda klasik Batı müziğine ilgisi Sultan III. Selim (1789-1807) devrinde oldu. XIX. yüzyıl, klasik Batı müziğinin Osmanlı’da yerleştiği dönemdi.

Çünkü siyasal ve kültürel alanlarda uygulanan Batılılaşma politikaları, sosyal yaşamda da önemli değişikliklere neden oldu.

Bu değişim kendini sanat alanında da gösterdi. Osmanlı sarayı ve münevverleri arasında kısa sürede benimsenen klasik Batı müziği, değişen toplumsal yaşamın simgesi oldu.

İstanbul’da müzik etkinliklerinin yapıldığı Bosco, Naum, Gedikpaşa isimli tiyatrolar açıldı. Buralarda operalar, baleler, tiyatrolar sahnelendi.

Avrupa müzik sanatının parlak virtüözleri de o dönemde sarayda ağırlanmaya başlandı.

Genç bestekâr ve arpçı Elie Alvars, İstanbul’a ilk gelen isimlerden biriydi. Bugün repertuara kazandırdığı arp konçertolarıyla tanınan Alvars, Sultan II. Mahmud’un huzurunda konserler verdi. Hatta bu ziyaretin anısına padişaha bir marş besteledi. O dönemde tahta çıkan her padişah için ayrı bir marş besteleniyordu.

Osmanlı padişahının huzuruna çıkarak konser veren en prestijli isim şüphesiz Macar piyanist Franz Liszt idi. Liszt, 1847’de geldiği İstanbul’da yaklaşık beş hafta kaldı. Liszt İstanbul’da çok sevildi. Kendisine nişan verildi, Sultan Abdülmecid’in “İrade-i Seniye”siyle ödüllendirildi.

Sultan Abdülaziz, Lizst’in damadı ünlü besteci Richard Wagner’in yaptığı tiyatroya maddi yardımda bulundu. Bu yardım Avrupa krallarına örnek olarak sunuldu.

Son Halife Abdülmecid Efendi, yağlıboya portresini yaptığı Franz Lizst’in Beyoğlu’nda kaldığı evin müzeye dönüştürülmesini çok istedi; yapamadı. Son Halife’nin Lizst’e ilgisinin nedeni, Lizst’in anılarından etkilenip İstanbul’a yerleşen iki Macar piyano hocasıydı. Son Halife çok iyi piyano çalıyordu. Mösyö Volton ve Mösyö Hegge, Şadiye ve Sabiha Sultan’a piyano hocalığı yaptılar.

Sarayda konser veren sadece Liszt değildi, arpçı Elie Alvars’tan bahsettim. Ayrıca devrin ünlü isimleri Leopold de Meyer, Eugene Vivi, Henri Vieuxtemps, August d’Adelburg da sarayda konser veren müzisyenlerdendi.

Bu isimlerden Leopold de Meyer’in Amerika’da klasik Batı müziğinin yayılmasında öncü rolü oynadığını söylersek İstanbul’a ne değerli sanatçıların geldiğini tahmin edersiniz.

Bir minik not daha ekleyim: Piyanist Meyer’i Amerika’da üne kavuşturan bestesi “Machmudier: Air guerrier des Turques” yani Mahmudiye, Türk Marşı’ydı.

Osmanlı padişahları kültür alanında yaptıkları yardımlarla biliniyor. Örneğin, 1846’da Beyoğlu’nda çıkan bir yangın, bugünkü Çiçek Pasajı’nın olduğu yerde bulunan ünlü Naum Tiyatrosu’nu da yerle bir etti. Binanın sahibi Michel Naum Duhani, Sultan Abdülmecid’in yardımıyla onardığı tiyatrosunu 4 Kasım 1848’de Verdi’nin Macbeth operasıyla açtı.

Abdülmecid sadece maddi yardımda bulunmadı. 9 Şubat 1849’ta Naum Tiyatrosu’na bizzat giderek Donizetti’nin Linda di Chamounix adlı operasını izledi.

Abdülmecid iki kez daha Naum Tiyatrosu’na giderek operalar izledi. Keza Abdülmecid’in Dolmabahçe’ye Saray Tiyatrosu yaptırmasında, izlediği bu operaların etkisi oldu.

Zamanla yanıp yok olan bu Saray Tiyatrosu, Dolmabahçe Camii’nin tam karşısındaydı.

Unutmayınız…

134 yıl sonra…

2 Temmuz 1993’te 37 kişinin öldüğü Sivas Madımak Oteli yangını, “caminin karşısında tiyatro yapıyorlar” provokasyonuyla başlayacaktı!

Osmanlı hoşgörüsüne ilişkin bir örnek daha vermek istiyorum:

Rossini’nin dinsel eseri Stabat Mater 1850 ve 1885’te iki kez İstanbul’da sahnelendi ve hiçbir tepki görmedi.

Yazmak zorundayım: Sivas katliamına bahane bulmak için, “Cuma namazında davul çaldılar” yalanına başvurdular.

Ne kadar gericileştiğimizi bir örnekle izah edeyim:

Danimarkalı Hans Christian Andersen’i bilirsiniz; çocuk masallarıyla tanınır. Yazar Andersen de İstanbul’u ziyaret eden gezginlerden biriydi. Cuma selamlığı sırasında bandoların belirli aralıklarla marş çaldığından anılarında bahseder. Bu bandolar ne çalıyordu dersiniz; Rossini’nin en tanınmış eseri Wilhelm Tell parçasını…

Düşünebiliyor musunuz, aynı zamanda halife olan Abdülmecid, cuma namazına Rossini’nin nükteli operatik müziğinin vurgu temposu eşliğinde gidiyor ve hiç rahatsızlık duymuyordu.

Abdülmecid’in yaptırdığı Dolmabahçe Saray Tiyatrosu’nun bir diğer özelliği ise Türk sanatçılarının da sahne almasıydı. Türk sanatçılar tarafından sahnelenen opera ve operetler hep ilgiyle izlendi.

Bu arada, ilk Türk tiyatro oyunu olan Şinasi’nin Şair Evlenmesi adlı da Dolmabahçe Saray Tiyatrosu’nda oynanmak üzere yazıldı.

Osmanlı topraklarında sahnelenen opera, bale ve tiyatrolarla gurur duyuyordu. İstanbul’a gelen değerli yabancı konuklarını mutlaka bu gösterilere götürüyordu. Örneğin, Galler prensi ve prensesi 2 Nisan 1868’de izledikleri operayı 8 Nisanda bir daha izlediler.

Keza 1869’da ziyaret için İstanbul’a gelen Avusturya imparatoru da opera izledi.

Onlar İstanbul’da operaya gitti de, Osmanlı padişahları Avrupa’da gitmedi mi?

Abdülaziz, Paris, Londra ve Viyana’da opera ve baleler izledi. O kadar etkilendi ki -geleneksel sanatlara daha çok ilgi duymasına rağmen- Taksim’de Tiyatroyi Hümayun kurulmasını istedi.

Uzatmayalım.

Padişahların, halifelerin gittiği, dinlediği, seyrettiği klasik Batı müziği konserlerine Başbakan Erdoğan neden teşrif etmiyor?

Sanıyorum yanıtı siz benden daha iyi biliyorsunuz…

Mesele sadece klasik Batı müziği meselesi değildir.

Mesele tek başına modernite meselesi de değildir.

Mesele nedir biliyor musunuz?

Gelin yanıtı bir aileyi tanıyarak bulmaya çalışalım…

Ertuğrul Özkök’ e sorulan sorunun yanıtı

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’e, “Sizce Türkiye’de burjuvazi, kültürel değerlere sahip çıkıyor mu?” diye sordu.

Koçlar, Sabancılar, Eczacıbaşılar ve Türkiye’nin önde gelen diğer aileleri son dönemlerde ardı ardına müze açtılar.

Dünyanın önemli eserlerini Türkiye’ye getirdiler.

Klasik Batı müziği başta olmak üzere çeşitli festivallerin sponsoru oldular.

Diyeceksiniz ki, “O halde İlker Paşa, gazeteci Özkök’e, niye bu soruyu yöneltti?”

İşte bu sorunun yanıtı, Başbakan Erdoğan’ın “Batı kültürü” diye küçümseyip konserlere, gösterilere gitmemesiyle yakından ilgili…

Evet, bu sorunun yanıtı için Medici ailesini tanımamız gerekiyor…

Medici ailesinin adını duydunuz mu? Bilenler hemen söyleyecektir:

İtalya/Floransa’nın kentsoylu zengin bir ailesiydi.

Avrupa sanat yaşamına önemli katkılan oldu.

Dönemin sanatçılarına hamilik yaparak dünyanın en önemli sanat koleksiyonunu oluşturdu.

Aşağı yukarı alacağımız yanıtlar bunlarla sınırlıdır.

Özellikle sanatseverlerin yakından bildikleri bir ailedir Mediciler.

Mediciler sanatın, sanatçıların niye hamisi oldu; sanata, sanatçıya. Neden değer verdi?

Soruyu yanıtlamaya çalışalım…

Floransalı Medicilerin yıldızı XIV. yüzyılda parladı. İpek ve kumaş ticaretinden çok para kazandılar, banka kurdular.

Giovanni di Bicci de Medici (1360-1429) bankacılık işine giren ilk! Medici oldu. Medici Bankası, Avrupa’nın en başarılı ve saygın bankalarından biriydi. Dönemin Fransız tarihçisi Philippe de Commines’e göre, Medici Bankası sadece Avrupa’nın değil, tüm dünyanın en karlı ve en zengin kuruluşuydu.

Mediciler zamanla Avrupa’daki bankaların kurumsallaşmasının öncüsü haline geldiler.

Zamanla Vatikan’ın bankeri oldular.

Vatikan’ın bankeri olunca papa çıkarmamak olmazdı; Papa X. Leo, Papa VII. Clemens, Papa IV. Pius ve Papa XI. Leo, Medici ailesinin üyesiydiler.

Bunlar değil ama yaşadıkları bir olayın, Medici ailesinin tarihini değiştirdiğini söyleyebiliriz. Ve ilginçtir, bu olayın sebebi Osmanlılardı…

Yıl, 1439.

Yer, Floransa.

Ortodoks ve Katolik kiliselerinin önde gelen isimleri toplantı yapıyor.

Osmanlı’nın İstanbul kapılarına kadar dayanmasıyla zor durumda kalan Bizans Ortodoksları, Roma Katolik Kilisesi’nden destek arıyor.

Her ne kadar Bizans imparatoru, on dört sene sonra Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethetmesiyle, bu toplantı sonucunda vaat edilen desteğin aslında hiç güvenilmez olduğunu anlasa da, Floransa bu toplantıdan büyük ticari, siyasi ve kültürel kazanç sağladı.

Medici ailesinin dünya çapında yükselişini ve prestij kazanmasını sağlayan en önemli olay bu toplantıydı.

Şöyle ki:

Toplantı sırasında Floransa’ya gelen pek çok Yunan âliminin katılımıyla oluşan kültürel ortamda, klasik Yunan felsefesi, sanatı, tarihi ve yazılı metinlerine karşı büyük ilgi oluştu. Filozof Platon’la ilgili aydınlanma konferanslarından çok etkilenen Cosimo de Medici (1389-1464) Floransa’da ilk Platon Akademisi’nin kurulmasına öncülük etti. Platon’un eserlerinin Yunancadan Latinceye çevrilmesini sağladı.

Böylece Mediciler, Batı düşünce sisteminin/Batı zihniyetinin temellerinin atılmasında öncü oldular.

Bir örnek vermeliyim: Cosimo de Medici’nin kütüphanesi, döneminde dünyanın en büyük kütüphanesiydi ve yüz yıl sonra yapılan Vatikan Kütüphanesi’ne model oldu.

Sanıyorum Orgeneral Başbuğ’un sorusunun yanıtına yavaş yavaş geliyoruz.

Fakat önce sormamız gereken bir soru var:

Floransa, Mediciler döneminde neden Rönesans’ın beşiği haline geldi?

“Bir aile ortaya çıktı ve sanatı korudu, kolladı” gibi yüzeysel bir anlayışla bu tarihsel gelişmeyi kavrayabilir miyiz?

Ya da “Bir aile dönemin resimlerini, heykellerini alarak sanatçılara destek verdi” gibi basit açıklamalarla işin özünü anlayabilir miyiz? Hayır!

Rönesans aydınlanmaydı.

Rönesans devrimdi.

Ama…

Sadece sanatta devrim değildi.

Rönesans iktisadın, siyasetin ve kültürel hayatın köklü değişimiydi. Kilise’nin hayatın merkezinden çıkarılmasıydı.

Soylular artık şatolarında yalıtılmışlık içinde yaşamıyor, zenginliklerini, gösterecek kent saraylarına taşınıyorlardı. Şövalyeler tarihe karışıyordu.

Yani mesele sadece resim, heykel almak, müze açmak değildi.

Anlatmak istediğimi daha iyi ifade edebilmek için bir örnek vermeliyim: Bugün Floransa’nın Bargello Müzesi’nde sergilenen Donatello’nun Davud heykeli, döneminin en çok tartışılan eseriydi. “Heykel” bile dememek gerekir; çünkü o dönemde heykeller sadece mimari süsleme veya taşıyıcı öğe olarak kullanılırdı.

Klasik Yunan anlayışla yapılmış, Donatello’nun bu kusursuz, duygu yüklü, realist Davud heykeli, muhafazakârların çok tepkisini çekti. Ancak Cosimo de Medici bunlardan etkilenmedi ve heykelin tek başına sergilenmesine destek verdi.

Mediciler, sanatçıların arayışlarına hep kanat gerdiler. Geçmişin tüm düşüncesiyle bağlarını kopararak yeni bir sanat yaratmayı amaçlayanlara hamilik ettiler.

Perspektifin öncüsü sayabileceğimiz Mimar Brunelleschi’ye de, Ortaçağ ressamlarının hiç önemsemediği ışığı kullanan Piero della Francesca’ya da destek oldular.

O çağlarda halk, sanatçıyı övmek istediğinde yapıtının eski eserlerden hiç de aşağı olmadığını belirtirdi. Yani değişim istenmezdi. Mediciler bu anlayışı yıktılar; devrimci sanatçıların yanında oldular.

Bu nedenle, katı ve alışılmış Bizans anlayışıyla/tarzıyla köprüleri atan, Rönesans’ın müjdecisi ressam Giotto di Bondone de Medicilerin koruması altındaydı.

Bu nedenle, dini veya doğayı bire bir anlatmak yerine buna estetik katan, ilk kez Hıristiyan söylenceleri dışında resim yapan Boticelli de Medicilerin himayesindeydi.

İtalyancayı kullandığı için soylular ve aydınlar tarafından aşağılanan Dante’nin eserlerine övgüler düzdüler.

Batı edebiyatının en önemli kaynaklarından Homeros’un eserlerini yazılı hale getirdiler.

Michelangelo’dan Leonardo da Vinci’ye kadar sanat tarihinin pek çok dâhisi Medicilerin koruması altına girdi. Bu devrimci sanatçılar Medicilerin saraylarında yaşadılar, atölyelerinde ürettiler.

Nasıl olmuştu da, bunca büyük ustanın/dehanın hepsi aynı dönem yetişmişti?

Sanatı toplumsal gelişmelerden ayrı düşünürseniz bunun yanıtını veremezsiniz.

Keşfetmek için yola çıkan ve bir kıtaya adını veren Amerigo Vespucci kimin himayesindeydi sanıyorsunuz? Medicilerin!

Kilise’nin dünyayla ilgili öğretilerine karşı çıktığı için yargılanan Galileo Galilei’yi Floransa’ya kim davet etti sanıyorsunuz? Mediciler!

Medicilerin nadir bulunan kitapları ve elyazmalarını Avrupa, Yakındoğu ve Alman manastırlarından tek tek toplamalarının bu gelişmelerle ilgisi yok mu sanıyorsunuz?

“İtalik” yazı tipinin ya da modern el yazısının Mediciler sayesinde doğmasının sebebi nedir?

Ya da Avrupa’da porseleni ilk onların üretmesinin tüm bu devrimci hareketlerle ilgisi yok mu sanıyorsunuz?

Medicilerden Grandük I. Francesco’nun (1541-1587) kimya laboratuarında deney yaparken ölmesi hep aynı anlayışın göstergesi değil midir?

Muhteşem Lorenzo Medici’nin (1449-1492) Floransa Üniversitesi’ni niye kurduğunu düşünüyorsunuz?

Bilim, Rönesans sanatçılarının kaynağı oldu. Böylece soru sordular, bağnazlığı yıktılar.

Bu nedenledir ki, Mediciler deyince aklınıza sadece görsel sanatlar gelmesin. Medicilerin bilim ve doğa tarihi adına destekledikleri çalışmalar bugün Palazzo Vecchio ve Uffizi Sarayı’nda sergileniyor.

Meramımı anlattığımı düşünüyorum. Bu nedenle tekrar dönelim Orgeneral Başbuğ’un sorusuna: “Sizce Türkiye’de burjuvazi, kültürel değerlere sahip çıkıyor mu?”

Bugün burjuvazinin kültürel değerleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisidir, yani Türk Rönesanssıdır.

Peki, kurucu ideolojinin ayaklar altına alınmasını sessizce seyreden burjuvazi, kültürel değerlerini nasıl koruyacak?

Her geçen gün muhafazakârlaşan toplumsal hayatı görmezlikten gelerek mi?

Burjuvazi sadece müze açarak kültürel değerlerine sahip çıkamaz!

Madem Floransa’ya “gittik”, bir tarihsel olayı yazmalıyım:

Muhteşem Lorenzo Medici’nin son yıllarında Ferrara’dan gelen Dominik Papaz Savonarola, Floransa’da vaazlarıyla hemen dikkat çekti.

Kadınlarla hemen hiç konuşmayan, eski yamalı kıyafetlerle gezen, tahta yatak üzerinde ince bir döşekte yatan, çok az yiyen bu sözde din adamı, Floransalılar tarafından çok samimi bulundu.

Dinci papaz, geleceği görebildiğine ve Tanrı’nın kendisi aracılığıyla dile geldiğine herkesi inandırdı. Vaazlarında özetle şöyle diyordu: “Floransalılar, İsa Peygamber dönemi sadeliğine dönmezler ve Platon okuyup lüks ve sefa içindeki ihtişamlı hayatlarına devam ederlerse, Tanrı korkunç bir şekilde cezalandıracaktır.”

Papazın tarzı ve sözleri çok etkileyiciydi. Boticelli gibi sanatçılar ve hatta tüm eleştiri oklarını yönettiği Muhteşem Lorenzo Medici bile korkup ona saygı duyuyordu.

Floransa halkının papazdan korkup çekinmesinin nedeni, o yıllarda yaşadıkları sıkıntılarla da ilgiliydi. Fransa Kralı VIII. Charles’ın gittikçe İtalya’yı işgal etmesi bu korkuları artırıyordu. Yoksullaşan halk, papazın kehanetlerinin gerçekleşeceğine inanıyordu. Onun önerdiği şekilde yaşamaya, oruçlar tutmaya, kadınları manastırlara kapatmaya başladılar.

Papazın vaazları bazen o kadar etkili oldu ki, halk galeyana gelip Medici taraftarlarını öldürdü. Hatta bir dini tören sonucunda pek çok kitap, sanat eseri yakıldı.

 Medici ailesi bu gelişmeler üzerine şehri terk etmek zorunda kaldı. Floransa yönetiminde artık Papaz Savonarola vardı.

Halk sürekli konuşan papazdan özel güçlerini ispat etmesini bekliyordu. Papaz ise bunu hep erteledi. Halk, papazın sadece laf ürettiğini anladı. Ve zamanla vaazla karınlarının doymayacağını kavradı. İsyan etti; Savonarola’yı yargılayıp Signoria Meydanı’nda yaktı.

Mediciler, Floransa’ya geri döndüler.

Peki, bugünün Türkiyesi’nde Papaz Savonarola’lar yok mu?

Var. Düşüncelerini açıklayıp, “Gerici politik gelişmeleri korkuyla takip ediyorum” diyen dünyaca ünlü sanatçımız Fazıl Say’a saldıranların kim olduğunu sanıyorsunuz?

Sadece Papaz Savonarola’lar mı?

Liberaller de Fazıl Say gibi Cumhuriyet Mitingi’ne katılanları bugün Türkiye’de hedef tahtasına oturtmuşlardır. Bunlara göre mitinge katılanlar “ulusal cinnet” geçirenlerdir!

“Ulusal cinnet” sözünü edenlerin edepsizliği bir yana, asıl yapmak istedikleri sürekli kafa karışıklığı yaratmak.

Kasıtlı olarak ulusalcılığı şovenistlik anlamında kullanıyorlar. Aslında biliyorlar ki, ulusal anlatım ile evrensellik arasında bir karşıtlık yok.

Örneğin, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ya da 1789 Fransız Devrimi’nin İnsan Hakları Bildirgesi hem ulusal hem de evrenseldir.

Ulusalcılığın, hemen herkes tarafından kabul göreceği açıklaması şudur: XIX. yüzyılda Avrupa’ da sanayileşmenin getirdiği yeni ekonomik sistem, feodal yapıya dayalı eski toplumsal düzeni yıkarak özgürlükçü bir anlayışı getirdi.

Bunun doğal sonucu olarak ulusal bilinç uyandı. Bu, siyasete olduğu gibi sanata da yansıdı.

Sanatı belirtmemin nedeni Fazıl Say’ın gıyabında Cumhuriyet Mitinglerine katılanlara destek çıkmak.

Klasik müzik nedir?

Klasik müzik uygarlıktır, Batılılık ölçütüdür.

Şimdi ulusalcılık ile klasik müzik ilişkisine bakalım.

           Klasik müziğin dehaları, Haydn, Handel, Mozart, Beethoven ulusalcıydı. Hepsi aydınlanma bilincine sahipti.

1789 Fransız Devrimi’ne yol açan toplumsal olayların tutuşturduğu bir dönemde yaşamışlardı.

Devrime inanıyorlardı, devrime bağlıydılar.

Ama bu onları ulusal duygularından yoksun bırakmadı.

Mozart 1783’te yazdığı mektupta şöyle yazıyordu: “Benim için daha fazla sıkıntı anlamına gelse de, Almanca operayı yeğliyorum. Her ulusun kendi operası var, niye Almanya’nın da olmasın?”

Peki, Beethoven?

1806’da yazdığı mektubunda açıkça “Alman yurtseveri” olduğunu yazmaktan çekinmiyordu. Bunları yazan Mozart ve Beethoven şovenist miydi?

“Ulusal cinnet” mi geçiriyorlardı?

Hayır. Üstelik hiçbir şey onları insanlığın zorbalığı yendiği ateşli mücadeleye övgüler düzmekten alıkoymadı.

Evrensel değerler üretmesine engel olmadı.

Onlara göre sanatçı, “ulusun öğretmeni”ydi. Önderiydi. ,

Yaşamlarında bunu gösterdiler.

Emredilen müziği bestelemek ve bunu ekselansları dışında kimseye çalmamak gibi “kölece sözleşmelere” karşı durdular.

Aristokrasiye karşı duygularını dile getirmekten çekinmediler.

Toplumsal yaşamdan, onun dertlerinden, üzüntülerinden ellerini çekmediler.

Mücaleciydiler. Korkusuzdular.

Mozart 1781′ de başpiskoposun hizmetinde olmadığını açıklayacak kadar cesurdu.

Beethoven, ulusal şair Goethe’ye hayrandı ama onun soylular önünde dalkavukluk yapmasını kıyasıya eleştirmekten de geri durmadı.

Halkın değerlerine saygılıydılar. Eserlerinde halk öğeleri kullanmaya özen gösterdiler. Seçkinler arasında yaşamış Mozart, dans salonlarında çalınan danslar bile besteledi. Zerlina, Susana, Despina gibi sıradan köylü kadınları üstün nitelikli insanlar olarak yansıttı. Ulusalcıydılar, ama Türk ya da Çigan müziği motiflerini kullanmaktan çekinmediler.

Bugün yaşasalardı Mozart da, Beethoven da Fazıl Say gibi konuşur, yazardı, hiç kuşkunuz olmasın.

Bugünün Türkiyesi’nde yaşasalardı Cumhuriyet Mitingi’nin ön safında olurlardı.

Yazımıza Orgeneral Başbuğ’un sözleriyle başladık, emekli Orgeneral Yalman’ın yazdıklarıyla son verelim:

“Atatürk çoksesli müziğin bir topluma nasıl dinamizm getirebileceğin, Balkan Savaşı’ndaki yenilgiyi, operanın olmayışına indirgeyecek ölçüde biliyor, bu yüzden de müzik devrimini, yaptığı bütün devrimlerin özü sayıyordu.”

Bugün böylesine büyük bir devrimciyi her fırsatta karalamaya çalışıyorlar.

Savunucularını ise “ulusal cinnet” geçirmekle itham ediyorlar.

Şimdi…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Batı müziği konserlerine hiç gitmemesinin sebebini ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un gazeteci Özkök’e sorduğu sorunun yanıtını bu bilgilerden sonra bir daha düşünün…

Bunu yaparken seksen bir yaşındaki Haldun Dormen’in mücadelesini düşünün…

Haldun Dormen, yargının siyasallaşmasına, bilim ışığının karartılmasına, çağdaş eğitime darbe vurulmasına, laik Cumhuriyet’in tehlikeye girmesine duyarsız kalınmaması için sanatçıların Galatasaray’ da buluşup Taksim’e yaptıkları yürüyüş kortejinin en başındaydı.

Haldun Dormen’in Moliere’in Kibarlık Budalası oyununu sahneye koyması ile “seyirci kalmayın” protestosunu organize etmesi arasında nasıl bir bağ vardı?

Hiç tesadüf değildi…

Seksen bir yaşında bir çınar

Tiyatro eserleri dünyada en çok tercüme edilmiş sanatçıların başında Moliere gelir.

Osmanlıcaya ilk çevrilen tiyatro eserleri arasında da Moliere’in oyunları vardır.

Diğer yanda…

Oyunları dünyanın dört bir yanında sahnelenen Moliere’in mezarı kayıptır!

Bunun çeşitli sebepleri vardır.

 Ama en önemlisi…

Kilisenin Moliere’in cenazesinin şehir mezarlığına gömülmesine izin vermemesidir.

Papazlar, cenazede bulunmayı, Moliere için dua etmeyi reddederler. Bu nedenle Moliere’in nereye gömüleceği dört gün boyunca bilinemez.  Tabuttaki ceset kokmaya başlayınca, Kral XIV. Louis araya girer ve Moliere bir gece yarısı defnedilir.

XVII. yüzyılın en büyük oyun yazan Moliere, Kilise’yi bu derece öfkelendirecek ne yapmıştır?

Sorunun yanıtı kuşkusuz Moliere’in hayatında gizli…

15 Ocak 1622’de Fransa’da dünyaya geldi.

Gerçek adı Jean Baptiste Poquelin idi.

Babası sarayın mobilyacısıydı.

On bir yaşında annesini kaybetti.

Babasının kariyer planına boyun eğdi. Önce Paris’te Cizvit papazlarının sıkı disiplin uyguladıkları “College de Clermont”a gitti. Ardından hukuk fakültesinde okudu. Babasının hayali, oğlunun “avukat bir işadamı” olmasıydı.

Yirmi bir yaşında babasına karşı çıktı, ailesinin zenginliğini reddetti; o dönemde hiç de makbul olmayan bir mesleği seçti, tiyatrocu olmaya karar verdi.

Çocukken büyükbabasıyla gittiği oyunlar hiç aklından çıkmamıştı. Bu kararında, oyuncu Madeleine Bejart’a duyduğu ilginin de etkisi vardı.

1643’te “Illustre- Theatre” adlı tiyatro topluğunu kurdu.

Dönemin koşullarına uygun bir biçimde kendine sahne adı olarak “Moliere”i seçti.

“Tiyatro tozu yuttuktan” iki yıl sonra borçları nedeniyle cezaevine girdi. İki hafta sonra kefaletle serbest kaldı.

Grand Chatelet Cezaevi’nden çıkar çıkmaz, on iki yıl sürecek gezici tiyatro yolculuğuna çıktı. Fransa ve İtalya’yı dolaştı.

24 Ekim 1658 tarihi hayatının akışını değiştirdi.

Paris Louvre Sarayı’nda Kral XIV. Louis’in önünde gösteriye çıktı. Kral, Moliere’in oyununu çok beğendi; Petit Bourbon’da bulunan kraliyet tiyatrosundan yararlanmalarına izin verdi.

Babasının döşemecilik için girdiği saraya Moliere oyuncu olarak girdi. Moliere yazdığı ve oynadığı oyunlarla Paris aristokratlarını hep şaşırttı. Aristokrat kuralların gerektirdiği yüzeysel-aşırı kibarlıkları alttan alta hep hicvetti. Eleştiriler karşısında hep aynı yanıtı verdi. Amacının gerçek kibarlarla değil, bunların taklitleriyle alay etmek olduğunu söyledi.

Bu sözler, alıngan aristokratları-burjuvaları teselli etmedi. Kibarlık Budalası yasaklandı. Halkın büyük isteğiyle on beş gün sonra oyun sahneye kondu.

Fakat iktidar sahipleri, Moliere’in oyunlarından hep rahatsızlık duydu. Fakat Moliere toplumsal taşlamalarından hiç vazgeçmedi.

Keza…

1662’de sahneye koyduğu Kadınlar Mektebi de sert eleştiriler aldı. Oyun, kadınlardan çekinen ve bu yüzden bakire bir genç kızla evlenmek isteyen bir burjuva erkeğin gülünçlüklerini anlatıyordu.

Moliere “hiçbir değere saygısı kalmadığı” iddiasıyla krala şikâyet edildi. Moliere yılmadı; eleştirilere, Kadınlar Mektebi’nin Tenkidi ve Versailles Tuluatı adlı tek perdelik oyunları yazıp oynayarak yanıt verdi. Tartışmalar şimdilik sona ermişti. Sanat kazanmıştı.

Ancak…

Moliere’in 1664’te yazıp sahneye koyduğu Tartuffe fırtınalar kopardı. Bu kez Moliere’in karşısında aristokrasi değil, Kilise vardı!

Oyunda, dindar görünüşlü sahtekâr Tartuffe’ün serüvenleri anlatılıyordu.

Sahtekâr, yobaz Tartuffe karakteri Kilise’yi ayağa kaldırdı.

Saray, Kilise’yi karşısına alamadı; oyunu yasakladı. Gerekçesi şuydu: “Oyundaki sahte dindarlar ile gerçek dindarlar arasında öyle bir ‘benzerlik var ki, gerçek dindarlar bundan alınabilirler. Bu nedenle kral, sayın uyruklarını düşünerek, kendini oyundan duyacağı hazdan yoksun bırakmaya karar vermiştir!”

Dinsel bağnazlığın hedefindeki Moliere hiç yılmadı.

Yine içinde sert aristokrasi eleştirisi olan Don Juan’ı sahneledi. Şımarık aristokrat Don Juan’ın hiçbir toplumsal değere saygısı yoktu. Tek düşündüğü, kişisel çıkarıydı. Dini inancı bile pek yokken çıkarı için dindar görünüyordu.

Moliere aslında ikiyüzlülüğü anlattığı bu oyunuyla, Tartuffe’ü yasaklayan Kilise’ye yanıt vermişti. Fakat Don Juan oyunu da Kilise’nin tepkisi üzerine sahneden kaldırıldı.

Moliere, Kilise’nin baskısına, hatta kralın ansızın desteğini çekmesine rağmen sosyal taşlamalarına hiç son vermedi.

Gördüğü “budalalıkları” yazmaya devam etti.

İnsandan Kaçan, Cimri, Kıskanç Herif ve Kibarlık Budalası’nı sahneye koydu.

Kibarlık Budalası orta sınıf içindeki yükselme ve sınıf atlama çabalarının insanları ne derece küçülttüğünü konu alıyordu. Oyunun kahramanı Jourdain, süslü ama içi boş laflar/gereksiz lakırdılar yapan biriydi. Jourdain, bizim “Araba Sevdası” peşinde koşan Tanzimat aydınına benziyordu!

Moliere’in toplumsal eleştirilerini ne Kilise ne de saray sonlandırabildi.

Onu sadece ölüm durdurabildi… Akciğerlerinden rahatsızdı.

Son oyunu Hastalık Hastası oldu.

1673’te hayata gözlerini kapadı.

Ve iktidardaki bağnazlar, Moliere’i hiç affetmedi.

Moliere’i sadece halk sahiplendi.

Bu bilgilerden sonra gelelim ne sonuca varmak istediğimize:

Moliere’in yaşamöyküsünü okuyunca, seksen bir yaşındaki sanat emekçisi Haldun Dormen’in “seyirci kalmayın” protestosunu niye organize ettiğini sanıyorum anlamışsınızdır.

Bakınız…

Sanatçı, tarihi boyunca her türlü bağnazlıkla mücadele etmiştir.

Bu muhalif mücadele geleneği sanatçının iliklerine işlemiştir. Tarih gösteriyor ki sanatçılar bunu bir görev kabul etmişlerdir.

Salt “icracılık” tek başına sanatı tanımlamaz.

Haldun Dormen bunun iyi bir örneğidir.

Sanmayınız ki, bu yürüyüş Haldun Dormen’in ilk eylemidir. Hayır. Haldun Dormen, Moliere’in Kibarlık Budalası oyununu sahneye koyarak tavrını göstermiş ve bu yürüyüşü çoktan başlatmıştır. Niye sekiz yıl sonra sahneye döndüğünü sanıyorsunuz?

Evet, Haldun Dormen ve sanatçı arkadaşları, ne dinci bağnazların ne de aristokrasinin-burjuvazinin yok edebildiği Moliere’in bu aydınlık muhalif yolundan yürümektedir.

Galatasaray’dan Taksim’e yürüyenler Haldun Dormen’ler, Gülriz Sururi’ler, Genco Erkal’lar, Ferhan Şensoy’lar, Müjdat Gezen’ler değildir; Taksim’e yürüyenler birer Moliere’dir.

Oyunları yasaklanıp vatanından kovulan Bertolt Brecht’tir. Kitapları yakılan James Joyce’tur.

Vatandaşlıktan çıkarılan Thomas Mann’dır.

Cenazesini Kilise’nin kabul etmediği Gabrielle Colette’tir.

Papanın aforoz ettiği Umberto Eco’dur.

Eserlerini Kilise’nin yasakladığı Andre Gide’dir, François Rabelais’tir, Kazancakis’tir.

Goethe’nin dediği gibi, “Ölümsüzlük herkesin harcı değildir.”

Türkiye, tarihinin önemli bir yol ayrımına geldi:

Bir yanda İslam dergisinin eski mücahitlerinin temsil ettiği uygarlık düşmanı bir hayat, diğer yanda Fazıl Say’ların Haldun Dormen’lerin bulunduğu insanlık ülküsünü yücelten bir yaşam.

Bu kapışma aslında Ergenekon Davası üzerinden yürütülüyor.

Nasıl mı?..

Üçüncü bölüm

                                                    Dinci liberal İttifak

Henüz ortada ne Susurluk vardı ne de Ergenekon.

Ne “Yeşil” biliniyordu ne de JİTEM.

PKK itirafçıları daha ortaya dökülmemişlerdi.

Faili meçhul cinayetlerin ardı arkası kesilmiyordu.

Tam o günlerde, bugün artık adını herkesin bildiği bir subayla tanıştım; Binbaşı Ahmet Cem Ersever…

Ersever’i öldürenler nüfus cüzdanını bana gönderdi; ölüm sırası bendeydi. Bugün avazı çıktığı kadar bağıranların o gün sesleri hiç çıkmıyordu.

Evet, gelin Ergenekon’u bir de benden dinleyin; kafanızı çok karıştırdılar çünkü

Ergenekon soruşturması/Davası konusunda son günlerde ortalık biraz sakinleşti. Eee artık Türkiye’nin bu sözde derin gündemi hakkın, birkaç söz edebilirim. Sanıyorum bu konuda bir şeyler söyleyecek kadar bu konuyla ilgili haberler, kitaplar yazmış ender gazetecilerden biriyim.

Önce Binbaşı Ersever’in İtirafları adlı kitabımı yazdım. Yıl: 1993.

Binbaşı Ahmet Cem Ersever’le 7 Haziran 1993’te tanıştım.

Ersever’in cesedinin bulunduğu 4 Kasım tarihine kadar geçen beş aylık sürede çeşitli görüşmeler yaptım.

Bunların çoğu yazılmamak üzereydi.

JİTEM’i, JİTEM’in neden ve nasıl kurulduğunu, ilk komutanının kim olduğunu, “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ı, Vedat Aydın’dan Musa Anter’e kadar nice yargısız infazın nasıl yapıldığını, PKK itirafçılarının kimler olduğunu, bunların hangi cinayetlerde kullanıldığını Binbaşı Ersever anlattı.

İlk kez bir subay, Güneydoğu’daki hukuk dışı hareketler konusunda, kontrgerilla hakkında konuşmuştu. Ve çok şey biliyordu. Ersever’i hep şaşırarak dinledim.

Zamanla Ersever’le görüşmemizi birileri öğrendi. Ve daha fazla konuşmaması için onu öldürdüler. Nüfus cüzdanını beyaz bir zarf içinde bana gönderdiler. Zarfta başka hiçbir şey yoktu.

Sonra birileri bazı gazeteleri telefonla arayarak, “Sıra Soner’de” dediler.

Kaçtım, kayboldum.

V o e kaçak günlerde Ersever’in bana anlattıklarının hepsini Binbaşı Ersever’in İtirafları adlı kitapta yazdım.

Erseverer’e yazmayacağıma söz vermiştim, ama artık yazmak zorundaydım. Belki bu yazdıklarımın sonucu katillerinin bulunacağına inanıyordum. Ne safmışım o yıllar!

Ersever’in anlattıkları, bugün konuşulan Ergenekon Soruşturması’ndan daha değerli bilgiler içeriyordu. Ancak o günlerde Binbaşı Ersever’in İtirafları hiçbir gazetede, dergide, TV’de haber ol(a)madı.

Bir binbaşı, elleri ayakları bağlanıp kafasına sıkılan iki kurşunla infaz edilip. Ankara’nın çıkışına bırakılıyor ve kimsenin bu cinayetle ilgili sesi çıkmıyordu!

Oysa Türkiye’de o tarihe kadar tam 20 yıldır kontrgerilla konusu tartışılıyordu.

İlk kez içeriden biri, kontrgerilla faaliyetini ayrıntılarıyla açıklıyordu. Yapılanların kanunsuz olduğu ortadaydı. Ama kimsenin sesi çıkmıyordu.

Çünkü terör herkesi esir almıştı. Sanılıyordu ki, terörle mücadelede her yol mubahtı!

O yıllar, 1990’lı yılların başında Güneydoğu’da oluk oluk kan akıyordu. Faili meçhul cinayetlerde büyük artış vardı. Herkes canından bezmişti ve kimsenin aklına hukuk gelmiyordu.

Sadece Güneydoğu’da değildi bu kanunsuz hareketler. Dev-Sol gibi sol örgütlerin İstanbul ve Ankara’daki hücre evlerine yapılan baskınlarda teslim olanlar bile infaz ediliyordu. Yargısız infazlar dönemi başlamıştı.

Devletin bir bölümü, terörü böyle bitireceğine inanıyordu.

Susurluk’a uzanan kanlı yol işte böyle oluşturuldu.

Daha Susurluk meselesi ortaya çıkmamıştı.

Ama Susurluk çetesi ardı ardına cinayetler işliyordu. Yöntemleri aynıydı; polis yeleği giyip, “Biz polisiz” deyip kişileri evlerinden, işyerlerinden, araçlarından indirip götürüyor ve infaz ediyordu.

 Bu yöntemi ilk Güneydoğu’ da denemişler; SP Şırnak İl Yöneticisi İbrahim Sarıca, HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın, ÖZDEP Erzincan İl Başkanı Cemal Akar, ANAP Varto İlçe Başkanı Kerim Geldi ve ‘niceleri aynı yöntemlerle öldürüldü.

O günlerde Başbakan Tansu Çiller’in ilginç bir demeci oldu.

Çiller, 4 Kasım 1993’te İstanbul’daki Holiday İnn Oteli’nde basın mensuplarına şöyle konuştu: “Türkiye, milis hareketi niteliğine dönüşmüş yaygınlaşmış bir terör hareketiyle karşı karşıyadır. PKK’nın haraç aldığı işadamları ve sanatçıların isimlerini biliyoruz, hesap soracağız.”

PKK’ya yardım eden 67 Kürt işadamı ve sanatçısının bulunduğu listeden bahsediliyordu.

Listenin ilk başında Behçet Cantürk vardı.

Ve Behçet Cantürk 14 Ocak 1994’te İstanbul’da evine giderken, polis yeleği giymiş kişiler tarafından otomobilinden indirilerek bilinmeyen bir yere götürüldü. Bir gün sonra cesedi bulundu.

Behçet Cantürk’ü diğer cinayetler takip etti: Fevzi Aslan, Salih Aslan, Savaş Buldan, Adnan Yıldırım, Hacı Karay, Sefa Erciyes, Yusuf Ekinci, Namık Erdoğan, Medet Serhat, Faik Candan gibi Kürtler, İstanbul ve Ankara’da kaçırılıp öldürüldü.

Haziran 1996’da Behçet Cantürk’ün Anıları adlı kitabımı çıkardım. Daha Susurluk’taki o malum kaza olmamıştı. Devleti çıplak görmüştüm.

İtalyan Gladiosu’nu ortaya çıkaran Savcı Fellice Casson’un bir lafı vardır: “Gladio’yu keşfettikten sonra, ondan örgüt elemanlarının haricinde haberdar olan tek kişinin kendin olduğunu bilmek, bunun neticesinde de seni her an öldürebileceklerini düşünmek korkunç bir duygu.”

Bende korktum ama yine de Susurluk çetesinin cinayetlerini ve yöntemlerini, Behçet Cantürk’ün Anıları’nda yazdım.,

Aslında ortada pek de gizli saklı bir durum yoktu. Cinayetlerin görgü tanıkları, Susurluk çetesinin infaz timlerinin robot resimlerini bile çizdirmişti. Dava dosyalarında birçok ayrıntı vardı. Ama bunların üstüne gidecek ne bir siyasi güç ne de yargı vardı.

Terörle mücadele maksadıyla yola çıkan Susurluk çetesi, Kürt işadamlarının infaz edilmesi sürecinde parayla tanıştılar. Öldürülmekten korkan herkes, canını kurtarabilmek için oluk oluk para dağıtıyordu.

Terörün finans kaynağı silah kaçakçılığı ve uyuşturucudan elde edilen paraların büyüklüğü, bu sözde idealist çetenin aklını başından aldı.

Para için “kumarhaneler kralı” Ömer Lütfi Topal öldürüldü.

Artık bir büyük oyun sahneleniyordu; önde terörle mücadele görüntüsü vardı; arkada para paylaşımı.

İşin içine para girince çete elemanları birbirine düştü.

Bir taraf Tarık Ümit’i yok ederken, diğer taraf “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın başına bela oldu.

Çete içindeki kavga kamuoyunda, “İkinci MİT Raporu” olarak bilinen raporun ortaya çıkmasına neden oldu. Rapor basında elden ele dolaşmaya başladı. Kimse yazmaya cesaret edemedi. Aydınlık dergisi, 21 Eylül 1996 tarihinde raporu kamuoyuna açıkladı. Rapor yalanlandı. Meselenin üstü bir kez daha örtüldü.

3 Kasım 1996’daki Susurluk’taki trafik kazası, raporu doğruladı. Yaranın irini akmaya başladı. Basın kararlılıkla olayın üzerine gitti.

Bizde Doğan Yurdakul’la birlikte Reis, Gladio’nun Türk Tetikçisi: Abdullah Çatlı ve Bay Pipo, Sıra dışı Bir MİT Görevlisi: Hiram Abas kitaplarını yazdık.

Sonra ne oldu; Refah Partisi-DYP koalisyon hükümeti, Susurluk’u ” fasa fiso” ilan etti. Basının gayretlerine rağmen Susurluk’un üzeri örtüldü.

Aradan yıllar geçti…

Ergenekon soruşturması patlak verdi.

Evet, üzerine dört kitap yazdığım “Ergenekon meselesi” konusunda bir şeyler söyleyebilirim artık…

Ergenekon aslında Susurluk’tur.

Peki Susurluk, Gladio mudur?

Bu soru kafaları çok karıştırıyor.

Bu nedenle önce Gladio nedir ona bakalım:

Gladio’yu İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte CIA ile anlaşan eski Naziler kurdu. Hedefi komünist örgütlerdi.

Soğuk Savaş döneminde her NATO ülkesinde bir Gladio teşkilatı kuruldu.

Türkiye, Soğuk Savaş’ın başladığı iki kutuplu dünyada safını Batı belirledi. NATO’ya girdi. Ordusunu, istihbaratını ve bürokrasini ABD ‘ye teslim etti.

Türkiye’nin hedefinde bir tek güç vardı; Sovyetler Birliği ve sözde “uzantısı” içerideki komünistler.

Önceki bölümde yazdım; CIA ve dolayısıyla Gladio’nun yardımlarıyla solculara karşıt sivil örgütler kuruldu: Komünizmle Mücadele Derneği, İlim Yayma Cemiyeti gibi…

Türkiye’de sol kitleselleştikçe karşısına bu kez inanmış idealist ülkücüler, dinciler çıkarıldı. Komando kampları, Akıncı kampları kurulmaya başlandı.

Türkiye siyasal cinayetlere sahne oldu.

Tesadüf mü; öldürülen ilk on kişinin hepsi solcuydu. Öldürülen ilk yüz kişinin yetmiş altısı da solcuydu.

Birileri halkı ve vatanı için ölüme koşan idealist gençleri kışkırtmak için elinden geleni yaptı. Toplumda saygı gören isimler öldürülmeye başlandı. Ardından kitlesel katliamlar geldi: Kahramanmaraş, Çorum gibi…

Toplum, akan kanlarla askeri darbeye mecbur edilmek isteniyordu. Zaten 12 Eylül 1980’de darbe yapanlar açıklamışlardı: “Durumun olgunlaşmasını iki yıl bekledik!”

Bugün artık ortaya çıkmıştır ki, Türkiye’deki bu katliamların sorumlusu CIA/Gladio güdümündeki örgütlerdi.

CIA, Türkiye’yi sola teslim etmek istemiyordu.

Bunun dış politik nedenleri de vardı:

ABD’nin bugün nasıl “Büyük Ortadoğu Projesi” varsa, 1970’li yıllarda da “Yeşil Kuşak Projesi” vardı. CIA’nin planına göre Sovyetler Birliği; Türkiye, İran, Pakistan, Afganistan gibi Müslüman ülkelerle çevrilecek ve bunlar içerideki Müslümanları ayaklandırarak Sovyetler Birliği’ni yakacaklardı.

CIA’nin isteği gerçekleşmedi: İran’da ABD karşıtı İslam devrimi oldu; Sovyetler Birliği Afganistan’a girdi. Mısır, Irak, Suriye’de ABD karşıtı Baas hareketleri güçlüydü; iktidardaydı.

Bölgede giderek yalnızlaşan ABD Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamazdı. 12 Eylül askeri darbesine giden kanIı yolları Gladio/kontrgerilla döşedi.

Ve olanları biliyorsunuz.

Sonra 1989’da Berlin Duvarı yıkıldı. Doğu Bloğu çöktü. Sovyetler Birliği dağıldı

Avrupa’daki Gladiolar bir bir ortaya çıktı:

Batı Almanya’daki adı “Sword”; Avusturya’da “Schwert”; İngiltere’de “Secret British Network Revealed”; Belçika’da “Bdra8”; Hollanda’da “Command”; İsviçre’de “P26” ve “P27”; Yunanistan’da “Sheepskin” idi. Fransa’daki adı Teoman’ın şarkısının adıydı: “Rüzgârgülü!”

Hepsi komünist hareketlere karşı gizlice görev yapmıştı.

İlginçtir, sadece Türkiye’deki Gladio açığa çıkarılmadı. Gladio, kontrgerilla ya da Ergenekon adı neydiyse, bugün kamuoyunun kafasını karıştırmaya devam ediyor.

Elinizde kaba bir şablonunuz varsa; kontrgerillanın/Ergenekoncuların, Gladio olduğundan emin olabilirsiniz.

“Dün öyleydi ve bugün ortaya çıkan çeteler bunun uzantısıdır” kolaycılığı sizi yanıltır.

Bakınız…

Soğuk Savaş döneminde 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde CIA-Gladio vardı. ABD’nin hedefi-amacı belliydi.

Peki, bugünkü Ergenekon’un altında/arkasında CIA olabilir mi? Sorunun yanıtını soruyla vermemiz gerekiyor:

ABD ‘nin bölgedeki Kürt politikası belli; AKP’ye bakışı belli; Yeni Dünya Düzeni’nin ılımlı İslam hedefi belli; diğer yanda Ergenekoncuların da sözde hedefleri belli; o halde?

Üstelik Ergenekon’a karşı savaş açan dinci-liberal takımının ABD-AB ilişkileri de malum.

Gladio bugün, Ergenekoncuların mı, yoksa güya Ergenekonculara savaş açmış gibi görünüp Kemalist Cumhuriyet’i yıkmayı amaçlayanların mı arkasında?

Sorunun yanıtını “Gladio’nun babası” ABD’nin dış politikalarına bakarak yanıtlayabilirsiniz.

Bugün ortaya çıkarılan Ergenekon’un Gladio olduğunu söylemek zor. Ancak Gladio’dan kötü bir anlayışı devraldığını söylemek zorundayız.

O halde, bugün ortaya çıkan Ergenekon nedir?

Ergenekon devlet içindeki çetedir.

Yereldir, yani uluslararası bağlantıları yoktur.

PKK terör örgütüne karşı Türk Silahlı Kuvvetleri büyük bir mücadele vermektedir. Ancak terör örgütüyle mücadelede, kendini herkesten çok “kahraman” ve “milliyetçi” gören bazı kişiler hukuk dışı yollara sapmışlardır.

Ergenekon, devlet içinde çeteleşmiş ve kişisel çıkar peşinde olan mafyadır.

Dinci-liberal ittifak aksi görüştedir.

Onlara göre, Ergenekon salt bir çete değil, bir devlet örgütlenmesidir. Kanunsuzluğunu TSK’ dan aldığı güçle yapmaktadır. Amacı darbe yaparak AKP’yi yıkmaktır. Devletle, TSK’yle hesaplaşmadan bu sorunun ortadan kalkamayacağı görüşündedirler.

Bu nedenle…

Daha soruşturma aşamasında, ortada kamuoyunu ikna edecek bir delil bile yokken, yıllarca kontrgerillayla mücadele edenler-kontrgerillanın hedefi olan aydınlar, gazeteciler, akademisyenler “Ergenekoncu” olarak kamuoyu önüne çıkarıldı.

Cumhuriyet Mitinglerine katılanlar, Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği darbeci yapıldı!

Türkiye’deki tüm AKP muhaliflerine “Ergenekon çetesi” yaftası vuruldu.

Yandaş medyanın hukuku hiçe sayan fütursuz yayınları çok kişiyi rahatsız etti.

Aslında bu çevrelerin amacı, Ergenekon’u aydınlatmak değildi. , Ergenekon sadece araçtı.

Neyin aracıydı? Ulus devleti yıkmanın mı?

Taraf gazetesi yazarı Lale Sarıibrahimoğlu’nun 14 Ocak 2009 tarihli makalesinin başlığına dikkatinizi çekerim:

“Ergenekon Operasyonu ABD’nin İsteğiyle Yapıldı.”

Sarıibrahimoğlu yazısında, ABD’nin Türk ordusu içindeki Genelkurmay eski başkanı, emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ekibinden son derece rahatsız olduğunu ve bu ekibi tasfiye etmek istediğini ifade etti.

Peki, sebebi neymiş?

“( … ) Kentucky Üniversitesi’nin ünlü Ortadoğu uzmanı Robert Olson “Turkey’s Relations with Iran, Syria, Israel and Russia, 1991-2000″ isimli çalışmasının 138-143 sayfalarında Kıvrıkoğlu’nun Genelkurmay başkanlığı döneminde yaşanan tartışmaları anlattı. Robert Olson kitabında, Hüseyin Kıvrıkoğlu ile Gülen cemaatinin, Kıvrıkoğlu’nun görev süresi boyunca çatışma halinde olduğunu söylüyor.”

Emekli Yarbay Steve Williams da, ABD’deki Western Policy Center için 30 Ekim 2002 tarihinde yazdığı makalede açıkça Kıvrıkoğlu’ndan rahatsızlığını ifade etmişti.

Williams makalesinde, Kıvrıkoğlu’nun neden bir kez bile ABD’yi ziyaret etmediğini sorguluyordu. Kıvrıkoğlu’nun ABD’ye alternatif ittifak arayışlarının ABD-Türkiye ilişkilerine zarar verdiğini yazdı

Steve Williams’ın makalesinin “Türk Askerinin Yeni Yüzü” başlığını taşıması ilginçtir. Adı geçen yeni yüz ise Kıvrıkoğlu yerine Genelkurmay Başkanlığına gelen Orgeneral Hilmi Özkök’tü. Orgeneral Kıvrıkoğlu’nu yerden yere vuran Williams, Özkök için makalesinde “yeni nesil Türk askerlerinin öncüsü”, “etkin ve uluslararası forumlarda ehil bir muhatap” gibi ifadeler kullandı.

Steve Williams, NATO ve ABD ‘nin Türk ordusunun yüzünü Doğu’da ittifak arayışlarına çevirmesine tahammül edemeyeceğini ve Ergenekon Operasyonu’na bu nedenle destek verdiğini belirtti.

Nitekim benzer bir konu üzerine yazılmış ve ABD için Türk ordusunun önemini bildiren bir makale de The DISAM Journal’ın, 2003-2004 kış sayısında çıkmıştı. Bir ordu yayını olan The DISAM Journal’da benzer ifadeler dile getiriliyordu.

Ergenekon operasyonu Türk ordusu içindeki ABD karşıtı eğilimlerin temizlenmesi için yapılıyordu ve bu temizlik Türkiye için de iyiydi.

Evet, sorumuzu tekrar yineleyelim: “Ergenekon Örgütü”mü yoksa karşıtlarımı Gladio’nun desteğini alıyordu?

Bu sorudan sonra gelin bir komşu ülkeyi ziyarete gidelim… Ülkesinin yönünü Batı’ya değil, Doğu’ya dönmek isteyenlerin başına ne gelmişti? Öyle ya bazıları Ergenekon’u bazıları hala “iç meselemiz” olarak görüyor…

Bu Ergenekon’u biliyor musunuz?

Ergenekon duruşmaları İstanbul Silivri’de sürüyor.

Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Ukrayna, Gürcistan gibi renkli devrimlere sahne olan ülkelerde de birer “Ergenekon Davası” olduğunu biliyor muydunuz?

Bu ülkelerde de siyasi parti liderleri, askerler, kanaat önderleri, gazeteciler bir gece sabaha karşı gözaltına alınıp tutuklandı.

Ardından yandaş medyanın yayınları başladı: Bunlar darbeci!

Sahi, gerçekte bu ülkelerde neler olmuştu?

Evet gelin bir komşu ülkede yaşananlarla başlayalım ki bizim ülkemizde neler olduğunu/döndüğünü kavrayabilelim…

Ülke, Gürcistan. Tarih, 6 Eylül 2006.

Saat, 05.00.

Adalet Partisi, Muhafazakâr Parti, Cumhuriyetçi Parti ve Anti-Soros Hareketi üyesi otuz kişi, eşzamanlı operasyonla gözaltına alındı. Evlerdeki bilgisayarlara, kitaplara, defterlere, paralara el konuldu. Gözaltına alınanlar arasında, eski askerler de vardı.

Suçlama: Devlete karşı komplo ve hükümeti darbeyle alaşağı etmekti. Başta Soros destekli Rustavi2 televizyonu olmak üzere, Başkan Mihail Saakaşvili’ye yakın yandaş medya olayı hep aynı cümleyle verdi:

“Darbeciler yakalandı!”

Cumhuriyetçi Parti Lideri D. Berdzenişvili, operasyonun muhalefeti sindirmek amaçlı olduğunu söyledi.

Bu arada gözaltılar sürdü.

12 Eylülde Cumhuriyetçi Parti yöneticilerinden, kamuoyu tarafından çok sevilen Goga Odzeli gözaltına alındı.

Bir suç örgütü liderinin evinin inşaatıyla ilişkisi hakkında sorgulandıktan sonra serbest bırakıldı.

Toplumu etkileyen kanaat önderleri gerçekten pis işlere karışmış çetecilerle işbirliği içinde gösterilmek isteniyordu.

“Sağlamlar” ve “çürükler” aynı torba içine konuyordu. Amaç kamuoyunu yönlendirmekti.

Rustavi2 televizyonu, Odzeli serbest bırakılmasına rağmen, onu yeraltı dünyasıyla ilişkili göstermeye devam etti.

Ayrıca, Adalet Partisi üyelerinin darbe planlarını itiraf ettiklerine ilişkin sorgu tutanakları yayımlandı.

İddialara göre, Adalet Partisi ve Anti-Soros üyeleri, silahlı ayaklanma için “plan” yapmışlardı: Meclis önünde yapacakları büyük mitinge, emirlerindeki bazı adamları tarafından ateş açılacak ve çıkacak kargaşadan yararlanıp yönetime el koyacaklardı!

Darbe yapacağı iddia edilen partilerin toplam oyları yüzde 1-2’yi geçmiyordu. Ancak kamuoyunu etkilemede güçlüydüler. Polis operasyonuyla bu etki ortadan kaldırılmak isteniyordu sanki.

Gelişmeler ne kadar Türkiye’ye benziyordu…

Saakaşvili yandaşı medya, darbecilerin lideri olduğunu iddia ettiği “Bir Numara”nın peşine düştü. Çabuk da buldular: Gürcistan’ın İç Güvenlik eski Bakanı Igor Giorgadze!

Elli altı yaşındaki eski Bakan Giorgadze, kamuoyu tarafından sevilen bir isimdi. Babası Sovyet savaş gazisi ve Gürcistan Komünist Partisi lideriydi.

İlginçtir ki, “Bir Numara” Giorgadze’nin adı daha önce eski Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze’ye karşı bombalı suikast düzenlenmesi olayında geçmişti!

Bu biraz kafaları karıştırıyordu. Çünkü darbeci oldukları nedeni tutuklananlar arasında, Şevardnadzeciler ile Şevardnadze’ye suikast düzenlemekle suçlananlar vardı!

Bu düşman tarafların nasıl bir araya gelip darbe planladıkları anlaşılamadı!

Sonunda Gürcistan’ın “Ergenekoncuları” yargı önüne çıktı.

Dava kapalı oturum usulü gerçekleştirildi. Görüntü alınmasına bile izin verilmedi.

Başından beri iddiaları ve işbirliğini reddeden on iki kişi çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.

Sanık avukatlarından L. Barcella, “İddianamenin delilleri tutarlı değildi ve lehte delillerimizi de görmezden geldiler. Bunu kimsenin görmesini istemiyorlar ki, mahkeme salonunu kapattılar. Sonra da en yüksek cezayı verdiler” dedi.

En yüksek ceza 8,5 yıldı.

Verilen cezalar ve yargılama usulü bugün halen tartışılıyor. Diyeceksiniz ki, “Eee, bu yazdıklarınız bize yabancı değil. Siz bize bunların arkasında neler dönüyor onu yazın.”

Haklısınız…

Yazayım;

Tarih, 31 Mart 1991.

Gürcistan bağımsızlığını ilan etti.

Hayatı boyunca Sovyetler Birliği’ne muhalif olmuş Zviad Gamsahurdia devlet başkanı oldu. Ancak gerek iktisadi zorluklar, gerekse iç karışıklar sonucu kısa süre sonra görevinden istifa etmek zorunda bırakıldı.

Rusya’nın desteğiyle Sovyetler Birliği’nin eski Dışişleri Bakanı Eduard Şevardnadze, 1992 yılı Ekim ayında Gürcistan devlet başkanlığı koltuğuna oturdu.

Şevardnadze’nin lakabı “Gümüş Tilki”ydi; ilk başlarda Batı yanlısı gözüktü. Ona en çok inananların başında, dünyanın en büyük spekülatörlerinden George Soros geliyordu.

Soros, Şevardnadze’yi, IMF’nin istediği yapısal reformları hızla gerçekleştirecek, serbest piyasaya inanan bir lider olarak görüyordu.

Soros -aynı Turgut Özal’ın bir dönem yaptığı gibi- Şevardnadze’nin ülkenin komünist geçmişiyle hiçbir bağı olmayan, yurtdışındaki genç “beyinleri” çağırıp onlarla çalışmasını önerdi.

Önerilen isimlerden biri de Manhattan’da bir hukuk bürosunda çalışan Mihail Saakaşvili’ydi.

Saakaşvili, adalet bakanı yapıldı.

Soros 1994 yılında “Açık Toplum”un Tiflis şubesini kurdu.

Gürcistan Genç Avukatlar Birliği gibi sivil toplum kuruluşlarına ve medyaya para akıtmaya başladı.

Şevardnadze deneyimli bir Sovyet yöneticisiydi; kabinesinde genç “beyinlere” hep aynı uyarıyı yaptı:

Bölgemiz etnik ve dini farklılıklardan dolayı bir dinamit kutusuna benzer; aman dikkat.”

Ancak ülke ekonomisi kötü sinyaller verdi; elektrikler sürekli kesildi, yiyecek bulunamadı ve suç şebekeleri her geçen gün büyüdü. Rüşvet toplumu hızla yozlaştırdı. Yetmezmiş gibi Güney Osetya sınırındaki çatışmalar da durmak bilmedi. Abhazya bağımsızlığını ilan etti.

Soros destekli Amerika’dan getirilen “genç beyinler”, Şevardnadze’den acil radikal kararlar almasını istediler.

Gümüş Tilki”, Batı’nın dayattığı “sömürgeci kararları” almadı; aksine Rusya’ya yaklaştı.

Ve ipler koptu.

Soros destekli Rustavi2 televizyonu, Şevardnadze aleyhinde yayınlara başladı. Şevardnadze, Rustavi2’yi kapatmak istedi. Televizyonun da istediği buydu zaten. Kanal bu kararı, “Eski günlere dönüş” diye gösterip muhalifleri sokağa döktü.

Şevardnadze geri adım attı. Ama bu hareketiyle o güne kadar güçsüz muhalefeti birleştirdi.

Bu muhalefetin bir lidere ihtiyacı vardı.

Ve Soros, Gürcistan’ı kurtaracak lideri açıkladı: Saakaşvili!

ABD’deki Demokrat Parti’nin uluslararası kanadı “Ulusal Demokrat Enstitü” (NDI), Saakaşvili liderliğindeki bir grubu, Şubat 2002’de Amerika’ya götürdü.

Saakaşvili, Beyaz Saray’a kabul edildi. Soros’la tanıştırıldı.

Saakaşvili aynı yıl haziran ayında, Soros’un mali destek verdiği Central European University’de düzenlenen bir törenle, uluslararası Açık Toplum ödülünü bizzat Soros’un elinden aldı.

Aynı günlerde ABD, Gürcistan’a yeni büyükelçisini gönderdi: R. Miles. Yeni büyükelçi Belgrad’dan geliyordu ve diplomasi dünyasında “Sırbistan’daki renkli devrimi gerçekleştiren büyükelçi” diye tanınıyordu. Geldiği gün Rustavi2 televizyonuna çıkıp sihirli sözcükleri “demokrasi”, “insan haklan”, “açık-şeffaf toplum” vs.

Keza yine Sırbistan’daki renkli devrimin “mucitlerinden”, Soros destekli “Özgürlük Enstitüsü” kurucusu G. Bokeria da Belgrad’dan Tiflis’e geldi.

Bitmedi.

Sırbistan’daki renkli devrimin mimarlarından M. Blagojevic gibi, Soros destekli CESID (Özgür Seçimler ve Demokrasi İçin Yurttaş Girişimi) üyeleri de Gürcistan’a gittiler.

Tiflis’in yolunu tutanlar arasında, Soros tarafından finanse edilen’ 2000 yılında Milosevic karşıtı gösterileri düzenleyen Sırp öğrenci grubu Otpor’un kurucusu A. Maric, S. Popovic, S. Djinovic de vardı.

Görevleri “seçim gözlemciliği” yapmaktı!

Gerçek amaçları Soros’un Özgürlük Enstitüsü tarafından Tiflis’te kurulan gençlik örgütü Kmara’yı eğitmekti.

O günlerde “taraf”ını açıkça belli eden, Soros destekli bir gazete yayın hayatına sokuldu: 24 Saat!

Çok ayrıntıya girmeyeyim:

2 Kasım 2003 seçimlerinden sonra seçimlere hile karıştırıldığı gerekçesiyle Tiflis karıştı.

Rustavi2 televizyonu, 24 Saat gibi medya araçları düğmeye bastı; Kmara adlı gençlik örgütü, halkı sokaklara döktü.

Televizyona çıkan Amerikan Büyükelçisi R. Miles seçimi sahtekârlık, olarak niteledi.

Saakaşvili taraftarlarının eylemleri dünya televizyonlarındaydı. CNN harekete isim bile buldu: Gül Devrimi.

O sıcak günlerde Şevardnadze’nin, Gürcistan’ı karıştırdığı iddiasıyla, suçladığı Soros’la ilgili demeçlerini kimse dünyaya duyurmadı nedense.            Gösteriler günlerce sürdü. Şevardnadze istifa etmek zorunda kaldı. Yapılan yeni seçimler sonucu 4 Ocak 2004’te Saakaşvili devlet başkanı oldu.

Soros, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’yla ortaklaşa, Kapasite İnşa Ödeneği aracılığıyla Saakaşvili Hükümeti’ne bağlı memurların maaşlarını ödedi!

Eklemeliyim, Gürcistan Ekonomi Bakanı K. Bendukidze, Soros’un iş’ ortağıydı!

Bu arada…

Soros’un ülkeyi yıkıma sürüklediğini söyleyen Gürcü muhalifler “Anti-Soros Hareketi” adlı ulusal bir cephe örgütü kurdular.

Ama Soros’a ve Saakaşvili’ye muhalefet etmenin bedeli vardı; “darbeci” damgası yiyip tutuklandılar.

Ve işte Gürcistan’ın “Ergenekon”u böyle doğdu.

Anti-Soros örgütü gibi muhaliflerini güç kullanarak sindirmeye çalışan Saakaşvili sonra ne yaptı? Güney Osetya’ya saldırdı!

Eee, “renkli devrim” mucitlerinin istedikleri bir diyet olmalıydı; öyle değil mi?

Neyse artık bu kadar ayrıntıya girmeyelim.

Gelelim bir başka ülkenin; Ukrayna’nın “Ergenekon “una!..

1960’lı yılların ünlü sloganını ters düz edelim:

Bir, iki, üç daha fazla ‘Erge-neo-con. ‘”

Dolar sihirbazı” Soros, 1998’de Slovakya’da, 1999’da Hırvatistan’da, 2000’de Sırbistan’da ve 2003 yılında Gürcistan’da yaptığının bir benzerini Ukrayna’ da da yapmak istedi.

Tarih 8 Aralık 1991.

Ukrayna bağımsız oldu. İlk devlet başkanı Leonid Kravçuk idi. Üç yıl sonra koltuğunu Leonid Kuçma’ya bıraktı.

Kuçma, her ne kadar sıkı bir özelleştirme taraftan olsa da dümenini sonradan Rusya’ya doğru kırdı.

İktidarda kaldığı on yıl boyunca ülkeyi yozlaştıran Kuçma’ya hiç sesini çıkarmayan ABD, Ukrayna’nın Rusya’ya yaklaşması üzerine politika değişikliğine gitti. Kuçma’yı “istenmeyen adam” ilan etti. Yerine düşündükleri isim, Batı yanlısı, bankacı Viktor Yuşçenko idi.

O bildik “siyasi pazarlama” yöntemi sahneye kondu:

Hani şimdi ismini herkesin bildiği Cumhuriyetçilerin başkan adayı Senatör McCain’in o günlerde yönettiği Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitü (IRI), Yuşçenko’yu Washington’a çağırdı. Ukrayna’nın “yeni prensi” bir dizi görüşme yaptı.

Ardından Washington Times yazdı:

Yuşçenko, Ukrayna için tek umuttur.”

Ardından Ukrayna’ da hareketli günler başladı.

Sırbistan’ın Otpor, Gürcistan’ın Kmara adlı Soros destekli gençlik örgütü bu kez Ukrayna’da “Pora” adıyla kuruldu.

Pora’nın lideri V. Kaskiv zaten Soros çalışanıydı. Bu arada Kaskiv, Beyaz Rusya muhalefetine de danışmanlık yapıyordu!

Sırbistan’da B92 radyosunun, Gürcistan’da Rustavi2 televizyonunun rolü; Ukrayna’ da Kanal 5 adlı TV’ye verildi.

Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’nün Ukrayna’daki ayağının adı, Uluslararası Rönesans Vakfı’ydı.

Keza Soros’un “Özgürlükler Evi” de Kiev’de görev başındaydı.

          Sırbistan deneyimini yaşamış M. Markovic, ABD tarafından finanse edilen Kiev’deki Znayu adlı yeni bir sivil toplum kuruluşunun başına getirildi.

Bu arada fazla ayrıntılarla kafanızı karıştırmak istemiyorum.

Ancak bu tür sivil toplum kuruluşlarına sadece Soros ve ABD, “sponsor” olduğunu düşünmeyiniz. Örneğin, Sırbistan ve Gürcistan’da ki renkli devrimlerde görev almış, Milenkovic, Maric, Markovic gibi “profesyonel devrimcilere” Ukrayna’ya gitmeleri için, İngiltere’ Westminster Demokrasi Vakfı para verdi. Alman Marshall Fonu da devredeydi.

Bir bilgi daha vermeliyim:

Renkli devrimlere sahne olan ülkelerin hepsinde seçim öncesi kamuoyu anketi yayınlama “numarası” vardı.

Ukrayna’ dan örnek vereyim:

Eski Sovyet cumhuriyetlerindeki Batı yanlılarını destekleyen Amerikan kuruluşu Demokrasi İçin Ulusal Bağış (NED), Soros’un Röne Vakfı ve doğrudan ABD Dışişleri Bakanlığı’na çalışan Avrasya Vakfı’nın finanse ettiği Demokratik İnisiyatifler Vakfı, Ukrayna’da sürekli kamuoyu anketleri yaptı.

İnandırıcılık açısından tek kamuoyu araştırma şirketi olmazdı. Amerika’nın para verdiği Ukraynalı Seçmenler Komitesi adlı bir kuruluş daha vardı. Her ikisinin anket sonuçları aşağı yukarı benzerdi. Anketlerde hep Yuşçenko önde gösteriliyordu.

Ve diğer ülkelerde olanlar Ukrayna’da da hayata geçirildi:

Sandıktan, anketlerin tersi sonuç çıkınca “sebep belli” diyorlar, “Seçimlere hile karıştırıldı!” Ve halkı sokağa döküyorlardı.

21 Kasım 2004 Ukrayna seçimlerine de “hile” karışmıştı! Çünkü sandık sonuçları anketleri doğrulamamıştı!

Doğal olarak diğer ilkelerdeki o oyun yine sahneye kondu:

Uluslararası TV’ler ve ulusal Kanal 5 canlı yayına geçti; gençlik örgütü Pora, halkı sokağa döktü, seçimler iptal edildi. Seçimler sonra yenilendi ve Ukrayna’da “turuncu devrim” gerçekleşti!

Soros’un Ukrayna’daki Açık Toplum Enstitüsü’nün yöneticisi B. Tarasyuk dışişleri bakanı oldu.

Keza enstitünün Yönetim Kurulu Üyesi Y. Mostova’nın eşi A. Gritsenko da savunma bakanı yapıldı. Pora’nın başkanı, Soros’un çalışkan elemanı Kaskiv de devlet başkanı Yuşçenko’nun danışmanı artık.

Diğer “turuncu devrimciler” ya milletvekili oldular ya bürokrat ya da işadamı.

Ha unutmayayım; hani Yuşçenko’nun zehirlendiği, yüzünün sürekli değiştiği, zayıfladığı ve kısa süre sonra öleceği şeklinde bizde de bolca haberler

 çıkmıştı; hatırladınız mı?

Yuşçenko yaşıyor ve hal Ukrayna’nın devlet başkanı.

Şimdi ne mi yapıyor; anti-Sorosçu muhaliflerini, darbe yapacakları ve başta gazeteci R. Gongadze’yi öldürdükleri iddiasıyla tutuklayıp cezaevine koyuyor!

Ve Ukrayna da kendi “Ergenekoncularını” konuşup tartışıyor.

“Renkli devrimlere” sahne olan Sırbistan’ı ve diğerlerini ayrıca yazmaya gerek var mı?

Yok!

Şimdi artık Türkiye’ye tekrar dönebiliriz.

Türkiye’de kimlere, ne yaptırılmak isteniyor? Renkli devrimlerin olduğu ülkelerdeki medya araçları, sivil toplum kuruluşları vb. Türkiye’de neye savaş açtılar?

TSK kimin, niye hedefinde?

Son dönemde dinci-liberal ittifakının hedefinde Türk Silahlı Kuvvetleri var.

Niye acaba?

Saldırganların amacı ne?

Tüm bu psikolojik savaşın perde arkasında neler var?

TSK’ ya ağır sözler sarf edenler kimlerin ağzıyla konuşuyor?

Soruların yanıtlarından önce bir fil hikâyesi anlatmalıyım!

Hindistan’da yaşamları boyunca fil görmemiş yirmi kişi gözleri bağlanarak bir filin yanına götürülmüş. File dokunmaları istenmiş. Gözleri bağlanmış Hintlilerin her biri filin bir yerine dokunmuş. Sonra Hintlilere sormuşlar: “Dokunduğunuz şeyi anlatın.”

Gözleri bağlı Hintliler filin neresine dokundularsa hayvanı öyle anlatmış, öyle tanımlamışlar.

Son dönemde Türkiye’de yaşananları bu “hikâyeye” benzetiyorum. Herkes olayın bir yerini tutmuş, ona göre değerlendirme yapıyor.

Fakat…

Meseleyi böyle görenler, böyle tanımlayanlar aldanır.

Meselenin özü başka. Bütünü görmek gerekiyor.

Türkiye Cumhuriyeti tarihine baktığınızda dört kırılma noktası tespit edersiniz:

1) Cumhuriyet’in ilanı ve Atatürk devrimleriyle devam eden tarihsel süreç. Bu dönem dış politikasının temeli ise “Yurtta sulh, cihanda sulh”, “Komşu ülkeler arasındaki ihtilaflara karışmama” gibi barışçı bağlantısız bir duruştu. Batı’ya da, Sovyetler Birliği’ne de aynı yaklaşım söz konusuydu.

2) 1950’lerde Soğuk Savaş dönemiyle başlayan bu ikinci kırılma noktasının ana ekseninde Batı-ABD vardı. Türkiye hızla serbest piyasa ekonomisine geçmeye çalışırken, dış politikasını tamamen ABD-NATO eksenine bıraktı. Mehmetçik, Kore Savaşı gibi emperyalist görevlerde kullanıldı.

3) 12 Eylül 1980 darbesiyle Kemalist Cumhuriyet’in bütün kurumları tasfiye edildi. Ülkenin aydınları yok edilirken dinci akımların önü açıldı. Komünizme karşı “İslam kalkanı” hazırlandı.

4) Dördüncü kırılma noktası, Doğu Bloğu ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıktı. Türkiye Yeni Dünya Düzeni’nde nerede, nasıl yer alacaktı? AKP hükümetiyle neo liberalizmin “sivil programı” hayata geçirildi. Ancak yeni dönemin Büyük Ortadoğu Projesi’ne karşı duranlar da vardı.

Yani: ABD dünyanın en büyük siyasi-iktisadi ve askeri gücüydü. Amerika’yla ilişkiler devam ediyordu ama bir sorun vardı; ABD Soğuk Savaş döneminde Türkiye’ye savunma rolü vermişti. Bu rol Atatürk'” belirlediği barışçıl dış politikaya da uygundu. Ancak Soğuk Savaş bitip Afganistan ve sonra Irak saldırılarıyla başlayan süreçte ABD Türkiye’den “atak” politikalar istedi.

“Atak” politikadan kastedilen Mehmetçik’in savaş cephesine sürülmesiydi.

Tıpkı Kore Savaşı’nda olduğu gibi. Zaten öyle dememiş miydi George Soros, “Türkiye’nin en büyük ihraç kalemi Mehmetçik’tir” dememiş miydi? Bu “atak” dış politikaya karşı Türkiye’de bir direnme noktası oluştu. Bu direnişi kimler, hangi kurumlar yaptı?

Bu, yaşadığımız bir süreç olduğu için bu konuyu biraz daha açalım…

Tarih, 9 Kasım 1989.

Berlin Duvarı yıkıldı. Soğuk Savaş dönemi bitti. Yeni bir dünya düzeni başladı. Orta Avrupa’da, Kafkaslar’da, Ortadoğu’da hemen yeni haritalar çizilmeye başlandı.

Soğuk Savaş dönemindeki Türkiye’nin rolü, NATO dolayısıyla ABD tarafından belirlenmişti.

Peki, Yeni Dünya Düzeni Türkiye’ye hangi görevi verecekti? Türkiye’yi ne bekliyordu?

Gazeteci Ufuk Güldemir’in, CIA Ortadoğu Masası eski şefi Graham Fuller’la yaptığı röportaj bu rolün ipucunu verdi:

Atatürk’ün düşünceleri çağı için son derece güçlü düşüncelerdi. Ama Türkiye artık ulusal kimliğini, yörüngesini, dünyadaki rolünü, hatta İslam’ın günlük yaşamdaki yerini yeniden düşünmelidir. Türkiye, demokrasi ile İslam’ın bir arada yaşatılabileceği modern bir formül bulsa, İran ve Arap dünyasına olağanüstü büyük bir entelektüel öncülük yapmış olur. İslam dünyası için geleceğin modeli olur bu. “

(26 Şubat 1990, Cumhuriyet.)

CIA ajanı Fuller o yıllarda medyaya sık demeçler verdi: “Kemalizm öldü. Kemalizm’in sonuna gelmesinin iyi olduğunu düşünüyorum. Halkın büyük bir parçası İslam için daha hürmet görmeyi, Osmanlı tarihiyle kucaklaşmayı istiyor.”

CIA ajanı Graham Fuller Los Angeles Times’ta yazdığı pek çok yazıda Türkiye’de yükselen ABD karşıtlığından rahatsızlığını dile getirdi. Örneğin Fuller, 15 Temmuz 2003 tarihinde yazdığı “Turkey’s ‘No’ Vote on Iraq Pays Off’ başlıklı yazısında, Türkiye’de parlamentonun neden Irak Savaşı’na katılma kararını reddettiğini irdeledikten sonra Türkiye’de yükselen ABD karşıtlığından söz etti. Fuller ABD karşıtlığı ve Türkiye’nin ulusal politikaları konusunda solun ve sağın oluşturduğu bir koalisyondan bahsetti.

Kamuoyunda “kızıl elma koalisyonu” olarak bilinen ittifakı hatırlatan Fuller, yükselen ABD karşıtlığını bu ittifaka bağladı.

Bunların dışında Fuller makalelerinde, “ılımlı İslam” projesine verdiği destekle de biliniyor. Fuller, İslam’da köktenciliğe karşı ılımlı siyasetin geliştirilmesi gerektiğini savundu hep. Fuller’a göre İslamcı ülkeler ile ABD ilişkileri bu proje sayesinde düzelebilirdi.

Kısacası Fuller’ın politik görüşleri ile Türkiye’nin son dönemde tartıştığı gündem arasında büyük paralellikler var.

CIA ajanı Fuller’ın “kişisel görüşleri” zamanla rapor haline getirildi. Pentagon, genellikle CIA ajanlarının görev yaptığı Rand Corporation araştırma kuruluşuna rapor sipariş etti: “The Prospects for Islamic damentalism in Turkey.”

Rapor, Türkiye’nin yeni yol haritasını çiziyordu: Ilımlı İslam.

Bu görüşü savunan sadece CIA ajanı Fuller değildi…

“Uygarlıklar çatışması” kuramcısı Samuel P. Huntington’ın da tezi, aynıydı: “Türkiye, İslam’ın lideri olmalıdır.” Huntington’ın, tezini açıklarken sarf ettiği bir cümlesi ilginçti: “Demokrasinin mutlaka laikliğe dayanması gerekmez.”

Hudson Enstitüsü üyesi John O’Sullivan’ın cümlesi de öyle: “Türkiye’nin laiklik anlayışı artık değişmek zorunda ve bu değişimi garanti altına alıp koruyacak bir anayasa gelmek zorunda.”

Kemalizm’i toprağa gömüp ılımlı İslam’a sarılması istenen Türkiye’nin idari yönetimi nasıl olacaktı?

Bunu da, uzun yıllar CIA Türkiye Masası şefliğini yapmış Paul Henze’nin raporundan öğrenelim: “Türkiye’yi federalizm büyütecek.” İstanbul başkentli “Yakındoğu Federasyonu” kurulabilirdi! Ama önce Kürtlerle yakınlaşmak gerekiyordu!

Ve CIA’nin federasyona dahil olacak Kürtlere de önerisi vardı: “İslam ipine sarılın!”

Evet, Yeni Dünya Düzeni’nde Türkiye’nin görevi belli olmuştu. Bu konuda yüzlerce ABD’li uzman konuştu, onlarca rapor yayımlandı.

Peki, ABD Türkiye’ye bu rolü biçti de, Türkiye’de herkes bunu kabul etti mi?

Tabii ki hayır…

Türkiye, Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu’daki ülkeler gibi yapay ülke değildi.

Tarihsel birikimi ve Cumhuriyet’in kazanımları nitelikli (sayıları hükümet kurmaya yetmese de) bir nüfusu ortaya çıkarmıştı.

Cumhuriyet Mitingleri aslında Yeni Dünya Düzeni’ne karşı duruştu.

Yurtsever aydınlar işin farkındaydı. Askerlerin bu mitinglerin gönüllü,  destekçisi olduğu da bilinen gerçek.

TSK, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinden ödün vermeye hiç taraftar değildi. Mustafa Kemal devrimleri ölmemiş, aksine giderek “Ortaçağ karanlığına” dönüşen dünyada daha da önemli hale gelmişti.

Ordu, 28 Şubat Kararları’yla bu tavrını göstermişti.

TSK sadece içerisi için değil dış politika konusunda da ABD’yle ters düştü.

Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh”, “Komşu ülkeler arasındaki ihtilaflara karışmama” gibi dış politik ilkelerinden ödün vermedi.

Yani ne Irak’la ne de İran’la savaşmaya taraftardı.

Topraklarını lojistik anlamda ABD’ye açmaya da pek taraftar gözükmedi. Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’ın Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, bir koyup üç almayı hedefleyen çıkarcı politikalarına karşı çıkıp istifa hakkım kullandığını anımsatırım.

Ama o kadar eskiye gitmeyelim.

2000’li yıllarda, askerlerin tavrı aynıydı:

Madem Yeni Dünya Düzeni kurulmuştu, “Türkiye de çok taraflı siyaset izlemeli”ydi. Ayrıca ABD ve AB’nin sürekli Türkiye’yi örselemesi de çok rahatsızlık vericiydi.

Dönemin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç’ın, 7 Mart 2002’de Harp Akademileri Komutanlığı’nın “Türkiye’nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur” konulu sempozyumunda yaptığı konuşma, TSK’nin tavrını gösterdi:

Türkiye’nin öncelikle, stratejik anlamda kimlerle bağı varsa, o bağları çözmesi lazım. Bugünün konjonktüründe, kendi bekası açısından, ileriye dönük hangi tehditlerle karşı karşıya kalabilir, bunları yeniden iyi değerlendirebilmek için, ayaklarındaki bağı çözmesi lazım. Bu bağlardan bir tanesi NATO’dur. Eğer NATO’dan sıyrılırsanız, ABD’nin size bakışının ne kadar doğru olup olmadığının, hayrınıza veya şerrinize olup olmadığının kararını daha kolay verirsiniz. Bugün Amerika, Türkiye’ye zaman zaman stratejik dost diye bakıyor, ama hiçbir zaman dostça davranmıyor. Türkiye’nin yeni arayışlar içinde olması bir ihtiyaç. Rusya’yla birlikte, ABD’yi göz ardı etmeksizin, mümkünse İran’ı da içerecek şekilde arayış içinde olunmalıdır.

Orgeneral Kılınç bu sözleri pat diye mi söyledi?

ABD’nin resmi silahlı kuvvetler dergisi American Forces Journal var. Neler yazılmıyor Türkiye hakkında?

Emekli Yarbay Ralf Peters, Kürt meselesine değindiği “Blood Borders” (Kan Sınırları) adlı makalesinde hiç sıkılmadan şunu yazabiliyor: Türkiye’nin sınırları kan-ırk esasına göre yeniden çizilmelidir.”

Adamlar oyunu açık oynuyor.

Bizde ne oldu?

Orgeneral Kılınç’ın sözlerinden hemen sonra TSK karşıtı psikolojik harp kampanyası hızlanıverdi:

– Üst düzey komutanların darbe hazırlığı içinde olduğunu iddia eden, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutam Oramiral Özden Örnek’ e ait olduğu söylenen ama hala bir türlü gerçek olup olmadığı ortaya çıkarılmayan günlükler yayımlanıverdi.

– Ardından, “gazetecileri fişleyen” sözde andıçlar ortaya çıkarıldı. Kimin yazdığı belli olmayan lahikalar ortaya saçıldı.

– Genelkurmay başkanları Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve Orgeneral İlker Başbuğ hakkında, göreve başlayacakları dönemde karalama kampanyaları başlatıldı. Fotoğraflar sızdırıldı.

– TSK’ da kuvvet komutanlığı, ordu komutanlığı yapmış emekli orgeneraller, Ergenekon soruşturmasına dahil edilip hücrelere tıkıldı.

– Psikolojik savaş öyle bir hal aldı ki, Mehmetçik’in teröre karşı verdiği mücadelenin sırları bile sızdırıldı.

– Tuğgeneral Münir Erten’e ait olduğu söylenen ve Kuzey Irak’a yapılan kara harekâtını iki gün önceden haber veren bir video, internetten yayınlandı.

– Aktütün’e teröristlerin saldıracağına dair görüntünün TSK’ ya verildiği ama hiçbir önlemin alınmadığı şeklinde manşetler atıldı. Oysa görüntülerin Aktütün’le ilgisi yoktu.

Uzatmaya gerek yok. Benzerlerini biliyorsunuz.

Söylemek istediğim şudur:

Gözü bağlı Hintliler gibi meseleyi sadece bir boyutuyla ele alırsanız meselenin tümünü, özünü kavrayamazsınız.

Bütünü görmek gerekiyor.

Mesele, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisine sahip çıkma meselesidir

           Mesele, ulusal bütünlüğü, bağımsızlığı koruma, komşularla savaşmama meselesidir.

Mesele, Ortadoğu’da taşeron olmayı reddetme meselesidir.

Mesele, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Irak ve İran’da ki petrol kuyularının bekçiliğini yapmama meselesidir.

Mesele, sadece bunlardan ibarettir.

 Mesele bu kadar açık ve ortadadır.

Bu stratejiyi hayata geçiren Türkiye’deki solcu-liberallerin “ağababası” da sadece CIA ajanları değildir. Ayrıca New York aydınları vardır…

Solcu-liberallerin öğretmenleri

Solcu-liberaller Osmanlı’daki Tercüme Odası’nda çalışan memurlara benziyor. Fikir olarak ortaya attıkları sadece çeviridir/tercümedir. Bunlar, New York neo-con’larının söylediklerini, yazdıklarım evirip çevirip yeniymiş, kendi görüşleriymiş gibi yazıp söylüyorlar.

Sizce aşağıdaki sözler kime aittir?

-Ulus devletin sonu gelmiştir.

-Yeni yüzyılın en önemli çatışması, demokrasi güçleri ile otokritik (despotizm yanlısı, baskıcı) güçlerin çatışması olacaktır.

– Türk ordusu dokunulmaz bir kurum değildir.

– Türkiye’yi daha demokratik kılacak olan, Türklerin hayatında devletin ve ordunun rolünü azaltmaya yarayacak reformlardır.

 – Asıl mesele din özgürlüğüdür vs…

Bunlar Türkiye’deki solcu-liberallerin özgün görüşleridir derseniz yanılırsınız.

Bunları söyleyenler New York aydınları!

Ya da günümüz deyimiyle -başlangıçta aşağılayıcı bir terim olarak ortaya atılan- neo-con’lardır.

Bunlar…

1930’lu yıllarda Amerikan Troçkist hareketi içindeydiler. Sol hareket içinde yer almaları, hepsinin Yahudi olmasından ve Ekim Devrimi’yle tarihte ilk kez antisemitizmi suç sayan bir devletin kurulmasından kaynaklanıyordu.

Hitler-Stalin anlaşması ve Troçki’nin İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’e karşı savaşan Franklin D. Roosevelt’i desteklemeyi reddetmesi, günümüz neo-con’ların atalarının, sosyalizm yolundan teker teker ayrılmasına yol açtı.

1948′ de İsrail’in kurulmasından sonra bu grup artık kurtuluşun sosyalizmde değil, İsrail’i koruyabilecek tek güç olan Amerika’da olduğunu savundu: “Amerika ne denli güçlü olursa, İsrail de o denli güçlü olacaktır.

New York aydınları, ABD’yi “yeni mesih” ilan ettikten sonra, sol hareket içinde edindikleri birikimleri Amerika ve Avrupa’da sol hareketin içini oymak için kullandı.

New York aydınları tarafından kurulan ve CIA tarafından fonlanan, solcu görünen ama asıl amacı solun içini boşaltmak olan “Congress for Cultural Freedom”, Soğuk Savaş boyunca Sovyetler’deki sosyalizme karşı sözde “özgürlükçü sosyalizm” inşa etme misyonu üstlendi!

Dillerinden düşürmedikleri kavramlar demokrasi, insan hakları ve özgürlüktü.

Pek çok iyi niyetli solcu aydın, ne yazık ki bunların aleti oldu, bu rüzgâra kapıldı.

Solcu aydınları yanıltanların başında Amerikalı Max Shachtman geliyordu. O, neo-con’ların ilk lideriydi aslında. Ne sosyalizm ne kapitalizm diyen “3. Kamp” teorisi onundu. Görüşlerini “öğrencileri” yaydı:

James Burnham, The Managerial Revolution kitabında, insanlığın karşısındaki en büyük tehdidin artık, “teknisyenlerin” ve “bilim adamlarının” yanı sıra “bürokratlardan” ve “askerlerden” oluşan güçlü bir elit” yönetici sınıftan geldiğini yazdı.

Neo-con’ların önde gelen teorisyeni Robert Kagan, son kitabı The Return of History and the End of Dreams’te, yeni yüzyılın en önemli çatışmasının liberal demokrasiler ile otokritik devletlerin çatışması olduğunu yazdı. Ulus devletler yıkılmadan özgürleşme olamazdı!

New York Times’ın “şahinler” arasında saydığı Daniel Fried, İsrail’in bir ulus devlet olmasından rahatsız değildi. Ama söz konusu Türkiye olunca çok sert konuşuyordu: “Sorun Türklerin nasıl bir ülkeye sahip olmak istedikleridir. Milliyetçilik/ulusalcılık özünde defansif bir tutuma gurursuzluğa dayanır. Gururlu insanlar milliyetçi/ulusalcı olmaz, gururlu insanlar dünyaya açık olur.”

Allan Bloom, Sidney Hook, Norman Podhoretz gibi eski solcu New York aydınları, 1980’lerde neo liberalizm’in taraftarı oldular.

Neo-con’ları sadece sivil olarak düşünürseniz yanılırsınız:

Sözü, Amerikan ordusundan Yarbay Patrick F. Gillis’e bırakalım:

Tarihe baktığımızda, Türkiye’deki siyasal yapının, ordunun etkisini sınırlamada kifayetsiz ve isteksiz olduğunu görürüz. Ancak bu durum, 2003 yılı itibariyle değişmeye başlamıştır. ABD-Türkiye ilişkileri, Soğuk Savaş yıllarının askeri ortaklığından, çok yönlü bir ortaklığa dönüşmektedir. Türkiye’nin ABD’yle kalıcı ve geliştirilmiş bir stratejik ortaklık bilmesi için bütünüyle demokratik olması gerekmektedir.

                                                                                                                 (Mayıs 2004)

Bu söylemlerin Türkiye’de yaygınlık kazanmasının bir diğer nedeni de, İngiltere doğumlu “yeni sol “un ithalidir!

Bu nedenlerle” Antiemperyalist Deniz Gezmiş solcu olamaz” diyebiliyorlar. Çevirdikleri öyle çünkü… Emperyalizm olgusu ortadan kaldırılırsa biliyorlar ki, ulusal devletlerin varlığı da son bulacak! Bu yeni teorinin “mucidi” neo-conlardı işte.

İşin özünde, neo-con’lar önce sosyalistti, sonra hümanist solcu oldular ve en son geldikleri yer, ulus devlete karşı antiemperyalizme inanmayan, solcu liberallik! Yani aynen bizim artık sık sık medyada görmeye başladığımız liberaller gibi…

New York aydınlarının yazdığını, söylediğini, Türkiye’deki solcu-liberaller bugün büyük bir öfke ve kinle dile getiriyorlar.

Akşam gazetesi yazarı Serdar Turgut “Hedgistan Notları” başlıklı yazısında şöyle diyor:

Soner Yalçın Hürriyet gazetesindeki yazısında bu insanların düşünce biçimlerini çözümledi. Yazısının başlığı “Türk Silahlı Kuvvetleri Neden New York Aydınlarının Hedefin de”ydi ve bu nedenle de güncel yaşadıklarımız açısından çok önemli bir incelemeydi bu.

Soner Yalçın neo-con olarak adlandırılan insanların kökeninin yeni sol (New left) akımda olduğunu ve bunların çoğunun şehrin bu semtinden çıktıklarını yazmış. Çok ilginç ve orijinal bir saptama. Şehrin bu semtinde ağırlıklı bir Troçkist nüfus olduğunu da ben biliyorum. Sonunda bu İnsanlar Yahudi olmalarının da verdiği ivme ile İsrail’in korunmasının ancak Amerika tarafından yapılabileceğini saptayarak Amerika’nın dünyadaki ve bölgedeki rolü üzerine teoriler üretmeye başladılar. İşte bu insanlar, Türkiye’ye bölgede Amerika güdümünde yeni roller belirlemek istiyor.

Yalçın’a göre TSK’ ya yönelik psikolojik savaşlar açanlar da bu insanlardan oluşuyor. Şöyle demiş Yalçın yazısında: ‘New York aydınlarının yazdığını, söylediğini Türkiye’deki solcu liberaller bugün büyük bir öfke ve kinle dile getiriyorlar. Kızgınlıkları biraz da, göbekten bağlandıkları neo liberalizmin ve ABD ‘nin dünya üzerindeki hegemonyasının küresel kriz ile çökmesinin endişesinden kaynaklanıyor. “

Eğer doğruysa bu orijinal tespit, o zaman küresel krizi yaratanların toplandığı doğu yakası (Hedgistan) ile batı yakası (özgürlükçü sosyalistler) arasındaki gerilimin direkt olarak Türkiye’ye yansımasına şahidiz demektir. Batı yakası Amerika’nın yeni gücünün teorisinin yapıldığı yer, doğu yakası ise ekonomik gücünün oluşturulduğu ve çökertildiği bölge.

Bizim oradaki ikilemi burada da yaşıyor olmamız son derece ilginç üzerinde daha çok yazılabilecek bir saptama.

Serdar Turgut New York neo-con’larının takipçilerine bir isim veriyor: rokoko enteller!

Neden rokoko? Çünkü bu stil, bir zarafet içerir. Hatta abartılı, görgüsüz sayılabilecek bir mimari söz konusu olsa bile, buna bir zarafet, bir şıklık katmayı başarır. Entelektüeller genelde böyledir. Çok şık olmayan hatta kaba bir şey söyleseler de, bunu teorik kavram karmaşası altında saklayıp dediklerine şık görünüm verirler.

Rokoko entelektüeller kavramını Tom Wolfe’un “İn the Land of the Rococo Marxists” başlıklı yazısından esinlendim.

Global trendlere baktığımızda, herhangi bir toplumda entelektüel olarak nitelendirilmeye hak kazanmak için, kişinin şu özellikleri sergilenmesi zorunlu gibi gözüküyor:

1- İçinde yaşamakta olduğun toplumda “sıradan” diye tanımladığın “çoğunluğun üstünde göreceksin kendini. Gündelik hayatın sorunlarından kopuk yaşayacaksın. O gündelik yaşam ve sıradan insanlardan hayal kırıklığı duyacaksın. Bunun toplumdan nefret etmeye kadar varmasına izin vereceksin.

2- Hayata kötümser bakacaksın. Hiçbir şey seni kolay mutlu etmeyecek. Kolay tatmin olmayacaksın.

3- Bu kopukluk nedeniyle toplumun önem verdiği bazı değerlere rahatça saldıracaksın. Bunu bir hak olarak kabul edeceksin.

4- Sergilediğin bu duruşunu kompanse etmesi için, sürekli olarak toplumda sahip çıkabileceğin ezilmişler arayacaksın. Dikkat edin; bu, samimi bir taraf olmaktan değil, kişisel bilincini rahatlatmak için yapılıyor olacak.

5- Sahip çıkılan kitle proletarya olabildiği zaman işler nispeten kolaydı. Türkiye’de hemen bütün Marksistlerin entelektüel sıfatına uyan insanlar olduğunu unutmayalım. Proletarya politik bir sınıf olarak ortadan çekilince rokoko entelektüel kendisine “sahip çıkacağı” yeni gruplar aradı ve buldu. Kadınlar, azınlıklar, eşcinseller, transseksüeller (ÖDP seçim bildirgelerini hatırlayın), fahişeler (seks işçileri) yeni proletarya olarak tanımlanabilir.

Proletaryanın yerini alanların sadece bazı yeni gruplar olması da gerekmez. Bazı yeni politik hedefler de proletaryanın yerini tutabilir. Bunun en çarpıcı örneği feminizm ve çevreciliktir. (Yeşil partiler.)

Bu tür amaç ve grupları sahiplenen entelektüel sınıfın (Nietzsche bunların bir sınıf olarak ortaya çıkıp XX. yüzyıla damgalarını vuracaklarını 1882 yılında görmüştür) bir özelliğini daha vurgulamak zorundayız.

Sahip çıkmaya başladığı konular ve yeni grupların sorunları hakkında hep genellemeler yaparak konuşan entelektüeller, genelde pek fazla bilmedikleri konularda konuştuklarında dikkat çekerler. Sınıflarının diğer kişileri tarafından sahiplenir, takdir görürler.

Batı’dan iki çarpıcı örnek vereceğim. Susan Sontag çok iyi bir yazardır, ama onun toplumda bir anda parlaması, “Beyaz ırkı toplumu yiyip bitiren kanser olarak” ilan ettiği 1967 tarihli Partisan Review adlı dergide yazdığı makalesidir.

Entelektüeller bir yandan kendilerinden de nefret ettiklerinden, çoğunluğunun ait olduğu ırkı böyle kolaylıkla suçlayabilmeleri de rahat olabiliyor. Bugün entelektüeller arasında Obama hayranlığının global olmasının bir nedeni de budur.

Diğer çarpıcı örnek ise Noam Chomsky’dir. Türkiye’de okuyucusu bol olan Chomsky büyük bir dilbilimcidir. Bu bilim dalına çok öne katkıları vardır, ama çoğu insan onu Vietnam Savaşı karşıtlığıyla tanır. İnsanların gözünde asıl katkısının önemi pek yoktur. O Vietnam Savaşı karşıtlığı gibi doğru bir tavır sergilediğinden meşhurdur artık.

İnsanların gözünde topluma, hayata asıl katkılarıyla değil de, politik çıkışı ile önem kazanmış insanlardan bahsederken benim aklıma kaçınılmaz biçimde Orhan Pamuk geliyor. O da onca usta romandan ziyade, tarihimizdeki Ermeni meselemiz ve Kürtler ile ilgili almış olduğu politik tavır nedeniyle “rokoko entelektüeller” arasında çok popüler oldu.

Dolayısıyla bu global trendlere özelliklere uyum sağlamak zorunda olan Türk entelektüellerinin ağırlıklı biçimde Obama’yı desteklemelerinde hayret edilecek hiçbir yan yoktur.

Onlar için yeni proletarya Kürtlerdir, feminizmleri ise “türban özgürlüğü” şeklinde basit formülle tanımlanır.

Bence Türkiye’de iki adet über-entelektüel var.

Biri Elif Şafak, diğeri de Murat Belge.

Murat Belge daha deneyimli, daha bilgili olduğundan, dünyada entelektüel kesimde trend olanı Türkiye’ye rahat aktarabildiğinden, bir kesim üzerinde etkisini yıllardır kaybetmemiştir. Onun son olarak Taraf gazetesinde yazmaya başlaması bugüne kadar gördüğüm en isabetli karardır. Taraf gazetesi ise, yöneticisi Ahmet Altan’ın şahsında rokoko entelektüalizmin en bariz yayın organıdır.

Elif Şafak ise entelektüellere mahsus olan amaç ve gruplar hakkında sürekli alışverişteymiş gibi davranıyor. Dünyada ne ve hangi grup gündemdeyse, romanlarında onu alıp Türkiye’ye başarıyla uyguluyor.

Serdar Turgut’un makalesi böyle…

Onu da biz yazalım.

Peki bu “rokoko enteller” hangi “kurumsal” süreçlerden geçiriliyor?

Ama bu “değerlendirmeden” çok somut bilgiler ışığında olacaktır…

Şöyle…

Orhan Pamuk’un yıldızının parlamasında lowa Uluslararası Yazarlık, Programı’nın (International Writing Program/IWP) ne denli önemli bir yeri olduğunu biliyoruz.

Kendi deyişiyle “ilk uluslararası başarısı” olan Kara Kitap’ı 1980’li da, bu programa katılırken yazdı.

IWP’ nin finansmanı Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı’nca sağlanıyor.

Resmi sitesinde, programın amacının dünyanın dört bir yanından seçilmiş yazarların Amerikan yaşamıyla tanıştırılması olduğu yazıyor. Aşağıdaki bölüm gene programın resmi sitesinden alındı:

IWP yazarları kendi yurtlarına, Amerikan kültürünü ve başka ülkeleri daha iyi anlayarak, düşünce şekillendiriciler olarak döner. Amerikan kültürünü ve başka ülkeleri daha iyi anlama şansı onları güçlendirerek, siyasal baskılar ve etkilerden özgürleşmiş bir biçimde yazabilmelerini ve ilişkiler geliştirebilmelerini sağlar.

IWP dünyanın dört bir yanından gelen yazarlara Amerikan kültürünü tanıtarak, onları kendi ülkelerinin siyasal baskılarından özgürleştirme amacı güdüyor ve bunu da ABD Dışişleri Bakanlığı’nın parasıyla yapıyor.

IWP, programa katılacak yazar adaylarını seçerken, söz konusu yazarların yabancı uyruklu olsa da, Amerika’da yaşamaması kriteri getiriyor. Yazarların “Amerikan kültürüyle” tanıştıktan sonra ülkelerine dönmesi gerekiyor. Diğer bir kriter ise yazarların kültürlerarası dinamikler konusunda rahat olmaları, kültürel etkileşime açık ile istekli olmaları isteniyor.

Son yıllarda Müslüman ve Arapça konuşan ülkelerden giderek daha çok yazarı kabul eden IWP’ nin 2008 katılımcıları arasında İranlı bir kadın şair, Filistinli bir oyun yazarı ve romancı, Ürdünlü bir romancı ve gazeteci, Iraklı bir şair ve deneme yazarı ve Bangladeşli bir şair ve kurmaca yazarı bulunuyor.

Yani Ortadoğu’nun yeni Orhan Pamuk’ları geliyor.

Nereden başladık, nerelere geldik…

Ama madem bu konuya geldik bir bilgi aktarmama izin veriniz…

Tekrar Soğuk Savaş dönemine dönmeliyiz ki, Orhan Pamuk’ların “yaratım” sürecinin nasıl başladığını anlayabilelim…

ClA’nın kültürel çalışmaları

Önce bir isim…

Adı, Wilhelm Furtwangler.

Sadece Almanya’nın değil dünyanın en önemli orkestra şeflerinden biriydi.

Tartışmasız en iyi Beethoven yorumcusuydu. Hitler dönemi III. Reich sırasında Berlin Devlet Opera Orkestrası’nı yönetti. Konserlerini Nazilerin gamalı haç bayrağı altında verdi. Destekçisi, Nazilerin propaganda şefi Goebbels’ti.

ABD ordusu 1945 yılında Berlin’e girince, “Nazilerden Arındırma Komitesi”ni kurdu. Sorguya alınan müzik adamlarından biri de Furtwangler’di.

Amerikalı Binbaşı Steve Arnold’un sorularına soğukkanlılıkla yanıt veren ünlü şef, Nazi olduğu iddialarını hep reddetti.

Sorgulamadan sonra Furtwangler, Berlin’de kurulan “Sanatçılar Özel Mahkemesi” karşısına çıkmayı bekledi.

Yalnız değildi.

Almanların orkestra şefleri Herbert von Karajan ve Karı Böhm ile Soprano Elisabeth Schwarzkopf da mahkemeye çıkmayı bekleyen sanatçılar arasındaydı. Richard Strauss ve CarI Orff gibi besteciler de Nazi olmakla itham ediliyordu.

Gelecekte dünyanın en iyi orkestra şefleri arasında gösterilecek olan Karajan, o dönem çok sıkıntılı günler yaşadı. 1933’ten beri Nasyonal Sosyalist Parti’nin üyesiydi. Muhalifleri ona, “SS Albay von Karajan” adını takmışlardı.

Nasıl Goebbels, FurtwiingIer’i destekliyorsa, Goring de Karajan’ı kayırırdı. Karajan konserlerine Nazilerin sevdiği Horst Wessel Lied ile başlamakta bir sakınca görmezdi, işgal altındaki Paris’te Alman askerlere moral konserleri verdi. Bir diğer orkestra şefi Karl Böhm de parti üyesiydi. Viyana konseri sırasında kameralara dönüp Nazi selamı vermekten çekinmemişti.

En iyi Alman sesleri arasında gösterilen soprano Elisabeth Schwarzkopf da Partiye 7548960 numarayla kaydedilmişti. “Nazi Divası” deniliyordu ona.

Doğu cephesindeki Naziler için konserler vermiş, Goebbels’in propaganda filminde oynamıştı.

Sonuçta hepsinin hikâyesi birbirine benziyordu.

ABD ile SSCB arasında temelinde bir psikolojik harp olan Soğuk Savaş dönemi İkinci Dünya Savaşı ertesinde başladı.

Nazilere kafa tuttuğu için ABD tarafından hoşnutlukla bakılan Sovyetler Birliği, savaş sonrasında tehlikeli görülmeye başlandı.

Ayrıntıya gerek yok, biliyorsunuzdur.

ABD, Batı Avrupa’da gizli bir kültürel propaganda çalışmasına başladı. Tek bir amacı vardı: Marksizm’e Yakınlık duyan Batı Avrupalı aydınlara ” Amerikan hayat tarzını” öğretmek!

İnsanların kafalarını ele geçirme operasyonuydu bu.

ClA’nın Soğuk Savaş dönemindeki en önemli silahı olacaktı bu kültür politikaları. Bu kültürel savaşın ön cephesinde kimler vardı biliyor musunuz? Arthur Koestler, Andre Gide, Bertrand Russell, Ignazio Silone gibi “hayal kırıklığına uğramış” eski solcular!

CIA gölgesinde “Kültürel Özgürlük Komitesi” kuruldu.

Komitenin 35 ülkede bürosu vardı. Vakıflar aracılığıyla oluk gibi para akıtılıyordu.

Dergiler çıkarılıyor, resim sergileri açılıyor, konserler düzenleniyor, seminerler yapılıyor, kitapların basılmasına ve satın alınmasına önayak olunuyordu. Sanatçılar ödüllere boğuluyor, ABD’ye davet ediliyordu sürekli.

ABD ile SSCB arasındaki bu kültür üzerinden yürütülen Soğuk Savaş’ın ilk başladığı yer, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Berlin oldu.

Her ikisi de işgal gücüydü. Berlin’i paylaşmışlardı.

Propaganda yarışında birbirlerini geçmek için her ikisi de kültürel silahlara” sarıldı.

Yıkıntılar arasından hala ceset kokuları gelirken SSCB, 1945 yılında Berlin Devlet Operası’nı faaliyete geçirdi. “Kültür evi” açtı. Amerikalılar geri kalmadı, “American-Hauser”i faaliyete geçirdi.

Kültürel propagandada SSCB çok öndeydi.

Amerika, daha çok solcuların propagandaları yüzünden, kültürel açıdan çorak bir ülke olarak biliniyordu. Çiklet çiğneyen, Dupont kullanan, büyük arabalara binen kalın kafalılar ülkesiydi.

 Amerika bu “kara propagandayı” tersine çevirmek istiyordu.

İşte o günlerde Berlin’de başlayan ve dünyaya yayılacak olan bu kültürel Soğuk Savaş, Alman müzik adamlarının hiç beklemediği bir kararın alınmasına neden oldu.

Ünlü Rus yazar Vladimir Nabokov’un kuzeni kompozitör Nicolas Nabokov, Alman müzik adamlarının kaderini değiştirdi.

Michael Josselson, 1936 yılında ABD’ye sığınmış bir Rus Yahudisi’ydi.

Almanya’daki Psikolojik Savaş Dairesi’nin İstihbarat Şubesi’nde çalışıyordu.

Savaş sonrası CIA gölgesinde kurulan Kültürel Özgürlük Komitesi’nin başkanlığına getirildi.

Yardımcısı Nabokov da ABD ‘ye göç etmiş bir Beyaz Rus Yahudisi’ydi.

Nabokov’un da uzmanlık alanı psikolojik harpti. Ayrıca besteci olduğu için müzik şubesine atandı

Görevi, Alman müzik hayatına yuvalanmış Nazileri temizlemekti.

Ancak…

Soğuk Savaş döneminde yeni düşman Naziler değil, komünistlerdi. O halde, komünizme karşı eski Nazilerle işbirliği yapılabilirdi!

Josselson ve Nabokov bu yeni döneme hemen uyum sağladılar. “Bu Naziler bizim Yahudi kardeşlerimizi diri diri yaktılar” bile demediler. Dünya değişiyordu ve ona uygun stratejiler yapmak gerekiyordu!

Üstelik Sovyetler, “yaşayan en büyük besteci” Şostakoviç’i propaganda amacıyla her yere götürüyordu. CIA alternatifler çıkarmak istedi. Çıkardı da…

Wilhelm FurtWiingler, Berlin’de Amerikalılara bırakılmış Titania Palast’ta 25 Mayıs 1947’de Berlin Filarmoni Orkestrası’nın başında sahneye çıktı.

“SS Albay von Karajan”, “Nazi Divası” Schwarzkopf gibi Alman müzik insanlarının hepsi onurlandırılarak, nişanlar verilerek görevlerine döndürüldü.

Hepsi de kısa zamanda dünyanın en iyi müzik insanı oluverdiler! Yeni devir, imaj devriydi!

“Nazilerin müzik ilahı” ünlü besteci Richard Wagner’in eserleri bile tekrar çalınmaya başlandı!

Berlin Devlet Opera binası, SSCB kontrolündeki alanda kalmıştı Amerikalılar Berlin’de görkemli bir konser salonu yapmaya karar verdi: Berlin Filarmoni Orkestrası binası böyle doğdu.

Kültürel Soğuk Savaş hep sanat lehine olmadı; Nazilerin kitaplarını yaktığı Thomas Mann, Tom Paine, Helen Keller, John Reed gibi yazarların eserlerini bu kez el altından CIA Yakıyordu artık!

Almanya’da eski Nazi sanatçılara özgürlük verilirken, Amerika’da McCarthy dönemiyle “komünist avcılığı” başladı ve Arthur Miller, Albert Einstein, Charlie Chaplin, Leonard Bernstein, Dorothy Parker, Marlon Brando gibi onlarca sanatçının, akademisyenin hayatını kararttılar.

CIA Soğuk Savaş boyunca kendi kontrolündeki yeni isimleri/eserleri empoze etmeye çalıştı hep. George Orwell, Henry Miller, T. S. Eliot gibi birçok yazarın eserlerinin basılmasına, dağıtılmasına önayak oldu. Çehov Yayınevi desteklendi.

Yeni sanat akımlarının doğmasına bile aracılık yaptı. Ve Soğuk Savaş dönemi bitti.

 Ama Kültürel Özgürlük Komitesi bugün hala faaliyette.

 Eğer bir gün yabancı gazetelerin birinde, neden yapıldığını bilmediğiniz “Dünyadaki en zeki 100 kişi” veya “Dünyadaki en yaratıcı 100 kişi” ya da ne bileyim, “Dünyaya yön veren 100 deha” gibi “istatistik haberlerini” ; bilin ki ClA’nın Kültürel Özgürlük Komitesi işbaşındadır.

‘Faaliyet çakılmasın” diye bu listelere hak eden birkaç isim de koyarlar hani; aklınız karışmasın sakın.

Sanıyorum bizim solcu-liberal tayfasını biraz tanıdınız.

Şimdi gelelim onların avaz avaz bağırdıkları darbe meselesine…

Önce bir soruyla başlayalım:

Darbeyi sadece askerler mi yapar?

Darbe deyince aklınıza askerler, tanklar mı geliyor sadece? ~

Sivil darbeyi kim yapıyor?

TSK son yıllarda bazı çevreler tarafından neden yıpratılıyor?

Israrla bu soruyu sormalıyız?

İşin garip yanı…

TSK’ ya karşı öyle bir hava oluşturulmuştur ki, Washington’daki bir Yunanlı gazeteci bile saygısızca Türk ordusunun generaline “faşist” demektedir.

Bu gazetecinin adı Lambros Papantoniou, gazetesinin adı ise Eleftheros Typos.

Bu gazeteci geçen yıl, başta ABD Dışişleri Bakanlığı sözcülerinden Tom Casey olmak üzere herkese, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın “faşist diktatör” olduğunu söylüyordu.

Nereden bulduysa (!) elinde Genelkurmay Başkanlığı’nın, Eylül 2007’de “Lahika-1” ismiyle faaliyete koyduğu iddia edilen ve Genelkurmayın yalanladığı “eylem planı”nı gezdiren Yunanlı gazeteci Papantoniou, Orgeneral Büyükanıt’ın görevden hemen alınması için ABD hükümetinin acilen devreye girmesini istiyordu. İşin ilginç yanı ise; Lambros Papantoniou’ya bu “lahika” belgesinin, zamanında Washington’da görev yapmış, daha sonra Türkiye’ye dönmüş “taraf”tar bir gazeteci tarafından verildiğinin iddia edilmesi…

Ne acı değil mi? ABD’den “devşirilen gazeteciler” bu ülkenin ne kadar milliyetçi olduğunu çok iyi bilirler aslında.

4 Eylül 2008’de John McCain’in başkan adayı ilan edildiği kongre salonunda çok büyük bir afiş üzerine ne yazılıydı: “CONTRY FlRST (Önce Vatan).”

Bunu görmediklerini sanmayınız lütfen.

Türkiye’nin en güvenilir kurumuna karşı yapılan bu sistematik psikolojik savaşın amacı nedir?

TSK bir karşı darbenin saldırılarına mı maruzdur? Kimdir bunlar ve ne istemektedirler?

Yandaş medya son iki yıldır hemen her gün benzer cümleleri yazıp duruyor:

“Askerler, AKP hükümetine karşı, darbe yapacaktı!” Arkasından 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül askeri darbelerini örnek veriyorlar. Onlar yazmıyorlar ama meseleyi 1876’da Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden, 1913 Babıâli Baskını’na kadar götürebilir. Hadi onlar yazmıyor; biz de o kadar eskiye gitmeyelim.

Diyorum; darbeyi sadece askerler mi yapar?

Örneğin, polisler yapamaz mı?

Ya da Sırbistan, Gürcistan ve Ukrayna’da gördüğümüz gibi “renkli sivil darbeler” olamaz mı?

Tabii ki olur…

O halde, işin özünde yanlış bir tartışma yürütülmüyor mu? Aslında…

Darbeyi kimin yapacağından çok, darbenin neden yapılacağı üzerinde durmamız gerekmiyor mu?

Örneğin, bu topraklardaki darbeler hep iç dinamiklerle mi hareket etmiştir?

1876 darbesinin arkasında İngilizler yok mudur?

1913 Babıâli Baskını’nın arkasında Almanlar olduğu gibi.

12 Eylül 1980 darbesini “bizim oğlanlara” yaptıranların Amerikalılar olduğunu bilmeyeniz yok herhalde.

Ezberlenmiş kavramlarla konuşmayı bırakıp darbeyi kimin, neden yapacağına daha geniş açıdan bakmakta yarar var.

Bakınız… Soğuk Savaş bitene kadar Türkiye’nin iç ve dış politikası belliydi. ABD-NATO-AB; yani Batı, Kemalizm’den, TSK gibi Cumhuriyet kurumlarından memnundu.

Ortak düşman ise belliydi: komünistler.

Bu nedenle NATO dahilinde kurulan Gladio da, Türkiye’deki yerli sivil işbirlikçileriyle solculara karşı elinden geleni yaptı. Provokasyonlar, suikastlar düzenledi. Yetmedi, askeri darbe yaptı!

Buraya kadar sanıyorum kimsenin bir itirazı yoktur.

Sonra ne olduysa Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla bir şeyler değişmeye başladı.

Kemalizm out, ılımlı İslam in oluverdi!

ABD, Türkiye’ye “yeni bir elbise” giydirmek istedi.

Başta TSK olmak üzere Cumhuriyetçi kurumlar bu elbiseye girmedi/girmek istemedi.

Eee, ne olacaktı?

Eee’si yoktu, öyle ya da böyle o elbise giyilecekti!

İyi ama eskiden Amerika isteyince askeri darbe yapılıyor ve zorla da elbise giydiriliyordu.

Şimdi, dün elbisenin giyilmesine aracı olan TSK, bu kez yeni elbiseyi giymek istemiyordu. Örneğin, fazla “kapalı” buluyor; başörtüsüne mesafeli duruyordu! Ayıca beline silah takıp komşularının evine girmek de istemiyordu.

 TSK’nin bu tavrına karşı siz ABD olsanız ne yaparsınız?

 Hemen Türkiye’de o elbiseyi giymeyi çok istekli cemaatlerle, kurumlarla işbirliği yaparsınız. Yetmedi, parti kurarsanız!

 Ve bu işbirliği sayesinde elbiseyi giymeyenleri tasfiye edersiniz.

 Peki, bu tasfiyeyi nasıl yaparsınız?

Hitler’in sağ kolu J. Goebbels, Nazilerin propaganda bakanıydı. Yalanlarını kamuoyuna kabul ettirmekte çok ustaydı. Yalanını kabul ettirmekte o kadar başarılıydı ki, bugün hala Batı üniversitelerinde onun “büyük yalan” olarak bilinen tekniği ders olarak okutulmaktadır.

Evet, tasfiye için “büyük yalana” başvurursunuz.

Yoksa Türkiye tarihinin en önemli emniyet-savcı soruşturması ne çarşaf çarşaf gazetelere, TV’lere servis yapılsın?

Evet, şimdi iyi bir noktaya geldik.

O halde yaklaşık yirmi yıl geriye gidelim…

Tarih, 3 Aralık 1990.

Yer, Ankara.

Genelkurmay’dayız. Harekât Daire Başkanı Korgeneral (rahmetli) Doğan Beyazıt, basın mensuplarına “Özel Harp Dairesi” hakkında brifing veriyor.

 Brifing esnasında gazeteci Güneri Cıvaoğlu’nun çağrı cihazına bir mesaj düştü. Ve Cıvaoğlu söz alarak, Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’ın az önce istifa ettiğini duyurdu.

Orgeneral Torumtay niye istifa etmişti?

Hayır, bu istifanın Gladio tartışmalarıyla hiçbir ilgisi yoktu. Torumtay, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’la (dolayısıyla ABD) Körfez politikaları konusunda anlaşamamıştı.

Bu istifayla askerler, siyasal iktidarlarla uzlaşmadıkları zaman koltuğu bırakıp gitme olgunluğuna ulaştıklarını göstermişti. İlkti.

Bu aynı zamanda darbeler döneminin kapandığını da gösteriyordu. Yirmi yıllık süreçte Torumtay’ dan sonra nice Genelkurmay başkanları gelip geçti. Ve büyük çoğunluğu ABD’nin Ortadoğu politikalarına sıcak bakmadı. Mehmetçik’i petrol kuyularına bekçi yapmak istemedi. Ama bunun kararını da hep TBMM’ye bıraktı. Bunları gördük, yaşadık.

 Oysa bugün…

 Birileri hâlâ askerlerin darbe yapacağını ısrarla yazıyor, söylüyor.

 Pardon, tercüme ediyorlar.

 Kimden mi? Bunu gösterdik; ekleme yapalım.

2003’e dönelim…

Amerika’nın Irak işgalinin mimarlarından Paul Wolfowitz, 6 Mayıs 2003’te CNN Türk’te Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar’ın sorularını yanıtladı. Konu, Amerika’nın Irak işgali için Türkiye üzerinden kuzey cephesinin açılmasını sağlayacak 1 Mart Tezkeresi’nin reddi ve Amerika’nın bundan duyduğu derin rahatsızlıktı.

Bakınız Wolfowitz, tezkerenin reddinden kimi sorumlu tuttu:

Wolfowitz: Türkiye’de bize destek olacağını düşündüğümüz, aramızdaki ittifakın çok önemli geleneksel destekçisi olan kurumlardan, aradığımız desteği bulamadık.

Soru: Hangileri özellikle?

Wolfowitz: Tahmin ediyorum ki biliyorsunuz hangilerini kastettiği mi, ama örneğin ordu… Ordu, hangi nedenle olursa olsun, o önemli ve oynaması gereken liderlik konumuna tam olarak sahip çıkamadı…

Soru: Ordunun liderlik görevi tam olarak nedir?

Wolfowitz: Ben siyasi açıdan bahsetmiyorum. Şunu kastediyorum: Türkiye’nin ulusal çıkarları ve ulusal stratejilere bakacak olursanız, özellikle sizin sisteminizde geçerli olan şu: Ordunun söylemesi gereken bir şey vardı. “Amerika’yı desteklemek Türkiye’nin çıkarınadır” demeliydi. Benim gözlemim şu oldu: Yapması gereken ya da sonuçta fark yaratacak şekilde güçlü ifade edemedi kendini.

Yazdım ya güzel bir noktadayız; devam edelim. Bu kez tarih, 19 Nisan 2003.

New York Times’ta “Savaşan Bir Ulus” başlıklı bir yazı yayımlandı. Sözünü ettikleri ulus Türkiye.

Yazar Alan Cowell, yazısına, “Tek bir kurşun dahi atılmadan Türk ordusunda çok pahalı bir savaş yaşandı” diye başladı.

1 Mart Tezkeresi reddedildiğinde Genelkurmay başkanı, Hilmi Özkök’tü. Ancak New York Times, faturayı Özkök’e kesmedi. Şöyle yazdı:

Generali yıllardır tanıyan bir Türk analizcisine göre altmış üç yaşındaki Hilmi Özkök, “Bu ülkeyi ordunun yönettiğine dair izlenimi güçlendirmemek için büyük özen gösteriyor… “

Ama General Özkök’ün Avrupa yanlısı duruşu onu, ordunun siyasal ve ekonomik gücünün azalması konusunda temkinli davranan bazı kıdemli subaylarla karşı karşıya getiriyor. Daha net konuşmak gerekirse, gene bazı analizcilerin söylediğine göre, General Özkök’ün selefi Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman gibi bazı generaller, General Özkök’ün Amerika Birleşik Devletleri’yle bu denli işbirliği içinde olmaması gerektiğini savunuyorlar.

Yani Amerika’nın derdi, ordunun siyasete karışmasıyla “demokrasi zedelenecek” olması değildi. Amerika’nın derdi, Türk ordusunda bazı kesimlerin artık Amerika’yla kayıtsız şartsız işbirliğine onay vermemesiydi.

Son olarak, yazının bir başka bölümünü aktaralım:

Dahası, bazı ordu uzmanları, söz konusu krizin, ordunun en üst kademeli kumandanları arasında uzun süredir devam eden bir tartışmayla keskinleştiğine inanıyor. Batı tarafından kabul görme arzusu taşıyanlar- ki bu arzu Ankara’nın Avrupa Birliği’ne katılma isteğinde de somutlaşıyor- ulusu Avrupa ve ABD’den uzaklaştırarak Rusya ve Çin gibi yeni müttefikler aramaya itecek daha derin bir ulusalcılığı benimseyenler arasındaki tartışma bu.

Gördünüz mü meselenin özünü?

Amerika’nın dış siyasetini belirlemede en önemli kurumlardan biri Brookings Enstitüsü Winning Turkey (Türkiye’yi Kazanmak) diye bir kitap çıkardı.

Ortadoğu uzmanı ve Başkan Obama’nın danışmanlarından Philip H.Gordon, kitabında Türkiye’de askeri bir darbe sonrasında neler olacağını şöyle kestiriyordu:

Türkiye’de askeri hükümet, Ankara’nın on yıl önce başlattığı Avrupa Birliği’ne katılma amacından vazgeçerek başvurusunu geri çeker; NATO üyeliğini askıya alır; Amerika’nın Türkiye topraklarındaki askeri üslerini kullanmasını yasaklar ve bundan böyle daha bağımsız bir dış siyaset izleyeceğini açıklayarak Rusya, Çin ve İran’la daha yakın diplomatik, ekonomik ve enerji bağları kuracağım ilan eder ve bunlara ek olarak, Kuzey Irak’ ı karşısına alır.

Görüyor musunuz; büyük oyunu nerelerde, hangi korkunç yalanlarla sürdürüyorlar.

Bir örnek daha yazmalıyım: ABD German Marshall Fund (GMF) kuruluşunun üst düzey uzmanlarından Ian O. Lesser, ABD-Türkiye ilişkisinde kilit testler oluşturacak üç konuyla ilgili bir çalışma yaptı. Lesser çalışmasında Rusya, AB ve İran’ı, Türkiye-ABD ilişkileri açısından “üç büyük stratejik konu” olarak ele aldı. Lesser’a göre bu üç konu, Obama’nın Türkiye’de dile getirdiği “model ortaklık” için de “kilit testler” oluşturuyor.

Pasifik Konseyi eski başkan yardımcısı, Rand Corporation uzmanı ABD Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Dairesi eski görevlisi Ian O. Lesser, çalışmasında şunu diyordu: “( … ) İyi haber ise, NATO’ya stratejik alternatif olarak Moskova’yla daha yakın ilişkiler için bastıran, Avrasya’ya odaklananların, Türk siyasetinde marjinal bir konuma itilmiş olmasıdır. “

Yani Ian O. Lesser, NATO karşıtlarının, Avrasyacı kesimlerin, Ergenekon Soruşturması yoluyla içeri atıldığını memnuniyetle dile getiriyor.

Fehmi Koru, Ergenekon soruşturmasına, 5 Kasım 2007’de yapılan Bush-Erdoğan görüşmesinde karar verildiğini daha önce hem köşesinde yazmış hem de Kanal 7’de canlı yayın programında dile getirmemiş miydi? Mesele açık değil mi?

Psikolojik savaşın merkezinin neresi olduğu belli değil mi?

Her ne kadar komutanlar sürekli “Artık askeri darbeler dönemi bitti” diye açıklamalarda bulunsa da, Amerikan neo-con’ları da (ve Türkiye’ ki takipçileri) bir o kadar Genelkurmay’ın darbe yapacağını yazıyor!

O halde sormak zorundayız: Türkiye’de “ABD elbisesini” giymek isteyenler, askeri darbe yalanını ortaya atıp Cumhuriyetçi kadrolara karşı büyük bir tasfiye operasyonuna girişmiş olamaz mı?

Sizin darbeden salt anladığınız, sabaha karşı yönetime el konulması, bildiri okunması, tankların yürümesi gibi Soğuk Savaş dönemi müdahaleler mi?

Ergenekon adı verilen soruşturma kapsamında saygın isimler, şaibeli kişilerle birlikte kamuoyunun önüne çıkarılmıyor mu?

Yıpratma taktiklerinin yapıldığı ortada değil mi?

Bu kara propaganda hep “Askerler darbe yapacak” sözleriyle aynı anda yapılıyor.

Nasıl oldu da, “Asker darbe yapacak” sözleri ile yıpratma kampanyaları yan yana durdu?

Bunlar psikolojik savaşın hep bir merkezden yürütüldüğünü göstermiyor mu?

Gerçekten Türkiye’nin son yıllarda gördüğü -hakkını vermek gerekiyor- en başarılı psikolojik savaş yöntemiyle yapılmıyor mu?

İnsanlık tarihi sivil darbeleri görmedi mi?

Sivil darbe yapmakta, görünen o ki Hitler’i bile aratmıyorlar. Nasıl mı?

Hatırlamaya çalışalım…

Almanya’da Weimar Cumhuriyeti’ni kim yıktı: Adolf Hitler. Hitler’in kurduğu cumhuriyetin adı neydi: Demokratik Cumhuriyet.

Hitler’in parlamento darbesiyle kurduğu bu cumhuriyetin silah gücü neydi polisler.

Hitler’in diktatör olmak istediğini anlamayıp ona “yetki kanunu” veren kimlerdi: merkez sağ partiler.

Hitler’i diktatör yapacak yasalara ve uygulamalara mecliste karşı çıkan kimdi?

88 sosyal demokrat milletvekili.

Hitler’in arkasındaki meclis gücü neydi: 441 milletvekili.

Hitler’e karşı çıkan basının ve muhalefetin başına ne geldi: Hepsi cezaevine tıkıldı.

Hitler’in Reichstag yangını gibi provokasyonlarla kandırıp ele geçirdiği son kurum hangisiydi: Alman ordusu.

Hitler’in hedefindeki gazete: “Hürriyet”

Türkiye’de, yaşananları “sivil darbe” olarak değerlendirenleri haklı çıkaracak çok somut gelişmeler yaşanmaktadır.

Bunlardan biri de Doğan Grubu’na kesilen Türkiye tarihinin en büyük vergi cezasıdır.

Bu mali cezanın siyasi baskı nedeniyle verildiğini herkes biliyor.

Siyasal iktidar tarafından Doğan Grubu yok edilmek istenmektedir.

Benzer baskıyı faşist diktatör Hitler de iktidarının ilk dönemlerinde hayata geçirdi.

Hitler’in hedefindeki ilk gazete Almanya’nın “Hürriyet”iydi…

İngiltere’de The Times, ABD’de New York Times, Fransa’da Le Monde neyse Almanya’ da da Vossische Zeitung oydu.

Hitler sivil diktatörlüğüne ilk adımını basını susturarak attı. Öncelikle hedefinde Vossische Zeitung gazetesi ve onun genel yayın yönetmeni Georg Bernhard vardı…

Tarih 15 Mart 1933.

Demokratik seçimle iktidara gelen A. Hitler III. Reich’ı ilan etti.

Yedi ay sonra…

 4 Ekim 1933.

 Alman basın kanunu çıktı.

 Gazetecilik “kamu mesleği” sayıldı. Bu yasayla basın, devlet (dolayısıyla Nazi) propagandası yapmak zorundaydı. Anlayacağınız gazeteciler devlet görevlisi” haline dönüştürüldü.

  Ve o günden sonra günlük gazetelerin yazı işleri müdürleri her sabah Halkı Bilgilendirme ve Propaganda Bakanlığı’ndaki Gözetim ve Talimat Merkezi’nde Bakan J. Goebbels (ya da yardımcısı) başkanlığında da toplandı. Bu toplantıda hangi haberin yayımlanacağı, haberin nasıl yazılacağı, nasıl başlıklar atılacağı ve başyazının ne hakkında olacağı bildirilirdi.

Şehir dışındaki küçük gazetelere ve dergilere de bu emirler yazılı olarak geçilirdi.

Yazı işleri müdürü olmak için Nazilere yakın, “Ari/temiz ırktan” olmak gerektiğini yazmama gerek yok herhalde…

Daha sonra gazetecileri “disipline etmek” amacıyla özel profesyonel, kurullar oluşturuldu. Bunlar, gazetelere/gazetecilere para cezası kesmeye, basın birliğinden atmaya kadar pek çok yetkiye sahipti. Basın odasından/Ioncadan atılma cezası almak, gazeteciliği bırakmak anlamına geliyordu.

Bu arada “Alman basın führeri” (basın odası başkanı) kimdi biliyor musunuz? Hitler’in Birinci Dünya Savaşı’ndaki başçavuşu Max Amann! Gazete ve dergilerin kapatılması onun iki dudağının arasındaydı.

Bu genel bilgilerden sonra gelelim hikâyemize…

Vossische Zeitung Almanya’nın en eski gazetesiydi. 1704 yılında yayın hayatına başladı.

Sahibi Almanya’nın önde gelen yayın kuruluşlarının sahibi UlIstein ailesiydi.

Bu köklü gazetenin yayın çizgisi liberaldi. Her görüşten köşe yazarı vardı.

Örneğin, 1751 ile 1755 yıllarında Aydınlanma Çağı’nın büyük ismi Gotthold Ephraim Lessing, gazetede aylık bir ek çıkardı.

Prusya Kralı Büyük Friedrich’ten, AEG’nin sahibi sanayici W. Rathenau’ya kadar tarihi isimler de bu gazetede yazılar kaleme aldılar.

Keza, romantik romanın öncülerinden Theodor Fontane gazetede tiyatro eleştirileri yazdı.

Evet, gazete tarihi boyunca yazarları arasında her görüşten yazarı barındırdı. Örneğin edebiyatçı Willibald Alexis 1848 devrimini destekledi.

Bir bilgi ekleyeyim:

Yunanca photos (ışık) ve graphien (çizmek) sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelen “fotoğraf’ sözcüğü ilk kez Vossische Zeitung gazetesinin sayfasında yer aldı. Sonra evrensel bir sözcük oldu.

Gazete sadece Almanya tarihi için değil, dünya basın tarihi için de önemli bir yayın organıydı.

Her şey Hitler’in iktidara gelmesiyle başladı…

1930’lı yılların başında Almanya’ da üç büyük yayın kuruluşu vardı:

Mosse, Sherl ve UIlstein. Hitler’in ilk hedefi Ullstein oldu.

Almanya’nın en büyük yayıncı kuruluşu Ullstein ailesi; Vossische Zeitung, Berliner lllustrirte, BZ am Mittog, Berliner Morgenpost, Berliner Zeitung, Deutsche Augemeine Zeitung, Dame, Bauwelt, Verkehrstechnik, Herteren Fridolin, Grune Post isimli yayın organlarına sahipti.

 Hitler öncelikle Vossische Zeitung’ dan rahatsızdı. Etkisinin farkındaydı. Bu gazetenin basının “amiral gemisi” olduğunu biliyordu. Gazetenin liberal yayın çizgisinden de, aralarında bulunan solcu yazarlardan da memnun değildi. Önce gözdağı vererek korkutmaya çalıştı. Olmadı. Çünkü gazetenin tarihsel bir geçmişi vardı. Böylesine bir birikim bir iki günde ters düz edilemiyordu.

Hitler bu kez hedefini gazetenin genel yayın yönetmeni Georg Bernhard’a çevirdi. Almanya’nın önde gelen gazetecilerinden Bernhard’ı tasfiye etmesi halinde basın üzerinde korku yaratacağını hesap ediyordu. Bernhard’ın gazetenin başından ayrılması da yetmeyecekti; ülkeden ayrılmasını istiyordu.

Bernhard da korkuyordu; meslektaşları CarI von Ossietzky ve Walter Kreiser, sıradan haberleri bahane gösterilerek, gizli askeri bilgileri ettikleri gerekçesiyle vatan hainliğiyle suçlanıp hüküm giymiş, Papenburg-Esterwegen Toplama Kampı’na atılmışlardı.

Benzer oyunun kendisine de oynanacağını anlayan Bernhard yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

Ardından Vossische Zeitung’da büyük bir kıyım yapıldı, onlarca gazetecinin-yazarın işine son verildi.

Mesele sadece gazetenin-yazarın mesleğinden olması değildi.

Örneğin Lothar Erdmann (1888-1939) Vossische Zeitung muhabiriydi Sachsenhausen Toplama Kampı’nda 1939’da katledildi.

Ise Ury (1877-1943) Vossische Zeitung’da müstear isimle yazılar yordu. 1943’te Auschwitz Toplama Kampı’nda katledildi.

Heilig Bruno (1888-1968) Vossische Zeitung muhabiriydi. 1933’te Viyana’ya sığındı. Ülke Almanlar tarafından işgal edilince 1938’de siyasal tutuklu olarak Dachau Toplama Kampı’na hapsedildi.

Fritz Heymann (1897-1943) yazardı. Auschwitz Toplama Kampı’nda 1943’te katledildi.

Jakob Cahnmann (1893-1942) gazeteciydi. 1942’de Auschwitz Toplama Kampı’nda katledildi.

Acı örnekler çok…

Ne ilginç değil mi, bugün Türkiye’de yandaş medyadaki bazı köşe yazarları solcuların köşe yazarı olmasından rahatsızlık duyup gazete patronuna “Bunların işine son verirseniz AKP’yle ilişkileriniz düzelir” diye yazıyorlar! Yetmiyor. Kimi sözde köşe yazarları da solcu yazarları Ergenekon savcılarına hedef gösteriyor; “Bunları da sorgulayın” diye yazmaktan utanmıyorlar. Ne günlere kaldık değil mi? Neyse…   .

Biz yine dönelim Vossische Zeitung’un kapatılış öyküsüne…                     .

Genel Yayın Yönetmeni Bernhard yurtdışına kaçtı, ama Vossische Zeitung’un Propaganda Bakanlığı’yla sorunları giderilemedi.

Propaganda Bakanlığı’nın 5 Mart 1934 tarihli kararı: Amerikan ordusundaki yolsuzluk skandallarına ilişkin haberler verilmeyecek.

7 Mart 1934 tarihli kararı: Dr. Goebbels’in New York Times’a verdiği mülakat olduğu gibi yayımlanmayacak; resmi Alman basın bürosunun verdiği kopya yayımlanacak.

9 Mart 1934 tarihli kararı: Dr. Goebbels söz konusu toplantının sözünü etmeye değer olup olmadığına ilişkin görüş bildirinceye kadar New York’ta düzenlenen “Hitler’e Karşı Uygarlık” mitingi haber yapılmayacak.

 Bu ve benzeri haberler konusunda Vossisehe Zeitung ile Propaganda Bakanlığı hiç anlaşamadı. Tarihi gazete yeni döneme uyum sağlamakta zorlandı.

Ve sonuçta…

Tarih, 1 Nisan 1934.

Faşist baskılara dayanamayan Almanya’nın en etkili liberal gazetesi Vossisehe Zeitung 230 yıldır devam eden yayınına son vermek zorunda kaldığını açıkladı:

“Vossisehe Zeitung adlı gazetemizin yayınına son verdik. Acı da olsa gönüllü ama mantıksal olarak gazetemizin bu ayın sonunda kapanması kararını aldık.”

Resmi açıklamada pek açık verilmese de herkes Hitler rejimi baskısı sonucu bu kararın alındığını biliyordu.

Böylece Alman tarihinin en eski yayın kuruluşu kapandı.

Peki, Ullstein ailesinin hisselerini kim aldı dersiniz?

Hitler’in başçavuşu Max Amann; Alman basın führeri! Max Amman, baskılar sonucu kapanmak zorunda kalan yayın organlarını çok düşük fiyatla satın alıp “yandaş medya” oluşturuyordu!

Gazeteleri, dergileri kim için alıyordu dersiniz? Nazilerin yayın kuruluşu Eher Verlag için!

Demek o tarihte “ahbap-çavuş” ilişkileri apaçıktı. Örtüye gerek duymuyorlardı.

Sahi Sabah gazetesini Çalık Grubu nasıl almıştı? Kamu bankalarının verdiği krediyle! Neyse…

Her diktatör gibi Hitler de, basını ele geçirmeden amacına ulaşamayacağını iyi biliyordu. Sivil faşist rejiminin baskısı sonucu ilk kapanan gazete Vossisehe Zeitung oldu.

Hitler, Ullstein ailesini basın dışına attıktan sonra, sıra bir diğer basın imparatoru aileye gelmişti: Mosse ailesi.

Ailenin dünyaca tanınmış, 1872 doğumlu liberal gazetesi Berliner Tageblatt, Nazilerin hedefine girdi.

Genel Yayın Yönetmeni Theodor Wolff’u tasfiye ettiler. Wolff kaçmak zorunda kaldı. Eğer kaçmasıydı, Hitler’in provokasyon amacıyla yaktırdığı Alman Parlamentosu (Reichstag) davasının sanığı olacaktı.

Berliner Tageblatt genel yayın yönetmenliğine 1 Nisan 1934’te gazete dış haberler bürosundan Paul Scheffer getirildi.

Liberal Scheffer’in yurtdışı bağlantıları çok sağlamdı ve Hitler’in şimdilik bu bağlantılara ihtiyacı vardı.

           Ve Hitler, bu dış desteğe ihtiyaç duymadığı gün, 1939’da, bu gazeteyi de kapattırdı.

Bakınız tarihte örnekleri çoktur ve acıdır:

Gazetenin sahibi Hans Lachmann-Mosse, Hitler’in iktidara gelmesi büyük destek vermişti. Yayın kuruluşları; Berliner Morgen-Zeitung Berliner Tageblatt, Berliner Volk-Zeitung, 8-Uhr Abendblatt, Annoncen-Expedition, Rudolf-Mosse-Code Hitler’in propaganda araçları gibi çalışmıştı.

Sonuçta Hitler ihtiyacı kalmayınca Mosse ailesinin de üzerini çiziverdi!

Nazi diktatörlüğü iktidarını güçlendirdikçe, gazeteler bir bir kapanır da el değiştirirken basın piyasası “kraldan çok kralcı” gazetelere/gazetecilere kaldı.

Almanya’nın üçüncü büyük gazetesi Frankfurter Zeitung, genel ya-yönetmenliğine Londra muhabiri Rudolf Kircher’i; Almanya’nın tutucu gazetesi Deutsehe Augemeine Zeitung ise genel yayın yönetmenliğine yine Londra’ da muhabirlik yapmış Karl Zilex’i getirdi.

Meydan koltuk hırsına kapılmış, bilgisi, birikimi olmayan gazetecilere kaldı.

            Almanya’da basın, hem sermaye hem de yönetici/yazı işleri olarak hızla el değiştirdi.

Sonra neler olduğunu biliyorsunuz…

Mustafa Kemal 30 Kasım 1929’da Almanya’nın “Hürriyet”i Vossische Zeitung muhabirine şu demeci vermişti: “Korku üzerine bir iktidar inşa edilemez.”

Gazeteciler hedefte

Almanya’daki gazeteciler kadar yazarlar da Hitler’in zulmünden kurtulamadı.

Kurt Tucholsky (1890-1935) devrin en önemli Alman gazetecilerinden biriydi.

Gazeteciliğe öğrencilik yıllarında başladı. Üslubu taşlama (hiciv) idi.

Aynı zamanda kabare yazan, şarkı sözü yazan, romancı ve şairdi. Toplumcu-gerçekçiydi.

Kendisini demokrat, barışsever ve anti militarist olarak tanımlıyordu. Toplumu eleştirmekten de geri durmuyordu.

Özellikle Yahudilere “Hitler’e karşı mücadele etmiyorlar” diye sitem ediyordu.

Yahudilikten çıkıp Protestan oldu.

 Yazılarında “göbeğini kaşıyan adama” değil ama “kesesi kabarık zenginlere” Hitler’i destekliyorlar diye çok yüklendi.

Hitler’in yoluna kırmızı halı döşeyen işadamlarına, eski kurt politikacılara ateş püskürdü.

Hitler iktidara gelmeden önce halkı uyaran yazıları en çok o kaleme aldı.

Makalelerinde sürekli gelmekte olan tehlikeye işaret etti.

Yargı ve polis içindeki Nazilere dikkat çekti.

Hitler’in başbakanlığının ülkeyi nereye götüreceğini hayal etmek bile istemiyordu.

Tucholsky yırtınıyordu. Gelmekte olan fırtınaya dikkat çekiyor, kimse görmek istemiyordu.

1930’lu yılların başında, tüm uyarılarının duymazdan gelinmesi ve cumhuriyet, demokrasi ve insan haklan için yapmış olduğu girişimlerin etkisiz olduğunu anlaması Tucholsky’yi derinden yaraladı.

Almanya’yı terk etti. İsveç’e yerleşti.

1933 yılında Naziler, kitabı Weltbühne’yi yasakladı. Ayrıca, Tucholsky’nin kitaplarını yaktılar ve onu vatandaşlıktan çıkardılar.

Gönüllü sürgün yaşadığı İsveç onun bir yerde mezarı oldu. Çenesini tuttu; “Okyanusa karşı ıslık çalınmaz” diyordu. Çok yazamadı.

Önceleri saygı duyduğu fakat daha sonra Hitler rejimini destekleyen Norveçli şair Knut Hamsun’la hesaplaşmak için sert bir yazı yazmayı planladı; ama buna yetecek enerjiyi bulamadı.

Tek yapabildiği ölüm kampında bulunan gazeteci arkadaşı Carl von Ossietzky’ye 1935’te Nobel Barış Ödülü’nün verilmesi için çalışmak oldu.

20 Aralık 1935 tarihinde evinde çok sayıda uyku hapı aldı. Bir gün sonra komaya girmiş halde bulundu ve Göteborg’daki Sahlgrensche Hastanesi’ne götürüldü. 21 Aralık akşamı orada yaşamını yitirdi.

Yıllarca Tucholsky’nin intihar ettiği söylendi.

Son zamanlarda, Tucholsky biyografisini yazanlardan Michael Hepp bu tezle ilgili şüphelerinin olduğunu ve dikkatsizlik sonucu ölmüş olabileceğini ileri sürdü. Onu Hitler rejiminin öldürdüğü de söylentiler arasındadır…

Tucholsky’yi gerçekte öldüren, ülkesinde olanlara karşı bir şey yapamama umutsuzluğuydu.

Dünyadaki tüm diktatörlükler muhalif medyaya düşman olurlar. Almanya’da Hitler döneminde yaşananların benzeri İran’da da gerçekleşti. Kendisine yandaş medya arayan isim Humeyni’ydi…

Humeyni’nin hedefindeki gazete: “Hürriyet”

Ayanndegan, İran’ın en çok okunan gazetesiydi. Tirajı bir milyondu. Liberal-özgürlükçüydü. Köşe yazarları arasında, solcu, sağcı, liberal her görüşten kişi vardı.

Sahibi Daryuş Homayun gazeteciydi. Doktorasına yaptıktan sonra basın dünyasına girmiş ve sonunda kendi gazetesini çıkarmıştı. Liberaldi. “Anayasacı meşrutiyeti” savunuyordu.

Evet, Ayandegan İran’ın en etkili ve popüler gazetesiydi.

Ve bir gün…

Tarih, 11 Mayıs 1979.

Ayetullah Humeyni, Ayandegan gazetesinin yalanlar yazdığını söyleyerek İranlıları gazeteyi boykot etmeye çağırdı.

Ayandegan ne yazmıştı da Humeyni’yi kızdırmıştı?

Humeyni ile Ayandegan arasındaki mesele ülke dışındaki bir olaydan çıkmıştı!

2 Mayıs 1979′ da -bugün hala kimler tarafından öldürüldüğü bilinmeyen- Ayetullah Mottahari’ye suikast yapıldı.

Bu cinayetle ilgili kapsamlı bir araştırma yapan Fransız Le Monde gazetesinin haberini çevirip sayfalarına taşıyan Ayandegan, Humeyni’yi çok kızdırdı. Çünkü haber, üstü kapalı bir biçimde suikastı Humeyni’yle irtibatlandırıyordu.

Humeyni, Fransız Le Monde’a değil, ama Ayandegan’a yönelik öfke dolu bir konuşma yaptı.

Humeyni’nin öfke dolu konuşmasının birden çok nedeni vardı. Aslında Mottahari suikastı bardağı taşırmıştı.

Ayarıdegan, yeni rejime karşı özgürlükçü kesimin taraftarlığını yapıyordu.

İran Gençlik ve Spor Bakanlığı’ndan bir yetkili, yandaş medya İttilat gazetesinde, kız ve erkek çocukların birbirinden ayrı spor yapmaları gerektiğini, aksi takdirde yakında spor salonlarının yanına bir de doğumevi açmak gerekeceğini yazdı!

Kuşkusuz bu yazıya bugün siz nasıl tebessümle yaklaşıyorsanız, o gün İranlıların çoğu da öyle yaklaştı.

Ayandegan bu görüşle alay eden bir makale yayımladı.

Aslında kimse tehlikenin farkında değildi henüz.

Herkes yeni rejime yaranma telaşındaydı.

Bu konuda komik bir örnek vermeliyim:

Tahran Kent Tiyatrosu’nun önünde Henry Moore’un yaptığı flüt çalan adam yontusu vardı.

İran, İslam cumhuriyeti olunca yeni rejime yaranmak isteyen, Berlin’ de tiyatro bilimleri öğrenimi görmüş, yani okumuş tiyatro müdürü hemen heykelin pipisini kestirdi. İnanın şaka değil.

Fakat pipi kesilerek sorun giderilemedi. Çünkü bu kez heykelin dişi mi, erkek mi olduğu kafaları karıştırdı!

Tiyatro müdürü heykeli giydirmek istedi.

Ama mollalar kesin çözümü buldu; heykel parçalanarak çöpe atıl Bir süre sonra da yeni rejime yaranmak isteyen müdürün işine son verildi; tiyatrolara yasak getirildi!

Zamanla komik görünen olaylar dehşetli bir hal almaya başla, Ayandegan hepsini haber yapıyordu.

Kamusal alanda kadınlara başörtü zorunluluğu getiren yasa:

Ayandegan karşı çıktı.

Peçesiz dolaştığı için saldırıya uğrayan kadınların çığlıklarını duyan tek gazete Ayandegan oldu. İçki satan büfelere, fabrikalara yapılan saldırılar Ayandegan’da yer buldu.

Kızların evlenme yaşının 18’den 13’e düşürülmesine karşı çıkan yine Ayandegan’dı.

İranlı aydınların büyük çoğunluğu, molla rejiminin yaptıklarını hep “geçiş sancıları” olarak görüyordu. Her seferinde “Tamam bu sonuncusu” diyorlardı.

Tehlikeli gelişmeden haberdar olan gazeteciler, yazarlar da vardı. Ayandegan gazetesi köşe yazarı Said Cevadi bunlardan biriydi. Her gün yazıyordu: “Faşizmin ayak seslerini duyuyorum!”

Köşe yazarı Cevadi’yi bir kişi duydu: Ayetullah Humeyni. Humeyni, Ayandegan’ın “baş belası” olacağım çoktandır anlamıştı.

 İktidara daha tam hâkim olamadığı için ilk başta gazeteyi kapatamayacağını biliyordu. Bu nedenle boykot çağrısı yapmıştı. Sanıyordu gazete ya geri adım atacak ya da satamayıp iflas ederek kapanacaktı.

Humeyni’nin beklediği olmadı.

Humeyni’nin boykot çağrısından bir gün sonra, Ayandegan dört sayfa çıktı.

İlk sayfada kısa bir açıklama vardı; Mottahari suikastıyla ilgili haberler Fransa’da çıkmıştı. Onlar sadece çevirisini yapmışlardı. Eğer İran devleti olarak tepki duyulacaksa Fransa’ya duyulmalıydı!

Bu açıklamadan sonra da eklediler: “Yılmayacağız.”

Gazetenin diğer üç sayfası boştu, bembeyazdı.

Ayandegan mücadeleye kararlıydı.

Ama…

Bayiler gazeteyi satmaya korktular. Çünkü gazeteyi satan bayilerin dükkânları eli sopalı mollalar tarafından tahrip edilip yakıldı!

Başörtüsüz kadınların yüzüne kezzap atan, sinema, kitabevi yakan içkili yerleri yakan mollaların hedefinde bu kez gazete bayileri vardı.

Bayiler Ayandegan’ı satmamaya başladılar.

Bu kez devreye gazetenin okuyucuları girdi; Ayandegan’ı elden sattılar.

Gazete tiraj kaybetmedi. Ancak…

Ayetullah Humeyni’nin Ayandegan’a hiç tahammülü yoktu.

Gazeteyi çıkaranlara, satanlara, okuyanlara “Vahşi hayvanlar” diyordu. Bunlara karşı hiç toleransımız olmayacak” diye halkı kışkırtan konuşmalar yapıyordu.

Boykot pek etkili olamayınca, eli sopalı mollaların hedefine bu kez gazete okuyucuları girdi.

Yaşam boyunca Ayandegan görmemiş, okumamış yoksul varoşlar, gazeteyi kimin elinde görürse saldırıp öldüresiye dövüyordu. Ayandegan’ı taşımak, okumak artık riskli hale gelmişti.

Enformasyon Bakanı Minaci’ye göre bu şiddet değildi; halkın içten gelen tepkisiydi.

 Ve basına da öğüt veriyordu sürekli: İslam devrimi yolundan sapmayın. Halkı kışkırtmayın! Halkı kandırmayın!

 Yıllarca şaha karşı mücadele vermiş, özgürlük hareketlerini savunmuş Ayandegan, yandaş medyada yapılan kışkırtıcı, yalan yayınlar sonucu bir anda, “Amerikancı” ve “Siyonist” oluverdi!

Kara propaganda başarılı oldu. İnsanlar korktular.

“Sonuçta molla şiddeti ve Humeyni kazandı.

Ayandegan, “yeni rejimin basın özgürlüğü konusundaki tutumu açıklığa kavuşana kadar yayınına bir süreliğine ara verdiğini” açıkladı.

Sonra bir iki kez çıkma teşebbüsünde bulundu.

Ancak…

Velayet-i Fıkıh tarafından 8 Ağustos 1979’da kesin olarak kapatıldı. Sahibi Daryuş Homayun tutuklandı. “Günah keçisi” ilan edildi. Sonra İran’dan kaçıp Türkiye üzerinden Paris’ e gitti.

Yıl 2009…

Ayandegan, İran’ da hala yasak!

Ayandegan’ın başına gelenleri “geçiş döneminin spontane olayları” diye düşünen İranlı aydınlar, bugün Paris kafelerinde gördükleri ihtiyar Daryuş Homayun’ dan af diliyorlar!

Biri Hitler…

Diğeri Humeyni…

Ve Türkiye’de Doğan medyasının başına gelenler…

Siz hala darbeyi askerler mi yapar diyorsunuz?

Sahi bu süreci soğukkanlılıkla değerlendiriyor musunuz?

Gözaltına alınanların, tutuklananların hepsinin suçlu mu olduğunu düşünüyorsunuz?

Ya da bu olan bitenin Türkiye tarihinde benzerinin olmadığını mı sanıyorsunuz? Gelin, Nazım Hikmet’in yaşadıklarına kısaca bir göz atalım…

Nazım Hikmet Ergenekoncu çıktı

Tarih, 17 Ocak 1938.

Yer, İstanbul.

Emniyet görevlileri akşam saatlerinde Nişantaşı’ndaki İpek Film Stüdyosu’nu bastı. Bir süredir orada çalışan Nazım Hikmet’i sordu. İpek Film Stüdyosu’nun sahibi -rahmetli İsmail Cem’in babası- ve aynı zamanda Nazım Hikmet’in yakın arkadaşı İhsan İpekçi, biraz ön çıktığını söyledi.

Polisler stüdyoda arama yaptı. Nazım Hikmet’e ait bazı defter ve kitaplara el koydular.

Sonra İhsan İpekçi’yi de yanlarına alarak Nazım Hikmet’in birkaç sokak ötedeki evine gittiler.

Kapıyı Nazım Hikmet’in eşi Piraye açtı. Nazım Hikmet evde yok. Polisler, odalarında uyuyan iki çocuğu -Mehmet Fuat ve Suzan’ı- uyandırmamaya çalışarak evde arama yaptı. Bazı yazılara ve kitaplara el konuldu.

Bu arada Nazım Hikmet’in nerede olduğunu öğrendiler; halasın oğlu gazeteci-yazar Celalettin Ezine’nin Beyoğlu’ndaki evindeydi.

Paris Üniversitesi mezunu halasının oğlu Celalettin Ezine, yakın arkadaşı, İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Hilmi Ziya Ülken’le birlikte bir düşün dergisi çıkarmak istiyordu. Yayın hayatındaki tecrübesinden dolayı Nazım Hikmet’in fikrini almak için onu yemeğe davet etmişlerdi.

Eve baskın yapılınca şaşırdılar. Polisler Nazım Hikmet’i alıp gittiler.

Şair neyle suçlandığını henüz bilmiyordu.

Oysa her şey altı ay önce başlamıştı…

Nazım Hikmet ilk kez 1925 yılında Ankara İstiklal Mahkemesi’nde, yargılandı. Bunu diğer davalar takip etti. Davalar genellikle gazetelere yazdığı makaleler yüzünden açılıyordu.

Son olarak 30 Aralık 1936’da gözaltına alınmış ve bu davadan 21 Haziran 1937’de tahliye edilmişti. Ancak karar Yargıtay aşamasındaydı. Bu nedenle çok dikkatli davranıyordu. Artık otuz beş yaşındaydı. Evliydi; Piraye’nin iki çocuğuna babalık yapıyordu. Muhsin Ertuğrul sayesinde İpek Film Stüdyosu’nda iş bulmuştu. Makalelerini bile artık takma isimle yazıyordu.

Fakat…

1937 yılının bir ağustos günü İpek Sineması holünde karşısına çıkan kişi yaşamını altüst etti. Bu kişi Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz’di.

Nazım Hikmet’e hayran olduğunu, gazetelerdeki yazılarım hep okuduğunu, Harp Okulu’ndaki arkadaşlarının da kendisini çok takdir ettiğini söyledi.

Üzerinde askeri üniforması olan genç birinin bu derece kendine yakınlık göstermesi Nazım Hikmet’i şüphelendirdi. Teşekkür edip işini bahane ederek uzaklaştı. Ancak canı sıkılmıştı. Telefon rehberinden Emniyet Müdürlüğü’nün telefonunu buldu; 1. Şube’den Başkomiser Salih Tanyeri’yle konuştu:

“Benim her şeyim ortada; nerde oturduğum, nerde çalıştığım, ne yazdığım, kimlerle konuştuğum. Hiçbir gizli saklım yok. Asker kılığında polisler gönderip beni rahatsız etmeyin. Herkesin gözü önünde evimin ekmeğini kazanmaya çalışıyorum. Benden ne istiyorsunuz?..

Nazım Hikmet meselenin kapandığını sandı.

Oysa polis, “bunda bir iş var” deyip, Ankara’yı uyardı ve Ömer Deniz takibe alındı.

Aradan günler geçti…

Ömer Deniz bu kez üzerinde askeri üniformasıyla 3 Aralık 1937’de Nazım Hikmet’in Nişantaşı’ndaki evine geldi. Nazım ve Piraye evde yoklardı. Kapıyı evin emektarı Nine Hanım açtı. Ömer Deniz, Nazım Hikmet’e not yazmak için sofadaki sandalyeye oturdu. Tam o sırada Nazım ile Piraye geldiler.

Nazım Hikmet karşısında Ömer Deniz’i görünce sinirlendi. “Evime bir hileyle nasıl girersiniz!” diye bağırdı. Piraye eşini sakinleştirdi. Ömer Deniz özür diledi, sadece bir iki küçük sorusu olduğunu söyledi. Hikmet sakinleşti, “Ne istiyorsun?” dedi.

İlk sorusu, “Subay çıkınca erlere ne öğretelim?” oldu. Nazım Hikmet “Talimatlarınızda ne yazıyorsa onu öğreteceksiniz. Anayasamızdaki Altı Ok’u öğretin, Atatürk milliyetçiliği dışına çıkmayın” deyip kestirip attı. Ömer Deniz’in bu kez Marx ve Engels’le ilgili soru sormak istemesi üzerine, “Bunları ansiklopedilerde bulabilirsiniz, ben bilgin değilim” diyerek davetsiz konuğunu evden çıkardı.

Genç idealist Ömer Deniz polis tarafından izlendiğini ve hayranı olduğu büyük şairin başına farkına varmadan ne belalar açtığını anlamamıştı bile…

Halaoğlunun evinde gözaltına alınan Nazım Hikmet İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde fazla kalmadı.

Apar topar Ankara’ya götürüldü.

Ankara’ya götürülmesinin nedeni, Harp Okulu’nda başlayan soruşturmayla ilgiliydi.

Okulda arama yapılmış ve bazı öğrencilerin dolaplarında Nazım Hikmet’in 835 Satır, Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Şeyh Bedrettin Destanı gibi şiir kitapları bulunmuştu. Ayrıca bazı askeri öğrenciler yataklarının altından İşçi Sınıfı İhtilali, Bolşeviklik Âlemi, Stoli Hayatı, Puşkin’in Hayatı gibi eserler çıkmıştı.

Öğrencileri 5409 yaka numaralı Ömer Deniz, 5271 İbrahim Abdülkadir Meriçboyu (şair A Kadir), 5408 Şadi Alkılıç (yazar, namı diğer Baba), 5227 Necati Çelik, 5202 Naci Fişek, 5362 Orhan Alkaya, 1132 Galip Arda, 5273 İsmail Özdemir’di.

Sosyalizme inanan yirmili yaşlardaki bu askeri öğrenciler gizlice örgütlenmişti. Liderleri Ömer Deniz’di.

Soruşturmayı yürütenlere göre fikri lider Nazım Hikmet’ti. Ömer Deniz’in İstanbul’da Nazım’ın evine gitmesi bunun en önemli kanıtıydı!”

Nazım Hikmet Ankara’ya geldiği gün sorgulandı. Harp Okulu öğrencilerini kışkırtarak darbe yapmak iddiasıyla gözaltına alınmıştı. İddiaları reddetti.

Ankara Merkez Komutanlığı’ndaki cezaevinin tek kişilik hücresine konuldu.

24 Mart 1938’de hâkim karşısına çıktı. Askeri Usul Yasası’na göre sanıkları savunacak avukatları ” amir”in onaylaması gerekiyordu. Nazım Hikmet’in avukatı İrfan Emin Kösemihaloğlu kabul edilmemişti.

Ankara’dan Fuat Ömer Keskinoğlu ve Saffet Nezihi Bölükbaşı bulundu.

Nazım Hikmet mahkemede şöyle dedi:

Hapishanede 67 gündür haksız yere ve delili olmayan ağır bir ithamla yatmanın azabı içindeyim. Ben Cumhuriyet’in, Mustafa Kemal’in Türkiye’ye getirdiklerinin ne büyük hizmetler olduğu idraki içindeyim. Komünist olmam, Mustafa Kemal Paşa’ya saygı duymama, Anayasa’daki ilkelere sahip çıkmama mani değildir, yazılarım bunun delilidir…

Marksist kültürle yetişmiş, kendi milli kültür kökenlerinden istifade edebilmiş bir şair olarak bir öğrenciye, hem de polisliğinden şüphe ettiğim birine komünizmi tavsiye etmem aklın alamayacağı bir yakıştırmadır. Ömer Deniz’e ordu içinde görev vermem de mümkün değildir.

Sanık Ömer Deniz de Nazım Hikmet’i doğruladı. Şairin öyle bir telkini, tavsiyesi, direktifi olmamıştı.

Bu Sözler üzerine Nazım Hikmet rahatladı.

Mahkeme karar vermek için duruşmayı 29 Marta erteledi. Avukatlarına göre şair “Yüzde bin beş yüz” beraat edecekti. Ve Askeri Hâkim Kazım Yalman karan açıkladı:

“Ordu içinde kışkırtma çıkarmak isteyen Nazım Hikmet, Askeri Ceza Kanunu’nun 94. maddesine göre on beş yıla mahkûm edilmiştir!”

Nazım Hikmet dondu kaldı.

Ömer Deniz dokuz yıla mahkûm edilmişti, ancak yaşı yirmi birden olduğu için cezası yedi buçuk yıla indirildi.

Hikmet davanın hukuki değil, siyasi olduğunu anlamıştı. Yoksa hayatında iki kez gördüğü ve üstelik ajan sanıp polise bildirdiği biriyle konuştuğu için nasıl on beş yıl ceza alabilirdi?

Gazeteci Falih Rıfkı Atay yıllar sonra TBMM’de Kazım Özalp’ten sözleri yazdı: “Vesika yokmuş ha? Delil bulunamazmış ha? Biz onu divanı harbe mahkûm ettirelim de gününü görsün.” (Dünya gazete-Mayıs 1965.)

Nazım Hikmet İstanbul’a yakın İmralı Cezaevi’ne nakledilmesini talep etti, ancak aniden İstanbul’a götürüldü. Yargıtay, Nazım Hikmet’in 1937’de tahliye olduğu bir önceki davanın kararını bozmuştu. Dava yeni baştan görülecekti. Fakat Nazım Hikmet’i İstanbul’da bir sürpriz dava daha bekliyordu.

Erkin gemisinin özel olarak hazırlanmış duruşma salonunda görülecek bu davanın konusu neydi dersiniz? Kitap okutarak donanma personelini darbeye teşvik etmek!

Ergenekon Davası sanıkları Silivri’ de özel yaptırılan bir duruşma salonunda yargılanıyor. Nazım Hikmet de, dünyada belki de örneği olmayan bir duruşma salonunda yargılandı.

Bu özel duruşma salonu Silivri açıklarına demirlemiş Erkin gemisindeydi.

Nazım Hikmet Ankara’dan İstanbul’a getirilerek Sultanahmet Cezaevi’ne kondu. Ancak burada uzun kalmadı, haziran ayının son günü Donanma Komutanlığı’na bağlı askerler tarafından Erkin gemisine götürüldü. Önce tuvalete, sonra da ambara hapsedildi. Sürekli seyir halindeki gemide kırk gün kaldı.

Yargılama 10 Ağustos’ta gemide yapıldı. Gemi Silivri açıklarına demir atmıştı.

            Peki, dava konusu neydi? Kitap okumak!

Yavuz gemisinde görevli bazı astsubay ve erlerin kitap okudukları istihbaratı alınmıştı. Kitaplar bir “kaynaktan” geliyordu.

Doktor Hikmet Kıvılcımlı ve eşi Fatma Nudiye Yalçı, Kıvılcım Kütüphanesi adında bir yayınevi kurmuşlardı. Buraya gidip gelen yirmi yaşındaki (yazar) Kerim Korcan arkadaşlarıyla birlikte “Kitap Sevenler Derneği” diye bir topluluk oluşturmuştu. Kerim Korcan’ın ağabeyi Haydar Korcan askerliğini Yavuz zırhlısında yapıyordu. Hafta sonları gelip buradan kitap alıyor, okuyup geri veriyordu. Zamanla gemideki diğer astsubay ve erler de kitap okumaya başlamıştı.

Buraya kadar her şey normaldi. Ancak Ankara Harp Okulu’ndaki gelişmeler, gözleri bir anda Yavuz zırhlısına çevirmişti. Gemide gizli bir örgütlenme filan yoktu, ama sol yayınları okuyanların ileride ne yapacağı belli olmazdı.

Donanma personelini kitap okutup kışkırtarak darbe yapmayı düşünenler olabilirdi.

O halde…

25 Nisan 1938’de operasyon başladı. Hikmet Kıvılcımlı, eşi ve Kerim Korcan gözaltına alındı. Bir ay emniyette işkence gördüler. Gözaltına alınan sanık sayısı yirmi sekiz oldu. Soruşturma, ağır baskılar altında ve kışkırtıcı muhbirler kullanılarak sürdürüldü.

Bu muhbirlerden Astsubay Hamdi Alevtaş’a göre, dört yıl önce tanıştığı Nazım Hikmet kendisinden, erlerin mektuplarını okuyup yoksul olanların adreslerini bildirmesini istemişti! Öyle ya, komünistler yoksul bulmakta zorlanıyorlardı!

Soruşturmayı yürüten Savcı Haluk Şehsuvaroğlu davanın hukuki değil, siyasi olduğunu anlayarak istifa etti. Üstelik bu durum kendisini çok rahatsız etti, meslekten ayrıldı.

Okunan kitapların yasak olmadığı Adalet Bakanlığı tarafından mahkemeye bildirilince, Savcı Şerif Budak’ın ettiği söz tarihe geçti: “Biz davada delil arayacak kadar saf değiliz. “

Davaya adaleti hâkim kılmak isteyen hâkimler de vardı. Mahkeme Başkanı Amiral Hüsnü Gökdenizer, “Ortada hiçbir şey yok, bu çocuklara yazık ediyorsunuz. Bu yaptığınız donanmaya kötülüktür” diyerek istifasını verdi.

10 Ağustosta başlayan duruşmalar 29 Ağustosta bitti. Ve ne yazık ki Nazım Hikmet bu davadan da 13 yıl ceza aldı. Toplam cezası 28 yıl olmuştu. Açıkça görülüyor ki, Nazım Hikmet hukukun ölçülerine göre değil siyasal eğilimlerine göre mahkûm ettirilmişti.

Sonrasını biliyorsunuz:

Nazım Hikmet İstanbul, Ankara, Çankırı, Bursa cezaevlerinde on iki yılı aşkın bir süre kaldı. 1950 yılında çıkarılan afla serbest kaldı.

Ancak çürüğe ayrıldığı halde kırk sekiz yaşında yeniden asker yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. Artık adalete inancı kalmamıştı çünkü. 25 Temmuz 1951 tarihinde DP hükümeti tarafından Türk vatandaşlığından çıkarıldı.

Ve Nazım Hikmet’e 2009’da yeniden vatandaşlık hakkı verildi.

Bir yanda dün hukuksuzluk sonucu yurtdışına çıkmak zorunda kalan Nazım Hikmet’in vatandaşlığı geri veriliyor, diğer yanda bugün Ergenekon soruşturmasında yapılan hukuk ihlalleriyle insanlarımızın hayatlarının darmadağın olması sadece seyrediliyor…

Bugün Ergenekon sanığı Mustafa Balbay gibi bir basın emekçisinin haykırış içeren mektuplarını okudukça aklıma Nazım Hikmet geliyor.

Nazım Hikmet de Atatürk’e mektup yazmıştı. Bakın ne demişti:

Cumhurreisi Atatürk’ün Yüksek Katına,

Türk ordusunu “isyana teşvik” ettiğim iddiasıyla “on beş yıl ağır hapis” cezası giydim. Şimdi de Türk donanmasını “isyana teşvik etmekle” suçla¬nıyorum.

Türk inkılâbına ve senin adına and içerim ki suçsuzum. Askeri, isyana teşvik etmedim.

Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam ve yurdumu seven bir yüreğim var.

Askeri, isyana teşvik etmedim.

Yurdumun ve inkılâpçı senin karşında alnım açıktır.

Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat ve gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar.

Askeri, isyana teşvik etmedim.

Deli, serseri, mürted, satılmış; inkılâp ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim.

Askeri, isyana teşvik etmedim.

Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.

Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu “inkılâp askerini isyana teşvik” damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.

Başvurabileceğim en inkılâpçı baş sensin.

Kemalizm ve senden adalet istiyorum.

Türk inkılâbına ve senin başına and içerim ki, suçsuzum.

Bu mektup Atatürk’e ulaşamadı.

Atatürk ağır hastaydı.

Nazım Hikmet’in akrabası Ali Fuat Cebesoy’un çabaları da yetmedi. Cebesoy okul yıllarından beri arkadaşı olan Atatürk’e olayı ancak hasta yatağında iletebildi, Atatürk, “Görüyorsun ne durumdayım, mareşali darıltmadan siz bir çözüm bulun” dedi.

Mareşal, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Fevzi Çakmak’tı. Davalarla ¬özel olarak ilgilenmişti. Her taşın altında komünist aramıştı.

Ne ilginçtir, yıllar sonra Genelkurmay Başkanlığı’ndan alınınca bunu kabul edemedi, politikaya atıldı; İnsan Hakları Derneği’ni kurdu ve bu nedenle komünist olmakla itham edildi!

Diyeceksiniz ki mesele sadece komünizmin tehlikeli görülmesi sonucu Nazım Hikmet başta olmak üzere onlarca kişinin cezaevlerine kılması mıydı?

Eğer ortada hukuk yoksa biliniz ki siyasal bir çekişme vardır. Örneğin, Mustafa Kemal hasta yatağındayken siyasetin gündeminde ” milli şefin” kim olacağı sorusu vardı. Bir yanda Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras gibi Sovyetler Birliği’ne yakın dış politika yürütenler, diğer yanda diğerleri…

Eh komünistler orduyu kışkırtıyorsa Kaya ve Aras’ın “milli şef” olmasına olanak yoktu.

Zaten sonra ikisi de tasfiye edildi. Demem o ki, meselelere daha geniş açıdan bakmakta hep yarar var… Ergenekon süreci gibi bir olay sadece Nazım Hikmet’in mi başına geldi? Türkiye aydını her fırsatta cezaevine tıkılıp işkenceden geçirildi. Hem de ne uyduruk iddialarla…

Bunları yeni kuşaklar bilmeli… Bunu somut olaylarla örneklendirmeliyim…

Uçak kaçıran Solcular

Türkiye son üç yıldır sık sık Ergenekon “dalgalarına” tanık oluyor. Evet, benzer operasyonlar bu ülke topraklarından hiç eksik olmadı. 12 Mart 1971 darbesinden sonra yapılan Şafak Operasyonu’nda önce eli silahlı isimler yakalandı.

Ardından başlayan Şafak Operasyonu ikinci dalgasının hedefinde aydınlar vardı. Muhalif aydınlar gece yarıları evlerine yapılan baskınlarla alınıp sorgusuz sualsiz cezaevine tıkıldılar.

Hepsi “düşünce suçlusuydu!

Ancak bu “suç” kamuoyunu ikna etmezdi. Daha inanılır bir “suç” bulundu: Yasadışı örgüt kurup uçak kaçırmak!

Zülfü Livaneli, Altan Öymen, Onat Kutlar, Erdal Öz gibi aydınlar bakın o yıllarda hangi örgütün üyesiydiler ve nasıl uçak kaçırdılar!

Tarih, 3 Mayıs 1972.

Türkiye’de ilk kez bir uçak kaçırıldı. Ankara-İstanbul seferini yapan Boğaziçi adlı uçak zorla Sofya’ya götürüldü.

Uçak, Sofya Havaalanı’na indiğinde, iki ülkenin yetkilileri görüşmelere başlamıştı bile. Yolcular, uçuş ekibi ve dört eylemci uçakta otuz altı saat beklediler.

Görüşmeler umulan sonucu vermeyince dört “hava korsanı” Sefer Şimşek, Aynullah Akça, Mehmet Yılmaz, Yaşar Aydın teslim oldu. Uçak boşaltıldı. Eylemciler, havaalanında düzenledikleri basın toplantısında Türkiye’de olup bitenleri bütün dünyaya duyurmak istediklerini söylediler. Duyurmak istedikleri, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın cezalarının durdurulmasıydı.

Zülfü Livaneli uçak kaçırıldığı haberini dolmuşla Karaköy’e giderken -minibüsün radyosundan duydu. Yanındaki arkadaşı Akay Sayılır’a “ Bu çılgınlığı hangi sivri akıllılar yaptı?” diye sitem etti.

İkisi de bir süre sonra bu olayın sanıkları arasında olacağım bilmiyordu.

Altan Öymen o günlerde sık sık Erdal Öz’ün Ankara’ daki Sergi Kitapevi’ne gidiyordu. Başını İstanbul’da Onat Kutlar ve Yaşar Kemal’in, Ankara’da Altan Öymen, Emil Galip Sandalcı, Uğur Mumcu’nun çektiği aydınlar, idam cezalarının durdurulması için imza topluyorlardı.

Ankara’daki imzacılar Sergi Kitapevi’nde bir araya geliyordu. Altan Öymen toplanan 12 bin imzayı TBMM başkanvekiline ve cumhurbaşkanı özel kalem müdürüne elden götürüp teslim etmişti. CHP milletvekilleriyle önemli gazetecilerle, İsmet İnönü’yle görüşmeler yapıyorlardı. Bir kişi bile öldürmemiş gencecik üç fidanın idamını önlemeye çalışıyorlardı.

İdam cezasının önlenmesi için bir uçağın Sofya’ya kaçırıldığını duyunca şaşırıp kaldılar. Aylardır uğraştıkları çabalar şimdi boşa mı gidecekti?

Türkiye’de ilk kez bir uçak kaçırma olayının gerçekleşmesi kamuoyunu sarstı. Psikolojik savaş araçları hemen devreye sokuldu: “Nasıl olabilirdi böyle bir şey?” Bu teröristler ne kadar tehlikeliydi!”

Halkın desteğiyle operasyonlara hız verildi. Cezaevlerindeki ranzalar artık yetmiyordu. Birçok genç, öğrenci, hukukçu, yazar, gazeteci hapisteydi. Yetmiyor, sürekli yeni tutuklular getiriliyordu.

Gözaltına alınanlar işkenceli sorgulardan geçiriliyordu.

Ve bu işkence tezgâhlarına yatırılanlardan biri de Mustafa Beşgen adlı genç bir resim öğretmeniydi.

Yapılan eziyetlere fazla dayanamadı. “Tamam” dedi, “konuşacağım.” Hemen örgütünün adını sordular.

O dönemdeki örgüt adları, THKO, THKP/C, TİİKP gibiydi.

“THO” dedi. Hemen açılımını sordular.

Diğer örgütlerin ismini biliyordu ama o zor koşullarda yeni bir örgüt adı bulması zordu. Hemen bulamadı. Tekrar işkence yapacaklarını söylediler.

Korktu. Bir isim bulmalıydı.

Trabzonluydu.

Nereden aklına geldiyse, “Titrek Hamsi Örgütü” dedi.

Sorgucular rahatladı. Hatta içlerinden uyanık biri, “Örgütü mü, ordusu mu” diye sordu.

Düşündü, “ordu” militan sayısı olarak büyük olabilirdi; “Örgütü” dedi.

Sorgucular diğer gizli örgüt isimlerinin yanına yazdılar: ”’Titrek Hamsi Örgütü.”

Benzer olaylar çoktu. Birini anlatmalıyım:

Gözaltına alınan bir üsteğmene işkence sırasında “Hangi örgüttensin?” diye soruyorlar.

Üsteğmen siyasi konularla ilgisi olmadığı için bilemiyor, “Bana örgüt isimlerini sayın” diyor. Sayıyorlar.

Bu kez “Hangisinin cezası daha az?” diye soruyor.

Yanıt veriyorlar: “Türkiye İhtilalcı İşçi Köylü Partisi’ne üyelikten yedi buçuk yılla kurtarırsın.”

“Tamam, ben o örgüttenim öyleyse” diyor.

Ve bu davadan tutuklanıp cezaevine konuluyor.

Gelelim işin en hazin bölümüne:

Üsteğmen afla tahliye olduktan sonra, kendisini başka bir subay arkadaşının, bir kızla ilişkisini kıskandığı için ihbar etmiş olduğunu öğreniyor!

Konumuza dönersek, Şafak Operasyonları korku yaratmaya devam ediyordu.

Herkes bir gün sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Yazar Sevgi Soysal, arkadaşlarıyla meyhanede yemek yerken askeri darbeyi eleştirdiği için lokantadan alınıp doğruca cezaevine konulmuştu. Herkes tedirgindi.

Gözaltına alınmaktan, cezaevine tıkılmaktan çok işkenceye maruz kalmaktan tedirginlik duyuluyordu.

Gözaltı sırasının bir gün kendisine de geleceğini düşünen Zülfü Livaneli, eşi Ülker ve kızı Aylin’i alarak kayınvalidesine gitti. Karıkoca bir gece yarısı kapılarının çalınıp gözaltına alınma korkusu taşıdıklarını söylemediler. Her şey, olağan bir aile ziyareti havasındaydı. Bir süre orada kalacaklardı. ,

Birkaç gün sonra radyoda akşam haberlerini dinlerken birçok “şehir eşkıyasının yakalandığını duydular. Spiker isimleri okumaya başladı:

Uğur Mumcu, Emil Galip Sandalcı, Erdal Öz, Altan Öymen…

Ve son isim olarak, Zülfü Livaneli.

Nişantaşı’nda kayınvalidesinin evindeydi; oysa radyoda yakalandığı haberi vardı.

Anlam veremedi. Ne yapacağım bilemedi. Çaresizdi. Kendini kıstırılmış bir av hayvanı gibi hissetti. Livaneli’nin aklına bin bir soru geldi. “Yakalanmadığı halde, neden yakalandığı duyurulmuştu? Yoksa sokak ortasında vurup “Kaçarken vuruldu” mu diyeceklerdi?” Ürperdiğini hissetti…

Zülfü Livaneli ve eşi Ülker kendilerini sokağa atmışlardı. Ne yapacaklarını konuşuyorlardı.

Zülfü Livaneli’nin babası ağır ceza reisiydi. Babası aracılığıyla “işkence yapılmayacağı” garantisiyle teslim olmaya karar verdi.

O saatlerde Ankara’da Altan Öymen gözleri, elleri bağlı, polis otosuyla emniyete getirildi.

Sorgusunun alınabilmesi için tam sekiz gün hücrede bekletildi.

Altan Öymen sonunda “suçunu” öğrendi: Titrek Hamsi Örgütü’nün üyesi olmak ve Sofya’ya uçak kaçırma olayını planlamak!

Polis her şeyi öğrenmişti:

Altan Öymen’in Türk Hava Yolları’nda ve Ankara Esenboğa Havaalanında tanıdıkları vardı. Biri yer hostesi Leyla’ydı. Öteki kargo memuru Diyarbakırlı Mahmut’tu. Onlar uçakla ilgili bilgiler vermişler, Altan Öymen o bilgilerle birlikte uçak kaçırma işini planlamıştı.

Altan Öymen şaşırdı kaldı. Ne diyeceğini bilemedi. 12

Titrek Hamsi Örgütü’nün mucidi!) Mustafa Beşgen’de, sorgusunda hangi aydının adını biliyorsa onu örgüte katmıştı. Üstelik örgüt olarak kaçırma eylemini de üstlenmişti.

Alttan Öymen’in avukatları, iddiaların asılsız olduğunu tek tek ortaya çıkardı. THY’nin Esenboğa kadrosunda ne yer hostesi olarak çalışan Leyla vardı ne de başka bir görevde çalışan Leyla.

Diyarbakırlı Mahmut’a gelince, kargo servisi dâhil, tüm kadro içinde ne bir Mahmut vardı ne de bir Diyarbakırlı.

Aslında…

12 Mart sorgucuları da olayın absürt olduğunun farkındaydılar.

Zaten Titrek Hamsi Örgütü “mensuplarına” uçak kaçırma eyleminden çok, idam cezalarının önlenmesi için kimlerden imza topladı sorulmuştu.

Örgüt ve uçak kaçırma, operasyonun bahanesiydi.

Amaç muhalif aydınları cezaevine sokup seslerini kesmekti.

Titrek Hamsi Örgütü “mensuplarının” suçsuz oldukları anlaşılmıştı. Tahliye edilmeyi bekliyorlardı artık.

Soruyorlardı: “Ne zaman serbest kalabiliriz?”

Aldıkları yanıt tıpkı cezaevlerine sokulma nedenleri gibi trajikomikti: “Sizlerin uçak kaçırma suçuyla yakalandığınızı radyodan duyurduk. Bu nedenle biraz vakit geçmesi lazım ki olay unutulsun.”

Aylar sonra serbest bırakıldılar. Kamuoyu bu davayı ancak unutabilmişti.

Mesleğimizin duayenlerinden Altan Öymen salıverildikten sonra yaşadıklarını bakın nasıl anlattı:

“Çıktığım gün gözaltına alındığımız günlerin gazetelerine baktım. Arkadaşlarımla beraber ‘uçak kaçırmamız manşetlerdeydi. Tahliye edilişim ise, iç sayfalardaki tek sütun başlıklı, üç dört cümlelik bir haberi geçiştirilmişti. “

Evet, aydın olmak, gazeteci olmak bu ülkede dün de zordu, bugün de. Oynanan oyun ise hep bildik.

Yerseniz…

Madem geçmiş yıllara gittik bir örnek olay daha yazmalıyım.

Bunlar bilinmeden, anımsanmadan bugün anlaşılamaz…

Bomba Davası

Tarih, 6 Mayıs 1972.

Bombalı bir eylem sırasında elleri ve ayakları kopan İbrahim Çenet adlı öğrencinin ifadesiyle başlayan soruşturma, bir anda bambaşka gelişmelere neden oldu.

Türkiye gündeminden aylarca düşmeyen ve “Bomba Davası” adı verilen soruşturma kapsamında eski polis müdürlerinden doktorlara, avukatlardan üniversite öğrencilerine, bürokratlardan emekli askerlere kadar elli yedi kişi gözaltına alınıp anayasal düzeni yıkmak iddiasıyla tutuklandı.

Bomba Davası sanıkları, bir askeri ihtilal hazırlamak amacıyla, soygun ve bombalı saldırılar düzenlemek ve Boğaz Köprüsü’nü havaya uçurmak gibi uyduruk iddialarla İstanbul’daki Ziverbey Köşkü’nde işkenceli sorgulamalardan geçirildiler. “Kontrgerilla” adı ilk kez bu köşkte dile getirildi. Sorgulamayı yapanlar kendilerini “kontrgerilla” diye tanımlıyordu.

Ziverbey Köşkü’nden çıkan ifadeler doğruymuş gibi gazete manşetlerine taşındı. Bu yalan haberlerle kamuoyu oluşturulmaya çalışıldı.

Örneğin güya sanıklardan Orhan Kabibay, gemi batırmak için Bülent Ecevit 4.500 lira almıştı!

Peki, soruşturma neden birdenbire büyümüş ve başka kanallara gitmişti?

Talat Turhan mahkemede şöyle diyordu:

Yapılmak istenen Atatürkçülerin ve 27 Mayısçıların tasfiyesidir. Huzurunuzdaki sanıkların çoğu ve ben, o tarihte kuvvet komutanı olan Orgeneral Gürler, Orgeneral Muhsin Batur ve Oramiral Kemal Kayacan’ı suça zorlandık. Bunu yapanlar, bazı hallerde bu en değerli komutan kendilerine ve ailelerine açıkça küfrediyorlardı. Çünkü bizi bir iktidar kavgasında kullanmak isteyen gayrimeşru bir örgüt esir almıştı; tabir benim değil onlarındır.

Bomba Davası büyük gürültülerle sürdü, ama sessizce bitti. Yargısal süreç beraat ya da mahkûmiyetle son bulmadı. 1974 yılında çıkarılan ‘dava düştü. Sanıklar davanın düşmesine itiraz ettiler; suçsuzlukları mahkeme tarafından kabul edilmesini istediler. Dosya Askeri Yargıtay’a gitti, ama karar değişmedi.

Bomba Davası, siyasal amacın gerçekleşmesine yaradı mı? Evet, en önellisi, suçlanan Faruk Gürler cumhurbaşkanı seçilemedi.

Bomba Davası üzerine araştırmalar yapan rahmetli Uğur Mumcu şöyle diyordu:

Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Genelkurmay Başkanı Orgeneral, Memduh Tağmaç ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Faik Türün üçlüsünde simgelenen emperyalistlerle bütünleşmiş işbirlikçi iç güçler, ulusalcı Faruk Gürler-Muhsin Batur-Kemal Kayacan üçlüsünü buna engel görüyorlar ve onları bertaraf etmek istiyorlardı.

Bugünü anlamak için fazla söze gerek var mı?

Bomba Davasının hedefinde komutanlar da vardı.

Peki, iktidar klikleri arasındaki çatışmanın temelinde ne yatıyordu?

Emekli Tümgeneral Celil Gürkan yaşadığı işkenceli sorgulamayı anlatarak buna yanıt verdi:

Gözlerim bantlı, ellerim ve ayaklarım zincirli ve pijamalı halde sorgucunun karşısındayım. Sivil olmalarına rağmen herkes birbirine “Albayım”, “Yarbayım” diyor, gerçek kimliklerini saklamak istiyorlar. Beni son derece şaşırtan bir soruyla başladık. “Paşam siz son derece değerli bir subay idiniz, komutan idiniz, seviliyordunuz. Neden o… Gürlere, o… Batur’a (burada yinelemek istemediğim bazı kaba sözcükler kullanarak alet oldunuz, onların oyunlarına geldiniz?”

Sorgucunun bu sözleri söylediği tarihte, (Faruk) Gürler Genel başkanlığından yeni ayrılmış olmakla beraber cumhurbaşkanlı adaylığını koymuş fakat kazanamamıştı. (Muhsin) Batur ise fiilen Hava Kuvvetleri komutanıydı.

Sorgulama çok ilginç bir önsözle başlamıştı. Sözde “albay”, ben Adapazarı’nda 2. Tümen komutanlığım dönemimden başlayarak son ne kadar geçen olayları anlatmamı istedi. Başladım anlatmaya. Araya giriyordu. “Yoo Paşam öyle değil, gerçeği söyleyiniz. Biz her şeyi biliyoruz. Sonra külahları değiştiririz!” Ben anlatıyordum, o araya girip, “Cuntaları anlatın, cuntaları” diyordu.

Cunta falan yoktu. Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri’ndeki silah arkadaşlarımız, kendi aralarında olsun, komutanlarıyla beraber olsun, ol görevleri gereği zaman zaman bir araya gelerek, 12 Mart öncesi tehlikeli gidiş üzerinde durmuşlar, ordunun uyarıcı görev yapması üzerinde’ görüş alışverişinde bulunmuşlar, ne gibi önlemlerin alınabileceğinin değerlendirmesini yapmışlardır.

“Albay” elindeki yazılı bir metinden okuduğu izlenimi veren bir tonla sordu: “Paşam, siz emekli olduktan sonra, 16 Mart 1972 tarihini emekliye sevk edilen beş general/amiral ve sekiz albay eşlerinizle birilikte Ankara Kent Oteli’nin meyhanesinde, daha doğrusu gece kulübünü toplanmışsınız. Aranızda bir de üniformalı kurmay albay varmış. Bu toplantıda sizi emekli ettikleri için Silahlı Kuvvetleri’nden intikam almaya yemin etmişsiniz. Bunu anlatın.”

Bu suçlama karşısında sarsıldığımı hissettim. Aklıma, vaktiyle bir ye de okuduğum ve beğendiğim şu söz geldi: Ben size insanım diyorum, oysa siz benden eşek olmadığımı ispatlamamı istiyorsunuz!

Emekli olmuş, ellerinde hiçbir güç, kuvvet bulunmayan, sadece içinde yaşadıkları memleketin refahını isteyen on üç emekli subay benden, niçin Türk Silahlı Kuvvetleri’nden intikam alma andı içtiğimi açıklamamı istiyorlardı.

“Albayım” dedim, “size bu bilgileri veren kaynağın kim, neresi olduğunu bilmiyorum. Öğrenmek de istemiyorum. Şayet resmi bir kaynak resmi ülkemin güvenliği açısından üzülerek karşılarım. Her birini çok yakından tanıdığım arkadaşlarımın, içinden yetiştiğimiz ve her türlü nimetlerini gördüğümüz aziz Silahlı Kuvvetlerimizden sırf emekli edildik diye intikam andı içecek derecede serseri, sağduyudan yoksun kişiler olmadıklarını biliyorum. Elhamdülillah sağduyumuzu, aklımızı yitirmiş değiliz. Bu suçlamayı nefretle reddederim. Kent Oteli’nin gece kulübü ya da meyhanesi, yerli yabancı, dost düşman, casus, istihbaratçı, hırlı hırsız her türlü insanın bulunduğu bir yer. Eğer cahilce bir ant içme söz konusu olsaydı bunu herkesin gözü önünde yapmazdık.”

Sorgumun ikinci günü ifademi yazılı olarak vermem istendi. Beyaz kâğıtlar verdiler. 12 Mart (1971 askeri darbesi) öncesi, Silahlı Kuvvetler için örgütlenme çalışmalarım yazacaktım! Ne ilginçti. Eğer benim de için bulunduğum örgütlenme çalışmaları “cuntacılık” sayılıyorsa, bu cuntaya liderlik etmiş iki kişiden biri Silahlı Kuvvetlerin hava gücünün başında öteki de daha düne kadar Silahlı Kuvvetlerin tümünün başındaydı. Eski Genelkurmay başkanı ile fiilen hava gücüne komuta etmekte olan bir Kuvvetleri komutanını suçlayacak bir dosya hazırlanıyordu demek.

Sürekli soruyorlardı: “Başınızda kimler var? Sizi kullananların içyüzünü açıklayın da bitsin bu iş.”

Yazdıklarım beğenilmedi. Vaki olmayan bir cuntadan, ihtilal ya da darbe girişiminden ve cunta üyeliğinden söz etmemi istiyorlardı. “Albay” sürekli tehdit ediyordu: “Yoksa külahları değişiriz… “

Yazdım beğenmediler, yazdım beğenmediler.1stediklerini alamadılar. Konforlu köşkteki konukluğumun altıncı günü saat 10.00 sıralarında ‘gözlüklü bir yüzbaşı geldi.

“Paşam bugün öğle yemeğinden sonra sizi serbest bırakacağız. Şimdi elbiselerinizi gönderiyorum, hazırlanın” dedi. Sevinmedim dersem yalan olur.

Diyeceksiniz ki cuntaya katılmış hiç mi subay yok?

Olmaz olur mu?

Doğan Yurdakul’la birlikte kaleme aldığımız Bay Pipo’da ayrıntılarıyla ordu içindeki cuntacıları yazdık.

Diğer yanda…

Osmanlı’dan günümüze ferdi hareketler içinde olan subaylar da yok değildir.

Mahkeme ne karar verir bilmeyiz, ama bugün bir Veli Paşa konuşulup tartışılıyorsa, dün de Vehib Paşa merak edilirdi…

Vehib Paşa’nın icraatları

Bir emekli generalin gözaltına alınması ya da tutuklanması üzerine büyük komplo teorileri inşa edip TSK’ya saldıranların, Vehib Paşa’yı iyi tanımaları gerekiyor. Aksi takdirde “kumdan kale” inşa ettiklerinin farkında olamazlar…

Tarih, 1 Ekim 1935.

Cumhuriyet gazetesinin manşeti: “Vehib Paşa, Habeşistan (Etiyopya) Başkumandanı mı Oldu?” Benzer haberleri sadece Türkiye’deki gazeteler yazmadı. Zaten bizde çıkan haberler, İngiliz ve Fransız gazetele¬rinin tercümesiydi.

İtalya-Habeşistan Savaşı boyunca Vehib Paşa’nın kahramanlıkları gazetelerde yer almayı sürdürdü. Kazım Karabekir, M. Niyazi Erenbilge, Alunet Naim Çıladır bu savaşla ilgili kitaplar yazdılar. Mareşal Badoglio’nun hatıraları tercüme edildi.”

Müslümanların İtalyanlara karşı direnişleri Türkiye’de hep ilgiyle, takip edildi. Bazı gazeteler savaşla ilgili ekler bile çıkardı.

Pastaneler de geri durmadı; yeni yapmaya başladıkları Pastaya Habeşistan’ın başkenti “Addis Ababa” adını verdiler.

Ancak Habeşistan İmparatoru Haile Selasiye ve ardından komutanı Ras Nassibu, 9 Mayıs 1936’da ülkeyi terk edince Vehib Paşa’dan haberler kesildi. Bu arada ilginç bir olay ortaya çıktı:

Vehib Paşa’yı Habeşistan’a İngilizler göndermişti!

Müslüman askerlerin Hıristiyan İtalyanlara karşı zorlu mücadelesinin büyük komutanı, İngilizlerin adamı çıkmıştı!

9 Temmuzda devletin resmi yayın organı Ayın Tarihi bir açıklama yapmak zorunda kaldı:

“Vehib Paşa, İstiklal Mücadelesi’nin başlangıcından beri Türkiye’den çıkmış ve bin bir maceraya girmiş bir adamdır. Memleketinden başka her emele hizmet edecek bir yaradılıştadır ve Türk vatandaşlığın birçok seneler evvel ıskat edilmiştir. “

Bitmedi…

Habeşistan bozgunundan sonra Vehib Paşa, İspanya’nın faşist lideri Franco’nun emri altına girdi. Cumhuriyetçilere karşı yapılan İç Savaş’ta Franco kuvvetlerinin belkemiği olan Müslüman Faslı birlikle başına geçmek istiyordu. Amacına ulaştı mı, burası muğlâk.

Vehib Paşa, altmış yaşına gelmişti ve hala savaşmak istiyordu. Peki, kimdi bu maceracı Vehib Paşa?

Ailesi aslen Taşkentliydi. Sonra Yanya’ya göç etmişlerdi.

Babası Mehmed Emin Efendi, Yanya belediye reisiydi.

Üç erkek kardeştiler:

1) Esad (Bülkat) Paşa, Harp Akademisi’ni birincilikle bitirdi; Harp Okulu’nda öğretmenlik yaptı; matematik ve geometri kitapları yazdı; Balkan savaşlarında, Birinci Dünya Savaşı’nda çeşitli cephelerde bulundu; , 1919’da emekli oldu ve kısa bir süre bahriye nazırlığı yaptı. Cumhuriyet Türkiye’sinde sadece Türk-Yunan mübadelesi komisyonunda görev aldı.

2) Ortanca çocuk Nakiyeddin Efendi ömrü boyunca memurluk yaptı; sorgu yargıçlığından emekli oldu. Oğlu Kazım Taşkent, Yapı Kredi Bankası’nın kurucusuydu. Kazım Taşkent ilköğrenimini amcası Esad Paşa’nın Yanında İstanbul’da yaptı.

3) Ve Vehib (Kaçi) Paşa…

1877 Yanya doğumluydu. 1897’de Harp Okulu’ndan mezun oldu. 1900’de erkânıharp (kurmay) diplomasını birincilikle aldı. Subayların tümü gibi o da İttihatçı oldu. 23 Temmuz 1908’de ‘da Kışla Meydanı’ndaki top arabasının üzerine çıkarak “Temmuz Devrimini herkese duyurdu.

Yeni görev yeri Erzurum 4. Ordu oldu.

Ardından, Pangaltı Harbiyesi Komutanlığı’na atandı. Kurmay binbaşıydı ama liva (tuğgeneral) yetkilerine sahipti. Üç yıl görev yaptı, ama başarısız oldu. Güler yüzlüydü, herkesin sevgisini kazanmıştı, ama disiplinsizdi.

1912 yılı Vehib ve Esad kardeşler için ilginç bir sene oldu. İki kardeş, doğum yerleri olan Yanya Komutanlığı emrine atandılar.

Balkan Savaşı’nda Yanya’yı Kolordu Komutanı Esad Paşa ve Müstahkem Mevki Komutanı Kaymakam Vehib Bey savundu.

İki kardeş kahramanca direnmelerine rağmen, 482 yıldır Türk hâkimiyetinde olan şehri Yunanlılara teslim etmek zorunda kaldılar. Esir alındılar. Barış görüşmelerinin ardından dokuz ay sonra yurda döndüler.

Vehib Bey miralay (albay) yapıldı ve Hicaz’daki tümen komutanlığına atandı. Osmanlı’ya muhalif olan Mekke Emiri Şerif Hüseyin’i hemen aramak istediyse de Babıâli buna izin vermedi. Aksine Şerif Hüseyin’le çatışmaya girdiği için Vehib Bey, tümeniyle birlikte Hicaz’dan çıkıp Kanal Seferi yapacak 4. Ordu’nun emrine verildi. Daha göreve gidemeden Çanakkale’ye gönderildi. Seddülbahir’de grup komutanı oldu. Ağabeyi Esad Paşa da aynı orduda kolordu komutanıydı.

Vehib Bey savaş döneminde mirliva (tuğgeneral) yapıldı ve Kafkasya’daki 3. Ordu komutanlığına getirildi. Yaptığı taarruzlar sonuç getirmediği gibi Rusların Doğu Anadolu’yu işgaline neden oldu.

Fevriydi. Kendini devletin üstünde görmeye başlamıştı. Buna rağmen Enver Paşa ona hep hoşgörüyle yaklaştı.

Enver Paşa göz yumdukça, o da bir o kadar başına buyruk davrandı. Üstelik geçimsizdi, kıskançtı. Örneğin, 2. Ordu Komutanı Mustafa Kemal’i hiç sevmiyordu. Mustafa Kemal ve bazı yüksek rütbeli subayların, orduların yanlış idare edildiğini iddia ederek İstanbul’a gelip hükümeti devirecekleri dedikodusunu yaydı. Gerçekte böyle bir durum yoktu; olay komploydu.

Evet, Mustafa Kemal savaşın kaybedilmekte olduğunu arkadaşlarına söylemişti. Ama o kadardı; İstanbul’a gidip hükümeti devirmeyi düşünmemişti.

Savaş döneminde kimse Vehib Paşa’nın bu komplosuyla uğraşacak durumda değildi.

Zavallı Vehib Paşa yanlış dönemde hayata gelmişti! Bugün olsa el üstünde tutulurdu.

Savaşın sonuna doğru Vehib Paşa, yeni kurulan Şark Orduları grup komutanlığına getirildi. Geçimsizliği sonucu bu görevinden de istifa etti. 1 Ordu komutanlığına atandı.

Savaş sonunda yapılan Mondros Mütarekesi’nin ardından tutuklanıp:

Bekirağa Bölüğü’ne konuldu.

Burada sıkı durun: Komutanlar genellikle savaş suçu, Ermeni tehciri gibi nedenlerle tutuklanırken, Vehib Paşa neden cezaevine konuldu biliyor musunuz? Kişisel çıkarları için görevini kötüye kullanmaktan. Batum’da petrol yolsuzluğu yapmıştı.

Divanıharpta dört ay hapis cezası aldı. Ancak cezaevine girmedi çünkü Bekirağa Bölüğü’nden kaçmıştı.

İstanbul’da “Hacı Süleyman” adına temin ettiği İtalyan pasaportuyla Roma yakınındaki bir köye yerleşti.

Artık sıkı bir İttihatçı düşmanıydı. Dün İttihatçıların ön safında yürüyen Vehib Paşa, şimdi eski hareketine düşman olmuştu. Her şeyin sebebi ittihatçılardı!”

Kurtuluş Savaşı’na da karşı çıktı. Mustafa Kemal’e karşı küçültücü, hatta hakaretlere varan sözler sarf etti.

Yakup Şevki Paşa’ya 14 Eylül 1921’de gönderdiği mektupta şöyle yazdı:

Hatırlıyor musun? Ben felaketlerin karib-ül vuku olduğunu (gerçekleşeceğini) anlatmış ve her şey olmak isteyen ve fakat hiçbir şey olamayan Mustafa Kemal’in memleketi mahvedeceğini söylemiştim. Bekir Sami Bey’in hazırladığı itilaf esaslarını kabulünden sonra mevkisiz kalacağını anlayan bu adam bütün dünyaya meydan okudu. Memleketi batırırken kendisinin batacağını anlamadı.

Vehib Paşa milli mücadeleye katılmayı da reddetti.

Ona göre “kurtuluşun” reçetesi, emperyal bir gücün kanatları altına girmekti!

Bu nedenle Roma’da kendisi gibi ülkesinin insanlarına inanmayan Osmanlı’nın bazı eski nazırlarıyla toplantılar yaptı. Büyük güçlerden medet uman bu toplantılardan hiçbir sonuç çıkmadı. Sonunda Vehib Paşa, İngilizlerin “devşirmesiyle” profesyonel asker oluverdi!

Habeşistan biliniyor; İspanya İç Savaşı’nda ne kadar süre savaştı bilinmiyor.

Yurtdışındaki hayatının bilinmeyenleri çoktur.

Bilinen, 1940 yılında İstanbul’a geldi. Pişmandı. Yorgundu. Hastaydı. Kısa süre sonra vefat etti…

Neden Vehib Paşa’yı yazdım?

Evet, son dönemde emekli generallerin gözaltına alınmasının ya da tutuklanmasının ardından medyada “divanıharplar” kuruldu. Neler söylendi, neler yazıldı ve ne komplo teorileri üretildi!

Bunlar hep bir ya da iki emekli subaydan yola çıkılarak yapıldı.

Bakınız…

Dün olduğu gibi bugün de bazı subaylar fevri davranıp kendilerini etin, hukukun üstünde görebilir.

Kanunsuz işlemler yaptırmış ya da yapılmasına göz yummuş olabilir; ele avuca sığmayan, mesleğini kişisel çıkarları/maddi zenginliği için kullanan subaylar tarihin her döneminde olmuştur, olacaktır da.

Bunların mutlaka cezalandırılmaları gerekir.

Ancak…

Vehib Paşa gibi bir askerin yaptıklarından yola çıkılıp nasıl Türk Silahlı Kuvvetleri karalanamazsa, bugün de bir emekli askerden yola çıkılarak ordu karalanmaya kalkışılamaz. Eğer yapılırsa, bu ülkeye yazık edilir toplumsal uzlaşmanın temeline dinamit konulur. Ve mesele bulandırılır.

O zaman ne Susurluk ne de Ergenekon çözülebilir.

Ama birilerinin amacı “çözmek” değil, “sivil darbe” yapmak ise o zaman doğru yolda gittiklerini söyleyebilirim!

Hep yazıyorum; kendini devletin, adaletin, hukukun yerine koyan “Vatan kurtaran Şaban’lar” hep olmuştur.

Hadi Vehib Paşa’yı yazdık, tarihten bir örnek daha verelim ve Nureddin Paşa’nın yaptığını yazalım. Üstelik öldürttüğü bir vatan haini bile yaptıklarını bugün kim kabul edebilir?

Ali Kemal nasıl kaçırıldı?

Ali Kemal (1869-1922) İstanbul’da doğdu.

Babası tüccardı. Siyasi yaşamına Jön Türklere katılarak başladı. Sonra yolunu ayırdı ve “ödülünü” Brüksel Elçiliği’nde ikinci atanarak aldı. İkdam gazetesinde İttihatçılara karşı ağır yazılar yazdı.

Makalelerinde liberalizmi övdü.

Gerici 31 Mart Ayaklanması’nı destekledi.

“Liberal” Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na girdi. Peyam gazetesini çıkarmaya başladı.

Damat Ferit Hükümeti’nde milli eğitim ve sonra içişleri bakanlığına getirildi.

Kurtuluş Savaşı’nın önderi Mustafa Kemal’i tutuklatmak için tertip¬ler hazırladı.

Milli Mücadele’ye düşmanlığını yazılarında da sürdürdü.

Makaleleri öylesine hakaretlerle doluydu ki 25 Ekim 1921’de öğrenciler tarafından taş yağmuruna tutuldu.

İngilizlere yakındı. Tarih, 5 Kasım 1922.

Yer, İstanbul Beyazıt Emniyet Amirliği.

Saat, sabah 10.00 suları.

Merkezin resmi telefonu çaldı. Beşinci Şube Polis Müdürü Cem’i Bey telefonu açtı. Karşısında, İstanbul Emniyet Müdür Muavini Sadi Bey vardı.

“Siz misiniz Cem’i Bey?” “Evet, benim efendim.”

“Sivil misiniz, resmi misiniz?” “Resmi kıyafetteyim efendim.”

“Derhal sivil giyinerek müdüriyete geliniz. “

Bir saat sonra…

İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Sadi Bey’in odası.

Odada Sadi Bey’le birlikte Birinci Şube Müdürü Nevzat Bey de Cem’i Bey odaya girince, Sadi Bey, nöbet tutan polise içeriye kimseyi alma” talimatını verip kapıyı kapadı.

Cem’i Bey’in yanıma gelip elini omzuna koydu:

“Size itimadımız sonsuzdur. Size mühim bir görev vereceğim. Dikkatlice dinleyiniz. Bugün Ankara’dan bir telgraf aldım. Yurt kaçma ihtimali olan Peyam-ı Sabah Başyazarı Ali Kemal’in her ne surette olursa olsun, tevkif edilerek mahkemeye çıkarılmak üzere Ankara’ya gönderilmesi emredilmiştir. Emrinize Baş komiser Mazlum Bey ile Araştırma Bölümü’nden Mehmed ve Emin Bey’i veriyorum. İstediğiniz gibi hareket edebilirsiniz. Ancak müdüriyetten çıktıktan sonra bir daha buraya uğramayacaksınız. Ali Kemal’in İstanbul polisi vasıtasıyla kaçırıldığı katiyen bilinmeyecektir. Lazım olan para da sonra tedarik edilecektir.”

Cem’i Bey şaşırdı; çekinerek sordu: “Affedersiniz Ali Kemal nerede oturuyor? ” Ali Kemal’in kim olduğunu biliyordu kuşkusuz. Ama hiç karşılaşmamıştı; sadece gazetedeki fotoğraflarından tanıyordu.

Sadi Bey de pek tanımıyordu: “Ali Kemal Arnavutköy’de, Büyükdere’de, Beyoğlu’nda, Zekipaşa Apartmanı’nda oturur. Her yerde gezer her yerde dolaşır. Benim bildiğim de bu kadardır!”

Öğlen saatleri…

Ali Kemal’i kaçırmakla görevlendirilen Cem’i Bey, Mazlum, Mehmed ve Emin, emniyet binasından çıktılar. Yolda görev bölüşümü yaptılar. Mehmed ve Emin Zekipaşa Apartmanı’nı gözetleyecekti. Cem’i Bey ve Mazlum ise Beyoğlu’nda Ali Kemal’i arayacaklardı. Ayrıldılar.

Cem’i Bey tam Beyoğlu başındaki Tünel’ e girmişti ki, Kiraz Hamdi Paşa’yı gördü. Üç dört adım arkasından da Vasfı Hoca geliyordu. Onları yine Ali Kemal’in yakın çevresinden, Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne mensup birkaç kodaman takip ediyordu.

Cem’i Bey bunların bir toplantıdan çıktıklarını tahmin etti. Hepsi aynı istikametten geliyordu ve istikametin başlangıç noktası Zekipaşa Apartmanı’ydı!

Ali Kemal’in evine yöneldiler; yaklaştıklarında polis memuru Emin yanlarına geldi. “Apartmandan birkaç partili çıktı; muhtemelen Ali Kemal evde” dedi.

Cem’i Bey tabancasını çıkarıp mermiyi ağzına sürdü. Apartmana gireceklerdi. Tam o sırada apartmandan birkaç sarıklı daha çıktı. Biri Cem’i Bey’i gördü ve polis olduklarını anlayıp içeri girdi.

Cem’i Bey, memurlarına “İçeri giriyoruz” talimatını verecekti ki, Ali Kemal hızla apartmandan çıkıp hareket halindeki tramvaya bindi.

Beyoğlu’nda casus filmlerini andıran bir takip başladı.

Ali Kemal, “Marsel” adındaki berber dükkânının yanında, hareket halindeki tramvaydan atlayarak dükkâna girdi. Cem’i Bey kararlıydı; ne olursa olsun Ali Kemal’i buradan alıp kaçıracaktı.

Polis Mazlum’a dönerek, “Apartmanda bizi gören sarıklı imam İngilizlere haber vermiştir; vakit kaybetmeden Ali Kemal’i buradan götüreceğiz ” dedi. Ardından Mehmed’e dönerek, “Hemen bir otomobil bul getir; dikkat et şoför Müslüman olsun” diye talimat verdi. Son emri Emin’e oldu; onu da berber dükkânının diğer çıkışına gönderdi.

Saat, 15.00 suları…

Polis Mehmed otomobili getirdi. Şoför Müslüman’dı; adı Hamid.

Cem’i Bey, Mazlum’u da yanına alarak berber dükkânına girdi. Ali Kemal’in yanına geldi. “Sizi polis müdürü görmek istiyor, bizimle emniyete geleceksiniz.”

Ali Kemal sanki onları bekliyordu; sakindi, “Peki” dedi.

Cem’i Bey birkaç adım atıp şoförün yanına yaklaştı. Şoförden emin olmak istiyordu. Ali Kemal’i göstererek, “Bu adamı tanıyor musun?” ye sordu. Şoför galiz bir küfür savurarak, “Ali Kemal değil mi o?” dedi. Cem’i Bey şoförle konuşurken, Ali Kemal fırsattan yararlanıp fırlayıp kaçtı. Kovalamaca başladı.

Ali Kemal soluk soluğa Serkildoryan (Cercle d’Orient) Pasajı’na daldı. Merdivenlerden çıkarken yakalandı. Bağırmaya başladı: “Haydut Beyoğlu’ndan adam mı kaçırıyorsunuz… “

Pasaja insanlar doluştu. Bazı şapkalı takım elbiseli kişiler olaya el koymak istedi. Bu arada resmi bir polis memuru geldi; Cem’i Bey’i tanıyordu: “Amirim çabuk olun, İngiliz askerleri Galatasaray’dan koşarak geliyor.”

Cem’i Bey silahını çekip kalabalığa seslendi: “Hemen çekilin yoksa ateş ederim.” Kalabalık dağıldı. Sonra silahını Ali Kemal’ e doğru uzattı: “Bir daha denersen beynini dağıtırım!”

Ali Kemal’i otomobile sokup hızla uzaklaştılar.

Ev hapsine alındı

Saat, 16.00 suları…

Cem’i Bey, Ali Kemal’i yakalamıştı. Ama nerede saklayacağını ve Ankara’ya nasıl götüreceğini hesaplamamıştı. Otomobil dolanıp duruyordu. İngilizlerin peşlerine düşmesi an meselesiydi. Aksaray’a doğru giderken Ali Kemal, “Hani beni Beyazıt’a götürecektiniz, neden Aksaray’a geldik?” diye sordu.

Cem’i Bey, “Müdür bey sizi bir evde bekliyor” diye yanıt verdi. Ali Kemal inandı.

Cem’i Bey, Mazlum’un kulağına eğilerek, “Ali Kemal’i şimdilik senin, evde saklayalım, sonra Ankara’ya götürmenin çaresine bakarız” dedi.

Otomobilin yeni istikameti Samatya’ydı.

Mazlum’un Samatya’daki evinin önüne geldiler. Ali Kemal karşı koymadan, ses çıkarmadan otomobilden indi ve eve girdi. Cem’i Bey Mazlum, Mehmed ve Emin’i bekçi olarak evde bıraktı. Ali Kemal’in duyacağı şekilde polis memurlarına emir verdi: “Kaçmaya kalkışırsa kesinlikle vurun!”

Saat, 17.00 sulan…

Cem’i Bey, Emniyet Müdürü Esad Bey’e ulaşmak istedi. Gelişmeler hakkında bilgi verip yardım isteyecekti. Esad Bey, bir ay önce Türk askeriyle İstanbul’a giren Refet Paşa’yla birlikte Divanyolu’ndaki Şark Mahfili’nde toplantıdaydı.

Cem’i Bey, toplantıya girmeyi başardı. Esad Bey’e yaklaşıp, fısıltıyla “Emrinizi yerine getirdim; sevki hakkında talimatınızı bekliyorum” dedi.

Müdür Esad Bey önce meseleyi anlayamadı. Cem’i Bey, “Ali Kemal mevzusu” deyince hemen ayağa kalktı; Cem’i Bey’i alnından öptü.

On dakika sonra…

Refet Paşa, Esad Bey ve çatalca Mebusu Şakir Bey, Ali Kemal’in Ankara’ya nasıl gönderileceğini ayaküstü konuştular. İngilizlerin her yerde Ali Kemal’i aradığını biliyorlardı. Hemen bu gece Anadolu’ya götürülmesinde yarar vardı. Esad Bey, Cem’i Bey’i bir köşeye çekip talimatını verdi.

“Bu gece saat 21.30’da bir tekne sizi İzmit’ e götürmek için Samatya sahilinde olacak. Ali Kemal, İzmit’ten trene bindirilerek Ankara’ya götürelecek.”

Cem’i Bey emri alınca Samatya’ya döndü.

Durumu arkadaşlarına anlattı. Hazırlık yaptılar; yolda yemek için ekmek, zeytin, peynir, pekmez aldılar. İki battaniye buldular.

Saat, 20.30 suları…

Ali Kemal’e, İsmet Paşa ve Refet Paşa’nın Haydarpaşa’da kendisini beklediğini söylediler. Ali Kemal önemsendiği için mutlu oldu. Samatya’daki evden çıkıp sahile geldiklerinde tekne henüz yoktu. Tekne 22.00 sularında göründü. Lodos teknenin gelişini geciktirmişti.

Ali Kemal bu fenersiz tekneye bindirildi.

Tekneye binmeden önce Cem’i Bey, şoför Hamid’i uyardı: “Otomobilini garaja çek ve hayatın boyunca kimseye bu olaydan bahsetme!”

Ali Kemal’i taşıyan tekne o gece çıkan fırtınaya inat, kapkara Marmara Denizi’nde yol almaya başladı. Teknedekiler yarının ne getireceğini bilmiyordu…

Tarih, 6 Kasım 1922.

Sabah saatleri…

Zorlu bir deniz yolculuğundan sonra Ali Kemal’i taşıyan tekne, sabaha karşı İzmit Körfezi’ne girdi.

Polis Müdürü Cem’i Bey, Değirmendere’deki askeri kumandanla görüştü. Kumandan durumu İzmit’teki (Sakallı) Nureddin Paşa’ya bir telgrafla bildirdi. Hemen yanıt geldi. “Ejder” adlı istimbotu hareket ettirmişlerdi; “konuklar” alınacaktı.

Cem’i Bey beklerken Ali Kemal’i dışarı çıkardı; kahvede çay ikram etti. Ali Kemal, Ankara’ya gideceğini öğrenmişti; rahattı.

Saat, 14.00 suları…

“Ejder” iskeleye yaklaştı. İzmit merkez kumandanı, yanında on kadar askerle inip Ali Kemal’in yanına geldi. “Beyefendi, sizi kumandan paşa görmek istiyor, İzmit’e gideceğiz” dedi.

Ali Kemal karşılık vermedi.

Hep birlikte istimbota bindiler.

Saat, 15.00 suları…

“Ejder” henüz kıyıya Yaklaşmamıştı. Cem’i Bey gördüğü manzara karşısında şaşırdı. Halk, Ali Kemal’i görmek için sahile hücum etmişti. .

İstimbot iskeleye yaklaştı. Ali Kemal indirildi. Halk küfür etmeye başladı. Bir manga asker süngü takıp aralarına Ali Kemal’i alarak Merkez Komutanlığı’na götürdü. Cem’i Bey ve arkadaşları da mangaya eşlik etti.

Saat, 16.00 suları…

Ali Kemal ordu karargâhından istendi. Nureddin Paşa kurmaylılarıyla birlikte, bir tepe üzerine kurulmuş karargâhtaydı.

Ali Kemal yine bir manga askerle karargâha getirildi.

9 Eylül 1922’de İzmir’i kurtaran Nureddin Paşa, Ali Kemal’in yanına yaklaştı:

“İsmin nedir?”

“Ali Kemal.”

Nureddin Paşa birden sesini yükseltti.

“Senin adın Ali Kemal değil, Artin Kemal’dir. Millet seni bu isimle tanır.

Ali Kemal başını kaldırdı.

“Benim adım Ali Kemal, Artin Kemal değil.”

Paşa güldü. Gıyabında idam cezasına mahkûm edildiğini bildirdi. “Bakalım kendini müdafaa edebilecek misin?”

Sonra manga çavuşuna döndü. “Götürün!”

Cem’i Bey, sertliğiyle tanınan Nureddin Paşa’nın yanına yaklaştı: “Paşam aldığım emirle mahkûmu Ankara’ya götüreceğim. Emir buyurduğunuz takdirde bu gece Ankara’ya yola çıkalım.”

Nureddin Paşa yanıt vermedi.

Saat, 17.00 suları…

Ali Kemal geldiği Merkez Komutanlığı’ndan dışarıya çıkarılmıştı ki, kadın, erkek ve çocuklardan oluşan bir grup, “Gebertin şu vatan hainini” diye Ali Kemal’e taş atmaya başladı.

Kimi iddialara göre halkı Nureddin Paşa’nın askerleri kışkırtmıştı.

Taşlar ortada tek başına kalan Ali Kemal’e yağmur gibi yağdı. Ali Ke¬mal sendeledi. Düştü. Kadınlar ellerindeki ipi Ali Kemal’in ayağına geçirip çekmeye başladılar.

Ali Kemal sürüklenerek sahile kadar getirildi. O anda askeri müfreze geldi, halkı dağıttı. Ali Kemal’i hastaneye kaldırmak için sedye getirdiler.

Ancak Ali Kemal ölmüştü…

Akşamüzeri…

Nureddin Paşa’nın emriyle, Ali Kemal’in cesedi beyaz önlük giydirilip ağacına asıldı. Boynunda da bir levha vardı: “Artin Kemal.”

Barış görüşmeleri yapmak için Lozan’a giden İsmet Paşa, mola ver İzmit’te bu manzarayla karşılaşınca çok sinirlendi: “Şehitlerin, kahramanların soylu hatıralarını böyle bir cinayetle lekelemeye kimin hakkı vardır. İnsan cephede savaşarak ölür; mahkeme kararıyla idam böyle bir şey kabul edilemez.”

İsmet Paşa’nın bu sert sözlerinden sonra Ali Kemal’in cesedi apar kaldırıldı. Bir arabaya konuldu ve bilinmeyen bir yerde toprağa verildi.

Mücadele aleyhinde yapmadığını, yazmadığını bırakmayan Ali Kemal’in bu acıklı ölümü karşısında İsmet Paşa’nın gösterdiği tavır, bu ülkede her daim adaletin hukukun geçerli kılınmasına teminat olmalıdır

Bu gergin bölüme renkli bir anekdotla son verelim artık…

Ergenekon’un 1 numarası

“Ergenekon” Göktürklerin türeyişinin hikâyesini anlatan Türk destanının adı.

Mitolojiye göre Ergenekon’un aslında 1 Numarası Börteçine’dir!

Yani “kurdun adı”dır!

Destanımız ne hale getirildi.

Bugünlerde yeraltı dünyası, suikastlar, illegal örgütlenmeler, Gladio gibi sözcüklerle yan yana kullanılıyor.

Kimilerine göre “Ergenekon”, kontrgerilla örgütlenmesinin adı!

Bana göre ise bir siyasal partinin adı!

Nasıl mı?

Çokpartili siyasal yaşama geçtiğimiz yılda, Ergenekon Köylü ve İşçi Partisi 21 Haziran 1946’da kuruldu.

Kurucuları; silindir makinisti Arif Hikmet Adsız, kalem tamircileri Mehmet Fethullah ve Şerif Küçüközkan, komisyoncu Ali Çelik, üniversite öğrencileri Suat Uzer ile Cahit Ateş ve işsiz Adnan Dik’tiler.

Yani Ergenekon’un 1 Numarası, Arif Hikmet Adsız’ dı!

Genel merkezi Aksaray Caddesi’ndeki Sırmakeş Han’daki 30 numaralı daireydi. Türkiye genelinde iki teşkilat kurabilmişti; biri İzmir, diğeri ise şaşırtıcıdır; Balıkesir/Susurluk!

Genel Başkan Arif Hikmet Adsız, partilerinin 200 üyesi olduğunu söylüyordu. Ama o kadar kalabalığı gören olmamıştı.

İstanbul Valiliği’ne verilen dilekçede parti programı ana hatlarıyla Şöyle açıklanmıştı:

İç ve dış siyasetimiz, rahmetli Atamızın mukaddes mirası Misak-ı Milli yahut “Yurtta sulh cihanda sulh” prensibi ismimiz olan Ergenekon’da toplanmıştır.

Partimizin umdesi şu tek cümledir: Elimize, belimize, dilimize doğru'” olmaya; millet medeniyet ve demokrasi davasında fedai bir nefis taş ya milletçe ant içip, Türk’ün ileri bir cemiyet olmasına çalışacağız.

Türkiye’de ilk kez “Anayasa Mahkemesi kurulsun” diyen parti oydu. Polis ve jandarma baskısının kaldırılmasını talep eden de bu partiydi.

 Parti, devlet dairelerinde kadınların çalışmasına karşı değildi. Ama “erkeğe nazaran bazı konularda daha az metin yaratılan kadınların, yargıç ve devlet sırlarını bilir makamlarda olmalarına razı değillerdi.”

İsmine bakıp da aşın milliyetçi bir parti olduğunu düşünmeyiniz. Tüzüğünde, “Ergenekon müteşebbisi faşist Turancılık şaibesi ile de lekelenmiş değildir” yazılıydı.

Son dönemde eski ülkücüler, solcular, ulusalcılar, milliyetçiler bir cephe hareketi kurmak için toplantı üstüne toplantı yapıyor.

Bu “kızıl elma” hareketi ileride partileşirse adı neden “Ergenekon Köylü ve İşçi Partisi” olmasın!

Şaka biryana…

Bu bölümde dincilerden Ergenekon’a uzandık “Ergenokon meselesine” diğer bölümde devam edelim.

Çünkü kafa karışıklığını gidermek için kanunun bir başka yönün: ele almak zorundayız:

Yeşil Gladio!

Dördüncü bölüm

Yeşil Gladio

Dinciler, liberaller diyor ki, “Ergenekon soruşturmasıyla Türkiye’de Gladio açığa çıkarılıyor.” Keşke.

Keşke Susurluk’ta sonuna kadar gidilebilse; eski başbakanlar, eski Genelkurmay başkanları, emniyet müdürleri, polisler yargı önüne çıkarabilse

Gerçekten Ergenekon soruşturması, Gladio sırrını çözebilir mi? Zor görünüyor.

Yazayım.

Ancak öncelikle bir yanlışı düzelteyim:

GIadio, İtalya dışında hiçbir yerde aslında pek ortaya çıkarılmadı. Soğuk Savaş döneminin bitimiyle esen ılık rüzgârlar sonucu, “dönemin bittiğini” vurgulamak için, Gladio’nun bittiği/bitirildiği propagandaları yapıldı.

Aslında yapılan yalnızca, “adı şuydu-buydu” türü yüzeysel açıklamalardı. Arkası -birazcık İtalya dışında- pek gelmedi. Orada da bir yere gelindi ve hemen durduruldu.

Bu sebeple Avrupa’da hala “Bizi kandırdınız” diye haberler/yorumlar yapılmaktadır. Bu konuda sayısız kitap çıkarılmıştır.

Yine de iyimserliğimizi koruyalım.

Ve hadi diyelim ki Ergenekon soruşturmasıyla Türkiye’de Gladio ortaya çıkarılıyor.

Peki, nedir kimdir bu Türk Gladiosu?

Yandaş medya için Gladio, askerlerden, ulusalcı/milliyetçilerden ve bazı solculardan oluşmakta.

Askerleri biliyoruz; Soğuk Savaş yıllarında NATO konsepti/stratejisi gereği özel harp yapılandırılmasına gidildi.

Yine biliyoruz ki bu yarı militer güç, zamanla siyasetin aracı haline getirildi. Darbeleri meşrulaştırma çalışmalarında kullanıldı vs.

Bunlar biliniyor.

Fakat Gladio konusunda pek bilinmeyenler de var.

Örneğin, bazı yazarlar ısrarla “sal Gladio”dan bahsediyor. Bilgiye dayalı değil yazdıkları; tahmin ediyorlar!

Kimileri, fırsat bu fırsat deyip olayı kişisel intikama dönüştürmüş durumda Fakat…

Benim üzerinde asıl durmak istediğim konu bu değil.

İki nokta özellikle gözden kaçırılmak isteniyor.

Bir; PKK ve Gladio ilişkisi üzerinde de duruluyor; ama nedense Barzanici Kürtlerin Gladio’yla teması var mı sorusu hiç dile getirilmiyor?

Neden?

İki; yandaş medya Gladio’nun “İslamcı ayağıyla” neden ilgilenmiyor? Gladio’nun İslamcı kadrosu hiç hatırlanmak istenmiyor.

Soğuk Savaş döneminde solcularla kimler çatıştı? Dolmabahçe önlerinde olduğu gibi genç devrimcileri kimler bıçakladı? Maraş’ta, Çorum’da “Aleviler camiye bomba attılar” provokasyonlarına kimler ortak oldu?

Antikomünist yapılanmalar olan MTTB, İlim Yayma Cemiyeti, Komünizmle Mücadele Derneği’nde Gladio mensupları yok muydu sanıyorsunuz?

Örneğin, Komünizmle Mücadele Derneği kurucusu bir cemaat liderlinin bugün CIA’yla çok yakın ilişki içinde olması kafalarda neden sorular doğurmuyor?

Bakınız, elinizde bilgi belge olmadan yayın yaparsanız, konu karanlık olayları açığa çıkarmaktan öteye taşınır; mesele bulanır. Komplo teorileri havada uçuşur.

Sonra birileri çıkıp, “CIA gölgesindeki Gladio’cu cemaat, ulusalcı solu ve sağı tasfiye ediyor” deyiverir!

Herkes çok bildik tavırlarla ahkâm kesmeyi bırakıp sadece bildiğini ortaya çıkarmalıdır.

Örneğin:

Yandaş medya -nedense yıllar sonra- madem merak duymaya başladı bu işlere, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu cinayetleri, Gazi Mahallesi, Madımak yangını provokasyonlarıyla işe başlasın.

Dikkat ediniz, bu kanlı olayların hepsi Soğuk Savaş’ın bittiği 1990 yılıyla başladı. Tesadüf mü?

Meraklılarsa, İslami Hareket Örgütü’nü kimlerin, neden kurduğunu araştırsınlar. Aksi halde yapılanlar tıpkı Susurluk’ta olduğu gibi kafaları bulandırmaktan öteye gitmez.

Demem o ki, meselelere ne intikamcı duygularla, ne de at gözlüğüyle bakılsın.

Bugün Türkiye’de Gladio’nun dinci ayağı ortaya çıkarılmamıştır.

Bu karanlık ilişki ortaya çıkarılmalıdır.

Öncelikle bazı soruların yanıtlarını bulmalıyız.

Neden Müslümanlar sola soğuk?

Önce genel bir soruyla başlayalım:

Türkiye’de Müslümanlar neden sağcıdır?

Bu sorunun yanıtını bir olay üzerinden analiz etmeye çalışalım: 2009 İran’da meydana gelen gösteriler Türkiye’deki dinci medyanın karıştırdı. “Batı’nın İran İslam Cumhuriyeti’ne müdahale etmek için bu tür olayları çıkardığını-desteklediğini-abarttığını” söylemeye/yazmaya başladılar. Güzel.

O halde şu soruyu rahatlıkla sorabiliriz: İran’daki gösteriler ile Türkiye’deki Ergenekon arasında nasıl bir bağlantı vardır?

Bunlar size karışık gibi gelebilir, ama inanın hiç değil…

Tüm meselelere/sorunlara modernizm ya da kaba pozitivizm perspektiften bakan bazı Müslümanlar, dün olduğu gibi bugün de “düşmanı belirleme” konusunda hata yaptıklarını hiç düşünüyor mu?

Biraz karışık mı oldu?

O halde şimdi de bir saptamada bulunalım:

Müslümanlar neden modernizme karşıdır? Türkiye’deki hareket noktalarının merkezine neden modernizm düşmanlığını koyarlar?

Salt bu bakış açısı yüzünden bu topraklarda üç yüz yıldır yanlış hareketler içinde olduklarını düşünüyorlar mı? Ya da -ağır olacak belki ama- emperyalistler tarafından kullanıldıklarının farkındalar mı?

Biraz geriye “siyasal İslamcılığın” ortaya çıkış dönemine gidelim.

İslamcılık; Türkçülük ve Batıcılıkla birlikte Osmanlı’daki üç siyasal tarzdan biriydi. Türkçülerle hiçbir problemleri olmadı. Hep kardeş ilişkisi içinde oldular. Tıpkı bugün olduğu gibi.

Hedeflerinde yalnızca modernist/Batıcılar vardı.

Yüz yıl önce İttihat ve Terakki’ye karşı çıkışlarının tek nedeni bu siyasal hareketin modernist olmasıydı.

Ne yazık ki dincilerin modernizm anlayışları da çok sığdır. Bir örnek meseleyi daha iyi anlatır: İslamcılar, Namık Kemal düşmanıdır. Oysa Kanun-i Esasi’nin daha sert şeriat hükümleriyle donatılmasını isteyen Namık Kemal’di!

-Diğer yandan Mehmet Akif Ersoy’u el üstünde tutarlar. İttihatçıların Teşkilat-ı Mahsusa’sında görev almış, Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlara methiyeler düzmüş Mehmet Akif hakkında, bir tarih efsanesi uydurulmuş, “Atatürk’ün şapka devrimine karşı çıkıp Mısır’a gittiği” söylentisi çıkarılmıştır. Yalandır. Ama meselemiz bu değil. Büyük Şair Akif’e anti modernist olduğu için hayranlık duymaktadırlar. Halbuki Mehmet Akif’in modernizm düşmanlığıyla alakası yoktur. Geleneği unutmayan bir Batılılaşmayı savunmuştur hep.

Şunu diyebiliriz:

Bazı Müslümanların siyasal duruşlarını belirleyen ana eksen, bir tür kültürel duygusallıktır.

Şimdi diyorsunuz ki, “Bunların, başta sorduğunuz İran olaylarıyla Ergenekon’la ne ilişkisi var?” Kiminiz de Müslümanların büyük çoğunluğunun neden sağcı olduğunu merak ediyorsunuz.

Bekleyiniz lütfen; yazacağım…

Yine dönelim yüz yıl öncesine…

31 Mart 1909’ta Osmanlı büyük bir ayaklanmaya sahne oldu. İsyan eden gericilerin arkasında İngilizlerin olduğu bugün sır değil.

Bu şaşırtıcı mı? Değil. İngiliz emperyalizmi Osmanlı üzerindeki nüfuzunu Almanlara kaptırmak istemiyordu.

Yani, 31 Mart Ayaklanması’nın arkasında büyük emperyalist güçle pazar kapışması vardı. Ayaklanan Derviş Vahdeti gibi İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti mensupları bunu biliyor muydu? Hayır! Onlar sadece “Gavurluk istemeyiz” diyorlardı.

Örneğin, İttihatçılar anayasada yer alan, padişaha meclisi kapa: yetkisi veren 35. maddeyi kaldırmak istiyordu. Gerici isyancılara göre bu 35’in anlamı şuydu: 30 ramazan, 5 de beş vakit namaz!

Ayaklananlar büyük kapışmadan habersizdi.

Peki, 31 Mart isyancıları ile İngilizler bu ilişkiyi nasıl kurmuş Hanedan üyeleri, dönemin liberalleri ve dinciler el ele vermişlerdi. Bugün gibi…

Müslümanlar kandırıldı; emperyalizmin bu topraklardaki taşeronu haline getirildi.

Gelelim Cumhuriyet dönemine…

Siyasal İslamcıların yıllardır propaganda yalanlarına rağmen gerçek ortadadır; Müslümanlar Cumhuriyet döneminde hiçbir haksızlıkla karşılaşmadı.

İkinci Dünya Savaşı’nda bazı camilere buğday gibi dönemin en değerli yiyeceklerinin saklanmasını dinciler propaganda malzemesi yaptı. Camileri ahır yaptılar” yalanını söylediler.

Pek inandırıcı olmadılar.

Soğuk Savaş döneminde dincilerin hedefinde Cumhuriyet değil, solcular vardı. İllim Yayma Cemiyeti, Komünizmle Mücadele Derneği gibi örgütler Soğuk Savaş’ın Türkiye’deki en önemli sivil örgütleriydi.

Gladio’nun antikomünist güçleriydi bunlar.

ABD’nin 6. Filosu’na “hayır” diyen solcu/sosyalist gençleri öldüre bunlardı.

Örnekleri uzatmaya gerek yok.

Meselenin özü aynıydı. Sadece “baş aktör” değişmiş, İngilizlerin yerini Amerikalılar almıştı!

Peki, Müslümanlar yıllar geçse de neden birikimlerinden ve tecrübelerinden yararlanıp bu oyunu bozmuyorlar?

Temel sorun “düşman” tanımından mı kaynaklanmaktadır?

Meseleleri neden hep iç sorun olarak görmektedirler?

Niye doğru dürüst bir “emperyalizm” tanımları yoktur?

İşte bu tespitlerden sonra 2009 İran olaylarına gelebiliriz…

Müslümanların çoğu İran olaylarını “Batı, İran’a müdahalenin gerekli olduğunu dünya kamuoyuna göstermek için, gösterileri abartıyor” şeklinde yorumluyor. Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna’daki renkli devrim benzerinin İran seçimlerinden sonra sahneye konduğunu aya başladılar.

Güzel, demek bazı Müslümanlar meseleye antiemperyalist bir söylemle yaklaşıyor artık.

Bu görüşü ileri sürenlere göre, ABD’nin Irak ve Afganistan’a “özgürlük” ve “demokrasi” götürmeleri büyük bir yalandı.

Evet, şimdi olayın esas noktasına geliyoruz…

Bazı Müslümanlara göre demek Batı emperyalizminin Ortadoğu’ya yönelik kanlı politikaları vardı.

Peki, bu güçlerin Türkiye’ye biçtikleri siyasal rol nedir?

Bu yeni rolün Ergenekon soruşturmasıyla ilgisi var mı?

Dün 12 Mart ve 12 Eylül gibi darbelerle “yeni yolu” çizen NATO/Gladio bugün bu “yeni rolü” nasıl çiziyor?

Gladio dün askeri darbeyle yaptığını bugün sivil bir darbeyle yapamaz mı?

Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna’daki Batı/Soros destekli “renkli devrimler” görmezlikten gelinebilir mi?

Soğuk Savaş’tan sonra dünyanın yeni bir paylaşım mücadelesine sahne olduğu tespitine katılanlar; İran’daki olayları ülkenin iç meselesi olarak görmeyenler; Ergenekon’u nasıl Türkiye’nin iç meselesi olarak değerlendirmektedir?

Soruyu unutmadım: TSK niye hedeftir?

Soruları çoğaltalım;

“İran ve Rusya yeni müttefiklerimiz olsun diyen paşalar niye gözaltına alınmış, tutuklanmıştır?

Avrasyacı siviller niye Silivri’ye tıkılmıştır?

Komşumuz İran’da “emperyalist parmağına” işaret edeceksiniz, Türkiye’de bu konuda hiç ses çıkarmayacaksınız.

Hadi tüm bunları geçelim; şu kabaca sıraladığımız tarihsel süreçteki olguları topladığımızda bile Ergenekon’da “kimlerin parmağı” olduğu net değil mi?

Kafalarda hala sorular var mı?

Eğer bazı Müslümanlar meselenin özü olarak hala modernist kişi ve kurumları görmeye devam ederlerse, dün olduğu gibi bugün de dünya ölçeğindeki bu büyük emperyalist/paylaşım savaşının sadece piyonu olarak kalmaya mahkûmdurlar.

Diğer yanda…

İran’daki olaylar konusunda solun büyük bir bölümüyle hemfikir olan bazı Müslümanlar, neden solla değil de, gösterileri “renkli devrim” diye alkışlayan liberallerle ittifak yapmaktadır?

Artık Müslümanların tüm bunların üzerinde düşünme zamanı gelmedi mi? Sormaları gereken çok soru var. Sıra onlarda.

Örneğin, “Türkiye’deki Müslümanların büyük çoğunluğu neden sağcıdır?” sorusuyla başlayabilirler…

Ya da kökü dışarıda cemaatlerin gizli ilişkilerini açığa çıkararak…

Bunun için bir cemaati yakından tanımamız gerekiyor.

Bu cemaati bilmeden Gladio’nun özünü kavrayamazsınız…

CIA kontrolündeki cemaat

Türkiye’de hep bir “cemaat” konuşulup tartışılıyor.

Kimi eğitim çalışmalarını alkışlıyor, kimi açılan okullardan mezun olan “altın nesil”in gizli ajandasından bahsediyor.

Kimi “cemaatin” toplumsal uzlaşma için çaba sarf ettiğini iddia ediyor, kimi “cemaatin” emniyetten adalete, milli eğitimden TSK’ya kadar gizli örgütlenmeler içinde olduğunu ileri sürüyor.

Aynı kuşkularla dünyada tartışılan bir başka “cemaati” tanıyalım Opus Dei.

Okullar, üniversiteler açıp medyada büyük bir güç haline gelen ve kiminin “kutsal mafya” diye tanımladığı bu “cemaatin” adım hiç duymuş muydunuz?

Beş kıtada 475 üniversite ve yüksekokulu, 200 koleji vardı… 604 gazete ve dergiye sahipti… 52 radyo ve televizyon kanalı aralıksız yayındaydı…

Bu bilgiler otuz yıl önce Opus Dei üyesi Alvaro del Portillo’nun 1979’da ağzından kaçırdığı bilgilerdi.

Opus Dei’nin bugün ne kadar bir güce hükmettiği bilinmiyor.

TV ve radyo sayısının 700 olduğu tahmin ediliyor.

Bu “cemaatin” endişe verici nüfuzu hep tartışma konusu. Kimilerine göre milyar dolara hükmeden Opus Dei, aslında sadece “kutsal mafya!”

Peki, iş ve siyaset dünyasında karmaşık ilişkiler yürüten Opus Dei neydi? ..

Adı, Josemaria Escriva de Balaguer’di.

Madrid’de sıradan bir Katolik papazdı. İnzivaya çekildiği kilisede Tanrı’dan gelen vahiy” sonucu 2 Ekim 1928’de “Opus Dei” (Tanrı’nın Eseri adlı gizli “cemaatini” kurdu.

Amacı, Vatikan ve kiliseler dışında papaya destek olacak, iyi eğitim görmüş elit bir grup oluşturmaktı.

Opus Dei’ye göre papanın kimliği, Kilise’nin ve papalık kurumunun üstündeydi!

Papa Tanrı Krallığı’nın kutsal önderi, “olağanüstü” bir kişiydi.

Opus Dei’nin ruhaniliği kendine özgüydü. “Çilecilik”; acı çekme yüceltiliyordu. Müritler kırbaçla göğüslerine, sırtlarına vuruyordu. Çünkü onlara göre acılar ruhu Tanrı’ya yaklaştırıyordu!

Papaz Balaguer “müritlerini” genelde Katolikliğe sıkı sıkıya bağlı, varlıklı, iyi eğitim görmüş zenginlerden oluşturmaya gayret etti. (Cemaate bağlı işadamları genellikle turizm ve inşaat sektöründeydi.) Mesleğinde başarılı doktor, mühendis, gazeteci, yazar vs hepsini “ce¬maatine” kazandırmaya çalıştı. Başarılı da oldu.

“Tamamen gizli olan “cemaate” üç tipte katılım olanağı vardı.

En kalabalık kesim “kadro dışı” olanlardı. Bunlar günlük hayatını “cemaat” idealine bağlı olarak yaşayan evli ya da bekâr müritlerdi.

“Kadrolular” ise kendilerini tamamen “cemaate” adamış seçkin, önderlik edecek erkekler ve kadınlardı.

Bir de “yardımcılar” vardı; “cemaate” üye olmayıp etkinliklere katılan ve özellikle de bağış yapan kişilerdi bunlar.

“Kadrolu” kişi Opus Dei’ye kabul edilmek için tanıklar önünde yemin etmek zorundaydı. Sadakatle bağlı kalmak, gizliliğe harfiyen uymak ve havarilere özgü bir yaşam sürmek şarttı. Aile yaşantısı onaylanmayan müritler ailelerinden uzakta, özel evlerde barındırılırdı.

Eğitim yoluyla seçkin önder elemanlar yetiştirmeyi hedeflediler. Okullar açtılar ardı ardına. Yetmedi, taşradaki başarılı çocuklar için yurtlar hizmete soktular. Yurtdışı burs olanaklarını iyi kullandılar.

Yetişen müritleri devletin kilit yerlerine yerleştirdiler.

Ve hep devlet desteği gördüler.

Çünkü düşman ortaktı…

Opus Dei kurucusu Papaz Balaguer antikomünistti.

“Cemaat” için komünistlerle mücadele esastı. Bu sebeple İspanya İç Savaşı’nda Cumhuriyetçilere karşı savaşan faşist Franco’nun yanında saf tuttular.

İlişki karşılıklıydı; Franco “cemaatin” iyi yetişmiş insan kaynaklarından hep yararlandı. “Cemaat” ise diktatör Franco’nun gölgesinde büyüdü.

Opus Dei, iş dünyası ve politikadaki gücünü her geçen yıl artırdı. Bir yanda sürekli “partiler üstü” gözüktüler, diğer yanda ellerini politikadan hiç çekmediler.

İlk dönem İspanya’yla sınırlı mütevazı gizli “cemaat” zamanla mürit” sayısını, siyasi ve iktisadi nüfuzunu artırınca ülke dışında da hizmete başladı. Çünkü Soğuk Savaş dönemine girilmişti.

Yıl 1947. Opus Dei kurucusu Papaz Balaguer, Vatikan’a çağrıldı

“Papa Hazretleri’nin Yüksek Papazı” unvanı verildi.

Opus Dei böylece dünyadaki kiliseler bünyesinde ayrıcalıklı bir yer edindi; tanındı. Özellikle 1982’den sonra Papa II. Johannes Paulus’un kanatları altına girerek Vatikan’ın en etkili dinsel örgütü oldu.

Opus Dei’nin anahtar iki sözcüğü vardı:

“Hoşgörü” ve “diyalog”!

Bu iki kavramı kullanarak dünyanın çeşitli ülkelerindeki insanlarla yakınlaştılar, konferanslar-seminerler düzenlediler, okullar açtılar, gazete satın aldılar. Adları duyulmamış aydınları ünlü yaptılar.

Sahibi oldukları 12 film şirketini psikolojik savaşın emrine verdiler.

“Hoşgörü”, “diyalog” sözcüklerini ağzından düşürmeyen Opus Dei, diğer yandan Soğuk Savaş’ın en güçlü antikomünist örgütlerinden biri oldu.

Özellikle İspanyolca konuşulan Latin Amerika’daki ülkelerde sosyal hareketleri destekleyen kiliseler ile sol hareketlerin kurduğu ittifakı bastırmak için aktif olarak kullanıldı. Örneğin, Şili diktatörü Pinocet gibi eli kanlı askerlerle sıkı işbirliği içinde oldu. Arjantin, Paraguay ve Uruguay’da otoriter rejimleri destekledi. Nikaragua’da diktatör Somoza’yı, Peru’da Fujimori’yi finanse etti. Yani CIA ile Opus Dei hep içli dışlıydı.

“Cemaat” Avrupa’daki kirli politik işlerin de içindeydi.

Fransa’da sosyalist Mitterand karşısına cumhurbaşkanı adayı oları çıkarılan Maliye Bakanı Valery Giscard d’Estaing’i desteklediler. Zaten baba Edmond Giscard d’Estaing, Opus Dei’nin sahibi olduğu Banc Popular Espafiol’un başkanıydı!

Opus Dei’nin kurucusu Papaz Balaguer, ülkesi İspanya’ya bir daha dönmedi.

Hayatının sonuna kadar Vatikan’da yaşadı.

1975’te öldükten sonra önce 1990’da “üstat” ilan edildi. Ardından 2002’de azizlik mertebesine çıkarıldı! Üç yüz yıl beklemesi gerekirken on beş yılda bu unvanı alıvermişti!

Tüm bunlara rağmen kamuoyundaki imajını hiç iyileştiremedi. Milyar dolarlık serveti nedeniyle “kutsal mafya” olarak değerlendirildi.

İngiliz araştırmacı Michael Walsh, “cemaate”, Opus Dei değil Octopus Dei (Tanrı’nın Ahtapotu) adını verdi.

İsviçreli toplumbilimci, siyaset adamı Jean ZiegIer ise Opus Dei’yi terörizm kadar mücadele edilmesi gereken aşırı sağcı bir hareket olarak gördüğünü yazdı.

Bu arada şunu yazmalıyım:

“Avrupa’da Gladiolar bir bir açığa çıktı; bir tek Türkiye’deki bilinmiyor” diye yeri göğü birbirine katan liberaller, İspanya’daki Gladio – Opus Dei ilişkisinin neden açığa çıkarılmadığını biliyorlar mı? Bilmiyorlar. Bilmedikleri çok…

Opus Dei, Vatikan’ın en önemli “Hıristiyanlık dışı dinler ve inançsızlar” kurumunu elinde bulunduruyor. Bu “diyalog arayıcısı” hoşgörülü kurum, Müslüman ülkelerdeki bazı “cemaatlerle” sıkı bir işbirliği içinde.

Peki, kimdir bu “cemaatler?” Ortak paydaları nedir?

Yeni Dünya Düzeni’nin “İslam ayağı” olan “ılımlı İslam projeleri” ne¬relerde, nasıl kotarıldı?

Neymiş, “cemaatler yalnızlaşan insanın terapi merkezi”ymiş!

Keşke mesele bu kadar basit olsa…

CIA ajanı, cemaat liderine kefil

Opus Dei ve benzeri “cemaatler” aslında gerçeği yüzümüze çarpıyor. Tabii görmek isterseniz…

Uzun süredir ABD’de yaşayan ve Türkiye’de “laik devlet düzenini değiştirmek amacıyla örgüt kurmakla” suçlanan, aldığı beraat kararı Yargıtay tarafından onaylanmasına rağmen Türkiye’ye dönmeyen Fet¬hullah Gülen, ABD’de oturma, seyahat etme ve çalışma izni sağlayan “Green Card” (Yeşil Kart) aldı.

Ancak bu pek kolay olmadı.

ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi (USCIS) Gülen’in başvurusunu önce reddetti.

Göçmenlik Servisi’nin bu kararı şu demekti: Bir ay içinde ülkeyi terk et!

Karar üzerine Gülen dava açtı.

Göçmen Bürosu’nun yanı sıra Yurtiçi Güvenlik Bakanı Michael Chertoff ve FBI Direktörü Robert S. Mueller’den de şikâyetçi olduğu davada Fethullah Gülen’i, Klasko, Rulan, Stock & Seltzer avukatlık şirketi savundu.

Davada, Göçmenlik Bürosu’nu ise Eyalet Savcısı Patrick L. Meeh ve yardımcısı Mary Catherine Frye temsil etti.

Bu arada Gülen ne kadar güvenilir biri olduğunu gösteren referanslarını ilgili servise sundu.

Mahkemeye sunulan belgelerde Gülen’in, Vatikan’da Papa II. Johannes Paulus’la görüştüğü, yüzlerce kitap ve gazete makalesinde kendisi hakkında bilgiler yer aldığı, ayrıca kendi kurduğu hareket hakkında dünyanın sayılı üniversitelerinde konferanslar verildiği, Gülen hareketinin ABD başta olmak üzere dünyada yüzlerce okul açtığı bildirildi.

Gülen’in kırk kitap ve yaklaşık yüz makale yazdığı, “Gülen hareketi”nin de kurucusu olduğu belirtildi.

Savcılık kayıtlarında ise Gülen’in finansal kaynakları hakkındaki iddialara yer verildi. Burada Gülen hareketinin projelerinin arkasında Suudi Arabistan, İran, Türk hükümeti ve hatta CIA’nın da bulunduğu iddia edildi.

CIA meselesine biraz sonra değineceğiz.

Ama önce mahkemeye resmen verilen bilgilerden cemaatin parasal kaynaklarına bir bakalım.

Yıllık gelirinin yüzde 10 ve yüzde 70 arasındaki payını Gülen hareketine bağışladığını itiraf eden işadamlarının olduğu, bu miktarların kişi başına yılda 20 bin ila 300 bin dolar arasında değiştiği ileri sürüldü. İstanbul’da yaşayan bir işadamının 4-5 milyon doları her yıl Gülen hareketine bağışladığı, Gülen okullarından mezun olan gençlerin de her yıl 2 000 ila 5 000 dolar arası bağış yaptıkları belirtildi.

Savcı, Gülen için şöyle dedi:

“Dini ve siyasi bir figür; akademisyenlere para ödeyerek kendisi ve hareketi için yazı yazdırıp akademik prestij elde etmek istiyor.”

Gülen’in yazdığı kitaplara da atıfta bulunan savcı, “Gülen’in yazdığı kitapların hiçbiri eğitimle ya da eğitim modelleriyle ilgili değil, tamamı dini çalışma. Ayrıca geleneksel laik eğitim ile inançlara yönelik hoşgörünün harmanlanmasıyla bir eğitim modeli yaratıldığı şeklindeki ifade de inandırıcı değil” dedi.

Gelelim Hoca Efendi’nin referanslarına…

Fethullah Gülen’in Yeşil Kart başvurusu için mahkemeye sunulan destek mektupları arasında ilk sırada CIA’dan analiz ve prodüksiyon direktörü olarak emekli olan George Fidas’ın yazdığı mektup yer alıyor.

CIA’nın Balkanlar uzmanı Fidas, Washington Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü’nde ders veriyor.

Yunan asıllı olan Fidas, ayrıca Joint Military Intelligence Council’de görevli.

Referans mektubu yazan tek CIA mensubu Fidas değil.

Referans mektubu yazan CIA mensupları arasında “Kemalizm bitti, Türkiye ılımlı İslam’a dönmelidir” diyen CIA ajanı Graham Fuller da var!

 Ayrıca mesleki yaşamına CIA’da başlayıp sonra diplomat olan ABD’nin Ankara eski Büyükelçisi Morton Abramowitz de var.

Öyle ki sadece Yeşil Kart’la ilgili meselede değil, cemaatin ABD’deki faaliyetleriyle ilgili her konuda tanınmış politikacıların adı geçiyor.

Örneğin…

Cemaatin ABD’de açtığı Turquoise (Turkuaz) Kültür Merkezi’nin açılışını ABD eski Dışişleri Bakanı Madeleine Albright yaptı.

Albright açılış konuşmasında, kendisini Türk gibi hissettiğini söyledi ve bir İslam ülkesi olarak Türkiye’nin önemine değindi. Ardından Fethullah Gülen’e övgülerde bulundu. Dünyanın bir “yol gösterici”ye ihtiyacı olduğunu söyleyen Albright, bir yol göstericide olması gereken değerlerin Gülen cemaatinde bulunduğunu söyledi.

Albright, Gülen cemaatinin yol göstericisi olduğu değerlerin karşısında “radikal popülistlerin” ve “agresif milliyetçilerin” bulunduğunu vurguladı.

Cemaatin ABD’deki bu yeni kültür merkezinin açılışına ayrıca, Houston Emniyet Müdürü Harold Hurtt, Houston Tİcaret Odası Başkanı Jeff Moseley, Fox 26 haber kanalının başkanı D’Artagnan Bebel, NBC Local 2 kanalının başkanı Larry Blackerby, CBS KHOU 11 kanalının başkanı Susan McEldoon, Texas Eyaleti Senatörü Rodney Ellis, Oklahoma Eyaleti Dışişleri Bakanı Susan Savage, İngiltere’nin Houston Başkonsolosu Paul Lynch, Türkiye’nin Houston Konsolosu Ali Fındık, Shell’in eski CEO’su John Hofmeister, Global Energy firması CEO’su Kenneth Yellowe ve Houston Baptist Üniversitesi’nin kurucu pederi Dr. Stewart Morris katıldı.

Gecede Fethullah Gülen’in kutlama mesajı da okundu. Oldukça ilginç bir gelişme de bu mesajı Houston Üniversitesi dekanlarından Ira Colby’nin okumasıydı.

ABD için bu kadar önemde birine nasıl vize verilmezdi?

Gülen’e referans veren yirmi altı kişinin desteği midir bilinmez, sonunda Fethullah Gülen 10 Ekim 2008 tarihinde ABD’de rahatça kalması için gereken vizeyi aldı.

Yani Gülen ABD’de beş yıl yaşar ve vergi beyannamesini doldurursa artık ABD vatandaşı olabilecekti.

İlginç bir rastlantı…

Aynı tarihlerde Rusya Yüksek Mahkemesi, Fethullah Gülen cemaatiyle ilişkisi bulunduğu tespit edilen bütün kurumların Rusya’daki faaliyetlerine son verdi.

Aslında Rusya İç İstihbarat Örgütü (FSB) Rusya’daki okullara daha önce operasyon düzenlemiş, okullarda görevli ABD’li öğretmenleri CIA ajanı oldukları gerekçesiyle sınır dışı etmişti. (Bu arada bilinenin aksine Gülen okullarında eğitim dili İngilizcedir.)

 Gülen okullarının Kafkasya macerası hayli hareketliydi. Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov kendisine karşı düzenlenen suikast sorumlusu olarak bu okulları gösterdi. Okulları kapattı. Cemaat bu iddiaları hep reddetti. Buna rağmen cemaat okulları Azerbaycan’da: aynı akıbete uğradı.

Yeri gelmişken aktarmalıyım:

Fethullah Gülen’in resmi sitesi, Gülen hakkında yurtdışında yayınlanan haberlerin neredeyse tamamına yer veriyor.

Bu haberlerden bir tanesi var ki Gülen’in sitesinde önemine rağmen yer bulamadı. O haber Azerbaycan resmi devlet gazetesinde Mayıs 2009 tarihinde çıktı. Gazetenin niteliği, Fethullah Gülen cemaati hakkında Azerbaycan’ın devlet görüşünün ne olduğunu da gösteriyor.

Haberin başlığı şuydu: “Today’s Zaman ve Onun Sahiplerinin Ermeni Sevgisi ve Azerbaycan’a Nefreti Nereden Kaynaklanıyor?”

Haberde Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin Azerbaycan’a etkileri bir değerlendirmesi yapıldı ve ardından cemaatin yayın organı Zaman gazetesine çok ciddi bir ithamda bulunuldu:

“Anti-Azerbaycan kampanya yapıyorlar.” Gazete buna gerekçe olarak AKP hükümeti ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin artmasıyla beraber Zaman gazetesinde çıkan Azerbaycan karşıtı yayınları gösterdi. Azerbaycan gazetesinin yazdığına göre Zaman gazetesi sistemli bir şekilde Azerbaycan’da demokrasi değil, diktatörlük olduğunu, Avrupa Birliği’nin Azerbaycan’daki antidemokratik duruma müdahalede bulunacağı yalanını yazıyordu.

Zaman gazetesi bunu niye yapıyordu?

Birincisi, cemaat Azerbaycan’da rahat faaliyet yürütemiyordu. Azerbaycan resmi gazetesinin ikinci iddiası ise, Zaman’ın Ermenistan lobisinin tesiri altında haber yapmasıydı.

Gazete bir de uyan yaptı: “Bize şirketleriyle gelip bizden para kazanıp Ermenilere çalışan bu şebeke bu yayınlarına devam ederse gerekli cevabı bulur! Azerbaycan’ı açık şekilde Afrika ülkelerinden aşağı seviyede gören Today’s Zaman gazetesi ve onun rehberleri, ideologları, bu sersem ve esassız iddialarının sonucunu anlamalı ve ders çıkarmalıdırlar.”

Türkiye medyası bu haberleri görmüyor, ama cemaat ile Kafkas ülkeleri arasında gerilim tırmanıyor.

Ya da ABD ile Rusya kapışıyor mu demeliyiz? Dünyanın yeni paylaşım mücadelesinde cemaat hangi safta?

Kuşkusuz Ömer Fevzi Mardin’in yolunda…

Soğuk Savaş’ın piyonu cemaat

Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı-Efendi 2 kitabımda yazdım. Okumayanlar için özetleyeyim:

Ömer Fevzi Mardin, bahriye teğmenliği sırasında İttihatçılara katıldı. Trablusgarp Savaşı’nda gönüllü olarak yer aldı.

Harbiye Mektebi’nde öğretmenlik yaparken komutanı Rauf Orbay’ın aracılığıyla Nakşibendî şeyhi (Üzeyir Garih’in mezarını ziyaret ettiği) Küçük Hüseyin Efendi’yle tanıştı.

Ve ondan icazet alıp askerliği bıraktı, “halifesi” oldu.

Zamanla kendi dergâhını kurdu, “şeyh” oldu.

1942’de İlahiyat Kültür Derneği’ni kurdu. Amacı “dinler arası diyalogdu.”

Şeyh Ömer Fevzi Mardin’ e dinler arası diyalog konusunda en büyük desteği Rahip Dr. Frank Buchman verdi. Rahip Buchman, ABD’de 1929 yılında “Manevi Cihazlanma Cemiyeti”ni kurmuştu.

Şeyh Ömer Fevzi Mardin ile Rahip Buchman’ı yan yana getiren, bir gazeteciydi: Ahmet Emin Yalman!

Detaya girmeyelim…

Şeyh Ömer Fevzi Mardin 1949 yılında Rahip Buchman’ın davetiyle İsviçre’ye gitti. Bir şatoda dünyanın çeşitli yerlerinden gelen din adamlarıyla bir hafta süren toplantılar yaptı. Yaptığı konuşmayı İslamiyet ve Ehl-i Kitap Ailesi kitabına aldı: “Müslümanlık devrinin bugün faal görevlerini bu varlıklı, imkânı millet olan Amerikalılar üzerine alınış bulunuyor. Çünkü Allah onları bu işe seçmiş, hazırlamış ve harekete geçirmiştir. “

İsviçre’deki toplantının nedeni “diyalog”du, ama sonuç farklı çıktı:

Solculara karşı yılmaz bir mücadele verilmelidir!

Şeyh Ömer Fevzi Mardin, İsviçre’den döner dönmez ne yaptı dersiniz? Mehmetçik’in Kore’ye gönderilmesini savunan bir kitap yazdı. Kitabında, Kore Savunmasına Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret’i anlattı!

Başta müritleri olmak üzere herkese ve basına, ABD Başkanı Franklin Roosevelt’in, Şeyh Küçük Hüseyin Efendi dervişanından Münir Ertegün vasıtasıyla gizlice Müslüman olduğunu söyledi!

Görüldüğü gibi “cemaatlerin” dış bağlantıları olabiliyor ve bunlar etkisiyle ülkenin siyasetini belirlemede hayli aktif görevler üstleniyor, “Soğuk Savaş’ın piyonu” haline geliveriyorlardı.

Bu karmaşık ilişkiler ağı bilinmeden, ortaya çıkarılmadan Yeşil Gladio’nun faaliyetleri bilinemez…

“Vakit” gazetesinin ABD’yle ilişkisi

Bundan birkaç yıl önce Vakit gazetesinin telefonu çaldı.

Arayan dönemin ABD İstanbul Başkonsolosu David Arnett idi. Başkonsolos Arnett, Vakit gazetesinin sahibi Mustafa Karahasanoğlu’nu kendisiyle görüşmek üzere İstinye’deki konsolosluğa davet Karahasanoğlu bu davetten ötürü huzursuz oldu; “Niye çağırdı acaba: diye birkaç yakın arkadaşına sordu.

İlk kez oluyordu, radikal bir dincinin ABD Konsolosluğu’na çağrılması. Ya da onlar öyle biliyordu!

Vakit gazetesi sahibi Karahasanoğlu, aynı zamanda avukat olan yakın bir dostunu alarak ABD Konsolosluğu’na gitti.

Ancak özel görüşmeye avukat alınmadı. Arnett ile Karahasananoğlu baş başa görüştü. Ne görüştüler?

Görüşmeye gergin giren Karahasanoğlu gülerek çıktı ve başkonsolosla samimi olarak tokalaşıp veda etti.

Bu iddialar, radikal İslamcı örgüt İBDA-C’ye yakınlığıyla bilinen Baran dergisinin 75. sayısında yer aldı.

Baran dergisinin canlı şahitlere dayanarak, “ABD Elçisi Tarafından, Terbiyeli Bir Gazete: Vakit” başlığıyla verdiği bu çarpıcı habere göre Arnett, Karahasanoğlu’na gazetede çıkan ABD karşıtı yazılardan duyduğu rahatsızlığı anlattı.

Derginin iddialarına göre, terörle mücadeleden Irak Savaşı’na, ABD’nin Türkiye politikasına kadar bazı meselelerin konuşulduğu görüşmede, Başkonsolos Arnett, Karahasanoğlu’ndan ABD karşıtı yazılara karşı duyarlı olunmasını istedi.

Karahasanoğlu bu talebe olumlu yanıt verdi ve samimi bir vedalaşmayla görüşme sonlandı.

Vakit gazetesi, bu olaydan sonra ABD’ye karşı eleştirel yaklaşımını yumuşattı.

Baran dergisi, Karahasanoğlu’nun, “El Kaide lideri Usame bin Ladin’i Yahudi ilan eden” analizini bu görüşmenin etkisine bağlıyor.

Vakit gazetesi sahibi Karahasanoğlu’yla görüşen ABD İstanbul Başkonsolosu David Arnett, kamuoyunda Türk geni taşıdığı iddiasına dayanarak DNA testi yaptırmasıyla, İslam’da reform önerileriyle ve katıldığı cenazelerde Yahudi asıllı olmasına rağmen kıldığı cenaze namazlarıyla tanınıyor!

Kuşkusuz, ABD Başkonsolosluğu’nun bir gazete yöneticisiyle görüşmesi Türkiye’de ilk değil. Diğer gazete yöneticileriyle de görüşmeler oluyor. Ancak burada önemli olan nokta, radikal dinci bir yayın çizgisi olan Vakit’in bu görüşmeden sonra ABD karşıtı yayınlarını hayli yumuşatması…

Bu arada…

Vakit gazetesinin ABD’yle ilişkisini sadece bu görüşmeyle sınırlı tutmak hatalı olur.

Geliniz, bir Vakit gazetesi yazarını yakından tanıyınız…

“Vakit”in ABD’deki yazarı

 Adı Yusuf Ziya Kavakçı.

 Soyadı tanıdık geliyor mu?

 Kendisi, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Fazilet Partisi’nin türbanlı milletvekili Merve Kavakçı’nın babası.

Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı, Erbakan’a yakınlığıyla biliniyor ve yaklaşık           yirmi yıldır ABD’ de yaşıyor.

Kavakçı, Kuzey Texas’ta Kuran Akademisi, Suffa lslamic Seminary’nin kurucu dekanı ve İslam hukuku hocası. Dallas Merkez Camii imamı.

Ve bunlarla birlikte en önemlisi; ABD Devlet Bakanlığı’nın “resmi İslam sözcülüğü” görevini yürütüyor.

Kavakçı’nın bu unvanı sır değil; Vakit’te yayımlanan yazılarında yer alıyor. Ayrıca bu iş için maaş aldığını da belirtelim…

Papa XVI. Benedictus’un ABD ziyareti sırasında görüştüğü isimler arasında, Yusuf Ziya Kavakçı da vardı.

Kavakçı’nın portresi araştırıldığında, Texas Parlamentosu’nun açılışında konuşma yaptığı ve dua okuduğundan, ailesinin ABD’deki bağlantılarına kadar birçok çarpıcı iddiaya ulaşmak mümkün.

Kısacası, kızı Merve Kavakçı gibi Vakit’in köşe yazarlığını yapan ABD’nin resmi din görevlisi Yusuf Ziya Kavakçı, tartışılacak bir portreye ve bağlantılara sahip.

Vakit gazetesi, her ABD’ye gideni ve ABD’de yaşayanı CIA ajanlığıyla itham etmesiyle bilinen dinci bir yayın organı.

Örneğin, milliyetçi bir yayın çizgisi olan Yeniçağ gazetesi yazarı Savaş Süzal’ı Amerikan pasaportu sahibi ve Amerikan vatandaşı olmakla suçladı (2 Eylül 2008).

Nedense konu kendi yazarı olan Yusuf Ziya Kavakçı’nın yukarıdaki ilişkilerine gelince susuveriyor. Niye acaba?

Hâlbuki…

Vakit gazetesinin ABD’de bir şeyhi bile vardı: W. D. Muhammed.

Şeyhi tanımamız lazım:

9 Eylül 2008′ de vefat eden W. D. Muhammed, ABD’deki World Community of Al-İslam in the West örgütünün lideriydi.

Kendisine bağlı 20 bin kişilik cemaati vardı.

Şeyh W. D. İslam Ümmeti örgütünün kurucusu ünlü lider Elijah Muhammed’in oğluydu.

Merve Kavakçı Vakit gazetesinde Şeyh W. D.’nin ölümünü konu etti. Kavakçı yazdığı makalesiyle hem kendilerine, hem de ılımlı İslam’ın ABD kökenli yapısına yeniden dönmemizi sağlıyor.

Kavakçı’nın yazısında öve öve bitiremediği Elijah Muhammed ile W.D. Muhammed’i biraz daha tanıyalım.

Elijah Muhammed’in İslam anlayışının, her Müslüman’ın farkına varacağı gibi, İslamiyet’le uzaktan yakından bir ilgisi yoktu.

Şöyle ki:

1) Elijah Muhammed, peygamber olduğunu iddia ediyordu. İslam’ da ise son peygamber Hz. Muhammed’di. Bu basit kuralı bile reddeden Elijah Muhammed, Vakit yazarı Merve Kavakçı tarafından İslam’ın savunucusu ilan ediliyor.

2) Elijah Muhammed ırkçıydı. Siyahların beyazlardan üstün olduğuna inanıyordu. Elijah Muhammed’e göre İslam, Siyah ırka gönderi özel bir dindi.

3) Elijah Muhammed “zinanın günah olmadığını” söyleyecek kadar, İslamiyet’in temel kurallarından kopmuş bir isimdi.

Vakit yazarı Merve Hanım’ın büyük İslam bilgini olarak takdim ettiği Elijah Muhammed’in, İslamiyet’le bir ilgisi yoktu.

Aksine İslami esasları bozduğunu ve kendi kurallarını koyarak İslam dışına çıktığını söyleyebiliriz.

Peki, bu gerçekler ortadayken Kavakçı baba-kız neden onu övüp; göklere çıkarıyordu?

Bu arada, Merve Kavakçı yazısında Elijah Muhammed’in Malcolm X’i İslamiyet’e kazandırdığından övgüyle söz etti. Bu kısmen doğru.

Ancak…

Malcolm X, İslam’ı öğrenip Elijah’ın kurallarının İslam’la ilgisiz olduğunu anlayınca İslam Ümmeti örgütünden ayrıldı. Ayrılışının ardından cemaatin yayınlarında hakarete maruz kaldı. Kafası kopmuş bir şekilde resmedildi. Kısa süre sonra da kuşkulu bir şekilde öldü.

Merve Kavakçı nedense makalesinde bu ayrıntıları vermedi.

Bitmedi…

Merve Kavakçı Vakit’teki makalesinde, oğlu W. D. Muhammed’in babasına isyan ederek kendi cemaatini kurduğunu iddia ediyor.

Fakat…

Bu ifade bizzat Şeyh W D.’nin Haksöz dergisine verdiği röportajla yalanlandı (Ocak-Şubat 1995).

Aslında Şeyh W D. babasını eleştirdiği için onun dergâhından kovuldu, ancak çok pişman oldu, ağlayarak kendisini affetmesini istedi, defalarca mektup yazdı. Ve ısrarları sonucunda babası tarafından affedildi; İslam Ümmeti’ne yeniden kabul edildi.

Tekrar cemaate alınan Şeyh W D.’nin büyümesi babasının ölümüyle oldu. W.D. kendini babasının takipçisi sayıyordu.

Aile reisleri tarafından cemaatin başına geçirildi. Bundan sonra cemaatin ABD’yle sıcak ilişkileri başladı.

Elijah Muhammed döneminde İslami olmayan ancak ABD’ye askerliği reddedecek kadar siyasal olan anlayış, hızla ABD yönetimiyle uyumlu hale geldi.

Malcolm X’in Yahudi’ sermayesine karşı Siyah emekçi tepkisi, W.D.’nin İslam anlayışında bulunmuyordu.

Şeyh W.D. İslam’ı babasında görüldüğü gibi tepkisel bir hareket olmaktan da çıkardı. Cemaatin İslam anlayışını hem ABD’deki diğer dinsel eğilimlerle hem de ABD siyasetiyle uyumlu hale getirdi.

Merve Kavakçı’nın babasının da yöneticisi olduğu ISNA (Kuzey Amerika İslam Toplumu), ABD’yle uyumlu örgütün şemsiyesi altına giriyordu.

Merve Kavakçı yazısında Şeyh W. D.’nin Sünni İslam’ı seçtiğini yazdı. Tam aksine Şeyh W. D. ise Haksöz dergisine verdiği röportajda Sünni düşünceye yakın olmakla beraber Sünni İslam’ı seçmediklerini açıkça söylüyor:

Çoğunlukla Sünni olarak nitelendiriliyoruz. Müslümanların kendilerini Şii ya da Sünni diye isimlendirmelerini çok büyük bir yanlış olarak görüyoruz. Ama yine de şunu söyleyebilirim ki bizler Sünni İslam anlayışının uygulamalarına, Şii İslam anlayışının uygulamalarından daha yakınız.

Şeyh W D. aynı röportajda, Sünni olmakla birlikte asıl duruşlarının Şiiliğe mesafeli olduğunu belirtiyor:

Biz, on İki İmam anlayışının ve bunun gibi mistik anlayışların ve hatta kan bağıyla ilgili iddiaların İslami olmadığına inanıyoruz. Ve bu tür düşünce ve iddiaların İslam dünyasına dışarıdan gelmiş olduğunu düşünüyoruz. On İki İmam anlayışı İslam’dan ziyade, İncil kaynaklıdır. Kan bağıyla ilgili iddiaların ya da peygamberin soyundan olanların otomatik olarak kutsal insanlar oldukları ve yüceltilmeleri gerektiği düşüncesi gayriislamidir. Şimdi sözlerimin yanlış anlaşılmasını istemem; Şiileri seviyorum ve onların İslam’a oldukça derinden bağlı insanlar olduklarını düşünüyorum. Onlar insani duygularla doludur ve birçok Sünni Müslüman’dan daha ruhanidir. Ama aynı zamanda onlarla birlikte adlandırılmaktan rahatsızlık duyarım. Bu onları sevmediğim ya da onları, dinlerine bağlı insanlar olarak görmediğim için değil, fakat az önce söylediğim çekincelerden dolayıdır.

Açıkça görülüyor ki Şeyh W. D.’nin İslam’ı, ılımlı İslam olarak tarif edilen, radikal-siyasal İslam’la mesafeli bir düşünceyi temsil ediyor.

İslam’ ı ABD’nin politikasıyla uyumlu hale getiriyor.

Dinler arası diyalog çalışmalarına katılıyor. Vatikan’da papayı ziyaret ediyor.

Bu sayede 1992’de Amerikan Senatosu’nu duayla açan ilk Müslüman oluyor.

1993’te ve 1997’de Bill Clinton’ın görevine başlayış duasını ediyor. Clinton’ın başarısı için Allah’a yalvarıyor.

Council on American-Islamic Relations Başkanı Ahmed Rehab onun için, “O, Amerika’nın imamıydı” diyor.

Evet… Gerçekten de “O, Amerika’nın imamıydı!” Peki, Amerika’nın imamı Türkiye’de hangi yayın organında övülüyor, göklere çıkarılıyor? Vakit gazetesinde!

Bu dinci gazetelere göre “kökü dışarıda olmak” nedir bilir misiniz? Eğer anneniz yabancıysa kökünüz dışarıda oluyor!

Cumhuriyet’in yiğit kadınlarından Türkan Saylan’a hayattayken en çok bu Vakit gazetesi saldırdı. Bağnazlar, Türkan Saylan’ın annesi inancıyla ilgili hep iftira attılar.

Cenaze namazında emekli müftü İhsan Öztekin, Türkan Saylan’ın annesiyle ilgili sözlerden hep büyük üzüntü duyduğunu ve kendisine yakındığını açıklayınca çok canım yandı.

Osmanlı şeyhülislamının kabul ettiği gelini bu dinciler kabul etmiyorlardı.

Türkan Saylan’ın annesinin Türkiye’deki hikâyesini anlatayım ki sizler de bu vahşi dincileri Yakından tanıyınız.

Kimin kökü dışarıda?

Önce Osmanlı tarihinden iki ismi tanıyalım:

Birincisi, Şeyhülislam Mehmed Cemaleddin Efendi.

Rumeli Kazaskeri Şeyh Ahmed Halid Efendi ile Hz. Ebu Talib ve Hz. Ali’nin elli birinci kuşaktan torunu Vezir Said İbn Abdülbaki’nin kızı Seyyide Mevhibe Hanım’ın oğluydu.

Büyükannesi, ünlü Türk matematikçi Gelenbevi İsmail Efendi’nin kızı Naile Hanım’dı.

4 Eylül 1891’de şeyhülislam oldu ve bu görevi kesintisiz on altı yıl on bir ay sürdürdü.

Bu makamdan istifa ettikten sonra üç defa daha meşihat makamına layık görüldü.

İkinci görevi (1908) altı ay on gün; üçüncü görevi (1912) üç ay sekiz gün ve dördüncüsü (1912) iki ay yirmi beş gün sürdü. Toplam on yedi yıl on bir ay görev yaptı.

İttihatçılar 1913 Babıâli Baskını’yla iktidarı ele geçirince Şeyhülislam Cemaleddin Efendi Mısır’a Sürüldü.

Ölene kadar Mısır’da kaldı.

Üç çocuğu vardı.

– Anadolu Kazaskeri Mahmud Kemaleddin. (Boş Beşik, Barbaros Hayrettin Paşa gibi filmlerin yönetmeni Baha Gelenbevi’nin babasıdır.)

– Şürayıdevlet (Danıştay) Üyesi Ahmed Muhtar.

– Ve Ayşe Aliye.

Şimdi gelelim ikinci ismi tanımaya: Cemil Topuzlu.

Eyüp’teki Mihrişah Valide Sultan Türbesi’ne gömülü İskeçeli Topuz Hacı Mustafa’nın torunu Kaymakam Yusuf Ziya Paşa ile Kazasker Siruzizade Tahir Efendi’nin kızından dünyaya geldi.

Babası Kudüs’teki Mescidi Aksa Camii’ni restore ettirdi. Başarısı karşısında rütbe, nişan aldı.

Cemil Topuzlu hekimdi.

İlk sivil tıp fakültesi olan İstanbul Tıp Fakültesi’ni kurdu. Bunu dişçilik ve eczacılık okulları takip etti. 1912 ve 1919’da iki kez İstanbul belediye başkanlığı görevini yürüttü. Gülhane Parkı gibi birçok park, şehir tiyatroları, merkez hali vs yaptı.

Hekim Cemil Topuzlu, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin kızı Ayşe Aliye’yle 1891′ de evlendi.

Bu evlilikten üç çocuk dünyaya geldi: Muhiddin, Mehmet Ziya ve Selma.

Cemil Topuzlu çocuklarına çok ilgili bir babaydı. Çocukları bulaşıcı bir hastalığa yakalanınca hepsini alıp 1914’te Cenevre’ye gitti. İki yıl bu ülkede kaldı. Çocuklar iyileşince İstanbul’a döndü.

Fakat fazla kalamadı; Fransız hükümetinin sulh teklifini Sadrazam Talad Paşa’ya iletmesi, Enver Paşa’nın tepkisiyle karşılandı. Cemil Topuzlu, Çiftehavuzlar’daki köşkü gözlem altına alınınca 1917’de ailesiyle birlikte bir kez daha İsviçre’ye gitti.

Bu kez aralarında Muhiddin yoktu. Dört lisanı anadili gibi konuştuğu için, “küçük dahi” dediği on üç yaşındaki oğlu Muhiddin’i yakalandığı hastalıktan kurtaramamıştı.

Topuzlu ailesi Cenevre’de iki yıl kaldı. Cemil Topuzlu İstanbul belediye başkanlığı teklifiyle tekrar yurda döndü. Belediye başkanlığı ve nafia nazırlığı yaptı. Ancak Sadrazam Damat Ferid Paşa’yla geçinemedi; istifa etti. İstifasına kızan Damat Ferid’in kendisini divanıharbe vereceğini öğrenince yine yurtdışına, Fransa-Nice’e gitmek zorunda kaldı.

Bu arada Ankara Hükümeti de “İngiliz Muhipler Cemiyeti” kurucusu olduğu için Cemil Topuzlu’yu kara listeye aldı.

İstanbul ve Ankara Hükümeti’nin tepkisini alan Cemil Paşa’nın bu Paris’teki “gönüllü sürgünlüğü” dört yıl sürdü. 1924’te İstanbul’a döndü.

Fakat memleketinde yine uzun süre kalamadı. Bu kez gidiş sebebi oğlu Mehmet Ziya’ydı.

Mehmet Ziya, 1925’te Galatasaray’dan mezun oldu. Cemil Topuzlu çocuklarını Avrupa’da okutmak istedi.

Mehmet Ziya Topuzlu, Belçika Leuven Üniversitesi’nde ekonomi okudu.

Oğulları üniversiteyi bitince Topuzlu ailesi 1929 yılında İstanbul’a döndü.

Yanlarında bir de gelinleri vardı: Lilimina Reimann…

Lilimina Reimann İsviçre kökenli bir ailenin kızıydı.

1900’lerin başında İsviçre’de ekonomik bir kriz yaşanınca, Zürich yakınlarındaki Melingen kasabasından İngiltere Birmingham’a göç etmişlerdi.

Babası Robert Reimann, fabrikalarda teknisyen olarak çalışıyordu. Mina adlı bir İngiliz’le evlenmişti.

Ve Lilimina -aile içindeki adıyla Lili- Birmingham’da 1908’de dünya ya gelmişti.

Reimannların ekonomik düzeyi giderek iyileşmiş ve Lili, dönemine göre iyi okullarda öğrenim görmüştü. Ticaret lisesinden mezundu.

18-19 yaşlarındayken Mehmet Ziya Topuzlu’yla tanışmıştı. Mehmet Topuzlu ve Lili İngiltere’de 1929’da evlendiler.

Tüm aile o yıl İstanbul’a gelip Caddebostan’daki Topuzlu Köşkü’ yerleşti.

Lilimina’nın güzelliği İstanbul’da dillere destan oldu. Hatta karıkoca bir gün tekneyle gezi yaparken Atatürk’le tanıştılar. Atatürk, Lili Topuzlu’ya “Tıpkı bir Limoges vazosu gibi güzelsiniz” diye iltifat etti.

Mehmet Ziya ile Lili Topuzlu mutluydular, ancak bir sorun vardı. Lili hamile kalamıyordu. Bu durum sekiz yıl sürdü. Lili Topuzlu giderek içine kapandı. Eski neşeli sıcak halinden eser kalmamıştı. Gezmeye bile gitmiyordu.

Ve bir gün karşısına Fasih Galip adlı bir genç çıktı…

Fasih Galip 1900 doğumluydu.

Ailesinde “paşalar”, “beyler” yoktu. Balkan göçmeni annesi Nadide Hanım yetimhanede büyümüştü. Babası Galip yoksuldu ve zaten genç yaşında ölmüştü.

Fasih Galip daha lise öğrencisiyken askere alındı. Galiçya Cephesi’nde bulundu, yaralandı, Almanya’da tedavi oldu. Bu ülkede okudu. Mühendis oldu. Türkiye’ye dönüp ülkenin inşasında görev yaptı.

Xenya adındaki balerine âşık oldu. Her ikisinin de ülkelerinde yaşama istekleri evlenmelerine engel oldu.

Bir de Fasih Galip’in yeni aşkı…

Lili ile Fasih Galip’in nerede, nasıl tanıştıkları bilinmiyor.

Bilinen, bu tanışmanın evlilikle sonuçlandığı.

Fakat Fasih Galip’in Lili’yi ikna etmesi hiç de kolay olmadı. Öyle ki, zorlu bir yolculukla Birmingham’a gidip, Lili’nin anne babası Robert Reinmann’ı alıp İstanbul’a getirdi.

Ailesinin desteğiyle Lili, çocuk veremediği Mehmet Ziya Topuzlu’dan boşandı.

Bu dostça bir ayrılıktı. Mehmet Ziya Topuzlu yine bir İngiliz’le evlendi.

Bu evliliğinden oğlu Prof. Dr. Celalettin Topuzlu dünyaya geldi.

Fasih Galip ile Lili 1934 yılında evlendiler.

Lili beş aylık hamileyken 28 Haziran 1935 tarihinde Beyoğlu Müftülüğü’ne giderek Müslüman oldu (sayı 9/154). Adını “Leyla” olarak değiştirdi,

Ve 13 Aralık 1935’te Türkan doğdu.

Yeni çıkan Soyadı Kanunu’na göre, Türkan Saylan. ‘Bundan sonraki hikâyeyi hepiniz biliyorsunuz.

Yiğit bir Cumhuriyet kadınının neleri gerçekleştirdiğinden haberdarsınız.

Gelelim sonuca…

Lili Topuzlu, şeyhülislamın gelini olmasına rağmen dinini değiştirmesi için hiçbir baskıyla karşılaşmadı.

Zaten dinini de değiştirmedi.

İkinci evliliğinde de bir zorlamayla karşılaşmadı.

Ne zaman ki kızı Türkan’a hamile kaldı, gidip kendi isteğiyle Müslüman oldu.

Yani hiçbir zorlama olmadan.

Bundan gurur duymamız gerekmiyor mu?

Bu hoşgörüyü dünyaya anlatmamız, “İşte İslam budur” dememiz gerekmiyor mu?

Samimi olarak inanmış, kimse ona bir zorlama getirmemişken kendi rızasıyla Müslüman olmuş, oruç tutup namaz kılmış Leyla Saylan hakkında dinci gazeteler neden iftira atmışlardır?

Vicdanları bu kadar mı tenekeleşmiştir?

Galiba öyle…

Diyoruz ya, “Bu dinciler o Müslümanlara benzemiyordu.”

Yahudi mallarını protesto

Bu dincilerin ne kadar cahil olduklarına bir örnek vermek istiyorum. Trajikomik bir olay…

Bu dinci yayın organları neredeyse yılda ortalama iki kez “Yahudi malları almayın, kullanmayın” kampanyası düzenliyor.

Her fırsatta Yahudi düşmanlığı yapıyorlar.

Yahudi malı almak kesinlikle günah diyecekler neredeyse   .

Burada sözü odatv.com okuru Murat Yılmazer’e bırakalım                         .

Ben bir bilgisayar mühendisiyim, uzun zamandır PHP isimli betik dilini kullanarak internet tabanlı yazılımlar geliştirmekteyim. PHP hakkında teknik detaylara girmeyeceğim, ama asıl bahsetmek istediğim konuya gelmeden önce PHP’nin kısa tarihçesini anlatmakta fayda var.

1995 yılında Rasmus Lerdarf, kendi çevrimiçi (online) özgeçmişini ziyaret edenleri takip etmek için basit Perl betikleri topluluğundan oluşan bir sistem yazdı. PHP’nin temelleri böylece atılmış oldu.

Üniversite projesi alarak e-ticaret sistemi geliştirmek için bir dil arayan Andi Gutmans ve Zeev Suraski, PHP’ye (PHP/FI 2) rastladılar.

Andi ve Zeev, bu betik dilini tekrar yazmaya karar verdiler, PHP 3 bu şekilde çıktı; yıl 1998.

1998 kışında, Andi ve Zeev PHP çekirdeğini tekrar yazmaya başladılar. 1999 ortalarında “Zend motoru” (Zeev ve Andi’nin isimlerinden oluşuyor) ortaya çıkmış oldu.

2000 yılında Zend motoruyla çalışan PHP 4 resmen tanıtıldı.

2004 yılında PHP 5 çıktı, günümüzde oldukça popüler alan bu san versiyon Zend 2.0 çekirdeği üzerinde çalışıyor.

PHP internetin en popüler dillerinden biri, facebook ve yahoo da dahil, milyonlarca site bu dili kullanıyor.

Fakat burada asıl olarak dikkatinizi çekmek istediğim konu şu:

PHP dili 1997’den beri asıl alarak Andi Gutmans ve Zeev Suraski isimleriyle birlikte anılıyor, ayrıca PHP’nin kalbi alan motor bu ikili tarafından oluşturuldu.

1999’da kurdukları ZEND teknolojileri şirketi artık milyarlarca dalarlık bir şirket ve ikili hala bu şirkette yöneticilik yapmaktalar.

Eh bu kadar ön bilgiden sonra yavaş yavaş asıl konuya gelelim. Hem Andi Gutmans, hem Zeev Suraski İsrail Teknik Üniversitesi’nden mezun ve tahmin edeceğiniz gibi ikisi de Yahudi.

Yani PHP’nin kalbinde iki Yahudi’nin yazdığı motor var!

Ve asıl bomba: Yahudi ürünlerini protesto eden, Yahudi düşmanlığıyla meşhur bir kesim vardır malum. Bunların en azılısı ve “bel altı vurma” meraklısı alan Vakit gazetesi var ya hani, işte onun internet sitesi PHP ile yazılmıştır:

(Örnek: http://www.vakit.com.tr/haber.php?id=71014)!

E, onlar Yahudi malı kullanır da bir başka dinci yayın organı, haber7.com durur mu? Onlar da PHP kullanmışlar (http://www.haber7.com/haber/20090417 /TSKdan-Turkiye-halki-yorumuna-kanit.php ) …

Peki ya İslami evlilik sitelerine ne demeli? http://www.gonuldensevenler.com/uyeol.php,http://www.zevac.merihnet.com/index. php?go=2, ” ‘http://hayirlikismet.com/index.php?page=login vs vs…

Bu dindar kardeşlerimiz, içine Yahudi parmağı karışmış izdivaçlarının hayırlı olabileceğine gerçekten inanıyorlar mı?

Şaka bir yana, sizce de bu durum bazılarının yüzünü kızartmayacak mı?

Utanmadan “Yahudi mallarını boykot edin” kampanyası düzenliyorlar. İşte bunlar bu kadar cahildir. Hep kullanılırlar.

Cahil dinciler

Türkiye’deki temel mesele okuma alışkanlığının olmamasıdır.

Herkes kulaktan duyduğu bilgilerle Müslümanlığını yaşamaktadır.

Kimse evinin duvarında asılı duran Kuranıkerim’i alıp okumamıştır.

Türkiye aydınının durumu da böyledir; o. da okumaz. Tarihlerini bilmezer.

Bir örnek vermeliyim:

Mehmet Barlas köşesinde yazdı. Bir işadamı Barlas’a demişti ki,

” Türkiye’nin tarihsizliği Şinasi, Namık Kemal gibi Batı’yı ilk tanıyan aydınların Fransızca öğrenmeleridir. Türkiye, Tanzimat’tan başlayarak Fransız sistemini benimsemiştir.” (5 Haziran 2007, Posta.)

Bunun üzerine tartışma yapılabilir. Doğru olduğu kadar eksik yönleri de vardır.

Ancak, Vakit gazetesi köşe yazarı Hasan Karakaya, gazeteci Barlas’ın yazısı üzerine uzun bir makale kaleme alınca, artık bu bilgi eksikliğini gidermek şart oldu.

Çünkü aslında sadece Vakit gazetesi değil, resmi ideolojiye karşı çıktığını belirten bazı yazarlar da, aslında o karşı çıktıkları resmi ideolojinin argümanlarıyla bunu tartışıyorlar.

Örneğin Vakit’e göre Namık Kemal kimdi?

Cumhuriyet, Namık Kemal’i nasıl anlatmışsa Vakit de aynı onu benimsemişti! Yani Cumhuriyet’in okullarında ne öğrendiyse bunun üzerine analiz yapmaya kalkışıyordu.

Namık Kemal’in siyasi düşüncelerine ilişkin kapsayıcı, derin bir değerlendirmeleri yoktu.

Hâlbuki Namık Kemal, Vakit’in pek de beğeneceği görüşleri savunuyordu.

Bir örnekle yetinelim:

1876 Anayasa çalışmalarının en faal isimlerinden biri Namık Kemal’di.

Namık Kemal’in kafasındaki “anayasal düzen” İslami temelde Batılı bir yaşamdı. Yani gelenekten kopmayan bir modern yaşamı savunuyordu: “Hem Batılılaşalım hem Müslüman kalalım” diyordu kısaca.

Çünkü Namık Kemal’e göre Batı’nın liberal felsefesi ile İslam’ın yönetim esasları birbirine hiç de aykırı değildi. Aslında tüm bunlar şeriatın öngördüğü hususlardı.

Namık Kemal hocası Şinasi gibi “katı bir Avrupacı” liberal değildi. Bir elinde hep Kuranıkerim vardı.

Özelde Namık Kemal’in, genelde Yeni Osmanlıların “devleti kurtarma projesi” aynı zamanda dinin/İslam’ın kurtuluşuydu. Ali Suavi farklı mı? Onun da yer yer şeriatçılığa kaçan görüşleri var, ama diğer yan bilimin kılavuzluğuna inanır; “emperyalizme” karşıdır.

Namık Kemal’leri, Ali Suavi’leri bugünlere taşıyan düşünceleridir;

Medyadaki cahillik başlı başına bir kitap konusu.

Dincilerin Atatürk’le ilgili yıllardır yaptıkları bir yalanı yüzlerine vurmak istiyorum.

Biliyorsunuz, Türkiye’ deki dinci gruplar ve bunların medyası yıllardır Atatürk’ün ölümüyle ilgili hep bir yalanı dile getirirler:

Atatürk’ü içki öldürdü!

Doğru olmadığını söylersiniz…

Resmi belgeleri gösterirsiniz…

Yok hayır, dinlemezler.

Papağan gibi tekrar ederler: Atatürk çok içki içtiği için öldü.

Dayanamayıp sorarsınız: Nereden biliyorsunuz?

Hemen yanıtlarlar: Siroz hastası değil miydi?

Açıklarsınız, sirozun alkolden kaynaklandığı bir şehir efsanesidir.

İnanmazlar.

Peki dersiniz, Mehmet Akif neden öldü biliyor musunuz?

Çıt çıkarmazlar. Kem küm ederler.

Sirozdan dersiniz. İnanmazlar. Öyle ya sirozun içki içmekten kaynaklandığını sanıyorlar ya! Eh Mehmet Akif içmediğine göre nasıl sirozdan ölebilir?

Cahil oldukları için dalga da geçersiniz: Belki gençliğinde çok içtiğinden dolayı olabilir mi?

Ne yazık ki son yıllarda sürekli böylesi absürd meseleleri tartışıp durmuyor muyuz?

Uzatmayalım…

Dinci Yeni Şafak gazetesinin birinci sayfadan verdiği bir haberi spotu şöyleydi:

“Bursa Orhangazi’ de iki ay önce grip belirtileri gösteren iki yaşındaki Furkan’ın siroz olduğu anlaşıldı. Küçük Furkan babasından alınacak karaciğerle hayatta tutulacak”

Yani…

Yanisi şu: Atatürk içkiden değil sirozdan öldü.

Sonuçta…

Farkında olmadan yıllardır dile getirdikleri koca yalanlarını, hem de birinci sayfadan tekzip etmiş oldular.

Atatürk içkiden değil, sirozdan öldü.

Ne diyelim, Allah Furkan’ı inşallah annesine babasına bağışlamıştır.

Dinci medyanın “üfürükçü” haberlerini uzatmayalım. Fakat konuya bir açıdan devam etmek istiyorum.

Başbakanın dini bilgisi zayıf

Başbakan Erdoğan’ın sinirlendiğinde hep aynı cümleyi kurduğunu fark ettiniz mi?

“Bir yanağına vur, öbür yanağını çevirirsin anlayışına da sahip değiliz. Kusura bakmasınlar, öyle yanak bizde yok.  Böyle yanak bizde yok. Çünkü adalet bu değildir.”

“Kusura bakmasınlar, yumuşak başlıysak uysal koyun değiliz, bunu da bilmeleri lazım. Bir yanağına vur, öbür yanağını çevirsin, kusura bakmasın, öyle yanak bizde yok… “

Vs vs…

Evet, başbakan nedense hep bu örneği veriyor.

“Sizce Başbakan Erdoğan’ın din bilgisi çok zayıf değil mi?

Ya da şöyle diyelim; din bilgisi sadece imam-hatipte öğrendiğiyle mi sınırlı?

“Bir yanağına vururlarsa, sen öteki yanağını da çevir” sözü kime ait bilmiyor mu?

Hatırlatalım: İsa Peygamber’ e!

Bu söz Fransızca diline bir deyim olarak da girmiştir:

Tendre I’autre joue: Kutsal Kitap’ta yazdığı gibi, bir yanağına vurana öbür yanağını da uzatmak anlamına gelir.

– Luka İncili (6/29): “Bir yanağına vurana, öbürünü de uzat.”

 Matta İncili (5/39): Fakat ben size derim: Kötüye karşı koma ve senin sağ yanağına kim vurursa, ona ötekini de çevir.”

Devamı (5/40): “Ve eğer biri seninle mahkemeye gidip senin gömleğini almak isterse, ona abanı da bırak.”

5/41: “Ve kim seni bir mil gitmeğe zorlarsa, onunla iki mil git.”

5/42: “Senden dileyene ver, senden ödünç isteyenden yüz çevirme.” Üç büyük semavi dinde de bu söz çok değerlidir.

Kutsallık atfedilir.

Bu söz hoşgörü ve barışın sembolüdür.

Ama… Başbakan Erdoğan, nedense bu sözü İsa Peygamber’in söylediğini bilmiyormuş gibi konuşuyor.

İşte o zaman ister istemez soruyorsunuz; sahiden Başbakan Erdoğan’ın dini bilgisi zayıf mı?

En azından danışmanları kendisini uyarmıyor mu? Uyarmadığı belli. Çünkü…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Partisine “AKP” denmesine de çok kızıyor.

“Ak Parti” denmesini istiyor.

Çoğu kişi bu durumu Şaşkınlıkla karşılıyor.

Ne olacak sanki? “AKP” dense ne olur, “Ak Parti” dense ne olur? Yine de bazı medya grupları, meselenin ne olduğunu bilmeden, Başbakan Erdoğan’ı kızdırmamak için haberlerinde artık “Ak Parti” kullanıyor.

İyi de ediyorlar. Kişi ya da grup kendisini nasıl ifade etmek istiyorsa saygı duymak gerekir.

Ancak…

Bir soru hala ortada:

Başbakan neden “AKP” denilmesine çok kızıyor? Bunun yanıtını, Orhan HançerlioğIu’nun İslam İnançları Sözlüğü kitabı veriyor. Bakınız sayfa 17’deki “Akabe” sözcüğünün karşısında yazıyor: “Şeytan’ın oturduğuna inanılan tepe.”

Bu akabelerin en ünlüsü Mekke ile Mina arasındaki tepedir. Hac bayramında Müslümanlar bu tepedeki taştan sütunu (Cemre-i Akabe) taşlarlar, böylelikle de bir zamanlar orada oturduğuna inanılan Şeytan’ı taşlamış olurlar.

Yaaa! Şimdi anladınız mı, Başbakan Erdoğan’ın “A-KE-PE” denilmesinden neden çok rahatsız olduğunu?

Başbakana göre partisine “AKP” diyen herkes aslında “Şeytan” diyordu.

Başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP’Iilerin İslam bilgileri pek zayıf değil mi?

Bu isim olayı gösteriyor ki, Mekke’de Şeytan’ın oturduğuna inanılan tepenin adını, partilerine isim yapmışlar!

Sonra da dünyada eşi benzeri olmayan bir talepte bulunuyorlar:

“Partimize AKP demeyin, Ak Parti deyin!”

Eee, şunu baştan düşünsenize…

Bir de imam-hatip mezunu olacaklar!

Ya da tekrarlayacağız: “Bu okullarda öğrenim kalitesi iyi değil.”

Hayır hayır, derdim, imam-hatip müfredatını ve öğrenimini ele almak değil.

Konu açılmışken bir parantez açmama izin veriniz; imam-hatip meselesine değinmek istiyorum. Bir Türkiye gerçeğini gözler önüne sermek için Bursa’dan bir örnek vereceğim:

Çoşkunöz, Durmazlar, Diniz, Ermetal, Mutlusan, Ünimak, Karmod, Hidro Tek, Kema Makine, Mimfa, Kuzuflex, Omega Otomotiv, Başarır, Tuğra Makine, Türkkar, Yuneka, Kardoba, BeItan, Revsan, Biytaş, Modsan… Liste uzayıp gidiyor. Hepsi ihracatçı.

Hepsi Bursa’ da. Ciroları yüz milyonlarca dolar.

BU şirket kurucularının hepsinin ortak bir özelliği vardı.

“Ticari hayata 1955’te atılan M. Kemal Coşkunöz, bugün 400 milyon dolar cirosu olan Coşkunöz Holding’in kurucusuydu.

1956 yılında küçük bir atölyede iş hayatına başlayan Ali Durmaz, bugün cirosu 150 milyon dolar olan Durmazlar Holding’in sahibiydi.

Bugün on bir şirketi ve 2000 çalışanı olan Talat Diniz, Diniz Holding’i 1976 yılında kurdu.

Ve diğer şirketlerin kurucuları şu isimlerdi:

Fahrettin Gülener, Ermetal; Atilla Öztelcan, Kuzuflex; Mehmet ÜIker, Meka Teknik; Serkan Körüstan, Gera Makine; Ali Olağaner, Mutlusan; Necmettin Pınar, Pınar Metal; Ali Altınipek, Omega Otomotiv; Hulusi Burkay, Burkay Tekstil; Abdullah Bayrak, Elsisan; Nurettin Akbal, Ceyantek; Burak Selamet, Ünimak; Zeki TunaoğIu, Tunaoğlu AŞ; Yusuf Meriç-Kadir Gümüş, Yuneka; Ali Tosun, Mutfakçılar AŞ; Sabri Evci, Revsan; Cengiz Malkoç, Karmod; Emin Işıkverenler, Başarır Kalıp; Yusuf Keser, ŞRK AŞ; Vehbi Varlık, İnoksan; Harun Keser, Kema Makine; İhsan Gürsu, Türkkar Otobüs; Erhan Kara, Hidro-Tek; Fahri Tuğral, ;Tuğra Makine; Veli Kaynar, Hidrosel; Turgay Şenel, Modsan; Fevzi Uçar, Mimsa; Hüseyin Şahinkul, Şahinkul AŞ; Turgut Yavaş, Turgut Ticaret; Fevzi Uçar, Mimfa; Hüseyin Karabacak, Hüner Triko; İsmail ‘ ı Uçar, Mimfa; Kenan Bayrak, Kardoba; Suat Gülçimen, Biytaş; Rahim Kuru, Baykal AŞ; Süleyman BeItan, Beltan AŞ vs…

Milyon dolarlık cirolara sahip şirket kurucularının hemen hepsi yoksul ailelerin çocuklarıydı.

Hayır, ortak yanlarından kastettiğim yoksul olmaları değil. Bu şirket sahiplerinin hepsi aynı okuldan mezundu.

Hepsi Tophane Endüstri Meslek Lisesi mezunuydu; eski adıyla, Bursa Erkek Sanat Enstitüsü.

Evet, bu işadamlarının hepsi, bugün artık devletin ve dolayısıyla ailelerin pek ilgi göstermediği meslek lisesi mezunuydular.

Kimi tesviyeci, kimi dökümcü, kimi makineci, kimi marangoz, kimi dokumacıydı.

Bugün Bursa’nın en önemli sanayi kentlerinden biri olmasında, Tophane Endüstri Meslek Lisesi’nin 141 yıllık katkısını kimse göz ardı etmiyor. Peki, bu okulu yaşatmak için elinden geleni yapan münevverleri kim unutabilir?

Tophane Endüstri Lisesi’nin ilginç bir hikâyesi vardı:

Bursa Valisi İzzet Paşa, okulu, 29 Mart 1868’de yoksul ve kimsesiz çocuklan korumak amacıyla “ıslahhane” olarak kurdu. Islahhane başına da jandarmadan Hüseyin Efendi’yi getirdi.

Burada yoksul ve kimsesiz çocuklara ileride iş edinmeleri amacıyla hünerlerine dayanan meslekler öğretilmeye başlandı; biçki dikiş gibi. Yararı da görüldü; 1877-78’de Rusya’yla savaşan Osmanlı askerlerine elbise dikildi.

1899 yılında okula, “Hamidiye Sanayi Mektebi” adı verildi. Temmuz Devrimi (1908, II. Meşrutiyet) okulun gelişmesine önayak oldu. Bu dönemde demir, tesviye, döküm atölyeleri kuruldu.

Cumhuriyet’in ilk milli eğitim bakanlarından Vasıf Çınar, Birin Dünya Savaşı döneminde okulda öğretmenlik yaptı ve okulun yedi yıllık bir lise haline gelmesini sağladı.

Okulun artık birçok bölümü vardı: marangozluk, tesviyecilik, tornacılık, dökümcülük, ağaç tornacılığı, modelcilik, kunduracılık ve demircilik.

Osmanlı’nın ayağa kalkmak için, toprağa dişiyle tırnağıyla tutunduğu Birinci Dünya Savaşı yıllarında, öğrenciler sabahlara kadar çalışarak Mehmetçik’in ihtiyaçlarını gidermeye çalıştı. Kimi cepheye koşup şehit oldu.

Aynı direnç, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda da gösterildi. İşgal yıllarında bakımsız kalan okulun yardımına genç Türkiye Cumhuriyeti yetişti. Vali Hacı Adil Bey bizzat kollan sıvadı ve okulu tekrar öğrenim görülecek hale getirdi.

Yerli malı üretiminin teşvik edildiği o yıllarda okulda sık sık sergiler düzenledi. Öğrenciler ürettiklerini satarak okula katkıda bulundu.

Okul 1927 ve 1944 yılında iki kez yangın tehlikesi atlattı. 1952′ Bursa Erkek Sanat Enstitüsü adını aldı.

1958’de ek olarak, Akşam Tekniker Okulu açıldı. Yirmi beş yaşını aşmamış Erkek Sanat Enstitüsü öğrencilerinin alındığı bu okul üç yıllı Başlangıçta makine bölümü olan bu okulda 1963-1964 öğretim yılın elektrik bölümü eklendi. Bu okullar nedense tüm ülkede 1968 yılın kapatıldı. Yerine, bugünkü teknik liseler açıldı.

1974 yılında okulun adı Bursa Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lise, oldu. 1974-1975 öğretim yılında Yeniyol’daki bölüm bağımsız bir okul halini aldı. Böylece Bursa’ da iki endüstri meslek lisesi oldu. Eski o Tophane Teknik Lisesi ve Endüstri Meslek Lisesi, Yeniyol’daki okula da Yeniyol Endüstri Meslek Lisesi adı verildi. (Bu okulun adı daha sonra Demirtaşpaşa Endüstri Meslek Lisesi olarak değiştirildi.)

1987’de Tophane Anadolu Teknik Lisesi açıldı. Elektronik bölümüyle eğitim ve öğretimini sürdürdü. Daha sonra Anadolu Teknik Lisesi’ne bilgisayar ve makine bölümleri, teknik liseye de makine bölümleri dahil edilerek bugünkü konumuna ulaştı.

Şimdi bu bilgilerden sonra gelelim asıl meselemize…

Milli Eğitim eski Bakanı Hüseyin Çelik açıkladı; meslek liselerinde öğrenci sayısı azaldı; bu nedenle meslek liseleri ile teknik liseler birleşecek.

Bugün gidin, herhangi bir küçük, orta ya da büyük sanayi şirketi sahibiyle-müdürüyle konuşun; size bir tek söz söyleyeceklerdir: “Kalifiye eleman sıkıntısı çekiyoruz.”

Evet; Türkiye’nin tornacıya, elektrikçiye, dökümcüye, tesviyeciye, kalıpçıya yani teknikerlere ihtiyacı var. Bu gerçeği bilmeyen yok. Ama gelin görün ki bugün meslek liseleri öğrenci bulamıyor.

Burada bir çelişki yok mu?

Ne yazık ki yok; her gelen hükümet eğitim sistemini kevgire döndürdü. Mesleki eğitimi canlandırmak için gençleri meslek liselerine gitmeye teşvik eden Milli Eğitim Bakanlığı, diğer taraftan da meslek liselerini yok etmek için elinden gelen gayreti gösteriyor. Çünkü mevcut hükümet için varsa yoksa imam-hatip okullarıydı.

Türkiye’nin bu gerçeği artık saklanabilir mi?

Bürokraside vali, kaymakam, müsteşar, genel müdür, artık aklımıza ne gelirse neredeyse hepsi imam-hatip kökenli; arkeoloji müzesi müdüründen TÜBİTAK başkanına kadar.

Öğrenci velileri bu gerçeği görmüyor mu?

Eskiden “Çocuğum okusun, memur olsun” diyenler, bugün “Oğlum imam-hatipte okusun, memur olsun” diyor.

Ne yapsın yoksul halk? Başka bir kurtuluş yolu bıraktılar mı? Varsa yoksa imam-hatip…

Devlet kadroları imam-hatiplilerle doldu, daha ne istiyorlar?

“Çocuklarımız dini eğitim alsın” dendi. Güzel; devlet Kuran kursları açtı. Yetmedi.

“Çocuklarımız okullarda din eğitimi alsın” dendi. Okullarda din dersi mecburi oldu. Yetmedi.

“Okullarda dini müfredat daha ağırlıklı olsun” dendi. İmam-hatip okulu sayısı artırıldı. Yetmedi.

Bu okullar Türkiye’nin bir gerçeği, tamam, kabul… Ama artık sayıları yeterli değil mi? Her yıl 25 bin imam-hatipli mezun oluyor. Hala yetmediğini söylüyorlar.

İnsan sormadan edemiyor:

Çocuklarımız bu kadar dini bilgiyi ne yapacak? Herkes teolog mu olacak? İslam dini bu kadar zor öğrenilen bir din mi? Bütün Türkiye’yi din adamıyla mı dolduracaksınız? Yoksa istediğiniz dine dayalı bir yaşam mı? Ya da imam-hatip okulları dinci siyasetin aracı mı?

Galiba öyle.

Yoksa imam-hatip okullarının yıldızı her geçen yıl parlarken, Osmanlı’yı iktisadi krizden kurtarmaya çalışan, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeline harç taşıyan Tophane Endüstri Meslek Lisesi gibi teknik okullar neden tarihe karışsın?

Kimse de çıkıp, “Eğer dini eğitim bir ülkeyi yaşatsaydı, Osmanlı büyük imparatorluk alarak kalırdı!” demez ki.

Dogmatizmin ‘Olduğu yerde sanayileşme, gelişme ‘Olur mu? Dogmatizmin ‘Olduğu yerde soru, şüphe ‘Olur mu?

Kuşku duymazsanız her gösterilene, anlatılana inanırsınız.

Kullanılırsınız…

İmam-hatip parantezini kapatalım. Umarım ne dernek istediğimi anlatabilmişimdir.

Bu tespiti yapmanın bir başka nedeni daha var… Çünkü “imam-hatipliliğin” bir başka sonucuna dikkat çekmek istiyorum…

Psikolojik harbin merkezi

İmam-hatipli Başbakan Erdoğan’ın dini bilgisinden çok, ani duygusal kararlar ve tepkiler vermesi beni çok ilgilendiriyor.

Başbakanın bu aşırı duygusal tavrını yalnızca ben mi gözlemliyorum. Sanmam.

Türkiye’de bir yanda Ergenekon soruşturmaları yürütülüyor, diğer yanda hemen her geçen gün Başbakan Erdoğan’ın koruma sayısı artırılıyor.

Bu iki olay arasında nasıl bir bağlantı olup olmadığı konusunda sorularım var:

Nisan 2009’dan itibaren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı CAT, yani özel operasyon timleri de korumaya başladı. Başbakan Erdoğan’ın, dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in açıklamasına göre, 221’i yakın koruma olmak üzere, toplam 287 koruması bulunuyor. Bu sayı, Bülent Ecevit döneminde 130 civarındaydı. Sayının iki kattan fazla artmasının sebebi olarak ise Erdoğan’a düzenlenmesi planlanan suikastlar olduğu öne sürülüyor.

Suikast teşebbüsleri oldu mu? Evet oldu.

2005 yılında Kütahya’da Linyit İlköğretim Okulu’nda düzenlenen törene katılan Başbakan Erdoğan’a, Mustafa Bağdat isimli bir vatandaş ekmeğin içine sakladığı kurusıkıdan bozma tabancasıyla suikast teşebbüsünde bulunduğu gazetelerde yer aldı. Kendisine protestocu süsü vererek başbakana yaklaşan saldırgan Bağdat, korumalar tarafından etkisiz hale getirildi. Olayın incelemesinde, bilirkişiler bu tabancayla bir iki metreden ateş edilse bile etkisiz olacağını açıkladılar.

2006 yılında “Atabeyler” isimli bir örgütün lideri olduğu öne sürülen Murat Eren isimli şahıs yakalandı. Onun ifadelerine göre, örgüt başbakanın eski danışmanı Cüneyt Zapsu’ya, Başbakan Erdağan’a ve BİM marketler zincirine karşı eylem yapmayı düşünüyordu. Bu sebeplerle Mamak Cezaevi’ne konuldu. Yakalananlar iddiayı reddettiler. Mahkeme süreci devam ediyor.

2008 yılı görece daha hareketli geçti. Temmuz ayında “yandaş” medya, Ergenekon’un DHKP-C aracılığıyla Başbakan Erdoğan’a suikast düzenlemeye çalıştığını iddia etti, buna kanıt olarak ise başbakanın evinin ve dış krokilerinin bulunmasını gösterdi.

Ekim ayında ise Tuncay Güney, Erdağan İstanbul büyükşehir belediye başkanıyken, Ergenekon’un suikast yapmayı düşündüğünü, ancak malum “1 Numara”nın suikasta engel olduğunu söyledi.

2009 yılının Ocak ayında Yarbay Mustafa Dönmez’in evinde yapılan aramalar sonucu, Erdoğan’ın evinin krokisi bulunduğu iddia edildi ve suikast tertiplediği şüphesiyle tutuklandı. Dava sürüyor.

2009 yılının Mart ayında Adana AKP mitinginde suikast yapacakları şüphesiyle teknik takibe takılan dört kişi yakalandı ve adliyeye sevk edildi. Sonra böyle bir planın almadığı anlaşıldı ve dördü de serbest bırakıldı. (Bu sırada yandaş basın, zanlıların PKK veya Ergenekon’la bağlantılı olduğunu yazmıştı!)

Yine Mart ayında, Tekirdağ’ da miting alanına silahla girmeye çalışan Muammer Altıntaş, korumalar tarafından yakalandı. Yapılan sorgular önce Erdoğan ve Baykal’ı öldürmeyi düşündüğü, sonrasında ise Erdoğan’ı öldürdükten sonra kendisini de öldüreceği şeklinde birbiriyle çelişen iki açıklama yaptı; ardından başbakanı öldürmeye teşebbüs etmekten ve ruhsatsız silah taşımaktan tutuklandı.

Ergenekon’un ikinci iddianamesinde ise, Kemal Aydın, Neriman Aydın ve Durmuş Ali Özoğlu’nun 30 Ağustos töreninde Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’e suikast yapmayı planladıkları yazıldı. Bu iddiaya kanıt telefon görüşmeleri sunuldu.

Son olarak Üsküdar’da başbakana suikast yapılmak üzere kazılan tünel ortaya çıkarıldı. Sonra bu tünelin Osmanlı’dan ‘kalma bir su galerisi olduğu anlaşıldı.

Bunların hepsini alt alta yazıp topladığımızda, elimizde yalnızca bir avuç kroki ve iddialar, bir tanesi kurusıkıdan bozma, çok yakından ateşlense bile işe yaramayacak bir silah ve polislerin arasından cebinde silahla geçmeye çalışacak kadar acemi bir “suikastçı” kalıyor.

Ama burada başbakana suikast yapılmak için ortaya çıkan/çıkarılan krokilere de bakmak lazım:

Türkiye şu sıralar krokilerle yatıp kalkıyor. Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan aramalarda neredeyse her evden bir kroki çıktığı iddiaları medyaya yansıyor.

Son günlerin popüler terimi “krokilerin” listesine bir bakalım:

-Yarbay Mustafa Dönmez’in Sapanca’daki evinde ele geçirilen kroki ve haritalar. İddialara göre, evde ele geçirilen krokilerde Başbakan Erdoğan’a yönelik suikast planı da var.

-Yine Yarbay Dönmez’in Ankara Sincan’daki evinde bulunan krokiyle kazılar başlatıldı ve çok sayıda mühimmat bulundu.

-Susurluk hükümlüsü ve Ergenekon soruşturması tutuklusu Özel Harekât Dairesi eski Başkanvekili İbrahim Şahin’in evinde bulundu belirtilen krokiler. İddia edilen krokiler sonucu yapılan kazılarla silah, bomba ve mühimmata ulaşıldı. Şahin’in evinde ayrıca önemli alışveriş merkezlerine ait krokilerin de bulunduğu yazıldı.

-Ergenekon soruşturması kapsamında İşçi Partisi’nde yapılan aramada yine karşımıza bir kroki çıktı. İddialara göre, söz konusu kroki Yargıtay binasına aitti.

-Atabeyler Operasyonu 2006 yılında gerçekleştirildi. Polisin yaptığı operasyonda bir ajandanın içinde başbakanın oturduğu sokağın krokisinin çıktığı söylendi.

-Yine 2006 yılında yapılan Sauna Operasyonu’nda Ankara Etimesgut’taki askeri bölgelere ait olduğu söylenen krokiler ele geçirildi. Bununla birlikte birçok alışveriş merkezinin de krokisinin ele geçirildiği gündeme geldi.

Şemdinli’de Umut Kitabevi’nin 2005 yılında bombalanması olayın, da yine “krokiler” gündeme geldi. İddialara göre, bir jandarma aracında olayla ilgili krokiler ele geçirilmişti.

Evet, herkes bir kroki hazırlamış görünüyor!

Buna karşılık başbakanın koruma sayısı her geçen gün artırılıyor. Tüm bunlar düşünüldüğünde ortaya bir tablo çıkıyor:

Birileri başbakanı devamlı tehdit altında olduğuna mı olduğunu ikna etmeye çalışıyor?

Her suikast iddiasından sonra Ergenekon’un, başbakanı öldürmek” istediği iddia ediliyor. Bilgileri toplayınca sorulan soru şu: “Yoksa birileri suikast iddialarıyla başbakanı Ergenekon’un varlığına ikna mı etmeye çalışıyor?”

Başbakan Erdoğan’ın koruma sayısının aşırı artırılması ve neredeyse her Ergenekoncu sanığın evinde başbakana suikast yapılacağını gösteren krokilerin bulunması biraz şüphe uyandırmıyor mu?

Neyse, benimki sadece gazeteci merakı…

Anımsıyor musunuz? Taraf gazetesine gizlice sızdırılan ve manşet yapılan, sözümona Genelkurmay tarafından hazırlanan ve Kurmay Albay Dursun Çiçek’in altında imzası bulunan “AKP ve Gülen’i bitirme planı” ortaya çıkınca Başbakan Erdoğan Şanlıurfa Kongresi’nde yaptığı konuşmada ne demişti?

“Ak Parti üzerine oynanması düşünülen oyunları görüyorsunuz.”

Aradan günler geçti.

Artık Taraf gazetesinin yayımladığı bu belgenin doğru olduğunu söyleyen biri var nu? Hayır!

İşte söylemek istediğim bu; Başbakan Erdoğan çok çabuk tepki veriyor. Böyle kişilikte biri çok çabuk yanıltılamaz mı?

Kararlarını akılla değil, duyguyla alan tüm yöneticiler bu tür oyunlara getirilemez mi?

Biliyoruz ki Ergenekon, okyanus ötesi güçler tarafından psikolojik harbin en önemli aracı haline getirilmiştir.

Sadece başbakan değil, bilgisiz/cahil gazeteler de bu oyunun aracı haline getirilmektedir.

İki örnek vereceğim.

Biri bugüne kadar her yazdığı-yayımladığı haber/belge yalan çıkan Taraf gazetesinden.

Tarih, 11 Mayıs 2008.

Taraf gazetesinin manşeti:

“İşte MİT’in Sabancı Cinayeti Raporu.”

Sabancı Holding Yönetim Kurulu Üyesi Özdemir Sabancı, Toyota-SA Genel Müdürü Haluk Görgün ve sekreter Nilgün Hasefe, 9 Ocak 1996 tarihinde Levent’te bulunan Sabancı Center’ın, yönetim katı olarak adlandırılan 25. katında öldürülmüştü.

Gazetenin haberine göre MİT’in 1996/114 hazırlık, 1997/443 esas belgesi bu suikastı ortaya çıkarıyordu.

Haber şöyleydi:

Özdemir Sabancı suikastıyla ilgili ortaya çıkan bir Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) belgesinde, DHKP-C’nin cinayeti para karşılığı üslendiği, organizasyonun ise Abdullah Çatlı, Hüseyin Kocadağ ve o dönemde kıdemli piyade yüzbaşı rütbesindeki Hüseyin Pepekal tarafından yapıldığı saptanıyor. MİT belgesinde ayrıca cinayeti işleyen Mustafa Duyar, Fehriye Erdal ve İsmail Akkol’un devlet tarafından kullanıldığı, olay sırasında Piyade Yüzbaşı Hüseyin Pepekal’ın da cinayet mahalli olan 25. katta bulunduğu belirtiliyor.

MİT raporunda başka tespitler de var. Belgede, İstanbul Büyükçekmece’deki Akçimento fabrikasında, emniyetin kaçakçılardan ele geçirdiği uyuşturucuların yakıldığı, ancak bir süre sonra bunların Akçimento ocaklarında imha edilmek yerine Avrupa’ya satıldığının öğrenildiği anlatılıyor. Özdemir Sabancı’nın uyarılmasına rağmen işleyişin sürdüğü bilgisi de belgede yer alıyor.

Bırakın gazeteci olmayı, bir vatandaş olarak böyle bir belgeye ulaşırsanız ne yaparsınız? Tabii ki doğrulatmaya çalışırsınız.

Hayır, bu yapılmadı ve haber manşetten bu deli saçması iddialarla yayımlandı.

Tabii medyada yer yerinden oynadı. Kimi köşe yazarları ” Kanım dondu” diye yazdı.

Bu haberden sonra odatv.com adlı haber sitemizde Ahmet Altan’a bir mektup yazdım:

Sayın Altan, Gerçeğe sadık olmayan, ne Türkiye’yi ne dünyayı analiz edebilir. Taraf gazetesi bazen siyasal görüşlerine ve dolayısıyla gazetenin çizgisine uygun gördüğü haber ya da belgeyi gözü kapalı sayfalarına taşıyor.

 Ve ne yazık ki en az bir iki kaynaktan doğrulatılmayan bu haberler fiyaskoyla sonuçlanıyor.

Sayın Altan,

Birçok gazeteci bilir ki, bu tür sözde MİT belgeleri gerçek değildir.

Ve tüm yayın organlarına sızdırılır. Bu belgeye inanan yayın organları ya da son dönemlerin, internet bulduklarıyla kitap yazan kişileri bu oyunun bir parçası, figüranı olur.

Telefon açıp Ankara’ daki deneyimli gazeteci temsilcinize ve meslektaşlarınıza bu durumu sorabilirsiniz. Ve eminiz ki onlar da size ” bizde de buna benzer onlarca sahte belge var” diyeceklerdir.

Sayın Altan,

Böylesine büyük bir iddiayı ne kadar kolay manşete taşıyorsunuz?

En azından açıp bu deli saçması haberi Güler Sabancı’ya sorabilirdiniz.

Ve bir uyarı:

Taraf gazetesi şimdiden yorulmaya başladı; bu tür editoryal hatalar bunun sonucudur.

Ve karanlık güçler bunu bildikleri için bu tür belgeleri/bilgileri size sızdırıyorlar.

Lütfen biraz daha dikkat ediniz. Çalışmalarınızda başarılar dileriz.

Taraf gazetesinin haberinin ardından sonra ne oldu?

MİT belgenin sahte olduğunu açıkladı.

Peki bu sahte belgenin hikayesi neydi?..

MİT’in Silivri’deki “Ergenekon mahkemesi”ne gönderdiği açıklaması şöyleydi:

Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklu bulunan Doğu Perinçek’in ikametgahında yapılan aramada, Tuncay Güney İpek’ten elde edildiği öğrenilen dokümanlar arasında ayrıca benzer içerikli, MİT antetli Mart 1996 tarih ve 11.07.14 (okunmuyor) sayılı yazının da bulunduğu belirlenmiştir.

Her iki dokümanın incelenmesi neticesinde;

-MİT Müsteşarlığı olarak yasal görevimiz gereği çeşitli Bakanlık/kuruluşlarla bu tür antetli kağıtlar kullanılarak yazışma yapıldığı, bu itibarla Müsteşarlığımıza ait antetli kağıtların Müsteşarlık dışından da temin edilerek fotokopi ile boş kağıt haline getirilip kullanılmasının mümkün olduğu,

-Belge olduğu öne sürülen yazılardaki sayıların Müsteşarlığımızca kullanılan sistem ile ilgisinin bulunmadığı, makama hitap tarzının Teşkilatımızın yazışma kurallarına uymadığı,

– Sabancı Center başlıklı yazının sonunda yer alan 413-914 Dinçer Bozak (Kd. Bnb.) ve 210-719 Yusuf Balbay (İstihda Yrd.) ibarelerinin Teşkilatımızla ilgisinin bulunmadığı, hususları belirlenmiş olup söz konusu dokümanların dezenformasyon çalışması olduğu izlenimi edinilmiştir.

Ne sözümona MİT belgesi ne de MİT’in benzer açıklamaları yeniydi.

Son yıllarda gazeteciler benzer olaylarla sık karşılaşır oldu.

Tarafın manşeti yalandı.

Sonra ne oldu dersiniz?

Bu kez de şöyle bir iddia ortaya attılar…

Tarih, 25 Temmuz 2008.

Haber şöyle:

“Gizli” kaşeli MİT belgesinin Ergenekon soruşturması kapsamında örgütün üst düzey yöneticisi olduğu iddiasıyla tutuklanan İşçi Partisi (İP) lideri Doğu Perinçek’in evinden çıktığı öğrenildi. Soruşturmayı yürüten savcılığın Sabancı suikastını anlatan belgenin doğru olup olmadığını MİT’e sorduğu, ancak olumsuz cevap aldığı kaydedildi. Savcılığın, iddianamede, Ergenekon terör örgütünün suikastlar sonrası sahte belgelerle kamuoyunu manipüle etmeyi amaçladığı tespitine yer verildiği ileri sürüldü.

Nasıl?

Ne kolay değil mi?

MİT belgesi yalan çıktı.

O halde bu sahte belgeyi de Ergenekoncular hazırladı!

Gördünüz mü şu Ergenekoncuları, sahte belgelerle gözü pek cesur süper gazetecileri nasıl ellerinde oyuncak yapıyorlardı. Manşet bile atmalarına neden oluyorlardı! Şaka gibi…

Bitmedi.

Bir de bu sahte MİT belgesi üzerine Kod Adı Darbe adında kitap yazan Zihni Çakır gibi gazeteciler vardı. Çakır, yine sahte bir MİT belgesine göre Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden’in CIA ajanı olduğunu yazdı! Güya bu MIT belgesine göre Özden, 1994 yıllarında CIA Türkiye masası eski şeflerinden Direktör Albay W. Bob tarafından CIA’yla irtibatlandırılıp, “güvenilir ajanlar” statüsüne alınmıştı! Kod numarası ise, EC-7-97 idi!

Gülmeyin, bunları yazanlar TV ekranlarında “uzman” diye konuşturuyor…

Sabancı cinayetiyle ilgili hukuku süreç sürüyor.

Sahte MİT belgesinde adı geçen Albay Hüseyin Pepekal Taraf gazetesine dava açtı. Dava Kadıköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor.

Bir notla bu bölümü noktalayayım.

21 Şubat 2009 tarihinde yapılan bu duruşmadan başka, aynı gün, Taraf gazetesinin yirmi duruşması daha vardı…

İnanması zor ama, mesleğin duayeni olarak bildiğimiz bazı gazeteci ağabeyler Tarafın bu tür sansasyonel haberciliğine övgü düzüyor.

Öyle ya haberin gerçek/doğru olup olmaması değil, ne kadar gürültü çıkardığı önemli hale geldi…

En gürültücü olan, en cahil olanı

Liberal bir gazeteden örnek verdik. Bir de dinci bir gazetenin manşetine bakalım…

Tarih, 11 Nisan 2008.

Vakit gazetesinin manşeti:

“İşte Uğur Mumcu Katilleri.”

 Bakalım dinci gazeteye göre Uğur Mumcu’nun katilleri kimdi?

 2 Şubat 1993 tarihli ve MİT tarafından Başbakanlığa hitaben yazılmış MİT Müsteşarı Sönmez Köksal imzalı, “çok gizli ibareli” Uğur Mumcu cinayeti konulu belgenin içeriği şöyle:

ABD’nin güvenliğini ve hayat çıkarlarını yakından ilgilendiren Türkiye’nin gerekli yerlerinde kuvvet bulundurmak ve bu maksatla Ortadoğu’yu kontrol altına alıp Türkiye’nin dine dayalı bir yönetim altına girmesini önlemek maksadıyla; ABD Haberalma Servisi CIA denetiminde İsrail kabine görevlisi Haim Bar-Lev kontrolünde, İsrail GANDA birliklerinde eğitim gören altı kişilik özel tim, Hayfa Deniz Üssü’nden botla Türkiye’ye giriş yapmışlardır. Mezkûr timin ülkemizdeki görevleri, teşkilatımızın değerli haber kaynaklarından Gazeteci Uğur Mumcu ve Mehmet Ali Birand’ı öldürmektir.

Gazeteci Uğur Mumcu’yu öldüren tim elemanları, ikinci görevleri olan Mehmet Ali Birand’ı öldürmek için ülkemizden çıkış yapmamışlardır. Tim elemanlarının, yaptığımız istihbarat neticesinde, İsrail hükümetinin Ankara Temsilciliği’nde kaldıkları tespit edilmiştir.

Bu haberden sonra hemen aynı gün odatv. com’da şunu yazdık:

Karanlık odaklı merkezlerin en çok sevdiği yayın organları, el altından sızdırdığı bilgi/belgeleri hiçbir süzgeçten geçirmeyen yayın organlarıdır.

Son dönemlerde özellikle Ergenekon soruşturması nedeniyle bunun medyada sıkça örneğini görüyoruz.

Bu gazetelerin başında dinci Vakit gazetesi geliyor. Vakit gazetesinin bilmediği gerçek şu:

Bu tür uydurma sahte belgeler Ankara’da her medya kuruluşuna gönderilir. Hangi gazeteye gitseniz bir torba dolusu böyle akla ziyan belgelerin bulunduğu dosya görürsünüz.

Ve işin daha garip yanı:

Vakit’in haber yaptığı bu belge zamanında medyada tartışma konusu oldu. Uğur Mumcu cinayetinden hemen sonra basın toplantısı düzenleyen RP Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan’ın dağıttığı belgenin aynısıydı.

Ancak kısa bir zaman sonra bu belgenin sahte olduğu ortaya çıktı.

Vakit’in manşetinden verdiği MİT belgesi sahteydi.

MİT, yıllar önce yalanladığı belgeyi bir kez daha yalanladı. Bakın nasıl bir açıklama yaptılar? Ancak MİT’in açıklamasını dikkatli okumanız gerekiyor, çünkü sahte belgecilerin neler yapabileceğini ortaya çıkarıyor.

Uğur Mumcu suikastıyla ilgili basında yer alan sahte MİT belgesi hakkında; 16/05/2000 tarih ve 10.2.001.01.000.440.35-610/14026 sayılı yazı ile Adalet Bakanlığı’na yapılan suç duyurusu. (Listede yer aldığı sıra no: 35, 92, 103,259)

Uğur Mumcu suikastını konu alan ve MİT tarafından yazıldığı izlenimi yaratılmak istenen her iki dokümanla ilgili olarak yapılan incelemelerde;

– İlk belgede (02/02/1993 gün ve 01.786/0875/433 sayılı yazı) geçen imzanın doğru olduğu, ancak başka bir belgeden alınarak bu yazının altına monte edildiği,

-MİT Müsteşarlığı olarak yasal görevimiz gereği çeşitli Bakanlık kuruluşlarla bu tür antetli kağıtlar kullanılarak yazışma yapıldığı, bu itibarla Müsteşarlığımıza ait antetli kağıtların Müsteşarlık dışından da temin edilerek fotokopi ile boş kağıt haline getirilip kullanılmasının mümkün olduğu,

– Belge olduğu öne sürülen yazıdaki sayılarında Müsteşarlığımızca kullanılan sistem ile ilgisinin bulunmadığı, makama hitap tarzının Teşkilatımızın yazışma kurallarına uymadığı, hususları belirlenmiş olup, dezenformasyon olduğu anlaşılmış ve Adalet Bakanlığı’na suç duyurusunda bulunulmuştur. Anılan dezenformasyon çalışmasının Uğur Mumcu gerçekleştirildiği tarih itibariyle, faillerin tespitine ilişkin hedef sap’ amacıyla ortaya çıkartıldığı izlenimi edinilmiştir.

Vakit gazetesi, Ergenekon sanığı Veli Küçük’ün evinde bulunan belgesini hiç doğrulatma gereği duymadan manşetine taşımıştı. Herhalde belgeyi aldığı kaynağına çok güveniyordu!

Haberi doğrulatma ihtiyacı duymamıştı. Peki, “haberi” yalan çıkan gazete ne yaptı dersiniz?

Tarih, 13 Ağustos 2008.

Aynı Sabancı suikastıyla ilgili sahte belge olayında olduğu gibi yandaş medya yine benzer manşeti yaptı:

“Ergenekoncular, Suikastlardan Sonra Sahte MİT Raporu Düzenlemişler.”

Evet şaşırmayınız. Türkiye medyasının geldiği durum budur. Peki, bu yeni iddialarına ilişkin ellerinde hiç somut bir delil var mıydı?

Vardı! Çünkü bu sahte MİT belgeleri Ergenekon sanıklarının evlerinde ele geçirilmişti! Aman dikkat etsinler, yarın bir başka soruşturmada belgeler onlarda bulunursa, “belgeleri” onların düzenlediği ortaya çıkar!”

Biz bu eleştirileri yapınca yandaş basın ne diyor?

“Soner Yalçın Ergenekon’u sulandırıyor!”

Güler misin, ağlar mısın?..

Kimin sulandırdığına örnek olsun diye yazayım:

1 Eylül 2008 tarihli yandaş gazetelerin Ergenekon haberlerine bakar mısınız: ?

Taraftan bir haber: “Keçiören’deki büfeciyi de Ergenekon dövmüş…

Keçiören’de içki sattığı gerekçesiyle büfeci Metin Şahin’i dövmekle suçlanan Zabıta Müdürü İsmet Öztürk’ün ilişkileri, Ergenekon’dan da tutuklu çete lideri Sedat Peker’e dayandı… “

Yeni Şafak’tan bir haber: “Ergenekon şike de yaptırmış…

Ergenekon sanıklarından Hayrettin Ertekin’in Konyaspor-Ankaragücü maçına da müdahale ettiği ortaya çıktı.”

Zaman’dan bir haber: “Ergenekon’la Sauna’nın yolları kesişti”

Star’dan bir haber: “Küçük ajandada hayati tehlike var… “

Sözümona çok önem verdikleri Ergenekon Davası’nın suyunu kendileri çıkarmıyor mu?

İnsan sormadan edemiyor; kendi yazdıkları haberleri, kendileri okuya okuya “Ergenekon manyağı” mı oldular?

Çünkü artık komik duruma düştüklerini bile fark edemeyecek haldeler.

Perinçek’le yakınlığım

Yandaş medyanın benimle ilgili bir diğer suçlaması, “Aydınlıkçı” olduğum ve Doğu Perinçek’i savunmak için Ergenekon’a karşı çıktığım şeklinde

Gerçekten öyle mi?

Doğu Perinçek’in 2000’e Doğru dergisinde çalıştım.

Aydınlık’ta haber müdürlüğü, köşe yazarlığı yaptım.

Ama ne Aydınlıkçı oldum ne de partili.

Gazeteci olmak istedim hep. Sadece habercilik yapmak istedim.

Sonra ayrıldım.

Hakkımda yazmadıklarını bırakmadılar.

Sustum.

Baktım susarak olmayacak sonra dava açtım.

Kazandım.

Asliye Hukuk Mahkemesi Aydınlık’ı 3 000 TL’ye mahkûm etti.

“Sonra Ergenekon süreci başladı. Ne yapmam gerekiyordu?

Hakkımda yalan haberler yaptıkları için şimdi Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan Aydınlıkçılar aleyhine yapılan haberleri kendi kişisel meselem yüzenden alkışlamalı mıydım?

Yoksa kızgınlığın/öfkenin esiri olmadan gazetecilik yapmayı sürdürse miydim?

Tabii ki bana yakışanı yaptım.

Kişisel duygularımı işime karıştırmadan habercilik yapmaya devam edeceğim.

Diğer yanda Doğu Perinçek hakkında ne mi düşünüyorum?

Bakınız…

Doğu Perinçek…

Çok insanın günahını almıştır.

Kafasındaki komplolara inanmış; karşı çıkanlar karşısında cellât kesilmiştir. Keza kuşkuculuğu paranoyaya dönüştürmüştür.

İdeolojisini günlük siyasi gelişmelere feda etmekten geri durmamıştır. Bu nedenle bir gün sağa savrulmuş, bir gün sola yönelmiştir;

PKK’yla da yan yana durmuştur, MHP’yle de.

Sovyetler Birliği’ne karşı ABD’nin yanında bile olmuştur.

Dün küfür ettiği İttihat ve Terakki kadrolarını gün gelmiş yürekten savunmuştur.

Düşman gördüğü Rauf Denktaş zamanla kahramanı oluvermiştir.

Yani siyaseten hep yanılmıştır.

Ama…

Hepsi onun gerçeğidir.

Ancak…

Tüm bunlar bir olguyu gözden kaçırmamıza neden olmamalıdır:

Kendi doğrusunu savunurken hiç yalpalamamıştır.

Dönek esintilerin olduğu bu topraklarda inadına rüzgâra karşı yürümüştür.

Ömrü gözaltlılarda, işkencelerde, cezaevlerinde geçmiştir.

Tehditler almıştır. En yakın arkadaşlarını ölüme uğurlamıştır.

Ama politik inancından taviz vermemiştir.

Düşüncelerine, yaptıklarına, tavırlarına karşı olsak da, bir hakkı teslim etmemiz gerekiyor:

Doğu Perinçek inanmış bir adamdır.

Hadi Perinçek meselesini ilginç bir anekdotla bitirelim:

Aralık 1976’da Aydınlık Yayınları’ndan bir kitap çıktı: Bozkurt Efsaneleri ve Gerçek.

Yazarı Doğu Perinçek’ti.

Perinçek, 82 sayfalık broşür gibi kitabında Orta Asya’daki Türk kavimlerinin tarihsel sürecini irdelemeye çalıştı.

Kitabında, “Turancılık, yurdumuzda faşist diktatörlüğün hüküm düğü dönemlerde devletin resmi ideolojisi haline gelmiştir” (s. 10) diyen Perinçek’e göre “tarih boyunca kurulan on altı Türk devleti” de safsataydı. (s. 72)

Saf bir Türk ırkı olmayacağını yazan Perinçek, Ergenekon’a da ” hurafe” diyordu.

Yıllar önce Ergenekon’a safsata diyen Doğu Perinçek’in, Ergenekon’ soruşturması dahilinde tutuklanıp cezaevine konması, herhalde tarihinin garip bir cilvesi olsa gerek!

Ergenekon’un neresindeyiz?

Bazı liberal sokular soruyor: “Susurluk’a karşı çıkanlar, bugün den Ergenekonculara karşı çıkmıyor?”

Gelin önce şu konuda anlaşalım:

Soğuk Savaş döneminde Türkiye’deki örtülü eylemlerin tümün CIA-MOSSAD parmağı vardır.

1 Mayıs 1977 katliamından Abdi İpekçi cinayetine, Kahramanmaraş Olayları’ndan Çorum Olayları’na kadar…

Sanıyorum bu konuda hemfikiriz.

Şimdi gelelim günümüze…

Terör örgütüne karşı Türk Silahlı Kuvvetleri büyük bir mücadele veriyor.

“Dananın kuyruğu burada kopmaktadır.” Terör örgütüyle mücadelede kendini herkesten çok kahraman ve milliyetçi gören bazı askerler hukuk dışı yollara sapmışlardır.

Bu hukuk yolundan sapış Susurluk’u doğurmuştur.ı9

Ve Susurluk ne yazık ki devletin en üst kademelerine uzanacakken, bütün kanunsuzluklar üç beş özel timcinin üzerine yıkılıp mesele kapatılmıştır.

Gelelim Ergenekon meselesine:

Dava mahkeme sürecinde ve bu konuda pek bir şey söylenemez. Ama iddianameden görüldüğü kadarıyla, yine kendilerini kahraman gören Binbaşı Ersever tipi eski askerler hukuk dışı yollara sapmış olabilir.

Olabilir” diyoruz, çünkü buna mahkeme karar verecek.

Dünyanın her savaşında bazı subayların yasadışı yollara girdiği, kirli ticaretler yaptığı bilinir. Sayıları çok az olmakla birlikte ne yazık ki benzerleri Türkiye’de de görülmüştür, görülüyor.

Benzer olayların açığa çıkarılması için dün olduğu gibi bugün de elimizden geleni yapacağız.

Bu bilgilerden sonra gelelim Ergenekon’a neden mesafeli olduğumuz sorusunun yanıtına:

Bunun birincil sebebi, yandaş medyanın hukuku hiçe sayan yayınlarına verilen yanıtlar, bizleri mesafeliymiş gibi gösterebilir.

Kendi adıma buna karşı çıkarım.

Diğer yanda…

Siz İlhan Selçuk gibi duayen gazetecileri, Alemdaroğlu, Manisalı gibi profesörleri, üniversite kurucularını, TV sahiplerini, Kanadoğlu gibi hukuk anıtlarını, Türkan Saylan gibi yiğit kadınlarımızı bir çete içinde gösterirseniz, biz mesafeli dururuz.

Siz Cumhuriyet Mitinglerini, Atatürkçü Düşünce Derneği’ni, Çağdaş Yaşama Destekleme Derneği’ni darbeci yaparsanız, biz mesafeli dururuz.

Siz Türkiye’deki tüm AKP muhaliflerine “Ergenekon çetesi” yaftası vururanız biz mesafeli dururuz.

Siz bir avuç “vatan kurtaran Şaban”ı büyük eylemlerin organizatörü olarak gösterirseniz biz mesafeli dururuz.

Siz Ergenekon’u politikaya alet ederseniz biz mesafeli dururuz.

Siz sorunu çözmek yerine meseleye hınç almak isteğiyle yaklaşırsanız biz mesafeli dururuz.

Siz Cumhuriyet’in kurucu ideolojisine ve onun destekçilerine savaş açmak için Ergenekon’u fırsat bilirseniz biz mesafeli dururuz.

Bakınız:

Gladio/Kontgerilla/Ergenekon zindanlarından, işkencelerinden geçenlere, makaleler kitaplar yazanlara dönüp, “Siz Ergenekon’a neden mesafelisiniz?” demeniz için dönüp arkanıza bir bakmanız gerekir.

Sizler bugüne kadar nerdeydiniz? Hep suskundunuz.

Yine de soralım:

Sizler, Susurluk’u çözmek yerine hep bulandıranlarla bugün yan yana durabiliyorsunuz?

Üzgünüz, ama biz size kuşkuyla bakıyoruz. Ergenekon’un Türkiye’nin bir iç meselesi olmadığını da çok iyi biliyoruz.

Ergenekon sadece araç! Ve ne yazık ki sizler, yeni Soğuk Savaş döneminin renkli devrimlerini sahici sananlardansınız!..

Biz size hep mesafeli dururuz…

Ama…

Gazetecilikte ısrar edeceğiz.

İyi niyetinden kuşku duymadığımız bazı meslektaşlarımızı da eleştireceğiz.

Bunlardan biri Radikal gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan.

Kendisine odatv.com editoryal kadrosu adına mektup yazdım; kamuoyuyla paylaştım.

İşte o, mektup…

İsmet Berkan’a mektup yazdım

Sayın İsmet Berkan,

Biz sizin, psikolojik olarak ağır hasta Emniyet Özel Harekât Dairesi eski Başkanı İbrahim Şahin’in sözlerini manşetten verdiğiniz “habercilik” anlayışına yabancı değiliz.

Bu şudur:

Önce teori geliştirirsiniz ve ardından sadece buna uygun haberleri önemsersiniz. Teori hakkında kuşkulara neden olacak, belki onu boşa çıkaracak haberleri/olguları görmezsiniz bile.

Ve meselenin en acıklısı ise, sizi böyle bilen “organizasyonlar” tarafından “belge manyağı” yapılırsınız.

Yani sizi psikolojik savaşın piyonu haline getiriverirler.

Gönderilen belgeleri/bilgiler “teorinizi” güçlendirdiği için gerçek mi, değil mi sorusunu aklınıza bile getirmezsiniz. Çünkü bu habercilikte kuşkuya yer yoktur.

Evet, Ergenekon soruşturmasının başlamasıyla Türkiye’de bazı meslektaşlarımızın içine düştüğü acıklı durum budur. Bunlardan biri de sizsiniz.

Gelelim meselenin bir başka boyutuna.

Sayın İsmet Berkan,

Gazeteciliğin en büyük düşmanı nedir bilir misiniz? Hayattan kopuk yaşamak!

Dar bir çevre içinde salt fikirdaşlarla birlikte yaşamak, mesleğini çürütür. Çünkü soru sorma pratiğini öldürür.

Sizin meslek yaşamınıza bakıyoruz: Sadece spor muhabirliği yaptınız.

Sonra hep masa başı görevlerde bulundunuz.

Araştırmaya yönelik bir kitap bile yazmadınız. İnanınız, bunu küçümsemek için yazmıyoruz.

 Bir “gazeteci türü”nü kavramaya çalışıyoruz.

Siz Ergenekon soruşturmasında gözaltına alınan, cezaevine atılan kişilerden, sanıyoruz sadece -İlhan Selçuk’u, belki bir de Mustafa Balbay’ı- tanıyorsunuz.

Onun dışındaki zanlıların hiçbirini tanımıyorsunuz. Kuşkusuz tanımayabilirsiniz.

Bakınız…

Siz otuz yıldır iç savaş yaşanan bir ülkede genel yayın yönetmenliği yapıyorsunuz.

Ne bölgede görev yapan küçük rütbeli bir subayı ne bir PKK’lıyı ne de PKK itirafçısını tanıyorsunuz.

Bölgeyi sadece resmi gezilerde gidip gördünüz; o da havadan! Diyeceksiniz ki “görmek-tanımak zorunda mıyım?”

Görmeden, tanımadan olur; olur ama editoryal bir konumda bulunan gazetecilerin salt “kitabi bilgiler”, “teorik çerçeveler” ya da dar çevre “sohbetleriyle” hareket etmesi, bunlara sıkışıp kalması hata yapmasına neden olmaz mı?

İbrahim Şahin’i ya da onun gibi olanları tanısaydınız böyle büyük bir hataya imza atmazsınız.

Gelelim üçüncü aşamaya…

Sayın Berkan,

Diyelim ki siz yukarıda yazdığımız gibi bir gazetecilik hayatı sürdürmekte ısrarcısınız. Olabilir. Kim ne diyebilir ki?

Peki, sizi hata yapmaktan ne alıkoyar biliyor musunuz?

Uzman muhabirler!

Radikal gazetesi büyük çıkışını ne zaman yaptı?

Susurluk kazasından sonra yaptığı haberlerle.

Bunu uzman muhabirlerinize borçluydunuz.

Şimdi Ergenekon’u izleyen kaç muhabiriniz var?

Genel yayın yönetmeni, editör kadro masa başında ve hayatın içinde muhabir yok. Haber merkezine uzak kaynaklardan gelen haberlere “ambalaj” yapıyorsunuz.

Kaynak” haber merkezini o kadar “esir” alıyor ki size “sızdırılan” haberi kuşku duymadan kullanıveriyorsunuz. Çünkü burada öne olan haber değil, kafanızdaki teorik çerçeve.

Siz halen soruşturulan bir olay hakkındaki hükmünüzü önceden vermişsiniz.

Sayın Berkan,

Taraf gazetesiyle “yarışmaya” kalkışmayınız. Tarafın manşete çıkardığı “Aramıza Hoş Geldin Radikal” sevinci, sizi “yalan habercilik kulubüne” katmanın sevincidir, aldanmayınız.

Onlar en başta anlatmaya çalıştığımız gazeteciliği yapmakta ısrarlılar.

 Alev Er’ler, Alper Görmüş’ler “.Aydınlıkçılık” yapmayı sürdürüyorlar; siyasi görüş olarak ayrışsalar da “habercilik anlayışları” inanınız, aynı. Hala “ben bilirim” tavırlarından vazgeçmiyorlar.

Biz bunu biliyoruz, yaşadık. Bunu bir özeleştiri kabul ediniz lütfen. Ama bu tür habercilik anlayışının sakat olduğunu, bazı organizasyonlar tarafından “kullanılmaya” müsait olduğunu biliniz.

Sayın Berkan,

Fazla uzatmayalım.

İbrahim Şahin’in ifadeleri konusunda büyük gazetecilik hatası yaptınız.

Çünkü bu meseleye objektif bakamayacak kadar kafanızdaki kurgunun esirisiniz.

Sizi haberciliğe davet ediyoruz. Saygılarımızla.

Mektup böyleydi.

Peki, kimdi İbrahim Şahin?

Doğan Yurdakul’la Reis: Gladio ‘nun Türk Tetikçisi kitabında yazdık. Susurluk olayının patlamasından sonra kamuoyunun önüne çeşitli sorumlular çıkarıldı, teşhir edildi. Bu isimlerin pek çoğu piyondu, zamanında bir kukla gibi, egemenler tarafından kullanılmışlar, işleri bittiğinde, olay patladığında da harcanmış, teşhir edilmişlerdi. İbrahim Şahin de sadece onlar biriydi.

Üstelik demans (bunama) hastası. Avrupa’da demans hastalarını özel olarak koruyorlar.

Bazıları Şahin’in demans hastası olduğuna inanmıyor. Olabilir. Öyleyse Şahin iki yıldır cezaevinde; niye tetkikleri yapılıp açıklanmıyor?

Medyada bu soruyu bile artık kimse sormuyor!

Bakınız burada İbrahim Şahin’i “koruyor” durumuna hiç düşmek istemem.

Susurluk’un önemli “piyonlarından” biri olduğunu bilirim.

Ama bu derece hasta birinin evinde ortaya çıktığı iddia edilen belgelere dayanarak (ki bazılarını TSK yalanladı) koskoca bir davaya dayanak yaparsanız, karanlık olayların aydınlanması için yirmi beş yılını harcamış bir gazeteciyi ikna edemezsiniz. Tabii davayı yürütenlerin beklentileri başka ise bilemem.

Neyse…

Gelelim… Ergenekon meselesinde adı çok öne çıkmış bir kuruma: Emniyet!

Beşinci bölüm

Amerika’ daki Türk polisleri

Türkiye büyük bir değişim/dönüşüm yaşıyor.

Bunu büyük bir toz bulutu altında yapıyor. Göz gözü görmüyor. Yalan/sahte imajlar havada uçuşuyor.

Kimin hangi mesleği yaptığı da artık bilinmiyor.

Polisler gazetecilik, gazeteciler ise polisçilik oynuyor!

Fakat bir gerçeği tespit etmemiz gerekiyor.

Polis “gazetecilik” konusunda hayli başarılı.

Nasıl mı?

Diyelim, 28 Şubat’ın yıldönümü; hooop ortaya emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’nın bir telefon kaydı.

Diyelim, Doğan Grubu’na korkunç bir vergi cezası eleştiriliyor; hooop Doğan Grubu’ndan Soner Gedik’in telefon kaydı.

Diyelim, emekli Orgeneral Hurşit Tolon hastaneye sevk edildi; hooop ortaya GATA’da yatan emekli Orgeneral Şener Eruygur’un eşinin telefon kaydı.

Diyelim, Mehmetçik’in Kuzey Irak operasyonundan neden ani ve erken döndüğü tartışılıyor; hooop ortaya bir generalin telefon kaydı.

Vs vs…

Gündemi bu telefon kayıtları belirliyor. Bu telefon kayıtları neredeyse tüm yandaş medyada manşetten veriliyor.

Yandaş TV’lerde üzerine programlar yapılıyor.

Ardından anlı şanlı köşe yazarları döktürüyor…

Evet, gündemi ne Erdoğan ne de Baykal belirliyor.

Gündemi polis belirliyor.

Sadece telefon kayıtları yok işin içinde.

Gelin 15 ağustos 2008 tarihine gidelim.

O günkü Taraf gazetesinden bir haber:

Eruygur’u çıldırtan seçim

Ergenekon tutuklusu eski Jandarma Genel Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur’un üzerinde çıkan belgelere göre AKP Güvercinlik, Beytepe ve Etimesgut askeri lojmanlarında birinci oldu…

 O günkü Zaman gazetesinden bir haber:

 İşte Eruygur’u çıldırtan sonuçlar

 Ergenekon tutuklusu eski Jandarma Genel Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur’un üzerinde çıkan belgelere göre AKP Güvercinlik, Beytepe ve Etimesgut askeri lojmanlarında birinci oldu.

Aynı kalemden çıkmış gibi, noktası, virgülü bile farklı olmayan iki haber. Sadece tıpatıp aynı olmasın diye başlıklarıyla biraz oynanmış, o!.. İkisinde de kaynak gösterilmemiş. Ne bir muhabir adı ne imza de ajans…

Ne büyük tesadüf değil mi?

 Gel de sorma:

1)Yandaş medyanın ortaklaşa yararlandığı bir “Ergenekon haberleri havuzu” mu var?

 Varsa bu havuzun suyu nereden geliyor? Bu havuzu, “orijinal” bazı haberlerle sürekli olarak kim besliyor?

2) Bu haberler yayımlandığında, Temmuz 2008’deki Ergenekon operasyonunda tutuklananlarla ilgili iddianame yazılmış mıydı?

Hayır!

Bu haberler 442 klasörde var mı?

Hayır!

O zaman Şener Eruygur’un üzerinden çıkan belgeleri nereden buldunuz? Üst araması yapan polislerin yanında siz de mi vardınız da, Kardeş biraz müsaade eder misin?” deyip fotokopilerini mi alıverdiniz? Yoksa bu belgeleri birisi o ortak havuza yanlışlıkla mı düşürüyor?

Diyeceksiniz ki “Peki, tamam anladık da, bunlar hangi polis?”

Tüm polis camiası mı? Yoksa Emniyet Teşkilatı içindeki bir grup mu?

Ve… Gündemi belirlemede bu kadar etkin/yetkin olan bu polis grubu kimden destek alıyor?

Eğer destek almadan yapıyorlarsa, bravo doğrusu! Medyaya gazetecilik dersi veriyorlar!

Gündem ancak bu kadar “başarılı” belirlenebilir…

Cemaate yakın olan Gazeteciler ve yazarlar Vakfı bu “başarılı” polislere ödül vermeli!

Bu başarılı (!) polisler nerede, nasıl eğitildi? Hangi kurslardan geçirildi?

YÖK başkanının polis için yaptıkları

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, -kuşkusuz tesadüf eseri- Fethullah Gülen’in ABD’den vize aldığı 10 Ekim 2008 tarihinde Amerika’daydı.

YÖK Başkanı Özcan ve heyeti, temasları çerçevesinde, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı (akademik işlerden sorumlu) Thomas A Farrell ABD Eğitim ve Kültür İşleri Dışişleri Bakan Yardımcısı Goli Ameri, ABD Dışişleri Bakanlığı Küresel Eğitim Programları Direktörü Paul Hiemstra ve aynı bakanlığın İngilizce Dili Programları Dairesi Direktörü John Connerly ile bir araya geldi.

Anadolu Ajansı, Özcan ve heyetinin, Amerikalı muhataplarıyla, Türkiye’de yeni açılan üniversitelerde İngilizce okutman sayısının arttırılması, ABD üniversitelerinin Türkiye’de kampüs açması, uzaktan eğitim ve Fulbright bursunun artırılması konuları üzerine görüştüğünü aktardı.

Kulağa güzel geliyor mu? Acele etmeyiniz.

Goli Ameri, Paul Hiemstra ve John Connedy’nin görev yaptığı Bureau of Educational and Cultural Affairs (BECA) yani Eğitim ve Kültür İşleri Bürosu hakkında biraz bilgi vermeliyim.

Connerly’nin İngilizce Dili Programları bu büronun bir alt kolu. Büro sitesi, tanıtımında bu programın amacını şöyle açıklıyor:

Denizaşırı ülkelerde öğretmen yetiştirme programlarına katkıda bulunarak, ABD yönetimi İngilizceye hâkim bir dünya oluşturulmasına katkıda bulunur; böylelikle Amerikan üniversitelerinin, iş çevrelerinin ve başka kurumların Amerikan çıkarlarını geliştirip ilerletmesi kolaylaşır.

            Elbette Türkiye, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültür İşleri Bürosu’nun Amerikan çıkarlarını geliştirip ilerletmek üzere seçtiği tek ülke değil.

Büro’nun başkan yardımcısı olan ve kendisine Condoleezza Rice’ı örnek aldığını söyleyen Cumhuriyetçi Goli Ameri’nin ziyaret ettiği ülkelerin başında Irak, Azerbaycan ve Çin bulunuyor.

Büro, Irak’ta başlattığı UCSC Iraklı Genç Liderler Değişim Programı’yla gurur duyuyor.

Goli Ameri, “Yeni liderler arıyoruz” diyor. “Bizler için önemli olan liderlik yetisine sahip olmaları. Programa kabul ettiğimiz çocuklar bir şeyleri değiştirmek isteyen çocuklar.” (DCSC, basın bülteni, 6 Ağustos 2008.)

Programa katılan Iraklı gençlerin, eğitimleri tamamlandığında Irak’a döneceklerini ve Irak’ı Amerikan çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye aday liderler olacaklarını tahmin ediyorsunuzdur.

Bir de ne diyorlar? “YÖK Başkanı Özcan cemaatçi!”

Baksanıza Türkiye için nasıl çalışıyorlar?

Aslında bu girişi yapmamın nedeni bu ziyaret değil…

YÖK başkanının ABD’ deki bir başka faaliyetini gözler önüne sermek

Başlayabiliriz…

ABD’nin başkenti Washington’da önemli bir Türk kuruluşu var.

Adı Turkish Institute for Securlty and Democracy (TISD).

Yani, Güvenlik ve Demokrasi için Türk Enstitüsü.

Enstitüyü 2003’te kuranlar Türk Emniyet Teşkilatı üyeleri, yani Türk polisi.

TlSD kendi yayınlarında kurumu, “Türk Emniyet Teşkilatı’nın ABD’deki yüzü” olarak tanımlıyor.

Amaçlarını şöyle özetliyorlar:

ABD’ye okuma amaçlı gelen polis memurlarına burs, barınma ve akademi olanakları sağlamak.”

Yani, TlSD Türk polisinin ABD’de eğitilmesine yardımcı oluyor.

ABD’ye giden Türk polisi sayısı hayli fazla mıydı?

Önce birkaç not yazayım:

1999-2003 yılları arasında Emniyet Teşkilatı yönetmeliklerinde bir değişiklik yapıldı.

Artık yabancı dili olan Polis Akademisi mezunu polisler, eğitim amacıyla yurtdışına çıkabileceklerdi.

İlginçtir, bu yönetmelik değişimi sonrasında yurtdışına giden polislerin neredeyse tamamı ABD ‘ye gitti.

Sayılara bakıldığında ABD dışında başka bir ülkede lisansüstü eğitimi yapan polis sayısı ABD’ye gidenlerin yüzde 2’si kadar!

Şimdi gelelim bu konuyla ilgili tanıdık bir ismin faaliyetlerine:

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan!

Yönetmelik değişikliğinin yapıldığı yıllarda Özcan, Polis Akademisi’nde öğretim üyesi.

Bu dönemde Yusuf Ziya Özcan’a bir teklif yapıldı:

“ODTÜ’de bir polis enstitüsü kurulabilir mi?”

O dönemde Yusuf Ziya Özcan, ODTÜ Sosyoloji Bölümü Başkanı.

Prof. Yusuf Ziya Özcan öneriyi ODTÜ Rektörü Ömer Saatçioğlu’na götürdü.

Teklife ODTÜ sıcak baktı. 2000 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü’yle “Uluslararası Güvenlik ve İnsan Hakları Araştırma Merkezi” kurulması konusunda anlaşma imzaladılar.

YÖK de bu merkezin kuruluşuna onay verdi.

Böylelikle polis eğitimi için bir merkez ilk defa ODTÜ’de kuruldu.

Üzerinden çok zaman geçmedi.

Bu kez Yusuf Ziya Özcan’a ODTÜ’de kurulan enstitü gibi benzer bir enstitüyü ABD’nin Kuzey Texas Üniversitesi’nde kurma teklifi geldi.

Prof. Özcan, Kuzey Texas Üniversitesi’nde TlPS’in (Turkish Institute for Police Studies-Polis Eğitimi İçin Türk Enstitüsü) kuruluşunun gerçekleşmesine yardımcı oldu.

Aynı yıl altmış beş polis eğitim için Texas’a gönderildi. Bitmedi. Daha sonra TlPS, Washington’da TlSD haline dönüştü. Bu bilgilerden sonra gelelim sorulara:

-Neden Texas Üniversitesi, Türk polisini eğitmek için bir enstitü kurdu?

-Neden Türkiye’den gelen polislere burs veriyor?

-Neden ABD’ye giden polislerin çoğunluğu Texas Üniversitesi’nden bursludur?

Bu sorular oldukça anlamlıdır…

Bakınız daha eğitimlerde neler yapıldığını, dersleri neden CIA görevlilerinin verdiğini, nasıl bir bilgi alışverişinde bulunulduğunu vb sormadık. Geleceğiz…

Bilgilerimizi sıralamaya devam edelim.

Ve Texas’tan tekrar ABD’nin başkentine dönelim…

Washington’daki TISD’nin başında emniyet mensubu Komiser Samih Teymur vardı.

Samih Teymur 1990 yılında komiser yardımcısı olarak Polis Akademisi’nden mezun oldu. Ardından Terörle Mücadele Şubesi’nde göreve başladı.

2002 yılında ise ABD’ye yüksek lisans yapmaya gönderildi. Doğal olarak Texas’a gitti. Kuzey Texas Üniversitesi’nde “criminal justice” programına başladı. Mastır eğitimini tamamlayarak aynı üniversitede “information science” bölümünde doktora kabulü aldı. Do tor oldu. Bu arada Teymur sekiz yıl ABD’de kaldı.

Samih Teymur kendini saklayan biri değil. Medyaya röportajlar veriyor. Bu röportajlarında sıkça bir konunun altını çiziyor: TlSD, Amerika’da CIA ve FBI yetkilileriyle oldukça sıcak ilişkilere sahip.

Ayrıca; yine ABD’de eğitime gönderilen Komiser Fatih Balcı’nın yazılarından öğrendiğimize göre, TlSD’nin NATO’yla yaptığı ortak projeler de mevcut. Örneğin TISD, NATO’yla birlikte ABD’nin başkenti Washington’da, 8-9 Eylül 2006 tarihlerinde “Terörizmin Uluslararası Alandaki Etkilerini Anlamak ve Mücadele Etmek” başlıklı bir çalışma gerçekleştirdi.

Bu ilişkilerin zamanla hangi noktaya kadar ilerlediğini öğrenmek ister misiniz? Devam edelim o halde…

TlSD Başkanı Samih Teymur, CIA ve FBI’yla yaptığı görüşmelerde kendilerine inanılmaz tekliflerde bulunulduğunu rahatlıkla açıkladı.

Komiser Samih Teymur, Amerikan istihbarat birimleriyle yaptığı görüşmede, Guantanamo’daki sorgulamalara Türk polisi olarak girmeyi önerdiğini söyledi!

Şaşırmamak elde değil, Komiser Teymur bu önerisinin yasalarımıza göre suç teşkil ettiğini bilmiyor mu?

Bitmedi.

Komiser Teymur’a göre TlSD, FBI’ya çok ilginç bir öneride de bulundu:  FBI’dan Türkiye’de “Terörle Mücadele Merkezi” açılmasını istedi. Bu büro sayesinde FBI ve Türk polisi Türkiye’de terörün önlenmesinde ortak faaliyet yürütebilecekti!

Peki, TISD’nin parasal kaynakları nelerdi?

İçişleri Bakanlığı’ndan ve Türk Tanıtma Fonu’ndan maddi katkılar alan TlSD, Kuzey Texas Üniversitesi’nden de önemli destek görüyor. Yazdığımız gibi öncelikle Kuzey Texas Üniversitesi’ne gelen polislere veriliyor.

Texas Üniversitesi neden Türk Emniyet Teşkilatı mensuplarına kayıtsız şartsız burs sağlıyor? Bilinmiyor!

 Gelelim Türk polisine ABD’ de verilen derslere…

 Tahmin edersiniz ki, TISD mensubu polislerin eğitim süresince aldıkları dersler ve bu dersleri verenler Türkiye tarafından denetlenmiyor. Çünkü bu derslerin verildiği üniversiteler Türk makamları YÖK’e bağlı değil.

Dersleri veren, konferanslarda konuşan isimlerden; Prof. Dr. Cindy Smith, Prof. Dr. Thomas Albert Gilly, Prof. Dr. Dr. h.c. Hans-Jörg Albrecht, Prof. Dr. Christopher Dandeker, Prof. Dr. Chris W. Eskridge gibi isimlerin hepsi aynı zamanda ABD, İngiltere, Almanya gibi ülkelerin haberalma teşkilatlarının projelerinde çalışıyor.

 TISD’nin Florida temsilcisi Bahadır Şahin’in ifadesine göre TlSD’nin toplantılarında FBI ve CIA da bulunuyor, polislere verilen eğitimlerde sunumlar yapıyorlar.

Polislerin hazırladığı tez konuları da oldukça ilginç.

-Komiser Ahmet Ekici’nin hazırladığı “Bir Protestoya Katılır mısınız? Protestolara Katılım ve Etkileyici Etmenlerin İncelenmesi”;

– Komiser Ali Özdoğan’ın hazırladığı “Amerikan İletişim Şirketlerinin Kolluk Kuvvetlerine Yardımı Kanununun Analizi”;

– Komiser Halim İltaş’ın hazırladığı “Türkiye’de Sol Terörizm: DHKP-C”;

-Komiser Hüseyin Cinoğlu’nun hazırladığı “Belli Başlı Amerikan Ayaklanmalarının İncelenmesi: Ayaklanmalar ve Kontrol Metotları”;     .

-Komiser İbrahim Meşe’nin hazırladığı “ABD’de Politik Retorik Yolu ile Terörizmin Sosyal Olarak İnşası”;

– Komiser İsmail Dinçer Güneş’in hazırladığı “Kolektif Hareketler ve Kalabalıkların Kontrolü”;

– Komiser Oğuzhan Başıbüyük’ün hazırladığı “Haber Konusu Olarak Polisin Toplumsal Olaylara Müdahalesi”;

– Komiser Samih Teymur’un hazırladığı “DHKP-C Terör Örgütünün Eleman Kazanma Yöntemleri”;

– Komiser Sebahattin Gültekin’in hazırladığı “Polis Sapmasında Mesleki Kültürün Rolü: Türk vs Amerikan Polisinde Ana Kültürel Temalar”;

– Komiser Serdar Yıldız’ın hazırladığı “Polis Performans Değerlendirme: Türkiye ve Amerika Arasında Karşılaştırmalı Bir Çalışma”;

– Komiser Serdar Tatıl’ın hazırladığı “İstihbarat Topluluklarının Terör Saldırılarına Tepkileri Üzerine Karşılaştırmalı Bir Analiz” vs göze ilk çarpan tezler…

TISD’nin 2006 raporunda oldukça ilginç olduğunu düşündüğümüz bir konu dikkat çekiyor.

TISD yalnız Türk polisini değil, Türkî cumhuriyetlerdeki polisleri de ABD’de eğitmeye yardımcı oluyor!

TISD aracılığıyla (özellikle TISD’nin Türkî kimliği kullanılarak) Türki cumhuriyetlerden getirilen polislerin, burada CIA ve FBI üyeleriyle tanıştırılmasının altında ne yatıyor?

Yaşasın renkli devrimler!

Ve en önemli soruyu sona sakladık.

TISD’nin nasıl bir kurum olduğuna ilişkin açık bir ifade yok.

Kimi zaman yalnızca polislere yurtdışı eğitimini sağlayan bir organizasyon teşkilatı, kimi zaman ise yeni polis kuşağının yetiştirilmesini hedefleyen bir düşünce kuruluşu olarak tarif ediliyor.

Belki de tüm bunların yanıtını Zaman gazetesinin Samih Teymur’la yaptığı röportaj haberinin şu satırlarında bulmak mümkün:

ABD’de FBI, Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) ve Yurtiçi Güvenlik Bakanlığı içindeki birimler ile Türkiye ile Türkiye’deki ilgili birimlerin bağlantılarına yardımcı olduklarını belirten Teymur “Güvenliğe çok farklı açılımlar getirecek yeni bir grup yetiştiriyoruz; hem akademik, hem uzmanlık alanı olan… Güvenlik biliminin altyapısı oluşuyor” dedi (…)

Ancak TISD’nin İcra Direktörü Cihangir Baycan, “Biz bir düşünce kuruluşu değiliz. Biz akademik birikime yöneliyoruz. Amaç, buradaki birikimleri oraya götürmek bizdeki tecrübeleri buraya getirmek. Buraya gelen arkadaşların organizasyonu ve eğitim çalışmalarını takibine yoğunlaşıyoruz” diye konuşuyor.

Görüldüğü gibi TlSD’nin iki yöneticisi birbiriyle çelişiyor. TlSD’nin ne olduğunu ve ne amaçla kurulduğunu kendi yöneticileri tam olarak bilmiyor.

Başlangıçta yalnızca yurtdışı eğitimi organize etmek amacıyla kurulan TISD, gittikçe kendi görev alanında bulunmayan ilişkilere yöneliyor.

Buradan sonra yine sorular yöneltmemiz gerekiyor:

TISD üyesi olan polisler hangi kriterlere göre seçiliyor?

ABD’den dönen polisler nerelere yerleştiriliyor?

ABD’ye gönderilen polislerin cemaate yakın olduğunu söylemek kimseye şaşırtıcı gelmeyecektir.

Polislerin ABD’ deki faaliyetlerini toparlarsak:

Eğitim-öğrenim için ABD’ye gönderilen polislerin neler yaptığı ortada.

CIA ve FBI’yla iç içe olan emniyetçilerin Amerika faaliyetleri ortada.

Polislerin cemaatle ilişki içinde olup olmadıkları ortada.

O halde…

“ABD’deki polisler dosyasının bir sayfasını daha açalım. Recep Gültekin adını duyanınız var mı?

Yazalım:

1953 Afyon Dinar doğumlu.

1970’te Ankara Polis Koleji’ne girdi. Ardından Polis Akademisi’nde okudu. Sonra mesleğe adım attı.

1990’da ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde “Polis Akademisi’ndeki Eğitiminin Kalitesi Hakkında Öğrencilerin Algı ve Beklentileri” çalışmasıyla mastır yaptı.

Tez hocası kimdi dersiniz? YÖK Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan!

Recep Gültekin ile Prof. Özcan öğrenci-öğretmen ilişkisi yanında dost oldular; yedikleri içtikleri ayrı gitmedi.

Recep Gültekin, Prof Özcan sayesinde doktora tezi hazırladı. Emniyetin terfi ve atamalarındaki politikası ve politik ilişkileri üzerine çalıştı!

Recep Gültekin akademik çalışmalarını yürütürken polislik mesleğini de sürdürdü. Ankara Emniyet Müdürlüğü kadrosunda değişik birimlerde komiserlik yaptı.

Fehmi Koru’nun kardeşi Nabi Koru’nun konsolos olarak görev yaptığı Amerika Chicago Başkonsolosluğu’nda emniyet ataşesi olarak çalıştı.

Türkiye’ye döndüğünde Polis Akademisi Başkanlığı’nda şube müdürlüğü ve başkan yardımcılığı görevlerini yürüttü.

1990’lı yıllarda adı medyada, “Emniyet içindeki Fethullahçı müdürler” listesinde yer aldı.

Çıkan haberler üzerine, Mesut Yılmaz’ın başbakan olduğu ve Ünal Erkan’ın emniyet genel müdürlüğü yaptığı dönemde “başmüfettiş” kadrosuyla kızağa alındı.

Ancak…

İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu döneminde yıldızı yeniden parladı ve teşkilatın yedi yıldır atama yapılamayan en kritik makamına, personel daire başkanlığına getirildi.

Personel Daire Başkanlığı’na yapılan “ani atamanın” yürürlüğe girmesiyle Emniyet Genel Müdürlüğü karargâhı karıştı. Yapılan atamayla ilgili Milliyet’e konuşan bazı üst düzey polis şefleri atamanın yerinde olduğunu öne sürerken, bir bölümü ise Bakan Başesgioğlu tarafından yapıl seçim nedeniyle Emniyet Teşkilatı üzerindeki “dinci kadrolaşma” iddalarının yeniden gündeme geleceğini belirtti.

İlginçtir…

Aynı dönemde, 21 Temmuz 1998’de Emniyet Teşkilatı içine İngiltere’den bir kurum geldi: Uluslararası Polis Birliği (lPA).

Bu kurumun başkanlığını on yıldır kim yönetiyor biliyor musunuz? Recep Gültekin.        ,

Uzatmayalım… Bütün bu bilgileri niye verdik ona gelelim… Recep Gültekin bugün Emniyet Genel Müdürlüğü Dış İlişkiler Dairesi başkanlığı görevinde.

Utah, NewYork, Washington ve Texas’ta mastır-doktora yapan polisleri yurtdışına bu daire gönderiyor.

Recep Gültekin’in ABD’ye gönderdiği polislerden biri de kim biliyor musunuz? Oğlu Komiser Sebahattin Gültekin!

Hukuki olarak suç olmasa da bu durum sizce ahlaki mi?

“Ahlaklı bir nesil yetiştirme gayesindeki” cemaat bu “seçime” kızmaz mı?

Üstelik… Neydi Recep Gültekin’in doktora tezi?

Türk polis teşkilatında atama ve terfilerde kıyakçılık!

Polislerin hangi kıstaslarla, kimler tarafından ABD’ye gönderildiği açık değil mi?

Şimdi gelelim TISD üyesi polislerin ABD’de neler yaptığına meselesine…

Bunun için Utah’a gitmemiz lazım…

Utah’a gitmeden Ergenekon soruşturmasıyla gündem yaratan bazı belgelerin kaynaklarının neresi olduğunu bilemeyiz…

Amerika’ daki polis faaliyetleri

Önce bilmeyenler için Utah’tan biraz söz edelim.

ABD’nin batı bölgesinde yer alan Utah eyaleti kayalıklar, çöller, akarsular, ormanlar gibi hemen hemen bütün doğal yer şekillerinin görüldüğü zengin bir coğrafyaya sahip.

Nüfusu 2,2 milyonun üzerinde.

Diğer eyaletlerle karşılaştırıldığında sessiz bir yapıda olan Utah’ta ilk dikkatinizi çeken olgu Mormon etkisi oluyor.

XIX. yüzyılda Hıristiyan Kilisesi’nden kopan Mormonlar, İncil’i kabule etmekle

beraber kendi kitapları da olan bir tarikat.

Eyaletin çoğunluğunu oluşturan Mormonlar, eyalette muhafazakâr dünyayı önemli oranda belirliyorlar.

Mormonlar sayesinde eyalette yaşanan bazı tartışma başlıkları da size tanıdık gelecek. Bunlardan biri alkol meselesi.

İçki kullanımı eyalette yasal kısıtlamalarla sağlanıyor. Üye olmadan barlara girilemediği gibi, eyalet sınırları içinde satılan içkilerin alkol oranları çok düşük. Çünkü Mormonlar içki kullanmıyor ve kullanılmasını kısıtlıyor.

Mormonların bir diğer özelliği de çok çocuk yapmaları. Bu nedenle Utah’taki aileler çok çocuklu.

Yani, Mormon Kilisesi Tayyip Erdoğan gibi çok çocuk sahibi olmayı özendiriyor…

Gelelim meselenin bizi ilgilendiren yönüne…

Mormonlar yönetimindeki Utah, cemaatin övgüyle söz ettiği bir eyalet.

Cemaat neredeyse kendine Utah eyaletini örnek almış durumda. Buradaki uygulamaların Türkiye’de de olabileceğini düşünüyorlar!

Bunu isteyenler yeni de değil. 1960’lı yıllarda ABD’ye giden Korkut Özal gibi isimler Mormonlarla ilişkiye geçip Türkiye’ye “dini bütün” olarak dönmüşlerdi.

Yani Mormonların Türkiye’yle ilişkisi hiç yeni değil. Ancak son yıllarda cemaat sayesinde bu ilişkinin boyutunun arttığı söyleniyor.

Mormonlar Türkiye’de pek bilinmeyen bir tarikat değil. Mormonlar Türkiye’de başka bir nedenle daha tartışılmıştı. Suikasta kurban giden öğretim üyesi-yazar Necip Hablemitoğlu, Hormonlar ile cemaatin paralelliğinden söz edip cemaatin İslam anlayışının ABD politikalarıyla uyumunu yazmıştı.

Rahmetli Hablemitoğlu’nun bu çalışmaları ise DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel’in cemaat hakkında hazırladığı iddianame de yer almıştı.

Anlayacağınız Mormonlar-cemaat ilişkisi mevzusu uzun ve derin!

Biz konumuza dönelim…

Utah eyaleti genelinde yaklaşık beş yüz Türk yaşıyor.

Bunlar Utah eyaletinin geneline yayılmış durumda. İçlerinde yalnızca Türkiye’den giden Türkler yok. Kerkük’ten Ahıska Türklerine kadar değişik bölgelerden Türkler de var. Cemaat bunlar içinde etkin faaliyet yürütüyor.

ABD’de de cemaat okulları var. Bu okullara kimlerin gittiği de ayrı bir merak konusu. ABD’de Türkler dışında kimse bu okullara rağbet etmiyor.

Bir de… Türkî cumhuriyetlerden özel olarak getirilen öğrencilere rastlanılıyor.

Elbette bu politika ABD’yle uyumlu sürdürülüyor. Örneğin, Ahıska Türkleri yaşadıkları ülkelerde kimlikleri nedeniyle baskı gördüklerini söyleyip ABD’den göçmen vizesi alıyorlar ve hemen bu okullara başlıyorlar. İlginçtir kimlikleri nedeniyle baskı gördüklerini söyleyen ‘eğitimden hemen sonra geldikleri ülkelere dönüyor! Ve her biri Soros’un finanse ettiği sivil toplum kuruluşlarında görev alıyorlar.

Cemaat bölgede sadece okul organizasyonlarıyla ilgilenmiyor. Türk kültürünü tanıtan faaliyetlerde de bulunuyorlar. Utah’ta cemaatin düzenlediği Türk kültürünü tanıtım günlerinde gözleme yapan türbanlı kızlar, ideal Türk tipi olarak sunuluyor.

Bunun ötesinde Türk kültürünü tanıtım günlerinde Ahıska Türkleride kullanılıyor. Türbandan fese Türk kültürüyle en ufak ilgisi bulunmayan kıyafetler Türk kültürü olarak duyuruluyor.

Bu genel bilgilerden sonra gelelim polislerin öğrenim gördüğü Utah Üniversitesi’ne…

Utah Üniversitesi’nin adı Türkiye’de sürekli cemaatle anılıyor. Ancak şunu belirtmek gerekir: Utah Üniversitesi cemaatten ibaret de Türk akademisyenlerinin hepsi de cemaatçi değil.

Üniversitede bulunan Türk öğrenciler özellikle üç fakültede bulunuyor:  iktisat fakültesi, mühendislik fakültesi, siyasal bilimler fakültesi.

 Cemaat üyesi öğrencilerin neredeyse tamamı siyasal bilimler fakültesinde, sayıları ise on kişi civarında. Cemaat bu özel öğrencilere burs sağlıyor.

Cemaat üyesi öğrenciler cemaatin evlerinde kalıyor.

Siyasal bilimler fakültesi        en tanınmışları, Fethullah Gülen hakkında yaptığı çalışmalarla tanınan ve Zaman gazetesinde makaleleri yayımlanan, öğretim üyesi Hakan Yavuz ile aynı fakültenin öğrencisi olan Taraf gazetesi yazarı Komiser Emrullah (Emre) Uslu.

Utah’ta polis öğrenci olan tek kişi Taraf yazarı Emre Uslu değil. Polis Akademisi mezunu olan ve polis sitesi “sucveceza.com” da yazarlık yapan Komiser Fatih Balcı da Utah’ta doktora yapanlardan.

Ayrıca Zaman gazetesinde yazılar kaleme alan Şaban Kardaş da Utah’taki cemaatçi öğrencilerden.

Peki, bu öğrenciler sadece doktora mı yapıyor?

Cemaat üyesi öğrenciler düzenledikleri etkinliklerde Türkiye’yi, demokrasinin ve inanç özgürlüğünün bulunmadığı bir ülke olarak tanıtıyorlar. Ordunun ve Kemalistlerin demokratik açılımları engellediğini ifade ediyor, AKP hükümeti ile cemaatin demokrasi mücadelesi verdiğinin altını çiziyorlar.

Cemaat üyeleri üniversite dışında da düzenli toplantılar yapıyor. Bu toplantılar cuma akşamları gerçekleştiriliyor. Toplantıya üniversite öğrencileri, cemaatin “abi”leri, cemaatin bölge temsilcileri katılıyor. Zaman zaman ise eyalet dışından isimler toplantıda bulunuyor.

Bu arada, cemaatle ilgili olduğu için TSK’dan atılan eski bir ordu mensubu da zaman zaman bu toplantılara katılıyor. ABD’de görevli bazı emniyet mensupları da bu toplantılara gidiyor.

Utah’ta cemaatin genel fotoğrafı bu şekilde…

Gelelim meselenin özüne…

TSK düşmanlığının merkezi

Son zamanlarda ABD/Utah üzerinden Türkiye’ye dönük faaliyetler kamuoyunda sıkça tartışılıyor.

Türkiye’de gizli olan pek çok “devlet belgesi” ve başta TSK’nın üst düzey komutanlarıyla ilgili olmak üzere pek çok kişisel günlük önce Utah’a gidiyor ve buradan servise konuluyor.

Utah merkezli bu psikolojik harbi kimler, niye yürütüyor?

Odatv. com’dan Barış Terkoğlu, kamuoyunun merak ettiği bu soru peşine düşüp Utah’a gitti. Önemli bilgilerle döndü…

Şimdi dosyanın ilk sayfasını açalım…

Utah Üniversitesi’nde doktora öğrencilerinden biri Taraf gazetesi, emniyet mensubu Emre Uslu’yu tanıyalım…

Önce bir düzeltme yapalım:

Taraf gazetesi yazarı Emre Uslu’nun gerçek adı, Emrullah Uslu.

 “Emre Uslu” müstear adı. Niye müstear adıyla yazıyor?

Kamu görevlisi olduğu halde, Taraf gibi “radikal” bir gazetede nasıl yazabildiği de tıpkı ismi gibi muamma.

Emrullah Uslu, Taraf gazetesinde Önder Aytaç’la beraber aynı köşeyi paylaştı. Uslu ile Aytaç, Polis Akademisi’nden tanışıyor.

Bir parantez açayım: Taraf gazetesinin yazarı Komiser Önder Aytaç’ın babası Aysal Aytaç öğretmendi. 12 Eylül 1980 darbesinde Nurcu olduğu iddiasıyla tutuklandı. Fethullah Gülen’le İzmir’de o yıllarda tanıştı. Sonra Aysal Aytaç Milli Eğitim Bakanlığı Yurtdışı Eğitim Öğretim genel müdürlüğüne kadar yükseldi. Efendim, hani soruyordunuz “Polisleri yurtdışına kimler nasıl gönderiyor?” diye. Fethullah Gülen’in yurtdışında açtığı okullara hangi bürokratların destek verdiğini ise artık sormayınız. Parantezi kapatalım.

Utah’taki Emre Uslu’ya dönelim, çünkü bu konu önemli.

Taraf gazetesinin Ergenekon soruşturmaları sırasında “içeriden” verdiği haberler hatırlanırsa, köşe yazarı Emrullah Uslu’nun ismi daha önemli hale geliyor. Hele de Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın Uslu’yla ilgili 6 Nisan 2007 tarihinde soruşturma başlatması bu konuyu daha da önemli kılıyor. Askeri Savcılık, Utah’taki bir polis hakkında niye soruşturma açmıştı?

Devam edelim: Emrullah Uslu daha önce de belirttiğimiz gibi, Polis Akademisi mezunu. Terörle Mücadele Şubesi’nde komiser yardımcılığı görevinde bulundu. Akademiden sonra lisansüstü çalışmalarını devam ettirdi.

Yüksek lisans tezini “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım üzerine İlginçtir, 1999 tarihinde tamamladığı yüksek lisans tezi sırasında İçişleri Bakanlığı’nın özel izniyle bir yıllığına Kanada’nın Toronto kentine gönderildi.

Hani şu Ergenekon soruşturmasına neden olan ifadeleri veren haham Tuncay Güney’in yaşadığı yer! Hani hep merak edilen ve sürekli” “yine mi Kanada, yine mi Toronto” denilen yer. Bilindiği gibi Atatürk’ü değil Humeyni’yi seven başörtülü kızlarımızda orada yaşıyor… Neyse…

Emrullah Uslu “Yeşil” tezinde ne yazıyor dersiniz; özetle ki. “Yeşil’in, Emniyet ve MİT’le bir ilişkisi yoktur; Yeşil’in TSK’yIa ilişkisi vardır.”

Emrullah Uslu’ya göre “Yeşil”, emekli General Veli Küçük’ün adamı. Tez, MİT görevlisi Mehmet Eymür’ün YeşiI’le ilgisine hiç değinmiyor. Eymür’ün kendisi değiniyor, Uslu’nun tezi değinmiyor, ilginç!

Araya girip bir tespitte bulunayım:

JİTEM’i kamuoyuna ilk duyur gazeteci benim.

JİTEM’in Güneydoğu’da faili meçhul cinayetler işlediğini isim isim yazan ilk gazeteci benim.

Yeşil’i, yani Mahmut Yıldırım ‘ın adını, yasadışı faaliyetlerini ilk kaleme alan yazar benim.

Binbaşı Ahmet Cem Ersever’in faili meçhul cinayetler başta olmak üzere tüm anlattıklarını kitap yapan gazeteci benim.

Behçet Cantürk gibi Kürt işadamlarımn kimler tarafından nasıl öldürüldüğünü kamuoyuna ilk duyuran benim.

Tüm bunları yazdığı için ölüm tehditleri alan ve aylarca saklanmak zorunda kalan benim.

Ve şimdi ben diyorum ki:

JİTEM meselesinde maksat üzüm mü yemek, bağcıyı mı dövmek?

Ergenekon soruşturması, dünyada son yıllarda renkli devrimlere sahne olan

 (Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna vs gibi) ülkelerde gördüğümüz psikolojik harp savaşına dönüştürülmüştür.

Hukuki değil, siyasi bir dava haline getirilmiştir.

Keşke Türkiye’deki bazı kanlı olaylara adı karışmış kişiler yakalanıp yargı önüne getirilip hak ettikleri cezaları alsalardı.

Dün Susurluk’ta bu olmadı, olamadı.

Peki ya bugün? Dava sürüyor, bugünle ilgili bir söz söyleyemeyiz.

Ancak; son dönemlerde yandaş medya her karanlık eylemi JİTEM’in işlediğini yazıyor.

Bu konuda bir kafa karışıklığı yaratılmak isteniyor.

Bakınız; JİTEM resmi olarak yok; iIIegal bir örgütlenmenin adı o. Kuşkusuz devlet, karanlık olaylara karışmış bu kadrolu veya kadrosuz (PKK itirafçıları) isimleri korudu, kolIadı.

Kendilerine JİTEM diyen adamlar cinayet işlediler.

Diğer yanda Jandarma Genel Komutanlığı’nın İstihbarat Birimi var.

Jandarma İstihbarat bugün Türkiye’nin en güçlü üç istihbarat kurumundan biri.

Hakkâri’de de görev yapıyor, Edirne’de de…

Bu bilgilerden sonra gelelim işin özüne:

AB ve ABD diyor ki, “kırsal alandaki güvenliği artık jandarma güçlerinden alın, polise verin!”

Hatta “Jandarma Genel Komutanlığı’nı kaldırın” demeye getiriyor ve ekliyorlar, “bunun yerine polisi güçlendirin”

Şimdi bu bilgilerden sonra yandaş medyanın her taşın altında neden JİTEM’i aradığını anladınız mı?

Tüm bu bilgi kirliliği arasında sinsice psikolojik bir savaş yürütülüyor.

Yani mesele üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek.

Bu tespitimizden sonra Utah-Uslu meselesine devam edelim…

Komiser Emrullah Uslu, Taraf gazetesinden önce de çeşitli gazetelerde yazarlık yaptı. Makalelerinin yayımlandığı gazeteler şunlardı:

Yeni Şafak, Zaman ve Today’s Zaman ile Barzani ailesi ve Talabani’yle oldukça iyi ilişkiler içinde olan İlnur Çevik’in sahibi olduğu Anatolian News.

EmrulIah Uslu sadece gazetelere makale yazmadı; İçişleri eski Bakanı Abdülkadir Aksu ve başbakanın danışmanı AKP Milletvekili Ömer Çelik’e de yazdığı raporları gönderdi.

Kürtlerle ilgili özel bir kütüphaneye sahip Emrullah Uslu doktorasını Utah Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nde Kürtler üzerine yaptı.

Sekiz yıl ABD’de kalan Uslu, yazılarında özellikle Barzani hareketinden hep övgüyle bahsetti. Kürtler arasında da İslamcı ve liberal siyasetin yaygınlaşmasını savundu. Türk devletine akıl vermeden de edemedi; PKK’ya alternatif olarak gördüğü Barzani hareketinin desteklemesi gerektiğini özenle vurguladı.

Peki… Bir kamu görevlisi olan Uslu’nun bu kadar uzun bir süre dışında kalması hangi yasaya dayanıyordu?

Devlet Memurları Kanunu buna izin veriyor muydu?

Söz konusu kanun maddeleri, burs kazanan memur “gidebilir” diyor. Bu süre iki seneydi. Eğer gerekli görülürse bir kat uzatılabilirdi. Yani bu süre dört seneye çıkarılabilir, ancak gerekli şartlarda.

Kısacası Emrullah Uslu dört yıl içinde geri dönmezse görevden atılmak durumundaydı.

Uslu nasıl oluyordu da sekiz yılını yurtdışında geçiriyordu? Kanun, “daha fazla kalabilmek için MIT mensubu olmak ve Başbakanlık tarafından özel izin almak gerekiyor” diyor.

İşte tam da burada akla şu soru geliyor:

Taraf yazarı Emrullah Uslu MİT mensubu muydu? Odatv. com’un gündemi sarsan bu haberine, birinci ağızdan Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan cevap geldi.

MİT, odatv’ye yaptığı açıklamada, Uslu’nun MİT mensubu olmadığını ve kendilerinden burs      almadığını söyledi.

Peki, Emrullah Uslu’yu kim, neden koruyordu?

Bu soru çok anlamlı; çünkü…

Türkiye’yi karıştıran, tartışmalara neden olan pek çok sahte belge Utah üzerinden gelmişti. Utah’ta bulunan bir grup, çeşitli internet siteleri aracılığıyla bu belgeleri yayınlamıştı. Ve bu belgeler kısa süre Türkiye’nin gündemine oturuvermişti!

Ülkeyi karıştıran bu yayınlar hangileriydi, önce bunu hatırlayalım:

– Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay başkanlığı görevin geleceği günlerde kendisine karşı yoğun bir kampanya başlatıldı. Kampanyayı yürütenler, Türkiye’de önemli isimlere Genelkurmay başkanının Yahudi kökenli olduğuna dair mesajlar çekti. Başta yandaş medya ve internet siteleri, kaynağı meçhul bu bilgileri sayfalarına taşıdı.

Söz konusu haberde, Orgeneral Büyükanıt’ın dedesi Mehmet Yaş Efendi’nin Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerle birlikte hareket ettiği anlatıldı, resmi görevli Mehmet Efendi’nin Yahudi İstihbarat Örgütü “Nili” adına çalıştığı yazıldı. Ve bu kaynağı meçhul iddiaya göre Mehmet Efendi sonunda Osmanlı istihbaratı tarafından infaz edildi.

Yazılanlar bütünüyle yalandı.

Sonra öğrenildi ki, haberler internet ortamından Utah’tan geliyordu!

Peki, bu sahte bilgileri Utah’tan kim sızdırıyordu?

Bu meçhul kaynağın bir özelliği dikkat çekiciydi:

Kaynak, Ortadoğu tarihi konusunda oldukça geniş bir bibliyografyaya sahipti. Akademik bir formasyonla bu iddiayı yazmıştı ve birçok kitaba atıfta bulunmuştu.

Bu notu unutmayınız. Devam edelim…

Bu kaynağı meçhul yayınlarla yapılmak istenen açıktı. Cemaate karşı hoşgörülü olduğu bilinen Orgeneral Hilmi Özkök’ün Genelkurmay başkanlığındaki görev süresi doluyordu. Yerine ise Orgeneral Yaşar Büyükanıt gelecekti.

Gizli kaynak karışıklık çıkararak Büyükanıt’ın gelmesini engelleyip Özkök’ün süresini uzattırmayı mı amaçlıyordu?

Bilemeyiz.

Bildiğimiz bu bilginin nereden sızdırıldığı…

Bu kaynağı meçhul iddiaları yayınlayan site “kursadhareketi.org” idi. . Alıcı ismi olarak “Alperen Türk” adı kullanılmıştı.

Sitenin, adının hem “Kürşad” olması hem hem de alıcısına “Alperen Türk” gibi milliyetçi bir isim vermesi dikkatinizi çekmiştir.

Adı milliyetçi olan bu sitenin içeriği oldukça dini nitelikteydi. Yani meçhul kaynak isimlerle kendini saklıyor, ancak yayınlarla bu örtüyü kapatamıyordu.

Devam edelim…

Kaynağı meçhul Utah merkezli servis sağlayıcı, yayınlarına devam etti. Bu kez kamuoyu gündemine getirilen “Genelkurmay Andıcı” olarak bilinen, TSK’nın bazı gazeteciler, yazarlar, işadamlarıyla ilgili raporlarını içeren belgeydi. Genelkurmay Savcılığı’nın açıklamasına göre belge

2 Ekim 2006 tarihinde ordudan çalınmıştı.

Genelkurmay’ın yaptığı soruşturmaya göre, bu belge önce Utah’a gitmiş ve buradan Türkiye’ye servis edilmişti.

Durun, bitmedi…

Ergenekon soruşturmasının en çok önem verdiği, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen ve içinde darbe planlarının anlatıldığı günlükler de Utah üzerinden Türkiye’ye gelmişti.

Bu günlükler “denizcilersitesi.com” adresinde yayınlamıştı. İlginçtir, bu adres de Utah üzerinden bir servis sağlayıcısından alınmıştı.

Hatırlatma yapalım:

Hem andıç hem darbe günlükleri ilk olarak Nokta dergisinde yayımlandı. Nokta dergisi Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüş darbe günlüklerini, Nokta dergisi yazarı Ahmet Şık ise andıç belgelerini haber yaptı.

Nokta kapanınca Alper Görmüş ve Ahmet Şık Tarafa geçtiler. Utah merkezli kimliği meçhul kaynağın haberlerini kullananların hepsinin Taraf’ta çalışmış olması ilginç değil mi?

Bu tür haberleri sadece Nokta, Taraf yapmadı. Yandaş medya da bu haberlere çok ilgi gösterdi. Onların haber kaynakları ise artık hiç şaşırtıcı değildi; TSK hakkında yolsuzluk iddiaları yayınlayan “yolsuzluk.com”, “rusvet.cjb.net”, “Soygun.cjb.net” gibi sitelerdi ve onların kaynağı da Utah’tı!

Görüldüğü gibi Utah gizli devlet belgelerinin yayınlandığı bir odak haline gelmişti.

Peki, olayın biraz daha ayrıntısına girelim.

Bu işleyiş nasıl gerçekleşiyordu?

Çalınan belgeler Türkiye’de internet bağlantısı olmayan bir bilgisayarda elektronik ortama kopyalanıp, ardından herhangi bir internet kafeden mail olarak Utah’a gönderildi.

Utah’tan sahte isimle site alan alıcı ise bunu siteye ekledi. Böylelikle, bu belgeler yayınlanmış oldu.

Bu yayın hemen Türkiye’deki yandaş medyanın kulağına fısıldandı. Ve yandaş medya Utah adını geçirmeden ilgili sitenin adını kullanarak haberi alıp yaptı. Böylece hem haberi veriyor hem yasal sorgulamadan kurtulmuş oluyorlardı. Çünkü onlar yayınlanmış bir belgeyi haber yapıyorlardı.

Utah’taki kaynak da kendini rahatça saklıyordu. Özetle şebekenin hareket tarzı böyleydi…

Gelelim merakla beklenen soruya:

Bu işleri organize eden kimliği meçhul kaynaklar kimdi?

Her şeyden önce Genelkurmay arşivlerine ya da devlet kademelerindeki gizli belgelere Türkiye’de ancak istihbarat ya da emniyet kuvvetlerinin ulaşabileceği bilinen bir gerçek.

Utah’tan bu belgeyi alan kişi ise doğal olarak bu emniyet ya da istihbarat yapısıyla ilişkili olmak durumunda.

Bu da Utah’ta bulunan, emniyet kuvvetleriyle ilişkili bulunan ve TSK karşıtı olarak bilinen isimleri düşündürüyor.

Emrullah Uslu Utah’ta Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü’nde doktora yapan bir komiser.

Bu kimliği meçhul kaynak Taraf gazetesi yazarı Komiser Emrullah Uslu olabilir mi? Nitekim Askeri Savcılık da böyle düşünmüş olacak ki!. EmrulIah Uslu hakkında soruşturma başlattı.

Elinizdeki kitapta adı sık sık geçen bir isim yine karşımıza çıktı:

Graham Fuller!

İşte CIA’nın bir dönem Türkiye masasının sorumluluğunu yürüten Fuller ile Taraf gazetesinin komiser yazarı Emrullah (Emre) Uslu Washington’da zaman zaman görüştüler mi?

Örneğin bu görüşmelerden biri 29 Ekim 2008 tarihinde Washington’da gerçekleşti mi?

Emrullah Uslu’nun son dönem faaliyetleri, Utah’tan sızan gizli belgelerle ilişkileri, orduyu ve ulusalcıları eleştiren yazıları düşünüldüğünde, CIA ajanı Fuller ve Komiser Uslu’nun böyle bir görüşme yapması çekici hale geliyor.

Üstelik “Ergenekoncu” olduğunu iddia ettiği kesimlere sert eleştirileriyle bilinen Emrullah Uslu’nun Gladio’nun ve Yeşil Kuşak Projelerinin mimarı olan Graham Fuller’la kurduğu yakın ilişki, pek çok kişinin kafasını berraklaştıracaktır.

Ergenekon operasyonunun “ulusalcı yükselişin önüne geçme” projesi kapsamında yapıldığı iddialarını da bu paralelde düşünmek gerekiyor

Bitmedi…

Emrullah Uslu, Washington’ da Jamestown Vakfı’nda çalıştı.

Yani birileri Emrullah Uslu’ya hep kol kanat gerdi.

Jamestown Vakfı, 1983 yılında kurulmuş bir düşünce kuruluşu. ABD dışişlerine strateji üreten kuruluş, o yıllarda ABD dış politikasına denk düşen tipik bir antikomünist söylemle çalıştı. Sovyet gücünün sınırlandırılması, kuruluşun başat stratejisiydi. Sovyetler Birliği çözüldükten sonra ise vakıf yine ABD dış politikasına denk düşecek şekilde bir stratejik çalışma izledi.

 Vakıf, çalışma alanını, Türkiye’yi de içine alacak şekilde Ortadoğu Kafkasya olarak belirlemiş. ABD’nin bu bölgelerdeki iddiası düşünülürse vakfın önemi ortaya çıkıyor. Bunun ötesinde vakıf pek çok eski diplomat, istihbaratçı, politikacıyla ortak çalışmalar yürütüyor.

Peki, bu vakıfta Komiser Emrullah Uslu nasıl çalıştı?

Vakıf bu göreve getireceği ismi bir ilanla arıyordu. İlanda göreve gelecek kişinin nitelikleri arasında “ABD’de kalma sorunu olmaması” ifadesi geçiyordu. Kısacası vakıf, göreve getireceği ismin ABD’de yaşamasını istiyordu. Bir süre sonra ülkesine dönecek bir ismi istemiyordu. Emrullah Uslu bu göreve nasıl geldi? Uslu, kadrosu emniyette bulunan bir polis değil mi? Eğitimi bitince görevine dönmeyecek miydi?

Ancak nasıl olduysa oldu, birileri Emrullah Uslu’ya aracı oldu, vakıfta işe alındı.

Uslu 17 Şubat 2009’da vakfın bir toplantısında konuşmacı olarak görev aldı. Vakfın düzenleyeceği konferansın başlığı, “Energy Security Challenges to Europe and America in Eurasia” yani “ABD ve Avrupa’nın Avrasya’daki Enerji Güvenliği Sorunları”ydı.

Tam da ifade ettiğimiz gibi, konferans ABD dış politikasına dönük bir çalışma. Emrullah Uslu’nun konferanstaki konuşma başlığı “The PKK & BTC Pipeline Security” yani “PKK ve Bakü- Tiflis-Ceyhan Hattı Güvenliği” idi.

Neyse…

Emrullah Uslu konusunu çok uzattık. Umarım meselenin özü o çıkmıştır.

Bu bölümü kapatmadan son bilgileri verelim:

Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın Utah’la ilgili soruşturması çok ilginç bilgileri ortaya çıkardı.

Emrullah Uslu halen emniyet mensubuydu. Ancak sekiz yıl, ABD’de bulunan Uslu üç ayda bir “okyanus ötesi uçamaz” yazan doktor raporu gönderiyordu. Bu raporu nasıl aldığı da ayrı bir konu.

Bu sayede yıllardır ABD’de bulunmaya devam ediyordu. Emniyet odatv’nin yayınları üzerine Ernrullah Uslu’nun çok acil olarak geri çağrılmasına karar verdi. Emrullah Uslu’dan gerekirse gemiyle geri gelmesini isteyecekti.

Ernrullah Uslu, 2001 yılı Ağustos ayında gittiği ABD’den 2009’da Türkiye’ye döndü. Önder Aytaç’la Taraf gazetesinde makale yazmayı sürdürdü. Ancak bu durum kısa sürdü; ikili ayrıldı; ayrı ayrı makale yazmaya başladılar.

Ernrullah Uslu bugün hem polislik yapıyor hem de Tarafta köşe yazarlığı! Meslektaşları, basın açıklaması yapmaları ya da bir şikâyetlerini dile getirmeleri durumunda bile disiplin cezası alırken, Uslu köşe yazarlığına devam ediyor!

Samih Teymur da Türkiye döndü; Anadolu’da bir şehirde görevle dirildi.

Gelen bilgilere göre Washington’daki polis enstitüsü TlSD kapatıldı. Kitabın adını “Deşifre” mi koysaydım acaba?

Cemaatten koptular

Prof. Dr. Hakan Yavuz, Utah Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakül Ortadoğu Araştırmaları Merkezi öğretim üyesi.

Türkiye’de yazdıklarıyla, söyledikleriyle, politik, dini tercihleriyle hep konuşulan bir isim.

AKP’li Edibe Sözen’in eşiydi. Ayrıldılar. Ama ilişkileri arkadaş olarak hala sıcaklığını koruyor.

Hakan Yavuz ismi ile Fethullah Gülen cemaati, bilindiği gibi sık sık yan yana geliyordu bir dönem.

Son dönemde Hakan Yavuz, Fethullah Gülen cemaatini eleştirerek; kendisinin artık ilişkili olmadığını açıkladı:

Şimdiye kadar bu anlamda tüm cemaatlerden uzak durdum. Kısacası, ben kendimi cemaat mensubu olarak görmedim.

Bazı cemaatler beni kendi mensupları şeklinde algılamış olabilirler. Kişisel görüşüm, Türkiye’de bir cemaate mensubiyetin büyük oranda “yükselme” veya “belli kazanımlar elde etme” amacı taşıdığıdır. Benim bunlara hiçbir zaman ihtiyacım olmadı.

Öte yandan ben cemaat karşıtı bir insan da değilim. Bu bir çelişki gibi görülebilir. Ancak, bir sosyal bilimci olarak böylesine etkili bir olguya karşı da ilgisiz kalamazdım.

Ne var ki söz konusu cemaatin bugünkü “konumundan” ciddi şekilde, hem demokrasimiz açısından hem de toplumsal barış açısından kaygı duyuyorum.

Bir akademisyen olarak bu kaygılarımı Reuters Ajansı’nda ve çeşitli gazetelerde dile getirdim. Rahatsızlık nedenlerim şunlar:

1) Cemaat samimi değil; cemaatin içeride ve dışarıda geliştirdiği birbirine zıt iki ayrı dili var.

2) Cemaat bir siyasi proje peşinde ve bu Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine uygun bir proje değil.

3) Cemaatin gerek içeride, gerekse uluslararası alanda meşruiyet arayışı, dış aktörler karşısında zayıflığı, onu edilgen bir konuma sokmuş; bu nedenle işbirliği yaptığı uluslararası aktörlerle ilişkisi sorgulanmalıdır.

4) Cemaat özelde Said-i Nursi’nin Risale-i Nur’unu, genelde ise İslam’ı “araçsallaştırmıştır.” Gittikçe İslam’sız bir İslam anlayışı hâkim olmakta ve güce odaklanmış bu İslam anlayışı ahlaki çekirdekten uzaklaşmaktadır.

Bunları görebilen biri olarak benim herhangi bir cemaat yapısına aidiyetimin olması mümkün değil.

Cemaatler bana göre özgür düşünceye yer veremezler.

Ayrıca, cemaatler doğaları gereği farklılıkları değil “aynılaşmayı” savunur.

Bu bağlamda her zaman farklılıkların zenginlik kaynağı ve hayatın olağan yapısı olduğunu savunan, sosyal olguları anlamaya odaklanmış, düşüncelerle dans etmeyi seven biri olarak benim, şu veya bu cemaatin “talebesi” olduğum iddiası doğru değildir.

Evet, Hakan Yavuz ısrarla Fethullah Gülen cemaatiyle ilişkisinin hiç bir zaman bulunmadığını ve cemaati desteklemediğini söylüyor.

Peki, gerçekten öyle mi?

Hakan Yavuz bugüne kadar cemaatle aynı karede bulunmaktan hiç çekinmedi. Zaman gazetesinde makaleler yazdı.

Cemaati savunan akademik çalışmalar yayımladı.

Cemaatin düzenlediği konferanslarda baş konuşmacı oldu.

Hatta The Emergence of A New Turkey: Democracy and AK Parti kitabı, AKP tarafından tanıtım kitapçığı olarak dağıtıldı. Cemaat tarafından düzenlendiği bilinen Abant Platformu’nun Washington toplantılarına konuşmacı olarak katıldı.

Hakan Yavuz, “Gülen Hareketi: Türk Püritenler” isimli makalesinde Fethullah Gülen’i sosyal çığır açan birisi (social innovator) tanımladı.

İstikrarlı bir Türkiye için İslami değerler ile Kemalist siyasi arasında bir denge gerekir. Gülen hareketi bu dengeye bir ulaşma yolu sunuyor” dedi. Hakan Yavuz, ABD’de AKP iktidarından rahatsız olanlar için şu tespiti yaptı: “Türkiye’deki değişimden rahatsız olanlar genellikle Türkiye’de yıllardır iktidarda olan kokuşmuş yönetici sınıflarla işbirliği halinde olan ve onlara dış meşruiyeti sağlayanlardı. (06.11.2002 Zaman.)

Cemaate ilişkin açıklamalarım tekrarladığı SkyTürk’teki Serdar Akinan’ın programında Hakan Yavuz, Cumhuriyetin sorunlarını ahlak olarak tanımlayıp Said-i Nursi’ye dönülmesini savundu.

Açıkçası Hakan Yavuz yıllarca cemaati memnun eden faaliyetlerin içinde bulundu. Görüş olarak bir İslami Calvinciliği savundu. Sufı İslam’ı, kendine kaynak olarak gösterdi. Cemaatin eğitim, ekonomi, siyasi, alanında sivrilmesini ve piyasayla bütünleşmesini, bu değişimin temsilcisi olmasına bağladı. Cemaati övdü.

Överken cemaat için “Bir Türk Protestanlaşması ve Türk Siyonizmi’dir” gibi ilginç sıfatlar kullandı. Kısacası Hakan Yavuz her fırsatta cemaatin tezlerini belirli bir sistematikle savundu.

Sanırız Hakan Yavuz’un fikirsel dünyasını açıkladık. Biraz da Utah günlerini anlatmamız gerekiyor.

Hakan Yavuz son dönemde İslamcı harekette moda olan İsrail’de doktora yapanlar kervanına, 1989’da Hebrew Üniversitesi doktora programına girerek katıldı.

2001’de Joan B. Kroc Enstitüsü’nde Rockfeller bursuyla Fethullah, Gülen üzerine araştırma yazdı. Sonra Utah’ta Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü’nde öğretim üyeliği görevine devam etti.

Cemaatin Utah faaliyetlerinin son bulduğu anlaşılmasın.

ABD’de cemaati takip edenlerin karşılaştıkları bir vakıf var: Türk Kültür Vakfı.

Türk Kültür Vakfı’nın başında Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın eski bir mensubu olan Güler Köknar var.

İlginçtir, Türk kültürünü tanıttığı iddia edilen ve bu sayede bakanlıklardan destek alan kuruluşun sembolü Osmanlı tuğrası!

Vakıf ABD’de yapılan etkinliklere adeta para akıtıyor.

Geçtiğimiz yıl yapılan festivaller için üç milyon dolar harcadı. Festivalde Türk kültürü olarak tanıtılan ise yağlı güreş, mehter takımı, fesli ve türbanlı gençler, Osmanlı çadırıydı.

Konuşmalarda İslami vurgular dikkat çekti. Üstelik ABD’de konuşulanlar, festivalin 19 Mayıs’ta gerçekleştirilen Türk Yürüyüşü’ne alternatif olarak düzenlendiği yönünde.

Festivale AKP’li milletvekilleri katıldı. Üstelik festivalin düzenlenmesine vakıf ile dönemin Dışişleri Bakanı Babacan’ın beraber karar verdiği söyleniyor.

Vakfın, Utah Üniversitesi Siyaset bilimi Fakültesi Ortadoğu Araştırma Merkezi tarafından gerçekleştirilen pek çok çalışmayı desteklediği iddia ediliyor.

Merkezin Türkiye üzerine yaptığı çalışmalara zaman zaman vakıf tarafından fon sağlandığı herkes tarafından dile getiriliyor.

Örneğin, 2006 tarihinde Utah’ta “Bir İslam Kentleşmesi Modeli Konya-Dönüşmekte Olan Şehir Konya” isimli bir sempozyum düzenlendi. Sempozyumda cemaatin ekonomik gücünün en fazla olduğu Konya, İslam’ı ekonomiyle modernleştiren şehir olarak anlatıldı.

Konferansta elbette Hakan Yavuz ve cemaate yakın olduğu belirtilen Hasan Kösebalan, Yasin Aktay, polis yazar Fatih Balcı gibi isimler de vardı.

Bunlardan Hasan Kösebalan geçtiğimiz aylarda TSK eleştirileriyle gündeme gelen USAK’ın strateji yazarlarından. Zaman gazetesinde de yazıyor.

Yasin Aktay ise Yeni Şafak gazetesi yazarı. Konya Selçuk Üniversitesi öğretim görevlisi. Çok ilginçtir, Aktay tezini “ABD’nin Utah eyaletinde Utah Üniversitesi bünyesinde; Mormonların iş ahlaki ile Anadolu’da yeni gelişen burjuvazi sınıfının çalışma ahlakları arasında karşılaştırmalı bir çalışma” olarak yaptı.

Fatih Bakı’nın ise polis yazarlardan olduğunu zaten yazmıştık.

Utah’tan gelen polis müdürü

Cemaatin gazetesi Zaman yazarlarının hep yüksek mevkilere geldiklerini görebiliyoruz. Polis Akademisi başkanlığına Zaman gazetesi yazarı, akademisyen Prof. Dr. Zühtü Arslan’ın getirilmesi bunun örneğidir.

Zühtü Arslan ismi önümüzdeki dönem çok tartışılacak. Çünkü Arslan’ı bu konuda önemli kılan bir soruşturma var.

31 Ağustos 2007 tarihinde Hürriyet gazetesinde çıkan habere göre Arslan hakkında, “polis ile askeri karşı karşıya getirmek” gerekçesiyle inceleme başlatıldı.

Polis Akademisi’nin başına getirilen Arslan, yapmış olduğu açıklamaların askerde rahatsızlık yaratmasıyla biliniyor.

Arslan’ın genel görüşleri, askerin yetkilerinin azaltılması doğrultusunda. Bu konuda George Soros tarafından fonlanan TESEV Vakfına yazdığı “Almanak” nedeniyle Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ tarafından suç duyurusunda bulunuldu.

TSK’yı yıprattığı gerekçesiyle, açıkça eleştirilen Arslan’ın Polis Akademisi’nin başına gelmesinin gerekçesi ne olabilir?

Daha önce AKP’nin hazırlattığı sivil anayasa taslağının mimarlarından olan Arslan, Atatürk’ e hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında soruşturma başlatılan Atilla Yayla’ya destek bildirisi ile türbana serbestlik tanınmasını isteyen bildirinin de imzacısı.

Gelelim bizim konumuzu ilgilendiren hikâyesine.

Polis Akademisi Müdürü Prof. Arslan, Utah’ta bulunan Atlas Ekonomik Araştırmalar Vakfı için de araştırma yaptı.

Arslan’ın Utah’taki bu kuruluş için yaptığı çalışmanın başlığı da ilginç: “Özgürlüğü Savunmanın Yükü: Türkiye Örneği”

Arslan, Avrupa Konseyi, İngiliz Büyükelçiliği, Avrupa Birliği gibi kurumların Türkiye için hazırladıkları pek çok projede çalıştı.

Bunlardan en dikkat çekici olanı Avrupa Birliği Komisyonu Türkiye Delegasyonu için 2004 yılında hazırladığı, “Dinler Arası İlişkiler: Seküler ve Demokratik Bir Sistemde Barış İçinde Bir Arada Varoluş Arayışı: başlıklı projeydi. Proje Fethullah Gülen cemaatinin dinler arası diyalog kampanyasıyla paralel yürütüldü.

Zaman gazetesinde yazıları yayımlanan Arslan’ın akademi başkanlığına getirilmesine artık kimse şaşırmıyor.

Türkiye bugünlere bir günde gelmedi.

Polis Teşkilatı bir günde cemaatin kontrolünü ele geçirmedi.

Bu konuda çok politikacının vebali vardır.

En çok da 1970’li yılların sonunda solcuları emniyet içinden temizlemek için onları “cuntacı” olarak gösterip teşkilattan atanların…

Polisin vebali

Tarih, 27 Kasım 1979.

Yer, TBMM.

Meclis genel kurulunda kürsüye çıkan bir MHP milletvekili, CHP Senatörü Hasan Fehmi Güneş’in içişleri bakanlığı döneminde, aranmakta olan bir solcuyu makam otomobiline alarak Harp Akademileri toplantısına götürdüğünü söyledi.

Bu sözler hemen CHP’li Güneş’e ulaştırıldı. Senatörler, ortak toplantı olmadığı sürece milletvekili genel kurulunda konuşamazlardı.

Senatör Güneş, senato genel kurulunda gündem dışı konuşmak üzere söz aldı ve oldukça sert ifadelerle olayın yalan olduğunu söyledi.

Sözünü bitirip kürsüden inerken AP’li Senatör Ömer Naci Bozkurt, “Ya doğruysa?” diye laf attı. Ortalık karıştı.

Oturuma ara verildi, ama kavga kuliste de sürdü. Bir grup AP’li küfür ederek Güneş’e saldırdı.

Kavga esnasında Güneş belindeki Smith Wesson tabancasını çıkarıp

“AP’li Bozkurt’un kafasına vurdu. (Bu dava uzun yıllar Ankara 7. Asliye Mahkemesi’nde görüldü; Güneş ceza aldı.)

AP’li Senatör Bozkurt da, elindeki çantayı Güneş’in yüzüne fırlattı. Çarpmanın etkisiyle çanta açıldı ve içinden çıkan belgeler her yana dağıldı

Bu arada araya giren kişiler tarafından kavga yatıştırıldı.

Dağılan belgeler toplanırken olayın seyri değişti. Çünkü…

Uzun yıllar emniyet müdürlüğü, emniyet genel müdürlüğü yapan AP’li Ömer Naci Bozkurt’un çantasından çıkan belgeler valiler, kaymakamlar, emniyet müdürleri, emniyet amirleri vs personelin, “müspetler” ve “menfiler” diye fişlendiğini ortaya çıkardı.

Gözler AP’li Senatör Bozkurt’a çevrildi.

Bozkurt, bu raporu kimin hazırlığını bilmediğini, kendisine vereni hatırlayamadığını söyledi.

Raporu kimin hazırladığı hiçbir zaman öğrenilemedi. Kimin döneminde hazırlandığı konusunda tahminler yürütüldü.

Raporda “müspet” ya da “menfi” olarak isimleri geçenlerin görev yerleri yazılıydı. Buradan yola çıkanlar -günümüzün moda deyimiyle-andıç”ın 1977-78 yılları arasında yazıldığını iddia etti.

O dönemde içişleri bakanlığı koltuğunda kim oturuyordu dersiniz? MSP’li Korkut Özal!

Peki, emniyet genel müdürlüğü makamında kim vardı? Vecdi Gönül!

Bir anımsatma yapmalıyım:

1974’te MSP’li Oğuzhan Asiltürk’ün içişleri bakanlığına getirilmesiyle başlayan süreç, “takunyalılar” dönemi diye adlandırıldı. Bunun nedeni, artık bakanlık ve ilgili teşkilatlarda göze sokarcasına takunya giyip aptes alınmasıydı.

Bir diğer tahmin ise, “andıç”ın yeni kurulan AP azınlık hükümetinin çıkaracağı İçişleri Bakanlığı Kararnamesi’ne yönelik hazırlandığıydı.

Sonuçta “amacı” başka olsa da…

12 Eylül 1980 askeri darbesi bu “andıç”a göre İçişleri Bakanlığı’nda büyük bir kıyım yaptı. Valiler, emniyet müdürleri bu listelere bakılarak teşkilattan atıldı.

İlgili raporun, hangi personeli “menfi”, hangisini “müspet” olarak değerlendirdiğini tablolarda göreceksiniz.

“Müspet” isimlerin yıllar içinde nasıl yükseltildiklerini tek tek göstermek isterdim. Ancak yer darlığı nedeniyle sadece birkaç isim sıralayabiliyorum:

Vecdi Gönül (emniyet genel müdürü, AKP’nin savunma bakanı), Abdülkadir Aksu (ANAP ve AKP’nin içişleri bakanı), Sabahattin Çakmakoğlu (MHP’nin içişleri bakanı), Sadettin Tantan (ANAP’ın içişleri bakanı Saffet Arıkan Bedük (emniyet genel müdürü), Oğuz Kaan Köksal (emniyet genel müdürü), Hamdi Ardalı (İstanbul emniyet müdürü), Reşat Akkaya (Ordu valisi), Nusret Miroğlu (Hatay valisi), Ertuğrul Ogan (emniyet genel müdürü yardımcısı), Uğur Gür (Bolu emniyet müdürü) vs.

Peki, “menfilere” ne olmuştu?

Rapora göre “menfi” vali, müfettiş, kaymakam, emniyet müdürü, emniyet amiri vs görevlerdeki personelin hemen hepsi “cuntacı”ydı!

Bu nedenle “menfilerin” hemen hepsi 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra tasfiye edildiler; iki satır yazıyla kimi ihraç edildi, kimi emekliye sevk edildi.

12 Eylül’ de 89 vali, 226 emniyet müdürü, emniyet amiri ve 550 emniyet görevlisi resen emekli edildi. Kimilerine göre tasfiye edilenler sayısı on bini buldu…

Adına ister rapor, ister “andıç” diyelim, hazırlanan listeler sözüm bir “cuntanın”da varlığını gösteriyordu!

“Cunta”nın başında Emniyet Genel Müdürlüğü Personel Atama Şube Müdürü Muzaffer Özbayrak vardı.

Güya bu nedenle emniyetteki personel atamalarının başına getirilmişti! Hakkındaki “değerlendirme” şöyleydi:

“Marksist militan. Emniyetteki komünist cuntanın lideri. Çok tehlikeli.”

Ne sertifikalarının ne ödüllerinin bir önemi olmuştu; “cuntanın lideri”  Özbayrak, genç yaşında resen emekli edilivermişti.

Bugün Ankara’da avukatlık yapıyor; Gençlerbirliği ve Türkiye Boks Federasyonu’nda aktif görevler üslenerek Türk sporunun gelişmesi için çaba sarf ediyor. Şanslıydı, çünkü onun döneminde henüz “Ergenekon” yoktu!

“Cuntanın” en tehlikeli adamı ise “Mao Mustafa”ydı! Mustafa Gündeşlioğlu hakkındaki “andıç” şöyleydi:

“‘Mao Mustafa’ ismiyle maruf CHP döneminin kurmayı. Sivil Savunma başkanvekili ve Muğla vali vekili. Komünist, anarşist militan. Çok tehlikeli.”

Doğal olarak (!) Gündeşlioğlu da resen emekli edildi.

“Çok tehlikeli” Gündeşlioğlu, yıllarca Mülkiyeliler Birliği yönetiminde, Çukobirlik genel müdürlüğünde bulundu; İnsan Haklan Vakfı’nın kurucularından oldu!

Listelerde okuyacaksınız ama birkaç küçük not daha eklemeliyim:

Örneğin, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Yiğit hakkındaki değerlendirme notu” Ergenekon soruşturmasıyla ortaya çıkan dinleme skandallarını anımsatıyor:

” CHP partizanı, ancak ikili oynar, AP’yle irtibatlıdır. Dinleme konusunda ihtisası vardır. CHP döneminde politik dinleme ve gayrimeşru istihbarat yapmıştır. “

Bir zamanlar ne kadar da masummuşuz!

Yine günümüzde yaşadığımız bir olayla ilgili bir benzerlik yazayım: Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Oktay Engin, “CHP partizanıdır ancak ikili oynar, AP’yle irtibatlıdır; yabancı istihbaratla ilişkilidir; dışarı haber sızdırır (özellikle büyük gazetelere); güvenilmez; kozmopolit, karanlık, çok tehlikeli.”

Yandaş medyaya soruşturma bilgileri sızdıranların kulakları çınlasın!

Son bir örnekle bu bölümü kapatayım:

Taraf gazetesi yazarı Komiser Emrullah (Emre) Uslu, “okyanus aşma” korkusu olduğu için yıllardır Utah’ta akademik çalışma yapıyordu.

Ve bir türlü getirilemiyordu.

Oysa otuz yıl önce işler çok kolaydı. “Andıçlanan” Polis Enstitüsü Müdür Muavini Yaman Galolar apar topar Türkiye’ye getirilecekti. Bakın nasıl fişlenmişti:

“Marksist militan, Polis Enstitüsü ve kolej olaylarının tertipçisi, çok tehlikeli, yurtdışındaki görevinden derhal çağrılmalıdır.” Yaman Galolar hemen getirilip resen emekli edildi!

Bu arada ilginçtir…

Emniyetteki “cuntayı” açıklayan raporun dili nedense “sol jargona” uygundu. Örneğin, bazı isimler için “oportünist” deniliyordu!

Valiler: “menfiler”-“müspetler”

“İçişleri Bakanlığı Merkez Teşkilatı Değerlendirmesi ve Envanteri” adlı belgenin girişinde şu not vardı:

Aşağıdaki değerlendirmede, A) Kesinlikle önemli bir görev verilmemesi gereken menfi isimler hakkında; B) Ehliyet ve kapasite bakımından önemli bir görev verilmesinde fayda görülmeyen isimler hakkında; C) Çeşitli görevlerde istifade edilebilecek müspet isimler hakkında; çok kısa olarak bilgi verilmiştir.

Yani bu bölümdekiler mülki idare yöneticilerini (valiler vs) kapsıyordu.

Menfi isimler:

Bu listede toplam 98 isim vardı. Uzun olduğu için özetlemek zorunda kaldım. Ayrıca kişiler hakkında “ahlaksız”, “bilgisiz” gibi nitelemeleri yazmadım. Bu arada “mezhepçi” olarak yazılanları “Alevi” diye okumak gerekiyor. “Bölücü” olarak yazılanlar ise muhtemelen Kürt’tü.

Ziya Çoker: müsteşar; CHP militanı.

Fahri Görgülü: müsteşar vekili; çok tehlikeli, CHP partizanı

  1. Rahmi Tan: müsteşar vekili; CHP militanı.

Sudi Kocaimamoğlu: müşavir; Marksist militan, CHP kurmaylarından çok tehlikeli.

Ali Rıza Kaya; müşavir; CHP militanı.

Hayri Kozakçıoğlu: merkez valisi; CHP’li.

Nihat Etiz: merkez valisi; CHP’li.

Fikret Nazilli: merkez valisi; CHP militanı.

 Remzi Öze: merkez valisi; Ecevit’in özel kalemi, CHP militanı.

Nazmi İyibil: merkez valisi; CHP’li oportünist, her devrin adamı.

Necdet Kambur: merkez valisi; CHP’li.

Metin Dirimtekin: merkez valisi; CHP’li, ancak AP’yle irtibatlı, oportünist

Ayhan Demircan: merkez valisi; Marksist militan, CHP partizanı olarak görülür; çok tehlikeli.

Saner Annan: merkez valisi; CHP partizanı olarak görülür, çok tehlikeli.

Sezai Aydın: hukuk müşaviri; aşırı solcu, mezhepçi.

Galip Alaçayır: hukuk müşaviri; mezhepçi.

Faik Yücel: İller idaresi genel müdürü, CHP Partizanı.

Nihat Üçyıldız: Nüfus İşleri genel müdürü; solculara alet olur, himaye eder, görevinden alınması gerekir.

Zeki Ersan: Tetkik Kurulu başkanvekili; CHP militanı.

Fazlı Güldez: başmüşavir; CHP’li, mezhepçi. “

Musa Atik: müşavir müfettiş; CHP-AP’yle irtibatIı, mezhepçi, oportünist.

           Çetin Birmek: müşavir müfettiş; CHP’li, AP’yle irtibatlı, oportünist.

           Yusuf Ziya Göksü: CHP militanı.

Erol Çakır: müfettiş; CHP’li, yeni alındı.

Mahmut Yılbaş: müfettiş; CHPli yeni alındı.

Müspet isimler:

Bu listede 57 isim vardı; özetledim.

Sabahattin Çakmakoğlu: merkez valisi; ehliyetli, cesur, kararlı, dürüst.

Rafet Küçüktiryaki: merkez valisi; çok ehliyetli, cesur atak.

Babür Ünsal: merkez valisi; çok ehliyetli, cesur.

Ali Rıza Yaradanakul: merkez valisi; çok ehliyetli.

Ali Çankaya: merkez valisi; ehliyetli tecrübeli, yaşlı.

Nihat Oğuz Bor: merkez valisi; orta ehliyetli, tecrübeli.

Ali Fuat Çapanoğlu: merkez valisi; orta ehliyetli, dürüst, cesur, MHP’li.

Burhaneddin Çakar: merkez valisi; orta ehliyetli, dürüst. :

Durmuş Yalçın: merkez valisi; ehliyetli, tecrübeli.

İhsan Dede: merkez valisi; tecrübeli.

Ali Rıza Akdemir: merkez valisi; ehliyetli, dürüst, MHP’li.

Mithat Çekin: müşavir; orta ehliyetli, dürüst.

Mehmet Us: müşavir; orta ehliyetli, dürüst.

Nurettin Turan: Tetkik Kurulu üyesi; çok ehliyetli, cesur, atak.

Gökhan Aydınar: müşavir müfettiş; ehliyetli, dürüst.

Çetin İlyas Aksoy: başmüfettiş; ehliyetli.

Hanefi Demirkol: başmüfettiş; ehliyetli, dürüst.

  1. Salih Bor: müfettiş; ehliyetli yeni alındı.

Mülki idare yöneticileri bir de “faydasızlar” kategorisine ayrılmıştı. Burada da 70 isim vardı. Bunları yazmadım.

‘Emniyetçiler: “menfiler” -“müspetler”

“Emniyet Genel Müdürlüğü Değerlendirmesi ve Envanteri” adlı çalışmanın girişinde de şu bilgi yazılmıştı:

Aşağıda değerlendirmede A) Faaliyet, kapasite ve dürüstlük bakımından kendisinden Emniyet Teşkilatı’nda üst seviyeli idareciler olarak istifade edilebilecek elemanlara ait isimler; B) Kesinlikle önemli bir görev verilmemesi gereken elemanlara ait isimler kısaca belirtilmiştir.

1) Menfiler: Bu gruba dahil elemanlar zararlı, ters istikametli, aşırı solcu, partizan veya ikili oynayan, ahlaksız, hırsız, şaibeli kimselerdir. Derhal bulundukları aktif görevlerden alınmaları zaruridir. Pasif durumda olanlara kesinlikle görev verilmemelidir.

2) Müspetler: Bu gruba dahil olan elemanların müşterek vasıfları, milliyetçi, kesin tavırlı, dürüst, cesur ve ehliyetli olmalarıdır. Ayrıca değişik hususiyetleri, isimlerin karşısında belirtilmiştir.

Yani bu bölümdekileri emniyet kadroları oluşturuyordu…

Menfi isimler:

Bu listede 128 isim vardı; kısalttım.

Haydar Özkan: emniyet genel müdürü; CHP partizanı.

Rafet Erdoğan: emniyet genel müdür yardımcısı; CHP partizanı.

Ali Akman: emniyet genel müdür yardımcısı; CHP partizanı, protokole düşkün, çevresi geniş, ehliyetsiz.

İsmail Metin: personel daire başkanı; CHP militanı, dernekçi, tehlikeli.

Fevzi Karaman: istihbarat daire başkanı; Marksist cuntadan, çok tehlikeli.

Tuncay Gökdağ: güvenlik daire başkanı; CHP partizanı, komünistlerin emniyetteki arşivlerinin yakılmasına alet oldu.

Fethullah Eraslan: eğitim daire başkanı; CHP militanı, enstitü ve kolejinin sorumlularından, çok tehlikeli.

Bedriye Cavuzoğlu: inşaat daire başkanı; CHP partizanı, R. Ecevit’e bilgi

İlhan Lostar: istihbarat şube müdürü; CHP partizanı.

Ali Natık Cancan: emniyet amiri; Marksist militan sorumlularından.

Hüseyin Kemiksiz: merkez emniyet müdürü; CHP militanı.

Kazım Ulusoy: merkez emniyet müdürü; Marksist militan, Pol-Der genel başkanı, Pol-Der dergisindeki ideolojik yazılarıyla tanınır. Daha rahat çalışabilmesi için merkeze gelmiştir. Marksistlerin emniyetteki liderlerindendi. Bölücü, çok tehlikeli.

Ali Namık Şerdül: Malatya eski emniyet müdürü; CHP’li, mezhepçi.

Haşim Aytural: İstanbul emniyet müdür muavini; CHP militanı, mezhepçi.

Mahmut Dikler: İstanbul emniyet müdür muavini; CHP militanı, ikili oynar, tehlikelidir.

Tahsin Gürdal: daire başkanı olmak üzereydi; CHP militanı.

Saffet Yüksel: Polis Koleji müdürü; Marksist militan, TKP’li, koloji Marksistleştiren, çok tehlikeli.

Erol İnce: İçel emniyet müdür muavini; bölücü, mezhepçi.

Bundan sonra liste, bütün il emniyet müdürlerinin tek tek “fişlenmesiyle” devam ediyordu. Özetledim…

Ercan Belen: Emniyet müdürü; CHP partizanı.

Bekir Sıtkı Kutluay: emniyet müdürü; CHP partizanı.

Ulvi Kökten: Antalya emniyet müdürü; Marksist militan, çok tehlikeli.

Kemal Koloğlu: Balıkesir emniyet müdürü; CHP’li, aşırı solcu.

Hüsamettin Öğüt: Çankırı emniyet müdürü; CHP militanı, cunta elemanı.

Hasan Uyar: Çorum emniyet müdürü; Marksist militan, Kars’ı karıştırdı, çok tehlikeli.

Haluk Bahçekapılı: Kırşehir emniyet müdürü; CHP’li.

 Süreyya Atilla: Kütahya emniyet müdürü; CHP’li, mezhepçi, tehlikeli.

Mehmet Canseven: Kahramanmaraş emniyet müdürü; CHP’li, mutedil.

Çetin Domaç: Sakarya emniyet müdür vekili; Marksist militan, çok tehlikeli.

Müspet isimler:

Bu listede 86 isim vardı; kimin nereye verilebileceğini belirtiyordu. Yine özetledim.

Saffet Arıkan Bedük: merkez emniyet müdürü; cesur, atak; emniyet genel müdürlüğü veya emniyet genel müdür yardımcılığı ya da büyük bir il verilebilir.

Abdulkadir Aksu: merkez emniyet müdürü; cesur, atak, ehil; emniyet genel müdürlüğü veya emniyet genel müdür yardımcılığı ya da büyük il verilebilir.

Hamdi Ardalı: merkez emniyet müdürü; cesur, tecrübeli; emniyet genel müdür muavinliği ya da büyük il verilebilir.

Reşat Akaya: merkez emniyet müdürü; tecrübeli, ehliyetli; emniyet genel müdür muavinliği veya büyük bir il verilebilir.

İsmet Şatıroğlu: merkez emniyet müdürü; dürüst ehliyetli; Polis Enstitüsü başkanı olabilir.

Polat Bolatoğlu: Uşak şube müdürü; atak dürüst; büyük veya orta il emniyet müdürlüğü verilebilir.

Nevzat Fırat: merkez emniyet müdürü; dürüst, tecrübeli; küçük ya da problemsiz il verilebilir.

Nusret Miroğlu: eski emniyet müdürü ve kaymakam; dürüst ehil, orta veya kritik il verilebilir.

Ali Akan: müfettiş; dürüst ehil; merkezde daire başkanlığı verilebilir.

Sabri Yıldırım: müfettiş; dürüst, ehil; orta il verilebilir.

Ertuğrul Ogan: bütçe şube müdürü; dürüst bilgili; yerinde kalabilir ya da orta ya da kritik bir il verilebilir.

Ünal Erkan: merkez emniyet müdürü; atak; kritik il veya merkezde daire başkanlığı verilebilir.

Taner Arda: Isparta şube müdürü; ehliyetli; Ankara 2. Şube müdürlüğü ya da kritik il emniyet müdürlüğü verilebilir.

Sadettin Tantan: İstanbul turizm polis emniyet amiri; atak, dürüst, ehliyetli; İstanbul 2. şube müdür vekilliği ya da kritik il verilebilir.

Uğur Gür: Kocaeli emniyet amiri; cesur, atak, ehliyetli; İst. 2. Şube ya da 1. Şube müdür muavin vekilliği verilebilir.

Atilla Aytek: narkotik şube müdürü; çok sert, atak, kritik veya küçük il emniyet müdürlüğü (valisi dirayetli olmalıdır).

Listenin bundan sonraki bölümünde emniyet teşkilatına alınması önerilen 27 kaymakamın adı vardı. Birkaç örnek verdim.

Oğuz Kaan Köksal; Bozkurt kaymakamı; cesur, olgun; kritik il emniyet müdürlüğü verilebilir.

Sait Eker; Derinkuyu kaymakamı ehil; kritik il emniyet müdürlüğü verilebilir.

Aslan Yıldırım; Mut kaymakamı ehil, tecrübeli; orta il veya kritik il emniyet müdürlüğü verilebilir.

Memduh Oğuz; Dicle kaymakamı ehliyetli, tecrübeli; kritik il emniyet müdürlüğü ya da daire başkanlığı verilebilir.

Gelelim bu bölümün sonucuna…

Her iki rapordaki birkaç istisna personel dışında, “menfilerin” hemen hepsi tasfiye edildi. Valiler, emniyet müdürleri, emniyet amirleri, kaymakamlar arasında aydın, demokrat personel neredeyse bırakılmadı.

İdeolojisi Türk-İslam sentezi olan 12 Eylül darbecileri İçişleri Bakanlığı’ndaki “takunyalı kadrolaşmaya” hiç dokunmadı.

Öyle ya, baş düşman solculardı; dost olanlar ise Türk-İslamcılar! Liyakat bile aranmayan bir süreç başladı.

Kadro açığını kapatmak için yasa değiştirilerek, Yüksek İslam Enstitüsü mezunları emniyet kadrolarına alındı.

Ara not vereyim: İlk kez 1985 yılında emniyet kadrosuna alınan 120 İslam Enstitüsü mezunu, 2009 itibariyle birinci sınıf emniyet müdürü olacak. Yani artık il emniyet müdürleri arasında İslam Enstitüsü mezunlarını da göreceğiz.

ANAP döneminde İçişleri Bakanlığı yavaş yavaş Nakşibendî ve Nurcu cemaatlerin kontrolüne geçti. Ancak Nurcu cemaat, bir uyanıklık yaparak Personel Daire Başkanlığı gibi kritik makamı ele geçirdi. Ardından istediği atamaları yaptı. Nakşibendîleri bile tasfiye etti.

Uzatmayalım, aslında bunlar bilinmeyen gerçekler değil.

Türkiye üç yılı aşkındır Ergenekon soruşturması gerginliğini yaşıyor. Herkes bu “derin” soruşturmayı yürüten, TSK içinde korkusuz “cuntacı generaller” arayan emniyet görevlilerini merak ediyor.

Bu konuda bilgi sahibi olduk mu?

Sedat Ergin Milliyet’te yazdı: “Hiç şüphe yok ki, karşınızda bir organizasyon var. Organizasyonun kimlerden oluştuğu, kaç kişi oldukları konusunda bir bilgimiz yok. Ama üç aşağı beş yukarı bir tahmin yürütebiliyoruz” (14.02.2009).

 Kuşkusuz zaman bu “derin organizasyonun” aktörlerini tamamen ortaya çıkaracaktır.

Ancak otuz yıl önceki “andıç” gösteriyor ki, bugün yaşananlara bir günde gelinmedi.

Türkiye’nin her geçen gün gerginleşen bu atmosferinin sorumlusu, dün CHP’yi “militan”, “tehlikeli”, “sakıncalı” gören zihniyettir.

Tarih yazacaktır: Bütün bunlara, -üzerlerinden “darbe buldozeri” geçmesine rağmen- hâlâ karşı duranlar bu ülkenin aydınlık İnsanlarıdır.

 


*******DEVAMI 26/09/2018 GÜNÜ YAYINLANACAKTIR****

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir