CEZA ADALETİ — Mehmet ARICAN

                                                       CEZA ADALETİ

“Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir. ”                                                                           

                                                                                                               Blaise Pascal   

                                                                  Önsöz

       Ceza adaleti, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde önemli bir akade­mik çalışma alanı olmasına karşın, birçok ülkede olduğu gibi, ülkemizde de ihmal edilmiş bir konudur. Ceza adaleti ile ilgili konular genelde ceza muhake­mesi hukuku içerisinde mütalaa edilmiş ve işlenmiştir. Elbette konuları ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukukundan tamamıyla soyutlamak mümkün ol­mamakla birlikte; günümüzde artık ceza adaleti sisteminin ve sürecinin daha farklı bir perspektiften incelenmesi gerekmektedir. Zira, ceza adaletini ilgilendi­ren konular basit bir ceza muhakemesi hukuku veya kriminoloji konusu olmak­tan çıkmış; toplumun daha geniş kesimlerini ve hatta devletin işleyişini etkiler hale gelmiştir. Bir anlamda artık konulara bir de “ceza adaleti” perspektifinden bakılması ihtiyacı doğmuştur. İşte bu eser “ceza adaleti” perspektifiyle ceza hukukunu ve ceza muhakemesi hukukunu ilgilendiren süreç ve prosedürlere bir bütün olarak bakmakta ve ceza adaletini, sistem, işleyiş ve etkinlik bakımından analiz etmeye çalışmaktadır.

         Hemen her türlü bilimsel faaliyetin gerçekleştirilmesi sırasında olduğu gibi, bu çalışma sırasında da bir çok kişi ve kuruluş çalışmaya çeşitli şekillerde ve farklı zamanlarda maddi veya manevi destek verdiler. Bu kişi ve kuruluşlar uzunca bir liste oluşturmaktadır. Ancak bu liste içinde ön plana çıkanlar: Başta sevgili dostum Mehmet ÖZCAN, değerli büyüklerim H. Bülent OLCAY ve İbrahim N. TİTİZ olmak üzere, sayın Başkanlarım: Zühtü ARSLAN ve Hasan Hüseyin ÇEVİK; araştırma görevlisi arkadaşım: Vakkas YEGRİM; öğrenci arkadaşlar: Yusuf ÇÖZELİ ve Mustafa GÜLER; Amerikalı meslektaş ve arka­daşlar: Mark COLVIN, Marlene DORSEY, Bena PAISLEY, Faye SLABAUGH, Rosanne DEAN-SCOTT ve Scott MABEE; kurumlar: Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırmalar Kurumu (TÜBİTAK), Polis Akademisi ve Kent State Üniversitesi’dir. Hepsine ayrı ayrı en içten teşekkürlerimi sunuyo­rum. Ayrıca, listenin uzunluğu nedeniyle isimlerini burada zikredemediğim dostlarım da var. Özellikle bazı hakim, savcı ve adalet başmüfettişi olan dostla­rım metni okuyarak görüşlerini paylaştılar. Onlara da bu katkılarından dolayı teşekkür ederim. Bu arada Seçkin Yayınevinin değerli çalışanlarına ve bilhassa Ayşegül GENÇ ile sayfa tasarımını gerçekleştiren Emre KIZMAZ’a emek ve gayretleri için teşekkürlerimi sunarım. Son olarak eşime ve çocuklarıma en içten duygularla sonsuz minnet ve şükranlarımı burada açıkça ifade etmek iste­rim. Kalıplaşmış bir ifade olabilir; ama zorlukların ve sıkıntıların çoğunu en yakın aile bireylerinin göğüslediği de inkâr edilemez bir gerçektir.

                                                                                       9 Ekim 2009, Kent, Ohio – A.B.D

                                                                 Giriş

Son yıllarda ülkemizde “suç ve ceza” ekseninde önemli değişimler yaşan­maktadır. Bu değişimlerin başında, 2004-2005 yıllarında ceza hukukunu ve ceza adaletini ilgilendiren mevzuatta yapılan reform hareketi gelmektedir. Bu yıllar­da, başta Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu olmak üzere, ceza hukukunu ve ceza adaletini ilgilendiren mevzuatta köklü değişiklikler yapılmış; yasa ve yönetmeliklerin neredeyse tamamına yakını günümüz koşullarına uygun olarak güncellenmiştir. Bu reform hareketinin en önemli sonucu ‘ülkemizin ceza adaleti sisteminin tartışmaya açılmış olması’dır. Bu tartışma bugün hem akademik hem de yasaların uygulayıcısı konumunda bulunan çevrelerde halen devam etmektedir.

Ülkemizde “suç ve ceza” ekseninde ikinci önemli değişim ise, suçların iş­lenişi ile ilgilidir. Hepimizin gözlemlediği üzere, Türkiye’de son yıllarda çok kolay suç işlenmektedir. Ancak bu kolaylık, suçun işlenmesi ile ilgili fiziksel kolaylık değil; suçu işleyenin eylemini düşünsel açıdan rahatlıkla gerçekleştir­mesi ile ilgilidir. Bir anlamda

ülkemiz insanı oldukça rahat bir şekilde; sonuçla­rını düşünmeden veya sonuçlarına aldırmadan suç işleyebilmektedir. Öyle ki, işlenen bu suçların bir kısmı hafif suçlardan değil; aksine adam öldürme gibi en ağır suçlardandır.2

Yaşanan bu durumun doğal sonucu olarak, ülkemizdeki ceza ve tutukevle­rinde boş yer bulmak adeta imkansız haldedir. İnfaz kurumlarımız, geçmiş yıl­larda çıkarılan doğrudan veya dolaylı af kanunlarına rağmen bir türlü tenhalaş- mamış; bilakis gün be gün dolmaya devam ederek, neredeyse “iğne atsan yere düşmez” hale gelmiştir. Yukarı da bahsi geçen ceza adaleti reformu da sorunlara çözüm olamamış; “suç canavarları” hiç hız kesmemişlerdir.

Bu durumun hemen parmakla gösterilebilecek tek bir sorumlusunu bulmak mümkün olmamakla birlikte, devlet mekanizmaları içerisinde sorumluluğun en büyüğünü bizzat ceza adaleti sisteminin kendisine yüklemek gerekecektir. Şu veya bu sebeple fonksiyonunu tam olarak yerine getiremeyen bir ceza adaleti sistemi, suçla mücadelenin başarısız olmasının ve suçların cezasız kalmasının birinci dereceden sorumlusudur.

Yalnız burada dikkat etmek gerekir ki, sorumluluğun ceza adaleti sistemi­nin bizzat kendisine yüklenmesi, ceza adaleti politikalarının belirlenmesinde aktif rol alan siyasi iktidarın, içtihat makamı yüksek yargı organlarının ve sis­temin içerisinde rol alan diğer aktörlerin sorumluluğunu ortadan kaldırmamak­tadır. Aksine, sorumluluk; sistemi kuran, yaşatan ve çalıştıranlar arasında pay- laştırılmalıdır. Bununla beraber, eğer sorumlulardan oluşan bir liste yapılacak olursa, sistemi kuran irade olarak yasa koyucuyu listenin birinci sırasına yaz­mak gerekecektir.

“İyi yasa, kötü yasa yoktur; iyi uygulanan, iyi uygulanmayan yasa vardır” hipotezi ile yasa koyucunun sorumluluktan kaçması düşünülemez. Yasa koyucu yasaları çıkarmanın yanı sıra, çıkardığı yasaların uygulanmasını sağlayacak ekstra tedbirleri de almak zorundadır. Bir anlamda, yasaların işleyip işlemediği­ni sürekli olarak izleyerek, işlemediğini tespit ettiği yasaları değiştirmek zorun­dadır. Ancak bu, gelişigüzel yasa çıkarmak, dün çıkarılan yasayı bugün değiş­tirmek olarak algılanmamalı; yasalar “yap-boz” tahtasına çevrilmemelidir. Lehe olan yasanın uygulanma zorunluluğu gibi birçok hukuksal nedenden dolayı ceza hukukunu ve dolayısıyla ceza adaletini ilgilendiren konularda, yeni yasalar çı­karmak veya mevcut yasaları değiştirmek, üzerinde çok fazla hassasiyet göste­rilmesi gereken konulardır.İyi düşünülmeden ve üzerinde yeterince çalışılma­dan yapılan yasal değişiklikler; uygulayıcıları, uygulanması zor ya da uygulan­ma kabiliyeti olmayan birçok kurallarla mücadele etmek zorunda bırakmaktadır.

Nitekim ülkemizde gerçekleştirilen büyük yasal reformlara rağmen kat etti­ğimiz mesafe bir arpa boyunu geçememiş ve birçok konuda beklentiler boşa çıkmıştır.3 Bu sonucun ortaya çıkmasında yasaların hazırlanışındaki eksiklikler kadar, değişime direnen “mantalite” de büyük rol oynamaktadır. Her türlü re­form hareketinde görüldüğü gibi, ceza adaleti sistemine yönelik değişikliklere de düşünsel anlamda direnç gösteren bir kesim vardır. Bu kesimin mensupları, kolluğun içinden olabileceği gibi, yargının içinden, akademisyenlerden ve hatta toplumun içinden de olabilir. İşte bu direncin kınlamadığı noktalarda yeni dü­zenlemelerin hayata geçirilmesi aksamaktadır. Tutuklama konusunda yaşan­makta olanlar bu aksamalara verilebilecek bir örnek olabilir.Tutuklama, en son ve tamamen şartları oluştuğunda başvurulacak bir koruma tedbiri olmasına rağmen; hâlihazırda bir çeşit cezalandırma metodu veya toplumun infialine

mani olma ve toplumda suçlar cezasız kalmıyor mesajı verme aracı olarak kul­lanılmaktadır. İnfaz kurumlarındaki nüfusun yarıya yakınının tutuklulardan oluşması bu düşünceyi destekler mahiyettedir.

         Bugün gelişmiş ülkelerdeki ceza adaleti sistemleri esasen kusursuz olma­makla birlikte, etkin ve verimli çalışmaktadırlar. Kaldı ki, etkin bir ceza adaleti sistemine sahip olmayan bir ülkenin gelişmişlik düzeyini yakalaması mümkün gözükmemektedir. Bir ülkenin demokratiklik düzeyi ile ceza adaletinin etkinliği arasındaki ilişki her zaman doğru orantılı olmayabilir; fakat ekonomik ve sosyal anlamda gelişmişlik düzeyi ile ceza adaletinin etkinliği ve işlerliği arasında paralellik olduğu görülmektedir. Bu nedenle bir ülkenin geleceği ceza adaleti sisteminin iyi işlemesine bağlıdır denebilir. Sağlıklı çalışmayan ve kendisinden beklenen fonksiyonları yerine getiremeyen bir ceza adalet sistemi devlete olan saygı ve güvenin yitirilmesine ve bunun sonucu olarak da toplum içerisinde anarşi ve kargaşanın doğmasına yol açar. Ceza adaleti sisteminin sağlıklı ça­lışması ve kendisinden beklenen fonksiyonları tam olarak yerine getirmesi; devlet otoritesinin en temel göstergesidir. Bir ülkede ceza adaleti sistemi; başta terör örgütleri, organize suç şebekeleri, mafya türü yapılanmalar olmak üzere en basitinden en ağırına kadar çeşitli suç odakları ile mücadelede ne kadar başarılı ise, o oranda, o ülkenin geleceği garanti altındadır. Tam tersi bir durumda ise, o ülkenin geleceği ciddi bir tehdit altındadır.

“Adalet Mülkün Temelidir” sözü doğal olarak ceza adaletini de içermekte­dir. İster borçlar hukukundan doğan bir ilişki olsun, ister ceza hukukunu ilgilen­diren bir konu olsun, yürürlükteki yasaları ihlal eden herkesin adalet önünde hesap vermesi bir toplumun huzuru ve geleceği için son derece önem taşımak­tadır. Toplumun refahı, huzuru ve gelişmesi için; çalışan, işleyen, etkili ve ve­rimli bir ceza adaleti sistemi olmazsa olmaz koşullardandır. Ülkemizin açısın­dan da durum farklı değildir. Ülkemizin demokratik, ekonomik ve sosyal an­lamda gelişmesi ve politik olarak bir istikrara kavuşması bakımından ceza ada­leti sistemi hayati önem taşımaktadır. Etkinliği olmayan ve işlemeyen bir ceza adaleti sistemine sahip olmadan ülkemizin demokratik ve ekonomik anlamda gelişmişlik düzeyini yakalaması mümkün değildir.                              Ancak, devletin bir çok ku­rumu gibi, ceza adaleti kurumları da maalesef devletten hak ettikleri oranda destek alamamaktadır. Bir de işin içine ceza adaleti kurumları üzerindeki politik baskılar girince iş içinden çıkılmaz hale gelmektedir. Buna ceza adaleti kurum-

Iarının kendi içlerinden gelen zaaf ve eksiklikleri eklenince de ceza adaleti sis­temini ülkenin gelişmesinin önünde bir engel olarak görenler dahi ortaya çık­maktadır.

Dolayısıyla, ceza adaleti ile ilgili atılacak yeni adımlardan önce sistemin çalışmayan, tıkanık noktalarının bulunup ortaya çıkartılması; tabiri yerindeyse sisteme “anjiyo” yapılması gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, her hangi bir yol haritasını belirlemeden önce sistemin bir bütün olarak fotoğrafını çekmek ve bu fotoğraf üzerinden sistemi tanımaya ve anlamaya çalışmak gerekmektedir. İşte bu eserde ortaya konulmaya çalışılan budur. Bu bağlamda eser; ilk olarak ceza adaleti kavramını açıklamakta; ceza adaleti sistemi ve ceza adaleti sürecinin tanımını yapmaktadır. Müteakiben Herbert Packer’ın meşhur iki modeli -suçla mücadele modeli ve haklar modeli- karşılaştırılmakta, ilaveten pek bilinmeyen marjinal kalmış diğer bazı ceza adaleti süreci modelleri kısaca tanıtılmaktadır. Sonrasında dünyadaki yaygın iki ceza adaleti sistemi, taraf sistemi ve soruştur­macı sistem, ayrı ayrı incelenerek genel hatlarıyla birbirleri ile karşılaştırılmak­tadır. Bu karşılaştırmadan çıkan sonuca göre, eser sistematiği içerisinde yeri geldikçe Türk ceza adaleti sisteminin benzer ve ayrılan noktalarına vurgu yap­maktadır.

Cezalandırıcı adalet, onarıcı adalet gibi ceza adaleti felsefeleri ile ilgili teo­rik tartışmaların ardından çalışma; Türk ceza adaleti sisteminin yapısını ve işle­yişini inceleme konusu yapmaktadır. Bu meyanda, sistemi oluşturan temel ku­rum/organ ve makamların tanıtımı yapılmaktadır.Yukarıda da değinildiği üzere Türk ceza adaleti sistemi önemli bir değişim (transformasyon) süreci yaşamak­tadır. Kurulmuş olmasına rağmen henüz uygulamaya geçirilememiş olan istinaf mahkemelerinin çalışmaya başlamasıyla bu süreç daha da zorlu bir yokuşa yö­nelecektir. Ceza adalet sistemimizin sahip olduğu fiziksel olanaklar ve insan kaynakları dikkate alındığında mevcut sorunlarla mücadelede gösterdiği per­formans övgüye layık ve takdire şayan olsa da, hala yapılması gereken birçok şey vardır. İşte çalışmamızın son aşamasında Türk ceza adaleti sistemine eleşti­rel bir yaklaşım tarzıyla bakarak sistemin daha etkin ve verimli çalışması için yapılması gerekenler ele alınmaktadır.

 

  1. CEZA ADALETİ

  1. BİLİMSEL DİSİPLİN OLARAK CEZA ADALETİ

Ceza adaleti, uzun yıllar hem ceza hukukçularının hem de kriminologların ilgisini çekmiştir. Hatta ceza adaletine “uygulamalı kriminoloji” diyenler de olmuştur. Zira ceza adaleti, başta ceza ve ceza muhakemesi hukuku olmak üzere, kriminoloji, penoloji, viktimoloji, sosyoloji, psikoloji, politika bilimi, kamu yönetimi, tarih ve ekonomi gibi birçok bilimsel disiplinle örtüşmektedir.Bu yönüyle ceza adaleti disiplinler arası bir konuma sahiptir.

       Ceza adaletinin bir bilimsel disiplin haline gelmesi Amerika Birleşik Dev­letlerinde 70 ve 80’li yıllarda bu konuya gösterilen yoğun ilgiye dayanmakta­dır. Bu yıllarda Amerika’da ceza adaletini ilgilendiren hemen her konuda bir araştırma patlaması olmuş; güçlü, etkin ve işleyen bir ceza adalet sistemi için olması ve yapılması gerekenler kitap, dergi ve doktora programları ile akademik bir perspektiften ortaya konulmaya çalışılmıştır.                                     Bu süreçte ceza adaleti krimi­nolojiden tedrici olarak bağımsızlığını ilan ederek; kriminolojiyi daha çok sos­yologların ilgisine bırakmıştır. Ceza adaleti ise hukukçular ağırlıklı olmak üze­re değişik disiplinlerden akademisyenlerin ilgi odağı olmuştur.

       Bilimsel bir disiplin olarak ceza adaleti; bir suçun soruşturulması, kovuştu­rulması ve cezaların infazı ile ilgili prosedür ve kurumlarla ilgilenmektedir. Bu itibarla, içerik olarak kriminoloji (suç bilimi) ve penolojiden (ceza bilimi) ayrılır. Kriminoloji ve penoloji suç ve cezayı sosyolojik açıdan incelerken, ceza adaleti suçun nedenleri ile fazla ilgilenmez. Ceza adaleti, daha çok işle­nen suçun nasıl soruşturulması, kovuşturulması gerektiği ve cezanın ne şekilde infaz edileceği ile ilgilenir. Bir başka deyişle, ceza adaleti suç ve ceza olgusuna salt sosyolojik veya hukuksal bir perspektiften bakmak yerine; bu olguya ku­rumsal ve yapısal açıdan yaklaşır. Bu noktadan hareketle; “Ceza adaleti siste­mi nedir?”, “Ceza adaleti sistemi hangi aktör ve organlardan oluşur?”, “Bu or­gan ve aktörler hangi amaca hizmet ederler?”, “Ceza adaleti süreci ve kurumları nasıl çalışırlar?”, “Hangi amaca hizmet ederler?”, “Ceza adaleti aktörleri karar­larını hangi motiflerle verirler?”, “İnfaz çeşitleri nelerdir?” ve “İnfaz kurumları­nın yapısı nasıldır?” gibi sorular ceza adaletinin bilimsel bir disiplin olarak ce­vap vermeye çalıştığı sorulardır.

Zaman zaman ceza adaletini ilgilendiren bazı konular kriminoloji, penoloji, ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku ile iç içe de geçebilir. Bu durumda konuya disiplinler arası bir pencereden bakmak zarureti doğabilir. Örneğin “uz­laşma” konusunun ceza hukukunu, ceza muhakemesi hukukunu, sosyoloji ve kriminolojiyi ilgilendiren yönleri olduğu kadar ceza adaletini ilgilendiren yönle­ri de vardır. Uzlaşma ceza hukukunda kamu davasının açılmasını engelleyen veya davanın düşürülmesini gerektiren bir hal (TCK m. 73); ceza muhakemesi hukukunda soruşturma veya kovuşturma aşamasında bazı suçlar açısından baş­vurulması gereken bir işlem (CMK m. 253); sosyolojik ve kriminolojik olarak da sosyal barışa ve onarıcı adalete giden bir yol iken; ceza adaletini ilgilendiren yönü itibarıyla mahkemelerin yükünü azaltmayı hedefleyen bir enstrümandır.

 

 

  1. 2. CEZA ADALETİ SİSTEMİ

Geçmişten günümüze her toplumda suçluların yakalanıp cezalandırılması adına ilkel veya gelişmiş birtakım örgütlenmelere gidilmiştir. Çeşitli makam ve organlardan oluşan bu örgütsel yapılanmaya bir bütün olarak ceza adaleti sistemi adı verilmiştir. Teknik bir tanımla ceza adaleti sistemi, bir suç işlen­mesi halinde devreye giren ve bu suçun soruşturulması, suçu işleyenlerin yar­gılanması ve yargılama sonunda mahkûm olan fail veya faillerin almış oldukları cezaların infaz edilmesi ile ilgili işlemleri yerine getiren mekanizmadır. Bir aşamada verilen kararların diğer aşamada verilenleri etkilemesi nedeniyle ceza adaleti sistemini bir çeşit “enterkonnekte” kararlar şebekesine benzeten Dönmezer ve Yenisey aşağıdaki kapsamlı tanımı yapmaktadır:

“Uygar dünya ülkelerinde suç teşkil eden kanun ihlâllerini aydınlatmak yani suçların faillerini saptamak, delil, eser, iz ve emareleri toplayarak takip makamla­rına sunmak, kendilerine sunulan bilgilere ve ayrıca kendisinin toplayabileceği di­ğer delillere göre yargı otoritesine sanıkları sevk etmek, gönderilen işleri hukuk ku­rallarına göre çözüme ulaştırmak, böylece verilen hükümleri hukuka uygunlukları yönünden inceleyerek nihaî çözümü belirlemek, hükmü kesinleştirmek, kesinleşen hükümlerin içerdiği yaptırımları yerine getirmek, infaz etmekle görevli otoriteler­den oluşmuş ve her aşamada müdafaaya yer veren resmî örgütlenmelerin meydana getirdiği sisteme, ceza adalet sistemi denilmektedir.”

Bu tanımdan hareketle ceza adaleti sistemi içerisinde yer alan kurum ve makamları çeşitli şekillerde tasnif etmek mümkündür. Bunun için ceza muha­kemesi hukukunda kullanılan klasik sınıflandırmalar yeterli olabileceği gibi, daha geniş bir kategorizasyon da yapılabilir. Ancak ceza adaleti sistemi bakı­mından yapılacak bir tasnifin ceza muhakemesi hukukunun yaptığı klasik tasni­fin dışına çıkması doğal karşılanmalıdır. Zira ceza adaleti sadece muhakeme hukukundan ibaret değildir. Ceza muhakemesi hukukuna göre muhakeme ma­kamları iddia, müdafaa ve yargılama makamlarından oluşmaktadır ve bu üç makamın altında başka makamlar da mevcuttur. Bu makamlar ise bir takım süjeler tarafından temsil edilmektedir. Muhakeme süjeleri muhakemede rol alan, bağımsız haklar kullanan ve muhakeme sırasında yükümlülükleri olan kişilerdir. Hakeri ve Ünver’e göre muhakeme süjeleri hâkim, savcı, sanık ve müdafiidir. Hâkim ve savcı yargılamanın işleyişi bakımından aktif süjeler olarak değerlendirilirken, sanık pasif süje niteliğindedir. Ancak ister pasif olsun ister aktif, bir muhakemenin süjeler olmadan yürümesi düşünülemez. Süjeler yaptıkları işlemlerle muhakeme sürecini canlı tutarak; sürecin devamını ve sonlanmasını temin ederler. Bu arada muhakeme sürecinde yer almasına rağmen, etkinlik ve rolleri farklı olan kimseler de vardır. Bunlar, tanık, bilirki­şi, suçtan zarar gören, mağdur, şikâyetçi, malen sorumlu ve müdahildir. Bu kimseler muhakemenin akıbeti üzerinde önemli etkinlik gösterebilecek haklara sahip değillerdir. Her ne kadar yargılama sürecinde, gerçeğin ortaya çıkarılma­sında rol oynarlarsa da daha çok yardımcı kişi niteliğindedirler.

Ceza adaleti sistemi açısından yapılacak bir tasnif ise ceza muhakemesi hu­kuku tarafından yapılan tasnifleri temel almakla birlikte, ceza adaleti yargılama hukukundan ibaret olmadığı için daha geniş bir alana hitap etmekte ve farklı bir terminoloji benimsemektedir. Bu bağlamda ceza adaletinin işleyişinde yer alan makam ve süjeleri ceza adaletinin organ ve aktörleri olarak yeni bir sınıflandır­maya tabi tutmakmümkündür.                                                                                                                                                                                                                             Ceza adaleti organları olarak mahkeme, savcılık, kolluk, adli tıp kurumu, infaz kurumları gibi belli bir teşkilat yapısına sahip ku­rumlar; ceza adaleti aktörleri olarak ise hâkim, savcı, müdafi, tanık, bilirkişi gibi sistemin işleyişinde rol alan veya belli   makamları işgal eden kimseler sayılabilir. Bu organ ve aktörler, üstlendikleri işlev bakımından temel organ ve aktörler ile yardımcı organ ve aktörler olarak iki ayrı grupta toplanmaktadır. Temel organlar; mahkemeler, savcılık teşkilatı, kolluk teşkilatı, barolar, infaz kurumlarıdır. Ceza adalet sisteminin temel aktörleri ise öncelikli olarak temel organlara ait makamla­rı işgal eden kimselerdir. Ülkemiz açısından düşünecek olursak bunlar; kolluk,Cumhuriyet savcısı, hâkim, sanık ve müdafiidir. Yardımcı organ ve aktörler ise sitemin işleyişine doğrudan müdahale etmeyip, sistemin işleyişine yardımcı olan fakat sistemin dışında olmayan kişi ve kuruluşlardan oluşur. Adli tıp kurumu yardımcı organlara örnek gösterilebilir. İnfaz kurumları temel organlar içerisinde sayılmasına rağmen, ceza ve tutukevlerini yöneten cezaevi müdürleri, infaz ko­ruma memurları, denetimli serbestlik uzmanları yardımcı aktör olarak sayılmak­tadır. Aynı şekilde mahkemelerin işleyişinde idari ve teknik destek sağlayan yazı işleri müdürleri, zabıt kâtipleri, mübaşirler, mahkeme kalemindeki diğer görevli­ler, bilirkişiler, tanıklar, mağdur, malen sorumlu ve müdahil yardımcı aktörler­dir. Ancak bu tasnifi benimsemeyip, Adli Tıp Kurumu’nu temel organlar içerisin­de saymak da mümkündür. Bunun gibi yardımcı aktörlere ait listenin de uzayıp kısalması mümkün gözükmektedir. Temel aktörlere ait listeye ekleme yapılması mümkün iken, yerine getirdikleri işlevler nazara alındığında bu listeden herhangi bir aktörü çıkarmak ise mümkün değildir. Sözgelimi suç soruşturmasında soruş­turma makamı olan Cumhuriyet savcısına yardımcı olan adli kolluğu bu işlevi nedeniyle yardımcı aktör statüsüne dâhil etmek amaca uygun ve yerinde bir tasnif olamaz. Zira kolluk ceza muhakemesi bakımından yardımcı bir aktör konumunda iken, ceza adaleti açısından suçların önlenmesi ve suçluların yakalanıp adalete teslim edilmesi açısından önemli bir rol üstlendiği için temel bir aktör konumun­dadır. Eğer yargı erki ceza adaletinin beyni ise, kolluk da ceza adaletinin bir an­lamda eli, kolu ve ayağıdır.

Bu arada ceza adaleti sistemini oluşturan organ ve aktörlerin bir kısmı tek bir organizasyon çatısı altında örgütlenirken, bir kısmı da farklı organizasyon çatısı altında yer almaktadır. Ülkeden ülkeye farklılık göstermekle beraber ceza adalet sistemini oluşturan organların büyük bir kısmı genelde Adalet Bakanlığı’nın ör­gütsel faaliyet alanı içinde hareket etmektedir. Yargısal faaliyet anlamında mah­keme teşkilatlan veya savcılık teşkilatı Adalet Bakanlığı’na bağlı olmamakla birlikte, örgütsel ve yönetsel anlamda böyle bir bağlılıktan söz edilebilir. Kolluk makamları ise ülkemizde olduğu gibi genelde İçişleri Bakanlığı’na bağlıdır.Aynı zamanda organ ve aktörlerin görev ve yetkileri bakımından da ülkeler ara­sında farklılıklar bulunabilir. Mesela; bazı ülkelerde polis hafif suçlarda iddia makamı olarak hareket edebilmektedir. Benzer şekilde hüküm verme fonksiyonu da, ön ödeme uygulamasında olduğu gibi polis veya savcılık tarafından yerine getirilebilmektedir. Bu farklılıklar söz konusu ceza adaleti sisteminin dünyada geçerli iki ana sistemden -inquisitorial (soruşturmacı) veya adversarial (taraf)- birisine ait olmaktan kaynaklanmaktadır. Bir ülkedeki yönetim biçimi ne olursa olsun -kapitalist, liberal, demokratik, teokratik veya sosyalist- ceza adalet sistem­leri bu iki temel sisteme dayanmakta veya ona ait özellikleri taşımaktadır. Inquisitorial (soruşturmacı) sistemin kökenleri Kıta Avrupası Hukuku’na uzanır­ken, adversarial (taraf) sisteminin kökleri Anglo-Sakson Hukuku’na dayanmak­tadır.İleride bu iki sistemin özellikleri ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

Dikkat edilirse, ceza adaleti bakımından yukarıda yaptığımız tasnif ceza mu­hakemesi hukukunda yapılan klasik muhakeme makamı ve muhakeme hukuku süjesi tasnifinden ayrılmaktadır.Örneğin; ceza muhakemesi hukukunda savunma makamı temel bir muhakeme makamı olarak adlandınlmakta iken, ceza adaleti açısından baro temel bir organ, müdafılik görevini üstlenen avukat ise temel bir aktör olarak adlandınlmaktadır. Müdafaa makamına karşılık olmak üzere baroyu temel bir organ olarak nitelendirmemizin sebebi, bu makamın baroya kayıtlı bir avukat tarafından temsil edilmesidir. Neticede makam bir çeşit sanal yapıdır. İlgili makamı temsil eden koltukta kim oturuyorsa söz sahibi odur. Hâlbuki o ma­kam için organ nitelemesi yaptığımızda konunun boyutu değişmektedir. Müdafılik makamı bir organ değildir; ancak baro teşkilatı bir organ olarak nitelendirilebilir. Bu durumda müdafii, temel aktör; baro da temel organlar arasında yerini almakta­dır. Bu anlamda kurum, teşkilat veya örgüt tabirlerinin organ yerine kullanılması mümkün olmakla birlikte organ kelimesinin bunların üstünde daha kapsayıcı bir anlamı vardır. Aynı şekilde yargılama makamı hâkim, iddia makamı savcı tarafın­dan temsil edilmekte, mahkeme ve savcılık kurumlan da bu makamların teşkilatını oluştunnaktadır. Bizim sınıflandırmamızda hâkim ve savcı temel aktör, savcılık ve mahkeme teşkilatı da temel organlar olarak nitelendirilmektedir.

Ceza adaleti açısından ceza muhakemesi hukuku tarafından benimsenen makam ve süje ayınmı yerine organ ve aktör ayrımı benimsenmesinin pratik önemi bu organ ve aktörlere ceza adaleti sürecinde verilen farklı roller ve işlev­ler nedeniyledir. Bu farklı rol ve işlevlerin bir kısmı ceza yargılamasına müte­allik olabileceği gibi bir kısmı da bundan ayrı olabilir. Mesela; kolluğun adli görevleri dışında suçun önlenmesi görevi de vardır. Nihayetinde ceza adaletinin varlık sebeplerinden bir tanesi de suçun önlenmesidir. Aynı şekilde Türk hu­kuk sisteminde Cumhuriyet savcılarının yargısal işlevleri yanında yönetsel iş­levleri de vardır.Ceza muhakemesi hukuku bakımından savcının adliye sarayı­nın veya cezaevinin idaresine ilişkin yönetsel görevleri ceza muhakemesi huku­kunu pek ilgilendirmez iken, bu konu doğrudan ceza adaletinin inceleme konu­suna girmektedir. Zira ceza adaleti bilimsel bir disiplin olarak sadece yargısal faaliyetle değil, ceza muhakemesi makam ve süjelerinin varsa yapısal ve yönet­sel faaliyetleri ile de ilgilenir. Sonuçta ceza adaleti açısından ceza muhakemesi hukukunda farklı bir terminolojinin kullanılması veya değişik kategorizasyonlar yapılmasındaki temel amaç ceza adaletinin işleyişinin ve ceza adaleti siteminin daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır. Bu bağlamda ceza adaleti, ceza hukuku veya ceza muhakemesi hukuku ile ters düşmez; bilakis bunları teorileri ile des­tekleyen alt bir bilimsel disiplin olarak hareket eder.

  1. CEZA ADALETİ SÜRECİ

 

Ceza adaleti, uygulamada karşımıza içinde birçok faaliyeti barındıran bir “süreç” olarak çıkmaktadır. Soruşturma, kovuşturma ve infaz, aşamalarını kapsayan bu süre­ce ceza adaleti süreci denmektedir. Bu bağlamda ceza adaleti süreci, ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukukunun uygulanmasına ilişkin prosedürleri içermektedir.

Ceza adaleti süreci genelde suçun öğrenilmesi ile başlar; soruşturma ve ko­vuşturma evreleri ile devam eder ve hükmün infazı ile sona erer. Bazen süreç infazdan sonraya da uzayabilir. Süreç bazen soruşturma açılmaması halinde çok kısa sürer; bazen de kanun yolu muhakemesini de içine alacak şekilde uzayıp gider. Soruşturma açılmaya karar verilmesi durumunda sürecin uzaması ihtimali belirmiştir. Soruşturma sürecinin uzun veya kısa olması delillerin mahiyetine ve toplanmasındaki hıza bağlıdır. Delillerin toplanması birkaç saat, birkaç gün, birkaç hafta, birkaç ay veya senelerce sürebilir. Hatta deliller toplandıktan sonra hâlâ şüphelinin kimliği belli değilse dosya daimi aramaya alınarak dava zama­naşımı tarihine kadar soruşturma açık bırakılır. Soruşturma sonucunda topla­nan deliller suçun işlendiğine dair yeterli şüphe oluşturmuyorsa kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ile soruşturma sona erdirilir; yeterli şüphe varsa dava açılır. Eğer soruşturma kovuşturmaya dönüşürse süreç büyük ihtimalle uzaya­cak demektir.

  1. CEZA ADALETİ MODELLERİ

 

Ceza adaleti sistemi ve ceza adaleti süreci birtakım teorik modellerle açık­lanmaya çalışılmıştır. Bu modellerden en bilineni 1964 yılında Herbert L. Packer tarafından yazılan Two Models of the Criminal Process (Ceza Adaleti Sürecinin İki Modeli) başlıklı makalede ortaya atılan “Suçla Mücadele” (Crime Control) ve “Usulî Haklar” {Due Process) modelleridir. Daha sonra Packer, 1968 yılında yayınlanan The Limits of the Criminal Sanction (Ceza Yaptırımı­nın Limitleri) adlı kitabında bu iki modele geniş yer vermiştir. Suçla Mücadele Modeli suç faillerinin yakalanarak mahkûm edilmelerini temel felsefe olarak benimser. Bu amaç uğruna kişi özgürlüğünün kısıtlanmasında bir sakınca gör­mez. Bireyler suçla mücadelenin başarılı olması için gerektiğinde kişisel özgür­lüklerinden fedakârlık edebilmelidir. Usulî Haklar Modeli ise bu felsefenin kar­şısında durur; kişi hak ve özgürlüklerinden hiçbir şekilde taviz verilmesini onaylamaz. Suçla mücadele uğruna “Kurunun yanında yaş da yanar.” misali bir masumun haksız yere mahkûm olması ihtimalini göz ardı etmez.

Packer, ceza adalet sürecinin temelde bu iki modelden birisine göre şekillen­diğini ve işlediğini ileri sürmektedir.50 Ancak Packer’a göre bu teorik modellerin uygulamada yüzde yüz oranında gerçekleşmesini beklememek gerekir. Modeller mutlak olmadığı gibi biri diğerinin rakibi de değildir. Bir ceza adalet sistemi suçla mücadele değerlerine daha fazla öncelik tanırken, diğer bir tanesi haklar modeline ait değerlere ağırlık verebilir. Dolayısıyla Packer, bu modellerden birinin diğe­rinden ayrı tutulmasını savunan kişilerin aşırı nazariyeci olacağını ileri sürmekte ve bu modellerin tek başlarına bir anlam ifade etmesinin zor olacağını ifade et­mektedir. Diğer bir deyişle, bu iki modelin iki ayrı kutupta olması nedeniyle bu modellerden sadece birinin değerlerini kabul eden, diğerinin değerlerini yok sa­yan insanlar fanatik olmaktan öteye gidemez. Sonuçta bu modeller birer teorik prototip veya olması gerekenler olarak ceza adaleti sistemi içerisinde hukuk ku­rallarının hangi amaca hizmet etmek için var olduğunu anlamak için kullanılır.

Packer’dan sonra başka bazı yazarlar da yeni modeller geliştirmeye çalışmış­lar; fakat bunlar Packer’ın bu iki modeli kadar etkili olamamışlardır. Diğer model­ler olarak adlandırdığımız bu modellerden en kayda değeri Michael King’in “The Framework of Justice” (Adaletin Çerçevesi) adlı kitabında yer alanlardır.63 King, uygulamada var olan ceza adalet sürecini açıklamaya yardımcı olmak üzere altı adet model geliştirir ki, bunlann ilk ikisi Packer’ın “Suçla Mücadele Modeli” ve “Usulî Haklar Modeli” adını verdiği modellerdir. Diğerleri ise sırasıyla, Medikal Model (Medical Model), Bürokratik Model (Bureaucratic Model), Statü Modeli (Status Passage Model) ve Güç Model’idir (Power Model).6 Packer’da olduğu gibi, King de modellerin işlerliğini kesin olarak teyit etmez; olması gerekeni de söylemez.

Bu arada, ceza adaleti anlayışının zaman içinde değişmesi ve mağdur hak­larının ayrı bir önem kazanması neticesinde, Roach tarafından mağdur haklarını ön plana çıkartan yeni bir modelin tohumları atılmıştır. Özellikle Kıta Avrupası Hukuku’nda popüler olan bu yeni trende “Mağdur Hakları Modeli” ismini veri­yoruz. Bu model ceza adalet sürecine mağdur perspektifinden bakarak sistemi şekillendirmektedir.

Aşağıda önce Packer’ın Suçla Mücadele ve Usulî Haklar Modelleri ve mü­teakiben Roach ve King tarafından geliştirilen modeller kendi eserleri esas alı­narak açıklanacaktır:

4.1. Suçla Mücadele Modeli

 

Packer tarafından geliştirilen Suçla Mücadele Modeli’nin gayesi, adından an­laşılacağı üzere, suçu engellemek ve sokakları ve toplumu suçtan arındırmaktır. Dolayısıyla Suçla Mücadele Modeli’ni meydana getiren değerleri benimsemiş bir ceza adaleti sürecinin hedefi her ne şekilde olursa olsun suça aman vermemektir.Şayet kolluk makamları suçla mücadelede başarısız olurlarsa bu kamu düzeninin bozulmasına yol açar; kamu düzeninin bozulması ise kişi özgürlüğünün yok ol­masına ortam hazırlar. Görüldüğü üzere, Suçla Mücadele Modeli kişi hak ve öz­gürlüklerinin korunmasına değişik bir açıdan yaklaşmakta, toplumun korunması­nın ancak suçun bastırılması ile mümkün olacağını ileri sürmektedir.

Suçla Mücadele Modeli’nde ceza adaleti sürecinin etkinliği suçluların yaka­lanması, yargılanması ve mahkûm edilmesi ile ölçülmektedir. Bu nedenle, sistemin başarısı yargılama sonucu elde edilecek mahkûmiyet sayısının çokluğu ile doğru orantılıdır. Davaların sonucunda ne kadar çok mahkûmiyet çıkarsa sistem o kadar başarılıdır demektir. Bu noktada Suçla Mücadele Modeli ceza adalet sürecinin hızlı işlemesine büyük önem verir. Çabukluğa verilen önem bazı prosedürlerin daha tercih edilir hale gelmesine yol açar. Örneğin; maddi gerçeğin ortaya çıkar­tılması bakımından olaydan hemen sonra kollukta alınan ifade, sonraki safhalarda alınan ifadelere göre ve mahkemedeki çapraz sorguya göre daha etkilidir. Bir baş­ka deyişle kollukta alınan ifadeyle gerçeğe daha kolay ulaşılır. Bu itibarla hızlı çalışan bir süreç bakımından kolluk tarafından yapılan işlemler mahkemece yapı­lan işlemlere; tercih edilmelidir. Zira büyük sayılardaki suçlarla mücadele etmek rutin ve kalıplaşmış prosedürleri gerektirir.Bütün bu süreç bize durmadan çalışan bir fabrika üretim/montaj bandını çağrıştırmaktadır. Bant işçilerin önünden ge­çerken herkes başlangıçtan bitişe kadar ürünün bitirilmesi için yapması gerekeni yapar. Ceza adaleti süreci de aynen bu fabrika ürün bandı gibi durmadan çalışır. Suçla ilgili ön araştırma, yakalama, gözaltı, tutuklama, iddianamenin hazırlanması, davamn açılması veya uzlaşma, mahkûmiyet ve infaz birbirini takip eder.

Suçla Mücadele Modeli’nin öngördüğü şekilde ceza adalet sisteminin etkin çalışması için kullanılacak araçlardan birisi de “suçluluk karinesidir” (/;resumption of guilt): Ancak “suçluluk karinesi”ni “suçsuzluk (masumluk) karinesi”nin karşıtı olarak algılamak doğru değildir. Bu iki düşünce birbirinden tamamen farklı olmasına rağmen birbirinin karşısında değildir. Bunu bir örnekle açılamakta fayda var: Bir şahıs tanıkların gözü önünde bir kimseyi öldürür. Olay yerine gelen polise silahını teslim ederek, “Ben yaptım, pişman değilim.” der. Tanıklar olayı doğrularlar. Bunun üzerine kişi gözaltına alınır, akabinde de tu­tuklanarak tutukevine gönderilir. İşte böyle bir cinayet olayının failinin net olarak belirlenmesi karşısında suçluluk karinesini devreye sokmak ve yargılama sürecini hızlandırmak gerekir. Eğer suçsuzluk karinesi ile hareket etmek zorunda kalırsak, kişinin suçu kesin bir yargı kararı ile sabit olana dek kanıtlananıamış olacağından, sistem doğal olarak yavaş işleyecektir. Aslında suçsuzluk karinesi, polisin nasıl bir süreç işleyeceğini gösterirken (sonucu tahmin etmeyi değil), suçluluk karinesi tamamıyla sonucun ne olacağı hakkında bir tahmindir.

Suçla Mücadele Modeli’nin amaçları olarak şunlar sıralanabilir:

  • Suç işlemeyi caydırmak
  • Vatandaşları suçtan ve suçlulardan korumak
  • Suçluları aciz bırakmak
  • Hızlı ve etkili adalet sunabilmek
  • Bu model amaçlarına şu araçlarla ulaşabileceğine inanmaktadır:
  • Yakalama, gözaltı ve tutuklama gibi koruma tedbirlerine başvurmanın şart­larının kolaylaştırılması
  • Ceza yargılamasında suçun ispat edilmesine engel olan yasal sınırlamala­rın kaldırılması
  • Suçsuzluk karinesi yerine suçluluk karinesinin kullanılması Onaylanan politikalar ise şunlardır:
  • Daha fazla kolluk görevlisi
  • Daha fazla hapishane
  • Daha ağır cezalar

4.2. Usulî Haklar Modeli

 

Packer Suçla Mücadele Modeli’nin karşı cephesine Usulî Haklar Modelini yerleştirmiştir. Packer’ın ifadesiyle eğer Suçla Mücadele Modeli bir fabrikanın ürün montaj bandına (assembly line) benzetiliyorsa, usulî haklar modeli de en­gel alanına (obstacle course) benzetilebilir. Zanlıyı veya sanığı mahkeme huzuruna çıkartmak ve mahkûm olmasını sağlamak için birçok engelin aşılması gerekir. Bu engeller kişi hak ve özgürlüklerinin ve sanık haklarının teminat altına alınması için konulmuştur. Usulî Haklar Modeli, Suçla Mücadele Mode­li’nin aksine suçun bastırılmasına odaklanmaz; bunun yerine hukuka uygun ve adil bir soruşturma ve kovuşturma sürecini güvence altına almaya çalışır. Mu­hakemenin sonucu ile de fazla ilgilenmez; önemli olan sürecin hukuka uygun işlemesidir.

Doğal olarak Packer’ın Usulî Haklar Modeli’nde gayri-resmi prosedürlerin yeri yoktur. Her türlü araştırma ve soruşturma işlemleri sıkı şekil şartlarına ve prosedürlere tabidir. Bu şekilde insan hataları nedeniyle oluşabilecek adli hata­ları en aza indirmeyi hedefler. Suçla Mücadele Modeli ise adli hataların işle­yen bir sistem de kaçınılmaz olduğunu; bunun sistemin etkinliği bakımından müsamaha görmesi gerektiğini savunur. Zira sistemin güvenilirliği ve sistemin etkinliği birbirine zıt iki kavram değildir, bilakis birbirlerini tamamlayıcı özel­liklere sahiptirler. Usulî Haklar Modeli bu düşünceye şiddetle karşı çıkar. Eğer sistemin etkinliği, bir takım kuralların görmezden gelinmesine yol açıyorsa, böyle bir etkinliği reddeder. Bu modele göre ceza adalet sürecinin hedefi suçlu bir kimsenin mahkûm olmasını temin etmek olduğu kadar suçsuz birisinin de haklarını güvence almaktır. Bu anlamda Usulî Haklar Modeli endüstride kulla­nıldığı gibi ceza adalet sürecinin bir çeşit kalite kontrol mekanizmasıdır. Fabri­ka örneğindeki montaj bandından geçen ürünlerin kalitesinin standartlara uy­gunluğunu denetler. Eğer ürün daha önceden belirlenen standartların altındaysa üretim aşamasından çıkamaz. Dolayısıyla bu modelde nicelik yerine niteliğe önem verildiği için mahkûmiyet sayısında bir azalma normal karşılanmalıdır.

Suçla Mücadele Modeli’nin amaçları olarak şunlar sıralanabilir:

  • Sanıkların haklarını korumak
  • Adli hataları en aza indirmek
  • Hızlı veya etkili değil herkes için “adil” bir sistem kurmak
  • Bu model amaçlarına şu araçlarla ulaşabileceğine inanmaktadır:
  • Yakalama, gözaltı ve tutuklama gibi koruma tedbirlerine başvurmanın şart­larının zorlaştırılması
  • Hukuka aykırı delillerin ceza yargılamasında kullanılmasının yasaklanması
  • Suçsuzluk karinesinin esas olması Onaylanan politikalar ise şunlardır:
  • Müdafi yardımından daha fazla istifade edilmesi
  • Daha az kolluk ve hapishane
  • Makul cezalar

Her iki modelin -Suçla Mücadele ve Usulî Haklar- karşılaştırılması sonucu ortaya çıkan resme bakıldığında Usulî Haklar Modeli’nin liberal değerleri, Suç­la Mücadele Modeli’nin ise konservatif değerleri yansıttığı görülmektedir (bkz. Tablo 1). Bu noktadan hareketle ceza adaleti politikasının hangi modele göre şekilleneceğini konjoktörel siyasi iklim belirleyecektir. Örneğin, Amerika’da 60’lı yıllardaki liberal politikalar Usulî Haklar Modeli’ni etkin duruma getir­mişken, 70’li yıllardaki muhafazakâr eğilim, Suçla Mücadele Modeli’ni ön pla­na çıkartmıştır. Aynı eğilimin ülkemiz için de geçerli olduğu söylenebilir. Gü­nümüzün liberal ve demokratik politikaları ceza adaleti sistemimizin Usulî Hak­lar Modeli’ne göre şekillenmesine yol açmıştır.

 

4.3. Mağdur Hakları Modeli

 

Suçla Mücadele Modeli ve Usulî Haklar Modeli gibi klasik modeller günümü­zün ceza adalet politikalarını açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Aslında Packer’ın modellerine getirilen önemli eleştirilerden birisi bu modellerin suçun mağdurları hakkında hiç bir görüş içermemesidir. Suçla Mücadele Modeli suçun failinin bir an önce yakalanıp cezalandırılmasına odaklanırken, Usulî Haklar Modeli failin haklarının güvence altına alınmasına büyük önem atfetmiştir. Ancak her iki model de suçun bir mağduru olduğunu unutmuştur. Bunun nedeni olarak modellerin geliştirildiği 60’lı yıllarda mağdur haklarının henüz günümüzdeki kadar önem ka­zanmaması gösterilebilir.Günümüzde viktimoloji ve mağdur haklan anlayışında ki gelişmeler bize artık suçun bir mağduru olduğunu da hatırlatmış ve mağdur ek­senli yeni bir ceza adalet modelinin doğuşunun temeli atılmıştır. Bu modele Packer’ın modellerine atfen “Mağdur Haklan Modeli” adını veriyoruz.

Mağdur Hakları Modeli’nde ceza adaletinin temel hedefi; mağdurun men­faatlerini güvence altına almaktır. Bu doğrultuda devlet en başta mağdurun veya suçtan zarar gören kişilerin suç nedeniyle uğradıkları mağduriyetin gide­rilmesini bir yükümlülük olarak görmek zorundadır. Zira devletin suçu soruş­turma ve kovuşturma görevinin yanında suçu önleme görevi de vardır. Sokulu- Akıncı devletin bu görevinin önemine şu sözlerle dikkat çekmektedir:

“Suçun işlenmesini önlemek çok önemlidir, çünkü böylece bir suçun ortaya çıkarabileceği sonuçlardan kurtulunmuş olur. Bir kere suçun topluma maliyeti çok fazladır. Kanımızca suçu önlemenin maliyeti bundan daha fazla da olsa, topluma manevi açıdan yükü, yine suçun ortaya çıkarabileceği kadar olmaz. İnsanların bir kez mağdur olmaları onlarda onarılamayacak etkiler bırakmaktadır. Bu etkilenme yalnız mağdur açısından değil, mağdurun yakın çevresi için de söz konusudur. Bir aileden bir kişinin bir suçun mağduru olması tüm aileyi etkileyecektir. Suç toplum­da derin bir yara açar. Zamanla bu yara iyileşse de izi kalıcı olacaktır. Bu nedenle­dir ki suçla mücadelenin önemli bölümü önlemeye yönelik yapılmalıdır.”

Mağdur Haklan Model i’ne göre devlet, kendisine yüklenen suçu önleme gö­revi nedeniyle her suç işlendiğinde bu görevini ihmal etmiş olacağından ortaya çıkacak sonuçtan suçun faili ile birlikte zincirleme sorumlu tutulabilecektir. Mü­teselsil sorumluluğun sonucu olarak ise, ortaya çıkan zararları suçun fail veya fail­lerine tazmin ettirecek, bunun mümkün olmaması durumunda tazmin sorumlulu­ğunu bizzat üstlenecektir. Centel ve Zafer, Alman Hukukunda kasten işlenen saldı­rılara veya hukuka aykırı diğer saldırılara karşı kendini savunurken sağlığı veya ekonomik geleceği zarara uğrayan kişilere yapılan tazminat ödemelerini, devletin bireyleri koruma yükümlülüğünü yerine getiremediği hallerde, onların suç nede­niyle uğradıklar zararları tazmin yükümlülüğüne örnek olarak göstermektedir.

Öte yandan devlet, mağdur odaklı ceza adaletinin bir sonucu olarak uğranı­lan zararların tazmini yanında, suçun etkin soruşturulmamasından ötürü de so­rumludur. AİHM tarafından bu yönde Türkiye veya diğer Avrupa Konseyi üyeleri aleyhine verilmiş birçok karar bulunmaktadır. Bunlardan 09.06.2009 tarihli Opuz / Türkiye kararı direkt olarak AİHS 13. maddeye atıf yapmasa da, konumuz açısından önem taşımaktadır. Opuz / Türkiye (başvuru no. 33401/02) davasında, evli olan başvurucunun defalarca eşinden şiddet görmesi, bu konuda şikâyette bulunmasına karşın etkili bir şekilde soruşturma yürütülmemesi, öngö­rülen cezaların caydırıcı ve etkili olmaması, eşi tarafından annesinin öldürülme­si, bu suç için öngörülen cezanın hafif olması ve eski eşinin cezaevinden çıktık­tan sonra tehdit etmeye devam etmesi gibi nedenlerle yaptığı başvuruda mah­keme, başvurucunun eski eşinin şiddet içeren eylemlerinin kamu otoriteleri tarafından bilinmesine karşın gerekli önlemlerin alınmaması sonucunda başvu­rucunun annesinin öldürülmesi nedeniyle 2. maddenin, başvurucunun eski eşi tarafından uygulanan şiddete karşılık kamu makamları tarafından başvurucunun korunmasına dair gerekli önlemlerin alınmaması sonucunda 3. maddenin ve toplumsal cinsiyet temelli olarak başvurucu ve annesinin karşılaştığı şiddetle ilgili olarak yargı sisteminin özellikle kadına yönelik şiddet olaylarında pasif davrandığı ve şiddet uygulayan kişilerin cezasız bırakıldığı gerekçeleriyle 2. ve 3. maddelerin 14. madde ile birlikte ihlal edildiğine karar vermiş ve Türk Hü­kümeti tarafından başvurucuya 30.000 Euro manevi tazminat ile 6.500 Euro yargılama giderinin ödenmesine hükmetmiştir. Görüldüğü üzere bu davada devletin suçu önlenmesinde veya etkin soruşturulmasında gösterdiği ihmal söz­leşmenin 2, 3 ve 14 maddelerin ihlali olarak değerlendirilmiştir.

Kanaatimizce devleti suç mağdurlarına tazminat vermeye zorlamak veya Opuz davasında olduğu gibi herhangi bir şekilde işlenen veya işlenmesi muh­temel suç ve suçlara karşı mağduru koruyamaması halinde bir sorumluluk yük­lemek, devlet organlarını ve özellikle siyasi iktidarı suçla mücadelede daha etkin olmaya yöneltecektir. Açtığı rögar kapağını veya çukurları kapatma zah­metine girmeyen bir belediyeyi, bu fiil ve eylemelerinden dolayı etkin bir mü­eyyideye çarptırmamak nasıl bir sonucun doğmasına yol açıyorsa, devleti işle­nen faili meçhul cinayetlerden sorumlu tutmamak da benzer bir sonucun doğ­masına yol açacaktır. Devlet, ne zaman etkin soruşturmadığı ya da aydınlatama­dığı bir suçtan dolayı yüklü bir tazminat ödemek zorunda kalırsa, işte o zaman sorumluluğunu hatırlayacak ve gerekli tedbirleri alacaktır. Nitekim Avrupa Birliği Hukuku çerçevesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği ka­rarlarda etkili bir soruşturma yürütmemek Avrupa insan Hakları Sözleşmesi’nin 13. maddesinin ihlali olarak değerlendirilmektedir.

Elbette mağdur odaklı bir ceza adaleti sisteminin suçtan doğan mağduriyet­lerin giderilmesinde kullandığı enstrümanlar sadece maddi ve manevi zararların aynen veya nakden tazmininden ibaret olamaz. Bazen suç mağdurunun ayni veya nakdi tazmin dışında bir desteğe ihtiyacı olabilir. Bu bağlamda örneğin, tecavüz suçu mağduru bir kadın veya cinsel istismara uğramış bir çocuk ciddi psikolojik tedaviye ve desteğe ihtiyaç duyabilir. Ceza adaleti sistemi burada mağdurun bu ihtiyacına devletin resmi kurumları eliyle cevap vermek zorunda­dır. Sivil toplum örgütleri tarafından yapılan destek ve yardımlar yeterli değil- dir. Yine aynı şekilde mağdur odaklı bir ceza adalet sistemi örneğin aile içi şiddete maruz kalan bir kadını veya çocuğu geliştireceği bir takım ceza adaleti politikaları ile korumak zorundadır. Ceza adaleti politikaları vasıtasıyla koruma aile içi şiddeti engellemeye öncelik verir ve devlete kadın ve çocuklara bir sı­ğınma evi temin etmenin ötesinde sorumluluk yükler. Bu noktada sığınma evleri başvurulabilecek son çaredir; önemli olan sığınma evine muhtaç olmadan olaya müdahale ederek sorunu çözmektir. Gerçek bir mağdur odaklı sistem, aile içi şiddete maruz kalan bir kadını veya çocuğu sığınma evlerine ihtiyaç duyacak hale getirmeyen sistemdir.

4.4. Diğer Modeller

Ceza Adaleti ile ilgili geliştirilen modeller yukarıda sayılan üç model ile sı­nırlı değildir. Diğer modeller olarak adlandırdığımız bu modellerden en kayda değeri Michael King’in “The Framework of Justice” (Adaletin Çerçevesi) adlı kitabında yer alanlardır. King, uygulamada var olan ceza adalet sürecini açık­lamaya yardımcı olmak üzere altı adet model geliştirir ki, bunların ilk ikisi Packer’ın “Suçla Mücadele” ve “Haklar” modelidir. Diğerleri ise sırasıyla, “Medikal Model” {Medical Model), “Bürokratik Model” (Bureaucratic Model), “Statü Geçişi Modeli” (Status Passage Model) ve “Güç Modeli”dir (Power Model). Packer’da olduğu gibi, King de, modellerin işlerliğini kesin olarak teyit etmez; olması gerekeni de söylemez. Aşağıda King tarafından geliştirilen bu dört model kendi anlatımıyla kısaca tanıtılacaktır.

 

4.4.1. Medikal Model

 

Ceza adalet sistemi bir hastaneye benzetildiği için, King bu modele “Medi- kal/Tıbbi Model” adını vermektedir. Bu modelde mahkeme hastalığın tespit edilerek uygun tedavinin kararlaştırıldığı yerdir. Suçlulara, onların geçmişe dönük verilerini toplayan ve değerlendiren uzmanlarca uygun görülen bir tedavi biçimi uygulanır.

Medikal Model’de suç ve ceza birer sosyal müdahale aracıdır. Zira bu model insanların yaptıklarından doğrudan sorumlu olmadığını ileri sürer. İnsanlar bir çeşit üründür ve kendileri dışında gelişen durumların kurbanlarıdır. Serbest irade ve ah­lakı sorumluluk birer illüzyondur. Bir başka deyişle insanlar kendi kontrolleri dışın­da gelişen olay ve olguların baskısı altındadır. Bu nedenle toplum işlenen bir suç karşısında faili cezalandırmak yerine kişisel ve sosyal gelişimine ağırlık vererek onu tekrar hukuka saygılı bir vatandaş haline getirmenin yollarını aramalıdır.

Yalnız buradan Medikal Model’in hapishaneleri bütünüyle ortadan kaldırdığı anlamı çıkartılmamalıdır. En azından teorik olarak hapishaneler iyileştirme/ıslah amaçlarının yerine getirildiği yerler olarak görülebilir ve mahkeme sanığı tedavi amaçlı olarak bu yerlere gönderebilir. Bu tedavi metodunun sanık açısından çok memnuniyet verici olmaması, tedavinin gerçekleşmeyeceği anlamına gelmez. Hatta acı bir ilaç tedavisi gibi, belki de hapishane ortamının olumsuzluğu sanığın durumun ciddiyetini daha çabuk kavramasına yardımcı olabilir.

King tarafından izaha çalışılan bu model, kendi içindeki bazı tutarsızlıklara rağmen dikkate alınması gereken bir teoriye sahiptir. Suç ve ceza denklemine rehabilitasyon ve düzeltme ekseninde yaklaşması nedeniyle de ıslah edici adalet ve onarıcı adalet düşüncelerinin temelini oluşturduğu ileri sürülebilir.

4.4.2. Bürokratik Model

 

King, bir toplumda neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirleyen kurallara uymayanlara nasıl mücadele edileceğini o toplumun sosyo-ekonomik ideolojisinin belirlediğini ileri sürmektedir. Bu noktadan hareketle King, Packer’ın Usuli Hak­lar Modeli ile Bürokratik Model arasında bir ilişki kurmaktadır. Zira her iki mo­del de suç soruşturması ve kovuşturmasının usul kuralları ile sıkı sıkı bağlı olmasını öngörür. Ancak, her iki model arasında bu kurallara bağlanan amaç bakımından fark vardır. Usuli Haklar Modeli’nde kuralların amacı devletin elinde bulundurduğu güce karşı kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına almak iken; Bürokratik Mo- del’de kurallar standartların uygulanması içindir. Bürokratik Model ceza adaleti sürecinin suçlu ve devlet arasında tarafsız bir şekilde yürümesini ister. Önceden belirlenmiş standart prosedürler ceza adaletinin tarafsızlığını sağlar.

Kaynakların ekonomik kullanımı, hızlı ve verimli çalışma Bürokratik Mo­del’in önemli hedefleridir. Ceza davalarında zaman kaybını önlemek ve böy­lece zamandan tasarruf etmek bir dizi bürokratik işlemin azaltılmasıyla müm­kündür. Ayrıca, kırtasiyeciliği azaltmak için her kurumun tarifi net yapılmış bir görevi ve bu görevin o kuruma özgülenmiş olması gerekmektedir. Bürokratik Model’de yazılılık esastır ve tutulan kayıtların çok büyük bir önemi vardır; çün­kü bir olayın nedenlerine hızlı, kolay ve güvenilir bir şekilde ulaşmak ancak tutulan kayıtlar ile mümkündür.

 

4.4.3.  Statü Geçişi Modeli

 

Statü Geçişi Modeli cezalandırıcı adaleti benimser. Mahkeme suçluların statüsünü belirleyen bir organ olarak hareket eder. Suçlu bir anlamda halkın gözünden düşürülür. Bu sosyal statüdeki seviye kaybı suçluyu ahlaksız bir ka­rakter olarak vasıflandırmakla kalmaz aynı zamanda hukuk kurallarına uyan vatandaşlarla aralarında bir ayırımın oluşmasına neden olur. Dolayısıyla mah­kemeler, kınayıcı, küçük düşürücü, onur kırıcı ve suçlunun kötü yanlarını açığa vuran, suçlunun toplum nezdindeki değerini düşüren ve bu suretle toplumun moral değerlerine vurgu yaparak toplumsal dayanışmayı güçlendiren kurumlar­dır. Daha net bir ifadeyle, Statü Geçişi Modeli’nde mahkeme, suç faillerinin itibarsızlıklarını ve zararlı taraflarını açığa çıkarma yeri; duruşma da onların toplum nazarındaki itibarlarını kaybettirme törenidir.

 

4.4.4.  Güç Modeli

Ceza adaleti sisteminin devletten bağımsız ve cezai ihtilafın çözümünde fert ve devlet arasında tarafsız olmasını savunan Bürokratik Modelin aksine, Güç Modeli ceza adaleti sistemini ve mahkemeleri devleti yöneten elit sınıfın bir makinesi olarak görmektedir. Güç Modeli’ne göre; ceza adaleti sistemi güç­lülerin (yöneten sınıfın) bir enstrümanıdır. İşçi sınıfı ve azınlıklara karşı ezici­dir. Sistem yöneten sınıfın menfaatlerini korumak ve toplumun diğer kısımları üzerindeki hâkimiyetlerini sürekli kılmak için bir araç olarak kullanılır. Ancak bu durum, polislerin, hakimlerin, savcıların, avukatların ve infaz memurlarının hepsinin yöneten sınıfın çıkarlarını korumak için oluşturulan bir komplonun içinde olduğu anlamını taşımaz. Burada devlet hem kendi çıkarını hem de gücü elinde bulunduran sınıfın çıkarlarını korumak üzere böyle bir sistem kur­muştur. Örneğin, kolluk güçleri suç işleyenleri yakalamak ve onların hak ettik­leri cezayı almaları üzerine odaklanmıştır. Kolluk güçleri adalet ve doğruluk (integrity) gibi ideallerle meşgul olmaz. Kolluk, aynı zamanda devletin menfaati adına yüksek mahkumiyet oranlarını temin etmek için baskıcı yollara başvur­maktan kaçınmaz.

Güç modeli, ceza adaleti sürecini işletirken elitlerin ve hakim sınıfın istek­lerini yerine getirme gayesini halktan gizlemek zorundadır. Aksi halde toplum direnişe geçebilir; bu da er geç düzenin devrilmesi sonucunu doğurur. Bunun için Güç Modeli görünüşte Haklar Modelini savunur. Ancak uygulama güç modeli olarak baskıcı ve ezici olarak devam eder Bu nedenle Güç Modeli’nde teoriyle uygulama arasında daima bir tezat vardır.

4.4.5. Modeller Arasındaki İlişki

King, yukarıda tarif edilen modellerini iki farklı bakış açısıyla sınıflandır­maktadır: “Katılımcı yaklaşım” ve “Sosyal yaklaşım”. Katılımcı yaklaşım; Usulî Haklar Modeli, Suçla Mücadele Modeli ve Medikal Model’i kapsar ve ceza adaleti sürecine düzenli katılanların değer ve bakış açılarını yansıtır. Bu itibarla, Usulî Haklar Modeli’nin bakış açısı müdafıinin bakış açısına, Suçla Mücadele Modeli’nin bakış açısı polisin bakış açısına ve Medikal Model’in bakış açısı da şartlı tahliye memurunun bakış açısına benzer. Bununla beraber, bireyler zaman içinde bakış açılarını değiştirerek farklı yaklaşımların içinde yer alabilirler. Dola­yısıyla bir kurumdaki bütün bireyler her zaman aynı bakış açısına sahip olmayabi­lecekleri gibi, bazen farklı modellerin yaklaşımı içinde de olabilirler.

Sosyal yaklaşım ise Bürokratik Model, Statü Geçişi Modeli ve Güç Mode- li’ni içine alır. Bu modeller analitik ve teoriktir. Kökenlerini toplumun yapısını ve bu toplum yapısı içerisindeki sosyal kurumların aralarındaki ilişkiyi ve sos­yal değişimi isteyen güçleri veya bu değişime direnen güçleri açıklamaya çalı­şan sosyal teorilerden alır. Bu modeller bireylerin veya kurumların bakış açıla­rını açıklamak girişiminde bulunmazlar veya reforma yönelik tasarı oluşturmaz­lar; fakat yöntemi bir bütün olarak açıklama çabası içindedirler. Örneğin, Bürokratik Model günümüzün sosyal kurumlarının bürokratik tabiatı hakkında olumlu veya olumsuz bir yorum yapmaz. Bunu yerine bürokratizasyonu temsil eder ve ileri bir kapitalist toplumda kurumların bürokratik amaçları üzerinde durur. Benzer şekilde, Statü Geçişi Modeli mahkemelerin birer alçaltına ve aşağılama yeri olarak kullanılmasını önermez, ancak mahkemelerin bu rolüne işaret eder. Güç modeli için de aynı şey söylenebilir. Bu model sınıf hakimiye­tini sosyal bir objektif olarak tanımlamaz; fakat bu tarz bir hakimiyeti kapitalist bir toplum içindeki kurumların faaliyetlerini karakterize etmek ve bireylerin bu kurumlarla ilişkisini göstermek için kullanır.

  1. HANGİ MODEL?

Packer’in modelleri günümüze kadar popülaritesini korumayı başarmış ve ileri sürülen görüşler ceza adaleti politikalarının belirlenmesinde önemli birer sac ayağı oluşturmuştur. Ancak bu popülariteye ve kredibiliteye rağmen

Packer’in modellerine ve bu çerçevede ileri sürülen görüşlere ağır eleştiriler getirilmiştir. Packer’in modellerine getirilen en önemli eleştiri; bu modellerin Amerikan toplumu ve hukuku için dizayn edilmiş olması ve dolayısıyla küresel geçerliliğinin olmadığı şeklindedir. Packer modellerini Anglo-Sakson kökenli taraf (adversarial) sistemine göre geliştirmiştir ki, bu sistem dünyadaki bir çok ülkede uygulanmamaktadır. Taraf (adversarial) sistemini uygulayan ülkelerde devlet-birey ayırımı keskindir; bir anlamda devletin rolü ortaya çıkan cezai ihti­lafı çözmekle sınırlıdır. Soruşturmacı (inquisitorial) sistemi uygulayan ülkeler­de ise devlet ortaya çıkan ihtilafı çözmekle yetinmez; onların hayatını da düzen­lemek ve hatta gözetlemek ister. Bir başka deyişle taraf sistemi ülkesinde devlet vergi ödeyenlerin devleti iken, soruşturmacı sistem ülkesinde devlet “baba”dır. Nitekim bu durumu gören Packer’in çağdaşlarından Griffiths, Packer’ı tamamen liberal Amerikan hukukunun etkisi altında kalmakla eleştirmiş ve aile modeli olarak adlandırdığı kendi modelini geliştirmiştir. Adından da anlaşılacağı üzere aile modeli, devlet ile sanığı birbirinin hasmı olarak değil, bir baba-oğul olarak görmektedir. Bu noktada sanığın ihtiyaçları onun haklarından daha çok önem arz etmektedir ve devletin bu ihtiyaçları gidermede iyi niyetle hareket edeceği farz edilir.

Öte yandan, bir takım yazarlara göre usulî haklar aslında suçla mücadele içindir. Zira kanun koyucuların çıkardığı yasalar ve mahkemelerin içtihatları savcı ve polislerin yetkilerini daha sorunsuz kullanmalarına yöneliktir. Sistemin nihai amacı hukuku kullanarak sanığın mahkûm olmasını sağlamaktır ve bu sonucu önlemek bakımından usulî hakların çok fazla bir rolü yoktur. Bu ne­denle Kent, usulî hakları suçla mücadele pastasını ince bir şekilde örten kaliteli ve pahalı bir kremaya benzetmiştir.

Esasen etkin bir ceza adalet sistemi için yukarıda sayılan bütün modellerin günümüz dünyasına uyacak şekilde dengeli biçimde sentezlenmesi gerekmekte­dir. Günümüzde insan hak ve özgürlükleri her şeyden önce gelmektedir ve ceza adaleti sistemi tek bir model ile açıklanabilecek kadar basit bir yapıda değil­dir. Bilakis gerek sistemin işleyişi gerekse karar mekanizmaları oldukça kar­maşık bir yapıya sahiptir.129 Örneğin; Suçla Mücadele Modeli’nin tek başına tavizsiz olarak uygulanması kişilerin özgürlüklerinin azalmasına ve zaman za­man masum insanların da suçlanarak hapishanelere gönderilmesine neden olabi­lir. Usulî Haklar Modeli ise suçla mücadeleyi önemli ölçüde zayıflatacaktır. Bu itibarla Packer’ın da belirttiği gibi Suçla Mücadele Modeli ve Usulî Haklar Mo­deli birbirlerinden tamamen ayrı olarak düşünülebilecek ve uygulanabilecek modeller değildir. Şu veya bu şekilde bir modelden diğerine ağırlık verilebilir; ancak ceza adalet sistemi sadece tek bir model üzerine inşa edilemez.

Öte yandan sadece mağduru düşünen bir ceza adalet sistemi de olamaz. Olsa olsa mağdur odaklı bir ceza adalet sistemi; suçla mücadele odaklı bir ceza adalet sistemi veya insan hakları eksenli bir ceza adalet sistemi olabilir. İdeal bir ceza adaleti sistemi hem suçla mücadele de başarılı olmak, hem de şüpheli, sanık ve mağdur haklarını gözetmek zorundadır. Ancak bu sayılanların her birisinin men­faati diğeri ile çatıştığından ortaya mükemmel bir sentez çıkartmanın ne kadar zor olduğu da ortadadır. O halde yapılması gereken genel olarak toplumun ceza adalet sisteminden beklentilerini belirleyerek o yönde hareket etmektir. Örneğin; toplu­mun ceza adalet sistemine olan güveni sarsılmışsa öncelik bu güvenin yeniden tesis edilmesine verilmelidir. Eğer ceza adalet sürecinin çok yavaş işlediği düşünü­lüyorsa bu takdirde öncelik süreci hızlandırma olmalıdır. Şayet suçla mücadele de yetersiz kalındığı fikri yaygınsa buna yönelik bir dizi tedbir alınmalıdır. Yok, eğer sistemin insan haklarını göz ardı ettiği iddia ediliyorsa bunun da masaya yatırılma­sı gerekir. Bu arada bu düşüncelerin hepsinin bir toplumda değişik kesimler tara­fından aynı anda dile getirilmesi söz konusu olabilir. Burada dikkate alınması ge­reken, şikâyetlerin yoğunluğudur. Eğer toplumun geneli bu sayılan sorunların hep­sinde bir fikir birliği içinde ise, yapılması gereken çok geç kalmadan sistemi ka­demeli olarak baştan aşağı yenilemektir. 2004 yılında ülkemizde gerçekleştirilen ceza adaleti reformu ile yapılmak istenen bu olsa gerektir.

Ülkemizde Suçla Mücadele Modeli kökenli ve merkezli bir ceza adaleti sis­teminden vazgeçilip Usulî Haklar Modeli merkezli bir sisteme geçişin ilk adımı 1992 yılındaki meşhur “CMUK değişiklikleri” ile atılmıştır. Sonraki yıllarda 1992 değişikliklerinin kazandırmış olduğu ivme ile özellikle suçların soruştu­rulması ile ilgili ülkemizde bir insan hakları bilinci oluşmaya başlamıştır. 2000’li yıllarda Avrupa Birliği serüveninin hız kazanması nedeniyle Anayasa ve bazı kanunlarda değişikliklere gidilmiş; 2004 yılında ise ceza yasaları tamamen yenilenmiştir. Bu süreçte adım adım, Usulî Haklar Modeli ve Mağdur Hakları Model’ine ait değerler Türk Ceza Adaleti Sistemi’ne enjekte edilmiş; muhtemel insan hakları ihlalleri ve adli hataların önüne geçilmek istenmiştir. Sonuç olarak, Türk kanun koyucusu tercihini suçla mücadele de oluşabilecek bir deza­vantaja rağmen hak ve özgürlüklerin daha güvende olabileceği bir sistemden ve modelden yana kullanmış; ve bu tercih açık bir biçimde Türk Ceza Kanunu’nun birinci maddesinin gerekçesinde ifade edilmiştir.

  1. CEZA ADALETİ SİSTEMLERİ

 

  1. GİRİŞ

Dünyadaki birçok ceza adalet sistemi iki ana hukuk sistemine dayanmakta­dır. Bunlar; soruşturmacı (tahkik) sistem (inquisitorial systeın/ ve taraf (itham) sistemleridir (adversarial system). Soruşturmacı sistemin kökleri Kıta Avrupası Hukuku’na; taraf sisteminin kökleri ise Anglo-Sakson Hukuku’na uzanmakta­dır.

Ceza adaleti sistemlerini açıklamakta kullandığımız ve terminolojik olarak taraf sistemi ve soruşturmacı sistem olarak adlandırdığımız bu sistemler, aslında öğretide itham ve tahkik sistemi olarak adlandırılan iki ceza muhakemesi siste­midir. Bu sistemler tarihsel süreç içerisinde değişik zaman diliminde ve değişik coğrafyalarda uygulama kabiliyeti bulmuştur. Bir kimse hakkında ceza yargı­laması yapılması için diğer bir kişi tarafından suçlanmasına ve ceza alması için­de suçlamanın ispatına dayanan itham sistemi, eski yunan, roma ve orta çağın birinci yarısında egemen olurken, bir kimsenin cezalandırılması için ithama gerek duymayan ve hakime kendiliğinden harekete geçme yetkisi veren tahkik sistemi orta çağın ikinci yarısı ve yeni çağın başında egemen olmuştur.

Günümüzde soruşturmacı sistem (tahkik sistemi) geçerliliğini büyük ölçüde yitirmişken; taraf sistemi (itham sistemi) gelişmiş ve değişmiş şekli ile de olsa hayatiyetini sürdürmektedir. Feyzioğlu’na göre, bugün Kıta Avrupası’nda ge­çerli olan muhakeme hukuku sisteminin, eski engizisyon mahkemelerini, acı­masız cezaları ve işkence uygulamalarını çağrıştıracak şekilde, “tahkik sistemi” olarak adlandırılması doğru değildir. Kökenleri itham/soruşturmacı sisteme uzansa da, Kıta Avrupasfnda artık hakim olan sistem işbirliği/karma sistemdir. Taraf/İtham sistemi ise, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, İngilte­re ve eski İngiliz sömürgesi bazı ülkeler de eski saflığında olmasa da geçerlili­ğini korumaktadır. Bugün Anglo-Amerikan Hukukunda hakimin bizzat delil araştırması, ikrarın doğruluğunun tespiti gibi özünde tahkik sistemine ait bazı özelliklere belirli durumlarda olanak tanınmaktadır.

Öğretide ceza muhakemesi sistemleri tasnif edilirken, tasnifin yapılmasına dayanak teşkil eden özellikler bazen farklılık gösterebilir. Örneğin, Soyaslan, sistemleri kişi hak ve özgürlüklerinin veya kamu düzenin korunması endişesine göre ayırmıştır. Keyman, muhakeme makamları arasındaki ilişkiyi esas almış­tır. Benzer şekilde Kunter / Yenisey / Nuhoğlu, muhakeme makamlarının rol­lerine ve aralarındaki ilişkiye göre bir ayrıma gitmiştir. Şafak / Bıçak davasız yargılama yapılamaması ilkesinden hareketle sistemleri açıklamıştır.

Feyzioğlu’na göre de, bütün sistemler az veya çok birbirinden etkilendiğinden sistemlerin sınıflandırılmasında, ayrı bir “karma sistem” başlığı gereksizdir.Feyzioğlu sistemler arasındaki ayrımın hakimin re’sen araştırma yapıp yapamaya­cağına göre yapılması gerektiğini ileri sürmektedir: Hakim, kural olarak re’sen araştırma yapıp, muhakemede incelenmek üzere delil aracı getirebiliyorsa, sistem, tahkik sistemi; bunu kural olarak yapamıyorsa, sistem, itham sistemidir. Bununla beraber, Feyzioğlu, muhakeme sistemlerini, muhakeme makamlarının arasındaki ilişkiye göre tasnif ederken üçlü tasnifi -itham, tahkik ve karma – esas almıştır.

Kanaatimizce, soruşturmacı sistem ve taraf sistemini birbirinden ayıran te­mel özellik; sistemi oluşturan organ ve aktörlere verilen rollerin farklılığıdır. Yoksa nihai hedef olan adaletin yerine getirilmesi açısından fark yoktur. Fark, hedefe nasıl ulaşılacağındadır.

Soruşturmacı sistemde, hâkim ve mahkemeye büyük bir önem atfedilmiştir. Savunma ve iddia makamının rolleri kısıtlıdır. Yargılama faaliyeti tamamen hâkimin kontrol ve insiyatifı ile yürütülür. Maddi gerçeğe mahkeme tarafından bizzat yapılacak araştırmalar sonucu ulaşılmaya çalışılır. Bu nedenle hâkim delillerle birebir temas etmek zorundadır.

Taraf sisteminde ise, davanın iki tarafı, iddia ve savunma makamları, ön plana çıkar. Hâkimin rolü kısıtlanmıştır. Taraf sisteminde nihai karar genellik­le bir jüri tarafından verilir. Jürinin delil araştırma yetkisi yoktur.

İki sistem arasındaki bu yargısal felsefe farkı diğer yargı faaliyetleri üzerine de yansımıştır. Örneğin; bakış açısından kaynaklanan nedenlerle soruşturmacı sistemde uzlaşma hükümleri sınırlı alanda uygulanmıştır. Hâlbuki taraf siste­minde uzlaşma alanı çok geniş tutulmaktadır. Yine aynı mantık çerçevesinde soruşturmacı sistem delil serbestîsine büyük önem atfederken, taraf sistemi de­lillerin ortaya konulmasında daha tutucu bir yaklaşım tarzı benimsemiştir. Bu­nun gibi birçok konuda iki sistem derin çizgilerle birbirinden ayrılmaktadır. Bununla beraber, Feyzioğlu’nun da vurguladığı üzere, derin çizgilerle birbirin­den ayrılan bu iki sistemi birbiriyle karşılaştırırken birini diğerine üstün gör­memek gerekmektedir.

“Her iki muhakeme sisteminin de kendine özgü üstünlükleri vardır. Birinin diğerine tercih edilmesi gerekmemektedir. Önemli olan, mevcut devlet yapısına ve toplum bünyesine uygun bir sisteme sahip olmaktır. Devletin yapısı ve toplumun özellikleri ise tarih boyunca şekillenir. Dolayısıyla, kâğıt üzerinde sistem değişikli­ği yapılmasının başarılı sonuçlar vermesi kuşkuludur. Ancak her iki sistemin olum­lu yanlarının, uygulanabilir ve birbirleriyle uyumlu olduğu ölçüde alınmasının ya­rarlı olduğu da düşünülmektedir. Zaten, “karma sistem”in temelindeki gerekçe de budur.”

Gerçekten, her iki sistem farklı iki hukuk geleneğinin -Kıta Avrupası ve Anglo-Sakson- kendi ürünüdür ve uzun bir tarihsel gelişim süreci geçirmiştir. Sistemlerden herhangi birini uygulayan ülkenin artık yıllardır uyguladığı siste­mi terk edip, içerik ve öz olarak tamamen farklı olan diğer sistemi benimsemesi düşünülemeyeceği gibi; sitemin temel unsurlarını oluşturan bir öğeden vazgeç­mesi de düşünülemez. Ancak bir sistemin diğer bir sistemin bazı uygulamalarını kendi sistemine adapte etmesi mümkündür. Örneğin sürekli eleştirilen ve tartı­şılan jüri kurumu taraf siteminden sökülüp atılamaz; fakat günümüzde olduğu gibi uygulama alanı daraltılabilir veya uygulamasının içeriği bir ülkeden diğeri­ne farklılık gösterebilir. Benzer şekilde taraf sisteminde uygulanan çapraz sor­gunun karma sistemi uygulayan bir ülkenin (Türkiye gibi) ceza adalet sistemine sonradan adapte edilmesi de mümkündür. Bu itibarla, böyle kökleri olan iki sistemden birini diğerinden üstün görmek ancak bir çeşit fanatizm ile açıklana­bilir. Her ne kadar farklı metotları benimsemiş veya farklı enstrümanları kul­lanıyor olsalar da sonuçta her iki sistemin de hedefi suç ile bozulan toplum dü­zenini yeniden kurmak ve doğrudan veya dolaylı da olsa maddi gerçeği ortaya çıkartmaktır. Ancak hedefe ulaşmak için farklı metot ve araçlar kullanılmakta­dır. Her iki sistemin de kendine göre iyi ve kötü yanları olabileceği gibi; eksik­likleri ve fazlalıkları da olabilir. Ayrıca ceza adaleti yaşayan bir süreç olduğu için, dün yanlış olan bir anlayış bugün doğru olabilir veya dün geçerli olan bir anlayış günümüzde geçerliliğini yitirmiş olabilir. Dolayısıyla iki sisteme ait kuralları ve uygulamaları karşılaştırırken bu bakış açısı ile hareket etmek her iki sistemi daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

  1. TARAF (ADVERSARIAL) SİSTEMİ

Cezai ihtilafın iki tarafının -iddia makamı ve savunma makamı-jüri önün­de tartışması suretiyle suçluluğun ispat edilmeye çalışılmasından dolayı bu sis­teme taraf {adversarial) sistemi denmektedir. Bilinen ilk ve en eski sistemdir. Bu sisteme göre suç toplumu değil suçtan zarar göreni ilgilendirir. Romanın ilk dönemlerinde, Avrupa feodalitesinde uygulanmıştır. Taraf sistemi günümüzde değişmiş ve gelişmiş haliyle soruşturmacı sisteme ait bazı özellikleri de bünye­sinde barındırmakta ve Anglo-Saxon Hukuku’nun hakim olduğu ülkelerde uy­gulanmaktadır. İtham sisteminin en temel özelliği hâkimin, herkese serbest olan ithamla harekete geçmesi ve tarafların delilleri ile bağlı olmasıdır. Muha­kemede taraflar eşittir ve hüküm kesinleşinceye kadar tutuklama yapılamaz. İtham sisteminin temel özellikleri arasında ayrıca muhakemenin açık, sözlü ve taraflar bakımından çelişmeli olması da yer almaktadır. Günümüzde uygula­nan taraf sisteminin de teorik temelini “taraflar arasındaki çatışma” oluşturur ve gerçeğe iddia ve müdafaa makamlarının farklı görüşlerinin çatışmasını jüriye göstermek suretiyle ulaşılmaya çalışır. Karşıt iki tarafın ellerindeki delillerle mümkün olan en sert şekilde ve farklı kulvarlarda çatıştığı ve tartıştığı zaman önemli ayrıntıların gözden kaçmayacağı ve en adil kararın verileceğine inanıl­maktadır. Dolayısıyla taraf sisteminde maddi gerçek hâkimin kendi yaptığı araştırmalar sonucu değil; davanın tarafları olan savcı ve müdafi arasında du­ruşma salonunda ortaya konulan delil ve görüşlerin çatışması sonucu ortaya çıkmaktadır. Bir tarafta savcı, davalının suçlu olduğunu kesin olarak veya her türlü makul şüpheden uzak olarak (beyond reasonable doubt) kanıtlamak; diğer tarafta ise müdafi, sanığın masum olduğunu savunmak zorundadır. Hâkim ise, taraflarla ilgisi ve menfaati olmayan bir kişi olarak, taraflar arasındaki mücade­lenin üstünde kalan tarafsız bir hakem sıfatıyla her iki tarafın mücadelelerinde usul hukuku kurallarına uymalarını temin eder. Kural olarak, hâkim veya jüri, iddialarını yargılama başlayıncaya kadar dava hakkında hiçbir şey bilmezler.

Taraf sisteminde sanığın geçmişi ile ilgili olan sorular konu dışı olarak gö­rülür ve kabul edilmez. Sanık duruşmada konuşmak, ifade vermek zorunda de­ğildir. Sanığın davanın tamamlanmasında aktif rol almasına gerek yoktur.Tarafların karşılıklı yargısal mücadelesinin sonunda kimin haklı kimin haksız (suçlu veya suçsuz) olduğuna ise başta kullanılan tercihe göre ya hâkim ya da jüri karar verir.

Genellikle İngiliz Devletler Topluluğu (Commonwealth Countries) ve Ame­rika Birleşik Devletleri’nde uygulanan taraf sisteminin dört ana unsuru vardır:

  1. Kural olarak taraf sisteminde jüri yargılaması geçerlidir. Hakime muhake­meyi yönetme rolü verilmiştir. Hâkim muhakemenin hukuka uygun yapıl­masını güvence altına alan tarafsız ve pasif bir süjedir. Hakim re’sen araş­tırma yapamayacağı gibi, önüne gelen dava hakkında karar vermeye yetkili makam değildir. Bu görev jüriye aittir. Jüri gerçeği yargılayan ve bulan ko­numundadır. Ancak, bu rolüne rağmen, jüri tamamen edilgin bir durumdadır. Feyzioğlu’nun ifadesiyle kendisine sunulan ile yetinmek zorundadır.

  1. Savunma avukatı (müdafi) ve iddia makamı (savcı) yargılamanın aktif süje- leri konumundadırlar. Hakimin delil araştırma görevi ve yetkisi olmadı­ğından delillerin ortaya konulması karşılıklı olarak bu iki makama aittir. Dolayısıyla muhakemenin sonucu büyük oranda bu iki makamın gayretine ve performansına bağlıdır. Bu nedenle duruşmada sert tartışmalar yaşanır. Her iki taraf nihai kararı verecek olan jüriyi haklılıkları konusunda ikna et­me yarışı içerindedir.

  1. Davanın açılması sürecinde iddia makamı çok titiz davranmak zorundadır. Zira savcı, iddialarını delil hukuku çerçevesinde yüksek standartlara haiz ve sağlam delillere dayandırmak zorundadır. Derme çatma delillerle veya son­radan delil temin etme olasılığı üzerine dava açması olanaksızdır. Ayrıca duruşmada iddiasını herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispat etmek zorundadır. Şüphenin tamamen giderilememesi halinde jüri beraat kararı vermek zorundadır. İşte bu nedenle savunma avukatları genellikle savunma stratejilerini şüphe üzerine kurarlar ve sanığın suçu işleyip işle­mediği konusunda jüri üyelerinin kafalarında soru işareti oluşturmaya çalı­şırlar. Soru işareti demek beraat demektir.

  1. Jürili yargılama esastır; ancak istisnası mevcuttur. Jürinin dâhil olduğu davalar genelde hafif olmayan suçlarla ilgili ceza davalarıdır. Jüri tarafın­dan yargılanmak sanık için bazen avantaj bazen de dezavantaj olabilir. Sa­nık gerçekten suçsuz olduğuna inanmıyorsa jüri önüne çıkmaya cesaret edemez. Jürinin önünde yapılan yargılama sonucu sanık suçlu bulunursa kanunlarda o suç için yazılı en ağır ceza ile cezalandırılma riski vardır. Bu nedenle sanık bu riski göze almazsa iddianame/ceza pazarlığı (plea bargaining) yoluyla daha hafif bir ceza ile olaydan kurtulmaya bakacaktır. Ancak bazen suçlu olduğunu kesin olarak bilen ve her şeyin aleyhine oldu­ğunun farkında olan sanık da jüri yargılamasını seçebilir. Böyle bir durum­da sanık “ya hep ya hiç” şansını kullanmaktadır. Sanığın böyle bir karar almasının altında yatan saik, çoğu zaman davaların seyrinin avukatların be­cerisine veya jüri üyelerinin ön yargısına göre değişme ihtimalidir.

İşte yukarıda kısaca özetlenen bu dört ana karakteristik taraf sisteminin olmazsa olmazlarıdır Elbette bunların dışında sisteme ait daha başka bir takım kurum ve özellikler de söz konusudur. İddianame pazarlığı (j)lea bargaining) ve çapraz sorgu (cross examination) en belirgin örnekler olarak karşımıza çıkmaktadır. Aşağıda taraf sisteminin unsurları ayrıntılı olarak ele alınırken, ayrıca bu sisteme ait özel kurumlar, aktör ve organlar alt başlıklar olarak açık­lanacaktır.

2.1. Taraf Sisteminde Hâkim

Taraf sisteminde hâkimler anlaşmazlığın çözümünde pasif role sahiptir.Hâkimler sadece pasif değil aynı zamanda tarafsız, nötr olmak zorundadır. Avukatların duruşmayı geliştirme yönüne, şekline karışmazlar; o yüzden “çok konuşan hâkim akordu bozuk bir zili çalan kişi” gibi görülür. Hâkimin tarafların açıklamalarına olur olmaz müdahalesi ve olaylar hakkında yorum sayılabilecek konuşmalar yapması söz konusu değildir. Hâkim tartışma arenasına inmekten kesin bir şekilde imtina etmek zorundadır. Bu nedenle hâkim yargılayan değil muhakemenin hukuk kurallarına uygun cereyan etmesini sağlayan hakem gibi­dir. Hakem de aynen bir hâkim gibi taraf tutamaz ve tarafsızlığına gölge düşü­recek her türlü eylemden kaçınmak zorundadır.

Yalnız belirtmek gerekir ki, taraf sisteminde hâkimin “hakem” rolü, jürili yargılamalar için geçerlidir. Feyzioğlu’nun belirttiği gibi, ABD’de Federal Mahkeme’nin gerektiği takdirde tanık çağırma ve onlara soru sorma yetkisi vardır. Bu durumda doğal olarak hâkim oyunun kurallara göre oynanmasını sağlayan bir hakem gibi değerlendirilemez.

  • Taraf Sisteminde İddia Makamı

 

Taraf sistemi; suçlamacı, itham edici bir yapıya sahiptir. Günümüzdeki haliyle soruşturmacı sistemde de ortada bir itham olmadan dava açılması söz konusu olmamakla birlikte, ithamın önemi mahkemenin iddianame ile sıkı sıkı­ya bağlı olmasından ötürü taraf sisteminde daha fazladır. Bu önem hem kurum­sal olarak savcılık makamını ön plana çıkartır hem de davanın iddianamesinin çok iyi hazırlanmasını ve sağlam delillerle desteklenmesini gerektirir.

Bir şüpheli hakkında suçlamada (indictment) bulunabilmek için somut deliller olması gerekir. İddia makamı iddialarını kabul edilebilir delillere dayandırmalı ve iddiası makul şüphenin üzerinde olmalıdır. Şüpheli hakkında dava açabilmek ise soruşturmanın derinleşmesini gerektirir. Bu açıdan bakıldığında iddia makamının işi kolay değildir. Derme çatma delillerle suçlamada bulunmak veya dava açmak savcıları zor duruma sokar. Suçla itham edilen sanık, ilerleyen süreçte bu sistemin parçası olan delil hukuku (kuralları) çerçevesinde korunacaktır. Bunun bilinci ile hareket eden savcılar, ellerindeki soruşturma dosyası belli bir olgunluğa erişmeden harekete geçmezler. Taraf sisteminde iddianamede geçmeyen bir suçtan ötürü karar verilemez, suçun vasfı değiştirilemez. Dolayısıyla iddia makamının yanı savcılığın iddianameye yazacağı suçun önemi büyüktür. Elbette bu durum ortaya çıkan yeni suçla ilgili yeni bir soruşturma başlatılmaması anlamına gelmez; ancak soruşturma­cı sistemde olduğu gibi suçun vasfının mahkeme tarafından değiştirilmesi olanağı yoktur. Bu kuralın nedeni iddia makamının iddiası ile sıkı sıkıya bağlı olmasıdır. Sonuçta jüri savcı tarafından ortaya atılan iddianın doğru olup olmadığı yönünde karar vermektedir. İşte bu sebeple sonradan ne iddia makamının iddiasını değiştir­mesi; ne de hakimin olaya başka bir suç vasfı vermesi mümkün değildir.

  • Taraf Sisteminde Savunma

Taraf sisteminde sanık, sistemin özelliğinden ötürü mutlaka kendisini sa­vunacak bir müdafıye ihtiyaç duyar. Sanığın bir müdafiin yardımı olmaksızın davanın diğer tarafı olan savcılık makamı karşısında hukuki menfaatlerini ko­ruması hemen hemen mümkün değildir. Bu nedenledir ki, müdafi yargılamada davanın diğer aktörlerine nazaran işin en ağır kısmını yüklenir. Savcıların da işi zordur; ama müdafilerinki kadar değildir. Savcı, davayı kaybettiği zaman dava kamu adına kaybedilmiştir ve ortada suçtan doğrudan etkilenen birileri yoksa bu büyük bir üzüntü doğurmaz. Ancak dava sanık aleyhine sonuçlanırsa bu durum suçsuz olduğunu iddia ettiği için jüri karşına çıkan sanık bakımından tam bir hayal kırıklığıdır. Müdafıiler genelde bir avukatlık firmasına mensup olduğun­dan, ticari düşünce ile hareket eden firma da bu olumsuzluktan şöyle veya böyle etkilenir. Bu itibarla müdafi müvekkilinin savunmasını mümkün olan en kuv­vetli şekilde ortaya koymak ve karşı tarafın savlarını çürütecek gayreti göster­mek zorundadır. Eklemek gerekir ki, taraf sisteminde müdafi müvekkilinin suç­suzluğunu kanıtlamak için suçun kim tarafından ve nasıl işlenmiş olabileceği ile ilgili teorilerini serbestçe mahkemeye sunabilme imkânına sahiptir.

2.4. İddianame Pazarlığı

“İddianame pazarlığı (plea bargaining) sanığın suçu kabul etmesi karşılığın­da temel olarak daha az bir ceza ile kurtulmasıdır. Daha az ceza ile kurtulma ya suçun vasfının değiştirilmesi ve ona uygun bir ceza verilmesi ile olur ya da o suç için öngörülen ağır bir ceza yerine daha hafif bir ceza da anlaşılması sure­tiyle olur. Örneğin; nitelikli hırsızlık suçlaması yerine basit hırsızlığın kabulü ile suçun vasfında değişiklik üzerinde anlaşılabilir ve buna uygun bir ceza takdir edilir veya suçun vasfı değişmemekle birlikte sanığın suçunu kabul etmesi kar­şılığında muhakeme sonunda verilebilecek muhtemel ceza yerine -ömür boyu hapis yerine 24 yıl hapis gibi- daha az bir ceza üzerinde anlaşılır. Özellikle sa­nık jüri önünde yargılama sonucu verilebilecek muhtemel bir ağır cezadan kur­tulmak amacıyla iddianame pazarlığına razı olmaktadır. Basit bir anlatımla iddi­aname pazarlığının temelinde “ya suçu kabul et ve bunun karşılığında daha az bir ceza ile kurtul ya da suçsuz olduğunu düşünüyorsan jüri önüne çık ve aklan; ancak aklanamazsan çok daha ağır bir ceza riski ile karşı karşıyasın” anlayışı yatmaktadır. İşte bu noktada iddianame pazarlığının en büyük sakıncası ortaya çıkmaktadır. Şüpheli veya sanığın anayasal bir hak olan tarafsız bir mahkeme önünde yargılanma hakkı cezanın artması tehdidiyle elinden alınmakta ve sanık “aba altından sopa gösterilerek” bazen hiç işlemediği bir suçun cezasını çek­mekle karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu nedenle çok taraftar bulmasa da iddia­name pazarlığının kaldırılmasını savunanlar da vardır.

İddianame pazarlığı sanığa bir hak olarak tanınmamıştır. Savcılık makamı ve müdafi arasındaki anlaşmanın hâkim tarafından onanması ile hayatiyet kaza­nır. Müdafi anlaşmayı kabul etmeden önce sanığın olurunu almak zorundadır.Eğer iddia veya müdafi makamlarından birisi anlaşmayı kabule etmezse veya hâkim anlaşmayı onaylamazsa iddianame pazarlığı neticesiz kalır ve dava mah­keme önüne götürülür.

İddianame pazarlığı en geniş şekliyle Amerika Birleşik Devletleri’nde uygu­lanmaktadır. Bu ülkede pazarlık yukarıda açıklandığı üzere suçun vasfında olabi­leceği gibi cezanın oranında da olabilmektedir. İddianame pazarlığı her davanın hâkim önüne gelmesini önleyen bir çeşit filtre görevi görmesi nedeniyle Amerikan Ceza Adaleti Sistemi’ni ayakta tutan sacayaklarından birisi olarak gösterilmekte­dir. Hatta iddianame pazarlığı Amerikan Ceza Adaleti Sistemi’nin en önemli ku­rumlarından birisi olarak gösterilmektedir. Sistemi ayakta tutan, sistemin gıdası anlamında “iddianame pazarlığı sisteminin ekmeği ve tereyağıdır” denmektedir.Zira Amerikan sistemi her ihtilafın mahkeme önüne gelmeyeceği ve ceza pazarlığı ile son bulacağı varsayımı üzerine kurulmuştur. Amerikan mahkemeleri, hakkında dava açılması gereken bütün sanıkları yargılayabilecek fiziksel kapasiteye sahip değildir. Mahkemelerin fiziksel olarak örgütlenmesi, suç işleyen 10 kişiden ancak 1 veya 2 tanesinin yargılanacağı; geri kalan 8-9 olayda ise iddianame pazarlığı yoluy­la ihtilafın çözülerek yargılama aşamasına geçilmeyeceği öngörülerek yapılmıştır. Nitekim, ABD’de ortalama olarak her 10 davadan 9’u iddianame pazarlığı ile son bulmaktadır. Dolayısıyla iddianame pazarlığı uygulamasının yerine yeni bir alter­natif bulunmadıkça vazgeçilmesi mümkün gözükmemektedir.İddianame pazarlığı ile ilgili benzer bir oran İngiltere’de de karşımıza çık­maktadır. Bu ülkede ceza davalarının yaklaşık yüzde 95-98’i Magistrate Mah­kemesince görülmektedir. Crown Mahkemesi’nde görülen davaların ise yüzde yetmişi iddianame pazarlığı ile sonuçlanmaktadır. Buna rağmen yine de İngil­tere’de iddianame pazarlığının Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu kadar yaygın ve etkin olarak kullanıldığı söylenemez. İngiltere’de savcılık ve sanık ancak suçlamalar üzerinde anlaşabilmektedir. Sanığın bir takım suçlamaları kabul etmesi halinde, savcılık buna karşılık bir takım suçlamalardan vazgeçe- bilmektedir. Cezada pazarlık ise söz konusu değildir. Cezayı her halükarda hâ­kim veya mahkeme belirlemektedir.

İddianame pazarlığı Hindistan, Pakistan gibi Anglo-Sakson geleneğinden gelen ülkelerin yanında sınırlı ve farklı şekillerde de olsa Fransa, Polonya ve İtalya gibi soruşturmacı sistemi benimsemiş ülkelerde de uygulanmaktadır.

Türk hukukunda ise yukarıda tarif edildiği şekliyle bir iddianame pazarlığı müessesesi yoktur. Uzlaşma ve önödeme müesseseleri benzer amaç ve fonksi­yonlarına rağmen iddianame pazarlığı değildir. Ancak iddianame pazarlığı tarzı bir uygulamanın Türk Ceza Muhakemesi için de düşünülmesi mümkündür. Yalnız burada halledilmesi gereken sorun, iddianame pazarlığı yoluyla bir su­çun üstlenilmesi durumunda bunun ceza muhakemesinin maddi gerçeğin ortaya çıkartılması amacına uygun düşüp düşmeyeceğidir. Zira iddianame pazarlığı­nın yaygın olarak uygulandığı sistemlerde suçla ilgili ihtilafın mahkeme önüne götürülmeden çözülmesine öncelik verilmekle maddi gerçeğin ortaya çıkartıl­ması amacı ikinci plana itilmektedir. Başka bir ifadeyle, suçun kabulü maddi gerçeğin ortaya çıkartılması için yeterli görülmektedir. Hâlbuki Türk Hukuku­nun da içinde yer aldığı Kıta Avrupası Hukuku, hâkime kendi yapacağı veya yaptıracağı araştırmalar sonucu maddi gerçeği ortaya çıkartma ödevini yükle­miştir. Bu sistemde bağımsız hâkimlerin vereceği karara önem atfedilmiş, iddia makamına bu anlamda bir rol verilmesinden kaçınılmıştır. Dolayısıyla Amerikan Hukuku’nda olduğu şekliyle bir iddianame pazarlığı müessesesinin doğrudan Türk Hukukuna adaptesi mümkün olmamakla birlikte; soruşturmacı sisteme özgü bir iddianame pazarlığı üzerinde durulabilir.

2.5. Jüri

Taraf sistemi kural olarak jüri tarafından yargılanma sistemini benimsemiş­tir. Jüri tarafından yargılanmanın anlamı, kararın jüri tarafından verilmesidir. Jüri profesyonel olmayan ve kamusal bakış açısına sahip bir birey olarak toplu­mun hukuka ve delillere bakış açısını davaya yansıtan, edilgin bir makamdır.Jürili yargılamada hâkim, karar makamı olmayıp, davanın hukuk kurallarına uygun yürümesini sağlayan yönetici durumundadır. Bir başka deyişle hâkim davayı yönetme rolü üstlenir. Bu yönetici rolüne ilave olarak, jürinin sanığı suçlu bulması halinde verilecek cezayı da kanunlar çerçevesinde belirler. Delil­lerle ilgili oluşturulmuş olan kuralların çok büyük bir bölümü jürinin delilleri yanlış değerlendirmemesi ve avukatların bunu mahkemede suiistimal etmemesi için konulmuştur.

Jüri yargılamasının varoluş sebebi monarşik rejimlerde krala karşı bireyin korunmasıdır. Kralın atadığı hâkime karşı kendini güvende hissetmeyen halk, bir itham karşısında kararın kendi içlerinden belirlenen jüri tarafından verilme­sini kralın otoritesine karşı bir çeşit güvence olarak görmüşlerdir. Bu açıdan jüri yargılaması kişi özgürlüğünün en vazgeçilmez parçası olarak görülmekte­dir. Bir yüksek mahkeme hâkimi olan İngiliz Lord Patrick Devlin jüri yargı­lamasının bu önemini şu sözlerle ifade etmektedir:

 

“Jüri tarafından yargılanmak bir adli işlem ve anayasal bir hak olmanın öte­sinde özgürlüğün varlığına işaret eden bir lambadır. (Trial by jury is more than an instrument of justice and more than a wheel of the Constitution: it is the lamp that shows that freedom lives)”.

Görüldüğü üzere, jüri yargılaması basit bir adli işlem özelliği taşımasının veya bir tercih meselesinin çok ötesinde bir anlam ve önem ifade etmektedir. Her ne kadar günümüzde yargılama prosedüründeki yasal güvencelerin artması karşısında bu felsefenin geçerliliği tartışmaya açık olsa da geçmişte jüri sıradan bir vatandaş için devletin otoritesine karşı bireysel bir sigorta özelliği taşımıştır. Bu nedenle jüri yargılaması sadece Anglo-Sakson ülkelerinde değil; Alman­ya, İsviçre, İtalya ve Fransa gibi kıta Avrupası ülkelerinde de uygulama kabiliyeti bulmuştur. İspanya’da 1936 yılında terk edilen jüri yargılamasına 1995 yılında sınırlı da olsa geri dönülmüştür.

Jürili yargılamada mevcut uygulamaya bakıldığında iki tür jürinin olduğu görülmektedir: Büyük jüri ve küçük jüri. Basit bir tanımla büyük jüri davanın açılıp açılmayacağına karar veren jüridir. Halihazırda büyük jüri uygulaması sadece ABD’de Federal davalarda ve bazı eyaletlerde uygulanmaktadır. İngilte­re büyük jüri uygulamasını 1933 yılında terk etmiştir. Büyük jürinin davanın açılmasına karar vermesi halinde, yapılacak yargılama sonucu sanığın suçlu olup olmadığına karar veren jüri ise küçük jüri olarak adlandırılmaktadır.

Jüri üyelerinin sayısı, kimler tarafından, kimler arasından seçilmesi gibi husus­lar jüri sisteminin uygulandığı ülkeler arasında farklılık arzetmektedir. ABD’de jüri, davanın tarafları olan savcı ve sanık müdafii tarafından mevcut jüri adayları arasın­dan uzlaşı ile seçilir. Taraflar kendilerine sempati ile bakacak bir jüri üyesinin sağla­yacağı avantaj nedeniyle jüri seçimine büyük önem atfederler. Bu itibarla jüri seçimi sırasında potansiyel jüri üyelerine soru sorulması kabul edilmiştir. Verilecek cevap­lar tarafların kendilerince uygun jüri üyesinin seçimine yardımcı olmaktadır. ABD’de jüri davanın önemine göre 6 veya 12 kişiden oluşmaktadır. Seçmen kütük­leri veya sürücü belgesi kayıtlarında ismi olan okur yazar ve sabıkasız her Amerikan vatandaşı jüri hizmeti için çağrılabilir. Ancak, eğitim düzeyi çok düşük veya çok yüksek olanların jüri üyesi olarak seçilme ihtimali düşüktür. Hastalık veya benzer zorunlu sebepler nedeniyle jüri hizmetinden muaf tutulma talebinde bulunulabilir.

Amerikan hukukunda ister “beraat”, ister “suçlu” olsun, jüri kararları oybir­liğiyle alınmaktadır. Feyzioğlu’na göre bu durum Locke’un görüşlerinin Ame­rikan hukukunun üzerindeki etkisinin bir sonucudur:

“Locke’un gerçeğe ulaşmakta varılabilecek en yüksek ihtimal derecesinin sağ­lanmasında her yaştan insanın ortak iradesinin uyumunu aramasının, onun görüşleri­nin önemli yansımalarının görüldüğü Amerikan muhakeme hukukunda jürinin olu­şumunda ve oybirliğiyle karar verme zorunluluğunda etkili olduğunu sanıyoruz.”

Ülkemize tamamen yabancı olan jüri yargılamasının şu an için sistemimize adaptesi mümkün gözükmemektedir. Ancak ileri de şartlar oluştuğunda jüri yargılamasının bazı önemli davaların görülmesinde sanığa seçenek olarak su­nulması düşünülebilir. Örneğin, politikacıların görevleri sırasında işlemiş olduk­ları suçlardan ötürü yargılanmaları söz konusu olduğunda bu kişilerin önüne jüri tarafından yargılanma seçeneği de konulabilir. Böylece haksız bir şekilde itham edildiğini düşünen bir politikacı ihtilafı jüri önüne götürmekle tarafsızlığını yitirmiş bir mahkemenin baskısından ve adil yargılanıp yargılanamayacağı ko­nusunda sahip olduğu tereddütlerden kurtulabilir. Böyle bir uygulamanın deza­vantajı ise, hakkında söylentilerin ayyuka çıktığı bir politikacı için jüride bu kişiye karşı oluşacak önyargıdır. Ayrıca karşıt veya yandaş politik görüşlere sahip jüri üyelerinin tarafsız ve adil bir karar verme noktasında yaşayacakları ikilem de böyle bir uygulamanın dezavantajları arasında sayılabilir. Bu deza­vantajlar elbette hakim tarafından yapılan bir yargılamada da söz konusu olabi­lir. Dolayısıyla, jüri yargılaması bir zorunluluk değil ancak seçenek bir yargıla­ma şekli olarak düşünülebilir.

  1. SORUŞTURMACI (INQUISITORIAL) SİSTEM

Soruşturmacı (inquisitorial) sistemin kökeni ortaçağ Avrupa’sına uzan­maktadır. Hatta enteresan bir şekilde soruşturmacı sistem ilk olarak taraf sis­teminin anavatanı sayılan İngiltere’de gelişmiştir. 13. yüzyılda İngiltere’de kili­seye bağlı mahkemelerin; bir hâkim eliyle sanık ve tanıklara yemin verdirerek yargı faaliyetini yerine getirmeye başladığını görmekteyiz. 16. yüzyıla kadar bu sistem gelişerek devam etmiş; daha sonra yerini 16. yüzyılda, İngiliz YasamaMeclisi’ne hizmet eden bir mahkemeye dönüşmesiyle işlerliğini bu ülkede yi­tirmiştir.

Fransız Ihtilalı’ndan sonra soruşturma sisteminin daha gelişmiş şekli Fransa ve Almanya’da uygulanmaya başlamıştır. Bu ülkelerden de Avrupa kıtasının diğer taraflarına ve pek çok Afrika, Güney Amerika, Asya ülkelerine yayılmıştır. Bugün soruşturmacı sistem, taraf sisteminden daha geniş bir coğrafyada geçerlidir.

Soruşturmacı sistemde ceza muhakemesi iddia ve savunma makamlarının karşılıklı çatışması üzerine değil, mahkemenin maddi gerçeği bulmak üzere bizzat yürüttüğü işlemler üzerine kuruludur. Mahkeme önüne gelen davada ihtilafı çözmek için tarafların ortaya koyduğu iddia ve delillerle bağlı değildir. Ortaya konulan bu iddia ve deliller mahkemeye yön verse bile, hakim kararını verebilmek için bu iddia ve delillerin gerçeği yansıtıp yansıtmadığını bizzat kendisi tahkik etmek yükümlülüğü altındadır. İşte mahkemenin üzerindeki sözkonusu araştırma ve soruşturma yükümlülüğü nedeniyle bu sisteme tah­kik/soruşturmacı sistem denilmektedir.

3.1. Günümüzde Uygulanan Haliyle Soruşturmacı Sistemin Özellikleri

Günümüzde saf haliyle uygulanan bir soruşturmacı sistem söz konusu ol­mamakla birlikte, ülkemizde dahil olmak üzere işbirliği sistemini benimsemiş bir çok ülkede tarihsel itham sisteminin derin izlerini görmek mümkündür. Gü­nümüze özgü bu sistemin ön plana çıkan özellikleri şunlardır:

  1. Soruşturmacı sistemin orijinal halinde, hakim doğrudan olaya el koyabil­mekte ve hem tez, hem anti tez, hem de sentezi temsil etmekteydi. Bir başka deyişle, iddia, savunma ve yargılama görevleri hakim tarafından ye­rine getirilmekteydi. Ancak günümüz taraf sistemin de olduğu gibi, günü­müz soruşturmacı sisteminde de hâkimin kendiliğinden olaya el koyma yetkisi söz konusu değildir. “Davasız yargılama olmaz.” ilkesi burada da geçerlidir. Bu nedenle güçlü bir savcılık teşkilatına ihtiyaç duyulmaktadır. Dava açılmadan önceki soruşturma evresinin patronları savcılardır. Savcılar suç soruşturmasını yürütür ve soruşturma sonunda gerekli gördüklerinde de kamu davasını açma görevini üstlenirler.

  1. Soruşturmacı sisteminin diğer önemli özelliği yargılama sorumluluğununve yükünün hâkimin omuzları üstünde olmasıdır. Hâkim önüne getirilen ih-tilafı maddi gerçeği araştırarak, soruşturarak çözmek zomndadır. Bu neden­le hâkime delilleri değerlendirmede bir serbestlik verilmiş suçu ispatlayıcı her delili kullanma konusunda yetkilendirilmiştir.

  1. Bu sistemde ceza davası kamu adına mahkemeler eliyle yürütülür. Devlet mahkeme sistemi içerisinde aktif olarak bulunmakta, güvenliğin, adaletin takibinde etkin bir rol almaktadır. Devlet bu rolünü büyük ölçüde savcılık teşkilatı eliyle yürütür.

ç.         Soruşturmacı sistemde duruşmanın bürokratik ve araştırmaya dayanan bir yapısı vardır ve duruşma süreci delil toplamaya bağlı olarak aylarca sürebi­lir Deliller her duruşmada ortaya konulabilir ve delilin kabul olunabilirliği- ni kısıtlayan çok az kural vardır. Sanık soruşturma sisteminde suçlu farz edilmez ve suç hakkında soruları cevaplamak zorunda değildir. Fakat kim­liği ile ilgili soruları cevaplaması gerekebilir. Taraf sisteminden farklı ola­rak, mahkeme görgü tanıkları üzerine çok fazla yoğunlaşmaz; dava ile ilgili belgelere daha fazla yoğunlaşır. Kural olarak jürili dava yoktur.

  1. Soruşturmacı sistemde savunma makamının rolü taraf sistemine kıyasla daha pasiftir. Hâkime yeni incelemeler teklif edebilir. Hâkimin sorularına bağlı olarak kendi sorularını sorabilir. Ancak avukatların sorgulaması ge­nelde kısadır. Müvekkillerini savunurken uzun boylu nutuk atma, olayları hafıfleterek-mazur göstererek izah etme gibi konularda sınırlandırılmışlar­dır. Taraf sistemden farklı olarak dava aşamasına kadar olan adli işlemler çoğunlukla kapalıdır, gizlidir. Jüriyi etkileme gibi bir düşünce olmadığı için tanıkların rolü yazılı delillere göre daha azdır. Prensip olarak duruşmada avukatların değil hâkimin tanıkları çağırıp sorgulama yetkisi vardır.

  1. HANGİ SİSTEM? TARAF /SORUŞTURMACI

 

Taraf sistemini savunanlar bu sistemin maddi gerçeği araştırmaya verdiği önemden ve temel insan haklarını üstün görmesinden dolayı soruşturmacı mo­delden daha iyi olduğunu iddia etmektedirler. Zira en etkili ve doğru karara varabilmek için hâkime veya jüriye farklı görüşlerin yandaşlarının çatışmasını göstermek gerekir. İki farklı tarafın mümkün olan en sert şekilde farklı kulvar­larda tartıştırılması önemli ayrıntıların açığa çıkmasına ve dolayısıyla en adil kararın verilebilmesine olanak sağlar. Soruşturmacı sistemde duruşmada taraf sisteminde olduğu gibi bir çekişme yoktur. Bu sistemde hakimin ikna edilmesi için jürinin ikna edilmesine benzer bir çaba yoktur. Hakim zaten olayı kendisi çözmek zorundadır. Soruşturmacı sistemin en büyük sakıncası soruşturma evre­sinde veya duruşmanın başında mahkeme heyetinde olayla ilgili oluşacak bir önyargıdır. Bu önyargı mahkemenin olayı araştırma fonksiyonunu derinden etkileyebilir.

Özbek tarafından tespit edildiği şekliyle taraf sistemi, ceza muhakemesinde üç farklı çeşit güvence sağlamaktadır: İlk olarak taraf sistemi soruşturmacı sisteme oranla delillerin incelenmesine ve irdelenmesine daha fazla olanak sağ­lamaktadır. Her iki taraf vakıalara farklı yönlerden ve amaçlardan yaklaştıkla­rından resmin bütününü görmek daha kolay olmaktadır. Bunun en bariz örneği çapraz sorgudur. Çapraz sorgu yoluyla taraflar, tanıkların doğruyu söyleyip söylemediklerini sorgulama, tarafsız olmama ihtimali olan tanık beyanlarını ortaya çıkarma, tanıkların gerçekte ne bildiklerini veya neyi bilmediklerini gör­me fırsatını yakalamaktadır.

Taraf sisteminin sağladığı ikinci güvence, yargılama esnasında yetkilerin farklı süjelere dağıtılmasıdır. Mevcut yetkiler, her bir yargılama süjesinin elin­deki yetkileri, kendi iddialarını ispatlaması ve karşı iddiaları çürütmesi konu­sunda kullanması için süjeler arasında paylaştırılmıştır. Hâkim tarafsız veya adil olmasa bile, jüri hâkimle aynı görüşte olmayarak adil bir hüküm verme olanağı­na sahiptir. Öte yandan hâkim, jürinin kararını verirken bir takım usul kuralları­na aykırı hareket ettiğini öğrenirse, temyiz mekanizmasını çalıştırabilir. Bu yetki paylaşımı, yargılama sürecindeki suistimalleri önleyecek bir oto-kontrol mekanizmasıdır.

Son olarak taraf sisteminin sağladığı üçüncü güvence ise, müdafıye tanınan rol ile ilgilidir. Bu sistemde müdafi, sanığın menfaatleri doğrultusunda sürekli görev yapan bir süje olarak uygun muhakeme şeklinin izlenmesinde ısrar ede­rek, savcılık makamının her hangi bir şekilde haksız bir avantaj sağlamasına engel olur.

Bütün bunlara rağmen taraf sisteminin adil bir yargılamayı sağlayacağı ve sanığın ya da mağdurun haklarını teoride sunulduğu şekliyle güvence altına alacağı tartışmalıdır. Özellikle taraf sisteminin sac ayaklarını oluşturan iddia­name pazarlığı, jüri ve müdafilik sistemi hakkında ciddi eleştiriler söz konusu­dur. İddianame pazarlığının kişileri suç üstlenmeye zorlaması, jüri sistemininaçmazları ve müdafilerin astronomik maliyetleri günümüz koşullarında kolayca bertaraf edilecek sorunlar olarak gözükmemektedir.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen sistemin işliyor olması, bu sisteme sahip ülkelerdeki gelişmişlik düzeyi ve pozitif adli kültür ile izah edilebilir. Taraf sistemine ait bu müesseselerin gelişmişlik düzeyi daha düşük ve yerleşmiş belli bir adli kültürün olmadığı bir ülkeye transferi durumunda beklenen faydaların sağlanamayacağı aşikârdır. Ülkemiz uygulaması bakımından uzlaşma ve çapraz sorgu bu iddiamızın birer örnekleri olarak ortada durmaktadır.

  1. İŞBİRLİĞİ SİSTEMİ (KARMA SİSTEM)

Esasen bugün dünyada mevcut ceza adaleti sistemlerine baktığımızda ta­mamen saf şekilde uygulanan bir taraf ceza muhakemesi sitemi veya soruştur­macı ceza muhakemesi sistemi bulmak mümkün değildir. Sistemler tarihte çok sert ve keskin hatlarla birbirinden ayrılmakla beraber, zamanla birbirlerin­den etkilenmiştir. Her ülkenin sistemi yukarıda açıklanan iki sistemden birini esas almakla birlikte, diğer sistemin bir takım özelliklerini de bünyesinde barındırmaktadır. Bu nedenle yazarlar, tarihsel süreç içinde gelişip yerleşen bu iki sistemin yanında, özellikle günümüz dünyasına has bir sistem olan “işbir­liği (karma) sistemi”nden bahsetmektedirler.

1789 Fransız İhtilali’nden sonra egemen olan ve kimi yazarlarca karma sis­tem ve kimilerince işbirliği sistemi olarak adlandırılan bu üçüncü sistemin en belirgin özelliği tez, antitez, sentez makamları olan iddia, müdafaa ve karar makamlarının birbirlerinden tamamen ayrılmasıdır. Bu sistemde hakim kendi­liğinden işe el koyamaz; ceza yargılaması için bir iddianın gereklidir ve iddia görevini toplum adına yapmak için savcılık makamı oluşturulmuştur.

İşbirliği sisteminde yargıç tarafların delilleriyle bağlı değildir; yeni delil arayabilir. Soruşturma evresi gizli, yazılı, az çelişmelidir. Kovuşturma evresinin duruşma evresi ise açık, sözlü ve üç taraf açısından çelişmelidir. Ayrıca bu sitem de itham ve müdafaa makamları ferdî ve toplumsal olmak üzere iki çeşit olup, bunların her ikisi de muhakemeye katılabilmektedir.

  1. TÜRK CEZA MUHAKEMESİ SİSTEMİ

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun da “itham/taraf’ sistemi ile “tahkik/soruşturmacı” sistem arasında bir denge kurmaya çalışması nedeniyle “işbirliği sistemini” benimsediği ileri sürülebilir. Türk Ceza Adalet Sistemi’nin temel taşlarını hala Kıta Avrupası Hukuku ve özellikle de Alman Ekolü oluş­turmaktadır. Bununla beraber, 1992 yılında 3842 sayılı Kanunla 1412 sayılı mülga Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nda (CMUK) yapılan değişiklikler ile başlayıp günümüze uzanan süreçte ülkemiz ceza muhakemesi sisteminin Kıta Avrupası Hukukundan ve soruşturmacı ceza muhakemesi sisteminden tedrici olarak Anglo-Sakson Hukuku temelli taraf ceza muhakemesi sistemine yöneldi­ği iddia edilebilir. Bu yöneliş şimdilik uzlaşma, çapraz sorgu gibi taraf ceza muhakemesi sistemine ait bir takım özelliklerin ve prosedürlerin Türk Huku- ku’na adaptasyonu ile sınırlıdır. Bununla beraber ülkemizde hem teorisyen-lerde hem de uygulayıcılarda taraf sistemine ve dolayısıyla Anglo- Sakson Hu- kuku’na karşı bir ilginin uyandığını da belirtmek gerekir. Bu ilginin temelinde esasen Türk Ceza Adalet Sistemi’ni daha güçlü ve etkin kılmak yatmaktadır. Sistemimizin ve hukukumuzun aksayan yönlerini bularak, bunları başka ülke ve sistemlerde başarıyla uygulanan bir takım prosedürlerle düzeltmeye çalışmak yanlış bir felsefe olmasa gerektir. Ancak bunun bir özenti veya fantezi şeklinde olmamasına da dikkat edilmelidir. Bir başka ülke veya sistemde başarılı olmuş bir metodun bizim ülke ve sistemimizde aynı başarıyı ve sonucu göstermesi her zaman mümkün olmayabilir. “Deneyelim, görelim.” mantığı ile hareket etmek söz konusu ceza adaleti olduğunda geçerli bir strateji olamaz. Yapılması ve olması gereken yeniliklere önyargılarla karşı çıkmamak önemli olduğu kadar; değişiklikleri yapmadan önce bunun kendi sistemimize ve bünyemize uyup uymayacağını da iyi araştırmak gerekmektedir.

III. CEZA ADALETİ FELSEFELERİ

 

  1. GİRİŞ

Hukuk düzenince suç sayılan bir davranışa karşı uygulanan bir yaptırım olan ceza, tarihte genel olarak üç farklı amaç için kullanılmıştır: Suçlunun veri­len cezadan ders alması, toplumda adalet duygusunun sağlanması ve muhtemel suç niyeti olanların caydırılması. Günümüz ceza adaletinde de bu amaçlar ge­çerliliğini korumakla birlikte, cezanın amacı ve cezadan beklenen fayda bakı­mından ortaya yeni düşünceler ve uygulamalar çıkmıştır. Bir anlamda, cezanın amacı daha karmaşık hale gelmiştir. Bu sonucun ortaya çıkmasında uygulanan ceza adaleti politikalarına rağmen suçların önlenememesi ve suç oranlarının sürekli artan bir trend göstermesi etkili olmuştur.

Tarihsel gelişime baktığımızda karşımıza cezalandırıcı adalet, ıslah edici adalet, onarıcı adalet ve dönüştürücü adalet olmak üzere dört adet ceza adaleti anlayışı çıkmaktadır. Suçun failine acı vermeyi temel amaç sayan “cezalandırı­cı” adalet anlayışı 18. yüzyıl sonlarında etkinliğini yitirirken, suçluyu ıslah ede­rek toplumla yeniden kazandırmayı amaçlayan ve bu amacı gerçekleştirmek üzere cezaevlerini araç olarak kullanan “ıslah edici adalet anlayışı” 20. yüzyılın sonunda kadar etkinliğini korumuştur. 21. yüzyıl adalet anlayışında ise, ceza adaleti yerine getirilirken, mağdurun tatmin edilmesi fikri ön plana çıkmış bu­lunmaktadır. Bu amaçla ceza muhakemesinin tüm evrelerinde mağdura bir kı­sım haklar ve yetkiler tanınması öngörülmüş; suça karşı sadece ceza yaptırımı yeterli görülmeyerek mağdurun zararını onarılması istenmiştir. Onarıcı adalet olarak adlandırılan bu felsefe dünyada hakim konuma gelmiştir. Hatta günü­müzde artık onarıcı adaletin bir adım ötesi olan ve hapis cezasının tamamen gündemden kaldırılmasını savunan dönüştürücü adalet fikri tartışılmaya baş­lanmıştır. Aşağıda sırasıyla bu ceza adaleti felsefeleri mercek altına alınacaktır.

 

  1. CEZALANDIRICI ADALET

 

Cezalandırıcı adalet (retributive justice) en eski ceza adaleti felsefesidir. Denk- leştirici adalet olarak da adlandırılan bu felesefe insanlığın var oluşundan günümüzedeğişik formatlarda da olsa her zaman uygulama kabiliyeti bulmuştur. Son yüzyıl­da artık terk edilmeye başlanmasına rağmen, günümüz dünyasında özellikle örgütlü suçların ve terörün artması ile yeniden gündeme gelmiştir. Çin, bazı İslam ülkeleri ve Güney Afrika, bu modelin etkin olarak uygulandığı yerlerdir.

Cezalandırıcı adalet iki temel düşünce üzerine kuruludur. Bunlardan ilkine göre, cezalar işlenen suçun karşılığıdır. İkincisine göre de, cezalar suç işleme ihtimali olanlar üzerinde caydırıcı bir rol oynar. Toplumda huzur ve güvenin sağlanması bu iki düşüncenin uygulanmasına bağlıdır. Bu bağlamda cezalandı­rıcı adaletin kökeninin cezanın amacını açıklayan mutlak ve nisbi teorilerin bir karışımı olan karma teori olduğu ileri sürülebilir. Mutlak teorilerin iki kanadı olan, “göze göz, dişe diş” anlayışının hâkim olduğu “kefaret teorisi” ve insanla­rın davranışları karşılığında hak ettiğini alması gerektiği fikrine dayanan “adalet teorisi” terazinin bir kefesinde yer almaktadır. Diğer kefede ise, özel ve genel önleme teorilerinden oluşan nisbi teoriler bulunmaktadır. Bu karışımın anlamı; kurallara uyan ve toplum düzeni içinde yaşayan insanların ödüllendirilmesi, kurallara uymayanların ise cezalandırılmasıdır. Bu nedenle cezalandırıcı adalet anlayışı pişmanlık ve af gibi cezayı “sulandıran” işlemlere hep mesafeli dur­muştur. Suça ve suçluya karşı “sıfır tolerans” prensibiyle hareket eden cezalan­dırıcı adalet felsefesinde suçun mağduru faili affetse bile devlet onu yine de cezalandırmak zorundadır. Esasen bu mantık, Kriminoloji biliminin Klasik Okul olarak bilinen döneminde suçu “toplumsal sözleşmenin” ihlali olarak gö­ren bakış açısının bir yansımasıdır. Bu itibarla suç öncelikle devletin otoritesi­ne bir başkaldırıdır. Eğer suç her hangi bir nedenle cezasız kalırsa bu durum toplumdaki suç işleme potansiyelini ve suç işleme güdüsünü harekete geçirir. Böyle bir eğilim sonuçta toplum düzenini temelden sarsar.

Cezalandırıcı adalet suç işleyen kişiye verilecek cezanın belirlenmesinde günümüzde de geçerli olan ve evrensel hukukun orantılılık ölçütüne uygun iki tür yaklaşım tarzı benimser: İlki cezanın suçtan doğan mağduriyete göre he- saplanmasıdır. Bir anlamda suçun sebep olduğu mağduriyet ölçüsünde cezaya hükmedilmektedir. Mağdurun suçtan dolayı uğradığı zarar az ise ceza da az olacaktır; tersi bir durumda da ceza çok olacaktır. Cezanın belirlenmesinde ikinci ölçüt, fail tarafından suçtan elde edilen maddi veya manevi kazanımdır. Burada suçun failine verilecek ceza, failin elde ettiği menfaatin oranına göre değişim gösterecektir. Örneğin, 100 TL çalan bir hırsız 500 bin TL çalan hırsıza göre daha az ceza alacaktır. Ancak hangi yaklaşım tarzı benimsenirse benim­sensin mağdurun veya suçtan zarar görenlerin öcünü almak ve başka bir suçu işlemek potansiyeli olanları caydırmak olarak tanımladığımız cezalandırmanın amacı değişmemektedir.

2.1. Cezalandırıcı Adalet Anlayışının Eleştirisi

Cezalandırıcı adalet anlayışı geçmişten günümüze yoğun bir şekilde eleşti­rilmiştir. Esasen diğer ceza adaleti düşüncelerinin doğması bu eleştirilerin bir neticesidir. Cezalandırıcı adalet anlayışının suçların artmasına ve çeşitlenmesine engel olamaması; üstüne üstlük katı bir cezalandırma anlayışının hapishaneleri ağzına kadar doldurması suç ve ceza ilişkisine farklı açılardan bakılması ihtiyacı­nı doğurmuştur. Bu noktada, cezalandırıcı adalet anlayışının teorik ve pratik an­lamda pek çok sınırlılıklarının olduğu hususu literatürde tartışılan bir husustur.

Cezalandırıcı adalet anlayışına getirilen eleştirilerin başında bu yaklaşım tarzı­nın ilkel toplumlara özgü “öç alma” felsefesi üzerine inşa edilmesi gelmektedir. İkinci eleştiri ise cezaların suçlan önlemedeki caydırıcılık rolüne ilişkindir. Üçüncü bir eleştiri de bu sistemde mahkûmların ıslahının ya hiç düşünülmemesi ya da ikinci plana itilmesidir. Aşağıda sırasıyla bu eleştiriler üzerinde durulacaktır.

  1. Öç Alma

Cezalandırıcı adalet anlayışına getirilen en önemli eleştiri, bu anlayışın top­lumdaki intikam alma, öç alma duygusunu beslemesidir. İntikam duygusunu körüklemek, etik değerlerin ve ahlakın yara almasına yol açar ve bireylerin inti­kam almayı normal görmesine neden olur. Ayrıca, adaletin sadece cezalandır­madan ibaret görülmesi hukukun intikam aracına dönüşmesine yol açabilir.

Gerçekten, cezalandırıcı adalet insandaki “öç alma” duygusuyla benzerlik gös­termektedir. İnsanlar genellikle kendilerine yapılan haksızlıklara aynı şekilde karşı­lık vermek isterler. Halk dilinde kullanılan “gününü gösterme, ödeşme, kozunu paylaşma” gibi deyimler de bunun göstergesidir. Bu tepkinin verilmesi doğaldır; çünkü bir insan, bir suçun mağduru olduğu zaman, genelde ilk tepki olarak, failin de aynı şekilde acı çekmesini ister. Bunu, ya kendi yapmaya kalkışır ya da başkası­nın kendi adına bunu yapmasını ister. Böylece adaletin sağlanmış olacağına inanır. Meseleye sade bir biçimde, yüzeysel bakıldığında; bu, doğru gibi de görülebilir. Fakat burada dikkat edilmesini gerektiren bir nokta gözden kaçırılmamalıdır. İnti­kam hisleri bireyleri şiddet sarmalına düşürdüğü gibi gerektiğinden fazla zarar ver­meye de yol açabilir. Yapılan haksızlık karşısında intikam alma duygusuyla hareket edilirken kızgınlık, öfke, içerleme gibi genelde yıkıcı ve zarar verici duygularla hareket edilir. Bu duyguların kontrol edilememesi halinde; kişi, akıllı ve mantıklı düşünme yeteneğini kaybedeceği için kendince gerçekleştirmek istediği adalette ölçüyü kaçırabilir. Bunun sonucu olarak da mağdur iken, fail durumuna gelebilir.

Öte yandan, kanımızca cezalandırıcı adaletin ilkel bir duygu olan öç alma duygusunu tatmine yönelik olduğu eleştirisine yönelik, karşı bir eleştiri getirilme­si de sözkonusudur. Ceza adalet sistemlerinin mağdur eksenli hareket etmeye başladığı günümüzde, mağdurun devlet eliyle bir şekilde öcünü alması; mağduri­yetinin giderilmesinin bir parçası olabilir. Mağduriyetin giderilmesi ise bazen yalnızca suç faillerinin hak ettikleri cezalan alması ile mümkündür. Faillere hak ettiklerinden az bir yaptırım uygulamak, suçtan zarar görenlerin veya mağdurların ikinci kez mağdur olmalarına yol açmaktadır. Bu itibarla mağdurun veya suçtan zara görenin mağduriyetinin giderilmesi sadece uğranılan maddi ve manevi zarar­ların ayni veya nakdi tazmini olarak değerlendirilemez. Mağduriyetin manevi olarak da giderilmesi gerekmektedir. Bu da bazen suçlunun hak ettiği en ağır cezayı alması ile mümkün olabilir. İşte bu nokta da cezalandırıcı adaletin öç alma amacı tamamen göz ardı edilemez ve gözü kapalı eleştirilemez düşüncesindeyiz. Nitekim Hafızoğullan’da cezanın özünün ödetme olduğunu ileri sürmektedir.

  1. Cezaların Caydırıcılığı

Günümüzün modern ceza adalet sistemlerinin fikri temelleri kriminoloji bi­liminin Klasik Okul olarak bilinen döneminde ortaya koyulmuştur. Bu dönemde suç, rasyonel bir varlık olarak görülen insanın bizzat kendisinin bilerek ve iste­yerek ve sonuçlarını öngörerek gerçekleştirdiği bir davranış olarak değerlendi­rilmiştir. Bu mantık çerçevesinde suç, bireylerin ortaya koydukları rasyonel bir tercih sonucunda işlenilir. Zira insanlar, acılarını azaltmak, zevklerini ve hazla- rını ise artırmak isterler. Eğer bireyin işlediği suç neticesinde elde edeceği faydalar ve menfaatler, cezalandırılması durumunda alacağı riskler ve muhtemel cezalardan daha büyükse birey suç işler, değilse suç işlemez. Bu itibarla, suçu suçları önlemenin en kestirme yolu “suçun maliyetini” cezalar yoluyla artırarak suçu rasyonel bir tercih olmaktan çıkarmaktan geçer. İşte bu yaklaşımdan ha­reketle cezalandırıcı adalet düşüncesinin merkezine işlenen suça verilebilecek en ağır cezayı verme anlayışının yerleşmiş olduğunu görmekteyiz.

Cezaların ağır ve etkin olmasıyla suçun az işleneceği düşüncesinin bir nok­taya kadar haklılık payı vardır. Örneğin, cezalandırıcı adalet felsefesini katı bir şekilde uygulayan otoriter rejimin hâkim olduğu bazı ülkelerde suç oranı, batı ülkeleri ile mukayese edildiğinde oldukça düşüktür. Ancak, bu istisnai durum­dan genel bir sonuç çıkarmak mümkün olmadığı gibi, cezaların ağır olması ve caydırıcı olması adaletin teessüs edildiği anlamına gelmez. Cezaları caydırıcı kılmak, suçları önlemek adına kişi hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesi hiçbir şekilde kabul edilemez. Cezalandırıcı anlayışın hâkim olduğu ülkelerde aslında caydırıcılığı ön plana çıkartan cezanın caydırıcılığı değil otoriter rejimin top­lumda oluşturduğu baskıdır. Şayet cezanın ağırlığı suçlan önlemede tek başına geçerli bir etken olsa idi, idam cezasının hala geçerli olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı eyaletlerinde infaz edilen idam cezalarının suçların azalma­sına bir katkısı olması gerekirdi. Bu durumun en bariz örneği Teksas Eyaletidir. ABD’de 2008 yılında idam edilen toplam 37 mahkumun I8’i Teksas’da idam edilmiştir. Bu bilgiye göre, idam cezasını uygulayan federal hükümet ve 37 eyalet hükümeti içinde, infaz edilen idam cezalarının yarısı, Teksas’da gerçek­leşmiştir. Buna rağmen, diğer eyaletlerle istatistiksel anlamda mukayese edildi­ğinde, Teksas, suç işleme oranında önde gelen eyaletlerden birisidir.

Görülüyor ki, ağır cezalar toplumsal yaşamı daha güvenli kılmamaktadır. Şüphesiz, ağır ve uzun süreli cezaların bir noktaya kadar caydırıcı olması bekle­nebilir; ancak insani değerlerin ön plana çıktığı çağımızda, suçun işlemesini önlemek için ağır cezalarla donatılmış, korkutmaya dayalı, katı bir cezalandırıcı adalet anlayışının artık yeri yoktur. Günümüzde insanları suça iten sebepler çok karmaşık hale gelmiştir. Bir anlamda toplumun, suçun işlenmesine olan katkısı, suçun işlenmesinde oynadığı rolü, geçmiş zamanlara göre daha da art­mıştır. Dolayısıyla cezaların belirlenmesinde toplumun bu artan sorumluluğu­nun göz önüne alınması bir tür zorunluluktur. Özetle, cezaların caydırıcılık özel­liğinin yanında suçlunun ıslah edilmesi ve cezasını çektikten sonra topluma tekrar kazandırılmasının da hedeflenmesi gerekmektedir.

  1. Islah

Cezalandırıcı adalet felsefesinde cezanın amacı, suçluya işlediği suçun kar­şılığı olarak acı çektirmek ve diğer kişilerin suç işlemesini engellemek olduğun­dan, suçlunun ıslah edilmesi gibi bir kaygı yoktur. Dolayısıyla böyle bir düşün­cenin hakim olduğu bir ceza adaleti sisteminde hapis veya idam cezası dışında başka yaptırımlara yer verilmemektedir. İşte cezalandırıcı adalet anlayışının en büyük sakıncası bu nokta da kendini göstermektedir. Alternatif uyuşmazlık çözme (ADR) metotlarına uzak olan bu felsefe bazı suç tiplerinde hapis cezası­na alternatif bazı yaptırımların cezadan beklenen faydaların sağlanmasında ye­terli olabileceği gerçeğini görmezden gelmektedir. Nitekim, Özgenç özellikle kısa süreli hapis cezalarında kişilerin uslandırılmasının, eğitiminin ve resosyalizasyonunun sağlanması için etkin seçenek yaptırımların belirlenmesine büyük bir ihtiyaç bulunduğunu ileri sürmektedir. Özgenç’e göre suç işlemiş bir kimsenin ceza adaleti sistemi tarafından uyarılması için illa hapis cezası ile cezalandırılması gerekmez; uyarının başka yollarla yapılması da mümkündür:

“Suç işleyen kişinin mahkum olduğu cezanın infaz edilmesiyle güdülen yega­ne amaç kişiye gerçekleştirdiği haksızlık dolayısıyla etkin bir uyanda bulunmak ve kişinin etkin pişmanlık duymasını sağlamaktır. Cezaların infazıyla mahkum gele­cekte sosyal sorumluluğa sahip olarak suçsuz bir yaşantı sürmeye yatkın duruma getirilmelidir. Ancak, bu amaç, bazı suçlular açısından sadece bir cezaya mahkum olmakla da sağlanmış olabilir. Bu bakımdan, kişinin sadece belli bir cezaya mah­kum olmasıyla cezanın uyarı fonksiyonunu gerçekleşmesi ve failin bu suçtan dola­yı etkin pişmanlık duyması durumunda, artık cezaevi ortamına konmaması gerekir. Kısa süreli hapis cezasına mahkum olan hükümlülerin cezasının infaz kurumunda çektirilmesi bakımından, cezanın özel önleme fonksiyonu daima kuşku ile karşı­lanmıştır. Bu bakımdan, kısa süreli hapis cezasına mahkum olan kişilerin uslandı­rılmasının, eğitiminin ve resosyalizasyonunun sağlanması için etkin seçenek yaptı­rımların belirlenmesinde büyük bir ihtiyaç bulunmaktadır. Yeni TCK’da belirlenen seçenek yaptırımlar, bu amacı gerçekleştirebilecek niteliktedir.”

Gerçekten günümüzde suçların çeşitlenmesi ve çoğalması karşısında hapis cezasına seçenek yaptırımların benimsenmesi her şey bir tarafa hapishanelerde­ki doluluk oranı göz önüne alındığı takdirde bile bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Ceza evlerindeki doluluk oranı mahkumların cezalarını insani koşullarda çekmesine olanak tanımadığı gibi, topluma yeniden kazandırılması faaliyetlerine de olanak vermemektedir. Bu itibarla alternatif uyuşmazlık çözüm metotları ve hapis cezasına seçenek yaptırımlar bir taraftan hapis cezasının olumsuz yan etkilerini ortadan kaldırırken diğer taraftan mahkumun topluma yeniden kazandırılmasına katkı sağlamaktadır. Ayrıca, Hancı’nın suç işleyen çocuklar üzerinde cezaların etkisini açılarken ileri sürdüğü gibi, alternatif ceza­lar suçun tekrarlanma riskini de azaltmaktadır:

“Ağır suçlar için öngörülen hapis cezalannın dahi küçüğün eyleminde tekerrür olasılığını artırdığı, oysaki alternatif yöntemlerin uygulandığı ülkelerde ve küçükler­de suç teşkil eden eylemin tekrarlanma olasılığında önemli oranda azalma görüldüğü tespit edilmiştir. Bu yöntemlerin uygulandığı ülkelerde görülmüştür ki, hapis cezası pahalı ve zararlı bir yöntemdir. Bu yöntem kısa bir süre için güvenliği sağlasa da, hüiTİyetine müdahale edilen kişi serbest kaldığında tehlike yeniden gündeme gelmek­tedir. Çünkü, bu yöntem “daha iyi” olmayı sağlamadığı gibi, toplum da böyle bir ce­zaya maruz kalan kişinin iyi niyetlerini ve ümitlerini kırmaktadır.”

Hancı tarafından yapılan bu tespitte olduğu gibi hapis cezasının suçun tekerrü­rü üzerindeki önleyici etkisi alternatif bir yaptırıma göre göreceli olarak daha az olabilir. Zira, hak ettiği bir hapis cezası yerine daha değişik bir yaptırıma tabi tutu­lan kişi, bunu kendisi için bir uyan olarak algılayıp, ikinci bir suç işlemesi halinde hapis cezasından kurtulamayacağı bilinci ile hareket edecek ve suç işlemekten kaçı­nacaktır. Benzer bir düşünce hükmün açıklanmasının geri bırakılması uygulaması içinde ileri sürülebilir. Burada da suç işlemiş bir kişiye ceza adaleti sistemi tarafın­dan tekrar suç işlememesi konusunda ikinci bir şans verilmektedir. Bu şansı iyi kullanan kişi ortada bir suç olmasına rağmen sistemin kendisine sunduğu imkandan yaralanacaktır. Ancak yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, hükmün açıklanmasının geri bırakılması uygulaması ülkemiz açısından bazı sıkıntılara sebep olmuştur. Yeni bir uygulama olması sebebiyle Yargıtay’ın CIVIK m. 231 kapsamındaki bütün dos­yalan ilk derece mahkemelerine geri göndermesi ortaya “yasa değişikliği bozması” adı verilen olumsuz durumu çıkartmıştır. Geçiş sürecine has olduğunu düşündüğü­müz bu olumsuzluk zaman içerisinde ortadan kalkmış olmakla birlikte, Yargıtay’ın yasa değişikliği bozması uygulamasına dört elle sarılması bu kurumun iş yoğunlu­ğundan ne kadar bunaldığını ortaya koymuştur. Bu da gösteriyor ki, her suç işleye­nin davasının görülmesi ve hapishaneye gönderilmesi günümüz koşullarında hiçbir ceza adalet siteminin altından kalkamayacağı bir durumdur. İşte biraz ileride üze­rinde duracağımız onarıcı adalet anlayışının iyi anlaşılmasına şiddetle ihtiyaç vardır. Af veya benzeri uygulamalarla ceza adaleti sisteminin “canına okumaktansa” onarı­cı adalet uygulamalarına ve programlarına ağırlık vermek hem sistemi rahatlatacak; hem de toplumun adalete olan güvenini koruyacaktır.

  1. ISLAH EDİCİ ADALET

Islah edici adalet, suçlunun yargılanarak fiiline uygun bir ceza ile cezalan­dırılması ve mümkün olduğunca topluma yeniden kazandırılması için uygunyöntemlerin kullanılması esasına dayanmaktadır. Hafızoğullarfnın belirttiği gibi, cezanın özü ödetme, işlevi önleme iken; amacı suçlunun ıslahıdır. Bu amaç hiçbir şekilde gözardı edilemez.

Islah edici adalet düşüncesi, cezalandırıcı adalet anlayışının katı tutumunu or­tadan kaldırmak amacıyla çıkmıştır. Bu düşünceye göre, cezalardan beklenen tek şey mahkûmun acı çekmesi olmamalı; mahkûm bir taraftan cezasını çekerken diğer taraftan da topluma yeniden kazandırılmalıdır. Verilecek ceza benzer eylem ve suçların yeniden ortaya çıkmaması için, suç işlemiş kişinin karakterini değiş­tirmeyi de hedeflemelidir. Bir anlamda cezanın amacı bir taşla iki kuş vurmak olmalıdır. Islah edici adalet bu yönüyle cezanın öç alma amacına müdahale et­memekte; fakat öç almayı da olumlu bir hale getirmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla ıslah edici ceza adaleti anlayışı mahkûm üzerinde yoğunlaşmakta ve onu tedavi ederek ileride toplumla uyumlu yaşamasını sağlamaya yönelik tedbirlere başvur­maktadır. Ancak, bu yaklaşımda da mağdur önemli ölçüde ihmal edilmiştir.

Islah edici adalet anlayışı yirminci yüzyılda en geçerli ceza adaleti felsefesi ola­rak uygulanmış ve cezalandırıcı adalet anlayışı ile günümüzün onancı adalet anlayışı arasında bir geçiş süreci, bir köprü oluşturmuştur. Her nekadar yapılan bir çok araş­tırma cezaların ıslah ediciliği konusunda net bir sonuç ortaya koyamamış olsa da, cezaların ıslah ediciliği, düşünce bazında tamamen feda edilecek bir teori haline gel­memiştir. Nitekim, temel felsefeleri farklı olsa da gerek onancı adalet anlayışı ge­rekse dönüştürücü adalet anlayışı “suçlunun ıslahı” düşüncesi üzerine inşa edilmiştir.

  1. ONARICI ADALET

Onarıcı adalet, suçun neden olduğu zararın tamir edilmesini hedefleyen bir ceza adaleti felsefesi olup; cezai bir ihtilafın taraflarının çözüme aktif bir şekil­de katılmalarını öngören bir düşünceye dayanmaktadır. Cezalandırıcı adalet felsefesinin terk edildiği günümüzde en geçerli ceza adalet felsefesi olarak bir­çok ülkede tatbik edilmektedir. Onarıcı adalet anlayışının ortaya çıkışının te­mel nedeni, geçmişte uygulanan cezalandırıcı adalet anlayışının suçların önlen­mesinde yetersiz kalmasıdır. Cezalandırıcı adalet anlayışı, suçlulara ders ver­mek ve mağdurların intikamını almak üzere hareket etmesine rağmen; ne suçla­rın önlenmesinde istenilen başarıyı yakalamış, ne de mağdurun veya suçtan zarar gören diğer kimselerin mağduriyetini ortadan kaldırabilmiştir. İşte bu nok­tada “intikam” ve “ders verme” düşüncesini bir tarafa bırakıp, mağdurun ve toplumun suçtan ötürü uğradığı zararları daha adil ve hakkaniyete uygun bir şekilde giderme iddiasındaki onarıcı adalet anlayışı ortaya çıkmıştır.

Onarıcı adalet bazı durumlarda ıslah edici adalet ile benzer düşünceleri içerse de aynı şey değildir. Islah edici adalet daha çok failin ıslah edilmesi üzerine kurulmuş bir düşüncedir. Onarıcı adalet failin ıslah edilmesini de hedeflemekle birlikte daha çok suç ile bozulan toplum düzeninin yeniden kurulması üzerinde yoğunlaşmaktadır. Dolayısıyla gerek cezalandırıcı ada­let gerekse ıslah edici ceza adaleti yaklaşımları onarıcı ceza adaletinin bazı unsurlarına sahip olabilirler; ancak temel hedefleri birbirlerinden oldukça farklıdır. Onarıcı adaletin temel hedefi, bir taraftan suç mağduruna ceza adalet sistemi tarafından sahip çıkılmasını temin etmek, diğer taraftan da suçun failine kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenme fırsatı vererek faili topluma yeniden kazandırmaktır. Bu hedefe ulaşmanın yolu ise suçun faili ile suçun mağdurunu bir şekilde uzlaştırıp, toplumsal barışı yeniden kurmaktan geçmektedir. Jahic ve Yeşiladalı bu temel hedefi üç ilke ile açıklamaktadır. Bunlar:

  • Adalet, kişilerin gördükleri zararın onarılması yönünde çalışılmasını ge­rektirir.

  • Suçtan doğrudan ve en fazla etkilenen kişilere, talep etmeleri halinde ada­let sürecine katılmaları için fırsat sağlanmalıdır.

  • Devletin rolü adil bir kamu düzenini korumak, toplumun rolü ise adil bir barış düzeni inşa etmek ve sürdürmektir,Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Bürosu (United Nations Office on Drugs and Criıne) tarafından yayınlanan Onarıcı Adalet El Kitabı’nda ise onarı­cı adalet programlarının özellikleri şöyle sıralanmaktadır:

  • Suçun, failin ve mağdurun şartlarını göz önünde tutan esnek bir cevaptır ve her bir vakanın bireysel olarak incelenmesini sağlar;

.           Her insanın onuruna ve eşitliğine saygı duyan bir anlayışı inşa eden ve mağdurların faillerin ve toplumun iyileştirilmesi ile sosyal uyumun geliş­mesini destekleyen bir anlayışla suça karşılık verir.

.           Birçok durumda resmi ceza adalet sistemine ve onun failler üzerindeki damgalayıcı etkisine karşı geçerli bir alternatiftir;

.           Geleneksel ceza adaleti uygulamaları ve yaptırımları ile birlikte kullanıla­bilen bir uygulamadır;

.           Sorunun çözümünü ile çatışmanın temel sebeplerini birleştiren bir yaklaşımdır;

  • Mağdurların zararlarına ve ihtiyaçlarına seslenen bir yaklaşımdır;

  • Faili, davranışının nedenlerini ve sonuçlarını anlaması ve anlamlı bir yolla sorumluluk üstlenmesi yönünde teşvik eden bir yaklaşımdır;

  • Koşullara, hukuki geleneklere ve yerleşik ulusal ceza adalet sisteminin ilkele­ri ve temel felsefesine uyum sağlayan esnek ve değişebilen bir yaklaşımdır;

  • Çok ağır suçlar dahil olmak üzere, çeşitli suçlara ve faillere uygun bir yak­laşımdır;

  • Özellikle reşit olmayan faillerin dahil olduğu ve müdahalenin önemli bir amacının faillere yeni değerler ve beceriler öğretilmesi olduğu durumlarda suça uygun bir yanıttır;

  • Toplumun suçu ve sosyal uyumsuzluğu önlemede ve bunlara cevap vermede temel role sahip olduğunu benimseyen bir yanıttır**.

Bu hedefler ve özellikler doğrultusunda onarıcı adaletin bir tahlili yapılacak olursa, onarıcı adaletin mağdur odaklı bir ceza adaleti modelinden yana olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Bu modelde ceza adaleti süreci suç mağdurunun ihti­yaçları ve talepleri doğrultusunda işlemektedir. Devlet suç faili üzerinde sahip olduğu bir takım hakları toplumsal barış adına suç mağduruna veya toplumun kendisine devretmiştir. Buradaki amaç suç nedeniyle ortaya çıkan maddi ve manevi kayıpları gidermek suretiyle toplumda bozulan düzeni tamir etmek; onarmaktır. Bu nedenle onarıcı adalet hapis cezasına temkinli yaklaşır. Suç failini hapse atmak işin en kolay yanıdır. Önemli olan hapis cezası dışında bir yaptırımla fail ile toplum ve suçun mağduru arasında bozulan ilişkinin tamiridir. Eğer bu gerçekleştirilebilirse hem fail topluma yeniden kazandırılmış olur; hem de mağdurun suç nedeniyle uğradığı kayıplar bir ölçüde giderilmiş olur. Ayrıca, hapis cezasının mahkûm üzerindeki olası “yan etkileri” de bertaraf edilmiş olur. Bu gün birçok ülke de olduğu gibi ülkemiz ceza adaleti sisteminin karşı karşıya olduğu büyük sorunların başında hapishanelerin doluluk oranı gelmektedir. Bu sorunun üstesinden gelebilmek için ülkemizde değişik zamanlarda açık veya örtülü af kanunları çıkartılmış, hapishaneler boşaltılmıştır. Ancak, sorunun kay­nağı af kurumu ile hiçbir şekilde ilintili olmadığından ceza ve tutukevleri kısa sürede yeniden dolmuştur. Af uygulamaları soruna çözüm olmak bir yana, adeta yangına körük etkisi yapmıştır. Bu itibarla sorunun çözümü sorunun kaynağında aranmalı ve onarıcı adalet felsefesi doğru okunmalıdır.

Onarıcı adalet düşüncesi affı kesinlikle reddetmemekle birlikte, daha kök­tenci çözüm önerileri sunmaktadır. Bunların başında ise fail ve mağduru uzlaş­tırmak gelmektedir. Uzlaşma suretiyle ihtilafın çözülmesi demek toplumdaki huzur ve barışın yeniden tesis edilmesi demektir. Elbette uzlaştırma ne sihirli bir değnek, ne de her suç tipinde uygulanabilecek bir enstrümandır. Ancak, Avrupa Konseyinin ceza adaletinin yönetimi hakkında R (95) 12 sayılı tavsiye kararında belirtildiği gibi, “uzlaşma (arabuluculuk), ceza adaleti sisteminde yaşanan sorunlarla mücadelede (davaların sayısının ve zorluk düzeyinin artma­sı, gecikmeler, bütçe ile ilgili kısıtlar ve toplumun beklentilerinin yüksek olma­sı) suç olmaktan çıkarma, cezalandırmama ve ceza usulünün basitleştirilmesinin yanı sıra kullanılabilecek bir yöntem olarak kabul edilmektedir.”

4.1. Onarıcı Adalet Uygulama Çeşitleri

Onarıcı adalet felsefesini hayata geçirmek üzere bir takım programlardan ya­rarlanılmıştır. Bunların belli başlıları; mağdur ve fail arasında arabuluculuk (victim offender mediation), aile ve grup konferansları (family group conferencing), halka­lar {circles), toplum hizmeti (community service), mağdura yardım (victim assistance) ve eski mahkuma yardım (ex-offender assistance) programlandır. Buprogramlar içerisinde arabuluculuk, konferans ve halkalar onarıcı adalet endeksli ceza adaleti sistemlerinde yaygın olarak uygulanmaktadır.

Bir çeşit uzlaştırma programı olan mağdur fail arabuluculuk (victim offender meditaiori) programı suçun faili ile mağdurunu her iki tarafı en azından asgari müştereklerde de olsa uzlaştırmayı ve/veya bir plan çevresinde barıştır­mayı hedeflemektedir. Bu çerçevede gönüllü veya resmi arabulucular marife­tiyle taraflar bizzat bir araya getirilerek veya bir araya getirmeden dolaylı gö­rüşmeler vasıtasıyla anlaşmaya ve barışmaya teşvik edilmektedir. Programın amacı taraflar üzerinde bir baskı oluşturmadan onlara ihtilafın görüşmeler yo­luyla çözümü için bir zemin ve atmosfer hazırlamaktır. Tamamen gönüllülük esasına dayanmakta olup, hem fail hem de mağdur açısından zorlayıcı bir tutum içerisine girilmemektedir. Taraflar arasındaki uzlaşma anlaşması suç nedeniyle ortaya çıkan zararın madden tazmini şeklinde olabileceği gibi, özür dileme şek­linde manevi bir tazminde olabilir. Bu programın ilk defa “Kitchener Deneyi” şeklinde anılan bir pilot uygulama ile Kanada’da uygulandığı, buradan başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerine yayıldığı ileri sürülmektedir. Mağdur fail arabuluculuk programları istisnaen ağır ve ciddi suçlarda uygulanabildiği gibi, en yaygın olarak çocuk suçlarında, mala karşı suçlarda ve basit yaralama suçla­rında uygulanmaktadır.

Aile veya grup konferansları da uzlaşma benzeri bir programdır. Bir onarıcı adalet enstrümanı olarak ilk defa Yeni Zelanda’da uygulanmıştır. Mağdur fail arabuluculuk programının aksine taraflar arasındaki sürece katılanlar daha fazla­dır. Tarafların aileleri ve/veya sosyal hizmet uzmanları, sivil toplum örgütlerinin temsilcileri gibi diğer bazı kişilerin görüşmelere katılması suretiyle ihtilafın bir tür konferans suretiyle tartışmaya açılması söz konusudur. Ancak burada tartışılan suçun işlenip işlenmediği değildir; fail suçunu kabul etmekle beraber; kendisini suça iten sebep ve olayları diğer katılımcılarla paylaşmaktadır. Aynı şekilde mağ­dur da suçla ilgili görüş ve duygularını anlatmaktadır. Her iki tarafın karşılıklı olarak birbirlerine soru yöneltmesi mümkündür. Taraflar aralarında bir konsensüs sağlayıncaya kadar konferans görüşmeleri devam etmektedir. Bu program yay­gın olarak Yeni Zelanda, Avustralya, İngiltere, Kanada ve ABD gibi daha ziyade Anglo-Sakson kökenli ülkelerde uygulama kabiliyeti bulmaktadır.

Onarıcı adalet uygulamalarının bir diğeri de; yine ilk defa ABD ve Kanada da uygulanmaya başlanmış olan halkalardır (circles). Halka uygulaması konfe­rans yöntemine benzemektedir. Ancak burada katılımcılar toplumun daha de­ğişik katmanlarından oluşabileceği gibi onarıcı halka (restorative circle) adı verilen uygulama da olduğu gibi tamamen cezaevindeki bir mahkumun aile ve arkadaş çevresinden olabilir. Onarıcı halkanın amacı cezaevinde cezasını çeken bir mahkumun bu halkalar marifetiyle topluma yeniden uyum sürecini kısalt­maktır. Sorumluluk ve destek halkası adı verilen ikinci bir tür halka uygula­ması da yine mahkumun topluma yeniden kazandırılmasını amaçlamaktadır. Özellikle cinsel suç işlemiş ve toplum açısından yüksek risk grubuna dahil mahkumlar üzerinde yoğunlaşan bu programın amacı mahkuma hem sorumlu­luk duygusu aşılamak hem de onun topluma entegrasyonunu temin etmektir.Cezayı belirleme halkası denilen bilinen en klasik halka uygulamasında ise, başta fail ve mağdur olmak üzere, resmi sıfatı olan veya olmayan bir çok kişi ve uzman bir araya gelerek suçu ve verilecek cezayı tartışmakta ve suçun bütün taraflarının -fail, mağdur ve toplum- kabullenebileceği bir yaptırım üzerinde anlaşma yolu aranmaktadır.

4.2. Onarıcı Adalet ve Cezalandırıcı Adalet Arasındaki Farklar

Onarıcı adalet ile cezalandırıcı adalet arasında birçok yönden farklılık bulun­maktadır. Her şeyden önce onarıcı adalet suçu doğrudan devlet otoritesine değil toplumun kendisine ve mağdura karşı işlenmiş bir hareket olarak algılamaktadır.Dolayısıyla suç, hem bireysel hem de toplumsal boyutları olan bir kavramdır. UNODC Onarıcı Adalet El Kitabı bu konuya şu şekilde vurgu yapmaktadır:

“Onarıcı adalet programları suç oluşturan davranışın sadece hukuku ihlal et­mekle kalmayıp, ayrıca mağdura ve topluma da zarar verdiği temel ilkesi üzerinekurulmuştur. Suç oluşturan davranışın sonuçlarını giderme çabalan, mümkün ol­duğu ölçüde, faili ve zarar gören tarafları kapsamalı ve aynı zamanda mağdura ve faile gereken yardımı ve desteği sağlamalıdır.”

Cezalandırıcı adalette ise suç; bir kuralın, bir kanunun ihlal edilmesidir ve bu özelliği nedeniyle suç devlet otoritesine karşı bir hareket olarak tanımlanır. Sorumluluk ise devletin koyduğu kuralın ihlal edilmesi nedeniyle öncelikle devlete karşıdır. Suçun tanımındaki bu farklılık doğal olarak cezanın tanımın­da da farklılık doğmasına yol açmaktadır. Cezalandırıcı adalette ceza, acı çekme ile eş tutulmuştur. Fail, fiil ile orantılı bir cezayı çekmekle işlediği suçun bede­lini ödemiş olur. Cezalandırıcı adalette mağdurun, suçun cezasının verilmesinde her hangi bir rolü yoktur. Onarıcı adalet ise failin hapis yatmakla suçun bedelini ödeyemeyeceğini savunur. Bir başka ifadeyle hapis cezası suçun bedelini ödet­meye yetmez; mağdurun uğradığı zararın giderilmesiyle bedel ödetilmiş olur. Bu nedenle onarıcı adalette mağdur ve toplum, suça karşılık verilecek cezanın belirlenmesinde kilit bir rol oynarlar.

4.3. Onarıcı Adalet ve Türk Ceza Adaleti Sistemi

2005 yılında yürürlüğe giren ceza hukuku mevzuatını ana hatlarıyla incele­diğimizde yeni Türk Ceza Adaleti Sisteminin onarıcı adalet felsefesini benim­sediğini ileri sürebiliriz.65 Her ne kadar kasten adam öldürme gibi bazı suçların cezaları eskiye oranla artmış olsa da, genelde suçların cezalarının belirlenme­sinde hukukun evrensel ölçülülük ilkesine sadık kalınmıştır. Ancak en önemlisi, onarıcı adalet anlayışının ürünü olan bir takım ceza muhakemesi işlemleri kabul edilmiş, alternatif uyuşmazlık çözümlerine (Alternative Dispute Resolutions- ADR) yer verilmiş ve infaz hukuku önemli ölçüde reforma tabi tutulmuştur.Bu bağlamda, TCK m. 50’de belirlenen seçenek yaptırımlardan, zararın aynen giderilmesi veya tazmin edilmesi ile kamuya yararlı bir işte çalıştırma hükümle­ri ve TCK m. 75’e göre ön ödeme teklifinde bulunulması mecburiyeti onarıcı adaletin Türk Ceza Hukukuna yansımaları olarak değerlendirilebilir. Ayrıca CMK m. 150 de düzenlenen şüpheli veya sanık için zorunlu müdafılik sistemi ve CMK m. 234 uyarınca mağdura müdafi tayini de özünde onarıcı adalete ait uygulamalardır. Ancak, onarıcı adaletin Türk Hukukundaki en önemli yansıma­sı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 73. maddesi ile hukukumuza giren uzlaş­ma kurumudur. Uzlaşma şikayetten vazgeçme veya şikayetin geri alınması işleminden farklı bir uygulama olup, fail ve mağdur arasında arabulucu­lar/uzlaştırıcılar eliyle bir anlaşmanın teminine yönelik bir faaliyettir. Şayet taraflar arasında bir anlaşma/uzlaşma sağlanabilirse artık dava açılmayacağı gibi, açılmış dava da düşecektir. Fail ve mağdurun ortak çıkarları doğrultusunda aralarındaki cezai ihtilafı gidermeleri nedeniyle uzlaşma uygulamasına onarıcı adaletin önemli bir enstrümanı olarak bakılmaktadır. Hukukumuzda uzlaşma prosedürüne yönelik hükümler 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 253, 254 ve 255. maddeleri ile 26.07.2007 tarih ve 26594 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Uzlaştırmanın Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’te yer almaktadır.

2004 ceza adaleti reform paketi ile getirilen bu yeniliklerin hepsinin tam anlamıyla uygulamaya yansımamasına ve cezalandırıcı adalet anlayışının, bir takım mevzuat üzerinde hala etkisini devam ettirmesine rağmen; sayılan özel­likler nedeniyle Türk Ceza Adaleti Sistemi’nin onarıcı adalet merkezli olduğu hükmüne varılabilir. Ancak, Jahic ve Yeşiladalı’nın ileri sürdüğü üzere “Türki-ye’de onarıcı adaletin emekleme döneminde olduğu ve ileriki safhalarda zor bir çocukluk döneminden geçeceği söylenebilir”.

  1. DÖNÜŞTÜRÜCÜ ADALET

Suç ve ceza ilişkisi bakımından, ceza adaletinin nihai amacının ne olması ge­rektiğini açıklayan düşüncelerden biri de “dönüştürücü adalet” (transformative justice) anlayışıdır. Dönüştürücü adalet, Kanadalı yazar ve aktivist Ruth Morris tarafından geliştirilmiştir. Adından da anlaşılacağı gibi, dönüştürücü adalet, bir oluştan başka bir oluşa geçişi işaret eder. Ancak bu geçiş, yıkıp yeniden yapma değil, mevcut olana olumlu katkıda bulunarak faili suç dışı bir hayata kanalize et­mektir. Buna kısaca yanlışlık yapanı doğru yola sevketme, kötüyü iyiye dönüştürme süreci de diyebiliriz. Bu sürecin en önemli özelliği, dönüştürme işlemi esnasında hapis cezasına yer verilmemesidir. Dönüştürücü adalet, hapis cezasının her hangi bir işlevi olduğuna inanmamaktadır. Geçmişe baktığımızda cezaevleri sürekli dolup boşalmasına rağmen, suç işleme oranında bir düşüş olmamıştır.

Onarıcı adalet anlayışından esinlenen dönüştürücü adalet anlayışına göre, suçun cezasının öncelikle mağdurun durumu olmak üzere, sanık ve toplumun durumu gözönüne alınarak belirlenmesi gerekir. Suçun mağduru ve failinin durumları gözetilerek belirlenecek bir yaptırım iyileştirici, tamir edici bir rol oynar. Bu itibarla, dönüştürücü adaletin temel amacı, cezalandırıcı adalet anla­yışından hareketle, sanığa işlediği suçun karşılığı olarak, kanunda yazılı cezayı vererek konuyu kapatmak yerine; suçtan etkilenen mağdurun maddi ve manevi ihtiyaçlarını dikkate alıp sorunu sanık, mağdur ve toplum açılarının her birinden bakarak en az zararla çözmektir. Elbette bu yaklaşım, hapis cezasıyla davayı kapatmaktan çok daha zor bir süreci gerektirir; ama sonucu hem mağdur, hem sanık, hem de toplum için daha tatmin edicidir. Bu yönü itibarıyla dönüştürücü adalet, bir taraftan cezalandırıcı adalet anlayışına alternatifken; diğer taraftan da onarıcı adalet anlayışını tamamlayıcı bir özellik arzeder.

Dönüştürücü adalet ayrıca, sadece suçun başlangıcı ile değil, suçun neden­leri ile alakalı problemlerle de ilgilenir. Bu bağlamda, sadece failin işlediği fiili değil, onu bu fiili işlemeye iten sebepleri de göz önünde bulundurur. Örneğin kadınların sığınabilmelerine ve barınabilmelerine imkan tanıyan yerler seçeneği çok geniş de olsa, evlilik içi şiddet olayları önlenememektedir. O halde yapıla­cak şey sığınma evlerinin yanında eşlerine şiddet uygulayan erkeklere öfkelerini kontrol altına alabilecek metotları öğretmektir. Yine, bir kimse hırsızlık yaparsa bunun nedenleri araştırılmalıdır. Bir kimse eşya çalıp bu eşyayı satarak elde ettiği para ile uyuşturucu alıyorsa burada ilgilenilmesi gereken problem hırsız­lıktan ziyade fiziki ve ruhi bir hastalık olan madde bağımlılığıdır. Bu tür kişile­rin paraya aşırı derecede ihtiyaçları vardır. Bu da onları suç işlemeye zorlamak­tadır. Bu durumda hem toplum hem de fail için en iyi çözüm olarak uygulanma­sı gereken, bu kişileri, madde kullanımının çok kolay ve ulaşılabilir olduğu yerler olan hapishanelere koymak yerine tedavi etmektir. Ayrıca, hapishaneden çıktıktan sonra tekrar suç işleme ihtimali yüksek bu kişileri devlet eliyle tedavi etmek, devlete daha ucuza mal olacaktır.

Görüldüğü üzere dönüştürücü adalet, insanların sorumsuzlukları neticesi olarak suç işlediklerini gözönüne alarak, bu sorumsuz insanları, tedavi, eğitim, nasihat gibi metotlarla sorumlu birer vatandaş haline dönüştürmeyi hedeflemek­tedir. Bu şekilde, suç ve ceza arasındaki kısır döngünün kırılacağı düşünülmek­tedir. Zira suç işleyen kimseleri hapishanelere göndermek bu döngüyü, hapisha­nelerin sorumluluk duygusunun geliştirememesi nedeniyle kıramamaktadır. Bu döngüyü kırmanın en iyi yolu bir yanlışı başka bir yanlışla düzeltmek değil, yanlışı tamamen ortadan kaldırmaktır.

  1. CEZA ADALETİ FELSEFELERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ

 

Cezalandırıcı adalet anlayışı suç ve ceza ilişkisini basit bir şekilde açıklayan bir düşüncedir. Suç varsa ceza da vardır. Suçların cezasız kalması düşünülemez. Suçun cezası işlenilen fille orantılı olarak belirlenir. Cezanın amacı önce, işlenen suçun cezasını vermek, yani bedel ödetmek, sonra da bu suçu tekrar işleme ihti­mali olanları caydırmaktır. Suçlunun ıslahı cezanın caydırıcılığı ile eşdeğerdir. Eğer fail işlediği fiilden ötürü ödediği bedel yüzünden tekrar aynı veya başka bir suçu işlemekten kaçınırsa hem cezadan beklenen fayda sağlanmış olacaktır, hem de fail artık ıslah olmuş ve topluma yeniden kazandırılmış demektir.

İlk bakışta kendi içinde gayet mantıklı olarak görünen ve bütün ceza adalet felsefelerinin az veya çok kabul etmek zorunda olduğu “suçun yaptırmışız ka­lamayacağı” düşüncesine dayanan cezalandırıcı adalet anlayışı, insan hakları alanındaki gelişmelere paralel olarak eleştirilerin odak noktası olmuştur.

Eleştirilerin en temelinde, insanlığın var oluşundan itibaren suç işleyenlerin bir şekilde cezalandırılmasına rağmen, ne suç işlemekten vazgeçilmiş, ne de suçişleme oranında bir düşüş yaşanmış olması vardır. Aksine suçlulara en ağır ce­zaların verildiği toplumlarda bile suç olgusu hep var olmuş; hatta suçların çeşit­leri geçmişten günümüze hep artmıştır. Bu da göstermiştir ki, suçluları cezalan­dırmak ne suçu önlemiş ne de suçluları ıslah etmiştir. Bu durum doğal olarak suç ve ceza arasındaki kısır döngüyü kırmak adına kriminologları yeni açılımla­ra sevk etmiştir.

Bu açılımlar önceleri ıslah edici adalet düşüncesinin şemsiyesi altında boy göstermişlerdir. Islah edici adalet anlayışında öç alma duygusunu tatmin etme veya işlenilen suçun bedelini ödettirmenin ötesinde cezaya ıslah edici bir fonk­siyon yüklenilmeye çalışılmıştır. Islah edicilik, caydırıcılıktan bambaşka bir şeydir. Islah etmek iyileştirmek, rehabilite etmek, tesadüfen olsun veya bilinçli olsun suç işleyen herkesi topluma tekrar kazandırmak demektir. Bu nedenle ceza evlerine zaman zaman ıslah evi adı da verilmiştir. Mahkumların ıslah edilmesi adına çok değişik programlar uygulamaya konulmuştur. Sonuçta bu programların bir kısmı başarılı olmuş, bir kısmı ise başarısızlıkla sonuçlanmış­tır. Buna paralel olarak bir kısım mahkumlar ıslah olmuş olarak cezaevinden çıkmış ve bir daha geri dönmemiştir. Bununla beraber, sözde “ıslah olmuş” olarak cezaevinden salıverilen bazı mahkumlar ise tekrar suç işleyerek kısa zamanda eski koğuşlarına veya hücrelerine geri dönmüşlerdir.

Dolayısıyla cezanın ıslah ediciliği de zaman içinde tartışmaya açılmıştır. Özellikle ıslah programlarının başarısızlığı veya hapishanelerin nüfusunun bir türlü azaltılamaması, suç çeşitlerine her gün yenilerinin eklenmesi ve suçların akıl almaz metotlar kullanılarak işlenmesi kanunkoyucuları, hukukçuları ve kriminologları yeni arayışlara itmiştir. İşte bu noktada onarıcı adalet anlayışı filizlenerek yavaş yavaş suç ve ceza ilişkisi üzerinde söz sahibi olmaya ve alter­natifler üretmeye başlamıştır. Bu bağlamda onarıcı adalet suçla bozulan kamu düzeninin suçun failinin hapsedilmesi ile düzeltilmesi dışında başka şekillerde de düzeltilebileceği fikrini ortaya atmıştır. Bu fikir zamanla olgunlaşarak teoris- yen ve uygulayıcılar tarafından kabul görmüştür. Gelinen noktada, onarıcı ada­let günümüz çağdaş ceza adaleti felsefesine hakim olan düşünce haline gelmiş­tir. Görülen o ki, artıları ve eksileri ile birlikte onarıcı adalet anlayışı bir müddet daha gelişmesini sürdürmeye devam edecektir.

Bu arada onarıcı adalet anlayışından esinlenen; ancak daha radikal fikirler de ortaya atılmıştır. Dönüştürücü adalet bunların başında gelmektedir. Bununla birlikte, bu yeni düşüncelerin ve felsefelerin gelişmesi ve kabul görmesi için daha zamana ihtiyaç olduğu bir gerçektir. Hatta suçların artması karşısında top­lumun bazı kesimleri tarafından dile getirilen, “mevcut cezalar yetersiz ve etki­siz” serzenişi, bu yeni fikirlerin filizlenip yeşermesine olanak tanımadığı gibi, toplumun içinde cezalandırıcı adalet anlayışına hala bir özlemin var olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle gelişmiş ülkelerdeki “suç korkusu”ndaki artış, gelişmekte veya gelişmemiş ülkelerdeki yolsuzluk ve çeteleşme faaliyetleri, suçların ağır yaptırımlara bağlanması ve cezaların caydırıcı olması düşüncesini hala geçerli bir anlayış olarak canlı tutmaktadır.

  1. TURK CEZA ADALETİ SİSTEMİ

 

  1. GİRİŞ

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, yargıyı bir devlet işlevi olarak düzenlemekte ve yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağını be­lirtmektedir (AY, m. 9). Ceza adaleti sistemimizin de içinde yer aldığı Türk hukuk sistemi ile ilgili temel ilkeler, Anayasa’nın “Yargı” başlıklı üçüncü bölümünün 138. ve 160. maddeleri arasında düzenlenmektedir. “Mahkemelerin Bağımsızlığı” baş­lıklı 138. maddede; hakimlerin görevlerinde bağımsız olacakları, Anayasa’ya, ka­nuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verecekleri, hiçbir organ, merci veya kişinin yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakim­lere emir ve talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı, yasama ve yürütme organları ile idarenin, mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları hüküm altına alınmaktadır.’ “Hakimlik ve Savcılık Temi­natı” başlıklı 139. maddede ise hakimler ve savcıların azledilemeyecekleri, kendile­ri istemedikçe belirli yaştan önce emekliye ayrılamayacakları, özlük haklarından yoksun kılınamayacakları belirtilmektedir. Hakimlik bağımsızlığı ve teminatı “Ha­kimlik ve Savcılık Mesleği” başlıklı 140. madde ile tekrar teyit edilmektedir. Söz konusu maddeye göre, hakim ve savcıların nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevle­ri, aylık ve ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, görevlerinin ve görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi, görevleriyle ilgili veya görevleri sırasında işledikleri suçla­rından dolayı soruşturma yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarmayı gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve meslek içi eğitimleri ile diğer özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenleneceği hüküm altına alınmıştır.

Anayasa’nın takip eden maddelerinde yargı sisteminin yapısı ve işleyişine yönelik kurallar yer almaktadır. Bu bağlamda “Duruşmaların Açık ve Kararların Gerekçeli Olması” başlıklı 141. maddede; mahkemelerde duruşmaların herkese açık olması, küçüklerin yargılanması hakkında kanunla özel hükümler konul­ması, mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli yazılması, davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması gereğine işaret edilmektedir. “Mahkemelerin Kuruluşu” başlıklı 142. maddede mahkemelerin kuruluş, görev ve yetkilerinin, işleyiş ve yargılama usullerinin kanunla düzenleneceği hüküm altına alınmaktadır. 144. madde de ise “Hakim ve Savcıların Denetimi” başlığı altında hakim ve savcıların görevlerini yasaya uygun olarak yapıp yapmadıkla­rını denetleme ve gerektiğinde haklarında inceleme ve soruşturma yapma göre­vinin Adalet Bakanlığının izni ile adalet müfettişlerine veya kıdemli hakim veya savcılara ait olduğu belirtilmektedir.

Anayasa’nın 145. maddesi askeri yargı ile ilgili hükümlere yer verirken; devam eden maddeler Anayasa Mahkemesi dahil, diğer yüksek mahkemelerin kuruluş ve çalışma esaslarını düzenlemektedir. Sayıştay ile ilgili 160. maddeyi hesaba katmazsak, Anayasa’nın yargı ile ilgili son ama muhtemelen en önemli maddesi ise 159. maddedir. Bu madde ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuru- lu’nun (HSYK) kuruluş ve çalışma prensipleri belirlenmektedir. Yedi asil ve beş yedek üyeden oluşan Kurul’un başkanı Adalet Bakanı olup; Bakan ve Ba­kanlık Müsteşarı Kurul’un tabii üyesidir. Kurul’un üç asil ve üç yedek üyesi Yargıtay Genel Kurulu’nca, iki asil ve iki yedek üyesi Danıştay Genel Kuru- lu’nca kendi mensupları arasından her üyelik için gösterilecek üçer aday içinden Cumhurbaşkanı tarafından dört yıl için seçilir. Kurul kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz. HSYK’nın aldığı kararlar zaman zaman; kuruluş yapısı ise sürekli eleştirilmektedir.

Anayasa’da belirlenen bu ilkeler çerçevesinde Türk Ceza Adaleti Sistemi içerisinde yer alan ceza mahkemeleri ve savcılık teşkilatı 2004 tarihli 5235 sayı­lı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuru­luş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun tarafından düzenlenmektedir. Söz ko­nusu bu Kanunun 8. maddesine göre ilk derece ceza mahkemeleri; sulh ceza mahkemesi, asliye ceza mahkemesi ve ağır ceza mahkemelerinden oluşmakta­dır. Ayrıca 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanuna göre kurulan çocuk mahkemele­rinde olduğu gibi özel kanunlarla başka ceza mahkemeleri kurulması da müm­kündür. İhtisas veya istisnai (özel) mahkeme denilen bu mahkemeler ya konu­nun özelliğinden dolayı ya da uzmanlık gerektirmesinden doğan bir ihtiyaç ne­deniyle kurulmaktadır. Bu mahkemeler kuruluş biçimine ve örgütlenme yapısı­na göre adliye içi veya adliye dışı ihtisas mahkemeleri olarak adlandırılmakta­dır. Kendi özel yasaları ile genel mahkeme teşkilatının dışında, belli suçları veya suçluları yargılamakla görevlendirilen mahkemelere adliye dışı ihtisas mahkemeleri denmektedir. Adliye içi ihtisas mahkemeleri ise genel mahkeme teşkilatı içinde adliye mahkemelerinden birinin dairesine, belirli suçları veya kişileri yargılama görevi verilmesi ile oluşur. Bu daireler iş bölümü esasına göre çalışır ve genel mahkemelerden ayrı, bağımsız bir yapısı yoktur.

Bugün için ülke genelinde yaygın olmamakla birlikte İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerimizde ihtiyaca binaen kurulmuş ve adliye dışı ihtisas ceza mah­kemeleri olarak adlandırabileceğimiz mahkemeler çocuk mahkemesi, çocuk ağır ceza mahkemesi, fikri ve sınaî haklar ceza mahkemesi ve icra ceza mahkemesi­dir. CMK 250. madde kapsamında görev yapan ağır ceza mahkemeleri ise adli­ye içi ihtisas mahkemesi olarak değerlendirilmektedir.

5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahke­melerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun ile kurulan esas mah­kemelerin yanında özel kanunlarla kurulmuş (adliye içi veya dışı) özel görevli ve yetkili mahkemelerin gerekliliği ve yerindeliği zaman zaman tartışma ko­nusu olmuştur. Özel kanunlarla kurulmuş mahkemelerin yakın tarihimizdeki en belirgin örneği 1983 yılında 2845 sayılı yasa ile kurulan Devlet Güvenlik Mahkemeleridir. Kuruluşundan 2004 yılında kaldırılmasına kadar 20 yıldan fazla bir zaman diliminde faaliyet gösteren bu mahkemelerinin varlığı sürekli tartışılmış; AİHM tarafından bu mahkemelerde askeri yargıcın bulunması adil yargılanma hakkına müdahale sayılmıştır. 1999 yılında bu mahkemelerdeki askeri yargıçlar yerine sivil yargıçlar atanması da sorunu çözmemiş, nihayet 2004 yılında 5190 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda Değişiklik Yapılması ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kaldırılmasına Dair Kanun ile bu mahkemeler görev ve fonksiyonlarını tamamlamışlardır. Günümüzde Dev­let Güvenlik Mahkemelerinden “boşalan” yeri Ceza Muhakemesi Kanununun 250. maddesi uyarınca faaliyet gösteren ağır ceza mahkemeleri doldurmakta­dır.

Olağanüstü bir zamanda olağanüstü yetkilerle donatılmış bir mahkeme olan Devlet Güvenlik Mahkemesi, olağan zamanlarda kurulan veya kurulacak ve olağan yetkilerle donatılacak “uzmanlık” mahkemelerine iyi bir örnek teşkil etmese de, genel ilk derece mahkemeleri dışında başka ad ve amaçlarla kurula­cak adliye dışı ihtisas mahkemelerinin gerekliliği konusundaki tartışmaların çıkış noktası ve dayanağı bakımından önem arzetmektedir.

Özellikle mali suçlar, bilişim suçları, terör ve organize suçlarla ilgili bir ad­liye dışı “ihtisas” mahkemesi kurulması zaman zaman değişik çevrelerde dile getirilmektedir. Bu tür suçların soruşturmasının ve kovuşturmasının özel ola­rak eğitilmiş ve uzmanlaşmış; deneyim sahibi savcı ve hakimler tarafından ya­pılmasının beraberinde bir çok avantajı getireceği ileri sürülmektedir. Bu dü­şünce, yerinde bir düşünce olmakla birlikte, bilişim suçları gibi yüksek ihtisas gerektiren veya çocuk mahkemeleri gibi uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerden doğan durumlar dışında belirli suçların yargılanması için ihtisas mahkemeleri sıfatıyla özel görevli mahkemeler kurulması konusunda çok ihtiyatlı davranılması; çok büyük ihtiyaç doğmadıkça ceza mahkemelerini çeşit­lendirme yoluna gidilmemesi gerektiği düşüncesindeyiz. Gerekliliği konusunda uygulayıcılar ve teorisyenler arasında bir görüş birliği olmadığı sürece değişik adlar adında değişik görevli mahkemeler kurmak yerine mevcut mahkemeler arasında işbölümünün ve yetkinin paylaştırılması daha yerinde olacaktır. Bu düşüncemizin temelinde, karmaşık yapılı bir ceza adalet sistemi yerine daha basit yapıda ve adil yargılama ilkelerine sıkı sıkıya bağlı bir ceza adaleti siste­minden yana olmamız ve özellikle ceza adalet sistemi içerisinde bir çeşit “sınıf (cav/)” sistemi oluşturacak her türlü uygulamaya karşı oluşumuz ve geçmişteki olumsuz örnekler yatmaktadır.

Bununla beraber, yaşayan canlı bir organizma, bir varlık gibi kabul ettiği­miz ceza adalet sisteminin, ceza adaleti sürecinden doğan bir takım ihtiyaçlarını da görmezden gelmek mümkün değildir. Basit yapılı ve az çeşitli bir mahkeme­ler yapısının savunulması sistemin tıkandığı noktalarda bir takım çözümler üre­tilmesine, kangren olmuş konulara el atılmasına engel olmamalıdır. Özellikle bir takım suçlar genel yetkili savcı ve hakimler tarafından genel usuller çerçeve­sinde etkili soruşturulamıyor ve kovuşturulamıyorsa bu suçların soruşturulma ve kovuşturulmalarının evrensel adil yargılama kurallarına aykırı olmamak kay­dıyla özel yetkiler ve usuller çerçevesinde yapılması suçla mücadele stratejileri açısından ve toplumun menfaati bakımından bir gereklilik olabilir. Bu konuyaen iyi örnek çocuk mahkemeleridir. Çocuk suçluluğu oranlarının tırmandığı gözönüne alındığında çocukların yetişkinlerden ayrı mahkemeler de yargılan­ması uluslararası belgeler ve yükümlülükler bir tarafa bırakılsa bile bir ihtiyaç olarak kendini göstermektedir. Kaldı ki, çocuğun hak ve menfaatlerinin yetiş­kinler için dizayn edilmiş bir muhakeme sürecinde tam korunamayacağı aşikar­dır. Dolayısıyla hem çocuğun hak ve menfaatlerini garanti altına almak hem de çocuklar tarafından işlenen suçlarla daha iyi mücadele etmek adına çocuk mah­kemeleri gereklidir. Çocuk mahkemeleri ile ilgili düşünceye paralel olarak, ihtiyaç duyulan özel mahkemelerden birisi de trafik mahkemeleridir. Özellikle büyük şehirlerimizde trafik suçları ile ilgili çok sayıda davanın süratli bir şekil­de sonlandırılması ve sulh ceza mahkemelerinin yükünün azaltılması önem taşımaktadır. Trafik suçlarına bakmakla görevlendirilmiş bir sulh ceza mahke­mesi yerine ayrı trafik mahkemeleri kurulması ülkemizin kanayan yarası olan trafik problemiyle mücadelede önemli bir rol üstlenebilir. Bu arada ‘teknoloji­nin gelişimine paralel olarak bir kısım suçların teknoloji kullanılarak yapılması ve sınıraşan niteliğe haiz olması’, ‘örgütlü suçlarda suç örgütlerinin kullanmış olduğu materyallerin niteliği ve özellikle profesyonel yöntemlerle işlemiş ol­dukları suçlan gizlemekte göstermiş oldukları başarı’ ve benzeri nedenler de özel nitelikli mahkemeler kurulmasını bir ihtiyaç haline getirmiştir.

Türk ceza yargısı hakkındaki bu genel açıklamalarımızın ardından aşağıda Türk Ceza Adaleti Sistemi içerisinde yer alan mahkeme ve savcılık teşkilatı ele alınacaktır. Ayrıca ceza adaleti sisteminin bir parçası olan müdafilik makamı, adli kolluk ve infaz aşaması üzerinde de durulacaktır.

  1. CEZA MAHKEMELERİ

 

Türk Ceza Adaleti Sistemi içerisinde yer alan ilk derece esas mahkemeleri sulh, asliye ve ağır ceza mahkemeleridir. Asliye ceza mahkemeleri genel gö­revli mahkemelerdir. Sulh ve ağır ceza mahkemelerinin bakmakla görevli ol­dukları davalar ise özel olarak kanunda gösterilmiştir. Baktıkları suçların ağırlı­ğına göre mahkemeler üst dereceli ve alt dereceli mahkemeler olmak üzere ba- samaklandırılmıştır. Ağır ceza mahkemesi, asliye ceza mahkemesine göre, asli­ye ceza mahkemesi, sulh ceza mahkemesine göre üst dereceli mahkemedir. Üst dereceli mahkemenin, kendinden daha düşük dereceli mahkemeye göre, kuruluş ve işleyiş yönünden daha güvenceli olduğu kabul edilir. Görev (madde) yönünden mahkemelerin yetkisinin belirlenmesinde ise dört değişik ölçüt kulla­nılmaktadır. Bunlar; sadece suçların cezasının dikkate alındığı nicesellik ölçütü; mahkemelerin görevinin suç türlerine göre belirlendiği nitelik ölçütü; mahke­menin örgütlenme yapısına göre görevin belirlenmesinde kullanılan mahkeme­nin yapısı ölçütü ve değişik ölçütlere yer veren karma ölçüttür. Türk yasa koyu­cusu genel ağır ceza mahkemelerinin görevlerinin belirlenmesinde nicesellik ve nitelik ölçütlerinden oluşan karma ölçütü, sulh ceza mahkemelerinde ise sadece nicesellik ölçütünü tercih etmiştir.

Genel (adliye) mahkemelerinin yanında, daha dar ölçekte ve ayrı bir uz­manlık gerektiren konularla ilgili ihtisas mahkemesi olarak adlandırılan mah­kemeler de vardır. Bunlar sırasıyla CMK 250. madde uyarınca görevli Ağır Ceza Mahkemesi, Çocuk Mahkemesi, Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi Fikri ve Sınaî Haklar Ceza Mahkemesi, İcra Ceza Mahkemesi, Trafik Mahkemesi ve Basın Mahkemesidir. Kunter / Yenisey / Nuhoğlu, Vergi Mahkemesi, Kadast­ro Mahkemesi gibi bazı durumlarda kendi özel kanunlarındaki cezaları verebi­len mahkemeleri; ve adı olup kendi olmayan veya yürürlükten kaldırılan veya uygulamaya geçmeyen Sıkıyönetim Mahkemesi, Döviz Mahkemesi, Patent Mahkemesi, Marka Mahkemesi, Endüstriyel Tasarım Mahkemesi ve Coğrafi İşaretlerin Korunması Mahkemesini de özel ceza mahkemeleri kapsamında saymaktadır. Ayrıca Yüce Divan, Anayasa Mahkemesi, Uyuşmazlık Mah­kemesi ve Yargıtay ve Danıştay’a istisnai durumlarda ceza mahkemesi sıfatıyla hareket etme, yargılama yapma görevi verilmiştir. Bu arada askeri ceza yargısı içerisinde yer alan mahkemelere de işaret etmek gerekir. Ancak askeri yargıyı bu çalışmanın kapsamı dışında tutuyoruz.

CEZA MAHKEMELERİ

 

2.1. Sulh Ceza Mahkemesi

 

Sulh ceza mahkemesi ceza adalet sistemimizdeki ilk basamak tek hakimli ceza mahkemesidir. 5235 sayılı kanunun 10. maddesi uyarınca “kanunların ayrıca görevli kıldığı hâller saklı kalmak üzere, iki yıla kadar (iki yıl dahil) hapis cezaları ve bunlara bağlı adlî para cezaları ile bağımsız olarak hükmedi­lecek adlî para cezalarına ve güvenlik tedbirlerine ilişkin hükümlerin uygulan­ması” sulh ceza mahkemelerinin görevi içindedir. Sulh ceza mahkemesinin kurulu bulunduğu mahallin iş durumuna göre birden fazla olabilir ve yine iş durumuna göre bunlardan birisi trafik mahkemesi olarak görevlendirilebilir. Ayrıca, iş yoğunluğunun az olduğu bazı küçük ilçelerde bir hâkim, hem sulh ceza, hem de asliye ceza mahkemesi hâkimliği görevini üstlenebilir.

Sulh ceza mahkemelerindeki davalar, diğer mahkemelerde olduğu gibi Cumhuriyet savcıları tarafından açılmakla birlikte; 5271 sayılı Ceza Muha­kemesi Kanununun 188. maddesinin ikinci fıkrası hükmü gereğince, bu mahkemelerdeki duruşmalara Cumhuriyet savcıları katılamaz. Dolayısıyla iddia görevinin birinci kısmını teşkil eden yargılanacak uyuşmazlığın muha­keme makamı önüne getirilmesi görevi yerine getirilmekle beraber, ikinci kısım olan uyuşmazlığı yargı organı önünde tutmak görevi gereği gibi yerine getirilememektedir. Ortaya çıkan bu “istisnai” durumun sakıncalarının ön­lenmesi için asliye ve ağır ceza mahkemelerinin yanındaki savcılığa sulh ceza mahkemelerinin kararlarına karşı kanun yollarına başvurabilme hak ve yetkisi getirilmiştir.

2.2. Asliye Ceza Mahkemesi

Asliye ceza mahkemesi için ilk derece genel mahkemeleri içinde genel gö­revli mahkeme tanımı yapılabilir. Bu mahkeme sulh ceza ve ağır ceza mahke­melerinin görevleri dışında kalan veya özel yasasında asliye ceza mahkeme­since görülüp karara bağlanacağı açıklanan bütün ceza davalarına ve işlere bakmakla görevli tek hakimli mahkemedir. Her asliye ceza mahkemesi nez- dinde bir Cumhuriyet savcısı bulunur ve duruşmalara katılır.

Asliye ceza mahkemelerin iş yoğunluğuna göre birden başlamak üzere numaralandırılması ve suç tiplerine göre bir iş bölümü yapılması mümkündür. Örneğin 1 numaralı asliye ceza mahkemesi kaçakçılık davalarına, 2 numaralıolan basın yolu ile işlenen suçlarla ilgili davalara bakabilir. Kunter / Yenisey / Nuhoğlu mahkemelerin 1. veya 2. asliye ceza mahkemesi olarak numaralan­dırmasını doğru bulmamaktadır. Bu yazarlara göre “icap eden yerlerde asliye mahkemeleri birden fazla dairelere bölünür. Bu daireler arasında “görev itiba­riyle yetki” bölüşülmesi yapılabilir. Bunlar içinde ceza işlerine bakanlarda birden fazla olabilir. Fakat bu hal orada birden fazla asliye ceza mahkemesi bulunması demek değildir. Asliye mahkemesi tektir, sadece daireleri birden fazladır. Onun içindir birden fazla asliye ceza mahkemesi varmış gibi bir ma­na ifade eden “İstanbul birinci asliye ceza mahkemesi” yerine “İstanbul asliye birinci ceza mahkemesi” denilmelidir. En doğrusu “İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi Birinci Ceza Dairesi” denilmesidir. Her ilçede bir asliye ceza bulunmasının, birden fazla olanlarının daire olmasının önemi, özellikle, mu­hakemenin nakli ve hâkimin reddi bahislerinde kendisini göstermektedir.”Ancak Centel ve Zafer’in belirttiği gibi ülkemizde “mahkeme ve onun dairesi” anlayışı yerleşmediğinden ve “mahkeme” ve “daire” terimlerinin birbirlerinin yerine kullanılmasından dolayı uygulamada mahkemeler İstanbul Birinci As­liye Ceza Mahkemesi, İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi şeklinde sıra­lanmaktadır.

2.3. Ağır Ceza Mahkemesi

 

Ağır ceza mahkemelerinin görevleri 5235 sayılı Kanunun 12. maddesi ile belirlenmiştir: “Kanunların ayrıca görevli kıldığı hâller saklı kalmak üzere, Türk Ceza Kanunu ‘nda yer alan yağma (m. 148), irtikâp (m. 250/1 ve 2), resmi belgede sahtecilik (m. 204/2), nitelikli dolandırıcılık (m. 158), hileli iflâs (m. 161) suçları ile ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçlarla ilgili dava ve işlere bakmakla ağır ceza mahkemeleri görevlidir”. Kanun verilecek cezaya göre belirlenen genel bir görevlendirme kriterinin yanında bazı suç tiplerini de sayma yoluyla bu mah­kemelerin görev alanına dahil etmiştir. Dolayısıyla, normalde alt sınırı 3 yıl, üst sının 5 yıl hapis cezası gerektiren “Resmi Belgede Sahtecilik suçu” 5328 sayılı kanunla, 10 yıldan daha fazla hapis cezası gerektiren suçlara bakan ağır ceza mahkemesinin görev alanına dâhil edilmiştir.5235 sayılı yasanın 14. maddesi uyarınca mahkemelerin görevlerinin belir­lenmesinde, ağırlatıcı ve hafifletici nedenler gözetilmeksizin, yasada yer alan olan basın yolu ile işlenen suçlarla ilgili davalara bakabilir. Kunter / Yenisey / Nuhoğlu mahkemelerin 1. veya 2. asliye ceza mahkemesi olarak numaralan­dırmasını doğru bulmamaktadır. Bu yazarlara göre “icap eden yerlerde asliye mahkemeleri birden fazla dairelere bölünür. Bu daireler arasında “görev itiba­riyle yetki” bölüşülmesi yapılabilir. Bunlar içinde ceza işlerine bakanlarda birden fazla olabilir. Fakat bu hal orada birden fazla asliye ceza mahkemesi bulunması demek değildir. Asliye mahkemesi tektir, sadece daireleri birden fazladır. Onun içindir birden fazla asliye ceza mahkemesi varmış gibi bir ma­na ifade eden “İstanbul birinci asliye ceza mahkemesi” yerine “İstanbul asliye birinci ceza mahkemesi” denilmelidir. En doğrusu “İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi Birinci Ceza Dairesi” denilmesidir. Her ilçede bir asliye ceza bulunmasının, birden fazla olanlarının daire olmasının önemi, özellikle, mu­hakemenin nakli ve hâkimin reddi bahislerinde kendisini göstermektedir.”Ancak Centel ve Zafer’in belirttiği gibi ülkemizde “mahkeme ve onun dairesi” anlayışı yerleşmediğinden ve “mahkeme” ve “daire” terimlerinin birbirlerinin yerine kullanılmasından dolayı uygulamada mahkemeler İstanbul Birinci As­liye Ceza Mahkemesi, İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi şeklinde sıra­lanmaktadır.

2.3. Ağır Ceza Mahkemesi

 

Ağır ceza mahkemelerinin görevleri 5235 sayılı Kanunun 12. maddesi ile belirlenmiştir: “Kanunların ayrıca görevli kıldığı hâller saklı kalmak üzere, Türk Ceza Kanunu’nda yer alan yağma (m. 148), irtikâp (m. 250/1 ve 2), resmi belgede sahtecilik (m. 204/2), nitelikli dolandırıcılık (m. 158), hileli iflâs (m. 161) suçları ile ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçlarla ilgili dava ve işlere bakmakla ağır ceza mahkemeleri görevlidir”. Kanun verilecek cezaya göre belirlenen genel bir görevlendirme kriterinin yanında bazı suç tiplerini de sayma yoluyla bu mah­kemelerin görev alanına dahil etmiştir. Dolayısıyla, normalde alt sınırı 3 yıl, üst sının 5 yıl hapis cezası gerektiren “Resmi Belgede Sahtecilik suçu” 5328 sayılı kanunla, 10 yıldan daha fazla hapis cezası gerektiren suçlara bakan ağır ceza mahkemesinin görev alanına dâhil edilmiştir.

5235 sayılı yasanın 14. maddesi uyarınca mahkemelerin görevlerinin belir­lenmesinde, ağırlatıcı ve hafifletici nedenler gözetilmeksizin, yasada yer alansuçun cezasının üst sınırı göz önünde bulundurulacaktır. Örneğin, bir suçun cezası 8-15 yıl arasında belirtilmişse, mahkeme üst sınır olan 15 yıl hapis ceza­sına hükmetme olanağına sahip olduğundan, suç ağır cezalık olup davasının da ağır ceza mahkemesinde görülmesi gerekecektir. Eğer alt sınır belli edilmiş üst sınır yazılmamışsa, hapis cezalarının üst sınır 20 yıl olacağından bu suçla ilgili dava da ağır ceza mahkemesinde açılacaktır.

Ağır ceza mahkemelerinin duruşmalarında bir başkan, iki üye ve Cumhuri­yet savcısı hazır bulunur. Ancak bir ağır ceza mahkemesinde yeteri kadar üye görevlendirilebilir.

Her ağır ceza merkezinin olduğu yerde mutlaka asliye ceza ve sulh ceza mahkemeleri ve bir ağır ceza savcılığı bulunur. Ayrıca ağır ceza mahkemeleri­nin bulunduğu yargı çevresinde görev yapmak üzere bir adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonu kurulur.

2.4. CMK m. 250 Uyarınca Özel Görevlendirmiş Ağır Ceza Mahkemesi

 

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun “Bazı Suçlara İlişkin Muhake­me” başlıklı bölümünün, “Görev ve yargı çevresinin belirlenmesi” başlıklı 250. maddesinin (1). fıkrasında, Türk Ceza Kanunu’nda yer alan örgüt faaliyeti çer­çevesinde işlenen uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu, haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar ve TCK İkinci Kitap Dördüncü Kıs­mın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332. maddeler hariç) dolayısıyla açılan davaların; Adalet Ba­kanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkemelerinde görüleceği hükme bağlanmıştır. Diğer fıkrada ise, gelen iş durumu göz önünde bulundurularak birinci fıkrada belirtilen suçlara bakmakla görevli olmak üzere, aynı yerde birden fazla ağır ceza mahkemesi kurulmasına, Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca karar verileceği ve bu hâlde, mahkemelerin numaralandırılacağı belirtilmiştir.

CMK 250. madde kapsamına giren suçlar ile ilgili soruşturma usulü ve ku­ralları CMK 251. maddede, kovuşturmaya ilişkin esaslar ise 252. maddede yer almaktadır. Ceza Muhakemesi Kanununun 251. maddesinin (2). fıkrasında ise 250 ‘nci madde kapsamına giren suçların soruşturması ve kovuşturması sırasın­da Cumhuriyet savcılarının, hâkim tarafından verilmesi gerekli kararları, varsa Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu işlerle görevlendirilen ağır ceza mahkemesi üyesinden, aksi halde yetkili adlî yargı hâkimlerinden isteyebileceği belirtilmiştir. Zafer’e göre, bu madde yanlış kaleme alınmıştır: “Kovuşturma evresinde diğer bir ifade ile kamu davası açıldıktan sonra (CMK m.2,175) so­ruşturma evresinde hakimlik makamı tarafından verilen kararlar mahkeme ma­kamı tarafından verilir. Kovuşturma evresinde Cumhuriyet savcısının talebi ile yedek hakimin karar vermesi muhakeme sistemine aykırıdır ve soruşturma ev­resinin işleyişine uygundur.”

Özel yetkili ağır ceza mahkemeleri ile ilgili düzenlemelerde öne çıkan hü­kümlerden biri de, bu mahkemelerin başkan ve üyeleri ile davalara bakan cum­huriyet savcılarının bu mahkemelerden başka mahkemelerde veya işlerde görev- lendirilemeyeceğidir (CMK, 250/2, 251/1). Bu mahkemelerin yargıç ve savcıla­rı için hakimlik teminatı bir anlamda daha da genişletilmiş olup, burada görevli hakim ve savcılara başkaca işler verilmemesi ve başka görevlere atanmaması arzu edilmiştir. Ancak HSYK tarafından istenildiği takdirde bu mahkemelerde görevli hakim ve savcıların her hangi bir zaman ve koşula bağlı olmaksızın başkaca görevlere ve yerlere atanması mümkündür. Bu anlamda HSYK’nın atama ve yer değiştirme yetkisi sınırsızdır. Bu durum elbette eleştiriye açıktır. Ülkemiz sisteminde bir hakim veya savcı HSYK ile ters düşmediği sürece ve o oranda hakimlik teminatı ve bağımsızlığından yararlanabilmektedir. 250. madde çerçevesinde görevlendirilen hakim ve savcılar için de bir istisna söz konusu değildir.

Özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin adliye dışı ihtisas mahkemesi kabul edilen ve 2004 tarihli 5190 sayılı Kanunla kaldırılan Devlet Güvenlik Mahke­melerinden oluşan boşluğu doldurmak üzere kurulması nedeniyle adliye içi bir ihtisas mahkemesi mi, yoksa adliye dışı bir ihtisas mahkemesi olduğu ve yargı­lama birliğine aykırılık teşkil edip etmediği tartışma konusu yapılmıştır. Bu mahkemelerin kuruluş yapısını, görev ve yetkilerini ayrıntılı olarak inceleyen Zafer, CMK 250. madde ile getirilen düzenlemenin adliye dışı bir ihtisas mah­kemesi öngörmediğini ileri sürmektedir. Zafer’e göre ayrı bir savcılık teşkilatı olmaması ve genel ağır ceza mahkemelerinin bir dairesi gibi örgütlenmesi ne­deniyle bu mahkemeler adliye içi ihtisas mahkemeleridir.

 

2.5. Çocuk Mahkemeleri

1979 yılında çıkarılan 2253 sayılı mülga Çocuk Mahkemeleri Yasası ile öngörü­len ve ilk defa 1987 yılında Ankara’da kurulan çocuk mahkemelerinin yasal dayana­ğını 2005 yılında çıkarılan 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu oluşturmaktadır. Bu kanunun 25. maddesine göre, “Çocuk mahkemesi, tek hâkimden oluşur. Bu mahke­meler her il merkezinde kurulur. Çocuk mahkemelerinde yapılan duruşmalarda Cumhuriyet savcısı bulunmaz”. Bu mahkemelerin görevleri de aynı kanunun 26. maddesinde belirlenmiştir: “Çocuk mahkemesi, asliye ceza mahkemesi ile sulh ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar bakımından, suça sürüklenen çocuklar hakkında açılacak davalara bakar”. Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar bakımından aynı zamanda çocuk ağır ceza mahkemeleri kurulmuştur.

İlk defa 1979 yılında 2253 sayılı mülga Çocuk Mahkemeleri Yasası ile kurulması öngörülen çocuk mahkemeleri, çeşitli sebeplerden ötürü gerçek an­lamda 1987 yılında Ankara’da kurulan bir çocuk mahkemesi ile hayata geçirile- bilmiştir. 2005 yılında çıkartılan 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununa rağmen bu konuda çok fazla bir mesafe alındığını söylemek mümkün gözükmemektedir. Söz konusu Kanunun 25. maddesinde her il merkezinde bir çocuk mahkemesi kurulması öngörülmekle birlikte, bu henüz sağlanamamıştır.

Çocuk mahkemelerinin kuruluş amacı, 5395 sayılı kanunun 1. maddesinde genel olarak özetlendiği şekilde suça sürüklenen çocukların haklarının ve esen­liklerinin güvence altına alınması ve çocukların soruşturma ve kovuşturma sü­reçlerinin yıpratıcı etkisinden en az seviyede etkilenmelerini temin etmektir. Ayrıca çocuk hakları ile ilgili uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükle­rin yerine getirilmesi de çocuk mahkemelerinin kurulmasını zorunlu kılmıştır.

Halihazırda ÇKK’nın 25 ve 26. maddelerinde çocuk mahkemelerinin kuru­luşu düzenlemektedir. Bu maddelere göre çocuk mahkemeleri görevleri bakı­mından tek hakimden oluşan çocuk mahkemesi ve bir başkan ve iki üyeden oluşan çocuk ağır ceza mahkemesi şeklinde örgütlenmektedir. Asliye ceza mah­kemesi ile sulh ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar bakımından, suça sürüklenen çocuklar hakkında açılacak davalarda çocuk mahkemesi, çocuklar tarafından işlenen ve ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarla ilgili davalarda da çocuk ağır ceza mahkemesi görevlidir.49

 

2.6.     Fikri ve Sınaî Haklar Ceza Mahkemesi

Fikri ve sınaî haklar ceza mahkemesi (FSHCM) ilk kez 2001 yılında 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunun 76. maddesinde yapılan değişiklik doğ­rultusunda Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun 26.03.2001 tarih ve 335 sayılı kararı ile ilk kez İstanbul’da kurulmuştur. Daha sonra 15.10.2003 tarih ve 436 sayılı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kararı ile Ankara ve İz­mir’de de faaliyete geçmiştir.

Fikri ve sınaî haklar ceza mahkemeleri asliye ceza mahkemelerine muadil mahkemeler olup; temel olarak 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu çer­çevesinde fikrî ve sınaî hakların ihlalinden doğan cezai ihtilaflara bakmaktadır.Bununla beraber, 5042 Sayılı Yeni Bitki Çeşitlerine Ait Islahçı Haklarının Ko­runmasına İlişkin Kanun ve 5147 Sayılı Entegre Devre Topografyalarının Ko­runması Hakkında Kanun gibi başka kanunlar tarafından ihdas edilen suçlarda bu mahkemelerin görev alanına girmektedir. Ayrıca marka ve patent hakları ile ilgili suçların büyük çoğunluğu bu mahkemelerin görev alanına girmekle birlik­te, eleştiriye açık bir biçimde Türk Ticaret Kanunu’nun 64. maddesinde düzen­lenen haksız rekabet suçları, bu mahkemelerinin görevi dışında bırakılmıştır.

2.7.     İcra Ceza Mahkemesi

Adından da anlaşılacağı üzere icra takibi ile ilgili süreçte ortaya çıkan süresinde mal beyanında bulunmamak, taahhüdü ihlal, nafaka borcunu ödememek ve yedie- minliği suistimal gibi takibi şikayete suçlann karara bağlandığı mahkemedir. Bu mahkemenin görev ve yetkileri 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda yer almaktadır. İcra mahkemesinde görülen duruşmalara savcı iştirak etmez (İİK m. 350). İcra ceza mahkemesinin yetkisine giren suçlann muhakemesi diğer mahkemelerin yetkisinde olanlarla birleştirilemez (İİK m. 346). Ancak cezaların içtimai mümkündür.

2.8.     Trafik Mahkemesi

 

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 112. maddesi “Sürücü belgeleri­nin geçici olarak geri alınması hariç olmak üzere bu Kanundaki; hafif para ceza­sını veya bununla birlikte hafif hapis cezasını, belgelerin geri alınması ve iptali veya işyerlerinin kapatılması cezasını gerektiren suçlarla ilgili davalara trafik mahkemelerinde, bunların bulunmadığı yerlerde yetki verilen sulh ceza mahkeme­lerinde bakılır.” şeklinde bir düzenleme içermektedir. Bu düzenleme uyarınca uygulamada birden fazla sulh ceza mahkemesi olan yerlerde iş yoğunluğuna göre bu mahkemelerden bir tanesi trafik mahkemesi olarak görevlendirilmektedir. Yukarıda bahsi geçtiği üzere, ülkemizin en büyük sorunlarından biri olan “trafik terörü” ile etkin mücadele için daha geniş yetkilerle donatılmış ve seri çalışan bir trafik ihtisas mahkemesine ihtiyaç vardır. Kolluğun bu konudaki “başarısızlığı” bir yana; ceza adaleti sistemimizin de bu konuda sınıfta kaldığı bir gerçektir.

  1. İSTİNAF VE TEMYİZ MAHKEMELERİ

 

3.1. İstinaf (Bölge Adliye) Mahkemesi

İstinaf mahkemeleri ya da yasal adıyla “bölge adliye mahkemeleri” ilk de­rece mahkemelerinin kararlarını, ispat ve hukuka uygunluk yönlerinden incele­mekle görevli ikinci derece mahkemelerdir. Bu mahkemeler, 2007 yılında 5235 sayılı Kanun’un 25’inci maddesi uyarınca Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuru- lu’nun olumlu görüşü alınarak Adalet Bakanlığınca bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluklarına göre; İstanbul, Bursa, İzmir, Ankara, Konya, Samsun, Adana, Erzurum ve Diyarbakır’da “tabela bazında” kurulmuş; ancak bu mah­kemelere henüz personel ataması yapılmadığından faaliyete geçememiştir.

5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahke­melerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun 33. maddesine göre istinaf mahkemelerinin görevleri adlî yargı ilk derece mahkemelerince verilen ve kesin olmayan hüküm ve kararlara karşı yapılacak başvuruları inceleyip karara bağlamak; Adlî yargı ilk derece mahkemesi olarak yargı çevresi içeri­sindeki adlî yargı ilk derece mahkemesi hâkimleri aleyhinde Hukuk Usulü Mu­hakemeleri Kanununa göre açılacak tazminat davalarına bakmak; ve kanunlar­la verilen diğer görevleri yapmak olarak özetlenmiştir. Dolayısıyla 5271 sayılı CMK m. 272 tarafından düzenlenen istinaf usulüne göre ilk derece mahkemele­rinden verilen kararlar aleyhine doğrudan temyiz yoluna gidilmesi yolu kapa­tılmış olup, öncelikle istinaf yoluna başvurulması gerekmektedir. On beş yıl ve daha fazla hapis cezalarına ilişkin hükümler re’sen istinafa tabi tutulurken, diğer kararlar için CMK m. 272 ve 273 çerçevesinde belirlenen süre içerisinde istem­de bulunulması gerekmektedir. Ancak, sonuç olarak belirlenen iki bin lira dahil adli para cezasına mahkumiyet hükümlerine; üst sınırı beş yüz günü geçmeyen adli para cezasını gerektiren suçlardan beraat hükümlerine; kanunlarda kesin olduğu yazılı bulunan hükümlere karşı istinaf yoluna başvurulamaz.

3.1.1. İstinaf Tartışmaları

İstinaf mahkemelerinin gerekip gerekmediği konusu her zaman tartışma ko­nusu olmuş; lehinde ve aleyhinde bir çok şey söylenmiştir. Esasen istinaf mah­kemeleri ülkemizde, ikinci derece mahkemeler olarak ilk defa Osmanlı Devleti zamanında 1879 yılında “Mehakimi Nizamiyenin Teşkilât Kanunu Muvakkati” ile kurulmuştur. Yalnız, bu geçici kanunun bağımsız bir istinaf mahkemesi teşki­latı yerine istinaf görevini ağır ceza ve asliye mahkemelerine vermesi nedeniyle beklenen yararlar elde edilememiştir. Sonuçta diğer mahkemelerle birlikte istinaf mahkemeleri de 1924 yılında çıkarılan 469 sayılı “Mehakimi Şer’iyenin İlgasına ve Mehakimin Teşkilâtına Ait Ahkâmı Muaddil Kanun” ile kaldırılmıştır. Bu tarihten günümüze geçen süreçte istinaf mahkemelerinin yeniden kurulması tar­tışmaları sürekli gündemde olmuş; ancak 2004 yılında çıkartılan 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun ile somut bir adım atılabilmiştir.

Bugün için Yargıtay, temyiz mahkemesi sıfatıyla, ilk derece mahkemele­rince verilen hükmün olay ispatı ile ilgili maddi yönünü ve hukuka uygunluğu­nu birlikte incelemektedir. Dolayısıyla, sadece hukuki değerlendirme yapmakla kalmayıp; bunun yanında maddi meseleyi de çözerek hem yerindelik hem de hukukilik denetimi yapmaktadır. Halbuki, delillerle yüz yüze gelmeksizin, sa­dece dava dosyasındaki belge ve bilgilere dayanarak maddi meselenin çözüle­meyeceği açıktır. İşte bu sakıncanın giderilmesi açısından istinaf kanun yoluna ve dolayısıyla istinaf mahkemelerine ihtiyaç olduğu ileri sürülmektedir. Bu­nunla beraber, istinaftan beklentilerin çok abartılı olduğu; mevcut yapı içerisin­de zaten yavaş işleyen adli mekanizmanın istinaf suretiyle daha da yavaşlayaca­ğını ve işlerin iyice içinden çıkılmaz hal alacağını ileri sürenler de vardır.Öztürk ve Erdem’in görüşüne göre, ülkemizde kabul edilen istinaf sisteminde, ilk derece mahkemelerinin kararlarının tamamen yeniden incelenmesini öngö­ren “geniş manada istinaf’ bulunmayıp; bir çeşit “genişletilmiş temyiz” olarak adlandırılabilecek “dar manada istinaf’ bulunduğundan, ileri sürülen eleştiriler yersizdir. Yeni ceza adalet sistemimizi, fabrikadan yeni çıkmış bir “Mercedes” otomobile benzeten Yenisey ise bu otomobilin dört tekerinden birisinin istinaf olduğunu belirterek istinafa ayrı bir önem atfetmektedir. Görünen o ki, kanu­nen kurulmuş bulunan ve çalışmaya başlamasına kesin gözüyle bakılan istinaf mahkemeleri üzerindeki tartışmalar ancak bu mahkemeler kendilerinden bekle­nen faydayı ve performansı gösterdiğinde son bulacaktır.

3.2. Temyiz Mahkemesi – Yargıtay

Yargıtay, yargılama makamlarının kararlanndaki hukuka aykırılıkları temyiz yoluyla inceleyen bir yüksek mahkeme konumundadır. Halen istinaf mahkemele­ri faaliyete geçmediğinden ilk derece mahkemelerinin temyiz yoluyla kendisine gelen kararlarına bakmaktadır. İstinaf mahkemelerinin faaliyete geçmesinden son­ra CMK. m. 288 uyannca istinaf mahkemesi ceza dairelerinin bozma kararlan dı­şında kalan kararlan, istisnalar hariç, hükmün hukuka aykırılığı gerekçesiyle tem­yiz edilebilecektir. Bu suretle Yargıtay’ın ülkede hukuk kurallarında uygulama birliğini sağlayacak bir içtihat mahkemesi konumuna bürünmesi amaçlanmakta­dır. Bugünkü haliyle Yargıtay, ağır iş yükü altında kendisinden beklenen bu fonksiyonu hakkıyla yerine getirememektedir. Hem hukuk mahkemelerinde hem de ceza mahkemelerinde bir çok hukuksal ihtilafın çözümü noktasında ciddi an­lamda bir yüksek mahkemenin yol göstericiliğine ihtiyaç vardır. Bir istinaf mah­kemesi gibi çalışan Yargıtay’ın bu fonksiyonu ifa ettiğini ileri sürmek mümkün değildir. Yargıtay bazen kendisi ile çelişen kararlara imza atmakta, bu kararlar karşısında ilk derece mahkemeleri hakimlerinin kafası karışmaktadır. İstinaf mah-kemelerinin faaliyete geçmesinden sonra iş yükü nispeten hafifleyecek olan Yargı­tay’ın, hukuk kurallarının yorumunda oluşacak tereddütleri giderecek tam anla­mıyla bir yüksek mahkeme konumuna dönüşmesi halinde, özellikle “istinaf gerekli mi?” tartışmaları kendiliğinden sona erecektir. Muhtemelen bu süreç sonunda istinaf mahkemelerinin kurulmuş olmasından çok Yargıtay’ın ülkede içtihat birli­ğini sağlayan bir temyiz mahkemesine dönüşmesi daha çok alkışlanacaktır.

3.2.1. Yargıtay’ın Görev ve Yetkileri

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu ve diğer ka­nunların hükümlerine göre görev yapan Yargıtay; adliye mahkemelerince veri­len ve Kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir.

Yargıtay, aynı zamanda bazı kişilerin işlemiş olduğu suçlardan dolayı ilk ve son derece mahkemesi olarak da görev yapmaktadır. Buna göre Yargıtay Baş­kan ve üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay Cumhuriyet Baş­savcı Vekili ve özel kanunlarında belirtilen kimselerin kişisel suçlarına ait ceza davalarına Yargıtay’da bakılmaktadır. 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 46. maddesinde, Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekiİleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcı Vekili’nin görevleri ile ilgili veya kişisel suçlarından dolayı haklarında soruş­turma yapılabilmesinin Birinci Başkanlık Kurulu’nun kararına bağlı olacağı açıklanmıştır. Ancak, ağır cezayı gerektiren suçüstü hallerinde hazırlık ve ilk soruşturmanın genel hükümlere göre yapılacağı öngörülmüştür. Birinci Başkan­lık Kurulu, incelediği evrakı eksik bulursa soruşturmayı yapan başkana tamam­latır. Kamu davasının açılmasına gerek görmediğinde evrakın işlemden kaldı­rılmasına, aksi halde kamu davsının açılmasına karar verir ve görevle ilgili suç­larda Anayasa Mahkemesi’ne, kişisel suçlarda Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na tevdi olunmak üzere dosyayı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderir. Evrakın işlemeden kaldırılmasına dair verilen kararlar kesindir.60

Görüldüğü gibi, Yargıtay Kanunu’na göre, kanunda sayılanlardan birinin suç işlemesi halinde, ağır cezayı gerektiren suçüstü hali hariç, hazırlık soruş­turmasını, soruşturma için görevlendirilen bir ceza dairesi başkanı yapmakta, hazırlık soruşturmasının sonundaki kararları ise birinci başkanlık kurulu ver­mektedir. Suç, görev suçu ise, söz konusu kurul kamu davasını yüce divan sıfa­tıyla Anayasa Mahkemesi’nde; kişisel suç ise, Yargıtay Ceza Genel Kuru­lu’nda açmaktadır.

3.2.2. Yargıtay’ın Teşkilat Yapısı

Anayasal bir kurum olan Yargıtay’ın kuruluş ve işleyişi ile ilgili hükümler 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nda yer almakta olup, bu Kanunun uygulanmasını sağlamak ve Yargıtay’ın işleyişini düzenlemek amacıyla ayrıca bir de Yargıtay İç Yönetmeliği yayımlanmıştır.

Yargıtay üyeleri, birinci sınıfa ayrılmış adli yargı hakim ve Cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca üye tam sayısının salt çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilmektedir. Yar­gıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri ve daire başkanları kendi üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca üye tam sayısının salt çoğunluğu ve gizli oyla dört yıl için seçilirler; süresi bitenler yeniden seçilebilirler.

Yargıtay Birinci Başkanlık, daireler, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, bürolar ve idari birimlerden oluşmaktadır. Yargıtay’ın karar organları şunlardır:

 

  1. Daireler

Halihazırda Yargıtay’da yirmi bir hukuk, on bir ceza dairesi vardır ve her daire de bir daire başkanı ile yeteri kadar üye bulunmaktadır. Ayrıca her daire de yeteri kadar tetkik hakimi görevlendirilir. Daireler bir başkan ve dört üyenin katılmasıyla toplanır; işi müzakere eder ve çoğunluk ile karar verirler. Müzake­reler gizli cereyan eder.

Yargıtay dairelerinin aralarında hiyerarşik bir yapılanma yoktur. YK m. 14 daireler arasındaki görev itibariyle yetki bölüşmesini düzenlemektedir. YK m. 17 uyarınca her takvim yılı başında daireler arasında iş ayarlaması yapmak üzere başkanlar kumluna yetki verilmiştir. Yargıtay ceza daireleri arasında görev itibariyle yetki uyuşmazlığı çıkarsa, bu uyuşmazlık Ceza Genel Kumlu tarafından çözülecektir (YK m. 15). Yargıtay daireleri ile kurulları oylamaya katılacakların tümünün hazır bulunması veya kanunla belli edilen çoğunluğun meydana gelmesi halinde toplanır. Görüşmeler gizli olur. Daire ve kurullarda kararlar çoğunlukla verilir.

 

  1. Hukuk Genel Kurulu

Hukuk Genel Kurulu, hukuk dairelerinin başkan ve üyelerinden oluşur. Hukuk dairelerinin bozma kararlarına karşı mahkemelerce verilen direnme ka­rarlarını inceleyerek karar verir. Bu karar kesin olup mahkemeleri bağlar. Hu­kuk daireleri arasında içtihat uyuşmazlıkları bulunursa ya da hukuk dairelerin­den biri; yerleşmiş içtihadından dönmek isterse, benzer olaylarda birbirine uy-mayan kararlar vermiş bulunursa, bu içtihatların birleştirilmesi yoluyla kesin olarak karara bağlar.

 

  1. Ceza Genel Kurulu

Ceza Genel Kurulu, ceza dairelerinin başkan ve üyelerinden oluşur. Ceza dairelerinin bozma kararlarına karşı mahkemelerce verilen direnme kararlarını inceleyerek karar verir. Bu karar kesin olup mahkemeleri bağlar. Ceza dairele­ri arasında içtihat uyuşmazlıkları bulunursa, ceza dairelerinden biri; yerleşmiş içtihadından dönmek isterse, benzer olaylarda birbirine uymayan kararlar ver­miş bulunursa, bu içtihatların birleştirilmesi yoluyla kesin olarak karara bağlar.

 

 

 

 

  1. Büyük Genel Kurul

Yargıtay Büyük Genel Kurulu; Birinci Başkan, birinci başkanvekilleri, dai­re başkanları, üyeler ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuri­yet Başsavcı vekilinden oluşur. Hukuk Genel Kurulunun yada Ceza Genel Ku­rulunun benzer olaylarda birbirine aykırı biçimde verdiği kararları ile Hukuk Genel Kurulu ile Ceza Genel Kurulu yada Genel Kurullar ile daireler arasındaki içtihat uyuşmazlıklarını giderir ve içtihatları birleştirme kararı verir. Yargıtay daireleri ile kurulları oylamaya katılacakların tümünün hazır bulunması veya kanunla belli edilen çoğunluğun mevcudiyeti ile toplanır.

 

  1. Başkanlar Kurulları

  1. Birinci Başkan ile birinci başkanvekillerinden ve daire başkanlarından olu­şan Başkanlar Kurulu, Hukuk ve ceza daireleri arasında meydana gelen gö­rev ve işbölümü uyuşmazlıklarını kesin karara bağlar. İş yoğunluğu, fiili veya hukuki imkansızlık sebebiyle bir dairenin görevine giren işe bakama­ması halinde bir başka daireyi görevlendirir.

  1. Birinci Başkan ile hukuk dairelerinden seçilen Birinci Başkanvekili ve hu­kuk daireleri başkanlarından oluşan Hukuk Daireleri Başkanları Kurulu, Hukuk Daireleri arasında meydana gelen görev ve işbölümü uyuşmazlıkla­rını karara bağlar.

  1. Birinci Başkan ile ceza dairelerinden seçilen Birinci Başkanvekili ve ceza daireleri başkanlarından oluşan Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu, Ceza dai­releri arasında meydana gelen görev ve işbölümü uyuşmazlıklarını karara bağlar.

 

  1. Birinci Başkanlık Kurulu

Birinci Başkanlık Kurulu; Yargıtay Birinci Başkanının başkanlığında dördü daire başkanı, dördü Yargıtay üyesi olmak üzere sekiz asıl ve ikisi daire başkanı ve ikisi Yargıtay üyesi olmak üzere dört yedek üyeden oluşur. Kurulun görevle­ri şunlardır:

  1. Yeni gelen üyelerin yerlerini, dairelerin iş durumunu ve ihtiyaçlarını göz önünde tutarak belli etmek.

  1. Zorunlu hallerde daire başkanı ve üyelerin dairelerini değiştirmek.

  1. Yargıtay tetkik hâkimlerinin çalışacakları daireleri, kurulları ve görecekleri işleri belli etmek ve gerektiğinde yerlerini değiştirmek.

 

  1. Yüksek Disiplin Kurulu

Yüksek Disiplin Kurulu; Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekille- rinden kıdemli olanı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ile altı hukuk ve üç ceza dairesi başkanları ve başkanlarının katılmadığı dairelerin beş üyesinden oluşur.

 

 

  1. Yönetim Kurulu

Yönetim Kurulu; Yargıtay Birinci Başkanı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcı­sı, Genel Sekreter ile Başkanlar Kurulu tarafından iki yıl için seçilen bir asıl ve bir yedek daire başkanı, üç asıl ve iki yedek Yargıtay üyesinden oluşur.

  1. SAVCILIK MAKAMI VE TEŞKİLATI

Bir ceza muhakemesi makamı ve süjesi olarak savcılık ülkemiz ceza adaleti sistemi içerisinde özel bir öneme sahiptir. Savcılık kurumunun en temel görevi, kamusal iddia makamı olarak, suçları soruşturmak ve soruşturma sonucu dava açılmasına karar verilirse bir iddianame düzenleyerek dava açmak ve nihayetinde açılan davaları takip etmektir. Kanunen yetkilendirildiği ve görevlendiği durum­larda savcılık makamı mahkemeler tarafından verilen mahkumiyet kararlarının infaz edilmesinden de sorumludur. Bu konumu itibarıyla savcı, bir ceza muhake­mesi süjesi olarak devlet adına iddia görevini yerine getirir. Hukukumuzda savcı­nın kamusal iddia makamını temsil etmesi nedeniyle eski Türkçede savcı kelime­sinin karşılığı olarak “müddei umumi” kullanılmıştır. Cumhuriyetle birlikte sav­cıların Cumhuriyet adına görev yaptıklarını belirtmek amacı ile unvanlarının önü­ne “Cumhuriyet” kelimesi getirilmiştir. Benzer şekilde Fransa’da da savcılar “Cumhuriyet savcısı” olarak adlandırılmaktadır. Esasen Avrupa’da bugünkü anlamda savcılık kurumu ilk olarak 1808 tarihli Napolyon Ceza Usul Kanunu ile düzenlenmiş olup; Alman ve Türk sistemi bu düzenlemeden etkilenmiştir.

4.1. Savcılık Makamının Görevleri

  1. Bir Soruşturma Makamı Olarak Cumhuriyet Savcısı

Türk Hukukunda Cumhuriyet savcısı 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usu­lü Kanunun yürürlüğe girdiği 1929 yılından beri suç soruşturmasının “hakimi” konumundadır. 5271 sayılı kanun ise Öztürk ve Erdem’in deyimiyle, savcıları soruşturma evresinin “imparatoru” durumuna getirmiştir. Bu “savcı merkezli” yeni sistemde suç soruşturmasını baştan sona kadar Cumhuriyet savcısı yürü­tür. Soruşturmayı savcı açar; savcı kapatır.

Cumhuriyet savcısının soruşturma ile ilgili görev ve yetkileri, CMK’nın 161. ve 162. maddeleri ile Adli Kolluk Yönetmeliğinin 6. maddesinde düzenlenmiştir.

Bu maddelere göre suç soruşturmasında savcının esas rolü soruşturmanın hukuka uygun olarak yürütülmesini temin etmek ve hazırlanacak iddianamenin güçlü bir hukuki zemine oturtulmasını sağlamaktır. Bu noktada savcı, kolluğun kendisine sunmuş olduğu delilleri ve diğer bilgileri, hukuksal bilgisi ile tartıp değerlendirir ve gerekiyorsa iddianameyi hazırlayarak dava açma kararını verir. İyi hazırlanmış bir iddianame ile açılan dava, maddi gerçeğin ortaya çıkartılması için birinci adımdır.

 

  1. Kovuşturma Evresinde Cumhuriyet Savcısının Rolü

Soruşturma aşamasının sonunda bir iddianame düzenlemek suretiyle kamu da­vasını açma görevini savcılık makamı yerine getirir. Daha teknik bir terimle kovuş­turmaya yer olup olmadığını takdir edecek olan makam savcılıktır. Karşılaştırmalı hukuka baktığımızda da karşımıza bir iki istisna hariç dava sürecinin hep savcılık makamı tarafından başlatıldığını görüyoruz. Değişik ülkelerdeki savcılık kurumları­nın yapısındaki örgütsel ve fonksiyonel bazı belirgin farklılıklar, yapılan işin özünü değiştirmemektedir: Savcı her halükarda davayı açan ve yürüten makamdır.

CMK madde 175 uyarınca, savcılık makamının düzenlediği iddianameyi mahkemeye sunması kamu davasının açılmış sayılması için yeterli değildir.Davanın açılmış sayılması için iddianamenin mahkeme tarafından kabul edil­mesi gerekecektir. Dolayısıyla savcılık makamının kovuşturma evresindeki rolü, iddianamenin kabulü ile başlamaktadır. Bu evrede Cumhuriyet savcılarının iki temel görevi vardır. Birincisi duruşmalara katılmak; ikincisi de esas hakkın­da mütalâa vermektir.

CMK madde 188 uyarınca Cumhuriyet savcısı sulh ceza mahkemesi dışın­da asliye ceza ve ağır ceza mahkemelerindeki duruşmalarda hazır bulunmak zorundadır. Savcı duruşmalara katılmak suretiyle yargılama işlemleri ve delil toplama gibi konularda görüşünü açıklayarak mahkemeden talepte bulunmak,yargılamanın diğer taraflarının istemleri konusunda mütalaada bulunmak, sanı­ğa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, du­ruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltmek (çapraz sorgu) ve tutuklu sanık varsa duruşma sonunda tahliyesi veya tahliye talebinin reddi ko­nusunda mütalaa verme görevlerini yerine getirir. Cumhuriyet savcısının katılı­mı olmaksızın yapılan duruşma sonunda verilen hüküm, CMK madde 288/1 (e) uyarınca hukuka kesin aykırılık teşkil eder.

Kovuşturma evresinde savcının diğer önemli bir görevi ise esas hakkında mütalâasını bildirmesidir. Savcının esas hakkındaki görüşü alınmadan hüküm kurulması bozma sebebidir. Esas hakkındaki mütalâa, yargılama sürecinin sonun­da hâkimin kararını vermesinden önce, savcının isnat konusundaki son düşüncele­rini ifade etmesidir. Duruşmada deliller ileri sürüldükten sonra hâkim sözü, sıra­sıyla katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafıine veya kanunî temsilcisine verir. Diğer ilgililerin bir şey söylemeksizin işi mahkemenin kararına bırakmaları mümkün olmakla beraber savcı bakımından böyle bir şey söz konusu olamaz; savcı her halükarda görüşlerini açıklamak zorundadır. Cum­huriyet savcısı, esas hakkındaki mütalâasında CMK 223. maddede yer alan bera­at, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararlarından birinin verilmesini mahkemeden isteyebi­lir. Bunun yanında mahkemenin görevsiz ve yetkisiz olması hâlinde yetkisizlik ve görevsizlik kararlan verilmesini de talep edebilir. Kanunda bir yasak bulunmama­sı nedeniyle, verilecek cezanın mahkemeye bırakılmasında bir sakınca yoktur. Uygulamada, savcılar esas hakkındaki mütalâalarında, gerekçelerini belirtmek suretiyle sanık hakkında hangi kararın verilmesi gerektiğini, mahkûmiyet hâlinde uygulanmasını istediği maddeleri belirtmekte, ancak, cezanın ne olması gerektiği konusunda bir görüş açıklamamaktadırlar. Ancak, mahkemece verilen cezanın az ya da fazla olması durumunda savcılık tarafından kanun yollarına başvurulması mümkündür. Bu itibarla savcıların mütalâalarında verilmesini istedikleri cezayı net olarak belirtmelerinde fayda mülahaza edilmektedir.

İddia makamı bir bütün olarak kabul edildiğinden duruşmaya katılan savcı­larının değişmesi mümkündür. Ayrıca, iddia makamında birden çok savcının hazır bulunmasında da herhangi bir engel yoktur. Ülkemizde hakim ve savcıla­rın aynı meslek mensubu olarak kabul edilmesinin bir sonucu olarak, bir dava­nın hâkimi sonradan o davanın savcısı olarak duruşmalarında hazır bulunması mümkündür. Tersi bir durum, davanın savcısının sonradan aynı davanın duruş­masına hâkim olarak çıkması ise mümkün değildir. Bu uygulamanın temelinde tarafsızlığın hâkimden beklenmesi yatmaktadır. Bu nedenle hukukumuzda hâ­kimin reddi söz konusu olmasına rağmen, savcının reddi müessesesi kabul edilmemiştir. Bu durum ciddi eleştiri konusu yapılmaktadır. Savcının adil çalışmasını engelleyebilecek bir nedenin ortaya çıkması halinde görevden çe­kilmesini zorunlu kılacak bir düzenlemeye ihtiyaç olduğu ileri sürülmektedir.Hukukumuzda hali hazırda bu tarz bir düzenleme sadece 353 sayılı Askeri Mahkemelerin Kuruluşu ve Yargılama Usulü Hakkındaki Kanununda yer al­maktadır. Bu kanunun 46. maddesinde, askeri savcıların reddedilemeyeceği; ancak, hakimin davaya bakamayacağı hallerden veya hakimin ret sebeplerinden biri bulunursa davadan çekinmeleri gerektiği belirtilmektedir. Benzer bir düzen­lemenin Ceza Muhakemesi Kanununa da alınması mümkündür. Hukukumuz açısından buradaki gerekliliğin kökeninde, savcının Anglo-Sakson hukukunda olduğu gibi ceza muhakemesinde bir taraf olarak görülmemesi yatmaktadır. Türk hukukunda savcı şüpheli veya sanığın lehine olan delilleri toplama yü­kümlülüğü altında olduğu gibi, delil durumuna göre sanığın beraatını da talep edebilir. Bizce yerinde bir uygulama olmamakla birlikte sistemimiz savcıya, ne sanığın karşısında ne de mağdurun yanında olan bir tarzda, tarafsız bir rol vermiştir. Böyle bir rolün doğal sonucu olarak savcının reddi veya savcının çekinmesi müessesesinin de kabul edilmesi bir zorunluluktur. Savcıyı sanığın karşısında bir taraf olarak gören Anglo-Sakson kökenli taraf sistemi (adversarial) için ise böyle zorunluluk yoktur.

Bu arada, ülkemizde Cumhuriyet savcılarının duruşmalarda mahkeme salo­nunda hakimle aynı hizada oturması ve konumu itibarıyla hakime yakın durma­sı, sanık ve müdafıinin iddia makamı ile olan ilişkisi bakımından silahların eşit­liği ilkesine aykırı olduğu da uzun yıllardır ileri sürülmektedir. “Savcının kür­süden indirilmesi” mücadelesi olarak adlandırabileceğimiz bu mücadelede he­nüz somut bir ilerleme kaydedilmiş değildir. 2006 yılında Bursa Barosuna ka­yıtlı bir grup avukat Adalet Bakanlığı’ndan Cumhuriyet savcısının duruşma sırasında hakimin yanında ve kürsüde bulunması işlemine son verilerek, sa­vunma makamı ile aynı hizada ve hakime eşit uzaklıkta bulunması yönünde düzenleyici işlem tesis edilmesi talebinde bulunmuşlardır. Bu talebin zımni reddi sonucu bu işleme karşı iptal ve yürütmesinin durdurulması istemiyle davaaçılmış; ancak Ankara 2. İdare Mahkemesi tarafından dava reddedilmiştir. Dava halen Danıştay’da temyiz aşamasındadır.

Savcının kürsüdeki yeri Avrupa Birliği Komisyonu tarafından hazırlatılan 11- 19.07.2004 tarihli “Türkiye Cumhuriyeti’nde Yargı Sisteminin İşleyişine Dair İstişari Ziyaret Raporu”nda zikredilmiştir. Söz konusu raporda, duruşma başlama­dan evvel, savunma avukatlarının, halkın kullandığı kapıdan duruşma salonuna girmelerine rağmen, Cumhuriyet savcılarının duruşma salonuna girerken ve çıkar­ken, hâkimin kullandığı kapıyı kullanmalarının yargısal faaliyete zarar vereceği; bu durumun, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde iki eşit tarafın bulunmasına dair usule aykırı olduğu; adaletin gerçekleştirilmesi yanında, gerçekleştirildiğinin gösterilmesinin de zorunlu olduğu; mevcut görünümün, silahların eşitliği prensibine aykırı bir şekilde, savcıyı, savunma avukatı karşısında yükselttiği; ayrıca duruşma­larda, savunma avukatlarının zemin seviyesindeki bir masada, halk ve sanıklarla aynı seviyede oturmaya devam etmesine rağmen, savcının, hâkimlerle aynı seviye­de ve doğmdan onunla yan yana yüksek bir platformda oturmasının, savcılara sa­vunma avukatından daha fazla önem verildiği ve daha fazla saygı gösterildiği izle­nimine neden olduğu belirtilerek; Cumhuriyet savcılarının duruşma salonuna girer­ken ve çıkarken, hâkimin kullandığından başka bir kapıyı kullanmaları ve savcının duruşma salonundaki yerinin değiştirilerek, hâkimlerin yanında yüksek bir plat­formda oturmaları yerine, savunma avukatının yanında veya karşısında olacak şe­kilde, zemin hizasında bir masada oturmaları tavsiye edilmiştir.

Savcının kürsüdeki yerini savunanlar tarafından ileri sürülen, savcının sanı­ğın lehine ve aleyhine delilleri toplamakla görevli olduğu, gerektiğinde sanığın beraatını da talep edebileceği ve dolayısıyla sanığın karşısında bir hasım olma­dığı, savcılığın kamusal iddia makamını temsil etmesinden dolayı savcının ko­numunun müdafi ve sanıkla bir olmadığı gibi zorlama ürünü gerekçeler tatmin edici olmaktan uzaktır. Adil yargılama ilkesine uygun ve aynı zamanda savcının hukukumuzdaki özel konumunu da dikkate alan bir çözümün bulunması gerek­lidir. Ancak görünen o ki, AİHM’nin bu durumu kesin olarak adil yargılama ilkesine aykırı sayacağı güne kadar da bir ilerleme sağlanamayacağı; Kanun koyucu ve uygulayıcılar tarafından ayak sürümenin bir müddet daha devam edeceği gözükmektedir.

4.2. Savcılık Makamının Örgütlenmesi

Ülkemizde 1990 yılına kadar Cumhuriyet Savcıları, savcı ve savcı yardımcısı olarak adlandırılmaktaydı. 1990 yılında 3611 sayılı “2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunun ile 3221 sayılı Hakim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi Kuruluş ve Görev­leri Hakkında Kanun’da Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmündeki Kararna­menin Kabulü Hakkındaki Kanun” ile savcı yardımcısı unvanı kaldırılarak savcılar Cumhuriyet Başsavcısı ve Cumhuriyet  olarak iki kategoriye ayrılmıştır.Adli Vargı ilk Derece Mahkemeleri Yanındaki Savcılık ikiye ayrılmıştır.

Halihazırda ülkemizde savcılık teşkilatı birbirinden bağımsız üç kısımda yapılanmaktadır. Bunlar; (a) İlk derece mahkemeleri yanında yapılanan il ve ilçelerdeki başsavcılıklar, (b) Bölge adliye mahkemeleri yanındaki başsavcılık­lar ve (c) Yargıtay Başsavcılığıdır.

  1. Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri Yanındaki Savcılıklar

5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahke­melerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun 16. maddesinin mah­keme kuruluşu bulunan her il merkezi ve ilçede, o il veya ilçenin adı ile anılan bir Cumhuriyet başsavcılığı kurulmasını zorunlu tutmaktadır. Dolayısıyla mah­keme kuruluşu bulunan her il ve ilçede bir başsavcılık bulunmaktadır. Bu baş­savcılıklarda bir Cumhuriyet başsavcısı ve yeteri kadar Cumhuriyet savcısı gö­revlendirilir. Gerekli görülen yerlerde Adalet Bakanlığının önerisi üzerine Hâ­kimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun kararıyla bir veya birden fazla Cumhuri­yet başsavcı vekili atanması mümkündür.

İlk derece mahkemeleri yanında görev yapan Cumhuriyet başsavcılıklarının kurumsal görevleri ile başsavcı ve savcıların görevleri, 5235 sayılı Kanunda ayrı birer madde ile açıklanmıştır. Söz konusu Kanunun 17. maddesi Cumhuriyet baş­savcılığının görevlerini (a) Kamu davasının açılmasına yer olup olmadığına karar vermek üzere soruşturma yapmak veya yaptırmak (soruşturma aşamasına ilişkin görevler), (b) Kanun hükümlerine göre, yargılama faaliyetlerini kamu adına izle­mek, bunlara katılmak ve gerektiğinde kanun yollarına başvurmak (kovuşturma aşamasına ilişkin görevler), (c) Kesinleşen mahkeme kararlarının yerine getiril­mesi ile ilgili işlemleri yapmak ve izlemek (infaz aşamasına ilişkin görevler) ve kanunlarla verilen diğer görevler olmak üzere dört grupta özetlemiştir.

Aynı Kanunun 18. maddesi ise Cumhuriyet başsavcısının görevlerini; (a) Cumhuriyet başsavcılığını temsil etmek, (b) başsavcılığın verimli, uyumlu ve düzenli bir şekilde çalışmasını sağlamak, iş bölümünü yapmak, (c) gerektiğinde adlî göreve ilişkin işlemleri yapmak, duruşmalara katılmak ve kanun yollarına başvurmak ve (d) kanunlarla verilen diğer görevleri yapmak şeklinde sıralamıştır.

Ağır ceza mahkemesi Cumhuriyet başsavcısının; ağır ceza mahkemesinin yargı çevresinde görevli Cumhuriyet başsavcıları, Cumhuriyet başsavcı vekille­ri, Cumhuriyet savcıları ile bağlı birimler üzerinde gözetim ve denetim yetkisi vardır. Dolayısıyla, ağır ceza mahkemesi yanında yer alan başsavcılıkların, ağır ceza mahkemesinin yargı çevresi içindeki asliye ve sulh ceza mahkemelerinin yanında yer alan başsavcılıkların üstü konumunda olmasından dolayı, bu yerde­ki mahkemeler tarafından verilen kararları inceleyip kanuna aykırılık bulunması durumunda kanun yollarına başvurabilme yetkisi bulunmaktadır.

5235 sayılı Kanunun 19. maddesinde Cumhuriyet başsavcı vekilinin görev­leri sıralanmaktadır. Buna göre başsavcı vekilleri öncelikle Cumhuriyet başsav­cısının yokluğunda ona vekâlet etmekle görevlidir. Ayrıca başsavcı vekilleri; Cumhuriyet savcılarının adlî ve idarî görevlerine ilişkin işlemlerini inceleyip Cumhuriyet başsavcısına bilgi vermek; gerektiğinde adlî göreve ilişkin işlemleri yapmak, duruşmalara katılmak, kanun yollarına başvurmak ve Cumhuriyet baş­savcısının verdiği diğer görevleri yerine getirmekle yükümlüdür.

Cumhuriyet savcısının görevleri ise aynı Kanunun 20. maddesinde sayılmıştır. Bir Cumhuriyet savcısının en temel görevi Cumhuriyet başsavcısı tarafından verilen adlî ve idarî görevleri yerine getirmektir. Bu meyanda Cumhuriyet savcısı adlî gö­reve ilişkin işlemleri yapmak, duruşmalara katılmak ve kanun yollarına başvurmak ve gerektiğinde Cumhuriyet başsavcısına vekâlet etmekle görevlidir.

Cumhuriyet savcıları, bulundukları il merkezi veya ilçenin idarî sınırları ile bunlara adlî yönden bağlanan ilçelerin idarî sınırları içerisinde yetkilidirler. Ağır ceza mahkemesi ile özel kanunlarla kurulan diğer ceza mahkemelerinin yargı çevresinde yer alan Cumhuriyet başsavcılıkları, yetki alanları içerisinde yürüt­tükleri bu mahkemelerin görevine giren suçlarla ilgili soruşturmaları yapar, ivedi ve zorunlu işlerin tamamlanmasından sonra düşünce yazısına soruşturma evrakını ekleyip ağır ceza mahkemesi veya özel kanunlarla kurulan diğer ceza mahkemelerinin Cumhuriyet başsavcılığına gönderirler. Büyükşehir belediye sınırları içerisinde bulunan Cumhuriyet başsavcıları, bu yer ceza mahkemeleri­nin yargı çevresinde yetkilidir. Ancak, büyükşehir belediye sınırları içerisinde yer alan ağır ceza mahkemeleri ile özel kanunlarla kurulan diğer ceza mahke­melerinin görevine giren işlerde yukarıda sözü geçen prosedür uygulanır.

  1. Bölge Adliye Mahkemeleri Yanındaki Savcılık

5235 sayılı kanuna göre Bölge Adliye Mahkemeleri nezdinde bir başsavcı, baş­savcı vekili ve yeteri kadar Cumhuriyet savcısından oluşan birer başsavcılık makamı görev yapacaktır. Bu mahkemelerdeki Cumhuriyet savcıları, bölge adliye mahkeme­sine gelen ceza davalarına ilişkin hüküm ve kararlara ait dosyalardan kendilerine verilenleri inceleyerek yazılı düşünceyle birlikte ilgili daireye göndermek ve yapıla­cak duruşmalara katılmakla görevlidir. Ancak ilk derece mahkemelerinin kararlarına karşı temyiz yoluna gitme hak ve yetkileri olmadığı gibi, ilk derece mahkemeleri yanında yer alan savcılıklar üzerinde gözetim ve denetim yetkileri de yoktur.

Bölge İdare mahkemelerinde görevli Cumhuriyet başsavcılarının görevleri 5235 sayılı Kanunun 40. maddesinde sayılmıştır. Bu maddeye göre bölge adliye mahkemesi Cumhuriyet başsavcısının görevleri; (a) Bölge adliye mahkemesi Cumhuriyet başsavcılığını temsil etmek; (b) Cumhuriyet başsavcılığının verim­li, uyumlu ve düzenli bir şekilde çalışmasını sağlamak; (c) Bölge adliye mah­kemesinin genel yönetim işlerini yürütmek; (d) Bölge adliye mahkemesine ge­len ceza davalarına ilişkin hüküm ve kararlara ait dosyaların inceleyerek yazılı düşünce ile birlikte ilgili daireye gönderilmelerini ve duruşmalara katılmayı sağlamak; (e) Ceza dairelerinin kararlarına karşı gerektiğinde kanun yollarına başvurmak; (f) Dairelerin benzer olaylarda kesin olarak verdikleri kararlar ara­sındaki uyuşmazlığın giderilmesi için başkanlar kuruluna başvurmak; (g) Bölge adliye mahkemesi Cumhuriyet savcılarının ilerleme belgelerini düzenlemek; (h) Bölge adliye mahkemesi Cumhuriyet savcıları üzerinde gözetim ve denetimyetkisini kullanmak; (i) Cumhuriyet başsavcılığı müdürlüklerini ve personelini denetlemek veya denetletmek; (j) Cumhuriyet başsavcılığında görevli personel hakkında ilgili kanunda belirtilen disiplin cezalarını uygulamak; (k) Kanunlarla verilen diğer görevleri yapmak olarak sıralanmıştır.

Aynı Kanunun 41. maddesine göre bölge adliye mahkemesi Cumhuriyet savcılarının görevleri şunlardır: (a) Bölge adliye mahkemesine gelen ceza dava­larına ilişkin hüküm ve kararlara ait dosyalardan kendilerine verilenleri incele­yerek yazılı düşüncesiyle birlikte ilgili daireye göndermek ve duruşmalara ka­tılmak; (b) Ceza daireleri kararlarına karşı gerektiğinde kanun yollarına baş­vurmak; (c) Cumhuriyet başsavcısının vereceği diğer görevleri yapmak ve (d) Kanunlarla verilen diğer görevleri yapmaktır.

  1. Yargıtay Yanındaki Başsavcılık

Temyiz mahkemesi Yargıtay’ın yanında 2797 sayılı Yargıtay Kanunu uya­rınca kurulmuş Yargıtay Başsavcılığı bulunmaktadır. Yargıtay yanındaki başsav­cılık makamının ana görevi temyiz mahkemesinde Yargıtay’a ışık tutmaktır. Bu bakımdan temyiz davasının tarafı olarak değerlendirilmemektedir.’1 Bu başsavcı­lık makamında bir başsavcı, başsavcı vekili ve yeteri kadar Cumhuriyet savcısı görev yapmaktadır. Yargıtay Cumhuriyet başsavcısının Yargıtay Cumhuriyet savcıları üzerinde gözetim ve denetim hakkı vardır. Ancak, bölge adliye mahke­meleri Cumhuriyet savcılığında olduğu gibi, ilk derece mahkemelerinin kararları­na karşı kanun yollarına başvurma yetkileri yoktur ve ilk derece mahkemeleri yanında yer alan savcılıklar üzerinde gözetim ve denetim yetkileri yoktur.Yargıtay bünyesinde yapılanmakla birlikte, Yargıtay Başsavcılığının görev alanı Yargıtay’ın dışına taşmaktadır. 2797 sayılı Yargıtay Kanunu ve 4271 sayı­lı CMK ile yüklenen görevlere ilaveten Yargıtay Başsavcılığına, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi’nin Kuruluş ve İşleyişi Hakkındaki Kanun, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, 289 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkındaki Kanun gibi mevzuat tarafından da çeşitli önemli görevler yüklenmiştir. Bu görevleri itibarıyla Yargıtay Başsavcılığı bir çeşit “Türkiye Başsavcılığı” rolü üstlense de bu, doktrinde büyük çoğunluk tarafın­dan yeterli görülmemektedir. Akademisyen ve uygulayıcıların büyük kısmı ülkemizde “Türkiye Başsavcılığı” adı altında yeni bir yapılanmaya ihtiyaç ol­duğu konusunda görüş birliği içerisindedirler.

 

  1. KOLLUK (BİR CEZA ADALET SİSTEMİ ORGANI VE AKTÖRÜ OLARAK)

 

Bir ceza adalet sistemi organ‎ olarak kolluk, savc‎l‎k kurumundan daha eski bir geחmi‏e sahiptir. İnsanlar‎n gצחebe hayat‎ terk edip yerle‏ik hayata geחmeye ba‏lamas‎ ile toplumda asayi‏in saנlanmas‎ ve suç i‏şleyenlerin mahkeme önüne çı‎kart‎lması‎ amac‎yla kolluk tarz‎ bir yap‎lanmaya ihtiyaח duyulmu‏tur.

 

Kolluğun temel görevleri, bireyin temel hak ve özgürlüklerini korumak, emniyet ve asayi‏i saנlamak, kamu düzenini korumak, suç i‏şlenmesini önleyici tedbirler almak ve suחla mücadele etmek, suçlar‎ ayd‎nlatmak ve ‏şüphelileri adli makamlara teslim etmek, yard‎ım isteyenler ve yard‎ıma muhtaç olanlar ile tehli­ke içerisinde bulunanlara yard‎m etmektir.

 

Ülkemizde genel kolluk hizmetleri, temel olarak jandarma ve polisten olu‏an ikili bir yap‎lanma taraf‎ndan yerine getirilmektedir. Polis yerle‏im merkezlerinde gצrev yaparken jandarma, polis te‏kilatlanmas‎n‎n yap‎lmad‎נ‎ k‎ırsal alanda görev yapar. Anglo-Sakson geleneğinde yer almayan jandarma te‏kilat‎ genelde Kı‎ta Av­rupa’sı‎nda yer alan İtalya, Fransa gibi baz‎ Akdeniz Ülkelerinde, Gambiya, Cezayir gibi ağı‎rlı‎klı‎ olarak Afrika’daki eski Frans‎z sömürgesi ülkelerde, ayr‎ca şili ve Kamboחya gibi baz‎ı Güney Amerika ve Asya ülkelerinde görülmektedir.

 

Kolluk güחleri örgütsel olarak kendlgiחinden bir tak‎m k‎ıs‎ımlara ayr‎ılmaktad‎r. Genel anlamd/a fonksiyonel aחçıdan önleyici kolluk ve adli kolluk olarak ikiye ayr‎l­maktad‎r. İdari kolluk da denilen önleyici kolluk, suçlar‎ın önlenmesi ve suçla müca­dele de görev alan kolluktur. Suחlar‎n soru‏turulmas‎n‎ ise adli kolluk yerine getirir.

 

5.1. Adli Kolluk

 

Türk ceza adalet sisteminin soru‏turma organ‎ savc‎l‎k makam‎d‎ır. Soru‏şturma i‏lemlerinin yürütülmesinde savc‎ılı‎k makam‎ını‎n kulland‎ığı‎ organ adli kolluktur.Savcı‎ kendi yapmad‎ığı‎ veya konum olarak yapamayacağı i‏leri adli kolluk eliyle yapar. 5271 say‎l‎ kanunun 25.5.2005 gün ve 5353 say‎l‎ kanunla değiş‏ik 164. mad­desinde adli kolluk; 4.6.1937 tarihli ve 3201 say‎l‎ Emniyet Te‏şkilat‎ Kanununun 8, 9 ve 12. maddeleri, 10.3.1983 tarihli ve 2803 say‎l‎ Jandarma Te‏şkilat, Görev ve Yetki­leri Kanununun 7. maddesi, 2.7.1993 tarihli ve 485 say‎ılı‎ Gümrük Müsteş‏arlığı‎nı‎n Teş‏kilat ve Görevleri Hakk‎nda Kanun Hükmünde Kararnamenin 8. maddesi ve 9.7.1982 tarihli ve 2692 say‎l‎ Sahil Güvenlik Komutanl‎ığı‎ Kanununun 4. maddesin­de belirtilen soruş‏turma i‏lemlerini yapan güvenlik görevlileri olarak tanı‎mlam‎‏ıştı‎r.

 

Adli kolluğun kendilğinden suç soruş‏turması‎ baş‏latma yetkisi yoktur.Mülga CMUK madde 156 yeni CMK’ya al‎nmam‎‏ıştı‎r. Kolluk, bir suçla kar‏‎şıla‏şt‎ığı‎ zaman gecikmesinde sak‎nca bulunan bir tak‎m i‏lemleri yapabilir; ancak soruş‏turmayı‎ baş‏latmak cumhuriyet savc‎sı‎nı‎n iznine ve talimatı‎na bağll‎ du­rumdadı‎r. Cumhuriyet savcı‎sı‎, adli kolluk görevlilerine, emirlerini esas itiba­r‎yla yazılı‎l‎ olarak tevdi eder; ancak acele hגllerde, sözlü emir de verebilir. Sözlü emir, en k‎sa sürede yazı‎lı‎ olarak teyit edilmelidir. Gerektiğinde veya Cumhu­riyet savc‎s‎n‎n talebi halinde, diנer kolluk birimleri de adli kolluk görevini yerine getirmekle yükümlüdür. Bu durumda, bu kolluk görevlileri hakk‎nda, adli görevleri dolay‎s‎yla Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uygulan‎r.

 

  1. SAVUNMA

 

Ceza muhakemesinin en חok ihmal edilen hatta zaman zaman yok farzedilen ve üvey evlat muamelesi gören kanad‎ savunma makam‎d‎r. Halbuki modern hukukta savunma makam‎ muhakemenin belki de en önemli unsuru ve olmazsa olmaz‎d‎r. Bunun iחin savunmaya kutsiyet atfedilmi‏ ve ‘savunma hakk‎ kutsal­d‎r’ denilmi‏tir. Hukuki donan‎ma sahip “iddia” makam‎n‎ temsil eden savc‎l‎k makam‎na kar‏‎, ceza yarg‎lamas‎nda dengenin sağlanabilmesi ve adil yarg‎lama­n‎n gerחekle‏ebilmesi iחin, hukuki donan‎ma sahip olmayan bir ki‏i olan ‏şüpheli veya san‎‎n yan‎nda, onun haklar‎n‎ koruyan, hukuki donan‎ma sahip bir müdafi­in, savunma makam‎n‎ temsil etmesi her hangi bir tereddüde yol aחmayan bir zorunluluktur. O halde savunma makam‎n‎n ve dolay‎s‎yla müdafi‎lerin Türk Ceza Adalet Sistemi içerisinde hak ettikleri yeri almalar‎ gerekir. Kanunda yer alma gerekחesi farkl‎ olsa da, 2004 tarihli CMK ile bu yönde baz‎ ad‎mlar‎n at‎l­d‎נ‎n‎ da gצrmekteyiz. CMK, müdafii huzurunda al‎nan kolluk ifadesine, adeta hגkim taraf‎ndan yap‎lan sorgu gibi bir צnem atfetmi‏tir. CMK’n‎n 148. madde­sindeki, “Müdafi haz‎ır bulunmaks‎z‎n kollukחa al‎nan ifade, hakim veya mahkeme huzurunda ‏şüpheli veya san‎k taraf‎ndan doנrulanmad‎kחa hükme esas al‎na­maz. “ düzenlemesinin mefhumu muhalifinden ח‎kan sonuca gצre kollukחa al‎nan ifade s‎ras‎nda müdafiin hazı‎r bulunmas‎ bu ifadeyi önemli bir delil s‎ın‎ıfı‎na sok­maktad‎r. Nitekim CMK m. 213 “Aralar‎nda חeli‏ki bulunmas‎ halinde; san‎נ‎n, hakim veya mahkeme huzurunda yapt‎נ‎ aח‎klamalar ile Cumhuriyet savc‎s‎ tara­f‎ndan al‎nan veya mdafiin haz‎ır bulunduğu kolluk ifadesine ili‏şkin tutanaklar duru‏mada okunabilir.” düzenlemesi, bu durumu teyit etmektedir.

Genel olarak ceza muhakemesi hukukumuzda avukatlar‎n eח önemli görevi vard‎r: Bunlar, ‏şüpheli veya san‎נığın müdafiliğini üstlenmek; mağdur veya ‏ika­yetחinin vekilliנini yapmak ve uzla‏t‎r‎c‎ olarak görevlendirilmektir.

6.1. Müdafi

Müdafi CMK madde 2’de ‏şüpheli veya san‎ığı‎n ceza muhakemesinde savun­mas‎ını‎ yapan avukat olarak tan‎mlanmaktad‎r. Müdafi kamusal savunma maka­m‎ıdı‎r ve geni‏ş yetkilerle donatı‎lmış‎‏tı‎r. Vekillikten farklı‎ olarak; müdafilikte, sı‎h­hat ‏art‎ olarak vekaletnameye gereklilik yoktur. Müdafi, vekaletname aranmaks‎­z‎n soru‏turma ve kovu‏turma evrak‎n‎ inceleyebilir, צrnek alabilir, ‏şüpheli ve sanı‎kla görüş‏ebilir, ifade ve sorguda bulunabilir ve hukuki yard‎mda bulunabilir. Müdafiden vekaletname istenmesi, vekaletnamesiz görüşme ve evrak inceleme – örnek alması‎na engel olunması‎, müdafiin görevini yapmas‎na engel olunması‎, ‏şüpheli – sanı‎k haklar‎n‎n korunmaması‎ adil yarg‎lanma hakk‎n‎n ihlali olarak değerlendirilmektedir. Müdafiinin ceza muhakemesindeki görev ve yetkileri Sa­vunma ba‏ğl‎antısı‎nda CMK 149- 156. maddeler aras‎nda düzenlenmi‏ştir.

CMK 149. madde ile (a) şüpheli veya san‎ığı‎n, soruş‏turma ve kovu‏şturma­n‎ın her aş‏amas‎nda bir veya birden fazla müdafiin yard‎ım‎ından yararlanabilece­ği; kanuni temsilcisi varsa, onun da ‏şüpheli veya sanığa müdafi seçebileceği, (b) Soru‏turma evresinde, ifade almada en çok üç avukat hazı‎r bulunabileceği, (c) Soru‏turma ve kovu‏turma evrelerinin her a‏amas‎nda avukat‎n, ‏şüpheli veya sanı‎kla görüş‏me, ifade alma veya sorgu süresince yan‎nda olma ve hukuki yar­d‎mda bulunma hakk‎n‎n engellenemeyeceği, kı‎sı‎tlanamayacağı‎ hüküm alt‎na alı‎nm‎ıştıt‎r. CMK madde 150’nin birinci f‎krasında ise ‏şüpheli veya san‎k, müda­fi seçebilecek durumda olmad‎נ‎n‎ beyan ederse, istemi halinde bir müdafi gö­revlendirileceği öngörülmektedir. Maddenin ikinci ve Üçüncü f‎krası‎nda zorunlu müdafilik düzenlenmektedir. Buna göre ‏şüpheli veya san‎k onsekiz ya‏‎n‎ dol­durmam‎‏ ya da saנ‎r veya dilsiz veya kendisini savunamayacak derecede malul olur ve bir müdafii de bulunmazsa istemi aranmaks‎z‎n bir müdafi görevlendiri­lecektir. Alt sı‎ın‎r‎ en az beş‏ yı‎l hapis cezası‎nı‎ gerektiren suçlardan dolayı‎ yap‎­ılan ‏turma ve kovu‏şturmada da ‏şüpheli veya sanığı‎‎n kendi müdafii olmazsa istem aranmaksı‎zı‎n bir müdafi atanacaktı‎r. Eğer bir tutuklama talebi varsa,CMK madde 101 uyar‎nca, süre s‎ını‎rlaması‎ olmaks‎ız‎ın ‏şüpheli veya sanı‎k mü­dafi taraf‎ndan temsil edilecektir.

CMK madde 151 müdafi görevini yerine getirmediğinde yap‎lacak iş‏lem ve mü- dafilik görevinden yasaklanma hallerini düzenlemektedir. Müteakip maddelerde ‏şüpheli veya san‎נığın birden fazla olmas‎ı halinde savunma (m. 152) ve müdafiin dos­yayı‎ inceleme yetkisi (m. 153) düzenlenmektedir. 153. maddenin birinci fı‎krası‎ uya­r‎ınca müdafi, soruş‏turma evresinin her a‏şaması‎nda dosya içeriğini inceleyebilir ve istediği belgelerin bir örneğini harçs‎ız olarak alabilir. Müdafiin dosya içeriğini ince­lemesi veya belgelerden örnek alması‎, soruş‏turman‎ın amac‎ına‎ tehlikeye düşürebilecek ise, Cumhuriyet savc‎s‎n‎n istemi üzerine, sulh ceza hakiminin kararı‎yla bu yetkisi kı‎sı‎tlanabilir (m. 153/2). Ancak, yakalanan kiş‏inin veya ‏şüphelinin ifadesini içeren tutanak ile bilirkiş‏i raporlar‎ ve bu ki‏şilerin haz‎r bulunmaya yetkili olduklar‎ı diğer adli iş‏lemlere iliş‏kin tutanaklar hakkı‎nda müdafiin inceleme ve örnek alma yetkisi k‎ısı‎tlanamaz (m. 153/3). Müdafi, ayrı‎ca iddianamenin mahkeme taraf‎ndan kabul edildiנi tarihten itibaren dosya iחeriנini ve muhafaza alt‎na al‎nm‎‏ delilleri inceleye­bilir; bütün tutanak ve belgelerin örneklerini harçs‎z olarak alabilir (m. 153/4). Ayr‎ca ‏şüpheli veya sanı‎k, vekaletname aranmaks‎z‎n müdafii ile her zaman ve konu‏şulanlar‎ baş‏kalar‎nı‎n duyamayacağı bir ortamda görüş‏me hakk‎ına sahiptir ve bu kiş‏ilerin mü­dafii ile yaz‎‏malar‎ denetime tabi tutulamaz (m. 154).

Müdafiin görevlendirilmesinde usul CMK m. 156 da düzenlenmektedir. Bu madde ye göre 150’nci maddede yaz‎ılı‎ olan hגllerde, müdafi; (a) Soru‏turma evresinde, ifadeyi alan merciin veya sorguyu yapan hגkimin istemi üzerine, (b) Kovu‏şturma evresinde, mahkemenin istemi üzerine, soru‏şturmanı‎n veya kovuş‏­turman‎n yap‎ld‎ığı‎ yer barosunca görevlendirilir (m. 156/1,2). Şüpheli veya san‎ığı‎n kendisinin sonradan müdafi seçmesi halinde, baro tarafı‎ndan görevlen­dirilen avukat‎n görevi sona erer (m. 156/3).

6.2. Vekil

Kamusal savunma makam‎ müdafilik yanı‎nda ceza adalet sistemi içerisinde avukat‎n ikinci rolü vekil olarak kat‎lanı‎n (müdahil), suçtan zarar gören veya malen sorumlu ki‏şiyi ceza yarg‎lamas‎ında temsil etmesidir. Burada avukat, vekil olarak söz konusu ki‏ilerin ceza adaleti sürecinde hak ve menfaatlerini gözettiği gibi onlar adı‎na hareket ederek bir takı‎m ceza muhakemesi i‏şlemlerini de yapabilmektedir. Ancak doğal olarak vekilin statüsü toplumsal savunma makam‎ olarak hareket eden müdafi statüsünden tamamen ayr‎ıd‎ır.

6.3. Uzla‏ştı‎rı‎cı‎

Ceza adalet sistemi içerisinde avukat‎n diğer bir önemli rolü de görevlendiril­me halinde uzlaş‏ma prosedürü içerinde uzla‏şt‎ırı‎cı‎ olarak yer alması‎dı‎r.56 CMK m. 253/9 uyarınca ‏şüpheli, mağdur veya suçtan zarar görenin uzlaş‏ma teklifini kabul etmesi halinde, Cumhuriyet savc‎ısı‎ bizzat kendisi uzla‏şt‎rmayı‎ gerçekle‏tirebileceği gibi, barodan uzla‏şt‎rmacı‎ olarak bir avukat görevlendirilmesini isteyebilir.

Elbette avukat‎n ceza adalet sistemi içerindeki rolü burada sayı‎lan savunma hak­k‎ı ile ilgili üç konu ile sı‎nı‎rlı‎ değildir. Avukat değiş‏ik aş‏ama ve iş‏lemlerdeki rollerine ilaveten özellikle cezalar‎ın infaz‎ aş‏amas‎nda da önemli roller üstlenmektedir.

  1. İNFAZ

Yarg‎lama sonucu san‎ığa verilen cezanın infaz‎ ceza adaleti sürecini çok yak‎ndan ilgilendirmektedir. Ortada ceza yaptı‎r‎ım‎ uygulanmas‎ı gereken bir suç olması‎ halinde soruş‏turma ve kovuş‏turma evrelerini infaz evresi takip eder. Bu nedenle ceza adaleti infaz hukukunu da kapsamaktad‎r.

Centel / Zafer’e göre infaz hukuku bağımsız bir hukuk dalı‎dı‎r. İnfaz huku­kunun geni‏ anlamda ceza hukuku kapsam‎nda say‎ılması‎ görüşü günümüzde geçerli değildir. Timurta‏şa göre de infaz hukuku ceza hukukundan bağı‎ms‎ız bir hukuk dalı‎ olmal‎dı‎r. Gerçekten günümüzde infaz hukuku hem daha kar­maşı‏‎k bir yapı‎ya bürünmüş‏ hem de cezaları‎n infaz‎, içerik ve usul olarak ceza adaletinin en önemli konular‎ndan biri haline gelmiş‏tir. özellikle ülkemizde ya‏şanan infaz ile ilgili olaylar ve sorunlar ceza adaletinin otoritesini zay‎flatt‎ğı‎ gibi, ceza adaletinin etkinliğini de olumsuz yönde önemli ölçüde etkilemi‏ştir.Geleneksel olarak ceza hukukçuları‎nı‎n, ya maddi ceza hukukuna ya da ‏ekli ceza hukukuna yoğunla‏malar‎; belki de infaz konusunu penolog sosyologlarab‎ırakmalar‎ sonucunda infaz hukukunun ihmal edilmesine yol açmış‎‏tı‎r. Bir an­lamda ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku yargı‎lama sonucunda verilen hüküm ile son bulmu‏ş, bu hükmün doğru ve yerinde infaz edilip edilmemesinin doğuracağı sonuçlar gözard‎ edilmiş‏tir.63

 

 2009 Yargı‎ Reformu Stratejisi Plan‎ında vurguland‎ığı‎ üzere, Adalet Bakanl‎ığı‎ ceza infaz siste­minin geli‏ştirilmesi amac‎ıyla ş‏u hususlar‎ hayata geçirmeyi planlamaktadı‎r.

Adalet Bakanl‎ığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü verilerine göre, ülkemizde 2009 y‎ılı‎ itibar‎ıyla 346 kapal‎ı ceza infaz kurumu, 28 müstakil açık ceza infaz kurumu, 3 çocuk eğitim evi, 3 kad‎ın kapalı‎, 1 kad‎ın açı‎k, 3 çocuk kapalı‎ ceza infaz kurumu olmak üzere toplam 384 ceza infaz kurumu bulun­maktad‎ır. Bu infaz kurumları‎n‎ın büyük çoğunluğunda doluluk oranı‎ ya aşı‏‎lmış‎‏ ya da en üst seviyelerde seyretmektedir. 2009 y‎ıl‎ın‎ın ilk 6 ayı‎ itibar‎ıyla kapal‎ı ceza infaz kurumlar‎ında kapasite fazlası‎ 2260 olup; tüm ceza infaz kurumlar‎ın­da kapasite fazlası‎ 1617’dir. Açık ceza infaz kurumlar‎ında ise 643 bo‏ş kapasite mevcuttur.

  1. CEZA ADALETİ SİSTEMİNİN ETKİNLİĞİ VE VERİMLİLİĞİ

 

  1. GİRİŞ

Bir ülkede ceza adaleti sistemini etkin (effective) ve verimli (efficient) kı‎l­mak oldukça zor ve karmaşı‏‎k bir i‏ştir. Bu zorluk ve karma‏‎şıkl‎ık sisteminin ya­pı‎s‎ından kaynaklanmaktad‎r. Ceza adaleti sistemi basit ve düz bir mant‎ık üzeri­ne inş‏a edilmemi‏ştir. Aksine, ceza adaleti sistemi “enterkonnekte” kararlar ‏şe­bekesinden ve birçok kurumun bir araya gelmesinden olu‏şan karmaşı‏‎k ve hassas bir yap‎ıya sahiptir. Bu nedenle sisteminin etkin ve verimli kı‎lı‎nması‎ her a‏şa­mada ele alı‎nmas‎ı gereken bir konudur. Tek bir noktada yapı‎lan bir iyile‏ştirme yeterli değildir. Ayr‎ıca yapı‎lacak çalış‎‏maları‎n bütüne odaklanmas‎ı gerekli ol­duğu gibi, yapı‎lacaklar‎ın bir kı‎sım‎ fiziksel uğraş‏; bir k‎ısım‎ da düşünsel uğraş‏ gerektirmektedir. Her ş‏eyden önemlisi etkinlik ve verimlilik konusundaki ça­lış‎‏maları‎n neticesinin al‎nması‎ zaman alabilir. Konunun daha iyi anlaşı‏‎lması‎ için “ceza adaleti sisteminin etkinliğinden ve verimliliğinden” ne anlaşı‏‎lması‎ gerektiğinin açı‎klanması‎ gerekmektedir.

 

  1. ETKİNLİK VE VERİMLİLİK

Etkinlik (effectiveness) ve verimlilik (efficiency) iç içe geçmiş‏ kavramlar­dı‎r. Etkin ama verimliliği olmayan bir sistem söz konusu olamayacağı‎ gibi, verimli ama etkin olmayan bir sistem de mümkün değildir. Etkinlik sistemin gücüne iş‏aret ederken; verimlilik bu gücün ölçülü ve ekonomik bir ‏şekilde kul­lan‎lmas‎ına i‏şaret eder. Verimli kullan‎ılmayan güח sahip olunan enerjinin ölçüsüz harcanmas‎na ve eldeki kaynaklar‎n israfı‎na yol açar. Bu da sonuçta siste­min etkinliğini zay‎flatı‎r. Bu nedenle bir taraftan sistemin etkinliği sağlanı‎rken diğer taraftan sistemin verimli k‎l‎nmas‎ gerekmektedir. Sistemi etkin k‎ılmadan verimliliği artı‎rmak mümkün değildir örnegin; yarg‎lamanı‎n makul sürede Yiti­rilmemesi hem ceza adaletinin etkinliğini olumsuz etkiler hem de kaynaklar‎n verimsiz kullan‎lması‎ sonucunu doğurur.

Verimlilik aynı‎ zamanda ceza muhakemesi i‏lemlerinden hedeflenen fay­danı‎n sağlanmas‎ı ile ve muhakeme sürecinin sonunda ortaya çı‎kan sonuç ile yakı‎ndan ilgilidir. Şayet gözaltı‎na al‎ınan ‏şüphelilerin büyük çoğunluğu herhangi bir nedenle savc‎ılı‎k veya mahkeme taraf‎ndan sal‎veriliyorsa ya da hakk‎nda kamu davas‎ açılmış‎‏ sanı‎klar‎ın büyük çoğunluğu yapı‎lan yargı‎lama sonucu beraat ediyorsa burada hem verimlilik ve hem de etkinlik sorunu var demektir. Dolay‎s‎yla ideal bir sistem hem etkin hem de verimli olmak zorundadı‎r.

Öte yandan, etkinlik ve verimlilik kavramları‎nı‎n zaman zaman karşı‏‎ kar‏‎­şıya gelmeleri ve çatışmalar‎ı da mümkündür. Bir taraftan herkesin çekineceği tarzda cayd‎ır‎ıc‎ıl‎ığı olan ve suç i‏şleyenlere aman vermeyen etkin bir ceza adalet sistemi kurmak isterken, diğer taraftan sistemi olu‏şturan organ ve aktörleri en üst düzeyde verimli kı‎lmak kolay olmayabilir. Hatta bazen etkinlik verimli ça­lış‎‏mayı‎ engelleyebilir. Bazen de verimlilik uğruna etkinlikten fedakarl‎ık etmek gerekebilir.

Kanaatimizce ideal bir ceza adaleti sistemi gibi bu sistemin etkinliği ve verimliliğide göreceli bir düşüncedir. Bakış‎‏ açı‎sı‎na göre etkinliğin ve verimliliğin anlam‎ı deği‏şecektir. Aynen Suçla Mücadele (erime control) ve Usuli Haklar (due process) Modellerinde olduğu gibi, suçla mücadele de­ğerlerine daha çok önem atfedenlere göre bir sistemin baş‏ar‎ısı‎ mahkümiyet oran‎ıyla ölçülecek; en fazla mahkümiyet oranı‎na sahip ve cezaevleri ağzı‎­na kadar dolu ülkelerde etkin ve belki de verimli bir ceza adaleti sistemin­den bahsedilecektir. Ancak, ne pahas‎ına olursa olsun adil yarg‎ılama ilkele­rinden taviz verilmemesini savunan Usuli Haklar Modeli’ni ve onar‎ıcı‎ ada­let felsefesini benimseyenlere göre ise suç iş‏leme oranı‎ndaki art‎‏ ve infaz kurumlar‎ndaki doluluk, etkinlik ve verimlilik bak‎mı‎ndan birer negatif ölçüt olarak değerlendirmeye alı‎nacaktı‎r.3 O halde bir sistemin cayd‎ırıcılığı‎, i‏şlerliği veya adil olması‎ gibi ölçütlerin hiçbiri tek baş‏ları‎na etkinliği veya verimliliği açı‎klamada yeterli olmayacaktı‎r. Sonuç olarak ceza adaleti sisteminin etkinliğini ve verimliliğini sağlamak için iç içe geçmiş‏ birçok faktörün gerçekle‏şmesi gerekecektir. Bu faktörlere örnek olarak; sal‎veril­me, tutuklama, adli kontrol, uzla‏ma, beraat, mahkümiyet, hükmün açı‎k­lanması‎nı‎n geri b‎ırak‎ılması‎ ve alternatif yapt‎ır‎ımlara karar verilmesi gibi soru‏şturma ve kovuş‏turma “çıktıları‎” (outeomes) gösterilebileceği gibi, muhakeme sürecinin iyile‏ştirilmesine yönelik personel istihdam‎ ve tekno­lojinin adalet hizmetlerinde kullan‎lmas‎ı gibi mahkeme yönetimine ait teknikler de gösterilebilir. Ayrı‎ca denetimli serbestlik uygulaması‎, mah­kümları‎n ‎ıslahı‎na yönelik programlar gibi infaz rejimine ait faktörlerde sistemin etkinliği ve verimliliği için göz ard‎ edilmemesi gereken faktör­lerdir. Yine sistemin cayd‎ır‎ıcı‎l‎ığı‎, adil yargı‎lama ilkelerine riayet ve top­lumun ceza adaleti hakkı‎ndaki perspektifi gibi sistemin bütününe yönelik etkenler de etkinlik ve verimlilik konusu içerisinde yer alan konulardı‎r.

Görüldüğü üzere birçok ceza muhakemesi i‏şlemi ceza adaletinin etkin­liği ve verimliliği bak‎mı‎ndan büyük önem arz etmektedir. örneğin; uz­laş‏ma kurumu eğer amaca matuf kullan‎labilirse kı‎sa yoldan cezai ihtilaf‎i çözeceğinden hem sitemin etkinliğine doğrudan katkı‎ sağlayacak hem de usul ekonomisi açı‎sı‎ndan mahkemelerin i‏ş yükünü azaltarak verimlilik sağlayacaktı‎r. Ba‏ta Amerika Birleş‏ik Devletleri olmak üzere birçok ülke­de etkin bir ‏şekilde uygulanan iddianame pazarl‎ığı (plea bargaining) bu düşüncenin en somut örneğidir.Öte yandan adalete olan güveni de bir etkinlik unsuru gördüğümüzden adil yarg‎lama arac‎ olarak kullan‎labile­cek her türlü enstrüman da konumuz aח‎ıs‎ından önem taşı‏‎maktadı‎r. Örne­ğin; istinaf mahkemeleri ilk derece mahkemeleri taraf‎ndan verilen hük­mün yargı‎sal denetimi açı‎s‎ından bir adil yarg‎lama enstrüman‎ olarak görü­lebilir. Bu mahkemelerin yarg‎laman‎ın gereğinden fazla uzaması‎na yol açması‎ ve yarg‎laman‎ın makul sürede bitirilmesine engel olması halinde ise bu durum adil yarg‎lama prensiplerine ters düşeceğinden ortaya bir etkinlik sorunu çıkacakt‎r. Dolay‎sı‎yla ceza adaleti sisteminin etkinliğinin ve verimliliğinin sağlanabilmesi için ceza muhakemesi kurum ve i‏lemle­rinden olu‏şan “ceza adaleti çarkı‎nı‎n” sorunsuz ve kusursuz çal‎‏ışması‎ ge­rekmektedir. Çarkı‎ olu‏şturulan öğelerden birinde meydana gelebi­lecek sorun hem sistemi t‎ıkayacak hem de çark‎n istenilen verimlilikte ve etkinlikte חal‎‏mas‎na mani olacakt‎r. çark‎ın istenilen verimlilikte ve et­kinlikte dönmesinden anlaşı‏‎lmas‎ı gereken ise çark‎ın h‎ızlı‎ veya yava‏ dön­mesi değil, t‎ipik‎ bir değirmen taşı‏‎ misali buğdaylar‎ öğütmeye yetecek ivmeyi kazanması‎; bir anlamda adaleti her yönüyle temin edecek ş‏ekilde çal‎‏ışması‎ demektir. Buradan çı‎kan sonuca göre çark‎ın hı‎zlı‎ dönmesi ada­letsizliğe yol açıyorsa çarkı yavaş‏lat‎ılacak; adaletsizliğe yol açacak ‏şekilde yavaş‏ çal‎‏‎ıyorsa çark hı‎zland‎ırı‎lacaktı‎r. A‏şağı‎da asl‎ında uzunca bir liste olu‏şturan etkinlik ve verimlilik faktörleri belirli baş‏l‎ıklar alt‎nda toplana­rak ve yeri geldikçe doğrudan veya dolaylı‎ atı‎fta bulunmak suretiyle ince­lenecektir.

 Burada önemli bir hususa dikkat çekmek gerekir ki, etkinliğin veya verimli­liğin sağlanmasında kullanılacak faktörler ile etkinlik ve verimliliğin tespitinde kullanılacak ölçütler her zaman aynı olmayabilir. Mesela toplumun ceza adaleti hakkındaki perspektifi caydırıcılık faktörü ile ilintili olmasına rağmen doğrudan ceza adaletini etkin kılmak için kullanılacak bir enstrüman değildir; ancak etkin­liğin belirlenmesinde kullanılabilecek önemli bir ölçüttür. Bu itibarla aşağıda üzerinde duracağımız etkinlik ve verimlilik faktörleri hem birer etkinlik ve/veya verimlilik araçları; hem de bu etkinliğin ve/veya verimliliğin belirlenmesinde kullanılan ölçütler, kriterler olabilir. Örneğin yukarıda da değindiğimiz üzere adil yargılama ilkelerine uygun hareket etmek bir taraftan sistemi etkin kılarken, diğer taraftan sistemin verimli çalışmasına katkı sağlayabilir. İşte bu nedenle çalışmamızda ceza adaletini etkin kılmaya yönelik ve verimli kılmaya yönelik faktörleri ayrı ayrı değerlendirmek yerine bunları etkinlik ve verimlilik faktörle­ri olarak aynı başlık altında değerlendirmeyi tercih etmiş bulunuyoruz. Bu ne­denle yapılan tespit ve değerlendirmelerin bir kısmı etkinlik için geçerli olabile­ceği gibi, bir kısmı da verimlilik için geçerli olabilir. Çoğu zaman ise tespit ve değerlendirmeler hem etkinlik hem de verimlilik için geçerlidir. Elbette tercih edilen bu metodolojinin artıları ve eksileri olabilir. Konu ile ilgili daha kapsamlı bir çalışma yapılması gerektiğinde etkinliği ve verimliliği sağlamaya yönelik faktörlerin ve bunların ölçülmesinde kullanılan ölçütlerin hem etkinlik açısından hem de verimlilik açısından ayrı ayrı alınması şüphesiz daha faydalı olacaktır.

  1. ETKİNLİK VE VERİMLİLİK KRİTERLERİ

3.1. Adil Yargılama

Yargılamanın makul sürede tamamlanması, cezaların caydırıcılığı ve infaz gibi konuların yanında adalete güven de ceza adaletinin etkinliğinin bir aracıdır. Bir ülkede adalete güven ise adil yargılama ile elde edilir ve adil yargılama ilkesi bir hukuk devletinin temel unsurunu oluşturur. Adil yargılanma ilkesi, yalnızca iç hukuktaki muhakeme hukukunu ilgilendiren bir ilke değil, aynı za­manda evrensel hukuk ilkelerinin temel bir değeri olarak kabul edilmektedir.Bir hukuk devletinde yalnızca temel hak ve özgürlüklerin sağlanması yeterli değildir. Aynı zamanda bireylere bu temel hak ve özgürlüklerini tam anlamıyla kullanabilecekleri ortamın sağlanması gerekir. Bunun en somut uygulaması da adil yargılamadır. Adil bir yargılamanın olmadığı bir yerde de ceza adaletinin etkinliğinden veya verimliliğinden bahsetmek mümkün değildir. Böyle bir yer­de olsa olsa diktatörlük hukukuna göre şekillenmiş bir ceza adaletinden bahsedi­lebilir. Bu nedenle adil yargılama ilkelerinin tatbikini ceza adaletinin etkinliği ve verimliliğinin bir ön koşulu olarak görmekteyiz. Zira sistemin hem caydırıcı etki yapmasını ve hem de insan hak ve hürriyetlerine saygılı olmasını sağlamak, dürüst yargılama ilkesine tam riayet edilmesi ile mümkündür.

Hakkında soruşturma yürütülen veya dava açılan bir kişi eğer adil bir şekil­de yargılanacağından eminse bu o kişi için bir teminat anlamına gelebileceği gibi, ilgili kişiye suç işlemenin sonuçlarına katlanma konusunda da bir mesaj verecektir. Bir diğer ifadeyle, adil yargılama kişisel hak ve özgürlükler bakı­mından sanığa güvence sağladığı kadar, suç işleyenlerin hak ettikleri cezaya da çarptırılacağına dair topluma güvence vermektedir. Bu bakımdan adil yargıla­ma, ceza adaleti bakımından sanılanın çok çok ötesinde bir anlam ve önem ifadeetmektedir. Tıpkı demokratikleşmenin bir topluma getireceği sayısız fayda gibi, adil yargılama da açık veya örtülü birçok faydayı beraberinde taşır.

AİHS madde 6’da düzenlenen adil yargılanma hakkı ceza muhakemesi huku­kuna ait bir çok hak ve güvenceyi içine almaktadır. Bu konuda kesin bir liste yapmak mümkün olmamakla birlikte öğretide yaygın olarak kullanılan ve Tezcan/Erdem/ Sancakdar tarafından benimsenen tasnife göre adil yargılanma hakkından kaynakla­nan güvenceler; bir yargı yerine başvuru hakkı, davanın hakkaniyete uygun dinlen­mesini isteme hakkı, duruşmanın halka açıklığı, makul sürede yargılanma hakkı, mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı olarak sıralanmaktadır. Bu konuların hep­sinin ceza adaletinin etkinliği ve verimliliğini şöyle veya böyle bir şekilde etkilemesi söz konusu olmasına rağmen, burada şimdilik sadece konumuzla doğrudan bağlantısı olması nedeniyle adil yargılanma hakkının önemli bir unsuru olan yargılamanın ma­kul sürede bitirilmesini isteme hakkı üzerinde durulacaktır.

3.2. Muhakemenin Makul Sürede Yapılması

Bugün ülkemizde ceza yargısının karşı karşıya kaldığı en büyük sorun, geç işleyen adalettir. Alınan bir takım tedbirlere rağmen bu sorun hala gündemdeki yerini korumaktadır. AİHM tarafından Türkiye aleyhine verilen kararlarda ve devam eden davalarda soruşturmaların veya açılmış olan davaların makul süreler­de bitirilememesi önemli bir yekûn oluşturmaktadır. Tezcan/Erdem/ Sancakdar, makul süreyi etkili bir yargısal korunma için önemli bir kriter olarak görmektedir:

“Gerçekten etkili bir yargısal korunma için sürenin büyük önemi vardır. Bağ­layıcı ve hukuki durumu açığa kavuşturucu mahkeme kararı uzun bir süre geçtikten sonra verildiği takdirde, dava lehe sonuçlanmış olsa bile, davacı için hiçbir değer taşımaz ve hukuki korunmadan yararlanamama ile aynı anlam gelir.”

Yargılama süresinin makul sayılamayacak şekilde uzaması 1982 Anayasa- sı’nın 141. maddesine ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5 ve 6. maddele­rine aykırılık teşkil etmektedir. AİHS’nin 6. maddesinde yargılamanın makul sürede bitirilmesi adil yargılanmanın genel koşullarından biri olarak kabul edilmiştir. Aynı zamanda Sözleşmenin 5. maddesine göre yakalanan veya tutuklanan kişilere ait yargılamaların makul sürede tamamlanması gerekmekte­dir. Ancak, AİHM’e göre davaların makul sürede sonuçlandırılmasının anlamı davaların hızlı ve kısa sürede bitirilmesi değildir. Bu nedenle AİHM içtihatla­rında belli bir süre öngörüp bu sürenin aşımı adil yargılanma hakkının ihlali sonucunu doğurur şeklinde bir tespit yapmamakta; makul süre hesaplamasını her olayın somut özelliğine göre değerlendirmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, bir davanın makul süreyi aşıp aşmadığını belirlerken üç tane kıstası göz önüne almaktadır. Bunlar sırasıyla davanın karmaşıklığı (olayın kapsamı ve güçlükle­ri), yargılama sırasında müdahil ve sanık tarafından sergilenen tutum ve davra­nışlar (başvurucunun tutumu ve ilgili bakımından yargılamanın sona ermesinin önemi) ve yargılama sırasında yetkili makamlarca sergilenen tutum ve davranış­lardır (yargılamayı yürüten makam veya yargı organının tutumu). Aşağıda kısaca bu kıstaslardan ne anlaşılması gerektiği üzerinde durulacaktır.

 

  1. Davanın Karmaşıklığı

İncelenmekte olan davadaki sanık ve tanık sayısının çokluğu, usulü işlem­ler, birleştirme ve ayırma işlemleri, çocukların yargılamaya dâhil olması, ulusla­rarası yazışmalar ve iade işlemleri gibi hususlar dava süresinin makul sayılma­yacak şekilde uzayıp uzamadığında dikkate alınmaktadır. Ancak bu ölçütlerin olması halinde bile davanın makul bir sürede sonuçlandırılması esastır. ÖrneğinAİHM Dede ve Diğerleri v. Türkiye (32981/96) davasında yukarıdaki ölçütlere göre davanın karmaşıklığını kabul etmekle birlikte 21 yıl süren yargılamanın makul sayılamayacağına hükmetmiştir.

 

  1. Başvurucunun Davranışları

Başvurucunun tutumu ve ilgili bakımından yargılamanın sona ermesinin öne­mi, AİHM’nin Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edilip edilmediği bakımından göz önüne aldığı ölçütler arasındadır. Zira, bir davanın makul sürede bitirilmediğine karar verebilmek için davalının kanuni haklarını kullanıyor olsa bile iyi niyetli ola­rak algılanmayacak şekilde yargılamayı uzatma çabası içerisine girmemesi gerekir, Böyle bir durum tek başına devletin sorumluluğunu ortadan kaldırmak için yeterli olmamakla birlikte, yargılama süresinin makul sayılmayacak derece uzunluğunda şikâyet edenin aleyhine kullanılabilecektir. Nitekim, AİHM Monnet v. Fransa kara­rında 7 yıl 1 ay süren boşanma, nafaka, velayet davasında başvurucunun davasını gerekli özenle takip etmeyip, gereksiz uzamaya sayısız dilekçe vermesi sebebi ile neden olduğunu belirterek, ihlal olmadığı yönünde karar vermiştir. Ceza davaların­da da sanık veya müdafiin benzer bir tutum içerisine girmemesi gerekmektedir.

 

  1. Yetkililerin Tutumu

Yetkililerin tutum ve işlemleri de makul sürenin belirlenmesinde diğer bir etkendir. Buradaki yetkili kavramı geniş yorumlanmakta ve yargılama organı ile birlikte, ona yardımcı olan idari organ ve kurumların işlemleri de dikkate alın­maktadır. Örneğin, mahkeme tarafından her hangi bir devlet kurumundan iste­nen bilgi ve belgelerin geç gelmesi sorumluluğu ortadan kaldırmamaktadır. Aynı şekilde, yargılama makamlarının kendilerine düşeni yapmasına rağmen yargıç açığı, siyasi boşluk, yasal mevzuatın yetersizliği gibi nedenlerden de devleti sorumluluktan kurtarmamaktadır. Zira, AİHS’nin 6. maddesi taraf dev­letlere yargı mekanizmalarını yargılamayı makul sürede bitirecek şekilde yapı­landırma mükellefiyeti getirmektedir. Bu arada belirtmek gerekir ki, davanın uzun sürmesi nedeniyle zamanaşımına uğraması ya da soruşturmanın kovuş­turmaya yer olmadığına dair bir karar ile sonuçlanması bu durumdan etkilenen şahısların makul süre ihlali ile ilgili taleplerini ortadan kaldırmamaktadır.Görüldüğü üzere, AİHM içtihatları hızlı işleyen bir adalet mekanizmasına bü­yük önem atfetmekle birlikte, hızı, hal ve koşulların gereklerine uygun bir şekilde göreceli bir kavram olarak tarif etmektedir. Yücel’in belirttiği gibi “önemli olan doğru karar verilmesi; akrep ve yelkovanın doğru şekilde çalışmasıdır”. Dönmezer ve Yenisey’e göre de davaların süratle tamamlanması zorunlu olarak yapılması gereken işlemlerin “sürat” uğruna feda edilmesi anlamını taşımamalıdır:

“Suçların takibi ve hükme bağlanmasını, “her ne pahasına olursa olsun hızla sonuçlandırmak” da izlenecek bir hedef, olamaz. Davaların sonuca bağlanmasını çok kısa sürelere bağlamak bazen adaletten fedakârlık etmek anlamına gelebilir. Adaletin yerine getirilmesinde mutlaka aşılması zorunlu basamaklar vardır. Bu ba­samaklardan birinden diğerine geçilmesinde zorunlu zaman süreleri de vardır. Bun­lar gereksiz aşıldığında gecikme söz konusu olabilir. İşlenen bir suçun kolluk tara­fından aydınlatılmasından itibaren sistemin içerdiği basamaklar (yapısal unsurlar) sırasıyla aşılarak kesin hükme ulaşılmasına kadar geçen zaman süresi yani suçun failinin yakalanması ile kolluk tarafından yapılan işlemler sonucu işin savcılığa in­tikali üzerine gelen evrakı okumak, iddiayı hazırlamak, sonra işin mahkemeye nak­li, yargılama celselerini örgütlemek, yargılama, hüküm, hükmün kesinleşmesi süre­si için geçirilmesi zorunlu olan normal zaman süresini, çeşitli basamaklarda aşan gereksiz zaman kayıpları gecikme olarak tanımlanabilecektir.”

3.2.1. Soruşturma ve Kovuşturmaları Uzatan Faktörler

Muhakemenin makul sürede yapılamamasının uzunca bir liste oluşturacak birçok nedeni bulunmaktadır. Ülkemiz açısından bu nedenlerin başlıcası mahke­melerin üzerindeki iş yoğunluğudur. Özellikle büyük şehirlerimizde mahkeme başına düşen dava sayısında anormal olarak nitelendirilebilecek bir fazlalık var­dır. (Bkz. Tablolar: 5.1, 5.2, 5.3). Dava sayısının çokluğuna bir de personel sayı­sındaki yetersizlik eklenince iş iyice içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Perso­nel sayısındaki yetersizlik hem hâkim ve savcı meslek grubunu kapsamakta hemde mahkeme teşkilatı içerindeki yardımcı personeli kapsamaktadır. Hakim ve savcı sayısındaki yetersizlik hakim ve savcılara düşen dosya sayısının normal sayılabilecek bir kapasitenin üzerine çıkmasına yol açmaktadır. Bu durumda ha­liyle sistemin yavaşlamasına yol açmaktadır. Öte yandan katip, mübaşir, yazı işleri müdürü gibi ara eleman sıkıntısı da geç işleyen adaletin temel sebeplerinden biridir. Yardımcı personel açığı özellikle küçük ilçelerde bazen had safhaya çık­makta, hakimler karar yazdıracak katip bulamamaktadırlar. Uygulamada ağır ceza merkezlerinde bulunan adalet komisyonları tecrübesiz katipleri veya sorunlu diğer personeli öncelikle küçük ilçelere göndermektedir. Gelen acemi personel belirli bir tecrübeye erişince de bunlar büyük merkezlere geri çekilmektedir. Bu durum ise beraberinde bir takım olumsuzlukları da getirmekte ve küçük ilçelerde görev yapan hakim ve savcıların şikayet ettiği sorunların başında gelmektedir.

 

Hâkim ve savcıların tayin sistemindeki bozukluk, yer değiştirmelerde ve tayin olunan yerde kalınacak sürelerde belirli bir sistemin oturmuş olmaması adaleti yavaşlatan diğer bir faktör olarak yargı çevrelerinde dile getirilmektedir. Bu soruna tecrübesiz veya sorunlu hakim ve savcıların atamasının belli yerlere yapılması da eklenebilir. Mevcut staj sistemi ile hakim ve savcı adaylarını mesleğe tam hazır hale getirmek mümkün olmamaktadır. Türkiye Adalet Aka- demisi’nin kurulması bu konudaki eksiklikleri gidermek adına önemli bir adım olmakla birlikte, ne yapılırsa yapılsın netice de bir çok meslek de olduğu gibi meslek mesleğe başlamadan öğrenilmemekte; hakim ve savcı adayları da cüb- belerini giyip kürsüye çıkmadıkça mesleki tecrübeyi tam edinememektedirler. Kendisi ile mülakat yaptığımız mesleğe birkaç yıl önce başlamış bir Cumhuri­yet savcının anlattıkları bu konuya ilişkin önemli açıklamalar içermektedir:

“Hiç kürsü tecrübesi olamayan hakim ve savcıları bir anda kürsüye çıkarıyorsun, göreve yeni başlayan hakim, savcı heyecandan can çekişiyor, iki de bir duruşmaya ara verip tecrübeli birini telefonla arayarak bir şeyler soruyor. Eğer karşıda kurt gibi bir şüpheli, sanık veya bir avukat varsa acemi hakim, savcının vay haline. Bir ilçeye yeni bir hakim, savcı geldiğini duyan avukatlar bundan nasıl istifade edebilirler, onun yo­lunu arıyorlar. Örneğin en basitinden bir bakıyorsun yeni bir hakim göreve başladı­ğında diğer ilçelerden, il merkezinden evlenmeye izin talebine geliyorlar. Hakimler de genellikle bunu yutuyor. Aynı durum yeni göreve başlamış avukatlar içinde geçerli. Öyle avukatlar var ki, duruşmada ne söyleyeceğini bilmiyor. Vatandaşın aleyhine ola­cak şeyleri talep ediyor. Bu soruna getirilecek çözüm şudur: Hakim, savcı ve avukat adaylarına staj aşamasında hakim yardımcısı veya savcı yardımcısı şeklinde sorumlu­luk verilmelidir (şu an olduğu gibi göstermelik değil). Bu bağlamda duruşmalara çık­ma, ifade alma, karar yazma yetkisi verilmeli, küçük ilçelere birkaç ay da olsa gönde­rilip yetiştirilmeleri sağlanmalıdır. Şu an Ankara’da bine yakan hakim ve savcı adayı staj görüyor. Ankara hakiminin işi zaten başından aşkın, bir de stajyerle mi uğraşacak? Adaylar Adliyeye imza atmak için gidiyorlar. Akşam Ankara Adliyesinin komisyon katına çıkın adaylar imza sırasını giriyorlar. Stajı imza sırasında yapıyorlar. Staj aşa­ması yatarak geçtiği için insan bildiğini de unutuyor. Adalet Akademisin de hayatında kürsüye oturmamış birine kürsüyü öyle bir anlatıyorlar ki, insanın ayağı yerden kesili­yor. Öyle gaza getiriyorlar ki aday; kürsüye çıkayım dosyaların anasını ağlatırım di­yor, kürsüye bir çıkıyor bu sefer hakim-savcının anası ağlıyor. Ben ilk ifadeyi göreve başladığımda aldım. Kadın şikayetinden vazgeçiyordu, iki satır ifade alana kadar he­yecandan çatladım. Niye mi? İnsan vatandaşla ilk karşılaştığında teoriyi bile unutuyor. Herkes hakim ve savcının gözüne bakıyor. İki yıl stajda yatan hakim ve savcı göreve bir başlıyor, hele yoğun bir yerse dosyaların başını gözünü yararak işi öğreniyor. İşin gerçeğini öğreniyor. Stajda hakim ve savcıya dengeli olmayı öğütlemiyor kimse, her­kes siz şunu yaparsınız, siz bunu yaparsınız, uçarsınız kaçarsınız diyor. Bir başlıyor­sun hiç de öyle değil, çevrende bin bir türlü alavere dalavere çeviren insanlar var. İş yoğunluğunun yanında bir de bunlarla uğraşıyorsun. Velhasıl hakim savcı adayları çok iyi bir eğitimden geçirildikten sonra göreve başlatılmalı. Akademi programına baktığınız zaman her şey anlatılıyor gibi gözükebilir; ancak dersin içi boş. Bir saatte protokol kuralları, yemek yeme kuralları gibi şeyler anlatılıyor. Uygulama yok. Aslın­da adaylara şunu demek istiyorlar. Bakın böyle bir şey var detayını anlatmıyorum ben kuralın olduğunu söylüyorum gidin gerisini siz öğenin demeye geliyor. Sonuç olarak yetişmemiş bir hakim ve savcı da yargılamanın uzamasına sebep oluyor. Adil yargı­lamanın gereklerine istemeden de olsa aykırı hareket ediyor.”

Atama sistemindeki bozukluk gibi, hâkim ve savcıların terfi sistemi de geç iş­leyen adaletin bir sebebi olarak gösterilmektedir. Hakimlerin terfi etmek için belli miktarda iş çıkartarak Yargıtay onayından geçirmek zorunda olması bazı hakimleri sorunsuz ve basit dosyalara daha fazla ilgi göstermeye sevketmekte, hatta çok ge­rekli olmadığı halde bu tür davaların temyiz edilmesini istemelerine yol açmakta­dır. Sorunlu ve karmaşık dosyalar ise ara kararlan ile ötelenmeye çalışılmaktadır.Diğer yandan Cumhuriyet savcının kamu davasını açıp açmamaktaki takdir hakkını sınırlayan sistemde savcılan kovuşturmaya yer olmadığına karar vermek yerine bir iddianame hazırlayıp mahkemeye sunmaya zorlamaktadır.

Bu arada yasa değişikliği bozmalan mahkemelerdeki iş yükünün artmasına ve dolayısıyla davalann uzamasına sebep olan faktörler içerisinde sayılabilir. Özellikle yasalarda yapılan değişiklikler Yargıtay’a gelen temyiz dosyalannı etkilemekte ve “yasa değişikliği bozması” adı verilen bu uygulama yüzünden davalar uzamaktadır. Örneğin, 4616 sayılı Şartlı Tahliye Yasası’nın yürürlüğe girdiği 1999 yılından yeni ceza mevzuatının uygulanmaya başladığı 2005 yılına kadar geçen süre içerisinde ceza yasalannda yapılan değişiklikler sebebiyle Yargıtay tarafından işin esasına girilmeksizin yasa değişiklikleri bozma sebebi sayılarak dosya mahalline gönderil­miştir. 1999 yılından 2005 yılına kadar geçen sürede artan Yargıtay bozmalarının sebebi bundan kaynaklanmıştır. Yargıtay ceza dairelerindeki onama kararlannın oranı 1998 yılında %60’lar seviyesinde iken, daha sonraki yıllarda bu oran düşme eğilimi göstermiş ve en son 2005 yılında %17.9’lar seviyesine kadar ulaşmıştır. 2003 yılında karara bağlanan 117912 dosyadan %41.6’sı onama, 43.5’i bozma olarak karara bağlanmıştır. 2005 yılından sonra da yasa değişikliği bozması uygu­laması hız kazanarak devam etmiştir (Bkz. Tablo 5.4). 2008 yılında Yargıtay Ceza Dairelerine gelen 197132 temyiz dosyalanndan yaklaşık yüzde 60’ı hakkında boz­ma karan verilmiştir. Onanan dosya sayısı ise yüzde 19 da kalmıştır. Bir önceki yılda ise bu oranlar bozma kararı için yüzde 31.9 ve onama karan için ise yüzde 39.5 olarak gerçekleşmiştir. Ortaya çıkan tablo düşündürücüdür.

3.2.2. Yargılamanın Makul Sürede Bitirilememesinin Sonuçları

Ülkemiz ceza yargılamasının içinde bulunduğu bu yavaşlık sorunu şüpheli ve sanıkların maddi ve manevi zarara uğramasına yol açtığı gibi ceza adaletinin etkinliği açısından bir takım sonuçlar doğurmaktadır. Öncelikle normalden çok uzun süren soruşturmalar ve davalar kamuoyunda sanki suç işleyenlere yaptırım uygulanmıyormuş gibi algılamalara yol açmaktadır. Bu yanlış algılama sonuçta cezadan beklenen en büyük fayda olan caydırıcılık etkisinin azalmasına yol açmaktadır. Makul sürede verilmeyen veya infaz edilmeyen cezalar bir takım insanlarda suçların cezasız kaldığı gibi bir yanılgıya neden olmaktadır. Bu ya­nılgıya başka yanılgıların da eklenmesi, ülkemizde fütursuzca ve sudan sebep­lerle suç işleme oranını gözle görülür bir şekilde artırmaktadır.

Diğer taraftan dava dosyalarının ilk derece mahkemeleri ve temyiz mahke­mesi arasında gidip gelmesi kamuoyunda bir takım tereddütlere yol açmakta ve bunun üstüne bir de bazı davaların zamanaşımına uğraması adalete olan güveni sarsmaktadır. Bu arada uzayan her yargılama hem devlete hem de yargılanan kişilere ve katılanlara maliyet olarak yansımaktadır. Genel­likle üzerinde durulmayan bir konu olmakla birlikte uzayan her davanın toplu­ma ve devlet bütçesine önemli ölçüde mali külfet getirdiği muhakkaktır.

2004 yılı ceza adaleti reformu öncesi ve sonrasında yasalarda yargının üze­rindeki iş yükünü hafifletecek ve yargılama sürecini hızlandıracak bir takım yasal tedbirlere yer verilmesine rağmen sorunun ortadan kalktığını söylemek mümkün gözükmemektedir. 5271 sayılı CMK’nın 190. maddesinde duruşmaya ara verilmeksizin devam edilerek hüküm verileceği ve ancak zorunlu hâllerde davanın makul sürede sonuçlandırılmasını olanaklı kılacak surette duruşmaya ara verilebileceği öngörülmesine rağmen uygulamada duruşmaların sonu bir türlü gelmemektedir. CMK 190. madde yanında 332. maddeye göre suçların soruşturma ve kovuşturması sırasında Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahke­me tarafından yazılı olarak istenilen bilgilere on gün içinde cevap verilmesi zorunlu olmasına rağmen pratikte bu hüküm de soruşturma ve kovuşturmaları hızlandırmakta yeterli olmamaktadır. İstenen belgeler on gün içinde gelmesine rağmen, asıl sorun soruşturma veya kovuşturma sürecinden kaynaklandığından beklenen fayda sağlanamamaktadır.

Aynı şekilde 2005 yılında yürürlüğe giren yeni uygulamalardan olan uz­laşma kurumundan da beklenen sonuç alınamamıştır. Uzlaşma kurumundan beklenen en büyük fayda olan uyuşmazlıkları soruşturma aşamasında veya ko­vuşturma aşamasının hemen başında tarafların karşılıklı iradesi ile çözmek ve böylece yargının iş yükünü en azından basit suçları gündemden çıkartmak sure­tiyle çözmek olmasına rağmen bu beklenti boşa çıkmıştır. Uzlaşma konusunda görüşlerini sorduğumuz bir Cumhuriyet savcısı kendi penceresinden uygulama­yı şu sözlerle yermektedir:

“Uzlaşma ile vatandaşa “Dur sen şikayetinden vazgeçme uzun bir prosedür uygulayacağız; birkaç gün gelip gideceksin, devlet de biraz masraf yapacak, sonra sana hakaret eden adamla seni yan yana getireceğiz ve uzlaştırıp dosyayı kapataca­ğız” Şeklinde söylediğin zaman bu vatandaşın işine gelmiyor. Vatandaş canından bezmiş bir halde bir an önce adliyeden kaçmak istiyor. İki satırlık dilekçeyle şika­yetten vazgeçmek varken niye uzlaşmayla uğraşsın? Vatandaş kendi arasında anla­şıyor. Şikayetten vazgeçiyor. Bu sistem kurumsal yapıya kavuşturulmazsa uygu­lanmasının hiçbir anlamı yok; aynı zorunlu müdafılik gibi.”

Görüldüğü üzere, uzlaşma kurumunun başarısız olmasının temel sebepleri arasında yukarıda diğer sorunlara ilişkin dile getirilen benzer sebepler yatmak­tadır. İş yükü ve yoğunluğunun çözülemediği bir ortamda savcı ve hakimlerin omuzlarına birde uzlaşma yükünü yüklemek daha baştan uygulamayı akamete uğratmaktadır. Uzlaşma uygulamasının başarısızlığının nedenlerinden biri de yukarıda Cumhuriyet savcısının vurguladığı gibi pratikliği nedeniyle şikayet prosedürünün uzlaşma prosedürüne tercih edilmesidir. Dolayısıyla uzlaşma uygulamasının kapsamının genişletilerek, ağırlıklı olarak takibi şikayete bağlı olmayan suçlarda uygulanmasının önü açmak gerekmektedir. Şikayetten vaz­geçme veya şikayetin geri alınmasının mümkün olmadığı bir durumda, şikayetçi ve sanık uzun sürecek bir soruşturma ve kovuşturma sürecinden eğer imkan varsa en kısa yoldan uzlaşma suretiyle kurtulmak isteyecektir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, uzlaşma uygulama kabiliyetinin artırılması için tıpkı denetimli ser­bestlikte olduğu gibi uzlaşmaya ilişkin iş ve işlemlerin yürütüldüğü ve takip edildiği bir yönetsel ve kurumsal bir yapılanmaya gidilmelidir.

Öte yandan Cumhuriyet savcılarının suç soruşturmasını daha özenle yap­masını temin etmek ve eskiden olduğu gibi gelişigüzel bir şekilde dava açılma­sını önlemek amacıyla getirilen iddianamenin iadesi müessesesi uzlaşmanın aksine nispeten daha olumlu bir uygulama olarak kendini göstermektedir. Ada­let Bakanlığınca yayınlanan istatistiksel verilere göre son yıllarda açılan kamu davalarında verilen beraat kararları azalmıştır. Resmin bütününe baktığımızda ülkemizde yargılama sürelerinin makul seviyelere çekildiğini söylemek müm­kün olmamakla birlikte göreceli ve istisnai olarak bazı olumlu gelişmeler oldu­ğunu belirtmek gerekecektir.

3.3. Cezaların Caydırıcılığı

1995 yılında Türk Ceza Adalet Sisteminin etkinliğine yönelik nadir bir araş­tırmayı gerçekleştiren Dönmezer ve Yenisey’e göre ceza adaleti sisteminin etkinliği sistemin rasyonel çalışmasına ve yüksek nitelikli bir adaletin sağlanmasına bağlıdır. Sistemin rasyonel ve kaliteli çalışması için ise işlenen suçların müeyyide ile karşı­lanmasının sağlanması ve bu karşılamanın muhakkak, kesin, eşitliğe uygun ve ka­rarlı olması gerekmektedir. Bu nedenle Dönmezer ve Yenisey sistemin etkinliği ölçme bakımından cezaların caydırıcılığını önemli bir özellik olarak görmektedir.

Gerçekten ceza adaleti sisteminin etkinliği deyince ilk akla gelen özellik sistemin caydırıcılığıdır. Sistemin caydırıcılığını sağlamanın yolu da işlenen suçların mutlaka bir müeyyide ile karşılanmasından geçmektedir. Bir suç iş­lenmesi halinde fail veya faillerin güvenlik güçleri tarafından yakalanıp adalete teslim edilmesi ve yapılacak yargılama sonunda bu kişi veya kişilerin mutlaka bir yaptırıma tabi olması halinde etkin bir ceza adaletinden bahsedilebilir.

Ülkemiz açısından konuya baktığımızda ceza adaleti sistemimizin kamuoyu nezdindeki güvenilirliğini kaybetmiş olmasının en önemli nedenlerinden birisi “suç işleyenlerin hak ettiği cezayı almadıkları veya ceza alsalar bile bunun ge­nel veya özel af gibi nedenlerle tam olarak infaz edilmediği düşüncesinin yay­gınlığıdır. Bu durum bizzat Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan 2009 Yargı Reformu Stratejisi’nde değişik ifadelerle de olsa itiraf edilmiştir:

Bugün adalet sisteminin yeterince iyi işlemediği konusunda kamuoyunda yaygın bir kanaat bulunmaktadır. Yıllardır yargıya ilişkin sorunlar, bilinen ne­denlerden dolayı büyümüş ve karmaşık bir hal almıştır. Biriken bu sorunlar toplumda adalete olan güvenin sarsılmasına yol açmıştır. Bu olumsuz görüntü her gün çeşitli kitle iletişim araçlarıyla yansıtılmakta, ulusal ve uluslararası dü­zeyde dile getirilmekte ve yargı ile ilgili temel metinlerde yer almaktadır.

Cezanın caydırıcılığına af ve benzeri uygulamalarla vurulan darbe 2000 yılında yayınlanan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Adalet Hizmetlerinde Etkinlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu’na da yansımıştır. Raporda cezanın caydırıcı nite­liğini zedeleyecek şekilde af, koşullu salıverme, ceza sürelerinin kısaltılması gibi uygulamalardan kaçınılmasına vurgu yapılmıştır. Komisyonu Raporu’nun ceza yargısında etkinlik için getirdiği aşağıda sıralanan önerilerin bir kısmı günümüz itibarıyla hayata geçirilmiş; bir kısmı ise hala gerçekleştirilmeyi beklemektedir:

  1. Anayasa ‘da yer alan hak ve özgürlüklerin, özellikle de din ve vicdan özgür­lüğünün kötüye kullanılmasından beslenen ve şiddet olasılığını içeren olu­şumları engelleyecek yaptırımlar düzenlenmelidir.

  1. Suçlar yeniden düzenlenmeli ve kimi eylemler suç olmaktan çıkarılmalı, kimi eylemler ise sadece idari önlemlerle karşılanmalıdır.

  1. Adli kolluk kurulmalıdır.

  1. Hazırlık soruşturması hızla tamamlanmalı ve duruşmalar makul sürede ve adil olarak sonuçlandırılıp hüküm verilmelidir.

  1. Tanıklara emek ve zaman kaybım karşılayacak ücretler ödenmeli, tanıkla­rın korunması sağlanmalıdır.

  1. Suçtan zarar görenlerin de maddi ve manevi anlamda desteklenmesi ve korunması için çağın gerektirdiği önlemler alınmalıdır.

  1. Bireyleri suça iten nedenlerin araştırılması, bu nedenlerin ortadan kaldı­rılması ve aynı zamanda kurulacak mahkemeleri belirleme amacına yönelik olarak ülkenin suç haritasının çıkarılması için gereken istatistik bilgilerin derlenmesi sağlanmalıdır.

  1. Adli Sicil Kanununun 8. maddesinde yazılı sabıka kayıtlarının silinmesine ilişkin süreler ile TCK’nın memnu hakların iadesine ilişkin 122. maddesin­de yazılı süreler arasında paralellik sağlanmalıdır.

 

  1. Yurttaşların yargı faaliyetinde üzerlerine düşen ödevleri tam olarak yapma bilincine kavuşturulması için gerekli önlemler alınmalıdır.

 

  1. Ceza yargısının etkinleştirilmesi ve suçlunun yeniden topluma kazandırıl­ması amacıyla hürriyeti bağlayıcı cezalar yerine uygulanacak ceza ve ön­lemler belirlenmeli, kamu hizmetinde çalıştırma gibi alternatif yaptırımlar değerlendirilmelidir.

 

  1. Cezaların gerçek anlamda bireyleştirilmesini sağlamak amacıyla sanık hak­kında bilgi toplamaya yönelik yasal yöntem ve olanaklar geliştirilmelidir.

Örtülü veya açık aflarda olduğu gibi, kamu davasının açılmasının ertelen­mesi ve hükmün açıklanmasının ertelenmesi uygulamalarının da sistemin caydı­rıcılık etkisi üzerinde olumsuz etki oluşturduğu yönünde eleştiriler yapılmakta­dır. Meselenin ceza muhakemesini ilgilendiren hukuksal boyutu bir tarafa, kri- minolojik ve penolojik açıdan bakıldığında af ve benzeri erken salıvermelerin suç ve ceza ekseninde açtığı tahribat açık bir şekilde ortada durmaktadır. Esa­sen pek çok suç bakımından özellikle 2004 yılı reformundan sonra cezaların artırılması cihetine gidilmiş olmakla birlikte, ülkemizde evrensel hukuk kıstası “orantılılık” açısından bakıldığında suçlar için öngörülen cezaların yetersiz ol­duğunu söylemek mümkün değildir. Bir başka ifadeyle, ülkemizde suçlar için öngörülen cezalar mukayeseli hukuk çerçevesinde Avrupa ülkeleri ile büyük ölçüde paralellik arz etmektedir. Örneğin yeni Türk Ceza Kanunu kasten adam öldürme suçunun temel cezasını süreli hapis cezasından müebbet hapis cezasına yükseltmesine rağmen bu suçun işlenme oranlarında bir gerileme olmamış; bilakis yıllar içinde sürekli artmıştır. Kanaatimizce, ceza ada­let sistemimize ait asıl sorun cezaların az veya çok olup olması ile ilgili değil, cezanın tatbik edilip edilmesiyle, bir anlamda cezanın infazı ile ilgilidir. Bir şekilde infaz edilmeyen ceza sistemin zayıflamasına ve cezaların caydırıcılık etkisinin azalmasına yol açmaktadır. Bu düşünce kriminologların uzun yıllardır savunduğu “cezanın tek başına suçları önlemede etkin olamayacağı” savı ile tezat içinde değildir. Suç teşkil fiillerin bir müeyyide ile karşılanması başka bir şey, müeyyidenin mahiyeti ise farklı bir şeydir. İşlenmiş olan bir suçun müeyyi­desiz kalması düşünülemez. Dolayısıyla burada yapılması gereken ceza adaleti­nin etkinliğinin önemli göstergelerinden biri olan “caydırıcılık” üzerinde olum­suz etki oluşturabilecek uygulamalardan kaçınmaktır.29 Özellikle af konusunun tamamen gündemden çıkartılması suretiyle hem ceza adaletinin toplum nezdindeki imajının düzeltilmesi hem de hükümlülerin sürekli bir beklenti içeri­sinde bırakılmasının önüne geçilmesi gerekmektedir. Ayrıca “sıfır tolerans” tarzı uygulamalarla suçların üzerine gidilmeli, aralarında basit-ağır ayırımı yapmaksızın bütün suçların soruşturulması ve kovuşturulmasında titizlik göste­rilmelidir. Örneğin, yaygın olarak işlenen hırsızlık ve dolandırıcılık suçlarının üzerine yeterince gidilmemesi, soruşturmaların yüzeysel yapılması kamuoyunda ceza adaleti sistemine karşı bir reaksiyon oluşturduğu gibi, faillerin aynı suçu tekrarlama ihtimalini de artırmaktadır.

Yalnız burada belirtmek gerekir ki, af ve benzeri uygulamalardan kaçınıl­ması mahkûmların cezaevlerine kapatılıp, anahtarın da denize atılması anlamına gelmemelidir. Ceza adaletinin suçların etkin bir şekilde soruşturulması ve ko­vuşturulmasını temin etmek görevi yanında, suç işleyen kişilerin rehabilite edilmesi, topluma yeniden kazandırılması görevi de vardır. Bu nedenle, alterna­tif uyuşmazlık çözümleri, alternatif ceza yöntemleri, denetimli serbestlik ve sıkı bir rejime tabi olmak kaydıyla şartla salıverme uygulamaları ceza adaleti süre­cinin olmazsa olmazları konumundadır.

3.4. İnfaz

Ceza muhakemesindeki soruşturma ve kovuşturma evrelerini takip eden in­faz evresi de ceza adaletinin etkinliği açısından büyük öneme sahiptir. İnfaz evresi, yargılamanın kesin bir hükümle sonuçlanması üzerine verilen kararın infazının tamamen gerçekleştirilerek mahkûmun ceza adaleti sistemi ile ilişkisi­nin tamamen kesilmesine kadar devam eder. Bu itibarla mahkûmun cezaevinden salıverilmesiyle infaz bitmez. İnfaz aşaması koşullu salıverilmeden sonraki süreyi de kapsar. Hatta infazın ertelenmesi halinde bu erteleme süresi de infaz hukukunun bir parçasıdır. Bu nedenle hükümlünün cezasının tamamen infaz edilmiş sayılacağı ana kadar süreç devam etmektedir.

 

Cezaların infazının temel amacı hükümlüye işlemiş olduğu suçun bedelini ödetirken aynı zamanda ıslah yoluyla onu tekrar suç işlemeyecek bir kişi haline dönüştürerek topluma yeniden kazandırmaktır. Bu durum 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’un (CGTİK) 3. maddesinde şu şekilde ifade edilmektedir: “Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı ile ulaşılmak istenilen temel amaç, öncelikle genel ve özel önlemeyi sağlamak, bu maksatla hükümlünün yeniden suç işlemesini engelleyici etkenleri güçlendirmek, toplumu suça karşı korumak, hükümlünün; yeniden sosyalleşmesini teşvik etmek, üretken ve kanunlara, nizamlara ve toplumsal kurallara saygılı, sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine uyumunu kolaylaştırmaktır.”

Madde metninden anlaşılacağı üzere cezaların infazının hükümlüye yönelik ıs­lah amacının dışında birisi suçtan zarar görene veya suçun mağduruna diğeri de topluma yönelik iki amaç daha vardır. Suçtan zarar görene veya suçun mağduruna yönelik olarak infazın gayesi öç alma duygusunu tatmindir. Genellikle mağdur veya mağdur yakınları tarafından dile getirilen “Hak ettiği cezayı buldu.” “Umarım içeri­de çürür.” ifadeleri faillerin cezalarını en ağır şekilde çekmeleri ile ilgili bir beklenti ve aynı zamanda bir tesellinin dışa yansımasıdır. Failin cezasını çekmesi suçun mağduru ve mağdur yakınları için önemli bir rahatlamadır. Öte yandan mağdur veya suçtan zarar görenlerin yanında cezanın infaz edilmesinin topluma verdiği bir mesaj vardır. Bu mesaj “Cezalar mutlaka infaz edilir; infazdan kaçış yok.” mesajı­dır. Bunun anlamı “caydırıcılıktır”. İnfaz edilen her ceza topluma caydırıcılık olarak döner. İnfaz edilemeyen veya edilmeyen bir ceza ise toplumda suçların cezasız kaldığı şeklindeki düşünceyi tetikler. Yukarıda da vurguladığımız gibi, cezanın az veya çok olmasından ziyade tatbik edilmesi büyük önem taşımaktadır. Ancak bu­nun sağlanması halinde etkin bir ceza adaleti sisteminden bahsedilebilir.

Bu nedenle infaz, ceza adaletinin etkinliği açısından ya pozitif ya da negatif etki doğurma potansiyeline sahiptir. Mahkemeler tarafından verilen mahkûmi­yet kararlarının infaz hukuku çerçevesinde istisnasız yerine getirilmesi uzun vadede toplumun sisteme güvenini artırmaktadır. Bu güven ise sistemin etkinli­ğine pozitif katkı sağlamaktadır. Bu bağlamda sisteme yapılacak en büyük kötü­lük ise örtülü veya açık olarak gerçekleştirilen atlardır. Ülkemizde suçların ra­hat işlenmesinin muhtemel nedenlerinden bir tanesi bugüne kadar çeşitli zaman­larda çıkartılan af kanunlarıdır. Kanun değişikliklerinden kaynaklanan örtülü alların veya infaz hukukunu ilgilendiren hükümlerde yapılan gelişigüzel düzen­lemelerin ceza adaleti sistemine tamiri kısa vadede mümkün olmayan, telafisi güç zararlar verdiği ortadadır. Nitekim, Dönmezer ve Yenisey tarafından ceza adaletinin etkinliğine yönelik yapılan araştırmada da bu sonuç ortaya çıkmış; ülkemiz bağlamında ceza adaletini ve infazı ilgilendiren en önemli tartışma konuları arasında sık sık gündeme gelen afların olduğu vurgulanmıştır.

3.5. Teknolojinin Kullanımı ve Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP)

Ceza adaleti sistemi tarafından sunulan hizmetin verimliliği konusunda bil­gi ve teknoloji sektörlerindeki gelişmelerden faydalanmak büyük önem arz et­mektedir. Bilgi ve teknoloji çağında yaşadığımızı dikkate aldığımızda bu önem bir kat daha artmaktadır. Günümüzde bilişim ve iletişim konularında baş döndü­rücü gelişmeler yaşanmaktadır. Ceza adaleti sistemi bu gelişmelere sağladığı uyum oranında bilgi çağının ihtiyaçlarına cevap verebilecektir. Aksi halde ceza adaleti hizmetlerinin çağın gerisinde kalma ihtimali yüksektir.1982 Anayasa’nın 141. maddesine göre davaları en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmak yargının görevidir. Anayasa’da belirlenen bu görevin yerine getirilmesinde elektronik bilgi sistemlerinden, bilgisayar destekli uygulamalardan ve yeni iletişim sistemlerinden yararlanılması bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) bu amaçla gündeme getirilmiş bir çalışmadır ve hedefi “yargının işlevselliği ve kapasitesi­nin artırılması suretiyle etkin bir yargı sistemi tesis etmektir.” Projenin nihai hedefi ise gerekli tüm teknolojik gelişmeleri kullanarak hızlı, güvenilir, adil bir yargılama mekanizması kurmak ve bu suretle e-adaleti gerçekleştirmektir.

UYAP ile bugün için gelinen noktada, hazırlık evraklarının kaydı, dava açıl­ması, duruşmaların icrası, gerekli müzekkerelerin yazılması ve takip edilmesi, karar verilmesi, temyize gönderilmesi, kesinleştikten sonra infaz edilmesi, tüm harçların makbuzlarının kesilmesi, defter tutulması gibi işlemler yapılabilmekte­dir. Proje her geçen gün geliştirilmekte ve projenin kullanım alanı yaygınlaştırıl­maktadır. Hâlihazırda UYAP kamu kesiminde kurulan diğer bilgisayar ağlarıyla bütünleşerek bilgi ve belge akışını süratle gerçekleştirmektedir. Böylece bir dava­da gerekli olan bir belgenin ilgili dairesinden getirtilmesi için uzun süreler bek­lenmesine ihtiyaç kalmadığı gibi, bu yüzden duruşmaların ertelenmesine de gerek kalmamaktadır. Bu bağlamda UYAP’ın dış bilgi sistemleriyle entegrasyon hedefi çerçevesinde Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü, Nüfus ve Vatandaşlık İşle­ri Genel Müdürlüğü (MERNİS) ve Emniyet Genel Müdürlüğü (POLNET) ile entegrasyon sağlanmış olup; mahkemeler tarafından sabıka, nüfus ve ehliyet ka­yıtları sistemden otomatik olarak alınabilmekte ve sistem üzerinden tutuklama ve yakalama sorguları yapılabilmektedir. UYAP ile yüksek yargı organlarından Yar­gıtay’ın bilgi sistemi arasında da entegrasyon sağlanmış olup, ilgililer dosyanın Yargıtay’da hangi aşamada olduğunu takip edebilmektedirler.

Elektronik imzanın da kullanılmaya başlanması ile birlikte; avukatlar da, UYAP Avukat Bilgi Sistemi ile sisteme güvenli bir şekilde bağlanabilmektedir. Bu suretle bürolarından davalarını açabilmekte, harç ve masrafları anlaşmalı bankalar vasıtasıyla yatırabilmekte, mevcut dosyalarına dilekçelerini gönderip, duruşma günlerini öğrenebilmektedir.

UYAP’ın en önemli faydalarından birisi birçok usul hatası ve hesap hatası­nı azaltma imkânı vermesidir. Bu istinaf ve temyiz aşamalarında davaların usul ve hesap hatası nedeniyle uzamasının önüne geçilmesine yardımcı olacak bir özelliktir.

UYAP tam anlamıyla hayata geçirildiğinde dosyaların elektronik ortamda dolaşımı çok daha güvenli olacak, dosyaların el arabalarında adliye koridorla­rında taşınması tarih olacaktır. Ayrıca sayısal ortamda bir dosyanın işlem gör­mesinin unutulması, dosyanın kaybolması, unutularak işleminin gecikmesi ola­sılığı olmayacaktır. Dosya incelerken elektronik ortamda dilediğimiz gibi dosya içeriğini tasnif imkânı olduğundan; istenen bilgiye tam ve eksiksiz ulaşılabile­ceği gibi, bu ulaşma süresi de çok daha kısa olacaktır.

UYAP’ın hâlihazırda yargı sistemine katkıları şunlardır:

. Soruşturma veya dava dosyalarının hazırlık aşaması sırasında gerek görü­len nüfus kayıtları, sabıka kayıtları, sürücü kayıtları gibi bilgi ve belgeler on-line olarak temin edilebilmektedir,•    Normalde posta yoluyla istenen talimat işlemlerinin mahkemeler arası var olan on-line bağlantı sayesinde karşı mahkemeye iletilmesi ve cevabın da yine on-line olarak alınması mümkündür.

. Uyarı amaçlı hazırlanan raporlar sayesinde, kullanıcıların belli sebeplerle bel­li aşamalarda (kararı verilmiş fakat kesinleşme zamanı geldiği halde kesinleş­memiş dosyalar gibi) bekleyen dosyaları bulmaları mümkün olmaktadır.

 

  • İnfaz edilecek dosyalar için hazırlanan müddetnamede yapılan hesaplama­lar hükümlünün almış olduğu cezası, suçu, tekerrür sayısı, İnfaz Kanunun ilgili maddeleri göz önüne alınarak sistem tarafından otomatik olarak ya­pılmaktadır

 

  • Bir kişi hakkında çıkarılan yakalama kararının bütün birimlere kısa zaman içinde bildirilmektedir. Ayrıca taşra biriminde yakalanan kişinin takibinin yapılması mümkün olmaktadır.

 

  • UYAP ortamında bilirkişi işlemleri esnasında tutulan ücret bilgileri saye­sinde, bilirkişilerin vergi kontrolleri daha sağlıklı yapılabilmektedir.

. Yılsonu devir işlemleri ve adli sicil istatistik formlarının doldurulması UYAP ortamında çok kısa sürede yapılabilmektedir.

 

  • UYAP ortamında kullanıcılar usul hataları için yazılım tarafından sürekli uyarılmakta, bu sayede usul hatası ile oluşabilecek Yargıtay dönüşlerinin önüne geçilebilmektedir.

 

  • Davalarda bir kişi ile ilgili Türkiye ‘deki tüm dosyalar on-line olarak belir- lenebilmektedir. Böylece dosyaların taraflarına göre sorgulanabilmesi im­kânı elde edilmektedir. Ayrıca mahkemede bulunan bir dosyanın durumu çok kısa sürede görülebilmektedir.

 

  • Tevzi işlemlerinin takibi kolaylaşmıştır.

 

  • Mahkemelerce hazırlanan iş cetvelleri, ADİS formları gibi istatistikler kısa sürede hazırlanabilmektedir.

 

  • Harç, masraf ve iade işlemleriyle ilgili her türlü bilginin elektronik rapor­lar aracılığıyla takibinin sağlanarak, kontrol ve denetim işlemlerinin hızlı­ca ve kolayca yapılabilmesi mümkündür.

 

  • Ceza İnfaz Kurumları ve İlam İnfaz Büroları arasındaki otomasyon ile hü­kümlülerin Ceza İnfaz Kurumunda geçirdikleri süre ile koşullu salıverilme ve hak ederek tahliye tarihlerinin takibinin elektronik olarak yapılabilmektedir.

 

  • Avukatlar dava açma, harç yatırma, dilekçe verme, icra takibi, temyiz gibi işlemleri elektronik ortamda yapılabilmekte, yetkileri seviyesinde bürola­rından dosya inceleyebilmektedir.

3.6. Toplam Kalite Yönetimi ve Mahkeme Yönetimi

Verimlilik bakımından ceza adaleti sistemini ceza adaleti hizmetini sunan­lar ve bu hizmetten yararlananlar olarak iki ayrı açıdan değerlendirmek gerek­mektedir. Sonuçta hizmeti sunanlar ve hizmeti alanlar bakımından sorunlar ve beklentiler birbirleriyle örtüşmediği gibi hatta zaman zaman çatışmaktadır Hiz­meti sunanlar kategorisinde hâkim, savcı, avukat başta olmak üzere kolluk men­supları, yardımcı adliye personeli, infaz kurumları personeli ve denetimli ser­bestlik ve sosyal hizmet uzmanları ve doktor ve laborant gibi adli tıp çalışanları yer almaktadır. Adalet Bakanlığı ve Yüksek Yargı organları da kurumsal olarak bu kategorinin içerisinde yer almaktadır. Diğer tarafta ise, hizmetin muhatabı en başta toplumun kendisi olmakla birlikte, doğrudan hizmet almak durumunda olan kişiler yer almaktadır. Bunlar, suçtan zarar görenler, mağdurlar ve belki de en önemlisi şüpheli ve sanıklardır. Şüpheli ve sanık ceza muhakemesinin bir süjesi olmakla birlikte aynı zamanda kamu hukuku ile aralarındaki ihtilafın çözülmesi ve maddi gerçeğin ortaya çıkartılması bakımından hizmet alan ko­numundadır. Bu nedenle “Adalet hizmetlerinin öznesi insandır; insanın maddi ve manevi varlığını güvence altına alan bir “hukuk düzeni” ile devletin ve birey­lerin “hukuka saygı” duyduğu bir adalet ortamı oluşturulması esastır.” denil­mektedir. İşte ceza adaletinin etkinliği ve verimliliği denildiği zaman meseleye bir de bu açıdan bakmak ve sunulan hizmetin kalitesini herhangi bir hizmet sektöründeki gibi toplam kalite yönetimi açısından da ele almak büyük fayda sağlayacaktır.

Toplam Kalite Yönetimi (TKY) bir kurumun etkinliğini, verimliliğini sağ­layan ve vatandaş memnuniyetine önem veren bir yönetim felsefesidir. Bu felsefe bir kuruluşun tüm faaliyetlerinde kaliteyi sağlamayı ve her aşamada oluşması söz konusu hataları önlemeyi amaçlar. Dolayısıyla hukuk sistemimizin geliştirilmesi ve vatandaş güvenilirliğini sağlayabilmesi için TKY felsefesinin hukuk düzeninde de uygulanmasına ihtiyaç vardır.

Toplam kalite yönetimine paralel olarak ceza adaletinin etkinliğini ve ve­rimliliğini sağlamak için mahkeme yönetiminden de istifade etmek gerekmekte­dir. Mahkeme yönetimi kavramı, bütçe, personel, yerleşim ve mahkeme binasıhakkındaki bütün sorumluluğu, malzeme ihtiyacını, elektronik bilgi sistemleri­nin kurulmasını, daha etkin bir işleyişi sağlamak için kurumsal ve yasal gelişimi ve diğer tüm idarî konuları kapsamaktadır. İlave olarak mahkeme yönetimi, mahkemelerin daha etkin yönetilmesini sağlayacak bütün tedbirleri de içine alır.

 

Çağdaş mahkeme yönetimi: . Ortalama yargılama süresinin kısaltılmasını, . Mahkemelerin mevcut iş yükünün azaltılmasını, . Daha eğitimli bir kalem personelinin yetiştirilmesini,

 

  • İdari kadronun niteliklerinin arttırılarak hâkim ve savcı sınıfının yargısal olmayan sorumlulukları konusunda daha etkin olmalarını,

 

  • Adliyeye işi düşenlerin her mahkemede aynı muameleye tabi olmasını amaçlamaktadır,

Bu anlamda ülkemizde gerek hukuk mahkemelerinde gerekse ceza mahke­melerinde çağdaş bir mahkeme yönetimi anlayışının var olduğunu iddia etmek henüz mümkün değildir. Dönmezer’in yıllar önce belirttiği üzere; “Çağdaş sevk ve idare esaslarına taban tabana zıt köhne binalar içinde çalışan bir idari mekanizmanın yardımı altında çaba gösteren hâkimin etkin ve süratli bir adaleti yerine getirebilmesi bir hayaldir.” Dönmezer’in bu tespiti “köhne binalar” dışında hala geçerliliğini korumaktadır. Ülkemizde hukuk hala yönetim bilimle­rine mesafeli durmakta ve mahkeme yönetimi konusunda profesyonel bir çaba gösterilmemektedir. Yargı örgütünün tüm aşamalarında mahkeme yönetimi bir öncekinden görüldüğü gibi yapılmakta, yanlış uygulamalar daha sonra kural haline gelmektedir. Bu yüzden adalet mekanizması, mahkeme yönetimi anlayı­şından yoksun bir örgüt olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum Adalet mü­fettişleri tarafından yapılan denetimler sonunda hazırlanan teftiş raporlarına yansıyan bazı uygulama yanlışlıklarından açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

Aşağıda müfettiş raporlarına yansıyan bu uygulama yanlışlarından ceza mah­kemelerine bazı örneklere yer verilmiştir:

 

  1. Düzensiz Tutulan Dosyalar: Dosyaların içindeki evrak, cins ve ilgi gözetil­meden geliş sırasına göre dizilmekte, duruşma tutanaklarının arasına rapor, müzekkere, davetiye ve dilekçe gibi belgelerin gelişi güzel yerleştirilmektedir. Cumhuriyet Başsavcılıkları ve Adli Yargı İlk Derece Ceza Mahkemeleri Ka­lem Hizmetlerinin Yürütülmesine Dair Yönetmelik ‘in 80. maddesinin uygu­lanmasına özen gösterilerek dosya tetkikinde kolaylık sağlanmalıdır.

 

  1. Dosyaların Yeterince İncelenmemesi Sonucu Hatalar: Dosyaların zaman zaman yeterince incelenememesi sonucu, yargılamanın uzamasına yol aça­bilecek hatalı uygulamalar yapılabildiği, bazı tensip ve ara kararlarının davaların kısa sürede sonuçlandırılmasını ve olayın aydınlatılmasını sağ­layacak şekilde oluşturulamadığı, delillerin parça parça toplandığı, usul hükümlerine riayette gereken titizliğin gösterilmediği görülmektedir. Bu cümleden olarak;

 

  1. Arızî ve anî bir durum olmadan duruşmasına çıkılan bir kısım dosyada, oturumların tetkik vesilesiyle ertelenebildiği,

 

  1. Münhasıran keşfe muallâk olan dosyada, “keşif gününün gelecek celse tayinine ” şeklinde ara kararları kurulduğu,

 

  1. Iş durumu da elvermesine rağmen, kimi zaman duruşmaların (5-7) aya varan sürelerle talik edildiği,

 

ç.         Bir kısım dosyada aynı bina içerisinde bulunan birimlerden istenilen dosya ve belgelerin mübaşir vasıtasıyla elden celbedilip incelenmesi yerine yazı­lan müzekkerelerin tekidi yoluna gidildiği,

 

  1. Sanık müdafıine istek üzerine üst üste dört celse beyanda bulunmak üzere mehil verilip oturumların ertelendiği, herhangi bir beyanda bulunmaması­na ve bir talebi de olmamasına karşın, takip eden oturumda bu kez de esas hakkında savunma yapması için mehil tanındığı, görülmektedir. Bu itibar­la; duruşmalara çıkılmadan önce, dosyaların iyi bir şekilde okunarak, ben­zeri hatalara ve bunun neticesinde adaletin gecikmesinden dolayı yakınma­lara neden olunmaması, davaların bir an önce neticelendirilmesi ilkesi ile delillerin toplu halde ve birlikte toplanması prensibine de ters düşen bu ha­talı uygulamanın terki ile kanıtların mümkün olan en kısa sürede, baştan, beraber toplanıp değerlendirilmesine ve adaletin en kısa zamanda tecelli-sine duyarsız kalınmaması, kabul edilebilir bir arızî sebep olmaksızın dava­ların makul bir sürede sonuçlandırılmaması yüzünden devletimizin eleştiri­lere ve yaptırımlara muhatap olduğunun hatırdan çıkarılmaması, tavsiye olunmaktadır.

  1. Duruşma Saatinin Tüm Dosyalarda Aynı Olması: Duruşmalarda oturum gününün belirlenmesi ile birlikte, tüm dosyalara celse saati 09.00 olarak yazılmaktadır. 7201 sayılı Tebligat Kanununun 9/3 ve Cumhuriyet Baş­savcılıkları ile Adlî Yargı İlk Derece Ceza Mahkemeleri Kalem Hizmetleri­nin Yürütülmesine Dair Yönetmelik’in 50 ve 81. maddeleri hükümleri ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 28.12.1981 gün ve 1-338 esas, 644 karar sayılı içtihadı uyarınca, duruşma tarihi ile birlikte oturum saatinin de her dosya için ayrı ayrı belirtilmesi gerektiği dikkate alındığında, tarafların ve müdafılerin adliye koridorlarında lüzumsuz bekletildikleri aşikârdır.

Adalet müfettişlerinin raporlarına yansıyan aksaklıklar yakın mercek altına alındığında getirilen en önemli eleştirilerin, yargının yargısal fonksiyonlarından ziyade, yapılanmasına ve yönetiminden kaynaklanan hususlara ait olduğu görül­mektedir. Müfettişlerin sıklıkla eleştirdiği konulardan birisi dosyaların uzun süre işlenişiz bırakılmasıdır. Dosyaların bazen üç ay, beş ay, bir yıl bekletildiği veya hiç bakılmadığı durumlar olmaktadır. Hatta bazı dosyaların sırf bu sebepten, iş- lemsizlikten zamanaşımına uğradığı ileri sürülmektedir. Bazı durumlarda da kim­senin uğraşmak istemediği sıkıntılı dosyanın işlemsiz kalmasını önlemek için işlemler teker teker yapılmakta ve bir anlamada dosya sümenaltı yapılmaktadır. Örneğin bir seferde çağrılması gereken tanıklar farklı duruşmalarda dinlenmekte, delil toplama ve değerlendirme süreci mahkeme tarafından bilinçli olarak uzatıl­maktadır. Bu suretle bir taraftan dosyanın işlemsiz kalması önlenmekte, diğer taraftan içinden çıkılamayan hüküm de verilmemektedir. Bu uygulama adalet müfettişlerinin raporlarına yansıyan eleştiriler içinde yer almaktadır.47

Sonuç olarak, yargı örgütünün iyi bir yönetim altyapısına kavuşması ve çağdaş yönetim tekniklerinin kullanılması etkinlik ve verimlilik bakımından büyük önem arz etmektedir. Bu konuda yönetim biliminin bir bilimsel disiplin olarak elde ettiği ilerlemeden istifade etmek suretiyle, mahkeme yönetimi konu­suna ağırlık verilmesi mahkeme teşkilatının geleceği açısından gereklidir.48

Mahkeme yönetiminin hakim ve savcı sınıfından olmayan profesyonel yönetici­lere bırakılması hâkim ve savcıların yargısal faaliyetlere daha fazla zaman ayırmasını sağlayacağı gibi, yargılama faaliyetlerinin süratlenmesini de temin edecektir. Özellikle kendilerine adliyenin kırılan camlarını değiştirmek, mah­keme salonundaki sandalyeleri değiştirmek, adliye binasını boyatmak, lojmanla­rın yakıt ihtiyacı için ihale açmak gibi yönetsel görevler tevdi edilen Cumhuri­yet savcılarının bu işlerden kurtarılması gerekir. Cumhuriyet savcılarına yük­lenen bu işlerin pekala başka kamu görevlileri tarafından yerine getirilmesi mümkündür. Yönetsel işlere yatkın ve bu işleri seven Cumhuriyet savcıları ola­bilir. Ancak giyilen Cumhuriyet savcısı cübbesi ile bu işler bağdaşmamaktadır. Şayet bir mülki amir veya profesyonel bir yönetici gibi hareket edilmek isteni­yorsa, cübbenin çıkartılması gerekecektir.

 

 

  1. YAPILMASI GEREKENLER VE ÜLKEMİZ CEZA ADALETİNİN GELECEĞİ

Ceza adaleti çarkının iyi dönmesini ve dolayısıyla etkin ve verimli çalışma­sını sağlayan faktörler elbette yukarıda sayılanlar ile sınırlı değildir. Etkinlik ve verimlilik bakımından ceza adaleti sistemini etkileyen başkaca faktörler de var­dır. Bu faktörlerden bir kısmı adli kolluk, istinaf mahkemeleri, adalet sarayları­nın fiziki yapısı, hâkim, savcı ve diğer yardımcı personel sayısı gibi yapısal faktörler olarak sayılmakta iken, bir kısmı da uzlaşma, iddianamenin iadesi, çapraz sorgu, adli kontrol, bilirkişilik ve deliller gibi bir takım ceza muhakemesi işlemlerini içermektedir.

Adaletin yavaş işlemesi ile ilgili olarak sıklıkla karşılaştığımız şikayet hâ­kim, savcı ve yardımcı personel sayısındaki yetersizliktir. Büyük merkezlerdeki hakim ve savcıların bu tarz şikayetleri artık adetten sayılmaktadır. Ancak küçük merkezlerdeki hakim ve savcıların bu konu ile ilgili asıl zorluğu kendilerinin yaşadığını ileri sürmeleri pek alışık olmadığımız bir durumdur. Genel bir sonu­ca ulaşmak zor olmakla birlikte, küçük bir ilçede çalışan bir Cumhuriyet savcı­sının şu cümleleri not edilmelidir:

“Yardımcı personel konusunda asıl sıkıntıyı küçük yerler çekiyor. Personeli komisyon dağıtıyor. Yani Ağır ceza merkezi önce kendine yetecek kadar katibi alı­yor. Daha sonra çürük çarık personeli ilçelere gönderiyor. Benim şu an kalemimde çalışan personelin ikisini de il merkezi sürgün gönderdi. Biri uyuşturucu kullanı- yormuş, biri de savcıya yanlış bir belge imzalatarak sahtekârlık yapmış. Şöyle de­niyor: Ankara’da bir savcıya yılda 2000 dosya düşüyor. Taşrada 500 dosya düşü­yor. Olaya sadece bu pencereden bakınca mantıklıymış gibi görünüyor ama olay öyle değil. Ankaıa’daki hakim savcının bilgi ve tecrübesiyle bir dosyaya ayıracağı vakit ile taşrada yeni atanmış bir savcının dosyayı çözme hızı aynı değildir. Ayrıca Ankara’da her hakim savcının bakacağı olaylar bellidir. Taşrada bir hakim, savcı her olaya bakıyor. Ayrıca idari işlerle de uğraşıyor, her olayla ilgili mevzuatı araş­tırıyor. Ankara’da katipler de uzmanlaştığı için iddianamelerin ve gerekçeli karar­ların yazımında bu büyük kolaylık sağlıyor. İlçelerde ise durum farklı. Şu an katip, mübaşir açığı olmayan ilçe çok azdır. Çoğu hakim savcı kararlarını kendisi yazı­yor. Bu çok basit bir bahaneymiş gibi geliyor; ama katip olmayınca her şey aksı­yor, hakimin eli koludur yardımcı personel. Bir haftadır gece !2’lere karar adliye­deyim (biraz tek savcı olmamdan kaynaklansa da) bende birkaç ara kararla vakit geçirmesini bilirim ancak dosya biran önce çözülsün derdindeyim. Şu an hakim savcı açığı olduğu kadar Türkiye genelinde yardımcı personel açığı vardır. Bu da yargılamanın uzamasının sebeplerinden biridir. Ayrıca hizmetin kalitesi de olum­suz etkilenmektedir. Böyle bir durumda işler şöyle işlemektedir: Personel az ise, ben bundan daha fazla nasıl istifade edebilirim diye düşünüyorsun. Sonunda vakit kazanayım, diğer işleri de yapsın diye iddianameleri çok açıklayıcı yazmıyorsun (kısa öz, matbu), gerekçeli kararların adı gerekçeli oluyor, ifadeleri kısaca alıyor­sun, on dakikada duruşmalar bitiyor. Hizmetin kalitesi işte böyle olumsuz etkileni- yor.”62

İlk derece mahkemelerindeki personel yetersizliği ve iş yoğunluğu Yargıtay için de söz konusudur. Özellikle Yargıtay ceza daireleri yoğun iş yükü altında ezilmektedir. Yargıtay bakımından devam eden bu iş yoğunluğunun birçok ne­deni arasında istinaf mahkemelerinin göreve başlayamaması da yer almaktadır.İstinaf muhakemesinin yargılamanın makul sürelerde bitirilmesine ne gibi birkatkı sağlayacağı şüpheli olmasına ve bu konuda ciddi tereddütlere ve yazarlar arasındaki görüş farklılıklarına rağmen, istinaf mahkemelerinin Yargıtay’ın yoğun iş yükünü azaltacağı düşünülmektedir. Zira Yargıtay’a gelen dosyalar belirli bir süzgeçten geçirilmedikçe ülkemiz koşullarında Yargıtay’ın iş yoğun­luğunun önüne geçmek imkânsızdır. Hemen her dosyanın Yargıtay incelemesi­ne mahkûm edilmesi içtihat üretmesi gereken Yargıtay’ı bu konumundan uzak- laştırmış, hukukilik denetimi yapması gereken bir kurumu her şeye bakar hale getirmiş; adeta istinaf mahkemeleri gibi çalışır duruma getirmiştir. Bu bakım­dan, ortada yapısal değil olağan kanun yolları ile ilgili teknik bir sorun vardır ve sorunun çözümü de bu noktada aranmalıdır. Meseleye bu noktadan yaklaşan birçok yazar, bazı tereddütlere rağmen, istinafsız bir sistemin sağlıklı karar ve­remeyeceğini; insan hayatı ve özgürlüğü ile uğraşan ceza mahkemesinin doğru karar vermesi için istinafın gerekli ve kaçınılmaz olduğunu ve bu nedenle istinaf muhakemesinin sisteme bir an önce entegre edilmesini savunmaktadır. Sağla­yacağı öngörülen bu faydalara rağmen istinaf mahkemelerinin hayata geçirilme­si konusu tam bir muammaya dönmüş gözükmektedir. Mahkemelerin göreve başlamasına fiziki altyapı ile ilgili çalışmaların bitirilememesi engel olarak gös­terilse de, asıl engelin bu mahkemelere yapılacak hâkim ve savcı atamalarında olduğu görüşü hâkimdir.

Diğer taraftan yapısal faktörler içerisinde yer alan adalet saraylarının fiziki imkânları son yıllarda önemli ölçüde artırılmış ve mahkemeler modern binalara kavuşturulmuştur. Birçok il ve ilçede mahkemeler geçmişle mukayese edildi­ğinde göreceli olarak daha iyi mekânlara sahiptir. Dönmezer’in 1970 yıllara atfen zikrettiği adliyenin “köhne binalarda” hizmet üretme zorunluluğu ortadan kalkmış, ülkemiz yeni “adalet saraylarına” kavuşmuştur.

Ceza adalet çarkının kollarından biri olarak gördüğümüz ve üzerinde kurul­sun mu, kurulmasın mı, şeklinde uzun yıllar tartışma yürütülen adli kolluk uygu­laması ise bir takım sorunlara rağmen oturmuş gözükmektedir. Bundan sonra yapılması gereken Cumhuriyet savcısının adli kolluğun sicil amiri olması gibi tartışmalara takılmadan ve kolluk teşkilatının üniter yapısına zarar vermeden adli kolluk yapılanmasının çalışan ve aksayan yönlerine göre yeniden değerlendi­rilip daha ileriye götürülmesi için uğraş vermektir. Ayrıca sadece adli kolluğa değil bütün kolluk teşkilatına sahip çıkılmalı ve ceza adaleti sistemi içerisinde üvey evlat muamelesi yapılmamalıdır. Özellikle kolluğun jandarma kanadı üze­rinde durulmalı, bu teşkilatın “iki arada bir derede” durumu yeniden gözden geçi­rilerek sorun ve sıkıntıları dinlenmelidir. Unutulmamalıdır ki, yargı ceza adaleti sisteminin beyni ise, kolluk sistemin eli, ayağı, kolu, gözü ve kulakları durumun­dadır. Güçsüz, çalışmayan, itilip kakılan, özgüvenini kaybetmiş, şamar oğlanı konumundaki bir kolluk teşkilatı hem kendine, hem vatandaşlara hem de bir bü­tün olarak ceza adaleti sisteminin etkinliğinin ve verimliliğine büyük zarar verir. Bu nedenle özellikle etkinlik ve verimlilik bakımından başta adli kolluk olmak üzere bütün kolluk teşkilatı kişi hak ve özgürlüklerine saygıdan taviz vermemek suretiyle güçlendirilmeli ve sisteme en iyi şekilde entegre edilmelidir.

Ceza muhakemesi işlemleri bakımından ceza adaletinin etkinliği ve verimliliği konusunda ön plana çıkan uygulamalarda ise geldiğimiz nokta itibarıyla çok fazla ilerleme sağlanmış olmamakla birlikte bazı uygulamalar yavaş yavaş sisteme enteg­re olmaya başlamış, bazıları ise kendilerinden beklenen performansı gösterememiş durumdadır. İlk gruptaki uygulamalar örnek olarak iddianamenin iadesi ve çapraz sorgu gösterilebilir. Her iki ceza muhakemesi işlemi kendilerinden beklenen fay­dayı yüzde yüz ortaya koyamasa da olgunlaşmaya başladıkları konusunda bir tered­düt yoktur. İkinci grupta yer alan ve henüz emekleme seviyesinden öteye geçe­memiş uygulamaların başında ise uzlaşma ve adli kontrol gelmektedir.

Hukukumuza yeni giren bir kurum olan uzlaşma ile, taraflara adaleti kısa yoldan sunma ve bu yolla mahkemelerin iş yükünü azaltma fonksiyonu veril­miştir. Ancak uygulamada bu fonksiyonun çalıştığını söylemek mümkün değil­dir. Bilakis bazı hakim ve savcıların düşüncesine göre uzlaşma, işleri azaltmak şöyle dursun, ekstra yük getirmiştir. Bu konuda düşüncesini sorduğumuz bir adli yargı mensubu uygulamada uzlaşmanın şikâyetten vazgeçme veya şikâyetin geri alma işlemi gibi algılandığını ileri sürmektedir:

“Bizim vatandaşımız mağduriyetini pazarlık konusu yapmayı sevmiyor. Bu nedenle şikayet hakkından vazgeçmek ona daha cazip geliyor. Bu nedenle şikayet­ten vazgeçiyor. Bana göre şikayete tabi olamayan (mühür bozma gibi) bazı suçlara da uzlaşma getirilmeli. Devlet niye kendisi vatandaşla uzlaşmıyor da insanların birbirleriyle uzlaşmasını istiyor.”

Uzlaşma konusunda avukatların ön planda olması, adli kolluğa bu konuda rol verilmemesi ve maddi külfeti ileri sürülen diğer olumsuzluklardır. Halbuki uzlaşmadan beklenen Anglo-Amerikan Hukukunda iddianame pazarlığındaolduğu gibi mahkemelerin dava yükünün azaltılmasında kullanılacak bir ens­trüman olması ve aynı zamanda onarıcı adalet anlayışının yerleşmesine olanak sağlamasıdır. Yine kendisi ile mülakat yaptığımız bir Cumhuriyet savcısının görüşleri uzlaşmanın bir çeşit iddianame/ceza pazarlığı haline getirilmesi fikrini destekler mahiyettedir:

“Niçin her suçu hakim-savcı çözmek zorunda ki? Uzlaşmayı hakim-savcı yap­tırıyor. Hakim ve savcıya bağlı değişik alt kurullar oluşturularak bazı basit suçların buralarda bir sonuca kavuşturulması sağlanmalı, burada bir sonuca varılamaz ise iş hakim ve savcılara gelmeli. Anlatmak istediğim günde kaç tane lüzumsuz iş ile uğ­raşıyoruz. Adam oğlum benimle sofraya oturmuyor, oğlum eve geç geliyor, inter­net cafeye gidiyor, eşimin beni aldattığından şüpheleniyorum telefonun dinlenme­sini istiyorum gibi, bir sürü evrak gelebiliyor. Önemli bir çok iş varken savcı bu­nunla niçin vakit kaybetsin. Dilekçeyi almayınca bu sefer bizi bakanlığı şikayet ediyorlar. Bakanlıkta vatandaşın şikayetini bize geri gönderiyor. Hakim Savcıya bağlı bazı alt birimler (uzlaştırma, ön ödeme, pişmanlık birimleri gibi) olsa bazı ev­rakları oraya havale etsek olmaz mı? Bu birimler belli edimleri yapması konusunda vatandaşla pazarlık yapsa, iki tarafın üzerinde anlaşabileceği veya vatandaşa birkaç seçenekten birini seçmesi gibi çözüm yollan sunulsa. Vatandaş bunların birini ka­bul ettiğinde veya resen vatandaşa belli bir edim yüklenerek dosya kapatılsa. Çok da güzel olur.”

Gerçekten uzlaşma uygulamasının beklentilere uygun hale getirilmesi ha­linde ceza muhakemesi hukukumuza getireceği fayda aşikârdır. İş yoğunluğu nedeniyle tıkanan, iş yapamaz hale gelen ve ağır işleyen ceza adaleti mekaniz­masını tekrar işler hale getirmek ve dava sayısındaki yoğunluğu azaltmanın yolu uzlaşmanın kapsamını genişletmek ve bu prosedürü işler hale getirmekten geç­mektedir. Elbette uzlaşma sihirli bir değnek değildir. Ancak ceza adaleti sistemi çarkının daha hızlı dönmesine sağlayacağı katkı büyüktür.

SONUÇ

Dünya üzerindeki hiçbir ülkede eleştirilerden uzak, düzenli ve sorunsuz ça­lışan bir ceza adaleti sistemi bulmak mümkün değildir. Hemen her ülkenin sis­teminde kendine özgü birtakım problemleri, zayıf veya güçlü yanları vardır. King tarafından tanımı yapılan Medikal Model de olduğu gibi ceza adaleti sis­temi, hastaların rehabilite edildiği bir hastane olarak düşünülürse bu hastanenin de her hastane gibi kendine özgü sorunları olabilir. Hastanenin büyüklüğüne, küçüklüğüne ve kalitesine göre bu sorunlar azalıp çoğalabilir.

Belirtmek gerekir ki, ceza adaleti sisteminin etkinliği ve verimliliği ile top­lumun adalete olan güven duygusu arasında sıkı bir bağ vardır. Sistemin kusur­suzluğu belki bir ideal olabilir; ancak gerçek olan sistemin etkin ve verimli olma­sıdır. Daha basit bir tanımla, önemli olan sistemin insan hakları ve demokratik hukuk kuralları çerçevesinde etkin ve verimli çalışıyor olmasıdır. Sistemin işledi­ğini gören halk, bir taraftan kendisini suç ve suçlulara karşı güvende hissedecek; diğer taraftan da suç işleme düşüncesinde olan kişiler, ödeyecekleri bedeli iyi hesap etmek zorunda kalacaklardır. Bununla beraber, ceza adalet sisteminin etkin ve verimli işlemesinin topluma vereceği huzur ve güven duygusu sistemin adil yargılama ilkelerine ve demokratik insan hak ve özgürlüklerine sıkı sıkıya bağlı­lığı oranında bir anlam ifade etmektedir. Totaliter bir rejimde ceza adaleti istemi­nin çok etkin olması suçla mücadelede bir başarıyı beraberinde getirebilir; ama toplumun büyük kesimi kendisini güven içinde hissetmez. Zira kimin ne zaman derdest edilip gözaltına alınacağı, gözaltına alınanların akıbetinin ne olacağı belli değildir. Böyle bir rejimde yönetenlerin menfaati toplumun menfaatinden üstün tutulacağından kişi hak ve özgürlükleri de yönetenlerin insafına terk edilmiştir. Doğal olarak yönetenler de kendi konumlarını ve iktidarlarını korumak uğruna gereken her şeyi hiç tereddüt etmeden yapacaklardır. Bu bakımdan totaliter bir rejimde ceza adaleti sistemi çok etkin çalışıyor olabilir; ama bu sistemin birçok insan hakları ihlalleri nedeniyle “adaleti” sağladığını söylemek mümkün değildir.

Dolayısıyla, adli mekanizmanın istisnasız her yerinde ve kademesinde olduğu gibi ceza adaletini ilgilendiren her konuda öncelikle kişi hak ve özgürlüklerine ve adil yargılama ilkelerine yer verilmelidir. Bugün genelde hukuk sistemlerinin ve özelde ceza adaleti sistemlerinin karşı karşıya kaldığı en büyük sorunlardan ve aç­mazlardan bir tanesi bu konu etrafında şekillenmektedir. Hâkim bağımsızlığı ve teminatından tutun, gözaltı ve tutuklama koruma tedbirleri ile ilgili hususlara kadar her konuda evrensel hukukun ve insan haklan sözleşmelerinin kabul ettiği kriterle­rin görmezden gelinmesi günü kurtarsa da yannlan tehlikeye atmaktadır.

Esasen ceza adaleti sistemi; bir ülkenin rejimi, politik ve ekonomik durumu ile yakından ilişkilidir. Bu durumun doğal sonucu olarak ülkenin gelişmişlik düzeyi ile ceza adaleti sisteminin “işlerliği” arasında bir paralellik olduğu ileri sürülebilir. Ancak bu paralellik “Gelişmiş ülkelerin ceza adalet sitemleri çok iyidir ve adildir.” şeklindeki bir önermeyi otomatik olarak doğrulamaz. Burada­ki paralellik, gelişmiş bir ülkenin ceza adalet siteminin etkinliği ve verimliliği ile sistemin karşı karşıya kaldığı sorunların ve zayıf noktaların geri kalmış bir ülkenin veya totaliter bir rejimle yönetilen bir ülkenin ceza adaleti konuları ve sorunları ile aynı olmadığı anlamını taşımaktadır. Bu itibarla, gelişmiş bir ülke­nin ceza adalet sistemi iyi çalışıyor olabilir; ama bu adaletin her zaman tecelli ettiği anlamını taşımamaktadır. Örneğin, gelişmiş ve demokratik olduğu söyle­nen bir ülkede kendi vatandaşı ile başka bir ülkenin vatandaşı arasında adaletin sağlanması noktasında bir ayırımcılık yapılıyorsa ya da vatandaşın etnik orijini­ne göre sistem muamele de bulunuyorsa ceza adaletinin adil yargılama nokta­sında etkinliğinden bahsedilemez. Dolayısıyla, demokratik ülkelerde ceza adale­ti sisteminin işliyor olduğundan bahsedilse bile, bu o ülkenin ceza adaletinin adil ve evrensel hukuk ilkelerine tam anlamıyla bağlı olduğu anlamını taşımaz. Aynı zamanda bu ülkelerde de ceza adaleti ile ilgili ciddi sorunlar ve aksayan yönler olabilir. Ancak doğaldır ki, bu sorunlar veya aksayan yönler, demokratik ve ekonomik açıdan daha az gelişmiş ülkelere nazaran daha küçük ölçekte ve mahiyettedir.

Tarihsel süreç açısından konuya baktığımızda dünyada geçerli iki ceza ada­let sistemi olduğu görülmektedir. Bunlar; Anglo-Sakson Hukuku temelli taraf sistemi (adversarial) ve Kıta Avrupası Hukuku temelli (inquisitorial) soruştur­macı sistemlerdir. Birçok ülkede ceza adalet sistemi köken olarak bu ikisinden birine dayanmaktadır. Benzer şekilde ister taraf sistemi kökenli olsun ister so­ruşturmacı sistem, herhangi bir ülkede mevcut ceza adalet sisteminin suçla mü­cadele veya haklar merkezli bir değerler modeli üzerine inşa edilmesi mümkün­dür. Bir ceza adaleti sistemi önceliğini “ne pahasına olursa olsun” suçla müca­deleye verebileceği gibi, şüpheli ve sanıklara tanınan haklann hiçbir şekilde veya hiçbir şeye feda edilemeyeceğini düstur edinen usuli haklar modeline ön­celik verebilir. Bu iki model -suçla mücadele (erime control) ve haklar modeli (clue process)- 1960’lı yılların sonuna doğru Packer tarafından ortaya atılmış; günümüze kadar en azından teorik anlamda geçerliliğini korumuştur. Ancak günümüz modern ceza adaleti sistemleri artık ne suçla mücadeleye ne de insan haklarına öncelik vermektedir. Bu iki hedef geçerliliğini korumakla birlikteartık mağdur odaklı bir ceza adalet sisteminin daha çok savunulduğu bir süreç başlamıştır. Bu sürecin başlamasında cezalandırıcı ve ıslah edici ceza adaleti felsefelerinin başarısızlıkları önemli rol oynamıştır.

Gerçekten ne verilen ağır cezalar suçların işlenmesinde yeteri kadar caydı­rıcı olmuş ne de cezaevine kapatılan suçlular tam anlamıyla ıslah edilebilmiştir. Suç ve suçluluk dünyanın hemen her yerinde hep yükselen bir trend izlemiştir. Hatta çıkartılan af kanunları ve esnek şartlı salıverilme kuralları da hapishanele­ri sadece kısa süreliğine boşaltmış, boşalan yataklar kısa sürede tekrar dolmuş­tur. Dünyanın birçok ülkesinde yaşanan bu süreç onarıcı adalet anlayışının doğmasına sebep olmuştur. Suç olgusunu onarma, suç ile bozulan toplumsal düzen ve barışı geri getirme felsefesine dayanan onarıcı adalet, suça karışan ve suçun muhatabı olan kişileri her iki tarafı memnun edecek bir asgari müşterekte bir araya getirmek ilkesi ile hareket etmektedir. Bu anlayışta faydadan çok zarar getirdiği ileri sürülen hapis cezası veya tutuklama müessesesi yerine alternatif cezalandırma yöntemlerine ve tutukluluk yerine adli kontrol mekanizmalarına yer verilmektedir. Amaç bir taraftan ceza ve tutukevlerini başvurulacak en son yerler haline getirmek ve bir taraftan da ceza adaletini mağdur merkezli hale getirmektir. Kısaca, bu felsefe ile adaletin failin cezalandırılması suretiyle değil, mağdurun mağduriyetinin giderilmesi ile sağlanacağına inanılmaktadır.

Teorik olarak akla yatkın ve cazip bir felsefe olarak ortaya çıkan onarıcı adalet anlayışının sihirli bir değnek olmadığı muhakkaktır. Ceza adaleti sistem­leri içinde bulundukları özellikle infaza bakan sorunları onarıcı adalet anlayışı ile de aşamamışlardır. Belki de bu yüzden hapis cezasına tamamen karşı olan dönüştürücü adalet düşüncesi ortaya atılmıştır. Onarıcı adalet anlayışının bir adım ötesi olarak nitelendirebileceğimiz dönüştürücü adalet (transformative justice) suçun işlenişinde sorumluluğu doğrudan toplum üzerine yıkarak, çözü­mü de toplumda aramaktadır. Dönüştürücü adalet üzerinde durulması gereken bir teori olmakla birlikte hapis cezasına yönelik alternatif bir cezalandırma bi­çimi geliştirmekte yetersiz kalmıştır. Günümüzde özellikle ağır suçların ceza­landırılmasında hapis cezası dışındaki bir seçenek hemen hemen yok gibidir. Bununla beraber, bir zamanlar idam cezasının nasıl bir alternatifi yok idiyse, belki de gelecekte hapis cezası da değişik yaptırımlara dönüşebilir veya tama­men ortadan kaldırılabilir.

Esasen ceza adaleti felsefeleri bir bütün olarak incelendiğinde ortaya çıkan en önemli sonuç, suç ve ceza ekseninde bir ceza adaleti sisteminin etkinliği ve verimliliği verilen cezaların ağırlığı ve hafifliği ile ilgili değil; işlenen bir suç karşısında uygulanan yaptırımın kesinliği ile ölçülmektedir. Bir diğer ifadeyle, belirli suçlar karşısında belirli yaptırımların tavizsiz uygulanması verilen ceza­nın hafif veya ağır olmasından veya hapis cezası veya başka bir alternatif ceza olmasından daha fazla önem arz etmektedir.

Öte yandan suç işleyen bir kimsenin topluma yeniden kazandırılması konu­su ise ceza adaleti felsefelerinin henüz içinden çıkamadığı bir konu olarak gün­demdeki yerini korumaktadır. Onarıcı adalet ve onun uzantısı durumundaki dönüştürücü adalet, suçtan zarar gören veya mağduru suçun faili ile uzlaşma­dıkça toplumun faili kabul etmeyeceğini; toplumda kendine yer bulamayan failin de topluma kazandırılmayacağını öngörmektedir. Bu itibarla ıslaha giden yolun uzlaşmadan geçtiği söylenebilir. Ancak burada mağdur ve fail arasında gerçekleştirilen uzlaşmayı bir ceza muhakemesi işlemi olmasının ötesinde geniş anlamak gerekir. Geniş anlamda uzlaşma sadece fail ve mağdurun el sıkışması anlamına gelmez. Geniş anlamdaki uzlaşmada, uzlaştırıcı herhangi bir adli or­gan veya aktör değildir; bilakis toplumun kendisidir. Toplum bir taraftan mağ­dur veya suçtan zarar görenin mağduriyetini bizzat kendisi giderip; diğer taraf­tan da failin elinden tutarak toplumsal barışı yeniden teessüs edebilir. Böyle bir girişim karşısında iki tarafın mutlaka bir araya gelmesi gerekmez. İki tarafın ihtiyaçlarının ayrı ayrı giderilmesi uzlaşma için yeterli olabilir. Bu tarz bir uz­laşma da cezai ihtilafın veya suçun topluma vereceği zarar en düşük seviyeye çekilmiş olacaktır. İşte gerek onarıcı adaletin gerekse dönüştürücü adaletin var­mak istediği asıl sonuç budur.

Özetle, ceza adaleti sitemleri Amerika’dan Japonya’ya kadar dünyanın he­men her tarafını kapsayacak bir coğrafyada hala bir arayış içerisindedirler. Ara­yış içinde olan bu sistemlere verilebilecek en bariz örneklerden birisi Türki­ye’dir. Ülkemiz, 1992 yılındaki meşhur CMUK değişiklikleri ile başlayan bir süreç yaşamış ve hala yaşmaya devam etmektedir. 2004 yılında Türk Ceza Ada­let Sistemine yön veren kanunların neredeyse tamamına yakını yenilenmiş ve kimilerince eleştirilen kimilerince de savunulan köklü reformlara imza atılmış­tır. Değişikliklerin üzerinden geçen 4 yıllık bir süreçte ortaya çıkan tablo, ka­nunların hazırlanması aşamasında ve yürürlüğe girdiği günlerde ortaya atılan “sert” ve “işleyen” bir ceza adaleti sistemi öngörüsünün tam yerini bulmadığı­dır. Elbette eskiye oranla sisteme büyük katkı sağlayan ve yeni yeni oturmaya başlayan uygulamalardan söz edilebilir. Bunlardan bir tanesi iddianamenin ia­desi müessesi, bir diğeri ise adli kolluk uygulamasıdır. Her iki kurum da kendi­lerinden beklenen performansı yüzde yüz oranda sağlamasa da gereklilikleri ve yavaş yavaş olgunlaşmaya başladıkları konusunda bir tereddüt olmadığı aşikâr­dır. Çapraz sorgu için de aynı şeyler söylenebilir. Ancak hiç uygulamaya gir­meyen veya emekleme düzeyinden öteye geçmeyen uygulamalarda vardır. Bun­ların başında istinaf (bölge adliye) mahkemeleri, adli kontrol ve uzlaşma gel­mektedir.5 İstinaf mahkemeleri kanunun yürürlüğe girmesine ve fiziki altyapı ile ilgili çalışmalar sürdürülmesine rağmen, özellikle hâkim ve savcı atamaları konusundaki sıkıntı bu mahkemelerin hayata geçmesine engel olmuştur. Yeni ceza adalet sistemini “Mercedes” marka sıfır bir otoya benzeten Yenisey, bu otonun dört tekerinden birisinin istinaf olduğunu belirtmektedir. Diğer teker­lekleri ise iddianamenin iadesi, uzlaşma ve adli kontrol oluşturmaktadır. Ka­nunların ilk yürürlük yıllarındaki uygulamalara atıf yapan Yenisey, iddianame­nin iadesi dışındaki tekerlerin dönmediğine, çalışmadığına vurgu yaparken, çalışan ve adil bir ceza adaleti için bu dört kurumun mutlaka işlerlik kazanması­na dikkat çekmiştir. Kendini “istinafçı” olarak niteleyen Yenisey birtakım te­reddütlere rağmen istinafı sistemin olmazsa olmaz parçaları arasında saymıştır. Istinafsız bir sistemin acil karar veremeyeceğini; insan hayatı ve özgürlüğü ile uğraşan ceza mahkemesinin doğru karar vermesi için istinafın gerekli ve kaçı­nılmaz olduğunu ve mutlaka hayata geçirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bu konuda benzer görüşler Öztürk ve Erdem tarafından da savunulmaktadır. Yeni­den yargılama yapılması tarzı istinafa karşı olan yazarlar, CMK ile öngörülen sistemin dar manada bir istinaf olduğunu ve dolayısıyla ileri sürülen istinaf kar­şıtı birçok itirazın ve tereddüdün yersiz olduğunu belirtmektedirler. Yazarlara göre CMK ile benimsenen sistem bir anlamda “genişletilmiş temyiz” olup; her olayda yeniden yargılama yapılması gibi bir durum söz sözkonusu değildir. Benimsenen sistem temyiz ve istinaf mahkemeleri arasında görüş ayrılığına müsaade etmeyeceği gibi, öngörülen “üçlü bir filtre sistemi” sayesinde yargıla­manın uzamasının önüne geçecektir.

İstinaf konusundaki tartışmaların aksine, faydası konusunda üzerinde kon­sensüs sağlanmış olan uzlaşma ve adli kontrol müesseseleri ise bir türlü beklen­tilere yanıt verememiş durumdadır. Uzlaşma uygulamasının başlamasının üze­rinden uzunca sayılabilecek bir süre geçmesine rağmen bu işlem hala basit bir şikâyetin geri alınması işlemi gibi görülmeye devam etmektedir. Uzlaşma aşamasında uzlaşmacı bulmadaki zorluk; mağdur ile karşı tarafın uzlaşma aşa­masında bir araya geleceği yer gibi fiziksel yetersizlikler, teknik imkânsızlıklar ve bekli de en önemlisi personel eksikliği uzlaşmadan beklenen faydaların ger­çekleşmesine engel olmaktadır.

Diğer taraftan tutuklama koruma tedbirinin alternatifi olarak getirilen adli kont­rol koruma tedbiri de henüz emekleme seviyesinden öteye gidememiş; bir nevi tutuklama uygulamasının devam etmesi konusunda hâkimlerimizin devam eden alışkanlıklarının kurbanı olmuştur. Dolayısıyla “Mercedes” marka ceza adaleti otosunun uzlaşma ve adli kontrol tekerlerinin de iyi döndüğünü söylemek oldukça güçtür. Sonuç olarak, Yenisey tarafından işaret edilen Mercedes marka oto maale­sef hala yerinde durmakta; motoru çalışsa da tekerlekleri dönmemektedir.

Bu arada, ülkemiz ceza adaleti adına elbette güzel şeyler de olmakta; en azından sistem sürekli kendini yenileme ve gelişme gayreti içerisinde gözük­mektedir. Her şey bir tarafa, bu dinamizmin sağlanması bile tek başına bir başa­rı olarak değerlendirilebilir. Geldiğimiz nokta itibarıyla artık geri dönüş noktası {point of no returri) çoktan aşılmış olduğundan ve eskiye dönüş mümkün olma­dığına göre, bundan sonra yapılması gereken herkesin elbirliği ile sisteme işler­lik kazandırmaya destek vermesidir. Özellikle sisteme yeni getirilen ve birçok sebep yüzünden kendisinden beklenen faydayı sağlayamayan ceza muhakemesi işlemlerinin uygulanmasını sağlamak adına herkes üzerine düşeni yapmak zo­rundadır. Mesela uzlaşma konusunda Cumhuriyet savcıları ve avukatlar daha aktif bir rol almalı; şüpheli, sanık veya mağdur konumundaki kişileri uzlaşma hususunda iyi bir şekilde bilgilendirmeli ve gerekirse yasal çerçeve içerisinde yanlış anlamalara ve yönlendirmelere mahal vermeyecek bir şekilde cesaretlen­dirmelidirler. İddianamenin iadesi hususunda mahkemeler daha titiz davran­malı, eksik dosyaları iade etmek konusunda tereddüt etmemeliler; ancak CMK m. 174 ile çizilen çerçevenin dışına taşan bir yorumla dosyayı iade etme yoluna da başvurmamalılardır. Tutuklama koruma tedbirini ise amaca aykırı kullan­maktan vazgeçilmeli, onun yerine adli kontrol hükümlerine ağırlık verilmelidir.Çapraz sorgu uygulamasında özellikle müdafıler daha çok aktif olmalıdır; hâ­kimler de bu uygulamayı kısıtlayıcı tutum ve davranışlardan kaçınmalıdırlar. İstinaf konusunda ise Yargıtay’a büyük bir görev düşmektedir. Yargıtay istina­fın hayata geçmesi için ve hayata geçmesinden sonra yaşatılması için elinden gelen her türlü desteği vermelidir. İstinaf uygulamasını bir çeşit güç ve nüfuz paylaşımı olarak görmek son derece sakıncalıdır. İstinafın hukukumuza kazan­dıracakları veya kaybettirecekleri zamanla gün yüzüne çıkacaktır. Dolayısıyla doğacak bu bebeğe bir yaşam sansı verilmeli, daha doğmadan yokluğa mahkûm edilmemelidir. Geldiğimiz nokta itibarıyla bebeğin “kürtajı” yerine doğumuna müsaade edip; büyüyüp gelişmesine destek vermek en akılcı yol olarak gözük­mektedir. Umulur ki, sistemimiz bu yeni kurumdan alacağı pozitif enerji ile daha adil bir ceza adalet sistemine kavuşur. Zaten bütün amaç maddi gerçeği hızlı ve adil bir şekilde ortaya çıkartmak değil midir? Bu amaca hizmet edecek her türlü enstrümandan faydalanmak kadar doğal bir şey olamaz.

Çalışmamız içinde yeri geldikçe, bir ceza adaleti sisteminin işlerliği, etkin­liği ve verimliliği hususunda da birtakım açıklamalar yapılmıştır. Dünyadaki herhangi bir ceza adaleti sisteminin daha etkin ve verimli çalışması adına ve en önemlisi adil yargılama noktasında söylenenlerin büyük bir kısmı Türk Ceza Adalet Sistemi için de geçerlidir. Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, Türk Ceza Hukuku ve Türk Ceza Adaleti Sistemi önemli bir gelişim ve değişim sürecinden geçmektedir. 1992 yılında başlayan bu sürecin bir müddet daha devam edece­ğinde kuşku yoktur. Sistemimiz de taşlar henüz yerine oturmamıştır. Sistemin taşları yerine oturuncaya kadar bu sürecin devam edeceği söylenebilir. İşte bu noktada sürece katkı sağlamak veya süreci hızlandırmak adına neler yapılabile­ceği gündeme gelmektedir. Yapılacak irili ufaklı birçok şey vardır. Ancak yapı­lacaklar ne bir noktayla ne de bir makamla sınırlıdır. Toplumun suç perspekti­finden tutun infaz aşamasına ve cezaevinden çıkan bir hükümlünün yeni bir hayat kurmasın yardımcı olmaya kadar üzerinde durulması ve yapılması gere­ken birçok şey vardır. Günümüzde ceza adaleti ile ilgili tartışmaların hep olayla­rın hukuksal boyutu ile kaldığı ve reformların genellikle ceza muhakemesi iş­lemleri üzerine yoğunlaştığını söylemek mümkündür. Gerçekten ceza muhake­mesi hukuku ceza adaleti sisteminin omurgasını oluşturmakla birlikte, sistemi çalıştıran ve ayakta tutan başka temel yapı taşları da vardır. Örneğin hukuksal boyutu itibarıyla ceza kanunu bunlardan bir tanesidir. Sistemin yapısal boyutu bakımından ise, ilk derece mahkemelerini, istinaf ve temyiz mahkemelerini, savcılık teşkilatını ilgilendiren mevzuat büyük önem taşımaktadır. Bir bütün olarak ele aldığımız kolluk da sistemin eli, ayağı, gözü ve kulağı hükmündedir. Yargısal faaliyeti sistemin beyni olarak kabul edersek; kolluk bu beynin yön­lendirmesi ile üzerine düşen her türlü eylemsel faaliyetleri yerine getirmektedir.

İşte meseleye bu şekilde daha geniş bir perspektiften bakıldığında ülkemiz ceza adaleti adına yapılması gerekenler uzunca bir liste oluşturmaktadır. Bu liste içerinde yer alan sorunların bir kısmı hukuksal konularla ilgili; bir kısmı da yapısal sorunlarla ilgilidir. Bazen sorunlar iç içe geçebilir veya birbiriyle çok sıkı bağlantılı olabilir. Bu takdirde çözüm de daha kapsamlı bir uğraş gerektir­mektedir. Kanaatimizce, bugün ülkemiz ceza adaletinin etkinliği ve verimliliği bakımından karşı karşıya olduğu en önemli sorun yargının yavaş işlemesidir. Ne yapılırsa yapılsın, bu sorun aşılamamıştır. Bu sorunun çözümü adına yapılan en büyük hata, sorunun yasal reformlarla aşılacağının sanılmasıdır. Örneğin, istina­fın yargı sürecini hızlandıracağı ileri sürülmektedir. İstinafın adil yargılama açısından ve maddi gerçeğin daha güvenilir bir şekilde ortaya çıkması bakımın­dan faydalı olacağını veya en azından bir şans verilmesi gerektiğini düşünmekle birlikte; yargı sürecini nasıl hızlandıracağını doğrusu kavramakta güçlük çek­mekteyiz. Zira, ülkemizde kabul edilen istinaf sistemi, ilk derece mahkemesi hâkiminin “Nasıl olsa karar istinaf mahkemesi tarafından yeniden gözden geçi­rilecek.” düşüncesiyle hareket etmesine olanak verecek şekilde dizayn edilme­miştir. Aksine, ilk derece mahkemesi hâkimi kararını yine bildiği, tecrübe ettiği metotlarla verecek ve istinaftan veya temyizden dönecek bir karar vermemek için kılı kırk yaracaktır. Adaletin hızlandırılması adına da olsa hâkimin olay hakkında net bir vicdani kanaati oluşmadan karar vermesi zaten mümkün de­ğildir.

Görüldüğü üzere, ceza adaletinin etkin ve verimli kılınması için yapılan re­form hareketlerinin başarıya ulaşması sonuçta dönüp dolaşıp insan unsuruna dayanmaktadır. Öztürk ve Erdem’in eserlerinde ısrarla vurguladıkları gibi “ya­sada değil kafada devrim gerçekleştirmedikçe” sorunların çözümü mümkün gözükmemektedir. Zira sorun yasalarda değil kafalardadır. Devletin sunduğu hizmetin kalitesini; donanım, uygulama ve insan unsurlarının kalitesi belirle­mektedir. Yargısal sorunlar insan ilişkilerinden kaynaklanmakta ve sonuçta insanlar tarafından çözülmektedir. Bu sorunları çözen insan unsuru, ne kadar nitelikli olursa, bulunan çözümün bir o kadar hızlı ve kabul edilebilir olacağında şüphe yoktur.

İnsan unsuru aynı zamanda adli kültür ile de yakından ilgilidir. Tıpkı di­ğer mesleklerde olduğu gibi mesleki olarak hâkim ve savcıların sahip olduğu bir alt kültür vardır. Yılların alışkanlıkları, olaylara sürekli aynı açıdan bakma veyaşanan tecrübeler adli kültür olarak adlandırdığımız bir mesleki alt kültürün oluşmasına yol açmaktadır.19 Bu adli kültür daha ziyade adli prosedürlerin uy­gulanmasında kendini göstermektedir. Örneğin, hâkimlerin duruşmalarda avu­katlar üzerinde psikolojik bir baskı kurmak içgüdüsü ile hareket ederek yargı­lamanın vazgeçilmez bir sujesi konumundaki müdafii yerli yersiz azarlaması ancak mesleki adli kültür ile izah edilebilecek bir durumdur. Adli kültürün etki­siyle çalışan hâkim zamanla kürsüde kendine bir otorite alanı tesis eder ve bu alan içerisinde zaman zaman hızını alamaz ve kamu adına görev yapan müdafi­leri fütursuzca fırçalar veya azarlar.20 Hatta bundan vatandaşlık görevini yapma­ya gelmiş tanıklar da nasibini alır.21 Öztürk ve Erdem’in şu sözleri burada anla­tılmak istenen düşünceyi çok veciz bir biçimde açıklamaktadır:

“Savunmaya saygı duymayan; saygı duymadığını, hareketleri ile açıkça ortaya koymaktan çekinmeyen; kızgın ve sinirli yüz ifadesi ve davranışları içinde duruş­ma yöneten, savunmanın toplanmasını talep ettiği önemli delilleri toplatmayan, bu yolda yapılan talepleri, gerekçe göstermeden reddeden, müdafi savunmasını yapar­ken hukuk devleti…ile söze başlayınca “avukat bey sadede gel” diye bağıran; sa­nık lehinde beş bilirkişi raporu varken; bir hukukçu bilirkişinin peşine düşüp ondan aleyhe rapor alan ve bu rapora dayanarak ceza yağdıran; TCK hükümlerine göre faal nedamet hükümlerinden yararlanmayı TEVİLLİ İKRAR sayan; bütün bu se­beplerle, avukatlar hakimin reddi isteminde bulununca; savcının da katılmasına rağmen, red istemini gerekçe göstermeden (daha doğrusu davayı uzatma gerekçesi ile) geri çeviren; geri çevirmeye karşı CMK m. 31/son’a göre itiraz hakkının kulla­nılması üzerine, önce bunu kabul etmeyen; ısrar üzerine fikrini değiştirerek kabul eden ve fakat “reddi istenen hakim, ret hakkında karar verilinceye kadar yalnızca gecikmesinde sakınca bulunan işlemleri yapar” hükmüne rağmen; açık duruşmaya devam edip hüküm kuran; duruşmaya hiç çağırmadığı için yüzünü bile görmediği sanığa, kendisi hakkında HUMK’ta düzenlenen bu yola giderek tazminat davası açtığı ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na şikayette bulunduğu için husu­met duyması sebebiyle eski TCK 59’u (takdiri hafifletici sebepleri) uygulamayan, başka binbir türlü kanuna aykırılığı çekinmeden yapan bir hakim olabilir mi?22

Özetle, hukuk nazarında her hangi bir yeri olmayan bu tarz uygulamaların izahında adli kültürün etkisini dikkate almak gerekmektedir. Zira adli kültür etkisini en bariz olarak reform hareketleri karşısında göstermektedir.23 Diğer mesleki alt kültürlerde olduğu gibi değişime hep kuşkuyla bakılmakta ve çoğu zaman direnç gösterilmektedir. Özellikle, adli kültürün etkisini üzerlerinde daha çok hisseden yaşlı hâkim ve savcılar adli reformlara ve yeniliklere daha mesafe­li durmaktadırlar. Yeni nesil olarak nitelendirilebilecek genç hâkim ve savcılar ise, değişime ve yeniliğe daha açık izlenimi vermektedirler. Bu itibarla, yapılan her türlü yargı reformu mutlaka adli kültürün muhtemel etkilerini göz önüne almalı ve varsa olumsuz etkileri bertaraf edici önlemlere başvurmalıdır. Aksi takdirde, büyük ümitlere uygulamaya konulan yeni düzenlemelerden beklentiler hep boşa çıkacak; yeni reform hareketleri ile ilgili girişimler sonuçsuz kalacak­tır. Unutulmamalıdır ki, adalet çarkını döndüren esas güç, insan gücüdür.

 

Kısaltmalar

AB                    : Avrupa Birliği

ABD                : Amerika Birleşik Devletleri

ADR                : Alternatif Uyuşmazlık Çözümleri (Alternative Dispute Resolutions)

AİHM             :  Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi

AİHS              : Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

AÜHFD           : Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi

AY                   : Anayasa

Bkz.                : Bakınız

CGTİK             : Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun

CMK                : Ceza Muhakemesi Kanunu

CMUK             : Ceza Muhakemesi Usulü kanunu

ÇKK                : Çocuk Koruma Kanunu

DGM                : Devlet Güvenlik Mahkemesi

FSHCM            : Fikri ve Sinai Haklar Ceza Mahkemesi

HSYK              : Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu

İİK                      : İcra ve İflas Kanunu

İÜHFM              : İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası

  1. : Madde
  2. s. : Sayfa
  3. ss. : Sayfalar

TCK                 : Türk Ceza Kanunu

TKY                  : Toplam Kalite Yönetimi

UNODC            : United Nations Office on Drugs and Crime

UYAP                 : Ulusal Yargı Ağı Projesi

  1. : Ve devamı

Vol.                     : Volume

YD                      : Yargıtay Dergisi

YK                      : Yargıtay Kanunu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir