CİA TARİHİ -1 – KÜLLERİN MİRASI, ENKAZ DEVRALMAK – CIA Tarihi (Legacy of Ashes – The History of CIA)

CİA TARİHİ – 2- KÜLLERİN MİRASI, ENKAZ DEVRALMAK – CIA Tarihi (Legacy of Ashes – The History of CIA)
7 Ekim 2017
DEV SATRANÇ TAHTASI
7 Ekim 2017

CİA TARİHİ -1 – KÜLLERİN MİRASI, ENKAZ DEVRALMAK – CIA Tarihi (Legacy of Ashes – The History of CIA)

 
Yazar Hakkında: TIM WEINER yirmi altı
yıldan beri Amerikan istihbarat servisleriyle ilgili yazılar yazan Pulitzer
ödüllü bir New York Times muhabiridir. Bu kitap, CIA tarafından düzenlenen
operasyonları izlemek için Afganistan dahil birçok ülkeye seyahat etmiş olan
Tim Weiner’in üçüncü kitabıdır.
 
CİA TARİHİ – 1


ENKAZ
DEVRALMAK, CIA’nın ilk altmış yılının hikâyesidir. Teşkilâtın uğradığı
başarısızlıkların, batı uygarlığının gelmiş geçmiş en güçlü medeniyeti olan
ABD’nin ulusal güvenliğine ne denli büyük bir tehdit oluşturduğunu anlatır.
 
Gücünü
sınırlarının ötesine yansıtmak iddiasında olan bir devletin, yurt dışında neler
olup bittiğini anlamaya, dağların ardını görmeye ihtiyacı vardır. Halkını
buralardan gelecek tehlikelere karşı korumak onun görevidir. Bunun için gizli
operasyonlar yapar. Başkan Eisenhower’ın deyişiyle bunlar “Nahoş ama gerekli
işler”dir. Güçlü ve akıllı bir istihbarat teşkilâtı olmadan generaller ve
Başkanlar kör ve sakattır. Süper güç ABD, hiç bir dönem özlediği böyle bir
teşkilâta sahip olamadı.
 
CIA’nın
yurt dışı geçmişi kısa süreli başarılar ile uzun süreli ve kalıcı
başarısızlıklarla doludur. Yurt içinde ise siyasi güç savaşlarının sahnesidir.
Teşkilâtın bazı başarıları belki bir miktar kan dökülmesini önlemiş,
zenginliklerin korunmasına yaramıştır ama hataları bunları hesapsızca çarçur
etmiştir. Bu hatalar, yüzlerce Amerikan askerinin ve gizli ajanının hayatına
mal olmuş, 11 Eylül 2001’de üç bin Amerikalının terör saldırısında ölmesine ve
sonrasında bir o kadarının da Irak’ta, Afganistan’da yitip gitmesine yol
açmıştır.
 
Bütün
bu olumsuzlukların nedeni, CIA’nın en birincil görevini yerine getirememesidir.
O görev, ABD Başkanını, dünyada neler olup bittiğinden haberdar etmektir! II.
Dünya Savaşından sonra dahi, Sovyet komünizmine direnebilecek tek güç olarak
kalan ABD’nin, eşgüdüm içinde çalışıp Başkanı aydınlatacak bir istihbarat
teşkilâtı yoktu.
 
Savaş
deneyimi olan, vatansever bazı Amerikalılar teşkilât saflarında çalıştılar ama
pek azı vizyon sahibiydi. Başkanları yanlış yönlendirdiler. Olup bitenleri
kavramaktan aciz olan Başkanlar, CIA’ya gizli operasyonlarla tarihin akışını
değiştirme görevi verdiler. Ajanların mesleki eğitimleri, savaş alanlarında
yaptıkları hatalardan ders almak olgusundan ibaretti. Başkan’a duymak
istemediklerini söylemek tehlikeli işti, bu yüzden yurt dışındaki başarısızlıklarını
örtmek, Washington’daki konumlarını korumak için Eisenhower ve Kennedy’ye yalan
söylediler.
 
Johnson,
Nixon, Ford, Carter; bunların hiçbiri teşkilâtın nasıl çalıştığını anlayamadı.
Onlara göre CIA, ya her şeyi halledebilen, ya da her şeyi yüzüne gözüne
bulaştıran bir oluşumdu, bir türlü hangisi olduğuna karar veremediler. CIA’nın
uzman analistleri değerlendirmelerini objektif bilgilere göre değil, halk
arasındaki yaygın inanışlar doğrultusunda yaptılar, düşmanın niyet ve
yeteneklerini hatalı yorumladılar, komünizmin

gücünü yanlış hesapladılar, terörizm tehdidini algılamakta yetersiz
kaldılar.
 
Soğuk
Savaş döneminde CIA’nın en önemli görevi, istidam ettiği ajanlar vasıtasıyla
Sovyetlerin sırlarına erişmekti. Kremlin’in içine nüfuz edebilecek yetenekte
tek bir kişiyi bile elde edemediler. Yanlarına alabildikleri sadece gönüllü olarak
gelenlerdi. Bunların çoğu da, Reagan ve G.W. Bush döneminde, CIA’nın Sovyet
masasında görevliydiler ve Sovyetler hesabına casusluk yapan çift taraflı
Amerikan ajanlarının ihanetine uğrayıp yakalandılar veya öldürüldüler.
 
CIA
Reagan döneminde, kendisine bir üçüncü dünya misyonu yükleyip İran Devrim
Muhafızlarına silah satarak Orta Amerika’daki savaşı finanse etmeye kalkıştı.
Örgütü yönetenler, yasaları ihlâl ettiler ve zaten iyice azalmış olan kurumsal
itibarlarını hepten sıfırladılar. Ama en önemlisi, esas düşmanın, yani
Sovyetlerin zayıflıklarını tespit edemediler.
 
Teknoloji
ilerledikçe, karşı tarafta neler olup bittiğini anlamak insanların görevi
olmaktan çıkıp makinalara devredildi. Uydular belki Sovyet silahlarının yerini
tespit edebildi ama komünizmin yıkılmakta olduğu, soğuk savaş bitene dek
algılanamadı.
 
CIA,
Kızıl Ordu’nun Afganistan’ı işgalini önlemek için milyarlarca dolar harcadı ve
Sovyetlere karşı destansı bir
  bir başarı
kazandı ama İslamcı savaşçılara sağladığı silahların bir gün kendi kafasına
doğrultulabileceğini algılayıp tavır alamadı, bu da tarihi bir
başarısızlıktı.
 
Soğuk
Savaş döneminde CIA’yı bir arada tutan amaç birliği, 1990’larda Clinton
yönetimi sırasında çözüldü. Teşkilât, âdeta Pentagon’un alt birimiymiş gibi
işlemeye başladı. Görünürdeki savaşların stratejilerini belirlemekle
uğraşacağına hiç yaşanmayacak savaşlar için taktikler geliştirmek yolunda
enerjisini harcadı, ikinci Pearl Harbor’u önleyecek gücü kalmamıştı.
 
Beyaz
Saray’a, Irak’ta kitle imha silahları bulunduğuna ilişkin uydurma raporlar
düzenleyince, bir gramlık bir istihbarata dayanarak, bir tonluk yalan yanlış
bilgiler ürettikleri ortaya çıktı, güvenilirliklerini tamamen yitirdiler. Baba
Bush’un, bir zamanlar onurla yönettiği teşkilât, oğul Bush tarafından yurt dışında
paramiliter bir polis gücüne, yurt içinde ise bürokrasiyi felç eden bir oluşuma
dönüştürüldü. G.W. Bush 2004 yılında CIA’yı, Irak’taki savaşın gidişatı
hakkında sadece “varsayımda” bulunmakla suçladı ve aşağıladı, böylece siyasi
anlamda ipini çekmiş oldu.
 
Teşkilât
eğer varlığını sürdürecekse kendini baştan aşağıya yenilemelidir. Bu da yıllar
alacak bir süreçtir. Esasen CIA yöneticileri üç nesildir dünya olaylarını
kavramakta güçlük çekmekteler. Benzer şekilde, gerek Başkanlar gerek Kongre
üyeleri, hatta istihbarat örgütü direktörlerinin neredeyse tamamı, CIA
aygıtının işleyişini anlamakta yetersiz kalmışlardır. Bu yöneticilerden bir
çoğu, teşkilâtı, devraldıkları durumdan daha kötü bir biçimde haleflerine
devretti. Başarısızlıkları yüzünden, Eisenhower’ın deyimiyle her nesil,
kendinden sonraki nesle
“miras olarak enkaz” bıraktı.
Kısacası, altmış yıl önce nasıl bir ortamda bu işe başladı isek, hala aynı
ortamdayız; yani tam bir kaos!
 
Bu
kitap, Amerikan ulusal güvenlik kurumlarının dosyalarında yer alan sözlere,
fikirlere ve belgelere dayanmaktadır. Çalışmayı kaleme alırken, CIA, Beyaz
Saray ve Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde bulunan elli binden fazla belge
okudum, iki binden fazla askerin, istihbarat elemanının ve diplomatın
hikâyelerini dinledim, 1987 yılından bu yana üç yüzü aşkın CIA görevlisi ve
emeklisi ile mülakat yaptım. Her yazılanın kaydı mevcuttur. Bu kitapta kulaktan
dolma bilgi, isimsiz kaynaklara atıf yoktur. Ancak işin doğası gereği
eksiklikler vardır. Hiç bir devlet başkanı ya da CIA direktörü, hele hele
dışardan bir kişi, teşkilât hakkında her şeyi bildiğini iddia edemez. Burada
yazdıklarım, elbette gerçeğin tamamı değildir ama yazılanların tamamı gerçektir
ve umarım faydalı bir uyarı olarak algılanır.
 
Tarihte
varlığını üç yüz yıldan fazla sürdüren bir cumhuriyet görülmemiştir. Dünyayı
gerçek haliyle görüp anlamak bir zamanlar CIA’nın aslî görevi idi. Eğer böyle
gözlere sahip olamazsak ülkemizin büyük bir güç olarak varlığını sürdürmesi
mümkün değildir.
——————————————————–
BÖLÜM
I
“Başlangıçta
hiçbir şey bilmiyorduk” 
Truman Yönetimi
Döneminde CIA 1943 – 1953
“İstihbarat
Küresel ve Totaliter Olmalıdır”
 
Başkan
Franklin D. Roosevelt’in ölümünün ardından, 12 Nisan 1945 tarihinde kendini
Beyaz Saray’da bulan Harry S. Truman’ın istihbarat adına bütün istediği bir
‘gazete’den ibaretti. Ne atom bombasının geliştirilmekte olduğundan haberi
vardı, ne müttefiki olan Sovyetler ‘in niyetlerinden. Yetkilerini hakkını
vererek kullanabilmek için bilgiye ihtiyacı vardı, hepsi o kadar.
 
Kendinden
önceki başkan Roosevelt, savaş zamanında istihbarat hizmeti sağlaması amacı ile
General William J. Donovan’a Stratejik Hizmetler Dairesini (Office of Strategic
Services / OSS) kurdurtmuştu. Ne var ki Donovan’ın OSS’si, kalıcı bir yapılanma
olamayacaktı. Bu dairenin kül yığını enkazından Merkezî Haberalma  Teşkilâtı
(Central Intelligence Agency / CIA) ortaya çıktı. Başlangıçta bu teşkilâttan
Truman’ın beklediği, kendisine dünyada olup bitenlerden bahseden günlük bir
bülten sunmasıydı. Yıllar sonra arkadaşına yazdığı bir mektupta “Amacım asla
bir casusluk organizasyonu kurmak değildi” demişti. Daha işin başında amaçtan sapılmıştı.
                                                       
**********
Onur
madalyalı bir savaş kahramanı olan Donovan, küresel ve totaliter bir savaş
yaşandığından istihbaratın da küresel ve totaliter olması gerektiğine
inanıyordu. Amacı, Amerika’nın düşmanı olan ülkelere karşı yıkıcı operasyonlar
düzenlemek suretiyle bunların yeteneklerini, niyetlerini ve faaliyetlerini
öğrenmekti. Donovan, eski askerlik arkadaşlarından Wall Street brokerlerinden,
üniversite mezunu entellerden, gazetecilerden, dublörlerden, paralı
askerlerden, düzenbazlardan, kısacası her türlü sosyal katmandan, gelişi güzel
bir biçimde topladığı adamlarla inanılmaz bir kadro kurdu. Bu kadro savaş
sırasında, Donovan’ın geniş hayal gücü ile planlanmış bir yığın casusluk ve
sabotaj eylemleri gerçekleştirdi. Kimi başarılı oldu, kimi fiyasko ile
sonuçlandığı halde başarılı imiş gibi gösterildi.
 
Roosevelt’in
Donovan konusunda hep şüpheleri olmuştu. 1945 yılı başlarında, OSS’nin harp
sırasındaki operasyonları hakkında gizli bir tahkikat yapılmasını emretti.
Ortaya Donovan’ın “Amerikan tipi bir Gestapo” yapılanması oluşturmaya çalıştığı
yolunda dedikodular yayılınca Başkan Donovan’a planlarını halının altına
süpürmesi talimatını verdi. 6 Mart 1945 tarihinde ise Genel Kurmayın kararıyla
planlar resmen rafa kalktı.
 
***************
Genel
Kurmay, Başkan’a değil, kendilerine hizmet edecek bir casusluk teşkilâtı
istiyordu. Böylece Amerikan istihbaratını kimin kontrol edeceğine ilişkin üç
nesil boyunca sürecek bir savaş başlamış oldu.
 
OSS’nin
ülke içinde fazla bir itibarı yoktu, Pentagon nezdinde ise hiç! Askerler
şifreli Japon ve Alman haberleşmelerinden elde ettikleri bilgileri OSS’cilere
vermiyordu. II. Dünya Savaşının sona ermesiyle Kongrenin başlattığı
araştırmalar, ülkenin kendini savunması için başka yöntemlere ihtiyacı olduğunu
açığa çıkardı. Pearl Harbor faciasının yaklaşmakta olduğuna dair bölük pörçük
bir çok bilginin mevcut olduğu ama kurumların kendi aralarındaki çekişmeler
yüzünden bilgi paylaşımının yapılamadığı ve bu yüzden parçaların
birleştirilerek büyük resmin kimse tarafından görülemediği bu araştırmalar
sırasında anlaşılmıştı. Roosevelt’in Donovan hakkında istemiş olduğu gizli
rapor ise ancak soğuk savaş sonrasında kamuya açıklandı. Yer yer Donovan’ın
şahsını da hedef alan rapor, OSS’nin savaş sırasında yaptıklarını yerden yere
vuruyor ve “Amerikan çıkarlarına ciddi zarar vermiş” olmakla suçluyordu.
İthamların bazıları şöyleydi; Romanya’da bir eğlence mekânında evrak çantasını
unutmak (sonrasında çantanın bir dansöz tarafından Nazilere verilmesi),
yeteneğe göre değil, yandaşlık  kriterine
göre personel istihdam etmek, Liberya gibi uzak bölgelere ajan göndermek, sonra
onları orada unutmak, savaşa tarafsız olan İsveç’e yanlışlıkla komando
birlikleri indirmek, Fransa’da ele geçen bir Alman cephaneliğinin başına
nöbetçi dikmek sonra hepsini birden havaya uçurmak, Roma’nın Nazilere teslim
olmasından sonra OSS’nin hatalı istihbarat geçmesi neticesinde 1.100 kişiden
oluşan bir Fransız birliğinin düşman tarafından tuzağa düşürülmesine ve tamamen
yok edilmesine neden olmak vs.
 
Başkan
Roosevelt 12 Nisan 1945 tarihinde vefat ettiğinde Donovan, teşkilâtının sonunun
geldiğini anlamıştı. Vefatı takip eden bir aylık matem süreci boyunca
Washington’da müthiş bir iktidar çekişmesi yaşandı. Savaşın Avrupa cephesinde
sonlanıp zaferin ilân edildiği 8 Mayıs 1945 tarihini takip eden günlerde
Donovan ülkesine dönerek gerek Kongrede gerekse basın nezdinde kendini savunma
mücadelesine girişti. Yeni Başkan Truman onu fazla ciddiye almadı ve Japonya’ya
atom bombası atılmasından altı hafta sonra 20 Eylül 1945 tarihinde, Donovan’ın
Gestapo biçimi yapılanmalara teşne olduğu kararına vardı ve kendisini görevden
alarak OSS teşkilâtının on gün içinde dağıtılmasını emretti. Amerikan casusluk
örgütü böylece ortadan kalkmış oldu.
“Güç
ve Şiddet Mantığı”
 
Harp
bitmiş, Nazi tehdidi bertaraf edilmiş ama onun yerini Sovyet tehdidi almıştı.
ABD’nin ise bu tehditle baş edebilecek bir istihbarat birimi yoktu. Gelecekte
kurulacak olan teşkilâtta rol alacak liderler ise iki kampa ayrılmışlardı. Bir
kısmı espiyonaj teknikleri kullanılması suretiyle, sabırla ve yavaş yavaş gizli
istihbarat toplanması gerekliliğini savunuyor, diğer kısmı ise örtülü
operasyonlar gerçekleştirerek düşmanla adı konmamış bir savaşa girilmesinden
yana tavır alıyordu. Casusluk yanlıları dünyayı anlamayı, gizli operasyon
yanlıları ise dünyayı değiştirmeyi amaçlıyordu. Yöntem konusu bir yana,
yönetimin kimde olacağı ayrı bir tartışma konusuydu. Genel Kurmay yönetimin
kendisinde olması konusunda bastırıyor, Kara ve Deniz Kuvvetleri kendilerine bağlı
ayrı bir teşkilât istiyor, efsanevi FBI Başkanı J. Edgar Hoover, global
casusluk operasyonlarının FBI tarafından yürütülmesini savunuyordu. Dışişleri
Bakanlığı ise bu tür faaliyetleri kendi bünyesine alma çabasındaydı. Posta
İdaresi bile istihbarat meselesini sahiplenmenin peşindeydi.
 
Truman,
II. Dünya Savaşı sırasında oluşturulmuş olan muazzam Amerikan savaş aygıtının
demonte edilmesi işini Bütçe Dairesinin Başkanı Harold. D. Smith’e vermişti.
Uyarı ondan geldi. Pearl Harbor öncesinde ABD,
dünyadaki olaylardan habersiz, içine kapanık, saf ve masum bir yapı arz
etmeye başlamıştı. Truman, bu konuda bir şeyler yapmanın vaktinin geldiği
gerçeğini nihayet farkına vararak, Deniz Kuvvetleri İstihbarat Dairesi Başkan
Yardımcısı Sidney W. Sours’a bir teşkilât kurdurttu. Ne var ki bu teşkilâtın bir
görev tanımı bile yoktu. Truman ‘gazete’ istiyordu. Casusluk yapılmayacaktı.
Sours, hiçbir devlet örgütünden destek alamadı. Yüz gün sonra da, dişe dokunur
yegâne hizmet olarak şu çok gizli notu Başkan’a vererek görevi bıraktı: “SSCB
hakkında en üst düzeyde istihbaratın en kısa zamanda edinilmesi ABD açısından
hayati öneme haizdir.”
 
O
günlerde Kremlin’le ilgili en güvenilir, en işe yarar bilgiler Moskova
Büyükelçisi, Emekli General Walter Bedell Smith ve yardımcısı George Kennan’dan
alınmaktaydı. Bedell çok sonraları CIA Başkanı olacaktır. Bu dönemde Kennan’dan
Washington’a tam 8.000 kelimeden oluşan ve “Uzun Telgraf” adıyla ABD diplomasi
tarihinin en meşhur yazışması olan tel çekilir. Tam bir Sovyet paranoyasını
yansıtan bu belgenin tek cümlelik özeti şudur: “Sovyetler akıl ve mantığa
kapalıdır, onlar sadece güç ve şiddet mantığından anlarlar.”
 
**********
1946
ortalarında, merkezî haberalma biriminin ikinci başkanlığına eski bir pilot
olan General Hoyt Vanderberg getirildi ama o da Kongre’nin onayı olmadan harcama
yapamıyordu ve para olmadan güç de olmuyordu. Bu dönemde, Vanderberg, bütçe
dışı kaynaklardan sağladığı paralarla Avrupa’dan bilgi satın alma işine
girişti. Sovyet niyetlerini, bu yöntemle anlamaya çalıştı. İşe yaramaz
istihbarat için, işe yaramaz adamlara milyonlarca dolar ödendi. Ortalık, yakın
tarihteki, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu haberlerine benzer
asparagas haberlerden geçilmiyordu; “Balkanlardaki Sovyet Generalleri,
İstanbul’un düşüşü şerefine kadeh tokuşturuyor… Stalin Türkiye’yi işgal edip
buradan Akdeniz ve Orta Doğu’ya atlayacak … vs.” Hangi haberin doğru, hangi
haberin uydurma olduğunu ayırt etmek, istihbarat birimlerinin en çetrefil
görevi haline gelmişti.
 
Böyle
bir ortamda Sovyet ilerlemesini önlemenin tek yolu olarak, Kızıl Ordunun
tedarik hatlarının Romanya’da kesilmesi olacağına karar verildi. Amerikan
görevlileri ve elde edilen Romen işbirlikçileri ile gizli bir direniş hareketi
oluşturuldu. Bu oluşumun içine sızmayı başaran deneyimli Sovyet casusları kısa
zamanda örgütü açığa çıkarıp sorumlularını kendi yöntemlerine göre bertaraf
etti. Romanya’nın başına gaddar bir dikta yönetimi geçti. Bunu çabuklaştıran
da, ilk sınır ötesi gizli operasyonunda başarısız olan acemi Amerikan
istihbarat grubu olmuştu.
 
“Yangını
Yangınla Söndürmek”
 
Frank
ve Poly Wisner çiftinin Washington’daki evi, 1947 yılı boyunca Pazar akşamları,
ABD ulusal güvenlik teşkilâtının şekillendirileceği toplantılara sahne
oluyordu. Geleneksel hale gelen bu toplantıların menüsündeki ana ‘gıda’ maddesi
içki idi. Katılımcılardan biri olan yeni Dışişleri Bakanı G.C. Marshall,
Kennan’ı bakanlığının Politika Plânlama Dairesinin başına getirdi. Altı ay
sonra da, dünyayı yeniden şekillendirecek üç hayatî karar devreye girdi:
 
Truman
Doktrini:
Dünyanın herhangi bir ülkesine, ABD’ye düşman bir ülke tarafından
yapılacak saldırı, Amerika’ya yapılmış sayılacaktı. Bu çerçevede, yabancı
ülkelerde yaptığı faaliyetleri durdurması konusunda Sovyetlere uyarıda
bulunulması kararlaştırıldı. Ayrıca,
-Komünizmin
yayılmasına karşı bir kalkan oluşturarak ABD’nin etkinliğinin artırılması
amacıyla Marshall Plânının devreye alınması ve, 
Merkezî
Haberalma Teşkilâtı adlı gizli bir servisin kurulması kararları alındı.
 
***********
1947
yılının Şubat ayında İngiltere, artık Yunanistan ve Türkiye’ye askerî ve
ekonomik yardım yapamayacağını ABD’ye bildirdi. Doğacak boşluğun Sovyetler
tarafından doldurulacağı endişesiyle Amerika, Yunanistan’a milyonlarca doların
yanı sıra savaş gemileri, silah ve asker gönderdi. Atina müthiş bir casusluk merkezine
dönüşmüştü. Avrupa’da Sovyet tehdidi giderek artıyor ama ABD’nin hala güçlü ve
koordineli bir biçimde çalışan istihbarat teşkilâtı bulunmuyordu. CIA, içe
dönük siyasi çekişmelerin gölgesinde, 18 Eylül 1947 tarihinde resmen kuruldu.
Ancak doğuşu daha baştan sakattı. En temel görevlerinden biri Pentagon ve
Dışişleri Bakanlığından gelen raporları koordine etmek olsa da bizatihi bu
teşkilâtların içinden gelen şiddetli bir muhalefete muhataptı. Yetkileri
yeterince belirgin değildi. Resmi bir tüzüğe ve Kongre onaylı mâli kaynaklara,
kuruluşundan ancak iki yıl sonra kavuşabilmişti. Teşkilâtın gizlilik kuralları,
ABD’nin demokratik şeffaflık prensipleriyle çelişiyordu zira mevcut haliyle,
dünyadaki faaliyetleri ve ne dolaplar çevirdikleri, Başkan dahil, kimse
tarafından tam olarak denetlenemiyordu.
 
Statüsüne
göre, CIA’ya gizli operasyonlar yapma yetkisi ancak Ulusal Güvenlik Konseyi
(National Security  Council / NSC)
tarafından verilebiliyordu. Ne var ki NSC, genellikle Başkan’ın katılımı
olmaksızın, ayda yılda bir toplanabilen etkisiz bir yapılanmaydı. Sovyet
tehdidinin bu denli tırmandığı bir dönemde, ülkede ulusal güvenlik konularında
yaşanan bu kararsızlık ve uyumsuzluk vahim mertebedeydi. Kennan’ın tabiriyle
“Amerikan halkı her ne kadar böyle yöntemleri onaylamayacak olsa da ulusal
güvenlik adına yangının yangınla söndürülmesi kaçınılmaz bir gereklilik”
haline dönüşmüştü. Neticede, Savunma Bakanının da örtülü biçimde onayladığı bir
kararla “Gerilla Savaşı Birlikleri” örgütü kuruldu. Amerikan gizli servis aygıtı
böylece harekete geçirilmiş oldu
 
*************
Ulusal
Güvenlik Konseyinin CIA’ya verdiği ilk ‘çok gizli’ görev (14.12.1947)
Sovyetlerin girişimlerine örtülü psikolojik harekât eylemleriyle karşılık
verilmesi oldu. Bu kapsamda gizli servis ajanları, İtalya’da 1948 yılı Nisan
ayında yapılacak seçimlerde komünistlerin kazanmasını engellemek için
alelacele, çizmenin yolunu tuttu. Milyonlarca Katolik’in ruhanî liderliğini
yapan Papa’nın ülkesi, Batı medeniyetlerinin beşiği İtalya, Allahsız bir
hükümetin insafına terk edilemezdi. Operasyonlara Kongre henüz onay vermemişti,
örgüt de tüzüğünde belirlenmiş yetkileri fazlasıyla aşıyordu ama savaşa falan
girilmiyordu ne de olsa, Sovyetlere kendi usulleriyle cevap veriliyordu sadece.
 
Teşkilâtın
mâli kaynakları yetersizdi. Savaş sonrası döviz piyasalarında meydana gelebilecek
çalkantılara bir önlem olarak oluşturulmuş bütçe dışı “döviz istikrar fonu”na
dalındı. Siyah torbalara doldurulan paralar, CIA tarafından yapılandırılan
siyasi partilerin politikacılarına, Vatikan’ın siyasi kanadı olan Katolik
Girişimi’nin papazlarına aktarıldı. Yöntem işe yaradı ve seçimler, Komünist
Parti’nin koalisyon ortağı olmasını gerektirmeyecek bir farkla Hristiyan
Demokratlar tarafından kazanıldı. Siyasi partiler ile CIA arasındaki aşk böyle
başladı ve siyah torbalar, gelecek yirmi beş yıl boyunca daha nice ülkede,
seçimleri aynı yöntemle satın aldı.
 
İtalyan
seçimleri öncesinde Sovyetler Çekoslovakya’yı işgal edip önde gelen
yöneticilerini tutuklamaya başlamıştı.
ABD  kamuoyu  panikledi.
Bu  ortamda  Truman,
Marshall  Plânını  fazla
zorlanmadan    Kongreden 
geçirdi.
Plân, özgür dünyaya, harbin yarattığı zararları gidermek için, beş yıllık bir
süreçte 13,7 milyar Dolar yardım yapılmasını öngörüyordu. Böylece Sovyetlerin
yayılmasına karşı Amerikan yapısı, siyasi ve ekonomik bakımdan kucaklayıcı bir
barikat inşa edilmiş olacaktı. Plânın içine sıkıştırılmış basit bir kayıt
sayesinde CIA da, siyasi manevralarını sürdürebilmek için büyük bir kaynak elde
edecekti. Şöyle ki: Yardımdan istifade edecek her ülke, çekeceği paraya eşit bir
meblağın kendi para biriminden karşılığını bir fona koyacak ve kalkınma
hamleleri bu şekilde finanse edilecekti, ancak küçük bir şart vardı; oluşan
fonun %5’i CIA’ya aktarılacaktı!
 
Teşkilât
bu fonlardan, kimseye hesap vermek zorunda kalmadan milyarlarca Dolar
hortumladı. Bu global para aklama mekanizması soğuk savaş bitene kadar gizli
kaldı ve gizli operasyonları finanse etti. Hortumlanan paralarla saygın
kişilerin yönettiği, itibarlı dernekler, konseyler, kamuoyu yapıcı oluşumlar
desteklendi. Sovyetler de benzeri işleri, tüm Avrupa’ya yayılmış yayınevleri,
gazeteler, öğrenci ve işçi örgütleri vasıtasıyla yapıyordu.
 
Soğuk
savaş böylece sürerken, CIA, savaşın sıcağa dönüşmesi halinde kullanabileceği
direniş birliklerini adım adım oluşturmaktaydı. Bu çerçevede, akla gelebilecek
en sıradan isim altında bir de vurucu güç yapılandırıldı; Politika Koordinasyon
Dairesi (Office of Policy Coordination / OPC). Güç CIA çatısı altında
oluşturulmuştu ama oluşumun şefi, yapılan işlerin hesabını, etkisiz bir kişilik
olan CIA başkanı yerine, Dışişleri ve Savunma Bakanlarına veriyordu. Bunlardan
biri (Dışişleri), vurucu güç biriminden (OPC), ‘söylenti yayma, rüşvet verme,
anti komünist cepheler oluşturma’ gibi görevler bekliyor, diğeri ise (Savunma)
‘gerilla hareketleri, yeraltı orduları, sabotaj ve suikastlar’ gibi işlere
bulaşmasını istiyordu.
 
*************
Berlin,
soğuk savaş meydanlarının en büyüğü idi. Buradaki CIA bürosunun başında bulunan
Wisner, bölgedeki Sovyet gücünü sarsmak için yeni bir Alman para biriminin
oluşturulması gerektiğini savunuyordu. Rusların bunu ret etmesi kaçınılmazdı,
böylece savaş sonrası Berlin’de güç paylaşımı görüşmeleri akamete uğrayacak,
oluşacak yeni siyasi durum Rusları geriletecekti. Plân uygulamaya konuldu ve
Sovyetlerin cevabı hiç gecikmeden geldi: Berlin’in tecridi! Berlin tecridini
aşmak için Amerikalılar hava köprüsü kurmak zorunda kaldı.
 
Moskova’nın
nükleer silâhlar, jet uçakları, füzeler, biyolojik silâhlar konularında
kaydettiği ilerlemeler hakkında acilen istihbarata ihtiyaç vardı. Berlin tam
bir casuslar savaşına sahne oluyordu. Wisner, karşıdan sürpriz bir saldırıya
maruz kalmadan önce tanklarla, toplarla Berlin’e girilmesini savunmaktaydı.
Neyse ki edinilen bilgiler ne Sovyetlerin, ne de yeni müttefikleri Doğu
Almanların bir sıcak savaş hazırlığı içinde olduğuna işaret ediyordu. Wisner’in
önerisi bu nedenle kabul görmedi ama kararlılık ruhu amirlerince takdir edildi.
Gizli
operasyonların bir komisyon tarafından değil, Pentagon ve Dışişlerinin
desteğini arkasına alan tek bir  kişinin
başkanlığında yürütülmesi gerektiğine ilişkin görüş ağırlık kazanınca bu
kişinin Frank Wisner olmasına karar verildi. Wisner’in gizli operasyonlar
ihtirası, Amerika’nın dünyadaki konumunu sonsuza kadar değiştirecekti.
“En
Gizli Şey”
 
Frank
Wisner, Sovyetleri eski sınırlarına geriletmek ve Avrupa’yı komünistlerin
tasallutundan korumak göreviyle 1 Eylül 1948 tarihinde, Amerikan Gizli
Operasyonlar Servisi sorumluluğunu yüklendi. Yaptığı işlerin ABD dış politika
prensipleriyle bağdaşıp bağdaşmadığına aldırmadan ve üstlerine bilgi vermeden
deliler gibi çalışıyordu. Wisner’in espiyonaj gibi zahmetli işlerle kaybedecek
vakti yoktu, darbe tezgâhlamak, politikacılara rüşvet vermek gibi kestirme
yollarla acil işlerini daha kolay halledebiliyordu. Yönettiği servis, onun döneminde,
en geniş bütçeye, en geniş kadroya ve en büyük güce sahip olarak CIA’nın
içindeki en yetkili birimdi. Bu durum tam yirmi yıl sürdü. Gizli Operasyonlar
Servisi, Sovyet ekonomisini batırmak amacı ile işleri sahte para  basmaya kadar götürdü. Wisner, tüm gücü ile
III. Dünya savaşı için hazırlık yapıyordu. İşini yürütebilmek için nerede bir
yetenekli insan görse, daha fazla maaş ve ikbal vaad ederek o kişiyi kadrosuna
katıyordu. Bunların arasında, sonraları Yunanistan, Türkiye, Arnavutluk,
Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve Yugoslavya’dan sorumlu olacak James
McCargar’da vardı. Politika Koordinasyon Dairesinin başına getirilmişti.
Operasyonları gizli olsa da CIA, kamunun bildiği bir devlet kuruluşuydu ama
Politika Koordinasyon Dairesinin sadece operasyonları değil, bizatihi kendi
varlığı da gizliydi, o kadar ki, kurulduğu ilk yıllarda ABD hükümeti içinde pek
az bilinen varlığı,  atom bombasından
sonraki “en gizli şey”di.
 
“Zengin
ve Kör Bir Adam”
 
II.
Dünya Savaşında ABD, komünistlerle işbirliği yaparak faşistlere karşı savaştı.
Soğuk savaş sırasında ise faşistlerle omuz omuzaydı ve onları komünistlere
karşı kullandı. Bu dönemde, ABD işgali altındaki Almanya’da, 2 milyondan fazla
komünizm karşıtı Doğu Avrupalı ve Rus, ne yapacağını bilmez bir biçimde
ortalıklarda dolanıp durmaktaydı. Wisner, bunların arasından oluşturulacak
paramiliter bir güçle Sovyetlere karşı savaşmayı kafasına takmıştı. Ne var ki
bu kişiler son derece farklı etnik kökenlerden gelmekle kalmayıp değişik
ideolojik yapılara sahipti ve hiç de tek vücut olup direnişe geçebilecek bir
homojenite göstermiyordu. Eski faşistler, Sovyet baskısından kaçanlar, hep
kendilerini çok önemli ve etkiliymiş gibi göstererek kapağı CIA saflarına atmaya
çalışıyorlardı. Teşkilât bunlar için milyonlar harcıyor, Pentagon bütçesi içine
sokuşturulmuş fasıllar çerçevesinde inanılmaz meblağlar el değiştiriyordu.
Alman askerî istihbarat dairesinin eski bir çalışanı olup sonrasında CIA’ya
katılan bir ajan, Amerikan haberalma örgütü için “Abwehr’i (Alman askerî
istihbaratı) gözleri gibi kullanmaya çalışan zengin ve kör bir adam
benzetmesini yapmıştı.
 
**************
CIA,
devşirmelerini kullanarak Ukrayna, Arnavutluk, Doğu Almanya ve sair ülkeler
üzerinden Moskova’ya sızmak için sayısız girişimde bulundu. Ajanlar, gözü pek
Polonyalı pilotların kullandığı işaretsiz uçaklarla demir perde gerisine
indiriliyor ama çoğu Sovyet yetkililerince teker teker yakalanıyordu.
Komünistler esirlerine zorla “Her şey yolunda, daha para gönderin, daha silâh
gönderin” diye mesajlar göndertiyor, gönderilen ganimete el koyduktan sonra da
onları öldürüyordu.
 
İşin
iç yüzü yıllar sonra ortaya çıktı. CIA teşkilâtındaki gizli operasyonların
güvenliğinden sorumlu şef James J. Angleton, tüm bu operasyonları,
Pentagon’daki oda arkadaşı, İngiliz istihbarat görevlisi Kim Philby ile
birlikte düzenliyordu. Philby ise, Moskova hesabına da çalışan çift taraflı bir
casustu ve CIA tarafından görevlendirilmiş paraşütçülerin indirilecekleri
noktaların koordinatlarını Sovyetlere veriyordu. Alkolik Angleton’un, yakın
dostu Philby’nin yaptıklarından haberi olmadığı gibi Amerikan hükümeti içinden
de bu kayıpların neden verildiği hakkında fikri olan yoktu. Yıllar sonra CIA,
bu mültecilerin Sovyetler aleyhine kullanılmasının gerçekçi bir fikir
olmadığını kabul etti ama 1950’ler boyunca, demir perde arkasına sızmaya
çalışan yüzlerce CIA ajanının esir düşüp öldürülmesinin hesabı hiç sorulmadı.
Angleton ise yararlı (!) hizmetleri nedeniyle terfi ettirilip yirmi yıl daha
görevini sürdürdü.
 
************
CIA’nın
Bilimsel İstihbarat bölümü 20 Eylül 1949 tarihinde Sovyetlerin atom bombası
yapabilecek yeteneğe ulaşabilmesi için daha en az dört yıla ihtiyacı
bulunduğunu güvenli bir eda ile yönetime bildirdi. Bundan tam üç gün sonra
Truman, Stalin’in atom bombasına sahip olduğunu açıkladı. İlgili CIA birimi,
Moskova’nın kitlesel imha silâhları imâl etme kapasitesine sahip olup olmadığı
hakkındaki tespitleri yapabilecek teknik yeteneklerinin bulunmadığını itiraf
etti. Bu eksikliklerinin Amerika’nın başına büyük felaketler getirebileceğini
açıkladı. Bu sarsıcı açıklama üzerine CIA yönetimi panikledi ve ajanlarına
gidip Sovyetlerin savaş plânlarını çalmalarını emretti. Ancak bu, Mars
gezegenine casus yerleştirilmesini emretmek kadar nafile bir talimattı. Kısa
bir süre sonra, Uzak Doğu’dan sürpriz bir saldırı haberi geldi. III. Dünya
Savaşının başlangıcını işaret edecek kadar önemli bir gelişmeydi bu.
“Onlar
İntihar Eylemleriydi ”
 
Kore
savaşları CIA’nın ilk büyük sınavıydı ve teşkilât bu sınavında ilk gerçek
liderini kazandı: General Walter Bedell Smith. Smith, örgütün dördüncü yılında,
dördüncü başkan olarak iş başına geçtiği gün ne tür bir enkaz devraldığını
farketti. İğneleyici bir dile sahip, otoriter ve mükemmeliyetçi bir tipti.
Wisner’in teşkilât başkanına değil, Pentagon ve Dışişlerine bağlıymış gibi
çalışmasına, CIA için ayrılmış bütçenin neredeyse tamamını kullanmasına derhal
son verdi.
 
Truman’ın
Bedell Smith’den ilk istediği, Kore hakkında etraflı istihbarat getirmesi oldu.
Verdiği bu talimatın ardından
Başkan,   birliklerini   Kuzey
Kore’nin   derinliklerine   kadar
sokmuş   ve   Çin’in
asla   bir    saldırıda 
bulunmayacağı
iddiasında olan General D. MacArthur ile bir toplantı yapmak üzere Pasifik’teki
Wake adasına uçtu.
 
Mao
Tse-tung’un, ulusalcı Chiang Kai-shek güçlerini püskürtüp Çin Halk
Cumhuriyetini ilân ettiği o 1949 yılında CIA, Çin’de olup bitenlerden tamamen
habersizdi. MacArthur’da duruma hiç yardımcı olmuyordu zira CIA ajanlarından
nefret ediyor, onları Uzak Doğu’dan mümkün olduğunca uzak tutabilmek için
elinden geleni ardına koymuyordu.
 
CIA’nın
harp sahasındaki istihbarat kaynakları, güvenirlilikten yoksun ve
yolsuzluklarıyla ünlü Güney Kore başkanı Syngman Rhee ile Çin ulusalcı lideri
Chiang Kai-shek’in ajanlarından ibaretti. Bu dalavereciler ise teşkilâtın
parasını sömürmüş karşılığında işe yaramaz, yalan yanlış bilgilerle dolu kağıt
yığınları vermişti.
 
ABD’nin
gerçek anlamdaki tek güvenilir bilgi kaynağı, telsiz merkezinin dinlemelerine
takılan, Moskova ile Uzak Doğu arasındaki şifreli haberleşmelerdi. Telsiz
dinlemeleri, tam da Kuzey Kore lideri Kim İl-sung’un, Stalin ve Mao ile
saldırıya geçme konularını tartıştığı sırada kesiliverdi. Amerikalılar için bu
çok önemli bilgi kaynağını tek başına susturan ise Sovyetler hesabına casusluk
yaptığı sonradan anlaşılan servis çalışanı W.W. Weisband idi.
 
Telsiz
istihbaratında yaşanan bu berbat durum karşısında Bedell Smith yeni bir
yapılanmaya ihtiyaç duydu ve Ulusal Güvenlik Ajansı (National Security Agency /
NSA) böyle kuruldu. Zaman içinde CIA bu teşkilâtın yanında, büyüklük ve güç
açısından cüce kalacaktı. Yarım yüzyıl sonra NSA, Weisband olayını “büyük
ihtimalle ABD tarihinin en önemli istihbarat kaybı” olarak niteledi.
 
***************
Truman
ile MacArthur arasında 11 Ekim 1950 tarihinde Pasifik’teki Wake adasında
yapılan toplantıya dönülecek olursa, CIA, görüşme gününe kadar Çin’in herhangi
bir saldırı ihtimali olmadığına dair ısrarla yanıltıcı bilgiler verdi durdu.
Ancak Çinliler, 1 Kasımda 300.000 kişilik bir orduyla öyle sert bir saldırıda
bulundu ki,  Amerikalıların tümü nerdeyse
denize dökülüyordu. CIA, önceki yılın tüm siyasi gelişmelerini yanlış okumuştu;
Sovyetlerin atom bombası, Kore savaşı, Çin istilası… İşi Amerika’yı
sürprizlerden korumak olan teşkilât fena faka basmıştı. Truman acil durum ilân
etti ve General Eisenhower’ı yeniden aktif göreve davet etti. Olayların
şaşkınlığındaki Bedell Smith ise CIA’yı profesyonel bir istihbarat servisine
dönüştürme mücadelesine girişti. Başkan Truman’a ve Ulusal Güvenlik Ajansına şu
soruyu yöneltti: “CIA gerçekten Doğu Avrupa’da, Çin’de, Rusya’da silahlı darbe
hareketlerini desteklemekle mi görevlidir?”. Pentagon ve Dışişlerinden şu
cevabı aldı: “Evet, bütün bunlar ve daha fazlası!”
 
Bedell
Smith bütün bunların nasıl gerçekleşeceğinin merakı içindeyken Gizli
Operasyonlar sorumlusu Wisner, her ay yüzlerce üniversite öğrencisini işe
alıyor, bunları birkaç haftalık üstün körü bir eğitimden geçirdikten sonra
deniz aşırı ülkelere gönderiyordu. Bu genç insanlar, daha kendileri doğru
dürüst bir askerî ve siyasi deneyimden yoksun iken, Pasifik’teki adı sanı
duyulmamış adalarda, Kore’de, Çin’de, dilini kültürünü bilmedikleri insanları
örgütleyip komünistlerin üzerine salmakla görevlendiriliyorlardı. Kendilerini
neyin beklediğinden bîhaber olan bu gençler, karadan, denizden ve havadan
düşman saflarının gerilerine gizlice geçiriliyor ve yüzlercesi, binlercesi
hayalî direniş gruplarına katılacağım diye yitip yok oluyordu. Bir Ulusal
Güvenlik Ajansı yetkilisi yapılanları, sorumsuzluk örneği “intihar eylemleri”    olarak nitelemişti.
 
Bu
anlamsız operasyonlar için milyonlarca dolar boş yere harcanıyor, olup bitenler
ise üst yönetime birer başarı öyküsü olarak yansıtılıyordu. Kore savaşının
bitiminden çok sonraları ortaya çıkan raporlarda bizzat CIA, bu zavallı ajanlar
tarafından edinilip Pentagon ve Beyaz Saray’a sunulan istihbaratın aslında
Kuzey Kore ve Çinli ajanların yanlış yönlendirmeleriyle düzenlenmiş uydurma
bilgiler olduğunu kabul etti. Ne yapıldı ise bir türlü Kuzey Kore’ye nüfuz
edilememiş olunması, CIA tarihindeki en uzun süreli istihbarat başarısızlığı
olma şampiyonluğunu hala sürdürmektedir.
 
************
Teşkilât,
Kore Savaşı sürerken 1951 yılında ikinci bir cephe açtı. Mao’nun savaşa
girmesiyle panikleyen CIA Çin masası yetkilileri, her nasılsa kendilerini,
Kızıl Çin içlerinde 1 milyon gerilladan oluşan rejim karşıtı bir güç olduğuna
inandırmışlardı. Bu güçle buluşup Mao’ya karşı bir direniş başlatmak için ana
kara içlerine 200.000 gerillayı donatacak yeterlilikte silah ve yüzlerce ajan
indirildi. Ne var ki tüm arayışlara rağmen, varlığından bahsedilen direniş
güçleri bir türlü bulunamadı.
 
CIA’nın
Kuzey Kore tiyatrosunun son sahnesi Burma’da oynandı. Trajik olduğu kadar komik
bir öyküdür. 1951  yılı başlarında Çin
komünist ordusu, General MacArthur’un güçlerini güneye doğru kovalıyordu.
Pentagon, ulusalcı Çin birliklerine ikinci bir cephe açtırabilirse Amerikan
ordusu üzerindeki baskıyı hafifletebileceğini düşündü. Bu maksatla, Kuzey
Burma’da, Çin sınırına yakın bir bölgede mahsur kalmış olan ulusalcı general Li
Mi ile işbirliğine girişti. General, Amerikalılardan silah ve altın istedi.
İstekleri karşılanan Li Mi birlikleriyle kuzeyden Çin’e girdi ama Mao
güçlerince perişan edildi. Çünkü Bangkok’taki telsizci Çinli bir komünist
ajandı ve olacakları karşı taraf haber vermişti. Li Mi ve adamları önce geri
çekildi sonra yeniden toparlanmaya başladı. Wisner  onlara daha çok silah ve para gönderdi ama
yandaş direnişçiler savaşmıyordu nedense. Çok sonraları, Golden Triangle (Altın
Üçgen) diye anılan dağlık bölgeye gizlendikleri, buradaki yerel kadınlarla aile
kurup çoluğa çocuğa karıştıkları ve haşhaş ekim işine giriştikleri anlaşıldı.
Yirmi yıl sonra CIA, Burma’da yeni bir savaşa
girmek zorunda kalacaktı. Bu seferki düşman, Burma’yı dev bir eroin
laboratuvarı haline getirmiş olan uluslararası uyuşturucu baronu Li Mi idi!
 
Teşkilâtın
tüm Kore operasyonları fiyasko ile sonuçlandı. CIA’nın ikinci adamı Dulles ise
batı uygarlığı için gerçek savaş alanının Avrupa olduğuna inanıyordu. Onun
görüşüne göre Asya, gösterinin alt unsurlarından biriydi. Uzak Doğuda
kaybedilen binlerce Amerikalı ve Amerikan yandaşı yerel insanın hayatı için ise
şunları söyledi: “Bütün birliklerinizi tam anlamıyla hazır hale getirip, savaşı
yüzde yüz kazanacağınızdan emin olacağınız zamana kadar bekleyemezsiniz. Bir
yerden başlamak ve ilerlemek zorundasınız… Bu arada birkaç şehidiniz olacak,
bazı insanlar ölecek tabii…”
“Yanılsamalarla
Dolu Alabildiğine Geniş Bir Alan ”
 
Dulles,
komünizmin ancak gizli operasyonlarla çökertilebileceği inancındaydı. Eğer
Rusya eski sınırlarına geriletilecekse, ona göre hücum, Doğu Avrupa’dan
başlatılmalıydı. Yakında ABD’nin Moskova Büyükelçiliğine atanacak olan Chip
Bohlen, Dulles’e şöyle dedi; “ Siyasi savaş mı açıyoruz? Bunu zaten 1946’dan
beri sürdürüyoruz ve ne kadar başarılı olduğumuz tartışmalı. Söz konusu olan
yeni bir hücum başlatmaksa, önümüzde yanılsamalarla dolu alabildiğine
geniş bir alan görüyorum
.”
 
Kore
savaşı bütün hızıyla sürerken Genel Kurmay CIA’ya, Sovyetler Birliğini hedef
alan geniş bir gizli operasyon başlatması talimatını verdi. O dönemde Marshall
Plânı, Amerika’nın müttefiklerine silâh sağlama anlaşması haline dönüşmekteydi.
CIA, bu eğilimi tüm Avrupa’yı, Sovyetlerle girişilebilecek bir savaşa karşı
silahlandırma fırsatı olarak gördü. İskandinavya’nın ormanlarına, Fransa’ya,
İtalya’ya, Yunanistan’a uçaklardan sandıklar dolusu silâh indirildi, göllere
külçe altın atılıp gizlendi. Ukrayna’nın bataklıklarına, Baltık ülkelerine,
paraşütle ajanlar ve milis güçleri indirildi. Sovyet imparatorluğunda casusluk
yaparak bilgi toplama görevi giderek, rejimi yıkma amaçlı bir savaş biçimine
bürünmekteydi.
 
*************
Bedell
Smith, Wisner’in bir haltlar karıştırdığından emindi. Güvendiği adamlardan biri
olan General Trusscott’u Almanya’daki CIA çalışmalarını gözlemlemek ve şüpheli
gördüğü her eylemi askıya aldırtmakla görevlendirdi. Teftiş sırasında, saatli
bomba gibi patlamak üzere olan bir çok şüpheli programla karşılaşıldı.
Bunlardan biri, “Denizaşırı Ülkelerde Sorgulama Programı” adı verilen bir
uygulamaydı. CIA, iki taraflı casusluk yaptığından şüphelendiği ajanları
sorgulamak amacıyla gizli hapishaneler oluşturmaktaydı. Almanya ve Japonya’nın
yanı sıra Panama’da faaliyete geçirilen hapishane bunların en büyüğü idi.
Panama Kanalı yakınlarındaki bir ABD deniz üssünde bulunan bu hapishanenin
tutukluları üzerinde, işkenceyi andıran teknikler ve beyin yıkama
çalışmalarıyla sorgulama yapılıyor, ayrıca ilâç verilmesi suretiyle, insan
aklını kontrol altına alma deneyleri yapılıyordu. Project Arthichoke (Enginar
Projesi) adıyla anılan bu proje, 1948 yılında, CIA’nın Almanya’da çift taraflı
çalışan ajanlarca aldatıldığını anlaması üzerine uygulanmaya başlamıştı.
İnsanlar ilk kez kobay olarak kullanılıyordu. Amerikan istihbarat subayları,
yabancı ajanların ‘vücutlarına ve beyinlerine hükmedilmedikçe’ onlara
güvenilemeyeceği şeklinde bir şartlandırma ile yetiştirilmişlerdi. Bu anlayış
doğrultusunda, beynin  kontrol altına
alınabilmesi için eroin, amfetamin ve uyku ilâçlarının yanı sıra yeni ilâçlar
üzerinde de araştırmalar yapılıyordu. Bunlardan biri LSD idi.
 
Projenin
ana hedeflerinden biri, sorgulama altında olan kişiyi, yalanlarını devam
ettiremeyecek hale getirme özelliği
olan  bir ilâç  keşfetmekti. LSD,  bunun
için geliştirilmişti.  İlâçlar
yüzünden  hayatını  yitiren
deneklere, 
Sovyetlerin
mağlup edilmesi uğruna, harcanmasında mahsur olmayan mahkûmlar gözüyle bakıldı.
Teşkilâtın dosyaları incelendiğinde, CIA bilim adamları ve doktorlarının,
projenin gelişmelerini tartışmak maksadıyla 1956 yılına kadar düzenli biçimde
toplantı yaptıkları ve bunu takip eden yıllarda da “özel sorgulama
teknikleri”nin uygulandığı anlaşılıyor. Üst düzey CIA bürokratları, kamuya
sızmaması için bu programla ilgili bir çok belgeyi imha etmiştir. Örnek
gösteriyor ki, CIA, demir perdenin ardına nüfuz etme gayreti içinde,
düşmanının  taktiklerini benimser
olmuştu.
 
****************
General
Trusscott’un sona erdirdiği projelerden biri de Young Germans (Genç Almanlar)
ismini taşıyordu. Projenin liderlerinden çoğu, artık yaşlanmaya başlamış olan
Hitler gençliği idi ve sayıları 1952 yılında 20.000’i buluyordu. Young Germans
örgütünün görevi, CIA tarafından temin edilen silâhları, radyo telsizleri,
kameraları ve paraları, ülkenin her tarafında güvendikleri noktalara, olası bir
savaş halinde kullanmak üzere gömmekti. Örgütün, vakti geldiğinde
öldürülecekler listesinde, ülkenin önde gelen demokrat siyasetçileri bile
vardı. Sırları bir gün açığa çıktı, olay büyük bir skandala dönüştü.
 
Fiyaskoyla
sonuçlanan bir başka CIA düzenlemesi “Free Jurists’ Committee” adlı genç
avukatlar ve adalet çalışanlarından oluşan bir yeraltı grubunun yaptığı
çalışmalardı. Bunların amacı, komünist rejimin Doğu  Berlin’de işlediği suçlarla ilgili dosyalar
hazırlayıp bunları dünya kamuoyuna açıklamak ve bu yolla Rusları zor duruma
düşürmekti. CIA yönetimi, istihbarat toplamaya yönelik bu oluşumu, paramiliter
bir güce dönüştürme kararı aldı. Kalem tutmaya alışık örgüt üyeleri, yeni
görevlerinde başarılı olamadılar, isimleri açığa çıktı ve hepsi Ruslar
tarafından tutuklandı.
 
Polonya’da
olduğuna inanılan bir direniş örgütüne yardım etmek maksadıyla bu ülkeye
gizlice paraşütle  indirilen ajanlar,
bunlarla birlikte gönderilen altın, silâh ve cephanenin durumu da bir başka
başarısızlık öyküsüdür. Sovyetler, adı geçen bu örgütü daha 1947’de yok etmişti
ama CIA, Rusların tertiplediği senaryoya inanarak, örgütün güçlü bir biçimde
varlığını sürdürdüğü yanılsaması içindeydi. İndirilen onca ajan KGB tarafından
tutuklandı veya öldürüldü. Silâhlar, paralar ve altınlar da Rusların eline
geçti, üstelik de bir kısmı İtalyan Komünist Partisine seçim yardımı olarak gönderildi.
 
Doğu
Avrupa’da bir kısım operasyonları yürüten F. Lindsay, patronları Dulles ve
Wisner’e, CIA’nın Ruslar aleyhine gizli eylemler düzenleme stratejisinden vaz
geçip, bilimsel ve teknik casusluk uygulamaları yapması gerektiğini söyleyerek
istifa etti. Hayal ürünü direniş örgütlerine paramiliter destek veriyorum diye
Don  Kişot’luk yaparak Rusları Avrupa’dan
püskürtmek mümkün olamayacaktı.
 
İleride
CIA’nın Başkan Yardımcılığını yapacak olan McMohan adlı bir yetkili de konuyla
ilgili raporunu, “Sovyetler Birliği’nin iç yüzüne ilişkin bilgimizin derecesi
sıfırdır!” sözleriyle noktalamıştı.
 
***************
Bu
sıralarda CIA, 15.000 çalışanı, yıllık yarım milyar dolarlık gizli harcamalar
fonu ve elliyi aşan ülkede çalışma merkezi bulunan dünya çapında bir güçtü.
Bedell Smith, neredeyse bireysel iradesi sayesinde bu gücü, gelecek elli yıl
boyunca kendi arzu ettiği biçimde işleyecek bir organizasyon haline getirdi ve
Beyaz Saray nezdinde bir miktar saygınlık kazandırdı ama asla profesyonel bir
istihbarat örgütü haline getiremedi. Bu olumsuzluğu, işi yapacak yetenekte
insan bulunamamasına bağlıyordu. Son zamanlarında teşkilâtının yöneticilerini
toplayarak, geniş bir alanda düşük performansla faaliyet gösterilmesi yerine,
kısıtlı sayıda operasyon yapılmasını ama bunların ‘iyi’ yapılmasının istedi.
Nasıl sonuç vereceği belirsiz nitelikteki operasyonların sonlandırılıp
dağıtılmasının, aylar sürecek zorlu bir iş olduğunu söyleyen yardımcıları
yüzünden bu arzusunu gerçekleştiremedi.
 
Dwight
D. Eisenhower’ın seçimleri kazanmasında, Sovyet peyk devletlerinin
özgürleştirilmesinin bir ulusal güvenlik meselesi olduğunu savunan politikalar
önemli rol oynadı. Bunu gerçekleştirecek olan hür dünya ülkeleriydi. Konuyla
ilgili konuşma metinlerinin çoğunu, Bedell Smith’in bir türlü otoritesini kabul
ettiremediği yardımcısı Allen Dulles’in ağabeyi, John Foster Dulles yazmıştı.
JF Dulles, Eisenhower’ın en yakın dış politika danışmanıydı. Zafer plânları,
CIA’nın başına yeni bir direktör getirilmesini içeriyordu. Bu kişi, Bedell
Smith’in itirazlarına rağmen Allen Dulles olarak belirlendi.
 
Dulles,
gelecek sekiz sene boyunca, gizli eylemlere olan tutkusu, detaylı analiz yapma
konusundaki duyarsızlığı ve ABD başkanını aldatmak gibi tehlikeli bir huya
sahip olması yüzünden, kurulmasına ön ayak olduğu CIA teşkilâtına anlatılmaz
ölçüde zarar verecektir.
 
********************
“Herhangi
Bir Plânımız Yok ”

 

 

BÖLÜM II
“Tuhaf Bir Dahi”
 
Eisenhower
Yönetimi Döneminde CIA 1953 – 1961
 
Dulles’ın
göreve getirilişinin üzerinden bir hafta geçmişti ki Joseph Stalin öldü (5 Mart
1953). Aynı günlerde teşkilât, Kremlin’in niyetleri hakkında olsun, Sovyetlerin
uzun vadeli plânları hakkında olsun herhangi bir bilgi sahibi olunmadığını
açıklıyordu. Eisenhower patladı; “1946 yılından beri Stalin öldüğünde neler
yapılacağına  dair lâf üretip durdunuz,
şimdi öldü ve herhangi bir plânınızın olmadığını söylüyorsunuz. Stalin’in
ölümünün bizim için ne fark ettireceğini bile bilmiyorsunuz.” Teşkilâtın Sovyetler
hakkındaki bilgileri, lunapark aynalarındaki aldatıcı görüntüler misali
spekülasyonlardan ibaretti. Stalin’in yerine gelen Nikita Kruschev’in
hatıralarından öğreniyoruz ki, selefinin dünyaya egemen olmak gibi bir ihtirası
olmadığı gibi bunu gerçekleştirecek imkânları da yoktu. Amerika’yla topyekûn
bir savaşa girme ihtimali onu ”titretiyordu”.
Savaştan korkuyor, zayıflıklarının farkında olduğu için ABD’yi savaşa
tahrik edebilecek herhangi bir şey yapmaktan uzak duruyordu. Stalin’in savaş
sonrası uyguladığı en tutarlı strateji, sınırlarını korumak maksadıyla Doğu
Avrupa’yı dev bir insan kalkanı olarak kullanmak olmuştur.
 
Sovyet
halkı bir çuval patates almak için ucu bucağı olmayan kuyruklarda ömür
tüketirken, ABD halkı sekiz yıl boyunca sürecek olan bir barış ve bolluk
döneminin tadını çıkarttı. Bunun bedeli, inanılmaz bir silahlanma yarışı,
siyasi cadı avcılığı ve sürekli bir savaş ekonomisi uygulaması olmuştur.
 
Eisenhower’ın
endişesi, soğuk savaş döneminde generallerinin tüm isteklerini karşılaması
halinde hazineyi tüketmekti. Bu nedenle stratejisini gizli silâhlar (nükleer)
ve örtülü operasyonlar üzerine kurmuştu. Böylesi, milyarlarca dolarlık uçak ve
gemi filolarından çok daha hesaplıydı ne de olsa… Nükleer silâhlar,
Sovyetleri bir savaşa girmekten caydıracak, gizli operasyonlar da komünizmi
içten yıkacak, yayılmaları önleyecekti, Başkan’ın tabiriyle, Ruslar böylece kendi
sınırları içine iteklenecekti.
 
***************
1953
yılında Dulles, Başkan’la yaptığı toplantılarda bir yandan Rusların sürpriz bir
saldırı yapıp yapamayacaklarına ilişkin herhangi bir istihbarata sahip
olunmadığından yakınıyor, bir yandan da Sovyetlerin 1969 yılından önce kıtalar
arası füzelerini devreye sokamayacaklarından bahsediyordu. Tahmininde tam 12
yıllık bir yanılgı vardı. Sovyetler, ilk kıtalar arası füze denemelerini 1953
yılının Ağustos ayında gerçekleştirince Eisenhower, fazla geç kalmadan Moskova
üzerine nükleer bir saldırı gerçekleştirme seçeneğini düşünmeye başladı.
Düşmanın nükleer kapasitesi hakkında bir istihbarata sahip olunmaması onu
fazlasıyla endişelendiriyordu.
 
Sovyetleri
sindirme plânlarının ana unsurlarından biri gizli operasyonlar olmasına karşın
16-17 Haziran 1953 tarihinde Doğu Berlin’de patlak veren olaylar, CIA’nın
komünistlerle bire bir çatışma durumunda ne denli yetersiz kaldığını ortaya
koyuyordu. Bu tarihte, binlerce öğrenci ve işçi, kendilerini baskı altında
tutan Sovyet ve Doğu Alman Komünist Partileri ile onların tesislerine karşı
kapsamlı şiddet eylemlerine girişti. Tanklar, polis araçları ateşe verildi.
CIA’nın, bu günler için yetiştirip beslediği yer altı örgütleri, kalkışmalara
destek anlamında hiçbir işe yaramadı, başkaldırı komünistler tarafından ezildi.
 
Başkan’ın,
Doğu Avrupa’daki yer altı teşkilâtları vasıtasıyla Sovyetlere karşı üzeri
örtülü bir savaş başlatması, bu ülkelerdeki kukla liderlerin bertaraf edilmesi
yolundaki talimatları da, CIA’nın kısıtlı yetenekleri nedeniyle yerine
getirilemedi. Böylece, Rusya’yı gizli operasyonlarla kendi sınırlarına
“itekleme” politikaları, doğuşundan beş yıl sonra ölmüş oldu. Başkan bu kez CIA
örgütüne farklı bir yön verme kararı aldı. Teşkilât, düşman ideolojilerle, 
Asya,
Orta Doğu, Afrika, Lâtin Amerika ve sömürge imparatorlukları nerelerde
çöküyorsa oralarda mücadele edecekti.
 
Eisenhower
yönetimi altında CIA, 48 farklı ülkede, 170 geniş çaplı operasyon
gerçekleştirdi. Dulles kardeşler, Amerika ile açıkça iş birliği yaparak
müttefik olduğunu kanıtlamayan tüm rejimlerin değiştirilmeleri veya bertaraf
edilmeleri gerektiğini savunuyordu. Bu fikre Eisenhower’ın de katılmasıyla
dünyanın siyasi haritası yeni baştan çizilmeye
başlandı.
 
*************
Dulles,
teşkilâtın başına geldiği ilk günden itibaren CIA imajının cilânlanması adına
büyük bir halkla ilişkiler kampanyasına girişmişti. Bu çerçevede, New York
Times, Washington Post gibi etkili basın yayın organlarıyla yakın ilişkiler
kurulmuş, bir telefonla istenilen haberler yayına verilip, istenmeyenler çöpe
gönderilir, sivri dilli yazarlar görevlerinden alınır konuma gelinmişti.
Dulles, elliyi aşkın haber ajansı, bir düzine yayın evi ve Batı Almanya’nın en
güçlü basın baronlarından olan Axel Springer dahil, bir çok etkili ahbap
çavuştan meydana gelen muazzam bir halkla ilişkiler ve propaganda aygıtı
oluşturmayı başarmıştı. Basın, görevini sadakatle yerine getiriyor ama CIA
arşivleri başka şeyler söylüyordu.
 
Dulles
ve yardımcılarının toplantı tutanakları, teşkilâtın, uluslar arası krizlerle
uğraşmak yerine içe dönük olaylarla meşgul olma yönüne çark ettiğini
gösteriyordu. Örgüt elemanları arasında alkolizmin pençesine düşenlerin sayısı
hızla artıyor, akçeli suistimaller, toplu istifalar almış başını gidiyordu.
Deniz aşırı ülkelerde heyecan verici görevler vaadiyle işe alınan üst seviyede
eğitimli gençler, kendilerini yeteneksiz
yöneticiler elinde, harcıâlem işlerde çalışır bulmuşlar, gereksiz işlere
inanılmaz paralar harcandığına şahit olmuşlar, yasal olmak bir yana, akıllara
zarar görevlere koşulmuşlar, inançsızlık ve daha önemlisi amaçsızlık girdabına
düşmüşlerdi. Onların umutsuzluğu, teşkilâta yeni yeteneklerin de gelmesini de
engelliyordu. Dulles bu tespitleri içeren tutanakların üzerini örttü.
 
Tam
kırk üç yıl sonra, 1996 yılında yapılan incelemeler sonunda hazırlanan rapor,
teşkilâtın eskiden tevarüs eden bir personel kriziyle karşı karşıya olduğuna
işaret ediyordu. CIA bugün bile, dünyadaki çeşitli istasyonlarında, yeterli
sayıda yetenekli yönetici bulunduramamaktadır.
 
*************
Eisenhower,
CIA teşkilâtını, başkanlık gücünün etkin biçimde kullanılmasını sağlayan bir
aygıt olarak şekillendirmek istiyordu. Komuta yapısının oluşturulması işini,
Müsteşarlık unvanıyla Bedell Smith’e teslim etmek istedi. Eisenhower’ın
seçilmesinden sonra, Müşterek Genel Kurmay Teşkilâtının başına getirilmeyi
bekleyen B. Smith bu tayinden hoşlanmadı, Bakan Foster Dulles’un altında ikinci
adam olmak istemiyordu ama Eisenhower’ın Dulles biraderler ile kendisi arasında
dürüstçe köprü vazifesini görecek bir dosta ihtiyacı vardı.
 
B.
Smith, kızgınlığını bir kaç kadeh viski devirdikten sonra Başkan Yardımcısı
Nixon’a şöyle dile getirmişti; “Başkan, yapmaktan hoşlanmadığı işleri bana
yaptırıyor, böylece kendini iyi polis olarak gösterebiliyor.” Teşkilât, tarihi
boyunca bulaştığı darbe girişimlerinden sadece ikisinde başarılı oldu. Bunların
ikisi de B. Smith’in, şikâyet ettiği işleri
yapmakta olduğu on dokuz aylık dönemde gerçekleşti. Kayıtlara göre, onlar
da, gizlilik ve 
kurnazlıkla
kazanılmış zaferler değildi. Rüşvet, baskı ve kaba güçle elde edilmişlerdi. Ne
var ki teşkilâtın demokrasi tarihine altın harflerle yazıldılar ve Dulles’un
amaçladığı imaj cilâlama işine yardımcı oldular.
“CIA’nın
Yegâne Büyük Zaferi ”
 
1953
yılının Ocak ayında, Eisenhower’ın başkanlığı devralmasından bir iki gün önce,
B. Smith, teşkilâtın Yakın Doğu operasyonları şefi Kim Roosevelt’i odasına
çağırarak “Senin şu Allah’ın cezası İran operasyonu ne zaman başlayacak?” diye
gürledi. Roosevelt, iki ay önce, İngiliz istihbaratçı arkadaşlarının İran’da
karıştırdığı haltları temizlemek üzere Tahran’a gitmişti. İngilizler, Başbakan
Muhammed Musaddık rejimini devirmeye uğraşırken yakalanmışlardı.
 
Olayların
I. Dünya Savaşı öncesine dayanan bir geçmişi vardır. O dönemde Donanma Bakanı
olan Winston Churchill, İngiliz – İran petrol şirketi hisselerinin % 51’inin
Britanya tarafından satın alınmasını sağlamış, donanmanın tüm gemilerini
kömürlü sistemden akaryakıtlı sisteme dönüştürmüştür. Petrol, Britanya
ekonomisinin damarlarında dolaşan kan kadar önemli hale gelmiştir. Britanya
hakimiyetinin hüküm sürdüğü o 
dönemde,
İngiliz, Rus ve Türk birlikleri, İran’ın kuzeyini işgal etmiş, tarımsal
alanları tahrip ederek iki milyon insanın canına mal olacak bir açlığın
başlamasına neden olmuşlardı. O karışıklıkta Rıza Han adlı bir Kazak komutan
yönetimi ele geçirip Şahlığını ilân etmişti. İran meclisinin dört üyesinden
biri olan Musaddık, Rıza Han’ın muhalifiydi.
 
Meclis,
İngiliz-İran Petrol Şirketinin, kendilerini aldatarak milyarlarca dolarlık
petrol gelirinin büyük bölümüne el koyduğunu kısa zamanda ortaya çıkardı. İngilizlere
karşı duyulan büyük nefret ve Rus korkusu, 1930’larda Nazilerin İran’da zemin
kazanmasına neden oldu. Bunu önleme bahanesiyle, 1941 yılının Ağustos ayında
Stalin ve Churchill, İran’ı işgal etti. Rıza Han sürgüne gönderildi, yerine
oğlu 21 yaşındaki Muhammed Rıza Şah Pehlevi getirildi. İngiliz – Rus işgali
sırasında ABD, İran havaalanları ve karayollarını kullanarak Stalin’e yaklaşık
18 milyar dolarlık savaş malzemesi yardımında bulundu. II. Dünya Savaşı
döneminde, ABD’nin İran’da yerel jandarma gücünü oluşturup eğitmek dışında
fazlaca bir faaliyeti yoktu (Bu görevi gerçekleştiren General Norman
Schwarzkopf’un, aynı ismi taşıyan oğlu, 1991 Irak Çöl Fırtınası harekâtının
komutanıydı).
 
Harpten
sonra müthiş fakirleşmiş olan İran’da Meclis üyelerinden Musaddık, İngilizlere
verilen petrol  imtiyazının yeniden
görüşülmesini talep etti. İngiliz – İran Petrol Şirketi, dünyanın bilinen en
zengin petrol rezervleriyle, Abadan’daki dünyanın en büyük petrol rafinerisini
kontrol etmekteydi. Ülkedeki fakirlik ile petrol işindeki İngilizlerin lüks
içindeki yaşam biçimleri, komünist Tudeh partisinin destekçilerini giderek
artırıyordu. Gelirden daha fazla pay isteyen İranlıların talebi İngilizler
tarafından ret edilince Meclis, 1951 yılının Nisan ayında petrolün millileştirilmesi
kararını aldı, akabinde Musaddık başbakanlığa getirildi. Eylül ayında
İngiltere, İran petrolünün dünya piyasalarında boykot edilmesini sağlayarak
Musaddık rejimini ekonomik olarak çökertmeye çabalıyordu. Bu sırada W.
Churchill 76 yaşındayken Başbakan oldu. Musaddık ise 69 yaşındaydı. Ülkelerini
pijamalarıyla yöneten bu iki yaşlı ve inatçı adam ABD ile İngiltere’nin de
aralarının soğumasına neden oldu. Petrol alanlarını ve Abadan rafinerisini ele
geçirmek isteyen Churchill, ABD’nin yardımını istedi. Truman, ABD’nin böyle bir
işgali asla desteklemeyeceğini söyledi. Churchill de, eğer bu destek olmazsa
kendisinin de  Kore işinde ABD’yi
desteklemeyeceğini bildirdi. Görüşmeler 1952 yazında tıkandı.
 
************
1952
yılının Kasım ayında, İngiliz ajanı Monty Woodhouse ile Bedell Smith / F.Wisner
ekibi Musaddık’ı nasıl devireceklerinin plânlarını yapmaktadır. Oysa ABD’nin
resmi dış politikası Musaddık’ın desteklenmesi yönündedir. Ne var ki, Wisner’in
ifadesiyle bazı politikaların, CIA görüşleriyle paralellik arz etmesinin
gerekli olduğu zamanlar olabilmektedir.
 
ABD’de
Truman’ın otoritesinin zayıfladığı, başkanlık nöbetinin değişme zamanının
yaklaştığı bu sıralarda A. Dulles, Tahran darbesinin K. Roosevelt komutasında
gerçekleştirilmesini önerdi. Roosevelt, iki yıldır İran’da siyaset, propaganda
ve olası bir Sovyet işgaline karşı paramiliter örgütlenme faaliyetleriyle
uğraşmaktaydı. Gelişmeler üzerine, Musaddık rejimini içerden sarsmak
maksadıyla, mutedil politikacılar, din adamları ve basın mensupları, rüşvet
dağıtılarak satın alındı. Kiralanan sokak serserileri vasıtasıyla komünist
Tudeh Partisi yöneticileri ve binalarına saldırılar başlatıldı.
 
Bu
arada, A. Dulles, İran’ın Sovyet kontrolüne girmesinin ABD’nin ve dünyanın
başına getireceği felaketleri anlatarak Başkan’ı, darbenin gerekliliğine
inandırmaya çalışıyordu. Eisenhower ise, Musaddık’a 100 Milyon Dolarlık bir
destek verilmesi suretiyle rejime istikrar kazandırılabileceğini savunuyordu.
Bir kaç gün sonra  “Barışa Bir Şans
Vermek” başlığıyla yaptığı konuşmada, “Hangi hükümetler tarafından
yönetilecekleri ve hangi ekonomik sistemi benimseyecekleri, ulusların kendi
tercihleridir, bu hakları ellerinden alınamaz. Bir ülkenin bir başka ülkeye,
yönetilecekleri hükümeti dayatması asla savunulamaz.” demişti.
 
Buna
rağmen, İngilizler ve CIA, Musaddık’ı devirecek darbenin hazırlıklarını
sürdürdü. Darbeden sonra vitrine çıkarılacak isim bile belirlenmişti: Emekli
General F. Zahedi. Kendisine 75.000 Dolar verildi ve darbeyi tezgâhlayacak
sekretaryayı oluşturması söylendi. Bu arada, yıkıcı faaliyetler ve propaganda
savaşlarına da hız verildi; “Musaddık, Sovyetler ve Tudeh yanlısıydı…
Musaddık, ülkeyi kasten ekonomik çıkmaza sürüklüyordu… Musaddık bilinçli
olarak ordunun moralini bozuyordu… Musaddık İslâm düşmanıydı…”  Sevilen dinî liderlere   CIA ajanlarınca suikastlar düzenleniyor, suç
komünistlere atılıyordu, İslâm Savaşçıları adlı kökten dincilere destek
veriliyor ve bunların, Musaddık yanlılarını her türlü yöntemle yıldırmaları sağlanıyordu.
 
CIA,
Zahedi’nin askerî sekretaryasını da kullanarak ulusal radyonun, Merkez
Bankasının ele geçirilmesi gibi detaylar da dahil olmak üzere darbeyi en ince
teferruatına kadar plânladı ve Başkan’ın yeşil ışığını beklemeye başladı.
 
İsteksiz
de olsa Eisenhower beklenen onayı 11 Temmuz 1953 tarihinde verdi ve bu andan
itibaren her şey ters gitmeye başladı.
 
*************
Darbeden
üç gün önce, iş sır olmaktan çıkmış, gizli bir radyo, Amerikan devleti ve
Zahedi ile diğer casus ve ajanların Musaddık hükümetini devirmek üzere harekete
geçtiğini İran halkına duyurmaya başlamıştı. Sonrasında CIA, Zahedi’nin tek bir
askeri bile kontrol edemediğini öğrendi. Ellerinde Tahran’ın askerî plânları,
ordunun teşkilât şeması bile yoktu. İşler, Eisenhower’ın II. Dünya Savaşındaki
silah arkadaşı, İran konusunda deneyimli bir isim olan General McClure
idaresine verilerek biraz toparlanma sağlanmaya çalışıldı. Sıra Şah ve ailesini
Tahran’a getirip Zahedi’ye destek vermelerini sağlamaya gelmişti. Şah, ordunun
desteğini alamayacağı endişesiyle darbeye taraf olmayacağını söylüyordu. Buna
rağmen baskıyla kendisine Musaddık’ın görevden alındığına ilişkin kararname
imzalattırıldı. Musaddık kendisini Şah’ın değil ancak Meclisin görevden
alabileceğini söyleyerek karşı koydu. İran radyosu 16 Ağustos günü darbe
teşebbüsünün akim kaldığını duyurdu. Şah ülkeyi terk etti.
 
*****************
CIA,
kiraladığı adamlarla Tahran’da Şah yanlısı, Musaddık aleyhtarı gösteriler
başlattı. Bazı dinî liderlerin de (genç Ayetullah Humeyni gibi) katılımıyla
kalabalıklar büyüdü. Meclisi kuşattılar, bazı kabine üyeleri rehin alındı, dört
büyük gazetenin büroları basılıp yakıldı, Musaddık’ın parti binası yağmalandı.
Roosevelt’in talimatıyla telgraf idaresi, Propaganda Bakanlığı, polis
karakolları ve askerî karargâhlar vuruldu. Üç kişinin öldüğü çatışma sonrasında
CIA radyo binasını ele geçirip yayın yapmaya başladı. Zahedi, saklanmakta
olduğu evden alınıp başbakanlık koltuğuna oturtuldu. O gün Tahran sokaklarında
yüzlerce insan öldü. Ayrıca, bunun iki mislinden fazlası da iyi biçimde
savunulan Musaddık’ı ele geçirmek uğruna öldü. Devrik Başbakan,  müteakip üç yılı  hapiste geçirdikten sonra ev hapsine çıktı.
Musaddık, ev hapsindeki onuncu yılında vefat etti. Roosevelt, yeni Başbakan
Zahedi’ye nakit olarak 1 milyon dolar verdi, o da tüm muhalifleri ezmeye,
karşıt görüşe sahip binlerce kişiyi hapse tıkmaya girişti. Büyükelçinin
ifadesiyle, olaylar beklendiği, ya da en azından umut edildiği gibi yürümemişti
ama sonu istenildiği gibi bitmişti.
 
Kim
Roosevelt Beyaz Saray’da bir kahraman gibi karşılandı. Allen Dulles,
görünürdeki bu başarıyı, CIA’nın imajını cilalamak için alabildiğine istismar
etti ama önemli bir CIA uzmanı olan Ray Cline’a göre ortada abartılacak bir
başarı yoktu. CIA, darbeye zemin hazırlayacak ölçüde şiddet yaratması için
yeterli sayıda sokak çapulcusu ve asker kiralamış, önemli miktarda para bir
elden diğerine geçmiş ve o eller de rejimi değiştirmişti.
 
Ortalık
sakinleştikten sonra Şah ülkesine döndü ve üç yıl sürecek sıkı yönetim ilan
etti. İran’daki Amerikan görevlilerinin yardımlarıyla, rejimi koruyup
güçlendirecek bir istihbarat teşkilâtı kuruldu. SAVAK adlı bu teşkilat, CIA
tarafından eğitildi ve donatıldı. SAVAK, yirmi yılı aşkın bir süre boyunca
Şah’ı korudu ve Sovyetlere karşı ABD’nin gözü kulağı oldu.
 
Şah,
Amerika’nın İslam dünyasına yönelik politikalarının odağında yer alıyordu. ABD
adına Şah’a  muhatap olması gereken kişi
Büyükelçi değil, CIA istasyon şefiydi. Şah ile CIA arasındaki bu “ihtiraslı
kucaklaşma” (Dışişleri Bakanlığı yetkilisi A. Killgore’un tabiridir) yıllar
boyu sürdü. Darbe CIA’nın yegâne büyük zaferi olarak görülüyordu. Olay, ulusal
bir başarı gibi Amerikan kamuoyuna pazarlansa da İranlı bir nesil, Şah’ın CIA
tarafından iş başına getirildiği bilinciyle büyüdü.
 
Teşkilâtın
Tahran sokaklarında yarattığı kaos, çok uzak olmayan bir gelecekte, Amerika’nın
başına belâ olarak dönecekti. CIA’nın sihirli bir el çabukluğu ile istediği bir
ülkede iktidarları yerlerinden edebileceği algısı, cezbedici bir yanılsamadan
ibaretti. Bu cazibe, CIA’yı, Orta Amerika’da kırk yıl sürecek bir savaşın içine
sokacaktı.
 
“Bombalayın.
Tekrar Ediyorum, Bombalayın! ”
 
Guatemala
Başkanı Jacobo Arbenz’i iktidardan uzaklaştıracak bir darbenin tezgâha konma
meselesi, neredeyse üç yıldan beri CIA koridorlarında konuşulmaktaydı. Allen
Dulles, bu işi nihayet gerçekleştirmeye karar verince, Güney Kore’de bir takım
karanlık işlerde sorumluluk üstlenmiş olan Al Haney’i, özel temsilcisi olarak
bu göreve atadı. Görev önce, İran’dan muzaffer bir biçimde dönmüş olan Kim
Roosevelt’e önerilmişti ama o, teşkilâtın Guatemala’da hiç ajanının
bulunmadığını, ordunun ve halkın istekleri hakkında bilgi sahibi
bulunulmadığını gerekçe göstererek körü körüne bu işe girmek istemediğini
belirtmiş ve öneriyi kabul etmemişti. Guatemala ordusundan atılmış olan Albay
Carlos Castillo Armas, CIA tarafından iktidara getirilecek isim olarak seçildi
ve Al Haney, aldığı emir doğrultusunda bu adamı başa getirmek üzere çalışmalara
başladı.
 
*********
Darbeye
nezaret etmek üzere bölgeye yeni elçiler atandı. Bunlarda biri, 1950 yılında,
Dışişleri Bakanlığında görevli solcuları ve liberalleri ayıklayıp işten
attıran, sonrasında Büyükelçi olarak atandığı Atina’da CIA ile yakın işbirliği
yaparak Yunan iktidarına ulaşan kapıları açma becerisini gösteren yetenekli
diplomat Jack Peurifoy idi. Yeni görev yerine ulaştığını bildirmek maksadıyla
Washington’a çektiği ilk telgrafında şöyle yazmıştı: “Büyük sopayı kullanmak
üzere Guatemala’ya vardım.” Başkanla ilk karşılaşmasına ilişkin izlenimini ise
şöyle aktarmıştı yönetimine: “Başkan bir komünist değilse bile, eminim ki
gerçek bir komünist gelesiye kadar bununla idare edebiliriz.” Bir başka
deyişle, Arbenz, boynuna komünistlik yaftası asılabilecek bir kişilikti,
gerçekten olmasa bile…
 
Thomas
Whelan, Nikaragua diktatörü Anastasio Somoza ile çalışmak üzere bu ülkeye
atandı. Somoza, Castillo Armas’ın adamlarını eğitmek maksadıyla CIA’nın
ülkesinde bir kamp kurmasına yardım ediyordu.
 
9
Aralık 1953 tarihinde Allen Dulles, 3 milyon dolarlık bir bütçeyi onaylayarak
“Başarı Operasyonu” adı verilen darbe girişimini resmen başlattı ve çok
geçmeden ilk skandal patladı.
 
Batı
dünyasındaki tüm büyük gazeteler, Başkan Arbenz’in “Kuzeydeki bir ülkeden”
destekli darbe plânı ile karşı karşıya olduğunu yazıyordu. Darbe, Somoza’nın
Nikaragua’daki çiftliğinde adamları eğitilmekte olan C. Armas tarafından
yapılacaktı! Olay, Haney ile Armas’ın irtibatını sağlayan bir CIA görevlisinin
otel odasında unuttuğu çantasındaki belgelerin bulunması üzerine basına
sızmıştı.
 
Guatemala
kamuoyunun dikkatini başka yöne çekmek maksadıyla basına bir sürü yalan haber
servis edildi: “Arbenz, tüm Katolik askerlerini, Stalin’e tapmaları için
zorluyordu… Sovyet denizaltıları, Guatemala kıyılarına silâh getiriyordu…
Ülke semalarında uçan daireler görülmüştü…, vs.”. CIA, halkı etkilemek için
plajlardan birine kendi adamları vasıtasıyla kasalar içinde Rus silâhları
gömdürtüp sonra da bunları buldurtarak basına malzeme vermişti.
CIA
kuralları, gizli operasyonlarda Amerikan parmağının görülmemesinin sağlanmasını
şart koşuyordu. Ancak Wisner, sırf Amerikan parmağı görünüyor diye “Başarı
Operasyonundan vazgeçmenin, ABD’nin soğuk savaş silâhları arasındaki en
önemlisinden istifade edememek anlamına geleceğini” savunuyor ve işi sürdürmek
istiyordu. O’na göre bir operasyon, Amerikan halkından saklandığı ve ABD
hükümeti tarafından üstlenilmediği sürece gizli sayılırdı.
 
*************
Castillo
Armas, harekete geçmek için Amerikalılardan haber bekliyordu ama minik ve
yeteri kadar eğitim almamış birlikleri de Guatemala ordusuyla başa çıkabilecek
güçte görünmüyordu. CIA, Amerikan silâh ambargosunun sıkıntılarını yaşayan ve
bir Amerikan işgalinden çekinen subayları rüşvetle yönetim aleyhine kışkırtmaya
çalıştı. Ajanlarından aldığı rapor ise, subayları darbeye zorlayacak tek şey
Guatemala City’nin bombalanması olabilirdi. Bu arada ABD, tüm uluslar arası
hukuk ilkelerini ihlâl ederek savaş gemileri ve denizaltılarla Guatemala
kıyılarını ablukaya aldı. Gerekçe olarak da, ülkeye Sovyet silâhlarının
getirilmekte olduğunu açıkladı. İşin aslı şuydu: ABD’nin, ülkesine uyguladığı
silâh ambargosunu delmeye çalışan Arbenz, bir İsviçre bankası vasıtasıyla
Çekoslovakya’daki bir silâh şirketine 4,9 Milyon Dolarlık bir transfer
yapmıştır. CIA önce paranın izini sürmüş ama sonra kaybetmiştir. Neticede, Çek
silâhlarıyla yüklü Alfhem isimli
gemiyi elinden kaçırmış, mallar Guatemala’ya indirilmiştir. Silâhların
üzerindeki gamalı haç işaretlerinden ne denli eski, paslı işe yaramaz
şeyler  olduğu bellidir ama  bu olay
ABD  için bulunmaz bir  propaganda
malzemesi    oluşturmaktadır.
 
Hükümet
sözcüsü John McCormack, sevkiyatı, Amerika’nın arka bahçesine ekilen atom
bombaları olarak niteledi ve ardından ambargo
geldi.
 
26
Mayıs’ta CIA’ya ait bir uçak, başkanlık sarayı üzerinde uçarak propaganda
broşürleri attı. Halk, Castillo Armas’ın liderliğinde komünist ateizmine karşı
mücadele etmeye çağrılıyordu. Fazla kulak asan olmadı ama daha önce hiç havadan
bombalanmamış olan ülkenin üzerinden savaş uçakları geçirilebilmişti. Bu tür tacizler
ve Nikaragua’ya iltica etmiş bir hava generalinin sesiyle yapılan yalan dolu
kışkırtıcı radyo yayınlarıyla ülkeye ve özellikle Arbenz’in birlikleri üzerine
korku salınmaya çalışılıyordu.
 
*********
Arbenz’in
tepesi attı. Pilotların düşmana iltica edecekleri korkusuyla kendi hava
kuvvetlerini uçamaz hale getirdi, CIA ile yakın işbirliği yapan komünizm
aleyhtarı tanınmış bir öğrenci liderinin evini bastı, sivil  özgürlükleri kısıtladı, teşkilâta çalıştığı
bahanesiyle yüzlerce insanı tutukladı, bunlardan en az yetmiş beşi  işkence altında öldü ve toplu mezarlara
gömüldü. CIA’nın, yaptığı propagandalarla çizmeye çalıştığı diktatör portresine
gerçekten benzemeye başlamıştı.
 
Bunlar
olurken, CIA, Moskova politbüro üyelerinin ülkeye geldiği, komünist çalışma
kampları kurularak, 16 yaşından büyük tüm erkek ve kız çocukların buralarda
eğitimden geçirileceği, insanların kiliseden koparılacakları yolundaki
propagandalarını iyice artırdı ve köylüyü yasal güçlere karşı silahlandırdı.
 
18
Haziran’da Castillo Armas, dört yıldan beri hazırlandığı saldırıyı başlattı ama
saldırı hükümet güçlerince püskürtüldü. Armas, gizlendiği yerden CIA’ya yardım
çağrısında bulundu. Ülkede panik havası esiyordu. CIA istasyon şefleri, genel
merkezin bombardımanı bir an önce başlatmasını istiyordu. Büyükelçi Peurifoy
doğrudan Allen Dulles’e bir tel çekerek “Bombalayın. Tekrar ediyorum, bombalayın!” diye
yazdı.
 
CIA
karargâhında büyük gerginlik yaşanıyordu. Bombardımanın, saldırıya tepki olarak
hükümet güçlerini daha dirençli hale getirmesinden endişe ediliyordu. Verilecek
sivil kayıpların, ABD aleyhtarı bir kampanyaya dönüşebileceğini savunanlar da
vardı, bu aşamadan sonra geri adım atmanın büyük itibar kaybına yol açacağını,
saldırının bir an önce yapılarak işin bitirilmesi gerektiğini savunanlar da. 
Eisenhower,
Dulles’e, o anki şartlar itibariyle darbenin başarılma şansının ne olduğunu
sordu. “Sıfır” diye itiraf etti CIA başkanı. “Ya CIA’ya daha fazla uçak ve bomba
verilirse?” diye üsteledi Eisenhower. “Yüzde yirmi” cevabını aldı ve hava
harekâtını onayladı.
 
Dulles,
Eisenhower’ı başkanlık seçimlerinde desteklemiş olan milyarder iş adamı
Pawley’i aradı. Ancak o, gizli bir hava gücü kurabilirdi. Nikaragua Büyükelçisi
Beyaz Saray’a çağrıldı, hemen yakındaki bankadan 150.000 Dolar nakit para
çekilerek Pentagon’a gidildi, para buradaki bir askerî yetkiliye ödendi ve üç
adet Thunderbolt uçağının Nikaragua devletine satış ve devrine ilişkin anlaşma
imzalandı. CIA pilotlarının yönetimindeki uçaklar ertesi sabah Guatemala
başkentini bombalamaya başladı (Bu arada Amerikan misyonerlerinin yönettiği bir
radyo istasyonu ile demirli bir İngiliz şilebi de bombalardan nasibini aldı).
Karada ise Castillo Armas birlikleri hiçbir ilerleme kaydedemiyordu. ABD
Büyükelçiliği çatısındaki hoparlörlerden, T38 savaş uçaklarının uçtuğu algısı
yaratacak cayırtılar koparılıyor, ortalık velveleye veriliyordu. 25 Haziran’da
en büyük resmi geçitlerin yapıldığı meydan bombalanınca subayların direnci
kırıldı. Arbenz kabineyi toplayarak bazı subayların hükümeti devirme hazırlığı
içinde olduğunu anlattı. Bu gerekçeyle yetkilerini Albay C. A. Diaz’a devretti.
Diaz, Armas’a  karşı savaş andı içerek
cuntasını kurdu. CIA, Diaz’a, ikna yeteneği yüksek bir adamını (Times
Gazetesinin Berlin büro Şefi Enno Hobbing) göndererek “kendisinin Amerikan dış
politikaları bakımından uygun olmadığını” söyledi. Cunta dağıldı. Büyükelçi
Peurifoy’un iki ay süren manipülasyonları ve değişen dört liderden sonra
Castillo Armas başkanlık görevini üstlendi. Davet edildiği Beyaz Saray’daki
başkanlık yemeğinde yirmi bir pare top atışıyla karşılandı. R. Nixon,
kadehlerin şerefe tokuşturulması öncesindeki konuşmasına şu cümleyle başladı:
“Bu akşam Guatemala halkının, kendi çürümüşlüğü, yalancılığı ve alçaklığı
içinde boğulan komünist yönetime karşı gerçekleştirdiği direnişe önderlik eden
kahraman asker Castillo Armas’ı misafir ediyoruz.”
 
Guatemala,
askerî yöneticiler, ölüm timleri ve silahlı baskı gölgesinde geçecek kırk
yıllık bir sürece adım atıyordu.
 
*********
 
CIA
yöneticileri, tıpkı İran olayında olduğu gibi “Başarı Operasyonu” diye
adlandırdıkları Guatemala eylemi için de şatafatlı bir ambalaj yaptılar. Oysa
yaz sonunda Guatemala istasyonunun başına geçen Jake Esterline, darbenin sadece
kaba kuvvet ve kör talih sayesinde başarıldığını söyleyecekti. CIA yetkilileri,
olaylar sırasında Armas’ın güçlerinden kaç kayıp verildiği konusunda
Eisenhower’a “Sadece bir kişi” diyerek yalan söylediler. 43 kişi ölmüştü.
 
Bu
yalan, CIA tarihinde bir dönüm noktasıydı. Yabancı ülkelerde gerçekleştirilen
gizli operasyonlar için kapak sayfası düzenlemek, teşkilâtın sıradan bir
uygulaması haline gelmişti. Üst düzey bir CIA yetkilisi olan Bisell, “CIA
mensubu olarak bir çoğumuz, yaptığımız eylemler sırasında tüm ahlâki kurallara
bağlı kalmak gibi bir zorunluluk hissetmiyorduk” demişti. O ve onun gibiler,
CIA’nın itibarını cilâlamak adına Başkan’a yalan söylemekte bir sakınca
görmüyorlardı. Bu yalanların bıraktığı kalıcı izler uzun süre çıkmayacaktı.
“Bunlardan
Biri Yakalanacak, Ardından Kıyamet Kopacak”
 
Allen
Dulles, teşkilâtı halkın ve yönetimin denetiminden uzak tutmak için ne mümkünse
yapıyordu. Yardımcılarına sıklıkla kendisine parlatılmış başarı öykülerini
içeren raporlar tanzim etmeleri talimatı veriyor, böylece bütçeden aldığı
tahsisatı artırmayı amaçlıyordu.
 
Dulles’in
tarzından rahatsız olanlardan biri de o günlerin kızıl avcısı Senatör Joseph McCarthy
idi. McCarthy’nin ekibinde, Kore Savaşının sonlarına doğru CIA’dan kızgın bir
biçimde ayrılan ajanlar bulunuyordu. Bunlar vasıtasıyla elde ettiği bilgilere
göre CIA, bilmeden komünistler hesabına çalışan bir yığın eleman  istihdam etmişti. Senatörün sıklıkla dile
getirdiği temelsiz bir takım ithamların aksine bu suçlamada doğruluk payı  oldukça yüksekti. Dulles, kamuoyunda komünizm
korkusunun bu denli yoğun olduğu bir dönemde, CIA’nın Avrupa’da, Asya’da, Çinli
ve Rus ajanlar tarafından aldatıldığı ortaya çıkarsa teşkilâtın sonunun
geleceğinden endişe ediyordu.
 
CIA’nın
çalışmalarıyla ilgili olarak muhtelif devlet organlarının yürüttüğü çalışmalar
hep aynı sonuca ulaşıyordu: Teşkilâtın demir perde arkasında olup bitenlerle
ilgili dişe dokunur hiçbir önemli çalışması bulunmamaktadır, CIA itibarını
korumak için bir çok bilgiyi saklamış, yönetimine yalan söylemiştir. Dulles,
acımasız, muhteris ve yeteneksiz bir bürokrattır, teşkilâtın acilen bir
temizliğe ihtiyacı vardır, gizli operasyonların niceliği değil, niteliği
önemlidir, Dulles ve adamları kaliteli operasyonlar gerçekleştirmek için
gerekli yetenek ve bilgiden yoksundur, vs, vs…
 
Teşkilâtın
sorunlarını sessizce gidermek yanlısı olan Eisenhower’a sunulan bir başka
raporda da Sovyetlerle ilgili istihbarat ediniminin ABD’nin hayati bir meselesi
olduğuna dikkat çekiliyor ve şöyle deniyordu; “ajanlar vasıtasıyla edinilen
bilgiler, kaybedilen hayatlara ve yapılan harcamalara değecek boyutta değildir.
ABD’nin gerçek bir istihbarat için hiçbir masraftan kaçınmaması gerekir”.
 
************
Eisenhower’ın
teşkilâttan beklediği en öncelikli görev, nükleer saldırı tehditlerine ilişkin
bir erken uyarı mekanizmasının kurulmasıydı. Dulles’e “Pearl Harbor benzeri bir
olayı bir kez daha yaşamayalım” talimatını verdi. Diğer yandan MIT
(Massachusetts Institute of Technology) başkanından, muhtemel bir saldırıyı
erken haber almaya yönelik elektronik gözetleme ve iletişim tekniklerinin
geliştirilmesi için her türlü çabanın gösterilmesini istedi.
 
CIA,
dinleme faaliyetlerini kat be kat artıracak girişimler başlattı. Bunlardan
biri, İngiliz istihbaratı ile ortak geliştirilen bir proje idi. Fikir
İngilizlerden çıktı. İngiliz istihbaratı, II. Dünya Savaşının bitmesinden hemen
sonra, Viyana’nın işgal edilmiş bölgelerinde yer altı tünelleri inşa ederek
Sovyet iletişim kablolarına ulaşmış ve onları dinlemeyi başarmıştı. Buna benzer
bir şey Berlin’de de yapılabilirdi. Hemen işe girişildi. Öncelikle şehrin fakir
bölgelerinden birinde büyük bir bina yapılarak tepesine devasa bir anten
dikildi. Amaç, haberleşme sinyallerinin atmosferden yakalanmasına yönelik bir
tesis yapılmakta olduğu izlenimini vererek Rusları aldatmaktı. Bu arada
Amerikalılar doğuya, Rus bölgesine giden tüneli kazdılar, İngilizler de Viyana
deneyimlerinden yararlanarak kablolara dinleme aygıtlarını yerleştirdiler.
Tünel 1955 yılının Şubat ayında bitirildi, Mayıs ayından itibaren de bilgi
akışı başladı.
 
Sovyetlerin
Almanya ve Polonya’daki nükleer ve konvansiyonel gücü, Sovyet Savunma
Bakanlığının iç yüzü, Sovyet karşı casusluk teşkilâtının çalışma tarzı, Sovyet
ve Doğu Alman resmi makamları arasındaki koordinasyonsuzluk, Rus istihbarat
ajanlarının isimleri gibi çok önemli bilgilere ulaşıldı. On binlerce saatlik
telefon dinlemeleri sonucunda elde edilen bilgilerin kağıda geçirilmesi ve
tercüme edilmesi için yeterli personel bulunmasında büyük güçlükler çekildi ve
muazzam paralar harcandı. Ne var ki bu faaliyetler sadece bir yıl sürebildi ve
bir yılın sonunda tüneller Ruslar tarafından bulundu. Buna rağmen yaşanan
eziyetlere değmiş, paha biçilmez bilgiler edinilmişti. CIA casusluk konusunda
çaylaklıktan kurtulmuş, sonunda rüştünü ispat edebilmişti. Oysa kazın ayağı tam
öyle değildi; Ruslar ilk kazma vurulduğu andan itibaren İngiliz
istihbaratındaki köstebekleri George Blake sayesinde tünel projesinden haberdar
idiler. Ruslar bir yıl boyunca tünelin içine yanıltıcı bilgiler mi üflediler
yoksa edinilen bilgiler gerçeği mi yansıtıyordu bu gün bile tartışılıyor. Ancak
deliller şunu gösteriyor ki, Sovyet ve Doğu Alman güvenlik sistemlerine ilişkin
bazı bilgiler gerçekti. Ayrıca, Moskova’nın yeni bir savaşa girişmek anlamında
bir takım niyetleri olduğuna ilişkin her hangi bir diyalogla karşılaşılmamıştı.
 
Hal
böyle olsa da Beyaz Saray ve Pentagon, Kremlin’in niyetinin kendilerininkiyle
aynı olduğu konusunda ısrarlı idiler: III. Dünya Savaşını ilk darbeyi vuran
kazanacaktı. Dolayısıyla düşman ilk günden yok edilmeliydi. Bu yüzden Sovyet
askerî tesislerinin yerleri tespit edilmeli, karşı taraf bir hamle yapamadan
berhava edilmeliydi. Yönetimin, ABD ajanlarının bu tespiti yapabileceğine
ilişkin inancı yoktu ama bu işi belki makinalar yapabilirdi.
MIT
Başkanı Killian’ın raporu, CIA’daki modası geçmiş casusluk devrinin üzerine
gölge düşmeye başladığının, bunun yerini teknolojinin almakta olduğunun
habercisiydi. Bir süredir üzerinde çalışılmakta olan casus uçakları projesi
artık uygulama aşamasına gelmişti. Eisenhower, Amerikan gözlerinin demir perde
arkasını görmesini sağlayacak U-2 casus uçaklarının üretime geçirilmesi emrini
verirken bir de kötümser öngörüde bulundu: “Bu makinalardan biri, bir gün
yakalanacak ve ardından kıyamet kopacak
”.
 
U-2
uçakları büyük bir gizlilik içinde üretim bandına kondu. Bu arada CIA
bünyesinde, akıllı alet yanlıları ile klâsik casusluk yanlıları arasında ciddi
çekişmeler yaşanıyordu. U-2 projesini yürüten ve gelecekte CIA’nın başına
geçecek olan Bisell, bu uçakları Sovyet tehdidine karşı çok etkili bir önlem
olarak görüyordu. Bisell’e göre U- 2’lerin Sovyet hava sahasına girerek
gözetleme yapmasını hiç bir güç engelleyemeyecek, bu da Moskova’nın hem gücünü,
hem gururunu fena halde zedeleyecekti.
 
U-2’lerin
keşif bölgelerini belirleyen gizli CIA hücresinin şefi James Q. Reber, ileriki
yıllarda şöyle bir saptamada bulunmuştu: “Pentagon’un bizden bütün istediği,
Rusların kaç bombardıman uçağına, kaç atom bombasına, kaç tanka, füzeye sahip
olduklarına dair bilgi idi. Soğuk savaş, adamların beyinlerini buna
kilitlemişti. Başka türlü resimlerin de görülmesinde fayda olabileceğini
düşünemez hale gelmişlerdi. Oysa, CIA, Sovyetler Birliğindeki yaşamın iç yüzünü
anlamaya yönelik bir ufukla büyük resme bakabilseydi, öğrenirdik ki, Ruslar bir
ülkeyi gerçekten güçlü bir konuma getirecek alanlara yatırım yapmıyorlar, ya da
yeterince yapmıyorlardı. Zayıf bir düşmandılar. Günlük yaşamın gerektirdiği
ürünler üretilmiyordu. Buradan yola çıkarak CIA belki anlardı ki,  soğuk savaşın son hamleleri askerî alanda
değil, iktisadî alanda yapılacaktı. Ancak bu tür düşünceler hayal güçlerini
aşıyordu”.
 
*********
Başkanın
CIA’nın yeteneklerine yönelik araştırmaları, istihbarat alanında teknolojinin
kullanımını devrim yaratacak biçimde arttırdı ama teşkilâtın içindeki sorunların
köküne inemedi. Oluşturulmasının üzerinden yedi yıl geçmiş olmasına rağmen CIA
doğru dürüst denetlenemiyordu. CIA’nın sırlarının kiminle  paylaşılacağına Dulles karar vermekteydi.
Teşkilât başkanı olarak, ulusal güvenlik sisteminin diğer unsurlarının her şeyi
ve özellikle gizli operasyonları bilmesi gerekmediğini düşünüyordu. Yurt
dışındaki yardımcıları, istasyon şefleri, gizlilik içinde kendi politikalarını
kendileri oluşturuyor, kafalarına göre uyguluyor, sonuçları da kendilerine
uyacak şekilde yorumluyorlardı. Dulles uygun gördüğü bilgileri Başkan’la
paylaşıyor, bazı şeyleri bilmemesinin daha doğru olacağı kanaatini taşıyordu.
“Bizim
Yolumuz Yöntemimiz Farklı”
 
CIA’nın,
kimsenin erişemeyeceği ustalıkla kullandığı bir silâh varsa o da nakit paradır.
Teşkilât yabancı politikacıları satın alma konusunda tam bir uzmandır.
Gelecekte dünyanın önde gelen güçlerinden birinin lideri olacak şahsiyeti
saflarına kattığı ilk ülke Japonya oldu.
 
ABD’nin
istihdam ettiği ajanların en önemlilerinden ikisi, II. Dünya Savaşı sonrasında
ABD işgali altındaki Japonya’da vatana ihanet suçuyla hapiste yatmaktaydı. 1948
yılı sonlarında, koğuş arkadaşlarından bir çoğunun hapishanenin idam sehpasını
boylamasından bir gün önce CIA’nın yardımıyla tahliye oldular. Bunlardan
Nobusuke Kishi, teşkilâtın desteğiyle başbakanlığa kadar yükseldi. Yoshio
Kodama ise, Amerikan ajanlarına yaptığı hizmetler sayesinde ülkenin bir
numaralı gangsteri haline geldi. Bu iki adam, faşizme karşı savaş sürecinde
Amerika’nın nefret ettiği tüm olumsuzlukların canlı temsilcileri idiler.
Komünizme karşı savaş sürecinde ise Amerika’nın en çok ihtiyaç duyduğu tiplere
dönüştüler. İkili, savaş sonrası Japon siyasi yaşamını şekillendirecekti.
 
Kodama
1930’larda, başını çektiği sağcı bir gençlik grubuyla başbakana suikast
tertiplemeye çalışmış, başaramamış, yakalanıp hapse tıkılmıştı. Sonraları Japon
hükümeti bu adamı, savaş sırasında ihtiyaç duyacağı metalleri temin etmesi için
kullandı. İşgal altındaki Çin’de beş yıl çalıştıktan sonra savaş döneminin en
büyük karaborsacılarından biri haline geldi, 175 milyon dolarlık bir servetin
sahibi oldu ve amiral rütbesi ile ödüllendirildi. Kodama, servetinin büyük bir
bölümünü Japonya’nın en muhafazakâr politikacılarına kariyer yaptırmak için
harcadı ve bu kadronun iktidarı ele geçirme projesinin gerçekleştirilmesinde
CIA namına hayatî hizmetlerde bulundu.
 
Kodama,
Amerikan silâh sanayiinin en önemli girdilerinden biri olan tungsten maddesini
Japon depolarından çalarak ülke dışına çıkarttı ve Pentagon’a 10 milyon dolara
sattı.
 
Kishi
ise, Kodama’nın finansal gücünü ve kendi yeteneklerini kullanarak Tokyo’daki
önde gelen Amerikalılarla yakın dostluklar kurdu. CIA Başkanı Allen Dulles’in
çok yakın arkadaşı olan Newsweek dergisi Tokyo bürosu Şefi Harry Kern’den
İngilizce dersleri aldı ve onun sayesinde etkili Amerikan politikacılarıyla
tanıştı. Kishi bunlardan birine hedefinin iktidardaki Liberal Partiyi çökertmek
olduğunu söylemişti. Kendi liderliğindeki Yeni Liberal Parti, ne liberal, ne de
demokratik olacaktı. İmparatorluk Japonya’sının küllerinden çıkaracağı feodal
önderlerle iktidara gelecek ve Japon dış politikasını Amerikan isteklerine
uyumlu hale getirecekti ama bunları yapabilmek için ABD’nin desteğine ihtiyacı
vardı. İstediği destek, 1955 yılında bizzat ABD Dışişleri Bakanı Foster
Dulles’den geldi; eğer Japon muhafazakâr kesimi bir araya getirebilir ve
komünizm ile savaşta ABD’ye yardım ederse kendisine her türlü destek
verilecekti. Tabii Amerikan desteğinin ne anlama geldiğini herkes biliyordu.
 
**********
Japon
Liberal Partisi ile CIA arasındaki en hayatî işbirliği para karşılığı
istihbarat değişimi alanında gerçekleşiyordu. Paralar, bir zamanlar İtalya’da
yapıldığı gibi siyah torbalar içinde el değiştirmiyor, CIA tarafından güvenilen
Amerikalı iş adamları vasıtasıyla ödeniyordu. Bunların arasında, o sıralar U-2
uçaklarını üretmekle meşgul olan ve Kishi’nin kurmayı hedeflediği Japon savunma
kuvvetlerine savaş uçağı  satmaya çalışan
Lockheed’in yöneticileri de vardı.
 
1955
yılının Kasım ayında Kishi, Japonya’daki muhafazakâr kesimi, Liberal Demokrat
Parti çatısı altında birleştirmeyi başardı. Bir yandan sağlam adımlarla
iktidara yürüyor, bir yandan da CIA ile, Japonya ve Amerika arasında
gerçekleştirilecek yeni bir savunma işbirliği anlaşması üzerinde çalışıyordu.
Parlamentodaki solcu partiler ise anlaşmaya şiddetle muhalefet etmekteydiler.
 
1957
yılının Şubat ayında, Kishi’nin Başbakan ilân edileceği gün, meclis
gündemindeki maddelerden biri de Savunma Anlaşması idi. CIA ajanı Clyde McAvoy
ile birlikte çalışıldı, anlaşmanın lehine oy verecek parlamenterler belirlendi,
ayarlandı. Buna rağmen çıkacak bazı çatlak sesler nedeniyle anlaşmanın
geçmeyeceğinden endişe ediliyordu. Meclis geleneği doğrultusunda 10.30 – 11.00
saatleri arasında verilmesi mutad olan mola sırasında, solcu parlamenterler
koridorlara dağılmışken, toplantı salonunu terk etmeyen vekiller sayesinde
oturum oldu bittiye getirildi ve katılanların oy çokluğu ile anlaşma meclisten
geçirildi. Aynı yılın Haziran ayında Kishi, ABD’ne bir zafer ziyaretinde
bulundu ve tahmin edilebileceği gibi çok iyi karşılandı. Bu ziyaret sırasında
CIA’dan aldığı maddi desteğin arada bir değil, düzenli ve sürekli olmasını
talep etti.  Eisenhower, Liberal Demokrat
Partinin önde gelen parlamenterlerine sürekli ve düzenli ödeme yapılmasını
onayladı. Ödemelerde CIA’nın parmağı olduğunu bilmeyen politikacılara da
kaynağın, Amerikan iş dünyası olduğu söylendi. Bu para akışı, dört ABD
Başkanının onayıyla en az on beş sene sürdü ve soğuk savaş süreci boyunca
Japonya’daki tek parti yönetiminin çimentosu
oldu.
 
Kishi’den
sonra gelen politikacılar da onun yolundan yürüdüler. Bunlardan, 1958 yılında
CIA kadrolarına katılan ve on yıl boyunca teşkilâta hizmet veren Okinori Kaya
en çok Başbakan Eisaku Sato’nun baş danışmanlığını yaptığı 1968 yılında
zorlandı. O yılın en önemli iç siyaset konusu Okinawa Adalarındaki muazzam ABD
askerî üsleri idi. Burası Vietnam’ı bombalamaya giden uçakların konuşlandığı üs
olarak kullanıldığı gibi Amerika’nın nükleer silâh deposu olarak da
kullanılıyordu. Ada, ABD’nin kontrolündeydi ama muhalefet adalardaki  özerkliğin sonlandırılarak yönetimin
Japonya’ya iadesi konusunda bastırıyordu. Bu durumun siyaseten devam edebilmesi
için CIA’nın yaptığı bir çok gizli faaliyetin başrol oyuncusu Okinori Kaya idi.
Yapılan tüm manipülasyonlara rağmen Okinawa’nın yönetimi 1972 yerel referandum
sonucunda halkın kıl payı bir tercihiyle de olsa Japonya’ya devredildi. Buna
rağmen adadaki Amerikan askerî varlığı günümüzde de sürmektedir.
 
Japonlar,
CIA desteğiyle yaratılan siyasi sistemin adını kozo oshoku koydular, yâni; “Yapısal Yolsuzluk”. CIA’nın rüşvetleri
1970 yılına kadar devam etti ancak Japon siyasi yaşamındaki yapısal
yolsuzluklar daha uzun yıllar devam edecekti.
 
CIA’nın
Tokyo İstasyon Şefi Horace Feldman, “İşgal yıllarında Japonya’yı biz yönettik,
işgali takip eden yıllarda  ise farklı
biçimde yönettik. General MacArthur’un kendine özgü yöntemleri vardı, bizim
de  kendimize göre farklı yöntemlerimiz
…”
diye konuşmuştu çok sonraları.
“İyimserlik Körlüğü”
 
Allen
Dulles, gizli operasyonlara olan tutkusu nedeniyle, Başkan’a istihbarat
sağlamak olan esas işini ihmal eder olmuştu. Dulles ve yardımcısı Wisner, 5 yıl
boyunca yurt dışında iki yüzden fazla gizli operasyona imza atmış, Fransa’nın,
Almanya’nın, İtalya’nın, Yunanistan’ın, Mısır’ın, Pakistan’ın, Japonya’nın,
Tayland’ın, Filipinler’in ve Vietnam’ın iç işlerine müdahale maksadıyla
Amerikan vergi mükellefinin parasını bu ülkelere akıtıp durmuştu. Teşkilât,
ülkelerde darbelere düzenliyor, buralarda başkanlar ve başbakanlar ortaya
çıkarabiliyor veya çöpe gönderebiliyordu ama esas düşmanı bir türlü ele
geçiremiyordu.
 
Gizli
operasyonların Kremlin’i sarsamadığını gören Eisenhower, 1955 yılı sonlarında
CIA’nın hedefini şu şekilde değiştirdi: “Uluslararası komünizmi gözden düşürmek
için sorun yaratmak, mevcut sorunları istismar etmek, komünist yönetimlere ilgi
ve sıcaklık duyan tüm kişi ve partilerle mücadeleye girişmek, bu yolla özgür
dünya halklarının ABD ile olan bağlarını güçlendirmek”. Bunlar iddialı
hedeflerdi ama Dulles ve Wisner’in amaçlarına oranla mütevazi kalmaktaydılar.
 
Teşkilâta
bu yeni ayarın verilmesinden bir kaç hafta sonra Nikita Khrushchev, Komünist
Parti Kongresinde öyle bir konuşma yaptı ki, CIA istese komünist dünyayı bu
denli sarsacak bir tezgâh kuramazdı. Khrushchev’e göre üç yıl önce ölen Stalin,
kendi gücü ve ikbali için herkesi ve her şeyi feda edebilecek sadist ve süper
bencil biriydi.
 
CIA,
konuşmayla ilgili duyumu bir ay sonra aldı ve tam metnini ele geçirip
propaganda malzemesi olarak kullanmak istedi. Teşkilât, şimdi olduğu gibi o
zaman da yabancı istihbarat teşkilâtlarına fazlasıyla bağımlı idi. İstediği
konuşmanın metnini İsrailli ajanlar vasıtasıyla elde etti. CIA, İsrail
istihbaratına olan ve halen süren bu bağımlılığı yüzünden, Orta Doğu’da olup
bitenlere hep Yahudi gözlüğüyle bakmıştır.
 
Bundan
sonra CIA içinde bir tartışma başladı. Konuşma içeriği usul usul bazı komünist
partilere sızdırılarak kale içeriden mi sarsılmalıydı, yoksa büyük bir kampanya
ile tüm dünyaya mı duyurulmalıydı? Uzun tartışmalardan sonra ikinci yol tercih
edildi ve bu karar CIA’nın hayal bile edemeyeceği bir dizi olaya yol açtı.
 
*********
Kararın
ardından, konuşma metni aylar boyunca CIA’nın, uğruna yüz milyonlarca dolar
harcadığı “Özgür  Avrupa” radyo
antenlerinden demir perde ülkelerine yayınlandı durdu. Sonuçlar kısa süre
içinde görülmeye başlandı. Polonya’da işçiler komünist yönetime karşı şiddetli
nümayişler başlattı ama Sovyetlerden çok sert karşılık gördü. Başkan Yardımcısı
Nixon, uydu ülkelerden birinin daha Ruslarca hırpalanmasının karşı propaganda
amaçlı olarak Amerikan amaçlarına hizmet edeceğini savunuyor, Sovyetleri
tahrike devam edilmesini istiyordu. Ona göre Polonya’dan sonra Ruslara
hırpalattırılacak ülke Macaristan olabilirdi.
Propaganda tüm hızıyla sürdürüldü.
 
**************
 
Dikkatler
bu propaganda zaferi üzerine yoğunlaşmışken dünyada çok önemli iki gelişme
yaşanıyordu ki bunlardan ne Dulles’in, ne de yardımcısı Wisner’in haberi vardı.
Londra ve Paris’te savaş hazırlıkları yapılmakta, Macaristan’da ise bir halk
ihtilâli tezgâhlanmaktaydı. Dulles, bu olayların iki haftalık çok hassas
gelişme süreçleri boyunca Başkanına bilerek ya da bilmeyerek yanlış yorumladığı
bilgileri aktardı.
 
O
günlerde Wisner, İngiliz meslektaşı Sir Patrick Dean ile Mısır lideri Nasır’ı
devirme plânlarını konuşmak için Londra’ya gitti. CIA başlangıçta, üç yıl önce
bir darbe ile iktidarı ele geçiren Nasır’ı destekliyordu. Ancak  sonraları Nasır, CIA’dan beklediği askerî
yardımların gelmediğini gerekçe göstererek Mısır pamuğu karşılığında Rus
silâhları almaya kalkıştı ve işin rengi değişti. Nasır’ın 1956 yılında bir
İngiliz – Fransız ortaklığı olan Süveyş Kanalı Şirketini millileştirmesi, bu
ülkeleri tarif edilemeyecek derecede öfkelendirdi. İngilizler Nasır’ı öldürmeyi
öneriyor, Eisenhower buna karşı çıkıyor ve işin yıkıcı faaliyetlerle usul usul
istenilen yöne çekilmesini savunuyordu.
 
İşte
Wisner ve Sir P. Dean bunları konuşacaktı ama İngiliz istihbaratçı randevusuna
gelmedi çünkü o sırada Paris’teki toplantıda Fransa ve İsrail ile birlikte
İngiltere’nin Mısır’a yapacağı saldırı plânlarına son şekil verilmekteydi.
CIA’nın bunların hiç birinden haberi yoktu. Dulles yönetimine, İsrail,
İngiltere ve Fransa’nın müştereken Mısır’a saldıracağı yolundaki bilgilerin
saçmalıktan ibaret olduğu bilgisini vermekteydi çünkü İsrail istihbaratı onu
yanlış yönlendiriyordu. Orta Doğu’daki esas tehlike başka yerdeydi; Ürdün
Kralına suikast düzenlenmişti ve Mısır kısa süre içinde Irak’a saldıracaktı!
Bunun üzerine Eisenhower, 26 Ekim’deki Güvenlik Konseyi toplantısında Orta Doğu
ile ilgili raporları bir kenara itti ve önceliğin Macaristan olayları olduğunu
söyledi.
 
Budapeşte’de
komünist hükümete karşı büyük ayaklanmalar yaşanmaktaydı. 27 Ekim’de, Kızıl
Ordu tankları şehre girdi. Çatışmalarda yüzden fazla insan öldü. CIA’nın sekiz
yıldan beri beklediği an gelmişti. Komünizme karşı yapılan ayaklanmalara her
türlü destek verilecek, Katolik Kilisesi, köylü birlikleri, sürgün edilmişler,
öğrenciler, kısacası tüm kesimler harekete geçirilecekti.
 
Talimatı
alan Wisner hemen çalışmalara başladı ama tam anlamıyla çuvalladı. Avusturya’ya
sürgüne gönderilmiş olanlar, Macaristan’a dönerlerken tutuklandılar, içeride
örgütlediğini sandığı muhbirler, hırsız ve yalancı çıktı, böyle durumlar için
ülkenin ıssız yerlerine gömdürüp sakladığı silâhlar bulunamadı. Teşkilâtın
Macaristan konusundaki örtülü faaliyetlerinin ne denli gerçekçilikten uzak
olduğu gizli bir CIA belgesinde şöyle dile getirilmişti: “Hep görmek istediklerini
gördüler, görmek istemedikleri için ise iyimserliğin körlüğünü seçtiler
”.
 
************
CIA’nın
Özgür Avrupa radyosu, Macar halkını Sovyet hedeflerine karşı sabotajlar düzenlemeye,
tanklara karşı Molotof kokteylleriyle saldırıda bulunmaya teşvik ediyor, “Ya
özgürlük, ya ölüm” sloganları atıyordu. O gece, bir zamanlar Macaristan’da
başbakanlık yapmış ama sonradan yeteri kadar inançlı olmadığı gerekçesiyle
komünistler tarafından görevden uzaklaştırılmış olan İmre Nagy radyoda bir
konuşma yaptı. On seneden beri ülkede yapılan yanlışlıklar ve işlenen suçlardan
bahsetti, halkın gücüne dayalı yeni bir koalisyon kurulacağından, Moskova ile
bağların koparılacağından, tarafsız bir ülke olunacağından, yardım için
Birleşmiş Milletler ve ABD’ye başvurulacağından söz etti. Ne var ki, Nagy
parlamentodaki kontrolü ele geçirip Sovyetlere olan bağımlılığı gevşetmeye
yönelik adımlar atmaya başladığında engellendi. Dulles onun bir hain olduğunu ve
Sovyetlere ülkeye gelmesi için esas kendisinin davetiye çıkardığını, iş başına
Tanrının da gücünü arkasına alan Vatikan’ın adamı Kardinal Mindszenty’nin
getirilmesi gerektiğini düşünüyor ve Eisenhower’a bu şekilde tavsiyelerde
bulunuyordu. CIA’nın Özgür Avrupa radyosu da Nagy hakkında yalan yanlış
yayınlar yapıyor, “Tanrı tarafından gönderilen liderle yeni Macaristan’ın
buluşmasını” kutsuyordu. Radyo aynı zamanda, halk ayaklanmasının giderek güç
kazandığını, Rusların idam sehpalarına gönderileceği günün yaklaştığını
pompalayıp durmaktaydı. Dulles fena halde yanılıyordu.
 
Sovyetler
büyük bir güçle ülkeyi işgal etti. Ayaklanma dört gün içinde ölçüsüz bir
şiddetle bastırıldı. On binlerce kişi öldü, binlerce Macar Sibirya esir
kamplarına gönderildi. Amerika’dan yardım geleceğine inandırılmış halkın
umutları boşa çıkmıştı. Yaşanan trajediden sonra Dulles, Eisenhower’a CIA’nın
hiç bir zaman Macar halkını ayaklanmaya kışkırtacak yayınlar yapmadığını
söyledi. Başkan bu yalana inandı ama gerçek kırk yıl sonra, o yayınların
deşifresi ortaya çıkınca anlaşılacaktı.
 
Aynı
günlerde, Dulles’in getirdiği yeni bir haber de Eisenhower’ı fena halde
sarsmıştı; alınan bilgilere göre Ruslar Süveyş’i, İngiliz ve Fransızlardan
korumak için 25 bin kişiden oluşan bir gücü Mısır’a gönderme hazırlıkları
içindeydi! Bu haber de yalan çıktı.
 
*************
Başkan
CIA’nın içinde neler olup bittiğini daha yukardan görmek için güvendiği bir
diplomata görev verdi. Aldığı rapor, içerdiği bir çok olumsuzluğun yanında
CIA’nın başına buyruk bir yapıya dönüştüğünü, gizli operasyonlar (psikolojik
savaş, paramiliter eylemler) adı altında dost olan yabancı ülkelerin dahi iç
işlerine müdahale edildiğini, bu ülkelerdeki Amerikan diplomatik misyonunu zor
durumlarda bıraktığını, başarısızlıkların gizlendiğini belirtiyordu.
Eisenhower,
görevdeki son dört yılı boyunca CIA’nın işleyiş tarzını değiştirmeye uğraştı
ama sonunda Dulles’in yerine bir başkasını görevlendiremeyeceğini kendi de
kabul etti. Teşkilâtı yönetebilecek yetenekte bir başka  isim düşünemiyordu. “Hükümetlerin sahip
olabilecekleri en garip teşkilâtlardan biri” diye niteliyordu gizli servisini,
“Bunu idare edebilecek kişi de sıra dışı, tuhaf bir dahi olmak
durumunda haliyle”. 
Allen
Dulles kimsenin kontrolü altına girmeyi hazmedemiyordu. Ağabeyi, Dışişleri
Bakanı Foster Dulles’in, mutabakat iması taşıyan hafif bir baş hareketi onun
için yeterli bir onay ifadesi idi. Ne var ki, ağabey Dulles kanser hastalığı
nedeniyle gün saymaya başlamış enerjisini büyük ölçüde yitirmişti. Onun bu
zayıf dönemlerinde Allen Dulles kendine Asya ve Orta Doğu’da yeni savaş
alanları oluşturmaya başladı. “Avrupa’daki soğuk savaş çözümsüzlük içinde
durağanlaşmış olabilir” dedi önde gelen yardımcılarına ama mücadele Pasifik’ten
Akdeniz’e kadar uzanan yeni bir coğrafyada daha yoğun bir şekilde sürmeliydi.
“Sakar
Operasyonların Envaî Çeşidi”
 
“Eğer
Araplarla bir süre yaşarsanız görürsünüz ki bizim özgürlük ve insanlık onuru
hakkındaki düşüncelerimizi anlamalarına imkân ve ihtimal yoktur. O kadar uzun
süre dikta yönetiminde yaşamışlardır ki, kendilerinden özgür bir devlet
yönetimini başarmalarını beklemek abesle iştigal olur”. Eisenhower, Ulusal
Güvenlik Konseyi toplantısında Araplar hakkındaki düşüncelerini böyle dile
getirmişti. CIA’da bu düşünceler doğrultusunda, jeolojik bir kaza sonucu
milyarlarca ton petrolün üzerinde oturan Asya ve Orta Doğu’daki rejimleri baskı
yoluyla değiştirip kontrol altında tutma görevine soyundu.
 
Yeni
savaşın cephesi, Endonezya’dan başlayıp Hint Okyanusu üzerinden İran ve Irak
çöllerine, oradan Orta Doğu’nun antik başkentlerini sarmalayan devasa bir
hilâldi. Bu ülkelerin ABD’ye uyum göstermeyen Müslüman liderleri de CIA’nın
siyasal eylemlerinin yasal hedefi olarak kabul edildi.
 
Moskova’nın
bu coğrafyadaki etkisini zayıflatmak amacı ile CIA, yönetimdeki liderleri
parayla ve danışmanlık hizmetleriyle ayartıyordu. Eisenhower, “Kutsal Savaş”
sloganı ile, Allahsız komünistlere karşı “İslâmi Cihat” fikrinin benimsetilmesi
için ne mümkünse yapılması gerektiğini düşünüyordu. CIA nezdinde “gizli bir
görev  gücü” oluşturulacak ve bu güç vasıtasıyla
Suudi Arabistan Kralı Suud, Ürdün Kralı Hüseyin, Lübnan Başkanı Kâmil Şamun ve
Irak Başkanı Nuri Sait silâhla, parayla ve istihbarat yardımı ile
desteklenecekti. (Kral Hüseyin, Ürdün istihbarat teşkilâtına mâli kaynak
aktarması maksadıyla yirmi yıl boyunca CIA’nın gizli maaş bordrosundan para
aldı). ‘Tarafsızları (emperyalizm ve sömürgecilik karşıtları, aşırı
ulusalcılar) bertaraf etmek için her
yol  mubahtır’ mantığı ABD’nin
resmi dış politikası haline geldi.
 
CIA
mensubu Harrison Symmes (sonradan Ürdün Büyükelçisi oldu) “Allen Dulles’e böyle
bir yeşil ışık yakılmıştı” demiş ve eklemişti “O da doğal olarak bütün
adamlarını savaş alanına saldı, sonuçta da, darbe hazırlıkları dahil sakarca
tertiplenmiş envai çeşit dalavereler sırasında suç üstü yakalandık
.
Bazen bu hazırlıkların asla istediğimiz sonuca ulaşmayacağını fark ediyor ve
kendi ajanlarımızı, işleri daha da içinden çıkılmaz hale getirmesinler diye
öldürtüyorduk ama öldüremediklerimiz de oluyordu”.
 
************
Bu
pis numaralardan biri Suriye hükümetini devirmek için tezgâhlandı ve tam on yıl
sürdü; CIA, 1949 yılında Suriye’nin başına Amerikan yanlısı bir albay olan Adib
Sishaklı’yı oturtmuştu ama albayın iktidarı dört yıl sonra komünist
politikacılar ve subayların oluşturduğu Baas Partisince devrildi. 1955 yılının
Mart ayında Allen   Dulles,
 
ülkede
CIA destekli bir askerî darbe ortamının olgunlaştığı kanaatine vardı. Sağ
eğilimli subaylar yemlendi ama o sıralarda yaşanan Süveyş fiyaskosu ülkeyi
Sovyetlere daha da yakınlaştırdı.
 
ABD
ve İngiltere plânlarını bir süreliğine ertelediler ancak alttan alta bir takım
gizli faaliyetlerde bulunmaktan geri durmuyorlardı. Örneğin, CIA ajanları
vasıtasıyla Irak, Lübnan ve Ürdün’de bazı komplolar, sabotajlar tertipleyip
suçu Suriye’ye atarak Şam’daki Müslüman Kardeşler örgütünü rejim aleyhine
ayaklanmaya tahrik etmek bu faaliyetlerden biriydi. İstikrarsızlıklar ve
İngiliz/Amerikan istihbaratınca yaratılan sınır
çatışmaları ülkeyi sarsacak, Batı yanlısı Irak ve Ürdün ordularının
Suriye’yi işgaline zemin hazırlanacaktı.
 
CIA
Suriye’nin en güçlü adamlarından biri olan istihbarat örgütü Başkanı Abdülhamit
Seraj ile Genel Kurmay Başkanı ve Komünist Partisinin liderini kurban olarak
seçti. Bunların bertaraf edilmeleri görevi, ABD’nin Şam Büyükelçiliğinde memur
kimliğiyle bulunan ajan Rocky Stone’a verildi. Stone, sınırsız para ve siyasi
ikbal vaadiyle Suriye ordusu içinden kendine bir yandaş takımı kurmaya başladı.
Seraj kısa süre içinde komployu sezdi ve Amerikalılara bir tuzak hazırladı.
Subaylar paraları aldıktan sonra devlet televizyonuna çıkarak “Ahlâksız
Amerikalı iblisler, yasal düzenimizi bozmak için işte bize bu paraları
verdiler” diye karşı atağa geçtiler. Sonrasında Seraj’ın güçleri ABD elçiliğini
kuşattı, Stone göz altına alındı ve şiddet kullanılarak sorgulandı. Ajan
bildiği her şeyi anlattı. Resmen casus ve istenmeyen adam ilân edilen Stone
sınır dışı edildi. Böylesi bir aşağılanma ABD diplomatik tarihinde ilk defa
meydana geliyordu. ABD de Suriye büyükelçisini sınır dışı etti ve tüm
suçlamaları yalanladı. Bu gerilimin yansımaları halen dahi sürmektedir.
 
Yaşanan
bu siyasi kargaşada gelişen Suriye – Mısır yakınlaşmasından Birleşik Arap
Cumhuriyeti doğdu. Olaylar, Orta Doğu’daki Amerikan karşıtlığının temelini
oluşturmakla kalmadı, bölgedeki Sovyet askerî ve siyasi etkinliğinin artmasına
yol açtı.
 
**********
Yüze
göze bulaştırılan Suriye darbe tezgâhından sonra Beyrut ve Cezayir’de Amerikan
aleyhtarı gösteriler başladı. Dulles’e göre bütün ipler Sovyetlerin elindeydi,
özgür dünya komünistlerin bir tertibi ile karşı karşıyaydı ve Sovyetler
Birliği’nin güney kanadında meydana gelen bu gelişmelerin önünün kesilmesi için
acilen bir şeyler yapılmalıydı.
 
Irak’taki
CIA ajanları ülkenin siyasi ve askerî liderlerine silâh ve para sağlıyor
karşılığında komünizm karşıtı bir cephe oluşturmaya çalışıyordu. Ne var ki, 14
Temmuz 1958 gecesi Büyükelçilik uykudayken Amerikan yanlısı Nuri Sait’in
başkanı olduğu Irak monarşisi, bir silahlı kuvvetler çetesinin darbesiyle
devrildi. Olayın sonrasında bir Amerikalı diplomat “Bu bizim için tam bir
sürprizdi” diye yazacaktı.
 
Yeni
rejimin lideri Abdülkerim Kasım’ın yaptığı ilk iş devlet arşivlerine dalmak
oldu. CIA’nın, monarşi taraftarı Irak hükümeti ile çok yakın akçeli
ilişkilerinin belgeleri ortaya çıkarıldı. Ülkedeki CIA görevlilerinin tamamı
çareyi kaçmakta buldular. General Kasım, Sovyet politik, ekonomik ve kültürel
delegasyonlarına ülkenin kapılarını açtı. CIA, eğer bir şeyler yapılmazsa
Irak’ın komünist kontrolü altına gireceği konusunda alarm zilleri çalıyordu. Bu
tehlike karşısında durabilecek tek organize güç olarak ise ordunun dışında her
hangi bir oluşum düşünülemiyordu.
 
CIA’nın
Yakın Doğu teşkilâtı Başkanı Kim Roosevelt işten ayrılmış, yaşamını Amerikan
petrol şirketlerine danışmanlık yaparak sürdürmeye başlamıştı. Onun yerine
gelen James Critchfield derhal Baas Partisiyle ilgilenmeye başladı. General
Kasım’a karşı düzenlenen iki suikast girişimi başarısızlıkla sonuçlandı.
Nihayet tam beş yıl sonra CIA destekli bir darbeyle Amerikan etkisi yeniden güç
kazandı.
 
1960’larda
ülkenin İçişleri Bakanlığını yapan Ali Salih Sadi, “Biz iş başına CIA treniyle
geldik” demiştir. O trenin içinde, geleceği parlak bir katil de bulunuyordu:
Saddam Hüseyin.
“Çok
Tuhaf Bir Savaş”
 
Amerika,
Akdeniz’den Pasifik’e uzanan coğrafyayı sadece siyah ve beyaz olarak görüyordu.
Domino taşlarının devrilmesini önlemek için Şam’dan Cakarta’ya, tüm
başkentlerin sıkı bir biçimde Amerikan kontrolü altında olması şarttı. Fakat
1958 yılında CIA’nın Endonezya’daki hükümeti devirme tertipleri fena halde geri
tepti. Öyle ki, bölgede Rusya ve Çin’den sonra gelen en büyük komünist partisi,
bu yüzden çok daha geniş bir taraftar 
kitlesi
kazanmış oldu. Bu gücü geriletmek, ancak binlerce insanın ölümüne yol açan bir
savaşla mümkün olacaktı.
 
Endonezya,
Hollanda sömürge yönetiminden 1949 yılında kurtulmuştu. ABD, Sukarno
başkanlığındaki Endonezya’nın bağımsızlığını destekliyordu. CIA ise Kore
Savaşından sonra, ülkede 20 milyar varillik bir petrol rezervi olması
ihtimalinin farkına vardı. Sukarno’nun pek de Amerika’nın dümen suyuna girme
niyetinde olmaması ve ülkede hatırı sayılır bir komünizm taraftarlığı bulunması
CIA’yı fena halde rahatsız etmeye başladı. Başkan Yardımcısı Nixon, CIA
yetkililerini ve tüm ulusal güvenlik camiasını yatıştırmak için kendilerine
Sukarno hakkındaki izlenimlerini şöyle aktardı; “ Halkı üzerinde çok etkili,
tüm kesimleri kucaklamış vaziyette, komünistlikle de alâkası yok. Hiç tereddüt
duyulmamalıdır ki Amerika olarak kullanmamız gereken kart, Sukarno’nun ta
kendisidir”. Tabii Dulles kardeşlerin bu görüşle ilgili ciddi şüpheleri vardı.
Sukarno, soğuk savaş boyunca ülkesini bu savaşın dışında tutacağını beyan
etmişti, kardeşlere göre tarafsızlık diye bir şey olamazdı.
 
**********
1955
baharında CIA, Sukarno’ya suikast yapmayı ciddi biçimde plânlarken, O, Asya,
Afrika ve Arap dünyasından 29 lideri toplayarak düzenlediği uluslararası
konferanstan, Moskova ve Washington’dan bağımsız bir çizgi  izleme kararı çıkarttı. Konferansın
bitiminden 19 gün sonra Beyaz Saray, CIA’ya gizli eylem plânın yürürlüğe
koyması emrini verdi (NSC 5518 numaralı bu emir, 2003 yılında kamuya
açıklandı). Bu emir CIA’ya, Endonezya’nın sola meyletmesini önlemek için, ülke
seçmeninin ve politikacılarının oylarını satın almak, yandaş edinmek için
siyasi mücadelelere girişmek ve paramiliter güç oluşturmak dahil tüm imkânların
kullanılması yetkisini veriyordu.
 
CIA
çok para dökmesine rağmen 1955 seçimlerini Sukarno’nun kazanmasını önleyemedi.
Üstelik  komünist Partisi bu seçimlerde %
16 oranına ulaşarak oy tabanını genişletti. 
Endonezya,
3.000 kilometreye dağılmış binden fazla yaşanan adası olan, on üç büyük etnik
gruba sahip, 80 Milyon Müslümanı barındıran (1950’lerin dünyasında en büyük 5.
Müslüman ülke) çok geniş bir coğrafyaya yayılmış bir ülkeydi. Yetenekli bir
hatip olan Sukarno ise bıkıp usanmadan yaptığı mitinglerle halkını avcunun
içinde tutuyordu. 1957 yerel seçimlerinde komünist parti, aldığı 6 milyon oyla
ülkenin üçüncü partisi haline geldi. Sukarno, parlamentoya bunların da
katılımını isteyince Washington panikledi. Artık ya siyasi yollardan, ya da
sert güç kullanarak Sukarno’nun sonunun getirilmesi elzem olmuştu. Ulusal
güvenlik çevrelerinde konuşulanlara göre; “Durum kritikti… Sukarno gizli bir
komünistti… Çare Sumatra adasındaki rejim karşıtı subaylardı ama bunların
elinde yeterince silâh yoktu, acilen gönderilmeliydi… Aslında Tayvan, Güney
Kore,  Laos, bunların hepsinin durumu
sallantıdaydı… vs.”. Eisenhower’ın özel temsilcisi F.M. Dearborn, Jr.’ın
raporuna göre Sokarno’nun durumu bunların hepsinden farklıydı zira; “Yıkım
(sola eğilim anlamında) , bizzat halkın özgür oylarıyla gerçekleşmekteydi. İşte
katılımcı demokrasinin tehlikelerinden biri de

buydu”.
 
************
25
Eylül 1957 tarihinde Başkan Eisenhower teşkilâta Endonezya hükümetinin
devrilmesi emrini verdi. Görev emri üç hedefe işaret ediyordu; 1- Sukarno
karşıtı komutanlara silâh ve sair askerî yardımlarda bulunulacak, 2-
Sumatra’daki isyancı subaylar arasındaki kararlılık ve dayanışma artırılacak,
3- Esas ada olan Java’daki anti komünist güçler her biçimde desteklenerek
eyleme geçirilecek.
 
Üç
gün sonra, Sovyet istihbaratının kontrolündeki haftalık Hint dergisi Blitz,
operasyonu haber olarak duyurdu: “SUKARNO’YU DEVİRMEYE YÖNELİK AMERİKAN
KOMPLOSU”. Bunun hemen ardından Endonezya basını olayı işlemeye başladı. Büyük
gizli operasyon ancak 72 saat sır olarak kalabilmişti.
 
Amerikan
uçakları adalara silâh ve ajan yığmaya başladı. Endonezya hava kuvvetleri,
Sumatra’daki kalkışmacıları bombaladı. İlginç olanı, bu uçakları kullanan
pilotların bir çoğu ABD’de eğitilmiş, kendilerine “Eisenhower’ın Oğulları”
denilen insanlardı. Eisenhower’ın çocukları, CIA’ya karşı! Kaderin cilvesi…
 
***********
ABD
bir iç savaşın içine çekilmekte ve bunu kendi halkıyla Kongre’ye haklı
göstermek konusunda  zorlanmaktadır.
Ancak, CIA önderliğindeki rejim karşıtı kalkışma da tüm hızıyla devam
etmektedir. Ne var ki, Sukarno’nun güçleri, havada, karada ve denizde
ayaklanmayı bastırma konusunda önemli kazanımlar elde etmektedir. Nihayet, 25
Nisan’da Allen Dulles, Eisenhower’a şu raporu verir: “Görevin başarılması
pratik  olarak 
imkânsızlaşmıştır.
Adalardaki ayrılıkçı güçler savaşma konusunda fazla bir heves göstermiyor,
adamlarına da ne için savaştıklarını doğru düzgün anlatamıyorlar.
Çok
tuhaf bir savaş bu
”.
 
***********
Eisenhower,
savaştaki Amerikan parmağını, inkâr etmeye yönelik zemini hazırlamak için
Amerikalıların Endonezya’daki çatışmalara fiilen katılmamaları emrini çıkarttı.
Dulles emre uymadı. CIA pilotları, adaları bombalamaya başladı. Beyaz Saray’a
verilen raporlarda ise uçakların ayrılıkçı Endonezyalı pilotlarca uçurulan
Endonezya uçakları olduğu yazıldı. Bombardıman sırasında yüzlerce sivil öldü ve
halkta büyük bir öfke oluştu. İşin içinde Amerikan pilotlarının olduğunu
düşünen halk haklıydı ama ABD Dışişleri iddiaları yalanladı.
ABD
Büyükelçiliği ve Pasifik Güçleri Komutanı Amiral Felix Stump, CIA
operasyonlarının “açık bir başarısızlık örneği” olduğunu rapor ettiler.
 
Savaşın
resmen sonlanmasına vesile olan olay şöyle gelişmişti: Bombardımanı
gerçekleştiren filodaki Amerikan uçaklarından birinin pilotu Al Pope, 18
Mayıs’ta Doğu Endonezya’daki Ambon City’de, deniz güçlerine bağlı bir gemiyi
batırdıktan, pazar yerini ve bir kiliseyi havaya uçurduktan sonra peşine
düştüğü, içinde yüzlerce askerin bulunduğu bir gemiyi kovaladığı sırada açılan
ateş sonucu düşürülür. Pope fırlatma koltuğuyla kendini kurtarır ama,
üzerindeki görev emri ve resmi kimliğiyle Endonezya güçlerinin eline düşer.
Pope’ın kaybolduğu haberi CIA’nın savaş merkezine ulaşınca teşkilâtın Başkanı
Allen Dulles, ağabeyi, Dışişleri Bakanı Foster Dulles’i telefonla arar.
Konuşmanın sonunda her ikisi de kabul eder ki savaş kaybedilmiştir. 19 Mayıs
tarihinde, A. Dulles, Endonezya, Filipinler, Tayvan ve Singapur’daki CIA
istasyonlarına acele kaydıyla şu telgrafı çeker: Para ve silâh yardımlarını
kesin, bütün delilleri yakın ve geri çekilin.
 
ABD’nin
taraf değiştirme zamanı gelmişti. Dışişleri derhal farklı bir tavır aldı. CIA
raporları da değişime anında ayak uydurdu. Beyaz Saray’a sunulan 21 Mayıs
tarihli rapor şöyle diyordu: “Endonezya ordusu komünizmi bastırmakta olup
Sukarno, gerek söylemleri, gerekse eylemleriyle ABD yanlısı bir tutum izlemeye
başlamıştır”. Oysa Sukarno olsun, ordu olsun, ülkedeki tüm siyasi kurumlar ve
ülke halkı olsun, CIA’nın hükümeti devirmeye çalıştığını biliyordu. Fiyaskoyla
sonuçlanan bu gizli operasyonun en belirgin sonucu, Endonezya’da gelecek yedi
yıl boyunca komünist etkisi ve gücünün büyümesi olmuştur.
“Aşağıya
Bak Yalan, Yukarıya Bak Yalan”
 
CIA
Gizli Operasyonlar Servisinin başına Richard Bisell’in getirildiği 1 Ocak 1959
günü, Küba’da iktidar Fidel Castro’nun eline geçmişti. Teşkilâtın 2005 yılında
açıklanan bazı kayıtları, Castro tehdidinin örgütçe nasıl algılandığını
anlatır.
 
Başlangıçta,
bazı ciddi gözlemciler Castro rejiminin bir kaç ay içinde çökeceğini
öngörmüştü. CIA merkezinde ise Castro’yla gizliden irtibat kurulmasını,
kendisine silâh ve para vererek demokratik bir hükümet kurması için destekte
bulunulmasını önerenler vardı. Castro’nun 1959 yılı Mayıs ayında Washington’u
ziyareti sırasında, kendisiyle tanışan bir CIA yetkilisi onu “Latin Amerika’nın
demokratik ve diktatörlük karşıtı güçlerinin yeni ruhani lideri” diye tanımlamıştı.
 
**********
Eisenhower,
CIA’nın Castro hakkındaki yanıltıcı değerlendirmelerine çok öfkelenmiş
hatıratına şu notları düşmüştü: “Bütün işaretler onu gösteriyor ki, Castro’nun
iş başına gelmesiyle komünizm bu yarım küreye de sızmıştır”. CIA karargâhında,
8 Ocak 1960 tarihinde yapılan bir
toplantıda,  Castro’nun  devrilmesine yönelik  özel bir eylem gücü kurulmasına karar
verildi. Grup, CIA içinde gizli bir hücre anlayışıyla, daha önce Guatemala ve
diğer Latin Amerika ülkelerinde görev yapmış seçme ajanlardan oluşturulmuştu.
Grubun Başkanı Jake Esterline, Castro’ya karşı tezgâhlanan darbenin başarıya
ulaşmasından veya duruma göre, başarısızlığa uğramasından sonra ne yapılacağı
konusunda ciddi bir analiz yapılmadığı kanaatindeydi. Patronları hakkında şöyle
demişti: “ ’Tanrım, burada komünist olması ihtimali bulunan birisi var. Aman
vakit kaybetmeden Guatemala’da Arbenz’i kovaladığımız gibi bunu da kovalayalım’
diye düşünmüş olmalılar”.
 
Dulles
ve Bisell, 17 Mart 1960’da Başkan Eisenhower ve yardımcısı R. Nixon’a, Küba’da
yapılacaklar hakkında bir brifing verdiler. Onlara göre adayı işgale gerek
yoktu. Castro elin tersiyle iteklenince düşüverecekti. Plâna göre, edinilecek
ajanlar vasıtasıyla sorumlu bir muhalefet hareketi yapılandırılacak, radyodan
yapılacak    propaganda 
yayınlarıyla
halk ayaklanmaya teşvik edilecek, Panama ormanlarında eğitilmiş 60 Kübalı
muhalif ülkeye sızdırılacak, CIA bunlara uçakla silâh ve cephane indirecek
böylece Castro, 6 ilâ 8 ay içerisinde düşürülecekti.
 
ABD’de
6,5 ay sonra seçimler yapılacaktı. Kennedy ve Nixon Başkan adaylarıydılar.
Eisenhower, konunun son derece gizli tutulması, işin içinde hiç bir biçimde
Amerikan parmağı görülmemesi şartıyla Küba harekâtına onay verdi.
 
***********
Bu
arada, Başkan ve Bisell, ABD tarihinin en büyük sırlarından biri olan U-2 casus
uçakları konusunda çekişme halindeydiler. Eisenhower, altı ay önce, Kruschev’le
Camp David’de yaptığı görüşmeden bu yana casus uçaklarının Sovyet toprakları
üzerinde uçmasına izin vermiyordu. Sovyet lideri de ABD Başkanının, barış
içinde birlikte yaşama konusunda gösterdiği cesarete övgüler yağdırıyordu.
Eisenhower, “Camp David Ruhunu” kendinden sonra gelecek kuşaklara miras
bırakmak arzusundaydı.
 
Öte
yandan Başkan, CIA’ya ait hava gücünün, askerî malzeme tedarikçilerinin ve
siyasi partilerin büyük baskısı altındaydı. CIA’nın raporlarına göre, Rusların
kıtalar arası balistik füze kapasitesi, Amerika’nın gücünü fersah fersah
aşıyordu. 1961’e kadar bunların sayısı 500’e ulaşacaktı. Eğer ABD ilk darbeyi
vurarak kazanmak arzusundaysa, Varşova’dan Pekin’e kadar bütün başkentleri ve
üsleri berhava etmek için 3.000’den fazla nükleer başlığa sahip olmalıydı (Bu
dönemde Moskova’nın ABD’yi hedef alan nükleer füze sayısının 500 değil, 4
olduğu sonradan anlaşıldı).
 
Eisenhower,
bir yandan casus uçakların Sovyet toprakları üzerinde düşürülüp ele geçirilmesinin
III. Dünya Savaşına yol açabilecek kadar tehlikeli olduğunu biliyor, bir yandan
da bunlar sayesinde edinilebilecek istihbarata büyük ihtiyaç duyuyordu. Resmen
ikiye bölünmüştü. Kruschev’le 16 Mayıs 1960’da yapacağı zirve öncesinde,
“anlamlı ve samimî” görüşme havasına ve en büyük varlığı olan “dürüstlük”
imajına bir zarar gelmesini de hiç istemiyordu.
 
Teorik
olarak U-2 uçaklarına görev emri ancak Başkan tarafından verilebiliyordu. Ancak
proje sorumlusu olan Bisell ara ara kaçamak yapıyor ve bu uçakları kendi
patronu Dulles’den ve Başkan’dan habersiz uçuruyordu. Ruslar bir gün, hava
sahalarının zaman zaman ihlâl edildiğini anladılar ve kırmızı alarm
uygulamasına geçtiler.  Bu arada, Bisell,
Başkan’dan, nihayet Sovyetler üzerinde uçuş yapma iznini kopardı ama uçuş 16
Mayıs zirvesinden en geç bir hafta önce yapılıp bitirilmeliydi. Heyecan
içindeki Bisell, yaşanacak bir felaket durumunda ne yapılacağına ilişkin bir
plân yapmayı ihmal etmişti.
 
Ve
Başkanın korkusu gerçekleşti. Bir U-2 casus uçağı, 1 Mayıs’ta, Orta Rusya
semalarında vurularak düşürüldü. CIA pilotu Francis Gary Powers, canlı olarak
kurtuldu ve Rusların eline geçti. ABD bir açıklama yapmak zorundaydı. NASA bir
meteoroloji uçağının Türkiye semalarında kaybolduğunu söyledi. Olay ABD halkından
bir hafta boyunca gizlendi. Sonra, “Başkan uçuş yetkisi vermemişti” yalanı
atıldı. Eisenhower’ın morali iyice bozulmuştu. Bu yalan, hem Dulles’i
aslanların kafesine atıp yalnız bırakmak anlamına gelir, hem de Başkan’ın olup
bitenlerden haberi olmadığı şeklinde bir inanışa yol açabilirdi. Eisenhower, 9
Mayıs’ta Oval Ofis’teki toplantıda istifa etmek istediğini duyurdu. Amerikan
tarihinde ilk olarak milyonlarca vatandaş, ulusal güvenlik adına Başkan’ın
kendilerini aldatabileceğinin ayırdına vardı. Makul bir gerekçeye dayanan inkâr
politikası uygulanamaz hale geldi. Kruschev’le yapılacak zirve dinamitlendi,
soğuk savaş sırasında hasımlar arasında biriken buzlar incelmeye yüz tutmuşken
iyice kalınlaştı. CIA casus uçağı, “yumuşama” umutlarını en az on yıl öteye
atmıştı. Eisenhower, CIA’nın füze sayısına ilişkin abartılı yalanlarına bir son
vermek maksadıyla U-2’nin uçuşuna izin vermişti ama sonuçta kendisi yalancı
durumuna düşmüştü. Başkan, yıllar sonra kaleme alacağı hatıratında en büyük
pişmanlığının U-2 konusunda söylenen yalanlar olduğunu yazacak, bunun çok
yüksek bir bedeli olacağını belirtecekti.
 
Başkan,
sonuna gelmekte olduğu görev süresinin bir barış havası içinde
tamamlanamayacağının farkındaydı. Görevi devretmeden önce, dünyanın dört bir
yanında polislik yapmaya yoğunlaştı. CIA, Karayiplerden, Asya’dan ve Afrika’dan
sürekli olarak sorun içeren raporlar düzenliyordu. U-2 fiyaskosu büyük bir
kızgınlığa dönüşmüştü. Küba rejimini devirme gayretleri ikiye katlandı. Bisell,
500 Kübalı eğitmek için Nixon’dan yetki istedi (Bir hafta önce 60 kişiden
bahsediyordu). Sonra da mafya ile temasa geçerek, Castro’yu öldürtmek için bir
katil arayışına girdi. Artan hazırlıkları finanse etmek için talep edilen 10,75
Milyon Dolarlık ödenek, Eisenhower tarafından
bir 
şartla
kabul edildi; Genel Kurmay, Savunma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve CIA,
müştereken, başarı şansını yüksek görecek ve tam anlamıyla hazır olunmadan
eyleme geçilmeyecek.
 
************
Aynı
gün Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısında Başkan, CIA direktörüne Afrika’nın
Castro’su olarak isimlendirdikleri Kongo Başkanı Patrice Lumumba’yı bertaraf
etme talimatını verdi.
 
1960
yazında Belçika’nın acımasız sömürge yönetiminden kurtulan Kongo’da bağımsızlık
ilân edilmiş, özgür bir seçim ortamında Lumumba başkanlığa seçilerek BM
üyeliğine baş vurmuş, Amerika’dan yardım talep etmişti. CIA Lumumba’yı kuş
beyinli, sahtekâr bir komünist olarak görüyordu. Bu yüzden kendisine yardım
edilmedi. Belçikalı paraşütçüler kontrolü tekrar ele geçirmek için başkente
inince Lumumba, zaten ayakta durmakta zorlanan yönetimini savunmak için Sovyet
uçaklarını, tanklarını ve ‘teknisyenlerini’ ülkesine kabul etti. İşte bu
gelişmeden sonra Eisenhower Lumumba’nın bertaraf edilmesi talimatını vermişti.
 
CIA,
Lumumba’nın yerine getirilecek adamı seçmişti bile. Mobutu adındaki bu adama
250 bin dolar ödendi, ülkeye silâh ve cephane indirildi. Mobutu, Lumumba’yı
yakalayıp Belçikalılara teslim etti. Flaman menşeli Belçikalı bir subay,
ABD’nin yeni başkanının göreve gelmesinden iki gün önce Lumumba’yı makinalı
tüfekle infaz etti.
 
Beş
yıl sürecek siyasi çekişmelerden sonra Mobutu, CIA’nın kesintisiz yardımları
sayesinde ülkenin kontrolünü tam olarak eline geçirdi. Teşkilâtın en beğenilen
yandaşı olarak, soğuk savaş boyunca ABD’nin Afrika’da yürüttüğü tüm eylemlere
destek verdi. Mobutu, ülkenin muazzam elmas, stratejik maden ve mineral
kaynaklarından mal çalarak, gücünü korumak amacıyla muhaliflerini doğrayarak,
tam otuz yıl boyunca iktidarını sürdürdü. Dünyanın en acımasız ve yolsuzluklara
bulaşmış diktatörlerinden biriydi.
 
************
Nixon
Küba’da eyleme geçilmesi için seçim sonrasının beklenmesine karar vermişti.
Hakkında bir takım tertipler hazırlanmakta olduğunu bilen Castro, bu boşluğu iyi
kullandı. Kalkışma sırasında kendisini devirmeye çalışacak olan CIA destekli
muhaliflerini etkisizleştirdi. Ülke içinde Castro’ya karşı direniş iyice
zayıfladı. Hatta bir Amerikan kuruluşunun özel olarak yaptırdığı kamu oyu
araştırmasında, Castro’nun büyük bir çoğunluk tarafından desteklendiği
belirlendi. CIA raporu beğenmedi ve göz ardı
etti.
 
Teşkilâtın
adaya silâh ve cephane indirme harekâtı başarısızlıkla sonuçlandı. Malların
çoğu Castro güçlerinin eline geçti. Küba yönetiminin düşük yoğunluklu faaliyetlerle
devrilemeyeceği anlaşılmıştı. Bisell, şok bir baskınla genel bir istila
plânından bahsetmeye başladı. CIA’nın ne bunu yapabilecek büyüklükte bir
silahlı gücü, ne de Başkan’dan bu hususta aldığı bir yetkisi vardı. Gizli
Operasyonlar Servisi Müdürü R. Bisell, Küba eylemini bir  türlü başarıya ulaştıramadığı için sağa sola
söylediği yalanların batağında debelenip duruyordu. Örgüt içindeki çok gizli
Küba hücresinin şefi Jake Esterline patronu için şu ifadeyi kullanmıştı: Aşağıya
dönüyor, Küba Eylem Gücüne yalan söylüyor, yukarıya dönüyor, Başkana yalan söylüyor
”.
 
Kennedy
seçimleri küçük bir farkla kazandı ve hemen CIA Başkanı Allen Dulles ile FBI
Başkanı J. Edgar Hoover’ın görev sürelerini uzattı (Talimat, Kennedy’nin
babasından gelmişti. Gerekçesi de siyasi ve şahsi koruma sağlamaktı zira bu
adamlar Kennedy ailesini, bir takım açıklarını bilecek kadar yakından
tanıyordu).
 
Esterline’ın
Bisell’e gönderdiği son rapor, Castro’nun artık ülkede kurumsallaştığını, ABD
deniz piyadelerinin katılmadığı herhangi bir eylemin, rejimi devirme anlamında
başarılı olamayacağını söylüyordu. Bu ve benzeri bazı bilgiler, başkanlığın
devri telaşında kaynayıp gitmişti. Eisenhower, Küba’nın işgalini hiç bir zaman
onaylamamıştı ama Kennedy bunu bilmiyordu. O sadece Bisell ve Dulles kendisine
ne kadar söylüyorsa o kadarını biliyordu.
 
*************
Allen
Dulles, sekiz yıl boyunca, CIA’da bazı değişiklikler yapılması önerilerine
karşı durmuştu. Gizli operasyonlardaki başarısızlıklarını üstlerinden saklamış,
kendinin ve teşkilâtının itibarını korumak amacıyla suçlamaları kabul etmemiş,
her şeyi inkâr etmişti. Eisenhower, görevini yeni gelecek Başkan’a teslim
etmeden önce bazı şeyleri düzeltmek istiyor ve danışmanlarından raporlar,
tavsiyeler alıyordu. Dulles ve örgütü hakkındaki eleştiriler genellikle şu
noktalarda yoğunlaşıyordu: 
Makul
ve ılımlı tavsiyeler dikkate alınmıyor, etraflıca müzakere edilmemiş konular
hakkında bireysel kararlar alınıyor ve
uygulanıyor.
 
Sürpriz
bir Sovyet saldırısına karşı tedbir alınmıyor. 
Sivil
gözlemci raporları ile askerî istihbarattan gelen bilgiler koordine edilemediği
için bunlardan hakkıyla faydalanmak mümkün
olamıyor.
Gizli
operasyonlar tertiplemekten, ihtiyaç duyulan gerçek bir istihbarat teşkilâtı
olma hedefine odaklanılamıyor.
Bu
operasyonlar için harcanan para, maruz kalınan riskler ve kaybedilen hayatlar,
elde edilen faydalara değmiyor.
Dulles
bir yandan, Hava, Deniz ve Kara Kuvvetleri de dahil olmak üzere Amerikan
istihbarat aygıtını uyumlu bir şekilde çalıştırmak olan görevini yerine
getirmeye çalışırken, bir yandan da teşkilâtını idari açıdan yönetmekte
yetersiz kalıyor.
 
Eisenhower’ın
başkanlığındaki son Ulusal Güvenlik Konseyi toplantılarından birinde Dulles,
her zaman olduğu gibi bu eleştiriler karşısında da kendisini hararetle savundu
ve sözlerini şöyle tamamladı: Benim liderliğim olmadan Amerikan istihbaratı,
havada başı boş biçimde uçup duran başsız bir gövdeden ibarettir”. Ve
Eisenhower’dan –nihayet- şu cevabı aldı: İstihbarat teşkilâtımızın yapısı
hatalıdır. Bunun lâmı cimi yok, mutlaka tekrardan yapılandırılmalıdır. Bunu çok
daha önceleri yapmalıydık. Pearl Harbor’dan bu yana hiç bir şey değişmedi. Bu
konudaki sekiz yıllık mücadelemi kaybettim. Ne yazık ki halefime miras
olarak bir enkaz devrediyorum!
 
*********
BÖLÜM
III
“Kaybedilmiş
Davalar”
Kennedy
ve Johnson Yönetimleri Döneminde CIA 1961 – 1968
“Kimse
Ne Yapacağını Bilmiyordu”
 
Miras,
19 Ocak 1961 tarihinde devredildi. Yaşlı General ve genç Senatör Oval Ofis’te
baş başa görüştüler. Eisenhower, Kennedy’ye temel ulusal güvenlik sorunları
hakkında, yani nükleer silâhlar ve gizli operasyonlar hakkında kısaca bazı
bilgiler aktardı. Kennedy, Eisenhower’a Küba’daki gerilla operasyonları ve buna
Amerika’nın açık biçimde müdahil olması konusundaki şahsi fikrini sordu. Cevap
şöyleydi: “Oradaki rejimin devamına izin veremeyiz. Dominik Cumhuriyeti’ndeki
durumu da eş zamanlı olarak ele alsak iyi olur”.
 
Dominik
Cumhuriyeti’nin yolsuzluklarıyla maruf lideri General Rafael Trujillo, otuz
yıldan beri iktidarı elinde tutuyordu. Baskıcı ve acımasızdı, düşmanlarına
işkence yapmaktan zevk alırdı. Ülkesindeki Amerikan Büyükelçiliğinde görevli
diplomat H. Dearborn’un onun hakkındaki değerlendirmeleri şöyleydi: “Her şeye
rağmen kanun düzenini kurmuş, ülkeyi temizlemiş, alt yapıyı işler hale getirmiş
ve Amerika’yı uğraştırmamıştır. Gerisi bizi ilgilendirmez”.
 
Ne
var ki, Trujillo yönetiminin zulmü yalnız kendi ülkesinde değil, tüm yarım
kürede rahatsızlık yaratıyordu. Bu adamla hesaplaşmanın zamanı gelmişti. Bu
dönemde, ABD’nin de Dominik Cumhuriyetiyle ilişkileri bozulmuş, Amerika bir kaç
diplomatın dışında tüm hariciye görevlilerini ülkeden çekmişti.
 
H.
Dearborn, bazı Dominikli muhaliflerin Trujillo’yu öldürmek üzere harekete
geçtiği haberini almış, CIA’nın mutabakatı ile onlara elçilikte bulunan
silâhları bile vermişti. Bu arada Başkan Kennedy’den şu telgrafı aldı:
Dominiklilerin Trujillo’yu vurmaları umurumuzda değil ancak suikastı ABD’nin
gerçekleştirdiğini düşündürtecek hiç bir emare olmamalıdır.”
 
Trujillo
iki hafta sonra öldürüldü. Onu vuran silâhın bir Amerikan silâhı olup olmadığı
belirlenemedi ama bu olay, Beyaz Saray’ın emriyle bir cinayet işlenmesine en
fazla yaklaşılan olay olmuştur. ABD Adalet Bakanı Robert 
F.
Kennedy suikastı haber aldıktan sonra defterine şu notu düşmüştü: Şimdi en
büyük sorunumuz, bundan  sonra ne
yapacağımızı
bilmemektir.
 
***********
CIA
karargâhındaki düşünceler, Küba’yı işgal etme yönüne doğru hızla
savrulmaktaydı. Bu kanaatin oluşmasında önderlik yapan isim Bisell’di. Zaten, o
ana kadar teşkilâtın Castro’yu devirememiş olmasını bir türlü kabul edemiyordu.
Bir çok başvurusuna karşın, Küba’nın işgaline yönelik plânını nihayet 11 Mart
tarihinde Beyaz Saray’a kabul ettirdi. Plâna göre CIA tarafından devşirilmiş
Küba kökenli işgalciler, Domuzlar Körfezine çıkacak  ve derhal bir uçak pistini ele geçirecekti.
Bu pist, kuracakları yeni hükümetin lojistik merkezi olarak kullanılacaktı.
 
Bisell,
başkana müsterih olmasını söyledi, operasyon başarılı olacaktı. En kötü
ihtimalle isyancılar Castro’nun güçleriyle karşılaşırsa dağlara doğru
çekilirlerdi. Washington’da hiç kimsenin bilmediği şey ise, Domuzlar
Körfezinin, mangrov ağacı kökleriyle kaplı, geçit vermez bir bataklık olduğu
idi. Bu bölgenin, olası bir gerilla savaşında kullanılabileceğine dair karar,
1895 yılında yapılmış kaba saba bir arazi
haritasına  bakılarak  verilmişti.
 
Bahara
gelindiğinde, Başkan hala saldırı emrini vermemişti ama hazırlıklar son
aşamadaydı. Yöredeki üst düzey CIA ajanları Esterline ve Hawkins, Castro’nun
hava gücünü yok etmeden yapılacak bir saldırının felakete yol açabileceği
konusunda Bisell’i uyardılar. Herkes biliyordu ki, Castro, sahip olduğu 36 savaş
uçağı ile çıkartma yapan CIA mensubu Kübalıların yüzlercesini öldürebilirdi.
Bisell sahadaki adamlarına on altı B-26 bombardıman uçağı ile ortalığı duman
edeceği sözünü verdi ama tutmadı. Fazla gürültü çıkmamasını isteyen Başkanını
memnun etmek için sadece sekiz uçağını gönderdi. CIA’nın 1.511 Kübalısı
Domuzlar Körfezine doğru yol alırken Amerikan uçakları, Castro’nun uçaklarının
ancak yarısına zarar veren bir saldırı gerçekleştirip üslerine  dönmüştü.
 
CIA,
ABD’nin BM’deki daimi temsilcisi Adlai Stevenson’a, saldırının taraf değiştiren
Kübalı bir pilot tarafından gerçekleştirildiğini söyledi, münferit bir olaydı.
Stevenson’da meseleyi dünyaya böyle satmaya çalıştı ama ertesi gün CIA’cılar
tarafından aldatıldığını anladı, yalancı durumuna düşmüştü. Aynı gün Dışişleri
Bakanı Dean Rusk’a gönderdiği bir telgrafta koordinasyonsuzluk yüzünden U-2
benzeri bir skandalla karşı karşıya olunduğunu bildirdi.
Bu
arada, karaya çıkan bir kısım asker ağır kayıplar veriyor, onlara malzeme ve
cephane götüren gemiler Castro’nun uçakları tarafından batırılıyordu. Başkan,
CIA birliklerinin içine düştükleri felaketten kurtulması için ne
yapılabileceğini Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral A. Burke’a danıştı ama onun
da yapabileceği fazla bir şey yoktu. Amiral duruma bir bakmış, hayretini şöyle
dile getirmişti: Operasyonun sorumluluğunu taşıyan ve uygulamayı gerçekleştiren
CIA’nın da, başka her hangi birinin de neler olup bittiğinden haberi yoktu,
gelinen noktadan sonra ne yapılması gerektiğini bilen de yoktu.
Anlaşılıyor ki bizden çok şey gizlenmiş, şu anda gerçeğin ancak bir kısmını
öğrendik”.
 
Bölgedeki
CIA yetkilileri ve çıkartma alanındaki askerler Washington’dan uçak desteği
için yalvardılar ama o destek hiç gelmedi. Berbat iki gün ve gece boyunca
Castro’nun Kübalılarıyla, CIA’nın Kübalıları birbirlerini öldürüp durdular.
Yardımdan umudu kesen çıkartma birliğinin lideri Pepe San Roman savaşı bıraktı
(19 Nisan). Altmış saat süren çatışma sonunda CIA’nın 1.189 Kübalısı esir
düşmüş, 114’ü öldürülmüştü.
 
Aynı
gün, R. Kennedy, kardeşi Başkan Kennedy’ye şu mesajı gönderdi: Artık tavrımızı
belirlememizin zamanı geldi çünkü bir iki yıl içinde durum, bu günkünden çok
daha beter olacak. Eğer Rusların Küba’da bir füze üssü kurmasını istemiyorsak,
hazırlıklarının önünü kesmek için ne yapacağımıza derhal karar vermeliyiz”.
 
****************
CIA
hakkında yazılmış tüm raporlar, teşkilâtın ve bu çerçevede gizli operasyon
uygulamalarının yeniden gözden geçirilmesi gereğine işaret ediyordu. Allen
Dulles 1961 yılının Eylül ayında emekliliğini istedi. Ondan altı ay  sonra da R. Bisell görevinden ayrıldı. Her
ikisi de övgüler ve madalyalarla uğurlandı
 
***************
Domuzlar
Körfezi fiyaskosunun kederi içindeki Kennedy, CIA’yı toptan ortadan kaldırmayı
düşündü. Sonra teşkilâtın gizli operasyonlar bölümünün kontrolünü otuz beş
yaşındaki kardeşi Robert F. Kennedy’ye emanet etti.  Yaptığı
en  akılsızca  işlerden
biriydi.  İki  kardeş,
benzeri  görülmemiş  bir
hızla  gizli  eylemlere       girişti.
 
Eisenhower
sekiz yılda 170 örtülü operasyon tertibine onay vermişti, kardeşler ise üç
yıldan az bir zamanda 163’üne bulaştılar.
CIA’nın
başına, Eisenhower döneminin bir siyasetçisi, 60 yaşında inançlı bir Katolik,
ateşli bir antikomünist ve damardan Cumhuriyetçi bir şahsiyet olan John McCone
atandı. McCone, II. Dünya Savaşı sırasında, sahip olduğu tersanede inşa ettiği
gemilerle büyük servet sahibi olmuş, savunma ve atom enerjisi konularında üst
düzey devlet görevlerinde önemli roller oynamıştı. Titiz kişiliğinin bir ürünü
olan notları, soğuk savaşın en tehlikeli günlerini ayrıntılı bir biçimde
anlatır.
 
Görev
devir teslimi sırasında, Dulles ve Bissel bazı detayları McCone’den gizlediler.
Bu ayrıntılardan biri, CIA’nın en büyük, en uzun süreli ve en yasa dışı
uygulamasıydı; ülkeye giren ve çıkan tüm mektupların açılıp incelenmesi! İkili,
CIA’nın Fidel Castro’ya suikast tertipleyip sonradan bunu ertelediğinden de
bahsetmedi. Yeni CIA başkanı, sonuçsuz kalan bu girişimi göreve geldikten iki
yıl sonra öğrendi, mektup açma işinden ise olay açığa çıkıp tüm ülkede
duyulmasına kadar haberi yoktu.
 
1961
yazında Kennedy kardeşler, örtülü eylemleri gerçekleştirecek olan çok gizli bir
birim kurdular. Bu birim, R. Kennedy’nin kontrolünde olacaktı ve tek işi
Castro’yu bertaraf etmekti. Servisin başına getirdikleri General Ed Lansdale
kontrgerilla işlerinde, yeşil dolarlarla düzenlenen komplo operasyonlarında,
yanıltıcı propaganda yayma konularında uzmandı. Generali McCone ile
tanıştırdılar. McCone, açık bir savaş dışında hiç bir şeyin Castro’yu
deviremeyeceğini, CIA’nın da gizli veya açık, bunu yapacak güçte olmadığını
düşünüyordu. Başkan’a şunları söyledi: “CIA, hükümetleri deviren, devlet
başkanlarına suikastlar tertipleyen, yabancı ülkelerin iç işlerini manipüle
eden esrarengiz bir yapılanma olduğu şeklindeki imajından artık kurtulmalıdır.
CIA’nın tek  yasal görevi, ABD kurumları
tarafından toplanan tüm istihbaratı bir araya getirmek, analiz etmek,
değerlendirmek ve Beyaz Saray’a rapor etmektir”.
 
McCone
her nedense kendisine, ABD’nin dış politikasını yeniden yapılandırmak gibi bir
görev de tevdi edildiğine inanıyordu. Her ne kadar onun değerlendirmeleri
hükümet aygıtının üst seviyelerindeki Harvard’lılardan daha sağlam olsa da,
devletin bir numaralı istihbarat görevlisi olarak işi bu değildi ve
olmamalıydı. Ne var ki, Kennedy kardeşlerin, McCone ve CIA’yı, ABD çıkarlarına
hizmet yolunda oldukça sıra dışı bir biçimde kullanma konusunda bazı niyetleri
vardı. McCone’ın yemin töreninde Başkan kendisine şunu söyledi: “Şu andan
itibaren hedef tahtasının göbeğinde yaşamaya başlıyorsunuz, bu noktaya hoş
geldiniz!”.
 
***********
Başkan
daha işin başında, McCone’dan Berlin Duvarını delmenin bir çaresini bulmasını
istemişti. Komünizm adına söylenen çok büyük yalanların Doğu Almanları
kendilerini duvarın Batı tarafına atmaktan alıkoyamadığı tüm dünyaya ilân
edilecek, muazzam bir siyasi propaganda malzemesi ele geçmiş olacaktı.
 
Başkan,
durumu yerinde görmesi için yardımcısı L. Johnson’u Berlin’e gönderdi.
Kendisine CIA tarafından verilen brifing çok etkileyiciydi. Söylendiğine göre,
teşkilât neredeyse tüm köşe başlarını tutmuştu ve olan biten her şeyden
haberdar olunuyordu. Oysa durum tam tersiydi. Polonya askerî misyonunu gözlem
altında tuttuğu söylenen adam köşedeki gazete bayisi çıktı, Sovyet karargâhını
izleyen kişi de çatı ustası, vs. Teşkilât, ABD’nin gelecekteki başkanına açıkça
yalan söylüyordu.
 
CIA’nın
Doğu Avrupa Bölümü Şefi David Murphy, kendisini Duvar konusunda bir şeyler
yapması için çok sıkıştıran Başkan Kennedy’ye “Doğu Almanya’da bir operasyon
yapılması söz konusu bile olamaz” dedi, çıktı işin içinden. Nedeni, 2006
yılında gizliliği kaldırılan bir belgeden anlaşılacaktı. Uzun yıllardan beri
Batı Alman istihbaratı için çalışan ve çok güvenilen Heinz Fefe aslında bir
Sovyet casusu idi. 1959 yılı Haziran’ından, 1961 yılının Kasım ayına kadar,
CIA’nın Moskova’ya karşı hazırladığı tüm plânları Doğu Alman istihbaratına
bildirmiş, CIA ajanı tam yüz kişinin isimlerini onlara vermişti. Teşkilâtın
Almanya ve tüm Doğu Avrupa faaliyetleri de bu yüzden    kilitlenip kalmıştı. Tahribatı onarmak on
yıldan fazla sürecekti.
 
************
Kennedylerin
en büyük arzusu, Domuzlar Körfezi olayında kaybedilen aile onurunu kurtarmaktı.
R. F. Kennedy, 19 Ocak 1962’de McCone’a, ABD hükümetinin en öncelikli
meselesinin Castro’yu devirmek olduğunu söyledi. Bunu gerçekleştirmek için hiç
bir fedakârlıktan ve masraftan kaçınılmayacaktı. Muhatabı kendisine bu işi
gerçekleştirebilmesi için sağlam istihbarat kaynaklarına ihtiyaç olduğunu,
elinde böyle bir olanak bulunmadığını söyledi, iletişimde oldukları sadece on
iki Kübalı ajanın yedisinin de Küba devlet güçlerinin eline geçtiğini ekledi.
 
Ama
R. F. Kennedy kesin kararlıydı, Küba’daki rejim, 1962 yılında yapılacak Kongre
seçiminden önce devrilmeliydi. Özel görevli Ed Landsale hemen bir “yapılacak
işler listesi” çıkardı: Katolik kilisesinden ve Küba yeraltı dünyasından
adamlar elde edilecek eylemlere girişilecek, gizli polis teşkilâtına fesat
sokulacak, biyolojik ve kimyasal savaş yoluyla ekinler yok edilecek…
 
Küba
masasının şef yardımcısı Sam Halpern ise Küba hakkında doğru dürüst bir şey
bilinmediğinden plânın ham bir hayal olduğunu, çıkartılan bütün gürültünün bir
Washington iç hesaplaşması olduğunu ve
Küba olayının, ABD ulusal güvenliği ile hiç bir ilgisi bulunmadığını
düşünüyordu. “Küba’da kim hangi işi yapar, kim kimi sever, kim kimden nefret
eder, siyasi yapılanmaları nasıldır, hiç birini bilmiyoruz” demişti. Tıpkı
CIA’nın kırk yıl sonra Irak’ta içine düşeceği gibi bir durum…
 
Başkan
bunları duymak istemedi ve “Haydi işe koyulalım” emrini verdi. Ve işe konuldu;
binlerce ajan istihdam edildi, Guantanamo’da üs oluşturuldu, Castro’ya suikast
yapılması gerekirse, tetiği çekecek kiralık katillerle bile irtibata geçildi
(Ahlâki mülahazalarla karşı çıkacağından emin oldukları için, işin bu kısmından
McCone’a haber verilmedi).
 
Üç
ay önce gizli operasyonlardan sorumlu birimin başına getirilmiş olan Richard
Helms’de, ulusal güvenlik adına barış zamanında yabancı ülkelerin devlet
başkanlarını öldürme işine bulaşmanın sapkınlık olduğunu düşünüyordu. “eğer
başkalarının başkanlarını öldürürseniz neden onlar da gelip sizinkini
öldürmesinler ki” diyordu. Ama eğer Beyaz Saray sihirli bir değnekle işin
çözülmesini emretmişse, o sihirli değnek bulunmalıydı.
 
************
McCone
göreve gelince, halledilmesi gereken ilk sorunun teşkilâtın güvenirliliğini
yeniden sağlamak olduğuna karar verdi. Ama dizginleri ele almasının üzerinden
altı ay geçmeden CIA genel merkezi, isyanları oynamaya başladı. McCone yüzlerce
gizli servis çalışanını işten attı (ilk atılanlar, dayakçı kocalar, sakarlar ve
alkoliklerdi). Teşkilâtta herkes geleceğinden endişe eder oldu, moraller sıfıra
indi.
 
Bu
arada Helms, casusluk faaliyetlerinde klâsik yöntemlere dönülmesi gerektiğine
inanıyor ve Küba’da görev yapacak ekibi bu görüşe göre oluşturmaya başlıyordu.
Miami’de kurduğu merkezde binlerce Kübalı Castro muhalifi ile mülakat yaptı.
Sonuçta bunların arasından kırk beşini seçerek istihbarat sağlamaları amacıyla
görevlendirdi. Öte yandan R. F. Kennedy, Küba’nın enerji tesislerinin,
fabrikalarının neden hala komandolar tarafından havaya uçurulmadığını
sorgulayıp CIA’ya baskı yapıyordu. CIA Küba’da örtülü operasyonlar
gerçekleştirme konusuna öylesine yoğunlaşmıştı ki bu küçük ada ülkesinde ABD
varlığını gerçekten tehdit edecek bazı önemli gelişmeleri gözden kaçırdı.
“Biz
Kendi Kendimizi de Aldattık”
 
1962
yılının Haziran ayında Kennedy yaklaşmakta olan Brezilya seçimlerine müdahale
etmek ve Başkan Joao Goulart’ı devirecek askerî bir darbe düzenlemek için sekiz
milyon dolarlık ödeneği onayladı. Kennedy,
solu hedef alması şartıyla askerî darbelere karşı olmadığını belirterek,
Batı yarı küresinde ikinci bir Küba oluşmasına asla izin verilemeyeceğini
söyledi. CIA’nın parasal yardımları Brezilya’nın siyasi hayatına, bazı saygın
sivil toplum örgütleri aracılığıyla akıtılmaya başlandı. Paralar, Goulart karşıtı
bazı politikacılara ve subaylara ödeniyordu ve bu yatırımlar iki seneden kısa
bir zaman içinde meyvelerini verdi.
 
Gizli
eylem tam tamları çalmaya devam ediyordu. Ağustos başında CIA direktörü McCone
Başkan’a, Çin’e yüzlerce Mao karşıtı Çinli ajan indirilmesi teklifini götürdü.
Başkan paramiliter bir operasyonu onayladı. McCone’ın endişesi, Çin üzerinde
uçurulan U-2 casus uçaklarının komünist radarlarına yakalanmasıydı. Kennedy’nin
ulusal güvenlik danışmanı, “Haydi, Başkan’a bir U-2 fiyaskosu daha hediye edelim
ama bu kez de yakalanırsak uyduracağımız kılıfın ne olacağını şimdiden
belirleyelim” dedi.  Gülüştüler. Bir ay
sonra bir U-2  uçağı Çin semalarında
Mao’nun güçleri tarafından vurulup düşürüldü.
 
Ertesi
gün Beyaz Saray’da, Haiti lideri François “Papa Doc” Duvalier’in iktidardan
uzaklaştırılması konusu görüşüldü. Küba’nın otuz mil ötesindeki Haiti’nin
lideri Duvalier, ABD tarafından sağlanan ekonomik yardımları hortumluyor,
paraları yolsuzluklara bulaşmış iktidarını sürdürmek amacıyla kullanıyordu. Haiti
içinden rejimi sallayacak güçte yardım alınamayacağı endişesi toplantıya hakim
oldu.
 
10
Ağustos günü, McCone, R. Kennedy ve Savunma Bakanı R. McNamara, Dışişleri
Bakanı Dean Rusk’ın  odasında
toplandılar. Konu Küba idi. McCone, Castro’nun ve kardeşi Savunma Bakanı
Raul’un (silâh anlaşması imzalamak maksadıyla gittiği Moskova’dan henüz
dönmüştü) tasfiye edilmelerinden daha öncelikli bir soruna dikkat çekti. Ruslar
Castro’ya, ABD’yi vurma yeteneğine sahip orta menzilli füze verecekti. Elinde
bu endişesini destekleyecek somut bir istihbarat verisi bulunmuyordu ama iç
güdüleri dört aydır bunu söylüyordu kendisine. “Eğer ben Kruschev olsaydım”
dedi, “Küba’ya füzeleri yerleştirir sonra da ayakkabımı masaya vurarak, ‘hadi
bakalım, şimdi Berlin’i konuşalım’ derdim” diye sürdürdü söylemini. Toplantıya
katılanlar bu görüşe ihtimal vermediler ama CIA’nın Sovyetler konusundaki
analizlerinin yetersizliği konusunda giderek artan bir endişenin varlığı
belliydi. CIA’nın yetenekleri konusunda bir tespit de, o yıllarda CIA bütçe
toplantılarına katılan Gerald R. Ford’dan geldi: “CIA’nın yaptığı sunumlar hep
dehşet verici olmuştur. On yıl içinde Sovyetlerin hem askerî, hem ekonomik açıdan ABD’yi fersah fersah
geçeceğini öngörüyorlardı. 180 derece yanıldılar. Bu raporları yazanlar  da, CIA’nın ‘uzman’ diye adlandırdığı en
yetenekli adamlarımızdı…”
 
**********
15
Ağustos’ta, McCone gene Beyaz Saray’ın yolunu tuttu. Bu kez konu, Karayip
denizinde yer alan İngiliz Guyana’sının Başbakanı Cheddi Jagan’ın devrilmesi
meselesiydi.
 
Amerika’da
diş hekimliği eğitimi almış olan Jagan, Chicagolu Marksist, Janet Rosenberg ile
evliydi. 1953 yılındaki ilk seçim zaferinden sonra Churchill’in emriyle
görevden alınıp hapse atılmıştı. Serbest kaldıktan sonra gene seçimlere katıldı
ve kazandı. 1961 yılında Amerika’yı ziyaret etti ve Kennedy ile görüştü. Bu
görüşme sırasında Kennedy’ye müsterih olmasını, Guyana’ya asla Sovyet üsleri
kurulmasına izin vermeyeceğini söyledi. Kennedy bir kaç hafta sonra Rusya’nın
İzvestia gazetesine (editörü Kruschev’in damadı idi) şu beyanatı verdi: “ABD,
halkların kendi istedikleri yöneticileri belirlemesi hakkına sahip olduğu
düşüncesini destekler. Jagan bir Marksist olabilir ama madem ki kendi halkı,
yasal ve adil bir seçimden sonra onu seçmiştir, ABD’nin buna diyecek bir şeyi
olamaz”.
 
Başkan,
Ağustos 1962’de, 2 milyon dolarlık bir bütçeyle, Jagan’ın iktidardan
uzaklaşmasıyla sonuçlanacak olan plânı onayladı. Sonrasında, İngiltere
Başbakanı Harold Mac Millan’a şunları söyleyecekti: “Lâtin Amerika dünyanın en
tehlikeli bölgesiydi. Eğer İngiliz Guyana’sında komünist bir rejimin
kurulmasına izin verseydik, Amerika üzerinde öyle karşı konulamaz bir baskı
oluşurdu ki, bu baskıyla Küba’nın askerî yöntemlerle vurulması kaçınılmaz hale
gelirdi”. O tarihlerde CIA tam on bir ülkede kontrgerilla hareketlerini
desteklemekteydi; Vietnam, Laos, Tayland, İran, Pakistan, Bolivya, Kolombiya,
Dominik Cumhuriyeti, Ekvator, Guatemala ve Venezuela.
 
21
Ağustos’ta R. Kennedy, CIA’nın Guantanamo’daki tesislerine sahte bir saldırı
düzenleyip düzenleyemeyeceğini sordu. Bunu bahane ederek Küba’yı işgal etmeyi
tasarlıyordu. McCone, bu tezgâhın nükleer bir savaşa yol açabileceği endişesini
belirtti. Görüşmeler sürerken Başkan, CIA direktörüne, Washington’daki idarî
binaların dinlenmesiyle ilgili yeni düzenlemelerin hangi aşamada olduğunu
sordu. New York Times’da yayınlanan bir haber onu çok rahatsız etmişti.
Haberde, Rusların Küba’daki hazırlıklarından bahsediliyor ve yazılanlar CIA
raporlarıyla bir bir örtüşüyordu. Bu bilgi sızıntıları yüzünden Başkan
gazeteleri dinlemeye aldırmıştı. İç tüzüğünde kesinlikle yasaklanmış olmasına
rağmen CIA, yurt içinde kendi
vatandaşlarına karşı casusluk yapıyordu. Bu bir ilkti ve bu ilkle
Kennedy, kendisinden sonra gelen başkanlardan Johnson, Nixon ve George W. Bush’a
örnek teşkil edecek bir uygulamayı başlatmıştı.
 
Görüşme
tekrar Küba konusuna döndü, McCone Başkan’a son yedi hafta içinde Küba
limanlarına otuz sekiz Sovyet gemisinin yanaştığını söyledi. Bunların balistik
füze veya sair askerî mühimmat olabileceğinden endişe ettiğini dile getirdi ve
ardından Güney Fransa sahillerinde uzun sürecek bir balayı tatiline çıktı.
 
*************
29
Ağustos’ta Küba semalarında gözlem uçuşu yapan bir U-2, yerden havaya atılan
türden bir füze üssü tespit etti. Burada konuşlandırılan SA-2 füzeleri, daha
önce Sovyetler üzerinde dolaşan U-2’yi avlayan füzelerin aynısıydı. Füzelerin
yerden havaya atılan tipten ibaret olması nedeniyle, Washington Küba üzerindeki
U-2 uçuşlarını durdurdu. Çin’in düşürdüğü U-2 nedeniyle dünya kamuoyu zaten
Amerika’nın bu tehlikeli oyunundan rahatsızdı. 11 Eylül’de alınan bu karardan
dört gün sonra ilk Sovyet orta menzilli füzelerini taşıyan gemiler
 
yüklerini
Küba limanlarını boşalttılar. ABD, Küba’da olup bitenlere 45 gün boyunca
gözlerini kapatmış, çok önemli kararların verilebileceği anlar bu kör noktaya
denk gelmişti.
 
Balayı
tatili sırasında McCone, Washington’la irtibatını kesmemişti. Teşkilâtına,
Başkanı bir sürpriz tehlikesine karşı uyarmalarını söyledi. Uyarmadılar. CIA,
Küba’daki Sovyet askerlerinin sayısını 10.000 olarak tahmin ediyordu, doğrusu
43.000’di. Küba ordusunun 100.000 kişiden ibaret olduğu sanılıyordu, doğrusu
275.000 idi. CIA Sovyetlerin Küba’da bir nükleer tesis kurmakta olduğu
iddiasını ise kesinlikle ret ediyordu. Bu değerlendirmeler, kırk yıl boyunca
yaptığı en yanlış değerlendirmelerdi, ta ki Irak silâh gücünün tahminlerinin
yapılacağı güne kadar…
 
En
doğru haber, kara yolu trafiğini gözlemleyen, hiyerarşinin en alt seviyesindeki
Kübalı bir ajandan geldi; yollardan, dorsesi brandayla kaplı Sovyet TIR’ları
geçiyordu, çok iri telefon direklerine benzeyen bir şeyler taşıyorlardı.
Bunlar, tam 99 adet Sovyet nükleer başlığı idi ve her biri, Truman’ın
Hiroşima’ya attığı bombadan yetmiş beş misli daha güçlüydü.
 
***********
Nükleer
başlıklar, kimse tarafından fark edilmeden 4 Ekim tarihinde Küba’ya
indirilmişti. Durumdan on gün sonra haberdar olan CIA, keşfini bir zafer havası
içinde yönetime rapor etti. 
Başkan’ın
Dış İstihbarat Komisyonu’nun bir kaç ay sonra hazırladığı rapor ise Küba’daki
Sovyet stratejik yapılanmasının, CIA’nın yanlış değerlendirmeleri ve hükümeti
zamanında bilgilendirememesi yüzünden geliştiğini yazıyordu. İstihbarat
mekanizması doğru dürüst işler hale getirilmezse, Amerika’nın başına büyük
belâlar gelebilirdi… (Mekanizmanın işlerliği düzeltilemedi ve CIA, benzeri
bir yanılgıya, 2002 yılında, Irak’ın askerî gücü hakkındaki tahminleri
sırasında tekrar
düştü).
 
McCone’ın
ısrarları üzerine 14 Ekim tarihinde Küba üzerinde U-2 keşif uçuşları yeniden
başlatılmıştı. ABD, benzeri o güne kadar görülmemiş bir Sovyet silahlanmasıyla
karşı karşıya idi. Füzelerle ilgili teknik bilgiler de Oleg Penkosky isminde
bir casustan geldi. Penkosky, aylardan beri CIA ile irtibat kurmaya çalışıyordu
ama deneyimsiz CIA yetkilileri adamı ciddiye almıyordu. Casus sonunda
İngilizlere yanaştı, ABD de bilgilere  bu
sayede ulaştı. Ancak, Penkosky bir hafta sonra Rus istihbaratınca tutuklandı.
 
Ekim
günü, füzelerin SS-4 tipi orta menzilli balistik füzeler olduğu, Küba’dan
fırlatıldığında Washington’a kadar ulaşabilecekleri ve bir mega tonluk savaş
başlıkları taşıyabilecekleri anlaşıldığında Kennedy, New York’ta Kasım ayında
yapılacak seçimler için kampanya çalışmalarıyla meşguldü. Resimleri gördüğünde
“Allah  kahretsin” dedi, “Tam da içimdeki
sesin söylediği gibi!”. R. Kennedy’de “Evet, Kruschev bizi faka bastırdı ama biz
de kendi kendimizi aldattık
” diye söylendi.
“Füzeleri
Takasa Sokmaktan Memnuniyet Duyarız”
 
Ekim
1962 günü Kennedy’ler, Beyaz Saray’ın bodrumundaki operasyon odasında üst düzey
savunma yetkilileri ile U-2’den çekilmiş hava fotoğrafları üzerinde
değerlendirmeler yapıyorlardı. Başkan sordu “Bu füzeler ateşlenmeye hazır mı?”
Değildi ama hazırlıklar o yöndeydi. “Hiç birimiz Kruschev’in Küba’ya balistik
füze konuşlandırabileceğini düşünemedik” diye söylendi Kennedy. İşin doğrusu,
McCone dışında kimse düşünememişti. “Bu yaptıkları çok riskli bir şey. Durup
dururken Türkiye’ye füze yerleştirmiş olsak ancak bu kadar risk olabilirdi”
diye sürdürdü sözlerini Kennedy. Kısa bir sessizlikten sonra, Ulusal Güvenlik
Danışmanı Bundy, kısık bir sesle, “Yerleştirdik efendim” dedi. Dışişleri Bakanı
Rusk sağlıklı bir değerlendirme yaptı; “Aslına bakarsanız, Türkiye ve benzeri
yerlerdeki nükleer silâhlarımız nedeniyle Rusların, bizim onlardan
korktuğumuzdan daha fazla korkmaları gerekir”
dedi.
 
Başkan
Kennedy, üç farklı saldırı plânı üzerine yoğunlaşmayı emretti. Bir; nükleer
füze üslerinin hava veya deniz kuvvetlerinin jetleriyle havaya uçurulması. İki;
gerekirse bundan daha da kapsamlı bir hava harekâtı düzenlenmesi. Üç; Küba’nın
işgali ve ele geçirilmesi.
Bundy,
Kennedy’nin geniş kapsamlı açık bir saldırı yerine gizli sabotaj eylemlerini
tercih ettiğini biliyordu ve CIA’nın girişebileceği faaliyetleri sıraladı;
denizaltılarla Küba kıyılarındaki Sovyet gemilerinin havaya uçurulması, karaya
çıkartılacak komandolar vasıtasıyla yerden havaya füzelerin bulunduğu
rampaların tahrip edilmesi, buradan
da  nükleer  füzelerin
bulunduğu  üslere  doğru
saldırının  devam  ettirilmesi…  Kennedy’ler
tereddüt
 
içindeydi,
çünkü onlara göre CIA kör bir bıçak gibi, vurur ama kesemezdi. CIA’nın iki
numaralı adamı Marshall Carter büyük bir endişeyle, yapılacak sürpriz bir saldırının,
işin sonu olmayıp sadece başı olacağını, hücumun yapıldığı günün, III. Dünya
Savaşının birinci günü olacağını söyledi.
 
***********
Takip
eden günlerde, önceki Başkan Eisenhower dahil bir çok kişinin görüşleri alındı.
Nükleer bir savaşa yol açmadan Küba’daki füzelerin nasıl ortadan
kaldırılabileceği tüm yönleriyle tartışıldı. CIA Direktörü McCone, ilk kez
geniş kapsamlı bir abluka fikrini ortaya attı ama bu fikir Başkan’ın güvenlik
danışmanları tarafından pek de önemsenmedi.
 
18
Ekim günü, yeni gözlem fotoğrafları geldi. Füzelerin 2.200 mil menzilli olduğu
(neredeyse Seattle’a kadar tüm Amerikan kentleri vurulabilirdi), üslerde
yüzlerce Sovyet askerinin bulunduğu daha da belirgin biçimde görülüyordu. Bu
üslere yapılacak sürpriz saldırı, ölecek olan Rus askerleri düşünüldüğünde,
Havana’ya değil, doğrudan Moskova’ya savaş açmak anlamını taşıyacaktı. Başkan,
en büyük hatanın nükleer savaşa yol açmak olacağını söyleyerek seçenekleri
şöyle sıraladı; savaş ilân etmeden abluka uygulamak, savaş ilân ederek abluka uygulamak,
üslere hava saldırısında bulunmak, ve işgal! Eğilim ‘abluka’ yönündeydi ve
Başkan, 22 Ekim 1962 gecesi yaptığı bir TV konuşmasında abluka kararını tüm
dünyaya duyurdu.
 
************
Şimdi
ABD’nin BM’deki temsilcisi A. Stevenson’un elini güçlendirmek gerekiyordu.
Çünkü Stevenson, Domuzlar Körfezi operasyonundan bazı resimler göstermiş,
sonrasında bunların sahte oldukları ortaya çıkmıştı. Uluslararası kamu oyunun
nükleer füzelerin gerçekliğine inanabilmesi için sağlam delillere ihtiyaç
vardı. Kendisine U-2’ler tarafından alınan görüntüler verildi.
 
Sıra,
ablukanın nasıl yönetileceğinin tartışılmasına gelmişti. Rus gemileri ablukayı
delip ilerlemeye çalışırlarsa ne yapılacaktı? McCone tersanecilikten gelen
deneyimiyle, “Kıçlarındaki dümen vurulacak elbette” dedi .
 
Abluka,
24 Ekim saat 10.00’da yürürlüğe girdi. Amerikan ordusu, nükleer savaş düzeyinin
bir alt seviyesinde alarma geçirildi. McCone, gün boyu Başkan’ı, ablukanın füze
rampalarındaki faaliyeti durdurmayacağı konusunda uyardı, nükleer tehlike
sürüyordu, hem de hava keşif fotoğraflarından anlaşıldığı kadarıyla giderek
artan bir biçimde…
 
Üslerin
hava saldırısıyla vurulması seçeneği tekrar tartışılmaya başlanmıştı ki, 26
Ekim gecesi N. Kruschev’den Başkan Kennedy’ye uzun bir mesaj geldi. Rus lider,
termo-nükleer bir savaşın yol açabileceği felaketlerden bahsediyor ve bir çıkış
yolu öneriyordu; eğer Amerikalılar Küba’yı işgal etmeyeceklerini taahhüt
ederlerse Sovyetler füzelerini geri çekebileceklerdi. Konu ertesi gün Beyaz
Saray’da tartışılırken Başkan’ın önüne Associated Press tarafından Moskova’dan
geçilen bir haber kondu; Kruschev, eğer Amerikalılar Türkiye’deki füzelerini
çekerlerse, kendilerinin de Küba’daki füzelerini çekeceklerini Başkan
Kennedy’ye bildirmişti! Toplantı salonu bir anda karıştı. Başlangıçta, Başkan
ve McCone dışında kimse teklife olumlu yaklaşmadı. McCone önerinin gayet ciddi
olduğunu, göz ardı edilmemesi gerektiğini söyledi. Kennedy de bunu savunuyordu
ki bir U-2 uçağının Alaska sahillerinden Sovyet hava sahasına girdiği ve Rus
jetleriyle kapıştığı haberi geldi. Bir U-2 de Küba’da düşürülmüş, pilot
ölmüştü. Genel Kurmay, 36 saat içinde Küba’ya saldırılmasını tavsiye etti.  McNamara, eğer bu yapılırsa Rusların
Türkiye’deki füzelere saldırabileceğini, kendilerinin de buna karşılık vermek maksadıyla
Sovyetlerin Karadeniz’deki deniz üslerini vurmak zorunda kalabileceklerini
söyledi. “Küba’ya saldırırsak böylesi bir gelişmeyi önleyemeyiz ama saldırmadan
önce Türkiye’deki füzelerin ateşleme mekanizmalarını iptal etmeliyiz” dedi.
“Madem Türkiye’deki füzeleri ateşlenemez hale getireceksiniz, neden şunları
karşılıklı olarak geri çekmiyorsunuz ki” diye patladı McCone. Ve toplantının
seyri değişti. Herkesten “Al- Ver işine girelim” sesleri yükselmeye başladı.
McCone bastırmaya devam etti; “Bunu daha önce konuştuk, Türkiye’deki füzelerle, Küba’daki
zımbırtıları takasa sokmaktan memnun oluruz
dedik. Bana kalsa bunu
derhal yaparım, başka kimseye danışmam bile. Bir haftadan beri, bunu konuşup
duruyoruz, herkes de öneriye sıcak bakıyordu, ta ki Kruschev önerene kadar. Neden?”
 
Toplantı
önerinin kabul edilmesiyle sona erdi, Başkan’ın istediği de buydu. Robert
Kennedy, Sovyet Büyükelçisi Anatoly Dobrynin’i Adalet Bakanlığındaki ofisine
davet etti. Muhatabına, pazarlığın kamuya açıklanmaması şartıyla Kruschev’in
önerisinin ABD tarafından kabul edildiğini söyledi. Al-Ver işi derinlerde bir
sır olarak kaldı. Kennedy’ler, Kruschev’le pazarlık yapıyor görüntüsü
verilemezdi.
 
Çeyrek
yüzyıl sonra McCone şunları söyleyecekti: “Kennedy’ler, Sovyet temsilcileriyle
böyle bir pazarlığın yapıldığını ve Türkiye’deki füzelerin bu pazarlığa konu
edildiğini hiç kabullenmediler”. Bütün dünya, Başkan Kennedy’nin sakin ve
mantıklı yaklaşımları ile kardeşinin barışçıl bir çözümden yana koyduğu çelik
gibi bir irade sayesinde nükleer bir savaşın eşiğinden döndüğüne yıllar boyu
inandı. McCone’ın krizin çözümünde oynadığı önemli rolün üzeri, yirminci
yüzyılın sonuna kadar örtülü kaldı.
 
Füze
krizi sona ermişti ama Amerikan yönetiminin Castro’dan kurtulma takıntısı devam
ediyordu. 1963 sonbaharında CIA, Fidel Castro’yu öldürmesi için Küba ordusunda
binbaşılığa kadar yükselmiş, İspanya’da askerî ataşelik yapmış bir isim olan
Rolando Cubela ile anlaştı. Kendisi hakkındaki suikast tertiplerinin farkında
olan Castro bir demecinde şöyle demişti: “Eğer Amerikan liderliği, Küba
yönetiminden her hangi birine karşı suikast teşebbüsünde bulunursa,
kendilerinin de asla emniyette olamayacaklarını bilmelidir”. Buna rağmen
CIA’dan bir yetkili ile Cubela Paris’te buluştu. Suikastçı uzun namlulu,
dürbünlü ve güçlü bir silâh talep etti. “Gerçek bir vuruş talep ediyoruz” dedi
CIA yetkilisi, “İstediğin silâh temin edilecek”.
“Hey
Patron, İyi İş Çıkardık Değil mi?”
 
4
Kasım 1963 tarihinde Kennedy, sekreterine bir Amerikan müttefiki olan Güney
Vietnam’ın Başkanı Ngo Dink Diem’in suikasta kurban gitmesiyle ilgili bir not
dikte ettirirken şöyle söyleniyordu: Ne yazık ki işlerin bu noktaya varmasında
epeyce sorumluluğumuz var. Öldürülüş biçimi de çok vahşiceydi”.
 
CIA
mensubu Lucien Conein, Diem’i katleden isyancı generallerle işbirliği yapması
için Kennedy tarafından görevlendirilmiş bir casustu. 1954 yılında Ho Chi Minh,
Dien Bien Phu savaşında Fransızları yenilgiye uğrattıktan ve ülke Kuzey / Güney
olarak ikiye bölündükten sonra buraya gönderildi. Conein, bölgede daha önce de
çeşitli savaşlara katılmış olduğu için çok deneyimliydi. Kuzey Vietnam’da bir
çok sabotaj eylemleri gerçekleştirmişti. Eylemleri arasında, trenleri, otobüsleri,
yakıt depolarını havaya uçurmak, 200’den fazla Vietnamlıyı komando olarak
eğitmek, Hanoi’deki ıssız mezarlık alanlara, gerektiğinde kullanmak üzere silâh
gömüp gizlemek gibi işler vardı. Saygon’a döndükten sonra CIA’nın sağladığı
paralarla siyasi partileri oluşturma işini organize etti, gizli  polis teşkilâtını eğitti, propaganda amaçlı
sinema filmleri yaptırdı, hatta bir astroloji dergisi yayınlatarak yıldızların
Diem’in yanında olduğu söylentisini yaydı. Bir ülkenin sıfırdan başlayarak
yapılandırılmasında önemli roller üstlendi.
 
ABD,
bölünmeden sonraki dokuz yıl boyunca, bu Budist ülkenin, mistik bir Katolik
olan Başkanı Diem’i, komünistleri Vietnam’dan uzak tutması hedefine dönük
olarak destekledi.
 
************
1959
yılında K. Vietnam’ın köylü askerleri, Laos’un balta girmemiş ormanları
boyunca, G. Vietnam’a giden ve Ho Chi Minh adını verdikleri bir geçit yolu açma
işine başladılar. CIA, Laos’taki hükümeti satın alarak, komünistlerle savaşacak
gerillalar yetişmesine ve yol yapımının durdurulmasına çalıştı. K. Vietnamlılar
da, Güneyde bir komünist oluşum gerçekleştirmek için gösterdikleri çabalara hız
verdiler.
 
Mücadele
tırmanıyordu. Başkan Kennedy Amerikan askerlerinin hayatlarını, Uzak Doğunun
balta girmemiş ormanlarında heba etmek istemediği için yerel güçleri kullanmayı
tercih etti. CIA bu maksatla, Laos’ta ve sair yerlerde aşiret liderlerini satın
aldı ve onları Komünist K. Vietnam rejimine karşı silahlandırdı. Ama CIA’nın
önde gelen şahinleri, Laos’ta savaşa girme taraftarıydı.
 
Vietnam’da
görevlendirilen CIA mensupları, ülkenin tarihinden ve kültüründen bîhaberdi,
kendilerini de komünizme karşı girişilmiş küresel bir savaşın süngüsü olarak
görüyorlardı. Yerel yetkililer de, Amerika’yı temsil eden gücün bölgedeki ABD
diplomatik misyonu olmadığının ve ABD adına tavır alma yetkisinin sadece CIA’da
olduğunun farkındaydılar çünkü paranın musluğu CIA’nın elindeydi.
 
CIA’cılar,
Saygon’da çok para harcıyor ve çok iyi vakit geçiriyorlardı ama düşman hakkında
yeterli istihbarata sahip olmayışları büyük eksiklikleriydi. Tecrübesizlikler
yüzünden bir çok fiyasko yaşandı. Bunlardan biri de Kuzey’e gönderilen 200’ün
üzerinde G. Vietnamlı ajanın, tek tek düşmanın eline geçmesiydi. CIA bu
ajanları, müttefik olduğu sanılan bir Kuzeyli casusun yardımıyla düşman
topraklarına sızdırmaya çalışmıştı.
 
Kennedy,
1961 yılında, Vietnam’da olup biteni rapor etmesi için özel temsilcisi General
Maxwell Taylor’u bu ülkeye
gönderdi.  Gelen  bilgiler
G.  Vietnam’daki  durumun
vahim  olduğunu  söylüyordu.
Eğer  ABD    burada 
güvenilirliğini
kanıtlamak ve davaya olan inancını ispatlamak istiyorsa kendi askerini
göndermeliydi, işler artık lâfla yürümüyordu. Bu rapor “çok gizli” olarak
arşivlerde kaldı.
 
General
Taylor, esas savaşın G. Vietnam hükümetinin içinde verilmesi gerektiğinden
bahsediyordu. ABD, G. Vietnam yönetiminin içine sızmalıydı. İşin Lucien
Conein’e verilmesi de bu düşüncenin ürünüdür.
 
***********
Conein,
Başkan Diem’in yarı deli kardeşi Ngu Dinh Nhu ile çalışmaya başladı. Çekinmeden
ABD yarbay üniformasını taşıyan Conein, köylüleri komünistlere karşı militan
olarak yetiştirmek de dahil olmak üzere G. Vietnam’ın tüm askerî ve siyasi
faaliyetlerinde rol üstlenir pozisyona geldi.
 
Buda’nın
2527. doğum günü kutlamalarının yapıldığı 7 Mayıs 1963 akşamı Hue şehrinde
Diem’in askerleri Budistlere saldırdı ve birkaçını öldürdü. Budistlerin
çoğunlukta olduğu bir ülkede Katolik bir rejim kurmaya çalışan Diem, uyguladığı
baskı sonucu Budistleri karşısına almış ve güçlü bir muhalefet hareketine neden
olmuştu. 11 Haziran günü, Quang Duc isimli Budist rahip, rejimi protesto
amacıyla sokak ortasında oturup kendini yakınca tüm dünya basınına malzeme
oldu.
 
Bu
olayı takiben, Diem gücünü korumak amacıyla baskılarını daha da arttırdı,
kadın, çocuk, rahip demeden birçok insanın kanına girdi. Robert Kennedy de
kimse tarafından sevilmeyen Diem’in iktidardan uzaklaştırılmasını istiyordu ama
komünistlere karşı kim mücadele edecekti?
 
4
temmuz günü L. Conein, 18 yıldan beri tanıdığı General Van Don’dan bir mesaj
aldı. Gizlice buluştukları yerde, General, Conein’e, Başkan Diem’i devirmeye
yönelik bir darbe hazırlığı içinde olduğunu açıkladı. Gerçekleştirebilirse
ABD’nin tavrının ne olacağını sordu. Cevap olumluydu ama darbede Amerika’nın
–  Conein’in – rolü bulunduğu asla ortaya
çıkmamalıydı (Bu karar, Dışişleri Bakanına, Savunma Bakanına ve CIA Başkanına
danışılmadan verilmişti).
 
McCone,
yerine uygun biri bulunmadan Diem’in uzaklaştırılmasına karşıydı. Saygon CIA
istasyon şefliğine vekâlet eden Dave Smith’e suikast ve darbe hazırlıklarına
son verilmesini emrederek görüşlerini Başkan Kennedy’ye aktarmaya gitti. Ancak,
Conein’in de iyice bulaştığı tezgâh o kadar ilerlemişti ki, saatleri geri
çevirmek artık çok zordu.
***
Takvimler
1 Kasım’ı gösterdiğinde darbe vuruldu. Saygon’da öğle saatleri, Washington’da
gece yarsıydı. Conein, ‘üniformasını’ giydi, yanına 70 bin dolarla silâhını
aldı ve G. Vietnam ordusu Genel Kurmay Başkanlığının yolunu tuttu. Sokaklarda
silâhlar patlıyordu. Darbe liderleri, havaalanı, telefon idaresi ve benzeri
önemli merkezleri ele geçirmişlerdi. Diem’e, Başkanlıktan istifa ederse,
kendisine ve kardeşine güvenli bir şekilde yurtdışına çıkma izni vereceklerini
söylediler, aksi halde bir saat içinde başkanlık sarayına saldıracaklardı. Diem
öneriyi ret etti ve ABD Büyükelçisini arayıp ABD’nin nasıl bir tutum alacağını
sordu. “Bir fikrim yok” dedi Büyükelçi, “Washington’da sabahın 4.30’u, bu
saatte orada kimsenin görüşü olmaz” diye ekledi. Sonra Diem’e, kendisine
yapılan öneri hakkında ne düşündüğünü sordu. Diem yalanı seçti ve öneriden
haberi olmadığını söyledi. Sonrasında eskiden tanıdığı Çinli bir tüccarın evine
sığındı. Çatışmalar gece boyunca sürdü, başkanlık sarayının isyancıların eline
geçişi sırasında yüzlerce Vietnamlı öldü. Nihayet sabah 6’da Diem darbeci
generali arayarak başkanlıktan istifa edeceğini bildirdi. General, güvenlik
vaadiyle Diem ve kardeşini, Çin mahallesinde buluşma noktası olarak belirledikleri
bir kiliseden aldırdı. Diem ve kardeşini taşıyan cipin şoförü Generalin şahsi
korumasıydı. Konvoy yola çıkarken General’in emri geldi: “Her ikisini de
öldürün!”.
 
Generaller
Conein’e Diem’lerin intihar ettiğini söylediler. Conein buna hiç inanmasa da,
durumu Washington’a böyle bildirdi. 2 Kasım Cumartesi günü Dışişleri Bakanı
Dean Rusk’tan şöyle bir cevap aldı: “Haberin şokunu yaşıyoruz. Olay gerçekten
intihar ise, halk hiç bir tereddütte mahal vermeyecek biçimde buna ikna
edilmelidir”.
 
O
gün, Saygon’daki Amerikan Büyükelçiliğinde görevli bir subay olan Jim
Rosenthal, bazı önemli misafirleri karşılamak için malikânenin kapısına gider.
O’nun sözleri: “O manzarayı hiç unutamam. Misafirleri taşıyan araç kapıya
yanaşmış, yığınla gazete fotoğrafçısı flaşlarını patlatmakta, ön kapı açılıyor,
Conein dışarı fırlayıp misafir arabasının arka kapısını açarak selâma duruyor.
İçerden generaller çıkıyor. Büyükelçi onları karşılıyor. Herifler darbeyi yapıp
Başkanı öldüreli daha 48 saat bile geçmemiş, bizim Conein, suratında ‘Hey
patron, nasıl ama, iyi iş çıkardık di mi?
’ der gibi bir ifadeyle
generalleri Büyükelçi’ye teslim ediyor…”.
 
“Bunun
Bir Komplo Olduğunu Sanmıştım”
 
J.
Kennedy’nin Plânlama Dairesi Direktörlüğüne getirdiği Richard Helms, 19 Kasım
1963 günü Beyaz Saraydaki toplantıya elinde bir seyahat çantasıyla geldi.
Toplantı sırasında çantayı açarak içindeki hafif makinalı tüfeği masanın
etrafındakilere keyifle gösterdi. Bu zafer kupası, Fidel Castro’nun
Venezuela’ya sokmaya çalıştığı kaçak silâh kasalarının birinden çıkmıştı.
Toplantı Castro’nun nasıl tasfiye edileceği hakkındaki görüşlerin
tartışılmasıyla devam etti. Toplantı sonunda Helms silâhı çantasına
yerleştirirken Başkan’a dönerek; “İyi ki bu aleti binaya sokarken gizli servise
yakalanmadım” diyecek oldu. Kennedy gülümseyerek, yarı şaka, yarı ciddi; “
Evet” dedi, Bu gerçekten bana bir güven duygusu veriyor”. Ve üç gün sonra
öldürüldü (22 Kasım 1963).
 
McCone,
olayın hemen ardından CIA’nın dünyadaki tüm istasyonlarına durumu bildirir bir
mesaj hazırlamaya giriştiğinde aklından geçenler, Başkan Yardımcısı L. B.
Johnson’un düşündükleriyle hemen hemen aynıydı; “Eğer Başkanımızı
öldürebildilerse şimdi sıra kimde?” Washington’da neler oluyor? Füzeler ne
zaman başımıza yağmaya başlayacak? 
 
Bu bir komplo olmalı!…”
 
Cinayeti
takip eden bir yıl boyunca, teşkilât, ulusal güvenlik gerekçeleriyle,
bildiklerinin bir çoğunu yeni Başkan’dan ve onun, olayın aydınlatılması için
kurdurttuğu komisyondan gizledi. Kendi yaptığı araştırmaların üzerindeki güvensizlik
bulutları ise halen dahi dağılmamıştır, belge şaşkınlık ve şüphe ifadeleriyle
dolu bir belirsizlik yumağıdır.
Aşağıda
yazılanlar 1998 ile 2004 yılları arasında kamuya açılan belgelere ve CIA
yetkililerinin yeminli ifadelerine dayanmaktadır.
 
************
Gizli
servisin Meksika merkezinde görev yapan sekreter, Dallas’taki suikastın
sorumlusu olarak Harvey Oswald adlı birinin yakalandığı haberini radyoda
duyduktan iki dakika sonra söz konusu kişiyle ilgili dosyayı patronu, CIA’nın
Güney Amerika’daki örtülü operasyonlardan sorumlu şefi John Whitten’e sundu.
 
Dünyanı
en geniş tabanlı en etkili telefon dinleme imkânlarından birine sahip olan
Meksika istihbaratı dinleme servisi, Oswald’ın 1 Ekim 1963 günü Mexico
City’deki Sovyet Büyükelçiliği ile yaptığı görüşmeyi kaydetmişti. Bu görüşmede
Oswald Sovyetler Birliğine gitmek için yapmış olduğu vize başvurusunun ne
durumda olduğunu soruyordu. Kimdi bu Oswald? CIA, adamın 1959 yılında
Sovyetlere sığınmış eski bir Amerikan deniz piyadesi olduğunu biliyordu. Bir
Rus kadınla evliydi, Amerikan Pasifik donanmasına ilişkin sırları Ruslara
satacağı tehdidinde bulunmuş, 1962 yılında da Amerika’ya dönüş yapmıştı.
Rusya’da bulunduğu sırada KGB tarafından sorgulanmış olmalıydı, hatta daha
ileriki bir zamanda kullanılmak amacıyla KGB saflarına katılmış dahi
olabilirdi. Helms, Oswald soruşturmasını Whitten’e verdi. Bu görevi, karşı
istihbarat uzmanı olan James Angleton istiyordu ve bu ikili birbirini hiç
sevmezdi. Hayal kırıklığına uğrayan Angleton tüm araştırmalar boyunca Whitten’in
çalışmalarını sabote etmeye çalıştı.
 
Araştırmalar
sırasında Oswald’ın Eylül ve Ekim ayları boyunca Sovyet ve Küba elçiliklerine
sık sık gittiği, Küba’dan, Sovyet vizesi çıkana kadar bu ülkede kalma talebinde
bulunduğu ortaya çıktı. Böylece olayın arkasında Castro’nun olabileceği
düşünceleri filizlenmeye başladı. Yeni Başkan Johnson’un ise, ABD’nin son üç
yıldan beri Castro’yu öldürmeye çalıştığından haberi yoktu. Bunu Castro’nun
dışında sadece üç kişi biliyordu; Allen Dulles, Richard Helms ve Robert Kennedy.
 
24
Kasım 1963 günü Washington’da Kennedy’nin cenaze töreni sırasında Lee Harvey
Oswald Dallas polis merkezindeydi. Polislerin arasında buradan çıkarıldığı
sırada, canlı yayın yapan tüm televizyon kanallarının kameraları adamın
üzerindeyken, bir başka suikastçı tarafından vurulup öldürüldü.
 
Johnson,
CIA’nın Oswald hakkındaki tüm bildiklerini bir rapor halinde kendisine
vermesini istedi. Bu rapor sonradan kayboldu veya kaybedildi ama Whitten’in
söylediğine göre özeti şuydu: CIA’nın elinde Oswald’ın bir Moskova veya Havana
ajanı olduğuna ilişkin sağlam bir delili bulunmuyor ama adam ajan olabilir de!
 
**********
Bunun
üzerine Başkan Johnson bağımsız bir soruşturma heyeti oluşturmaya karar verir,
başkanlığına da Yüksek Mahkemenin baş yargıcı Earl Warren’i getirir. Heyet
Warren’in ismiyle anılır.
 
CIA
bu gelişmelerden hiç memnun değildir. Çünkü, teşkilât tarafından yapılan
soruşturmaların Başkan’ın gözünde yetersiz görüldüğü gibi bir algı oluşmaktadır
ama daha önemlisi CIA, Castro’ya karşı plânlanan suikast hazırlıklarının ortaya
çıkacağından endişe etmektedir. Kamuoyunda, Castro’nun bu hazırlıklar nedeniyle
Kennedy’yi öldürtmüş olabileceği biçiminde bir kanaat oluşması çok kaygı verici
bir olasılıktır. Kennedy suikastının müsebbibi olmak durumuna düşmek, CIA
hakkında hiç de hayırlı olmayacaktır.
 
Başkan,
hem FBI’ya hem de CIA’ya, Warren Komisyonuna tüm bilgileri vermelerini ve tam
bir işbirliği ruhu ile çalışmalarını emreder. Her iki teşkilât da bu konuda,
görevi kötüye kullanma derecesinde berbat bir performans gösterir (Bu iki örgüt
arasındaki koordinasyon ve işbirliği eksikliği ile isteksizliği, adeta 11 Eylül
öncesi yaşanan durumun habercisidir). Oswald hakkındaki soruşturmanın vardığı
nokta özetle şudur: Adam ABD’ye kızgın bir Castro hayranıdır. CIA kendisi
hakkında KGB saflarına katılmış bir casus olabileceğine dair haklı şüpheler
beslemektedir. Havana üzerinden acil olarak Moskova’ya dönmek arzusundadır.
Olay günü Dallas’ta Başkan’ın araç konvoyu içinde, adeta kendisine infaz işi
verilmiş bir görevli gibi yer almıştır.
 
Whitten,
olaydan on beş yıl sonra verdiği ifadede, Castro’ya suikast tertipleriyle
ilgili olarak Warren Komisyonuna hiç bir bilgi verilmemesi hususunda Helms ve
Angleton arasındaki bir mutabakattan bahsetti. Ona göre, Komisyonun böyle bir gizli
mutabakattan haberi olsaydı, soruşturma çok farklı yönlere gidebilecekti.
 
Angleton’un
tavrı, açıkça adaletin tecellisini engellemek kapsamına girmekteydi. Bunu
yaparken sığındığı tek bahane, Moskova’nın, olaydaki rolünü gizlemek için
teşkilatın içine köstebek yerleştirmiş olması ihtimaliydi ve ketumiyetinin
kendisine göre haklı sebebi buydu.
 
**********
Angleton,
1964 yılında ABD’ye sığınmış bir KGB ajanı olan Yuri Nosenko’dan
şüphelenmekteydi. Nosenko varlıklı bir ailenin çocuğuydu ve babasının etkin
kişiliği sayesinde, içki ve kadın merakı yüzünden başını soktuğu yığınla
belâdan kurtulmuş, KGB’de önemli noktalara gelmişti. 1982 Haziranında,
silahsızlanma konferansına katılmak üzere Cenevre’ye gelmiş olan Sovyet
heyetinde güvenlik görevlisiydi. Bu seyahati sırasında kaldığı otelin  odasına aldığı bir fahişe, Nosenko’nun 900
dolarını çaldı. KGB, ajanlarına verdiği dövizlerin uygunsuz biçimde
harcanmasına çok ağır cezalar verirdi bu yüzden Nosenko’nun parayı yerine
koyması şarttı. Amerikan delegasyonundan David Mark isimli bir diplomatla
ilişki kurdu ve kendisine para karşılığında bazı sırlar satabileceğini söyledi.
Anlaştılar. Nosenko, Rus ajanları sorgulamakta uzman olan Tennent Bagley
tarafından uzun uzadıya sorgulandı ve önemli bilgiler verdi. Başlangıçta Bagley,
Nosenko’nun verdiği bilgilerin doğruluğuna ikna olmuştu ama sonrasında
Angleton’un telkinleriyle aksine inandı ve adama düşman kesildi. ABD’den  sığınma talep eden Nosenko, KGB’deki Oswald
dosyasını incelediğini ve içinde Sovyetlerin Kennedy suikastına bulaştığına
ilişkin herhangi bir bulguya rastlamadığını söylüyordu. Bagley ve Angleton
ikilisinin Nosenko’nun yalan söylediğine dair kesin kanaatleri ilerde çok
olumsuz gelişmelere neden olacaktı.
 
Angleton,
eğer Nosenko’nun dilini çözer de adamın Rusların büyük komplosunun bir parçası
olduğunu kanıtlarsa, Başkan Kennedy olayını da çözmüş olacağına inanıyordu.
Sığınmacı KGB ajanı, Adalet Bakanı Robert Kennedy’nin onayıyla Nisan 1964!de
hapse atıldı. Üç yıl boyunca fiziki ve psikolojik işkence gördü. Ama  kendisini suçlayacak somut bir delil elde
edilemedi. CIA bir süre sonra kendini bir ikileme düşmüş buldu. Nosenko’yu
salıverip sonra da Kennedy cinayetinin kilit adamını serbest bırakmakla
suçlanmak istemiyordu. Ne var ki, defalarca ve farklı kişiler tarafından
yapılan sorgulamalardan da bir sonuç alınamıyordu. Tutukluluk halinin devamını
yasal gösterecek tüm gerekçeler ortadan kalkınca Nosenko’ya, yattığı beş yılın
ardından 80 bin dolar tazminat ödendi ve değişik bir kimlik verilerek tahliye
edildi, sonra da CIA kadrosuna alındı.
 
CIA,
suikast olayında Rusların parmağı olmadığını hiçbir zaman kabul etmedi. Warren
Komisyonunun nihai raporunda da Nosenko’dan hiç bahsedilmedi. Richard Helms’e
göre bu olay, Sovyet ve Küba istihbarat servislerinin raporlarının açılacağı
güne kadar aydınlanamayacaktı. Başkanlığının son günlerinde L. B. Johnson’un
söylediği gibi, “Kennedy Castro’yu bitirmeye çalıştı ama Castro ondan önce davrandı”.
 
“Hayra
Alâmet Olmayan bir Sapma”
 
Kennedy’nin
gizli operasyonları, tüm hayatı boyunca Johnson’un peşini hiç bırakmadı. Dallas
suikastının, bir nev’i Diem olayının ilâhi intikamı olduğunu hep tekrarlayıp
durmuştu; “Bir avuç serseriyi bir araya getirdik ve gittik adamı öldürdük”
derdi. Başkanlıktaki ilk yılında Saygon’dan darbe üzerine darbe yedi. Başkentte
türeyen isyancı bir grup Amerikalıları öldürüp
duruyordu.
 
Johnson,
Robert Kennedy’nin ABD ulusal güvenlik mekanizmaları üzerindeki etkinliğinden
rahatsızdı. CIA teşkilâtını da, o aralar sahip olduğu ‘esrarengiz işler
şebekesi’ imajından kurtarıp, yasaların ön gördüğü çizgiye çekmek istiyordu.
CIA Direktörü McCone’ın istediği de buydu. CIA, yasalarda belirtildiği gibi
istihbarat toplamak, bunların analizini yapmak ve Başkan’a rapor etmekten
sorumlu olmalıydı sadece. Komplolar kurup yabancı hükümetleri devirmek, örgütün
görevi olmamalıydı.
 
1963
yılının sonlarına doğru Johnson’un en büyük sıkıntısı Vietnam meselesiydi. Tüm
güçlerle saldırmak mı, yoksa pılıyı pırtıyı toplayıp oradan çıkmak mıydı en
doğru olanı. Binlerce Amerikalıyı oraya ölmeye göndermek de istemiyordu,
kendine ‘korkup çıktı’ dedirtmek de… Savaş diplomasisi dışındaki tek seçenek
‘gizli operasyonlar’ olarak öne çıktı.
 
***********
1964
başlarında McCone ve CIA Saygon istasyonunun yeni şefi Peer de Silva tarafından
verilen bilgiler iç karartıcıydı. Vietnam’daki çatışma stratejilerinin
dayandırıldığı istihbaratın çoğu yanlıştı ve Vietkong, hem K. Vietnam’dan hem
de başka yerlerden ciddi destek alıyor, bu destek de giderek büyüyeceğe
benziyordu.
 
Vietkong,
G. Vietnam’da da ciddi taban bulmaya başlamıştı. Bun bilgi üzerine CIA ve
Pentagon yeni bir plân geliştirdi. 34 A kodu verilen bu plânın temel amacı, K.
Vietnam’a istihbarat ve komando unsurları indirmek, limanlara ve sair alt yapı
tesislerine sabotajlar düzenlemek suretiyle Hanoi’yi, G. Vietnam ve Laos’taki
yıkıcı faaliyetlerinden vazgeçirmek idi. Savaşçılar, CIA eğitiminden geçmiş G.
Vietnamlılar, Çinli ulusalcılar ve Güney Korelilerden oluşmaktaydı. Yukarıdan
gelen bir emir üzerine bu birliklerin yönetimi CIA’dan alınıp Pentagon’un
Vietnam’daki özel Operasyonlar Grubuna devredildi. Helms’e göre bu “hedeften
hayra alâmet olmayan bir sapma”
idi ve CIA’yı espiyonaj görevlerinden
uzaklaştırıp ona bir nevi askerî destek üniforması giydirmek olacaktı.
 
1964
Martında, Savunma Bakanı McNamara ile McCone yeniden Saygon’a gittiler.
Döndüklerinde Bakan Johnson’a olumlu bir tablo çizildi. CIA Direktörü McCone’a
göre ise düşmana insan ve malzeme takviyesinin yapıldığı Ho Chi Minh geçidi
açık olduğu sürece işlerin olumlu gitmesi mümkün değildi. Bu fikir ayrılığı
McCone’un kariyerinde sonun başlangıcı oldu.
 
Johnson,
kendisinden önceki başkanlar gibi CIA direktörünü düzenli olarak görmüyor,
haftalık yazılı raporlarla yetiniyor, bunları da canı istediği zaman okuyordu.
Her ne kadar yasalara göre CIA, her türlü Amerikan  istihbarat biriminin tepesindeki çatı örgüt
olarak tanımlansa da Pentagon, orkestradaki birinci keman olma rolünü CIA’ya
bırakmak istemiyordu. Pentagon bürokratlarının, istihbarat işlerinin sağlıklı
yürütülmesini önler mahiyetteki çalışmaları McCone’ı bıktırdı ve istifasını
sunmasına yol açtı. Johnson, Vietnam savaşının kızıştığı o günlerde yönetimde
çatlak görüntüsü vermemek için istifayı kabul
etmedi.
 
ABD
savaş gemilerine yapıldığı iddia edilen bir saldırı sonucunda, Tonkin Körfezi
Kararnamesi adı verilen savaş yetkisi apar topar Kongreden geçirildi. Başkanın
ve Pentagon’un yaptığı açıklamalara göre, orta yerde her hangi bir tahrik
olmadığı halde, K. Vietnam gemileri 4 Ağustos 1964 günü Tonkin Körfezinde ABD
gemilerine saldırmıştı. Ulusal Güvenlik Ajansı, tüm verileri dikkatle
inceledikten sonra, ilk saldırının K. Vietnam tarafından yapıldığının tartışma
götürmeyecek bir gerçek olduğunu saptamış ve McNamara’da yeminiyle durumu
doğrulamıştı.
 
Bu
raporlar ve tespitler masum bir hatadan ibaret değildi ne yazık ki. Vietnam
savaşı böylece, tahrif edilmiş istihbarat raporlarına dayandırılan siyasi
yalanlarla başlamış oldu. Eğer CIA, kendisine yasalarca emredilmiş biçimde
çalışsa ve McCone görevini lâyıkıyla yapsaydı, uydurma bilgilere dayanan
raporların, bir iki saatlik ömrü bile olmazdı. Gerçekler, Ulusal Güvenlik
Ajansı’nın 2005 yılında yaptığı itiraf niteliğindeki açıklamalar yayınlanıncaya
kadar ortaya çıkmadı.
 
İşin
doğrusu, K. Vietnam saldırısının, bir dizi Amerikan tahrikinden sonra
yapıldığıydı. Bu tahriklerden ilki, ABD gemilerinin 12 mil kuralına kulak asmayıp
Tonkin Körfezindeki Hon Me adası sahillerine yaklaşarak çıkartma hazırlıklarına
başlamasıydı. K. Vietnam sahil koruma botları ada etrafında toplanmaya başladı.
Amerikan Maddox savaş gemisi bunlara üç kez ateş açtı ve bölgedeki 7. filonun
uçaklarından yardım istedi. Uçakların saldırısı sonucu K. Vietnam botlarından
üçüne ağır hasar verdirildi, dört denizcileri öldü. Maddox’un bordasında ise
bir tek kurşun deliği vardı. 3 Ağustos’ta ABD dışişleri Hanoi’ye nota vererek
saldırıların devam etmesi halinde sonuçlarının ağır olacağı uyarısında bulundu.
 
İkinci
ABD tahriki, Hon Matt adasındaki K. Vietnam radar üssünün havaya uçurulması
teşebbüsü idi. 4 Ağustos günü sabaha doğru, Amerikan savaş gemileri Maddox ve
Turner Joy alaca karanlık ortamında hayalet gibi  lekeler gördükleri iddiasıyla delicesine ateş
açarlar, gemiler bir yandan da kendi etraflarında hızla dönmektedirler. Bu
dönüşlerin yarattığı etkiler, sonar raporlarına düşman torpidoları olarak
yansır. Çılgınca salvolar devam eder, Amerikan gemileri, kendi gölgelerine ateş etmektedir.
 
Johnson
o gece, K. Vietnam deniz üslerine hava saldırısı emri verdi. İlk saldırının K.
Vietnam tarafından geldiğine ilişkin düzmece istihbarat raporları hükümete,
zaten önceden kararlaştırılmış olan politikaları hayata geçirme olanağı
vermişti. 7 Ağustos tarihinde Kongre Vietnam savaşını onayladı (Kongre’de
416’ya 0, Senato’da 88’e, 2 karşı oy).
 
Dönemin,
istihbarattan sorumlu direktör yardımcısı R. Cline, oynanan bu siyasi tiyatroyu
Yunan tragedyasına benzetmişti. Tıpkı kırk yıl sonra, Irak kitle imha silâhları
düzmecesine dayanarak savaşa giren bir başka Amerikan Başkanı döneminde oynanan
siyasi tiyatro gibi…
 
Yaşananlardan
4 yıl sonra Johnson, Tonkin Körfezinde o gece neler yaşandığını şöyle
özetleyiverdi: “O lânet  olası aptal
denizciler, uçan balıklara ateş edip duruyorlardı”.
“Akıldan
Fazla Cesaret”
 
Richard
Helms, Gizli Operasyonlar Şefi koltuğundan kalkıp CIA direktörlüğü koltuğuna
otururken en az on yıl boyunca Vietnam kâbusları gördüğünü söylemişti. Hiçbir
zaman başarıya ulaşmayan, her yeni girişimden sonra başarısızlığı daha da artan
olayların yaşandığı bir kara basan…
 
Helms’in
yazdıkları arasında şunlar da vardı: “En yetenekli elemanlarımızla, espiyonaj
literatüründeki her türlü denemeyi yapıyor ama Hanoi hükümetine bir türlü
sızamıyorduk. Politikalarının ne olduğunu, kimler tarafından yapıldığını bir
türlü çözemiyorduk. İstihbarat konusundaki bu zafiyetimizin temelinde, Vietnam
tarihi, kültürü, sosyal yapısı ve dili hakkındaki ulusal cehaletimiz yatıyordu.
Öğrenmeyi istemedik. Bu yüzden de ne kadar bildiğimizi bilemedik. Olayları
anlamadık, yanlış değerlendirdik ve çok hatalı kararlar aldık”.
L.
Johnson’un da Vietnam konusunda kâbusları vardı. Kararsızlık göstermesi
halinde, R. Kennedy’nin kendisini, John Kennedy’nin G. Vietnam davasına
sadakatsizlik etmekle suçlayacağından korkuyordu. “ Eminim ki bana omurgasız
bir korkak olduğumu söyleyecekti. Uykumda kendimi yerdeki kazıklara bağlanmış
olarak  görüyordum, binlerce insan
üzerime ‘korkak, hain’ diye bağıra çağıra geliyordu”.
 
*************
Komünist
gerilla örgütü Vietkong’un, Güneydeki faaliyetleri güçlenerek sürüyor, bunlarla
nasıl mücadele edileceği konusunda ABD’de her kafadan bir ses çıkıyordu. İşin
özüne R. Kennedy indi; “Bize silâh kullanmasını bilen adamlar lâzım”.
 
16
Kasım 1964’de CIA’nın Saygon İstasyon Şefi Peer de Silva’dan iddialı bir öneri
geldi. Da Silva, G. Vietnam’daki CIA gücünü artırmak amacıyla çeşitli
vilâyetlerde paramiliter devriye birlikleri kurarak Vietkong’u avlamayı
düşünüyordu. Bu stratejinin büyük riski, olayı, ‘McNamara’nın savaşından
McCone’ın savaşına’ dönüştürecek olmasıydı. Buna rağmen işe girişildi ve
Vietnamlı sivillere kontrgerilla eğitimi verilmeye başlandı. McCone, da
Silva’ya güveniyor, çabalarını destekliyordu ama hiçbir girişimin bu savaştan
galip çıkılmasına yetmeyeceğini düşünüyordu. CIA, ayrılıkçı teröristlerle
mücadele edecek bir teşkilât değildi, buna göre yapılanmamıştı. İtirazı bunaydı
ve Başkan Johnson’a bir kez daha istifasını verdi, gene ret edildi.
 
Yönetim,
domino teorisinin gerçekleşmesinden korkuyordu. Buna göre, G. Vietnam’ın
komünistlerin eline geçmesi halinde, arkasından Laos, Kamboçya, Tayland,
Endonezya, Malezya ve Filipinler gelirdi. Bu gelişmelerden Orta Doğu, Afrika ve
Latin Amerika da geniş biçimde etkilenirdi.
 
Da
Silva’nın yazdıklarına göre Vietkong, terör kartını ustalıkla amaçları
doğrultusunda kullanıyor, yerel halktan da her türlü lojistik ve istihbarat
desteği alıyordu. Vietkong 1964 sonlarında terörü başkente taşıdı. Saygon
ziyaretinde bulunan Savunma Bakanı McNamara bombalı bir eylemden kıl payı
kurtuldu. 7 Şubat 1965’de Vietkong, Pleiku’da bir Amerikan üssüne saldırdı, 8
Amerikalı öldü. Amerikalıların silâhları daha çok ve daha büyüktü ama
Vietkong’un da casusları daha fazla ve daha yetenekliydi. Belirleyici fark da
buydu.
 
Dört
gün sonra, L. Johnson, Vietnam’ın bombalanması emrini verdi. Napalm dahil her
türlü bomba kullanıldı ama düşman adeta bombayı yedikçe güçleniyordu. CIA’nın
Saygon’daki adamları ise, Washington’un kötü haberlerden hoşlanmadığını
biliyordu. İstihbarat siyasileşmiş, bilgiler generallerin, sivil yetkililerin
ve bizatihi CIA’nın tezgâhından geçtiği sırada çarpıtmalara uğrar olmuştu.
Vietnam’daki kötü gidişat Başkanlığa yansıtılmıyordu ve bu iş daha üç yıl böyle
devam edecekti.
 
8
Mart’ta Amerikan deniz piyadeleri Da Nang’a çıktı ve güzel kızlar onları
çiçeklerle karşıladı. Vietkong’un karşılaması ise daha farklı oldu. 30 Mart’ta,
Saygon’daki ABD elçiliğine komşu CIA ofisinin önünde patlatılan bir araç
bombası, sokaktaki yirmi kişiyle birlikte, Da Silva’nın sekreterinin canını
aldı. İki CIA görevlisi kör oldu, altmış elçilik ve teşkilât görevlisi
yaralandı, Da Silva’nın kendisi de bir gözünü
kaybetti.
Johnson
çaresizlik içinde savaşa binlerce asker daha gönderip bombardımanı
yoğunlaştırma kararı alırken (bunu yaparken CIA direktörüne danışmadı)
“Görünmeyen düşmanla nasıl savaşabilirim?” diye düşünüyordu.
 
*************
2
Nisan 1965’de McCone bir kez daha istifasını sundu. İstifası, halefi iş başına
gelir gelmez yürürlüğe girmek üzere kabul edildi. Ayrılmadan önce Başkan’a şu
uyarıları yaptı: “Haftalar ilerledikçe, bombalamayı durdurmamız konusunda kendi
halkımızdan, basından, BM’den ve dünya kamuoyundan daha fazla baskı gelmeye
başlayacak. Zaman aleyhimize işliyor ve K. Vietnam da buna oynuyor. Balta
girmemiş ormanlarda asla kazanamayacağımız ve çıkmakta müthiş zorlanacağımız
bir savaş bizleri bekliyor”. Önemli bir CIA analisti olan Harold Ford’da şöyle
diyordu: “Vietnam’daki gerçeklerden giderek uzaklaşıyoruz. Tutumumuzdaki cesaretin yeri,
aklın yerinden çok daha fazla
”.
 
L.
Johnson, McCone’un diskurlarına, işine gelenler hariç, çoktandır kulak
asmıyordu zaten. CIA hakkındaki düşüncelerini şöyle dışa vurmuştu bir
keresinde: “Çocukluğumu geçirdiğim çiftlikte Bessie adlı bir ineğimiz  vardı. Sabahın köründe kalkar, bin bir eziyetle
sütünü sağardım. Tam kovayı doldurduğumda, boka bulanmış kuyruğuyla bir darbe
vurur kovayı devirirdi, illet olurdum. Bizim CIA’da böyle; çalışır didinir iyi
bir program yapar uygulamaya koyarsınız, gelip bir darbe vururlar, her şeyi
berbat ederler”.
“Uzun
Bir Kaydıraktan Aşağıya Kayışın Başlangıcı”
 
Johnson
CIA’yı yönetecek yeni bir “Büyük Adam” arayışındaydı. Teşkilâtın direktör
yardımcılarından Marshall Carter, Başkana şöyle bir tavsiyede bulundu:
“Askeriyeden ‘evet efendimci’ birini seçmeniz büyük hata olur, siyaset
dünyasından bir ahbap çavuşun seçilmesi ise tam bir ‘felâket’. Eğer CIA içinden
bu göreve lâyık biri bulunamıyorsa dükkanı Kızılderililere teslim ederek çekip
gidelim zaten!”.
 
Başkanın
ulusal güvenlikçilerinin (McCone, McNamara, Dean Rusk ve Bundy) tartışmasız tek
adayı Richard Helms idi ama L. Johnson CIA’nın başına, adını Polaris nükleer
füzelerinin geliştirilmesi programında duyurmuş, başarılı bir deniz subayı olan
59 yaşındaki emekli Amiral Red Raborn’u getirdi. Reborn yemin töreninde
Başkan’ın övgü dolu sözlerini dinlerken mutluydu ama bu onun CIA çatısı
altındaki son mutlu anları olacaktı (28 Nisan
1965).
Aynı
gün Dominik Cumhuriyetinde olaylar patladı. 1961 yılında Amerikan destekli bir
suikast sonrasında diktatör Rafael Trujillo devrilmiş, ülkede Karayiplerde
örnek olacak bir yönetim de kurulmaya çalışılmış ama başarılı olunamamıştı.
Şimdi silahlı asiler sokaklara dökülmüştü.
 
Johnson
Dominik’e 400 deniz piyadesi gönderdi. Bu, 1928 yılından beri herhangi bir
Latin Amerika ülkesine yapılan  en  kapsamlı
çıkartma  ve   aynı
zamanda  da,  Domuzlar
Körfezi  fiyaskosundan  sonraki
ilk   silahlı 
müdahaleydi.
Yeni CIA Direktörü Reborn, her hangi bir somut delile dayanmadan isyanın Küba
tarafından yönlendirildiğini rapor etti. Johnson müdahaleyi genişleterek,
bölgeye önce 1000, sonra 6500 Amerikan askeri daha gönderdi. McNamara, olayda
Castro’nun parmağı olduğuna inanıyordu. Johnson da TV’lere çıkıp halkına, Batı
dünyasında yeni bir komünist devletin kurulmasına izin vermeyeceğine ilişkin
vaatlerde bulunuyordu. Ne var ki basın gelişmeleri şiddetle eleştiriyor, U-2
olayı Eisenhower’ı, Domuzlar Körfezi olayı Kennedy’yi nasıl etkilediyse,
Dominik olayının da Johnson’u öyle etkileyeceğini yazıyordu. Johnson’da bir
“inanılırlık zafiyeti” vardı. Tabir yerleşti. Başkan artık yeni CIA
direktöründen görüş almıyor, onu umursamıyordu.
 
İstihbarattan
sorumlu Direktör Yardımcısı Roy Cline, istikrarsız liderlik yüzünden teşkilâtta
morallerin sıfır olduğunu, “uzun bir kaydıraktan aşağıya doğru kayışın
başladığını
” söylüyordu.
 
Kendisine
bir ülkeden bahsedildiğinde, burasının Afrika’da mı, yoksa Güney Amerika’da mı
olduğunu bilemeyen Reborn’un tökezleme sürecinde teşkilâtı fiilen Richard Helms
yönetiyordu ve o sıralar üç gizli operasyonu sürdürmekteydi: Laos’da Ho Chi
Minh geçidinin işlerliğine son vermek, Taylan’da seçimlere fesat karıştırarak
başa işbirlikçi bir hükümet getirmek ve Endonezya’da gerçekleşmekte olan
komünist katliamına destek vermek. 
L.
Johnson, bu savaşların başarısı için tavsiyesine baş vurduğu Eisenhower’dan şu
görüşleri aldı: “Zafer  tamamen iyi bir
istihbaratın mevcudiyetine bağlıdır. Bunu sağlamak da en zor işlerin başında
gelir”.
 
******
Laos
bir istihbarat savaşı olarak başladı. Süper güçler ve onların müttefikleri
arasında imzalanan bir anlaşma uyarınca tüm dış güçlerin Laos’u terk etmeleri
gerekiyordu ama diplomasi dünyasındaki nezaket
kuralları, gerçek dünyanın şartları ile örtüşmüyordu.
 
1965
yazında Johnson, on binlerce Amerikan askerini Vietnam’a gönderdi. Laos’taki
savaşı ise CIA  sürdürüyordu. Ho Chi Minh
geçidine sürülen Hmong kabilesi köylüleri ve Tai komandoları hep CIA
kamplarında eğitilmişlerdi ve başlarında CIA yetkilisi Bill Lair vardı.
Laos’taki işler kötü gitmeye ve kayıplar artmaya başlayınca Lair gerçekleri
gizleme yolunu seçti. Bir kere bu yola sapılınca dönüş çok ama çok zor oluyordu.
 
Bu
ülkedeki en sıkı savaşçılardan biri de Anthony Poshepny, nam-ı diğer, Tony Poe
idi. Hmong ve Tai birlikleriyle dağ bayır dolaşan uçuk bir kişilikti. Sonunda
da onlardan biri haline dönüştü. Poe, öldürdüğü düşmanların kulaklarını keser,
torbaya doldurduğu kulakları, kazandığı zaferlerin bir kanıtı olarak getirip,
CIA ofisindeki amirlerinin masasına koyardı. Tropikal bölgeye savaşmaya
gönderilmiş Amerikan gençlerinin, içine düşmesi çok sıradan olan, seks, alkol
bağımlılığı, delirme gibi olumsuzluklar Laos’ta daha da azmaktaydı.
 
Mayıs
1965’de Laos İstasyon Şef Yardımcılığına atanan Jim Lilley’in anlattıkları:
Yerel savaşçıların, etkisiz hale getirdiklerini söyledikleri Vietkong sayısı
abartılıydı, üstelik Amerikan uçaklarının bombalaması için hedef gösterdikleri
düşman yerleşkelerinin koordinatları da çoğunlukla yanlış çıkıyordu. Bu yüzden
ABD uçakları dost köyleri bombalıyor, felâketler yaratıyor ve büyük nefret
çekiyordu. CIA’nın, Long Tieng’deki üssünü genişletmeye karar vermesiyle yeni
yollar, depolar, daha geniş pistler, cipler, iş makinaları, daha fazla
personel, cephane gelmeye başladı. Ama merkez olayı paramiliter bir sorun
olarak görmekten vaz geçmiyor, işin esasını bir türlü yakalayamıyordu. Laos
adeta ikinci bir Vietnam’a dönüşmüştü ve ABD kontrolü elinden kaçırmaya
başladı.
 
Vietnam’ı
alt etmenin kilidi komünistlerin malzeme ve insan trafiğini geçirmek için
kullandıkları Laos’taki Ho Chi Minh geçidini kullanılmaz hale getirmekti ama
sanki bu trafik, her Amerikan bombardımanından sonra biraz daha artıyordu. Bu
aşamada CIA, Laos İstasyon Şefliğine yeni bir atama yaptı: Ted Shackley.
 
********
Shackley
daha önce Asya’nın yakınından bile geçmemişti ama bir an önce sonuç almak için
işe hızlı başladı. Onun yönetimi altında ofisindeki CIA çalışanlarının sayısı
30’dan 250’ye, Loolu paramiliter savaşçıların sayısı 40 bine çıktı. Bunların
gayretleri ve B-52 bombardıman uçakları sayesinde geçidin beli kırılır gibi
olmuştu. Shackley’in Washington’a gönderdiği, şu kadar yeni komandoyu
saflarımıza kattık, ayda şu kadar komünist öldürüyoruz, şöyle işler başarıyoruz
mealindeki raporlar yönetimi şevklendirmiş ve CIA’nın Laos’taki savaşı için on
milyonlarca dolarlık yeni ödenek çıkmıştı. Shackley savaşı kazanmak üzere
olduğunu sanıyordu ama Ho Chi Minh üzerindeki trafik hiç kesilmeden akıyor, akıyordu…
 
***********
 
CIA
Tayland’da daha ince, daha alengirli bir siyasi sorunla karşı karşıya geldi:
Bir demokrasi yanılsaması yaratmak!
 
Tayland
1965 yılına kadar ABD tarafından desteklenen bir cunta tarafından yönetilmişti.
Desteğin nedeni de generallerin bölgede komünizmin yayılmasına karşı
koymalarıydı. Ancak bölgede demokrasinin de işleyeceğini göstermek gerekiyordu.
ABD, generalleri serbest seçim düzenlemeleri konusunda teşvik ediyordu ama sol
oyların çoğunluğu almasına da bir biçimde engel olunmalıydı. CIA fonlarıyla ABD
yanlısı yeni bir siyasi parti oluşturuldu ve örgütlendirildi. Amaç partiye
seçimi kazandırmak ama perde arkasında da mevcut yöneticilerin ipleri tutmaya
devam etmelerini sağlamaktı. Amerika’nın Vietnam’da kazanabilmesi için
Tayland’ın istikrarlı olması şarttı. Plân, Başkan Johnson tarafından bizzat
onaylandı ve uygulandı.
 
*******
CIA’ya
göre, eğer Amerika’nın Endonezya’daki etkisi azalırsa, Vietnam’da kazanılacak
bir zaferin hiçbir anlamı kalmayacaktı. Beyaz Saray bu şekilde uyarıldı.
Teşkilât yedi yıldan beri dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusunu barındıran bu
ülkeyi yönetecek yeni bir lider arayışındaydı. Bu sırada, 1 Ekim 1965 akşamı
Endonezya’dan bir siyasi deprem haberi geldi. Sukarno, adeta kendi rejimine
karşı bir darbe yapmış, iktidarını korumak amacıyla ülkenin komünist partisi
(PKI) ile işbirliğine girmişti. Duyurunun yapıldığı gece, aralarında Genel
Kurmay Başkanının da bulunduğu beş general öldürülmüştü. Ulusal radyo, Başkanı
ve ülkeyi CIA’dan korumak için bir ihtilal konseyinin yönetime el koyduğunu
duyuruyordu. CIA’nın ordu ve hükümetin içinde bazı adamları bulunuyordu.
Bunlardan biri, PKI ve Sukarno hükümeti içine sızması için görevlendirilmiş
Adam Malik idi.
 
CIA,
Adam Malik, Merkezî Java Sultanı ve Suharto ismindeki bir generalden oluşan
troykaya bir gölge hükümet kurdurtma çabasına girişti. Malik, Endonezya’daki
Amerikan Büyükelçisi Marshall Green ile buluşarak hedefini açıkladı: Kendi
önderliğinde kurulacak Kap-Gestapo adlı siyasi bir örgüt vasıtasıyla
Endonezya’yı komünistlerden kurtarmak!
 
Kısa
süre sonra ülkeden katliam haberleri gelmeye başladı. General Suharto’nun sivil
şok grupları, Doğu ve Merkezî Java’da yüzlerce insanı öldürüyordu. CIA,
programın desteklenmesi gerektiğine inanıyordu ama gelişmelerde Amerikan
parmağı olduğu anlaşılmamalıydı. Bu çerçevede Endonezya ordusuna 500 bin
dolarlık bir yardım yapılması kararlaştırıldı. Yardım CIA eliyle tıbbi malzeme
olarak yapılacak ama bunlar piyasada satılarak elde edilecek nakit ordu
tarafından amaçları doğrultusunda kullanılacaktı.
 
Endonezya’yı
büyük şiddet dalgası sardı. Rejim değişti. Adam Malik Dışişleri Bakanı oldu
(Malik daha sonraları, ABD’nin desteği ile BM Genel Kurul Başkanlığı yaptı).
Şiddet olayları sırasında 500 binden fazla insan öldü, 1 milyondan fazlası
siyasi görüşleri nedeniyle tutuklandı, bunlardan bazıları on yıldan fazla hapis
yattı. Endonezya, soğuk savaş sonuna kadar askerî diktatörler tarafından
yönetildi. ABD, kırk yıl boyunca, Endonezya’da komünizm karşıtlığı adına
sürdürülen vahşette parmağı olduğunu inkâr etti. Büyükelçi Marshall Green
“Dalgaları biz oluşturmadık” demişti, “Biz sadece oluşan dalgalara binip sahile çıktık”.
 
*************
1966
yılında teşkilât bünyesinde kapsamlı değişiklikler meydana geldi. Richard Helms
nihayet beklediği göreve kavuştu (Uzun yıllar boyu birlikte çalıştığı kader
arkadaşı Frank Wisner, kısa süre önce beynine sıktığı  bir kurşunla intihar etmişti, bu atama onun
için iyi bir teselli oldu). R. Helms 30 Haziran 1966 tarihinde yemin ederek
göreve başladı. Üçte biri denizaşırı ülkelerde casusluk yapan 20 bin kişilik
bir teşkilâta ve 1 milyar doları aşan bir bütçeye sahipti, Washington’un en
güçlü adamlarından biri haline gelmişti.
“Böyle
Giderse Bu Savaş Kazanılamaz”
 
Richard
Helms görevi devraldığında, 250 bin Amerikan askeri fiilen savaşın içindeydi.
Güneydoğu Asya’da 1.000 gizli ajan, CIA merkezinde 3.000 istihbarat görevlisi,
giderek büyüyen felâketle uğraşmaktaydı. İstihbarat görevlileri kötümser, savaş
alanındakiler ise gidişattan memnun, ayrı dünyalarda yaşıyorlardı.
 
O
dönemde CIA saflarına katılan yüzlerce gençten biri olan Bob Gates (Gelecekte,
CIA Direktörlüğü ve Savunma Bakanlığı yapacaktı), doksan günlük bir staj dönemi
yaşadı. Olaylara objektif bir gözle bakabilen bu iyi eğitimli genç, Vietnam
savaşı hakkında şöyle bir gözlemde bulunmuştu: ABD’nin savaş pilotu sıkıntısı
çekmeye başladığı
 
anlaşılıyor.
Komünistleri bombalamaya, saçı başı ağarmış albay rütbeli pilotlar
gönderiliyor. Böyle giderse bu savaş kazanılamaz.
 
***********
CIA’nın
yetenekli analistlerinden birinin hazırladığı kitap kalınlığındaki rapor,
Amerikalıların yaptığı hiçbir şeyin savaşı kazandıramayacağını öngörüyordu.
Raporu okuyan Savunma Bakanı McNamara, Vietnam’da görev yapmış en üst düzeydeki
uzmanı görmek istedi. Ona, kendi yerinde olsaydı Vietnam’da ne yapacağını
sordu. Uzman, Vietnam’da en uzun süreyle (17 yıl) görev yapmış bir kişi olarak
yapılması gerekenleri şöyle anlattı: “Amerikan güçlerine takviye yapmayı keser,
Kuzey’i bombalamayı durdurur ve Hanoi ile ateş kes pazarlığına otururdum”.
McNamara diğer randevularını iptal etti ve uzman George Allen’le görüşmesini
sürdürdü. İkinci sorusu şöyleydi: “Amerika, Asya’daki domino taşlarının
yıkılmasına neden izin versin?” Şu cevabı aldı: “Barış masasında karşılaşmanız
muhtemel olan riskler, savaş alanındaki risklerden daha büyük değildir. Eğer
bombardımanı durdurup, Sovyetler, Çin, Asya’daki müttefikleriniz ve
düşmanlarınızla bir pazarlık masasına oturursanız, onurlu bir barış
anlaşmasıyla masadan kalkma şansınız olabilir”.
 
Bu
toplantıdan üç hafta sonra McNamara Başkan’ı aradı, Vietnam’daki güçlere
takviye yapılarak bir yere varılamayacağını ve bombardımanın kesilmesi
gerektiğini söyledi. Başkan, anlaşılmaz bir homurtuyla cevap verdi ve telefon kapandı.
 
McNamara,
Vietnam’daki Amerikan askerlerini öldüren Vietkong güçlerinin sayısı hakkında
fena halde yanıltıldığını çok geç anladı. Tıpkı, bir çok yıl sonra Irak’ta
düşülen yanılgı gibi… Eğer Vietkong, iki yıl kesintisiz sürdürülen
bombardıman ve yoğun saldırılardan sonra hala 500 bin kişilik bir güçle ayakta
durabiliyorsa bu savaş kazanılamazdı. Ancak, G. Vietnam’daki Amerikalı
komutanlar Başkan Johnson’a gönderdikleri raporlarda öyle söylemiyorlardı.
Mesele savaşı kazanıp kazanamama meselesi değildi onlara göre, yönetim, savaşın
hangi hızda kazanılmasını istiyordu, mesele buydu. Ordu, her ne kadar basını ve
dolayısıyla halkı ikna edemiyorsa da savaşı kazanabileceğini ispat etmek
kararlılığındaydı ve CIA’da yanıltıcı raporlar vermeye devam ediyordu.
 
Ancak
R. Helms, Başkan dışında hiç kimsenin göremeyeceği, acıtıcı derecede dürüst bir
CIA çalışmasını, yazdığı bir mektup ekinde kendisine sundu. Mektup, çalışmanın
çok hassas bilgiler içerdiğini ve sızması halinde son derece sakıncalı sonuçlar
doğacağını belirttikten sonra şöyle devam ediyordu: Amerikan kamuoyunun
yönetime getirdiği bazı kısıtlamalar içerisinde hareket edildiği sürece,
karşımızdaki iyi organize olmuş, kalabalık, yetenekli ve halk tarafından destek
gören isyan hareketini bastırmamız mümkün değildir. ABD askerî gücü, bunun gibi
kararlı, becerikli ve siyasi açıdan basiretli bir gerilla gücüyle başa
çıkabilecek şekilde yapılandırılmamıştır”.
 
Yöneticilerin
ve komutanların önüne hiç bir dönemde görülmediği kadar fazla istihbarat
geliyordu ama pek azı bir anlam ifade ediyordu. ABD Başkanları, üretilen bir
dizi yalanı birbirlerine ve halka anlatmışlar, savaşı da bu yalanlara dayanarak
yönlendirmeye çalışmışlardı. Beyaz Saray ve Pentagon’un halkı her şeyin iyiye
gittiğine inandırması bir yere kadardı, sonucu belirleyecek olan savaş
alanındaki gerçeklerdi.
“Siyasi
Bir Hidrojen Bombası”
 
13
Şubat 1967’de CIA Genel Merkezi Beyaz Saraya bir uyarı gönderdi. Sol eğilimli
bir dergide, CIA’nın, sivil toplum örgütlerini ve vakıfları kullanarak yabancı
ülkelerin iç işlerine yasa dışı biçimde karıştığı, emellerine alet ettiği masum
ve genç insanları tehlikeye attığı iddia edilecekti. Yönetimi çok zor durumda
bırakacak bir saldırı olacaktı bu. L. Johnson, CIA’nın ilişkide olduğu vakıf ve
organizasyonlarla ilgili bir rapor hazırlanmasını istedi. CIA’nın 20 yıldan
beri gizlice yürüttüğü çalışmalar gün ışığına çıkmak üzereydi. Teşkilât, Radio
Free Europe, Radio Liberty, Kültürel Özgürlük Kongresi, Ford Vakfı, Asya Vakfı
gibi tanınmış kurumları, bunların yanında bir çok etkin basın ve yayın
kuruluşunu, vitrindeki bir takım kukla şirketler vasıtasıyla finanse etmişti.
Özellikle radyolar, demir perde ülkelerindeki insanlara yönelik yayınlarıyla,
siyasi propaganda savaşı sahasında CIA’nın tarihindeki en etkili silâhı olmuştu.
 
Dışişleri
Bakanı Dean Rusk’ta, 1961 yılından beri CIA eliyle bu tür çalışmalara harcanan
milyonlarca doların halkın diline düştüğünü, yurt dışında da gözden kaçmadığını
söyleyip duruyordu. CIA’nın bu tip işlere verdiği destek, giriştiği gizli
operasyonlar arasında en önde gelen faaliyetlerden biriydi. Yapılan
araştırmalar gösteriyordu ki, CIA’nın bu türden çalışmaları lâyıkıyla
denetlenemiyordu. Teşkilâtın kontrolden çıkmak üzere olduğu, gerek Beyaz
Saray’da, gerek Dışişleri ve Adalet Bakanlıklarında ve gerekse de Kongre
nezdinde giderek ağırlık kazanan bir endişe haline gelmekteydi.
 
************
20
Şubat 1967’de Başkan Johnson, Adalet Bakanlığına vekâlet eden Ramsey Clark’ı
çağırdı. Castro’ya suikast tertiplenmesiyle ilgili olarak, CIA, mafya ve R.
Kennedy arasında ne tür bir ilişki yaşandığının FBI tarafından araştırılmasını
istedi. Önde gelen bir gazeteciden, CIA’nın Castro’yu öldürtmek üzere bir
suikastçı kiraladığını, adamın cinayeti işleyemeden Castro’nun eline geçtiğini
ve işkence altında suçunu itiraf ettiğini öğrenmişti. Söylendiğine göre, Castro
da bunun üzerine Oswald ve başka bir kaç kişiyi toplayarak J. Kennedy’nin işini
bitirmeleri talimatını vermişti.
 
On
gün sonra bu bilgileri Johnson’a aktaran gazeteci Drew Pearson’ın köşesinde
şöyle bir yazı çıktı: “Başkan Johnson siyasi bir hidrojen
bombasının üzerinde oturuyor
. Teyit edilmeyen bilgilere göre, Senatör
R. Kennedy, Castro’ya suikast talimatı vermiş olabilir. Castro’ya doğrultulan
silâh geri tepti ve senatörün kardeşini vurdu”.
 
Yazı
R. Kennedy’yi fena halde korkuttu. R. Helms ile buluştular. Helms R. Kennedy’ye
CIA ile kardeşi arasında suikastı konu alan tek iç yazışma belgesini verdi.
Belgede Castro’ya düzenlenmesi plânlanan mafya suikastı ile Kennedy arasında
açıkça bağlantı kuruluyordu. Bu bilgiyi, bir kaç gün sonra tamamlanan FBI
raporu da doğruluyordu. Johnson bu kez, Castro, Trujillo ve Diem’e karşı
düzenlenen komplolarla ilgili olarak CIA’nın da bir araştırma yapmasını talep
etti. Helms tarafından görevlendirilen müfettişlerce yazılan CIA raporu şu sonuca
ulaşıyordu: Diem ve Trujillo’nun katilleri ABD hükümeti tarafından
cesaretlendirilmişti ama kontrol ABD yönetiminin elinde değildi. Castro olayına
gelince, CIA ajanları Castro hakkında “bir şeyler” yapılması gerektiği
konusunda ABD yönetiminin en üst kademelerinden baskı görüyorlardı. Bu “bir
şeyler”in, Castro’nun öldürülmesi anlamına geldiğini de Küba’da görevli tüm
istihbarat mensupları biliyordu.
 
Rapor
bu kadarını söylüyordu. Cinayet konusunda Başkanlığın bir emri bulunup
bulunmadığına değinilmiyordu. Bu ayrıntıyı aydınlatacak tek kişi R. Kennedy
idi. Helms, 10 Mayıs tarihinde raporu Başkan’a sundu. Aralarında geçen
konuşmaya ilişkin bir bilgi bulunmuyor, varsa da bilinmiyor. Ancak Helms, 23
Mayıs’ta, Senatör Richard Russel’in başkanı olduğu CIA alt komitesine ifade
vermeye çağrıldı. Rusell bu toplantıda Helms’e eski CIA ajanlarının bu
konularda sessiz kalmalarının sağlanıp sağlanamayacağını sordu. Rusell merkeze
dönerek CIA müfettişlerinin hazırladığı raporla ilgili olarak ortada ne kadar
belge varsa imha etti. Raporun tek kopyası Helms’in kasasına kilitlendi ve tam
altmış yıl boyunca dokunulmadan orada kaldı.
 
***************
Helms
1967 baharı boyunca teşkilât içi huzursuzluklarla boğuştu. Konu, en yetenekli
çalışanların, Jim Angleton’a karşı isyan boyutunda tavır almalarıydı. Angleton,
İsrail’in yardımlarıyla, Kruschev’in Stalin’i yerin dibine batırdığı konuşmayı
ele geçirdiğinden beri teşkilât içinde şah kesilmişti. Angleton’un görevi,
bünye içine sızabilecek komünist ajanlardan teşkilâtı korumaktı. Bu görevin önemli
olduğuna şüphe yoktu ama son geliştirdiği “Büyük Komplo” teorisi örgütü zehirliyordu.
 
Bu
teoriye göre (Helms’in 2007 yılında açıklanan gizli zabıtlarında yer
almaktadır) Moskova ile Pekin arasında ayrılıkların baş gösterdiği doğru
değildir. Uluslararası komünizm tek vücut halindedir. Ayrışma olduğuna dair
söylentiler bizzat komünistler tarafından yayılmaktadır. Amacı Batı’yı
şaşırtmak ve dayanışmalarını
gevşetmektir. Özgür dünyanın mensubu olan ülkeler arasındaki saflar
açıldıkça, Moskova’nın bunları tek tek ele geçirmesi kolaylaşacaktır. Bunu
önleyecek olan da Batılı istihbarat örgütleridir ama Sovyetler, onların içine
fena halde sızmış vaziyettedir. Batı uygarlığının kaderi büyük ölçüde karşı
casusluk uzmanlarının elindedir.
 
Angleton’un
takıntıları yüzünden, CIA’nın içindeki sadık yabancı ajanların getirdiği
bilgilere kulak tıkanmaya başlanmıştı çünkü bu ortamda herkes birbirinden şüphe
eder hale gelmişti. Gizli servisin içinde Angleton’a karşı bir cephenin varlığı
iyiden iyiye hissediliyordu. Ne var ki Helms bu adamı hep tuttu. Bu arka
çıkışın iki ana  nedeni vardı; biri, onun
iş başında olduğu süre boyunca CIA’nın içine hiçbir Sovyet casusu sızmamıştı.
İkincisi  ise, İsrail’in, Mısır, Suriye ve Ürdün’e
karşı girişeceği saldırıyı
(6 Gün Savaşı diye bilinir)
önceden ve doğru bir 
zamanlamayla
tahmin etmişti. Bu başarılar da Helms’in Başkan nezdindeki itibarını
yükseltiyordu. Nitekim Helms, o bilgiyi getirdiği hafta Başkan’ın en yakın
çalışma arkadaşlarıyla yediği Salı yemeklerine davet edilmiş, CIA nihayet
istihbaratın ne denli önemli bir rol oynadığını kanıtlayarak Başkan’ın gözüne
girmişti.
 
*********
Helms,
yurt içindeki gizli CIA operasyonlarını kontrol altında tutmak istediği kadar
yurt dışındakileri de toplumun gözünden uzak tutmaya çalışıyordu çünkü hepsi
birer potansiyel hidrojen bombasıydı. İşte bunlardan bir kaçı: 
1967
sonbaharında Saygon’da çok hassas bir operasyon başlatıldı. CIA, siyasi açıdan
çok etkin bir Vietkong savaş esirini Hanoi’ye iade etmek suretiyle karşı
tarafın barış konusundaki yaklaşımlarını anlamak istiyordu. Amaç, düşmanla en
üst seviyede barış görüşmeleri yapmanın yolunu açmaktı ama bu girişimden bir
sonuç alınamadı. CIA,  aralarında  Panama’nın
da  bulunduğu  bir
çok  ABD  dostu
ülkede  yerel  komünist
partilerin kurulmasını 
gerçekleştirip
yönetti. Amacı bu yerel komünist parti liderlerinin Moskova’ya davet
edilmelerini ve buradaki toplantılara katılmalarını sağlamaktı. Böylece Sovyet
stratejileri ilk ağızdan öğrenilebilecekti.
 
İyi
operasyonların hazırlık aşaması yıllar alabiliyordu. Alt yapının oluşturulması,
ilişkilerin geliştirilmesi için sabır, para ve kurnazlık gerekiyordu ama bunlar
yetmiyor, gerçek silâhlara da ihtiyaç duyuluyordu. Bunlar, işbirlikçi devlet
liderlerinin ve onların emrindeki, CIA tarafından eğitilmiş güvenlik güçlerinin
elinde olmalıydı. Üst düzey bir CIA yetkilisi olan Al Haney, ABD’nin dünyaya
polislik yapmasının ancak Amerikan dostu üçüncü dünya ülkelerinin
silahlandırılmasıyla mümkün olabileceğini söylemişti. Görüşlerini şöyle
temellendiriyordu: “Anti demokratik rejimlerin güvenlik mekanizmalarını
güçlendirerek o rejimlerin yöneticilerinin yerlerini sağlamlaştırmalarına
yardım etmek, etik açıdan Amerika’ya yakışmaz deniliyor. Ancak bizim, sadece
kendi ideallerimize uyan rejimleri destekleyip, diğerlerini göz ardı etmek gibi
bir ahlâki lüksümüz olamaz. Özgür dünya şemsiyesi altındaki, mutlak monarşileri,
diktatörlükleri ve cuntaları ayırıp geriye ne kaldığına bir bakın. Eğer sadece
bunlarla işbirliği yapılacak olunursa, ABD kendini dünya realitelerden
soyutlama yoluna sokar”.
 
Al
Haney’in önerisi doğrultusunda uygulamaya konulan program çerçevesinde, 25
ülkede, 771.217 asker ve  polis teşkilâtı
yetkilisi eğitim gördü. Aralarında, İran, Irak, Güney Kore ve Güney Vietnam’ın
da bulunduğu bu ülkelerin gizli polis örgütleri, CIA yardımlarıyla kuruldu ve
söz konusu ülkelerin güvenlik teşkilâtı sorumlularıyla içişleri bakanları her
zaman CIA ile yakın işbirliği içinde oldular.
 
1960’lı
yıllarda CIA’nın Latin Amerika ülkelerindeki faaliyetleri dramatik biçimde
artmıştı. Aralarında Brezilya ve Arjantin’in de bulunduğu 11 Latin Amerika
ülkesi CIA tarafından destekleniyordu. Dost bir liderin başa gelmesiyle, bu
liderin üzerindeki Amerikan etkisinin sürekli kılınması için CIA istasyon
şefleri şöyle taktikler uyguladıklarını anlatır: “Dünyada neler olup
bittiğinden haberleri olmadığı için onların istihbarat servisleri gibi çalışır,
liderlerine haftalık brifinglerle işinize gelen, manipüle edilmiş bilgileri
verirsiniz ve tabii Washington’a, şuraya buraya tatile götürürsünüz”.
 
Helms
bir resmi raporunda, Latin Amerika askerî cuntalarının ABD için iyi olduğunu
yazmıştı. Siyasi krizlerle ancak bunlar başa çıkabiliyordu. Özgürlük ve
demokrasi adına karmaşık mücadelelerle uğraşılacağına, kanun hakimiyetinin ve
nizâmın sağlanıp sürmesi için elbette bunlar tercih edilmeliydi.
 
Johnson
yönetimi süresi boyunca, Kennedy’ler tarafından başlatılan kontrgerilla
hareketleri kök saldı, Eisenhower tarafından yürürlüğe konan iç güvenlik
programları geliştirildi. 1967 yılında, iki kıtaya özenle yerleştirilmiş
diktatörler sayesinde CIA, soğuk savaş döneminin en önemli zaferlerinden birini
skor tabelasına yazdırdı: Che Guevara’nın avlanması.
 
**********
Che,
Küba devriminin askerleri ve casusları için yaşayan bir efsane, bir semboldü.
Bu asker ve casuslar, Kongo gibi çok uzak yerlerde dahi görev yapmaktaydılar.
Kongo, o dönemde Afrika’daki soğuk savaşın yönetim merkeziydi ve lider Mobutu,
CIA ile gayet uyumlu çalışıyordu. Küba ve Sovyet etkisini kırması için
kendisine her türlü askerî ve şahsi destek veriliyor, karşılığında, Afrika’nın
göbeğinde CIA üsleri kuruluyordu.
 
Soğuk
savaş döneminin klâsik çatışmalarından birinde, Che’nin Kübalılarıyla, CIA’nın
Kübalıları, Tanganika gölünün batı kıyılarında karşı karşıya geldi. Yeterli
donanıma sahip olmayan Che çekilmek zorunda kaldı, Atlantik’i aşıp Bolivya
dağlarında gizlendi ama CIA’nın takibinden kurtulamadı. Çok fakir bir ülke olan
Bolivya’nın 
yönetimi
Rene Barrientos isminde sağcı bir generalin eline geçmişti. Muhaliflerini
şiddet yoluyla bastıran general, sağladığı istikrar nedeniyle CIA’nın gözüne
girmiş ve parasal desteğini almıştı.
 
CIA’nın
Domuzlar Körfezi operasyonu gazisi Kübalı uzmanlarıyla, CIA eğitimli Bolivyalı
komandolar dağlarda Che’nin izini sürdü ve sonunda onu yakaladılar (8 Ekim
1967). Che bacağından yaralanmıştı ama genel sağlık durumu iyiydi. Sorgulandı.
Che, Kongo’daki çatışmalar ve Küba devriminin gelişimi hakkında bilgiler verdi.
Castro’nun, Domuzlar Körfezi çıkartması sırasında yakalanan hainler dışında,
1.500 kadar siyasi düşmanını ortadan kaldırdığını açıkladı. İdeallerinin eninde
sonunda gerçekleşeceğine inanıyordu. Bolivya’dan kaçış için bir plânı yoktu, ya
kazanacak, ya kaybedecekti. Che’nin yakalanışı nedeniyle Güney Amerika’daki
gerilla hareketi muazzam bir darbe yemişti. Yüksek komuta kademesi Che’nin
öldürülmesi emrini verdi. Tetiği çekecek cellada Che’nin söylediği son sözler
şunlar oldu: “Karıma yeniden evlenmesini, Fidel’e de gerilla hareketinin Güney
Amerika’da yeniden yükselişe geçeceğinden emin olduğumu söyleyin”.
 
Bölgedeki
CIA’cı Tilton, Genel Merkezdeki Tom Polgar’a Che’nin öldürüldüğü haberini
geçti. Polgar, Che’nin öldürüldüğünden emin olmak için Tilton’a “Adamın parmak
izlerini gönderebilir misin?” diye sordu. Tilton “İsterseniz parmaklarını da
gönderebilirim” diye cevap verdi, infazcısı Che’nin elini kesmişti.
 
***********
CIA’nın
hatalı girişimleri, sayısal açıdan, yukarıdaki gibi zafer borusu çalabileceği
eylemlerinden çok daha fazlaydı. Teşkilât bir keresinde, Mustafa Amin isminde
önemli bir Mısırlı gazetecinin işkence görmesine ve  dokuz yıl hapiste yatmasına neden olmuştu. O
yıllarda Cemal Abdül Nasır, CIA’nın yönetimini devirme çabası içinde olduğundan
şikâyet ediyordu – haklı olarak. Amin Nasır’a yakın bir kişilikti ve gerek
bilgi vermesi ve gerekse ABD yanlısı yazılar yazması için CIA’dan para
alıyordu. CIA elbette bunu inkâr ediyordu ama bir gün bir Amerikalı yetkiliden
para alırken kameralara yakalandı, deşifre oldu, sonrasında hapis ve işkence geldi.
 
Helms
CIA’nın güvenirliliğini artırmak istiyordu. Kamuoyundan ve hükümetin içinden
gelen eleştiriler, hele basın yoluyla orta yere saçılan gizli operasyon
ayrıntıları teşkilâtı fazlasıyla yıpratıyordu. Direktör, 30 Eylül 1967’de
yazdığı bir talimatla, tüm birimlerden, siyaseten hassas projelerin yeniden
gözden geçirilmesini ve Amerikan bütçesinden para alan tüm yabancı politikacılar
(iktidardakiler ve muhalefettekiler) ile askerî yetkililerin isimlerini istedi.
Yapılan
derinlemesine incelemeler sonucunda, foyası meydana çıkmış yabancı ajanlara,
üçüncü sınıf gazetelere, başarısız politikacılara ve diğer verimsiz operasyonlara
akıtılan paralar epeyce azaldı. Batı Avrupa’da yürütülmekte olan büyük siyasi
mücadelelerin sayısı da eksilmişti. CIA artık Güneydoğu Asya’daki sıcak savaş
ile Orta Doğu, Afrika ve Latin Amerika’da yürütülmekte olan soğuk savaşlara
odaklanacaktı.
 
Ne
var ki, yurt içinde de bir savaş vardı. Helms’in Başkan’dan aldığı yeni emir,
siyasi açıdan  en  hassas bir konuya; Amerikan vatandaşları
hakkında casusluk yapılmasına yönelikti.
“Yabancı
Komünistleri Yakalayın”
 
Johnson,
savaş aleyhtarı hareketlerin kendisini Beyaz Saray’dan uzaklaştıracağını
sanıyordu, oysa onu oradan uzaklaştıran savaşın kendisi oldu.
 
Ekim
1967’de bir avuç CIA ajanı Washington’da düzenlenen savaş karşıtı büyük bir
gösterinin arasına karıştı. Başkan, bu gösterilerin Moskova ve Pekin tarafından
düzenlenip finanse edildiğini düşünüyor, katılımcıları da devlet düşmanı olarak
görüyordu. Helms’e bu görüş ve düşüncelerin delillendirilmesi talimatını verdi.
Helms Başkan’a Amerikan yurttaşları hakkında casusluk yapılmasının kanunlara
göre yasak olduğunu hatırlattı ise de Johnson, “Biliyorum ama gene de,
fütursuzca iç işlerimize karışan o yabancı komünistlerin izlenip yakalanmasını
istiyorum
” dedi. Helms, yasalara aykırı olduğunu bile bile bir yurt içi
denetim ve gözetleme operasyonuna girişti. ‘Kaos’ kod adlı bu operasyon, CIA’yı
bir nevi gizli polis konumuna getiriyordu. Helms, yedi yıl boyunca bu
denetimleri sürdürdü ve işi yapacak birimi, ‘Özel Eylemler Grubu’ adı altında,
Angleton’un Karşı Casusluk Biriminin içine monte edip orada gizlemeyi başardı.
11 CIA ajanı saçlarını uzattı, Yeni Sol hareketinin jargonunu öğrendi ve
Amerika ile Avrupa’daki barış örgütlerinin arasına sızdı. Tam 300.000 isim
fişlendi, 7.200 kişi hakkında detaylı dosya açıldı, Ulusal Güvenlik Ajansı, çok
yoğun bir biçimde Amerikan yurttaşlarını yasa dışı biçimde dinleme işine
soyunmuştu.
 
Başkan
ve Kongre’deki muhafazakârlar, barış yanlısı protestocularla, Amerika’yı sarsan
ırkçı göstericiler arasında bir bağ olduğunu ve bunların her ikisinin de
arkasında komünistlerin bulunduğuna inanıyordu. CIA’nın bunu kanıtlaması
istendi, onlar da ellerinden geleni yaptı. 1967 yılında Amerikan gettoları
savaş alanına dönmüştü.  75 farklı
noktada patlayan gösteriler, vurduğu yerleri harabeye çevirdi, 88 ölüm, 1.397
yaralanma meydana geldi. 16.389 tutukludan 2.157’si mahkûm oldu. İşin ekonomik
faturası da 665 milyon dolar olarak belirlendi.
 
CIA,
bütün çabalarına rağmen ne zenci isyancıların, ne de barış protestocularının
arkasında, Moskova’nın veya Hanoi’nin parmağı bulunduğuna dair somut bir delil
ortaya koyabildi.
 
Milyonlarca
Amerikalı her akşam TV’leri başında savaş haberleri izler hale gelmişti.
Gündemi sarsan bir olay   da 
31
Ocak 1968 günü meydana geldi. 400 bin komünist asker, Güney Vietnam’ın
neredeyse bütün büyük şehirlerini ve askerî garnizonlarını (Amerikan birlikleri
dahil) hedef alan saldırılarda bulunmuştu. 1 Şubat tarihinde ise, Saygon
güvenlik güçlerinden bir polisi, sokak ortasında, soğukkanlılıkla, bir Vietkong
isyancısının kafasına kurşun sıkarken gösteren o meşhur fotoğraf bütün
gazetelerde yayınlandı. Ertesi gün Amerikan uçakları, sadece Khe Sanh bölgesine
tam 100.000 ton bomba yağdırdı ama bir önceki gün yaşanan sürpriz saldırının
yarattığı ağır psikolojik etkinin silinmesi kolay olmayacaktı. Düşmanın
niyetleri hakkında hiçbir şey bilememek CIA adına büyük bir istihbarat
zafiyetiydi.
 
11
Şubat 1968 günü Helms’in Vietnam uzmanlarıyla yaptığı toplantıda şu görüşler
ağırlık kazandı: Saygon’daki Amerikan Komutanı General Wetmoreland’ın tutarlı
bir stratejisi yok. Buraya daha fazla Amerikan birlikleri gönderilmesinin bir
anlamı kalmamıştır. Eğer ABD hükümeti ve G. Vietnam ordusu, dayanışma ve
koordinasyon içinde düşmanla savaşmayı beceremeyecekse, mücadeleye son verip
Vietnam’dan çekilmelidir.
 
Bölgeye
gönderilen müfettişler G. Vietnam ordusunun dağıldığını, Amerikan ajanlarının
ve askerlerinin moral çöküntüsü ve panik içinde olduğunu rapor ettiler. Helms
bu durumu şahsen Başkan’a anlattı. Johnson’un konuyla ilgili siyasi iradesi
adeta yerle bir oldu.
 
19
Şubat günü Hanoi bir saldırı daha gerçekleştirdi. Başkan Johnson bunun üzerine
Eisenhower’ın görüşlerini almak istedi. II. Dünya Savaşının muzaffer komutanı
ve eski başkan, 500 bin Amerikan askerine komuta eden General Wetmoreland’ın,
Amerikan tarihinde hiçbir komutanın taşımadığı kadar büyük bir sorumluluk
taşıdığını söyledi. Johnson, Eisenhower’a, kendisinin II. harpte 5 milyon
askere komuta ettiğini, mukayese edildiğinde Vietnam olayının o kadar da büyük
olmadığını, neden bu durumu ‘en büyük sorumluluk’ olarak nitelediğini sordu.
Eisenhower’ın cevabı: “Bu başka türlü bir savaş, Wetmoreland düşmanının kim
olduğunu bilmiyor!”.
 
Sonunda
Johnson, hiçbir stratejinin Vietnam’daki istihbarat zafiyetini telafi edecek
güçte olamayacağını idrak etti. Amerika, anlamadığı bir düşmanı yenemezdi. Bir
kaç hafta sonra, gelecek seçimlerde başkanlığa adaylığını koymayacağını
açıkladı.
 
***********
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: