BÜTÜN DÜŞMANLARA KARŞI — AGAİNST ALL ENEMİES : İNSİDE AMERİCA’S WARR OR TERROR

YÜKSEK ASKERİ ŞURADA DERİN ŞÜPHELER
7 Ekim 2017
GLAİDONUN İLK DÜELLOSU — DARAĞACINDA BİR BAŞBAKAN
7 Ekim 2017

BÜTÜN DÜŞMANLARA KARŞI — AGAİNST ALL ENEMİES : İNSİDE AMERİCA’S WARR OR TERROR

YAZAR HAKKINDA

Richard A. Clarke, son üç Amerika Cumhurbaşkanına, Milli Güvenlik Konseyi
Sekreteryasında çalı
şarak
hizmet vermi
ştir. Devlet hizmetine 1973 yılında Savunma
Bakanlı
ğında, Nükleer Silahlar ve Avrupa Güvenliği konusunda analist olarak başlamıştır.
Ronald Reagan’ın Ba
şkanlık
döneminde, 
İstihbarattan Sorumlu Bakan Yardımcısı olarak görev yapmıştır. Başkan George H.W. Bush’un Başkanlık döneminde önce Politik-Askeri Konulardan Sorumlu Bakan Yardımcılığı daha sonra da MilliGüvenlik Konseyin de görevli olarak çalışştır.
Sekiz yıl Ba
şkan Bill Clinton’un Özel
Asistanı görevinde bulunmu
ştur.
Bu dönemde ve Ba
şkan Bush’un döneminde,Güvenlik ve Karşı-Terör Ulusal Koordinatörü görevini de yürütmüştür. 2001-2003 arasında Başkan tarafından Cyberspace Güvenliği Özel Danışmanlığına getirilmiştir. Bu görevden 2003 yılında ayrılmıştır.
—————————————–
GİRİŞ
Beyaz Saray’da, ABD Dışişleri Bakanlığında ve ABD Savunma
Bakanlı
ğında otuz yıllık bir çalışma hayatı olan bir kimse olarak,devlet hizmetinden ayrıldıktan hemen sonra ‘hatıra’larını yazanlara biraz küçümseyerek bakmışımdır.Ancak devlet hizmetinden
ayrıldıktan sonra, ülkemin tarihinde bir dönüm noktası te
şkil eden 9/11 olaylarının arka perdesinin ne kadar az ve eksik bilindiğini görünce ben de başkalarında küçümsediğim yola girme mecburiyetini hissettim.
2003 senesinin olayları gelişirken duyduğum endişeler de artmağa başladı. Amerikan halkı olanlar hakkında
yanlı
ş bilgileniyordu. Halkın çoğunluğu, Bush yönetimi söylediği için, 9/11 al Qaeda saldırısının Saddam Hüseyin ile
ba
ğlantısı olduğuna inanıyordu. Halkın çoğunluğu Bush yönetiminin, terörle mücadelede başarılıolduğunu şünüyordu. Halbuki gerçek
bunun tam tersi idi. Yönetim, Irak’ı i
şgal ile, al
Qaeda’yı bertaraf etmek fırsatını kaçırmı
ştı. Al Qaeda, daha güçlü olarak karşımız da idi.
Bu kitap benim açımdan, al Qaeda’nın nasıl gelişip ABD’ye saldırdığının hikayesidir. Aynı zaman da CIA ve FBI’nın yaklaşan tehlikeyi nasıl
göremedi
ğinin, gördükleri zaman da neden önleyemediklerinin hikayesidir. Ayrıca dört ABD Başkanının hikayesidir.
Ronald Reagan 278 Amerikan askerinin
Beyrut’ta öldürülmesine kar
şı gereken tepkiyi gösterememiştir. Kendi anti-terör politikasına rağmen, sonradan Iran-Contra skandalı olarak bilinen ‘rehinlere karşı silah’ uygulamasına göz yummuştur.
George H. W. Bush Libya’nın düşürdüğü ve 259 yolcunun öldüğü uçak kazasına karşı tepki göstermemiş, geçerli bir ‘counter
terrorism’ politikası geli
ştirememiş, 1991 yılında Saddam
Hüseyin’i devirmemi
ş ve bu nedenle Suudi Arabistan’da
Amerikan askerlerinin kalmasını gerekli kılmı
ştır.
Bill Clinton, soğuk harp
sonrası tehlikenin terörizm oldu
ğunu anlayıp, buna uygun politikalar geliştirmesine rağmen, CIA, Pentagon ve FBI arasında gerekli
koordinasyon ve beraberli
ği sağlayamamıştır.
George W. Bush, 9/11 den evvel bütün
uyarılara ra
ğmen gerekli tedbirleri almamıştır. Irak’ta gereksiz ve masraflı bir savaşa girmiştir. Netice olarak dünya’daki fundementalist
ve radikal 
İslam terör hareketini güçlendirmiştir.
Bu hikaye, 9/11 hücumundan sonra dahi ABD’nin hala al Qaeda’yı etkisiz hale getirecek
politikalar geli
ştiremediğinin ve Amerikan
topraklarının halen terörist hücumlara kar
şı ciddi zaaf içinde olduğunun hikayesidir.
ABD Başkanı, Hükümet görevlileri, FBI ajanları, CIA mensupları, ABD anayasasını‘bütün
şmanlara karşı’ koruyacaklarına yemin ederler. Bugün ‘Anayasa’ tehlike altındadır. Bu tehlike ortadan kaldırılmalıdır.
 
BÖLÜM 1
BEYAZ SARAYI BOŞALTIN
İlk haber toplantıda iken geldi. Bir uçak
Dünya Ticaret Merkezine çarpmı
ştı.Daha fazla bilgi alana kadar ‘En
kötü senaryoya’ göre hareket edelim talimatı verdim.
Derhal CSG Güvenli Video Sisteminin
harekete geçirilmesini istedim. CSG, Kar
şı Terrör Güvenlik
Grubu idi, ve federal hükümetin, ‘kar
şı terrör’ ve
güvenlik te
şkilatlarının tümünün başkanlarından oluşmakta idi. 1992 yılından
beri ben bu komitenin ba
şkanı idim.Daha sonra Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile durumu değerlendirmek için Beyaz Saraya hareket ettim.Beyaz
Saray’a vardı
ğımda ikinci Bina’nın da vurulduğu haberi geldi.Artık karşımızda ne olduğunu biliyorduk.
Başkan Yardımcısının
yanında Ba
şkan’ın Milli Güvenlik Müşaviri Condoleezza Rice vardı. Ne oluyor sorusuna cevabım, al Qaeda ve herhalde
devamı gelecek dedim. Rice ile evvelce, bu gibi durumlarda ne yapılaca
ğını kararlaştırmıştık.
Gizli Servis Beyaz Sarayın altındaki sığınağa inmemizi istiyordu. Ben Beyaz Sarayın boşaltılmasını istedim. Bütün yetkililerle direkt
temas halinde olabilece
ğimiz Güvenli Video Konferans Merkezine
geçtik. Bu arada Ba
şkan’ın Florida’da bir okulda olduğunu öğrendim.
GVK Merkezinde Washington ve ABD muhtelif şehirlerinde olan bakanlar, genel kurmay başkanı , CIA ve FBI direktörleri ile temas kurulmuştu bile.
İlk konuşan Sivil Havacılık Başkanı (FAA)oldu. Dünya Ticaret Merkezine çarpan uçaklar, Amerikan ve United Havayollarına ait idi. İkisi de kaçırılmışlardı.
FAA, ön tedbir olarak NewYork ve Washington’dan uçak iniş ve kalkışlarını yasaklamıştı. Bunu bütün Amerikan hava sahasına teşmil etmesini istedik. (O anda ABD hava sahasında uçan 4400 uçak mevcut idi.)
Gelen raporlar arasında Savunma Bakanlığının (DOD) ‘ABD Güvenlik Alarm’ını DEFCON 3
seviyesine çıkardı
ğı vardı. Bu seviye 73 Arap-İsrail savaşından beri görülen en yüksek seviye idi.
Sebebinin di
ğer ülkelere duyurulmasına karar
verildi, aksi halde kazara bir nükleer sava
şa neden olabilirdik.
Geleceğini ikaz ettiğimiz ‘Büyük el Qaeda
Saldırısı’ tahminimizden çok daha büyüktü. Dünya Ticaret Merkezinin
iki binası artık yoktu. Ölü sayısı 10000’nin üzerinde idi.
Diğer taraftan belki, artık
al Qaeda ile ellerimiz ba
ğlı olmadan savaşma imkanına kavuşacaktık. Herhalde Afganistan’daki kampları bombalayacak, belki de işgal edecektik.
Fakat kanımca biraz geç kalmı
ştık. ‘Süper
gücün’ zaafı oldu
ğunu kanıtlamışlardı.Onlar daha zeki diler.
Binlerce kişiyi öldürmüşlerdi.
Finansal piyasaların muntazam işler konuma getirilmesi önem taşıyordu. Bunun için Hazine Bakanı ile de temaslar
sürüyordu. New York Belediye Ba
şkanı, Güney Manhattan’ın boşaltılmasına karar vermişti. Vali ise Milli
Muhafızları göreve ça
ğırmıştı.
Başkan Bush derhal Beyaz
Saray’a dönüyordu. Oval Office’den yaptı
ğı televizyon konuşmasında  ‘terörü  yapanlar  ile  onlara  yardım  edenler  arasında  hiçbir fark gözetmediklerini’ açıkladı. O gün yaptığı üç televizyon konuşmasının verdiği görünümün aksine Bush, inanmış,kararlı ve güçlü gözüküyordu.
Yardımcıları ile yaptığı toplantıda,’ hepinizin
anlamasını isterimki, 
şu anda harp halindeyiz. Bu işin sonunu getirene kadar da harp halinde kalacağız.Başka hiç bir şeyin önemi yok. Önünüzdeki bütün engelleri
kaldırdım. 
İstediğiniz maddi olanaklar
sizindir. Gündemde ba
şka hiçbir şey yok.’ diyordu.
Bu arada Savunma Bakanı Rumsfeld’in
milletlerarası hukuk çerçevesinde, askeri gücümüzü yalnızca savunma amacı ile
kullanabilece
ğimizi, ceza vermek için yapamayacağımızı belirtince Başkan’ın tepkisi sert olmuştu. Milletlerarası hukukçuların söyledikleri bana
vız gelir, netice istiyorum’.
Başkanın öncelikle
istedi
ği iki husus vardı: Bir ‘ara ve
kurtar’, 
İki ‘piyasaları yeniden açın’. Başkan gece herkesin iyi uyumasını emretti. Ertesi günkü
toplantıda hepimizin zinde olmasını istiyordu. Ben 9/12 tarihli toplantıya
gelece
ğinden emin olduğum müteakip el Qaede hücumlarını nasıl durdurabileceğimizi müzakereye hazır olarak gittim.
Ancak hayretle gördü
ğüm, tartışma konusunun, el
Qaeda’dan uzakla
şıp, Irak üzerinde yoğunlaşğını görmek oldu.
Rumsfeld ve Wolfowitz, ülkenin içinde oldu
ğu faciadan istifade
ederek, her vakit kendi gündemlerini olu
şturan Irak’ a hücum
konusunu ısrarla i
şliyorlardı. Wolfowitz’e göre 9/11, al Qaeda’nın yardım almadan yapabileceğinden daha
sofistike bir eylemdi. Bir devlet deste
ği olmadan (Irak), gerçekleştirilmesi olanaksızdı.
Toplantının ikinci kısmında, Rumsfeld, karşı tepki alanımızın genişletilmesi ve bu sahaya
Irak’ın da dahil edilmesi gerekti
ğini savunuyordu. Ayrıca Rumsfeld’e göre Afganistan’da bombalanacak hedef çok azdı. Bu nedenle Irak’ın da bombalanması şünülmeliydi.
Başkan Bush, Savunma Bakanının şüncelerini hemen saf şı bırakmağa hazır değildi. Irak’ta bir hükümet değişikliği gerektiğine inanıyordu.
Toplantı esnasında bizlere dönerek, 9/11 eyleminde Saddam’ın parmağı olup olmadığını araştırmamızı istedi. Benim
cevabım, eylemin el Qaeda tarafından gerçekle
ştirildiğini söylemek oldu. al Qaeda’nın önemsiz de olsa
Iran, Pakistan, Suudi Arabistan ve Yemen ile ili
şkileri vardı. Ama Irak’la yoktu. Başkan toplantıyı, ‘Irak ve Saddamı araştırın’ diyerek bitirdi. Bir hafta sonra Başkan Kongre’nin müşterek toplantısında konuştu. Konuşmasında, düşman kim ve bizden niye nefret ediyor, soruları yer alıyordu.
BÖLÜM 2
İSLAM DÜNYASINDE DÜŞE KALKA YÜRÜMEK
Dünyada son yirmi yılda, ülkeyi yönetenler
dahil Amerikalıların ekseriyetinin farkında olmadı
ğı bir milletlerarası hareket gelişmektedir.Bu hareket dünya da bir İslam Devletler networku kurmak peşindedir. İslam dininde azınlıkta
olan bir görü
şten kaynaklanan bu
hareket  , 
şiddet  ve korku  ile
dünya’ya hakim  olmak  amacını gütmektedir.  Kurmayı
 
amaçladıkları ‘hilafet devleti’ ile
dünyayı 14 cü asırın teokratik prensipleri ile yönetmek istemektedirler.
Bu hareketin niçin Amerika’yı hedef seçtiğini anlamak için, son yirmi beş yılın olaylarının
gidi
şatına bakmak gerekmektedir.
Bu bakış bizi, 9/11,
milletlerarası terörle sava
şa ve Irak’a getiren olayların başlangıcı olan Ronald Reagan ve George W. H.
Bush’un ba
şkanlık dönemlerine götürmektedir.
Reagan, Sovyetler Birliğine karşı ‘aktif’ bir ş politika uygulamağa inanıyordu. Böyle bir politika karşısında, sınırlı ekonomik
gücü dolayısıyla Sovyetler Birli
ğinin bocalayacağını ve dengesini
kaybedece
ğini düşünüyordu. Afganistan’da
Rusya kar
şıtı güçlere yardım ederek, İran Körfezinde ABD üsleri tesis ederek ve İsrail’i kuvvetlendirerek, dış politika
hedeflerine hizmet edece
ğine inanıyordu.
Reagan, Başkanlık koltuğuna oturduğunda, dünya dengelerini etkileyen iki
olayı miras olarak buldu. Bunlardan biri 1979 
İran Devrimi diğeri ise Afganistan’ın
Sovyet Rusya tarafından i
şgali idi. Bu iki olay da radikal İslam hareketini ateşliyor ve
ABD’lerini 
İslam dünyasının içine çekiyordu.
1974 Arab Petrol Boykotu, Washington’a
Iran Körfezinde bulunan petrol kaynaklarının önemini ö
ğretmişti. 1979 yılında, ABD’nin bölgedeki müttefiki Şah, radikal İslam bir grup tarafından devrilmişti. Ardından da Sovyetler Afganistan’ı işgal etmişlerdi. Bu gelişmelerin doğurabileceği muhtemel sonuçlar İran Körfezi’ üzerinde yoğunlaşıyor idi.
İran Şahı hem
ABD’yi ‘Petrol Boykot’larına kar
şı daha az duyarlı kılıyor, hem
de 
Şahın İran’ı Sovyet
Rusya’nın güneye sarkmasına kar
şı bir duvar oluşturuyordu. Gelişmeler durumu tamamen değiştirmişti.
1979 yılından evvel ABD’nin Hint Okyanusunda veya İran Körfezinde mevcut askeri gücü
çok sınırlı idi. Halbuki 
şimdi bu bölgede ABD askerlerinin gerektiğinde kullanabileceği ‘üs’lere ihtiyacı vardı. Bu nedenle ABD diplomatları ve askerleri kendilerini Mısır, Bahrain,
Kuveyt, Oman, Birle
şik Arab Emirlikleri, Katar ve Suudi
Arabistan hükümetleri ile bu ülkelerde ‘üs’ anla
şmaları yapmak için
müzakere halinde buldular. Bu ülkelerden yalnız Suudi Arabistan konuya
olumlu yakla
şıyordu. ABD’nin
ihtiyacı olan üsleri Suudi Arablar kendileri in
şa edeceklerdi. Üs’lerin kapasitesi Suudi Arab
ihtiyaçlarının çok üzerinde olacak, ihtiyaç olu
ştuğunda ABD fazla kapasiteden yararlanabilecekti. Üslerin inşası için
binlerce Amerikalı, Suudi Arabistan’da ya
şamağa başlayınca, bunun Kuran’ın emirlerine aykırı olduğunu düşünen Suudiler arasında ABD’ye karşı tutumun ilk tohumları atılmış oluyordu.
1979 yılı olaylarından bir sene sonra,
beklenmeyen ba
şka bir olay, ABD’yi bölge politikalarının
içine daha da çekti. Irak’ın yeni Cumhurba
şkanı Saddam
Hüseyin 
İran’a saldırdı ve İran petrollerine sahip olmağa kalkıştı. ABD’nin Irak ile ilişkileri iyi değildi. Bu
ülke Sovyetler Birli
ği’ne yakındı. Ancak Iranla ilişkileri fevkalade kötü idi.
Yeni İran hükümeti Amerikan
Büyükelçili
ğini işgal etti ve Amerikan
diplomatlarını rehin aldı. Orta Do
ğu’da
Batı ülkelerine yakın olarak tanınan Lübnan’da ki iç sava
şa   karıştı.
 
Lübnan’daki kargaşalar daha da kötüleşip İsrail’i de tehdit eder hale gelince,ABD
duruma müdahale etmek ihtiyacını his etti ve 1982 yılında Lübnan’a asker
yolladı. 
İran tarafından desteklenen
Hizbullah örgütü, buna kar
şı, Amerikan askerlerinin kalmakta olduğu kışlaya karşı bir
bombalı saldırı düzenledi ve 278 Amerikalı askerin ölümüne neden
oldu. Bunun neticesi olarak ta ABD Lübnan’dan askerlerini
çekmek mecburiyetinde kaldı.
Bu hadiseye de, altı yıl sonrası Libya
tarafından 
İşkoçya üzerinde düşürülen ve 259 yolcunun öldüğü hadiseye de zamanın Başkanları Reagan ve
Bush tarafından gereken dozda tepki gösterilmedi.
Bütün askeri gücüne rağmen, ABD, Lübnan’da dini şevk’in karşısında ne yapacağını bilememiş ve aciz kalmıştı.Bütün Orta Doğu’da artık bir ‘süper gücün’ ne kadar kolay
yenilebilece
ği ve püskürtülebileceği konuşuluyordu. Yıllar sonra Usama bin Laden,
ABD’nin Lübnan’dan atılmasında terörizmin oynadı
ğı role atıfta
bulunuyordu.
Bu olaylar çerçevesine Reagan yönetimi
Irak-
İran Savaşını yeniden değerlendiriyor ve Irak’ın bu savaştan mağlup çıkmaması gerektiğini düşünüyordu.
1982 yılında Yönetim Irak’ı terörü
destekleyen devletler listesinden çıkarıyor ve Irak’a yardıma ba
şlıyordu.
Buna paralel olarak ta ABD-İsrail ilişkilerinin askeri boyutu önem
kazanıyor ve kuvvetleniyordu.1960-1970 tarihleri arasında ABD-
İsrail ilişkileri düşük düzeyde idiler. 1973
Arab-
İsrail savaşı esnasında her ne
kadar 
İsrail’e silah yardımı yapılmış olsa bile, ilişkiler esas
itibariyle ‘diplomatlar’ tarafından yürütülmekte idi. Ancak,Sovyetler
Birli
ğinin, doğu Akdeniz’de meydana
getirdi
ği tehlike, ABD-İsrail ilişkilerinde çok önemli
de
ğişiklikler meydana getirdi. İki ülke arasındaki ilişkiler
bir ‘stratejik i
şbirliği’ olarak gelişmeğe başladı.
Afganistan ABD’ye Sovyetler Birliğinin gücünü tüketmek için büyük bir fırsattı.
Rusya, Kabul ‘deki Hükümeti yönlendirme
yolunu seçece
ğine, bütün ülkeyi işgal etme yolunu tercih etti. Ve kendini
içinden çıkmakta güçlük çekece
ği bir bataklığın içinde buldu.
Başlangıçta ABD’nin Afgan
direni
şine yardımı sınırlı idi. 1985
yılını ba
şında, Rusların kazanma yolunda oldukları anlaşılmağa başlamıştı. Afgan direnişçilerine nasıl daha etkili
yardım edilebilece
ği yolları aranıyordu. Görülen
Rusların kullandı
ğı özel helikopterlere karşı Afganların etkisiz kaldıkları idi.Yönetim US ordusunun Afgan topraklarına girmesine
katiyetle müsaade etmiyordu.Direni
ş Suudi Arab ve diğer Müslüman ülkelerden gelen gönüllüler
tarafından yürütülüyordu.Çözüm direni
şçilere ‘stinger’ füzeleri
verilmesinde bulundu.
1987 başında durum değişmişti. 1988 yılında
Sovyetler Afganistan’ı terk etmi
şlerdi bile. Daha sonraları,
Afganlara, Stinger füzeleri vermemizin ve silahlandırmamızın bir hata oldu
ğu iddia edildi. Suudi’leri iş karıştırmanın hata olduğu söylendi. Bir çok
ki
şiye göre
 
politikamız hatalı bir ‘soğuk savaş’ politikası idi ve al Qaeda’nın
tohumlarını ekmi
şti. Kanımca Reagan Yönetimin
politikaları do
ğru politikalar idi. Ancak,
aynı dönemde bizi bugün dahi etkileyen yanlı
ş adımlar da atılmıştı.
Birinci olarak CIA, Pakistan istihbarat birimlerine fazla bağımlı hale gelmişti. Afganların sadakatleri Pakistan’a idi.
İkinci olarak, Afganistan’a savaşmaya gelenlerin kimlikleri üzerinde gerektiği kadar düşünülmemişti. Bunların savaştan sonra ne olacağı hakkında herhangi
bir plan yoktu. Suudi 
İstihbaratı Başkanı Prens Turki,
Usame bin Laden’i gönüllü-sava
şçı bulmakla görevlendirmişti.Gelenlerin önemli bir
kısmı, ülkelerindeki radikal 
İslam gruplarla bağlantılıydı. Bu gönüllülerin önemli bir
kısmı bugün ülkelerinde al Qaeda te
şkilatının başında bulunmaktadırlar.
Üçüncü olarak ABD, bölgedeki varlık ve
kaynaklarını geri çekmekte çok aceleci davranmı
ştı. Böylece bizi nelerin
bekledi
ğini anlayamadan ayrılmış, gelişmeleri yönlendirme
olanaklarımızı yitirmi
ştik.
Dördüncü olarak, Pakistan’ı Afganistan’dan
gelen milyonlarca göçmenin sorunu ile ba
ş başa bırakmıştık.
Sovyetler Afganistan’dan çekilmelerini
1989 yılı ba
şında tamamladılar. Ülkede yeni bir
güç dengesi olu
şuyordu. Oyuncular, kabile reisleri, Amerikan yardımını dağıtan Pakistan
Askeri 
İstihbarat Subayları ve ülkeye para ve Kuran getiren Arab gönüllüler idi.
Bu gönüllüler, Kabul, Kandaharve
Jalalabad’ta toplanmı
ş, Sovyetler Birliğindeki gelişmeleri anlamağa çalışıyorlardı. Aralarında Suudi Usame bin Laden, Pakistanlı Khalid
Sheik Muhammad, Endonezyalı Hambali ve bilmedi
ğimiz daha birçoğu vardı.
Bu kişiler,Afganistan’daki
yenilgi sonucu, Sovyetler Birli
ği’nin dağıldığına inanıyorlardı. Biraz para, Kuran ve bir iki kaliteli silah nelere kadirdi. Dinsiz bir Hükümeti bile devirmek
mümkündü.Daha önemlisi bir ‘süper gücü’ dahi yok edebilirdin.Onlar etmi
şlerdi. Sene 1990 idi.
BÖLÜM 3
YARIM KALMIŞ GÖREV, BEKLENMEYEN
SONUÇLAR
Irak’ın Kuveyt’i işgal edeceği konusunda rivayetler dolaşıyordu. Irak silahlı kuvvetlerinin
almı
ş olduğu konum şüpheleri kuvvetlendiriyordu. Ancak üst kademedeki
şünce rivayetlerin asılsız olduğu idi.
Devam etmekte olan toplantıdaki genel kanı da işgal olmayacağı merkezinde idi. şişleri Bakanlığı temsilcisi,
Saddam’ın ABD Büyükelçisine söz verdi
ğini belirtiyordu. CIA’ye de aynı görüşte idi. Silahlı Kuvvetler temsilcisinin de görüşü keza aynı idi. İran Körfezi civarında manevralarını bitirmiş olan donanma kuvvetlerinin her ihtimale karşı bölgede bir süre daha kalması için yaptığım öneri kabul edilmemişti. Toplantı bu
meyalde sona erdi.
 
Akşam evde iken tekrar
toplantı yapılaca
ğı haberi geldi. Irak Kuveyt’i işgal etmişti. Başkan Bush , Amerikanın
nasıl hareket etmesi konusunda tereddüt içinde idi.Dı
şişleri Bakanı Jim Baker ve Savunma Bakanı Dick
Cheney de ne yapılaca
ğı konusunda emin değillerdi. Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft
ise, Irak’ın ‘stratejik denklemi’ de
ğiştirdiği ve devam etmesine müsaade edilemeyeceğini belirtiyordu. İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher de aynı düşüncede idi.
Her ikisi de Kuveyt’teki Irak kuvvetleri ile Suudi petrol sahaları arasında hiçbir silahlı güç bulunmadığını belirtiyor ve işgale gerekli tepki gösterilmezse Saddam’ın cesaret
alarak Suudi Arabistan’ın do
ğu petrol sahalarını da işgal edeceğini ifade ediyorlardı. Bu durumda ABD’ye her istediklerini dikte ettirebileceklerdi.
Gönülsüz olarak, Bush ve ekibi Suudi
petrol sahasının savunulması gerekti
ği ve bunun hemen yapılması gerektiğine karar verdi. Ancak bunun için Suudi Arabistan’ın
onayı gerekiyordu.
Suudi Kralını ikna görevi, Savunma Bakanı Dick Cheney’e verildi . Gidecek heyette, Paul Wolfowitz, General Norman Schwarzkopf ve bende bulunuyorduk.
Riyad’a indiğimiz gece doğrudan Kralın sarayına gittik. Gecenin geç saatine
ra
ğmen, toplantı da kralla beraber
kalabalık bir prens toplulu
ğu hazır bulunuyordu. Konuşmaya Cheney başladı. Durumu açıkladı. Sonra Schwarzkopf’a dönerek ‘brifing’ine başlamasını söyledi. Brifing sonunda tekrar söz alan Chenney, Amerikan kuvvetlerinin yalnızca Suudi Arabistan’ı savunmak için geleceğini belirtti. Ayrıca Başkan Bush’un Krala
tehlike hitamında Amerikan kuvvetlerinin çekilece
ğine dair şahsen söz verdiğini açıkladı.
Bundan sonra Kral kardeşlerine dönerek fikirlerini sordu. Prenslerden
biri ‘bir daha asla gitmeyece
ğimiz kanısında idi. Diğer biri ise, bu durumun Kuran’a aykırı olduğunu belirtti.
Kral herkesi dinledikten sonra, ‘Ben Başkan Bush’a güveniyorum.Ordusunun en kısa zamanda gelmesini istiyorum. Sonra da gideceklerine inanıyorum’ diye kararını açıkladı.
Bir saat içinde ABD birlikleri üstlerinden
Orta Do
ğu’ya hareket etmeğe başlamışlardı.
Suudi Arabistan Irak’a karşı yapılacak harekata diğer Arab ülkelerinin de katılmasını arzu ediyordu. Bu temin
için,Heyetimiz üyeleri ba
şta Mısır olmak üzere diğer Körfez ülkelerinin liderleri ile görüşmek üzere yola çıkmışlardı bile.
Takip eden aylarda Başkan Bush ve şişleri Bakanı müthiş bir diplomatik gayretle Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini müdafaa için yüz devletten oluşan bir koalisyon meydana getirdiler.
Bush ve Baker, Amerika’nın tek başına bir Arab ülkesine karşı savaşa girmesinin, Amerika için yaratacağı sorunları, Dick Cheney’nin aksine biliyorlardı.
Bu nedenle, bir koalisyon yaratmak için evvelce görülmemi
ş bir diplomatik gayret sarf ettiler. Bu gayret
maalesef on iki yıl sonra George W.Bush ve Dick Cheney tarafından tekrarlanmayacaktı.
 
Bush ve Baker diplomatik çabaları netice
vermeyince, ve Saddam Hüseyin Kuveyt’ten çekilme
ği kabul etmeyince, ABD
planlarını, Suudi Arabistan savunmak yerine, Kuveyt’ti i
şgal olarak değiştirdi. Bu karar Suudi Arabistan tarafından da desteklendi. Böylece ABD Silahlı Kuvvetlerinin, Suudi Arabistan’ı müdafaa etmek
için yıllarca, ülkede kalmasına gerek de kalmayacaktı.
Savaş, Amerikan uçaklarının
Irak mevzilerini ve stratejik noktaları bombalamakla ba
şladı. Bunu kara harekatı takip etti. General
Schwarzkopf’un sava
ş planı Iraklılar için tam bir
sürpriz oldu. Irak kuvvetleri bozguna u
ğrayarak Kuveyt’i terk
etme
ğe başladılar.
Bu arada, değişik nedenlerle, Amerika’da savaş ile ilgili hava değişmeğe başlamıştı. Harb sahasındaki generallerin şaşkınlığı içinde, Bush yönetimi, yanlış veriler üzerine oturmuş, hatalı kararlar
alma
ğa başladı. Washington, İran ve Kuveyt yenilgilerinden sonra, Saddam Hüseyin’in
Irak ordusu tarafından dü
şürüleceğine inanıyordu. Bu
nedenle Irak ordusu’nun ve özellikle Cumhuriyet Muhafızlarının güçlerini
muhafaza etmesine göz yumdular.
Bağdat’a kadar gitmek ABD
planlının hiç bir vakit bir parçası olmamı
ştı. Diğer taraftan koalisyona dahil ülkelerden, Mısır,
Suudi Arabistan,Suriye, bir Arab ülkesinin ABD tarafından i
şgaline sıcak bakmıyorlardı. Irak’taki Şii çoğunluğun, İran yanlısı bir iktidar haline gelmesini de arzu
etmiyorlardı.
Mısır ve Suudi Arabistan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin, savaşın Kuveyt’in kurtarılması ile sona ermesini isteyen kararı tasvip ediyorlardı. Saddam’ın zaten iktidarda kalamayacağına inanan Bush yönetiminin de böyle bir karara itirazı yoktu.
Ama harbin sona ermesinden sonra gelişen olaylar beklendiği gibi olmadı.
Saddam iktidardan düşmediği gibi, Cumhuriyet
Muhafızlarını kullanarak, ABD’ye güvenerek kendisine kar
şı ayaklanan Şii’lere ve Kürt’lere karşı katliama girişti.Amerika ise buna
seyirci kaldı.
ABD harekatı bir müddet daha devam ederek,
Saddam’ı tamamen etkisiz hale getirebilirdi. Ba
ğdat’ı işgal edip istediği kişiyi Irak’ın başına getirebilirdi.Ancak
bu durumda, Irak’a kar
şı oluşan koalisyonun dağılması ihtimali yüksekti.
Fakat Kuveyt kurtarılmış olmasına rağmen, Irak , Orta Doğuda bir tehdit unsuru olmağa devam ediyordu. Amerikan askerleri daha
Suudi Arabistan’ı terk edemeyecekti.Suudi Arabistan bu duruma hukuki
bir 
şekil verecek bir anlaşma imzalamaktan kaçınıyor, ancak duruma göz yumuyordu.
Bu da Suudi Arabistan’da rejim kar
şıtı ve ABD karşıtı olanların çoğalmasına neden
oluyordu. Ülke’de yabancı silahlı kuvvetler bulunması dine kar
şı hürmetsizlik
olarak kabul ediliyordu.Bu ki
şiler arasında Usame bin Laden’de
bulunuyordu.
Kitle İmha Silahları harb
nedeni olarak gösterilen sebepler arasında de
ğildi.
Ancak harb biterken ABD ve İngilizler, Saddam’ın kimyasal ve kitle imha
silahları imal etti
ğine inanmağa başlamışlardı. Bu nedenle Birleşmiş Milletler çerçevesinde,bu konuyu araştırmak için bir Komisyon
(UNSCOM) kurulmasına karar verilmi
şti. Saddam, Komisyonun işini zorlaştırmak için elinden geleni yapıyordu.
Bulunan bilgiler Saddam’ın
 
bu konudaki çalışmalarının , CIA
tarafından tahmin edilen seviyenin de ilerisinde oldu
ğunu gösteriyordu.
Saddam hala iktidarda idi. Birleşmiş Milletler Müfettişlerinin çalışmaları önleniyordu.
Usama bin Laden, Suudi Arabistan’dan terörü destekleyen radikal bir devlet
olan Sudan’a iltica ediyordu. Sene 1991 di.
Soğuk Harp zamanında Irak’a
yapılan gibi bir müdahale dü
şünülemezdi.Ama şimdi Soğuk Harp sona ermişti. Amerika artık
menfaatlerinin icabı gere
ği istediği gibi harekette
serbestti.Ancak dünya’nın neresinde olursa olsun, dini ve etnik gerilimlerin
faturası artık yalnızca ona çıkacaktı. Bu faturayı payla
şacak Komünist Blok artık yoktu. Dünya düzenini beğenmeyenlerin, fakirliklerini yabancı odaklara bağlayanların, kabahat bulacakları tek ülke kalmıştı.Taraftarlarını motive
etmek için gösterecekleri tek hedef: Amerika.
BÖLÜM 4
TERÖR GERİ DÖNÜYOR
(1993-1996)
1993 yılında Clinton yönetimi başa geçtiğinde, terörizm gündemindeki önemli
konulardan de
ğildi. George H.W. Bush döneminde de terör
, yönetimin önemli sorunlar
listesinde yer almıyordu. Bush döneminde vuku bulan tek belli ba
ş Amerika karşıtı olay Pan Amerikan uçağının düşürülmesi olmuş, Başkan Bush, bu saldırıya karşı diplomatik
yollardan cevap vermeyi tercih etmi
şti.
Ben, Ocak 1993 tarihindeki Yönetim değişikliğine rağmen, Beyaz Saray’daki görevime devam ediyordum.
Görevlerim arasında ‘uluslararası terörizm’ de yer alıyordu. Bu
nedenle New York 
şehrindeki Dünya Ticaret Merkezinde
patlayan bomba, benim de görev sahamın içinde idi.
Amerika’da bir terör olayı olacağı fikri bize yabancı idi.Dolayısıyla fazla üzerinde durulan
bir konu de
ğildi.
Dünya Ticaret Merkezindeki patlamadan bir kaç gün sonra FBI olayın failini tutuklamıştı. Muhammad Salameh’in
tutuklanması ile olay açıklandı. Mesuller, önceden zan edildi
ği gibi Sırplar değildi. Failler
Mısır, Ürdün, Irak ve Pakistan uyruklu idiler. Kar
şı-Terör Güvenlik Grubu
(CSG) toplantısında, faillerin kimler oldu
ğunu öğrendiğimizi ama kimin adına çalıştıklarını hala bilmediğimize işaret ettim. Şüpheler New York’ta yaşayan bir Mısırlı din adamı üzerinde toplanıyordu.
CIA, Hizbullah, Abu Nidal veya
Filistin 
İslami Cihad örgütünden olmadıklarına
emindi. Ülkeye JFK Havaalanından girmi
şlerdi. Birinin pasaportu
bile yoktu. Di
ğerinin üzerinde ‘nasıl bomba yapılacağını öğreten’ belgeler bulunmuştu.Buna rağmen ülkeye girmelerine müsaade edilmişti. Bunlardan biri olan
Ramzi Yousef 
şimdi FBI tarafından olayı gerçekleştiren hücrenin başı olarak aranıyordu ama bulunamıyordu.
İki hafta içinde, FBI hücreye mensup dört
ki
şiyi tutuklamıştı. Soruşturma kısa zamanda
hücreye yardımcı olanları da ortaya çıkardı.Bunlardan bir tanesi, Ömer Abdel Rahmandı.
 
Rahman Mısırda radikal dincilerin fahri
lideri idi. Yoklu
ğunda teröre bulaşmaktan mahkum edilmişti. Sudan’a kaçmış, oradan aldığı vize ile ABD’ye gelmişti. Rahman’ı takip
eden FBI ajanları, planlanan ba
şka terörist saldırılarını da
gün ı
şığına çıkardılar. Bunlar arasında Birleşmiş Milletler Binasının ve New York’taki
Lincoln Tünelinin bombalanması da bulunuyordu.
Hadisenin kısa zamanda çözülmesi ve faillerin tutuklanması, ‘karşı-terör’ mekanizmasının
iyi çalı
şğı intibaını veriyordu. Aslında gözlem doğru değildi. Zira “bu
adamlar kim?” sualine hala cevap yoktu. Gerçek cevap ‘al Qaeda’ idi. Ne CIA ne de FBI böyle bir örgütün mevcudiyetinden henüz haberdar de
ğildiler.
Usame bin Laden ‘al Qaeda’yı üç sene evvel
kurmu
ştu. FBI ve CIA, Usame bin Laden ismini de
henüz bilmiyorlardı.
Aynı tarihlerde İngiltere’de yayınlanan bir Arapça gazetede, eski Başkan Bush’un son Kuveyt ziyareti esnasında kendisine
kar
şı düzenlenen bir suikast teşebbüsünün başarısızlıkla sonuçlandığı haberi vardı. Suikastı planlayanlar,
Kuveyt emniyet güçleri tarafından yakalanmı
ş idi.
Yakalananların ikisi Iraklı idi. Bir müddet sonra haberin do
ğruluğu Kuveyt yetkilileri tarafından kabul
edildi. Bunun üzerine durumu incelemek için CIA,FBI ve Gizli Servis
mensuplarından olu
şan bir inceleme ekibi Kuveyt’e gittiler.
Suikast te
şebbüsünün, Irak İstihbarat Teşkilatı tarafından planlandığı ortaya çıktı.Adalet Bakanı ve CIA Başkanı, Kuveyt’e giden heyetin raporu ile ilgili olarak,
iki paralel ara
ştırma daha yürüttü.
Netice Kuveyt raporunu doğruluyordu. Bunun üzerine Irak’a karşı bir misilleme hareketine girişilmesi kararlaştırıldı. Bağdat’taki Irak İstihbarat Teşkilatının merkezinin bir Cumartesi gecesi misilleme olarak bombalanması kararlaştırıldı. Başarı ile sonuçlanan
hareketten sonra Ba
şkan Clinton bir televizyon konuşması ile misilleme ve nedenlerini kamu oyuna
açıkladı. Saddam Hüseyin mesajı almı
ştı. Bu tarihten sonra,
Irak’ın Amerika’yı hedef alan terör hareketlerine destek verdi
ğine dair herhangi bir bilgi, Amerikan İstihbarat birimlerine ulaşmadı. 2003 yılında Irak’ı işgal edene kadar.
Clinton Yönetimi, birinci yılında
Somali’de da silah kullanmak veya kullanmamak seçene
ği ile karşılaşştı. Bu gün geriye dönüp baktığımızda Ekim Mogadishu Savaşının, al Qaeda’nın Amerikalılara karşı planladığı ikinci harekat
olarak görürüz. Bu dönemde Somali’de büyük bir açlık felaketi hüküm sürüyordu. 700000 ki
şi bu afet’in etkisi altında
idi. Gönderilen yardımı da
ğıtmak için Somali’de bulunan, Birleşmiş Milletler Kuvvetlerine,
yerli çeteler mani oluyorlardı.Amerikan Silahlı Kuvvetleri, Somali’de Birle
şmiş Milletler Kuvvetlerine destek vermek
için bulunuyorlardı. Yerli Çeteler arasında en güçlü olan Farah Aideed’in çetesiydi. Birle
şmiş Milletler Kumandasında bulunan iki düzüne Pakistanlı askeri öldürmüşlerdi. Aideed yakalamak için Amerikan Özel Kuvvetleri tarafından yapılan baskın fiyasko ile sonuçlanmıştı. El bombası atan roketlerle Amerikan
helikopterlerine saldıran çeteler , iki helikopterin dü
şmesine, on sekiz Amerikalı ve 1200 Somalilinin ölümüne sebep olmuşlardı.
Clinton üzerinde Amerikan askerlerinin
çekilmesi için , Kongreden gelen a
ğır bir baskı vardı. Ancak Clinton bu
baskıya gö
ğüs gerdi. Amerikan Kuvvetlerini takviye
ederek, Birle
şmiş Milletler duruma
tamamen hakim oluncaya kadar dayandı.
 
Bu sırada bizde Aideed’in adamlarının
kimin tarafından yeti
ştirildiğini öğrenmeğe çalışıyorduk. CIA bunun
cevabını bilmiyordu. Zaten, Somalia’da sa
ğlıklı bilgi
toplayacak te
şkilata da sahip değillerdi. Bilahare elde
edilen bilgiler, Aideed’in adamlarının Usama bin Laden ve al Qaeda tarafından
yeti
ştirildiğini gösterecekti.
1993 yılında Başkan Clinton, Somalia’yı bir terör olayı olarak değerlendirmemişti. Usame
bin Laden ve al Qaeda’nın varlı
ğından bile haberi
yoktu. Çünkü bu bilgi kendisine verilmemi
şti.
Diğer taraftan al Qaeda ve
bin Laden ABD’ye kar
şı yeni bir zafer kazandıkları inancında idiler. Amerika, bir
üçüncü dünya ülkesi tarafından yenilmi
şti. Tıpkı Vietnam’da, Lübnan’da olduğu gibi. Tıpki Afganistan’da Rusya’nın yenilmesi gibi.
Her ne kadar CIA veya FBI al Qaeda’nın
varlı
ğından henüz haberdar değiller idiyse de, 1993’te olan terör olayları, 1994
yılında konuyu Clinton yönetimin gündeminde önemli bir yere oturtmu
ştu. Aynı yıl Başkan Clinton tarafından
imzalanarak yürürlü
ğe giren Başkanlık direktifi, terör
ile mücadele de takip edilecek yolu yeniden belirliyordu. Okhahoma City’deki
bomba olayı terörün öldürücü boyutlarını bir kere daha
göz önüne sürüyordu.
Ancak, Kongre, Başkan gibi düşünmüyordu. Bence daha çok politik nedenlerle, Başkan Clinton’a terör ile etkili bir şekilde savaşması için gerekli hukuki zemini
hazırlamıyordu. 1996 yılında terörle sava
ş imkanlarımızı kuvvetlendirmek
için yeniden gayret göstermemiz gerekecekti.
BÖLÜM 5
AZ DAHA SAVAŞ , 1996
Başkan Clinton’un Milli
Güvenlik Takımı 1993 yılında görev ba
şına geldiği zaman terör konusunu düşünmüyorlardı bile.
1996 yılında, aynı konu en önemli gündem maddeleri idi. 
İçinde bulundukları yıl, büyük bir terörist
saldırı ile kar
şılaşacakları yönünde
ciddi endi
şeleri vardı. Saldırının al Qaeda’dan
gelece
ğini düşünmüyorlardı. Çünkü bu
isim henüz CIA raporlarında kullanılma
ğa başlamamıştı.
Iran, gizlice Devrimini ihraca devam
ediyordu. Bu amaçla de
ğişik ülkeler Kudüs Gücü , Hizbullah
gibi te
şkilatları kullanıyordu. Önce
Lübnan ve Israil’de faaliyet gösteren bu gibi te
şkilatlar, Orta Doğu’nun bütün ülkelerinde kök salıyorlardı.
Amaç Amerika ve Israil’e kar
şı silahlı mücadeleyi
sürdürmekti.
Buna karşı, İran’ın nükleer ve kimyasal silahlar ürettiğinden şüphelenen ABD da İran’a karşı gittikçe kapsamını genişleyen bir ambargo uygulamakta idi.
1996 Atlanta Olimpiyatları yaklaşırken, İran’ın bir saldırısından ciddi bir şekilde endişe edilmeğe başlamıştık. Buna mani olmak için
yapılan çalı
şmalarda, ABD’nin aslında bu konularda ne
kadar hazırlıksız oldu
ğunu görüyorduk. Değişik güvenlik kuruluşları arasında
koordinasyonu sa
ğlamak zordu. Hatta, bu teşkilatların değişik nedenlerle, işbirliğine tam olarak açık olmadıkları da ortadaydı.
 
Olimpiyatlar için alınan güvenlik
tedbirlerini ‘Özel Durumlar Ulusal Güvenli
ği’ adlı bir
program çerçevesinde müessesele
ştirmek yoluna gittik.
Donanma Iran Körfezinde Dubai ve Bahrain limanlarını üs olarak kullanmağa başlamıştı. Bahrain 5. Filonun merkezi olmuştu. Diğer taraftan Amerikan askeri birlikleri 1990 yılına nazaran azalmış olsalar da 1996
yılında hala Suudi Arabistan’da konaklanma
ğa devam ediyorlardı. Bu
durum Krallık için huzursuzluk yaratan bir durumdu. Ülke içinde ki
muhalefete koz veriyordu. Di
ğer taraftan Suudi Arabistan, ABD ile Iran
arasında bir silahlı çatı
şmadan endişe ediyordu. Böyle
bir çatı
şmanın,Kuveyt harbinde olduğu gibi faturasının
kendilerine çıkmasından çekiniyorlardı. Bu nedenlerle, her ne
kadar üst düzeyde bizimle tam bir i
şbirliği içinde olduklarını belirtiyorlarsa da, alt
seviyelerde i
şbirliği tarafımızdan arzu edilenden çok daha eksik düzeyde idi.
ABD Hava Kuvvetlerinin, Suudi Arabistan’ın doğusundaki Khobar’da bir üssü vardı. 1996 yılının Haziran ayında, bu kentte Amerikalıların
oturdu
ğu bir binaya teröristler silahlı bir saldırı düzenledi. Bina da yaşayan 19 Amerikalı hayatlarını kaybettiler. Bu
,Ülke’de Amerikalılara yapılan ilk saldırı da de
ğildi. Kasım 1995’te
Riyad’da yapılan ba
şka bir saldırıda beş Amerikalı hayatlarını kaybetmişti. Her iki olayda da Suudi yetkililer
saldırganları kısa zamanda yakaladılar. Ancak Amerikan yetkililerinin, bu
kimseleri sorgulamalarına izin vermediler. Faillerin kim oldu
ğu ve niçin saldırıyı düzenledikleri konusunda ABD ‘ye ancak kısa bilgi verdiler.
CIA yürüttüğü araştırma sonunda, olayların arkasında İran’ın olduğu neticesine varmıştı. CIA, İran tarafından desteklenen bu gibi saldırıların, ABD
hedeflerine kar
şı devam edeceği kanısında idi. Bu durumda, Başkan Clinton, Amerikalı yetkililere İran’a karşı silah kullanmağa hazır olduğunu belirti. Böyle bir
karar almak durumunda kalırsa da, saldırının dozunun a
ğır olacağını belirtti.
ABD güvenlik kuruluşları arasında bu konuda görüşmeler devam ederken, TWA 800 sefer numaralı 747 tipi uçağın New York havaalanından kalktıktan kısa bir zaman sonra, nedeni bilinmeyen bir sebeple hava da patlaması, durumu daha da ağırlaştırdı. Olay Pan Amerikan uçağının İskoçya üzerinde teröristler tarafından
şürülmesine çok benziyordu. Birden bire İran’ı işgalimiz ihtimali çok yükselmişti.
Ancak, Savunma Bakanlığı, FAA ve FBI tarafından yürütülen soruşturma uçağın bir terörist saldırısı nedeniyle
şmediğini açık bir şekilde ortaya çıkardı.
Benim bulunduğum yerden, Khobar, TWA
800 ve Atlanta Olimpiyatlarındaki bomba hadiseleri, ABD’ye kar
şı yeni bir terörizm dalgasının başlatıldığı intibaını veriyordu. Hatta bu saldırının ,Amerika için deki hedeflere yönelik olduğu da söylenebilirdi.
Bu gelişmelerden
faydalanarak, ülkeyi teröre kar
şı daha güçlü hale getirmek
için çalı
şmalar başlatıldı. Kongre de bize destek veriyordu. Ancak hala tehlikenin boyutlarının
ne kadar büyük olabilece
ğini bazılarımız idrak etmiş değillerdi.
Beyaz Saray’ın havadan bir saldırıya hedef olabileceğini, dolayısıyla, füzelerle korunması gerektiğini söyleyenlere, deli nazarı ile bakanlar çoktu.
 
BÖLÜM 6
AL QAEDA AÇIKLANIYOR
Clinton yönetimin ilk yıllarında, Dünya
Ticaret Merkezinin bombalanmasından, Atlanta Olimpiyatlarındaki bomba hadisesine kadar, on bir önemli terör olayı meydana gelmi
şti. Ne CIA ne de FBI, bu olayları al Qaeda’ya atfetmedi.
Usame bin Laden adlı bir finansçının adı
ortada dola
şmakta iseydi de, terörle ilişkisi henüz belirlenmemişti. ABD ve vatandaşlarına yapılan saldırılar genellikle Iran veya Irak İstihbarat Teşkilatlarına mal ediliyorlardı.
Ancak bu arada, ABD Güvenlik Teşkilatının en üst düzeyinde olan kimseler, Usame
bin Laden’in kimli
ğini merak etmeğe başlamışlardı. Bu konuda bir rapor hazırlaması için CIA
görevlendirilmi
şti.
Zengin bir Suudi Arab ailesine mensup olan
bin Laden, Kraliyet ailesini ve ABD ile ili
şkilerini
devamlı tenkit etti
ği için sınır dışı edilmişti. Sürgün yeri olarak da Sudan’ı seçmişti. Sudan hükümeti teröristlere yardım etmesiyle
tanınan Milli 
İslam Cephesi idi. Ülkenin lideri ise Hasan
al-Turabi idi.
Sudan’a gitmeden bin Laden Afganistan’a
gitti. Afganistan’da sava
ş devam ediyordu ancak bu Müslüman
olmayanlara kar
şı bir cihad değildi.
Halbuki, bin Laden ve al Qaeda’ın hayallerinde,
zayıf bir Müslüman ülkeyi kendisine hücum eden Hıristiyan devletlere kar
şı korumak , bunun içinde dünyadaki
Müslüman ülkelerden Cihad için sava
şacak gönüllüler toplamak
yatıyordu. Bu 
şekilde kurtarılan ülke Radikal İslam bir devlet olacak, bunu başka devletler takip edecek ve sonunda hayal
edilen 
İslam İmparatorluğu kurulacaktı.
Rusya’ya karşı bağımsızlıkları için savaşan Çeçenler , bu
cihad için ideal bir ba
şlangıçtı.Bu nedenle, bin
Laden, Çeçenistan’a para,silah ve sava
şmak için
gönüllü gönderme
ğe başladı.
Komunizm’in çöküşü ile dağılan Yugoslavya’nın bir parçası olan Bosna da,
plana uygundu. Hıristiyan bir ço
ğunluk Müslümanları yok etmek için
sava
şıyordu.Ancak Bosna’nın Çeçenistan’dan
bir farkı vardı.Batı Avrupa ve ABD istihbarat te
şkilatlarının gözü altında idi. Çok geçmeden,
Bosna’ya gelen para, silah ve mücahitlerin gerçek yüzleri ve amaçlarını anlama
ğa başladılar. Tedbirlerini de aldılar. Her ne kadar, Bosna’da bin Laden istediğini elde edememişti ama, hem tecrübe edinmişti, hem de ilişkilerini kurmuştu. Bu ilişkiler, Londra’da Finsbury Park Camii’ne,
Milano’da 
İslam Kültür Merkezine,
Viyana’da Üçüncü Dünya Yardım Ajansına, Chicago ve Suudi Arabistan’da
benzeri te
şkilatlara kadar uzanıyordu. ABD’de dahil olmak üzere batı Avrupa hükümetleri gelen tehlikeyi görüyorlardı, ancak bazıları
görmeme
ği yeğliyor diğerlerinin ise yürürlükteki kanunları ellerini bağlıyordu.
Bin Laden Sudanda bulunduğu sürede, bu ülke bir terörist yatağı oldu. Sudan askeri kuvvetleri ve emniyet teşkilatının tam desteği ile başta Bosna olmak üzere, Mısır, Ethiyopya, Uganda’da terör faaliyetlerinin yöneltildiği merkez oldu. Bu arada Mısır Başkanı Hüsnü Mübarek’e yapılan bir suikaste de destek verdi. İşte bu olay Bin Laden’in
Sudan’daki ikametinin sonunu getirdi. Mısır’ın gösterdi
ğşiddetli tepki ve Sudan’a karşı harp açma
tehditleri kar
şısında, faaliyetlerini 1996 yılında
Afganistan’a kaydırmak mecburiyetini his etti. Bu sıralarda Afganistan’da Sovyetlerin i
ş başına getirdiği hükümet
yerini Taliban hükümetine bırakmı
ş idi. Bu hükümet de Bin Laden’e
destek vermeye hazır idi.
Bu arada ABD Güvenlik Birimleri, Bin
Laden’i kaçırıp Amerikan adaletine teslim etmek için yollar aramaktaydılar.
Ancak bunu gerçekle
ştirmek muhtelif nedenlerle mümkün
olamayacaktı.
Sudan’da geçirdiği dört yıl içinde Bin
Laden ABD’ye kar
şı açık bir şekilde harekata girişmeyecekti.Adı Bosna, Çeçenya,Filipinler,Mısır,Fas ve Avrupa’nın değişik yerlerindeki
terör faaliyetlerine mali yardımda bulundu
ğşeklinde duyulacak, New York, Somaliya, Suudi Arabistan
ve Yemen’deki saldırılara karı
şğı söylenecekti. Ama
bunlar söylentilerden ileri gitmeyecekti.
Ancak 1995 yılında Bin Laden, Suudi
Arabistan Kralına gönderdi
ği ve kamu oyuna açıkladığı mektup’ta , Suudi Arabistan’da Amerikan askeri
bulunmasını tenkit edecekti. Artık Bin Laden’in ‘Te
şkilatı’ dedikodu olmaktan çıkmıştı.ABD de bu tehlikeye karşı alacağı tedbirleri planlamağa başlamıştı.
1998 yılı başında al Qaede, Mısır İslami Cihat Örgütü ile birleşecekti. İslami Cihad, 1997 yılında Luxor kentinde turistlere
kar
şı bir saldırı yapmış ve 62 turist’in ölümüne neden olmuştu. Turizm gelirlerinin tehlikeye düşğünü gören Mısır Hükümeti, İslami Cihadı amansız bir takibe almış, neticede zayıf düşen İslami Cihad, al Qaede’nın eline düşştü. Şubat 1998’de bu iki teşkilat ABD, Mısır ve bazı diğer ülkelere harp ilan eden bir deklarasyon yayınlıyorlardı.
Bu deklarasyon, ABD yetkilileri için bir
sürpriz te
şkil etmiyordu. Biz kendimizi zaten al
Qaede ile harp halinde görüyorduk. Ve dost hükümetler ile Avrupa, Afrika ve
Orta Do
ğu’da ki mevcut al Qaeda hücrelerinin yok
edilmesi için çalı
şmalara başlamıştık.
1998 yılının başında al Qaede’ya karşı hücuma geçmek üzere hazırlıklarımız
başlamıştı. ABD içinde yapılacak terör saldırılarına karşı korunmak için tedbirler ihtiva eden bir program
gündemde idi. 1988 yılında geli
şen olaylar, böylesi tedbirlere olan
ihtiyacı kongre ve medya’ya anlatmamıza yardımcı olacaktı.
BÖLÜM 7 
BAŞLANGIÇ ‘ANAVATANI
KORUMA’
1995 yılında Aum Shinrikyo adlı bir dini
tarikatın ‘sarin’ adlı bir kimyasal silahla Tokyo metrosuna yaptı
ğı saldırı, ABD’de alarm zillerinin çalmasına
sebep oluyordu. ABD böyle bir saldırıya kar
şı hazır
mıydı? 
İncelemeler sonunda böyle bir saldırıya karşı hazır olmadığımız anlaşılıyordu. ABD ve Sovyetler Birliği 1973 yılında kimyasal silahların
yasaklanması için bir anla
şma imzalamışlardı. ABD elinde
bulunan kimyasal silahları imha etmi
şti. Ama herkes
aynı 
şekilde davranmamıştı. Bunun üzerine
1995   Ba
şkanlık
 
Talimatı yayınlanmıştı. Ancak bu talimatın gereğinin bütün birimler
tarafından yapılmadı
ğını, yapılsa bile bütünü kapsamadığını gösteriyordu. Bütçelerinde bu iş için gerekli kaynakların mevcut olmadığı da bir gerçekti.
Bu durumda Bakanlar Kurulu seviyesinde bir toplantı yapılması kararlaştırıldı. Bu toplantıda üç senaryo tartışılacak ve ülkenin hazırlık seviyesi saptanacaktı.
Birinci senaryo, ülkenin güney batısında
ba
şlayarak genişleyecek bir bulaşıcı hastalığa karşı ne kadar hazırlıklı olunduğunu tespit edecekti.
İkinci senaryo da ise, bir Amerikan şehrinde patlatılan bir kimyasal silah karşısında ne kadar hazırlıklı olunduğunu belirleyecekti.
Üçüncü senaryo ise, Washington D.C.’de bir
terörist grubun elinde bulunan nükleer bir silahı etkisiz duruma getirmek için
alınması gereken tedbirlerin ne olabilece
ği idi.
Toplantıdan ayrılan bütün Bakanlar dehşet içinde
idiler. Çünkü tatbikat ülkenin, üç senaryodan hiçbiri
ile etkili bir 
şekilde savaşmaya hazır olmadığını ortaya koymuştu.
Bunun üzerine yapılan ikinci bir toplantıda on İdari Programdan’ oluşan bir harekat planı hazırlandı. Çalışmaları koordine etmek üzere, üst
seviyede bürokratlardan olu
şan dört adet komite teşkil edildi. Bu dört komiteye başkanlık etmek üzere, ‘Ulusal
Koordinatör’ adı verilen yeni bir makam olu
şturuldu. Ben de bu göreve tayin edildim.
Bu esnada al Qaeda’nın nükleer ve kimyasal
silahlar elde etmek için gayret sarf etti
ğini biliyorduk. Yaptığımız çalışmalar bize maalesef, ABD
istihbaratının, al Qaeda’nın elinde bulunabilecek nükleer ve kimyasal
silahları tespit edebilmek için gereken koordinasyon içinde çalı
şmadığını gösteriyordu. Ayrıca, bu silahları saklamanın, bulmaktan daha kolay olduğu da bir gerçekti. Bir
negativi, yani al Qaeda’nın kitle imha silahlarına sahip oldu
ğunu ispat etmek de mümkün değildi.
ABD istihbarat analistleri, bu gibi
silahların saklanması için müsait bir mevkii,havadan çekilen foto
ğrafların da yardımı ile tespit etmişlerdi. Burası Afganistan’daki Tora Bora vadisi
idi.
BÖLÜM 8 
DELENDA EST / İMHA EDİLMELİ
ABD’nin Tanzanya ve Kenya’daki
büyükelçilikleri 7 A
ğustos 1998 yılında aynı anda saldırıya uğradılar. İki yüz elli
yedi ölü ve be
ş bin yaralı saldırının
bilançosunu meydana
getiriyordu. al Qaeda 1998 yılında yayınladı
ğı ‘fetva’yı gerçekleştirmişti Gelen istihbarat
raporları saldırıyı al Qaeda’nın gerçekle
ştirdiğini doğruluyordu.
Al Qaeda’ya karşı alınacak tedbirler tekrar gündemin birinci maddesi idi. Bu sefer Başkan Clinton ciddi tedbirler talep
ediyordu. Bu sırada gelen istihbarat bilgileri, 20 A
ğustos tarihinde, Bin
Laden de dahil olmak üzere, en üst seviyedeki al Qaede
yetkililerinin, Afganistan’daki kamplarında bir de
ğerlendirme ve ilerisi
için planlama toplantısı yapacaklarını gösteriyordu. Bunun üzerine Ba
şkan, al Qaeda’nın ABD’ye harp ilanını da göz önüne alarak, adı geçen tarihte, Afganistan’daki
al Qaeda kamplarının vurulmasına
karar verdi.
Genel Kurmay Başkanlığınca hazırlanan plan çerçevesinde harekat için
kuzey Arab Denizinde bulunan gemilerden atılacak füzeler kullanılacaktı.
Hareket tam bir gizlilik içinde yürütülecekti. Füzeler, Pakistan hava
sahasından geçecekleri için, yanlı
ş anlaşmaya mani olmak amacı
ile Pakistan yetkililerine son anda durum izah edilecekti. Harekatta kara
kuvvetleri kullanılmayacak idi. Genel Kurmay, bunu riskli görüyordu. Harekat planlandı
ğı gibi gerçekleştirildi. Ancak Bin Laden kurtulmayı başardı. Kamplarda
bulunan bazı Pakistanlı subaylar ölmü
şlerdi. Medya haberleri subayların
kamplarda Ka
şmirli gerillaları eğitmek için bulunduklarını iddia ediyordu. Bununla
beraber, benim yönümden konu Pakistan istihbaratının, ABD ile tam bir i
şbirliği içinde olmadığı şeklinde idi. Aksi halde Bin Laden’in
çoktan yakalanması gerekti
ğine inanıyordum. Pakistan kanımca, bölgesel politikalarının sonucu olarak, ABD’ye gerekeli tüm yardımı yapmaktan kaçınıyordu.
Amerikan kamu oyu, kamplara yapılan saldırıyı tepki ile karşıladı.Kaynakların israfı olarak değerlendirdi. Cumhuriyetçi Parti
taraftarları olayı politik kazanç elde etmek üzere
kullandı. Amerikan kamu oyunun olumsuz tepkisi, al Qaeda ile mücadelede elimizi
ba
ğlayan bir unsur olarak ileride önümüze çıktı.
ABD füzelerinin Afganistan’a doğru hareket ettiği gün, Başkan Clinton, Bin Laden ve al Qaeda’ya karşı müeyyideler uygulamağa başlanması için bir Başkanlık
Kararı çıkardı.Altıay sonra bu müeyyideler Taliban için de geçerli oldu.Bu
kararla al Qaeda ile sava
şı mali sahaya da taşımış oluyorduk. Burada sorun, yine
muhtelif devlet birimleri arasında koordinasyonu sa
ğlamak oldu. Ayrıca bu savaşın en sofistike metodlarla olması için çaba göstermek icap ettiğini gördük.Bu mücadelenin etkili olması için
uluslararası destek görmesi çok önemli idi. Bu deste
ği verenler olduğu gibi, Suudi Arabistan
gibi aya
ğını sürüyerek destekleyenler de oldu.
Bush yönetimi başa geldikten sonra
terörün mali boyutları ile sava
ş ikinci plana düştü. Zaten Bush yönetimi Clinton tarafından başlatılmış her şeye büyük bir şüphe ile bakıyordu. Ayrıca, ‘çok taraflı’ olarak tarif edilebilecek her şeye de soğuk oldukları ortada idi.
Afrika’daki Büyükelçiliklere yapılan
saldırılara misilleme yapılmasını onaylayan Ba
şkan Clinton
aynı zamanda, al Qaeda ile mücadele için ‘Pol-Mil
Plan’ adını verdi
ğimiz bir tedbirler dizisi
hazırlanmasını da istemi
şti. ‘Pol-Mil-Plan’, politik-askeri
planlamanın kısaltılmı
ş adı idi. Haiti’deki gelişmelere karşı hazırlanmıştı. al Qaeda’yı imha
etmek için çok yönlü ve detaylı bir plan gerekti
ğine hepimiz inanmıştık. İstihbarat teşkilatı, al Qaeda hücrelerini bulacak ve
imha edecekti.
Adalet Bakanlığı teşkilatı aynı görevi ABD içinde yapacaktı. Dışişleri Bakanlığı, diğer ülkelerin planlarımızı onaylamasını ve
bize destek olmalarını sa
ğlayacaktı. Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları, ülke şındaki elçilik ve askeri üslerin ve benzeri tesislerin terörist saldırılara karşı güvenliklerini
arttıracak tedbirler alacaklardı. Maliye Bakanlı
ğı, al Qaede’nın mali
kaynaklarını kurutmak ve dondurmak amacı ile,uluslararası   bankacılık
 
sistemi ile birlikte çalışacak ve bu amaca ilişkin gerekli hukuki
yapıyı hazırlayacaktı.Havadan ve karadan yapılacak saldırılar için planlar
hazırlanacaktı.
Pol-Mil Planı gereğince, Usame bin Laden
ismi artık kullanılmayacak, sava
şın al Qaede ile olduğu vurgulanacaktı. Bu tedbirler dizisinin kalbinde Bin
Laden’in bir 
şekilde
yakalanması veya öldürülmesi yatıyordu. Ancak bunun gerçekle
şmesi kolay gözükmüyordu. Bir kere Bin Ladin’in
,belirti zamanda nerede oldu
ğunu öğrenmekte
güçlük çekiyorduk. Bin Ladin devamlı yer de
ğiştiriyordu. Bulunduğu yeri tespit ettiğimizde ise, vurma kararının alınması, füzelerin o
noktaya varması zaman alaca
ğından, füzelerin varış anında, Bin Laden’in hala aynı yerde olacağından emin olamıyorduk.
Diğer taraftan, al Qaeda hedeflerinin bir plan dahilinde bombalanmasının karşısında olan
önemli bir kesim de vardı. Dı
şişleri Bakanlığı bunun karşısındaydı. O sıralarda Irak’ın Kuzey ve Güneyinde
zaten böyle bir uygulama içinde idik. Bunu Afganistan’a da te
şmil etmek, diplomasi açısından sorunlar yaratıyordu.
ABD ‘Çılgın Bombacı’ lakabı ile anılma
ğa başlamıştı . Ayrıca bu gibi saldırılar,
Pakistan hava sahası üzerinden gerçekle
şmek mecburiyetinde idi.
Bu da Pakistan hükümetini,özellikle kendi kamu oyu önünde zor duruma 
şürüyordu. Bu gibi saldırıların,Pakistan’ın olumsuz tavrına rağmen devamı, bu ülke ile ilişkilerimizi zedeleyebilirdi. Pakistan üzerindeki
etkimizi kayıp edebilirdik.Bu da özellikle iki nükleer güç
Pakistan-Hindistan ili
şkilerindeki gerginlik nedeniyle arzu edilmiyordu.
Bir program çerçevesinde al Qaeda
hedeflerinin bombalanmasına muhalefet mevcut idiyse de, bin Laden’in
öldürülmesi gündemi i
şgal etmeğe devam ediyordu.Ancak
bu ba
şarılamadı. Ben , bugüne kadar, bu görev’in
neden ister Afgan, ister ba
şka milletten olsun bir şahıs veya gruba havale edilmediğini anlamış değilim.Bunu Başkan Clinton’un,
bir suikast listesi hazırlamak yoluna girilmesini arzu etmemesine ba
ğlıyorum. Bunda da, Munich Olimpiyat oyunlarındaki hadiseler sonucu İsrail’in böyle tutum içine girmesinin doğurmuş olduğu arzu edilmeyen sonuçların etkili olduğu anlaşılıyor.
BÖLÜM 9 
MİLLENİUM ALARMI
Aralık 1999 ayının ilk günlerinde edindiğimiz bilgiler bir al Qaeda hücresinin, yılbaşı kutlamaları esnasında, New York’da turistik hedeflere karşı eylem hazırlığı içinde olduğunu gösteriyordu. İstihbarat camiasındaki kanı, bir eylem
planı ortaya çıkardıksa mutlaka ba
şkalarının da olduğu merkezinde idi. 1999
yılı içinde al Qaeda’ya kar
şı tedbirler konusunda bir miktar yol
almı
ştık.
ABD Büyükelçilikleri daha güvenli hale getiriliyordu. Burada mevcut mali olanaksızlıkları mümkün olduğu kadar aşmaya çalışıyorduk. Kongre, Afrika’da olanlardan sonra konuya, bir kısa bir müddet için de
olsa, olumlu yakla
şştı. Ancak bu yaklaşım çok uzun sürmedi. Afrika’daki facianın unutulması ile, Kongrenin tutumu da eskiye döndü.
Büyükelçiliklerin bir kaleye dönüştürülmesine, Dışişleri mensupları da karşı çıkıyorlardı.
Bulundukları ülkenin sosyal hayatından tecrit edilmelerinin , i
şlerini zorlaştırdığı görüşünde idiler.
 
Diğer taraftan Dışişleri Bakanlığı Taliban
hükümetine, Afganistan’daki terörist kamplarının kapatılması için ve
teröristlerin ABD’ye teslimi için baskı yapıyordu. Ancak ba
şarılı değildi. Taliban üzerinde etkili
olabilecek üç ülke mevcuttu.Pakistan,Suudi Arabistan ve Birle
şik Arap Emirlikleri. Bu üç ülkenin
Afganistan ile diplomatik ili
şkileri olduğu gibi, ülkeye
yardımda da bulunuyorlardı.
Ancak bu ülkelerin baskıları da sonuç vermedi.
Taliban, ülkelerine sı
ğınmış din kardeşlerine İslam felsefesi için yardım etmeği görev olarak görüyorlardı.Kendilerine delil
gösterildi
ği takdirde bin Laden’in Müslüman bilim
adamlarından kurulacak bir mahkeme tarafından yargılanabilece
ğini belirtiyorlardı.Bin Laden’in terör olaylarına karışmasına da mani olacaklarını ifade ediyorlardı.
Bu durumda ABD üç kademeden oluşan bir plan oluşturdu. Birinci
olarak,bin Laden’in terör olaylarından Taliban’ı da sorumlu tutaca
ğımızı açıkladık.
İkinci olarak Suudi ve UAE hükümetlerinden
Afganistan ile ili
şkilerini kesmelerini talep ettik.Üçüncü
olarakta Taliban hükümetinin mallarına el konulması ve ekonomik yaptırımlar
uygulanması konusunda Birle
şmiş Milletlerden,
Rusya’nın da onayı ile bir karar çıkarttık.
İki sorun, Taliban ile anlaşmamıza mani teşkil ediyordu. Birincisi,
Taliban, bin Laden’i teslim etse bile ABD’nin taleplerinin burada son bulmayaca
ğına inanıyordu. Ayrıca Taliban liderleri, esas
itibariyle, bin Laden’i amaçlarını benimsiyor ve destekliyordu.
Al Qaeda’nın harekete hazırlandığını bilmemize rağmen,nereye vuracağını tayin edemediğimiz için yapabileceğimiz fazla birşey yoktu. Bu arada
Taliban ve bin Laden’e kar
şı Afganistan’da
baskıyı arttırmayı dü
şünüyorduk. Bunun yollarından
biri ülkenin kuzeyinde Taliban rejimine kar
şı savaşan ve ülkenin üçte birinde hakim olan
Kuzey 
İttifakına desteği artırmaktı. Ancak bunu
CIA’in alt kademeleri onaylamıyordu. Onlara göre Kuzey 
İttifakı, Taliban ile başa çıkacak güçte değildi. Başındakiler eroin kaçakçılığına bulaşşlardı, insan haklarına
saygılı de
ğillerdi, sivil halkı öldürmüşlerdi. Kuzey İttifakına yardım, işler kötü giderse CIA başına patlayabilirdi.
Yılbaşı yaklaştıkça gerginlik artmakta idi. Amerikan Elçilikleri,
askeri üsler uyarılmı
ştı. ABD içinde 18000 adet polis karakolu teyakkuz halinde idi. Beklemekten başka yapılacak
bir
şey yoktu. İlk fırsat
hiç beklenmedik bir yerden geldi. British Colombia’dan Washington eyaletine giden bir ferry’nin yolcuları gümrükten geçerken, 
şüpheli görülen
birinin arabasında patlayıcı maddeler ve Los Angeles Havaalanının planları bulunmu
ştu. Biz bununla uğraşırken Ürdün’de bir al Qaeda hücresi keşf edildi. Hücrenin faaliyet gösterdiği evde çok miktarda patlayıcı mevcut idi.
Hücrenin ba
şı ise işinden istifa etmiş bir Boston taksi şoförü idi. Buradaki
ara
ştırmalar bizi önce Pakistan’a sonrada
Los Angeles havaalanı yakınlarında ikamet eden bir Amerikalıya götürdü.
Pol-Mil Plan çerçevesinde yürürlükte olan
‘Milennium Alarmı’ planına uygun olarak harekete geçildi. Burada FBI’a büyük
görev dü
şüyordu. FBI bu görevi başarı ile yürüttü.Binlerce FBI ajanı iz sürmeğe başladılar.Washington ferrisinde yakalanan
teröristten elde edilen bilgiler, bizi Montreal 
şehrinde yaşayan bir Cezayirli mücahitte götürdü. Montreal’de elde
edilen bilgiler ise New York ve Boston’daki al Qaeda hücrelerine ula
şmamızı sağladı.
 
ABD Adalet Bakanlığı ,FBI tarafından
talep edilen telefon dinleme ve di
ğer elektronik izleme taleplerini genellikle sorgular. Ama ‘Millennium Alarmı’ süresince bu nevi talepler çok daha hızla onaylandı.
USS Sullivans adlı destroyer Aden’i ziyaret ediyordu. Bu gemiyi batırmak için hazırlanan plan, patlayıcıları taşıyacak teknenin fazla yükten
dolayı batması neticesi akim kaldı. Amerikan destroyer’in in
batırılması , al Qaeda tarafından hazırlanan terör saldırıları zincirinin bir halkası idi. Bu zincirin di
ğer halkaları ise Los Angeles havaalanına yapılacak
saldırı, Amman Radisson otelinin bombalanması, Mount Nedo’da Hristiyan
turistlerin öldürülmesi idi.
Yılbaşı gecesi, harekat izleme odasında gelişmeleri takip ediyorduk. New York’ta yeni yıl yaklaşırken dünya’da herhangi bir olay yoktu. Bilgisayar sistemi çökmemişti. Havayolları, o gece zaten uçuşlarını iptal etmişlerdi. New York şehri polis kaynıyordu.Washington D.C.’de Başkan Clinton Lincoln Anıt’ındaki kutlamalara katılmış ve salimen Beyaz Saray’a dönmüştü. Her ne kadar Los Angeles’in yeni yıla
girmesine henüz üç saat olmasına ra
ğmen rahat nefes almağa başlamıştık.
Bütün olanlardan bir şeyler öğrenmiştik. Ama öğrendiğimiz en önemli şey, Bostonlu şoförün, Los Angeles ve
Brooklyn al Qaeda hücrelerinin bize söyledi
ği idi. ‘Biz
Buradayız’.
Askerler her büyük askeri harekattan sonra bir değerlendirme yaparlar.İyi yaptıklarını ve eksiklerini tespit ederler.
Bunları de
ğerlendirirler. Gelecek için
dersler çıkarırlar. Yeni planlarını bu de
ğerlendirmelerin ışığında düzeltirler.
Bizde aynı şekilde ‘Millennium
Terörist Alarmını’ de
ğerlendirdik. Çıkardığımız sonuçları aşağıda olduğu gibi özetleyebiliriz.
Eksiklerimizin ba
şında ABD içinde ‘uyuyan al Qaeda
hücreleri’ oldu
ğuna inancımızın eksikliği geliyordu. Ben beş senedir, al
Qaeda’nın içimizde oldu
ğunu biliyordum, ama FBI’ı buna
inandıramamı
ştım. FBI göre ABD içinde ‘uyuyan
al Qaeda hücresi’ yoktu. FBI Milli
Güvenlik Bölümü yalnızca Rus ve Çin casusluk faaliyetleri ile ilgileniyordu. Görü
şğümüz FBI Bölge Ajanları, bölgelerinde al Qaeda’nın
mevcut olabilece
ğine ihtimal vermiyorlardı. Daha çok
organize suçlar ve uyu
şturucu ticareti ile ilgileniyorlardı.
FBI’ın ABD’de meri kanunlar çerçevesinde,
terörizm ile ilgili olarak aktif olması da mümkün de
ğildi. 1970 yıllarının Watergate olayı, kanun
yapıcıyı bu konularda çok hassas hale getirmi
şti. Güvenlik
Kuvvetlerinin elini kolunu ba
ğlamıştı.
FBI’ın bilgisayar network’u zamana göre
çok iptidai kalmı
ştı.Daha çok güvenli telefon
kullanarak haberle
şmeği tercih
ediyorlardı. Önemli bir bilgi edinmeleri halinde bunu bir rapor olarak di
ğer istihbarat birimlerine ilettikleri görülmemişti. FBI ve CIA arasında kırk senelik bir husumet vardı.Nihayet aralarında işbirliği gerektiğini anlamış olsalar bile, kırk senenin alışkanlıklarından vazgeçmek kolay değildi.
Hazırlamış olduğumuz raporu Başkan Clinton da görmüş ve CIA’nin bin Laden’i bulmak için göstermiş olduğu gayretten memnun olmadığını açıkça ifade etmişti. Bu durumda konu üzerinde tekrar şünmemiz gerektiği kararına vardık. Toplantılarımızda , bin
 
Laden’i vurmak için pilotlar tarafından kullanılan istihbarat uçakları yerine, pilotsuz uçan ve ‘predator/yırtıcı’ adı
verilen uçakların kullanılmasının maksat için daha uygun oldu
ğu kararlaştırıldı. Bu
uçaklardan çok sayıda yoktu. Olanlar Irak ve Bosna’da
kullanılıyordu.Mevcut modelleri yalnız resim çekebiliyordu. Ama yapım
safhasında olan yeni modellere füze yerle
ştirilmesi de mümkün olabilecekti.
Bir ‘predator’un Afganistan üzerinde uçuşunu Virginia’dan izlemek imkanını bulduk.
Hollywood filmleri gibi idi. Biz bir odada oturuyorduk, uça
ğın uçarken çektiği film ekrandan
izliyorduk. Bulundu
ğumuz odadan uçağı kumanda
edebiliyorduk. Mesela al Qaeda tarafından kullanıldı
ğı bilinen bir
villadan çıkan bir otomobili 
şehir içinden geçerken
takip etmek mümkündü. Aynı 
şekilde uçak terörist
kamplarının üzerinden sessizce uçarken, kampda olanları en ince
teferruatına kadar izleyebiliyorduk.
Bu pilotsuz uçağı Afganistan’da üç
kere kullanmak fırsatı bulduk.Sonra hava 
şartlarının
kötü olması sebebiyle, uçu
şları bahara erteledik. Bahar gelince
bu uçakların füzelerle donatılmı
ş modelini kullanmak üzere talepte bulunduk. Ancak CIA Predator’un bir karşı- terrör silahı olarak kullanılmasına şiddetle karşı çıkıyordu. Bütün dünyada CIA ajanlarının hayatını tehlikeye sokacağını iddia ediyordu.
Clinton’un başkanlık dönemi sona
ermek üzereydi. Yönetimin üzerinde çalı
şğı son önemli milli güvenlik sorunu, İsrail-Filistin arasında bir anlaşma sağlamaktı. Göstergeler bu sefer bir netice
alınaca
ğı yönünde idi. Orta Doğuda sulh, al Qaeda için mevcut desteği azaltabilirdi. ABD’ye olan nefreti de. Ben gelen
Yönetim için ‘Pol-Mil Planı’nı günün 
şartlarına getirmekle görevli idim. Üzerinde fikir birliğine varılmamış konuları veya alınmamış kararların altını çizecektim. Hazırladığım listede Kuzey İttifakına
yardımı artırmak, kampların yok
edilmesi, ‘silahlandırılmı
ş predator’un al Qaeda yönetiminin
elimine edilmesi için kullanılması vardı.
Clinton görevini bitirdiğinde bin Laden hayatta idi.Halbuki öldürülmesi ve
al Qaeda’ya kar
şı savaşın şiddetlendirilmesi için talimatı vardı. al
Qaeda’yı Bosna’da yenmeyi ba
şarmıştı.Terörizmin ABD için
en önemli tehlike olaca
ğını herkesten önce Clinton görmüştü. Karşı-Terrör savaşını ve ‘Anavatan Koruma’ programını o başlatmıştı. Iran ve Irak’ın ABD’ye karşı başlatmak istediği terör savaşını durdurmuştu.
Dahili politika nedenleri ile Clinton’un Afganistan’daki al Qaeda kamplarını bombalaması çok tenkit edilmişti. Başarısız FBI Başkanını değiştirmeği başaramamıştı. Bin Laden’in elimine edilmesi için CIA’e kati
talimat vermesine ra
ğmen, CIA bu görevi yerine getirmekte
direnmi
şti.Savaş geçmişi olmayan bir Vietman Savaşı karşıtı olarak, istediği askeri tedbirleri
almakta zorlanmı
ş hatta başarısız olmuştu. Buna rağmen, ciddi tehlikeler geldiğinde bunlara karşı gelmek için gereken tedbirleri onun Yönetimi almıştı. Clinton yönetimi sona ererken, yeni gelen Bush
yönetimi de dahil olmak üzere bir çok kimse, al Qaeda tehdidinin abartılmı
ş olduğuna inanıyordu. Netice itibariyle al Qaeda
birkaç Amerikalının ölümüne sebep olmu
ştu.Reagan yönetimi
esnasında Beyrutta bir terörist saldırı sonucu ölen yüzlerce Amerikan
askeri veya Libya tarafından Bush yönetimi zamanında 
şürülen PANAM uçağında ölenler yanında al Qaeda’nın terörü bir hiçti. Bu iki olay, ABD tarafından askeri misilleme
sebebi sayılmamı
ştı. Şimdi değişen neydi?
 
2001 Ocak ayında Clinton’un al Qaeda tehlikesinin ABD’nin güvenlik sorunlarının başında gelmesi gerektiği tavsiyesi, Bush
yönetimi tarafından biraz tuhaf kar
şılanacaktı. Tıpkı Clinton yönetiminin bu konuda takip ettiği diğer politikalar gibi.
BÖLÜM 10
11 EYLÜL EVVELİ VE SONRASI
Al Qaeda saldırılarını senelerce evvel planlıyordu. Uyuyan hücreler kuruyor ve bilgi topluyorlardı. Emellerine uzun vade de ulaşmayı planlıyorlardı. Senelerce, hatta on senelerce
bekleme
ğe hazırdılar. Buna karşılık ABD dört yıllık seçim devresi içinde çalışmağa alışıktı. George Bush ve
Dick Cheney, seçim kampanyaları esnasında,terör tehlikesinden hiç söz
etmemi
şlerdi. Yalnızca, Rusya ile
yapmayı planladıkları anti balistik füze anla
şmasından ve Irak’tan
bahis etmi
şlerdi.
Ocak 2001 ‘de, yeni yönetim’in yetkileri, Condi Rice, Steve Hadley, Dick Cheney ve Colin
Powell’a verdi
ğim briefingde verdiğim mesaj açıktı. al Qaeda bizimle harp halindedir. ABD
de belirlediklere hedeflere hücum için hazırlıklar yapmaktadırlar. Kesin
ve çabuk hareket etmek mecburiyetindeyiz.
Aldığım tepki, kişilere göre değişiyordu.Ancak genelde, al Qaeda konusunu
abarttı
ğımızdan kuşkulanıyorlardı.Mesela
1993 yılında New York’ta Dünya Ticaret Merkezinde meydana gelen terör
olaylarının bin Laden tarafından ,bir devlet deste
ği olmadan tek başına yapılabileceğine inanmıyorlardı.
Geçmi
ş birikimleri onları sorunlara daha
çok ‘So
ğuk Harp’ mentalitesi içinde yaklaştırıyordu.. Terör konusun da ise gündemlerinde Irak vardı. Halbuki biliyorduk ki, Irak 1993 yılından beri ABD için bir terör
tehdidi te
şkil etmiyordu.
Bush Yönetimi, Clinton’dan devir alınan anti-terör politikalarını benimsemediği gibi, terör ile savaş için teşkilatlanmamızı onaylamıyordu. Bu
nedenlerle, Bush Yönetim’in ilk aylarında, al Qaeda ile sava
şta önemli adımlar atılamadı. Vakit kaybedildi.
Ben, Bush Yönetiminin el Qaeda ile sava
şmak için gerekli kararları alması yönünde bütün gücümle
çalı
şıyordum. Bu maksatla ‘Pol-Mil Plan’nını yeniden yazdım. Planı yeni bir ‘Milli Güvenlik Başkanlık Kararı’ haline getirdim.İmzalaması için Başkan Bush’a yolladım. Ancak fazla yol aldığımı söyleyemem.
CIA eksperleri, al Qaeda’nın yeni hazırlıklar içinde olduğunu ifade etmeğe başlamışlardı. Gelen haberlerin
do
ğru olduğu her geçen gün daha
kesinle
şiyordu. İtalya, Fransa ve
Almanya’da gizli hücreler bulunuyor, ve mensupları tevkif ediliyordu. ABD donanmasına
ait gemilere Bahrain’de saldırılaca
ğı hakkında elimizde ciddi belgeler
vardı. 
İtalyanlar, Geneo şehrinde yapılacak G-7 zirve toplantısına saldırılacağı hakkında inanılır bilgiler elde ettiklerinden bahis ediyorlardı.
Haziran ayı geldiğinde CIA Başkanı Tenet ve ben, çok yakında bir seri
saldırının yapılaca
ğına kani idik. Büyük olasılıkla
saldırılar 
İsrail ve Suudi Arabistan’da olacaktı.
Temmuz  ayının  ilk  haftasında  CSG  (Kar
şı-Terör  Güvenlik  Grubu)    toplandı.Büyük birimlerin
en yüksek derecede hazırlık durumuna gelmesini kararla
ştırdık. Gerekli uyarılar
her tarafa da
ğıldı. FBI’da bizim
kaygılarımızı payla
şıyordu.
Bu anda gerek CIA gerekse FBI’ın alt kademelerinde,isimleri ABD istihbarat ve güvenlik
birimlerince bilinen iki al Qaeda ajanının ülkeye girmi
ş olduğu bilgisi mevcuttu. Bu ajanlar, pilot olmak için
kurslara yazılmı
şlardı. Ancak bu bilgi bize erişmemişti. Beyaz Saray’a da gitmemişti. .Bu haber bize erişmiş olsa idi, çok seyin değişeceğine inanıyorum. Millennium Tehdidi esnasında başarılı olmuştuk. Yine olabilirdik.
4 Eylül 2001 tarihinde, Ülkenin en yüksek
istihbarat birimi olan Ba
şkanlar Komitesi nihayet toplantı. Halbuki,
ben bu toplantının yapılmasını 25 Ocak 2001 tarihinde talep etmi
ştim.
Toplantıdan evvel, Condi Rice ile yaptığım görüşmede, Yönetimin, al Qaeda’yı ciddiye
alıp almayaca
ğı konusunda karar vermesi
zamanı geldi
ğini, ara politikalarla
sonuç alamayaca
ğımızı izah etmeğe çalıştım.
CSG toplantısı hiçbir sonuç doğurmadı. Ben ve CIA Başkanı Tenet,
tehlikenin çok ciddi oldu
ğunu yine anlatmağa çalıştık. Kimse itiraz etmedi.
Powell, Taliban ve al Qaeda’la mücadelede
Pakistandan daha çok destek almak için bu ülkeye baskı yapmamızı savundu. Ancak
etkili olmak için gerekebilecek mali güçten Bakanlı
ğı yoksundu. Rumsfeld ,bütün toplantı boyunca şünceli görülüyordu. Sonunda Wolfowitz gibi Irak terörünün önemini hatırlattı.
Tenet, CIA’in bazı tedbirler alabileceğini ifade etti. Bunları bilahare bildirecekti. Ayrıca CIA’de mali kaynak sıkıntısındaydı.Kongreden ek ödenek isteyecekti.
Toplantının tek heyecanlı bölümü
‘Predator’un silahlı modelinin, al Qaeda hedeflerini vurmak için, Afganistan’a
gidip gitmeyece
ği tartışılırken yaşandı.
Ne CIA nede Savunma Bakanlığı buna rıza gösterdiler. Condi Rice,
Toplantıyı herhangi bir karar almadan bitirdi. Bana geni
ş kapsamlı yeni bir “Milli Güvenlik Başkanlık Talimatı”
hazırlamamı ve imzalanmak üzere Ba
şkan Bush’a yollamamı söyledi.
11 Eylül saldırısını durdurabilir miydik?
Buna cevap vermek zor. Ancak gerçek olan bir
şey var. ABD’yi bu gibi
saldırılardan koruyaca
ğına güvendiğimiz teşkilatlar görevlerinde başarısız olmuşlardı. Gerekli bilgiyi gerekli zamanda ve gerekli yere
ta
şımayı becerememişlerdi. Tehlikeyi yok edecek kesin adımları atamamışlardı. Ancak itiraf etmek gerekir ki, 11 Eylül
saldırısını durdurabilmi
ş olsa idik bile, ileri tarihte buna
benzer ba
şka bir saldırı olacaktı.ABD’de
buna 
şiddet ile cevap vermek mecburiyetinde
kalacaktı. Üzülerek belirtmek gerekir ki, Amerika olaylara ancak olduktan
sonra tepki verebilmektedir. Daha evvel de
ğil.
11 Eylül’den sonra ağır bir bedel ödemiş olmamıza rağmen, dersimizi almış olduğumuzu düşünüyordum. Artık al
Qaeda’yı yok etmek için tek elden harekete geçecektik. 
İslami terör ile boğuşan ülkelere yardım edecektik.Radikal İslam’a karşı alternatifler üretecektik. Ve ülkede mevcut zaaflarımızı giderecektik. Mantıklı gündem bu olmalıydı.
 
Saldırıdan altı ay sonra, Amerikan halkı da böyle şünüyordu. Normal hayata dönmeye
ba
şlamıştı. Yetkililer derslerini almışlardı. Sistem tedbirlerini alacaktı.Terör belası artık bir tehdit teşkil etmeyecekti. Hem ben hem de Amerikan halkı yanılıyorduk.
Ben Milli Güvenlik Konseyi (NSC) Kıdemli
Kar
şı-Terör Sorumlusu görevinden ayrılmıştım.Bu göreve benden sonra gelen de kısa zamanda istifa etti. İstifa nedeni yeni Yönetim’in önümüzdeki terör tehdidine yaklaşımını fazla bürokratik bulması idi. Onun
yerine tayin edilen de huzurlu de
ğildi.
Bir akşamüstü, benim evimde, birer bardak şarap içerken şikayetlerini dinlemek fırsatını
buldum. Bana 
şöyle diyordu: ‘Bunlar işin özünü hala anlamış değiller.Her yerde al Qaeda
ile sava
şacağımıza, ülkede
güvenli
ği arttıracak tedbirleri alacağımıza, yalnız ve yalnız Irak’ı istila etmeği düşünüyoruz. Afganistan’da bulunan asker
sayımız yetersiz. Taliban toparlanıyor. Biz Kabul’daki hükümete yardım edece
ğimize, olanaklarımızı Irak’a yapılacak
saldırı için bekletiyoruz. Irak’ın ABD tarafından i
şgali, al Qaeda’nın elini ne kadar kuvvetlendirecek
farkında bile de
ğiller. Irak’tan bize gelen bir tehdit yok. Halbuki ABD halkının yüzde yetmişi, Dünya Ticaret Merkezine saldırının Irak’tan geldiğine inanıyor. Niye biliyor musun? Çünkü Bush
Yönetimi öyle dü
şünsün istiyor. En kötüsü, teröre karşı savaşı, kendi politik amaçları için kullanıyorlar.
O gün bana içini döken görevli de kısa bir zaman sonra istifa etti. Ama söyledikleri doğru çıktı. 2002
Kongre Seçimlerinde ve 2004 Ba
şkanlık Seçiminde,Cumhuriyetçi parti
adayları, ‘Harbi’ seçim platformlarının birinci maddesi yaptılar.
Yalnız Amerikan halkı ‘harb’ dendi
ğinde ‘teröre karşı harb’ diye düşünüyordu. Aslında
Cumhuriyetçi adayların dü
şündükleri başka bir harb idi.
Ben Başkan Bush’un Milli Karşı-Terör Koordinatörü olarak on ay görev yaptım.
11 Eylül’den evvel kendisi ile ‘terör’ ile ilgili hiçbir görüşmem olmadı.Kendisi ile yaptığım üç görüşme oldu. Bunların hiç birinde ‘terör’ konu olmadı.
Başkan Bush ile yaptığım görüşlerde edindiğim intiba, kendisine
yakı
ştırılan, sessiz, zekası az
zengin çocu
ğu tasvirinin pek doğru olmadığı idi. Konuya eğildiği zaman sorduğu sualler, netice
odaklı bir zekaya sahip oldu
ğunu gösteriyordu. Ama basit çözümler
arayan bir ki
şi olarak görünüyordu. Böyle
bir çözümü buldu
ğu vakit,çözümü sonuçlandıracak sebat
ve enerjiye sahip idi. Sorun, kar
şılaşğı önemli konular,terör olsun veyahut Irak olsun
incelik ve ayrıntı ile dolu idiler. Çözümleri, ciddi bir analiz gerektiriyordu.
Ancak ne Bush ne de yakınındakiler , böyle bir analiz ile ilgili de
ğildiler. Önem verdikleri konularda zaten ne
yapacaklarını biliyorlardı.
Bush’un etrafında dar bir müşavir kadrosu vardı. Söylendiğine göre,
okumayı fazla sevmiyordu. Gece saat 10.00 da uyuyordu. Buna mukabil
Clinton, sabahın erken saatlerine kadar dosya okur, aynı zamanda da televizyonu takip ederdi.Hala da, önemli saydı
ğı her tür kitabı okumağa vakit bulurdu.
Bush, konunun dibine inip karar verir ve
sonraki soruna geçerdi. Buna mukabil,Clinton her konunun cıcı
ğını çıkarırdı. şavirlerine, bilim adamlarına,bürokratlara herkese sual sorar. Öğrenir ondan sonra kararını verirdi.
 
Bush, al Qaeda’dan haberdardı. Ama
felsefesini veya kaynaklarını ö
ğrenmek için fazla zaman da harcamamıştı. 11 Eylül saldırısını öğrenince, ilk reaksiyonu, karşı saldırıydı. Yaklaşımı ‘ya bizimlesiniz yada bize karşısınız’ şeklinde idi. Irak’a karşı politikasında, önceleri, ABD’nin
gücünü gösterme amacı vardı. Irak’a saldırmanın, ABD’yi gerçekte daha
güvensiz bir hale getirece
ğini ve radikal İslam terör hareketini daha da güçlendireceğini bilmiyordu.
11 Eylül günü Başkanlık koltuğunda oturan kim olursa olsun, saldırılara cevap
olarak, terör’e kar
şı harb ilan eder, al Qaeda’nın
Afganistandaki varlı
ğına son vermek için, bu ülkeyi işgal ederdi. Yine her başkan ülkenin
Güvenlik Sistemini kuvvetlendirecek yeni tedbirler alır idi. George Bush’un
tepkisi ise de
ğişik oldu. Hedef olarak Irak’ı seçti.
Ve terör ile mücadelesini bu ülke’de ba
şlattı.
Halbuki Irak, ABD için terör babında bir
tehdit de
ğildi.Başka bir Başkan’ın
11 Eylül saldırısına cevabının Irak’ın işgali olacağını düşünemeyiz. 11 Eylül
saldırından sonra, al Qaeda’nın Afganistan’daki varlı
ğının yok edilmesi ve
liderlerinin öldürülmesi gerekti
ği aşikardı.Ne yazık ki,
Bush’un bu yönde aldı
ğı önlemler kifayetsiz idi.
Saldırıdan sonra, ABD’nin İslam dünyası ile ilişkilerini iyileştirmek için adımlar atması gerekirdi. Islam dünyasına,
bizim sundu
ğumuz geleceğin, al Qaeda’nın sunduğundan daha cazip olduğunu göstermemiz gerekiyordu. Halbuki Bush’un, petrol zengini bir Arap
ülkesini i
şgali, radikal İslam’ın kitlelere olan cazibesini arttırdı. Bölgedeki
insanların, ABD’nin reform ça
ğrılarına gözlerini ve kulaklarını kapadı.
BÖLÜM 11 
HAKLI HARP, HAKSIZ HARP
11 Eylül’den sonra terör ile savaşmakta başarılı olmak için neler yapmalıydık?
Gündem üç maddeden oluşacaktı. İlk olarak, Başkan , ülkenin
teröre kar
şı mevcut zaaflarını yok etmek için büyük gayret içine girmeliydi.İkinci olarak, al Qaeda ideolojisini ve radikal İslam terörist harekatını durdurmak için, ve müşterek Amerikan ve İslam ilkelerine destek
vermek için harekete geçmeliydi. Üçüncü olarak, kilit ülkelerde,
al Qaeda terörünün köklerini kurutmak için,mevcut hükümetlere destek olmalı, bu
hükümetlerin siyasi,ekonomik ve sosyal politikalarını destekleyerek, terör ile
sava
şlarında yardımcı olmalıydı. (Öncelik verilmesi gereken ülkeler Afganistan,İran,Suudi Arabistan ve Pakistan idi.) Bu listede
Irak’ın i
şgali olmamalıydı. Yapılacak işler büyük kaynak gerektiriyordu. Ancak bu kaynaklar
mevcut de
ğildi. Çünkü Irak savaşı için ayrılmıştı.
Amerika, genellikle tedbir almak için
felaketin gelmesini bekler. Felaket gelmi
şti. Yönetimin, kongrenin
ve yerel idarelerin, ülkenin dahili güvenli
ğini ve tehlikeye karşı teyakkuz durumunu iyileştirmemek için sebepleri
olamazdı. Dahili korunma veya ‘anavatan koruma’ esas itibariyle ba
şlıca tehlike unsurlarını tespit edip,bunlardan
gelebilecek saldırı tehdidini azaltmaktır. Bu da ulusal
ihtiyaçları tespit eden bir plan
hazırlayıp,  bu  planın  ba
şarısı  için  gereken  kaynakların  sistematik  olarak
teminini gerektirir. Bunların hiçbirini yapmadık. Organize olamadık.
Teknoloji ve kaynakları kullanamadık. Vatanda
şlık haklarımızı korumak
için lüzumlu hassasiyeti gösteremedik. Ve ‘Teröre Kar
şı Milletlerarası Savaşa’ rağmen, ve ‘Irak Savaşına’ rağmen, belki de bu savaştan dolayı teröre karşı hala kırılganız.
11 Eylül’den sonra gündemimizde olması
gereken ikinci konu, 
İslam’ın köktenci ve radikal versiyonu olan
al Qaeda felsefesi ile nasıl sava
şacağımız
olmalı idi.Bombalar, kur
şunlar, kelepçeler ve hapis, bu ideolojiyi yenmemize yeterli olamayacaktır. Müslüman dostlarımızla, beraber
kominizme kar
şı verdiğimiz mücadeleyi tekrar
vermeliydik. Kominizm ile sava
şğımızda, zaferi silahla
kazanmadık. Daha güçlü ve cazip bir ideolojiye sahip oldu
ğumuz için kazandık.Maalesef halen bu yolda olduğumuz söylenemez. Mollalar karşısında sesimiz güçsüz ve anlaşılmaz biçimde çıkmaktadır.
Radikal İslam’a karşı bir cephe oluşturmak için, İslam dininin büyük bir çoğunluğunu teşkil eden mutedil İslam ile işbirliğine gireceğimize, tam tersini yaptık. Petrol zengini bir Arap ülkesini işgal ettik.
Israil-Filistin anla
şmazlığı konusunda
hiçbir 
şey yapmadık. Irak’ın al Qaeda’ya destek
verdi
ği konusunda elimizde hiçbir delil yok.
Ama 
İran’ın barınak verdiğini biliyoruz. Bazı Suudi’lerin al Qaeda’ya mali kaynak sağladığını biliyoruz.
Yine bazı Suudi ‘hayır cemiyetleri’nin al
Qaeda’nın mali imkanlarını gizlenmesinde rol aldı
ğını da biliyoruz.
Irak harbi ba
şladığında, Bush Yönetimi
30.000 ABD askerinin harekat için kafi olaca
ğını ifade ediyordu. Halbuki 2003 yılında Irak’ta bulunan Amerikan askeri sayısı 150.000 civarındadır.
Harbin başlangıcında, hedefimizin
Saddam, o
ğulları ve birkaç yüksek rütbeli
Baath partisi yetkilisi oldu
ğunu ilan etmiştik. Verdiğimiz sözü tutmadık. Baath partisinde herkesten
hesap soraca
ğımız ortaya çıktı. Bundan sonra işimiz güçleşti. Saddam rejimi altında herkes Baath
partisi üyesi idi. Olmayana hayat hakkı yok idi. Bugün de kendilerine
hayat hakkı verilmeyece
ğini görenler, direnme yolunu seçiyorlar.
Hem süper güç olup, hem de sevilmek kolay değildir. Bir süper güc’ün sorumlulukları da perspektifi de diğer ülkelerinkinden değişiktir. Ama diğer ülkelerin çoğu, süper gücün, sorumlu bir dünya vatandaşı olduğunu ve başkalarının hak ve
hukukuna ve fikirlerine saygı duydu
ğunu görürlerse, süper gücü anlayışla karşılayabilirler.
Ama Amerika maalesef böyle
davranmamaktadır. Kyoto Anla
şmasından tutun da Uluslararası Ceza
Mahkemesi ile ilgili davranı
şına kadar menfi tutumu, diğer ülkeleri küstürmektedir.
2003 yılında gelen işgal ABD’nin birçok dostunu kaybetmesine yol açmıştır.Bugün Amerika’ya özellikle İslam dünyasında güven duyulmamaktadır.
Bunun kadar önemli olan, bugün Amerikan halkının kendi milli güvenlik kurumlarına olan güven duygusunun sarsılmış olmasıdır.
11 Eylül’den sonra üzerine eğilinilmesi gereken üçüncü konu, rejimlerinin al Qaeda
tarafından devrilmesi muhtemel olan ülkelerin Hükümetlerini güçlendirmek olmalıydı. Bu
ülkelerden ilki Taliban yönetimindeki Afganistan idi. Bu ülke al Qaeda’nın sı
ğınağı   idi.
 
Clinton yönetimi zamanında bu ülkedeki terör odaklarının vurulması karar altına alınmış ancak, CIA ve Savunma Bakanlığının çekinceleri nedeniyle gerçekleştirilememişti. 11 Eylül saldırısından sonra kimsenin bu konuda bir itirazı olamazdı. Buna rağmen, Yönetim
bu konuda kararlı ve seri hareket etmedi. Kuzey 
İttifakına yardım etmedi.
Taliban ile anla
şarak sorunu halletme yoluna gitti.
Taliban, bin Laden’i teslim talebini kabul
etmedi
ği için anlaşma olmadı. ABD’nin
Afganistan’a hava hücumları 7 Ekim’de ba
şladı. İlk Amerikan askeri ancak 25 Kasım tarihinde Afgan
topra
ğına ayak bastı. Afgan-Pakistan
sınırı kapatılmadı.
Aradan iki sene geçmiş olmasına rağmen bin Laden halen
serbesttir. Taliban lideri Mullah Ömer’de keza. ABD , Irak’ta kullandı
ğı imkanların ancak yüzde beşini Afganistan’da kullanmaktadır. Halen iktidarda olan
Hükümet, ülkenin ancak bir bölümünde etkilidir. Afganistan’ın bugüne kadar
terör tehdidinden arındırılmı
ş olması gerekirken, hala
potansiyel olarak teröre sı
ğınak olabilecek bir ülkedir.
Amerikan yönetiminin, al Qaeda benzeri
grupların eline geçmemesi için yardım etmesi gereken ülkelerin ikincisi Pakistan’dır.
Pakistan’ın 11 Eylül’den evvel politikası iki yönlü idi. Ülkenin Askeri 
İstihbarat Birimleri, al Qaeda’ya silah ve para
yardımında bulunuyor, Ka
şmirli teröristleri , Hindistan üzerinde
baskı kurmak için e
ğitiyordu. Pakistanpolisve İstihbarat Kuvvetleri ise, teröristleri tutukluyor ve genellikle ABD’ye yardımcı oluyordu. Al Qaeda Pakistan’ın bazı bölgelerinde popüler idi. Saldırıdan sonra, ülkeyi yöneten GeneralMüşerref, cesur bir politika takip ederek,ülke içinde, al Qaeda’ya karşı harekete geçti.
Bin Laden’in Pakistan’daki popülaritesi
halen devam etmektedir. Camilerde ve medreselerde Amerikan dü
şmanlığı açıkça yapılmaktadır. Ve kabul
görmektedir.Pakistan’ın Afganistan ile sınırının büyük bölümü hükümet
kontrolü altında de
ğildir. Burada al Qaeda hala hüsnü kabul
görmektedir. Ve Pakistan nükleer silahlara sahip bir ülkedir. Bazı haberler,
Pakistanlı bazı nükleer bilim adamlarının, al Qaeda sempatizanı oldu
ğu merkezindedir. Bu bilim adamlarının, al Qaeda ile
temas halinde oldu
ğu da söylenmektedir.
Kanımca, Irak’ta dahil olmak üzere
hiçbir 
şey, nükleer silahlara sahip bir al
Qaeda’dan daha tehlikeli olamaz. Pakistan ordu ve General Mü
şerref tarafından yönetilmektedir. Müşerref, al Qaeda’nın yok edilmesini samimi bir biçimde
arzu etmektedir. Ancak Pakistan çok fakir bir ülkedir. 
şerref’in takip ettiği politikalar meyve verirse, sokaktaki
Pakistanlı bundan dolayı kendini daha müreffeh his ederse, ba
şarılı olacaktır. Genç Pakistanlılar,
medreselerde mollaların elinden kurtarılıp, modern ve laik fertler olarak yeti
şirlerse, al Qaeda, en büyük desteğini kayıp edecektir.
ABD’nin Pakistan’a yaptığı ekonomik yardımın yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir. General Müşerref’in son Washington ziyaretinde bizzat ifade ettiği gibi, ‘Pakistan’ın askeri yardıma değil, ekonomik yardıma ihtiyacı var. Siz bize
ihtiyacımız olmayan yardımı yapıyorsunuz, olanı ise esirgiyorsunuz.’
Suudi Arabistan da bu ülkelerden biri idi.
11 Eylül’den evvel ABD istihbarat birimleri, Suudi istihbarat birimlerini el
Qaeda hakkında bilgilendirirlerdi. Bu bilgilerin nasıl de
ğerlendirildiğini hiç bir vakit bilmezdik.
Saldırıdan sonra Suudi hükümeti, i
şbirliği için daha olumlu
havaya girdi. Ancak 2003 yılında, Riyad 
şehrinde bomba
yüklü bir kamyonun patlamasından sonra, al Qaeda konusunu daha ciddiye
aldıklarını ve ciddi bir mücadele ba
şlattıklarını gördük.
Suudi Arabistan’ın ileri gelen kişileri İslam dininin Vahabi sektine mensuplardır.
Bu sekt ba
şka dinlere hoşgörüsüz yaklaşır. Ve İslam dininin genişlemesi için mücadele
verir. Suudi hükümetinin kaynaklarını kullanarak, Afganistan,
Bosna, Çeçenistan’da ‘cihat’ sava
şlarını desteklediğini biliyoruz. Suudi Arabistan hükümetinin Avrupa ve
Amerika’da Vahabi camileri ve okulları açılması için kaynak temin etti
ğini de biliyoruz. Aynı şekilde zengin Suudi
vatanda
şlarının da Vahabism yayılması için
maddi yardımda bulundu
ğunu ve bu kaynakların muhtelif kanallardan geçerek sonunda al Qaeda’nın emrine verildiğini de bilmekteyiz.
Suudi Arabistan yetkilileri al Qaeda’yı
bilerek mi destekliyorlardı? Suudi Arabistan kraliyet ailesinin, Vahabism’in
dünyaya yayılmak ve 
İsrail ile mücadele konusundaki
faaliyetlerini bildi
ğini ve desteklediğini söyleyebiliriz. Kraliyet ailesi,hedefin kendi aileleri olmadığı sürece, al Qaeda’nın faaliyetlerine göz yumduğu da bir gerçektir. Riyad’daki saldırı bu tutumun değişmesine sebep olmuştur.
Suud Ailesinin yıkılması, konu ile ilgili
olanlar arasında sürpriz olmayacaktır. Hatta, Ba
şkan Yardımcısı, Cheney,
Irak sava
şını, enerji kaynağı olarak Suudi’lere
daha az ba
ğımlı olunacağı varsayımı ile
desteklemi
ştir.
Suudi Arabistan’ın geleceği ve istikrarı , ABD için hayati önem arz etmektedir. Amerikan yönetimleri, politikalarını bu hususu göze alarak geliştirmek mecburiyetindedirler.
Iran, terörle mücadelede önem sırası
yüksek dördüncü ülkedir. Irak’ın aksine 
İran’daki rejim,
uluslararası teröre do
ğrudan destek vermektedir.
Hizbullah örgütü kurulu
şundan beri Tahran tarafından yönetilmekte ve finanse edilmektedir. al Qaeda’nın Mısır’daki kolu İslami Cihad örgütünün Tahran’da bürosu mevcuttur.
al Qaeda’nın Afganistan’ı terk etmek mecburiyetinde kalan 
Şura Konseyi ve Yöneticileri İran’ a kaçmışlardır.
Irak’ta kitle imha silahları bulunamamıştır. Ancak B.M. Atomik Enerji Komisyonu, İran’da bir nükleer silahlanma programı mevcut olduğunu açıklamıştır.
Bu nedenlerle, ABD’nin İran politikasının dikkatli,
yaratıcı ve ölçülü olması gerekmektedir.
Eğer, politikalarımızda doğru ve başarılı olamazsak, 2007 yılında karşımızda göreceğimiz manzara şöyle olacaktır:
Taliban benzeri bir hükümet tarafından
yönetilen , al Qaeda benzeri birideolojiyi,terör yolu ile dünyaya yaymak isteyen nükleer bir Pakistan ve peyki Afganistan.
Hizbullah benzeri bir ideolojiyi dünyaya
yaymak isteyen, yine nükleer silahlara sahip bir 
İran.
14.yüzyıl prensipleri ile yönetilen, Şeriatçı Suudi Arabistan Cumhuriyeti.
 
11 Eylül büyük bir facia olmakla beraber,
aynı zamanda büyük bir fırsat idi. O gün, dünyanın her yerinde, Tahran da dahil
olmak üzere halk kendili
ğinden sokağa dökülmüş, Amerikanın acısını paylaşştı. Amerika’da halk, Cumhuriyetçi olsun
Demokrat olsun Ba
şkan Bush’un etrafında kenetlenmişti. Bu bütün dünya insanlarının, dini hoşgörü, çeşitlilik,özgürlük ve laisizm prensipleri
etrafında birle
şebilmesi için bir fırsattı. Bu
fırsatı kaçırdık.
Amerika, bir çoğunun korktuğu gibi, acısını, etrafa saldırarak
dindirmeye çalı
ştı. Dostlarını kırdı. Düşmanları ise, biz size söylemiştik, işte Amerika budur dedi. Samuel Huntinton’un
medeniyetlerin çatı
şması teorisini doğruladı.
Bunun bedelini uzun bir zaman ödeyeceğiz.
SONSÖZ
Karşımızdaki tehlike, tevkif
ederek ve hapse atarak ba
şa çıkacağımız cinsten değildir. Hakiki İslami değerleri temsil eden dostlarımızla bir araya
gelerek, önümüzdeki soruna bir çözüm aramak ve bulmak zorundayız.
Birkaç Terörist lideri hatta, bin Laden’i yakaladık ve cezalandırdık diye,
mücadeleyi kazandı
ğımızı zan etmemeliyiz. Çünkü,
onların kadroları, Irak’ın istilasından da güç alarak artma
ğa devam etmektedir. Zaman bizim aleyhimize çalışmaktadır. Geçen zaman bizim, gelecek saldırıya karşı zaafımızı artırmaktadır.
2000 Başkanlık seçimlerinde
bahis konusu bile olmayan ‘terör’, 2004 seçimlerinde ,en önemli
gündem maddesi olacaktır. Ba
şkan Bush, Amerikan halkından terör ile
sava
şta kendisini desteklemesini isteyecektir. Irak’ta , Amerikan şehirlerinde terörle savaşmamak için bulunuyoruz diyecektir. Ama Irak’taki savaş Amerikayı teröre karşı daha güvenli bir yer yapmamaktadır. Bush Irak’taki
sava
şın terörün Amerika’ya gelmesine mani
olmayaca
ğından söz etmeyecektir. Irak’taki savaş, sadece Amerika’nın gerçek teröristlerle mücadele gücünü azaltmaktadır.
11 Eylül’e ve diğer terörist
saldırılarına ra
ğmen, Amerikalıların çoğu, bir süper gücün, bir avuç dini fanatik
tarafından dizleri üstüne getirilebilece
ğine inanmamaktadır.
Ben, şmanın küçümsememesi gerektiğine inananlardanım. Bugünkü şmanımız uzun
vadeli 
şünmektedir. Akıllı ve sabırlılar. Onları yenmek için geniş ufuklu, yaratıcı ve enerjik olmalıyız.
Mücadelemiz dünyada özgürlü
ğe ve insan haklarına
inananların  mücadelesidir.
 
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: