DEV SATRANÇ TAHTASI
7 Ekim 2017
AVRUPA(LAR)
7 Ekim 2017

ÇÖKÜŞ

 “Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır ya da Yıkılır?”
Çöküşten
kastettiğim, hatırı sayılır bir bölgede, uzunca bir dönem boyunca nüfus ve veya
siyasi/ekonomik/sosyal yapıda meydana gelen esaslı  küçülmelerdir.  Örneğin
İskandinav  Grönland’ı, arkasında
anıtsal kalıntılar bırakarak çöken veya ortadan kaybolan sayısız toplumdan
sadece biridir.
 
Bu
standartlar esas alındığında, günümüzde A.B.D. topraklarında Anasazi ve
Cahokia’da,  Orta Amerika’nın Maya
şehirlerinde, Güney Amerika’nın Moche ve Tiwanaku yerleşimlerinde, Antik
Yunan’daki Miken ve Girit’teki Minos uygarlıklarında, Afrika’nın Büyük
Zimbabve’sinde, Asya’nın Angkor Wat ve Harappan İndus Vadisi şehirlerinde,
Pasifik Okyanusu’ndaki Paskalya Adası gibi yerlerdeki toplumların önemsiz
küçülmeler değil, ciddi boyutta birer çöküş yaşadıkları konusunda çoğumuz hemfikiriz.
 
Bu
eski toplumlardan geriye kalan anıtsal kalıntılar, kuşkusuz herkeste  nostaljik
bir  hayranlık uynadırmakta. Tanık
olduğumuz eserlerin kusursuz ve cezbedici güzelliklerine kapılıp, bu mekanlarda
ne türden hayatlar ve maceralar yaşandığını hayal etmek işten değil.  Ancak
bu  nostaljik duyguların
beraberinde aklımıza bir soru da takılmakta:
böyle trajik bir son bizim refah
dolu toplumumuzun da başına gelebilir mi? Acaba geleceğin turistleri,
New York’un paslı ve yıkık gökdelen kalıntıları arasında yürürken, bugün bizim
ağaç ve sarmaşıkların ele geçirdiği Maya harabeleri arasında yürüdüğümüzde
hissettiğimiz duyguları mı   yaşayacak?
 
Bu
yerleşimlerin esrarengiz terk edilişleri arkasında, en azından bir noktaya
kadar ekolojik sorunların neden olduğundan uzunca bir zamandır şüphe
duyulmaktadır. Ekolojik sorunlar derken insanların, kasıtsız da olsa yaşamak
için ihtiyaç duydukları doğal kaynakları yok etmesinden söz ediyorum. Bu yüzden
de medeniyetlerin ayakta kalmasının ya da yıkılmasının bir anlamda kendi
seçimleri olduğunu öne sürüyorum. Ekolojik intihar olarak
nitelendirebileceğimiz bu  bilinçsiz  gidişatın gerçekliği son zamanlarda
arkeologlar, iklim uzmanları, tarihçiler, paleontologlar  (fosil bilimi) ve polinolojistler (polen
bilimi) tarafından yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır.  Ekolojik
denge üzerinde farklı derecelerde hasar yaratmış olsalar da, eski
toplumların yaşadıkları çevreye zarar vererek kendi geleceklerini kararttığı
süreç, sekiz ana kategori altında    incelenebilir:
 
Ormansızlaşma ve
yaşam alanlarının tahrip   edilmesi,
Toprakla ilgili sorunlar,
Su yönetimi sorunları,
Aşırı avlanma,
Deniz ürünlerinin
aşırı  tüketimi,
İnsanın
beraberinde getirdiği bitki ve hayvan türlerinin yerel türlere olan olumsuz
etkisi,
İnsan nüfusunun
aşırı  artışı,
İnsanların her
birinin yaşam ortamına getirdiği yükün   artması.
Peki,
bir toplumun çöküşünü nasıl “bilimsel” olarak inceleyebiliriz? Bilim çoğu zaman
yanlış  bir biçimde, “laboratuar
ortamında tekrar tekrar gerçekleştirilen kontrollü deneyler sonucu elde edilen
bilgi birikimi” olarak tanımlanmaktadır. Esasında, bilim çok  daha
kapsamlı  bir  olgudur.
Bilim, Dünyamız hakkında güvenilir bilgi edinme  aracıdır.
 
Belli
bir tür hakkında bilgi edinmek amacıyla, örneğin bir  bölgede
yerleşik  kuşların  nüfusunu bilinçli olarak yok ederken veya
sınırlandırırken, başka bir bölgede ellenmemiş kontrol grubu olarak aynı türden
başka bir kuş topluluğunu hayatta bırakmak, genel hatlarıyla ne uygulanabilir, ne yasal ne de etik olabilir. Bilimde
sıkça başvurulan bir yaklaşım “karşılaştırmalı 
yöntem”
veya “doğal deney”dir. Yani, değişkenler bakımından farklılık gösteren doğal
durumları karşılaştırmak. Bu kitapta, çevresel sorunların
  katkıda
bulunduğu  toplumsal  çöküşleri
anlayabilmek için benimsediğim yaklaşım da karşılaştırmalı   yöntemdir.
 
Geçmiş
toplumların çöküşlerini anlama çabalarıyla beraber  bazı
tartışmalar  da  tetiklenmiştir. Büyük bir fikir ayrılığı
yaratmanın yanında, önemli güçlüklerle yüzleşmeyi gerektirmiştir. Bunların
başında, geçmişteki bazı toplumların uygarlıklarının sonunu  getirecek
hatalar yaparak kendi sonlarını kendilerinin hazırladığı fikri
gelmektedir. Özellikle  de söz  konusu olan bu çöküşlerin sorumluları
günümüzde yaşayan bazı toplumların atalarıysa tartışmalar alevlenmektedir.
Şüphesiz ki çevreye zarar vermek, yaşadığımız zamanda büyük  bir
kabahat  olarak addedilmektedir.
Paleontologların “Atalarınız Hawai ve Yeni Zelanda’daki kuş  türlerinin
yarısını yok etti” ithamlarını, Hawai yerlileri ve Maoriler elbette hoş
karşılamaz. Benzer bir örnek, arkeologların Amerika yerlilerine “Anasaziler,
Güney Batı ABD’nin önemli bir
kısmını  ormansızlaştırdı” demesi
olabilir. Bilim insanları tarafından yapılan bu açıklamalar, sanki “Atalarınız
sahip oldukları toprakları iyi yönetemedi; o nedenle varlıklarına el konulması
haklı bir hareketti.” anlamına geliyor gibi algılanabilir. Yerlilerin çevreye
olan yaklaşımları konusunda  tarihi  varsayımlarda bulunmanın sadece yanlış
olduğunu değil, aynı zamanda tehlikeli olduğunu da düşünüyorum.
 
Yaratıcı
olan, verimli çalışan ve hatırı sayılır avcılık becerilerine sahip  olan Homo  sapiens
türü için çevresel ve doğal
kaynakları sürdürülebilir bir biçimde yönetmek, 50.000 yıl öncesinde de gayet
zordu. İster Avustralya kıtası, ister Kuzey Amerika,  Güney
Amerika,  Madakaskar, Hawai  veya Yeni Zelanda olsun, daha önceleri
üzerinde insan barındırmayan her toprak kütlesinin insanlarca
kolonileştirilmesinden hemen sonra, insan korkusu nedir bilmeyen ve öldürülmesi
kolay olan veya insanlarla gelen zararlılara veya hastalık türlerine bağışıklığı
olmayan büyük hayvan türlerinin hepsinin nesli tükenme eğilimi göstermiştir.
Çevre ve doğal kaynakları aşırı tüketme tuzağına her toplumun düşebileceği
yadsınamayacak bir   gerçektir.
 
Konuya
başka bir açıdan da yaklaşmak mümkün. Mesela Mayalar gibi çöken
uygarlıkların    pek çoğu aptal ve ilkel
olmanın tam aksine (en azından bir süre için) zamanının en yaratıcı ve  başarılı toplumları arasındaydı. Geçmiş
uygarlıklar yok olmayı hak eden ilgisiz ve kötü idareciler olmadıkları gibi
günümüzde her türlü sorunu çözecek bilgi birikimine sahip duyarlı çevreciler de
değildiler. Onlar, bizim gibi  insanlardı.
 
İzlanda’ya
varan Norveçli kolonistler ilk başta, görünüşte kendi ülkelerindekine
benzeyen  fakat aslında çok farklı olan
bir çevreyle karşılaştılar. İlk izlenimleri doğrultusunda adadaki verimli yüzey
toprağını ve mevcut ormanları tamamen yok ettiler. Bu facia girişim sonrasında
İzlanda, uzunca bir süre Avrupa’nın en fakir ve çevresi en fazla hasar görmüş
toprak parçası olarak yaşam mücadelesi verdi. Ancak İzlandalılar, geçmiş
deneyimlerden faydalandılar ve çevre koruma
anlamında çok katı önlemler aldılar. Bu çabaları sonucunda İzlandalılar,
Dünyadaki sayılı refah toplumlardan biri haline gelmeyi başardılar. Söylemek
istediğim, bu kitap sadece, ardı ardına sıralanmış depresif başarısızlık
öykülerinden oluşmuyor. Aynı zamanda
geleceğe  umutla  bakmamıza olanak veren ilham verici başarı
hikayelerine de yer   veriyor.
 
Çevre
ve doğal kaynaklara verilen zararın, bir toplumun çöküşündeki tek sorumlu
olduğunu söylemek de yanlış olacaktır. Çöküş sürecinde mutlaka başka unsurlar
da rol oynamaktadır. Bu bağlamda, şimdilerde çevresel çöküş olarak kabul edilen
olayları anlayabilmek için, buna katkıda bulunan olası unsurları beş boyutlu bir çerçeveye oturtma
yolunu seçtim. Bunların  dördü  (çevreye verilen zarar, iklim değişimi,
düşman komşular ve dost ticaret ortakları) belirli toplumlar  için alakasız olabilir. Ancak beşincisi – Toplumun çevre sorunlarına verdiği tepki
sadece  önemli değil aynı zamanda daima
belirleyici bir unsurdur. Çöküşün temellendiği beş boyutu biraz daha
detaylandırmakta fayda  görüyorum.
 
Çevreye Verilen
Zarar:
İnsanların çevreye kasıtsız olarak
verdiği hasarın boyutu ve geri çevrilebilirliği, toplumun (örn. Yılda km başına
kaç ağaç kesildiği gibi) ve yaşanan çevrenin özelliklerine (örn. tarım
verimliliği, mahsul yetişme hızı, vb.) bağlıdır. Çevresel özellikler, hasara
hassasiyet veya dayanıklılık (hasarın giderilmesi potansiyeli) olarak
değerlendirilir. Çevre derken ormanlar, denizler, toprak, balık popülasyonu
gibi pek çok alanın hassasiyeti veya dayanıklılığı kastedilmektedir. Kural
olarak, sadece bazı toplumların çevresel çöküşler yaşamış   olmasının
nedenleri   arasında,   insanlarının   fevkalade
düşüncesiz   oluşu     ve 
yaşadıkları    çevrenin   bazı    özelliklerinin istisnai     biçimde   hassas    oluşu  gelir.  Bazı
durumlardaysa, ikisi birden mevcut
 durumdadır.
 
İklim Değişimi: Günümüzde
iklim değişimini insan kaynaklı küresel
ısınmayla  bir  tutuyoruz; ancak aslında iklim değişimi
yeryüzünde ısı değişiklikleri, yağış miktarında artış veya azalma, volkanik
patlamalar, okyanus ve karaların dağılımı, Dünyanın ekseninin Gezegenin
yörüngesine göre değişmesi, buzulların hareketi gibi  doğal
güçlerle  ilintilidir. İklim değişimleri,
geçmiş toplumlar için büyük tehdit oluşturmuş,
bazılarının  çöküşüne  neden olmuştur. Tarih öncesi çağlarda insan
ömrünün çok kısa oluşu sonucu kısa vadeli
iklim değişimlerinin hatırlanamaması nedeniyle toplumlar, birkaç on yıl
süren bir yağış  dönemi ardından gelen ve
yarım yüzyıl süren  kuraklık  dönemine
hazırlıksız yakalanmışlardır. Daha kötüsüyse, insanlığın bugün bile,
iklimin ılıman olduğu dönemlerde üretim ve üremede artış gösterip, bugünlerin
fazla sürmeyeceğini unutmuş görünmesidir. Böyle olunca, iklim değiştiğinde
toplum, besleyemeyeceği kadar nüfus ve yeni
iklim  şartlarına uygun olmayan
yaşam alışkanlıkları gibi büyük sorunlarla karşı karşıya kalır
.
 
Günümüzün pek
çok toplumu için, iklim değişimiyle tetiklenen aşırı  sulama
kaynaklı  susuzluk ve kuraklık,
başlarına bela açacaktır. İklim değişimi bazı toplumların yararına işlerken,
bazısının canını yakacaktır. Çevre ve doğal kaynaklarını tüketen toplumların
iklim şartlarının yumuşak seyretmesi koşuluyla, varlığını sürdürebildiğine dair
geçmişten bir çok örnek verilebilir. Ancak bu toplumlar, iklimin daha kurak,
soğuk, sıcak, yağmurlu veya değişken olması karşısında, kısa sürede çöküşün
eşiğine  gelmiştir. Peki, o  zaman çöküşe
asıl neden olan, insanın çevre üzerindeki etkisi mi yoksa iklim değişimi
midir? Hayır, bu şekilde basitleştirmek doğru olmaz. Bunun yerine şöyle
diyebiliriz. Eğer bir toplum çevresel kaynaklarını sadece kısmen tükettiyse,
iklim değişimi sonucunda meydana gelen kaynak kıtlığını atlatabilir. Tersi
durumda ise, zaten kaynaklarını hoyratça tükettiğinden, iklim değişiminin
sonuçlarına katlanacak gücü kalmayacaktır. İklim değişimi doğal bir süreç
olmasına rağmen, küresel ısınmayı aşırı biçimde arttıran, yeryüzündeki sorumsuz
faaliyetlerimizdir. Çevreye verilen zarar ve iklim değişimi birleştiğinde,
sonuç ölümcül olmaktadır.
 
Düşman Komşular: Tarih
boyunca birkaçı hariç bütün toplumlar coğrafi açıdan diğerlerine yakın
olduklarından, birbirleriyle ilişkide
bulunmuşlardır. Komşu toplumlar arası
ilişkilerin  ara ara ya da daima
düşmanca olduğu görülmüştür. Bir toplum gücünü koruyabildiği sürece  ve çevresel zarar dahil herhangi bir nedenden
ötürü zayıflayana kadar, düşmanlarını uzak tutmakta başarılı olabilir. Böylesi
durumlarda çöküşün doğrudan nedeni, askeri fetihlerdir Ancak altta yatan temel
unsur, toplumun zayıflamasına neden olan
genel süreçtir. Buna  göre
ekolojik veya başka nedenlerden ötürü meydana gelen çöküşler, sıklıkla askeri
hezimetler olarak maskelenmiştir. Buna verilebilecek en iyi örnek, Batı Roma
İmparatorluğu’nun çöküşüdür. Roma, bin yıl boyunca sınırlarını  kuşatmış
olan  Kuzey  Avrupa ve Orta Asya’da yaşayan “Barbar”
kavimleri başarılı bir biçimde defetmeyi bilmiştir. Fakat, en sonunda savaşı
kazananlar Romalılar değil, barbarlar olmuştur. Bu  temel
değişiklik, nüfusları arttıkça daha iyi silahlar, atlar edinip daha iyi
örgütlenmesi gibi barbar kavimlerin geçirdiği değişimden veya Orta Asya’daki
steplerin iklim değişiminden olumlu etkilenmelerinden mi kaynaklanmıştır? Yoksa
barbarlar, Roma’nın ekonomik, politik ve çevresel anlamda, kendi içindeki
olumsuzluklar nedeniyle zayıflamasını fırsat mı bilmiştir? Tarih boyunca benzer
sorular farklı toplumlar için sorulabilir. Sonuç olarak, komşularla ilişkilerin
boyutu ve şekli, toplumların gidişatında önemli rol   oynamaktadır.
 
Dost Ticaret
Ortakları:
Bu kapsamdaki faktörler,
yukarıdakilerin tersine işleyen bir boyuttur. Dost komşulardan gelen destek
azaldıkça, düşman  komşuların saldırıları
artar.  Tarih boyunca, birkaç istisna  dışında tüm toplumların düşman komşuları
kadar, dostane  ticari ortakları da
olmuştur. Çoğu zaman ticari ortakla düşman, tavrını dostlukla düşmanlık
arasında değiştirip duran aynı komşudur aslında. Toplumların çoğu,  bir
dereceye  kadar gerek temel
ihtiyaç maddelerinin ithalatı (ABD’nin petrol ithalatı, vb.)  gerekse
kültürel  bağlar (Avustralya’nın
İngiltere’ye kültürel yakınlığı gibi) açısından dostane komşuluk ilişkilerine
bağımlıdır. Bu durumda ticari ortağın
(çevresel hasar dahil) herhangi bir nedenle zayıflayıp gerekli malı ya da kültürel
bağı sağlayamaması durumunda, dostu olan toplum
da
zayıf düşecektir. Bu, çeşitli toplumlarda karşımıza çıkan  bir sorundur. Örneğin, petrol   için, ekolojik olarak kırılgan ve siyasi
açıdan sorunlu Üçüncü Dünya ülkelerine bağımlı olan Birinci Dünya’nın 1973’te
karşılaştığı petrol ambargosunda olduğu gibi, yakın tarihte de yaşanmış bir
durumdur.
 
Toplumun Çevre
Sorunlarına Verdiği Tepki:
Çevreyle ilgili
olsun olmasın,  toplumun içinde bulunduğu
sorunlara verdiği tepki de çok önemlidir.
Farklı  toplumlar,  benzer sorunlara farklı yaklaşıp, farklı
tepkiler verir. Mesela, geçmiş toplumlarda ormanların yokedilmesi sorunu pek
çok yerde görülmüşken, bazıları bunun üstesinden gelemeyip  çökmüş, bazısı ise sorunu çözerek gelişimini
sürdürmüştür. Birbirinden bu kadar farklı sonuçlara ulaşılmasının nedeni, sorun
karşısında toplumun verdiği tepkidir; ve bu tepkiler toplumun siyasi, ekonomik
ve sosyal kurumlarıyla kültürel değerlerine bağlıdır. Toplumun sorunlarını
çözüp çözemeyeceğini, ya da en azından çözmeyi denemeyi, bu kurumlar ve sosyal
değerler belirler.
 
Bu
kitapta bahsi geçen toplumların çöküşü veya kalıcılığı, yukarıdaki  beş
boyut  çerçevesinde
incelenmektedir. Çevreye verilen zararın, tüm çöküş hikayelerinde başrol
oynadığını iddia etmek, elbette abesle iştigaldir. Günümüzden ve geçmişten
verilebilecek birer karşı örnek, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Romalıların
M.Ö. 146’da Kartacayı yok etmesidir. Bu olaylar, askeri  ve ekonomik unsurların, tek başına çöküş
sürecini tetiklemeye yeterli olduğunu kanıtlamaktadır. Genelde toplumların
çöküşü, bazı durumlarda iklim değişimlerinin, düşman komşuların, ticari
ortaklıkların da etkili olduğu ve toplumun verdiği tepkilerin de dahil olduğu
çevresel kaynaklı durumlardır.
 
Günümüzde,
insanın çevre üzerinde yarattığı etki çok tartışılmaktadır.  Bir yanda çevreciler  bir yanda çevreci olmayanlar olarak
ayırabileceğimiz iki cephe vardır ki, çevreciler mevcut çevre sorunlarının çok
ciddi olduğunu, acilen müdahale edilmesi gerektiğini  ve
mevcut  ekonomik  büyüme ve nüfus artışının bu şekilde devam
ettirilemeyeceğini savunurlar. Çevreci olmayan cephe ise, çevrecilerin
kaygılarının abartılı olduğunu ve iktisadi büyüme ve  nüfus artışının mümkün  ve
arzu edilen şeyler olduğunu ileri sürmektedir. Eskiden sanayiciler ve
işadamları, fabrikalarının ve işletmelerinin çevreye olan etkisini hiç
umursamazken, artık birçok işadamı, çevreci bir yaklaşım edinmiştir. Öte
yandan, iş dünyasında  olmadıkları halde,
çevrecilerin iddialarına burun kıvıranlar
da vardır. 
 
Uluslararası alanda en büyük çevreci kurumlardan biri olan ve
çok uluslu  çıkarları bulunan, Dünya
Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin Amerika Şubesinin  Başkanlığını yürüttüğüm on   iki yıl boyunca, çevreci olmayan cepheden
yoğun eleştiri aldım. Kıyamet tellallığı yaptığımı, riskleri abarttığımı ve
nesli tükenmekte olan hayvanları insanların ihtiyaçlarının önüne koyduğumu
söyleyenler oldu. Oysa ki, elbette Yeni Gine’deki kuşları seviyorum; ama
ailemi, arkadaşlarımı ve diğer insanları daha çok seviyorum. Benim çevre
meseleleriyle ilgilenmemin nedeni, sonuçlarının kuşlardan öte, insanları
etkileyeceğini biliyor  olmam.
 
Diğer
yandan, çevresel kaynakları acımasızca sömüren ve genelde çevre karşıtı
olarak  görülen iş kollarında da
tecrübeli olduğumu belirtmeliyim. Dolayısıyla demir madenlerinde, petrol    ve doğalgaz şirketlerinde ya da sığır
çiftliklerinde çalışanların veya işverenlerin düşüncelerini yakından öğrenme
fırsatım oldu. Bazı işletmelerin gerçekten de çevreye ne kadar duyarlı olduğuna
tanık oldum. Fakat bazılarının da çevreyi çok feci boyutlarda mahvettiğini  gördüm.
Her  iki  durumda da gözlemlerimi açıkça belirttim.
Buna rağmen, hakkımda olumsuz eleştiri yapan çevre karşıtları gibi, zaman zaman
iş dünyasından çıkarım olduğunu söyleyen çevreciler de    oldu.
 
Bu
yüzden, bu kitabı yazarken hem çevre sorunları, hem de iş dünyasının gerçekleri
bakımından tecrübe sahibi olan ve orta yolu bulmaya çalışan biri olarak görüş
bildiriyorum. Dolayısıyla, şu anda asıl derdim, farklı işletmelerin nasıl olup
da birbirinden bu kadar farklı çevre politikaları benimsiyor olduğu. Fikrimi
soracak olursanız, modern dünyanın en büyük güçleri halini almış büyük
şirketler ve çevreciler, birbirleriyle işbirliğine gitme yoluna razı gelmedikçe
ve insanlık tarihi boyunca yapılmış hatalardan ders çıkarmadıkça, gezegenimizin
çevre sorunlarını çözmenin olanağı yok. Şimdi geçmişe bakıp ders çıkarma zamanı
olduğuna göre önce  eski toplumlara
ve   nasıl çöktüklerine bir göz atalım
ardından da şu anda yaşanan sorunları   inceleyelim.

 

 

Paskalya
Adasında Alacakaranlık
Tarih
öncesi Polinezya halkının geniş bir coğrafyaya yayılması, belki de insanlık
tarihinin en dramatik deniz keşfi sürecini temsil eder. M.S. 1200 yılına kadar
eski insanların Asya  ana  karasından ayrılıp Endonezya adaları
üzerinden Pasifik Okyanusu’na açılarak, Avustralya ve Yeni Gine’ye yayılışı,
Yeni Gine’nin doğusunda bulunan Solomon Adaları’ndan öteye gitmemişti. Tam bu
sıralarda, Yeni Gine’nin kuzey doğusundaki Bismarck Takım  Adaları’ndan
geldiği  söylenen,  denizcilik ve çiftçilik becerileri gelişmiş
(aynı zamanda Lapita stili olarak adlandırılan seramikler üreten) insan
topluluğu, Solomon Adaları’ndan  doğuya
doğru yelken açarak amansız denizlerde
1500 kilometrelik bir yol katetmiş ve Fiji, Samoa ve Tonga’ya  ayak
basmakla  Polinzeya  insanlarının ataları olarak tarih
sayfalarında yerlerini   almışlardır.
 
Pusula,
yazı  ve metal aletler  gibi araçlardan mahrum  olsalar
da, Polinezyalılar seyrüsefer  ve
yelkenli kano imalatında birer ustaydılar. Radyokarbon tarihlendirme
tekniği  sayesinde  –  çömlek,
ev ve tapınak kalıntıları, yemek artıkları ve iskeletler gibi – arkeolojik
buluntulardan, bu insanların yaklaşık olarak hangi tarihlerde ve hangi rotayı
kullanarak yayıldıklarını artık öğrenmiş bulunuyoruz. M.S. 1200 yılına
gelindiğinde Polinezyalılar, Hawai – Yeni Zelanda – Paskalya Adası’ndan oluşan
büyük bir üçgende yaşama müsade eden tüm kara parçalarına    ulaşmıştı.
 
Polinezyalıların
ataları tarafından başlatılan ilk yayılma dalgası doğuya, birbirlerine sadece
birkaç günlük yelkenli seyahati kadar mesafede olan Fiji, Samoa ve Tonga
adalarına kadar  erişmiştir. Bu
insanların ulaştığı Batı Polinezya takım adalarıyla Doğu Polinezya olarak
anılan takım adalar (Cooks, Societies, Marquesas, Australs, Tuamotus, Hawai,
Yeni Zelanda, Pitcairn ada takımı  ve
Paskalya) arasındaki uzaklık, kat kat fazlaydı. Sebebi ister gelişen kano
mühendisliği ve  seyrüsefer becerileri,
ister okyanus akıntılarındaki
değişiklikler,  su  seviyesinin
düşmesiyle  basamak olarak
kullanılabilecek adacıkların yüzeylenmesi veya şans olsun, bu son yolculuğun
gerçekleşmesi, 1500 yıl gibi çok uzun bir aradan sonra   gerçekleşebilmişti.
 
M.S.
600-800 dolaylarında insanlar, Doğu Polinezya’ya en yakın olan Batı Polinezya
adaları, Cooks, Societies ve Marquesas’ta yaşamaya başlamıştı. Gelişen nüfus,
buraları merkez alarak civardaki ıssız adalara yerleşmek için, bir basamak
olarak kullandı. Nereden baksak 4000
kilometrelik yolculuğun ardından M.S. 1200’de, Yeni Zelanda’ya
ulaşılmasıyla insanoğlu Pasifik’te yaşamaya uygun tüm adalara yerleşmiş  oldu.
 
Günümüz
teknolojisinden yoksun küçücük kanolarla Mangareva’dan doğuya  yönelerek
böylesi uzun bir yolculuktan sonra
okyanusun ortasında  eni ve  boyu 15’er kilometreyi geçmeyen  bir adaya ulaşmış olmak, bizler için hayal
etmesi bile neredeyse imkansız  bir  şey.
Fakat,  Polinezyalı denizcilerin
kara parçasından yaklaşık 250 kilometrelik bir çapta uçuşan kuşları
inceleyerek, henüz gözle görünmeyen adaların varolduğunu kavrama yeteneğine
sahip olduklarını aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Bu bilgiler, Polinezyalı
kano seyyahlarının, Paskalya  gibi  adaları nasıl bulduklarını  aydınlatmaktadır.
 
Paskalya
Adası dendiğinde, elbette akla hepimizde büyük merak  uyandıran
gizemli  heykel ve platformlar
gelir. Polinezya bölgesinde sıkça karşılaştığımız böylesi yapıların, neden
Paskalya adasındaki toplumsal yaşamın bu denli odağında olduğu, buraya  yerleşenlerin
niye  tüm kaynaklarını bu uğurda
harcayıp en büyüklerini yapmaya çabaladığı soruları, adanın gizemini
arttırmaktadır. Bunun  birçok sebebi
olabilir. Öncelikle, adada  bolca  bulunan Rano Raraku tüfü,  tüm Pasifik’te işlemesi en kolay taş olma
özelliğindedir. Fakat daha da önemli bir neden, Paskalya Adası’nın coğrafik
olarak tecrit edilmiş olmasıdır. Civar adalardaki toplumlar birbirlerine
yakınlıklarından ötürü emeklerini ve kaynaklarını adalar arası ticaret, işgal,
keşif, kolonileşme ve   göç gibi
faaliyetlere harcamıştır. Diğer adalardaki kabile reisleri, prestijlerini
adalar arası faaliyetler üzerine oturturken, Paskalya adası yerlileri diğer adalara
uzak, hatta neredeyse erişemez olduklarından, var oluşlarını bu heykellerin en
görkemlilerini yapmak üzerine temellendirmişlerdir. Adadaki kabileler, daha
büyük heykeller yapabilmek için birbiriyle yarışmıştır. Kabile reisleri de,
insanlarının inançlarını bu rekabet uğruna istismar etmişlerdir. Bu heykellerin
dikilmesi için ağaç liflerinden yapılan çok kalın ve uzun halatlar
gerektiğinden çok  miktarda  ağaç
kesilmesi  gerekmiştir.

 

Ormanların
yok edilmesiyle az sayıda maki türü dışında insanın faydalanabileceği ağaç türü
yok oldu. Bu sonuç, Adalıların birçok kayıp vermesine yol açtı. Ormanlar yok
olunca,  bazı  kuş
türleri adayı terk etmiş; dolayısıyla mefruşat malzemesi olarak
kullanılan kuştüyü, ağaç kabuğu     gibi
ham maddeler kaybedilmiştir. Şifalı bitkilerin yok olması, ada halkının
sağlığını,  orman  meyveleri ve yemişlerinin kayboluşu da,
beslenmelerini doğrudan etkilemiştir. Ağaçlar kalmayınca kano yapımı da sona
ermiş, ticaret durma noktasına gelmiştir. Yabani olarak elde edilen gıdalar ve
kanosuz avlanamayan balıklar olmayınca, yeterli yiyecek bulmak zorlaşmıştır.
Ağaçların kesilmesi toprak erozyonuna neden olduğundan, tarım mahsulleri de
azalmıştır. Sonunda,  kendilerini  tanrılarla akraba olarak gören kabile
reislerinin bereket dualarının boşa çıktığını gören savaşçıların isyanıyla,
adada iç savaş başlamıştır. Paskalya adasındaki alacakaranlıkta, eski siyasi
ideolojiyle birlikte eski inanç sistemi de  çökmüştür.
 
Ne
yazık ki, Avrupalıların gelişiyle, Adalıların hiçbir şekilde bağışıklığı
olmayan bulaşıcı hastalıklar da adaya ulaştığından, salgın sonucunda çok sayıda
insan hayatını kaybetmiştir. Bu yetmezmiş gibi, hayatta kalanların yarısı da
Peru’lular tarafından köle olarak madenlerde çalışmak üzere kaçırıldı. Onların
da çoğu, tutsakken hayatını kaybetmiştir. Uluslararası  baskılar
sonucu  adaya geri gönderilen bir
düzine kişinin adaya çiçek hastalığı taşımasıyla salgına yakalanan yerliler de
telef oldu. Sonunda, Katolik misyonerler 1872’de adaya  yerleştiğinde,  yerli
nüfusun  sayısı  111’e inmişti. Bu arada Batıdan gelen
gemilerle adaya ulaşan fareler, kalan kuş türlerinin de yok olmasına sebep
oldu. Avrupalı tacirler Adaya koyun getirdikten sonra, arazi mülkiyeti talep
etti. 1888’de Şili’nin topraklarına kattığı Ada, İskoç bir şirketin yönetiminde
bir koyun çiftliğine dönüştü   ve Adanın
yerlileri, şirkete boğaz tokluğuna çalışmak zorunda bırakıldı. Ormanların
yokedilmesiyle tetiklenen süreç, tüm bir toplumun çöküşüyle sona ermiş oldu.
Paskalya adasının çöküşünün  ardında,
insanın çevreye olan etkileri, özellikle ormansızlaştırma, kuşların yokedilişi
ve bu etkilerin arkasındaki kabileler arası siyasi, sosyal ve dini etkenler, kabileler ve reisler
arasındaki çekişme ve rekabet
(birbirinden daha büyük heykeller dikmek uğruna daha fazla kaynak tüketilmesi),
en önemlisi de, başka bir yere göç edebilecek imkanlarının olmayışı   yatar.
 
Paskalya  adasının yaşadıkları, bir toplumun
kaynaklarını aşırı tüketerek düşeceği durumu
net bir şekilde gösteren etkileyici bir örnektir. Paskalya adası ve
modern dünya arasında tüyler ürpertici biçimde bariz bir paralellik vardır.
Küreselleşme, uluslararası ticaret, jet
uçaklar  ve  internet sayesinde, bugün yeryüzündeki tüm
ülkeler kaynaklarını paylaşmakta ve birbirini etkilemektedir. Aynen
Paskalya’daki bir düzine kabilenin yapmış olduğu  gibi.
Paskalya  adası,  Pasifik Okyanusu ortasında tek başına bir
adadır; aynen Dünya Gezegeninin uzayda olduğu gibi. Aynen adaya sıkışıp kalan
Paskalyalılar gibi, biz modern dünyalıların da güçlükler  karşısında
kaçacak başka bir yeri yok; yardıma çağırabileceğimiz kimse de yok.
İşte  Paskalya  Adası toplumunun çöküşünün bir metafor olarak
görülmesinin nedeni de budur. Gelecekte bizi
bekleyen  en kötü senaryo, bu
işte. 17.yy’da sayıları sadece binleri bulan Paskalya halkı,  yalnızca
taştan aletleri ve kas gücüyle çevrelerini mahvedebildiyse ve
dolayısıyla toplumlarını çökerttiyse, günümüzün milyarlarca insanı, metal
gereçleri ve makine gücüyle daha kötüsünü yapamaz mı? Böylesi bir acı sonla
yüzleşmemek için, çok dikkatli davranarak, avantajımıza olan farkları
kullanmamız gerekmektedir. Bir an önce yapılması gerekenlere son bölümde    değineceğim.
Hayatta
Kalan Son İnsanlar: Pitcairn ve Henderson
Adaları
Mangareva
toplumunu kısa sürede iç savaş ve  kronik
açlıkla  yüzyüze  bırakan nedenler,  fazla nüfus ve yetersiz gıdadır. Burada
yaşayan insanlar, çok geçmeden protein
ihityacını  karşılamak için
yamyamlığa başladı. Sınırlı miktardaki verimli toprağa  sahip
olabilmek  için,  kıyasıya bir kavga baş gösterdi. Kazanan
taraf, kaybedenlerin toprağını bölüştü. Doğu ve Batı Managareva’daki küçük
askeri diktatörlüklerin, 10km uzunluğunda bir adanın  hakimiyeti
için  sürekli savaşması, bu kadar
trajik sonuçlar doğurmamış olsa, bize komik dahi gelebilirdi. Yerlilerin elinde
kano inşa edecek ağaçları olduğunu varsaysak bile, böylesi bir siyasi
karışıklık ortamında kanolarla okyanus seferlerine çıkmak için gerekli olan
işgücünü ve erzağı derlemek, bir hayli zor olmalıydı. Merkezi bir konuma sahip
Mangareva’nın çökmesi Marquesas, Societies, Tuamotus, Pitcairn ve Henderson
adalarını birbirine bağlayan Doğu Polinezya
ticaret  ağının  çözülmesine
neden oldu.

 

Sosyal
ve siyasal karmaşaya ve de kanolar için gerekli olan kerestenin yok olmasına
neden olan çevresel hasar, Güneydoğu Polinezya’daki adalar arası ticareti sona
erdirdi. Ticaretin kesilmesiyle, Mangarevalılar’ın sorunlarının daha da
ciddileşmiş olduğu kesindir. Pitcarin ve Henderson yerlileri için bu gelişimin
sonuçları daha da vahim olmuştur. Bu sürecin sonunda o adalarda yaşayan kimse
kalmamıştır. Pitcairn ve Henderson nüfuslarının ortadan kaybolması  ardında, büyük olasılıkla Mangareva ile olan
ilişkilerin kesilmesi   yatar.
 
Acaba
Henderson’da hayatta kalan yerliler, kuşaklar boyunca, ömürlerini ufukta bir
türlü görünmeyen kanoları bekleyerek mi geçirdiler? Belki bir süre sonra kano
kavramı bile, ancak belleklerinde uzak bir hayal olarak kaldı. Pitcairn ve
Henderson adalarındaki yaşamın nasıl yavaş yavaş yok olduğu hakkında net
detaylara sahip olmasak da, kendimi bu sürecin dramatik gizemini düşlemekten
alıkoyamamışımdır. Başka tecrit edilmiş toplumların nasıl sona erdiği hakkında
bildiklerimle, kafamda bu senaryonun nasıl sona erebileceğini düşünüp durdum.
İnsanlar başka yerlere göç etme olasılığı olmaksızın bir yere hapsolduğunda,
düşman gruplar için birbirinden uzaklaşmak, sorunun çözümü olmaktan çıkar. Bu
gerilimli ortamda katliamlar yaşanmış olabilir. Pitcairn adasındaki asi
topluluğun neredeyse kökünü kurutan böylesi bir olaydı. Cinayet ve  katliamları tetikleyen olaylar Mangareva,
Paskalya veya Kaliforniya’da kar
fırtınasına  kapılan  Donner Grubu1 olduğu gibi, gıda yetersizliği  ve
sonucunda  yamyamlık  olabilirdi.
Kendilerini  çaresiz hisseden
insanlar, belki de topluca intihar etti. 1898’de yaşanan benzer bir  ümitsizlik durumu, bir yıl süreyle buzlar
arasında sıkışıp kalan Belçika Antartika Keşif Ekibi’nin bazı üyelerinin de
cinnet geçirmelerine neden olmuştu. Diğer bir feci son, II. Dünya Savaşı
sırasında Wake  Adası’nda mahsur kalan
Japon garnizonunun başına gelen gibi, açlıktan ölüm olabilir. Böylesi bir
sonucu, kuraklık, tayfunlar veya tsunamiler (dev dalgalar) de tetiklemiş
olabilir. Böyle feci sonların dışında, daha uslu olasılıklar da yok değil. Bir
kaç kuşaklık tecrit süresinden sonra, Pitcairn ve Henderson’daki yüz kişilik
kadar mikro toplumda, herkes birbirinin akrabası  haline
gelmiş  ve  ensest tabular gereği kimse birbiriyle
evlenemez hale gelmiş olabilir. Yani, Kaliforniya’daki Yahi Kızılderilileri’nde
olduğu gibi, çocuk yapmayan ve yaşlanan nüfusun, zamanla ortadan kalkma  olasılığı vardır. Toplum, ensest tabuları
gözardı etmiş olsa bile, akraba birliktelikleri nedeniyle ırsi fiziksel
anormalliklerde patlama yaşanmış olabilir. Bunun örneklerine,
Massachusetts’teki Martha’s Vineyard Adası’nda ve Atlantik’teki ücra Tristan da
Cunha adasında   rastlanmıştır.
Eskiler:
Anasazi
ABD’nin
Güneybatısına baktığımızda, çökmüş olan bir değil, birçok kültürden söz
edebiliriz. Buradaki toplumların başından, değişik zaman ve mekanlarda bölgesel
çöküşlerden, köklü yeniden yapılanmalara veya yerleşimlerini terk etmeye kadar
varan birçok olay geçmiştir. Peki, birbirine komşu sayılacak toplumlarda
böylesi gerilemelerin veya ani değişikliklerin sorumlusu ne olabilirdi? Tek bir
nedenin sorumlu olarak gösterildiği açıklamaların en popülerleri arasında,
çevreye verilen zarar, kuraklık veya savaş ve yamyamlık vardır. Çoklu
unsurlardan da  söz  edilebilir;
ancak  temelde bir tane ana sorun
vardır : ABD’nin Güneybatısı tarım açısından kırılgan ve marjinal bir
coğrafyadır. Yağmur rejimleri tutarsızdır, toprak çabuk yorulur ve ormanların
gelişmesi çok uzun zaman alır. Bu koşullar karşısında, bölgede bu kadar  karmaşık
tarım  toplumlarının  gelişmesi
hayret uyandırıcıdır.
 
Anasazilerin
ve bölgedeki diğer toplumların çöküşü, insanın çevreye getirdiği yükle iklim
değişikliğinin ortak etkisini göstermek açısından, dolayısıyla sonu savaşa
kadar varan çevre  ve  nüfus sorunları, ithalat ve ihracata bağımlı
kendine yetemeyen karmaşık toplumların güçlü ve zayıf yanlarını göstermek
açısından, nüfus ve güç anlamında zirve yaptıktan hemen sonra çöken  toplumlar gibi bu kitabın iskeletini
oluşturan kavramlar bakımından, fazlasıyla
 aydınlatıcıdır.
 
 ————————————-
1 Donner Grubu 1846-1847 kışında Kaliforniya’ya doğru
yola çıkan ve Sierra Nevada’da kar fırtınasında
mahsur kladıktan sonra yaşamak için yamyamlığa başvuran
33 kişilik topluluk.
—————————————————-

 

 

Topluma
yeterli besin sağlayacak tarımsal faaliyet için gerekli olan suyu temin etmek,
yani Güneybatı coğrafyasının ana sorununun üstesinden gelmek  için
geliştirilen, en azından üç farklı
zirai yöntemden söz edilebilir:
 
* Daha
çok yağmur alan yüksek rakımlı yerlerde tarım
 yapmak,
 
* Yeraltısuyu seviyesinin bitki köklerinin erşebildiği kadar yüzeyde olduğu yerlerde tarım
yapmak,
 
* Yağmur
sularını hendek ve kanallarda  biriktirmek.
 
Tarım
bu üç yöntem etrafında şekillenmiş olsa da, insanlar farklı yerlerde   farklı,
Yüksek
rakımlı yerlerde yaşamak (örn. Mogollonlular) Bunun riski özellikle soğuk geçen
yıllarda yeterli ürün yetiştirememektir. Zıt uçta ise, daha sıcak olan düşük
rakımlı yerlerde kapsamlı sulama sistemi kurma gerekliliği vardır. Bunun riski
de sulama kanallarının sağanaklarda sele neden  olabilmesidir.
 
Kaynakların  ve
yeraltı  suyu  seviyesinin
yüzeye  yakın  olduğu
yerlerde  tarım yapmak
(örn.
Mimbreler).
 
Belli
bir bölgede yoğun tarım yapmak ve
toprağın yorulmasıyla başka  yere
geçerken  eski alanı nadasa bırakmak.
Ancak bu yoğun nüfuslu toplumlarda etkin
değildir; çünkü  sık sık hareket
etmek giderek  zorlaşır.
 
Yağmurun
yeterli olup olmadığına bakmaksızın, bir çok yerde tarım yapmak ve hasat zamanı
yağmurun yağdığı yerlerdeki ürünleri   değerlendirmek 
gibi
stratejiler hayata  geçirmiştir.
 
Geliştirilen
çeşitli çözümlerin tamamı, beraberinde ciddi bir risk getirmektedir. Ardarda
bir  kaç yıl boyunca yeterli yağış alan
bir coğrafyada yaşayan bir toplumun nüfusu artabilir. Bu durum, toplumun
giderek daha karmaşık ve birbirine bağımlı hale gelmesine ve artık kendi
kendine yetememesine neden olabilir. Daha küçük nüfuslu ve dolayısıyla
birbirine daha az bağımlı, kendine yetebilen toplumlara kıyasla, böylesi
toplumların bir kaç  yıl boyunca  olumsuz
hava koşullarıyla  başa çıkması,
çok daha zor olacaktır. Sözünü ettiğimiz ikilem, Long House Vadisi’nde bulunan
Anasazi yerleşiminin sonunu  getirmiştir.
Chaco
Kanyonu
 
Anasazi
bölgesinde oluşmuş en büyük ve dolayısıyla üzerinde en çok arkeolojik araştırma
yapılan  yerleşim,  New
Mexico’nun  kuzeybatısındaki  Chaco
Kanyonu  halkıdır.  Bu
insan topluluğu 
600
dolaylarında ortaya çıkmış ve yaklaşık 5 asır sonra 1150-1200  dolaylarında
yok  olmuştur. Chaco, karmaşık bir
yapıya sahip, coğrafik olarak geniş bir alana yayılmış ve Kolomb  öncesi Kuzey Amerika’daki en büyük yapıları
inşa etme becerisini gösteren, entegre bir toplumdu. Peki, bu toplum neden
günümüz şartlarında bile halen kimsenin yaşamadığı bir yere yerleşmiş ve daha
da önemlisi, inşasına o kadar emek harcadıktan sonra burayı neden  terk
etmişti?  Tüm Anasazi yerleşimleri
arasında en gelişmiş inşaat teknikleri ve en karmaşık siyasi  ve
toplumsal düzen, neden Chaco Kanyon’unda hayat
bulmuştu?
 
Chaco’nun
başlıca avantajı, çevresel kaynaklıydı. Kanyonun içi ve 80 km’lik çaplı
çevresi, Bölgenin kalanına kıyasla, kalabalık bir nüfusu kaldıracak, ideal
özellikler sunuyordu. Bölge aynı zamanda besin olarak kullanılabilecek zengin
bir flora ve fauna yapısına sahip
olmakla  beraber, tarla bitkileri
için uzun bir büyüme sezonu sağlayabiliyordu. Bu avantajların yanı sıra,
güneybatı bölgesinin kırılganlığı nedeniyle, Chaco Kanyonu’nun  elbette
iki  önemli dezavantajı  da vardı.
İlki, su kaynaklarının idaresi sorunu, ikincisiyse ağaç büyüme
hızının  yavaş  oluşu
yani  ormansızlaşmaya eğilimli
olmasıdır. Bölgede yaşayan bir fare türünün, coğrafyanın nemsiz kuru ortamında
bozulmadan kalan dışkı kalıntıları üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar,
Chaco’lar için dönüm noktası sayılabilecek bir tarihe işaret eder. Nüfus
anlamında M.S. 1000 yılında doygunluğa ulaştığı tahmin edilen bölgede bulunan
dışkılar, bu tarihten önce  %75’lik  protein
içeren  pinyon ağacı fındığı ve
ardıç dahil, hem besinsel hem de inşaat malzemesi ve yakacak olarak değeri olan
bitki kalıntıları barındırırken, M.S 1000’den sonraki dışkılardaki çeşitlilik,
şiddetli azalmaya işaret etmektedir. Buradan anladığımız, ormanların çok kısa
bir sürede tamamen tükenmiş    olduğudur.

 

Chaco
yerlileri, bu gelişme doğrultusunda, sadece yeni besin kaynaklarına değil, aynı
zamanda keresteye ihtiyaç duyar hale gelmiştir. Ancak, bu olumsuz gelişmelere
karşın, ya da belki de Anasazilerin sorunlara geliştirdiği çözümler sayesinde,
toplum nüfusu artmaya devam etmiştir. (tahminlere göre en azından 5.000 kişi)
Kendine yetemeyen toplum, ihtiyaçlarını karşılamak için yakınlardaki uydu
yerleşimlerden yararlanmaya başlamıştır. Bunu, zamanında  ulaşımı
kolaylaştırmak için yapılan görkemli yollardan ve Kanyon çevresindeki
yerleşimlerdeki mimari benzerliklerden anlıyoruz. Daha büyük bir toplumu
besleyebilmek için yapılmış
rezervuar  ve  barajlar her şeyin düzgün işlemesi için ciddi
planlamaların yapıldığını gösteriyor. Bu süreçte, Chaco Kanyonu’nun ithal
malların girdiği, ama hiçbir ihraç malın çıkmadığı bir kara deliğe dönüşmüş
olduğunu söylemek yanlış olmaz. Chaco toplumu, lüks içinde yaşayıp iyi beslenen
zenginler ve tarımsal üretim yapan işçi sınıfından oluşan küçük bir
imparatorluk haline gelmişti. Peki, uydu yerleşimler hiçbir maddi karşılık
almadan neden Chaco’yu desteklemeye devam etti?
Belki  de cevap, günümüzde örneğin
İtalya kırsalının neden Roma’yı beslemeye devam ettiğiyle benzerlik
göstermektedir. Başkentler -bugün olduğu gibi- o zamanlarda da siyasi ve dini
merkez konumundaydı. Chacolular da, Modern İtalyanlar gibi karmaşık, birbirine
bağımlı toplumlarda yaşamaya alışmıştı. Kendi kendine yeten basit toplumsal
modele geri dönmelerine olanak    yoktu.
 
Az
önce de söz ettiğim gibi, bu tek taraflı sayılabilecek ilişki için dönüm
noktası, M.S. 1000 gibi görünmektedir. Arkeolojik alanlardaki çöplüklere
bakarak, besin kalitesinin belirgin şekilde azaldığını görürüz. İnsanlar, geyik
gibi büyük avlar yerine tavşan ve farelere yönelmiştir. Bu dönemden sonra inşa
edilen veya tadilattan geçen binaların pencerelerinde, azalma ve küçülme   göze çarpmaktadır. Bu, korunma ihtiyacının
arttığına dair çok açık bir belirtidir. Başka bazı Anasazi yerleşimlerinde
yaşanan çatışma ve hatta yamyamlık olaylarına dair izler daha da çarpıcıdır.
Dik yamaçların tepesine taşındığı anlaşılan yerleşimlerin, bunu tehdit altında
hissettiklerinden yaptığı fazlasıyla muhtemeldir.
 
Chaco
toplumu için son darbenin Kuraklık olduğunu,
bölgede bulunan kütüklerde yapılan ağaç halkası araştırmalarından biliyoruz.
Kuraklığın, M.S. 1130  yılında  zirve
yaptığı  anlaşılmaktadır. Büyüyen
nüfus ve azalan tarım arazisi kuraklıkla birleşince, yeterli gıda üretimi
olanaksız hale gelmiştir. Daha önceleri merkezi besleyenlerin, bu koşullar
altında desteklerini geri çektiklerini söylemek sanırım yanlış bir
yorumlama   sayılmaz.
 
Kitabın
ilk bölümünde söz ettiğim beş ögeli çerçeveyi bu kapsamda düşünecek olursak, en
azından
bu ögelerden üçünün, Anasazilerin çöküşünde rol oynadığını söylemek    mümkündür:
 
Başta
ormansızlaştırma olmak üzere çevreye zarar veren   faaliyetler, 
İklim
değişikliği (yağmur rejimi ve sıcaklık),
 ve Dost
ticaret ortaklarıyla gerileyen
 ilişkiler.
 
Bu
kapsamda, uzun süredir dinmeyen tartışmaya daha basit bir cevap sunabiliriz:
Chaco Kanyonu, insanın çevresi üzerine olumsuz etkisinden mi, yoksa kuraklıktan
mı terk edildi? Cevap:  Her ikisi de.
Chaco toplumu, 6 asır boyunca büyüdükçe, çevresinden istekleri de arttı; doğal
kaynakları azaldı ve insanlar yaşadıkları coğrafyanın kaldırabileceği son
sınırda yaşamaya başladı. Anasaziler için düşman komşular sorunu yoktu; ama
diğer olumsuzlukların birikmesi ardından bardağı taşıran son damla ne oldu
derseniz cevap, kuraklık   olacaktır.
Mayaların
Çöküşü
Askeri
başarılar dendiğinde, belirleyici unsur olarak çoğu insanın aklına ordunun,
büyüklüğü ve ellerindeki silahların kalitesi gelir. Bu işin, besin değeri
yüksek  gıdaya  erişimle
de  ilgili  olduğunu, büyük çoğunluğumuz aklımıza
getirmeyiz. Gıda alanındaki ilerlemelerin askeri başarıları  ne denli etkilediğini en iyi gösteren
örneklerin başında, Yeni Zelanda Maorilerinin tarihi gelir. Maori’ler, Yeni
Zelanda’ya ilk yerleşen Polinezya insanlarıdır. Bu topluluk, geleneksel  olarak,
özellikle yakındaki kabileler olmak üzere kendi aralarında acımasız
çatışmalara girişirdi. Bu  savaşların
boyutu, oradaki insanların ana besin kaynağı olan tatlı patatesin o yılki
verimiyle  doğrudan ilişkiliydi. Büyük orduları
uzun seferlere çıkarmaya yetecek kadar tatlı patates  yetiştirmeleri olanaksızdı. Maori’lerin tarımsal
üretimi ciddi biçimde
arttırması, 1815 dolaylarında 
Avrupalıların
Yeni Zelanda topraklarına, bildiğimiz sıradan sarı patatesi getirmesiyle
başlamıştır. Besin değeri yüksek bu yeni ürünle Maoriler, seferdeki askerlerine
haftalarca  yetecek  yiyecek tedarik edebilir hale gelmiştir.
Bunun sonucu olarak patates yetiştiren ve İngiliz askerlerinden silah satın
alan Maoriler 15 yıllık (1818-1833) bir süre zarfında, yüzlerce kilometre ötede
bu keşiflerden haberi olmayan kabilelerin üzerine saldırdı. Yani, patatesle
birlikte gelen verim artışı Maori savaş kapasitesi üzerindeki eski
sınırlamaları kaldırmıştı. Orta Amerika’daki Mayaların da  böyle
bir  sıkıntısı vardı. Düşük
verimli mısır tarımı Maya askeri gücünün belirli bir sınırı geçmesine daima  engel oldu. Besin değeri yüksek gıdaya
erişimin sınırlı olması, Maya toplumunun
neden  daima  siyasi olarak bölünmüş küçük krallıklar
halinde kaldığını ve neden hiçbir zaman (chinampa tarım tekniğini benimseyen)
Aztekler veya (erişimi kolaylaştıran yollar üzerinden lamalarla taşıdıkları
değişik bitkileri ekmeyi deneyen) İnkalar gibi büyük  bir
imparatorluğa  dönüşmediğini  açıklamamıza
yardımcı
olabilir.
 
Şimdi
Maya tarihine kısa bir bakış atalım. Maya bölgesi günümüzde Meksika’nın
ortasından Honduras’a kadar uzanan ve Orta Amerika olarak bilinen antik Amerika
yerlilerinin kültürel coğrafyasının bir parçasıdır. Maya toplumu, sadece
elindeki değerler açısından değil, aynı zamanda eksikleri anlamında da, diğer
Orta Amerikalı toplumlara benzerlik gösterir. Örneğin, Batılıların da hayretle
karşıladığı bir gerçek, Orta Amerikalı toplumların, başta metal aletler, makara
sistemleri, basit mekanik gereçler, tekerlek, yelkenli kayıklar ve yük
taşıyacak  kadar  cüsseli
evcil hayvanlardan yoksun olmalarıydı. O görkemli Maya tapınaklarının
tamamı tahta aletler ve insan gücüyle inşa edilmişti. İlginç olan başka bir
şey, Maya kültürünün harcı olarak kabul edilen birçok bilgi ve becerinin, Orta
Amerika’nın başka bölgelerinden ithal edilmiş olmasıdır. Başlıca örnekler
düzenli tarım, şehirleşme, yazı, çanak-çömlekçilik ve de   takvimdir.
 
Maya
bölgesi dahilinde çanak çömlek yapımı M.Ö 1000;
sağlam  yapılar  M.Ö 500 ve yazı  M.Ö 400 yılına kadar yoktu. Klasik Maya
olarak adlandırılan dönemin, krallar ve hanedanların varlığına dair kanıtların
ilk olarak rastlandığı M.S. 250 dolaylarında başladığı kabul  edilir.
Bu  tarihten itibaren M.S. 8. yy’a
kadar Maya nüfusunun, yaptıkları anıtların,
binaların  ve  diğer
eserlerin neredeyse katlanarak arttığına tanık oluruz. En büyük anıtlar
Klasik Maya olarak bilinen dönemin sonuna doğru inşa edilmiştir.
Kalıntılara  bakacak olursak  karmaşık
bir toplumu işaret  eden bu
faaliyetlerin M.S. 9. yy boyunca hızla azaldığını ve M.S. 909 yılında neredeyse
tamamen sona erdiğini anlarız. Bu gerilemeye Klasik Maya’nın çöküşü adı   verilir.
 
Bu  gerçekler
niye  “Maya’ların  Çöküşü”
diye  bir  kavram
olduğunu  açıklamaktadır; ancak 
hikayeyi
daha da karmaşık hale getiren en azından beş nedenden daha söz
edilebilir.
Klasik  dönemde sadece büyük bir çöküş olmadı; daha
öncesinde en azından iki tane   daha
küçük çaplı çöküş yaşanmıştır (M.S. 150 ve M.S.
 690-710)
 
Klasik
Maya çöküşünün tamamlanmadığı barizdir; çünkü İspanyollarla yüzbinlerce
Mayalının savaştığı bilinmektedir. Savaş sonrası hayatta kalanlar,  suyun
daha  bol  olduğu kuzey bölgelere çekilmiştir. Ancak güneyde
Maya bölgesinin kalbi olarak bilinen alanda yaşam sona ermiştir.
 
Nüfusun
çökmesi, birçok durumda takvimlerle belirlenmiş olandan çok daha yavaş gerçekleşti.
Klasik dönemde hızla çöken nüfus değil, krallık
 sistemiydi.
 
Şehirlerin
çöküşü denen süreç, çoğu zaman güç döngüsünden başka bir şey değildi.     Yani bir şehir güçlenir, ardından zayıf
düşer ve fethedilir; sonra tekrar güçlenerek komşularını fetheder. Bu aşamada
nüfusta bir değişim   olmaz.
 
Maya
topraklarının farklı yerlerindeki şehirler, farklı dönemlerde ilerledi ve   geriledi.
 
Bazı
arkeologlar kendilerini bu 5 maddeyle fazlasıyla meşgul ettiğinden, çoğu zaman
Klasik Maya çöküşünü tanımak bile istemezler. Bu yaklaşım, M.S. 800 yılından
sonra, özellikle yoğun yerleşimli güney bölgelerdeki Maya nüfusunun %90 ile
%99’unun yok olması gibi ciddi açıklama bekleyen bariz gerçekleri görmezden
gelmektedir. Hem nüfusu hem de kültürü kapsayan Klasik  Maya çöküşüne açıklık kazandırmak  gerekmektedir.
Maya
çöküşüne katkıda bulunan öteki iki unsurdan da söz etmek gerekir: Savaşlar ve
Kuraklık. Arkeologlar, uzunca bir süre, Mayaların sakin ve barışçıl bir toplum
olduğu kanısındaydı. Günümüz araştırmaları ışığında, Maya savaşlarının çok
kanlı, uzun süreli ve birçok kez çözümsüz olduğunu söyleyebiliriz.  Gıda kıtlığı ve  ulaşım sorunları nedeniyle,  hiçbir
Maya beyliği tüm  bölgeyi 
idare
edebilecek bir imparatorluk kurmakta başarılı olamamıştı. Elimizdeki bulgular
ışığında savaşların, Klasik Maya Çöküşü sırasında yoğunlaştığını   biliyoruz.
 
Maya
Çöküşünü daha iyi anlamak için başka bir fenomen de, belli aralıklarla baş
gösteren kurak dönemlerdir. Radyokarbon tarihlendirmesi gibi farklı  bilimsel
yöntemler,  Maya  bölgesinin M.Ö 5500-500 tarihleri arasında
yağışlı, M.Ö. 475-250 arasında
kurak,  bu  tarihten
M.S  600’a kadar yağışlı ve
sonrasında göreceli olarak kurak bir iklime sahip olduğunu; son 7000 yılın en
ciddi kuraklığının ise M.S. 760 dolaylarında etkili olduğunu ve M.S. 800’de
zirveye çıktığını  göstermektedir. Bu son
kuraklık, Klasik Maya çöküşüne fazlasıyla yakın bir dönemde meydana gelmiştir.
 
Klasik
Maya çöküşüne yol açan nedenleri, aşağıdakilerle   özetleyebiliriz:
Mevcut
doğal kaynakların nüfus artışı karşısında yetersiz   kalması.
Ormansızlaşma   ve
zaten   kısıtlı   olan
tarım   arazilerini   daha
da  azaltan erozyon..
Kuraklıkla
birlikte bu etkiler daha da ciddileşmiş  olabilir.
Sınırlı  kaynaklar
ve  yoğunlaşan  nüfus
nedeniyle  artan  husumet
ve  kavgalar..  Zaten
salgın
hale gelen savaş hali çöküş esnasında zirveye
tırmanmıştı.
Savaş  halinin
tarıma  uygun  arazi
miktarını  daha  da
sınırlandırması..  Bunun   üstüne
bölgenin
tanık olduğu en büyük kuraklık  eklendi.
 
Kralların
ve diğer idarecilerin, toplumlarının sürekliliğini tehdit eden bariz sorunları
fark etmemesi veya etkili  biçimde  idare
edememesi.. Yöneticiler,  belli ki
savaşmak, heykel ve anıtlar dikmek ve komşularıyla rekabet etmek gibi kısa
vadeli meselelere fazlasıyla odaklanmıştı.
Viking
Kolonileri
Kuzey
Atlantik’teki adalara dağılan altı Viking kolonisi, bir bakıma, aynı atadan
farklı toplumlar kurulması anlamında birbirine paralel olarak gerçekleşmiş altı
deney gibidir. Bu denemelerin altısının da çok farklı sonuçları olmuştur.
Orkney, Shetland ve Faeroe kolonileri,
varlıkları bir an olsun tehlikeye düşmeden, bin yıldan fazla bir süredir
yaşamlarını devam ettirmektedir. İzlanda kolonisi de bir şekilde hayatta
kalmayı becerdi, ancak büyük fakirlikler ve inanılmaz zorluklar atlattı.
Grönland İskandinavları, 450 yıl sonra yok oldu. Vinland kolonisiyse
kuruluşunun ardından on yıl geçmeden terk edildi. Böylesi farklı sonuçlar elde
edilmesindeki dört temel çevresel değişken olarak, aşağıdakiler  sayılabilir:
 
Norveç
ve Birtanya’dan mesafe veya
yelkenliyle seyahat   süresi;
Vardıkları
yerlerdeki yerlilerin (eğer o sırada varsa) gösterdiği   direniş;
Başta
coğrafik enlem ve yerel iklim olmak üzere, tarıma   elverişlilik;
Başta
erozyon ve ormansızlaşmaya yatkınlık olmak üzere, çevrenin   hassasiyeti.
 
Orkney’ler
Britanya’nın en kuzey ucuna yakın takım adalardır. Korunaklı Scapa Flow limanı
etrafına dizilmiş bu takım adalar, stratejik önemi nedeniyle, her iki dünya
savaşı sırasında İngiliz deniz kuvvetlerince üs olarak kullanılmıştır.
Orkney’ler esasında, Britanya ana
karasından  14.000  yıl önce Buzul Çağının sonra ermesi sırasında
eriyen buzullarla yükselen deniz suyu seviyesi nedeniyle ayrılmış görünen ve
kıtasal adalar adı verilen coğrafik bir oluşumdur. Ana karaya bağlı olduğu
sıralarda bölgeye, avlanmaya uygun kara memelileri (su samuru, geyik tavşan
vs.) göç etmiştir. Vikingler, Orkney adalarını M.S. 800 dolaylarında fethetmiş
ve çok kısa sürede Pict’ler  olarak
bilinen yerlileri hakimiyetleri altına almışlardır. Vikingler, bu  adalar
grubunu  hemen yakındaki İngiliz
ve İrlanda ana karalarına saldırılarını düzenledikleri bir üs haline
getirdiler. Uygun konumları nedeniyle uzun zaman boyunca zengin ve güçlü
bağımsız bir İskandinav krallığı olarak varlıklarını sürdürdüler.
 
Vinland
kolonisinin başarısız olması, başta Grönland kolonisinin fazlasıyla  küçük
olması, doğal kaynak (kereste ve demir) açısından fakir olması ve
dahası, hem Avrupa’ya  hem  de
Vinland’ın kendisine fazlasıyla uzak olmasından kaynaklanır. Bununla
birlikte, belirleyici unsurlara okyanus
ötesi   yolculuk   yapmaya
elverişli   gemi   sayısının
az   olması,   keşiflerin
 masrafını 
karşılayacak
sermayeden yoksun olunması ve her şeyden önemlisi,  iki
üç  gemi  dolusu Grönlandlının Nova Scotia ve St.
Lawrence körfezinde yaşayan yerli kızılderililerle başa çıkma şansı olmayışı da
eklenebilir.  M.S. 1000 yılında Grönland
kolonisinin nüfusu 500 kişiyi geçmiyordu. İşte
bu nedenle L’Anse kampındaki 80 yetişkin, Grönland’ın işgücü kapasitesi
üzerinde büyük bir yük oluşturuyordu. İşte
o nedenle, o dönemde Avrupa’nın daha fakir ülkelerinden biri olan
Norveç’in    en ücra köşesinden kalkıp giden
500 Grönlandlının Kuzey Amerika’yı fethetmek ve buraya koloni kurmakta
başarısız olması, o kadar da şaşırtıcı bir durum olmasa 
 gerek.
 
Vinland
kolonisinin, 10 yıldan kısa süre içinde başarısız bir biçimde terk edilişiyle
ilgili en önemli nokta, Grönland kolonisini 450 yıl sonra başarısızlığa götüren
unsurların hızlı çekimde kaydedilmiş bir kopyasını andırmasıdır. İskandinav
Grönland’ının  İskandinav  Vinland’ından
çok  daha uzun bir süre
yaşamasının nedeni, sadece Norveç’e daha yakın oluşu değil, aynı zamanda
ilk  bir kaç yüzyıl boyunca yerliler
tarafından rahatsız edilmemiş olmalarıdır. Fakat, biraz daha ılımlı da olsa,
Vinland’ın ikiz problemleriyle Grönland da yüzleşmek durumunda  kalmıştır.
Bu  sorunlar,  tecrit edilmiş coğrafik konumları ve İskandinavların
bölgedeki Kızılderili kabileleriyle
iyi  ilişkiler kurma konusundaki
beceriksizliğidir. Kızılderili yerliler olmasaydı, belki Görnlandlılar ekolojik
sorunlarının üstesinden gelebilir ve Vinland kolonisi varlığını sürdürebilirdi.
Böyle bir durumda Vinland’da nüfus patlaması olabilir, İskandinavlar M.S.
1000’den sonra tüm  Kuzey  Amerika bölgesine yayılabilirdi. Benim gibi
20. yy.’da yaşayan bir Amerikan vatandaşı da bu kitabı İngilizce yerine eski
bir İskandinav dilinde yazıyor  olabilirdi.
İskandinav
Grönland’ının Sonu
Viking
soyunun Grönland’ı terkediş hikayesinde, İnuitler’in rolü yadsınamaz.
İnuitler,  Vikingler için, en azından
kaçırılmış bir fırsatı temsil etmektedir. Grönland Vikingleri İnuitlerden bir
şeyler öğrenmiş veya onlarla ticaret ilişkileri kurmuş olsaydı, yaşamlarını
sürdürebilme şansları artacaktı; ancak böyle bir girişimde bulunmadılar. Başka
bir bakış açısıyla, İnuit saldırıları veya tehditleri, Vikinglerin bu bölgede
varlığını sürdürmesine engel olan başlıca neden de  
 olabilir.
 
Günümüzde
İnuitlerin, Grönland ve Kanada Kutup bölgesinin
yerlileri  olduğunu  sanırız.
Oysa onlar, esasında İskandinavların bölgeye ayak basmasından önceki
dört bin yıl  boyunca,  Kanada üzerinden doğuya ve oradan Kuzey Batı
Grönland’a varan ve günümüzde arkeologlarca varlığı kabul edilen dört toplumun
sonuncusuydu. Yolculuklarında başarılı
olanlar  yayıldı  ve
yüzyıllar boyunca Grönland bölgesinde hayat kurdular. Fakat, bu
toplumlar da bir süre sonra yok olmuş ve geriye kendi toplumsal çöküşleri hakkında
cevaplanmayı bekleyen birçok soru bırakmışlardır. Bu kayıp toplumları, bu
kitapta ele alacak kadar  somut  araştırma,
ne  yazık  ki henüz tamamlanmış değildir.
 
Arkeologlar,
İnuitlerden hemen önce gelen insanları, Kanada’nın Baffin Adası’nda bulunan
Dorset Burnundaki en eski yerleşimlerine ithafen, “Dorset halkı” olarak
adlandırmıştır.  Kanada,  kutup bölgesinin çoğunu ele geçirdikten sonra
M.Ö. 800 yıllarında Grönland’a varmış ve Güneybatıdaki Viking yerleşimleri de
dahil olmak üzere, yaklaşık bin yıl boyunca adanın pek çok yerinde yerleşimler
kurmuşlardır. Fakat M.S. 300 yılına gelindiğinde, şu ana kadar açıklanamayan
nedenlerden ötürü, Grönland’ın tamamını ve Kanada Kutup bölgesinin büyük bir
kısmını terk etmiş  ve yayılım bölgeleri
olarak Kanada’nın bazı ana bölgelerine odaklanmışlardır. Bu
hareketlenmenin  tek istisnası, M.S. 700
dolaylarında Labrador ve Kuzey Batı
Grönland’a  tekrar  yayılmaları
olmuştur.
 
Açık
denizlerde balina avlamadaki ustalıkları dahil, İnuitlerin kültürel ve
teknolojik birikimi, Bering Boğazı bölgesinde yaklaşık M.S 1000 yıllarında
oluşmaya başladı. Kar üstünde köpekli kızaklar, denizlerde de büyük tekneler
sayesinde, İnuit insanları Dorset
toplumuna  kıyasla, insan  ve malzeme taşımayı çok daha hızlı ve verimli
bir şekilde gerçekleştirebilmişlerdir. Kutup bölgesi, Orta Çağ boyunca
ısındıkça ve Kanada Kutbundaki adaları birbirinden ayıran su yolları üzerindeki
buzlar çözüldükçe, İnuitler ana avları olan balinaları, bu su yolları sayesinde
Kanada üzerinden doğuya doğru takip etmiştir. M.S. 1200 yılına gelindiğinde av
peşindeki bu yolculuk Kuzeybatı Grönland’a kadar ulaşmıştır.

 

İnuitlerle
Dorset  halkının avları farklı  değildi; ancak İnuitlerin bu işi daha etkin
ve verimli   bir şekilde yaptığı
aşikardır. Çünkü (Dorset insanlarının aksine) ellerinde bu  işe
uygun  ok  ve yayları vardı. Balina avlamayı başararak
İnuitler, ne Dorsetlerin ne de İskandinavların erişemediği çok ciddi bir besin
ve hammadde kaynağını değerlendirme fırsatı bulmuş oldular. İnuitler,
İskandinavların aksine, Kutup insanlarının zorlu coğrafik ve iklimsel
koşullarla baş edebilme becerilerini, bin yıllık bir kültürel birikim
sonucunda, zirveye   taşımıştı.
 
İnuitlerin
Kanada üzerinden Kuzeybatı Grönland’a kadar yayılmasından birkaç asır sonra,  daha öncesinde her iki bölgede yaşamış olan
Dorset kültüründen eser kalmamıştı. Bu kapsamda, İnuitlerle ilgili önümüzde iki
esrarengiz olay bulunmaktadır. Birincisi,
İnuitlerin  bölgeye  gelmesinden kısa bir süre sonra, önce Dorset
yerlileri, ardından da İskandinav göçmenleri, yaşam alanlarını terk
etmişlerdir. İkincisi, İnuitlerin ortaya çıkmasından sonraki bir-iki asır
boyunca Kuzeybatı Grönland’da bazı Dorset yerleşimlerinin devam ettiği
bilinmektedir. İki toplumun birbirinden habersiz olması olanaksız görünse de,
aralarında herhangi bir iletişimin olduğuna dair doğrudan tek bir arkeolojik
kanıt (Dorset yerleşimlerinde İnuit objeleri bulunması veya tersi gibi)    ele geçmemiştir. Ancak dolaylı kanıtlar,
yani Grönland İnuitleri’nin, Grönland’a varmaden önce bilmedikleri, fakat
Dorsetlerden aldıkları düşünülen kültürel izler yok değildir. Bunların başında
buzdan küpler kesmek için kullanılan kemik bıçak, kubbeli  buzdan
evler  (iglo),  şekillendirmesi kolay sabuntaşı teknolojisi
ve Thule tipi beş başlı zıpkın ucu
sayılabilir.  İnuitler,  Dorset
insanlarından sadece bir şeyler öğrenmekle kalmış olamazlar. Aynı
zamanda, Kutup  bölgesinde  2000 yıldır yaşayan bu insanların yok
olmasında bir rolleri olduğu da düşünülebilir. Aklıma hemen gelen olasılıkların
başında, zorlu kış mevsimi sonrasında açlıkla yüzleşen Dorset halkının, gruplar
halinde balina ve fok avlayarak, besin sorununu aşmış İnuitlerin arasına
karışmış    olduklarıdır.
 
Mayıs
ayında toplanan kabuklu deniz canlıları ve avlanan foklar Grönland
İskandinavlarının varlığını sürdürebilmesi için elzemdi; çünkü tam o sırada,
bir evvelki yazdan kalan süt ürünleri ve geçen sonbahardan kalan ren geyiği eti
stokları bitmek üzere olurdu. Ancak, çiftliklerde kar henüz kalkmadığı için,
besi hayvanlarını dışarı salmak mümkün değildi. Henüz yavrulamamışlardı ve süt
vermiyorlardı. Fokların göç yollarında bir değişiklik veya bu foklara
(kıyılarda buzlanma veya İnuit tehdidi gibi nedenlerle) erişimlerinin
kesilmesi, İskandinavları  açlık  tehlikesine
daha  da  yaklaştırmış olabilir. Ardarda gelen birkaç
soğuk yaz mevsimi ve  dolayısıyla  yemlik
üretiminin düşük olduğu bir dönemde bazı şeylerin ters gitmesiyle,
Grönland İskandinavlarının geleceğinin belirlendiği söylenebilir.
 
Grönland’da
açlık tehlikesiyle yüzleşenler sadece İskandinavlar değildi. İnuitler de aynı
risklerle karşı karşıyaydı. Peki, İnuitler İskandinav komşularından süt
ürünleri edinerek, diyetlerini çeşitlendirip riskleri azaltamaz mıydı? Peki,
birbirlerine destek verebilecekken, bu iki kavim neden daha Orta Çağdayken
ticaret ilişkileri kurmadı? Hem İnuitlerin hem de İskandinavların sadece
kavimler arası evliliğe değil, birbirlerinden bir şeyler öğrenmeye bile olan
kapalılıkları bu durumu açıklayabilir. Bunun ötesinde İnuit bir eş, İskandinav
bir erkeğe gerekli desteği sağlayamazdı. Aile reisi, eşinden İskandinavların
henüz çocukken öğrendiği becerilerini kullanarak  yün eğirmeyi ve  örgü örmesini, büyük ve küçükbaş hayvanlara
bakmasını, peynir ve  tereyağı  hazırlamasını
beklerdi. Avcı bir İskandinav, İnuit bir meslektaşıyla arkadaşlık kurmuş
olsa bile, İskandinav avcı arkadaşının kayak’ını
ödünç alıp kullanmasını öğrenemezdi. Çünkü, bu aygıt sadece kişiye özel
hazırlanmakla kalmıyor; İnuit kadınlarının çocukken öğrendiği deri dikme
becerilerini de gerektiriyordu.
 
İki
tarafın, ilk defa birbiriyle karşılaştığı bir durumu arkadaşça bir ilişkiye
dönüştürmesi bir yana, hayatta kalmak bile,
büyük dikkat ve sabır gerektiriyordu. Belli ki,  Avrupalı sömürgeciler  daha sonraları böylesi durumlarla nasıl baş
edileceği konusunda birtakım deneyimler edindiler;    fakat görünüşe göre ilk denemeyi
İskandinavlar yapmış. Grönland’a gelen 18. yy Danimarkalıları    ve yerlilerle tanışan diğer Avrupalılar,
ilk olarak İskandinavların karşılaştığı sorunların aynısıyla yüzleşmek
durumunda kalmıştır: “ilkel paganlara” karşı beslenen önyargıların tesiri  altında
“öldürsek mi, soysak mı, ticaret mi yapsak, evlensek mi yoksa
topraklarını ellerinden mi alsak?” sorusuna cevap bulmak; kaçıp gitmelerine
veya kendilerine ateş etmelerine engel olacak şekilde yerlileri ikna etmek…
Avrupalılar, zaman içinde bu sorunlarla tüm seçenekleri değerlendirerek ve
sorunla yüzleştikleri koşulları dikkatlice tartarak başetme yolunu seçmiştir.
Nasıl hareket edeceklerini;   sayıca   üstün
olup   olmadıkları,   sömürgeci
erkeklerin   kendilerine   eş  olarak 
seçebilecekleri
soydaş kadınların olup olmaması, yerlilerin elinde Avrupa’da ticari değeri olabilecek
mal bulunup bulunmaması ve yerlilerin sahip olduğu toprakların Avrupalıların
yerleşimine uygun   olup olmadığı gibi
birçok değişken belirlemekteydi. Fakat, Orta Çağ kafasındaki  İskandinavlar
böylesi bir düşünce zincirini henüz geliştirmemişti. İnuitlerin
bilgisini reddettiklerinden veya öğrenemediklerinden, dahası, herhangi bir
askeri üstünlükleri  olmadığından,  zaman
içinde bölgedeki varlıklarını yitirenler İnuitler değil,
İskandinavlar 
 olmuştur.
 
Grönland’da
kurulan İskandinav kolonisinin sona ermiş olması, pek çoğumuz için esrarengiz
kabul edilir. Bu doğru, ancak sadece kısmen; çünkü (örneğin topluluğun yavaş
yavaş gerilemesi ardındaki uzun vadeli gizli unsurlar gibi) esas nedenleri
(örneğin hayatta kalan insanları öldürmek veya yerleşimi terk etmeye zorlamak
gibi zayıflamış toplumun sonunu getiren son ölümcül darbe gibi) ikincil
nedenlerden net bir şekilde ayırmamız gerekiyor.  Elimizdeki
bilgilere  dayanarak,  sadece ikincil nedenlerin esrarını koruduğunu
ve esas nedenlerin artık kesinlik kazandığını söyleyebiliriz. Esas nedenler beş
ana gruptan oluşmaktadır:
 
İskandinavların
çevre üstündeki  yükü, 
İklim değişikliği, Norveç’le
olan yakın ve dostane ilişkilerin
 zayıflaması, İnuit
tehdidinin güç kazanması,  ve 
Dönemin
İskandinav insanını sınırlayan kapalı ve tutucu bakış 
 açıları.
 
1400
ve 1420 yılları arasında Kuzey Atlantik coğrafyası, genellikle olduğundan  daha soğuk
ve fırtınalı geçmişti. Bu koşulların, Grönland’a yapılan gemi seyahati
trafiğini bir hayli azalttığı düşünülebilir. İskandinav Grönland insanlarından
geriye kalan son yazılı kayıtlar,  –  kazıkta
yanmak, cinnet ve evlilik gibi- herhangi bir Orta Çağ Avrupalı Hristiyan
toplumunda meydana gelebilecek olaylardan ibaret. Bu kayıtlar, yerlilerle
yaşanmış olduğu düşünülen husumetlere yer vermemektedir.
 
Bunlara
rağmen Grönland İskandinavlarının zorlu bir coğrafyada  benzeri
olmayan  bir  Avrupa toplumu oluşturduklarını ve 450 yıl
boyunca Avrupa’nın en uzak sınır karakolu olarak yaşamlarını sürdürdüklerini
biliyoruz. Modern Amerikalılar, bu insanları başarısız olarak afişe etmeden
önce, İngilizce konuşan toplumun, Kuzey Amerika topraklarında onlardan çok daha
kısa   bir süredir bulunduğunu
akıllarından çıkarmamalı. Sadede gelecek olursak, toplum reisleri  bu
sürecin sonunda, onlara itaat eden bir halktan yoksun kaldılar. Sahip
oldukları son ayrıcalık ise, açlıktan ölen son kişi olmak  oldu.
Başarıya
Giden Zıt Yollar
Geçtiğimiz
bölümlerde, kendi yarattıkları veya karşılaştıkları çevre sorunlarıyla
başetmedeki başarısızlıklarıyla kendi sonlarını getiren 6 topluma yer verdim.
Başarısızlıklara bu denli odaklanmamın nedeni, bunlardan alınacak çok önemli
dersler olmasıdır. Ancak, geçmişteki tüm toplumlar çevresel zorluklara veya
felaketlere boyun eğmemiştir. Zorlu doğa koşullarında  11
asırdan fazla bir süre ayakta kalan İzlandalılar gibi yaşamayı
sürdüren  birçok  toplum
daha  olmuştur ve olmaya devam
etmektedir. Bu başarı hikayeleri, bizlere sadece önemli  dersler
sunmakla kalmaz aynı zamanda umut ve ilham da vermektedir. Bu hikayeler
çevre sorunlarını çözmede birbirinden zıt iki yöntem benimsenebileceğini
göstermekte: aşağıdan yukarıya ve
yukarıdan aşağı yaklaşım.
 
Küçük
bir adayı veya toprak parçasını kendine mesken edinmiş küçük toplumların çevre
yönetimi için, aşağıdan yukarı yaklaşımı benimsemesi muhtemeldir. Bunun nedeni,
yaşam alanı küçük olduğundan, halkın her ferdi tüm adayı avucunun içi gibi
bilmesi, adada olan gelişmelerden, değişimlerden etkilendiklerinin farkında
olmaları ve diğer ada sakinleriyle ortak bir kimlik ve ortak çıkarlar etrafında
bütünleşmeleridir. Yani kendilerinin ve komşularının uygulayacağı etkin çevre
koruma önlemlerinden fayda göreceklerini bilirler. İşte aşağıdan yukarı yönetim
budur; insanlar sorunların üstesinden gelmek için işbirliği  yapar.
 
Bunun  tam
zıttı  olan  yukarıdan
aşağı  yaklaşım,  Polinezya
Tonga’sı  gibi  merkezi siyaset 
sistemine
sahip büyük toplumlara daha uygun bir yöntemdir. Tonga Takım Adalarından
birinde yaşayan bir çiftçinin, bırakın tüm adaları, bazı büyük adaların
tamamını iyi bilmesine bile olanak yoktur. Uzak bir adada, çiftçinin yaşamını
tamamen değiştirme gücü olan bir gelişme olabilir;    ancak
bundan kendisinin haberi olmayabilir. Belki haberi olur; ancak  kendisine çok
uzak olduğu  için “Bu başkasının
sorunu” düşüncesine kapılabilir. Ancak Tonga, kral veya reis gibi bir liderin
hakimiyetinde merkezi bir hükümet için uygun büyüklüktedir. Çiftçilerin aksine
bu kral, adaların tamamında olan bitenden haberdar olabilir. Yine çiftçinin
aksine, kral tüm takım adaların
uzun  vadeli çıkarlarını gözetme
eğiliminde olacaktır; çünkü bölgenin genel kazancı kendi kazancını doğrudan
etkilemektedir. Bu nedenle kral, çevre kaynaklarını yönetmek için yukarıdan
aşağı yöntemini benimseyip, vatandaşına halkın uzun vadeli çıkarlarını gözeten
emirler verecektir. Bu iki farklı yaklaşımı daha iyi anlatmak için üç örnek
seçtim. İlk ikisi aşağıdan yukarı yönteme, sonuncusuysa yukarıdan aşağı yönteme
 örnektir.
 
Yeni Gine
 
Yeni
Gine’nin dağlık arazilerindeki yaşam, yeryüzündeki aşağıdan yukarı
yönetimin  en  başarılı örneklerindendir. Yeni Gine
kıyılarını keşfeden sömürgeci Batılılar, çok uzun süre iç  kısımlarda yaşam olmadığını sanmıştı.
1930’larda dağlık arazi üzerinde yapılan uçuşlar sırasında, dünyayla bağlantısı
olmayan kabilelerin varlığını farkettiler. Teraslanmış bahçeler arasında
aralıklı olarak kurulmuş ufak köylerden oluşan bu insan topluluğu, kendi
kendine yeten bir toplumdu. Kabileler halinde birbirleriyle sık sık savaşan,
yarı çıplak gezip, derme çatma kulübelerde yaşayan, metal yerine taş, tahta ve
kemik kullanan bu insanlar, dışarıyla
bağlantı  kurmadan  bu
kadar yüksek rakımlı ve yoğun yağış alan bir yerde, Avrupalıların
aklının almayacağı şekilde tarım yapıyorlardı. Avrupalılar tarafından ilkel
görülen kabilelerin çiftçilik
konusunda  uzmanlığı,  7000 yıllık bir tecrübeye dayanıyordu.
Birbirinden ayrı iki verimli vadide, ıslah ettikleri bitkileri
yetiştiriyorlardı. Deneme yanılma yöntemiyle keşfedilen, doğru tekniklere  sahiptiler.
Mesela,  sulama kanallarının dikey
olduğunu gören Avrupalılar, kendi deneyimlerine
dayanarak  kanalları yatay hale
getirmelerini önerdi. Yerliler bunu denediğinde ise, sonuç  tam
bir  fiyaskoydu.  İlk
yağışta dolan kanallar çökünce, taraçalar da sele karıştı; toprak
erozyona uğradı.  Belli  ki,
kanallarını dikey olarak kazmakla bir bildikleri vardı. Asırlardır,
iklimi ve tarım yaptıkları araziyi çok
iyi tahlil etmiş, tekniklerini buna göre geliştirmişlerdi. Toprak
verimliliğini arttırmak için çeşitli yöntemlere başvurmuşlardı. Yabani otlar,
çimen, kül, ev çöpü, tavuk dışkısı gibi maddeleri gübre olarak toprağa
karıştırarak, içerdiği besinleri mahsul ekimiyle  kaybeden
toprağı zenginleştiriyorlardı.
Nadasa bırakmak da bu yöntemlerden biriydi. Asırlardır ısınmak, yemek pişirmek,
kulübe yapmak üzere kereste ihtiyacını karşılamak ve bahçelere yer açmak için
ormanlar kesilmiş, ancak silvikültür olarak
adlandırılan yöntemle, uzun zaman önce ahşap, kereste kullanımı için çok çabuk
büyüyen ve tohumundan kendiliğinden köklenen bir ağaç türü yetiştirilmeye
başlanmıştır. Bu da, ahşaba dayalı bir toplumun, dışarıyla bağlantısı olmadığı
halde gelişip, devamlılığını sağlayabilmesine neden olmuştur. Casuarina ağacı, aynı zamanda toprağın
nitrojen seviyesini dengelemekte ve nadas zamanını kısaltmaktadır. Köylülere
sorduğumda, bana tüm bu toprağa faydalı ve ihtiyaçlarına yönelik nedenlerin
yanında, bu ağaçları gölgesi ve rüzgarda yapraklarının çıkardığı ses için
ektiklerini de eklemişlerdi.
 
Avrupalılar
tarafından rahatsız edilmeden önce dağlık arazide bu kadar kendi kendine yeten  ve çevresiyle bu kadar dengeli yaşamayı
becerebilmiş bir toplum oluşturmuş olmalarını, Yeni Ginelilerin şimdiye kadar
karşılaştığım en meraklı ve deneysel insanlar olmalarına bağlıyorum. Bazı
geleneklerin ya da tutumların, günümüzde de devam ettiğini görmek mümkün.
Mesela, farklı bir  köye gittiklerinde
yerel bitkileri bulup nasıl kullanıldıklarını öğrenip, kendi arazilerine
getirip ektiklerine birçok kez şahit oldum. Aynen bu şekilde, casuarina
filizini  bir dere
kenarından  alıp  diğer vadiye götürmüş olabilirler. Bu da, bu
bitkinin neden sadece bu iki vadide yetiştirildiğini  açıklar. Silvikültür
metodu, yararlı tarım tekniklerinin benimsenmesi, hep aşağıdan yukarıya
yöntemle gelişmiş olmalı. Çevrelerindeki ormanların giderek azaldığının ve
kereste ihtiyaçlarının da devam edeceğinin farkında olan köylüler,
deneyimlerini birbirleriyle paylaşarak bu türden çözümler üretmiş olmalılar.
Elbette, toprak verimliliği ve ahşap teminini çözdükten sonra nüfus artınca,
bu  defa nüfus sorunu ortaya çıkmıştır.
Nüfus kontrolü, kısmen kabilelerin sık sık savaşmasıyla verilen kayıplarda
kendiliğinden oluyor, kısmen de doğal bitkilerle doğum kontrolü, çocuk düşürtme
gibi uygulamalarla,  çocuk  doğurduktan
sonra  kadınların  belli
bir  süre  cinsel
ilişkiye  girmemesi  gibi 
önlemler
alınarak yapılıyordu. Hatta besleyemeyeceklerini  düşündükleri yeni doğanları   öldürdükleri 
oluyordu.
 
Ancak
böylesine bir yapının, burada gelişmiş olması da şaşırtıcı değildir. Çünkü
1930’larda Hollandalı ve Avustralyalı sömürgecilerin gelişine kadar, kabileler
arasında siyasi  bir birlik yoktu.  Son derece demokratik bir toplum olan bu
kabileler, aşağıdan yukarıya yöntemiyle çevrelerini ve toplumsal yaşamı
yönetmişlerdi. Kabile reisliği ya da aileden devralınan bir liderlik kavramı
yoktu. Karakter olarak güçlü olanlara büyük adam denirdi; ancak onların da
konumu herkesle eşitti. Emir verme yetkileri ya da teklif ettikleri öneriler
kabul edilsin diye, kimseyi zorlamaya hakları yoktu. Toplumu ilgilendiren bir
karar alınması gerektiğinde, tüm köy bir araya gelir, fikri olanlar belirtir;
sonra uzun uzun konuşulup tartışılırdı. Herkesin söz hakkı vardı. Dışarıdan
bakan biri için, ya da   Yeni Gine’nin
bugünkü hükümeti için, karar alma mekanizmasında eskiden uygulanan bu aşağıdan
yukarıya yöntemi çok can sıkıcı gelebilir. Ancak, bu yöntem sayesinde Yeni
Gine’nin dağlık arazilerinde yaşayan insanlar, zamanında önlem almışlar; bunun
sonucu olarak, Paskalya Adası  halkı,
Mangarevalılar, Mayalar, Anasaziler ve nüfus artışı ve ormansızlaştırmayla başa
çıkamayan diğer toplumların kaderine mahkum olmamışlardır. Tarıma başlamadan on  binlerce yıl önce  ve
tarım yapmaya başladıktan sonra da 7000 yıl kadar, sürekli farklı
koşullara yol açan  iklim  değişimleri ve insanın çevreye olan
etkilerine karşın, hayatta kalmayı   başarmışlardır.
 
Günümüzün
Yeni Gine toplumunda, halk sağlığının gelişmesi, yeni tarımsal ürünlerin
tanıtılması ve kabileler arası savaşların sona ermesi veya azalması, nüfusu
arttırmaktadır. Artık  çocuk düşürtme ya
da bebeklerin öldürülmesi, toplumsal olarak kabul edilen çözümler değildir.  Fakat, geçmişte buzulların erimesi, volkanik
kül yağmurları vb. pek çok muazzam değişime, hatta Avrupalıların gelişine bile
ayak uydurabilmişlerdir. Bu durum, Yeni Ginelilerin acaba şimdi  de
değişen koşullara, mevcut nüfus patlamasıyla mı adapte olacakları
sorusunu akla    getirmektedir.
Tikopya
 
Güneydoğu
Pasifik’te küçücük ıssız bir ada olan Tikopya’nın hikayesinde de, aşağıdan  yukarıya yönetimi başarıyla uygulandığını
görebiliriz. İnsanların 3000 yıldır
yaşadığı  bu  ada  o
kadar küçüktür ki, denizin sesinin duyulmadığı bir yeri yoktur. Yaklaşık 47 km2 alana sahip
adada 1200 kişi yaşamaktadır. Tikopya, anakaraya çok ama çok  uzaktır.
Eskiden,  geleneksel  kanolarla en yakını 137 km mesafede olan
diğer adalara gitmek, kasırgalara oldukça yatkın olan okyanusta tahmin
edilemeyecek  kadar zor ve tehlikeli  olduğundan, çok az miktarda mal ithal
edebiliyorlardı;  ve hava şartları
yüzünden bu yolculukların ne zaman yapılabileceği belli olmazdı. Adalılar
bunu  büyük bir macera olarak görürdü.
Adanın kayaları alet yapmaya elverişli olmadığından, komşu adalardan ithal
edilmekteydi. Tikopyalıların temel gıda maddelerini yeterli miktarda  ithal etmeleri  gibi bir ihtimal de bulunmadığından, kurak
geçen Mayıs ve Haziran aylarında ve bahçelerini yerle    bir eden ve tahmini mümkün olmayan şiddetli
kasırgalardan sonra, yetecek  kadar ürün
fazlası   üretip muhafaza etmeleri gerekiyordu.
 
Tüm
bunlara rağmen Tikopyalıların 3000 yıl boyunca adada hayatta kalmayı  başarabilmesi için iki sorunu halletmiş
olmaları gerekliydi: 1200 kişiye yetecek kadar yiyecek üretmeyi başarmak  ve beslenmesi imkansız olacağından nüfus
artışına engel olmak. Bol miktarda yağış aldığından ağaçların büyümesi çok
kolay olduğu için, yağmur ormanlarını andıran, ancak  meyve
ve  yemişlerinin hepsi yenebilir
olan ağaçlar ve ağaçsız dar bir alanda ve bataklıklarda adanın iklimine uygun
olan ıslah ettikleri ürünleri yetiştirerek; protein ihtiyaçlarını ise ördek,
balık ve deniz ürünlerinden karşılayarak, ilk sorunu çözebilmişlerdi. Tuhaftır
ki, deniz  ürünlerinden sürdürülebilir  bir şekilde faydalanmış olmalarının nedeni,
balık tutulması ve de yenmesi için reislerinin izninin gerekmesidir. Yani,
tabular aşırı balık avlanmasına engel olmuştur. Adadaki kısıtlı
kaynaklardan  ancak belirli sayıda insana
yetecek kadar yiyecek sağlanabildiği için, 3000 yıl önce adaya kanoyla ulaşarak
ilk yerleşen 25 kişiden sonra nüfus giderek artmış, fakat  nüfusu
belirli  bir  sayıda
tutmaları gerektiğini farkettiklerinde çeşitli yöntemler geliştirmişler
ve ailelerin bakabileceklerinden fazla çocuk yapmasını engellemişlerdir.
Geleneksel Tikopya’nın nüfusu, idare etmekte benimsediği yedi yöntemden en
basiti, halk arasında “geri çekme” olarak bilinen coitus interruptus yöntemiyle doğum kontrolüydü. Başka bir yöntem,
istenmeyen  gebeliklere  uygulanan
çocuk  düşürtmeydi. Bazı
durumlarda, doğan bebeğin öldürüldüğü de kayıtlara geçmiştir. Toprak fakiri
ailelerin erkek çocukları cinsel ilişkiye
girmez, evlenme yaşı gelmiş kızlarsa
poligamik ilişkilere gireceğine
 bakire 
kalırdı.
Zaman zaman başvurulan diğer bir yöntemse intihardı. 1929 ile 1952 yılları
arasındaki kayıtlara baktığımızda, yedi kişinin kendini asarak, on iki kişinin
de denize açılarak intihar ettiğini görürüz. Daha popüler bir yöntemse, “sanal
intihar” olarak tanımlanan ve insanların sağ kalma olasılığı çok düşük olan
deniz yolculuklarına çıkmasıydı. Yine 1929-1952 kayıtlarına baktığımıza bu
yöntemin 81 erkek ve 3 kadının yaşamını aldığını görebiliriz. Bu  yöntem,
salgınla  boğuşan  kalabalık bir adada fakir ailelerin
gençlerince, çok da uzak gelmeyen bir çözüm olarak görülmüş olabilir.
 
M.S.
1600’de Adada, sözlü geleneklerde yer bulan ve arkeolojik olarak da kanıtlanan
başka bir tarihi karar, bu kara parçasındaki tüm domuzları öldürmek olmuştur.
Protein ihtiyacının daha  fazla deniz
mahsulü tüketerek karşılanmasına karar verildi. Tikopya’lıların
kayıtlarına  göre,  atalarının böyle bir karar almasındaki
başlıca etkenler, domuzların bahçelere girip zarar vermesi, yemek konusunda
insanlarla rekabet içinde olması ve insan beslemek için verimsiz bir seçenek
olmasıydı (bir kilo domuz eti üretmek için insanlarca yemeğe uygun 20 kilo
sebze gerekmektedir). Kabile reisleri için lüks bir yemek haline gelen bu
gıdayı tüketmekten vazgeçmelerine şaşırmamak gerekir.
 
Nesillerdir
nüfus artışını kontrol altına alarak, dikkat çekici bir sürdürülebilir ekonomi
geliştirmiş olan Tikopyalılar, herkesin birbirinin tanıdığı ve doğanın
merhametine aynı derecede maruz kaldığı ufacık bir adada, kolektif karar alma
mekanizmasını benimsemişlerdir.  Herkes  birbirine hısım akrabadır ve reisler halkla
eşit haklara sahiptir. Ailesi, büyükleri, yardımcıları, klan üyeleri reisleri
eleştirebilir. Adada halen dört ayrı klan yaşamaktadır. Tikopyalılar’ın
toplumsal yaşamlarını aşağıdan yukarıya yönetim yöntemini uygulayarak sürdüren
kültürlere iyi bir örnek olduğunu
söylemek mümkündür.
Japonya
 
Başka
bir başarı hikayesi de, yine yoğun nüfuslu, dünyadan kopuk, ancak uzun  tarihi boyunca kendi kendine yeten ve
sürdürülebilir bir yaşam tarzını benimsemiş
başka  bir  ada
toplumu hakkındadır. Günümüzde Japonya, yoğun nüfuslu, şehirleşmiş ve
endüstriyel bir toplum olmasına rağmen ülkenin %80’i ormanla kaplıdır. Ormanlık
araziler Avrupa’da  9000  yıl
önce  tarımın başlamasından bu
yana giderek azalmış olmasına
rağmen,  1500’lerde  Almanya’da
başlayan ve zaman içinde geliştirilen ormancılık tekniklerinin  1700’lerden
sonra  kıtaya  yayılmasıyla beraber, 1800’lerden itibaren
ormanlık alanların miktarında artış
görülmeye  başlamıştır. Dünyanın
diğer ucundaki Japonya’da aynı dönemde topraklarını ormansızlaştırdığının
farkına vararak, yukarıdan aşağı topluma dayatılan kurallarla ormanlarını geri
kazanmıştır. Japonya’da orman politikası, çelişkili bir şekilde uzun bir barış
ve refah döneminin ardından oluşan çevre ve nüfus sorununa tepki olarak ortaya
çıkmıştır. 1600’lerde sona eren iç savaş ve karışıklık döneminden sonra, ülke
şogunların yönetimine geçmiş, imparatorluk
mevki  ise,  sadece
göstermelik olarak devam ettirilmiştir. Savaşın bitmesini takip eden
yüzyıl içinde nüfus iki katına çıkınca, tarım faaliyetleri artmıştır. Evlerin
inşaatı için kereste ve yakacak
odun  ihtiyacını  karşılamak üzere ormanlar katledilmiştir.
1720’lerde Edo (günümüz Tokyo’su) Dünyanın
en  kalabalık şehri haline
gelmiştir. Fakat o zaman bütün evler ahşap olduğundan, yangınlara çok yatkındı.
Çıkan büyük yangınlarda yanıp kül olan evlerin yerine, bir o kadar daha
ağaç  kesilip yenileri yapılıyordu.
 
1500’lerin
ortasında adaya gelmeye başlayan Katolik misyonerler, yüz binlerce Japon’u
hristiyan olmaya ikna ettikten sonra,
Şogunlar bu durumu, Batılıların Japonya’yı ele geçirmek için  bir hazırlığı olarak gördüler. Bu durumu
kendi otoritelerine bir tehdit olarak algıladıklarından, Hristiyanlığı,
yabancıların ülkeye girişini, yasakladılar. Aslında Çin, Hindistan ve pek çok
ülkenin geçmişine bakıldığında, masum tüccarlar ve misyonerleri, Avrupalı
askeri müdahalenin izlediğini düşünürsek, Şogunların tehdit algısı yanlış
değildir. Sonrasında, dönemin
şogunu  daha  ileri giderek, Japon gemilerinin de başka
kıyılara gitmesine yasak getirip, ardından da ülkede bulunan tüm Portekizlileri
sürdürdü. Böylece Japonya, tüm dünyayla irtibatını kestiği bir 200 yıla girdi.
Sadece, Katolik olmadıkları için Hollandalı baz tüccarların mal getirmesine ve
ancak  sadece  Nagasaki limanında küçük bir adaya kadar
yaklaşmalarına   izin  veriliyordu.
Merkezi
yönetimle, tüm ülkede birleşik para birimi ve ortak ölçüler kullanılmaya
başlamıştı.

 

Kereste
kıtlığı başlayıp nüfus da hızla artmaya devam ederken, 1657’de Başkentte çıkan
devasa yangın, -Paskalya adasındakine benzer bir felaket yaşanabilecekken-
Japonlar için sarsıcı  bir  uyanışın başlangıcı oldu. Takip eden iki yüz
yıl boyunca yavaş yavaş nüfus  sabitlendi  ve
yenilenebilir kaynakların tüketim miktarında azalma sağlandı.
Şogunların, Konfüçyüs  öğretisini  resmi ideoloji olarak kabul etmesinin
ardından, yukarıdan aşağı yöntemiyle yani toplumun en üst kesiminden en alt
kesimlerine kadar ülkeyi felaketten korumak için tüketimin sınırlanması, doğal
kaynakların tasarruflu kullanılması teşvik edilerek, gidişat bir anlamda
tersine çevrildi. Daha  az  çocuk doğurmaya, doğum kontrolü yapmaya
başladılar. Odun yerine, daha çok kömür kullanımı başladı. Yukarıdan aşağıya
alınan tedbirler, kesilen ağaç sayısıyla ekilen ağaç sayısı arasındaki
dengesizliği ortadan kaldırmaya yönelikti. Çok sıkı denetlemeler sonucunda,
kesilenden çok daha fazla sayıda ağaç ekilmesini sağlamayı  başardılar.
 
Japonya,
diğer ülkelerle ticarete uzun süre kapalı kaldı. Ticaret ortakları, sadece
Koreliler      ve Japonya’ya çok yakın
Ainu adasındaki yerlilerdi. Ainu’dan ithal edilen somon ve geyik miktarı o
kadar yüksekti ki, sonunda bu kaynak tükenme
noktasına  geldi. Japonya’ya
bağımlı  hale gelen  Ainu toplumu, ekonomik bozulma, salgın
hastalıklar ve askeri fetihlerle mahvoldu. Dolayısıyla o dönemde Şogunların
kendi ülkelerinin kaynak sorununa çözüm sağlamak için yaptıkları, başka bir
yerin kaynaklarını tüketmek oldu. Aynen Gelişmiş ülkelerin halen diğerlerine
yaptığı   gibi.
 
Japonya
gıda, kereste ve birçok metal ihtiyacını kendi kendine karşılayabiliyordu.
Silahlar yasaklanmıştı. Bu kendi kendine yetme durumu 1853’te Amerikan
filosunun gelip limanlarını Amerikalı balina avcılarına ve ticaret gemilerine
açması için dayatmasıyla son buldu. Bu şekilde yeniden ellerine silahlara
kavuşan barbarlardan ülkeyi koruyamayacaklarını farkeden  Şogun yönetimi 1868’de çöktü. Ardından
Japonya, yarı feodal bir toplumdan modern bir devlet olma yolunda hızlı bir
dönüşüme  girdi.
 
Japonya’nın
başarısı öngörülü yöneticilerin uzun vadeli hedeflere odaklanıp, bilgece  davranmış olmalarına ve toplumda büyük bir
fark yaratabilmelerine dayalıdır. Ülkedeki amansız ormansızlaşma süreci,
yöneticilerin çevrelerinde olan değişimi fark etmelerine ve etkili kararlar
almalarına neden olmuştur. Şu anda Japonya, Dünyada yüzölçümüne kıyasla en
fazla ormanlık   alana sahip ülkedir. Bu
da,  devlet adamlarının aldıkları  kararlarla çevre koruma  bilincini yaygın  hale getirebileceklerine çok iyi bir  örnektir.
Bir
Ada, İki Halk: Dominik Cumhuriyeti ve Haiti
Modern
dünyanın sorunlarını anlamak isteyen biri için, aynı adayı paylaşan iki ülkenin
sınırlarının nasıl oluştuğunu ve aralarındaki farkı anlamaya çalışmak, zorlu
ancak yol gösterici bir çaba olacaktır. Karayipler’deki Hispaniola Adasının
Haiti ve Dominik Cumhuriyeti arasında bıçakla kesilmişçesine bölünmüş sınır
çizgisinin bir yanı, yemyeşil ormanlarla öteki
yanı  ise,  çorak
tarlalarla kaplıdır. Aynı coğrafyada olmalarına rağmen, bu iki ülke
birbirinden tamamen farklıdır. İspanyol kaşifler (Kristof Kolomb 1492) Adaya
ilk ayak bastıklarında,  her  yerin
yemyeşil  ormanlarla kaplı
olduğunu kaydetmişlerdi. Her iki ülkede de ormanlık alanlar o zamandan bu yana
çok azalmış olmasına rağmen, Dominik Cumhuriyeti topraklarının %28’i; Haiti’nin
ise sadece %1’i ormanlarla kaplıdır.
Sahip oldukları ormanlık arazi miktarı arasındaki fark, ekonomilerindeki
farkla  da  doğru orantılıdır. Batılı devletlerin  tropiklerdeki eski  sömürgelerinin hepsinde olduğu gibi, her   iki ülke de yolsuzlukla iç içe geçmiş
hükümetler veya güçsüz iktidarlarla yönetilmekte;  düşük tarımsal üretim, yetersiz kamu sağlığı
gibi ciddi sorunlarla boğuşmaktadır. İkisi de fakir ülkelerdir; ama yine de
Haiti’nin durumu her anlamda daha kötüdür. Yeni Dünya’nın en kalabalık nüfuslu
ülkelerinden olan Haiti’nin yüzölçümü adanın sadece üçte biri olmasına rağmen,
1,5 km2’ye 1000  kişi düşmektedir. Çoğu
kıt kanaat geçinen çiftçilerden oluşan halkın bir kısmı düşük ücretlerle  serbest ticaret bölgelerinde tekstil veya
ihracat işçisi olarak; diğer kısmı da turizm beldelerinde çalışarak geçimlerini
sağlamaktadır. Mütevazı piyasa ekonomisi, büyük ölçüde ihracata  yönelik kahve ve şeker üretimine dayalıdır.
Ticaret hacmi belirsiz olmakla birlikte, Kolombiya ve ABD arasındaki uyuşturucu
trafiği için de önemli bir geçiş noktasıdır. Taşrada yaşayan çoğunluk ya da
Başkentin gecekondularındaki fakir kesimle, Başkente yakın serin dağlarda
yaşayıp, Fransız restoranları ve şaraplarının keyfini süren aşırı  zengin elit
kesimin  arasında,  büyük
bir uçurum   ve 
kutuplaşma
vardır. Haiti’nin nüfusu arttıkça AIDS, tüberküloz, sıtma ve çeşitli
hastalıklar hızla yayılmaktadır.
Dominik
Cumhuriyeti ise komşusuyla pek çok sorunu paylaşmasına karşın gelişmekte
olan   bir ülkedir. Nüfus yoğunluğu ve
nüfus artışı Haiti’den çok düşük, kişi başına düşen milli geliri ise    beş kat fazladır. Geçen 38 yıl boyunca
askeri darbe görmediğinden, en azından demokrasiden söz etmek mümkündür.
Patlama yaşayan ekonomisinde, demir ve nikel sanayii döviz getirmektedir. Denizaşırı
ihracatı, kahve, kakao, tütün, puro, taze çiçek ve avokado gibi tarımsal
ürünlerden   oluşur. Telekomünikasyon ve
turizm sektörleri gelişmiştir.
 
İki
ülke arasındaki sosyal ve ekonomik farklılıklar, milli parklarda da kendini
hemen belli  eder. Haiti’de kaçak ağaç
kesen köylülerin tehdidi altında güç bela korunan  sadece
4 tane  milli  park varken, Dominik Cumhuriyeti’nin doğal
yaşam alanlarını koruma sistemi, Amerika kıtasındaki  en kapsamlı ve geniş çaplı olanıdır. 74 milli
park ve sit alanları, ülkenin %32’sini oluşturur. Her ne kadar ödenek
yetersizliği çekse de bu durum, başka sorunları ve öncelikleri bulunan fakir
bir ülke  için oldukça etkileyicidir. Bu
başarılı sistem doğayı koruma
derneklerinin,  sivil  toplum
kuruluşlarının  çabasıyla oluşturulmuştur.
 
Aynı
adadaki iki ülkenin vardığı nokta, nasıl olur da bu kadar farklı olur ve daha
da önemlisi büyük ölçüde gerileyen neden Dominik Cumhuriyeti değil de Haiti
olmuştur? Her iki ülke de  tarihinde,
Avrupalı sömürgeciliği ve Amerikan işgali yaşamıştır. Haiti’nin geçmişte,  komşusu
Dominik Cumhuriyetinden çok daha güçlü ve zengin olduğu düşünülünce,
benzerliklerine karşın aralarındaki farklılık, daha çarpıcı bir hal almaktadır.
Haitililer 19. yy’da birçok  taarruz
gerçekleştirmiş ve hatta komşusunu 22 yıl boyunca boyunduruğu altına almıştır.
Fakat bundan öncesinde Adanın tarihine bakacak olursak, İspanyol kaşiflerin
gelmesiyle, altın madenlerinde köle gibi çalıştırılan yerlilerin çoğu,
bağışıklıkları bulunmayan Avrasya hastalıklarıyla ölmüşlerdir.  Kayıtlara göre 500 binden 3000’e düşen ada
nüfusu, 1500’lerde  iyice  azaldı
ve  Adanın  şeker kamışı yetiştirmeye uygun olduğunu
farkeden İspanyollar, köle olarak Afrika’dan işçi getirmeye başladılar. Ada,
şeker üretimiyle, 16.yy boyunca zengin bir sömürge oldu. Fakat  İspanyollar’ın  adaya olan ilgisi, Amerika kıtasında daha
kalabalık ve  bereketli  yerler
keşfettikçe,  azaldı.  Afrika’dan köle getirmektense,
köleleştirebilecekleri Meksika, Peru ve Bolivya yerli halklarına yöneldiler. Bu
arada Karayipler’de cirit atan İngiliz, Hollandalı ve Fransız korsanlar,
Hispaniola’daki  ve diğer adalardaki
yerleşimlere saldırmaya başlamıştı. Ayrıca İngiliz, Fransız ve Hollandalı
sömürgecilerin güçlenmesiyle İspanya siyasi ve ekonomik çöküşe geçip  gücünü
kaybetmeye  başladı.
 
İspanyollar
Adanın doğusunda yerleşmişken, Fransız korsanlarla birlikte Fransız tacirler ve
maceraperestler, Adanın batı tarafında bir yerleşim  kurdular.
Güçlenen  Fransa’nın  desteklediği
köle ticareti ve tarım faaliyetleriyle Adanın batısı, doğusuna göre
hızlı  bir  şekilde
gelişmeye  başladı. İşte Adanın
iki tarafının tarihi, bu noktada birbirinden ayrışmaya başladı. 1700’lerde  İspanyol tarafında, az bir İspanyol nüfus ve
az sayıda (30 bin) köleyle sığır yetiştiriciliğine dayalı  ufak bir ekonomi faaliyetteyken, Fransız
sömürgesinde olan batı tarafı ise daha kalabalık bir nüfus, çok sayıda (700
bin) köle ve şeker üretimine dayalı bir ekonomiye sahipti. O zamanlar Saint
Dominique denen Fransız sömürgesi, Yeni Dünya’nın en zengin sömürgesine
dönüşmüştü ve Fransa’nın
zenginliğinin  çeyreğini karşılıyordu.
 
Bu
arada İspanya artık işine yaramayan Adanın doğu tarafını 1795’te Fransa’ya
devretti. Fakat, daha sonra patlak veren köle ayaklanmalarını durdurmak için
adaya gelen Fransız ordusu yenildi. 1804’de ise Fransa, Hispaniola’dan
vazgeçip, adayı ABD’ye bıraktı. Fransız Hispaniola’sının eski köleleri,
ülkelerine Haiti adını (adanın asıl yerlileri olan Taino Kızılderilileri’nin
adaya verdikleri isim) vererek, kölelik sistemi tekrarlanmasın diye beyazları
öldürüp şeker kamışı tarlalarını ve altyapıyı mahvederek, tarlaları aileler
arasında paylaştırdılar. Ancak bu, Haiti’nin tarımsal üretimin düşmesine neden
oldu. Beyaz nüfusun öldürülmesi ve kalanların da göç etmesi ise, Haiti’nin
insan kaynakları ve bilgi birikimini kaybetmesine sebep oldu. Bağımsızlığını
kazanan Haiti, Adanın doğusunu iki kez işgal etti. Ancak daha sonra doğudaki
Santo Domingo, bağımsızlığını kazandı. 1850’ye gelindiğinde, Batı tarafındaki
Haiti, doğu tarafına kıyasla Adanın daha az bir kısmına hükmediyordu; ama
nüfusu daha fazlaydı ve genellikle tarımla uğraşan Afrika kökenliler  ve
Fransızca konuşan melez kesimden oluşuyordu. Haiti, kölelik deneyimi ve
korkusu nedeniyle yabancıların toprak mülkiyetine, yatırım  yapmalarına izin vermiyordu.  Nüfusun
çoğunluğu   Ada’ya 
özgü
bir şekilde Fransızca’dan türemiş, Creole denen bir dilde konuşuyordu.  Doğudaki
Dominiklilerse, daha çok toprağa fakat daha az nüfusa sahipti. Hala
sığır yetiştiren  halk,  göçmenlere iyi davranıp, vatandaşlığa kabul
ediyordu. İspanyolca konuşan toplum, Curaçao (Kurasao) Yahudileri, Kanarya
Adalılar, Lübnanlılar, Filistinliler, Kübalılar, Porto Rikolular, Almanlar ve
İtalyanlar’dan oluşuyordu. 1930’lardan sonra Avusturya’dan gelen Museviler,
Japonlar ve daha  çok İspanyol bunlara
katıldı. Bu nedenlerle de, Dominik Cumhuriyeti
Avrupalı  gözünden  bakıldığında olumlu bir tablo çizerken,
Haiti’nin eski kölelerden oluşan ve yabancılara düşmanca davranan bir yer
olarak algılanması, iki ülke arasındaki ekonomik farkın büyümesine yol  açtı. Dominik tarafı, Avrupa ve Amerika’dan
yatırım desteği alarak piyasa ekonomisi geliştirdi  ve
ihracatını
arttırdı.
 
Haiti
ve Dominik Cumhuriyeti,  birbirine en çok
politik istikrarsızlık açısından benzer. Ard
arda düzenlenen darbelerle yönetim, özel ordulara sahip yerel  liderlerin
birinden  diğerine  geçmiştir. Sadece 1843-1915 arasında
Haiti’nin 22 devlet başkanı, ya suikasta kurban gitmiş ya     da devrilmiştir. Dominik ise 1844-1930
arasında 50 başkan  değiştirmiş, 30  devrim
yaşamıştır. Ama, Adanın iki tarafında da başkanlar kendilerini ve
yandaşlarını zengin etmeye uğraşmaktan
başka bir iş yapmamışlardır. I.Dünya Savaşı sırasında, Amerikan ordusu
Adanın iki tarafını da işgal etti. İşgal ordusu çekildikten sonra, siyasi
istikrarsızlık yeniden  baş  gösterdi.
Sonrasında,  Amerikan ordusunda
yetiştirilmiş ve Dominik polis kuvvetlerinin şefi olan Rafael  Trujillo,
avantajlarını kullanarak 1930’da Dominik Cumhurbaşkanı seçildi.
Tarihteki en kötü diktatörlerden  biri
olan Trujillo, toplum yararına kisvesiyle, tüm olası muhaliflerini işkence
ederek sürdürdü veya öldürdü. Tam anlamıyla bir polis devleti kurarak, sözde
ülkeyi modernleştirmek, ekonomiyi, alt
yapıyı ve sanayiyi geliştirmek adına yaptığı icraatlarla, aslında
kendisinin  ve  yakın
çevresinin  cebini doldurdu.
1950’lerde desteğini kaybetmeye başlayınca, Ülkede ayaklanmalar çıktı. Sonuçta,
CIA’in parmağı olduğu bariz olan bir suikastla, 1961’de Trujillo öldürüldü.
1965’te iç savaş çıktı. Amerikan müdahalesini takiben, çok sayıda Dominikli
ABD’ye göç etmeye  başladı.  Ardından
Dominik siyasetinde 34 yıl boyunca söz sahibi olacak Balaguer  başkanlığa
seçildi.  O  da
yolsuzluğun yaygın bir şekilde devam etmesine göz yumdu; ama 1961’den
itibaren Dominik Cumhuriyeti sanayileşmeye ve modernleşmeye devam   etti.
 
Benzer
şekilde, Haiti halkı da ard arda devrilen başkanların  ardından,
1957’de  zalim  diktatör Duvalier ile tanıştı. Gizli servis
aracılığıyla çok sayıda insanı öldürttü. Ülkeyi
modernleştirmek, sanayi ekonomisini geliştirmek veya cebini doldurmak
gibi kaygılardan çok güç sahibi olmanın keyfini sürdü. Ölünce yerine geçen
oğlunun yönetiminde, Ülkenin zaten zayıf olan ekonomisi iyice daraldı. Siyasi
istikrarsızlık yeniden  başladı.
 
Birbirine
sınır olan bu iki ülke arasındaki en belirgin
fark  olan  orman
arazileri, ekonomilerinin gelişmesinde de belirleyici olmuştur. Örneğin
Balaguer’in, ormanların korunmasına yönelik bir politika izlemesi,  ülkenin enerji ihtiyacını karşılamak için
barajlar kurması,  doğalgaz   ithal etmesi, ormanların kesilmesini
engellemiş, öbür tarafta Haiti’nin orman kaynaklı mangal kömürüne bağımlı
kalması geri kalan ormanlarının da yok edilmesine yol açmıştır. Her iki ülkenin
ekonomisi de, ABD başta olmak üzere başka ülkelere göçmen olarak giden
vatandaşlarının memleketlerine gönderdiği dövizlerden faydalanmaktadır. Dominik
Cumhuriyeti kişi başına düşen 2200 dolarlık yıllık gelirle hala fakir bir ülke
sayılsa da, büyüyen inşaat sektörü ve artan trafikle gelişen  bir ekonominin göstergelerine sahiptir. Diğer
taraftan Haiti, Afrika dışında insan ömrünün
en kısa olduğu, eğitim ve yaşam standardının en düşük olduğu ülke  olma
konumunu sürdürmektedir. Kahve ihracatı aynı oranda devam etmekte ama,
nüfus hızla arttığından, bu hiçbir şekilde yeterli olmamaktadır.
 
Adanın
iki tarafında yağış miktarı ve dağlar gibi, bazı coğrafi, çevresel farklılıklar
vardır ve bunun varılan noktaya belli bir oranda katkısı olmuştur. Ancak bu
farklılıklar, durumu tek başına   izah
edebilmekten çok uzaktır. Bu büyük ayırımı açıklayabilen ana unsur,  sosyal
ve  siyasi  farklardır. İki toplum ve liderleri
arasındaki ilişkiyi, ulusal kimliği ve kurumsal yapıyı şekillendiren, tarihsel
farklardır. Mesela, yakın dönemlerde iki ülkeyi de iki diktatör  yönetmiştir;
ancak birisi  kendi çıkarına olsa
da ülkesini sanayileştirme hırsı gütmüş, diğeri ise bu konularla
ilgilenmemiştir.  Öte yandan, Balaguer’in
çevreci yaklaşımı, Dominik Cumhuriyeti’ne çok büyük fayda sağlamıştır.
Dolayısıyla, Ülke yöneticilerinin birbirinden farklı mizaçları, toplumların da
farklı gelişmesinde rol oynamıştır. Dominik Cumhuriyeti’nin aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağı yöntemlerin karışımı
bir 
yönetim
geliştirmesi, komşusundan daha iyi bir duruma ulaşmasını sağlamış olabilir.
Ülkede üniversitelerin, sivil toplum örgütlerinin, bilinçli bireylerin
bakanlıklarla yüz yüze görüşebilme imkanının bulunması sayesinde, Dominik
Cumhuriyeti modern  toplumların  hiçbirinde
olmadığı  kadar çevreci
politikaları yürürlüğe koymayı başarmıştır. Çevresel sorunlar toplumları
sınırlandırabilir; ancak farkı yaratan, toplumun bunlara vereceği tepkidir. Bu
kapsamda, sonuç iyi veya kötü olsun, Ülkeyi yönetenlerin eylemleri ve
eylemsizlikleri de 
 belirleyicidir.
Sendeleyen
Dev: Çin
Çinli
liderler, bir zamanlar insanoğlunun doğaya hükmedebileceğini ve hükmetmesi  gerektiğini düşünürdü. Onlara göre, çevreye
verilen zarar sadece kapitalist toplumların başına musallat olurdu ve sosyalist toplumlar, böylesi dertlere
bağışıklık sahibiydi. Ülkede felaketi andıran çevre sorunları karşısında,
günümüzde aynı görüşe sahip bir liderin daha kaldığını sanmıyorum. 1983’te
çevre koruma, kağıt üzerinde temel bir ulusal prensip olarak ilan  edildi.
Ancak  yerel koşullar  ve dinamikler göz ardı  edilerek alelacele yürürlüğe konan çevre
koruma kanunları, etkin   bir biçimde
uygulanamadı. Bugün, Çin’de meydana gelen kum fırtınaları yüzünden,  yılda
540  milyon dolar, asit yağmurları
nedeniyle yok olan orman ve tarım ürünleri anlamında 730 milyon  dolar zarar meydana gelmektedir. Çevresel
zararın, Ülkeye daha ciddi faturaları da vardır. Pekin’i kum ve tozdan korumak
için ağaçlardan oluşan bir “yeşil halka” yapmanın maliyeti,  6
milyar dolardır. Haşerelerin neden olduğu tarımsal zarar ise, yıllık 7
milyar dolar civarındadır. Korkunç sonuçlar ve bunun maliyeti burada bitmiyor:
1996 sel felaketinin tek seferlik zararı – 27 milyar $, çölleşmenin yol açtığı
doğrudan zarar – 42 milyar $, su ve hava kirliliği kaynaklı yıllık kayıplar, 54
milyar $ seviyesindedir. Sadece son iki rakamın toplamı Çin’in bugünkü
GSYİH’nın %14’üne denk gelmektedir.
 
Kentsel
alanlarda yaşayan Çinlilerin kanındaki kurşun seviyesi, Dünyanın diğer
yerlerinde fazlasıyla tehlikeli kabul edilen seviyenin tam iki katıdır. Böylesi
bir kirlilik oranı, çocukların zihinsel gelişimini doğrudan etkileyebilecek bir
seviyedir. Hava kirliliğinin yılda 300.000 insanın hayata mal olduğu ve sağlık
sistemine 54 milyar dolarlık bir yük getirdiği
hesaplanmaktadır.
 
Coğrafi
koşullar nedeniyle Çin topraklarının çoğu, henüz M.Ö. 221 yılında bütünleşmişti
ve     o zamandan beri tek bir toplum olarak
var olmayı başarmıştır. Diğer yandan coğrafik olarak bölünmüş Avrupa, hiçbir
zaman siyasi olarak tek bir bütün olamamıştır. Bu  bütünlük,
Çinli  liderlerin, Avrupalı
meslektaşlarının hayalini bile kuramayacağı büyüklükte bir alanda hakimiyet
kurmasını, iyisiyle ve kötüsüyle hızlı bir biçimde büyük değişikliklere
gidebilmesine uygun ortamı, sağlamıştır.
 
Bütünleşmiş
bir Çin’in artıları ve eksileri, günümüzde bile hissedilir biçimde devam
etmektedir. Devlet, çevreyi, yaşam kalitesini ve halkını doğrudan etkileyen
kararları alırken sendelemektedir. Artılara bakacak olursak, Çinli  devlet adamları Avrupalı ve Amerikalı
liderlerin   asla tezahür edemeyeceği
ölçekteki sorunları çözebilme  gücüne
sahiptir. Buna  en iyi örnekler,  nüfus artışını kontrol etmek için tek-çocuk
politikası uygulaması ve ağaç kesimini 1998’de ulusal düzeyde yasaklamasıdır.
Madalyonun öteki yüzüne bakarsak Çinli liderlerin, yine Avrupalı ve Amerikalı
liderlerin yapması asla mümkün olmayan hatalar yaptığını da görürüz. Bunun
başında, Büyük Atılım’ın neden olduğu kaos ortamı, Kültürel Devrim sırasında
milli  eğitim  sistemini
parçalara ayırmak ve ülkede inşa edilen üç mega-projenin neden olduğu
çevresel  sorunlar  sayılabilir.
Neden
Bazı Toplumlar Yıkıcı Kararlar Alır?
Bir
toplumun gözü önündeki sorunu algılamasını geciktiren  birçok
unsur vardır.  Bunlardan en sık
rastlananı, inişli çıkışlı değişimler tarafından gizlenen, sorunun çok yavaş
bir evrilme hızı olduğu durumlardır. Siyasetçiler, dikkat dağıtan iniş
çıkışların ardına gizlenen yavaş değişimlere, “sinsi normallik” terimini
yakıştırmışlardır. Ekonomi, eğitim sistemi, trafik sıkışıklığı veya herhangi
başka  bir  parametre
çok  yavaş  bir
şekilde  olumsuza  doğru
kayıyorsa  her  yılın,
bir   evvelkine 
kıyasla
biraz daha kötü olduğunu fark etmek, giderek daha da güç hale  gelir.
Bu  değişim  karşısında “normal” olarak tanımlanan durumu
tarif eden standart, kademeli olarak ve fark edilmeksizin olumsuz yöne hareket
eder. İnsanların böylesi belli belirsiz artarda sıralanan yıllık değişimlerin
farkına varması, bazen on yıllar sürebilir. Böyle durumlarda insanlar, bir anda
yaşam standartlarının ve normal olarak kabul edilenin eskiye kıyasla daha kötü
olduğunu, küçük bir sarsıntıyla fark eder. Sinsi normallik kavramıyla ilişkili
başka bir terim, “çevresel  hafıza
kaybı”  olarak anılır. Bu durum, insanın
yaşadığı çevrenin, sözün gelimi 50 yıl önce nasıl göründüğünü unutması, daha
doğrusu bu süreçte yıllık bazda yaşanan yavaş değişimler sonucu durumu
kanıksamasıdır.
 
Sanırım
çevresel hafıza kaybı kavramı UCLA’deki öğrencilerimin sorusunu daha kapsamlı
yanıtlayacaktır: “Paskalya Adası yerlileri kalan son ağacı keserken ne
düşünüyordu?”… Zaman  içinde
Paskalya’daki ağaçların sayısı azaldı, küçüldü ve sonunda önemini yitirdi.
Meyve veren son ağaç kesildiğinde herhangi ekonomik bir öneme sahip olmaktan
çok uzaktı. İşte bu nedenle son ağaca hoşça kal demek zor  olmadı.
 
Başarısızlık
haritasında üçüncü durak, en sık rastlananı ve aynı zamanda  en
şaşırtıcı  olanıdır. Yapılan
araştırmalar, toplumların önlerindeki sorunu algılamasından sonra bile,  çoğu
zaman hiçbir girişimde bulunmadığını göstermektedir. Böylesi
başarısızlıkların nedenlerine bakacak olursak, çoğunun insanlar arasındaki
çıkar çatışmalarından doğan ve ekonomi uzmanlarının  “rasyonel davranış” olarak tanımladığı başlık
altında toplandığını görürüz. Başka bir deyişle, bazı insanlar başkalarına
zarar verecek davranışlarla umarsızca kendi
çıkarlarının  peşinde  koşmayı
kendi hakkı olarak görmektedir. Bu durum, akılcı davranmak adına  sağduyunun
kaybedilmesi  olarak
açıklanabilir. Bu işin failleri kendilerini rahat hisseder; çünkü hiç
beklemeden büyük ve   mutlak kârlar
etmeye tipik olarak aşırı odaklanmış  ve
aşırı motive olmuş bu insanlar, çıkarları
uğruna birçok insanın zarar göreceğini aklına getirmez ya da umursamaz.
Bu işten zarar gören her kişinin bireysel anlamda kaybı az olduğundan, hakkını
aramak için kavgaya girişme olasılığı azalmaktadır. Buna bir örnek, “mantıksız
sübvansiyonlar” olarak anılır: devletlerin, örneğin ABD’de balıkçılık ve şeker
kamışı tarımı ve Avustralya’da pamuk tarımı gibi normal şartlarda ekonomik
olmayan sanayi kollarını desteklemek için ayırdığı büyük ödenekler çevreye,
dolayısıyla toplumun geleceğine büyük zarar  vermektedir.
 
Geçmiş
toplumların yaşadığı çevre sorunlarını arkeolojik bulgulara, bilimsel verilere
göre inceleyebiliriz; ancak, verdikleri tepkileri ve yaptıklarını neden yapmayı
seçtiklerini, ancak tahminlerden yola çıkarak değerlendirebiliriz. Oysa ki, şu
anda Dünyanın pek çok yerinde çevre sorunlarını bire bir yaşayan toplumlar  çoğunluktadır.
Büyük
Şirketler ve Çevre
İnsan
varlığının etkisine çok hassas sayısız kuş ve memeli türü,  kendine
Yeni  Gine’de sığınak bulmuştur.
Bu hayvanlar, eti veya göz alıcı tüyleri için avlandığından veya yakalanıp
kafese konduğundan, insanların yaşamadığı yerlere sığınmışlardır. Burada balta
girmemiş ormanların derinliklerinde yaşamlarını sürdürürler. Bu türler arasında
ağaç kanguruları, tepeli devekuşları, öküzburnu kuşu, büyük güvercinler, cennet
kuşu, Pasquet Papağanı ve daha niceleri
bulunur. Kutubu bölgesinde ilk defa kuş gözlemeye gittiğimde, ana
hedeflerimden biri Chevron Petrol Kuyularının bulunduğu özel bölgede bu
türlerin, başka yerlere kıyasla ne kadar az olduğunu belirlemekti. Beni
şaşırtan bir sonuçla karşılaştım. Chevron sahasındaki  türler,
Yeni  Gine  adasındaki bazı ücra köşeler hariç,
görmediğim kadar çoktu. Chevron çalışanları ve onlara iş yapan taşeron şirket
mensuplarının bu bölge dahilinde avlanması kesinlikle yasaktı. Tehdit unsurunun
olmadığını hisseden hayvanlarsa, daha sakinleşip evcil hale gelmekte. Bu
düzenlemeler sayesinde Chevron’un Kutubu’daki petrol sahası Papua Yeni
Gine’deki en sıkı korunan ve  denetlenen  milli
park olma özelliğine sahip.
 
Chevron
eğer petrol faaliyetlerinden elde ettiği kârı azaltacak çevre politikalarına
para harcayacak olsaydı, hissedarları şirketi dava ederdi. Anlaşılan o ki,
yapılan hesaplar uygulamaya alınan bu politikaların uzun vadede petrol
faaliyetlerinden daha kârlı olacağını işaret ediyor. Alınan 
bu
önlemlerin büyük çevre felaketlerini önlemedeki etkinliği çok önemlidir. Aynı
zamanda sıkı  bir  kuş gözlemcisi olan bir Chevron güvenlik
yetkilisine, bu politikaların uygulamaya alınmasına neyin neden olduğunu
sorduğumda, cevabı kısa ve net oldu: “Exxon Valdez, Piper Alpha ve Bhopal”.
Bu  üçü Dünyanın en bilinen, en çok
tartışılan ve en maliyetli endüstriyel kazalarıydı. Her biri sorumlu şirketi
milyarlarca dolar zarara uğrattı; hatta Bhopal kazası Union Carbide Şirketinin
bağımsız bir şirket olarak kalmasını olanaksız hale getirdi. Chevron ve bazı
başka çok uluslu petrol şirketleri bu önlemleri belli projelere yılda birkaç
milyon dolar harcayarak, uzun vadede böylesi bir kaza sonucu milyar dolar kayıp
verme riskini azaltmışlardır. Kirliliği temizlemek, kirliliği önlemekten her
zaman daha
pahalıdır.
 
Biraz
da ABD’ye  dönelim. Madenlerin neden
olduğu sorunları çözmek için gerekli kaynak
vergi mükelleflerine faturalandırıldığından beri, Montana başta olmak
üzere birçok eyalette sıkı bir maden karşıtı hareket ortaya çıkmıştır. Halk
muhalefeti, 1995 yılından  beri  ABD’de
yeni  madenlerin açılması
önerilerini bastırmada büyük başarılar elde etmektedir. Madencilik
sektörü,  kendi hakkını araması için lobi
gruplarına ve dost devlet adamlarına artık güvenemiyor. Madencilik sektörünün
kendi kısa vadeli çıkarlarını kamu çıkarları üzerinde görme eğiliminin, sonuçta
kendi ayağına kurşun sıktığına dair en iyi örnektir. Günümüzde, Ülkedeki  madencilik
faaliyetleri  neredeyse durma
noktasına  gelmiştir.
 
Çevre
temizlik faaliyetlerinin yarattığı maddi yükün madencilik sektörüne (örneğin
petrol hatta kömür sanayine kıyasla daha) ağır gelmesi ardındaki ekonomik
unsurların başında, göreceli düşük kâr marjı, öngörülemez kârlılık seyri, daha
yüksek temizlik maliyetleri, daha sinsi ve uzun vadeli çevre sorunlarına neden
olması, bu maliyetin tüketiciye yansıtılmasındaki zorluk, bu  masrafları karşılayacak sermayenin daha az
olması ve farklı bir işgücü    yapısına
sahip olması gelir.
 
Büyük
şirketlerin çevre alanındaki uygulamaları, çoğumuzun adalet anlayışını rencide
eden temel bir gerçek doğrultusunda şekillenmektedir. Mevcut duruma bağlı
olarak  bir  şirket,
en  azından kısa vadede, çevreye
zarar vererek ve insanlara kötü/saygısız davranarak kârlılığını en üst seviyeye
çıkarabilir. Yürürlükteki kanunların etkin bir şekilde uygulandığı ve toplumun
çevresel konularda bilinçli olduğu yerlerde, çevreyi kirletmeyen büyük
şirketler kirletenlere oranla  daha
yüksek rekabet gücüne sahip olabilir. Ancak devlet  uygulamalarının  laçka,
toplumun  da umursamaz olduğu
yerlerde, aynı denklemin geçerli olma olasılığı
 düşüktür.
 
Sadece
şirketleri suçlayıp durmak, toplumun temel sorumluluğunu görmezden gelmek
demektir. Toplumun, örneğin maden şirketlerini, pisliklerini  temizliğe
zorlayarak  veya  sürdürülebilir ormanlardan gelmeyen kereste
ürünlerini kullanmayarak, insanlara ve çevreye zarar vererek para kazanan
şirketlerin faaliyet göstermesine engel olacak bir yaklaşım benimsemesi
gerekir. Uzun vadede doğrudan veya siyasetçiler yoluyla çevreye zarar veren
politikaları kârsız,  yasak ve sürdürülebilir
çevre politikalarını kârlı yapacak olan toplumun kendisidir.
 
Devletlerin
çevre konusunda bilinçli bir duyarlılık göstermesi ve hükümetlerin gerekli  önlemleri alması gerekir. Ayrıca büyük
şirketler, kamu veya devlet baskısına kulak tıkayan tedarikçisine bazı
kuralları çok daha etkin şekilde dayatabilir. Örneğin, Amerikan toplumunun deli
dana hastalığıyla ilgli endişeleri arttığında, Hükümetin Gıda ve İlaç Dairesi,
kırmızı et sektöründen hastalığın yayılmasını teşvik eden uygulamalardan vazgeçmesini
talep eden birtakım kanunlar çıkardı. Sektör, kurallara uymanın çok maliyetli
olacağını öne sürerek, bu yaptırımlara
tam  beş  sene boyunca direniş gösterdi. Ancak
hamburger satışlarındaki ciddi düşüş karşısında, McDonalds Şirketi aynı
taleplerde bulunduğunda, tüm sektör birkaç hafta içinde gerekli düzenlemeleri
hayata geçirdi. McDonalds’ın satın alma bölümünde görevli bir yetkili bu durumu
şöyle açıklıyor: “Elbette tedarikçiler bizi dinleyecek; sonuçta dünyanın en
büyük alışveriş sepeti bizim elimizde”. Toplumun  bu kapsamdaki görevi tedarik zincirindeki
hangi halkaların kamu baskısına hassas olduğunu tespit etmektir. Kapısı
çalınacaklar, et paketleyicisi, madenciler veya keresteciler değil, McDonald’s,  GAP  ve
diğer başka çok uluslu  şirketlerdir.

 

Bütün
Bunlar Bugün Bizim için Ne İfade Ediyor?
“Jared,
dünyanın geleceği hakkında iyimser misin yoksa kötümser mi?” Bu belki de en sık
karşılaştığım sorulardan biri. Cevabım asla değişmez: “Temkinli bir iyimserim”.
Yani demek  istediğim, karşı karşıya
olduğumuz sorunların farkındayım. İhtiyatlı davranmamız, bu sorunların
üstesinden gelmek için kararlı olup, ciddi bir çaba göstermemiz gerekiyor.
Bu  çabamız  boşa
giderse, önümüzdeki 20-30 yıl içinde yaşam standartlarımızın düşeceği
kesindir. Doğal kaynakları yokedip kaybetmeye devam ettiğimiz sürece, daha da
kötü şeyler olabilir. Sorunları birbirinden bağımsız olarak
değerlendirmektense, bütün olarak ele almamız en doğru yaklaşımdır. Örneğin,
enerji krizine çözüm  ararken, alternatif
enerji kaynakları üzerine kafa yorarken, bir yandan da   trafik sorununu gözönünde bulundurmamız
gerekmektedir. Büyükşehirlerin trafik derdi, insanların hayatını çileye
dönüştürmüş durumdadır. Petrol ve gaz bu kadar azalmışken, çevre sorununa
ve    tuz biber ekecek yeni yollar,
trafiğe çıkacak yeni otomobiller yerine, toplu taşımaya özendirici
politikalarla, tramvaylar, trenler ya da başka sağlıklı çözümler üretilmelidir.
Büyük şehirlere yasal veya yasa dışı yollarla gelen göçmenlerin nüfusu
arttırdığı, zaten varolan sorunları çoğalttığı düşünülmektedir. Fakat gelişmiş
ülkelerdeki yaşam standardına erişmek için,
Batıya  gelen  insanların çok zorlu koşullarda göç ettiği ve
geldikleri yerde ırkçılık, milliyetçilik gibi nedenlerle ya   da devlete, sağlık sistemine yük oldukları,
ücretleri düşürerek işsizlere rakip
oldukları  iddia  edilerek, çoğunlukla istenmedikleri de
bilinmektedir. Ancak gerçek şudur ki, gelişmiş ülkelerin ekonomisi, düpedüz
göçmenlere bağlıdır. Özellikle hizmet, inşaat ve tarım sektöründe çalışanların
çoğunluğu, göçmenlerden oluşmaktadır. Bütünüyle baktığımızda, çevresel
problemler ve nüfus sorunu, ekonomimizin ve yaşam kalitemizin altını
oymaktadır.  Dünyanın  büyük
şehirlerinin  çoğunda yaşanan su
ve enerji kıtlığı, biriken çöpler, kalabalık okullar, konut sıkıntısı, fiyat
artışları  ve trafik sıkışıklığı, büyük
ölçüde nüfus ve çevre sorunlarından kaynaklanmaktadır. Bunun baş sorumlusu  da, kısa vadeli çözümlerle büyük sorunları
geçiştirmeye  çalışan kötü idare,  beceriksiz
ve plansız yönetimdir. İnsanlık olarak uzun vadede sürdürülebilir bir
yaşama  ulaşmak  için
bu gidişatı  değiştirmeye mecburuz.
 
Geçmiş toplumlardan çıkarılabilecek dersler  ve
günümüzde  hızla  ilerleyen olumsuzluklara
bakarsak,
karşı karşıya olduğumuz bir düzine çevre
sorunu
bulunmakta olduğunu  görürüz.
 
Doğal yaşam
alanlarının yok edilmesi:
Sürekli artan bir
hızla doğal yaşam alanlarını yokediyoruz veya insan eliyle müdahale edilmiş
ortamlara dönüştürüyoruz. Çevreye akıl almaz derecede duyarsız bir şekilde,
plansız programsız gelişen şehirler, açılan yollar, otlaklar, tarlalar derken,
bir de mantar gibi çoğalan, bela üzerine bela getirecek olan golf sahaları
çıktı. Kaybedilen doğal yaşam alanlarından, en
çok  tartışma  yaratanları
ormanların, sulak alanların, mercan kayalıklarının ve okyanus dibinin
mahvedilmesi. Zaten şimdiye kadar ormanlık alanların yarısından fazlasını
katletmiş durumdayız. Bu doğrudan insanlığın da kaybı; çünkü kereste ve diğer
ham madde ihtiyacımızı ormanlardan karşılamaktayız. Aynı zamanda, ekosisteme,
havayı temizlemek, yağmur döngüsünü sağlamak, toprak erozyonunu önlemek, yaban
hayata ev sahipliği yapmak gibi pek çok hizmet veren ormanların azalması, yok
oluşu, geçmişte olduğu gibi bugünkü uygarlığın da sonunu getirecek, çökmesine
neden olacak etkenlerin başında geliyor. Var olan ormanların yapısının
değiştirilmesi de, yangına elverişli bir hal almasını sağlıyor (Örneğin
meşelerin  kesilip yerine çam dikilmesi
gibi.) Sulak alanların kurutulması da
bir  dizi  felaketi
beraberinde getirmekte. Su kaynaklarımızın nitelikli olmasını
sağlayan  sulak alanlar,  balık
ve kuş türleri için de çok önemli. Okyanusların, yağmur  ormanları
diyebileceğimiz ve  pek çok deniz
canlısına yaşam alanı sunan mercan kayalıkları da, çok ciddi  boyutta
zarar  görmüş durumda. Böyle
davranmaya devam edersek, 2030’da kalan mercan kayalıklarının  da yarısını yok etmiş olacağız. Trollerle
balık avcılığının giderek yaygınlaşması ve aşırı avlanma, bu felaketin en büyük
nedeni. Tarımsal alanlardan denize sızan kimyasal atıkları   da unutmamak gerek.

 

Doğal Gıdalarda
Azalma:
Özellikle balık gibi, insanların
protein ihtiyacını karşılayan doğal gıdaların miktarında büyük bir azalma var.
Büyükbaş ve küçükbaş hayvanların etleri için yetiştirilmesinden çok daha
masrafsız bir şekilde, doğal yollarla ulaşılabilen bir  gıda.
Dünyada 2 milyar insan, başka protein kaynaklarına ulaşamayacak kadar
fakir oldukları için deniz balığına muhtaç. Eğer, doğru davranıp balıkların
üremesine fırsat verirsek balık avlamaya ve deniz balığı yemeye devam
edebiliriz. Ancak balıkların trolle avlanması ve yumurtlama döneminden önce
avlanması da büyük tehdit oluşturmakta. En kötüsü de, giderek artan balık
çiftliklerinde yetiştirilen balıkların beslenmesi için, doğal balıklar aşırı
miktarlarda avlanmakta ve sonuçta balık çiftlikleri ürettiğinden kat kat fazla
deniz balığı tüketmekte. Bu durumda
daha ucuza balık üreteceğiz derken pahalı bir bedel ödemekteyiz. Su ürünleri
çiftliklerinin atıklarının denizlerde kirlilik yaratması ve  çiftliklerden
kaçan balıkların doğal türlerin genetiğini bozması da cabası. Balık
çiftlikleri yüzünden fiyatların düşmesiyle, balıkçıların kazançlarını aynı
tutmak için doğal deniz balıklarını aşırı miktarda avlamaya yöneldiğini de
unutmamak  gerek.
 
Biyo-çeşitliliğin
ve yabani türlerin yokedilmesi:
Yenebilir
yabani hayvanlar, bitkiler, yabani yemişler, insanın çevreye olan olumsuz
etkileri yüzünden hızla yokolmakta ve böyle gidersek, kalanlarda önümüzdeki
yüzyılın yarısına kadar yok olmuş olacak. Bu türleri yokederek kendi sonlarını
getiren geçmiş toplumlardan bahsettik. Ancak biyoçeşitlilik, çoğumuzun ne yazık
ki farkına varamadığı öyle bir denge sağlamakta ki, aslında insan uygarlığının
devamı da buna bağlı. Yeryüzünde biz insanlara bedava hizmet veren öyle  canlılar var ki, onlar olmazsa aynı görevi
görecek bir şey bulmamız aşırı derecede pahalı, hatta çoğu durumda imkansız.
Pek çok insanın iğrenç dediği yaratıkların, böceklerin, hayvancıkların
kullandığımız kimyasallarla yok edilmesi, insanlar için çok büyük zarara
yolaçan sonuçlar doğurmakta. Bunu uçağın parçalarını birleştiren vidalara
benzetebiliriz. Rastgele birinin söküp atmanın neden olacağı faciayı  düşünün. Faydalarına yönelik olarak  pek çok örnek verebiliriz. Solucanların
toprağı havalandırması, bakterilerin toprağa gübreye tonlarca masraf
yaparak  sağlayamayacağımız miktarda
nitrojen temin etmesi ya da arılar   ve
başka böceklerin bitki polenlerini birbirine aktarması, bitkilerin tohumlarını
yayan kuşlar  ve memeliler, atıklarn
çürümesini sağlayan, besinleri yeniden geri kazandıran  ve  sonuç
olarak bize temiz hava, su ve toprak sağlayan bir sürü canlı. Herbirinin
kıymetini bilmeliyiz; yoksa çok pişman olacağız.
 
Toprak kaybı: Tarım
arazilerinde sel ve rüzgarla oluşan toprak kaybı, toprağın yeniden oluşması
sürecinden 10 ila 40 kat kadar hızlı. Ormanlık arazilerin yok edilmesi de,
toprak kaybında çok etkili. Nitelikli toprak kaybının diğer sebepleri de yine
insanların tarım  faaliyetleri nedeniyle
toprağın tuzlanması ve verimliliğin
azalması. İnsan nüfusunun giderek arttığı bir dönemde tarım arazisine ihtiyaç
artarken, var olan nitelikli
toprağın  azalıyor olması, çevreye
verdiğimiz hasarın sonucu  ve  en
önemli  sorunlardan  biri.
Ormansızlaştırma gibi, toprak kaybı da pek çok geçmiş toplumun çökmesine
katkıda  bulunmuş bir unsur olarak, acilen
üstesinden gelinmesi gereken bir   sorun.
 
Enerji kaynakları
sorunu:
Petrol, doğalgaz ve kömür gibi
fosil  yakıtlar,  Dünyanın
en büyük enerji kaynakları; özellikle de sanayi devletleri için.
Sanılanın aksine, mevcut  petrol  ve doğalgaz rezervleri, bizi sadece birkaç on
yıl daha idare etmeye yetecek miktarda; daha fazla değil. Daha keşfedilecek pek
çok petrol yatağı ya  da kömür  madeni
olduğu  iddia  edilse de, bunlara ulaşmak çok pahalı ve zor
olacağı gibi, aynı zamanda kalitesi de düşük olacak. Üstelik çevreye olan
bedeli de çok yüksek olacağından, hemen alternatif üretmek  şart.
 
Su kaynakları
sorunu:
Dünyada bulunan tatlı su nehirleri
ve göllerinin çoğu  tarımsal sulama
amaçlı, evsel ve endüstriyel kullanım amaçlı olarak, zaten uzun zamandır hunharca
kullanılıyor. Ama pek çok yerde insanlar, kendi kullandıkları suyu kendi
kimyasal  veya organik pislikleriyle
kirletiyor. Yeraltı su kaynakları da
yeniden dolabileceklerinden çok daha süratle tüketiliyor. Deniz  suyunun tuzdan  arındırılması ve iç bölgelere  pompalanması da  aşırı pahalı bir işlem olduğu için, Dünyanın
su sorununu  çözebilecek  bir
çare  değil  kesinlikle. Anasazi ve Mayaların sonunu
getiren su sorunu, uygarlığımızı tehdit etmekte. Ayrıca şu anda bile, yeryüzünde bir milyarı aşkın
insanın, temiz içme suyundan mahrum 
olduğunu  unutmamamız gerek.
 
Güneş enerjisi: Güneşin
enerjisinin sonsuz olduğunu düşünsek de,
toprağın  güneş  ışınlarını belirli bir emme kapasitesi var.
Dolayısıyla asfalt yollar, betonarme binalar ve golf sahalarının güneş
ışınlarını gereğinden fazla emdiğini göz önüne alırsak, yeryüzünün güneş ışınlarını
emme kapasitesinin yarısını zaten kullanmış oluyor ve böylece de güneş
enerjisini boşuna harcamış oluyoruz. Nüfus arttıkça daha fazlasını
kullanacağımız düşünülürse, yine insan etkisi yüzünden ormanlar ve bitkilerin,
büyümelerine yetecek kadar fotosentez yapmaları zorlaşacak.
 
Kimyasallar: Kimya
sanayii ve diğer endüstriler, toprağı, havayı, denizi ve su kaynaklarını kirleten maddeler üretiyor ya da çevreye
atıklarını salıyorlar. Toksik kimyasalların başında gelen böcek ilaçları ile
zirai ilaçların, kuşlar, balıklar ve diğer hayvanlara zararlı olmasından daha
önemlisi, insan sağlığına doğrudan olumsuz etkileri tartışılmaz bir gerçek.
Az  miktarların bile sakat doğumlara,
zihinsel geriliğe, kısırlığa neden olduğu, bağışıklık sistemimizin direncini kırdığı,
bilimsel olarak kanıtlandı. Zaten etrafınıza baktığınızda, sağlık sorunlarının
ne kadar arttığını, tüp bebeklerin çoğaldığını görmek için bilim adamı olmaya
gerek yok. Böyle giderse, doğal yollarla gebe kalmak neredeyse tarihe
karışacak. Çünkü bu kimyasallar
hormonlarımızı etkiliyor, vücudumuzda birikiyor. Bu kimyasalların, erkeklerin
sperm sayılarının düşmesinde etkili oldukları da ispatlandı. Doğada yok olmayan
kimyasal maddelerin başında PCB, DDT ve ayrıca cıva, kurşun gibi  ağır
metaller  geliyor.  Böcek ilaçları ve tarımsal ilaçların yanında
insanoğlunun yarattığı başka suçlular da var: örneğin plastik bileşenler,
deterjanlar, soğutucu gazlar. Çevre kirliliği sorunu olan yerlerin
temizlenmesinin maliyeti de milyarlarca dolar. Fakat ABD’deki  çevre kirliliğinin boyutunun  çok daha ötesinde kirli yerler de var. Rusya,
Çin ve pek çok Üçüncü Dünya ülkesinde kömür madenlerinin yarattığı pisliği
temizlemenin maliyetini düşünmeye kimse
cüret  bile  edemiyor.
 
Yabancı türler: Bu
sorun, bilerek veya bilmeyerek, insanoğlunun bir coğrafyaya ait  doğal
bir tür olan bir canlıyı, bitkiler dahil başka bir yere götürmesiyle
meydana  gelmektedir ve  akıl almaz boyutlarda uygulanır durumdadır.
Bazı türler bulundukları ekosisteme çok faydalıdır. Bazı türler de var ki, bir
şekilde farklı bir coğrafyaya taşındıklarında, çok büyük zarara yol
açabiliyorlar. Paskalya Adası örneğinde
Avrupalı  sömürgecilerin  gemileriyle
Adaya ulaşan farelerin, ağaçların ve kuşların üremesini sona erdirdiğini
unutmayalım. Yakın bir örnek ise, Avustralya’nın yerli tavşan ve tilki
popülasyonunun  yok  olması.
Yerleşik  türler, yeni gelen türe
karşı nasıl korunacaklarını bilmediklerinden yok olup gidiyorlar; bu    da tüm ekosisteme hasar veriyor. Şu anda
Dünyanın pek çok yerinde benzer sorunlar yaşanıyor.
 
Sera Gazı
Salınımı:
Küresel ısınmaya katkıda bulunan
sera gazı salınımı,  ısı  artışını
anormal biçimde hızlandırıyor ve bu sorun da insan faaliyetlerinden kaynaklanıyor.
Eriyen buzullar nedeniyle, Dünya çapında deniz seviyesinin yükselmesi, kıyı
bölgeler ve deniz seviyesinin altındaki kalabalık nüfuslu yerler için büyük
tehdit oluşturuyor.  Küresel  ısınmanın, şu anda tam olarak ne ve nasıl
olacağı öngörülemeyecek ikincil etkilerinin de devasa sorunlara yol açacağına
şüphe  yok.
 
Nüfus artışı: Giderek
artan Dünya nüfusu, daha fazla gıda, daha fazla su, daha  fazla
kaynak, daha fazla çöp anlamına geliyor. Hesaplamalara göre, şu andan
itibaren Dünyadaki her çift 2 çocukla yetinse bile, Dünya nüfusu 70 yıl daha
artmaya devam edecek. Çünkü Dünya nüfusunun çoğunluğu, genç ve üreme çağındaki
insanlardan oluşuyor. Dünya nüfusundaki artış durmadıkça ve insanlar  yaşam
tarzlarını  değiştirmedikçe,  saydığımız
diğer sorunlar büyümeye devam  edecek.
 
12.İnsanın
çevreye olan etkisi:
Aslında önemli
olan sadece insan sayısı değil; insanların çevreye olan etkisi. Esas derdimiz,
insanların kaynakları bilinçsizce tüketmesi ve atık üretmeye devam etmesi.
Gelişmiş ülkelerin çıkardığı çöp miktarı
Üçüncü  Dünya  ülkelerinden çok daha fazla. Genel olarak
bakıldığında, bir Amerikalı, Batı Avrupalı veya Japon’un fosil yakıtlar gibi
tükettiği kaynaklarda çıkardığı çöp de, bir Üçüncü Dünya ülkesi
vatandaşınınkinden 32 kat fazla. Fakat, Batılılara özenen Üçüncü Dünya
ülkelerinde yaşayanların da yaşam standartları giderek
yükseldiği için, insanın
çevreye olan olumsuz 
etkisi
artacak. Siyasi, ekonomik veya sosyal sebeplerle Batıya  göçlerin artmasıyla, Avrupa   ve Amerika’da nüfusun çoğalması ve
dolayısıyla daha fazla insanın Batılı tüketim tarzını benimsemeye başlaması da,
aynı şekilde çevreye olan  olumsuz  etkimizi
arttıracak.  Ulusların kalkınması
için, ülkelerin Batı standartlarında yaşam hedeflerine ulaşmaları için doğru
politikaları uygulamaları gerektiği ve bunu, bütçelerini dengeleyerek, eğitim
ve alt yapıya yatırım yaparak sağlayabileceklerini öğütleyen BM veya Batılı
hükümetlerin hiçbiri, Üçüncü Dünya ülkelerinin hepsinin Gelişmiş Ülkelerin
yaşam standartlarını benimsediği takdirde Dünyanın bunun kaldırmasının mümkün
olmadığını kabul etmek istemiyor. Oysa ki asıl imkansız olan, bu ikilemin
Üçüncü Dünyanın gelişme çabalarını engellemeye çalışarak çözülmesi. Hayat
tavizlere dayalı zorlu ve sıkıntılı seçimlerle doludur.  Çözüm
bekleyen  şudur: Tüm insanlığın
daha iyi hayat şartlarına kavuşmasını sağlamak; ancak bu standardı küresel
kaynaklara aşırı yüklenmeyecek şekilde
 belirlemek.
Yukarıda
saydığımız, birbirlerine zincirleme bağlı olan bu çevresel sorunların hepsini
halletmediğimiz sürece, sorun yaşamaya devam edeceğiz. Bunu yapabilmek
için  de,
yaşam  tarzımızı değiştirmemiz
şart. Dünya toplumunun şu anki gidişatı sürdürebilmesi mümkün değil.  Dünya kaynaklarının (en azından bazılarının)
kendini yenileyebilmesi, yeryüzünde
yaşamın  ve  insan uygarlığının sürdürülebilmesi için, bu
12 sorundan sadece biri bile önümüzdeki on yıllarda tüketimde kısıtlamaya
gitmemizi gerektiriyor. Başlıca sorun nedir diye soranlara verecek cevabım  ise, başlıca sorunu aramaktan vazgeçmeleri
gerektiğidir. Çünkü bu sorunlar çözümsüz kaldığı  sürece, insanlığa ve gezegenimize hasar
vermeye devam edecek. Birini çözümsüz bırakırsak bile, başımız dertten kurtulmayacak.
Bu sorunlar, bir şekilde bugünün gençlerinin ömrü içerisinde çözülmek zorunda.
Esas soru bizlerin seçeceği hoş yollarla mı, yoksa seçimimiz dışındaki
savaş,  açlık, soykırım, salgın
hastalıklar ve toplumların çöküşü gibi nahoş yollarla mı çözüleceği. Tüm bu
karamsar olaylar, insanlık tarihi boyunca yaşanmıştır. Olumsuz olayların oluşma
sıklığı, çevrenin bozulması, nüfusun yarattığı baskı ve sonucunda meydana gelen
yoksullukla siyasi istikrarsızlığa bağlı olarak artar. İnsan uygarlığının Dünya
çapında çöküşü sonucundan biraz daha az dramatik  olanı da, şunun gibi bir sonuçtur: Gelişmiş
ülkeler rahatlarını bozmadan (ki bu rahata düşkünlük insanlığı felakete
sürüklemektedir) hayat tarzlarını değiştirmeden yaşamaya devam  ederken, Rwanda ya da Haiti’dekine benzer
koşulların, gelişmekte olan ülkelere yayılması durumunda bizi mutsuzluk,
kronikleşmiş terör, savaş ve salgın hastalıklar
 beklemektedir.
 
Geçmiş
toplumların yaşadıklarından ders alıp,
geleceğimizi  yaptığımız  hatalardan arındırarak, sorunlarımıza küresel
çapta acil çözümler bulmamız gerekmektedir. Karamsarlığa kapılacağımıza,
ihtiyatlı bir iyimserlik taşımalıyız. Çünkü gerçekçi olmak, umutlu olmak için
temel dayanağımız, karşımızdaki sorunların çözümsüz olmamasıdır. Evet,  büyük
risklerle  karşı  karşıyayız; ancak en ciddi sorunlar bile
kontrolümüz dışında değil. İşin köküne inersek, bizi çevreleyen sorunlar
yumağının esas sorumlusunun insanoğlu olduğunu görürüz.  Bunları
kontrol eden bizleriz; bu sorunlara neden olmaktan vazgeçebilir  ve  çözüm  üretmeye
başlayabiliriz.  Gelecek önümüzde,
atak olmamız  gerekiyor.
 
Öncelikle,
çevre sorunlarıyla ilgilenmenin lüks olduğunu düşünen ve çözüm hedeflerini
masraflı gören zihniyeti bir kenara bırakmanın zamanı çoktan gelmiştir.  Esasında çevre  kirliliği,
hem kısa vadede, hem de uzun vadede maliyet yükü getirmektedir.  Oysa
ki,  çevrenin  kirletilmesine önceden engel olmak veya
çevreyi temizlemek uzun vadede hatta kısa vadede bize  çok büyük miktarda tasarruf sağlar. Şöyle
düşünün; hastalığa yakalandıktan sonra tedavi olmaya çalışmaktansa, sağlığımızı
koruyup kendimize dikkat etmek daha tercih edilir ve masrafsız bir yöntemdir.
Çevreye verdiğimiz zararın aslında kendi başımıza açtığımız dertler olduğunu
akıldan çıkarmamak gerekir.
 
Teknolojinin
sorunlarımızı çözeceğini düşünmek de büyük bir yanılgı ve kendimizi
kandırmaktan başka bir şey değildir. Belki yeni teknolojiler çözümü
kolaylaştıracaktır; ancak son   yüz yılda
oluşan çevre felaketlerinin ve şu andaki çevresel sorunların, gelişen
teknolojimizin öngörülemeyen ya da başta umursanmayan sonuçları olduğunu
unutmayalım. 20.yy’da büyük bir hızla gelişen teknoloji, eski sorunlarımızı
çözmek yerine ne yazık ki, yeni ve tehlikeli sorunlar yaratmakta çok daha
başarılı olmuştur. Önemli olan teknolojinin gelişigüzel gelişmesi değil, çevre
dostu teknolojiler  üretmemizdir.
Mesela  hibrid otomobillerden
bahsederken, dev kasalı   SUV’lerden 
(nam-ı
diğer Etiler Traktörü) söz etmeden olmaz. Hibrid otomobil satışlarını geride
bırakan bu  ürünün çevre üzerine büyük
zararları vardır; ve ne yazık ki, insanların
daha  çok  benzin
tüketmesini ve egzos salınımını arttırmaktadır. Bir kaynak tükendiğinde,
yerine yenisini koyabiliriz yaklaşımı tamamen faydasızdır. Çünkü, yerine
yenisini koyana kadar iş işten geçmiş olacaktır. Gelecek için güneş ve rüzgar
enerjilerini değerlendirmek üzere çalışmalar, hidrojenle çalışan  otomobil teknolojisi geliştirmek elbette
yararlıdır fakat geçiş dönemi uzun süreceğinden ve kaybedecek zamanımız
olmadığından bu yeni teknolojiler yaygınlaşıncaya kadar herşeyden önce petrol
tüketimini, mevcut arabaların kullanımını azaltacak önlemler alınması 
 şarttır.
 
Gıda
sorununun, nakliye sorununun çözülmesiyle veya genetiği değiştirilmiş gıdalarla
çözüleceği iddiası da büyük bir fiyaskodur. Bu iddiaya göre; gelişmiş
ülkelerden bazıları, örneğin  ABD, kendi
vatandaşlarının tüketebileceğinden daha fazla gıda üretmektedir ve eğer gıda
tüketimi Dünya çapında eşitlenebilirse, ya da gelişmiş ülkelerdeki gıda fazlası
Üçüncü Dünya’ya ihraç edilebilirse, açlık ve kıtlığı azaltabilir. Buradaki
bariz yanılgı şudur: Gelişmiş ülke vatandaşlarının hiçbir şekilde Üçüncü Dünya
vatandaşlarının da karnı doysun diye daha az yemeye niyeti yoktur. İkinci
yanılgı ise, bazı Üçüncü Dünya ülkelerinde kuraklık veya savaş gibi krizler
nedeniyle oluşan kıtlığın boyutunu hafifletmek için, Gelişmiş ülkelerin ara
sıra gıda ihraç etme isteğine rağmen, vatandaşlarının Üçüncü Dünyayı beslemek
için yapılan yardımlara düzenli vergi vermeye yanaşmamasıdır. Üstelik bu gerçekleşse
bile, ABD’nin sürekli prensip olarak karşı çıktığı denizaşırı  aile planlaması yapılmadıkça, gıda artışıyla
birlikte nüfus artışının yaşanması  da  kaçınılmaz
olacaktır. Zaten bu ikilem ve Dünyadaki nüfus artışı, Yeşil Devrim’e on
yıllarca harcanan onca para  ve yüklenen
umudun sonunda Dünyada açlık ve kıtlık hala yaygındır. Bu açıdan GDO’ların da
Dünyanın gıda sorununa çözüm olamayacağı açıktır. Başta soya, mısır,
kanola  ve  pamuk
gibi GDO’lu ürünler, genelde hayvan yemi, yağ ve tekstil üretiminde
kullanılmak üzere ılıman iklime  sahip 6
ülkede yetiştirilmektedir. İnsanların GDO’ların tüketimine direnç göstermek
için pek çok geçerli nedeni vardır. GDO’lu tohumları üreten şirketlerin,
mallarını ılıman bölgelerdeki zengin çiftçilere satarak kazanç sağlayıp,
gelişmekte olan tropik ülkelere satmıyor olması da acımasız gerçeklerden
biridir. Ayrıca Üçüncü Dünya ülkelerinin ihtiyaçlarına yönelik ürünler
geliştirmeye de yanaşmamaktadırlar.
 
Görünürde
insan ömrünün uzamış olması, sağlık ve refahın
artması,  hala  musluklardan temiz su akması, etrafın yeşil
olması, yaşam koşullarının iyileşmesi, Gelişmiş ülkelerde yaşayanlar
alışkanlıklarını değiştirmezlerse, acı sonun yaklaştığını görmelerini
engelleyebilir. Fakat, insan ömrünün uzaması tek başına bir gösterge olamaz.
Milyarlarca insan, kimyasal atıkların ya da çevre kirliliğinin neden olduğu
hastalıklarla boğuşmaktadır. Üçüncü Dünya ülkelerinde Dünya nüfusunun 
%80’i
kadar insan, hala fakirlik içinde, açlık sınırına yakın veya sınırda
yaşamaktadır. ABD’de bile nüfusun giderek artan bir bölümü, yoksul ve sağlık
hizmetlerinden yoksundur. En berbat olanı da,
bu durumu değiştirmek için ileri sürülen, “Devlet tarafından herkese
ücretsiz sağlık  sigortası  hizmeti” politik olarak kabul
 görmemektedir.
 
Küreselleşme
nedeniyle artık, uzak gibi görünen ülkelerin sorunları da hepimizi ilgilendiren
sorunlar haline gelmiştir. Siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkların dengeye
kavuşturulması gereklidir. Gelişmiş ülkelerden gelişmemiş ülkelere gönderilen
elektronik veya kimyasal atıklar çok büyük bir sağlık tehdidi oluşturmaktadır.
Sanayi atıklarımızla havayı, toprağı, suyu, denizi,  balıkları,
dolayısıyla insanları zehirlediğimizi umursamazlıktan gelemeyiz. Sadece
Grönland, Sibirya gibi Dünyanın ücra köşelerine gönderdiğimiz atıkların,
Eskimoların besini olan balıklara karışması bir yana, gelişmiş veya gelişmekte
olan ülke vatandaşlarının besinleri içinde de çeşitli zararlı  kimyasallar
bulunmaktadır.
Toplum
olarak alışkanlıklarımızı değiştirmemiz lazım. Şu anda gelişmiş ülkelerin
keyfini sürdüğü ekonomik refah, yerine koyamayacağımız kaynakları kullandığımız
içindir ve böyle devam etmesi olanaksızdır. Bu doğal sermayeyi harcıyor
olmamız, kesinlikle kar ettiğimiz anlamına gelmemektedir. Hatta, iflasın
eşiğinde olduğumuzun sinyalleri
çoktan  gelmeye  başlamıştır.
Mayalar, Anasaziler gibi toplumların çöküşüne  baktığımızda,
hatta  yakın  tarihte
SSCB’nin çöküşünü incelediğimizde, bir toplumun tepetaklak
devrilmesinden sadece birkaç on yıl öncesinde refah ve güç düzeyinin zirveye
ulaştığını görürüz. Bunun nedeni basittir: maksimum nüfus, refah    ve kaynak tüketimi ve atık üretimi çevre
üzerinde maksimum etki demektir ki, bu da sınıra dayanıldığını  gösterir.
Dolayısıyla,  toplumların  zirvede
oldukları  dönemi  takiben
hızlı  bir çöküşe 
geçmelerine  şaşmamak gerekir.
 
Önümüzdeki
sorunları çözmek için, aslında yeni teknolojilere ihtiyacımız yok. İlk aşamada,
bireysel olarak yaşamlarımızı, çevre dostu bir anlayışla sürdürmekle
başlayabiliriz. Çözümün  anahtarı
neredeyse, daima eldeki çözümleri uygulamaya sokacak siyasi iradedir. Elbette bunu hayata geçirmek, söylemesi kadar
kolay deği;l ancak geçmişteki birçok toplum, gerekli olan siyasi iradeyi
gösterebilmiştir. Genel olarak bakacak olursak, modern toplum, bazı sorunları
tamamen ve bazılarını da kısmen çözmek için gerekli iradeyi gösterdi   bile.
 
Yok
olup gitmek yerine, başarılı olmak için hemen
şimdi  almamız  gereken
kararlara  gelince; bana soracak
olursanız büyük önem taşıyan iki tür karar var. Bu kararlardan ilki, uzun  vadeli düşünmeyi hayata geçirecek cesaret ve
sorunun bir krize dönüşmeden, algılanabilir hale geldiği andan itibaren vakit
kaybetmeden cesur, yürekli ve ilerici kararlar almaktır. Bu türden bir karar
mekanizması, seçilmiş siyasetçilerimizi ne yazık ki fazlasıyla iyi tanımlayan
kısa  vadeli,  tepkiye dayalı karar verme sürecinin tam
tersidir. Kısa vadeli karar verme süreciyle ilgili sayısız depresif örneği bir
tarafa koyarsak, bize umut aşılayacak cesaretli ve uzun vadeli birçok kararın
alındığını görürüz. Benzer örneklere günümüzde STK’lar, şirketler  ve hükümetlerin faaliyetlerinde  de rastlamak
mümkün.
 
Geçmiş
toplumlarda yaşanan felaket derecesindeki orman alanlarını yoketme
faaliyetlerini düşünürsek Paskalya ve Mangareva reislerinin kısa vadeli
endişelerine yenik düştüğünü, Tokugawa şogunlarının, İnka İmparatorlarının,
Yeni Gine dağlılarının ve 16.yy Alman arazi sahiplerinin uzun vadeli bir
yaklaşım benimsediğini ve çevrelerini tekrar ağaçlandırdıklarını görürüz.
Benzer şekilde günümüz Çinli liderleri ormanlık alanların genişletilmesini
teşvik etmiş ve 1998  yılında  ağaç
kesimini tamamen yasaklamıştır. İş dünyasına bakacak  olursak,
Amerikalı  büyük  şirketlerin
başarılı olmasının ardında, politikalarını herhangi bir kriz olmadan güncellemeleri
veya yenilemeleri gelmektedir. Daha nadiren de olsa cesaretli, başarılı ve uzun
vadeli planlama, bazı hükümetleri ve siyasi liderleri tanımlamak için de
kullanılabilir. ABD hükümeti, geçtiğimiz 30 yıl içinde nüfus %40 oranında ve
motorlu taşıtlarla katedilen mesafe %150 arttığı halde, itinalı ve sürekli çabaları
sonucunda 6 ana hava kirleticinin salınımını ulusal düzeyde %25 oranında   düşürmüştür.
 
Geçmiş
hakkındaki bilgimizle canlanan bir diğer kritik seçim, değerler hakkında
sancılı da   olsa önemli kararlar
alınmasıdır. Geçmişte bir toplum için yararlı olan değerlerden hangisi sürekli
değişen şartlar karşısında var olmaya devam edebilir? Hürmet  gören
bu  değerlerden  hangileri yerini farklı yaklaşımlara  bırakmalıdır?
 
Liderler
pasif tepkiler vereceklerine, krizleri önceden görüp erken davranacak kadar
cesur olmalıdır. Yukarıdan aşağı yöntemle güçlü ve yerinde öngörülü kararlar
alıp uygulayarak toplumda büyük farklar yaratabilirler. Aynı şekilde, cesur
davranan vatandaşlar da aşağıdan yukarı dayatamayla  yöneticilerini etkileyebilir.
 
****************************

 

Geçmiş
toplumların hatalarından ders çıkarma şansına sahibiz. Bizden önce hiçbir
uygarlık böylesi kapsamlı bir avantaja sahip değildi. İyiye doğru bir fark
yaratmak adına, yeterli sayıda  insanın
bu fırsatları yerinde değerlendireceğini umut
 ediyorum.
                                                                       ————————————————
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: