2-Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor İsim isim… Olay olay… /SONER YALÇIN

Kitap ön kapak

     —-KİTABIN DEVAMI——

 

Altıncı bölüm Liberal faşizm

Milton Friedman duayen bir liberaldi ve Şilili diktatör Pinochet’nin dünyadaki en büyük destekçisiydi.

Bugün liberallerin, hızla sivil bir diktatörlüğe doğru giden bir hüküm­ete ve Türkiye’yi “koçbaşı” gibi kullanmak isteyen uluslararası güçlerin ­denetimindeki cemaate övgüler düzmesinin altında ne yatıyor?

 Liberal Fascism adlı kitabın yazarı Jonah Goldberg, liberalizmin kaynağının faşizm olduğunu söylüyor.

O halde…

Liberallerin “şeyh uçmaz, mürit uçurur” misali göklere çıkardıkları ABD Başkanı Barack Obama’yla ilgili birkaç söz söylemek şart. Ama önce yüz yıl geriye gidip XX. yüzyılın başındaki dönemin Başkan Obaması’nı iyi tanımak gerekir. Bu tarihsel gerçekler bilinmeden yapay imajlar üzerindeki örtü kaldırılamaz.

Adı, Thomas Woodrow Wilson.

28 Aralık 1856’da doğdu. 3 Şubat 1924’te öldü.

1913–1921 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri başkanlığı yaptı.

Obama gibi Demokrat Parti’ dendi.

Obama gibi hukukçuydu; sonra akademisyenlik yaptı; Princeton Üni­versitesi rektörlüğünde bulundu. Ardından politikaya girdi; başkan oldu.

Bu kısa bilgilerden sonra Başkan Wilson’un siyasal duruşunu öğrene­bilmek için ABD’nin ondan önceki politik doktrinine bakalım:

ABD tarihine baktığınızda dış siyasetin belirli dönemlere ayrıldığını görürsünüz. 1823 Monroe Doktrini, Amerika dış politikası için bir baş­langıç sayılabilir. ABD’nin değişmez “anayasası” olan bu doktrin kaba­ca şunu içeriyordu:

– Avrupalılar artık topraklarımızda yeni bir koloni kuramaz.

– Kendi siyasal-dini sistemlerinin propagandasını bizim topraklarımızda yapamaz.

Yani diyorlardı ki, biz verimli zengin kıtamızda mutluyuz; ne Avrupa bize karışsın ne de biz Avrupa’ya karışalım.

ABD bu doktrin sayesinde XIX. yüzyıl boyunca Avrupa’nın çatışma dünyasından uzak durdu; kendi kıtasında büyüdü; ekonomik geliş çizgisini kendi duvarları ardında tamamladı. Çok da zenginleşti.

İç pazarını fethetmiş her düzenin/ülkenin dışarıya açılması bir “siyaset yasası”dır; ABD de öyle yaptı, sömürge edinme politikası gütmeye başladı.

İngiltere, Fransa ve ardından Almanya, İtalya, Rusya, Japonya dünyayı paylaşma mücadelesine girmişlerdi. Amerika bu rekabetinin gerisinde kalamazdı.

ABD’de emperyal güç haline gelme politikasını uygulayan dört başkan çıktı: 1897de İspanya’ya savaş açan gözü kara McKinley; 1901’de “büyük sopa” politikasını uygulayan popüler T. RooseveIt; 1908’de Çin’e ve Latin Amerika’ya “dolar diplomasisi” yürüterek baskı yapan Taft; 1913′ te Birinci Dünya Savaşı’na katılan Wılson.

ABD bu dört başkan döneminde Monroe Doktrini’ni çöpe attı; ” dışarıya açıldı.” O tarihten bugüne yüz yıldır süren “globalizm” dönemi başladı. Bunun en önde gelen temsilcisi Wilson’dı. Oysa…

Wilson seçimlere sömürgecilik politikasını eleştirerek girdi. Dışa yönelik askeri harcamaların önemli ölçüde kesilmesini, çiftçilere, sanayicilere krediler verilmesini savundu.

“Yeni özgürlük” adıyla bilinen ekonomik ve siyasal bir program açıkladı. Banka ve para sisteminde köklü değişiklikler yapacağını vaat etti. Gümrük tarifelerini düşürecekti.

Yıllar sonra seçimi kazanan Demokratlar Wilson sayesinde Beyaz Saray’a yerleşti.

Gençlerin ve kentli orta sınıfın oylarını alan Wılson seçim meydanlarında söylediklerini unuttu.

Çünkü reel politika farklıydı…

Başkan Wilson ABD’nin yüz yıllık politikalarını değiştiren karizmatik siyasi bir lider ve kimilerine göre ise “mesih” olarak, dünya siyaset sahnesine çıktı.

Wilson’a göre, Amerikan mallarının gittiği her yere Amerikan siyasi, iktisadi ve kültürel-düzeninin gitmesi şarttı.

Yıllardır dikensiz gül bahçesinde ekonomisini büyüten ABD’nin ilk hedefinde, Latin Amerika, Pasifik ve savaşlar nedeniyle bitkin düşmüş Avrupa ile Önasya vardı. 1917’de Rusya’da çarlığın devrilmesi, Almanya’nın gittikçe çökmesi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu’nun her an yıkılıp dağılacak bir durumda olması ABD’nin iştahını kabarttı.

Ve Birinci Dünya Savaşı’nın son yılında “büyük adım” atıp savaşa girdi.

Harbe girişini “aman gideyim, şu ganimetlerden biraz da ben kapa­yım” havasında yapmadı. Avrupa topraklarına ateşli silahlarından önce psikolojik silahlarını soktu. Örneğin Wilson, “savaş kararını aldığı zaman kabinesi önünde hüngür hüngür ağlayan bir devlet adamı” imajıyla tanıtılmaya başlandı.

O kadar barışçıldı yani!

Wilson hemen “büyük kurtarıcı” rolünü üstlendi. İşsiz-evsiz-aç kalan milyonlarca çaresiz insanın umudu olarak gösterildi. Bolşeviklerin Rusya’da iktidara gelmesinden korkanların da güvencesiydi o.

“Kurtarıcılıkta” Lenin’in rakibiydi!

Tarih, 8 Ocak 1918.

Harbe girme kararı alan ABD başkanı, kendi adıyla bilinen “Wilson Prensipleri”ni açıkladı.

“Sömürge topraklardaki uluslara kendi kaderini tayin hakkı verilme­li; uluslararası bütün ekonomik engeller kaldırılmalı; Avrupa, Önasya sınırları yeniden çizilmeli; milletlerarası barış teşkilatı kurulmalı” gibi 14 madde içeriyordu Wilson Prensipleri.

Wilson Prensipleri başta Avrupa olmak üzere dünyada heyecan dal­gası yarattı.

Savaştan çıkmış acılı insanların umudu oldu; dünyaya yeni bir dü­zen getireceğine inanıldı. Dünyanın ezilenlerinin gözünde Başkan Wil­son, Yenidünya’dan gelmiş barışçıl bir kahramandı. Wilson Prensipleri sanki ezilen halkların kurtuluş programıydı. Bu prensipler, Lenin’in “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” ilkesiyle karşılaştırıldı.

Not eklemeliyim: Aslında Wilson Prensipleri, Bolşeviklerin savaştan çekildiklerini açıklayan, 22 Aralık 1917’deki Brest-Litovsk Konferan­sı’ndaki barış programı maddelerinin neredeyse tıpatıp benzeriydi.

Ama bunu kim bilirdi ki?

Sonuçta Wılson, Bolşeviklerin etkisini silmede başarılı oldu ve sonuç­ta, Rusya Devrimi’ni alkışlayan Avrupa sosyal demokratları o günlerden sonra Lenin’den çok Wılson’a yakın oldu. Herkes Wılson’da kendini bul­du; sosyal demokratlar Wılson’ı “sosyalist”; muhafazakârlar yeni “mesih­peygamber”; ulusal kurtuluş savaşı verenler ise “halkların ağabeyi” ola­rak gördü. Batı’nın liderliği artık yavaş yavaş Washington’a geçiyordu.

Bu arada bu maddelerin çoğuna da uyulmadığını, Wilson Prensiple­ri’nin kâğıt üzerinde kaldığım yazmalıyım. Fakat buna rağmen Birinci Dünya Savaşı’ndan kazançlı çıkan tek ülke ABD oldu.

Birinci Dünya Savaşı sonrası Başkan Wilson, milyonlarca kişinin öl­düğü, eskimiş ve yıkılmış Avrupa’yı ziyaret etti.

Avrupalılar ellerinde ABD bayraklarıyla Başkan Wilson’ı sokaklarda coşkuyla karşıladı.

Gazeteler Wilson için “büyük kurtarıcı” manşetleri attı.

Çizilen karikatürlerde, Wilson, BoIşevizm tehdidinden korkan, eskimiş Avrupa’ya güneşi getiren adam olarak tasvir edildi.

Ve sıkı durun…

Wilson pek çok ülkede İsa’ya benzetildi.

Kimi ise ona “Mesih” dedi!

“Aziz” Wilson’ın fotoğraflarının altında mumlar yakıldı. Önünde diz çöküIüp dualar edildi.

Parantez açayım: Wılson başkanlığının son yılında ağır hastalıklarla mücadele etti ve o dönemde kendini “Tanrı’nın resulü İsa” zannetti. Propagandaya kendisi de inanmıştı.

Neyse… Biz Wılson’ın Avrupa’da estirdiği rüzgâra geri dönelim.

Çünkü bu oluşturulan hava İstanbul’u da çok etkiledi.

Tarih, 4 Ocak 1919.

Robert Koleji’ndeki toplantılar sonucu İstanbul’daki münevverler “Wilson Prensipleri Cemiyeti”ni kurdu. Bu sivil toplum kuruluşunda merkezi Nuruosmaniye’deki Zaman gazetesi bürosuydu.

 Kurucuları; Halide Edip, Celaleddin Muhtar, Ali Kemal, Hüseyin Avni, Refik Halid gibi Osmanlı’nın tanınmış münevverleriydi.

Derneğin üyelerinin çoğunluğu gazeteciydi:

Sabah başyazarı Ali Kemal, İkdam başyazarı Celal Nuri, Akşam başyazarı Necmettin Sadak, Yeni Gazete başyazarı Mahmud Sadık, Vatan başyazarı Ahmet Emin, Yeni Gün başyazarı Yunus Nadi,  Zaman yazarı, Cevat…

Osmanlı münevverleri Başkan Wilson’ı “kurtarıcı” olarak görüp methiyeler yazdılar. O zor koşulların altından kurtuluşun ancak ABD’ desteğiyle olacağına inandılar.

Bu nedenle bir tür kolonileştirme amacı taşıyan “manda isteriz” taleplerini yazıya döktüler.

Bu düşünceye sahip olmalarının nedeni, Avrupa gazetelerinde okudukları Wilson’ı göklere çıkaran makalelerdi.

Doğrusu Başkan Wilson da güzel laflar etmeyi biliyordu. “Barbar ülkelere uygarlık götüreceğini” söylüyordu. Sihirli sözcüğü “özgürlük” ve karizmatik oluşu, Osmanlı münevverlerini mest ediyordu.

Oysa Wilson, Batı’nın iktisadi ve siyasal egemenliğine özünde karşı çıkmıyor, sadece biçimini değiştiriyordu. Manda/kolonileştirme aslın­da sadece sömürünün biçim değiştirmiş haliydi.

Kuşkusuz İnsanlık tarihinin böylesine büyük karışıklık Yaşadığı bir dö­nemeç noktasında WIlson’ın “kurtarıcı” olarak görülmesi anlaşılabilir.

Ancak pek çok mazlum ülke insanı, aydını, burjuva demokratı, aldatıldığını sonradan anladı.

Avrupa’da barışsever gözüken Wilson, Amerika kıtasında diktatör­. Meksika’ya, Dominik Cumhuriyeti’ne, Haiti’ye, Küba’ya, Pana­ma’ya, Nikaragua’ya ve Honduras’a Amerikan askerlerini göndermek­ten hiç çekinmemişti.

Mazlum halkların lider olarak örnek aldığı Emiliano Zapata’ya, Pancho Villa’ya neler yaptığı, o köylü isyanlarını nasıl bastırdığı Avru­pa’da ve Doğu’da ancak zamanla duyulacaktı.

Nobel Barış Ödülü sahibi Wilson’ın yumuşak tavırlarının, güler yüzünün altında ne sakladığı sonra görülecekti. “Mesih” Wilson aslında yayı ülkesinin çıkarma göre düzenlemek isteyen “büyük patron”du, si bu!

XXI. yüzyılın başında birileri (örneğin, Amerika’daki İslam Ümmeti lideri Louis Farrakhan) Obama’nın “mesih” olduğunu iddia ediyor! Peki, öyle mi?

Obamalar Turuncu Devrim peşinde

ABD Başkanı Barack Hussein Obama’nın, aynı adı taşıyan babası Hussein Obama’nın Müslüman bir Kenyalı olduğunu artık biliyorsunuz. Peki, Kenyalılar ne zaman Müslüman oldu?

Kara Afrika’nın en çok bilinen Müslüman’ı kimdi?

Sanırım büyük çoğunluk biliyordur: Bilal-i Habeşi.

Hz. Peygamber’in müezziniydi. Aynı zamanda Müslümanlığı kabul eden ilk yedi sahabeden biriydi.

Bilal-i Habeşi, bugün de kara Afrika İslam’ını temsil eden güçlü bir simge. Bu nedenle, ABD’deki Müslüman Siyah hareketine “Bilalian mo­vement” denilmektedir.

Bilal-i Habeşi’nin İslam dinine nasıl girdiğini, işkencelere rağmen Müslümanlıktan vazgeçmediğini hepimiz çocukluğumuzdan biliyo­ruz.

Peki, İslam mücahitleri, kara Afrika’yı, yüksek bir ideal olan “Bilali­leştirmeye” ne zaman, nasıl başladı?

Türkiye’de pek üzerinde durulmaz ama İslamiyet, Medine’den önce Afrika’ya ulaştı. Müslümanların Mekke’de ikamet etmeleri imkânsız hale gelince Hz. Peygamber, başta damadı Osman bin Affan olmak üze­re, on biri erkek dördü kadın on beş sahabesinin Habeşistan’a (yeni adıyla Etiyopya’ya) göç etmesine izin verdi. Yıl, 615’ti.

Habeş Kralı Necaşi Aşhama, gelen sahabelere hürmet göstermenin yanı sıra kendisi de Müslümanlığı seçti. Böylece İslam, Medine’den ön­ce kara Afrika’ya ulaşmış oldu.

Bu nedenledir ki, Kenya, Sudan, Uganda vd ülkelerde her yıl “hicri yılbaşı” kutlamaları yapılmaktadır.

İslam’ın kara Afrika’ya bu sembolik girişinden sonra, Müslüman Arap ordusunun 639’da Mısır’ı almasıyla Afrika kıtası kuzeyden başlayarak Müslümanlaşmaya başladı.

Afrika sadece askeri fetihlerle İslam’a kazandırılmadı.

İkincil ve aslında daha önemlisi ticaretti.

İslam’dan önce, başta Hz. Peygamber olmak üzere Arap tüccar, Kuzey ve Doğu Afrika liman-pazarlarına gidip geliyorlardı. İslam’ın Arap toplumunu geliştirmesiyle bu kıyı ticareti daha da gelişti. Sadece Arap tüccarlar da gelmedi.

İran körfezindeki ülkelerden ve Hindistan’dan gelen tüccar Müslümanlar da Afrika’ya yeni bir dinin ve kültürün getirilmesinde öncü oldular.

Kızıldeniz’in iki yakası arasındaki alışverişler ve Arapların yerli kadınlarla evlenmekten kaçınmamaları, İslam’ın özellikle Kuzey ve Doğu Afrika’da hızla ve çabuk yayılmasına neden oldu.

Sadece ABD Başkanı Obama değil, bugün bile Kenya’da Araplarla kaynaşan birçok aile neslinden hem Siyah hem Beyaz hem de melez bebekler dünyaya gelmektedir.

Yeni gelen dinle birlikte dil de değişti: Arapça “sahil” sözcüğü anlamına gelen ve yüzde 40’ın fazlası Arapça olan “Svahili'” dili ortaya çıktı.

Dünyanın en önde gelen dillerinden biri olan Afro-Islami Svahili dili,  Obama’nın baba tarafının kullandığı dildi.

Doğu Afrika denilen bölgeyi oluşturan Kenya, Uganda ve Tanzanya’da Müslümanlar bugün azınlıkta. Bunun nedeni Hıristiyan misyonerler.

Oysa bugün Hıristiyan misyonerlerin yaptığını geçen yüzyıllarda Müslüman Sufi tarikatlar yapmıştı. İslam’ın kıtada hâkim din haline gelmesi bu tarikat mensubu Sufiler eliyle sağlandı.

Kabile kavgalarının yaygın olduğu, kıta emniyetinin söz konusu ola­madığı, deniz korsanları ya da karadaki silahlı eşkıyalar yüzünden yol güvenliğinin kalmadığı dönemde toplumsal dayanışmayı, paylaşma kültürünü, birlikte yaşama tecrübesini, hak ve hukuka saygıyı öğütle­yen İslam, Afrika yoksullarınca hemen kabul gördü.

Afrika’ da tekke demek aynı zamanda ribat demekti.

Ribatlar, sınır boylarında kurulan ve gönüllü Müslüman mücahitle­rin, islam topraklarına dışarıdan gelebilecek tehlikeleri önlemek gaye­siyle nöbet tuttukları askeri kuleler, garnizonlardı.

Bu ribatlarda hem askeri hem de tasavvufi eğitim verilirdi.

Sahra topraklarında, Afrika’nın kavurucu sıcağı altında yaşam mücadelesi veren yoksul kitlelerin yegâne sığınağı da zaviyeler oldu.

Müslümanlar Afrika’nın vahşi bölgelerinde bile kurdukları zaviyelerle ­sağlık hizmetlerini, dönemin ve şartların elverdiği oranda en işlevsel tarzda gerçekleştirdiler.

Ayrıca misyoner Sufıler kendilerine özgü metot, zikir, sülük ve terbiye usullerini coğrafi ve kültürel şartlara da uygun hale getirerek Afrikalıların İslam’a geçmelerini kolaylaştırdı.

Afrika toprakları farklı tarikatlar arasında adeta taksim edilmiş vaziyetteydi. Senegal denince Müridiye, Moritanya denince Ticaniye, Fas denince Darkaviye, Tunus denince Arusiye, Cezayir denince Medyeniye, Mısır denince Şaziliye, Libya denince Senusiye, Nijerya denince Kadiriye, Sudan denince Mirganiye ve Eritre denince Salihiye akla geliyordu.

Peki, Obama’nın memleketi Kenya’ da hangi tarikatlar güçlüydü?

Kenya’da en yaygın tarikat Kadiriye’ydi.

Bugün dünyaya yayılmış kırk beş kolu olan Kadiriye tarikatını, XII. yüzyılda Bağdat’ta Abdülkadir Geylani ( Ö. 1167) kurdu.

Başta Sudan olmak üzere bazı Afrika bölgelerinde Şeyh Geylani mehdi olarak tanınmaktaydı.

Kesin olmamakla birlikte bu tarikat 1550’lerde Hicaz’dan Doğu Afrika’ya geldi. O tarihe kadar İslam dünyasında pek de yaygın olmayan Kadiriye tarikatı Afrika’da çok çabuk benimsendi ve hemen yayıldı. Bunun temel nedeni tarikatın sık sık zikir meclisi düzenlemesiydi! Zikir Afrika kültürüne yakın bir dini ritüeldi.

Kenya’da bir diğer tarikat ise, XIII. yüzyılda Tunus’ta Şeyh Abdullah şazili (ö. 1258) tarafından kurulan Şaziliye’ydi.

Sünni bir tarikat olan Şaziliye’nin XV. yüzyılda Doğu Afrika’ya geldiği tahmin ediliyor. Tarikat XIX. yüzyılda bölgenin en güçlü tarikatı hali­ne geldi. Tarikatın Kenya’ da hala zaviyeleri var.

Burada bir parantez açacağım: Sultan II. Abdülhamid Şaziliye şeyh­lerinden Hasan Zafir’i İstanbul’a çağınp, Yıldız Sarayı’nın bahçesindeki iki konağı ona tahsis etti. Böylece İstanbul’ da yaşamasını sağlayarak Afrika’daki Senusi ayaklanmasını bastırdı. Bu konak Beşiktaş Barba­ros Caddesi üzerindedir ve harap halde durmaktadır. Acaba bu tarihsel bina “tasavvuf müzesi” haline getirilemez mi?

Devam edelim:

Rıfaiye tarikatının da Doğu Afrika’da belli bir tesiri vardı.

Keza Muhammed Ali (1178-1255) tarafından Güney Arabistan’da ku­rulan Aleviye tarikatı da bilhassa Kenya’da güçlüydü.

Aleviye zamanla iki kola aynıdı: Ebubekir Abdullah el-Ayderus’un kurduğu Ayderusiye ile Abdullah Alevi Muhammed Ahmed el-Haddad’ın kurduğu Haddadiye.

Kenya’nın yerli tarikatı ise Şeyh İdris Sa’ad tarafından 1930’da Darü’s-Selam’da kurulan Askeriye idi. Ancak bu tarikat diğerlerine göre çok az rağbet gördü.

Obama ailesi bu tarikatlardan birine bağlanmış mıydı acaba? Bilinmiyor. Ancak bir tarikata bağlı olduklarından şüphe yok; çünkü hemen hemen tüm Afrikalı Müslümanlar bir tarikata mensuptu.

Bugüne kadar ABD Başkanı Obama’yla ilgili her tür haberi yapanların bu durumu görmezden gelmeleri hayli ilginç.

XVIII. yüzyılda İslam dünyasını etkileyen yenilik (tecdid) hareketi, başka yerlerde olduğu gibi Afrika’da da yeni tarikatların doğmasına neden oldu. Bunlar, Fransız, İtalyan, İngiliz sömürgecilerine karşı bağımsızlık mücadelesi verdiler. Kısa zamanda bölgesel siyasetin de motor gücü haline geldiler.

“Neo-Sufizm hareketi” olarak tanımlanan bu tarikatlar, hurafe ve batıl inançlara karşı çıkıp, sünnetin yaygınlaşmasına öncelik etmeyi görev edindiler. Yani tasavvufi uygulamalarda yer yer rastlanan kimi taşkınIıkIara, aykırı yaklaşımlara karşı bayrak açtılar.

İşte bu tarikatlardan biride XVIII. yüzyıIda Abdülkerim es-Samman tarafından kurulan Hicaz merkezli Sammaniye tarikatıydı.

Sammaniye tarikatını geliştiren büyüten Ahmed el-Tayyip (ö. 1824) oldu. Bu nedenle bu tarikata daha sonraları “Tayibiye” denmeye başlandı, Tarikat, merkezi Sudan’da olmak üzere Doğu Afrika’da hayli gelişti.

Uzatmayalım; Tayyibiye gibi onlarca tarikat vardı Afrika’da.

Aynı soruyu sormak durumundayım: Obamalar hangi tarikata mensuptu?

Ailenin oturduğuVictoria Gölü çevresinde “Tayyibiye” tarikatının ağırlıkta olduğu biliniyor. Obamalar için “Tayyibiye” tarikatından diyebilir miyiz?

Bu konuda elimizde bilgi/belge yok. Sadece “ihtimaldir” diyebiliriz…

Diğer yandan, ABD Başkanı Obama Tayyibiye’yi bilmeyebilir ama Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tanıyor.

Peki, Tayyip Erdoğan Obama’yı tanıyor mu? Örneğin şu sorunun yanıtını biliyor mu?

Kunte Kinte’yi kaçıranlara Obamalar yardım etti mi?

“Kökler” tek kanallı televizyonun unutulmaz dizilerden biriydi.

Afrikalı Müslüman Siyah genç Kunta Kinte, davul yapmak için kütük ararken köle peşinde koşan Beyazlar tarafından yakalanıp gemiyle ABD’ye götürülüp köle olarak satıldı.

Kuşkusuz AmerikalıIara bu esir ticaretinde yardımcı olan AfrikalıIar da vardı. Bunlar arasında Obama’nın akrabaları var mıydı?

Obama ailesi, Afrika’nın en büyük tatlı su gölü olan Victoria Gölü çevresinde yaşayan Luo kabilesinden.

Luo kabilesi, bugün Sudan, Uganda, Kongo, Kenya, Tanzanya’ya ya­yılmış bulunan köklü bir kabile.

Kenya’nın yüzde 13’ü Luo kabilesinden. Luoların büyük çoğunluğu Hristiyan, çok azı Müslüman. Buraya bir not eklemeliyim: Kenyalı Müslümanların ritüelleri, gelenekleri Anadolu Müslümanlığına pek benzemiyor; örneğin reenkarnasyona inanıyorlar.

Luolar, Kenya’nın en büyük etnik grubu KikuyuIarla sürekli çatışıyorlar.

Kikuyular, Somali’nin güneyindeki Shungwaya’dan gelmişlerdi. Luolar, Somali’den gelen, içlerinde Müslümanlar da olan Kikuyulara düşmandı, ama nedense Somali’deki Siyah renkli Yahudi kabilesi Yabirslerle çok sıcak ilişkileri vardı.

Luolar ile Yabirsler aralarında dinsel farklılık olmasına rağmen kız ” alıp veriyorlardı.

Luo kabilesiyle Yabirslerin ilişkisi eskiye dayanıyordu. Yabirsler Davud Peygamber döneminde Somali’ye gelip Luolarla ilişkiye geç­mişlerdi.

Bu ilişki konusunda Batı basınında son dönemde ilginç haber yorumlar çıktı.

İddialara göre, Luolar Afrikalıları Yabirsler aracılığıyla köle olarak Amerikalılara satmışlardı. Beraber köle ticareti yapmışlar yani.

Ve bu yüzden Luolar, Batı’yla oldukça iyi ilişkiler kurmuşlardı.

Afrika’lı kabilelerin bu nedenle Obama’nın kabilesi Luoları pek sev­mediği yazılıyor.

Bu iddiaları ortaya atanIar iki örnek olay gösteriyor:

Bunlardan birincisi, Obama’nın babasının Amerikalı misyonerin bur­suyla ABD’ye gitmesi.

İkincisi ise, seçim çalışmaları sırasında Obama hakkında sürekli, “Obama hiç köle olmadı” deniImesi. Bu propaganda ilginçti; sanki Afri­ka’da yakalanıp Amerika’ya köle olarak getirilmek ayıptı.

  1. Hussein Obama’nın dünyanın en sevimli siyasal lideri haline gel­mesinin nedeni Kunta Kinte’lerin bu çileli hayatı değil midir?

Obama’nın akrabalarının bugün renkli devrim peşinde olduğunu da söylemeliyim.

Kenya’nın yüzde 13’ünü Laolar, yüzde 22’sİni Kikuyular oluşturuyor. İki kabile arasında çatışma siyasi arenada da kendini gösteriyor.

27 Kasım 2007 seçimlerinde Kikuyuların adayı Mwai Kibaki, Luola­rmki ise Raila Odinga’ydı.

Devlet başkanlığını Kikuyuların adayı kazandı.

Ancak Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna’ da olanlar Kenya’ da da tezgâhlandı. Laolar seçime hile kanştırıldığı gerekçesiyle ayaklandı.

Ayaklanmanın öncüsü “Turuncu Devrim” isteğiyle Laoları harekete geçiren, Turuncu Demokratik Hareketi’nin lideri Raila Odinga’ydı.

Luolar ile Kikiyuların çatışması sonucu bin kişi öldü, 200 bin kişi yerinden yurdundan oldu.

BBC’den Mukoma Wa Ngugi, Luoların Turuncu Devrim yapmak için bu vahşete neden olduklarını söyledi.

Tahmin ettiğiniz gibi Luolar ile Kikuyuların çatışmasında büyük güçlerin desteği de vardı.

Luoların lideri Raila Odinga’nın arkasında ABD vardı.

Batı’nın “totaliter” olarak değerlendirdiği Kikuyular, bağımsızlıktan beri iktidardalar. Önceleri Sovyetler Birliği’yle müttefiktiler.

Sonunda Kibaki devlet başkanı, Odinga başbakan yapılarak çatışmalara son verildi.

Nerede bir renkli devrim girişimi olsa, adı mutlaka geçen “para sihirbazı” G. Soros, ABD seçiminde B.Obama’yı destekledi.

Soros’un, Kenya’daki Turuncu Demokratik Hareketi’nin de finansörü olduğunu biliyor musunuz?

Obama’nın babasının, Odinga’nın dayısı olduğunu belirtmeliyim! Kuzenler yani.

Soros’un vakıflarıyla ilgili tartışmalar bugün Kenya’da da medyanın gündeminde.

Bakalım Obama’nın ABD başkanı olması, Kenya’daki Luolar ile kikuyular arasındaki çatışmayı nasıl etkileyecek?

Kuzenler yani, Obama ile Odinga el ele verip Kenya’ya Turuncu Devrim getirecekler mi?

Göreceğiz…

Başa dönersek; dün Wilson’ı mesih görenler (ki içlerinde Türk aydınlarda vardı), bugün de Obama’yı kurtancı görüyorlar (ki içlerinde Türkler olduğunu yazmaya gerek yok).

Bu topraklarda birileri kurtuluşu hep dışandaki güçlerden bekledi Bu yazgıları hiç değişmedi.

Ne zaman dış dünyadan destek arayışına girilse, aklıma Osmanlı’nın çöküş dönemi gelir…

“İngiliz Partisi” ile “Fransız Partisi”

Bundan tam 153 yıl önce…

Paris’te yayımlanan bir kitap kısa sürede üç baskı yaptı.

Yazar, “Destrilhes” takma adını kullandı.

Kitabın adı, Confidences sur la Turquie (Türkiye Hakkında Sırlar) idi.

Bestseller olan kitap Osmanlı devletinin bazı sırlarını ifşa etti.

Bu kitaba yanıt gecikmedi.

Emile Tarin adlı avukat iddialara yanıt veren bir kitap kaleme aldı: Reponse aux Corifidences sur la Turquie (Türkiye Hakkındaki Sırlara Yanıt).

Tartışmalar sürüp gitti…

Taraflar belliydi: “İngiliz Partisi” ile “Fransız Partisi.”

Önce bu partiler de neyin nesiydi onu açıklayalım, sonra Paris’teki kitaplara dönelim…

Osmanlı devletinin son dönemlerinde hizipler/gruplaşmalar arttı. Ancak bunlar kitle tabanı olan, halkın ilgilendiği siyasal kavgalar değil­di. Yönetici zümre arasındaki kişisel nedenlere dayalı ayrılıklardı.

Batılılar Osmanlı’daki bu hiziplere/gruplaşmalara kendi terminolojilerine uygun olarak “parti” ismini verdi.

Diplomatik yazışmalarında, Osmanlı’daki gruplaşmalardan “Fransız Partisi”, “İngiliz Partisi”, “Rus Partisi” diye bahsediyorlardı.

Çünkü bu gruplar sırtlarını mutlaka yabancı güçlere dayıyorlardı. Ne acı ki bağımsız parti yoktu!

Örneğin dönemin sadrazamı Mustafa Reşid Paşa “İngiliz Partisi”ne mensuptu.

Bir diğer sadrazam Mehmed Ali Paşa ise “Fransız Partisi”ndendi.

Gruplara, yakın oldukları ülkenin adını veren diplomatlar, kamuoyu­na yönelik açıklamalarda bu partilere ne isim veriyordu biliyor musu­nuz?

“Reform Partisi”, “Yenilikçi Parti”, “Muhafazakâr Parti” vs

“Muhafazakâr-demokrat parti” henüz “icat” edilmemişti anlaşılan! Neyse…

İngilizlere göre Sadrazam Mustafa Reşid Paşa “büyük reformcu’ydu!

Ve işte bestseller kitabın yazılış nedenine geldik:

Fransa’da yazılan, Destrilhes imzalı kitaba göre ise reformcu Musta­fa Reşid Paşa, bakın aslında neydi.

Yazar Destrilhes kitabında Mustafa Reşid Paşa’yı şöyle tanımlıyordu:

Yiyici, yeteneksiz ve her türlü ahlaki ilkeden yoksun bir memur sürü­sünü ayakta tutmak ve statükoyu korumak için çabalıyordu. Batılılığı sağlam bir kültüre dayanmıyor, salon adabının sınırlarını aşamıyordu. Londra ve Paris elçiliklerinde bulunmasına rağmen sağlam bir formas­yon sahibi olamamıştı. Vaktini sürekli tavla oynayarak geçirmişti.

Kitap uzun uzadıya Mustafa Reşid Paşa’nın serveti üzerinde de duruyordu. Sadece Mustafa Reşid Paşa’yı değil, ekibi içinde yer alan Musa Saffeti Paşa, Rıfat Paşa, Rıza Paşa’yı vb cehalet ve yiyicilikle itham ediyordu.

Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’yı yerden yere vuran kitap, kimi övüyordu? Sadrazam Mehmed Ali Paşa’yı.

Sultan Abdülmecid’in kız kardeşi Adile Sultan’la evli olan Damat Mehmed Ali Paşa Fransızlara yakındı.

Destrilhes Ömer Paşa, Ali Paşa, Mehmed Rüşdü Paşa, Kıbnslı Mehmed Paşa gibi isimlerden oluşan bu ekibe “Ulusal Parti” adını veriyor ve onları öve öve bitiremiyordu.

Osmanlı’daki hizip çatışmaları Paris-Londra’nın sürekli gündemindeydi. Kendilerine bağlı hizipleri öven haberler yaptırıyorlardı. Amaçları, ne reformdu ne de hürriyet! Tek çıkarları vardı: Kendi siyasal nüfuzlarını artırmak.

Ve işin ucunda ise hep para vardı…

Ferdinand Lesseps, Fransa İmparatoru III. Napoleon’un eşi Eugenie’nin kuzeniydi. Mühendisti.

Osmanlı paşaları arasındaki hizip kavgasının giderek büyüdüğü o günlerde mühendis Lesseps elinin altındaki dosya için İstanbul ve Kahire’de kulis yapıyordu.

“Fransız Partisi” ile “İngiliz Partisi” arasındaki hizip kavgasının en önemli nedeni, mühendis Lesseps’in koltuğunun altındaki bu dosyaydı…

Dosyanın üzerinde “Süveyş Kanalı Projesi” yazıyordu…

Uzakdoğu’dan Avrupa’ya mal getiren gemiler Afrika kıtasını dolaşmak zorunda kalıyordu. Mühendis Lesseps, Akdeniz ile Kızıldeniz’i birleştirecek (uzunluğu 163 km olacak) Süveyş Kanalı’nı hayata geçirmek istiyordu.

İngilizler, Fransızlara büyük ticari üstünlük getirecek bu proje hayata geçmesini istemiyordu. Akdeniz ve Hindistan’daki hâkimiyetleri zora girebilirdi. Projeyi engellemeleri şarttı. Güvenceleri Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’ydı.

Ama önce “Fransız Partisi” Başkanı Sadrazam Mehmed Ali Paşa’yı “yemeleri” gerekiyordu.

Ermeni sarraf Cezayirli Mıgırdiç’i harekete geçirdiler. Sarraf Mıgırdiç, Sadrazam Mehmed Ali Paşa’ya her biri 4,5 milyon kuruş olmak üzere üç kez rüşvet verdiğini açıkladı.

Dava “yüksek mahkeme” Meclis-i Ali-i Tanzimat’ta görüldü. Raporlar ve deliller sadrazamı aklasa da, İngilizlerin baskısıyla Mehmed Ali Paşa Kastamonu’ya sürüldü.

İngiliz Büyükelçisi Stratford Canning’in sözünden çıkmayan Mustafa Reşid Paşa, Süveyş Kanalı Projesi’ni “uyutmak” için elinden geleni yaptı.

İşte Confidences sur la Turquie adlı kitap Fransa’da o tarihte piyasaya çıkarıldı.

Yetmedi, medrese öğrencileri de Mustafa Reşid Paşa’ya karşı ayaklandı Tarih bu olayları reformcular ile antireformcular arasındaki kavga diye yazmaktadır. Heyhat!

Ve bugün de ülkeler arasındaki nüfuz kavgaları hala “reform” maskesi altında sürmektedir.

Batılılar, Türkiye’deki gerici partileri bile bugün “ilerici”, “reformcu” diye göstermektedir. Kendi diplomatik yazışmalarında ne diye isim verdiklerini siz tahmin edin.

 Dün Süveyş Kanalı için çatışan güçler bugün Kuzey Irak petrolleri, için entrikalar çevirmektedir. Onların stratejisine göre siz “reformcusunuz” ya da “tutucusunuz.”

Görünen manzara acıdır; Batılılar için önemli olan çıkarlarıdır. Gerisi hikâyedir.

Ben demiyorum. Tarih öyle diyor…

Aslında bugün tartıştığımız birçok konu Osmanlı tarihinde yaşandı.

Medyada ne zaman Ergenekon derin devlet, darbe tartışmaları yapıl­sa, konu mutlaka İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne getiriliyor; bu tür oluşumların-müdahalelerin bu cemiyetle başladığı iddia ediliyor. Kısmen doğru.·

Ancak, kimse Halaskar Zabitan (Kurtarıcı Subaylar) Grubu’ndan bahsetmiyor. Örgüt liberal olduğu için mi acaba?

Hâlbuki parlamentoya ilk askeri muhtırayı onlar verdi.

Tarihimizde ilk kez bir başbakanı (sadrazamı) suikastla onlar öldürdü.

Gelin tekmili birden liberal Kurtacı Subaylar’ın hikâyesine bakalım,

Bakalım ki, Osmanlı üzerindeki emperyalist kapışmanın piyonlarını yakından tanıyalım…

Liberal darbe

Tarih, 11 Haziran 1913.

Yer, İstanbul.

Saat, 11.30.

İttihat ve Terakki’nin sadrazamı (başbakan) ve harbiye nazırı (savunma bakanı) Mahmud Şevket Paşa, Babıâli’ye (başbakanlığa) gitmek için makamından çıkıp otomobiline bindi.

Paşanın yanında seryaveri Eşref, bahriye yaveri İbrahim ve sadık koruması Kazım vardı.

Makam arabası Beyazıt Meydanı’ndan Çarşıkapı’ya sapacağı sırada Fatma Sultan çeşmesi’nin yanında duran bir otomobil dikkatlerini çekti. Otomobil bozulmuştu ve iki kişi tarafından tamir ediliyordu. Paşa ve korumalar otomobile bakarken önlerine tabut taşıyan küçük bir cemaat çıktı.

Mahmud Şevket Paşa şoförüne cenazeye yol vermesini emretti.

Makam aracı durdu.

Cenazeyi taşıyanlar yolun tam ortasına geldi.

Ve tam o esnada paşanın makam aracı üç koldan yaylım ateşine tutuldu.

Cenaze alayı ve otomobili tamir edenler suikastçıydı. Bir de onlara yıkık bir duvar arkasına saklanmış bir başka suikastçi yardım ediyordu.

Seryaver Eşref kurşun sesini duyar duymaz otomobilden atlayıp karşılık vermeye başladı. İlk kurşunlar Kazım’a isabet etti. Sarı pardüsülü terörist tabancasını Kazım’a yöneltip şarjörü boşalttı.

Bahriye yaveri İbrahim de şehit oldu.

Hedefte Mahmud şevket paşa vardı. O da beş kurşunla şehit edildi.

Paşanın öldüğünü gören saldırganlar kaçmaya başladı.

Güya bozuk otomobil hareket etti. Saldırganlardan biri ayağı sakat olduğu için otomobile yetişemedi Gedikpaşa istikametine kaçtı.

Olaydan kısa süre sonra güvenlik güçleri olay yerine geldi.

Sadece bir kadın görgü tanığı vardı; ayağı sakat olan saldırganın Ağa Han’a girdiği söyledi. Hemen operasyon yapıldı. Topal Tevfik yakalandı.

Tetikçi Topal Tevfik hemen konuştu: Yıkık duvar arkasından ateş eden sarı pardösülü tetikçinin adı, Ziya’ydı.

Otomobildeki saldırganlar ise, eczacı Nazmi, bahriyeli Şevki, Hakkı ve Abdurrahman’ dı.

İstanbul Muhafız Komutanı Cemal Paşa (gazeteci Hasan Cemal’in dedesidir) kimsenin gözünün yaşına bakmadı. İkinci saldırgan Ziya da hemen yakalandı.

Ziya’nın yakalanmasıyla örgütün daha yukarılarında kimlerin olduğu ortaya Çıktı.

Mahmud Şevket Paşa’yı öldürmekle görevlendirilen terörist grub lideri Ziya’ydı.

Ziya’ya emri Kolağası (Yüzbaşı) Kazım vermişti.

Miralay (Albay) Fuad Bey, Kaymakam (Yarbay) Zeki Bey bu gizli teşkilatın önemli isimlerindendi.

Tetikçi Hakkı da Galata Köprüsü üzerinde yakalandı. Hakkı’dan alınan ­bilgilerle Beyoğlu Piremehmet Sokağı’ndaki İngiliz bir kadının işlettiği kumarhaneye baskın yapıldı.

Evden açılan ateş sonucu bir subay şehit oldu.

Hücre evinde örgütün en önemli isimlerinden Kolağası (Yüzbaşı) ve adamları vardı.

Kazım önemli bir isimdi ve sağ yakalanması şarttı. Peki, bu nasıl olacaktı?

Çare hemen bulundu.

Kazım, Çerkez’di. İttihat ve Terakki’nin Çerkez fedailerine haber salındı.

Yakub Cemil, İzmitli Mümtaz, Kuşçubaşı Eşref ve kardeşi Sami ile topçu İhsan (Meral Okay’ın büyük dayısıdır) olay yerine geldiler.

Enver Paşa’nın yaveri lzmitli Mümtaz içeridekilere kendini ve arkadaşlarını tanıttı. Kazım, “Mademki sizsiniz, teslim oluyoruz” dedi. Ya­nındaki Şevki ve Mehmed Ali’yle teslim oldu.

Soruşturma genişledikçe örgütün amacı ve eylemleri ortaya Çıktı.

Suikast planını Beyoğlu Kallavi Sokak’taki Topal Tevfik’in evinde yapmışlardı.

Hedeflerinde sadece Sadrazam Mahmud Şevket Paşa yoktu; İttihat Terakki Cemiyeti’nin önde gelen isimleri vardı. Sanıkların evlerinde suikast yapılacakların isimleri ve evlerinin krokileri bulundu. Yapıla­cak darbeden sonra dağıtılacak, “Osmanlı ulusuna ve ordusuna sesle­niş” başlıklı bildiriler ele geçirildi.

Amaçları bu suikastlar sonucunda ihtilal yapıp İttihat ve Terakki hükümetini yıkmaktı.

Çerkez Kazım da önemli isimler verdi. Bu arada soruşturma hemen bitirildi. Divaniharpte yargılanmalar da kısa sürdü.

Mehmed Remzi Bey başkanlığındaki heyet, suçu sabit görülen yirmidört kişi hakkında idam hükmü verdi. Ancak sanıkların yarısı ele geçirilemediği için haklarındaki hüküm gıyaplarında verildi.

On iki kişi Beyazıt Meydanı’nda asıldı.

322 kişi sürgüne gönderildi. Bunlar arasında Refik Halid (Karay), Refii Cevad (Ulunay) gibi yazarlar, gazeteciler de vardı; gelecekte Türkiye Komünist Partisi’nin başına geçecek olan Mustafa Suphi de…

İdam edilenlerin birkaç istisna dışında hemen hepsi, vaktini meyhane ve kumar âlemlerinde geçiren siyasi amaç peşinde olmayıp macera arayan kişilerdi.

Peki, bu örgütün tepesinde hangi isimler vardı? Beyin takımı kimdi? SoruIarın yanıtları için bir yıl geriye gitmek gerekiyor.

Türkiye’deki tartışmaları takip ediyorsanız bilirsiniz; güya bir yanda darbeciler diğer yanda demokratlar varmış!

Demokratlar aynı zamanda kendilerini “liberal” olarak tanımlıyor. Güzel Ancak yakın siyasal tarihe baktığınızda liberallerin darbeci olmadığını söylemek biraz güç.

İşte bir örnek.

Tarih, 22 Temmuz 1912.

Bir türlü kurulamayan hükümeti Gazi Ahmed Muhtar Paşa kurdu.

Hükümetin kurulamamasının nedeni parlamentoya verilen askeri muhtıraydı.

İttihat ve Terakki hükümetine muhtıra veren Halaskar Zabitan gurubu’ydu:

“Memleketimiz, devletimiz hufra-i inkıraz ve pençe-i izmihlal”dir; yani memleketimiz uçurumun kenarında ve yıkımın pençesindedir. Bu hükümet gitmezse askeri darbe yapılacaktır!

Halaskar Zabitan muhtırasının içeriği bu topraklarda bir ilkti. Ancak, son olmadı; ne ilginçtir ki bundan sonraki tüm darbe bildirileri hep muhtıraya benzeyecekti. “Memleketimiz uçurumun kenarındadır.

İttihatçılar salt bir muhtıra yüzünden iktidardan olmadılar kuşkusuz.

Öncelikle, İstanbul’daki subaylar içinde hareketlenme olduğu bilgisini aldılar ve ikinci bir 31 Mart (1909) Vakası’ndan korktular.

Ayrıca, Rumeli’de Halaskar Zabitan’ın dağa çıktığı haberi de onları geri adım atmaya zorladı.

Keza, aynı tarihte başlayan Arnavut ayaklanması ile Halaskar Zabitan muhtırası arasında ilişki olup olmadığından da emin olamadılar.

Halaskar Zabitan’ın muhtıra/darbe bildirisi nerede hazırlandı?

Muhtıra, padişah Reşad’ın yeğeni Osmanlı liberal hareketinin lideri, ingilizlerin desteklediği Prens Sabaheddin’in Kuruçeşme’deki köşkünde hazırlandı.

Bildiri hazırlanırken bazı siviller korkup köşkü terk etmek istedi, Bir sonuç alınana kadar kimsenin köşkten ayrılmasına izin verilmedi.

Bu arada çoğunluğu subay olan bir grup Halaskar Zabitan da Bostancı’daki bir evde toplantı halindeydiler.

İttihatçılar iki toplantıdan da haberdardı. Hatta Bostancı’daki eve üç paşadan oluşan bir heyet gönderip yeni kabinede kimleri istedikleri soruldu.

Halaskar Zabitan, eski sadrazam Kamil Paşa ve Nazım Paşa’nın mutlaka kabinede olmasını istiyorlardı.

Ve her iki grubun da onayını alan “Büyük Kabine” Gazi Ahmed muhtar Paşa tarafından kuruldu. Padişah Reşad’ın deyimiyle, “baldırı çıplaklar, Selanik dönmeleri, yerlerini göğüslerinde sırma şerefler/madaly­a taşıyan paşalara bırakmıştı!”

Halaskar Zabitan’ın önde gelen subaylarından Binbaşı Saffet, istanb­ul merkez kumandanlığına getirildi.

İttihatçılar mevzilerini tek tek kaybetti. Cemiyetin merkezini bile tekrar Selanik’e taşıdılar.

Başta Hüseyin Cahit olmak üzere ittihatçı gazeteciler tutuklandı. Tanin kapatıldı, Cenin çıktı; Cenin kapatıldı Sercin çıktı ve sonunda ne adla olursa olsun ittihatçıların gazete çıkarması yasaklandı!

Gazi Ahmed Muhtar Paşa Kabinesi’nin kurulmasından bir gün sonra meclis-i Mebusan Başkanı Halil Bey’in evine imzasız tehdit mektubu gönderildi.

Mektupla, “Fındıklı Tiyatrosu”na benzetilen meclisin kırk sekiz saat içinde lağvedilmesi isteniyordu. Eğer istekleri olmazsa bazı ölümler gerçekleşecekti!

Mektup Halaskar Zabitan Grubu’ndan geliyordu.

Hükümeti deviren Halaskar Zabitan hedefi şimdi meclisti.

İttihatçılar bu kez tehdide “papuç bırakmadı.” Sert açıklamalar yaptılar Taşra örgütleri Halaskar Zabitan’ı kınayan telgraflar çektiler meclise.

Mecliste coşkulu konuşmalar yapıldı dört yüz subay Abide-i Hürri­yet’in başında toplanarak Halaskar Zabitan\ protesto etti.

İttihatçıların tekrar moral kazandığını gören “liberal” Halaskar Zabitan, ittihatçıların lideri Talat Paşa’ya suikast düzenlenmeye karar verdi.

Talat Paşa gizlice takip edildi; Yerebatan’da oturuyor, geceyarısına kadar partide çalıştıktan sonra evine gidiyordu.

Evinin bulunduğu bölgedeki polis karakolunun mürettebatı değişti­rildi. Tetikçiyi koruyacak isimler seçildi. Talat Paşa’yı vuracak kişinin, Avukat Fuad Şükrü’nün evine saklanması bile kararlaştırıldı.

 Tüm bu işleri organize eden kişi ise Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın yaveri Nafız’di.

Yaver Nafiz suikast planını gerçekleştirmek için Prens Sabahed­din’in adamı Hasan Vasfi’ye para verdi.

Ancak Prens Sabaheddin, eylemin gerçekleşeceği günden kısa bir süre önce suikast teşebbüsüne izin vermedi. Korkmuştu…

Sonra ne oldu?

“Liberal” hükümet Balkan hezimetine neden oldu. Osmanlı Edirne’yi bile kaybetti.

Bulgar ordusu İstanbul yakınlarına kadar geldi.

Ve İttihatçılar, 23 Ocak 1913 Babıâli darbesiyle, Harbiye Nazırı Nazım Paşa ve yaveri Nafiz’i öldürüp iktidarı liberallerden geri aldı.

İşte bu olaydan sonra, “liberal” darbeci Halaskar Zabitan Grubu, Mahmud Şevket Paşa’yı ve diğer İttihatçıları öldürüp darbe yaparak iktidarı geri almak istedi.

Beceremedi. Mahmud Şevket Paşa öldüğüyle kaldı.

Halaskar Zabitan büyük zayiat verdi: İdam cezası alanlar arasında Prens Sabaheddin de vardı.

Toparlarsak:

“Liberaller demokrattır, İttihatçılar ise darbecidir” gibi anlamsız polemiklere gerek yoktur:

İkisi de darbecidir; ikisi de suikast yapmıştır.

Sadece biri yenmiş, diğeri yenilmiştir.

Birinin arkasında Almanya, diğerinin arkasında İngilizler vardır.

Hepsi bu.

Peki Halaskar Zabitan Grubu’nun şifreleri nelerdi? Kuruluşu konusunda kesin bir tarih verilemiyor.

Kuruluş yeri: İstanbul.

Toplantı yerleri: Bostancı ve Üsküdar (Bağlarbaşı).

Kurucuları: Binbaşı Gelibolulu Kemal, Kolağası Kastamonulu Hilmi, Süvari Kaymakamı Recep, Bahriye Binbaşısı ibrahim, Kolağası Kudret.

Amacı: İttihat ve Terakki iktidarını yıkmak, orduyu siyasetin dışında tutmak.

Bildirilerinde hep İttihatçıları hedef gösterdiler: “Askerler! Elinizdeki namusuna helal gelmeyen silahı vatandaşlarımıza değil, din-i İslamı mahv ve nabut etmeyi, millet-i Osmaniye’yi menfaat-i şahsiyetleri uğrunda tamamıyla yitirmeyi niyet etmiş olan bu namussuz hainlere çevirin…’’

Grubun finansmanını Prens Sabaheddin sağladı. Darbe bildirisini Beyoğlu Tünel’deki M. Pantazi’nin Anadolu Matbaası’nda çoğaltarak dağıtan kişi ise Prens Sabaheddin’in sağ kolu Satvet Lütfi (Tozan) İlginçtir, Halaskar Zabitan Grubu İttihatçıları masonlukla itham etmiştir hep. Halbu ki Satvet Lütfi önemli bir masondu!

Halaskar Zabitan Grubu ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasında gizlisi saklısı olmayan bir ilişki vardı.

Örgütün tarikat desteği de vardı: Üçüncü dönem Melamilerin önde gelen şeyhi Terlikçi Salih de Halaskar Zabitan Grubu’nu destekleyenler arasındaydı. (Melamilerin, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve Halaskar Zabitan Grubu’yla kurduğu ilişkiler bir doktora tezine konu olabilir!)

Mahmud Şevket Paşa suikastından sonra Halaskar Zabitan grubu’nun lideri Binbaşı Kemal, Prens Sabaheddin’in evinde saklandı. Sonra yurtdışına kaçtı.

Bu olayla birlikte Halaskar Zabitan bir daha toparlanamadı ve örgüt dağılıp gitti.

Liberaller asker içindeki güçlerini kaybettiler ama siyaset ve basın­daki yerlerini korudular.

Bu gerçekler ortada iken dinci-liberaller neden her fırsatta 1908 Temmuz Devrimi’ne karşı çıkıyorlar? Bunun için devrimin o sıcak günlerine dönmek gerekiyor. Liberal faşizmin ne olduğunu en iyi 1908 Devrimi anlatmaktadır.

Liberal faşistler Temmuz Devrimi’ne niye karşı?

Geleneksel Türk tarih yazıcılığı, Temmuz Devrimi’ne “II. Meşrutiyet” adını vererek bu aydınlanma hareketinin çapını küçültmeye çalışıyor.

Dinci-liberal ittifak ise dün olduğu gibi bugün de Temmuz Devrimi’ne ve onu gerçekleştiren İttihat ve Terakki’ye düşman. Peki neden?

1908′ deki toplumsal, siyasal ve ekonomik değişimleri iyi bilmek gerekiyor. İyi bilmek gerekir ki, yandaş medyanın Temmuz Devrimi’ni ne­n hala düşman bellediği iyi anlaşılabilsin “,

Bugünlerde, tarihimizdeki tüm ilerici hareketlere savaş açan liberal­, dinci faşistlerin, 1908 Temmuz Devrimi’ne bakışı ile alışılagelmiş Türk “söylemi arasında paralellik vardır.

Bunlara göre Temmuz Devrimi, “Devleti iç düşmanlarından kurtarıp, kötü gidişata son vermek isteyen askeri siyasal cinayetler işleyip, dağa çıkıp darbe yaparak iktidarı ele geçirmeleridir.

Bugün Temmuz Devrimi’ni gerçekleştirenlere, “darbeci”, “katil” yaftası vuruluyor. Hiçbir siyasal, ekonomik ve toplumsal çözümlemeler içermeyen bu basmakalıp/yüzeysel sözleri çoğu çevre doğru kabul ediyor. Üstelik buradan hareket ederek demokrasi üzerine büyük laflar söylüyorlar!

Gerçek ne?

Önce bir tespitte bulunmamız gerekiyor:

Geneksel Türk tarih yazıcılığında halk hareketlerine karşı büyük ilgisizlik vardır. Bu çevreler siyasal hareketleri/devrimleri oluşturan maddesel koşulları irdelemekten kaçınır. Bunda Soğuk Savaş döneminin bas­kıcı uygulamalarının büyük payı vardır. Halk hareketlerini yok sayarlar. Evet, bizim tarihçiliğimiz topaldır; iktisadi ayağı yoktur.

Örneğin Temmuz Devrimi öncesi, ağır vergi yüklerinin halkı nasıl sürüklediği, huzursuzluklara/ayaklanmalara neden olduğu görülmez.

1906’daki Kastamonu, Erzurum, Bayburt, Trabzon, Sivas, Giresun, vergi ayaklanmaları konusunda kaç çalışma biliyorsunuz? Bilemezsiniz, çünkü yoktur. Bu ayaklanmalarda İttihatçıların Erzurum Trabzon, Van şubelerinin ve bu gizli örgütlerin dağıttığı bildirilerin ne kadar payı vardır? Tarihsel çalışmalarda bunlara yer bile verilmemiştir.

Dünyada, toplumsal hareketler üzerine çalışma yapanların en birinci kaynakları, tahıl ürünlerindeki fiyat artışlarıdır. XX. yüzyıl başı Osmanlı’da un mamullerine ne kadar zam yapıldığı konusunda kaç çalışma hatırlıyorsunuz? Hatırlayamazsınız, çünkü yoktur.

Çalışmalarında yoksul halk yoktur.

Ya toplumun diğer katmanları?

Maaşlarını alamadıkları için İskenderun, Arnavutluk, İzmir, Elazığ, ­Diyarbakır, Manastır, Erzincan gibi birçok kışlada protesto eylemleri yapan binlerce askerin ve aynı durumdaki memurların devrime giden, süreci hızlandırdığı göz ardı edilebilir mi?

“Bu sefer hangi vatan parçası elden gidecek” karamsarlığındaki aydınların, Makedonya güvenliği konusunda, İttihatçıların Avrupa’ya rest çeken tavrından etkilenmemeleri söz konusu olabilir mi?

Peki ya, çoğu yedi sekiz kuruş için on altı-onyedi saat yabancı sermayenin emrinde çalışan işçiler, Osmanlı’nın her bir yerine asılan, dağıtılan bildirilerden habersiz olabilir mi?

Görmezden gelinse de Temmuz Devrimi, içinde askerleri, sivil, bürokratları ve büyük çoğunluğu olmamasına rağmen halkı da barındıran, bir siyasal hareket gerçekleştirdi.

1908 Devrimi’nden sonra toplumsal olayların bıçak gibi kesilmesinin nedeni de, halkın bu harekete olan desteğinin göstergesidir.

İstanbul Beyazıt Meydanı’ndaki yüz bin kişinin “Hürriyet, Eşitlik, Adalet, Kardeşlik” diye Temmuz Devrimi’nin simgesi sloganları bağırması, sevinç gösterisinde bulunması neyin ifadesidir?

Bakınız, Temmuz Devrimi karşıtları 1908 genel seçimlerine hiç değinmek istemezler.

İttihatçıların halkın önüne hemen sandık koymalarını anımsamazlar. İttihatçıların ezici sandık zaferini görmezden gelirler. Bu gerici ittifak, çıkarlarına hizmet ettiği sürece sandığı önemser, aksi durumda sandığı yok sayar.

Neyse… Gelelim Temmuz Devrimi’nin Osmanlı siyasal, ekonomik ve toplumsal yaşamında neleri değiştirdiğine.

1908 Temmuz Devrimi, 1876’daki gibi salt bürokrasinin gücünü artıracak değil, halkın gerçek anlamda siyasal sürece katılacağı anayasa hedefledi. Ve bunu bir ay sonra (21.08.1909) gerçekleştirdi.

– Anayasanın birçok maddesi değiştirildi; onlarca yasa çıkarıldı. Amaç, “çağdaş merkezi devlet”ti.

– “Kapıkulu” geleneği/tebaa anlayışı yıkıldı, “vatandaşlık” kavramı doğdu.

– Hükümet, padişaha değil vatandaşların oylarıyla seçilmiş meclise karşı sorumluydu. Padişahın yetkileri tırpanlandı.

– Siyasal partiler kuruldu.

-Tüm Osmanlılar hiçbir ırksal, etnik ve dinsel farklılık gözetilmek­sizin eşit haklara sahipti. Ayrım gözetilmeksizin her vatandaş devlet kurumlarında çalışabilecekti. Müslüman olmayanlar da askere alınacaktı.

Sadece anayasa değiştirilmedi:

– Yeteneklerinden çok akraba ilişkileriyle bürokraside yer alan kad­rolar işten çıkarıldı. Örneğin, 2. Abdülhamit’in muskacısı Şeyh Abul­ hüda’nın on beş yaşındaki maliye müfettişi torunu atıldı.

– Sadrazamın, şeyhülislamın, nazırların alışa geldik yüksek maaşları yarıya çekildi. Padişahın ödeneği 36 milyon 794 bin 2 milyon kuruşa indirildi.

– Mutlakiyetçi rejimin güvenilir askeri ve sivil bürokratlarına yönelik yoğun bir temizlik hareketi başlatıldı. Mektepli olmayan 7 500 alaylı subay paşa tasfiye edildi. Büyükelçiler, konsoloslar, valiler azledildi. Kadrolar azaltıldı.

– Osmanlı sanayileşebilmek için ne sermaye birikimine ne de ilim ir­fana sahipti. Bu nedenle öncelikle eğitim reformu yapıldı: Okullar hiçbir dil din ayrımı yapılmadan herkese açık oldu. Herkes kendi anadilin ‘de öğrenim görecekti; ancak Türkçe öğrenmek zorunluydu. Cemaatle­rin kontrolündeki okullar kapatıldı. Ticaret okulları açıldı. Kız öğrenci­ler üniversiteye alındı.

– Değişik etnik ve dinsel cemaatlerin ayrıcalıkları ortadan kaldırıldı. Örneğin medrese öğrencileri de artık askere alınacaktı. Din adamları­nın ayrıcalıklarına son verildi.

– Sermaye birikimi olmadan bağımsız Olunamayacağını yakın tarih çok acı göstermişti. Milli sermayeyi güçlendirecek adımlar atıldı. Yerli şirketler kuruldu. Sadece İstanbul’da yaklaşık beş yüze bakkal dükkânı açıldı.

– Ulusal pazarı bütünleştirmek ve kırsal ürünlere talep yaratmak için kara ve demiryolu şebekesi inşa edilmeye başlandı.

– Köylülerin toprak sahibi olmalarını kolaylaştırıcı adımlar atıldı.

– Kooperatifler kuruldu.

– İşçiler grev hakkı kazandı. 1 Mayıs, İşçi Bayramı oldu. Sendikalar kuruldu.

– Sokaklara isim evlere numaraya verilmeye başlandı.

-Telefon tesisatları inşa edildi. İstanbul elektrikle aydınlatıldı.

-Jurnal rejiminin bekçisi hafıyeliğe, sansüre son verildi. Bu nedenledir ki 24 Temmuz, Gazeteciler ve Basın Bayramı olarak hala kutlan­maktadır.

-İç pasaport uygulaması kaldırıldı. Fikir hayatı canlandı; evrim teorisi, pozitivizm, Marksizm konuşulmaya, tartışılmaya başlandı. Ardı ardına çeviriler yapıldı.

– Yarışmacı sporlar hayata geçti. 1912’de Stockholm Olimpiyatları’­na gidildi.

– Put olarak görülen heykelin yapılmasına izin çıktı. İlk sinema filmi çekildi.

– Kadınlar kamuda çalışmaya başladı. Müslüman kadınlar sahneye çıktı.

– Kadınlar dernekler kurup, dergiler çıkardı. “Tesettür farz mıdır” tartışmaları yapıldı. Tek eşlilik özendirildi.

Yandaş medya bunları yazmıyor, sadece “İttihatçıların cinayetler işlediğini yazıyor.”

Evet işledi ve kötü de yaptı. Kim savunabilir? Ama hangi ülkedeki büyük dönüşümlerde/devrimlerde kan akmadı? İngiltere, Fransa, AB Rusya, Çin devrimlerinde, söyleyin nerede kan akmadı?

Dinci-liberal ittifak, Temmuz Devrimi’nin sadrazamı Mahmud Şevket Paşa’yı öldürtmedi mi? Niye bundan hiç bahsetmezler?

Neyse, gelelim bir başka soruya:

Temmuz Devrimi başarılı oldu mu? Programını tam olarak hayata geçirebildi mi?

“Evet” demek çok zor.

Bunun en temel sebeplerinden biri, dinci liberal ittifak ve onun sacayağı yabancı sefaretler/büyükelçiliklerdi.

Sadrazam Fuad Paşa diyor ki:

“Bizim devlette iki kuvvet vardır; biri yukarıdan, biri aşağıdan gelir, Yukarıdan gelen kuvvet hepimizi eziyor. Aşağıdan bir kuvvet oluşturmaya olanak yoktur. Bunun için pabuççu muştası gibi yandan bir kuvvet kullanmaya mecburuz; o kuvvetler de sefaretlerdir.”

Temmuz Devrimi’nde sefaretler kime yakındı?

Sorunun yanıtını vermeden önce kimdi bu liberaller ona bakalım: liberaller, Osmanlı toplumunun üst sınıflarına mensuptular. Bunlar iyi eğitim görmüş, Batılılaşmış, kozmopolit bir gruba mensuptular.

İdeolojileri, lngilizlerin iktisadi ve siyasal yapısını bire bir almaktı Zaten liberal birlik anlamına gelen Ahrar Fırkası’nı kurdular. Parti programını ise İstanbul’da bugün yalısıyla adı bilinen Kont Ostrorog yazdı.

İttihatçılar orta sınıf ailelerine mensuptu. Bunlar yerli ekonomide meydana gelen yabancı sermaye tahrifatı nedeniyle zarar görmüş, Saray ve Babıâli tarafından ezilen, dışlanan esnaf, memur ve küçük rütbeli subay ailelerinin çocuklarıydılar.

Bu tespitlerden sonra gelelim sefaretlerin kime yakın olduğu so­rusunun yanıtına:

Temmuz Devrimi öncelikle neye savaş açtı biliyor musunuz? Kapitülasy­onlara!

Bu nedenle başta İngiltere olmak üzere Fransa, Rusya, Osmanlı üze­rinde kurdukları hegemonyayı yok edecek Temmuz Devrimi’ne karşıydılar.

Biliyorlardı ki, Temmuz Devrimi, Osmanlı’nın egemenliğini ve hukukun ­birliği ilkesini ihlal eden kapitülasyonları yıkacaktı.

Bu nedenle İttihatçıların meclisten çıkardığı tüm reformlar Avrupa elçiliklerinin vetosuna takıldı. Yasaların her maddesine, “anlaşmalarından ­doğan haklara karşıdır” iddiasıyla karşı çıktılar.

Bugün dinci-liberal ittifak her fırsat ta Avrupa Birliği’nden bahsetmektedir. İsteklerinden biri de yerel yönetimlerin güçlendirilmesidir.

Şimdi sıkı durun:

Temmuz Devrimi” yerel yönetimleri merkezi hükümetten daha ba­ğımsız hale getirmeye çalıştı. Örneğin, bir tür danışma organı duru­mundaki Meclis-i Liva gibi kurumların kadrolarını genişletip, buralar­daki devlet memuru sayısını üçte biri geçmeyecek şekilde azalttı. Diğer kadrolar da halkın oyuyla seçilecekti.

Yerel yönetimlere, mali özerklik getirilmesi; yerel milis kuvvetleri oluşturulması; dinsel kurumlara cemaatlere vergi koyup bunları toplama hakkının verilmesi; resmi yazışmalarda ve mahkemelerde o bölgedeki ­nüfusun çoğunluğunun konuştuğu dilin kullanılması gibi haklar verilmeye çalışıldı.

Ama bunlar hayata geçirilemedi.

Çünkü sefaretler, “kapitülasyonlara aykırıdır” diye bu yasaların geçmesini engellediler. Sefaretler dün böyle diyorlardı, bugün tam tersi; çıkarlarına ne uygunsa! Neymiş Kopenhag Kriterleriymiş!

Kapitülasyonlar sonucu, aşar, ağnam, gibi vergilerin halkı yoksullaş­tırdığını İttihatçılar görmüyor muydu? Görüyordu. Bu nedenle “mali” devletin yerini “iktisadi” devlete bırakması düşünülüyordu. İktisadi açı­dan bağımsız olmadan, çağdaş bir ülke yaratamayacaklarını biliyorlardı.

Ellerine Birinci Birinci Dünya Savaşı’nda fırsat geçti ve hemen yarı sömürgecilik statüsünde olan kapitülasyonları kaldırdılar. Düyun-ı Ümimiye’nin faaliyetlerini askıya aldılar.

İttihatçılar için Birinci Dünya Savaşı, bağımsızlık savaşıydı. Ne diyorlar günümüzde: “İttihatçılar bir oldubittiyle Osmanlı’yı savaşa soktu.” Egemen bir devlet olmak isteyen Osmanlı’nın, kapitülasyonlardan kurtulmak için savaşa girdiğini kimse söylemiyor artık.

Söylemezler. Temmuz Devrimi’ni küçümsemek, ona saldırmak pskolojik harbin sonucudur. Bu, dün de böyleydi.

Temmuz Devrimi’ne karşı 31 Mart 1909’da ayaklanan dinci-liberal ittifakın arkasında İstanbul İngiliz Büyükelçiliği’nin bulunduğu sır değil Büyükelçi Lowther’in, istihbaratçı Yüzbaşı Bettelheim’ın faaliyetleri biliniyor artık.

Dinci-liberal ittifak sadece gerici bir ayaklanma planlamayıp katliamlar düzenlemekten bile geri durmadı mı? 1909 yılında Adana’daki Ermeni katliamını kim planladı? Amaç İngiliz-Fransız donanmasının, ülkeye müdahale edip, Temmuz Devrimi’ne son vermesi değil miydi? İktidar olabilmek için Osmanlı’nın işgalini bile istedi bunlar.

Arnavutluk, Yemen, Arabistan, Irak, Suriye gibi ayrılıkçı hareketlerin başında, eski rejime dönerek ayrıcalıklı konumlarını korumak isteyen din adamları ve onun destekçileri liberaller yok muydu?

Sefaretlerin oyuncağıydılar. Sefaretler, bunlarla oynarken diğer yandan Osmanlı’yı parçalamayı sürdürdü. Destekleriyle, Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti; Girit Yunanistan’la birleşti; Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna Hersek’i ilhak etti.

Dinci-liberal ittifak bugün, tarihimizdeki tüm devrimcileri “darbeci” ilan edip yargısız infaz yapıyor. Ama kendi tarihlerini unutuyorlar:

İttihatçılar vatanın bir parçasını vermemek için Trablusgarp cephesine koşunca, bunu fırsat bilen dinci-liberal ittifak, kendilerine Halaskar Zabitan adını veren Arnavut askerleriyle birleşip darbe yaparak iktidarı ele geçirmedi mi? İktidar olunca ne yaptılar? İngiliz Sefareti Osmanlı’ daki bir numaralı adamı Kamil Paşa’yı sadrazam yaptılar. Balkan Savaşı’nda küçük Bulgar ordusu Çatalca önlerine kadar geldi. Hangisini yazayım?

Siz liberallerin allı pullu laflar etmesine bakmayınız; yüz yıllık tarihlerine bakarsanız asıl darbeci bunlardır. Gericiler hep ittifak kardeşleridir. Hiçbir devrimci hareket içinde olmamışlardır. Yüz yıldır istedikleri sadece statükoyu korumaktır.

Tek başarılı oldukları konu, sefaretler desteğiyle sürekli bağırıp ontalığı karıştırarak ülkeyi zayıflatmaktır.

Söyledikleri ise lafügüzaftır.

Cumhuriyet Devrimi’ne karşılar

Liberal dinci faşistler sadece Temmuz Devrimi’ne değil, Cumhuriyet devrimine de karşılar.

Salt ABD ve Avrupa’da değil, Türkiye’deki bazı üniversitelerde Atatürk düşmanlığı yapmazsanız barındırılmıyorsunuz.

Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamayan bir gazete iseniz, özgürlükçü ya­yın organı ilan ediliyorsunuz.

Kutlama yapanların duygularını hiçe sayıp 29 Ekim’de bile Cumhuri­yete hakaretler yağdıran bir köşe yazarı iseniz hemen demokrat yazar ünvanını alıyorsunuz.

Belgesel fılminizde, Atatürk’ü diktatör göstermezseniz övgü alamıyorsunuz.

Bana gelen özel bir mektubu paylaşmak istiyorum:

Chicago’da öğretim görevlisiyim

“Siyasetbilimi” ve “Ortadoğu tarihi” bölümlerindeki düşük kaliteli, “sözde liberal” akademisyenler, Pentagon’un dış politikası doğrultusunda ­Türkiye’den doktora öğrencisi devşirme yolundalar.

Genel olarak kanı şu Amerikan üniversiteleri 60’lı yıllardan bu yana Halil İnalcık, Niyazi Berkes gibi laik ve modernTürkiye savunucusu, ciddi tarihçileri bünyesinde barındırıyordu. 80 ve 90’lardan bu yana ise söz­de özgürlükçü tarihçilere destek vermeye başladı.

Yani Amerika, bizim büyük tarihçimiz Halil İnalcık’ın laik ulus-devlet savunucusu tarih anlayışını istemiyor.

Onlara göre bu isimler İslami akımların yükseldiği Türkiye’yi açıkla­yamaz O zaman İslamcılara dönelim, bize Türk tarihini yeniden yazarak ,(revize ederek) laik Türkiye projesinin nasıl başarısızlığa uğramak zo­runda olduğunu anlatsınlar.

ABD, ardından da İslamcılar, etnik ayrılıkçılar, eski Marksistleri aynı etrafında topladı. Bu tür akademik gettolaşma çok üniversitede var.

Örneğin bu yeni tarih yazımı için Princeton’da harıl harıl çalışan Şükrü ­Hanioğlu gibi bazı tarihçiler Türkiye’ye gönderildi.

Burada Türkiye’den gelen bazı akademisyenlerle karşılaşıyorum.

Sözde bir “demokrat” koro olmuşlar, burslarını kaybetmemek için TSK’ya, TC’ye atıp tutuyorlar.

Bunlarla konuştuğumda akıllara durgunluk verecek şeyler işitiyorum: Demokratik reformlar devam ederse, bir iki yıla kalmaz Atatürk’ün resimleri, sözleri okul kitaplarından çıkarılıp, eğitim temizlenecek”miş! Bunu sırıtarak yüzüme söyleyenler var.

Personal agency” yani “kişisel karar verme” bu çocuklarda pek göre­diğim bir yeti.

İşin içinde gazeteciler de var; New York Times’tan Stephen Kinzer Sabrina Tavernise, Wall Street Journal’dan Hugh Pope bu Türk öğrencilerle gelip workshop filan yapıyorlar. İş Amerika’ya geldi mi bunlar dincilere kan kusuyorlar; Türkiye’deki dincilere ise özgürlük savaşçısı gözüyle bakıyorlar!

Aslında bu adamlara cevap verecek tek kişi, doksan yaşındaki Halil İnalcık. Onu da herhalde yakında Ergenekon’dan içeri alırlar.

Mektup böyle…

Büyük tarihi yalanlar

Üniversitelerde cemaat ve neoliberaller tarafından oluşturulan akademik gettolar, Türkiye tarihini eğip bükmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Sadece neoliberal tarihçiler değil, bu kervana yandaş medyadaki gazeteciler de katılıyor.

Örneğin 19 Mayıs’ta aynı yalanı yazıyorlar sürekli:

19 Mayıs Bayramı’na ne gerek varmış; çocuklar çile çekiyormuş zaten Atatürk’ün yaşamının son yılında biraz da zorlamayla bayram edilmiş vs vs.

Bunları iddia edenler kendi yaşadıkları toprağın ne kültürünü ne tarihini biliyor.

Bir anımı anlatmalıyım:

Yıllar önce CNNTürk haber toplantısında, lise öğrencilerinin 19 Mayıs’ta çile çektikleri ve bu nedenle bu ulusal bayrama gerek olup olmadığı tartışıldı.

Bayrama karşı çıkanlar İstanbul’un iyi okullarında okuyan öğrencilerdi. Ve ne yazık ki CNNTürk editörleri arasında aynı görüşü paylaşan meslektaşlarımız vardı.

Hiç unutmam dedim ki, “19 Mayıs’ın bırakın ülkemiz tarihini, sömürge olmaktan kurtulmaya çalışan milletler için ne kadar önemli olduğunu konusuna yabancılaşmış olabilirsiniz. Ancak, Erzurum’da, Trabzon’da Yozgat’ta, Van’da ve nice bölgelerde bir genç kızın yaşamı boyunca ilk kez renkli-canlı giysiler giyip, arkadaşının elini tutarak, dans ederek şölen havasında kutlama yaptığını biliyor musunuz? “

Hayır, hiç böyle düşünmemişlerdi. Onların kafasındaki Türkiye” nişantaşı, Bebek vs idi.

Yoksa böylesine anlamlı bir ulusal bayrama insan neden karşı çıkar? Yobazları, Cumhuriyet devrimlerinin karşıtlarını anlayabiliyorsunaz. Ya bunları?

Zaten bu kafa değil midir, mahalle baskısının olmadığını söyleyen?

Neyse asıl yazmak istediğim bunlar değil…

19 Mayıs’ın bayram ilan edilmesiyle ilgili yalan yanlış bilgiler verenlerdir; bunlara sorgusuz sualsiz inananlardır.

Ve görünen o ki, bu çevrelerin hiçbiri tarihimizi bilmiyor…

En azından 19 Mayıs Bayramı törenlerinde gençlerin neden beden eğitimiyle ilgili gösteriler yaptıklarını bile düşünmüyorlar!

Tarih 12 Mayıs 1916.

Kadıköy İttihatspor (bugünkü Fenerbahçe) sahasında Darilmualim’in (Erkek Öğretmen Okulu) öğrencileri, öğretmenleri Selim Sırrı (Tarcan) nezaretinde Osmanlı tarihinde ilk kez toplu halde beden terbiyesi ­gösteri yaptı.

“Jimnastik Şenlikleri” adı verilen bu tören öğrencilerin yürüyüşüyle başladı. En önde bayrağı taşıyan öğrenci, Ruşen Eşref (Ünaydın) idi.

Gösterilere katılan öğrenciler arasında, Münir Hayri Egeli, Hıfzırrahman ­Raşid Öymen, Nizameddin Kırşan, Aziz Berker, İsmail Hakkı Tonguç ­Hayri Ardıç, Hamid Koşay gibi ileriki yılların ünlü isimleri vardı.

Bu tarihten sonra Selim Sırrı Bey’in yurda tanıttığı “İsveç Jimnastiği hızla diğer okullara da yayıldı. Ve her yıl bu gösteriler mayıs ayının cuma günü, “Jimnastik Şenlikleri”, “Mektepliler Bayramı”, “İdman Bayramı”, “Jimnastik Bayramı” adı altında düzenlendi.

Gösteriler Cumhuriyetin iIanından sonra da sürdü.

Günü değişmekle birlikte hep mayıs ayı içinde yapıldı.

1936 yılında “İdman Bayramı” şenlikleri ilk kez 19 Mayıs gününe denk geldi.

20 Haziran 1938 tarihli “ulusal bayram ve genel tatiller hakkında 2739 sayılı kanuna ek kanunla, Gazi Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı 19 Mayıs (1919) günü Gençlik ve Spor Bayramı olarak ilan edildi.

Yani… 19 Mayıs Bayramı değişik isimlerle 22 yıldır yapılıyordu.

Yazdım: 19 Mayıs şenliklerinin gençliğe mal edilmesi için, spor kongresinde “Gençlik ve Spor Bayramı” teklifini ilk kez Beşiktaşlı Ahmet Fetgeri Aşeni verdi.

Çarşı, 19 Mayıs Bayramı’nı da her yıl büyük bir coşkuyla kutlamalıdır.

Çünkü onun bayramıdır…

19 Mayıs Bayramı tarihçesini yazarsınız, özür bile dilemezler; üstelik hemen ardından iddia bile denilmeyecek yüzeysel yazılar kaleme alırlar:

İşte bir örnek olay daha…

Türkiye’de ilköğretim öğrencilerine her sabah hep bir ağızdan “Andımız”! Okutma uygulaması yine gündeme getirildi. Bu kez Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, katıldığı televizyon programında bir üniversite öğrecisinin sorusu üzerine, “toplum tartışabilir, herkes tartışabilir” dedi.

Bu söz üzerine bazı yandaş medya yazarları hemen tartışmaya atladılar.

“İstemezük” dediler. “Andımız çocuklara işkence gibi geliyor, söy­lenmesin.”  Ve eklediler: “Zaten dünyanın neresinde böyle bir uygulama var?” Oysa vardı…

Üstelik “demokrasi kıblesi” ABD’de…

Amerika’ da ilköğretim öğrencileri ant içiyordu:

“I pledge allegiance to the flag of the United States of America, and to the Republic for which it stands: one Nation under God, indivisible, with Liberty and Justice for all.”

Yani mealen diyorlar ki:

“Amerika Birleşik Devletleri’nin bayrağına ve o bayrağın simgelediği cumhuriyete bağlılık için ant içiyorum. Herkes için özgürlük ve adaletle, Tanrı’nın gözetiminde, bölünmez tek vatana inanıyorum.”

Peki, yandaş medya bu ABD andını bilmiyor mu?

Hiç bilmezler mi?

Bir örnek daha vermeliyim:

27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinin üzerinden onlarca yıl geçti.

Televizyon ekranlarında Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamları gündeme gelince sık sık “dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama yok” genellemesiyle karşılaşıyorum.

Örneğin, deniyor ki, “Hiçbir demokratik ülkede başbakan idam edilmedi.”

Hâlbuki demokrasinin beşiği sayılan Fransa’da bile başbakan idam edildi.

15 Ekim 1945’te Başbakan Pierre Laval iki haftalık jet bir yargılamayla kurşuna dizildi.

Suçu neydi? Vichy Hükümeti’nin Başbakanı Laval, İkinci Dünyaı savaşı’nda Almanya’yla işbirliği yapmıştı.

Savaş bitince Laval, vatan hainliği iddiasıyla 4 Ekim’de Yüce Divan önüne çıkarıldı.

Yani Yüce Divan kararıyla sadece Başbakan Adnan Menderes idam edilmemişti.

Hatta ne yazık ki Menderes ile Laval arasında benzerlikler de vardı. Örneğin her iki mahkeme de yıllar sonra önyargılı olmakla suçlandı.

Keza… Laval, idamdan az önce hap içerek intihara kalkışmış; doktorlar eski başbakanı kurtardıktan sonra bir manga askerin karşısına çıkarmışlardı.

Bu durum rahmetli Adnan Menderes’in son günlerine benzemekteydi. Menderes de bilindiği gibi idamdan az önce hap içip intlhara kalkışmış, kurtarıldıktan sonra idam sehpasına çıkarılmıştı.

Tıpkı Yassıada mahkemesi kararları gibi, Laval davası da Fransa’da haksız yargılama olduğu gerekçesiyle hâlâ tartışılmaktadır.

Yani ne yazık ki uygarlığın beşiği sayılan Avrupa ülkelerinde bile başbakanlar idam edilmişti.

Bu nedenle genelleme yaparken dikkatli olmak gerekir; tabi bilinçli olarak kamuoyunu yanıltınak, yönlendirmek istenmiyorsa…

Atatürk’ten neoliberallere yanıt

Neoliberal çevrelerinin yandaş meydanını üzerinde en çok tepkidikleri konu Kemalist Cumhuriyet.

Bunlara yanıtı büyük kurtarıcı Atatürk versin bakın bu günleri yıllar öncesinden nasıl görmüş.

Söz şimdi onun…

Efendiler cumhuriyetin ilanı bütün milletçe sevinçle karşılandı Her tarafta parlak sevinç gösteriler yapıldı İstanbul’da iki üç gazete ve bu sevincine katılmaktan çekindiler Endişeye düştüler Cumhuriyet’in ilanına önayak olanları eleştirmeye başladılar.

Mesela “Yaşasın Cumhuriyet” başlığı altındaki yazılar bile Cumhuriyetin kuruluş ve duyuruluş şeklinin sıkboğaza getirilmiş gibi bir durum bulunduğu ilan ediyordu.

Deniliyordu ki “Cumhuriyet alkış ile dua ile şenlik ve donanma ile yaşayamaz Cumhuriyet bir tılsım değildir.

Ben cumhuriyetçiyim diyenlerin Cumhuriyeti”in ilanı günü kaleminden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı? En yüksek idare şeklinin Cumhuriyet ten başka bir şey olmayacağına inandığı iddia edenlerin Cumhuriyet kelimesine “bir put gibi tapmama” demesinde anlam ve kasıt nedir.

Bu yazıların amacının aslında Cumhuriyet”i halka sevdirmek bunun put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak olması gerekmiyor muydu?

Bir başka gazeteci de “Efendiler acele ediyorsunuz!”  diye bağırmaya başladı.

Tüm bu sözlerle itiraf edilmektedir ki son günlerin görültüleri Cumhuriyetin ilanına engel olmak içinmiş.

Gazetesini “Balonu uçurdular ama galiba ucunu kaçırıyorlar” gibi çirkin bayağı sözlerle dolduran gazeteci efendi sesleniş ve suçlamalarına öyle devam ediyordu “ Devletin adına taktınız işleri de düzeltebilecek misiniz? Bu seslenişle başlayan yazılan şu satırlarda son buluyordu: “ Tek dileğimiz vatan ve millete yararlı işlere başlanılmasından ibarettir. Eğer dün ilan edilen Cumhuriyet’in liderleri ve o liderleri destekleyenler bunu yapabileceklerinden eminseler biz de kendilerine öyleyse Cumhuriyetiniz mübarek olsan Efendiler” diyoruz.”

Bu son cümlesiyle bizi alay edercesine tebrik eden bu yazar, Cumhu­riyet’i benimsemiyor, onunla ilgisi olmadığını bildiriyordu.

Başka bir gazeteci yazar da, Cumhuriyet’in ilanı ve dolayısı ile yaptığı eleştiri ve değerlendirmede, “Bizi üzen nokta, milli önderimizin kişiliği ile ilgilidir. En büyük ruhlu adamlar bile kişisel güç sahibi olmanın çeki­ciliğine karşı koyamamışlardır” diyor.

Bu yazar ve benzerlerinin, Cumhuriyet’in ilan şeklinde, Cumhuri­yet’in esasları ile ilgili kanunda gördükleri kusur ve eksiklikleri eleştir­melerini samimi sayabilmek için saf olmak lazımdır.

Eğer bu yazarlar, Cumhuriyet’in ilan günü yaygaralı hücumlara başla­mayıp, önce Cumhuriyet’in ilanını iyi niyetle ve samimiyetle karşılamış olsalar, kamuoyunu kararsızlık ve karışıklığa düşürecek şekilde değil de, Cumhuriyet’in iyi yanlarını tanıtıcı ve onun ilanının pek yerinde ol­duğunu kamuoyuna telkin eden yazılar yazmış olsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü eleştirinin samimiyetini iddiada haklı olabilirlerdi. Fakat gördüğümüz tutum ve davranış böyle olmamıştır.

Efendiler, Rauf (Orbay) Bey de bu münasebetle gazetecilere demeç vermiştir. Vatan ve Tevhid-i Efkar gazetelerinin sahipleri ve başyazarlarıyla baş başa vererek düzenledikleri sorularla bunların cevaplarından bazılarını birlikte gözden geçirelim:

Rauf Bey, “Bence konuyu Cumhuriyet kelimesi bakımından ele al­mak doğru değildir” sözleriyle Cumhuriyet’ten bile söz etmek istemiyor Rauf Bey’in kendi görüşü, “Milletimizin refah ve bağımsızlığının korunmasını ve aziz vatanımızın bütünlüğünü sağlayan rejimin en uygun rejim olacağı” şeklindedir. Efendiler, bu sorunun yanıtı mıdır?

Rauf Bey’in düşündüğü rejimin adı yok mu? Cumhuriyet rejimi milletin refah ve bağımsızlığını, vatanın bütünlüğünü sağlayan en uygun rejim değil midir? Eğer öyle ise uzun sözleri bir tarafa bırakalım, “Ben· uygun rejimin Cumhuriyet rejimi olduğu görüşündeyim” deyiver de, magojiden kurtulalım. Çünkü söz konusu olan Millet Meclisi’nce kanunla kabul edilen cumhuriyet’tir. Maksadınız, dolaylı olarak, bu ilan olunandan daha uygun bir rejim bulunduğunu anlatmak ve buna işaret etmek ise, bunu da söyleyiniz. O tercih ettiğiniz rejim ne olabilir?

Rauf Bey, kendi görüşünü açıktan açığa söylemekten kaçınıyor. En doğru olduğunu iddia ettiği hükümet şeklinin, devlet başkanlığIını Halife’nin kişiliğinde düşündüğüne şüphe yoktur.

İşte, Cumhuriyet’in ilanı üzerine Rauf Bey’i ve kendisi ile ayın düşüncede olanları telaş ve heyecana sürükleyen sebep, devlet başkanlığı makamına Cumhurbaşkanı’nın getirilmiş olmasıdır. Aslına bakılırsa, ” Cumhurbaşkanı devletin başıdır” dedikten sonra, Halife’ye verilecek sıfat ve yetkiyi sağlamakla uğraşan ve böylece onun sevgi ve iltifatını Allahın lütfu sayarak memnun olanların hayal kınklığına düşmekten duydukları üzüntü ve kaygıyı doğal görmek gerekir.

Rauf Bey, yapılan işin sadece bir isim değiştirmekten ve üst tabakada bir şekil değişikliği yapmaktan ibaret olduğunu söylüyor. Cumhuriyet’i ilan etmenin çocukça ve aceleye getirilmiş bir hareketin eseri olduğunu anlat­maya çalışırken, “Cumhuriyet idaresiyle gerçek ihtiyaçların karşılanmış olacağını zannetmek affedilmez bir hata olur” demekle, Cumhuriyet rejimi­ne ne kadar ilgisiz ve ondan ne kadar uzak olduğunu ispat etmiyor mu?

Benim girişimlerimi ve yaptığım işleri, halkta endişe uyandıncı nite­likte görmek ve sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz yere bunun tersini söylemek, yapay olarak halka bu endişeleri aşılamaya kal­kışmaktır.

“Halkın, geçirdiği tecrübelerden ders aldığım ve uyanıklık kazandığı­nı anlayarak sevinmelidir, ben şahsen memnunum” diyen Rauf Bey’e bu münasebetle bir noktayı hatırlatayım:

Halkı uyarmak ve uyandırmak için ömrünü adamış bir adama karşı böyle konuşulmaz ve halkta bu duyarlılığı görmekle, kendisinin benden çok sevindiğini söylemeye ne hakkın yetkisi vardır.

Rauf Bey bütün vatanı düşmanlara işgal alanı yapabilecek Mondros Ateşkes Antlaşması’nın bir oldubitti şeklinde imzaladığı zaman, milletin nasıl kan ağlayıp acı çektiğini duyabildi mi?

Efendiler, çeşitli soy ve mesleklerden oluşan kimselerin meydana getirdiği bu topluluk, Rauf Bey’i maksatlarının açıklanıp savunulmasına en uygun bir kimse olarak görmüşlerdir

Atatürk konuşmasına şöyle devam ediyor:

Bilindiği üzere (muhalifler), Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası diye bir parti kurdular. “Cumhuriyet” kelimesini ağızlarına almaktan bile çekinen Cumhuriyet’i doğduğu gün boğmak isteyenlerin, kurdukları partiye cumhuriyet” ve hem de “Terakkiperver” (ilerici) adını vermiş olmaları, ciddiye alınabilir ve ne dereceye kadar samimi sayılabilir.

Kurdukları bu parti “muhafazakâr” adı altında ortaya çıkmış olsaydı bel­ki bir anlamı olurdu. Fakat bizden daha çok Cumhuriyetçi ve bizden daha ilerici olduklarını iddiaya kalkışmaları doğru değildir.

Parti, dini düşünce ve inançlara saygılıdır” ilkesini bayrak olarak eline alan kimselerden iyi niyet beklenebilir miydi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri cahilleri, bağnazları ve hurafelere inananlan kandırarak özel çıkarlar sağlamaya kalkışmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, yüz yıllardan beri sonu gelmeyen felaketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedarkarlıkların gerekli olduğu pis bataklıklara hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş miydi?

Cumhuriyetçi ve yenilikçi olduklarını zannettirmek isteyenlerin, yine bu bayrakla ortaya atılmaları dini bağnazlığı coşturarak, milleti Cumhuriyet’e, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi?

Yeni parti, dini düşünce ve inançlara saygı perdesi altında, “Biz hilafeti yeniden isteriz; biz yeni kanunlar istemeyiz; bize Mecelle yeterlidir; medreseler. tekkeler, cahil softalar, şeyhler, müritler biz sizi koruyacağız; bizimle birlikte olunuz. Çünkü Mustafa Kemal’in partisi hilafeti kaldırdı, İslamiyet’e zarar veriyor; sizi gavur yapacak, size şapka giydirecektir” diye bağırmıyor muydu’ Yeni partinin kullandığı sloganlar bu gerici haykırışlarla dolu değil miydi?

Atatürk gelecekte ne olacağını biliyordu. Devam edelim:

Cumhuriyet’in ilanı üzerine İstanbul’da bazı kimseler ve bazı gazeteciler Halife’ye de bir rol yaptırmak hevesine düştüler.

Gazetelerde, Halife’nin istifa ettiği veya edebileceği yolunda önce söylentiler çıkarılıp sonra tekzipler yayınlandılar. Sonra da dendi ki Haber aldığımıza göre, mesele böyle bir rivayetten ibaret olmadığı gibi bir tekzip ile çözülebilecek kadar basit de değildir. Gerçek olan bir nokta vardır ki, o da Cumhuriyet’in ilanının, yeniden bir Halifelik meselesi ortaya çıkarmış olmasıdır.

Halife yazı masasının başına oturup Vatan gazetesi yazarına demeç vermiştir” denilerek, Halife’nin bütün insanlar tarafından sevildiği, asya’nın en ücra köşelerine varıncaya kadar İslam dünyasından binlerce mektup ve telgraf aldığı ve birçok yerden kurullar geldiği yolundaki sözlerle, hilafet konumunun kolay kolay sarsılır bir konum olmadığı anlatılmaya çalışıldı.

İslam dünyasınca istenmedikçe, Halife’nin istifa edip çekilmeyeceği ilan edildi. Aynı zamanda, “Hükümet, birçok iç meseleleri yoluna koymakla meşgul olduğundan; şimdiye kadar hilafetin görevlerini tespitle uğraşma imkânını bulamamıştır; hükümetin iç meselelerle meşgul olduğunu elbette İslam dünyası da bilmektedir ve şimdiye kadar Halifelik görevleriyle uğraşmaya imkân bulamamasını doğal görür” cümlesi’ bizi; hilafetin görevlerini tespite çağırırken, şimdiye kadar bunun yapılmamasını hoşgörü ile karşılayan İslam dünyasının, bundan sonra mazur göremeyeceğini de bildirerek bir bakıma tehdit edildik.

Vatan gazetesinin 9 Kasım 1923 tarihli nüshasında okuduğum bu yazılardan sonra, 10 Kasım 1923 tarihli sayısında Tanin gazetesinde halife’ye yazılan bir açık mektup yayınlandı.

Lütfi Fikri Bey’in imzasını taşıyan bu mektuıpta, Halife’nin istifasıyla ilgili haberlerden, milletin ne kadar üzüldüğünü ve acı çektiğini ispat için bir vapur hikâyesi uydurulmuştu: “Vapurda oturanlar Halife’nin istifa haberini öğrenince yüzlerine hüzün ve endişe çökmüş. Ortak endişe bunları bir dakikada dost etmiş.” Lütfi Fikri Bey, “Gönül istiyor ki, bu istifa sözü ebedi olarak gömülsün kalsın” diyor; çünkü “dünya için felaket olur’’muş.

Lütfi Fikri Bey, millete şunu da telkin ediyordu: “Hayretle ve üzüntüyle görülmelidir ki, bugün şu manevi hazineye (yani hilafete) saldırmak isteyenler; dışarıdan kimseler, Müslüman milletler içinde Türk’ü çekemeyenler değildir. Doğrudan doğruya biz Türkler, kendi dinimizden sonsuza dek bu hazinenin çıkarılması sonucuna yol açabilecek girişim­lerde bulunuyoruz.”

Efendiler, yabancılar hilafete saldırmıyorlardı. Fakat Türk milleti saldırıdan kurtulamıyordu. Hilafete saldıranlar, Müslüman milletler içinde Türk’ü çekemeyenler değildi. Fakat Çanakkale’de, Suriye’de, Irak’ta İngiliz ve Fransız bayrakları altında Türklerle vuruşanlar bu Müslüman milletlerdi,

Lütfi Fikri Bey’in Tanin’de yayınanan açık mektubundaki görüş er­itesi gün Tanin başyazarı tarafından desteklendi. Tanin başyazarı, ken­disinin Cumhuriyetçi olduğunu ilan etmişti. Fakat öyle bir Cumhuriyet ki, onun istediği Cumhuriyet idaresinin başında Halife olarak Osman­lı Hanedanı’ndan biri olacaktı. Yoksa yapılan hareket akıl ve vatanseverlikle, milliyet duygusuyla zerre kadar bağdaştırılamazmış.

Efendiler, bu yazıların anlamı bu düşüncelerin nasıl bir maksada dayandığı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın, daha açık olarak anlatılacaktır. Gelecek kuşakların, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilan edildiği gün ona en insafsızca saldıranların başında “Cumhuriyetçiyim” diyenleler yer aldığını görerek asla şaşıracakarını sanmayınız. Aksine, Türkiye’nin aydın ve Cumhuriyetçi çocukarı, böyle Cumhuriyetçi geçinmiş olanların, gerçek düşüncelerini tahlil ve tespitte hiç de kararsızlığa düşm­eyeceklerdir.

                                                                                                                                                 Nutuk

Bu sözlere bakınca Atatürk’ün büyük dehası bir kez daha ortaya çıkmıyormu?

Ve ne acı değil mi, Obama’yı göklere çıkaranlar hemen her gün Atatürk’e saldırıyorlar…

Kim bunlar? Bunların kim olduğu artık belli: Neoliberal tarihçiler! Liberaller, faşistler…

Tarihimizin neredeyse her sayfasında bizi suçluyorlar. Kendimizi de­ğersizmişiz gibi hissetmemizi istiyorlar.

Örneğin son dönemde dillerine pelesenk ettikleri 6-7 Eylül 1955 olaylarına bakalım…

Olayın vahametini bilmeyenimiz yok.

Diğer yanda bir gerçeği kabul edelim; sürekli “sonuç”a bakarak kafa karıştırıyorlar.

Sonuç’u ortaya çıkaran “nedenler” üzerinde hiç durmuyorlar.

6–7 Eylül Olayları’nda yabancı parmağı:

İngiltere, İkinci Dünya Savaşı’nın galip ülkelerinden biriydi. Ancak savaştan zayıflayarak çıktı. Sömürgeleri üzerindeki nüfuzunu koruyabildi, fakat bağımsızlık hareketleriyle başı dertteydi. ABD’nin de zorlamasıyla sömürgelerinden kısmi olarak çekilme kararı aldı. Bunlardan biri de Kıbrıs’tı.

Kıbrıs, Ortadoğu petrol kaynaklarının ve petrol taşımacılığının kavşağındaydı.

İngiltere, petrolünün üçte ikisini buradan sağlıyordu. Kendisi için yaşamsal önemdeki enerji kaynağına ve sömürgelerine bu derece yakın bir bölgeyi terk etmek istemiyordu. Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yakın bu stratejik adada, ıngiltere’nin önemli kara, deniz ve Hava üsleri de vardı.

Kıbrıs’ta da güçlü bir komünist hareket vardı. İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadele veriyorlardı. Örneğin, 1931’deki komünist ayaklanmayı ingilizler güçlükle bastırmıştı. Ancak artık ıngilizler güçsüzdü.

Avrupa ve Balkanlar’da güç kazanan Sovyetler Birliği, Yunanistan ve Kıbns’taki komünistlerin arkasındaydı.

Komünistler, Kıbrıs’ta 1941 yılında legal Emekçi Halkın ilerici partisi’ni (AKEL) kurdular. İngiltere, partiyi komünistlerin kurduğunu biliyordu, ama savaş yıllarında ortak düşmanları vardı: Naziler!

Savaş sonrası ittifak dağıldı.

Yunanlı komünistler (ELAS) ve Kıbnslı komünistler (AKEL), İngiltere’yi adada istemiyordu. İngiltere, AKEL’in Yunanistan’daki ELAS gibi silahlı mücadele başlatacağından çekiniyordu.

Üstelik AKEL güçlüydü. Son yerel seçimin tek galibiydi.

İngilizler bu siyasal gücü bölmek istiyordu.

İngiltere, Kıbns’tan diplomasi kurnazlığıyla kısmi bir çekilme yapacaktı: Diğer sömürgelerinde yaptığı gibi askeri üslerini koruyabilmeli ada üzerindeki siyasi, iktisadi hegemonyasını sürdürebilmeli ve Kıbrıs yönetiminin merkezi yine Londra olmalıydı.

Yunanistan ve Türkiye’nin kabul etmediği bu planı İngilizler nasıl hayata geçirecekti? Böl ve yönet siyasetiyle!

Kimleri bölecekti?

Öncelikle RumIarı komünist ve milliyetçi olarak bölecekti. Kıbrısta komünistler güçlüydü, bu nedenle hemen güçsüz sağcılar kuvvetlendi­rilecekti.

İngilizler, ardından Rumlar ile Türkleri birbirine düşman edecekti.

Amaç belliydi; Kıbns’ı o kadar parçalara bölecekti ki, adadaki hiçbir taraf, artık İngiliz egemenliğini tehdit edecek güçte olamayacaktlı.

Şimdi gelelim konunun Türkiye aşamasına…

Kıbrıs meselesi Türkiye’nin ne zaman gündemine geldi?

Hatay’ı biliyoruz. Musuru biliyoruz. Peki, Kıbns’ı?

Hamaseti bırakıp gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor.

İngilizlerin çekilme kararına kadar Türkiye’nin Kıbns diye bir mese­lesi yoktu.

Yunanlılar için de İstanbul”un Rumlar sorunu yoktu.

O yıllar Türkiye Yunanistan ilişkileri çok iyiydi.

Öyle ki 1934 yılında Venizelos, Nobel Barış Ödülü’ne Atatürk’ü aday gösterdi.

Türk Yunan dostluğu ikamet, Ticaret ve Seyrisefain Anlaşması’yla pekişti bu antlaşma sonucu on binlerce Yunan vatandaşı Türkiye’ye yerleşip ticaret yapmaya başladı.

Türkiye ve Yunanistan 1951’de NATO’ya el ele tutuşarak girdi. 1952’ de Balkan Paktı’nın oluşturulması iki ülke arasındaki askeri işbirliğini Güçlendirdi.

1952’de Cumhurbaşkanı Celal Bayar Yunanistan’ı; Kral Paulos ise Türkiye’yi ziyaret etti. Gümülcine’de Celal Bayar Lisesi açıldı.

Bir ayrıntı daha eklemeliyim:

1953 yılına kadar ne Osmanlı’da ne de Cumhuriyet döneminde lstanbul’un ­fethi törenleri hiç yapılmadı.

Ne olduysa 1953’te oldu. Demokrat Parti hükümetine baskılar başla­dı DP fetih törenlerini yine de mütevazı törenle geçiştirmek istedi. Bunun üzerine ıstanbul’ da olaylar çıktı; mağazasına Türk bayrağı asma­yanların vitrinleri kınldı.

Yani 1953 dönemeçti.

Düşmanlığı ve Kıbns meselesi Türkiye’nin gündemine birden giriverdi. Hızla milliyetçi dernekler kuruldu. Basında kışkırtıcı haber­ler yeraldı.

Kıbrıs meselesinin neden abartıldığını anlamadığım ifade eden ve Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs diye bir mesele yoktur” diyen Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü’nün önce yetkileri tırpanlandı; Kıbrıs meselesi dışişlerinden alınıp Devlet Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya veril­di. Bir süre sonra da Köprülü bakanlıktan alındı, Zorlu dışişleri bakanı yapıldı.

Kıbrıs’ın Türkiye için öncelikli mesele olarak görülmesinde İngiltere­’nin parmağı var mıydı?

Bilinen İngilizlerin, Türkiye’nin Kıbrıs’la yakından ilgilenmesini istediydi.

Peki niye?

Yanıtını bulmak için Yunanistan’ın Kıbns politikasını bilmemiz gerekiyor.

Yunanistan, iç savaşı bitirip istikrarlı siyasal düzene kavuşunca, İngiltere’den Kıbrıs’ı kendilerine devretmesini istedi. Aksi takdirde meseleyi BM’ye götürecekti.

Yaptı da; kendi kaderini tayin hakkı talebiyle sorunu 1953’te BM taşıdı. Mesele artık uluslararası boyut kazandı.

Kıbrıs’ın çözümü İngiltere’nin inisiyatifınden çıkıyordu.

İngiltere öncelikle sömürgecilik suçlamalarını zayıflatmak ve sonunu başka bir yöne çekmek için Türkiye’ye ihtiyaç duydu.

İlk hedef, “Türkiye’yi kendi pasifliğinden uyandırmaktı.

Türkiye’nin gündemine Kıbrıs meselesinin birdenbire girmesi bu uyandırına servisiyle ilgisi var mıydı?

Sonuçta Türkiye, Yunanistan ve Kıbns’ta çıkan olaylar, İngilizlerin işine yaradı. İngiltere “Ben olmazsam bu iki ülke birbirini boğazlar ve komünistler iki ülkeyi de, Kıbrıs’ı da ele geçirir” korkusunu yaydı en uygun yol adada statükonun devam etmesiydi.

İngilizlerin bu kurnaz ve kanlı politikaları sonucu, Yunanistan BM’ deki en güçlü destekçisi ABD’yi bile kaybetti. 23 Eylül 1955’te ABD Kıbns sorununun BM Genel Kurulu’na getirilmesine karşı çıktı.

Bu arada yeni kurulan İsrail de, kendisine sadece yetmiş mil uzaklıkta olan Kıbns’taki statükonun korunmasından yana çıktı:

Tüm bu süreç sonunda ne oldu biliyor musunuz?

Sömürgeci İngiltere, masaya her iki tarafı banştırmak isteyen bir hakem rolüyle oturuverdi!

Türkiye’de kimse, yaşanan bu kanlı süreçte “James Bond’un rolünü sorgulamadı bile

İngiliz gizli servis ajanı “James Bond” adlı karakteri ortaya çıkaran yazar Ian Fleming idi.

Popüler edebiyatın tanınmış ismi Ian Fleming, aynı zamanda istihbarat örgütü MI6 ajanıydı. Üst düzey görevlere kadar yükseldi.

Aynı zamanda gazetecilik de yapıyordu.

Ian Fleming, namı diğer James Bond, 6-7 Eylül gecesi neredeydi biliyor musunuz? Büyük olayların yaşandığı Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde!

Bu gerçek ortaya çıkınca, “İstanbul’a Interpol toplantısına katılmak için geldiğini” söyledi. Toplantıya İngiltere Denizaşırı İstihbarat, Teşkilatı adına katılmıştı. “Denizaşırı” istihbarat alanının Kıbns’ı da kapsadığını yazmama gerek yok sanıyorum.

Devam edelim: Interpol toplantısı için İstanbul’a gelen Fleming top­lantıya hiç katılmadı. Açıklaması şöyleydi: “On beş dakika katıldım, sıkıldım­; seccade almak için dışarı çıktığımda olaylar meydana geldi!”

6-7 Eylül Olayları’nın hemen ertesi günü İngiliz Sunday Times gaze­tesinde “İstanbul’da Büyük Ayaklanma” başlığıyla manşet haber çıktı. Haber tümüyle görgü tanıklığına dayanıyor ve olaylar neredeyse naklen anlatılıyordu.

Haberde imza yoktu.

Haberin üslubu “gazeteci” Ian Fleming’e benziyordu.

Ve iddiaya göre Fleming İstanbul’a, Atatürk’ün evinin bombalandığı Selanik üzerinden gelmişti.

Ian Fleming’in olaylarda ne derece rolü var bilinmiyor.

Bilinen, 6-7 Eylül Olayları’nın ardından İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Haber Dairesi’ne şu talimatı verdiği basında İstanbul’daki 6-7 Eylül olaylarında İngiliz mallarının tahrip edilmesi ve İngilizlerin yaralanmasıyla ­ilgili haberler özellikle vurgulanmamalıdır.

Bu talimat bile gerçek kışkırtıcıların kimler olduğunu göstermiyor mu?

Peki, Türkiye’de 6-7 Eylül Olaylan’nın sorulması olarak kimler apar topar cezaevine tıkıldı? Aziz Nesin gibi “komünist fişli kırkbeş aydın!

Yani dün de, bugün de oyun hep ayın: alevlere dalavere, muhalif aydınlar cezaevine…

 Devam edelim:

6–7 Eylül Olaylan’na neden olan gelişmeler Yunanistan tarafında nasıl yaşandı?

Tarih 16 Aralık 1954.

Atinadaki Apoyemnatini gazetesi, “Artık Kıbnslıların silahlı mücadeleyi düşünmeleri gerekiyor” diye yazdı.

Kıbrıslı komünistler, “Silahlı mücadele emperyalistlerin provokasyonudur ­diyerek karşı çıktı.

Ve Tarih 1 Nisan 1955.

Rumların faşist örgütü EOKA, bir bildiri yayımlayarak silahlı eylemlere başvuralac­ağını duyurdu.

1955 yılı Kıbns’taki İngilizler için de dönüm noktası oldu.

İngiliz gizli servisinin Fletcher Flitch gibi ajanları 1955’ten itibaren Kıbrısa gelmeye başladı.

Keza aynı yıl, Kıbns’taki İngiliz Hükümeti Valiliği’ne imparatorluk Genel Kurmay eski başkanı Mareşal Sir John Harding atandı. Harding demir yumruklu asker” olarak biliniyordu.

İngilizler kanlı bir oyunu sahneye koymak için uzmanlarını adaya getirmeye başladı.

Keza, 1955’te İngiltere Sömürgeler Bakanlığı Özel Temsilcisi Philips Tay, polis istihbarat birimi “Special Branch”ı kurmak için adaya geldi.

Aynı yıl Mekanize Polis Birliği kuruldu. 1955’teki mevcudu yüzaltmışbeş kişiydi. Bir yıl sonra sayı altı yüz kişiye çıkarıldı ve polisIerin hepsi Kıbrıs Türkü’ydü. 1958’de sayı 1770’e yükseldi ve bunun 1700 Kıbrıs Türkü’ydü!

Bu tablo gösteriyor ki, İngilizler RumIarın ENOSİS mücadelesine karşı, Kıbrıslı Türkleri destekleyecekti.

Dolayısıyla EOKA’nın hedefinde kim vardı dersiniz? Kıbrıslı Türk polisler!

Zaten, Türk polisleri Abdullah Ali Rıza ve Nihat Paşa’nın katledilmeleri, Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkleri birbirinden kopardı.

Peki, İngilizler EOKA’nın terör eylemlerinden habersiz miydi?

Olur mu öyle şey? EOKA’mn lideri Albay Georgios Grivas’ın şoförü Pashalis Papadopulos bile İngiliz ajanıydı!

Kıbrıs’ta terör İngiliz siyasetinin aracıydı.

Halkları birbirine düşürmüşlerdi. Ama bu yeterli değildi. Dün kamuoyunun ilgisini çekecek büyük provokasyonlar lazımdı.

Dönemin İngiltere Başbakanı Anthony Eden anılarında, dünya kamuoyunun, Türk ve Yunanlıların uzlaşmaz iki taraf olduğunun bilinmesini çok istediklerini yazdı.

İngiliz diplomatlarının, “Ankara’da birkaç ayaklanma çıksa bizim işimize gelir” dediklerini Kıbrıs konusunda araştırmalar yapan yazar Robert Holland açığa çıkardı.

Bitmedi.

Üzerindeki gizlilik kararı kalkan 19 Ağustos 1954 tarihli İngiliz belgesinde, İngiltere’nin Atina Büyükelçisi, Londra’ya bakın nasıl bir rapor gönderdi:

“Yunan-Türk dostluğunun kınlgan olduğu çok açık, çok küçük bir şok bile yetebilir. Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin duvarına tebeşirle slogan yazmak gibi önemsiz bir olay bile bir kargaşanın çıkmasına yeter.

6-7 Eylül Olayları’nın Selanik’te Atatürk’ün evine “sözde” bomba atılmasıyla başladığını biliyorsunuz değil mi?

Yani plan hazırdı.

Zamam bekleniyordu…

İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı Londra’da üçlü konferansa davet etti. Konferansın konusu, “Özgür dünyanın komünizm tehlikesini önleme çabaları açısından Kıbrıs sorununun çözümü”ydü.

Toplantı 29 Temmuz 1955’te gerçekleşecekti ancak nedense bir ay sonraya ertelendi.

Bu sırada Türkiye’deki bazı gazetelerde, RumIarın Türklere karşı katliam hazırlığında olduğuna dair haberler çıkmaya başladı. Benzer haberler Yunanistan’da da çıktı. Tesadüf müydü?

Bu arada İngilizler, Türkler ile Yunanlıların bir uzlaşmaya varabileceğin­den endişelendi. Çünkü Yunan Dışişleri Bakanı Stefanopulos, Londra’daki Türk Büyükelçisi Suat Hayri Ürgüplü’ye, o güne kadar hep karşı oldukları Kıbrıs’taki Türk azınlığın hakları konusunda uzlaşmaya hazır olduklarını söyledi. Bu Türkiye’nin de isteğiydi. İngiltere kendisi­nin dâhil edilmediği çözümden rahatsız oldu. İngiltere Dışişleri Bakanı Macmilan hemen Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yla buluştu ve Türkler görüşlerini konferansın başında ne kadar sert koyarsa, kendi­leri içinde, bizim için de o kadar iyi olur” mesajını verdi.

Ve zorlu, Türkiye’nin görüşünü alışık olunmayan bir sertlikle ortaya koydu. Yunan delegasyonu şoke oldu. Zorlu aynı kararlılığı Türkiye’ninde göstermesini istediği şifreli telgrafı Ankara’ya çekti.

Sonrası malum…

6–7 Eylül Olayları’na sadece “tek pencereden” bakmayı sürdürüyoruz.

Oysa 10 Eylül 1955 günü Atina radyosu şöyle yorum yaptı:

Yunan-Türk dostluğunu zedeleyen İstanbul ve İzmir’deki olaylar, düşündüğümüz gibi, İngiliz diplomasi planlarının ani biçimde patlak ver­mesinin ürünü değildir; bizzat İngiliz diplomasisinin planladığı ve başar­maya çalıştığı bir provokasyondur.

Yunan basını Atina’ daki bombalama eylemini İngiliz ajanlarının yaptığını yazdı hep.

Bunları yazıyorum diye 6-7 Eylül Olayları’nın ayıbını başkalarına yüklemek istemiyorum.

Güçlü, bağımsız bir ülke iseniz oyuna gelmeyeceksiniz.

Türkiye Devleti hükümeti ve halkıyla suçludur.

İngilizlerin oyununa gelmiştir.

Umarız ders aIınır.

Ancak…

Yine bu neoliberal tarihçiler Kıbrıs’ta kurulan Türk Mukavamet Teş­kilatını (TMT) Ergenekon’la irtibatlandınyor.

Kimi de 6–7 Eylül 1955 Olayları’nın TMT organize ettiğini yazıyor. O tarihte daha TMT’nin kurulmadığını bile bilmiyorlar.

Bilmiyor ama ahkâm kesiyorlar işte…

Bunlar, İngilizlerin “böl ve yönet” politikasına hiçbir eleştiri getirmezler, varsa yoksa suçlu Türkler!

Bazen düşünmeden edemiyorsunuz; bizim yazarlar da İngilizlerin MI6 istihbarat örgütünde çalışıyor olabilir mi?

Bilindiği gibi İngiliz istihbarat servisi yazın dünyasına birçok yazar sokmuştur.

İngiliz Gizli Servis Ajanı James Bond’u hangimiz bilmez?

James Bond karakterini edebiyat ve sinema dünyasına kazandıran, yazarın lan Fleming olduğunu daha önce belirtmiştik.

Fleming, İkinci Dünya Savaşı’nda Britanya Deniz Kuvvetleri haber alma Ajansı’nda görev yaptı. Bu görevi sırasında İngiliz istihbarat örgütünde (MI6) çalışmaya başladı.

Ve bu görevi sırasında yaşadıklarından, gördüklerinden ve anlattıklarından yola çıkıp, kendi düşsel dünyasını da katarak “James Bond” karakterini yarattı.

Yazar lan Fleming’in her ne kadar istihbaratçı olduğu bilinse de, karanlıkta kalmış bazı faaliyetleri hala aydınlatılabilmiş değil.

Bunlardan birinin bizimle çok ilgili olduğunu önceki sayfalarda anlatmıştık. lan Fleming olaylardan iki yıl sonra, hikayesi Türkiye’de geçen Rusya’dan Sevgilerle adlı romanını yazdı; 6–7 Eylül gecesi yaşananları ayrıntılarıyla anlattı.

lan Fleming gibi casusluk romanları yazan İngiliz Eric Ambler da MI6’da çalıştı. İki romanında; Dimitrios’un Maskesi ve Korkuya Yolculuk’ta mekân olarak Türkiye’yi kullandı.

Gün Işığı adlı eserinden uyarlanan Topkapı filmi bir dönemin önemli sinema klasikleri arasında gösteriliyordu.

lan Fleming, Eric Ambler gibi İngiliz istihbarat birimi Ml6’da görev yapan bir başka yazar ise William Somerset Maugham idi.

Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz istihbarat birimine girdi. 1917 yılında MI6 tarafından Bolşevik devrimini engellemek için Moskova’ya gönderiIdi. 1928’de Fransız Rivierası’ndan bir ev alıp sadece yazıyla ilgileneceğini söyledi.

İkinci Dünya Savaşı günlerini, Hollywood’da, hikâyelerini sinemaya aktarmakla geçirdi. Cakes and Ale, ünlü ressam Gauguin’in yaşamını anlattığı Ay ve Altı Para, Şeytanın Kurbanları, Renkli Peçe arasındadır.

Ve bir MI6 ajanı yazar daha: John Le Carre.

Asıl adı, David John Moore Comwell idi.

Bern’de üniversite öğrenimi sırasında İngiliz istihbarat örgütüne katıldı. İlk romanı Call For The Dead’i 1961’de yazdı. Romanını MK’ya okutarak ­onayını aldı. İtiraz gelmedi ancak takma isimle yazması istendi. “John Le Carre” adını buldu.

En bilindik eseri Soğuktan Gelen Casus’tu. Kitapları film yapıldı.

İngiliz casusu olduğunu ilk günden beri reddeden yazar, bu gizli mesleğini ilk kez BBC’nin 2000 yapımı “The Secret Center” adlı belgede açıkladı.

MI6 istihbarat örgütünün bir diğer elemanı ise yazar Graham Grene idi.

Oda yazdığı; Üçüncü Adam, The Power and The Glory, Sessiz Amerikalı gibi casusluk romanlarıyla tanındı.

Le Carre gibi ağzı pek kapalı bir istihbaratçı değildi; bu nedenle arkadaşları arasındaki adı “şebek”ti! Green’in de eserleri beyazperdeye aktarıldı.

MI6’da görev yapmış ünlü yazarların listesi böyle uzayıp gidiyor.

Dikkat ediniz; sadece ülkemizde değil dünyada Ml6 başarılı bulunur, hep öğülür. Bunun en önemli sebebi, işte bu, MI6 mensubu yazarların sinemalarda aktarılmış romanıandır… Doğal olarak hep kendilerini övdüler.

Bunun istihbarat alanındaki adı psikolojik harptir.

Dönelim bizim yazarların kaleme aldıklarına…

Devletin her örtülü operasyonu kirli midir?

Tartışmayı “devlet kirlidir” gibi anarşist bir noktaya getirmeyelim.

Kuşkusuz romantiklere sözümüz yok! Ya da nihilistlere!

Gerçekten merak ediyorum liberaller ne düşünüyorlar; devletin her operasyonu kirli midir?

Yoksa sadece Türkiye’nin yaptıkları mı kirlidir?

Gelin Ergenekon’la irtibatlandırılan TMT’nin hikâyesine bir bakalım.

Gizli Teşkilatın Silahları

Tarih 13 Ağustos 1958.

Genelkurmay Başkanlığı Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanlığı’na (Özel Harp Dairesi) MİT’ten “gizli”/şifreli yazı geldi.

Kıbrıstan Anamur Limanı’na motorlu bir kayıkla, pasaportsuz gelen,  Vehbi Mahmut, Asar Elmas, Cevdet Remzi adlı üç Kıbnslı Türk yakalanmış ­ve Anamur Jandarma Komutanlığı ve MİT Adana Bölge Başkan­lığında sorgulanmıştı.

MİT özel harpçilerin görev yaptığı Seferberlik Tetkik Kurulu’na diye sizde sorgulamak ister misiniz?” diye soruyordu.

Teşkilatta görevli Binbaşı İsmail Tansu ve Kıbnslı Doktor Burhan Nalbantoğlu apar topar uçakla Adana’ya hareket ettiler.

Telaşlıydılar Kimdi bu gençler? Kim göndermişti onları? Maksatları neydi? Ve en önemlisi Kıbrıs’taki teşkilattan haberleri var mıydı?

Binbaşı Tansu ve Dr. Nalbantoğlu, MİT Adana Bölge Başkanı Fuat Doğu’nun makamına koşarak çıkıp bilgi aldılar. Hemen üç genci görmek istediler.

Vehbi, Asaf Cevdet’i sorguladılar. Gençler, Dr. Nalbantoğlu’nu Kıbrıs’tan tanıyorlardı. Özel harpçi Binbaşı İsmail Tansu’yu ise Adana Emniyetinden komser sanıyorlardı.

Gençler benzer sözler söylediler: “EOKA’nın tecavüzlerine karşı koyabilmek için Türkiye’ye gidip silah bulalım dedik. Yanımızda parada getirdik, olmazsa parayla silah alıp eşlerimizi, çocuklanmızı koruyacağız.

Binbaşı Tansu duygulandı. Ama yanıtını aradığı başka bir soru daha vardı kafasında. Kıbrıs’taki teşkilatı biliyorlar mıydı? Hayır, teşkil habersizdiler.

Kıbrıs’ta özel harpçiler tarafından henüz iki hafta önce kurulan “Türk Mukavemet Teşkilatı”nı bilmiyorlardı.

Özel harpçiler rahatladı.

Özel harpçi Binbaşı İsmail Tansu, Adana’da sorguladığı üç gencin ifadesini Kıbrıs’taki TMT Başkanı Yarbay Rıza Vuruşkan’a bildirdi ve ekledi: “Onlarla silah göndereceğim.”

Binbaşı Tansu gözaltındaki üç Kıbrıslı gencin yanlarına gitti. Bu kez üzerinde askeri üniforma vardı. Gençler karşılarında bir Türk subayını görünce korktular. “Yanlış iş yaptık, bizi affedin, geldiğimiz gibi sessizce köyümüze dönelim” dediler.

Binbaşı Tansu gençlere moral verdi ve “Size gizli bir görev vereceğim” dedi. “Bu Kıbrıs için yapılacak milli bir görevdir. Bu görev hayatınızı kaybetmenize neden olabilir. Bu görevi kabul edip hiç kimseye söylemeyeceğinize yemin eder misiniz?”

Gençler, Kıbrıs için ölümü göze alacaklarını söyleyip, Türk bayrağı ve Kuranı kerim üzerine yemin ettiler.

Kıbrıs’taki Türk Mukavemet Teşkilatı’na ilk silah sevkiyatını bu üç Türk gerçekleştirecekti. Onlara “An Ekibi” adı verildi.

İlk sevkiyatı 16 Ağustos 1958’de gerçekleştirdiler.

Kayıklarına on makineli ile yirmi adet tabanca ve iki sandık koyup dalgalarla boğuşarak denize açıldılar. Başarılı da oldular.

Kıbrıslı gençlerin sevkiyatları hep sürdü. Ancak, Asaf Elmas ve Hikmet Rıdvan 9 Kasım 1958 tarihinde fırtınaya yakalarnp denizde kaybolarak şehit oldu.

Arı Ekibi, Lütfi Celül, Nevzat Nasır, Feridun Hamza, Bahattin San, Hüseyin Hikmet, Vehbi Mahmutoğlu, Ahmet Celal gibi Kıbrıslı gençlerin katılımıyla, bu tehlikeli sevkiyatlara devam etti.

Yeni ekipten Lütfi Celül silahları otomobille iç bölgelere götürürken, EOKA’cılar tarafından yakalandı. Hala kayıptır.

Arı Ekibi hiç yılmadı. Fakat yaklaşan kış nedeniyle kayıklarla sevkiyat ­zorlaştı. Vehbi Mahmutoğlu, yakalandığı fırtınadan küçük motorlu kayığındaki silahları denize atarak kurtulabilmişti. Artık daha büyük tekneye ihtiyaç vardı.

Özel harpçiler, İstanbul Liman Reisliği, İstanbul Balık Avcıları Derneği ile irtibata geçti. Donanmadan ayrılıp balıkçılık yapan eski deniz Binbaşı ­Nejat Kosal’ın yirmi beş tonluk teknesi sıkı bir pazarlıkla 120 bin liraya satın alındı.

Sıra tekneye güvenilir sivil personel bulmaya gelmişti.

Seferrberlik Tetkik Kurulu (Özel Harp Dairesi) İstanbul Bölge Baş­Yardımcısı Yüzbaşı Ferhan Çora, kaptan Reşat Yavuz ve makinist Oğuz Kotoğlu adındaki iki gemici bulundu.

Tıpkı Kıbrıslı gençlere yapıldığı gibi gemicilere de yemin ettirilip görev teklif edildi. Teknenin telsiz görevlisi ise, TSK’dan ayrılmış gibi gösterilen Astsubay Ali Levent oldu.

Elmas adı verilen tekne ilk seferine on ton silah ve cephaneyle, 4 Mart 1959’da çıktı. Geceyarısı, Kıbrıs açıklarında kayıklarıyla bekleyen ­Arı Ekibi’yle buluşacaktı. Buluşma gerçekleşemedi; Elmas dön­mek zorunda kaldı. İkinci sefer de başarısız oldu. Kıbrıs’taki TMT’den bir klavuz istendi. İngiliz polis birliğinde görevli Kemal Abdullah Elmas’a kılavuz oldu. Ayrıca özel harpçi Binbaşı İsmail Tansu da “gemi adamı” belgesi alıp sivil kıyafetlerini giyip personel arasına katıldı. Ne olursa olsun bu sevkiyat gerçekleşecekti. EOKA’cı RumIarın cinayetleri­ her geçen gün artıyordu.

Sevkiyat bu kez fırtına nedeniyle gerçekleşemedi. Elmas dördüncü seferini 24 Mart 1959’da yaptı ve bu kez başardı. Ardından diğer sefer­Ier geldi.

Yaz ayının gelmesiyle An Ekibi de taşıma faaliyetlerine başladı.

TMT’ye toplam olarak; 872 tabanca, 747 makineli tabanca, 96 hafif makineli tabanca, 2997 piyade tüfeği, 6800 bomba, 43 500 tabanca mermisi, 134400 makineli tabanca mermisi, 164000 piyade tüfeği ve hafif makineli tüfek mermisi, 54 plastik tahrip kalıbı ve bir adet telsiz ulaştırıldı.

Tarih 17 Ekim 1959.

Saat geceyarısına geliyordu.

6000 bomba, 500 tüfek ve çok sayıda mermi yüklenen Elmas yeni sefe­rine çıktı. İstikamet, Girne’nin doğusundaki Examil denilen mevkiydi.

Kaptan Reşat Yavuz, 01.30 sularında tekneye, İngiliz savaş gemisi yaklaşmakta olduğunu gördü. Telsizci Ali Levent durumu karargâha bildirdi. Karargâh “dönün” emri verdi. Elmas rotasını değiştirdi. İngiliz gemisi takibi bırakmadı. Giderek yaklaşıyordu. Ali Levent’in son sözü vatan sağolsun oldu; karargâhla telsiz irtibatı kesildi.

Elmas’ın üç kişilik mürettebatı, “silahlar ele geçirilmesin” diye tekneyi delerek batırmak istediler. Gemi su almaya başladı.

Kaptan Reşat Yavuz, Ali Levent ve Oğuz Kotoğlu’nu lastik bota bindirip gönderdi. O bir kaptandı ve Elmas’la birlikte batmaya kararlıydı.

Su, ambardaki sandıkların üst seviyesine kadar geldi. Batması an meselesiyken İngilizler tekneye atlayıp kaptan Yavuz’u yakaladı. Ambardan ancak iki sandık silah alabildiler. Elmas battı.

İngilizler botla uzaklaşmaya çalışan Levent ve Kotoğlu’nu da yakaladı.

Türkiye’nin Kıbns’a silah sevkiyatı yapması dünya basınına haber oldu. Rum lider Makarios herkesi ayağa kaldırdı.

Türkiye iddiaları reddetti. İngilizler ve RumIar, 350 kulaç derinlikte ki Elmas’ı denizden çıkarmaya çalıştılar, başaramadılar.

Üç Türk mürettebat yargılanmak üzere mahkemeye çıkarıldı Avkuatları TMT’nin “Toros” kod adını kullanan genç bir Türk mücahidiydi Rauf Denktaş!

Üç Türk dokuz ay ceza aldılar; cezalarını Türkiye’de çekeceklerdi.

Elmas olayı ve ardından gelen 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi Kıbns’a silah sevkiyatını sonlandırdı.

Diyeceksiniz ki, “Eee bu silah sevkiyatının Ergenekon Davası’yla ne ilgisi var?” Sorunun yanıtını vermeden önce Kıbns’ta Türk Mukavı Teşkilatı’nın nasıl kurulduğunu ve örgütlendiğini bilmeniz gerekiyor.

50 yıl önce…

1 Ağustos 1958.

Kıbrıs’ta illegal gizli Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kuruldu.

Türkiye’nin desteklediği bu gizli örgüt neden kuruldu?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizler Kıbrıs’tan çekilme kararı aldı. Adanın geleceğinin ve statüsünün nasıl olacağı konusunda, ingiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında yapılan diplomatik müzakereler hep sonuçsuz kaldı.

Türk’süz Kıbrıs düşleyen ve Yunanistan’la birleşmek isteyen faşist EOKA 1 Nisan 1955 tarihinde Yunanlı Albay Grivas tarafından kuruldu kuruluşunun üzerinden daha bir yıl geçmeden ilk suikastını Bafa’da 11 Ocak 1956’da, Türk polisi Abdullah Ali Rıza’yı öldürerek gerçekleştirdi. Türk Büyükelçiliği’ne bomba attı. Ve sistematik şiddeti artırdı. 1957 yazında Türk köylerini basıp yetmiş dört Türk’ü katletti.

Bu son olaylar sonucunda Kıbrıs Türk toplumu lideri Dr. Fazıl Küçük ve Kıbns Türk Kurumları Federasyonu Başkanı Rauf Denktaş An­kara’ya geldi.

Cumhurrbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yla görüşüp acilen yardım istediler. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Kıbns konusunda “şahin” idi. Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulmasını, elemanlarının Türkiye’de eğitilmesini, adaya gizlice silah sevkiyatı yapılmasını ilk öneren o oldu.

Başbakan Menderes kararsızdı; NATO’yu karşısına almak istemiyordu.

Türkiye’de aralıksız, “Ya Taksim Ya Ölüm” mitingleri yapılıyordu. Halk sokaktaydı.

Ve Ankara sonunda kararını verdi: Kıbns’ta, Rumların terör örgütü EOKA’ya karşı, Türk halkının can ve mal güvenliğini koruyacak gizli bir teşkilat kurulacaktı.

Bu iş için Genelkurmay Başkanlığı Seferberlik Tetkik Kurulu görevlendirildi.

Özel harpçi subaylar gönüllülük esasına göre seçildi.

TMT doğrudan Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanı Tümgeneral Daniş Karabelen’e bağlıydı. Planı, Tümgeneral Karabelen’in yardımcısı Binbaşı İsmail Tansu yürütecekti.

Binbaşı Ahmet Görmez personel ve harekât; Yüzbaşı Bedri Esen eğitim Yüzbaşı Cemal Birer ile Yüzbaşı Recep Atasu ikmal ve Yüzbaşı Halil Pamukoğlu muhabere işlerinden sorumluydu.

TMT’yi kuran subay kadrosunun çoğu Kore Savaşı’nda bulunmuştu.

Kıbrıs’ta gizli faaliyetlerde bulunacak yedek subaylar, öğretmen kimliği altında gidecekti.

Tüm subayların görevi, on sekiz yaşını geçmiş kadın ve erkekleri örgütlemekti. Bunlar Ankara ve Antalya’da askeri eğitimden geçirilecekti. Hedef bir yıl içinde 5 000 Kıbrıs Türkü’nü örgütlemek, eğitmekti. Nihai hedef 15000’di.

Parasal destek, örtülü ödenekten ve çeşitli fonlardan temin edilecekti.

1 Ağustos 1958 tarihinde Kıbrıs TMT Başkanı Yarbay Rıza Vuruşkan Lefkoşe’de karargâhını kurdu.

Yarbay Vuruşkan’ın yardımcısı Binbaşı Necmettin Erce ve Yüzbaşı Mehmet Özden’ di. Kıbrıs bölge komutanı Binbaşı Şefik Karakurt’tu.

Kıbrıs TMT bölge komutanı Yüzbaşı Rahmi Ergün ve TMT bölge ko­mutanları ise Yüzbaşı Ahmet Göçmez, Yüzbaşı Kamil Önceler, Yüzbaşı Bedri Erkan, Yüzbaşı Osman Nalbant, Yüzbaşı Ferhan çora, Yüzbaşı Hüseyin Ömür adlı subaylardı.

Yarbay Rıza Vuruşkan’ın kod adı “Bozkurt” idi.

Lefkoşe İş Bankası’nda müfettiş kimliğiyle çalışıyordu. Adı, “Ali Çonan” idi. Gerçek kimliğini üç kişi biliyordu: banka müdürü Dündar nişancıoğlu, Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş.

TMT’de görevli Kıbnslı Türklerin kod adları “Kurt”tu. Eğitimcilere “Temizlik Kurdu”, silah ikmalinde çalışanlara “Bereket Kurdu” ve istihbarat işlerinde çalışanlara “Fal Kurdu” adı verildi.

Tabancaya “serçe”, mermiye “serçe gagası” diyorlardı.

Uzatmayayım, bu faaliyetler uzun ömürlü olamadı. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi başta TMT lideri Yarbay Rıza Vuruşkan olmak üzere bu olayla ilgili subayların çoğunu emekli etti.

Fatin Rüştü Zorlu, İmralı Mahkemesi’nde “kendi adamlarını silahlandırıyor” diye yargılandı.

Doksan iki Türk’ün şehit, dört yüz yetmiş beşinin ise yaralandığı 1963’teki “Kanlı Noel” katliamına kadar TMT ile Türkiye ilişkisi kopuktu. Sonra tekrar canlandınlmaya çalışıldı.

Ve daha sonra olanları da biliyorsunuz: 1974 Kıbns savaşı vd…

Evet neoliberaller, TMT’yİ Ergenekon’a bağlamak istiyor, devIetin her türlü gizli operasyonunu kirli gösteriyorlar.

Etnik temizlik yapmak için kurulan faşist EOKA’ya karşı, devIetin Kıbnslı Türkleri örgütlemesi kirli bir operasyon mudur?

Diğer yanda TMT kuşkusuz “sütten çıkmış ak kaşık değildir.” grileri vardır.

Zamanla Gladio’nun emrine girip Kıbnslı solcuların öldürülmesinde parmağı olmuştur.

Sonuçta bizim diyeceğimiz şudur, 6–7 Eylül Olayları’nın tek yönlü; ele almak hatalı olur.

Ama neoliberal tarihçiler tarihsel gerçeği hep bizim aleyhimize bükme konusunda çok kararlılar. Ne gerici 31 Mart Ayaklanması’ndaki ne de Kıbns’taki İngiliz parmağını görüyorlar.

Türkiye’de yeni bir tarih “yazılımı” dile getiriyorlar.

Kendilerini “özgürlük savaşçısı tarihçiler” ilan ettiler!

Bir tek “doğruyu” onlar biliyor.

Devletin her örtülü operasyonunu kirli buluyorlar.

O halde bir örnek daha verelim.

Bu da mı kirli savaş?

Birkaç yıl önce…

İstanbul Şişli’de mütevazı bir ofisteydim. Komutanla birkaç yıldır tanışıyoruz. Her defasında sormuş, ancak yanıt alamamıştım, “zamanı değil”diyordu.

Demek zamanı o gün, o saat gelmişti…

4 Nisan 1992 gecesi Sırplar, Saraybosna’nın tepelerini kuşattı. Bir ay önce referandumla bağımsızlık kararı alan Bosna-Hersek’teki Müslüman ­çoğunluğu yok etmek istiyorlardı.

Öncelikli hedeflerinde Saraybosna vardı. Burayı ele geçirirlerse biliyorlardi ki savaşı kazanacaklardı.

Kuşatma tam 1425 gün sürdü. Bu süre boyunca şehre günde ortalama 329 havan topu düştü. Aşırı Sırp milliyetçisi Çetnikler, Saraybos­na (ve Tuzla, Mostar, Zenica, Bihaç, Travnik vd) acısını Müslüman köylerden, kasabalardan çıkardılar; binlerce insanı inançlarından dola­yı öldürdüler.

Savaşta 312 000 insan öldü. 35 000’i çocuktu.

Kuşatma altındaki Saraybosna’da ölen çocuk sayısı 1 566’ydı.

İki çocuğunu şehit veren Halide Boyadzic, bu acılı analardan sadece biriydi…

Evleri, Saraybosna tepelerine yakın “Sivri Kayalar” bölgesindeydi. Sırp çetnikler ağır silahlarıyla saldırıya geçtiklerinde, kayaları kendilerine siper yapıp karşı koyuyorlardı.

Yine bir gün…

Çatışmanın tam ortasında mühimmatlan bitti. Yağmur gibi mermi yağıyordu üzerlerine. Çaresizdiler. Halide’nin biri on dört, diğeri on altı yaşındaki oğlu, evlerinin bodrum katında sakladıkları el bombalarını getirm­ek için kayaların ardından çıkıp koşarak eve gittiler. Tam eve girmişlerdi ki…

Halide Boyadzic’in feryadı o günkü çatışmayı sona erdirdi. Eve ha­van topu düşmüştü.

İki oğlunu şehit veren Halide, komşularından beyaz bir çuval istedi. Oğullarının parçalarını ağaçlardan, kayalardan toplayıp o beyaz çuvala koydu.

Sonra…

Sonra komşularından beyaz bir çuval daha istedi. Komşuları şaşırdı acısına verdiler. Ancak…

Halide Boyadzic ikinci çuvala bombayla paramparça olan güvercinlerin cansız bedenlerini toplayıp koydu. “Bunlar da benim çocuklanm onlarıda kendi ellerimle gömeceğim” dedi…

Saraybosna tepelerine keskin Sırp nişancılar yerleşmişti. Uzun nam­lulu silahlanyla Bosnalılan tek tek öldürüyorlardı. Herkes sığınaklarda yaşıyordu. Ancak bir gün değil, bir hafta değil, bir ay değil kuşatma kırk dört ay sürdü.

Gün geldi, çocuklar havasız renksiz sığınıklarda yaşamaktan bıktılar. Her ne kadar onları eğlendirmek için sığınaklarda şarkılı oyunlar düzenlense de, çocuklar dışarıda koşmak, oynamak istiyordu.

Ve bir gün…

2 Ocak 1994.

Öğle üzeri…

Dışarıda kar yağdığını öğrenen altı çocuk, kızakla kaymak için sığınaktan gizlice çıktılar.

On üç yaşındaki Nermin, on iki yaşındaki Indira, on bir yaşındaki Daniel, sekiz yaşındaki Mirza ve Admir ile beş yaşındaki Jasmina kaymaya başladılar.

Gülüyorlardı.

Birden silah sesleri duyuldu.

Sığınıktaki anneler, silah sesleriyle dışarıya fırladı.

Kar, kan kırmızıya boyanmıştı.

Altısı da ölmüştü. Altısı da yıkanamadan, “karanlığa okunan ezanlardan” sonra toprağa verildi.

Evet… Şişli’ deki mütevazı ofiste o gün gözyaşlarımızı birbirimizden sakladık…

Komutan, o sıcak günlerde Saraybosna’da bir gece sabaha karşı nasıl sandalyeye çöküp hüngür hüngür ağladığını anlattı:

Yorucu bir çatışmadan çıkmıştık. Tan ağarmaya başlamıştı.

Bizimle çatışmalara giden kadınlar da vardı.

Çoğu daha önce eline silah bile almamıştı. Ama şimdi hepsi askerdi. Hepsini onar kişilik takımlara bölmüştüm, hepsinin başına da içlerinden birini ‘komutan’ atadım.

Savaşa rağmen hayat devam ediyordu. Kahvaltı yapmaları için Türkiye’den gelen büyük bir kaşarpeynirini onlara verdim. Sevindiler.

Bir köşeye çekilip çayımı içerek dinlenmeye başladım; istemeden gözlerim komutan kadına çevrildi. Kadın peyniri on parçaya değil on­bir parçaya ayırdı. Hem merak ettim hem de biraz sinirlendim; On iki kişiydiler, ama o on bir parçaya ayırınıştı peyniri. Böldüğü peynirIe” tek dağıttı; kendisine iki parça alınca, yerimden fırladım ve bağırmaya başladım. Hırsızlıktı bu. Savaşta bunun cezası ölümdü.

Bağırmama, sözlerime kadınlar çok şaşırdı. Korktular. Yardımcım Bosnalı asker olayı açıkladı:

Kadın on birinci parçayı mahallesindeki yatalak yaşlı bir kadını için almıştı.

Ancak yatışmamıştım, çünkü Bosnalı kadının peynir götürdüğü ihtiyar kadın Sırp’tı!

Üstelik, bu Sırp ihtiyar kadının oğlu, kendisini besleyen Bosnalı kadının gelinini ve torununu öldürüp Çetniklerin yanına dağa kaçmıştı.

Savaşın gerginliğiyle ağzıma ne geldiyse söyledim; silahımı alıp dışa­rı çıkacakken kadınlar yolumu kestiler. PeynirIeri getirip önüme koydular,

Kadın “Komutan, sen nasıl Müslüman’sın! O ihtiyar komşumun ne suçu ne günahı var? O bir şey yapmadı ki, oğlu yaptı!’’ dedi.

Birden donakaldım. Ne diyeceğimi bilemedim. Sandalyeye çöktüm hüngür hüngür ağladım… “

Bu acımasız savaşta topyekün birilerine “iyi”, birilerine “kötü” derseniz polis Vesna Doyuz’a haksızlık yaparsanız.

Vesna Sırp’tı. Ama savaşta Bosnalı Müslümanların safında yer aldı. 30 kişilik birliğiyle dağlarda Sırp Çentiklere karşı savaştı. Ve bir gün yardımcısı Adnan’la birlikte şehit düştü. Mezarı Bayramiç’teki şehit, mezarlığındadır.

Bitmedi: Vesna öldüğünde oğlu Teo on yaşındaydı. Aradan yıllar geçti. Teo Türkiye’de askeri okulda okudu.

Bugün üsteğmen rütbesinde Bosna-Hersek ordusunda görev yapı­yor. Arkadaşlarına babasının nasıl bir kahraman olduğunu anlatıyor…

Bosna-Hersek’te Müslümanların etnik bir soykırıma tabi tutulduğu­nu Türk devleti biliyordu.

Biliyordu ama uluslararası sözleşmeler gereği diplomasi dışında pek bir şey de yapamıyordu.

İşte bizim komutan etnik savaşın başladığı o ilk günlerde aklına tüccar olmayı koydu. En iyi “pazar” da Saraybosna’ydı.

Üniformasını çıkardı” ve Saraybosna’nın yolunu tuttu.

Bosnalılara “ticaretin inceliklerini” öğretti.

Görevi bitince, pardon “ticareti” bırakınca, tekrar üniformasına kavuştu. O isimsiz-mezarsız-idealist kahramanlardan sadece biriydi.

Dinciler…

Yandaşlar…

“Taraf’’tarlar…

Cemaatciler…

Neoliberal tarihçiler…

Liberal faşistler’ler

Söylermisiniz? Bosna’daki örtülü operasyon kirli midir?

Nasıl yabancılaştınız?

İnsanınıza toprağınıza ve tarihinize…

Ben birini tanıyorum…

Başı dönen bir neoliberalin hikâyesi

Doç. Dr. Halil Berktay, genelolarak Taraf gazetesinde kaleme aldığı yazılarını, Weimar Türkiyesi adlı kitapta topladı.

Kitabı okuduğunuzda ilk dikkatinizi bir isim çekiyor: Doğu Perinçek! Nasıl Hasan Cemal’in bir llhan Selçuk saplantısı varsa, kitabı; okurken Halil Berktay’da da bir Doğu Perinçek kompleksi olduğu duygusuna kapılıyorsunuz.

Halil Berktay, eski yol arkadaşı hakkında yazmadığını bırakmıyor (s. 15, 45, 48, 49, 50, 51, 83, 101, 102, 103, 104, 107, 109, 110, 118, 12′” 122,127, 172)

Diyebilirsiniz ki “eleştiremez mi?” Tabi ki eleştirebilir de…

Doğu Perinçek’e ağır ithamlarda bulunurken, sanki o dönemde’ yanında kendisi yokmuş gibi yazıyor.

Örneğin, “bu zat” dediği Doğu Perinçek’in “dergisinde” 1980′ lerin ikinci yarısından sonra PKK’ya övgüler dizildiğine dikkat çekerken (s.15 sanki kendisinin 2000’e Doğru’nun yayın kurulu üyesi ve Ankara temsilcisi olduğunu unutmuşa benziyor.

Sadece bu değil… Örnek olaylar çok…

1968-1971 yılları arasında Proleter Devrimci Aydınlık dönüşüm” sorumlusu olarak salt Perinçek’i görüyor. (s. 48-51) Okurken “Acaba Halil Berktay hafıza kaybına mı uğradı?” diye düşünmeden kendinizi alamıyorsunuz. “Akademi solculuğunu” Aydınlık hareketine sokup; ABD’den (Yale Üniversitesİ’nden) getirdiği “Sovyet sosyal emparyalizmi” teorisiyle hareketi bölen Halil Berktay (ve düşünsel yoldaşı, Şahin Alpay) değil miydi?

ABD’den Maocu Labour Party’nin ateşli ve dogmatik taraftan olarak Türkiye’de dönen, H. Berktay değil miydi? 1969 Çin Komünist partisi, kongresinde Lin Biao tarafından sunulan raporu İngilizceden Türçeye çevirip Sovyetler Birliği’ne en ağır sözlerle saldıran H. Berktay, değil miydi? (Türkiye sosyalistlerini bölen ABD destekli Maoculuk, araştırma konusu olmalıdır.) Peking Review’u elinden düşürmeyen H.Berktay bugün dünü unutmuş gibi yazıyor; sanki orada değilmiş gibi kalem kıvraklığı yapması da ayrı bir hüneri galiba.

Bugün H. Berktay farklı bir siyasal kimlikle boy gösteriyor. Olabilir. Kimse buna hiçbir şey diyemez. Ama çıkıp da özeleştiri yapmadan yaşananların tüm sorumluluğunu başkasının üzerine atarak kurtulmak da hiçbir vicdana sığmaz.

Bitmedi…

  1. Berktay kitabında, Perinçek’in TİİKP’sine de ağır sözler ediyor. TİİKP savunmasından, Mamak yargılamalarından alıntılar yapıyor. Bunları okuyan, H. Berktay’ın aynı örgütün önemli teorisye biri olduğunu düşünemez bile. Niye böyle yapıyor acaba?

Bu arada…

Keşke o çocuksu idealleri yazarken bu kadar düşmanca bir tavır takınmasa. Neden küfreder gibi yazıyor anlamak zor. Bu sert üslubun, hoyratlığın sebebi nedir? Kime kızgın?

Mesela…

12 Mart 1971 askeri darbesi öncesi, H. Berktay Aydınlıkçılara bir el­ kitabı yazıp dağıttı: Bir devrimci işkencede nasıl tavır almalıdır? (Poliste ve İşkencede İhtilalci Tutum).  “Gerekirse işkencede şerefiyle ölmesini bilmelidir” diye yazdı.

Sonra darbe oldu; H. Berktay göttına alındı ve örgüt hakkında polise ençok bilgiyi o verdi.

Poliste çözüldüğü için Perinçek ve arkadaşları H. Berktay’ı örgütten kovdular.

İnsan düşünmeden edemiyor; acaba H. Berktay bugün o günlerin intikamını mı alıyor?

H.Berktay bugün darbe düşmanı olarak görülüyor. Ne güzel.

Peki ya dün?

Proleter Devrimci Aydınlık’ın 12 Mart darbesini doğru dürüst analiz edemeyip insanlan yanıltan ve hata yapmasına yol açan yazıları kim kaleme aldı?

12 Eylül darbesine nasıl baktığını da yazacağız. Ama önce 1970’lerde neler yaptığına bakalım…

H.Berktay örgütten atıldıktan sonra ne olduysa oldu, yine Doğu Perinçek’in sağ kolu ve örgütün teorisyeni oldu.

Bugün eleştirdiği siyasal kararların hepsinin altında imzası vardı.

1975 yılından itibaren çıkan Aydınlık dergi ve gazeteleri arşivlerde hala duruyor.

“Bilim Kurulu”nda neler yaptığını kendisi unutmuş olabilir, ama tarih unutmuyor işte.

Aynı bugün gibi o gün de çok sertti. Aşağılayıcı bir dili vardı.

Militandı; Partideki liberal sağcılaşmaya karşı “ideolojik sağlamlaştırma”nın önde gelen isimlerinden biriydi.

1970 yılların sonunda Sovyet sosyal emperyalizmi teorisini o ka­dar abarttı ki,  Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi yıkma planlanna karşı, ABD’yi ittifak yapılacak ülke olarak gördü.

Tarih 1 Mart 1979.

Aydınlık’ta H. Berktay bakın ne yazdı:

İşte aynen Hitler’inki gibi bir faşist devlet ‘olan bugünkü Sovyetler siyasi birliğide, siyasi taaruzunu durdurabilecek bu barış kuşatması karşısında bu yüz­den telaşa kapılmıştır.”

“Barış Kuşatması” ABD ile ittifakın adıydı!

Bu nedenledir ki…

Parti içinde “askeri cunta halkın düşmanıdır ve doğrudan hedef alınmalıdır” karar tasansını reddedip 12 Eylülcülerle uzlaşma arayan teslimiyetçilerin başında H. Berktay geliyordu.

İşte iki darbe ve işte H. Berktay’ın siyasi duruşları…

Devam edelim…

ABD’nin planladığı 12 Eylül 1980 askeri darbesinden H. Berktay ucuz kurtuldu.

Örgütün Ufuklar, Saçak dergilerinde yazılar kaleme aldı, Kaynak, yayınları’nın kurucuları arasında yer aldı.

Bu yayın organlarında, 12 Eylül’den sonra ortaya çıkan “sivil toplum”culuğa karşı zehir zemberek yazılar yazdı.

Teorik eleştiriler getirdiği Murat Belge’yi yerden yere vurdu. (ilginçtir; H. Berktay, M. Belge için dün nasıl yergide ağır yazıyorsa, bugünde övgüde o derece abartılı bir dil kullanıyor.)

  1. Berktay’ın dönüşleri yazmakla bitmez.

1980’den sonra Aydınlık hareketi içinde yükselmeye başlayan Anti Stalinist söylemlere karşı çıkan isimlerden biri de yine Berktay’dı…

Ancak aynı H. Berktay bir iki yıl sonra yine çark etti. Eskiden Hitler rejimine benzettiği Sovyetler Birliği’nin şimdi sosyalist ilan edilmesi gerektiğini söylemeye başladı.

(H. Berktay’ın yeni siyasal çizgisinin mimarı, Pravda’nın Türkiye temsilcisi Audrey Stepanov’du. Bu görüşmeler üzerine H. Berktay birden Sovyetler Birliği’nin sosyalist olduğuna ikna oluvermişti!)

Şaşırdımz mı?

Şaşırmayınız…

Aslında H. Berktay budur.

  1. Berktay sınıfın çalışkan çocuğu gibidir. Okur ve bilgi sahibi olur. Ama olguyu-bilgiyi analiz edemez; teorik olarak ezbercidir. Okuduğunu sadece aktarır. Yani tercüme odasında yetişmiş “Tanzimat aydını’na benzer.

Evet, sohbet ederseniz veya dersine girerseniz bilgisiyle sizi kendine hayran bırakır, ama o bilgiyi teorik inşada kullanamaz.

Berktay, esas olarak yabancı hayranıdır. Dün de, bugün de… Fikirlerini söylerken verdiği en ufak örneği bile bir yabancı referansa dayandırmayı olmazsa olmaz hale getirmiştir.

Aslında ne okursa, kendinden bilgili kimle görüşürse onun gölgesi olur.

Bu kadar zikzağın, yalpalamanın başka bir açıklaması olabilir mi?

Diğer yanda…

  1. Berktay’ın bugünlerde herkese yaptığı gibi, biz de ona “ajan mı diyeceğiz? “Objektif ajan!”

Neyse…

1980’li yılların sonunda Gorbaçov’un ateşli bir taraftarı haline gelen H.Berktay, Sovyetler Birliği yıkılınca yine çark etti.

Yeni siyasal kavramları “özgürlük” ve “demokrasi”ydi.

Önce kendisine Sosyalist Parti genel başkanlığını öneren Aydınlık ha­reketinden koptu. Aslında kariyeristti, ama rüzgârın döndüğünü hissedip ‘korktu. (Kendisi kitabında, 1980’lerin sonunda birleşik demokratik bir partinin kurulamamasını kaçan bir şans olarak görüyor [s. 103] Ada­ma demezler mi, genel başkan/lider olup becerebilseydin o zaman! Hayır. ­H. Berktay ve benzeri böyledir; hep şikayet ederler.)

Aydınlık hareketinden kopunca Sosyalist Birlik dergisini çıkardı.

Yeni bir parti kuruluşu için çalıştı; Türkiye Birleşik Komünist Partisine yakınlaştı.

‘Bunların hepsini “yaparmış” gibi yaptı.  Çünkü…

H.Berktay aslında artık kendi yolunu kendi çizmek istiyordu. Çok­tandır dostlarına dert yanıyordu: Siyasetle ilgilenrnek istemiyor, üni­versitede hocalık yapmak istiyordu. Önce yeni yaşam tarzını istedi, sonra ona uygun bir teorik inşaya girişti. “Kişisel kurtuluşu” için kendini “Tarih çalışmalarına” adadı. ABD’ye (Harvard), lngiltere’ye (Birmingham) gitti.

Tarihe bakışını, tarih anlayışını tamamen değiştirdi. Eski kitaplarını, çevirilerini yaktı.

Sonra gelip Sabancı Üniversitesi’nde “hocalık” yaptı. “Komünizmi hatırlamak” başlıklı ders verdi.

Bu savrulma sırasında siyasi tartışmalara girmedi; yıllarca sustu.

Sonra birdenbire Ergenekon soruşturmasıyla birlikte suskunluğunu bozdu. Tarafta sert yazılar kaleme almaya başladı…

Neler yazmadı ki… (Kitaptan):

– Ulusalcıların dili basmakalıptı ve Nazilere benziyordu. (s. 17)

– Ulusal-devrimcilik, İtalyan ve Alman faşizmiyle aynıydı. (s. 85)

– Ulusalcılar faşistti. (s. 121)

– Markx ve Engels demokrasi üzerine pek kafa yormadıkları için, çok teorik hatalar yapmışlardı. (s. 86)

– Amerika Türkiye’de pek bilinmiyordu aslında; övülecek bir ülkeydi. (s­.117)

– Bugün Türkiye’de en donmuş, en muhafazakâr düşünce Kema­lizm di. (s. 127)

– Ermeni tehciri değil Ermeni soykırımı yapılmıştı. (s.129)

– Türkiye’de politik İslam hırçın bir umutsuzluk ve çıkışsızlıktan doğmamıştı; sosyal temeli yoksullaşma, işsizleşme ve lümpenleşme de­ğildi. Aksine Avrupa’yla bağları içinde büyüyen bir sermaye birikimine dayanıyordu; İslamcılar ne şeriat ne de dış dünyadan kopuş istiyordu.

– CHP çökmüş bir partiydi, ideolojik olarak iflas etmişti; aldığı yüz­de yirmi oy bunu gösteriyordu. (s. 137)

– Antiemperyalizm bir aldatmacaydı. (s. 182)

– Nazım Hikmet’i, kişi ve önder olarak Mustafa Kemal’i yücelttiği, Kurtuluş Savaşı’nı idealize ettiği ve son şiirleri dağınık olduğu için eleştiriyordu. (s. 200)

– Yeni safını şöyle belirliyordu: Ulusalcılığa karşı çıkan AKP’nin yanı (s. 125)

Bu arada…

Görüşlerine karşı çıkanlara, “kerameti kendinden menkul jeostrateji uzmanları” diyordu.

Ne güzel değil mi? Bunu yazarken geçmişte neler yazdığını insan hiçmi aklına getirmez?

Son bir alıntı daha yapalım:

“Türkiye’de şu son beş yılın ulusalcılık çılgınlığı aşıldığında, kimler hiçbir rezillik yapmamış gibi davranacak, kimler bir nebze olsun utanacak? (s. 24)

Şimdi siz böyle yazan birine ne yanıt verirsiniz?..

Halil Berktay hiç mi aynaya bakmıyor acaba?

Döneklik, kişilik zafıyetine mi yol açıyor?

Bu kadar yalpalamış birinin hala kendinden, yazdıklanndan, sö diklerinden emin olmasını nasıl değerlendirmek gerekiyor? Sanınm psikiyatrinin alanına giriyor.

Tarihimizde, Halil Berktay gibi başka isimler de oldu…

Üniversitenin tokadı

Tarih, 29 Mart 1922.

Yer, İstanbul.

Darülfünun (üniversite) konferans salonunda, “Fuzuli ve Mülahazat-ı (düşüncesinin) Felsefiyesi” konulu panel yapılıyordu.

Kürsüde konuşan Rıza Tevfik, “Fuzuli Türk değildir, İranlıdır” deyince ön sırada oturan yazar Süleyman Nazif ayağa fırladı. “Hatip Bey yanılıyorsunuz, Fuzuli Türk’tür, Azeri Türkü’dür.”

Müdahaleye Rıza Tevfik sinirlendi. “Siz yanılıyorsunuz, Türk değildir. Ayrıca hem Türk olsa ne çıkar? Fuzuli’yi aranıza almakla ne’ kazanacaksınız? İmamıazam da Türk değildir. Bugün İstanbul’da rahat oturabiliyorsanız bunu büyük devletlerin İslam âlemine karşı olan saygısına borçlusunuz.”

Sözler salonu karıştırdı. Öğrenciler ile sarıklı dinleyiciler birbirine girdi. Rıza Tevfik kaçtı!

Rıza Tevfik’in sözleri aslında yeni değildi; üniversitedeki derslerinde sürekli tekrarlıyordu.

Ayrıca Peyam-ı Sabah gazetesinde de yazıyordu.

O gün öğrencilerin tepkisi bu birikimler sonucuydu.

Ertesi gün…

Öğrenciler coğrafya darülmesaisinde toplantı yaptı. Tartışmalardan sonra üniversite yönetimine sunulmak üzere bildiri hazırlandı.

Peyam-ı Sabah’ta yazan ve aynı zamanda üniversitede hocalık yapan gazeteci Ali Kemal, Yazar Cenab Şahabeddin, Feylesof Rıza Tevfik ile öğretim üyeleri Hüseyin Daniş ile Barsamyan Efendi’nin istifası ist­endi. Aksi takdirde dersler boykot edilecekti.

Bildiri Edebiyat Fakültesi Dekanı İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) Bey’e verildi. Ayrıca, okul çevresindeki ağaçlara, duvarlara ve tramvay direklerine­ de yapıştırıldı…

Rıza Tevfik Peyam-ı Sabah’ta, “Beni ıstemeyene ben de hiç ders vermem!” diye yanıt yazdı ve istifa ettiğini açıkladı.

Onu derslerinde Türkler için hep “çapulcular” diyen Hüseyin Daniş takip etti.

Bu arada acil toplanan fakülte kurulu bu iki istifayı kabul etti. Barsamıyan hakkında soruşturma açılmasına karar verdi. Ali Kemal ve Cenap ­Şahabeddin’in görevlerine devam etmesi kararlaştırdı.

Barsamyan hakkında soruşturma açılmak istenmesi, Ermeniler ko­nusunda hassas olan işgalci İngilizleri kızdırdı.

Öğrenciler üniversite kararından memnun olmadılar. “ıthamname” hazırlayarak, Türklüğe hakareti asla kabul edemeyeceklerini açıkladılar.

Edebiyat fakültesi öğrencilerine diğer bölümlerden destek geldi. Tıp, fen, hukuk fakülteleri öğrencileri de boykota başladı. Ayrıca, Ticaret Mektebi, Ziraat Mektebi, Baytar Mektebi, Orman Mektebi, Eczacı ve Dişçi Mektepleri, Mektebi Mülkiye, Ticareti Bahriye Mektebi öğrencileri eyleme katıldılar.

Olay büyüyordu…

Ali Kemal öğrencileri “yardakçılar”, “baldırı çıplaklar”; onları destekleyen ­gazeteleri ise “lahana yaprakları” diye sürekli aşağıladı.

İstanbul basını da ikiye bölündü. İstanbul Hükümeti’ni tutan gazete­ler İstifası istenen isimlerin yanında yer alırken, ulusal kurtuluş savaşı­nı destekleyenler öğrencilerin yanında saf tuttu.

Üniversite rektörü Besim Ömer Paşa ne yapacağını bilemez haldeydi. İmdadına Maarif Nazırı Said Paşa yetişti. 12 Nisan itibariyle üniversiteleri geçici olarak kapattı.

Öğrenciler boykotun daha örgütlü uygulanabilmesi için “Darülfünun ve Mektebi Aliye Cemiyeti”ni kurdular. “Onların General Harrington’la­rı varsa bizim de Mustafa Kemalimiz var” diyorlardı.

Üniversite yönetimine sürekli dilekçe veriyor, beş kişi hakkında sürekli ihbarlarda bulunuyorlardı. Sonunda üniversite yönetimini ” ithamname “deki iddiaları incelemek üzere bir komisyon kurdu. Suçlanan hocalardan savunma istedi. Hüseyin Daniş bu teklife yanıt bile vermedi. Rıza Tevfik ve Cenab Şahabeddin savunma yapmayacaklarını açıkladılar. Ali Kemal ve Barsamyan ise üç gün süre istediler.

Komisyon 22 Nisan günü Zeynep Hanım Konağı’nda toplantı. Önce öğrenci temsilcileri dinlendi.

Komisyon raporunu Darülfünun Divanı’na gönderdi. Onlar da topu edebiyat fakültesi yönetimine attılar. İşler iyiden iyiye sarpa sarmıştı.

Mesele aslında İstanbul Hükümeti ile Ankara Hükümeti’nin çekişmesiydi…

Maarif Nazırı Said Bey, öğrencilere ve dolayısıyla Ankara’ya boyun eğmemek için okulların 20 Mayısta açılacağını duyurdu.

Öğrenciler hemen Sultanahmet’te” Akademi” adını verdikleri bahçeli kahvede toplandılar.

Boykot devam edecekti ve ayrıca…

Başta beş hocaya destek veren Fuad (Köprülü) Hoca olmak üzere kendilerini desteklemeyenleri çürük yumurta yağmuruna tuttular.

Ali Kemal Babıâli’de Peyam-ı Sabah gazetesi önünde ve Cenab Şahabeddin de Bakırköy’ deki evinden çıkarken yumurtadan nasibini aldı. Öğrencilerin kararlı olduğunu gören üniversite, tüzüğünde de, değişiklik yaptı. Yetki kargaşasına son verdi. Kararı Darülfünun Divanı verecekti. Verdi de: Beş öğretim üyesi üniversiteden uzaklaştırıldı.

İstenmeyen hocalardan boşalan kürsülere fahri olarak (maaşsız yeni öğretim üyeleri getirildi:

Ali Kemal’den boşalan Avrupa ve Osmanlı devleti münasebetleri dersine Ali Reşad Bey; Cenab Şahabeddin’den boşalan Türk edebiyatı tarihi dersine Yahya Kemal; Rıza Tevfik’ten boşalan metafızik dersine: Ahmed Naim ve estetik dersine İsmail Hakkı; Hüseyin Daniş’ten boşalan İran edebiyatı dersine Veled Çelebi; Barsamyan’ın, Batı edebiyatı kürsüsüyle birleştirilen İngiliz edebiyatı dersine de Şerif Bey getirildi.

25 Ağustos günü dersler yeniden başladı.

Bir gün sonra…

Türk ordusu taarruza başladı.

Öğrenciler de kazandı; liderleri Mustafa Kemal de…

Kaybeden liberal öğretim üyeleri oldu…

Bugünün dünden farkı yok.

Aynı pervasız konuşmalar yine yapılıyor.

Yine aynı yalanlar dile getiriliyor.

Tarihimizi yok etmek istiyorlar. Aynı Hrant Dink olayında olduğu gibi…

Utanmadan Hrant Dink’i farklı tanıtmaya çalışıyorlar.

H.Dink’in katillerini kim saklıyor?

Serdar Akinan 23 Ocak 2009′ da Akşam gazetesinde yazdı:

(…) Liberal aydın tayfasının halini ise hiç düşünmek bile istemiyorum. Bu liberal aydınlardan bir ricam var Şayet gerçekten namuslu iseniz ge­lin Hrant için bir şey yapalım.

Hrant’ın gerçek katillerini bulmak, bence tek gerçek ortak hedefımiz olmalı.

Başbakanın imzaladığı Emniyet Genel Müdürü Ramazan Akyürek hakkındaki soruşturma izninin, gelin takipçisi olalım.

Bu soruşturma izninin nereye varacağını, arka planında ne olduğunu bilen biliyor.

Hrant’ın gerçek katilleri bu soruşturmanın sonundaki tünelde saklıdır.

Hadi bir parça samimiyseniz bu soruşturmanın ne olduğunu, hangi aşamada olduğunu köşelerinizde ısrarla dillendirin.

Takipçisi olun.

Cemaatin bu soruşturmayı neden manşete çekip takipçisi olmadığını düşünün;

Cemaat artık beni endişelendirmiyor. Onlar için artık sadece endişe duyuyorum…

H.Dink cinayetini neoliberaller bilerek saptırıyor.

Ne kendileri ne de cemaatin yayın organları, suikastta polisin ağır kusurunu görüyor.

Hepsinden önemlisi Hrant Dink’i kendileri gibi gösteriyorlar. Ne alakası var?

İşte Dink’in 1 Haziran 2004’te yazdığı “Andıran Günler” makalesin­den başlıklı bir alıntı:

Yüzyıl önce Ermeniler bekliyordu İngiliz-Fransız ittifakını…

Şimdi Kürtler bekliyor Amerikan-İngiliz ittifakını…

Osmanlı topraklarında yüzyıl önce oynanan oyun bu kez Irak toprak­larında sahneleniyor.

Hiçbir emperyalist ülke, bir milletin karakaşı kara gözü için onu kurtarmaya gitmez. O önce kendi çıkarını düşünür. İşine geldiğinde de anında satar arkasına bile bakmadan çeker gider.

Nitekim yüz yıl önceki o beklentiler, o umutlar Ermeniler açısından hüSranla sonuçlandı işte. Beklentinin gerçekleşmemesi bir yana, varlığını o zamana dek belli bir millet sistematiği içerisinde sürdürebilen halkının büyük bölümü yok edildi, bir milletin kökünün kazınmasına vesile olundu. Koca halkın Anadolu üzerindeki tüm izlerinin si­linmesine kapı aralandı.

İyisi mi sen gel ey Kürt kardeşim…

Sen gel şu işi bir bilene sor. Şu Ermeni kardeşinin bilirkişiliğine güven.

Böylesi savaş ortamlarına güvenme.

Bil ki bu savaş ortamları zalimlerin nezdinde bitirilmemiş hesapların da kökten çözüme kavuşturuduğu tuzak fırsatlardır.

Bu tuzağa düşme.

Peki bu sözleri söyleyen/yazan biriyle neoliberaller nasıl aynı safta olur. Olamaz. Bugünün “demokrasi sevdalıları” CIA patentli ılımlı islamcıdır, Büyük Ortadoğu Projesi sevdalısıdır.

Hrant Dink emperyalizm karşısında hep Türkiye’den yana oldu.

“Bugünün demokrasi sevdalıları” gibi soykırım için Türkiye adına özür dilemeye kalkmak bir yana, Ermeni tehcirinin Türkiye’nin bir iç sorunu olduğunu söyledi, Amerikalardan, Fransalardan gelecek çözüme hep karşı çıktı.

Hrant Dink tüm insanların insanca yaşamasını savundu. Ermeni düşmanlığıyla, Kürt düşmanlığıyla, Yahudi düşmanlığıyla savaştı. Ama hiçbir zaman Büyük Ortadoğu sevdalısı olmadı.

Şunu bilen azdır: Rıfat Bali, Musa’nın Evlatları, Cumhuriyetin Yurttaşları kitabındaki “Bir Diğer Düşman: Dönmeler” adlı yazısında Hrant Dink’in Ermeni tehcirinden Sabetayistleri ve Yahudi sermayesi sorumlu tuttuğunu yazar:

Tuhaf bir tesadüftür ki, hem İslamcı basın hem de Ermeni basını soykırımın sorumluluğunu Dönmelerin sırtına yüklemektedir: Agos örneği ilginçtir. Gazetenin genel yayın yönetmeni Hrant Dink, Agos’un 1996 yılında Türkçe yayın yapmaya başlamasıyla ve Dink’in Türk basınıyla kurduğu iyi ilişkiler sayesinde, Türkiye’deki Ermeni cemaatinin gayriresmi sözcüsü durumuna yükselmiştir. Dink ayrıca zaman zaman soykırmın Dönmelerce başka deyişle Yahudilerce- gerçekleştirildiğini de ima etmiştir.

Rıfat Bali, Dink’in bu sözleri için, 20 Ekim 2000 tarihli Agos gazetesinde çıkan “Gerçek Maskaralık” yazısını kaynak gösteriyor.

Dink’in bu görüşlerini, Aydoğan Vatandaş’ın Asala Operasyonları Aslında Ne Oldu? adlı kitabında Dink’le yapılmış bir röportajda da buluyoruz.

Hrant Dink’in katledilmesiyle Ergenekon Davası arasında bağ kurmaya çalışıp duran, böylelikle Cumhuriyet’i savunanlara en çirkin iftiralardan birini daha atma peşinde koşan liberaller gerçeği çarpıtıyorlar.

Kandırıyorlar herkesi; saIt Ermeni olmak, hatta Dink’i yakından tanımak, katli karşısında haklı olarak dehşete kapılmak kimseye Hrant Dink’in mirasını sahiplenme hakkını vermez.

Agos gazetesinin genel yayın yönetmenliğine sosyalist Hrant Dink’in yerine liberal Etyen Mahçupyan’ın geçmesi, bir miras devralma değil bir “darbedir.”

Bu “atama” Ermeni cemaatinin içindeki Türkiye bağımsızlığını Savunan, eşitlikçi ve antiemperyalist sesin susturulması ve yerine demokrasi maskeli” İkinci Cumhuriyetçilerin geçirilmesidir.

Hrant’ın sağlığında Agos’un kapısından giremeyenler bugün “Hrant­”nçı gözükerek göz boyuyorlar.

Bunu saklamıyorlar da

Yurtdışından yayın yapan Diaspora Kürtlerinin yazarlık yaptığı kurdistan post sitesinden Hülya Yetişen Etyan Mahçupyan’la bir röportaj yaptı.

Mahçupyan, Agos’ta Hrant Dink’in ölümünden sonra bir çizgi değişikliği ­olduğunu gizlemedi. Dink döneminde Ermeni cemaatinin kendisini ifade ettiği bir yayın organı olan Agos’un, kendisiyle beraber Türkiye siyasetini Ermeni cemaatine taşıyan bir gazete olduğunu ve gazetenin Ermeni cemaatine mesafeli olduğunu şu sözlerle anlattı:

Türkiye’nin siyasetini Ermeni cemaatine taşımak gibi bir kaygımız var. Ayrıca Ermenilerin de o siyasetin bir parçası olduğunu söylemeye çalışıyoruz. Şimdi gazetenin misyonu aslında o. Hrant Dink döneminde daha çok cemaat sözcülüğü yapıyordu Agos. Şimdi ise gazeteciyiz. Daha mesafeliyiz Ermeni cemaatine!

Peki Mahçupyan’ın Ermenilere taşıdığını söylediği Türkiye siyaseti neydi?

Çok açık değil mi?

Taraf gazetesinde yazıyor olması bile bunu gös­termiyormu?

Şaka gibi bir de gittiler Uluslararası Hrant Dink’in Ödülü’nü kime verdiler dersiniz?

Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün ilki Taraf gazetesi yazarı Alper Görmüş ve İsrailli Gazeteci Amira Hass’a verildi.

Amira Hass’ın aldığı ödül anlaşılabilir. Hass, yıllardır Gazze’de ve batı şeria’da yaşıyor. Buradan Haaretz’e yazılar yazıyor. İsrail’in Filis­tin politikasını eleştiriyor. Bunu yaparken de posta kutusuna düşen belgeleri yayımlamıyor, gerçekten gazeteci gibi haberin ve hayatın için de bulunuyor.

Diğer isim Taraf’tan Alper Görmüş…

Niye bu isim?

Utah’tan gönderildiği artık bilinen darbe günlüklerini -ki bu günlüklerin varlığı halen tartışılıyor- yayımlamanın ötesinde yaptığı önemli bir gazetecilik hatırlıyor musunuz?

Peki, daha önemli bir soru soralım…

Her gün Ergenekon hakkında bir dizi istihbari haber yapan Taraf gazetesi neden Hrant Dink cinayetinin üstüne gitmiyor? İstihbarat meselilerine meraklı emniyetle haber kaynakları olan bu gazete cinayette hangi görevlilerin ihmali olduğunu neden yazmıyor? Cinayette neden gündeme getirmiyor?

Emniyete istihbarat veren Erhan Tuncel’in emniyetteki ilişkilerini neden araştırmıyor? Tuncel in Dink cinayeti öncesi yaptıklarınını üzerine neden gitmiyor? Tuncel cinayeti önceden haber verdiği halde emniyetin neden cinayeti seyrettiğini irdelemiyor?

Emniyetten Taraf’a neden hiç bunları aydınlığa kavuşturacak belge sızmıyor?

Kısacası taraf Hrant Dink cinayetinin üzerine gitmediği gibi cinayeti sulandıran bir dizi haber yaptı.

Evet, Alper Görmüş Hrant Dink cinayetiyle ilgili ne yaptı? Ne yazdı? Nasıl bir riske girdi?

Koskocaman bir sıfır…

Peki, bir soru daha…

Nedim Şeneri bilir misiniz?

Gazeteci Şener, Dink Cinayeti ve İstihbarat yalanları isimli bir kitap yazdı. Emniyet belgelerinde cinayetin şifrelerini adım adım çözdü. Yandaş medyanın asparagasları bu kitapla açığa kavuştu.

Böyle bir çalışma Dink’in hatırasına en güzel hediye değil mi?

Peki, ne oldu dersiniz?

Emniyet Nedim Şener’den davacı oldu.

Hrant Dink’in katillerine yirmi yıl hapis cezası istenirken Şener yirmi sekiz yıl hapis cezasıyla yargılandı.

Hrant Dink anısına verilen gazetecilik ödülü işe Türkiyenin bir köyünde emeklilik günlerini geçiren ve dink cinayetini aydınlatmak için hiçbir şey yapmadan Alper Görmüş’e verildi.

Ödül töreninde kimler var?

Ufuk Uras, Oral Çalışlar, Zafer Üskül, Egemen Bağış, Akin Birdal, Lale Mansur…

Ödülü veren ise yeni şafak yazarı Ali Bayramoğlu…

Yazık! Dink ailesi de seyirci hayatını faşizme karşı mücadeleye adamış devrimci Hrant Dink’in ödülünü faşist bir liberale verilmesine nasıl karşı koymazlar? Liberal faşistler “ Özgürlük”, “ Demokrasi” sözleriyle dink ailesininde gözlerini boyayarak hipnotize etti?..

Yedinci Bölüm

Kürt Kapanı

Sabah Gazetesinde köşe yazarlığı yapan aynı zamanda Amerikanın önde gelen düşünce kuruluşlarından Brookings Enstütüsünde görevli olan ve Bilal Erdoğan’ın ABD deki danışmanlığını yapan Ömer Taşpınar Amerikanın en köklü diğer bir düşünce kuruluşu Carneige Endowment for ınternational Peace İçinde bir rapor kaleme aldı. Eylül 2008 tarihli bu rapor “yeni Osmanlıcılık ile Kemalizm arasında Türkiye’nin Ortadoğu politikaları” başlığını taşıyor. Bakın Taşpınar ne diyor:

Yeni Osmanlıcılık Ortadoğu’da ve Balkanlarda Türkiye emperyalizmi anlamına gelmemektedir.(…) Kürtleri asimile etme amacında olan Kemalistlerin tersine Yeni Osmanlıcılık ortak bir kimlik duygusu inşa etmede İslam’a çok daha önemli bir rol biçmektedir. Tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi İslam Kürtler ve Türkler arasındaki ortak payda olarak tasarlanır (…) Katı Kemalistler islamı çokkültürlülüğü ve liberazlizmi Kemalist devrimin potansiyel düşmanları olarak görmektedir. Kemalist kimliğin ve yaklaşımın en net görüldüğü yer öncelelikli olarak ordu çevresidir. Bu çevrede ne denli küçük olursa olsun Kürt etnik kimliğini vurgulamaya hizmet eden her çaba Türkiye’nin teritoryal ve ulusal bütünlüğüne büyük bir tehdit olarak algılanmaktadır.

(…) Sadık bir Kemalist olan Ahmet Necdet Sezer Türkiye’nin Cumhurbaşkanı iken Irak Cumhurbaşaknı Celal Talabani ile her türlü diyaloğu reddetmişti bunun nedeni Talabani’nin Kürt olmasıydı. AKP’nin tutumu daha esnek ve pragmatikdir. 2007 de Dışişleri bakanı Abdullah Gül Türk ordusu bu tür görüşmelere itirazını kamu önünde bildirince tasarladığı Kürt Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani görüşmesini iptal etmek zorunda kalmıştı. Abdullah Gül ancak cumhurbaşkanı olunca Celal Talabani’yi Ankara’ya resmi bir ziyarette bulunmaya davet edebildi…

Taşpınar yazısının sonuç bölümünde Kemalist’in iktidarının getireceği bir dış politakanın Amerika’nın çıkarlarıyla örtüşmeyeceğinin ve kendisinin de AKP’nin “Yeni Osmanlıcı” dış politikasından yana olduğunu açıkça ortaya koydu.

Taşpınar, Türkiye Kürtlerini tarikatlara ve Barzani’ye teslim etmeye ve Kuzey Irak’ta Amerikancı, İsrailci bir Kürdistan’ı tanımaya hizmet eden Yeni Osmanlıcılık politikasının Türkiye’nin şahlanması anlamına geldiğini belirtti. (8.3.2009)

Dün de benzer görüşler vardı… Sadece ülke ve millet isimlerini değiştiriniz.

Yıl 1913.

Osmanlı devleti 1910’da başlayan Balkan Savaşı faciasını atlatamamıştı.

Hala camiierinde, dergâhlarında, vakıf binalarında, okullarında binlerce Rumelili muhacir kalıyordu. Yoksulluk yetmezmiş gibi salgın hastalıklara karşı da bir şey yapılamıyordu. Özellikle küçük çocuklar ölüme karşı koyamıyordu.

İstanbul’a kaçıp sığınan Balkan göçmenleri yine de kendilerini şanslı sayıyordu. Yüzlerce yıldır yaşadıkları topraklardan hiç de iyi haberlerler gelmiyordu; kaçamayan Türkler katlediliyordu.

Son yıllarda Balkanlar’da Osmanlı’ya karşı sistemli bir oyun oynanıyordu:

Terör eylemi yapanlar, katliam gerçekleştiren Sırp, Bulgar, yunan gibi bağımsızlıkçı milliyetçiler Avrupa basınını etkileme konusunda da çok başarılıydılar. “Türkler barbar, Türkler bizi katlediyor” propagandasıyla Avrupa kamuoyunu yanlarına çekmişlerdi.

Avrupa basını, araştırma zahmetine katlanmadan ayrılıkçı terör örgütlerinin verdiği her yalan bilgiyi gazete manşetlerine taşıyordu.

Ayrılıkçı teröristlerin baltayla başını kopardıklan Türk köylülerinin fotoğraflan bile Osmanlı’nın vahşeti olarak gösteriliyordu.

Burda bir parantez açmalıyım.

Parantez açmalıyım çünkü Taşpınar gibi akademisyenlerin raporların Batılıları nasıl etkilediğine örnek göstermeliyim.

Hani bazı çevreler Charles Darwin’le ilgili olarak hep aynı cümleyi sarf ediyorlar: “Darwin Türk düşmanıydı!”

Öyle ise “Bunun sebebi nedir?” diye sormak kimsenin aklına gelmiyor mu? Bu bölümü de “Batılı aydınlar Kürt sorunu konusunda neden gerçeklerden uzak?” sorusunu düşünerek okuyun…

Tarih, 6 Ekim 1876.

Bulgar Dehşetleri ve Doğu Sorunu adlı kitap çıktı.

Yazarı İngiltere eski Başbakanı William Gladstone idi.

Kitabın adından da anlaşılacağı gibi Gladstone, “Barbar Türklerin” bağımsızlık isteyen Bulgarlara neler yaptığını yazmıştı.

Liberal Parti genel başkanlığını da yapmış olan 67 yaşındaki Glads­’a göre, Bulgaristan’da yaşananlar, “insanoğlunun bütün tarihi boyun­ca değilse bile, en azından bu yüzyılda kaydedilen en alçakça ve en karanlık zulümdü!”

Kitap bir ay içinde binlerce adet sattı.

Gladstone, İngilizlere bir çağrıda bulunarak, “ıstırap içindeki Hristiyan ­Bulgarlara yardım etmek” için para toplayacak yardım komiteleri kurulmasını istedi. Liberal Parti taraftarlan toplantılar düzenlediler.

Liberal Parti, Charles Darwin’in baba ve anne tarafının üç kuşaktır sadakatle bağlı oldukları bir partiydi. Darwin Gladstone’un kitabından ve bu toplantılardaki söylevlerden çok etkilendi. 19 Ekim 1876’da “Bulgaristan Yardım Sandığına 15 sterlin bağışladı. Daha sonra, 10 ve 15 sterlin olmak üzere iki kez daha bağışda bulundu.

8 Aralık 1876’da Londra’da düzenlenen ve dönemin. Birçok aydınını biraraya getiren Doğu sorunu toplantısının gönüllü destekçisi oldu.

Toplantının sonuç bildirgesine göre, Balkanlar’da insan haklan ihlal­leri hemen son bulmalı; Osmanlı da hemen acilen reformlar yapmalı ve ingiltere Rusya’yla ittifak kurmalıydı.

Charles Darwin de bu görüşteydi…

Londra’daki Doğu sorunu toplantısının yapılışına, konuşmalarına ve sonuç bildirgesine kim karşı çıktı biliyor musunuz: Karl Marx

Marx, Rus Çarlığı’nı hep bir tehlike olarak gördü. Gladstone’un Bul­garistan ve Rusya taraftan tavırlarını eleştiren üç makale yazdı. Rusyanın ­Polonya’daki zulmünü görmeyip Osmanlı’nın Bulgaristan’da yaptıklarını protesto etmenin riyakârlık olduğunu belirtti.

Marx Balkanlar’da sırf Hıristiyan olduklan için yüceltilen köylülere karşı “Muhammed’in çocuklarının bütün Hıristiyan sahtekârlara ve ikiyüzlü gaddarlık tacirlerine karşı aldıklan sağlam, şerefli tutumu yüceltti.

Ve Marx, Türkler alehindeki bu toplantılara destek verdiği için Darwin’i eleştirdi.

Charles Darwin, Balkanlar’da ne olduğunu kuşkusuz bilmiyordu; sa­dece derin saygınlığı ve hayranlığı olduğu lideri William Gladstone’un yazdıklarından etkilenmişti.

Gladstone ikinci bir kitap daha çıkardı: Katliam Dersleri.

Bu kitap daha çıkmadan önce Gladstone, yakın dostlarına bu eserini Bunlar arasında Darwin de vardı.

Bu kitaplar Darwin’in Türkler hakkında edindiği tek bilgilerdi.

Ancak…

Bir yıl sonra Rusya’nın, Boğazlar’ı ve Avrupa’yı tehdit edecek hale gelmesi üzerine Darwin, Rus Çarlığı’na sempatisini bir kenara bıraktı. İngilizlerin Rusya’yı durdurmak için İstanbul’a gönderdiği Maurice adlı gemiye destek için 10 sterlin bağışta bulundu.

Yine de Darwin ölene kadar okuduğu iki kitabın etkisinden kurtula­madı. Avrupa’daki birçok aydın gibi o da “Türklerin barbar” olduğunu düşündü.

1913 başında Babıaali darbesiyle tekrar iktidara gelen İttihat ve Te­rakki, hem kendi meşrutiyetini hem de Balkanlar’ daki gerçekleri anlat­mak için bir heyet oluşturup Fransa’ya gönderdi.

Yani…

Bulgarlar yaptıkları propagandalarla Avrupa’yı çok etkilemişlerdi.

Kuşkusuz bunda Avrupalı gazetecilerin Osmanlı askerlerini, başlarını kestikleri eşkıyalarla birlikte çekmelerinin de büyük etkisi vardı.

Sonuçta işte Darwin’i bile etkileyen bu olumsuz etkiyi kırmak için İttihat ve Terakki Cemiyeti Avrupa’ya bir heyet gönderdi.

İttihatçı heyet üç kişiydi: Şiırayıdevlet Reisi Halil Bey (Menşete), İzmir Valisi Rahmi Bey ve ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen ismi Dr. Nazım.

Dr. Nazım, Selanik 1912’de Yunanlılara geçtiğinde esir düşmüş daha yeni esaretten kurtulmuştu. Heyete dahil edilmesinin nedeni, ittihatçıların Paris’te kaçak yaşadıkları dönemde çok fazla Fransız aydını ­ve gazeteciyi tanımasıydı.

Keza Halil Bey ve Rahmi Bey de 1908 Temmuz Devrimi (II. Meşrutiyet öncesi Paris’te bulunmuşlardı. Ve samimi oldukları Fransız politikacılar vardı.

Üç kişilik Osmanlı heyeti, daha birkaç yıl önce kaçak yaşadıkları paris’e bu kez devlet görevlisi olarak gittiler.

Heyeti Paris Büyükelçisi Mehmed Rifat Paşa karşıladı. Elçilikte kimlerle görüşüleceği planlandı. Gerekli randevular alındı.

İlk görüşme, Fransız sosyalistlerinin yayın organı L’Humanite’: kurucusu ve yazarı sosyalist Jean Jaures olacaktı.

55 yaşındaki Jean Jaures, Fransız sosyalistlerinin önde gelen ismiydi. Paris Komünü bastırıldıktan sonra dağınık durumdaki solun toparlanmasında ve eski gücüne gelmesinde büyük rolü vardı.

Dr. Nazım’la yıllar önce Paris’te tanışıp dost olmuşlardı. Bu nedenle eski dostuna hemen randevu vermişti.

Jean Jaures misafirlerini Paris’in bir banliyösündeki ufak köşkünün büyük kütüphanesinde kabul etti.

Hal hatır sorulduktan, konyaklar yudumlandıktan sonra Dr. önce Babıâli Baskını’na neden mecbur bırakıldıklarını, bundan’ nasıl bir politika izleyeceklerini anlatıp sözü Balkan Savaşı’na getirdi. Avrupa basınındaki haberlerin aksine Rumeli’de Türklere soykırım ya­pıldığını, topraklarını bırakıp kaçan Türk köylülerinin yollarda katli­amlara uğradığını belgeler/fotoğraflar göstererek anlattı.

Jean Jaures söylenenlerden etkilendi; fotoğraflardan ve katliama uğ­ramış binlerce Türk’ten ilk kez haberdar olduğunu söyledi. Daha önce yazdığı makaleler için özür diledi. Türklere yapılan soykırımın duyurulması için bundan sonra elinden gelen tüm çabayı göstereceğini söyledi.  Ve bu arada şunu ekledi:

Bu gibi felaketler her millet için mukadderdir. Umutsuz olmayınız. Yalnız sizin için daha büyük bir tehlike belirmektedir. Ermenistan’da ıs­lahat propagandası başladı. Korkarım ki, Ruslar son darbeyi vurmak için bunu ele almış olmasınıar. Kendiliğinizden oralarda esaslı ıslahatlara başlayın, belki tehlikeyi bu suretle önlemiş olursunuz.

Burada araya girip bir not eklemeliyim: Paris’ten dönen Halil Bey Jean Jaures’nin Ermeni meselesine ilişkin sözlerini önce Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, Dahiliye Nazırı Talat Paşa’yla paylaştı. Ve İttihatçılar reform yapmak için hemen adım atmak istediler. Bu konudan İngiltere’yi haberdar etmek için Londra Sefıri Tevfik Paşa’yı devreye soktular. Ancak ne oldu dersiniz: Rusya’nın ve müttefikini kızdırmak istemeyen İngiltere’nin muhalefetiyle karşılaştılar! Yılmadılar. Ermeni cematinin önde gelen isimleriyle ev toplantıları yaptılar; yıllardır bir­likte siyaset yaptıkları Ermenilere Rusya’nın oyununa gelmemelerini rica ettiler. “Geliniz, ıslahatı elbirliğiyle yapalım” dediler.

Ermenilerin bazıları ikna olacakken bu kez ne oldu dersiniz; 1914 Mart ayında Kürtler ayaklanıp Ermenileri keserek Bitlis’in yarısını ele geçirdiler. Neyse, merak edenler, Halil Menteşe’nin Anıları adlı kitabına bakabilir. Ancak sahaflarda bulabilirsiniz; artık bu tür kitapların yeni baskıları yapılmıyor!

Üç kişilik Osmanlı heyeti, gelecekte Fransa’nın başbakanı olacak Edouard Herriot gibi dönemin önde gelen solcu politikacılarıyla da gö­rüştü. Ancak kimse Balkanlar’daki Türk soykırımıyla ilgilenmiyordu. Gündemde artık yalnızca Ermeni meselesi vardı.

Yunanlar, Sırplar, Bulgarlar dün nasıl Avrupa kamuoyunu etkilediyse de bu günde Ermeniler benzerini yapıyordu. Propaganda malzemeleri ve birebir aynıydı. Yani, Türkler zalim ve barbar, Ermeniler ise alabildiğine masumdu!

Avrupa’daki Ermeniler, çalışmaları sırasında bulundukları devletletlerin sonsuz maddi ve manevi desteğini alıyorlardı. Bir başka ifadeyle devletlerinin tamamına yakını Ermenileri, Osmanlı devleti aley­hine destekliyor ve hatta teşvik ediyordu.

Osmanlı Paris Büyükelçisi Mehmed Rifat Paşa, İstanbul’a çektiği telgrafı konuğu Dr. Nazım’a gösterdi.

Telgrafta, Paris ‘te bulunan Ermenilerin hükümete yakın çevrelerin yönlendirmeleriyle hareket ettikleri ve yine bunların teşvikleriyle Fransız gazetelerinde Osmanlı Ermenilerinin her türlü zulme uğradıklarını iddia eden makaleler yayınlattıkları ve Fransız hükümetinden zulmün durdurulması için gerekli girişimlerde bulunmasını istedikleri belirtiyordu.

Halil Bey, Rahmi Bey ve Dr. Nazım Bey Paris’e, Balkan katliamını anlatmak için gitmişlerdi ama Ermeni meselesiyle karşılaışmışlardı. Lobi faaliyetlerinde yine geç kalınmıştı. Çaresiz yurda döndüler.

Bu arada Osmanlı heyetinin anlattıklarından etkilenen ve Türklere yönelik insan hakları ihlalleriyle ilgili makale yazan barışsever-solcu lider Jean Jaures, aışırı milliyetçi Raove Villain tarafından 31 Temmuz 1914 tarihinde akşam yemeğini yediği Croissant adlı kahvede vurularak öldürüldü.

Ve bir gün sonra Fransa’da seferberlik ilan edildi; sebebi Je Jaures’nin suikasta uğraması değildi; Fransa Birinci Dünya Savaşına girmişti.

Jean Jaures’nin öldürüldüğü haberini alan Dr. Nazım, sosyalist dostunun şu ünlü sözünü anımsamış mıydı acaba:”Yurtseverliğin azı, enternasyonalizmi zayıflatır, yurtseverliğin çoğu enternasyonalizmi güçlendirir; enternasyonalizmin azlığı yurtseverliği zayıflatır, enternalizmin çoğu yurtseverliği güçlendirir.”

Türk solunun efsanevi ismi Mihri Belli bu sözü çok sever ve her fırsatta söyler. Peki, bizim enternasyonalist liberal solcu imzacılar sosyalist lider Jean Jaures’nin bu sözünü anımsıyorlar mı?

Hiç sanmam.

 Kimse temel sorun üzerine kafa yormuyor. “Bulgaristan meselesi neydi?” diye çalışma yapan kaç tarihçimiz var sanıyorsunuz?

İyi ki Ömer Lütfi Barkan, Halil İnalcık gibi birkaç tarihçimiz var. Ama artık onları da okuyan, araıştıran yok. Dün Osmanlı’yı “barbar gösterenler, bugün Osmanlı’yı övüp Türkiye’yi “barbar” gösteriyor!

Kimse tarihsel gerçeklerin peşinde değil. Tarih sadece siyasetin aracı haline getirilmiş durumda.

Dün Batılılar, “Osmanlılar kılıç zoruyla Balkanlar’ı aldılar, despot bir yönetim kurdular, canından bezen Hıristiyan halk isyan ederek Osmanlıyı topraklarından kovdu” tezini savunuyordu. Bugün de bunu “Türkler kürtleri eziyor” yalanıyla sürdürüyor. Sorunun temelinde ne olduğu saklanıyor.

Bulgarlar isyanların temel sebebi ne Kilise ne de komitacıların isyanıydı. Asıl mesele ekonomikti.

Osmanlı kamu arazilerinin paylaşım sistemi tımar, XVII. yüzyılda bo­zulmaya başladı ve XIX. yüzyılın başında kalktı.

Sistem ortadan kalkınca miri/kamu topraklarını Osmanlı yönetiminin de desteğiyle Müslüman ağalar toplamaya başladı. Ve bu oluşan despotik derebeylikler Hıristiyan köylüleri yarıcı olarak kullanmaya başladı.

Bulgar tapu kayıtlarını inceleyen Prof. İnalcık, XIX. yüzyıl Balkan ayaklanmalarının asıl sebebinin eski Osmanlı rejiminden kalan ağalık rejimi ile Hıristiyan köylünün topraklara sahip çıkma mücadelesi oldu­ğunu söylüyor.

Yani İnalcık Hoca, “Siyasal meselenin, isyanını ayaklanmanın teme­linde toprak meselesi vardır” diyor.

Sadece o mu diyor? Bunu Türkiye’de ilk söyleyen tarihçilerimizden biri de Prof. Ömer Lütfi Barkan’dır. Her iki tarihçi de olayları, sorunları “anneres Okulu”nun sosyal-iktisadi tarih yaklaşımıyla/yöntemiyle ele alıyor.

Yani tarihi materyalizmin bakış açısıyla…

Peki 100 yıl önce temel sorunu böyle analiz edenler yok muydu?

Olmaz olur mu?

İşte o isimlerden biri sosyalist Yani Sandanski…

Bu devrimciyi unutmayınız

Yane Sandanski, bugün hem Bulgaristan’ın hem de Makedonya’nın milli kahramanı.

Sandanski’nin adı şehirlere, stadyumlara, okullara verilmiştir. Her iki ülkede de heykelleri vardır.

Bir dönem…

1908 Temmuz Devrimi (II. Meşrutiyet) gerçekleştiğinde sokaklara çıkan Osmanlıların ellerinde hürriyet kahramanları Enver’in, Eyüb’ün, resneli Niyazi’nin kartpostaIları gibi, bir dönem Osmanlı askeriyle Çarpışan Yani Sandanski’nin de fotoğrafları vardı.

Osmanlı sosyalisti olan Yani Sandanski kimdir?

Tarih 31 Mayıs 1872.

Sandanski, bugün Bulgaristan ile Makedonya arasındaki dağlık pirin sınır bölgesindeki Vlahi köyünde dünyaya geldi.

Makedonların 17 Ekim 1878’de, Osmanlı’ya karşı ayaklandıkları Kresna Olayları’nın önde gelenlerinden biri de babası İvan’dı.

Osmanlı ayaklanmayı bastırdı; Sandanski annesiyle birlikte yeni özerk olmuş Bulgar Prensliği’ndeki Dupniça’ya kaçtı. Yoksulluk nede­okuyamadı. Amelelik yaptı. Amcasının bürosundaki bir avukatın yardımcılığı görevini yürüttü.

Babası gibi siyasal olaylarla ilgiliydi. Yirmi beş yaşında “Mladost1 (Gençlik) derneğine üye oldu.

Bu demek daha çok Bulgar sorunuyla ilgilendiği için buradan kop Makedonya Devrimci Örgütü (IMARO) kuruluşuna katıldı.

Sandanski’nin hedefi Makedonya’nın kurtuluşuydu. Bu konuda faliyetlerini artırdı; toplantılar düzenledi, köylüleri örgütledi, Makedonlılara silah yardımı için para topladı. 1901’de Amerikan vatandaşı Mrs. Elen M. Stone’u kaçırıp 14 bin lira fidye aldı. Bu parayla silahlı bir müfreze kurup dağa çıktı.

O artık Bulgaristan’daki Makedon göçmenlerin lideriydi.”Kurtarılmış bölgeler” oluşturmaya başladı…

Makedonya; hem Bulgarların, hem Yunanların, hem Sırplann, hemde Arnavutların hak iddia ettiği bir bölgeydi.

Sandanski bu nedenle kuşkusuz tek başına değildi, öncelikle arkasında Bulgar Prensliği vardı. Onun arkasında ise Rus Çarlığı!

Diğer Batılı devletler de seyirci değildi. “Hasta Adam” paylaşım masasına yatırılmıştı.

Osmanlı ise şaşkındı. Nereye nasıl yetişeceğini bilemez haldeydi.

Örneğin, Osmanlı ordusu gerilla savaşını bilmiyordu. Bu nedenle, 1902’de Razlık bölgesi Şarapçı Boğazı’nda Sandanski tarafından pusuya düşürüldü. 10 şehit, 20 yaralı verdi.

Tarih, 2 ağustos 1903.

Makedon Devrimci Örgütü dünya kamuoyunun ilgisini bölgeye çekmek için (kuşkusuz bunda Osmanlı yönetiminin yeni koyduğu ehl-i hayvan ve şahsi verginin de rolü vardı) büyük bir ayaklanma başlattı.

Makedonlann bugün hala bayram olarak kutladıkları “ilinden ayaklanması” Osmanlı’nın çok sert önlemleriyle bastırıldı.

İsyan bastırıldı, ama Avrupa’nın ilgisi bölgeye yöneldi. Basın, insan ” hakları ihlalleri yapılıyor” diye aylarca yayın yaptı.

Sonunda devreye Avrupa güçleri girdi; Osmanlı ile “Mürzsteg reform Programı” üzerinde anlaştılar. Artık Balkanlar’ın bazı bölgelinde Avrupalı jandarma güçleri görev yapacaktı! (Bir dönem bizim güneydoğu sınırımıza konuşlandırılan Çekiç Güç gibi yani.)

İlinden Ayaklanması, Makedon Devrimci Örgütü’nü böldü.

Zaten örgütün iki kanadı vardı: Biri Yane Sandanski’nin başını çektiği sosyalistler (levitsi), diğeri ise Kilise ve Bulgarlar ile ilişkili (desnitsi).

Sağcılar, Osmanlı’nın yok olmasını ve Makedonya’nın Bulgaristamla birleşmesini savunuyorlardı. Sandanski ise bağımsızlıktan yana değidi; Osmanlı’nın da içinde olduğu Balkan Federasyonu’nu istiyordu.

İdeolojik ayrılıkları vardı; Sandanski, dinsel ağırlıklı-Kilise desteği ğile verilen mücadeleyle özgürlüğün sağlanamayacağına inanıyordu.

Örgüt içindeki bu iki farklı görüş bazen silahlı çatışmalara neden oldu. Nisan 1905’te Sandanski düzenlenen suikasttan ağır yaralı olarak kurtuldu. Görüşlerinden yine de geri adım atmadı.

Makedonları bile şaşırtarak Osmanlı’nın modernist hareketi İttihat ve terakki’yle ittifak yaptı. Makedonya’nın Balkan ülkeleri ve emperyalist, güçler tarafından paylaşılmasına yol açacağını ve bunun da ken­dilerine hiçbir yarar sağlamayacağını iddia eden Sandanski, Makedonya meselesi için en iyi çözümün Osmanlı bayrağı altında eşit hak ve yükümlülüklerle ana   yasal bir sistemde yaşamak olduğuna inanıyordu.

Bu nedenle 1908 Temmuz Devrimi’ne coşkuyla katıldı.

O da birçok Osmanlı gibi, Kanuni Esasi’nin tekrar yürürlüğe girmesiyle tüm sorunların ortadan kalkacağına inanan idealist isimlerden biriydi.

Temmuz Devrmi’ni kutlayan Selanik’teki mitinge katıldı, konuşma yaptı. Artık birlik ve ilerleme zamanıydı.

Sandanski, Temmuz Devrimi’nden sonra bir bildiri yayınladı. İttihatçılardan, “Jön Türk Devrimci Örgütü” olarak bahsetti. Toprak ve vergi reformlarıyla ıslah edilmiş güçlü Osmanlı’nın en büyük destekçisinin bölgesel özerkliğe kavuşacak Makedonya olacağını söyledi.

Köle halk efendi oldu” diyen Sandanski, İttihatçıları uyarıyordu: Türk halkı ve özgürlüğü için çalışan Makedon devrimcileri, işbirliğini bozmak isteyen Bulgar oyunlanna karşı dikkatli olmalıdır.”

Sandanski, Temmuz Devrimi’nden umutluydu. Devrimin büyük Batı­lı sömürgeci devletlerin yayılmacı oyunlarını bozacağına inanıyordu.

Bu arada Makedon Devrimci Örgütü’nün sağcıları Temmuz Devrimini soğuk karşıladılar. Onlann isteği, Osmanlı’nın bütünüyle yok olması ­ya da geldiği Doğu’ya dönmesiydi.

 Sandanski ve sosyalist arkadaşları İttihatçılara sunulmak üzere nevrokop Programı’nı hazırladılar.

 İttihatçılar Selanik’teki görüşmeye, daha birkaç yıl önce Sandanski ve arkadaşlarıyla çatışmalara giren Yarbay Tahsin (Uzer) Bey’i görevlendirdi.

Toplantılar sırasında Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti.

Sandanski her ne kadar “Makedonya Makedonların’dır açıklaması yapsada Makedonlar, bağımsız Bulgaristan’ın boyunduruğuna girmeye çok hevesliydi. Sandanski, Sultan II. Abdülhamid ile Kral Ferdinand’ın farkı olmadığını söylüyordu, ama artık onu dinleyen Makedon sayısı her geçen gün azalayordu.

Birlikten, kardeşlikten, reformdan bahseden İttihatçılar daha tam ma­nasıyla iktidara sahip olamadan, İstanbul’da 31 Mart gerici ayaklanması patlak verdi. Sandanski, 1 200 kişilik silahlı gücüyle Hareket Ordusu’ndaki Miralay Hasan izzet Bey’in komutasına girdi; İstanbul’a geldi.

Sandanski İstanbul’daki ayaklanmayı bastırmaya yardım etti ama örgütü içindeki isyana engel olamadı. Bulgaristan’ın bağımsızlığı Makedon Devrimci Örgütü’nü parçaladı. Sandanski, Federal Halk Partisi’ kurdu.

Bulgarlar kendilerine katılmayan Sandanski’ye suikast yaptılar. Öldüremediler. Fakat Makedonların tamamen kendilerine katılmalarının önündeki en büyük engel olarak gördükleri Sandanski’yi yok etmeye kararlıydılar.

Ve Sandanski 22 nisan 1915’te pusuya düşürülerek öldürüldü. Tabancalarını ateşleyenler, Makedon Devrimci Örgütü’nün sağ kanat liderlerinden Todor Aleksandrov’un tetikçileriydi. Bizzat emri veren ise Bulgar Kralı Ferdinand’ dı.

Halkların kardeşliğini savunan, Avrupalı emperyalistlerin Balkanlara girmesine karşı çıkan Yane Sandanski’nin sonu Osmanlı’dan farklı, olmadı.

Her ikisi de kaybetti…

Dün “medeniyet” bugün “demokrasi”

Bu bilgilerden sonra bir soru sorayım:

Bugün “demokratik açılım” nedeniyle konuşup tartıştığımız Kürt· sorununun temelinde ne var?

Bu sorunun yanıtını bilmeden sorunun çözümünü ütopik Osmanlı reçetelerinde ararsınız…

Dünün sihirli sözcüğü “medeniyet” idi, bugünün her derde deva sözcüğü “demokrasi”!

Namık Kemal’lerden, Ziya Paşa’lardan Talat Paşa’lara, Enver paşa’lara kadar Jön Türklerin, İttihatçıların bir hülyası vardı: “Ah bir kanuni Esasi/ Anayasa ilan edilsin, her şey yoluna girer.”

Bu duygusallığı ve yüzeyselliği günümüzde de görmek mümkün sanıyorlar ki “hele bir anayasa değişsin Türkiye demokratikleşsin herşey yoluna girer!”

Ne kolay değil mi?

Şaka bir yana…

Balkan sorununun, Şark sorununun “doğum hikâyesi” ve sebepleri aynıdır.

Sorunun sınıfsal olduğunu söyleyen kişi, TBMM Onur Ödülü sahibi duayen tarihçimiz Halil İnalcık’tır.

Ayrıntıya girmeye gerek yok.

Osmanlı, Kürt derebeyliklerini yok etti, ama aşiret ve şeyhlere dokunamadı. Hatta bunları kolladı. Bu feodal gericilikten yararlandı.

Ne yazık ki genç Türkiye de bu tasfiyeyi gerçekleştiremedi.

Atatürk, Kürt sorununun temelinde neyin yattığını biliyordu. 15 yıllık iktidarı boyunca toprak reformu meselesini çözemedi.

Her 1 Kasım günü TBMM’nin açılışında yaptığı konuşmalarında top­rak reformu çıkarılmasını istedi.

Hatta son olarak 1 Kasım 1936’da yaptığı konuşmada, yasayı bir tür­lü çıkarmadığı için milletvekillerini sertçe eleştirdi. “Topraksız köylü bırakmamalıdır” dedi. Dedi, ama ömrü yetmedi.

Keza İsmet İnönü de aynı görüşteydi. İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması reform çabalarının askıya alınmasına neden oldu. Savaştan sonra ise Adnan Menderes, Emin Sazak gibi toprak ağaları Çiftçiyi Toprak­landırma Kanunu’na karşı çıkıp CHP’den koptular, DP’yi kurdular.

1936’da toprak reformuna destek veren Celal Bayar bile artık karşı safa geçmişti

İşte bizim demokrasi” anlayışımızın özetidir bu; çokpartili bir siyasal yaşam paylaşıp sandıklar kurulunca demokrasinin geldiğini sanıveririz!

DP’nin aşiret reisIerini, şeyhlerini TBMM’ye sokmasıyla Kürt sorunu çözüleceği aldatmacasına kapılıveririz.

Oysa Osmanlı ile DP’nin Kürt sorununa bakışı arasında paralellik ol­duğunu görmezlikten geliriz. Feodal beylerin gönlünü hoş ederek çözüm bulma yöntemidir bu.

Bugün öve öve göklere çıkarılan DP’nin “demokrasi” anlayışıdır bu.

Cumhuriyet’in getirdiği devrimler sayesinde okullara gidip meslek sahibi olan yoksul Kürtler, Kürt sorununu dile getirince ezber bozuluverir

Ama çaresi bellidir: 50 Kürt hemen cezaevine tıkılır.

Cumhurbaşkanı Bayar, gerekirse bu Kürtlerin Taksim Meydanı’nda sallandırılacağını söylemekten geri durmaz.

Aslında DP, Kürt sorununun sebebini anlayamamış ya da anlamaz­lıktan gelmişti. Oysa bugün neoliberaller, Kürtlerin DP iktidarı döneminde en rahat günleri yaşadıklarını söyleyecek kadar aymazlar.

Kürt sorununun çözümüne ilişkin en somut adımı 27 Mayıs 1960 askeri ­müdahalesini yapan subaylar attı.

Çoğunluğu toprak ağası, şeyh olan 485 Kürt önde gelen Sivas’ta bir kampta topladı. “Ağalık, şeyhlik düzenini yıkılacak” diyordu genç subaylar.

Aynı dönemde daha sonra AP genel başkanı olacak General Ragıp Gümüş pala bile “Şark’ta 40 köyü olan ağa, şeyh var, derebeyleri var” diyor. Ve ­bunların tasfiye edilerek toprak reformu yapılmasını istiyordu.

Askerler Kürt Enstitüsü kurulması için bile toplantılar düzenlediler. Ancak onlar da ne feodalizmi tasfiye ettiler ne de kültürel haklar konu­sunda bir şey yapabildiler.

Sonuçta hiçbir siyasal iktidar, ağalık-şeyhlik düzenini yıkamadı. Üstelik süreç tersine ilerliyor; bazı Kürt aydınları bile sorunu aşiret ağalarının, yerel dini şeyhlerin himayesiyle çözüleceğine inanıyor bugün.

Öyle olmasa kırk yıllık sosyalist Kemal Burkay şeyhlerle birlikte parti kurar mı?

Öyle olmasa Kürt aydını, bir erkeğin dört kadınla evlenmesine olanak veren yasayı çıkaran Mesut Barzani’ye övgüler dizebilir mi?

Bunların hiçbirinin yüz yıl önce yaşamış Yani Sandanski kadar ne tarih ne de siyasal bilinçleri var.

Türkiye, Kürt sorununu, sırtını Batılı güçlere dayamış feodal beylerle mi, yoksa yoksul Kürtlerin temsilcileriyle kardeşlik temelinde konuşarak, siyasi, iktisadi, kültürel reformlar yaparak mı çözecek?

Kimse duayen tarihçileri de mi okumuyor artık?…

Çünkü artık “yeni uzmanlarımız” var.

Diyelim “Kürt açılımı” yapılacak, bir anda gazete ve televizyonlarda bir akademisyeni görüyoruz: İhsan Dağı!

Ardı ardına röportajları yayınlanan Dağı, ODTÜ Uluslararası ilişkiler Bölümü öğretim üyesi.

Cemaatin yayın organı Today’s Zaman’da köşe yazıları yazıyor.

Ve her gittiği ABD seyahatinde Fethullah Gülen’i ziyaret edip hayır duasını alıyor.

Bu ABD gezilerini küçümsemeyin. Ülke politikaları orada belirleniyor.

Cemaat son dönemde bu ziyaretleri çok sıklaştırdı.

Nedense özellikle Brookings Enstitüsü’yle ilişkileri çok iyi; mutlaka enstitüde bir toplantı yapılıyor.

2009 Temmuz ayındaki toplantıda yazarlar arasında bulunan Orhan Kemal Cengiz isimli avukatın ABD Dışişleri’ndeki toplantıda heycanlanıp sesini yükselterek, “Niye hiçbir şey yapmıyorsunuz? Ülkede darbe oluyor” dediği, oluyor. ABD’lilerin de bu kontrolsüz patlamayı şaşkınlık içinde izlediği söyleniyor.

Neyse konuyu dağıtınayalım.

Cemaat ülke meseleleriyle çok yakından ilgili Tek “kusuru” var eline tutuşturulan raporlar dışında özgün bir görüşü yok. Peki ya solcular ne yapıyor?

Dün öyle değildi…

Yıl 1987.

Şartlı tahliye sonucu 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yok etmeye çalıştığı solcular cezaevinden çıktı. Kimi kendini rüzgâra kaptırdı, inandığı yolda yürüyüşünü sürdürdü.

Yarım bıraktığı işi tamamlamak isteyen birkaçı, o dönemde birliğini yaptığım 2000’e Doğru dergisinde çalışmaya başladılar.

Dönem, hükümetti ANAP’ın bulunduğu, sivil toplumculuğun revaşta olduğu, dağlardan silah seslerinin duyulduğu bir devirdi.

Haber merkezimizde hararetli tartışmalar yaşanırken, cezaevinden yeni çıkan “rüzgâra karşı yürüyenler” hemen devreye girerdi. “Bırakın bu gazete haberleri, köşe yazarı yorumlarıyla tartışmayı, kitap okuyan kitap derlerdi. “Kitap bilgisiyle tartışın.”

Bizim “mahallede” kitaba büyük önem verilirdi. Daha bıyıklarımız bile terlememişken “mahallenin ağabeyleri” elimize kitap tutuşturup okumamızı ve özet çıkarmamızı isterlerdi. Sonra sınava çekilirdik. Ya da öğrendiklerimizi illegal örgütün legal derneğine gelen diğer gencecik arkadaşlara anlatırdık!

Yani bizim “mahalleye” göre tarih bilinci olmadan meseleler analiz edilmezdi.

Günümüz Türkiyesi’nde sorunlar televizyonlarda konuşuluyor, gazelerde yazılıyor ve tartışılıyor. Kerameti kendinden menkul uzmanlarımız ­var, kanal kanal dolaşıp sürekli konuşuyorlar.

Siyasal gelişmeler konusunda nedense tarihçilerin pek görüşüne başvurmuyor. Oysa onlar bugünkü sorunların temel/tarihsel sebeplerini en iyi bilenler.

Son dönemde yayınevleri “nehir söyleşileri” adı altında biyografiye yönelik röportaj kitapları çıkarıyor. Size bu kitaplardan ikisini tanıt­mak istiyorum. Söyleşisini Emine Çaykara’nın yaptığı, Tarihçilerin Kutbu Halilınalcık Kitabı ve röportajını Emin Tanrıyar’ın gerçekleştiği Dağı Delen ırmak; Kemal H. Karpat Kitabı.

TBMM Onur Ödülü sahibi iki tarihçimiz, bu söyleşilerinde Türki­ye’nin konuşup tartıştığı konular meseleler üzerinde de görüşlerini dile getirmişler.

Tarihçi olarak bu iki ismi seçmemin nedeni, kimi zaman taban taba­na zıt görüşleri dile getirmeleridir.

İşte İğneyle kuyu kazarak dünyanın ufkunu açan iki tarihçinin Kürt meselesi konusundaki görüşleri

Prof. Halil İnalcık:

—ABD ve Batı, bilhassa buradaki petrol kaynakları nedeniyle bağımlı hükümetler yaratıyor bölgede. Bu hükümetler arasında en kuvvetli du­rumda olanı, en bağımsız hareket edeni Türkiye’dir. Türkiye’yi bağımlı tutmak için Amerika olsun Avrupa olsun Kürt meselesine çomak sokuyorlar. Mesele bugün Irak Savaşı’ndan sonra açıkça ortaya çıktı; Ame­rika bizim güney hududumuzda açıkça bir Kürt devletinin altyapısını hazırladı

Benim görüşüme göre Amerika, Ortadoğu’da Türkiye gibi büyük bir kuvvetin daima müşkülat içinde bulunmasını ister. Bu açık bir hakikattir.

—Kuzey Irak’ta ABD’nin politikası bu konuda açık, orada Kerkük-Musul ­petrol kaynakları üzerinde kendisine uydu bir devlet istiyor.

—Bugün Amerika Ortadoğu’ya hakim olmak istiyor; İsrail’i yarattı, Irak’a geldi. Kuzey Irak’ta başka bir lsrail devleti yaratmaya çalışıyor.

—AB ve ABD bugün Kürtleri destekliyor; Ermeniler ve Kürtler, şimdi Amerika’nın Ortadoğu’da yeni “parçala-bağımlı yap” politikasından kendileri için çok ümitliler.

—Dünyanın her tarafında Kürt milliyetçileri saldırı halindedir. Vahim olan, bugün Ermeni meselesi gibi, uluslararası bir mesele halini almış Görmezden gelmekle mesele kalkmıyor; AB neden bu kadar üzerimize geliyor. Bütün amaç Batı’nın desteğini almak İşin vahameti şuradadır. Biz hala Osmanlı gibi, Türkiye büyük devlettir, bunlar kurusıkıdır, diyoruz. hayır XIX. yüzyılda Avrupa, bu yolla Ortadoğu’yu nasıl hükmü altına almaya çalıştıysa bugün de Türkiye’ye karşı aynı politikayı sürdürmektedir.

Bence bütün bunlar, Avrupa’da XiX. yüzyıldaki “Question d’Orie politikasının devamından başka bir şey değildir.

Prof. Kemal H. Karpat:

—Kürt devleti fikrini, en aktif şekilde savunanlar, Türkiye’dedir. Bugün Amerikalıların ve İsraillilerin etkisiyle, Kuzey Irak’ta bir Kürt bölgesi kuruldu ama unutmamak gerekir ki, “Kürt bölgesi” dediğimiz yerin iki efendisi vardır. Sözde sosyalist Talabani ve Barzani Bu liderler 10–15 sene önce savaşıyorlardı. Orada bir Kürt toplumu ortaya çıkmakla beraber, Kürt devletinin milli ideolojisi oluşmamıştır. Onun ideolojisi Türkiye’de oluşuyor.

—Türkiye dağılırsa, bir Kürt devleti uzun süre yaşayamaz. Ne bir arap devleti kalır ne de Kürtler. Bu topraklar bambaşka şekil alır. Türkiyenin ayakta kalması, kuvvetli olması, birçok bakımdan uzun vadede Kürtler” için de, Araplar için de emniyet kilididir.

—Amerika’nın buradaki en büyük endişesi, petrol ve enerji kaynaklarının kendine düşman ellere ve ülkelere geçmemesi Petrol olmasa Amerika’da her şey durur. Hayat bir günde çöker. Bu nedenle Amerika’nın petrol bölgelerini karmaşaya meydan vermeden güven altında tutması lazım:

Peki, ABD’nin bölgedeki hegemonyasını sürdürmek için neye ihtiyacı var?

İnsanlık tarihi göstermiştir ki, tüm emperyalist güçler bir tek dayanağa ihtiyaç duyarlar: Gericilik!

Bugün Güneydoğu’da gericilik hortlatılmaya çalışılıyor. Şeyh yüceltiliyor. Üstelik bunu solcu Kürtler bile yapıyor

“Çakma seyyid” düzeni

Seyyid olmanın tek temel ölçütü vardır; Hz. Muhammed’in ailesi yani ehl-i beyte mensubiyettir.

Ehl-i beytin kimleri içerdiği bugün dahi tartışılan bir konudur.

Şiiler “Ali-i Aba”dan, yani Hz. Muhammed’in kendisi, kızı Hz. Fatma, damadı Hz. Ali ve iki torunu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den ibaret olduğ­unu ileri sürerler.

Sünniler ise bu konuda iki gruba bölünmüştür: Bir grup Hz. Muham­med’in tüm eşlerini de ehl-i beyte dahil ederken, diğer grup amcalar, torunlar, yeğenler gibi tüm akrabayı yani Haşimileri ehl-i beyt sayarlar.

Bazı mezhepler ise Abdullah Mesud, Selman-ı Farisi gibi sa­habeleri de ehl-i beyte dahil ederler.

Türkiye’deki ki hemen hepsi Kürt seyyidler, ehl-i beyte mensup mudur? Evet, konuyu artık yaşadığınuz topraklara, Anadolu’ya getirebiliriz…

Seyyidlerin Anadolu’daki tarihinin ne zaman, nasıl başladığı, boyutların ­ve mekânlarının ne olduğu tam olarak bilinmiyor. Bilinen, seyyidlerin büyük ölçüde kabul gördüğü bölgelerin başında Anadolu’nun geldiğidir.

Anadolu’daki seyyid tarihi Selçuklular dönemine kadar götürülebiliyor. Öncesine ait yazılı metin yok.

Selçuklular döneminde seyyid olduğunu iddia eden o kadar çok kişi aile var ki, seyyidlerin mesebi konusunda ilk çalışma başlatıldı. Bu iş sadreddin Yusufa verildi.

Ancak gerçek seyyidler ile “çakma seyyidleri” (müteseyyidleri) birbirinden ayıran ilk çalışma Abbasiler döneminde başladı. Yani sorun sadece bize özgü değildi. Sahte seyyidler tüm İslam ülkelerinin sorunuydu.

Benzer çalışmalar Osmanlı döneminde de sürdü; Yıldırun Bayezid, 1400 yılında konuyla ilgili olarak “nakibü’l-eşraf” kurumu oluşturdu.

Seyyid olduğunu iddia eden kişi, iddiasını, “nakibü’l-eşraf” kurumu önünde ispat etmek zorundaydı. Bunu ispatlamanın iki şartı vardı: Elindeki belgeler ve (yıllar içinde sayıları sürekli artan) şahitler.

Seyyid olduğunu kanıtlayanların hüccetleri/unvanları ibraz edilir ve defterlere kayıt edilirdi. Bu defterlerden günümüze sadece 38 tanesi ulaşmıştır ve bunlar da İstanbul Müftülüğü Şer’iye Sicilieri Arşivi’nde saklanıyor.

Kurul sadece seyyidliği onaylamaz aynı zamanda “çakma seyyid”ler­in önüne geçmek için sık sık Anadolu’ daki kaymakamları aracılığıyla teftişler yaptırırdı.

Peki, bu sıkı incelemeye rağmen “çakma seyyidler”in önüne neden geçilemişti? Bu işlerde rüşvetler dönüyor muydu?

Meseleyi tam kavrayabilmek için, seyyid olmanın ne gibi avantajları vardı önce ona bakmak gerekiyor…

Seyyidlik salt yüksek sosyal statü meselesi değildi.

İşin ekonomik ayrıcalığı vardı; seyyidler vergiden muaftı. Sadece kendileri değil birinci ikinci dereceden tüm akrabaları da vergi vermi­yordu.

Vergi vermedikleri gibi vakıfların gelirlerinden de belli bir pay alı­yorlardı.

Seyyidlerin ayrıcalıkları çoktu. Örneğin, seyyidleri normal mahkemeler kadılar yargılayamıyordu; seyyidleri sadece nakibü’l-eşraf kuru­mu yargılayabiliyordu.

Yani seyyid olmak çok avantajlıydı. Bu durum Osmanlı’nın gerilemeye başladığı dönemde sosyal ve iktisadi ayrıcalığa kavuşmak isteyen insanlara çok cazip gelmeye başladı.

Seyyid olmanın sağladığı ayrıcalıkların kısa sürede fark edilmesiyle Anadolu’da özellikle yüzyıldan başlayarak bir “seyyid enflasyonu” yaşandı!

Yani, Osmanlı siyasal ve iktisadi olarak geriledikçe “çakma seyyid sayısı buna paralel olarak arttı.

Seyyidliğin maddi ve manevi kazançları insanları o kadar yoldan çıkardı ki alınan sıkı tedbirlere rağmen “çakma seyyidlerin” önüne geçilemedi.

“Çakmaa seyyid” olmak o kadar zor değildi.

Bunun çeşitli yöntemleri vardı.

En masumu olan iltimas/hatır için verilen hüccet belgesiydi. Gerçi bu durum öyle bir hal aldı ki; Osmanlı Medine’de hatır için sürekli hüccet veren nakibü’l-eşrafı Seyyid Ahmed’i 1576’da uyarmak zorunda kaldı. Bu uyarılar ne kadar işe yaradı bilinmez ama “çakma seyyidler” hep bir yol buldular.

Vilayet kâtiplerine birkaç akçe rüşvet vererek Defter-i Hak kendilerini “seyyid” olarak yazdırmaları da bu yollardan biriydi.

Devlette tanıdığı olmayanlar, rüşvetten korkanlar ise düzmece secerelerin peşine düşüyorlardı. Veriyorsun parayı, alıyorsun soylu bir geçmişi!

Yeter ki paran olsun; yoksul seyyid öldüğünde ailesi secereyi iyi para verene satabiliyordu.

Ya parası olmayanlar ne yapıyordu? Evlere girip secere çalıyorlardı.

Bitmedi. Yoksul, bilgisiz halkı kandırmak isteyen kimi uyanıklar belgeye, secereye ihtiyaç duymadan seyyidlik alameti olan yeşil sarığı başına sarıp köy köy dolaşıyordu. Gelsin etler, sütler, akçeler…

Osmanlı’da seyyid olmak o kadar da zor değildi! Yeter ki yakalanmasınlar.

Aslında Osmanlı kimin seyyid olduğuyla pek ilgili değildi, ama işin içinde para vardı. “Çakma seyyidler” yüzünden devletin vergi giderleri o kadar düştü ki Osmanlı önlemlerini sıklaştırdı. Kapsamlı teftişler sayesinde “çakma seyyidler” ortaya çıkarıldı. Toplanan yeşil sarıklar İstan­bul’a gönderiliyordu. En çok yeşil sarık toplanan şehir ise Diyarbakırdı!

Cumhuriyet, nakibü’l-eşraf kurumunu kaldırdı.

Doğal olarak seyyidlerin vergiden muaf tutulmaları gibi benzeri im­’itiyazlara son verildi. Seyyidlik sadece sosyal statü için gerekli bir kimlik olarak kaldı.

Kuşkusuz bu dinsel statü bölgedeki tüm asalet ve şeref rütbelerinin üstündeydi. Kendilerini hep asil bir nesebe bağlama ihtiyacı içinde olan Türkiye’nin gelişmemiş bölgelerindeki aşiretler “seyyid” unvanı her yolu denediler.

Biliyorlardı ki seyyid olmak diğer aşiretler nezdinde onlara prestij kazandırıyordu.

Ve dolayısıyla her aşiret şeyhi, seceresini ehl-i beyte dayandırmak için her yola başvurdu. Zaten denetleyen bir kurum da yoktu ortada! .Böylece elinde sahte-gerçek şecere bulunduran her şeyh soyunu Hz. Muhammed’e dayandırdı. Ve bu nedenle bugün bölgede “seyyid enflasyonu” yaşanıyor.

Bunun büyük çoğunluğunun “çakma seyyid” olduğunu belirtmeye gerek varmı?

Bu bilgilerden sonra gelelim derdimizi söylemeye:

Terörden kaçan Kürt aydınlar hızla feodal “çakma seyyidlerin” hegemonyasına giriyor. Bu birliktelikten çok memnun olanlar ise yandaş medyayı sonuna kadar “çakma seyyidlere” açan dinci-liberal kalemlerdir…

Kürt aydınlar, bu büyük oyunun figüranı yapıldıklarının farkında değil mi?

Son dönemde ülkemizdeki iki gelişme çok dikkat çekici hale geldi:

Birincisi; Kürt aydınları dünün ve bugünün şeyhlerini, aşiret reisleri­, bunların hepsi seyyid olduğunu iddia ediyor övgüler dizip yüceltmeye başladı.

İkincisi; Kürtler sorunlarının çözümü için bu “çakma seyyidlerin” ağızlarından çıkacak iki cümleye büyük önem verip bunlara “kurtarıcı misyonu” vermeye başladı!

Aşiret düzenini yıkmayı hedeflemeyen, yüzlerce yıllık gerici gele­nekler arasında boğulmakta olan Kürtleri özgürleştiremeyen Kürt mü­nferleri bölgedeki aydınlanmayı “çakma seyyidler”le mi gerçekleşticeklerini­ düşünüyorlar?

Sahi tıpkı müritler gibi körü körüne bağlanmaya başladıkları bu çakma seyyidlerin” olağanüstü yeteneklere haiz olduklarını sanıp bunların geleceği görerek mucizeler yaratabileceğine mi inanıyorlar?

Çokmu bunlar? Bu toprakların 150 yıllık aydınlanma mücade­lesine savaş açmaktır. Terörden daha tehlikelidir.

Bilmezler mi?; bunlar, sadece “çakma seyyid değil çoğu Barzani gibi kökeni bilinmeyen, kılıç zoruyla “beylik” almış şeyh figürleridir.

Son günlerde ardı ardına aşiret reisIerine övgüler dizen kitapları yazanların hedefi nedir? Kendi kültürüne sahip çıkmak gericiliği yücelterek olmaz. Çağdışı kalmış şeyhleri tıpkı bir müridin yaptığı gibi uçurmaya çalışmak trajikomiktir!

Kürt aydınları kendilerini kandırmamalıdır; geleneksel hiyerarşiye boyun eğerek, şeyhlerin mutlak otoritesi altına girerek gericileştiklerini görmeliler.

Cumhuriyet’le birlikte okuma olanağına kavuşmuş yoksul Kürt ailelerin aydın çocukları nasıl dinsel özellikleri ağır basan şeyhlerin muridi olur bugün? Bu kendi tarihlerine bile hakarettir. Osmanlı’daki Kürt hareketlerinin bile gerisine düşmüşlerdir. Gelinen nokta çok acıklıdır. Kürt aydınlarına ne oldu böyle? Gerçek hayattan nasıl koptular?

Türkiye’deki yozlaşmanın /avamlaşmanın Kürt aydınlarını da etkilediğini söyleyebilir miyiz?

Sadece bu mu?

Osmanlı’nın son döneminde, İngilizlerin Kürt sorununun çözümünü “çakma seyyidlere” havale etmesi ile bugün Amerikalıların, İsraillilerin aynı aşiretlerle kol kola olması arasında hiç mi bağ kurmuyorlar?

Emperyalizmin yeni oyunu “Turuncu Devrim” peşinde koşan liberallerin, dincilerin, Kürt aydınlarını bu oyunun taşeronu yapmak istediklerinin farkında değiller mi? Karşı koyanlara neden “Ergenekoncu” yaftası vurulduğunu sanıyorlar?

ABD ve İsrail’in Ortadoğu politikalarına karşı çıkan Kürtler bir bir tasfiye edilirken “çakma seyyidlerin” önü neden açılıyor, anlamıyorlar mı?

Türkiye’ye “emperyalist” diyecek kadar küçülen bazı Kürt aydınların, dün İngilizleri bugün Amerikalıları “kurtarıcı” olarak görmemeleri hangi büyük oyunun sonucudur?

Kürt aydınlar, ABD’nin Irak’ta Sünnilerin, Şiilerin ve Kürtlerin en gerici kanadıyla işbirliği yapmasından hiç mi ders çıkarmıyorlar?

200 yıldır çözümü şeyhlere havale edenler, bugün hala televizyonlara çıkıp “Şeyhler baba gibidir” diye nasıl konuşabiliyorlar?

Göklere çıkardıkları Barzani bakın bu yıl hangi yasanın altına imza attı:

Kuzey Irak Kürt Parlamentosu, erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesine onay veren bir yasa çıkardı. Yasa, 35’e karşı 39 oyla: kabul edildi. Mesud Barzani de çok eşliliğin Kuran’da olduğunu, dinin çok izin verdiğini söyleyerek yasayı onayladı.

Barzanici nasname.com sitesi yasayı eleştiren çevrelerin iyi niyetli olmadığını, bunların PKK’ya yakın neo-Kemalistler olduğunu, amaçlarının da Barzani’yi karalamak olduğunu yazdı.

Bunu yazan Barzanici medya, 2008 yılında, 110 kadının öldürüldüğünü 223 kadının kendini yakarak ya da asarak intihar ettiğini hiç haber yapmadı.

Bugün Türkiye’de Barzani’ye övgüler dizen ve Barzani’yi eleştirenle topa tutanlar bu gerçekleri ısrarla görmek istemiyorlar.

XXI. yüzyılın dünyasında erkeklere, çok kadınla evlilik yolunu açan Şeyh Barzani’nin nasıl bir “Kürdistan” hayal ettiği ortada değil mi? Şaşırtıcımı? Emperyalist güçler dün olduğu gibi bugün de feodal gerici güçlerle ittifak kurmayı sürdürüyor. Kürt aydını bunu nasıl görmüyor?

Kürt sorunu, Türklerin ve Kürtlerin el ele vermesiyle kardeşlik tem­elindeki politikalarla çözülür; uluslararası güçlerin ve onların işbirlikçisi “çakma seyyidlere” himmet duyarak değil…

Kürt Resmi tarih tezi

Kardeş kanının dökülmesine kim karşı çıkmaz?

Kürtçenin yazılmasını, konuşulmasını, öğrenilmesini istemeyen mi var. Artık Kürtçe televizyon var.

Deni’yor ki, birkaç yıl önce öyle değildi. Evet, öyle değildi; ama han­gi ülkenin tarihinde “büyük ayıpları” yok?

Hep yazdım; Türkler ve Kürtler birbirini anlamaya çalışmalıdır.

Siz Şeyh Said Ayaklanması’nı Türklerin anlamasını istiyorsanız, siz de bu isyanın Cumhuriyet’in kurucu kadrolarını psikolojik olarak nasıl etkiledi’ğini anlamalısınız.

Bir düşünsenize…

Rumlar, Sırplar, Bulgarlar, Romenler; millet-i sadıka dediğiniz Erme­niler dindaşınız Araplar ve Arnavutlar hepsi tek tek isyan edip çekip gitmişler.

Ve şimdi de, Kurtuluş Savaşı’nda kader birliği yaptığınız Kürtler ayaklanmış.

Söyler misiniz, yıkık bir imparatorluktan yeni bir devlet kurmaya ça­lışan Türkiye Cumhuriyeti kadrolarının ruh hali bu ayaklanmayı nasıl karşılamıştır?

Biraz empati kurmaya çalışın…

Tarihe öç duygusuyla yaklaşmak çözüm üretmez, sadece sorunu derinleştirir.

Anadolu’da Türkler ve Kürtler bin yıldır birlikte yaşıyor.

Bin yıllık kardeşlik, akrabalık unutturulmak isteniyor sanki.

Bazı Kürt aydınlar televizyonlara çıkıp ilk taşı biz atmadık” diyecek kadar sulandırıyor.

XIX. “yüzyıl başında başlayan Kürt ayaklanmaları, sanki despotluğa karşı isyanmış gibi anlatılıyor. Ne kadar ayıp.

Yazdım; Kürt derebeyleri topraklarının ellerinden alınmasına karşı çıktılar; Hepsi bu.

Üstelik Osmanlı sadece Kürt derebeyliklerini değil Balkanlar’daki Türk derebeyliklerini de dağıttı.

Doğu’da Bedirhani Bey’i tasfiye ettiyse Batı’da da Tepedelenli Ali Paşa’yı ortadan kaldırdı.

Osmanlı, feodal derebeylere son vererek yeni bir devlet yapılanmasına gitti. Derebeylikleri yıkıp Ortaçağ’a son verip Rönesans’ın yolunu açan Avrupa gibi “modern” olmak istediği için yaptı bu tasfiyeyi; hepsi bu.

Tanzimat Fermanı hangi ihtiyacın sonucu doğdu?

Gerek Türk gerekse Kürt derebeyleri “yeni döneme” karşı çıktılar isyanın nedeni budur. Daha ortada milliyetçiliğin “m”si bile Yokken, televizyonlarda boy gösterip “Ulusal Kürt ayaklanmasından” bahsedip, nasıl ahkam kesiyorlar anlamak zor.

Bunlar neyin uzmanı?

Türk’ün Kürt’ten, Kürt’ün Türk’ten Osmanlı nezdinde hiçbir farkı yoktu; bunu bilmeyen mi var hala?

Hissiyatla, hamasetle tarih yazılabilir mi?

Niye kimse artık, bizi bir arada tutacak, kardeşliği pekiştirecek tarihsel gerçekler üzerinde durmuyor?

Hürriyet gazetesinde yazdım; Fenerbahçeli Alex niye “Kürtçe: bilmiyor?

Şaka yapmıyorum.

Fenerbahçe’nin yıldız futbolcusu Alex Brezilyalıdır, anadili Portekiz’cedir. Beşiktaş’ın on numarası Delgado Arjantinlidir, anadili İspanyol’cadır. Şilili Tello’nun da anadili İspanyolcadır. Galatasaray’ın büyük transferi Müslüman Keita’nın memleketi Fildişi Sahilleri’dir, ana dili Fransızcadır. Bu sezon Trabzonspor’dan Manisa’ya transfer olan, İseaac Nijeryalıdır, anadili Pidgin İngilizcesidir. Örnekleri artırmaya gerek yok. Gelelim olayın bizi ilgilendiren tarafına…

Ama önce tavrımı belli edeyim:

Kürtçe Anadolu’nun zenginliğidir. Bizim kültürümüzdür.

Batı’nın dünyayı tek tip kültür haline getirmesine ne derece karşı çıkıyorsak, dünyanın her tarafındaki etnik dillerini kültürlerin yaşamasını da hararetle savunmalıyız.

Yani, Kürtçeye sahip çıkmalıyız,

Ülkemizde ne kadar farklı dil varsa hepsini koruma altına almalıyız.

Bu girişten sonra kışkırtıcı bir soru sorabilirim:

Basketbol Milli Takımı Teknik Direktörü Sırp Bogdan Tanjeviç niye Türkçe bilmiyor?

Sorunun yanıtından önce size tanık olduğum absürd bir olaydan bahsetmeliyim:

Kamerunlu Rigobert Song Galatasaray’da futbol oynarken sık sık tv ekranlarına çıkıp spor muhabirIerinin sorularını Fransızca yanıtlıyordu.

Bir gün arkadaşın biri Song’u dinlerken şu yorumu yaptı:

“Adam boşuna büyük futbolcu olmamış; bakın kendini ne güzel gel­iştirmiş, anadili gibi Fransızca konuşuyor!” Arkasından bir de yorum yaptı: “Eee adamlar işi biliyor; Avrupa’da top oynayacaksan dilini de öğreneceksin.”

Danamayıp sordum: “Song’un anadili ne?”

Arkadaşım Song’un Kamerunlu olduğunu biliyordu. Fakat Kamerunun ­dilinin ne oldugu bilmiyordu.

Kamerun’un resmi dili Fransızcadır.

Bizim arkadaş sanıyordu ki Afrikalı Song’un anadili “Kamerunca!”

Bugün dünyada 29 ülkenin (ki bunun 2l’i Afrika ülkesidir) anadili Fransız’cadır.

Dünyada 22 ülkenin resmi dili ise İspanyolcadır. Dili İspanyolca olan o kadar çok ülke vardır ki… Meksika, Uruguay, Venezüella, Küba, Arjantin, Bolivya, Şili, Kolombiya, El Salvador vs…

İngiliz’ceyi merak ettiniz mi? ABD, Singapur, Kanada, Yeni Zelanda, Avustural’ya, Malezya, Namibya, Nijerya, Eritre vs diye liste uzayıp gider.

İşin özeti şu: Kim nereyi sömürge yaptıysa dilini oraya dayatmıştır.

Bunun bir tek istisnası vardır: Biz!

Yani; -bugün artık söylediğimiz zaman neredeyse faşistlikle itham edilir hale geldiğİmiz- Türkler.

Biz Çılgın Türkler…

Kışkırtıcı Tanjeviç sorusunu unutmuş değilim.

Tanjeviç’in neden Türkçe bilmediği sorusunu kasıtlı sordum.

Tanjeviç’in memleketi Sırbistan 350 yıl Osmanlı egemenliğinde kaldı.

Bilinir ki, bir kültürü benimsemenin/benimsetmenin süreci üç kuşaktır.

Sırbistan’da 350 yılda kaç kuşak gelip geçti; bunlar Türkçe öğrenmedi; Ana dilleri Sırpçayı konuştular.

Bunun nedeni Osmanlı’nın idari/yönetim anlayışıydı.

Osmanlı ele geçirdiği topraklarda kimsenin diline, dinine karışmadı.

Bu nedenle, Bulgarlardan Romenlere, Arnavutlardan Sırplara kadar onca balkan ülkesi anadilini bugüne taşıyabildi.

Bugün Avrupa Birliği’nin resmi dilleri arasında bazı Balkan ülkelerinin isimleri varsa bu Osmanlı’nın hoşgörüsü sayesinde oldu.

Osmanlı; İngilizlerin, Fransızların, İspanyolların, Portekizlilerin, Hollandalıların yaptığını aynen uygulasaydı inanın Sırbistanlı Tanjeviç çok iyi Türk’çe konuşurdu!

Ya da tersini yazalım: Sırbistan’ı İspanyollar 350 yıl boyundurukları al­ltında tutsalardı Sırpların dili İspanyolca, dini/mezhebi Katolik olurdu!

Çok eskiye gitmeyeyim; İtalya, Osmanlı’dan masa başında 1912’de aldığı: ege’deki 12 adaya, elinden çıkarmak zorunda kaldığı 1947 yılına kadar İtalyancayı mecbur etti!

Neoliberal tarihçilerimiz hiç bunları dile getirmezler…

Neyse, biz Fenerbahçeli Alex’in neden Kürtçe bilmediği konusuna dönelim.

Alex’in ülkesi Brezilya’nın resmi dili Portekizce;

Sırbistan kaç sene Osmanlı egemenliğinde kaldıysa, üç aşağı beş yukarı Brezilya da o kadar yıl Portekiz sömürgesi olarak yaşadı.

İkisi de XIX. yüzyılda özgürlüğe/bağımsızlığa kavuştu.

Portekiz miras olarak Alex’e, dili Portekizceyi ve dini Katolik inancını bıraktı.

Osmanlı ise Tanjeviç’e sadece büyük devrimci Fatih Sultan Mehmed’in fermanını bıraktı:

Ben, Fatih Sultan Han burada tüm dünyaya duyururum ki, bu fermanla tüm Bosna Fransiskanları benim korumam altındadır. Ve; kimse bu insanları veya kiliselerini incitmeyecek ve zarar vermeyecektir. Benim ülkemde barış içinde yaşayacaklardır.

Sırp Tanjeviç’in ataları bu fermanla dilini ve dinini özgürce yaşadı.

Geliniz, bu noktada tarihi tersine çevirip bir kurgu yapalım:

Eğer Brezilya’yı; Portekizci denizci Pedro Alvares Cabral değil de Osmanlı Kaptan-ı Deryası Piri Reis fethetseydi ne olurdu?

Piri Reis hemen Fatih’in fermanını hayata geçirirdi.

Yani Fenerbahçeli Alex anadilini konuşurdu.

Peki, Alex’in anadili neydi?

Ne yazık ki Brezilyalı yerlilerini halkların sömürge öncesi konuştuğu diller bugüne gelemedi, yok olup gitti.

Osmanlı Brezilya’yı keşfetseydi, Alex’in dili bugün kaybolmayacaktı: kuşkusuz.

 Ya da, eğer Alex’in ataları Afrika’dan köle olarak getiriIdiyse, anadili atalarının konuştuğu bir yerel dil olacaktı.

Yani Alex’in dili, tıpkı Osmanlı himayesinde rahatça kullanılan dillerden biri olabilirdi: “Sırpçan, “Kürtçe”, “Ermenice”, “Rumca”, “Bulgarca”, “Lazca” gibi…

Alex’in konuştuğu dil bir tek Türkçe olamazdı!..

Peki, gelelim sonuca…

Bu zorlama benzetmeleri niye yazdık? Çünkü ekrana çıkan herkes “ağzı olan konuşuyor” misali neler söylüyor.

Tarihsel gerçekler ortadayken her fırsatta, tarihimizi, inançlarımızı kültürümüzü, hoşgörümüzü küçümseyip kendimizi değersiz bir varlık gibi hissetmemize yol açıyorlar.

Bizi biz yapanları değersizleştirmek için yoğun bir mesai içindeler Niye?

Gelinen bu durumu, “toplumsal değerlere yabanCılaşan neoliberal aydın tavrı” diye kolay/yüzeysel bir değerlendirme yaparak savuşturmak biraz saflık olmaz mı?

Vatandaş Türkçe Konuş” yalanı

Bu çevrelerin yalanları bir değil ki…

Deniyor ki: “Kemalistler ‘Türkçe Konuş’ diyerek Kürt halkına baskı uyguladı.

Ne zaman yaptı bunu?

Kimi diyor ki, Şeyh Said Ayaklanması’ndan sonra.

Breh… Breh… Breh…

İsyan 1925 yılında oldu. “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası ise 1933 yılında.

Demek Ankara, sekiz yıl ne yapacağını düşündü!

Bu konu üzerinde o kadar çok duruluyor ki araya girip yazmak zo­rundayım:

Tarih, 21 Şubat 1933.

Yer, İstanbul

Beyoğlu’ndaki Tokatlıyan Oteli’nin bulunduğu binada yer alan “La Compagnie Internationale Wagons-Lits” adlı şirketin acentesi o gün ka­labalıktı. Müşterilerden biri gidip diğeri geliyordu. Hepsinin talebi ay­nıydı Yataklı trenden bilet!

Memur Naci Efendi herkese aynı yanıtı veriyordu: “Maalesef hiç yer yok”

Wagons-Lits, 1872 yılında Belçikalı Georges Nagelmackers tarafıntan Paris’te kuruldu. 1883’te Şark Ekspresi’yle ilk kez kıtalararası tren seferini başlattı. Bu aynı zamanda, Osmanlı’ya da ilk turistlerin gelmesi demekti.

Firma, 1892 yılında İstanbul’da ilk şubesini ve Pera Palas’ı hizmete açtı. Zamanla iç hat seferlerine bile başladı.

istanbul sosyetesi için yataklı vagonlarda seyahat etmek prestij meselesiydi, modaydı!

Memur Naci Efendi, müşterilerini üzmemek için elinden geleni yapıyordu. Belki yer bulurum diye şirketin Galata şubesini telefonla aradı.

Ve ne Olduysa o anda oldu.

Wegons-Lits Genel Müdürü Mr. Jannoi yerinden fırlayarak, “Bu memur nece bğrııyor Türkçe mi?” diye bağırmaya başladı.

“Oui/Evet” yanıtını alınca, “Burada resmi dil Fransızcadır; size bunu sopayla mı öğretmek lazım” diye ağzına geleni söyledi.

Naci Efendi soğukkanlılığını koruyarak, Zaman azdı, başımız kalabalıktı O nedenle Fransızca konuşamadık” dese de genel müdürün kızgınlığı yatışmadı. Naci Efendi’ye 25 kuruş para cezası verdi.

Bu kez Naci Efendi sinirlendi, “Ben Türk’üm, burası Türkiye, kendim ülkemde bile Türkçe konuştuğum için ceza mı alacağım?” dedi.

Bu sözler üzerine Mr. Jannoi, Naci Efendi’yi kovdu!

Acentede bulunan müşteriler bu olayı sadece seyrettiler.

Oysa İttihat ve Terakki Hükümeti 23 Mart 1916 tarihinde, “Müessese sat-ı Nafıa ile İmtiyazsız Şirketler Muhaberat ve Muamelatında Türkçe İstimali Hakkında Kanun” ile yabancı şirketlere Türkçe kullanma zo­runluluğu getirmişti. Ancak demiryolu şirketleri için bu süre 10 Temmuz 1919 tarihinde başlayacaktı.

Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı bu konuda hukuki adımlar atmayı geciktirdi. Mr. Jannoi bu hukuki açıktan yararlanıyordu!

Mr. Jannoi ile Naci Efendi arasındaki kavga gazetelere yansıdı.

Darülfünun (üniversite) öğrencileri Belçikalı şirketi protesto etme kararı aldı. Müderris Tahir Bey öğrencileri bu kararlarından vazgeçirmek istese de başarılı olamadı.

Öğrenciler beşer kişilik kafileler halinde Beyazıt’tan Beyoğluna doğru yürüyüşe geçtiler. En önde kız öğrenciler vardı.

Gruplar Beyoğlu’nda Belçikalı şirketin önüne geldiğinde Mr. Jannoi görevlilere “Hemen kepenkleri indirin” talimatını verdi. Bu sırada bazı öğrenciler şirkete girdi; birkaç masa sandalyeyi dışarı attıktan sonra duvarda asılı Atatürk portresini alıp çıktılar.

Arkadaşlarının çıktığını gören öğrenciler şirkete taş atmaya başladı. O sırada atlı polisler ve itfaiye olay yerine geldi. Öğrencilerin üzerine su sıkıldı.

Bazı öğrenciler Beyoğlu’ndan ayrılıp şirketin Galata şubesine gitti. Benzer olaylar orada da yaşandı.

Sonunda polis olayları yatıştırdı. Öğrenciler, Belçikalı şirketten aldıkları Atatürk portresini Eminönü Halkevi’ne götürüp duvara astılar.

20 öğrenci gözaltına alındı. Beyoğlu’ndaki acentede 1500, galatada ise 3 000 liralık maddi zarar meydana geldi.

Olaydan sonra üniversite öğrencileri “Vatandaş Türkçe Konuş, kampanyasını Türkiye’nin dört bir yanına yaydılar…

Kampanyanın rağbet görmesinin nedeni ise Bulgarların yaptığı bir hareketti.

Tarih, 17 Nisan 1933

Yer, İstanbul

Anadolu Ajansı Sofya muhabirinden aldığı haberi abonelerine geçti. “Bu gece Deliorman’ın göbeği olan Razgrad kasabasındaki Türk Mezarlığı 200 Bulgar tarafından tahrip edildi.”

Gazeteler ve radyo bu olayı haberleştirince Milli Türk Talebi Birliği; (MTTB) protesto eylemi yapmak için İstanbul Valiliği’ne başvurdu izin alamadı:

Ancak 20 Nisan’da Darülfünun’da toplanan öğrenciler, Maçka’daki Bulgar Konsolosluğu’nun önüne doğru yürüyüşe geçti. MTTB Başkanı Tevfik İleri burada bir konuşma yaptı.

Grup dağılacağı sırada ne olduğu pek anlaşılamayan nedenle bir grup Feriköy’deki Bulgar Mezarlığı’na doğru yöneldi. Bu gruba halktan katılmalar oldu. Grup çığ gibi büyüdü, on bin kişiye ulaştı.

Pangaltı’da yürüyenlerin karşısına polis çıktı. Durduramadı.

Polise ek olarak jandarma güçleri de katıldı. Bulgar Mezarlığı’nın çevresi emniyet güçlerince sarıldı. Dur ihtarına uymayan 80 öğrenci gözaltına alındı.

Ancak hiçbir önlem öğrencileri yıldıramadı. Gençler birbirlerine yardım ederek yüksek mezarlık duvarlarını aştılar.

Ve o anda emniyet güçlerini şaşırtan bir olayoldu: Mezarlığa giren üniversiteliler mezarlara gül bıraktılar!

Söyler misiniz; bu olayın ne ilgisi vardı Kürtçe konuşmayla!

Ayrıca…

“Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası iktidarın halka değil, sokağın iktidara dayattığı bir sonuçtur.

Ekranlarda dile getirilen bu tür gayri ciddi iddiaların bir amacı var: Kürtlerin resmi tarih tezini” oluşturmak.

Biz yıllardır Türk resmi tarih tezine karşı yazıp çiziyoruz, bir de şimdi karşımıza ­Kürt resmi tarih tezi çıktı iyi mi?

Cemşid Bender (Mehdi Halıcı), Anadolu’daki tüm kültürel varlıkların hepsini Kürt kökenli olduğunu iddia ederdi. Çok da kitap yazdı.

Örneğin Türk mutfağı diye bir şeyin bulunmadığını, buradaki tüm yemeklerin Kürt yemekleri olduğunu söylerdi.

“Yapma Cemşid Ağabey, Anadolu uygarlıklar beşiği, herkes sofraya kendinden bir tabak yemek koydu; siz nasıl hepsinin Kürt yemeği oldu­ğunu söylersiniz?” derdik. O iddiasından vazgeçmezdi.

Özellikle yoğurt konusuna çok takıntılıydı. Kaşgarlı Mahmud’un Di­ivanu Lugati-Türk ve Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı eserlerinde bugün kü anlamında yoğurt kelimesinin kullanıldığını söyleyerek tezine karşı durduğumuzda bizi dinlemek istemezdi.

Nur içinde yatsın; iyi adamdı, bu toprakların aydınıydı.

Victor Hugo’nun bir sözü vardır:

iyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır.”

Nazım Hikmet Kürtlere ilgisizdi miydi?

Yazdığım gibi resmi kürt tarih tezi oluşturuluyor.

Diyorlar ki “Nazım Hikmet Kürtlere ilgisizdi!”

Şeyh Bedrettin Destanı’nda Osmanlı halk hareketlerini, Jakond ile Si Ya-Uda Çin Kurtuluş Savaşı’nı, Benerci Kendini Niçin Öldürdü’de hintilerin İngilizlere karşı bağımsızlık destanını Taranta Babu’ya Mektuplarda Afrika ulusal kurtuluş savaşlarını, “Kız Çocuğu” şiirinde Japon halkının acısını dile getiren Nazım Hikmet, Kürtleri şiirine yansıtmadı mı?

Siz resmi Kürt tarihi oluşturmak istiyorsanız hiç elinizi tutmayalım atış serbest!

Yok eğer gerçeği öğrenmek istiyorsanız size bir mektup sunalım. Nazım Hikmet’in, Sorbonne Üniversitesi Kürt Dili Profesörü Kürdolog Kamuran Ali Bedirhan’a yazdığı bir mektuptan söz edelim. Mektup Bedirhan’ın eserlerinin Paris Kürt Enstitüsü’ne bağışlanmasıyla ortaya çıktı. Bu enstitünün çıkardığı Hevi (Umut) dergisi ilk sayısında: bu mektubu yayımladı.

Mektupta Nazım Hikmet şöyle yazıyor:

Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan tarihiyle, kültürüyle Kürtlerin önemli çoğunluğu Anadolu’nun bir parçasında yaşar. Anadolu’nun öbür parçalarında yaşayan Türk milletini Kürt milleti kardeşi sayar. Her iki millet, Türk ve Kürt derebeylerinin Osmanlı İmparatorluk idaresinin ağır zincirlerine vurulmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra ise her iki millet emperyalizme karşı tek bir cephe kurup çarpışmışlardır. Anadolu Milli Kurtuluş Hareketi yalnız Türkler için değil, Kürtler içinde tarihlerinin en şerefli sayfalarından biridir. O dövüş yıllarının sonradan Türk idarecilerince yasak edilen en unutulmaz türkülerinden biri “Vurun Kürt uşağı namus günüdür” diye başlar…

Anadolu’da yaşayan Türklerle Kürtlerin arasına nifak sokmak isteyen gerici, sömürücü, karanlık kuwetler, emperyalizmle el ele vererek halklanmızı daha kolayca ezmek istiyorlar. Kürt ve Türk halklarını bahtiyarlığa, insanca yaşamaya varmak için derebeylerine, kara kuvvetleri şehir ve köyağalanna, gericilere, ırkçılara, milletlerin varlıklarını milli haklarını inkar edenlere, halkları birbirine düşürüp sırtlarından rahatça geçinenlere, emperyalizmin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni milli kurtuluş savaşının zaferi Kürt ve Türk halklarının elbirliğiyle kazanılır. Ancak böyle bir elbirliğiyle kardeş iki millet hürriyete, milli ve insani haklarına kavuşabilir.

Sanırım anlaşıldı. Sosyalist Nazım Hikmet, gelecek güzel günleri Türk ve Kürt yoksullarının elbirliğiyle kuracağını düşünüyordu kardeşliği yüceltiyordu.

Nazım Hikmet bu nedenledir ki, Anadolu insanının hikayesini anlatırken, hem Türk’ü hem de Kürt’ü yazdı. Onun için, Türk ve Kürdün kaderleri birdi. Kurtuluş Savaşı Destanı’nı da Kürtler ve Türkler beraber yazmıştı.

Nazım Hikmet Şiirinde Anadolu’nun her parçasından bahsettiği gibi kürtlerden de söz etti. Memleketimden Insan Manzaraları kitabında aydınlı Jandarma Başçavuşu Hüsnü’nün, karısı Emine’yi konuştururken şöyle yazdı Kürtleri:

Hüsnü Çavuşla on beş yıl, bayan hemşire,

kalmadı gezmediğimiz yer.

Karadeniz’de içinde Lazların

şarkta Kürtlerin arasında.

Kürtlere kuyruklu derler

yalan.

Kuyrukları yok.

Yalnız çok asi, çok fakir insanlar.

Zenginleri de var

ama az…

Hayatı hapishanelerde geçen halk devrimcisi Halil’in, Diyarbakır Cezaevindeki macerasını anlatan Nazım Hikmet, Kürt ağalarını eleştirdi:

Ve şarkta

akrepleri, toprak koğuşları, karpuzlanyla ünlü hapishanede

Halil’in üstüne uşaklarını saldırttı Kürt beyleri

ve beline inen odunla devrilmeden önce Halil

aynı rahatlıkla yardı üçünün kafasını.

Bu kadar değil…

Nazım Hikmet, Memleketimden Insan Manzaraları ve Kuvayi Milliye destanı kitaplarında Anadolu’daki Milli Mücadele’yi anlatırken Kürtlerin hikayelerinden bahsetti. Antep, Urfa, Maraş savunmalarında yiğit direnişini anlattı. Tek başına “Karayılan Destanı” bile Nazım Hikmet’in kardeşliği ne kadar yücelttiğini gösterir!…

“Oradayım” Belgeseli Mahkemelik oldu

CNN Türk’te altı yıldır Türkiye’nin sözlü tarih çalışması olan oradaydım Adlı belgeseli yapıyoruz.

Geçen yılbaşımızı “belaya” soktuk!

12 EyIül 1980 darbesinden sonra Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan vahşeti eski milletvekili Nurettin Yılmaz’a anlattırdık.

Hakkımızda 301. maddeden dava açıldı.

Biz böyle dünya ve Türkiye medyasını “Bizi yargılıyorlar” diye ayağa kaldırmayı bilmediğİmizden(!) mahkemeye gidip kendimizi savunduk ve beraat ettik.

Haberi alan bazı taraflı gazeteler olayın üzerine gitti.

Öyle ya, aradan yıllar geçmiş ve hala birileri Diyarbakır Cezaevi’ni belgesel yaptığı için yargılanıyordu.

Ancak, belgeseli bizim yaptığımız ortaya çıkınca duraladılar. Yıne de haberini yaptılar; tabi bizim adımızı vermeden!..

Bu anekdotu niye yazdım?

Diyarbakır Cezaevi kapatıldı.

Ardından tartışma başladı; “Müze olsun” diyenler çıktı.

Diyarbakır Cezaevi vahşeti, 12 Eylül darbesinin yıldönümünde de sık sık dile getirildi. İyi de yapılıyor.

Çünkü insanlık suçu olan bu vahşet, tarihimizin en büyük ayıplarından biridir.

TV’lere çıkıp konuşanlar, gazetelerde makale yazanlar Diyarbakır Cezaevi vahşetini Türkiye’ye ilk duyuran yayın organının hangisi olduğunu yazmıyorlar.

Niye?

Bilmiyorlar mı?

Biliyorlar, çok iyi biliyorlar.

“Diyarbakır Cezaevi’nde Allah Yok!” kapak manşetiyle bu insanlık suçunu Türkiye’ye ilk duyuran yayın organı, Doğu Perinçek’in çıkardığı 2000’e Doğru dergisi oldu. Tarih, 12 Temmuz 1987.

Durun bir sözüm daha var:

Kürt açılımı konuşup tartışılıyor. İyi de oluyor. Turgut Özal’ın Kürt meselesine ne kadar demokrat ne kadar liberal baktığı söyleniyor. Eğer ömrü yetseymiş bu sorunu çözebilirmiş.

Çözer miydi bilmem; on yıllık iktidarında (1983-1993) çözemedi.., Meselem bu değil, benim anlamadığım başka bir konu var.

Bugünlerde hep Diyarbakır Cezaevi vahşetinden bahsediliyor” Ancak kimse o dönemdeki Diyarbakır Sıkıyönetim komutanının kim olduğünu söylemiyor. Ben yazayım: Kemal Yamak!

Kenan Evren’in özel isteğiyle bölgeye gönderildi.

Kemal Yamak vahşetin bir numaralı sorumlusudur.

Peki, Kemal Yamak emekli olduktan sonra ne yaptı?

Turgut Özal, başbakanlığı döneminde Yamak’ı önce Başbakanlık danışmanı olarak yanına aldı.

Sonra Çankaya Köşkü’ne çıktığında ise Kemal Yamak’ı Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğine getirdi.

Bugünlerde; bazı aydınlar bir yanda Diyarbakır Cezaevi vahşetini yazıyor. diğer yanda yardımcılığını Kemal Yamak’ın yaptığı Turgut Özal’ı övüp göklere çıkarıyor.

Bu ne yaman çelişki anne!

Öyle ya, vurun Kenan Evren’e; tek suçlu o!

Son bir ekleme yapmalıyım:

Darbenin 29. yılında Hasan Celal Güzel ekranlara çıkıp ANAP olarak (12 Eylül darbesine karşı nasıl kahramanca mücadele verdiklerini söy­leyerek, kahkaha atmama neden oldu ya artık ne diyeyim, Allah ondan ‘razı Olsun.

Bir biz öğrenemedik şu darbelere karşı nasıl mücadele edileceğini…

Baksanıza, her darbede içeride olanlar yine Silivri Cezaevi’nde…

Her darbede yıldızı parlayanlar yine pek revaçta…

Silivri Cezaevi denince akla doğal olarak Ergenekon sanıkları geli­yor. Savcıların hazırladığı üçüncü iddianamenin bir numaralı sanığı Yalçın Küçük Nedeni; ad biliminden yola çıkarak Sabetayist meselesini araştırması.

Karışık gibi değil mi; en başından yazayım…

Kürtçe ile Ergenekon’un bağlantısı:

Kürt açılımının önemli ayaklarından biri de yerleşim isimlerinin eski adlarına döndürüImesi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Bitlis ziyaretinde “Güroymak’a eski adıyla Norşin dersek ne kaybederiz?” dedi. Gül herhalde Norşin’i Kürt­çe isim sanıyordu; Norşin, Ermeni ismi çıktı!

Ancak tartışma da başladı.

Herkes bir yandan o Kürtçe, yok Ermenice, yok Rumca, Lazca diye konuşmaya başladı. Güzel.

O halde bir meseleyi aydınlığa kavuşturabiliriz…

Öncelikle iki olgudan bahsetmeme izin veriniz:

Tarih çalışmalarının olmazsa olmazlarından biridir dilbilim. Dilbilimin olmazsa olmazı “adbilim”dir (Onomastics, Onomastique, Onomasi­; Onomasiology…) Adbilimin olmazsa olmazı ise “yeradıbilim dir (Toponymie, Toponymy, Toponomastique…) Kökenbilime (eti­moloji) filan girerek konuyu dağıtıp kafaları karıştırmayalım.

Hemen İkinci olgumuza geçelim:

Ergenekon üçüncü iddianamesi diyor ki: Adbilim çalışmaları yapıla­rak halkın kafasında kuşkular yaratmak hedeflenmiştir.

Bir iddianame aslında, Türkiye’nin “düşünsel grafik oku”nun ne derece aşağıya doğru gittiğini gösteriyor. Bu iddia bilim felsefesine aykırıdır.

Kafada kuşku/soru olmadan bilim yapılamaz. Kuşkunun/sorunun olmadığı ıtoplum dogmatiktir. İnsanlık tarihinde kuşku yaratanlar/soru ortaya atanlar. Ortaçağ Avrupası’nın Engizisyon mahkemelerinde yargılanmışlardır.

Ortaçağ, düşünmeyi unutmanın adıdır. Türkiye XXI. yüzyılda Orta­çağ’a dönmüştür.

 Nedenmi?

Adbilimle uğraşan kişi, bugün Ergenekon üçüncü iddianamesinın bir numaralı sanığı: Yalçın Küçük! Araya girmeliyim… Çünkü bu konu ağızlarda sakıza dönüştürüldü. Bakın… Mühtedi/avdeti/dönme; siyase­tin, hukukun değil bilimin konusu olmalıdır. Bunu gerçekleştiremiyo­ruz. Nedeni şudur: Doğru iletişim kurmak için ortak bir temel gerekir, yani basitçe söylersek; eğer eğitimli/bilinçli biri ile eğitimsiz/bilinçsiz bir insan ortak bir dil tutturacaksa, bu ancak en düşük düzeyde münkün olabiliyor. Çelişkimiz buradan doğuyor. Sorunlarımızı en alt düzeye’ de tartışarak, vasata boyun eğen, yozlaşmış ortak bir dilortaya çıkarıyoruz. Ve bu dille ne konuşabiliyor ne de tartışabiliyoruz!..

Hangi siyasal görüşte olursa olsun, sözleri ve davranışlarıyla ezber bozan kişilere hep sempati duyuyorum!

CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman bunlardan biri. Kabul edin ki TBMM’nin en renkli politikacılarından. 1915 Ermeni tehciri nedeniyi “özür diliyorum” kampanyası başlatanlara Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün hoşgörüyle yaklaşması üzerine, “Onun annesi de Ermeni” diyerek tartışmayı bambaşka bir yöne çekiverdi.

Cumhurbaşkanı Gül, milletvekili Arıtman’ı dava etti. Bu kez tartışma, “Ermeni denmesi hakaret midir ki Gül dava açtı; asıl Gül’ün bu tavrı eleştirilmelidir” şekline büründü.

Bu gidişle tartışmanın seyri değişik şekilde sürüp gidecek…

Günümüzde mühtedİlavdeti/dönme meselesi konuşulacak, yazılacak da Prof. Yalçın Küçük’ün adı geçmeyecek; hiç olur mu öyle şey?

Habertürk TV’de Murat Bardakçı, Yalçın Küçük’e veryansın etti. Ah Yalçın Hocam ah! Bu Sabetayizm meselesini siz başımıza açtınız.”

Nasıl yani?

Sabetayizm tartışmaları, İttihat ve Terakki Cemiyeti kurulduğundan beri yok mu? Bu mesele Türkiye’nin gündeminden ne zaman düştü? Elli küsur yıl önce Hüseyin Üzmez, Ahmet Emin Yalman’ı niye vurdu’?

Yalçın Küçük’ün yaptığı; dinciler ve ırkçılar tarafından yıllardır bir aşağılama sıfatı olarak kullanılan “dönme” olgusunu bilimsel bir temele oturma çabasıdır sadece. Yöntemini ve çözümlemelerini eleştirebilirsiniz. Ancak merakına çabasına çalışkanlığına ve bilim adamı titizliğine söz edemezsiniz.

Örneğin, Yalçın Küçük adbilim olan “onomastik”e haklı olarak büyük önem verir. Sabetayizm konusunda iki kitap yazmış bir gazeteci olarak ben, bizim topraklarda salt adbilimle yapılan çalışmaların yanlış sonuçlara yol açacağını düşünüyorum. Çünkü 1934 Soyadı Kanunu çıktığında devlet, soyadı alamayan eğitimsiz yoksullar için soyadı listeleri çıkardı ki bu listeleri kimlerin hazırladığı incelenmemiş konudur. İn­sanlar listelerden beğenip soyadı aldı.

Elitist aileler dışında Türkiye’deki soyadıarının büyük bir bölümü bu listelerden edinilmiştir. Ve benzeri nedenlerden dolayı Batı’da hayli saygın olan bu bilim dalının Türkiye’deki sosyal olayları açıklamada yetersiz kalacağını düşünüyorum.

Ancak mühtedi/avdeti/dönme araştırmaları-çalışmaları üniversitelerin ­akademik sahalarında az da olsa hep vardı.

Ordinaryüs Profesör Ömer Lütfi Barkan (1902-1979) Türkiye’de iktisat ­tarihi bilimlinin kurucularındandı.

Osmanlı devletinin ekonomik ve siyasal tarihini inceleyen Ömer Lütfi Barkan, Osmanlı’nın nüfusuyla ilgili belgeleri ilk defa ortaya çıkaran bilim adamıydı. Bu konuda onlarca bilimsel makale yazıp bildiri sundu. En önemli kaynağı Osmanlı’nın tapu tahrir defterleri, maliyenin müdevver defterleri, evkaf defterleri ve şer’i siciller defterleriydi.

Ve bu defterlerde yazan bir isim Ömer Lütfi Barkan’ın hep dikkatini çekti: Abdullah!

Bu isme önce Balkanlar’da “misyoner” görevi üstlenen derviş zaviye kütüklerinde rastlamıştı. Sonra aynı ismi, Edirne Askeri Tereke Defterleri ­(1545-1659) yani miras defterleri çalışmasında gördü. 2079 mirasın 528’in (yüzde 28,8) “Abdullah oğlu” tarafından bırakıldığını görünce şaşırdı. Aynı isim, Trabzon mufassa/kapsamlı tahrir defterleri (1486-1583) çalışmasında karşısına çıktı. 1553’te 570 yetişkin Müslüman’ın 163’ün babasının adı Abdullah’tı! Yani, veled-i Abdullah! Keza 1583 yılını örnek alırsak: 1134 yetişkin Müslüman içinde 256 kişinin baba adı Abdullah’tı.

Ve ilginçtir. Abdullah’lar çocuklarına Abdullah adı koymuyor ve soyağaçları ­baba Abdullah’la başlıyordu!

Benzer örnekler çok fazla.

Örneğin, 1546 yılı İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri’nde İstanbul’daki vakıfları yaptıranların yüzde 45’i “Abdullah oğlu” ya da “Abdullah kızıydı.

Manisa tahrir defterlerini inceleyen Prof. Feridun M. Emecen, 16. asırda Manisa Kazası adlı eserinde “veled-i Abdullah”ların, nüfusun yüzde 8’ini oluşturmasını Şaşkınlıkla karşıladığını yazıyor.

Benzer şaşkınlığı “XVI. yüzyılda Samsun-Aydıntap hattı boyunca yerleşme, fntifus ve ekonomik yapı” incelemesini yapan Dr. Alpaslan Demir de Yaşamıştır.

İsmail Hami Danişmend’den M. Mehdi İlhan’a kadar birçok tarihçi, defterlerini incelemiş ve aynı sonuca varmıştır:

İhtida edenlere; Abd-allah; “Allah’ın kulu! kölesi” adı veriliyordu. Ve ilginçtir. “Mehmed V’eled-i Abdullah” gibi isimler bazı tahrir defterlerinde gayrimüslümler arasına kaydedilmiştİ!

Eklemeliyim ki sadece bizde yapılmadı bu çalışmalar:

Victor Menage “İhtida Edenlerin Baba Adlan” adlı çalışmasında Os­manlı devletinde yüksek memurluklara gelmiş olan dönmelerin baba adlarını inceledi ve aynı isimle karşılaştığını yazdı: Abdullah. Ek ola­rak, “Abd-al-Iatif’ ve “Abd-al-kadir” isimlerine rastlanıldığını da belirtti.

Galab Galabov Sofya Kadı Mahkemeleri kayıtlarında, “Mikroş’un oğlu Andreas’ın ihtida edip ‘Abdullah oğlu Yusuf’ adını aldığını” örnek olay­larla açıkladı. Heath W. Lowry, Trabzon şehrinin nasıl islamlaştırıldığını ve Türkleştirildiğini araştırdığında yine “Abdullah” ismine vurgu yaptı.

Dünyanın önemli Osmanlı tarihçilerinden Franz Babinger de “Abdullah” ismiyle ilgili makale yazdı. Ama biz yazıp konuşarnıyoruz işte…

Ancak… Bu “ancak” önemlidir.

Tahrir defterlerinde geçen her “Abdullah” isminin dönme bir gayrimüslümin adı olduğunu söylemek yanlış olur. Bilindiği gibi “Abdullah” adı islam dünyasında sık rastlanılan bir isimdir. Tarihçi Osman Turan’ın yazdığı gibi ana babası kaybolmuş çocuklara da “Abdullah” adı veriliyordu.

Ayrıca mühtedi olmak Osmanlı döneminde ayıplanacak, hor görülecek bir durum muydu? Öyle olsa XVI. yüzyılda Ermeni’yken Müslüman olup vezirliğe kadar yükselen paşanın adı “Mühtedi Mehmed Paşa olur muydu?

Ne yazık ki bilimin konuşup tartışacağı konu, bugün Siliyri Mahkemesi’nin konusu olmuştur. Bu dogmatizmdir.

Evet, kaldığımız yerden devam edelim. Ergenekon Davası üç” iddianamesinin bir numaralı sanığı adbilimle uğraştığı için Yalçın, Küçük’tür!

Kürt açılmıyla birlikte konuşulup tartışılmaya başlanan yeradıbilimi gündeme getiren kişi ise Türkiye Cumhuriyeti’nin bir numarası, Abdullah Gül’ dür!

Kafa karıştırıcı değil mi?

Biri müebbetle yargılanıyor, diğeri alkışlanıyor.

Adbilim yasak, yeradıbilim serbest!…

Adbilim ırkçılık, yeradıbilim özgürlük!

Öyle mi?

Bu düşünmeyi unutmaktadır; bu Ortaçağ’dır.

Bu tespitimizden sonra madem, Kürt açılımıyla gündeme gelen bilimi konusunda bir serbestlik var; bu konuda bir şeyler söyleyebilirsiniz…

Yer isimleri neden değiştirildi?

Bilim ihtiyaçtan doğar. Tarihin aşmak zorunda olduğu so biri de geçmiş kültürlerin kullandıkları dillerdir. Adbilim, yeradıbilim bunun sonucunda doğmuştur.

İnsanlık tarihi boyunca yer isimleri sürekli değişmiştir. Her yeni kül­tür, eski kültürün yer/coğrafi. İsmini kendi diline uyarlamıştır. Binlerce yıllık süreçte isimler değişikliğe uğramıştır.

Ayrıca bu kültürel geçişten başka milliyetçilik ideolojisinin doğma­sıyla birlikte yer isimleri değiştirilmiştir. XIX. yüzyılın ürünü bu anlayış Osmanlı’ya geç gelmiştir.

Giderek küçülen Osmanlı, elindeki son parçayı kaybetmek istemi­yordu.

Bu nedenle yer adlannın değiştirilmesi fikri ilk kez 1910 yılında ortaya çıktı. 1913’te çıkarılan İskân-ı Muhacirin Nizamnamesi ile ilk ad değiştirrmeler gerçekleşti.

Osmanlı’nın artık gÜvenilmez olarak gördüğü Ermeni, Rum ve Bulgarların verdiği il, ilçe, köyadları Türkçeye dönüştürüldü.

İttihatçılardan Kemalist döneme, Milli Şef’ten Demokrat Parti dönemine kadar her daim yer isimleri değiştirildi.

Bugün yapılan tartışmalara bakınca, sanki sadece 12 Eylül 1980 darbe­siyle yer adlannın değiştirildiği sonucu çıkıyor ki bu hiç doğru değildir.

Ayrıca bir parantez açmalıyım:

Elimde veri yok ama “12 Eylül’de değiştirilen isimlerin çoğu Ermeni­ce”miydi?” diye düşünüyorum. Şuradan hareket ediyorum; o dönemde kürt hareketleri güçlü değildi; zaten sol-içi görülüyordu. Aynlıkçı talepler hemen hemen hiç yok gibiydi. Zaten bütün sol fraksiyonlar neredeyse ­ezbere bağlamışlardı: “Kendi kaderini tayin hakkı.” Yani o büyük gün geldiğinde, Kürtler ne istiyorsa onu uyulayacaktı!

12 Eylülcüler, Kürt meselesini tek başına pek tehlikeli görmüyordu. O önemde tehlikeli gördükleri ASALA’dan dolayı- Ermeni meseleydi.

Bu nedenle yazdığım gibi elimde tam listesi yok o yıllarda değişti­rilen isimlerin çoğu Ermenice adlar gibi geliyor bana Neyse…  Umarım. Değiştirilen yer isimlerinin listeleri gün yüzüne çıkarılır…

Parantezi kapatıp değiştirilen yer isimleri konusuna dönebiliriz.

Hangi isim kime aitti?

En çok yer isimleri değişikliğinin Doğu Karadeniz ve Doğu Anado­luda gerçekleştirildiği iddia ediliyor.

Öyle mi, bilmiyorum.

Görebildiğim kadanyla, bu iddiayı ortaya atanların meseleyi yüzyılık bir tarih dilimi içinde ele aldıklarıdır.

Bazı çevreler hep aynı nakaratı söylüyor: “Karadeniz’de Rum, Do­ğuda Ermeni ve Kürt adları değiştirildi!”

Değiştirrne olayı yaşandı; kabul. Ama değiştirilenin ne olduğu tartışılır.

Öyle bildik ezberci Yaklaşımlarla bu iş çözülemez. Bilim siyasete kurban edilemez. Her işin bilimsel bir dayanağı olması gerekir. İşte burada karşımıza yeradıbilimi çıkıyor.

Yer adları alanındaki ilk kapsamlı sözlük olan Prof. Bilge Umar’ın Türkiye’deki Tarihsel Adlar çalışması, değiştirilen yer isimleri konu­sunda bizlere açıklayıcı bilgiler sunuyor.

Prof. Umar’ın bu bilimsel çalışmasını okuduğunuzda; her bir adın gösterdiği köyün, ilçenin, şehrin, dağın nehrin vb’nin hangi halkın di­linden geldiğini, hangi sözcük ve takılarla türettildiğini öğreniyorsunuz.

Karşınıza büyük Anadolu uygarlığını oluşturan unutulmuş diller çıkıyor: Hitit dili, Luvi dili, Trak dili, Bitin dili, Frig dili, Huri dili, Urartu dili, Kelt/Galat dili vs vs… Yazdığım gibi, sadece neredeyse son yüzyıla bakılarak, yer isminin Ermenice, Rumca, Türkçe, Kürtçe, Suryanice, Arapça, Lazca, Gürcüce vs olduğunu sanmak hatalı olur.

Ne yazık ki bu bakış açısıyla, masa başında oturulup binlerce yılın ürünü isimleri değiştirmiş ve aslında Anadolu uygarlığını yok etmişiz. Anlamamışlar; yer adları Rumcaya ya da Ermeniceye benziyor diye değiştirmişler. Halbu ki bazı isimlerin hiç mi hiç alakası yok Ne büyük cahillik!

Korkarım, uydurulmuş Türk adları yerine şimdi de Kürt açılımı rüzgârıyla, yine uydurulmuş Kürt adları konulacak. Ve binlerce yıllık anadolu uygarlığı mirası bir kez daha siyasete kurban edilecek Anadolu’nun kendi kültürü olduğu gerçeği yine görmezlikten gelinecek…

İsim değiştirmelere birkaç örnek vererek bu konuya nokta koyalım: Türkiye’de yüz binlerce yerleşim adı var. Bunların binlercesi yada tarihsel süreç içinde ya da masa başında oturularak değiştirildi. Kaygılar ne olursa olsun bilgisizlik sonucu değiştirilen isimler aslında uygarlıklar beşiği Anadolu kültürünün bir parçasıdır.

İsim değişikliğiyle ilgili olarak sizlere farklı birkaç örnek derledim…

Afşın: Kahramanmaraş iline bağlı ilçe merkezi. İlk çağ’daki adı arabissos idi ve yakın zamana kadar, Arabissos’tan bozma “Yarpuz” adını taşıyordu. Şimdiki Afşin adı, sanılabileceğinin tersine, ünlü Türk komutanları Afşinlerden değil, Ortaçağ’da orada bulunan Til Khampson Kalesi’nin adından geliyor.

Ağrı: Hemen her ülkede, Tevrat’ta geçen (Urartu sözcüğünden; bozma) adıyla, Ararat diye bilinen yüce dağın bizdeki adıdır. Ararat tevrat’ın Batı dillerine yapılan çevirilerinde kullanılan uydurma bir addır. Ağrı aslında dağın iki doruğunun adıdır. Ve kanımca Doruk anlamı akra’dan gelir. İran’daki Rey kentinin kuzeybatısındaki bir diğer dağın tarihsel adı, Akra Dağı’dır.

Alut: Adıyaman ili Kahta ilçesine bağlı bucak merkezi Damlacık’ın eski adı. Sonundaki ut, Ermenice -lı anlamındaki takısı -ud’u hemen akla getiriyorsa da, o dilde Alud, Alut, diye bir sözcük saptayamadım.

Yararlandığım Sözcükler Kürtçede dahi Alud, Alut diye bir sözcük göstermiyor.

Amanda: Hatay ili Reyhanlı ilçesi merkez bucağına bağlı köy. Yeni uydurulan adı Beşarslan. “Amanda” adı Luvi dilinde Ama-(va)nda öğe­lerinden türetilmiştir. “Ana Tannça Tapımcısı” demektir.

Amida: Diyarbakır kentimizin ilk çağ’ daki adıdır. Romalılar ile İran­lılar (önce Partlar, Sonra Sasaniler) arasındaki savaş dönemini anlatan tarih yapıtlarında çok anılmıştır. Görünüşe bakılırsa bu Amida adı, ama (Ana Tanrıça) kök sözcüğüyle, vanda/anda/ada takıntısının çeşitlemesi olan inda/ida takısından türetilmiştir. “Ama/Ma tapımcısı” (halk) demektir.

Ardahan: Ermenice söylenen biçimi, Artan Artan-Ardahan yalnız kenntin değil, oradan geçen ve Gürcistan’da Kur, Kura diye anılan önemli nehrin de adıdır. Gerek Artan, gerekse Ardahan biçimlerinin aslı yani yörenin ve ırmağın adının öz biçimi Luvi dili ardılı (Pontos ülkesinde de konuşulan) Kappadokia dilinden gelme Arda kök sözcüğü­ne vana/ana takıntısının eklenmesiyle “Akarsu’sal Akarsu Ülkesi” anlamın­daki “Ardana” idi.

Bajirge: Hakkâri/Yüksekova Esendere’nin eski adı. Kürtçe, aslı Ba­jar-geh, “Kasaba Yeri”

Bardız: Erzurum/ŞenkayaGaziler’in eski adı. Ermenice Bardız “bahçe” anlamındadır.

Beytüşşebap: Hakkari merkezi ilçesi. Arapçadır. Ev anlamındaki Beyt ve gençlik anlamındaki Şebab’tan türetilme; dolayısıyla Gençlik Yurdu anlamındadır. Bu adın Süryani dilindeki aslının Arap ağzına uydurularak değiştirildiğini de söyleyebiliriz. Beyt’in Süryani dilindeki karşılığı Bet’tir. Ayrıca Bethşeba, Tevrat’ta Hz. Süleyman’ın anasının adıdır.

Bismil: Diyarbakır’ın ilçesi. Farsçada “Besmele çekilerek boğazlan­mış hayvan” anlamına gelir. Ayrıca Zeki Velidi Togan, anayurdu Güney Moğalistan olan Basmıl adlı Türk boyunun Anadolu’ya gelip yerleştiği­ni belirtiyor

Cağaloğlu: İstanbul kentinin tarihsel bölümünde bir semtin Osman­lı döneminde aldığı ad. Ciğala-zade’den gelir. Orada sarayı bulunan Sadrazam Cığalazade Sinan Paşa soy yönünden Cicala ailesinden bir italyan’dı. Cicala Türk ağzında Cığala olmuştur.

Cizre: Dicle kıyısında, Suriye sınırındaki ilçe Baharda taşan ırma­ğın kasabayı ada durumunda bırakması nedeniyle Araplar, kasabaya Cezire-i İbn Ömer “Ömer Oğlu ‘nun Adası” adını verdiler.

Digor: Kars/Digorlar Kafkas halklarından Osetlerin batı grubunu oluşturan topluluktu. Özellikle Gürcistan içinde yayılmışlardı.

Fırat: Nehrin adı Akkad Babil dilinde “ırmak” anlamını belirten ” “Puratu” sözcüğünden gelir. Bu ad, halk ağzında Fraat, Frat, Furat biçimlerini almıştır.

Hatay: Geç Hititler döneminde Hattena (Khattena; yani Khatti-vana; HattilKhatti Ülkesi).

Havza: Samsun’un ilçesi Arapça Havz sözcüğünden Türkçeye çev­rildi.

İmranlı: Sivas ilçe merkezinin ilk adı Çit’ti. II. Abdülhamid döne­minde Hamid-Abad, sonra onun yıkılmasıyla Ümraniye oldu. Cumhuri­yet ise tekrar eski adını lmranlı’yı verdi.

Kahta: Yakın zamana kadar “Kölük” deniyordu. Kahta denilmesi hiç de yeni değildir. Ortaçağ tarihçilerinden Urfalı Matthaeüs’un yapıtında Hartan; Süryani Mikeal’in yapıtının Ermenice çevirisinde Gakhta; aynı yapıtın Süryanice aslında Gaktay; Bar Hebraeus’un Süryanice eserinde Gakhti; Arap tarihçilerinde Kahta olarak anılır.

Karabegan: Elazığ/Palu-Arıcak’ın eski adı. Görünüşte Türk ve Kürt karışımı “Karabeyler” anlamındadır.

Kelkit: Her ne kadar tarihçi Wittek Yer Adları eserinde, “Kelkit ırmağı’nın ilkçağ’da Helen ağzına uydurulmuş adı Lyküs, Helen dilinde: ‘Kurt’ anlamına geldiği için Ermeniler bu adı kendi dillerine çevirerek” ırmağa Gail-Get, Kurt ırmağı dediler” diye yazsa da yanılıyor. Çünkü Kelkit yöresinde ilkçağ’da bir Kelkit halkının yaşadığını biliyoruz.

Lice: Adı Türkçe Ilıca sözcüğünden bozma gibi görünse de dilbilimci Herzfeld’e göre ilkçağ’da kullanılan bir addan ileri geliyor.

Mardin: Tarihçi Plinius, Nisibis/Nusaybin yöresinde Mardani bir Arap kabilesinin yaşadığını söylüyor.

Midyat: Helenistik Çağ’da Seleuküslar devletinin yöreye egeme döneminde var olduğu ve Medeat adını taşıdığı biliniyor. Süryani kültürünün en önemli tarihsel merkezlerinden.

Siirt: Dilbilimci Herzfeld’e göre, İran’da ArbelalErbil yöresine de yayılmış olan ve Dareiüs zamanından kalma yazıtlarda Asagrta diye halkın adından geliyor. Bu halkın daha önce Urumiye Gölü doğusu yakınlarında Tebriz ile Zencan arasında varlığı Asur belgelerinde aralıyor. Halktan Zildrtu, Zikirtiya diye söz ediliyor. Ermeni dilinde Sgerd diye geçiyor.

Siverek: İran dilinin “kara yıkıntılar” anlamında bir sözcüğü: Ermeni ağzında Sevaverak, Süryani ağzında Şebhabherak, türk ağzında Siverek olmuştur.

Aslında örnekleri uzatmaya gerek yok.

Görüldüğü gibi, yer isimleri, tarihsel süreçte uygarlıkların farklı okuyuşlarıyla ağızlarıyla değişim geçiriyor.

Yani her yeni kültür, eski kültürden kalma tarihsel coğrafya adlarını kendi dilinin fonetiğine uyduruyor.

Bu öylesine bir değişimdir ki, bugün Türkçede hiç anlamı olmayan birçok yer ismi artık dilimize yerleşmiştir. ızmir, Manisa, Adana, Edremit, Ladik gibi…

Yer adları araştırmasına yıllarını veren Prof. Bilge Umar diyor ki:

Türkiye’nin en eski tarihsel adları üzerine yapılacak araştırmanın sağ­ladığı bilgi, şu ya da bu höyükte yapılan arkeolojik kazıyla ortaya çıkarı­lan buluntuların sağladığı bilgiden daha az önemli değildir. Diğer bir söy­leyişle, tarihsel adların arkeolojisi, kazıdan buluntu çıkarmaya ve bunları yorumlamaya dayanan kazı arkeolojisi kadar önemli, verimli, öğretici bir bilimsel çalışma alanıdır.

Özetle; bizi büyük ayıbımızdan kurtaracak her değişime açık olmalı­yız. Ancak bunu yaparken rüzgâra da kapılmamalıyız. Her ülkenin sorunu var. Batı ülkeleri nedense hiç rüzgâra kapılmıyor. Ama diğer ülkelere iç sorunları konusunda baskı uyguluyor. Siz hiç “Texas açılımı” duydunuz mu?

“Texas açılımı”

Türk toplumu olarak neredeyse “paranoya” haline getirdiğimiz bir korkumuz var: Bölünmek. Son 300 yılını sürekli toprak kaybederek ge­çiren bir toplum için bu korku anlaşılır.

Ancak dikkatinizi çekiyor mu bilmem: Son 300 yıldır ne zaman ayrılıkçı bir hareketle karşılaşsak; Batılı devletler hemen olaya el koyuyor ve hemen işaretparmaklarını gözümüze uzatarak neler yapmamız gerektiğini bize bir bir söylüyorlar. Biz de hep onların dediğini yapıyoruz ve ne hikmetse hep kaybediyoruz.

Fakat bu yazıda anlatmak istediğim bu değil. Merakım başka…

Batılı büyük devletler hiç aynlıkçı hareketle karşılaşmazlar mı? Hiç bölünme tehlikesi geçirmezler mi?

Olur öyle şey; tabi karşılaşırlar ve bölünme tehlikesi de geçirirler. Ama bunu kimse duymaz! Duyurmazlar. Hiç böyle bildik, “Dünya küreselleşti bir köy haline geldi, kim neyi nasıl saklar” gibi bilindik ezberci laflar söylemeyiniz. Neyi ne kadar bileceğinizi dünya haber ağını elinde tutan iletişim tekelleri belirler. Biz sadece bize gösterilerini biliriz! Çünkü bunlar bilir M,(Machiavelli’ye göre) en büyük erdem (virtu) kontroldür.

Bu kadar sözden sonra bir örnek vermeliyim…

Republic of Texas (Texas Cumhuriyeti) diye bir örgüt adı duydunuz mu?

Ya da Richard McLaren adında bir örgüt lideri…

Dünya Kürt örgütlerini, liderlerini ezbere sayar ama Texas aynlıkçı­larından hiç haberdar olmaz.

Sanıyorum “hikayemize” başlayabiliriz…

Texas ABD’nin güneyinde bir eyalet. Türkiye’ye yakın büyüklükte toprağı var. Nüfusu 24 milyon. Bunun yüzde 83’ü (içinde Meksika kökenliler de var) Beyaz, yüzde 17’si Siyah.

ABD’nin en zengin eyaletlerinden. Ülke petrolünün yüzde 40’nı Texas çıkarıyor. Hayvancılık ve tarımda lider konumda.

Texas tarihi boyunca hep bağımsız olmak istedi. Bazen başardı da; 1836 yılında, bağımsızlık savaşını vererek Meksika’dan aynldı. Ancak bu durum 9 yıl sürebildi. 1845’te ABD’nin istilasına uğradı.

ABD’nin ilhakı Texas’ı böldü. Bazıları federasyon içinde kalmayı desteklerken bir grup ise bağımsızlıktan yanaydı; Bu tartışmalar 150 yıldır sürüyor. Aynlık fikri bazı yıllarda artıyor; gizli örgütler kuruluyor.

Texas’ın bağımsızlığı için mücadele veren bir örgüt var:

Republic of Texas (Texas Cumhuriyeti)…

Lideri ise Richard McLaren…

Texas halkının esir tutulduğu gibi tezlere sahip olan Republic of Texas 1995 yılında geçici bir hükümet kurdu. Texas bağımsızlığının sembolü 1836 Anayasası’na bağlıydılar.

Örgüt üyeleri hayli aktifti. Amerikan polisinin şiddet yanlısı tavrına karşın, silahlanıp dağa çıktılar! Kendilerine “Texas Cumhuriyeti’nin askerleri” dediler. 1997 yılında Joe ve Margaret Ann Rowe isimli iki Amerikan vatandaşını esir aldılar; karşılığında ise hapisteki arkadaşlarını serbest bırakılmasını istediler.

ABD böyle bir kalkışmaya izin veremezdi kuşkusuz. Sert güç kullanımıyla Texas Cumhuriyeti Askerleri’ni yakalayıp cezaevine koydu. Yakalananlar hapishanede direnişe geçtiler, savaş esiri muamelesi görmeyi istediler.

Bu zorlu süreç örgütün parçalanmasına da neden oldu: Mclaren Grubu, Daniel Miller Grubu ve Johnson-Enloe Grubu…

Hepsi de illegaliteyi yeraltı örgütlenmesini savunuyordu. Ancak silahlı direniş meselesi örgütü bölmüştü.

Silahlı radikalizmi savunanların başında Johnson-Enloe vardı. Bu grubun iki üyesinin aralarında ABD eski Başkanı Bill Clinton’ın bulunduğu birçok devlet görevlisine suikast planladıkları ortaya çıktı.

Fazla ayrıntıya girmeyeyim. Örgüt militanlarının hepsi “bölücük”ten yargılandı. Örgütün lideri McLaren 99 yıl hapis cezasına çaptırıldı. YardımclSı Robert Otto şanslıydı; ona 50 yıl hapis cezası verdiler. İkiside hiçbir cinayete karışmamıştı…

Texas Cumhuriyeti örgütü liderleri, militanları cezaevine atıldı ve sorun bitti diye düşünmeyin.

Texas’ta bu yıl yapılan anketlerde Başkan Obama Yönetimi’ üzecek sonuçlar çıktı: Texas halkının yüzde 35’i bağımsız Texas Cumhuriyeti’nde yaşamayı tercih ederken, bu oran Cumhuriyetçiler yüzde arasında yüzde 48′ e kadar yükseldi.

Texas valisi Rick Perry’nin açıklamaları ise ayrılıkçı hareketleri güç sıkalasını göstermesi bakımından ilginçti. Vali Perry, ABD merkezi hükümetini uyarma zorunluluğu hissetti: “1845’te bu birliğe girdik, ama istediğimiz zaman aynlabilmek şartıyla. Çok güzel bir birliğimiz var; Ama Washington, Amerikan halkını küçümsemeye, hor görmeye devam ederse ne olacağını kimse bilemez.

Görünen o ki “Texas açılımı” Başkan Obama’yı zorluyor. Texas’ta ugün düne nazaran daha çok “Birlikten ayrılalım” sloganları işitiliyor.

Vali Perry’nin açıklamalarını özellikle “çay partileri”nde dile getiriyor olması oldukça manidar bulunuyor. Çünkü Amerikan siyasetinde çay partilerinin politik bir anlamı var:

ABD’de, 1773 yılında İngiltere’nin çay üzerine ağır vergiler koymasını ­protesto etmek için, İngiltere’den gelen üç gemi çayın, Amerikan va­tanseverleri tarafından Boston Limanında yok edilmesi, sömürgeci lngiltere’ye karşı verilen bağımsızlık savaşının ilk kıvılcımı olarak biliniyor­. Valinin “çay partileri”nde bu sözleri söylemesi, bu yüzden son derecee dikkat çekici bulunuyor.

Türkiye’deki “Kürt sorunu” kadar olmasa da, ABD’nin de bir “Texas sorunu” var.

Gerek Ermeni gerekse Kürt açılımı konusunda çok talepkar olan bakalım kendi toprağındaki Texas açılımını nasıl yapacak?

Liderlerini, militanlarını cezaevine koysa da, anketler gösteriyor ki Texas’taki aynlıkçıların sayısı giderek artıyor. Neyse, ülkelerin iç işleri­ne karışılmaması bir diplomasi’ geyiğidir, pardon geleneğidir! “Texas ” konusunu fazla didiklemeyelim.

Ama keşke Başbakan Erdoğan ABD’ye gittiğinde, McLaren’in cezaevi koşullarına da bir baksaydı; Öcalan mı rahat, McLaren mi rahat, karşılaştırma olanağı bulurdu…

Suçlu Ergenekon sanığı Hikmet Çiçek

“Kürt açılımı”nın en önemli ayağı, Türkiye’nin kara yüzü olan faili meçhul cinayetleri aydınlatmak olmalı. Kardeşliğin önündeki en büyük setlerden biri bu cinayetlerdir.

Yıllardır bu faali meçhul cinayetleri araştıran bir gazeteci olarak ya­zıyorum bunları. Behçet Cantürk’ün Anıları kitabını yıllar önce yazarken ruh ­halim şöyleydi:

Yıl 1996. Daha meşhur Mercedes, kamyonla çarpışmamış, Susurluk ortaya çıkmamıştı.

İki yıldır üzerinde çalıştığım, Behçet Cantürk’ün Anılan kitabını bitirmiş okuması için rahmetli Hasan Yalçın’a vermiştim.

Hasan Yalçın, gazetecilikte benim ilk öğretmenimdir. Kitabın ilk taslağını okuduktan sonra, “Çetenin işlediği cinayetleri niye kitabın arka sayfalarına sakladın, bence kitaba bu faili meçhul cinayetlerle giriş yap” dedi. Hiç unutmuyorum; başımı eğdim, sessizce “Korkuyorum” dedim. Devleti çıplak görmüştüm…

Hasan Yalçın ısrar etmedi, çünkü Binbaşı Ersever’in Itirafları kitabın öncesinde ve sonrasında neler yaşadığımın birincil tanığıydı.

Evet, takvim yaprakları daha 3 kasım 1996 tarihini göstermemiş, susurluk’taki kaza olmamıştı.

Ama bu çetenin işlediği cinayetler biliniyordu.

Görgü tanıklarının ifadeleri sonucu çizilmiş robot resimlere bakarak bile cinayetleri kimlerin işlediği ortadaydı. Ancak herkes korkuya Kimse yazmıyordu/yazamıyordu. Biliyordu ki kaçırılıp kafaya bir kurşun sıkılarak kör kuyulara atılma tehlikesi var. Neyse…

Aradan yıllar geçti…

Geçen hafta bir gazetede “faili meçhul” cinayete kurban giden üç, kişinin ölüm yıldönümü ilanına rastladım. Cinayetin üzerinden 15 yıl geçmiş… Katilleri hala belli değil!… Susurluk soruşturmalarında adımlar atılmış, ancak sonuç alınamamıştı.

Ve siz biliyor musunuz ki; bu katillerin hiçbirinin bugün “derin-kirli bağlantıları” çözeceği söylenen Ergenekon soruşturmasında adı bile geçmiyor…

Konuyu dağıtmayayım.

Tarih, 4 Kasım 1993. Başbakan Tansu Çiller İstanbul Holiday Oteli’nin şu açıklamayı yaptı: “Türkiye, milis hareketi niteliğine dönüşmüş” ve yaygınlaşmış bir terör hareketiyle karşı karşıyadır. PKK’nın haraç aldığı işadamları ve sanatçıların isimlerini biliyoruz, hesap soracağız·”

Hesap soruldu mu; bilmiyorum! Bildiğim şuydu:

14 Ocak 1994, İstanbul: Liceli Behçet Cantürk, şoförü Recep Kuzu’yla birlikte kaçırılıp öldürüldü.

25 Ocak 1994, Ankara: Liceli Sefa Erciyes kaçırılıp öldürüldü.

25 Şubat 1994, Ankara: Liceli Yusuf Ekinci kaçırılıp öldürüldü.

28 Mart 1994, İstanbul: Liceli Fevzi Aslan ve yeğeni Salih Aslan birlikte kaçırılarak öldürüldü.

20 Mayıs 1994 Ankara: Hakkârili Namık Erdoğan kaçırılıp öldürüldü.

3 Haziran 1994, İstanbul: Liceli Adnan Yıldırım ile Yüksekovalı, Savaş Buldan ve Hacı Karay birlikte kaçırılarak öldürüldü.

Liste Medet Serhat, Faik Candan, Recep Yaşar diye uzayıp gidiyor… Bir de kaçırılıp cesedi hala bulunamayan Liceli Fehmi Tosun kayıplar var…

3 Haziran 2009 tarihli gazetede Adnan Yıldırım, Savaş Buldan ve Hacı Karay’ın ölüm yıldönümü ilanını görünce soruştunna dosyalarını bir kez daha okudum.

Savaş Buldan’ın vücuduna iki, başına bir; Adnan Yıldırım’ın başına bir; Hacı Karay’ın vücuduna ve kafasına birer kurşun sıkılmıştı.

9mm Parabellum tipi, dört adet SB Luger marka, bir adet WCC mar­ka beş adet boş kovan, üç ayrı tabancadan atılmıştı. Balistik inceleme­lere göre, olaydaki tabancalar daha önce meydana gelen faili meçhul cinayetlerde kullanılmamıştı…

Dava dosyasında cinayeti işleyenlerin robot resimleri görgü tanıklarına ­dayanılarak gayet iyi çizilmişti. Susurluk sürecini takip edenler bu robot resimlere bile bakarak katillerin kim olduğunu anladı.

Ama devlet bulmuyordu işte…

Aradan 15 yıl geçti…

Katiller hala bilinmiyor.

Diyeceksiniz ki, “İşte Ergenekon soruşturmasıyla ortaya çıkacak.”

Evet, iddianamede bu cinayet de geçiyor. Nasıl geçiyor biliyor musunuz? Ergenekon tutuklusu Hikmet Çiçek’te “Susurluk timi”nden “Cavit” adlı birinin gönderdiği bir mektup bulunmuştu.

“Cavit”in kim olduğu bilinmiyor; Hikmet Çiçek kim mi?

Binbaşı Ersever’in İtirafları ve Behçet Cantürk’ün Anıları kitaplarını yazdığımda bana en büyük yardımı yapan, yedi yıl birlikte çalıştı­ğım bir gazeteci.

Ey suçlu gazeteci Hikmet Çiçek!

Kalk ve kendini savun şimdi; bu üç adamı nasıl öldürdün?…

Öyle ya…

Kimse kılını bile kıpırdatmazken faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması İçin yıllarını harcarsan, işte böyle kodesi boylarsın…

Hak ettin!

Hergün gazete sayfalarında, TV ekranlarında Hikmet Çiçek belgelerinden bahsediliyor.

Ayıptır, günahtır.

Kimdir Hikmet Çiçek?

Ne bakkaldır, ne kasaptır ne de manifaturacı… 20 yıllık gazetecidir o!

20 yıldır kontrgerillayı, Gladio’yu ortaya çıkaracak haberler yapmıştır. Binbaşı Cem Ersever’le ilk röportajı yapan gazetecidir. Susurluk sürecinde olayın açığa çıkarılması için uğraşan gazetecilerin başında Hik­met Çiçek gelir. Ve nice benzer haberin altına imza atmıştır.

Şimdi böyle bir gazetecinin odasında, masasında ne çıkacağını sanyorsun­uz?

Eee Hikmet Çiçek suçlu tabii. Ne diye uğraşıyor bu karanlık güçler­le yirmi yıldır? Bekleseydi, Ergenekon soruşturması ortaya çıksaydı ve eline tutuşturulanları haber yapsaydı olmaz mıydı?

Ah Hikmet Çiçek ah!

Bakınız gazetelerde yazılan, ekranlarda söylenen “Hikmet Çiçek belge­si” haberlerin hepsini Hikmet Çiçek haber olarak yapmıştır. Altına imza atmıştır. Açın bakın 2ooo’e Doğru dergisini, Aydınlık arşivini.

Ama yandaş medya bunu yapmıyor.

Ne yapıyor? Bir meslektaşını karalıyor. Hadi bazılarının niyetleri belli; anlayamadığım Cumhuriyet gazetesi bu oyuna nasıl geliyor!

Fehmi Koru’nun evine polis baskını olsa ne çıkacağını sanıyorsunuz?

Daha dün kurulan Taraf gazetesinin arşivine savcılık el koysa ne bulacağını sanıyor?

Yandaş medya, Hikmet Çiçek’i idam ediyor.

Ah Hikmet Çiçek ah!

Sana ne kontrgerilladan, Susurluk Çetesi’nden, Gladio’dan.

Yoksa böyle yatarsın Ergenekon’dan…

Evet, yıllarca faali meçhul cinayetleri araştıran Hikmet Çiçek’i cezaevine tıkıverdik.

Diğer yanda…

Pervin Buldan’ı tanıyor musunuz?

Kaçınlıp öldürülen Savaş Buldan’ın eşiydi. O da Yüksekovalıyı Teyze çocuklarıydılar.

Savaş 1961, Pervin 1967 doğumluydu. Öldürüldüğünde Savaş 33 Pervin 27 yaşındaydı.

Bir çocukları vardı: Neçirvan. Savaş Buldan öldürüldüğünde Pervin Buldan ikinci çocuğu Zelay’a hamileydi.

Ölüm haberini alınca bayıldı. Erken doğum yaptı. Dünyaya küstü.

Bir yıl sonra kendi başına gelenin başkasının başına gelmemesi için Cumartesi Anneleri’ne katıldı; her cumartesi kayıpların bulunması, faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması amacıyla Taksim’deki Galatasaray Lisesi’nin önüne gitti.

“Mağdur Ailelerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği”nin kuruluşunda yer aldı. Polis, derneği kapatınca bu kez, “Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği”ni kurdular.

HADEP’te görevaldı; iki dönem Parti Meclisi üyesi oldu.

“Çetelere Karşı Halk İnisiyatifı” içinde yer aldı.

1999’da HADEP’ten milletvekili adayı oldu. Seçildiği halde partisi, barajı aşamadığı için milletvekili olamadı. Son seçimde Iğdır’dan milletvekili  seçildi. Halen DTP’nin milletvekili olarak TBMM’de görev yapıyor.

Bu bilgileri niye verdim?

Şimdi… Unutun, tüm kimliklerinizi, bildiklerinizi, önyargılarınızı sadece düşünün… Kucağınızda beş yaşındaki oğlunuzIa ve karnınızda beğinizle, öğreniyorsunuz ki eşiniz kaçırılıp öldürülmüş.

Hemen sorarsanız: Kim neden öldürmüş?

15 yıldır yanıtı yok bu sorunun. Olay herkesin gözünün önün oluyor; yığınla tanık var ama devlet katilleri bulamıyor.

Ne yaparsınız?

Bırakın şimdi “ama” ile başlayan cümleler kurmayı. Ya da kim haklı­haksız tartışmalarını… Sadece insan olarak düşünün.

Ne yaparsınız?

15 yaşındaki kızınız Zelay’ın yıllardır bitip tükenmez sorularına ne yanıt verirsiniz?

Iğdır Milletvekili Pervin Buldan, son yerel seçimlerin sonuçları için “kürdistan sınırlarını belirledik!” dedi.

Doğal olarak medyada yer yerinde oynadı.

Benim ise ilk aklıma gelen şu oldu: “Ne kadar canı yanmış.”

Empati kurmayı unuttuk. İçimizi, beynimizi kinle doldurduk.

Gelin yüzleşelim bu gerçeğimizle, Pervin Buldan kin duymakta haklı değil mi? Hani nerede eşinin, çocuklarının babasının katilleri?

Bunları sorduğum için çoğunuz kızıyor olabilirsiniz. Biliyorum, bun­ları yazdığım için neyle karşılaşacağımı; içten olmanın tehlikeli olduğu bilecek yaştayım.

Ama yazmak zorundayım. Bu topraklara olan borçtur bu.

Yoksa…

Görmüyor musunuz?

Herkes aklını yitirmiş gibi bir düşman belirlemiş, savaşıyor! Toplum­lar için bundan daha büyük bir yıkım olabilir mi? Kaba güce katlanılır, Kaba akla değil.

Gerçekle yüzleşmek zorundayız: Kendini devlet sanan birileri Savaş Buldan’ı öldürdü.

Savaş Buldan’ın işi/mesleği, siyasal düşüncesi yahut hangi nedenle olsun öldürülmesi bağışlanamaz. Bunu yapanların yakasına yapışmak zorundasınız.

Bunu yapmayacaksınız…

Ne yapacaksınız?

Pervin Buldan’ın milletvekili olarak dokunulmazlığını mı kaldıracaksınız.

Sözlerinden ötürü cezaevine mi tıkacaksınız?

Bunlar sorunu çözebilecek mi?

Bugüne kadar çözemediği ortada…

O halde ısrar niye?

Bakın…

Mehmetçik, dağdaki teröristin hakkından gelir; bundan hiç kuşku yok. Asıl tehlike Pervin Buldan’ın içindeki kardeşlik duygusunu, ülke­ye olan inancını köreItmektir.

Acıyı yazmaktan görmekten hissetmekten bıktık usandık…

Bırakalım ki haklı haksızı; kardeşliği öne çıkaralım.

Hafız Kemal’leri örnek alalım…

Hafız Kemal’leri tanıtalım çocuklamıza…

Adı Hafız Kemal’di

Çanakkale Savaşı’nda taburun imamıydı.

Savaşın başladığı ilk gün, tarih 18 Mart 1915.

Dört arkadaşıyla tarlada yüzükoyun yatıp hücum emrini bekledi. Emir gelince… Elindeki Kuranı kerim’le ilk o fırladı.

Yanında “Allah Allah” diye bağıran İstanbullu bir arkadaşı vardı. Terti­bi Yahudi’ydi. (Adı bilinmiyor; belki Yuda Hekim, belki Aram Salamon)

Şarapnel yanlarına düştü. Yahudi arkadaşıyla birlikte yaralandı. Hemen sağlık çadırına götürüldüler.

Doktorları, Hafız Kemal’in kardeşi çıktı: Dr. Vasıf.

Hafız Kemal kolundan yaralıydı. Yahudi arkadaşının durumu ağırdı.! Doktor Vasıf önce Yahudi Mehmetçik ile ilgilendi. Ama kurtaramadı.

Hafız Kemal derme çatma o sağlık çadırından gazi olarak çıktı.

Ve istisnasız her 18 Mart’ta, başta İstanbullu Yahudi arkadaşı olmak üzere Çanakkale’de şehit düşenler için Mehmet Çavuş Abidesi önünde mevlit okudu.

Hafız Kemal din adamıydı; Tophane Camii, Süleymaniye Camii’nde görev yaptı; başmüezzin oldu.

Güreş, yüzme, okçuluk gibi sporlara meraklıydı. İstanbul Ok Spor Kulübü’nü kurdu.

Musikiye aşıktı.  İlk müzik öğretmeni Kasımpaşa Küçük Piyale Cami İmamı Cemal Hoca’ydı. İstanbul Radyosu’nun kuruluşunda yer aldı ve yayınlara katıldı.

Türkiye’nin en iyi mevlithanı olarak ünlendi; ezan, kaside okuması çok tutuldu. Plak doldurdu. Sadece mevlit kaydı yapmadı. Geleneksel fasıl icrası anlayışıyla şarkılar, gazeller okudu. Türkiye’yi temsil için Paris ve Atina’da konser verdi.

Hafız Kemal’in gerek yurtdışı çalışmalarında, gerekse plak kaytlarında kendisine uduyla eşlik eden bir müzisyen dostu vardı: Rum Yorgo Bacanos!

Büyük udi Rum Yorgo Bacanos çaldı, Hafız Kemal söyledi. Yıllarca…

Musevi arkadaşıyla omuz omuza ölüme koşmak; Hıristiyan arkadışıyla ortak kaderi paylaşmak bu topraklara özgü değil miydi?

Aradan yıllar geçti…

Soyadını Atatürk’ün verdiği Hafız Kemal Gürses, 1939’da vefat’ etti. Seneler içinde Hafız Kemal’in ismi de, üzerinde “Memleketimizin Medar-ı iftarı Mevlithan-ı Şehir” yazan plakları da unutuldu gitti.

Birgün…

İki solcu müzik adamı; Üsküdarlı Sünni Cemal Ünlü ve Tuncelili Ale­vi Hasan Saltık el ele verip Hafız Kemal Bey’in o kayıp plaklannı tek tek bulup “Hafız Kemal Bey” CD’si çıkardılar!

Bize yakışan, bu gerçekleri çocuklarımıza anlatmaktır. Kanı konuşa­rak güzel bir gelecek yaratılamaz.

Kardeşliğin sembolü çoktur bu topraklarda Onları yazalım. Onları konuşalım, onlarla gururlanalım. Kürt aydınları “Devrimci Gençlik köprüsü”nün anlamını unuttu mu? Solun vefası unutuldu mu?

“Boğaz’a değil, Zap’a köprü”

2009 yazında Bodrum Torba’da Ali Poyrazoğlu ve Oray Eğin’le hem yüzüyor hem de sohbet ediyoruz.

Birden dikkatimizi hararetli şekilde tartışan 60 yaşlarında iki erkek çekiyor. Onların biraz uzağındaki aynı yaşlarda bir hanımefendi, tartışırken ­erkeklerden birinin eşi bize durumu izah etme zorunda hissetti kendini. “68 Kuşağı Türkiye’ye zarar mı verdi, faydalı mı oldu, bunu tartışıyorlar” dedi.

Oray Eğin, “Siz niye tartışmıyorsunuz?” diye sordu. Hanımefendi, benim odamda Deniz Gezmiş’in fotoğrafı var, bu tartışmalara girmem bile dedi.

Yüzerek “olay yerinden” uzaklaştık; başka sohbetlere daldık. Olay üzerinden birkaç gün geçti. Birden denizdeki, “68 Kuşağı Türkiye’ye zarar mı verdi?” tartışmasını anımsadım. Bunu çağrıştıran ise sağcı po­litikacıların sık sık dile getirdikleri “Bu solcular Boğaziçi’ne köprü ya­pılmasına bile karşıydılar” sözü oldu.

Evet, Boğaziçi’ne köprü yapılıp yapılmaması konusu 1960’lı yılların en hararetli tartışmalarından biriydi.

Evet, solcular yani 68 Kuşağı, Boğaziçi’ne köprü yapılmasına karşıydılar,

Solcular gelişmişliğin sembolü olarak gösterilen Boğaziçi Köprüsüne ­karşı çıktılar. Kampanyalar düzenlediler. Yürüyüş yaptılar. Peki, niye karşıydılar, dertleri neydi?

Dertleri bir değil, bindi.

Bir kere, mesele köprüye karşı çıkmak değildi. Karşı çıktıkları Bo­ğaz köprüsü’ydü.

Bugün görünen o ki bu isteklerinde haklıydılar. Neden mi?

Diyorlardı ki: “Köprü İstanbul’un ulaşım sorununu çözmez.”

Çözüm, şehri yeniden planlamakla halledilebilir. Örneğin, iki yaka da iki merkez oluşturulması şarttır. Yani evler Asya’da, işyerleri Avrupa’da olmaz. İki ayrı şehir yapılanmasına gidilmeliydi. Böylece ulaşım çözü­lebilirdi.

Aksi takdirde, bir köprünün yetmeyeceği, yıllar içinde köprü sayısının sürekli arttıralacağı ve dünyalar güzeli Boğaz’ın neredeyse asfaltla kapatılacak hale geleceğini ileri sürdüler. Boğaz’ın kirletilmesi, doğanın yok edilmesi gibi diğer etmenleri yazarak konuyu uzatmayayım.

Tarihi meselelere hiç girmeyelim.

Biz sorunu hep günübirlik çözümlerle halledeceğimizi sanıyoruz Sonuç? Birinci köprünün üzerinden kırk yıl geçti, bugünlerde Boğaza üçüncü köprü yapılmasını tartışıyoruz. Yirmi yıl, kırk yıl, yüz yıl sonra neyi tartışacağız? Kaçıncı köprüyü konuşacağız?

Solcular karşı çıkmakta haklı değiller miydi?

Evet, solcuların Boğaz Köprüsü’ne karşı çıkmalarının birden çok nedeni vardı.

Bunlardan biri de, ülke kaynaklarının kullanımıyla ilgiliydi. Köprü’ nün toplu taşım yerine özel taşıtların rahat geçişi için yapıldığını iddaa ediyorlardı. Haksız da değillerdi…

ABD Marshall yardımlarının en önemli koşullarından birisi de ulaşıma yani karayoluna yatırım yapılmasıydı. Türkiye, ABD’nin isteğini harfiyen yerine getirdi.

Burada bir parantez açmalıyım:

Bakınız, 1950 yılına kadar yoksul Türkiye Cumhuriyeti’nin 9024 kilometre demiryolu vardı.

Bugün ne kadar biliyor musunuz; 11004 kilometre!

1950’den sonra topu topu 2000 kilometreyi bile bulmayan demiryolu yapıldı.

ABD’nin isteği üzerine Türkiye demiryolu değil karayolu yaptı hala da yapıyor.

Solcular demiryolu, toplu taşıma dedikçe; demiryolu komünistlerin, karayolları ise sağcıların simgesi haline getirildi!

Ve mesele “takım tutmaya” dönüştürüldü. Ülke gerçekleri hiç, göz önüne alınmadı. Doğru dürüst planlama yapılmadı.

İşte bu noktada 68 Kuşağı’nın köprüye karşı çıkış gerekçesi aslında Türkiye’nin bugün yoğun olarak tartıştığı bir konuyla yakından ilgiliydi: Kürt açılımı.

Kısa bir süre önce kaybettiğimiz usta yazar Demirtaş Ceyhun gibi aydınlar, Boğaz Köprüsü’ne harcanan parayla, Güneydoğu’da okulsuz köy kalmayacağını ileri sürdüler. Sloganları, “Boğaz’a değil, Zap’a köprü idi.

Solcular meselenin ekonomik yönüyle de ilgiliydiler. Sadece İstanbul gibi metropoller değil, başta Güneydoğu olmak üzere ülkenin, Yoksul bölgeleri de kalkındırılmalıydı. Halbu ki bölgeler arasındaki uçuruma giderek açılıyordu. Bu talep, aslında bugün tartıştığımız Kürt açılımıydı.

Aydınların Kürt sorununun temel nedenlerinden gördüğü yoksullu­ğu ilk dile getiren de o yıllarda kurulan Türkiye İşçi Partisi’ydi.

TİP, Kürt sorununu ele alıp somut öneriler sunan, “Doğu Mitingle­ri”nde talepleri dile getiren bir Partiydi.

Sonra ne oldu: Kürt açılımını dile getiren bu ilk parti, 12 Mart 1971 askeri darbesiyle kapatıldı. (Bugün bazıları çıkıp Solcuların Kürt sorunuy­la ilgilenmediklerini söyleyecek kadar tarih bilgisinden yoksunlar.) neyse dönelim köprü meselesine…

İstanbul’da köprüye hayır deyip Hakkari’de okul isteyen solcular kampanyalarını bir eylemle Türkiye’ye duyurdular. Zap Suyu’nun zapt edilmeyen Suları üzerine köprü yapmak için kolları sıvadılar.

lstanbul, Ankara ve İzmir üniversitelerinin mühendislik bölümünde okuyan öğrenciler Hakkari’ye gittiler. O zorlu şartlarda Zap Suyu’na köprü yaptılar.

Bu yerin seçilmesinin nedeni; Zap Suyu’nu aşıp okula gidemeyen öğrenc­ilerin okuyabilmelerini sağlamaktı. Zap’a köprüyü kendi olanaklarıyla yapan devrimci öğrencilerin bir de sürprizleri vardı. Yaptıkları köprüyü aynı Boğaziçi Köprüsü’ne prototipiydi!

Üniversite öğrencilerinin binlerce kilometre uzaklıktan gelip Zap’a köprü yapması Hakkârili köylüleri çok heyecanlandırdı.

Yıllarca devletin sadece güvenlik güçlerini gören yöre halkı, üniversite öğrencilerine kucak açtı. Lokmalarını paylaştılar. Gazeteler öğrencilerin köprü çalışmalarını hemen her gün okurlarına duyurdular.

Sonunda köprü yapımı bitti. Yapılan köprüye “Devrimci Gençlik Köprüsü” adı verildi. HakkariliIer bu adı pek kullanmadılar; onlara göre köprünün adı “Deniz Gezmiş Köprüsü” idi.

İdealist devrimci gençlerin bin bir emekle yaptıkları köprünün başına sonra ne geldi biliyor musunuz?

Köprü 1999 yılında kimliği belirsiz kişiler tarafından havaya uçuruldu!

Yani İstanbul’da köprüye evet diyenler, Zap Suyu’nda köprü istemiteyordu.

Ne tesadüf değil mi?

Türkiye bu günlerde Kürt açılımı ve Boğaz’a yapılacak üçüncü köp­rüyü tartışıyor.

Ne diyordu 68 kuşağı? “İstanbul”a köprü değil Hakkari’ye okul yapın ülke kaynaklarını yurdun her köşesine dağıtın. Yoksulluğu ortadan kaldırın.”

Şimdi gelin yazımızın başına gidelim.

Bodrum Torba’daki denizde yapılan tartışmaya dönelim: “68 Kuşağı Türkiye’ye zarar nu verdi?”

Bakınız…

Türkiye’nin en temel sorunlarından biri, köksüzlüktür.

Kuşaklar arasında bilgi-tecrübe aktarımı yaşanamıyor. Hadi meseleyi Osmanlı dönemine kadar götürmeyelim, son yarım asra bakalım.

Askeri darbeler bu mirası sürekli engelledi. Birikimli sol kadroların üzerinden buldozer gibi geçtiler. Böylece, 1950 kuşağı 68 kuşağına; 68 kuşağı, 70 kuşağına; 70 kuşağı 80 kuşağına bilgi ve tecrübe aktarımı yapamadı.

Her kuşak meseleyi kavramaya yeni baştan başladı. Bu durum bir çok hatanın yapılmasına neden oldu, yeni fikirlerin doğmasını engeldi. Kaybeden Türkiye oldu.

Bugün yaşadığımız düşünce kısırlığının özü budur. Politikadan kültürel hayata kadar her alanda görmeye başladığımız vasatlığın, yüzeyselliğin sebebi budur.

Bu nedenle; gerek İstanbul’a üçüncü köprüyü inşaya hazırlanan, gerekse Kürt açılımı yapmaya çalışan siyasi düşüncenin her iki olayda da meseleyi eline yüzüne bulaştırması, bilgi birikimi ve politik tecrübesinin olmamasındandır.

“İstanbul’a köprü değil Hakkari’ye okul yapın” mesajını bugün bile hala kavrayabilmiş görünmüyorlar.

Hala, elleri parçalanarak Zap Suyu’na köprü yapan solcuların, köprüye karşı olduklarını söyleyebiliyorlar.

Hala meseleyi “Tanzimat Fermanı-Islahat Fermanı”yla çözebileceklerini sanıyorlar.

Temel sorunun ekonomik olduğunu görmek istemiyorlar. “Kürt sorununu ağalara, şeyhlere, şıhlara dayanarak, ‘din kardeşliğiyle’ Çözemezsiniz” diyerek Hakkari’ye gidip köprü kuran solcular için, hala “Bunlar köprüye de karşıydı” diyebiliyorlar.

Öyle sanmaya devam etsinler. Ve; yazsınlar üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla: “Solcular Boğaz’a köprü yapılmasına karşı çıkmaya devam ediyor!…

Halkların Kardeşliği Mezarlığı

Bugün bazıliberal solcular, antiemperyalist duruşun Türkiye salonu ulusalcı bir kimliğe büründürerek sağcılaştırdığım yazıyor. Ne yazık ki, buna bazı Kürt aydınları da destek veriyor.

Demek antiemperyalizm sağcılık öyle mi?

Daha bizim aydınımız “emperyalizm teorisinin” Marx’a ait olduğunu sanıyor. Lenin’in Kendi Kaderini Tayin Hakkı kitabını bile okuduğu meçhul! New Yorklu neo-conların ağzıyla konuşuyor. Bu nedenle hiç teorik tartışmalara girecek değilim. Somut olaylar daha öğretici.

Bir grup 68’li solcu Hakkari’ye köprü yaparken bir grubu da Filistin halkının yanında olmak için oraya gidiyordu.

Niye yapıyordu bunu?

Demek Filistin halkının yardımına koşan antiemperyalist Deniz Gez­miş sağcıydı, öyle mi?

Bunu söyleyenler Türk’ü ve Kür’tüyle Filistin’de can veren sekiz devrimciden de mi utanmıyorlar?

Onlar…

Gençtiler. İdealisttiler. Romantiktiler. Maceracıydllar. Namluya sürülm­üş kurşun gibiydiler.

Filistin’e gitmek, gerilla eğitimi almak, yepyeni bir dünya kurmak düşleriydi…

Tarih 21 Şubat 1973.

Yer, Lübnan Trablusşam şehri yakınlarındaki Nahr el Bared kampı.

Saat 01.00’e geliyor.

Nöbetçi komutan Bora Gözen, arkadaşlarının uyuduğu barakaya girdi. sessiz olmaya, bir yerlere çarpmamaya özen gösterdi. Kampın genel kurallarıydı: Olası bir İsrail saldırısına hedef olmamak için akşam karanlık bastırınca tüm ışıklar söndülüyordu.

Gün boyu ölesiye koşan, yakın dövüş eğitimi alan arkadaşları derin uykudaydı. Bora Gözen kampın deniz kıyısında nöbeti devralacak arkadaşı ­Faik Bulut’u dürterek uyandırdı. Arkadaşının uyandığını görünce geldiği gibi sessizce kampın nizamiye kapısındaki görev yerine gitti…

Kampın deniz kıyısındaki nöbetinin son dakikalarını geçiren Ali Kiraz elindeki silahıyla, gözünü denizden ayırmadan sahilde bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Denizde tek bir kıpırtı yoktu…

Kampta on bir genç devrimci kalıyordu. Hemen hepsi Türkiye ihtilalcı işçi Köylü Partisi (TİİKP) mensubuydu.

Örgüt, 1970’li yıllarda Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi ile temasa geçmiş, Filistin’e gönderilecek militanlarının askeri eğitim görmeleri hususunda anlaşmaya varmıştı.

Örgütün Nahr el Bared dışında ayrıca Golan Tepeleri ve Reşadiye olmak üzere iki kampı daha vardı.

Bugün’ün ünlü bazı isimleri o günlerde bu kamplardaydılar: Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Ömer Özerturgut, Atıl Ant, Sabetay Varol gibi…

Faik Bulut da birçok arkadaşı gibi kaçak yollardan Kamışlı-Şambayrut ­yolunu takip ederek kampa ulaşmıştı.

01.00–03.00 nöbeti onundu.

Çarçabuk giyindi. Barakadan çıktı. Gecenin serinliği yüzüne çarptı. Gökyüzünde ne çok yıldız vardı…

Nöbet yerine doğru birkaç adım atmıştı ki, ardı ardına patlamalar oldu. Kamp deniz tarafından havan topuyla dövülüyordu. Kendini pis suların bulunduğu arka attı.  Silahsızdı…

Silaha alışmak için gece gündüz silahlarıyla yatıp kalkıyorlardı. An­cak eğitim sürecinin sonuna gelmişlerdi. Kampı bir iki gün içinde bo­şaltıp Almanya’ya Türk işçilerini örgütlerneye gideceklerdi. Filistinli kümutanlar ve eğitmenler kamptan ayrılmışlardı. Bu nedenle kampta pek silahları, cephaneleri de yoktu; sadece dört uzun menzilli silahlan ve bir mitralyözleri vardı.

İlk ölenler kamp komutanı Büra Gözen ile deniz kıyısında nöbet tu­tan Ali Kiraz oldu. Karşılık bile vermeye fırsat bulamamışlardı…

Deniz açıklannda bulunan İsrail Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na ait savaş gemisi kampa ve çevresine bomba yağdırıyordu.

İsrail’in tek hedefi Türk devrimcilerin bulunduğu kamp değildi. Kampın düğusunda bulunan Filistin mülteci kampı da bombalanıyor­du. Mülteci çücukların gittiği okul ve sağlık ocağı da hedefler arasındaydı.

Barakada sekiz kişiydiler.

Bomba sesleriyle yataklarından fırladılar. Şarapnel parçalarından kurtulmak için önce barakadan çıkmayı düşündüler. Ama dışarısı cehennem gibiydi. Yatakları pencerelere yığdılar.

Önce bunu Lübnan ordusu ile Filistinliler arasında bir çatışma sandılar. Ancak genelde onların çatışmaları gündüz başlayıp gece bitiyordu. O halde? İsrailliler miydi yoksa?

Bu arada ellerindeki mitralyözü kurmaya çalıştılar. Telaştan ve heyecandan mı ne, tüm öğrendiklerini unutmuşlardı sanki. Tecrübesizdiler.

Oysa onca öğrenci gösterilerinde bulunmuşlar, polislerle taşlı sopalı çatışmalara girmişler ve Filistin’e gelip askeri eğitim almışlardı. Ama bunlar şimdi yaşadıklarından çok farklıydı; böylesiyle ilk kez karşılaşıyorlardı. Bıyıkları terleyeli kaç yıl olmuştu ki; hepsi gencecikti. Büyük olan sadece düşleriydi…

Yarım saattir süren bombalama durdu. Baraka isabet almamıştı. Türk devrimciler tam kurtulduk sevincini yaşayacakken bu kez baraka yaylım ateşine tutuldu.

Savaş gemisi atışı bırakmıştı. Çünkü İsrail komandoları kamp çevresine sokulmaya başlamışlardı. Ellerindeki otomatik silahlarla barakayı delik deşik ettiler. İçeriden artık ne ateş ediliyor ne de bir ses çıkıyordu. İki İsrailli komando barakaya yaklaşıp içeriye el bombaları fırlattı.

İçeridekilerin öldüğünden emin olunca barakadan uzaklaştılar.

Bu ağır saldırıya rağmen barakadan iki kişi kurtulmayı başaracaktı.  Ancak…

Cafer Topçu, Kerim öztürk, Ahmet Özdemir, Yücel ÖZbek, Gürol İlban ve Şükrü Öktü can verecekti…

Faik Bulut’un kafasında tek düşünce vardı: Silah bulmak.

Bombalama bitince kendini koruduğu dalgakıranların arkasından sürüklenerek, emekleyerek sağlık ocağı binasına gitti. Buraya da iki top mermisi isabet etmişti. Duvarlarının yarısı çökmüştü. Kimsecikler yoktu.

Sağlık ocağının arkasındaki sokaklara daldı. Yollarda birkaç ölü Fi­llstinli milis gördü. Sokaklarda ölüm sessizliği vardı. Bir iki evin kapısı­nı çaldı. Kimse cevap vermedi.

Bu sırada sokakta bir G-3 makineli tüfek buldu. Şaıjörü doluydu. Si­lahı kapıp kampa doğru koşmaya başladı. Tam o’ anda…

15-20 İsrailli komandonun kendine doğru geldiğini gördü. İsrailli ask­erler o’nu fark etmemişti. Yaklaştıkları sırada tetiğe basıp Şarjörü boşalttı. Kaç kişi öldü, kaç kişi yaralandı bunu hiçbir zaman öğrenemedi.

Kaçmaya çalışırken iki kurşun yedi. DÜşmedi. Arkadaşlarının bulundu­ğu kampa doğru koşmaya çalıştı.

Bir yandan da aklına bin bir türlü soru geliyordu.

Bir iki gün içinde kampı terk edeceklerini İsrailliler nereden biliyordu?

Kendilerinden hemen önce kampta bulunan ve kendilerine “Kuvay-ı ‘milliye” adını veren devrimci grup Türkiye’ye girer girmez silahlarıyla birtikte yakalanmıştı. Onları kim ihbar etmişti?

Kafası allak bullak olmuştu…

Barakaya ulaştığında, daha birkaç saat önce sohbet edip güldüğü arkad­aşlarının vahşet görüntüleriyle karşılaştı. Kiminin başı yoktu, kimi­nin ayağı, eli. İsrailli askerler, öldüklerinden emin olmak için hepsini karınlarından süngülemişti.

Faik Bulut enkaz içinde silah ararken üç kurşun daha yedi. Yığılıp kaldı. Artık kaçacak gücü kalmamıştı.

Yanına iki İsrailli asker yaklaştı. Kafasına yediği iki dipçik darbesiy­le kendinden geçti.

İsrail’in sabaha kadar süren saldınsında sekiz Türk devrimci öldü. Öldüler, denilerek bırakılan barakadan iki kişi sağ kurtulmayı başardı. Faik ­Bulut ise İsrail’e götürüldü ve 7 yıl 2 aya mahkûm edildi.

Ölen sekiz Türk devrimci Filistin’deki “Enternasyünalizm ve Halkların kar­deşliği Mezarlığı”na defnedildi.

Ve yıllar içinde; Lübnan İç Savaşı ve İsrail bombalarıyla bu mezarlık ‘da tahrip oldu. Türk devrimcilerinin mezarlarının nerede bulunduğu bilinmez hale geldi…

Bizim tarihimizde acı çoktur…

Nahr el Bared kampının sorumlusu Bora Gözen öldürüldüğünde 30 yaşındaydı. İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi mezunuydu. Çocukluğundan beri babası gibi mühendis olmak istiyordu. Başarmıştı.

Ancak artık yeni düşlerinin peşinden koşmak istiyordu…

Fahriye Gözen oğlunu kaybettiğinde 51 yaşındaydı. Ankara Yük­sek Öğrenim Kız Öğrenci Yurdu’nun müdiresiydi. Biricik oğlunun Fi­listin’de öldürüldüğünü ilk kez yaklaşık on yıl sonra, 1982’de duydu. İnanmadı. Ona, Bora Gözen’in yurtdışında kaçak yaşadığı söylen­mişti.

Ne yapacağını, bu gerçekle nasıl yaşayacağını bilemedi. “İnanamadım” adlı şiirini yazdı:

Ama o günden beri,

Yedi Temmuz Sekseniki

Ben, ben değilim.

Seni bir yerlerde sanmak,

düşünmek,

ummak,

beklemek,

inanmak, inanmaktı yaşamak…

Şimdi ben, neylerim?

Fahriye Gözen yine bir şiirinde dediği gibi oğlunun “yokluğunu yudum yudum yüklendi.” Ancak yakın çevresi “Örgüt gizliliği vardır, Şimdi askeri darbe dönemi, kaçak yaşadığı bilinmesin diye bunu belki mahsus söylüyorlardır” diye avutmaya çalıştılar.

İçinde küçük de olsa bir “acaba” sorusu doğdu.

Fakat 1989 yılında acı gerçekle kesinkes yüzleşmek zorunda kaldı. Eşini kaybetmişti ve mahkeme veraset ilamı istiyordu. Artık gizlilik de örgüt de kalmamıştı.

Ölüm gecesinden kurtulan Faik Bulut’la buluştu. Tüm gerçeği bütün yalınlığıyla anlatmasını istedi. Faik Bulut anlattı. Hiç ağlamadı Fahriye Gözen. Kendine söz vermişti; nice acılar çekmiş oğlunun yakın arkadaşlannın yanında dimdik duracaktı.

Ardından Faik Bulut aracılığıyla Ankara’daki Filistin Büyük, elçiliği’yle temasa geçti.

Evet, artık emindi; biricik oğlu İsrail komandolannın baskınında şehit düşmüştü.

Ve ne yazık ki Fahriye Gözen evlat acısına dayanamadı, 2001 yılında vefat etti. Ardında oğluna yazdığı şiirler bıraktı:

Adına dizeler, destanlar yazdım.

Yittiğin toprakları bir bir aradım.

Toyluğuna, gençliğine doyamadığım

Özgürlük diye diye namerde mi çattın?

Dağ, taş, ova, bayır bugün gezerim.

Derdime acılar, dertler eklerim.

Dostlar, aklın yiter gel, etme derler.

Sensiz aklı, fikri gayrı neyleyeyim?

Neoliberaller cemaatin korumasında

Solcuları dışlayanlar kimlerle işbirliği yapıyor?

Fethullah Gülen cemaatiyle…

Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteci ve Yazarlar Vak­fı tarafından düzenlenen Abant Platformu, 4-6 temmuz 2008 tarihlerin­de “Kürt Sorunu: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” adlı bir toplantı gerçekleştirdi.

Bir yıl sonra benzer bir toplantıyı 15-16 şubat 2009’da Kuzey Irak’ta­. Erbil’ de gerçekleştirdi.

İlişki yeni kurulmadı. Cemaatin Kuzey Irak’ta okulları var; bu okul­larda Barzani ve Talabani’nin de yakınları öğrenim görüyor!

Bu ilişkiler nedense Türkiye’de medyanın pek ilgisini çekmiyor!

Oysa bakınız bir Alman gazeteci ne yazıyor:

Almanya’da yayımlanan Junge Welt isimli gazete, Fethullah Gülen’le ilgili çarpıcı bir yazıya yer verdi. Gazeteci Nick Brauns’un kaleme aldığı ­yazı, Gülen’le ilgili ilginç ifadeler içeriyor.

(18. 7. 2009)  Gülen hareketinin 12 Eylül darbesinden sonra, radikal sol ve Kürt hareketine karşı bir güç olarak kullanılmak üzere askeri yönetim tara­fından desteklendiğini söyleyen Nick Brauns, bunun sebebini de şöyle anlatıyor: “Çünkü Gülen, Said-i Kürdi olarak da isimlendirilen ilham kaynağı Nursi olan Kürt milliyetçiliğinin yerine bir Türkiye milliyetçili­ği getirmişti”

Alman gazeteci Brauns’un dikkatini bakın hangi konu çekiyor: “Gü­len hareketine bağlı özel televizyon Samanyolu’nda yayınlanan ‘Tek Türkiye’ isimli dizi Türk toplumunun Kürtlere karşı kışkırtılmasına hiz­met ediyor. Söz konusu dizide bir Türkçe öğretmeni bir Kürt köyünü modernleştirmeyi çalışıyor. Gerici olarak yansıtılan köylüler dizide dinsiz, domuz eti yiyen PKK’lıların etkisindeler.”

Sonra soruyor; peki cemaat bu noktadar birdenbire “Kürt açılımı”na nasıl geldi? Güzel soru…

Kürt aydınları ise bu soruyu sormuyorlar? Aksine cemaat-Barzani işbirliğinin arkasındaki güçten hiç rahatsız değiller.

Barzani’nin yayın organlarından Serbesti dergisinin ekim 2002 tarihli sayısında bakın ne yazıyorlar:

“Bu yönüyle günümüz, Kürtlerin bu özgürleşme talepleriyle çok denk düşen bir konjonktürden geçiyor.” (Şerafettin Elçi, s. 50)

“Saddam da, elde ettiği en ufak bir fırsatta hemen kimyasal silah üretimine girişiyor ve yakayı da ele veriyor.” (Ümit Fırat, s. 52)

“Saddam gittiği zaman Arafat da gider, Arafat gittiği zaman Şaron gider; Arafat gibi bir diktatör, hesap vermesi gereken bir kişi hala filistinlilerin başındaysa, bunun çok doğal bir alternatifi olarak, İsraillile: başında da Şaron gibi bir adam olur.” (Ümit Fırat, s. 52)

“Kürtler de Bağdat yönetiminden ayrılarak artık biz de ayrı devlet kurmak ve ayrı yaşamak istiyoruz’ diyorlarsa, buna uluslararası planda hukukta da hakları vardır.” (Ümit Fırat, s. 54)

“Dünyanın ABD gibi bir gücün hakemliğine ihtiyacı var.” (Mehmet Emin Sever, s. 31)

 “Oysa orada bağımsız bir devlet kurulsa ne olur? Bunun Türkiye’ye zararı değil, yararı olur.” (Haşim Haşimi, Dönemin ANAP milletvekili s.23)

Dergi kapağındaki Türkiye haritası bölünmüş görülüyor. Türkiye Batı tarafı AB bayrağıyla kaplı; İran ile Irak Kürtlerinin üzerine ABD bayrağı yerleştirilmişti!

Alt başlıkta, “Demokratik Bir Kürdistan’a Yönelik Adımlar” yazıyordu.

Meselenin özünü Yaşar Kaya’nın yazdığı ortaya dökülüyordu aslında:

Keşke Kürtler İsrail kadar olsalar. Bir Arnavutluk, bir Yugoslavya Suriye olacağına bir İsrail oısun ve ABD gibi bir müttefiki olsun yeter.

Bu bölüme “Kürt açılımı” ile başladık onunla bitirelim.

Oda tv’den Mehmet Ali Güller önemli bir aynntıya dikkat çekiyor:

AKP’nin “Kürt açıIımı”yla birlikte her ne kadar koordinatör sıfatıyla içişleri Bakanı Beşir Atalay ön plana çıktıysa da, konuyla ilgili en önemli isim, kuşkusuz, AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana dış politikasına hükme­den isimlerden Ahmet Davutoğlu’dur. Davutoğlu, Kürt meselesini, Strate­jik Derinlik isimli kitabının, “Küresel ve Bölgesel Dengeler Açısından Kürt Meselesi, Kuzey ırak ve Türkiye” başlıklı bölümünde ele almış. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, on yedi sayfalık bölümde özetle ve döne döne tek şeyi savunuyor. Davutoğlu’na göre, Irak’ın kuzeyi, Türkiye’ye bağlanmalı!

Davutoğlu, makalesinin girişinde Kuzey Irak’ın önemini analiz ettikten hemen sonra, şu tarihi (!) saptamayı yapıyor: “Geçiş bölgesi açısından bu derece önemli bir konuma sahip olan bu coğrafyanın bir iç jeopolitik bü­tünlük oluşturamamasının en önemli sebebi doğrudan bir deniz bağlantı­sının olmayışıdır. Bu da bu coğrafyanın deniz bağlantısı olan bir bölge ül­kesiyle bütünleşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.” (s. 438)

Yani, Bakan Davutoğlu, ABD’nin uzun yıllardır Türkiye’ye dayattığı ancak TSK’ya kabul ettiremediği “Türkiye himayesinde Kürdistan” pla­nını dile getiriyor. Ve ekliyor: “Küresel ölçekli büyük bir gücün güvenlik garantisi bile bu coğrafyanın bağımsız bir jeopolitik alan oluşturması için yeterli olamaz.” (s. 438)

Yani Bakan Davutoğlu, “ABD’nin garantisi bile Kürdistan’ın bağımsızlını güvenceye alamaz” diyor. Ve sürdürüyor: “Bunun farkında olan büyük güçler de bölgesel güçler ile olan ilişkilerinde bu olguyu önemli parametre olarak gündemde tutmaktadır.” (s. 438)

 Yani Bakan Davutoğlu’na göre ABD, Türkiye ile ilişkisinde bu duru­mu, göz önünde bulundurmaktadır.

“Irak’ın parçalanması kaçınılmaz!”

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, daha ABD ‘nin Irak işgalinden bile önce, gayet yalın bir halde, Irak’ın parçalanması gerektiğini yazıyor: “Artık kronikleşen iki belirsizlik alanı olan Filistin ve Irak’ın siyasi egemenlik alanıyla ilgili net düzenlemeler yapılmaksızın Ortadoğu’da cari uluslara- hukuk sınırları ile de facto durum arasındaki gerilimin giderilmesi mümkün değildir.” (s. 442)

“.…egemenlik alanı ile bölünmüşlük arasında hassas bir dengede gidip gelen Irak’ın statüsü ile birlikte Güney ve Kuzey Irak’ta bu belirsiz­ döneminde ortaya çıkan statüsüz yapıların geleceğinin netIeşmesidir {s. 442)

Bu arada Ahmet Davutoğlu’nun bu satırları, 2001 yılından önce yazdı­ğının altını çizelim! İlk baskısı nisan 2ool’de yapılan Stratejik Derinlik piyasaya çıktığında ne “11 Eylül” yaşanmıştı ne de ABD Irak’a saldırmıştı!

Türkiye’nin resmi politikasının “lrak’ın toprak bütünlüğü ve siyasal birliğinin korunması” şeklinde kayda geçirildiği bir dönemde, Davutoğlu açıkca “Irak’ın parçalanması” ona taraf olmakta ve kuzey parçasının da Türkiye’ye bağlanmasını talep etmektedir!

Bakan Davutoğlu, küresel ölçekli gücüne her sayfasında övgüler diz­diği ABD’nin “stratejik hesabının da ilan etmektedir: “ABD’nin gerek Ku­zey Irak’taki belirsizlik ve iç çekişmelerdeki gerekse Irak’ı fiilen üçe bö­len statükodaki uzun dönemli stratejik hesabı ve prensibi açıktır: Bölge­yi mümkün olduğunca daha küçük ölçekli birimlere indirerek bölgesel güç temerküzü gerçekleştirebilecek ülkelerin sayısını azaltmak ve bu küçük ölçekli birimlerin iç çekişme ve ittifaklarını kullanarak müdahil pozisyonunu sürdürebilmek.” (s. 443)

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında sınırları değiştirilecek 22 ülkenin masaya yatırıldığı 2001 yılında bunları yazan Davutoğlu’na göre: acaba Irak dışında “küçük ölçekli birimlere indirilecek” diğer bölgesel, güçler kimlerdir?

Davutoğlu, kitabının ilgili bölümünün sonuna doğru, ABD’nin “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını bir kez daha ve farklı argümanlarla pazarlamaktadır: “Bugün parçalanmış görünen ve bu parçalanmışlık içinde bölge üzerinde hesap kuran büyük güçlerce istismara açık bir yumuşak karın oluşturan ‘Kürt jeopolitiği’ uzun dönemde aidiyet hissini en yoğun bir şekilde yaşadığı bölgesel bir güçle bütünleşme süreci içine görecektir. Uzun dönemde meselenin odak noktası bölge halkının aidiyet hissini pekiştiren bir kader birliği meşruiyeti ile çözümlenecektir.” (s. 448-449)

Yani Bakan Davutoğlu’na göre, Türkiye-lran-Irak ve Suriye’ye dağıtılmış olan Kürtler, aidiyet duygusunu en kuvvetli hissedecekleri ülkeyle (?) eni sonu birleşecekler. Tabi bu birleşme sırasında diğer üç ülkede bölünmüş olacak!

Üstelik Bakan Davutoğlu’na göre “Türkiye, Kürt nüfus barındıran, diğer bölge ülkelerine göre önemli avantajlarına sahiptir!” (s. 449)

“Büyük Teorisyen” olarak sunulan, müthiş “domino teorisi” (bölgede ki iyi bir gelişmeyi iyi gelişmeler, kötü bir gelişmeyi kötü gelişmeler izler!) en çok satan ABD gazetelerine konu olan Davutoğlu, 2001 işte bunları yazıyor.

Dışişleri Bakanı olarak atanan Ahmet Davutoğlu’nun kitabı ve görüşleri, “‘Kürt açılımıı’ yerli mıi, yabancı mı?” tartışmalarına da ışık tutuyor. (3 Eylül 2009)

Her şey ortada değil mıi?

Kürt kapanıdır bunun adı.

  1. yüzyıl başında Ortadoğu’yu kanlı cetvelle kesip biçenler, sonra yine aynısını uygulamaya çalışıyorlar. İsrail’in yanına, İsrailin himayesinde bir Kürdistan kurdurmaya çabalıyorlar. Bunu da Arapları, Kürtleri birbirine kırdırarak yapıyorlar.

Bu görevi de, ne yazık ki ne devlet adamlığı tecrübesi ne de bilinci olan politikacılar, veriyorlar…

                                        Sekizinci bölüm

                           Başbakanın biyografisine bir katkı

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan zaman zaman giyimiyle medyanın gündemine gelen bir isim. Genelde yapılan haberler övgü dolu. Bizim topraklarımızda henüz “estetik” ile “süsleme” farkı pek bilinmediği için övgüler bazen insanı şaşırtıyor.

Diyanet İşleri başkanının cüppesi dikkatinizi çekiyor mu?

Her geçen yıl cüppe daha süslü hale geliyor. Önce bir soralım: Bu cüppe örfi mi, dini mıi?

İslamda cüppe var mı?

Hz. Muhammed namaz kılarken özel bir giysisi var mıydı? Yoktu.

Dört halifenin özel bir cüppesi, kıyafeti var mıydı? Yoktu.

Demek ki İslam’da cüppe yok.

Son yıllara kadar Diyanet İşleri başkanları sade, beyaz bir cüppe giyerlerdi. Sedefler, kaftanlar yoktu öyle.

Peki, Neden her geçen yıl Diyanet İşleri başkanının cüppesi süslü hale geldi? Nereden çıktı bu sedef düğmeler, kaftanlar?

Nasıl sormayız: Özlenen Osmanlı şeyhülislamlığı mı?

Neyse konumuz bu değil…

Konumuz odatv. com’da yer alan bir haber.

Habere göre, Emine Erdoğan her ayın belli günleri birkaç yakın arkadaşıyla akşam saatlerinde İstanbul Kanyon’daki Harvey Nichols mağzasına ­gidiyor.Nedense gidişini gizliyor; örneğin mağazaya garaj kapısından ­giriyor.

Herhalde güvenlik için!

Bu arada yine güvenlik için olacak Harvey Nichols mağazası Emine Erdoğan’a gelmeden birkaç saat önce müşterilere kapatılıyor.

Emine Erdoğan Harvey Nichols’m satış danışmanları eşliğinde alış­ verişini yapıyor. Yıne kimselere görünmeden asansörle direkt garaja iniyor. Ve kendisini bekleyen araçlarla Kanyon’ dan ayrılıyor.

Haber böyleydi.

Bu haberden sonra Emine Erdoğan odatv. com’u mahkemeye verdi. 5000 TLlik tazminat davası açtı. Emine Erdoğan dava dilekçesinde kişilik haklarının zedelendiğini öne sürdü.

Alışveriş merkezinden alışveriş yapmanın bir hakaret olarak görül- mesi ilginçti!

Dava, Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde görüldü.

Herhalde mahkeme heyeti de böyle bir davayla ilk kez karşılaşmış olacak ki, davada tazminat koşullarının oluşmadığına karar verdi. Yanı Emine Erdoğan’ın açtığı davayı reddetti.

Böylece Emine Erdoğan hayatında ilk kez bir medya kuruluşuna açtığı davayı kaybetti.

Dünyanın her yerinde başbakan eşlerinin kıyafetleri, nereden alışveriş yaptıkıarı haber olarak medyada yer alır. Fransa’ da yaşanan sıcak bir olayı örnek vermeliyim:

Fransa’da hükümet yanlısı Le Figaro gazetesi, Fas asıllı Adalet Bakanı Rachida Dati’nin fotoğrafından, parmağındaki 16000 euro’luk yüzüğü silince büyük bir skandal patladı.

Evet, Le Figaro, Dati’yle yapılmış röportajda kullanılan fotoğrafta. Dati’nin parmağındaki Chaumet marka 15900 euro (yaklaşık 33500 YTL) değerinde elmaslarla süslü yüzüğü fotoshop yöntemiyle silmişti.

Olay, Le Figaro gazetesinin “yandaş medya” olmakla suçlanmasına yol açtı.

Bu suçlamalar üzerine, Le Figaro’nun görsel yönetmeni Debora Altman, “Dati’nin kararımızdan hiç haberi yok. Kendi inisiyatifimizle yaptık. Ve kararımızdan pişman değiliz. Gösterişli yüzüğün sözlerinden: Daha fazla göze çarpmasını istemedik” savunmasını yaptı.

Hatırlanacağı üzere Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrun Nisa Gül’ün bir serginin açılışında parmağında bulunan yüzük de Türkiyede konu oımuştu.

“Firs Lady” Hayrünnisa Hanım’ın parmağında; 65000 YTLIik tek taş topaz “İstanbul yüzüğü”nde Ayasofya ve Topkapı Sarayı’nın motifleri vardı.

Yüzük bizim medyada Bayan Gül’ün şıklığıını artırdığı için övülmüştü.! Neyse… İki ülkenin iki kültür, iki medya arasındaki farkı bu diyelim! Suudi Arabistan kralının hediye ettiği mücevher iddialarına ise hiç girmeyelim.

Konumuza dönersek, Emine Erdoğan politikacı eşlerinin kıyafetlerinin haber olduğunu iyi bilir.

Harvey Nichols mağazasından alışveriş yapmasını “kişiliğine hakaret” olarak görmesi için bir nedeni olmalı kuşkusuz.

Niye bu kadar tepki göstermişti acaba?

Bu soru önemli.

Çünkü odatv. com’un Erdoğan ailesi için yaptığı şu haberlere neden­se hiçbiri bir tepki göstermedi…

Bu haberlerden biri Verso Strateji Uzmanı Erhan Göksel’in “Başba­kan’a soru” başlığı altında dostlarına attığı şu mesajdı:

BAŞBAKAN,

– 23.7.2001 tarih ve 2501 sayılı gider pusulası ile A.Burak Erdoğan’a al­tın takı bozdurma ödemesi yapan Asgold AŞ 262.802.364.000 TL ödedi mi?

 – 23.7.2001 tarihinde oğlunuz Burak Erdoğan, altın takı bozdurma ödemesi yapan Asgold AŞ’den aldığı 262.802.364.000 TL’yi size borç mu verdi?

– 2ool’de oğlunuzdan aldığınız 262 milyar TL tutanndaki borcun öden­diği, ancak 7 Şubat 2006 tarihli mal beyanınızda gözükmediği doğru mu?

Bu sorular nedeniyle odatv. com’a bir açıklama gelmedi. Dava da açılmadı. Gerçi sonra Erhan Göksel Ergenekon soruşturması nedeniyle gözaltına alınıp sorgulandı; ama bunun bu sorularla bir ilgisi var mıydı? Bilemem…

Devam edelim:

Sonra yerel seçimler döneminde CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu ortaya bir isim attı: Ekrem Tosun.

Ardından Kılıçdaroğlu şunu sordu: “Başbakan Ekrem Tosun’u tanıyor mu?”

İş hemen anlaşıldı. Ekrem tosun meselesi açığa çıktı.

Artık Türkiye bir ismi yakından tanıyor: Cihan Kamer.

AKP dönemine yıldızı parlayan işadamlarından. Hangi “değerli taşı kaldırsanız altından Cihan Kamer çıkıyor:

Bir bakıyorsunuz Fenerbahçe yönetim kurulunda… Bir bakıyorsu­nuz İstanbul’daki sel felaketinde yedi şoförün öldüğü dere kenarındaki Tır garajının sahibi.

Neyse konumuz Cihan Kamer değil; gün gelir AKP’nin işadamları da kitap olur. Konumuza dönersek:

Hani Erhan Göksel, Burak Erdoğan’ın altınlarını sormuştu.

İşte bu Ekrem Tosun bu altınların akıbetinin ortaya çıkmasına neden oldu.

Burak Erdoğan’ın eşi Sema ile Recep Tayyip Erdoğan’ın diğer oğlu Bilal ortak olup İstanbul Atatürk Havaalanı freeshop bölümünde bir altın mağazası açtılar.

Atagold firmasına ait mağazanın hepsine sahip değillerdi, diğer ortakları Cihan Kamer ve Ekrem Tosun’du.

 Kılıçtaroğlu’nun sorduğu Ekrem Tosun, Eıdoğan ailesinin ortağıydı bu ortaklıktaki sermayeleri düğün takılarımıydı bilinmez!

Ancak Erdoğan ailesinin çocuklan ticari hayatta çok aktiftiler. Ör­neğin, Başbakan Erdoğan’ın Necmettin Erbakan’dan dolayı adına Nec­mettin Bilal ismini verdiği genç yaşındaki başanlı oğlunun sadece ku­yumcu mağazası yoktu; kozmetikten fast-food zincirine kadar birkaç şir­keti daha vardı. Maye Dış Ticaret, Doruk lzgara Limitet Şirketi, Atagold AŞ…

Emine Erdoğan Haıvey Nichols mağazasından alışveriş yaptığını ya-zanlan mahkemeye veriyor, ama oğlu Bilal Erdoğan ABD’nin ünlü mak­yaj malzemesi üreticisi Bellapierre Cosmetic ürünlerinin Türkiye’de or­taklık yapmasına onay veriyor. Demek ki Emine Hanım’ın meselesi Har­vey Nichols mağazasından alışveriş yapması değildi. Neydi peki?…

Bilal Erdoğan iyi de para kazanıyor anlaşılan; ABD’ de 261500 dolara ev aldı.

Düşünsenize başanyı; babaları 1994’te İstanbul belediye başkanı olarak gösterdiği mal beyanında, sadece 5110 lira serveti vardı.

Her ne kadar ünlü Forbes dergisi dünyanın en zengin politikacıları arasında Başbakan Erdoğan’ı 8. sırada gösterse de ben inanmıyo Güya Erdoğan’ın serveti lngiltere kraliçesinden, Norveç kralından, Monako prensinden filan fazlaymış!

Servetini bilmem ama Erdoğan kim ne derse desin politikada son derece başarılı oldu.

Yahudi cesaret madalyalı ilk Müslüman mücahitti!

Bu madalyanın önemi büyüktür…

1906’da New York’ta Yahudi bankerler tarafından kurulan; misyonu İsrail devletini kurmak ve Siyonizm’i dünyaya egemen kılmak olan dünya Musevi örgütlerinin çatısı kabul edilen AJC (ABD Yahudi Kongresi), sadece Siyonist önderlere layık gördüğü cesaret madalyasını kuruluşundan beri ilk kez Müslüman bir siyasetçiye verdi: Başbakan Erdoğan’a.

Keza Yahudilerin diğer örgütü ADL (Anti Deformation Laung) Başbakan Erdoğan’a üstün hizmet madalyası verdi. Bakın, bunlar kolay kolay kimseye verilen ödüller değildir.

Helal olsun deyip biz diğer oğlu Ahmet Burak Erdoğan’dan devam edelim…

Başbakan Erdoğan”ın babasının adını verdiği Ahmet Burak Erdoğan’ın Bumerz ve MB isimli iki denizcilik şirketinde yönetim kurulu üyeliği ve ortaklığı var.

Peki, hepsi bu kadar mı?

Acaba başbakanın oğullarının yurtdışında şirketleri var mı?

Henüz uluslararası belgelere ulaşamıyoruz, ama güvenilir kaynaklarımızın aktardığına göre böyle bir şirket var. Bu şirket deniz taşımacılı­ğı yapıyor ve bünyeSinde on kadar gemi barındırıyor. İddia bu.

Ama şu iddia değil…

İstanbul’un son dönemde yıldızı parlayan Emirgan sırtlarında Reşit­paşa Aykan Sokak 1O numarada güzel bir villa var.

Bir genç adam, bir gün Aykan Sokak 1O numaradaki villayı gezdi, be­ğendi. Kısa süre sonra bir başka adam geldi ve villa sahibine, “Kaça sa­tarsınız?” diye sordu.

Villanın sahibi bir Avusturyalıydı. Avusturyalı, mülkünü satmak niyetinde olmadığı için uçuk bir fiyat söyledi: “1 milyon 750 bin dolara ” satarım.

Alıcı, hiç üstelemedi; pazarlık bile yapmadı. Avusturyalı mülk sahibi ­500 bin dolar nakit ön ödeme yaptı. Villanın içinde kiracı çıktıktan sonra tapu devri yapıldı. Devir esnasında bedelin bakiyesi, yani 1 milyon 200 bin dolar ödendi.

Dikkat ediniz, paralar hep nakit ödeniyor.

Vıllayı satın alan genç adam çok mutlu Olduğu ortağı olduğu şirketi villaya taşıdı.

Bu genç adam, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük oğlu Ahmet Burak’tı.

Şirketin adı: Bumerz Denizcilik ve Ticaret Anonim Şirketi’ydi.

1 milyon 750 bin dolara villa alan bu şirketin sermayesi ne kadardır dersiniz? Şirket sermayesi, Aykan Sokak 10 numaraya taşınırken 1 milyon liraydı. Yani villanın fiyatı, şirket sermayesini aşıyor.

Peki, bu nasıl oluyor?

Her şeyi de bana sormayın!

Bumerz şirketinin ilk adı Turkuaz’dı.

Aralarında Burak Erdoğan’ın bulunduğu beş ortak, 10 nisan 2006’da 1 milyon lira sermayeyle Turkuaz’ı kurdu. İlk adres Üsküdar İmrahor mahallesindeydi.

Ortaklar arasında başbakanın, ağabeyi Mustafa Erdoğan ile eniştesi Ziya ilgen ve 2001 yılında Burak Erdoğan’ın kayınpederi olan Osman Ketenci yeraldı.

Burak Erdoğan, 250 bin liralık sermayeyle şirketin yüzde 25’ine sa­hipti. Yüzde 25’er pay sahibi diğer iki isim ise büyük enişte İlgen ile Amca Erdoğan’dı.

Aradan beş ay geçti; şirket olağanüstü genel kurulu topladı. Genel Kurul Plakçılar çarşısı olarak bilinen unkapanı’ndaki IMC 2. blokta gerçekleşti.

Şirketin yeni unvanının Bumerz’e dönüştürülmesi ve şirketin 1 miL­yon 750 bin dolara satın alınan Aykan Sokak 10 numaradaki yeni mekânına taşınması kararı alındı. Resmi kayıtlara göre bu tarihte şirket sermayesi halen bir milyon liraydı.

Aradan altı ay geçti, ortaklar yeniden bir araya geldi. Bumerz’in 2006 yılı olağan genel kurulu 7 Şubat 2007 tarihinde toplandı. Şirket sermayesi 1 milyon liradan iki milyon liraya yükseltildi.

Burak Erdo­ğan’ın sermaye taahhüdü de 250 bin liradan 500 bin liraya yükseltildi. Ne tempo değil mi?

Nisan 2006’da 1 milyon lira sermayeyle şirketi kur, beşinci ayın sonunda 1 milyon 750 bin dolara villa ofıs al, altı ay sonra da sermayeni 2 milyon liraya çıkar.

İlginç olan ise, Şubat 2007 tarihinden sonra sermaye artırımı fılan ol- maması. Oysa işe son derece hızlı başlamışlardı.

Acaba işler mi pekiyi değildi?

Unutmadan küçük bir not daha aktaralım.

Burak Erdoğan’ın villa komşuları arasında Remzi Gür ile Başbakan Erdoğan’a yakın Sudan ve iran’da petrol ve gaz kuyuları alan çok zengin bir başka aile dostu daha bulunuyor.

Bu para işleri hep sıkıcıdır. Gelin, Erdoğan ailesinin denizciliğe merakının nereden geldiğine bakalım…

Başbakan Erdoğan’ın ataları

Başbakan Erdoğan İstanbul metrobüs hattının açılışında bir pankartla karşılandı: “Son Osmanlı Padişahı I.Recep Tayyip Erdoğan’. Başbakan Erdoğan’ın ailesinin Osmanlı Sarayı ile bir ilgisi var mıydı?

Gerçi aile içinde Başbakan Erdoğan’a “Sultanım”, “Sultanımız” diye hitap ettiği söyleniyorsa da Dede Bakatalı Tayyip’in Osmanlı Sarayıyla pek ilgisi yoktu.

Tarih, 8 Mart 1916.

Ruslar Rize’yi işgal etti.

Yöre halkı evini, bahçesini, hayvanını bırakıp Trabzon’a doğru kaçmaya başladı.

Ruslara en büyük yardımı Karadeniz’deki Rum ve Ermeni yaptı.

İki yıl önce lstanbul’dan Rize’ye gelen ve buradaki yerli halkın katılımıyla gücünü artıran Teşkilat-ı Mahsusa fedaileri bu kez işgalci güçlere karşı çete savaşı vermeye başladılar. Bu İttihatçı fedailerin arasında yöre de “Bakatalılar” oıarak bilinen aileden kimseler var mıydı?

Tarih, 17 Kasım 1913.

Ayrılıkçı çetelerle, aynı onların yöntemlerini kullanarak gayri nizami harp yapmak amacıyla paramiliter Teşkilat-ı Mahsusa kuruldu.

Teşkilat, Harbiye Nezareti’ne bağlıydı. Beş kişilik çelik çekirdek yöne­tim kadrosu vardı: Dr. Nazım, Dr. Bahaeddin Şakir, Yüzbaşı Atıf (Kam­çıl), Binbaşı Süleyman Askeri, Emniyet Müdür Muavini Cemal Azmi.

Başkan Süleyman Askeri’ydi.

Teşkilatın iki birimi vardı: Harici ve Dahili.

Harici bölümün görevi, cephe gerisinden sızarak sabotaj eylemleri düzenlemek, düşman hakkında istihbarat toplamak, düşman toprakla­rına gerilla tipi akınlar ve propaganda yapmaktı.

Dahili bölüm ise, yurtiçinde asayişi sağlamaktan, mahalli güçleri ör­gütlemekten, propaganda yapmaktan sorumluydu.

Sadece askerler değil siviller de Mehmet Akif (Ersoy)’dan Said-i Nursi’ye, İzmir’ de ilk kurşunu atan Hasan Tahsin’ den şair Mehmet Emin (Yurdakul)’a kadar- gönüllü olarak teşkilata katıldı.

Her kesimden ve görüşten insanı tek yüksek hedef birleştirmişti: Vatanı savunmak! Bu nedenle Kafkasya’dan Hindistan’a, Avrupa’dan Arabistan çöllerine kadar, sonuçta ömrünü çoktan tamamlamış bir imparatorluğa yeniden diriltmek için öldürdüler, öldüler, esir düştüler…

Tarih, 1 Kasım 1914.

Ruslar karadan ve denizden Karadeniz’e harekata başladı. Rus donanması ­Karadeniz kıyılarını bombalarken, kara ordusu Artvin’i işgal etti.

Aynı günlerde Teşkilat-ı Mahsusa fedaileri İstanbul’ dan Karadeniz’ e geldi. ve merkezi Trabzon’da bulunan Lazistan Müfrezesi Komutanlığı kuruldu. Bölgedeki neredeyse tüm erkekler silâhaltına alındı.

Kimler yoktu ki gönüllüler arasında; Tuzcuoğlu Memiş Grubu, Basaoğulları Alemdaroğulları, Sipahioğulları, Mataracılar vs.

Bakatalı Tayyip bunlar arasında mıydı? Bilinmiyor!

Ermeniler kurmayı düşündükleri Büyük Ermenistan sınırları içine Doğu Karadeniz’i de katmak istiyorlardı. Rumlar da Ermenilerle ittliak halindeydi. Savaş sırasında Rus ordusuna destek veriyor, cephe gerisinde ayaklanma çıkarıyorlardı.

Trabzon Vilayeti salnamesinde merkez, Canik, Rize ve Gümüşha­nede 50233 Ermeni vardı. Hepsi değil ama önemli bir bölümü iç bölgelere tercih edildi. Ancak göç yollarında nakliye araçlarının olmama­sı saldırılar ve hastalıklar yüzünden binlerce Ermeni öldü.

Bu arada sadece Ermenilere tehcir yapılmadı. 16 Haziran 1916’da eli silah tutan 15–50 yaş arasındaki Rumlar da Karadeniz’den uzaklaştırıldı.

Bu tercih sırasında Bakatalı Tayyip görev yaptı mı? Bilinmiyor!..

Ermeni ve Rum tehcirlerine rağmen, Sarıkamış’ta büyük kayıp veren Osmanlı ­ordusu, Rusların Karadeniz harekatını durduramadı. Rus ordusu Trabzon’a kadar yaklaştı.

Teşkilat-ı Mahsusa müfrezelerinin mevcudu bin kişiye kadar düştü. Bu fedailerin de tek yapabildikleri, Rus askerlerinin kıyafetlerini giyip içlerine sızıp eylem yaparak Rusları durdurmaya çalışmaktı.

Rize’nin Pekmezli köyünden Serdümen Recep, Çakıroğullu İsmail Ağa, İkizdereli Süleyman Sırrı, Mataracı Mehmet, Pazarlı Talatorzade Fevzi, Rizeli Lazoğlu Mustafa, kahramanlıklarıyla örnek oldular.

Rusya’daki Bolşevik Devrimi sonucu Ruslar çekilmeye başladı. Fakat Ermenilerin Karadeniz’i bırakmaya hiç niyeti yoktu. Teşkilat-ı Mahsusa ile aralarında kanlı çarpışmalar oldu. Rize, 2 mart 1918’de kurtarıldı.

Bakatalı Tayyip kayıptı…

Potamya; Rize’nin Güneysu ilçesinin Osmanlı dönemindeki adıydı ilçeye bağlı Tepebaşı (Singaz) ile Dumankaya (Pilihoz) köylerini birbi­rinden ayıran ve “Ayane Dağı” olarak bilinen tepede, Rus işgalinde kalma çadır direkleri bugün hala mevcuttur.

Başbakan Erdoğan’ın baba tarafı Pilihozludur.

Babası bu köy doğumlu; Ahmet Erdoğan.

Dedesi ise Bakatalı Tayyip.

Ailenin kökü Osmanlı kayıtlarında 1835’e kadar gidiyor.

Kırcasakallı Mehmet’in Mustafa ve Yunus adında iki oğlu var.

Başbakan Erdoğan’ın ailesi Yunus’tan gelme…

Kafkasya’dan geldikleri söyleniyor. Başbakan Erdoğan’a göre Gürcüler.

Yöre halkına göre ise Bakatalılar, Çeçen ya da Çerkez.

Dede Bakatalı Tayyip hakkında hemen hemen hiç bilgi yok.

Çünkü Birinci Dünya Savaşı’nda kayboldu.

Rize’deki çarpışmalar sırasında şehit düştüğü söyleniyor. Düzenli orduda mı görev aldı, yoksa Teşkilat-ı Mahsusa müfrezelerinde mi yer aldı, pek bilinmiyor. Bilinen, Ermeni tehciri döneminde Karadenizde olduğu söylentisi. İttihatçı fedailere katıldığı yorumları da yapılıyor.

 Dedesi konusunda Başbakan Erdoğan da belki de sorulmadığı için bugüne kadar hiç konuşmadı.

Başbakanın biyografisini anlatan kitaplarda da Bakatalı Tayyip’in adı yok.

Pilihoz köyündeki sarp kayaların olduğu tepenin en üstü, Ruslarla çarpışarak ölenlerin anısına “Şehitlik” adıyla biliniyor. Kim bilir Bakatalı Tayyip de oradaki isimsiz kahramanlardan biridir…

Kayıp Bakatalı Tayyip arkasında dul bir eş ve bir oğul bıraktı: Almet. Küçük yaşta babasız kalan Ahmet’i, bir iddiaya göre amcası, diger iddaya üvey babası Molla Yunus büyüttü. Molla Yunus sefer­berlikte askere alınmadı; anlatılanlara göre, bunun sebebi çevrede eli kalem tutan eğitimli tek kişi olması.

Bakatalı Tayyip pek anımsanmasa da Molla Yunus ilçede tanınmış biri. İlginç bir karakter:

Hem Osmanlı döneminde İttihatçılara hem de Milli Mücadele döne­minde Kuva-yı Milliye’ye destek veren Molla Yunus’un, Cumhuriyet devrimlerinin halk tarafından anlaşılması ve benimsenmesinde de önemli katkıları olduğu dile getiriliyor. Keza Rize’de Latin harflerini ilk öğrenen ve halka öğreten kişi olarak anılıyor. Rize’deki Şapka Devrimi’ne karşı çıkan yobazlara karşı duruşuyla hatırlanıyor.

Ahmet Erdoğan genç yaşında aynı köyden Fatma Hanım’la evlendi. 1929 da oğlu Hasan, bir yıl sonra da ikinci oğlu Muhammed dünyaya geldi.

Ahmet Erdoğan, ailesini köyde bırakıp İstanbul’a göçtü. Bütün göç­men Rizeliler gibi denizcilik yaparak hayatını kazandı. İstanbul’da Tenzile Hanım’la ikinci evliliğini yaptı.

Bu evlilikten de iki oğlu bir kızı oldu; Mustafa, Vesile ve “Son Os­manlı Padişahı I.Recep Tayyip Erdoğan!”

Bugün Ahmet Erdoğan’ın yolunu torunu sürdürüyor. Torunu Ahmet Burak Erdoğan, amcası ve eniştesiyle birlikte aile mesleği olan deniz taşımacılığını devam ettiriyor. Tabi bir farkla; Ahmet Erdoğan ücretli bir işçiydi, torunu ise patron…

Necmettin Bilal Erdoğan ise son şirketi Doruk Limitet Şirketi’yle baba mesleği gıda sektörüne girdi.

Başbakan Erdoğan Elif Sucukları’nın muhasebecisiydi. Sonra Sabri Ülker’in damadı Orhan Özkorur ile Yenidoğan Gıda Pazarlama ve Ticaret ­AŞ’yi ve eniştesi ve kardeşiyle Emniyet Gıda Limitet Şirketi’ni kurdu.

Başbakan Erdoğan ticarete devam etseydi ne kadar başarılı olurdu acaba?

Bunu şu nedenle sordum; ticarette bu topraklarda herhalde en başarılı d­evlet adamı Sultan II.Abdülhamid!

Abdülhamid’i çok seven Başbakan Erdoğan, padişahı kendine ör­nek alıyor olabilir mi?

Ekonomik krizden zengin çıkan bir padişah

Son iki yıldır dünya finans krizıyle yatıp kalkıyoruz.

Bankaların durumu, borsa, döviz ne olacak herkes merak içinde.

Bu topraklar benzer mali krizi XIX. yüzyılın son çeyreğinde de yaşadı. Ve o mali krizi, borsada akıllı oynayarak lehine çeviren bir Osmanlı Padişahı vardı: II.Abdülhamid!

Akıl hocası kimdi?

Dudak uçuklatacak serveti sadece borsada oynayarak mı kazandı?

İşte farklı bir padişah portresi…

Şehzadeliğimde üç dört ayda bir maaş çıkar, onu da kaime veya me­telik para olarak verirlerdi. Ben de koyun ticareti yapardım. Maslak çift­liğinde ekin de ektirirdim, lakin ondan fayda olmazdı. Asıl fayda koyun ticaretindeydi. Senede beş-altı yüz merinos koyun getirirdim. Bunların yavrularını, sütünü yapağını değerlendirir; kısır olanları kasaplara satar­dım. Ertesi sene başka sütlü koyunlar satın alırdım. Senede koyun başı­na bir mecidiye kar bırakırdı. Bu iş çok karlıdır. Üstübeç de Venedik’ten gelir, boyacılar kullanır, ben daha ucuza satardım. Herkes benden alırdı. Ondan da istifade ederdim. Diğer şehzadeler borç içindeydiler. Çünkü ticaret bilmezler, çalışıp kazanmazlardı. Kazanmak, iş yapmak da bir hü­nerdir.

Şehzadeliği döneminde ticarete başlayıp Osmanlı’nın en zenginlerin­den biri olan Sultan II. Abdülhamid’in servetinin kaynağı sadece buğday-koyun-boya ticareti miydi?

Bilinir ki, ticaret ve ekonomiyle yakından ilgilenen ilk Osmanlı padişahıydı. İlgisi sadece ticaretin pratiğiyle de sınırlı değildi. XIX. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurmasına rağmen adı gölgede kalmış aydınlardan Münif Paşa’ dan iktisat dersleri aldı.

Ve bir gün…

Şehzadeliği dönemiydi.

Osmanlı devleti yayınladığı “İrade-i Seniye”yle borçlarını erteleme kararı almıştı. Çünkü hazinesi tamtakırdı.

Bu kötü ekonomiden Dolmabahçe Sarayı da etkilendi.

Şehzade Abdülhamid zamanında alamadığı maaşını kırdırmak için saraya rahatlıkla girip çıkan, Osmanlı Hanedanı’na borç para bulan Rum Banker Yorgo zarifi (1807-1884) ile tanıştı.

Yorgo zarifi, kayınpederi Çelebi Dimitraki ile “Zafiripulos&Zarifi” işletmesinin ortağıydı. Galata Borsası’nın en tanınmış isimlerinden biriydi.

Bankerler, Osmanlı devletinin dış ticaret açıklarının kapatılması için gerekli olan yabancı kredileri bulan kişilerdi. Bir yanda Galata bankerlerinden; G.Tubini, Mihran Düz Bey, Köşeoğlu Agop, J, Lorando, Mısırlı Andon Bey “Ceredit General Otoman” ile; diğer yanda Zarifi, Baltazzi Boğos Mısırlıoğlu, Zafiripulos, Oppenheim, S. Sulabch, Kristaki J. Kamondo “Societe Generale Ottomane” ile Osmanlı devletinin iki kasası durumundaydılar.

Bankerler aynı zamanda Osmanlı Hanedanı mensuplannın kişisel ihtiyaçları için de kredi borç veriyorlardı!

Banker Yorgo Zarifi, sadece Şehzade Abdülhamid’le değil, Veliaht Murad ve Padişah Abdülaziz’le de görüşüyordu.

Abdülhamid kardeşleri arasında en çok Murad’ı seviyordu; onunla sıkça görüşüyordu. Banker Zarifı’yi onun aracılığıyla mı tanımıştı aca­ba? Bilinmiyor.

Bilindiği gibi Murad, amcası Sultan Abdülaziz’i tahtan indirmek için Midhat Paşa gibi siyasiler, Harp Okulu Komutanı Süleyman Paşa gibi askerler ve yukarıda isimlerini yazdığımız Yorgo zarifı gibi bankerlerle işbirliği yaptı. Amacına ulaştı ama ruh sağlığı bozulduğu için tahtan in­dirildi.

Abdülhamid, padişah olup fırsatım yakalayınca, amcası Abdülaziz ve çok sevdiği kardeşi Murad’ın başına gelenlerin tüm sorumlularını, -ayak işlerine bakanları bile- cezalandırdı. Ancak nedense Banker Za­rifi’ye dokunmadı. Rum banker, Yıldız Mahkemesi’ne bile çıkarılmadı.

Niye acaba? İşin ucunda para vardı:

Abdülhamid şehzadeliği döneminde o kadar parası vardı ki cülus, bahşişi olarak dağıtılan 60 bin altım kendi cebinden verdi. Servetinin kaynağı 1864 yılında Havyar Han’da faaliyete başlayan kambiyo ve kıymetler borsasında Banker zarifı aracılığıyla esham (hisse­ borç senedi) alıp satmasıydı.

Zarifi, padişahın mali danışmanıydı; Zenginleşmesinin aracıydı.

Bu nedenle Banker Yorgo Zarifi’ye dokunmadı.

Hatta Meclis-i Mebusan’ın 22 Ocak 1878 tarihli oturumunda Aydın Mebusu Hacı Ahmed Efendi bölgesindeki köylülerin palamut gelirleri­ ne devletten alacaklarına karşılık el koyan Banker Zarifi’yi şikâyet etti. Saray bu sözleri hiç duymak istemedi.

Rum tüccarlarına genellikle “çorbacı” deniyordu. II. Abdülhamid de bu nedenle Banker Zarifi’ye hep “Çorbacı'” diye hitap etti. Ve, “Çorba­cıdan sadece finansal kurumların işleyişi hakkında özel bilgiler al­makla kalmadı, parasını borsada nasıl değerlendireceği konusunda akıl da danıştı.

O dönemde de sıkça yapılan borsa spekülasyonlarından Banker Za­rifi, araılığıyla yararlandı. Örneğin, 1873’ten başlaYarak Avrupa’yı etkileyen ­mali krizden tutun da, Güney Afrika’daki bulunan altın madenle­rine, kadar çeşitli spekülasyonlardan haberdar oldu.

Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa “hatıratı”nda ilişkilerini şöyle yazdı:

Mösyö Zarifi, Abdülhamid Efendi’nin iskonto ettiği maaşlarını gene kendi nezlindeki hesab-ı carisİne kaydeder ve bunlara bir faiz yürüterek, gerek bunun hasılını ve gerek çiftliğinden ve diğer bazı emlak ve akarından aldığı gelirleri kralı işlerde kullanırdı. Abdülhamid Efendi’nin, Mös­yi Zarifi’yi, sık sık kabul ederek her ziyarette kendisiyle para işleri hakkında görüştüğünü ve servetinin idaresini teftiş ve takip ettiğini saray emektarlanndan işittiğim gibi bizzat kendisi de bunu anlatır dururdu.

Abdülhamid iktidara geldiğinde Banker Yorgo Zarifi artık 70 yaşına gelmişti. Ancak dinçti. Padişahın huzura en çok kabul ettiği banker ol­makla kalmamış, en çok görüştüğü kişi de olmuştu.

Abdülhamid tüm mali bilgisini bu ünlü bankere borçluydu.

Ve Banker Yorgo Zarifi sayesinde Galata liberalizminden etkilendi; ekonomik liberalizmden yana oldu.

  1. Abdülhamid ekonomide öyle bir liberalizmden yanaydı ki, Mek­teb-i Mülkiye’de iktisat derslerinin programını bizzat kendisi belirliyor­du. Osmanlı’da liberalizmin öncüleri; Sakızlı Ohannes Paşa’nın Meba.. di-i Ilm-i Servet-i Milel ve idadilerde okutulan Mehmed Cavid’in Ilm-ii Iktisat favori kitaplarıydı.

Öğrencilerin ticaretle ilgilenmelerini çok arzuluyordu.

Osmanlı insanının ticaretle ilgilenmemesine kızıyordu. “Avarelik her sınıf halkımızda öyle kökleşmiş, öyle bir tabiat haline gelmiştir ki, haklı olarak bütün felaketlerimizin sebebi olduğu ifade edilebilir” diyordu.

Ama kendisinin kişisel kuruntuları-kuşkuları gelişmenin önünde ki, en büyük engeldi. Döneminde elektrik, telefon, uçak gibi teknolojik gelişmelere; anonim şirket, ticaret borsası gibi kapitalist gelişme potansiyellerine soğuk baktı. Anonim şirketleri, ülke gelişmesinin değil padişaha karşı menfi düşüncelerin geliştirileceği yerler olarak gördü.

Banker Yorgo Zarifi’nin adını taşıyan torunu Yorgo Leonida Z fi’nin Hatıralarım adlı kitabında yazdığına göre ailece görüşürlerdi. Örneğin, Leonida Zarifi doğduğunda II. Abdülhamid Zarifilere hediye göndermiş; annesi Froso Zarifi de teşekkür için padişahın analığı Perestu Kadın’ı ziyaret etmişti.

Yine kitaptan öğrendiğimize göre Banker Yorgo Zarifi 27 Mart 1884’te vefat ettiğinde II. Abdülhamid’le arası bozuktu.

Banker Zarifi, 1877-1878 Savaşı sırasında devlete açtığı kredilerle savaşın finansmanına önemli katkıda bulunmuş, fakat açtığı avansların yüksek faizleri ve ağır şartları padişahı bile rahatsız eder boyuta ulaşmıştı. Dargınlığın sebebi bu olabilir miydi? Ya da daha kişisel miydi? Neyse.

Banker Zarifi’nin ölümü aradaki soğukluğu giderdi, II. Abdülhamit Banker Zarifi’nin başta eşi Eleni olmak üzere ailesini yemeğe davet etti. İlişkiler düzeldi.

Bir sabah, Sultan’ın bir emir eri atıyla Galata’ya gelerek acilen babamla konuşmak ister. Babama saraydan beklendiğini iletir. Babam acilen Yıldız Sarayı’na gider. Sultan Hamid onu hemen kabul eder. “12 sene önce” der Sultan, “baban beni alacaklarımın pençesinden kurtardı, borçla­nmı ödedi ve mali durumunu düzeltti. Şimdi kardeşim Reşad aynı du­rumda, Onu bulunduğu çıkmazdan kurtarmanı rica ediyorum.”

Babam elinden gelen her şeyi yapacağına söz verir.

Banker Leonida Zarifi elinden geleni yapar, bir iki kez Veliaht Re­şad’la görüşmeye gider. Son gidişinden bir gün sonra Yıldız Sarayı’na davet edilir. II. Abdülhamid bu kez kızgındır. Sertçe, “Sen benim düş­manlarımla bir olup bana komplo mu kurmaya çalışıyorsun?” der. Ar­dından artık kardeşinin hesaplarıyla ilgilenmemesini emreder.

  1. Abdülhamid, bankerlerin amcası Abdülaziz’e ne yaptıklarını iyi biliyordu; Banker Yorgo Zarifi’ye güveniyordu, ama oğlu Leonida Zarifi­’den emin olamamıştı… Ancak zamanla ona güvenip onunla da işbirli yapmayı sürdürdü.

  1. Abdülhamid Banker Zarifi’den kötü huylar kapmış mıydı?

Abdülhamid’in servetini ülke ekonomisinde değerlendirmek yerine, büyük ölçüde Avrupa bankalarında ve yabancı sermaye piyasa spekü­lasyonlarında değerlendirmesi şaşırtıcıydı.

Şaşırtıcı olmasının bir nedeni de, ekonomi dersleri aldığı Münif Pa­şa’ya bir mektubunda yazdıklarıydı. Mektubunda amcası Abdülaziz dönimin de zenginleşen bürokratların paralarını yurtdışı bankalarına ya­tırmalarını ağır bir dille eleştiriyordu!

Oysa kendisinin Deutsche Bank, Barclay Bank, Credit-Lyonnaise gibi Avrupa bankalarında hesabı vardı!

Ve servetine servet katmaya devam etti…

  1. Abdülhamid’in malvarlığına birkaç örnek verelim:

-İstanbul Sultanhamamı’ndaki İzmirli Ham

-İstanbul Direklerarası’nda Letafet Apartmanı

-İstanbul Gedikpaşa’ daki tiyatro arsası

-Eyüp Kopçageçidi’ndeki 21 dönüm tarla

-Eyüp’te 18 dönümlük Bahariye Kışlası

-Kâğıthane’de 20 dönüm arazi

-Kağıthane’de Silahtarağa çiftliği

-Bakırköy’de 70 dönüm arazi

–Bakırköy Veliefendi Çayırı

-Dolmabahçe’de 30 dönüm bostan

-Küçükçekmece’de Burunsuz Mandıra Çiftliği

-Nişantaşı’nda Celaleddin Paşa Konağı, Kamil Paşa Konağı

-Teşvikiye’de birdönüm arsa

-Beşiktaş’ta 2 dönüm bağ, 3 dönüm arsa

–İstanbul Horhor’da konak ve 5 dönüm arsası

-Arnavutköy Akıntı Burnu’nda gazino ve müştemilatı

-Ortaköy’ de Dalyan Mahallesi ve Ali Saib Paşa Yalısı

-Kuruçeşme önündeki ada (Galatasaray Adası)

-Kartal Soğanlık Köyü’nde köşk ve 3 dönüm arazisi

-Kartal’ da Alemdağı Çiftliği, Çakmak Çiftliği ve 21 parça tarla

-Paşabahçe ircirli Köyü’nde 40 dönüm arazi ve şişe fabrikası

-Beykoz’da 40 dönüm bostan, 3 bahçe, 6 tarla, 2 çayır, 3 arsa, 1 bağ, 1 dükkan ve yalısıyla Tokat Çiftliği, yalnız Servi Çiftliği

-Beykoz’da Abraham Paşa’dan alınan 38 dönüm arazi ve üzerindeki müştemilat ve teferruatıyla çiftlikler

-Fenerbahçe’ de tarla, çayır, kahvehane

-İzmit’te 3 dönüm bahçe, İzmit Çiftliği

-Geyve’de 26 dönüm Balabal Çiftliği

-Şişli’ de İzzet Paşa Çiftliği

-Çatalca ve Çekmece’de; Filifos Çiftliği, Kaparya Çiftliği, Safra Çiftliği, Kılıçali Sagır Çiftliği, Silivri Çiftliği, Bosna Çiftliği, Sazlı Bosna Çift­liği, Haraççı Çiftliği, Papas Bergos Çiftliği, İzzettin Çiftliği, Tozalak Çiftliği ve Yahya Bey Kışlası

-Yalova 11 odalı han, hamam, 17 odalı otel, 7 odalı misafırhane, dükkan, fırın, 2 500 dönüm orman

-Mihalıç’ta; Çeribaşı Çiftliği, Melda Çiftliği, Cambaz Çiftliği, Ekmek çibaşı Çiftliği, Kayseri Çiftliği, Orta Çiftliği, Keçifdere Çiftliği, İskele Çiftliği, Kızıllar Köyü’nde 24 parça gayrimenkul, Akköprü köyünde 280 dönümlük Paris Beyarazisi, yine aynı köyde 308 dönümlük Hızır Bey arazisi

-Burdur Ağlasun’da Çeltikçi Çiftliği

-İzmir’ de Hayrettin Çiftliği

-Tire’de Meşhet Çiftliği

-Akhisar’ da Rahime Çiftliği

-Nazilli’de 7 000 dönüm arazisiyle Bilare Çiftliği

-Keşan’da Türkmen Çiftliği

-Babaeski’ de Keçili merası

-Havza’da Pavli Köyü arazisi vs vs vs.

Peki, II. Abdülhamid’in mirasına ne oldu? “Paran var mı derdin var” sözünü doğrular gibi II. Abdülhamid’in serveti uzun yıllar Türkiye gündeminden düşmedi.

1908 Temmuz Devrimi olunca II. Abdülhamid, yeni gelen iktidara hoş gözükmek için ya da İttihatçıların baskısıyla, 8 Eylül 1908’de bir kısım mal ve gelirlerini devlet hazinesine devrettl.

31 Mart (1909) Ayaklanması’nı takiben tahtan indirilen II. Abdülhamid’in tapuya kayıtlı mallarının çok büyük bir kısmı devlet hazinesine geçirildi. Ancak Vahideddin 8 mart 1920’de çıkardığı bir kararname ile bu malları (işgalci ülkelerden kaçırmak için mi acaba?) tekrar Hazine-i Hassa’ya iade etti. Böylece II. Abdülhamid’in ailesine miras hakkı doğ­du. Ancak işgal güçleri Sevr Antlaşması’yla (madde 240) bu mallara el koydu.

  1. Abdülhamid’in mirası Lozan Antlaşması’ınn da gündemine geldi. Tam manasıyla çözülemedi. Öncelikli mesele gayrimenkullerin bir bö­lümünün Türkiye sınırları içinde olmamasıydı; artık o topraklar işgal edilip koparılmıştı. II. Abdülhamid’in ailesi yurtdışında bu topraklar, çiftlikler, petrol kuyuları vs için dava açsa da hiçbirini kazanamadı. Al­manya İmparatoru Wilhelm’in şahsi servetini iade edenler nedense ay­nı hukuki hakkı II. Abdülhamid’in varislerine göstermedi!

3 Mart 1924’te Osmanlı Hanedanı yurtdışına çıkarılınca padişahların tapuya kayıtlı tüm malvarlığına el konuldu. II. Abdülhamid’in varislerin­den Bedri Felek, Müşfika Hanım ve daha sonra Müşfika Kayasoy ile Emsalinur Hanım çeşitli girişimlerde bulunsalar da isteklerini alamadılar.

Bu arada meseleyi çözeceğini belirtip devreye giren diş hekimi Sami günzberg gibi hanedana yakın bazı “iş bitiriciler” mirasçılardan hayli para kopardılar.

Daha sonraki yıllarda hanedan mensuplarının yurda girişleriyle ilgili yasalar değiştikçe buna paralel miras davaları açıldı, ama bunlardan da bir sonuç çıkmadı.

Son olarak üç yıl önce, II. Abdülhamid’in Ffansa’da yaşayan torunu: Cemil Adra dava açtı. Hukukçular, “Bugünkü yasalarımıza göre zor deyip torun Adra’ya AİHM’e gitmesini salık verdiler.

Anlayacağınız, ölümünün 90. yılında II. Abdülhamid’in mirası hala tartışma konusuydu…

İşte Gizli Kasalar

Tayyip Erdoğan’la başladık nereye geldik!

Asıl sorumuz şuydu: Başbakan Erdoğan ticaret hayatında kalsaydı başarılı olurmuydu?

Ne bileyim İslam dergisinin bir dönem fedakâr mücahitleri gibi za­manla 350 milyon dolarlık iş merkezine ortak olabilir miydi?

Bir Zahid Akman, bir Zekeriya Karaman kadar başarılı olur muydu?

Bir dönem de Süleyman Mercümek vardı; Bosna yardım paralarını iç ettiği iddiasıyla yargılanmıştı.

Biraz geçmişi bilenler; Necmettin Erbakan’ın kayıp trilyonlarını, Sü­leyman Mercümek’i ya da Yımpaş, Kombassan, İhlâs, Jet-Pa, Endüstri Holdingi hatırlarlar.

Peki siz, Mehmet Satoğlu, Tahsin Annutçuoğlu, Gürgen Mazhar Bayatlı Beşir Darçın isimlerini duydunuz mu?

Bunlar kimdi?

Kimlerin gizli kasasıydı?

Neden yargılandılar?

Sonra nasıl ortadan kayboldular?

Gelin önce biraz gerilere gidelim.

Tarikat, siyaset, ticaret üçlemesiyle ilk kez Nakşibendî Gümüşhane­yi Dergâhı karşılaştı.

Şeyh Ahmed Ziyaüddin, 1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması’yla Anadolu’ya gelen yabancı sermayeye karşı, ulusal pazarı korumak için “yardım sandıkları” kurdu. Toplanan zekâtlar, yoksullaşan esnaflara aktarılarak milli sermaye korunacaktı.

Şeyh Ahmed Ziyaüddin tüccar bir ailenin çocuğuydu. Bu nedenle bu hareketi kişisel olabilir miydi? Hayır.

Çünkü yıllar sonra, 1954’te benzer uygulamayı yine aynı tarikat ha­yata geçirdi.

Demokrat Parti’nin ülkeyi ithal mallara boğması üzerine, Nakşibendî Gümüşhaneyi Dergâhı’nın şeyhi Mehmed Zahid Kotku’nun girişimiyle “Gümüş Motor” kuruldu. Amaç “milli sanayi” yaratmaktı. Üzerinde, cami resmi olan hisseler çıkarılıp satıldı. Ancak, bu milli atılım pek uzun ömürlü olamadı; Gümüş Motor battı. İş mahkemeye yansıdı. Genel Müdürü Necmettin Erbakan’ın, dönemin parasıyla 69 bin lirayı’ kardeşi Kemalettin Erbakan’a gönderdiği murakıp raporlarında orta; çıktı. Yıllık imalatı, Devlet Planlama Teşkilatı’na 10 bin olarak bildirmişlerdi; gerçek rakam 70’ti! Vs vs.

Nakşibendî Gümüşhaneyii Dergâhı zamanla ticaretin yanına siyaseti de koydu. Yani artık bireysel girişimcilikle değil, iktidara gelerek milli sanayi hamlesi gerçekleştirilecekti.

26 Ocak 1970’te Milli Nizam Partisi’ni kurdular. Yargıtay Başsavcılığı partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne dava açtı. 21 Mayıs 1971’de parti kapatıldı. Malvarlığına el kondu.

lşte bugün konuştuğumuz kritik mesele bu son cümlede saklıdır. Bu tarihten sonra Milli Görüş hareketinin kurduğu tüm şirketler, partiler, dernekler üzerine değil, kişiler üzerine kuruldu.

Örneğin, 18 Haziran 1971’de “lPA AŞ” kuruldu. Kurucularından! Tahsin Armutçuoğlu ve Mehmet Satoğlu aynı zamanda Milli Nizam partisi kurucusuydu.

Tahsin Armutçuoğlu ve Mehmet Satoğlu bir başka şirket daha! dular: “Nidaş.” Bu şirketin ortakları arasında Hasan Aksay, Fehmi cumalıoğlu gibi yine Milli Nizam Partisi kurucuları vardı.

Aksay ve Cumalıoğlu bu kez Oğuzhan Asiltürk, A. Tevfik Paksu ile “Yeni Neşriyat AŞ”yi kurdular. 17 Ağustos 1972’de faaliyete geçen bu şirket, Milli Gazete’yi çıkardı.

Milli Nizam Partisi “şirketlerine” baktığınızda hemen hepsinde iki isim öne çıkıyor:

Avukat Tahsin Armutçuoğlu ile Harita Mühendisi Mehmet Satoğlu Mehmet Satoğlu, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dayısıdır. Kişiler üzerinde gözüken şirketler aslında partinindi.

Gelelim MSP’nin şirketlerine…

MNP kapatılınca Milli Görüş, 11 Ekim 1972’de Milli Selamet Parti­si’ni kurdu.

Bu partinin “şirketlerine” baktığınızda bir isim ön plana çıkıyor: Gürgen Mazhar Bayatlı.

8 Şubat 1977’de kurulan “Milsan”; 3 mart 1978’de kurulan “Mila AŞ”; 27 ,ağustos 1980’de kurulan “Mades Holding” ve yine aynı gün kurulan “Heka ,;Dış Ticaret AŞ”nin kurucuları arasında hep Gürgen Mazhar Bayatlı vardı.

Peki, bu şirketler ne yapıyordu?

Mila AŞ’nin yeri, MSP Genel Merkezi’nin bulunduğu Hoşdere Cadde­”ndeki Alican Apartmanı’ydı. 5 milyon sermayeyle kurulan bu şirket, kurulşundan dört ay sonra Demetevler’de 10 milyon liraya apartman aldı ve adını “Milli Görüş Sarayı” koydu. Burada parti toplantıları yaplıyordu zaten.

Şirketlerin sermayeleri hızla arttı: Örneğin, Milsan 2 milyon lira sermay­eyle kuruldu. Beş buçuk ay sonra 15 temmuz da sermayesini 13 milyona çıkardı. 30 nisan 1979’da ise rakam 22 milyona çıktı. 22 nisan 1981’de ise 50 milyona yükseldi.

Milsan’a bu paralar nereden geliyordu?

Milsan’ın Vakıflar Bankası Fatih Şubesi’ndeki 1016 No’lu hesabına, 18 şubat 1977 tarihinde Yapı Kredi Bankası Ankara Aşağı Ayrancı Şu­besinde 630802 No’lu çekle 1 milyon 900 bin lira yatırıldı. Aşağı Ayrancıdaki bu hesap kime aitti; Necmettin Erbakan’a!

Kâğıt üzerinde MSP’nin mali işlerinden Sorumlu kişi, Genel Başkan yardımcısı Abdurrahim Bezci gözüküyordu. “Gözüküyordu” diyorum, Çünkü Bezci İzmit’te yaşıyordu ve Ankara’ya pek gelmiyordu.

İşin özünde partinin parasal işlerini yürüten kişi Gürgen Mazhar Bayatlıydı­. Ziraat Bankası Çankaya, Vakıflar Bankası Kızılay, Yapı Kredi Çankaya şubelerinde hesapları vardı.

12 Eylül 1980 askeri darbeSinden sonra Mazhar Gürgen Bayatlı tutuklandı, hapis yattı ve “Şirketleri aldığım borçlarla kurdum deyince salıverildi.

Sonraki yıllarda ismi Erbakan hareketi içinde bir daha hiç ön plana çıkmadı. Bugün Niğde’de yaşıyor. 6 Nisan 2007’de TBMM Üstün Hizmet ödülünü dönemin TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın elinden aldı! O törende Deniz Feneri de ödül aldı!

RP’nin de şirketleri vardı ve bu partiyle birlikte yeni bir isim ortaya çıktı: Beşir Darçın.

Beşir Darçın aslında Ankara Ulus’ta terziydi. Bakın sonra nasıl trilyoner oldu?

En büyük parayı hac organizasyonundan kazandı.

Bilirsiniz, 1988’de Suudi Arabistan, Mekke’ye kontenjan koydu; Tür­kiye’nin nüfusu 72 milyon ise o yıl sadece 72 bin kişi gidebilecekti. Hacı adayları kendi kafalarına göre gitmeyecekti; bir organizasyona dahil olacaklardı.

En büyük organizasyonu, Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı yapıyor­du. Ancak hepsinin altından kalkması zordu, yarısını özel şirketlere verdi. Bu özel şirketlerden biri de RP Genel Merkezi’nin bulunduğu bi­nada faaliyet yürüten “ETAŞ AŞ” idi. Sahibi Beşir Darçın’dı.

Beşir Darçın 1990 yılında da, “Van Der Zee” adlı şirketi satın aldı. Alır almaz da Suudi Arabistan, Beşir Darçın’a 5 000 kişilik ek/özel kon­tenjan verdi! Kontenjan tabi Refah Partisi’ne verilmişti. Düşünebiliyor musunuz, Suudi Arabistan, Türkiye Cumhuriyeti’ne değil RP’ye kon­tenjan veriyordu. Niye sizce?

Evet, Beşir Darçın hac organizasyonundan çok para kazandı.

Diyanet’ten sonra en büyük hac organizasyonunu “Van Der Zee” yapıyordu. Bürosu nerede miydi? Tabi RP Genel Merkez binasında. Zaten binanın sahibi de Beşir Darçın’dı!

 “Gizli Kasa” Beşir Darçın’ın, “ETAŞ” gibi, “Sürtaş” adlı şirketi de aynı binadaydı.

 Hatırlatayım; RP’nin genel muhasibi yine MSP’ de olduğu gibi Abdurrahim Bezci’ydi. Ve Bezci hala İzmit’te yaşıyordu. Zaten kulakları artık pek duymuyor, gözleri de iyi görmüyordu. Yani göstermelikti!

 Beşir Darçın sadece hacılardan para kazanmadı. Tefecilik yaptı: Nakit paraya sıkışan Konyalı işadamı Süleyman Çınar, Beşir Darçın’dan 1 milyar borç aldı, 30 gün sonra bunu 1 milyar 104 milyon olarak ödeyecekti. Süleyman Çınar borçlarını ödeyemedi ve Beşir Darçın ailenin gayrimenkulleri ile Toroslar Un Fabrikası’na el koydu.

Bitmedi:

Beşir Darçın, Kurban Bayramı öncesi Milli Gazete’ye ilan verdi “Bankada açtığımız hesaba 1 milyon lira yatırın; bizler sizin kurbanı kesip Bosna-Hersek’e, Azerbaycan’a, Abhazya’ya gönderelim

Araştırıldı; ortada para çok ama kesilen kurban yoktu!

Beşir Darçın gözaltına alındı. Ancak birkaç gün sonra suçsuz anlaşılıverdi!

Beşir Darçın son olarak Milli Gazete’nin yan kuruluşu MlLDA’nın ortağı olarak özelleştirilen SEKA Giresun Kâğıt Fabrikası’nı satın aldı.

2000’li yıllarda Beşir Darçın adı pek duyulmadı.

Bugünün gizli kasaları “sakallı”lar; “arslan”lar gibi delikanlılar…

Kim mi bunlar?

Hepsini bir kitaba sığdıramayız.

Sadece şunu yazabiliriz:

  1. Abdülhamid tüm parasını, malını mülkünü güvenilir “sakallı,” “arslan” gibi isimlerin üzerine yaptırsaydı, malı mülkü nedeniyle başı pek ağntılmazdı.

Neyse tehlikeli konulara girmeyelim. Biz daha Emine Erdoğan’ın odatv.com’u niye dava ettiğini anlayamadık! Başbakanın oğullarının iş hayatındaki başarılarına da artık alıştık. Bu ülkede politikacıların oğul­ları ticarette nedense pek başarılı oluyorlar. Bıktık bunları görmekten, yazmaktan. Gelin başka bir alandaki baba-oğul ilişkilerine bakalım… Türkiye’nin gündeminde başka baba-oğuIlar da var.

Dokuzuncu bölüm

Babalar ve oğullar

Yıl, 2009.

Türkiye her daim olduğu gibi yine iç politik gerginlikler yaşıyor. Bu tartıŞmalarda “taraf’ olan bir aile çok öne çıkıyor: Altanlar! Baba çetin Altan ve oğulları Ahmet ile Mehmet Altan. Aile çok tartıŞılıp konuşu­lunca haliyle medyada baba-oğul Altanlar üzerine değerlendirmeler yapılıyor. Daha da yapılacaktır kuşkusuz.

Yazın dünyasındaki ünlü baba-oğulların ilişkileri her daim merak edilmiştir çünkü…

Türkiye’deki yazın dünyasının ünlü baba-oğulları kimlerdir?

Kuşkusuz bugün ilk akla gelen çetin Altan ile oğulları Ahmet ve Mehmet Altan’dır.

Peki başka?

Namık Kemal-Ali Ekrem Bolayır…

Recaizade Mahmud Ekrem-Ercüment Ekrem Talu…

Samih Rifat-Oktay Rifat…

Abdülkadir Kemal- Orhan Kemal…

Hasan Ali Yücel-Can Yücel…

Listeyi uzatabiliriz. Ama gerek yok. Çünkü merakımız başka.

Edebiyat dünyasındaki baba-oğul ilişkisi nasıldı?

Örneğin, birbirlerini kıskanıyorlar mıydı?

Aziz Nesin, Birlikte Yaşadıklarım Birlikte öldüklerim adlı kitabında Çetin Altan’la ilgili bir anısını yazdı.

25 Nisan 1991 tarihinde İstanbul’daki Fransız Sarayı’nda Çetin Altan’la karşılaştığını, daha sonra birlikte Yeniköy İskele Gazinosu’na gittiklerini ve orada yaşadıklarını şöyle not etti:

İskele Gazinosu’nda içeriye oturduk. Rakı içmiyormuş. Çok şaşırdım Hiç üstelernedim.

-Peki, az bi şey alayım, sana katılmak için…  dedi.

Şişe bitti. Birer duble, birer duble daha…

İyice cıvıttı. Kimse kalmadı bizden başka. Sahibi incelik gösterip bizden izin isteyip gitti. Çetin bir türlü kalkmak bilmez. Eskisinden beter boyuna ukalalık ediyor. İki oğlundan yakınıyor. Aralarında baba­oğul, yazar rekabeti başlamış (Sansürlenmiştir.) En hoşuma giden. Ama beğenmediğim yanı yine ortada. Gizini mizini döküyor.

Kitabı yayına hazırlayan Ali Nesin bir iki cümleyi sansürlemişti. Kuşkusuz bu sansür Ali Nesin’in özel hayatı koruma özeninden kay­naklanıyordu. Aslında bu itina, yazın dünyasındaki baba-oğul ilişkileri konusunda kalem oynatılamamasına neden oluyor. Oysa dünyada ba­ba-oğul ilişkisi konusunda birçok çalışma var.

İşte bir kaçı…

Üç Silahşörler, Monte Kristo Kontu, Demir Maskeli Adam gibi unu­tulmaz eserlerin yazarı Alexandre Dumas’nın (Alexandre Dumas) pere, (1802-1870) oğlu da aynı adı taşıyordu: Alexandre Dumas fils, (1824­1895). Ancak baba-oğul ilişkisi sorunluydu ve bu, oğul Dumas’nın doğu­muyla başlamıştı. Baba Alexandre Dumas çapkın biriydi. Paris’in kenar mahallesinde terzilik yapan Marie Catherine Labay’dan olan çocuğunu önce reddetti. Sonra kabul etti ve oğlunun annesiyle de evlendi.

Fakat baba-oğul arasındaki sorunlar bitmedi.

Oğul Alexandre Dumas’nın çocukluğundan itibaren eli kalem tutmaya başladı. Hikâyeciliği babasına benziyordu. Ancak baba Alexandre Dumas oğluna yazı yazmayı yasakladı. Elinde kalem gördüğünde dövdüğü bile oldu. Oğlunun yazar olmasını hiç istemedi.

Aslında baba A. Dumas hayatını sadece kalemiyle kazanıyordu. Bu nedenle dur durak bilmeden yazıyordu. Öyle ki bazen parayla tuttuğu yazarlara romanının bazı bölümlerini yazdırıyordu. Yani edebiyat dün­yasında “yardımcı yazar” kullanan ilk kişi A. Dumas’ydı.

Oysa şimdi kendi oğlunun yazmasına karşıydı. Niye?

Kıskançlık olabilir mi? Oğlunun yazdıklarını görüp ileride kendisine rakip olmasından mı korktu acaba? Edebiyat dünyasına bir Dumas yeter diye mi düşündü? Soru çok.

Baba baskısına rağmen oğul yazmayı sürdürdü.

Ve birgün…

Oğul A. Dumas Kamelyalı Kadın’ı yazdı. Çok övgü aldı.

Baba A. Dumas ne yaptı dersiniz? Önce “Ben yazdım” dedi, sonra yönlendirdim” diye düzeltti ve en sonunda oğlunun yazdığını açıklamak zorunda kaldı.

Oğul A.Dumas edebi yolculuğunu, Le Fils Naturel, Yabancı Kadın, Karımı Niçin Öldürdüm? gibi eserleriyle sürdürdü…

Şimdi baba da, yazar çocukları da eşcinsel olan bir aileyi tanıyalım…

1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan Thomas Mann (1875-1955) Kuşkusuz Alman yazın dünyasının en önemli yazarlarından biridir.

Thomas Mann’ın, bir profesörün kızı olan Katia Pringsheim’la evlili­ğinden altı çocuğu oldu.

Bu altı çocuktan ikisi tıpkı babaları Thomas Mann gibi yazar kimlikleriyle öne çıktı: Erika Mann (1905–1969) ve Klaus Mann (1906–1949).

Mann ailesinin bu üç yazar ferdinin bir ortak noktası daha vardı: Eşcinseldiler. Bunu zaten hiç saklamadılar.

Mefisto, Der Wendepunkt gibi eserler yazan Klaus Mann’ın babasıyla zor bir ilişkisi vardı. Öyleki eşcinsel olmasının nedenini olarak hep babasının baskısını gösterdi. Babasından hep uzaklara kaçtı.

Klaus Mann’ın en yakın dostu ablası Erika Mann’dı.

Erika Mann, erkek giysileriyle dolaşan bir lezbiyen-aktivistti. Karde­şiyle birlikte Almanya’da antifaşist kabarelerde rol aldı. Hayattan Ka­çış, Işıklardan Aşağı gibi eserler kaleme aldı. Babasından çok karde­şine yakındı. Ancak babası hastalanınca yanına gidip bakımını üstlenince kardeşi Klaus Mann intihar etti.

Erika ve Klaus’un hem kendi aralarında hem de babalarıyla inişli çıkışlı ilişkileri filmlere bile konu oldu: Die Erika und Klaus Mann Story.

Aslında buraya tarihçi, felsefeci, deneme yazarı Golo Mann’ı (1909-1994) eklemek gerekiyor. O da babası, ağabeyi ve ablası gibi eş cinseldi. Görünen o ki Thomas Mann, yazın yaşamlarında olduğu gibi cinsel tercihler konusunda da çocuklarını etkilemişti.

İlginçtir; siyasal yaşamları hep solda başlayan Mann ailesinin fertleri, ABD ile yakınlaştıktan sonra solla aralarına mesafe koydular…

Ama tüm bunlar edebi eserlerinin değerlerini hiç küçültmedi…

Baba-oğul arasındaki bir başka aşk-nefret ilişkisi için İngiltere’ye uzanmamız gerekiyor.

Yazar, şair, eleştirmen Kingsley Amis (1922–1995), İngiliz edebiyatının önemli isimlerinden biriydi. Otuz iki yaşında yazdığı ilk romanı Talihli Jim ‘le ünlendi; Somerset Maugham Ödülü’nü kazandı.

Oğlu Martin Amis de (1949) yirmi dört yaşında ilk romanı Rachel Dosyası eseriyle aynı ödülü aldı.

Baba-oğul yazarlar arasında inişli çıkışlı bir ilişki vardı.

Kingsley, öğle yemeklerine çıktıklarında oğluna, sosyalizmi (ki kendisi sosyalistti), aşkı, seksi anlattı.

Kingsley Amis’in sözlerinden çok yaşamındaki tatsızlıklar bu baba oğul ilişkisini belirledi. Kingsley bir alkolik gibi yaşıyordu. Üstelik oğlunun çok sevdiği annesini aldatıp duruyordu. Martin Amis zorlu bir boşanma sürecine tanıklık etti.

Bu nedenle… Martin Amis yaşamının bir bölümünde babasının adını hiç ağzına almadı. Örneğin, 1986 yılında yazdığı The Moronic Injferno adlı Kitabının önsözünde yer verdiği hayat öyküsünde, entelektüel gelişimi adına teşekkür ettikleri arasında babası Kingsley’nin adını bile geçirmedi.

Babasının hiç sevmediği edebiyatçıları, ilham aldığı yazarlar arasın­da göstermesi de, baba-oğul ilişkisinin ne derece sorunlu olduğunu kanıtlıyordu.

Baba Kingsley 1995 yılında ölünce, Martin Amis’in kırgınlığı sona er­di. 2000 yılında çıkardığı Experience kitabında bu kez babasının ne ka­dar eşsiz bir baba ve ne kadar eşsiz bir yazar olduğunu belirtti.

Fakat bu duygusal yakınlığa rağmen yine de babasının politik geç­mişiyle uğraştı. 2002 yılında yazdığı Koba the Dread: Laughter and the T’wenty MiUion adlı eserinde Sovyetler Birliği’nde yirmi milyon insa­nın ölümünden Stalin’in kuklası olarak gördüğü babası gibi komü­nistleri sorumlu tuttu.

Aslında Martin Amis’in karşı çıktığı sosyalizm miydi, yoksa ilgisiz komünist bir baba mı?

Tüm bunlar ideolojik bir eleştiriden çok, babasından beklediği ilgiyi göremeyen bir yazar oğlun travması mıydı? Hala tartışılıyor…

Ve Sovyetler Birliği’nin deha baba-oğul ikilisi:

“Ayna” “Kar”, “Kış Günü” gibi şiirler yazan Sovyetler Birliği’nin ünlü şairi Arseniy Tarkovski’nin (1907–1989) oğlu da tanınmış bir isimdi: Rusya’nın dahi film yönetmeni yazar Andrey Tarkovski (1932–1986).

Baba-oğul Tarkovskilerin ilişkisi nasıldı?

‘Ne inişli çıkışlıydı ne de sorunlu. Çünkü baba-oğul hayatlarında pek         bir araya gelemediler.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bir kolunu kaybederek dönen baba Arseniy Tarkovski alkol sorunu nedeniyle evliliğini yürütemedi.

Andrey Tarkovski için yine babasız günler başlamıştı. Aslında çok büyük üzüntü duymadı; annesinin hemen her gün ağlaması artık sona ermişti.

Andrey Hayatını annesi ve anneannesiyle sürdürdü. Babasına pek de öfke duymadı. Şiirlerini hayranlık derecesinde sevdiğini her fırsatta dile getirdi. Babasının “Ayna” ve “Stalker” şiirlerini beyazperdeye taşıdı.

Aslında babası gibi hep şair olmak istemişti. Bilinir ki, aslında hiç “film çekmemiştir”, çektiği görsel bir şiirdir.

Evet Baba-oğul ilişkileri genellikle sancılı geçer; hele bir de aynı mesleği yapıyorlarsa bu daha da güçleşir. Zorlu yaşamlar, travmalar, iç hesaplaşmalar­; yazarın hayattaki duruşuna ve üretimine farklı biçimde yansır.

Umarız Bizim baba-oğul edebiyatçılarımızın hayatları da hiçbir sansüre tabi tutulmadan bir gün yazılır.

Belki o zaman, kimin neyi, niçin yaptığı daha iyi anlaşılır…

Bizim topraklardan baba-oğul yazarak bu konuyu noktalayalım: Aziz Nesin gibi büyük ustalarla az da olsa birlikte çalışmışlığımız var. O kuşak günlük tutmayı ya da yaşadıklarını not etmeyi hep sürdürdü. Onlar örnek alınacak büyük ustalardı.

Benim de sağımda solumda hep küçük defterler bulunur. İlgimi çe­ken bilgileri not ederim. İşte bu defterden birkaç baba-oğul anekdotu…

-Turgay Şeren’in babası sosyalistti.

Futbolseverler Turgay Şeren’in kim olduğunu bilir. Türk Milli Takı­mı’nın unutulmaz kaptanı ve kalecisidir. Şimdi Akşam gazetesinde kö­şe yazarlığı yapıyor.

Babası Sabit Şevki Şeren, Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün özel kalemi olarak çalıştı. 1944 yılında, yerine Süreyya Ande­rirnan’ın getirileceğini öğrenince küsüp görevinden ayrıldı. Daha sonra…

24 Mayıs 1946 tarihinde Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’ni kurdu.

“Tehlikeli” bulunup partisi kapatılan sosyalist bir babanın oğlu olan Turgay Şeren yıllarca Türk Milli Takımının kalesini koruyup kaptanlığı yaptı.

-Orhan Veli’nin babası müzisyendi.

Şair Orhan Veli’nin babası Veli Kanık, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda baş klarnetçiydi. Orhan Veli’ nin bir senfoni gibi işledi'” mısraların nereden kaynaklandığı belli oluyor.

Konu geldi parantez açmalıyım: Ahmed Haşim, Nazım Hikmet’in şiirleri hakkında düşüncesini şöyle söylemişti: “Nazım’ın şiirleri senfonik bir orkestra gibi; ancak orkestra sürekli marş çalıyor!”

Böyle incelikli eleştiriler maalesef artık yok…

-Rutkay Aziz’in babası yönetmendi.

Rutkay Aziz ve kızı Doğa Rutkay’ın akrabalarını tanır mısınız? Rutkay Aziz’in babası Fikri Rutkay bir dönemin tanınmış yönetmeniydi. Amcası Fuat Rutkay, Halk Film’in sahibiydi. Fuat Rutkay’ın eşi ise ünlü Türk halk müziği solisti ve film artisti Suzan Yakar’dı.

-Enis Fosforoğlu’nun babasının Renan Fosforoğlu olduğunu biliyordum. Ama Can Gürzap’ın babası Reşit Gürzap’ın sinema oyuncusu olduğunu bilmiyordum.

-Sedenler, film yapımcılığı için şeyh babalarından izin almışlar.

Rahmetli Osman F. Seden’in babası Kemal Seden ve amcası Şakir Seden de film yapımcısıydı. Kemal Seden bu işe girmeden önce maliye memuruydu.

İki kardeş sinema sektörüne girmek için babaları Şeyh Ahmed Efendi’den izin almak için yanına gittiler. Şeyh babaları, “Oğlum yaparken hırsızlık yapacak mısınız?” diye sordu. “Hayır” yanıtını alınca bu kez “Kendiniz çalışıp emek verecek misiniz?” diye sordu. “Evet” yanıtını alınca  “Eee o zaman niye haram olsun, gidin yapın” dedi.

-Rahmetli Süreyya Duru’nun da hikâyesi farklı değildi. O da! Sinemaya babası Naci Duru ve amcası Nafiz Duru’nun yanında başladı.

Bu toprakların yetiştirdiği daha ne çok başarılı baba-oğul hikayesi var. Keşke bunları kitaplara, belgesellere taşıyabilsekdik.

Peki ya oğullarını kaybeden ve acıları hiç sönmeyen edebiyatçıları tanıyor musunuz?

Oğullarını kaybeden edebiyatçılar

Oğullarını kaybeden Abdülhak Hamid, Recaizade Mahmud Ekrem, Halid Ziya Uşaklıgil, Peyarni Safa, Samih Rifat, Halit Fahri Ozansoy, Reşat Nuri Güntekin, Ümit Yaşar Oğuzcan yaşama tutunabildiler mi?

Edebiyatçılar oğullarının ölümünün ardından neler yaptılar?

Yıl, 1899.

Yer, İstanbul Büyükada.

Karanfil Sokağı’nda iki odalı bir sayfıye evi.

Recaizade Mahmud Ekrem, eşi Güzide Hanım’la birlikte matemini sessizce burada yaşadı.

Önceleri cemiyet hayatından hoşlanan yazar, artık kimseleri görmek istemiyordu. Aksi şekilde yaşamanın on dört yaşında ölen oğlu Nijad’ın anısına haksızlık olacağını düşünüyordu. İstisnasız her gün ağlıyordu.

Üç oğulları olmuştu: Emced, Nijad ve Ercüment

Oğlu Emced, bakıclSının dikkatsizliği sonucu bir buçuk yaşında yatağa: Mahkum olmuş, yirmi yıllık yaşamı boyunca hiç konuşmadan vefat etmişti.

Oğlu Nijat evin neşe kaynağıydı. Hareketli ve hep güler yüzlüydü. Edebiyata meraklıydı. Çok iyi resim yapıyordu. Recaizade Mahmud Ekrem oğlu Nijad’a tutkundu. Ona ayrı bir sevgisi vardı. Kuşkusuz oğlu Ercüment Ekrem’i de seviyordu ama Nijad’ın yeri bambaşkaydı.

Nijad Yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayıp ölünce Recaizade Mahmud Ekrem yıkıldı; bir türlü toparlanamadı ve Büyükadaya ­sığındı…

Ah Nijat

Hasret beni cayır cayır yakarken,

bedenimde buzdan bir el yürüyor.

Hayalin Çılgın çılgın bakarken

kapanası gözümü kan bürüyor.

Dağda kırda rast getirsem bir dere

Gözyaşlarımı akıtarak çağlarım.

Yollardaki ufak ufak izlere

Yenin sanıp bakar bakar ağlarım.

Güneş güler, kuşlar uçar havada

uyanırlar nazlı nazlı çiçekler…

Yalnız mısın o karanlık yuvada?

Yok mu seni bir kayırır bir bekler?…

Can isterken hasret oduyla yansın

Varlık beni alil alil sürüyor.

Bu kayguya yürek nasıl dayansın?

Bedenciğin topraklarda çürüyor!

Bu ayrılık bana yaman geldi pek,

Ruhum hasta, kınk kolum kanadım.

Ya gel bana, ya oraya beni çek

Gözüm nuru, oğulcuğum, Nijad’ım!

Büyükada’da evlat acısı çeken sadece Recaizade Mahmud Ekrem değildi. Halid Ziya Uşaklıgil de oğlu Sadun’u erken yaşta toprağa vermişti. Edebiyatımızın bu usta iki kalemi, o yıllarda Büyükada’da birbirlerine kenetlenip acılarını dindirmeye çalıştılar.

Halid Ziya Uşaklıgil’in evlat acısı hiç bitmeyecekti. Bir süre Atatürk’ün yanında da çalışmış olan diplomat oğlu Vedat Uşaklıgil, Tiran Büyükelçiliğinde görev yaparken bunalıma girip intihar edecekti.

Bu intihar artık Halid Ziya Uşaklıgil için yıkım olacaktı. Çünkü daha önceki yıllarda iki amcası Uşakızade Yusuf ve Uşakızade Süleyman Tevfik de intihar etmişti.

Bu kadar acıyı taşıması zordu; oğlu Vedat’ın öldüğü yıl, oğlunun intiharını Bir Acı Hikâye adlı eserinde yazdı. Kitap bittikten sonra da yaşama gözlerini kapadı. Kim bilir, belki de ruhundaki fırtınaları ancak böyle dindirebildi…

Recaizade Mahmud Ekrem ile Halid Ziya Uşaklıgil’in Büyük adada yaşadıkları acı dolu günleri Ercüment Ekrem Talu şöyle yazdı:

(Büyükada’daki) matemhanemize devam etme fedakarlığını ve, vefakarlığını bir kişi gösterdi; o da Halid Ziya idi. Hafızam beni aldatmıyorsa o da, o yıl bir evladını toprağa vermişti. O da tesellisini Ada’nın sükunedinde araya gelmişti.( … ) Babam, Nijad’ını kaybettiği gün şuurunu da birlikte kaybetmekten ancak Halid Ziya ile Tevfik Fikret’in müşterek gayretleri ile masun kaldı.

Bir hatırlatma yapayım:

Şair Tevfik Fikret’in oğlu Haluk’un hikâyesini biliyorsunuzdur. Onsekiz yaşında yurtdışında okumaya gitti ve din değiştirdi. O kadar çok tepki aldı ki, bir daha ne babasının cenazesine ne mezarına ne de yur­duna gelebildi. Bu nedenle bu üç dost arasında Tevfik Fikret de evlat acısı çeken babalardan biri oldu.

Konu konuyu açıyor…

Recaizade Mahmud Ekrem’in o acılı günlerinde, kendisine destek veren Halid Ziya Uşaklıgil ve Tevfik Fikret’le birlikte bir yakın dostu daha vardı: Şair lsmail Safa.

İsmail Safa aynı zamanda Nijad ve Ercüment’in yazı hocasıydı; ikisi­ni de oğlu gibi seviyordu.

Nijad’ın ölümünden bir yıl önce bir oğlu dünyaya gelmişti. Tevfık Fikret çocuğun adını Peyami Safa koydu.

İsmail Safa sürgünde vefat ettiğinde Peyami Safa iki yaşındaydı. Babasının arkadaşlarının yardımlarıyla büyüyen Peyami Safa, yıllar sonra oğul acısı yaşayacaktı. Biricik oğlu yirmi iki yaşındaki Merve Safa, askerliğini yaparken rahatsızlanıp vefat edince Peyami Safa bu acıya fazla ­dayanamadı.

Merve ve Safa, Mekke’deki iki kutsal tepenin adıydı; Peyami Safa kuttsalını” kaybetmişti. Oğlunun ölümünden üç buçuk ay sonra hayata veda etti…

Recaizade Mahmud Ekrem Nijad’ın acısını dindirmek için o yıllar hep yürüyüşlere çıktı. Oğlu Ercüment Ekrem Talu anlatıyor:

Ağabeyim Nijad’ın ölümünden biraz sonra idi. Matemini unutmak deği­l fakat avunmak için babam ekseriya beni yanına alır, beraber kırlara uzanırdık. Bu gezintiler sessizce geçerdi. (Babam) hiç ağzını açmaz, kendisini Bir gölge gibi bir iki adım geriden takip eden bana kat’i bir lüzum duymadıkça hitap etmezdi.

(Bir gün) babam bitab gözlerinin eksik etmediği Nijad’ın hayaliyle, her zamanki gibi önde gidiyordu. Arkamızdan gelen bir fayton araba bize yetişti. O anda arabadan inip de bize doğru gelen birisini gö­rünce durduk. Bu, çok zarif giyinmiş, sivrice sakallı, gözünde tek gözlük taşıyan orta boylu bir zattı. Bize yakın gelince gözlüğü gözünden düştü, titreyen elleri babama doğru uzandı. Kucaklaştılar. Babam ağlamaya başladı. Hıçkırıklar arasında, “Hamid” diyordu; “Hamid perişan oldum, Nijad’ım Nijad’ım elden gitti…

” Şairi Azam Abdülhak Hamid nereden bilebilirdi aynı acıyı birkaç yıl sonra kendisinin de yaşayacağını…

Tek oğluydu Abdülhak Hüseyin; ABD’de maslahatgüzardı. Öldüğünü Abdülhak Hamid’den dört ay gizlediler. Çevresi, haberi öğrenince inme gelmesin” diye şair-i azama alıştırarak söylemeyi tercih etmişti. “Abdülhak Hüseyin amansız bir hastalıkla mücadele ediyor” demişler­di sürekli.

Abdülhak Hamid için oğlunun ölümü yanında, yıllardır görev yaptığı devletinin biricik evladına sahip çıkmamasını hayatı boyunca affetme­di. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın ABD ile ilişkileri gerginleşin­ce, Babıali, elçiliği kapatarak, maslahatgüzar Abdülhak Hüseyin’e yur­da dön çağnsı yaptı. Ancak Abdülhak Hüseyin hastaydı; dönemedi. Hastalığına inanılmadı ve maaşı kesildi. Osmanlı devleti ancak diplo­matı ölünce olayın doğruluğundan emin oldu!

Abdülhak Hüseyin’i umursamayan devlet, kızlarına da sahip çıkma­dı. Yvonne Hindiye ile Cynthia Sindiye’nin torunlan bugün İngiltere’de ne yapıyorlar acaba? Savaşlar sadece devletleri yok etmiyor; aileleri de işte böyle paramparça ediyor…

Recaizade Mahmud Ekrem o kederli günlerinde arkadaşı Abdülhak Hamid’in yanında olamadı; çünkü vefat etmişti. Ercüment Ekrem Talu, anlatıyor:

Ölümünün yıldönümüne rastlayan soğuk bir günde rahmetli anacığımla beraber, babamın Küçüksu’daki mezarını ziyarete gitmiştik. Abdülhak Hamid Bey’i orada bulduk. Bizden önce gelmiş, taşının üstüne” oturmuş, sessiz sessiz ağlıyordu. Bu türlü dostluk şimdi nerede var? Ve ben bunu nasıl unutabilirim?

Recaizade Mahmud Ekrem vefat etmeden önce oğlu Nijad’ı satırlara döktü. Ortaya Türk edebiyatının bu en güzel mersiyeleri çıktı; Bunlar Nijad Ekrem adlı iki ciltlik kitapta toplandı.

Ne acıdır: Nijad doğduğunda Reciazade Mahmud Ekrem, üstadı’ Namık Kemal’den oğlu için bir kıta yazmasını rica etti. Kendisi de aynı yıl doğan Namık Kemal’in torunu Muvaffak (Menemencioğlu) için yazacaktı.

Namık Kemal ile Recaizade Ekrem birbirini o kadar seviyorlardı ki Namık Kemal doğan oğluna “Ekrem” adını verdi.

Ama Ölüm evlerinden hiç eksik olmuyordu sanki: Ekrem’in oğlu (adını Namık Kemal’in büyük eserinden almıştı) Cezmi, müzik öğretmeninin aşkına karşılık bulamayıp tabancayla canına kıydı.

Uzatmayayım: Recai zade Mahmud Ekrem, yaşamının son döneminde tüm sevgisini, 1909’da doğan torunu Muvakkar’a (Çiğdem Umur Talu’nun babasıdır) verdi.

1914’te vefat etti ve vasiyeti gereği oğlu Nijad’ın mezarına defnedildi. Sonunda yıllardır yasını tuttuğu oğluna kavuşmuştu…

Şair Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Galata Kulesi’nden atlayan oğlu Vedat’ın hikayesi çok acıdır:

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın babası Lütfi Oğuzcan da Şairdi. Oğluna şiir yazmıştı:

Bak dünya ne güzel, bu sitem niye,

Ettim ben adımı sana hediye.

Mutluyum ey oğul babanım diye,

Çarptırma hicvinle cezaya beni.

Baba Lütfi Oğuzcan’ın oğluna sitem etmesinin nedeni, Ümit Yaşar’ın sık sık intihara kalkışmasıydı.

Söylenenlere göre Ümit Yaşar yirmi dört kez intihara teşebbüs et­mişti! Ve ne yazık ki bu ruh hali nedeniyle evde huzur kalmamıştı.

Bir gün…

On yedi yaşındaki oğlu Vedat Oğuzcan, Galata Kulesi’ne çıktı ve kendini aşağıya bıraktı.

Rivayet odur ki, cansız bedeni yerde yatarken avucundaki kâğıtta bir not yazılıydı: “Baba intihar öyle edilmez, böyle edilir!”

GALATA KULESI

6 Haziran 1973

Pırıl pırıl bir yaz günüydü.

Aydınlıktı, güzeldi dünya

bir adam düştü o gün Galata Kulesi’nden

kendini bir anda bıraktı boşluğa

Ömrünün baharında

bütün umutlarıyla birlikte

param parça oldu

bir adam benim oğlumdu…

Gencecikti Vedat

Işıl ışıldı gözleri

içi

bütün İnsanlar için sevgiyle doluydu

çıktı apansız o dönülmez Yolculuğa

kendini bir anda bıraktı boşluğa

söndü güneş, karardı yeryüzü bütün

zaman durdu

bir adam düştü Galata Kulesi’nden

bu adam benim oğlumdu

Açarken ufkunda Güller alevden,

çıktı her günkü gibi gülerek evden

Kimseye belli etmedi içindeki yangını

Yürüdü, kendinden emin

Sonsuzluğa doğru

Galata Kulesi’nde bekliyordu ecel

Bir fıncan kahve, bir kadeh konyak

Ölüm yolcusunun son arzusu buydu

Bir adam düştü Galata Kulesi’nden

Bu adam benim oğlumdu

Küçüktü bir zaman

kucağıma alır ninniler söylerdim ona

“Uyu oğlum, uyu oğlum, ninni”

Bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat

6 Haziran 1973

Galata Kulesi’nden bir adam attı kendini

Bu nankör insanlara

Bu kalleş dünyaya inat

Şimdi yine bir ninni söylüyorum ona

“Uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat…

Evlat acısına kim dayanabilir?

Reşat Nuri Güntekin, oğlu Aksel öldüğünde bir daha çocuk yapmamaya tövbe etti. Bir daha böyle bir acıya dayanamayacağını düşündü.

Ancak hayat güçlü geldi ve edilen tövbelere rağmen birkaç yıl sonra kızları Ela dünyaya geldi. Ve Aksel’in acısı biraz olsun son buldu…

Oğlu Şaman’ı kaybeden Mustafa Şekip Tunç, oğlu Yaman’ı kaybeden Ekrem Şerif Egeli, oğlu Engin’i kaybeden ihsan Kongar, oğlu Sinan’ı kaybeden Adnan Cemgil, Mustafa’yı kaybeden Mina Urgan, bu ağır savaşta ayakta durmayı zor da olsa başarabildiler.

Fakat oğul acısını hiç atlatamayan edebiyatçı babalar da vardı. Halit Fahri Ozansoy bunlardan biriydi.

Kendisi gibi gazeteci-Yazar olan oğlu Gavsi Ozansoy’la pek geçinemiyorlardı. Gavsi, sürekli dergiler çıkarıp batırıyordu. Babası gibi titiz ve düzenli değildi. Kişilik olarak çok farklıydılar.

Bir gün…

Yine bir tartışma sırasında sinirlerine hakim olamayan Halil Fahri Ozansoy oğlu Gavsi’ye “Seni evlatlıktan reddediyorum” dedi. Gavsi Ozansoy kapıyı vurup çıktı. Ve birkaç ay sonra Gavsi vefat etti.

Halit Fahri Ozansoy şoke oldu. Oğlunun ölümünden kısa bir süre sonra onu evinde başını masaya koymuş halde buldular; ölmüştü…

Ve bir genç yetenek: Hatif… Samih Rifat’ın oğlu.

Samih Rifat’ı tanıtmak için ne yazmalıyım: Şair, yazar, gazeteci, vali, milletvekili, müzisyen, Türk Dil Kurumu ilk başkanı, Güneş Dil Teori­si’ni yaratan tarihçilerden vs.

Samih Rifat’ın ilk eşinden iki çocuğu oldu: Hatif ve Zeynep.

Eşi Saliha Hanım’ı genç yaşında kaybedince, Nazım Hikmet’in teyze­si Münevver’le ikinci evliliğini yaptı. Şair Oktay Rifat bu evlilikten doğ­du. Oktay Rifat doğduğunda ağabeyi Hatif on altı yaşındaydı.

Samih Rifat deyim yerindeyse ilk oğlu Hatifin üzerine titriyordu.

Hatif de babasına benziyordu; babası gibi küçük yaşından itibaren müzik aletlerine ilgisi vardı. Çok iyi tambur çalıyordu.

samih Rifat oğlunu dönemin en iyi okullarında okuttu; Musevi Alli­ce Mektebi’ne verdi. Ardından Viyana’ya gönderdi. Oğlu yurtdışındayken Samih Rifat işgal yıllarında “Hatif” adıyla Sabah gazetesine makaleler yazdı.

Hatif yurtdışındaki eğitiminin ardından ülkeye döndü. Tambur aşkı her geçen yıl büyüdü. Tamburi Cemil Bey’in öğrencisi oldu. Amcası (İstiklal Marşı’nın ilk bestecisi) Ali Rifat Çağatay’ın konserlerinde tambu­ri olarak yer aldı. Çalışma hayatına adım atacağı sırada verem oldu. Kurtarılamadı.

Bu acı olay sonucunda babası Samih Rifat ve amcası Ali Rifat bir daha ellerine tambur almadılar…

Samih Rifat yirmi dokuz yaşında vefat eden oğlu Hatif için “Onun sazı” şiirini yazdı:

Biri dere boyunda yüksecik bir çam

Kol atmış bir yıkık damın üstüne.

Dertli bir anacık, çıkar bir akşam

Diker gözlerini çamın üstüne.

Oturur kıyıda düşünür ağlar

Dal budak seçilmez bir ana kadar,

Tarlası kuraktır, bahçesi kıraç

Bırakıp gidemez fakat kalan aç,

Şehit oğlu mudur bu öksüz ağaç

Demiş yurt kurtulsun kimsesiz ana

Bir tek yavrusunu vermiş vatana.

Oğlunun diktiği fidan bir dalmış

Büyümüş yeşermiş dalbudak salmış

Sazı bir dalında asılı kalmış.

Kırık tellerine vurdukça rüzgâr

Saz ağlar, zavallı anacık ağlar.

Artık bu acı sayfaları geçelim…

Peygamberlik mertebesine çıkanları şair

Evladını kaybedip akıl sağlığını koruyabilmek için herhalde çok güçlü olmak gerekir. Edebiyat dünyamızda nice özel yazarlar, şairler var ki, ruh dünyaları hayli zengindi. Size birini tanıştırmak istiyorum:

Sen gözlerimde bir renk

Kulaklarımda bir ses

Ve içimde bir nefes

Olarak kalacaksın…

Rast makamındaki bu şarkıyı kim bilmez ki?

Erol Sayın’ın bestelediği bu şarkının sözleri, şair Enis Behiç Koryürek’e aitti.

Enis Behiç Bey (1892–1949) İstanbul’luydu. İstanbul, Selanik ve Üsküp’te okudu. Mülkiyeyi bitirdi.

Dışişleri’nde çalıştı; Bükreş ve Budapeşte’de görev yaptı. Çalışma Bakanlığı’nda müsteşarlık görevinde bulundu.

Osmanlıcaya hep karşı çıktı. Türkçüydü. Ulusal Kurtuluş Savaşını destekledi; Mustafa Kemal’e hayrandı. Kemalizm’i halka anlatmak için Anadolu’yu dolaştı.

Türk şirinin “Beş Hececiler” akımının en özgün şairlerindendi.

Ve 1946 yılının bir ekim günü…

Enis Behiç Koryürek’in hayatı değişti.

Ey ruh geldinse…

Ankara…

Ruh çağırma toplantılarına katılmayı sürekli reddeden Enis Behiç Bey istemeyerek geldiği bu yeni yapılmış apartman dairesine girdi. Ev Sahibi, Türkiye’deki ruh çağırma olayının öncüsü Dr. Bedri RuhŞelman idi.

Önce, gelen beş misafirine “hoş geldiniz” deyip hal hatır sorduktan sonra gramofona Paganini’nin Şeytan Treleri’ni taş plağını koydu.

Ardından on iki yaşındayken okuduğu ve hayatını değiştiren, gayret Kitabevi sahibi Mösyö Garbis’in Cinlerle Muhabere kitabından satırlar okudu.

Vakit gece yarısını buldu. Perdeler sıkıca kapatıldı, ampuller söndürüldü. Altı kişilik yuvarlak masanın etrafına geçtiler.

Tek bir mum, masanın üzerindeki, içinde harfler ve bazı kelimelerin yazılı olduğu kadife altıgen bir kutu ile büyük bir fincanı aydınlatmaya ancak yetiyordu.

Bedri Ruhselman kısık bir sesle, herkesin parmaklarını fincanın üzerine koymasını söyledi. Odada derin bir sessizlik vardı.

Ruh çağırma toplantısı böyle başladı…

Birkaç dakika bir şey olmadı.

Sonra nereden estiği bilinmeyen hafıf bir rüzgar, mumun alevini tit­retmeye başladı. Fincan sarsıldı. Altıgen kutunun kapağı açıldı; kutu­dan fırlayan harfler ve kelimeler bazı cümleler oluşturdu! Masadakiler telaşla bu cümleleri Okumaya Çalışırken…

Şair Enis Behiç Koryürek gözleri yuvalarından fırlayacak şekilde tava­na bakıyordu. Yırmi santim boyundaki bir Mevlevi derviş başını sol ya­nına yatırmış, ellerini göğsünde çaprazlamış bir halde sema yapıyordu!

Enis Behiç Bey, dervişi arkadaşlarına göstermek istedi. Parmağıyla tavanı işaret etti. Arkadaşları hiçbir şey anlamadı. Enis Behiç Bey otur­duğu sandalyenin üstüne çıktı, dervişi göstererek “Bakın bakın” dedi. Düşüp bayıldı.

Dervişi onun dışında kimse görmemişti.

‘Enis Behiç Koryürek kendine geldikten sonra toplantıya devam edil­di. Mevlevi dervişin kim olduğu masanın üzerine yayılmış harfler ve kelimelerle araştırılmaya çalışıldı. Buldular da adını, Süleyman Çelebi.

Gelen ruha, mevlit yazarı Süleyman Çelebi olup olmadığını sordular. Değildi.

Ruh, masadaki harfler ve kelimelerle oynamaya başladı; adı Çedikçi Süleyman Çelebi’ydi. Haliç’in donduğu kış hastalanmış ve iki yıl sonra da memleketi Trabzonda vefat etmişti. Mezarının üstünde bahçe vardı.

Enis Behiç Koryürek istemeyerek geldiği bu evden, ruhun bedenden “Ayrıldıktan sonra dünyayı sık sık ziyaret ettiğine inanarak çıktı. O gün den sonra hem kendisi hem şiirleri ve hem de hayata bakışı tamamen değişti.

Enis Behiç Koryürek, Çedikçi Süleyman Çelebi’yle ilişkisini hiç kesmedi Şair ve hariciyeci arkadaşlarının, çalışmaktan çok yorulduğu, bir hastanede biraz dinlenmesi gerektiği şeklindeki önerilerine öfkeyle yanıt verdi. Zamanla eski çevresiyle ilişkileri koptu. Artık mistik şililer yazıyordu.

Şiirlerim Varidat-ı Süleyman adlı kitabında topladı. Kitabın kapa­ğında “Çedikçi Süleyman Çelebi Ruhundan ilhamlar” yazılıydı.

Ön sözünde şöyle diyordu:

O sözler edası, musikisi, manası benim tarzımdan bambaşka olan, fakat ‘bu başkalıkla beraber gene benden bir koku, bir gölge taşıyan o söz­ler ömrümde hiç düşünmediğim ve söylemesini aklımdan hiç geçirmediml  o sözler, içimden, benim içerimin daha içerisinden birdenbire fışkırıp çağlayan bir su gibi, emeksiz, engelsiz akıyor, akıyordu.

Enis Behiç Bey başka bir “âleme” geçmişti.

Bu konu psikolojinin, psikiyatrinin alanına giriyordu kuşkusuz; ya da edebiyatçıların “ilham” meselesine.

Ancak, mesele bilimin ve edebiyatın dışına çıktı. Ankara’da bir da­irede geceyarısı başlayan ruh çağırma olayı birdenbire Türkiye’nin tar­tıştığı konu haline geldi.

Arusi Şeyhi Ömer Fevzi Mardin, Enis Behiç Koryürek’in “peygam­ber” olduğunu, kitabı Varidat-ı Süleyman’ın da Cebrail aracılığıyla yazdırıldığını ve bütün kutsal kitapların özü olduğunu söyledi.

Kitap üzerine yazdığı Varidat-ı Süleyman Şerhi’nde bakın neler var:

Varidat-ı Süleyman adlı bu kitabın içeriği eşsiz, benzersiz; oluşma biçimi olağanüstü bir olaydı. Çünkü bu içerik, ölümlü bir insanın sesi kullanılarak ortaya konmuş Allah sözü idi. Olağan üstünlüğü şu nedenley­di: Ağzından bu sözler çıkan kişinin aktardığı bilgilerin çoğundan, yani ilahiyat ilminden haberi yoktu. Her olağan üstünlük gibi bu da ilahi bir :olay yani bir mucizedir. Bu sözleri Enis Bey’in içine girerek Allah’tan başkası söylemiş olamaz. Söylenen Enis Bey’in sesini kullanan, ‘Ruh-ül Kudüs’tür, yani Allah’ın “Zat” nurudur. Cebrail Aleyhisselam bu meyandadır. Peygamberler devrinden sonra Ruh-il Kudüs’ün dünyaya kalem getirdiği işitilmiş değildi. Bu ilk kez Enis Bey’de gerçekleşiyor. Allah’ın mucizesidir bu.

Meseleyi aslında Şeyh Cüneyd Bağdadi’nin güzel bir sözü özetliyor.

“Allah’ın velileri ile delileri arasında soğan zarı kadar mesafe vardır!”

Ruh çağırma olayı dünyada ilk nerede ortaya çıktı biliyor musunuz?

Yıl, 1847.

New York/Hydesville.

John D. Fox, eşi ve iki kızıyla terk edilmiş bir eve yerleşti.

Yeni evlerinde çok mutluydular ama geceleri evden çıkan tuhaf, seslerden, mobilyaların yer değiştirmesinden, tabloların sık sık düşmesinden rahatsızdılar.

Bir yıl sonra…

Evin iki kızı on altı yaşındaki Margaret ile on üç yaşındaki Kate Mayıs ayının bir gece vakti masada oturuyorlardı. Yine benzer bir ses duydular. Kate elini masaya vurarak, “Odada iseniz benim gibi yapın” Odada benzer bir ses duyuldu.

“Erkek misin sen?” diye sordular. Ruh cevap vermedi.

“Ruh musunuz?” sorusuna ise ruh masayı yerinden oynatarak. Yanıt verdi.

İki kız kardeş ruha, “Çatal Ayak” adını verdiler.

O günden sonra komşuları, Fox ailesini ziyarete gelip masanın etrafına dizilmeye başladı. “Çatal Ayak” her soruya, masa ayaklarından çıkardığı tuhaf seslerle yanıt verdi; tüm dertlere derman oldu.

“Çatal Ayak”ın kim olduğu da sonra ortaya çıktı; evin eski sahibi Charles Ryan’dı. Cinayete kurban gitmişti.

Ölen Yakınlarından haber almak için Fox ailesinin kapısından ayrıl­mayan kalabalıklar masada yer kapmak için para vermeye başladılar. Fox’lar çok memnundu bu tatlı kardan.

“Çatal Ayak” artık tek başına yeterli olamıyordu. Zamanla Benjamin Franklin gibi başka ruhları da yardıma çağırdı. Fox’lar zamanla, “Spiri­tüel Gözlemler Merkezi” kurdular. 1852’de Cleveland’da ilk kongreleri­ni yaptılar. On binlerce insan bu işe merak sardı, “medyum” oldu.

 Ancak oyun bozuldu…

Buffalo Kliniği Şefi Dr. Austin Flint, iki kız kardeşi muayene etti. “Çatal Ayak”a atfedilen gürültüleri bazı kasların ani gerginliğiyle far­kında olmadan kızlar çıkarıyordu. Bütün gizem, kızların vücutlarında gizliydi.

Fox ailesi oluk gibi gelen paraların kesilmesini istemedi hiç.

Ta ki 21 Kasım 1888 tarihine kadar.

Kız kardeş Fox’lar gürültülerin ayak başparmaklarından kaynaklan­dığını açıkladı. Kate, New York Herald Tribune gazetesine, “Otuz yıldır kardeşim ve ben, halkı aldatmaktan başka bir şey yapmadık” dedi.

Dedi demesine de, kimse inanmadı. İnsanoğlunun bir gerçeğiydi; sadece inanmak istediğine inanıyordu.

Ruh çağırma ABD’ den Avrupa’ya sıçradı. Çok da popüler oldu.

Küçük kızı Leopoldine’i kaybeden aydınlanmacı yazar Victor Hugo bir ­ruhsal yıkımını ruh çağırma seanslarına katılarak gidermeye çalıştı.

İnsanoğlu gerçeklikten kopmaya görsün; bak başına neler geliyordu.

Ruh çağıran gazeteci-yazar

Bizden ruh çağıran bir diğer edebiyatçımız ise Peyami Safa’ydı.

Yıl 1945…

İstanbul-Büyükada…

Masanın etrafında ünlü isimler var: Felsefeci Prof. Macit Gökberk, yakın gelecekte Demokrat Parti’nin milletvekili ve bakanı olacak Samet Ağaoğlu, yazar Peyami Safa ve eşleri Nebahat Safa, Rüya Ağaoğlu ile Zahide Gökberk.

Buradan sözü, Samet Ağaoğlu’nun edebiyat anılarını kaleme aldığı ilk köşe kitabına bırakalım:

Ruh çağırmayı Peyami öylesine jestlerle, seslerle yapıyordu ki heye­canlanmıyor değildim. Bir masanın çevresinde oturuyorduk. O elini masaya ­koyuyor, ahenkli bir sesle yavaş yavaş davete başlıyordu: “Ey ruh hazretleri, efendimiz; lütfen bize iltifat et. Sana ricalarımız olacak.

Yardımına muhtacız. Ey ruh geldiğini şu masanın ayağını üç defa kaldırıp indirerek haber ver.

Peyami bunları söylerken nefesi sıklaşıyor, sesi titriyor, kısılıyordu. Bu arada içimizden birinin ayak oynatması, bir kımıldanışı hafif sesler çıkarabiliyordu. Peyami bunu işitince “İşte geldi” diyor, istediklerini bir­biri arkasına sıralayarak, “Ey ruh bunlar olacak ise masanın ayağını üç defa kaldır” diyor, arkasından da şu ve bu sebeple masadaki kımıldama­lardan çıkan sesleri yorumluyordu.

Peyami Safa sadece özel dostlarıyla ruh çağırma seansları düzenleme­di. O dönemde çalıştığı Tasvir-i Ejkar ve Vakit gibi gazetelerde yazılar kaleme aldı. Örneğin, “Ölüler Yaşıyor mu?” diye yazı dizisi hazırladı.

“Server Bedi” takma ismiyle de bu konuda makaleler yazdı, olaylar, anlattı:

13 Şubat (1946) gecesi, Vakit (gazetesinin) idarehanesine gelen bir ziyaretçi, yazı işleri müdürümüz Fethi Kardeş’e aynen şöyle söyler:

“Parti kurultayının nisanda toplanacağını yazıyorsunuz. Yanlıştır. Biz rahmetli Ahmet Rasim’in ruhu ile konuştuk. Kurultayın 10 Mayıs’ ta toplanacağını haber verdi.”

Arkadaşımız gülümser ve masanın üstündeki takvimin 13 Şubat yaprağı üzerine bu iddiayı kaydeder. İki gün evvel kurultayın 10 Mayısta toplanacağı haberi gelince arkadaşların parmakları ağızlarında kaldı.

Sadece yazan değil Vakit’in sahibi Asım Us da ruh çağırmaya meraklı biriydi. Hamdullah Suphi Tanrıöver’le yaptığı “Sürnatürel Hadiseller” başlıklı dizisini üç gün sürdürdü.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile Peyafi Safa’nın Matmazel Noraliya’nın Koltuğu romanlarının kahramanları ruh çağıran kişilerdi.

Ruh çağırma meselesi sadece romanlarda ve günlük gazetelerdeki yazılarla sınırlı değildi.

Enis Behiç Koryürek olayından sonra Dr. Bedri Ruhselman doktorluğu bıraktı. 1948 yılında üniversitelerde ruhçuluk üzerine dizi konferanslar verdi. “Kadri”, “Mustafa Molla”, “Şiliap”, “Kemal Yolcusu’ gibi adlarla tanıdığı ruhlarla yaptığı sohbetleri anlattı.

Dr. Bedri Ruhselman 1950’de, Metapsişik Tetkikler ve ilmi araştır­malar Derneği’ni kurdu. Ruh ve Kâinat adlı dergiyi yayımlama başladı. Derginin yazarları arasında müzisyen Hüseyin Sadeddin Erel gibi tanınmış isimler de vardı.

Rahmetli Cenk Koray da bu işlere pek meraklıydı. Neco Rüçhan” Çamay, Gönül Akkor gibi arkadaşlarım da bu tür toplantılara götürüyordu.

Son olarak bu işlerin meraklılarına söyleyelim; ruhçuluk bugün İs­tanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Kıbns’ta dernekler aracılığıyla sürdü­rülüyor.

Ruh çağırma seanslarını ünlü ismi Peyami Safa, gençliğinde hayli renkli bir hayat sürdü… İşte Türkiye’nin pek bilinmeyen 1920’lerdeki bohem hayatından bir kesit…

Kokain âlemindeki yazarlar

Sizi, 1920’lerin İstanbul’una götüreceğim. Çoğunu eserlerinden tanı­dığınız ünlü simaların bohem hayatını anlatmak istiyorum.

Kimdi bu kokain kullanan ünlü isimler?

Genellikle hangi gazetecinin evinde buluşuyorlardı?

Kokaine neden “Beyza” adını vermişlerdi?

Kokaini nasıl buluyorlardı? Bu zehirli hayattan kurtulabildiler mi?

İstanbul bohem hayatının merkezlerinden biri gazeteci Fikret Adil’in beyoğlu Asmalımescit’teki 47 numaralı apartmanın çatı dairesiydi.

Babasının büyük şair Tevfik Fikret’e hayranlığından dolayı adını ver­diği Fikret Adil gazeteciydi. Sanat eleştirileri yapıyordu. İstanbul kültürel hayatının en önemli figürüydü. 1920’li yıllarda yaşadığı bohem ha­yatını, Asmalımescit 74 adlı kitabında anlattı.

Asmalımescit’teki evinin numarası 47’yi 74 olarak yazmıştı.

Birde…

Arkadaşlarının isimlerini değiştirmişti:

Gazeteci yazar Peyami Safa, “Server Bedi” ressam İbrahim Çalı, “Dalı” ressam Elif Naci, “Elif Razi”; şair Necip Fazıl Kısakürek, “Necip müzisyen Mesut Cemil, “Cemil” idi.

“şeyh Memduh” ise, bana göre yazar Mahmut Yesari, Salah Birsel’e gazeteci-radyocu Nurettin Artam, kimine göre ise gazeteci-radyocu Eşref Şefik’ti…

Ve “Beyza”, kokaindi!

Fikret Adil’in Asmalımescit 74 kitabı 1933 yılında basıldı.

Alıntıyı kitabın ilk baskısından yaptım ve imla hatalarına dokunmadım:

Gazetede, telefon çaldı:

Şeyh Memduh’tu:

-Bu akşam Vani köyüne gidiyoruz

-Ne var?

-Vamık ziyafet veriyor.

-Peki kimler var?

-Dallı, Selver Bedi, Necip, Mesut ve Beyza Hanım.

Hanımı tanımışsınız? Tanımamızsanız tanıyanlara sorun. Pek nefis bir şeydir. Onu tanıyanlara içki açlık ve uyku tesir etmez. Beyza hanımın ağuşuna düşenler oradan ayrılamazlar. Aynı zamanda birçok aşığı vardır. Fakat hiç biri ötekisini kıskanmaz, onu herkes ayni derecede sever. Greta Gabro bile Beyza Hanıma âşıktır.

Son vapurla Vaniköyüne gittik. Deniz kenarında bir bahçe ‘a”giorno” tenvir edilmiş ve bir çardağa sofra kurulmuştu. ( … )

Mesut çaldı, dinledik. Necip “Otel Odaları”nı okudu, dinledik. Dallı Renesans devrini inkâr etti, dinledik. Şeyh Memduh Oskar Wilde’nin ‘her insanda bir parça kadın ve bir parça da erkek kanı vardır’ nazariyesini müdafaa etti, dinledik.

Bu esnada Beyza Hanımın aramızdan kaybolduğunu fark etmiştik. Dallı:

-Eğer dedi biz gençler 58 yaşındadır. Bu akşam Beyzayı bulamazsak bu memlekette sanat öldü demektir.

Vamık bir teklifte bulundu:

-Muhakkak Beyza’yı bulmalıyız. Onsuz sabah edemeyiz…(s.130–131)

Asmalımescit’teki evi bir dönem Fikret Adil’le ortak kullanan Necip Fazıl Kısakürek, 1975 yılında anılarını yazdığı Babıâli kitabında o yıllarda kumara, içkiye ve sigaraya düşkün olduğunu ancak kokain kullanmadığını yazdı. Kısakürek “Beyza”dan da şöyle bahsediyor:

Beyza Hanıınfendi meselesi…

Beyza Hanımefendi adı ve sanıyla kokain…

Küçük bir şişe içinde naftalin gibi pırıl pırıl, ince ve beyaz bir toz…

Bu şişenin içine ruhu hapsedilen bir kadındır ve ismi Beyza Hanıfendi…

Beyazlığından kinaye…

Beyza Hanımefendi’nin etrafında beş karasevdalı…

Eşref Şefik, Fikret Adil, Mesut Cemil, Peyami Safa, Elif Naci…

Onu ellerinin üst kısmında başparmaklarıyla şahadet parmağı arasındaki çukura gömerler ve burunlarına götürüp sağlı sollu çekerler…

Hatta ellerinde Beyza’dan en küçük bir zerre kaybolmasına razı olmazlar…

Bunu onlara tanıdık eczacılar temin ettiği gibi, Fikret Adil’in alt katlarında Macar bar artistleri de bulur.

Eğer bulamazlarsa da bohem halkasından birinde görecek olurlarsa karşılığında veremeyecekleri şey yoktur.

Genç şair içkiden sonra bohem halkasının tepesine binen ve onları deve gibi güden Beyza Hanımefendi’den ne anladıklarını merak etmiş ve şu izahı almıştır:

-Müthiş bir şey!

Burnunda ve yanak adalelerinde hafif bir donma hissi ve peşinde dip­siz bir huzur, sulhçu mizaç ve her şeyi bağışlama, oluruna bırakma zev­ki…

Bu bir hal; lafta anlatılamaz. Bir kere, iki kere çekmekle de anlaşıla­maz; devam etmek ve onunla Ünsiyet kazanmak lazım…

Tecrübe edersen anlarsın ve Beyza’nın sırlarını bizden daha güzel di­le getirirsin… (s. 79–80)

Peyami Safa’nın Bir Tereddüdün Romanı adlı eseri, tıpkı Fikret Adil’in Asmalımescit 74 kitabı gibi 1933 yılında yayımlandı.

Peyami Safa da daldığı bu bohem hayatını bu romanında anlattı. Ro­manın kahramanı bir yazardı; yani kendisiydi. Bir gece ressam İbrahim çallı’nın atölyesinde yaşadıklarını şöyle anlatıyordu:

Nihayet içlerinden birinin atölyesinde karar kıldılar. Büyük binanın denize bakan bu odası, ölçülmüş ve düşünülmüş bir karışıklık içinde ra­hat ve zarif döşenmişti. İçeri girer girmez hemen sustular ve atölye sahi­binin yeni yaptığı resimler karşısında büyük bir ciddiyetle durdular. Hala bırakmadıkları ud, keman ve içki şişeleri ve meze paketleri bir an ev­velki şahsiyetlerinin gülünç birer sembolü halinde ellerinde sallanıyordu (…)

Ve birkaç kadeh içtikten sonra ud sahibinin eline tutuşturuldu.

-Haydi, bakalım arkadaş, çal bakalım: Kamayı vurdum yere ( … )Ud çalan arkadaş sazı birdenbire elinden bırakarak atölye sahibinin yanına gitti ve kulağına bir şey söyledi.

-Sahi dedi o, hiç fena olmaz, nasıl bulalım?

-Otomobilini çıkar atlayalım beraber gidelim.

-Haydi (…)

Ve üç kişi otomobile atlayarak Beyoğlu’na çıktılar. Bir camiinin ve po­lis kulübesinin yanından saparak dar bir sokağa girdiler, otomobilden indiler. Kepenkleri yarıya kadar inik, kapısı kilitli gayet küçük dükkânın camından baktılar. (…)

-Mal nasıl?

-Birinci.

-Senin İkinci dediğin yoktur ki.

-Vallahi yalan söylüyorsam gözlerim çıksın.

-Hep öyle söylersin ve tebeşirle aspirinin kilosunu beş bin liraya sa­tarsın.(…)

Atölye’ye geldikleri zaman şu manzarayı gördüler: orada kalanlardan ikisi kanepede arkalarına dayanmışlar. Bir tanesi karşılarında yere bağ­daş kurup oturmuş. Bir elinde şişe ve öbür elinde kadehle başını sağa sola mütemadiyen sallayıp duruyor. Hiçbir şey konuşmuyorlar. Yeni ge­lenleri görünce yerlerinden fırladılar. Müthiş bir gürültü koptu. Birbirle­rine sarılıyorlar, haykırışıyorlar ve yerlere yuvarlanıyorlardı. ( … )

Üç-dört kişi dışarı çıktılar ve bitişik salonda baş başa verdiler. Elle­rinde bir şey muayene ediyorlar, ışığa tutuyorlar, kokluyorlar ve bakı­yorlardı. Biri, ‘fena değil’ diye mırıldandı. Öteki, ‘enfes’ dedi.( … )

Ve hep beraber ağır ağır bir şarkı söylediler. Evlendiği için araların­dan çekilen müzisyen bir arkadaşlarını andılar. Tamburu üstüne yumu­şak bir inhina ile eğilen uzun sıcak ve munis gölgesinin hatırası canlan­dı. Bir tanesi bu garip gölgeye ellerini sallayarak, ‘Eşek! Eşek! Şimdi horul horul uyuyorsun, yaşamıyorsun’ diye bağırdı! (s. 84–92)

“Eşek!” diye aşağılanmaya çalışılan kişi Mesut Cemil’di.

O halde şimdi de Mesut Cemil’in kitabına konuk olalım.

Tamburi Cemil Efendi’nin oğlu olan ve babası gibi musiki konusun­da üstat sayılan Mesut Cemil, Celal Sahir Erozan’ın kızı Berin Hanım’la evlenmişti. (Berin Hanım’ın ikinci eşi Nadir Nadi’ydi.)

O günleri babasının biyografisini yazdığı Tamburi Cemil’in Hayatı adlı kitabında bakın nasıl yazdı:

Evleneli daha birkaç gün olmuş… Bekârken, başta Çallı İbrahim olmak üzere ressam, edip, şair sınıfından İstanbul yaranı ile birlikte bu hem hayatı yaşadım. Evlilikle bu bahsi kapattım. İşte o birkaç günün sonunda bir akşam vakti oturduğumuz sokağın ağzından bizim güruhun şamatasını duydum. Beni alıp götürecekler! Tedbir olarak hemen evin ışıklarını söndürdüm; hanımla oturduk. Bizimkiler kapıya gelip ısrarla çalmaya başladılar. Sesimizi çıkarmıyoruz. Benden ümidi kesince, Reisimiz Çallı, içeri duyuracak kadar yüksek sesle, “Yürüyün arkadaşlar! Biz Tamburi Cemil’in oğlunun evine geldiğimizi sanıyorduk. Meğerse Şair Celal Sahir’in damadının evine gelmişiz” dedi ve gittiler. (s. 22)

Sadece Mesut Cemil değil zamanla çoğu “Beyza’nın tutsaklığından kurtuldu. Ama kurtulmak kolay değildi.

Kokainden ölen bir Osmanlı şehzadesi bile vardı: Abdürrahim Hayri Efendi.

Sultan II. Abdülhamid’in beşinci oğluydu. 1894 yılında Yıldız sarayı’nda doğdu. Almanya’da eğitim gördü. Birinci Dünya Savaşı’nda Galiçya’da tabur komutanlığı, Filistin’de alay komutanlığı yaptı.

Almanya’nın en yüksek harp nişanını “Pour le Merite” (Liyakat nişanı) aldı.

1919 yılında, Osmanlı Hanedanı içinde bir ilki gerçekleştirerek Avrupa usulü izdivaç yapıp Mısırlı Abbas Halim Paşa’nın kızı Nebile Emi­ne’yle evlendi. Bir yıl Sonra kızları Mihrimah Selçuk dünyaya geldi.

Gerek eşiyle bozuk olan ilişkisi ve gerekse savaş yenilgisi Abdürrahim Hayri Efendi’yi bunalıma soktu. intihar etti. Ancak sıktığı kurşun beynine isabet etmeyince kurtuldu. Bir süre Venedik’te sağlık yurdunda kaldı.

Şehzade Abdürrahim Hayri Efendi müziğe çok yetenekliydi. Çok iyi piyano çalıyordu. Salı akşamları Nişantaşı’ndaki evine Mabeyin Orkestrası’na mensup yirmi-yirmibeş müzisyen çağırıyor, klasik müzik dinliyordu. Bazen orkestrayı kendisi yönetiyordu; bu konuda da çok mahirdi.

Bakmayınız siz bugünün Fazıl Say’a hakaretler eden cahil politikacılarına, son dönem Osmanlı Hanedanı’nın, Hatice Sultan, Fehime Sul­tan, Kadriye Sultan, Fatma Sultan gibi kadınları da dahil çoğu çok iyi piyano Çalıyordu.

Kurtuluş Savaşı’nın son döneminde Padişah Vahideddin, Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla iyi ilişkiler kurmak amacıyla Ankara’ya bir he­yet gönderilmesine karar verdi. ‘Heyetin başında Şehzade Abdürrahim Hayri Efendi vardı.

Ankara Hükümeti, heyetle görüşmeyi kabul etmedi. Abdürrahim Efendi, İstanbul’a boynu bükük döndü.

Kurtuluş gerçekleşip saltanata son verilince Abdürrahim Efendi ha­life olmayı bekledi. Beklediği gerçekleşmedi.

Ve 1924’te hilafetin kaldırılmasıyla birlikte sürgüne gönderilen 144 kişi arasında o da vardı.

Ailesiyle Paris’e yerleşti. 1933 yılında eşi Emine Hanım’dan ayrıldı.  Annesi Peyveste Hanımefendi ve kızı Selçuk Sultan’la yaşamaya başladı.

Ekonomik sıkıntı çekmeye başladı. Osmanlı Hanedanı mensuplarıyla hiç ilişkiye geçmedi. Zamanla diğerleri de onu unuttular

Ta ki…

20 Ocak 1952 tarihine kadar.

Abdürrahim Hayri Efendi’nin cesedi Paris’te bir otel odasında bulundu. Yüksek dozda kokain almıştı.

Kimi hanedan efradı ölüm sebebine “aşk acısı” dedi.

Aşk nice insanı kopardı hayattan…

Herhalde en acısı geride kalanıydı. Yazar Şukufe Nihal kendisi için intihar eden bir genç şairi hiç unutamadı…

İntihara sürükleyen aşk acısı

Osman Fahri otuz yaşındaydı.

Dönemin ünlü edebiyatçısı Cenab Şahabeddin’in kardeşiydi.

Ressamdı. Şairdi. Mersiyeler adında bir şiir kitabı vardı.

Arkadaş adlı dergiyi birlikte çıkardığı yakın dostu Midhat Sadul­lah’ın eşi Şukufe NihaI’e âşıktı.

Midhat Sadullah Şukufe Nihal evliliğinde sorunlar vardı.

Ve bir gün Şukufe Nihal, oğlu Necdet’i alıp eşi Midhat Sadullah’ı terk etti. Zaten hiç arzulamamıştı bu evliliği; hatta bileklerini keserek inti­hara kalkışmıştı. İstemediği evlilik artık son bulmuştu.

Şukufe Nihal’in bu zor günlerindeki dert ortağı Osman Fahri’ydi. Genç şair, yıllardır sakladığı hislerini o günlerde açığa çıkardı. Olumsuz yanıt aldı:

Sen benim hem dem-i hayalatim,

Ben senin yar-ı tesellikarın

Olacakken; fakat nedense, Nihal

Sen benim gözlerimde dert aradın…

Osman Fahri karşılıksız aşkı yüzünden mecnun oldu. İstanbul’u terk etti. Elazığ’da öğretmenlik yapmaya başladı. Ancak platonik aşkını unutamadı. Şiirler gönderdi karasevdasına karşılık alabilmek için:

Ah mademki sen de bir şair,

Ben de şairin, bu kâfidir.

Hiç yanıt alamadı; bu acıyla yaşamamak için kafasına tabanca dayayıp tetiği çekti. Yıl 1920’ydi…

Şukufe Nihal, Osman Fahri’ye karşı o günlerde bir şeyler hissetmiş miydi? Bilinmiyor. Bilinen Şukufe Nihal’in, karasevda yüzünden intihar eden Osman Fahri’yi yaşamı boyunca unutamadığı…

Yakın arkadaşı (yazar Pınar Kür’ün annesi) İsmet Kür, Yarısı roman adlı eserinde Şukufe Nihal’i şöyle anlatıyor:

Şukufe Nihal hemen her görenin aşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. “Güzel” denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı… Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki, zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da, bu “dünya metelik vermeyen” haliydi. Ve de, o sıralar, “hayran olunacak kadın, sayısı da çok değil miydi? Ya da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle.

Çocukluğumda, şıklık sembolüydü benim için. Onun üstünde görüp hayran olduğum kimi renkleri, kimi desenleri hala sevdiğimi biliyorum.

Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya benzeyen, kendine özgü ve de hoş konuşma biçimi vardı.

Evet, pek çok kişi sevdalanmıştı, zamanın en gözde şairlerinden biri olan bu kadına.

Şükufe Nihal’e âşık olan isimlerden biri de Nazım Hikmet’ti…

1920’li yıllar…

Erenköy bahçelerinde, köşklerinde şairler yan yana gelip edebi soh­betler yapıyorlardı.

Bu toplantıların birinde… Nazım Hikmet bir kâğıda bir şeyler yazıp Şükufe Nihal’e vermesi için Halide Nusret’e (Zorlutuna) uzattı.

Bir Devrin Romanı adlı eserinde Zorlutuna olayı şöyle yazdı:

O (Şükufe Nihal) okuduktan sonra, gülerek kâğıdı bana verdi. Bugün gibi hatırlıyorum, kâğıtta şairin o deIişmen yazısıyla aynen şu kelimeler Yazılıydı: “Ben sizin için çıIdırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz. “

Nazım Hikmet ile Şükufe Nihal sevgili oldular mı?

Halide Nusret Zorlutuna’nın, kız kardeşi İsmet Kür’e söylediğine gö­re, Nazım Hikmet, “Bir Ayrılış Hikâyesi” adlı Şiirini Şükufe Nihal için yazmıştı. Bu şiir ilişkinin boyutunu gösteriyor aslında:

BİR AYRILIŞ HİKAYESI

Erkek kadına dedi ki:

-seni seviyorum,

ama nasıl,

avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp

parmaklarımı kanatarak

kırasıya

çıldırasıya…

Erkek kadına deki:

-Seni Seviyorum

ama nasıl,

Kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,

Yüzde Yüz, Yüzde bin beş Yüz,

Yüzde hudutsuz kere yüz…

Kadın erkeğe dedi ki:

-Baktım

Dudağımla, Yüreğimle, kafamla;

severek, korkarak, eğilerek,

dudağına, yüreğine, kafana.

Şimdi ne söylüyorsam

karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana…

Ve ben artık

biliyorum:

Toprağın-

yüzü güneşli bir ana gibi –

en son en güzel çocuğunu emzirdiğini…

Fakat neyleyim

saçlarım dolanmış

ölmekte olan parmaklarına

başımı kurtaramam kabil

değil!

Sen

yürümelisin,

yeni doğan çocuğun

gözlerine bakarak…

Sen

yürümelisin,

beni bırakarak…

Kadın sustu.

SARILDILAR

Bir kitap düştü Yere…

Kapandı bir pencere…

AYRILDILAR…

Dönemin ünlü şairlerinden sadece Nazım Hikmet aşık değildi. Şükufe Nihal’e. Yakın dostu Halide Nusret Zorlutuna’ya göre, Ahmet Kutsi Tecer de şükufe Nihal’ e aşık edebiyatçılardan biriydi.

Şükufe Nihal’in edebiyat çevrelerindeki en bilinen aşkı ise hiç şüphesiz, Faruk Nafiz çamlıbel’di…

Faruk Nafiz çamlıbel yaşamı boyunca unutamayacağı büyük aşkı Şükufe Nihal’i, halasının Erenköy’deki köşkünde gördü ilk kez. Ve ilk görüşte aşık oldu.

Aşk karşılıklıydı. Hep şiirler yazdılar birbirlerine.

İnce bir kızdı bu, solgun, sarı, heykel gibi lal

Sanki ruhumdan uzak sisli bir akşamdı Nihal.

Ben küreklerde, Nihal’in gözü enginlerde

Gizli sevdalar için yol soruyorduk; nerde.

Aşkları üzerine roman yazdılar.

Faruk Nafiz Çamlıbel Yıldız Yağmuru’nda, Şükufe Nihal ise Yalnız Dönüyorum adlı romanında sevdalarımı dile getirdiler.

Yazar Selim ileri de, Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın ad­lı romanında edebiyat çevrelerinin çok konuştuğu bu aşkı anlattı.

Aynı zamanda edebiyat öğretmeni olan Faruk Nafız Çamlıbel, evlilik teklifine hep olumsuz yanıt alması üzerine sinirlenerek tayinini Anka­ra’ya çıkardı. Ve burada, Ankara Lisesi’nde coğrafya öğretmenliği ya­pan Aziziye Hanım’la ani bir evlilik yaptı. Yıl 1931’di.

Bir zamanlar “Yalnız kalmaktansa Nihal’imden uzakta! Kalsam diyo­rum, dar-ü diyarımdan uzakta” diyen şairin böyle ansızın evlenmesi edebiyat çevrelerini çok şaşırttı, en çok da Şukuf’e Nihal’İ. Gerçi kavga ettikleri için bir süredir görüşmüyorlardı ama o da anlam verememişti bu ani evliliğe…

Çamlıbel yanıtını beş yıl sonra, 1936’da çıkan Yıldız Yağmuru adlı romanında verdi. Romanın kadın kahramanı ayrılığı, aşkı ölümsüzleş­tirmek için istemişti. Romanın erkek kahramanı ise bu ayrılık nedeniy­’le gidip sade bir kadınla evlenmişti. Roman ne kadar gerçeği yansıtır ‘bilinmez!

Yıllar sonra 1954’te Cumhuriyet gazetesi muhabiri Sermet Sami Uysal, Faruk Nafız Çamlıbel’e sordu: “Eşinizle aşk evliliği mi yaptınız?”

Yanıt ilginçti: “Hayır. Birbirimizi beğenip evlendik; duygudan çok kafa izdivacı oldu daha doğrusu.”

Kim bilir; belki de Faruk Nafız Çamlıbel ölümsüz aşkını hiç unutamadı­. Sadece rastlantı mıdır; Şukuf’e Nihal’in ölümünden bir buçuk ay sonra vefat etti!

Faruk Nafiz Çamlıbel’in ani evliliğinin ardından Şukufe Nihal de evlilik ­kararı aldı. Ahmet Hamdi Başar, İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesi’nden sınıf arkadaşıydı. Okul arkadaşının ülkenin sosyal sorunlarına ilgi göstermesi çok hoşuna gidiyordu. .Ayrıca oğlu Necdet’e ilgisi de bu evliliğe zemin oluşturdu. Evlendiler. Şükufe Nihal, kızı Günay’ı bu evliliğinden dünyaya getirdi. Ancak aradığı huzuru bula­madı; eşi sürekli politik beklentiler, arzular peşindeydi. 1960’ta Şukuf’e iki çocuğunu alıp kimseye haber vermeden evden ayrıldı. Boşandılar.

Altmışbeş yaşındaydı.

Aşkı sadece ruhunda yaşıyordu. O aşkın sahibi ise sevdası uğruna ölümü seçen Osman Fahri’ydi.

Yakın dostlarına, “Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı” diye dert yandı hep. Yakut Kayalar adlı romanın kahramanıydı Osman Fahri. Onun aşkı uğruna mecnun oluşu, ideal aşkı arayan romantik Şukufe Nihal’e şiirler yazdırdı:

Sana mecnun dediler

Mukaddestir gözümde

Cinnet, o günden beri…

Hafızasını kaybedene kadar düşüncesinde, dilinde, kaleminde hep Osman Fahri vardı.

Peki Şukufe Nihal kimdi?

1896’da İstanbul Yeniköy’de bir köşkte doğdu.

Dedesi, Sultan V. Murad’ın doktoru Emin Paşa’ydı. Babası Miralay Ahmed Abdullah Bey eczacıydı. Baba tarafından soyu Kastamonulu Katipzadelere uzanıyordu. Annesi Nazire Hanım asker kökenli bir aile­nin kızıydı.

Şukufe Nihal’ın çocukluğu ve dolayısıyla öğrenimi, babasının görev­leri gereği gittikleri Manastır, Şam, Beyrut ve Selanik’te geçti. Arapça, Farsça, Fransızca öğrendi.

Babası entelektüel biriydi. Onun sayesinde küçük yaşlarında edebiyatla tanıştı. İlk şiiri “Hazan” Resimli Kitap’ta yayımlandı.

On sekiz yaşında üniversiteye gitti. Ancak babasının tayini Şam’a çıkınca İstanbul’ da tek başına kalmaması için zorla evlendirildi.

O dönemin yasalarına-kurallarına göre evlilik, üniversiteye gitmeye engeldi. Bu hakkı boşandığında elde edebildi. 1919’da üniversitenin coğrafya bölümünden mezun olan ilk kadın oldu. Ve ilk kadın lise öğretmeni. Emekli olduğu 1953 yılına kadar İstanbul’un çeşitli okullarında öğretmenlik yaptı.

Siyasal, toplumsal meselelerle hep ilgiliydi. Kadınların eğitim hakkı konusunda dönemin dergi ve gazetelerinde makaleler yazdı. Müdafai Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti’ne ve Asri Kadınlar Cemiyeti’ne üye oldu.

İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini protesto eden Sultan Ahmet Meydanı’ndaki mitingde konuşma yapanlardan biriydi: “Ey aziz vatan beşiğimiz sendin, mezarımız yine sen olacaksın.”

Anadolu’daki ulusal savaşa katkı için İstanbul’da gizlice görev yapan kadınlardan biri de yine Şukufe Nihal’ di.

O hep öncüydü. 1923’te kurulan Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucusu oldu; partinin genel sekreterliğini yaptı.

1920’li yıllar şiirin yanında romana başladığı dönem oldu. İlk romanı Renksiz Istırap 1926’da yayımlandı.

1935’ten itibaren Cumhuriyet, Tan, Yeni İstanbul gibi gazetelerde yazmaya başladı.

Domaniç Dağlarının Yolcuları adlı eseri Unutulan Sır adıyla beyazperdeye aktarıldı.

Sosyal sorumluluk içeren çalışmalar içinde de yer aldı. lstanbul hayırseverler Derneği’nde Çocuk Dostları Cemiyeti’nde ve Türk Birliği’nde görev yaptı.

1962 yılında başına talihsiz bir olay geldi; caddeyi karşıdan karşıya geçerken araba çarptı. Kaza sonucu birçok ameliyat geçirdi. Sol bacağı kısakaldı.

Hayatın zorlaşması sonucu yakın arkadaşları Hasene Ilgaz ve İffet Halim Oruz’un açtıkları Bakırköy’deki huzurevine yerleşti.

Kızı Günay’ın bebeğini doğururken hayata gözlerini yumması, ya­şamla ilişkisinin kopmasına neden oldu.

Yurtdışında felsefe öğrenimi gördükten sonra Türkiye’ye gelip Tak­sim ve Osmanbey’de İstanbul’un en tanınmış iki kitapevini açan oğlu Necati Sander, annesinin bu durumuna çok üzülüyor ve onu böyle gör­memek için yanma pek uğrayamıyordu. Kız kardeşleri Bedai Taş ve Muhsin’e Akkaş da artık yaşlanmışlardı, sık gelemiyorlardı huzurevine.’ Şukufe Nihal zamanla konuşmayı tamamen kesti.

Ve 24 Eylül 1973’te hayata gözlerini kapadı. Rumelihisarı Aşiyan Me­zarlığı’na defnedildi.

Adı okullara verilen Şukufe Nihal’ın mezarı bugün iç acıtacak kadar bakımsız…

Onuncu bölüm

Frenhofer olmak

Karl Marx, Kapital’i yazdığında dava arkadaşı Friedrich Engels’e gönderdiği mektupta kendisini bir hikâye kahramanına benzettiğini yazdı.

Marx, hangi ünlü yazarın, hangi eserinin kahramanıyla özdeşleşmiş­ti? Neden kendini ona benzetmişti? Gelin, 1867 yılının ağustos ayına gidelim…

Tarih, 16 Ağustos 1867, Londra.

Saat, 02.00.

Karl Marx hep geceleri çalışıyordu.

Sadece araştırma yapıp kitap yazmıyordu; 1864’te kurulan “Enternasyonal İşçi Birliği”nin faaliyetleri de zamanını alıyordu. Bu nedenle yazmaya ancak geceleri fırsat buluyordu.

Uzun dönemdir üzerinde çalıştığı yapıtını yeni bitirmişti. Heyecanla 25 yıldır her fırsatta yanında olan, maddi-manevi katkılarda bulunan dava arkadaşı Friedrich Engels’e mektup yazdı:

“Sevgili Fred…

Kitabımın adını ‘Kapital: Politik Ekonominin Eleştirisi’ koydum…”

Dört yıldır üzerinde çalıştığı ve yılbaşından beri temize çektiği kapital’in birinci cildine son noktayı az önce koymuştu:

“Böylece bu bölüm bitmiş oluyor. Bunun olabilmesi senin sayendedir. Benim için yaptığın fedakârlıklar olmasaydı, bu korkunç işi yapamazdım”

Marx hastaydı, karaciğerinden rahatsızdı. Bazen iki ay yataktan çıkmadığı oluyordu. Ama çalışmayı bırakmıyordu.

Çok titizdi; her kitaba ulaşmak, okumak, üzerinde çalışmak istiyordu. Bazen kütüphanelerde bulamadığı kaynaklar için Engels’ten yardım istiyordu.

Engels araştınp Marx’ın istediği eserleri mutlaka buluyordu: Bu bazen James Edwin Th. Rogers’in Ingiltere’de Tarımın ve Fiyatlarının Tarihi ya da John Watts’ın, Sendikalar, Grevler, Makineler, Kooperatif Toplulukları gibi kitaplar oluyor; kimi zaman da İngiltere parlamen­to tutanakları ya da İngiliz sanayiinde kadınların ve çocukların durum­larıyla ilgili raporlar olabiliyordu.

Evet, aslında 20 yılı aşkın süredir üzerinde çalıştığı, para-sermaye ilişkisi, emeğin sermayeye bağlılığı, malların dolaşımı, işbölümü, maki­nelerin kullanımı gibi politik-ekonominin eleştirisini ele aldığı yorucu çalışmasını bitirmişti sonunda.

Sağlığını, ailesini, mutluluğunu feda ettiği; uğruna yoksulluk çekip paltosunu, saatini tefeciye verdiği kitabı çıkıyordu işte.

Ama Karl Marx’ın kafasında bir korku vardı…

Karl Marx, Fransız yazar Honore de Balzac’a hayrandı. Onun kent­soylu düzene yukarıdan bakan, para-zevk ve iktidarın temel amaca dö­nüştüğü bir dünyayı anlatan eserlerini çok beğeniyor, “İşte gerçekçi ya­zar” diyordu.

Balzac, 1845 yılında Gizli Başyapıt adlı eserini çıkardı.29

Gizli Başyapıt yazıldığı dönemden başlayarak özellikle sanat dünyasını çok ilgilendirdi. Cezanne, Picasso gibi büyük ressamları derin­den etkiledi; üzerinde sanat tarihçileri tarafından çalışmalar yapılan bir yapıt oldu.

Balzac’ın eserinin kahramanı Frenhofer, ressamdır.

Tuvalinde yaratmaya çalıştığı eserinin kusursuz olmasını ister; Eseriyle tutkulu bir aşk ilişkisi yaşar adeta. On yıl atölyesine kapanır, arayış içindeyken çileli bir hayat sürer. Resimlerine bağlıdır, sergilemek bile istemez.

Ama bir gün gizli başyapıtını, resimlerine hayran genç bir ressam ile sanatsal bilgilerine güvendiği bir başka ressama gösterir.

İkilinin resmi hakkında söyledikleri Frenhofer’i çıldırtır. Her iki ressam­da uzun uzun tuvale bakıp hiçbir şey anlamadıklarını itiraf ederler.

Ressam Frenhofer kızgındır, hayal kırıklığına uğramıştır. Anlaşılamamıştır işte.

O gece geçirdiği büyük bunalım sonucu intihar eder.

Ve Balzac hikâyesini böylece bitirir.

Aslında ressam Frenhofer’in yaratımı, “soyut resim”dir, bu nedenle de meslektaşları tarafından bile anlaşılamaz!

Araya girip bir not aktarmalıyım; BaIzac’ın Gizli Başyapıt’ı yazdığı 1845’te’ “soyut resim” nedir bilinmiyordu!

İşte gizli Başyapıt’ı sanat tarihi açısından önemli kılan da bu özelliğiydi ­aslında!

Peki, Balzac bunu nasıl keşfetmişti, bilinmiyor. Eserini yazarken re­sim teknikleri konusunda bilgi aldığı ressam G. Boulanger idi ve onun da “soyut resim” ile ilgisi filan yoktu.

Bu arada ekleyeyim; Boulanger, bizim Şeker Ahmed Paşa, Süleyman Seyid, Osman Hamdi gibi ressamlarımızın da Paris ‘te hocalığını yap­mıştır. Neyse, yok “soyut resim” yok bizim ressamlar diyerek kafanızı karıştırmayalım.

Gelelim Karl Marx’ın, çağının çok ötesinde olan ressam Frenho­” fer’den nasıl etkilendiğine…

Karl Marx, gerek gündelik gerekse yazı çalışmalarından yorulduğun­da evindeki sedire uzanıp beğendiği, hep keyif aldığı Cervantes, Sha­kespeare gibi ustaların ölümsüz eserlerini okurdu.

Yaşamı boyunca edebi yapıtlarla yakından ilgilendi, sürekli okudu.

Gizli Başyapıt yazıldığı dönemde Karl Marx’ı da şaşırttı, düşündür­dü, heyecanlandırdı.

Balzac’ın bilgece, içten, ironik bu eserini büyülenmiş gibi elinden düşürmeden bir çırpıda okudu Marx. Ve dahi ressam Frenhofer’in kar­maşık ve sürekli arayış içinde olan ruhu ile kendisininki arasında ben­zerlikler buldu.

Marx da yıllardır kütüphanelere, müzelere, kitaplığına kapanarak Kapital’i kaleme almıştı. Yorulmadan yazılarına eklemeler, çıkarmalar yaparak sürekli değişiklikler yapmıştı.

Yazdıklarının düşüncelerini tam olarak ifade edip etmediğinden emin olamıyor, tekrar tekrar çalışıyordu.

Örneğin, İngiliz çalışma mevzuatına ilişkin yirmi sayfa yazmak için; İngiliz ve İskoç tahkikat komisyonlarının ve fabrika müfettişlerinin raporlarını bile günlerce arayıp bulmuş ve okumuştu.

Sonuçta çileli, yorucu çalışması sonucu yıllardır çalıştığı kitabı çıkıyordu.

Dahi ressam Frenhofer gibi devrimci bir arayış içinde olan Marx, yeni sözler söylüyordu; bunlar anlaşılacak mıydı?

Kapitalizmdeki egemen üretim ilişkisini, ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesini, sermayenin dolaşımını, sermaye-kar ilişkisi vb insanlar doğru anlayabilecekler miydi?

İçinde kuşku vardı; anlaşamama kuşkusu. Tıpkı çağdaşları; Goethe Schiller, Beethoven, Stendal, Gogol, Puşkin, Goya vd olduğu gibi…

Karl Marx, Engels’le her sırrını, duygusunu paylaşıyordu.

Mektubunda Balzac’ın Gizli Başyapıt kitabını mutlaka okumasını önerdi. Çünkü ruh halini ressam Frenhofer’inkine benzetiyordu!

Frenhofer ile yaşamında benzerlikler olsa da Marx bilim adamıydı ve bu nedenle daha gerçekçiydi.

Marx, Engels’e yazdığı mektupta şöyle diyordu:

Zavallı ressam. Mükemmelliği ararken, kendi sanatını öldürdü. gerektiği yerde durmasını ve noktayı koymasını bilmeli, değil mi? Mükemmel, iyinin düşmanıdır. Balzac’ın, yaptıklarıyla hiçbir zaman yetin­meyen kahramanının ruhunu anlıyorum ben.

Engels, Gizli Başyapıt’ı okudu mu, üzerinde bir daha konuştular mı; bilinmiyor. Seçme Yazılar adlı eserde bu konuyla ilgili sadece Marx’ın mektubu var.

Ama Marx’ın Kapital’i bitirdiğinde başta Engels olmak üzere yakın dostlarına okuttuğu bilgisi var. Genç ressam Porbus, UStası Frenho­fer’in tablosundan hiçbir şey anlamamıştı. Oysa Engels, ustası Marx’ın yazdıklarından çok etkilendi.

Frenhofer’in başına gelen Marx’ın başına gelmedi.

Ancak Marx bilim adamıydı, akademik formasyonu vardı, doçentti. Bu nedenle felsefi ve ekonomik terimleri sık kullanan Marx’ın dili ağır­dı; düşünceleri insanlara karmaşık geldi ve bu nedenle Kapital zor okundu. Diğer yandan Kapital, içerik, ansiklopedik zenginlik, bütün­lük, mantık ve vuruculuk bakımından övgüyü hak etmişti.

Gerçekçi Marx ile öykü kahramanı Frenhofer’in yazgısı ayrıydı artık.

Aradan yıllar geçti…

Küresel kriz bugün dünya piyasalarını kasıp kavuruyor. Karl Marx şimdi tekrar revaçta. İnsan sormadan edemiyor: Marx’ın aslında yazgısı geleceğin sanatını yapan Frenhofer’e benzemiyor mu?

Devrimcileri, eserlerini anlayabilmek için zaman gerekiyor belki de, Kim bilir…

Soruyu sormamın nedeni, Marx’ın bizim topraklardaki anlaşılırlığı sorgulamaktır.

Bu topraklar Karı Marx’la ne zaman nasıl tanıştı?

Marx denen pehlivan!

Yıl 1868.

Jöntürk Namık Kemal, gönüllü sürgündedir ve Londra’da Hürriyet  gazetesini çıkarmaktadır. Londra’da Namık Kemal gibi gönüllü sürgün hayatı yaşayan biri daha vardır: Karl Marx.

Marx, Kapital’i bir yıl önce çıkarmıştır. Yazdıkları Avrupa’daki entelektüel tartışmaların gündemidir.

Namık Kemal ile Karl Marx aynı mahallede yaşamaktadır.

Ve Namık Kemal, Karl Marx’ın adını bile duymamıştır.

Yıl 1905.

Lenin Cenevre’de sürgün hayatı yaşamaktadır.

Cenevre Avrupa’daki ittihatçıların Paris’ten sonra en önemli merkezidir. Yayın organları (Meşveret) bile vardır.

İttihatçılar kafelerde, bahçelerde her yerde yan yana gelip hararetle Kanun-i Esasi’nin nasıl hayata geçirileceğini tartışırlar. Ancak kendile­rini izleyen ve elindeki kitaba sürekli not alan Lenin’in farkında bile değillerdir.

Rusya 1905’te büyük bir ayaklanmaya sahne olmuştur. Bırakın Le­nin’i, İttihatçılar komşu ülkede ne olduğunu bile merak etmezler.

Osmanlı münevverleri Osmanlı’yı değiştirmek-dönüştürmek isterler. Ama bırakın dünyayı, yanı başlarında olanlara ilgisizdirler.

Siyasi terminolojideki sosyalizm, komünizm, anarşizm vs gibi kavramları hiç duymamışlardır.

“Sosyalizm” ve “komünizm” sözcüklerini ilk yazan, İstanbul’da Ceride­i Havadis gazetesini çıkaran İngiliz vatandaşı Wılliam Churchill oldu.

Bu iki siyasal sözcüğün Osmanlı topraklarına gelişinin nedeni, Avru­pa’daki 1848 devrimleriydi.

Ceride-i Havadis, Avrupa basınından aldığı haberleri tercüme edip sayfasına koyuyordu.

Özgürlük hareketlerini ilk yorumlayan/analiz eden münevver ise Cevdet Paşa oldu. Ona göre, devrim hareketlerini “azıtan halk” yapı­yordu ve bu olayların Avrupa dışına taşmasından endişe duyulmalıydı!

1871 Paris Komünü, Osmanlı basınında daha geniş işlendi. “Kırmızı Cumhuriyet” denen bu devrime ilgi gösterilmesinin nedeni, Yeni Os­manlılara mensup Mehmed, Reşad ve Nuri beylerin komün için savaş­malarıydı. Ancak üç Jöntürk’ün sosyalist olduklarını söyleyemeyiz. Özgürlükçüydüler.

Osmanlı İmparatorluğu’nda sosyalizme ilgi duyan kişi, bu devrim sürecini Avrupa’da yaşamış olan bir devlet görevlisiydi. Edhem Perte Paşa, 1853-55 yılları arasında Berlin Elçiliği’nde başkatipken sosyalist’ düşünceyle tanışmıştı.

Ancak, İstanbul’a dönünce “yanıldığını” hemen kavrayıp, Kızıl Bayrak adlı eserini yazarak sosyalizmin ne kadar yanlış olduğunu belirtti. ilk sosyalist, ilk dönek olmuştu!… İngilizlerin sosyalizm için söyledikleri “Mülkiyet ve kadınlar ortaktır” yalanına inanmıştı.

Ve her şeye rağmen…

Tarih, 22 Haziran 1871.

Osmanlı basını, Karl Marx’la tanıştı.

Hakayık-ül Vakayi, Paris Komünü’nün başında kimin olduğunu açıkladı:

“Paris’teki eşkıyanın kumandanı, Karl Marx denilen ve hala Londra’ daki Enternasyonal nam cemiyetin reisi bulunan pehlivandır.”

Gazete yorumu da ekledi: Rahat yaşamasına rağmen kışkırtıcılık yapıyordu.

“Sosyalizmin ceddi” Marx’ın Osmanlıca ilk makalesini de bu gazetede yayımladı. Daily News’ten tercüme edilen makale, Alman-Fransız sa­vaşının siyasal durumunu ele alıyordu.

Peki, Osmanlı basını-münevverleri Avrupa’daki devrimci hareketle­re nasıl bakıyordu? Kafası karışıktı.

Takvim-i Vekayi’ye göre Enternasyonal “fesat cemiyeti”ydi. Amemele­r fabrikatörlere karşı kışkırtılıyordu. Yani “servet düşmanlığı” nitele­mesi o yıllardan günümüze gelmişti.

Ahmed Midhat Efendi gibi bazı münevverler ise, Enternasyonal’in anlaşılır olması için makalelerinde örnekler verdiler:

Cemiyet (Enternasyonal) diyor ki; ben kunduracıyım. Size bir çift po­tin yapacağım. Siz o potini giyip ve baloya gidip raks edeceksiniz ki ora­da bir gecelik zevkiniz için beş-on altın sarf etmeyi çok görmüyorsunuz. Hâlbuki bir çift potin için bana yirmi frankı zor veriyorsunuz. Ne olur ba­na yirmi yerine yirmi beş frank verseniz? Sizin yüzünüzden eti haftada bir görüyorum. Siz ise has ekmeği bile beğenmiyorsunuz da zimicka yiyorsunuz. Reva mıdır bu?

Osmanlı basını Enternasyonal’i, tartışıyordu, ama daha henüz kavramların tanımı konusunda bile bilgi sahibi değildi. Şemseddin Sami “’sosyalizm”! Bakın nasıl tanımladı:

Sosyalizm iştirak-i emvalin (ortak malların) büsbütün zıddıdır. İşti­(rak-i emval ne kadar menfur (iğrenç) ise sosyalizm o kadar makbuldür. Sosyalizm Fransızca bir kelimedir ki, cemiyeti beşer manasına olan sos­yete kelimesinden müştaktır (türemiştir).

Komşusu Karl Marx’ın adını bile duymamıştı ama Namık Kemal, Şemseddin Sami’den bu konuda daha bilgiliydi. Damadı Menemenli Rıfat bey­’e yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Sosyalizm, Sami Bey’in dediği derecede hafıf bir şey değildir.

Ne olduğunu yazmıyordu. Yazdığı, baldırıçıplakların Avrupa’daki intizamı ­yok etmesinden duyduğu endişeydi.

Görünen o ki, Osmanlı basınının, münevverlerinin kafası karışıktı.

Peki üniversitelerin?

Mülkiye Mektebi’nde “hocaların hocası”, ekonomist Sakızlı Ohannes Paşa Mebadi-i Ura-i Servet-i Milel adlı ders kitabında “Sosyalizm” ve “komünizm” kavramlarına açıklık getirdi. Nasıl mı? Örnek vererek:

“Mesela bir saati bir adam güzel kullanıp vaktini bilir iken bu saati yirmi kişiye taksim etmek lazım gelse, o saatin her bir parçasını bir adama verilse saat harap olur gider. İşte fabrikaların taksimi de budur.”

Sakızlı Ohannes Paşa, “sosyalist eşitlikten” fabrika parçalarının işçilere dağıtılacağını anlıyor. Şaka gibi.

Osmanlı basını ve münevverleri, sosyalizmin ne olduğunu anlamaya çalışırken araya Sultan II. Abdülhamid sansürü girdi.

Dönemi en iyi, Marx ve Engels’in yazdığı Komünist Manifesto’nun Osmanlı’ya geliş hikayesi anlatır.

Komünist Manifesto, matbaacının yazar olarak kendi adını yazma­sını şart koşmasıyla, 1894 yılında Ermenice basılarak Osmanlı toprak­larına sokuldu!

Peki, Osmanlı topraklarında Bolşevik Devrim nasıl karşılandı?

1908 Temmuz Devrimi (II. Meşrutiyet), Osmanlı düşünce hayatında köklü bir değişime yol açtı.

Sosyalist partiler, dernekler, sendikalar kuruldu; yayın organları çıktı.

Buna rağmen…

İçedönük tartışmalar devam etti. Ne zaman çarlık yıkıldı, Osmanlı basını kafasını komşusuna çevirdi.

Bolşevik Devrim’in barış getirecek olması, Osmanlı basınındaki “ezeli düşman Moskof gâvuru” anlayışını yıktı.

Üstelik beklenti Bolşeviklerin sadece barış değil, Müslüman ve Türk halkına da özgürlük verecek olmasıydı.

Diğer yanda…

İkdam, Tanin, Vakay-i Hayriye gibi gazetelerin kafası da karışıktı: İyi güzel hoştu da, “bu nasıl bir ihtilaldi?

Osmanlı basını tekrar “Sosyalizm nedir?” sorusuna yanıt arama peşi-i ne düştü. Örneğin, Tasvir-i Efkâr üç günlük bir yazı dizisi verdi: “Fransız inkılâbı zengin bir inkılâptır; Rus inkılabı ise tabirimizi mazur buyrunuz züğürt bir inkılaptır.

Meselenin sınıfsal özü hiç kavranamadı.

Ya Osmanlı Mebusan Meclisi?

Rusya’daki olağanüstü gelişmelerle ilgili hiçbir görüşme yapılmadı. Şaşılacak bir durum yoktu, zaten mecliste dış politikayla ilgili görüşme. Yapılmazdı! Sadece İstanbul Mebusu Salah Cimcoz kürsüye çıktı. Ve “kurtuluş güneşinin yine Şark’tan doğduğunu” müjdeleyip, “Rusya’da işbaşına geçen demokrat hükümeti selamlıyorum” diye konuşma yaptı:

Osmanlı münevveri yavaş olsa da artık sosyalizmi-komünizmi öğrenmeye başlamıştı.

Tarih, 17 Nisan 1917.

“Lenin” adı Osmanlı basınında ilk kez İkdam gazetesinde yer aldı,

Sebebi ise Lenin ve 17 arkadaşının Almanya üzerinden Rusya’ya gittiği haberiydi.

Osmanlı basını ilk başta Lenin’ e sempatiyle baktı.

Vakit, Ekim Devrimi liderinden “Mösyö Lenin” diye bahsediyordu, Tasvir-i Efkâr ise Osmanlı kamuoyunun merak ettiği Lenin’i Şöyle tasvir etti: “Lenin; orta boyda, küçük yapılı, parlak, güzel bir adam olup kıyafetiyle gösterişsiz olan, inatçı olmayan bir adamdır.

Lenin’e öğrenciler arasında da büyük sempati vardı. Osmanlı Darül­fünunu’nda bir grup öğrenci, Nobel Barış Ödülü’nün Lenin’e verilmesi­ni önerdiler. Darülfünun binasına Lenin posteri astılar.

Sempatinin nedeni, Rusya’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan bir an önce çekilme beklentisiydi. Rusya ateşkes ilan edince gazetelerin manşeti belli oldu: Aferin Bolşeviklere!

1 Mayıs Amele Bayramı coşkuyla kutlanıyordu. Düşünebiliyor mu­sunuz, Türkiye’de daha geçen yıl 1 Mayıs resmi bayram olarak kutlan­maya başlandı.

Oysa yıllar önce…

Müslüman başkentinde Karl Marx posteri

Tarih, 27 nisan 1921.

İstanbul İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington, komutanlı­ğına bağlı İstanbul Zabıta Komisyonu Reisi Miralay Ballar’a kesin talimatını verdi:

“1 Mayıs’ta amele miting yapmayacak!”

O yıllarda sadece Rusya’yı değil Avrupa’yı da sarsan işçi hareketleri ingiliz Komutan Harrington’ı korkutuyordu. İşçilerin 1 Mayıs’ı bahane edip isyan çıkarmalarından çekiniyordu.

İstanbul’da 40 bin işçi vardı. Ve bunların ne kadarının sosyalist/”kı­zıl olduğu bilgisine sahip değildi. Zabıta Reisi Miralay Ballar, aldığı emir üzerine hemen bir talimat yayınladı:

-Her türlü siyasi veya diğer mitingler, gösteriler askeri kumandanın emriyle Yasaklanmıştır.

-Bu emri ciddiye almayarak eyleme kalkışanların yakalanarak ceza­landırılacağı ahaliye beyan edilir.

-Gerek 1 Mayıs münasebetiyle gerek diğer gösteriler için herhangi, bir müracaat nazar-ı itibara alınmayacaktır.

Çıkardığı gazeteden dolayı “İştirakçi Hilmi” diye bilinen Hüseyin “Türkiye Sosyalist Fırkası” lideriydi.

Şirketi Hayriye, Tramvay Kumpanyası, Haliç Tersanesi gibi yerlerde güçlü bir işçi desteğine sahipti.

Parti’nin 17 bin üyesi vardı.

Ve parti, 1 Mayıs’ı miting yaparak kutlamakta kararlıydı. İstanbul’da “bilumum Istanbul Amelesine” başlıklı bildiri dağıttılar.

Bildiride işçilerin 1 Mayıs’a katılmalarının görev olduğu belirtiliyor elektrik idaresindeki işçiler dışındaki tüm çalışanların 1 Mayıs günü işi bırakarak mitinge katılmaları isteniyordu:

Türkiye Sosyalist Fırkası’ndan:

Mayıs’ın birinci günü, amelenin en mukaddes bayram günüdür. Bu mukaddes bayramı kutlamak, bütün amele için bir vazifedir.

Yasalara saygılı olan ve yasalara hep uygun davrandığını ispat etmiş olan partimiz, sadece elektrik idaresinde çalışan işçilerin çalışmalarına müsaade eylemiştir.

İkdam, Vakit gibi dönemin gazeteleri, 1 Mayıs’a geniş yer ayırdı. İstanbullular da uyarıldı: Amelenin bayram yapması halinde vapur ve tramvay hizmetleri aksayabilir.

Bu arada işgal güçleri, işçilerin kararlı olduğunu görünce, katılımı düşürmek için tehditler savurmaya başladı: Her türlü suikast ve siyasi eylem teşebbüsünde bulunanlar, fabrikalarda alet ve edevatı tahrip edenler veya ameleyi işinden alıkoyan kişiler, askeri mahkemelerde yargılanacaktı!

Ve İstanbul, 1 Mayıs gününe gergin uyandı.

İşgal güçleri gece yarısından itibaren önlemlerini sıkılaştırmıştı.

İşçilerin işyerlerine gitmedikleri görüldü. Fatih, Aksaray, Harbiye hatlarında tramvaylar çalışmadı. Haydarpaşa Pendik ve Sirkeci-Çek­mece banliyö hatlarında tren seferleri durdu. şirket-i Hayriye vapurları seferlerini iptal etti. Baruthane, Feshane, Zeytinburnu fabrikaları gibi birçok işyerinde üretim yapılamadı. Sadece elektrik şirketindeki işçiler görevlerinin başındaydı.

İşçilerin bir bölümü Kâğıthane’deki mesire yerlerine giderek günü geçirdiler. Mitingden vazgeçen Türkiye Sosyalist Fırkası, Babıâli Cad­desi’ndeki genel merkezi önünde bir tören yaptı. Genel merkezde bü­yük bir kızıl bayrak asılıydı. Bando sabah saatlerinden itibaren “Enter-nasyonal Marşı” (Beynelmilel Marşı) çalmaya başladı.

İşçiler mavi gömlekler giymişlerdi. Boyunlarında kırmızı bir boyun bağı vardı; yakalarında ise kırmızı bir rozet. İşçiler tıpkı dini bayramlarda olduğu gibi birbiriyle bayramlaştı.

Partinin çevresi işgal kuvvetleri tarafından sarılmıştı. Ancak hiç olay çıkmadı. Miting yapılamamış ama işçilerin işyerlerine gitmeleri engellenmişti. Ancak işçiler kararlıydı; gelecek yıl 1 Mayıs’ta mutlaka miting yapacaklardı.

Ve bir yıl sonra…

İstanbul hala işgal altındaydı. Bir yıl öncesi olaylar tekrarlandı; işgal güçleri 1 Mayıs mitingini engellemek için yine talimatlar çıkarılmasını sağladı. Hatta işyerlerine gitmek isteyen işçilere her türlü kolaylığı güvenliği sağlayacaklarını da bildiriyle duyurdu. Ancak işçiler bir önceki yıla göre daha örgütlüydü.

1 Mayıs Komisyonu kurdular. Komiteye katılan örgütler şunlardı: Türkiye Sosyalist Fırkası, Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası, Sos­yal Demokrat Fırkası, Ermeni Sosyal Demokrat Fırkası, Türkiye İşçi Derneği, Beynelmilelİşçiler İttihadı…

1 Mayıs Komisyonu, bayram programını bildiriyle çalışanlara du­yurdu:

1) İstanbul’da mevcut bütün işçiler, kadın-erkek ve bir teşkilata men­sup olsun olmasın bu bayrama davetlidir.

2) Toplanma merkezi Pangaltı’dır. Bayrama iştirak edecek bütün ar­kadaşlar saat on birde Pangaltı’da bulunacaklar ve kollarında kımızı pa­zubent bulunan heyet-i tertibiyye tarafından karşılanacaktır.

3) Grup halinde gelecekler, şehir dahilinde yürüyüşlerinde hiçbir nü­mayiş yapmayacaklar ve proletarya şuuruna yakışacak bir Vakar ve sü­kunette olacaklardır.

4) Bayram Pangaltı’da başlayacak ve bütün gruplar toplu olarak saat on bir buçukta önde bando olduğu halde Pangaltı’dan hareketle Kâğıthane’ye doğru yürüyecekler ve arkadaşlar mızıka ile birlikte işçi şarkıları terennüm edeceklerdir.

5) Kâğıthane’de 1 Mayıs bayramının ehemmiyeti ve tarihi hakkında söz söyleyecek arkadaşların nutukları dinlenecek, bayram saat beşe kadar de­vam edecek, sonra arkadaşlar yine sükun ve vakarla dağılacaklardır.

6) Komisyon, polise karşı bütün sorumluluğu üzerine aldığından bü­tün arkadaşların heyet-i tertibiyyenin ihtarına uyması ve işbu program haricine çıkılmaması rica olunur.

İşçi Bayramı’na katılan işçi sayısının, bir önceki yıla göre hayli arttı­ğı gözlendi. 1 Mayıs, ramazan ayına denk geldiği için geçen yıl pikniğe giden işçiler de mitinge geldi. İşgal güçlerinin güvenlik önlemleri abar­tılıydı. Yine işçilerin ayaklanacağından korkuyorlardı.

1 Mayıs Komisyonu’nun bildirisinde yazdığı gibi, işçiler Pangaltı’da buluştu. Kimi işçiler aileleriyle birlikte geldi.

Ellerinde Türk bayrakları ve flamalar vardı.

“Türkiye amelesi sendika ister!”

“Türk amelesi irticaya karşı amansız bir mücadele açmalıdır.”

“Burjuvazinin zulmünü protesto ediyoruz!”

“8 saat iş, 8 saat istirahat, 8 saat uyku.”

“mürteciler, muhtekirler, kapitalistler, emperyalistler kahrolsun.”

“Bütün dünya işçileri birleşin!”

Bu pankartın altında Karl Marx’ın resmi vardı.

Tanışsın tanışmasın tüm işçiler birbiriyle bayramlaştı. Türkiye Sos­yalist Fırkası’na mensup işçiler yine mavi gömlek giyip boyunlarına kırmızı boyunbağı takmışlardı. Yakalarında yine fırka rozetleri vardı.

Mızıka hiç durmadan, “Enternasyonal Marşı” çaldı.

Konuşmacılar, Ankara Hükümeti’ni öven sözler söylediler. 1 Mayıs işçi Bayramı, bu konuşmalarla bir anda bağımsızlık mitingine dönüştü. İşçiler, Ankara’daki dava arkadaşlarının yanında olduklarını hiç sakın­madan ifade ettiler.

1 Mayıs Bayramı, aynı gün ulusal Kurtuluş Savaşı’nın merkezi Ankara’da da, bir mitingle kutlandı.

O dönemin “siyasal havasını” anlatmak için için Ankara’ daki 1 Mayıs kutlamalarını da özetlemeliyim…

Ankara’daki 1 Mayıs mitingini bakınız Hakimiyet-i Milliye gazetesi nasıl yazmış:

Önde; Kuvay-ı Milliye’ye gönül vermiş kalpaklılar, bazı milletvekilleri, bakanlar; arkasında ımalatı Harbiye işçileri saat 09.00’dan itibaren istasyon civarında toplanmaya başladı. Sonra şimendifer ve dekovil işçi­leri alana iltihak etti.

Saat 11.00’e doğru fabrika haricinde çalışan umum işçiler meydana geldiler. İzmir Mebusu Yunus Nadi, Menteşe Mebusu Tevfik Rüştü, İstanbul Mebusu Numan beylerle Ticaret Müdir-i Umumisi Vehbi, fabrika müdürü Nuri beyler, Rus Sefarethanesi’nden bazı memurlar ve matbuat çalışanları hazır idiler. işçiler bayramlaştılar.

Evvela İstanbul Mebusu Numan Efendi nutuk söyleyerek 1 Mayıs’ umum amele için şuurlu bir gün olarak tesis edildiği bugün­ün maksadının amelenin hürriyete kavuşması ve amele hukukunun muhafazası olduğunu söyledi.

Menteşe Mebusu Tevfik Rüştü Bey söze başladı. 1 Mayıs Bayramı’nın tarihçesinden ve ihtilallerden bahsederek, gerek memleket dahilinde gerek haricinde ölen işçilerin ruhuna bir vesile-i hürmet olmak üzere dakika ayakta sükutu teklif etti ve kabul olundu.

Bu iki dakikalık saygı duruşu, herkes üzerinde derin bir tesir husule getirdi. Tevfik Rüştü Bey konuşmasında, ameleleri birleştirecek bir ile bir tüketim kooperatifi kurulması teklifinde bulundu. Amelenin hukukunu muhafaza eden bir hükümetimiz olduğundan ve ona destek olunması gerektiğini beyanla sözlerine nihayet verdi. Sonra sucu ustası Alp Efendi konuşma yaptı. Bu toplantıdan dolayı hükümete teşekkür etti.

Bugünkü hükümetin emperyalizm ile kapitalizme karşı mücadeleye devam edeceğini ve hükümet emperyalizmle çarpıştıkça ordusunun ön saflarında köylü ve amelesini bulacağını izah etti.

Konuşmalardan sonra Numan Efendi’nin teklifi üzerine kooperatif tesisi için çalışmalarda bulunmak üzere Tevfik Rüştü Bey ile Numan Osman Alp, şimendiferden Nusret, Esliha fabrikasından efendiler ile mürettiplerden Kamil, Ahmet ve Nuri efendilerden mürekkep bir heyet teşkili münasip görüldü. Bütün dünya amelesinin 1 Mayıs Bayramı’nı tebrik için Moskova’ya telgraf çekilmesi kararlaştırıldı. Son­ra Ankara’daki Rus Sefarethanesi’ne yirmibeş-otuz kişilik bir grup gide­rek bayramlaşma yapılmasına karar verildi.

KarL Marx bizim topraklarda hala bir korku nesnesi…

Yani hala Marx Frenhofer!

Peki…

Sadece Marx mı kendini Frenhofer’le özdeşleştirdi sanıyorsunuz?

O halde devam edelim…

Balzac’ın Gizli Başyapıt eserinin kahramanı Frenhofer’le kendini sadece KarL Marx özdeşleştirmedi.

Kusursuz bir yaratıyı arayan ressam Frenhofer, birçok ünlü sanatçı­yı da etkiledi.

Bunların başında modern sanatın öncüsü kabul edilen; empresyonizm ile kübizm arasında köprü kurmuş olan ressam Paul Cezanne (l839-1906) geliyordu. O da Frenhofer gibi yaratma sürecine tutkuyla bağlı bir çile adamıydı.

Yanında “Çıraklık” yapmış Emile Bemard, Gfzanne üzerine Anılar kitabında bir hatırasını şöyle anlatıyordu:

Bir akşam ona Balzac’ın Gizli Başyapıt’ından ve hikayesinin kahra­manı Frenhofer’den söz açtım; masadan kalktı, gelip önüme dikildi ve işaretparmağını göğsüne bastırarak -ağzından tek sözcük çıkmadan ve bu hareketi art arda yineleyerek öyküdeki kişinin kendisi olduğunu be­lirtti. Öyle heyecanlanmıştı ki, gözleri yaşlarla dolmuştu.

Cezanne, karakalem taslaklarında Gizli Başyapıt’ın sahnelerini resmetti. Bunlardan biri; Frenhofer’in tablosunu gösterdiği, diğeri de resmi yaptığı sahneydi. Bunlar İsviçre Basel Kunstmuseum’da sergileniyor.

Balzac’ın Gizli Başyapıt’ına tutkuyla bağlı, kahramanı Frenhofer’le i özdeşleştiren bir diğer dünyaca ünlü ressam ise Pablo Picasso (1871-1973) idi.

Balzac’ın eserinden o kadar etkilenmişti ki, öyküdeki olayın geçtiği Pariste’ki Biere de Bretteville konağını kiralayıp 1936-1955 yılları arasında burada yaşadı.

Cezanne gibi Picasso dahi ressam Frenhofer’in öyküsünü kara­ kalemle resimleyerek ölümsüzleştirdi. Sanat kitapları yayımcısı Ambroise Vollard’ın yayınladığı Gizli Başyapıt baskısını Picasso resimledi.

Çok az sayıda basılan bu eser bugün koleksiyonerler için önemli bir parçadır.

Frenhofer sadece ressamları etkilemedi.

Michel Leiris, Hubert Damisch, Michel Serres, Georges Didi-Huberman gibi yazarlar da ressam Frenhofer’le ilgilendiler; denemeler kaleme aldılar.

Bizim yazarlarımız da ilgisiz kalmadı Balzac’ın edebi kahramanı Frenhofer’e. 1997 yılında Enis Batur, Frenhofer Olmak adlı kitabını yayımladı.

Amerikalı sanat tarihçisi Dore Ashton, bu ilgiyi Gizli Başyapıt mitosu üzerine kapsamlı bir incelemeyle kaleme aldı.

Gizli Başyapıt’a sinema da ilgisiz kalamadı. Fransız yönetmen Jacques Rivette, Balzac’ın eserini günümüze uyarlayarak çekti. Film 1991 yılında Cannes’ da ödül aldı.

Siyaset bilimciler, ressamlar, yazarlar, yönetmenler Frenhofer’i ne kadar kendileriyle özdeşleştirseler de, Frenhofer aslında Balzac’ın ta kendisi değil miydi?

Bir başka Frenhofer: Darwin

İngiliz Kraliyet ailesine ait Beagle adlı gemi, 4 yıl 9 ay sürecek seyri­ne başladığında tarihin en tanınmış gemilerinden biri olacağı bilinmiyordu kuşkusuz.

Güney Amerika’nın haritasını çizmek ve ticaret olanaklarını araştırmak için yola çıkan geminin konukları arasında bir din adamı vardı:

Bugün dünyada 200. doğum yılı kutlanan Charles Darwin!

Bu yolculuk aynı zamanda doğa bilimci olan Charles Darwin’in hayatını kökten değiştirecekti.

Tarih, 27 Aralık 1831.

Beagle inceleme gemisi, 40 bin deniz mili yol yapacak gezi için demir aldı.

Kaptan Fitzroy, Charles Darwin’e “filozof’ diye seslendiği için gemi personeli için onun adı “Filos” kaldı! “Filos”, Tanrı’nın tahtını sağlamlaştıracak veriler bulmak için bu gemideydi.

Ancak yolculuk onun için zorluklarla başladı; deniz tutmasına dayandı. Hassas bir yapısı vardı; Arjantin ve Şili’ de ağır hastalıklarla boğuştu. Fırtınalara, depremlere de tanık oldu.

Yine de geziden büyük keyif aldı. Önemli jeolojik keşifler yaptı; yüksek tepelerde deniz dibi katmanlarını görüp heyecanlandı. Soyu tükenmiş memeli hayvanların fosillerini buldu.

Darwin yolculuğu sırasında hocası Peder John Stevens Henslowa sürekli mektuplar, fosil örnekleri ve doldurulmuş canlılar gönderdi.

Bunlar öğretmeni aracılığıyla İngiliz doğa bilimcilerine aktarıldı. Örnek­ler İngiltere’de şaşkınlıkla karşılandı.

Kuşkusuz bu belgeler, gözlemler henüz Kilise’yi rahatsız etmeyecek türdendi.

Ancak İngiltere’den binlerce kilometre uzaklıktaki Charles Dar­win’in içinde fırtınalar kopmaya başladı:

Galapagos Adası’ndaki hayvan türleri, başka gezegenlerin sakini gi­biydi! Kuşlar insanlardan korkup kaçmıyorlardı! Ayrıca bu kuşlar, ya­şadıkları adalara göre ufak fizyolojik farklılıklar gösteriyordu. Keza kaplumbağalar da öyleydi.

Darwin’in düşünce ve inanç dünyası parçalanıyordu. Biliyordu ki düşünceleri Kutsal Kitap’ın “Yaradılış” bölümüne tamamen aykırıydı.

“Milyonlarca yıl önce başka türler mi yaşıyordu? Evet ise, bu canlı­lar Tanrı’nın ilk yarattığı gibi değiller mi?”

Geceler boyu Tanrı düşüncesinin yanlış çıkmaması için dua ediyordu.

Diğer yanda kafasındaki sorulara engel olamıyordu: “Dünyada yaşayan canlılar ilk yaratıldıkları gibi değil mi; bunlar noksansız ve değişmez olarak yaratılmadılar mı; yoksa kalıtım ve çevre koşullarıyla değişime mi uğradılar?”

Böyle anlarda hemen, biyolojik türlerin dağılımını “yaradılış merkezleri” fikriyle açıklayan Charles Lyell’in kitabına sarıldı.

Doğaya yaklaştıkça Tanrı’dan uzaklaştığını hissediyordu

“Dünya canlılarının iki ayrı yaratıcı tarafından yaratılmış olduğu” gibi ara formüller üretmeye çalışıyordu. Charles Darwin “doğum sancıları” çekiyordu.

Küçük yaşında doğaya ilgi duymuş ve şimdi bir gerçekle karşı karşıya ­gelmişti…

Charles Darwin, sekiz yaşında annesini kaybetti.

Altı kardeştiler; Charles beşinci sıradaydı.

Küçük Charles’in etrafında hiç yaşıtı erkek yoktu. Genellikle evlerinin bahçesinde yaşlı bahçıvan Abberley ile oynuyor; sürekli çiçekler hakkın­da sorular yöneltiyordu. Dedesi gibi bitkilere, hayvanlara meraklıydı.

Bazen nehir kıyısında saatlerce vakit geçiriyor; nehrin bir bölümündeki balıklar ile diğer bölümündeki balıkların neden farklı olduğunu. Düşünüyordu. Dere kenarında topladığı taşların resimlerini çiziyordu. Kuşları izlemeyi seviyordu.

Babası Robert Darwin, entelektüel değildi, ama yine de oğlu Charles’e kitap okumayı aşıladı. Dr. Robert Darwin, oğlunu bazen hasta ziyaretlerine götürüyordu. Oğlunun meraklı olması hoşuna gidiyordu.

Charles Darwin, Latince ve Yunancaya dayalı geleneksel Shrews­/Burg Okulu’na gönderildi, ama o okulu sevmedi.

Darwin Pistyll Rhaeadr’deki ünlü şelaleyi görmek için 64 km; Kuzey Gallerde Menai Boğazları üzerinde kurulmakta olan asma köprüyü görmek için 410 km yürümekten çekinmiyor, doğayı öğrenmek-tanı­mak istiyordu.

Dr. Robert Darwin o yaz yine hasta ziyaretleri için yanında götürdüğü oğlunun hastalarla ilgilenme yöntemlerinden etkilendi ve oğlunun iyi bir doktor olacağına karar verdi. Charles Darwin’i de tıp öğrenimi alması için Edinburgh’a gönderdi.

Darwin okula ısınamadı.

Okulda çalışan köle John Edmonstone’dan hayvan doldurma sanatını öğrendi. Doğa tarihiyle ilgilenen öğrencilerin kurduğu Plinius Topluluğu’na katıldı.

Hocası Robert Edmund Grant ile deniz canlılarını inceledi. Bir diğer hocası Robert Jameson’dan jeoloji ve bitkilerin sınıflandırılması üzeri­ne dersler aldı. Edinburgh Kraliyet Müzesi’nin bitki koleksiyonunun düzenlenmesine yardımcı oldu.

Charles Darwin kararını vermişti; babası ne kadar istese de doktor olmayacaktı.

Babası Dr. Robert Darwin, oğlunun din eğitimi almasına karar verdi!

Charles Darwin öneriye soğuk bakmadı. Çünkü canlıların karmaşıklığını üstün zekalı bir yaratıcıya bağlayan din adamı Wılliam Poley’nin makalelerinden etkilenmişti. Doğayı incelemek, “Doğa’nın Mimarı”nın eserini incelemekti Din adamı olabilirdi.

Cambridge Üniversitesi’nin Christ’s Koleji’ne yazıldı. Burada üç buçuk yıl eğitim gördü.

Doğa onun için tutkuydu; öğreniminin ikinci yılında bir at alıp sık sık araziye çıktı. Hocası peder John Stevens Henslow ile birlikte kır gezileri yaptı. Henslow her daim, “Soru sorma konusunda Darwin gibisini görmedim” diyecekti.

1830 yılında okulu bitirdi. 178 kişi arasında 10. olmuştu.

Şimdi ne yapacaktı?

Kaşif Alexander von Humboldt’un 1796 ve 1801 yılları arasında Güney Amerika’ya yaptığı geziyi anlatan yedi ciltlik Voyage of the Beagle adlı kitabını elinden düşürmüyordu.

Dünyanın çeşitli yerlerine geziler yapmayı planladı.

Tek sorun, babası para verir miydi?

İmdadına Peder Henslow yetişti. Güney Amerika kıyılarını inceleyip ticaret olanaklarını araştıracak, bölgenin haritasını çıkaracak kraliyet ailesine ait bir gemiyle yolculuk yapmak ister miydi?

Charles Darwin, “kusursuz yaratıcının” varlığını ispatlamak için zorlu yolculuğa çıktı.

Oysa şimdi zor durumdaydı. Kusursuz yaratıcıyla ilgili kafasında sorular vardı.

Gemi İngiltere Beagle’e döndüğünde binlerce insan gemiyi görmeye geldi.

Darwin artık ünlüydü. 1700 sayfa zooloji ve jeoloji notu tutmuş; 4000 etiketli kemik, post, deri vs örnekleri toplamış ve 800 sayfa günlük yaz­mıştı. (Gezi notlarını yıllar içinde üç cilt olarak yayımlayacaktı.)

Cambridge Üniversitesi’ne giderek yolculuğu boyunca topladığı ör­neklerin tanımlanıp sınıflandırılması üzerinde çalışmaya başladı. Peder Henslow, bitki örneklerini tasnif edip isimlendirmede Darwin’e yar­dımcı oldu. Hayvan örnekleri için Richard Owen adında bir biyologla tanıştı. Owen, Darwin’in getirdiği fosilleri inceleyerek bunları, “o güne kadar bilinmeyen pek çok soyu tükenmiş hayvan türü” diye tanımladı.

Darwin’in korktuğu başına geliyordu.

Sapkınlıkla ve toplumsal düzeni bozmaya çalışmakla suçlanmaktan korkuyordu. Bu gerilime ve yüksek çalışma temposuna dayanamadı; hastalandı. Doktorların tavsiyesiyle dinlenmeye çekildi.

Bu dinlenme sırasında oyalanmak için okuduğu hemşerisi Rahip Thomas Malthus’un nüfus üzerine yazdığı kitabı onun yerinden fırlattı. Canlılar ayakta kalabilmek için değişen çevre koşullarına uyum sağla­mak zorundaydılar. Başarısız olanlar yok olmaya mahkûmdu.

Darwin düşündü; demek türler, maddesel koşullar nedeniyle evrim geçiriyordu!

Artık teorisinden emindi. Ama kuram tek başına bir şey ifade etmezdi, bunu destekleyecek verilere ihtiyacı vardı. Bunun için hayvan yetiştiricileriyle görüşmeye ve bitkiler üzerine çalışma yapmaya devam etti.

Bilime inandığını düşündüğü adaşı Lyen’a fikirlerini açıklayan mektup yazdı. Ancak beklediğini bulamadı; Lyen, canlı türlerinin değişimini kabul etmedi. Üstelik yaradılış fikrine karşı çıktığı için Darwin’i eleştirdi.

Oysa bilmiyordu ki, Darwin artık, inanç olarak agnostikliği/biline­mezliği benimsemişti.

Darwin, 10 yaşındaki kızı Anne Elizabeth ölünce Tanrı’nın iyiliğin­den de kuşku duyacaktı.

O yıllarda, güneş sistemi, dünyada yaşamın oluşumu ve insanlığın. Kökeni konuları yazılıyor, tartışılıyordu. Ancak bunların bilimsel temeli yoktu.

Bu veriler ise Darwin’de vardı. Ayrıca, Darwin Evrim Teorisi’ne fel­sefi maddeciliği eklemişti. Varoluşun temeli maddeydi. Akıl ve ruh hep maddenin yan ürünleriydi.

Evet, Darwin, Batı düşüncesinin köklü geleneklerini altüst edecek görüşlere sahipti.

2000 yıllık felsefe ve dine karşı koyuyordu.

Öte yandan, yazdıklarını yayınlamamak için oyalanıp durdu. Örneğin sülükayaklı türleri üzerinde tam-sekiz yıl çalıştı.

Cesaretini toplayıp bu kez, botanikçi arkadaşı J.Dalton Hooker’a fikirlerini açtı. Bu durumu anılarına “kendimi bir cinayeti itiraf ediyormuş gibi hissettim” diye yazacaktı.

Hooker teoriyi ne kadar beğendiğini söylese de, Darwin yazdığı kita­bını yayınlamamaya karar verdi.

Bilim adamı dostlarını karşısına almaya cesareti yoktu.

Oysa Avrupa aydınlanma/devrimler çağını yaşıyordu. “Devrim”, “de­ğişim” gibi sözcükleri milyonlarca Avrupalı telaffuz ediyordu.

Saygın bir doğa bilimci olarak tanınan Darwin, bu çevrelerle aynı mevzilere girmek istemiyordu. O yumuşak başlı bir devrimciydi.

Örneğin, Karl Marx, Darwin’in hayranıydı. İlişkileri mesafeliydi. Ya­zışıyorlardı. Marx, Kapital’in daha yayımlanmamış birinci cildini imza­layıp Darwin’ e göndermişti.

Darwin’ e göre ilişki bu kadarla kalmalıydı.

Darwin, kurulu düzeninin yıkılmasından endişe duyuyordu. Koper­nik ve Galileo gibi dışlanmaktan korkuyordu.

Üniversitelerin, gazetelerin ve ailesinin hayranlığını kazanmıştı; bi­lim adamları ondan “Gelecek vaat edecek doğa bilimci” diye bahsedi­yordu. Kilise’nin saygını kazanmıştı.

Centilmenler kulübü Athenaeum’a ünlü yazar Charles Dickens ile aynı gün üye olmuştu; bu statülerini kaybetmek istemiyordu!

Darwin’in ailesi çok zengindi…

Baba tarafından dedesi Erasmus Darwin (1731-1802) İngiltere’nin ün­lü bir doktoruydu. Ancak şöhreti, yazdığı kitaplardan ileri geliyordu: The Botanic Garden ve Zoonomia. Botanik ve hayvanbilimi üzerine bu ki­taplarda öne sürdüğü kuramlar evrim teorisinin dayanaklarından oldu.

İngiltere Kralı III. George’un saray doktorluğunu reddeden Erasmus Darwin, siyasetle de ilgiliydi. Fransız Devrimi’ni alkışlıyor, Amerikan Devrimi’ni destekliyor, köleliğe karşı çıkıyordu. “Ay ışığı Cemiyeti” grubundaki arkadaşlarından biri de Benjamin Franklin’ di.

Anne tarafından dedesi Josiah Wedgwood (1730-1795) da, aynı  cemiyetin üyesiydi. Erasmus Darwin’in dostu ve sırdaşıydı. Bugün hala sadece İngiltere’de değil, dünyada bir numaralı porselen markası’ “Wedgwood”un sahibiydi. Bu porselenleri Kraliyet ailesi gibi seçkinler kullanıyordu.

Erasmus Darwin’in oğlu Doktor Robert (1766-1848) ile Josiah Weı wood’un kızı Susannah’ın (1765-1817) evliliğinden Charles dünyaya geldi.

Baba Robert Darwin doktordu ama aynı zamanda iyi bir tüccardı. Çok  para kazandı. Anne Susannah iyi yetişmişti. Harika piyano çalıyordu.

Altı çocukları oldu. Charles Darwin beşinci sıradaydı. Darwin yaşa­dığı bu zengin hayattan taviz vermek istemiyordu.

Diğer yanda…

Charles Darwin düşüncelerinin mezara gitmesini de istemiyordu.

Kitabını vasiyeti haline getirdi, öldükten sonra yayımlanmalıydı.

Sonunda bir olay Darwin’i harekete geçirdi: mesleki kıskançlık!

Haziran 1858’de A. Russell Wallace’ın makalesini okuduğunda kendisininkine benzer bir teori geliştirildiğini anladı.

Darwin, teorisini hemen yayımlamaya karar verdi. 1837’de yazdığı eserini 1859’da yayımladı: Türlerin Kökeni.

Yaşamın çeşitliliği; planlı çalışan bir akıllı tasarım Tanrı tarafından değil, “doğal ayıklama” Olarak açıkladığı, içinde rastlantının ve ihtiya­cın birbirini yaratıcı şekilde tamamladığı plansız bir süreçte ortaya çık­mıştı.

Övgüler ve acımasız sövgüler aldı. Darwin’in insanın maymundan geldiğini iddia ettiği söylendi.

Hâlbuki Darwin’in söylediği, insan ile maymunun ortak bir köken­den/soydan ayrılarak geliştikleriydi.

Darwin bu tartışmalara hiç girmedi. Sustu. Sadece kitaplar yazdı.

Eserlerini yayımladığı günden bugüne, teorisinin “çökeceği”, “tarihe gömüleceği”, “yok olacağı” söylendi. Bu tartışmalar hala sürüyor.

2009 bütün dünyada “Darwin Yılı” olarak kutlandı.

Yine de milyonlarca insan için Darwin Frenhofer’dir.

Özellikle bizim topraklarımızda.

Oysa…

Nazzam (ölm. 845), Cahız (776-869), İbn Miskeveyh (970-1035), Biruni (973-1051), İbn Sina (980-1037), İbn Thfeyl (1100-1185), Mevlana (1207-1273), İbn Haldun (1332-1406), Kınalızade Ali Efendi (1510-1572) i ‘e Erzurumlu İbrahim Hakkı (1703-1772) gibi birçok İslam bilgini evri­me ilişkin önemli fikirler geliştirmişlerdir.

Bizim topraklarımız, kendi değerlerini bile bilmiyor.

Tıpkı Lenin’i bilmedikleri gibi.

Lenin de bizim topraklarımızda Fronhofer’ dir.

Lenin Türk mü?

Sovyet Devrimi’nin lideri Vladimir İlyiç UIyanov (Lenin) Tatar Türkü müydü?

Sovyetler Birliği Merkez Komitesi Marksizm-Leninizm Enstitüsü ta­rafından çıkarılan Lenin Biyografisi adlı hacimli çalışmada, Lenin’in doğumu ve çocukluğu sadece iki sayfayla sınırlı.

 Benzer resmi araştırmalarda da Lenin’in kökü/soyu/ailesi hakkında fazla bir bilgi yok. Kuşkusuz bunun nedeni vardı; Bolşevikler insanla­rın soyları ve kökenleriyle pek ilgilenmediler.

Keza o dönemdeki adıyla Zeki Velidov, “Ulyanov” adlı bir araştırma­cının XIX. yüzyıl ortalarında Kazan vilayetindeki Rus olmayan kavimle­rin ve Çuvaşların etnografyasına ait neşrettiği kitabı Lenin’e hediye ederken şöyle dedi:

“Bu esere bakılırsa yazar Tatarca ve Çuvaşça biliyor. Siz de Kazan do­ğumlusunuz ve soyadınız Vlyanov. Yoldaş, aslınızda Tatarlık var mı?”

Zeki Velidi Togan’ın Hatıralar’ında yazdığına göre, Lenin kitabı alıp teşekkür ettikten sonra, soy/menşei meseleleriyle hiç ilgilenmediğini, kitabın yazarının adını ilk kez duyduğunu ama araştıracağını söylüyor.

Lenin’in, ne kökeni ne de “Ulyanov” adlı bir akrabası olup olmadığı­nı araştırdığına ilişkin bilgi yok.

Kız kardeşi ve yakın çalışma arkadaşı Anna Ulyanova-Yelizarova ta­rafından Bolşevik Devrimi’nin onuncu yılında ünlü Grarıat Ansiklope­disi için yazdığı Lenin biyografisinde aileye ilişkin hiç bilgi yok.

Lenin’in eşi Nadezhda Konstantinovna Krupskaya’nın yazdığı üç cilt­lik Lenin ‘den Anılar kitabında da bu konuya hiç değinilmiyor.

Lenin’in Alman yoldaşı Clara Zetkin’in Lenin ‘den Anılar adlı çalış­masında, Filistin kökenli tarihçi İngiliz Tony Clifrin yazdığı Lenin bi­yografisi gibi birçok çalışmada Lenin’in kökenine ait pek bilgi yok.

Bolşevikler Ekim Devrimi’nin kahramanı Lenin’in aile kökenini serf/köle göstermek için çaba sarf etmişlerdi. Onlara göre Lenin’in so­yundan çok, ait olduğu sınıfı önemliydi.

Günümüzde Lenin’le ilgili yeni biyografi çalışmaları yapılıyor. Bunlar­dan biri de Rus kökenli Fransız Prof. Helene Carrere D’Encausse’a ait…

Lenin Kalmuk Türkü müydü?

Vladimir İlyiç Ulyanov, 10 Nisan 1870’te Kazan, Simbirsk’te doğdu.

Bu kent, Tatarların Ruslarla iç içe yaşadıkları bir yerdi.

Rusya tarihi uzmanı Prof. D’Encausse’un Lenin’in aile şeceresine ilişkin bulduğu bilgiler şunlardı:

Lenin’in büyük dedesi Vasiliy Ulyanov, 1861 toprak reformundan çok önce özgürlüğüne kavuşmuş bir serfti. Oğlu Nikolay Vasilyeviç’ Ulyanov terziydi. Ve eşi Kalmuk Türkü’ydü. Bu evlilikten Lenin’in babası İlya Nikolayeviç Ulyanov doğmuştu.

İlya Nikolayeviç, Rus Çarlığı’nın en ilginç özelliklerinden birinin temsilcisidir. Birbirinden tamamen farklı halkların ve uygarlıkların karışmışıdır. llya Nikolayeviç Ulyanov, Rus’tur kuşkusuz, ama annesi Kalmuk’tur. Babası gibi Lenin de belirgin Asyalı özelliklerini, özellikle çekik gözlerini, II. Katerina’nın bağımsızlıklarına son verdiği ve Rusya’da kalıp Budizm’den islam’dan vazgeçen Kalmukların yaşadığı Astrahan’da evlenen Moğol asıllı babaannesine borçludur.

Azerbaycan’ın efsanevi sosyalist öncülerinden Neriman Nerimanov da Lenin’in babaannesinin Kalmuk Türkü olduğunu yazar.

Lenin’in babaannesi Kalmuk Türkü’ydü.

Peki, sadece bu iki araştırmacı mı bu görüşteydi?

Akım Anıtyunov, Lenin adlı çalışmasının birinci cildinin “Soyağacı” bölümünde, Lenin’in büyük dedesinin yaşadığı Astrahan bölge arşivle­rinde bulunan belgelere atıf yapıyor. Lenin’in Kalmuk babaannesinin soyunu şöyle sıralıyor:

Herkesçe biliniyor ki, anne tarafından Lenin üç milletin kanını birden taşıyor (Yahudi, Alman ve Isveç). Baba tarafından ise Vladimir Lenin-Ul­yanov’un annesinin babası, Kalmuk kısmından Lukyan Smirnov’muş. Onun oğlu Aleksey Lukyanoviç Smirnov bağımsız toprak ağasıymış. 1808’de 23 yaşındaki Anna isminde kızını evlendirmiş. Anna’nın kocası ondan 30 yaş büyük ve bu da Lenin’in dedesi. Anna Alekseyevna 5 çocuk doğurdu ve son olanı llya Nikolayeviç gelecekte Lenin’in babası oldu.

Etnoloji uzmanlarına göre, Lenin’in küçük yassı gözü tipik Kalmuk Türklerine benziyordu.

Ancak başka bir iddiayı dile getirenler de vardı…

Lenin Çuvaş Türkü müydü?

Lenin’in Türk olduğunu iddia eden bir başka bilim adamı ise Çuvaş Cumhuriyeti Yazarlar Birliği üyesi Albina Lubimova.

Ona göre, Lenin’in ataları Çuvaş Türkü’ydü…

Lenin’in babası llya Nikolayeviç Ulyanov, Ulyanovsk’ta Halk Meslek Okulu’nun müdürüyken büyük çuvaş bilim adamı ve pedagog Ivan Ya­kovleviç’le sıkı bir dosttu. Yakovleviç, ayrıca Ulyanovsk’ta yapılmış ilk çuvaş okulunun kurucusu ve çuvaş alfabesinin öncüsüydü. llya Ulya­nov’un desteğiYle 187l’de çuvaş Okulu devlet himayesine alındı ve 1877’de çuvaş Öğretmen Okulu ismini aldı. Daha sonra çuvaş Kültür “Merkezi haline dönüştürüldü.

Kanımca, resmi tarihin satır aralarında bile yer alan bu bilgilere göre, Lenin’in babası İlya Nikolayeviç, (annesinden dolayı) kendisini Çuvaş hissediyordu, Bu Yüzden Çuvaş halkına ve kültürüne ömrü boyunca hizmet ettiğini göstermesi açısından önemli sayılmalıdır.

Lenin’in babası İlya Nikolayeviç Ulyanov, ivan Yakovleviç’in sadece dostu değildi; kendi eğitim düzeyi yüksek: olan bir insan olarak (matematik öğretmeniydi), halkına okuma-yazma konusunda yardım ediyor­du. İvan Yakovlev’le birlikte Çuvaş köylerinde 100’den fazla okul açmıştı.

Çuvaş Pedagoji Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanlığı’nı yürüten Prof. Gennadiy Tafayev, İvan Yakovleviç’in Lenin’in vaftiz babası oldu­ğunu iddia ediyor.

Çuvaşlar genellikle birini vaftiz babası olarak seçtiğinde ona karşıya aşırı bir yakınlık duyardı ya da onu akraba gibi görürdü.

Bu ilişki o kadar yakındı ki Lenin, 1917 Devrimi’nden sonra ıvan Ya­kovleviç’in idam edileceğini öğrenince, “Ona dokunmasınlar” diye telg­rafla emir vermişti.

Çuvaş tarihi uzmanı Anton Osipoviç Smolin de Lenin’in köken araş­tırmasını yapan akademisyenlerden. O da benzer tezler ileri sürüyor.

Lenin’in ataları Müslüman mıydı?

islam XIII. yüzyıl itibariyle Orta Asya’da kök saldı. XVI. yüzyılda “Korkunç ıvan”ın çar olmasına kadar geçen sürede gelişti. Rusya Rönesanssının doğumu ve bağımsız derebeylerinin tasfiye süreciyle Müslü­manlar büyük bir kıyıma uğradı. Zorla dinleri değiştirildi. Hıristiyan olan Müslümanlara “Kiraşin” (dönme) deniliyordu.

Lenin’in ailesi Kiraşin miydi?

Tarihçi M. P. Makarov XVI. ve XVII. yüzyılda Rusya’ daki halkların zorla Hıristiyan yapılması üzerine yaptığı çalışmalarla biliniyor.

Uya Nikolayeviç Ulyanov Çuvaşları Aydınlatmak isimli kitabında yukarıda yazdığımız iddiaları destekliyor.

Rusya’da 1666-67 yıllarında iki mezhep ortaya çıkmıştı: Vyatsk ve Nijegorodsk mezhepleri.

Meri, çuvaş, Mordov gibi Tatar boyları Nijegorodsk mezhebine girmişti.

Nijniy Novgorod hariç Alatir, Kurmis ve Yadrin şehirleri de bu mez­hebe dahil edilmişti. Tüm bu topraklar Çuvaşlara aitti.

Rus Çarları, Çuvaşları Hıristiyan dinine döndürmek için, her yerleşim yerine, aynı zamanda Rus misyoneri olan toprak ağaları atadı.

Lenin’in dedesi Nikolay Vasilyeviç Ulyanov, Nijegorodsk Vilayeyetinin” Androsovo Sergaçsk köyünden geliyordu. Köyünü terk edip kendine Rus demeye başladı.

Keza Çuvaşların kökleri üzerine 200’e yakın çalışması olan Prof. Gennadiy Tafayev, “Ulyanov” soyadının Hıristiyanlaşma zamanın “Ulyanan” isminden gelebileceğini belirtiyor.

Büyük ihtimalle “Ulyanov” soyadının bayan veya erkek “Ulyanan” isminden alındığını yazıyor. “Ruslar bu ismi Ulyanın şeklinde yazmış olabilirler. Üstelik o zamanki nüfus kâtiplerinin Çuvaşça bilmemesi de güçlü bir ihtimal. Çocuklara anne ve babanın isimlerini verme adeti, şimdiye kadar güncelliğini hiç yitirmedi.”

O halde bu iddiaya göre Lenin’in sadece babaannesi değil, dedesi de “Kiraşin” idi. Çünkü bunlar üçe ayrılıyordu: Tam Hıristiyan Olanlar, içi Müslüman dışı Hıristiyan olanlar ve içi dışı Müslüman olup yine de Hı­ristiyan din adamlarından haftada yarım saat din sohbetine mecbur ka­lanlar!

Sonuçta, Lenin hayatı boyunca kökeniyle ilgilenmedi. Bunu önemse­medi. Soyunu bir ayrıcalık ya da ezilmişlik sorunu olarak görmedi.

Lenin’in hemşerileri arasında ünlü Türkler vardı:

Lenin’den altı yaş küçük Yusuf Akçura da Kazan, Simbirsk’te dünya­ya geldi.

Lenin’den dokuz yaş küçük Kadri Maksudi Arsal, Kazan’ın Taşsu kö­yündendi.

Sultan Galiyev de 1892 Kazan, Ufa doğumluydu.

Nakşibendî Gümüşhanevi Dergahı şeyhi Abdülaziz Bekkine, Kazan Tatar Türklerinin ilk muhalif öncülerinden Abdül Kayyum Nasri; eko­nomist Musa Akyiğitzade; Kazan Tatar ağzını yazı dili haline getiren Ayaz İshaki, XiX. yüzyıl Tatar uyanışının öncülerinden Şehabeddin MerCani, Lenin’in hemşerileriydi.

Sanıyorum, yaşarken hiçbiri Lenin’i tanımıyordu!

Onlar için Lenin, Frenhofer’di. Tıpkı kendilerinin de geldikleri bu topraklarda birer Frenhofer oldukları gibi…

Sonsöz

İki evladını dincilerin öldürdüğü bir annenin dramı

Menekşe Kaya: Madımak Oteli’nde yakılarak öldürüldüğünde on dört yaşındaydı. Lise öğrencisiydi.

Koray Kaya: Madımak Oteli’nde yakılarak öldürüldüğünde on iki yaşındaydı. Ortaokula gidiyordu.

Kardeştiler. Cesetleri birbirlerine sarılmış halde bulundu…

Baba ve anneleri, İsmail ile Hüsne Kaya iki yıl sonra bebek yaptılar:

Adını Menekşecan koydular.

Ancak evdeki yangını Menekşecan’ın doğumu da söndüremedi.

Sivas-Madımak vahşetinin ailesini nasıl paramparça ettiğini Hüsne Kaya anlatıyor…

Hani hikâyelerde vardır ya; deseler ki bana “hayatta ne istersin?”, iki şey isterim; biri kızım Menekşecan’ın mutlu olmasını, diğeri ise… (yutku­nuyor), Menekşem ile Korayımı rüyamda görmek isterim. Menekşecan, yavrularımı kaybettiğimde daha doğmamıştı, ama o rüyasında görüyor. Bir ben göremiyorum. Görsem de çok uzaktan görüyorum; bağırıyorum, “Gitmeyin, ben sizin yanınıza geliyorum” diyorum. Suyun, gölün bir yakasında yavrularım, bir yakasında ben. Yüzlerini seçemiyorum. Sesimi duyuramıyorum. “Çok üzülüyorsun, ondan rüyanda göremiyorsun” diyorlar. Bilmiyorum ondan mı? Keşke rüyama girseler; onları görmeyi o ‘kadar çok istiyorum ki…

Gözümün önüne hep aynı görüntüleri geliyor. Bu şimdi oturduğumuz gecekonduyu yaptığımız yıl, 1988 Eylül ayıydı. Gecekondu yapmak zor­du; daha önce yapılan birkaç ev, olaylı bir yıkımla yerle bir edilmişti; hat­ta yıkım sırasında evin içinde kalan iki kız çocuğu da ölmüştü. Biz bu ge­cekonduyu akrabalarla bir gecede korka korka yaptık. O gece Menekşe Koray minik elleriyle kerpiç taşıdılar. Seyyar lambanın aydınlattığı el arabasının içinde birbirleriyle şakalaşarak uyumaları gözümün önünden hiç gitmiyor. Bir tek bunu hatırlıyorum ben…

Her evde vardır; çocuklar birbirini kıskanır; çocukça nedenlerle didişirler. Menekşe ile Koray da öyleydi. En çok aynı odada yatmamak için kavga ederlerdi. Menekşe, “Koray erkek çocuk başka odada yatsın” der­di. İki göz odamız vardı, nerede yatacak ise? Menekşem kızardı ama so­ğuk kış gecelerinde Koray’ı yatağına alıp, sarıp sarmalayıp, ısıtarak uyu­turdu. “Anne” derdi, “Koray’la yattığımda ben de hiç üşümüyorum.” Ölü­me de, üşümemek için birbirlerine sarılıp gittiler…

Odada iki ayrı kanepede yatarlardı. Her gece kalkıp üzerleri açıkta kalmış mı diye kontrol ederdim. Yavrularımı kaybettikten sonra da her gece kalktım; odaya girip baktım, ama kanepeler boştu. Çok acı çektim. Sonra cennette birbirlerine destek oluyorlardır diye teselli buldum. O kanepelerde şimdi Menekşecan uyuyor; Menekşecan için kalkıyorum geceleri…

Sivas katliamından aylar sonra tekrar çocuk sahibi olmak istedik Anıları yaşatmak istedik Tek çaremiz oydu. Başka çaremiz yoktu. En azından bize can olur, güneş gibi doğar evimize dedik Az da olsa yavru­larımızın acısını kapatır diye düşündük Katliamdan on altı ay sonra, 3 ekim 1994’te dünyaya geldi Menekşecan. Menekşecan kızının adıydı. Can’ı da ölen canlar için koyduk…

Kızım Menekşecan doğdu, dünyalar benim oldu. Ancak doğum hiç de kolay olmadı. Benim stresim yüzümden sorunlar çıktı; minicik kızım do­ğar doğmaz iki kez ameliyat olmak zorunda kaldı. Yaşayıp yaşamayaca­ğı günlerce belli olmadı. Ama tüm sıkıntıları attı; şimdi çok güzel bir genç kız oldu. Eğer Menekşecan’ı kaybetseydim bugün hayatta olur muydum bilmiyorum…

İki odalı bu gecekonduda kızım Menekşecan’la birlikte yaşıyorum. (Eşim) İsmail gitti, bir kadınla evlendi. Gittiğinde Menekşecan üç yaşın­daydı. Kimseye kızamıyorum. Yaşadıklarımız pek kolay şeyler değil. Her­kes kendi yoluna gitti; kendine yeni bir hayat kurmak zorunda kaldı. Ben bugün kendi hayatımı kızım Menekşecan için yaşıyorum. Kızımı okutmak için var gücümle ayakta durmaya gayret ediyorum. Bilkent Üniver­sitesi’nde sözleşmeli temizlik görevlisi olarak çalışıyordum; sendika iste­dik diye attılar. Evlere temizliğe gidiyorum; el işleri, iğne-oya yapıp satıyorum, kimseye muhtaç olmamaya çalışıyorum. Bir de babadan nafaka geliyor. Tek korkum, yirmi yıllık gecekondumuzun bir gün yıkılması…

“Bir iki yıl öncesine kadar Menekşecan, adını dert ederdi; “Can, erkek ismi, büyüyünce Can’ı adımdan sildireceğim” derdi. Herhalde okulda arkadaşları  filan alay ediyordu, bilmiyorum. Kızardım, yapma kızım senin adının manevi değeri çok büyük, bir gün anlarsın derdim. Artık son iki yıldır bu konuyu pek açmıyor, 2 Temmuz’u anma toplantılarına gidiyor alıkoymaya çalışıyorum dinlemiyor. Bana rüyasını anlatıyor. “Tanımadığın ablanı, ağabeyini rüyanda nasıl görürsün?” diyorum. “Anne” diyor bir yere varıyorum, herkes orada; bana, ne duruyorsun sen de gel diyor­lar. Gidip ablamın yanına oturuyorum. Yanında Asuman Abla, Yasemin Abla, Yeşim Abla var, hepsini tanıyorum. Hepsi allı yeşilli giymişler, saz çalıp semah oynuyorlar. Hepsinin Yüzünde gülümseme var. ” O böyle an­lattıkça susuyorum, bir şey diyemiyorum. Korayım küçücüktü, ama çok iyi saz çalardı. O çalardı ben de türkü söylerdim. Menekşem ise semah oynardı. O kadar çok özledim ki kokularını, seslerini, sımsıcak bakan gözlerini. Bir gün benim de rüyama girecekler diye avutuyorum kendimi. Ama on beş yıldır yoklar işte…

 “Radyoda Koray adını Duyunca…”

Biz ailece bir yıl önce, 1992’de de şenliklere gitmiştik O yıl Banaz’da­ki şenliği Menekşe ve Koray çok sevmişti. Menekşe ve babası semah gru­bundaydı. Bir yıl sonra yine gülüp eğleneceğiz diye ailece Sivas’a gittik Ankara’dan hareket eden iki otobüstük; Çocuklar Menekşe ve Koray di­ğer otobüsteydi. Sivas’a geldiğimizde Koray’ı Yanımıza alarak akrabamızın evine geçtik Menekşe arkadaşlarıyla DSİ misafirhanesinde kaldı…

Şenliklerin ilk günü her şey iyiydi. Buruciye Medresesi’nde sergiler, imza günleri, söyleşiler yapıldı. Herkes pınl pınldı. Akşam eşim İsmail’in de saz çaldığı “halk gecesi” yapıldı. O gece babasının kaza sonucu sazı­nın kırılması Koray’ı çok üzdü; konserleri dinlemeden salondan ayrıldık Oğlumla sarılıp uyuduk Nereden bilirdim son gecemiz olduğunu…

Sabah Koray babasıyla kınlan sazı yaptırmaya gitti. O sabah içimde anlam veremediğim bir yangın vardı; midem ağrıyordu, canım sıkkındı. Amcamın kızı Emine’ye rahatsız olduğumu söyledim, “yoldan geldin, uy­kusuzsun ondandır” dedi. Çocuklarla Kültür Merkezi’nde buluşup Ba­naz’a geçecektik; şenlikler orada devam edecekti. Valizleri yanıma alıp Kültür Merkezi’ne gittim. Koray da benden az önce babasıyla Kültür Mer­kezi’ne gelmiş, Aziz Nesin’le fotoğraf çektirmiş, sonra ablası Menekşe ile semah grubunun öğle yemeğini yediği Cumhuriyet Lokantası’na gitmiş. Biz babalarıyla Kültür Merkezi’ndeydik…

Kültür Merkezi’nde, nereden geldiğini anlamadığım, sakallı, terlikli, Cüppeli koca koca adamlar bağırıp çağırarak bizi taş yağmuruna tuttular. Bahçeden binanın içine doğru kaçtık Kalabalık ne bulursa parçalıyordu; Kitaplar, resimler, çelenkler, ne bulurlarsa…

Kamber Çakır, İsmail’e yardım çağırmasını söyledi. İsmail gitti, onunla da koptuk. Yobazlar merkezin içine doğru geliyordu artık Yediğim taş sonucu bayılmışım. Zaten bu taşları yiyip bayıldıktan sonra neler olduğunun pek farkında değilim. Ama yine de o yobazları bugün görsem ta­nırım. Gözlerimin önünden hiç gitmiyorlar. Biliyorum yavrularımızı onlar öldürdü…

Kültür Merkezi’ndeki olaylardan sonra amcamın torunu beni evlerine götürmüş. Kendime geldiğimde çocukları sordum. “Madımak Oteli’nde güvendeler” dediler. Lokantadan sonra Madımak Oteli’ne gitmişler. Ba­baları Ali Baba Mahallesi’ndeymiş, o da iyiymiş. İçimde hala bir ateş var. Beni zorla yatırıp uyuttular. Geceyi nasıl geçirdim bilmiyorum…

Sabah erkenden kalktım, balkona çıktım. Amcamgillerin evi Türk-İş Blokları’ndaydı, Sivas’ı yukarıdan görüyordu. Şehrin ortasında bir du­man yükseliyordu göğe doğru. Ne olduğunu sordum, “Bilmiyoruz, bir yangın çıktı herhalde” dediler. Evdekiler gece olayları öğrenmişler aslın­da; Menekşemin, Koray’ımın öldüğünü biliyorlarmış…

Ben her şeyden habersizim; çocuklarıma kavuşmak istiyorum bir an önce. Sonra beni hastaneye götürdüler, iğne vurdurdular. Ben hala anla­mış değilim neler oluyor, sersem gibiyim. Eve geldik, olaylar hakkında biraz bilgi vermeye başladılar. Koray ve Menekşe’nin babalarının yanın­da olduğunu söylüyorlar…

Evin bir köşesinde yatıyorum, iğne beni iyice sersemletti. Evde yeğen­lerim, kuzenlerim akrabalar radyodan haberleri dinliyor. Birden kadın spikerin “Koray” dediğini duydum; bağırdığımı hatırlıyorum…

Çocuklarımı aniden kaybettim ben. Morga gittim mi, yavrularımı gös­terdiler mi hatırlamıyorum. Söylediklerine göre sadece bağırıyormuşum. Ne ağlıyor ne de başka bir şey yapıyormuşum; sadece bağırıyormuşum. Cenazelerin kalktığını filan hiç hatırlamıyorum. Robot gibiydim herhal­de. Tek hatırladığım, Ankara’da Pir Sultan Abdal Derneği önünde bir grup genç kız mum yakarken, onlardan birini Menekşe sanıp, koşup sarıldım…

Bir ay sonra aklım başıma geldi. Ona da akıl denilirse! Zorla yemek yediriyorlardı. Ben sürekli sesleri duyuyordum ama ne dediklerini pek anlamıyordum. Sürekli yatıştırıcı iğne yapıyorlardı. Deliririm diye çok korkmuşlar…

O günlerde nasıl ölmediğime bugün hala şaşırıyorum. Koray’ımın sinü­ziti vardı; “başım” deyip yüzünü ekşittiğinde, benim kalbim yerinde du­ramayacak kadar atardı. Paniklerdim bir şey olacak diye. Menekşem sa­rılık geçirdiğinde neler yaşadığımı ben biliyorum. Ama nasıl oluyor da, iki canımın kaybına rağmen ölmedim; işte buna şaşırıyorum. Şimdi beni hayata Menekşecan’ın bağladığını biliyorum; peki ya o yokken ben nasıl ölmedim…

Psikolog vardı yanımda ilk dönemler. Aylar sonra Sivas’taki meslektaşlarının söylediklerini anlattı; Koray’ımı yaşı daha küçük diye kurtarmak için çok uğraşmışlar, “bu çok küçük bari bunu kurtaralım” demişler, olmamış işte. Yavrularım, abla-kardeş birbirlerine sarılıp gittiler.

Hiç öyle sakinleştirici sözler söylemeyeceğim kimseye; o gün madımak Oteli’nin önünde, maksadı ne olursa olsun bulunan herkes, on dört yaşındaki Menekşem ile on iki yaşındaki Koray’ımın ölümünden sorum­ludur. Benim yüreğim yanıyor, umarım onların da vicdanı sızlıyordur. Ama hiçbirinin evlatlarını kaybetmesini istemem yine de; evlat acısı başka…

2 Temmuz 1993’teki Madımak Oteli yangınında otuz yedi kişi yaşamı­nı kaybetti.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir