CİA TARİHİ – 2- KÜLLERİN MİRASI, ENKAZ DEVRALMAK – CIA Tarihi (Legacy of Ashes – The History of CIA)

GEN BENCİLDİR
7 Ekim 2017
CİA TARİHİ -1 – KÜLLERİN MİRASI, ENKAZ DEVRALMAK – CIA Tarihi (Legacy of Ashes – The History of CIA)
7 Ekim 2017

CİA TARİHİ – 2- KÜLLERİN MİRASI, ENKAZ DEVRALMAK – CIA Tarihi (Legacy of Ashes – The History of CIA)

CİA TARİHİ – 2 

 

BÖLÜM
IV
“Şu Palyaçoları
Başından At”
Nixon
ve Ford Yönetimleri Döneminde CIA 1968 – 1976
28.
“O Palyaçolar Orada Ne Yapıyor?”
 
Helms
1968 baharında, tepesine dikilecek yeni patronun, ya Robert Kennedy, ya da
Richard Nixon olacağından korkuyordu. Kennedy, teşkilâtın gücünü istismar
etmiş, Helms’e de gayet soğuk ve aşağılayıcı tavırlar almıştı. Başkan adayı
olur, sonra da seçilip Başkomutan kisvesini de kuşanırsa, teşkilâtın kendisi
hakkındaki gizli dosyalarının tehdidini ensesinde hissedecekti. R. Kennedy
seçim kampanyası sırasında bir suikasta kurban gitti. Helms, bu cinayete çok
şaşırmış ama fazla da üzülmemişti doğrusu.
Richard
Nixon ise başka türlü bir sorundu. CIA’nın bir yığın tatlı su elitistleri,
Kennedy’nin adamları ve dedikoducular ile dolu olduğunu düşünürdü. John Kennedy
ile girişip kıl payı kaybettiği seçim yarışı sırasında yaşanan o meşhur TV
tartışmasında yediği gollerin paslarını da rakibine, CIA’nın verdiğine
inanıyordu. Nixon, eğer o seçimleri kazansaydı, gizli operasyonları yürütmek
için CIA dışında bir örgüt kuracağını 1962’de kaleme aldığı hatıralarında (Six
Crisis – Altı Kriz) yazmıştı. CIA’nın yüreğini sökeceğini belirtiyordu açıkça.
Helms
ve Nixon ilk kez 1968 Ağustos’unda, Başkan Johnson’un çiftliğindeki bir yemek
sırasında uzun uzadıya konuştular. Nixon Helms’e, K. Vietnamlıların ABD’yi
yendiklerine ilişkin düşüncelerinin sürüp sürmediğini sordu. Helms, düşmanın
Dien Bien Phu zaferinden beri bu düşüncede olduğunu söyledi. Nixon’un duymak
istediği son şeydi bu. 
Nixon,
seçimleri kazandıktan sonra Johnson’a Helms hakkındaki düşüncelerini sordu, onu
görevinde tutmalı mıydı? “Yetenekli ve sadık bir adamdır” dedi Johnson, “Ben
olsam tutardım”.
 
Helms
yakında bu sadakatinin faturasının ne olduğunu öğrenecekti.
 
************
Nixon
hiç kimseye güvenmezdi. ABD’ye Başkan olmuştu ama Vietnam bombardımanını
gerçekleştiren kendi hava kuvvetleri için “Onlar kendi kıçlarını bile isabetle
tokatlayamazlar” türünden eleştiriler yapmayı sürdürüyordu. Ona göre, Dışişleri
mensupları, lâcileri içinde kokteyl yudumlamaktan başka bir iş bilmezdi, CIA
Vietnam’da hiç bir işi becerememişti, aptallar ordusuydu, şuydu, buydu….
Nixon
ve Kissinger kişilik yapıları bakımından birbirleriyle ruh ikizi gibiydiler.
Aralarındaki uzlaşmaya göre, gizli operasyonları bizzat kendileri komuta ve
kontrol edeceklerdi. Bu tip işlerin başında olmak, şahsî amaçlarını
gerçekleştirmek açısından da çok uygundu. Nixon, gizli operasyon ve casusluk
faaliyetlerini kendine Beyaz Saray’da siyasi bir kale kurmak amacıyla kullandı,
Kissinger de ulusal güvenlik konularının tek patronu konumuna geldi.
Helms,
‘Akil Adamlar’dan oluşan bir heyet kurarak yeni Başkan Nixon için bir rapor
hazırlamalarını emretti. Raporun amacı, Nixon’u gizli servisin önemi hakkında
aydınlatmaktı. O rapordan alınan bazı öneriler ve  tespitler:

 

 

CIA,
Başkan tarafından yapılması istenen bir operasyonun başarılı olma şansının
olmadığını belirlemişse “Hayır” demesini bilmeli, Başkan da, doğruları
söylemesi konusunda teşkilâtını yüreklendirmelidir.
 
Gizli
operasyonların bir başına, hedef alınan önemli bir meseleyi hallettiğine ender
rastlanır. Bu tür operasyonlar, zaman kazanmak ve gerçekleştirilmesi istenen
işlere zemin hazırlamak için yapılır.
 
Siyasal
kimliği olan bir şahsın, bir partinin veya hükümetin, CIA tarafından
desteklendiğinin ortaya çıkması, desteklenen şahıs ve kurumlara zarar verir.
 
Bundan
ABD de iki yönlü zarar görür; dünya kamuoyunda, hem insan haklarına ve
ülkelerin halklarına saygı göstermeyen bir devlet damgasını yer, hem de onun
bunun işine karışırken yakalanacak kadar beceriksiz ve yeteneksiz olduğu
algısını yaratır.
 
ABD’nin
bir takım ‘kirli işlere’ bulaşmış olduğu algısı devletin, özellikle gençler ve
aydınlar nezdindeki itibarını zayıflatmıştır.
 
Amerika’daki
Yeni Sol hareketi, bu itibar kaybından beslenmiş ve genişlemiştir.
 
Uluslar
arası ilişkilerde genel kabul görmüş yasaların uygulanması gerektiğini savunan
ülkelerin başını çeken ABD’nin, gizlice başka ülkelerin işine karışması veya
öyle bir görüntü vermesi saygınlığını zedelemiştir.
Nixon
ve Kissinger, bilinçli olarak bu tespit ve önerileri sümen altı ettiler.
 
Rapor
aynı zamanda, CIA’nın fazlasıyla içe döndüğünü, üst kademenin yaklaşık 20
yıldır aynı görevlerde bulunduğunu, yaratıcılık ve vizyondan yoksun kaldığını
belirtiyordu. Nixon raporun bu bölümünü beğendi ve teşkilâtın derinliklerine
nüfuz edecek kişileri göreve atamaya başladı.
Helms
göze girebilmek için Nixon’a günlük istihbarat raporları gönderiyordu ama
bunlar okunmadan Başkan’ın kasasında birikiyordu. Bir gün Kissinger’dan bir
talimat geldi; Başkan bunları okumuyordu, ona ne söylenecekse mutlaka kendisi
vasıtasıyla söylenmeliydi. O günden sonra ne Helms, ne de teşkilâttan her hangi
biri Nixon’u yalnız olarak görebildi. Kissinger tüm kontrolü eline almıştı.
 
***********
Nixon
ve Kissinger’ın, ikili olarak birlikte çalışma tarzları, gizlilik açısından
CIA’dan bile üstündü. Örneğin,  ABD’nin
düşmanları olan Sovyetler, Çin ve K. Vietnamlılarla yürüttükleri gizli
pazarlıklardan CIA’nın ya pek az, ya da hiç haberi olmuyordu. Bunun esas
sebebi, CIA’nın verdiği bilgilere itimat etmemeleriydi, özellikle komünistlerin
silâh kapasitesiyle ilgili istihbarata. CIA, Rusya’nın sürpriz bir nükleer
saldırı yaparak öldürücü ilk darbeyi vurma yetenek ve kapasiteden yoksun
olduğunu savunuyor, Nixon ise teşkilâtın, Sovyet nükleer kapasitesini, gerçekte
olduğundan % 50 daha az olduğu yönünde tahminlerde bulunduğunu iddia ediyordu.
Nixon ayrışmanın tırmandığı bir anda, CIA’yı “Siz kimlerin tarafındansınız?”
diye haşlamıştı bir keresinde. Başkan’ın niyeti, anti balistik füze sistemi
kurmaktı (Gelecekteki Yıldız Savaşları fantezisinin ön nağmeleri…) Bu
çekişmeler üzerine CIA, bir kez daha en temel görevlerinden birini göz ardı
ederek, istihbarat raporlarını gerçek veriler yerine Beyaz Saray politikalarına
uyacak biçimde kurgulamaya başladı.
CIA,
sekiz yıldan beri casus uyduların Sovyet toprakları üzerinde çektiği keşif
fotoğrafları üzerinde çalışmalar yürütmekteydi. Şimdi de bu teknolojiyi bir
adım öteye götürerek, izlemenin TV kameraları ile yapılmasını mümkün kılacak
yeni nesil uyduları geliştirmeye başlamıştı. Helms, elektronik zımbırtıların
hiç bir zaman gerçek casusların yerini tutamayacağını savunsa da uydular
vasıtasıyla elde edilecek verilerin, Rusya’nın SALT (Stratejik Silâhların
Sınırlandırılması) anlaşmasına uyup uymadığını denetlemek açısından yararlı
olacağı konusunda Nixon’a teminat verdi. Ne var ki, Sovyetlerin askerî
yetenekleri konusundaki ham bilgiler ne kadar artarsa, büyük resmi görmek de o
kadar zorlaşıyordu.
Nixon’un
Sovyet nükleer kapasitesinin olduğundan eksik rapor edildiği yolundaki
takıntısı yüzünden CIA’yı sürekli
eleştirmesi  sonuçlarını  gösterdi;
Nixon’lu  günlerden,  soğuk
savaşın  ölüm  döşeğine
düştüğü günlere 
kadar
geçen 13 yıllık süre boyunca, Sovyet nükleer kapasitesi, gerçekte olduğundan
çok daha yüksekmiş gibi rapor edildi.
Her
şeye rağmen Nixon, Sovyetlere her vesileyle bir darbe vurulması için CIA’nın
yapacağı yıkıcı faaliyetlere ihtiyaç duyuyordu. ABD, Sovyetler üzerine baskı
kuracak, onları huzursuz edecek her bahaneyi kullanmalı, onları yalnız
Moskova’da değil dünyanın her yerinde rahatsız etmeliydi. Helms Nixon’a bir
dizi yeni gizli operasyon projesi sunacağını vaat etti.
CIA,
yirmi yıldan beri 400 milyon dolardan fazla para harcadığı Radio Free Europe ve
Radio Liberty projelerini yeniden ele aldı. Andrei Sakharov ve Alexander
Solzhenitsyn gibi rejim karşıtlarının söylemlerini tüm demir perde ülkelerine
yaydı. Sovyetler her ne kadar radyo sinyallerini karıştırmak için yılda 150
milyon dolardan fazla para harcasa da yayınlar etkili oluyor ve Sovyet peyki
olan ülkelerdeki direniş ateşini canlı tutuyordu.
 
Nixon’a
göre bunlar eski, bilinen işlerdi. CIA’nın yabancı ülkelerdeki seçimleri
manipüle etme konusundaki becerileri Başkanın ilgisini daha fazla çekiyordu.
 
 
************
Teşkilât
soğuk savaş boyunca Batı Avrupa’daki bazı politikacıları gizlice desteklemişti.
Bunlar arasında Alman Başbakanı Willy Brandt, Fransız Başbakanı Guy Mollet ile
İtalya’da genel seçimleri kazanmış tüm Hristiyan Demokrat milletvekilleri de
bulunuyordu.
CIA,
Roma, Milano ve Napoli’de etkili kişileri satın almak için yirmi yılını ve 65
milyon dolarını harcamıştı. Yabancı güçler, yüzyıllardan beri İtalyan politik
yaşamını karıştırıp durmuştu; Komünistler, Naziler, İngilizler, Fransızlar,
hepsi…. CIA, istediği İtalyan politikacısına para veriyor, istediğinden
desteğini çekiyor, şantaj yapıyor, işine gelen yazılı basına yardım ediyor,
radyo programları düzenliyor, hasılı manipülasyon adına ne varsa yapıyordu. Bu
geleneği devam ettiren Nixon ve Kissinger ikilisine bir mesaj geldi:
Sosyalistler İtalya’da iktidarı  ele
geçirmek üzereydiler. Nixon, Hristiyan Demokratların ve İtalyan
neo-faşistlerinin desteklenmesi için 25 milyon dolarlık bir programı onayladı.
Para, saray yavrusu ABD Büyükelçilik binasının arka odalarından birinde bizzat
Büyükelçi ve CIA istasyon şefinin eliyle ilgililerine dağıtıldı. Önemli bir
meblağ da aşırı sağ bir yer altı örgütüne gitti.
Ödemeler
işe yaradı, desteklenen aday Giulio Andreotti seçimleri kazandı. Ama aşırı sağa
verilen paralar 1970 yılında başarısızlıkla sonuçlanan bir neo-faşist darbe
girişimini tetikledi. Faşistler bir çok bombalama eylemi gerçekleştirip suçu
İtalyan istihbarat örgütünün yardımıyla solculara attılar. Teşkilâtın Başkanı
General Vito Miceli’nin, CIA’nın 800 bin dolarını nakit olarak cebine attığı
belirlendi. Miceli, devleti güç kullanarak ele geçirmeye teşebbüs etmekten
hüküm giydi. En istikrarlı İtalyan politikacılarından biri olan Andreotti ise son
yıllarını, aleyhindeki suç isnatları (aralarında cinayet de vardı) ile
boğuşarak mahkemelerde geçirdi. CIA’nın İtalya’da parayla siyasi etkinlik satın
alma günleri, Büyükelçi Graham Martin’in Roma’dan G. Vietnam’a tayin
edilmesiyle sona erdi.
 
************
1969
ve 1970 yılları boyunca Kissinger ve Nixon, CIA’yı, Güneydoğu Asya’daki savaşı
gizli biçimde yaygınlaştırmak amacına yönelttiler. Teşkilâta verilen talimatlar
arasında, siyasi rüşvet dağıtması maksadıyla G. Vietnam Başkanı Thieu’ya 725
bin dolar ödenmesi, Saygon medyasının manipüle edilmesi, Tayland’da seçim
şikeleri düzenlenmesi, K. Vietnam, Kamboçya ve Laos’a komando baskınları
tertiplenmesi gibi görevler bulunuyordu.
Güneydoğu
Asya’daki çatışmalar yoğunlaşırken Nixon ve Kissinger, Çin Lideri Mao Tse-tung
ile gizliden uzlaşma arayışı plânları yapıyordu. Liderlerin bu arayışları,
komünist rejimlere karşı savaşı sürdürmekte olan CIA’yı tam anlamıyla
kontrpiyede bıraktı. Teşkilât son on yıl boyunca, Çin komünizmini yıpratmak
için Tibet’in ruhani lideri, 
14.
Dalay Lama Tenzen Gyatso’nun gerilla güçlerine milyonlarca dolar akıtmış, silâh
ve cephane sağlamıştı.

 

 

Gerillalar,
Colorado dağlarındaki CIA kamplarında eğitiliyorlardı. Dalay Lama’nın New York
ve Cenevre’de gayrı resmî Tibet Büyükelçiliği büroları açması için paralar
verilmişti. Bütün amaç ‘Özgür Tibet’ idealini diri tutmak ve Kızılların Batı
Çin’deki ordularını rahatsız etmekti. CIA bu amaçlar için 2,5 milyon dolarlık
ek ödenek talep edince, Kissinger bu çalışmaların ABD’ye doğrudan ne faydası
olduğunu sorguladı, cevabını da kendi verdi;
Dalay Lama’nın desteklenmesine devam edildi ama Tibet gerillaları yüz
üstü bırakıldı. Fonlar, Çin’e karşı girişilecek başka gizli operasyonlara kaydırıldı.
CIA
kendi tabiriyle; “Çin Halk Cumhuriyetini engellemek ve karalamak için dünyanın
her yerinde çalışmaktayken ve de Tayvan’ı özgürleştirmek için General Chiang
Kai-shek ile işbirliğini sürdürürken”, Nixon ve Kissinger, Başkan Mao ve
Başbakan Chou En-lai ile Pekin’de pazarlık masasına oturmak üzereydi ve CIA’nın
bundan haberi yoktu. Görüşmeler sırasında Chou, Kissinger’a Özgür Tayvan
kampanyasında CIA parmağı olup olmadığını sordu. Kissinger de muhatabına CIA’yı
gözlerinde fazla büyüttüklerini söyledi. “Aramızdaki ilişkilerin öneminin
farkındayız. Bir teşkilât, ufak tefek operasyonlar yapacak diye bu ilişkilerin
tehlikeye girmesine müsaade edecek değiliz” sözleriyle de CIA’nın gelecek
yıllar boyunca Çin’deki etkinliğinin sonunu getirmiş oldu.
 
*********
Tayland’da
yıllardan beri askerî cunta yönetimi vardı ve bu oluşum ABD’nin bölgede
demokrasiyi hakim kılmak biçimindeki iddiasını pek de desteklemiyordu. Tayland
topraklarında Hanoi ile savaşmak için barınan binlerce Amerikan askeri
bulunmasına rağmen CIA, bu ülkedeki yönetime demokratik bir görünüm kazandırmak
için manipülasyonlara başladı. Tayland siyaset arenasına milyonlar akıtıldı ve
serbest seçimlerin yapılması sağlandı. Tahmin edilebileceği gibi sivil
görünümlü cunta, bu kez bir siyasi parti kılığında seçimleri açık ara kazandı.
Ancak iktidar kısa süre sonra, ülkede oluşan demokratik havanın etkisiyle
ortaya çıkmaya başlayan çatlak seslere tahammül edemez oldu. Deneme, kısa süre
sonra sonlandırıldı ve parlamento kansız bir darbeyle feshedildi. İdareyi
tekrar ele alan generaller, Bangkok’taki ABD Büyükelçiliğine giderek olaylar
hakkında  rapor verirken şöyle dediler:
“Demokratik prensiplere saygımız var ve bunları da uygulamaya çalıştık ama siz
de gördünüz işte, Tayland henüz demokrasiye hazır değil”. Darbeden sonra
Kissinger durumu Nixon’a şöyle açıkladı: “Devrim Komuta Konseyi bizim daha önce
çalıştığımız adamlar. Değişen bir şey yok. Meraklanmayın, Tayland’da yürütmekte
olduğumuz programlar kesintiye uğramadan devam edecek.”
 
***********
Başkan
1970 Şubat’ında, CIA’ya, Kamboçya’da acil olarak harekete geçmesi emrini verdi.
CIA ve Pentagon, bir yıllık bir çalışma sonunda bazı hedefler belirlemişti
(bunların yanlış yerler olduğu sonradan anlaşıldı). Teorik olarak tarafsız
bölge olan Kamboçya topraklarında Kuzey Vietnam’ın gizli savaş yönetim
merkezleri olduğundan şüphelenilen altı adet hedefin üzerine 108 bin ton bomba
yağdırılmasına, bu gizli bombardıman harekâtının da 17 Mart tarihinde
başlatılmasına karar verildi.
O
sıralar Helms, Kamboçya’da bir CIA istasyonu kurma hazırlıkları içindeydi.
Gizli bombardımanın başladığı gün sağ eğilimli Lou Nol bir darbeyle Kamboçya’da
iktidarı ele geçirdi. Darbe CIA ve Amerikan hükümetini şoka uğrattı. Nixon, “Langley’1deki o
palyaçolar ne haltlar karıştırıyor orada?
” diye gürleyerek CIA’nın
acilen devreye girmesini emretti.
Yeni
lider Lou Nol’a acele 10 milyon dolarla, binlerce otomatik silah ulaştırıldı,
milyonlarca propaganda broşürü dağıtılarak ABD’nin Kamboçya’yı işgal edeceği
söylentisi yayıldı. Nixon, Kamboçya’nın Sihanoukville limanı üzerinden düşmana
cephane aktarılmasından çok rahatsızdı. CIA beş yıldan beri uğraşmasına rağmen
bu trafiği durdurmayı beceremiyordu. Başkanın, Kamboçyalı generallere rüşvet
verilirse kaçakçılığın önlenebileceği önerisine Helms’ten itiraz geldi: “Silah
kaçakçılığından milyonlar kazanan komutanların sadakatini, vereceğimiz üç beş
kuruşluk bahşişle satın alamayız.” Bu cevaptan hiç tatmin olmayan Nixon,
“İstihbarat işlerine yılda 6 milyar dolar para harcıyoruz. Eğer CIA bu kadar
sıradan bir işi beceremiyorsa daha önemlileri nasıl halledecek?” 
 
——————————————————————————————————–
1   Langley:
ABD’nin Virginia eyaletinde, CIA genel merkezinin bulunduğu yer.
——————————————————————————————————–

 

 

diye
sordu. İstihbarat zafiyetleri Nixon’u çok rahatsız ediyordu ve bu yüzden
teşkilâtla ilişkileri gergindi ancak buna rağmen CIA’ye, yaklaşan Şili
seçimlerini manipüle etmesi emrini verdi.
“ABD
Askeri Bir Çözüm İstiyor”
 
Meksika’nın
Başkanı, ülkesindeki işlerle ilgili olarak kendisine ABD Büyükelçisini değil,
CIA istasyon şefini muhatap alırdı. Honduras’ta da CIA istasyon şefleri de,
bağlı oldukları Büyükelçiyi takmayarak, ülkenin askerî cuntasıyla doğrudan iş
tutarlardı. Latin Amerika ülkelerinden sadece birkaçı demokrasi ve yasaların
üstünlüğüne, göstermelikten öte bir bağlılık gösteriyordu. Şili bunlardan
biriydi ama oradaki tehdit de Kızılların yükselişiydi. Şili’de Eylül 1970’de
yapılacak seçimleri kazanması en olası adaylardan biri solcu Salvador Allende
idi. Ilımlı aday Radomiro Tomic, Demokratlarca desteklenmekteydi ve CIA’nın
tercihi de ondan yanaydı. Fakat kazanma ihtimali zayıftı. Jorge Alessandri ise
kuvvetli bir ABD yanlısıydı ancak geçmişi yolsuzluklarla dolu olduğundan ABD
büyükelçisi, onu desteklenecek bir aday olarak
görmüyordu.
CIA,
1964 seçimlerinde para karşılığında satın aldığı oylarla Allende’nin iktidara
gelmesini engellemişti. CIA’nın para akıttığı kesimler arasında Katolik
Kilisesi, sendikalar, askeri komuta kademesi ve polis teşkilatı da vardı.
Eduardo Frei o seçimleri işte bu destek sayesinde kazanabilmişti. Ne var ki,
Anayasaya göre 6 yıldan fazla iktidarda kalınamıyordu. CIA istasyon şefi 1970
seçimlerinde Alessandri’nin desteklenmesini salık verdi.
Kissinger
tüm dikkatini Güneydoğu Asya olaylarına yöneltmiş olduğundan Şili seçimleriyle
çok yakından ilgilenemedi. Sadece Allende’nin seçilmemesi için gerekli bütçeyi
onaylamakla yetindi. Ona göre “Sırf halkı sorumsuz diye bir ülkenin Marksizm’e
kaymasına izin verilemezdi”. Kimin seçileceğiyle pek ilgilenmedi. Onun için
önemli olan Allende’nin seçilmemesiydi. CIA, Allende’nin seçilmesi halinde
demokrasinin biteceğini iddia ederek işe koyuldu. Amaç halkı korkutmaktı.
CIA’nın kampanyasını aptalca bulan Büyükelçi, Şili halkının bu propagandalara
prim vermeyeceğini söylüyordu. 4 Eylül 1970’de yapılan seçimleri Allende az bir
farkla kazandı. Yasaya göre senato seçim sonuçlarını 50 gün içinde onaylamak
durumundaydı. Bu formalitenin ardından iktidar koltuğuna oturması için
Allende’nin önünde hiçbir engel kalmayacaktı. CIA’nın seçimlerden önce yapılan
manipülasyonlarla ilgili epey tecrübesi vardı ama sonuçlar alındıktan sonra
neticeyi tersine çevirmek gibi bir deneyimi yoktu. Üstelik bunu gerçekleştirmek
için önünde sadece 7 hafta vardı.
Kissinger
önce bir darbe düşündü ama Şili 1932’den beri demokrasiyle yönetiliyordu ve
ordu da o zamanda beri siyasi gücü ele geçirmek için herhangi bir girişimde
bulunmamıştı. CIA’nın askeri çevrelerde bir etkinliği yoktu ancak ülkenin en
zengin işadamı olan A.Edwards vasıtasıyla bir şeyle yapabilirdi. Edwards,
ülkenin bakır madenlerinin çoğunun, en büyük gazetenin ve Pepsi-Cola şişeleme
tesislerinin sahibiydi. Pepsi CEO’su ise Başkan Nixon’un mali açıdan en büyük
destekçilerindendi. Böylece Allende’nin icabına bakabilecek medya
olanaklarıyla, parasal kaynaklar birleşmiş oluyordu. Nixon Dışişleri
Bakanlığına haber vermeden, Helms’e
darbeyi tezgahlamasını emretti.
CIA,
Allende operasyonunu iki ayrı yoldan tamamlamayı planlamıştı. Birincisi, siyasi
savaş, ekonomik ve diplomatik baskı ve propaganda yöntemleri uygulamaktı. Amaç,
Senatodan satın alınacak oylarla Allende iktidarının onaylanmasını
engellemekti. İkinci yol ise askeri darbe düzenlenmesiydi ama buradaki engel
ordu komutanı General Schneider’in demokrasiye inanmış, anayasaya saygılı ve
politikadan uzak duran bir kişilik olmasıydı. Silahlı Kuvvetler bünyesinde
darbeye yatkın pek az komutandan biri olan Viaux darbeye teşvik edilebilirdi
ama o da kafadan sakat tehlikeli bir tipti. Yine de onunla temas kuruldu.
Bu
arada Büyükelçi Korry, CIA’nın kendisinin bilgisi dışında bir darbe
tezgahlamakta olduğunun duyumunu aldı ve istasyon şefi Hecksher’e ‘Burada benim
yönetimim altında olduğunu idrak etmen için 24 saatin var. Bunu kafana
sokamayacaksan Şili’yi terk et!’ diye bağırdı. Hemen arkasından Kissinger’a bir
telgraf göndererek sitem etti ve Bakanını Şili’de bir darbe yapılmasının
desteklememesini yoksa ülkeyi Domuzlar Körfezi fiyaskosuna 
benzer
bir utanca sürükleyeceğine dair uyardı. Bunun üzerine kan beynine sıçrayan
Kissinger, büyükelçiye işlere karışmaması talimatını verdi ve CIA istasyon
şefine şu telgrafı çekti. “Askerlerle temas kur.
Onlara ABD hükümetinin askeri bir
çözüm istediğini söyle
. Askerleri işin sonrasında da desteklemeye devam
edeceğiz. En azından ülkede bir darbe iklimi oluşturun. Askeri girişimleri
destekleyin.”
Allende’nin
seçim zaferinin onaylanmasına sadece iki hafta kalmıştı. Hecksher amirlerini
bir kez daha uyararak Viaux’un başa getirilmesinin hem Şili hem de dünya için
bir felaket olacağını, çok kan döküleceğini ve işin içinde CIA’nın parmağı
olduğunun mutlaka ortaya çıkacağını dile getirdi. Bu uyarılar üzerine CIA genel
merkezi tereddüt eder gibi oldu. 13 Ekim’de Hecksher, Viaux’un Şili ordusunun
demokrat komutanı Schneider’ı  kaçırmayı
düşündüğünü Washington’a bildirdi. Üç gün sonra aldığı cevap şöyleydi: “Allende’nin
askeri darbeyle gönderilmesi konusundaki politikamız sürmekte. Ancak Viaux bunu
tek başına beceremez. General Valenzuele ve darbe yanlısı başka komutanlarla da
işbirliğine gidin. İyi Şanslar!”
CIA
tarafından Santiago garnizon komutanı General Valenzuele ile işbirliği
yapılarak adamlarına 50 bin dolar nakit ve üç adet hafif makineli tüfekle göz
yaşartıcı bombalar verildi. Plana göre Schneider Arjantin’e kaçırılacak,
Parlamento işgal edilecek ve ordu yönetime el koyacaktı. Allende’nin onay gününe
50 saat kala Schneider vuruldu. Senatonun onayından kısa bir süre sonra da
tedavi edildiği hastanede hayatını kaybetti. Cinayetin CIA silahlarıyla
işlenmiş olma ihtimali teşkilatı telaşlandırdı ama tetiği çekenin
Valenzuele’nin değil Viaux’un adamları olduğu anlaşılınca CIA rahat bir nefes
aldı. Schneider’ı Arjantin’e götürmesi için hazırlanmış olan uçak onun yerine
CIA’nın parasını ve silahlarını alan Şilili subayı götürdü. CIA oy satın alarak
başladığı işi suikastçılara silah temin etmeye kadar vardırmıştı.
Beyaz
Saray, Allende’nin başkanlığa gelmesini önleyemeyen CIA’ya çok kızmıştı.
Teşkilatın içinden liberal bir kanadın gizli operasyonu sabote ettiğini
düşünüyordu. Duruma çok öfkelenen Nixon, Helms’e teşkilattaki solcuları
temizlemezse işten kovulacağını söyledi. Ayrıca CIA bütçesi yarıya
indirilecekti. Zaten aldığı raporlara göre teşkilat, Nixon’u, Çin’e kapıları
açmak, Sovyetleri sindirmek, Vietnam savaşını Amerikan lehine bir sonuçla
bitirmek gibi küresel hedeflerine ulaştıracak kabiliyetten uzaktı. Önerilerden
biri de gizli operasyonlarla casusluk işini yapacak ayrı bir örgüt kurulması ve
CIA’nın bu işlerle uğraşmasına son verilmesiydi. Nixon’a göre CIA hiçbir halta
yaramıyordu ve R.Helms de işten çıkarılmalıydı.
Allende’yi
devirme çabalarını sürdüren CIA, Şili siyaset ve ekonomisini yıkmak için
milyonlarca dolar harcadı. Bu çabalar 1971’de sonuç vermeye başladı. Askeri ve
siyasi kesimden edinilen yandaşlar orduyu anayasal çizgiden uzaklaştıracak bir
yapı oluşturmaya başladı. Allende bu aşamada ölümcül bir hata yaparak aleyhine
oluşan bu yapıdan korunmak için Başkanın Dostları adlı gölge bir ordu kurdu. Bu
gölge orduyu Fidel Castro destekliyordu ancak Şili ordusu bunu hazmedemedi.
Darbe
11 Eylül 1973’te hızlı ve korkunç bir biçimde gerçekleşti. Allende başkanlık
sarayında Fidel Castro’nun hediye ettiği silahla kendini vurdu. Aynı günün
öğleden sonrasında General Pinochet yönetime el koydu. CIA derhal askeri
cuntayla sağlam ilişkiler kurdu. Pinochet’nin 17 yıl süren şiddet yönetimi
boyunca öldürülen 3200 kişi ve hapse atılıp işkence gören on binlerce insan
kalabalığı ‘Ölüm Kervanı’ diye isimlendirildi. İktidarı sonunda Pinochet,
cinayet suçuyla yargılandı. 2006’da mahkeme halen sürerken 91 yaşında öldü.
Yurtdışındaki gizli hesaplarından 28 milyon dolar çıktı. ‘Ölüm Kervanı’
mağdurlarının açtığı davanın iddianamesinde Kissinger da suç ortağı olarak
tanımlanmış olup kendisi Şili, Arjantin, İspanya ve Fransız mahkemelerinin
takibindedir.
“Çok
Fena Fırça Yiyeceğiz”
 
1971
baharında Nixon iktidarı sürerken hükümetin gizli izlemeleri adeta zirve yaptı.
CIA, FBI ve Ulusal Güvenlik Ajansı Amerikan vatandaşlarını gözetim altında
tutuyor, Savunma Bakanı ve Genel Kurmay Kissinger’ı zaptedebilmek için onun
konuşmalarını dinliyordu. Nixon ise Kennedy ve Johnson’un yaptıklarını bir adım
öteye 
taşıyarak
Beyaz Saray ve Camp David’i en son teknoloji dinleme cihazlarıyla donattı. En
yakın iş arkadaşlarının çalışma odalarına yerleştirilen telekulaklarla içeriden
bilgilerin basına sızdırılması önlenmeye çalışılıyordu.
  Ancak sızıntılar kesilemiyordu. Haziran
ayında
New York Times, Pentagon’a ait
Vietnam savaşının gizli arşiv tutanaklarını yayınlamaya başladı. Sızıntının
kaynağı vaktiyle Kissinger’ın işe almış olduğu Elsberg adında eski bir Pentagon
çalışanıydı. Duruma müthiş sinirlenen Kissinger ve Nixon, bu tip işleri önleme
maksadıyla Beyaz Saray adına casusluk yapması için Plumbers (Tesisatçılar) adlı
bir örgüt kurup başına E.H.Hunt adında bencil, ahlak düşkünü, beterin beteri
birini
getirdiler.
17
Haziran 1972 akşamı Helms’in evine bir telefon geldi. Polis, Demokrat Parti
Genel Merkezine zorla giren beş kişiyi suçüstü yakalamıştı. Bunların dördü Küba
göçmeni, diğeriyse McCord adında bir CIA emeklisiydi. Daha fenası, Hunt da işin
içindeymiş gibi gözüküyordu. Hunt’ın ismini duyan Helms işin mahiyetini kabaca
anlamıştı. McCord elektronik dinleme konusunda uzmandı. Hunt da Nixon’un
adamıydı. Büyük ihtimalle telefon dinleme altyapısı kuruyorlardı. Bu
tartışmasız federal bir suçtu! Helms, hemen FBI başkanını arayarak Watergate
binasına girenlerin Beyaz Saray tarafından tutulmuş olduğunu, bu işin CIA ile
ilgisi olmadığını bildirdi. Helms çok fena halde fırça yiyeceğini düşünüyordu çünkü
yakalananlar eski CIA çalışanıydı ve Beyaz Saray’da çalıştıkları biliniyordu.
Ertesi gün Washington Post gazetesi Watergate olayının sorumlusu olarak Oval
Ofis’i işaret etti. Ancak Demokrat Parti merkezine yasadışı biçimde girilmesi
emrinin Cumhuriyetçi Başkan Nixon tarafından verilip verilmediği bugün dahi
kesin olarak bilinmiyor.
Nixon,
CIA’ya, ulusal güvenlik adına FBI’yı bu işin dışında tutması talimatını verdi.
Bu tehlikeliydi ama CIA, FBI’ya gerekli talimatı iletti. Ardından Nixon’un
danışmanı, CIA direktör yardımcısı V. Walters’a, teşkilatın örtülü ödeneğinden
1 milyon dolar nakit getirmesini söyledi. Bu para Beyaz Saray tarafından
kiralandıklarını açık etmemeleri için sus payı olarak Watergate skandalında
tutuklanan eski CIA çalışanlarına ödenecekti. CIA’nın karanlık bütçesinden
yapılacak bir ödemeyi ancak Helms, o yurtdışındayken de yardımcısı Walters
onaylayabilirdi. Nixon da bunu biliyordu. İstenileni yapmayı reddeden Helms,
konu hakkında daha sonra “Beyaz Sarayın istediğini yapsaydım hapsi boylardım.
Teşkilatın saygınlığı da ebediyete dek onarılamayacak derecede bozulurdu,” şeklinde
açıklama yapmıştır.
FBI
olaydan uzak durmaları şeklindeki talimattan huzursuz olmaya başlamıştı. FBI
başkanı Gray, eğer ulusal güvenlik adına soruşturma yapılmaması isteniyorsa
CIA’nın bu emri yazılı olarak vermesini talep etti. Olayın kağıda dökülmesi
delil bırakmak anlamına geliyordu ki bu, iki teşkilatın başkanının da işine
gelmiyordu. Kısa süre sonra FBI Başkanı Gray, Nixon’u arayarak uyardı:
“Teşkilâtınızdan bazı adamlar CIA’yı manipüle etmek suretiyle sizi ölümcül
biçimde yaralamaya çalışıyor!” Nixon asır gibi gelen bir duraksamadan sonra
Gray’e soruşturmayı başlatabileceğini söyledi. Beş yıl hapis istemiyle
yargılanmayı bekleyen McCord, avukatı aracılığıyla CIA’ya bir mesaj gönderdi.
Başkanın adamları kendisinden Watergate’e girme işinin bir CIA operasyonu
olduğu yönünde ifade vermesini istemişti. Böylece suç CIA’ya mal edilecek,
karşılığında kendisi de Başkan’ın özel af yetkisinden yararlandırılarak serbest
kalacaktı.
 
*****************
7
Kasım 1972 tarihinde yapılan seçimlerde Nixon ikinci kez başkan oldu. Bu kez
CIA ve Dışişleri Bakanlığı kadrolarını darmadağın edip kendi istediği biçimde
yeniden yapılandırmaya kararlıydı. 20 Kasım tarihinde Helms’in işine son verdi.
Uzlaşmaları uyarınca Helms resmi emeklilik yaşına kadar yani birkaç ay daha
görevinde kalacaktı ama Nixon, anlamsız bir kin güderek sözünü tutmadı ve
CIA’nın başına yakın adamı James Schlesinger’ı getirdi. Yeni direktöre ilk
talimatı şuydu: “Teşkilatın içini dışına çıkart. Palyaçoların hepsini işten at.
40 bin adamları var ama bütün gün gazete okumaktan başka iş yaptıkları yok.”
Helms
görevdeki son günlerinde teşkilatın çöküşüne yol açabilecek bazı belgeleri yok
etmekle uğraştı. Kendisinden sonra Nixon’un bütün dosyaları didik didik
etmesinden korkuyordu. İmha etmeye çalıştığı belgeler arasında en önemlileri,
insan aklına hükmetmek amacıyla LSD vb. ilaçlarla yapılan deneylerle ilgili
olanlardı. Bu belgelerin pek azı günümüze kadar kalabilmiştir. Bir de görevde
bulunduğu 6 yıl 7 ay boyunca odasında
yaptığı 
tüm
toplantıların ses kayıtları vardı. Bürosundan ayrılmadan önce bu kasetlerin
tamamını imha etmeyi başardı. Helms’in çalışanlarına veda ettiği gün, koca
salonda gözleri dolmayan tek kişi yoktu. Hepsi yeni yönetim altında kendilerini
zor günlerin beklediğinin farkındaydı.
“Gizli
Servis Kavramını Değiştirmek”
 
CIA’nın,
bir gizli servis teşkilatı olarak yıkımına doğru giden günler Helms’in ayrılıp
Schlesinger’in genel merkez binasına adım atmasıyla başladı. Schlesinger
merkezi haberalmanın direktörlüğü görevinde bulunduğu 17 haftalık süre boyunca
beş yüzden fazla analiz uzmanı ve binden fazla gizli servis görevlisinin işine
son verdi. Karşılığında da bir sürü ölüm tehdidi aldı. Yeni direktör gizli
servisin başına Bill Colby’i getirirken ona gizli servis kavramının değişmesi
gerektiğini anlattı
. Eski tüfeklerin 25 yıldır oynadığı oyunların
sonuna gelinmişti artık. Teknokrasi günleri başlamalıydı.
Emektarlar,
CIA’nın yurtdışında yaptığı tüm çalışmaların SSCB ve Çin’e karşı mücadelenin
bir parçası olduğu görüşündeydi. Çatışmaların Kahire veya Katmandu’da olması
farketmiyordu, asıl savaş hep Moskova ve Pekin’e karşıydı. Ancak Nixon ve
Kissinger komünist dünyanın liderleriyle kadeh tokuşturmaya başladıktan sonra
bu mücadelenin ne anlamı kalmıştı ki? Başkanın yumuşama politikaları gizli
servisin soğuk savaş dönemi çalışmalarının pabucunu dama atıyordu.
Colby
hızla CIA’nın gerçek yeteneklerinin ne olduğunu saptama çabasına girişti. On
yıl öncesine dek teşkilât bütçesinin yarıdan fazlası gizli operasyonlara
ayrılıyordu. Nixon döneminde bu oran %10’un altına düşmüştü. Vietnam savaşı
yüzünden yetenekli insanları teşkilât için çalışmaya cezbetmek mümkün
olamıyordu. Sayıları giderek artan üniversiteler, yetenekli öğrencileri
istihdam etmek için kapılarını arşınlayan CIA görevlilerini kamuoyu baskısı
yüzünden içeri bile almaz olmuşlardı. Zorunlu askerliğin de kaldırılması
nedeniyle ordu saflarından teşkilata geçişler iyice azalmıştı. CIA istihbarat
hizmetlerini müttefik ülkelerin istihbarat teşkilatlarından satın alıyor ya da
maaşa bağladığı üçüncü dünya ülkelerinin liderlerinden ediniyordu.
 
**************
Schlesinger,
CIA’nın Kissinger’in patronu olduğu Ulusal Güvenlik Ajansının bir alt birimi
haline geldiği kanısındaydı. Küçümsediği bu görevi yardımcısı Walters’a
devredip casus uydular, Savunma Bakanlığı İstihbarat Ajansı ve küresel
elektronik dinleme gibi birimleri bünyesinde barındıran Ulusal Muhaberat
Bürosu’nun başına geçmek istiyordu. Böylece ulusal istihbaratın en tepedeki
sorumlusu olarak direk Başkan’a muhatap olacaktı. Ne var ki, bu hayalleri Beyaz
Saray’ın işlediği suçlar yüzünden yıkıldı. Watergate skandalı her şeyin önüne
geçmeye başlamıştı. “Büyük ideallerle yola çıkmıştım ama işim CIA’yı koruma ve
kurtarmaya dönüştü” diye yakınır olmuştu. Watergate skandalında olsun başka
eylemlerde olsun CIA’nın faaliyetleriyle ilgili olarak kendisine çok eksik
bilgi verildiğini geç farketti. Çok kızmıştı, tüm CIA çalışanlarına gönderilen
bir talimat yazdı. Hepsinin şu an ve/veya geçmişte üzerinde çalıştığı ve
CIA’nın temel yasalarıyla bağdaşmayan işleri bildirmesini istedi. Bununla da
yetinmeyerek vaktiyle CIA’de çalışmış olanlarla, teşkilat emeklilerinden de
aynı bilgileri rica etti. Kendisinden önce hiçbir direktörün yapmaya cesaret
edemediği tehlikeli bir işti bu. CIA anayasası, gizli polislik yapılmasını
kesinlikle yasaklıyordu ama soğuk savaş döneminde teşkilât kendi vatandaşları
hakkında casusluk yapmış, telefonlarını dinlemiş, mektuplarını okumuş ve Beyaz
Saray emriyle cinayet komploları kurmuştu.
Schlesinger’in
9 Mayıs 1973 tarihli talimatıyla aynı gün Watergate olayı Nixon’u çökertmeye
başladı. Başkan, General Alexander Haig dışındaki tüm üst düzey Beyaz Saray
yetkilisinin işine son vermeye zorlandı. Adalet Bakanı istifa etti. Schlesinger
Pentagon’a tayin edildi. Yerini Bill Colby aldı. Hükümette tam bir kargaşa
yaşanıyordu. Colby ilk iş olarak, CIA’nın yasadışı işleriyle ilgili dosyaları
okumaya başladı. Bu tip işlerin sayısı o an itibariyle 693’tü. Mayısın son
haftası Senato’nun Watergate olayıyla ilgili oturumlar başlatıldı. Kissinger ve
Nixon’un, yardımcılarını ve gazetecileri dinlemeye aldığı haberi patlak verdi.
Watergate soruşturması için özel yetkili savcı atandı.

 

 

Yaşamı
boyunca inançlı bir Katolik olan Colby, Robert Kennedy’nin Castro suikast
planlarıyla ilgisini, LSD deneylerini, gizli hapishanelerde insanların kobay
olarak kullanıldığını öğrendiğinde dehşete düştü. Bu bilgiler dışarıya sızacak
olursa teşkilatın sonu gelirdi. Dosyalar kasalara kilitlendi ve Colby
teşkilatın işlerinin  nasıl düzene
sokulacağının hesaplarını yapmaya koyuldu. Ne yazık ki kısa bir süre sonra
başına geçtiği birimin öngörüsüzlüğünün kurbanı oldu. Ramazanla Yom Kippur’un
aynı günlere denk geldiği 1973 yılında Mısır, İsrail’e savaş açtı ve İsrail
işgal altındaki toprakların içlerine kadar girdi. CIA fırtına bulutlarının
toplanmakta olduğunu fark edememişti. Savaşın başlamasından birkaç saat önce
teşkilat Beyaz Saray’a şu mesajı geçmişti: “Alışılagelmişlerden daha gerçekçi
bir tatbikat. Savaş olmayacak.” Colby ise şöyle hayıflanıyordu: “Savaşın
patlamasından bir gün önce, savaşın patlamayacağını öngörüyorduk!”
“Tipik
Faşist İdealler”
 
7
Mart 1973’te Başkan Nixon, Yunan kökenli varlıklı işadamı T.Pappas’ı Oval
Ofis’te kabul etti. Pappas, Nixon’a 1968 seçim kampanyası için 549 bin dolar
teslim etmişti. Bu para Yunan askeri cunta liderlerinden bir hediyeydi. Pappas
şimdi de Watergate binasına giren Beyaz Saray ajanlarına sus payı olarak
ödenmek üzere para  getirmişti. Paranın
çoğu Dulles zamanından beri CIA’ya çalışan ve 1967 yılında Yunan iktidarına el
koyan albaylar cuntasının lideri Papadopulos’un destekçilerinden gelmekteydi.
Sonradan Atina Büyükelçiliğine getirilen R. Keeley albaylar için şöyle diyordu:
“Yıllardan beri bir kumpas peşindeki bu adamlar tam anlamıyla birer faşist.
1920’lerde Mussolini’nin temsil ettiği faşizmin tarifine cuk oturuyorlar;
devletçilik, tek elden sanayi ve sendika yönetimi, meclis yok, trenler dakik,
ağır disiplin ve sansür uygulamaları…… tipik faşist idealler.”
Yunan
istihbaratı ve askeri kesimi, birbirini takip eden yedi Atina istasyon şefliği
döneminde CIA ile müşterek çalışmalar yürütmüşlerdi. Onlara göre CIA ile
işbirliği yapmak Beyaz Saray’a giden en kestirme yoldu. Bu yakınlığa rağmen
1967 darbesi CIA için sürpriz oldu. Helms darbe hazırlıklarından haberdardı ama
aldığı istihbarat doğrultusunda şartların olgunlaşmadığını sanıyordu. Üstelik
darbe öncesi generallerin kendisine haber vermesi gerekiyordu. Çok kızan CIA
direktörünü çalışanlardan biri şöyle yatıştırmaya çalışıyordu: “Bu başka bir
darbe, bizimle bağlantılı değil. Ortaya yeni çıkmış bir fikir olmalı.”
Nixon’un
başkanlığa geldiği 1969 Ocak ayına kadar, ABD hükümetinin cuntaya karşı tavrı
soğuk ve mesafeliydi. Cunta 20 yıldan beri Atina’da CIA ile işbirliği yapan
Pappas’ı, Nixon ve Başkan yardımcısı Spiro Agnew’e para taşıması için kurye
olarak kullanıyordu. Agnew, Amerikan tarihinin en etkili Yunan kökenli
şahsiyetiydi. Seçimlerden sonra Agnew, dışişleri, savunma ve ticaret
bakanlarını da yanına alarak Atina’ya gelmiş ve cuntaya mühim miktarda askeri
malzeme, tank, uçak vs. satmıştı. CIA, bu satışların albayların demokrasiye
geçişlerini hızlandıracağını savunuyordu. Bu bir yalandı tabii.
1973
yılına gelindiğinde kalkınmış uluslar arasında, muhaliflerine işkence uygulayan
Yunan cuntasını destekleyen tek ülke ABD kalmıştı. CIA albayların insan hakları
ihlallerini dahi görmezden geliyordu. 1974 baharında cuntanın başkanlığını 22
yıldır CIA ile çalışan General Ioannidis devraldı. General, ABD hükümetiyle
olan tüm işlerini CIA vasıtasıyla hallediyor, Atina’daki ABD diplomatik
misyonunu yok sayıyordu. CIA de bu durumdan pek hoşnuttu.
 
********************
Kıbrıs
meselesine geçmeden önce adanın tarihi ve genel özelliklerinden bahsetmekte
fayda var. Türkiye anakarasına 40 mil, Atina’ya 500 mil uzaklıktaki Kıbrıs, Hz.
Muhammed Peygamber zamanından beri Yunanlılar ve İslâm orduları tarafından
işgal ve bölünmeler yaşamıştır. Kıbrıs lideri Piskopos Makarios’tan nefret eden
Yunan albaylar, onu iktidardan uzaklaştırmak istemekteydi. Kıbrıs’taki Amerikan
diplomatlardan W.Crawford durumu seziyordu ama Atina’daki CIA yetkilileri, çok
yakın çalıştıkları albayların böyle bir aptallığa asla kalkışmayacakları
inancındaydı. Ancak Washington’da, Dışişleri Bakanlığında Kıbrıs masasına bakan
Tom Boyatt, CIA’nın Atina’daki arkadaşlarının Makarios’u alaşağı etmekte
kararlı olduğunu anladı ve Atina Büyükelçisi H. Tasca’ya  gidip İoannidis  ile
konuşması  talimatını  verdi. Makarios’u devirip yerine  Atina
yanlısı  bir   hükümet 
getirilmesi
çabalarından vaz geçilmeliydi. Böyle bir şey yapılırsa Türkler adayı işgal eder
ve bu da kimsenin işine gelmezdi. Ancak Tasca, Ioannidis’le daha önce hiç
konuşmamıştı çünkü bu işleri hep CIA yapardı…
12
Temmuz 1974 Cumartesi günü, CIA’nın Atina merkezinden Dışişleri Bakanlığına bir
telgraf gönderildi: “Müsterih olun. Cunta, Makarios’u devirmeye yönelik
herhangi bir hazırlık içinde değil.” Bunun üzerine rahatlayan Boyatt hafta sonu
tatiline çıkar ama Pazartesi sabaha karşı 3’te acele bakanlığa çağrılır. Cunta
saldırmıştır. Boyatt’ın önüne konan iki ayrı bülten birbiriyle çelişmektedir.
CIA’nın Nixon ve Kissinger için hazırladığı günlük istihbaratta İoannidis’in
Kıbrıs’a birlik göndermeyeceğine dair teminat verdiği yazarken; Kıbrıs ABD
elçiliğinden gelen telgrafta Başkanlık sarayının alevler içinde olduğu ve
Kıbrıs güçlerinin büyük ölçüde yok edildiği bildirilmektedir. Bu sırada
Ankara’dan Türk ordusunun seferber edildiği haberi gelir. Her ikisi de ABD tarafından
eğitilip silahlandırılmış olan iki NATO ordusu, Amerikan silâhlarıyla savaşa
tutuşmak üzeredir.
Sonuçta
Türkler adanın kuzey sahilinden vurarak Amerikan yapımı tank ve toplarla
Kıbrıs’ı ortadan ikiye böldüler. Türk kesimindeki Rumlarla, Rum kesimindeki
Türkler kıyıma uğradı. Temmuz ayı boyunca CIA gönderdiği raporlarda Yunan
ordusu ve halkının bütünleşmiş vaziyette İoannidis’in arkasında olduğunu yazdı
durdu ama çatışmaların sonunda cunta düştü.
CIA
kayıtlarında hatırı sayılır miktarda yanıltıcı istihbarat bulunurdu. Sadece
1974 yılındaki örneklerden bahsedilecek olursa, Portekiz sol darbesi,
Hindistan’ın nükleer silah denemeleri için Washington için tam bir sürpriz
olmuştu ama bu olay başkaydı. Zira CIA, kendisine uyarıda bulunması
gerekenlerle neredeyse aynı yatağı paylaşıyordu ama bu olayları öngörememişti.
Boyatt’ın tabiriyle o muazzam ABD istihbarat
aygıtı, üç kuruşluk bir Yunan komutan tarafından faka bastırılmıştı.
 
*****************************
8
Ağustos 1974’te Nixon, ulusal güvenlik adına, CIA’ye adaletin tecellisini
engellemeye dönük emir verdiğini kabul ederek istifa etti. Ertesi gün
Kissinger’ın önüne Boyatt’tan gelen bir mesaj kondu. Yazılan şuydu: “CIA,
Atina’daki çalışmaları hakkında yalanlar düzmüş ve kasten ABD hükümetini Kıbrıs
konusunda yanlış yönlendirmiştir. Bu yalanlar, Yunanistan, Türkiye ve Kıbrıs
arasında savaş yaşanmasına yol açarak binlerce insanın hayatına mal olmuştur.”
Bir
hafta sonra Kıbrıs’taki Atina Büyükelçiliği yakınında silâhlı çatışma çıktı.
Büyükelçi R.P. Davies, çatışma sırasında kalbinden vurularak yaşamını yitirdi.
Atina’da binlerce insan ABD elçiliğine yürüdü ve binayı ateşe vermeye kalktı. O
sıralarda Büyükelçiliğe yeni bir isim atanmıştı: J.Kubisch. Yeni elçi, Atina
CIA istasyon şefinin değiştirilmesini istedi. Bu göreve R.Welch gönderildi.
Kubisch
Welch’in, eski şefin evinden farklı bir yerde yaşamasını ve koruma almasını
önerdi. Atina’daki Amerikan aleyhtarı ortam bunu gerektirirdi. Ancak buna
ihtiyaç duymayan yeni şef Welch, Noel gecesi silahlı adamlarca arabasının önü
kesilerek kurşun yağmuruna tutuldu. CIA tarihinde ilk defa bir istasyon şefi
suikast kurbanı olmuştu. Büyükelçi Kubisch olay hakkında şu yorumu yaptı: “ABD
devletinin baskıcı bir rejimle bu denli içli dışlı olmasının sonucunda ödenmek
zorunda kalınan korkunç bir bedel!” Ödenen bu fatura, ABD’nin dış politikasını
CIA’ya havale etmesinin oluşturduğu maliyetin yalnızca bir bölümüydü.
“CIA
İmha Edilecektir”
 
Başkan
Gerald R. Ford ilk Ulusal Güvenlik Kurulu toplantısında gizli bilgilerin basına
sızması konusunu gündeme getirdi. Büyük gazetelerin neredeyse hepsi ABD’nin
İsrail ve Mısır’a milyonlarca dolarlık askeri malzeme göndermek üzere olduğunu
manşete taşımıştı. Buna tolerans gösterilemeyeceğini vurgulayan Ford basının
elindeki bazı bilgileri yayınlamasının nasıl engellenebileceğine dair bir plan
sunulmasını istedi.  Schlesinger bunun
için ‘Resmi Gizlilik Yasası’nın çıkartılması gerektiğini ama ortamın buna uygun
olmadığını, eldeki mevzuat çerçevesinde
bu  tip  yayınların
durdurulamayacağını
belirtti.  Ulusal  Güvenlik
adına  başkanların   uydurduğu 
yalanlar,
gizliliğe riayet kavramının iyice tavsamasına yol açmıştı. Örnek verecek
olursak: U-2 meteoroloji uçağıydı aslında, ABD Küba’yı işgal etmeyecekti;
Tonkin Körfezinde gemilerimize saldırdılar; Vietnam Savaşına haklı nedenlerle
girdik, vs. Nixon’un düşüşüyle bu tip yalanların demokrasilerde bir işe
yaramayacağı anlaşılmıştı.
Colby
gizlilik konusunun öne çıkmasıyla biriminin daha önemli hale geleceğini,
böylece Oval Ofise daha yakın olabileceğini sanmıştı ama kapılar Kissinger ile
sağ kolu General Haig tarafından tutulmuştu. Colby, Ford yönetimindeki Beyaz
Sarayın iç çemberine hiç giremedi. CIA’nın itibarını kurtarmak adına giriştiği
çabalar da Aralık 1974’te hepten dumura uğradı. New York Times muhabiri Hersch, teşkilâtın Amerikan vatandaşları
hakkında casusluk yaptığına ilişkin bir haber yaptı. Muhabir, Colby ile bir
mülâkat yapmış, gizli servis direktörü de yasadışı dinleme ve gözetleme
konularının, hakkında fazla konuşulmaması gereken aile içi meseleler olduğuna
değinmişti. Bu açıklama olayı kabullendiği anlamına geliyordu dolayısıyla
gazetenin ertesi günkü manşeti şöyleydi: “CIA’nın savaş karşıtı güçlere karşı
büyük operasyonu”.
 
****************
Colby,
Schlesinger’ın emri üzerine derlenen ve CIA’nın yasadışı işlerinden bahseden
bir raporu Kissinger’e verdi. Kissinger de raporu özetleyip Başkan Ford’a
sundu. Kongrenin bu özetle ilgili soruşturması 1975 yılını kapsayacak şekilde
sürdü. Gerçi Ford, Temsilciler Meclisi – CIA alt komisyonunda 10 yıl boyunca
görev yapmıştı ama Amerikan halkı hakkında casusluk, insan zihnine hükmetme
faaliyet ve deneyleri, suikast girişimleri gibi konulardan bihaberdi. Beyaz
Sarayda cinayet komploları kurulmaya 20.yüzyılın en saygın Cumhuriyetçi lideri
Eisenhower döneminde başlanmıştı. Soruşturmalar sırasında Adalet Bakanlığına
vekalet eden Lawrence Silberman, CIA direktöründen kasasında bulunduğu haberini
aldığı teşkilâtın yasadışı faaliyetlerini içeren dosyaları istedi. Colby
dosyaları verse suçları ifşa eden adam olacak, vermese adaletin tecellisini
engellemekten suçlanıp hapsi boylayacaktı. (Silberman daha sonraları Ford’dan
CIA direktörlüğü teklifi aldı ama dosyalardan edindiği bilgiler yüzünden bunu
kabul etmedi.)
Soruşturmalar
sırasında Beyaz Sarayın bilgisi dahilinde bazı yabancı liderlere suikast
planları yapılıp yapılmadığı konusu gündeme geldi. Göreve atanması sırasında
Helms’e, Allende darbesi olayında CIA’nın parmağı olup olmadığı sorulmuş ancak
Helms doğruluk yemini etmiş olmasına rağmen yalan söyleyerek teşkilâtın bu işte
parmağı olmadığını söylemişti. Halbuki deliller darbenin CIA tezgahı olduğunu
açıkça gösteriyordu. Helms yalan ifade suçundan federal jüri önüne çıkabilirdi.
Durumu Başkan Ford ile değerlendiren Helms, soruşturmanın kamuya açılması
halinde ortaya fazlasıyla pislik döküleceğini, kendisinin de bazı itiraflara
mecbur kalabileceğini söyleyerek şu örneği verdi: Robert Kennedy, Castro’ya
suikast girişimlerini bizzat yönetmişti! Muhtemel facianın boyutları büyüyordu.
Ford, Kennedy suikastının farklı cepheleri olabileceğini ilk kez öğreniyordu.
Beyaz
Saray, CIA ilişkileriyle ilgili sekiz ayrı kongre soruşturması ile karşı
karşıyaydı. Oval Ofis artık hasarı önleyemeyeceğini anlamış, en az zararla
kurtulma hesapları yapmaya başlamıştı. Başkan Ford, 16 Ocak 1975’te New York Times yazarları ve imtiyaz
sahiplerine verdiği yemekte CIA’nın geçmişinin irdelenmesinin ulusal çıkarlar
açısından olumsuzluk yaratacağını dile getirdi. Eğer sırlar ortaya dökülürse,
Truman dahil geçmişteki  tüm başkanların
itibar kaybedeceğine dikkat çekti. Bu sırların ne olduğuna dair yöneltilen soruya
“suikastler” şeklindeki cevap şaşkınlık vericiydi ancak gazetelerin bunu haber
yapmaması daha da şaşırtıcıydı.
Nixon’un
istifasından üç ay sonra seçilen Kongrede liberal görüşler ağırlıktaydı. Şimdi
mesele, Başkanın CIA sırlarından hangilerini Kongreyle paylaşacağını
saptanmasıydı. Amaç Başkana gelecek zararı sınırlı tutabilmekti. Ancak tüm
gayrete rağmen sırların açığa çıkma tehlikesi her geçen gün biraz daha
büyüyordu.

 

 

“Saygon
Hattı Kesiliyor, Tamam!”
 
2
Nisan 1975 tarihinde Bill Colby, Beyaz Sarayı arayarak ABD’nin Vietnam savaşını
kaybetmek üzere olduğunu bildirdi. Kissinger Büyükelçi G.Martin’e bir tahliye
planı hazırlaması talimatını verdi. Amerika’ya inanmış yerel yandaşları ve
özellikle Phoenix programına katılmış olanları buradan kurtarmak ABD’nin
boynunun borcuydu. Phoenix programı, Colby’nin 1968-1971 yılları arasında
Saygonda Büyükelçi olduğu dönemde yönetimine katıldığı paramiliter bir operasyondu.
Tutuklamaların, sorgulamaların, işkencelerin yapıldığı uygulamalar sırasında 20
binden fazla Vietkong şüphelisi öldürülmüştü.
Colby
tahliye operasyonunun düşmanla yapılacak bir pazarlıkla kan dökülmeden
gerçekleşebileceğini düşünüyordu ama Kissinger görüşmeler yoluyla elde
edilebilecek bir barış anlaşmasına taraftar değildi. 9 Nisan’da Colby, Beyaz
Saraya komünist birliklerinin Güney Vietnam, Laos ve Kamboçya başkentlerini ele
geçirmek üzere olduklarını bildirdi. ABD’nin askeri ve istihbarat güçleriyle 20
yıldan beri verdiği uğraş, boşa çıkmak üzereydi. Saygon’un düşmesi durumunda
hayatları riske girecek binlerce ABD vatandaşı ve onbinlerce Güney Vietnamlı
yandaş vardı. Düşmanın intikam duygusuyla onlara zarar vermesi kaçınılmazdı.
Colby, ABD tarihinin bu en büyük acil tahliye operasyonu için Kongre’nin ödenek
çıkarmasını istiyordu ancak zirvedeki yetkililer bu çağrıya kulak tıkadı.
 
***************
Colby’i
en iyi anlayan Saygon CIA istasyon şefi Polgar, 29 Nisan 1975 sabahı top
sesiyle uyandığında havaalanı ateş altındaydı ve 7 personel nakil helikopteri
tahrip edilmişti. Güney Vietnam ordusu ve polis gücü dağılmış, sokaklarda
anarşi başlamıştı. Büyükelçilik binasındaki görevlilerse yöneticilerine
duydukları kızgınlıkla  duvarlarda asılı
duran Nixon ve Kissinger resimlerini indirip parçalamaya başlamıştı. Aynı gün
Ford, Saygon’daki ABD elçiliğinin kapatılması emrini verdi. Karanlık basmadan
tüm Amerikalılar şehirden çıkarılmalıydı. Elçiliğin etrafı panik içindeki
binlerce Vietnamlı tarafından sarılmıştı. Giriş çıkışlar için tek yol elçilik
otoparkıyla Fransız elçiliği arasındaki gizli yeraltı tüneliydi. Büyükelçi
Martin, karısı ve hizmetçilerini bu yolla elçiliğe getirebildi. Güney Vietnam
başbakan yardımcısıyla üst düzey askeri ve sivil erkanı, aileleriyle birlikte
Polgar’ın evine sığınmıştı.
Ford
tahliye emrini verdiğinde kıyıdan 80 mil açıktaki gemilerden havalanan
helikopterler, elçilikten bine yakın Amerikalı ile 6 bin civarında Vietnamlıyı
daha güvenli bölgelere taşıdı. Polgar bürosundaki önemli  evrakla şifreleri yaktı ve Washington’a şu
veda mesajını gönderdikten sonra telsiz cihazını imha etti: “Bu Saygon
istasyonundan gönderilen son mesajdır… Uzun bir savaş oldu ve kaybettik…
Tarihten ders almayanlar,  hatalarını
tekrarlamak zorunda kalırlar… Umalım ki bu kez dersimizi almış olalım ve bir
Vietnam deneyimi daha yaşamayalım. Saygon hattı kesiliyor. Tamam!” Tam
30 yıl sonra Polgar, terk anını şöyle anlatacaktı: “Kaybedilmiş bir davanın
liderleri olarak binanın çatısından helikoptere tırmanırırken, elçilik
bahçesinde bekleşen binlerce insanı kaderleriyle baş başa bıraktığımızı biliyorduk”.
 
****************
Laos’daki
uzun savaşın sonu Long Tieng vadisinde geldi. CIA adına çarpışan onbinlerce
Hmong savaşçısı aileleriyle birlikte bu ileri karakolda toplanmışı. Tepelerde
komünist birlikler mevzilenmişti. CIA’nın 15 yıl boyunca paramiliter
faaliyetlerde kullandığı bu insanları kurtarmak için hiçbir planı yoktu. Elde
kalan 35 kişilik son iki C-46 uçağıyla ağır ağır bir tahliye operasyonu
başladı. Tayland’daki ABD askeri destek birlikleri  komutanı
H.
Aderholt son bir gayretle bir kargo uçağı bularak cebinden ödediği 5 bin
dolarla sivil bir pilot tuttu. Böylece yüzlerce Hmong yerlisini Long Tieng
vadisinden tahliye etti. Canını kurtarabilen Hmonglar asla Laos’a geri
dönemeyecek, hayatlarının geri kalanını mülteci kamplarında veya sürgünde
geçirecekti. Bir CIA yetkilisinin ifadesiyle, o fırtınalı yıllar boyunca canla
başla teşkilât için çalışmış insanlara karşı ahlâki sorumluluğunun gereklerini
yerine getirilmemişti.

 

 

“Etkisiz
ve Korkmuş”
 
1975
yılının sonbaharında CIA, istilaya uğramış bir şehir gibi adeta yağmalanmaya
başladı. Kongre komiteleri dosyaları taramakta, Senato komisyonu gizli
operasyonları mercek altına almakta, casusluk faaliyetleri ve bunlara dayanarak
hazırlanan analiz raporları didiklenmekteydi. Washington sokaklarında Colby’nin
kuru kafa şeklinde betimlenmiş resimleri boy göstermekteydi. Teşkilatın önde
gelenleri, gerek kariyer, gerek şahsi yaşantılarına ilişkin endişeye
kapılmıştı. Böyle bir ortamda Başkan ve adamları 13 Ekim 1975 tarihinde siyasi
linç korkusu içinde Oval Ofiste toplandılar. Colby, Başkan’a ABD’nin herhangi
bir suikast olayıyla bağlantısını kanıtlayacak bir belgenin ortaya çıkmasının
dış siyaset felaketi olacağını söyledi ve sordu; “Beyaz Saray Kongre ile
mahkemelik mi olacak?” Beyaz Saray İdari İşler Başkanı D. Rumsfeld, yasal bir
savaşa girmektense siyasi bir mücadeleye girişmenin daha evla olacağını
belirtti.
Kısa
süre sonra Başkan Ford kabinede, ve üst düzey bürokraside önemli değişiklikler
yaptı. Savunma Bakanı Schlesinger’in yerine D. Rumsfeld getirildi. Gizli
operasyonlar birim başkanı B. Colby’nin işine son verildi. Beyaz Saray İdari
İşler Başkanlığına Dick Cheney getirildi. CIA Başkanlığına da George Herbert
Walker Bush atandı. Görünüşte tuhaf bir seçimdi bu çünkü Bush ne bir komutan ne
de bir casustu. Üstelik istihbarat hakkında hiçbir şey bilmiyordu. İki dönem
kongrede görev yapmış, iki kez de Senato üyeliğine adaylığını koymuş ama
kazanamamıştı. Ford, 1974 Ağustosunda neredeyse Bush’u başkan yardımcısı
yapacaktı ama bu suya düşünce teselli ödülü olarak prestijli bir bölgeye
büyükelçi olması teklif edildi. Çin’i seçen Bush, kalın bir merceğin ardından
da olsa CIA mücadelesine tanık oldu. Dünya gündemini Amerikan’ın Sesi radyosu
ve iki üç haftalık gazetelerden takip edebiliyordu. CIA Direktörlüğünü kabul
etmekle siyasi kariyerini sonlandırdığından kaygılanıyordu ama işin içine
girdikçe yeni görevini benimsedi. 11 aylık görev süresince teşkilatın genel
merkezinde bozulmuş olan moralleri yükseltip CIA’yı eleştirilere karşı
başarıyla savunarak kurumu,  kariyer
hırsını tatmin edecek şekilde siyasi bir basamak olarak akıllıca kullandı.
Bunun
dışında fazlaca bir şey yapmadı çünkü daha işin başında Savunma Bakanı Rumsfeld
engeliyle karşılaşmıştı. İstihbarat bütçesinin %80’inden fazlası Rumsfeld’in
kontrolündeydi. Bakanın önceliği savaş meydanlarındaki Amerikan askerlerine
destek sağlamak amacıyla casus uydular, elektronik gözetleme, askeri istihbarat
konularıydı. Rumsfeld’in bir CIA paranoyası vardı. Teşkilâtın, kendisiyle
ilgili casusluk yaptığından bile şüpheleniyordu. Dolayısıyla Bush’un gizli
harcamalarına para tahsis etme fikrinden uzak
duruyordu.
 
********************
Senatonun
çok daha sıkı denetimi altına giren CIA’nın yürüttüğü pek az gizli operasyon
kalmıştı. Bush yazılı olarak sorulan sorulara şu cevabı vermiştir: “Kongrenin
soruşturmaları, teşkilâta etkilerini uzun süre koruyacak ciddi zararlar
vermiştir. Bu girişimler yabancı istihbarat teşkilatları ve dünyanın her
köşesindeki irtibat noktalarımızla olan ilişkilerimizi geriletmiş, daha
önemlisi ülkenin en yetenekli devlet memurlarından oluşan kadrolarımızın
çalışma azmini ve moralini harap etmiştir.”
Bush’un
bahsettiği moral çöküntüsünün bir sonucunu da 1976’daki Angola olaylarında
görürüz. Saygon’un düşüşünden iki ay sonra Başkan Ford, Angola’nın
komünistlerin eline geçmesini önlemek maksadıyla büyük bir operasyonu
onaylamıştı. Ülke uzun yıllar Portekiz’in sömürgesiydi. Lizbon’un liderleri
Avrupa’nın en beter sömürgecisi çıktılar ve ülkeyi terk ederken tam anlamıyla
yağmaladılar. Angola bir kaos ortamında kendi haline bırakılmış, hasım güçler
iktidar için birbirlerini yemeye başlamıştı. Petrol zengini Angola, komünist
güçlere bırakılamazdı. CIA eski dostu Kongo lideri Mobutu vasıtasıyla Angola’ya
32 milyon dolar nakit ve 16 milyon dolar değerinde silah gönderdi. Para ve
silahlar azgın anti-komünist çetecilerin eline geçti. Olayları koordine eden
ABD dışişleri, Vietnam’ın acısı bu kadar tazeyken Kongreden Afrika’ya Amerikan
askeri gönderilmesi yetkisi isteyemezdi. Savaşa doğrudan müdahale yerine
dolaylı destekle yetinildi. Bu da Moskova ve Havana destekli düşman grupların
başkenti ele geçirmesini önleyemedi. Kissinger 28 milyon dolarlık bir ek yardım
paketi göndermek istedi ama CIA’nın ihtiyat fonunda para kalmamıştı. Kongre de
Angolalı gerillalara gizli desteğin kesildiğini kamuya açıklayınca operasyon
yarı yoldayken çanına ot tıkandı. Daha önce böyle bir deneyim hiç yaşanmamıştı.

 

 

******************
Bush,
4 Temmuz 1976’da Georgia valisi ve Demokratların Başkan adayı Carter ile bir
araya gelerek dünya olayları ve CIA’nın rolüyle ilgili bilgi verdi. Başka
hiçbir başkanın, daha adaylık sürecindeyken sözü edilen konularla bu kadar
yakından ilgilendiği görülmemişti. Toplantılar sırasında kendisi de deniz
kuvvetlerinde nükleer mühendislik yapmış olan Carter, ABD’nin gizli stratejik
silah gücü hakkında etraflı bilgi sahibi oldu. Özellikle Rusların nükleer
kapasitesi ve bunun tespitinde casus uyduların oynadığı rol üzerinde duruyordu.
Bu bilgiler, Stratejik Silahların Sınırlandırılması Antlaşması
(SALT)görüşmeleri açısından büyük önem
taşıyordu. Bush birinci nesil uydulardan çekilen fotoğrafların Nixon ve
Ford yönetimlerine SALT görüşmeleri sırasında çok fayda sağladığını anlattı.
Ama şimdi ikinci nesil casus uydular devreye girmek üzereydi. Artık fotoğraf
çekip banyo edilmesiyle uğraşılmayacaktı. Key Hole (Anahtar Deliği) kod adlı bu
program çerçevesinde geliştirilen uydular TV kameralarıyla donatılmıştı ve gerçek
zamanlı görüntüler iletebiliyordu.
Rusların  görüşme  masasında sahip oldukları stratejik silahlar
hakkında doğru bilgi verip vermedikleri artık çok daha kolay ve sağlıklı
biçimde denetlenebilecekti.
 
Vaktiyle
Kennedy ve Nixon’un yaptıklarına benzer bir TV tartışma programında Carter
özellikle dış politika alanında elde ettiği puanlarla Ford’u sildi süpürdü.
Carter bu program sırasında CIA’ya dokundurmaktan da geri duramadı: “Vietnam,
Kamboçya, CIA, Watergate gibi konulara rağmen, devlet sistemimiz hala dünyadaki
devlet sistemlerinin en iyisidir.”
Bush
1976 Kasımında, zaferle sonlandırdığı seçimden yeni çıkan Carter’la son bir
görüşme yaparak CIA’nın sürmekte olan operasyonlarıyla mali destek verdiği
yabancı devlet başkanları hakkında (Ürdün Kralı Hüseyin, Kongo Devlet Başkanı
Mobutu, sonradan ülkenin başına diktatör olarak gelecek olan Panama’nın güçlü
adamı Manuel Noriega gibi) bilgi verdi.
Bush’un
edindiği izlenimlere göre Carter yabancı liderlere maddi destek verilmesini
doğru bulmuyordu. Carter’ın Bush’la ilgili dikkatini çeken husus ise onun CIA
Direktörlüğünde kalma konusundaki istekliliği idi. Bu konuda çok sonraları
verdiği bir beyanatta şöyle demiştir: “Bush’un CIA direktörü olarak kalmasına
rıza gösterseydim asla Başkan olamazdı. Kariyeri bambaşka yönlere savrulurdu.”
1976
sonlarına doğru Bush, teşkilattaki bazı yakın çalışma arkadaşlarıyla ters
düşmeye başladı. Bazı kesimler, CIA’nın Sovyetlerin nükleer gücüyle ilgili
tahminlerinin çok yanıltıcı biçimde düşük gösterildiğini iddia ediyordu. Bush
oldukça tartışmalı siyasi bir karar olarak Sovyet askeri gücünün analizini
yapacak bağımsız bir B ekibi kurulmasını onayladı. Bu ekip yumuşama
politikalarını onaylamayan aşırı sağcı Cumhuriyetçiler arasından seçilmiş,
geleceğin savunma bakanı Wolfowitz gibi kişilerden oluşuyordu. B ekibi askeri
yatırımlarını ve gücünü muazzam biçimde artıran bir Sovyetler portresi çizdi.
Oysa gerçek bunun tersiydi. Raporda, Ruslara ait kıtalararası balistik füze ve
bombardıman uçağı sayısı aşırı yüksekmiş gibi, olmayan tehditler varmış gibi,
hayâl aşamasındaki teknolojiler hayata geçirilmiş gibi gösterildi. En
önemlisiyse Sovyetlerin sürpriz bir nükleer saldırı hazırlığında olduğu
iddiasıydı. Tüm bu temelsiz bilgiler de yandaş basına sızdırılarak kamuoyu
oluşturma çabasına girişildi.
B
ekibinin yarattığı kasırga yüzünden Pentagon savunma harcamalarını aşırı
biçimde yükseltti. Soğuk Savaşın bitmesinden sonra B ekibinin bulgularının
doğru olup olmadığı araştırıldı ve hepsinin yanlış olduğu anlaşıldı. Bush,
görevini teslim etmek üzere olan Ford, Kissinger ve Rumsfeld üçlüsüne son
Ulusal Güvenlik Kurulu toplantısında aldatıldığını söyledi.
Nixon’un
CIA’ya, Sovyet nükleer gücüne dair tahminlerini yükseltme talimatı verdiği
1969’dan beri söz konusu analiz ve değerlendirmeler aşikâr biçimde siyasi bir
nitelik kazanmıştı. Ulusal Keşif ve Tahminler Dairesi Başkanı Jon Huizenga
1971’de CIA tarihçilerine açıkça şunları söyledi: “Geriye dönüp baktığımda, bu
hükümete görev yapan  istihbarat  kuruluşlarının,  siyasi
bir  çekişme  riskini
göze  almadan  dürüst
bir  istihbarat  analiz
raporu 
sunabileceğine
ihtimal vermiyorum. Özelikle Güney Asya ve Sovyet stratejik gücü hakkındaki
raporlara aşırı biçimde siyaset bulaşmıştır. Kaldı ki istihbarat raporlarının
politika yapıcılar nezdinde bir etkisi de yoktu. Politikacılar ellerinde kendi
düşünceleriyle dolu çantalarla göreve geliyorlar işlerini de bu düşünceler
doğrultusunda görüyorlardı. İstenirdi ki bu raporlar, politikacıların dünyayı
daha iyi anlama, sağlıklı stratejiler oluşturma yeteneklerini geliştirsin. Ama
bu çok iddialı bir beklentiydi.” Bu düşünceler ne merkezi istihbaratın başkanı
ne de gelecekteki ABD başkanları tarafından umursandı.
 
******************
Bush
CIA genel merkezinde çalışanlara hitaben yaptığı veda konuşmasında, günün
birinde Amerikan halkına CIA’nın gerçek yüceliğini daha iyi anlatabilme olanağı
bulmayı umduğunu söyledi. Çalışanlarının gözünde Bush, gizli servisi kurtarmak
adına yaptığı çalışmalarla çokça olumlu puan toplamasına karşın, CIA’nın
politikacılar tarafından güdülmesine engel olamamıştı.
J.
Carter’ın Başkanlık görevini devralmasından önceki son Güvenlik Konseyi
toplantısında Kissinger şunları söyledi: “İstihbarat analizlerinin kalitesinin
düştüğü yönündeki görüşlere katılmıyorum ancak aynı şeyi gizli operasyonlar
konusunda söyleyemem. Daha fazlasını gerçekleştirmeliydik”. CIA’nın imajını en
fazla yükselten direktörlerden biri olan G.H.W. Bush, gülerek şöyle karşılık
verdi: “Haklısın Henry, ikimiz de etkisiz ve kifayetsiz çıktık,
korkmuştuk.
..”.
 
***************
BÖLÜM
V
 
“Sevindirmeyen
Zafer”
 
Carter,
Reagan ve George H.W. Bush Yönetimleri Döneminde CIA 1977-1993
“Niyeti
Rejimi Ortadan Kaldırmak Değil Evrilmesini
Sağlamaktı”
 
Jimmy
Carter seçim kampanyaları sırasında CIA teşkilâtını ‘ulusal yüz karası’ olarak
nitelemişti. İktidara  geldikten sonra
ise en az Nixon ve Ford’un onayladığı kadar gizli operasyona imza attı.
Onlardan farklı yönüyse bu imzaları insan hakları adına atmış oluşuydu. Sorun,
CIA’nın artık yozlaşmış gücünü, bu yeni misyon ile  uyumlu hale getirebilmekti. CIA direktörünü,
yine üçüncü denemeden sonra istihbarat dünyasının dışından buldu. NATO’nun
güney kanadının komutanı olan Amiral Turner, konuya yabancı olduğunu inkar
etmeksizin kısa süre içinde otoritesini kurdu.
Çoğu
kişi Carter’ın Turner’ı çağırıp ‘temizle şunu!’ diye talimat vermesini
bekliyordu ama öyle olmadı. Başkan iyi ve kaliteli istihbarat peşindeydi. Uzay
sistemlerini, casusluk mekanizmalarını, olan bitenin hangi yöntemlerle analiz
edildiğini öğrenip anlamaya çalıştı. Görüşmelerden sonra Turner, Başkanın ABD
yasalarına ve ahlâki kurallarına kesin olarak uyulmasını istediğini anlamıştı.
Bu yüzden, “Söz konusu kuralların sınırına dayandığımızı hissettiğimde
kendisine gider, devam edip etmeme konusunda onayını alırdım. Çoğunlukla da bu
onayı verirdi,” demiştir. Yine Turner’ın ifadesiyle Carter yönetiminin gizli
operasyonlara yönelik önyargısı yoktu. Bu önyargı daha önce yaşananlar
nedeniyle kamuoyunda gördüğü tepki yüzünden bizatihi CIA bünyesinde mevcuttu.
Buna ilginç bir örnek olabilecek bir durum şu şekilde gelişti: Terörist bir örgüt
içine bir CIA ajanı yerleştirilmiştir. Örgüt yönetimi bu kişinin gerçek bir
dava adamı olup olmadığını anlamak için son bir sınavdan geçirmek ister.
Kendisine verilen bir hükümet üyesini öldürme görevi verilir. Ajan bu görevi
yerine getirecek midir? Turner  buna izin
vermez, ABD bir cinayet işlenmesine alet olmayacaktır.
Turner
kısa sürede teşkilat içinde gerçek casusluk yanlılarıyla, elektronik casusluk
yanlıları arasında bir çekişme yaşandığını farketti. Tercihini aletlerden yana
kullanan Turner, zamanının ve enerjisinin büyük kısmını ABD’nin casus uydular
vasıtasıyla dünyayı daha kapsamlı biçimde gözlemleyebilmesi çalışmalarına
ayırdı. Carter, teşkilatın analiz ve öngörü çalışmalarından memnun değildi. CIA
tarafından kendisine sunulan günlük
istihbarat 
notları,
gazetelerde okuduklarından farklı olmayan, derinlikten yoksun söylemlerden
ibaretti. Turner da bu görüşlere katıldı. CIA yeni Başkan ve Direktörle zorlu
bir döneme gireceğe benziyordu.
 
*******************
Carter’ın
ulusal güvenlik ekibindeki beş üyeden dördünün, dört farklı gündemi
bulunuyordu. Başkan ve Başkan yardımcısı yeni ABD dış politikasını İnsan
Hakları üzerine temellendirmek, Dışişleri Bakanı C.Vance silahlanma yarışına
son vermek istiyordu. Savunma Bakanı Brown ise Pentagon’un taleplerinden 1
milyar dolar daha ucuza mal edilebilecek yeni nesil askeri ve istihbari
teknolojiler geliştirme amacındaydı. Ulusal Güvenlik Kurulu danışmanı
Z.Brzezinski ise bu baykuşlarla güvercinler arasındaki şahindi. Varşova’nın
yüzyıllardır Moskova yüzünden çektiği acılar, Polonya kökenli Brzezinski’nin
düşünce yapısını şekillendirmişti. Amacı, ABD’nin Doğu Avrupa ülkelerinin
kalplerini ve zihinlerini kazanmasına yardımcı olmaktı. Bu amacını Başkanın dış
politika prensipleriyle harmanlayarak Sovyetleri en zayıf yerlerinden vurmak
istiyordu. Brzezinski, Carter’ın onayıyla Moskova, Varşova ve Prag’a yönelik
bir dizi gizli eylem başlattı. Teşkilata, Polonya ve Çekoslovakya’da Sovyet
karşıtı düşünceleri destekleyen kitaplar, dergiler basılıp dağıtılması emrini
verdi. Ukrayna ve diğer Sovyet etnik grupların siyasi çabalarını destekledi.
Faks, kaset gibi iletişim araçlarıyla komünist rejimin baskı yoluyla kurmaya
çalıştığı zihinsel tahakkümü kurmaya çalıştı.
Carter
yönetimi insan hakları söylemleriyle Soğuk Savaş sürecinde yeni bir mevzi
açıyordu. Sovyet hükümetini kendi halkının gözünden düşürüp yasallığını
tartışılır hale getirmeyi hedefliyordu. Carter’ın amacı Sovyetlerin algıladığı gibi
rejimi ortadan kaldırmak değil, değiştirip evrilmesini sağlamaktı.
CIA,
demir perde arkasına sarkıp yetenekli ajanları vasıtasıyla istihbarat
edinebiliyordu ama Sovyetlerin niyetini bir türlü çözemiyordu ki aslında
teşkilâtın en temel görevi buydu. Politbüro içine bir ajan sokulabilse tüm CIA
düşleri gerçek olurdu. 1970 sonlarında Politbüro yaşlılardan kurulu, yozlaşmış
köhne bir yapıydı. İmparatorluğu ise tehlikeli biçimde yayılmıştı ama içten içe
çökmekteydi. Siyasi ihtirası yüksek olan Sovyet istihbarat başkanı Andropov,
Kremlin’deki titrek patronlarını memnun edecek şekilde Sovyetlerin bir süper
güç olduğu algısı yaratmıştı. Amiral Turner bu konuda şöyle diyor: “1978’den
itibaren Sovyet ekonomisinin ciddi bir sıkıntı içinde olduğunu farkındaydık ama
bir adım öteye giderek bu sıkıntıların siyasi sıkıntılara da yol açabileceğini
öngöremedik. Stalin dönemi benzeri tedbirler alarak kemerleri sıkıp yollarına
devam ederler sandık.” Carter’ın insan hakları ilkelerini uluslararası bir
kurallar dizini olarak dünya geneline yerleştirme arzusu, gizli servis
çalışanlarının birçoğunun gözünde uhrevî bir çabaydı ama SSCB’nin sonunu
hızlandıran bir işlevi oldu.
 
**************
Başkan
Carter, Güney Afrika’da ırk ayrımcılığına dayanan rejimi sarsmak için de CIA’yı
kullanmaya çalışmıştı. Bu tutumu 30 yıllık Soğuk Savaş politikalarının yönünü
değiştirdi. 8 Şubat 1977’de Oval Ofis’teki toplantıda Güney Afrika’daki ırkçı
rejimin değiştirilmesi vaktinin geldiği kararlaştırıldı. Brzezinski’nin
endişesi siyahlarla beyazların savaşının, kızıllara karşı beyazlar savaşına
dönüşmesiydi. Buna rağmen, uzun ve acılı bir mücadele başlatılacaksa, ırk
sorunu uğruna olmasa bile tarihi gelişmelerin doğru tarafında bulunabilmek
adına savaşın hemen başlatılmasından yanaydı. Carter, CIA’ya Güney Afrika ve
onun ırkçı müttefiki Rodezya üzerine nasıl bir siyasi ve ekonomik baskı
kurulabileceğine yönelik plan yapması emrini
verdi.
Sovyetler,
ırk ayrımcılığının (apartheid) en
güçlü düşmanı Afrika Ulusal Kongresinin sıkı bir destekçisiydi. Kongre’nin
lideri, biraz da CIA’nın katkılarıyla 1962 yılından beri tutukluydu. Vaktiyle
Güney Afrika Güvenlik Servisi ve Rodezya’nın ırkçı beyaz yönetimiyle işbirliği
yapmış olan CIA, şimdi bir yandan Sovyetleri Afrika’nın güneyinden
uzaklaştırmaya bir yandan da Afrika’nın siyah yönetimlerinin desteğini almaya
soyunmuştu.  Teşkilat iki yıl boyunca ırk
ayrımcı rejimlerle ilgili istihbarat çalışması yaptı ancak bu çalışmalar CIA
ajanlarının Rodezya yönetimince yakalanmasıyla sonuçlandı. Panikleyen teşkilât,
bölgedeki ofislerini kapatıp casuslarını
geri çekti. CIA’nın gayretleri, Başkan’ın insan hakları politikalarının
hayata geçirilmesine yetmemişti.
 
*****************

 

 

Turner,
Carter’ın Amerikan halkına asla yalan söylememek biçimindeki andına sadık
kalmak istiyordu ama bu gerçekleştirilmesi zor bir hedefti. Zira ajanların işi
ancak yalan dolanla başarılabilecek türden bir işti. 1978’de ABD Yugoslavya
Büyükelçisinin eline gizli servis tarafından hazırlanmış bir yönerge geçti.
Turner’ın bilgisi dışında hazırlanarak dünyadaki tüm CIA istasyon şeflerine
gönderilen bu yönergede örtülü operasyonların ülkedeki büyükelçilerden gizli
tutulması talimatı veriliyordu. Bu talimat açıkça Başkanlık emirlerini ihlal
etmekteydi. Büyükelçi L. Eegleburger (Bush döneminde dışişleri bakanı) Turner’a
şu mesajı iletti: “Yugoslavya’daki işiniz bitmiştir. Bu talimatı yürürlükten
kaldırıncaya dek buradaki bürolarınıza dahi giremeyecek, hiçbir işinizi
yürütemeyeceksiniz.”
Nixon
döneminde başlatılan gizli servislerdeki eleman eksiltmelerine Carter’ın
desteğiyle Turner da devam etti ve birimin başına McMahon’u getirdi. O da
kongre üyelerine CIA’nın ve gizli servisin gerçek anlamda ne olduğunu
anlatmakla işe başladı. “Siz Moskova’da çalışmanın ne demek olduğunu biliyor
musunuz?” diyerek kongre üyelerine, casusların kullandığı bir yığın elektronik
zımbırtıyı gösterdi. Bu gösteri işe yaradı ki kendisine casusluk faaliyetleri
için talep ettiği bütçenin çok daha fazlası verildi. Aynı hafta, dünya CIA’nın
tepesine yıkılmaya başladı.
 
******************
11
Şubat 1979’da Şah’ın orduları çöktü ve bağnaz Ayetullahlar Tahran yönetimini
ele geçirdi. Üç gün sonra ABD yönetimini aynı şiddetle sarsan bir suikast
haberi geldi. Afganistan’ın ABD Büyükelçisi Adolph ‘Spike’ Dubs, Kâbil’de,
sokak ortasından, Rus yanlısı kukla Afgan hükümeti hesabına çalışan çeteciler
tarafından kaçırılarak öldürüldü. Bu olay Afganistan’da işlerin kontrolden
çıkmak üzere olduğunun işaretiydi. Pakistan’ın desteklediği İslamcı âsiler,
Allahsız hükümetlerine karşı bir darbe hazırlığındaydı. SSCB’nin yaşlı
yöneticileri Güney’e korkuyla bakmaya başladı. Kendi ülkelerinde 40 milyondan
fazla Müslüman yaşamaktaydı. İslam köktendinciliğinin alevleri Sovyet
sınırlarını yalamaya başlamıştı. Afganistan kaybedilemezdi.
Suikast
olayını takip eden on ay boyunca CIA, ABD başkanını, dünyanın çehresini
değiştirecek bir işgal konusunda uyarma görevini yerine getiremedi. Teşkilâtın
Sovyetlerin olanaklarına dair bir fikri vardı ama niyetleri hakkında hiçbir
fikri yoktu. Beyaz Saray’a gönderilen çok gizli CIA bülteninde Sovyetlerin
Afganistan’a kara birlikleri gönderme niyeti olmadığı yazıyordu. O hafta, yâni
1979 Mart’ının dördüncü haftasında 30 bin kişiden oluşan Sovyet birlikleri tank
ve toplarıyla Afgan sınırına dayandı.
Temmuz-Ağustos
ayları boyunca İslâmcı âsilerin isyanı genişledi. Sovyetler Kâbil
yakınlarındaki Bagram hava üssüne hava komandoları gönderdi. Bu gelişme ve
Brzezinski’nin uyarısı üzerine Carter gizli operasyon emrini onayladı. CIA’ya,
Afgan isyancılara para ve tıbbi malzeme götürme talimatı verildi. Bu dönemde 13
Sovyet generali Kâbil’e gönderilmiş olmasına karşın, CIA hâlâ Başkana müsterih
olmasını söylüyordu, Sovyetler doğrudan bir askeri müdahalede bulunmayacaktı.
Eylül
ayında Turner, Sovyetlerin Afganistan’daki rejimin çökmemesi için küçük çaplı
doğrudan girişimlerde bulunabileceği uyarısında bulundu. Bunun üzerine
Afganistan meselesiyle uzaktan yakından ilgili tüm uzmanlar bir araya gelerek
durum değerlendirme toplantısı yaptı. Sonuç Moskova’nın Afganistan’ı işgal
etmeyeceğiydi. Ama Sovyet birliklerinin ülkeye girişi ve sınırdaki hareketlilik
devam ediyordu. CIA’ya göre bu birlikler hava üssünün isyancılara karşı
korunmasına takviye için geliyordu. Kimsenin işgalden bahsettiği yoktu. Bunun
için çok daha büyük kuvvetler gerekeceği kanısı hakimdi. Birkaç gün sonra
işgalin başladığı haberi geldi (Aralık 1979). Carter derhal gizli bir operasyon
emri verdi. Tüm dünyadan Afgan direnişçilere silah yardımı yağmaya başladı ama
Sovyet işgali olmuş bitmişti bile.
CIA
sadece işgali atlamakla kalmamış, atladığını da kabul etmemişti. 2000 yıldan
beri tüm işgalcilere mezar olmuş bu toprakları hangi aklı başında insan işgal
etmek isteyebilirdi ki? Başarısızlığın nedeni istihbarat yetersizliği değildi,
hayalgücü ve öngörü eksikliğiydi. CIA’nın önde gelen analistlerinden D.
MacEachin,   olaydan

 

 

20
yıl sonra şunları yazacaktı: “ABD için Sovyet işgali bir ‘seyir sporu’na
dönüşmüştü. Tribünlerden çok ses çıkıyordu ama bunun oyun sahasına pek etkisi
olmuyordu.” Bu etkinin ortaya çıkması için “Büyük Oyun”un ikinci perdesinin
beklenmesi gerekiyordu.
“Resmen
Ayakta Uyumuştuk”
 
Şah,
CIA güvencesinde tahta oturduğu 1953’ten beri ABD’nin Orta Doğu siyasetinin
temel taşıydı. Başkan Nixon, 1971’de yaptığı bir söyleşide Şah hakkında şöyle
demişti: “Keşke dünyada onun uzak görüşlülüğüne sahip birkaç lider daha
olsaydı. Esas itibariyle bir diktatör olmasına karşın ülkesini sevecen biçimde
yönetme kabiliyetinde biri.”
Nixon,
Helms’i 1973’te İran’a büyükelçi olarak gönderdi. İranlılar, Musaddık’ın
devrilmesinden CIA’yı sorumlu tutardı. CIA ile ilişkisi bu denli açık olan
Helms gibi birinin Tahran’a tayini şaşırtıcıydı zira ABD bu tayinle adeta “Şah
bizim kuklamızdır” mesajını veriyordu. Carter ise Aralık 1977’de İran’ı
“Fırtınalı bir denizde istikrar adası” olarak nitelemişti. Bu, son on beş
yıldır CIA’nın da paylaşıp teyit ettiği bir görüştü. Ne var ki, birkaç hafta
sonra Tahran’a gelen ve gizli servisin en cesur ajanlarından biri olan Howard
Hart’ın sokak izlenimleri aynı doğrultuda değildi. Yazdığı raporlar o güne
kadar CIA tarafından söylenenlerin tam tersini söylüyordu. Kötümser düşünceleri
yansıtan bu raporlar hasır altı edildi. 1978 Ağustosunda Beyaz Saray’a verilen
raporda İran’da bir devrim olasılığının bulunmadığı yazıyordu.
Birkaç
hafta içinde sokak gösterileri başladı. Şah Ocak 1979’da ülkeyi terk etti.
Hart’ın takip eden birkaç gün içindeki izlenimleri daha da kötümserdi. Hatta
sokakta dolaştığı sırada, 77 yaşında bağnaz bir dinci olan Humeyni
taraftarlarınca etrafı sarılarak CIA ajanı olduğu suçlamasıyla hakaret edilip
dövülmüş ve canını zor kurtarmıştı.
 
*********
Sürgünde
bulunan Ayetullah Humeyni, 1 Şubat 1979’da İran’a döndü. Sokaklardaki
kargaşanın büyümesi  üzerine içlerinde
bazı elçilik çalışanlarının da bulunduğu binlerce Amerikalı İran’dan tahliye
edildi. Bu arada iktidarda hala laik bir başbakan bulunuyor ve çalışmalarını
Devrim Konseyi ile birlikte yürütüyordu. Bu süreçte CIA söz konusu başbakanı
Saddam Hüseyin aleyhine etkileyip ona karşı harekete geçirme uğraşına devam
etti. CIA içinde, yaşlı bir mollanın iktidarı ele geçirerek İran’ı bir İslam
Cumhuriyetine dönüştürebileceğine ihtimal veren yok gibiydi. Turner bu konuda
şunları söylüyordu: “Humeyni’nin kim olduğunu, hareketin hangi boyutta destek
bulduğunu çözemiyorduk. Bu şahsın 7. asırdan kalma dünya görüşlerinin, ABD için
ne anlama geldiğini  de kavrayamıyorduk…
Açıkçası
resmen ayakta uyuyorduk
!”
18
Mart 1979 sabahı H. Hart, vaktiyle teşkilâta çok yararlı hizmetlerde bulunmuş
bir SAVAK görevlisini Tahran’dan kaçıracak belgeleri kendisine teslim etmiş
evine dönüyordu. Sokakta bir grup Devrim Muhafızı ile karşılaştı. Muhafızlar
Hart’ı, “CIA, CIA” haykırışlarıyla dövmeye başladı. Deneyimli ajan silâhını
çekerek dayakçılardan ikisini öldürdü ve kaçtı. Yıllar sonra kendisini
dövenlerin gözlerindeki savaş pırıltısını hiç unutamadığını söyledi ve ekledi;
“ Amerikan ulusu olarak bu olayları hiç mi hiç anlamıyorduk”.
 
*****************
Eğitimli
elitlerden kara cahile kadar İran toplumunun tümü, CIA’nın her şeye gücü
yetebilen bir yapı olduğu kanısındaydı. İşin aslına asla inanamazlardı. 1979
yazında CIA Tahran şefliğinde yalnızca dört kişi görevliydi. Dördü de İran’a
yeni ayak basmıştı. Vietnam’da savaş pilotu olan ve CIA saflarına yeni katılmış
bulunan W.J. Daugherty, İran hakkında pek az şey bildiğini, İranlılar hakkında
ise hiçbir fikri olmadığını anlatıyordu. Ne öğrendiyse Dışişlerinde gördüğü üç
haftalık kurstan ve medya haberlerinden öğrenmişti.
Beş
ay önce bir grup Marksist İranlı, ABD elçiliğini basmıştı. Ayetullahçılar karşı
saldırıya geçip komünistleri binadan
atarak   Amerikalıları   kurtarmıştı.
CIA  Genel   Merkezindeki
İran  Masası   Şefi,
Tahran  çalışanlarına 
müsterih
olmalarını, başka bir baskının yaşanmayacağını söyledi, yeter ki Şah’ın ABD’ye
girişine müsaade edilerek halk tahrik edilmesin…
21
Ekim 1979’da Daugherty, ofise gelen yeni bir telgraftan İran’dan sürgün edilen
Şah’ın ABD’ye girişine izin verildiği haberini gözleri faltaşı gibi açılarak
okudu. Şah’ın siyaset dünyasındaki dostlarından, özellikle Kissinger’den gelen
baskıya dayanamayan Carter, sonradan çok pişman olacağı bu izni vermek zorunda
kalmıştı. Carter o günleri; “20 askerimizi rehin alıp her sabah birini
öldürseler ne yapardık? İran’la savaşa mı girerdik?” düşünceleriyle ürpererek
hatırladığını söyler.
İki
hafta sonra Ayetullah yanlısı bir grup İranlı öğrenci Tahran ABD
Büyükelçiliğini kuşattı. 53 elçilik görevlisini rehin alıp Carter iktidarının
sonuna kadar tam 144 gün boyunca tutsak ettiler. Haftalar boyu hücre hapsinde
sorgulanan Daugherty bir anısını şöyle anlatır: “Muhafızlar, elçilik arşivinde
buldukları bir evrakı yüzüme çarptılar. Evrakta açık kimliğim 10 ay önce hangi
CIA yetkisiyle Tahran’a gönderildiğim yazıyordu. Orta  Doğu’daki CIA yapılanmasının başı olduğumu,
Humeyni’yi öldürüp Kürtleri Tahran hükümetine karşı ayaklandırmakla
görevlendirildiğimi sanıyorlardı. Onları, bu işlerle alâkam olmadığına bir
türlü ikna edemiyordum. CIA’nın bu kadar kritik bir bölgeye ülkenin lisanını,
kültürünü, geleneklerini bilmeyen birini gönderebileceğine inanamıyorlardı.
Nihayet gerçeği anladıklarında, kendilerini hakarete uğramış hissettiler.”
CIA,
Daugherty ve arkadaşlarını kurtarmak için hiçbir şey yapmıyordu ama 1980 Ocak
ayında kendilerine film ekibi süsü veren ajanlar, klasik casusluk romanı
entrikalarıyla Kanada elçiliğine sığınmış olan altı Dışişleri görevlisini ülke
dışına çıkartmayı başardı.
 
******************
Ne
yazık ki, geride kalan rehineler için böyle sihirli bir senaryo işlemeyecekti.
ABD elçiliğindeki rehineleri kurtarmak için Nisan ayında yapılan ve Pentagon’un
özel kuvvetlerin sorumlu olduğu “Desert One” operasyonu ciddi bir CIA desteğine
muhtaçtı. Büyükelçilik yerleşim krokileri, rehinelerin tutulduğu olası yerler,
nereden kaçırılacakları, kurtarma uçağına nasıl ulaşacakları hep CIA tarafından
plânlandı ama bu plânlar bir felaketle sonuçlandı. Kurtarma operasyonunu
gerçekleştirecek 8 komandoyu taşıyan helikopter alandaki bir nakliye uçağına
çarparak içindekilerle birlikte parçalandı.
Bu
olay rehinelerin hayatını daha da zorlaştırdı. Neticede tutsak Amerikalılar,
kendilerini esir alanların kararıyla Carter’ın Başkanlık sıfatını devredip
Beyaz Saray’dan ayrıldığı gün ve saatte serbest bırakıldı. Özgürlüğe kavuşmanın
Amerikan istihbaratıyla ya da gizli bir operasyonla hiç ilgisi yoktu. Bu
zamanlama tamamen ABD’yi küçük düşürmeye yönelik siyasi bir mesaj
niteliğindeydi.
CIA
Orta Doğu analistlerinden Ken Pollack, rehine olayının CIA’nın 1953 İran
darbesine karşılık bir intikam alma olduğunu yazmıştır. Bu intikam eylemi ve
İran Devrimi ABD’nin dört başkanlık dönemi boyunca dünyasını karartacak Orta
Doğu’da binlerce Amerikan yurttaşının hayatına mal olacaktı.
“Serbest
Çalışan Bir Korsan”
 
Ekim
1980’de Başkanlık seçimlerinin en güçlü adaylarından Cumhuriyetçi Ronald Reagan
CIA’nın verdiği brifingi dinlemek için 1 saatini ayırdı. Bir saatlik sürenin 15
dakikasında Turner, Saddam Hüseyin’in İran’ı işgal etmesiyle ilgili bilgi
verdi. Sovyetlerin Afganistan’ı işgali, direnişçilere yapılan silah desteğinin
konuşulması da 15 dakika sürdü. Ardından Suudi Arabistan Krallığıyla
Humeyni’nin İran’daki teokratik rejimine değinildi. Aynı esnada Reagan’ın
danışmaları telaş içinde başkan adayının kulağına seçim zaferinin yaklaşmakta
olduğu bilgisini fısıldıyordu.
Reagan
CIA hakkında filmlerde öğrendiklerinden fazla bir şey bilmiyordu ama teşkilâtın
başına seçim kampanyasını  yürüten  parlak
bir  dalavereci  olan
Bill   Casey’i  getirdi.
“Totaliterliğe  karşı  verilen
küresel 
mücadelede
istihbaratın da küresel ve totaliter olması elzemdir” diyen CIA’nın efsanevi
direktörü Wild Bill Donovan’ın sıkı takipçisi olan Casey, bu sözleri kendine
ilke edinmişti. Yeni Reagan kabinesi oluşurken Casey kendine Dışişleri
bakanlığını hedeflemişti ama görünüşünden kaybediyordu. Çünkü bir devlet adamı
görüntüsünden çok uzaktı. Homurdanır gibi anlaşılmaz bir biçimde konuşan, sakar
ve görgüsüz biriydi, köylü gibi yemek yiyordu. Beyaz Saray’ın şık davetlerine
yakışmayacak bir tipti. Bu nedenle bakanlık yerine kendisine CIA direktörlüğü
teklif edildi. Bu görevi, kabine katında yer almak ve istediği an başkanla
görüşme olanağına sahip olma şartıyla kabul etti. Bu gücünü gerçek bir
Dışişleri Bakanı gibi, ABD dış politikalarının uygulayıcısı olarak değil,
bizzat o politikaları oluşturan kendisiymiş gibi kullanacaktı.
Casey
servetini Wall Street’te vergi danışmanlığı yaparak kazanmıştı. Müşterilerine,
yasaların etrafından dolanarak vergi yükümlülüklerini azaltma stratejileri
satıyordu. Kanunların hayatını kısıtladığına inandığından, elinden geldiğince
yasaların ayağına dolanmasını önlemeye çalışırdı. Reagan gibi büyük hayalleri
vardı, Nixon gibi eğer bir şey gizliyse onun yasal olduğuna inanırdı, Bush gibi
CIA’nın en yüce Amerikan değerlerini bünyesinde barındırdığı düşüncesindeydi ve
Sovyetler gibi yalan söylemenin, hile yapmanın kendisine verilmiş bir hak
olduğu inancındaydı. İlk Güvenlik Kurulu toplantısında, grup üzerinde hakimiyetini
kurup Orta Amerika, Nikaragua, Küba, Kuzey ve Güney Afrika’da yapmak istediği
gizli operasyonlar için gereken yetkiyi aldı.
30
Mart 1981’de Başkan Reagan sokak ortasında vuruldu. Aldığı yaraların onu ölüme
ne kadar çok yaklaştırdığını Amerikan halkı hiç öğrenemedi. Haberi basın
toplantısıyla kamuya duyurmakla görevlendirilen Dışişleri Bakanı Haig’in
kürsüdeki titrek ve şaşkın halleri hiç güven verici değildi. Koltuğu sallanmaya
başladı ama yerini kimin alacağı sorusu uzun süre havada kaldı. Zira Güvenlik
Konseyi içindeki rekabet ve çekişmeler had safhadaydı. Dışişleri ve Pentagon
adeta düşman güçlerinin ordularıymışçasına birbiriyle savaş halindeydi. Reagan
bu arkadan bıçaklama davranışlarını önlemek için hiçbir gayret göstermedi.
Neticede George P. Shultz yeni bakan olarak atandı. Göreve gelir gelmez,
Casey’nin kimseye danışmadan CIA destekli Koreli komandolar aracılığıyla
Surinam’ı işgal planı yaptığını öğrendi. Derhal bu delice planın önünü kesti
ama Casey’nin çılgınlık boyutu karşısında sarsılmıştı.
 
**************
Reagan
kendisini 1981 yılında Casey’nin yardımcılığına atayıncaya dek Güvenlik
Ajansının direktörü olan  Amiral 
B.R.
Inman, müstakbel patronu için “
Serbest çalışan bir korsan” tabirini
kullanmıştı. Casey, gizli servisin taze kana ihtiyacı olduğuna inanıyordu. Otuz
yılını CIA’ye vermiş olan McMohan’ı başka bir göreve kaydırdı. Yerine eski
dostu M. Hugel’i getirdi. Hugel, ilk servetini harpten sonra Japonya’da 2.el
otomobil satarak edinmiş, ağzı bozuk bir işadamıydı. CIA hakkında hiçbir şey
bilmiyordu. Gizli servis üyeleri kafasında perukla dolaşan bu tıknaz adamı
kabullenemedi. Hugel bir gün işe boynunda altın zincir, fermuarı göbeğine kadar
açık mor renkli eşofman benzeri bir kılıkla gelince elemanların tepesi attı.
Adamın geçmişindeki pislikleri bulunup Washington Post gazetesine sızdırıldı.
Teşkilâtta iki aydan az dayanabilen Hugel’in yerine J. Stein getirildi. Beş
yılda göreve
   gelen
5.
Gizli Servis Şefi, Casey’nin beklediği kadar delişmen çıkmayınca kısa sürede
yol verilip yerine gerçekten gözü kara bir kişilik olan C. George atandı.
Analiz
ve değerlendirmeden sorumlu istihbarat birimiyse B. Gates tarafından yeniden
örgütlendi. Söz konusu birimin Tarım Bakanlığına döndüğünü, bürokratik damar
tıkanıklığına sahip çalışanlarınınsa, uzman olduğunu iddia edip yalan yanlış
değerlendirmeler yapan, emeklilik için gün dolduran kişiler olduğunu söyleyen
Gates’in nasıl bir yeniden yapılanma gerçekleştirdiği kolayca tahmin
edilebilir.
Yine
de son sözü söyleyen hep Casey idi. Analizcilerin değerlendirme raporlarının
sonundaki “CIA düşünceleri” kısmı aslında bu raporları işine geldiği gibi
manipüle eden Casey’nin yorumlarından ibaretti. Nasıl ki bir gazete,
sahiplerinin görüşlerine göre eğilip bükülebiliyorsa CIA’nın analiz gücü de tek
kişinin görüşleri doğrultusunda şekilleniyordu. Dışişleri Bakanı Shultz’un
deyişiyle “CIA istihbaratı demek Bill Casey ideolojisi demek”ti.
 
********************

 

 

Carter’ı
temsil eden her türlü değeri kamuoyu önünde açıkça ve ağır biçimde eleştiren
Reagan ve Casey, onun döneminde başlatılan 7 büyük gizli operasyona ciddi
biçimde sahip çıktı. Bunlar arasında, Soğuk Savaş döneminin en önemli CIA
operasyonları olan Afganistan’a silâh sevkiyatı programı, SSCB, Polonya ve
Çekoslovakya’da yürütülen rejim karşıtlarının desteklenmesi biçimindeki siyasi
mücadele bulunur. Ama Casey, ABD’nin arka bahçesindeki gerçek savaşlarla daha
fazla ilgiliydi. Reagan’a “Orta Amerika’yı bana bırak, ben orayı hallederim,”
demişti.
Carter
1980 yılında Amerika’da yürütülecek 3 gizli operasyona onay vermişti. Bunlardan
biri, Nikaragua’da sağcı Somoza ailesinin 43 yıllık zalim iktidarını ele
geçiren solcu Sandinista’ları hedef alıyordu. Milliyetçilikle Marksizm karışımı
Sandinista, Küba’ya eğilimliydi. Carter’ın gizli operasyonlarıysa CIA’ya,
Sandinista sosyalizminin yayılmasını durdurmak için ABD yanlısı politikalar
yürüten siyasi partileri, kilise birliklerini, üretici kooperatifleri ve
sendikaları destekleme görevi vermişti. Casey bu ufak çaplı operasyonu, yaylım
ateşin serbest olduğu paramiliter bir programa dönüştürdü. Mart 1981’de Reagan,
CIA’ya Orta Amerika’da “yabancı güçlerce desteklenen yıkıcı faaliyetler ve
terörizme karşı” savaşılması için ilgili güçlere para ve silah temini yetkisi
verdi. Beyaz Saray ve CIA, Kongreye bu yetkinin El Salvador’u korumak için
verilmiş olduğunu söyledi. Amaç, güya sağcı politikacılarla ölüm timleri
tarafından yönetilen El Salvador’un solcu
örgütlerine,  Nikaragua’dan
gönderilen silahların yolunu kesmekti. Tabii bu bir senaryodan ibaretti. Esas
amaç Honduras’ta bulunan Nikaragualıları –kontralar- eğitip silahlandırmak ve
ülkeyi Sandinista’dan geri almaktı. CIA analistleri, kontraların halk desteğine
sahip olmadıkları için kazanma şansı olmadığını rapor etti ama bu raporlar
Casey engelini aşıp Beyaz Saray’a ulaşamadı.
Casey,
Latin Amerika gizli operasyonlar bölümünün başına D. Clarridge’i getirerek
planlarını uygulamaya başladı. Clarridge, bölgeyi tanımayan ve İspanyolca
bilmeyen biriydi. Casey, yeni adamından 2 ay bölgede kalıp yapılması gerekenler
hakkında bir rapor hazırlamasını istedi. Rapor kısaydı: “Nikaragua’ya gidip
savaşalım ve Kübalıları öldürelim.” Bu tam da Casey’nin duymak istediği şeydi,
emir de kısa oldu: “Git ve yap!”
Gizli
savaş, 15 Mart 1982’de CIA ajanlarının Nikaragua ile Honduras’ı bağlayan
köprüleri havaya uçurmasıyla başladı ve gizliliği uzun sürmedi. 21 Aralıkta
Kongreden geçen kararla CIA’nın sadece Orta Amerika’ya komünist silahların
girmesini önlemekle kısıtlı görevine sadık kalması istendi ve parasal
kaynakların Sandinistayı devirmek için kullanılması yasaklandı. Çok sevilen
Başkan Reagan, senaryoya sadık kalarak Kongreye zaten yapılanın bundan ibaret
olduğunu, Nikaragua hükümetini devirmek gibi bir maksadın olmadığını söyledi.
Böylece Başkan, CIA’nın yaptıklarını örtbas etmek için Kongreye ilk yalanını
söylemiş oldu ama bu son olmayacaktı.
 
****************
Kongre,
daha büyük, etkin, güçlü ve akıllı bir CIA’yı destekliyor ama Orta Amerika’daki
savaşı desteklemiyordu. Bunu Amerikan halkı da istemiyordu. 1981’e gelindiğinde
biri Kongre nezdinde, diğeri Senato’da olmak üzere iki ayrı istihbarat
komisyonu CIA’yı denetlemek üzere göreve başladı. Ama bunlar bile Casey’i
dizginlemeye yetmedi. Casey yalan dolanla, gerçekleri karartarak bildiğini okumaya
devam etti. Yardımcısı Amiral Inman da bu yüzden istifasını verdi.
Casey
kararlıydı. Latin Amerika’da istediklerini yapmak için yönetimden ödenek
alamazsa, gerekli finansmanı yasaların etrafından dolanarak özel finansörlerden
ve yabancı güç odaklarından temin edecekti. Direktör, yönetimin CIA’ye verdiği
yetkileri ABD yandaşlarını desteklemek, karşıtlarınınsa kanını akıtmak yetkisi
olarak algılıyor, uygulamaları da savaş ağalarına silah sağlama biçiminde
sonuçlandırıyordu. Bu uygulamalardan biri, Casey’nin göreve gelmesinden 10 gün
sonra başladı ve tam 10 yıl sürdü.
1981
Ocak ayında CIA’ya Libya diktatörü Kaddafi hakkında bir şeyler yapması
söylendi. Libya, Avrupa ve Afrika’daki tüm radikal hareketlerin silah deposu
haline gelmişti. CIA, Libya operasyonlarını bu ülkenin sınır komşusu Çad
üzerinden yürütmeye karar verdi. Afrika’nın bu en yalnız ve en fakir ülkesinin
yönetimi, bu amaçla 
kontrol
altına alınacaktı. Bu konuda ajanlık yapması için ülkenin Savunma Bakanıyken
yönetimle ters düşen ve 2 bin savaşçısıyla Batı Sudan’a geçen Habre seçildi.
Casey’nin kararıyla Amerikan yardımları Habre’ye akıtılmaya başlandı. ABD’nin
resmi politikası çatışan hizipler arasında uzlaşma sağlanmasına yönelikti ama
gerçek farklıydı. ABD, sırf Kaddafi’nin düşmanı olduğu için geçmişinden pek
haberdar olmadığı Habre’yi desteklemiş ve 1982’de Çad iktidarını ele
geçirmesini sağlamıştı.
CIA
uçakları Ulusal Güvenlik Konseyi koordinasyonunda Kuzey Afrika’ya silah nakline
başladı. O sıralar genç bir yarbay olan Oliver North, Casey’nin dikkatini
çekti. Çad operasyonlarında görevli Amerikalı danışmana bir gece Yarbay
North’dan telefon geldi. Yarbay, Çad’a gönderilmesi gereken askeri malzemenin
neden geciktiğini soruyordu. Danışman meselenin Kongrede onay sürecinde
olduğunu izah etmeye çalışırken Yarbay sözünü keserek gürledi: “Si… et
Kongre’yi şimdi! Hemen gönder o malzemeyi buraya!” Aynen öyle oldu.
Habre’nin
güçleri Çad’ın kontrolünü ele geçirmek için savaşırken binlerce insan öldü. CIA
Habre’ye savaşın en kızıştığı dönemde dünyanın en etkili omuzdan ateşlenebilen
uçaksavar silahı olan Stinger füzeleri gönderdi. ABD, Habre’yi başa getirip onu
8 sene iktidarda tutabilmek için yarım milyar dolardan fazla para harcadı.
Amerikan halkıysa bir Casey projesi olan Çad’ın ne yerini biliyor ne de
kaderini umursuyordu. Dahası, pek azı
CIA dostu Habre’nin 80’ler boyunca Saddam tarafından doğrudan
desteklendiğinden haberdardı. Irak’a karşı girişilen 1991 Körfez Savaşı
arifesinde bir düzine Stinger füzesinin Çad’da olmadığı farkedildi. Bunlar
sonradan Irak’ta ortaya çıktı. Dışişleri Bakanı Baker’a da “Biz bu Stingerları
Çad’a niye verdik ki?” diye söylenmek kaldı.
 
********************
CIA’nın
en kapsamlı silâh tedarik operasyonu Afganistan’da gerçekleştirilendi. CIA, 110
bin kişilik işgalci Rus birlikleriyle savaşan Afgan mücahitlerine ABD’nin
yanında diğer ülkelerden de yapılan silah yardımlarının ulaştırılmasından
sorumluydu. Bu iş, Ocak 1980’de Carter yönetimince başlatılmıştı. Önceleri
Casey, projenin Carter’a ait olması nedeniyle işi benimsememişti ama sonradan
bunu Sovyetleri öldürme fırsatı olarak görerek çok sevdi. Bu ona göre çok asil
bir hedefti. Mesele, Afganları özgürlüklerine kavuşturmak değildi, onların bu
savaşı kazanabileceklerine kimse inanmıyordu zaten.
CIA’nın
Afgan mücahitlere verdiği desteğe işin başından beri Suudi Arabistan da
katılıyordu. Sonradan milyonlarca dolarlık silah desteğiyle Çin, Mısır ve
İngiltere de dahil oldu. Sevkiyatlar, CIA koordinasyonunda gerçekleşiyordu ve
ilk aşamada silahlar Pakistan istihbarat örgütüne teslim ediliyordu.
Pakistanlılar, silâhların hatırı sayılır bir bölümünü kendilerine ayırdıktan
sonra kalanını Peşaver’deki sınır dışı edilmiş Afgan direnişçilerinin siyasi
liderlerine veriyordu. Hayber Geçidi’nin doğusunda konuşlanmış olan bu liderler
de kendi payını aldıktan sonra geriye ne kaldıysa Afganistan’a gidiyordu.
Sovyetlerin
mücahitler karşısında başarılı olduklarını gördükçe, silahların hepsinin
Afganistan’a ulaşmadığından şüphelenmeye başlayan CIA yetkilileri, bölgeye
giderek isyanın liderlerine sordular: “Siz bu silahları daha sonra kullanmak
için hortumluyorsunuz galiba? Yoksa Allah saklasın, satıyor musunuz?” Savaş
ağaları gülerek yanıtladı: “Tamamen haklısınız. Silahların bir kısmını elbette
alıkoyuyoruz. Çünkü bir gün siz Amerikalılar buradan gittiğinizde bu mücadeleyi
tek başımıza sürdürmek zorunda kalacağız.”
Pakistan
istihbaratı, para ve silah yardımlarının çoğunu, kendini savaşta en çok
kanıtlamış mücahit birliklerine veriyordu. Bunlarsa en inançlı İslâmcılardı. Bu
din savaşçılarının “cihadının” günün birinde ABD’yi hedef alabileceğini o
zamanlar kimse hayal bile edemiyordu. Üst düzey bir CIA yetkilisinin
söylemiyle: “Gizli operasyonlara başlamadan önce oyunun sonucunun ne
olabileceğini düşünmelisiniz. Bunu her zaman yapamıyoruz.”
 
**************
1981
Mayısında Sovyetler, Reagan yönetiminin sürpriz bir nükleer saldırıya geçip
geçmeyeceğini tartmaya başladı.
Süper  güçler,  CIA’nın
haberi  bile  olmadan,
kazayla  bir  nükleer
savaş  başlatma  ihtimaline
çok 
yaklaşmışlardı.
SSCB, iki yıl sürecek global bir nükleer alarm ilan etti. En yetenekli CIA
analistlerinden biri olan B. Gates on yıl sonra, şöyle anlatıyordu: “Kremlin’in
ne denli büyük bir çaresizlik ve korku içinde olduğunu teşhis edememiştik.”
Eğer
Sovyetler, o yaz Mitterand ile Reagan arasında geçen konuşmayı duymuş
olsalardı, korkmak için geçerli nedenin olduğunu anlarlardı. Fransız
istihbaratı bir KGB yetkilisini ajan olarak kullanıyordu. Mitterand, Reagan’a
Vladimir Vetrov isimli bu ajanın hazırladığı dosyayı okumasını tavsiye etmişti.
Ulusal Güvenlik Konseyi yetkililerinin bu dosyanın önemini anlamaları altı ay
sürdü. Bu arada aklını kaçıran Vetrov, mesai arkadaşı olan bir KGB yetkilisini
öldürdü, yargılandı ve idam edildi.
Dosya,
KGB Bilim ve Teknoloji Dairesinin on yıllık çalışmasını yansıtan 4 bini aşkın
belge içeriyordu. Dosyalarda, ABD teknolojilerinin nasıl ve kimler tarafından
çalındığından, nasıl kullanıldığından, ABD ve Avrupa’da görevli Rus teknoloji
casuslarından, bunların çalışma yöntemlerinden etraflıca bahsediliyordu. ABD
karşı atağa geçti. Bu ajanlar ABD tarafından bilinçli olarak bilgisayar, petrol
üretim ve nakil vb. alanlarda kötü teknolojiler usul usul sızdırıldı. FBI
görevlileri, ABD’ye ihanet eden bilim insanları aldatmacasıyla Sovyet
casuslarına teknolojik Truva atları taşıyıp durdu. Bunların arasında silâh
sistemlerine ait bilgisayar çipleri, kimyevi madde üretim  tesis planlar, uzay mekiği projeleri, enerji
türbinleri gibi şeyler vardı.
Bu
dönemde Sovyetler, Sibirya’dan Doğu Avrupa’yı besleyecek bir doğalgaz boru
hattı inşa etmekteydi. Hat boyunca basıncı kontrol etmek için kullanılan
gösterge ve vanaları idare edecek bir bilgisayar sistemine ihtiyaçları vardı.
Teçhizatı ABD piyasasından elde etmeye çalıştılar. Yasal kısıtlamaları öne
süren Washington, Sovyetleri bir Kanada firmasına yönlendirdi. CIA ile Kanada
firmasının ortak çalışması sonucunda Sovyetler istedikleri yazılıma
ul
aştıklarına inandırıldılar. Sistem kuruldu ve başlangıçta gayet iyi çalıştı.
Ama sonradan CIA tarafından plânlandığı şekilde, boru hattına öyle yüksek
basınç verildi ki meydana gelen patlamaların önü alınamadı. Kaynakları zaten
kısıtlı olan Moskova’nın milyonlarca doları havaya uçmuştu. Sovyet askeri ve
kamu mühendislik projelerine karşı yapılan bu sessiz saldırılar bir yıl sürdü.
Dosya sayesinde KGB’nin iddialı casus takımı dağılmış oldu; Sovyet ekonomisine
büyük zararlar verildi ve devletin istikrarı sarsıldı. Bu CIA adına müthiş bir
başarıydı ama olaya farklı pencereden bakıldığında büyük bir terör eylemi
olarak da nitelenebilirdi.
“Tehlikeli
Bir İşbirliği”
 
On
yılı aşkın bir süredir teröristler uçak kaçırıp insanları rehin alıyor ve
Amerikan elçilerini öldürüyordu. Bu eylemler karşısında nasıl bir tedbir
alınacağı konusundaysa ne CIA’nın, ne de başka bir ABD devlet kurumunun
netleşmiş bir fikri vardı. 1981 Ocak sonunda Dışişleri Bakanı A. Haig, Karşı
Terörizm Koordinatörü A. Quainton’u konuyla ilgili brifing vermesi için Beyaz
Saray’a davet etti: “Başkan birkaç jelibon yiyip uyuyakaldı. Bu bile yeterince
umut kırıcıydı.”
Aynı
hafta Haig, uluslararası terörizmin insan hakları meselesini geride bırakarak,
ABD’nin bir numaralı gündem maddesine dönüştüğünü açıkladı. Açıklamada SSCB’nin
dünyanın en azılı teröristlerinin en pis işlerini yönlendirdiği iddiası yer
alıyordu. Haig, CIA’dan bunu destekleyecek delilleri ortaya çıkarmasını istedi.
Casey de aynı fikirdeydi ama elinde durumu belgeleyecek deliller yoktu. Baskı
altındaki CIA, delil üretme yöntemine başvurdu. Ne var ki, suçu Kremlin’e atma
kolaycılığı Orta Doğu’daki terörün gerçek nedenlerini kavrayamama
beceriksizliğine işaret etmekteydi.
CIA
vaktiyle, Ali Hasan Salameh adında çok yararlı bir bilgi kaynağıyla
çalışıyordu. Bu adam, 1972 Münih Olimpiyatlarında 11 İsrailli atletin
öldürülmesi eyleminin suç ortaklarındandı ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün
istihbarat şefliğini yapmıştı. Sağladığı istihbarat, FKÖ lideri Arafat’ın
ABD’ye zeytin dalı uzatması anlamını taşıyordu. Salameh ve gizli servisin Yakın
Doğu Birimi Şefi Bob Ames, FKÖ’nün Amerikalılara saldırmaması konusunda
uzlaşmaya vardı.

 

 

Dört
yıl boyunca Arap dünyasındaki müşterek düşmanlarına dair istihbarat
paylaştılar. Bu dönemde CIA, istihbarat etkinliği açısından en iyi dönemini
yaşadı. İşbirliğinin ortaya çıkardığı temel anlayış şuydu: Terörizm, salt
devlet desteğiyle sürdürülen bir eylem biçimi olma özelliğini aşmıştı. Kökleri,
dışlanmışlığın mülksüzleştirilmenin kızgınlığına dayanıyordu. 1976’da
tamamlanan bir CIA çalışmasına göre terörizm gelecekte devletlerin desteğiyle
yürütülmek yerine devlet kontrolünü reddedecekti. Bağımsız terör hareketleri,
desteğini çok daha karmaşık uluslar ötesi bir yapılaşmadan alacak şekilde
evrilecekti. 1978’de İsrail istihbaratı Münih olaylarının öcünü almak için
Salameh’i öldürünce bu yaklaşım biçimi de CIA’nın gündeminden düştü ve bir
nesil boyunca bir daha gündeme gelmedi. Reagan başkanlığa geldiğinde CIA’nın
Orta Doğu terörü konusunda kayda değer bir istihbarat kaynağı bulunmuyordu.
Ames,
Arafat’la ve Kral Hüseyin’le doğrudan ilişki kurabilecek yetenekli bir CIA
görevlisiydi. Örgüt saflarına kattığı ajanları arasında Lübnan’daki Hristiyan
Maronitlerinin güçlü adamı Beşir Cemayel’de bulunuyordu. Maronitler Beyrut’u
kontrol eden unsurların en önemlilerinden biriydi ve CIA sadece bu kesimden gelen
istihbaratla yetindiği için Lübnan’da Maronitlere duyulan kini algılayamıyordu.
Bu nefret duyguları yüzünden ülke bir iç savaşa sürüklendi ve İsrail’in 1982
Haziranında ülkeyi işgal etmesinin yolu açıldı.
Müslümanların
Hristiyanları, Müslümanların başka Müslümanları kırdığı bir ortamda ABD ve
İsrail tarafından desteklenen Cemayel, Lübnan Parlamentosu tarafından
Başbakanlığa seçildi. Böylece CIA’nın maaş kadrosunda bulunan bir kişi daha
devlet başkanlığı mertebesine yükselmiş oluyordu. ABD’ne, İsrail’in bombalamayı
durdurması ve FKÖ güçlerinin ülkeden çıkarılmasından sonra Amerikalıların
Lübnan’da güvende olacağı teminatını veren Cemayel, 14 Eylül’de karargahına
yapılan bombalı suikastle öldürüldü. Bunun üzerine CIA’nın Maronit yandaşları,
İsrail birliklerinin kışkırtılmasıyla Cemayel’in intikamını almak için Beyrut
varoşlarına  sığınmış yüzlerce Filistin
göçmenini, kadın çocuk demeden öldürdü. Olaylar üzerine Reagan, bölgeye deniz
piyadelerinden oluşan barış koruma birlikleri gönderdi ama ortada korunacak bir
barış yoktu. Lübnan’daki ABD Büyükelçisi R.S. Dillon, ABD birlikleri ülkeye
vardığında, CIA’nın Maronitlerle fazlaca haşır neşir bir biçimde, dağılan
istihbarat ağını yeniden oluşturmaya uğraştığını, bu yakın işbirliğinin büyük
tehlike arz ettiğini
söyledi.
Beyrut’ta
yeniden örgütlenme telâşındaki CIA, enkazın içinden yükselmekte olan yeni bir
gücü göremedi. Allah’ın Partisi Hizbullah’ın lideri konumundaki İmad Mughniyeh,
gelecek yıllar boyunca ABD’yi felç edecek derecede rahatsız edecekti. Bu
maksatla bölgede para, silah ve patlayıcı topluyor, Amerikalıları rehin almak,
tesislerini bombalamak amacıyla çetesini eğitiyordu. Tahran’a bağlı olarak
çalışan Mughniyeh’in ismi şimdilerde unutulmuş olmakla birlikte kendisi
1980’lerin Usame bin Ladin’iydi ve kitabın yazıldığı günlerde hala kaçaktı.
18
Nisan 1983 tarihinde Beyruttaki ABD Büyükelçiliği muazzam bir patlamayla havaya
uçuruldu. Ölen 63 kişi arasında 7 CIA görevlisi bulunuyordu ki bunlardan bir
tanesi de Ames’di. Patlamanın ardındaki isim İran destekli Mughniyeh’di. Bu
suikast CIA’nın Lübnan ve Orta Doğu’daki istihbarat çalışmalarını tam anlamıyla
dumura uğrattı. O günlerde ABD’nin İsrail Büyükelçisi olan Lewis durumu şöyle
özetliyordu: “O tarihten sonra istihbarat konusunda tamamen İsrail’e bağımlı
hale geldik.” Bunun sonucu olarak CIA, Soğuk Savaş boyunca Orta Doğu’daki
İslâmi tehdidi İsrail gözlükleriyle izlemeye başladı.
Beyrut,
ABD’nin savaş meydanına dönmüştü. Amerikan askerleri Hristiyanlarla işbirliği
yapıyordu. ABD uçakları Müslümanların üzerine bomba yağdırıyor, savaş gemileri
Lübnan tepelerini bombalıyordu. Beyaz Saray başına ne çoraplar örüleceğinin
farkında olmaksızın Orta Doğu’da bir savaşa girmişti. 23 Ekim 1983’te
Mughniyeh’in teröristleri bomba yüklü bir kamyonla Beyrut uluslararası
havaalanındaki Amerikan kışla tesislerine girdi. Olayda 241 Amerikan deniz
piyadesi öldü.
 
*****************

 

 

Kışlanın
bombalanmasının hemen ardından Beyaz Saray, Pentagon ve CIA, ABD halkının
dikkatini Karayipler’de minik bir ada devleti olan Grenada’daki Marksist
ayaklanmaya çekme çabasına girişti. Ada askeri inşaatlarda çalışan Kübalılar
ile kaynıyordu. Süregelen bir çatışma sırasında adanın lideri M.Bishop
öldürüldü. Bunun  üzerine ABD durumdan
vazife çıkarmanın bahanesini bulmuş oldu ve adayı işgal plânları tezgahlandı.
Plâncılardan Latin Amerika Birimi Şefi Clarridge’e göre; “Grenada ile ilgili
istihbarat berbattı ve ABD tam anlamıyla karanlığa kurşun sıkıyordu. Kargaşada
19 Amerikalı öldü. Uçaklar yanlışlıkla bir akıl hastanesini vurarak 21 zihinsel
özürlünün ölümüne neden oldu.”
Barbados’taki
bir otel odasından yönetilen işgale ilişkin toplantı esnasında yeni kurulacak
Grenada hükümetini oluşturacak isimler gündeme geldi. CIA’nın listesini gören
bölgedeki ABD diplomatları şaşkınlığa uğradı.
Önerilen kişiler Karayiplerin en azılı uyuşturucu kaçakçıları, suç
örgütü üyesi vicdansızlardı. CIA bunlardan bilgi satın alıyor, çok para verdiği
için de sunulan bilgilerin değerli olduğunu sanıyordu. Bu kural Beyrut ve
dünyanın geri kalanı için de geçerliydi.
Grenada’nın
özgürleştiğine ilişkin güzel haberler, 26 Şubat 1984’te, Beyrut’taki son ABD
askerlerinin de ülkeyi terk ettiği yönündeki haberlerle gölgelendi. Görev 260
Amerikan askeri ve ajanının ölümüyle son bulmuş, büyük bir istihbarat
başarısızlığı sonucunda oluşan boşlukta kontrol ABD’nin düşmanlarının eline
geçmişti. Casey, Lübnan’ı gözetleyecek yeni gözler peşindeydi. Bölgeye yeni
istasyon şefi olarak, daha önce Beyrut’ta görev yapmış olan Bill Buckley’i
atadı. Amerikan deniz piyadelerinin ülkeden çekilmesinden 18 gün sonra Buckley
kaçırıldı ve düşmanın eline düştü.
“Büyük
Risk Alıyordu”
 
34
yaşındaki Vietnam gazisi T.Wells, 1983’te Etiyopya’nın başkenti Adis Ababa’ya
gönderildi. Görevi, ülkeyi yöneten Marksist diktatör Haile Mengistu rejiminin
devrilmesini sağlamaktı. Wells, 10 yıl önce Hartum’da ABD Büyükelçilik
binasının korunmasında görevli bir deniz piyadesiyken FKÖ elemanları elçiliği
basmış, Büyükelçiyi  ve maslahatgüzarı
rehin almıştı. Nixon’un “teröristlere taviz yok” kararı üzerine de Arafat,
Amerikalıların öldürülmesi emrini vermişti. Wells, bu korkunç deneyimden sonra
ülkesine dönmüş, eğitimini  tamamlayıp
CIA’ya katılmıştı. Etiyopya’daki görevini Dışişleri Bakanlığına bağlı ticari
işler sorumlusu kimliği altında yapacaktı. O dönemlerde Etiyopya ile ABD
arasındaki ticaret hacmi yok denecek kadar azdı. Ülkenin devlet başkanı
Mengistu ise Beyaz Saray’ın en çok arananlar listesindeydi. Carter döneminde bu
ülkeye karşı kısıtlı bir bütçeyle çok küçük çapta bir gizli faaliyet
sürdürülmekteydi. Ülkedeki muhalifleri temsil eden Demokratik Etiyopya Birliği
adlı gruba ufak bir mali destek vermekten ibaret olan bu kısıtlı faaliyet,
Reagan döneminde milyonlarca dolarlık bir programa dönüşmüştü.
Wells,
devlet güçlerince izlendiğini biliyordu ama yine de rejim muhalifleriyle
yaptığı bir toplantı sırasında Mengistu’nun çapulcularının yaptığı baskından
kurtulamadı. Yığınla propaganda malzemesiyle birlikte ele geçen ajanın gözü
önünde, aralarında eski imparator H. Selasiye’nin yaverlerinden 78 yaşında bir
işadamının da bulunduğu insanlara işkence edilmeye başlanınca Wells, CIA
görevlisi olduğunu kabul etti. İtirafları yüzünden birçok Etiyopyalı tutuklanıp
işkence gördü, hatta bazıları öldürüldü. Wells, itirafları yüzünden CIA
nezdinde sevilmeyen kişi haline gelmişti ama Reagan yine de özel elçisini Adis
Ababa’ya gönderip herhangi bir pazarlık ortamına girilmeden ajanın serbest
bırakılmasını sağladı.
 
*******************
7
Mart 1984’te CNN’in Beyrut bürosu şefi J. Levin kaçırıldı. Bunu birkaç gün
sonra CIA istasyon şefi Buckley ve Rahip Wier’in kaçırılması izledi. Reagan
dönemi boyunca Beyrut’ta toplam 14 Amerikalı kaçırıldı. Özellikle Buckley’in
durumu, Casey için çok önemliydi zira bu olaydan bizzat kendisini sorumlu
hissediyordu. CIA, Buckley’in serbest kalabilmesi için en az bir düzine plan
yaptı ama istihbarat yetersizliğinden hiçbiri uygulanmadı. Sonuçta Başkanın da
onayıyla Mugniyeh’in kaçırılmasına karar verildi. Azılı teröristin Paris’te bir 
otelde
olduğu bilgisi üzerine Fransız polisiyle ortak bir operasyon düzenlenerek
Mugniyeh’in olduğu sanılan odaya baskın yapıldı ama odadan çıka çıka kendi
halinde bir İspanyol turist çıktı.
CIA’nın
Paris’te kontrterör bağlamında faydalandığı birçok kaynağın arasında
M.Ghorbanifar isimli bir İranlı düzenbaz da vardı. Üzerinde en az üç sahte
pasaport taşıyan bu eski SAVAK ajanı, rejimin devrilmesi üzerine ülkeden kaçmış
ve gerek CIA’ya gerekse İsrail istihbaratına, gerçekliği şüpheli bilgiler
satmaya başlamıştı. Buckley’in kaçırılmasından bir gün sonra Ghorbanifar,
CIA’nın Paris bürosuyla temasa geçerek elinde rehinenin serbest bırakılmasına
yarayabilecek bilgi bulunduğunu söyleyince CIA, İranlı ajanın doğru söyleyip
söylemediğini test etmek için yalan makinesine bağladı. Ghorbanifar, adı ve
uyruğu dışındaki tüm sorularda çuvallayınca, CIA adamı “sahte istihbarat üreten
iflah olmaz bir yalancı bir başbelâsı” tanımıyla kayıtlara geçirip, ender
başvurduğu bir uygulamayla adamın adını dünya genelindeki tüm birimlerine
bildirerek bu kişiye asla güvenilmemesi talimatını verdi.
Bu
önlemlere karşın Ghorbanifar 19 Kasım 1984’te eski bir CIA ajanı olan
Shackley’i Hamburg’da kendisiyle buluşmaya ikna etti. Shackley 5 yıl önce iş
ahlakına aykırı davranışları yüzünden Amiral Turner tarafından emekliye
sevkedilen biriydi ve şimdilerde geçimini tıpkı Ghorbanifar gibi serbest
istihbarat komisyonculuğu yaparak sağlıyordu. Sürgündeki birçok İranlıya
kendini ABD Başkanının özel temsilcisi olarak tanıtmış ve inandırmıştı da. Bu buluşmada
ikili, olayın kârlı bir ticarete dönüşebileceğine kanaat getirdi. ABD,
Ghorbanifar’ın İsraillilerle birlikte işlettiği Star Line şirketi üzerinden
İran’a füze sevkedebilirdi. Bu, satış İran’da bir iyi niyet havası
oluşturabileceği gibi satıştan elde edilecek kazanç hem tüccarlara milyonlar
kazandırır hem de rehineler için ödenecek fidyenin kaynağını teşkil edebilirdi.
Teklif karşı terör dairesi başkanı Robert Oakley’e iletildi.
Birkaç
hafta sonra, Beyrut Amerikan Üniversitesi kütüphanesinde çalışan Peter Kilburn
kaçırıldığında kamuoyunun Reagan üzerindeki, dolayısıyla Regan’ın Casey
üzerindeki baskısı arttı. Kaçırılan Amerikalı rehineler bulunamıyorsa
istihbarat teşkilatı ne işe yarıyordu ki?”
 
*****************
Washington,
Aralık 1984’de ikinci Reagan dönemine hazırlanırken Ghorbanifar’ın “rehinelere
karşı silah” şeklindeki kârlı teklifi hala gündemdeydi. Casey öneriyi canlı
tutarak 6 ay boyunca CIA’nın Orta Amerika’daki savaşı buradan gelecek parayla
finanse etme fikrini Beyaz Saray koridorlarında dolaştırmıştı.
Amerikan
Kongresi, yaşanan iki fiyasko üzerine 1984 seçimlerinden kısa bir süre önce,
her ne nedenle olursa olsun, savaşların ABD paralarıyla finanse edilmesini
yasaklamıştı. CIA, kendi uzmanları vasıtasıyla Orta Amerika’da yürüttüğü savaş
için ayrılan para suyunu çekince işi taşeronlara havale etme kararı aldı ve
ortaya bazı ilginç olaylar çıktı. Taşeronluk işlerini genellikle Vietnam’da
savaşmış Özel Kuvvet emeklileri yapmaktaydı. CIA, bu elemanlardan birinin
elinde bulunan ve Vietnam köylülerine yerel yöneticileri, militanları öldürerek
bir köyün nasıl ele geçirileceğini öğretmek üzere hazırlanmış çizgi romanı
İspanyolca’ya çevirtip kontralara dağıtmıştı. Kitabın CIA tarafından
çevrildiğinden haberi olmayan bazı CIA yetkilileri bunu kendilerine karşı
hazırlanmış bir eylem kitapçığı sandılar!
Bir
de mayın olayı vardı. Casey, Nikaragua’da ekonomi adına ortada ne kalmışsa ona
da zarar vermek amacıyla Corinto limanına mayın döşenmesi kararı verdi. Bu tam
bir savaş nedeniydi. Bütçesi tam takır olan CIA, mayınları kanalizasyon
borularından imal ettirip limana döşedi. Casey’nin davranışlarından şüphelenen
Kongre daha önceki yasağın getirdiği kısıtlamaları başka şekilde aşma
çabasındaki direktöre engel olmak için üçüncü ülkelerden finansman teminini de
yasakladı. Casey buna rağmen Suudi Arabistan’dan 32 milyon, Tayvan’dan 2 milyon
dolar sağlamayı başardı.
Ocak
1985’te ikinci Reagan dönemi başlarken Casey iki acil görevle karşı karşıyaydı:
rehinelerin serbest kalmasını
sağlamak  ve  kontraları
kurtarmak.  Hayatta  her
şeye  ticaret  gözüyle
bakan  Casey,  bu  iki
 görevi 
zihninde
harmanladı. Kontraların yaşadığı mâli krizle rehine krizinin, İran’la yapılacak
bir silah satışı anlaşmasıyla çözülebileceğini gördü. İran operasyonunu bizzat
yönetmeyi yeğlerdi ama gizli servisin kötü

şöhretli Ghorbanifar ile çalışmasına karşı yaygın bir tepki vardı. Ne
var ki İran’a ulaşmak için o mahut adamın dışında başkaca bir irtibatı da
bulunmuyordu. Casey, her iki operasyonu da devletin bilgisi dışında yürütmeye
karar verdi.
Büyük risk alıyordu ama öyle inanıyordu ki eylem gizli
operasyonlar tarihinin zirvesine yerleşecekti. Fikrin ortaya çıkışıyla, tam bir
felaket haline dönüşmesi iki yıl sürdü. Girişim, teşkilât kadar Başkan Reagan
ve yardımcısı Bush’u da uçurumun kıyısına getirdi.
“Üç
Kağıtçıları Üç Kağıda Getirmek”
 
14
Haziran 1985’te Roma üzerinden Atina-New York seferini yapmakta olan TWA uçağı,
Hizbullah tarafından kaçırıldı. Beyrut’a götürülen uçağın yolcularından bir
Amerikan denizci beyninden vurulup 20 ay önce 241 meslektaşına mezar olan kışla
binasının yakınında uçaktan atıldı. Uçağı kaçıranlar, aralarında Mughniyeh’in
kayınbiraderi de olduğu Kuveyt’te tutuklu bulunan 17 teröristle İsrail’in
elindeki 766 Lübnanlı mahkumun serbest bırakılmasını talep ediyordu. Reagan’ın
baskıları sonucu İsrail elindeki mahkumlardan 300’ünü bıraktı. Beyaz Saray’ın
ricasıyla İran Meclis Başkanı Haşimi Rafsancani uçak krizinin çözümü için
yapılan görüşmelere yardımcı oldu. Bu zorlu durum Casey’e şunu öğretti: Reagan
da gerektiğinde teröristlerle pazarlık edebiliyordu.
Aynı
hafta, İranlı kurnaz işbirlikçi Ghorbanifar, CIA Direktörüne bir mesaj
ulaştırdı: Rehineler Hizbullah’ın elindeydi. İran Hizbullah’a söz
geçirebilirdi. İran’la yapılacak bir silâh anlaşması karşılığında rehineler
serbest bırakılabilirdi. Öneri Reagan’a anlatıldı. 3 Ağustos tarihinde Casey
anlaşmanın yapılması konusunda Başkan’ın onayını aldı. Hemen ardından
Ghorbanifar, İsraillilerle birlikte Tahran’a 504 adet Amerikan yapımı TOW
füzesi sevkiyatı gerçekleştirdi. İranlılar füze başına 10 bin dolar ödedi.
Silahların Devrim Muhafızlarının eline geçmesinden saatler sonra 16 aydır rehin
tutulan Rahip Benjamin Weir serbest bırakıldı. Bu olay Reagan dış politikasının
iki temel direğini yerle bir etmişti: 1.Teröristlerle pazarlık yok; 2. İran’a
silah satışı yok!
Üç
hafta sonra Ghorbanifar, kalan 6 rehinenin de gönderilecek binlerce HAWK
uçaksavar füzesi karşılığında salınabileceği haberini iletti. Fiyat sürekli
yükseliyordu. Can başına 300, olmadı 400, olmadı 500 füze…. Ortada büyük bir
kâr vardı. CIA kazanılan paraların doğru ellere geçtiğinden emin olmak için
daha önce de Kongrenin ardından dolanarak kontralara silah sağlamış olan Emekli
General Secord’u görevlendirdi.
 
******************
HAWK
füzelerinin İran’a gönderilmesi işi ara sıra aksıyordu. Yarbay North tarafından
organize edilen bu sevkiyatlardan biri hava trafiğine takıldı. Füzeleri
Lizbon’a bir İsrail uçağının götürmesi plânlanmıştı. Petrol sondaj ekipmanı
kisvesi altında gönderilen füzeler burada Secord tarafından kiralanmış bir
Nijerya kargo uçağına aktarılarak Tahran’a sevk edilecekti. Ancak Lizbon’a iniş
izni alınamadı. Yarbay North, gizli servisin Avrupa bölümü başkanı Clarridge’i
arayarak ne yapıp edip iniş iznini halletmesini istedi. Clarridge değil silah,
İran’a çocuk bezi bile göndermenin yasak olduğunu biliyordu ama yine de bir CIA
uçağıyla füzelerin bir kısmı Tahran’a gönderilebilirdi. Başkan’ın yasağına
rağmen CIA’nın İran’a uçak gönderebilmesi eski tarihli bir belge hazırlanıp
Reagan’a imzalatılmasıyla mümkün olabilmişti. Belge de açıkça Amerikalı
rehinelerin serbest bırakılması karşılığında İran’a istisnaî olarak bazı
malzemelerle mühimmat sağlanabileceği yazıyordu. Bir başka eski tarihli
belgeyle de Casey, silah-rehine takası işinin nihaî sorumlusu olarak yetkilendiriliyordu.
Casey,
Ghorbanifar’ı Washington’a çağırarak kendisini operasyonun İran ayağı sorumlusu
olarak görevlendirdi. Direktörün mesai arkadaşları onu bu İranlı madrabazla
çalışmaması konusunda uyarmıştı, o bir üç kağıtçıydı. Ama Casey’e göre
Ghorbanifar İran hükümetiyle ilişkilerde aracılık yapabilecek tek kişiydi ve üç kağıtçıları,
üç kağıda getirebilirdi
. En önemlisi de bu ticaretten sağlanacak maddi
kazançla Orta Amerika’daki savaş da, rehineler için ödenecek fidye de bedavaya
getirilecekti.

 

 

İlk
HAWK sevkiyatından kazanılan 850 bin dolar, çoktan Secord’un kontrolündeki bir
İsviçre banka hesabına yatırılmış, oradan da kontralara gönderilmişti. Bu
işbirliğinden cesaret alan İran, CIA’dan Irak hakkında askeri istihbarat talep
etti. CIA savaş halindeki bu iki ülkeden Irak’a İran hakkında istihbarat
veriyordu zaten. Casey, şimdi tersini yapacaktı. CIA’nın ikinci adamı McMahon
bunun yanlış insanlara yardım ve yataklık yapmak olacağını söyleyerek Casey’i
caydırmaya çalıştı ama dinletemedi. Birkaç hafta sonra da 34 yıllık
kariyerinden istifa etti. Bu arada İran ve CIA anlaşması yürürlüğe girdi.
 
*****************
Yarbay
Oliver North’un Sandinista’ya karşı verilen savaşa yeraltından katkı sağladığı,
Washington’da 1985’ten beri açığa çıkmış bulunan bir sırdı. Kış aylarından beri
gazeteciler Yarbayın Orta Amerika’da karıştırdığı işler üzerine araştırmalar
yapıp duruyorlardı ama İran’da yaptıklarını Beyaz Saray’da çok küçük bir kesim
dışında kimse bilmiyordu.
North,
rehine-silah takasının parasal kısmıyla ilgileniyordu. Sistemin çalışması
şöyleydi: Pentagon binlerce TOW füzesini gayet indirimli bir fiyatla, tanesi
3.469 dolara Secord üzerinden CIA’ya aktarıyordu. Secord da bunları tanesi 10
bin dolardan Ghorbanifar’a satıyordu. Sonra da aradaki 6531 dolarlık brüt kârın
hatırı sayılır bir  kısmını kendine
ayırıp, kalanını Orta Amerika’daki kontralara gönderiyordu. Ghorbanifar 10 bin
doların üstüne kendi kârını ekleyip füzeleri İran’a sevk ediyordu. Böylece
ABD’nin Tahran’a sattığı silahların miktarına bağlı olarak kontralara milyonlar
aktarılmış oluyordu. CIA’nın yapacağı 1 milyon doların üstündeki ödemeler
Kongre onayını gerektirdiğinden, füzelerin karşılığı olan para Pentagon’a daha
düşük meblağları kapsayan taksitler halinde
ödeniyordu. Herkesin kazandığı bu usta işi düzeneğin dışında kalan tek
unsur rehinelerdi.
Temmuz
1986’da rehine sayısı 4 iken altı ay sonra 12’ye çıktı. ABD, İran’ı silahlarla
besledikçe karşı tarafın rehinelere duyduğu açlık artıyordu adeta. Lübnan’daki
ABD Büyükelçisi John H. Kelly “Bizim Şiilerimiz güvenilir kişilerdir, kaçırma
olayları başka bir Şii grubun işi olmalı” demişti. Yarbay North da insanları
kaçıranlarla fidyeyi tahsil edenlerin farklı gruplar olduğu görüşündeydi.
Casey
ve ona sadık bazı analistler, söz konusu silâh ticaretinin İranlı ılımlı
siyasetçilere ABD desteği olarak algılandığına yönelik bir varsayım geliştirdi.
ABD Dışişleri Bakanlığı, CIA ile irtibat uzmanı P.C. Wilcox’un ifadesiyle “Sırf
bu bile Reagan döneminde CIA’nın ne denli yozlaşmış olduğunun göstergesidir.”
Ancak İran hükümetinde ılımlı siyasetçi kalmamıştı çünkü hepsi silâhların yeni
sahiplerince ya hapsedilmiş ya da öldürülmüştü.
 
******************
Suudi
Arabistan’dan sağlanan kaynak ve silâh ticaretinden elde edilen gelir sayesinde
CIA, Orta Amerika’da yeniden palazlandı. San Salvador’un biraz dışına bir hava
üssü ve gelen silahların saklanacağı bir depo kuruldu. 1986 yazına gelindiğinde
buraya Güney Nikaragua’daki kontralar için tonlarca silah indirilir olmuştu.
Kongre de eski politikalarından dönüş yaparak Orta Amerika savaşına 100 milyon
dolarlık bir ödeneği onaylamıştı. Savaş CIA lehine dönmeye başlıyor gibiydi.
Ancak
CIA’nın ustalıkla düzenlediği silah tedarik ağı içten içe çökmekteydi. Bölgede
barışçıl bir çözümden yana olan Kosta Rika Başkanı Oscar Arias, ABD uçaklarının
ülkesindeki pistleri kullanmasını yasakladı. Operasyonda görevli Nikaragualı
uzmanlar, silah sevkiyatları yoluyla vatanseverliklerinin istismar edildiğini,
birilerinin büyük paralar kaldırdığını düşünüyordu. Şüphelerinin odağındaki
isim General Secord’du. Olay Başkan Yardımcısı Bush’a duyuruldu.
5
Ekim 1986’da gencecik bir Nikaragualı askerin ateşlediği bir füzeyle bir
Amerikan kargo uçağı düşürüldü. Kurtulan tek kişi basın mensuplarına CIA’nın sözleşmeli
kargo işçisi olarak çalıştığını söyledi. Bu sırada North, Frankfurt da İran’la
yeni bir rehine-silah takası anlaşmasının pazarlığını yapıyordu.

 

 

Aynı
sıralarda Tahran sokaklarında ise imzasız el ilanları dolaşıyordu. İran’la ABD
arasındaki gizli silah anlaşmaları, ilk olarak bu ilanlarla açığa çıktı. Birkaç
hafta sonra olay Lübnan’daki küçük bir dergide yer aldı. Hikayenin tamamının
ortaya çıkması ayları buldu. İran’ın Devrim Muhafızları, CIA vasıtasıyla 2 bin
tanksavar füzesi, 18 gelişmiş uçaksavar füzesi, 2 uçak dolusu yedek parça ve
savaşta kullanılabilecek istihbarat edinmişti. Karşı terör Koordinatörü Oakley,
bu silahlar ve istihbarat sayesinde İran’ın askeri kapasitesinin kayda değer
biçimde arttığını belirtti. Ama durumdan pek memnun görünmeyen İranlılar, HAWK
füze parçalarına değerlerinden %600 fazla bir bedel ödedikleri gerekçesiyle
Ghorbanifar’ın peşine düştüler. O da paçasını kurtarmak için muhataplarını
operasyonu açıklamakla tehdit etti. Casey’nin gizli operasyonunun sırları
ortaya dökülmek üzereydi.
10
Kasım’da Ulusal Güvenlik Konseyi’nin olağanüstü gergin geçen toplantısında
Casey Reagan’ı, kamuoyuna bir açıklamaya yapmaya ikna etti. Reagan
açıklamasında rehineler karşılığında ne silah ne de başka bir şey verildiğini
söyledi. ABD Başkanı, CIA’nın açıklarını kapatmak için U-2 ve Domuzlar Körfezi
olaylarında, Orta Amerika’daki savaş meselesinde olduğu gibi Amerikan halkına
bir kez daha yalan söylüyordu. Bu kez Başkan’a inananların sayısı pek azdı. Son
Amerikalı rehinenin kurtarılması 5 yıl sürdü. İkisi hiç geri gelmedi, Kilburn
öldürüldü, Buckley ise aylar süren sorgulama ve işkence sonrasında hücresinde
yaşamını yitirdi.
 
*******************
Kongre
İstihbarat Komisyonu bazı sorular sormak için Casey’i çağırınca, o da bu tür
durumlarda hep yaptığı gibi bir bahane bulup yurtdışına gitti. Döndüğünde
İran’a silah sevkiyatı işine bulaşmış yetkililerle tüm üst düzey CIA
çalışanlarını toplantıya çağırdı. Amaç, komisyona verilecek ifadenin
hazırlanmasıydı ama çalışanlar Casey’e yardımcı olmaktan çok kendi paçalarını
kurtarma peşindeydi. Sonuçta Casey, komisyona olayları tümüyle saptırıp
geçiştirmeye yönelik bir ifade sundu. Senatörlerden biri “İranlılarla Iraklılar
birbirini keserken her iki tarafa da istihbarat sağladınız mı?” sorusunu, Casey
“evet” diye cevapladı, üç yıldan beri Irak’a
istihbarat desteği veriliyordu.
Bir
hafta sonra Yarbay North’un, Başkan’ın ulusal güvenlik danışmanı Amiral Poindexter’a
yazdığı notun ortaya çıkmasıyla İran’la silah ticaretinin detayları gözler
önüne serildi. İkili, benzer belgeleri yok etmeye çalışmıştı ama nasılsa bir
tanesi gözden kaçmıştı. Nixon’un istifasından sonra Washington’da kopan en
büyük fırtına bu belge yüzünden patladı.
 
****************
Watergate
skandalından bu yana Washington’un gücünü en çok tüketen, işlenen suçlar değil,
bunları örtmeye yönelik çabalar oldu. Casey, başkentte bir hafta süren
sorgulamalar sırasında olsun, basın nezdinde imaj düzeltme çalışmalarında olsun
tutarlı bir duruş sergilemekten acizdi. Bir sabah ofisinde  nöbet
geçirip  hastaneye kaldırıldığında
beyninde lenfoma tespit edildi. Teşhisi zor bir durumdu bu. Tuhaf davranış
biçimleriyle kendini göstermeye başlıyor, ne olduğuna ilişkin kesin tanı ancak
12- 18 aylık bir süreç sonunda konulabiliyordu. Casey işe dönemeyecek
durumdaydı. İmza dahi atamayacak hale gelince, Başkan yardımcısı Gates’i CIA
direktörlüğüne atadı.
Bob
Gates ateşten gömleği sadece 5 ay boyunca sırtında taşıyabildi. Kendisinden
sonra atanan William Webster, selefi hakkında şöyle konuştu: “Bob, olup biteni
bilmemeyi tercih eden bir yaklaşım sergiliyordu.  Böyle zamanlarda bu tip bir davranış kabul
edilemez”. Webster, Carter tarafından görevlendirilmiş bir bürokrattı.
Siyasetteki herkese eşit mesafede duran, 9 yıl FBI direktörlüğü yapmış, inançlı
ve ahlâklı biriydi. Reagan ile ne siyasi ne de şahsi ilişkisi vardı ama Başkan
onu “kendisini hukukun üstünlüğüne adamış biri” diyerek övüyordu.
Böyle
bir tanımlama Casey için hiç yapılmamıştı. 74 yaşında öldüğünde, cenazesini
kaldıran rahip bile müteveffayı olumsuz beyanlarla uğurlarken Reagan ile Nixon
sessizdi. Casey, CIA’yı personel, bina ve donanım açısından   iki
mislinden   fazla   büyütmüştü
ama   teşkilât   yalanlarla
lekelenmiş,   eskisine   oranla
ağırlığını 
kaybetmişti.
Bob Gates de cenaze töreninde, Casey’in yardımcısı olarak görev yaptığı sırada
kendisinden öğrendiği bir dersi hatırladı: ”Gizli operasyonlar birimi
teşkilâtın kalbi ve ruhudur ama insana hapsi de boylatabilir”.
“Düşünülmeyeni Düşünmek”
 
ABD
Başkanı silah-rehine takası konusunda halkına yalan söylemek zorunda kaldığını
itiraf etti. Beyaz Saray, fırtınayı Casey ve CIA’ya yöneltmeye çalıştı ama
ortada kendini savunacak kimse yoktu. Kongre, Casey’nin adamlarını ve ajanlarını
ifade vermeye çağırdığı oturum sonunda Kongre üyelerinin bu şahıslar hakkındaki
izlenimi şuydu: “Meğer ABD, dış politikasını yürütmesi için dalaverecilerle
hırsızlardan oluşan bir çete tutmuş!”
Webster’ın
CIA’yı devralması sancılı oldu. Casey’nin ne haltlar karıştırdığı iyice
araştırılıp gizli operasyonlar askıya alınarak plânlar rafa kaldırıldı. FBI
görevlileri ellerinde mahkeme emriyle teşkilat binasında dolaşarak gizli
kasalarda adaletin tecellisini önleme ve suistimal iddialarına yönelik delil arıyordu.
Casey’nin CIA’yı yasal kısıtlamalardan kurtarma ihtirası tam bir kabusa dönüşmüştü.
Gizli
servis çalışanlarına göre Webster, CIA’da neyin ne olduğundan bihaber,
vizyonsuz, yarı aydın, narin biriydi ama onlar için hepsinden fenası bir
avukat, hakim oluşuydu. O her şeyden önce bir hukuk adamıydı ve bununla başa
çıkamazlardı. Eğitimini yasaların dışına çıkmamak üzerine almıştı oysa CIA’nın
işi tam da buydu: yasa dışı işler
yapmak, çalışılan ülkelerdeki kanunları çiğnemek, vs. İstihbarat denilen şey böyle
toplanıyordu. Kısacası Webster’ın kişiliği CIA’nın varolma sebebiyle
çelişiyordu. CIA mensupları dışarıdan bakanlara elit bir kulübün üyeleri gibi
gözükür. Onlarsa kendilerini, kan kardeşi gibi birbirine bağlı, savaşçı cesur
komandolar gibi görürler.
Webster
göreve gelir gelmez teşkilat içinde gizli bir direnişle karşı karşıya olduğunu
anladı. Deneyimli bir CIA emeklisi dostundan aldığı “Yurtdışı görevler
esnasında bir sürü yasadışı işe bulaştığımız ve yalanlar söylediğimiz için
birbirimize karşı dürüst olmamız ve birbirimizi yıpratmamamız çok önemli,”
şeklindeki tavsiyenin kendisine yol göstereceğini umuyordu. Mesai arkadaşlarına
vermeyi umduğu mesaj ise dürüst olup insanların güvenini kazanmaları, böylece
işlerini daha kolay halledebilecekleriydi. Ayrıca Kongre’den de hiçbir şey
gizlenmeyecekti.
İran-Kontra
meselesinden ağzı yanan Kongre, bundan böyle CIA’yı başına buyruk
bırakmayacaktı. Dizginleri elinde tutma kararı aldı. Böylece CIA, Başkanlık
gücünün kullanılmasında yararlanılan bir alet olmaktan çıkıp, Başkomutanla
Kongre arasında bir yere hassas bir dengeyle konumlandırılmış oluyordu.
Ardından gizli servisin en deneyimli üst kadroları tasfiye edildi.
 
****************
1985
ve 1986 yılları boyunca CIA’nın SSCB ve Doğu Avrupa’daki tüm casusları, tam 12
Sovyet vatandaşı, teker teker tutuklanarak idam edildi. CIA bunun nasıl
gerçekleşebildiğini bir türlü anlayamıyordu. Önce, teşkilâta yeni intisab etmiş
bir çaylağın ihanet ettiği sanıldı. Ed Howard ismindeki bu adam hakkında
yeterince inceleme yapılmadan işe alınmış, sarhoş, yalancı ve hırsız olduğu
anlaşılınca da kovulmuş o da Nisan 1985’de Moskova’ya iltica etmişti. İki üç
ismi o ihbar etmiş olabilirdi ama teşkilât kadrosundaki tüm casusları ele
vermiş olamazdı. Bu işin başka bir sorumlusu olmalıydı. Başkanın Dış İstihbarat
Danışma Kurulu’nun bu konudaki raporundaki ifade şöyleydi:” Sovyet
birimindekilerin ‘düşünülmeyeni düşünebilme’ temel yeteneğinden yoksun olma
hâli.” Kastedilen hainin gizli servisinin içine nüfuz etmiş bir köstebek olma
ihtimaliydi. İncelemeler sonuç vermedi ve Webster bu karşı istihbarat kâbusunu
kucağında bulmuş oldu.
Küba’nın
Çekoslovakya’daki İstihbarat şefi Binbaşı Aspillaga, 1987 Haziranında Viyana’ya
geçti ve ABD Büyükelçiliği’ndeki CIA istasyon şefine başvurarak iltica
talebinde bulundu. Anlattığına göre son 20 yıldan beri teşkilatın bünyesine
kattığı Kübalı ajanların tümü ikili oynuyordu. ABD’ye sadık görünürken gizlice
Havana hesabına çalışıyorlardı. İnanması zordu ama yapılan araştırmalarda
binbaşının söylediklerinin doğru olduğu ortaya çıktı. Bundan sonra CIA
casuslarının nasıl yakalandığına dair bilgiler de gelmeye başladı. İkili
oynayan 
Kübalıların
verdiği akıl karıştırıcı bilgiler CIA’yı yanlış yönlendirmiş, SSCB’deki ajanlar
da bu yüzden açığa çıkarak ele geçmişlerdi.
 
*******************
Mayıs
1987’de yapılan Varşova Paktı toplantısında Gorbaçov, katılımcılara
Sovyetlerin, imparatorluğu canlandırmak için Doğu Avrupa’yı asla işgal
etmeyeceğini söylemişti. CIA’nın böyle bir beyanattan haberi yoktu. CIA,
Gorbaçov’un, Afganistan liderine yakında işgale son vereceğini söylediğinden de
habersizdi. Teşkilât bu yüzden, Sovyet lider Aralık 1987’de Washington’a
yaptığı ziyaret sırasında halk tarafından bir kahraman gibi karşılandığında
şaşkına döndü. Sokaklar, komünist liderin Soğuk Savaşa son vermek istediğini
anlamıştı ama CIA bunu bir türlü kavrayamıyordu.
ABD,
30 yılı aşkın süredir Sovyet askeri kapasitesinin boyutlarını anlayabilmek
adına casus uydularına, dinleme istasyonlarına yarım trilyon dolardan fazla
yatırım yapmıştı. Bunlar kağıt üzerinde CIA’nın sorumluluğundaymış gibi görünse
de uygulamalar Pentagon tarafından yapılıyordu. Elde edilen bilgiler ise SALT
pazarlıklarında kullanılıyordu. Bu toplantıların Soğuk Savaşın sıcağa dönüşmesi
olasılığını zayıflattığı iddia edilebilirdi ama ne Washington ne de Moskova,
kafaya koydukları bir silahlanma programını uygulamaktan geri durdu. Her iki
tarafın da stratejik silahları dünyayı yüz kere yerle bir etmeye yeter de
artardı bile. Sonunda ABD, silâhlanmanın kontrol altına alınması fikrinden
vazgeçti.
Ancak
bir türlü sonuç alınamayan toplantıların düğümü Ağustos 1988’de Sovyet ve
Amerikan Savunma Bakanlarının hazır bulunduğu bir konferansta çözüldü. Sovyet
generallerinden biri ABD Savunma Bakanına
“Nasıl oluyor da askeri olanaklarımız hakkında bu kadar çok şey
biliyorsunuz?” diye sordu. Bakan “Sizi uydulardan izliyoruz. Savunma bütçeniz
kamuya açık olsa bu kadar masraf ve zahmete girmezdik” yanıtını verince salonda
bir kahkaha koptu. Bakan mihmandarına sözlerine neden bu kadar çok gülündüğünü
sorduğunda yanıt şu oldu: “Cevabınızla sistemi tam kalbinden, yâni gizlilik
unsurundan vurdunuz!” Her iki  tarafın
askeri yetkilileri arasındaki yüz yüze görüşmeler sayesinde Ruslar ilk olarak
Amerikalıların maksadının kendilerini öldürmek olmadığını anladı. İkincisi
nükleer silah gücü açısından en az Amerikalılar kadar  güçlüydüler ama bu hiçbir şeyi değiştirmezdi
çünkü diğer her şeyde çok geriydiler. Gizlilik ve yalan üzerine inşa edilmiş
kapalı toplumlar, açık bir toplumu asla yenilgiye uğratamazdı. Oyunun sonuna
geldiklerini anlamışlardı ama bu gerçeği bir türlü anlayamayan CIA idi.
CIA
her şeye rağmen, o yıl, üç başarıya imza attı. İlki, Tayvan’ın Nükleer
Araştırmalar Enstitüsü direktör yardımcısı Albay Chang’in ABD’ye ilticasının
ardında gerçekleşti. Albay 20 yıldır gizlice CIA’ya istihbarat sağlıyordu.
Uluslararası uzmanlardan yardım alan Enstitü, Amerikan plütonyumunu ve Güney
Afrika uranyumunu kullanıyordu. Tesis görünüşte barışçıl amaçlara hizmet
ediyordu ama ülkenin liderlerince bünyesine yerleştirilen bir ekip, nükleer
silâh geliştirme peşindeydi. Bu silahın da tek bir hedefi olabilirdi: Çin Halk
Cumhuriyeti. Albay haberi CIA’ya uçurduktan sonra ABD ele geçirdiği kanıtlar
sayesinde Tayvan hükümetine baskı yaparak girişimlerinden vazgeçirdi. 20 yıldır
ABD’nin ekmeğini yemiş bir ajan, sonunda bir iş başarmış ve kitle imha silahlarının
yayılmasını önlemek adına CIA’ya önemli bir başarı kazandırmıştı.
İkinci
önemli başarı, yıllardan beri Batılılara kan kusturan, dünyanın her yerinde
terör eylemleri gerçekleştirip cinayet işleyen, uçak kaçıran Ebu Nidal örgütüne
karşı düzenlenen kusursuz komploydu. Operasyon, Carter’ın 1987 Martında Suriye
lideri Hafız Esad’a Ebu Nidal ile ilgili bir istihbarat paketi sunmasıyla
başladı. Esad teröristleri sınır dışı etti. Takip eden 2 yıl boyunca FKÖ ile
Ürdün ve İsrail istihbarat servislerinin yardımıyla CIA, Ebu Nidal’e karşı
psikolojik savaş taktikleri uyguladı. Kendisine en yakın yardımcılarının
aslında birer hain olduklarına dair verilen yalan yanlış bilgiler üzerine Ebu
Nidal, en yakın adamlarını ve örgüt mensuplarından bir kısmını öldürterek örgütünü
ciddi biçimde sakatlamış oldu. Komplo, iki üyenin örgütü terk ederek
Lübnan’daki merkeze saldırıp Ebu Nidal’in 80 adamını öldürmesiyle zirveye
ulaştı. Terör örgütü paramparça oldu. Komployu yöneten Tom Twetten gizli
servisin şefliğine terfi ettirildi.

 

 

Üçüncü
büyük başarı,- en azından o zaman öyle sanılmıştı- Afganlı isyancıların
zaferiyle ilgiliydi. O dönemde CIA güdümündeki özgürlük savaşçılarının
mücadelesi sapır sapır dökülmekteydi. Teşkilâtın desteği sona erince kontralar
ateşkes ilan etmiş Nikaragua’da kurşunların yerine oy pusulaları almıştı. Güney
Afrika’da gizli operasyonlar yerini diplomasiye bırakmış, bölgeye Amerikan ve
Sovyet silahlarının akışı durmuştu.
Karşı
tarafın canını yakan yalnızca Afgan mücahitler kalmıştı. Bir zaferin
sinyallerini veriyorlardı. CIA’nın Afganistan operasyonları, yılda 700 milyon
dolar harcanan bir programa dönüşmüştü. Bu rakam gizli servis yurtdışı
operasyonlar bütçesinin %80’ine denkti. Stinger füzeleriyle donatılmış Afgan
mücahitler, Rus tank ve helikopterlerine büyük hasar vererek Sovyetlerin
imajını yerle bir ediyordu. CIA, Ruslara kendi Vietnamlarını yaşatmayı
başarmıştı.
 
******************
Sonunda
Sovyetler, Reagan yönetimi iktidardan ayrılır ayrılmaz Afganistan’dan tamamen
çekileceğini açıkladı. CIA’nın askeri talimnameleri, İslamcı militanlar,
Allahsız işgalcileri Afganistan’dan kovduktan sonra ülkede neler olacağına dair
herhangi bir bilgi içermiyordu. Twetten’in ifadelerine göre savaştan sonra
mücahitlerin ne olacağına ilişkin herhangi bir plân bulunmuyordu; Afgan tipi bir
demokrasi olurdu herhalde ama fazla cazip olmayacağı belliydi.
Sovyet
işgali bitmişti ama CIA’nın Afganistan cihadı bitmemişti. ABD ve Pakistan’ın
radikallere silah yardımını kesmesini ve mücahitlerin ılımlılaştırılmasına
yönelik faaliyetlere girişilmesini öneren ABD’nin Pakistan Büyükelçisi
Oakley’in ifadesi şöyleydi: “Maalesef CIA, Pakistanlı meslektaşlarını hizaya
sokmayı başaramadı ve bazı radikallere destek sürdü.” Bunların başında CIA’dan
yüz milyonlarca dolarlık silah yardımı alıp çoğunu da zulalamış olan Gülbettin
Hikmetyar geliyordu. Bu silâhları, tüm gücü eline geçirmek amacıyla Afgan
halkına doğrultmaya hazırlanıyordu.
Oakley’in
teşkilâtla bir sorunu daha vardı, şöyle anlatır: “Sovyetlerle savaşanlarla,
afyon ticaretinden büyük paralar kazananlar aynı kişilerdi. Uçsuz bucaksız
tarlalarından elde ettikleri ürünle dünyanın tek ve en büyük eroin tedarikçisi
konumundaydılar. Galiba Pakistan istihbaratı da işin içindeydi ama CIA düzeni
bozmamak adına olanlara müdahale etmiyordu.”
Webster,
Afgan aşiret reislerine Washington’da verdiği davette, kolay yönetilebilir bir
toplulukla karşı karşıya olmadığını bir kez daha anladı. Davetliler arasındaki
Hikmetyar ile birkaç yıl sonra Afganistan’da röportaj yaptığımda yeni bir İslam
toplumu yaratmaya ant içtiğini söyledi. Bunun için bir milyon insanın canı
gerekiyorsa da fark etmezdi. Bu kitabın yayınlandığı sırada CIA’nın hâlâ izini
sürdüğü Hikmetyar Afganistan’da Amerikan askerlerini ve müttefiklerini
öldürmeyi sürdürdü.
Son
Sovyet askeri Afganistan’ı 15 Şubat 1989 tarihinde terk etti ama CIA silâhları
bu ülkeye akmaya devam etti. Oakley, işin sonucunu öngöremediklerini açıkça
ifade etmişti. Aradan bir yıl geçmeden bölgesel merkezlerde uzun beyaz
entarileriyle boy göstermeye başlayan Suudiler, Afgan köylerini perişan etti.
Kendilerini emir olarak tanıtıp rüşvetle aşiret reislerinin sadakatini satın
aldılar. Minik imparatorluklar kurdular. Bunlar yakında El Kaide adını alacak
yeni bir dünya gücünün öncüleriydi. Webster bunun hakkında sonradan şunu
söylemiştir: “Gerçeği göremedik, ipin ucunu saldık ve ayrılıp gittik. Öyle
yapmamalıydık.”
“Duvar
Yıkılınca Ne Yapacağız?”
 
1989’un
başında George H.W. Bush Başkanlık koltuğuna oturdu. CIA mensupları, ilk kez
teşkilâtı anlayan, kendi içlerinden çıkan birinin devletin en üst mevkiine
gelmesine çok sevinmişti. Bush’un Webster’a saygısı vardı ama onun, örgütün
saygısını kazanamadığını biliyordu. Direktörü kendini kapattığı çevreden
çıkarmaya niyetliydi. Bush,
profesyonellerden  günlük  raporlar
almaya  başladı.  Peru
veya  Polonya’da  bir
şeyler  oluyorsa  raporu 
doğrudan
o bölgenin istasyon şefinden istedi. Örgüte olan inancı neredeyse dini
inançları düzeyindeydi. Fakat bu inancı Panama olaylarında ciddi bir sınav
geçirdi.
Bush,
1988 seçim kampanyası sırasında Panama diktatörü General Noriega ile hiç
karşılaşmadığını söylemişti oysa birlikte görüntülendiği fotoğraflar aksini
gösteriyordu. Noriega yıllardır CIA’dan maaş almaktaydı. General Florida
mahkemelerinde bir kokain çetesinin kilit adamı olarak suçlanmış ama ABD ile
adeta alay edercesine iktidarını sürdürmüştü. Adamın bir katil olduğu, buna
karşın uzun zamandır CIA ile dostluğunu sürdürdüğü kamuoyuna yansıyınca
teşkilât fena halde çıkmaza girdi. Reagan, suçlamadan sonra diktatörün
devrilmesi konusunda iki kez talimat vermesine karşın, Noriega koltuğunda
oturmayı sürdürdü. Bush, iktidara gelir gelmez Noriega’nın görevden
uzaklaştırılması talimatını yineledi ama CIA ayak sürmeye devam etti.
Noriega’nın teşkilâttaki arkadaşları, onun Amerikan mahkemeleri önünde yeminli
ifade vermesini istemiyordu nedense.
Başkan
Bush’un emriyle, Noriega muhalifi bir parti 10 milyon dolarlık bir yardımla
Mayıs 1989 seçimlerinde desteklendi ama General, CIA’nın dördüncü devirme
denemesini de başarıyla atlattı. Beşinci girişim için emir verildi, bu sefer
darbe paramiliter gruplarla da desteklenecekti. Bölgedeki ajanlar, bunun bir
işe yaramayacağı, kapsamlı bir askeri işgal yapılmadan Noriega’nın
devrilmesinin mümkün olmadığını savundu. Bir türlü başarılı olunmaması,
Webster’ın Bush nezdindeki itibarını çok zayıflattı. Başkan, Panama konusunu
CIA’ya olan güvensizliği her geçen gün artan Savunma Bakanı Dick Cheney’e
havale etti.
1989’un
sonunda Panama’ya Saygon’un düşüşünden sonraki en geniş kapsamlı ABD askeri
operasyonu düzenlendi. Panama City’nin varoşları akıllı bombalarla yerle bir
edildi, çarpışarak ilerleyen özel kuvvetler şehir merkezine girdi. Operasyon
sırasında yüzlerce masum sivil Panama’lı ile 23 Amerikalı öldü ama iki haftalık
operasyonun sonunda Noriega tutuklanıp zincirlenerek Miami’ye getirildi.
Mahkeme
sürecinde CIA’dan Don Winters, Noriega lehine ifade verdi. ABD, teşkilât ve
ordu eliyle diktatöre en az 320 bin dolarlık ödeme yapmıştı. Panama lideri ABD
ile Fidel Castro arasındaki iletişimi sağlıyordu. Orta Amerika’daki savaş
sürecinde ABD’nin sadık bir müttefikiydi. Hatta sürgündeki İran Şahı’na bile
bir süreliğine ülkesinde koruma sağlamıştı. Bu ifadeler, Noriega’ya verilen
cezayı 10 yıl kadar hafifletti ama diktatör yine de uyuşturucu ticareti, haraç
ve şantaj gibi suçlardan hüküm giydi.
 
****************
1990’da
ise başka bir diktatör, ABD’ye meydan okudu: Saddam Hüseyin. 8 yıl süren
İran-Irak Savaşı sırasında Bush, özel temsilcisi olarak Rumsfeld’i Bağdat’a
göndererek Saddam’a dostluk eli uzattı. Teşkilât savaş sırasında Irak’a
istihbarat desteği sağlamış, ABD hükümeti de yüksek teknoloji transferine izin
veren ihracat lisansı vermişti. Sonrasında Saddam bu teknolojiyi kendi kitle
imha silahlarını üretmek amacıyla kullanmıştı. Bu yardımların nedeni CIA’nın
sağladığı saptırılmış istihbarattı. İran’ın gücünü abartan teşkilât, Saddam’a
ise iki iblisten daha az kötü olanı gözüyle bakmıştı. CIA, Bağdat’ı teröre
destek veren ülkeler listesinden çıkarmış, yönetime de Arap-İsrail barış
sürecini desteklediğini ileri sürerek Saddam hakkında olumlu raporlar vermişti.
Sonuçta, o da bir istihbarat unsuru olduğundan işbirliği yapılabilirdi…
Irak’a
yapılan yatırımlardan pek az geri dönüş oldu. Polis devletinin içine sızılıp
işe yarar bilgi temin edilemiyordu. Irak hakkındaki istihbaratın çoğu, CIA
ajanı olarak çalışan orta rütbeli İranlı subaylardan  geliyordu. Ancak bunların tamamı (40 kişi) bir
teşkilât görevlisinin dikkatsizliği yüzünden açığa çıkınca işkenceyle
öldürüldü. Artık ne İran’dan, ne de Irak’tan bilgi geliyordu.
1990
baharında Saddam’ın orduları gene hareketlendi. CIA’nın analistleri ise, Irak
ordusunun savaş yorgunu olduğunu, yeni bir askerî operasyona girişemeyeceğini
söylüyordu. Uzaydan çekilen fotoğraflarda onbinlerce askerden oluşan Irak
birliklerinin Kuveyt sınırına yığıldığını gören CIA bunu pek önemsemedi. Irak
belki civardaki birkaç  petrol  sahasını
ele  geçirebilirdi  ama
kapsamlı  bir  işgal
harekatı  söz  konusu
olamazdı.  Bush,     Mısır 
Başkanını,
Suudi Arabistan Kralını telefonla aradığında kendisine Irak’ın asla bir işgale
girişmeyeceği söylendi. Kral Hüseyin, Saddam’ın selamını bile iletti. Bu görüşmelerden
saatler sonra, Bush huzur içinde uyurken, Irak 140 bin kişilik ordusuyla
Kuveyt’e girdi.
Takip
eden 2 ay boyunca CIA, her zaman yaptığını tekrarladı. O güne kadar hafife
aldığı gelişmeler,  tahminlerinin tersine
dönünce bu defa eskiden söylediklerinin tam aksi yönde abartılı raporlar
düzenlemeye başladı. Saddam, Suudi Arabistan’a da saldıracaktı, Irak’ın
kimyasal başlıklı füzeleri vardı ve her an bunları kullanabilirdi. Halbuki daha
önceki raporlarda Irak’ın kesinlikle bunlara sahip olmadığını belirtilmişti.
Neticede Saddam ne Suudi Arabistan’a kara saldırısında bulundu ne de Körfez
Savaşı sırasında kimyasal silahlara başvurdu ama bir gün Riyad ve Tel Aviv’e Scud füzeleri düşmeye başladığında
Washington’u bir korku aldı.
ABD’nin,
17 Ocak 1991 tarihinde, yedi hafta sürecek Irak hava bombardımanını
başlatmasından önce Pentagon CIA’den Irak’ta vurulacak hedefleri belirlemesini
istemişti. Belirlenen birçok hedef arasında askeri bir yeraltı sığınağı da
bulunuyordu. Bombalanan bu sığınak sivil kullanım amaçlı çıktı, içerde yüzlerce
kadın ve çocuk öldü. CIA’den bir daha hedef belirlemesi istenmedi.
Daha
sonra CIA ile Çöl fırtınası harekatı komutanı General Norman Schwarzkopf
arasında şiddetli bir tartışma çıktı. Konu düşmana verdirilen zararın
boyutlarıyla ilgiliydi. Komutan, Irak askeri kapasitesinin iyice hırpalandığı
yolunda Başkanı ve Amerikan halkını rahatlatıcı bilgiler veriyordu. CIA ise
Pentagon’u verilen zararı abartmakla suçluyordu ki haklıydı ancak komutanla
ters düşmesi yüzünden bundan böyle zarar değerlendirme raporları vermesi
yasaklandı. Kongre teşkilâta, Amerikan ordusuna daha itaatkâr olması talimatını
verdi. O güne kadar sadece sivillere hesap veren CIA bundan sonra böyle
üniformalılara verecekti.
Savaş
Irak’ın yenilgisi ve CIA’nın itibar kaybıyla sonuçlandı ama Saddam hala
iktidardaydı. Bush Irak halkına Saddam’ı devirme çağrısı yaptı. Güneydeki
Şiilerle Kuzeydeki Kürtler çağrıya uydular ama Saddam’ın güçleri tarafından
büyük bir kıyıma uğradılar. Binlerce Şii ve Kürt acımasızca öldürüldü,
binlercesi sürgün edildi. CIA sürgündeki liderlerle işbirliğine girişerek
Saddam’ı devirmek için sayısız plan geliştirildi.
Savaştan
sonra, BM tarafından Irak’ta kimyasal, biyolojik ve nükleer silah bulunup
bulunmadığının araştırılması için bir heyet gönderildi. İçinde CIA
mensuplarının da bulunduğu heyet Tarım Bakanlığı’na yaptığı baskın sırasında Saddam’ın
Nükleer Silah Geliştirme müdürlüğünü ortaya çıkardı. Belgelerden Irak’ın, 9-18
aylık süre içinde ilk nükleer silahını ateşleyebilecek aşamaya gelebileceği
anlaşıldı. Ulusal Güvenlik Konseyi’nden R. Clarke’ın ifadesiyle Irak’ta
bombalanabilecek her şey bombalanmıştı ancak CIA muazzam bir nükleer silah
geliştirme merkezini atlamıştı.
Bu
olay, 9 yıl sonra bakanlık makamına gelecek olan Dick Cheney’in zihnine,
silinmeyecek bir biçimde şu yargıyı kazımıştı: Irak’ın nükleer silahlara sahip
olmak istiyor
. Bunu başarmasına da ramak kalmıştı ama
CIA’ın bundan haberi bile yoktu.
 
********************
1989
yılının Ocak ayında, dünya tarihinde yeni bir sayfa açılmakta olduğundan da
haberi yoktu CIA’nın (Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı B. Gates’in sözleri).
Sovyet diktatörlüğünün parçalanmaya başladığı saatlerde  bile CIA hala SSCB’nin dokunulmaz kalacağını
sanıyordu. Bush’un başkanlığa gelmesinden 1 ay önceki 1 Aralık 1988 tarihli CIA
raporunda, Gorbaçov’un reform kampanyalarının Sovyetlerin askeri politikasında
herhangi bir değişikliğe yol açmadığı yazıyordu. 6 gün sonra Gorbaçov BM
kürsüsünden asker sayısını yarım milyon azaltacağını açıkladı. SSCB çökerken
CIA hala Sovyet ekonomisinin büyümekte olduğunu rapor ediyordu. Bush
yönetiminin en deneyimli Kremlin uzmanı Mark Palmer, CIA’nın Sovyet resmi
açıklamalarını eksik şekilde raporluyordu. Bu bilgilerin yanlış olduğunu ülkeye
giden herhangi biri kolaylıkla gözlemleyebilirdi. CIA, ezeli düşmanının can
çekişmekte olduğunu göremiyordu.

 

 

Teşkilattan
hiç kimse, Almanya’nın yeni ABD Büyükelçisi Walters’ın Mayıs 89’da personeline
sorduğu “Duvar yıkılınca ne yapacağız?” sorusuna cevap aramamıştı.
Neredeyse 30 yıldan beri Soğuk Savaş’ın sembolü haline gelmiş Berlin Duvarı
Kasım 89’da çatlamaya başladığında gizli servisin Sovyet birimi şefi Milt
Bearden bile olayları hayretle CNN’den izliyordu. Bu yeni kurulmuş fırlama
haber ajansı CIA için gerçek bir baş belâsıydı. CIA, kriz yerinden canlı yayın
yapan bu kanalla nasıl başa çıkabilirdi ki?
Moskova’dan
gelen bilgiler kesilmiş, CIA’nın içerideki ajanlarının tamamı yakalanmıştı.
CIA’nın yapabildiği tek şey Çek yazar Havel gibi Doğu Avrupa’nın yeni
liderlerinin istihbarat teşkilatlarına eğitim vermek ve Alman gizli servisi
Stasi’den çalınan dosyalara servet ödemekti. Aynı dosyalar kısa süre sonra
Stasi bürolarını yağmalayan halk tarafından sokaklara saçılacaktı.
Sovyetleri
kaybetmek CIA’nın yüreğini burktu. Düşmanı olmadan nasıl yaşayacaktı? Bearden’a
göre CIA bir kurum değil, kendine özgü gizemli bir misyondu. İşin içinden
Sovyet unsur çıkarıldığında geriye bir şey kalmıyordu. Bir tarihi, bir
kahramanı yoktu, başarı madalyaları bile gizliydi, şimdi de misyonu
kaybedilmişti, bitmişlerdi! Motivasyonunu kaybeden CIA ajanları birer birer
teşkilâttan ayrıldılar. Somali’de, Balkanlar’da, şurda burda çıkan olaylarla
ilgili olarak Beyaz Saray CIA’dan bölgeye adam göndermesini emrettiğinde
“Elemanımız yok” cevabıyla karşılaşmaya başladı.
 
********************
Mayıs
1991’de Başkan Bush, CIA direktörlüğüne Bob Gates’i getirdi. Gates’in CIA’nın
geleceğine ilişkin  Kongre’ye yaptığı
sunumlar, teşkilatın aldatma kültürüne dayalı geçmişine dönük hesaplaşmalar
biçimindeydi. Teşkilâtın Sovyetlerle ile ilgili yanlış değerlendirmeleriyse
CIA’nın varlık gerekçesinin yeniden ele alınmasını gündeme getirdi.
Gates
Washington’da dayak yercesine hırpalanırken, CIA yurtdışı gelişmeler nedeniyle
baş döndürücü anlar yaşamaktaydı. Ağustos ‘91’de Gorbaçov’a yapılan darbe
girişimi fiyaskoyla sonuçlandıktan sonra Sovyetlerin düşüşü hızlandı. Hayâl
bile edilemez ama CIA ajanları bu haberleri Washington’a, Moskova’daki Sovyet
İstihbarat bürosuna oturmuşlar oradan geçiyorlardı. Casus uydular, dinleme
istasyonları vasıtasıyla elde edilen onca askerî bilgi anlamını yitirmişti.
Dışarıda yeni bir dünya vardı artık. Gates’in ifadesine göre “CIA ya bu
değişime ayak uyduracaktı ya da ölecekti”.
SSCB
gibi CIA’nın da bir devrime ihtiyacı vardı. Bush, Gates ile görüştükten sonra
bakanlarına CIA’den beklentilerini sordu. Bunu Soğuk Savaş sırasında ne
herhangi bir başkan ne de bir direktörlerden biri sormuştu. Bundan böyle
CIA’nın amacı ne olmalıydı? Dünyadaki menfur tiplerin peşine düşmek mi,
yükselen piyasalara odaklanmak mı? Terörizm mi yoksa teknoloji mi daha büyük
bir tehdit unsuruydu? Gates üzerinde aylarca çalışıp bir yapılacaklar listesi
hazırladı. İklim değişikliğinden, siber suçlara uzanan 176 maddelik listeyi
Nisan ‘92’de Kongre’ye sundu. Listenin başında nükleer, kimyasal ve biyolojik
silâhlar konusu vardı. Arkasından uyuşturucu, terör, dünya ticareti ve
teknoloji vardı. Fakat hepsinin toplamı, bir Sovyet meselesi kadar ağırlık arz
etmiyordu.
Bush
ve Gates CIA’nın küçük ama daha akıllı biçimde yeniden yapılandırılmasına
odaklandı. Takip eden 6 yıl boyunca CIA bütçesi giderek daraltıldı. Bundan en
çok analiz birimi etkilendi çünkü stajyerlerle ciddi analizler yapılamıyordu.
Bu bütçe kısıtlamaları her ne kadar liberallere mal edilse de Soğuk Savaş
sonrasında askeri bütçe kesintilerinin eğitim, sağlık ve ekonomiye kaydırılması
aslında zamanın ruhunu yansıtmaktaydı.
Ne
var ki tıpkı II. Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, bu barış ortamı da
geldiği gibi hızla geçeceğe benziyordu. Eski CIA direktörlerinden Helms, “II.
Dünya Savaşı’nda hedef Allah’ın cezası Nazileri tepelemekti. Soğuk Savaş
sırasındaki motivasyonumuz ise Allah’ın cezası Rusları tepelemek oldu. Soğuk
Savaş bittiğine göre geriye ne 
kaldı?
Hangi güdü insanların kendini bu işe adamasını sağlayabilir?”. Gates bu tür
soruların cevabını bulmak için çok çabaladı ama tasarladıklarını
gerçekleştirmeye vakit bulamadan, ideallerini bir kenara koyarak göreve
getirilişinin onuncu ayında Amerika’nın yeni başkanı olacak kişiye brifing
vermek üzere Little Rock’un yolunu tuttu.
 
*******************
BÖLÜM
VI
 
“Hesaplaşma”
 
Clinton  ve  George W. Bush Yönetimleri Altında
CIA 1993 – 2007
 
“Elimizde
Hiçbir Bilgi Yoktu.”
 
Yaşı
CIA’den küçük olan 1946 doğumlu Clinton’ın kişiliğini oluşturan yapıtaşlarında,
Vietnam direnişçiliği ve mecburi askerlik aleyhtarlığı bulunuyordu. Politika
hayatına Arkansas Eyaleti’nde başlayıp, ABD başkanlığına ekonomiyi canlandırma
vaadiyle geldi. Dış politika konuları gündeminin üst sıralarında değildi. Soğuk
Savaş sonrası Amerikan stratejik çıkarları üzerine derinlemesine fikirlere de
sahip değildi. Yönetiminin sekizinci ayında yeni dış politika hedefleri
açıklandı: Dünyadaki serbest piyasa sayısının arttırılması. Bu bir politikadan
ziyade iş planına benziyordu. Clinton’a göre serbest ticaret, özgürlükle eş
anlamlıydı. Sanki dışarıya ne kadar çok Amerikan malı satılırsa, Amerikan
değerleri de o ölçüde yaygınlaşacaktı.
Clinton,
merkezi istihbaratın başına Nixon döneminde Ulusal Güvenlik Konseyinde görev
yapmış J. Woolsey Jr.’i getirdi. Sinirli bir yapıya sahip olan Woolsey, Carter
döneminde Denizcilik müsteşarlığı yapmış, SALT pazarlıklarında da yer almıştı.
Onun ifadesiyle ABD, 45 yıl mücadele ettiği ejderhayı sonunda öldürmüş ama
şimdi de kendini zehirli yılanlarla dolu bir ormanda bulmuştu. Bu, II. Dünya
Savaşından sonra ABD istihbaratıyla ilgili yapılmış en yalın tespitti.
Görevdeki 2 yılı boyunca Başkanla sadece 2 kere görüştüğünden yıllar sonra
“Başkanla ilişkim kötü değildi, yoktu sadece…,” diyecekti.
Clinton
her ne kadar tavırlarıyla CIA’yı görmezden geliyormuş gibi yapıyorsa da
sorunları çözmek için ilk iki yılında onlarca gizli servis operasyonuna onay
verdi. Bu operasyonlardan beklediği hızda sonuç alamayınca da çareyi, kendisini
asker kaçağı olarak gören komutanlara dönmekte buldu ama bunun sonuçları berbat
oldu.
 
*************
En
zorlu savaş Soğuk Savaş’ın bir yan ürünü olan Somali’de verildi. Birbiriyle
çatışan kabilelerden biri Sovyetlerden diğeri de ABD’den silah desteği
alıyordu. Ülke, dev bir cephaneliğe dönmüştü. Yarım milyon insan açlıktan
ölmüştü ve günde 10 bin kişi de ölmeye devam ediyordu. Bush döneminin sonlarına
doğru (Kasım’92) insani amaçlarla Somali’ye askerî müdahale kararı alındı. Aç
insanları kurtarma gayreti, Somali’nin önde gelen savaş ağası General Muhammed
Farah Aided ile girişilen bir çatışmaya dönüştü.
Clinton
1993 başında yönetimi devraldığında Savuna Bakanlığı dosyalarında Somali
hakkında hiçbir bilgi yoktu. Bush yönetimi ülkedeki ABD elçiliğini kapatmış,
CIA ise 2 yıl önce Somali’den elini ayağını çekmişti. Yeni yönetimde Savunma
Politikaları Müsteşarı olarak atanan ve aynı zamanda CIA gizli servisinin
kurucusu F. Wisner’in oğlu olan F.G. Wisner Jr. durumu şöyle özetliyordu: “Elimizde
hiçbir bilgi yok, olayların dinamiğini anlayamıyoruz.”
Somali’ye
gönderilen özel Amerikan komando birliğinin karargahı Mogadişu’da terk edilmiş
ve yağmalanmış ABD elçilik binasıydı. Aided’in peşine düşen birliğin girdiği
çatışmalarda 18 Amerikan askeri ve 1200 Somalili öldü. Operasyonun ardından
yapılan değerlendirmede Amiral Crowe raporunda şunları söylemişti: “Somali’deki
istihbarat   başarısızlığı   Ulusal
Güvenlik   Konseyi’ne   aynen
yansımıştır.   Konsey   teşkilâttan
aldığı bilgilere 
dayanarak
karar alacağına, karar alma işini de teşkilata bırakmıştır. Zaten Başkan da
istihbaratla fazla ilgili değildi.” Bu gelişmeler sonucunda, Beyaz Saray ile
CIA’nın arasındaki uçurum daha da derinleşti.
 
*************
1993
başlarında terörizm, teşkilattaki yetkililerinin bir çoğunun önceliği değildi.
1992 yılında, CIA’nın Terörle Mücadele Biriminin kapatılması dahi konuşuluyordu.
Durum sakindi. İnsanlar belki de olayların kendiliğinden çözülüp yatıştığını
sanıyordu.
25
Ocak 1993 sabahı, Clinton’un başkanlığı devralmasından beş gün sonra, genç bir
Pakistanlı, Washington’daki CIA karargâhına yakın bir kavşaktaki kırmızı ışıklarda
bekleyen arabaları ağır makineli silahla tarayarak 3 CIA görevlisini yaralayıp,
2’sini öldürdü. Herşey iki dakikada olup bitmişti. Pakistanlı katliamdan sonra
gazladı gitti. Başkan Clinton, yaralılara ve ölülere saygısını göstermek için
CIA’ya gitme zahmetine katlanmadı. Karısını gönderdi. Bu tutum, CIA Genel
Merkezinde büyük kızgınlığa neden oldu. Bu duyarsızlığı telafi etmek için olsa
gerek Tiflis’te bir cinayete kurban giden CIA istasyon şef yardımcısının
cenazesini almak üzere Woolsey, ta Gürcistan’a kadar bizzat gitti.
CIA
nizamiyesinde meydana gelen bu katliamdan bir ay sonra, 26 Şubat 1993 tarihinde
DTÖ merkezinin yeraltı otoparkında patlayan bomba, 6 kişinin ölümüne, 1000’den
fazlasının yaralanmasına neden oldu. Başta Balkan ayrılıkçılarına mal edilen
olayın sorumlusunun Brooklyn’de yaşayan Kör İmam lakaplı Mısırlı Şeyh Ömer
Abdurrahman’ın müritleri olduğu anlaşıldı. Bu isim CIA genel merkezini alarma
geçirdi çünkü Afganistan’daki Sovyet işgali sırasında binlerce Arap savaşçıyı
ülkeye o göndermişti. Mısır Başkanı Enver Sedat suikastinin sorumlusu olarak
1981’de yargılanıp beraat etse de Mısır’da 5 yıl ev hapsinde tutulmuştu.
Serbest kaldığında ABD’ye gitmeye çalıştı ve 1990 yılında bunu başardı.
Binlerce Amerikalıyı öldürmeye odaklı bir oluşumun da ruhani lideri olduğu
anlaşılan bu isyancı nasıl olup da ABD’ye girebilmişti? Kısa süre sonra İmamın
vizesinin CIA yetkililerince Sudan’da verildiği açıklandı. Teşkilât, adamın bir
vize almak için bölgede dolanıp durduğundan haberdardı. Bunun bir hata olduğu
söylense de gerçek şuydu: İmam 7 kez vize başvurusu yapmış, inceleme sonucunda
bunlardan 6’sına olumlu cevap verilmişti.
14
Nisan 1993’te G.H.W. Bush Körfez savaşının zafer yıldönümü nedeniyle Kuveyt’e
resmi bir ziyarette bulunduğunda yanındaki heyette resmi görevliler dışında eşi
ve iki oğlu da vardı. Bu seyahat sırasında Kuveyt gizli polisi, Bush’a suikast
hazırlığı suçlamasıyla araçlarında 100 kg. patlayıcı bulunan 17 kişiyi
tutukladı. Yakalananlar işkence altında azmettiricinin Irak istihbaratı olduğunu
itiraf etti. CIA da araştırmaları sonucunda olayın Saddam tarafından
tertiplendiği kanaatine vardı.
Clinton,
bu olaydan sonra uzun süre nasıl bir karşılık vereceğini tarttı. 26 Haziran
günü sabaha doğru Irak istihbaratının bulunduğu bina ve çevresine 23 adet
Tomahawk füzesi fırlatıldı. Füzelerden en az biri civardaki apartmanlara isabet
etti ve pek çok siville ünlü bir Iraklı sanatçının ölümüne yol açtı. Genel
Kurmay Başkanı Colin Powell, saldırının Başkan Bush’a suikast girişimine
karşılık olarak yapıldığını açıkladı. Bu ‘karşılık’ lafına bozulan CIA
direktörü Woolsey, yıllar sonra kızgınlığını şöyle dile getirecekti: “Saddam,
Bush’u öldürmeye teşebbüs ediyor, Clinton buna karşılık vermek adına sabahın
köründe bomboş bir binaya birkaç füze sallayıp temizlikçilerle gece bekçilerini
vuruyor. Çok etkili bir karşılık doğrusu…Zaten kısa bir süre sonra da
Mogadişu’da helikopterlerimizi düşürdüler, biz de tıpkı yıllar önce Beyrut’ta
yaptığımız gibi işin arkasını kovalamadan, meydanı öylece bırakıp gittik.”
Mogadişu
sokaklarında sürüklenen Amerikan komandolarının görüntüleri halkın zihninde
canlılığını korumaktayken Clinton 
Haiti’nin
seçilmiş solcu başkanına koltuğunu geri kazandırmanın peşindeydi. Bertrand
Aristide’in Haiti halkının gerçek temsilcisi olduğuna içtenlikle inanıyor ve
adaletin yerine gelmesini istiyordu. Ne var ki bunun olabilmesi için
  Aristide’yi
deviren  askeri  cuntanın
görevden  uzaklaştırılması  gerekliydi.
Oysa  cunta  mensupları
uzun yıllardır
CIA’nın bağladığı maaşa karşılık ajanlık yapıyordu. Bu Beyaz Saray için tatsız
bir sürprizdi. Tıpkı cuntacıların istihbarat adına dişe dokunur bir şey
yapmadıklarını, üstelik Kolombiya menşeili kokainin satış ve dağıtım işine
bulaştıklarının açığa çıkması gibi. Şimdi CIA, kendi ajanlarından oluşan bir
yönetimi devirmek gibi bir açmazdaydı. Bu olay, CIA ile Clinton’u kaşı kaşıya
getirdi.
Haiti
konusunda CIA ile ters düşmek, bir türlü bir dış politika çizgisi tutturamamak
ve Somali’de alınan ağır darbe, Başkanı çok sinirlendirdi. Bu onu bir
süreliğine üçüncü dünya maceralarından uzak durmaya itti. Ne var ki, Amerikan
askerleri ve casusları insanî amaçlarla gidip de hem ölmek hem öldürmek zorunda
kaldıkları Afrika Boynuzunu terk ederken Ruanda’dan gelen yeni bir kriz
haberiyle göreve çağrıldılar. Birbirlerinin gırtlağına sarılmış iki kabilenin
savaşında yüzlerce insan ölmekteydi.
CIA,
Ruanda’da yarım milyon insanın hayatını kaybedebileceği konusunda yönetimi
uyarmasına rağmen, olaylar zıvanasından çıkıncaya kadar fazla ilgilenen olmadı.
Clinton yönetimi, çektikleri azap TV yoluyla dünyaya fazla yansımayan ulusların
sorunlarına fazla bulaşmak istemiyordu. Bu yüzden girişilen tek taraflı
katliam, soykırım olarak tanımlanmadı. Somali, Sudan ve Afganistan gibi uzak
coğrafyalarda bulunan ve yıkılıp gitmeleri ABD’yi doğrudan ilgilendirmeyecek
ülkelerle fazla ilgilenmemek Başkanın tercihi oldu.
 
************
Woolsey
hangi çatışmaya el attıysa hepsini kaybetti. Direktörün CIA bütçesini ve gücünü
eski haline asla getiremeyeceğini anlayan Soğuk Savaş deneyimine sahip eski
kadro, emekliliğin yolunu tuttu. Hiyerarşinin basamaklarını tırmanmakta olan
30-40’lı yaşlardaki yetenekli uzmanlar da iyi bir gelecek göremedikleri için
teşkilatı terk etmeye başladılar. Genç mezunları cezbetmekse her yıl biraz daha
zorlaşıyordu. CIA’nın operasyon ve beyin gücü hızla zayıflamaktaydı.
Uygulamalarıyla hastaları daha da hasta eden büyükşehir hastaneleri gibi, CIA
de günlük operasyonlarında hata üzerine hata yapar hale gelmişti.
Problemler
hızla halledilemeyecek kadar karmaşıktı. CIA, küçücük bir parça yüzünden
infilak edebilecek kompleks donanımlara sahip uzay mekiklerine benzemeye
başlamıştı. Parçalanmayı durdurabilecek tek kişi ABD Başkanı olabilirdi ama
Clinton’un CIA’nın ne olduğunu anlamaya pek vakti yoktu. Bu konudaki
yetkilerini istihbarattan sorumlu Ulusal Güvenlik Konseyi üyeliğine getirdiği
George Tenet’e devretti.
Queens
mahallesinde hamburgercilik yapan Yunanlı bir mültecinin oğlu olan Tenet,
müthiş hırslı, çalışkan, patronlarına sadık, girişken ve sosyal bir kişilikti.
Kendisine CIA’yı değiştirmek için ne yapılması gerektiği sorulduğunda “Havaya
uçurulmalı,” demişti. Tabii yaratıcı bir biçimde istimlâk edip temelden
girerek  yeni baştan inşa etmek
anlamında…
“Tanrı
Aşkına, Biz Bunu Niye Bilemedik!”
 
CIA’nın
genel müfettişi Fred Hitz’in işi kendi ifadesiyle, bitmiş bir çarpışmanın
ardından savaş  meydanına girmek, toz
duman dağıldıktan sonra can çekişen yaralıları öldürmektir. Kurum içi
teftişlerinin titiz ve acımasız olmasıyla ünlüdür. Kaderin cilvesi onu 1967’de
CIA’da staj yaptığı sırada sınıf arkadaşı olan Aldrich H. Ames ile karşı
karşıya getirdi. Tükenmiş bir alkolik olan Ames eski bir Sovyet birimi
çalışanıydı. FBI dedektifleri 1994 yılının Şubat’ında, bir sabah Ames’i evinden
alarak kelepçeleyip götürdüler. Tutuklanmasından sonra kendisini Alexandria
şehir hapishanesinde ziyaret ettim. 53 yaşlarında kır saçlı bir adamdı ve 9
yıla yakın bir süredir Sovyetler hesabına casusluk yapmıştı. Ömür boyu hücre
hapsiyle cezalandırılmıştı ama konuşmak istiyordu.
Derdini
anlatacak kadar Rusça biliyor, ayık olduğu zamanlar okunaklı raporlar
yazabiliyordu. Kurumdaki sicili, yeteneksizlik ve sarhoşluk kayıtlarıyla dolu
olduğundan bir türlü terfi edememişti. 1985’te mesleki hayatının zirvesine,
SSCB ve Doğu Avrupa Karşı İstihbarat Birimi Şefliği unvanıyla ulaşmıştı.
Tatminsiz ve alkolik olduğu bilinmesine rağmen teşkilât ona demir perde
arkasında casusluk yapan tüm Amerikan casuslarının dosyalarına ulaşma imkanı
vermişti.

 

 

Ames,
o yıl 50 bin dolar karşılığında CIA hesabına çalışan 3 Sovyet vatandaşının
ismini Ruslara bildirdi. Bir iki ay sonra da bildiği tüm isimleri ve o
isimlerin takip ettiği işleri KGB’ye rapor edip ödül olarak 2 milyon doları
cebine indirdi. İsimlerinin deşifre olması nedeniyle SSCB içinde görev yapan
Amerikan ajanları teker teker tutuklanarak infaz edildiler.
CIA,
bir şeylerin Sovyet çalışmalarını allak bullak ettiğinin farkındaydı ama
gerçeklerle yüzleşmeye tam 7 yıl sonra başladı. Teşkilât kendini denetlemekten
acizdi. Ames de bunu biliyordu. Kendi ifadesiyle casuslukla uğraşmak maksadıyla
oradan oraya koşuşturan 3-4 bin çalışanı kontrol etmek mümkün değildi. Casusluk
servisleri küçük olmalıydı yoksa KGB’ye ya da CIA’ye dönerdi.
 
*******************
Ames’in
tutuklanmasının ardından ortaya çıkan hasarın boyutlarını saptamak Hitz’in bir
yılını aldı. Hitz çalışmaları sonunda, CIA’nın bizzat kendisinin de büyük bir
aldatmacanın parçası haline geldiği kanaatine vardı.
Sovyet
askeri gücüne ilişkin en gizli bilgileri içeren raporların tanziminden sorumlu
CIA yetkilileri, bu raporların 8 yıldan beri (1986-1994) Sovyet istihbaratından
kaynaklanan bazı saptırmalarla lekelendiğini biliyordu. Teşkilât, raporların
Moskova tarafından manipüle edilmiş bilgiler içerdiğini bilmesine rağmen
bunları Beyaz Saray’a sundu. Onca zamandır yanlış bilgilendirme yapıldığı
açıklanacak olursa bu CIA için bu çok utanç verici bir şey olacağından gerçeği
gizlediler. Bu yanıltıcı raporlar SSCB’de meydana gelen temel askeri ve siyasi
gelişmelerin ABD tarafından yanlış algılanmasına neden oldu. Bazısı Reagan,
Bush ve Clinton tarafından bizzat okunan bu raporlar yüzünden ABD’nin
Moskova’da olan biteni anlama kabiliyeti azaldı ve okunanlardan yanlış
izlenimler edinildi. Hitz’in ifadesiyle tüm bu olaylar, Beyaz Saray ile CIA
arasındaki ‘kutsal güven’ duygusunun tamamen
yok olmasına sebep oldu; “… ve eğer o duygu yoksa hiçbir istihbarat
servisi işini yapamaz.”
 
*************
Woolsey,
Ames olayının teşkilatın içindeki gafletin, suç niteliğindeki ihmal boyutlarına
ulaşmış olduğu gerçeğini kabul etti ama bu ‘sistematik beceriksizlik’ nedeniyle
ne işini kaybeden, ne de rütbesi indirilen oldu. Olay, siyasetten, medyadan
kısaca her kesimden benzeri görülmemiş bir tepkiyle karşılandı. Vakanın
münferit anormallikler olmayıp teşkilatın hepten çürümüş olduğunun bir
göstergesi olduğu kanaati yaygınlaştı. 30 Eylül 1994’te Kongre oluşturduğu
komisyona CIA’yı 21. yüzyıla hazırlayacak şekilde yeni baştan şekillendirilmesi
görevini verdi. Ames olayı, her nesilde bir kere gelen bir değişim fırsatı
yaratmıştı.
Böylesine
bir değişim için Bakan’ın da bir el vermesi gerekiyordu ama beklenen destek hiç
gelmedi. 17  komisyon üyesini seçmek 3
ay, gündemi belirlemek 4 ay sürdü. İlk resmi toplantısını, kuruluşundan 5 ay
sonra yapabilen Komisyonun çalışmaları verimsiz geçiyor, olaylara odaklanılması
mümkün olamıyordu; ne 169 kişinin ölümüyle sonuçlanan 1995’teki Oklahoma
Hükümet Binasının bombalanması olayına, ne İslâmi militanların bir düzine
Amerikan uçağını Pasifik üzerinde düşürme ve bir uçağın da CIA genel merkezine
çakma planlarının ortaya çıkarılması olaylarına… Komisyon, bir CIA
yetkilisinin havada terör yaşanacağı ve ABD topraklarının, kaçırılıp
düşürülecek uçakların hedefi haline geleceği yolundaki uyarısını da dikkate
almamıştı. Koskoca CIA örgütünün, onca iletişim ortamında İslâmcıların
aralarındaki heyecanlı konuşmaları dinleyip anlayacak ölçüde Arapça bilen
sadece 3 eleman bulundurması da kimseyi rahatsız etmiyordu. Kısacası CIA’nın
çöküş sürecinde olduğuna kimse aldırmıyor gibiydi. Ames olayı yüzünden CIA’nın
geleceği, geçmişinin kurbanı olma yolundaydı.
Hitz,
durumu şöyle özetlemişti: “ABD Başkanı ve Kongre işe bir an önce el koymazsa,
bizi kendimize getirecek olan olay gerçekleştiğinde iş işten geçmiş olacak.
Pearl Harbour’un hepimizi uyandırması gibi, bir gün dünyanın herhangi bir
yerinde belki de ülkemizde feci bir olay yaşandığında gene uyanıp ‘Tanrı
aşkına biz bunu niye bilemedik?’
diye hayıflanacağız.”

 

 

“Baş
belâsından Başka Bir Şey Değil! ”
 
1994
sonunda çalışma arkadaşlarına bir veda konuşması yapan Woolsey, istifa
mektubunu da Beyaz Saray’a göndererek aceleyle Washington’dan ayrıldı. Clinton,
CIA direktörlüğünü Savunma Bakan Yardımcısı J.Deutch’a önerdi ama o da bu işi
Woolsey’den daha iyi yapabileceğini düşünmesi için ortada sebep göremediği
gerekçesiyle kabul etmedi. “Birini bul o zaman” dedi Clinton. Deutch, emekli
bir hava generali olan Mike Carns ismini önerdi ama 6 haftalık bir
değerlendirme aşamasından sonra iş suya düştü. İbre gene Deutch’a döndü.
Amerikan istihbaratı için siyaset bilimi konusunda kısa ve acı bir ders
başlıyordu.
Deutch,
neredeyse 30 yıldır Ulusal Güvenlik çevrelerinde bulunmuştu ve daha hiçbir
direktörünün bir yandan Amerikan istihbaratının başındayken bir yandan da CIA
yöneticiliği görevini birlikte yürütme başarısını gösterdiğine tanık olmamıştı.
İlk önerildiğinde bu zor işi reddetmesi boşuna değildi. Başkana daha kolay
ulaşabilmek için (Casey örneğinde olduğu gibi) kendisi için de kabinede bir
koltuk talep etti ve bu istek kabul edildi. Eğer Başkan 1996 seçimlerinde
yeniden seçilirse Savunma Bakanı olmayı umuyordu. Ama CIA’daki kargaşanın bir
iki yıl içinde tamir edilemeyeceğinin de bilincindeydi.
CIA,
gerçek bir önderin bulunamayışının sıkıntısını yaşıyordu. Personelin morali
sıfırdı ve Başkan günlük istihbaratını CNN’den almakla yetinir gibiydi.
Pentagon ile CIA arasındaki para ve güç kavgası yıllardan beri sürmekteydi. Ama
bir konuda mutabakat vardı. İhtiyaçlar sınırsız, bunları karşılamak için
gerekli olan para ve personel son derece sınırlıydı. Karşı istihbarat?
Kesinlikle daha fazla olmalı, hele Ames tecrübesinden sonra. Askeri
operasyonların desteklenmesi? Çok önemli. Bireyler hakkında istihbarat? Daha
fazla casus, daha anlamlı analizler? Son derece hayati… Olanaklar? Kesinlikle
yetersiz…
Massachusettes
Institute of Technology’de dekanlık yapmış olan Deutch, fiziksel kimya alanında
başarılı bir bilim adamıydı. Kömürün basınç altında nasıl elmasa dönüştüğünü
iyi bilirdi. CIA’ya da o tür bir baskı kurma amacıyla yola koyuldu. Gizli
servisin kimyasını, kültürünü değiştirmek amacındaydı. Ama nasıl? Duayen
istihbaratçı Helms, kendisine, ekibine takımın bir parçası olduğu duygusunu
aşılamasını tavsiye etti. Helms bu tavsiyeyi boşuna vermiyordu. Deutch’un her
halinden gizli servisi tam bir başbelâsı olarak gördüğü belliydi.
Gizli
servisin yöneticileri Deutch’a bir öncelik listesi sundu. Sıralama şöyleydi:
başıboş nükleer silahlar, terörizm, İslâmi köktendincilik, askeri operasyonlara
destek, makro ekonomi, İran, Irak, Kuzey Kore, Rusya ve Çin. Yeni direktör,
dünya çapındaki tüm CIA istasyonlarını kapsayan bir gezi yaptı. Sorumluları
dinledi, sorular sorarak durum değerlendirmesi yaptı. Çalışanları depresif ve
kendi sorunlarını dahi çözmeyecek bir ruh hali içinde  buldu. Kendi ifadesiyle “gizli servisin
günlük işlerini yürütmeye yetecek kadar dahi öz güvenleri kalmamıştı.” Bu
güvensizlik bir çok biçimde kendini gösteriyordu; kâh yüze göze bulaştırılan
operasyonlar, kâh muhakeme ve değerlendirme zafiyetleri…
13
Temmuz 1995’te dünya basını Sırpların Bosna’da Müslümanları katlettiği haberini
geçerken casus  uydulardan bazı resimler
geldi. Görüntüler Srebrenitsa’da silahlı kişilerin bir grup insanı tehdit
altında tuttuğunu gösteriyordu. 3 hafta boyunca CIA’dan hiç kimse bu resimlere
bakmadı. Sırpların şehri ele geçirebileceğini kimse düşünemedi. Kimse bir
katliamı öngöremedi, BM’yi, STK’ları, insan hakları gruplarını, basını
umursamadı. CIA’nın bölgede raporlarını doğrulatacak bir personeli
bulunmuyordu. Teşkilat sadece bölgedeki askerî operasyonlara destek vermeye
odaklanmıştı, başka bir işe yarayacak ne zamanı ne de personeli vardı. Yaşanan
vahşeti göremediler.
Basındaki
katliam haberlerinin üzerinden 2 hafta geçtikten sonra bölgeye bir U-2
gönderildi. Gelen resimlerde yeni kazılmış toplu mezarlar net biçimde
görülüyordu ama Hitler’in ölüm kamplarından bu yana Avrupa’da gerçekleştirilen
en büyük sivil katliama ilişkin ilk CIA raporları Beyaz Saray’ın dikkatine,
olayın üzerinden 3 hafta geçtikten sonra gelebildi. 8 bin insan öldürülmüş ve
CIA bunu atlamıştı.

 

 

Bu
arada Avrupa’nın öbür ucunda, Paris’te bölge istasyon şefliği uluslararası
ticaret konularının pazarlıklarında kullanılmak üzere bazı Fransız ticari
sırlarının peşindeydi. Serbest ticaret kavramını bir Amerikan dş politika
ideali olarak yerleştirme amacını güden Beyaz Saray, CIA’dan durmadan iktisadi
istihbarat talebinde bulunuyordu. Paris istasyonu da Fransız sinema
salonlarında kaç tane Amerikan filmi oynatıldığı gibi ABD ulusal güvenliğini en
alt düzeyde bile ilgilendirmeyecek küçük sırları öğrenme telâşındaydı. Fransız
istihbaratı karşı atağa geçerek CIA ajanını bir seks tuzağına düşürdü ve
girişimi ortaya çıkardı. Paris İstasyon şefi Dick Holm, 4 mesai arkadaşıyla
birlikte kamuoyu önünde küçük düşürülerek ülkeden sınır dışı edildi. Gizli
serviste bir utanç daha yaşanmıştı.
 
*******************
Paris
fiyaskosu, gizli servisin Latin Amerika biriminde yaşananlara oranla geçici ve
anlık bir kızgınlıktan ibaretti. Oradaki CIA gizli servis elemanları Castro’ya
karşı verilen savaşı yaşamış, kendine has kültürü, kuralları olan bir ekipti.
Kosta Rika’da El Salvador’da, Peru, Venezuela ve Jamaika’da görev yapan
istasyon şefleri, 1987’den beri amirlerine yalan söylemek, mesai arkadaşlarına
cinsel tacizde bulunmak, para çalmak, astlarını silahla tehdit  gibi konularla suçlanıyordu. Muhasebe
kayıtları son derece özensizdi ve müdahale etmeleri gereken bir narkotik
operasyonu sonunda 1 tonluk uyuşturucu sevkiyatının Florida sokaklarında
dağıtımı her nasılsa önlenememişti. Başka hiçbir birimde olmamasına karşın, CIA
Latin Amerika biriminde suiistimal gerekçesiyle sık sık eleman kovuluyordu. Söz
konusu birimin bu denli izole oluşunda, görev bölgelerindeki iç siyaset
şartları da etkiliydi. Soğuk Savaş boyunca, bölgedeki CIA teşkilatı solcu
hareketlere karşı askeri rejimlerle sıkı fıkı bir ilişki içindeydi ve eski dostluklar
kolay kolay bozulamıyordu.
CIA
Genel Müfettişi Hitz: “Eli kana bulanmış askerî ve kamu yetkilileri ile
işbirliği yapılmamalıdır,” diyor ama bu genellemeye şu istisnayı ekliyordu;
“Eğer o tür kişiler tarafından sağlanacak istihbarat, yasal ve çok önemli bir
amacın gerçekleştirilmesine yaramayacaksa… Böyle bir ihtimal mevcutsa deneme
göze alınabilir.”
Bu
sorun, Guatemalalı bir albayın işlediği cinayetle kaynama noktasına geldi.
Albay, Amerikalı bir avukat ve onun, eski bir gerilla olan Guatemalalı eşini
öldürmüştü. Katil albay, CIA’dan maaş alan bir ajandı. Cinayetlerin ardından
Bush yönetimi Guatemala’ya yapılan milyonlarca dolarlık askeri yardımı kesti
ama CIA, askerî  istihbarat adına, el
altından yardım etmeyi sürdürdü. Ülkedeki büyükelçiye cinayetin bir numaralı
şüphelisi olan albayın bir CIA ajanı olduğu söylenmemişti. Guatemala’ya yeni
tayin edilen ABD Büyükelçisi Marilyn McAfee, teşkilâta insan hakları ve adalet
söylemleri çekerken CIA, Guatemalalı katili korumaya devam etti. Bayan Büyükelçinin
sözleri: “İstasyon şefi elinde bir istihbarat notuyla odama geldi. Guatemala
kaynaklarından elde edilen bu bilgiye göre ben, Carol Murphy ismindeki
sekreterimle lezbiyen ilişki içindeydim. Guatemala askeri istihbaratı yatak
odama bir dinleme cihazı yerleştirerek Murphy’e söylediğim sevgi sözlerini
kaydetmişti.” CIA, bu istihbaratı Washington’a rapor etmiş, (Murphy memorandumu
diye bilinir) bu bilgi oradan her yana yayılmıştı.
Büyükelçi
muhafazakar bir ailedendi ve iki çocuk annesiydi. Sekreteriyle yatıp kalktığı
filan da yoktu. Murphy kaniş cinsi küçük köpeğinin ismiydi ve o sözcükleri de
köpeğiyle oynarken söylemişti. CIA istasyonu kendi büyükelçisinden esirgediği
dostluğu Guatemalalı katillere gösteriyordu.
Bardağı
taşıran bu damladan sonra Deutch, tüm gizli servis elemanlarını bir kurum
içi  değerlendirme toplantısına çağırdı.
Siyasi etikten bahsederek Guatemala’daki olay üzerinden gizli servise kapsamlı
eleştiriler getirdi, bazı isimlerle yollarını ayıracağını duyurdu ve
homurtularla, çekingen ama belirgin biçimde alaycı gülüşmelerle lâf atmalarla
karşılaştı. Bu toplantı direktörle gizli servis arasındaki geri dönüşü olmayan
ayrışmanın açık bir işareti oldu. Direktörün CIA’daki kaderi belli olmuştu.
 
************************

 

 

Deutch,
gizli servislerle ilgili sorunları içeren dosyayı yardımcısı Tenet’e havale
etmeye karar verdi. 42 yaşındaki bu çalışkan ve sadakatli adam olaya Deutch
gibi, çözülmesi gereken bir problem değil, başarılması gereken bir görev olarak
bakıyordu. Adamlarını topladı ve ulusun güvenliği adına başarısızlığın söz
konusu edilemeyeceği 10-15 konu saptadılar. Listenin başına terörizm yerleşti.
1995
sonbaharında, Sudan’dan Genel Merkeze, tehdit edici olasılıklar hakkında
raporlar yağmaya başladı. Tehditler, istasyon personeline, Büyükelçiliğe ve
Clinton yönetiminin önemli bir mensubuna karşı düzenlenecek saldırılarla
ilgiliydi ve bilgilerin tümü tek bir yerel CIA ajanı tarafından veriliyordu.
Sudan
o günlerde, aralarında Usame bin Ladin’in de bulunduğu vatansız teröristler
için uluslar arası bir borsa gibiydi. Teşkilât bu ismi ilk olarak 1980
sonlarında Afgan mücahitlerini Sovyetlere karşı silahlandırırken, isyana destek
sağlayan zengin Suudi Arabistanlı olarak duymuştu. İslâm düşmanlarına karşı
verilecek kutsal savaşın finansman kaynağı olarak biliniyordu. Bütün dünya onun
ismini öğreninceye kadar CIA, Bin Ladin ve örgütüyle ilgili bölük pörçük
bilgileri bir araya getirip anlamlı bir rapor olarak Beyaz Saray’a sunma
becerisini gösteremedi.
Bin
Ladin, 1991 Körfez Savaşından sonra Suudi Arabistan’daki Amerikan askerlerine
karşı eylem koymak için ülkesine döndü. Suudi hükümeti kendisini sınır dışı
etti, o da Sudan’a yerleşti. CIA’nın Sudan’daki istasyon şefi, Çakal Carlos’un
yakalanmasında önemli payı olan, deneyimli ajan Cofer Black isminde biriydi.
Bin Ladin’in Amerikan çıkarlarını hedef alacağını hissetti ve münhasıran onu
izleyecek 12 kişilik bir ekip kurdu. Ne var ki CIA, tüm karşı uyarılara rağmen
1996 yılının Şubat ayında Sudan ofisini kapattı ve Büyükelçilikle birlikte
Kenya’ya taşındı. Bundan kısa süre sonra Bin Ladin’in Afganistan’a geçtiği
öğrenildi. Özel ekipten Mike Scheuer bunu bir fırsat olarak değerlendirdi zira
CIA, Pakistan’da sürgün olarak yaşayan bazı Afgan aşiretleriyle tekrar irtibat
kurmuştu ve bunlardan, iki CIA ajanının katilinden sorumlu kişinin yakalanması
için yardım alıyordu, belki bir gün Bin Ladin’in avlanması için de yardım
ederlerdi. Ama o gün bir türlü gelmedi çünkü CIA o aralar, hedefinde olan bir
başka kişiyle fazlasıyla meşguldü.
Gizli
Servisin Yakın Doğu Birimi Şefi Stephen Richter, iki yıldan beri Saddam
Hüseyin’i devirecek bir darbenin plânlanmasına yardım ediyordu. Son beş yıl
içinde gelen üçüncü devirme emrinin sahibi bu kez Başkan Clinton’du. CIA,
Ürdün’de Irak özel birliklerinin eski Komutanı Shawani ile, Londra’da sürgünde
bulunan muhalif subayların lideri Alawi ile görüşmeler yürüttü, silâh ve para
desteği verdi. Ayrıca, Kürtlerle olan eski ve
problemli bir gönül ilişkisini yeniden tazeleyerek, vatansız Kürt
aşiretlerini bir araya topladı. Ancak ne yaptıysa bu bölünmüş güçleri aynı
hedefe karşı örgütleyip yönlendirmekte başarı
sağlayamadı.
İsyanı
teşvik amacıyla Saddam’ın yakın çevresindeki asker ve siyasetçilerin arasına
sızma girişiminde bulunuldu ama komplo Saddam’ın casuslarınca ortaya çıkarıldı,
bir yığın insan tutuklandı. Aralarında Shawani’nin oğullarının da bulunduğu en
az 80 kişi idam edildi. Kongre istihbarat komisyonu üyesi ve önde gelen bir CIA
analisti olan Mark Lowenthal şöyle diyordu: “ Politika yapıcılar ‘bir şeyler
yapın’ deyip duruyorlar ama CIA’nın Saddam’la başa çıkacak gücü olmadığını
göremiyorlar. Bunun temel sebebi de işbirliği yapılacak güvenilir bir Iraklının
bulunamamasıdır. Güvenilir diye bilinenler de politikacıların isteklerini
yerine getirecek  yetenekte değil.
Dolayısiyle bu operasyon başarılamaz. Ama teşkilâttan, ‘Pardon Başkan,
istediğinizi yapamayacağız’ diyecek bir kişi çıkmadı. Mecburen, daha başından
girilmemesi gereken bir operasyona girişilmiş olundu”.
 
*****************
Deutch,
Kongre’ye ve Başkan’a CIA’nın asla bu Saddam meselesini halledemiyeceğini
söylediğinde, sadece 17 ay süren direktörlüğü de noktalanmış oldu. Kimsenin
imrenmediği bu göreve Tony Lake önerildi ama bilhassa gizli servisin içinden
kaynaklanan muhalefet nedeniyle atama gerçekleşmedi. Mesaj açıktı: Bize
dışardan birini göndermeyin!
Zehirli  kupa,  geriye
kalan  tek  aday
George  Tenet’e  verildi.
Tenet  zaten  teşkilâtı
vekâleten 
yönetiyordu,
şimdi, 6. yılda değişen 5. direktör olarak asaleten göreve atanmış oldu. Yeni
direktör misyonunun ne olduğunun bilincindeydi; CIA’yı kurtarmak.
İnternetin
yaygınlaşmasıyla patlama yapan bilgi akışı nedeniyle sırların toplanması,
analiz edilmesi, CIA’nın zaten dumura uğramış yeteneklerini iyiden iyiye felç
etti. Gizli servis, başarıların istisnaî, başarısızlıkların sıradan olduğu bir
birim haline dönüşmüştü. Manşetlere yansıyan bir başarısızlık öyküsü, Harold J.
Nicholson ile ilgili olanıydı. Nicholson, gizli servisin Romanya ofisinde iki
yıl şeflik yaptıktan sonra eğitmen olarak ‘Çiftlik’e atandı. Çiftlik, CIA
stajyerlerini eğitildiği Virginia’daki okula verilen isimdi. Nicholson Rus
casusu çıktı. 1994, 1995 ve 1996 yıllarında Çiftlikten mezun olanların hepsinin
ve ayrıca CIA hesabına yurt dışında çalışan ajanların tüm kimlik bilgilerini
Ruslara satmıştı. Yakalandı, yargılandı ve 23 yıla mahkûm oldu ama verdiği
zarar büyük oldu. Çünkü onun eğitmenlik dönemindeki üç yılda Çiftlikten mezun
olanların hiçbiri, isimleri deşifre olduğu için asla yurt dışı görevi alamayacaklardı.
19
Haziran 1997 tarihinde Kongre İstihbarat Komisyonunun yayınladığı bir rapor
CIA’nın kalan itibarını da yerle bir etti. Rapora göre CIA, “Dünyadaki siyasi,
askerî ve iktisadî gelişmeleri izleyebilecek derinliğe, genişliğe ve  bilgi birikimine sahip olmaktan çok uzaktı”.
Teşkilât veri toplayabiliyordu ama girilmiş olunan enformasyon çağının
getirdiği bilgi bolluğu yüzünden, neyin önemli bir veri olduğunu, neyin
parazitten ibaret olduğunu ayırt etme yeteneğini hepten kaybetmişti.
 
*******************
“Tehditten Öte,
Gerçeğin Ta Kendisi ”
 
G.
Tenet, Temmuz 1997’de yemin ederek CIA’nın 18. Direktörü olarak göreve başladı.
Eğer gerekli ödenek çıkarılırsa, uzmanlığı sorgulanır olmuş, gizli servisi
dağılma aşamasına gelmiş teşkilâtı, 5 sene içinde, 2002’ye kadar ayağa
kaldıracağını vaat etti. CIA’nın para muslukları Kongre Üyesi Porter Goss’un
elindeydi ve o musluklar son 15 yıldan beri hiç akmadığı kadar gür bir biçimde
akmaya başladı. “İstihbarat sadece bir soğuk savaş zamanı gereksinimi değildir”
demişti Goss, “Eğer Pearl Harbor olayını anımsarsanız ne demek istediğimi
anlarsınız. Dünya tatsız sürprizlerle doludur”.
 
***************
Tenet
endişe içinde, bir sonraki felaketin nereden geleceğini bekler vaziyetteydi.
Teşkilât bir kaç gün sonra, 11 Mayıs 1998 tarihinde Asya’dan gelen sürpriz haberle
sarsıldı. Hindistan deneme amaçlı nükleer bombasını patlatmış, dünyadaki güç
dengesini yeniden şekillendirecek adımı atmıştı. Hindistan’ın yeni milliyetçi
hükümeti bunu gerçekleştireceğini açıkça beyan etmiş, ülkenin nükleer
araştırmalar müdürlüğü de siyasilerden emir geldiği an denemenin
yapılabileceğini söylemişti. Pakistan da yeni füze tatbikatları yaparak
rakibini tahrik edip duruyordu. Kısacası, dünyanın en büyük demokratik
ülkesinin bu yaptığında CIA’yı şoke edecek bir yan yoktu ama gene de şoka
uğradılar. CIA’nın Yeni Delhi’den gelen raporları tembel işiydi, analizleri ise
bulanık. Alarm zilleri bir türlü çalmak bilmedi. Tenet’in yardımcısı C. Allen,
şu tespitlerde bulundu: “Bu deneme göstermiştir ki, casusluk faaliyetleri ile
olayları okuma ve raporları anlama yeteneği başarısızdır, düşünme ve gözlem
yetileri de keza. Son derece rahatsız edici bir durum bu”. Herşey, CIA’da
sistemik bir çöküş yaşandığını gösteriyordu.
Nükleer
denemenin yapıldığı sırada, Tenet’in dikkati başka bir yöne dönüktü.
Birlikleri, Bin Ladin’i yakalama tatbikatları yapıyordu. Usame, 1998 yılı
Şubat’ında bir açıklama yapmış ve Allah tarafından Amerikalıları öldürmekle
görevlendirildiğini ilân etmişti. Afganistan’da, ABD’ye karşı cihat için
savaşçı toplamaktaydı. Bu arada CIA’nın Pakistan İstasyon Şefi Gary Schroen,
teşkilâtın daha önce işbirliği yaptığı Afgan kabile reisleriyle Bin Ladin’i
Kandahar’da, bulunduğu kerpiç karargâhta 20 Mayıs 1998 tarihinde vurmak için
tüm hazırlıklarını tamamlıyordu. 29 Mayıs’ta Tenet operasyonu iptal etti. O
aralar, Hindistan’a misilleme olarak kendi nükleer denemesini yapmış olan
Pakistan’da savaş davulları çalmaktaydı. Afganlar da fazla güvenilir değildi.
Tenet, eş güdüm sorunları yaşanacağından çekinmiş, riske girmeyerek baskını
iptal etmişti.

 

 

Bin
Ladin’in tehditleri, Haziran ve Temmuz aylarında da gerçekleşmedi ama
Ağustos’ta iki saldırı haberi birden geldi. Birbirinden 4 dakika arayla, Kenya
/ Nairobi ve Tanzanya / Dar es Selam’daki Amerikan elçilikleri bombalanmıştı.
Kenya’daki saldırıda, biri CIA görevlisi 12 Amerikalı ölmüş, sokakta bulunan
yüzlerce Kenyalı hayatını yitirmiş, binlercesi yaralanmıştı.
Ertesi
gün Beyaz Saray’da yapılan toplantıda Tenet, Bin Ladin’in Pakistan sınırındaki
Khost kentinde, bir kampta bulunduğu haberini verdi. Kampın Cruise füzeleriyle
vurulması kararı alındı ancak skoru eşitlemek için ikinci bir hedef daha
gerekliydi. Sudan’ın başkenti Hartum’daki Shifa isimli bir sanayi tesisinde
karar kılındı. Bölgede  görev yapan
Mısırlı bir CIA ajanı, fabrika civarından toprak örneği almış, yapılan analizde
VX sinir gazı yapımında kullanılan kimyevî bir maddenin izine rastlanmıştı.
Toplantıya katılanlardan biri, tek bir buluntuya dayanılarak bombalama
yapılmaması gerektiğini söylediyse de dinleyen olmadı. 20 Ağustos sabahı, her
iki hedefin üzerine de milyonlarca dolarlık Cruise füzeleri yağdırıldı.
Khost’da 20 kadar Pakistanlı öldü ama Bin Ladin çoktan sırra kadem basmıştı.
Sudan’da ise bir gece bekçisi öldü.
Clinton’a,
Shifa fabrikasıyla ilgili istihbaratın şüpheye hiç yer bırakmadığı söylenmişti.
Burası, Bin Ladin’e çalışan bir silâh fabrikasıydı. İlaç fabrikası çıktı. Sonra
burasının Irak’a çalışan bir sinir gazı dağıtım merkezi olduğu söylendi ama BM
uzmanlarının daha sonra teyit ettiğine göre Irak hiçbir zaman VX maddesini
kimyasal silaha dönüştürememişti. Ajanın bulduğu maddenin yabani otlarla
mücadele ilacı olması kuvvetle muhtemeldi. İlaç fabrikasına yapılan saldırı çok
eleştiri aldı. Eleştirenlerden biri Büyükelçi Tim Carney’di; “Shifa’ya yapılan
saldırı, yetersiz istihbarata dayanılarak karar alma alışkanlığının sürdüğünü
gösteriyor”. Amerikan istihbarat camiası bir kez daha toplandı ve CIA’da baştan
aşağıya bir değişim yapılmazsa “katastrofik başarısızlıkların kaçınılmaz
olacağı” sonucuna varıldı (11 Eylül 1998).
 
***************
Teşkilât
1991’den beri en iyi elemanlarının üçte birini kaybetmişti. Kıdemli
casuslarının, analistlerinin, bilim adamlarının ve teknoloji uzmanlarının yüzde
yirmisi ayrılmıştı. Gizli servis elemanları her yıl düzenli olarak, bir önceki
yıla oranla yüzde 7 azalıyordu. Tenet, cephede bu kadar az kişiyle, geleceğin
tehditlerine karşı duramayacağının bilincindeydi. Şöyle bir tespitte
bulunmuştu: “Kusursuz bir istihbarat sistemine sahip olduğumuz yanılgısı
içindeyiz. Bu beklentiyi CIA kendisi yarattı. Bu tam bir yanılsamadır,
sürprizler her zaman olacaktır”.
Direktör,
uzun yıllar süreceğinin ve milyonlarca dolara mal olacağının bilincinde olarak
CIA’yı yeni baştan inşa amacıyla ülke çapında yetenek avına çıktı. Zamana karşı
amansız bir yarıştı bu. İşe yeni başlayan birinin, dünyanın zorlu
başkentlerinde çalışabilecek bir elemana evrilmesi 5 ilâ 7 sene arasında bir
süre gerektiriyordu. Yabancı dilleri ve kültürleri bilen, CIA için çalışmaya
istekli ve yeterli, Amerika doğumlu aday bulmak kolay değildi. Bir casus,
görevini yaparken, hileyi, manipülasyonu, dürüstlük dışı davranışları nasıl
kullanması gerektiğini bilmeliydi. Sahtekârlıklarla dolu bir dünyada bu
enstrümanları kullanırken kendi ahlâkî değerlerini korumak zorundaydı. Bu
kalitedeki insanları bulmak, onları işe alıp işte tutmak zor işti ve
başarılamadı.
Personel
politikalarıyla ilgili olarak Bob Gates’in söyledikleri: “CIA zaman içinde çok
yetenekli ve parlak insanları, biraz sıra dışı oldukları için görmezden gelen
bir personel politikası geliştirdi. Kültürel miyopluğu nedeniyle dünyayı yanlış
okudu. Adaylara uyguladığımız psikolojik ve sair sınavlar yüzünden çok farklı
ve özgün kabiliyetleri olan insanlar CIA’ya giremedi. Teşkilâtta, dünya
nüfusunun yarısını, yani 3 milyar insanı temsil eden Çince, Korece, Arapça,
Hintçe ve Farsça dillerini bilen pek az insan vardı. Çok daha azı, bir Afrika
köyünde yürümüş, Arap çarşılarında esnafla pazarlığa tutuşmuştu. Teşkilâta alınan
Uzak Doğu kökenli bir Amerikalı, Kuzey Kore’ye gidecek olsa, onun Kansas’da
büyümüş olduğu derhal anlaşılabiliyordu. 1992 yılında Azerî dilini çok iyi
bilen birini istihdam etmek istemiştim. Yazılı İngilizce sınavını geçemediği
için işe almadılar. ‘deli    misiniz 
siz’
diye bağırdığımı hatırlıyorum, ‘Burada İngilizceyi bilen binlerce kişi var ama
Azerî dilini konuşabilen kimse yok!’”.
Teşkilât
tüm Amerikan şehirlerine dağılarak, birinci nesil Asyalı ve Arap mültecilerin
çocuklarını taramaya başladı. Hasat çok verimsizdi. Tenet, uluslar arası gizem
ve entelektüel bir macera imajı yaratılmadan teşkilâtı parlak gençlere cazip
göstermenin mümkün olamayacağını biliyordu ve bu, CIA için bir ölüm kalım
meselesiydi.
 
****************
Düşman
güçlendikçe CIA zayıflıyordu. Bin Ladin’e yapılan saldırının başarısızlıkla
sonuçlanması, cihat savaşçılarına binlerce yeni katılımın yolunu açmıştı.
Tenet, Afgan müttefikleriyle işbirliği yapma plânını yeniden devreye soktu.
Afgan ajanlar, Bin Ladin’in 20 Aralık akşamını Kandahar valisinin yerleşkesinde
geçireceği  bilgisini ulaştırdı. Pakistan
İstasyon Şefi Schroen, daha iyi bir fırsat çıkmayabileceği düşüncesiyle “Vur”
emrini verdi. Cruise füzeleri rampalara yerleştirildi ama bilginin kaynağı tek bir
kişiydi ve yerleşkede yüzlerce insan barınıyordu. Tenet’in temkinli yanı,
cesaretinin önüne geçti ve operasyon durduruldu.
1998
yılı sonbaharından sonra CIA Bin Ladin’i adım adım izledi, neredeyse her gece
nerede yattığı biliniyordu. Onu öldürmek için bir çok fırsat vardı ama iş
tetiği çekmeye gelince hep tereddüt edildi. Bin Ladin’i öldürme temalı
tatbikatlarda Amerikan özel birliklerinden en az 15 asker öldü veya yaralandı.
Pentagon’daki komutanlar ve Beyaz Saray’daki siviller, Bin Ladin’e karşı askerî
ve siyasi bir kumarı göze almakta hep çekingen davrandılar. İş CIA’ya
bırakılmıştı, onlar da bir türlü eyleme geçemiyordu.
1999
yılının son haftalarında Afgan muhbirler, Bin Ladin’in Kandahar’ın güneyinde
bir yerleşkede şahinle av yapan bir grup zengin dostuyla birlikte olduğu
haberini verdi. Casus uydusu 8 Şubat’ta kampın yerini belirledi ama pistte
Birleşik Arap Emirlikleri (Amerika’nın müttefiki) bayrağını taşıyan bir uçak
bulunuyordu. Bin Ladin’i öldürmek uğruna Arap emirleri kurban edilemezdi, füzeler
rampalarından kalkamadı. Bir keresinde Bin Ladin tam 36 saat boyunca göz
hapsinde kilitli kaldı, bu süre zarfında üç kez füze saldırısı yapma fırsatı
çıktı, Tenet üçünde de “Hayır” dedi çünkü CIA’nın hedef belirleme yeteneğine
olan güvenini kaybetmişti.
İşte
güven kaybına yol açan olaylardan bir örnek: Sırbistan’a NATO hava
saldırılarının yapıldığı günlerdi. Bombardımanın amacı, Başkan Slobodan
Miloseviç’i, güçlerini Kosova’dan çekmeye zorlamaktı. Analistler, vurulacak en
iyi hedefin Yugoslav Federasyonu Levazım ve Satınalma Müdürlüğü binası olduğuna
karar verdi. Yerin tespiti için turistik (!) haritalardan yararlanıldı. Bilgi,
CIA mekanizmasından yukarılara doğru tırmandı, geliştirildi, ve koordinatlar
B-2 hayalet uçaklarının sistemine yüklendi. Çok geçmeden hedef havaya uçuruldu.
Ne var ki uçurulan bina Miloseviç’in depoları değil, Çin elçiliği idi. CIA
haritaları yanlış okumuştu. Hatanın açtığı güvensizlik yarası o kadar derin
olmuştu ki, Pentagon ve Beyaz Saray’ın, CIA’nın sözüyle vur emri vermesi için
daha epey vakit geçmesi gerekecekti.
 
***************
ABD’nin
askerî gücü ve istihbaratı, ordulara ve ülkelere karşı mücadele etmek amacıyla
yapılandırılmıştı, yâni öldürülmesi zor ama dünya haritası üzerinde yerinin
bulunması kolay olan düşmana karşı. Oysa şimdiki yeni düşman bir insandı;
öldürülmesi kolay ama bulunması zor bir insan!
Başkan
Clinton, CIA’ya, gidip o adamı öldürmesi için yetki verdi. Tenet’i de, tek
kişiye karşı girişilmiş bu savaşın komutanı ilân etti. Tenet’in kendi
teşkilâtının istihbarat ve gizli eylem yetenekleri konusunda şüpheleri vardı
ama Bin Ladin yeni bir saldırıya geçmeden bir şeyler yapmak zorundaydı. Yeni
Karşı Terör Birimi Şefi C. Black ile değişik plânlar üzerine çalışmaya başladı.
Afgan sınırındaki Özbekistan ve Tacikistan gibi uzak ülkelerin gizli
servisleriyle işbirliği başlatıldı. Bunların yardımıyla Afgan topraklarına CIA
elemanları yerleştirilmek isteniyordu. Bu ajanlar, Afgan kralı olmayı
hedeflemiş ve bu amaçla teşkilâttaki eski dostlarına işbirliği çağrısında
bulunmuş olan cesur savaşçı Ahmet Şah Mesut’un güçleri ile ülke içinde buluşup
müşterek mücadeleye girişecekti. Mesut, CIA’nın yardım ve silâhlarıyla
Taliban’ı devirebileceğini, Bin Ladin’in güç merkezine saldırabileceğini,
Kabil’i ele 
geçirebileceğini
söylüyordu. C. Black ve yardımcıları, teklifi kabul etme yanlısıydılar. Fakat
Tenet’e göre başarısız olma ihtimali daha fazlaydı, bir kez daha “Hayır” dedi.
Afganistan’a girip çıkmak çok riskliydi, oysa gazeteciler ve uluslar arası
yardım kuruluşlarının elemanları bunu hep yapıyordu. Mesut olumsuz kararı
alaycı bir gülümsemeyle karşıladı.
Milenyuma
yaklaşıldığında Ürdün istihbaratına bir bilgi geldi. El Kaide, Noel kutlamaları
yapılan otel ve turistik tesislere dünyanın her noktasında saldırı
gerçekleştirecekti. Ürdünlüler bu bilgiyi, tutukladıkları 17 örgüt üyesinden
almışlardı. Eldeki delilleri inceleyen Tenet bunun kuru sıkı bir tehditten
öte, gerçeğin ta kendisi
olduğu kanaatine vardı. Avrupa, Orta Doğu ve
Asya’daki 20 ülkenin istihbarat başkanlarını uyardı. Sonunda korkulan olmadı ve
yeni yıl eşiği herhangi önemli bir olumsuzluk yaşanmadan atlatıldı.
Siyaset
süreci bir kez daha, Truman tarafından başlatılan bir geleneğin tekrarlanması
zamanının geldiğine işaret ediyordu: İstihbarat konularında muhalefet liderini
bilgilendirmek. İlgililer, Cumhuriyetçi Başkan Adayı, Teksas Valisi George W.
Bush’a brifing vermeye gittiler. Amerikalıların gelecek 4 yıl içinde sıklıkla
yabancı teröristlerin kurşunlarına hedef olacağı biçimindeki tatsız öngörüyü
Bush’a söyleme görevi Karşı Terör Birimi Şefine düştü.  İlk ölüm haberleri 12 Ekim tarihinde Yemen’den
geldi. İki terörist hız tekneleriyle, körfezde demirli bulunan USS Cole isimli
savaş gemisine bindirmiş, meydana gelen patlamada 17 denizci ölmüş, 40’ı
yaralanmış ve ABD’nin en gelişmiş savaş gemisinin bordasında 250 milyon
dolarlık bir bir delik açılmıştı. Olağan şüpheli El Kaide idi.
Tartışmalı
seçim süreci sonlanıp G.W. Bush Başkan ilân edildikten sonra Tenet, yeni lideri
bizzat bilgilendirmeye gitti. Bush “CIA bu herifi öldürebilir mi?” diye sordu
ve “Onu öldürmekle, onun temsil ettiği ideoloji ve tehditler ortadan kalkmaz”
cevabını aldı.
“İşin
Karanlık Tarafı”
 
George
W. Bush, Ocak 2001’de Başkanlık görevini devraldı. Kısa süre sonra, CIA’nın
İdari İşlerden Sorumlu Direktör Yardımcısı James Monnier Simon, Jr.’dan şu
uyarı geldi: “Amerikan istihbarat mekanizmasının başı derttedir. Ülkeyi
tehlikelerden koruyacak istihbaratı toplayıp analiz etme gücünden yoksunuz.
Öyle bir an gelecek ki Başkan ve Kongre halka, öngörülebilir bir felaketin
neden fark edilemediğini izah etmekte güçlük çekecek.”
Amerikan
istihbaratındaki bölünmüşlük ve dağınıklık 1941 yılındaki kadar kötüydü ve o
günlerden bu günlere kadar gelip giden 18 direktörün hiç biri toparlanmayı
sağlayamamıştı. CIA 17 bin kişiyi istihdam ediyordu. Bir ordu kadar kalabalık
bu insanların çoğu masa başı işlerde vakit geçiriyorlar, konforlu evlerde,
rahat bir yaşam sürdürüyorlardı. Yurt dışı gizli görevleri sadece bin kişilik
bir kadro gerçekleştiriyordu. CIA’nın gizli servisinin kurulduğu 1947 yılında
200 kadar elemanı vardı. Ocak 2001’e gelindiğinde, zor bölgelerde gizli
görevler yapabilecek yetenek ve cesarette gene bu kadar adam ya vardı ya yoktu.
Bütünüyle
El Kaide işine odaklanmış personel sayısı ise bahsedilenin iki katı kadardı ama
çoğu genel merkezde, dış dünyanın gerçeklerinden kopuk bir biçimde,
bilgisayarları başında vakit öldürüyorlardı. Bunların Amerika’yı bir saldırıdan
koruyacaklarını düşünmek en hafif tabiriyle hayalcilikti.
 
*****************
Tenet’in
Beyaz Saray’la arası iyiydi. CIA Genel Merkezi’ne, Başkan’ın babasına atıfla
resmen “Bush Merkezi” ismini vermesi, Oval Ofisin hoşuna gitmişti ama yine de
bütçesi, Pentagon bütçesinin artırıldığı oranda yükselmemişti. Savunma Bakanı
Donald Rumsfeld ile Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Nixon’lu, Ford’lu günlerden
beri ulusal güvenlik siyasetinin içindeydi ve Bush yönetimi altında muazzam yetkilerle  donatılmışlardı. Her ikisi de CIA’nın
yeteneklerine güven duymuyordu.

 

 

Bush
ve Tenet, neredeyse her sabah saat sekizde Beyaz Saray’da buluşuyor ve ulusal
güvenlik konularını konuşuyorlardı. Tenet her defasında Başkan’a ve ekibine El
Kaide’nin Amerika’ya bir saldırı düzenleme hazırlığı içinde olduğuna ilişkin
belirtileri anlatıyordu ama Bush başka şeylerle ilgiliydi; füze savunma
sistemleri, Meksika ve Orta Doğu. Başkan, ortada acil bir şeyler olduğu
bilincinde değildi. Sorun CIA’nın yeterince açık olamayışı, Beyaz Saray’ın da
meselelere odaklanamayışından kaynaklanıyordu. Eskilerden Richard Helms
“Zilleri çaldırmak yetmez, sesin duyulmasını da sağlayacaksınız” demişti.
Yaklaşmakta olan bir terör saldırısının alarm zilleri kulakları sağır edecek
dereceye yükselmişti ama Tenet Başkan’a işin aciliyetini bir türlü
anlatamıyordu.
CIA,
ABD bağımsızlık günü kutlamalarının yapılacağı 4 Temmuz tarihinden çok
çekiniyordu. Bu tarihte, dünyanın her yerindeki temsilciliklerde davetler
verilir, dikkatler bu resepsiyonlara odaklanır, güvenlik zafiyetleri oluşurdu.
Tenet, Amman, Kahire, İslamabad, Roma ve Ankara’daki yerel istihbarat
örgütlerinin başkanlarıyla görüştü. Tüm El kaide bağlantılı veya bağlantı
şüphesi bulunan oluşumların imha edilmesi çağrısında bulundu. İstihbaratı CIA
sağlayacak, tutuklamaları yerel servisler yapacaktı. Körfez ülkelerinde ve
İtalya’da bir avuç terör şüphelisi hapse tıkıldı. Tenet, bunun bir başarı olup
olmadığından kuşkuluydu; “Bu tutuklamalar sayesinde birkaç elçiliğimize yapılacak
saldırıyı önlemiş olabiliriz ama bundan emin olmamız mümkün değil tabii” dedi.
Direktör,
şimdi bir başka ölüm kalım kararı vermek durumundaydı. Bir sene kadar önce,
üzerinde video kameraları ve casus sensörler bulunan insansız hava araçlarının
Afganistan semalarında uçurulmaya hazır hale getirildiği açıklanmıştı. Şimdi
de, Predatör ismi verilen bu küçük pilotsuz uçaklara tank savar füzeler monte
edilebiliyordu. Teorik olarak, birkaç yüz milyon dolarlık bir harcamayla, bu
uçakların Washington’daki genel merkezden yönetilmesi de mümkün olabilirdi.
Yâni bir ekran ve joy-stick yardımıyla genel merkezdeki bir CIA elemanı
oturduğu yerden, Afganistan’daki Bin Ladin’i vurabilirdi. “İyi de, komuta
zinciri nasıl oluşacak” diye düşündü Tenet, “Kim vur emrini verecek, düğmeye
kim basacak?”. Tenet bir öldürme yetkisine sahip olduğunu düşünmüyordu, geçmişte
yaşanmış hedef saptama hataları onu çok endişelendiriyordu.
1
Ağustos 2001 tarihinde, Ulusal Güvenlik Ajansının bir alt birimi olan dairenin
verdiği karar göre, CIA’nın ulusal meşru müdafaa kapsamında, Predatörlerle Bin
Ladin’i öldürmesi yasallaştırıldı. Bu karar, CIA’nın başka sorularına yol açtı;
Operasyonun parasını kim ödeyecek? Uçağı kim füzelerle donatacak, hava trafik
kontrolünü kim yapacak, pilot rolünü, füzeci rolünü kim üstlenecek? Ulusal
Güvenlik Konseyi karşı terör danışmanı Richard Clarke patladı: El Kaide, ya bir
tehdittir, ya değil! Buna karar verecek olan da CIA’nın liderleridir”.
6
Ağustos’taki Başkanlık brifinginde Bin Ladin’in ABD’yi vurmaya kararlı olduğu
dile getirildi ama Başkan Bush tatilini 4 Eylül’e kadar sürdürdü. Döndüğünde
Clarke adeta yalvarırcasına CIA’nın harekete geçirilmesi gerektiğini söyledi.
Ne yazık ki, lâf üretip iş üretemeyen bu teşkilât, Bin Ladin’i durdurma işini
yabancı istihbarat servislerine havale etmiş, Amerika, ‘Büyük Saldırı’yı, acz
içinde beklemek zorunda kalmıştı.
 
****************
Tenet’in
üç yıl önce uyarısını yaptığı “katastrofi” 11 Eylül’de gerçekleşti. Bu olay,
Amerikan devlet düzeneğinin sistemik bir başarısızlığı idi; Ulusal Güvenlik
Konseyi, FBI, Federal Havacılık Dairesi, Mültecilik ve Vatandaşlık İdaresi,
Kongre İstihbarat Komisyonları…. Bu bir siyaset ve diplomasi
başarısızlığıydı, ayrıca medyanın başarısızlığıydı çünkü devlet
mekanizmasındaki dağınıklık teşhis edilip kamu oyu bilgilendirilmemişti. Fakat
hepsinin üstünde, bu bir ‘düşmanı anlama’ başarısızlığıydı. CIA, bu ve benzeri
Pearl Harbor’lar olmasın diye  vardı ve
işini yapamamıştı.
Ertesi
gün Başkan Bush, Tenet’e yazılı olarak şu talimatları verdi: “Dünyanın
neresinde olursa olsun, CIA şüphelileri izleyecek, ele geçirecek, tutuklayacak
ve sorgulayacaktır. Uygulama yapılırken hiçbir sınırlama dikkate
alınmayacaktır”. Cheney’in ifadesiyle CIA o sabah, işin karanlık tarafına geçmişti.
Bu emirler, CIA yetkilileri ve taşeronları için gizli hapishaneler kurarak
işkenceye varan tekniklerle insanları alakoyma uygulamalarını devreye sokmak
konusunda yeşil ışık yakıldığı anlamına geliyordu.

 

 

CIA
daha önce de gizli sorgulama merkezleri kurmuştu; 1950 başlarında Almanya’da,
Japonya’da ve Panama’da, sonrasında Vietnam’da… Fakat bu kez Bush, CIA’ya çok
sıra dışı bir yetki veriyordu; kaçırılan şüpheliler yabancı istihbarat
teşkilâtlarına teslim edilecek, onların işkence yaparak aldıkları ifadeler de
CIA’nın soruşturmalarına dayanak teşkil edebilecekti. Üstelik, bu ifadelerin
hangi yolla elde edildikleri konusunda, avukatların sorduğu türden sorular da
sorulmayacaktı. Bush’un emriyle CIA, küresel bir polis teşkilâtına dönüşmüştü.
Afganistan, Tayland, Polonya ve Guantanamo’daki gizli hapishanelere yüzlerce
şüpheli tıkıldı, yüzlercesi daha Mısır, Pakistan, Ürdün ve Suriye gizli
örgütlerine, sorgulanmaları için teslim edildi.
Bush,
20 Eylül’de Kongre’de yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Teröre karşı
savaşımız El Kaide ile başlıyor. Ancak bununla yetinmeyeceğiz. Bu savaş,
faaliyetlerini dünyanın neresinde sürdürürlerse sürdürsünler, tüm terör
örgütleri bulunup yenilgiye uğratılıncaya kadar devam edecek”,
 
**************
11
Eylül saldırısından sonra ABD hükümeti içinde yeni bir tartışma başladı. CIA,
tüm Amerikan yurttaşlarına yeni bir kimlik çıkartılmasını önerdi. Kart,
ilgilinin parmak izinden, retina taramasına kadar her türlü bilgiyi içerecek,
üzerindeki bir çip yardımıyla da kart hamilinin bulunduğu yer tespit
edilebilecekti. Sonra kartın
kaybedilebileceği düşünüldü ve çipin insanların damarlarına yerleştirilmesi
önerildi. Bu güvenlik paranoyası nereye kadar gidecekti? CIA, bir KGB’ye,
Gestapo’ya mı dönüşüyordu? Neyse ki öneri kabul görmedi ama Kongre, CIA’nın ABD
vatandaşları hakkında casusluk yapabilmesi için yeni ve geniş yetkiler verdi.
Artık CIA, kişi ve kurumların mahkeme kayıtlarından, banka hesaplarına kadar
her türlü özelini araştırabilecek, bunu yaparken hiçbir resmi makamdan izin
almak zorunda kalmayacaktı. Bu çerçevede, şüphelilerin dinlenmesi de yasal  olmasa bile ‘sıcak takip’ kapsamına alınıyor
ve iş kılıfına uyduruluyordu. Plân 4 Ekim 2001 tarihinde Bush tarafından
onaylandı.
Amerikan
karşı terör birlikleri, C. Black’ın “Bin Ladin’in kafasını bir kutuya koyup
getirin” emriyle Afganistan’a gönderildi. Afgan kabile reislerine dağıtılmak
üzere yanlarındaki yüzlerce milyon dolar nakitle ülkeye giren özel kuvvet
elemanları, Amerikan ordusu işgali gerçekleştirinceye kadar zemini
hazırladılar. Amerikan ordusu Kasım 2001’de Taliban siyasi liderliğini devirdi
ve Kabil’de yeni bir hükümet kuruldu ama Taliban’a sadık on binlerce Afganlı,
bir çizik bile almadan, fırsat çıktığında yeniden savaşmak üzere halkın arasına
karıştı.
Usame
Bin Ladin’i bulmak ve avlamak amacıyla 11 hafta boyunca Hacı Abdülkadir isimli
bir Paştun liderle çalışıldı. Nihayet 24 Kasım’da beklenen bilgi geldi. Bin
Ladin ve El Kaide’nin Arap savaşçıları ıssız bir dağ köyü olan Tora Bora’da
gizleniyorlardı. 5 Aralık sabahı B-52’ler düşman mevzilerine bomba yağdırırken
ben de gelişmeleri bir kaç kilometre uzaktan izliyordum ve tabii adamın
kellesini bir sırığın ucunda görmeye can atıyordum. Ne var ki, Bin Ladin belki
CIA’nın ateş menzili içindeydi ama ‘durumu kavrama’ menzilinin dışında
kalıyordu. Bir kuşatma olmadan ele geçmesi mümkün değildi ve CIA bunu
gerçekleştiremedi. Teröristin peşindekiler, teşkilâtın en yeteneklileri
arasından seçilmişti ama sayıca çok az idiler. Dağıtılacak bol paraları olsa da
istihbaratları çok eksikti. Bin Ladin, kendisi için canını vermeye hazır
binlerce Arap savaşçısı ve Paştun müridinin koruması altında dağ başlarında,
mağaradan mağaraya gizlenerek, onca aptal bombanın yağmuru altında, burnu bile
kanamadan izini kaybettirdi.
Tenet’in
adamları, Amerikan ordusunun özel kuvvetleriyle birlikte, Afganistan’da,
Pakistan’da, Suudi Arabistan’da, Yemen ve Endonezya’da, Bin Ladin’in
adamlarının peşine düştü, kimilerini yakaladılar, kimilerini öldürdüler. Bu
arada tekrar yanlış hedefleri vurmaya başladılar. 2002 yılının Ocak ve Şubat
ayları boyunca Predatörler en az 24 masum Afganlının ölümüne neden oldu,
tazminat olarak ailelerine biner dolar ödendi. CIA, 11 Eylül’ü takip eden bir
yıl içinde tüm dost ülkelerin istihbarat servisleriyle işbirliği yaparak yüzü
aşkın ülkeden, üç bini aşkın insanı yakaladı. Tenet bu konuda şöyle bir beyanat
verdi: “Yakalananların hepsi terörist değildi, bir kısmı da serbest bırakıldı
zaten. Ama bu tutuklamaların, El Kaide’nin bazı faaliyetlerini  fena halde aksattığı 
şüphe
götürmez”. Tutuklanan üç bin kişiden sadece 14 tanesinin üst düzey El Kaide
mensubu olduğu açıklık kazandı, kalanlar birer ‘hiç kimse’ idiler ve teröre
karşı savaşın hayalet mahkûmları olarak kaldılar.
Tora
Bora saldırısından sonra Bin Ladin’e karşı girişilen savaşın temposu düştü,
Başkan, CIA’nın yönünü Irak’a çevirmesini emretmişti. CIA öyle bir fiyaskoyla
bu emri yerine getirdi ki sonuçları 11 Eylül saldırılarından çok daha ölümcül
oldu.
“Ölümcül
Bir Hata”
 
Başkan
Yardımcısı Dick Chenney, 26 Ağustos 2002 tarihinde, “Saddam Hüseyin’in kitle
imha silâhlarına sahip olduğuna ilişkin artık herhangi bir şüphemiz
kalmamıştır” açıklamasını yaptı. Bu sözlere Savunma Bakanı D. Rumsfeld’de
katıldı. CIA Direktörü Tenet de, 17 Eylül’de yaptığı açıklamayla bu bu iç
karartıcı ifadelere yeni bir boyut kattı; “Irak, El Kaide’ye muhtelif alanlarda
– savaş, bomba yapımı, kimyevi, biyolojik ve nükleer konular – eğitim
vermiştir”. Direktör bu bilgiyi tek bir kaynağa dayandırıyordu: İbn el Şak el
Libi. El Libi, bu ifadeyi 17 saat süren işkence sonrasında vermişti, işkence
tehdidi kalkınca da ifadesini geri çekmişti ama Tenet kayıtlarını düzeltmedi.
Kongre’nin
Irak’la savaşa girilip girilmeyeceğini karara bağlayacağı 7 Ekim tarihinden bir
gün önce Başkan Bush, Irak’ın kimyasal ve biyolojik silâhlara sahip olduğunu ve
bunları üretmeye devam ettiğini açıkladı, üstelik bunları her an teröristlere
verebilirlerdi. Oysa Tenet’in yardımcısı John McLaughlin Senato İstihbarat
Komisyonuna bunun aksini söylemişti. Başkanın emri üzerine Tenet, bu çelişkiyi
gidermek maksadıyla yazılı bir açıklama yapmak zorunda kaldı; “Saddam’ın
giderek büyüyen bir tehdit olduğuna ilişkin görüşümüzle Başkan’ın açıklamaları
arasında bir tutarsızlık yoktur”. Direktör 4 yıl sonra verdiği ifadede
“Söylemem gereken en son şeydi, yanlış yaptım” diyecekti.
Tenet
aslında düzgün bir insandı ama 11 Eylül felaketinden sonra yaşadığı baskı,
gerçekleri saptırmak pahasına da olsa amirlerini memnun etme eğilimini öne
çıkartmıştı, bu işgüzarlığı, itibarının zedelenmesine neden oldu. Onun
döneminde CIA, tarihindeki en berbat istihbarat değerlendirme raporuna imza
attı: Irak’ın Sürmekte Olan Kitlesel İmha Silâhları Programı. Rapor, Senato
İstihbarat Komisyonu tarafından, savaşa girilmesinden önce delillerin bir kez
daha incelenmesi maksadıyla talep edilmişti. Ekim 2002’de teslim edilen rapor,
Saddam’ın füze teknolojisini geliştirdiğini, ölümcül silâh stoklarını
artırdığını, nükleer programını yeniden başlattığını ve  dışardan yeterli füzyon maddesi elde
edebilirlerse bir kaç ay içinde nükleer silâh üretebileceklerini yazıyordu. En
ürkütücüsü de, ABD sınırları içinde kimyasal ve biyolojik saldırılarda
bulunabilecek yetenekte oluşlarıydı.
CIA
bildiğinden fazlasını rapor ediyordu. İki yıl sonra Gizli Servisin Şefi Jim
Pavitt şunları söyleyecekti: “Irak içinde fazlaca bir bilgi kaynağımız yoktu.
Bir gram istihbarattan, bir ton varsayım üretildi. Eğer eldeki o tek gram, saf
altın olsaydı mesele yoktu belki ama o da saf değil, altının cürufundan
ibaretti”. CIA büyük bir kumar oynuyordu. Hesaplarına göre bir kere Irak’ın
işgali gerçekleşirse, askerler ve casuslar yeterli delili nasıl olsa bulurdu.
 
***************
CIA’nın
kitle imha silâhlarının bulunduğunu nasıl iddia edebildiğini anlamak için,
birinci Körfez Savaşının bittiği 1991 yılına dönmek gerekiyor. Savaştan sonra
BM’in uluslararası uzmanları, 7 yıl boyunca bütün ülkeyi tarayarak Saddam’ın
gizli cephanelerini didik didik aradı. 1990 ortalarında Saddam, bir ABD
saldırısından çok, ülkesine uygulanabilecek uluslararası ekonomik
yaptırımlardan korkuyordu. BM kararlarına uyarak kitle imha silâhlarını yok
etmişti ama bunların üretilebileceği tesisleri korudu ve bu konuda yalan
söyledi. ABD ve BM de Saddam’ın yalan söylediğini biliyordu. Bundan sonra CIA
ve BM uzmanları Irak resmi ağızlarının söylediği hiçbir şeye inanmama
saplantısına girdiler. 1995 yılında, Saddam’ın damadı General Hüseyin Kemal bir
kaç yardımcısıyla birlikte Batı’ya iltica etti ve Saddam’ın silâhları yok
ettiğini teyit etti. CIA buna inanmadı. Kemal’in ülkesine dönüp kayın pederi
tarafından öldürülmesinden sonra bile CIA inancını değiştirmedi.

 

 

Irak’ın
el telsizi işlerini Ericsson yapıyordu. CIA, Ulusal Güvenlik Ajansı, Ekeus ve
Ericsson, Irak telekomünikasyon ağına girerek dinleme yapabilecek bir sistem
geliştirdi. Sistem, kimyevî, füze gibi
kelimeleri yakalıyordu. Harika bir casusluk işi başarılmıştı ama kitle imha
silâhlarının varlığına dair bir bulguya rastlanmamıştı. BM silâh denetçileri
ile Iraklı yetkililer arasında sinir gazı üretimi konusunda çıkan tartışma bir
dönüm noktası oldu. Denetçilerin varlığını iddia ettikleri VX maddesinin silâha
dönüştürülmediği kesinleşince Irak, denetçilere olan güvenini yitirdi. 1998
yılının Aralık ayında BM denetçilerini geri çekti ve ABD bir kez daha
Bağdat’ı  bombalamaya başladı.
Saddam’ın
kitle imha silâhlarına sahip olmadığı konusundaki sözleri genel olarak doğru
olmakla birlikte davranışları yeterli netlikte değildi. Hiç bir şeye sahip
olmadığını net biçimde açıklarsa düşmanları ve özellikle kendi ordusu
karşısında çırıl çıplak kalacağını düşünüyordu. Yanıltma yoluyla düşmanlarına
karşı caydırıcılığını sürdürmek istedi. Bu onun, bir saldırıya karşı
kullanabileceği son savunma yöntemiydi.
CIA’nın
yeterli ve güvenilir istihbarat sıkıntısı çektiği 2002 yılında, aniden çok
değerli gibi görünen bir bilgi kaynağı ortaya çıktı. Alman istihbarat örgütünün
elindeki Curveball kod adlı bir Iraklı, ülkede mobil biyolojik  silâh laboratuvarları olduğu bilgisini
vermişti. Üst düzey bir CIA yetkilisinin ifadesiyle, Irak’tan kaçıp Batı’ya
iltica edenlerin hepsi iki şeyi çok iyi biliyordu; birincisi, ABD’nin de
kendileri gibi rejimi devirmek istediğini, ikincisi ABD’nin kitle imha
silâhları konusunda çok duyarlı ve endişeli olduğunu. “Bizi Saddam’a karşı
tekrar harekete geçirteceğini bildikleri için silâhlar konusunda bilgi
sağlıyorlardı. Newton fiziği gibi; ‘yeterli büyüklükte levye ver dünyayı
yerinden oynatayım’ hesabı”.
Hiçbir
bilgi kaynağına sahip olamamaktan daha kötü bir şey varsa o da yanlış bilgi
veren bir kaynağa sahip olmaktır. Gizli servis, Irak hakkında yeterli bilgi
sağlayamıyordu, analistler ise gelen bilgilerden sadece savaşı destekler
mahiyette olanları kullanıyordu. Mantıkları şöyle çalışıyordu: Saddam bir
zamanlar kitle imha silâhlarına sahipti, ilticacılar onun hâlâ bu silâhlara
sahip olduğunu söylüyorlardı, o halde sahipti! CIA, kurum olarak hep Başkan’ın
duymak istediklerini söyleme geleneğini sürdürüyordu.
 
**********
Bush
28 Ocak 2003 tarihinde yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında Saddam’ın
tehditlerine ilişkin olarak yine  kesin
ifadeler kullandı. Ayrıca Irak’ın, nükleer silâh imâlatında kullanılan
güçlendirilmiş alüminyum borular almaya çalıştığı ayrıntısını verdi. Tüm bu
tehditler çok korkunçtu ama hiçbiri doğru değildi. Savaşın başlamasından kısa
süre önce, 5 Şubat 2003 tarihinde, Bush yönetiminin uluslararası itibarı en
yüksek üyesi, Dışişleri Bakanı Colin Powell BM’de bir konuşma yaptı. Saddam’ın,
yüzbinleri öldürüp muazzam tahribat yaratacak kapasitede silâhlara sahip
olduğuna ilişkin bilgilerin, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar sağlam
olduğunu, altını kalın çizgilerle çizerek söyledi. Mobil biyolojik silâh
laboratuvarları konusunu yeniden gündeme getirdi. Kimyasal silâhlarıyla 16 füze
başlığı hazırlanabileceğini, en kötüsü de Irak ile El Kaide arasında meşum bir
ilişkinin varlığının ortaya çıkarıldığını anlattı.
 
Savaş,
yanıltıcı bir tüyo yüzünden plânlanan tarihten önce, 20 Mart 2003’te başladı.
Saddam Bağdat’ın güneyindeki bir çiftlikte gizleniyordu. Başkan “Vurun” emri
verdi. Çiftliğe Cruise’ler ve sığınak delici bombalar yağdırıldı ama tüyo
yanlış çıktı. 7 Nisan 2003 tarihinde, Saddam’ın bu kez Mansur mahallesindeki
bir evde oğullarıyla toplantı halinde olduğu haberi geldi. Hava kuvvetleri evin
üzerine tam bir ton ağırlığında bir bomba bıraktı ama ihbar gene yanlıştı, 18
masum sivil öldü.
CIA,
Kuveyt sınırı üzerinden bir saldırı başlatılması halinde, işgal yolu boyunca
binlerce Irak askerinin komutanlarıyla birlikte teslim olacağını öngörmüştü.
Ancak Amerikan güçleri, Bağdat’a kadar olan yolda geçtiği tüm köy ve
kasabalarda direnişle karşılaştı. Nasıriye’ye girildiği anda da bölgeyi
korumakla görevli birlik, hesapça teslim olacaktı. Şehre giren ilk timler
tuzağa düşürüldü, 18 deniz piyadesi yaşamını yitirdi. Amerikan ordusunun halk
tarafından ABD bayrakları ve çiçeklerle (bayrak ve çiçekler gizli servisçe
dağıtılacaktı) karşılanacağı söylenmişti ama mermi ve bombalarla karşılandılar.

 

 

CIA
kitle imha silâhlarının depolandığından şüphelendiği tam 946 yer belirlemişti.
Amerikan askerleri, olmayan bu silâhları bulmak uğruna yaralandılar ve öldüler.
Teşkilât, Saddam’ın oğlu Uday tarafından yönetilen  Fedayeen adlı militan gücünü atlamıştı. Bu
güç, Amerikan birliklerine beklenenden çok daha büyük zararlar verdi.
Teşkilât,
harp sırasında ve sonrasında sabotajlar düzenlemesi için Iraklılardan oluşan
Scorpions (Akrepler) isimli paramiliter bir örgüt kurmuştu. Bu örgüt, Ebu
Gureyb hapishanesinde insanlara büyük acılar çektirdi, cinayetler işledi.
Acımasız sorgulamalar, Beyaz Saray tarafından CIA’ya verilmiş yetkiler
doğrultusunda yapılıyordu.
CIA,
işgalden üç yıl sonra geçmişe dönük şöyle bir tespitte bulunacaktı: Amerika’nın
Irak’ı işgali, cihadı meşrulaştırmıştır. Müslüman dünyasına müdahale, ABD’ye
büyük kızgınlık duyulmasına neden olmuş ve küresel cihat davasına muazzam bir
taraftar kitlesi kazandırmıştır.
 
***********
Gizli
Servis Şefi J. Pavitt, harpten sonra Irak’ın, diktatöryal yönetimden kendi
kendini yönetme sürecine  geçerken
ülkenin CIA ajanlarının istilâsına uğradığını söyler. Bağdat, Vietnam
savaşından sonraki en büyük CIA istasyonu haline gelmiştir. Bağdat’taki CIA
mensupları, özel kuvvet birlikleriyle ortaklaşa yürüttükleri çalışmalarla
Irak’ta yeni bir siyasal iklim oluşturmaya uğraşırlar. Yeni yerel siyasetçiler
belirlenir, politikacılar parayla beslenir, toplum, sıfırdan başlanarak yeniden
şekillenme sürecine sokulur. İngiliz istihbaratıyla birlikte çalışılarak Irak’a
yeni bir haber alma örgütü kurulmaya çalışılır ama pek başarılı olunmaz.
Amerikan işgaline  karşı çıkan isyancılar
yüzünden teşkilât giderek zayıflar.
Bu
ortamda CIA çalışanları, ABD Büyükelçiliğini tel örgülerle takviye edilmiş
yüksek duvarlarının arkasından çıkamaz hale gelirler. Artık Yeşil Bölgenin
mahkûmlarıdırlar. Hiçbir CIA mensubu Irak’ta üç ayı aşan bir görevi kabul
etmemekte, görev süresini tamamlayarak dönenlerin yerleri doldurulamamaktadır.
Savaş durumu devam ederken olağan üstü bir lider boşluğu yaşanmaktadır. Tüm bu
olumsuzluklara rağmen Tenet CIA’nın arkasında durmaya çalışsa da Irak Araştırma
Heyetinin başı ve kıdemli silah denetçisi David Kay, Senato Silahlı Kuvvetler
Komisyonunun karşısına çıkarak gerçeği söyledi: “Yapılan işlerin neredeyse
tamamı yanlıştı”.
Irak’ın
silâhları konusunda CIA’nın söylediklerinin hayal ürünü olduğu ortaya çıktıktan
sonra teşkilâtın, ne Pentagon, ne de Dışişleri nezdinde dinlenirliği kaldı.
Bush bile aşağılayıcı bir tavırla “CIA’nın inanırlığı yok olursa, varlık nedeni
ortadan kalkar” dedi.
 
**************
Başkan
Bush 6 Şubat 2004 tarihinde, CIA’nın, silâhlar konusundaki hatalı
değerlendirmelerinin nedenlerinin araştırılmasını istedi. Komisyon Başkanlığına
atanan Yargıç L. Siberman’ın sözleri: “Eğer ABD ordusu, çalışmaları sırasında
istihbaratçılar kadar ciddi hatalar yapmış olsalardı, bütün generallerin
rütbeleri sökülürdü. CIA, Başkan’a ve Kongre’ye, Saddam’ın geçmişte kitle imha
silâhlarını kullanmış olması nedeniyle, şimdi de kullanabileceğini, adamın
davranışlarının inandırıcı olmadığını söylemekle yetinmiş olsaydı haklı
görülebilirdi. Saddam’ın yüzde doksan ihtimalle kitle imha silâhlarına sahip
olduğunu söyleyerek büyük ve ölümcül bir hata yaptılar. İstihbaratları gevşek ve
yeterli dayanaktan yoksundu, kurum içi iletişimleri ise berbattı, sağ elin
yaptığından, sol elin haberi olmuyordu.”
CIA,
Irak’ta kimyevi silâh olduğu sonucuna sadece uzaydan çekilmiş karayolu
tankerlerine bakarak varmıştı. Biyolojik silâhlar konusundaki yargısı ise
Curveball kod adlı tek bir kaynağa dayanıyordu. Nükleer silâh yapımında
kullanılacağı söylenen güçlendirilmiş alüminyum borular ise konvansiyonel roket
yapımı içindi.
Yargıç
Silberman’a göre Colin Powell’in BM üyelerine, kendinden o denli emin bir
şekilde Irak’ın kitle imha silâhlarına sahip olduğunu söylemesi de hataydı. Gerçeğin
iyice aydınlatılması için Siberman’a çok geniş yetkiler 
verilmişti.
O kadar ki, yargıç, daha önce Başkan dışında kimsenin göremediği günlük CIA
istihbarat raporlarını dahi inceleyebiliyordu. Silberman bu raporların daha da
yanıltıcı olduğu kanaatine vardı. CIA

adeta müşterilerini, daha doğrusu, en önemli müşterisini memnun etmek
maksadıyla istihbarat ‘satıyordu’.
 
**********
George
Tenet, kendisi için zamanın dolduğunu anlamıştı. Vaktiyle, Irak’ta kitle imha
silâhlarının varlığına ilişkin deliller konusunda rakibin potasına ‘smaç’ yapma
deyimini kullanmıştı. İlerleyen yıllarda bunu, “Hayatımda sarfettğim en aptalca
lakırdıydı” diye değerlendirecekti. Yapılan hatalar konusunda kendi teşkilâtına
hazırlattığı bir raporda şunlar yazıyordu: Soğuk savaşın bitmesiyle CIA’da
bitmiştir. Sovyetlerin dağılması da teşkilâtın sonunu getiren önemli bir
etkendir.”
Gizli
Servisin sıklıkla başvurduğu bir yöntem, aynı kaynaktan aldığı bilgiyi, farklı
kaynaklardan alınmış gibi göstererek inandırıcılığı artırma çabalarıydı. Bu bir
sahtekârlık değilse bile ona yakın bir şeydi. Tenet’in hatalı bilgilere
gerçekmiş süsü vererek Bush’u ve Powel’i ikna çabaları da, benzer şekilde, suç
değilse bile ona yakın bir şeydi.
Tenet
ne yazık ki böyle bir miras bıraktı. Amaç bir ülkeyi savaşa sürüklemek olmasa
bile beceriksizlik yüzünden işler başarılamamıştı. Başarısızlığın tarifini yapmak
CIA’nın silâh denetim ekibi şefi D. Kay’a kaldı: “İstihbaratın savaşların
kazanılmasında önemli rol oynadığını biliyoruz ama savaşlar istihbaratla değil,
meydanlara gönderdiğiniz gençlerin kanı ve cesaretiyle kazanılır…
İstihbaratın yararı, eğer iyi yapılabilirse, savaşları önlemektir.”
“Cenaze Merasimi”
 
George
Tenet, 8 Temmuz 2004 tarihinde, görevinin yedinci yılında istifasını sundu ve
kişisel hatıralarını kaleme almak üzere köşesine çekildi. CIA’yı dağınıklıktan
kurtarıp bir dinamo haline getirdiğine inanıyordu ama o dinamo büyük baskılara
dayanamayarak bozulmuş, 11 Eylül’den önce El Kaide’yi vurmayı başaramamıştı.
“Sağlam istihbarat yoksa, gizli operasyonlar ahmakça bir oyundur” diye yazmıştı
hatıralarında. Belirsizliğin pençesindeyken hem kendisi hem tüm teşkilâtı
Irak’ta kitle imha silâhlarının varlığına gerçekten inanmıştı ama hatıratında
şunları yazmaktan geri durmadı: “Sahip olduğumuz en sağlam bilgiler dört
yıllıktı, kendi tarihimizin mahkûmları haline gelmiştik”. Adeta bir aklanma
arayışı içinde hatalarını itiraf etmekteydi ama Beyaz Saray’ın savaşa girme
konusunda sadece kendisini sorumlu tutar bir tavır almasına dayanamamıştı.
Şimdi
eleştiri zamanıydı. Sahneye Porter Goss çıktı. Goss 1959 yılında Yale
öğrencisiyken CIA’nın gizli servisine katılmıştı. Lâtin Amerika’da bazı
görevler yaptıktan sonra Londra istasyonun tayin oldu. Burada yakalandığı bir
hastalık yüzünden ölümün eşiğinden döndü, emekli oldu. İyileştikten sonra
Florida’da küçük bir gazeteyi satın alarak medya dünyasına girdi ve bu iş
sayesinde hem 14 milyon dolarlık bir servet, hem de Kongre’de bir koltuk sahibi
oldu (1988). Kongre’nin istihbarat komisyonu başkanı olunca da CIA üzerinde söz
sahibi bir kişilik haline geldi. “Bugün olsa CIA’ya giremezdim, bunun için
gerekli yeteneklere sahip değilim” diyecek kadar mütevazi idi ama merkezî
istihbaratın başına gelmeye kararlıydı. Tenet’i korkunç bir salvo altına aldı.
Silâhları ise İstihbarat Komisyonunun CIA ile ilgili yıllık raporlarında
değinilen saptırmalardı.
 
**************
Tenet,
“Ülkemizin ihtiyaç duyduğu nitelikte bir gizli servise sahip olunabilmesi için
beş yıllık bir çalışmaya ihtiyaç var” demişti. Goss bu acıklı açıklamaya
göndermede bulunarak, “Yeniden yapılanmanın sekizinci yılına girdik, hâlâ
sağlıklı bir yapının beş yıl uzağındayız. Bu trajik bir durum” dedi.
Bundan
sonra silâhlarını CIA’nın istihbarat birimine çeviren Goss, müdürlüğü, sınırlı
değerleri olan spot haberler üretmek ve teşkilâtın ana varlık sebebi olan uzun
erimli stratejik istihbarat sağlayamamakla suçladı. Bir tespit de Dışişleri
Bakan Yardımcısı C. Ford, Jr.’dan geldi: “Edinilen istihbaratı niteliği ile
değil de niceliği ile değerlendirmeye
devam edersek,  ünümüzü haklı
çıkarırcasına 40 milyar dolarlık
tezek  üretmeyi  sürdürürüz”.

 

 

Ford,
teşkilâtın Saddam’ın hayalî silâhlarına takılıp kalmasına ve bu yüzden Bush’un
şer eksenindeki İran ve K. Kore gibi yerlerdeki nükleer programlarından
habersiz oluşuna müthiş öfkeliydi.
Goss,
gizli servisin işlevsizliğini şu sözlerle ifade etti: “İşleri güçleri
beklemekti. Soğuk savaş süreci boyunca umuyorlardı ki, Sovyetlerden kopanlar
kendilerine gelecek ve casusluk hizmetlerini sunacaklar. Teröre karşı savaş
boyunca da, Pakistan, Ürdün ve Endonezya’daki meslektaşlarının gelip istihbarat
satmasını beklediler”. Çözümün CIA’yı baştan aşağı elden geçirmekten geçtiğini
biliyor ve bunu yapabileceğine inanıyordu.
Kongre
tarafından oluşturulan 11 Eylül Komisyonu, nihaî raporunu sunmak üzereydi.
Çalışmalar, Amerika’yı 11 Eylül’e getiren olaylar dizisini güzel derlemişti ama
geleceğe dönük bir perspektif getirmiyordu. Komisyon, 11 Eylül sonrasında
CIA’daki aksaklıkları giderme anlamında da fazla bir öneri sunmuyordu. Ancak
Kongre’nin, CIA üzerindeki gözetiminin –aynen Goss’un tabiriyle- ‘işlevsiz’
olduğunun altını çiziyordu.
11
Eylül Komisyonunun, yeni bir Ulusal İstihbarat Direktörlüğü pozisyonu önereceği
anlaşılmıştı. Çok eskiden beri tartışılmakta olan bu fikir, hükümetin
organizasyon şemasındaki bazı kutuların yer değiştirmesinden başka, gerçek
anlamda bir çözüm getirmiyordu. Bu değişimin de CIA’nın yönetilmesini
kolaylaştıracağı yoktu. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi Başkanı
John Hamre’nin sözleri: “Gelişip başarılı olma yolundaki gıdasını hileden,
aldatmadan alan bir kurum bu. Böyle bir organizasyonu nasıl yönetirsiniz?” CIA
ve Kongre, bu soruyla birlikte şu soruları da hiçbir zaman cevaplayamadı: Açık
demokratik ortamda gizli istihbarat işleri nasıl yürütülür? Yalan söyleyerek
gerçeğe nasıl hizmet edilir? Demokrasinin hileler yoluyla yaygınlaştırılması
nasıl mümkün olur?
 
****************
CIA’nın
yetenekli ve cesaretli elemanlardan ve yurt dışı ajanlardan oluşan bir kadro
kurmadan başarılı olması mümkün değildi, teşkilât da bunu gerçekleştiremiyordu.
CIA’nın saflarına katması gereken insanlar, ülkenin askeri kadrolarındaki en
disiplinli ve en cesaretli subaylara, Dışişlerindeki kültürel birikimi en geniş
ve tarih bilincine sahip diplomatlara ve medya dünyasındaki, merak ve macera
tutkusu en gelişmiş muhabirlere benzemeliydi. Ne yazık ki bu niteliklere sahip
Amerikalı bulmak zordu. İşlerin gereğini yerine getiremeyen ve kalıplarının
adamı olmaktan uzak yetkilileri işten uzaklaştırmak da, yerlerine getirilecek
adam bulunamaması yüzünden mümkün olamıyordu. Uygun nitelikli insanlar,
hükümetin verdiği maaşları cazip bulmadıklarından teşkilâttan uzak
duruyorlardı. Goss, atanmasıyla ilgili olarak Senato onay sürecinden geçerken
bütün bu personel sorunlarını tam ve kesin olarak çözeceğini taahhüt etti.
Atama 77 olumlu oya karşı 17 ret oyuyla Senato’dan geçti.
Teşkilâta
dönen Goss, üç ay önce ağır eleştiriler getirdiği personeline, Başkanlık
emriyle yetkilerinin  genişlediğini
açıkladı; Bush’a brifingleri bizzat verecekti, CIA’nın da üzerinde bir
konumlanma elde ederek merkezî ve ulusal istihbaratın direktörü olacaktı
ayrıca, yeni kurulacak bir karşı terör merkezine başkanlık edecekti. Selefleri
gibi iki değil tam beş şapkası olacaktı.
Goss,
teşkilâttaki en kıdemli çalışanları kapı dışarı ederek işe hızlı bir giriş
yaptı. Etrafını, Bush yanlısı, siyasileşmiş bürokratlarla doldurdu. Bunlar,
Beyaz Saray tarafından -ya da daha yükseklerden- CIA’yı solcu bozgunculardan,
yıkıcılardan kurtarmak için özel olarak görevlendirilmiş olduklarını düşünen
kimselerdi. CIA’ya getirilen eleştiriler haklı olarak yetenek/beceri
meseleleriyle ilgiliydi ama şimdi iş, bir ideoloji meselesi haline dönüşüyordu.
Direktör, Başkan’ın politikalarına aykırı işlere girişilmemesini emretti, mesaj
açıktı; programa  ayak uydur, ya da
teşkilâtı terk et!
Washington’da,
uzmanlık gerektiren işleri taşeronlara yaptırma anlayışı mevcuttu. Bu yüzden
şehirde ulusal güvenlik endüstrisi gelişmeye başlamıştı. Direktörün mesajındaki
ikinci alternatifi seçen bir çok yetişmiş eleman CIA’dan ayrılarak bu özel
şirketlere geçti. 2005 yılına gelindiğinde CIA’da beş yıldan kıdemli eleman
kalmamıştı.

 

 

Başkan’ın,
Irak uzmanlarının söylediklerini “Sadece tahminden ibaret” diye küçümsemesini
kendilerine yediremeyen CIA mensupları, Beyaz Saray’ı eleştirmeye başladı;
Başkan’ın Irak’ta izlediği politikalar felâkete yol açacaktı, ABD anlamadığı
ülkeyi yönetemezdi. Beyaz Saray bu eleştirileri duymazdan geldi. Sarayın
mukimleri, politikaları inanca dayalı bir yönetimin, aymazlık içindeki
bürokratlarından başka bir şey değildiler.
Goss’un
Beyaz Saray’a yaranmak ve CIA’yı yeniden yapılandırmak adına yaptıkları,
teşkilâtı içerden yıkıyordu ve durum basın tarafından da eleştirilmeye
başlamıştı. O güne kadar CIA’nın başına getirilen 19 direktörden hiçbiri
Eisenhower tarafından hayâl edilen standardı tutturamamıştı. Teşkilâtın
kurucuları, Kore ve Vietnam’da kendi cehaletlerinin kurbanı olmuşlar, onların
halefleri Sovyetlerin dağılmasıyla hedefsiz kalmışlar, Amerikan gücünün
sembollerine yapılan terör saldırılarına hazırlıksız yakalanmışlar, bu yüzden
Pentagon ve Dışişlerince aşağılanmışlardı. Madem ki görevin başarılamayacağı
anlaşılmıştı, o halde görev ortadan kaldırılmalıydı.
2004
yılının Aralık ayında, 11 Eylül Komisyonunun önerisi ve Başkan’ın onayıyla
Ulusal İstihbarat Direktörlüğü kuruldu. Aceleye getirilmiş olan bu oluşum,
değişiklik maskesiyle statükonun sürdürülmesinden başka bir şey değildi. Goss,
bu pozisyona kendisinin getirileceğini umuyordu ama olmadı. Göreve, daha önce
CIA’da hiç çalışmamış, aşırı muhafazakâr bir diplomat olan Irak Büyükelçisi
John D. Negroponte atandı. 1947’de olduğu gibi, kendisine gerekli yetkiler
verilmeden büyük sorumluluklar yüklendi. Pentagon, yıllık 500 milyar doları
bulan ulusal güvenlik bütçesinin büyük bölümünü kontrol etmeye devam ediyordu,
CIA’nın bu bütçedeki payı   kabaca 
%
1 civarındaydı. Yeni düzen, sadece eski düzenin yürümediği hükmündeydi.
 
*******************
Başkan,
casusluk, gizli görev, dinleme, keşif ve gözetleme işlerinin bir çoğunu
Pentagon’un istihbarat müsteşarlığına kaydırdı, bu pozisyonun, Savunma
Bakanlığı hiyerarşisi içindeki yerini de üç numaraya yükseltti. Bazılarına göre
bu bir Kremlin yaklaşımıydı. Pentagon, giderek CIA’nın görev alanlarını daha da
daralttı. İstihbarat sivillerin işi olmaktan çıkıp askerîleşiyordu.
30
Mart 2005 tarihinde, CIA ruhu adına ne kaldıysa onu da yerle bir eden salvo
geldi. Yargıç Silberman’ın 600 sayfalık raporuydu bu. Rapor, CIA’nın daha önce
belirtilen zafiyetlerinin teyidi mahiyetindeydi. 21 Nisan 2005 tarihinde
Merkezî İstihbarat Direktörlüğü makamı tarihe karıştı. Goss, Negroponte’nin
yemin törenini teşkilâtın cenaze merasimine benzetti. CIA’nın
tüm eski tüfeklerinin hazır bulunduğu tören çok görkemliydi. Konuşmalar
yapıldı, madalyalar verildi. CIA tarihçilerinden biri uzun konuşmasında
Eisenhower’in şu sözlerine yer verdi: “Savaş zamanında hiçbir şey bir komutan
için, düşmanın gücü, tabiatı ve niyetlerine ilişkin bilgiler ve o bilgilerin
gerçekçi yorumları kadar önemli değildir. Barış zamanında, güvenliğimizi ve
çıkarlarımızı uzun vadeli olarak koruyacak politikaların geliştirilmesinde de
bilgiye ve bunların doğru biçimde analiz edilmelerine ihtiyaç vardır. Hiçbir
görev bundan daha önemli olamaz.”
Kapanış
konuşmasını Bush yaptı ve yeni yapılanmanın Amerika’ya ve barışa hizmet
etmesini diledi. Törene katılanlar nazikçe vedalaşıp, günlük yaşamlarına
döndüler. Deneyimli asker Eisenhower’in çok önceleri kaygı içinde belirttiği
gibi, arkalarında miras olarak külden başka bir şey bırakmadılar.
 
**************
CIA’da
kesintisiz olarak, 19 ay süren ‘arkadan bıçaklama’ süreci sonunda Bush, 5 Mayıs
2006 tarihinde P. Goss’un işine son verdi. Goss, arkasında CIA tarihinin en
zayıf casus ve analist kadrosunu bırakarak Tiffin / Ohio Üniversitesinde
hocalık yapmaya başladı. İlk konuşmasında öğrencilerine şöyle seslendi: “Eğer
burada CIA elemanlarına mezuniyet konuşması yapıyor olsaydım sizlere tavsiyem
şu olurdu; hiçbir şeyi kabul etmeyin, her şeyi inkâr edin, karşı suçlamalarda bulunun.”
Goss’un
ayrılmasından bir hafta sonra FBI müfettişleri CIA genel merkezini bastı.
Teşkilât hiyerarşisinin üç numaralı
ismi  Dustin  Foggo’nun
ofisi  tepeden  tırnağa
arandı  ve  bazı
delillere  ulaşıldı.  Bu
kitabın  yazıldığı 
sıralarda
Foggo, savcılığın, sahtekârlık, komplo düzenleme ve para aklama suçlamalarıyla
mücadele etmekteydi. Suçlu bulunursa 20 yıl hapis cezasına çarptırılacaktır.
Foggo
iddianamesinin mahkemeye sunulduğu günlerde bir başka sembol niteliğindeki dava
sonuçlanıyordu. Kuzey Carolina Federal Yargıcı, Afganistan’da bir Afganlıyı
döverek öldürmekten, CIA’ya taşeron olarak iş yapan bir bir firmanın David
Passaro isimli elemanını 8 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırdı. Öldürülen adam
Abdul Veli isminde, yöresinde tanınmış bir çiftçiydi. Amerikan üslerine roket
saldırısı faaliyetlerine karıştığı şüphesiyle arandığını duyunca üsse gelerek
teslim olmuş ve masum olduğunu söylemişti. Yargıç, ortada bir otopsi raporu
olmaması nedeniyle Passaro’ya daha ağır bir ceza verilmediğini söyledi, yoksa
olay bir cinayetti. Olayın geçtiği Kunar bölgesinin valisi, mahkemenin
yargıcına yazdığı mektupta, yaşananların El Kaide’nin eline güçlü bir propaganda
malzemesi verdiğini dile getirecekti. Yöre halkının Amerika’ya olan güveni
sarsılmış, Passaro’nun davranışı, El Kaide’nin dışında kimsenin işine
yaramamıştı.
Buna
benzer hadiselerin artmasıyla, CIA’nın hapishane uygulamaları sürdürülemez hale
geldi çünkü artık işlerin gizli kapaklı bir yanı kalmamıştı. CIA, her ne kadar
bu uygulamaların ABD’yi önemli saldırılardan koruduğunu savunsa da bu görüşü
destekleyen delil yok denecek kadar azdır. Büyük ihtimalle gerçeğin ne olduğunu
hiç bilemeyeceğiz.
P.
Goss’un yerine atanan General Michael Hayden, yetkileri kırpılmış bir direktör
olarak CIA’nın başına getirildiğinde teşkilâtta amatörlük sürecinin sona
ereceğini söyledi ama durum böyle değildi. Gizli servis, siyasi savaş,
propaganda, gizli operasyon gibi eskinin taktiklerini terk etmek zorunda kaldı
çünkü serviste bu işleri yapabilecek yetenekte insan kalmamıştı. Çalışanlar
arasında, Arapça, Farsça, Korece ve Çince bilen eleman yok denecek kadar azdı.
Orta Doğu’da hâlâ akrabaları olabilir endişesiyle, Arap kökenli vatansever
Amerikalılara iş verilemiyordu. CIA, sıfırı tüketmişti. Amerika’nın lider
kadrosu, ihtiyaç duydukları istihbaratı edinebilmek için gözlerini başka
kaynaklara çevirmek zorunda kaldılar; Pentagon’a ve Özel Sektör’e.
 
********************
18
Aralık 2006 tarihinde Pentagon’un başına Bob Gates geçti. Gates’in ilk tespiti,
Amerikan istihbarat  dünyasının
askerlerin eline geçmiş olduğuydu. Savunma Bakanlığının, istihbarat
çevrelerindeki hâkimiyetine son vermeyi, Guantanamo Bay’deki hapishaneyi
kapatmayı, buradaki mahkûmları Amerika’ya getirip yargılamayı, suçsuz olanları
serbest bırakmayı ve CIA’nın Amerikan devlet mekanizması içindeki itibarını
yükseltmeyi çok arzu ediyordu ama yapabilecekleri kısıtlıydı.
Yükselen
manevi değerler üzerine bina edilmiş dış politikaları beş yıl boyunca savunan
Dışişleri Bakanlığı, bu akımın etkisiyle oradan oraya sürüklenmiş, demokratik
değerleri seslendiremez hale gelmişti. 2005 ve 2006 yıllarında CIA’nın yıllık
stratejisini ve harcamalarını düzenleyen yasanın Kongre’den geçmemesi,
istihbarat işlerini hepten çıkmaza sürüklemişti. İstihbarat konusundaki
hâkimiyet şimdi çok farklı bir gücün etki alanına girmişti: Amerikan Özel Sektörü.
11
Eylül sonrasında, ulusal güvenlik konularında yapılan gizli harcamalar,
istihbarata endüstriyel bir boyut kazandırmış ve bu sektör alabildiğine
büyümüştü. CIA’nın klonlarından ortaya bir yığın şirket çıkmış, ‘kâr amaçlı
vatanperverlik’ işi yıllık 50 milyar dolarlık bir büyüklüğe erişmişti ki bu da
aşağı yukarı, ABD’nin istihbarat  bütçesi
kadardı. Bu eğilim, yaklaşık 15 yıl kadar önce tomurcuklanmaya başlamıştı.
Soğuk savaştan sonra, 1992 yılından itibaren getirilmeye başlanan bütçe
kısıtlamaları, CIA’nın yüzlerce işi taşeronlara yönlendirmesine sebep olmuştu.
CIA çalışanları emekliliklerini isteyip mavi kimlik belgelerini teşkilâta
teslim ediyor, ardından yolun karşısına geçip daha iyi bir maaşla Lockheed
Martin veya Booz Allen Hamilton gibi askere iş yapan müteahhit firmalara
intisap ederek, bu kez yeşil kimlik kartlarıyla CIA’nın bir başka kapısından
gene içeri giriyorlardı.

 

 

2001
Eylül’ünden sonra taşeronluk işi iyice zıvanasından çıktı. Özel şirketler artık
CIA’nın kafeteryasından açıkça adam ayartır olmuşlardı. Gizli servis işlerinin
nerdeyse tamamı özel sektöre devredilmişti. 2006 yılında, ülkenin en büyük
askerî müteahhidi olan Lockeed Martin, gazete ilanıyla Guantanamo
hapishanesindeki mahkûmları sorgulayacak eleman arıyordu. İstihbarat işlerinin,
dışardan hizmet alımı yoluyla yaptırılması, 11 Eylül’den sonra yalnız başına
bırakılan CIA’nın temel işlevlerini dahi yapamaz hale gelişinin kesin
belirtisiydi. Bu haliyle, Irak’ta silâh tehdidiyle demokrasi dayatmaya çalışan
orduya hizmet etmesi de artık mümkün değildi. Bilgiye dayanmayan eylemin
tehlikeli bir iş olduğunu Amerikalılar acı çekerek öğreneceklerdi.
 
*****************
CIA,
soğuk savaş sırasında yaptıkları nedeniyle Amerikan solu tarafından kınanmıştı.
Aynı CIA, teröre karşı savaş sırasında, bu kez yapamadıkları sebebiyle Amerikan
sağının saldırısına uğradı. Suçlamalar, “beceriksizlik/yeteneksizlik”
nedenlerine dayandırılıyordu. Suçlamayı yapanların başını, Dick Cheney, Donald
Rumsfeld gibi isimler çekiyordu. Bu kişilerin liderlik yetenekleri hakkında çok
şey söylenebilir ama büyük tecrübeleri sayesinde, bu kitabın okuyucularının
şimdi öğrendiği gerçekleri, onların çoktandır bildikleri yadsınamaz; o gerçek,
CIA’nın, Amerika’nın istihbarat servisi olarak yüklendiği rolün gereğini
yapamamış olmasıdır.
CIA’nın
her şeyi halledebilen, dünyayı değiştirecek kudrete sahip bir oluşum görüntüsü
vermesi, 1950’lerde Allen Dulles tarafından gerçekleştirilen siyasi propaganda
ve kamu oyu oluşturma çabalarının bir sonucudur ve bir ölçüde, teşkilâtın
değişime neden bu kadar kapalı olduğunu izah eder. CIA şimdilerde, Amerika’nın
en başarılı savunma mekanizması olduğu masalını tezgâhlamaktadır. Binlerce yeni
elemanı istihdam etmek, eğitmek, onları bünyede tutmakla görevlendirilmiş bir
kurum olarak, yaşamını devam ettirebilmesi için başarılı olduğu imajını diri
tutması gerekmektedir.
On
binlerce gizli servis görevlisi, altmış yıldan bu yana gerçek anlamda büyük
önem taşıyan pek az istihbarat elde edebildi ki bu da CIA’nın en derin
sırlarından biridir. Çalışanlarının görevleri olağan üstü derecede zordur. Ama
biz Amerikalılar, kontrol etmek ve dizginlemek durumunda olduğumuz halkları ve
siyasi güçleri hâlâ anlayabilmiş değiliz. CIA da, kurucularının öngördüğü
vasıfları taşımanın çok uzağında bulunuyor.
Richard
Helms, bundan on yıl önce, “Bir casusluk teşkilâtı kurup bunu düzgün biçimde çalıştırarak,
dünyada  olup bitenleri anlama konusuna
yeterli ilgiyi göstermeyen tek süper güç Amerika’dır” demişti. Umulur  ki, teşkilât bundan on yıl sonra, bünyesine
aşılanan milyarlarca dolar, yeni bir nesil ve yeni bir önderlik sayesinde,
üzerini örten küllerin içinden yeniden doğabilsin, analistler dünyayı daha
berrak biçimde görebilsin, ajanlar Amerika’nın düşmanlarına karşı daha etkili
çalışmalar yapabilsinler. Buna ihtiyacımız var. Çünkü şu an, içinde
bulunduğumuz savaş, soğuk savaş kadar uzun sürebilir ve bunun kazanılıp
kazanılamayacağını belirleyecek olan da istihbarat yeteneklerimizdir.

 

                                                                                                 SON…………
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: