YENİ TÜRKİYE’NİN YENİ GERÇEKLERİ – Din, Laiklik, Eğitim, Finans, Liderlik ve Özgün Sosyal Düşünce –Osman ŞİMŞEK

19. ve 20. yüzyıllarla Batı medeniyetlerinin sosyal düşüncesinin şekillenmesinin temelinde ekonomi olmuştur. Bu durum Ülkelerin içine girdiği ekonomik kriz nedeniyle içinden çıkılmaz bir hal almıştır. 21 yüzyıl için dini milliyetçilik ya da dini ekonominin etkin olacağı değerlendirilmektedir. Türkiye’nin ise kendine has bir sosyal düşüncesinin olacağı beklenmektedir.

TÜRKİYEDE LAİKLİK KAVRAMININ ZİHNİYET TEMELLİ ANALİZİ

Laiklik Türkiye’de halk tarafından oluşa gelen bir şey olmayıp halka dayatılan ideolojik bakışlı bir yapıdır. Laiklik kelimesi Fransa’dan dilimize geçmiştir. Burada Hıristiyanlığın ruhani – dünyevi ayrımı için kullanılmış batılı bir kavramdır.

Katolik dünyasında insanların iki kısma ayrılmıştır. Bunların bir kısmına kelerje dendiği, bu kısmın da ikiye ayrıldığı, bir kısmına seculier, bir kısmına ise regulier dendiği, seculier’lerin halktan uzak bir şekilde manastırlarda ömrünü ibadetlerle geçiren şahıslar olduğu, Regulier’lerin ise Halk’la iç içe olup yine ibadetlerini yapan piskopos, papaz gibi insanların olduğudur. Laik denen kesimin ise bu iki sınıfa mensup olmayan vatandaşlara verilen isim olduğudur. Zamanla dini olmayan ve ruhani bir fikir taşımayan anlamına gelmiştir.

Laik kelimesi Hukuk literatürüne Fransız ihtilalı sonrasında ortaya çıkan sosyal düşünce sonucu girmiştir. Fransız ihtilalının ortaya çıkardığı sosyal düşünce farklılaşması sonucu, Fransa’da devlet ve Hukuk’un, kiliseden ayrılıp dini motifinden çıkmasına yol açmıştır. Batı Avrupa’da Hıristiyan toplum düzeyinde iki sınıf vardır. Bunlardan ruhbanın Hıristiyan toplumu üzerindeki etkisi ruhani, Laik olanın toplum üzerindeki etkisi ise dünyevi olmaktadır. Bunlardan dünyayı otoriteyi temsil eden devlet ile ruhani otoriteyi temsil eden kilise arasında devamlı sürtüşme yaşanmıştır. Bunu sonucunda bazen hükümdar kiliseye hükmetmiştir, bazen de kilise devlete hükmetmiştir. Dünyevi ve ruhani arasındaki bu kavga 1905 yılında laiklik adı verilen ve görünüş olarak her ikisinin de kendi arasında özgür olmasını öngören din politikası ile son bulmuştur. Böylece kendisinde bulunan ruhani yapıyı söküp atan modern devlet, Batı dışı toplumlara modernleşme şartlarında vazgeçilmez bir ilke olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de modernleşme adı altında artık yeni devlet modelinde ihtiyaç ve zaruret olduğunu söyleyerek Laik’liği batıdan almıştır. Türkiye’de kültür birlik-beraberlik üzerine kuruludur. Laiklik ise ayrıştırıcıdır. Bu kavram Türkiye’ye uyan bir kavram değildir ve bundan dolayı ahenk sağlanamamaktadır.

Laisizm, kilisenin toplumdaki ekonomik, hukuki ve sosyal etkinliğini kırmayı amaçlamaktadır. Laisizmi savunan Fransızlar 1876 yılında seçimi kazanmış, dini toplum hayatından uzaklaştırmayı amaçlamışlar, bu amaçla okulları kilisenin etkisinden kurtarmayı başarmışlardır. 1905 yılında ise Fransızlar Kiliseleri devletten ayırmışlardır. Fransa’da laisizm görüşünün savunduğu kilisenin devlet üzerindeki etkisini yok etmeye çalışan bu yapıya kendi deyimleriyle Laiklik denmekteydi. Fransa Laiklik kapsamında 1905 yılı sonrasında hiçbir dine destek vermemiş ve hiçbir dini devlet dini olarak tanımamıştır. Bu görüşe göre Laiklik, toplumun dinsizleştirilmesi olmayıp, dini yapının devlet ile herhangi bir bağının olmamasıdır.

Laiklik ve sekülerlik genelde İslam dünyası ve Türkiye ile alakalı önemli bir durumdur. Sekülerlik kelimesi Fransızlardan dilimize geçmiştir. Hıristiyan dünyasında kullanılan bir terim olan sekülerizm kelime anlamı olarak Dünya anlamında kullanılmaktadır. Ülkemizde ise din ile alakalı olmayan şeyler anlamında kullanılmaktadır. Sekülerizm çok tanrılı din zamanında ortaya çıkmıştır. O zamanlar şehir kültürü ile yaşamış, çok tanrılı dinleri ifade etmekteydi. Hıristiyanlığın Roma’da yayılmasıyla birlikte sekülerizm batı toplumuna yayılmış olduğu düşünülmektedir.

Sosyal sekülerizm kelime olarak dünyevi hayatın her safhasının dinden arındırılması, dinin dünya ile her türlü bağlantısının koparılmasıdır. Sekülerlikte devlet her zaman dinden üstündür. Hatta dini dışladığı zamanlar bile olmuştur. Modern dönemde sekülerizm görüşünü savunanlar, din ile devlet arasındaki faaliyet alanının belirlenmesini istemektedirler. Farklı gerekçelerle ve yönetim şekilleriyle dini engellemelere ve kısıtlamalara rağmen din her zaman toplum üzerindeki yerini korumuş ve baskın çıkmıştır. Sekülerliğin yanlış bir yöntem olduğu anlaşılmaya başlamış ve yöneticileri farklı düşünmeye teşvik etmiştir.

Batıda Laiklik sonucu Hıristiyanlık gerilemesi ve sekülerizm sonucu dinin dışlanması sonucu yeni bir toplum ortaya çıkmıştır. Bu toplumun kendine güveni zayıf, korkak, iradesi zayıf, hayatın zorlukları karşısında kolayca pes edebilen bir toplum olan (nihistçiliği) hiçlemeci toplumu ortaya çıkarmıştır. Bunun sonucunda insanlar uyuşturucu alışkanlığına yönelmiş ve intiharlara yol açmıştır. Bunu sonucunda oluşan toplum da kişi başı gelir yükselmiş ama ortaya dengesiz, bozuk bir toplum ortaya çıkmıştır.

Türkiye’de laik ve sekülerci çevrelerin Batı’ya bakışı 19 yy. bakışından farklıdır. Çünkü geçmişten bu yana Batıyı taklit edip Türkiye’yi buna göre yönlendirmeye çalışanlar bunun Türk toplumunu yavaşlatmaktan başka bir işe yaramadığını görüşlerdir.

Modernlik son 200 yıldır Batı’da ortaya çıkan ve bütün toplumu egemenliği altına almaya çalışan yapıdır. 18 yüzyılda ortaya çıkan mezhep savaşları, Otuz yıl savaşları ve bilim devrimi ile aydınlanma düşüncesinin oluşumu; politik, ekonomik ve kültürel gelişmelerin oluşmasına yol açmıştır. Bunların temelinde de din vardır.

Jakobenizm halka zorla benimsetilmek istenen ve tepeden binmecilik anlamı taşır. Jakobenler açısından halk doğruyu bilmez. Kendi çıkarlarını koruyamaz. Jakobenlik kendi çıkarları ve ideolojisi için her yolu dener. Zafere giden her yol mubahtır mantığını kullanır. Bunlara göre devlet hukukun üstündedir, yargı ve hukuk devletin çıkarlarına tabidir. Fransa’da jakoben zihniyet Katolikleri okullardan memuriyetten ve ordudan atmıştır. İrtica mantığının da buradan çıkmış olabileceği düşünülmektedir. 3 çeşit Jakobenizm vardır. Bunlardan birincisi İngiliz Jakobenizmidir. Bu Jakobenizm’de Demokrasi-burjuva ilişkisi vardır ve demokratik yolu takip etmişlerdir. İkincisi Alman Jakobenizm’idir. Bu Jakobenizm’de devlet zenginlerin devlete bağımlılığını sağlar. Üçüncüsü ise Fransız Jakobenizmidir ki; bu modelde sivil toplum kendilerini yönetmek için devletin yardımını beklemişlerdir. İstiklal savaşı sonrasında Türkiye’de Fransız Jakobenizmi tarzı bir yapılanma olmuştur. Devrimin asker elitler eliyle yapılması yönüyle 1923’ün tepeden inme bir devrim niteliğinde olduğu ve otoriter özellikler taşıdığı gözlenmektedir. Bu Jakoben egemenlik anlayışını ülkemizdeki kültürel devrim tarihindeki karşılığı tevhid-i kuva (kuvvetler birliği) anlayışıdır. Buna göre ülkemizde yeni bir toplum hedeflenmiş ve ortaya çıkarılmış, bunun sonucunda toplumda yaralar oluşmuş ve bu yaralar birlik sinerjisini yok etmiştir.

Siyasal alanda laiklik şeklinde tanımlanan uygulamanın batı da ikilik mantığının ortaya çıkardığı din-devlet ayrımı olduğu ve bunun da halkı ideolojik yönden ayrıştırdığı gözlenmiştir. Jakoben güçte bu olgunun kontrol mekanizması olmuştur. Türkiye’de dualiter bakış açısı yerine ise bütüncül ve birleştirici bakış açısı vardır. Türkiye ile batı arasında sosyal, kültürel ve ekonomik yönden farklılık vardır. Bu farklılığın ortaya konulmaması sonucu yanlışlar meydana gelmiştir.

Türkiye Jakobenliğin kurumsal aracı olan laisizmci yaklaşımdan uzaklaşması gerekmektedir. 21. yüzyılda da farklı bir Türkiye ortaya çıkacaktır. Geçmiş yüzyıllarda ”Sen necisin? Kimcisin? Hangi sınıftansın? gibi sorularla Batı medeniyeti Dünya siyasetine yön vermiştir. Bu sorularla Türkiye’de Türk Jakobenizmi oluşturulmaya çalışılmış ve bu yapı ülkemizde toplum-İslam-devlet arasındaki ilişkiyi bozarak kendisine yeni bir alan oluşturmuştur. Ancak 21 yüzyılda da kültürel, dini, maneviyat gibi soruların dünya toplumlarına yön vereceği, bunun sonucunda da Türk Jakobenizminin tasfiye edileceği beklenmektedir. Yeni dönemdeki Jakobenizm karşıtı toplumda ise sekülerist, laisizm, liberalist ve kapitalist özelliklerine karşı tepkinin bulunması beklenmektedir. Ayrıca Türkiye’de Light-İslam görüşü yeni yüzyıla uygun toplumu oluşturduğu düşünüldüğü fakat bunun yeni bir materyalist Jakobenci kesimin inşası olabileceği düşünülmektedir.

PROTESTAN MODELLEŞMESİ ÇERÇEVESİNDE TÜRKİYE’DE LAİKLİĞİN SOSYAL FONKSİYONU

Türkiye’de büyük bir çoğunluk laikliğin tekrar ele alınmasını ve düzenlenmesini istemektedir. Sebep olarak da Türkiye’de uygulanan laikliğin laisizm türü bir yapıda olduğu savunulmuştur. Devletin dini yönlendirdiği iddia edilir ve bu yönüyle de Protestancı bir yapıda olduğu iddia edilir.

Türkiye’de üst düzey bürokrasi, askeri yetkililer, siyasi yetkililer ve sivil toplum kuruluşları kendilerini devletle birlikte anarak, çıkar amaçlarına göre devletle özdeşlenilmek istemişlerdir. Bu şahıslar kendilerini toplumdan üstün görüp kendilerini devletin asıl sahipleri olarak görmüşlerdir. Bu kişiler tarafından devlet halka rağmen bir çiftlik gibi yönetilmiş ve vesayet sistemini ortaya çıkarmıştır. Bu kişiler halkı mümkün olduğu kadar devletten uzak tutmuşlar ve oligarşik bir yapıyı oluşturmuşlardır.

Batıda laiklik uygulanırken orada imtiyazlı sınıflar vardır. Siyasi otorite ile kilise diye iki sınıf bulunmaktadır ve devamlı kavga halindedir.fakat müslümanlıkta böyle bir şey olmadığı için laiklik uygulamada başarısız olmuştur. Müslümanlıkta dil, din, ırk, bölge ayrımı gözetmeksizin herkes eşit haklara sahiptir. Dolayısıyla bu kılıfın bize uymadığı değerlendirilmektedir. Hıristiyanlıkta devlet ile din işleri ayrı olarak ele alınmaktadır. Müslümanlıkta ise din işleri ile devlet işleri birlikte ele alınmaktadır. İslamiyet ile Müslümanlık arasında temelde bakış açısı farklılığı bulunduğundan toplumumuz batı laikliğini anlamakta zorlanmaktadır.

Türkiye’de Osmanlıdan itibaren iki farklı insan tipi olduğu; Bunlar dini muhafazakar kesim ve yenilikçi laik kesimdir. Dini muhafazakar kesim hayatı bütüncül olarak din-devlet-toplum modelinin önermektedirler. Yenilikçi laik kesim ise din ile devlet ayrımı modelini önermektedir.

Türkiye Cumhuriyetinin 1924 Anayasası’nda Türk Devletinin dini İslamdır maddesi vardır. Atatürk ”Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur” diyerek devletin dini olması gerektiğini beyan etmiş, fakat ”Din, Allah ile Kul arasındadır” diyerek de bunu sınır çizmiştir. Ancak 1928 Anayasası ile ”Türk Devletinin dini İslamdır” ibaresi çıkarılmış ve dini alanlarda yenilikler yapılarak sözde laiklik alanında adım atılmıştır. Ama yinede laikliğe tam olarak geçilememiştir. 5 şubat 1937 Anayasasına Türk Devletinin laik olduğu ibaresi eklenerek toplumsal süreç Anayasada garanti altına alınmıştır. Fakat hiçbir zaman laikliğin tam tanımı belirtilmemiş ve Jakobenizmler bunu kafasına göre uygulamışlardır. 1928 sonrasında İslam geri kalmamıza sebep olarak gösterilmiştir. 1950 yıllarda ise İsmet İnönü İslamı kendi yönetmek istemiş, halkın dini, yönetimin öğrettiği kadar bilinmesi istenmiş ve yine İsmet İnönü istediği için bürokraside din düşmanlığı başlamıştır. Bu dönem tam bir jakoben uygulamaya sahne olmuştur. Bu dönemde dinci ve dindar olarak iki zümre oluşturulmuş, bu zümreler devlet tarafından düşman ilan edilmiştir. Devlet yine bu dönemde dini kendi kontrolüne almak ve kendi istediği gibi yönetmek istemiş ve bu yönüyle Protestanlaştırmıştır.

Yapılan anketlerde halk genel olarak laikliği benimsememiş, laikliğin milletimizi dinden uzaklaştırdığı düşünülmüş, halk ile devler arasındaki ayrılığın temelinde jakoben uygulamaların olduğu ve Türk milletinde muhafazakarlığın giderek yükseldiği görülmüştür.

Sonuç olarak laikliğin ülkemize ve İslamın yapısına uymadığı, uygulandığında islamın yapısını bozduğunu, islamın hayatın her alanında olduğu ve hayatı düzenlediği belirtilmiştir.

Laisizmci jakoben laik devlet uygulamalarının önemli sonuçlarından birisi de devletin halkın birliğini bozmuş olmasıdır. Bu uygulama ile Türkiye’de iki farklı halkın oluşmasına zemin oluşturmaya çalışılmıştır. Böylece iki farklı düşünen halk meydana gelmiştir.

Devlette laiklik; halkın dini duygularını engellediğinden, halkı dinsizliğe, başıbozukluğa ve maneviyat eksikliğine itmiştir. Bir yandan da bu engellemelere karşı tepki olarak daha tutucu bir halk meydana gelmiştir. Bu yapı halkı islama karşı yabancılaştırmış aynı zaman dada hoşgörüsüz ve bağnaz bir dini anlayışa sebep olmuştur.

Türkiye de temel sosyal ilişkileri düzenleyen kurum ekonomidir. Türkiye’de darbelere jakoben anlayış ve sekülerizm ekonomi, elit bürokrasi her zaman destek vermiştir.

21.YY TÜRKİYE’Sİ İÇİN MİLLİ EĞİTİM FELSEFESİ VE MİLLİ EĞİTİM POLİTİKA ZİHNİYETİ

Bir toplumun hızla gelişebilmesi için öncelikle kendi kültüre uygun bir eğitim sistemi olması gerektiği, bunun için yeni Türkiye’nin yeni insan modeline göre eğitim sistemi olması gerekmektedir.

Bir toplum için hayati önem taşıyan şey o toplumun ideal insan yetiştirmesidir. Bu da ancak eğitimle olur. Bunu yapacak kurum olan Milli Eğitim Bakanlığının da, kendi özgün kültürümüze göre bir yapı oluşturması, bütüncül düşünebilmesi için öğretmenleri eğitmesi ve buna uygun yönetici zihniyetini oluşturması gerekmektedir.

Bir toplumun kalkınması ilerlemesi ve dünyada söz sahibi olabilmesi aydın toplum olunması gerekir bu da ancak eğitimle olur. Çağımızda insan düşünce yapısının ancak eğitimle olduğu ele alındığında eğitim önemi ortaya çıkmaktadır. Bunun için kültürümüze dayalı özgün bir eğitim sistemimiz olması gerekmektedir. Fakat bu sadece Milli Eğitim Bakanlığının işi gibi görülmeli, bu konuda bütün kurumların kendi üzerine düşeni yapması gerekmektedir.

Toplumdaki temel kurumlar; aile, eğitim, din, siyaset ve ekonomidir. Her ülke de farklı önder kurumlar vardır. Türkiye’de Cumhuriyete kadar önder kurum din olup, cumhuriyetten sonra Batıya özenti sonucu önder kurum ekonomi olmuştur. Cumhuriyet’ten sonra ekonomi merkezli eğitim benimsenmiş olup; bu şekilde insan inşaası ile Türk toplumunun değerlerine ve kültürel özelliklerine ters bir toplum oluşturulmaya çalışılmıştır.

Milli Eğitim öncelikle toplumun üzerinde olan milli ve manevi ortak değerleri ferde unutturmaması gerekir. Milli Eğitim idealist, kendi çıkarlarını koruduğu kadar devletin çıkarlarını da koruyan fertler yetiştirmelidir. Milli Eğitim sisteminin bir hastalığı Batılılaşma özentisidir. Batılılaşma sayesinde bütün sorunların üstesinden gelebileceklerini zannederler.

Aydınlanma Avrupa’da 18 yüzyılda başlamış ve din ve bilimi dışlayarak aklın kullanılmasını eğitimin temeline koymuştur. Aydınlanma din ve metafiziğe karşıdır.

Bir eğitim sistemi olan Pragmatizmin hedefi insandır. Her işi insanla görme taraftarıdır. Allah ve manevi varlıklarla işi olmamaktadır.Tamamen maddecidir. Batıda uygulanan eğitim sistemlerinde maddeci, akılcı, Allah ile işi olmayan maddeci bir eğitim sistemi oluşturulmuştur. Bu şekilde seküler çıkarcı bireyselliği geliştiren bir toplum oluşturulmuştur.

Osmanlı Devletini başarıya ulaştıran eğitim sistemindeki birlik/beraberlik /bütüncüllük olmuştur. Osmanlı Devletindeki yeniden ayağa kalkmak için insan, öğrenci, öğretmen ve bürokrat yetiştiren kurumların bu şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiğinden bahsedilmektedir.

Milli Eğitim sisteminin düzeltilmesi ilgili olarak jakoben eğitimden milli iradeye geçilmesi, eğitim sisteminde zihniyet değişimi yaşanması gerektiği, pragmatist eğitim sisteminden vazgeçilmesi, islami ve kültürel usullere uygun eğitim verilmesi. öğrencilere dil, din ve tarih şuuru verilmesi çözümünü sunmaktadır.

DEVLET VE HİLAFET MESELESİ

İnsanlar birey halinden yaşadıkları zamanlarda bir güce gerek duymamışlardır. Ancak toplum olarak yaşamaya başladıktan sonra aralarındaki sıkıntıları çözme noktasında tarafsız, adil bir güce ve otoriteye gerek duymuşlardır. Bu ihtiyaçla Adalet anlayışı doğmuştur. Diğer bir ihtiyaç olarak da savunma ve mali yapı ihtiyacı doğmuş, bunların sonucunda Devlet meydana gelmiştir.

Müslümanlıkta Peygamberimiz önderliğinde bir siyasi yapılanmanın bütün ayakları oluşmuştur. Fakat bu yapılanma batı da ki siyaset yönteminden farklıdır. Peygamberimiz döneminde kendi liderliğinde gelişen yapı da kurallar sünnet, Kur’an ve dini vecibelerden oluşmaktaydı. Peygamberimiz hakem rolünü gördüğü bu sistem adil bir sistemdi. Bu kuralları Müslüman olmayanlar bile kabul ediyordu ve memnuniyet vericiydi. Sistem özünü Kur’an dan ve Dini vecibelerden aldığı için hangi toplumda uygulanırsa uygulansın aynı sonuçları verecek ve mükemmel bir yönetim ortaya çıkacaktır. Kur’an evrenseldir, kuralları da evrenseldir. Çünkü Kur’an beşeri değil İlahidir.

İSLAMİ FİNANS VE KÜRESEL FİNANS ÇÖKÜŞ

İslami finans 1970’lerde petrolle birlikte ortaya çıkmıştır. İslami finans kimilerine göre finansa sadece dini kisve giydirilmiş olarak görmüş, kimilerini göre de gereksiz olduğu yönünde eleştiri yöneltmiştir. İslami finanslar helal olmayan işlere girmemekte ve işe sadakati ve iş gereği ödeyemediği borcundan dolayı vicdan yönünden acı duymakta olup bu yönleriyle takdir edilmiştir. Şeriat kurallarının daha üstün olduğu İslami finansta paranın cazibesine kapılmak yoktur, denge ve kontrol vardır. Genele bakıldığında İslami finans yaptığı uygulamalar ve duruşuyla her zaman takdir edilmiştir. Ahlaki çalışması, kötü alışkanlıklar üzerinden ve para üzerinden para kazanmaması, ilkeli ve ahlaki çalışması yönüyle de örnek bir ekonomidir.

21. YÜZYILDA TÜRKİYE İÇİN YENİ LİDERLİK PROFİLİ

Değişimin çok hızlı yaşandığı 21 yüzyılda değişim getirdiği yenilikler çerçevesinde insanların çalışanların örgütlerin isteklerine cevap vermek için buna uygun liderler bulunmalıdır. Bu dönemde ayakta kalabilen örgütler; hedefini belirleyen, kendini yenileyebilen ve istikrarlı bir şekilde o yolda giden örgütler başarılı olabilecektir. Başarılı örgütlere bakıldığında etkili bir liderleri olduğu görülür. Etkili liderler personelin isteğine cevap verebilen, onlara saygı ile yaklaşan, çalışanları harekete geçirebilen ve farklılıklara önem verenlerdir.

Liderlik doğuştan gelir ve çocuk yaşta iyi bir eğitimle tamamlanır. Liderlerin; örgütün en önemli öğesi insanı iyi yönlendirebilmesi gerekmektedir. Lider grubu etkili bir şekilde yönetebilmesi için personelinin kalbine hitap edebilmelidir. Liderler grubun hedeflerini gerçekleştirmek için elinde bulunan imkanları çok iyi kullanabilmelidir. Liderliğin bir çok tanımı vardır. Düşünürlerin Liderlikle ilgili ortak düşüncesi; bir fikir amaç uğruna personelini yönlendirebilen, onları teşvik eden, yaratıcı fikirler bulabilen, personelin önünü açabilen, personelle iletişimini canlı tutan, neyin doğru-neyin yanlış, neyin önemli-neyin önemsiz olduğunu gösterebilme sanatıdır. Osmanlıyı uzun süre ayakta tutmanın sırrı burada yatmaktadır.

Lider güçlü bir iradeye sahip, kararlı, personelini yönlendirebilen, olumlu düşünebilen, risk alabilen, karizmatik, personeline pozitif enerji enjekte edebilen, zorluklara göğüs gerebilen, kaynakları etkin kullanabilen, mantıklı düşünebilen biri olmalıdır.

Toplumda üç türlü lider davranış tipi vardır. Bunlardan birincisi otokratik lider, toplumu hor, tembel ve işe yaramaz gören lider tipidir. Bütün kararları kendisi alır. Varlığı kısa sürer ve başarısız olur. İkincisi Demokratik lider dir ki; Personel verimliliği üst düzeydedir. Bu sistemde personelin verimliliği artar. Lider personele iş arkadaşı gözüyle bakar. Sürece onları da dahil eder ve sıkıntıların üstesinden kolayca gelinir ve etkili bir liderliktir. Üçüncüsü olan Laissez-Faire (Tam Serbesti Tanıyan ) Lider ise personele serbestlik vardır. Liderin katılımı zayıftır. Lider sadece personele yön verir ve önündeki engelleri kaldırır.

Yönetici konumunda olan kimse bir örgütün programını belirler. Lider kişi ise onu personele uygun bir dille anlatır. Yönetici karar alıcı kimsedir. Lider de bu kararları uygulamak için çalışma yapan kimseye denir. Yönetici başarmak ister. Lider ise nasıl başarılacağını düşünür ve uygular. Liderlik doğuştan gelmekte olup yöneticilik ise eğitimle kazanılır. Bir yönetici etkili ve başarılı olmak için aynı zamanda lider olması gerekmektedir. Liderlik ve yöneticilik birbirinden ayrı düşünülemez ve birbirinin tamamlayıcısı durumundadır.

SOSYAL DEVLETİN EĞİTİM İŞLEVİ VE TÜRKİYE’DE EĞİTİM POLİTİKALARI

Türkiye”de eğitim Anayasal bir haktır ve kanunlarla güvence altına alınmıştır. Eğitim bir toplumun yaşam tarzından gelişmişlik seviyesine, suç oranına ve yaşam standartlarına kadar bir çok farklı alanı etkilemektedir. Türkiye’de eğitimle ilgili çalışmalardan Milli Eğitim Bakanlığı sorumludur.

Türkiye’de eğitim sisteminde değişiklik yapılması, Batıya göre değil, kendi insan yapımıza ve kültürümüze göre eğitim programı çıkartılması lazımdır. Türkiye’de özel dershaneler ve okullara yoğun ilgi olduğunu, bunun okullarda verilen eğitim zayıflığından kaynaklandığı, üniversite okuyan öğrencilerin işsiz kaldığı, ülkede ezber eğitimi olduğu, bunun yerine farkındalık eğitimi verilmesi ve öğretmenlere performansa dayalı eğitim sistemi kurulması gerekmektedir.

21 YÜZYILDA ”YILMAZ” TÜRK KİŞİLİK YAPISI VE TASAVVUF

Yılmazlık bir kişinin çeşitli zorluklar, hastalıklar, musibetler, problemler karşısında direnerek, yıkılmadan daha güçlü bir şekilde çıkabilmesidir. Yılmazlık doğuştan gelen bir yetenek değildir. İnsanın yaşadığı çevre, yetiştirilme tarzı ile alakalıdır. Mesela ergenlik döneminde ailesinin ilgisini ve desteğini alan çocuklar sosyal çevreye uyum sağlamada ve sorunlarla başa çıkmada başarılı oldukları görülmüştür. Yılmazlığın gelişmesi için en önemli etkenler okul, aile, toplum ve çevre’dir.

Tasavvuf Türklerin Anadolu’ya açılma sürecinde çok etkili olmuştur. Yaşanılan savaş ve sıkıntılarda tasavvuf ehillerinin verdiği mücadele önemlidir. Toplumu dağılma sürecinde dahi toparlayıcı rol üstlenmiştir. Tasavvuf Türklerin İslam’ı kabul etmesiyle birlikte hayatımıza girmiştir. Bu özellik sayesinde zorluklara karşı yılmadan birlik olma özelliği kazanmışızdır. Türkler inanç sayesinde Yılmaz özelliğini arttırmıştır. En zor durumlarda bile ‘Vardır bunda da bir hayır’ diyebilen Türk Milleti, olumsuz koşullar karşısında şevkler çalışarak bu sıkıntıların üstesinden gelebilmiştir. Yakın tarihte meydana gelen Kurtuluş ve Çanakkale savaşları bunun en bariz örnekleridir.

Kişinin Yılmazlık özelliğini kazanabilmesi için kişinin zorlayıcı durumlar karşısında kalması gerekmektedir. Tasavvuf ta da insanlar ilk eğitime geldiklerinde olgunlaşması için sıkıntı ve zorluklar karşısında sabretmesi öğretilir. Sabır Peygamberimizin özelliklerindendin. Sabır kelimesi Kur’an ı Kerimde bir çok yerde geçmekte ve insanları sabrı tavsiye etmektedir. Bizim büyük bir devlet olmamız için millet olarak bu özelliğimiz bizi çok iyi yerlere getirecektir.

21 YÜZYIL SÜRECİNDE ÖZGÜN SOSYAL DÜŞÜNCE AÇISINDAN ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ

DR.M.KAZIM KARA

Bilimin insan hayatında önemli bir yeri vardır. Bilgiye ulaşmak için de çok çeşitli metotlar vardır. Bunların içinde insanın günlük hayatta karşılaştığı olaylar neticesinde sonuca vardığı değerlendirmeler ile bilimsel deney ve çalışmalar sonucunda ortaya çıkan sonuçlar vardır. İnsanlığın tarihi eski olduğu kadar bilginin tarihi de eskidir. Bilimin tarihinde çok farklı gelişmeler olmuştur. Yıllar geçtikçe bilgiyi üretmek ve bilgiye erişmek çok önemli hale gelmiştir. Bilime ulaşmak ise eğitim ve araştırma ile olur. Bilimler kendi arasında alanlarına göre ayrılmaktadır. Bunlardan arasında Sağlık üzerine, Coğrafya üzerine, Eğitim üzerine ve Teknoloji üzerine olduğu gibi farklı alanlar da vardır. Bilimde değişmeyecek hüküm yoktur. Bir bilim adamının ileri sürdüğü bir tezi diğer bilim adamı çürütebilir. Bilgiyi elde etmek için düzenli bir şekilde izlenilen yola araştırma denir. Bilim adamları güzel gelişmelerin çoğunun araştırma sonucu ortaya çıktığını savunmaktadırlar. Araştırmaların çok çeşitli yolları vardır. Önemli olan hangi araştırmada hangi yöntemi kullanacağımızı bilmektir. Araştırmada başvurulan yöntemlerden birisi olan deneyde araştırmacı neticeyi etkileyen öğeyi bulmayı amaçlar. Bu yöntemde önemli olan bizim için etkili öğenin dışındaki öğeleri homojen tutmak, asıl öğenin etkisini öğrenebilmek açısından önemlidir. Tarihi yöntem de ise geçmiş zamanda olmuş veya örnek olayları inceleyerek bir sonuca ulaşmayı yeğler. Araştırma uzun çalışmalar sonucu neticeye kavuşur. Onun için Araştırma görevlisin sabırlı olması gerekmektedir.

Araştırmacı çalışma yapacağı alanda çözmek için problem seçtiğinde bu problemin bir yenilik getirmesi, bilim için yeni bir alan açması ve problemin cezbedici özelliği olması gerekmektedir. Problem çözümü için, yapılacak olan araştırmanın gayesi , içeriği, çalışmanın neden yapıldığı, araştırmanın neler üzerinde yapılacağı, hangi zaman aralığında yapılacağı, araştırmada kullanılacak olan paranın belirlenmesi gerekmektedir.

İŞKENCE EDİLEN EMNİYET HEKİMİNDEN İBRET — DR. ERDOĞAN YAĞIZ

1986 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü Personeli olarak İstanbul Polis Hastanesinde göreve başlayan Dr. Erdoğan Yağız, 1998 yılında teröristlerin hedefi olduğu gerekçesi ile halkada açık olan İstanbul Polis Hastanesinden alınarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü Başhekimliğine tayini çıkmıştır. Burada dört (4) yıl çalışır ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü Sağlık Tesislerini kurarak bu şubenin ilk doktoru olur.

05.02.2000 tarihinde kendisine bir telefon gelir. Arayan Çevik Kuvvet Şube Müdür Yardımcısı Enver Beydir ve kendisine acele Şube Müdürünü araması gerektiğini bildirir. Şaban Müdür doktordan acele Şubeye gelmesini ister.

Doktor, on (10) dakika sonra Bayrampaşa Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğüne gelir. Yaklaşık sekiz (8) yıldır çalıştığı bu şube, kendisinin evi gibi olmuştur artık. Nizamiyedeki Polisleri selamlar ve arabasını biraz ilerideki park yerine bırakır. İnmeye hazırlanırken, Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şubesinden olduklarını söyleyen dört (4) polis kendisini araçtan indirir ve ellerini kaldırıp arabaya yaslanmasını söyler. Polisler üzerini aramaya başlarlar. Olayın bir şakadan ibaret olduğunu sanan doktor, kendisini tanıtır ve Şaban Müdürün yanına geldiğini söyler ama nafile. Polisler gayet ciddidirler. Doktoru kelepçeleyip, Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şubesine götürmek üzere arabaya bindirirler.

Şubede biraz bekledikten sonra doktora, evinin aranacağı bildirilir. Doktor “kelepçeli bir şekilde beni evime götürmeyin, eşim evde gidin kendiniz arayın,” der. Ancak onu dinlemezler. Arabaya bindirilip eve giderler. Eve yüz (100) metre kala arabadan indirilir. Doktoru elleri kelepçeli bir şekilde gören komşuları olayın şaşkınlığını yaşaya dursun bu mesafe O’na göre hayatının en uzun, en sıkıntılı ve en aşağılayıcı yolculuğu olacaktı.

Nihayet eve gelmişlerdi. Kapıyı eşi açmıştı. Hayretini gizleyemeyen eşine, çocukları bir odaya götürmesini söyler. Eşi çocukları bir odaya koyup hemen geri döner. Eşinin şaşkınlığını fark eden doktor, eşine; bir anlaşmazlık olduğunu ve merak etmemesini ister. Ev araması yapılırken dış kapıyı kapatmak ister ancak buna engel olunur. Memurların niyeti evi aramak değil sanki O’nu tüm komşularına karşı suçluymuş gibi göstermek olduğunu düşünür. Nihayet arama tamamlanır ve Muvafakatli ev Arama Zaptetme Tutanağı düzenlenir. İmzalar atılır. Eşine, Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şube Müdürlüğüne gidip ifadesinin alınacağını; bugün gelmez ise de çocuklara Ankara’ya gittiğini söylemesini istedi. Zaten şokta olan eşi tamam diyordu ama neye, niçin tamam dediğini bilmiyordu. Ağlayarak eşini uğurladı.

Araba ile tekrar şubeye gelmişlerdi. Suçunun ne olduğunu hala bilmiyordu. Az sonra iş yerinin de aranacağını söylediler. Tekrar arabaya bindirildi. Yılladır çalıştığı yere bu defa bir suçlu gibi elleri kelepçeli bir şekilde kollarına giren polislerin nezaretinde giriş yaptı. Aynen evi aranırken yaptıkları gibi iş yerine uzak bir mesafede araçtan indirilir. Doktor artık bu kişilerin niyetinin iyi olmadığından emindi. Maksatları psikolojik baskıydı. Evet evet, bunların amacı kesinlikle böyleydi. Sözde arama tamamlanmış ve tekrar arabaya bindirilip, Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şubesine getirilir.

Kelepçelerini çözen polis, doktora cebindekileri, kemerini, ayakkabısını ve bağcıklarını çıkartmasını söyler. Doktor söylenenleri yapar. Üst arama tutanağı düzenlenir ve birlikte imzalanır. Doktor suçunun birazdan kendisine söyleneceğini bekleye dursun, polisin: “hoca kaderde buda varmış diyeceksin” sözü ile birlikte kendisini nezarethanenin soğuk ortamında bulur. Artık isyanları oynuyordur. Polis memuruna “bana suçumu söyleyin kardeşim” diye bağırır. O’da kendisinin bir bilgisi olmadığını sadece görevini yaptığını söyler. Polis haklıdır der kendi kendine. Aklına Baş Müdür gelir. Polise “benim burada olduğumu Baş Müdürümüze söyleyin. Kendisi beni tanır. Eğir tanımazsa beni otuz (30) ilin Valisine Emniyet Müdürüne sorsun. Onlar benim nasıl bir insan olduğumu bilirler. ” der. Polis kendisine ne tamam demiştir nede olmaz. Hiçbir şey söylemeden oradan uzaklaşır.
Bir müddet sonra nezarethanenin kapısı açılır. Daha önceki yıllarda Çevik Kuvvette çalışmış olan bir Başkomiser karşısındadır. Selamlaşırlar. Doktor rahatlamıştır artık. Baş Müdür olaya el koymuş ve bu nahoş durumun bir an evvel bitirilmesi emrini vermiştir diye düşünür. Başkomiser; “Bak doktor, senin burada olduğunu Baş Müdürümüz biliyor. Burada tutulmanı özellikle kendisi istiyor. Biz senin gücünü biliyoruz ama bu gücünü nasıl kullandığını bilmiyoruz. Burası Adana, Ankara, Bursa Diyarbakır vs. değil. Burası Organize Suçlar Şube Müdürlüğü. Polislerime de sert davranma.”der. Doktor aptallaşır. Kulaklarına inanamaz. Ne diyeceğini bilemez. Sessizliği Başkomiserin tok sesi bozar; “doktoru sandalyeye oturtun. Gözlerini kapatın, ellerini de sandalyeye kelepçeleyin” der ve çıkar gider.

İşin rengi gittikçe anlaşılıyordu. Bir Başkomiser tek başına böyle bir uygulama yapamazdı. Bu işin arkasında kesinlikle Baş Müdür vardı diye düşünmeye başladı. Eğer suçum varsa Baş Müdürümüz olarak beni çağırıp kulaklarımı çekse, böyle beni rezil etmese daha iyi olamaz mıydı diyordu kendi kendine.

Yine derin düşüncelere dalmıştı. Hocayı götüreceğiz sesi ile kendine geldi. Artık hiç itiraz etmeden söylenenleri yapıyordu. Faydası olmayacağını anlamıştı çünkü bunları Baş Müdür istiyordu. Haseki Hastanesine gelirler. Burada “vücudunda darp izine rastlanmamıştır, haricen sağlamdır” raporu alınır.

Tekrar Şubeye gelirler. Yine nezarethanededir. Nezarethane görevlisi yemek siparişlerini almak için gelmiştir. Herkes bir şeyler ister. Doktor hiçbir şey istemez. Onun derdi başkadır. O buradan biran evvel çıkmanın derdindedir. Beklemek artık dayanılmaz olmuştur. Nezarethane dışından gelen her ayak sesleri O’nun için bir umuttur. Görevliler gelip bazı tutukluları alıp götürüyorlardır. Fakat bir türlü kendisi çağrılmaz. Epey zaman geçmiş olmalı ki tekrar yemek siparişi almaya gelirler. Yine bir şey istemeyen doktor ayrıcada uykusuzdur. Birden gözlerinin açılmaya çalışıldığını anlar. İki kişi vardır odada. Bunlar Asayiş Şubesinde çalışan polislerdir. Haklarında soruşturma açılmıştır. Yakaladıkları bir kişiyi hocanın tavassutu ile serbest bıraktıklarını söylemişler. Teşhis için gelmiş olmalıydılar. Hoca böyle bir suçlamanın kendisinin buraya getirilmesini gerektirmediğini düşünür. Tekrar bezle gözleri kapatılır.

Yemekler gelir. Polis memurunun tüm ısrarlarına rağmen yine de yemek yemez doktor. Şubede yemek yemediği için bir tutanak imzalatırlar kendisine. Tekrar hastaneye gidilir. Yolda polisler tutuklulara şikâyetim var demeyin sakın, biliyorsunuz tekrar şubeye döneceğiz derler. Onlar da yok abi öyle şey olur mu? Diye karşılık verirler. Aynı şeylerin yaşandığı üç günün sonunda nezarethane görevlisi gözlerini açıp ellerini çözer. Elinde kamera olan birisi hocaya bir levha verir ve kamerası ile hocayı çekmeye başlar. Çekim işleri biter ve tekrar elleri kelepçelenir. Gözleri kapatılıp sandalyeye oturtulur.

Yaklaşık yarım saat sonra tekrar ellerini çözüp gözlerini açarlar ve bir odaya götürürler. Buradaki memurlardan birisi “hocam senin ne işin var burada” der. Hoca “bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum” der. Hoca buraya Suç sicil tescil işlemi için getirilmiştir. Yani artık fişlenmiştir. Polis okullarına giriş sınavlarında kendisi de sağlık kurulunda görev almıştı ve fişlemenin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu. Özetle; henüz altı ve dokuz yaşlarında olan iki erkek çocuğunun gelecekleri karartılmıştır. En iyi okulları bitirseler de artık bu ülkede fişli bir babanın çocukları oldukları için hiçbir devlet kademesinde görev alamazlar. Değil hâkim, savcı, kaymakam en küçük devlet memuru bile olamazlardı. Güvenlik soruşturmalarında babalarından dolayı onlarda fişlenmiş olacaklardı. Askeri okullar ya da polis okullarına asla giremeyecekler, hatırı sayılır işyerlerine girseler bile, güvenlik soruşturması geldikten sonra işlerinden kovulacaklardı. Sadece çocukları değil yakın akrabaları da zarar görecekti. Bütün bunları düşünmek kendisine tarifi imkânsız acılar yaşatıyordu. Kendinde değildi.

Bakırköy Adliyesine getirilir. Muayene olmak için yaklaşık olarak bir saat bekletildikten sonra boş bir odaya geçirilirler. İçeri giren doktor, rahatsızlığı olan var mı? Varsa muayene ederim, yoksa herkes şuraya ismini yazarak imza atsın der. Herkes imzalar. Bunların içinde yürümekte bile zorlananlar vardır. Kendisi gerçi kötü muamele gördüğünü söyler ama doktor bunları mahkemeye anlatmasını tavsiye eder. Darp ya da cebir yoksa yazamayacağını bildirir. Netice de oda imzalar.

Adliye binasının en üst katlarından birisine çıkartılar. Biraz bekledikten sonra komiser hocaya hüviyet cüzdanını verdikten sonra; “al hocam, sen serbestsin gidebilirsin” der. Ne mahkemeye çıkartılmıştır, nede savcıya ifade vermiştir. Artık serbesttir.

Bir görevli eşyalarını verir. Cep telefonunu alır almaz eşini arar. İki saate kadar evde olacağını bildirir. Arabası Vatan Emniyet Müdürlüğüne çekilmiştir. Arabasını alarak önce bir berbere uğrar. Saçını, sakalını kestirir. Çıkışta birkaç oyuncak alır. Eve gelir ve sevinçle karşılanır. Hasretlik sona ermiştir. Yemekten sonra yorgun olduğunu söyler ve hemen kendini yatağa atar. Anında uyumuştur.

Sabah olunca işe gider. Tüm personeli geçmiş olsun dileklerini iletir. Birkaç hasta ile ilgilendikten sonra Personel İşlerinden sorumlu Emniyet Amiri telefonla arayarak görüşmek istediğini bildirir. Emniyet Amiri hocaya “Baş Müdürümüz hakkınızda Müfettiş soruşturması yapılmasını istemiş. Ankara’dan onay gelene kadar sizi açığa almış. Henüz yazı bize ulaşmadı ama sizin şu andan itibaren burada görev yapmanızı istemiyor.” Der.

Morali iyice bozulan hoca evine gitmek için Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğünden ayrılır. Geri dönmemek üzere ayrılmıştır oradan. Bir gün sonra başhekimle randevusuna gider. Onun tavsiyesi ile Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları’na gider. Psikiyatri doktoruna uyuyamadığını nedeni olarak da başından geçenleri anlatır. Doktoru istirahat etmesi gerektiğini söyledi. Vedalaşır ve tekrar evine gelir.

Akrabaları konuyu öğrenince ziyarete gelirler. Kardeşinin bunlarla uğraşma ikazına “bu konuda kimseyi dinlemem benim işime karışmayın, kalbinizi kırabilirim” der. Geç vakitte onları uğurlar. Ertesi gün polis müfettişi olan bir arkadaşı ile görüşür. Oda bunların haksızlık olduğunu, Başmüdürün apayrı bir insan olduğunu, iktidarın değişmesi durumunda hemen görevden alınacağını söyler. Gün geçtikçe morali iyice bozulur…

Doktorun raporu bitince tekrar muayene olmak için sevk yaptırmak üzere Başhekimliğe gider. Tebligatı olduğu söylenir. Tebligatta yağma, yol kesme, adam kaldırma, 6136 S.K.M. ve illegal örgüt üyesi olan şahıslarla ilişki içerisinde olmaktan, İl Makamının 15.02.2000 tarihli onayı ile Görevden uzaklaştırılmıştır, yazıyordur. Halbuki mahkeme kararında “dava konusu edilmediği gibi suçta tespit edilemediğinden, Bakırköy Adli Emanetinin 00/447 sırasında kayıtlı eşyalarının iadesine karar verildi.” Diyordu. Ne kadar garip bir durumdu bu.

Doktoru 20 gün daha uzatır raporunu. Ogün aile dostu olan avukatını arar ve buluşurlar. Olanları anlatır. Avukatı “büyük bir suç işlemişler. Dilekçeni yazayım mı? Der. “Elbette Der hoca onlardan hesabını soracağım ama ben bu aralar biraz unutkan oludum. Davayı takip edemem sen benim yerime imzala“ diyince avukatı olmaz abi ben imza atamam. Baksana sana neler yapmışlar, kim bilir bana ne yaparlar, benim bunlarla uğraşacak gücüm yok der. Hoca şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemez. Dinledikleri avukatını çok etkilemiştir. Aslında gerçek dostluğu göstermenin tam sırasıdır. Doktor yol ayrımındadır. Bir dostunu kaybetmiştir. Müsaade ister avukatından ve eve gitmek üzere yanından ayrılır…

Evde bulunan misafirlerden birisi hocanın eşine doktor evde yokken ne yaptın diye sorunca; eşinin “çok korktum. Doktor beyi götürenlerin polis olmadıklarını sandım. Hiç haber alamadım. Pencerenin dibine koltuğu çektim. Yolları gözledim. Daha sonra telefon açtım. Bir İl Emniyet müdüründen öğrendim şubede tutulduğunu. Böylece rahatladım.” Demesi hocayı derinden sarsar.

Tekrar muayene için hastaneye gider. Doktoru değişmiştir. Uyuyamadığını ve çok unutkan olduğunu söyler. O’da kendisine ilaçların dozajını artıracağını ve on gün sonra geldiğinde kendisini heyete çıkartacağı söyler.

Doktor milletvekili olan arkadaşını arar ve onunla buluşur. Bu görüşmeye Belediye Başkanı arkadaşı da gelir. İkisi de çok kaliteli insanlardır. Hocayı dinledikten sonra hemen savcılığa suç duyurusunda bulunmak gerek derler ve yeni bir avukatın adresini verirler hocaya. Avukatla buluşan hoca gerekli evrakları verir.

Eve geldiğinde eşinden müdüriyetten arandığını öğrenir. Müdüriyete gider ve görevden uzaklaştırılmasının iki ay daha uzatıldığını öğrenir. Bu adamın neden kendisi ile uğraştığını hala bilmiyordur.

Tanıdığı bir araştırmacı gazeteci vardır. Onu arar. Görüşürler ama aradığını ondada bulamaz. Savcı olan arkadaşını ziyarete gider. Savcı dava açmasını söyler. Ona avukatların korktuğunu, arkasında siyasi gücü olan bir avukatın bile çok işi olduğunu bahane edip davayı açmaktan çekindiğini söyler.

Hocanın aklına bir avukat arkadaşı gelir aklına ve doğruca onun yanına gider. Uzun uzun anlatır başından geçenleri. Çok dikkatli bir şekilde dinleyen arkadaşı “Onlarla uğraşmasan iyi olur. Bunu sineye çek. Aslında sen haklısın fakat onlar çok güçlü. Herhangi bir savcının onun için bir mahkeme açacağını sanmam. Açsa bile bu adamlar ne yapar eder ceza almaktan kurtulur. Bunları senin için söylüyorum yoksa beş dakikada dilekçeni yazar, kendi ellerimle Başsavcılığa veririm.” Dedi. Doktor “bunu yapamam. Milletimin hiçbir ferdi böyle bir muameleyi hak etmiyor. Milletimiz adına bu davadan vazgeçmemem gerek” dedi. Vedalaşıp ayrılır hâkimin yanından. Gerçi fazla geçmeden bu emekli hâkimin tüm söyledikleri bir bir çıkacaktı.

Okulların yaz taliline girmesine yakın bir zamanda başhekimlikten bir telefon gelir ve tebligatının olduğu hocaya bildirilir. Hemen Emniyete gider. Tebligatı görünce neye uğradığını şaşırır. Görevden uzaklaştırılmanız iki ay daha uzatılmıştır. Bunu hiç beklememektedir. Valiliğin kullanabileceği yetki en fazla üç ay iken bunu altı aya çıkartmışlardı.

Aklına parlak bir isim gelir. Bu kişi ona göre dürüst, çalışkan, doğru bildiğini hiç kimseye taviz vermeden sonuna kadar yapabilen korkusuz biriydi. İlaçların etkisinden konuşurken dili dolaştığı için en iyisi mektup yazmak diye düşünür. Yazdığı mektubun içine bazı belgeler koyar son olarak da “eğer ben haklıysam bana yardım edin” der. On gün sonra Müdürlükten ararlar ve tebligatı olduğu söylenir. Tebligatta “idari yönden soruşturmanın devam eteği, Adli yönden ise: Bakırköy Cumhuriyet Savcılığının Hz.1999/60363 sayılı iddianamesinde sanık ve tanık olarak adı geçmediği, ayrıca Bakırköy 8. Asliye Ceza Mahkemesinin 2000/102 sayılı duruşma zaptının 5. maddesinde dava konusu edilmediği gibi suçta tespit edilmediğinden ve göreve başlamasına da engel hali bulunmadığından aynı kadrosunda göreve başlattırılmıştır.” Diyordur. Hemen imzalar. Başmüdür bu tebligatla hocayı haksız olarak beş aydır görevinden alıkoyduğunu kabul etmiştir ona göre. Hatta özür dilemesini beklemeye başlar…

Yine yanılmıştır. Cep telefonundan ararlar ve acele müdüriyete gelmesi istenir. Kendisine il dışına tayınının çıktığı bildirilir. Tayin gerekçesi olarak “adı geçen şahıs 12.07.2000 tarihli onay i.e göreve başlatılmış olup, halen soruşturmaları devam etmektedir. Bu nedenle adı geçenin ilimizde göreve devamı sakıncalı görüldüğünden, uygun görülecek başka bir kadroya atanması hususunu takdirlerinize arz ederim. İstanbul Valisi” yazıyordu. Hakkında mahkeme dahi yapılmamışken soruşturması devam ediyor diyerek il dışına tayınını çıkartmayı başarmıştı münferit başı.

Çok geçmeden Baş Müdürün, Vali olarak tayininin Ardahan’ a çıktığını öğrenir. Ardahan’ a gitmesine sevinir ancak, makamını kişisel çıkarları için kullanan birisinin vali olması olacak şey değildir. Bunu engellemeliyim diye düşünür.

Kırıkkale yeni tayin yeridir. Eşyalarını toparlarlar. Kırıkkale Emniyet Müdürlüğü lojmanlarından birisini beğenirler.

Kontroller için doktora gider. İyice unutkan olmuştur. Yirmi günlük bir rapor yazılır. Rapor sonunda tekrar kontrole çağırırlar. Doktoru bu şekilde çalışamayacağını, hatta heyet raporu almak zorunda kalabileceklerini bildirir. Kırıkkale’ye gidiş en az yirmi gün daha ertelenmişti. Morali çok bozulmuştu. Evden hiç çıkmadan ilaçlarını kullandı. Yirmi günün sonunda bu defa ayrı bir doktor muayene eder. Doktora iyi olduğunu ancak hiç dışarıya çıkmadığını söyler. Takip edildiğimi sanıyorum der ve ağlamaya başlar. Heyete çıkartırlar ve üç ay rapor verirler.

Kırıkkale ile ilgili tüm planlar iptal edilir. Yeni bir kaşe yaptırmıştır kendisine ama bunu kullanmak hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Kendisini eve kapatır. Tahammülsüz bir insan olmuştur ve bu durum evde ciddi sıkıntılar meydana getirir. Çocukları ile iletişimi kopmuştur. Değil dersleri ile ilgilenmek en küçük sıkıntılarında dahi onlara yardımcı olamamaktadır. Her geçen gün kendisini bu hallere düşüren adama karşı kini nefreti artar.

Özenle hazırladığı dilekçesine yirmi dokuz adet belgeyi ekler ve Fatih Adliyesi Başsavcısına verir. Başsavcı dilekçeyi okur ve bir savcı ismi söyleyerek dilekçeye onun bakmasını ister. Hazırlık savcısı dilekçe ile ifadesini alır ve eve artık gidebileceğini, istediği zamanda gelip bilgi alabileceğini söyler doktora. Doktor biraz rahatlar ancak savcının davranışlarından da şüphelenmiştir. Savcı çekingen bir tavır sergilemiştir. İçişleri Bakanımız S. Tantan’ın konudan haberdar olduğunu öğrendiğinde birden cesaretlenmiş ve ben ona yapacağımı bilirim demiştir. Tüm bunlar doktorda tedirginlik hâsıl eder.

Doktor günlerdir uyuyamamaktadır. Kontrolleri için raporunun bitmesini beklemeden sevk yaptırır. Yine farklı bir doktor tarafından muayene edilir. Yatakta tedavi edilmesi uygun görülür. Kalacağı yerin adı K2’dir. Özel eşyalarını almak için bir saat izin alır doktorlarından. Eve gelir, durumu eşine bildirip eşyalarını alır ve hemen hastaneye geri döner. Kalacağı yere götürürler. Üzerindekileri değiştirirler ve yirmi gün kalacağı akıl hastası arkadaşları ile tanıştırırlar. Her çeşit hasta ile karşılaşmıştı. Telefonla konuşur gibi yapanı, televizyonda çıkan her müziğe oynayanı, hiç durmadan kendi etrafında döneni, borsada kaybedip her hastayı borsada kaybetmiş sananı ve daha niceleri. Kendi haline şükrediyordu. Yirmi günün sonunda kendisini çok iyi hissettiğini söyler doktorlara. Sağlık kurulu başkanı üç ay istirahat sonunda tekrar muayene edeceklerini ve artık eve gidebileceğini bildirir.

Evde bayram havası vardır hocanın. Artık oda herkes gibi erken yatıp erken kalkabiliyordur. Savcılıktaki dilekçesinin akıbetini merak eder ve hemen Fatih Adliyesine gider. Savcı, hocanın gösterdiği şahitlerin ifadesini almıştır. Hepside ifadelerinde hocanın tutuklu bulunduğu süre zarfında; gözlerin bir bezle kapatıldığını ellerinin kelepçe ile bir sandalyeye bağlandığını söylerler. İşler yolundadır. Valilikten sanıklar hakkında soruşturma izni istemiştir savcı.

Bir gün evinde dinlenirken bir Polis Memuru gelir ve tebligatı olduğunu söyler. İstanbul Valisi Erol Çakır imzalı bu belgede sanıklar için soruşturma izni verilmemiştir. Hemen Bölge idari mahkemesine dava açar. Çok geçmeden İçişleri Bakanı görevinden alınıp başka bir bakanlığa getirilir. O da bunun üzerine partisinden istifa eder. İstanbul Emniyet Müdürü’ de bu gelişmeler üzerine hiç beklemeden istifa. Boşalan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ nede Ardahan Valisi olan eski İstanbul Emniyet Müdürü yeniden atanır. Üstelik artık Vali unvanı da vardır. Savcı ile görüşmeye gittiğinde onun tamamen değiştiğini anlar. Yine başa dönmüştür hoca. Cumhuriyet savcılığı takipsizlik kararı vermiştir.

Doktor tekrar uykusuzluk çekmeye başlar ve sevk yaptırıp doktora muayene olmaya gider. Yine yatması gerekir. Ailesini arayarak, hastanede yatırılarak tedavisinin yapılacağını haber verir. Bir aylık bir süre sonunda sağlık kurulu hocayı malulen emekliye ayırır. Evde eşine emekli olduğunu çocuklara söylememesini ister.

Türkiye’ deki mahkemelerde hakkını arayamayınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine müracaat eder. Orası olayı görüşür ve davayı kabul eder. Başvuru numarasını da hocaya bildirirler. Artık yapacak tek şey vardır oda beklemek…

DR. ERDOĞAN YAĞIZ
Şubat 2003

İPİN UCUNDAKİLER –NASUHİ GÜNGÖR

Nesim MALKİ cinayeti, son yılların en önemli ekonomik cinayetlerinden birisidir. Sıradan bir borç alışverişinden ziyade Türkiye’deki son derece önemli ve karmaşık ilişkiler ağına işaret etmesi ve ilişkilerin sürekli Susurluk’la ortaya çıkan yapıyla kesişmesi bakımından ayrı bir önemi vardı.
Bu karmaşık ilişkiler Susurluk olayı sonrasında ortaya çıkarılamayan unsurlarına işaret ediyor. Malki cinayeti ile ilgili belli isimlere ve ulaşılsa da henüz tetikçiler düzeyini aşamadı. Oysa bu cinayet, Nesim MALKİ başta olmak üzere, çok güçlü ve deyim yerindeyse zirvede bulunan bir yapıyı, adeta yüksek sesle işaret etmektedir.
Nesim MALKİ görünen kısımda Tunca Tekstil’in sahibi olan bir işadamıdır. Bunun yanında piyasaya faizle para veren bir tefeciydi kontrol ettiği mali gücün aksine çok sade yaşayan, gösterişten uzak, başkalarının hayalinde göremeyeceği miktarlardaki para, çek, senet ve benzeri mali araçları çanta ile yanında bulunduran bir kişiydi. Para kaynakları konusunda çeşitli iddialar olsa da kara para trafiğinde uluslar arası mafya ile bağlantılı çalışıyordu.
Nesim MALKİ’nin sahip olduğu ve yönettiği mali organizasyonlar, elbette çantasında ya da kasasında bulundurduklarından ibaret değildi. Banka sahibi olmayı çok istiyordu ama Yahudi olması, tefecilik olarak tanınması ve hakkındaki olumsuz istihbarat yüzünden Türkiye’de banka alamayan Malki;
Özellikle yeraltı dünyasının itibar ettiği bir bölge olduğundan, off-shore (kıyı bankacılığı) olarak adlandırılan sistemle kara para trafiği için tam bir cennet sayıldığından, Türkiye-Kıbrıs-İsrail üçgeninde kara para hattı özelliği taşıdığından, Malki için aklama merkezi olan Kıbrıs’ta 1993 yılında Tuncabank’ı kurdu. Ayrıca Hayyam GARİPOĞLU tarafından alınan Sümerbank’a gizli ortak oldu.
Banka sahibi olmayı çok istemesine rağmen bankacılık işleri yolunda gitmedi. Tuncabank’ ı Ali BALKANER beş milyon dolara satın aldı.
Cavit ÇAĞLAR ise dönemin başbakanı olan Süleyman DEMİREL’in çok yakınında olması ve 1992 yılından itibaren kabinede bakan olması kapılar ardına kadar açıyor. Bursa’da tekstil dünyasının devlerinden birisi olarak yükseliyordu. Çağlar’ın işleri hızla büyüyordu. Tekstilin yanında inşaat ve turizm alanlarında da yatırım yapıyordu.
Cavit ÇAĞLAR’ın hızlı yükselişini herkes yakından izliyordu. Bunlardan biride Erol EVCİL’dir. Tekstil dünyasına girmek ve servetine servet katmak için fırsat kollayan ve Cavit ÇAĞLAR’ la tanışmak isteyen Erol EVCİL; Bursaspor Yönetim Kurulu’na girdiğinde Terörle Mücadeleden sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Yusuf İLHAN’ la tanışır. Yusuf İLHAN samimiyeti zamanla artan EVCİL’ i Cavit ÇAĞLAR’ ın oğlu Mustafa ÇAĞLAR ile tanıştırır.
Erol EVCİL’ in 8 milyon dolar sermayesi, depolarında 300 ton kadar zeytini ve sigorta işleri için kullandığı 30-40 civarında arabası olmak üzere hatırı sayılır sermayesi vardı. Kendisi daha fazla para kazanmak ve zeytine yatırım yaparak Türkiye’de bir numara olmak istiyordu. Tekstil işlerinde dönen para ve elde edilen kar para kazanma hırsını tetikliyordu. Zaman kaybetmeden bu piyasaya girmeliydi.
Yusuf İLHAN, Erol EVCİL ile Mustafa ÇAĞLAR’ ı emniyetteki makam odasında tanıştırdı. Arkadaşlıkları her geçen gün ilerledi. Mustafa ÇAĞLAR gece hayatı ve bol para harcaması ile tanınıyordu. Para kendisini şımartmıştı. Gece hayatı bakan olan babasını kamuoyunda zor durumda bırakıyordu. EVCİL gece hayatına o kadar düşkün olmasa da bazen beraber takılıyordu. Dostlukları ilerledikten sonra konuşmaları ticaret ve para konusunda oluyordu. EVCİL, Mustafa ÇAĞLAR’ a tekstil işine girmek istediğini Dokuma tezgâhı alıp kumaş dokuyacağını söyledi. Mustafa ÇAĞLAR kumaş dokumanın çok karlı olmadığını, marka oluşturmanın zor olduğunu en karlı kazancın iplik işinde olduğunu söyledi.
Aslında EVCİL’in bu işe girmesine gerek yoktu. Sigortacılıktan zengin olmuştu. Zeytin işine büyük yatırım yapıp bu alanda Türkiye’de bir numara olmak istiyordu. İplik piyasasının inceliklerini çok para kazanma yollarını Mustafa ÇAĞLAR’dan öğrenmeye çalışırken Yusuf İLHAN aracılığı ile Cavit ÇAĞLAR’la tanışır.
Cavit ÇAĞLAR Süleyman DEMİREL’e çok yakın olması ve bakan olması nedeniyle oğlunun gece yaşantısının kendisini zor durumda bıraktığını EVCİL’e anlatarak oğlu ile yakın olurlarsa kendisine çeki düzen vereceğini söyleyerek ricada bulundu. EVCİL aradığı fırsatı bulmuştu.
İplik piyasasının tek hâkimi Nesim MALKİ’ydi. Cavit ÇAĞLAR ve diğer pek çok üreticinin ipliklerini ucuza peşin ya da vadeli alıp satıyordu. Yüksek miktarda mal aldığı için piyasayı kontrol ediyor. Fiyatları işine geldiği gibi yükseltip indiriyor. Vadeli iplik verip yüksek faizle para kazanıyordu. Adı zaten tefeci Niso’ydu. İsterse bir süre iplik almayıp Cavit ÇAĞLAR’ı bile köşeye sıkıştırabiliyordu.
Mustafa ÇAĞLAR’dan gelen teklif üzerine EVCİL piyasa şartlarına uymayan bir teklifte bulunarak el altından iplik verebileceğini söyledi. Teklifi kabul eden EVCİL ilk aşamada 50 ton alıp sattı. Kısa sürede alımı 100 tona çıkardı karı Mustafa ÇAĞLAR ile paylaşıyordu. Piyasalardaki bu hareketliliği çok geçmeden fark eden MALKİ işin kaynağını kısa sürede öğrendi. ÇAĞLAR’a baskı yaparak EVCİL’e iplik vermemesini söyledi. EVCİL artık ÇAĞLAR’dan iplik alamıyordu.
MALKİ ile ÇAĞLAR’ın iplik alışverişi devam ediyordu. Biri iplik üreticisinin en büyüğü, kabinede bakan diğeri ipliği alan yani iplik piyasasını ikisi belirliyorlar. EVCİL bu ilişkide tarafların karşılıklı kullanacağı koz durumundaydı. Bir süre sonra MALKİ EVCİL’i arar ve onunla tanışır.
Turgut ÖZAL’ın ölümünden sonra Süleyman DEMİREL’in Cumhurbaşkanı olması, Tansu ÇİLLER’in başbakan olması ÇAĞLAR’ı sarstı. Başbakan ÇİLLER Cavit ÇAĞLAR’ı sevmiyordu. MALKİ ÇaĞLAR’dan iplik almayarak onu sıkıştırmaya başladı. Önce piyasanın ikinci ismi Tansu ÇİLLER’in gözdelerinden Ali Osman SÖNMEZ’den iplik almaya başlamıştı. ÇAĞLAR’ın depolarında 6-7 bin ton stok birikmişti. ÇAĞLAR bunun üzerine EVCİL ile anlaşarak stoklarında biriken ipliği kısa sürede satılmıştı.
Cavit ÇAĞLAR banka kredilerini ödemede zorlanmaya başlamıştı. Ödenmeyen krediler için fabrikalarına haciz konulmaya başlamıştı. EVCİL ise kazandığı parayı zeytin işine yatırıyordu. Kazandığı paralar zeytin alanında yaptığı yatırımlara yeterli gelmiyordu. Böylece sonraları felaketi olacak İş Bankasından ve diğer bankalardan yüklü miktarda kredi almaya başlar.
EVCİL zeytin fabrikası kurmak için yurt dışına çıkıyordu. Farklı tarihlerde kendisine üç tane uçak aldı. MALKİ kendisine bankalardan kredi çekmede ve zeytin fabrikası kurmada yardım ediyordu. Tek amacı rakibini iplik piyasasından uzaklaştırmaktı.
Alaattin ÇAKICI tarafından tehdit edilen MALKİ öldürülmekten korktuğu için ÇAKICI’ ya bir milyon dolar vermişti. MALKİ, stoklarının çok olması ipliği satamaması sonucu ödemelerini yapamayan Cavit ÇAĞLARI’ın tüm stok ipliklerini alır. Amacı ÇAĞLAR’ın arasının iyi olduğu Mustafa KEFELİ’ye oradan Alaattin ÇAKICI’ya ulaşmak ve tehditten kurtulmaktı.
EVCİL’in MALKİ ile ilişkileri gerilmiş işleri ters gitmeye başlamıştı. MALKİ’nin stoklarını almış ancak ödemeleri zamanında yapamıyordu. Zeytin alım yapacağını söyleyerek ödemeler için çek verdi. Bankalar krediler için kendisini sıkıştırmaya başladı. Bu işlerin arkasında MALKİ’nin olduğunu düşünüyordu. Zeytin işinden bu paraları kısa sürede ödemesi mümkün değildi; verdiği çeklerin günü yaklaşıyordu.
MALKİ’nin öldürülmesinden başka çıkar yolunun kalmadığını düşünüyordu. 12 Eylülde Bursa Ülkü Ocakları Başkanı olan Şükrü ELVERDİ ve ufak çaplı mafya olan Burhanettin TÜRKEŞ’ e para karşılığı 28 Kasım 1995 günü MALKİ’yi öldürttü.
MALKİ cinayetinden işlenmesinden tam üç yıl sonra olayla ilgili 20 kişi İstanbul emniyetinde sorgulanmaya başladı. Tetikçi Mehmet SÜMBÜL, Hayyam GARİPOĞLU ve diğerleri gözaltına alınıyor. Mehmet SÜMBÜL ifadesinde Şükrü ELVERDİ’nin cinayette Cavit ÇAĞLAR’ ında parmağı olduğunu alacak verecek meselesinde Erol EVCİL ile birlikte hareket ettiğini söylediğini, anlattı. İfadesini verdikten sonra serbest bırakıldı.
SÜMBÜL bu konu ile ilgili EVCİL ve ÇAĞLAR’dan para istediği, MALKİ’nin ortağı Erol ERKOHEN’i tehdit ederek para istediğini ve aldığını iddia ederek ilginç bir şekilde ortadan kayboldu. Daha sonra Hizbullah’ın Kartal’daki mezar evinde cesedi bulundu. Sonraları yayınlanan kasette Hüseyin VELİOĞLU’nun yaptığı sanılan sorguda aldığı paraları ne taptığı soruluyordu. Cinayetin kilit isimlerinden biri öldürülmüştü.
Cinayeti işleyen Şükrü ELVERDİ 3 Kasım 1998 de Belçika’dan gelerek teslim olmuş; diğer tetikçi olan Burhanettin Türkeş 16 Kasım 1999 da Türk Bulgar polisinin ortak operasyonu sonucu yakalanıyor.
Cinayeti jandarma bölgesinde işleyen katiller olaya karışan polisler tarafından MALKİ’nin Yahudi olması nedeniyle cinayeti İslami Cihad’ın üstüne yıkarak siyasi bir cinayet süsü vermek istediler. Ancak istihbarat görevlisi bir polis memuru tarafından yazılan raporda cinayetin Erol EVCİL ve bir işadamı tarafından yaptırıldığını ve EVCİL’in Bursa’da Susurluk skandalına karışmış görevli üst düzey emniyet görevlisine her ay düzenli şekilde para yatırdığını belirtiyordu.
Bu ve benzeri iddialar sonunda EVCİL hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı. Kırmızı bülten çıkarılması için Adalet Bakanlığı Interpol’e yazı yazdı. Dönemin Bursa Valisi Orhan TAŞANLAR Cumhurbaşkanı DEMİREL’in direnişine rağmen İçişleri Bakanı Sadettin TANTAN tarafından merkeze alındıktan bir gün sonra 26 Ekim 1999 da eski muhasebecisinin evinde yakalandı. EVCİL’in 10 ay önce Yozgat’lı bir işçinin pasaportunu yüklü bir para karşılığında kullanarak Türkiye’ye giriş yaptığı ve Bursa’da kaldığı biliniyordu.
MALKİ’nin ölümünden sonra ortağı Erol ERKOHEN’in ifadesinde MALKİ’yi öldüren kişilerin kendisini tehdit ederek para istediklerini ve 1 milyon dolar verdiğini söylüyor. İstanbul DGM tarafından yurtdışına çıkış yasağı getirileceği anda kendisine ulaşan bir haberle İsrail’e kaçan Erkohen için MOSSAD’ın adamı deniliyordu. İsrail’den gelen paranın teminatı olarak MALKİ’nin yanında bulunduğu iddia ediliyordu.
MALKİ cinayeti ile ilgili soruşturmanın yönünün değiştirmek jandarma ve emniyet tarafından hazırlanan yazı ile katillerin eşkâlinin belirlenemediği ve çalışma yapılamadığı söylendiği gibi isimsiz bir ihbar üzerine cinayeti üç Dev Sol mensubu kişinin işlediği belirtiliyor. Bu kişiler hakkında hiçbir işlem yapılmıyordu.
Jandarmanın olaya kayıtsız kalması, Emniyet ve Savcılığın ihmalleri ve cinayeti örtbas etmeye çalışmaları sonucu MALKİ’ye ait olan defterler, bilgisayar kayıtları, telefon görüşmeleri yok olması önemli ve güçlü bazı politikacılar ve işadamları cinayetin dışında tutularak birkaç tetikçinin üzerine yıkılmaya ve dosyanın kapatılmaya çalışıldığını gösteriyordu.
EVCİL gerek askerlik sorunu gerekse MALKİ cinayeti soruşturması sonucu aylarca arandı fakat bir türlü bulunamadı. Bursa Emniyetinin eski ve yeni mensupları EVCİL’İ koruyordu.
Bursa eski Emniyet Müdürü Ahmet DEMİR EVCİL’ den rüşvet almak suçundan yargılandı. Kızının okuduğu Bilkent üniversitesi bursunu karşılaması, EVCİL’in sigorta şirketinden 15 milyon dolarlık hayat sigortası yaptırması, İzmir’e atandıktan sonra hesabına kimliği belirsiz kişiler tarafından yüklü miktarda para yatırılması, EVCİL için 5 adet silah ruhsatı düzenletmesi,
Nesim MALKİ’nin borç ve alacak kayıtların tuttuğu defteri yok ederek ÇAĞLAR’ında aralarında bulunduğu işadamlarını kurtardığı gibi birçok iddia olan Ahmet DEMİR İzmir Emniyet Müdürü iken 24 Ekim 1998 de açığa alınıyor. EVCİL’in yakın arkadaşı Bursa Emniyeti Terörle Mücadeleden sorumlu Müdür Yardımcısı Yusuf İLHAN tutuklu olarak yargılanıyordu.
EVCİL’in sigortacılık ile başlayan sonra zeytincilikte Türkiye’nin yüzde sekseni kontrol eden, iplik işinde iyi paralar kazanıp bu kadar yükselmesinde İş Bankasından aldığı 4 kredinin payı büyüktü. İş Bankasından sonra Türkbank, Egebank, Emlakbank, Toprakbank’tan yüksek miktarlarda krediler aldı.
Erol EVCİL’in ilişkiler ağının en önemli simalarından birisi Alaattin ÇAKICI’dır. EVCİL ile ÇAKICI arasındaki ortaklığın boyutları tam olarak belirlenmedi. MİT’teki atamalardan, banka alımlarına, gizli ortaklar bulmaya kadar uzanan ilişkilerde EVCİL’in aslında çok daha üst düzey bir yapılanmanın görünürdeki ucu olduğu söylendi. İşler planlandığı gibi gitseydi ÇAKICI’nın himayesinde EVCİL isminin görüntüsü ile yeni bir güç merkezi oluşturulacaktı.
EVCİL’in çevresi o karda genişti ki siyaset dünyasından, mafyaya, MİT’ten emniyete, bankacılara, bakanlardan başbakan Mesut Yılmaz’a kadar hatta MİT’teki atamalar noktasında Mesut YILMAZ’dan ricada bulunduğu kardeşi Turgut YILMAZ ile ticaret ilişkisinin olduğu, Berna YILMAZ’ a BMW marka araç aldığı Malki cinayeti sonrası sanık ifadelerinde belirtiliyordu.
Bunların yanında EVCİL’in sadece emniyette değil askerlerden de hatır sayılır tanıdıkları ve karmaşık ilişkileri vardı. Bu ilişkilerin bir kısmı aile dostluğu, bir kısmı rüşvet ilişkisi, bir kısmı da doğrudan kendi şirketlerinin bünyesinde çalıştırarak sağlıyordu.
Arkası bu kadar güçlü olan EVCİL’e dokunan adeta yanıyordu. Hâkim Yüzbaşı Necati NALINCI buna bir örnek olarak çıkıyor karşımıza; Askere gitmemek için sahte çürük raporu alan ve hakkında tutuklama kararı çıkarılan EVCİL 13 aydır aranıyor ama bulunamıyordu. Nihayet EVCİL üst düzey yetkililerle görüştükten sonra 14 Şubat 1997 de kendisi gelerek teslim oluyordu. Bundan sonraki gelişmeler ve yapılan baskılarla EVCİL’in serbest bırakılması için devreye girmeyen subay paşa kalmadı denilebilir, oynanan oyunlar işini dürüst ve kararlıca yapan Hâkim Yüzbaşı NALINCI’nın hapse girmesine kadar sürüyordu.
İş bankası Müfettişi Ertuğrul SANEM, EVCİL’in İş Bankasından alıp ta ödemediği kredilerin peşine düştü. İş Bankasının üst düzeyinden baskılar gelmekte hazırladığı raporun hasıraltı edilmesini istemektedirler. Sebebi ise EVCİL’in bankanın üst düzey yetkilileri ile ortak İstanbul’da EET adında bir şirket kurdukları raporda yazıyordu.
MALKİ’nin yakın çevresine göre; İsrail makamları MALKİ’nin öldürülmesinden Cavit ÇAĞLAR’ı sorumlu tutuyordu. Polisin Evcil’e ulaşmasında istihbarat katkısı sağlayan MOSSAD, Mustafa ÇAĞLAR’ı kaçırarak Cavit ÇAĞLAR’ın bildiklerini anlatması ve Nesim MALKİ’ye olan borcunun ödenmesini sağladı. Ödemeyi yapmak zorunda kalan ÇAĞLAR kendi bankası olan İnterbank’ın içini boşaltarak borçlarını ödedi. Bankaya devlet el koydu.
Nesim MALKİ kendisine yönelik tehditleri Türkiye makamlarına bildirirken aynı zamanda MOSSAD’dan yardım istedi. MALKİ’nin kara para trafiğinin en önemli ayağı İsrail’di. Türkiye’den giden tefecilik paraları seri numaraları alındıktan sonra İsrail’de yakılıyor ve yakılan dolarlar İsrail’de bu seri numaraları ile yeniden basılıyordu. Cinayetten sonra Erkohen’in İsrail’e kaçması bu olayı doğruluyordu.
Cinayetin işlendiği zaman Türkiye İsrail ilişkilerinde tam bir ittifak sürecine girilmişti. 28 Şubat sürecinde hükümet devre dışı bırakılarak Çevik BİR paşanın imzaladığı askeri anlaşmalar bu ittifakı sağlamlaştırdı. Bu gelişmeler Necmettin Erbakan zamanında oluyordu. Erbakan bu ittifakı istemiyor ve D8 gibi alternatifler getirmeye çalışıyordu. Türkiye ile İsrail yakınlaşmasını Yahudi kontrolündeki medya tarafından da desteklenmesi Refah-Yol hükümetinin sonu oluyordu.
Sonuç olarak MALKİ’NİN öldürülmesi mafya, siyaset, medya ve devlet kademelerinde görevli kişilerin ilişkilerini, çok karmaşık bağlantılarını ve ülkemizde yeni bir güç merkezi oluşturmak isteyen kişilerin bu uğurda yaptıklarını açığa çıkarıyor.
Ayrıca DEMİREL’İN işte benim ailem dediği fotoğraftaki insanların kısa zaman içerisinde ne kadar zengin oldukları karmaşık ilişkileri ile döneme damgasını vurdukları bankaların içlerini boşalttıkları ve zamanla hem servetlerini hem itibarların kaybederek hapse girdiklerini gözler önüne seriyor.

Türkiye Gerçeği – Kamran İNAN

Türkiye gerçeklerini her şeyin üzerinde gören bazı siyasiler dışında Türkiye’nin iyi yönetildiği söylenemez. Ülkemizde gün geçtikçe artan çıkar çevreleri ülkenin kaderini değiştirmekte ve yönetimde etkili olmaktadır.

Devletin çeşitli kurumlarında görevli olarak çalışan ve Devlet tarafından kendisine yurt dışında görev verilen kişiler burada birileri tarafından yönlendirilerek hareket etmiş, kendilerinin değil de yönlendiren kişilerin istedikleri şekilde konuşmuşlardır. Yalnız yurt dışında görevlendirilen Devlet görevlilerinin değil yurt içinde ki bir takım makam ve mevki sahibi olan kişilerin ve çeşitli basın-yayın organlarının da aynı şekil de yönlendirildikleri ve ülkeyi yıpratıcı bir takım faaliyetlerde bulunmuşlar, vatanını ve milletini seven birkaç siyasi dışında hiç kimse bunlara engel olmamış hatta kendi bağlı bulundukları kurumları dahi herhangi bir uyarıda bulunma gereği hissetmemişlerdir. Temsil amaçlı gönderilen birçok bilim adamı da Yurt dışında katılmış olduğu toplantılar, konferanslar, oturumlarda bu ülkede yetişmiş insanlar kendi ülkesini yıpratıcı davranışlarda bulunmuş, kendi insanını kötülemiş, kendi tarihine sahip çıkmayarak onu yerden yere vurmuştur.

Yalnızca kurumların görevli olarak yurt dışına görevli olarak gönderdiği şahıslarda değil bizzat kendi yapıları içerisinde de çeşitli çarpıklıklar bulunmaktadır. Kurumların yurt dışına ülkeyi temsil adına geçici olarak gönderdiği çalışanlar gönderildikleri yerlerde amaç dışı zaman geçirmişler, iştirak etmeleri gereken resmi toplantılara katılmamışlar, katıldıkları toplantılarda da amaç dışı hareket etmişlerdir. Bu konu ülkemizden yurt dışına resmi bir konferansa katılımcı-konuşmacı olarak gönderilen bir heyetin konferansa girmeyerek geziler de bulunmasıyla örneklenmiştir. Bunu yanı sıra Dışişleri görevlisi olarak atanan şahıslar temsil görevlerini tam anlamıyla yerine getirememekte, aksine birileri tarafından güdümlü olarak hareket etmektedirler. Bu konuya da çarpıcı bir örnek olarak yurt dışındaki konsolosluklarımızda bulunan bir görevlimizin oğlunun AİHM’ne Türkiye’yi şikâyet etmesidir.

Kanayan bir diğer yaramız milli servetlerimizin çeşitli yollardan yok edilmesi olarak tarif edilir. Günümüzde hortumlama olarak tabir edilen hırsızlıkla bu ülkenin, bu milletin kaynakları rahatça birilerinin cebine aktarılmaktadır. Tepki çekmesi gerekirken durum günümüzde çok normalleşmiş, artık hortumlama diye tabir edilen hırsızlık başarı olarak gösterilmeye başlanmıştır. Ülke varlığımızın en büyük tehditlerinden biri rüşvet ve yolsuzluktur. Bu yıkıcı değerler böylesine artış göstermiştir ki paranın açamadığı kapı olmadığı görüşü insanlarımız üzerinde hakim kılınmıştır. Ülke servetimizin çeşitli ihalelerde verilen rüşvetlerle harcayanlar ülkemize en büyük ihaneti etmektedirler. Ülkemizdeki bir ilginç hadisede küçük yolsuzlukların cezasını bulduğu halde büyük vurguncuların yaptıklarını çoğunlukla yanına kar kalmasıdır. Çeşitli sektörlerde ki ihaleye girmek için ülkemize gelen yabancı firmaların torpil yaptırabilmek için rüşvet vererek işlerini yaptırabilecekleri birilerini aramışlardır.

Kısa yoldan zengin olma ve emeksiz mal elde etme eğilimi insanoğlunun var oluşundan beri gelen bir problemdir. Ancak insanoğlunda ki bu eğilimin farkında olan toplumlar güçlü işleyen denetim mekanizmaları ile bu oluşumların çoğunlukla peşine düşer ve hesabını sorarlar. Ülke olarak bu nokta da bize düşende hem menfi ve hem de devlet kurumları ile gerekli denetim mekanizmasını inşa etmektir.
Ülkemizde ki en önemli problemlerden bir tanesi de eğitim seviyemizde ki düşüklüktür. Bizim üniversitelerimizde okuyan, bizim imkânlarımızla bir yerlere gelen kişilerin, tıp okuyan doktorlarımız, eğitim fakültelerinden mezun olan öğretmenlerimiz Anadolu’nun büyük kentleri hariç diğer kentlerinde görev yapmak istememekte ve bunun için akıl almaz yöntemlere başvurmuşlardır. Dicle Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesinde dört bin öğrenciyle sadece bir doçentin ilgilendiği ancak bu sayının metropollerde çok daha fazla olduğu görülmektedir. Buna bağlı olarak eğitimli olan insanlarımız dahi okullardan mezun olduktan sonra yeterli düzeyde bilgi kapasitesine sahip olamamakta, alanlarında yetersiz kalmaktadırlar. Hâlbuki bir devletin geleceğini idame ettirecek olan, milleti oluşturan bireylerin eğitim ve kültür seviyesidir. Tarih boyunca yükselişi yakalayan devletlerin yapısına bakıldığında en büyük faktörün eğitime yapılan yatırım olduğu görülmektedir. Ülkemizde de bu gerçek çoğu zaman göz ardı edilmiştir. Eğitime ve öğretime gerekli yatırım yapılmamış, yönetici olarak az gelişmiş ülkeler sınıfında yer almamıza neden olmuştur.

Bilgi-kültür düzeyini artırmakla yalnızca üniversite bitirip, diploma almak değil günlük gazete, kitap, dergi okumak ve ilgi alanımıza giren basın-yayın organlarının çalışmalarını takip etmeliyiz. Ülkemizde ki okuma oranının düşüklüğü hepimizce malumdur. Kendi hayatımızdan dahi bunu çok rahat anlayabiliriz.

Devleti devlet yapan en temel unsurlardan birisi de dildir. Dilini kaybeden ve ya yozlaştıran ülkeler öz kültürlerinden uzaklaşarak zamanla kendi benliklerini kaybederler. Günümüz Türkiye’sinde özellikle medyanın olumsuz yayınlarıyla yetişen genç nesil Türkçe kelime dağarcığı sınırlı olarak yetişmektedir. Bu dil kıyımı esas olarak dış güçlerin ülkemizi zayıflatmak ve sömürmek hedeflerine ulaşmak için seçtiği bir savaştır.

Ülkemizde ki bölgeler arası farklılıklar da özellikle son günlerde çok daha farklı yerlere çekilmeye çalışılan hassas konularımızdandır. Milyonlarca dolara mal olan binaların bir saat ötesinde ki çarpık yapılar aynı bölgede dahi ne kadar büyük farklılıkların olduğunu gözler önüne sermektedir. Üzerinde durulması gereken en önemli iki noktanın insanımızın eğitim seviyesini yükseltmek ve belli bir çalışma disiplinidir. Yakın tarihimize baktığımız da İkinci Dünya Savaşı’ndan ağır yenilgiyle çıkan Almanlar 1960’lara gelindiğinde sanayisini çok iyi geliştirmiştir. Biz İkinci Dünya Savaşı’na girmememize rağmen sanayileşmede onların geriside kalmış durumdayız. Aynı şekilde İkinci Dünya Savaşı esnasında ülkesine atılan atom bombası sonrası ağır yara alan Japonya dahi günümüzde ekonomik güç olarak 2.sıraya yerleşmiştir.

Vatandaş ve devlet arasında bürokratik yönden çok büyük uçurumlar mevcuttur. Bu bürokratik uçurum insanları devletin dışına itmekte ve vatandaşı devletin kendi otoritesini bir aracı olarak görmeye başlamaktadır. Ülkemizde ki en büyük sıkıntı milleti oluşturan bireylerin sorun ve sıkıntılarını bu bürokratik engeller yüzünden devlet kurumlarına iletememesidir. Ülkemizdeki devlet yapısı bireyi ikinci plana atarak onu önemsiz hale getirmektedir. Yönetenleri her şeyin sahibi ilan ederek bir para ve saltanat yapısı haline getirmektedir. Sonuç olarak verimsiz bir devlet yönetimi meydana gelmektedir.

Şu anki Ananasımızın yeterli olmadığı halde şu anki Anayasamızdaki maddeler dahi yeterli olarak uygulanmamaktadır. Şu dönemde de mevcut Anayasamız değiştirilmeye çalışılmakta ancak bununda mevcut düzene pek bir faydası olmayacağı apaçık görülmektedir. Bunlar sadece formalitede kalacak toplumsal rahatlamaya hiçbir katkısı olmayacaktır. Mevcut içerikli Anayasamızda da bireyler bazı konularda gereksiz olarak çok sıkıya getirilmiştir. Bu kurallarla bireylerin önü kesilerek hareket alanları daraltılmış ve bazı kesimlerce de menfi olarak kullanılmıştır.

Dış ilişkilerde yapılan sözleşmelerde tıpkı Anayasamız gibidir. Ülke olarak bugüne kadar çevremizde ki ve Avrupa Birliği üyesi devletlerle yapmış olduğumuz anlaşmalara bakıldığında bunların pek azından hakikaten karlı çıkmışızdır. Bununla birlikte birçok sözleşmemiz bir dostluk göstergesinden öteye geçememiştir. Ve uluslar arası arenada yaptığımız birçok anlaşma askıda kalmıştır.

Türkiye senelerden beri Avrupa’da problem çıkarmayan, pek fazla temennileri olmayıp kendisinden talep edileni ise en iyi şekilde yerine getirmeye çalışan ülke imajını çizdi. Diğer devletlere karşı elimizde bulunan hiçbir fırsatı değerlendirmeyen ve Avrupa Birliği için olmayacak devletlere yanaşarak onlara gereksiz olarak iyi tablolar çizmiştir. Avrupalı devletler Kıbrıs’ın Avrupa Birliğine girmesine karşı olmadıklarını belirtmişlerdir ki Türkiye’ye bu kadar nazlanıp önüne bu kadar taş koymalarına rağmen. Zira niyetleri bu kisve altında Kıbrıs’ı öz vatandan koparıp Rumlarla aynı çatı altına toplamaktır. Avrupalı devletlerin ülkemiz üzerinde ne kadar tehlikeli oyunlar oynadığını görmek hiç de zor olmuyor.

Ülkemizin içerideki birçok problemi içeride zaaflarla birlikte dışarıda ki zaafları da peşinde sürüklemiştir. İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar kendi bölgesi ile ilgili fikirler alınan Türkiye, kendisine danışılan devlet adamları yetiştiren Türkiye İkinci Dünya Savaşı sonrası bu etkinliğini kaybetmeye başlamıştır. Bunda ki en büyük etken de bu yıllardan sonra idari yönden zayıf devlet adamlarının idareyi ele geçirmiş olmasıdır. Yönetime kendini yetiştirememiş, uluslar arası toplantılarda sözleşmelere yabancı kalmış birçok Bakan iştirak etmiştir.

Devletin en iyi kademelerinde bulunan devlet adamları hiç de layık olmayan kişileri atanmış olarak önemli makamlara getirmişlerdir. Oysaki etrafında bu makama layık işinin ehli, eğitimli, hemen her konuda bilgili kişiler etrafında bulunmasına rağmen. Aslında bu yapılanlar bir bakıma topluma ve devlete yapılan haksızlıktır. Zira bu milletin içeride ve dışarıda en iyi şekilde temsil edilmek en büyük hakkıdır. Bu ve buna benzer makama kendi dalında uzman kişiler seçildiğinde her alanda, genel olarak bir ilerleme kaydedilecektir.

Siyaset – Mafya – Sermaye gibi karanlık ilişkiler dünyanın hemen her ülkesinde görülmektedir. Bu üç unsur bir araya geldiğinde devlet için oldukça tehlikeli bir takım ilişkiler ortaya çıkmaktadır ki bunlar ülke güvenliğini tehlikeye atacak kadar büyümektedir. Mafya kirli güçlerini kullanarak siyasete etki etmek de birçok devlet adamını etkisi altına alabilmektedir. Bununla birlikte paraya karşı zaafı olan, ona esir olmuş olan insanlarda siyasilerin bu güçlerinden yararlanma gayreti göstermektedirler. Bu tehlikeli gruplaşma demokrasiyi sekteye uğratmakta ve ülke içerisinde huzursuzluklara sebep olmaktadır.

Türkiye uluslararası sahnede kendini göstermekten, diğer devletlerle fikir alış-verişi yapmaktan uzak durmaktadır. NATO başta olmak üzere diğer milletler arası toplantılarda ülkemiz genelde bekle-gör politikası uygulamıştır. Diğer ülkelerin önlerine getirilen sözleşme şartları üzerine uzun uzun eleştiri yaptığı bizimse sadece nokta-virgül değerinde ki üzerinde durulması bile gerekmeyen şeylerle meşgul olmuşuzdur. Ekonomik, mali, politik konuların konuşulduğu hayati toplantılarda dahi maalesef bizi temsil etmek için yabancı dil bilmeyen görevliler hazır bulundurulmuş ve ülke menfaati adına gerek yapılan toplantılar neticesinde ve gerekse imzalanan sözleşmelerde bir arpa boyu mesafe alınamadığı ortadadır.

Toplum olarak yaşadığımız problemlerin bireylere kadar indiği bir diğer konuda olumsuzluktur. Kişilerin yaptıkları işten ve karşılığı olarak almış oldukları ücretlerden memnun olmadıkları, yaptıkları işlerden memnun olmamaları, hayata negatif olarak bakmaları toplumsal bir buhran meydana getirmiştir. Doğal olarak insanların kendine başta olmak üzere yöneticilere ve gelecek konusunda bir takım güven problemleri oluşmasına neden olarak bireyleri huzursuzlaştırır. Kendini geliştirerek, eğitim seviyesini yükselterek gelecek için umut vermesi gerekirken kendileri geleceklerinden umutsuzdurlar. Özellikle gençler üzerinde ki bu olumsuz havanın bir an önce dağıtılması gerekmektedir. Gençler bu ülkenin geleceğinin teminatıdır. Onların geleceğe umutla bakması sağlanarak ülke için daha iyi şeyler yapması teşvik edilmelidir.

Dünya da en az okuyan toplumlardan biriyiz. Okullarımız sadece gençlerimize yaptıkları sınavlardan sonra diploma vermekte onların kendilerine okul çıkışında ne gibi özellikler kattıklarına önem vermemektedir. Oysaki diploma artık başarının göstergesi olmaktan çıkmıştır. Günümüzde yaşamış olduğumuz toplumda birkaç kitaptan başka kitap okumamış bireylerimiz mevcuttur. Ya da bugün bile birkaç kitap adından daha fazla kitap adı sayamayacak vatandaşlarımız var. Gelişmiş ülke gözüyle bakılan Avrupalı Devletlerde ise toplum okuma konusunda oldukça mesafe kat etmiştir. Büyüklü- küçüklü her birey en son yayımları takip etmekte ve okumaktadır.

Amerikalı bilim adamları, tarihçiler, profesörler kendi kültürlerini anlatabilmek için ülke ülke, kıta kıta dolaşmakta, hiçbir meşakkatten kaçınmamaktadırlar. Bizim aydın kesimi diye nitelendirdiğimiz bilim-ilim adamlarımız ise yazlık yerlerde tatil yaparak günlerini geçirmektedirler. Elbette ki yalnızca onlara bu işin yükünü yüklemek yanlış olur. Amerika ve Avrupalı Devletler bu işler için inanılmaz bütçe harcarken, bizim ülkemiz kendi içindeki eğitim için bile çok kısıtlı imkânlar sunmaktadır.

Uygarlık seviyesini yakalayabilmek için öncelikle dilimize en büyük önemi vermemiz gerekir. İngilizce nasıl ki dünya dili haline geldiyse bizde Türkçeyi aynı derecede önemli hale getirebilmek için olağan gücümüzle çalışmalıyız. En azından kendi öz dilimizi diğer dillerin etkisi altından korumalıyız. Günlük hayatımızda en önemsiz yerde dahi yabancı bir kelime kullanmak ve bunu ağzımıza dolamak yerine kendi öz dilimizin kelimelerini kullanmalıyız.

Günümüz teknolojisinden geri kalmak çağdaşlaşmak yolunda ağır bir yara almak anlamına gelmektedir. Türkiye kültürel zenginlik anlamında dünyanın en önde giden ülkelerinden biridir. Zengin tarihi birikimimiz sayesinde ve atalarımızın bize bıraktığı bu kültürel miraslara sahip çıkmalıyız. Hepimizin bildiği gibi yaz döneminde dünyanın birçok yerinden insan bizim kendi kültürel miraslarımızı görebilmek için dünyanın birçok yerinden gelmektedirler.

Tüm bu tablolar bir araya getirildiğinde çok olumsuz bir tablo ortaya çıkıyor gibi gözükmektedir. Ancak ‘’burada nasılsa düzelten birileri çıkar’’ deyip yada’’ ne yapabilirim’’ diyerek kendimizi küçümsemeden toplumun bir bireyi, bir yapı taşı olduğumuzu unutmadan gördüğümüz aksaklıkları elimizden geldiğince, gücümüzün yettiği ölçüde değiştirmeye çalışmalıyız.

Her şeye rağmen, tüm zorluklara rağmen Türkiye bunların tümünü aşıp devlet – vatandaş ele ele verip tüm zorlukları geçecektir. Türkiye, gelecekte ekonomik dengelerini zedelemeden dış borçlanmasını düşürüp, kendi iç gelir dağılımını düzeltebilirse dünya açısından örnek oluşturacak ve bugün çalkantılar yaşamasına karşılık gelecekte bir barış adası olacak. Türkiye’nin geleceği açısından temel alınacak amaç bu olmalı…
Yazar kitabının son bölümünde kendi temennilerine yer vererek yıllar sonra, rüşvetin-yolsuzlukların ve vurgunların son bulduğu, geleceğimizin teminatı olan gençlerimizin geleceğe umutla baktığı, bir devletin gelişmişliğinin en büyük göstergesi olan demir yolu hatlarının dünya standartları üzerine çıktığı bu raylar üzerinde 350–400 km hız yapan trenler görmek istediğini, insanların daha fazla okuyarak kendi dalında uzmanlaştığı, bu ülkede yetişen bilim adamlarının bu ülke için ellerinden gelenin daha fazlasını yapmak için tüm imkânlarını seferber ettiği gençlerin geleceğe umutla baktığı, işini ehli olan ve kendini bu millete adamış politikacıların yetiştiği, yabancıların kilometrelerce öteden görmek için geldiği kültürel değerlerimize ve geçmişimize sahip çıkıldığı, günlük konuşmalarımızda saf Türkçenin konuşulduğu ve yavaş yavaş diğer yerlerde de konuşturulmaya özendirildiği, teknolojiyi yakından takip eden bilimsel gelişmelerin gerisinde kalmayan bir Türkiye görmek istediğini belirmiştir.

ANKARA’DA GİZLİ İSRAİL DEVLETİ Mİ VAR? – HASAN DEMİR

Kitabın yazarı Hasan DEMİR 1954 Daday/Kastamonu doğumludur. Hasan DEMİR sekiz yıl Halk Kütüphanesi memurluğu ve üç yıl Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Müdürlüğü yaptıktan sonra devlet hizmetinden ayrılmış. Orhan Ziya, Abdullah Kulsabey, Metin Kitaplı gibi pek çok müstear isim kullandı, yirminin üzerinde kitabı basıldı. Günümüze kadar birçok gazetede köşe yazarlığı yapmış olup halen Yeniçağ Gazetesi’nde köşe yazarıdır.
Yazar Hasan DEMİR daha önce Yeniçağ Gazetesinde yazmış olduğu Köşe yazılarını Kitabın konusuna uygun şekilde seçerek bir araya getirip kitabı oluşturmuştur.
Yazar kitabın başında yazdıklarının okunduğunda Milletin ayrıntılarla meşgul edildiği kanaatinin oluştuğunu varsaymaktadır. Bunu Peygamberimiz “Vatan sevgisi imandandır” ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır!” sözlerine dayanarak vatan ve imanın bugün çok ciddi bir tehlike altında olduğunu yazmıştır.
Yazar köşe yazılarını bir araya getirerek kitabı oluşturduğundan kitabın bir bütün olarak özetlenmesi zorlaşmış, bu yüzden de özette konuya ilişkin yazılarından derleme yapılmaya çalışılmıştır.
Sahibi belli olmayan Kardak için Yunanistan ile savaşı göze alan Türkiye, sıra İsrail’e gelince neden yelkenleri indiriyor? Yoksa Ankara’da İsrail gizli devleti mi var? Yoksa Yunanistan düşman da İsrail dost mu? Diplomatik üslup dışında kim İsrail’e dost diyorsa işte o aslında Ankara’daki İsrail derin devletinin adamıdır, çünkü İsrail dost değil düşmanın en sinsisi, en kararlısı, en güçlüsü ve en acımasızıdır.
Türkiye, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olmasına rağmen, yine Türkiye Konya üzerinde İsrail Savaş uçaklarına eğitim uçuşu yaptırarak Filistin halkına ve kendi geçmişine ihanet etmesine rağmen İsrail, Türkiye’ye, hem Irak’ta Barzani-Talabani önderliğinde kurulmuş bulunan “Yahudi Kürdistan”ın merkezinde yer alarak, hem bayrağında tahrif edilmiş Tevrat’a göre “Vaat edilmiş toprakları” iki mavi çizgi, yani Nil-Fırat’ı resmederek, hem Knasst (İsrail Parlamentosu) girişine Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bir kısmını da içine alan Arz-ı Mev’udu çakarak Türkiye’ye sürekli, “Elime fırsat geçtiğinde canına okuyacağım” deyip duruyor.
İsrail’in Türk ve Türkiye düşmanlığı böyle sembollerden ibaret değil. Siyonist Yahudi ABD, AB ve Türkiye içindeki “derin devletine” o kadar güveniyor ki, zaman zaman küstahlaşmaktan, Türk vatanı üzerindeki toprak emellerini açıkça dile getirmekten de çekinmiyor, çekinmedi.
“Lübnan Kasabı” Ariel Şaron 1982 yılında bir İtalyan gazetesinde Türkiye’nin işgalini tartışmış ve, “Türkiye ilgi alanımız içerisindedir” demişti. Siz şimdi Şaron’un bu küstahlığını bir kenara bırakın, ABD-İsrail ittifakının Irak’ın Kuzeyinde bir “Yahudi Kürdistan” kurduğunu ve bu devletin yaşayabilmesi için Akdeniz’e açılma gibi bir mecburiyetin olduğunu, ardından da, MOSSAD-CIA ve İngiliz Gizli Servislerinin 23 Mart 2004 günü bir futbol maçı esnasında Suriye’deki Kürtleri, Türkiye’deki ayrılıkçı Kürtler gibi nasıl ayaklandırdıklarını hatırlayın ve bu bilgilerinizin yanına, 1983 yılında zamanın İsrail Dışişleri Bakanı İzak Şamir’in, “Türkiye’yi Kürdistan’ı işgal altında tutmakla” suçladığını koyun; bütün bunlar sizi ikna etmeye yetmediyse, İsrail’de herkesin bildiği, “Bir Türk öldür rahat et!” Yahudi atasözü üzerinde biraz düşünün.
Altı adeta bir Petrol denizi olan Türkiye-Suriye sınırındaki 3 Milyon dönümlük arazinin 49 yıllığına İsrail’e devri demek Türkiye Cumhuriyetinin bu topraklardan ebediyen vazgeçmesi demek olsa gerek. Türkiye nasıl olur da kendi mayınını temizlemekten acizdir.
Türkiye kendi mayınını temizleyemiyorsa bırakın öyle kalsın. Böylece hem Irak’ın kuzeyindeki Yahudi Kürdistan’ın Akdeniz’e doğru önünü tıkamış, hem “Nil’den Fırat’a” kadar , “Arz-ı Mev’ud” hayallerini kuran ve bu hedefine adım adım yaklaşmakta olan Siyonist İsrail’in önünü tıkamış olursunuz.
Büyük Ortadoğu Projesi için, “İnşallah hayata geçer, Diyarbakır da bu projenin merkezi olur” diyen Başbakan ve Türkiye’yi yönetenler, proje sahiplerinin, “BOP Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek diye açıkça yazıp çizdiklerini bilmiyorlar mı? Türkiye-Suriye sınırındaki 3 milyon dönümlük vatan toprağının İsrail derin Devletinin ortağı olduğu şirketlere 49 yıllığına devredilmek istenmesi kast edilen haritanın bir bakıma Irak’tan sonra Türkiye üzerinden de ufak ufak değişmeye başlaması demektir. Herkesin aklını toplaması gerekiyor. Yoksa Yahudilerden aldığınız cesaret ödülleri cehenneminiz olur.

Türkiye, İsrail İşgalindeki Gazze Şeridi sanki;

Bir galeri “2006 Yılının Genç Ressamları” isimli bir resim yarışması düzenliyor. Değerlendirme Jurisi Hilmi IŞIK’ın Siyonis İsrail’in Filistin halkına reva gördüğü zulmü konu alan resmini ‘sergilenmeye değer görüyor’ ve resim Tevfik İhtiyar’ın galerisinde sergileniyor. Devreye İsrail Konsolosluğu giriyor ve resim duvardan indiriliyor, gerekçe de “Söz konusu çalışma, İsrail bayrağına açık ve ağır bir saldırı olup, İsrail ve Türkiye halkları arasındaki ilişkiye zarar verici niteliktedir. Bu sebeple adı geçen çalışmanın sergiden mümkün olan en kısa zamanda kaldırılmasını önemle rica ederiz.” İşin özü Türkiye sahipsiz. Türkiye’de Avrupalının, ABD’linin ve İsrail’in sözü ve etkisi Türk’ten, Türk devlet ve Türk insanından çok daha derin, çok daha yaygın.

Yahudi Lobisi Türkiye’de olağanüstü etkili;

İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da Yahudi Lobisinin etkisi asgaridir. Bu bütün Avrupa ülkeleri için geçerlidir. Türkiye’de, ilginçtir Yahudi Lobisinin etkisi neredeyse diyaspora Yahudi’sinin İsrail üzerindeki etkisinden daha fazladır. Peki neden bu böyledir? Bunu anlayabilmek için 1880 yılında Fransa’da 15. yüzyıl Yahudilerine atfedilen iki mektup yayınlandığı için Yahudiler kovuşturmaya uğradılar ve Arles Yahudileri, İstanbul Yahudileri’nden yardım isteyince, İstanbul Yahudileri şöyle karşılık verdiler;
‘-Musa’ya inanan sevgili kardeşlerimiz, Fransa Kralı sizi Hıristiyan olmaya zorluyorsa, Hıristiyan olun, başka türlü yapamazsınız çünkü, ama Musa’nın yasalarını yüreklerinizde saklayın. Malınızı mülkünüzü elinizden alıyorlarsa, oğullarınızı tüccar olarak yetiştirin ki, yavaş yavaş onlar da Hıristiyanların mallarını mülklerini ellerinden alsınlar. Canınıza kastediyorlarsa, oğullarınızı hekim, eczacı olarak yetiştirin ki, onlar da Hıristiyanların canlarını alsınlar. Havralarınızı yakıp yıkıyorlarsa, oğullarınızı din adamı olarak yetiştirin ki, onlar da Hıristiyanların kiliselerini yakıp yıksınlar. Başınıza başka dertler açıyorlarsa, oğullarınızı avukat, noter olarak yetiştirin ki, devletin her işine karışsınlar. Böylece Hıristiyanları boyunduruğunuz altına alacak, dünyaya egemen olacak, öcünüzü alabileceksiniz onlardan.’ Diyor. Mektup aynı zamanda, “Biz burada böyle yapıyoruz.” demek anlamına gelmiyor mu?” İşte o gün ve devamı yıllarda İstanbul’da bunu böyle yaparak Osmanlı’nın çöküşünde önemli rol oynamışlardır.
Bu gerçeği bilen Mustafa Kemal çevresindeki onca Masona rağmen “Defolun Yahudi uşakları” diyerek Mason Localarını kapatmış ama ne yazık ki İsmet İNÖNÜ döneminde Siyonizm’in “Çiftliklerimiz” dediği Mason Locaları yeniden açılmıştır.
Siyonist Yahudiliğinin en etkili olduğu ülkelerin başında maalesef Türkiye geliyor. Öyle olmasaydı İsrail savaş uçakları Konya’da daha iyi savaşabilmek için eğitim uçuş iznini Türkiye’den alabilir miydi? İsrail’e böyle bir izni ne İngiltere verir, ne Fransa, ne Rusya, ne Çin, ne İtalya…

Orhan PAMUK Şaron’un diliyle konuşmuş…

Orhan PAMUK “Herkes vaat edilmiş topraklar konusunda fikir öne sürüyor ancak neden bu toprakları ele geçirme amacında olduğumuz hakkında kesin bilgiye sahip değiliz. Bizim inancımıza göre Dünya Hakimiyeti kurulmadan önce vaat edilmiş toprakların tamamen bizim elimize geçmesi gerekiyor. Bu nedenle bölgede çıkacak nihai kaosun altyapısını Türk, Ermeni ve Kürtleri birbirine düşürerek hazırlamış olduk. Kimse itiraf etmiyor bari ben söyleyeyim.
Pamuk bunu söyleyince herkes kızmaya başlıyor Türkler Ermeni soykırımı yapmamıştır diye falan. Türk İslam inancında “Vaat edilmiş toprakların ele geçirilmesi diye bir şey yok. Bu inanç Siyonizm’in, bu inanç Yahudi’lerin, mesela kasap Şaron’un inancı. Pamuk bunu söyleyerek bizim gençliğimizin uyanmasını sağladı ve Pamuk sahiplenerek yaptığı itiraflarıyla gördük ki, her şey İsrail’in sapık inancı o Arz-ı Mev’ud için dizayn ediliyor. Türk-Kürt-Ermeni birbirine düşürülüyor. Bu üçlü zayıflarken İsrail palazlanıyor ve her geçen gün Arz-ı Mev’ud’a, Nil ve Fırat arasındaki ‘vatana’ bir adım daha yaklaşıyor. Bunun üzerine Türk insanının Siyonizm’i, Sebatizm’i iyi öğrenmeli ve Türkiye açısından ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha düşünmeli ve Atatürk’ün Mason Derneklerini neden kapattığını idrake çalışmalıyız.

Türk Genel Kurmayı’nda üst düzey İsrailliler;

Genelkurmay’ın internet sitesinde “Türkiye-İsrail Üst Düzey Askeri Diyalog toplantısı, 27-28 ocak 2005 tarihlerinde Genelkurmay Başkanlığı Karargahında icra edilecektir” şeklinde duyurusu yer almaktadır.
Bu görüşmelerde merak edilen İsrail Savunma Bakanlığı Direktörü Emekli Tümgeneral Amas Yaron’a “Türkiye Kürt devletini tanımak zorunda kalacaktır demek ne demek?” , ayrıca İsrail radyosunda, İsrail gazetelerinde MOSSAD elemanlarının Irak’ın kuzeyinde Kürtleri eğittiği, yine İsrail’de binlerce Yahudi kökenli Kürtlerin Irak’ın kuzeyine taşındığı, İsrail’in Irak’ta bir banka kurduğu (Bağdat’ta açılışını Barzani’nin yaptığı Kürdistan Kredi Bankası) sadece Kürtlere Türk bölgelerinden ev ve arazi alımı için krediler verdiği acaba İsrail generalleri ile Türk generalleri arasında masaya yatırıldı mı? Türkiye’den daha önce göç eden Türk doğumlu Yahudilerin değişik şekillerde Şanlıurfa’ya geri dönmeye başlamaları, İsrail hükümetinin direktifleri doğrultusunda GAP’tan toprak alımları, yine Şanlıurfa’ya Sinagog yapımı için İsrail veya Yahudi diyasporasının 20 milyon doları niçin ayırdığı falan Türk-İsrail generalleri arasında sohbet konusu oldu mu? Bunların Türkiye’nin güvenliği ile doğrudan ilgili olmadığını kimse söylemez herhalde.

PKK’ya mayın, İsrail’e misket Buşh’tan

Bizim asıl uğraşmamız gereken ABD, İsrail ve İngiltere’dir. PKK bunların bir kuyruğudur. Kuyruğu kopartsan yenisi çıkar. Nasıl ki sağ-sol kuyruğu bitti bu sefer de PKK kuyruğu başladı ve devam ediyor. ABD ne zaman ki Irak’a girdi PKK azdı neden çünkü PKK destek gördü. DEHAP Batman Eski İl Başkanı Mehdi ÖZTÜRK “ABD’lilerin maksadı Türk-Kürt savaşı çıkartmak. Buraya gelen her heyet bize ayrı yanlarımızı öne çıkarmamızı söylüyor. Türkiye Uluslar arası bir komployla karşı karşıya ve bu komplo Türkiye üzerinde Kürtler vasıtasıyla oynanmak isteniyor.” sözleri ve Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin resmi internet sitesi Pukmedia.com’un haberine göre 15 Ağustos 2006 günü Süleymaniye’nin güneyinde yer alan Kelar yakınlarındaki Hacıevvel köyüne yaklaşan üç Amerikan helikopteri PKK’ya iki adet strella füzesi ile 18 paket C-4 patlayıcısı bırakıyor. İşte ABD bu…

Apocuları Ankara’ya yürüten ABD-İsrail ittifakıdır

Filistin, İsrail kuşatması altında bir açık cezaevinden farklı değil ve içeriden de EL Fetih ve Hamas diye ortadan ikiye bölünmüş. Benzer şeyler Irak’ta da yaşanıyor. Aynı kıbleye yönelen, aynı safta yer alan millet Şiiler ve Suniler diye ikiye bölünmüş. ABD fitnesi ve İsrail çıkarı için birbirlerinin katili haline getirildi. Aynı şeyi Türkiye için de 1980 yıllar öncesi sağ-sol çatışmasıyla uygulanmaya çalışıldı ama tutmayınca bilinen çirkin oyunlarından vazgeçmeyerek Türkiye’de görevli Amerikalı diplomatlar Doğu ve Güneydoğu’ya gittiklerinde Kürtlere “Farklı yönlerinizi öne çıkartın!” aklı vermeyi sürdürüyorlar. Bütün bunları göz önünde bulundurarak Demokratik Toplum Partisi’nin, “Dişe diş, kana kan, seninleyiz Öcalan” sloganlarıyla Diyarbakır’dan Ankara’ya doğru yola koyulmalarının arkasında Doğu ve Güneydoğu’ya giderek, “Ayrılıklarınızı öne çıkartın” aklı veren Yahudi kökenli Amerikalı diplomatların bulunmadığı düşünülebilir mi?

Türk çocukları nasıl İsrail vatandaşı yapılıyor…

1987 yılında İlker ÇINAR 17 yaşında ve gazetede gördüğü “ücretsiz İncil gönderilir” ilanı ile Türkiye’de faaliyet gösteren misyonerlerin tuzağına düşer ve Hıristiyan olur. Bir müddet sonra Papaz ve Başpapazlık konumuna yükselir ve Türkiye’de misyonerlik faaliyetlerinde bulunur. Daha sonra Avrupa’da çeşitli ülkelerde misyonerlik faaliyetinde bulunur. 37 yaşına geldiğinde yaptıklarından pişman olur ve tövbe ederek tekrar İslam’a döner. Yaşadıklarını “ben bir misyonerdim” başlığı altında “Şifre çözüldü” adlı kitapta anlatıyor.
Eski Başpapaz İlker ÇINAR kitabında Türkiye’de faaliyet gösteren misyonerlerin Aleviler ve Kürtler ile özel olarak ilgilendiklerinin de altı çiziliyor ve “Genellikle Diyarbakır’da bir araya geliyor; her konuda işbirliği yapılıyor ve devlet tarafından gelecek engellemelere karşı stratejiler geliştiriyorduk. Bu çalışmalarımız sırasında karşılaşacağımız problemlere çözüm getirebileceğini söyleyen bir konsolos devreye girmişti. Konsolos eğer bizim karşılaşacağımız bir sorun olursa kendilerine hemen haber verildiği taktirde bize yardımcı olabileceklerini söylüyordu” diyor ve bu konsolos’un da ABD’nin Adana Başkonsolosu olduğunu söylüyor. İşte müttefik ve ABD Başkonsolosu…

Ankara’da Türkleri aşağılayan bir İsrail elçisi

Türk Dayanışma Konseyi Üyesi Oğuz POYRAZOĞLU’nun gönderdiği mektubunda “Dün Sayın İsrail Büyükelçisini randevulu olarak ziyaret edecektik. Ziyaret öncesi çorabımıza varana kadar arama teşebbüsü ve ziyaretçi heyetini tek tek içeri alma isteklerini o an aldığımız kararla ziyaretimizi iptal ettik.”diyor.
Türkiye İsrail’e ne yaptı da İsrailli diplomat Türk insanını böyle aşağılıyor. Türkiye İsrail’in bağımsızlığını ilk tanıyan Müslüman ülke olduğu için mi? Bu olay Büyükelçi Aviv’in ırkçılık yaptığını gösteriyor. Bu olayı öğrenince aklımıza Bush’un Ankara ziyaretinde milletvekillerin ve bakanların ellerinin içi conilerce kontrol edildikten sonra Bush ile tokalaşmalarına izin verilmesi geliyor. O zaman milletvekilleri buna tepki gösterip salondan çıksalardı belki başımıza bunlar gelmezdi. Bizim Büyükelçimiz İsrail’de aynı şeyi yapsaydı kim bilir neler olurdu.

Mehmetçiği Güneydoğu’da vuran Siyonizm’dir

Irak’ın kuzeyine 100 defa girsek, Kandil dağlarını uçaklarımızla döve döve kuma çevirip bir elekten geçirsek de ne PKK biter ne bizim şehit tabutlarına sarılıp gözyaşı dökmemiz sona erer. Nitekim biz defalarca oraları bombaladık ama PKK hala var. Çünkü İsrail Arz-ı Mev’ud, çünkü küresel sermaye ve onun silahlı gücü ABD ve İngiltere öyle istiyor. Atatürk böyle bir planın yapıldığını tahmin ediyordu ve bu yüzden Yahudilerden uzak durulmasını söylüyordu. Nitekim Atatürk öldü film koptu İsrail Devleti kuruldu. Ve Türkiye’ye meydan okudu;
İsrail idarecileri sadece Türk topraklarına göz dikmemiş, her fırsatta Türk düşmanlığı da yapmaktadır. Londra’da yayımlanan Middle Easat Reviev dergisi İsrail Başbakanı Meneham Begin’in Irak’taki nükleer santralların bombalanmasından sonra “Bir Türk öldür rahat et” dediğini yazmıştı.
İsrail’in Ankara Maslahatgüzarı Dışişleri Bakanlığımıza bir açıklama yaparak, Begin’in böyle bir söz söylemediğini, ancak; bunun bir İsrail atasözü olduğunu söyledi.
PKK’yı da kullanarak Irak’ın kuzeyinden sülalesinden hahamlar çıkmış Barzani önderliğinde kurdukları “Yahudi Kürdistan” ile Türkiye’yi kuşattılar.
İşte Mehmetçiğin gerçek katilleri bunlar. PKK sadece bir taşeron. Teröristler Kandil’i çoktan boşalttı. Şimdi belki bir iki uçuş yapılacak, halkın gazı alınacak, hükümet kahraman, ABD “dost ve müttefik” olacak… Ardından “uzlaşma” altında “siyasi çözüm” yani “Eyaletler sistemi” gelecek.
Uyan millet uyan…

Barzani ve MOSSAD’tan PKK’ya 9 bin kışlık mont ve 3 kamyon silah nasıl gitti?

Gazeteci Uğur YILDIRIM bir haberinde 20 Ekim 2006 tarihinde Erbil Havaalanına İsrail eski İstihbarat (MOSSAD) şefi Ehoran Reifi iniyor ve Barzani ile görüşüp peşmergelerin modern silahlarla donatılması konusunda el sıkışıyorlar. Ehoran Reifi, İsrail’e dönmeden Diane bölgesinde PKK sorumlusu Cemil BAYIK ve PKK örgütlenme sorumlusu Duran Kalkan ile görüşüyor.
MOSSAD ajanı Reifi’nin Erbil’e inmesinden 25 gün sonra, 25 Ekim 2006 günü aynı Erbil Havaalanına 3 İsrail Kargo uçağı iniyor. Uçakların yükü hafif ve orta mükineli tüfekler, makineli tabancalar, ağıd doşka’lar, roketatarlar ve çeşitli çaplarda havan mermileri.
Uğur Yıldırım’ın bir başka haberi PKK şeflerinden Murat Karayılan, Neçirvan Barzani’den Kürdistan hükümeti adına silah istiyor ve anlaşıyorlar. 8 Aralık 2006 gecesi Erbil’de üzeri battaniyelerle örtülü üç kamyon dolusu silah yola çıktı, kamyonlar sabah saat 6’da Süleymaniye’ye girdi, PKK’nın yan kuruluşu Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi önünde durdu. Partiden yanlarına birkaç adam daha aldılar, Kandil’e doğru hareket ettiler. Bir sürpriz de kamyonlarda Türkiye Cumhuriyeti plakaları vardı. Aynı dönemde PKK finans sorumlusu Ömer Kaya, Kandil’deki teröristler için tam 9 bin kışlık mont satın aldı. İşte tüm bu olan bitenden ABD ve İsrail MOSSAD’nın haberinin olmadığı söylenebilir mi?

İsrail’in Ankara’yı vurma planı!

İran’ın elinde İsrail’i vurabilecek füzeler varmış ve İran nükleer silah yapmaya bugün her günkünden biraz daha yakınmış…
– Eee bana ne!
Böyle olduğu içindir ki İsrailli Genelkurmay Başkanı İsrailli komandoların
Hakkari ve Bolu Dağı Komando Tugayları ve Özel Kuvvetler Komutanlığı birimlerinde Mehmetçikle birlikte eğitim yapmaları talebinde bulunmuş.
Bu İsrail’in Türkiye’yi içerden vurması demektir. Vurmasa bile bu, İsrail tarafından Türkiye’nin İran’ın hedefi haline getirilmesi, yani Türkiye’yi İran’a vurdurması demektir.

İşgal Güçleri Ankara’da

Türkiye kravatlı memurlar tarafından bir asker gibi işgal ediliyor. Buna örnek olarak İMF memurlarının borcunuz şu kadardır bunu verebilmeniz için çocuğunuza okul çantası almayın, şunları kısın, bunları kısın, eğitime şu kadar, sağlık sektörüne şu kadar kısacaksınız diyebiliyor. Bu durum ülkenin işgal altında olduğunu gösteriyor. Askerin yerini kravatlı memurlar, silahın yerini de hesap makinesi almış.

Soralım Ahmet TÜRK’e ABD kardeş, Türkiye Katil mi?

Ahmet TÜRK her konuşmasında barış ortamından, insan haklarından bahseder. Bir kere olsun PKK’nın bir terör örgütü olduğundan bahsetmemiş ve tam tersi PKK’nın bir ölüsüne şehit deyip bağrına basabiliyor. Ülkenin Doğu ve Güneydoğu’sunda ülkeyi birbirine düşüren kimdir tabiî ki ABD’dir. Bunu daha önceki Batman İl Başkanınız söyledi; “Amerikalılar bize geliyor, ayrılıklarınızı öne çıkartın diyor. Bölgemizde Kürtler üzerinden Türkiye’ye kirli bir tuzak kuruluyor!” diyor. Ve böyle söylediği için de hemen görevden alınıyor. Neden çünkü ABD’yi müttefik addediyor. Aynı konu ile ilgili dönemin İnsan Hakları Derneği Eski Başkanı Akın BİRDAL Muş’un Varto ilçesinde Belediye’nin düzenlemiş olduğu panelde Türkiye Cumhuriyetine verip veriştiriyor. Buna dayanamayan ve itirazda bulunan Varto Cumhuriyet Mahallesi Muhtarı Niyazi BİNGÖL “Amerika ve AB kardeşi kardeşe vurduruyor, Kürt kökenli kardeşlerimizi emperyalizmin piyonu yaptırmayız!” diyor. Muhtar AB ve ABD’ye laf atınca söyledikleri karşısında salonda tekme tokat darp ediliyor.

Misyoner Siyasetçi, Bürokrat ve İmamlar

Başta ABD olmak üzere Hıristiyan devletlerin Müslüman ülkelerin içişlerine karışarak ülkeyi sömürmelerine; siyasetçilerin, yazarların, gazetecilerin bunu Avrupa’ya ve halka anlatması gerekirken Ülkelerin bunları hak ettiği gibisinden görüş belirtmeleri misyonerlikten başka bir şey değildir.

Milli Güvenlik Kurulu’nda bir Mason

Defne Mason Locası Üstad-ı Muhteremi Mustafa Ağaoğlu, “MGK’nın kara kutusu” olarak anılıyormuş. Bu adam 1975 yılında 35 yaşında MGK Genel Sekreterliği 1. Hukuk Müşavirliğine atandı. 12 Eylül’e giden süreci adım adım yaşadı. İhtilalin ardından MGK Yasasını hazırladı.
Demek ki 12 Eylül’cüler MGK gibi çok önemli bur kurumun anayasasını hazırlamakla bir Masonu bilerek görevlendirmişler. Mustafa Ağaoğlu, “Kendime saygı gereği Mason olduğumu gizlemedim” dedikten sonra “Askerlerin Mason Derneklerine üye olmaları yasaktır; ama benim 3 yıl MGK’da görev yapmam rahatsızlık oluşturmadı” diyor.
“28 Şubat sürecinde alınan bir çok kararda imzası olan Ağaoğlu, kararların uygulanması için oluşturulan Başbakanlık Takip ve Koordinasyon Kurulu’nda görev yaptı.”
Tabi 28 Şubat denildiğinde Çevik Bir’i meselenin içine katmadan olmaz. Çünkü Sayın Bir, bir bakıma 28 Şubat sürecinin lokomotifi idi. Emekli olduktan sonra ABD’deki Yahudi Lobileri ile ilgili basında baya yer alıyor.
Çevik Bir Masonları nasıl gördüğünü ve bir mason organizasyonunda nasıl yer aldığını değerlendiriyor;
“O kadar güzel örgütlenmiş, zamanında hangi konuyu seçeceğini bilen ve pozitif enerji veren bir sivil toplum örgütü ile beraber olmaktan mutluluk duyuyorum.”
Mustafa Ağaoğlu 28 Şubat sürecini bir müdahale olarak kabul ediyor ve Erbakan’ı müdahaleye davetiye çıkarmakla suçluyor. Ağaoğlu ve Çevik Bir’e göre müdahaleye davetiye çıkaran eylemler “Başbakanlıkta tarikat liderlerine verilen iftar yemeği” ve “Sincan’daki Kudüs gecesi…” idi. O günlerin Hürriyet’leri, Milliyet’leri, Sabah’ları ve diğer gazeteler de buna ama bu kadar da olmaz ki dediler, dedirttiler…
Belki şimdi de böyle düşünenler vardır. Hayır işte aklımızı başımıza almalıyız. Rahmetli Atatürk’ün “Yahudi uşakları” diye huzurundan kovduğu ve kapattırdığı Mason tarikatına üye biri MGK’nın yasasını hazırlayacak bu normal ama Müslüman bir ülkede bazı vatandaşların Başbakanlık Konutu’nda iftar yemeği yiyemeyecekler bu normal değil, yanlış öyle mi? Bugün ramazan aylarında Başkan Bush bile Müslüman önderlerine yemek veriyor. Allah’tan korkun insafa gelin.

Türkiye nasıl kurtulur?

Türkiye’nin mazisine yakışır bir hal ve gelecek oluşturabilmesi için her şey mevcut. İnsan kaynağı olarak bunu hak ediyor ve Vatan olarak da her türlü imkana sahibiz.
1-Kültür emperyalizmi ile düşmanımıza aşık edilmişiz.
2-Kökünden uzaklaşmak kimseye yaramadığı gibi Türk milletine hiç yaramadı.
3-Dün hem kendi ülkelerini hem dünyayı yöneten Türkler “Bizden adam olmaz” noktasına geldikleri, getirildikleri anda ABD’den, AB’den akıl istemeye, “ Gel bizi yönet” demeye başladı.
4-Biz, “Bizden adam olmaz” ve biz, “Yönetemiyoruz!” dedikçe, Fransa’sından, İtalya’sına, Rum’undan Yunan’ına, yani dün bizim yönettiklerimiz, “Haklısınız, siz yönetemiyorsunuz” demeyi sürdürdüler.
5-Ülkeyi yönetemeyenin ayıbı yeterken müesseseleri de yönetemediklerini itiraf eden nesiller, yahut buna inandırılan yöneticiler, bürokratlar oluştu ve müesseseler bir bir, birkaç yıllık karları karşılığı yabancılara satılmaya başlandı.
Kurtuluş, diriliş ve şahlanış Atatürk gibi bütün bunların tersini yapmakla mümkündür.