Peki Sizce Aşk Nedir?
22 Mayıs 2020
CENAZEDEN SONRA -AGATHA CHRISTIE – TÜRKÇESİ ÇİĞDEM ÖZTEKİN
24 Mayıs 2020

DARBE — STEPHEN KINZER

STEPHEN KINZER dört kıtaya yayılmış elliden fazla ülkede dış haberler temsilciliği yaptı. Türkiye, Almanya ve Nikaragua’da New York Times büro şefliği yaptı. Times’da çalışmaya başlamadan önce The Boston Globe’un Latin Amerika muhabirliğini yaptı. Daha önce Şahın Bütün Adamları: Bir Amerikan Darbesi ve Ortadoğu’da Terörün Kö­kenleri (İletişim Yayınları), Hilâl ve Yıldız:  İki Dünya Arasında Türkiye (İletişim Ya­yınları), Blood of Brothers: Life and War in Nicaragua adlı eserleri yayımlandı. Ayrıca Bitter Fruit: The Untold Story of the American Coup in Guetemala adlı eserin yazarları arasındadır. Illinois, Oak Parkta yaşamaktadır

Bu kitap bir asırdan daha uzun bir zamanı incelemekte ve yer­küreye yayılmış on dört ülkede geçen olaylarla ilgilenmekte­dir. Anlattığı olayların ve kişiliklerin tamamına aşina olan çok az sayıda yazar vardır. Bu kitapta anlattıklarım için yüzlerce tarihçi, gazeteci ve diğerlerinin çalışmalarını kaynak aldım. Kaynakçam, anlattığım hadiseler hakkında daha fazla bilgi is­teyen okurlara başlama noktası olmanın ötesinde aynı zaman­da, çalışmaları benimkini biçimlendirmiş ve yönlendirmiş olan yazarlara bir sitayiştir.

“Rejim değişikliği” operasyonlarıyla ilgili tanımlarımın ola­bildiğince yanlışsız olduğundan emin olmak için, uzmanlar­dan her bölümü gözden geçirmelerini istedim. Her biri metni­mi son derece geliştiren düzeltmelerde, önerilerde ve yorum­larda bulundu. Tek mükâfatlan gerçeğe hizmet etmiş olmanın getirdiği memnuniyettir. Onlara derinden borçluyum.

Hawaii Universitesi’nden Profesör Pauline King Hawaii ile ilgili bölümü gözden geçirdi. Duke Universitesi’nden Profesör Louis A. Perez, Porto Riko Universitesi’nden Profesör Silvia Alvarez Curbelo ve Filipinler Universitesi’nden Profesör Maria Luisa Camagay, Ispanyol-Amerikan Savaşı bölümünün çeşitli parçalarını gözden geçirdiler.

Tarihçi, roman yazarı ve Nikaragua’nın geçmiş Başkan Yar­dımcısı Sergio Ramirez ve Nikaragualı iktisatçı Edmundo Jar-quin kendi ülkeleriyle ilgili materyalleri gözden geçirdiler. Honduras Ulusal Üniversitesi’nden Profesör Mario Argueta da oradaki olaylarla ilgili kısmı inceledi.

Soğuk Savaş yıllarındaki dört darbeyle ilgili anlatımlarım için benzer uzmanlıkların kılavuzluğuna güvendim. Yazar ve tarihçi Ferhat Diba İran’la ilgili bölümümü gözden geçirdi. Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nden Profesör Susanne Jonas ve Guatemala City’deki Facultad Latinoamericano de Ciencias Sociales’den Edelberto Torres Rivas, Guatemala bölü­münü gözden geçirdiler. Northwestern Üniversitesi’nden Pro­fesör Mark Bradley Güney Vietnam bölümünü gözden geçirdi. Tarihçi ve arşivci Peter Kombluh, Şilili yazar Ariel Dorfman, Tufts Üniversitesi’nden Profesör Peter Winn ve Princeton Üni­versitesi’nden Profesör Paul Sigmund, Şili hakkındaki bölümü gözden geçirdiler.

Bağımsız çalışan ilim insanı Wendy Grenade, Grenada istila­sını konu alan bölümümü gözden geçirdi. Wyoming Üniversi­tesi’nden Profesör Steven Ropp, Panama hakkındaki bölümü inceledi. Yazar ve gazeteci Ahmed Raşid Afganistan bölümünü gözden geçirdi. New York Times’dan, Irak istilasına yakından şahitlik etmiş olan Thom Shanker, istila hakkında anlattıkları­mı gözden geçirdi. Los Angeles Times’dan David Zucchino ve ilim insanı-diplomat David L. Phillips de Irak üzerine yazdık­larımdan parçalar okudular.

Bu bilirkişilerin tavsiye ettiği her değişikliği yapmadım, do­layısıyla herhangi bir hata varsa benim sorumluluğu mdur. On­ların bu kitaba katkılarına ise paha biçilemez.

Müsveddemi kısmen veya tamamen okuyan ve yorum yapan diğer kişilerin katkıları da aynı değere sahiptir. Elmira Bayrasli, Sacha Brown, James Linkin, David Shuman, James M. Stone ve Chris Robling birbirinden etkili tavsiyelerde bulundular ve metnin biçimlenmesine çeşitli şekillerde yardımcı oldular.

Northwestern Üniversitesi Medill Gazetecilik Okulu’nun is­tidatlı mezunu Kate Barrett, Afganistan üzerine önemli araştırmalarla katkıda bulundu. Illionis’deki Oak Park’in halk kü­tüphanesinden Grace Lewİs ile diğer kütüphane memurları, gözden saklanmış kitapların ve makelelerin yerlerini saptamak için bıkmadan usanmadan çalıştılar. Temsilcim Nancy Love beni içten bir şekilde yüreklendirdi. Alex Ward, New York Ti­mes muhabirinden sade vatandaşa dönüşümümün altından, Bill Keller ile diğer Times editörlerinin cömert işbirliğine güve­nerek beceriyle kalkmıştır. Jeff Roth fotoğrafları bulmak için saatlerini harcadı. Paul Golob müsveddeyi hiç problem çıkar­madan ama otoriter bir şekilde yayına hazırladı ve Brianna Smith her aşamada üzerinde çalıştı.

Bu kitabı yazmak her şeyi emip bitiren, uzunca bir süre bo­yunca sosyal ortamdan büyük ölçüde çekilmemi gerektiren bir çalışma oldu. En yakınımdakiler bu saplantılı çalışmayı anla­yışla karşıladılar ve Kraliçe Liliuokalani’den Saddam Hüseyin’e kadar birçok şahıs üzerinde yoğunlaşmama içerlemek yerine beni cesaretlendirdiler. En çok onlara minnettarım.

Güçlü bir ulus neden daha güçsüz bir ulusa saldırır? Çoğun­lukla, düşünce yapısını empoze etmek, gücünü artırmak ya da kıymetli kaynakların kon trolünü ele geçirmek için Bu üç et­kenin farklı farklı kombinasyonları, küresel menzilini geniş­lettiği son yüzyıl içinde ve daha öncesinde Birleşik Devletler’i motive etmiştir. Bu kitap Amerikan müdahalesinin en dolaysız çeşidini, yani yabancı hükümetlerin yıkımını incelemektedir.

Irak’ın 2003’te işgali tekil bir hadise değildir; Amerikalıların, kendilerini ideolojik, politik ve ekonomik sebeplerden sinir­lendiren 14 hükümeti yıktığı 110 yıllık dönemin doruğudur. Tüm bu harekâtlar gibi, Irak’taki “rejim değişimi” bir süreliği­ne -çok kısa bir süreliğine- İşe yarar gibi görünmüştür. Ancak şimdi bu harekâtın korkunç, beklenmedik sonuçlan olduğu açıktır. Birleşik Devletler’in korktuğu veya güvenmediği hükü­metleri alaşağı etmek için giriştiği çoğu diğer darbe, devrim ve işgal de aynı şekilde son bulmuştur.

Birleşik Devletler başka devletleri isteklerini yerine getirme­ye ikna etmek için çeşitli yollara başvurmaktadır. Çoğu du­rumda eskiden beri var olan diplomatik taktiklere başvurmak­ta, yani Amerikan menfaatini destekleyen hükümetlere ödül­ler, reddedenlere ise misilleme vaat etmektedir. Zaman zaman dost rejimleri halkın öfkesine veya isyanlara karşı savunmuş­tur. Birçok farklı yerde, başkalarının organize ettiği darbe ya da devrimlere sessizce destek olmuştur, iki defa ise, dünya sa­vaşları bağlamında, eski yönetim düzenlerini silmeye ve yeni­lerini kabul ettirmeye yardım etmiştir.

Bu kitap Amerikalıların çağdaş dünyayı şekillendirdiği yol­larla ilgili değildir. Sadece durumların en aşırılarında yoğun­laşmaktadır: Birleşik Devletler’in, yabancı hükümdarları ikti­dardan düşürmek için uğraştıkları durumlarda. Çağdaş tarihte hiçbir devlet, bunu bu kadar sık ve kendi sahillerinden bu denli uzakta ve bu kadar çok yerde yapmamıştır.

Bu “rejim değişikliği” operasyonlarının öyküleri büyüleyici ve heyecan vericidirler. Vatanseverler ile hainleri, yüksek gü­düler ile düşük kuşkuculuğu, aşırı cesaret ile zalim ihanetleri konu almaktadırlar. Bu kitap onları ilk defa bir araya getir­mekte, fakat sadece neler olduğunu anlatmaktan daha fazlası­nı yapmayı hedeflemektedir. Bu harekâtları alakasız bir seri olay olarak değil de bir süreç olarak ele alacağı için, araların­daki benzerlikleri bulmayı istemektedir, iki belli başlı soru or­taya koymakta ve yanıtlamaya çalışmaktadır. Birincisi, neden Birleşik Devletler bu harekâtları yürürlüğe koydu? İkincisi ise, bunların uzun vadede neticeleri nedir?

Birleşik Devletler’in devirdiği hükümetlerin listesini çıkar­mak kulağa geldiği kadar basit değil. Bu kitap sadece Ameri­kalıların, bir rejimi azletmekte bitirici rolü oynadığı durumları dikkate almaktadır. Mesela Şili, 1973 Darbesi’ne sebep olan birçok diğer etkene rağmen listeye girmeye hak kazanmıştır, çünkü bunda Amerika’nın rolü bitiriciydi. Endonezya, Brezil­ya ve Kongo ise listeye girememişlerdir, çünkü Amerikan fail­leri bu hükümetlerin 1960’lardaki yıkımlarında sadece ikincil roller oynamışlardır. Birleşik Devletler’in liderlerini azletmedi­ği, sadece işgal etmekle kaldığı ülkeler olan Meksika, Haiti ve Dominik Cumhuriyeti de listede değiller.

Amerika’nın uzun “rejim değişikliği” yüzyılı Hawaii monar­şisinin devrilmesiyle 1893’te başlamıştı. Bu, kültürel bir traje­diye operakomik süsü verilip kararsızca yapılmış, sakarca birişti. Harekât askerî değildi, ancak Amerikan bölüklerinin çı­kartması olmasaydı büyük ihtimalle başarılı olamayacaktı. Bir­leşik Devletler’in başkanı harekâtı onayladı, fakat kısa süre sonra yeni bir başkan göreve geçerek onu kınadı. Amerikalılar daha o günlerde yabancı hükümetleri azletmenin iyi fikir olup olmadığı konusunda ikiye ayrılmışlardı.

Hawaü kraliçesinin tahttan indirilişi, bu olaydan yarım yüz­yıl önce Meksika Savaşı sırasında patlak veren siyasi tartışmayı yeniden alevlendirdi. Özünde Birleşik Devletler’in dünyada ne rol oynaması gerektiği üzerine olan bu tartışma, günümüzde hâlâ şiddetle devam etmektedir. Irak’ın işgalinden sonra da ge­ne manşetlere çıkmıştır.

1893 Hawaii Devrimi’nin arkasında Amerika’nın kuvvetiyle ilgili görkemli bir hayal yatmamaktaydı. Beş sene sonraki İs-panyol-Amerikan savaşında ise bunun tam tersi geçerliydi. Bu esasen iki ayrı savaştı, birinde Birleşik Devletler İspanyol sö­mürgeciliğine karşı savaşan vatanseverlerin imdadına yetişti, ikincisinde ise aynı vatanseverleri, özgürlüğüne yeni kavuş­muş ulusları tamamen bağımsız değil de Amerikan hamiliğin­de olsun diye bastırdı. Bu çatışmalardan, Amerika’yla ilgili ön­cekilerden çok daha fazla küresel hırs barındıran radikal bir yeni olgu meydana çıktı. Bu olaylar, Birleşik Devletler’in dün­yada nerede olursa olsun, sırf etkileyerek veya baskı yaparak değil, aynı zamanda yıkarak da müdahale etmeye başladığı ye­ni bir dönemi işaretlediler.

Amerikan başkanları, Hawaii’de ve 1898’de İspanya’ya karşı ayaklanan ülkelerde yeni müdahaleci politikalarını test ettiler ve geliştirdiler. Fakat bu durumlarda başkaları tarafından yara­tılmış olan şartlara tepki göstermekteydiler. Bir başkanın, ya­bancı bir hükümdarı azletmek için ilk defa kendi kendine ha­reket edişi 1909’da, William Howard Taft’ın Nikaragualı Baş­kan Jose Carlos Zelaya’nın devrilişini emretmesiyle gerçekleş­mişti. Taft Amerika’nın güvenliğini korumak ve demokratik prensipler aşılamak için bu şekilde hareket ettiğini iddia etti. Asıl amacı ise Amerikan şirketlerinin Nikaragua’da istedikleri gibi çalışmalarını savunmaktı. Daha geniş bakılırsa Taft, Birleşik Devletler’in yabancı ülkelerde tercihi olan sürekliliği em­poze etme hakkına parmak basıyordu.

Bu bir model oldu. 20. yüzyıl süresince ve 21. yüzyılın baş­langıcına değin, Birleşik Devletler tekrar tekrar ordusunun ve gizli kapaklı faaliyetlerinin gücünü Amerikan menfaatini ko­rumayı reddeden hükümetleri devirmek için kullandı. Müda­halesini, her seferinde cafcaflı bir ulusal güvenlik ve özgürlük iddiasının altına sakladı. Fakat çoğu durumda temelde ekono­mik sebeplerle hareket etti – spesifik olarak Amerikalıların tüm dünyada engelle karşılaşmadan ticaret yapabilme hakları­nı kabul ettirmek, desteklemek ve korumak için.

20. yüzyılda dünyayı çok büyük kuvvetler yeniden şekillen­dirdi. Bunlardan en esaslısı çokuluslu şirketlerin ortaya çıkı­şıydı, merkezi tek bir ülkede olan ama yurtdışında çok kazanç sağlayan şirketler. Bu şirketler ve onları idare eden insanlar fevkalade çaplarda servet ve siyasi nüfuz kazandılar. Halklar, sendikalar ve siyasi partiler onlara karşı koymak için ayaklan­dılar, ancak Birleşik Devletler’de bu şirketlerin sahip olduğu kuvvete hiçbir zaman yaklaşamadılar. Şirketler kendilerini ka­munun gözünde girişkenlik, sıkı çalışma ve bireysel başarı idealleriyle donattılar. Aynı zamanda arkadaşlarını ve destekçi­lerini Washington’da önemli mevkilere yerleştirdiler.

Tarihin bir lütfuyla Birleşik Devletler’in yükselişi, çok ulus­lu kuruluşların dünya meselelerinde mühim bir güç haline gelmesiyle aynı zamana denk geldi. Bu şirketler, işbirliğinden kaçınan yabancı hükümdarların devrilmesi pahasına, hükü­metin yurtdışında onların lehine hareket etmesini beklemek­teydiler. Daha sonraki başkanlar da bunun Amerikan çıkarla­rını desteklemek için iyi bir yol olduğunu kabul ettiler.

Şirketlerin gücünü korumak Birleşik Devletler’in yabancı hükümetleri devirmesi için sebep sayılamaz. Kuvvetli kabile­ler ve uluslar tarihin başlangıcından beri zayıf olanlara saldır­mıştır. Bunu en basit sebep için, yani zenginliklerine zenginlik katmak için yapmışlardır. Çağdaş dünyada şirketler, ülkelerin servet toplamak için kullandığı kurumlardır. Amerikan gücü­nün elebaşları haline gelmişlerdir, onlara kafa tutmak da Birleşik Devletler’e kafa tutmakla eşdeğer hale gelmiştir. Amerikalı­lar böyle bir başkaldırıya cüret eden bir yabancı hükümdarı devirdiklerinde, o ülkedeki haklarını sağlama almakla kalma­yıp diğer ülkelere de net bir mesaj göndermektedirler.

Ekonomik gücün Amerika dış politikasındaki etkisi, Hawa-ii’deki azimli çiftlik sahiplerinin adalannı Birleşik Devletler’e ekleyerek ithal vergileri Ödemeksizin anakaradaki pazara şeker gönderebileceklerini fark etmelerinden beri muazzam bir şe­kilde artmıştır. 20. yüzyıl ilerledikçe, sanayi devleri ile onların savunucuları politika belirleyenleri etkilemenin bir adım Ötesi­ne geçmişlerdir; politika belirleyenler onlar olmuştur. Siyasi ve ekonomik çıkarların bu birleşimini en kusursuz şekilde temsil eden şahsiyet, yıllarca dünyanın en kuvvetli şirketleri için çalı­şan ve ardından Dışişleri Bakanı olan John Foster Dulles’dır. Hedeflerinden biri de Ortadoğu’nun Amerikalı petrol şirketleri için güvenli hale getirilmesi olan 1953 İran Darbesi’ni Dulles buyurmuştu. Bir sene sonra Guatemala’da bir darbe daha em­retti, çünkü ulusalcı hükümet Dulles’ın eski şirketinin avukat­lığını yapağı bir firma olan United Fruit’un gücüne meydan okumuştu.

Amerikan şirketleri, bu kadar kamusal ve siyasi desteği top­lamışken engelle karşılaştıkları ülkelerdeki ayrıcalıklarını sa­vunmaları için orduya ya da CIA’e rahatça başvurabilmişlerdir. Eğer bu şirketler ve onlarla işbirliği yapan başkanlar Amerika­lılara durumu dürüstçe anlatmış olsaydı bunu yapamayabilir-lerdi. Amerikalılar her daim idealist olmuşlardır. Uluslarının saf dürtüler uğruna harekete geçmesini istemektedirler ve şir­ketlerin gücünü savunmanın gerçek sebep olduğu baştan açık-lansa yabancı ülkelere yapılan müdahaleleri desteklemeyi red­dedebilirler. Başkanlar, bu müdahalelerin olabildiğince itiraz olmaksızın yürümesi için iki strateji kullanmışlardır. Zaman zaman sadece Amerikan güvenliğini korumak ve mazlum yer­lileri özgürlüklerine kavuşturmak için hareket ettiklerini iddia ederek yabancı hükümetleri devirmelerinin gerçek sebeplerini saklamışlardır. Bazen de bu harekâtlarda Birleşik Devletler’in rol oynadığını düpedüz reddetmişlerdir.

Yabancı hükümetlerin Amerika tarafından yıkımlarının tari­hi üç kısıma ayrılabilir, önce Amerikalıların hemen hemen aleni bir şekilde rejimleri azlettiği imparatorluk dönemi gel­miştir. Hawaii monarşisini yıkan şahıslardan hiçbiri olayla iliş­kisini saklamaya çalışmamıştır. İspanyol/Amerikan Savaşı tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşmiştir ve Başkan Taft, Nika­ragua ve Honduras hükümetlerini devirmek için harekete geç­tiğinde ne yaptığını açık açık beyan etmiştir. Bu “rejim deği­şikliği” harekâtlarını gerçekleştiren kişiler neden böyle dav­randıklarını baştan açıklamamış olabilirler, ancak sonradan yaptıklarının sorumluluğunu yüklendiler.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yani dünya siyasi durumu yüzyılın başlangıcındakinden külliyen daha karmaşıkken, Amerikan başkanları yabancı hükümetleri devirmenin yeni bir yolunu buldular. Artık ne düşmanca hükümetlerin Amerikan gücünün gerçeğini kabul edip geri çekilmelerini buyurabilir, ne de sonuçlarını düşünmeden yabancı sahillere asker yollaya­bilirlerdi. Zira dünyada ilk defa, harekete geçme özgürlükleri­ni kısıtlayan bir kuvvet vardı: Sovyetler Birliği. Soğuk Savaş sı­rasında, Amerikalıların herhangi bir dolaysız müdahalesi Sov-yetler’den, belki de felakete sebep olabilecek bir tepkiyle karşı­lanma riskini taşıyordu. Bu yeni gerçekliğe uyum sağlamak maksadıyla Birleşik Devletler yabancı hükümetleri devirmek için daha kurnazca olan gizli kapaklı coup â’ûtat* yöntemini kullanmaya başladılar. İran, Guatemala, Güney Vietnam ve Şi­li’de diplomatlar ve gizli devlet ajanları, Amerikan müdahale­sinin vasıtaları olarak generallerin yerini aldılar.

20. yüzyılın sonuna gelindiğinde, artık yabancı hükümetle­rin karşı çıkmayı öğrenmiş olmalarından dolayı Amerikalıların darbe düzenlemesi zorlaşmıştı. Darbeler zaten lüzumsuz hale gelmişti. Sovyetler Birliği’nin düşüş ve çöküşü ile Kızıl Or­du’nun ortadan kalkışı, Birleşik Devletler üzerindeki askerî kı­sıtlamanın kalktığı anlamına geliyordu. Yabancı sahillere asker çıkarma huyuna geri dönülebilecekti.

Amerika’nın 1980’lerde işgal ettiği ve geleneksel olarak etki alanının içinde saydığı iki ufak ülke, Grenada ve Panama, Amerikan birliklerinin ayak bastığı sırada zaten karmaşa için­deydiler. Afganistan ve İrak’taki daha sonra gelen iki işgal ise boyut ve tarihî önem olarak kat kat daha büyüktüler. Birçok Amerikalı Afganistan’daki harekâtı, oradaki teröristlere uygun bir tepki olarak gördükleri için desteklediler. Daha az ama yi­ne de önem taşıyan sayıda Amerikalı da Irak’taki harekâta, on­lara Irak’ın dünya barışını yakın zamanda tehdit edebileceği­nin söylenmesinden dolayı destek verdi. Amerikan işgalleri bu iki ülkeyi de şiddetli bir kargaşa içinde bıraktı.

Çoğu “rejim değişikliği” harekâtı kısa vadeli hedeflerine ulaşmıştır. Örneğin ClA’in Guatemala hükümetini 1954’te az­letmesinden önce United Fruit ülkede istediği gibi çalışmakta özgür değilken, sonrasında bu hakkı kazanmıştır. Ancak uzun vadeli bakış açısından bu harekâtların gerçekte Ameri­kan güvenliğini zayıflattığı açıkça görülebilmektedir. Dünya­nın bir sürü bölgesini karmaşaya itmişler, bu değişkenlik gir­daplarından da yıllar sonra, akla hayale gelmeyecek tehditler yükselmiştir.

Tarih tekerrür etmiyor, ancak kalıplardan ve simetriden hazzediyor. Amerikan “rejim değişikliği” harekâtlarının öykü­leri hep beraber ele alındığında, Birleşik Devletler’in yabancı hükümetleri niçin devirdiği ve bunu yaparak kendine nasıl bir akıbet getirdiği üzerine çok şey açığa vuruluyor. Aynı zaman­da gelecek için dersler ortaya çıkıyor.

BİRİNCİ KİSİM

           İmparatorluk Dönemi

1

Sarayda Kopan Kıyamet

İki iyi giyimli komplocunun Honolulu’daki görkemli kapılar­dan birini çaldıkları vakitlerde şehir çoktan karanlığa gömül­müştü. Ziyaretine gittikleri adam ihtilallerinin anahtarına sa­hipti. Adam ne savaşçı veya ağa, ne maliyeci, ne politikacı, ne de silah satıcısıydı. John L. Stevens Amerika’nın Hawaü’deki özel temsilcisiydi ve o gece Hawaii kraliçesini azletmek ve ül­kesini Birleşik Devletler himayesine katmak için cüretkâr bir entrikaya dâhil oldu.

Stevens ve onu 14 Ocak 1893’te ziyaret eden adamlar bu gö­revin ciddiyetinin tamamen farkındaydılar, fakat tarih üzerine düşürecekleri uzun gölgeden haberleri olamazdı. Yabancı bir hükümetin yıkımını planlamak ve harekete geçirmek için bir­leşen ilk Amerikalılardı. O gece bir ulusun kaderini mühürle­mekten çok daha fazlasını yaptılar; aynı zamanda Amerika’nın üstlendiği darbeler, ihtilaller ve işgallerle dolu patırtılı bir yüz­yılın açılışını gerçekleştirdiler.

Hawaii, o dönemde gelenekle çağdaşlığın destansı bir kar­şılaşmasının tam ortasındaydı. Kabilesel, ülkeyle kısıtlı kültü­rü, amansizca büyüyen şeker sanayiinin baskısı altında çö­küntüye uğramaktaydı. Birkaç düzine Amerikalı ve Avrupalı aile, göstermelikten ibaret bir dizi yerli hükümdar vasıtasıyla hem ekonomiyi hem de hükümeti etkinlikle kontrol etmek­teydi.

Bu sistem elit tabaka için şahane işliyor, ancak yerlileri ken­di ülkelerinde ikinci sınıf vatandaşlara dönüştürüyordu. Den­geyi onarmak isteyenlerden biri Kraliçe Liliuokalani’ydi ve o ocak günü bakanlar kurulunu toplayıp sarsıcı bir duyuruda bulunmuştu. Yalnızca Hawaii vatandaşlarına oy hakkı veren yeni bir anayasa çıkartacaktı. Böylece oy vermek için mülk sa­hipliği şartı hepten ortadan kalkacak ve yerli olmayan elitlerin gücü sertçe kısılacaktı.

Kraliçenin kabinesindeki dört bakan dehşet içinde kalmıştı. Onu Havvaii’deki Amerikalıların böyle bir anayasayı asla kabul etmeyeceğine dair uyardılar. Kraliçe canının istediğini beyan edebileceğinde ısrar etti. Tartışmadaki öfke payı artarken iki bakan izin isteyerek saraydan sıvıştı, içlerinden biri, içişleri Ba­kanı John Colburn, eski dostu tahrikçi avukat ve kraliyet karşı­tı entrikacı Lorrin Thurston’ı uyarmak için aceleyle şehre indi.

“Lorrin,” diye lafa girdi, “sarayda kıyamet koptu.”

Thurston ve diğer haole’ler -Hawaiililer beyaz komşularını böyle adlandırırlardı- monarşiye saldırmak için bahane bekle­mekteydiler. Nihayet buna kavuşmuşlardı. Stevens onların ar-kasmdaydı, onun da arkasında Birleşik Devletler’in gücü yat­maktaydı. Şimdi harekete geçme zamanıydı.

Sahne, tarihte yepyeni bir olay için hazırdı. Daha önce hiç­bir Amerikalı diplomat, resmî görevinin olduğu bir hüküme­tin yıkımını organize etmede rol oynamamıştı. Stevens’ı bunu yapmaya yönelten şeyin ve daha kapsamlı olarak Birleşik Dev­letler’in Hawaii’ye egemen oluşunun öyküsündeki temalar, Amerikalılar zaman içinde yabancı hükümdarları azletme hu­yunu kazandıkça, tekrar tekrar zuhur edecekti.

Beş milyon yıl önce Pasifik Okyanusu’nu şiddetle delerek be­lirmesinden bu yana, Hawaii’nin belirleyici özelliği neredeyse hep yanlızllğA olarak görülmüştür. Güney adalarının Polinez-yahları oldukları muhtemel olan ilk yerleşimcilerinin, aşağı yukarı İsa’nın zamanında geldikleri düşünülmektedir. Adaları­nı çeviren uçsuz bucaksız denizler gecikmediği için yüzyıllar geçtikçe Hawaiililerin dışarıyla pek az iletişimi olmuştu. Ora­da, dünyadaki herhangi bir yerden daha fazla sayıda eşsiz bitki ve hayvan cinsi evrildi.

Hawaii’ye yerleşen insanlar dikkate değer sıradışıhkta, yü­kümlülük, adet ve doğaya hürmet barındıran özenle işlenmiş bir ağla birbirlerine bağlandıkları bir toplum geliştirmişlerdi. Tam olarak tropik bir cennet bahçesi olmasa da, insanlar bura­da nesiller boyu hem fiziksel hem de ruhsal açıdan besleyici ve dengeli bir kültürü ayakta tutmuşlardı. Bir tarihbilimci bu toplumu “çok başarılı” ve “dünyadaki çoğu çağdaş toplum­dan, Avrupa’nın burnu havada toplumlarından bile daha az kaba; tıpkı uygar dünyamızı süsleyen çoğu toplumdan daha az zorba,” diye betimlemiştir.

Bütün bunlar, 18 Ocak 1778’de başlamak üzere hayret verici bir süratle değişti. O sabah gün doğarken Kauai’nin sahilinde öyle bir manzara gözler önüne serildi ki, Hawaiililer günü­müzde bir uzay gemisinin inişine şahit olsalar daha çok şaşır­mazlardı. Ufukta, yüzen birer adaya benzeyen iki cisim belirdi. İnsanların bir kısmı heyecandan, bir kısmı da dehşetten cinnet geçirdi. Birçoğu işi gücü bırakıp Waimea Vadisinden sahile koştu.

Bir kayda göre, “şefler ve yerliler harika manzarayı gördü ve hayretle seyrettiler. Biri diğerine, ‘O dallı budaklı şeyler nedir?’ diye sordu ve beriki yanıtladı, ‘Denizin üstünde gezen ağaçlar.'”

Aslında bu cisimler, yüzyılın en şöhretli kaşiflerinden biri olan Kaptan James Cook’un komutası altındaki İngiliz gemile­riydi. Şaşkın yerliler, onu başta tanrı zannettiler ama kısa süre­de -aralarındaki kültürel farklar düşünülecek olursa belki de kaçınılmaz olarak- bu iki grup şiddetli bir çatışma içine girdi. Adadakilerin çoğu yabancılar denize açılınca sevindi ve bir se­ne sonra erzak için çaresizce geri döndüklerinde, onlara taş yağdırdılar. Aç denizciler ihtiyaçlarını zorla almaya başladılar ve Hawaiili bir şefi öldürünce savaşçılar da vahşice intikam al­dılar. Cook’un üstüne çullanıp vücudunu parçalara ayırdılar.

Daha sonra kalıntılarım tandırda kızarttılar. Bu, Hawaiili yerli­lerin iradelerini beyazlara kabul ettirebildiği son zamanlardan biriydi.

Çok vakit geçmeden Cook intikamını aldı. O ve adamları ardlarında, kendilerinin bile hayal edemeyeceği haşinlikte sal­gın hastalıklar bırakmışlardı. Yerlilerle kurdukları, el sıkışma­dan cinsel ilişkiye uzanan birkaç haftalık temas, neredeyse Ha-waii ırkının sonunu getiriyordu.

Cook’un adamları, kendisinin de keşif defterinde öngördü­ğü gibi adalara bir zührevi hastalık salgını yaymışlardı. Bu sa­dece başlangıçtı. Yıllar geçtikçe yüksek ateşler, dizanteri, grip, akciğer ve böbrek rahatsızlıkları, raşitizm, ishal, menenjit, tifo ve cüzzam yüzbinlerce Hawaiiliyi öldürdü.

Havran haritada bir defa işaretlenince her türlü denizci için genel bir açık liman haline geldi. Ancak bu takımadalara tek gözünü dikenler onlar değildi. New Englandlı bir grup dindar Presbiteryen ve Kongresyonalist de aynı şeyi düşünmekteydi. Birkaç kaynaktan -gemi kaptanları, Connecticut’a gelip Hristi-yanhğı kucaklayan Havraiili bir yetim hakkında gözde bir ki­tap ve Kennebec Journal adında, Maine’de çıkartılan bir gazete­deki dizi makale- bu uzak diyann dönüştürülmeyi bekleyen dinsizlerle dolu olduğunu duymuşlardı. 1820 ile 1850 yılları arasında, neredeyse ikiyüz tanesi bu kaynaklardan o kadar et­kilenmişti ki, hayatlarının geri kalanını Cook’un adlandırdığı üzere Sandviç Adaları’nda Tann’nın verdiği ödevleri yaparak geçirmeye gönüllü oldular.

Orada bulduklarının çoğu misyonerlerin tadlarım kaçırdı. Rahat, paylaşımcı yapılan ve animist ruhaniligiyle Havran top­lumu bu İngilizlerin alışkın olduğu katı ve soğuk yaşam tarzı­na daha zıt olamazdı. Misyonerlerin, medeniyetin kaleleri ol­duklarına inandıkları azim, tutumluluk, bireysellik ve özel mülkiyet gibi kavramlar Havraiililere tamamen yabancıydı. Onlar tepelerin, ağaçların, hayvanların, rüzgârın, gökgürültü-sünün ve hatta çiğ damlalarının kutsallığına inanıyorlardı. Ba­zıları ensest, çokeşlilik, bebek öldürme ve annelerin, aile ağla­rını genişletmek için yeni doğan bebeklerini dostlarına, akrabalarına veya şefe verdikleri bir adet olan hanai gibi alışkanlık­lara sahipti. Çoğu çıplaklık ve cinsellik konularında rahattı. Suratsız misyonerlerin gözünde dünyanın en melun günahkârlarıydılar. İçlerinden biri onları “müthiş cahil; Tann’nın düze­nindeki güzellikten, büyüklükten ve müthişlikten tamamen bihaber; aşağılık, çıplak, pis, rezil ve şehvani; her türlü iğrenç­likle kaplı, kanla lekelenmiş ve ayıpla karalanmış” buldu.

Sadece derin inançtan gelebilecek bir özgüvenle silahlanmış misyonerler, değerlerini etraflarındaki insanlara empoze etmek için usanmadan çalıştılar – ya da onların söyleyeceği gibi, vah­şileri cehennemde yanmaktan kurtarmak için. 1825 yılında Honolulu’yu ziyaret eden bir gezgin, “Daha önce capcanlı olan sokaklar, şimdi terk edilmiş vaziyette,” diye anlattı. “Her türlü oyun, en masum olanlar bile, yasaklanmış. Şarkı söylemek ce­zalandırılabilir bir suçtur; dansetmeye kalkışmanın azami edepsizliği ise kesinlikle merhametle karşılanmayacaktır.”

Yıllar geçtikçe bazı misyonerlerin, bu haşin ahlâkî düzeni yürütmedeki tutkuları kayboldu. Aynı şekilde, Birleşik Devlet-ler’e öğretim için gönderilen ve anavatanda fırsatların kaynadı­ğını zanneden, patlarcasına büyümekte olan memleketlerinin kıpır kıpır ruhuyla dolarak dönen oğulları ve torunları da bık­tılar. Havvaii’ye döndüklerinde etraflarına bakıp ekilmek için adeta yalvaran topraklar gördüler. Birkaçı, yerlilerin yüzyıllar­dır yetiştirdiği ancak rafine etmediği şeker kamışının burada serpileceğini tahmin etti.

Hiç kimse, Havraii’nin haole halkının evrimini Amos Starr Cooke kadar iyi temsil edemezdi. Connecticut’ın Danbury şehrinde doğan Cooke, 1837’de misyoner olarak geldi ve yıllar boyunca soylu Hawaiili çocuklar için bir okulun, katılıgıyla ün salarak, müdürlüğünü yaptı. Sonunda zenginliğin cezbedi-ciliği onu mezhebinden uzaklaştırdı ve 1851 yılında şeker ek­meyi denemeye karar verdi. Samuel Castle adında, gözü aynı şekilde bu fırsatta kalmış eski bir misyonerle, ileride dünyanın en büyük şeker üreticisi olacak olan Castle & Cooke’u kurdu.

Büyük çapta çiftçilik yapabilmek için böyle adamların top­rağa ihtiyaçlan vardı. Hawaiililer’in özel mülk veya nakit değiştokuşu konusunda pek fikirleri olmamasından dolayı top”fagı satın almak karmaşık olurdu. Bir işlemin -ya da herhangi baş­ka bir şeyin- topraklarını kaybetmeleri anlamına gelmesini akıllan almıyordu.

Amos Starr Cooke 1840’lann sonlarında eski öğrencilerin­den Kral Kamehameha III’ü, Hawaii toplumunun desteklerin­den birini yok edecek bir toprak reformu ilan etmeye ikna etti. Bu reform gereği büyük ortak araziler ufak şahsi parsellere bö­lündü ve geri kalanın çoğu kralın “kraliyet arazisi” oldu. Mülk sahipliği kavramı böylece ortaya çıkınca, bu reform aralarında birçok misyoner ve misyoner oğlu olan hırslı çiftlik sahipleri­ne istedikleri kadar toprak satın alma hakkını resmî olarak ta­nımış oldu. Düzinelercesi hemen bunu yaptı da. Çok geçme­den misyonerler ve çiftlik sahibi seçkinler birbirine karışıp tek bir sınıf haline geldiler.

Bu çiftlik sahipleri ile engin servetleri arasında hâlâ bir en­gel yatmaktaydı. Şekerin pazarı Birleşik Devletler’deydi, fakat Birleşik Devletler Amerikalı üreticileri korumak için ithal şe­ker üstüne kısıtlayıcı gümrük vergileri koymuştu. Hawaiili çiftlik sahipleri 1850’lerde, en basit çare olarak Hawaü’yi Birle­şik Devletler’e katarak bu sorunu çözmeye yeltendiler. Ancak Washington’daki yetkililer, sömürge devlet düşkünlükleri he­nüz başlamadığından onlarla ilgilenmediler. Daha sonra çiftlik sahipleri Amerikalı hükümdarlanna, Birleşik Devletler’de ver­giler olmadan şeker satabilmelerini sağlayacak bir serbest tica­ret anlaşması, yani “ticari mübadele antlaşması” imzalatmaya çalıştılar, ama bu Öneri de yok sayıldı.

Takip eden yıllarda Birleşik Devletler’de yeni nesil işadamla­rı, politikacılar ve askerî planlamacılar denizlerarası ticare.e merak saldılar. Hawaiili çiftlik sahipleri onların hevesine he­men karşılık vermek için bir yol buldular: ticari mübadele ant­laşması karşılığında Birleşik Devletler’e, Hawaii’de ticari ve as­kerî üsler alabilmeleri için özel haklar vereceklerdi. Kral Kala-kaua isimli itaatkâr bir hükümdarın bu planı onaylaması ve Washington’a giderek sunması kararlaştırıldı. Başkan Ulysses S. Grant bu cazip planı onaylamadan edemedi. 1876 Yazı süresince antlaşma layıkıyla yazıldı, imzalandı ve tasdiktendi. Tari­hî hükmü şuydu:

Kabul edilmiştir ki; Hawaii majesteleri bu antlaşmanın yürür­lükte olduğu süre boyunca, hiçbir liman veya idaresi altında­ki başka herhangi bir mıntıka üzerine ipotek icar etmeyecek, kaldırmayacak ve koymayacak, başka kuvvet, devlet veya hü­kümetlere herhangi bir imtiyaz veya hak bahşetmeyecek ya da başka bir ulusun, ürünlerin gümrüksüz kabulüne dair bu vesileyle Birleşik Devletler’e sağlanmış aynı imtiyazları kaza­nacağı bir antlaşma yapmayacaktır.

Bu antlaşma Hawaii bağımsızlığını görünürde korumakta, ancak gerçekte ülkeyi Amerika hamiliğine sokmaktaydı. Söz konusu çağın en seçkin tarihbilimcisi William Adam Huss, “antlaşma Hawaii’yi resmen Birleşik Devletler’in etki alanı ha­line getirdi ancak şeker çiftliklerinin sahipleri memnundu…” diye yazar. “Bu karşılıklılık anlaşmasının siyasi önemi hafife alınamaz. Havran 1898’de nihayet istila edildiğinde, neredeyse herkes ilk adımın bu anlaşma, daha doğrusu, ekonomik ek­lemlenme olduğunda hemfikirdi.”

Bu pazarlıktan haberdar olan birçok Hawaiili yerli çileden çıktı. İtirazları şiddetli hale gelmeye başlayınca telaşlanan kral, Amerika’dan koruma talep etmeyi mantıklı buldu. Birleşik Devletler bu isteği, anında kralın kişisel ve siyasi korumaları haline gelen 150 bahriyeli şeklinde karşıladı.

Seker sanayii süratle hız kazanmaya başlamıştı. Antlaşma­nın imzalanmasını takiben 5 yıl içerisinde Hawaii’deki çiftlik rakamı, üç katından fazlasına çıktı. Birleşik Devletler’de, 1876’da toplamı 9.5 milyon kilo olan şeker ithalatı, 1883’te 51.5 milyon kiloya, 1890’da ise 102 milyon kiloya yükseldi. Hawaii’nİn ekonomisini kontrol eden beyaz çiftçilere para yağ­maktaydı.

Şeker yetiştirmek el emeği işidir, ancak ne beyazlar ne de Hawaii’nin yerlileri tarlada çalışmaya istekliydiler. Çiftçiler birkaç seçeneği gözden geçirdikten sonra “amele” dedikleri Japon ve Çinli işçiler getirtmeye karar verdiler. Mübadele antlaş­masının imzalanmasından sonra hemen binlercesi geldi. Bu durumda evrensel oy hakkı beyaz olmayanların hakim olduğu bir hükümet olasılığını artıracağından, çiftçilerin demokrasiye karşıtlığı güçlendi.

Ticari karşılıklılık antlaşması sekiz yıllık bir dönem için ge­çerliydi ve sona gelindiğinde Louisiana’daki şeker üreticileri yenilenmesini önlemeye çalıştılar. Servetleri buna bağlı olan Hawaiili çiftlik sahipleri büyük telaşa kapıldılar. Neredeyse tamamen etkileri altına girmiş olan Kral Kalakaua’nın yeni bir ayrıcalık yapmasını sağladılar. Yenilenen antlaşma, Birleşik Devletler’e dünyanın en güzel doğal limanı olan Oahu Ada-sı’ndaki Pearl Harbour’un kontrolünü teslim eden bir fıkra da içermekteydi.

Birkaç sene sonra Kral Kalakaua, çiftlik sahiplerinin gücünü sağlama alan bir anayasayı onayladı. Anayasa, yetkilerin bü­yük kısmını bakanlar kuruluna vermekte, hükümdarı, millet meclisinin onayı olmadan bakan kovmaktan men etmekte ve millet meclisinde oy vermenin kıstasını zenginlik ile mülkiyet yeterlilikleri olarak belirlemekteydi. Silahlı kuvvet tehdidi ima edilerek kabul ettirilmesinden dolayı “süngülü anayasa” adı verilen anayasa aynı zamanda Amerikalılara ve Avrupalılara, hatta vatandaş olmayanlara bile oy hakkı vermekte, ancak bu hakkı Asyalı işçilerden sakınmaktaydı. Hazırlayıcısı Lorrin Thurston’dı ve Kral Kalakaua’nın istemeye istemeye onayla­masının ardından, çiftlik sahipleri ona bir de Thurston’u içiş­leri bakanı olarak kabul etmesi gerektiğini söylediler.

Kalakaua’nın bu baskıların karşısındaki acizliği, Hawaii mo­narşisinin ne kadar ileri derecede beyazların kontrolü altına girdiğini göstermekteydi. Beyazlar bu konuma bir günde değil, adım adım gelmişlerdi. William Adam Russ’un yazdığına göre “yıllar yılı, tahtın arkasındaki güç haline gelene dek yavaşça ve belli belirsizce Kral’ın suyuna gittiler. Adalardaki sanayii ve zenginliği idare ederek, onları sadece birkaç yıl önce ziyaretçi olarak kabul etmiş insanlar arasında baskın azınlık haline gel­diler.”

Bu düzen Hawaii’nin şeker üreticilerine on yıldan fazla sü­ren refah getirdi, fakat iki darbe refahı birden altüst etti. İlki 1890’da Kongre’nin, her ülkeden gelen şekerin Birleşik Dev-letler’e vergisiz girmesini sağlayan ve mahalli üreticilere de telafi olarak pound başına iki sentlik “ödül”ün verildiği McKinley vergisinin uygulanmasıyla oldu. Bu, Hawaiili çiftlik sahiplerinin başarısını sağlayan korumacı rejimi silip süpür­dü ve önderlerinden birtanesinin “umutsuzluğun derinlikle­ri” olarak tarif ettiği bir halin içine gömdü. İki yıl içerisinde şeker ihracatının değeri 13 milyon dolardan 8 milyon dolara düştü.

Bu yetmezmiş gibi 1891’de bir de çiftlik sahiplerinin kukla kralı Kalakaua hür bir düşünce yapısına sahip kızkardeşî Lili-uokalani’yi, tahta geçmesi için ardında bırakarak öldü. Misyo­ner okulunda okumasına ve Hıristiyanlığı benimsemesine rağ­men yeni kraliçenin kökleriyle bağı hiç kopmamıştı. Ağabeyi­nin 1887’de Pearl Harbour’u Amerikalılara teslim ettiği gün güncesine bunun “Hawaii tarihinde rezil bir gün” olduğunu yazmıştı. Aynı sene Londra’da Kraliçe Victoria’nın tahta geçişi­nin 50. yıl kutlamasındayken süngülü anayasanın haberini al­mış, “yabancı, daha doğrusu Amerikan kanı taşıyanların baş­lattığı ihtilalci bir hareket” olduğunu yazmıştı.

Liliuokalani 29 Ocak 1891 günü, Hawaii’nin Yüksek Mah­kemesinin başhakimi tarafından taçlandırıldıgında elli iki ya­şındaydı. Törenden sonra Judd onu kenara çekerek özel bir nasihatta bulundu. “Kurulunuzdaki bakanlar size bir şey öne­recek olursa,” dedi, “evet deyin.” Eğer bu uyarıyı dikkate al­saydı, göstermelik yönetici sıfatını kabul edip haole’nin Hawa-ii’yi idare etmeye devam etmesine göz yumsaydı, kraliçe belki hiçbir zaman azledilmeyebilirdi.

Yeni kraliçenin düşmanlarından bazıları, ülkeyi veya etrafla­rındaki insanları zerre kadar umursamayan aşağılık fırsatçılar­dı. Bununla birlikte bazıları da yıllardır adalarda yaşıyordu, hatta orada doğmuşlardı. Bazıları Havvaii’yi çok seviyor ve kendilerini gerçek vatanseverler olarak görüyorlardı. Lorrin Thurston bunlardan bir tanesiydi.

Thurston’un dedeleri ve büyükanneleri Hawaii’ye misyoner olarak gelmişlerdi. Hawaiili öğrencilerin de bulunduğu -ve “ıslah olmaz” bir asi olduğu gerekçesiyle bir tanesinden de atıldığı- okullarda okumuştu. Bazı haole arkadaşlarının aksine Hawaii dilini akıcı bir şekilde konuşabiliyordu ve hatta hayatı boyunca mektuplarda ve belgelerde imza olarak kullandığı Kakina diye bir Hawaii ismi almıştı. Daha yeniyetmeyken siya­sete karışmış, 1874 senesinde, Kral Kalakaua’nın sertçe karşı çıkılan ve karmaşayla sonlanan seçimini izlemek için okulu asmıştı. Hayatının geri kalanında da önemli olayların tam or­tasına çekildi.

Thurston liseden mezun olamadı ama Wailuku Sugar Com-pany’de katip, müfettiş ve muhasebeci olarak iş buldu. Kazan­dığı parayla New York Columbta Üniversitesi’nde okuyup, ar­kadaşı William Smith’in ortaklığında avukatlık yapmak için Honoiulu’ya döndü. Kısa sürede Hawaii monarşisini baltalama savaşında lider haline geldi. Adaları sadece beyazların etkili olarak yönetebileceği fikriyle doldurulmuş olmasından dolayı bunu bir tür vatanseverlik olarak görebilmekteydi.

1892’nin başlarında Thurston, Hawaii’yi Birleşik Devletler’e katma hedefiyle İlhak Kulübü’nü kurdu. İlk toplantıda başkan seçildi. Hemen ardından da kulübü, destek toplamak için ken­disini Washington’a göndermeye ikna etti.

Thurston’ın yanında Honolulu’nun Amerikan Elçisi John L. Stevens’den bir takdim mektubu vardı. İlhak davasını Donan­ma Bakanı Benjamin Tracy’ye öyle inandırıcılıkla sundu ki, Tracy onu Başkan Benjamin Harrison’la görüşmesi İçin Beyaz Saray’a götürdü.

Bay Tracy bana, o Başkanla konuşurken dışarıdaki bir odada beklememi söyledi. Yarım saat kadar bir süre sonra, Bakan ge­ri dönüp onunla dışarıya gelmemi istedi. Orada şöyle dedi: “Başkana bana söylediklerinizin tamamını açıkladım ve size şunu söyleyebilirim: Başkan sizi görmesi gerektiğini düşünmüyor, ancak eğer Hawaii’deki durumlar sizi belirttiğiniz gibi davranmaya itiyor ve siz Washington’a bir ilhak önerisiyle ge-liyorsanız, burada son derece anlayışlı bir yönetim bulacağı­nızı söylemem için bana yetki verdi.” Tek bilmek istediğim de buydu.

Thurston eve, komplocu yoldaşlarının en çok duymak iste­yeceği haberi getirdi: Birleşik Devletler onların tarafındaydı. Bu Stevens’ı şaşırtmadı. Görevini üstlenmek üzere Washing-ton’u terk etmeden önce, ilhak konusunu Dışişleri Bakanı Ja­mes G. Blaine ile uzun uzadıya tartışmış olduğu için, onun tutkulu bir destekçi olduğunu bilmekteydi. Honolulu’daki Amerikan deniz binbaşısı Felix McCurley, “girişeceği her türlü eylemin arkasında olacakları ve düşmesine engel olacaklan”na -dair ona söz vermişti. Bu güvence, Dışişleri Bakanlığı ile Deniz Kuvvetleri’nin ondan, Hawaii monarşisini yerle bir etmek için gereken ne varsa yapmasını istediklerine dair hiçbir kuşkusu­nun kalmamasını sağladı.

Thurston, Honolulu’ya dönmesinden birkaç ay sonra, Was-hington’da bıraktığı temsilci, iyi bağlantılara sahip bir katip olan Archibald Hopkins’den olağanüstü bir mektup aldı. Mek­tupta Harrison idaresinin kraliçeye rüşvet vermeyi istediğini yazmaktaydı. “Sizi bilgilendirmekle görevliyim ki,” diyordu mektup, “Birleşik Devletler Hükümeti Kraliçe Liliuokalani ve onunla bağlantılı olanlara, Hawaii Kraliyeti’nin Birleşik Dev-letler’e ilhak edilmesi karşılığında toplam ikiyüzellibin dolar ödeyecektir.” Thurston cevaben, kraliçenin bunu kabul etme­sinin “imkânsız” olacağını, çünkü kraliçenin “hür bir akıl ya­pısına sahip… inatçı ve dik kafalı bir doğaya sahip, kraliyet yetkilerini kıskançlıkla korumaya ve sahip olduğu güç ve ayrı­calıkları kaybetmektense büyütmeye istekli” olduğunu yazdı.

Thurston ve yoldaşlarının her şeyden çok istedikleri iyi bir hükümetti, bu da onlara göre beyaz azınlığın hükmü anlamına geliyordu. 1890 yılının nüfus sayımı, takımadalarda 40.612 Hawaiili yerli, 27.391 Çinli ve Japon işçi ile topu topu 6.220 Amerikalı, Britanyalı, Alman, Fransız, Norveçli ve Hawaü dogumlu beyaz olduğunu göstermekteydi. Bu rakamlara bakınca haole’nin demokrasiyle uzaktan yakından alakadar olmak iste­memesi anlaşılabilmekteydi. Yıllar boyunca etkin bir biçimde adaları kontrol etmişler, “süngülü anayasa”yla güçlerini resmi­leştirmişlerdi. Bundan, adaların her bir sakininin eşit oy hak­kının olacağı bir sistemi kabul ederek feragat etmeye niyetleri yoktu.

Kraliçe Liliuokalani, 14 Ocak 1893 sabahını yıllık yasama otu­rumunun mükellef kapanış törenini yöneterek geçirdi. Top­lantı salonuna, üstünde eflatun rengi bir ipek elbise ve başında elmaslı bir taçla, etrafı bakanlar, kahyalar, saraydan hanımlar ve tepesi tüylü, hahiîi denilen değnekler taşıyan nöbetçiler he­yetiyle çevrili halde girdi. Bir tanığın “büyük asalet” olarak ta­rif ettiği bir tavırla millet meclisi üyelerine çalışmaları için te­şekkür edip veda konuşmasını okudu.

Kraliçe lolani Sarayı’na, yani kraliyet tahtının bulunduğu yere döndüğü sırada orada ilginç bir şey olmaktaydı. Hawaiili Vatanseverler Birliği denilen bir gruba ait, iyi giyimli birkaç düzine Hawaiili, kraliçenin düzenlediği bir destek gösterisi yapmaktaydılar. Kraliçe onları Taht Odasında kabul etti. Bir tanesi haole’nin gücünü dizginleyen yeni kanunun bir kopya­sını uzatıp onu yürürlüğe koyması için kraliçeye yalvardı. Bu­nu gösterişli bir şekilde kabul eden kraliçe, ardından bakanlar kurulunu toplamış olduğu bitişik odaya çekildi.

Lorrin Thurston, kraliçenin yeni bir anayasa ilan etmeye ça­lıştığından haberi olduğu an harekete geçti. Öğle sonrası va­kitlerinde o ve bir grup yoldaşı kraliçenin kabinesindeki dört bakanı kuşatmış, onları “gidişatlarına dair ölesiye korku içeri­sinde” bulmuşlardı. Onlara tavsiyesi yıkıcı olduğu kadar da ra­dikaldi: kraliçenin baş kaldırdığını ve tahtının boş kaldığını duyurup, gücü “toplumun zeki kısmı”na aktarmalılardı.

Bu cüretkâr bir plandı fakat asiler, Saray Muhafızları da da­hil Hawaiili yerlilerin, monarşilerini korumak için ayaklanma­larını nasıl engelleyebilirlerdi? Cevap denizde yatıyordu. O sırada Pearl Harbour yakınlarında, Birleşik Devletler Deniz Kuvvetleri’nin en modern savaş gemilerinden biri olan 3.000 tonluk kruvazör Boston demirli vaziyetteydi. Gemi iki upuzun direği, iki bacası, her iki yanında da birer dizi top ve pruvasın­da uçuşan Amerikan bayrağıyla heybetli bir görüntüye sahipti. Güvertede neredeyse iki yüz deniz piyadesi ve bahriyeli vardı. Amerikan elçisinin onları kıyıya çağırması durumunda, yeni rejim için ideal bir koruma kuvveti oluşturabileceklerdi.

Aynı akşamüstü, Thurston birkaç düzine yoldaşını en yakın dostu ve ortağı William Smith’in Fort Street’teki hukuk büro­suna çağırdı. “Durumla başa çıkmak için yollar ve imkânlar düşünecek” olan bir “Güvenlik Komitesi” toplaması için, İndi-ana’dan henüz gelmiş yeni takipçisi Henry Cooper’a yetki ve­rilmesini önerdi. Herkes onayladı. Cooper, kalabalıktan kendi­si ve Thurston dahil onüç adam seçti. Hepsi İlhak Kulübü’nün aktif üyeleriydi. Dokuzu ya Amerika doğumlu ya da köken olarak Amerikalıydı. Aralarında yerli Hawaiili yoktu.

Thurston’un anılar kitabı, Güvenlik Komitesi’nin bütün üyelerinin birer fotoğrafının olduğu katlanmış bir sayfa içer­mektedir. Etkileyici bir topluluk gibi görünmektedirler. Her biri resmî kıyafet giymiştir. Çoğu genç gözükmektedir (Thurs­ton’un kendisi otuz beş yaşındaydı). Smith’in uçları zarifçe burulmuş palabıyığından Thurston’un kırpık siyah sakalı ile Cooper’ın daha uzun, gür sakalına kadar hepsi sakal bıyık bı­rakmıştır. Hiçbiri gülümsememektedir. Küçük bir Amerikan şehrindeki bir ticaret odası ya da Hawaii’ye anakaradan gelmiş bir müfettiş heyeti sanılabilirler.

Cooper Güvenlik Komitesi’ni toplamasının ardından, ilk toplantılarım yapabilmeleri için kalabalığın geri kalanının git­mesini rica etti. Kapı kapanır kapanmaz Thurston konuşmaya başladı. “Bu toplantının gayesi şu andaki problemin çözümü­nün Birleşik Devletler’e katılma olduğunu kabul etmektir,” de­di kısaca. Hareketi muhalefet olmaksızın benimsendi.

İhtilalciler çatışma için hevesliydiler, ancak hedefleri olan kraliçe aynı fikirde değildi. Thurston kuvvetlerini düzenlerken o sarayda, önerdiği anayasanın fazla radikal olduğuna dair tartışmaları dinlemekteydi. Nihayet boyun eğdi. Akşamüstü ku­rul odasından çıkıp umutlu destekçileriyle yüzyüze geldi.

“Bugün yeni bir anayasa ilan etmeye hazırdım ve benden beklenen buydu,” dedi onlara balkondan. “Ama durum o ki, engellerle karşılaşmış durumdayım. Sakin ve sessizce evlerini­ze dönün… Yeni bir anayasanın onayını birkaç günlüğüne er­telemek mecburiyetindeyim.”

Bu demeç ihtilalcileri yatıştıracağına daha da alevlendirdi. Kraliçe, “birkaç güne” kadar, hatta kullandığı Hawaii kalıbının aynı zamanda anlaşılabileceği gibi “bir ara” mücadelesine de­vam edeceğini öne sürerek, Hawaiili yerlilerin siyasi gücünü geri getirme uğraşından vazgeçmemiş olduğunu açıkça belirti­yordu. O tahtta olduğu sürece, haole kendini güvende hisse-demeyecekti.

O akşam Thurston en güvendiği adamlarını kendi deyimiyle bir “alt-toplantı” için ahşap evine davet etti. Misyonerlikten çiftçiliğe geçmiş olan Samuel Castle’ın oğlu ve ülkenin en bü­yük toprak sahibi William Castle da dahil olmak üzere, top­lam altı kişiydiler. Zaferlerinin anahtarının Boston’un güverte-sindeki bölüklerde olduğunu hepsi biliyordu. Ayrıca biliyor­lardı ki, onları karaya indirme gücüne sahip olan Stevens, amaçlarını kuvvetle desteklemekteydi. Ona seslenmenin tam zamanı olduğuna karar verdiler. Bu sesleniş Hawaii’nin kaderi­ni belirleyecekti.

“Alt-toplantı” dağıldığında, altı misafirden beşi yola çıkarak evlerine yürüdüler. Thurston’un dostu ve müttefiki William Smith geride kaldı. Kısa bir tartışmadan sonra, saatin geç ol­masına rağmen Stevens’ı hemen ziyaret etmeleri, planlarını ona aktarmaları ve nihai kararı vermesini rica etmeleri gerekti­ğinde karar kıldılar.

Stevens, Boston’un güvertesinde geçen on günlük bir yolcu­luktan henüz dönmüştü ve o gece kapısının çalınmasına şaşır­dı. Gerçi bu iki şahısla tanışıyor ve çalışmalarını biliyordu, bu yüzden onları dostça karşıladı. Başkanlık komisyonunun daha sonraki bir raporuna göre, “ona tüm tasarılarını açıkladılar.”

Tutuklanmak ve cezalandırılmaktan korkuyorlardı. Onlara koruma vaad etti. Kraliçenin taraftarlarını ve hükümeti sindi-rebilmek için bölüklerin karaya çıkarılmasına ihtiyaçları var­dı. Bunu kabul etti ve uyguladı da. Silahları az, eğitimli asker­leri ise yoktu. Savaşmaya niyet etmiyorlardı. Amerikan elçisi ile aralarında kararlaştırıldı ki, kraliçenin azledildigine ve ge­çici bir hükümetin kurulduğuna dair duyuru Hükümet bina­sından okunacak, elçi de hızla harekete geçecekti. Bunların hepsi hafif silah ve toplan olan Amerikan bölükleri tarafın­dan, taş atma mesafesindeki dar bir sokakta gerçekleştirile­cekti.

Ertesi sabah, yani 15 Ocak Pazarı Thurston gündoğumunda kalktı. Kraliçenin kabinesindeki bakanları plana katma umu­du hâlâ vardı ve altı buçukta en elverişli gördüğü iki tanesi ile, İçişleri Bakanı John Colburn ve Adalet Bakanı Arthur Peter-son’la buluştu. Onlara, kendisinin ve yoldaşlarının sonsuza kadar “bir yanardağın üstünde oturmayı” göze alamayacakla­rını ve kraliçeyi azletmede artık kararlı olduklarını anlattı. Bu saygın beyefendiler de başkaldırıya katılırlar mıydı?

İkisi de afallamıştı ve böyle cüretkâr bir teklifi değerlendir­mek için zamana ihtiyaçları olduğunu söylediler. Thurston, onları hoşnutsuzca ve diğer iki bakana planı anlatmamaları için uyararak terk etti. Buna rağmen anlattılar.

Bu tatsız görüşmenin ardından Thurston, Güvenlik Komite-si’nin beklemekte olduğu William Castle’ın ahşap kaplamalı, iki katlı papaz evine doğru yol aldı. Bakanları tasarıya dâhil et­medeki başarısızlığını bildirdi fakat hâlâ başarıdan emin oldu­ğunu belirtti. Yoldaşlarına, ihtilalin ertesi gün bir mitingde ilan edilmesi gerektiğini söyledi. Razı olup, ardından tek bir formaliteyi halletmeye karar verdiler. Kraliçe azledildiğinde, Hawaii’nin Birleşik Devletler’e yöneltilmesi için geçici bir hü­kümdar gerekecekti. Bu ihtilali düzenleyen yorulmak bilmez kışkırtıcı Thurston, tabii ki tek seçenekti.

Bu noktada, Thurston karakterine yakışır kurnazlıkta bir se­çim yaptı. Ne zamandır süren monarşi karşıtı, kin dolu kampanyası onu belki de Hawaii’nin en nefret edilen adamı haline getirmişti. Feci dikkafalı, öfkesi burnunda ve diplomasiden epey uzak olduğunu kendi de biliyordu. Bu yüzden dostlarına seçimleri için teşekkür etti ancak “fazla radikal” olduğunu ve “çok sayıda iş anlaşması” bulunduğunu öne sürerek bunu ka­bul edemeyeceğini söyledi. Daha uygun birini bulacaktı.

Pazartesi sabahı Hawaii’nin haole topluluğu heyecan fırtına­sına kapılmıştı. Güvenlik Komitesi, o akşamüstünün büyük mitingine dair planları kesinleştirmek için Castle’ın evinde toplandı. Bu uğraşın tam ortasında birden, kraliçenin aşığı ol­duğu zannedilen polis şefi Charles Wilson herkesi şaşırtarak kapıda belirdi ve Thurston’ı dışarıya çağırdı.

“Neye niyet ettiğinizi biliyorum ve bu işin peşini bırakıp eve dönmenizi istiyorum,” dedi. Thurston başını salladı.

“Eve dönmüyoruz Charlie,” diye yanıtladı. “İşler çok ilerle­miş durumda.”

Wilson kendisinin şahsen, kraliçenin bir daha asla yeni bir anayasa çıkarmayacağını garanti edebileceğini söyledi, “bunu yapmasını engellemek için onu odaya kilitlemek zorunda kal­sam bile.” Thurston hâlâ etkilenmemişti.

“Faydası yok, Charlie,” dedi. “İşi daha fazla şansa bırakma­yacağız.”

Wilson Thurston’a, o ve diğerlerinin kendilerini uyarılmış bilmelerini sertçe söyledi. Ardından çekildi, çabukça saraya yürüdü ve kurul odasına daldı. Bakanlara, lafı dolandırmadan monarşilerini ve hükümetlerini kurtarmanın tek yolu olduğu­nu söyledi. Tüm komplocuların birer birer tutuklanmasını emretmelilerdi.

Bu, en hafif tabirle sadakatleri parçalanmış dört bakan için fazla zorlayıcı bir adımdı. Stevens ile Birleşik Devletler’in gaza­bından korkuyorlardı. WiIson onlara “lanet olası korkaklar” diye hakaret etti, ancak bu oyunun nasıl biteceğini şimdiden hissetmekteydiler.

Thurston ve diğer komplocular Wilson’un ikazım ciddiye almışlardı. Gitmesinin hemen ardından, artık Amerikan birlik­lerini çağırmanın vaktinin geldiğine karar verdiler. Stevens’a belagatten uzak, ancak karşı koyulamaz bir rica mektubu yaz­dılar.

İmza sahipleri bizler, Honolulu’nun yurttaşları ve hemşehrile­ri, saygıyla ilginize sunarız ki bu Krallıkta yakın zamanda ger­çekleşen ve Kraliçe Liliuokalani’nin geçtiğimiz cumartesi gös­terdiği ihtilalci hareketlerle doruğa ulaşan genel olayları göz Önüne alarak, kamusal güvenlik tehdit altındadır, yaşam ile mülkiyet tehlikededir ve sizden ve emriniz altındaki Birleşik Devletler Kuvvetleri’nden yardım çağrısında bulunuyoruz.

Kraliçe, Silahlı Kuvvetler’in yardımıyla ve ittifak kurdukla­rının şiddet ve kan dökülmesine dair tehditlerinin eşliğinde yeni bir anayasa çıkarmaya teşebbüs etmiştir ve hedefine ulaşması şu an için engellenmişse de, çalışmasını sadece erte­lemekle kalacağını halka duyurmuştur.

Bu davranış ile eylem, yaygın kaygı ve dehşete sebep ola­cak bir vesile ve şartlar altında vuku bulmuştur. Destek olma­dan kendimizi koruyamayacak haldeyiz ve dolayısıyla Birle­şik Devletler Kuvvetlerinin koruması için dua etmekteyiz.

Güvenlik Komitesi’ni oluşturan onüç adam bu rica mektu­bunu imzaladı. Hepsi beyaz ırktandı ve iki tanesi dışındakiler ülkede şeker çiftliklerinde veya başka yatırımlarda hisseye sa­hiptiler. Aralarında, William Castle ve nakliye kodamanı Wil-liam Wilder gibi Hawaii’nin en zengin adamlarından bazıları bulunmaktaydı.

Stevens’a mektubu göndermelerinin ardından asiler, öğle yemeğinden sonra büyük mitinglerinin başlayacağı yer olan Honolulu cephaneliğinde buluşmayı kararlaştırarak kendi yol­larına gittiler. Sokaklarda, resmî bir ilanın şehrin her tarafına asılmış olduğunu gördüler. İlanda, kraliçenin gelecekte anaya­sayı, “sadece anayasanın kendisinde bulunan yöntemlerle” de­ğiştirmeyi taahhüt ettiği yazıyordu.

Bu taviz, öğleden sonra saat ikide cephanelikte bir araya ge­len, bini aşkın insanı yatıştırmak için çok geç kalmıştı. Nere­deyse hepsi, bir tarihbilimcinin deyimiyle, “erkek, beyaz ırka mensup, yabancı unsur”du ve hiçbiri uzlaşma havasında değil­di. Wilder mitingi yönetiyordu, Hawaii’nin en kuvvetli şeker baronlarından Henry Baldwin ise konuşmacılar arasındaydı.

Herkesin beklediği gibi, bu toplantıdaki baskın şahsiyet Thurston’dı. Taşkın kalabalığa, kraliçenin “ihtilalci ve vatana ihanet niteliğinde” politikalar izleyerek “kanunsuz ve anayasa­ya aykırı bir şekilde” davranmış olduğunu ileri süren bir öner­ge okudu. Önerge, “Hawii’de yasa ile düzenin ve yaşamın, hürriyetin ve mülkiyetin himayesinin kalıcı olarak muhafaza edilmesi için gereken yöntemleri ve imkânları tertip etme” yetkisini Güvenlik Komitesi’ne vererek noktalanıyordu.

“Diyorum ki, beyefendiler, şu an harekete geçmenin tam ye­ri ve zamanıdır!” diye gürledi Thurston ve kalabalık alkışa bo­ğuldu. “Özgürlüklerimizi tehdit edenlere karşı ayaklanmaya­cak adamın onlara sahip olmaya hakkı yoktur. Bu tropikal gü­neş kanımızı soğutup sulandırmış mıdır, yoksa hâlâ damarları­mızda insanı hürriyet aşkıyla dolduran, onun için ölmeyi göze aldıran sıcak, zengin kan akmakta mıdır? Önergenin kabulü­nü teklif ediyorum!”

O öğleden sonranın tüm konuşmacıları, yeni anayasa çıkar­ma girişimi için kraliçeyi kınadılar. Ancak hiçbiri onu tahttan indirmeyi talep etmedi. Thurston daha sonraları, “tahttan in­dirme ve feshetme niyetinin bulunduğuna dair ortak kavrayış olmasından dolayı” bunu gerekli bulmadığını açıkladı. Ayrıca, kendisinin ve dostlarının insanları açık açık isyana çağırmaları durumunda ödlek kabinenin bile tutuklanmalarını emretmeyi gerekli bulacaklarından endişeleniyordu. Zaten planı her du­rumda ayaklanmaydı ve kalabalığın önergeyi benimseyişi de kararını iyice katılaştırdı.

Bu, 16 Ocak öğle sonrası yapılan tek büyük miting değildi. Miting ilerlemekteyken, kraliçenin birkaç yüz yandaşı da ya­kınlardaki Saray Meydanı’nda toplandı. Kraliyet karşıtı entri­kanın ileri boyutlarından pek azının haberi vardı. Konuşmala­rı dikkatliydi ve içlerinden birinin, “Bir kadının ve hatta bir kraliçenin aleyhinde konuşan erkek hayvandır, yeri de domuz ağılıdır” beyanında bulunmasına rağmen çoğunlukla kibardı.

Kraliçenin yandaşları Saray Meydanı mitinginden sonra da­ğıldılar ama cephanelikte buluşmuş olan asiler dinlenmek bil-mediler. Saat dörtte, Güvenlik Komitesi’nin onüç üyesi bir sonraki hareketlerini kararlaştırmak için Smith’in evinde top­landılar. Bir müddet tartıştıktan sonra örgütlenmek için en az bir güne daha ihtiyaçları olduğuna karar verdiler. Bu, Ste-vens’m bölüklerin karaya ayak basmaları için emir vermesinin ertelenmesi anlamına geliyordu. Thurston ve Smith hemen Amerika Büyükelçiliği’ne giderek bunu ona ilettiler. Stevens isteği geri çevirerek onları şaşkınlığa uğrattı.

“Baylar,” dedi onlara, “Boston gemisinin bölükleri bu akşa­müstü saat beşte karaya, siz isteseniz de istemeseniz de çıkacak.”

Stevens’m, galibiyetlerini mutlak kılmak üzere olduğu Thurs­ton ve diğer ihtilalcilerle çok ortak yönü vardı. Maine’de 1820’de, ilk misyonerlerin Hawaii’ye vardığı sene doğmuş, genç bir adamken vaizlik yapmıştı. Daha sonra, o zamanlarda hırslı bir yerel politikacı ve Kennehec JournaVm editörü olan Blaine’le dostluk kurmuştu. Blaine Hawaii ilhakını hararetle destekliyor­du ve JournaVm editörlüğünü yaptığı ilk sayısında bunu vurgu­layan bir yazı yazmıştı. Stevens davayı aynı şevkle benimsedi.

İç Savaş’ı izleyen yıllarda Blaine siyasette iz bırakmaya baş­lamıştı. Kongreye seçilmiş, Temsilciler Meclisi başkanı olmuş, 1884’te ise Cumhuriyetçi taraftan başkanlığa adaylığını koy­muş, Grover Cleveland’e kaybetmişti. Beş sene sonra Başkan Benjamin Harrison onu Dışişleri Bakanlığı’na atadı. Blaine’in ilk faaliyetlerinden biri Stevens’ı Hawaii elçisi yapmaktı.

Hawaii ihtilali için komuta zinciri böylece kurulmuş oldu. Dışişleri Bakanı Blaine müsaadeyi verdi. Gerekli ayarlan yap­ması için Stevens’ı Honolulu’ya yolladı. Stevens vardığında, Thurston’u hazırolda buldu. Başkaldırıyı beraber planlayıp ha­rekete geçirdiler.

16 Ocak 1893 gününün akşamüstü, Stevens masasına otu­rup Boston’un koca bıyıklı kumandanı Kaptan Gilbert Wiltse’ye kısa ama tarihî önem taşıyan bir not yazdı. Bu, her cümlesi dip­lomatik yalancılığın kuru, tipik bir ömeği olan, Amerikalıların gelecek yüzyılda sıkça duyacaklan motiflerle dolu bir belgedir.

Honolulu’da şu günlerde baş göstermiş, resmî güçlerin yeter­sizliğinin sebep olduğu kritik şartlar karşısında sizden, Ame­rikan Büyükelçiligi’nin ve Amerikan konsolosluğunun güven­liği için emriniz altındaki Deniz Kuvvetleri’ni karaya çıkarma­nızı ve Amerikalıların hayatlarının ve mülkiyetlerinin emni­yetini sağlama almanızı talep ediyorum.

O akşam saat beşte 162 Amerikalı deniz piyadesi ve bahri­yeli Honolulu’ya, Nuuana Caddesi’nin sonundaki rıhtıma ayak bastı. Amerikan kuvvetleri, bir topçu bölüğü, bir deniz piya­desi bölüğü ve iki piyade bölüğünden oluşmaktaydılar. Her erin boynunda bir tüfek, belinde ise altmışar fişeklik şarjör bulunmaktaydı. Topçular Gatling tüfekleri ve ufak toplar taşı­maktaydılar.

Askerler gemiden inerken Thurston onları rıhtımdan seyret­ti ve birkaç sokak boyunca peşlerinden yürüdü. Büroya döner­ken W.H. Richard isminde, kraliçeyi şiddetle destekleyen bir çiftlik yöneticisine rastladı. Richard burnundan soluyordu.

“Allah belanı versin Thurston!” diye bağırdı, yumruğunu sallayarak. “Bunu sen yaptın!”

“Neyi ben yaptım?”

“Bu bölükleri sen çağırttın!”

“Beni, Birleşik Devletler bölüklerini yönlendirebilmek için sahip olmadığım yetkiyle onurlandırıyorsun,” diye yanıtladı Thurston. “Karaya ayak basmalarında senin ne kadar parma­ğın varsa benim de o kadar var ve neler olup bittiği hakkında senden daha fazla fikre sahip değilim.”

Thurston fazla mütevazı davranmıştı. Stevens’la oldukça ya­kın çalışıyorlardı. Ocak ayının o günlerinde ne devamlı irtibat­ta kalmış, ne de birbirlerine günlük programlarını aktarmışlar­dı ama buna zaten gerek yoktu, ikisi de diğerinin ne yaptığını tamamen idrak etmiş ve birbirlerine tam destek vermişlerdi, iki adam da, diğeri olmadan ihtilali gerçekleştiremezdi. Ortak­lıkları bunu mümkün kıldı.

O gün Amerikan askerleri kumlu sokaklarda ilerlerken, ka­pıların arkasından başlarını uzatan veya yol ortasında durup bakakalan Hawaiililer neye uğradıklarını şaşırmış olmalılar. O güne kadar pek azı Batılı tarzda bir askerî teşkilat görmüştü, askerlerin neden geldiğine dair bir fikre sahip olanlar ise daha da azdı. Ancak Güvenlik Komitesi’nin yaklaşmakta olan kuv­vete tezahüratını duyduklannda monarşiye düşman oldukları­nı fark ettiler. Bakanlar kurulu acil bir toplantı için bir araya geldi ve Dışişleri Bakam Samuel Parker kısa süre sonra Ste-vens’a dokunaklı bir rica mektubu gönderdi.

Durumun, Birleşik Devletler Hükümeti’nin müdahalesini ge­rektirmemesinden dolayı, meslektaşlarım ve ben zatıalinizden saygıyla yetkinizi bu eylemin başlatılmaması yönünde kullan­manızı talep ederiz. Ayrıca eklemek isterim ki, Amerikan Bü­yükelçiliği veya Amerikan Konsolosluğu için gerekli görülen her türlü emniyet Majestelerinin hükümeti tarafından içten­likle temin edilebilirdi.

Stevens bu çağrıyı yanıtlamadı. Dışarıda, Amerikalı askerler için olası konaklama alanları bakmakla meşguldü. Nihayet Arion Hail denilen bir binada karar kıldı. Burası Amerikahlan korumak için iyi bir yer değildi çünkü pek azı yakınında yaşı­yordu. Ancak Hükümet Binası’nın hemen yanında ve Iolani Sarayı’nın bir top atımlık mesafesinde olmak gibi elverişli bazı niteliklere sahipti.

Askerler kamp kurarken. Güvenlik Komitesi, üyelerinden biri olan Tazmanya doğumlu Henry Waterhouse’un evinde kutlama yapmaktaydı. Komitenin galibiyet anı gelip çatmıştı ve tüm üyeler bunun farkındaydı. Amerikan bölüklerinin ka­raya çıkışı zaferlerini garantiliyordu, ihtilal zırvasını tamamla­yabilmeleri için geriye kalan tek şey, yeni bir hükümet ilan et­meleri ve Stevens’ın buna onayıydı. Amerikan askerleri krali­çeden ya da onun partizanlanndan gelebilecek herhangi bir direnişi caydırırdı.

Waterhouse’un evindeki bu toplantı iki sebeplen dolayı önem taşımaktadır. Birincisi, garip bir rastlantı sonucu komp­loculardan en önemli üç tanesinin de —kabına sığmaz avukat Thurston, şeker baronu Castle ve nakliye kodamanı Wil-der’in- rahatsızlanmış ve gelememiş olmasıydı, ikincisi ve bel­ki de birinciyle ilişkili olarak, bu toplantıda Hawaii’ye tarihin bir sonraki döneminde egemen olacak adamın ortaya çıkışıy­dı. Bu adam, misyonerlerin torunu, Williams College mezunu ve saygıdeğer Yüksek Mahkeme hakimi Sanford Dole’du. Dole birkaç yıl geçtikten sonra kuzeninin oğlu James’e, hâlâ ikisi­nin ismini taşımakta olan meyve şirketini kurmasında yardım edecekti.

Dole, o gün Waterhouse’ın evinde bulunmamasına ve ilhak Kulübü’ne ait olmamasına rağmen Thurston’un iki gece önce­ki “alt-toplantısı”na katılmıştı, bu yüzden neler olup bittiğinin farkındaydı. Güvenlik Komitesi üyeleri, devrimden sonra Ha-waii’yi yönetmesi için kimi seçeceklerini düşünmeye başlayın­ca birisi onun adını ortaya attı. Bu, bir katılımcının daha sonra söylediğine göre “derhal tüm topluluğun onayıyla karşılandı.” Beyaz sakallı hukukçuyu getirmek üzere biri gönderildi.

Kaneohe’de oturan bir adam Bay Waterhouse’un evinden ge­lip bu olayın başına geçmemi istediklerini söylediğinde Bayan Dole ve ben, kabul salonunda oturmaktaydık. “Hayır” dedim. “Bu işi neden Thurston yapmıyor?” dedim. Başlangıcından beri gece gündüz bu olayın üstünde çalışmasından dolayı hastalanıp yataklara düşmüş olduğu söylendi. Durumu ince­lemeyi kabul ettim…

Bizimle hemfikir olup olmadığını sorması için Büyükelçi Stevens’ın evine ulak gönderildi – anladığım kadarıyla da hemfikirdi.

Uyumak ve teklifi ertesi gün düşünmek için eve gittim, an­cak uykum kesintili ve oldukça huzursuzdu. Uykuya dalıp dalıp aklımda bu konuyla yeniden uyanıyordum ve çok tatsız bir gece geçirdim.

17 Ocak Sah sabahı Dole erkenden hasta yatağındaki Thurs-ton^a uğradı. Hawaii’nin geleceğini birkaç dakika konuştular. Dole, yeni hükümetin liderliğini kabul edip etmeme konusunda kararını hâlâ vermediğini söyledi. Fakat Thurston’ın Ste-vens’a yazmış olduğu bir mektubu iletmeye razı oldu. Mek­tupta, yeni hükümetin o akşam ilan edileceği yazıyor ve Ste-vens’ın anında onay vermesi İsteniyordu.

Dole eve dönünce uzun süre yalnız başına oturdu ve veran­dasından palmiyeleri ve arkadaki ılık okyanusu seyretti. Niha­yet yeni Hawaii Cumhuriyeti’nin geçici başkanlığını kabul et­meye karar verdi. Daha sonra yazdığına göre bunu, Hawaii’nin Birleşik Devletler’e ilhakı için düzenlemeler yapıldığı sürede “herhalde birkaç aylığına dolduracağı bir görev” olarak gör­müştü.

Dole’un ihtilalin bir parçası olarak ilk eylemi, ihtilalin koru­yucusunu ziyaret etmek oldu. Thurston’ın verdiği mektubu Stevens’a uzattı. Mektubu okuyan Stevens, başını kaldırdı ve Dole’a dedi ki, “Bence önünüzde çok geniş imkânlar var.”

Dole, Amerikan Büyükelçiligi’nden sonra, komplocuların toplanmış olduğu Smith’in hukuk bürosuna gitti. Onlara, ku­rulmakta olan hükümeti yönetmeye hazır olduğunu söyleyin­ce alkışlandı. Hemen ardından, kökleşmiş adap görgüsünden dolayı Hükümet Binası’na gidip Yüksek Mahkeme’den istifası­nı hazırladı. İstifasını vereceği bir mercinin artık mevcut olma­dığını, bitirene kadar hatırlamadı.

Kraliçenin polis şefi Charles Wilson henüz monarşinin ölü­münü idrak etmemişti. Saray Muhafızlarına çarpışmaya hazır­lanmalarını söyledi ve kısa bir süreliğine gerçekten çatışma ya-şanacakmış gibi göründü. Bakanlar kurulunun idaresinde, ço­ğu tüfekli 550 kadar asker ile polis memuru, ondört de top vardı. Onları çatışmaya yollayıp yollamamak, yapmayı şimdiye kadar akıllarına bile getirmedikleri bir seçimdi. Birilerinin on­lara ne yapmaları gerektiğini söylemesine ciddi ihtiyaçları var­dı. Danışacakları başka kimse olmadığından, Honolulu’da gö­revli bir avuç yabancı elçiyi çağırdılar. Rahatsızlığını mazeret gösteren Stevens dışında hepsi geldi. Hepsi direniş aleyhinde konuştu.

Devrimin tek kanı o sabah döküldü. Komploculardan biri olan John Good birkaç saatini silah ve mermi toplayarak geçirmişti. Tıkabasa doldurulmuş at arabasını Fort ve King So­kaklarının köşesinden sürerken bir polis memuru onu dur­durmaya kalkıştı. Good tabancasını çekip ateş ederek polisi omzundan yaraladı ve ardından yoluna devam etti.

Kraliçe kaçınılmazı önlemek için bir son dakika gayretiyle kabinesine Stevens’ı görmeye gitmesini emretti. Stevens arala­rından sadece bir tanesini, Adalet Bakanı Peterson’ı görmeyi kabul etti. Peterson Hawaii’nin resmî hükümetinin, hâlâ krali­çenin kabinesi olduğunu söyledi. Stevens etkilenmemişti. Pe­terson’ı “asilerin kraliçenin kuvvetleri tarafından saldırıya uğ­ramaları veya tutuklanmaları durumunda Birleşik Devletler birliklerinin müdahale edeceği”ne dair bir uyarıyla yolladı.

Bu, Amerikan askerlerinin barışı muhafaza etmek için değil de asilerin galibiyetini emniyete almak için karaya çıktıklarını açıkça belli etti. Monarşinin sonu mühürlenmişti. Geriye ka­lan tek şey eylemi resmîleştirmekti ve o öğle sonrası saat ikiyi biraz geçe isyancılar bunu yaptılar. Hükümet Binası’nın, yani Hawaii’deki siyasi gücü simgeleyen resmî binanın önünde bir araya geldiler ve aralanndan biri, adalara ancak iki yıl kadar önce gelmiş olan Henry Cooper, öne çıktı. Elinde, Thurs-ton’un o sabah hasta yatağından dikte ettiği bir beyanname tutmaktaydı. Yaklaşık altmış Amerikan askeri yakınlarda bek­lerken onu küçük bir topluluğa okudu.

Beyannamenin özü en baştaydı: “Hawaii’nin monarşik yöne­tim sistemi bu vesile ile yürürlükten kaldırılmıştır.” Diğer fık­ralar, “Amerika Birleşik Devletleriyle birleşme şartları müza­kere edilip onaylanana kadar varolacak” geçici bir hükümeti geçerli kılmakta, Sanford Dole’u bu hükümetin başı olarak ad­landırmakta ve eski hükümetin tüm memurlarının görevlerini sürdürebileceklerini belirtmekteydi, altı tanesi dışında: Wil-son, kabinenin dört bakanı ve Kraliçe Liliuokalani.

Birkaç düzinelik kalabalık bir alkış kopardı. Dindiğinde, Dole, yeni “icra heyeti”ni oluşturan üç adamla beraber Hükü­met Binası’na girdi. Bakanlar kurulunun normalde çalıştığı da­irede sadece birkaç kâtip buldular. Bakanlar görüşmelerini ya­kınlardaki karakolda sürdürmüşlerdi ve Stevens’a hızla yeni bir rica hazırlamaktaydılar. Bu geç vakitte hâlâ cellatlarının imdatlarına koşacağını umuyorlardı. Silahlı direniş emredecek durumda değillerdi, yapabilecekleri başka bir şey de yoktu.

Bakanlar, Stevens’a, son resmî yazışmaları olacak ricalarında “Honolulu’nun Hükümet binasını şu anda birtakım vatan ha­inleri işgal etmektedir,” diye yazdılar. “Majesteleri’nin bakan­lar kurulu saygıyla sorar ki, ülkeniz işbu Geçici Hükümet’i ta­nımış mıdır ve eğer tanımadıysa, Majesteleri’nin yukarıda be­lirtilen şartlar altındaki Hükümeti, ülkede barışı sürdürmede Hükümetinizin desteğini saygıyla talep etmektedir.”

Bakanlar kurulu bu mektubu toparlarken Dole ve yoldaşları Hükümet Binası’nda çalışmalara başlamış, işgüzarlıkla görev, mektup ve emir dağıtmaktaydılar. Amerikan bölükleri dışarıda nöbet tutmaktaydı. Derken saat dört buçuk civarında bir ha­berci komplocuların zaferini ilan eden bir belgeyle çıkageldi. Bu Stevens’dan tek cümlelik bir duyuruydu:

Kraliçe Liliuokalani’nin geçmiş Hükümeti’nin yerine beklen­diği gibi bir Geçici Hükümet teşkil edilmesi ve Hükümet Bi-nası’mn, Evrakların, Hazinenin ve Hawaii Adaları’nın başken­tinin hakimiyetinin söz konusu Geçici Hükümet’in eline geç­miş olması sonucunda, söz konusu Geçici Hükümet’e Hawaii Adaları’nın fiilî Hükümeti olarak onay vermekteyim.

Ne kraliçe ne de kabinesi teslim alınmıyordu, böyle bir ta­lep dile de getirilmemişti. Komploculardan biri, kraliçeyle ara­sı hâlâ iyi olan eski müşaviri Samuel Damon talebi yapacak olanın kendisi olması gerektiğine karar verdi. Yakındaki kara­kola yürüdü, orada bakanları hâlâ ne yapacaklarını tartışır va­ziyette buldu. Damon’u birkaç dakika boyunca itirazlarla ku­şattılar. Cevabı, onlara basitçe neler olduğunu ve bunun ne anlama geldiğini anlatmak oldu. Birleşik Devletler yeni düzeni tanımıştı; eskisi teslim olmalıydı.

Bakanlar bir an ıstırap sancıları çekmiş olmalılar, ancak rıh­tımdaki Amerikan hücumbotu ve karadaki 162 Amerikan as­kerinden dolayı günün kaybedildiğini biliyorlardı. Haberi kraliçeye iletmek üzere Damon’la beraber gitmeyi kabul ettiler. Bir tarihçi daha sonra, “Bu görüşmede kraliçeye, bakanları ve başka diğer şahıslar tarafından herhangi bir mücadeleye kal­kışmasının yararsız olacağı, zira bunun Birleşik Devletler’e karşı koyduğu anlamına geleceği vurgulandı,” diye yazdı. Kra­liçe delegasyonu gönderip kalemine sarılarak zekice, dikkatli­ce kurulmuş bir metin yazdı. Bu bir teslimdi, ancak bir feragat değildi ve salt Amerikan baskısından dolayı tahttan indiğini açıklığa kavuşturuyordu.

Ben Liliuokalani, Tanrı’nın lütfuyla ve Krallığın Yasasıyla Kraliçe, bu vesileyle bana ve Hawaii Krallığı’na karşı, Geçici Hükümet teşkil ettiğini iddia eden birtakım şahıslar tarafın­dan gerçekleştirilmiş herhangi ve tüm eylemleri vakarla kı­namaktayım.

Krallığı, tam yetkili temsilcisi John L. Stevens’ın birlikleri­ni karaya çıkartıp söz konusu geçici hükümeti destekleyece­ğini söylediği Birleşik Devletler’in üstün kuvvetine teslim et­mekteyim.

Su an, herhangi bir silahlı çatışmayı ve belki de kendi ha­yatımın kaybını önlemek için bu kınayışımın altında ve söz konusu baskı tarafından zorlanmak suretiyle yetkilerimi, Bir­leşik Devletler Hükümeti’nin, ona sunulan gerçekler üzerine, temsilcilerinin eylemlerini iptal edip Hawaii Adaları’nın üs­tünde, anayasal hükümdarı olarak hakkım olan otoritemi ba­na geri verene kadar teslim etmekteyim.

Kraliçe, bu belgeyi imzaladıktan sonra kabinesindeki ba­kanlara karakolu ve kışlatan teslim etmelerini emretti. Güven­lik Komitesi bir olay yaşanmaksızın hepsini teslim aldı. Dole Stevens’a, hükümetinin onayı için “derin minnet” duyduğunu ifade eden bir mektup yolladı.

Thurston Hawaii monarşisini otuz adamdan oluşan çekir­dek bir grupla yerle bir etti. Hawaü Devrimi’ni gerçekleştirdik­lerini sanmış olabilirlerdi, bir bakıma da gerçekten öyleydi. Ancak Stevens veya kafası onun gibi çalışan herhangi bir Amerikalı elçinin varlığı olmasaydı, buna kalkışmayabilirlerdi bile. Farklı türden bir elçi Hawaii’deki asilere askerî destek temin etmekten ziyade kınamayla yaklaşabilirdi. Bu da girişimlerini işe yaramaz kılardı.

Stevens, utanmaz bir partizan olmasına rağmen hilekâr de­ğildi. Hawaii’ye ilhaka teşvik için gitmişti ve onu gönderen Başkan Harrison ile Dışişleri Bakanı Blaine bunun neyi zorun­lu kılacağını tam olarak bilmekteydiler. Daha sonra onu eleşti­renlerin öne sürdüğü gibi, Washington’dan açık bir emir alma­dan hareket ettiği doğruydu. Güvenlik Komitesi’nin yakındığı “yaygın kaygı ve dehşet”in kurmaca olduğunu bilmesine rağ­men askerleri karaya çağırdığında gerçekten de haddini aşmış­tı. Yine de, sadece başkanın ve dışişleri bakanının isteklerini gerçekleştirmekteydi. Kendisinin ve onların gücünü Hawaii monarşisini azletmek için kullandı. Bu onu, yabancı bir hükü­metin devrilişini yöneten ilk Amerikalı yaptı.

Gu-Gu Diyarına Yolculuk

1898’in sonunda Kübalıları saran yoğun sevinç akıl almaz bir şeydi. Ülkeleri otuz yıldır isyanlarla sarsılmış, son yıllar ise korkunç acılarla geçmişti. Ayaklanmalarının doruğa yükseldiği o yaz, Amerikan birlikleri yetişip üçyüz yıllık ispanyol yöneti­mini sona erdiren öldürücü darbeyi indirmişti. Şimdi zafer ka­zanılmıştı ve Kübalı vatanseverler ile Amerikalı yoldaşları ada­nın tarihindeki en büyük kutlama için hazırlık yapmaktaydılar.

Havana’daki “İhtilalci vatansever komiteler”in önderleri yıl­başı gününde başlamak üzere bir hafta sürecek şenlikler plan­lıyorlardı. Şenlikte gösterişli balolar, tekne yarışları, havai fi­şek gösterileri, halka hitaben yapılacak konuşmalar ve asilerin muzaffer Önderleri için de bir gala yemeği olacaktı. Binlerce Küba askeri sokaklarda, minnettar bir ulusun alkışları ve teza­hüratları eşliğinde yürüyüş yapacaktı.

Ancak tam gösteri başlamak üzereyken Küba’nın yeni ata­nan Amerikalı Askerî Valisi General John Brooke, akıllara dur­gunluk veren bir duyuru yaptı. Tüm programı yasaklıyordu. Kübalı askerlerin geçit töreni olmayacaktı, Havana’ya girmeye çalışanlar da geri çevrilecekti. Ayrıca, diye belirtiyordu gene­ral, Birleşik Devletler ihtilalci orduyu tanımıyordu ve dağıtıl­malarını istiyordu.

Bu ani döneklik Kübalı vatanseverleri, özellikle de o kadar uzun zamandır vazgeçmek bilmeden bağımsızlık için savaşmış olan binlercesini öfkeden kudurttu. Birleşik Devletler büyük mükâfatlarım yani bağımsızlıklarını, son anda ellerinden al­mıştı. Yıllar geçtikçe onlar ve torunları giderek artan hüsran hissiyle yeni derebeylerinin, Küba’yı kontrol altında tutmak için zorba hükümdarlar atamak dâhil çeşitli yöntemler kullan­masını seyredeceklerdi.

Kübalılar, 19. yüzyıl sonlarında Amerikan zihniyetini yeni­den şekillendiren büyük değişikliklerin etkisini hisseden ilk toplumlar arasındaydı, Bu, Amerikalıların birdenbire Kuzey Amerika anakarasındaki topraklarıyla artık tatmin olamadığı andı. Akıllarını muhteşem yeni bir fikir, etkisini tüm dünyaya yaymış olan bir Birleşik Devletler hayali, kemirmeye başlamış­tı. Tarihçi Louis Perez’in dediği gibi, 1898 senesi “bir sınır çiz-gisiydi, sonuçlan hem kesindi hem de belirleyiciydi, aynı za­manda hem bir son hem de bir başlangıçtı: Tarihî şartların, bir tarihî çağı diğerinden ayırmaya yarayan özel kriz haliydi.”

Topraklarını genişletmek Amerikalılar için yeni bir şey de­ğildi. İlk göçmenlerin Jamestown ve Plymouth’a varışından beri batıya doğru ilerlemeye çalışıyorlardı. Bu süreçte, nere­deyse tüm yerli sakinlerini öldürerek veya kaçırarak dev bir kıtayı kendilerinin ilan etmişlerdi. 1840’lar sırasındaki ilk em-peryal savaşlar patlak verdiğinde Meksika’nın yansını ele ge­çirmişlerdi. Çoğu Amerikalı, Birleşik Devletler’in Kanada, Meksika Körfezi ve Atlantik ile Pasifik Okyanusları’nın arasın­da kalan tüm toprakları işgal edip yerleşmesinin “açık bir yaz­gı” olduğuna dair inanç geliştirmişti. Fakat bunun da ötesine gitmek oldukça yeni bir hadiseydi.

1893 Havran’ Devrimi’nin ardından, o ülkenin yeni hüküm­darları Birleşik Devletler’e ilhak etmeye çabaladılar, ancak Baş­kan Grover Cleveland -o yılın mart ayında Benjamin Harri-son’un yerini almıştı- bunu duymak bile istemiyordu. Çoğu Amerikalının, “hem ulusal politikamıza aykırı olduğu, hem de ulusal misyonumuzun saptırılması” anlamına geldiği için uzak toprakların işgalini hoşgörmediğini söylediğinde epey haklıydi. Bu görüş birliği beş sene sonra uçup gitti. Yerini neredeyse bir günde, denizaşırı genişleme leyhine ulusal bir yaygara aldı. Bu, Amerikan dış politikasının tarihindeki en süratli ve en esaslı kamusal fikir değişimiydi.

Bu etkileyici dönüşümün temeli bir avuç öngörülü yazar ve aydın tarafından atılmıştı. İçlerinden biri, Frederick Jackson Turner, 1893’te Amerikalı tarihçiler tarafından şimdiye kadar yazılmış en kışkırtıcı makaleyi yayımlamıştı. Çıkış noktası ola­rak 1890 yılının, Birleşik Devletler’in içinde artık sınırlar kal­madığı sonucuna varan ulusal nüfus sayımını kullanmıştı. Turner’a göre bu durum, “Amerikan tarihinin ilk devrini ka­patmış,” ve ülkeyi katı bir seçim yapma zorunluluğu ile karşı karşıya bırakmıştı. Ya daha önce hiç yapmadığı gibi mevcut boyutlarıyla tatmin olabilir ya da Kuzey Amerika ötesinde ye­ni topraklar arayabilirdi. Tumer bu yazıda ve onu takip eden makalelerde hangisinin daha akıllıca olacağına dair kuşkuya meydan bırakmıyordu.

Neredeyse üçyüz yıl boyunca genişleme, Amerikan yaşamına en hakim olgu olmuştur. Pasifik Sahiline yerleşilmesi ve boş topraklann işgaliyle bu hareket duraklamaya uğramıştır. Bu genişleme enerjisinin bundan sonra işlemeyeceğini düşün­mek ihtiyatsız bir görüş olur; dinç bir dış politika için, okya­nuslar arası bir kanal İçin, denizlerdeki gücümüzün yeniden canlandırılması için ve Amerikan tesirinin merkezden uzak adalara ve bitişikteki ülkelere uzatılması için olan talepler, ha­reketin devam edeceğini işaret etmektedirler.

Bu tarz çağrıları eylem tasarılarına çeviren filozof-denizci, Deniz Harp Akademisi’nin yöneticisi Albay Alfred Thayer Ma-han’di. Deniz Gücünün Tarih Üzerindeki Etkisi adlı kitabında, dış pazarlar üstünde kontrol kurmayan ve yabancı ülkelerin doğal kaynaklanna erişim sağlamayan bir ulusun azametli bir ulus olamayacağını iddia etmekteydi. Bu kontrolü sağlamak için, diyordu, bir ulus deniz ticaret filosunu koruyabilecek ve işbirliğine yanaşmayan ülkeleri ticaret ve yatırıma açılmaya zorlayabilecek bir deniz kuvveti geliştirmeliydi. Bu tarz he­vesleri olan bir deniz kuvvetine dünyanın her yerinde erzak sağlayabilen bir üs ağı lazımdı. Bu savları Birleşik Devletler’e sunan Mahan onu, Orta Amerika’nın bir ucundan diğerine kanal inşa etmekle kalmayıp bir de Karayipler’de, Pasifik’te ve ticaret yapmayı dilediği tüm diğer yerlerde üsler kurmaya teş­vik etti.

“isteseler de istemeseler de, Amerikalılar artık dışarıya bak­mak zorundadırlar,” diye yazdı Mahan. “Ülkenin artan üretimi bunu gerektirmektedir.”

Mahan 1890’larda Washington’da tutulan bir şahsiyetti. Kongre komisyonlarında konuştu ve kuvvetli siyasetçilerle ya­kın dostluklar kurdu. Genişleme politikasının başta gelen ta­raftarlarından Massachusetts Senatörü Henry Cabot Lodge, Mahan’m yazılarını sık rastlanmayan değerde görüyordu. The-odore Roosevelt kitabına övgü dolu bir eleştiri yazdı ve kendi­siyle deniz gücü ve uzak adaların ilhakı konusunda yazışmalar yaptı. Bu üçü -Kongre’deki Lodge, yürütmedeki Roosevelt ve insanların zihinlerindeki Mahan- Amerikan genişleme politi­kasının Kutsal Üçlüsü haline gelmişti.

Onlar ve benzer kafa yapısına sahip olanlar davalarını farklı şekillerde ortaya koydular. Bazıları Birleşik Devletler’in, Avru­palı kuvvetlerin hatta belki de Japonya’nın daha önce davran­masını engellemek için yeni topraklar ele geçirmeye mecbur olduğunu savundular. Diğerleri sömürgeciliğin misyonerlik ta­rafını, “ilerlemiş” ırkların dünyayı medenileştirme yükümlü­lüğünü vurguladılar. Kumandanlar, Amerikanın daha kuvvetli bir askerî görüntüsünün olmasının kendilerine daha fazla güç ve gelir sağlayacağını fark ettiler. Ancak bütün bu tartışmala­rın en ikna edicisi her seferinde tek bir zaruri noktaya geri dö­nüyordu.

19. yüzyılın sonlarında Birleşik Devletler’deki çiftlikler ve fabrikalar Amerikalıların tüketebileceğinden fazla mal üret­mekteydi. Ulusun servetini büyütmeye devam edebilmesi için yabancı pazarlara ihtiyacı vardı. Bu pazarlar, hükümetlerin Amerika’daki gibi yüksek gümrük vergisi duvarlarının ardında mahalli sanayileri koruduğu Avrupa’da bulunamazdı. Ameri­kalıların uzak ve zayıf ülkeler, geniş pazarlara ve zengin kay­naklara sahip ancak büyük bir kuvvetin etkisi altına henüz girmemiş ülkeler bulmaları gerekiyordu.

Yurtdışında etkisini artırma arzusu Birleşik Devletler’i 1898’de kıskıvrak yakaladı. Demokrasiyi yaymak, tanrıtanı­maz ulusları Hıristiyanlaştırmak, güçlü bir deniz kuvveti kur­mak, dünyanın her yerinde askerî üsler oluşturmak ve yabancı hükümetleri Amerikan hakimiyetine almak katiyen başlıbaşı-na birer amaç değildiler. Birleşik Devletler’in uzak topraklar­daki olası pazar, kaynak ve yatırımlara erişimini sağlamak için birer yoldular.

19. yüzyılın son çeyreğinde Amerika’nın ekonomisindeki muazzam gelişmeye rağmen, ülkenin müthiş, yeni serveti sa­dece birkaç bin sanayi liderini zenginleştirmekteydi. Sıradan insanların çoğu için şartlar hızla kötüye gitmekteydi. 1893’te her altı Amerikalıdan biri işsizdi ve geri kalanın birçoğu da as­gari ücretle yaşamını sürdürmekteydi. 1890’larda hızla düşen zirai fiyatlar bir nesil küçük çiftçiyi silmişti. New York’tan Chi­cago’ya ve Kaliforniya’ya grevler ve işçi ayaklanmaları patlak veriyordu. 1894’te Dışişleri Bakanı Walter Gresham yaygın bir kaygıyı yansıtarak ülkede “devrim belirtileri”nin yayıldığını söyledi.

Birçok işadamı ve siyasi önder, Amerikan ekonomisinin bu tehditleri savuşturabilecek kadar hızlı büyümesinin tek yolu­nun yurtdışında yeni pazarlar bulması olduğunda anlaşmıştı. Aralannda Başkan Cleveland’in Hazine Bakanı John Carlisle de vardı. Carlisle 1894’ün yıllık raporunda “insanlarımızın re­fahı büyük ölçüde, üretim fazlasını yurtdışı pazarlarında kârlı fiyatlara satma olanaklarına bağlıdır” diye uyanda bulunmuş­tu. Indiana Senatörü Albert Beveridge de aynı sonuca varmıştı. “Amerikan fabrikaları Amerikalıların kullanabileceğinden da­ha fazlasını imal etmektedirler; Amerikan toprağı da tüketebi-leceğinden daha fazlasını üretmektedir,” diye iddia etmişti. “Kader, politikamızı bizim yerimize yazmıştır. Dünya ticareti bizim olmalıdır ve olacaktır.”

* * *

Karayipler’in en büyük adası ve bir zamanlar Amerika kıtasına hakim olan devasa İspanyol imparatorluğundan geriye kalan son kale olan Küba, 19. yüzyılın ikinci yansını kargaşa içinde geçirmişti. Oradaki vatanseverler, 1878’de yarım yamalak bir ateşkesle son bulan on yıllık bir egemenlik savaşı vermişler, 1879-80 yıllarında gene baş kaldırmışlardı. Üçüncü saldırıları 1895’te patlak verdi. Baş teşkilatçısı, son derece yetenekli bir avukat, diplomat, şair ve makale yazan olan ve New York’taki sürgünü sırasında hem Küba’nın içinden hem de göçmen top­luluklardan bir taraftar kalabalığı toparlamayı başaran Jose Mani’ydi. Bu başarısı ilk savaşın iki şöhretli komutanı olan Maximo Gomez ve Antonio Maceo’yu emeklilikten vazgeçip yeniden silahlanmaya ikna etti. Titiz planlama sürecinin ardın­dan 1895 Baharı’nda üçü birlikte adaya çıkıp yeni bir isyan başlattılar. Atını askerlerin en önünde sürmekte ısrar eden Marti, ilk çatışmalardan birinde öldürüldü. Yoldaşları yarım kalmış son mektubunu kamp sahalarındaki bir panoya astılar. Mektupta, yoldaşlarından ülkelerini İspanya’dan kurtarmakla yetinmeyip aynı zamanda “Birleşik Devletler’in Küba’nın ba­ğımsızlığı sayesinde Batı Hint Adaları’na yayılıp daha da kuv­vetlenerek Amerika’mızın diğer topraklarına çöreklenmesini” engellemelerini istiyordu.

isyancı ordu sağlam adımlarla ilerlemekteydi ve İspanyol komutan General Valeriano Weyler bu ilerlemenin önünü kes­mek için radikal taktikler benimsedi. Birliklerine, muazzam sayıda Kübalıyı, binlercesinin öleceği toplama kamplarına zor­la hapsetmelerini emretti ve kırsal alanın çoğunu serbest atış alanı ilan etti. Buna karşılık isyancılar da çiftlikleri ateşe verip, sürülerce sığırı katledip şeker imalathanelerini yıktılar. Kısa sürede nüfusun çoğu açlıktan ölecek hale gelmiş, kinle dol­muştu ve bağımsızlığı her zamankinden daha hararetli bir şe­kilde desteklemeye başlamıştı.

1897 Baharı’nda, Orta Batılı bir iktisadi çıkar grubu tarafın­dan desteklenen Cumhuriyetçi William McKinley, anti-emperyaiist Demokrat Grover Cleveland’in, yerine geçerek Birleşik Devletler başkanı oldu. Çoğu Amerikalı gibi McKinley de uzun zamandan beri Küba’daki ispanyol hâkimiyetinin zulüm olduğunu düşünmekteydi. Ancak Kübalıların kendi kendileri­ne hükmetmeleri düşüncesi onu daha da kaygılandırıyordu. Bağımsız Küba’nın fazla iddialı olup, Washington’un buyruk­larını yerine getirmemesinden endişeleniyordu.

McKinley kaygılanmakta haklıydı. Kübalı isyancı önderler, gücü ele geçirdiklerinde toprağın yeniden dağıtımıyla başla­mak üzere, geniş kapsamlı toplumsal reformlar başlatacakla­rını vaat ediyorlardı. Bu, adada büyük kısmı ziraat üzerine olan 50 milyon doları aşkın yatırıma sahip Amerikalı işadam­larının yüreklerine korku saldı. 1898 yılının başlarında, McKinley ihtilafın iki tarafına birden net bir mesaj yollama­nın vaktinin geldiğine karar verdi. Maine isimli savaş gemisi­nin Atlantik Donanması’ndaki yerini bırakıp Havana’ya yola çıkmasını buyurdu.

Maine, resmî olarak sadece “dostça bir ziyarette” buluna­caktı, ancak Küba’da kimse bu açıklamayı ciddiye almadı. Hepsi, bunun bir “hücumbot kartviziti,” Amerika’nın Kara-yipler’deki olayların gidişatını kontrol etmedeki azminin bir simgesi olduğunu anlamıştı. Üç hafta boyunca gemi Hava-na’da sessizce demirli yattı. Derken, 15 Şubat 1898 gecesinde, büyük bir patlamayla parçalara ayrıldı. 250’yi aşkın Amerikan askeri hayatını kaybetti. Felaket haberi Birleşik Devletler’i çalkaladı. Herkes İspanya’yı sorumlu tutmaktaydı ve Deniz Kuvvetleri, felaketi “harici patlama”ya bağlayınca varsayımla­rı kesinliğe dönüştü.

Birçok Amerikalı şimdiden İspanyol sömürgeciliğine karşı tutkulu bir nefret besliyor, “Cuba Libre” fikrinde romantik bir çekicilik buluyorlardı. Hisleri, Amerika basın tarihinin en utanç verici hadiselerinden birini oluşturan bir dizi alabildiği­ne sansasyonel gazete haberi tarafından alevlendirilmişti. Nevv York Journal ve ülkenin her yerini kapsayan bir dizi gazete zin­cirinin sahibi William Randolph Hearst, aylardır İspanyol sö­mürgecilerine karşı ağır suçlamalarla okuyucu çekmekteydi.

Birleşik Devletler’i savaşa teşvik etmeye çabalamış sayısız di­ğer şahıs gibi onun da bir haine, toplumun öfkesini odaklaya­bileceği birisine ihtiyacı vardı. O sırada İspanya’nın kralı on dört yaşında bir oğlan çocuğuydu, naibi ise Avusturyalı bir prenses olan annesiydi, dolayısıyla işe yaramazlardı. Hearst General Weyler’i seçti ve onu şeytanın hayata geçmiş hali ola­rak tanımlayan bir dizi tüyler ürpertici öykü yayımladı.

“Çiftlikleri viran eden, ırz düşmanı zebani Weyler… acıma­sız, donuk ve katildir,” diye seyrediyordu hikâyelerden bir ta­nesi. “Şehevi, hayvani beyninin kanlı ahlâksızlıklarla dolu iş­kenceler ve rezillikler icat ederek coşmasını engellemek im­kânsızdır.”

Hearst, Maine’in battığını Öğrenir öğrenmez bunun harika bir fırsat olduğunu anlamıştı. Patlamayı takip eden haftalarda sayfa üstüne sayfayı yalan dolu “şok röportajlarla, isimsiz hü­kümet yetkilileriyle sözümona yapılmış söyleşilerle ve savaş gemisinin “hainler tarafından yok edildiği”ne ve “düşmanın gizli, şeytani mekanizması tarafından ikiye ayrıldığı”na dair demeçlerle doldurdu. Journal’in günlük tirajı dört haftada iki katına çıktı. Diğer gazeteler de bu çılgınlığa katıldı ve sefer­berlikleri Amerikalıları histerinin eşiğine getirdi.

Birleşik Devletler bu kadar yoğun hislerle çalkalanırken, MacKinley’in, yeni İspanyol Başbakanı Praxedes Sagasta’nın Küba krizini barışçıl yollarla çözme önerilerini tekrar tekrar geri çevirmesi kolay oluyordu. Sagasta, ülkesinin sömürgeci politikasının imparatorluğu çöküşün eşiğine getirdiğinin far­kında olan çağdaşlıktan yana bir liberaldi. 1897’de göreve baş­lamasının hemen ardından kin duyulan Weyler’ı başkasıyla değiştirip ardından asileri özerklik teklifiyle yatıştırmaya yel­tendi. Galibiyetin yaklaştığını hisseden asiler bu teklifi geri çe­virdiler. Bu, Sagasta’yı barış davasında daha da istekli hale ge­tirdi ve 1898 Baharı’nda birkaç kez Birleşik Devletler’e beraber bir karara varma teklifinde bulundu. Bunları samimiyetsiz bu­lan McKinley ve destekçileri, İspanya’nın sabırlarını taşırdığını ve Küba sorununu silah kuvvetiyle çözmeye kararlı oldukları­nı söylediler.

Sert sözlerinin ardında bariz bir gerçek yatıyordu. Pazarlık­ların, Birleşik Devletler’in ya da başka bir ülkenin askerî üssü olmayan bağımsız bir Küba’yla sonuçlanması muhtemeldi. Bu McKinley’in istediği sonuçtan çok uzaktı ve Roosevelt, Lodge ile Mahan gibi genişleme taraftarlarını dehşete düşürürdü. Lodge, McKinley’e, müdahale etmediği takdirde o senenin se­çiminde Cumhuriyetçilerin şansını yok edeceğini ikaz edecek kadar ileri gitti.

“Eğer Küba’daki savaş hiçbir şey yapılmadan yaz boyunca sürüp giderse,” dedi başkana, “görülmüş en büyük yenilgiyle batarız.”

Yıllar sonra, tarihçi Samuel Eliot Morison İspanya’nın Küba krizini barışçıl şekilde çözme gayretlerini inceledi ve “Sağlam karakterli bir başkan, onurlu bir çözüm için bu fırsatı yakalar­dı,” sonucuna vardı. Ancak böyle bir çözüm, Birleşik Devlet­ler’in istediği ganimetlere ulaşamayacağı anlamına gelmektey­di. Bu ganimetler ancak fetihle ele geçirilebilirlerdi. McKinley bunu biliyordu ve 11 Nisan’da Kongre’den Küba’da “zorunlu müdahale” için yetki vermelerini istedi.

Bu adım Kübalı devrimci Önderleri irkiltti. Uzun zamandır, General Maceo’nun kelimeleriyle “böyle kuvvetli bir komşuya minnettar kalmaktansa yardımsız yükselip çökmek daha iyi­dir” inancına sahiptiler. Asilerin New York’taki yasal danış­manları Horatio Rubens, Amerikan müdahalesinin “Birleşik Devletler’in Küba Devrimi’ne karşı savaş beyanından başka bir şey” olmayacağına dair uyanda bulundu ve isyancı kuvvetle­rin, Amerika’nın adayı almaya yönelik herhangi bir girişimini-ne karşı “İspanyol ordularıyla savaştığı kadar silahlı, şiddetli ve azimli” bir şekilde direneceğine yemin etti.

Böyle itirazlar, “Cuba Libre” feryadının insanları hâlâ duy­gulandırdığı Washington’da etkili oluyordu. Kongre üyeleri, Kübalılar karşı çıktığı sürece McKinley’in savaş kararını onay­lamaya isteksizdiler. Çoğu Hawaiilinin karşı olduğunu görün­ce Hawaii’yi ilhak etmeyi reddetmişlerdi. Şimdi, bunun beş yıl sonrasında, Amerikalılarda aynı isteksizlik baş göstermişti. Çoğu Amerikalı, yardım istemeyen bir topluluğa el uzatmak için asker gönderme fikrinden hoşnut değildi. Küba’ya müda­hale için parlamento desteğini garantiye almak isteyen McKin-ley, Kolorado Senatörü Henry Teller’dan gelen sıradışı bir ka­nun değişikliği önerisini kabul etti. Bu, “Küba adasının insan­ları hür ve bağımsızdır ve hakları da budur,” diye başlıyor, “Birleşik Devletler bu vesileyle, söz konusu adada uzlaştırma dışında ne hakimiyet, ne yetki ne de kontrol meyili veya niyeti olduğunu beyan etmektedir ve bunun başarılması halinde adanın idaresini ve kontrolünü halkına bırakmadaki kararlılı­ğını savunmaktadır,” gibi ağırbaşlı bir güvenceyle bitiyordu. Senato tarafından oybirliğiyle onaylandı.

Daha sonra Teller Değişikliği adıyla anılan bu taahhüt asile­rin korkularını yatıştırdı. “Hükümetimizle daha tam olarak uyuşmadıkları doğru,” diye yazdı önderlerinden bir tanesi, General Calixto Garcia, “ama hür yaşama hakkımızı kabul et­tiler, bu da benim için yeterli.”

25 Nisan’da Kongre, Birleşik Devletler ile İspanya arasında savaş hali olduğunu ilan etti. Temsilciler Meclisi üyeleri oyla­ma sonucunu, “Dixie” ve “The Battle Hymn of the Republic” marşlarını söyleyerek kutladılar. McKinley’in sekreteri günce­sine, “Genelde muhafazakâr olan bu camiayı, vahşi bir savaş taraftarlığı ele geçirmiş gibi görünüyor,” diye yazdı.

İç Savaş’ın acı parçalanmalarını yeni yeni atlatmakta olan ulus, nihayet herkesin benimseyebileceği bir amaç bulmuştu. Başkan McKinley 125.000 gönüllü asker talep etti ve bu raka­mın iki katından fazlası kayıt merkezlerine doluştu. New York Journal, beyzbol yıldızı Cap Anson ve boks şampiyonu “Cen­tilmen” Jim Corbett gibi efsanevi sporcuların, seçkin bir birli­ğe önderlik yapmak üzere askere alınmalarını önerdi. Rakip gazete Nevv York World altta kalmayarak Buffalo Bill Cody tara­fından yazılmış, “İspanyolları Küba’dan Otuz Bin Yiğitle Nasıl Kovarım!” başlıklı bir makale yayımladı. Theodore Roosevelt, bir müfreze toplamak ve yönetmek için donanma bakanı yar­dımcılığı görevini bırakacağını duyurdu.

Askerî tarihçi Walter Millis, “Bu, şüpheler olmaksızın ve olabilecek en asil ruh haliyle girişilen bir savaştı,” diye yazdı otuz yıl sonra. “Tarih çok ender olarak askerî saldırganlığın bu sadelikteki örneklerine tanık olmuştur, ancak adaletine bu ka­dar derin inanç duyularak başlatılan bir savaş da çok ender görülmüştür.”

İzleyen haftalarda olaylar hızla gelişti. Roosevelt, Tuğami­ral George Dewey’e Filipinler’deki Manila Koyu’na hareket etme ve orada mevzilenmiş İspanyol Donanması’nı imha et­me emri verdi. Bu, Dewey’in meşhur “Hazır olduğunda ateşe başlayabilirsin, Gridley” komutunu vermesinin ardından, 1 Mayıs’ta, tek bir günde ve hayretler verici bir kolaylıkla yeri­ne getirildi.

Altı hafta sonra Amerikan askerleri Santiago de Cuba’nın güneydoğu kıyısına çıkarma yaptılar. İçlerinde en meşhuru Roosevelt’in, Brooks Brothers’dan sipariş ettiği bir üniformayla daha sonra San Juan Tepesi denilecek Kettle Tepesi’nde hücu­ma önderlik ettiği birer günlük üç adet çarpışma yaşandı. 3 Temmuz’da Amerikan kruvazörleri Santiago’da demirlemiş olan birkaç köhne İspanyol deniz aracını imha ettiler. İspanyol kuvvetleri kısa sürede direnişlerini sona erdirdiler ve Kübalı kumandan General Calixto Garcia ile Amerikalı kumandan General William Shafter, resmî teslim törenine hazırlandılar. Ancak Shafter törenden önce Garcia’ya törene katılamayacağı­nı, hatta Santiago’ya gitmeyeceğini söyleyen bir mesaj yollaya­rak onu şaşkınlığa uğrattı. Birleşik Devletler’in, Kongre’nin onayladığı Teller Değişikliği’nde verdiği sözü tutmayacağına dair ilk ipucu buydu.

Amerikan askerlerinin karaya çıkışının üzerinden iki ay geçmemişken 12 Ağustos’ta, İspanya’yı ve Birleşik Devletler’i temsil eden diplomatlar Beyaz Saray’da bir araya gelip savaşı sona erdiren bir “barış protokolü” imzaladılar. Çatışmalarda sadece 385 Amerikalı hayatını kaybetmişti. Bu, yirmi iki yıl önce ülkenin son büyük çaplı askerî olayı olan Little Big Hom Savaşi’nda Sioux Kızılderililerinin öldürdüğü rakamı zar zor geçiyordu. Daha sonra yaralanmalar ve salgınlardan dolayı iki binden fazlası onlara katıldı, ancak bu rakam bile İç Savaşı’nın ağır çarpışmalarında bir akşamda öldürülenlerden daha azdı. Amerikalı devlet adamı John Hay’in deyişiyle bu, “şahane bir savaşçık” olmuştu.

Zaferin kazanılmasıyla Birleşik Devletler’in geri çekilme ve Teller Değişikliğinin sözleriyle “adanın idaresini ve kontrolü­nü halkına bırakma” vakti gelmişti. Ama tam tersini yaptı.

Birleşik Devletler’de Küba’nın hürriyeti için duyulan coşku hızla solmuştu. New York Tribune’un yayımcısı ve Başkan McKinley’e en yakın gazeteci Whitelaw Reid, “kendi müdafa­amız için Küba’yı denetlemenin mutlak gerekliliğini” öne sü­rüp Teller Degişikligi’ni “sırf ulusal histeri durumunda ortaya çıkan fedakâr bir hüküm” olarak kenara atıveriyordu. Senatör Beveridge de Teller Degişikligi’nin, Temsilciler Meclisi tarafın­dan “atılgan ancak hatalı bir cömertlik anında” onaylanmasın­dan dolayı bağlayıcı olmadığını söyledi. New York Times, Ame­rikalıların katı sadakatten “daha öte mecburiyetleri” olduğunu ve “Kübalıların kendilerini idare etmekten hepten aciz olduk­larının ortaya çıkması durumunda, Küba’nın kalıcı sahipleri” haline gelmeleri gerektiğini ileri sürdü.

Amerikan demokrasisinin temel direkleri, Birleşik Devlet­ler’in, yasalaşmış bile olsa sonradan makul olmadığına karar verilen sözleri tutmak zorunda olmadığını apaçık savunmak­taydılar. İzleyen sene içerisinde bir dizi önermeyle bu tuhaf id­dianın doğruluğunu savundular. Hepsi kamuoyunun vicdanı­nı rahatlatmak için ortaya atılmıştı ve hepsi ya büyük ölçüde ya da tamamen yanlıştı.

Bu önermelerden ilki Kübalıların değil, Amerikan savaşçıla­rının İspanyolları Küba’dan çıkardığıydı. Gazete muhabirleri saftirik okurlarına, Birleşik Devletler Ordusu’nun Küba’ya var­dığında Kübalı asileri “umutsuzluk içinde,” “çökmenin eşiğin­de” ve “acı bir çıkmaza saplanıp kalmış” bulduğunu anlattılar. Gerçek bunun tam tersiydi. Üç yıllık kesintisiz çarpışma so­nunda Kübalı asiler adanın çoğunun denetimini ellerine geçir­mişler, aç ve hastalıklı İspanyol ordusunu korumalı bölgelere çekilmek zorunda bırakmışlar ve Santiago ile başka şehirlere saldırmak için planlar yapmışlardı. Amerikalılar karaya ayak bastığında galibiyete doğru yol almaktaydılar.

Amerikalılara benimsetilmek istenen ikinci masal, Amerika­lılar İspanyolları yenerken Kübalı devrimcilerin hayranlıktan ağzı açık vaziyette seyreden korkak tembeller olduğuydu. Bir gazeteci cepheden, “Müttefiğimiz arkadan gelmek dışında bir şey yapmadı,” diye yazdı. Bir başkası Kübalıların “çok zayıf müttefikler” olduğunu belirtti. Bir üçüncü ise, asiler ordusu­nun “çatışmalara hiç değilse bile çok az” katıldığını ve “Küba’yı özgürlüğüne kavuşturma arzusunu belli etmediğini” yazdı.

Bu bir dizi kandırmacaydı, ama anlaşılabilirdi. Pek az Ame­rikalı muhabir Küba’ya gitmiş ve asilerin yıllar geçtikçe kuvvet topladıklarına, halkın geniş ölçüde desteğini kazandıklarına ve epey başarılı bir gerilla savaşı başlatmalarına tanık olabil­mişti. Gazetecilerin çoğu için ise savaş, ancak 1898 Baharı’nda Amerikan kuvvetlerinin karaya çıkmasıyla başlamıştı. Hiçbiri, Kübalı birliklerin Amerikalıların Santiago’da karaya çıktığı sa­hilleri güvenceye aldığının farkında değildi; oradaki Amerikalı Deniz Kuvvetleri Kumandanı Amiral William Sampson bile daha sonra, sahillerde ispanyol birliklerinin yokluğunun “bir gizem olarak kaldı”ğım söyledi. Bazı Kübalılar ise, Amerikalı­lar için hamallık ve işçilik yapmayı hiddetle reddetseler bile, onlar için gözcülük ve casusluk yaptılar.

Çoğu Amerikalı’nın gözünde savaş, orduların karşılaştığı muharebelerden oluşmaktaydı. San Juan Tepesi’ndeki gibi, Kübalıların çok az katkıda bulunduğu muharebelerin hikâye­sini okumaya bayılıyorlardı. Kübalıların uzun süredir sürdür­düğü yıpratma savaşı Amerikalı subayların ve muhabirlerin gözü önünde yaşanmamıştı. Bunun 1898’deki zaferde belirle­yici bir rol oynadığını çoğu anlayamadı.

Amerikalılar, Kübalıların ordu kurmaktan bihaber korkak­lar olduğuna bir kere kendilerini inandırınca, Küba’nın kendi kendini yönetmekten aciz olduğu sonucuna varmaları da ko­laylaşmıştı. Amerikan basını hiçbir zaman, bazıları epey eği­timli, deneyimli ve kültürlü olan devrimci liderlere odaklan­madı, isyancı kuvvetleri daha ziyade çoğunluğunu vahşilikten az uzak siyahilerin oluşturduğu cahil bir ayak takımı olarak tasvir ettiler. Neticede McKinley ile hükümetteki ve iş dünyasındaki yandaşlan, onları cehalette ve aptallıkta Hawaiililerle eşdeğer olarak göstermekte hiç zorlanmadılar.

“Özerklik mi!” diye homurdandı General Shafter, bir muha­birin sorusu üzerine. “Yahu, barut cehenneme ne kadar uy­gunsa bu insanlar da özerkliğe o kadar uygunlar.”

İspanyolların teslim oluşunu takip eden günlerde Amerikalı yetkililer Kübalılara Teller Degişikligi’nde yer alan bağımsızlık vaadini unutmaları gerektiğini söylemeye başladılar. Başkan McKinley, Birleşik Devletler’in Küba’yı “fethedilmiş toprak üzerindeki muharip hakkın yasası” altında yöneteceğini beyan etti. Adalet Bakanı John Griggs Küba’nın geçici hükümetinin başkan yardımcısına, Havana’daki Birleşik Devletler Ordu-su’nun “gittiği her yere Amerikan egemenliğini götüren bir or­du” olduğunu söyledi.

Bu demeçleri duyan Kübalıların yaşadığı şaşkınlık, General Brooke’un, kurtarıcı ordularının 1899’un ilk günleri için plan­lanmış kutlamaya katılmalarına izin vermemesiyle kızgın hid­dete dönüştü. Birçoğunun ağzı açık kalmıştı. “Hiçbirimiz, [Amerikan müdahalesini], bize kendi adımıza hareket etmek­ten aciz muamelesi yapan ve bizi itaat eden, boyun eğen ve şartların getirdiği vesayete razı bir hale sokan müttefiklerimi­zin askerî işgalinin takip edeceğini düşünmemiştik,” diye yaz­dı General Maximo Gomez. “Yıllar süren çabalarımızın ardın­dan yazgımız bu olamaz.”

Kübalıları önemsemediği için çoğu Amerikalının bu itirazla­rı bir kenara atması doğaldı. Birçoğu daha da ileri gitti. Küba­lılar Birleşik Devletler’in önünde diz çöküp, onları kurtardığı için şükran dilemiyorlar diye kızgındılar. Gazeteciler Kübalıla­rın, Amerikalı askerleri kucaklamaktan ziyade “ters,” “so­murtkan,” “kibirli,” “kendini beğenmiş ve kıskanç” gözüktük­lerini anlattılar. Muhabirlerden biri, “bize karşı minnetle dolu olmadıklarını” gördüğünü hayretle ifade etti. Hiçbiri, Kübalı­ların böyle hissetmelerinin ne kadar mantıklı olduğunu anla­maya gönüllü değildi. Kübalıların gücenikliğini, yine cehalet­lerine ve gelişmemişliklerine yordular.

Kübalı vatanseverler yıllarca, bağımsızlığın kazanılmasından sonra toplumsal adaleti sağlayarak ülkeyi istikrara kavuştura­caklarını vaat etmişlerdi. Amerikalıların istediği bundan ol­dukça farklıydı. Yeni Askerî Vali General Leonard Wood, 1900’de göreve başladıktan hemen sonra Washington’a gön­derdiği bir raporda, “insanlar bana, Küba’da istikrarlı hükü­met derken neyi kastettiğimizi soruyorlar,” diye yazdı. “Onla­ra, para mantıklı bir faiz oranıyla borç alınabildiğinde ve ser­maye adaya yatırım yapmaya istekli olduğunda istikrara kavu­şulmuş demektir cevabını veriyorum.” Başkan McKinley’e yazdığı bir not daha da kısa ve özdü: “İnsanlar bana istikrarlı hükümet derken neyi kastettiğimi sorunca, onlara diyorum ki, ‘Yüzde altıyla para.'”

25 Temmuz 1900’de, General Wood Küba’da bir yasama meclisi için temsilci seçimlerinin başlamasını buyurdu. Seç­menlerin üçte birinden azı katıldı ve bunlar bile Amerikalıla­rın desteklediği birçok adaya oy vermeyi reddettiler. General Wood, otuz bir temsilciyi “on civarında tamamen birinci sınıf zat, kuşkulu niteliğe ve karaktere sahip onbeş kadar zat ve Küba’nın en feci serserileri ile fakirlerinden altı tane kadar” olarak tanımladı.

O güz, daha önce New York’un önde gelen şirket avukatla­rından biri olan Savaş Bakanı Elihu Root ile Conneticut sena­törü, aynı zamanda Küba’yla İlişkiler Senato Komitesi’nin Baş­kanı Orville Platt, Küba’nın geleceğini biçimlendirecek yasayı hazırladılar. Daha sonra tanınacağı adıyla Platt Değişikliği, Amerikan dış politikası tarihinde çok önemli bir belgedir. Bir­leşik Devletler’in Küba’yı, doğrudan değil de uysal bir yerel idareyle kontrol altına almasını sağlamıştır. Günümüzde plat-tismo olarak bilinen bu düzeni, Washington ileride Karayip-ler’in ve Orta Amerika’nın birçok yerinde kullanacaktı.

Birleşik Devletler Platt Değişikliği kapsamında Küba işgali­ni, Kübalıların Birleşik Devletler’e Küba’da askerî üs tutma, Küba ile başka bir ülke arasında herhangi bir antlaşmayı veto etme, Küba hazinesini denetleme ve “Küba’nın bağımsızlığını [veya] yaşam, malvarlığı ve bireysel Özgürlüğe elverişli bir hü­kümeti korumak için müdahale etme” haklan veren bir anayasayı kabul etmeleri durumunda sona erdirmeye razı oldu. Platt Değişikliği özünde Kübalılara, Birleşik Devletler’in her kararlarını veto etmeye hakkı olduğu sürece kendi kendilerini yönetme izni veriyordu.

Aslında kongre üyeleri, Platt Değişikliği’ne onay vermekle üç yıl öncesinde Küba’ya verdikleri sözden dönmüş oldukları­nın farkındaydılar. Herbiri kendine, New York Evening Post’un kısa ve özlü bir baş makalede dile getirdiği acı veren soruyu sormak zorundaydı: “Küba’ya ciddi ve aşikâr bir bağımsızlık sözü vermişken, bunu yalanlarla geri alıp ardından nasıl baş­kaları gibi olmadığım için Tanrı’ya şükretmek için kiliseye gi­debilirim?” Görünüşe göre senatörler bu ikilemi zorlanmadan çözdüler. 27 Şubat 1901’de Platt Değişikliği’ni kırk üçe yirmi­lik bir oyla onadılar. Tüm olumlu oyları Cumhuriyetçiler ver­mişlerdi. Daha sonra Temsilciler Meclisi’nde de, yine grup ka­rarıyla, olumlu oy kullanarak değişikliğin kabul edilmesini sağladılar. Başkan McKinley değişikliği yasa haline getiren im­zayı 2 Mart’ta attı. Bu durum Küba’yı, bir tarihçinin anlatımıy­la “heyecan fırtınasına” soktu.

Havana, 2 Mart gecesinde telaş içerisindeydi. Meşale taşıyan bir alay, Valilik Sarayı’ndaki Wood’a bir itiraz dilekçesi götürdü, başka bir gösterici kalabalığı ise meclis üyelerini arayıp onları, Amerikan taleplerine karşı sağlam durmaya teşvik etti. Bir son­raki gece benzer gösteriler devam etti. Başkentin ötesinde, ada­nın dört bir yanındaki belediye idareleri bir itiraz mesajı ve önerge seli akıtmaktaydılar, mitingler ise salgın halindeydi. 5 Mart gecesi, konuşmacılar Santiago’daki göstericilere, Birleşik Devletler’in taleplerini devam ettirmesi durumunda, bir kez da­ha savaşa gitmeye mecbur olduklarını söylediler.

Yasama meclisindeki Kübalı temsilciler Platt Değişikliği’ni ka­bul edip etmemeye karar vermek zorundaydılar. Amerikalı yet­kililer onlara, Birleşik Devletler’in Küba’nın iç işlerinde doğru­dan bir etki sahibi olmayı istemediklerine dair güvence verdiler, ancak Platt Değişikliği’ni kabul etmedikleri takdirde Kongre’nin daha da haşin koşullar getireceği konusunda da ikaz ettiler. Ço­ğu kapalı kapılar ardında yapılan uzun münakaşaların ardından Kübalı temsilciler, onbeşe ondörtlük bir oyla Birleşik Devlet-ler’in isteğini yerine getirmeye razı oldular. Bir sene sonra Ame­rikalıların nezaret ettiği seçimde, New York’un Central Valley kentinde yıllarca yaşamış olan Tomas Estrada Palma Küba Cumhuriyetinin ilk başkanı seçildi. Askerî Vali General Wood özel bir mektupta, her duyarlı Kübalı’nın ve Amerikalı’nın bildi­ği gerçeği yazdı: “Tabii ki, Küba’da Platt Değişikliği’nin altında hiç değilse bile çok az bağımsızlık kalmıştır.”

Küba’da yıllarını geçiren Porto Rikolu şair Lola Rodriguez de Tio, bu adaları “aynı kuşun iki kanadı” olarak betimlemişti. Birleşik Devletler’deki genişleme politikası taraftarları bu ko­nuda onunla aynı fikirdeydiler. Theodore Roosevelt 1898 Ba-han’nda Küba’ya gitmek üzere denize açılmaya hazırlanırken Senatör Henry Cabot Lodge’a bir ikaz mektubu gönderdi: “Porto Riko’ya çıkana kadar barış ilan etmeyin.” Lodge ona endişe etmemesini söyledi.

“Porto Riko unutulmadı ve amacımız onu almaktır,” diye temin etti dostunu. “Eğer son derece ve tamamen yanılmıyor­sam, Yönetim artık ikimizin de emeli olan genişleme politika­sına bütünüyle kendini adamış vaziyette.”

Küba’nın onda birinden ufak olan Porto Riko adası, İspan­ya’ya karşı hiçbir zaman silahlı isyana kalkışmadı. Ancak Kü­ba gibi o da, 19. yüzyılın ikinci yarısında sömürgelerdeki pek çok insanın kalbini fetheden milliyetçilik düşüncesini içeren bir devrimci aydınlar topluluğu üretti. İspanya yıllar boyunca onların özerk idare çağrılarına direndi ama bu, reform yanlısı Praxedes Sagasta’nın 1897’de başbakan olmasıyla değişti. Gö­reve başladıktan kısa süre sonra Sagasta hem Küba’ya hem de Porto Riko’ya özerklik teklifi sundu. Yıllarını çarpışmaya ver­miş, binlerce silahlı adama sahip Kübalı asiler askerî zaferde kararlıydılar ve Sagasta’nın teklifine burun kıvırdılar. Ancak Porto Rikolular anında kabul ettiler.

Amerika konsolosu Philip Hanna bir telgrafta “Porto Riko-lular, siyasi özerklik hakkında İspanya’dan gelen haberlerle il­gili çoğunlukla coşku içindeler,” diye yazdı. “Yerliler genelde İspanya’nın, onlara her açıdan tatminkâr olacak bir özerk ida­re türü bahşedeceğine inanmaktalar.”

İspanya’nın özerklik kararı Porto Rikolulara, adayı yönete­cek bakanlar kurulunu atamak gibi geniş kapsamlı yetkileri olan bir Temsilciler Meclisi seçme hakkı vermekteydi. 27 Mart 1898’de sandığa gittiler. Çoğunluk, mücadeleci La Democraciagazetesinin yayıncısı ve özerklik hareketinin tutkulu bir önde­ri olan Luis Munoz Rivera’nm Birleşik Liberal Parti’sine oy verdi.

12 Mayıs’ta, gündoğumundan önce yedi savaş gemisinden oluşan bir Amerikan Donanması, Porto Riko’nun başkenti San Juan’a karşı konumlandığında özerk idare hükümeti henüz göreve başlamamıştı. Donanma Komutanı Amiral Simpson ilk ışıkta amiral gemisi Iowa’ya İspanyol mevzilerine ateş açmayı emretti. Bunu başıbozuk bir toplu çatışma izledi. Amerikalılar 1.362 mermi atıp bir düzine kadar insan öldürdüler. İspanyol savunucular 441 mermi ve piyadelerin birkaç yaylım ateşiyle karşılık vererek bir Amerikalı askeri öldürmeyi becerdiler. Üç buçuk saatin ardından silahlar sustu. Askerî çerçevede bu ufak çaplı bir görevdi, ancak anlamı belirgindi. Porto Riko’nun Is-panyol-Amerikan Savaşı’na bulaşması kaçınılmazdı.

İzleyen iki ay içerisinde Amerikan gemileri, İspanyolların Porto Riko’daki bölüklerine erzak veya takviye yollamasını önlemeye yönelik çoğunlukla başarılı bir abluka sürdürdüler. Ancak ispanyollar Küba’ya yoğunlaştıklarından bu ufak adada olup bitenle ilgilenmiyorlardı. Durum Amerikalılar için de ay­nıydı. Bundan faydalanmayı uman Porto Riko Temsilciler Meclisi üyeleri, 17 Temmuz’da ilk oturumları için bir araya geldiler. Aynı gün içinde, Munoz Rivera’nm başkanlığındaki yeni bakanlar kurulu göreve başladı. Iktidarı sadece sekiz gün elinde tutacaktı.

25 Temmuz sabahı saat 8:45’te Amerikan hücumbotu Glo-ucester’dan inen bahriyeliler ile deniz piyadelerinden oluşan bir müfreze Porto Riko’nım güneybatı kıyısındaki Guânica ya­kınlarında karaya çıktılar. Kayıp vermedikleri kısa bir çatışma­nın ardından şehri güvenceye alıp gümrük dairesine Amerikan bayrağını diktiler. Bayrağın, tropik esintide dalgalanmaya baş­ladığı an Birleşik Devletler Porto Riko’un kontrolünü fiilen ele geçirdi, İspanyol yönetiminin her bir ilkesi, özerk hükümet dahil, hızla kuruyup yok oldu.

Bazı Porto Rikolular Amerika tarafından yönetilme ihtimali­ni beklemekteydiler. Yirmi yıl kadar sürecek ulus yapılandır­ma döneminin geleceğine inanıyorlardı. Bu süreç, siyasi ikna güçlerine bağlı olarak ya bağımsızlıkla ya da Birleşik Devlet-ler’e katılmakla sonuçlanacaktı. Çoğu ilhamını Amerikalı ku­mandan General Nelson Miles’ın temmuz sonunda yumuşak bir dille yaptığı duyurudan almıştı:

Buraya, yüzyıllardır bastırılmış bir ülkenin insanlarına savaş açmak için değil, tam aksine size koruma sağlamak için gel­dik… Bu harabiyetle değil, askeri ve Deniz Kuvvetleri’nin de­netimindeki her yere aydın bir medeniyetin faydalarını ve lü-tuflannı getirme çabasıyla sonuçlanacak bir savaştır.

Porto Riko’daki savaş ufak bir ek gösteriydi, Küba’daki çar­pışma tarafından neredeyse tamamen gölgelenmişti. Amerikan kayıpları, 9 ölü ve 46 yaralı olmak üzere şaşırtıcı derecede ha­fifti, İspanyollar ve Porto Rikolular ölüler, yaralılar ve esir alı­nanlar olmak üzere toplamda 450 kadar asker ve sivil kayıp verdiler. Meşhur savaş muhabiri Richard Harding Davis, bu savaşı sonradan “piknik” ve “fetedesfleurs”* olarak tanımladı.

İspanya, nihai teslim şartlarının saptandığı 1898 Paris Barış Konferansı’nda, Birleşik Devletler orada daha önce hiç hak id­dia etmediği için Porto Riko’yu elinde tutmak istedi, İspanyol­lar, Porto Riko’yu tutmak pahasına Birleşik Devletler’e başka yerden toprak vermeyi bile teklif ettiler. Başkan McKinİey benzer tüm önerileri reddetti. Amerikalı müzakerecilere verdigi gizli talimatlarda, Porto Riko’nun “Birleşik Devletler toprak­lan haline gelmesine” karar verdiğini iletti. Bozguna uğramış ve zayıf İspanyolların razı olmaktan başka seçenekleri yoktu.

(*) Çiçek Bayramı – ç.n.

18 Ekim’de, San Juan Valilik Sarayı’nın balkonunda gerçek­leştirilen resmî bir   törenle İspanyol komutanlar Porto Riko üzerindeki egemenliklerini Birleşik Devletler’e devrettiler. “Bütünüyle sessiz bir işti,” diye yazdı New York Evening Post. “Heyecan hiç yoktu, heves ise çok azdı. Sonuçlanmasından bir saat sonra, sokaklar bilinen görünümlerine yeniden bürün­müştü. Önemli bir olayın gerçekleştiğini, bu kısa törenle İs­panya’nın Porto Riko üzerindeki hâkimiyetinin sonsuza dek bittiğini gösteren pek az şey vardı.”

1898 senesinde hayatta olan bir Amerikalı’nın, Birleşik Devlet­lerin İspanya’ya neden savaş açtığına dair şüphesi olamazdı. Çatışma tek bir soruyu çözmek için yaşanmıştı: Küba’yı kim kontrol edecekti? Küba’daki koşullar savaşa yol açmıştı, savaş alanı Küba’ydı ve ödül de Küba’ydı. Ancak savaşı sona erdire­cek antlaşmayı müzakere etmek üzere Paris’te buluşan Ameri­kalı ve İspanyol diplomatların, kaderini göz önünde bulun­durmaları gereken çok büyük, Amerikalıların varlığından bi­haber olduğu ve kıyılarından da epey ırak bir ülke daha vardı.

Küba, Amerikalıların hayalgücünü uzun süredir meşgul et­mekteydi, en az Thomas Jefferson’un, oranın bir gün Birleşik Devletler’e ait olmasını dileğini yazdığından beri. Filipin Ada­ları ise apayrı bir meseleydi. Nerede olduğuna dair pek az Amerikalının fikri vardı. Ancak Tuğamiral Dewey’in Mani-la’daki zaferiyle beraber Birleşik Devletler adaların üzerinde birden hâkimiyet kazanmıştı. Bunu kimse önceden tasarlama-mıştı. Başkan McKinley, Birleşik Devletler’in devasa takımada­larla ne yapacağına karar vermek zorundaydı.

McKinley her şeyden önce bilinemezligi ile tanınırdı. Karşı­laştığı insanlara, onlarla hemfikir olduğu izlenimini verirdi, en yakın danışmanlarına bile ne düşündüğünü çok ender olarak belli ederdi. Tarihçiler onu, iç dünyasını “iyi gizleyen” ve “gönişlerini, geleneksel ya da muğlak otsun, kendine özgü üslu­buyla duvar örerek saklayan” bir “muamma” olarak tarif et­mişlerdir.

Başta McKinley sadece, Manila’da bir deniz kuvvetleri üssü inşa etmeye yetecek kadar toprak istiyor gibi görünüyordu. Sonra, adalara uluslararası güvenceye sahip bir bağımsızlık verme fikri üzerinde durdu. Son kararını dünyevilikten daha uzak hususlar yönlendirdi.

McKinley, dinin yeniden canlandığı bir çağda yaşayan din­dar bir Hıristiyandı. Daha sonra bir Metodist misyonerler top­luluğuna, Filipinler sorunuyla cebelleşirken bazı akşamlar Be­yaz Saray’da diz çöküp “ışık ve yardım için Yüce Tanrı’ya dua” ettiğini anlatacaktı.

“Bir gece geç saatte şu karara vardım” demişti. “Bizim için, Filipinler’i tamamen alıp Filipinlileri eğitmek, yükseltmek ve Hıristiyanlaştırmak, bunda da Tanrı’nın izniyle elimizden gele­nin en iyisini yapmaya çalışmaktan başka yapacak bir şey kal­mamıştı, çünkü Isa, bizim için öldüğü gibi onlar için de öl­müştür.”

Önemli karar bu şekilde verildi. Tarihçiler hâlâ McKinley’in neden bu kararı verdiğini merak etmektedirler, inancı derindi, gerçekten de ilahi esin tarafından etkilenmiş olabilirdi. Paris’e müzakere için yolladığı temsilciler heyetine ise farklı bir açık­lamada bulunmuş, “Amerikan devletinin kayıtsız kalamayaca­ğı ticari fırsatı yakalamak için” hareket ettiğini söylemiştir. Ke­sin olan tek şey McKinley’in, bir tarihçinin anlatımıyla “Fili­pinlileri hiç tanımıyor olması ve onların tepkilerini acı bir inatla yanlış degerlendirmesiydi.” Kendisi bile, Dewey’in Ma-nila’daki zaferinin haberini aldığında, “o lanet adaların yerini üç bin kilometrelik hatayla bile” söyleyemeyeceğini itiraf et­mişti. Çoğu zaten Katolik olan Filipinlileri “Hıristiyanlaştır-ma” iştiyakı, adadaki şartlara dair cehaletini göstermekteydi. Asya’nın çağdaş tarihindeki ilk sömürgecilik karşıtı devrimin ortasında olduklarından ise hiç haberi yoktu.

Stanley Karnow, Filipinler tarihçesinde, “Bu hadise Ameri­kan tarihinde bir dönüm noktasıdır” diye yazmıştı. “Birleşik Devletler ilk kez denizaşırı çarpışmıştı. Ayrıca ilk kez, Ameri­ka sahillerinin ötesinde topraklara sahip olacaktı – eski sö­mürge şimdi kendisi sömürgeci oluyordu.”

1 Mayıs 1898’de, İspanyol Donanması’nı imha edişinden üç hafta sonra, Dewey, Filipinli gerilla önderi Emilio Aguinal-do’yu amiral gemisi Olympia’da konuk etti. Konuştukları hak­kında ikisinin anlattıkları çelişkiliydi. Aguinaldo, Ispanollara karşı beraber savaşmaya ve ardından bağımsız Filipinler Cum-huriyeti’ni kurmaya karar verdiklerini söyledi. Dewey ise böy­le bir vaatte bulunmadığına yemin etti. İkisi de birbirinin di­linden çok anlamadığından ve yanlarında tercüman olmadı­ğından karışıklık olması anlaşılabilirdi. Gerçek ne olursa ol­sun, Aguinaldo 12 Haziran’da Filipinler’in bağımsızlığını ilan ettiğinde, ne Dewey ne de Birleşik Devletler’in başka bir tem­silcisi törene katıldı.

Bu hiçe sayma tavrı Aguinaldo ve diğer Filipinli önderlerde Birleşik Devletler’in ülkelerinin bağımsızlığını tanımayacağı kaygısını uyandırdı. Filipinlerdeki Amerikan birliklerinin ilk kumandanı olan İç Savaş gazisi General Thomas’Anderson on­ları rahatlatmaya çalıştı. 4 Temmuz’da Aguinaldo’ya, “Sizinle dostça ilişkiler içine girmeyi dilemekteyim,” diye yazdı, “ve siz ile taraftarlarınızın, İspanya’ya karşı askerî hareketlerde bi­zimle birlik oluşturmasını arzu etmekteyim.”

General Anderson içten olabilirdi, ancak daha o Aguinal­do’ya mektubunu yazıyorken Washington’da politikalar değiş­mekteydi. Başkan McKinley, Tanrı’nın mesajı olduğuna inan­dığı şeye itaat ederek, Birleşik Devletler’in Manila’da bir bölge­den ziyade, Filipin takımadalarının tümünü sahiplenmesinin yerinde olacağına karar vermişti. Paris’teki müzakerecilerine, karşılığında İspanya’ya 20 milyon dolar teklif etmelerini söyle­di. İspanya geri çevirecek durumda değildi ve 10 Aralık’ta Amerikalı ve İspanyol diplomatlar, Paris Antlaşması ismini alacak antlaşmayı imzaladılar. Antlaşma, Küba, Porto Riko ve yedi binden fazla adası ile yedi milyon nüfusu olan Filipin ta­kımadalarının topraklarını Birleşik Devletler’e verdi.

21 Aralık’ta McKinley Filipinler üzerinde Amerikan egemenliğini ilan eden “yetki mektubu”nu yayımladı. Oradaki is­yancılar şimdiden kendi yollarında ilerlemeye başlamışlardı. Meclisi seçmiş, yeni anayasayı hazırlamış ve anayasa uyarınca ilk Başkanı Aguinaldo olan Filipinler Cumhuriyeti’ni 23 Ocak 1899 tarihinde ilan etmişlerdi. Oniki gün sonra ise, bu yeni ulus, adalardaki Birleşik Devletler Kuvvetleri’ne karşı savaş ilan etti. McKinley bunu dikkate almadı. Onun gözünde Fili­pinliler, tarihçi Richard Welch’in deyişiyle “nizamsız ve aciz bir toplumdu.”

McKinley Aguinaldo ile ihtilalci arkadaşlannın ve onların id­dialarının farkındaydı. Muhtemelen Aguinaldo’nun kuvvetle­rinin sahip olduğu bölgesel kontrolün boyutunu hafife al­maktaydı, ancak McKinley’e göre ihtilalci hükümetin ne ka­dar toprağa sahip olduğu Önemli değildi… McKinley, Aguinal­do’nun ihtilalcilerinin Birleşik Devletler’in gücüne ve hayırse­verliğine kafa tutacak kadar budala olabileceklerine inanamı-yordu. Öyle görünüyor ki, McKinley, Aguinaldo hakkında, belalı, çıkarcı bir haydut reisi olduğu ile Ohio Canton’da bir mevki verilerek kolayca başa çıkılabilecek biri olduğu gibi iki çelişkili fikre sahipti.

Paris Antlaşması Filipinler’in hakimiyetini Birleşik Devlet-ler’e verdi, ama senato tasdikleyene kadar yürürlüğe girmeye­cekti. Tartışma uzun ve hararetliydi. Karşıt görüşlüler antlaş­mayı, Amerikan ideallerini lekeleyen ve Amerikan kuvvetini haddinden fazla yayan, uzak bir ülkeye emperyalist bir müda­hale olduğunu söyleyerek aşağıladılar. Massachusetts Senatörü George Frisbie Hoar, bunun Birleşik Devletler’i “bir sınıfın mutlak hakim olduğu ve diğer sınıfları ebediyen yöneteceği, ırkları ve bağımlı devletleri kontrol eden, fiziksel gücüne da­yanan, vahşi ve çok rastlanan bir imparatorluğa” çevireceği uyarısını yaptı. Paris Antlaşmasının destekçileri ise üç savla karşılık verdiler: bir Filipin ulusu mevcut olmadığı için Fili­pinler’in bağımsızlığını tanımak saçmalık olurdu; geri kalmış Filipinlileri uygarlaştırmak Amerika’nın göreviydi; takımadalan denetim altına almak beraberinde sayısız ticari ve stratejik avantaj getirecekti.

Tartışma doruğuna ulaşıyorken New York Worldün deyimiyle “hayret verici bir tesadüf sonucu, Filipinli asilerin Manila’daki Amerikan mevzilerine saldırdığı haberi alındı. Daha sonra, ger­çekten de çatışma yaşandığı fakat ilk atışı Amerikalı bir erin yaptığı ortaya çıktı. Yine de bu o sırada bilinmiyordu, bilinseydi de büyük ihtimalle önemli olmazdı. Birçok senatör, bunun üze­rine yerkürenin diğer ucundaki kuşatılmış Amerikan askerlerini desteklediğini göstermek üzere antlaşma lehine oy vermek zo­runda hissettiklerini ifade ettiler. Minnesota Senatörü Knute Nelson meslektaşlarına, “Biz yardımcı melekler olarak geliyo­ruz, despotlar olarak değil,” diye güvence verdi. Belli ki buna inanan Senato, elli yediye yirmi yedi Paris Antlaşmasını onayla­dı. Bu sayı, gerekli olan üçte ikilik çoğunluğu güç bela aşıyordu.

Başkan McKİnley gerçekten de Tanrı’nın, Birleşik Devlet­lerin Filipin toplumunu “yükseltmesini” ve “Hıristiyanlaştır-masını” istediğine inanıyor olabilirdi. Ancak antlaşma tartış­maları sırasında senatörlerin yaptıkları konuşmalar, basındaki birçok makaleyle beraber Filipinler’i almanın daha akla yakın açıklamasını sunmaktaydı. İşadamları, 1895’te Japonya’ya ye­nilişinin ardından zayıf ve müdahaleye karşı koyamayacak ha­le gelen Çin’e mal satma olasılığının cazibesine kapılmışlardı. Bu devasa diyarın, tam da onların çaresizce yeni pazarlar ara­dığı sırada faydalanılmaya hazır hale gelişini, olayların muhte­şem bir birleşimi olarak görüyorlardı.

Kongre’de Paris Antlaşmasının onaylanması için yaptığı ko­nuşmada McKinley, “[Filipinler’i] Uzakdoğu’daki ticari rakip­lerimiz olan Fransa veya Almanya’ya bırakamayız,” demişti. “Bu beceriksizce bir iş ve utanç verici olur.”

Birleşik Devletler Filipinler’in hakimiyetini ele geçirince, is­yancı orduyla İspanya’nın savaşı da ona miras kalmıştı. Birle­şik Devletler’in askerleri daha önce hiç Kuzey Amerika dışın­da çarpışmamışlardı. Kızılderili savaşları bir yana bırakılırsa, ulusunun istiklâlini savunan bir orduyla da hiç savaşmamış-lardı. Filipinlilere taktıkları lakapla “gu-gular”a karşı harekâtlarında neyle karşılaşacakları hakkında bir fikirleri yoktu ama üstün özgüvenleriyle savaşı başlattılar.

Savaş 1899 Şubat’ında, Manila için yapılan bir meydan muharebesiyle başladı. Başından itibaren nasıl sonuçlanacağına dair kuşku yoktu, isyancılar sayıca fazlaydılar, ancak diğer tüm ölçülere göre Amerikalılar üstündüler. Aguinaldo ve bir­likleri, Amerikalıların başarılı deniz kuvveti ablukası sonucu silah yetersizliğiyle adeta felce uğramışlardı. Amerikan asker­leri dalga dalga, bir kerede on binlercesi olmak üzere geliyor, hangi motivasyonla savaştığından bihaber oldukları bir düş­mana karşı şevkle savaşıyorlardı. Memlekete gönderdikleri mektuplarında dostlarına ve yakınlarına “tüm pis zencileri zenci cennetine yollamaya” geldiklerini ve “Kızılderililer gibi pis zencilerin de kökü kazınana kadar” savaşmaya yeminli ol­duklarını anlatıyorlardı.

Gerillalar bu engeller karşısında Amerikalıların şimdiye ka­dar gördüklerinden apayrı taktiklere başvurdular. Kapanlar ve bubi tuzakları kurdular, gırtlak kestiler, yangın çıkardılar, ze­hir kullandılar ve tutsakları sakatladılar. Daha önce Kızılderili-lerle savaşmış subaylara bağlı Amerikalı askerler benzer şekil­de karşılık verdiler. General Lloyd Wheaton’un komutası al­tındaki iki bölük Manila’nın güneydoğusunda pusuya düşürü­lünce, Wheaton yirmi kilometre dahilindeki tüm kasaba ve köylerin yıkımını, sakinlerinin de öldürülmesini emretti.

Filipinler Savaşı’nın ilk yarısında Amerikalı kumandanlar yabancı muhabirleri sansüre zorlayarak bu gibi hadiselerin ha­berini memleketlerine geçmelerini engellediler. Amerikalılar ancak 1901’de, sansür kalktığında savaşın nasıl sürdürüldüğü­nü öğrenebildiler. Gazeteler, 1901 senesinin başlarında Phüa-delphia Ledger’dan bir muhabirin belgelediği gibi haberleri basmaya başladılar.

Şu anki savaşımız kesinlikle kansız, sahte, eğlenceli bir oyun gibi değildir. Askerlerimiz insafsızca davranmışlar; köklerini kurutmak için erkekleri, kadınları, çocukları, mahkûmlar ile esirleri, isyancıları, on yaşındaki oğlanlardan başlayan şüphelileri öldürmüşlerdir. Zira Filipinli, köpekten az üstün, bazı durumlarda ise çöplüğe ait iğrenç bir sürüngen olarak görül­mektedir. Erlerimiz “konuşsunlar diye” erkeklerin midesine tuzlu su pompalamış, ellerini kaldırıp uysalca teslim olmuş insanları esir almış, bir saat sonra da isyancı olduklarına dair zerre kadar kanıt olmamasına rağmen, delik deşik olmuş ce­setler suyun akıntısıyla sürüklensin ve bulanlara ibret olsun diye köprüye dizip birer birer vurmuşlardı.

Frederick Funston isimli otuz altı yaşındaki bir tuğgenera­lin, Amerika’nın askerî tarihindeki en cüretkâr kontrgerilla harekâtını yürüttüğü 23 Mart 1901 günü, savaşın dönüm nok­tası kabul edilebilir. Üç yıl önce Küba’da Onur Madalyası ka­zanmış olan Funston, Luzon Adası’nda bir mıntıkayı kumanda etmekteyken, esir alınmış bir kuryeden Aguinaldo’nun kendi mıntıkasındaki bir köyde kamp kurmuş olduğu haberini aldı. Köye sızıp Aguinaldo’yu yakalamak için bir grup Filipinli ca­susu kullanmayı düşündü. Casuslar, kendilerini Aguinaldo ve başka birçok asinin ait olduğu Tagalog etnik grubunun rakibi sayan Macabebe etnik grubundandı.

Tuğgeneral Funston ile dört subay, yetmiş dokuz Macabebe casusuyla beraber yola koyuldular. Planları, casusların asiymiş gibi davranarak Aguinaldo’ya bir grup Amerikalı tutsak getir­diklerini söylemesiydi. Birlik gizlendiği yere on beş kilometre yaklaşmışken, Aguinaldo, Amerikalıların uzak tutulması için emir verdi. Sadece “asileri” davet etti. “Asiler” baş muhafızlar tarafından karşılanırken, bir anda ateş etmeye başladılar.

Aguinaldo karargâhından “Dangalaklığı kesin!” diye seslen­di. “Mermileri boşa harcamayın!”

Casuslardan biri dönüp Aguinaldo’nun ofisine daldı ve sila­hım doğrultarak dedi ki, “Bizim tutsaklanmızsınız. Biz asi de­ğiliz. Biz Amerikalıyız! Ya teslim olun, ya ölün!”

Aguinaldo ile askerleri cevap veremeyecek kadar afallamış-lardı. Birkaç dakika içinde etkisiz hale getirilip silahsızlandırıl­dılar. Hemen ardından Tuğgeneral Funston ortaya çıkıp isyan­cı önderine kendini tanıttı.

“Bu bir şaka mı?” diye sordu Aguinaldo.

Değildi. Aguinaldo tutuklanıp Funston’un daha sonra “he­yecandan çıldıran” diye tasvir ettiği Manila’ya getirildi. Mem­leketteki Amerikalılar yeni kahramanlarına bayılmışlardı. Esir alınmasının üstünden bir ay bile geçmeden Aguinaldo’nun Amerikan hakimiyetini kabul eden ve yoldaşlarını mücadele­den vazgeçmeye teşvik eden bir duyuru yapmasıyla Amerikalı­ların memnuniyeti daha da arttı.

Vazgeçenlerin sayısı birkaç bini bulunca, Filipinler’deki Amerikalı kumandan General MacAnhur isyanın “neredeyse tamamen bastırılmış” olduğunu ilan etti. Çok erken konuş­muştu. Kırsal bölgedeki asilerin yırtıcılığı artarak devam edi­yordu. 1901 Eylülünde asilerden oluşan bir çete Şamar Ada-sı’nda bir Amerikan mevziini öyle acımasızlıkla bastı ki, Birle­şik Devletler yetkilileri tarafından o zamana kadar alınan ted­birlerin en serti alındı.

Olay, Balangiga köyünün yakınlarındaki bir kumsala olağan piyade çıkartması ile başladı. Bazıları belirsizliklerle dolu bir arazide olduklarını fark etmiş gibiydiler. Sahile yaklaşırken, bir teğmen gözlerini uzağa dikip arkadaşlarına, “Simdi gu-gu diyarına yolculuk yapıyoruz,” dedi.

Amerikalılar Balangiga’yı birkaç haftada istila edip burayı, daha sonraki ifadelere göre, hapis, işkence ve tecavüzle boyun eğdirdiler. 28 Eylül sabahı gündogumunda, her zamanki gibi kalk borusuyla uyandılar. Birkaçı nöbette kalırken diğerleri kahvaltı etti. Kasabanın emniyet amiri gezinirmiş gibi görüne­rek nöbetçilerden birine yaklaştı, birkaç tatlı söz söyledi ve aniden uzun bir bıçak çekerek ona sapladı. Kilise çanları der­hal çalmaya başladı. Kasabaya sızmış olan çok sayıda isyancı saklandıktan yerlerden ortaya çıktılar. Silahsız Amerikalıların üstüne saldırıp, bıçaklayıp doğrayarak katlettiler. Dakikalar içerisinde kamp alanı kan gölüne dönmüştü. Bazı Amerikalılar kayıklarla kaçmayı başardılar ve sahilin elli kilometre İlerisin­deki bir üsse doğru yol aldılar. Balangiga’ya yerleştirilen yet­miş dört askerden sadece yirmisi, çoğu yaralanmış olmak üze­re, hayatta kaldı.

“Balangiga katliamı”nın haberi Birleşik Devletler’e hızla ulaştı ve Filipinler’de nasıl bir savaşın yaşandığını yeni yeni anlamaya başlayan bir ulusu sersemletti. Adalardaki Amerikalı komutanlar da aynı derecede şok olmuşlardı ama onlar tepki verebilecek bir konumdaydılar, verdiler de. On yıl önce Dako-ta Bölgesi’nde Yaralı Diz katliamına iştirak etmiş olan Abpay Jacob Smith’e, Samar’a ilerleyip asileri boyunduruk altına al­mak için ne gerekiyorsa yapmasını buyurdular. Smith Samar’a vardı, kalan garnizonların başına geçti ve askerlerine on yaşın üzerindeki herkesi öldürmeleri ve adanın iç kısmını “ıssız bir çöle” çevirmeleri emrini verdi.

“Tutsak istemiyorum,” dedi onlara. “Katledip yakmanızı is­tiyorum. Ne kadar katledip yakarsanız, beni o kadar memnun edersiniz.”

Amerikan askerleri bu emirleri hevesle yerine getirdi. Balan-giga’yı ateşe vermekle işe koyulup ardından kırlık alanı yakıp yıkarak geçtiler. Balangiga’daki saldırganların sivil kılığına gir­diklerini bildikleri için savaşanlarla savaşmayanlar arasında ay­rım yapmaya ihtiyaç duymadılar. Arkadaşlarının öcünü alıyor olmanın tutkusuyla yüzlerce insan öldürüp, ekinleri yakıp sı­ğırları doğradılar ve düzinelerce yerleşimi yerle bir ettiler.

Bir keresinde Samar’ın balta girmemiş ormanlarından geçer­ken, yolun uzunluğundan ve kötü planlamadan dolayı onbir deniz piyadesi açlıktan ve güneşe maruz kalmaktan hayatını kaybetti. Sayıklayan ve bilinci zaman zaman açılan yüzbaşıları, Filipinli hamallarının patates, tuz ve diğer erzakları saklayarak ölümlerine katkıda bulunduğuna kendini inandırdı. Ölen pi­yade başına bir hamal olmak üzere on bir tanesini seçip kur­şuna dizdirdi.

Amerikalılar Filipin Savaşı’nın başından beri sert taktikler kullanmışlardı, ancak kendi hizmetlerindeki, üstelik gözle gö­rülür bir suç işlememiş on bir Filipinli’nin acele idamı kuman­danların gözardı edemeyeceği kadar aşırıydı. Sorumlu yüzba­şının cinayet suçuyla askerî mahkemede yargılanmasını em­rettiler. Neticede beraat etti, ancak hadise Birleşik Devletler’de öfke patlamasına sebep oldu.

Bu hadiseye kadar birçok Amerikalı, askerlerinin diğerlerin­den farklı olduğuna, amaçlan şerefli olduğu için yüksek bir ahlâkla görev yaptıklarına inanmıştı. Ancak Balangiga’dan sonraki ifşa seli masumiyetlerini zorla akıtıp götürdü. Gazete­ciler savaştan dönen gazilerden Amerikan askerlerinin Filipin­ler’de türlü türlü işkence yöntemlerine başvurduğunu öğrendiler. En kötü üne sahip olan “su tedavisi”ydi. Bu yöntemde bambu parçalan tutsakların boğazından içeri sokuluyor, tut­sakların mideleri acıyla şişene kadar pis suyla dolduruluyor-du. Askerler suyu zorla çıkarmak için tutsağın karnında zıplı­yor, genelde de kurbanları ya konuşana ya da ölene kadar de­vam ediyorlardı. Bu teknik Birleşik Devletler’de o kadar dillere dolandı ki, Cleveland Plain Deaier bunu bir fıkra haline getirdi.

ANNE: O dışarıdaki su sesi de nedir, Willie?

WILLIE: Sadece biziz anneciğim. Filipin su tedavisini Bobby

Snow üstünde deniyorduk, şimdi de suyu dışarı akıtıyoruz.

Diğerleri meseleyi daha ciddiye almaktaydı. “Sona erdirmek için savaşa gittiğimiz şeyi kendimiz yapmaya başladık,” diye sızlandı Baltimore American. Indianapolis News Birleşik Devlet-ler’in “barbarca yöntemler” benimsediği sonucuna vardı ve New York Post Amerikan birliklerinin “toptan ve kasıtlı cinayet politikası takip ettiğini” iddia etti. Stanford Üniversitesi’nin rektörü David Starr Jordan, Filipinlilerin “yabancı deneti-mi”ne karşı ayaklanmaktan başka bir şey yapmadıklarını, do­layısıyla da, “bu savaşın başlamasının sadece ve sadece” kendi hataları olduğunu savundu. Saygıdeğer Harvard profesörü William James Amerikalıların “bir kültürü öldürmekten” suç­lu olduklarını söyledi ve bir konuşmasını “Filipinler’deki ber­bat tutumu için Birleşik Devletler’e lanet olsun!” şeklinde noktaladı. Mark Twain, Amerikan bayrağını “beyaz çizgiler si­yaha boyanacak ve yıldızların yerine kurukafalar çizilecek şe­kilde” yeniden tasarlamanın vaktinin geldiğini öne sürdü.

Bu şikâyet patlaması birkaç ay sürdü ancak bir süre sonra karşıt kampanya başladı. Birbiri ardına gelen korkunç ifşaatlar karşısında başta tepki verememiş olan Amerikan politikası sa­vunucuları, nihayet ağızlarını açtılar. Askerleri bu şekilde dav­ranmaya feci koşulların ittiğinde ısrar ettiler. New York Times’a göre “cesur ve vefakar askerler,” “zalim, hain ve ölüm saçan” Filipinlilere anlaşılır tepkiler vermişlerdi. St. Louis Globe-De-mocrat Amerikalıların, İç Savaş’ta yapmadıkları hiçbir şeyi Fi-lipinler’de de yapmadıklarını ve “mevcut tahrik seviyesi ve ye­rine getirilecek vazifenin alışılmamış doğası göz önünde bu­lundurulursa, çok az ihlalde bulunmuş” sayılabileceklerini söyledi. Providence Journal okurlannı “ateşe ateşle karşılık ver­menin” erdemini kabul etmeye teşvik etti.

Basında yankılanan ikinci bir tema da Fiîipinler’de gerçekle­şen tüm gaddarlıkların kısa süreli sapkınlıklar olduğuydu. St. Paul Pioneer Press, bunları “müessif olaylar olarak kabul etti ancak “ulusal politikanın temelleriyle bağlantılı” değillerdi. New York Tribüne, ancak birkaç askerin suçlu olduğunu ve “cezayı siyasetin değil, o adamların almasının” doğru olacağını söyledi.

1902’nin ilk aylarında bu münakaşa doruk noktasına ulaşır­ken, Başkan McKinley suikaste kurban gitmiş, yerini Theodo-re Roosevelt almıştı. Sevgili birliklerinin onurunu korumak Roosevelt’e kalmış, Filipin harekâtına baştan beri pek de he­vesli olmamasına rağmen birlikleri bağrına basmak zorunda kalmıştı. Yakın dostu ve müttefigi Henry Cabot Lodge’u, sa­vunmayı yönetmesi için atadı. Senato’daki uzun ve belagatli konuşmasında Lodge, “su tedavisinin kullanıldığı, bilgi veril­mediği takdirde ölüm tehditlerinin yapıldığı, bilgiyi emniyete almak için kaba ve zalim muameleye başvurulduğu” vakalar olduğunu kabul etti. Fakat “savaşın etkisinden ve çilesinden uzakta, güvenli evlerinde oturan” Amerikalılar, diye devam et­ti, “Uzakdoğulularla aynı eğilimlere ve Özelliklere sahip olan yarı-uygar bir topluma” yasa götürmenin zorluklarını anlaya­mazlardı.

Lodge Senato’ya, “Ne olur, ah, ne olur adil olalım, en azın­dan kendimize,” diye yalvardı.

Roosevelt’in önerisi üzerine Lodge, Filipinler’deki Amerikan suistimali vakalarının Senato komisyonunda görüşülmesini ayarladı. Bu zekice bir hamleydi. Oturumları Lodge’un kendisi yönetti ve kapsamlarını dikkatlice kısıtladı. Eylemsel taktikle­re dair birçok ifade verildi, ancak arkasında yatan büyük poli­tikaya hiç değinilmedi. Kurul nihai bir tutanak bile çıkarmadı. Bir tarihçi, kurulun çalışmasını “örtbas etmekten ziyade el ça­bukluğu talimi” olarak tanımladı.

4 Temmuz 1902’de, komisyonun çalışması sona erdikten hemen sonra. Başkan Roosevelt Filipinler’in yatıştırıldığını ilan etti. Bunu yapması makuldü. En önemli gerilla önderleri ya öldürülmüş ya da yakalanmıştı, direniş tamamen dinmiş sa­yılırdı. Harekât, başlangıçta yapılan tahminlerden kat kat pa­halıya patlamıştı. Savaşla geçen üç buçuk acı senenin sonunda 4.374 Amerikalı asker ölmüştü, bu da Küba’daki ölü sayısının on katıydı. Ayrıca, on altı bin kadar gerilla ve en az yirmi bin sivil de öldürülmüştü. Filipinliler o yılları hâlâ, tarihlerinin en kanlı yıllan olarak hatırlıyorlar. Amerikalılar ise bir savaş ya­şandığını çarçabuk unuttular.

Genelevden Beyaz Eve

Bir posta pulu, Birleşik Devletler’in Nikaragua’nın gelmiş geç­miş en çetin önderini azletmesine sebep olmuştur. Bugün hâlâ yankılanan olaylar zincirini harekete geçiren bu pul, herhalde tarihin en tesirli puludur. Piyasaya sürülmeseydi, Nikaragua uzun zaman önce huzurlu ve zengin bir ülke haline gelmiş olabilirdi. Halbuki bugün ülke kronik yoksulluk ve istikrarsız­lık içinde bir rekabet kazanı ve tekrarlanan Amerikan müda­haleleri için bir sahnedir.

Dikkatsiz gözler pulun ne kadar ilginç olduğunu fark et­mez. Mor renktedir ve üzerinde göl kenannda tütmekte olan bir yanardağ vardır. Kenarlarında “Nikaragua,” “Correos” “10 Centavos” ve altta küçücük harflerle, “American Bank Note Company NY” yazmaktadır. 1900’de piyasaya sürüldüğünde, Nikaragua, modernleşme devriminin tam ortasındaydı. Pul Nikaragua’nın bugün nerede olabileceğini dokunaklı bir şekil­de hatırlatır.

19. yüzyılın sonlarında, toplumsal ve siyasi reform fikri Or­ta Amerika’yı kasıp kavurdu. Avrupalı filozoflardan ve ulus mimarlarından ilham alan ileri görüşlü önderler, ülkelerinin gelişimini donduran feodal düzeni kaldırma arzusu içindeydi­ler, içlerinden biri olan Nikaragua Başkanı Jose Santos Zelaya, milliyetçi ilkeleri o kadar fazla ciddiye aldı ki, Birleşik Devlet­ler onu iktidardan devirmek zorunda kaldı.

Zelaya, portrelerinde, örneğin günümüzde Nikaragua’nın yirmi kordobalık banknotunu süsleyen gibi, etkileyici bir yüz ifadesine, zarifçe burulmuş bir bıyığa ve sabırsız bir enerjiyle parlayan delici gözlere sahip görünmektedir. Genç bir adam­ken öyle umut vaat ediyordu ki, albay ve kahve çiftçisi olan babası onu Avrupa’da okuttu. Mezun olduktan sonra Belçikalı karısıyla memleketine dönüp, laiklik ve radikal reform ilkele­rini temsil eden Liberal Parti’ye katıldı. 1893’te, uzun zaman­dır iktidarda olan Muhafazakârlar, kendi içlerinde çatışmaya boğulmuşlarken, o ve birkaç liberal yoldaşı bir ayaklanma or­ganize ederek onları kolayca alaşağı ettiler. Birkaç ay sonra, Zelaya ülkenin yeni önderi olarak ortaya çıktı.

Zelaya, kırkıncı yaşgününe altı hafta kala Nikaragua’nın baş­kanı sıfatını aldı. Devrimci bir program ilan ederek ülkesini uzun ve derin uykusundan uyandırmayı hedefledi. Yollar, li­manlar, demiryolları, hükümet binaları ve 140’ı aşkın okul yap­tırdı; Managua’nın sokaklarını asfaltlatıp sokak lambalarıyla do­nattı ve ülkenin ilk otomobilini ithal ettirdi; evliliği ve boşan­mayı yasal hale getirdi, hatta “Gençlik” ve “Asiler” gibi adlan olan takımların bulunduğu ülkenin ilk beyzbol ligini başlattı. Ticari faaliyete destek verdi, özellikle de yeni gelişmekte olan kahve sanayiine. Dışişlerinde ise, beş küçük Orta Amerika ülke­sini birliğe teşvik etti ve Nikaragua’yı dünya sahnesine çıkarta­cak büyük projeyi hararetle ele aldı: Okyanuslararası kanal.

Ulysses S. Grant’ten beri” tüm Amerikalı başkanlar kanal projesinde ısrar etmişlerdi. 1876’da bir hükümet komisyonu olası güzergahlan inceleyip, Nikaragua’yı kaleden güzergâhın “kanalın inşası ve bakımı açısından diğer güzergahlardan daha büyük avantajlara; mühendislik, ticari ve ekonomik açıların­dan ise daha az zorluğa sahip” olduğu sonucuna vardı. Proje yavaş yavaş hız kazandı. 1889’da Kongre’yle sözleşme imzala­yan özel bir şirket, Nikaragua’nın Atlantik sahilinin yakınında deniz dibini tarama çalışmalarına başladı. Sermayesi yetersizdi ve Zelaya’nın iktidara geçmesinden bir süre önce iflas etti. Bu başarısızlık bir grup insanı mutlu etmişti. Bunlar, Pana­ma’da Fransız mühendislerin kanal inşaa etme teşebbüslerinin başarısız olduğu koca bir araziye sahip, merkezi Paris’te olan bir konsorsiyumun üyeleriydi. Bu adamlar arazilerini satabilirlerse çok zengin olacaklardı. Olası tek müşteri Birleşik Devletler’di, ama o da Nikaragua hattına göz dikmişti. Washington’u rotasını değiştirmeye ikna etmek için çok ince bir lobici seferberliği ge­rekecekti. Konsorsiyum, bu seferberliği yönetmek üzere, iş ha­yatının gerekleri konusunda hükümeti herkesten daha iyi yön­lendirebilecek becerikli bir New York avukatını tuttu.

Amerikan şirketleri 19. yüzyıl sonlarında muazzam büyük­lüklere ulaşırken, çok sayıda örgütsel ve siyasal sorunla karşı­laşmışlardı. Birçoğu William Nelson Cromwell’den yardım is­temişti. Cromwell, açık mavi gözleri, pürüzsüz teni ve kar be­yazı uzun bukleleriyle neredeyse tuhaf bir görünüşe sahipti. Bu acayip görünüşün ardında fevkalade keskin bir zekâ yatı­yordu. Cromwell’in ticari başarıları efsanevi boyuttaydı.

“Sosyete güzeli kadar tatlı tebessüm edebiliyor,” diye yazmıştı bir gazeteci, “ve aynı anda ticari hasmına öyle bir darbe indire-biliyor ki onu, finansal düğümler içinde çaresiz bırakıyor.”

Şirketler hukuku üstadı ve iş bitirici bir Washington lobicisi olan Cromvvell, Fransız kanal konsorsiyumu için ideal bir iş ortağıydı. 1898’de Konsorsiyum Başkanı Philippe Bunau-Varil-la ona yıldırıcı bir görev verdi: Birleşik Devletler’in kanalı, Ni­karagua’ya değil Panama’ya inşa etmesini sağlamak.

Cromweirin ilk hamlesi, çalışmaların Nikaragua’da başla­ması için gerçekleştirilen ağır ancak emin ilerlemeye mani ol­maktı. Bunu, Kongre ve Dışişleri Bakanlıgı’ndaki dostlarının yardımıyla tekrar tekrar yaptı. Derken 1901’de Başkan McKin-ley’in öldürülmesi, Deniz Kuvvetleri’ne hararetle inanan The-odore Roosevelt’i göreve getirdi.

Roosevelt kanalı, nereye olursa olsun süratle inşa ettirmeye kararlıydı. 1902’de Kongre’den, Nikaragua’dan geçen kanalı yaptırmak için 140 milyon dolar tahsis etmesini talep etti. Cromwell, birkaç nüfuzlu şahsı yanına çekmeyi başarmıştı; bunlara Cumhuriyetçi Parti’nin kıdemli önderi Senatör Mark Hanna da dahildi, ittifaklarını sağlama almak amacıyla Cum­huriyetçilere 60.000 dolar bağış yaptı. Para kanal şirketinden masraf olarak alınmıştı. Ancak bu dostlar bile Nikaragua öner­gesini bertaraf edecek kadar kuvvetli değillerdi. 9 Ocak’ta Temsilciler Meclisi 308’e 2 gibi caydırıcı bir farkla önergeyi onayladı.

Cromwell’in yıllar boyu erteletmeyi başardığı müzakereler şimdi yeniden ortaya çıkmıştı ve davası elden gidecek gibi du­ruyordu. Ancak kaderin bir cilvesiyle kazanması mümkün olabilirdi. Kader gerçekten de, American Bank Note Company kılığında müdahale etti.

Birkaç başka ufak ülke gibi, Nikaragua da, posta pullarını üretmesi için bu tanınmış New York şirketini tutmuştu. Şirke­tin tasarımcıları, Nikaragua’nın en dikkate değer yerlerini gös­teren pullar üretmişlerdi. Aralannda, kraterinden ince bir du­man sütunu yükselen görkemli Momotombo yanardağının resmedildiği bir dizi pul da vardı. Günün birinde Fransız ka­nalı konsorsiyumunun Washington’daki kurnaz lobicilerinden birisi Nikaragua’dan gelen bir mektubun üzerinde bu pullar­dan gördü. Pul, ona tarihin akışını değiştiren fikri verdi.

Rastlantı olarak, 1902 yılı Karayipler’de sıradışı volkanik et­kinliğin görüldüğü bir seneydi. Mayısta tahrip edici bir patla­ma Martinik Adası’nda otuz bin insanın ölümüne sebep oldu. Ardından St. Vincent’de bir patlama daha gerçekleşti. Ameri­kan gazeteleri yanardağların yıkıcı gücüyle ilgili dehşet verici hikâyelerle dolup taşıyordu ve toplum birkaç ay boyunca bir tür yanardağ çılgınlığına boğulmuştu. Cromvvell bu tesadüften muazzam ölçüde yararlanabileceğini fark etti.

İlk olarak, daha sonra yanlış veya fazlaca abartılmış olduğu ortaya çıkan, Momotombo yanardağının patlayıp sismik sar­sıntılar tetikledigine dair kısa bir makaleyi New York Times ga­zetesine koydurdu. Ardından Momotombo pullarından bir deste toplayarak onları “Nikaragua’daki volkanik aktivitenin resmî şahidi” başlıklı kâğıtlara yapıştırttı ve senatörlere yolla­dı. Küçük broşürler bariz bir mesaj gönderiyordu: dumanı tü­ten bir yanardağı posta pullarında resmedecek kadar büyük

coğrafi dengesizliğe sahip bir ülkede kanal inşa etmek delilik olurdu.

Washington’da pek az insan Momotombo’nun neredeyse atıl olduğunu, önerilen kanal hattından yüz altmış kilometre­den daha uzakta olduğunu ve onu bir pulda resmetme fikrinin Nikaragua’dan değil New York’taki tasarımcılardan çıktığını biliyordu. Pullar Washington’da elden ele gezerken Nikaragua ile Kosta Rika’nın, Nikaragua hattıyla ilgili onayı sağlama al­mak için epey kolay olacağını sandıkları bir seferberlik yöne­ten bakanları, bir anda kendilerini zorluk içinde buldular. Se-nato’da kanal önergesiyle ilgili müzakere başladığında, Mark Hanna Panama hattının lehine, korkutucu fakat hayli gerçek dışı, sözümona Orta Amerika’daki sismik tehlike noktalarını gösteren bir haritayla süslediği ateşli bir konuşma yaptı. Ko­nuşması ve üstü kapalı lobici faaliyeti Cromwll’in paralel gay­retleriyle birleşince istenilen sonuca ulaşıldı. Momotombo pullarının senatörlere ulaşmasından üç gün sonra, 19 Haziran 1902’de, kırk ikiye otuz dörtlük bir farkla Panama hattı onay­landı. Kısa süre sonra Beyaz Saray da fikrini değiştirip bu hattı kabul etti. Cromwell lobicilik hizmetleri karşılığında 800.000 dolarlık ücret aldı.

Momotombo pulu oylamadaki tek etken değildi. Oylama, Senato Dışişleri Komitesi’nin yöneticisi, Nikaragua hattı taraf­tarlarının öncülerinden Alabamalı John T. Morgan ile Panama tarafını kısmen onun ayağını kaydırmak amacıyla seçen Sena­tör Hanna arasında süregelen bir siyasi kavgaya arka plan gö­revi yapmaktaydı. Bazı senatörler, Kıstak Kanal Kurulu’ndan gelen bir son dakika haberinden etkilenerek Panama hattının daha avantajlı olduğu sonucuna varmışlardı. Diğerleri ise, ka­nal şirketinin fiyatını 109 milyon dolardan 40 milyon dolara çekmesinden sonra bunun iyi bir iş anlaşması olacağını düşü­nüyorlardı. Bununla beraber tartışma tutanakları, senatörlerin yanardağların Nikaragua kanalına verebilecekleri zararla ilgili abartılı fikirlere sahip olduğunu göstermektedirler. Hem bu tutanaklar hem de Kongre üyelerinin daha sonraki yorumlan, Momotombo pulunun ve neticesinde ortaya çıkan yanardağ korkusunun Panama’nın seçilmesinde kesin bir rol oynadığına dair kuşkuya meydan bırakmamaktadır.

Senatör Morgan oylamanın ardından “fırsatçı ve tesirli” Pa­nama lobisinin meslektaşlarını namussuzca yanılttığından ya­kındı. Haklıydı, fakat sonuç değişmiyordu. 29 Haziran’da Baş­kan Roosevelt, Panama’da kanal inşaatının başlamasını onay­layan yasaya imzasını attı. Günümüzde, oradaki Okyanuslara-rası Kanal Müzesi’nde Momotombo pulları sergilenmektedir.

Kanalın Nikaragua’da yapılacakmış gibi göründüğü yıllarda Amerikalı yetkililer Başkan Zelaya’yla iyi anlaşıyorlardı. 1898’de Managua’daki Amerikan elçisi yazdığı bir notta Zela­ya’yla ilgili olarak “Nikaragua’nın insanlarına elinden geldiği kadar iyi hükümet etmekte… Kendi işleriyle uğraşan ve siyase­te karışmayan yabancılar tamamen koruma altında” demişti. İki yıl sonra Dışişleri Bakam John Hay, Zelaya’nın “kabiliyeti­ni, üstün kişiliğini ve doğruluğunu” övmüştü. Kanalın Kara-yipler’deki ucu olması planlanan San Juan del Norte’deki Amerikan konsolosu onun “Orta Amerika’daki en kabiliyetli ve kuvvetli adam” olduğunu söylemiş ve “toplum tarafından çok seviliyor ve onları harika bir şekilde yönetiyor” diye be­lirtmişti.

Kongre’nin Panama hattına onay verişinin ardından bu hay­ranlık hızla yerini küçümsemeye bıraktı. Bir vakitler Zela­ya’nın Orta Amerika birliğini destekleme seferberliğinin asilce olduğunu düşünen Amerikalı görevliler şimdi bunu istikrar bozucu buluyorlardı. Zelaya’nın Amerikan şirketlerini düzene sokma çabalan bir zamanlar kendine güvenli milliyetçiliğin göstergesi olarak ele alınmıştı ama artık muhalifçe görünmek­teydi.

Amerikalı tarihçi John Ellis Findling, “Nikaragua artık Dı­şişleri Bakanlıgı’nın gözünde, ileride işe yaraması olasılığından dolayı ihtimam gösterilecek veya üstüne titrenecek bir ülke değildi,” diye yazmıştır. “Şimdi daha ziyade, dikkatle gözetile­cek ve hizada tutulacak bir ülke olmuştu.”

Başkan Roosevelt kanal projesine aşırı bir şevkle atıldı. An­cak Panama’da herhangi bir şey inşa etmeden Önce çözmesi gereken bir sorun vardı. Panama Cumhuriyeti diye bir şey yoktu. Panama, Kolombiya’nın eyaletiydi ve Kolombiyalı Ön­derler niyetlenilen kanal bölgesi üzerindeki hâkimiyetlerinden -Birleşik Devletler’in daha çok para vermesi durumunda tek­rar düşüneceklerini belirtmiş olsalar da- vazgeçmeye istekli değillerdi.

Roosevelt, Dışişleri Bakanı Hay’e, “Sanıyorum iki seçenek var,” diye yazdı. “(1) Nikaragua’yı kabul etmek; (2) mecbur olunduğunda, Bogota’daki budala ve katil ruhlu fırsatçılarla daha fazla muhatap olmadan Panama hattını sağlama almak için bir şekilde müdahale etmek.” Biraz düşündükten sonra ikinciyi seçti.

Birleşik Devletler’in ihtilal körüklemede pek az deneyimi vardı. Sadece bir örnek vardı. On sene önce Amerikalı diplo­mat John L. Stevens, çok az kamusal desteğe sahip bir grup in­sanın Hawaii hükümetini devirmesini sağlayan basit bir plan oluşturmuştu. Roosevelt bu planı Panama’ya uydurmaya karar verdi. Panamalı “devrimciler”i Kolombiya’ya karşı bağımsız­lıklarını ilan etmeye teşvik edecek, onlara çabucak diplomatik tanıma sağlayacak ve ardından da Kolombiya ordusunun kontrolü tekrar ele geçirmesini engellemek için Amerikan bir­liklerini kullanacaktı.

2 Kasım 1903’te, Panama’nın Karayipler’e bakan kıyısındaki Colon’da demir atmış Amerikan hücumbotu Nashville’in bin­başısı, Washington’dan “ister hükümetten olsun ister isyancı olsun, saldırı niyetiyle karaya çıkmaya çalışan tüm silahlı güç­leri engelleme” emri aldı. Kafası kanşmıştı çünkü ortada bir ihtilal yoktu. Ertesi gün ise ihtilal başladı. Çarçabuk toplanmış bir grup asi, eyalet başkenti Panama City’de Panama’nın ba­ğımsızlığını ilan etti.

Panama City’de askerî kışla yoktu, ancak Colon’da büyükçe bir tane vardı ve komutanı isyan haberine anında reaksiyon gösterdi. Beş yüz adamlık bir kuvvet toplayıp demiryolu istas­yonuna kadar şehirde bir yürüyüş yaptırttı ve bir trenin onları Panama City’ye götürmesini istedi. Colon demiryolu istasyo­nunun Amerikalı yöneticisi tek vagonun kullanılabilir durumunda olduğu yalanını söyledi. Yılmayan komutan, kurmay subaylarıyla beraber, besbelli asileri büyük bir kuvvet olmadan da ezebileceğin] düşünerek trene bindi. Tuzağa düşmüştü. Amerikalılar önceden telgraf çekip, o ve adamlarının trenden indikleri sırada tutuklanmasını ayarlamışlardı.

Dbde adında ikinci bir Amerikan savaş gemisi 5 Kasım’da Colon’a demir atıp karaya dört yüz bahriyeli çıkardı. Ertesi gün Birleşik Devletler, isyancıları yeni Panama Cumhuriye-ti’nin liderleri olarak resmen onayladı. Colon’un yakınındaki sularda sekiz savaş gemisi daha süratle belirerek Kolombiya gemilerinin isyancı eyalete yaklaşmasını imkânsız kılan bir ab­luka oluşturdu. Bir tarihçi bunu “dünyanın gördüğü en utan­maz -ve başarılı- savaş gemisi diplomasisi eylemi” olarak ta­nımlamıştır.

Roosevelt bile yaptıklarına dair karışık hisler içinde gibiydi. Önce reddetmeye kalktı. Bir muhabire, “Ben kıstaktaki ihtilali körüklemedim,” diye tepki verdi. Bundan kısa bir süre sonra Kolombiya’nın “tamamen beceriksiz” liderlerinin, “belirgin ikazlara rağmen” kanal antlaşmasını onaylamayı aptalca red­dederek Panama’yı kaybettiklerini ileri sürdü. Kendi sözleriyle kendini kandıramadığı belli oluyordu çünkü bir sonraki ba­kanlar kurulu toplantısında Başsavcı Philander Knox’tan, ha­rekâtı temize çıkarmak için kullanabileceği yasal bir gerekçe bulmasını istedi.

“Ah, Sayın Başkan,” diye karşılık verdi Knox, “bu muazzam başarıya hukuksuzluk lekesi sürülmesin.”

“İthamlara karşılık verebildim mi?” diye kaygıyla sordu Ro­osevelt. “Verebildim mi?”

Savaş Bakanı Elihu Root iğneleyici bir dille, “Kesinlikle ver­diniz, Sayın Başkan,” diye yanıtladı, “iğfalle suçlanmıştınız ve neticede tecavüzden suçlu olduğunuzu kanıtladınız.”

Nikaragua’da, Başkan Zelaya bu olayları dikkate değer bir soğukkanlılıkla izlemekteydi. Ne kanalı kaybetmeye ne de ya­kındaki bir ulusu ikiye bölen Amerikan eseri “devrime” karşı bir öfke dile getirdi. Onun yerine ayaklanmanın birkaç hafta ardından Panama Cumhuriyeti’nden gelen bir heyetin şerefine akşam yemeği düzenledi ve hükümetlerini tanıdı. John Ellis Findling’in de açıkladığı gibi, bunu yapmak için iyi sebepleri vardı.

Zelaya’nın kanal hattını kaybetmesini ılımlı karşılayışı, kıs­taktaki iki yeni etkenle açıklanabilir. Birincisi, 1902 ve 1903 Orta Amerika için barış içinde geçen yıllardı ve Zelaya bu za­manı kendi önderliği altında yeni bir Orta Amerika birliği oluşturmaya başlamak için kullandı… İkincisi, (o) Amerikalı ve Nikaragualı iş adamlarına büyük ve kâr potansiyeline sa­hip imtiyazlar vermeye başlamıştı. Birleşik Devletler’e ait bir kanal büyük ihtimalle bu politikaya zorluk çıkarırdı.

Günümüze kadarki tüm idealistler ile ütopyacılar gibi, Zela­ya da, 1821 ile 1838 arasında varolan birleşik Orta Amerika’yı yeniden inşa etme hayalini kuruyordu. 1902’de diğer dört Or­ta Amerika ülkesinin -Guatemala, El Salvador, Honduras ve Kosta Rika- başkanlarını, yeniden birleşme sürecini başlataca­ğını umduğu bir konferansa çağırdı. Burada bir dizi hoş uzlaş­ma yaşandı ancak çok geçmeden kıstaktaki Muhafazakârlarla liberaller uzun yıllar boyunca sürmüş olan çatışmalarına yeni­den gömüldüler. Zelaya, önce siyasi baskı uygulayarak ve ar­dından da Honduras ile El Salvador’a askerî birlikler göndere­rek arzusunu empoze etmeye çalıştı.

Panama Kanalı inşaatının başlamasıyla birlikte Amerikalı yetkililerin bu tür serüvenlere ne gözle baktığı çok müphem hale geldi. Zelaya’nın aralıklı askeri baskınları, Washington’da bazı kişileri kaygılandırsa da, muhtemelen Birleşik Devle tler’in onun devrilmesine karar vermesine yetmezdi. Ülkesinde de­mokrasinin inceliklerine dikkat etmemiş olması da aynı şekil­de yetersizdi. Fakat Zelaya günahlarına, dengeyi onun aleyhi­ne çevirecek bir üçüncüsünü ekledi. Ülkesinde faaliyet göste­ren Amerikan şirketleriyle tekrar tekrar ihtilafa düştü.

Zelaya’nın tüm başarılarının içinde en büyüğü Nikara­gua’nın ulusal birliğini sağlamasıdır. Onun gayretleri sayesin­de, Nikaragua’nın doğu kıyısındaki gelişmekte olan limanları ve bunların etrafını saran tropikal doğayı uzun zamandır kontrol altında tutmuş olan Britanyalılar, nihayet buralarda hak iddia etmeyi bıraktılar. Onlar gidince yerlerini Amerikalı işadamları aldı. Bir düzineden fazlası Zelaya’nın hükümetin­den, ormancılık, madencilik ve belirli başka alanlarda imtiyaz­lar aldılar. Daha sonra ise bunlardan birkaçı onun aleyhine dö­nüp yardım için Dışişleri Bakanlıgı’na başvurdular.

Bunların en hırçınlarından biri Bostonlu kereste tüccarı Ge-orge D. Emery’ydi. 1894’te Emery doğu Nikaragua’daki bir or­mandan maun, sedir ve bunun gibi kaliteli ağaçlar kesmek için imtiyaz aldı. Birkaç sene içerisinde, Pullman Palace Car Company ve benzer şirketlerin başlıca maun tedarikçisi haline gelmişti. 1500’den fazla Nikaragualı işçi çalıştırıyor, hükümete imtiyaz ücreti olarak yılda 40.000 dolar ödüyor ve Amerikan yatırımının 2 milyon dolarını temsil ediyordu.

Emery’nin imtiyaz anlaşması ona iki şart koşmaktaydı: or­manının Özel avlanma bölgesinin içinden geçen bir tren yolu yaptırması ve kestiği her ağaç için iki fidan dikmesi, tkisini de yapmadı. Hükümet ısrara başlayınca, Zelaya’nın “tacizine ve ezici sömürüsüne karşı” korunması için Birleşik Devletler’den yardım talep etti.

Başkan Roosevelt, Emery gibi işadamlarının şikâyetlerine fazla kulak aşmazdı ve Zelaya’yı ezmek için hareket edip etme­diği sorusu yıllardır Nikaragualı tarihçilerin merakını uyandır­maktadır. Roosevelt’in Amerikan emperyalizminin kurucula­rından biri olduğu düşünülür. Küba’daki renkli maceraları, Birleşik Devletler’in dünya meselelerinde yanında hep bir “bü­yük sopa” bulundurması gerektiğine dair hâlâ dillerden düş­meyen beyanı ve Panama’da yapmacık bir ihtilâl sahnelemede­ki hevesi bu tanıma katkıda bulunmaktadır. Ancak eksiktir. Roosevelt yabancı uluslarla sorunları mümkün olduğunca ba­rış içinde çözmeye istekliydi ve başkanlığı boyunca Birleşik Devletler’in, can kaybının olduğu bir tane bile çatışma başlat­mamış olmasıyla gurur duyardı. Orta Amerika’da uzun zaman egemenliğini sürdürmüş olan tembel yönetici sınıflara ise hiç tahammülü yoktu. Kıpır kıpır zekâsı, sabırsız enerjisi ve ateşli

reformculuğuyla Jose Santos Zelaya’da kendisinin yansımasını görmüş bile olabilirdi. 1908’de Nikaragualı öndere hâlâ “bü­yük ve iyi dostum” diye hitap etmeye devam etmiştir.

Yine de Roosevelt Zelaya’nın devrilmesinden dolaylı olarak sorumluydu çünkü bunu savunan prensibi o ortaya koymuştu. 1823’ten beri Birleşik Devletler’in Batı Yarıküre’deki politikası Birleşik Devletler’in, Avrupa’nın Amerika kıtasında olayları et­kilemek için herhangi bir girişimine tahammül etmeyeceğine dair tek yanlı bir deklerasyon olan Monroe Doktrini tarafından şekillendirilmişti. Panama Kanalı için çalışma başladığında Ro­osevelt daha da ileri gitmeye karar verdi. 1904’te Monroe Doktrini’ne, Birleşik Devletler’in, Batı Yarıküresi’nde müdaha­lenin gerekli olduğuna karar verdiği bütün ülkelere müdahale etme hakkını savunan “Roosevelt Sonucu”nu ekledi.

Eğer bir ulus, toplumsal ve siyasi meselelerde makul bir ve­rimlilik ve terbiyeyle davranabileceğini gösteriyorsa, tertipli ise ve görevlerini yerine getiriyorsa, Birleşik Devletler’in mü­dahalesinden korkmasına gerek yoktur. Tekrarlanan hatalar veya uygar toplumun bağlarında gevşeklik yaratan bir iktidar­sızlık Amerika’da, başka her yerde olacağı gibi medeni bir ulusun müdahalesini gerektirebilir ve Batı Yarıküresi’nde Bir­leşik Devletler’in Monroe Doktrini’ne bağlılığı, Birleşik Dev-letler’i, istemeyerek de olsa, göze batan bir hata veya iktidar­sızlık durumunda, uluslararası barış gücünü kullanmaya zor­layabilir.

Roosevelt’in başkanlığı 1909 Mart’ında bitti. Yerine geçen William Howard Taft iş adamlarına daha yakındı. Çok başarılı bir şirket avukatı ve eski savcı olan Philander Knox’u Dışişleri Bakanlığı’na atadı. Knox en dikkate değeri Camegie Steel ol­mak üzere esaslı Amerikan şirketlerini temsil etmeye yıllarını vermiş, United States Steel ismini alacak şirketi kurmak için William Nelson Cromwell’le çalışmıştı. En hatırı sayılan müş­terilerinin arasında Philadelphia’da kurulu La Luz ile doğu Ni­karagua’da kazançlı bir altın madeni imtiyazına sahip Los Angeles Mining Company de vardı. La Luz’la olan mesleki ilişki­sinin yanı sıra, Knox, şirketin sahibi Philadelphiah Fletcher ailesine siyasi ve sosyal açıdan da yakındı.

Fletcherlar, şirketlerini alışılmadık ama etkili bir şekilde ko­rumaktaydılar. Şirketi Gilmore Fletcher idare ediyordu. Karde­şi Henry Fletcher Dışişleri Bakanhgı’nda çalışıyordu ve bir dizi etkili görevden sonra müsteşarlığa yükselmişti. İkisi de, özel­likle de 1908’de La Luz imtiyazını iptal etme tehditlerine baş­ladığından beri, Zelaya’dan nefret ediyordu.

Knox, Fletcher kardeşlerden cesaret alarak hevesle Zelaya’yı iktidardan indirmenin yollarını aramaya başladı. Kereste baro­nu George Emery ona yanaştığında bir bahane bulduğunu dü­şündü. Emery, Nikaragua’da maruz kaldığını iddia ettiği ka­yıpları Nikaragua hükümetinin telafi etmesini istemekteydi ve Knox davayı adeta kaptı. Washington’daki Nikaragua elçisine, ülkesinin bu talebi sonuçlandırmadaki “gereksiz, mazeretsiz ve erteleyici” gecikmesinin Managua ile Washington arasında­ki “iyi niyeti” tehdit ettiği uyarısında bulunan kaba saba bir not gönderdi. Knox’u büyük ölçüde şaşırtarak ve hatta belki de hayal kırıklığına uğratarak Zelaya, tüm taleplerine karşılık verip Emery’nin ortaya koyduğu uzlaşmayı çabucak kabul etti. Anlaşma koşullarına göre, Emery imtiyazdan vazgeçti, telafi olarak 640.000 dolar aldı.

Knox’un öfkesi kısa süre içinde, Zelaya’nm, hayalindeki projenin, yani bir kıyıdan diğerine uzanacak demiryolunun maliyetini karşılamak üzere Avrupa bankalarından 1.25 mil­yon sterlinlik borç anlaşması imzalamasıyla yeniden alevlendi. Knox’un demiryoluyla alıp veremediği yoktu ama Zelaya’nın, Amerika değil de Avrupa bankalarına borçlanarak ülkesini Bir­leşik Devletler’e muhtaç olmaktan kurtarmaya gayret ettiğini gayet açık görebiliyordu. Bu kadarına dayanamazdı. Britanya ile Fransa hükümetlerinden borcu festhetmelerini istedi, an­cak bunu kibarca reddettiler. Borç 1909 Yazı’nda Londra ile Paris’te başarıyla yürürlüğe girmişti.

Knox ile Washington’daki birileri birkaç yıldır, Zelaya’nın ül­kesine, Panama kanalıyla yarışacak bir kanal inşa etmek için Avrupa ve Japon sermayeleriyle pazarlık yaptığı dedikodularını yayıyorlardı. Bu söylentiler doğru değildi, ancak kanal fikrinin ilgisini çektiğini Zelaya da inkâr etmiyordu. Aynı şekilde, Birle­şik Devletler dışında dostlara sahip olmanın Nikaragua’nın ya­rarına olacağı doğrultusundaki inancını da saklamıyordu. Ken­disi ve ülkesi için muazzam taşanlara sahip coşkun bir milli­yetçiydi. Bir defasında, Perulu bir vatandaşın sınır dışı edilme­sini emretmesi ve Perulu’nun kendi hükümetine başvuracağı tehditinde bulunması üzerine, “Lütfen başvurun! Birleşik Dev­letlerle dalga geçen, Almanya’ya gülen ve İngiltere’nin üzerine tüküren ben, sizce sizin sefil Peru’nuzdan korkar mıyım?”

Knox bütün bunları tahammül edilemez buluyordu. 1909 Yazı’nda Amerikan kamuoyunu Zelaya’nın aleyhine çevirmek için seferberlik düzenlemeye başladı. Nikaragua rejimini gad­dar ve baskıcı olarak göstermek için, Amerikalı bir tütün tüc­carının kısa süre hapis yatması gibi, Nikaragua’da baş gösteren birkaç ufak çaplı olayı gözüne kestirdi. Nikaragua’ya, şiddetli anti-Zelayacı diplomatlar gönderip onların raporlarını basına sızdırdı. Amerikan gazeteleri, kısa süre içinde Zelaya’nın Nika­ragua’da bir “dehşet saltanatı” yürüttüğünü ve “Orta Ameri­ka’nın belası” olduğunu haykırmaya başladılar. Sansasyoncu kampanyaları doruğuna ulaştığında Başkan Taft vakarla, Birle­şik Devletler’in “böyle bir ortaçağ despotuna daha fazla ta­hammül ve ilgi göstermeyeceğini” ilan etti.

Birleşik Devletler Zelaya’nın siyasi ölüm fermanını bu be­yanla imzaladı. Karayipler kıyısındaki ana kent olan Bluefi-elds’daki Amerikalı işadamları infazı yerine getirmek için kol­ları sıvadılar. Planlarını her adımda paylaştıkları Amerikan konsolosu William Moffett’in zımni onayıyla, azimli Eyalet Va­lisi General Juanjose Estrada’yla beraber bir komplo kurdular. 10 Ekim 1909’da Estrada kendini Nikaragua’nın başkanı ilan ederek diplomatik tanınma için Birleşik Devletler’e başvurdu.

Bu ihtilalin maliyeti sıradışı bir beceriklilikle karşılanmıştı. La Luz madencilik şirketinin baş muhasebecisi, mütevazı bir Muhafazakâr aileden gelme gözlüklü katip Adolfo Diaz, vez­nedar görevini yaptı. Bluefields’ın içinde ve eteklerinde faaliyet gösteren Amerikan şirketleri ona büyük meblağda paralar yolladılar. İhtilalin maliyeti 63.000 ile 2 milyon dolar arasında olarak tahmin edilmiştir.

Estrada paranın çoğunu bir milis kuvveti toplayıp donat­mak için kullandı. Ancak bu pek de yeterli bir kuvvet olamadı ve Managua’ya yürürken ormanda hemen bataklığa saplandı. Zelaya onu ezmek için birlikler yolladı. Gelişmeleri Washing-ton’dan izleyen Knoxhüsrana uğramıştı, ihtilali patlak ver­mişti ancak hızla dağılmaktaydı. Müdahale etmek için bir ma­zerete ihtiyacı vardı. Şansına Zelaya ona bu mazereti verdi.

Estrada’nın asi savaşçılara çağrısı, Orta Amerika’daki tüm diğer savaşçı çağrıları gibi düzinelerce Amerikalı serüvenci, paralı asker ve haydut çekmişti. Bazıları heyecan arayan ma­dencilerdi. Diğerleri Bluefields’da veya başka sahil şehirlerinde Amerikalılara ait şirketlerde çalışıyorlardı. Bir avuç da New Orleans’dan tekneyle gelmişti. İki tanesinin ismi Nikaragua ta­rihine kazınacaktı.

Lee Roy Cannon, Nikaragua’da kauçuk ticareti, El Salva­dor’da polis memurluğu ve Honduras’ta paralı askerlik yapmış bir Virginiahydı. Emekli olup Guatemala’ya yerleşmişti fakat belli ki emeklilik ona göre değildi. Estrada ona Nikaragua’nın isyancı ordusunda albaylık teklif edince kabul etti.

Cannon’un en yakın arkadaşı Orta Amerika savaşlarının bir başka gazisi La Luz’da madenler mülkiyet amirliği görevinden izin alıp gelen Texash Leonard Groce’du. Bu iki adam birkaç operasyonu beraber gerçekleştirdiler. Bunlardan birinin ardın­dan ikisi de tutsak düştü. Ayaklanmayı bastırmak için gelen beş yüz hükümet askerini taşıyan deniz aracı Diamarrte’yi ha­vaya uçurmak için San Juan Nehrine mayın döşediklerini itiraf ettiler, ikisi de acele yapılan bir mahkemeyle “ayaklanmaktan” suçlu bulunup ölüm cezasına çarptırıldılar. Zelaya merhamet yalvarışlarına kulak asmadı ve 17 Kasım 1909 sabahı idam mangası tarafından kurşuna dizildiler.

İdamların haberi Washington’a ulaşır ulaşmaz, Knox fırsatın üzerine atladı. Nikaragua elçisine Birleşik Devletler’in “Ameri­kan vatandaşlarına böyle bir muamelede bulunulmasına bir saniye bile göz yummayacağına” dair öfkeli bir not gönderdi. Estrada adamlarına muharip “sıfatı” verdiği için, Knox, Can-non ve Groce’un savaş esiri statüsüne hak kazandığını savu­nan resmî bir hukuki görüş yayımladı. Bu Zelaya’yı savaş suç­lusu yapıyordu.

Knox Guatemala, El Salvador ve Kosta Rika’yı Zelaya’yı de­virmek üzere Nikaragua’ya ordular göndermek için ikna etme­ye çalıştı, ancak üçü de reddettiler. Birleşik Devletler’in tek ba­şına hareket edip etmemesine karar vermek dışişleri bakanı ile Başkan Taft’a kalmıştı. Kararlarını vermeleri zor olmadı. 1 Aralık’ta Knox Washington’daki Nikaragua elçisine, Zelaya’nın hükümetinin “şu an mevcut olan tahammül edilemez şartlar­dan tamamen arınmış başka bir hükümetle” değiştirilmesini talep eden olağandışı bir mektup yazdı. Nikaragualı ilkokul çocukları günümüzde hâlâ bu mektubu işlemektedirler.

Başkan Zelaya, Orta Amerika’yı neredeyse kesintisiz olarak gerginlik veya kargaşa içine sokmasıyla ün salmıştır… Aynı şe­kilde yaygın olarak bilinilmektedir ki, Başkan Zelaya’nın reji­mi altında cumhuriyetçi kurumlar sadece görünüşte varolur hale gelmiş, kamuoyu ile basın bastırılmış ve gerçek vatanse­verlik eğiliminin ödülü zindan olmuştur…

Hükümetimizin devrimci kuvvetlerle bağlantılı olduğun­dan artık emin olduğu, dolayısıyla da uygar ulusların aydın­lanmış adetleriyle yargılanmayı hakeden iki Amerikalı, Baş­kan Zelaya’nın dolaysız emriyle öldürülmüştür. İdamlarının, insanlık dışı işkenceleri takip ettiği söylenmektedir. Mana-gua’daki konsolosluğun tehdit altında olduğu artık resmî ola­rak kayıtlara geçmiştir…

Birleşik Devletler hükümeti, devrimin, Nikaragua toplu­munun çoğunluğunun isteklerini Başkan Zelaya’nın hüküme­tinden daha iyi temsil ettiğine inanmaktadır… Bu şartlar altın­da, Başkanımız Başkan Zelaya’nın hükümetine karşı, onunla alışılmış diplomatik ilişkileri sürdürmeyi uygun kılacak olan saygı ve güveni artık hissetmemektedir.

Bu mesajın ciddiyetini yanlış anlamak mümkün değildi. Ni­karagua elçisi mektup eline geçince “Yüreğimizden yaralan­dık, adeta felç olduk,” dedi. Zelaya da şaşkın vaziyetteydi. Taft yönetimiyle araları iyi olan Meksika ve Kosta Rika’dan onun adına araya girmelerini rica etti ama kabul etmediler. Ardın­dan Meksikalılar ile Amerikalılardan oluşan bir heyetin Nika­ragua’ya gelerek Cannon ve Groce davalannı soruşturmalarım önerdi ve bir hatası ortaya çıkarsa istifa etmeye söz verdi. Taft, savaş gemilerine Nikaragua’nın her iki kıyısına yanaşmalarını, deniz piyadelerine ise Panama’da toplanmalarını emrederek karşılık verdi.

Daha sonra adlandırılacağı üzere Knox Notası, Birleşik Dev-letler’in Zelaya ortadan kalkana kadar pes etmeyeceğini açık seçik belirtmekteydi. Ona karşı duran Amerikan askerî kuv­vetleri dikkate alınırsa, Zelaya’mn boyun eğmekten başka se­çeneği yoktu, istifasını 16 Aralık 1909’da verdi. Millet Mecli-si’ne veda konuşmasmda, ayrılışının barış getireceğini ve “her şeyden önce de, Birleşik Devletler’in bu ülkenin kaderine sü­rekli müdahale etmesine yolaçan düşmanlığına bir bahane ya­ratmasının önüne geçeceğini” umut ettiğini söyledi. Birkaç gün sonra da Corinto’nun Pasifik limanından bir gemiye bine­rek sürgüne doğru yola çıktı.

Seçkin bir liberal hukukçu olan yeni Başkan Jose Madriz, is­yanın bastırılmasını ilk önceliği olarak aldı. Bluefields’a bir pi­yade kuvveti sevk etti ve aynı zamanda New Orleans limanına kayıtlı buharlı gemi Venüs’ün satın alınıp askerî kullanım için ıslah edilmesini emretti. Venüs 1910 Mayıs’ının ortasında Blu-efields’m kıyısına vardığında piyadeler çoktan gelmişlerdi. Hü­kümet, Estrada’nın adamlarından teslim olmalarını istedi, yoksa hem karadan hem de denizden gelecek saldınyla karşı karşıya kalacaklannı bildirdi.

Tek kurşun bile sıkılmadan Birleşik Devletler müdahale etti. Amerikan konsolosu William Moffett Venüs’ün kumandanına, Bluefields ve yakınlarındaki Amerikalıların güvenliği için en­dişelendiğini, bu yüzden de alanı “tarafsız bölge” ilan ettiğini söyleyen bir nota gönderdi. Hawaii’deki hükümete bağlı birliklerin isyancılara saldırmalarını veya tutuklamalarını engel­leyen Amerikalı diplomat John L. Stevens’ın izinden giderek Venüs’ün kumandanına, kıyıdaki mevzilere ateş etmemesini ve ticari nakliyeye müdahale etmemesini emretti. Bu demekti ki, Venüs ne asilere saldırabilir, ne de onlara silah getiren gemileri durdurabilirdi. Aynı zamanda asilere gümrük gelirinden sü­rekli bir kazanç kaynağını garanti ediyordu.

Moffett notayı yazdığında gereğinin yapılmasını sağlayacak askerî güce henüz sahip değildi. Birkaç gün sonra iki Ameri­kan savaş gemisi, Paducah ile Dubuque, Bluefields’da belirdi ve birkaç deniz piyadesi birliğini karaya çıkarttı. Komutanları is­yan bastırmanın üstadı, sadece yirmi sekiz yaşında olmasına rağmen İspanyol-Amerikan Savaşının, Filipin karışıklığının ve 1903 Panama müdahalesinin gazisi olan Binbaşı Smedley But-ler’dı. Butler’ın adamları Bluefields’ın kontrolünü karşı koyma olmaksızın ele geçirdiler. Oradaki durumu hızlıca tahlil ettik­ten sonra, asilerin bir ordunun saldırısına karşı koyma olasılı­ğının bulunmadığı sonucuna vardı.

“Esaslı bir şey yapılmazsa ihtilal başarısız olacaktı,” diye yazmıştır daha sonra. “Gün ışığını görmem için bir ton tuğla­ya ihtiyacım yoktu. Washington’un ihtilalcilerin kazanmasını istediği açık seçik ortadaydı.”

Butler bunu sağlamak için basit bir plan kurdu. Bluefields’ın dışına konuşlanmış Nikaragualı kumandanlara, elbette iste­dikleri zaman saldırabileceklerini, ancak silah kullanmamala­rında ısrar etmeye mecbur olduğunu söyleyen bir mektup yaz­dı. Serseri kurşunlar, “yanlışlıkla Amerikan vatandaşlarına ge­lebilir” di.

Kumandanlar yanıt olarak “Ateş açmadan şehri nasıl alabili­riz?” diye sordular. “Hem ayrıca şehri ele geçiren İhtilalcileri silahsızlandırmayacak mısınız?”

Butler onlara, “Asilerin Amerikan birliklerini öldürme tehli­kesi yoktur,” dedi rahatça, “zira onlar dışarı doğru ateş ediyor olacaklar, sizlerin birlikleri ise bize doğru.”

Bluefields’ın dışında kamp kuran Nikaragualı askerler böyle­ce oradaki isyancılara hücum etmekten men edilmişlerdi. Geri çekilip kıyının kırk kilometre kadar uzağındaki Rama kentine yürüdüler. Butler arkalarından bir avuç deniz piyadesi yolladı.

Birisini Rama’da korunacak Amerikalı olup olmadığını öğren­sin diye önden gönderdik ve ardından Blueftelds’deki saçma­lığı yeniden sahneye koyduk. Hükümet güçlerinin ateş etme­sini yasakladık ve nihayet deniz piyadelerinin arka çıktığı ih­tilalcilere karşı koymanın beyhudeliğine ikna olarak eriyip yok oldular. İhtilal o anda orada sona erdi.

Hayatını hukuk ilmine adamış olan Başkan Madriz, Birleşik Devletler’le yasallık temelinde pazarlık yapabileceğine inan­mıştı. Amerikan önderlerinin, hükümetine karşı bu kadar te­reddütsüzce müdahalede bulunabileceğini öngörmemişti. Her şeye rağmen bir dizi uzlaşma önerdi. Amerikalı diplomatlar, Nikaragua’nın “Zelayacı etkilerden” arınmış bir hükümete ih­tiyacı olduğunu söyleyerek hepsini geri çevirdiler. Yapılacak veya söylenecek daha fazla bir şey yoktu. Madriz ağustos so­nunda istifa edip Zelaya’nın peşinden sürgüne gitti.

İktidarın boş kalması üzerine General Estrada karşı koyma olmaksızın Managua’ya yürüyebildi. Daha yoldayken Dışişleri Bakanı Knox’a, “ihtilalin kazanan tarafının Amerikan önderle­rine duyduğu sıcak hürmeti” temin eden bir telgraf yolladı. Başkente ayakbastı ve 21 Ağustos 1910’da başkan sıfatını aldı.

New York Times muhabiri Harold Denny daha sonra, “O gün,” diye yazmıştır, “Nikaragua’da gerek siyasi gerek ekono­mik açıdan Amerika’nın egemenliği başlamıştır.”

O gün Denny’nin tahmin edebileceğinden daha da anlamlıy­dı. Bugünden bakıldığında, yeni bir devrin başladığı görülebi­lir. Birleşik Devletler ilk kez yabancı bir liderin iktidardan devrilmesini açıkça tezgâhlamıştı. Hawaii’deki ihtilali de bir Amerikalı diplomat idare etmişti ama Washington’dan belirgin bir talimat almamıştı. Küba, Porto Riko ve Filipinler’deki, Amerikan “rejim değişikliği” harekâtları daha büyük boyutta bir savaşın parçasıydı. Nikaragua’da Başkan Zelaya’nın iktidar­dan indirilmesi ise ilk gerçek Amerikan darbesiydi.

1910’un bir Aralık akşamında, Zelaya’nın devrilmesinin üze­rinden ancak bir yıl geçmişken, dört şık şahıs, dünyanın en şöhretli genelev, caz klübü ve kumar salonu karışımlarından biri olan Storyville’in dünyevi zevklerini tatmak üzere New Orleans’daki otellerinden çıktılar. Müzik sokaklara taşmaktay­dı. Kadınlar, elmas kravat iğneleri takmış ipek takım elbiseler içindeki erkeklere gösterişli gülücükler ve hatta daha fazlasını gösteriyorlardı. Burası, dört serüvencinin, bir hükümeti devir­meye koyulmadan önceki son gecelerini geçirmeleri için uy­gun bir yerdi.

Dördü Storyville’de keyifle dolaşırken, Birleşik Devletler Gizli Servis ajanları da onları saygılı bir mesafeden takip edi­yorlardı. Ajanlar bu dördünü günlerdir izlemekteydiler. Bu adamların Honduras’ta ihtilal tasarladıklarını herkes biliyordu ve tarafsızlık yasalarını uygulamaktan sorumlu Gizli Servis, ihtilali Amerikan topraklarındayken başlatmadıklarından emin olmak istiyordu.

Dört komplocudan en tanınmışı, çeyrek yüzyıl içinde yaşa­nan neredeyse tüm Orta Amerika savaş ve ihtilalinde savaşmış olan frapan serüven avcısı Lee Christmas’tı. Kendisine general süsü veren Christmas, Parisli bir terzinin özel olarak diktiği püsküllü bir üniforma giymişti. Orta Amerika’da olduğu kadar Birleşik Devletler’de de ünlüydü. Pazar ekleri onun maceraları üzerine nefes kesen hikâyeler yayımlamak için birbirleriyle ya­nşıyorlardı. İçlerinden New York Times’ta anlatılan bir hikâye­de, “gerçek hayatta bir Dumas kahramanı” ve “bugün Orta Amerika’daki en harikulade şahıs” diye tanımlanmıştı.

1910 senesinin sonunda Christmas’ı New Orleans’a getiren işti, daha doğrusu ihtilal işiydi. Orta Amerika’nın en hırslı ve başarılı muz üreticisi Sam Zemurray, onu Honduras hüküme­tini devirmesi için tutmuştu. Christmas entrikayı organize et­mek üzere New Orleans’a geldi. Bu kısım tamamlanmıştı. Sim­di Gizli Servis’e fark ettirmeden uzaklaşmalıydı ki denizden Honduras’a gidip çarpışmaya başlayabilsindi.

Christmas o gece Storyville’de en önemli üç komplocu dos­tuyla beraberdi. Biri, şöhretli New Orleans gangsteri George “Makinah Tüfek” Molony’ydi. Christmas, silahlarını konuştura­rak Honduras’taki herhangi bir işin içinden çıkmak için ona gü­veniyordu. Diğer ikisi Honduraslıydı: Zemurray tarafından, ül­kenin bir sonraki başkanı olması için seçilen Manual Bonilla ile başyardımcısı Florian Davadi. Bu dördü hazır New Orleans’a tı­kılıp kalmışken durumun tadını çıkarmaya karar vermişlerdi. Böylece Basin Sokak’taki lüks May Evans genelevine yöneldiler.

Dört komplocu, May Evans’ın nam salan candan kucaklayı-şıyla karşılanırken, Gizli Servis ajanları yakınlarda nöbet tut­maya başladılar. Asap bozucu bir görev olmalıydı. İzledikleri adamlar gece boyunca alem yaparken, ajanlar kış ortasında New Orleans’ı donduran nemli rüzgârda titreyerek beklediler ve nihayet saat sabahın ikisinde geceyi bitirmeye karar verdiler.

Eve gitmeden önce, amirlerine “Burada kafa çekip patırtı çı­karmak dışında bir şey olmuyor,” diye rapor verdiler.

Christmas ajanların nöbeti bıraktığından anında haberdar edildi. Yataktan fırladı, hızla giyindi, Bonilla ile diğer iki arka­daşını önüne katıp arabalarına doğru koştular.

Hızla uzaklaşırken, “Eee, compadre” dediBonilla’ya, “genelev­den çıkıp Beyaz Eve giden birini daha önce hiç görmemiştim!”

Dört adam Sam Zemurray’in özel yatının demirli olduğu Ba-you St. John’a doğru süratle yol aldılar, güverteye çıktılar ve Lake Pontchartrain ile Mississippi Sound’u geçerek Ship Is-land’daki gizli sığınağa süzüldüler. Hamilerini orada beklerken buldular. Adada saklı kasalar dolusu tüfek ve mermiyi kış ka­ranlığında harekât için satın aldıkları hurdaya çıkmış bir deniz kuvveti gemisi olan Hornet’e yüklediler. Şafak sökmeden Hon­duras’a doğru yola çıkmışlardı.

Nikaragua’da Zelaya’nm hükümetini yıkmak Dışişleri Ba-kanlıgı’mn, Deniz Kuvvetleri’nin, deniz piyadelerinin ve Baş­kan Taft’ın birleşmiş gayretleriyle mümkün olmuştu. Hondu­ras’ta ise Zemurray işi tek başına bitirmek için kollarım sıva­mıştı. O zamana kadar hiçbir Amerikan işadamı yabancı bir ulusun kaderini bu derece bütünüyle elinde tutmamıştı.

“Muzcu Sam” Amerikan kapitalizminin tarihindeki en renk­li tiplerden biriydi. New Orleans’da, Tulane Üniversitesine 1 milyon dolar bağışlayan ve siyah kadınlar için bir hastanenin inşa edilmesine yatırım yapan bir hayırsever olarak hatırlan­maktadır. Tarım uzmanları, muz yetiştirme ilmine katkılarını hâlâ takdir etmektedirler. Bazı Yahudiler, meteliksiz bir genç­ken Doğu Avrupa’dan Ellis Adası’na ulaşıp büyük varlık ve güç kazanmasından dolayı onu kendi diasporalarının örnek bir figürü olarak görmekteydiler. Honduras’ta ise insanlar onu, hükümetlerini yıkıp ülkelerini ele geçiren adam olarak tanı­maktadırlar.

1877’de Samuel Zmuri’nin doğduğu, bugün Moldova’nın başkenti olan Kişinev’de o zamana kadar kimsenin muz gör­memiş olduğu doğru bir tahmin olur. Yeni adıyla Sam Zemur-ray’in onbeş yaşındayken akrabalarıyla ayak bastığı Alaba­ma’da da çoğu insan için durum aynıydı. Mobile’de nhtım iş­çisi olarak iş buldu. Orada denizcilerin, öbek öbek fazla ol­gunlaşmış muzu denize atmalarına tanık oldu. Aklına, muzları satın alıp hızlıca içerideki kasabalara yollama fikri geldi, iş birden patladı. Zemurray yirmi bir yaşına geldiğinde serveti 100.000 dolardan fazlaydı.

Zemurray on yılı aşkın bir süre boyunca başkalarının muz­larını sattıktan sonra kendisininkileri yetiştirmeyi denemeye karar verdi. Bir kısmı yüzde elli gibi yüksek faiz oranına sahip yarım milyon dolar borç ahp Honduras’ta altı bin dönümlük arazi satın aldı. Yine fevkalade başarılı oldu, borçlarını rahat­lıkla ödedi ve muz ticaretinde esaslı bir kuvvet haline geldi. Tek sorunu Honduras hükümetiydi.

Orta Amerika’daki diğer Amerikan işadamları gibi Zemur­ray de zeametini özel mülkü olarak görmekteydi. Vergi öde­meye ve Honduras yasalarına, kurallarına uymak zorunda ol­masına içerliyordu. Bu yüzden, yabancı İşletmelerin vergiye tabi olduğunda ısrar etmekle yetinmeyip, yabancıların Hondu­ras’ta sahip olabilecekleri arazi miktarını kısıtlama kampanyası da yürüten Başkan Miguel Davila’yla anlaşmazlığa düşüyordu.

Davila, azledilen Nikaragualı Önder Jose Santos Zelaya’nın takipçisi bir liberaldi. Zelaya iktidardan düşünce Davila da hayati öneme sahip olan siyasi ve askerî müttefiğini kaybetti. Bunu fark edenlerden biri Sam Zemurray’di. Davüa’mn azle­dilme vaktinin geldiğine karar verip azimle bu işi kendi yap­maya girişti.

Zemurray’ın ihtiyacı olan ilk şey Honduras’ın başkanlığına geçip onun yararına ülkeyi idare edecek biriydi. Daha Önce bir defa başkanlığı ele geçirmiş olan komploculuğa yatkın eski ge­neral Bonilla, ideal bir adaydı. Bonilla azledildiğinden beri Bri­tanya Honduras’ında (günümüzde Belize) yaşamakta ve yeni­den iktidara geçme hayalleri kurmaktaydı. Hırsı olmasına rağ­men imkânı yoktu. 1910 Baharı’nda içinde bulunduğu duru­mu yalınlıkla tarif etmişti.

“Zaruri öğelere ihtiyacım var,” diye yazmıştı bir dostuna. “El Amigo’nun kesinleşmiş desteği olmadan General Davila’ya karşı silahlı ayaklanma başlatamam.”

El Amigo ise tabii ki Honduras’taki en güçlü adam olan Sam Zemurray’di. Bonilla’yla güçlerini birleştirmeleri kaçınılmazdı. Dönemin bir tarihçisine göre, “El Amigo’nun, iktidara geldi­ğinde muzculann sorunlarından bu kadar iyi anlayacak bir başka Honduraslı politicosu yoktu. Honduras’ta iktidar muz ti­caretine olumlu ve ilgiyle yaklaşan bir Önder veya hizbin eline geçene kadar Zemurray’in entrikaları duracak gibi değildi.”

Zemurray ve Bonilla iyi bir ikili oluşturuyor olabilirlerdi an­cak yalnız başlarına ihtilal başlatamazlardı. Zemurray’in parası vardı ve Bonilla da akla yatkın bir öncüydü, ancak ne Zemur­ray ne de Bonilla sağlam bir silahlı kuvvet oluşturacak beceri­ye sahip değildi. Buna kimin sahip olduğunu ikisi de biliyor­du. Bonilla’nın başkanlığı sırasında Honduras polisinin yöneti­ciliğini yapmış olan Lee Christmas, yarıkürenin en ünlü serü­ven avcısıydı. Bir Orta Amerika hükümetini devirme işine on­dan daha uygun kimse yoktu. Zemurray ona cömert bir teklif­le yanaştı ve o da çabucak kabul etti.

1910 sonunda Christmas, Bonilla ve Zemurray planlarını yapmak için New Orleans’da bir araya geldiler. Ne yaptıklarını saklamaya çabalamadılar bile. Christmas, New Orleans’da gezinip böyle bir fırsat bekleyen hevesli serseri kalabalığını aske­re alarak işe girişti. Bu sırada Zemurray ise Hornet’i satın al­mak için hazırlıklara başladı.

Gizli Servis ajanları, Hornet’in Honduras hükümetini devir­mek için kullanılacağının apaçık farkındaydılar. Yeni sahiple­rine, ancak federal müfettişlerin güvertesinde silah bulunma­dığını belgelemeleri durumunda denize açılmasına müsaade edilebileceğini söylediler. Zemurray’ın güverteye çağırdığı mü­fettişler geminin sadece bol miktarda yemek, iki yüz ton kö­mür ve yirmi adam taşımakta olduğunu gördüler. Bu, onu alı-koyamayacakları anlamına geliyordu ve 22 Aralık’ta komplo­cular Algiers Point’ten yola çıktılar.

Ancak Hornet, Honduras’a seyretmek yerine Amerikan üç-mil sınırının hemen dışında oyalanmaya başladı. Plan, Christ­mas ile diğer komplocular Gizli Servisi atlatana kadar geminin orada beklemesiydi. 23 Aralık gecesi Storyville’de Gizli Servisi atlattılar. Hornet, ertesi sabah erkenden tüfekler, mermiler ve George Molony’nin biricik Hotchkiss makinalı tüfeğiyle do­nanmış vaziyette göreve doğru yola çıktı.

Hornet yeniyıl arifesinde bir Honduras Adası olan Roatan’a yanaştı ve adayı koruyan hükümet kuvvetinin tek bir ateşten sonra teslim olmasıyla onu hemen ele geçirdi. Christmas ve Molony adamlarını kutlama yapsınlar diye orada bıraktılar. Yakınlardaki Utila Adası’na baskın yapıp yerel kumandanı ya­taktan sürüklediler ve ona azledildiğini söylediler. Derken ku­mandanı kabinin içinde iç çamaşırlarıyla koşarak daireler çiz­meye ve “Viva Bonilla!” diye bağırmaya zorladılar.

O sırada Tacoma ile Marietta isimli iki Amerikan hücumbo­tu yakınlarda gezinmekteydi. Kumandanları Hornet’i zapt edip zapt etmemek konusunda kararsızlardı. Washington’un istek­lerine göre davranmaları gerektiğini biliyorlardı ve emir bekli­yorlardı.

Birleşik Devletler’in o sırada Honduras’a özel bir ilgisi vardı. Honduras, bir dizi liberal başkanın idaresi altında Avrupa ban­kalarından borç alma alışkanlığı edinmişti. Başkan Taft ile Dı­şişleri Bakanı Knox, aynı 1909’da Zelaya’nın demiryolu borcundan hazzetmedikleri gibi bundan da hazzetmiyorlardı. Baş­kan Davila’dan, çoğu Avrupalı alacaklılara ödenmek üzere, 30 milyon doların Amerikan bankacılık şirketi J.P. Morgan’dan borç alınması suretiyle hesabın bu bankaya transfer edilmesini istediler. Geri ödemeyi garantilemek üzere J.P. Morgan Hondu­ras gümrük servisini devralacak ve hazinesini denetleyecek, böylece ülke esasen Amerikan himayesine girmiş olacaktı.

Bu Öneri Başkan Davila’yı imkânsız bir duruma düşürmüş­tü. Biliyordu ki, borcu kabul edecek olursa birçok liberal yan­daşı öfke püskürecekti. Eğer reddederse Amerikalılar onu mu­hakkak cezalandırırdı.

Davila bu çıkmazla cebelleşirken Hornet’in güvertesindeki asiler Trujillo şehrinin limanına girip onu ele geçirdiler. Bu­nun haberi Washington’daki Honduras elçisine ulaşınca, Mor­gan kredisine onay verecek antlaşmayı imzalamanın vaktinin geldiğine karar verdi. Dışişleri Bakanlıgı’na koşup imzayı attı. Bu vaziyeti karmaşıklaştırdı ve Marietta’nın kumandanı Geor-ge Cooper’ı, Hornet’i askeri kuşatma altına almaya yöneltti. Güvertedeki isyancıları daha fazla saldırıda bulunmamaları konusunda uyardı ama buna rağmen bir grup saldırıda bulu­nunca, Amerikan tarafsızlık yasalarını çiğnediği gerekçesiyle geminin alıkonulmasını emretti.

Görünürdeki tatsızlığa rağmen, Christmas, Kaptan Cooper ile ilişkilerini arkadaşça sürdürdü. 17 Ocak’ta iki adam Mariet­ta’nın güvertesinde bir araya geldiler. Cooper Washington’a yol­ladığı bir mesajda, “Bana, Dışişleri Bakanlığı’nın ihtilalcilerin planlarından, ihtilalin başlamasının öncesinde haberdar olduğu­nu, hatta neredeyse teşvik edildiklerini söyledi,” diye belirtti.

Bu açık seçik bir diplomatik şifreydi. Cooper, aslında, Dışiş­leri Bakanlıgı’na ihtilali hakikaten destekleyip desteklemedik­lerini soruyordu. Christmas’ın iddiasıyla çelişen bir yanıt gel­meyince de mantıken doğru olduğunu kabul etti. Haklıydı.

Washington’daki yetkililer, Honduras’daki ihtilal patlak ver­diğinde çelişik duygulara sahiptiler ama kısa sürede ihtilalin başarısının, Birleşik Devletler’e faydalı olacağında karar kıldı­lar. Davila’yı, bilinen liberal eğilimlerinden dolayı güvenilmez buluyorlardı ve görevde kalmasına müsaade edilirse, Orta Amerika’daki diğer milliyetçilere ilham olacak tehlikeli bir ba­ğımsızlık simgesi haline gelebileceğinden endişeleniyorlardı. Morgan kredisiyle ilgili şüpheleri Amerikan gücüne olan ri­ayet eksikliğini bir kez daha kanıtlamıştı. Öte yandan Bonilla, Honduras’ı Birleşik Devletlerle ister istemez bir hayli eşitsiz olacak bir ortaklığa yöneltmeye istekliydi. Kolay bir işti.

Christmas adamlarını el konulan gemilerinden karaya çı­kardı ve kıyıdaki ana şehir La Ceiba’ya götürdü. Oraya vardık­larında, Kaptan Cooper’ın kendilerine büyük bir iyilikte bu­lunmuş olduğunu gördü. Yerel Ordu Komutanı General Fran­cisco Guerrero’ya bir mesaj göndermiş, La Ceiba’yı “tarafsız bölge” ilan ettiğini ve bu alanın “çatışma dışı” olduğunu be­lirtmişti. Mevkiilerini savunmaktan men edilen Guerrero ise, isyancılara şehrin dışında saldırmaya karar verdi.

25 Ocak 1911’de gerçekleşen Le Ceiba muharebesi, döne­min en şiddetli muharebelerinden biriydi. İki tarafta da yüz­lerce asker çarpışıyordu. “Makinalı Tüfek” Molony, savunucu­ların tek Krupp topunu almak için kullandığı Hotchkiss’iyle epey hünerli olduğunu kanıtlayarak lakabını hakettiğini gös­terdi. Neticede asiler galip geldi, ölenler arasında, adamlarını ilerlemeye teşvik ederken vurulup atından düşen General Gu­errero da vardı.

Honduras başkenti Tegucigalpa’da, Başkan Davila La Ce-iba’nın düşüşünün kötü bir haber olduğunu bilmekteydi. Fe­laketten birşeyleri kurtarmayı umarak ofisinden Amerikan ba­kanını aradı ve “başkanlığı Birleşik Devletler’in seçtiği herhan­gi birine devretmeye hazır” olduğunu söyledi. İyi niyetini is­patlamak için Millet Meclisi’nden Morgan borç antlaşmasını onaylamasını istedi. Meclis otuz ikiye dörtlük bir oylamayla buna karşı çıkıp bir de üstüne antlaşmanın anayasaya aykırı ve “Honduras’a karşı işlenmiş bir suç” olduğunu beyan eden bir karar çıkardı.

Bir tarihçi daha sonra, “Honduras bankacıların kıskacından kaçmayı başarmış, ancak hemen ardından muzcuların tuzağı­na düşmüştü,” diye yazmıştır.

Morgan borç anlaşması aleyhine neticelenen oylama Başkan Davila’nın yazgısını kesinleştirdi. Birkaç gün sonra Birleşik Devletler Honduras’ta daha fazla çatışmayı yasaklayan, yani Davila’nın ordusunu kullanmasını önleyen bir emir yayımladı. Davila kendini savunmadaki en temel kuvvetini yitirince baş­kanlıktan istifa etti. Lee Christmas’a değil, Birleşik Devletler tarafından verilen bir emre yenik düşmüştü.

Bunu takip eden haftalar içerisinde, Christmas ile Thomas Dawson isimli bir Amerikan diplomatı Honduras’ın geleceğine karar vermek üzere Marietta’nın güvertesinde birkaç defa bu­luştular. Eğreti bir başkanın göreve geçip bir yıl sonra da yeri­ni Bonilla’ya bırakarak istifa edeceği bir formül buldular. For­mül beklendiği gibi işledi ve Bonilla 1912 Şubat’ında başkanlı­ğa geçti. Tegucigalpa’da başkanlık yeminini ederken, Ameri­kan meyve şirketlerinin Puerto Cortes’te kullandığı rıhtımı milliyetçilerin protesto olarak imha etmesini önlemek üzere yetmiş beş Birleşik Devletler deniz piyadesi nöbet bekliyordu.

New Orleans’taki bir savcı daha sonra hem Bonilla’yı hem de Christmas’ı tarafsızlık yasalarını çiğnemekle suçladı, ancak davalar hiçbir zaman mahkemeye ulaşmadılar. Başkan Taft Bo-nilla’nın aleyhindeki suçlamaların düşürülmesini bizzat em­retti. Savcı bu mesajı eksiksiz anlayıp kısa süre sonra aynısını Christmas için de yaptı.

Başkan Bonilla onu iktidara geçiren adamı cömertçe mükâ­fatlandırdı. Göreve başlamasından kısa bir süre sonra Zemur-ray’i kuzey kıyısının yakınındaki 10.000 hektarlık muz arazi­siyle ödüllendirdi. Buna daha sonra Guatemala kıyısından 10.000 hektar daha ekledi. Ardından Zemurray’e, işyerlerinin istedikleri ürünü vergisiz ithal etmeleri için özel bir ruhsat ver­di. Son olarak da, Zemurray’e, ihtilali tertiplemek için harcadı­ğını iddia ettiği meblağı telafi etmek üzere Honduras hükümeti adına 500.000 dolarlık tahvil çıkarması için onay verdi.

Bu varlıklarla donatıldıktan sonra Zemurray’in kısa zaman­da “Ona Amerika’nın taçsız kralı” unvanıyla tanınır hale gel­mesine şaşırmamak gerekir. Evet, Honduras’ın kralı olduğu kesindi. Bonilla’nm 1913’teki ölümünün ardından bir dizi başkanı parmağının ucunda oynattı. 1925’te Honduras toprakları­nın onda birini oluşturan bir alanda kerestecilik yapma imti­yazını sağlama aldı. Daha sonra kuruluşunu United Fruit ile birleştirip şirketin genel müdürü oldu. Onun önderliği altında United Fruit, Orta Amerika hayatının gözeneklerine işledi. Bir araştırmaya göre, “rakiplerini gırtlakladı, hükümetlere tahak­küm etti, demiryollarını dizginledi, çiftçileri batırdı, koopera­tifleri boğazladı, işçilerine zorbaca hükmetti, örgütlü emeğe savaş açtı ve tüketicileri istismar etti.” Kırk yıl sonra, bu ben­zersiz kuvvetteki şirket bir başka Orta Amerika hükümetinin yıkımına yardım edecekti.

Dünya Tarihinde Bir Kırılma

16 Aralık 1907’nin serin ve bulutlu sabahında o güne kadar tek bayrak altında toplanan en güçlü savaş gemileri filosu, görkemli bir geçit töreni için Virginia sahilinde sıraya dizildi. Karada ve ufak teknelerdeki binlerce insan bağrışıp alkışla­maktaydılar. Birçoğu Amerikan bayrakları sallamaktaydı. Bu filonun nereye gittiğinden ise çok azı haberdardı.

Bando “Ardımda Bıraktığım Kız”ı çalarken on altı savaş ge­misi Mayflower isimli başkanlık yatının yanından dörtyüz yard aralarla yavaşça süzüldü. Toplamda ondört bin asker ve deniz piyadesi ile çeyrek milyon tonluk silah ve cephane taşımaktay­dılar. Hepsi beyaza boyalıydı ve pruvaları akın yaldızlı oyma­larla süslenmişti. Beyaz Saray’ın o zamana kadar gördüğü en hevesli Deniz Kuvvetleri taraftan olan Başkan Theodore Ro-osevelt, heyecanını dizginleyemiyordu.

“Hiç böyle bir filo görmüş müydünüz?” diye soruyordu MayfIower’ın güvertesindeki konuklarına, meşhur sırıtışını gös­tererek. “Ya böyle bir gün? Bunlar hepimizi gururlandırmak!”

Roosevelt başkanlığının büyük kısmını bu gemilerin yapımı için çabalayarak geçirmişti. Onları tüm dünyaya göstermek is­tiyordu ama sevkedilecekleri patlamak üzere olan bir savaş yoktu. Tipik becerisiyle, onları harikulade bir filoda toplayarak uzun bir yolculuğa yollamaya karar verdi. Kısa sürede ta­nınan adıyla, Büyük Beyaz Filo, Virginia’dan güneye yol ala­cak, Karayipler’deki limanlara uğrayacak, Orta Amerika’nın her iki kıyısı boyunca seyredecek ve nihayet Kaliforniya’da de­mir atacaktı.

Filo, korkutucu bir savaş gücünü temsil ediyordu, ancak sırf bir savaş silahı olmaktan daha ötedeydi. 20. yüzyılın ilk on yılında Amerika’nın hayal gücünü ele geçiren kendine güven ile sınırsız olanaklar fikrini simgeliyordu. Roosevelt bayrağı Trinidad, Brezilya, Şili, Peru ve Meksika’da göstermenin hoş bir fikir olduğunu düşünüyordu. Ancak bu güzergah onun hırsını tatmin etmek için yeterli değildi. Amerikan gücünün küresel olduğu görüşünde olan ilk başkandı ve Büyük Beyaz Filo, bunu dünyaya ilan etmesi için bir vasıtaydı.

Filo Hampton Roads’u terk ettikten birkaç saat sonra, ku­mandanı Amiral Robley Evans subaylarını çağınp onlara şaşır­tıcı bir haber verdi. Rotaları ilan edildiği gibi olmayacaktı. Ro­osevelt gerçek planı ona, yola çıktıktan sonra açıklaması tali­matıyla vermişti. Filo hakikaten Orta Amerika’nın çevresinden Kaliforniya’ya doğru seyredecek, ancak orada durmayacaktı. Pasifik Okyanusu’nu geçip Hint Okyanusu’na girecek, orayı da katedip Süveyş Kanalı’ndan geçecek, Akdeniz’in bir ucundan öbür ucuna yol alacak, Cebelitank’ı geçecek ve ardından At­lantik’i katederek Virginia’ya dönecekti. Bu, kıta etrafında de­ğil, dünya etrafında bir sefer olacaktı.

Plan halkın arasında açığa çıktığında, Roosevelt’i eleştiren­ler itiraz feryatlarını yükselttiler. Bu kadar muazzam bir filo­nun böylesine muhteris bir sefere gönderilmesi büyük ölçüde kışkırtıcı olmakla itham edildi, bunun yanı sıra tehlikeli ve pahalıydı da. Deniz Kuvvetleri Tahsisatları Komitesi’nin yöne­ticisi Maine Senatörü Eugene Hale gerekli fonları vermeme tehdidinde bulundu. Roosevelt sertçe, ihtiyacı olan paranın zaten kendisinde bulunduğu yanıtını verdi.

“Gelin de geri almaya çalışın!” diye kafa tuttu Hale’e.

Bunu takip eden ondört ay boyunca Amerikalılar heyecanla Büyük Beyaz Filo’nun seferini takip ettiler. Birkaç denizcinin Rio de Janeiro’da bar kavgasına karışmaları üzerine gazeteci­ler, filonun devamlı tehlikenin sınırlarında gezindiği izlenimi­ni vermeye başladılar. Aslında gerçek tam tersiydi. Filonun su­bayları ile askerleri nereye gitseler dostça karşılanıyorlardı.

Orta Amerika’da şölenler, geçitler, gala baloları ve spor ya-rışmalarıyla onurlandırılıyorlardı ve Perulu bir besteci onlar için “Beyaz Filo” isimli coşku verici bir marş bile yazdı. Pearl Harbour’da altı gün boyunca egzotik eğlencelerin, yelken ya­rışlarının ve bu gibi başka tropik zevklerin tadını çıkardılar. Yeni Zelanda’nın Auckland şehrinde Maori dansçıları sanatla­rını onlar için icra ettiler. Sidney’de, çeyrek milyon insan ta­rafından karşılandılar. Avustralya’dan Amerika’nın himaye­sindeki Filipinler’in başkenti Manila’ya yelken açtılar, ancak kolera salgınından dolayı gemilerde mahsur kaldılar. Ardın­dan Amerikalı strateji uzmanlarının Pasifik’te kendini göster­meye başlayan rakip olarak teşhis ettiği Japonya’ya; Çin’e; tekrar Filipinler’e; batıya Seylan’a (günümüzde Sri Lanka) git­ti ve nihayet Süveyş Kanalı’nı geçip Atlantik’i katederek memlekete döndü.

Filo Virginia’daki üssüne 22 Şubat 1909’da, George Was-hington’un doğum gününde döndü. Sağanak yağışa rağmen muazzam bir kalabalık karşılamaya gelmişti. Dev gemiler pala­mar yerlerine yerleşirken bir askerî bando “Memleket Gibisi Yoktur”u çaldı. Döneminin bitmesine iki hafta kalmış olan Başkan Roosevelt, tabii ki oradaydı. Daha sonra, bu olağanüs­tü seferin, “barış için yerine getirdiği en önemli görev” oldu­ğunu yazdı.

Bu tartışılabilir, ancak Büyük Beyaz Filo’nun dünya turunun gerçekten çok mühim etkileri olmuştu. Deniz Kuvvetleri’ne uzak mesafe lojistiğinde paha biçilmez deneyim kazandırdı. Gemi mühendislerine, yeni nesil savaş gemilerinin geliştiril­mesi için yeni bir kavrayış getirdi. Filo uğradığı her ülkede, yöneticileri ve sıradan insanları Amerikan gücüne yeni bir saygı besler halde bıraktı. En önemlisi, bir savaş tehdidinin dâhice sahneye konuluşuydu, Birleşik Devletler’in dünya me­selelerinde birincil kuvvet olduğunun ilanıydı. Büyük Beyaz Filo’yu gören biri bu ulusun ne gücünden ne de hırsından kuşku duyabilirdi.

Dünya siyasetinde tarihî değişimler genelde yavaşça gerçekle­şir ve yıllar sonra bile zorlukla fark edilirler. Birleşik Devlet-ler’in bir dünya kuvveti olarak ortaya çıkışı İse böyle bir du­rum değildi. 1898’in baharı ile yazı sırasında aniden gerçekle­şen bir olaydı.

O vakte kadar, çoğu Amerikalı, uzanabildiği alan kendi kıta-larıyla sınırlı bir ulustan memnun gözükmüştü. Liderleri Ha-waii’yi ele geçirmek için birkaç fırsatı kaçırmışlardı. 1868’de devrim ilk patlak verdiğinde Küba’yı ele geçirebilirlerdi ama bunu düşünmediler bile. 1870’te ilhak edilmeye hazır görünen Dominik Cumhuriyeti’ni almaya da uğraşmadılar.

1898’de ise, Birleşik Devletler, Senatör Henry Cabot Lod-ge’un “geniş politika” diye adlandırdığı şeyi kesin olarak be­nimsedi. Tarihçiler buna çeşitli isimler vermişlerdir: genişleme politikası, emperyalizm, yeni sömürgecilik. Hangi isimle anılırsa alınsın, Amerikalıların küresel etki alanlarını genişletme dileğini temsil etmektedir.

İngiliz diplomat ve tarihçi James Bryce, 1898 güzünde, “Bu altı ay, dünyada nasıl muazzam bir değişiklik yarattı,” diye hayret etmişti. “Altı ay önce, Filipin Adalarını ve Porto Ri-ko’yu ilhak etmek size, bugün Spitzbergen’i ilhak etmek gibi görünürdü.”

Aslında bazı Amerikalılar neredeyse bu kadar ileri gidecek kadar hırslıydılar. Henry Cabot Lodge’un da aralarında olduğu bazı Kongre üyeleri Kanada’nın ilhakını ısrarla istiyorlardı. Roosevelt İspanya’ya saldırma fikri üzerinde durdu ve Kadiz ile Barselona’yı da muhtemel hedefler arasına kattı. Portekizli önderler Amerikan birliklerinin Azor Adalarını ele geçirme­sinden korkuyorlardı.

Birleşik Devletler, 1898’de bir dünya kuvveti olarak meyda­na çıkmadan önce, birkaç defa, başka ülkelere mal satmak için askerî gücünü kullanmıştı. Tuğamiral Matthew Perry 1854’te Japonya’ya hücumbotlarla gitmiş ve onların gölgesinde, Japon­ların limanlarını Amerikalı tüccarlara açacak bir antlaşma im­zalamalarını sağlamıştı. 1882’de Başkan Chester A. Arthur ta­rafından gönderilen bir deniz kuvveti aynı şeyi Kore’de yaptı. Ne var ki Amerika’nın ekonomisi, bu uygulamaları Birleşik Devletler dış politikasının merkezî bir özelliği haline getirebi­lecek boyutlarda bir verimliliğe ancak yüzyılın sonunda ulaşa­bildi.

Seçkin tarihçi Charles Beard, “O halde yeni reelpolitika bu­dur,” diye öne sürmüştür. “Amerikan ticaretinin muvaffakiyeti için vazgeçilmez olan, bütün yabancı pazarlarda özgürce yayıl­maktır. Modern diplomasi ticarettir. En baştaki kaygısı yurtdı­şındaki ekonomik çıkarlarla ilgilidir.”

Amerikalı olmayanlar, bu yeni Amerika’nın ortaya çıkışını dehşet ile korku karışımı bir hisle seyretmekteydiler. Araların­da en fazla hayret edenler 1898’de Birleşik Devletler’de görev yapmakta olan Avrupalı gazetecilerdi. Bir gazeteci Londra TU mes’ında, resmen “dünya tarihinde bir kırılma”ya tanık oldu­ğunu yazdı. Bir diğeri, Manchester Guardiarida, neredeyse tüm Amerikalıların genişleme politikası fikrim benimsediğini, çok az sayıdaki muhalifin ise “şikâyetlerinden dolayı alayla karşı­landığını” anlattı.

Bu muhabirlerden bazıları gördüklerinden tedirgin olmuş­lardı. “İmkânsıza duyulan aşk, daha önce hiç denenmemişe hissedilen çılgın tutku, bir saatten sonra insanın sinirlerine iş­liyor, gözlerini parlatıp ellerini titretiyor ve insanı kaçırıyor,” diye yazdı La Stampa’nın New York muhabiri. Le Temps, eski­den “bir toplumun olabileceği kadar demokratik” olan Birleşik Devletler’in, “eski dünyanın diğer devletlerine şimdiden ya­kınlaşmış, kendini onlar gibi silahlandıran ve itibarını onların yaptığı şekilde yükselten bir devlet” haline geldiğini söyledi. Frankfurter Zeitung Amerikalıları, “taşkınlıklarının yaman so­nuçlarına” karşı uyardı ama dinlemeyeceklerinin farkındaydı.

Amerikalılar hiçbir zaman diplomatik mevzular hakkında faz­la kaygıya kapılmamışlardır. Üzerinde bulundukları diyar kadar vahşidirler, kendi kanaatlerine, politikalarına ve diploma­tik şifrelerine sahiptirler. Ekonomik ve psikolojik bakımdan, bunun için gereken her şey onlarda vardır. Katetmeleri gerek­tiğini düşündükleri yolda ilerlemektedirler ve Avrupa’nın ne dediği hiç umurlarında değildir.

Birleşik Devletler’deki birçok insan en az bir yüzyıldır Ku­zey Amerika’ya hakim olmanın “aşikâr kader”leri olduğuna inanıyorlardı. 1898’de bu kaderin artık küresel hale geldiği ve kendi kıyılarının ötesindeki diyarları etki ve hüküm altına al­ma hakkını kazandıkları söylendiğinde çoğunluk bayram et­mişti. Fakat bir grup açıksözlü idealist, doğal gidişattaki bu değişimi, Amerikan geleneklerine kötü niyetli bir ihanet ola­rak yorumlayıp kınadılar. Bu protestocuların arasında üniver­site rektörleri, yazarlar, Andrew Carnegie’nin de dahil olduğu birkaç sanayii devi ve her iki partiden, aralarında eski Başkan Grover Cleveland’in de bulunduğu siyaset adamları vardı. Amerika’nın yurtdışındaki müdahalelerini, özellikle de Fili-pinler’deki milliyetçi gerillalara karşı açılan savaşı kınadılar ve Amerikalılardan, o çok değer verdikleri hür irade hakkını di­ğer uluslara da tanımasını istediler. Bu mücadeleye katılan muhaliflerden The Nationun editörü E.L. Godkin yeni stan­dartlara göre, “Birleşik Devletler’in başka ulusları darmadağın etme kabiliyetinden kuşku duyan, Birleşik Devletler’in cazip bulduğu bölgeleri, kanalları, kıstakları ya da yarımadaları ele geçirme hakkına saygı duymayan, Monroe Doktrini hakkında ileri geri konuşan, büyük bir deniz kuvvetinin gerekliliğinden kuşku duyan, Avrupa toplumlarını beğenen ya da Avrupa’ya gitmekten hoşlanan, Avrupa’nın aleyhine karşılaştırmalarda bulunmayan” kişilerin “safkan Amerikalı” olarak görülmedi­ğinden yakındı.

Bu tür konuşmalar genişleme politikası destekçilerini rahat­sız etti. Theodore Roosevelt “kötücül ve namussuz bir yalan­cı” olduğunu söyleyerek Godkin’i aşağıladı. Dostu Lodge’a yazdığı bir mektupta, emperyalizm karşıtlarının topluluk ola­rak “ırkımızın büyük savaşçı damarını aşındıran bir tür gevşek kişilik” sahibi, “uluslararası hakemlik işinin beyhude duygu­salları” olduklarını yazdı. Bir başka vesilede ise onları kısaca “asılmamış vatan hainleri” olarak niteledi.

Sonuçta anti-emperyalistler fazla radikal olduklarından de­ğil, yeterince radikal olmadıkları için başarısız oldular. Birle­şik Devletler şaşırtıcı bir süratle değişiyordu. Demiryolları ve telgraf telleri Amerikalıları, daha önce hiç olmadıkları kadar yakınlaştırmaktaydı. Dev fabrikalar birdenbire meydana çıkıp Avrupalı göçmenleri dalga dalga çektiler. Yaşamın akışı, özel­likle de ulus üzerindeki hakimiyetlerini tesis etmeye başlamış olan kentlerde hissedilir biçimde hızlandı. Bütün bunlar bir­çok anti-emperyalisti dehşete düşürüyordu. Onlar, Birleşik Devletler’in eskisi gibi içe dönük bir ülke olarak kalmasını is­teyen yaşları ilerlemiş gelenekçilerdi. Amerika’nın dizginlen­mesine yönelik çağrıları ve modernleşmenin habisliği hakkın­daki sızlanmaları, hırs, enerji ve sınırsız olanaklar hissiyle do­lup taşan ülkede yankı yapmadı.

Amerikan “rejim değişikliği” harekâtlarının 1893’ten 191 l’e kadar süren ilk dalgası, çoğunlukla kaynak, pazar ve ticari fır­sat arayışları tarafından yönlendirilmişti. Ancak ilk emperya­listlerin tümü büyük sermayeli ticaretin vasıtaları olamamıştı. Roosevelt, Lodge ve Kaptan Alfred Thayer Mahan, tarihin üs­tün buyrukları olarak gördükleri şeyden dolayı harekete geç­mişlerdi. İnanıyorlardı ki yayılma, büyük ulusların normalde yaptığıdır sadece. Onların kafasında, ticareti desteklemek ile ulusal güvenliği savunmak, bir tarihçinin deyişiyle “saldırgan bir ulusal egoistlik ve ulusun gücü kavramına romantik bir bağlılık” olarak birleşmişti. Kendilerini adeta, yazgının ve ilahi takdirin vasıtaları sayıyorlardı.

Misyoner içgüdüsü Amerikan psikolojisinin derinliklerine çoktan kök salmıştı. John Winthrop, dünyanın ilham alacağı “tepenin üzerinde bir şehir” kurma hayalini açıkladığından beri Amerikalılar kendilerini Özel bir millet saymışlardır. 19. yüzyılın sonunda, birçoğu muhtaç vahşileri uygarlaştırmanın ve sömürülen yığınları baskıdan kurtarmanın görevleri oldu­ğuna inanmaktaydılar. Filipinleri ilhak etme üzerine tartışma başladığında, Rudyard Kipling, bu misyoner hevesi McClure’s Magozine’de yayımlanan meşhur şiiriyle desteklemişti:

Beyaz adamın yükünü omuzla Gönder yetiştirdiklerinin en iyisini, Sürgüne yolla oğullarım Tutsaklarının ihtiyaçlarına hizmet için; Gözetsinler diye ağır dizgin altında Telaşlı ve vahşi bir ahaliyi, Yeni esir alınmış, somurtkan insanlarınızı, Yarı şeytan yarı çocuk olan.

Amerikalılarda çok derin şefkatli bir yan vardır. Çoğu, sahip oldukları hürriyet ve zenginliğin değerini bilmekle kalmaz, aynı zamanda iyi talihlerini başkalarıyla paylaşmayı da şevkle ister­ler. Talihsiz insanları kurtarma seferberliği olarak sunulan dış müdahaleleri desteklemeye tekrar tekrar gönüllü olmuşlardır.

Başkan McKinley, “hemen kapımızdaki bu baskıyı” durdur­mak için Küba’ya savaşa gittiğini söylediğinde Amerikalılar al­kışladılar. Aynı şey, bir on yıl sonra, Taft yönetimi Nikaragua hükümetini “cumhuriyetçi yasalar” empoze etmek ve “gerçek vatanseverliği” aşılamak için azledeceğini ilan ettiğinde de ya­şandı. O vakitten beri Birleşik Devletler ne zaman yabancı bir hükümeti devirmek için kollarını sıvasa, önderleri Amerikan gücünü yaymak için değil, zulüm altındaki insanlara yardım etmek için hareket ettiklerini iddia etmişlerdir.

Bu babacanlık sık sık ırkçılıkla karışmıştır. Çok sayıda Ame­rikalı, Latin Amerikalıları ve Pasifik adalarının insanlarını be­yaz ırkın kılavuzluğuna muhtaç “koyu tenli” yerliler olarak görüyordu. Siyahi nüfusun sistemli olarak baskı altında tutul­duğu ve ırksal önyargıların yaygın olduğu bir ulusta, bu bakış açısı birçok insanın, Birleşik Devletler’in yabancı ülkeleri do-mine etme ihtiyacını kabullenmesini sağlamıştır.

1890’larda, beyaz ırkın sözde üstünlüğünü öne sürerek Amerikan genişleme politikasını haklı çıkaran konuşmalar, si­yasi hitapların hammadesiydi. Indiana Senatörü Albert Beveridge genişlemeyi doğal bir sürecin parçası, “daha soylu ve muktedir insan türlerinin üstün uygarlıklarından evvel bozul­muş medeniyetlerin ve çürüyen ırkların yok oluşu” olarak ta­rif etti. Mississippi temsilcisi Charles Cochrane “bu Cumhuri­yeti kuran yılmaz ırkın ilerleyişinin sürmesinden” bahsederek “dünyanın Aryan ırkları tarafından fethedileceğini” öngördü. Bu konuşmayı bitirdiğinde Meclis alkışa boğuldu.

Emperyalizm retoriğinin bir miktar ırkçılık göstermesi man­tıklıydı. Daha ilginci ise emperyalizm karşıtlarının da ırkçı savlar kullanıyor olmasıydı. Büyük kısmı Birleşik Devletler’in yabancı bölgeleri ele geçirmemesi gerektiğini, çünkü böylece sınırları içindeki beyaz olmayanların nüfusunun artacağına inanıyordu. Nihayetinde, bu bölgelerin Kongre’ye temsilci yol­layabilecek hale gelmelerinden endişe ediyorlardı. Anti-em-peryalistlerden olan Missouri temsilcisi Champ Clark, bunun getireceği dehşetlere karşı akılda kalıcı bir uyarı yapmak için şu konuşmayı yaptı:

Havvaii’den gelmiş Çinli bir senatörün, sırtından aşağı sarkan saç Örgüsüyle ve elinde putlarıyla ayağa kalkıp bozuk tngiliz-cesiyle George Frisbie Hoar veyahut Henry Cabot Lodge İle mantık yarıştırmaya başladığı anki utancımızla nasıl başa çı­kabiliriz? O tempora! O mores!…

Sayın Konuşmacı, burada yirmi yıl daha kalacak olursanız, farklı dilleri barındıran bir Meclisiniz olması olasıdır ve ıstı­raplı vazifeniz, “Patagonyalı beyefendi”ye> “Kübalı beyefen­diye, “Santo Domingolu beyefendi”ye, “Koreli beyefendi”ye, “Hong Konglu beyefendi”ye, “Fijili beyefendi”ye, “Grönlandh beyefendf’ye veya size sulanan ağzı ve parlayan dişleriyle ba­kan “Yamyam Adalı beyefendi”ye korkuyla ve titreyerek söz hakkı vermek olabilir.

17 Ocak 1893’te Hawaii monarşisinin devrilmesini takip eden günlerde birçok Amerikan gazetesi bunu kınamaktaydı. New York Evening Post bunun “tam anlamıyla nakit esası üzerine yapılmış bir ihtilal,” olduğunu söyledi. New York Times’a göre, “tamamen ticari bir harekât” idi. Diğer gazeteler bunu “Bakan Stevens Liliuokalani’nin Azledilmesini Sağladı” ve “Savaş Ge­misi Boston Hawaii Ihtilali’nde Başroller Arasındaydı” gibi baş­lıklar altında manşet yaptılar.

Bu makaleler belirirken Hawaii’nin yeni hükümdarları güç­lerini sağlama almaktaydılar. Başkan Sanford Dole ile “danış­ma konseyi” sıkıyönetim ilan ettiler, keyfî tutuklamaya itiraz hakkını askıya aldılar ve Ulusal Muhafız birliğinin kurulması emrini verdiler. Ardından, belli ki bu adımların bile reşit ol­mayan rejimlerini korumaya yetmeyebileceğinden korkarak, ihtilallerini mümkün kılan Amerikalı diplomat John L. Ste-vens’m, Honolulu’daki Hükümet Binası’mn üzerine Yıldızlar ile Şeritler’i dikmesini ve “Hawaii Adaları’nın korunmasını Birleşik Devletler adına devraldığını” ilan etmesini kararlaş­tırdılar.

“Birleşik Devletler Deniz Piyadelerinden oluşan bir grup hükümet binasına yerleştirildi ve C.R. Bishop malikânesine bir grup bahriyeli gönderildi,” diye yazdı Dole daha sonra. “Bu hamiliğin altında işler yatıştı.”

Birkaç gün sonra, Hawaii ihtilalinin baş organizatörü Lorrin Thurston, diğer dört “ilhak komiseriyle” Washington’a vardı. Beraberlerinde, “Birleşik Devletler ile Hawan Adalan arasında azami, tam ve kalıcı bir siyasi birleşme” sağlayan antlaşmanın taslağını getirdiler. Ancak Senato oylamaya başlayamadan Was-hington’a pek istenilmeyen bir Hawaiili geldi: azledilmiş olan kraliçe. Hastalanan James G. Blaine’in yerini almış Dışişleri Ba­kanı John Watson Foster’a yazılı bir mütalaa vererek ülkesinde­ki isyanın Amerikan birliklerinin desteği olmadan “bir saat bile dayanamayacağını” ve yeni hükümetin “Hawaii halkının ne manevi ne de fiziksel desteğine” sahip olduğunu iddia etti.

Bu suçlamalar, birçok Amerikalının Hawaii’nin ilhakı hak­kındaki şüphelerinin yeniden ortaya çıkmasına sebep oldu ve Senato, oturumun sonuna yaklaşmaktayken ilhak antlaşması­nı oylamaya almamakta karar kıldı. Thurston ile hayal kırıklı­ğına uğramış yandaşları ödüllerini alamadan Washington’u terk etmek zorunda kaldılar. 4 Mart 1893’te Grover Cleveland ikinci ve son dönem başkanlığı için göreve geldi. Cleveland, bir Demokrat ve aleni bir anti-emperyalistti. Göreve gelmesi­nin beş gün ardından antlaşmayı geri çekti.

4 Temmuz 1894’te, takımadanın yeni liderleri bu geri püs­kürtmeye, Sanford Dole’un başkan olduğu Hawaii Cumhuri-yeti’ni ilan ederek yanıt verdiler. Anayasasına göre, milletve­killerinin çoğu seçilmekten ziyade atanacak, sadece banka he­sabı ve mülkiyeti olan kişiler kamu görevine getirilebilecekti. Bu hemen hemen tüm yerli Hawaiililerin ülkelerinin hüküme­tinden dışlanması demekti ve birkaç ay sonra bir grup Hawaii-li başarısız bir isyan çıkardı. Eski kraliçe tutuklananlar arasın­daydı. Mahpusluğunun altıncı gününde, yetkililer onu ziyaret edip feragat belgesi imzalamaya ikna ettiler. Sonradan Kraliçe bunu, diğerlerini idamdan kurtarmak için imzaladığını söyledi ama askerî mahkeme yine de beşini ölüme mahkûm etti. An­cak cezalar yerine getirilmedi ve birkaç yıl içerisinde tüm is­yancılar serbest kaldılar. Liliuokalani ise beş yıl hapse mah­kûm edildi ve iki sene sonra serbest bırakıldı.

1897’de Cleveland’in yerine iş hayatından gelen bir Cumhu­riyetçi ve emperyalist ilkeye yatkın William McKinley geçti. Göreve başlama töreninden kısa süre sonra Hawaii hüküme­tinden bir delegasyon onu ziyaret etti. Delegasyonun üyelerin­den William Smith daha sonra, Cleveland’i dinleyerek geçen yılların ardından McKinley ile görüşmenin “gün ışığı ile ka­ranlık arasındaki fark gibi” olduğunu yazdı.

McKinley kısa bir süre sonra Hawaii’nin ilhakını destekledi­ğini ilan etti ve lobicilik yeni baştan başladı. Başkan Dole lobi­yi yürütmeye şahsen yardım etmek için Washington’a geldi. Onu pek dikkate alan yoktu. Tam umudunu kaybetmeye baş­ladığında Washington’daki atmosfer aniden değişti. 1898 Ba-harı’nda, Maine’in Havana’da imha edilişi, Birleşik Devletler’in ispanya’yla savaşa girmesi ve Tuğamiral Dewey’nin Filipin­lerde İspanyol filosunu yok edişi hızla birbirini takip etti. İl­hak yanlıları kendilerine bir anda yeni ve muazzam ikna edici­likte bir iddia buldular: Hawaii, Amerikalıların yeni yeni meydana çıkmakta olan Asya’ya kuvvet yayma seferberliğinde ge­reken üs olacaktı.

New York temsilcisi De Alva S. Alexander, “Hawaii Adala-n’nın ilhakı, tarihimizde ilk defa, bir savaş ihtiyacı olarak bize sunulmuştur,” diye belirtti ciddiyetle. “Bugün Hawaii adaları­na, onların bize ihtiyacı olduğundan çok daha fazla ihtiyacı­mız vardır.”

Birçok meslektaşı ona hemen katıldı. 1898’de Birleşik Dev-letler’i dönüştüren heyecana kapılmış olan Kongre’nin her iki kanadı da ilhak antlaşmasını derhal onayladı. McKinley ant­laşmayı 7 Temmuz’da imzaladı ve onun imzasıyla Hawaii, Bir­leşik Devletler’in toprağı haline geldi.

William Adam Huss, dönem hakkında yazdığı iki ciltlik ta­rih kitabının sonunda, “Hawaii’nin İspanyol Savaşı dolayısıyla ilhak edildiğinden kuşku yoktur,” diye yazmıştır. “Hadiseyi açıklayan koşullar zinciri şöyledir: Birleşik Devletler Kübalıla­rın haklarını savunmak için ispanya’yla savaşmıştır; İspanya’yı yenmek için Filipinler’i fethetmenin mecburi olduğu düşünül­müştür; Filipinler’i ele geçirmek için yarıyolda kömür istasyo­nu vazifesi görecek bir durak gerekmiştir. Başka şekilde anlat­mak gerekirse, Birleşik Devletler yeni tasarladığı imparatorlu­ğu için takımadalara ihtiyaç duyduğu anda Hawaii’nin ilhakı gündeme gelmiştir.”

İki nesil sonra, Birleşik Devletler’in Pearl Harbour’a yapılan saldırıdan sonra giriştiği bir dünya savaşını takiben, Kongre’nin çoğu üyesi Hawaii’ye, kısmen ırk bileşiminden, kısmen de ana­karaya uzaklığından dolayı eyalet statüsü vermeye isteksizdi. Kongre 1958’de Alaska’nın eyalet olması için oylama yaptığın­da, bu argüman geçersiz hale geldi. 11 Mart 1959’da Senato, er­tesi gün de Temsilciler Meclisi, Hawaii’yi ellinci eyalet yapmak üzere oy verdi. Üç ay sonra, Hawaiililer halk oylaması için san­dığa gidip eyalet statüsü lehine 17’ye 1 oranında oy verdiler. 240 seçim bölgesinin arasından sadece, neredeyse tüm sakinle­ri yerli Hawanliler olan, ufak Niihau Adası hayır oyu verdi.

Yerli Hawaiililer, atalarının topraklarında muhtemelen bir daha hiçbir zaman, büyükçe bir azınlık bile oluşturamayacaklardır. 2000 nüfus sayımına göre “Hawaii ile diğer Pasifik Ada­larının yerlisi” sınıfına girenler takımadada yaşayanların yüzde 10’undan daha azını oluşturmaktadırlar. Buna rağmen 20. yüz­yılın sonlarında birçok Hawaiili miraslarına daha fazla sahip çıkmaya başlamışlardır. “Havvaiililerin egemenliği” için bir se­ferberlik meydana çıkmış ve -kısmen “egemenliğin” tam ola­rak ne anlama geldiği tanımlanmadığından- hatırı sayılır des­tek toplamıştır. Bazı Hawaiililer, Birleşik Devletler’den ayrılışı destekleyecek kadar ileri gittiler. Önde gelen bazı politikacıla­rın da dâhil olduğu şaşırtıcı çoklukta Hawaiili ise, Hawaii’ye, tarihinin eşsizliğini ve Birliğin parçası oluş sürecini tanıyacak bir çeşit özerklik verilmesi gerektiğine inanmaya başlamıştır.

Hawaii’nin monarşisini deviren Amerikan destekli ihtilalden yüz yıl sonra, 1993’te, bu hareket dikkate değer bir başarı elde etti. Önderleri, Birleşik Devletler Senatosu’nu ve Temsilciler Meclisi’ni, Kongre’nin Birleşik Devletler adına, “Hawaii Krallı­ğının 17 Ocak 1893’teki yıkımı” için ve “yerli Hawaiililerin kendi kaderlerini tayin hakkından yoksun bırakılmış olmala-rı”ndan ötürü yerli Hawaiililerden özür dilediğini beyan eden bir karar çıkarmaya ikna ettiler.

Havvaii kongre delegasyonunun tümü 22 Kasım 1993’te, Başkan Bill Clinton’un karara imza atışım seyretmek için Oval Ofis’e geldi. “Yüz yıl önce, güçlü bir ülke meşru bir hüküme­tin azledilmesine yardım etti” diye belirtti Senatör Daniel Aka-ka, “Nihayet Birleşik Devletler’in bunu kabul ettiği noktaya geldik.”

Bu kararın geçişinin muazzam Önemli bir olay olduğunu düşünen sadece savunucuları değildi. Tartışmalar sırasında, birkaç muhalif, kararın geçmesi durumunda yaygın etkileri olacağına dair uyarıda bulundu. Muhaliflerden Washington Senatörü Slate Gordon’a göre, “bu kararın mantıksal sonucu bağımsızlık olacaktı.” Bazı Hawaiililer bu sözün haklı çıkması­nı her şeye rağmen ummaktadırlar.

Fakat adalardaki çoğu insan tarihlerinin gelişiminden mem­nundur. Amerikan vatandaşlığının, özellikle de eyalet olması­nın beraberinde getirdiği refah ve özgürlükten hoşnutlardır.

Deneyimleri, Birleşik Devletlerin ele geçirdiği bölgelerde ger­çekten sorumlu bir tavır takındığı durumlarda bu yerleri istik­rar ve mutluluğa yönlendirebileceğini göstermektedir. Hawa-ii’de, bunu yavaş yavaş ve istemeyerek yaptı. 1893 ihtilali ile peşinden gelen ilhak bir kültürü baltaladı ve bir ulusun yaşa­mına son verdi. Ancak bu gibi harekâtların başka ülkelere ge­tirdikleriyle karşılaştırıldığında, Hawaii’dekinin sonu iyi bitti.

Hawaii ilhakı, Birleşik Devletler’de hararetli bir tartışma çıkar­masına rağmen, sonuçta tek bir kalem darbesiyle başarılmıştı. Havvaii’deki hiçbir kuvvetin buna meydan okuması mümkün değildi. Küba’da ise durum farklıydı.

Küba Cumhuriyeti 20 Mayıs 1902’de kuruldu. İlk seneleri tek tük başkaldırmalar ile Amerikan mülkiyetine saldırılarla seyretti. 1906’da seçim hilesine karşı çıkan bir protestodan sonra Amerikan birlikleri adaya çıkıp ülkeyi tam askerî yöne­tim altına aldılar. Üç sene orada kaldılar. Giderken Başkan William Howard Taft Kübalıları, Birleşik Devletler’in ülkeleri­ni istila etmek istememesine rağmen, “isyancı tavırlarının de­ğişmemesi halinde “adanın özgürlüğünün kesinlikle imkân­sız” olacağına dair ikaz etti.

Gerardo Machado’nun 1920’ler ile 30’lardaki yönetimi sıra­sında muhalif hareketler olgunluk kazandı. Yankee karşıtı ve milliyetçi rüzgârlar, Latin Amerika’nın tümünü kasıp kavur­maktaydı, özellikle de güçlü sendikaları, radikal yazarlar ile düşünürlerden oluşan bir çekirdeği ve yabancı kuvvete karşı bir direnç geleneği olan Küba’da kuvvetle esmekteydi. Bundan en çok faydalanan Komünist Parti’ydi. 1925’te kurulan ve Machado tarafından çarçabuk yasaklanan bu parti, diktatörün kanun dışı düşmanı olmasından en iyi şekilde yararlandı ve 1930’da Küba’nın işçi hareketindeki baskın kuvvet haline gel­di. Bu zaman zarfında komünistler, birçok Kübalıyı ulusun en gerçek vatanseverleri olduklarına ikna etmeyi başardılar.

Franklin Roosevelt, 1933’te Birleşik Devletler’in başkanı ol­duktan sonra, Machado diktatörlüğünün utanç verici bir hal aldığını düşünerek Küba ordusunu ayaklanmaya teşvik etti. Ordu ayaklandı ve müteakip kargaşadan Fulgencio Batista adlı bir çavuş ortaya çıktı. 1930 ortalannda Küba’nın hâkimi hali­ne geldi ve yaklaşık çeyrek yüzyıl yazgısını şekillendirdi.

Batista Sovyetler Birligi’yle diplomatik ilişkileri kopardı, Ko­münist Parti’ye karşı sıkı tedbirler aldı ve orduyu eğitmek üze­re Amerikalı askerî danışmanlar çağırdı. Daha sonra mafyanın ünlü simalarının da dahil olduğu Amerikalı yatırımcıları, fahi­şelik ve kumara dayalı harikulade kârlı bir turizm sanayii kur­maları için cesaretlendirdi. Ancak en kalıcı mirası, 1952’de gerçekleşmesi gereken meclis seçimini iptal etmesi olabilir. Adaylar arasında karizmatik genç bir avukat ve eski öğrenci li­deri olan Fidel Castro da vardı. Castro legal siyasette bir kari­yere yönelebilirdi, ancak Batista’nın darbesi bunu imkânsız kı­lınca ihtilale başvurdu.

Hayret verici uzunlukta bir süre boyunca Amerikalı politika belirleyicileri, Küba’da her şeyin iyi gittiğini düşünerek kendi­lerini kandırdılar. 1957’de Ulusal Güvenlik Konseyi Küba-Amerika ilişkilerinin “kritik sorun veya zorluk” barındırmadı­ğını bildirdi. Bir yıl sonra CIA Başkanı Ailen Dulles, bir meclis oturumunda Latin Amerika’nın herhangi bir yerinde Sovyet etkisinin ortaya çıkma ihtimalinin olmadığını söyledi. Bunun gibi kaygısızca verilen güvenceler, birçok Amerikalının, özel­likle de Washington’dakilerin, Batista’nın, 1 Ocak 1959’da Castro’nun asileri peşinden kovalarken ülkeden kaçışı karşı­sında hissettikleri şoka sebep oldular.

Batista’nın kaçışının sonrasındaki gün, Castro dağdaki ka­rargâhından, Amerikalıların General Calixto Garcia’yı Ispan-yoI-Amerikan Savaşı’nın sonunda girmekten men ettikleri Santiago şehrine indi. Castro, bir başka 19. yüzyıl isyancı lide­ri, Carlos Manuel de Cespedes’in adını taşıyan merkezî mey­danda muzaffer devrimin önderi olarak ilk konuşmasını yaptı. Siyasi tasarılarından söz etmedi ama vakur bir vaatte bulundu. Bu çoğu Amerikalının kafasını karıştıracak bir vaatti, ancak Kübalıların ruhuna heyecan saldı.

Devrim bu sefer hüsrana uğratılmayacaktır! Devrim, Küba için ne iyi ki, bu sefer hakiki hedefine ulaşacaktır. Amerikalı­ların gelip kendilerini ülkenin hakimi yaptıkları 1898’daki gi­bi olmayacaktır.

Küba Devrimi ve özellikle de Castro’nun Yanki karşıtı radi­kalliğe dönüşü, çoğu Amerikalıyı afallatmıştı. Pek azının, Kü­ba’nın geçmişte Birleşik Devletler tarafından nasıl bir muame­le gördüğü konusunda bir fikri vardı, dolayısıyla Kübalıların, Amerikan yörüngesinden çıkmayı bu kadar tutkuyla istemele­rini anlayamıyorlardı. Birçoğu, 1898 senesinde dedelerinin düştüğü gibi, “özgürleştirilmiş” Kübalıların Birleşik Devlet-ler’e minnet duymadığını anlayınca hayrete düşmüştü. Hayret içindekilerden biri de Başkan Dwight Eisenhovver’dı:

Öyle bir ülke söz konusu ki, tarihimize baktığımızda, gerçek dostlarımızdan biri olduğunu sanırsınız. Tüm bu tarih… üste­lik de başlıca pazarları, en iyi pazarları buradayken Kübalıla­rın ve Küba hükümetinin tam olarak neden bu denli mutsuz olduğunu anlamayı zorlaştırmaktadır. İyi ilişkiler isteyecekle­rini sanırsınız. Güçlük tam olarak nedir bilmiyorum.

Castro’nun hükümeti yabancı şirketleri kamulaştırdı, kapi­talist işletmeleri yasakladı ve Küba’yı Sovyet Birliği’yle yakın ittifaka yöneltti. C1A tarafından desteklenen sürgündekiler, 196 l’de Castro’yu iktidardan indirmek için Küba’yı istila et­meye teşebbüs ettiler, fakat berbat bir şekilde başarısız oldular. On sekiz ay sonra Sovyetler Küba’da saldırı füzelerini konuş­landırınca, Sovyet ve Amerikan liderleri Soğuk Savaş’ın en korkutucu hesaplaşmalarından birinde, ülkelerini nükleer sa­vaşın eşiğine getirdiler. Birbirini izleyen Amerikalı başkanlar Castro’yu indirmeye ant içtiler ve CIA birkaç defa onu öldür­meye teşebbüs etti. O ise hayatta kalmayı başardı ve hayatının çoğunu Nikaragua’dan Angola’ya Amerikan çıkarlarını baltala­maya adadı. Bu onu, bir Amerikan karşıtlığı simgesi ve dünya­da milyonlarca insanın kahramanı haline getirdi.

Castro, Amerika’nın Küba’ya yönelik politikasının saf bir ürü­nüydü. Birleşik Devletler eğer Küba’nın 20. yüzyıl başında ba­ğımsızlığa yönelişinin önünü kesmemiş olsaydı, eğer orada bir dizi baskıcı diktatöre arka çıkmasaydı ve eğer 1952 seçiminin iptaline seyirci kalmasaydı Castro gibi bir figür hemen hemen kesinlikle ortaya çıkmazdı. Onun rejimi, yanlış yola girmiş bir “rejim değişikliği” operasyonunun özlü sonucudur ve bu ope­rasyonu destekleyen ülkeye sık sık kendini hatırlatmaktadır.

Küba’nın 725 kilometre doğusundaki Porto Riko’da, Ameri­kan birlikleri ülkeyi ele geçirmelerinin ikinci yıldönümünü milli bayram ilan ettiler. 25 Temmuz 1900 günü ziyafetler, nu­tuklar, bando konserleri ve bir askeri yürüyüş yapılacaktı. Hâ­lâ ülkelerinin dünya kuvveti mevkiine ani yükselişinin heye­canını yaşamakta olan Amerikalılar için bu harika bir kutlama anıydı. Ne de olsa, neredeyse hiç bedel ödemeden, Karayip ti­caret hatlarını kontrol etmek için ideal bir noktada bulunan şahane bir ada elde etmişlerdi.

Porto Rikoluların keyfi ise pek yerinde değildi. Kutlamanın arifesinde Porto Riko’nun en seçkin siyasi şahsı olan Luis Mu-noz Rivera, kederle oturup, istilanın getirdikleriyle ilgili görü­şünü yazmaya başladı.

Kuzey Amerika hükümeti Porto Riko’da, Kanada’dakinden daha fazla otonomi buldu. Ona saygı duymalı ve büyütmeliy­di, ancak sadece imha etmeyi istedi ve etti de… Bunun ve sö­zünü etmeyeceğimiz diğer şeylerin yüzünden, biz 25 Tem-muz’umuzu kutlamayacağız. Zira hürriyet devrine girdiğimizi zannederken şimdi feci bir asimilasyon görüntüsüne tanık ol­maktayız… Çünkü hiçbir söz tutulmadı ve şu an içinde bu­lunduğumuz durum, fethedilmiş bölgeye bağlı kölelerin du­rumudur.

Porto Riko’da Amerikan sömürgeciliğinin ilk yılları tatsız bir dönemdi. Dönem, Kongre’nin çıkardığı bir kanunla, adanın idare edileceği kuralları koyan Foraker Kanunu’yla başla­dı. Kanun Birleşik Devletler başkanı tarafından atanacak vali­ye mutlak iktidar yetkisi vermekteydi. Seçimle gelecek otuz beş üyelik bir Delege Meclisi olacaktı, ancak kararlan vali ve­ya Kongre tarafından veto edilmeye tabiydi. Bir kongre komis­yonunda kanun üzerine fikir bildiren tek Porto Rikolu, bir ga­zi ve yurttaş haklan savunucusu olan Julio Henna’ydı.

Henna kanunun hükümlerini “Özgürlük yok, haklar yok, koruma yok,” diyerek dokunaklı bir şekilde özetledi. “Biz Hiç-biryerli Bay Hiçkimseyiz.”

20. yüzyılın ilk senelerinde altı Amerikan şirketi Porto Ri-ko’nun en iyi topraklarının çoğunu yalayıp yuttular. Bu top­raklara, büyük çaplı çiftçiliğe daha uygun olan şeker kamışı ektiler. En feci kaybedenler, ufak arazilerde büyüyebildigi için “yoksul adamın ekini” olarak bilinen kahveyi yetiştiren aile­lerdi. 1930’da şeker artık ülkenin ihracatının yüzde 60’ını, bir zamanlar adanın başlıca ürünü olan kahve ise sadece yüzde l’ini oluşturuyordu.

Toprakla ilişkisi iyice azalan Porto Rikolular gittikçe fakir-leştiler. Bir araştırma, Amerikan istilası sırasında yüzde 17’si-nin, çeyrek yüzyıl sonra ise yüzde 30’unun işsiz olduğunu göstermiştir. Üçte biri okuma yazma bilmiyordu. Sıtma, bağır­sak hastalıkları ve beslenme bozukluğu güncel hayatın gerçek­leriydi ve çoğu insanın en temel tıbbi bakıma bile ulaşımı yok­tu. Ortalama ömür kırk altı yaştı. Musluk suyu ve elektrik en­der bulunan lükslerdi. Yıllık ortalama kişi başı gelir 230 dolar­dı. Siyaset, bir tarihçinin kelimeleriyle “kazanca aç yabancı şirketlerin, paternalizme boğulmuş ve hükmündeki kulların kabiliyetinden kuşku duyan sömürgeci bir devlet ile sınıf ayrı­calıklarını korumak isteyen hayatından memnun mahalli siya­si önderlerin” hâkimiyeti altındaydı.

Porto Riko’nun durumunu bu kadar sinir bozucu kılan şe­yin bir kısmı, siyasi konumu hakkındaki daimi belirsizlikti. Ne Hawaii gibi eyalet statüsü yoluna koyulmuş, ne de Filipinler’e neticede bahşedilen bağımsızlığa erişebilmişti. Kongre 1917’de Porto Rikolulara vatandaşlık ve 1948’de kendi valilerini seçme hakkı verdi. Dört yıl sonra, halk oylamasında özel “özgür bir­leşik eyalet” statüsünü -Birleşik Devletler’in parçası olmak, an­cak eyalet olmamak anlamına gelen- kabul etmek için oy ver­diler. 25 Temmuz 1952’de, deniz piyadelerinin Guanica’da kumsala çıkışından tam elli dört yıl sonra, Porto Riko bayrağı şaşaalı bir törenle Amerikan bayrağının yanı sıra dalgalanmak üzere San Juan’daki Kapitol binasının tepesine çekildi.

Töreni yöneten vali, özerklik hayali yüzyılın başında Birle­şik Devletler tarafından yıkılan Luis Munoz Rivera’nın oğlu Luis Munoz Martin’di. Parlak bir siyasi liderin oğlu enerji ve tasavvur bakımından çok ender olarak babasıyla boy ölçüşebi­lir, ama Munoz Martin öyleydi. Uzun siyasi kariyerine Porto Riko’nun bağımsızlık mücadelesinde başladı, ancak ikinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda siyasi konum hakkındaki ebedi tartışmanın çok fazla siyasi ve manevi enerji tükettiği, geriye adanın meşum sorunlarını çözmek için pek az enerji kaldığında karar kıldı. Ayrıca, Soğuk Savaş sonrası karmaşık-laşmış dünyada, küçük bir adayı daha büyük bir devletin hi­mayesinde tutmanın mantıklı olduğunu düşünüyordu. Konuş­maları ile yazılarında, Porto Rikolulan Washington’dan dikte edilen gerçekleri kabul etmeye ve hayatlarını iyileştirmek için bunların çerçevesinde gayret göstermeye teşvik ediyordu.

Washington’daki siyasi liderler 1940’ların sonlarında başla­yarak, Karayipler’deki yoksul bir sömürgeye hükmediyor olu­şunun Birleşik Devletler’i kötü gösterdiğini fark etmeye başla­dılar. Bu kanı, Küba’nın 1959’da Komünizme dönmesi ve Ka-rayipler’in kendisini Soğuk Savaş’ın içinde bulmasından sonra daha da kaçınılmaz hale geldi. Porto Rikoluların kendi mese­lelerinin idaresini gitgide daha çok ele almalarına Amerikalılar izin verdiler. Ada hem ekonomik hem de entelektüel bakım­dan çiçeklenmeye başlayınca, Porto Riko demokratik düşünce ve hareketin merkezi haline geldi. Nihayet ulusal yaşamı, va­tansever oğullarının ve kızlarının nesillerdir kurduğu hayalle­re kavuşmaya başlamıştı.

Onları “hakiki Amerikalılar”a dönüştürmek için bir yüzyıl­lık aleni ve gizli gayrete rağmen Porto Rikolular miraslarına dikkate değer bir hararetle tutunmaktadırlar. Tercih ettikleri dil hâlâ İspanyolca’dır. Olimpiyatlara kendi takımlarını gönde­rirler, onu Birleşik Devletler takımıyla birleştirmeye yönelik tüm gayretleri püskürtürler. Adanın kendisinde olsun, iki mil­yonu aşkın Porto Rikolunun yaşadığı New York ile diğer Ame­rikan kentlerinde olsun yerli yemeklerine, müziklerine ve adetlerine tutkuyla bağlıdırlar. Cadı kazanının ortasındayken bile eriyip gitmemişlerdir. “Memleketim” dediğinde çoğu Bir­leşik Devletler’den değil, Porto Riko’dan bahsetmektedir.

Seçim sonuçları ve kamuoyu yoklamaları birçok Porto Ri­kolunun, hatta çoğunluğunun, içinde bulundukları siyasi du­rumdan memnun olduklarını göstermektedir. Çok sayıdaki hayal kırıklıklarını anlamak kolaydır. Ayrıca, hem bağımsızlı­ğın hem de eyalet konumunun bilinmeyen sonuçlarından do­layı ikisini de benimsememeleri anlaşılabilirdir. Dünya harita­sında edindikleri alan belli belirsiz olabilir ama bunun hatırı sayılır avantajları vardır. Bu alan, komşu adaların -Haiti, Do­minik Cumhuriyeti, Küba ve Jamaika- başına bela olan dertle­ri çekmemelerini sağlar; aynı zamanda anakaraya rahat giriş, Washington’dan gelen düzenli mali destek ve geleneksel kim­liklerini büyük ölçüde muhafaza etme hakkı anlamına gel­mektedir.

Çoğu Porto Rikolu, yüzyılı aşkın sömürgeci egemenliği sıra­sında yaptığı tüm kötülüklere rağmen Birleşik Devletler’in on­ları bastırmaya yönelik bir hırs barındırmadığını anlamaktadır. Neredeyse tümü anakarayla dostça bağlarım sürdürmeyi iste­mektedirler ancak bunu yapmanın yollan konusunda sık sık hararetli tartışmalara girerler: adanın “birleşik” konumu mu korunsun, Birliğe elli birinci eyalet olarak mı katilinsin ya da bağımsız bir ülke haline mi gelinsin.

Sömürgeci deneyimler arasında, Porto Riko’daki Amerikan hakimiyeti nispeten zararsız olmuştur. Küba, Nikaragua veya Filipinler’de olduğu gibi şiddetli misillemelere sebep olmamış­tır. Bu büyük ölçüde Birleşik Devletler’in, Porto Riko’yu idare etmek için yerel temsilciler kullanmak yerine doğrudan siyasi sorumluluk alması sayesinde olmuştur.

Porto Riko’nun, 1898’de Birleşik Devletler tarafından alın-masaydı bugün daha iyi durumda olacağı savı mantıklı olabi­lir. Yine de, tarihî gerçekler göz önünde bulundurulursa, Porto Riko Birleşik Devletler’in hükümetini devirdiği çoğu ülkeden daha iyi durumdadır. Adanın siyasi statüsü sorununun çö-zümlenmesiyle bu uzun hikâye mutlu sona ulaşabilir. Böyle bir son, başka bir topluma hükmetmenin ayıbını, bu role za­ten psikolojik ve ruhani olarak uygun olmayan Amerikalıların üzerinden silecektir. Aynı zamanda, yabancı rejimleri deviriş-lerinin her zaman kötü sonlanması gerekmediğine inanmaları­na da şans verecektir.

20. yüzyılın başlarında kaderi Birleşik Devletler’in eline geçen uluslar arasında en büyüğü, en uzağı ve en karmaşığı Filipin-ler’di. Amerika’nın sahip olduğu bir yer haline geldiğinde yedi milyonu aşkın yani Hawaii, Küba, Porto Riko, Nikaragua ve Honduras’ın toplamından fazla nüfusu vardı. Amerikalılar onun yedi bin adası hakkında, ay hakkında bildiklerinden da­ha azını biliyorlardı.

Hiciv yazan Finley Peter Dunne, Birleşik Devletler Filipin-ler’i istila ederken “Siz onların ada mı yoksa konserve yiyecek mi olduğunu öğreneli daha iki ay ya oldu ya olmadı,” diye yazmıştı.

Birleşik Devletler Filipinler’i, bir Amerikalı vali ve seçimle gelen danışman yasama meclisi aracılığıyla yönetiyordu. 1907’de yapılan ilk seçimde, yetişkin nüfusun yüzde 3’ü oy kullandı. Hedefi “tam, kesin ve acil bağımsızlık” olan Nasyo­nalist Parti seçimi büyük farkla kazandı.

Amerikalılar bu talebi yıllarca görmezden geldiler. Ancak dünya değiştikçe birçoğu Filipinler’in bağımsızlığının iyi fikir olduğunu düşünmeye başladı. Bu Birleşik Devletler’i, sömür­gecilere özgü ayıptan kurtaracak ve -iki diyarın ilişkilerindeki aşırı yakınlık göz önünde bulundurulursa- takımada üzerinde yine de hatırı sayılır bir hâkimiyetinin olmasına izin verecekti. 1934 yılında Kongre on yıl içerisinde bağımsızlık verecek bir önergeyi onayladı. Araya ikinci Dünya Savaşı’nın girmesinden dolayı önerge yürürlüğe giremedi, ancak savaşın bitiminden bir yıl sonra yerine getirildi.

4 Temmuz 1946’da Birleşik Devletler, Filipinler üzerindeki hakimiyetinden resmî olarak vazgeçti. Kısa süre sonra General Eisenhower, Birleşik Devletler’in oradaki, en büyükleri Subic Koyu Deniz İstasyonu ve Clark Hava Üssü olan askerî üslerin­den geri çekilmesini tavsiye etti. Stratejik değerlerinin farkın­daydı ama varlıklarının ortaya çıkaracağı Amerikan karşıtlığı­nın daha ağır bastığı sonucuna vardı. Ne yazık ki üstündekiler o kadar ileri görüşlü değildi ve tavsiyesi dikkate alınmadı. Ba­ğımsızlık töreninin birkaç ay ardından yeni Filipinler hükü­meti, bu üsleri doksan dokuz yıllığına Birleşik Devletler’e kira­layan bir anlaşma imzaladı.

Takip eden yıllarda Subic Koyu ve Clark başlı başına birer kent olacak kadar büyüdüler. Her birinde binlerce Amerikalı asker konuşlanmıştı ve on binlerce Filipinli onların levazım iş­lerinde, ambarlarında ve tamirhanelerinde çalışmaktaydı. Bar­lar, genelevler ve masaj salonlarından oluşan devasa bir ağ üs­lerin sınırlarında ikamet etmekteydi. Eisenhower’ın kehanet ettiği gibi bu üsler, Amerikan gücünün simgesi ve milliyetçi öfkenin odak noktası haline gelmişti. Ancak Filipinli önderler Amerikalı hamilerini memnun etmeye hevesliydiler ve üslerin, adanın ekonomisine her ay getirdiği 200 milyon dolardan yoksun kalmak istemiyorlardı.

Başkan Lyndon Johnson 1965’te Vietnam’daki Amerikan sa­vaş faaliyetlerine büyük ağırlık verdiğinde Subic Koyu ve Clark her zamankinden daha muazzam bir stratejik önem ka­zandı. Aynı yıl, Ferdinand Marcos isimli tutkulu bir politikacı Filipinler’in başkanı seçildi. Bu iki etkenin karışımı -üslerin öneminin artması ile Marcos’un meydana çıkışı- Filipinler ta­rihinin bir sonraki çeyrek yüzyılını şekillendirdi.

Marcos’un dörder senelik iki başkanlık dönemi boyunca Fi-Hpinler’deki hayatın adaletsizlikleri karşısında gösterdiği so­ğuk duyarsızlığın sebep olduğu memnuniyetsizlik, bir dizi si­lahlı isyana yol açtı. 1971’de, kötü yönetiminin teşvik ettiği

artmakta olan ayaklanmaları sadece kuvvetli bir hükümetin başarabileceğini ve sıkıyönetim ilan etmek dışında bir alterna­tifinin kalmadığını ilan etti. Millet Meclisi’ni kapattı, anayasayı askıya aldı, yaklaşmakta olan başkanlık seçimini iptal etti ve otuz bin muhalifin tutuklanmasını emretti. Bundan sonraki on dört yıl boyunca Asya’daki en bozuk rejimlerden birini yürüt­tü. Hükümetin koruması altındaki kartel ile tekellerden olu­şan bir labirentin içinden, o ve yoldaşları trilyonlarca dolar çaldılar. Yavaş yavaş kalkınma ve hürriyete doğru yol almakta olan ülke, gerisin geri baskı ve yoksulluğun içine düştü.

Marcos’un mutlak iktidar sürecinde onunla muhatap olan hiçbir Amerikalı başkan ona pek itibar etmedi. Kişisel ve siya­si tarzı Richard Nixon’u iğrendiriyordu. Rejimini muhafaza et­mek için yürüttüğü işkence, tecavüz ve cinayet seferberlikleri­ne Jimmy Carter tahammül edemiyordu. Komünizm karşıtı diktatörlere zaafı olan Ronald Reagan, Amerikalı işadamların­dan Filipinler’in yönetici grubu hepsini aldığı için-artık Fili-pinler’de kazanç sağlayamadıklarına dair şikâyetler işitti. Bu tedirginliklere rağmen Birleşik Devletler, Marcos’la dostluğunu sonuna kadar sürdürdü. Rejimine, çoğunu hem asi ayaklan­malarına hem de banşçıl muhalefet hareketlerine karşı şiddet yüklü kampanyalar için kullandığı trilyonlarca dolar değerin­de askerî yardım yaptı. Sebep apaçık ortadaydı. Clark Hava Üssü ve Subic Koyu Deniz istasyonu, Amerikan gücünün As­ya’daki temelleri haline gelmişlerdi ve Birleşik Devletler onları tutmak için gereken ne varsa yapmaya hazırdı.

Birleşik Devletler’in Marcos’tan zar zor aldığı az sayıdaki ta­vizden biri, önde gelen muhalif lider Benigno Aquino’nun ha­pisten çıkarılmasıydı. Aquino tıbbi tedavi için Birleşik Devlet-ler’e geldi ve çok geçmeden anavatanı yeniden gözünde tüttü. 20 Ağustos 1983’te, dostlanndan bazılarının ikazlarına rağmen Manila’ya döndü. Uçağı inişe geçtiğinde tuvalete giderek kur­şun geçirmez yeleğini giydi. Bu işe yaramadı. Havaalanına ayak basmasının saniyeler ardından bir askerî manga önünü kesti, içlerinden biri Aquino’nun başının arkasına ateş etti ve cansız bedeni yere düştü.

“Parmağımı suçlayarak doğrudan Birleşik Devletler’e uzatı­yorum,” diye demeç verdi ülkenin önde gelen siyasi figürle­rinden ılımlı antikomünist Raul Manglapus, “Onların desteği cinayeti ve baskıyı mümkün kıldı.”

Aquino’nun katledilmesi Filipinlilerin sabrını taşırdı. Mar-cos’a karşı, “Halkın Gücü” pankartı altında Asya tarihindeki en dikkate değer barışçıl devrimlerden biri başladı. Marcos, ayaklanmanın hızını kesmeyi umarak 7 Şubat 1986’da bir baş­kanlık seçimi yapılacağını ilan etti. Aquino’nun dul eşi Cora-zon, ona karşı adaylığını koydu. Resmî sayım Marcos’u galip gösteriyordu ama buna kimse inanmadı. Protestolar arttı ve güçlü askerî çevreler bile protestoculara destek vermeye başla­dılar. Sadece Birleşik Devletler Marcos’un tarafını tutmaya de­vam etti.

“O üslerden daha önemli bir şey bilmiyorum,” diye açıkladı Başkan Reagan, bir basın toplantısında.

Ancak birkaç gün içinde Amerikalı otoriteler bile eski müt­tefiklerinin kaybettiğini kabullenmek mecburiyetinde kaldılar. Kısa süre sonra bunu kendi de fark etti. 25 Şubat’ta o ve eşi bir Amerikan helikopteriyle Clark Hava Üssü’ne, oradan da Gu-am’a uçtular. Ardından Hawaii’ye yol alan azledilmiş zorba hü­kümdar, üç yıl sonra orada öldü.

Marcos’un kaçışından sonra başkan olan Corazon Aquino halkına, Marcos’un ellerinden aldığı bireysel haklarını ve top­lumsal özgürlüklerini geri verdi. Hükümeti ülkenin çok bü­yük çaptaki sosyal ve ekonomik sorunlarını çözmekte kayda değer gelişme sağlayamadı, ancak demokrasiyi geri getirmek de tek başarısı değildi. Aynı zamanda, Birleşik Devletler’Ie, Fi-lipinler’deki askerî üslerin kapatılmasını sağlayan bir anlaşma yaparak yeni bir devir başlattı. Son Amerikalı askerler Clark’ı ve Subic Koyu’nu 1992’nin sonunda terk ettiler.

Washington’un Filipinler üzerindeki önce dolaylı ardından da dolaysız hâkimiyeti, her şeyin ötesinde kaybedilmiş bir fır­sattır. Amerikalılar, 20. yüzyılın başında adalara boyun eğdir­mek için korkunç bir savaş başlattılar, ancak kazandıkları va­kit acımasızlıkları sonra erdi. Orta Amerika ile Karayipler’in büyük kısmında yaptığı gibi katil ruhlu zorba liderleri iktidara getirmediler. 1907’de yapılan parlamento seçimi, modern kıs­taslara göre demokratik sayılamasa da, Asya’da türünün ilk ör­neği idi. Takip eden yıllarda, Asyalı kullarına İngilizlerden da­ha kötü davranmadılar, belki Hollandalıların Endonezyalılara davrandığından daha iyi ve Japonya’nın İkinci Dünya Sava-şı’nda istila ettiği ülkelerin halklarına davrandığından kesin­likle daha iyi davrandılar. Fransa 1950’lerde Hindiçin’i hâlâ elinde tutmak için savaşırken Birleşik Devletler Filipinler’e çoktan bağımsızlığını vermişti.

Ancak Filipinler’de iktidar sahibi oldukları yıllar boyunca Amerikalılar, hiçbir zaman, ülkeyi uzun dönemli istikrara ka­vuşturacak türden bir toplumsal gelişmeyi teşvik etmeye yel-tenmediler. Dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi, Washing-ton’un radikalizm korkusu onu, ülkeyi kalkındırmaktan çok para çalmakla ilgilenen bir oligarşiyi desteklemeye yöneltti. Birleşik Devletler Filipinler’e bir tür demokrasi miras bıraktı ama 1990’larda takımadaların nihayet kendi yoluna gitmesine müsaade edildiğinde, istikrarsız olduğu kadar yoksuldu da.

Birleşik Devletler 20. yüzyılın başında Filipinler’i ele geçir-meseydi ne olurdu? Bir başka sömürgeci devlet bunu yapabilir ve kendini belki Hollanda’nın Endonezya’da, Fransa’nın Hin-diçin’de yakalandığı tuzağın içinde bulabilirdi. Başka bir ihti­mal ise, Filipinler’in bağımsızlıklarını muhafaza etmiş olabile­ceğidir. Bu onları daha mutlu bir 20. yüzyıla getirirdi. Getir­mese bile Filipinler’in şu an karşı karşıya olduğu zorluklar için, birçok Filipinli’nin ve dünyadaki başka insanların Birle­şik Devletler’e yönelttiği suçlama engellenebilirdi.

Birleşik Devletler’in Filipinler’e boyun eğdirmesiyle sonraki “rejim değiştirme” operasyonu arasında yaklaşık on yıl vardı. Birleşik Devletler bu süre içerisinde yaklaşımını değiştirdi, ül­keleri askerî değil ticari vasıtalarla yörüngesine soktuğu, Baş­kan Taft tarafından “dolar diplomasisi” diye adlandırılan bir politika benimsedi. Yabancı liderlere, Amerikan kuruluşlarına serbest çalışma izni verdikleri ve sadece Amerikan bankaların­dan borç aldıkları sürece korkacakları hiçbir şey olmadığını temin etti. Bu şartlan reddeden ilk kişi Nikaragualı Jose San-tos Zelaya oldu.

Nikaragualılar Zelaya’yı, küçük ve yalnız ülkesinin muhte-şemliğe ulaşabileceği hayalini kurmaya cesaret eden vizyon sa­hibi biri olarak hatırlamaktadırlar. Günahları —sabırsızlık, ego­istlik, despotça bir mizaç ve kamu fonlarını kendisininkiyle karıştırmaya yatkınlık- idi, ki Orta Amerika’nın liderleri ara­sında hâlâ yaygın özelliklerdir. Fakat pek azı reform tutkusun­da veya ezilenler için duyduğu içten kaygıda onunla boy ölçü­şebilir.

Zelaya iktidardan devrilişini takip eden yıllarda mutsuzca dünyayı gezdi. En son New York’a vardı ve 1918’de 3905 Bro-adway’deki apartman dairesinde öldü. Anavatanına hiç döne-mese de anısı, daha da önemlisi, Birleşik Devletler’in onu zorla iktidardan indirişinin anısı Nikaragualıların yüreklerini yak­maya devam etti. Bu hatıralar, halefi General Estrada’nın gücü­nü sağlamlaştırmasını imkânsız kıldı. Sonunda Estrada istifa etmek zorunda bırakıldı ve yerini, La Luz madencilik şirketi­nin eski baş muhasebecisi olan çekingen mizaçlı Başkan Yar­dımcısı Adolfo Diaz aldı.

Bu zayıf ve itaatkâr şahsın başkanlığa yükselişi Başkan Taft ile Dışişleri Bakanı Knox’un son zaferiydi. Knox, çabucak Brown Brothers ve J. and W Seligman adlı iki New York ban­kasının Nikaragua’ya 15 milyon dolar borç vermelerini ve Ödemenin yapılmasını garanti etmek üzere ülkenin gümrük idaresini devralmalarını ayarladı. 1912 gelip çattığında Ameri­kalılar ülkenin ulusal bankasını, denizyollarını ve demiryolu­nu da işletir hale gelmişlerdi.

Nikaragualılar, Birleşik Devletler’in himayesinde olma rolle­rini hiçbir zaman kabullenemediler. 1912’nin sonunda Zela-ya’nın tutkulu hayranı olan Benjamin Zeledon, sonuçsuz ama yiğitçe bir ayaklanma başlattı. Birleşik Devletler’in deniz piya-deleriyle çarpışırken hayatını kaybetti. Masaya yakınlarındaki bir mezara sürüklenen cesedini görenler arasında Augusto Cesar Sandino adlı bir yeniyetme vardı. Bu, çok önemli bir kara­rın verildiği andı.

“Zeledon’un ölümü,” diye yazmıştı Sandino daha sonra, “bana Yanki korsanlığı altındaki ülkemizin durumunu kavra­mamamın anahtarını verdi.”

On dört yıl sonra, ülkesi hâlâ Birleşik Devletler Deniz Piya­delerinin istilası altındayken Sandino kendi başkaldırısını baş­lattı. Başlangıçta, Dışişleri Bakanlığı onun gerillalarının “nis­peten ufak bir kütle” olduğunu ve “yasadışı unsurlar” ile “ba­yağı haydutlar”dan oluştuğunu öne sürerek gözardı etmeye yeltendi. Bu bakış açısı gitgide daha zor muhafaza edilir hale geldi ve 1933’te Başkan Herbert Hoover nihayet Birleşik Devletler’in Nikaragua’da yeterince kan döktüğüne karar verdi ve deniz piyadelerini memlekete çağırdı.

Amerikalılar gidince Sandino barışa yönelmeye karar verdi. Güvenli bir şekilde Managua’ya seyahat etti ve ayaklanmayı kı­sa sürede sona erdirmeyi ve ülkenin normal siyasi hayatına dâhil olmayı kabul etti. Bu karar Amerikan ürünü Ulusal Muha-fızlar’ın kumandanı General Anastasio Somoza Garcia dışında herkesi memnun etti. Garcia, Sandino’yu kendi hırslarına bir tehdit olarak algılamaktaydı ki bu doğruydu ve ona suikast dü­zenledi. Kısa süre sonra General Somoza başkanlığı ele geçirdi.

Sandino, ölümünden kısa süre Önce “fazla uzun ömrü kal­madığı” kehanetinde bulunmuş ancak “savaşı sürdürecek gençler mevcut” olduğu için bunun mühim olmadığını söyle­mişti. Çok haklıydı. 1956’da idealist genç bir şair Başkan So-moza’yı öldürdü. Kısa süre ardından da Sandinista Ulusal Öz­gürlük Cephesi isimli, adını Sandino’dan alan bir topluluk ha-nedancı Somoza diktatörlüğüne karşı ayaklanma başlattı. 1979’da iktidarı ele geçirdi, Fidel Castro’nun Kübası’yla ittifak kurdu ve Amerikan gücüne doğrudan doğruya meydan oku­yan ulusalcı bir program ilan etti. Başkan Ronald Reagan Ni­karagua’nın dağları ve balta girmemiş ormanlarında yeni bir savaş başlatarak karşılık verdi. Bu Nikaragua’yı Soğuk Savaş’ın kana bulanmış bir çatışma alanına çevirdi. Kısmen Birleşik Devletler ile Küba arasındaki hakimiyet kavgası olan bir çatışmada binlerce Nikaragualı can verdi. Amerika tarafından des­teklenen asiler temel hedeflerine yani Sandinista rejimini de­virme hedeflerine ulaşamadılar. Ama 1990’da, savaşın bitimin­den iki yıl sonra, Nikaragualılar oylarıyla Sandinistaları ikti­dardan devirdiler. Ancak ülke iki kutba ayrılmış halde ve Batı Yarıküre’nin en yoksul ülkeleri arasında kaldı.

Amerikan karşıtı duyguların gelişim süreci, pek fazla ülkede Nikaragua’da olduğu kadar açık seçik çizilememektedir. İki ulus arasında, binlercesinin ölümüne ve nesillerce Nikaragu­alının büyük acılar çekmesine sebep olan bir asırlık çekişme, Birleşik Devletler’in 1909’da Başkan Zelaya’yı iktidardan indir-mesiyle başladı. Benjamin Zeledon onun öcünü almak için si­lah kuşandı. Zeledon’un ölümü genç Sandino’ya, o da çağdaş Sandinista Kuvveti’ne ilham verdi.

Tüm kusurlarına rağmen Zelaya Nikaragua’nın yetiştirdiği en fevkalade devlet adamıydı. Birleşik Devletler onunla anlaş­manın bir yolunu bulmuş olsaydı, takip eden felaketler önle­nebilirdi. Oysa kapitalist ilkeleri devrinin herhangi bir Orta Amerikalısından çok daha fazla benimseyen bir lider ezildi.

Bu korkunç hesap hatası Birleşik Devletler’i Nikaragua’ya yapılan müdahalelerle dolu bir asıra itti. Para ve can olarak ağır bir bedel ödedi, Amerika’nın dünyanın gözündeki imajını derinden zedeledi ve nesillerce Nikaragualıyı ıstırap içinde bı­raktı. Nikaragua hâlâ yoksulluk oranlan, işsizlik, bebek ölüm­leri ve tedavi edilebilir hastalıklar sonucu ölümler gibi alanlar­da Batı Yanküre’de Haiti’yle yarışmaktadır.

Nikaragua’nın tüm bahtsızlığı tek bir sebebe bağlanamaz. 20. yüzyılın şafağında, gerçekleşenden çok daha farklı bir ge­leceğe doğru yol almaktaydı. Nikaragua’nın kendi yolundan kalkınmasına izin verilseydi müreffeh, demokratik ve Orta Amerika’da istikrar sağlayan bir kuvvet olabilirdi. Oysa bugün durum tam tersidir.

Sam Zemurray Nikaragua’nın hemen kuzey sınırında uzanan Honduras’ı, “katırın kongre üyesinden daha pahalı olduğu” bir ülke olarak betimlemekten hoşlanırdı, ikisinden de bol bol satın aldığı gibi bir dizi mülayim başkanı da satın aldı. Destek çıktığı 1911’deki darbeyi kovalayan yıllarda, kendi şirketi Cu-yamel Fruit Company ve iki başka şirket -Standard Fruit ve United Fruit- ülkenin neredeyse tüm verimli toprağına sahip oldular. Ayrıca limanlarını, elektrik işletmelerini, şeker fabri­kaları ve en büyük bankasını da alıp işlettiler.

Meyve şirketleri bu imtiyazların karşılığında ülkenin tümü­nü birleştirecek bir demiryolu ağı inşa edeceklerine söz ver­mişlerdi. Söz hiçbir zaman yerine getirilmedi. Döşettikleri de­miryolu hatları çiftlikleri Karayip limanlarına bağlayan, kendi ihtiyaçları olan hatlardı. 1961’de piyasaya çıkan Life Resimli Dünya Atlası Honduras’a sadece bir cümle ayırmıştır: “Büyük bir muz ihracatçısı olan Honduras’ın, 900’ü Birleşik Devletler meyve şirketlerine ait olan 1000 mil uzunluğunda demiryolu vardır.”

Grevler, siyasi protestolar, ayaklanmalar ve darbe girişimleri Honduras’ı yıllar yılı sarsmaktaydı. Ülkenin başkanları bunları bastırmak için ulusal bütçenin yansından fazlasını emen kuv­vetli bir ordu oluşturmuştu. Ordu bir işi beceremediğinde ise Birleşik Devletler Deniz Piyadelerini çağırıyordu.

Amerikalıların Honduras üzerinde sürdürdükleri boğucu kontrol yerel burjuvazinin ortaya çıkmasını engelliyordu. Gu­atemala, El Salvador, Nikaragua ve Kosta Rika’da, kahve üreti­cileri yavaş yavaş sermaye biriktiriyor, bankalara ve diğer tica­ri projelere yatırım yapıyor, kentsel ve siyasi bir güç olarak varlıklarını hissetirmeye devam ediyorlardı. Honduras’ta bu hiç olmadı. Çalışkan ve azimli Honduraslıların tek seçeneği muz şirketlerinden birinde çalışmaktı. Bu şirketlerin kendisi Amerikan serbest piyasasının zaferleriydiler ama güçlerini, Honduras’ta kapitalizmin ortaya çıkmasını engellemek için kullanıyorlardı.

Neredeyse yarım yüzyıl önce Sam Zemurray’in görevden zorla indirdiği Liberal Parti 1958’de nihayet tekrar iktidara geldi. Lideri Ramon Villeda Morales, United Fruit’un en bü­yük şirket, en büyük toprak sahibi ve en büyük özel sektör işvereni olduğu bir ülkeyi devraldı. Ülkeyi, “yetmişlerin ülkesi -yüzde yetmiş okuma yazma bilmemenin, yüzde yetmiş gayri meşruluğun, yüzde yetmiş kırsal nüfusun, yüzde yetmiş önle­nebilir Ölümlerin ülkesi,” diye tanımladı.

Villeda bir toprak reformu kanunu çıkarmaya çalıştı ama United Fruit’un ağır baskısı yüzünden geri çekmek zorunda kaldı. 1963’te, görev süresinin sonuna yaklaşırken, onun yeri­ni alacak liberal aday hem kanunu yeniden hayata geçirmeye hem de ordunun gücünü dizginlemeye and içti. Bu durum ba­zı güçlü Honduraslıları tedirgin etti. Seçimden on gün önce ordu bir darbe yaptı, General Oswaldo Lopez Arellano’yu baş­kanlığa getirdi, Kongreyi dağıttı ve anayasayı askıya aldı. Ta­kip eden on sekiz yıl boyunca askerî yetkililer Honduras’ı yö­netti. Bu süre zarfında meyve şirketlerinin ülke üzerindeki kıskacı, bazı çiftliklerin bitkilerdeki salgın hastalıklarla kasılıp kavrulması ve başka ülkelerde muz üretiminin artmasından dolayı gevşedi.

1975’te, Menkul Kıymetler ve Kambiyo Komisyonu General Lopez Arellano’nun United Fruit’i de içine almış olan holding-ten, United Brands’den, gizlice 1.25 milyon dolar aldığını keş­fetti. Ordu Lopez Arellano’yu başkanlık görevinden alıp yerine başka bir subayı geçirerek tepki verdi. United Brands’in New York merkezinde ise skandalin darbesi daha şiddetli hissedildi. Şirketin ve Yönetim Kurulu’nun Başkanı Eli Black federal bir soruşturmaya muhatap oldu. 3 Şubat 1975 sabahı, Pan Am bi­nasının kırk dördüncü katındaki ofisinin pencere camını kırdı ve kendini aşağı attı.

Honduras’ın bir sonraki seçimleri 1981’de yapıldı, bir kasa­ba doktoru ve siyasi savaş gazisi olan Roberto Suazo Cordova başkanlık görevine geldi. Ancak gerçek iktidar orduda kaldı, özellikle de son derece hırslı ordu kumandanı General Gusta-vo Alvarez’te. Birleşik Devletler için hava hoştu çünkü Alva-rez, komşu ülke Nikaragua’da iktidara yeni geçmiş olan Sandi-nista hareketinden nefret eden ateşli bir antikomünistti. Re-agan idaresi ondan, Honduras’ı kontra olarak bilinen anti-San-dinistacılar için bir üsse çevirmesini istediğinde hevesle kabul olunca, Birleşik Devletler tarafından gelişmesi engellendi çün­kü Washington’un takıntısı olan anti-Sandinista projesini teh­likeye sokuyordu. Bu binlerce Honduraslı çocuğun Los Ange-les’a geldiği dönemdi ve çoğu daha sonra ülkelerine götürdük­leri suç ağının içine düştüler. Ortalama bir insanın yılda 3000 dolardan az kazandığı, perişan derecede yoksul bir ülke olan Honduras, bu vebaya hazırlıksız yakalanmıştı. Daha önce gö­rülmemiş acımasızlıkta bir trajediye gömüldü.

Birleşik Devletler’in müdahalesi olmasaydı Honduras’ta ne­ler olacağını kimse bilemez. Ancak iki olgu tartışılamaz. Birin­cisi, Birleşik Devletler yüzyılı aşkın bir süredir Honduras’ın yaşamında ezici bir güçtür, ikincisi, bugün Honduras yoksul­luk, şiddet ve dengesizlik kâbusuyla karşı karşıyadır. Bu kah­redici durumun sorumluluğunu kısmen Honduraslılar taşı­maktadırlar ancak Amerikalılar kendi paylarını görmemezlik-ten gelemezler.

1898’in darmadağın edici olayları Birleşik Devletler’i dünya kuvveti olarak ortaya çıkardı. 20. yüzyılın ilk senelerinde yeni ortaya çıkan siyasi pazusunu göstermeye başladı. Etkiyi ilk hisseden bölge Karayip Havzasıydı. Birleşik Devletler okya-nuslararası bir kanat inşa etmeyi kafasına koyduğunda, civar­daki ülkelerin meselelerini kontrol etme ihtiyacını hissetti. “Kanalı inşa edişimizin kaçınılmaz etkisi,” diye 1906’da iddia etti Savaş Bakanı Elihu Root, “çevredeki müştemilatın asayişi­ni sağlama mecburiyeti olacaktır.”

“Çevredeki müştemilattaki çoğu ulus hâlâ kendi çağdaş kimliklerini aramaktaydılar. Birleşik Devletler’den bakıldığın­da müzmin istikrarsızlık veya karmaşa içinde gibi gözüküyor­lardı. Amerikalılar bu zavallı diyarlarda “düzen” kurarak iki şahane sonuca birden ulaşacaklarını düşündüler. Kendilerine ekonomik çıkar sağlarken aynı zamanda ilkel ve kılavuzluğa muhtaç gibi görünen ulusları medenileştirip çagdaşlaştıracak-lardı. Ülkelerinin “aşikâr kader”inin her şeyi sarmaladığı inan­cında olduklarından, Amerika’nın yurtdışındaki tesirinin yalettiği ülkelerde demokrasinin filizlenmesine izin verirse, bu uluslar Birleşik Devletler’in değil de kendi çıkarları doğrultu­sunda hareket etmeye başlayacak, üzerlerindeki Amerikan nü­fuzu azalacaktı. Bu nüfuzu kurmak ise Birleşik Devletler’in bu ülkelere müdahale etmesinin esas sebebiydi. Amerikalılar, on­ların demokrasi haline gelmelerine izin vermekle üzerlerinde­ki gücünü sürdürmek arasında bir seçim yapmak zorundaydı. Seçim kolaydı.

Eğer Birleşik Devletler daha ileri görüşlü olabilseydi, Küba, Porto Riko, Filipinler, Nikaragua ve Honduras’ta reformcuları benimsemenin ve etkilemenin bir yolunu bulabilirdi. Bu, o ülkelerde iki sonucu olan daha adil bir sosyal düzen yaratıl­masını sağlayabilirdi: Birincisi, yoksulluk içinde yaşayıp öl­müş olan binlerce insana daha iyi bir hayat verebilirdi, ikinci­si ise, sık sık şiddetlenerek Birleşik Devletler’i yeni yeni mü­dahalelere sürüklemiş olan iltihaplı sosyal çatışmaları yatıştı-rabilirdi.

Milliyetçiler, yabancı kuvvetin uşakları olarak gördükleri hükümetlere refleks icabı başkaldırırlar. 20. yüzyılda, bu is­yancıların birçoğu Amerikan tarihinden, Amerikan ilkelerin­den ve Amerikan demokrasisinin retoriğinden ilham almışlar­dı. Ancak Birleşik Devletler’e eleştirel bir tavırla yaklaşmış ve onun ülkeleri üzerindeki gücünü azaltmak veya yok etmek istemişlerdi. Dikkafalılıkları, Amerikan önderleri tarafından afaroz edilmelerine ve tekrar tekrar ezilmelerine neden ol­muştur.

Birleşik Devletler’in takip ettiği rota ona muazzam güç ve servet getirmiş ama etkisi altındaki ülkelerin siyasi iklimini yavaş yavaş zehirlemiştir. Onyıllar boyunca, bu ülkelerin va­tandaşları Birleşik Devletler’in şiddetli karşı koyması yüzün­den demokratik muhalefet hareketlerinin hiç başarı şansının olmadığı sonucuna vardı. Bu durum onların daha radikal al­ternatifler benimsemesine sebep oldu. Eğer 1952’de Küba’daki seçimler iptal edilmeseydi ve Fidel Castro gibi adaylar, seçim kampanyalarını tamamlayıp Küba’yı modernleştirmek için de­mokratik kurumları kullanabilselerdi komünist rejim orada hiç ortaya çıkmayabilirdi. Eğer Birleşik Devletler azimle Nika-ragua’daki diktatörleri desteklemeseydi, 1980’lerde solcu San-dinista hareketiyle karşı karşıya kalmazdı.

1898’den önceki çeyrek asırda, dünyanın büyük kısmı bir dizi ekonomik kriz geçirdi. Birleşik Devletler de bundan muaf değildi; 1870’lerin ortalarında, 1880’lerin ortalarında ve 1890’lann başlarında buhran veya finansal paniklerin içinden geçti. Siyasi liderler, denizler ötesine yayılmayı bu yıkım dev­resini sona erdirmenin en uygun yolu olarak gördüler. Bunun, 19. yüzyılın sonunda Birleşik Devletler’e çağ atlatan iki geliş­menin ortaya çıkardığı acil sorunları çözeceğine inandılar: sı­nırların kapatılması ve çifliklerle fabrikaların üretkenliğinin büyük ölçüde artması. Ardarda gelen başkanlar, tüm ulusları bir küresel alışveriş sistemine sokmanın yolu olarak tarif ettik­leri “açık kapı” politikasını benimsediler. Bu sistem “kapıyı kırma” olarak adlandırılsaydı daha yerinde olabilirdi çünkü esasen yabancı ulusları isteseler de istemeseler de, Amerikan ürünlerini satın almaya, kaynaklarını Birleşik Devletler’le pay­laşmaya ve Amerikan şirketlerine imtiyazlar vermeye zorla­mak üzerine kurulu bir politikaydı.

Amerikan önderleri bu politikanın uygulanması için epey yaygara yaptılar çünkü, söylediklerine göre, ülkenin, aşırı üre­timden kaynaklanan “bolluk”u çözmek için acil bir yola ihti­yacı vardı. Fakat bu bolluk büyük ölçüde aldatıcıydı. Varlıklı Amerikalılar ondan yakınırken, büyük sayıdaki sıradan insan haşin yoksunluk şartlan içinde yaşamaktaydılar. Çiftlikler ile fabrikaların üretim fazlası milyonlarca Amerikalıyı yoksulluk­tan kurtarabilirdi ama bu, güçlü Amerikalıların iğrenç buldu­ğu bir çeşit zenginliğin tekrar dağıtımı mekanizmasını gerekti­rirdi. Bunun yerine gözlerini yurtdışına diktiler.

Birleşik Devletler “açık kapı” politikasını benimseyerek, bir­çok toplumsal sorununu ihraç etmeyi başardı. Yurtdışında pa­zarların meydana çıkışı Amerikalıların çalışmasını mümkün kıldı, fakat yoksul ülkelerin ekonomilerini, yoksulluklarını büyük ölçüde artıran şekilde çarpıttı. Amerikan şirketleri Pasi­fik’te, Orta Amerika’da ve Karayipler’de devasa şeker ve meyve çiftlikleri devşirirken, sayısız küçük çiftçiyi toprağından etti­ler. Birçoğu, sadece Amerikalıların ihtiyacı olduğunda çalışan sözleşmeli işçiler haline geldiler ve doğal olarak Birleşik Dev-letler’e içerlemeye başladılar. Aynı zamanda, Amerikan şirket­leri bu ülkeleri mamul mallarla döşedi, böylece yerel sanayi­nin gelişmesi önlendi.

Amerika’nın ilk “rejim değişikliği” harekâtlarının ülkeyi ve dünyayı dalgalandıran etkileri olmuştur. Birleşik Devletler’de hâlâ İç Savaş’ın mirasıyla bölünmüş haldeki bir ulusu bir araya getirmiş, sansasyoncu basının, özellikle de en tutkulu taraftarı William Randolph Hearst’ın gücünü sağlama almış ve çoğu Amerikalıyı, ülkelerinin yazgısının küresel önderlik olduğuna ikna etmişlerdir. Ayrıca Amerikalıların masumiyetlerini büyük bir ölçüde çalmışlardır. Mesela Filipinler’deki işkence ve cina­yet skandali Amerikalıları, ülkelerinin dünya çapındaki heves­lerini yeniden gözden geçirmeye itebilirdi, ancak böyle olma­dı. Daha ziyade askerlerinin, asileri bastırmak ve savaşları ka­zanmak için gaddarca davranmalarının gerekebileceği fikrini kabul ettiler. Amerikalıların Filipinler’deki kötü muameleleri­nin ifşasını yüksek perdeden itirazlar takip etti ama neticede, bu itirazlar azalıp bittiler. Yapılan kötü muamelelerin istisna olduğunda, bunların üzerinde durmanın zayıflık ve vatanse­verlik eksikliği göstereceğinde ısrar eden sesler tarafından bas­tırıldılar.

Amerikan başkanları bu ilk “rejim değişikliği” operasyonla­rını, sadece bastırılmış toplumları kurtarmak istediklerini id­dia ederek temize çıkarmaya çalıştılar ama hakikat, tüm bu müdahalelerin temelde ekonomik sebeplerle gerçekleştirildi­ğiydi. Birleşik Devletler, Doğu Asya pazarına giden yolda uy­gun atlama taşlan oldukları için Hawaii ve Filipinler’i ilhak et­ti, ticaret hatlarını korumak ve deniz kuvveti üsleri kurmak için Porto Riko’yu aldı ve Nikaragua ile Honduras’ın başkanla­rını, Amerikan şirketlerinin ülkelerinde serbestçe faaliyet gös­termesine müsaade etmedikleri için azletti. Washington bu yerlerde ne yönetim zorluklarına ne de milliyetçilerin öfkesine karşı hazırlıklıydı.

Amerikalılar neden yabancı topraklardaki insanların ızdıra-bına sebep olan politikaları desteklediler? İki sebep vardır, an­cak birbirlerine öyle dolanmışlardır ki tek sebep olmuşlardır. Özdeki sebep, uzak diyarların Amerikalılar tarafından kontro­lünün, Birleşik Devletler’deki mal fazlalığı için hayati öneme sahip olarak görülmesidir. Ancak bu açıklama bir başkasıyla sarmalanmıştır: Ülkelerinin dünyada iyiliğin gücü olduğuna dair Amerikalıların sahip olduğu inanç. Dolayısıyla, bunun uzantısı olarak da Birleşik Devletler’in otoritesini kabul ettir­mek için başlattığı yıkıcı misyonlar bile hoş görülebilir. Nesil­ler boyunca, Amerikalı siyasetçiler ve iş dünyasının liderleri. Amerikan istisnaîciliğinin asaletli bir düşünce olarak gücünün farkında olmuşlardır. Yurtdışında bencil veya alçakça sebepler­le müdahalede bulunduklarında hep, neticede hareketlerinin sırf Birleşik Devletler’e değil, müdahale ettikleri ülkenin va­tandaşlarına da yarar sağlayacağı – ve bunun uzantısı olarak da dünyada barış ve adalete yol açacağı konusunda ısrarlı ol­muşlardır.

Amerikalıların 1893 ile 1913 arasında yaptıklarından jeopo­litik hayata dair iki olgu ortaya çıkmaktadır. Biri, Birleşik Dev­letler başkanlarının dünya olaylarının sürecini değiştirmede oynadıkları kesin roldür. Bu aşikâr gerçeğin hayat verdiği “eğer” senaryolarının ardı arkası kesilmemektedir. Eğer em­peryalizm karşıtı Grover Cleveland 1888’deki seçimi Benjamin Harrison’a karşı kaybetmeseydi (Cleveland halk oylamasında kazanmış ancak ikinci seçmenlerin oyunu kaybetmişti) Birle­şik Devletler Hawaii monarşisine karşı bir ihtilali katiyen des­teklemezdi. Eğer 1898’de William McKinley’den başkası baş­kan olsaydı, İspanyol-Amerikan Savaşı’ndan sonra Küba ile Fi-lipinler’e bağımsızlıklarını verebilirdi, iş hayatının hararetli destekçisi William Howard Taft 1908’de başkanlık görevine geçip, şirket avukatı Philander Knox’u dışişleri bakanı olarak atamasaydı, Washington hükümeti Nikaragua’daki Zelaya hü­kümetini ve onunla beraber Orta Amerika’da modernleşme umudunu ezmeyebilirdi. Başkanlar bu derece katiyetle yaban­cı ulusların kaderini şekilendirebiliyorsa, Amerikalı olmayanlann da bazen Amerikan seçimlerinde oy vermeyi istemesine şaşmamak gerekir.

Bu devrin tarihinde beliren ikinci olgu, Birleşik Devletler’in, topraklarını fethettiği insanların görüşlerine karşı takındığı ta­mamen ilgisiz tavırdır. Amerikalı önderler çoğu Hawaiilinin ülkelerinin ilhak edilmesine karşı olduğunu biliyorlardı ama yine de bu yönde ilerlediler. Paris’teki, İspanyol-Amerikan Sa-vaşı’nı sona erdiren ve ülkelerin yazgılarını mühürleyen gö­rüşmelerde Küba, Filipinler veya Porto Riko temsilcileri mev­cut değildi. Nikaragua ve Honduras’ta, liberal reform projesi­nin, Birleşik Devletler’in uyguladığı oligarşik rejimlerden kat kat daha fazla rağbet gördüğünü Amerikalı diplomatlar bile Washington’a gönderdikleri telgraflarda kabul ediyorlardı. Muzaffer gücün, bu ülkelerdeki kamuoyuna kulak vermesi ge­rektiği düşüncesi, Amerikalılara saçma gelirdi. Latin Amerika­lıların ve Asyalıların, gazetelerdeki karikatürlerde tasvir edildi­ği gibi olduklarına inanıyorlardı: genelde beyaz olmayan, ken­dileri için neyin yararlı olduğuna dair bir kaya parçasından daha az fikre sahip pejmürde çocuklar.

1898 senesinin Birleşik Devletler’e getirdiği köklü değişik­likler ve İspanya’nın eski sömürgelerinin üzerine indirdiği bi­tirici darbe üzerine çok şey yazılmış olmasına rağmen, İspan­ya’nın kendisi üzerine inen darbe konusuna daha az odakla-nılmıştır. Orada büyük yenilgi yıllarca sadece el catastroje, ya­ni felaket olarak anılmıştır. Bu, dört asırdan uzun süre ayakta kalan ve dünya tarihinde mühim bir rol oynamış olan bir im­paratorluğun bitişini işaretlemiştir. Bu imparatorluğun çöküşü kaçınılmaz olarak bir suçlama ve kendinden şüphe duyma dö­nemine yol açmıştır. Ancak aynı zamanda, parlak şairler, ya­zarlar ve filozoflardan oluşan, ’98 Kuşağı adıyla anılan ve İs­panyol tarihinin muhtemelen en önemli entelektüel hareketini ortaya çıkaran bir topluluk da üretmiştir. Aralarında Ramon del Valle-lnclan, Miguel de Unamuno ve Jose Ortega y Gas-set’in de bulunduğu bu topluluk, yenilginin ardından ülkeleri için kültürel ve ruhsal bir yeniden doğuş ilan ettiler. Bir ulu­sun imparatorluktan ziyade, kendi İçinde muhteşemliğe ulaşabileceğine dair inançları 1930’larda hayata geçen ispanya Cumhuriyeti’nin ve daha da başarılı olarak, 20. yüzyıl sonun­da meydana çıkan capcanlı İspanya’nın temelini atmaya katkı­da bulundu. Bazıları İspanya’nın yenilenişini, bir ülkenin im­paratorluk kaybını atlatmakla kalmayıp bir zamanlar hâkimi olduğu dünyada denge sağlayan bir güç haline gelebileceğinin örneği olarak görmektedirler.

  İKİNCİ KISIM

Örtülü Operasyon

Despotluk ve Tanrıtanımaz Terörizm

Teksas Üniversitesi Austin kampusunun büyük kütüphanesin­de altüst edici devrimlere yol açmış bazı nesnelerin koleksiyo­nu vardır. Aralarında; kurşun ve kalay alaşımından bir tabaka­ya basılmış olan dünyanın ilk fotoğrafı, Birleşik Devletler’deki beş Gutenberg incilinden bir tanesi ve basılan ilk İngilizce ki­tabın bir kopyası bulunmaktadır. Bu nesnelerden tarihin dal­gaları yayılmaktadır; hayret uyandırmakta, karmaşık hisleri harekete geçirmekte ve hafızanın gizemli akortlarına dokun­maktadırlar.

Esasen bu objelerden en sıradışı olanı, hiç de bir kütüpha­neye aitmiş gibi durmamaktadır. Bu, John Foster Dulles’ın 1953 ile 1958 yıllan arasında, dışişleri bakanı olduğu süre bo­yunca evinde kullandığı ofisin bir kopyasıdır. Ailesi, mobilya­ları, duvar kaplamaları, halıları, kitaplıkları ve kitaplarıyla be­raber ofisin tamamını kütüphaneye bağışlamıştı. Ziyaretçiler Dulles’un masasındaki çerçeveli fotoğrafları, gümüş çay takı­mını, şık yeşim koleksiyonunu ve saygın kişilerin armağanla­rından oluşan bir sergiyi görebilmektedirler. Kütüphane bu odayı tarihî eser olarak görmektedir. Öyledir de zaten.

Dulles çoğu gün Dışişleri Bakanlığı’nda akşamüstlerine ka­dar çalışırdı. Saat altı civarında Beyaz Saray’a otomobille götürülür, orada Başkan Dwight Eisenhower ile birlikte, Eisenho-wer’ın sözleriyle “önümüzde oynandığını gördüğümüz dünya dramının daha geniş safhalarını tahlil etmeye” uğraşırlardı. Sonrasında eğer mühim bir diplomatik meşguliyeti olmazsa, Dulles evine, bu odaya dönerdi. Bir bardak Old Overholt mar­ka çavdar viskisini alır, en sevdiği koltuğuna oturur ve gözleri­ni şömineye dikerdi. Sık sık işaret parmağıyla düşünceli dü­şünceli içkisini karıştırırdı. Bazen bir polisiye roman okur, ba­zen de sessizce güçlü olmanın zorluklarıyla ilgili düşüncelere dalardı.

Dulles’ın bu odadayken aklından geçen konular tam tamına bilinemez ama odada bulunmak aklından geçenler hakkında kuvvetli çağrışımlara yol açmaktadır. Dulles büyük ihtimalle en çok yabancı hükümetleri alaşağı etme üzerinde duruyordu. Bu koltukta, bu şöminenin karşısında henüz doğmamış nesil­ler de dâhil, dünyadaki milyonlarca insanın kaderini kafasında şekillendiriyordu.

Dünyada uluslararası ayrıcalığa doğmuş tek bir adam varsa bu John Foster Dulles’dır. Ailesinin kökleri Charlemagne’den gelmekteydi. Küçükken; dedesi ve adaşı, aynı zamanda ulusla­rarası müzakerecilik, Rusya ile İspanya’da elçilik ve Başkan Benjamin Harrison’un hizmetinde dışişleri bakanlığı yapmış olan avukat-diplomat John Watson Foster’ın özel ilgisini ve desteğini gördü. (Dedesi dışişleri bakanlığı sırasında Lorrin Thurston’la birlikte 1893’te, Hawaii’yi ilhak etme girişiminde çalışmış, girişim başarısız olmuştu.) Dulles gençken sık sık dedesinin Washington’daki köşkünde kalırdı. Foster da onu sık sık Beyaz Saray’daki yemeklere götürür ve aralarında Baş­kan William Howard Taft, eski Başkan Grover Cleveland ile geleceğin Başkanı Woodrow Wilson’ın da bulunduğu saygın konuklarla uzun sohbetlere girişmesini teşvik ederdi.

Foster bir diplomat olmasının yanı sıra Washington’daki ilk yüksek seviye uluslararası avukatlardan biri idi. Yabancı hü­kümetlerle borç pazarlığı ile Meksika ve Çin heyetlerinin avu­katlığını yapmakta ve Cleveland, Willİam McKinley ve The-odore Roosevelt gibi başkanlar için diplomatik görevler üstlenmekteydi. Belki en Önemlisi, torununu kendi ayak izlerin­de ilerlemeye teşvik etmesiydi.

Dulles dedesiyle mümkün olduğu kadar çok vakit geçirebil­mek için, Ivy League mezunlarını tercih eden büyük New York şirketlerinde iş bulmasını zorlaştırma pahasına George Washington Üniversitesi’ne hukuk okumaya geldi. Ona pek düşkün olan dedesi yardımına yetişti. Foster, genç bir adam­ken Indiana’da Algemon Suliivan isimli bir avukatla çalışmış­tı. Sullivan daha sonra New York’a taşınmış, Meclis’i Orta Amerika kanalını Nikaragua yerine Panama’ya yaptırmaya ik­na etmiş olan gümüşî saçlı hukuk dâhisi William Nelson Cromwell ile ortak olmuştu. Foster artık hayatta olmayan Sul-livan’ın ortağına müracaat etti.

“Eski bir tanıdığın anısı bu genç adama bir şans vermek için yeterli değil mi?” diye sordu Croımvell’e.

Eski bir dışişleri bakanından gelen böyle bir ricayı reddet­mek her güç simsarının harcı değildir. Dulles, Sullivan & Cromwell şirketinde aylık maaşı 50$ olmak üzere kâtip olarak işe alındı. Dedesinin mirasından onun için ayırdığı 20.000 do­ları şimdiden kullanmasına izin vermesi sayesinde, diğer kâtiplerin aksine rahat bir yaşamı olabiliyordu. Bu yardıma sade­ce kısa bir süreliğine ihtiyacı oldu: Dulles keskin hukuk zekâsı ve bağlantıları sayesinde şirkette daha önce görülmemiş bir süratle yükseldi. 1927 senesinde, işe başlamasından sadece 16 yıl sonra, şirketin tek yönetici ortağı ve dünyanın en çok kaza­nan avukatlarından biri haline gelmişti.

Bu dönemde Dulles’ın uluslararası bağlantılar ağı muazzam genişledi: 1915 Baharı’nda Başkan Wilson, William Jennings Bryan’m yerine geçmek üzere Dulles’ın dayısı Robert Lansing’i dışişleri bakanlığına atadı. Lansing, genç avukata bir seri dip­lomatik görev ayarladı. Daha otuzlu yaşlarındayken Dulles dünyadaki en zengin ve kuvvetli adamların bazılarıyla samimi hale gelmişti. O zamandan itibaren dünya hakkında, biyografi yazarlarından tarihçi Ronald Pruessen’in “epey basit” olarak adlandırdığı bir yaklaşım benimsedi.

Dulles dünyayı gözlemliyordu, ancak düşünceleri Wall Stre­et kulesindeki bir tüneğin bakış açısını yansıtıyordu… Özel­likle de dünyaya bakışı -saptadığı sorunlar ve onu, bunları saptamaya yönelten endişeler- bir yaşam dolusu tecrübe ta­rafından şekillendirilmişti… [şirketi müşterileriyle gün be gün, kırk yılı aşkın bir süreye yayılmış çalışmaları uluslara­rası durumlar üzerine bakış açısını şiddetle etkilemiş, dışiş­leri bakanı olmadan çok önce bile sadık kaldığı referans çer­çevesini şekillendirmiş, uluslararası ilişkilerin reklam İle fi-nansal yüzlerine has bir ilgi ve Amerikan dış politikasının ekonomik mecburiyetleri olarak bellediği şeylere belli bir dikkat oluşturmasını sağlamıştı… Dünya görüşü ve bakış açısı üzerinde baskın ve birincil kuvvet, çoğu zaman ekono­mik endişelerdi.

Dulles’ın Sullivan & Cromwell şirketindeki müvekkil listesi 20. yüzyıl başlarındaki Amerika’nın en büyük çok uluslu şir­ketlerinin bir rehberinden başka bir şey değildi. Bazıları Küba Şeker Kamışı Şirketi ile Orta Amerika Uluslararası Demiryolla­rı gibi, Cromwell’in yıllar Önce şirkete getirdikleri; diğerleri İse Brown Brothers ile o sıralarda Nikaragua’yı beceriyle idare et­mekte olan J. and W. Seligman’in de aralarında bulunduğu Amerikan bankaları ve Credit Lyonnais ile Dresdner Bankası gibi yabancı bankalardı. Dulles Latin Amerika, Avrupa ve Or­tadoğu’da hükümetlere borçlar kotardı; Sovyetler Birligi’ne Amerikan sigorta şirketleri adına dava açtı; imgesel bir yanar­dağ patlamasını resmeden meşum Nikaragua pulunu basmış olan American Bank Note Company için dünya çapında bir devralma hareketi başlattı ve American & Foreign Power Company için Meksika ile Panama’da kamu hizmetinde imti­yazlar için pazarlıklar yaptı. Müvekkilleri Brezilya’da limanlar inşa edip Peru’da madenler kazıp Kolombiya’da petrol aradı­lar. Yelpaze, dünyanın en büyük hammadde kartellerinden Uluslararası Nikel Kuruluşu’ndan, Port-au-Prmce’in kuzeyin­de yüz kilometrelik bir raya sahip olan Haiti Ulusal Demiryolu Kuruluşu’na uzanıyordu.

Dulles özellikle, 1920’lerde ve 30’larda sıkça ziyaret ettiği Al­manya’ya ilgi duyuyordu. Sullivan & Cromwell hakkındaki en teferruatlı kitaba göre şirket, “kartelleriyle ve yeni Nazi rejimiy­le olan işbirliğiyle beslenmekte” idi. Dulles 1934 yılının çoğu­nu “Hitler’i alenen destekleyerek” ve “yasayı ve uluslararası antlaşmaları böyle rahatlıkla hiçe sayarak Nazi tahakkümünü savunması” dolayısıyla ortaklarını şok ederek geçirdi. Bu dö­nemde kendisine Yahudi olan Alman müvekkilleriyle nasıl an­laştığı sorulduğunda verdiği cevap, “onlardan uzak durmaya” karar vermiş olduğuydu. Sonunda ortaklarının isyanıyla karşı karşıya kalınca 1935’te şirketin Berlin’deki ofisini kapatmayı kabul etti. Daha sonra bu kararın tarihini bir yıl öne alacaktı.

Dulles İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, Nazizm’de görmekte zorlandığı kötülüğü Komünizm’de keşfetti. Aydın­lanması Stalin’in Leninizmin Sorunları kitabını okurken ger­çekleşti. Birçok kez kitabı dünya egemenliği tasarısı bağlamın­da Hitler’in Kavgam’ıyla karşılaştırdı.

1949 Baharı’nda New York Valisi Thomas E. Dewey, Dul-les’ın Birleşik Devletler Senatosu’nda boş bir koltuğu doldur­masını kararlaştırdı. Dulles o kasım kampanya arabasını “Kı­zılların Düşmanı!” olduğunu ilan eden bir pankartla donat­mıştı. Ancak asilzade tarzı ve sıradan insanların hayatlarına olan aşikâr uzaklığından dolayı cazip bir aday değildi; liberal demokrat olan Herbert Lehman’a yenildi. Bu deneyimin ardın­dan siyasi etki kullanabilmek için seçime değil tayine başvur­ması gerektiğine ikna oldu.

Dulles’ın hukuk ve politikadan başka tutkuları da vardı. Ha­yatı boyunca Hıristiyanlığa duyduğu derin inançla hareket et­ti. Bu, kişiliğinin önemli bir parçasıydı ve antikomünist şevki­nin yoğunluğu da buradan gelmeydi. Bunu gözardı ederek onu anlamak mümkün değildir.

Dulles’ın baba tarafından dedesi Hindistan’da yıllarca vaaz vermiş bir misyonerdi. Babası ise, o genç bir adamken New York eyaletinde, Lake Ontario kıyısında Watertown’daki Birin­ci Presbiteryen Kilisesi’nde papazdı. Dulles çocukken pazar günleri üç, hafta içi günlerde ise birkaç farklı ayine katılırdı.

Her hafta kendisinden bir ilahiden iki kıta ve Mezmurlardan veya Yeni Ahit’ten on kıta ezberlemesi beklenirdi. Annesi onun bir din adamı olarak aile geleneğini devam ettirmesini İstemiş, o da Princeton’a gelene dek başka olasılıkları değer­lendirmemişti. İleri yaşlarında ise Presbiteryen Kilisesi’nde he­yet üyesi ve Teoloji Semineri Birliğinde yönetim kurulu üyesi olmuştu, Ölümünden sonra “Dışişleri bakanı olmuş tek dinî önder” olarak betimlendi.

Dulles, Birleşik Devletler’in “Özünde dinî” olarak tasvir etti­ği mirasının Amerikalıları özel bir yükümlülük altında bıraktı­ğına inanıyordu. “Derin bir görev hissi” içinde olduğunu his­sediyordu ve “hayatta iyi bir yol çizenlerin diğerlerinin de aynı yolu bulmasına yardım etme vazifesi” olduğuna emindi. O ba­bası gibi vaiz, dedesi gibi misyoner olarak doğmuştu. 1950’ler başladığında, “Sovyet Komünizminin şeytani yöntemleri ve ta-sarıları”na karşı mücadeleye “Hıristiyan anlayışını ve Hıristi­yanlığın getirdiği ilhamı” katmanın bir yolunu aramaktaydı.

Nihayetinde Dulles gayet mantıklı bir karar verdi; bunu yapmanın en iyi yolu dışişleri bakanı olmaktı. 1948’de eski dostu Thomas Dewey, Harry Truman’dan başkanlığı devrala­cak gibi olunca dışişleri bakanı olacağını sandı ama seçmenler Truman’ı büyük bir farkla seçerek Dulles’ın hevesini kırdılar. Yeniden denemeye kararlıydı. Sonraki yılları Cumhuriyetçiler arasındaki bağlantılarını genişleterek ve Komünizm ile Sovyet tehdidi üzerine makaleler yayımlatarak geçirdi.

1952 Baharı’nda Eisenhower, Cumhuriyetçi başkan adayları arasına katıldı. Erişkin hayatını orduda, Dulles’ın içinde yaşa­dığı kibar topluluklardan uzak geçirmişti. Ortak dostları olan General Lucius Clay, Dulles’a, o sırada Kuzey Atlantik Paktı Antlaşması’nda başkomutan olarak görev yapan Eisenhower’la buluşmak üzere Paris’e gitmesini önerdi. Dulles bu fikri be­ğendi ve gerçek amacını saklamak niyetiyle Paris’te bir konfe­rans vermeyi ayarladı. Eisenhower’la iki defa uzun muhabbet etme fırsatları oldu. General oldukça etkilenmişti. Başkanlık kampanyası boyunca Dulles’a güvendi ve seçimin hemen ar­dından onu dışişleri bakanlığına atadı.

Dulles o sırada altmış beş yaşındaydı. Üç kuvvetli tesir tara­fından şekillendirilmişti: benzersiz ayrıcalığa sahip bir yetişti­riliş, dünyanın en zengin kuruluşlarına danışmanlık yaptığı uzun bir kariyer ve yoğun bir dinî inanç. En derin değerleri, inançları ve içgüdüleri hayatını içinde geçirdiği uluslararası seçkin tabakanın kilerle aynıydı. Biyografi yazarlarından biri­nin yazdığına göre “tüm geçmişi üstün, korunaklı, başarılı, güvenli” olduğu için o “insanlığın hoyratlığını ve kargaşasını anlamaktan uzaktı”.

Sullivan & Cromwell’de olduğu gibi Dışişleri Bakanlığı’nda da Dulles kararları tek başına verme tarzıyla bilinirdi. Bakanlı­ğını kafasında taşıdığı ve yardımcılarının bile onun ne tasarla­dığından haberlerinin olmadığı söylenirdi. Önemli politikala­rı, Dışişleri Bakanlığı’nın içinden ya da dışından kimseye da­nışmadan şekillendirirdi. Diplomat ve tarihçi Townsend Ho-opes onu “zekâsı temel olarak keskin ve pratik ama dar, her daim acele ve elle dokunulur sonuçlar arayan takıntılı bir ba-sitleştirici” olarak tarif etmiştir.

Dulles entelektüel açıdan yalnız kalmayı tercih eden bir adamdı – sırf son çare olarak değil, neredeyse istisnasız ola­rak, hem ufak hem de önemli meselelerde, kendi kılavuzlu­ğuna güvenen bir insandı. Önemli meseleler üzerine görüşü­nün ayrıntılı, planlı ve tamamıyla içselleştirilmiş bir süreçten geçerek geliştiği açıktı… Dolayısıyla neticedeki karar uzun bir mantık zincirinin sonunda yer alıyordu ve ona nihayet varıl­dığından, kolay kolay geri döndürülemiyordu.

Dulles katı ve meydan okuyucu tabiatlıydı. İzlediği yolda, birçok insanın kibir olarak algıladığı kesin bir kuşkusuzluk sergiliyordu. Bir biyografi yazarı “uzlaşmanın anlamından ne­redeyse bihaber, anladığı kadarını da hor gören” davranışlar içinde olduğunu yazdı. Dışişleri bakanının uzlaşmacı değil, daha ziyade, Eisenhower’ın değişiyle, “bir çeşit uluslararası savcı” olması gerektiğine inanıyordu.

Sullivan & Cromwell’de bilediği esir-almama stiliyle Dulles, düşmanla ne buluşmak ne tanışmak ne de pazarlık etmek isti­yordu. Birleşik Devletler’in komünist rejim altındaki ülkelerin herhangi biriyle kültürel alışverişine şiddetle karşıydı. Yıllarca, Amerikalı muhabirlerin Çin’e gönderilmesinin engellenmesi için mücadele etmişti. Eisenhower’a Sovyet önderleriyle zirve görüşmeleri yapmaması için yılmadan nasihatta bulunuyordu. Bir biyografi yazarına göre, “herhangi bir mesele üzerine Ame-rikan-Sovyet anlaşması onu rahatsız ediyordu çünkü onun yargısına göre bu sadece, özgür dünyanın ‘gardını indirmek’ üzere tasarlanmış bir hamle olabilirdi.” Bir avukat olarak Dulles hasım olma eğitimi almıştı; menfaat, onun için, rakibini yenmek için ne gerekirse onu yapmak ola­bilirdi. Üstüne üstlük, Arnold Toynbee’nin, dışsal bir zorlama olmadan medeniyetin solup öldüğüne dair fikrinden çok etki­lenmişti. O halde tehditlerle menfaatlerin Dulles’ın aklında birleşmesi olasıydı: eğer bu süreç sayesinde Amerikalılar, ha­yat tarzlarını muhafaza etmek için ne gerekiyorsa yapmaya dürtülecekse, Birleşik Devletler’in hakikaten tehdit edilmekte bir çıkarı olabilirdi.

Eisenhower ile Dulles 1953’ün başında göreve başladıkla­rında uluslararası siyasi hayatın gerçeği Komünizm’in yayıl­makta olduğuydu. Sovyetler Birliği hâkimiyetini Doğu Avru­pa’nın büyük kısmında dayatmış, bir atom bombasını başarıy­la denemiş ve Batı Berlin’i on altı aylık bir ablukayla aç bıraka­rak boyun eğdirmeye teşebbüs etmişti. Komünist ordu Çin’de yönetimi ele geçirmiş, bir başka ordu da aynı şeyi Yunanis­tan’da yapmayı denemişti. Fransa ile İtalya’da komünist parti­ler güçlenmekte ve büyümekteydiler. Binlerce Amerikalı, Ko­re’de komünist kuvvetlerle çarpışırken ölmüştü. Wisconsin Senatörü Joseph McCarthy birçok Amerikalıyı, Komünistlerin Birleşik Devletler Ordusu ile Dışişleri Bakanlığına bile sızdık­ları iddiasıyla şok etmişti. Birleşik Devletler kuşatılma korku­sunun ve savaş sonrası ideolojik çatışmayı kaybetmekte oldu­ğuna dair korkunç bir kaygının pençesindeydi.

Dulles, 1952’deki başkanlık kampanyasında Truman idare­sini Komünizmin ilerleyişi karşısında zayıf kalmakla suçlayan bir dizi konuşma yaptı. Cumhuriyetçi bir Beyaz Saray’ın, “des­potluğuna ve tanrıtanımaz terörizmine” esir düşmüş ulusların “özgürleştirilmesini” sağlayarak Komünizmi “geri püskürtece­ğini” vaad etti. Seçim kazanılır kazanılmaz, Birleşik Devlet-ler’in bu belaya darbe indirebilmesi için bir yer aramaya başla­dı. Daha göreve başlamamışken, kıdemli bir İngiliz istihbarat memuru, cennetten gelen haberci gibi, Dulles’ın ihtiyaçlarını tam manasıyla karşılayan bir teklifle Washington’a geldi.

Britanya o sırada ciddi bir sorunla karşı karşıyaydı. Askerî gü­cünü yayması, sanayiini güçlendirmesi ve yurttaşlarına yüksek bir yaşam standardı vermesi büyük ölçüde İran’dan çıkardığı petrole dayalıydı. 1901’den beri Anglo-Iranian Petrol Şirketi isimli, esas olarak Britanya hükümetine ait bir şirket, İran pet­rolünün çıkarılması, arıtılması ve satışı üzerinde tekeldi. Ang-lo-İranian’ın çökmüş bir monarşiyle yaptığı feci şekilde eşitsiz sözleşmeye göre, sattığı petrolden kazandığının sadece yüzde 16’sını İran’a ödemekle yükümlüydü. Aslında bundan da azını ödediği muhtemeldir ama gerçek hiçbir zaman öğrenilmemiş-tir, çünkü dışarıdan kimsenin defteri denetlemesine müsaade edilmemiştir. Anglo-İranian’ın sadece 1950 senesindeki kârı, önceki elli yıl boyunca İran’a ödediği paydan daha fazlaydı.

İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda anti-kolonyalizm ve milliyetçilik, Asya, Afrika ve Latin Amerika’yı dalga dalga sardı. Bu dalga, idealizmini açıksözlülükle dile getiren bir İranlı’yı, Muhammed Musaddık’ı, 1951 Baharı’nda iktidara ta­şıdı. Başbakan Musaddık ülkesinin saplantısı haline gelmiş olan davayı temsil etmekteydi. Anglo-İranian Petrol Şirketi’ni kovmayı, petrol sanayiini devletleştirmeyi ve buradan gelen parayı İran’ı kalkındırmak için kullanmayı aklına koymuştu.

Avrupa’da tahsil görmüş bir aristokrat olan Musaddık ikti­dara geldiğinde altmış dokuz yaşındaydı. İki davaya tutkuyla inanıyordu: milliyetçilik ve demokrasi. İran’da milliyetçilik, ülkenin petrol kaynaklarının idaresini ele almak anlamına ge­liyordu. Demokrasi ise, siyasi iktidarın, Şah Muhammed Rı-za’dan ziyade seçimle gelen parlamento ve başbakanda yoğun­laşması demekti. Musaddık, bunlardan ilkiyle Britanya’yı ken­dine düşman etti, ikincisiyle ise şahı dışladı.

1951 Baharı’nda, İran millet meclisinin iki kolu da oy birli­ğiyle, petrol sanayiinin devletleştirilmesini onayladı. Bu devir değiştirecek bir andı ve tüm ulus bunu kutladı. “İran’ın son el­li yıldaki tüm ıstırabına, zavallılığına, kanunsuzluğuna ve çü­rümüşlüğüne petrol ve petrol şirketinin zorla el koyması se­bep olmuştur,” diye iddia etti bir radyo yorumcusu.

Britanya’nın İran’da yıllar içinde sağladığı kârı göz önünde bulunduran yansız herhangi bir hakemin, İran’ın borcunun ol­madığı sonucuna varacak olmasına rağmen, Devletleştirme ya­sası uyarınca, İran, Britanya’nın kuyuları ve rafinerileri inşa et­mek için harcadığı parayı tazmin etmeyi kabul etti. Musaddık, Britanya’nın kömür ve çelik sanayiini bizzat daha yeni devlet-leştirdiğine dikkatleri çekmeye bayılıyordu. Sadece Britan­ya’nın yaptığının aynısını yapmaya çalıştığını iddia ediyordu: uluslarının zenginliğini kendi menfaati doğrultusuna çevir­mek ve insanların ihtilale başvurmalarını engellemek için re­formlar yapmak. Tabii ki Ortadoğu’daki Britanyalı diplomatlar bu savdan hiç etkilenmiyorlardı.

“Biz İngilizler yerlilere nasıl muamele edileceği konusunda asırlar dolusu deneyime sahibiz,” diye küçümseyerek yazmıştı içlerinden biri, “Sosyalizm memlekette iyi hoş ama buraday­ken patron olmak lazım.”

Musaddık’ın iktidara gelişi ve parlamentonun petrol sanayi­inin devletleştirilmesine onay verişi İranlıları heyecana, Bri­tanyalı önderleri ise öfkeye boğmuştu. Iran gibi geri kalmış bir ülkenin ayağa kalkıp onlara bu kadar büyük bir darbe indir­mesi, akıllarının alamayacağı derecede afallatıcıydı. Amerikan şirketlerinin çevredeki ülkelerde yaptığı gibi, kazancı İran’la yarı yarıya bölüşme önerilerini küçümsemeyle geri çevirdiler. Bunun yerine direnmeye and içtiler.

“İran petrolü ekonomimiz için hayati önem taşımaktadır,” diye beyan etti Dışişleri Bakanı Herbert Morrison. “İranlıların, sözleşmeyi ihlal etmelerini engellemek için gereken ne varsa yapmayı elzem görmekteyiz.”

Bir sonraki yıl içerisinde Britanyalılar tam da bunu yaptılar. Çeşitli zamanlarda, Musaddık’a rüşvet vermeyi, onu katletme­yi, Başkan Truman’la Dışişleri Bakanı Dean Acheson’un öğren­dikleri anda neredeyse felç geçirmelerine sebep olan İran’ı iş­gal etme planını ciddi olarak düşündüler. Britanyalılar Aba-dan’da kendi tesislerine sabotaj düzenleyerek Musaddık’ı on­lar olmadan petrol sanayiini asla yürütemeyeceğine ikna etme­yi umdular; hiçbir tanker girip çıkamasın diye İran’ın limanla­rını ablukaya aldılar ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ile Uluslararası Adalet Divanı’na başarısız başvurularda bulun­dular. Nihayet, geriye tek bir seçeneğin kaldığı sonucuna var­dılar. Bir darbe düzenlemeye karar verdiler.

Britanya nesiller boyunca İran’a hâkim olmuştu ve bu süre zarfında, gerektiğinde hükümeti devirmeye katkıda bulunabi­lecek çeşitli askerî yetkililerin, gazetecilerin, dinî Önderlerin ve benzerlerinin aklını çelmişti. Londra’daki yetkililer Tah-ran’daki ajanlarına gizli bir planı yürürlüğe sokmalarını emret­tiler. Ancak Britanyalılar başlama vuruşlarını yapamadan Musaddık ne tasarladıklarını fark etti. Kendini ve hükümetini ko­rumak için yapabileceği tek şeyi yaptı. 16 Ekim 1952’de, Bri­tanya Büyükelçiliği’nin kapatılması ve tüm görevlilerinin ülke­den yollanması emrini verdi. Aralarında, darbeyi organize eden istihbarat ajanları da vardı.

Bu durum Britanyalıların silahlarını elinden almıştı. Gizli ajanları İran’dan kovulmuş, Truman’ın muhalefeti istilayı im­kânsız kılmış ve uluslararası kuruluşlar araya girmeyi reddet­mişlerdi. Britanya hükümeti, yurtdışındaki en kıymetli varlıkla­rını, çeşitli diplomatik telgraflara göre “vahşi”, “fanatik”, “saç­ma”, “gangster-gibi”, “tamamıyla vicdansız” ve “açıkça denge­siz” olarak gördükleri bir adamın yönetimi altındaki geri kalmış bir ülkeye kaybetmenin sersemletici ihtimaliyle karşı karşıyaydı.

Çağdaş Iran, Musaddık gibi pek az şahsiyet ortaya çıkarmış­tır. Anne tarafından kökleri Pers krallığından gelmeydi. Babası seçkin bir aşirettendi ve yirmi yıldan fazla bir süre İran’ın ma­liye bakanlığını yapmıştı. Kendisi Fransa ve İsviçre’de okudu, bir Avrupa üniversitesinden hukuk doktorası alan ilk İranlı idi. Başbakan seçildiğinde arkasında bir ömürlük siyasi dene­yim vardı.

Musaddık aynı zamanda oldukça duygusal bir adamdı. İran’ın yoksulluğu ve perişanlığı hakkında konuşmalar yaptı­ğında gözlerinden yaşlar akardı. Parlamentoya hitap ederken birkaç kez yere yığılınca, Newsweek ona “baygın fanatik” adını takmıştı. Bir kısmı bedensel, geri kalanı ise bilinmeyen kökenli birçok rahatsızlıktan muzdaripti ve konuklarının ona yakınlık duymasını sağlayan yatakta ağırlama alışkanlığına sahipti. Titiz dürüstlüğü ve aşırıya kaçan pintiliği -çift taraflı mendilleri kul­lanmadan Önce ikiye ayırırdı- onu Ortadoğu siyasetinde epey sıradışı yapıyor ve halkının gözünde muazzam derecede sevimli kılıyordu. 1952 Ocak’ın da Time dergisi onu Winston Churchill, Douglas MacArthur, Harry Truman ve Dwight Eisenhower’ı ge­ride bırakarak yılın adamı seçti. Onu “dikkafalı bir fırsatçı” ama aynı zamanda “İran’ın George Washington’u” ve “tarihî ırkının asırlardır yetiştirdiği en meşhur adam” olarak ilan etti.

Musaddık’ın Tahran’daki Britanya Büyükelçiliği’ni kapatma­sının üzerinden iki hafta bile geçmeden, Amerikalılar sandığa gidip Eisenhower’ı başkanları olarak seçtiler. Bundan kısa bir süre sonra Eisenhower, Dulles’ın dışişleri bakanı olacağını ilan etti. Britanya hükümetini sarmış olan hüzün birden dağılmaya başladı.

Bu sırada Ortadoğu’daki CIA operasyonlarının şefi Kermit Roosevelt, İran’a bir ziyaretin ardından eve dönerken tesadü­fen Londra’dan geçmekteydi. Orada buluştuğu Britanyalı mes­lektaşları ona olağanüstü bir teklif sundular. İran’da artık ken­dilerinin yapamayacağı darbeyi CIA’in yürütmesini istiyorlardı ve Roosevelt’in “muharebe planı” olarak adlandırdığı şeyi şim­diden hazırlamışlardı.

Akıllarındaki, Musaddık’ın devrilmesinden başka bir şey de­ğildi. Dahası, gecikerek zaman kaybetmeyi anlamsız bulmaktaydılar. Derhal başlamak istiyorlardı. Tasarının hükümetim­den izin gerektirdiğini ve sonucun ne olacağından tam olarak emin olmadığımı açıklamam gerekti. Britanyalı meslektaşları­ma söylediğim gibi, emindim ki, Truman ile Acheson’un so­nuna gelmekte olan idaresinden onay alma olasılığımız sıfır­dı. Fakat yeni Cumhuriyetçiler çok farklı olabilirdi.

Britanyalı yetkililer darbeyi bir an önce başlatmak için o ka­dar sabırsızlanıyorlardı ki, göreve başlama törenini bile bekle­meden Eisenhower’a önermeye karar verdiler. En üst istihbarat ajanlarından Christopher Montague Woodhouse’ı, davalarını Dulles’a açıklamak üzere Washington’a yolladılar. Woodhouse ve diğer Britanyalı yetkililer -Musaddık’ın Britanyalı bir petrol şirketini devletleştirdiği için azledilmesi- savlarının Amerikalı­ları harekete geçirmek için yeterli olmayacağını biliyorlardı. Başka bir sav bulmalıydılar. Ne olması gerektiğini bulmak için çok kafa yormak gerekmedi. Woodhouse Amerikalılara, Mu­saddık’ın İran’ı Komünizme yönlendirdiğini söyledi.

Normalde bu savı savunmak zor olabilirdi. İran’da Tudeh adında komünist bir parti mevcuttu ve ülkedeki tüm diğer par­tiler gibi o da petrolün devletleştirilmesi projesine destek ver­mekteydi. İnançlı bir demokrat olan Musaddık, Tudeh’in ser­bestçe faaliyet göstermesine izin veriyor fakat programını be­nimsemiyordu. Aslında komünist öğretiden nefret ediyordu ve komünistleri kararlı bir şekilde hükümetinin dışında tutuyor­du. Tahran’da Tudeh’i izlemekle görevli Amerikan diplomatı tüm bunları görüyordu ve Washington’a partinin “iyi örgütlen­miş ama pek kuvvetli olmadığını” bildirdi. Yıllar sonra Iran Amerikalısı bir ilim adamı, Tudeh’in 1953’teki durumu hakkın­da etraflı bir araştırma yaptı ve “Amerikalıların, Musaddık ile Tudeh arasında bulunduğundan endişelendikleri işbirliğinin ve karşılıklı güvenin varolması imkânsızdı” sonucuna vardı.

Darbenin düzenleyicilerinin algıladığı Tudeh tehlikesi gerçek değildi. Parti, devlet çapındaki gücü elinde tutmak için gere­ken rakamlara da, popülerliğe de, tasarıya da sahip değildi…[Darbeyi düzenlemek için] verilen bu kararın görünüşe göre gerçeklerle çok az, dönemin ideolojik zorunluluklarıyla ise epey alakası vardı: Soğuk Savaş.

Woodhouse Dulles’a, Musaddık’ın iktidardan indirilişini Ko­münizmin “geri püskürtülüşü” olarak gösterebileceği fikrini verdi. Ancak Dışişleri Bakanlığı hükümet devirecek kabiliyete sahip değildi. Dulles bunu yapmak için ClA’i görevlendirmek durumundaydı. Savaş sırasında işleyen Stratejik Hizmetler Da-iresi’nin yerini alması için 1947’de kurulan C1A, hâlâ yeni bir teşkilattı. Truman CIA’i istihbarat toplamak ve ayrıca Avru­pa’da komünizm karşıtı siyasi partileri desteklemek gibi gizli kapaklı harekâtları yürütmesi için kullanmıştı. Fakat o da Dı­şişleri Bakanı Acheson da hiçbir zaman ClA’e -veya başka bir örgüte- yabancı bir hükümeti devirme emri vermemişti.

Dulles’ın böyle çekinceleri yoktu. İki etken onu, CIA’i bu şe­kilde kullanma konusunda iyice heveslendirmekteydi. İlki se­çeneklerin kısıtlı olmasıydı. Bir Amerikan başkanının uzak topraklan istila edip ele geçirmek için asker gönderebileceği günler çok geride kalmıştı. Yeni bir dünya kuvveti, yani Sov­yetler Birliği, Birleşik Devletler’i dengede tutuyor ve yabancı hükümetleri devirme özgürlüğünü şiddetle kısıtlıyordu. Ame­rikan istilası, bu devler arasında nükleer faciaya tırmanacak bir çatışmaya sebep olabilirdi. Dulles CIA’de ihtiyacı olan gere­ci, askerî zorlamalara gerek kalmadan dünya hakimiyetinin dengesini kaydırabileceği bir yol bulduğunu düşünüyordu.

ClA’e başvurmanın Dulles için bir başka büyük çekiciliği var­dı. Yöneticisiyle mükemmel bir uyum içinde çalışabileceğini bi­liyordu, çünkü yönetici erkek kardeşi Allen’dı. Bu Amerikan ta­rihinde, dış politikanın aleni ve gizli kollarım kardeşlerin yürüt­tüğü ilk ve tek dönemdir. Aralarında hiçbir çatlak olmadan, Dı­şişleri Bakanlığı’nın diplomatik kaynakları ile ClA’in gizli hare-kâtlardaki gelişmekte olan becerisini birleştirerek çalıştılar.

Darbenin başlatılmasından önce, Dulles kardeşlerin Başkan Eisenhower’ın onayına ihtiyacı vardı. Bu kolay bir pazarlama de­ğildi. Ulusal Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1953’teki toplantısında, Eisenhower, “bu ezilmiş ülkelerdeki insanların bizden nefret etmek yerine bizi sevmelerini sağlamanın” neden mümkün ol­madığı konusunda merakını dile getirdi. Dışişleri Bakanı Dulles Musaddık’ın komünist olmadığını teslim etti ancak “öldürülme­si veya iktidardan indirilmesi durumunda, İran’da siyasi bir boş­luk oluşabilir ve komünistler kolaylıkla yönetimi devralabilir,” diye iddia etti. Eğer bu olursa, diye ikaz etti, “hür dünya İran petrol üretiminin ve rezervlerinin sağladığı muazzam varlıktan mahrum olmakla kalmayacak, üstüne bir de… Ortadoğu’nun di­ğer bölgeleri, dünyanın petrol rezervlerinin yüzde altmışı kada­rıyla beraber, Komünizmin pençesine düşecektir.”

Dulles’ın hayatı boyunca devam eden iki saplantısı vardı: Komünizmle savaşmak ve çokuluslu şirketlerin haklarını sa­vunmak. Onun aklında bunlar, tarihçi James A. Bill’in yazmış olduğu gibi, “iç içe geçmişti ve karşılıklı olarak birbirini güç­lendirmekteydi.”

Amerika’nın Musaddık hükümetinin azledilişini destekleme kararının petrol kaygılarıyla ilgili olduğu şüphesizdir… Bazıla­rı o tarihlerdeki petrol bolluğuna bakarak Amerika’nın İran petrolüne karşı ilgisiz olduğunu ileri sürse de, Ortadoğu tari­hi göstermektedir ki Birleşik Devletler, bolluk olsun olmasın petrole erişim yollarını hep aramıştır… Komünizm ile petro­lün erişilebilirliği hakkındaki kaygılar iç içe geçmişti. İki kay­gı birlikte, Amerika’yı doğrudan müdahale politikasına itti.

Ulusal Güvenlik Konseyi’nin marttaki toplantısının ardın­dan darbe planlanmasına ciddi şekilde başlandı. Britanyalı meslektaşlarıyla istişare içinde olan Ailen Dulles, Fazlullah Zahidi isimli emekli bir generali darbenin sözde lideri olarak seçti. Ardından Tahran’daki CIA merkezine “Musaddık’ın dü­şüşünü sağlayacak herhangi bir şekilde” kullanılmak üzere 1 milyon dolar gönderdi. John Foster Dulles, Tahran’daki Ame­rikan Büyükelçisi Loy Henderson’u, darbeyi yürütmeye yar­dım etme ihtimali olan İranlılarla iletişim kurması için yön­lendirdi.

CIA’den Donald Wilber ve Britanya Gizli İstihbarat Servi-si’nden Norman Darbyshire adlı iki gizli ajan, o ilkbaharı Kıb­rıs’ta darbe için bir plan oluşturarak geçirdiler. Bu plan, ne bu iki ülkenin ne de herhangi başka bir ülkenin daha önce yaptı­ğı bir plana benziyordu. Bu ajanlar bir cerrahın soğukkanlı he-saplılığıyla Musaddık’ı halkından koparmak için entrikalar kurdular.

Planlarına göre, Amerikalılar, “halkta Musaddık ile hükü­metine karşı düşmanlık, güvensizlik ve korku uyandırmaları, yaymaları ve geliştirmeleri” için gazetecilere, editörlere, Müs­lüman vaizlere ve diğer fikir adamlarına 150.000 dolar rüşvet dağıtacaklardı. Ardından Musaddık’ın parmağı varmış gibi göstererek, dinî şahsiyetlere ve diğer saygıdeğer İranlılara kar­şı “gösteri saldırıları” gerçekleştirmeleri için eşkıyalar tutacak­lardı. Bu sırada General Zahidi, “fazladan dostlar kazanması” ve “anahtar insanları etki altına alması” için, daha sonra 135.000 dolar olarak belirlenen bir miktar para alacaktı. Plana göre, İran parlamentosunun üyelerini rüşvetle ikna etmek için bütçeye ayrıca haftada 11.000 dolar eklenecekti. “Darbe gü-nü”nde, binlerce paralı gösterici bir araya gelecek ve parla­mentodan Musaddık’ı görevden almasını talep edecekti. Parla­mento ise “sözde resmî” bir oylamayla talebi yerine getirecek­ti. Direnmesi halinde, General Zahidi’ye bağlı askerî birimler Musaddık’ı tutuklayacaklardı.

Planın bir kopyası eline ulaştığında, Dışişleri Bakanı Dulles, “O deli Musaddık’dan demek bu şekilde kurtulacağız!” diye sevinçle bağırdı.

Fikir herkes tarafından kabul görmemişti. Bazı C1A görevli­leri ona karşıydı ve bunlardan biri olan Tahran’daki CIA mer­kezinin şefi Roger Goiran, istifa edecek kadar ileri gitti. Dışiş­leri Bakanlığındaki İran uzmanları, harekâtın hemen Öncesine kadar plandan haberdar dahi edilmediler. Zira Dışişleri Bakan-hgı’nın arşivleri Truman zamanında İran Büyükelçisi olan Henry Grady’nin Musaddık’ın “bu ülke halkının yüzde 95 ila 98’inin desteğine sahip” olduğunu bildiren raporlarıyla ve Grady’nin patronu Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı George McGhee’nin, Musaddık’m “muhafazakâr” ve “vatansever bir İran milliyetçisi” olduğunu, “sosyalizm ya da komünizme bağ­lanmak için bir sebebi” olmadığını düşünen raporlarıyla dolup taşmaktaydı.

Bunlardan hiçbirinin Dulles’ın üzerinde en küçük bir etkisi yoktu. Hakikatleri sakince gözden geçirmek yerine en derin içgüdüsünü dinleyerek, Musaddık’m azledilişinin iyi bir fikir olduğuna inanıyordu. Farklı fikirlere sahip olanlara da hiç da­nışmadı.

Amerikan basını, kod adı Ajax Operasyonu olan İran Darbe-si’nde, mühim bir yardımcı rol oynadı. Bir avuç gazete ve dergi Musaddık hakkında olumlu makaleler yayımladı, ancak bun­lar sadece istisnaydı. New York Times ondan sık sık diktatör diye söz etti. Diğer gazeteler onu Hitler ve Stalin’le karşılaştır­dılar. Newsweek, onun yüzünden İran’ı komünistlerin “ele ge­çirmekte olduğunu” belirtti. Time onun seçilişini “Çin’in Kı­zıllar tarafından zapdedilişinden beri antikomünist dünyadaki en kötü felaket” olarak adlandırdı.

CIA’in Musaddık’a karşı darbeyi yönetebilecek kıdemli bir ajanını bu tehlikeli ve gizli görev için Tahran’a göndermesi ge­rekmekteydi. Otuz yedi yaşında, Harvard mezunu ve teşkilatın bir numaralı Ortadoğu uzmanı olan Kermit Roosevelt tam Ai­len Dulles’in aradığı adamdı. Üstelik tarihin bir lütfuyla, ya­rım asır önce Birleşik Devletler’i “rejim değişikliği” devrine sokmakta rol oynamış olan Başkan Theodore Roosevelt’in de torunuydu.

Roosevelt 19 Temmuz 1953’te uzak bir sınırdan geçerek İran’a sızdı ve yıkıcı çalışmaları için derhal kolları sıvadı. İran’ı alevler içinde bırakması sadece birkaç gününü aldı. İranlı ajanlardan oluşan bir ağ kullanarak ve büyük miktarda paralar savurarak tamamen yapay bir Musaddık karşıtlığı dalgası baş­lattı. Parlamentonun üyeleri Musaddık’a olan desteklerini geri çekerek ona azgın ithamlarda bulundular. Dinî önderler ona ateist, Yahudi ve kâfir diye hitap ettikleri konuşmalar yaptılar. Gazeteler, onu bir eşcinselden Britanya emperyalizminin bir ajanına kadar bir sürü şey olarak betimleyen makaleler ve karikatürlerle dolup taştı. Musaddık bu işte görünmeyen bir par­mak olduğunu anladı ama demokrasiye o kadar derinde yatan ve belki de abartılı bir inancı vardı ki, bunu bastırmak için hiçbir şey yapmadı.

Tarihçi Fahrettin Azimi yıllar sonra, “Musaddık’ın siyasi ve toplumsal haklar ile Özgürlüklere destek vermeye ve saygı duymaya and içerek kendini adamış oluşu ve hukukun olağan sürecinde akmasına müsaade edişi, düşmanları için büyük öl­çüde yararlı olmuştur,” diye yazdı.

Yine de ağustos ayının başında Musaddık CIA’in planını bozmak için bir adım attı. Yabancı istihbarat ajanlarının parla­mento üyelerine rüşvet vererek ona karşı bir güvensizlik hare­keti yürüttüklerim öğrendi ve onları hüsrana uğratmak ama­cıyla parlamentoyu dağıtıp yeniden seçime gitmek için refe­randum düzenledi. Bu sefer demokratik ilkelerini bir tarafa bı­rakıp “evet” oyları ile “hayır” oyları için farklı oy sandıkları kullandı. Sonuç ezici derecede olumluydu. Düşmanları onu suçlamalara boğuyordu ancak o bir defa daha kazanmıştı. Par­lamentonun rüşvet almış üyeleri artık CIA’in tasarısını uygula­yarak onu “sözde resmî” bir oylamayla uzaklaştıramazlardı, zi­ra artık bir parlamento yoktu.

Roosevelt ortaya çabucak ikinci bir plan çıkardı. Şah Muham-med Rıza’nın, Musaddık’ı görevden alarak yerine General Zahi-di’yi atayan bir ferman imzalamasını ayarlayacaktı. Bu süreç de “sözde resmî” olarak tarif edilebilirdi, çünkü İran yasalarına gö­re sadece parlamentonun başbakan seçme ve görevden alma yetkisi vardı. Roosevelt, başka özelliklerinin yanı sıra ülkenin en iyi eğitimli hukuk alimi olan Musaddık’ın fermana karşı çı­kıp azledilmeyi reddeceğini biliyordu. Böyle bir durum için de planı hazırdı. İmparatorluk muhafızlarından oluşan bir birlik fermanı iletecek, Musaddık karşı çıkınca da onu tutuklayacaktı.

Bu plandaki büyük engelin şahın kendisi olduğu kısa sürede anlaşıldı. Şah kendisini sadece bir kukla konumuna getiren Musaddık’dan nefret ediyordu ama bir entrikaya dâhil olarak tahtını kaybetmekten de ölesiye korkuyordu. Gece geç saatte, kraliyet sarayının yakınlarında park etmiş bir arabanın arka koltuğunda gerçekleştirilen bir dizi toplantıda, Roosevelt dar­beye katılması için şahı ikna etmeye çalıştı ama sonuç alamadı. Yavaş yavaş baskıyı artırdı. Önce şahın kuvvetli iradeye sahip ikiz kızkardeşi Eşrefin Fransız Rivierası’ndan memlekete dön­mesini ve kardeşini ikna etmeye çalışmasını ayarladı; Eşref bir miktar para ve söylentiye göre bir vizon manto karşılığında bu­na razı oldu. Bu yaklaşım başarısız olunca Roosevelt İranlı iki ajanını, şahı entrikanın sağlam olduğuna ve mutlaka başarıya ulaşacağına ikna etmek için yolladı. Şahın kararsızlığı bunlara rağmen sürmekteydi. Sonunda Roosevelt olayı sonuçlandırmak için İran’da yıllarca seçkin bir askeri birliğe komuta etmiş -ve oğlu kırk yıl sonra Irak’taki Kum Fırtınası’nı yönetecek- olan atılgan kişilikli General Norman Schwarzkopf u çağırdı.

Şah Schwarzkopf’u saraydaki bir balo salonunda ağırladı, ancak ilk başta konuşmayı reddetti. El kol işaretleriyle konu­ğuna, duvarlarda veya tavanda mikrofonların saklı olabilece­ğinden korktuğunu anlattı. Neticede iki adam bir masayı salo­nun ortasına çekip üstüne tırmandılar. Schwarzkopf, muhte­melen fısıltıyla hem Britanya hem de Birleşik Devletler Kuv-vetleri’nin bu planın arkasında olduğunu ve şahın işbirliği yapmak dışında bir seçeneğinin olmadığını açıkladı. Şah yavaş yavaş razı oldu. Ertesi gün Roosevelt’e, akabinde Hazar Deni-zi’ndeki sığınağına gidebilmesi şartıyla fermanları imzalayaca­ğını söyledi.

“işlerin ters gitmesi durumunda, ben ve İmparatoriçe doğru Bağdat’a uçacağız,” diye açıkladı.

Bunun darbeye fevkalade bir sadakat gösterisi olduğu söyle­nemezdi, ancak Roosevelt için yeterliydi. Fermanları sağlama aldı ve Musaddık’ı görevden alan fermanı 14 Ağustos akşa­müstü, entrikanın bir parçası olan, imparatorluk Muhafızları­nın kumandanı Albay Nimetullah Nasıri’ye verdi. Naşiri o ge­ce geç saatte kendi adamlarından oluşan bir birlikle Musad-dık’ın evine yollandı. Uşağa derhal başbakanı görmesi gerekti­ğini söyledi.

Derken sadık askerlerden oluşan bir grup, Nasıri’yi büyük bir şaşkınlığına uğratarak, gölgelerden fırladı, etrafını sardı ve onu tutukladı. Musaddık entrikadan tam vaktinde haberdar olmuştu. Onu tutuklaması gereken adamın kendisi tutuklan­mıştı.

Ertesi sabah şafak sökerken Tahran Radyosu, hükümetin, şah ile “dış unsurlar” tarafından girişilen bir darbe teşebbüsü­nü başarıyla bastırdığını ilan etti. Şah bu haberi Hazar’daki sı­ğınağında aldı ve söylediği şekilde davrandı. İmparatoriçe Sü­reyya’yla birlikte Beechcraft’ine atladığı gibi Bağdat’a uçtu. Oradan, Roma’ya bir uçuş yakaladı. Amerikalı bir muhabir ona İran’a dönmeyi düşünüp düşünmediğini sorduğunda ise, “Büyük ihtimalle ama yakın zamanda değil,” yanıtını verdi.

Ancak Roosevelt kolayca yılmıyordu. İranlı ajanlardan olu­şan, erişimi kapsamlı bir ağ kurmuş ve buna muazzam miktar­larda para yatırmıştı. Birçoğunun, özellikle de polislerden ve ordudan olanların, marifetlerini göstermeye fırsatı henüz ol­mamıştı. Amerikan Büyükelçiği’nin altındaki yeraltı sığına­ğında oturarak seçeneklerini gözden geçirdi. Memlekete dön­mek en aşikâr olandı. ClA’deki amirlerinden kendisini bu se­çeneğe teşvik eden bir telgraf bile aldı. İtaat etmek yerine, en iyi iki İranlı casusunu çağırıp Musaddık’ı devirmek için yeni bir girişimde daha bulunmaya kararlı olduğunu açıkladı.

Bu iki ajanın Tahran’daki sokak çeteleriyle çok sıkı bağlantı­ları vardı ve Roosevelt onlara, bu çeteleri kentin çeşitli yerle­rinde gösteriler başlatmak için kullanmak istediğini açıkladı. Ancak ajanlar tutuklanma riskinin çok artması yüzünden bun­dan böyle ona yardım edemeyecekleri yanıtını vererek Roose-velt’i hüsrana uğrattılar. Bu Roosevelt’in yeni planı için ölüm­cül olabilecek bir darbeydi. Gizli ajanların en geleneksel biçi­miyle karşılık verdi. Öncelikle iki ajana, onun için çalışmaya devam etmelerine karşılık 50.000 dolar teklif etti. Hâlâ etki­lenmemişlerdi. Derken Roosevelt pazarlığının ikinci kısmına geçti: reddederlerse, onları öldürecekti. Bu, fikirlerini değiştir­meye yetti. Büyükelçilikteki sığınaktan nakit dolu bir çanta ve tazelenmiş bir yardım etme hevesiyle ayrıldılar.

O hafta, Tahran’ı bir şiddet dalgası sardı. Eşkıyalardan olu­şan çeteler sokaklarda deli gibi koşarak dükkân vitrinlerini kırıyor, camilere kurşun sıkıyor, geleni geçeni dövüyor, “Musad-dık ve Komünizm çok yaşasın!” diye bağırıyorlardı. Başka eş­kıyalar ise şaha bağlılıklarını ilan ederek bunlara saldırıyorlar­dı, iki hizbin de önderleri aslında Roosevelt için çalışıyorlardı. Roosevelt ülkenin kaosa sürüklenmekte olduğu izlenimini vermek istiyordu ve fevkalade başarılı oldu.

Destekçileri Musaddık’ın lehine gösteriler düzenlemeye yel­tendiler, ancak demokratik içgüdüleri bir kez daha Musad­dık’ın safça davranmasına sebep oldu. Sokak siyasetini hor gö­rüyordu ve ona sadık olan siyasi partilerin önderlerine çatış­maya katılmama emri verdi. Ardından düzen sağlamaları için, Önderlerinin Roosevelt tarafından satın alınmış olduğunu fark etmeyerek polis birimleri gönderdi. Polislerin bazıları bastır­maları gereken göstericilere katıldı.

Komutası altında birkaç yüz militan olan Tudeh parti lider­leri, Musaddık’a bir son dakika teklifinde bulundular. Silahlan yoktu, ancak eğer Musaddık bunu temin ederse rejimini yok etmeye çalışan güruhlara saldıracaklardı. Yaşlı adam dehşete düşmüştü.

“Siyasi bir partiyi silahlandırmaya razı olacak olursam,” de­di Tudeh liderine öfkeyle, “Allah sağ kolumu alsın!”

Roosevelt, en kritik gün olarak 19 Ağustos Çarşamba’yı seç­ti. O günün sabahı, binlerce gösterici Musaddık’a istifa çağrı­sında bulunarak sokaklarda terör estirdi. Tahran Radyosu’nu ele geçirdiler ve hükümet yanlısı bir gazetenin ofislerini ateşe verdiler. Öğleyin Roosevelt’in kumandanlarına rüşvet verdiği askerî ve polis birimleri çatışmaya katılarak Dışişleri Bakanlığı’nı, merkezî polis karakolunu ve ordu genelkurmay karargâ­hını kasıp kavurdular.

Tahran şiddet ile anarşinin içine düşerken Roosevelt büyü­kelçilikteki sığınağından sakince çıktı ve arabasını General Zahidi’yi barındıran gizli eve sürdü. Generalin, İran’ın seçilmiş kurtancısı olarak rolünü oynama vakti gelmişti. Sevinçli taraf­tarlarından oluşan bir grupla beraber Tahran Radyosu’na gide­rek ve “Şah’ın emriyle meşru başbakan” olduğunu ulusa ilan ederek rolünü hevesle oynadı. Buradan, zevkten dört köşe olmuş bir hayran kalabalığının beklediği Orduevi’ndeki geçici karargâhına doğru yola çıktı.

Günün sonuncu çarpışması, Musaddık’ın evini kontrol altı­na almak içindi. Saldırganlar iki saat boyunca eve hücum et­meye çalıştılar ama içeriden, makinalı tüfeklerinden gelen yıl­dırıcı bir yaylım ateşiyle karşılaştılar. Düzinelerce adam vurul­du. Nihayet entrikanın parçası olan bir kumandan tarafından gönderilen bir dizi tankın meydana çıkmasıyla işler yoluna girdi. Tanklar içeriyi ardarda bombardımana tuttular. Nihayet direniş zayıfladı ve bitti. Bir müfreze dikkatlice eve girdi. Sa­vunucular, azledilmiş önderlerini de alarak arkadaki bir du­vardan atlayıp kaçmışlardı. Dışarıdaki kalabalık içeriyi yağma edip ardından evi ateşe verdi.

Olaylardaki bu ani değişik herkesten çok şahı hayrete dü­şürmüştü. Roma’daki otelinde akşam yemeği yemekteyken muhabirler içeri dalıp ona Musaddık’ın devrildiği haberini verdiler. Şahın dili birkaç dakikalığına tutuldu.

“Bu doğru olabilir mi?” diye sordu sonunda.

Bunu takip eden günlerde, şah memleketine döndü ve alela­cele terk etmiş olduğu Tavuskuşu Tahtını geri aldı. Musaddık teslim oldu ve tutuklandı. General Zahidi İran’ın yeni başba­kanı oldu.

Roosevelt, Tahran’dan ayrılmadan önce şaha veda etme amaçlı bir ziyarette bulundu. Bu defa kaçamak şekilde dışarıda bir arabada değil, sarayın içinde buluştular. Bir uşak votka ge­tirdi ve şah kadehini kaldırdı.

“Tahtımı Allah’a, halkıma, orduma – ve size borçluyum,” dedi.

Roosevelt ile şah birkaç dakika sohbet ettiler, ancak söyle­necek çok şey yoktu. Derken yeni Başbakan General Zahidi onlara katıldı. Bu üç adam, o haftanın patırtılı olaylarının ar­dında yatan gerçeği bilen az sayıdaki insanın arasındaydı. Üçü de, Iran tarihinin akışını değiştirdiklerini biliyordu.

“Artık hepimiz gülümsüyorduk,” diye yazdı Roosevelt ar­dından, “oda, sıcaklık ve dostlukla dolmuştu.”

Bu Gıcıktan Kurtulmak

Guatemala tarihinde katılımın en fazla olduğu cenaze, yirmi dört yıl önce ölmüş bir adam için yapıldı. Guatemala City’nin sokaklarına 100.000’i aşkın insan dökülmüş, mezarlığı tıklım tıklım doldurmuşlardı. Birçoğu tören alayına kırmızı karanfil­ler atarak “Jacobo! Jacobo!” diye feryat ediyordu. Bazıları, özellikle de gömmekte oldukları devlet adamını hatırlayacak yaşta olanlar, duygu yoğunluğundan kendilerinden geçiyor­lardı.

Kalabalığın içinde, gözyaşlarını tutmaya çabalayan, yetmiş yaşındaki bir adam, “Tek bildiğim, onun hükümetinin zama­nında zulüm olmadığıdır” dedi. “Sonra insanlar ölmeye başla­dılar.”

Jacobo Arbenz Guzman, Guatemala’nın 1944’ten 1954’e ka­dar süren “demokratik bahan”nda ülkeyi idare etmiş iki baş­kandan ikincisiydi. CIA’in onu azledişini ve anavatanından sü­rüşünü takip eden yıllar boyunca Arbenz hakkında olumlu konuşmak veya kaderine yanmak tehlikeliydi. Yalnız öldü, unutulmuştu. Halkı ancak 20 Ekim 1995’te, vücudundan geri­ye kalanlar Guatemala’ya getirilip gömüldüğünde onu onur­landırma fırsatına kavuştu. Bunu, dile getirilememiş bir ızdıra-bın yarattığı ateşlilikle yaptı.

Arbenz 1951’de, Muhammed Musaddık adlı bir başka milli­yetçinin İran’ın başbakanı olduğu yıl göreve geldi. İkisi de, se­falet derecesinde yoksul ve demokrasinin nimetlerinden yeni yeni faydalanmaya başlayan iki ülkenin önderliklerini devral­dılar. İkisi de dev birer yabancı şirketin gücüne meydan oku­du. Şirket itiraz haykırışları içinde hükümeti komünist eğilim­li olmakla suçladı. Dışişleri Bakanı John Foster Dulles da aynı fikirdeydi.

Pek az şirket, Birleşik Devletler hükümetiyle United Fru-it’un 1950’Ierde olduğu kadar iç içe olmuştur. Dulles yıllarca şirketin baş hukuk danışmanıydı. CIA başkanı olan kardeşi Ailen da şirket için yasal görevler üstlenmişti ve hisse senetle­rinin önemli bir kısmına sahipti. Amerika Dışişleri Bakan Yar­dımcısı John Moors Cabot şirketin büyük hissedarlarındandı. Dışişleri Bakanlığı’nda uluslararası güvenlik meselelerinin yö­neticisi ve United Fruit’un da bir zamanlar başkanlığını yap­mış olan kardeşi Thomas Dudley de hissedarlar arasındaydı. Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Başkam General Robert Cutler, şirketin yönetim kurulunun eski başkanıydı. Dünya Banka-sı’nın Başkanı John J. McCloy eski bir yönetim kurulu üyesiy­di. Hem Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Walter Bedeli Smith hem de Kosta Rika’nın Amerikan Büyükelçisi Robert Hill, devlet görevlerinden sonra yönetim kuruluna gireceklerdi.

United Fruit, 20. yüzyılın ilk yansında Guatemala’da büyük kazançlar sağladı çünkü Guatemala hükümetinin müdahalesi olmadan faaliyet gösterebiliyordu. Diktatörlerle yapılan tek ta­raflı anlaşmalarla verimli topraklar üzerinde tasarruf hakkı el­de edip bu topraklara el koyuyor ve ardından da çiftlikleri, vergi ve işçi haklan gibi sıkıntılar çekmeksizin kendi şartlarıy­la işletiyordu. Bu sistem egemen olduğu sürece John Foster Dulles gibi adamlar Guetamala’yı “dost” ve “istikrar sahibi” bir ülke olarak gördüler. Yeni bir tür hükümet ortaya çıkıp şir­kete meydan okumaya başlayınca görüşleri değişti.

Tipik bir Latin Amerika caudillo’su* olan Jorge Ubico’nun

himayesindeki United Fruit, Guatemala’da, 1930-40’larda onüç yıl boyunca zenginleşmeyi sürdürdü. Bir tarihçiye göre Ubico, “toplumsal, ekonomik ve siyasi ideolojisi kendininkin-den daha ilerici olan herkesi komünist olarak nitelerdi” ve “sadece orduya, zengin yerli toprak sahiplerine ve yabancı şir­ketlere güvenirdi.” Bu şirketlerin en önde geleni, Guatema­la’da onbinlerce tam ve yarı zamanlı iş imkânı sağlayan United Fruit idi. Ubico, United Fruit’u imtiyaz sözleşmeleri sağanağı­na tuttu. Sözleşme görüşmelerinden birini Ubico’nun adamları 1936’da bizzat Dulles’la yapmışlardı. Söz konusu sözleşme, Ti-quisate’deki verimli Pasifik ovasında yer alan devasa bir arazi­yi doksan dokuz yıllığına şirkete kiraya veriyor, kiranın süresi boyunca tüm vergilerden muaf olacağını da garanti ediyordu.

Ubico’nun haşin yönetimi devam ettikçe Guatemalalılar hu-zursuzlanmaya başladılar. Yeni ortaya çıkmaya başlayan orta sınıf, İkinci Dünya Savaşı’nın estirdiği demokratik havadan ve Meksikalı Lazaro Cardenas ile Amerikalı Franklin D. Roose-velt gibi reformcu başkanlardan ilham alarak değişim arayışı­na başladı. 1944 senesinin yazı ve sonbaharı boyunca öğret­menlerin yönlendirdiği binlerce gösterici, sokak protestoları furyası başlattılar. Doruğa ulaştıkları sırada genç memurlar yıldırım gibi bir ayaklanma başlatıp eski rejimi deviriverdiler. Guatemala’nın kendi “Ekim Devrimi” yüz can kaybını geçme­yen bir bedelle başarılmıştı.

Birkaç ay sonra Guatemalalılar, ülkelerinin ilk demokratik seçimi için sandığa gittiler. Ezici bir farkla, ileri görüşlü genç bir öğretmeni, Juan Jose Arevalo’yu başkanları olarak seçtiler. Arevalo göreve başladığında, 15 Mart 1945’te umutlu ulusuna seslendiği ilk söylevinde Roosevelt’i ilham kaynağı olarak andı ve onun izinden gitmeye ant içti.

Geçmişte, çalışan insana karşı esaslı bir hoşgörü yoksunluğu süregelmiştir ve en zayıf adalet haykırışı dahi, ürkütücü bir salgının belirtilerini defeder gibi bertaraf edilmiş ve cezalan­dırılmıştır. Artık tarlalarda, dükkânlarda, askerî üslerde, ufak işletmelerde çalışan insanın hoşgörüldüğü bir devri başlatmak üzereyiz… Düzene adaleti ve insanlığı katmak üzereyiz, çünkü temellerinde adaletsizlik ve aşağılama olan bir düzen­den hayır gelmez.

Başkan Arevalo Guatemala’nın yeni demokrasisi için sağlam bir temel atmıştı ve ülkesini modern çağa sokmak için birçok şey yaptı. Altı yıllık idaresi sırasında Millet Meclisi ülkenin ilk sosyal güvenlik sistemini kurdu, işçi sendikalarının haklarını sağlama aldı, haftalık çalışma saatini kırk sekiz saat olarak be­lirledi ve hatta büyük toprak sahiplerine makul bir vergi bile koydu. Bu kanunların her biri United Fruit için bir engeldi. Şir­ket, yarım asırı aşkın süredir Guatemala’da kendi kurallarını koymaktaydı ve Arevalo’nun somutlaştırdığı milliyetçilik furya­sından hoşlanmıyordu. Elinden gelen her şekilde ona direndi.

Arevalo’nun görev süresi 15 Mart 1951’de sona erdi. Binler­ce insanın gözlerinin önünde başkanlık kuşağını seçilmiş ha­lefi Jacobo Arbenz’e teslim etti. İktidarın bu şekilde barış için­de başkasına devredilmesi Guatemala tarihinde ilkti. Ama Are­valo pek kutlama havasında değildi. Veda konuşmasında, hal­kı için daha fazlasını yapamamış olmaktan yakındı:

{*) ispanyolca siyasi/askeri lider — ç.n.

Roosevelt’le aynı milletten olan muz kodamanları, vatandaş­larına ihracatçıların muhterem aileleriyle yasal eşitlik sağla­yan bir Orta Amerika başkanının cüretine karşı isyan ettiler… Toy ve hayalci okul öğretmeni, ülkesinin başkanlığını yap­maktayken, demokrasi ve hürriyetin hayranlık uyandırıcı uluslararası öğretilerinin aslında ne kadar dayanıksız, narin ve güvenilmez olduğunu işte o vakit keşfetti. İşte o vakit, en derin umutsuzluk, acı ve nihayetinde infialle, uluslar arasın­daki ve insanlar arasındaki ilişkileri kanun veya ahlâk olmak­sızın yöneten isimsiz gücün baskısını hissettim.

Göreve yeni başlayan başkan bu baskıyı daha da derinden hissetmeye mahkûmdu. Arbenz, 1944’te Ubico’ya karşı ayaklan­maya öncülük edenler arasında yer alan otuz yedi yaşında bir albaydı, fakat hiçbir şekilde tipik Guatemalalı bir subay değildi.

Babası İsveç’ten göçmüş bir eczacıydı ve Jacobo daha çocukken intihar etmişti. Bu Jacobo’nun bilimadamı veya mühendis olma umudunu sona erdirmişti ama birbirine bağlı İsveç camiasından bir dostu, onun Askerî Akademi’ye girmesini ayarlamıştı. Orada fevkalade bir akademik sicil elde etti, boks ve polo sporlarında yüksek beceri gösterdi. Bunun yanı sıra mavi gözleri, san saçla­rıyla ve buna rağmen bir Latin profiline sahip oluşuyla çarpıcı derecede yakışıklıydı. Bir Orta Amerika atletizm yarışmasında, El Salvadorlu genç bir kadınla, üst tabakadan gelmesine rağmen tutkulu bir solcu olan Maria Cristina Vilanova’yla tanıştı. Evlen­melerinin ardından Maria onu, toplumsal bilinç ve siyasi hırs kazanmaya teşvik etti. Arbenz, ikisini de başkanlığı için “üç te­mel amaç” belirlediği göreve başlama söylevinde gösterdi:

Ülkemizi, yarı-sömürge ekonomisine sahip muhtaç bir ulus­tan ekonomik bağımsızlığa sahip bir ülkeye dönüştürmek; büyük ölçüde feodal bir ekonomiyle sınırlandırılmış Guate­mala’yı modern kapitalist bir devlete dönüştürmek ve bu dö­nüşümü halkımızın tümünün yaşam standardını en yüksek seviyeye ulaştıracak şekilde yapmak.

Bu çok kapsamlı bir gündemdi ve Başkan Arbenz uygulama­lara başladığı andan itibaren kendini Guatemala’nın ekonomi­sine egemen olan üç Amerikan şirketinin üçüyle de anlaşmaz­lık içinde buldu. Önce kamuya ait elektrik sistemi kurma tasa­rısını ilan etti. Bu durumda Electric Bond & Share’in sahip ol­duğu çok kârlı tekel kırılacaktı. Ardından dikkatini, başkentle Atlantik limanı Puerto Barrios arasındaki tek bağlantı dahil neredeyse ülkenin tüm tren hatlarına sahip olan International Railways of Central America’ya -Puerto Barrios limanının bü­yük kısmına da sahipti- çevirdi. Arbenz, başkente otoyol bağ­lantısı olan, herkese açık yeni bir derin su limanı inşa etmeyi önerdi. Derken, günümüzde de Guatemala’nın yoksulluğunun kökeninde olmaya devam eden zalimce dengesiz toprak sahip­liği düzenine meydan okuyarak United Fruit’u da tehdit eden kadastro yasasını geçirdi.

17 Haziran 1952’de Millet Meclisi’nden geçen Tarımsal Re­form Yasası, Guatemala’nın demokratik devriminin en parlak başarısıydı. Yasaya göre, hükümet 270 dönümü aşan mülkler-deki ekilmemiş tüm toprağa, sahiplerin kayıplarını toprağın belirtilen vergi değerine göre telafi ederek el koyup yeniden da­ğıtabilecekti. Bu, 220.000 dönümü aşkın, yani ülkenin ekilebi­lir topraklarının beşte biri kadarına sahip olup bunun da ancak yüzde 15’inden azını işleyen United Fruit’e doğrudan bir mey­dan okumaydı. Şirket, bu devasa, bereketli arazilere ileride or­taya çıkabilecek durumlar için ihtiyacı olduğunu söylemişti. Yüzbinlerce insanın toprak yoksunluğu yüzünden aç kaldığı bir ülkede, bu fena halde haksızlık gibi görünmekteydi.

Arbenz’in reformlarından en fazla etkilenen birbirine kenet­lenmiş bu üç şirket, Guatemala’yı onyıllarca kontrol etmişti. United Fruit ülkenin en büyük toprak sahibi ve özel işvereniy­di. International Railways of Central America’nm hisse senet­lerinin de yüzde 46’sına sahipti, böylece nakliye hizmetini ve Puerto Barrios’a epey elverişli fiyatlarda erişimi garanti etmiş oluyordu. Electric Bond & Share tren yolları ve muz çiftlikleri için elektrik üretiyordu. Üç şirketin Guatemala’da toplamda 100 milyon dolar yatırımı vardı. Arbenz onları bir dizi yeni ya­saya uymak zorunda bıraktı ve yetkilileriyle hissedarlarının birçoğu ondan nefret etmeye başladılar. Üçünü birden temsil eden New Yorklu avukat, John Foster Dulles da bunlardan bi­riydi.

1953’ün başlarında, Guatemala hükümeti, United Fruit’un Tiquisate’deki 119.000 dönümlük çiftliğinin 94.000 dönümlük ekilmemiş kısmına el koydu. Tazminat olarak, şirketin vergi için gösterdiği değer olan 1,2 milyon dolar önerdi. United Fruit idarecileri kimsenin bu değerleri ciddiye almadığını iddia ede­rek teklifi geri çevirdiler. 19 milyon dolar talep ettiler.

Çoğu Guatemalalı toprağın yeniden dağıtımını, henüz filiz­lenmeye başlayan demokrasinin ilk adımı olarak görmekteydi. Washington’dan ise işler epey farklı görünüyordu. Guatemala hükümeti United Fruit’un topraklarına el koymaya başladığı sıralarda şirketin birçok eski dostu Eisenhower yönetiminde etkili mevkilere gelmişti. Bu el koymaları yasadışı ve rezilce bulmakla kalmıyor, komünist etkinin kanıtı olarak da görü­yorlardı. Guatemala’nın Orta Amerika’daki geleneksel liderlik konumundan dolayı, orada başarılı olan bir reformun süratle başka ülkelere yayılmasından korkuyorlardı. Onların zihnin­de, United Fruit’u savunmak ve Orta Amerika’daki komüniz­mi yenmek tek bir hedef haline geldi. Bunu sadece Albenz’i devirerek başarabilirlerdi.

United Fruit Guatemala’daki efsanevi statüsüne 1911’de Honduras’ın Başkanı Miguel Davila’nın azledilişini tezgâhlamış ve Orta Amerika’daki en nüfuzlu şahıslardan biri haline gelmiş olan ileri görüşlü “Muzcu” Sam Zemurray’in önderliği sayesinde yükselmişti. Guatemala’nın demokrasiye yönelmesi­nin kısa süre ardından, 1944 senesinde, Zemurray bu reform­cu hükümetin şirketin başına dert açacağını sezmişti. Tehlike­de olan çok şey vardı ve Amerikan kamuoyunun arkasında ol­duğundan emin olmak istiyordu. Bir halkla İlişkiler uzmanı tutmaya karar verdi. Bu kişi Sigmund Freud’un yeğenlerinden biri ve yeni gelişmeye başlayan bu uzmanlık alanında baskın bir şahsiyet olan Edward Bernays’di.

Bernays çağdaş kitle psikolojisinin ilk üstadlarından biriydi. Kendini “halkla ilişkilerin babası” olarak tanımlamayı severdi, kimse de karşı çıkmazdı. Uzmanlığı “kitlelerin organize adet­lerinin ve fikirlerinin bilinçli ve ustaca idare edilişi” dediği bir şey üzerineydi. Zemurray’e, United Fruit’un Guatemala hükü­metini lekeleyecek bir kampanya başlatması önerisinde bulun­du. Bunun hükümeti zayıflatabileceğini ve belki de çöküşünü tetikleyecek olayları başlatabileceğini savundu.

Bernays, “Guatemala acımasız propagandaya tepki verebilir” diyerek kanaatini dile getirdi.

Daha önce hiçbir Amerikan şirketi Birleşik Devletler’de, yabancı bir ülkenin başkanının dibini oyma amaçlı propagan­da kampanyası yürütmemişti. Zemurray, United Fruit’un ilk olması konusunda isteksizdi. Derken 1951 Baharı’nda, Ber­nays ona ürkütücü haberler taşıyan bir mesaj gönderdi. Uzak diyar İran’ın reformcu lideri Muhammed Musaddık Angloiranian Petrol Şirketi’ni ulusallaştırarak inanılmazı yapmıştı. Bernays, pusulada “Guatemala da onu takip edebilir” diye yazmıştı.

Zemurray duymak istediğini duydu. Bernays’a kampanyayı başlatması için onay verdi ve sonuçlar kısa sürede ortaya çık­maya başladı. İlki New York Times’da, Guatemala’yı “kızıllara” kurban gitmekteymiş gibi betimleyen bir dizi makaleydi; Ber-nays’ın Times yayımcısı Arthur Hays Sulzberger’i ziyaret etme­sinin akabinde ortaya çıktılar. Ardından, Bernays’ın da kıla-vuzluğuyla, en önemli dergilerde Times dizisi gibi haberler çıktı. Sonra Bemays Guatemala’ya sözde basın seyahatleri dü­zenlemeye başladı. Bu seyahatlerden United Fruit hakkında övgü dolu, Guatemala’da Marksist diktatörlüğün ortaya çıkışı hakkında dehşet verici notlar gelmeye başladı.

Kongre’nin önde gelen üyeleri bu temalara tepkisiz kalma­dılar. Aralarında en açıksözlüsü, United Fruit’un zengin ettiği iki ailenin meyvesi olan Massachusetts Senatörü Henry Cabot Lodge’du. Adaşı olan dedesinin yarım asın aşkın süre önce Küba ve Filipinler’de Amerikan denetiminin sağlama alınma­sını sağladığı aynı mecliste, Lodge, Guatemalalı önderleri gizli komünistler olarak tasvir eden ağzı bozuk konuşmalar yaptı. O sırada Temsilciler Meclisi’nde, çoğunluk lideri ve istikbalin Meclis Başkanı John McCormack -o da, United Fruit’un nesil­lerce refah sağladığı Massachusetts’tendi— düzenli olarak söz alıp Guatemala’nın demokratik liderlerinin “Kremlin’in dün­yanın fethi tasarısına itaat ve hizmet etmeye” başladıklarına ve ülkelerini bir “Sovyet karakolu”na dönüştürmekte olduklarına dair tüyler ürpertici ikazlarda bulunuyordu.

Tarım Reformu Yasası kabul edildikten sonra bu söylem ye­ni bir zirveye ulaştı. Uluslararası iş hayatının yetiştirdiği ve Guatemala yaşamının gerçekleri konusunda tamamen cahil olan Washington’daki güçlü yetkililer, toprağın yeniden dağı­tılması fikrinin Marksist kökenli olduğunu düşünüyorlardı. “Soğuk Savaş toplumunun ürünleri olarak,” diye yazmıştır ta­rihçi Richard İmmerman, “komünistlerin egemenliği altında olmadığı takdirde hiçbir hükümetin bir Birleşik Devletler şirketine karşı bu kadar radikal önlemler almayacağının aşikâr olduğuna inanıyorlardı.”

Guatemala’nın Komünist Partisi gerçekte mütevazı bir par­tiydi. En kuvvetli halinde bile birkaç yüz aktif üyesi olmuştu, kitlesel tabanı yoktu ve Dışişleri Bakanlığı’nda ya da orduda destekçisi yoktu. Komünistler, altmış bir üyesi olan Millet Meclisi’nde hiçbir zaman dörtten fazla koltuğa sahip olama­mışlardı. Hiçbiri Arbenz’in bakanlar kurulunda değildi ama biri bir işçi birliğinin lideri, diğeri ise karizmatik bir köylü ör­gütçüsü olan iki hünerli, ateşli ve genç komünist en yakın da­nışmanları arasındaydı.

Arbenz solcuydu ve Marksist ilkeler ilgisini çekiyordu. Hü­kümete bağlı bir gazetenin Amerikan Kuvvetleri’ni Kore’de bi­yolojik savaş açmakla suçlamasına ya da Stalin 1953le öldü­ğünde Millet Meclisi’nin bir dakikalık saygı duruşunda bulun­masına izin vermek gibi temsili jestleri Birleşik Devletler’in si­nirine dokunuyordu. O, bu hadiseleri ehemmiyetsiz görmüş olabilirdi ama Washington’daki yetkililer bunları, onun düş­man olduğuna Jair kanıt olarak algıladılar.

Eğer Amerika’nın ilk hatası Arbenz’in Guatemala’yı komü­nizme yöneltmekte olduğuna dair inanç ise; ikincisi de bunu Moskova’da tasarlanmış bir ana planın parçası olarak yaptığını düşünmesidir. Özellikle de Dışişleri Bakanı Dulles’un, Sovyet­ler Birliği’nin Guatemala’daki olayları şekillendirmek için et­kin olarak çalıştığından şüphesi yoktu. Sovyetler’in Guatema­la’yla askerî, ekonomik ve hatta diplomatik ilişkisinin bulun­madığı ve Guatemalalı bir heyetin Moskova’yı hiç ziyaret et­mediği gerçekleri ve bizzat Dışişleri Bakanlığı tarafından yapı­lan bir araştırmaya göre az sayıdaki Guatemalalı komünistin “bölgenin yerlisi” olduğu bulgusu onu hiç mi hiç ilgilendirmi­yordu. 1954 Baharı’nda Güney Amerikalı bir diplomata, “Gu­atemala hükümetinin Moskova’yla bağlantısına ilişkin delil bulmanın imkânsız”lığına rağmen “böyle bir bağın varolduğu­na dair derin kanaatlerinden dolayı” Amerikalı liderlerin o hü­kümete karşı harekete geçtiğini söyledi.

Bu “derin kanaat”i destekleyecek bir delil hiçbir zaman ortaya çıkmadı. Ne CIA’in darbeden sonra ele geçirdiği devasa arşivde, ne de o zamandan beri meydana çıkan herhangi bir belge veya ifadede, 1950’lerde Sovyet liderlerinin Guatema­la’yla bir nebze dahi ilgilendiğine dair bir belirti vardır. Dulles bunu o zaman idrak edemezdi. Dünyada Amerikan gücüne karşı ortaya çıkan tüm meydan okumaların arkasında Sovyet-ler’in olduğundan teolojik kesinlik raddesinde emindi. Eisen-hower idaresinin geri kalanı da aynı fikirdeydi. Bir tarihçinin deyişiyle, “sadece yanlış yönlendirilmiş ve sorumsuz milliyet­çilerle değil aynı zamanda uluslararası komünizmin acımasız ajanlarıyla da uğraşmak zorunda olduklarını” düşünüyorlardı.

Dulles ve meslektaştan, Guatemala’daki dert çıkaran rejim­den kurtulmaya kararlı bir şekilde, ancak bunu nasıl yapacak­larına dair net bir fikirleri olmadan göreve başladılar. Kermit Roosevelt’in İran’daki zaferi onlara yol gösterdi. Ajax Operas-yonu’nu Guatemala’ya uyarlamaya karar verdiler. Özgüvenle­rini yansıtacak şekilde kod adını Başarı Operasyonu koydular.

CIA, 3 Aralık 1953’te, planı yürürlüğe koymak için gerekli olan paranın ilk bölümünü, 3 milyon doları, temin etti. CIA, propaganda kampanyasıyla başlayacak, istikrar bozucu bir şid­det dalgasıyla devam edecek ve mahalli ayaklanma görüntü­sünde sahnelenecek bir saldırıyla sonuca varacaktı. Ancak bu harekâtın ölçeği İran’dakinden çok daha büyük olacaktı. Ailen Dulles’ın fikri, Guatemalalı sürgünler arasından uygun bir muhalefet lideri bulmak; onu tam bir isyancı ordusu gibi poz yapacak milis kuvvetiyle donatmak; Guatemala City’yi bom­balamak üzere Amerikalı pilotlar tutmak ve ardından da, ülke karmaşa içindeyken, Amerikan büyükelçisinin askerî kuman­danlara barışın ancak Arbenz’in azledilmesi halinde döneceği­ni söylemesini sağlamaktı.

Dışişleri Bakanı Dulles’ın bu iş için seçtiği büyükelçi, West Point Akademisi’ni terk etmiş, dışişleri hizmet sınavını geçe­memiş, hükümette çalışma hevesinden dolayı Kongre Bina-sı’nda asansör operatörü olarak işe başlamış olan John Peuri-foy’du. Peurifoy dost kazanmada iyiydi ve doğduğu eyaletteki bağlantılarının yardımıyla Dışişleri Bakanlığında iş buldu.

1950’de Yunanistan büyükelçisi oldu ve burada, süratli araba kullanmaktan veya solcuları aşağılamaktan aşırı mutluluk du­yan gösterişli bir karaktere sahip olduğunu belli etti. Bu tutku­ların ikincisi Dulles’ın dikkatini çekti ve 1953 senesinin so­nunda Guatemala’nın yeni Birleşik Devletler büyükelçisi ola­rak atandı. New York Times, bu seçimin “Birleşik Devletler’in, komünist tesirinin yayılışında izlediği pasif tutumu değiştire­ceği” fikrini ileri sürdü.

Peurifoy, 16 Aralık akşamı Arbenz’le ilk ve tek görüşmesini yaptı. Arbenz’in resmî konutundaki uzun akşam yemeği sıra­sında yapılan görüşme altı saat sürdü. Arbenz United Fruit’un suistimalleri üzerine nutuk atmaya girişince, Peurifoy lafını bölerek Guatemala’daki esas sorunun “komünist etkisi” oldu­ğunu söyledi. Ertesi gün Dulles’a, hedef aldıkları adamın kısa ve sert bir değerlendirmesini gönderdi: “komünist değilse bile, hakikisi gelene kadar kesinlikle idare edecektir.”

Peurifoy, “Guatemala’da olağan yaklaşımlar işe yaramaya­caktır,” diye ekledi karanlık bir tavırla. “Mumun yanışı yavaş ve emin. Büyük Amerikan çıkarlarının hepten kovulmasına ramak kaldı.”

Bunlar tam da Dulles’ın duymak istediği sözlerdi. Eisenho-wer’a götürdüğü telgrafı başkan ciddiyetle okudu. Kendi ifade­sine göre, okumayı bitirdiğinde Başarı Operasyonu’nu onayla­maya karar vermişti.

Eisenhower’ın emriyle, CIA, yabancı bir hükümete karşı ikinci entrikası için kolları sıvadı. Entrika teşkilatta bağımsız­ca yürütülüyordu, bu da demekti ki koordinatörü, üniversite­sinin Amerikan futbolu yıldızı olmuş ve Kore’de düşman hat­larının arkasından CIA gerillaları geçirmiş olan Albay Al Ha-ney, Ailen Dulles’a doğrudan sorumluydu. Haney Miami’nin kenarlarındaki Opa-Locka Florida hava üssünde gizli bir ka­rargâh kurdu, Panama Kanalı Bölgesi’ndeki Fransa Sahası’na ara istasyonlar aracılığıyla silah naklettirdi ve Arbenz’in ikti­dardan devrilişini görmeyi hevesle bekleyen diktatörlerin ida­resi altındaki Honduras ile Nikaragua’da kalkış pistlerinden oluşan gözden ırak bir ağ tesis etti. Ailen Dulles tüm bunlan “şahane” buldu ama CIA’in gizli eylemlerini gerçekleştirmek­ten sorumlu olan Batı Yarıküre harekâtları bölümünün şefi Al­bay J.C. King, aksini savundu. King’in Arbenz gibi milliyetçi­lerle işi olmazdı ama Haney’in hırslı planının uzun vadedeki etkisi hakkında endişeliydi.

“Orta Amerika’da iç savaş başlatacak!” diye itiraz etti King.

Ailen Dulles King ile Haney’i Georgetown’daki konutu Highlands’e çağırdı. Kokteyller içildikten sonra tartışılacak bir şey kalmadığını onlara anlattı. Başkan ile Dışişleri Bakanı Ar-benz’in alaşağı edilmesini emretmişlerdi. Bu emri yerine getir­mek CIA’in göreviydi.

“Haydi bakalım, oğlum,” dedi Dulles, Haney’in geniş omuz­larına vurarak. “Sana yeşil ışık yakıldı.”

Başarı Operasyonu artık Washington’da tamamen onaylan­mış ve 4.5 milyon dolarla adamakıllı finanse edilmişti. Bu, CIA’in şimdiye kadar herhangi bir gizli harekâta harcadığından fazlaydı. Harekâtın tek eksiği, isyancı lider rolünü oynayacak bir Guatemalalıydı. Birkaç hatalı girişimin ardından, CIA, 1950’de sonuçsuz bir ayaklanmaya önderlik yapmış olan ve Guatemalalı sürgünler çevresinde tanıdık bir sima haline gelen Carlos Castilla Armas adlı eski bir subayda karar kıldı. Ajanlar onu Honduras’ta bulup uçakla Opa-Locka’ya götürdüler, Ar­benz karşıtı bir projede United Fruit’la beraber çalıştıklarını söylediler ve projenin göstermelik lideri olması teklifinde bu­lundular. Anında kabul etti.

Castillo Armas 1954 Bahan boyunca Honduras’ta, CIAin as­ker kiralamasını, uçak getirtmesini, üs hazırlamasını, Honduras­lı ve Nikaragualı yetkililerin işbirliğini sağlama almasını bekledi. Guatemala City’deki Amerikan Büyükelçiliği’nin dördüncü ka­tında CIA merkezi kaynıyordu. Opa-Locka’daki harekât üssü de.

Başarı Operasyonu’nda görevlendirilmiş ajanlardan biri, daha sonra Watergate skandalındaki rolüyle adı duyulacak olan Ho-ward Hunt, Guatemalalıları Arbenz’in aleyhine döndürmek için Katolik ruhban sınıfını kullanma fikrini buldu. Guatema­la’nın Katolik rahiplerinin ve piskoposlarının, diğer Latin Ame­rika ülkelerinde olduğu gibi hâkim sınıfla yakın ilişkileri vardı ve Arbenz gibi reformculardan nefret ederlerdi. Hunt Birleşik Devletler’deki en güçlü Katolik din adamı olan New Yorklu Fransiskan Kardinal Spellman’i ziyaret ederek ondan, Guate­malalı din adamlarını darbe planına dahil etmesini rica etti. Spellman onu, bunun sorun olmayacağına temin etti. Hunt’ın sonradan hatırladığına göre, CIA ajanları kısa süre içinde “Gu­atemalalı ruhban sınıfı, Katolik ruhban sınıfı için metinler veya broşürler yazmaya başladılar ve buradaki bilgiler radyo yayın­larında ve papaz mektupları olarak ülkenin dört bir yanında dolaşmaya başladı.” Bu mektuplardan 9 Nisan’da Guatema­la’nın tüm Katolik kiliselerinde okunan en önemlisi, inançlı in­sanları anavatanı yok etmeye çalışan komünizm isimli şeytani kuvvete karşı uyarıyor, onları “Tanrı’nın ve vatanın bu düşma­nına karşı yekvücut olarak ayaklanmaya” çağırıyordu.

CIA Guatemala’da gayretle darbe için taban oluşturmaktay­ken, Dışişleri Bakanı Dulles diplomatik seferberliğini artırdı. Mart ayında bir Amerikan Devletleri Örgütü toplantısı için Ve-nezuela’nın Caracas şehrine gitti. Bazı dışişleri bakanları eko­nomik gelişimi tartışmak için gelmişlerdi, ama Dulles “esas il-gi”nin komünizm olması gerektiğinde ısrar etti. Batı Yarıkü-re’deki bir ülkenin “uluslararası komünist hareketin” etkisin­de kalması halinde, yarıküredeki herhangi bir diğer ulusun “münasip önlemi” almada yasal açıdan haklı sayılacağı bir önerge sundu. Guatemala’nın temsilcisi Dışişleri Bakanı Guil-lermo Toriello bu önergeyi “içişlerimize müdahele etmek için sadece bir mazeret” olarak adlandırdı.

Hükümetim tarafından emin adımlarla yerine getirilen ulusal kurtuluş tasarısı, ülkenin ilerleyişine ve ekonomik gelişimine sekte vuran yabancı kuruluşların ayrıcalıklarını ister İstemez etkilemiştir… Amerika Cumhuriyetlerinin ekonomik bağımlı­lığını sürdürebilmek ve halklarının meşru isteklerini bastır­mak için kestirme yol istemişler; milliyetçiliğin veya ekono­mik bağımsızlığın tüm belirtilerini, toplumsal ilerleyişe her eğilimi, her entelektüel merakı, liberal ve ilerici reformlara gösterilen her ilgiyi “komünizm” olarak sınıflandırmışlardır.

Pek çok delege bu görüşe katıldı ama Dulles tasarısını onay­latmaya kararlıydı. Caracas’ta iki hafta daha kaldı ve uzun top­lantıların sonuna kadar kalarak elliyi aşkın değişiklik önerge­sini savuşturdu. Nihayet ve kaçınılmaz olarak, istediğini elde etti. On altı ülke “Caracas Bildirisi”ne destek verdi. Geriye, tek karşı çıkan Guatemala kalmıştı, oy vermekten çekinen Meksi­ka ve Arjantin’le beraber.

Bu sonuç Birleşik Devletler için büyük bir başarıydı ve Ar-benz’i derinden sarstı. Dulles kardeşler onun üzerinde kur­duktan baskıyı, onu alaşağı etmek için uygun zaman gelene kadar yoğunlaştırmaya karar verdiler. Bunu yapmalarına kal­madan Arbenz, onları çok memnun eden yanlış bir adım attı.

Guatemala’nın 1944’te demokrasiye yönelmesinden Önce, Birleşik Devletler onun temel silah tedarikçisi olmuştu. De­mokrasiye geçişin ardından Amerikalılar silah göndermeyi kestiler. Ayrıca Danimarka’ya, Meksika’ya, Küba’ya, Arjantin’e ve İsveç’e de Guatemala’yla silah sözleşmelerini iptal etmeleri için baskı yaptılar. CIA Guatemalalı sürgünleri silahlandırma­ya başlayınca Arbenz müdafaasının yetersizliğinden kaygılan­maya başladı. Telaşla ona silah satabilecek bir ülke aramaya başladı ve nihayet böyle bir ülke buldu. 15 Mayıs 1954’te, Alj-helm isimli bir yük gemisi Puerto Barrios’a demir attı ve işçiler iskeleye “Optik ve Laboratuvar Malzemesi” diye etiketlenmiş kasalar indirmeye başladılar, içlerinde, Çekoslovakya’dan ge­len silah ve cephaneler vardı.

Çek silah üreticileri nakit ödeme talep etmişlerdi ve gönder­dikleri silahların çoğu ya eskimiş, ya elverişsiz ya da kullanıla­maz haldeydi. Yine de Moskova’nın onayı olmadan Guatema­la’ya silah satmış olamazlardı. Alfhelm nakliyatının sembolleş-tirdigi şey ezici büyüklükteydi. Silahlarla dolu bir gemi Sovyet bloğundan Guatemala’ya gitmişti. Temsilci McCormack için bu, “arka bahçemizin kenarına yerleştirilmiş bir atom bombası gibi”ydi. Dışişleri Bakanı Dulles bunu “komünist sızıntısı”nm ispatı olarak gördü.

“İşte sorun budur” dedi gazetecilere Washington’da, “Uni­ted Fruit değil.”

O andan itibaren, Washington’da herhangi birinin Arbenz’i savunması imkânsız hale geldi. Dışişleri Bakanlığı ile CIA’in niyetlendiği şeyi bilseler bazıları buna teşebbüs edebilirdi. An­cak Guatemala’da ki darbe de İran’da olduğu gibi büyük gizli­lik içinde tasarlanmıştı, Bir avuç insan dışında kimsenin plan­dan haberi yoktu, dolayısıyla kimse karşı çıkamaz, uyaramaz veya itiraz edemezdi. Gizli “rejim değişikliği” operasyonları­nın bu avantajı Dulles kardeşlerin gözünden kaçmamıştı.

İdarenin Guatemala’ya karşı tutumu hakkında bazı şüpheler kamuya açık veya kapalı kapılar ardında dile getirildi, ancak kolaylıkla bertaraf edildiler. Bir tanesi, gazeteci Sydney Gru-son’un Alfhelm hadisesinin ardından Guatemalalıların hükü­metlerinin çevresinde toplandıklarını ve komünizme değil, “ateşli milliyetçiliğe” kapıldıklarını savunduğu birkaç makale yazmasıyla New York Times’ın sayfalarında gözüktü. United Fruit ile Eisenhower idaresinin Amerikalılara duyurulmasını istediği şey bu değildi. Ailen Dulles, dostu ve Times’ın idari ve mali işler müdürü olan Julius Adler’le yemeğe çıktı ve şikâyet­te bulundu. Adler şikâyeti Times yayımcısı Arthur Hays Sulz-berger’e iletti. Birkaç gün sonra, Gruson’un patronu onu Gu­atemala’dan çekti.

Ailen Dulles aynı zamanda Guatemala’daki CIA merkezin­deki bir sorunla başa çıkmak durumundaydı, istasyon şefi Birch O’Neill darbe düşüncesinden hoşlanmıyordu. Bir sene önce Tahran’daki meslektaşı Roger Goiran gibi o da, bunun uzun vadede iyi sonuçlanmayacağına dair uyarıda bulundu. Dulles’ın cevabı O’Neill’i ülkeden transfer etmek oldu.

Ailen Dulles bu olası engelleri ortadan kaldırmaktayken ağabeyi de bazı Dışişleri Bakanlığı yetkilileriyle görüş ayrılığı­na düşmüştü, içlerinden biri, dış politikaları planlayan kadro­nun bir üyesi olan Louis Halle, Guatemala’nın toplumsal re­forma ciddi derecede ihtiyacı olduğunu, hükümetinin “milli­yetçi ve Yanki karşıtı” olduğunu ancak komünizm destekçisi olmadığını ve tüm krizin United Fruit’un başının altından çık­tığını savunan uzun bir muhtırayı dolaşıma soktu. Bir başka resmî görevli, Müsteşar Yardımcısı Robert Murphy, Başarı Operasyonu’ndan yanlışlıkla haberdar oldu ve Dulles’a gön­derdiği öfkeli bir notta bu fikrin “yanlış” olduğunu ve büyük ihtimalle “uzun vadede çok pahalı “ya patlayacağını belirtti.

“Bu önleme başvurmak o ülkeyle karşı karşıya gelip siyasi politikamızın iflasını itiraf etmektir,” diye yazdı Murphy.

Dışişleri Bakanı Dulles, Arbenz’i alaşağı etmeye uzun zaman önce karar vermişti ve maiyetindeki muhaliflere yanıt vermeye tenezzül etmedi. Ancak itirazlar Dışişleri Bakanlığı’nın daha yüksek kademelerine sızdı. Büyükelçi Peurifoy amirlerine ta­sarıda bir değişiklik olup olmadığını soracak kadar endişelen-mişti. Dışişleri Bakanlığı’nın Orta Amerika politika yöneticisi Raymond Leddy, Başarı Operasyonu’nun hâlâ yürürlükte ol­duğuna dair ona güvence verdi.

“Bu sorunu çözmek için yola çıktık,” diye yazdı Leddy. “En tepeden en aşağı kadar herkeste bu gıcıktan kurtulmak ve kurtulana kadar da durmamak için yüzde 100 kararlılık var.”

Haney’in harekâtı şimdiden tam gaz ilerliyordu. Guatemala­lı sürgün, Amerikalı maceracı ve Orta Amerikalı paralı asker­lerden oluşan, sayısı neredeyse beşyüze ulaşan bir mini-ordu oluşturmuş ve onları temel eğitim almaları için Nikaragua, Honduras ve Florida’da kamplara yollamıştı. Sözümona “Gu­atemala’da bir yerlerden” yayın yapan ama gerçekte Opa-Loc-ka’da bulunan gizli “Kurtuluşun Sesi” radyo istasyonu, yaygın asayişsizlik ve askerî ayaklanmalar hakkında bir yalan haber seli yayımlamaktaydı. Haney’in kendi eliyle seçtiği “kurtarıcı” Albay Castillo Armas’ı harekete geçirmenin vakti gelmişti.

Castillo Armas, 18 Haziran sabahı gün doğumunu çok geç­meden adamlarını çağırarak onları jiplere ve kamyonlara dol­durdu ve eski püskü bir steyşın olan komutan arabasıyla ku­zeye yöneldi. Honduras sınırını olaysız geçtiler. Derken Cas­tillo Armas, CIA’in emirleri uyarınca konvoyunu Guatemala topraklarının on kilometre içine yöneltti. Burada durdu. Bu bir işgaldi.

Arbenz ordusunu ve polisini alarma geçirdi ancak Dışişleri Bakanı Toriello’nun uyarısını dikkate alarak sınır bölgesine birlik yollamadı. Toriello bu meseleyi diplomatik olarak çözmek istiyordu. Guatemala topraklarında yabancı bir ülke tara­fından desteklenen bölüklerin olduğunu dünyaya göstermek istiyor, oraya hükümet askeri yollayıp da durumu bulanıklaş-tırmak istemiyordu.

Öğlen olmadan, Toriello Birleşik Milletler Güvenlik Konse-yi’ne acil bir başvuru yazmaya başlamıştı. Konseyden derhal toplanıp Guatemala’nın “bazı yabancı tekellerin kışkırtmasıy­la” başlatılmış bu istilasını kınamasını rica etti. O yazarken, “Kurtuluşun Sesi” heyecandan nefes nefese, Castillo Ar-mas’ın kırsal alandaki sözde süratli ilerleyişinin haberlerini yayımlamaktaydı. İki CIA uçağı Guatemala City’deki ana as­kerî kışlaların üzerinde alçaktan uçarak makinalı tüfeklerle ateş ediyor, gürültülü patlamalar çıkartan bomba atıyorlardı. Ülkede tam olarak ne olup bittiğini bilen az sayıda kişiden biri olan Büyükelçi Peurifoy, bunları sefaret ofisinden duydu. Penceresinden baktı, kışlalardan yükselen dumanı gördü ve Dulles’a hemen neşeli bir telgraf çekti.

“Bu iş tamam gibi görünüyor,” diye yazdı.

Hava saldırıları birkaç gün daha sürdü. Bir uçak Guatemala City’deki havaalanını vurdu. Başkaları ülkenin bir ucundan di­ğerine yakıt tankları ile askerî kışlaları vurdu. Bunlar birkaç yaralanmaya ve mülkiyet zararına sebep oldu, ama amaçları askerî değildi. Uydurma radyo yayınları gibi bir savaşın başla­makta olduğu izlenimini yaratmaya yöneliktiler. Kentin uçak­lar tarafından her bombardımana tutulmasının ardından Gu­atemalalılar biraz daha güvensiz, şaşkın ve korkulu hale geli­yorlardı – ve “Kurtuluşun Sesi”nde duyduklarına inanmaya biraz daha yatkın oluyorlardı.

Dışişleri Bakanı Dulles, kardeşi ve Büyükelçi Peurifoy tara­fından neredeyse saat başı olaylardan haberdar ediliyordu. An­cak mevkiinden dolayı halk içindeyken bilgisini gizlemek du­rumundaydı. Dışişleri Bakanlığı 19 Haziran akşamüstü, Guate­mala’da “ciddi ayaklanmalar” ve “şiddet patlamaları” hakkında bilgi aldığına dair samimiyetsiz bir beyanat yayımladı. Ardın­dan da Başarı Operasyonu’nun Özünde yatan yalanı ilan etti.

“Bakanlık, bunun Guatemalalıların kendi hükümetlerine karşı bir isyanından başka bir şey olabileceğine dair delile sa­hip değildir,” dedi.

Arbenz bunun doğru olmadığını biliyordu. Bu ayaklanma­nın arkasında Birleşik Devletler’in olduğunu fark etmişti, bu da ayaklanmayı silahlı kuvvetlerle bastıramayacağı anlamına geliyordu. Önce biraz içti sonra radyodan ülkesine hitap etme­ye karar verdi. Konuşmasında, “hainlerin başı Castillo Ar-mas”ın hükümetinin aleyhine “United Fruit Şirketi seferberlik kuweti”ni yönetmekte olduğunu anlattı.

Suçumuz, United Fruit Şirketi’nin çıkarlarını etkileyen bir ta­rım reformunu harekete geçirmektir. Suçumuz, Atlantik’te kendi hattımızı, kendi elektrik kaynağımızı ve kendi rıhtımla­rımız ile limanlarımızı istemektir. Suçumuz, gelişmeye, ilerle­meye, siyasi bağımsızlığımıza yaraşır bir ekonomik bağımsız­lığa duyduğumuz vatansever arzudur…

Komünistlerin hükümeti ele geçirmekte olduğu tamamen yanlıştır… Terör korkusunu biz yaymadık. Tam aksine, insan­larımızın içine korku salmaya çalışanlar, kadınları ve çocukla­rı korsan uçaklarıyla gafil avlayanlar Bay Foster Dulles’ın Gu­atemalalı dostlarıdır.

Bu konuşmayı takip eden günler içerisinde Arbenz’in duru­mu iyiye gider gibi gözüktü. Ordu ona sadık kaldı ve sıradan Guatemalalılar arasındaki popülerliği devam etti. Güvenlik Konseyi’nin New York’taki bir toplantısında, Fransa Guatema­la’da “kan akıtmaya yatkın tüm hareketlerin” durdurulmasını ve tüm ülkelerin “bu tarz bir harekete destek olmaktan” ka­çınmalarını isteyen bir öneri sundu. Castillo Armas askerî bir ilerleme sağlayamamaktaydı. En önemlisi, ülkenin büyük kıs­mını paniğin eşiğine getirmiş olan hava saldırıları azalmıştı çünkü ClA’in dört P-47 Thunderbolt’undan biri çatışma sıra­sında vurulmuş, bir diğeri ise düşmüştü.

Al Haney, Opa-Locka’daki karargâhından Ailen Dulles’a acil bir telgraf gönderdi. Telgrafta Başarı Operasyonu’nun çökme­nin eşiğinde olduğu, daha fazla hava desteği gelmemesi durumunda büyük ihtimalle başarısız olacağı yazıyordu. Dulles derhal Beyaz Saray’a giderek iki uçak daha yollamak için Baş­kan Eisenhower’dan izin istedi. Eisenhower duraksamadan kabul etti. Daha sonra yardımcılarından birine, aklına daha gerçekçi başka bir seçenek gelmediğini söyledi.

“Şiddet kullanma veya şiddete destek olma yolunu seçtiğin vakit,” dedi, “sonuna kadar gitmeye kendini adamışsındır ve artık fikir değiştirmek için çok geçtir.”

Tabii ki bundan habersiz olan Arbenz, diplomatik taarruzu­nu sürdürdü. Toriello’yu New York’a yolladı ve dışişleri bakanı burada Güvenlik Konseyi’ni, Guatemala’ya derhal bir soruş­turma ekibi yollamaya teşvik etti. Bu kesinlikle Amerikalıların Önlemek istediği bir şeydi. Birleşmiş Milletler’deki yeni Birle­şik Devletler Büyükelçisi, eski Senatör Henry Cabot Lodge’un ta kendisi, telaşla kulis çalışmaları yaptı ve Güvenlik Konseyi 25 Haziran’da Guatemala’da olup biteni soruşturmamaya ka­rar verdi.

Lodge diplomatik kaleyi elinde tutmaya devam ederken, Haney iki yeni uçağını harekete geçirdi. Baskınlarının ilk pos­tası psikolojik etki için yapılmıştı, ama bu defa daha ciddiydi­ler. Uçaklar üç gün üç gece boyunca askerî üsleri bombardı­mana tutup, yakıt tanklarını patlatıp cephaneliklere yangın bombaları attılar. Bu saldırılar telaşa sebep olarak yüzlerce in­sanın evlerinden kaçmalarını sağladı. Güvenlik Konseyi oyla­masının yapıldığı gün Toriello, Dulles’a, neredeyse acıma uyandırıcı dokunaklılıkta uzun bir telgraf yolladı.

Zatialinize, dün Chiquimula’nm sivil halkına TNT bombala­rıyla vahşi bir saldırıda bulunulduğunu, aynı zamanda bu şehrin ve Gualan ile Zacapa şehirlerinin de bombardımana tutulduğunu bildirmekten üzüntü duymaktayım… Guatemala bu acı verici durumu size iletmek için Zatialinize adliyede müracaat etmekte, sancağını taşıdığı insan haklarına daima saygılı aydın hükümetinizden Güvenlik Konseyi’nde araya girme iyiliğini yapmasını rica etmektedir.

Dulles bu yardım talebini görmezlikten geldi. Olaylar onun leyhine dönmekte olduğu için artık bunu yapabilirdi. Dışarı­dan kimse Başarı Operasyonu’nun büyük dalaveresini keşfet-memişti. Çoğu Guatemalalı “Kurtuluşun Sesi”nde anlatılanla­ra inanmaktaydı. Castillo Armas’ın kırsal alanda isyancı or­duyla ilerlemekte olduğuna, çok sayıda Guatemalalı askerin ayaklanıp ona katıldığına ve hükümetin bu ezici devi durdur­maktan aciz olduğuna inanmaktaydı.

Bombardımanlar yoğunlaşırken Arbenz direnme gücünü yi­tirmeye başladı. Bir noktada köylüleri silahlı direnişe çağırma­yı düşündü, ancak komutanlar bunu duymak bile istemiyor­lardı. Seçenekleri tükenmişti. 27 Haziran Pazar günü Öğle üze­ri Toriello’yu, teslim olma şartlarını kararlaştırmak üzere Ame­rikan Büyükelçiliği’ne yolladı.

Uçuş giysisiyle dolaşma ve tabanca taşıma alışkanlığı edin­miş olan Büyükelçi Peurifoy, Toriello’ya Ulusal Saray’da “derin temizlik” yapılırsa “isyancı kuvvetleri” seferberliklerini sona erdirmeye ikna edebileceğini söyledi. Birkaç saat sonra Genel­kurmay Başkanı Albay Carlos Enrique Diaz, Peurifoy’u evine davet etti. Peurifoy vardığında, diğer dört kıdemli komutanı da orada buldu. Diaz acıyla Birleşik Devletler’in ülkesine yap­tıklarından yakınmaya başladı. Peurifoy kendi anlattığına gö­re, “sertçe, eğer beni evine hükümetime karşı suçlamalarda bulunmak için çağırdıysa derhal gideceğim yanıtını verdim.” Bu, Guatemalalılara kimin güçlü konumda olduğunu hatırlat­tı. Arbenz’ten istifasını talep etmeye gönülsüzce razı oldular fakat Peurifoy’a öfkeyle, Castillo Armas’la hiçbir şart altında pazarlık yapmayacaklarını veya yeni hükümete sokmayacakla­rını söylemeyi ihmal etmediler.

O akşam saat dörtte, komutanlar Arbenz’le konuşmaya gitti­ler. Ona, askerî cunta kurduklarını ve onu azlettiklerini söyle­diler. Kabul etmekten başka çaresi yoktu. Dostları ona iki ko­nuda söz verdiler: Castillo Armas’la asla anlaşma yapmayacak­lar ve veda mesajını radyodan okumasına izin vereceklerdi. Ar­benz o akşam dokuzu çeyrek geçe halkına son defa hitap etti.

İşçiler, köylüler, vatanseverler, dostlarım, Guatemala’nın in­sanları: Guatemala pek çetin bir sınavdan geçmektedir. Onbeş gündür Guatemala’ya karşı zalim bir savaş verilmiştir. Birleşik Devletler’deki yönetici çevrelerle işbirliği içinde olan United Fruit Şirketi, başımıza gelenlerden sorumludur…

Demokratik hürriyetlere, Guatemala’nın bağımsızlığına ve insanların geleceği olan tüm iyiliğe olan inancımı kaybetme­dim… Size, bedeli ne olursa olsun savaşacağımızı hep söyle­mişimdir ama ülkemizin yıkımı ve zenginliklerimizin yurtdı­şına gönderilmesi bu bedelin içinde olmamalıdır. Ve güçlü düşmanımızın ortaya sürdüğü bahaneleri yok etmediğimiz takdirde olacağı budur.

Benimkinden farklı olsa bile daima Ekim Devrimi’mizden il­ham alan bir hükümet, Castillo Armas’ın ülkeye soktuğu kafile­lerin yönetimi altında yirmi yıl sürecek kanlı zulüme yeğlenir.

Arbenz yayınını bitirdikten sonra stüdyoyu terk etti, kederle Meksika Büyükelçiliği’ne yürüyüp siyasi iltica talep etti ve is­teği yerine getirildi. Mikrofonu Albay Diaz aldı. İktidarı resmî olarak üstlendi ve ardından Guatemalalılara söz verdi: “Paralı askerlerin istilasına karşı direniş durmayacaktır.” Büyükelçi Peurifoy radyoyu dinlerken dişlerini gıcırdatıyordu. Diaz bitir­diğinde büyükelçi yumruğunu masaya indirdi.

“Tamam,” diye tısladı, “şimdi bu o… çocuğunu temizlemem gerekecek.”

Yayın, Guatemala’daki iki başlıca CIA çalışanını, Merkez Şe­fi John Doherty ile Başarı Operasyonu’nu denetlemede yar­dımcı olması için Washington’dan gönderilmiş olan ajan Enno Hobbing’i de rahatsız etti. Biter bitmez, görevlerinin henüz ta­mamlanmamış olduğuna kanaat getirdiler. Hemen o gece Di-az’ı azlederek yerine tanıdıkları ve güvendikleri bir subayı, Al­bay Elfegio Monzon’u getirmeye karar verdiler.

Doherty ve Hobbing, arabayla Monzon’un evine gittiler, ona başkan olmak üzere olduğu müjdesini verdiler ve arka koltuğa bindirdiler. Üçü beraber Diaz’ın karargâhına gitti. Vardıkların­da geceyarısı olmuştu.

Daha sadece birkaç saattir iktidarda olan Diaz, en kötü ihti­malden korkuyordu. Arbenz’in reformlannı savunmaya çalışa­rak başladı ama Hobbing sözünü kesti.

“Size bir şey açıklamama izin verin,” dedi. “Hükümeti dev­ralarak büyük hata ettiniz.”

Diaz bu mesajı hazmetmeye çalışırken uzun bir sessizlik ol­du. Sonra Hobbing yeniden konuşmaya başladı. “Albay” dedi Diaz’a, “siz Amerikan dış politikasının gereksinimlerine hiç uygun değilsiniz.”

“Ama büyükelçinizle görüştüm!” diye itiraz etti Diaz.

“Eee, albay, diplomasiyle hakikat farklı şeylerdir. Büyükelçi­miz diplomasiyi temsil ediyor. Ben ise hakikati. Ve hakikat da sizi istemediğimizdir.”

“Bunu büyükelçinizden duyabilir miyim?” diye sordu Diaz kederli bir biçimde.

Peurifoy sinirli bir halde Diaz’ın karargâhına vardığında saat sabahın dördü olmuştu. Gergin bir görüşme yapıldı. Diaz, Gu­atemala’nın Castİllo Armas’a teslim edilmeyeceğinden emin ol­madan istifa etmeyeceğinde ısrarlıydı. Peurifoy bu güvenceyi vermeyi reddediyordu. Nihayet kapıyı çarpıp çıktı. Gündogu-munda büyükelçiliğe gidip Haney’e kısa ve Öz bir telgraf yazdı.

“Kazığı yedik,” diyordu telgrafta. “BOMBALAYIN!”

O akşamüstü Honduras’taki gizli bir uçak pistinde Jerry De-Larm adlı bir C1A pilotu bir P-47 uçağının kokpitine yerleşti. Bir avcı uçağı eşliğinde Guatemala City’ye yol aldı. Orada ana askerî üssün resmî geçit alanına iki bomba, hükümet radyo is­tasyonunun tepesine de birkaç bomba daha attı.

Gerçekler Albay Diaz’ın etrafını çevirmişti. 29 Haziran Salı günü gün dogmadan Peurifoy’u çağırdı, ancak konuşmaya başlar başlamaz diğer subaylara danışmak için yan odaya çağı­rıldı. Birkaç dakika sonra odadan çıktığında böğrüne bir maki-nalı tüfek doğrultulmuştu. Yanında Albay Monzon duruyordu.

“Meslektaşım Diaz istifa etmeye karar verdi,” dedi Monzon keyifle. “Yerine ben geçiyorum.”

Monzon üç adamlık bir cunta kurarak birkaç gün sonra, Castillo Armas’la görüşmelere başlamak için uçakla El Salvador’a gitti. Büyükelçi Peurifoy’un gözetimi altında toplandılar. Onun etkisiyle hızlıca anlaştılar. Birkaç gün içinde cuntanın, söylentiye göre 100.000’er dolarla teşvik edilmiş diğer iki üye­si yurtdışında birer diplomatik görev kabul ettiler. 5 Tem-muz’da Monzon da onların ardından emekli oldu. Yerine Cas-tillo Armas geçti ve kendini Guatemala’nın başkam ilan etti. Dışişleri Bakanı Dulles kısa süre sonra Amerikalılara radyodan hitap etti ve onlara komünizme karşı büyük bir zafer kazanıl­dığını söyledi.

Guatemala hükümeti ve dünyanın dört bir yanındaki komü­nist ajanlar, Birleşik Devletler’in tek düşüncesinin Amerikan ticaretini korumak olduğunu iddia ederek asıl meseleyi -ko­münist emperyalizm meselesini- ısrarla örtbas etmeye uğraş­mışlardır. Guatemala hükümeti ile United Fruit Şirketi ara­sında bir çekişme yaşandığı için üzüntü duymaktayız… Fakat bu mesele nispeten önemsizdir… Guatemala’nın vatanseverle­ri, Albay Castillo Armas’ın önderliğinde ayaklanarak komü­nist liderlere meydan okudular ve değiştirdiler. Yani durum bizzat Guatemalalılarca onarılmaktadır.

Dulles, Arbenz’in “bizzat Guatemalalılarca” azledildiğini söy­lerken dürüst olmadığını biliyordu, ancak zafer ilanındaki di­ğer iddianın da asılsız olduğunun farkında değildi. Gerçekte Amerikalılara bir garezi olmayan, idealist ve reformcu bir milli­yetçi olan Arbenz’in “komünist emperyalizmi”nin bir aracı ol­duğuna inanıyordu. Birleşik Devletler, onu alaşağı ederek Latin Amerika için büyük umut vadeden demokratik bir deneyi ezip geçti. Bir yıl öncesinde İran’da olduğu gibi, temel Amerikan ideallerini benimseyen, fakat kendi doğal kaynaklarının idare­sini geri almaya çalışma günahını işleyen bir rejimi azletti.

Tercih Edilen İntihar Tarzı Değil

Haber ajansları hiçbir zaman uyumaz. 10 Haziran 1963 akşa­mı geç saatte telefonu çaldığında Associated Press’in Saygon Muhabiri Malcolm Browne’un hâlâ işbaşında olması şaşırtıcı değildi. Browne’ın, Katoliklerin hakim olduğu Güney Vietnam hükümeti ile Budistler arasında artmakta olan çatışmanın ha­berini yaparken tanıştığı Budist Keşiş Thich Duc Nghiep arı­yordu. Browne’a, ertesi sabah Xa Loi Pagodası’nda bulunacak­ların “mühim bir olay”a şahit olacaklarını söyledi.

O akşam, aynı keşiş başka yabancı muhabirleri de arayıp ay­nı mesajı iletti. Ama onu sadece Browne ciddiye aldı. Yayıl­makta olan Budist isyanı hakkında kapsamlı yazılar yazmıştı ve bunun Vietnam’ın geleceğini etkileyeceğini seziyordu. Erte­si sabah gündoğumundan önce Vietnamlı yardımcısıyla bera­ber pagodaya doğru yola çıktılar. Burayı safran rengi kaftanlar giymiş keşişler ve gri kaftanlar giymiş rahibelerle sıkış tepiş dolu halde buldular. İçerideki hava sıcak, boğucu ve tütsü du­manının ağır ve tatlı kokusuyla doluydu. Yüzlerce maltızdan dumanlar yükseliyordu. Kutsal erkekler ve kadınlar kadim ila­hiler içinde kendilerinden geçmişlerdi.

Browne bir yer bulup oturdu. Rahibelerden biri ona yaklaştı ve çayını doldururken, Browne, gözünden yaşlar akmakta olduğunu gördü. Birkaç dakika sonra Thich Duc Nghiep onu gördü ve yanına geldi. “Olayların akışı tamamlanmadan” ora­dan ayrılmamalarını tavsiye etti.

Brovrae, yarım saat boyunca bu tablonun ortasında oturdu. Ansızın, bir sinyalin verilmesiyle, keşişler ile rahibeler ilahi okumayı kesip ayağa kalktılar, tek sıra halinde, vakarla pago­dadan çıktılar ve dışarıda bir yürüyüş kolu oluşturdular. Beş keşişi taşımakta olan Austin marka büyük, eski bir otomobilin arkasında sıra oluşturup onun peşi sıra sokaklarda yürümeye koyuldular. Alay, Phan Dinh Phung’un, şehrin ana bulvarların­dan biri olan Le Van Duyet’le kesiştiği yerde durdu. Yürüyüş­çüler aralarına karışacakları engellemek için bir daire oluştur­dular.

Üç keşiş arabadan indi. Biri yaşlıydı ve diğer ikisi ona des­tek oluyordu. Genç keşişler dörtyolun ortasında kaldırım taş­larının üzerine bir minder koyarak yaşlı keşişin klasik lotus pozisyonunda oturmasına yardım ettiler. Yaşlı adam meşeden yapılma tesbihine dokunarak kutsal nam mo arriita Buddha, ya­ni “Buda’ya dönüş” kelimelerini mırıldanırken arabadan bir benzin bidonu aldılar ve onun üzerine pembe renkli bir ben-zİn-mazot karışımı döktüler. Onlar geri çekilirken yaşlı keşiş bir kutu kibrit çıkardı ve sonra bir kibrit çakarak kucağına bı­raktı. Aniden alevlerin içinde kaybolmuştu.

Esinti alevleri yüzünden geri savurduğunda, gözleri kapalı ol­masına rağmen yüz hatlarının acıyla çarpıldığını görebiliyor­dum. Fakat tüm çile boyunca ne bir ses çıkardı, ne de duru­şunu değiştirdi, yanık et kokusu havayı kapladığında bile. Ka­labalıktan dehşet dolu bir inilti yükseliyor, keşişlerin bazıları­nın inişli çıkışlı ilahileri ıstırap çığlıkları ve haykırışlarıyla de-liniyordu. İki keşişin o sırada açtığı pankartta (İngilizce), “Budist Rahibi Budist Talepleri İçin Yanıyor” yazılıydı.

Gördüğü şey karşısında sersemleyen Browne, refleks icabı fotoğraf üzerine fotoğraf çekiyordu. Birkaç dakika sonra bir it­faiye ve birkaç polis arabası sağır edici sirenler eşliğinde belirdi, fakat göstericiler cenaze ateşine ulaşmalarını önlemek için önlerine yatıp direksiyonlarına yapıştılar. Kısa süre sonra alev­ler azalmaya başladı. Söndüklerinde, birkaç keşiş tahta bir ta­butla ortaya çıkıp ölü adamın bedenini içine koymak için uğ­raştılar. Uzuvları kaskatı kesilmişti. Tabut Xa Loi Pagodası’na geri taşınırken iki kolu birden dışarı sarkıyordu. Bir tanesin­den hâlâ duman yükselmekteydi.

Yanan keşişin Browne tarafından çekilen fotoğrafları dün­yanın her yanındaki birçok insanı afallattı. Çekildiklerinin er­tesi günü Oval Ofis’i ziyaret eden bir konuk, Başkan John fi Kennedy’nin masasında bu fotoğraflardan bir dizi olduğunu fark etti. Güney Vietnam’ın çözülüşünü ve Başkanı Ngo Dinh Diem’in acizliğini simgeler gibiydiler. Sonraki aylarda bu im­geler, Kennedy yönetimini mühim bir karara itmede yardımcı oldular. Diem yönetimin güvenini kaybetmişti ve alaşağı edi­lecekti.

Hindiçİn’in kıvrımlı kıyısı boyunca, bir ejderhanın kuyruğu gibi kıvrılan yemyeşil Vietnam, 19. yüzyılda Fransız sömürge­si haline geldi. Nesiller boyu Fransızlar orada yaşadılar, balta girmemiş ormanlara kauçuk çiftlikleri kurdular ve başkent Saygon’u egzotik bir sömürge karakoluna dönüştürdüler, İkin­ci Dünya Savaşı’nı takip eden çalkantılı yıllarda, Vietnam’da da Iran ile Guatemala gibi uzak diyarlarda olduğu gibi bir milli­yetçilik ve sömürge karşıtlığı fırtınası koptu. Çoğu yabancı li­der bu fırtınanın kuvvetini göremedi. En yıkıcı derecede mi­yop olanlar ise Amerikalılardı. Körlükleri, Birleşik Devletler’i tarihinin en büyük askerî yenilgisine götürecekti.

Vietnam’ı dünya savaşı sırasında Japonya istila etmiş ve kontrolü altına almıştı. Partizanlardan oluşan bir ordu, Viet-minh, Amerikalıların verdiği silahları kullanarak (ve sigaraları İçerek) istilacılara karşı gerilla savaşı başlattı. Japonya’nın tes­lim olmasının ardından, partizanların lideri, elli yaşlarında, narin görünüşlü ve seyrek sakallı Ho Chi Minh, ülkesinin ba­ğımsızlığını ilan etme vaktinin geldiğine karar verdi. 2 Eylül 1945’te, kuzeydeki Hanoi şehrinde büyük bir kalabalığa Ame­rikalılara tanıdık gelen bir söylev verdi.

“Tüm insanlar eşit yaratılmıştır,” dedi. “Yaratıcı, onlara geri alınamaz haklar bahsetmiştir. Yaşamak, hürriyet ve mutluluk arayışı bunların arasındadır.”

Bir tarihçinin ifadesine göre, kısmen “hayat boyu süren Amerikan hayranlığı” ndan, kısmen de başka müttefigi olmadı­ğı için, Ho, içgüdüsel olarak Birleşik Devletler’den medet umu­yordu. Vietnam’ı yöneten güç olarak mevkiini geri kazanmaya kararlı olan Fransa, yeni hükümeti tanımayı reddetmişti. Viet-minh’in iktidarı devralmasının kendi sömürgelerine de emsal olacağından endişelenen Britanya da ona karşıydı. Çin’in ve Sovyetler Birliği’nin komünist liderleri ise milliyetçiliğinden çe­kmiyorlardı. Yardım için Washington’a yönelmesi mantıklıydı.

Ho’nun, Başkan Harry Truman ile General George Mars-hall’a mektup göndermenin de dâhil olduğu Amerika’nın des­teğini kazanma çabası meyve vermedi. Fransa Vietnam’daki eski rolünü geri kazandı. Ho yavaş yavaş, ülkesinin bağımsız­lığını gerçekleştirebilmesi için Vietmİnh’in, bu defa Fransız sö­mürgecilere karşı, bir savaş daha vermesinin gerekeceğini an­ladı. Dwight Eisenhower 1953’te başkanlık görevine başladı­ğında bu savaş zirvesine ulaşmaktaydı.

O sıralarda, Fransızlar Vietnamlı gerillalarla savaşmakla ge­çen yılların ardından artık takatsiz kalmışlardı. Büyük acıyla, şahane sömürgelerinden vazgeçip barış talep etmeleri gerektiği sonucuna varmışlardı. Fransız ve Vietminh arabulucuları 1954 senesinin başlarında Cenevre’de buluştular. Çin, Sovyetler Bir­liği, Britanya ve Birleşik Devletler müzakerecileri da oradaydı. Dışişleri Bakanı Dulles, Amerikan heyetinin başındaydı. En az onun kadar azametli Çu En Lay, komünist Çin’i temsil ediyor­du. Dulles’un gözünde Çin’in rejimi şeytaniydi, başka bir şey değildi. Bir gazeteci ona Çu’yla bir araya gelip gelmeyeceğini sorduğunda buz gibi bir sesle yanıt verdi;

“Arabalarımız çarpışmadığı sürece hayır,” dedi.

Dulles Cenevre’ye geldiğinde bir anlaşma yapılmasını engel­lemeyi umuyordu. Pek başarılı olamayınca bir hafta sonra döndü. Kısa süre sonra, geride kalan müzakereciler onyedinci paralel boyunca geçici bir Vietnam bölünmesinde karar kıldı­lar. Komünistler kuzeyi yönetecek ve başkentleri Hanoi ola­caktı. Fransa’nın eski müttefikleri güneyde, başkentleri Saygon olmak üzere ayrı bir hükümet kuracaklardı, iki yıl sonra ülke çapında seçimler olacak, kuzey ve güney yeniden bir araya ge­lecekti. Bu zaman zarfında hiçbir dış kuvvet Vietnam’ın kuze­yine de güneyine de silah veya asker göndermeyecekti.

Fransa, Vietnam üzerindeki hâkimiyetini münasip sessizlikte bir törenle sona erdirdi. 9 Ekim 1954’te, yağmurlu bir gökyü­zünün altında, askerlerden oluşan ufak bir topluluk Hanoi’deki Mangin Atletik Stadyum’unda bir bayrak direğinin altında sıra­ya dizildi ve üç renkli Fransız bayrağını indirdi. Bir borazancı kederli ezgiler çalmaktaydı. Şarkılar veya söylevler yoktu. Sekiz yıllık gayri meşru savaşın sonunda, Fransa’nın 44.967 ölüsü ve 79.560 yaralısı vardı. Bunlar şaşırtıcı rakamlardı.

Hanoi’de pek az kişi töreni dikkate aldı. Muzaffer Vietminh’i karşılama hazırlıklarıyla meşguldüler. Fransızların çekilmesi­nin ertesi günü otuz bin savaşçı şehre yürüdü. Galibiyetleri henüz tamamlanmamıştı çünkü Vietnam ikiye bölünmüştü, ancak ayırım sadece iki yıl sürecekti. Ho Chi Minh, çok daha varlıklı ve görünüşe göre daha kuvvetli bir düşmanı afallatıcı bir yenilgiye uğratmıştı. Ülkenin en popüler insanıydı. Birçok Vietnamlı, 1956 seçiminde ülkelerini yönetmek için onun se­çileceğini tahmin ediyordu.

Dulles, Fransızları Vietnam’daki mevkiilerinde tutmak için elinden gelen her şeyi yapmıştı ama onlar gitmekte kararlıydılar. Ama bu, Vietnamlı seçmenler yeniden birleşecek ülkelerini yö­netmek için bir komünisti seçerken boş boş oturacağı anlamına gelmiyordu. Ho ile bir uzlaşmaya varma olasılığını asla göz önünde tutmadı. Daha ziyade, ülkenin bölünmesini kalıcı hale getirerek Cenevre anlaşmasını baltalamak için kollan sıvadı.

Dulles bu muhteris planı yönetmesi için, döneminin en hü­nerli kontr-gerilla uzmanı Amerikalı Albay Edward Landsda-le’ı seçti. Landsdale Filipinler’de, karanlıklardan çekip çıkardı­ğı, bolca finanse edip siyasi basamaklarda mertebe mertebe yükselttiği ve nihayet başkanlığa yerleştirdiği İngilizce bilen Filipinli Ramon Magsaysay ile ortak çalışarak gerillaları ezmiş ve büyük bir zafer kazanmıştı. Vietnam projesi için de aynı tarzda bir ortağa ihtiyacı vardı. Biri hazırda beklemekteydi.

Ngo Dinh Diem, Vietnamlı mandarinler soyundan gelme dindar bir Katolikti. Kamu yönetimi okumuş, henüz otuzlu yaşlarındayken İmparator Bao Dai’nin Fransız yanlısı bakanlar kurullarından birinde içişleri bakanı olarak görev yapmıştı. Daha sonra bağımsızlıktan yana olmuş, fakat yoğun komünist karşıtlığından dolayı Vietminh’e katılmayı reddetmişti. 1950’de Birleşik Devletler’e giderek iki sene boyunca Newjer-sey’in Lakewood beldesi ile New York’un Ossining beldesinde­ki Maryknoll ruhban okullarında sofu bir yaşam sürdürdü. Bunun yanı sıra değerli siyasi bağlantılar kurdu. Saldırgan bir biçimde antikomünist olan Fransisken Kardinali Spellman aracılığıyla Dışişleri Bakanlığı yetkilileriyle ve Kongre’nin iti­barlı üyeleriyle tanıştı. Spellman onu özellikle, aralarında Massachusetts Senatörü John F Kennedy’nin de olduğu Kato­lik siyasetçilerle tanıştırdı.

Emirlerini yerine getirmesi için Amerikalıların Saygon’da bir Vietnamlı bulmaları gerektiğinde Diem tanıdıkları az sayı­daki insandan biriydi. Diem o sırada Belçika’daki bir Benedikt manastırında iffetli bir yaşam sürdüren, elli üç yaşında, hey­betli bir bekârdı. Dulles da Landsdale de onu hiç görmemişti ama Landsdale onun komünist karşıtı sicilinden övgüyle bah­sediyordu; Dulles’ın da tek duyması gereken buydu. Fran­sa’nın öne sürecek daha iyi bir adayı yoktu. O sırada Can-nes’da yaşamakta olan uysal İmparator Bao Dai için de durum aynıydı. Diem, Fransızların geri çekilmesinin birkaç ay önce­sinde layıkıyla hazırlanmıştı. Paris’ten Saygon’a uçarak Asyalı­ların “çift yedi” dedikleri uğurlu günde, yedinci ayın yedinci günü olan 7 Temmuz 1954’te başbakanlık görevine başladı.

Landsdale, Diem’e alışması için birkaç gün tanıdı ve ardın­dan, eskiden Fransız valinin konutu olan gösterişli Gia Long Sarayı’na onunla buluşmaya gitti. Koridorlarından birinde yü­rürken, daha sonra “beyaz takım giymiş tıknaz bir adam” olarak tarif ettiği birine rastladı ve ona Başbakan Diem’i nerede bulabileceğini sordu.

“Diem benim,” diye yanıtladı adam.

Bu uzun ve kötü kadere mahkûm bir ortaklığın başlangıç anıydı. Landsdale, Diem’i kanatlarının altına aldı. Birkaç ay içinde onu, birini ClA’in 12 milyon dolarını asi önderlerine rüşvet vererek bastırdığı iki darbe teşebbüsünden kurtardı. Ar­dından da Dulles’ın onu gönderme amacı olan antikomünist kampanyayı başlatmak üzere işe koyuldu.

Landsdale’in taktikleri Hanoi’deki belediye otobüslerini sa­bote etmekten, komünist yönetiminin sebep olacağı kötü akı­beti Öngörmeleri için kahinler tutmaya kadar uzanıyordu. En büyük projelerinden biri yüz binlerce Katoliğin Kuzey’den Güney’e göçüne neden oldu; onları radyodan “İsa Güney’e git­ti” ve “Bakire Meryem Kuzey’i terk etti” gibi mesajlar yayımla­yan bir kampanyayla kaçırdı. Bunlardan hiçbiri Landsdale’in umduğu ayaklanmaya sebep olmuyor, her geçen gün ulus ça­pındaki seçim yaklaşıyordu. Seçimin ülkenin kurucusu Ho’yu birleşmiş bir Vietnam’ın başkanlığına taşıyacağının herkes far­kındaydı. Eisenhower, “nüfusun yüzde sekseni”nin ona oy ve­receğini tahmin ediyordu. Bu Amerikalıları ciddi bir ikilemle karşı karşıya getirdi. Yardımcılarından biri Diem’den çıkış yo­lu Öneren bir telgraf getirince Dışişleri Bakanı Dulles hemen okudu.

“Hiç konuşmuyordu,” diye hatırladı Dışişleri Bakanlığı’nın Vietnam’dan Sorumlu Şube Şefi Paul Kattenburg. “Hepimiz çıt çıkarmadan oturuyorduk. Duvardaki saatin tik-taklannı, kağı­dı okurkenki gürültülü soluk alıp verişini, bize -o toplantıda­ki az sayıda kişiye dönerek- ‘Diem’in seçim yapmak istediğini düşünmüyorum ve bu konuda ona destek olmamız gerektiği­ne inanıyorum,’ deyişini açık seçik hatırlayabiliyorum.”

Vietnam’ın sadece iki yıllığına bölünmüş olması gerekiyordu. Diem ile DuUes’m planlanmış 1956 seçimini yapmamaya karar vermelerinden sonra bu değişti. Seçim olmadan tekrardan birleşme de olamazdı. Bunun yerine iki yeni ulus meydana çıktı: Kuzey Vietnam ve Güney Vietnam.

1955 senesinin sonunda Diem, yüzde 98,2 oranıyla kazan­dığı söylenilen bir referandumdan sonra, Bao Dai’yi azlederek kendisini devlet başkam ilan etti. Yeni nüfuzunu, ona kapsam­lı otorite verecek bir anayasa dayatmak için kullandı. Ho Ku­zey Vietnam’ı güvenilir yoldaşlarından oluşan bir Politbüro ile geleneksel komünist tarzında yönetmekteyken, Diem yakın akrabalarından kendi Politbüro’sunu oluşturdu. Bir aile olarak ülkeyi yönetmeye başladılar.

Diem’in ağabeyi Ngo Dinh Çan’ın resmî bir görevi yoktu ama orta Vietnam’ı derebeyi gibi yönetiyordu. Bir başka erkek kardeş, Ngo Dinh Thuc, bir Katolik başpiskoposu ve aynı za­manda kauçuk, kereste ve gayrimenkulden servet kazanmış açgözlü bir yatırımcıydı. Bir üçüncüsü, Ngo Dinh Luyen, Bri­tanya’ya büyükelçi gitti. En önemlileri ve göz önündekiler ise başkanın dördüncü erkek kardeşi Ngo Dinh Nhu ile Nhu’nun havalı eşiydi. Machiavelli’nin meraklı bir hayranı olan ve za­man zaman “Vietnamlı Rasputin” olarak anılan Nhu, Başkan Diem’in en sıkı danışmanıydı ve ikinci adamdı. Rejimin sivri dilli savunucusu Madam Nhu, ölümden korkmadığını söyle­meyi sever, “Güce bayılıyorum ve sonraki hayatımda şu an ol­duğumdan daha da güçlü olma şansım olacak,” derdi.

Amerika’nın bağımsız Güney Vietnam’ı korumadaki kararlı­lığı Ho ile yoldaşlarını sömürgecilik karşıtı savaşlarının üçün­cüsünü başlatmaya itti. 1960ta, “Birleşik Devletler emperya­listleri ile Ngo Dinh Diem hizbinin ortadan kaldırılması”nı he­defleyen bir askerî seferberlik ilan ettiler. Birkaç ay sonra Gü-ney’de bir grup siyasi ve dinî muhalif lider, artık adı Vietkong olan gerillalar savaş alanında çarpışırken Diem’e siyasi olarak karşı duracak yeni bir koalisyonun, Ulusal Kurtuluş Cephe-si’nin kurulduğunu duyurdular.

Washington’dakiler Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin bir komü­nist propaganda gövde gösterisi dışında bir şey olmadığım dü­şünüyordu. Bu içler acısı bir hataydı. Sol eğilimli siyasi partiler, şehir aydınlan ve orta sınıf meslek sahiplerinden oluşan epey

geniş bir koalisyon olan UKC, birçok yöreden kuvvetli bir taraf­tar kitlesi toplamıştı. Kuruluşunun ilk bir ya da iki senesi için­de, hatta Kuzey Vietnam’la resmen müttefik oluşunun sonrasın­da bile komünistlerinkinden farklı ilgi alanlarına sahipti. Ameri­kalılar bu farklılıkları araştırmayı veya Diem karşıtı sivillerle herhangi bir irtibat kanalı açmayı hiç akıllarına getirmediler.

Dışişleri Bakanı Dulles hastalandı, emekli oldu ve 1958’de Öldü. Bunun sonrasında Başkan Eisenhower’ın Vietnam’a ilgisi azalmış gibi göründü. 19 Ocak 1961’de, görevi bırakışının ön­ceki günü, yeni seçilmiş Kennedy’ye dünyada sorun teşkil eden noktalar hakkında brifing verdi. Konuşacak epey şey var-di. Laos’taki Amerikan yanlısı rejim çöküntüdeydi. Cezayir’i sömürgeci karşıtı bir isyan kasıp kavuruyor, bir başkası Kon­go’da başlayacak gibi gözüküyordu. CIA Fidel Castro’nun yeni rejimini azletmek umuduyla Küba’yı istila etmek için gizli bir ordu eğitmekteydi. Berlin’de gerginlik artıyordu. Kennedy’nin bu toplantıdaki en tuhaf yanı fark etmesi birkaç ay sürdü.

“Biliyor musun,” dedi bir yardımcısına şaşkınlıkla, “Eisenho-wer hiç konuyu açmadı, ‘Vietnam’ kelimesini bile söylemedi.”

Kennedy’nin başkanlığı süresince Güney Vietnam’daki Amerikan askerlerinin sayısı 865’ten 16.500’e çıktı. Kennedy jet uçakları, helikopterler, ağır cephane ve her türlü başka si­lahlar gönderdi; bunlardan hiçbiri çatışmanın akışını değiştir­medi. Hatta gazeteci ve tarihçi Stanley Karnow’un daha sonra yazdığı üzere, “Amerikan yardımı, Diem rejimini mantığa ay­kırı bir şekilde tüketti.”

Çoğu askeri olan bu yardımlar, Diem’in sistemler arası çeliş­kinin savaşını vermekte olduğu inancını pekiştirdi ve siyasal, ekonomik ve toplumsal reformlara direnişini katılaştırdı. Üs­tüne üstlük, askerleri de Amerikan hava baskınları ile top ateşlerine bel bağlayarak Vietkong’la yüzyüze çarpışmaya da­ha isteksiz hale geldiler. Bu durum, subaylarının zayiat ver­memesini isteyen Diem açısından da uygundu. Onun gözün­de subayların birincil görevleri Vietkong’Ia çarpışmak değil kendisini olası darbelere karşı korumaktı.

Kennedy’nin Vietnam’a yolladığı ilk özel elçilerden biri -bunlardan düzenli olarak gidecekti- 1961 Mayıs’ında Say­gon’a giden Başkan Yardımcısı Lyndon Johnson’dı. Döndüğün­de Johnson “domino teorisi”rie inanır hale gelmişti, komünist­lerin Güney Vietnam’ı almasına izin verildiği takdirde kısa sü­re içinde “Waikiki sahillerini” de almak için savaş vermeye başlayacaklanna ikna olmuştu. Konuşmalarının bir tanesinde Diem’i “Güneydoğu Asya’nın Churchill’i” diye övecek kadar ileri gitti, fakat Karnow daha sonra buna gerçekten inanıp inanmadığını sorunca tereddüt etti.

“Lanet olsun,” diye yanıtladı, “Diem oradaki tek adamımız.”

Johnson bu az ve öz cümleyle 1950’lerin sonlan ile 1960’lann başlannda Birleşik Devletler’in Vietnam’daki politikasını belir-ginleştirdi. Diem Amerikan temsilcisiydi. Halkın desteğine sa­hip olmamasına, ülkesinin nüfusunun sadece yüzde 10’unu temsil eden dinî bir topluluktan gelmesine, rüşvetçi bir aileyle çevrilmiş olmasına ve hükümetin günlük çalışmasıyla ilgilen­memesine rağmen Amerikalıların gereksinimlerine uyan tek ki­şi olduğu için seçilmişti. Amerikalılar, birçok başka ülkede ol­duğu gibi, Güney Vietnam’da da hem kitleleri memnun edecek bir milliyetçi hem de Washington’un isteklerini yerine getirecek bir lider aradılar ama iki özelliğe birden sahip birisini bulamaya-caklannı anladılar.

Diem, Amerikalıların ülkesinde oynadığı rolden gitgide da­ha fazla tedirgin oluyordu. Saygon’daki Amerikan Büyükelçisi Frederick Nolting’e, Amerikan birliklerinin Kuzey’i daha kuv­vetli tepkiler vermeye kışkırtarak kavgayı sadece yoğunlaştır­dığından defalarca dert yandı. Her şeye rağmen askerî birlikler ülkeye akmaya devam etti ama çarpışmalara katılmadıktan hi­kâyesini sağlamlaştırmak için bunlara “danışmanlar” adı veril­di. 1961 ile 1963 seneleri arasında yüzlerce ateşli çatışmada yer aldılar ve Amerikan uçaklan Vietkong mevzilerine binlerce bombalama uçuşu yaptı. Bu dönemde 108 Amerikalı öldürül­dü ve Birleşik Devletler yirmi üç uçak kaybetti.

Diem, “gelmelerini hiçbir zaman istemediği tüm bu asker­lerden” şikâyetçiydi, Cam Ranh Koyu’ndaki bir teftiş gezisinin ardından yardımcılarına koyu göstererek, “Amerikalılar bura­da bir üs istiyorlar ama bunu asla kabul etmeyeceğim,” dedi. Büyükelçi Nolting ona, Washington’dan gelen bir mesaja da­yanarak, Birleşik Devletler’in “siyasi, ekonomik ve askerî alan­larda karar alma aşamalarına ortak olmayı” dilediğini söyle­yince Diem “hamilik istemediklerini” dile getirdi, insanlar onun isteksiz bir çırak, müvekkil gibi davranmayı reddeden bir müvekkil, kendi iplerini idare etmek isteyen bir kukla ol­duğunu söylemeye başladılar. En kötüsü ise kardeşi ve baş da­nışmam Ngo Dinh Nhu’nun belki de Vietkong’la pazarlık et­menin vaktinin geldiğini söylemesiydi.

“Ben doktrinel olarak antikomünistim, ancak siyaset ya da insanlık bakış açısından antikomünist değilim,” dedi Nhu 1963 Baharı’nda bir televizyon röportajında. “Komünistleri kardeşlerim olarak, kayıp kuzular olarak görüyorum. Komü­nistlere saldırma yanlısı değilim çünkü biz ufak bir ülkeyiz ve tek istediğimiz barış içinde yaşamak.”

Diem’in iktidar oyununun son perdesi açılmıştı. Budistler 8 Mayıs’ta Hue’de, Buda’nın 2,527. doğum günü için toplandılar. Sadece birkaç gün önce tüm şehrin Ngo Dinh Thuc’un başpis­koposluğa atanmasının 25. yıldönümü için Katolik sancakla-rıyla dalgalanmış olmasına rağmen, mahalli diktatör -aynı za­manda başkanın kardeşi- Ngo Dinh Can, kutlayıcılan Budist-lerin geleneksel mavi-kırmızı-safran rengi bayraklarını dalga­landırmaktan meneden eski bir kararnameyi yürürlüğe koy­maya karar verdi. Budistler bir dizi protesto gösterisi yaptılar. Birinde sekiz çocuk ve bir kadın polis ateşiyle öldü.

Budist liderler Diem’e karşı ulus çapında bir seferberlik baş­latarak tepki verdiler. Broşürler dağıttılar, yabancı gazetecilerle görüştüler, mitingler ve açlık grevleri düzenlediler, insanlar onların davasına, büyük ölçüde de dinle alakası olmayan se­beplerle katıldılar. Bunlar zenginlere başkaldıran çulsuzlar, otoriter iktidara meydan okuyan sıradan insanlar ve New York Times muhabiri David Halberstam’m sözleriyle, “mandarin ge­leneği ile biçimlenmiş daha yaşlı Asyalıları protesto eden 20. yüzyıl Asyalıları”ndan oluşuyorlardı.

Diem bu kampanyaya karşılık vermeyince Budist önderler keşişlerin, öfkelerinin yoğunluğunu gösterme yolu olarak inti­hara başvurabileceğini beyan ettiler. Diem bu tehditi hiçe say­dı. Vietnam’daki birçok Amerikalı da, bazı muhabirler dahil, aynı şeyi yaptı. Ciddiye alanlardan biri Malcolm Browne’dı.

11 Haziran’da kendini yakarak öldüren keşişin adı Thich Quang Duc’tu. Altmış yedi yaşındaydı, neredeyse yarım asırdır keşişti ve bir bodhisattva, yani aydınlanma yolunda ilerleyen ve başkalarının aydınlanmasına yardım etmek için bu yoldan vazgeçecek bir varlık olarak hürmet görüyordu. Ölümünden sonra yoldaşlarının dağıttığı bir bildiriye göre, Diem’e, her di­ne “hayırseverlik ve merhametle” yaklaşması için “saygılı” bir ricada bulunmuştu. Hükümdar ailesinin en açıksözlü üyesi Madam Nhu, “barbekü” olarak adlandırdığı olayla dalga geçe­rek, “Bırakın yansınlar,” dedi. “Biz de alkışlarız.”

Washington’da hiç kimse intiharı bu kadar hafife almamıştı. Bu, Başkan Kennedy ve yardımcılarının 1963 Bahan ile Yazı boyunca Vietnam’dan düzenli olarak yüzleşmek zorunda kal­dıkları kötü haber cereyanının bir parçasıydı. Vietkong geril­laları Güney Vietnam’ın yüzde 20’si üzerinde kontrol sahibi olmuş, bunun iki katı kadar bir alanda da serbestçe hareket edebilir hale gelmişlerdi. Güney Vietnam ordusunun çatış­maya isteksiz olduğu anlaşılmaktaydı. Artan Amerikan yardı­mının beslediği resmî yozlaşma kol geziyordu. Diem gitgide daha az tutulmaktaydı. Düzeni sağlamak için ülkeyi baskısı­nı artırarak yönetmesi gerekiyor; bu baskının birçoğu da kar­deşi ve baş danışmanı Ngo Dinh Nhu tarafından yönlendiri­liyordu.

Keşişin intiharından sonra Kennedy’nin ilk kararlarından biri, nazik bir Virginialı olan ve Diem’le yakınlık kurmuş olan Büyükelçi Nolting’i görevden almak oldu. Yerine Landsdale’i geçirmeyi düşünse de, C1A yetkililerini büyükelçi yapmaya karşı yazılı olmayan bir yasanın varlığından dolayı bu fikirden vazgeçti. Bunun yerine tamamen farklı bir şahsiyet, en eski siyasi rakiplerinden biri ve cumhuriyetçi müessesesinin asil bir sütunu olan Henry Cabot Lodge’u seçti.

Lodge, Senato’da 1952’ye kadar Massachusetts’i temsil et­miş, sonra koltuğunu Kennedy’ye kaptırmıştı. Yenilgisinin ar­dından Dışişleri Bakanı Dulles onun Birleşmiş Milletler büyü­kelçisi olmasını sağlamış, bu görevdeyken Guatemala’da Jacob Arbenz’in iktidardan indirilmesinde yardımcı rol oynamıştı. Lodge, 1960’ta Kennedy ile Lyndon Johnson’un yendiği cum­huriyetçi Richard Nixon’un başkan yardımcısı adayıydı. Şöh­reti, diplomatik deneyimi, Washington’daki kuvvetli siyasi te­meli ve Fransız dilindeki mahareti onu Vietnam’daki görev için mantıklı bir tercih haline getirmekteydi. Cumhuriyetçi şe­ceresi de öyle. Kennedy ile yardımcıları, Saygon görevinin risklerle dolu olduğunu biliyorlardı ve işlerin yoİunda gitme­mesi halinde bir cumhuriyetçiyi suçlayabilecek olma fikrinden hoşlanıyorlardı.

Lodge 23 Ağustos 1963 Cuma akşam saatlerinde vardığı Güney Vietnam’ı karmaşa içinde buldu. Dört keşişin daha kendini kurbana edişinin dâhil olduğu artmakta olan huzur­suzluk. Başkan Diem’i sıkıyönetim ilan etmeye itmişti. Polis ekipleri Budist pagodalarına bir çırpıda saldırıp aralarında ül­kenin seksen yaşındaki Budist patriğinin de bulunduğu yüz­lerce keşişi tutuklamışlardı. Hue’da ise Budist protestocularla sekiz saatlik bir sokak çatışması yaşamışlardı.

O haftasonu Kennedy yönetimi kafa karışıklığını ve sinyal­leri gözden kaçırdığını dehşet verici bir şekilde göstererek kanlı bitmeye mahkûm bir “rejim değişikliği” harekâtına doğ­ru yalpalamaya başladı. Bu, Diem’le nasıl başa çıkılacağına da­ir haftalardır süren tartışmanın zirvesiydi. Yönetimdekilerden bazıları hâlâ onun Güney Vietnam İçin en iyi umut olduğuna inanıyorlardı. Diğerleri ise ondan vaz geçmişlerdi ve yönetim­den feragat etmesini diliyorlardı.

24 Ağustos Cumartesi günü, Diem’in en güçlü üç destekçi­sinin üçü de şehir dışmdaydı. Dışişleri Bakanı Dean Rusk New York’taki Yankees maçına gitmiş, Savunma Bakanı Robert McNamara Wyoming’de tatile çıkmış ve Başkan Kennedy Cape Cod’daki evine çekilmişti. Bu durum, Amerikan dış politi­ka aygıtını Diem’in alaşağı edilmesini isteyen daha alt mevki­deki üç yetkilinin ellerine bırakmıştı.

Bunlardan en heveslisi Dışişleri Bakan Yardımcısı ve idare­nin Doğu Asya Baş Uzmanı olan Roger Hilsman’di. ikinci Dünya Savaşı sırasında Burma’da komandoluk yapmış olan Hilsman, kendini hem isyan bastırma hem de Hindicin siyase­tinde bilirkişi olarak görüyordu. O cumartesi günü, Lodge’a göndermek üzere tarihî önem taşıyan bir telgraf hazırladı. Telgrafta Lodge’dan, Birleşik Devletler’in “iktidarın Nhu’nun ellerinde olmasına tahammül edemediğini” dosdoğru Diem’e söylemesi ve kardeşiyle olan tüm siyasi bağlarını koparmasını talep etmesi isteniyordu. Eğer Diem “inat ederse ve reddeder­se” diyordu telgraf, “Diem’in kendisini de koruyamayacağımız olasılığını bilmeliyiz.”

Telgraf, “Buna paralel olarak,” diye sonuçlanıyordu, “Büyü­kelçi ve takımı acilen liderliğin ikame imkânlarını araştırmalı ve gerek duyulduğunda Diem’in ikamesini nasıl gerçekleştire­ceğimize dair detaylı planlar yapmalılar.”

O akşamüstü Hilsman ile baş müttefiklerinden biri olan Dı­şişleri Bakanlık Müsteşarı Averell Harriman, Rusk’ın yoklu­ğunda Dışişleri Bakanlığı’na bakan George Ball’u aradılar. Onu Falls Road Golf Sahası’ında dokuzuncu yeşillikte buldular. Ball, Dışişleri Bakanhğı’nın Diem karşıtı icra komitesinin üçüncü üyesiydi. Hilsman’ın telgrafını beğendi ve Kennedy’yi arayıp gönderilmesini önermeyi kabul etti.

Hâlâ açık olmayan sebeplerden dolayı, Kennedy bu telgrafın ciddiyetini algılamadı. Haftasonu meşguliyetleri dikkatini baş­ka tarafa çekmiş olabilir. Bati ricasını, başkana güven verecek şekilde kelimelere döktü. Kennedy tek bir küçük değişiklik yaparak mesajı onayladı.

“Rusk ve Gilpatrick de aynı fikirdeyse, George, devam et,” dedi.

Ne Rusk ne de Savunma Bakanı Müsteşar Yardımcısı Roswell Gilpatrick’e henüz danışılmamıştı fakat Ball bundan söz etmedi. Telefonu kapattıktan sonra Rusk’ı New York’tan arayarak, Saygon’a Başkan Kennedy’nin onayladığı bir telgraf göndermeye ha­zırlandığını söyledi. Rusk huyu olduğu üzere, Başkan’m onayla­dığı her şeyin onun için de uygun olduğunu söyledi. Telgrafı ye­ni bir cümleyle güçlendirdi bile: “Aynca münasip askerî kuman­danlara, merkezî hükümet mekanizmasının çöktüğü herhangi bir anda doğrudan onlara destek olacağımızı söyleyebilirsiniz.”

Dışişleri Bakanlığı protokolüne göre, bu denli mühim bir telgrafın sırf başkan ile dışişleri bakanı tarafından değil; sa­vunma bakanı, CIA başkanı ve genelkurmay başkam tarafın­dan da onaylanması gerekirdi. Bunlann tümü o cumartesi ula­şılamaz durumdaydı, bu yüzden Ball yardımcılarıyla konuştu. O seviyedeki yetkililerin başkanlık talimatlarını veto etme alış­kanlığı yoktur ve hiçbiri de buna kalkışmadı.

Diem karşıtntopluluğun bu onaylan sağlama aldıktan sonra sadece Kennedy’nin gönderin emrine ihtiyaçları kalmıştı. Ulu­sal Güvenlik Konseyi’nin bir üyesi olan Michael Forrestal, bu onayı almak için ona telefon etti. Ancak başkanın aniden te­reddüt duymaya başladığını görerek şaşkınlığa uğradı. Başkan daha iyi düşününce emin olamamıştı.

“Hazır olduğunuzdan emin misiniz?” diye sordu Kennedy

Forrestal onu rahatlatmayı başardı ve bu iş orada bitti. O akşam saat 9:43’te Dışişleri Bakanlıgı’nda bir katip telgrafı gönderdi. Öncesinde yapılması gereken tartışma ise pazartesi sabahı patlak verdi.

Öfkeli bir Kennedy önce dış politika danışmanlarını Beyaz Saray’a çağırarak Hilsman, Harriman, Ball ile Forrestal’ı davra­nışlarını “düşünmeden hareket etme” olarak adlandırarak sertçe azarladı. Genelkurmay Başkanı General Maxwell Taylor da en az o kadar sinirlenmişti. Telgrafı asla onaylamayacağını söyledi ve onu yollayanları sadece haftasonu mümkün olabile­cek “saldırgan bir futbol hamlesi” yapmakla suçladı. Başkan Yardımcısı Johnson, Savunma Bakanı McNamara ve CIA Baş­kanı John McCone’un hepsi birden Diem’i tahttan indirmenin sorun çözmekten ziyade sorun yaratacağına dair ikazda bu­lundular. Tartışma dört güne yayılan toplantılarla sürerek Kennedy’yi öfkeli ve siniri bozuk bir hale getirdi.

“Tanrım!” dedi o hafta bir arkadaşına hiddetle, “Hüküme­tim parçalanıyor!”

Saygon’da ise Büyükelçi Lodge “rejim değişikliği” için he­vesle yol açmaktaydı. Muhalif generallere sinyaller yolladı ve Washington’a, Diem’e karşı hemen harekete geçmeye teşvik eden bir dizi telgraf çekti. 29 Ağustos tarihli telgrafta, Birleşik Devletler’in “acele hareket etmemesi” halinde Güney Viet­nam’ın “komünist yanlısı ya da en azından tarafsız siyasetçile­rin eline düşeceğine” dair uyarıda bulunuyordu.

Diem hükümetinin devrilmesi kararıyla öyle bir yola adım at­tık ki bu yoldan saygın bir şekilde geri dönemeyiz. Geri dön­mek söz konusu değildir çünkü Birleşik Devletler’in itibarı alenen bu neticeye bağlanmıştır ve gerçekler açığa çıktıkça bu daha da artacaktır. Daha temel açıdan bakmak gerekirse geri dönmek söz konusu olamaz çünkü kanaatimce, savaşın Diem yöneümİ altında kazanılabilmesi imkânsızdır.

Kennedy açıkça bu telgraftan etkilenmişti. Telgrafın eline geçmesinin birkaç gün sonrasında, Cape Cod’daki inziva köşe­sinin bahçesinde CBS’ten Walter Cronkite’la televizyon röpor­tajı yaptı. Cronkite, Diem hükümetinin savaşı kazanıp kazana­mayacağı hakkında ne düşündüğünü sorduğunda, Ken-nedy’nin yanıtı aynı zamanda Saygon’a gönderilen bir sinyaldi.

“Politikasında ve personelinde yapacağı değişikliklerle, sa­nıyorum ki kazanabilir,” dedi Kennedy. “Eğer bu değişiklikler yapılmazsa, kazanma ihtimalinin pek fazla olmayacağını düşü­nüyorum.”

Diem ile Nhu bunu duyunca rejimlerinin tehlike altında ol­duğunu anladılar. Yeni bir strateji aramaya başladılar. Nhu, Kuzey’e uzlaşma önermeye karar verdi. Bunu yapmasının kısa süre ardından Ulusal Kurtuluş Cephesi Güney’de bir koalis­yon hükümetine katılmaya gönüllü olduğunu söyledi; Birleş­miş Milletler Genel Sekreteri General U Thant, Güney’in “ta­rafsızlaştırılması”nı ve Vietnam’ın nihai birleşmesini talep et­ti; Fransa’dan Başkan Charles de Gaulle bu fikre arka çıktı ve Saygon’daki Fransız büyükelçisi Kuzey ve Güney Vietnam hükümetleri arasındaki görüşmeleri düzenlemek için Polon­yalı bir meslektaşıyla gizlice çalışmaya başladı – fakat ne yap­tıklarını CIA’in öğrenmesini engelleyecek kadar gizli çalışa­madılar.

Kennedy yönetimi iki berbat alternatif arasında gidip geli­yordu: Savaşı kaybetmekte olan yozlaşmış ve tutulmayan bir hükümete destek vermek veya bu hükümeti devirmek için bir darbe hazırlamak. Bugünden geriye bakınca ise, niye kimsenin aşikâr üçüncü seçeneği önermediğini sormak mantıklı olacak­tır. Birleşik Devletler krizden elini eteğini çekerek çözüm bul­mayı Vietnamlılara bırakabilirdi. Bu da büyük ihtimalle tüm ülke üzerinde komünist veya komünist yanlısı bir iktidarın kurulmasına yol açardı ama eninde sonunda olan da budur za­ten. Bu noktada geri çekilme yüz binlerce hayat kurtarır, Viet­nam’ın mahvını engeller ve Birleşik Devletler’in, İç Savaş’tan bu yana en büyük ulusal travmasını yaşamasını önlerdi. Ne­den bunu kimse önermedi?

Esasen, fikir birkaç defa yüzeye çıktı. Yönetimin Depart-manlararası Vietnam Çalışma Grubu’nun Başkanı olarak göre­ve başlamış olan Paul Kattenburg, ağustosta Saygon’a yaptığı bir seyahatten hayli karamsar döndü. Vietnamlıların gittikçe daha milliyetçi hale geldikleri ve Saygon’da yabancılar tarafın­dan desteklenen bir rejimi asla kabul etmeyecekleri sonucuna varmıştı. 31 Ağustos’ta Ulusal Güvenlik Konseyi’nin bir top­lantısında, “onurlu bir biçimde çıkıp gitme kararını verme” vaktinin geldiğini öne sürdü. Çalışma arkadaşları onu hemen susturdular.

“Savaş kazanılana kadar ülkeden çıkmayacağız,” dedi ona Rusk, tersçe ve çoğunluğun onayını alarak.

Kattenburg olmayacak bir şeyi dile getirmişti ve bu ihaneti karşılığında aldığı ödül Guyana’da diplomatik göreve atanmak oldu. Ancak birkaç hafta sonra Başsavcı Robert Kennedy’nin bizzat kendisi Beyaz Saray’daki bir toplantıda Vietnam’da so­nunda komünistlerin galip gelmesinin “herhangi bir hükümet tarafından engellenip engellenemeyeceği” konusunda sesli düşündü. Eğer cevap hayırsa, belki de artık “Vietnam’dan çıkma­nın zamanının geldi”gini öne sürdü.

Toplantıdaki diğerleri bu fikri neredeyse karşılık verilemeye­cek kadar saçma bulmuşlardı. Robert Kennedy, savını daha dik­katli gözden geçirmiş ve ciddi bir hazırlık yapmış olsaydı, onu daha iyi savunabilirdi, ama bunu yapmamıştı. Toplantıdaki bir kişinin daha sonra hatırladığı üzere, konuşması bittikten sonra önerisi “gözden geçirilmemiş tahminlerden ve derine gömülü inançlardan oluşan bir meydanda umutsuzca yabancı bir dü­şünce olarak bir an havada asılı kaldı ve ardından sönüp gitti,”

Saygon’da ise Lodge darbe planı yolunda ilerlemekteydi. Washington’a yolladığı telgrafta yazdığı gibi “Birleşik Devlet-ler’in bu meselede alenen yer almaması” gerektiğine karar ver­mişti. Bu da darbecilere yollayacağı gizli bir elçiye ihtiyacı ol­duğu anlamına gelmekteydi. Bu ince iş için gizli faaliyette yıl­lar dolusu deneyimi olan kaba saba ve geniş omuzlu CIA ajanı Lucien Conein’ı seçti.

“Kara Luigi” kod adını kullanan Conein, film kahramanı gi­bi bir şahıstı ve kendini “usta yalancı” olarak tarif ediyordu. Haberciler onu “ucuz romandan fırlamışçasına” bir şahsiyet, “bütün aynaları beğenen” bir hayat aşığı ve “aykırı, taşkın, ço­ğunlukla zapt edilemez fakat derinlemesine duyarlı ve baştan aşağı profesyonel” olarak tanımlıyordu. Başkan Kennedy onun ismini ilk görüp de kim olduğunu sorduğunda McNamara, “Arabistanlı Lawrence gibi bir tip,” diye yanıtlamıştı. Büyükel­çi Lodge ona “Vazgeçilmez adam,” diyordu. 1963 Güzü’nde gerçekten de vazgeçilmezdi.

Başarılı bir darbe için en uygun general, ülkenin en meşhur ve en popüler subayı ve Başkan Diem’in sözde askerî danışma­nı Duong Van Minh gibi görünüyordu. Amerikalıların deyişiy­le “Koca Minh,” Fransız sömürge ordusundan emekli olmuş sözünü sakınmayan bir subaydı. Diem oıja olan güvenim kay­betmişti ve 1963 yılında komutasında hiç birlik yoktu. Bu da ona iki tutkusu için, yani tenis oynama ve orkide yetiştirme için bol bol vakit sağladı. Aynı zamanda onu entrikaya da yö­neltti.

29 Agustos’ta Conein General Minh’e yanaşarak darbe ko­nusuna değindi, iki adam bir saatten fazla bir süre boyunca konuştu. Minh, birşeylerin olmakta olduğunu veya olmasının sağlanabileceğini ama daha fazlasını söylemeyeceğini dile ge­tirdi. Amerikalıların kendi aralarında bölünmüş olduğunu bi­liyordu ve fazla serbest konuşursa birinin planlarını Diem’e sızdırmasından korkuyordu. Tek ihtiyacı olan ilerlemesi için Conein’in onay vermesiydi. Eğer Birleşik Devletler Diem’in az­ledilmesini istiyorsa, dedi, sabırsızlanmakta olan generallere somut bir sinyal göndermeliydi.

Conein bu talebi kumanda zincirine iletti ve Kennedy yöne­timi birkaç gün sonra “Koca Minh”e istediği sinyali verdi. Gü­ney Vietnam’a vereceği, biri su şebekesi, diğeri elektrik santra­li olan iki gösterişli kalkınma projesine harcanacak 14 milyon dolarlık krediyi askıya aldı. Minh tatmin olmuştu ve en gü­vendiği adamını, Güney Vietnam genelkurmay başkanlığı ve­kalet eden General Tran Von Don’u, Conein’le bağlantı kurma­sı için görevlendirdi. Don Fransa doğumlu bir aristokrattı, Fransız askerî akademisi mezunuydu ve az çok da bir aydındı. O ve Conein neredeyse yirmi yıldır dosttular. Eylül ile ekim boyunca darbe planı şekillenirken, düzenli olarak irtibattaydı­lar. Kuşku çekmemek için genellikle Saygonlu bir dişçinin muayenehanesinde buluşuyorlardı.

Sonraları Conein, “Başka ne olduysa oldu,” diye hatırladı, “ama dişlerimle çok oynandığı kesin.”

O güz, Saygon’daki siyasi hava durmadan kızıştı. Nhu, Bir­leşik Devletler’in politikasına yönelik eleştirisini yogunlaştırıp bir noktada Lodge’u “ahlâkî değerleri olmayan bir adam” diye aşağıladı. “Amerikalılar beni onların kollarına itmek için her şeyi yaptılar,” diyerek komünistlerle barışın mümkün olduğu­na dair imalarda bulunmaya devam etti. 27 Eylül’de yapılan gülünç bir seçimle Nhu ve eşi, ikisi de oyların tamıtamına yüzde 99’unu alarak göstermelik parlamentoya yeniden seçil­diler. Bir hafta sonra bir başka Budist keşiş kendini yakarak öl­dürdü. Yazdan beri bu şekildeki ilk intihardı.

Lodge, büyükelçiliğin içinde beklenmedik bir sorunla karşılaştı. Geldiği günden beri, personelinden tek ses çıkmasını is­tediğini açıkça belirtmişti. Ekim başından itibaren, sefaretin-deki C1A Merkezi’nin Şefi John “Jocko” Richardson’ın darbe planı hakkında şüphelere sahip olduğuyla ilgili duyumlar al­maya başlamıştı. Richardson Nhu’yla bağını sürdürmekteydi ve mevkiiyle geçmişi sayesinde -ikinci Dünya Savaşı’nda hari­kulade başarılı anti-Nazi harekâtları yürütmüş, Filipinler’de çok etkili bir merkez şefi olmuştu- görüşlerinin Washing-ton’da hatırı sayılır etkisi vardı. Lodge, onun bu nitelikleriyle Kennedy yönetimi içerisinde zaten sallantıda olan dengeyi de­ğiştirip darbe planının iptal edilmesini zorlayabileceğini fark etti. Lodge ekim başında Richardson’ı Vietnam’dan gönderip yerine daha hevesli bir ajan getirmeyi başardı.

29 Ekim Salı akşamı saat dördü yirmi geçerken Başkan Ken­nedy kıdemli dış politika ve ulusal güvenlik danışmanlarından on beşini, yaklaşmakta olan darbe hakkında son görüşme için Beyaz Saray’da topladı. Bu toplantının bir kasedi yıllar sonra gün ışığına çıktı. Konuşma metni son derece moral bozucudur ve politika şekillendirirken yapılabilecek hataların ders kitabı­na yaraşır bir örneğidir. Bekleneceği gibi Kennedy’nin adamla­rı farklı görüşler savunmaktaydılar. Ancak bu toplantı hakkın­da esas dikkate değer olan katılımcıların birçoğunun darbe hakkında ciddi şüpheler dile getirmiş olmalarıdır. Daha da tu­hafı ise ne Kennedy ne de başkası bu ikazlara kulak verdi. Bu kadar uyuşmazlık varken darbenin askıya alınmasının veya ip­tal edilmesinin daha iyi olacağını öne süren olmadı. Oylamaya ya da bir darbenin sebep olabileceği yankılar hakkında sistem­li bir tartışmaya dahi gereksinim duyulmadı. Amerikalılar Vi­etnamlı dostlarına Diem’in azledilmesini istediklerini söyler söylemez plan işlemeye başladı.

Hilsman toplantıya katılmadığı için darbenin lehine konuş­ma görevi Harriman’e düştü. Meseleyi dikkate değer bir hâkimiyetle savunarak sadece Diem’in “ülkesini zafere götürecek liderlik vasıflarına sahip olduğuna” inanmadığını söyledi. Bu, darbe savının özetiydi. Karşı tarafta ise yönetimin en kıdemli üyelerinden dördü yer alıyordu: Başsavcı Kennedy, General Taylor, CIA Başkanı McCone ve Dışişleri Bakanı Rusk. Bir di­ğer muhalif, Saygon’daki Amerikan askerî heyetin şefi olan General Paul Harkins, şüphelerini Başkan Kennedy’nin top­lantıda sesli okuduğu bir telgrafta ifade etmişti. Meydana gel­mek üzere olanlar hakkında birbiri ardına sızlandılar.

ROBERT KENNEDY: Azınlığa dâhil olabilirim ama bunun gö­rünürde ne anlamı olduğunu anlamıyorum… Tüm ülkenin ve gerçekten, Güneydoğu Asya’nın geleceğini pek de iyi tanıma­dığımız bir adamın ellerine bırakıyoruz… Belki de başarılı ola­cak ama bunun nereye gittiğini planlayan birisinin varlığını işaret eden herhangi bir rapor, herhangi bir insan göremedim.

TAYLOR: Şunu söylemeliyim ki Başsavcıyla şu an hemfikirim [ve| daha da ileri gitmek isterim… Öncelikle hükümet tama­men deneyimsiz olacağından ve ikinci olarak bölgenin idare­sinde pek zaruri olan yerel yöneticilerin tümü değişeceğinden bu bölgede gerçekten tesirli bir çalışma geliştirmemiz bir yıl­dan fazla alacaktır.

MCCONE: Görüşümüz General Taylor’ın ifade ettikleriyle aşağı yukarı aynıdır… Bize göre başarılı bir darbe -bunun doğru olduğunu kati olarak düşünüyorum- siyasi karışıklığın olduğu, hükümetin olmadığı bir devreye sebep olacaktır ve uzunluğunu tahmin etmenin mümkün olmadığı bir süre bo­yunca savaşı ciddi şekilde etkileyecektir. Feci bir durum ola­bilir.

RUSK: Bence bu noktada kaderimizi Vietnam tarafındaki bir insana bağlamamalıyız… Vietnamlıların bize karşı tamamen dürüst davranma olasılığından şüphem var… Bize bunu borç­lu olduklarını veya olduklarım düşündüklerini sanmıyorum ve Baülılara karşı davranışlarının temelinde bu yoktur. Yani burada epey geniş kapsamlı sorunlann yaklaşmakta olduğu­nu düşünüyorum.

HARKINS: Ben değişime karşı değilim, kesinlikle değilim ama bu noktada kendimi, değişimin tüm personelin değişi­minden ziyade yönetim metodlannda olması gerektiğini sa­vunmaya mecbur hissetmekteyim. Darbeyi hazırlayan grupla­rın böyle bir plan öne sürdüğünü görmedim. Bence karar ver­meden önce teklif edilmiş herhangi bir listeyi dikkatlice göz­den geçirmeliyiz.

Başkanın kendisi bile bir noktada plan hakkındaki kuşkusu­nu dile getirdi: “Eğer yanlış hesap yaparsak, Güneydoğu As-ya’daki konumumuzu bir günde kaybedebiliriz.” Ardından, Lodge’u kastederek, “istikrarlı görünüyor. Darbeyi destekliyor. Desteğinin çok iyi gerekçeleri olduğunu düşünüyor. Ben de­rim ki o bizim burada olduğumuzdan çok daha istekli buna.”

Toplantıda mevcut olan herkes kendi görüşünü söyledikten sonra tek bir mantıklı tepki olabilirdi. Birisi, tercihen başkan, diyebilirdi ki: Vietnam’da devasa önemi olan bir şey yapmak üzereyiz, fakat bu toplantıda söylenenler ciddi şüpheler do­ğurmakta. Bu, darbeyi durdurmak için son şansımız. Durdur­malı mıyız?

Ancak Kennedy yardımcılarının kesin tavsiyelerini istemek yerine, toplantının sonuçlanmamış şekilde dağılmasına müsa­ade etti. Odayı dolduran şüphe dolu hava biçimlenmemiş ve odaklanmamış vaziyette kaldı. Kimse darbe aleyhine tutarlı ve sistemli bir tez sunmadı, Kennedy de böyle bir şey talep etmedi.

“Hepsini Cabot’un [üstüne] yıkalım,” dedi. “Böylece bunu sonuçlandırmış oluruz.”

Darbe nihayet bu esrarlı, belki de küstah yorum eşliğinde onaylanmıştı. Tarihçi ve arşivci John Prados yayımlanan tartış­ma metnine yazdığı önsözde “29 Ekim 1963teki tartışmanın dikkate değer yanı, üst düzey yetkililerden oluşan ve JFK’nin de dâhil olduğu geniş bir heyetin dile getirdiği şüphelerin olayların gidişatını etkilememiş olmasıdır,” diye hayretini dile getirmiştir. “Başkan Kennedy net bir karar ilan etmemiş ama darbeci grup Birleşik Devletler darbeyi destekliyormuş gibi ilerlemiştir.”

* * *

General Don hamlesini yapmadan sekiz saat önce Lodge’u ha­berdar etmeye söz vermişti ama tarih yaklaştıkça, o ve diğer darbeciler bunun çok riskli olacağına karar verdiler. Conein’e tek söylediği 2 Kasım’dan önce harekete geçeceğiydi. Tam za­manı ise kazara seçildi.

1 Kasım Cuma sabahı erken saatlerde, Güney Vietnam Do-nanması’nın Diem yanlısı kumandanı Albay Ho Tan Quyen Saygon’daki Orduevi’nde diğer subaylarla bir tur tenis oynadı. Otuz altıncı doğum günüydü ve arkadaşları onu kutlama ye­meğine davet ettiler. Teklifi, eve dönüp çocuklarıyla ilgilenme­si gerektiğini söyleyerek geri çevirdi ama yardımcısı onu ikna etti. Yakınlardaki bir restorana doğru yola koyuldular. Yolday­ken Albay Quyen’in, darbecilerden biri olan yardımcısı onu vurarak öldürdü. Bu plana dahil değildi, General Minh haberi alınca geri dönüş olmadığını anlamıştı. Son birkaç haftayı or­dunun içinde gizli bağlantılar edinerek geçirmişti ve emrine amade çeşitli piyadeler, süvariler ve hava kuvveti birimleri vardı. Hemen onlara hareket emri verdi.

General Don komutlarını alır almaz Conein’i arayarak der­hal Güney Vietnam Genelkurmay Karargâhı’na gelmesini ve hazırda bulunan tüm nakiti de beraberinde getirmesini söyle­di. Conein yiyecek ve diğer harcamalar için üç milyon kuruş, yani 42.000 dolar civarında parayla geldi, darbeciler önceden para toplayarak kuşkuya sebep olmak istememişlerdi. Ayrıca, onu diğer CIA yetkilileri ve onların vasıtasıyla da NVashing-ton’daki üst düzey memurlarla doğrudan irtibata geçirecek bir telsiz de getirdi. Yolladığı ilk mesaj -“dokuz, dokuz, dokuz, dokuz, dokuz”- darbenin başladığını teyid eden bir şifreydi.

General Don, Saygon bölgesindeki tüm kumandanları alela­cele Orduevi’nde bir öğle yemeğine çağırdı. Bir araya geldikle­rinde onlara bir darbenin gelişmekte olduğunu söyledi. Her birinden desteğini kaset kaydına beyan etmesi istendi. Çoğu bunu yaptı. Yapmayanlar tutuklandı.

Bu olağandışı öğle yemeği yaşanmaktayken isyancı birimler şehre yayılıyordu. Havaalanını, polis karakolunu, iki radyo is­tasyonunu. Deniz Kuvvetleri Karargâhı’nı ve postane binaları­nı ele geçirdiler. Bazı birimler, sadık askerlerin kırsal bölgeden gelebileceği anayolları kesmeye yollandılar.

İsyancı subaylar, hemen teslim oldukları takdirde Diem ile Nhu’ya ülkeden serbest çıkış sözü vermeye karar verdiler fakat Gia Long Sarayı’na telefon ettiklerinde ikisi de telefona çıkma­dı. Diem daha önce darbe atlatmıştı ve bu seferkine de direne­bileceğini düşünüyordu. İlk tepkisi yardım için General Minh’i aramak oldu. Darbenin ciddiyetini ancak, darbeyi Minh’in yönetmekte olduğu söylenince anlayabildi. General Don’a ulaştı, reform ilan etmeye ve yeni bir bakanlar kurulu seçmeye hazırlandığını söyledi.

“Artık çok geç,” diye yanıtladı Don. “Tüm birlikler başkente ilerlemekte.”

Diem sonunda Büyükelçi Lodge’u aramaya karar verdi. Bü­yükelçi ne olup bittiğini çok iyi biliyordu ama bilmiyormuş gi­bi davrandı. Aralannda geçen zorlama konuşma sürrealist bir seviyedeydi.

“Bazı birimler isyan başlatmış,” diye başladı Diem “ve bil­mek istiyorum: Birleşik Devletler’in tavrı nedir?”

“Yeterince iyi bildiğimi hissetseydim size söylerdim,” diye samimiyetsizce yanıtladı Lodge. “Silahlı saldırıdan haberim var, ama tüm detayları bilmiyorum. Ayrıca şu an Washing-ton’da saat sabahın 4:30’u ve Birleşik Devletler’in bir tavrı ol­ması imkânsız.”

“Ama genel bir fikriniz vardır elbette,” diye ısrar etti Diem. “Ne de olsa ben devlet başkanıyım. Vazifemi yerine getirmeye çalıştım. Şu an da vazifemin ve sezgilerimin gerektirdiği şeyi yapmak istiyorum. Her şeyden önce vazifeye inanırım.”

“Vazifenizi kuşkusuz yerine getirdiniz. Daha bu sabah size söylediğim gibi cesaretinizi ve ülkenize yaptığınız muazzam katkıları takdir ediyorum. Tüm yaptıklarınızın size kazandır­dığı İtibarı kimse sizden alamaz. Şu an fiziksel güvenliğiniz hakkında endişeliyim. Hâlihazırdaki faaliyeti yürütenlerin, is­tifa etmeniz durumunda size ve kardeşinize ülkeden serbest çıkış sağlayacaklarına dair bir haber aldım. Bunu duymuş muydunuz?”

“Hayır,” dedi Diem. Sonra birkaç saniye durakladı, Lod-ge’un da darbecilerle birlikte olduğunu yavaş yavaş idrak etti.

“Sizde telefon numaram var,” dedi sonunda.

“Evet,” dedi Lodge. “Eğer fiziksel güvenliğiniz için yapabi­leceğim bir şey olursa lütfen beni arayın.”

Ertesi sabah saat dörtte isyancı birlikler saraya saldırılarını başlattılar. Top ve makinalı tüfek ateşi açtılar, içerideki sadık askerlerin ateşiyle karşılaştılar, iki saat sonra gün ışırken, sa­ray pencerelerinin birinde bir beyaz bayrak belirdi, isyancı bir Yüzbaşı Diem’i teslim almak için takımıyla binaya yöneldi, an­cak yaklaştığında içeriden gelen bir silah sesiyle cansız olarak yere düştü. Bu rezalet karşısında askerler saraya hücum ettiler. Ne Diem’i ne de Nhu’yu bulabildiler.

İki kardeş Saygon’un Çin kesimi Cholon’a kaçmış, orada Çinli bir işadamının yanına sığınmışlardı. İşadamı onları, Nhu’nun kaba kuvvet organizasyonlarından biri olan Cumhu­riyetçi Gençliğin Kulüp Binası’na götürdü ve Tayvan Büyükel-çiligi’ni arayarak oradaki diplomatlara, iki öndere siyasi iltica verip vermeyeceklerini sordu. Diplomatlar kabul etmedi.

Diem nihayet sonun yaklaştığını fark etti. General Don’u ara­dı ve Cholon’daki Cha Tam Katolik Kilisesi’nde teslim olmaya hazır olduğunu söyledi. Darbecilerin birkaç saat önce onun ka­derini belirlemek için toplandığından ise haberi yoktu. “Yabani otları öldürmek İçin onları kökünden sökmek gerekir,” demişti biri diğerlerine. Oylama yapılmamıştı ancak karar belliydi.

General Minh, Diem ile Nhu’yu alma görevi için güvenilir askerlerden oluşan bir ekip seçti, içlerinden biri kendi koru­ması olan hünerli suikastçı Yüzbaşı Nguyen Van Nhung’du. Ekip iki jip ve bir M-113 zırhlı araba aldı. Yola koyulmak üze­reyken General Minh, Yüzbaşı Nhung’a bir işaret yaptı. Sağ elinin iki parmağını havaya kaldırdı: İkisini de hallet.

Konvoy Cholon’a çabucak varıp Diem ile Nhu’nun bekle­mekte olduğu kiliseyi buldu, iki kardeşe M-113’e binmeleri emredildi. Nhu itiraz etti.

“Başkanı götürmek için böyle bir araç mı kullanacaksınız?” diye sordu öfkeyle.

Kimse kulak asmadı. İki adamın da elleri arkalarında bağ­landı ve içeri tıkıldılar. Konvoy süratle genelkurmay binasına döndü.

Vardığında, M-113’ün kapısı açıldı ve Yüzbaşı Nhung dışarı çıktı, içeride Diem ve Nhu’nun kurşunlarla delik deşik olmuş cesetleri bir kan gölünün içinde yatmaktaydı. Nhu vurulma­nın yanı sıra bıçaklanmıştı. Onları yakalayan ekibin kumanda­nı General Mai Huu Xuan, dosdoğru Minh’e yürüdü, selam çaktı ve Fransızca, “Mission accomplie”* dedi. Bu General Don’u irkiltti.

“Niye öldürüldüler?” diye sordu Don.

“öldürüldülerse ne olmuş?” diye yanıtladı Minh.

Cesetler getirildiğinde Conein orada değildi. Şehirde neler olup bittiğini görme hevesiyle arabasını evine doğru sürmeye başlamıştı. Evine vardıktan az sonra kendisini büyükelçiliğe çağıran bir telefon aldı. Orada dosdoğru Kennedy’den gelen bir emir aldı: Diem’i bul.

Conein o cumartesi sabahı on buçukta askerî karargâha geri döndü. General Minh’i Orduevi’nde otururken buldu. Tered­düt etmeksizin Diem ile Nhu’nun nerede olduğunu sordu.

“intihar ettiler,” dedi Minh rahatça. “Cholon’daki Katolik Kilisesi’ndeydiler ve intihar ettiler.”

Conein sadece birkaç saat önce bu karargâhtan, iki kardeşin tutuklanacağı izlenimiyle ayrılmıştı. Öldüklerini duymak onu şok etmişti.

“Bak,” dedi Minh’e, “sen Budistsin, ben Katolik. Eğer o kili­sede intihar ettilerse ve rahip bu gece ayin yaparsa, bu hikâye inandırıcı olmayacaktır. Neredeler?”

“Cesetleri genelkurmay bürosunun arkasında. Görmek ister misin?”

“Hayır.”

“Neden?”

“Eh, milyon insandan biri sana inandı diyelim, kilisede inti­har ettiklerine, ben de intihar etmediklerini görür ve farklı bir şey bilirsem, ardından da bu dışarı sızarsa, başım belada de­mektir. “

Bu akıllıca bir hareketti. Conein gerçekten şüpheleniyordu ve cesetleri görürse bununla baş etmek zorunda kalacağını an­lamıştı. Şimdi dürüstçe generallerin kendisine anlattığından başka bir bilgisi olmadığını söyleyebilirdi. Kennedy’ye telgra­fında bunları yazdı.

Michael Forrestal aceleyle içeri dalıp Diem ile Nhu’nun ölüm haberini getirdiğinde başkan Beyaz Saray’da Kabine Odası’ndaydı. Kalakalmıştı. Görünüşe göre darbenin bu şekil­de bitebileceği olasılığı hiç aklına gelmemişti. Yıllardır Ameri­kan müttefigi olan bir devlet başkanı, Kennedy’nin kişisel ola­rak tanıdığı ve desteklediği bir adam ve üstüne üstlük onun gibi bir Katolik, Amerikalıların desteklediği bir darbenin so­nucunda ölmüştü.

“Kennedy ayağa fırlayıp yüzünde daha önce hiç görmemiş olduğum bir şok ve dehşet İfadesiyle odadan koşar adım çık­tı,” diye anımsadı General Taylor daha sonra. “Hep Diem’in en fazla sürgünle cezalandırılması konusunda ısrar etmişti, hükü­mette bir değişikliğin kan akıtılmadan gerçekleştirilebileceği­ne ya inandırılmış ya da kendini inandırmıştı.”

Kısa bir süre sonra, elleri hâlâ arkalarından bağlı olan Diem ile kardeşinin parçalanmış cesetlerini gösteren bir dizi fotoğraf CIA’in eline geçti. 4 Kasım sabahı Beyaz Saray’da bir kurmay toplantısında Başkanın Ulusal Güvenlik Danışmam McGeorge Bundy, fotoğrafların muhakkak bir iki gün içerisinde dünya­nın manşetlerinde olacağına dair ikazda bulundu, insanlar ba­riz sonuca ulaşacaktı.

“Bu tercih edilen intihar tarzı değil,” diye ileri sürdü Bundy kuru kuru.

Kennedy teselli kabul etmez haldeydi. Forrestal’ın daha son­ra anlattığına göre, Saygon’daki cinayetler “onu derinden üz­dü… ahlâkî ve dinî bir mesele olarak canını sıktı, Vietnam’dan gelen tavsiyelere olan güveni sarsıldı.” Tarihçi Ellen Hammer’a göre, Kennedy “Vietnam’da devlet başkanı olmuş ilk Katoli-ğin, Amerika’nın ilk Katolik başkanı tarafından yetkilendiril­miş bir harekâtın dolaysız sonucu olarak katledildiğini” anla­yınca “sarsılmış ve bunalıma girmişti”. Bir noktada yardımcı­larından biri, Diem ile Nhu’nun despot olduklarım hatırlata­rak onu rahatlatmaya çalıştı.

(*) Görev tamamlandı – ç.n.

“Hayır,” diye yanıtladı. “Zor bir konumdaydılar. Ülkeleri için yapabileceklerinin en iyisini yaptılar.”

8

Onu Ezip Geçeceğiz

15 Eylül 1970 günü kahvaltı saatinden akşam yemeği öncesi­ne kadar geçen sürede, Washington’da bir avuç iş adamı ve devlet görevlisi daha önce hiçbir Amerikah’nın yapmamış ol­duğu bir şeyi yaptılar. Süratle çeşitli kararların alındığı bir dizi toplantıda, ulusal güvenliğe yönelik ağır tehditlerin arasında bir de, daha iktidarı devralmamış bir hükümeti alaşağı etmeye karar verdiler. Kurbanları Şili’nin müstakbel başkanı Salvador Ailende Gossens idi.

Bazı standartlara göre Şili, Birleşik Devletler’in bu denli risk taşıyan ve şiddet içeren gizli bir planı gerçekleştirmeleri için tuhaf bir yer gibi görünebilir. Şili Amerikan sahillerinden uzak ufak bir ülkedir ve Birleşik Devletler için asla en ufak bir aske­rî tehlikesi bulunmamıştır. Henry Kissinger bir defasında Şi­li’yi meşhur “Antarktika’nın yüreğine doğrultulmuş bir han­çer” yakıştırmasıyla kestirip atmıştır. Ancak Ailende 4 Eylül 1970’te oranın başkanlık seçimini kazanarak Amerika’da ikti­dar koridorlarında paniğe sebep olmuştu. Hayatı boyunca em­peryalizm karşıtı ve Fidel Castro’nun hayranı olmuş Ailende, ülkesinin ekonomisine hakim olan Amerikalılara ait şirketleri ulusallaştırmaya ant içmişti.

Ailende başkanlık seçiminde oyların çoğunluğunu kazanmamış olduğundan —üç kişilik bir yarışta yüzde 36.3- zaferi­nin, Şili Kongresi tarafından onaylanması gerekmişti. Geçmiş­te benzer durumlarda Kongre birinci geleni seçmişti ve bu se­fer de aynı şeyi yapacağı kesin görünüyordu. Şili’nin en zengin adamlarından ve en büyük gazetesi El Mecurio’nun sahibi olan Agustin Edwards bu ihtimali göze alamazdı. Şili’nin başkenti Santiago’daki Amerikan Büyükelçiliği’ne giderek Büyükelçi Edward Korry’ye lafı dolandırmadan bir soru sordu:

“Birleşik Devletler, dolaylı ya da dolaysız, askerî bir eylemde bulunacak mı?”

“Hayır,” dedi Korry kısaca.

Edwards’ın duymak istediği yanıt bu değildi. Korry’yi esge-çerek V/ashington’daki daha nüfuzlu görevlilere sesini duyur­maya karar verdi. Onların çıkarlarının kendisininkilerle uyuş­tuğunu sezmekteydi.

Edwards, Şili’de çıkarları olan önde gelen Amerikan iş adamlanna kişisel, mesleki ve ideolojik açıdan yakındı. Onla­rın aracılığıyla Nixon yönetiminin en tepesindekilere erişebili­yordu. Başkan Nixon, yurtdışında Amerikan ticari çıkarlarını koruma, komünizmle savaşma ve Birleşik Devletler’in Batı Ya-rıküre’deki egemenliğine karşı meydan okumaları bastırma kararlılığını çok kere ilan etmişti. Edwards, bu üçünü birden Şili’de gerçekleştirebileceğini başkana söylemek üzere Was-hington’a gitti.

9 Eylül’de Edwards, Santiago’da bavullarını toplarken, In­ternational Telegraph & Telegraph Corporation’ın yöneticileri New York’ta aylık toplantılarım yapmaktaydılar. ITT dünyanın en büyük şirketlerinden biriydi. Şili’de büyük holdinglere sa­hipti ve Edvvards’ın iş imparatorluğunu tehdit eden aynı tehli­keyle yüz yüzeydi. Paha biçilmez varlığı Şili telefon sistemi, AUende’nin ulusallaştırma listesinde en üstlerdeydi.

ITT’nin bu yönetim kurulu toplantısında, şirketin işletimin­den sorumlu en üst görevlisi ve dünyanın en meşhur işadam­larından biri olan Harold Geneen, yönetim kurulu üyelerin­den birini kenara çekerek cüretkâr bir teklifte bulundu. “Bana söylediği,” diye açıkladı daha sonra yönetim kurulu üyesi, “Allende’ye karşıt bir koalisyon hükümetinin kurulması için yapılacak bir plana destek olarak, bir milyon dolar kadar feda etmeye hazır olduğuydu.”

Bu yönetim kurulu üyesi, eski CIA Yöneticisi John McCo-ne’dan başkası değildi. McCone ITT’ye CIA’den ayrılışının üzerinden bir sene geçmeden katılmıştı, ancak hâlâ teşkilata danışmanlık yapmaktaydı, yani aynı anda ikisinden de maaş alıyordu. Bu özel düzen onu ITT ile Birleşik Devletler hükü­metinin en üst seviyeleri arasında ideal bir bağlantı yapmak­taydı.

McCone, Geneen’in milyon dolarlık teklifini iletmek için Başkan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Kissinger’a hemen ula­şabildi. Kissinger kabul etmedi ama ITT’nin Şili sorununu ele alışındaki ciddiyetten de etkilenmişti. McCone daha sonra ay­nı meseleyi Kissinger’ın halefi ve CIA’in eski Başkan Yardımcı­sı Richard Helms’e de götürdü.

Şili’de gizli bir seferberlik başkanın emri olmadan başlatıla-mazdı. Edwards bu emri sağlama alma görevini üstlendi. Aracı olarak eski dostu ve iş ortağı, Pepsi-Cola’nın Yönetim Kurulu Başkanı ve Yöneticisi Donald Kendall’ı seçti. Kendall’ın Con-necticut’taki evinde kaldı ve ona, Şili’nin komünist idaresine girmek üzere olduğunu anlattı.

Pepsi-Cola bu ilişkileri hep sağlam tutardı. Nixon 1960 or­talarında siyasi boşluktayken, Kendall onu şirketin uluslarara­sı hukuk danışmanı olarak işe almıştı ve daha sonra onun kampanyasına en büyük katkıda bulunanlar arasında olmuştu. Edwards, diğer ticari girişimlerinin yanı sıra Şili’nin başlıca Pepsi dagıtımcısıydı. Üçü de, uluslararası ticaretin jeopolitikle birleştiği yerde serpiliyordu.

Kendall 14 EylüPde babasını Beyaz Saray’a Başkan Nixon’la tanışmaya getirdi. Sohbete ara verdikleri bir sırada Nixon’ı ke­nara çekerek Edwards’m ona Şili hakkında anlattıklarını tek­rarladı. Nixon uyarılan dikkatle dinledi. O andan itibaren de Allende’nin sonunu getirme kararlılığında asla bocalamadı.

“Harekete geçmek üzere tetik çekilmişti,” diye yazdı Kissin­ger sonraları.

Kendail’dan haberleri aldıktan hemen sonra Nixon onu Kis-singer ve Başsavcı John Mitcheİl’la görüşmeye yolladı. Kendall onlardan Edwards’ın söylediklerine kulak vermelerini istedi ve ertesi sabah Edwards’la buluşmayı kabul ettiler. Kahvaltı ko­nuşmaları Birleşik Devletler-Latin Amerika ilişkileri tarihinde en kapsamlılar arasına girmeye hak kazanacaktı. Edwards ana­vatanında neler olup bittiği hakkında karanlık bir tablo çizdi. Allende’nin göreve başlamasına müsaade edilmesi halinde Şili ekonomisini ulusalİaştıracagi, Amerikan işletmelerini zorla kapı dışan edeceği ve Şili’yi Sovyet-Küba yörüngesine yönelte­ceği kehanetlerinde bulundu.

Kissinger onu ilgiyle dinledi. Toplantı biter bitmez Helms’i arayarak Allende’yi durdurma yolları konusunda “düşünebil­dikleri ne varsa” gözden geçirmek için Edwards’la buluşmasını istedi. Kissinger o sabah daha geç bir saatte Şili’deki büyük çı­karları korumak için bir başka güçlü şahsiyetle, Chase Manhat­tan Bankası’ndan dostu ve hamisi David Rockefeller’la buluştu.

Kissinger, Mitchell ve Helms o öğleden sonra saat üçte Ni-xon’dan hareket emrini almak için Oval Ofis’e geldiler. Top­lantıları sadece on üç dakika sürdü. Nixon o kadar netti ki da­ha fazla zamana ihtiyaç yoktu. Şili yasasına göre, Allende’nin seçilişinin, seçimden sonraki elli gün içinde Kongre tarafından onaylanması gerekmekteydi. Nixon bunun Öyle ya da böyle engellenmesini istiyordu.

Bu toplantının herhangi bir kaydının olup olmadığı bilin­memektedir. Ancak orada mevcut olan bir memur daha sonra New York Times’a Nixon’un hızlıca bir sonuca varmak için “son derece istekli” olduğu izlenimini verdiğini anlattı. Bir başkası onu “kendini kaybetmiş gibi” diye tarif etti. Başkan konuşurken, Helms, diplomasi ve gizli faaliyet tarihinde belli başlı bir belge haline gelecek bir sayfa not karaladı.

  • 10’da 1 olasılık belki, ama Şili’yi kurtarmalı!
  • Harcamaya değer
  • Mevcut riskler alakadar etmiyor
  • Sefaretin ilgisi olmayacak
  • 10.000.000 dolar hazır, gerekirse daha fazlası
  • Tam gün çalışma – en iyi adamlarımız
  • Oyun planı
  • Ekonomiyi karıştırmak
  • Hareket planı için 48 saat

Şilililer, ülkelerinin “o tropik ülkelerden biri” olmadığım be­lirtmeyi severler. Şili Güney Amerika’nın bir parçasıdır ama ta­rihi, ülkelerin kaderlerinin her zaman coğrafyalanyla belirlen­mediğinin kanıtıdır. Yarıküredeki diğer ülkelerin neredeyse hepsinden daha az anarşi, iç savaş ve baskıdan geçmiştir. İlk Anayasası’nın 1833’te yürürlüğe girişini takip eden 139 yıl bo­yunca, demokratik düzen sadece üç kez kesintiye uğramıştır. 20. yüzyılın üçte ikisinin geçtiği sırada Şili, yüksek okur-ya-zarlık oranı, nispeten geniş orta sınıfı ve kuvvetli sivil toplu­muyla çağdaşlığa doğru emin adımlarla ilerlemekteydi. Yaşa­ma ve siyasete karşı demokratik yaklaşım, Latin Amerika’nın hiçbir yerinde olmadığı kadar ulusal hafızaya kazınmıştı.

Amerikalıların hükümetini alaşağı ettiği çoğu ülke kıymetli bir kaynağa sahiptir. Şili de istisna değildir. Binlerce yıldır dün­yanın en kıymetli maddelerinden biri olmuş olan bakırın başlı­ca üreticisidir. Bakır insan ırkının gelişimini şekillendirmiştir ve elektrik çağının ışımasıyla beraber, harikulade İletkenliği sa­yesinde her zamankinden daha da önemli hale gelmiştir. Mo­tor, jeneratör, dinamo, kablo ve tellerde hayati önem taşıyan bir malzemedir, lambalardan, kapı kollarından çaydanlıklara kadar birçok nesnede günlük kullanım halindedir.

Amerikan işletmeleri 20. yüzyıl başlarında Şili bakırıyla ilgi­lenmeye başladılar. Daha sonraları Kennecott Copper Corpo-ration’a katılacak olan Braden Copper Company, 1905’te Santi­ago’nun yüz altmış kilometre kadar güneydoğusunda maden cevherlerinin olduğu And Dağlarındaki El Teniente’de kazıya başladı. Yedi yıl sonra Anaconda Copper Mining Com-pany’den bir öncü kuzey çölündeki Chuquicamata’da faaliyet­lere başladı.

Bu iki Amerikan şirketi, Kennecott ile Anaconda, büyüyerek dünya bakır ticaretinin ikiz devleri haline geldiler. Yüzyıl orta­larında El Teniente dünyanın en büyük yeraltı bakır madeni, Chuquicamata ise en büyük açık maden ocağı haline gelmişti. Kennecott’un Şili’deki faaliyetleri yılda 20 milyon dolar net kâr sağlıyordu. Anaconda’nınki ise 30 milyondu, iki şirket birlikte Şili’nin ihracat gelirinin çoğunu ve vergi gelirinin üçte birini oluşturuyordu. Bu da onlara, Şili’nin hem ekonomik hem de si­yasi yaşamı üzerinde karşı konulamaz nüfuz sağlıyordu.

Maden şirketleri ve Pepsi-Cola gibi tüketim ürünü şirketle­rinin yanı sıra bir diğer Amerikan şirketi International Telep-hone and Telegraph, Şili’de esaslı bir rol oynamaktaydı. 1930’da, ITT yenilikçi bir telekomünikasyon şirketiyken, ingi­lizlere ait olan Chile Telephone Company’nin hisselerinin ço­ğunu satın alarak ülkenin henüz filizlenmekte olan telefon ve telgraf sistemlerinin kontrolünü elde etti. Bu, 1960 başlarında yılda 10 milyon doları aşan düzenli bir kâr sağlayarak, yaptığı en iyi yatırımlardan biri olduğunu ispatladı.

Bu sıralarda Latin Amerika’da değişim rüzgârları esmektey­di. Kübalı gerillalar Batista diktatörlüğünü devirerek radikal bir toplumsal ve siyasi program kabul ettirmişlerdi. Peru’da, Kolombiya’da, Venezuela’da ve Arjantin’de diktatörlükler dev­rilmişti. Rahatsız genç bir nesil yeni siyasi fikir arayışındaydı.

Başkan Kennedy 1961’de bu hamlelere cevap olarak, “kap­samlı” toplumsal ve siyasi değişime adanmış yanküresel bir organizasyon olan İlerleme için Ittifak’ı yarattı. Yardımcıların­dan, İlerleme için Ittifak’ın vitrini olabilecek bir ülke aramala­rını istedi. Bunun, temel siyasi ve fiziksel altyapısı oturmuş ve halkının barışçıl değişim için istekli olduğu bir ülke olması gerekliydi. Kuvvetli özel sektörü ve demokratik geleneğiyle Şi­li, aşikâr tercihti. Kennedy kapitalist modelin üçüncü dünya­nın gelişiminde Marksist modelden daha İyi işlediğini orada dünyaya gösterebilmeyi umuyordu. Şili 1960’larda İlerleme için Ittifak’tan ve dosdoğru Birleşik Devletler’den 1,2 milyar dolar, yani nüfus başına, yarıküredeki diğer herhangi bir ülke­den daha fazla yardım aldı.

Washington’un bu ilgisi başlangıçta Şili’ye paradan fazla bir şey vermedi. 1964’ten itibaren ise başka bir şey vermeye başla­dı. Bu CIA’in, on yıl sürecek ve nihayetinde Şili’yi demokratik köklerinden koparacak olan, müdahale ve istikrar bozma se­ferberliğini başlattığı seneydi.

CIA 1960’Iann başında Şili’de gazetelere, öğrenci örgütlerine, sendikalara ve siyasi partilere para ve diğer türlerden destek yol­lamaya başladı. Desteğini, tam Washington’un istediği kalıba gi­ren, coşkulu bir reformcu Eduardo Frei’nin liderliğini yaptığı orta-sol Hıristiyan Demokratik Parti’de yoğunlaştırdı. Frei’nin yakışıklılığı ve medyaya önem veren tarzı muhabirleri ve köşe yazarlarını ona “Şilili Kennedy” demeye itti. 1964’te başkan ada­yı olduğunda Amerikalı dostlan yanıbaşında toplandılar. Bunu sırf onu sevdiklerinden değil, aynı zamanda Washington’daki bazı şahısların kâbusu haline gelmiş olan sosyalist aday Allen-de’nin önünü kesmeyi şiddetle istedikleri için yaptılar.

Ailende tipik bir burjuva devrime isiydi. Ayrıcalıklı doğmuş olmasına rağmen radikal toplumsal değişimin tutkulu bir ta­raftarıydı. Militanlığı, Marksist öğreti ile etrafında gördüğü ya­şam gerçeklerinden kaynaklanıyordu. Şili’nin Güney Amerika ulusları arasındaki nispeten varlıklı durumuna rağmen mil­yonlarca insanı da yoksulluk içinde yaşamaktaydı ve bu Allen-de’yi derinden etkiliyordu. Ülkesi için çok önemli olan bakır sanayisini yabancı şirketlerin kontrol etmekte olduğu gerçeği de onun için aynı derecede öfkelendiriciydi.

Kemik çerçeveli gözlükleri, tüvit ceketleri ve hafif dağınık bıyığı Allende’ye bir üniversite profesörü veya Left Bank aydı­nı havası veriyordu. Kültürlüydü ve biraz da züppeydi; sana­tın, şarabın ve kadın güzelliğinin erbabıydı. Sosyalist inançları onun kurulu politik düzenin bir parçası olmasını engelleme­mişti. Ayrıca üçüncü kuşak mason’du -Marksistler arasında yaygın değildir- ve Şili elitleriyle rahatça anlaşabilmekteydi. Özel hayatında ise hayat yorgunu, alaycı ve hatta depresif bir tavra bürünebiliyordu.

CIA, 1964 seçiminde Frei’nin Allende’yi yenmesini sağlama alma amacıyla gizlice 3 milyon dolar harcayarak kampanya masraflarının yarısından fazlasını ödemiş oldu. Frei kolayca kazandı. ClA bunu takip eden dört yılda Frei’yi desteklemeye yönelik gizli planları için 2 Milyon dolar, ayrıca içlerinden dokuzunun seçildiği yirmi iki kongre adayına 175.000’er do­larlık gizli yardım yaptı. Ayrıca antikomünist bir kadın Örgü­tüne maddi dayanak sağladı, Sosyalist Parti’nin ayrılıkçı bir hizbini destekledi, Santiago dışındaki gecekondularda siyasi örgütlenme kampanyalarına para verdi, komünistlerin hâkim olduğu işçi hareketlerinin içindeki muhalif grupların spon­sorluğunu yaptı, bir haber alma teşkilatı ile sağcı bir gazeteyi gelire bağladı ve El Mercurtâda düzenli olarak başmakaleler bastırdı.

Birleşik Devletler ayrıca Şili ordusunda dostlar edinmek için verdiği uğraşıyı yoğunlaştırdı. 1950 ile 1969 yılları ara­sında neredeyse dört bin Şilili subay, Marksizmin vatana iha­netle bir tutulduğu katı bir isyan bastırma doktrini öğretilen Amerikan askerî üslerinde, çoğunlukla da Panama Kanalı Bölgesi’ndeki Birleşik Devletler Ordu Okulu’nda eğitim gör­dü. Şili aynı zamanda 163 milyon dolar, yani yarıküredeki ül­kelerin Brezilya dışında hepsinden daha fazla Amerikan aske­rî yardımı aldı.

Tüm bu açık ve gizli yardımlar Birleşik Devletler’in Şili üze­rinde söz hakkının olması sonucunu doğurdu. Bazı devlet gö­revlilerini, Şili politikasını akışını Vietnam’da olduğu gibi yö­netme hakkını satın aldıklarına inanmaya itti. 1967’de Büyü­kelçi olan Edward Korry, Birleşik Devletler’in, başkenti Was-hington’dan sekiz bin kilometre uzakta olan bu ülke için “mü­tevelli sorumluluğu” aldığım iddia edecek kadar ileri gitti.

1969’da Richard Nixon’un başkanlığa geçmesinden sonra Birleşik Devletler’in Şili’ye ve pek tabii Latin Amerika’nın tü­müne karşı politikası çarpıcı şekilde değişti. Nixon, İlerleme İçin Ittifak’ı kısmen Kennedy’yle olan alakasından dolayı, kıs­men de onu idealizmin hakikate karşı tehlikeli bir galibiyeti olarak gördüğü için küçümsüyordu. Reformu, özellikle de toprağın yeniden dağıtımını desteklerse Birleşik Devletler’e dostça yaklaşan sağcı hükümetleri baltalayacağından endişe ediyordu. Kennedy ve Johnson’ın yaptığı gibi Latin Ameri­ka’nın “demokratik solunu” yüreklendirmektense, iş çevreleri elitini ve ordusunu destekleyecekti.

“Latin Amerika’da orduyu alçaltma politikasına asla katıl­mayacağım,” dedi Nixon Ulusal Güvenlik Konseyi’nin bir top­lantısında. “Bunlar, tesirimiz altına alabileceğimiz güç merkez­leridir. Diğerleri, yani aydınlar, tesirimize açık değillerdir.”

Ailende 1970’te, seçimi tek başına kazanamayacağı belli olan kendi Sosyalist Partisi’nin adayı olarak değil, Halkın Birli­ği adlı solcu bir koalisyonun lideri olarak başkanlığa adaylığı­nı koydu. Onu iktidardan uzak tutma uğraşı Santiago’daki Amerikan Büyükelçiligi’nin saplantısı haline gelmişti. 1970’in başında Büyükelçi Korry ile CIA Merkez Şefi Henry Hecksher Nixon hükümetinden, ona engel olmak için gizli bir “batırma” kampanyasına atılmak için izin istediler. Bu isteği, adını baş­kanlık kararnamesinin sayısından alan ve ülkenin en üst ulu­sal güvenlik görevlilerinden oluşan “40 Komitesi”ne yöneltti­ler. Kissinger komiteyi etkili bir şekilde yönetmekleydi; bir ey­lem önerdiğinde komitedekiler hemen onaylıyordu. Sahip ol­duğu Chase Manhattan Bankası’nın Güney Amerika’da multi milyar dolarlık çıkarları olduğu için eski dostu David Rocke-feller, onu “batırma” kampanyasını dayatmaya teşvik etti.

Rockefeller Şili seçimleri yaklaşırken, daha sonra anılarında yazdığı üzere, Nixon hükümetini Ailende karşıtı yola iten bir telefon konuşması yaptı.

1970 Mart’ında, seçimden epey önce, Şili’nin başlıca gazetesi El Mercurio’nun yayımcısı olan dostum Augustin (Doonie) Edwards bana Allende’nin, Şili’nin hasas ekonomisini mahve­decek ve bölgeye komünist nüfuzu yayacak bir Sovyet piyonu olduğunu söyledi. Eğer Ailende kazanırsa, diye uyardı Do­onie, Şili bir diğer Küba, yani Sovyetler Birligi’nin bir uydusu haline gelecekti. Birleşik Devletler’in, Allende’nin seçilmesine engel olması gerektiğinde ısrar elti. Doonie’nin kaygılan öyle yoğundu ki onu Henry Kissinger’la irtibata geçirdim.

Kissinger, Şili’de olup bitenden diğer Amerikalılara göre da­ha dolaysızca sorumlu olacaktı. Belki sadece Nixon istisnaydı. Üç yıl boyunca, Kissinger dünyanın dört bir yanında çok sayı­da krizle uğraşırken, Şili’ye olan ilgisini hiç kaybetmedi. Bu, Nixon’un onu devamlı iteklemesinden ve aynı zamanda anti-Allende planının, onun dünya görüşüne ve Amerika’nın dün­yadaki yerine ilişkin bakış açısına birebir uyuyor olmasından dolayıydı.

Kissinger’ın Nazi Almanyası’ndan gelme bir mülteci olarak geçmişinden aldığı ders, bir devlet adamının en yüce hedefi­nin uluslar arasında istikrar oluşturma ve sürdürme olması gerektiğiydi. Doktora tezini, çağdaş dünyanın en usta büyük kuvvet diplomasisi pratisyenlerinden olan, 19. yüzyılda yaşa­mış Avusturyalı Diplomat Prens Metternich üzerine yazmıştı. Göreve geçtiğinde Metternich’in bazı fikirlerini uygulamaya başladı. İran, Zaire ve Endonezya gibi bölgesel müttefikler aracılığıyla Amerikan hâkimiyetini yayıp bu ülkelerdeki dik­tatörlerin zulüm ve yağmasını görmezden geldi. Lawrence Eagleburger adlı eski bir arkadaşı onun “Amerikan deneyimi­ne aykırı” prensipler tarafından yönlendirildiği sonucuna vardı.

“Amerikalılar, bir dizi ahlâkî prensibe uyma eğilimindedir­ler,” diye öne sürmüştü Eagleburger, “Henry’nin Amerikan si­yasi sistemine dair içten gelen bir anlayışı yok, aynı değerler­den ve varsayımlardan yola çıkmıyor.”

Aynı nesilden birçok devlet adamı gibi Kissinger da, uzun kariyeri boyunca Latin Amerika’yla neredeyse hiç ilgilenmedi. 1969 Baharı’nda Washington’daki Şili sefaretini ziyaret ederek büyükelçiye pervasızca, “Dünyanın, Pirenelerin güneyindeki kısmıyla ne ilgileniyor ne de hakkında bir şey biliyorum,” de­mişti. Bir sene sonra ise Edwards’tan duyduklarıyla her şey değişti.

25 Mart 1970’te, “40 Komitesi” Allende’ye karşı yapılacak “batırma” kampanyasını, daha sonra 390.000 dolara yükselti­len 135.000 dolarlık bir bütçeyle onayladı. Bu, ClA’in Allen-de’nin kazanmasını engellemek için 1964’te sarf ettiği milyonlarca dolarlık çabanın daha ufak çaplı bir versiyonuydu. Ajan­lar, basın yoluyla propaganda başlatmaktan antikomünist “yurttaş hareket” gruplarını desteklemeye uzanan aynı taktik­leri yeniden kullanmak için hazırlandılar. Bazıları, Prag sokaklanndaki Sovyet tanklarını gösteren posterler basıp dağıttılar. Bazıları ise, taraflı haber ajansları açtılar, Halkın Birliği içinde anlaşmazlık başlatıp Ailende karşıtı kitaplar, kitapçıklar ve broşürler bastılar.

Şili’de başkanlık kampanyası yoğunlaşırken ITT Başkanı Harold Geneen, seçimin sonucun etkilemek için çabalamaya karar verdi. McCone’dan, onun için ClAin Batı Yarıküre’deki Gizli Operasyonlar Şefi olan William Broe ile bir görüşme ayarlamasını istedi. 16 Temmuz’da, Washington’daki Sheraton Carlton Oteli’nin ITT süitinde buluştular. Geneen, şirketinin CIA vasıtasıyla sağcı başkan adayı Jorge Alessandri’ye para ak­tarmak istediğini söyledi. Broe, şirketin katkısını doğrudan yapmasını önerdi ve Santiago’daki CIA çalışanlarının yardı­mıyla bu gerçekleşti. ITT Alessandri’nin kampanyasına 350.000 dolarlık gizli bağış yaptı ve başka Amerikan şirketle­rinin de 350.000 dolar daha bağış yapmasını sağladı.

CIA’in “batırma” seferberliğinin ve Amerikan şirketlerinin Alessandri’ye yüklü miktarda katkılarının bir etkisi olduysa da, yeterli değildi. Şilili seçmenler 4 Eylül 1970’te sandığa giderek Allende’yi çoğunluğun oyuyla zafere taşıdı. Şili’nin çok partili siyasi düzeninde böyle sonuçlar sıradışı değildi ve Kongre’nin en çok oyu alanı başkan seçme gibi uzun zaman önce yerleş­miş bir geleneği vardı. 15 Eylül öğleden sonrasında Başkan Ni-xon, Kissinger ile Helms’e bunu önlemelerini emretti.

“Başkan birşeylerin yapılmasını kesinlikle istemişti, nasıl yapılacağıyla ise hiç ilgilenmiyordu ve gereken parayı sağlaya­cağı çok kesindi,” diye anlamıştı Helms daha sonra. “Bu he­men her şeyi kapsayan bir emirdi… Oval Ofis’ten çantamda mareşal asasıyla çıktığım bir gün varsa eğer, bu o gündü.”

* * *

Nixon CIA’e, kırk sekiz saat içinde bir anti-Allende planı üret­mesini emretmişti, dolayısıyla Helms’in boşa geçirilecek vakti yoktu. Ertesi sabah, yani 16 Eylül 1970’te sabah erkenden gizli faaliyet uzmanlarıyla görüştü. Bir katılımcının anlattığı üzere, onlara “Başkan Nixon’ın Şili’de bir Ailende rejiminin Birleşik Devletler için kabul edilemez olduğuna karar verdiğini,” Ni-xon’ın “Teşkilat’tan Allende’nin iktidara geçmesini engelleme­sini ya da onu görevinden etmesini istemiş olduğunu” ve ola­ğan uygulamanın dışına çıkılarak, “Teşkilat’ın bu görevi Dışiş­leri veya Savunma Bakanlıklarının işbirliği olmadan yapacağı­nı” söyledi.

Ertesi gün, Helms ile ajanları bu gizli operasyonu tasarla­mak için çalışırken, Kissinger Şikago’daki bir grup gazete edi­törüne, Allende’nin iktidara gelmesine müsaade edildiği du­rumda “bir tür komünist hükümet” kuracağını ve bunun Bir­leşik Devletler için “muazzam sorunlar” oluşturacağını söyle­di. O öğleden sonra Washington’a döndü ve ertesi sabah sekiz buçukta ClA’in teklifini dinlemek için 40 Komitesi’ni toplantı­ya çağırdı. Helms’in özetlediğine göre, anti-Allende operasyo­nun iki bölümü olacaktı. 1. Dizi denilen ilk kısım, Allende’yi “yasal” yollardan bloke etmeye yönelikti. Anında yürürlüğe kondu ve Allende’nin başkan oluşunun felakete yol açacağına dair düzinelerce makalenin Şili basınında yer almasıyla sonuç­landı. 1. Dizinin odağında görev süresi sona eren Başkan Edu-ardo Frei vardı. Frei’ye yollanacak özel mektuplar ve siyasi sır­daşlarının ona uygulayacağı kurgulanmış baskıyla beraber C1A basın kampanyasının onu, Şili geleneğini çiğnemeye ve en çok halk oyunu almış olan adaydan başkanlığı esirgemesi İçin Kongre’yle görüşmeye yönelteceğini umuyordu.

Bu yaklaşım, ClA’in bir telgrafında ifade edildiği üzere, Baş­kan Frei’nin “fazla yumuşak bir ruha sahip oluşundan” ve ül­kesinin siyasi sisteminin bozulmasını engellemeye isteksiz oluşundan dolayı başarısız oldu. Birkaç hafta içinde 1. Dizi, ClA’in II. Dizi diye adlandırdığı, açıkça askerî darbe kışkırtma­ya yönelik çok daha hırslı bir planın içinde eridi. Virginia’nın Langley beldesindeki C1A merkezinde entrikacılar, Santiago’daki ajanlarına “Allende’ye engel olmak için askeri imkân­ları yoklamaya” başlamaları ve “Şili ordusunun Allende’ye karşı harekete geçme niyetini kuvvetlendirmek” için yollar aramaları komutunu verdiler.

Telgrafların birinde, “Orduyla irtibata geçin ve onlara BDH’nin [Birleşik Devletler Hükümeti] askerî çözüm istediği­ni, şimdi ve her zaman onlan destekleyeceğini söyleyin,” deni­yordu. “Özetle, ekonomik ve siyasi belirsizlik ortamının izin verdiği ölçüde askeri bir harekâtı desteklemenizi istiyoruz.”

Bu ortamı yaratmak için, Amerikalıların Şili’yi karmaşaya it­meleri gerekiyordu. Kissinger bunu yapmak için, yönetimi al­tındaki tüm hatırı sayılır kaynakları kullanarak kollarını sıva­dı. Bu çabayı, en çok tekrarlanan vecizelerinden biri haline ge­lecek cümleyle mazur gösterdi. “Kendi halkının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünistleşmesini neden hiçbir şey yapmadan seyredecekmişiz anlamıyorum,” dedi darbe planı yapan dostlarına.

Proje şekillenirken haberdar olan birkaç diplomat ve CIA görevlisi ciddi şüpheler dile getirdiler. Kissinger’ın yönlendir­mesiyle hazırlanan Ulusal Güvenlik Araştırma Raporu, “Birle­şik Devletler’in Şili’de hayati önem taşıyan ulusal çıkarının ol­madığı” ve “bir Ailende hükümetinin, dünyadaki askeri gücün dengesini kayda değer şekilde değiştirmeyeceği” sonucuna vardı. Ailende’nin seçilmesini engellemek için yapılan gizli kampanya üzerinde çalışmış olan, Santiago’daki CIA Merke-zi’nin Şefi Henry Hecksher, seçim artık bittiğine göre “yapısal süreçlerde herhangi bir müdahaleyi kabul etmeyeceğini” be­lirtti. Bir diğer CIA görevlisi bir notta, Ailende’nin Moskova veya Havana’dan emir alma ihtimalinin düşük olduğunu ve ona karşı entrika düzenlemenin “1959 ve 1960’ta Fidel Cast-ro’yu Sovyet yörüngesine sokan hataîan tekrarlamak” olacağı­nı yazdı. Dışişleri Başkan Yardımcısı Charles Meyer, Allende’ye karşı gizli faaliyetin “Amerika’nın, Latin Amerika’daki imajını daha da kirleteceğini” öngördü. Kissinger’ın Latin Amerika Baş Danışmanı Viron Vaky, onu Allende’ye saldırmanın “fela­ket olabilecek” neticelerine dair uyardı.

İleri sürdüğümüz şey, kendi ilkelerimizin ve politik inançları­mızın apaçık çiğnenmesidir. Ahlâkı bir yana bıraksak bile bu uygulamanın pratikte operasyonal sonuçlan vardır… Eğer bu ilkelerin herhangi bir anlamı varsa, normalde onlardan sade­ce, varoluşumuz tehlikeye düştüğünde vazgeçeriz. Ailende Birleşik Devletler için ölümcül bir tehdit mi oluşturmakta? Bunu söylemek kolay değil.

Bu şüpheciler, Nixon ile Kissinger’ın Allende’nin önünü kesmek için ne kadar şiddetle kararlı olduğunu anlamamışlar­dı. Ikazlannın, Washington’daki darbe entrikacıları üzerinde hiçbir etkisi yoktu, içlerinden biri, David Atlee Phillips, ikinci defa bir Latin Amerika hükümetini devirmeye hazırlanıyordu.

1954’te Guatemala Başkanı Jacobo Arbenz’e karşı yapılan darbede geniş çapta başarılı olan “Kurtuluşun Sesi” radyo kampanyasını yürütmüş olan Phillips, ClA’in yeni kurulan Şili Görev Kuvveti’nin eş yöneticisi oldu. Ortağı William Broe’ydu. İkisi, bir memurun daha sonra anlattığı üzere Beyaz Saray’ın “sürekli, sürekli baskısı” altında Santiago’daki CIA merkeziyle neredeyse saat başı irtibat halindeydiler.

Amerika’nın Allende’ye karşı darbesi şekillenirken, Phillips ve Broe Santiago’daki ajanlarına uzunca bir telgraf gönderdiler. Telgrafta ajanlar, “darbe ortamı” ve “harekete geçmek için ba­hane veya parlama noktası” oluşturmak için üç aygıt kullan­maya yönlendiriliyordu – “ekonomik savaş”, “siyasi savaş” ve “psikolojik savaş.”

Şili’nin içinde ve dışında, Allende’nin seçilmesinin Şili, Latin Amerika ve dünya için kötü bir gelişme olduğu hissini yo-gunlaştırın… Askeri darbenin tek çözüm olduğuna dair kaçı­nılmaz sonucu yüzeye çıkarın… Anahtar, Şili içinde zihin sa­vaşıdır Merkez, bu iç direnişi yaratmak için ne kadar tuhaf olursa olsun her tuzağı, her hileyi uygulamalıdır. Destek sava­şı sivrilmeli ve daha kışkırtıcı hale gelmelidir… Aleni ve kış­kırtıcı mitingler düzenlenmeli, komünistler tepki vermeye mecbur kalana kadar boyutları ve şiddetleri artmalıdır… Yukarıda belirtilen üç temel çizgide gerginliği artırmada başarılı olursak, bahanemiz çok büyük olasılıkla kendiliğinden ortaya çıkacakur.

Santiago’daki ajanlar bu mesajı mükemmelen anladılar. “Şi­li’de kaos teşvik etmemizi istediniz,” dedi Hecksher karargâha cevaben yolladığı telgrafta. “Biz de size kaosun, kansız olma ihtimali düşük olan formülünü sağlıyoruz.”

Bunu takip eden birkaç hafta içinde Şili’deki siyasi ortam gitgide daha da gerginleşti. Aralarında CIA’in para yardımı yaptıklarının da olduğu bazı gazeteler ve radyo istasyonları, Allende’yi suçladılar ve hükümetinin yol açacağı kesin olan kâbus hakkında detaylı uyanlarda bulundular. ClA’den 38.000 dolar almış olan faşist eğilimli topluluk Anavatan ve Hürriyet, Santiago’da bir miting düzenledi. CIA ajanları neredeyse iki düzine Şilili askerî görevliyle sessizce irtibata geçti ve darbe düzenleme fikrine açık olanlara, Birleşik Devletler Kongre-si’nin daha sonraki bir raporuna göre; “Darbenin hem Öncesi hem sonrasında Birleşik Devletler’in en yüksek düzeylerinde kuvvetli destek temin edildi.”

Bu harekâtın CIA tarafından, görünüşe göre Şili’nin etrafın­da daralan bir kemere atıfta bulunan FUBELT kod adı verilmiş önemli niteliklerinden biri, Şili ekonomisinin karışıklık içine itilmesiydi. Helms Kissinger’a kısa bir notla “birdenbire feci duruma gelen ekonomik bir durum, askeri bir hamle için en mantıklı mazeret” olacağından Birleşik Devletler’in “en azın­dan bir mini-kriz” yaratmak için uğraşmasının gerektiğini bil­dirdi. Bunu yapmanın çok çeşitli yollan vardı. Büyükelçi Korry, Washington’a telgraflarında Şili işletmelerine kısa vade­li krediler vermeyi kesmeleri için Amerikan bankalarına baskı yapılmasını; ajanların yiyeceklerin tayına bağlanacağına, ban­kaların çökeceğine ve Allende’nin güya özel işletmeleri ele ge­çirip teknisyenlerin ülkeyi terk etmelerini yasaklama planları yaptığına dair söylentiler yaymalarını ve Şili’deki Amerikan şirketlerinin yedek parça siparişlerinde “ayaklarını olabildiğin­ce sürümelerini” önerdi.

Korry Savunma Bakanı Sergio Ossa’yı, seçimden kısa süre sonra yapılan bir toplantıda “Ailende iktidardayken ne bir so­mununun ne de bir cıvatanın Şili’ye ulaşmasına müsaade edil­meyecek,” diye uyardı. “Şili’yi ve Şili halkını azami mahrumi­yet ve yoksulluğa mahkûm etmek için gücümüzün yettiği her şeyi yapacağız.”

ClA’in tüm çabalarına rağmen FUBELT’in başarısız oluşun­da, Şili’nin siyasi düzenini takdir etmek gerekir. Ne Başkan Frei ne de Kongre’nin Allende’ye muhalif üyeleri, Allende’nin oluşturduğu tehlikenin Şili’nin demokratik geleneğini çiğne­meyi gerektirecek kadar büyük olduğuna ikna edilemediler. Askerî darbe fikrine ise sadece bir avuç subay sempati duyu­yordu. Gerçekçi bir basan umutlan olamazdı çünkü ordu ku­mandanı General Rene Schneider ordunun siyasete müdahale­sine hararetle karşıydı. Büyükelçi Korry Washington’daki amirlerine bir telgrafta şöyle yazmıştı: Darbenin başarıya ulaş­ması için “General Schneider’ın, mecbur kalınırsa uzaklaştın-larak etkisiz hale getirilmesi gerekmektedir.”

Eylül sonlannda Amerikalılar planlannın önündeki esas en­gel olarak Schneider’a odaklanmaya başladılar. CIA’cilere, “Schneider’ın ortadan kaldınlmasını sağlamak için bizim ya da Karargâhın yapabileceği bir şey var mı?” diye sordu Henry Hecksher’a bir telgrafta. “Bunun lafta [kalacağını] biliyoruz ama bu mesela hakkında iki tarafta da ilham oluşturmak istiyoruz.”

Santiago’daki Amerikalı ajanlar, bu mesajı aldıktan sonra ca­nı sıkkın Şilili subaylarla görüşmeye başladılar. En heveslileri, Başkan Frei’ye karşı başansız bir ayaklanmaya önderlik yap­tıktan sonra ordudan atılmış emekli bir general ve aşın anti-komünist olan Roberto Viaux’du. Santiago’daki C1A ajanları ekim ortalarında Viaux’a, “silah satın almasına, silah tedarik etmeleri için tedarikçi komutanlara rüşvet vermesine veya na­sıl mümkün olursa o şekilde silah almasına” yetecek şekilde “finansal bakımdan bolluk içinde tutmak” için 20.000 dolar nakit verdiler.

13 Ekim’de, Şili Kongresi’nin Allende’yi atayacağı tarihe iki haftadan az zaman kala, Başkan Nixon ulusal güvenlik ekibini Beyaz Saray’a çağırarak harekete geçmelerini talep etti. Top­lantının bir katılımcısına göre Nixon, “orada mevcut olan herkesi, Bay AHende’nin başkanlığa seçilmesinin önlenmesi­nin kesinlikle şart olduğuna dair inancıyla etkilemek için faz­lasıyla çaba sarf etti.” Korry’nin bunu ayarlamayı becereme-mesine çok öfkelenmişti ve 15 Ekim’de büyükelçiyi Beyaz Sa­ray’a çağırdı.

Korry Oval Ofis’e girerken Nixon yumruguyla avucuna vu­rarak “Orospu çocuğu, orospu çocuğu!” diye kendi kendine söyleniyordu. Başını kaldırıp Korry’nin yüzündeki afallamış ifadeyi görünce kendini toparladı.

“Siz değil, Sayın Büyükelçi,” dedi. “O orospu çocuğu Allen-de’den bahsediyordum. Onu ezip geçeceğiz.”

O öğleden sonra saat dört buçukta, Kissinger Şili planını konuşmak için CIA’in Gizli Faaliyetler Şefi Tom Karamessi-nes’le buluştu. Bu görüşmede olanlar nice tartışmanın konusu olmuştur. Kissinger daha sonra entrikayı General Schneider’ın aleyhine “kapadığını” ve “II. Dizi’yi iptal ettiğini” iddia etti. Ancak görüşmenin tutanaklarında bu kayıtlı değildir. Kayıtlar, Kissinger’ın “Viaux entrikasını, en azından geçici olarak etki­siz hale getirdiğini” söylemekte ama aynı zamanda generale kayda değer yüreklendiricilikte bir mesaj da yolladığını belirt­mektedirler.

“Varlıklarınızı elinizde tutunuz,” diyordu mesaj, “Tüm dost­larınızla beraber birşeyler yapabileceğiniz vakit gelecektir. Desteğimize sahip olmaya devam edeceksiniz.”

Bu görüşmeden sonra Karamessines, Santiago’daki CIA merkezine yönetimin “Allende’nin darbeyle azledilmesine yö­nelik sağlam ve sürmekte olan politikası”nı ileten bir telgraf gönderdi. Bu politikayı ikmal etmek için, diyordu telgraf, San­tiago’daki ajanlar “propaganda, örtülü harekâtlar, istihbarat veya yanlış bilgilerin yüzeye çıkarılması, kişisel bağlantılar ya da hayal gücünün üretebileceği her türlü başka şeyi” kullan­malılardı. Telgraf aynı zamanda ajanları, General Viaux’ya ve General Camilo Valenzuela’ya “maksimum iyi şanslar” dileme­ye yönlendiriyordu.

CIA kısa süre sonra bu subaylara iyi şanstan fazlasını gön­derdi. Ödül, 21 Ekim’de Santiago’daki Arturo Merino Havaala­nına ulaşan diplomatik bir kargonun içinde geldi. Bu, üç hafif makinalı tüfek, birkaç kutu mermi ve altı gözyaşı bombası içe­ren bir paketti.

Komplo doruğuna iki gün sonra ulaştı. Birleşik Devletler’in Santiago’daki askerî ataşesi Albay Paul Wimert silahları sabaha karşı saat ikide, ıpıssız bir sokakta, Viaux’yla bağlantılı Şilili darbecilere ulaştırdı. Altı saat sonra General Schneider işe git­mekteyken, şoförünün kullandığı arabaya bir jip çarptı. Etrafı­nı beş adam çevirdi. İçlerinden biri arka pencereyi balyozla kırdı. Schneider’ın kendini savunmak için silahını çekip çek­mediğine dair açıklamalar birbirini tutmamaktadır, ancak sal­dırganlar ClA’in tedarik ettiklerinden ziyade kendi silahlarım kullandılar. Schneider’ı üç yerinden vurdular. Kısa süre ardın­dan hastanede öldü.

VVashington’daki ClA’ciler suikastin haberini alır almaz San­tiago’daki ajanlanna telgraf çekerek “İstasyon, Şililileri askerî bir çözümün onlar için en azından bir seçenek olduğu nokta­ya getirmede kusursuz bir iş becerdi,” diye yazdılar. “[Merkez şefi ve diğer ilgililere] bunu son derece zor ve hassas şartlar al­tında başardıkları için saygılarımızı sunuyoruz.”

Bu cinayetin ardındaki fikir, Ailende aleyhtarı subayların darbe yapmalarına imkân sağlayacak bir istikrarsızlık dalgası oluşturmaktı. Tam ters tepti. Bu, yüz seneden fazla bir süredir Şilili önemli bir siyasi şahsiyetin ilk defa katledilmesiydi ve Şi­lililerin paniğe kapılıp sıkıyönetim talep etmelerini sağlamak yerine, onları öfkeye garketti. Hem askerlerin hem de siville­rin, demokrasinin akışına bırakılması, yani Allende’riin başkan olması gerektiği inancını kuvvetlendirdi. Bu anlayış birliğine karşılık veren Şili Kongresi 24 Ekim’de toplanarak 153’e 24 ile seçimin sonucunu tasdik etti. 4 Kasım’da göreve başlama töre­ni gerçekleştirildi.

“Birleşik Devletler’in 1970 Eylül’ünden Kasım’ma kadarki dönemde Şili’ye yönelik politika yapılandırması hakkında, Amerika’nın yakın tarihindeki herhangi bir dönemdekinden fazlasını bilmiyoruz,” diye yazmıştır siyaset bilimci Paul Sig-mund. “Bu tartışmalı bir dönemdir ve özgürce seçilmiş bir başkanın göreve gelmesini askerî darbeyle engelleme çabasını; Şilili bir generale, Birleşik Devletler’in dolaylı olarak sorumlu olduğu bir suikast yapılmasını; gerçekleşmese de Şili Kongre-si’ne rüşvet verme onayını; faşiste yakın aşın sağcı bir toplulu­ğa parasal destek verilmesini ve Birleşik Devletler hükümeti ile bir şirket arasında yakışık almayan yakınlıkta bir ilişkiyi kapsamasından dolayı Amerikan ilkelerine yakışmamaktadır.”

6 Kasım 1970 sabahı dokuz kırkta, Alİende’nin Santiago’da başkanlık kuşağını takmasının sadece iki gün ardından, Baş­kan Nixon onu iktidardan devirmenin yollarını tartışmak üze­re Ulusal Güvenlik Konseyi’ni bir araya getirdi. Bunun erdemli ve mecburi bir eylem olduğu varsayımım kimse sorgulamadı. Hatta kayda değer bir ittifak vardı.

“Bunu doğru düzgün yapmak ve onu indirmek istiyoruz,” diye başladı Dışişleri Bakanı William Rogers. “Onu ekonomik yönden sıkıştırabiliriz.”

“Bili Rogers’a katılıyorum,” dedi Savunma Bakanı Melvin Laird. “Onu hırpalamak ve indirmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.”

Nixon, yardımcılarının onu onaylamasını dinledikten sonra Allende’yi neden bu denli bir tehlike olarak gördüğüne dair sert bir monolog yaptı. Bu konuşma, darbeyi yürütmede ne­den bu kadar gayretli olduğunu açıklamama kta, ancak düşün­me biçimini daha net anlaşılır hale getirmektedir. Nixon’un bunu yapma nedenini açıklamaya en yaklaştığı andır ve onun diplomatik özelliklerinden biri olan klasik reel-politikliğinin etkileyici bir örneğidir.

Şili’deki ana kaygı [Alİende’nin] yerini sağlamlaştıracağıdır ve dünyaya yayılan tablo onun başarısı olacaktır… Güney Ameri­ka liderlerinin Şili gibi hareket edip iki şeye birden sahip ola­bileceklerini düşünmelerine izin verirsek, başımız dertte de-

mektir. Bunun üzerinde çalışmak istiyorum. Ve askerî ilişkile­re gelecek olursak, daha fazla para yatırmalı. Ekonomik taraf­tan bakıldığında onu uyuşturucuyu birden bırakmışa çevir­mek istiyoruz… Çok sakin ve çok doğru olacağız ama yaptık­larımız Allende’ye ve diğerlerine gerçek bir mesaj olacak…

Latin Amerika elden gitmedi ve onu muhafaza etmek isti­yoruz… Latin Amerika’da bu yolda gidilebileceği, bu yolda gitmenin güvenli olduğu izlenimine müsaade edilmemelidir.

Nixon bu beyanıyla Ailende karşıtı kampanyada bir durulma olmayacağını açıkça belirtmiş oldu. CIA çoktan “Göreve Başla­ma Töreninden Sonra Ailende” başlıklı, kampanyanın tezini sunan bir plan çizmişti. Bu, Şili’nin “sürekli ekonomik düşüş” yaşaması halinde ülkenin karmaşaya düşebileceğini ve “ordu­nun müdahale etmek için gerekçesi olacağını” söylüyordu. Gö­reve başlama töreninin üzerinden birkaç gün geçmişken Ame­rikalılar bu gerekçeyi yaratmak için işe koyulmuşlardı.

İndirdikleri ilk darbeler ekonomiye yönelikti. Export-Im-port Bank ile Agency for International Development adlannda. önde gelen iki Amerikan dış yardım kuruluşu, Ulusal Güven­lik Konseyinin gizli talimatlarına uyarak bundan böyle “Birle­şik Devletler’in Şili’yle yeni çift taraflı destek taahhütlerini” onaylamayacaklarını ilan ettiler. Ardından Inter-American De­velopment Bank’teki Birleşik Devletler temsilcisine Şili’nin tüm borç isteklerini geri çevirme komutu verildi. Bankanın müdürü itiraz edince idare tarafından istifaya zorlandı. Yeni müdür Şili’nin kredi notunu B’den D’ye düşürdü. Özel banka­lar aynı yolu izlediler ve Export-lmport Bank bu düşüşü öne sürerek Şili’nin ulusal havayolu şirketi için yeni Boeing jet uçaklarının alımında kullanılacak 21 milyon doları iptal etti. Dünya Bankasindaki Amerikan temsilcisi Şili’ye verilecek 21 milyon dolarlık çiftlik hayvanı ıslah kredisinin askıya alınma­sını ayarladı ve ardından Birleşik Devletler’in Dünya Banka-sinın ülkeye vereceği tüm borçlara karşı çıkacağını ilan etti.

Şili’ye yardımın, borçların ve kredinin kesilişine “görünmez abluka” dendi ama bu nispeten açıktı. Birleşik Devletler ya da herhangi bir diğer ülkenin yardımlarını istediği gibi verip geri alma hakkının sınırlarının içinde olduğu kesindi. Fakat Ame­rika’nın Ailende aleyhine sürdürdüğü seferberliğin tümü bu kadar açık değildi. 1970 ile 1973 arasında CIA, Şili’de geniş çaplı bir dizi gizli operasyon gerçekleştirdi. Tarihçi ve arşivci Peter Kornbluh bunlan kaydetmiştir.

Muhalif partilere ve yarı kuruluşlarına 3,5 milyon dolardan fazlası akıtıldı… İstasyon çalışanları çoğu Şili’nin en büyük gazetesi El Mercurio’ya giden 2 milyon dolarlık bir propagan­da kampanyası yönettiler. Ailende yönetimine karşı protesto­lar, gösteriler ve şiddet yüklü eylemler düzenleyen işveren, iş­çi, sivil ve askeriyeye yakın organizasyonlara 1,5 milyon do­lardan fazlası dağıtıldı.

Allende’nin göreve başlama töreninden kısa bir süre sonra aralarında ITT, Kennecott, Anaconda, Firestone Tire & Rub­ber, Bethlehem Steel, Charles Pfizer, W.R. Grace, Bank of America, Ralston Purina ve Dow Chemical’ın da bulunduğu Şili’de faaliyet gösteren en önemli Amerikan şirketlerinin çoğu Şili Özel Komitesi’ni kurmak üzere bir araya geldiler. Komite, ilk toplantısından sonra hazırlanan rapora göre, Washing-ton’da “Şili sorunuyla ilgilenen” görevlilerle çalışmaya adan­mıştı. Komitenin üyeleri sonraki birkaç ay içinde kapatılan ofisler, geciken ödemeler, yavaş teslimat ve kredi reddini kap­sayan sessiz bir istikrarı bozma seferberliğine giriştiler. Bu o kadar etkili oldu ki iki sene içerisinde, Şili’deki otobüslerin üçte biri, taksilerin ise yüzde 20’si yedek parçalarının buluna­maması yüzünden hizmet dışı olmuştu.

11 Temmuz 1971’de Şili Kongresi birleşik oturumunda Kennecott, Anaconda ve daha ufak Cerro Mining Corporati-on’ın ulusallaştırılmasma yetki veren anayasa değişikliğini oy birliğiyle onayladı. Ailende bundan böyle o günün “Ulusal Saygınlık Günü” olarak anılacağını ilan ederek ilkini kutla­mak üzere El Teniente’ye geldi. Bağırışıp alkışlayan bir maden­ci kalabalığına hitaben yaptığı muzaffer söylevde Kennecott ve Anaconda’yı Şili’de, yığınlarca Şilili yoksulluk içinde yaşarken ahlâk dışı bir muazzamlıkta kazanç sağlamakla suçladı. Şir­ketlere ulusallaştırma bedeli ödeyeceklerini vaad etmedi.

“Adilse öderiz,” diye söz verdi. “Adil olmayanı ödemeyeceğiz.”

Ailende daha sonra yılda yüzde 12’lik kân “haklı”, bundan fazlasını ise “aşırı” gördüğünü açıkladı. Bu standarda göre, Şi­li’de madencilik yapmaya başlamasının üzerinden bir yıl bile geçmemiş ve henüz kâra geçmemiş olan Cerro suçsuzdu; Şilili hesap uzmanı onu 14 milyon dolarlık tazminatla ödüllendirdi. Ancak Kennecott ile Anaconda’ya gelince durum epey farklıy­dı. Allende’nin formülüne göre son on beş sene içinde 774 milyon dolarlık aşın kâr sağlamışlardı. Hesap uzmanından, bu toplamı verilecek tazminattan düşmesini istedi. Hesap uzmanı da aynı fikirdeydi ve 774 milyon doların madenlerinin defter değerinden fazla oluşundan dolayı Kennecott ve Anaconda’ya bir kuruş bile verilmedi.

“Eskiden biz düzerdik,” diye feryat etti Anaconda’nın avu-katlanndan biri. “Şimdi ise düzülen olduk.”

Ailende hükümeti bu önemli adımdan kısa süre sonra, ITT’nin sahip olduğu Compania de Telefonos de Chile yöneti­minde kontrol sağlamaya yönelik bir başka adım daha attı. İki gün sonra, ITT’nin Washington’la ilişkilerden sorumlu Başkan Yardımcısı William Merriam, Allende’nin “Önümüzdeki kritik altı ayı atlatamamasım” temin edecek on sekiz adımlık bir lis­teyi Beyaz Saray’a gönderdi. Merriam kendinden emin bir bi­çimde bu tedbirlerin alınması durumunda Şili’nin “ekonomik kaos”a itileceği Öngörüsünde bulundu.

Ailende Amerikan kampanyasına göğüs germeye uğraşırken aynı zamanda devrimci tutkusunu uyandırdığı işçi ve köylü topluluklannın yoğun baskısıyla da karşı karşıyaydı. Etkileyici konuşmalan, birçoğunu daha yüksek maaşlara, daha iyi evlere ve refah dolu bir yaşamm diğer faydalarına sahip olacakları yeni bir toplumsal düzenin hayalini kurmaya itmişti. Onu, da­valarını savunan militan solcularla birlikte usanmadan daha da radikal olmaya itiyorlardı. Aralannda Che Guevera’nm, La­tin Amerika’ya toplumsal adalet getirmenin tek yolunun geleneksel yönetici sınıfını, mecbur kalınırsa şiddet kullanarak, bastırmak olduğu teorisini benimsemiş radikaller de vardı. Ba­zıları silah eylemlerde bulunuyor, sık sık polisle veya askerler­le ilişkili sağcı gruplarla çatışıyorlardı. Diğerleri çiftliklere ve fabrikalara yasadışı işgaller düzenliyorlardı. Ailende bu radi­kalleri tekrar tekrar kınıyor, “çocukça devrimci fikirleriyle” dalga geçerek onları enerjilerini devrimden ziyade “Şili’nin Anayasası’m değiştirmeye” harcamaları için teşvik ediyordu. Ancak solcu oldukların için onları şiddetle bastırmak istemi­yordu ve bazı Şilililer onların aşırılıklarından Allende’yi so­rumlu umuyorlardı.

Ailende asla en radikal destekçilerini tatmin edecek kadar hızlı hareket edemese de sosyalizme doğru attığı emin adımlar diğer Şililileri dehşete düşürdü ve ülkedeki kutuplaşmayı ar­tırdı. Aynı zamanda Birleşik Devletler ona karşı çok katmanlı bir kampanya üzerinde çalışmaktaydı. Bu iki tip baskı -dâhili ve harici- birbirini güçlendirerek Şili’yi düşüşe geçirdi.

Anti-Allende plan, etrafını saran sır perdesi hayretler verici bir şekilde parçalandığında bir yıldan fazla süredir yürürlük­teydi. Gerçeklerin peşinde koşan bir köşe yazarı olan Jack An-derson, kendi deyişiyle “Şilili solcu Başkan Salvador Allen-de’nin 1970’te seçilişini engellemeye yönelik tuhaf bir entri-ka”yı detaylı bir şekilde anlatan ITT’ye ait yirmi dört adet şir­ket içi yazışma ele geçirdi. Bunlar ITT’nin, Allende’nin iktida­ra geçmesini engellemeye destek olması için ClAe teklif ettiği 1 milyon dolardan; ClA’le, Ulusal Güvenlik Konseyi’yle ve Dı­şişleri Bakanlıgı’yla düzenli irtibatından; “Ailende üzerinde baskı uygulamaya”, Şili’yi “ekonomik çöküşe” itmeye ve “as­kerî müdahaleyi gerektirecek bir iç krize” sebep olmaya yöne­lik çabalanndan bahsediyorlardı.

Yazışmaların yayımlanmasının ardından, Ailende, “Kimse, Şili’yi iç savaşın eşiğine getirmiş bu çokuluslu şirkete yarım sent bile ödeyeceğimizi aklına getirmemeli,” diye beyanat ver­di. Birçok Amerikalı aynı derecede öfkelenmişti. Washington Post bir başyazısında, “Bir Amerikan başkanının, 1970 sene­sinde, sözûmona dostane bir ülkenin demokrasiyle seçilmiş başkanının göreve başlamasını engellemek için çalışıyor olma­sı -gerçekten doğruysa- nasıl mümkün olabilir?” diye sor­muştu.

Nixon ve yardımcıları “ITT belgelerinin” önemini hafifse­meye gayret ettiler ama skandal unutulmadı. Senato Dış İlişki­ler Komitesi soruşturma yapmak için bir alt komite kurdu. Alt komite nihai raporunda Allende’yi ulusallaştırma politikasın­dan dolayı kınadı, ancak ITT için daha da ağır konuştu.

ITT 5ili başkanlık seçiminin sonucunu hileyle değiştirmek için yapılan gizli bir plana ClA’i dâhil etmeye teşebbüs etti. Şirket bunu yaparak kabul edilebilir şirket davranışında çizgi­yi aştı. Eğer ITT’nin Şili’ye yönelik kasıtları için ClAi görev­lendirme gayretindeki eylemleri normal ve kabullenilebilir görülüp onaylansaydı, uluslararası şirketlere hiçbir ülke ku­cak açmazdı.

1972 yılının sonunda Allende’nin ihtilafa sebep olan politi­kaları ve Amerika’nın istikrarı bozma kampanyası bir araya gelerek Şili’yi ciddi krize sokmuştu. Sokak karışıklıkları o ka­dar düzenli hale geldi ki, Ailende emniyet müdürü ile içişleri bakanını değiştirmeye mecbur kaldı. Dükkâncılar ve kamyon­cular gündelik hayatın akışını yaralayan grevler yaptılar. Yiye­cek zor bulunur hale geldi. Bazı şehirlerde geçici olarak olağa­nüstü hal ilan edildi. Ailende ardında bu manzarayla Birleşmiş Milletler’e hitap etmek için New York’a geldi.

Yirmi bir yıl Önce, İran Başbakanı Muhammed Musaddık ül­kesinin temel kaynağını kontrol eden yabancı bir şirketin aleyhine davasını anlatmak üzere Birleşmiş Milletler’e gelmiş­ti. Ailende de benzer bir durumdaydı. Ülkesi, aynı İran’da ol­duğu gibi doğal kaynak lanetinin bir kurbanıydı. Toprakları­nın altındaki zenginlikler yabancı şirketlerin kontrolü altına girmişti ve bu zenginlikleri geri almaya çalıştıklarında, üzerle­rine muazzam kuvvetler saldırdı.

Ailende 4 Aralık 1972 sabahı saat on birde, Birleşmiş Millet­ler nezdindeki Amerikan büyükelçisi, George H.W, Bush ile kısa bir görüşmenin ardından, hızlı adımlarla genel kurul kür­süsüne yürüdü. Konuşması Musaddık’ınkiyle tüyler ürpertici benzerlikler taşıyordu, büyük şirketlerle küçük ülkelerin ara­sındaki ilişkilerin yirmi yıl içinde ne kadar az değiştiğini gös­teriyordu. İki lider de BM’ye, Allende’nin ifadesiyle “ulusal kaynakları savunma muharebesi”nde birer el ateş etmek için gelmişlerdi.

Kendi çıkarlarını daima kazanç elde ettikleri ülkelerin çıkar­larından üstün tutan yabancı şirketlerin oluşturduğu küçük bir grubun, ihracatın yüzde seksenine sahip olarak tahakküm kurmasına ekonomimiz daha fazla boyun eğemezdi…

Aynı bu şirketler Şili bakırını yıllarca sömürmüş ve İlk yatı­rımlarının otuz milyondan az olmasına rağmen sadece son kırk iki yılda dört milyar dolan aşkın kâr sağlamışlardır… Ül­kem $ili, o dört milyar dolarla tamamen değişebilirdi…

Kendimizi güçlü silahlara sahip, kendini belli etmeden ka­ranlıklarda faaliyet gösteren, büyük nüfuzu olan mevkilerden gelme güçlerle karşı karşıya bulduk… Varlıklı olma potansiye­line sahip olduğumuz halde yoksulluk içinde yaşayan ülkele­riz. Oraya buraya başvurup kredi ve yardım için yalvanyoruz ama çok büyük sermaye ihracatçısıyız. Bu, kapitalist ekono­mik sistemin klasik paradoksudur.

Washington’daysa Nixon, Şili ekibini gözden geçirmekteydi. Büyükelçi Korry’yi bir diğer diplomatla, o sırada Guatemala’da görev yapmakta olan Nathaniel Davis’le değiştirmişti. Allen­de’nin Birleşmiş Milletler’deki konuşmasından sonra C1A Baş­kanı Richard Helms’i de değiştirmeye karar verdi. Bazı açıkla­malara göre, Helms’in Allende’yi alaşağı etmedeki başarısızlığı­na içerlemişti.

Nixon Helms’in düşüşünü hafifletmek için onu İran Büyük-elçiliği’ne atadı. Atama sorgusu sırasında kendisine ClA’in 1970’te Allende’nin seçilişini engellemeye çalışıp çalışmadığı sorulduğunda kayıtsızca “Hayır, efendim,” yanıtını verdi. Bu iki kelimelik ifade daha sonra federal bir mahkemenin onu yalancı şahitlikten yargılamasına yol açtı. Helms, mahkûmiyetini “onur madalyası” olarak adlandırdı.

Nixon başkanlığının ikinci dönemi için 20 Ocak 1973’te ye­min ettiği sırada Allende’ye karşı yürüttüğü kampanya doru­ğuna ulaşmaktaydı. Şilili komutanlar devreye girerek son dar­beyi indirmeye hazırlanıyorlardı. CIA’deki dostlan onları her adımda cesaretlendiriyorlardı.

Langley’deki CIA entrikacıları Santiago’daki istasyona “Ai­lende hükümetini ele geçirip yerinden etmek için ordunun hepsi olmasa bile mümkün olduğu kadar fazlasını özendirme­ye çalışmalıyız,” diye komut verdi. “Orduda müdahale eğilimi oluşturmak için yenibaştan politik huzursuzluk ve kontrollü kriz atmosferi yaratmak mecburidir.”

CIA 10 Nisan günü Santiago istasyonuna “askerî hedefe yö­nelik hızlandırılmış çabalara” başlaması komutunu verdi. Üç hafta sonra, teşkilatın Batı Yarıküre dairesinin şefi Theodore Shackley, istasyondan “tesirimizi, darbe kuvvetlerinin yanı sıra kati bir rol oynamalarını sağlamak için anahtar komutanlara” yöneltmesini istedi. Bu çaba, 29 Hazİran’da bir avuç subayın, tanklarla Santiago’da yol alırken trafik ışıklarında durarak aklı karışık bir darbe teşebbüsü sahnelemesiyle erken meyve verdi. Kırk iki yılda ilk kez seçilmiş bir hükümete Sihri askerler sal­dırmış oldu. Hiçbir kıdemli subayın destek olmadığı ayaklan­mayı Ordu Komutanı General Carlos Prats kolaylıkla bastırdı. Yine de sinirler gerilmişti.

Ordu entrikacıları Allende’ye darbe indirmeye hazırlanır­ken, üç sene önce yüzyüze gelmiş oldukları aynı sorunu yaşı­yorlardı. Cinayete kurban giden Schneider’ın halefi General Prats, seçilmiş hükümeti desteklemeye kendini adamış katı bir anayasacıydı. Bu onu, planın önünde ciddi bir engel haline ge­tiriyordu.

Santiago’daki CIA ajanları Langley’e gönderdikleri bir telg­rafta, “Prats’i yok etmenin tek yolu kaçırma veya suikast gibi görünüyor,” diye belirttiler.

Kaçınılmazı çaresizce engellemeye uğraşan Ailende, komu­tanları kabinesine almaya başlamış, 1973 Yazı’nm ortalarında General Prats içişleri bakanı olmuştu. Prats’in hazirandaki tank isyanını bastınşının ardından El Mercurio onu hıyanet derecesinde komünist yanlısı olarak tasvir eden bir kampanya başlattı. Günün birinde ClA çalışanları tarafından teşvik edil­miş birkaç yüz Şilili subay eşi, onun Allende’ye desteğini pro­testo eden bir mektubu karısına verme gerekçesiyle Prats’in evinin önünde toplandı. Toplantı şiddete yönelince ulusal po­lis (Carabineros) kalabalığı dağıtmak için gözyaşı bombası kullandı. General Prats sarsılmıştı. Meslektaşı generallerden güvenoyu istedi. Geri çevrilince istifa etmekten başka seçeneği kalmadı. Başkan Allende’ye yerine yardımcısını getirmesini tavsiye etti ve Ailende de buna uydu. Yeni adam CIA’in dost olarak bildiği General Augusto Pinochet’ydi.

Eskiden koyu bir anayasacı olan Pinochet, şimdilerde başka düşünceler beslediğini isteksizce itiraf etti: Allende’nin ikti­dardan inmeye zorlanması veya ortadan kaldırılması gerekti­ğini (“tek seçenek”)… Pinochet Panama’ya gitmişti [ve] Pana­ma’dayken Americas Koleji günlerinden tanıdığı Birleşik Dev­letler subaylarıyla konuştu ve kendisine zamanı geldiğinde Birleşik Devletler’in Allende’ye karşı yapılacak darbeyi “gere­ken her araçla” destekleyeceği söylendi.

Pinochet’in darbe fikrini değerlendirmeye yönelik gitgide büyüyen istekliliğini CIA fark etmiş olsa bile, Şili’deki mes­lektaşları fark etmemişti. Başkan Ailende ile General Prats onu alabildiğine apolitik ve hırstan oldukça yoksun olarak görüyorlardı. İkisi de bu hesap hatasının bedelini çok ağır ödeyecekti.

Santiago’daki CIA görevlileri General Prats’in ortadan kaldı­rılışını düzenlemeye yardımcı olurken “40 Komitesi” de Was-hington’da görev başındaydı. 20 Ağustos’ta, Şili’deki istikrarı bozma kampanyası için, özellikle de muhalif partilere sübvan­siyon olarak kullanılacak 1 milyon dolara daha onay verdi. CIA’in kendi hesabına göre, başkanlığı süresince Allende’ye karşı gizli faaliyete harcadığı toplam 6,5 milyon doları buldu.

Birleşik Devletler Senatosu tarafından daha sonra yapılan bir soruşturma, rakamı “sırf 1972 mali yılı içinde harcanan üç mil­yonu aşkın dolarla beraber” 8 milyon dolar olarak belirledi.

Güney Yarıküre kışı sonuna ererken Ailende trajedisinin son perdesi açılıyordu. General Prats’in ayrılışı, bir Güvenlik İstihbaratı Ajansı notunda dendiği gibi; “Darbeye karşı ana ha­fifletici etmeni ortadan kaldırdı.” CIA ajanlarının Langley’e bildirdiği üzere “ordu darbenin ardında birleşmiş, Santi­ago’nun anahtar askerî komutanlan destek vereceklerine and içmişler”di. Kamyoncular, CIA bagışlarıyla desteklenen bir grev daha yaptılar ve bunun sonucunda, mahsul depolarda çü-rürken temel gıda maddelerinin karneye bağlanması gerekti. Otobüs ve taksi şoförleri ile Santiago su dağıtım şebekesi çalı­şanları da greve başladılar. Kahve, çay ve şeker gibi basit ürün­leri bulmak gitgide zorlaşıyordu. Allende’nin yaveri suikasta kurban gitti. Fiyatlar tavana vurdu. Elektrik sık sık kesilmeye başladı. Hükümet karşıtı çeteler yollan, tünelleri ve köprüleri dinamitledi. Nihayet 9 Eylül 1973’te, Jack Devine isimli bir CIA ajanı amirlerine neredeyse üç yıldır yolunu gözlemekte oldukları haberi yolladı.

“11 Eylül’de bir darbe teşebbüsüne girişilecek,” diye yazı­yordu Devine telgrafta, “Silahlı Kuvvetler’in üç dalının hepsi ve Caribineros bu eylemin içindeler. Radio Argicultura’da 11 Eylül saat sabah 7’de bir duyuru okunacak. Başkan Allende’yi yakalama sorumluluğu Carabineros’a ait olacak.”

Şilili subaylar Başkan Allende’ye karşı saldırıya geçmek için. General Pinochet’in en küçük kızının 9 Eylül’deki doğum gü­nü kutlamasında son kararlarını verdiler. Misafirler eğlenirken Pinochet konuklardan birini, Şili Hava Kuvvetleri Komutanı General Gustavo Leigh’yi, evin başka bir kısmına götürdü. Onlan, Kıdemli Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Jose Meri-no’dan mektup getiren iki amiral beklemekteydi. Mektupta Deniz Kuvvetleri’nin hazır olduğu yazılıydı. Kara ve Hava Kuvvetleri’nde de durum aynıydı.

Subaylar darbe için birkaç olası tarihi gözden geçirdiler. Pi-nochet onun için fark etmediğini söyledi, zira planını öyle dikkatli hazırlamıştı ki harekete geçirilmesi için tek yapması gereken “bir düğmeye basmak”ti. 11 Eylül Salı gününü seçti­ler. Leigh Amiral Merino’nun mektubunun arka yüzüne “Ka­bul” yazarak imzasını attı. Ardından Pinochet imzasını atıp mührünü bastı.

“Bu şekilde,” dedi Büyükelçi Davis daha sonra, “Silahlı Kuv­vetlerin Şili hükümetini alaşağı edeceği kararı kesinleştirildi.”

Ailende bu telaşlı günleri, son nefesini vermeden bir halk oylaması yapılması üzerinde çalışarak geçirdi. 10 Eylül gecesi geç saatte, Valparaiso limanındaki destekçileri sıradışı bir De­niz Kuvvetleri manevrası yapıldığını fark ettiler. Ardından, sa­bahın bir buçuğunda, bizzat kendisi Santiago’nun kuzeyinde piyajelerin hareketlendiğine dair bir mesaj aldı. Komünist ga­zetesi El Sigîo’nun gece editörü ön sayfayı yırtıp atmasına ye­tecek kadar bilgi edinmişti. “Halk Oylaması Yapılacak” olması planlanan manşeti daha acil bir manşetle değiştirdi.

Yeni manşet, “Herkes Çarpışma Mahalline!” diye çığlık atı­yordu.

Darbe, tam Pinochet’in tahmin etmiş olduğu gibi nizamlı bir şekilde yürümeye başladı. Ülkenin: dört bir yanındaki as­kerler o sabah saat dörtte göreve çağrılmışlardı ve kısa süre ar­dından radyo istasyonlarım, belediye binalarını, polis karakol­larını ve diğer önemli merkezleri ele geçirmeye başladılar. Val­paraiso yedide, ülkenin üçüncü en büyük şehri olan Concep-ciön ise sekiz on beşte isyancılar tarafından ele geçirildi, iki yerde de ateş açılmadı.

Ailende bu gelişmelerden resmî ikametgâhında telefonla haberdar oldu. Korumaları böyle acil bir durumda ikametgâhı korumak için detaylı planlar yapmışlardı ama o orada kalma­maya karar verdi. Son direnişini, başkanlık sarayı ve Şili de­mokrasisinin geleneksel merkezi La Moneda’da yapmak isti­yordu.

Dört mavi Fiat ve bir pikaptan oluşan konvoy, 11 Eylül sa­bahı yedi buçukta La Moneda’nın önünde durdu. Başkan Allende dışan ilk çıkanlar arasındaydı. Çevresinde her biri birer otomatik tüfek taşıyan yirmi üç koruma vardı. Birlik aynı za­manda iki 30 kalibre makinalı tüfek ve üç bazuka taşımaktay­dı. Ailende, kendisine Fidel Castro tarafından verilmiş bir Ka-laşnikof taşıyordu. Kalaşnikof’un üzerinde “Dostum ve silah arkadaşım Salvador’a” yazılıydı.

Adamlar içeri koştular. Ailende onları kısa süreliğine bir araya toplayarak, gerekirse La Moneda’da ölmeye karar verdi­ğini söyledi. Onları binanın içinde konuşlandırırken muhale­fetin sesi olan Radio Agricultura, yayın programını bölerek darbeyi ilan eden bir duyuru yayımladı.

Başta ülkeyi yok etmekte olan pek ciddi ekonomik, toplumsal ve ahlâkî krizi; ikinci olarak hükümetin, kaosun yayılmasını engellemek için önlem almaktaki beceriksizliğini ve üçüncü­sü, askerî nitelikli silahlı grupların sürekli artışını göz önünde bulundurarak… Şili Silahlı Kuvvetleri ile Canibi neros, anava­tanı Marksist boyunduruğundan kurtarmayı amaçlayan tarihî bir misyonda, düzeni ve anayasal idareyi onarmak üzere bir a-raya gelmişlerdir.

Kısa süre sonra, Allende’ye isyancı komutanların birinden telefon geldi. İstifa etmesi karşılığında ona ülkeden serbest çı­kış teklif etmeye karar vermişlerdi. Ailende reddetti. Muhte­melen hiçbir şart altında kaçamazdı da, zira yıllar sonra mey­dana çıkan ses kayıtlarına göre Pinochet, uçağını Şili hava sa­hasından çıkamadan vurup indirmeyi planlamıştı. Ailende sa­at dokuz civannda, Anayasa Meydanı’na son, ümitsiz bir bakış için balkona çıktı. Yarım saat sonra derme çatma bir radyo bağlantısıyla, halkına son kez seslendi.

İstifa etmeyeceğim. Bunu yapmayacağım. Tüm imkânlarla di­renmeye hazırım, kendi hayatım pahasına da olsa… Yabancı sermaye -emperyalizmle ittifak yapan muhalefet- ordunun geleneklerini çiğnemesine neden olacak ortamı yarattı… Yaşa­sın Şili! Yaşasın halkım! Son sözlerim bunlardır. Kendimi feda etmemin boşa gitmeyeceğinden eminim. En azından bir ahlâk dersi, suça, korkaklığa ve vatana ihanete karşı bir hay­kırış olacaktır.

Allende’nin tutkulu veda konuşmasının hemen ardından, piyade birlikleri top ateşiyle korunarak saraya yaklaşmaya baş­ladılar. Savunanlar ateşe karşılık verdiler ve iki tarafta da vu­rulanlar oldu. öğleye kısa bir sûre kala İngiliz yapımı iki Haw-ker Hunter savaş uçağı kükreyerek gökyüzünde belirdi. Pike yaparak saraya ateş açtılar, hedefleri öyle hatasız tutturdular ki -bir füze dosdoğru sarayın ana kapısından içeri girdi- bazı ku­ramcılar daha sonra pilotların Amerikalı olabileceğini ileri sürdüler. On sekiz roketin isabet ettiği binayı alevler sardı. İçerideki hava duman ve zehirli gazlarla doldu.

l:30’dan kısa süre sonra, piyadeler nihayet alevler içindeki binaya ulaştığında, politikacılarla doktorlardan oluşan bir top­luluk, beyaz bayrak altında içeriden dikkatlice çıktı. Piyadeler yanlanndan paldır küldür geçerek La Moneda’nın giriş katına daldılar. Bir rivayete göre komutanları, üst kattaki Allende’ye teslim olması için seslendi. Bir diğer rivayete göre ise, bizzat Pinochet’nin kendisi telefonla arayarak son talepte bulundu, Kesin olan şu ki, Ailende reddetti. Öğleden sonra silahlı çatış­ma sona ermişti.

Saldırıya önderlik yapan General Javier Palacios 2:45’te tel­siz telgrafla üstlerine “Görev tamamlandı,” diye bildirdi, “Mo-neda alındı. Başkan öldü.”

9

Mezarlık Kokusu

David Atlee Phillips 1970 Sonbahan’nda Virginia’nın Langley beldesinde göreve başladığında, ilk tanıştıklarından biri kendi­ni Abe olarak tanıtan bir C1A memuruydu. Örtülü operasyon­larda kıdemli bir uzman olan Phillips, ClA’in Şili’de başkanlığa seçilmiş Salvador Allende’ye karşı yıkıcı kampanyasını yürüt­mede yardımcı olması için seçilmişti. Abe birkaç hafta boyun­ca onu, ihtilale veya askeri darbeye yol açmak için karışıklık yaymaya yönelik plan hakkında bilgilendirdi. Şili’de bir gazete­nin editörlüğünü yapmış olan ve ülkeyi iyi tanıyan Phillips, Allende’nin iktidara gelişine engel olmanın akıllıca olduğun­dan şüphe duyduğunu ve bunun yanı sıra, mümkün olduğunu düşünmediğini söyledi. Abe’nin de buna katılması onu şaşırttı.

“Anlamıyorum,” dedi Phillips. “Neden bunu yapmamız ge­rekiyor, üstelik işe yarayacağına inanmazken?”

“Anlamak mı?” diye yanıtladı Abe düşünceli düşünceli, bi-fokal gözlüğünü çıkarıp temizleyerek: “Bir süre Önce, Dick Helms’le şehirdeki bir toplantıdan dönüyordum. Dönüş yo­lunda araba neredeyse yarım saat boyunca trafiğe takıldı ve Helms İle ben ona az önce verilmiş olan görevden bahsettik. En sonunda Helms’e ‘Anlamıyorum,’ dedim. Eh, peki Helms ne dedi biliyor musunuz? Bana baktı ve dedi ki, ‘Abe, anlamak

için benim bir şeyi öğrenmem gerekti. Başkanları anlamayı öğ­renmem gerekti.’ Yani sanırım başkanın ne emrettiğini anladı­ğınız sürece, gerçekten anlamanız gerekmiyor.”

İran,. Guatemala, Güney Vietnam ve Şili’deki darbelerin hepsi “başkanın emri”ydi. Bunlar serseri operasyonlar değil­lerdi. Başkanlar, kabine üyeleri, ulusal güvenlik danışmanları ve C1A yöneticileri bu operasyonlara, 1947’de ClAi kurup ona “ulusal güvenliği etkileyen istihbaratla ilgili vazifeler” veren yasadan aldıkları yetkiyle onay verdiler. Bu dört darbenin bi­rinci ortak yönü, Amerikalı liderlerin bilinçli olarak, isteyerek, kasten ve Birleşik Devletler yasalarına birebir uyacak şekildi desteklemiş olmalarıdır.

C1A bu darbeleri tahrik etmekten sorumlu tutulunca Arizona Senatörü Barry Goldwater, “Suçlanan istihbaratçı grup de­ğil, başkanlar olmalıydı!” diye şikâyetlendi.

İkinci ortak özellikleri ise, bu dört vakanın hepsinde de re­jim değişikliği kararını verenin Birleşik Devletler olmasıdır. Birleşik Devletler, isyancıları sadece yüreklendirmekle veya onlara ihtiyatlı tavsiyelerde bulunmakla kalmadı. Amerikalı ajanlar İran, Guatemala, Güney Vietnam ve Şili’nin hükümet­lerini alaşağı etmek için karmaşık, iyi finanse edilmiş kampan­yalar başlattılar. Eğer Washington bu şekilde davranmamış ol­saydı bu hükümetlerin hiçbiri -kesinlikle ne o şekilde ne de o zamanda- düşmezdi.

Bu dört darbenin her biri oldukça demokratik bir hükümete (Güney Vietnam’ın tartışılabilir istisnası dışında) karşı başla­tılmıştı ve neticede her biri baskıcı bir diktatörlüğün göreve getirilmesiyle son buldu. Birleşik Devletler için en azından, o zamanlar epey anlamlı gözüken geçici Soğuk Savaş zaferleri olarak algılanabilirlerdi. Ancak bunun ötesinde bu darbelerin başarılı olduğunu düşünmek zordur. Bunun sebebi kısmen, Amerikalıların zafer kazanmalarının ardından, iktidara gelme­sini sağladıkları rejimleri kontrol etmekte başarısız ve isteksiz olmalarıdır. Birleşik Devletler bu seçilmiş hükümetlere karşı entrikalar düzenlemek için muazzam miktarlarda vakit, enerji ve para harcadı ama sonradan kurulan rejimlerin demokratik

olmasını veya halklarının ihtiyaçlarım karşılamasını temin et­mek için çok az kaynak harcadı. Bu harekâtlar, diğer şeyler bir tarafa, demokrasi için birer zafer değillerdi. Amerikalıların da bağlı olduğu ilkeleri benimseyen liderlerin düşüşüne, Ameri­kalılar için değerli olan her şeyden nefret edenlerin ise çoğal­masına sebep oldular.

Sebep açık seçikti. İran, Guatemala, Güney Vietnam ve Şi­li’deki insanlar ifade özgürlüğüne sahip olduğunda birçoğu Birleşik Devletler’i eleştiriyor, ulusal çıkarlarını dış kuvvetlerin çıkarlarının önüne koyan siyasi hareketlere destek veriyorlar­dı. Bu eleştirel sesler zorla susturulduğunda Amerikan karşıtı hislerin yok olduğuna Amerikalıların inanmaları mümkündür. Gerçek ise çok farklıydı. Bu hisler azarak gitgide daha yoğun hale geldiler.

Guatemala’daki darbenin kısa süre sonrasında Büyükelçi John Peurifoy, Washington’daki bir parlamento komisyonu­nun karşısına çıktı. Tek bir manalı cümleyle, Birleşik Devlet-ler’in kalkınmakta olan ülkelerde milliyetçi rejimlere böyle bir kararlılıkla karşı çıkmasının sebebini açıkladı: “Komünizm, Kremlin tarafından dünyanın her yerine yöneltilmiştir ve bu­nun aksini düşünen bir kimse ne dediğini bilmemektedir.”

Bu inanç Soğuk Savaş sırasında Washington’da yaygın olarak paylaşılmaktaydı. Başkanlara ve diğer insanlara göre Musaddık’ın, Arbenz’in ve Allende’nin Sovyetler tarafından yönlendi­rildiği şüphe götürmezdi. Bunun yanlış olduğu ortaya çıktı. Li­derlerin üçü de Marksizmle ilgili farklı bakış açılanna sahiptiler -Musaddık nefret ediyor, Arbenz yakınlık duyuyor, Ailende ise benimsiyordu- ama her şeyden Önce milliyetçiydiler. Temelde her biri, Amerikalıların inandığının aksine dünya komünizmine hizmet etme arzusu tarafından değil, doğal kaynaklar üzerinde­ki kontrolü geri alma arzusu tarafından yönlendirilmekteydi. Neden Birleşik Devletler onlan bu kadar yanlış değerlendirdi?

20. yüzyılın ilk yansında yaşananlar nesiller boyu Amerikan liderlerini derinden etkiledi. Rusya’da Bolşevikler zafer kazan­dılar ve ardından Naziler dünyayı fethetmeye çalıştılar. Naziz­min yenilgisinden sonra Sovyetler Birliği Doğu Avrupa’daki ülkeler üzerinde tahakküm kurmaya başladı. Birçok Amerika­lının gözünde, daha önce Nazizmin oynamış olduğu, fanatik bir ideolojinin dünya hâkimiyetine umarsızca göz dikmesi ro­lünü Sovyet Komünizmi devraldı.

Batı’mn hâlâ canlı bir şekilde aklında kalan bir başka şey de, Avrupalı güçlerin Nazilerle çatışmadan sakınmak çabasıyla 1930’larda uyguladığı felaketi yatıştırma politikasıydı. Yatıştır­ma, saldırgan bir savaşa hazırlanmak için hilekâr düşmana za­man kazandırdı. Başarısızlık, İkinci Dünya Savaşı nesli Ameri­kalılara bazı düşmanlara karşı insafsızca direnmek gerektiğini öğretti. Bu Naziler için kesinlikle doğruydu. Uluslararası ko­münizm için de doğru olabilirdi. Amerikalıların yaptığı büyük hata Sovyet tehlikesini abartmak değil, milliyetçi meydan oku­maların bunun parçası olduğunu varsaymaktı.

Genç bir gazeteciyken Sovyetler’in Doğu Avrupa’yı ele geçi­rişinin haberini yapmış olan Büyükelçi Edward Korry, Allen-de’nin iktidara geldiği sıralardaki bir telgrafında “Şili’de me­zarlık kokusu, çürümekte olan demokrasinin saldığı kötü ko­ku var,” diye yazdı. ” 1948’de Çekoslovakya’da aynı kötü koku burnuma dolmuştu ve bugün de mide bulandırıcılıklarının azaldığı söylenemez.”

Amerikan liderleri Sovyetler’in Asya ile Latin Amerika’yı da Doğu Avrupa’da yaptıkları gibi ele geçirmeyi tasarladıkların­dan emindiler. Bunun doğru olmadığı ortaya çıkmıştır. Savaş yüzünden zayıf düşmüş Sovyetler’in Doğu Avrupa’da tampon devlet istemek için stratejik sebepleri vardı. Uzak yerlere ha­kim olmakla daha az ilgileniyordu. 1950’lerde iran’ı altüst et­meyi veya ele geçirmeyi tasarladıklarına dair Amerikalıların sahip olduğu inancı destekleyen bir tarihî delil ortaya çıkmış değildir. Güatemala’daki Arbenz hükümetini yönlendirmiyor­lardı, hatta onunla ilgilenmiyorlardı bile. Kuzey Vietnam reji­mi ile Ulusal Kurtuluş Cephesi onların kuklaları değillerdi. Şi­li’de, Allende’yi radikalizme teşvik etmek yerine, Çinlilerle be­raber sürekli onu daha ılımlı davranmaya teşvik ettiler.

Amerikalı liderler müdahale ettikleri ülkeler hakkında hiç­bir şey bilmedikleri için mazur görülebilirler. Savunması daha zor olan şey, kendi istihbarat ajanlarına kulak vermeyi reddet­miş olmalarıdır. Tahran, Guatemala City, Saygon ile Santi­ago’daki C1A istasyonlarının şefleri darbelerin tezgâhlanması konusunda apaçık ikazlarda bulundular. Washington’daki devlet görevlileri bunları önemsemediler. İçgüdüsel olarak inandıklarına ters düşen tüm istihbarat raporlarını ya reddetti­ler ya da görmemezlikten geldiler.

Dış politikayla uğraşan Amerikalılar geleneksel olarak Avru­pa merkezli düşünmüşlerdir. Dünya hakkındaki düşünceleri Avrupa tarihinden ve diplomatik geleneğinden gelmektedir. Müttefiklik olmanın, büyük güçlerin rekabetinin ve fetih sa­vaşlarının doğasını kavrayabilirler. Ama yoksul ülke halkları­nın kendi doğal kaynaklarının kontrolü üzerinde tutkuyla hak iddia etmeleri Avrupa’da hiçbir zaman mesele teşkil etmemiş­tir. Soğuk Savaş sırasında kalkınmakta olan ülkeleri Birleşik Devletlerce çatışmaya sokan muazzam kuvvetteki bu feno­men, çoğu Amerikan liderin tecrübelerinin tamamen dışında kalıyordu. Şili Dışişleri Bakam Gabriel Valdes tarafından, Gü­ney Yarıküre hakkında bilgi sahibi olmamakla suçlandığı za­man Henry Kissinger, her zamanki hitabet yeteneğiyle şunlan söylemişti:

“Bilmiyorum ve umrumda değil. Güneyden önemli bir şey gelemez. Güneyde hiçbir zaman tarih yazılmamıştır. Tarihin ekseni Moskova’da başlar, Bonn’a gider, Washington’u geçerek Tokyo’ya varır. Güneyde olup bitenin hiçbir önemi yoktur.”

Bu tavır, güçlü Amerikalıların İran, Guatemala, Güney Viet­nam ve Şili’de milliyetçi hareketlerin başlama sebebini yanhş anlamalarını kolaylaştırıyordu. Bu hareketlerin ardında tek gördükleri Moskova’nın parmağıydı. Bu durumda müdahale neredeyse bir tür nefs-i müdafaa idi.

1954’te Başkan Eisenhovver, o sırada Shell Petrol’ün yöneti­ciliğini yapmakta olan emekli hava generali meşhur James Do-olittle’ı “ClA’in örtülü operasyonları hakkında kapsamlı araş­tırma” yapmak üzere gizli bir göreve atadı. Doolittle, raporun­da Sovyet tehlikesinin. Birleşik Devletler’in taviz vermeden sa­vaşmasını gerektirecek kadar büyük olduğu sonucuna vardı.

And içilmiş hedefi, ne imkânla ve bedeli ne olursa olsun dün­ya hakimiyetini elde etmek olan amansız bir düşmanla yüz-yüze olduğumuz artık aşikârdır. Böyle bir oyunun kuralları yoktur. İnsan davranışlarının süregelmiş kuralları etkili değil­dir. Eğer Birleşik Devletler hayatta kalacaksa, Amerika’nın uzun zamandır mevcut olan “adil oyun” kavramları yeniden gözden geçirilmelidir. Etkili casusluk ve karşı casusluk hiz-mederi geliştirmeli, düşmanlarımızı bize karşı kullanılanlar­dan daha kurnaz, daha gelişmiş ve daha etkili yöntemlerle sa­bote ve yok etmeliyiz.

Doolittle’ın Sovyet tehlikesine yönelik bakış açısı, VVashing-ton’daki diğer birçok insanmkinden daha aşın değildi. Gayet rasyonel bir temeli vardı. 1940 sonları ve 1950 başlarında, Sovyetler Doğu Avrupa’da isteksiz uluslara Moskova yanlısı rejimler dayatmak için pervasızca müdahalede bulunmuştu. O sırada, Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki milliyetçi hareket­ler Batı şirketlerinin ve hükümetlerinin gücüne meydan oku­maya başlamışlardı. Amerikan liderleri bu iki gelişmenin, Sov­yetler tarafından tasarlanan tek bir planın parçası olduğundan kuşku duymuyorlardı. Avrupa tecrübelerinin merceğinden kalkınmakta olan dünyaya bakınca ayaklanma görüyorlardı.

John Foster Dulles, Henry Kissinger ve Soğuk Savaş şırasın­da Birleşik Devletler dış politikasını şekillendiren diğer şahıs­lar ülkelerdeki yaşamın detayları hakkında tamamen bilgisiz­diler ve rejimlerinin diktatörlük mü, demokrasi mi veya arada bir şey mi olduğuyla bir nebze ilgilenmiyorlardı. Dünyaları tek olgu ile belirlenmişti: Moskova ile Washington arasındaki So­ğuk Savaş çelişkisi. Onlara göre, uluslar benzersiz tarihleri, kültürleri ve güçlükleri olan varlıklar değil, küresel bir hayat memat mücadelesinin verildiği savaş alanlanydı. Artık önemli olan tek şey, her ülkenin Birleşik Devletler’i destekleme ve Sovyetler Birliği’ne karşı koyma gayretiydi.

Dulles’ın, kalkınmakta olan ülkelerde milliyetçiliğin ortaya çıkışında Kremlin’in parmağının olduğu görüşü trajik şekilde hatalıydı. Ancak en azından, yeryüzündeki her milliyetçi, solcu veya Marksist rejime olan katı karşıtlığında bir tutarlılık ol­duğu söylenebilir. Nixon ile Kissinger için ise bu geçerli değil­dir. Salvador AUende’yi zorla iktidardan indirmek için saplan­tılı bir biçimde çalışmaktayken -ve Paraguay’dan Bangladeş’e komünist karşıtı diktatörleri desteklemekteyken- Sovyet Birli­ği ve Çin’le gerçekçi işbirlikleri tesis ettiler. Detant politikala­rında onları yönlendiren karmaşık pragmatizm, Birleşik Dev­letler için çok daha az tehlike arzeden ülkeler için geçerli ola­mıyordu. Şili gibi zayıf ve savunmasız uluslar meydan okudu­ğunda, Moskova ile Pekin’e yaklaşımlarını yönlendiren sakin, uzun vadeli çıkar değerlendirmesinden ziyade gözü kararmış bir hissiyatla tepki veriyorlardı.

İran’daki 1953 Darbesi’nin ardından, muzaffer şah, bazı subay­ların, Muhammed Musaddık’a yakın öğrenci liderlerinin ve Musaddık’ın Dışişleri Bakanı Hüseyin Fatımi’nin idam edilme­sini emretti. Kısa süre sonra şah, CIA ve İsrail istihbarat teşki­latı Mossad’ın da yardımıyla, daha sonra vahşiliğiyle ün salan Savak adlı gizli polis örgütünü kurdu. En adı çıkmış yönetici­leri arasında, albayken Ajax Operasyonu’nda önemli bir rol oynamış olan General Nimetullah Naşiri yer almaktaydı.

Musaddık’ın idamını emretmek şah için fazla riskli olurdu. Bunun yerine, yaşlı adamın vatana ihanetten yargılanmasını ve suçlu bulunmasını ayarladı. Musaddık üç yıl hapis cezası aldı ve hayatının geri kalanını memleketi olan Ahmed Abad’da ev hapsinde geçirdi. Cezasını sonuna kadar çekti ve 1967’de, sek­sen beş yaşındayken öldü.

Şah tahta geri döner dönmez iktidarını pekiştirmek için ha­rekete geçti. Karşı karşıya geldiği ilk engel Başbakan FazluIIah Zahidi idi. Musaddık gibi Zahidi de iran’ı kralların değil, baş­bakanların yönetmesi gerektiğine inanan güçlü bir şahsiyetti. Şahla tekrar tekrar zıtlaştılar. Nihayetinde dövüşü kaybedip İs­viçre’de diplomatik bir göreve gitti. Bu noktadan sonra şah, İran’ı dilediği gibi biçimlendirmekte serbest kaldı.

Bunu, iran’ın en önemli siyasi, ekonomik ve askerî ortağı haline gelen Birleşik Devletlerle yoğun işbirliği içinde yaptı. Bu ittifak, hükümetini büyük ölçüde kuvvetlendirdi fakat aynı zamanda uzun süredir Birleşik Devletler’i demokrasinin meşa­lesi olarak görmüş olan birçok iranlı’yı kinlendirdi. Birleşik Devletler’in Musaddık’ı alaşağı etmedeki rolü ve şahı uzun bir dönem hoşgörüyle kucaklayışı İran’da yeni bir olguya. Ameri­kan karşıtlığına yol açtı.

İran’ı darbeden önce ve sonra ziyaret eden Yüksek Mahke­me Yargıcı WilHam O. Douglas, “Musaddık ve İran temel re­formlara başladığında, telaşa kapıldık,” diye yazdı. “Onu orta­dan kaldırmak için İngilizlerle birleştik, başarılı olduk ve o za­mandan beri adımız Ortadoğu’da hürmetle anılan bir ad ol­maktan çıktı.”

Birleşik Devletler’in Ajax Operasyonu’ndan elde ettiği so­mut yararlardan biri İran’ın petrol zenginliğinden pay almaktı. Britanyalılar, Musaddık ortadan kalktıktan sonra British Petro­leum olarak yeniden adlandırdıkları Anglo-lranian Oil Com-pany’nin eski tekeline kavuşacağı beklentisindeydiler. Ancak John Foster Dulles’a göre bu adil değildi. Ne de olsa Amerika­lılar iran’da pis işleri halletmişlerdi ve bir telafiyi hakettikleri-ni düşünüyorlardı.

Dulles eski şirketi Sullivan & Crormvell’i yeni bir düzenleme üzerinde çalışması için görevlendirdi. Bu düzenlemeyle yeni kurulan National Iranian Oil Company’nin hisselerinin yüzde 40’ına British Petroleum sahip oldu. Yüzde 40’ını Amerikan şir­ketleri aldı ve geriye kalan Avrupalı şirketler arasında bölüşül­dü. Bu konsorsiyum kânnı yan yanya İran’la paylaşmaya razı oldu. Yani neticede Britanyalılann elinde, 1940’lann sonunda iran’ın petrolden elde edilen kânn eşit paylaşımı talebini kabul etmiş olsalardı elde edecekleri miktardan çok daha azı kaldı.

1953 Darbesi’nin ana sonuçlan İran’da demokrasinin sona ermesi ve çeyrek asır sonra sen bir Amerika karşıtı devrimi te-tikleyen kraliyet diktatörlüğünün ortaya çıkmasıdır. Tarihçi Ja­mes A. Bili, “Ajax Operasyonu, Birleşik Devletler’i Şah’la özel bir ilişki içine sokarak İran’a Amerikan istihbaratının ve askerî aktivitesinin girişine yol açtı,” sonucuna vardı. “ABD müdahalesi nesillerce iranlı’yı Amerika’ya karşı yabancılaştırdı ve 1978-79 Ihtilali’nde Îran-Amerika ilişkilerinin nihai kopuşu için ilk temel adım oldu.”

Şahın muhalif düşüncelere tahammülü yoktu, muhalif gaze­telere, siyasi partilere, sendikalara ve sivil gruplara baskı yapı­yordu. Bunun sonucu olarak İranlı muhaliflerin sığınabildiği tek yer, çoğu gerici din adamlan tarafından idare edilen cami­ler ve dinî okullar haline geldi. Bu din adamları, rejime olan eğilmez direnişleri sayesinde laik şahsiyetlerin asla elde ede­mediği avam desteğini kazandılar. İran’da nihayet devrim pat­lak verdiğinde, din adamlarının ülkeyi yönetmesi kaçınılmaz hale geldi.

1953 Darbesi’nden sonra Tahran’ın Amerikan Büyükelçili-gi’ndeki diplomatlar ve istihbarat ajanları bilgi için neredeyse tamamen kralın maiyetine güvenme alışkanlığını edindiler. Bunun sonucunda da İran’da büyümekte olan tehlikeden bi­haber hale geldiler. 1977 Yazı’nda, şah karşıtı topluluklardan oluşan geniş bir koalisyon, rejime karşı tarihî meydan okuma­sını gerçekleştirdiği sırada C1A gizli bir değerlendirmede “Şah 1980’lere kadar iran’ın yaşamında aktif olmaya devam ede­cek… Ve iran’ın siyasi tutumunda yakın gelecekte radikal bir değişiklik olmayacaktır” öngörüsünde bulunmaktaydı.

John F. Kennedy yöntemlerini değiştirsin diye şahı sıkıştır­mıştı ama şah Kennedy’den çok dayandı. Müteakip başkanlar ise parasını alıp aşırılıklarını teşvik etmekten hoşnuttular. Dı­şişleri Bakanı Henry Kissinger ile birlikte ülkelerinin Ameri­kan gücünün yansıtılacağı platformlar olarak kullanılmasına izin veren diktatörlerle işbirliği yapmaya yönelik bir strateji geliştirmiş olan Richard Nixon, ona müttefik olarak baktılar. 1975’te Gerald Ford ile Kissinger onu Beyaz Saray’da ağırladı. Ikİ yıl sonra aynısını Jimmy Carter da yaptı.

“Eğer aydın bir önderliğin altında meyve vererek ilerleyen gelmiş geçmiş tek bir ülke olsaydı,” dedi Carter ziyafette şaha kadeh kaldırırken, “bu, kadim İran İmparatorluğu olurdu.”

Bu ziyafetin kısa süre ardından Tahran sokakları öfkeli kala­balıklarla dolup taşmaya, iran’ın diğer şehirlerinde “Amerikalı şaha ölüm!” haykırışları duyulmaya başladı. Bu Birleşik Dev-letler’de birçok insanı hayrete düşürdü. Gelecekte daha beter şoklar beklemekteydi. Devrimin öncü şahsiyeti olarak meyda­na çıkan din adamı Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin şiddetle Batı karşıtı olduğu belli oldu. Hareketi öyle güç kazandı ki, 1979’da şah ülke dışına kaçmak zorunda kaldı. Birkaç ay son­ra, yeni Humeyni rejimi Tahran’ın Birleşik Devletler Büyükel-çiliği’nin ele geçirilmesini ve Amerikan diplomatlarının rehin alınmasını onayladı.

Rehine krizi Birleşik Devletlerin gururunu derinden yarala­dı, Jimmy Carter’ın başkanlığını mahvetti ve milyonlarca Ame­rikalının İran’dan nefret etmesine sebep oldu. Çoğu Amerikalı Birleşik Devletler’in İran’a 1953’te ne yaptığını bilmediğinden, İranlıların “büyük Şeytan” dedikleri ülkeye neden bu kadar öfkeli olduğuna dair pek azının bir fikri vardı.

Yıllar sonra büyükelçiliğin ele geçirilmesinde rol oynamış iranlı militanlardan biri, kendisinin ve yoldaşlarının bunu ger­çekleştirmedeki sebeplerini açıklayan bir makale yazdı. Bu­nun, Amerikan Büyükelçiliği’nin içerisinde faaliyet gösteren C1A ajanlarının ülkeden kaçmış olan şahı yeniden iktidara ge­tirdikleri Ajax Operasyonu’na gecikmiş bir tepki olduğunu söyledi.

“Bunun yeniden kaderimiz olacağından emindik ve geri dö­nüşü olmayacaktı,” diye anımsadı eski militan. “Şimdi geri dö­nüşü olmayanı geri çevirmemiz gerekliydi.”

Birçok diğer Amerikan “rejim değişikliği” harekâtında oldu­ğu gibi Ajax Operasyonu da başta başarılı olmuş gibi görün­müştü. Birleşik Devletler beğenmediği bir hükümeti başından atıp beğendiğini dayattı. Eski mevkii kendisine iade edilen hü­kümdar Şah Muhammed Rıza, sadık bir Amerika taraftarıydı ve Gulf, Standard Oil of New Jersey, Texaco ve Mobil şirketle­rini iran’da içtenlikle karşıladı.

Ancak tarafsız bakılacak olunursa bu operasyonun uzun va­deli trajik sonuçları oldu. iran’ı çeyrek asır boyunca şahın katı idaresi altına soktu. Baskıcılığı en sonunda radikal dindarları iktidara getiren bir ihtilale sebep oldu. Elli dört Amerikan diplomatını on dört ay boyunca rehin tutarak Birleşik Devletler’i maruz bıraktıkları aşağılamayla tatmin olmayan radikaller, aralannda Suudi Arabistan’daki Birleşik Devletler Deniz Kuv­vetleri kışlasının ve Arjantin’deki Yahudi cemaat merkezinin de bulunduğu Batı hedeflerine karşı ölümcül terör hareketleri­nin arkasında durdular. 11 Eylül 2001’de Birleşik Devletler’e karşı yıkıcı saldırılar düzenleyen militanlara Taliban’nın sığı­nak sağladığı komşu ülke Afganistan da dâhil olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki fanatik Müslümanlara ilham kay­nağı oldular, iranlı bir diplomatın Ajax Operasyonu’ndan ya­rım asır sonrasında yazdığı gibi, Musaddık alaşağı edilmeseydi bunların hiçbiri olmayabilirdi.

Darbenin yaşanmaması durumunda İran’ın olgun bir demok­rasisinin olacağı mantıklı bir savdır. Darbenin bırakügı miras öyle derinden sarsıcıydı ki, Şah 1979’da nihayet gittiğinde birçok İranlı 1953’ün tekranndan endişe etti, ki bu da Birle­şik Devletler Büyükelçiligi’nin öğrenciler tarafından ele geçi­rilmesinin gerekçelerinden biriydi. Bunun üzerine rehine kri­zi İran’ın Irak tarafından istila edilmesini hızlandırdı, llslâmî] devrim ise Sovyetler’İn Afganistan’ı istila etme kararında rol oynadı. Kısacası, Tahran’da tek bir haftadan epey tarih çıktı… 1953 Darbesi ve sonuçlan […] bugünün Ortadogusu ile iç Asya’sındaki siyasi tavır alışın başlangıç noktasıydı. Geriye dönüp bakıldığında, 1979 Islâmî Devrimi’nin kaçınılmaz ol­duğu söylenebilir mi? Yoksa 1953’te İran halkının isteklerinin gözardı edilmesinden dolayı rnı meydana geldi?

Guatemala İran’dan çok daha ufak, güçsüz ve izole bir ülkedir ama Birleşik Devletler’in 1954 Darbesi’nden sonra empoze et­tiği lider, Albay Carlos Castillo Armas da şahınkine çok benze­yen baskıcı bir yol izledi, iktidardaki ilk haftalannda, muz iş­çilerinin federasyonunu feshetti, Tarım Reformu Yasası’m ge­çersiz kıldı, tüm siyasi partileri ve köylü topluluklarını yasak­ladı ve solcu olduğundan şüphelenilen binlerce kişinin tutuklanmasmı emretti. Önceki diktatör Jorge Ubico’nun yöneti­minde de aynı görevi yapmış olan gizli polis şefi yıkıcı gördü­ğü edebiyatı, özellikle de Dostoyevski ile Vıctor Hugo’yu yasa­dışı ilan etti. Bu baskıcı patlamayla birlikte takip eden yıllarda Guatemala’yı kanlı bir trajediye gömen polis devletinin temel­leri atılmış oldu.

Castillo Armas, Guatemalalı seçmenleri 10 Ekim 1954’te sandığa çağırdı. Oy pusulasında tek bir soru vardı: “Yarbay Carlos Castillo Armas’ın Millet Meclisi’nin belirleyeceği bir sü­re boyunca Cumhurbaşkanlıgı’na devam etmesine taraftar mı­sınız?” Resmî sonuçlara göre 485.531 adet lehte ve sadece 393 aleyhte oy verilmişti.

Castillo Armas parlak zekâlı ya da dürüst bir insan değildi, darbeyi takip eden yıllarda yozlaşma ve entrikanın ağlarına düştü. 27 Temmuz 1957 akşamüstü, yemek yemek üzere res­mî konutunun koridorunda yürürken vurulup öldürüldü. Sa­niyeler içinde başka birisi de suikastçiyi öldürdü. Ciddi bir so­ruşturma yapılmadı.

Jacobo Arbenz’i daha da hazin bir son beklemekteydi, ikti­dardan devrilmesini emreden John Foster Dulles, Arbenz’in eskiden beri komünist olduğuna dünyayı inandırmaya karar­lıydı ve onun Sovyet bloğundaki bir ülkeye yerleşmesini isti­yordu. Arbenz’i bu seçime itmek için elinden geleni yaptı. Ön­ce Meksika’dan kapı dışarı edilmesini ayarladı. Arbenz bura­dan, isviçreli bir göçmenin oğlu olarak vatandaşlık hakkına sahip olduğu isviçre’ye gitti. Ancak İsviçreliler, Amerikan bas­kısı sonucunda doğumla kazanılan bu hakkı inkâr ettiler. Ar­dından Paris’e taşındı ve bir gazete röportajında iktidara dön­me olasılığından bahsetti. Fransa vizesi yenilenmedi. Nihayet Prag’a, tam da Dulles’ın seçmesini istediği türden bir yere yer­leşti. Orada mutsuzdu. Takip eden yıllarda gitgide bunalıma gömülerek, Uruguay’a, Küba’ya ve yeniden Meksika’ya sürük­lendi. 27 Ocak 1971’de Meksika’da bir apartman dairesindeki küvette boğuldu. Fili sekiz yaşındaydı.

Dulles ile yoldaşlarının inandığının aksine, Amerikan gü­venliği Arbenz’in azledilmesini hiçbir şekilde gerektirmiyordu.

1957’de başkanlık süresinin sonunda görevi terk etmesi her­kes tarafından beklenmekteydi ve birkaç aday -hepsi de daha ılımlı olan- yerine geçmek için çalışmalara çoktan başlamış­lardı. Fakat o tutkulu bir reformcuydu ve tarihçi Richard Im-merman’in deyişiyle, reformlarının “Soğuk Savaş’ın mutlaklar­dan oluşan lugatmda karşılığı olmaması” yüzünden iktidardan devrildi.

Dulles, Arbenz hükümetini iki sebepten dolayı yok etmesi gerektiğine karar vermişti: United Fruit’u taciz ettiği ve Guate­mala’yı Amerikan yörüngesinden çıkarıp Komünizme doğru yöneltiyormuş izlenimini verdiği için. Tarihçiler bu güdülerin hangisinin daha önemli olduğu üzerine tartışmışlardır. En muhtemel gerçek ise Dulles’ın kafasında bunların tamamen birleşmiş olduğudur, ikisi birbirini kuvvetlendiriyor ve kanıt­lıyordu.

Darbeden kırk yıl sonra CIA, Basan Operasyonu’yla ilgili uzun zamandır gizli tutulmuş belgeleri inceleyip bunun tam bir raporunu yazması için Nick CuHather adında bağımsız bir tarihçiyi görevlendirdi. Teferruatlı bir incelemenin ardından Cullather Birleşik Devletler’in, hakkında neredeyse hiçbir bil­giye sahip olmadığı bir ülkenin hükümetini devirdiği sonucu­na vardı.

Amerikalı görevliler, Jacobo Arbenz Guzrnan’ın 1950’de iktida­ra gelişinden önce Guatemala’da olup bitenler hakkında sadece silik bir bilgiye sahiptiler. Tarihçiler, 1940’lar ile 1950’lerin olaylannı ilerici değişim ve tutucu hareketten oluşan asırlık bir döngünün parçası olarak görmekteydiler ama [ClA’in] Planlar Başkanlıgı’ndaki görevliler yeni bir şeye şahit olduklannı zan­nettiler. Komünistler, tahrip etmek ve “reddedilen bölge “ye çe­virmek için ilk defa “Amerika’nın arka bahçesindeki” bir ülke­yi hedef almışlardı. Gördüklerini geçmiş tecrübeyle karşılaşü-nnca Orta Amerika’dan ziyade Kore, Rusya veya Doğu Avru­pa’yla benzerlikler kurmaya daha yatkındılar. Olayları Guate­mala bağlamında değil, komünist faaliyetin küresel kalıbının parçası olarak görüyorlardı.

Birçok Guatemalalı doğal olarak darbeye karşı öfke besli­yordu ve demokrasinin ülkelerine kendi kendine dönmeyece­ği bir defa daha netleşince, bazıları ihtilale yöneldi. 1960’ta, askerler ile genç subaylardan oluşan topluluklar iki kışlayı ele geçirerek eşgüdümlü bir ayaklanma başlattılar. Hükümet kuv­vetleri bunu bastırdı ancak bazı asi subaylar dağlara çıkarak gerilla birlikleri oluşturmak için köylülerle birleştiler. Ar-benz’in savunma bakanlığını yapmış olan bir general daha sonra başka bir isyancı topluluk oluşturdu. Fidel Castro’nun Küba’da iktidarı ele geçirmesini takip eden baş döndürücü ay­lar ve yıllarda binlerce Guatemalalı, kendi hükümetlerine kar­şı silahlandı.

Guatemala ordusu, bu tehdite karşı koymak için öyle gad­dar taktikler kullandı ki, ülkedeki tüm normal siyasi yaşam sona erdi. Ölüm mangalan siyasetçilerin, sendika örgütleyici-lerinin, öğrenci eylemcilerinin ve köylü öncülerinin izini sü­rüp öldürüyorlardı. Binlerce insan, gazetelerin “sivil kıyafetler giymiş bilinmeyen adamlar” olarak adlandırdıkları kişiler tara­fından kaçırıldı ve onları bir daha da gören olmadı. Birçoğu askeri üslerde ölene dek işkence gördü. Kırlık bölgede, asker­ler köyleri yakıp yıkarak yüzlerce Maya Kızılderilisi’ni katletti­ler. Baskı otuz yıl devam etti ve bu dönem boyunca Guatema­la’da askerler, yarıkürenin geri kalanındakinden daha fazla si­vili öldürdüler.

1960 ile 1990 arasında, Birleşik Devletler Guatemala’ya yüz milyonlarca dolarlık askerî yardım yaptı. Amerikalılar Guate­mala ordusu ve polisini eğitip silahlandırdılar, askerlere gerilla karşıtı görevlerde eşlik etmesi için Yeşil Bereliler gönderdiler ve Panama Kanalı Bölgesi’nden şüphelenilen gerilla sığınakla­rına napalm atması için uçaklar yolladılar. Gerillalar, 1968’de iki Amerikalı askerî danışman ile Amerika’nın Guatemala Bü­yükelçisi John Gordon Mein’ı öldürerek karşılık verdiler.

Basan Operasyonu olmasaydı tüm modern Latin Amerika sa­vaşlarının bu en kanlısı patlak vermezdi. Demokratik idare al­tında yaşadığı on yıl boyunca Guatemalalılar, ulusal anlaşmaz­lıkları çözmek için yasal ve siyasal yöntemlere sahip olmuşlardı. Ülkenin üzerine diktatörlüğün çöküşünün ardından siyasi tartışma için tüm alanlar kapandı. Demokratik bir toplumda başa çıkılabilecek gerginlikler patlayarak İç Savaş’a yol açtı.

Guatemala’daki darbenin, “rejim değişikliği” harekâtlarının birçok sonucu gibi ancak yıllar geçtikten sonra açığa çıkan bir başka etkisi daha oldu. Arbenz yılları boyunca, birçok meraklı Latin Amerikan solcu Guatemala’ya çekilmişti. İçlerinden biri Arjantinli genç Doktor Che Guevera’ydı. Guevera, darbenin ardından uçakla Meksika’ya gitti. Orada Kübalı devrimci Fidel Castro’yla tanıştı. Guatemala’daki olayları uzun uzadtya tartış­tılar ve bunlardan, süregelen tüm Latin Amerika tarihini salla­yacak bir ders çıkardılar.

Basan Operasyonu Kübalı devrimcilere -ve diğer ülkelerde-kilere de- Birleşik Devletler’in, Latin Amerika’da demokratik milliyetçiliğe göz yummayacağını öğretti. Onlan nihai olarak radikalizme itti. İktidarı elde ettiklerinde Arbenz’in yaptığının aksine yerleşmiş yasalarla çalışmayacaklarında karar kıldılar. Onun yerine orduyu dağıtacak, millet meclisini kapatacak, toprak sahibi tabakanın boynunu vuracak ve yabancılara ait şirketleri kovacaklardı.

Castro, 1960’larda, onu azletmedeki acizliğinden dolayı Bir­leşik Devletter’le alay ederken, “Küba Guatemala değildir!” di­ye bağırmaktan hoşlanırdı.

İşin garibi, Başarı Operasyonu’nda kaybedenlerden biri de Amerikahlan ilk başta Guatemala’ya çeken United Fruit şirke­tiydi. United Fruit’e uzun süredir hakim olan hayalci Sam Ze-murray hastaydı -1961’de öldü- ve o olmayınca şirket üstün­lüğünü kaybetmiş gibiydi. Kârı azaldı ve nihayetinde Guate­mala’daki bazı holdinglerinden feragat edeceği antitröst dava­larına battı. 1972’de, muz işinin çoğunu başka ülkelere kaydır­dıktan sonra, Del Monte’den kalanları da sattı. O sırada Uni­ted Fruit, United Brands holdinginin parçası haline gelmişti. Federal savcılann dolandırıcılık ve diğer suçlardan kovuştur­maya hazırlandığı United Brands’in Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkanı Eli Black’in 1975’teki intihan, şirketin Guate­mala mirasının bir parçası olan şiddeti yansıtmaktaydı.

1996 senesinde Birleşmiş Milletler’in himayesinde, Guate­malalı komutanlar ile gerilla liderleri bir barış antlaşması im­zaladılar. Bu Guatemala’da yaşanan muazzam adaletsizlikleri çözmekte pek işe yaramasa da hükümetin uzun ve korkunç baskı dalgasına nokta koydu. Aynı zamanda şiddeti ve sebep­lerini incelemek üzere bir Tarihi Aydınlatma Komisyonu’nun kurulmasını sağladı. Heyetin raporuna göre, Ölü sayısı 200.000’i aşkındı ve bunun yüzde 93’ü askerler tarafından öl­dürülmüştü.

“1980’lerin ortalarına kadar Birleşik Devletler hükümeti ve Amerikan şirketleri, ülkenin geri kalmış ve adaletsiz sosyo­ekonomik yapısının muhafazası için baskı uygulamışlardır,” diye sonuçlanıyordu rapor. Bunu ve daha da fazlasını yapmış­lardı. Guatemala’yı saran dehşette Amerika’nın sahip olduğu mesuliyetin boyutlarını kavramış gibi gözüken kişilerden biri de, tarihî heyetin raporunu yayımlamasından birkaç gün son­ra ülkeyi ziyaret eden Başkan Bili Clinton’dı.

“Birleşik Devletler için,” dedi Clinton, Guatemala City’deki bir grup sivil öndere, “şiddet ve yaygın baskı uygulayan askerî kuvvetlere ve istihbarat birimlerine destek verilmesinin yanlış olduğunu ve Birleşik Devletlerin bu hatayı tekrarlamaması ge­rektiğini açık ve net belirtmem önemlidir.”

Güney Vietnam’daki 1963 Darbesi’nin Washington üzerindeki etkisi ağır oldu. Birçok politika belirleyicisini, Birleşik Devlet­lerin Güney Vietnam’a karşı sorumluluğunun yeni bir boyuta ulaştığına inanmaya itti. Amerikan birliklerini geri çekme fikri darbeden önce delice görünüyordu ama darbeden sonra daha da deliceydi. Savunma Müsteşarı William Bundy’nin dediği üzere kimse “vazife tamamlanmadan geri çekilmeyi” aklından bile geçiremezdi.

Darbeyi tasarlamakta parmağı olan adamlardan birkaçı za­manla bunun feci şekilde akılsızca olduğunu düşünmeye baş­ladılar. General Maxwell Taylor anılarında, tarihî açıdan bakıl­dığında darbenin sadece “bir felaket, ulusal bir felaket” olarak görülebileceğini yazdı. Edward Landsdale “korkunç, aptalca bir şey” olduğunu söyledi. ClA’in Doğu Asya’daki örtülü ope­rasyonlar şefi ve daha sonra teşkilatın yöneticisi olan William Colby, “Vietnam Savaşı’nm en kötü hatası” olarak adlandırdı.

Diem’in azledilmesini onaylayan Amerikalılar, bunu Viet­nam Savaşt’nı kazanmaya kararlı oldukları ve Diem’in galibi­yet yolunda bir engel olduğunda karar kıldıkları için yaptılar. Bazılarının düşüncesine göre, Diem ne de olsa öncelikle bir Amerikan eseriydi ve onu iktidara getiren Birleşik Devletler olduğuna göre, idare edilmesinin zor olduğu ortaya çıkınca da onu azletme hakkına sahip olmalıydı. Bu yol tatsız da olsa, Kennedy ile yardımcılarını, savaşın herhangi bir şekilde kaza­nılma ihtimalinin olup olmadığı gibi ağır bir soruyla yüzleş­mekten kurtarıyordu.

Fakat bu, 1963 Yaz sonu ile Sonbahan’nda darbe planının nasıl bu kadar hız kazandığını açıklamamaktadır. Gerçekleş­mesini sağlayan insanlann bazıları bile daha sonra bunun na­sıl olduğunu kendilerinin de anlayamadığını itiraf ettiler. “Ar­kasında kimse yoktu,” diye hayret etti Robert Kennedy 1965’te. “Ne yapacağımızı kimse bilmiyordu. Politikamızın ne olduğunu kimse bilmiyordu. Bu tartışılmamıştı.”

Başkan Kennedy bazı dostlarına 1964’te yeniden seçilmesi halinde Amerikan birliklerini Güney Vietnam’dan çekeceğini söylemişti. Bunu yapıp yapmayacağı sonsuza dek bilinemeye­cektir. 22 Kasım’da, Diem’in suikaste kurban gidişinden sadece yirmi gün sonra, Kennedy de aynı akıbete uğradı. Aynı hafta içinde yeni Başkan Lyndon Johnson, Senatör Hubert Humph-rey’e duvarında asılı olan bir Diem portresini göstererek:

“Onun ölümünde parmağımız vardı,” dedi Johnson, “Simdi de aynı şey burada oluyor.”

Darbeyi yürütmüş olan General Duong Van Minh, Di-em’den sonra Güney Vietnam’ın başkanı oldu, Savunma Baka­nı ise General Tran Van Don’du. Kurdukları hükümet, çoğu Diem ile Ngo Dinh Nhu’nun idamlarına yönelik öfkeden kay­naklanan ve ortalığı kırıp geçiren ihtilaflarla parçalandı. Yerle­rini sağlamlaştırmayı hiçbir zaman başaramadılar. Iktidan sadece üç ay ellerinde tuttuktan sonra bir diğer darbeyle alaşağı edildiler. Bunun ardından Güney Vietnam’a bir askerî dikta­törler silsilesi hükmetti. İçlerinden ikisi, General Nguyen Cao Ky ile General Nguyen Van Thieu, 1963 Darbesi’nde önemli roller oynamışlardı.

1960’ların ortalarında, Başkan Johnson, Amerika’nın Güney Vietnam’a yükümlülüğünü, orada görev yapan Amerikalı as­ker sayısı yarım milyonu aşana kadar artırdı.- Vietnam Savaşı Johnson’un başkanlığını mahvetti ve Amerikan toplumunu derinden sarstı. 30 Nisan 1975’te, Birleşik Devletler’in alçaltıcı yenilgisiyle son buldu. Toplamda 58.168 Amerikan askeri ora­da çatışırken hayatını kaybetti. Vietnam’ın ölü sayısı ise çok daha fazlaydı.

Vietnam Savaşı’nda anahtar dönüm noktası Diem’in iktidar­dan indirilişiydi çünkü Birleşik Devletler’i yükümlülük sınırı­nı geçmeye yöneltmişti. Kudretli Amerikalılara, Güney Viet­nam’la bir kan bağı geliştirdikleri ya da geri ödemeleri gereken bir borç aldıkları hissini vermişti. Stanley Karnow, “Diem’in ölümünde Amerika’nın „ .. mlulugu ileri yıllarda Birleşik Devletler liderlerinin aklından çıkmayarak, Vietnam’da daha ağır bir yük sırtlanmalarına sebep oldu,” diye yazdı. Bir diğer tarihçi HowardJones, darbeyi “Başkan Kennedy’nin ana traje­disi” olarak adlandırdı.

Bu eylem, Birleşik Devletler yönetimini Vietnam’a daha sıkı bağlarla bağlayacak bir yola soktu, Saygon’da siyasi karmaşaya sebep olarak komünistlerin devrimci savaşım ilerletti ve birlik­lerin yurda dönüşüne mam oldu… Kennedy’nin Vietnam mirası o kadar her yöne çekilebilir bir şeydi ki, zafer peşinde koşan yeni liderin ellerinde topyekûn bir askerî çatışmaya dönmeye açıktı. Nitekim çok geçmeden Başkan Johnson, bir neslin ölü­müyle sonuçlanan savaşa Amerikanın damgasını vurdu.

Darbenin akla getirdiği merak uyandırıcı sorulardan biri, darbenin Vietnam’daki Amerikan projesinin kaçınılmaz akibe-tine doğru atılmış bir adım mı, yoksa bir dönüm noktası mı olduğudur. Diem ortadan kalktığına göre Birleşik Devletler ge­niş çaplı sivil bir hükümetin oluşumunu destekleyebilirdi. Bu­nun yerine diktatörleri iktidarda tutarak savaşı körüklemeye devam etti. New Yorker gazetesi için Vietnam haberlerini ya­pan Robert Shaplen, başka durumda nelerin gerçekleşebilece­ğini merak etmiş olanlar arasındadır.

1-2 Kasım hükümet darbesinin sadece bir darbe olmaktan çı­kışı için hep Amerikalıları kısmen sorumlu tutmuşumdur -meşru bir devrime dönüşmedi ve herhangi bir doğrultudan yoksundu. Amerikalılar sert değişimi desteklemişti, fakat ne Washington ne de büyükelçilik halkın, demode deyişle, “kal­bini ve aklını fethedecek” yeni ve güçlü bir hükümetin kurul­masına yönelik herhangi bir sağlam fikre sahipü. İleride daha büyük bir savaş vardı ve Diem’in düşüşünden sonra Viet­nam’dan çekilme ya da daha sıkı bir sivil siyasi yapı ve daha geniş çaplı bir ekonomi kurmaya yardım etme fırsatını kaçır­mış olan Birleşik Devletler, gözler önüne serilmekte olan bir trajedide gitgide daha derine saplandı.

Birleşik Devletler’in Vietnam’da son utancını yaşadığı sırada John Foster Dulles çoktan ölmüştü ama bu durumda onun da parmağı vardı. Dünya komünizmine dair hatalı görüşünden dolayı 1954 Cenevre Müzakeresi’ni reddetmesi, trajediyi hare­kete geçirdi. Biyografilerden birine göre bu; “Bakanlığının en tuhaf icrasıydı… Paris ile Londra’da dehşete sebep oldu ve ka­muoyunun Dulles’ı gitgide daha beceriksiz, sezgisel ve soğuk bir savaşçı olarak görmesine yepyeni bir katkıda bulundu.”

Birleşik Devletler Dulles’ın zorlamasıyla 1956’da Vietnam’ın birleşmesini engellemiş, Diem rejimini benimsemiş ve Güney Vietnam’ı süresiz olarak savunmaya karar vermişti. Bu sorum­luluğu Kennedy yönetimine o miras bırakmıştı. Washing-ton’daki liderler zafere ulaşana dek savaşmak istediklerinden Diem, Birleşik Devletler için uygun ortak değildi, bu durum kaçınılmaz şekilde Diem Darbesi’ne yol açtı.

Amerikalılar, Diem’i bu kadar uzun süre himaye edip de bu denli şiddetli şekilde kenara attıktan sonra dünyanın dört bir yanındaki çıkarlarına hesap edilemez hasarlar veren bir sava­şın İçine gömüldüler. Darbe, sonuçta ikisine de felaket getiren bir kucaklaşmayla Birleşik Devletler’i Güney Vietnam’a bağla­dı. Esasında, bu Dulles’ın nihaî mirasıydı.

Kamboçyalı Prens Sihanuk, Güneydoğu Asya Savaşı zirvesi­ne ulaşırken, “Amerikalı dostlarımız dikkate değer organiza­törler, fevkalade teknisyenler ve kusursuz askerlerdir,” yoru­munda bulundu. “Ancak tartışmasız gerçekçilikleri, çıkarları­na en çok devekuşu tavnnın uyduğunu zannettikleri siyaset dünyasında teklemektedir.”

11 Eylül 1973’te Şili’deki darbenin ardından, General Augusto Pinochet ile onunla birlikte iktidarı ele geçiren diğer subaylar iktidarlarını sağlama almak için çabucak kollan sıvadılar. Pi­nochet kısa sürede cuntanın dominant kişisi haline geldi. Ra­kiplerinden birkaçı beklenmedik şekilde öldü. En dikkat çeki­ci olan Savunma Bakanı General Oscar Bonilla’nın 1975’te bir helikopter kazasında ölmesiydi. Diğerleri erken emekliliği seç­tiler. Böylece kuvvetlenen Pinochet, kendini cuntanın başkam, ardından da cumhuriyetin başkanı ilan etti.

Pinochet’nin darbeden sonraki ilk hamlelerinden biri solcu­lar ile devrilen rejimin diğer destekçilerine ulus çapında bir dizi baskın yapılmasını emretmekti. Bu seferberliğin gerçek­leştirilmesindeki haşinlik, tutuklanan onbinlerce insan, içinde tutuldukları şartlar ve pek çoğunun bir daha asla görülmediği gerçeği yıllarca sürecek baskının derecesini gösteriyordu. Re­jim, çok sayıda solcu liderlerin acele yapılan muhakemeyle idamını emretti. Önemli bir kısmı da, poblacione denilen Al-lendeci gecekonduları dayak ve katliam ile silip süpüren as­kerlerle sağcı eşkıyalann saldırılannda can verdi. 8 Ekim’de Newsweek\t darbeden bu yana Santiago’daki morgların, çoğu­nun kafatası ezilmiş veya kurşunla infaz edilmiş toplam 2.796 ceset teslim aldığı haberi çıktı. Dört gün sonra New York Times da ölü sayısını binlerce olarak bildirdi.

Ailende hükümetinin memurları toplatılıp Şili’nin güneyi­nin en uç noktasındaki ıssız Dawson Adası’nda bir hapishane­ye gönderildiler. Cunta, ülkenin 800.000 üyeye sahip en bü­yük işçi federasyonunu lağvetti, Allende’ye destek vermiş olan tüm siyasi partileri yasakladı, Kongre’nin “belirsiz bir süre için tatil”de olduğunu ilan etti, yüzlerce üniversite profesörünü acele muhakemeyle kovdu, tüm belediye başkanları ve meclis üyelerini görevden aldı ve askerî mahkemelerde temyiz hakkı­nı ortadan kaldıran yeni bir kanun çıkardı. Solcu kitaplar, ne­şe içindeki milisler tarafından şenlik ateşlerinde yakıldı.

Allende’nin asi askerler tarafından mı öldürüldüğü, yoksa intihar mı ettiği sorusu uzun süre tartışma konusu oldu. Ai­lende sempatizanları onun çatışarak can verdiği hikâyesini öne çıkarmaya mecbur hissediyorlardı. Ancak zaman geçip de deliller daha serinkanlı bir şekilde analiz edilince, çoğu insan intihar varsayımını kabul eder hale geldi. Ailende öldüğünde altmış beş yaşındaydı. 1.042 gün boyunca Şili’nin başkanı ol­muştu.

Pinochet, Washington ile Santiago arasındaki düşmanlığa kesinlikle katkıda bulunan Amerikan şirketleriyle yaşanan çe­kişmeleri çözümlemek için hızla harekete geçti. Darbenin üze­rinden bir yıl geçmeden hükümet Anaconda Copper’la, şirke­tin nakit olarak 253 milyon dolar ile kamulaştırılmış mallan için bono alacağı bir antlaşma yaptığını açıkladı. Kennecott Copper 66,9 milyon dolar aldı. Şili, Chile Telephone Com-pany’deki payına karşılık 125,2 milyon dolar ödeyerek ITT’yle de anlaşmaya vardı.

Henry Kissinger, 1976’da Santiago’ya giderek Amerikan Devletleri örgütü’ne hitap etti. Konuşmasından önceki gün Pinochet’yle gizlice buluşarak, söylevinin formalite icabı insan haklarına birkaç gönderme içermekle beraber “Şili’ye yönelik olmadığı” konusunda onu temin etti.

“Benim görüşüm, dünyanın dört bir yanındaki sol görüşlü grupların kurbanı olduğunuz ve en büyük günahınızın, ko-münistleşmeye başlamış bir hükümeti devirmek olduğudur,” dedi Kissinger Pinochet’ye. “Biz buradaki komünist eğilimli hükümetin azledilişini memnuniyetle karşıladık. Durumunu­zu zayıflatmaya niyetimiz yok.”

Birkaç hafta sonra 21 Eylül 1976’da, Şili gizli polisi tarafın­dan örgütlenmiş bir ekip Allende’nin Birleşik Devletler Büyü­kelçisi ve Dışişleri Bakanı olmuş olan Orlando Letelier’i, Was-hington’daki Dupont Meydanı’nın yakınından geçerken araba­sına bomba atarak öldürdü. Amerikalı yardımcısı Ronni Mof-fltt de öldürüldü. Washington’da böyle bir siyasi terör eylemi daha önce hiç gerçekleşmemişti ve Pinochet rejimine karşı uzun ve sert bir suçlama başladı. Letelier cinayetinin aslında Akbaba Operasyonu denilen, Şili’nin dışında faaliyet gösteren Pinochet karşıtlarını öldürmeye yönelik geniş bir planın par­çası olduğu daha sonra açığa çıktı.

Pinochet, Şili’de on beş yıl diktatörlük yaptıktan sonra 1988’de, Şilililere on yıl daha iktidarda kalmasını isteyip iste­mediklerinin sorulduğu bir maddeyi anayasa gereği plebisite sundu. Sonuç olumsuzdu. Plebisit, ona iktidarda kalmak için yasal bir temel oluşturmak yerine ulus çapında değişim feryat­tan atılmasına yol açtı. Bunun karşılığında Pinochet de ordu­nun iktidarım kalıcı hale getirmeyi hedefleyen bir dizi kanun dayattı ve ardından başkanlık seçimine müsaade etti. Seçimi Hıristiyan Demokrat Patricio Ayhvin kazandı. Göreve başlama töreninin yapıldığı gün, 6 Ocak 1990’da, Şili’de yeni bir devir başladı.

Hükümetin ilk hareketlerinden biri Ulusal Gerçeklik ve Uz­laşma Kurulu’nu kurmak oldu. Kurul 1991’de uzun ve itinalı bir rapor hazırladı. Rapora göre, Şili’nin diktatörlüğe doğru gi­dişi, ülkenin kendini dünya siyasetine karışmış vaziyette bul­masıyla başlamıştı.

1950’li yıllardan başlamak üzere Şili, Latin Amerika’daki bir­çok ülke gibi ulusal siyaseünin, süper güç boğuşmasına, söz­de “Soğuk Savaş”a eklenmesine tanık oldu…

Halkın Birliği ile Başkan Allende’nin 1970 zaferi, çatışan süper güçlerden biri olan SSCB’nin galibiyeti ve diğerinin, Birleşik Devletler’in, yenilgisi hatta ona karşı bir tehlike olarak değerlendirilmişti. Bundan dolayı Birleşik Devletler he­men Şili’nin içişlerine iki misli müdahale politikası planladı ve yürütmeye girişti… Bu gelişmeler Şili’de 1972’de başlayan yıkıcı ekonomik krizle doğrudan doğruya ilişkilidirler ve 1973’te patlak veren daha büyük krizin ayrılmaz ve çok önemli bir parçasıdır.

Şili bir zamanlar Güney Amerika’da sahip olduğu demokra­sinin meşalesi rolüne yavaş yavaş geri döndü. Darbe sırasında bombalanarak ağır hasar almış olan La Moneda, Pinochet yıl­larında onarıldı. Daha sonra önüne Allende’nin görkemli bir heykeli yerleştirildi.

Pinochet 1998’de İngiltere’yi ziyaret etmekteyken İspanyol Yargıç Baltazar Garzon tarafından çıkarılan bir tevkif müzek­keresi ile gözaltına alındı. Fransa, İsviçre ve Belçika’daki mah­kemeler de iadesini talep ettiler. 503 gün Londra civarında bir villada ev hapsinde kaldıktan sonra nihayet İngiliz hükümeti memleketine dönmesine izin verdi. Varışının kısa süre ardın­dan ömür boyu senatör olarak sahip olduğu dokunulmazlık elinden alınarak bir dizi kaçırma, işkence ve cinayet suçlama­sıyla karşı karşıya kaldı.

Washington’da, Senato Seçilmiş istihbarat Komitesi Allen-de’ye karşı düzenlenen darbe üzerine etraflı bir soruşturma gerçekleştirdi. ClA’i, Şili hakkında doğru raporlar verdiği için akladı ama bu raporların “siyasetçiler tarafından en iyi durum­da işlerine geldiği gibi kullanıldığını veya en kötü durumda Birleşik Devletler’in Şili’ye gizli müdahalesine dair kararlar verme vakti geldiğinde görmezden gelindiğini” söylüyordu.

Allende’nin seçilmesine dair aşırı endişeler temelsizdi; Sov­yetlere ait herhangi bir belirgin askerî mevcudiyet tehlikesi yoktu; Allende’nin devriminin “ihracı” sınırlıydı ve model olarak değeri henüz belirsizdi; Ailende diğer Latin Amerikan ülkelerinden gelen eylemci sürgünlere karşı selefinden birazı-cık daha fazla konukseverdi… Şili bağımsız, milliyetçi bir yol çizmekteydi.

Darbeden otuz bir yıl sonra, Şili’de hükümetin atadığı bir heyet, diktatörlük yıllan boyunca “işkencenin, halkı baskı al­tında tutmaya ve terörize etmeye yönelik bir devlet ilkesi” ol­duğu sonucuna vardı. Askerî yönetim yıllarında işkence gör­müş olan 27.255 insanın kimliğini saptadı ve Başkan Ricardo Lagos hepsinin hayat boyu emekli maaşı alacağını ilan etti. Kı­sa süre sonra bir yargıç, o sırada seksen dokuz yaşında olan Pinochet’yi adam kaçırma ve cinayet suçlarıyla yargılanacağı günü beklemesi için ev hapsine aldı. Sonra da Sili ordusunun komutanı General Juan Emilia Cheyre tarihî önem taşıyan bir itirafta bulundu.

“Şili ordusu, geçmişte gerçekleştirdiği tüm cezalandırılabi­lir ve ahlâkî açıdan kabul edilemez eylemlerin, bir kurum olarak sahip olduğu tüm sorumluluğunu zor fakat geri çevri­lemez bir kararla kabul etmiştir,” dedi General Cheyre. “İn­san haklarının çiğnenmesinin asla ve kimse için ahlâkî bir ge­rekçesi olamaz.”

Birleşik Devletler müdahale etmeseydi Şili’de neler olurdu? Nixon idaresinin, Allende’nin diktatörlük idaresiyle ülkesini Sovyetler Birligi’yle ittifaka yönelteceğine dair kâbus öngörü­sünün gerçekleşme ihtimali vardı ama geleneksel olarak mu­hafazakâr olan ordunun gücü ve Allende’nin kendi demokra­tik sicili göz önünde bulundurulunca, bu pek muhtemel değil­di. Pinochet’in sonraları engellemek için hareket ettiğini söyle­diği İç Savaş ise daha da uzak bir olasılıktı. Şili’nin uzun za­mandır süregelen siyasi gelenekleri, ülkenin bu bilmecenin içinden daha az şiddet içeren, daha anayasal bir yol izleyerek Çıkabileceğini işaret etmektedir. Ne olursa olsun sonraki yıl­larda siyasi sebeplerle tutuklanan, işkence gören ve öldürülen insan sayısı kesinlikle çok daha az olurdu.

Tarihçi Kenneth Maxwell, darbeyle ilgili açığa çıkmış belge­lerin incelemesinde, “Kendi hallerine bırakılsalar, Şilililer ken­di köklü sorunlarını çözmeyi akıl edebilirlerdi,” diye yazmış­tır. “Ailende kendi ağırlığıyla çökebilir, kendi yetersizliğinin kurbanı olabilirdi ve kaybedilmiş bir davanın trajik şehidi ha­line gelmeyebilirdi.”

Demokrasisini silbaştan kurmadaki dikkate değer başarısına rağmen, Şili hâlâ parçalanmış bir ulus durumundadır. 1973 müdahalesi ve onu takip eden uzun diktatörlük dönemi ko­lektif belleğini derinden yaralamıştır. Çoğu Amerikalı ve dün­yanın dört bir yanındaki başka insanlar gibi çoğu Şilili de ni­hayette bunun, ilgisi olan herkes için kötü biten Amerikan darbe silsilesinden biri olduğunu düşünür hale geldi. Otuz yıl sonra, Dışişleri Bakanı Colin Powell, Allende’nin azledilişi hakkında sorulan bir soruya verdiği yanıtla bu fikir birliğini destekledi.

“Bu, Amerikan tarihinin gurur duyduğumuz bir kısmı değil­dir,” dedi.

İran, Guatemala ve Şili’deki darbelerin birçok ortak yönü var­dı. Üç ülkenin hepsi de zengin doğal kaynaklarla kutsanmıştı fakat bu kaynaklar yabancıların kontrolündeydi. Milliyetçi ön­derler onları geri almaya teşebbüs edince Birleşik Devletler, o ülkeleri kanlı savaş alanlarına çevirerek karşılık verdi. İran, Guatemala ve Şili, Amerikan yörüngesine yeniden sokuldu an­cak bunun çok sarsıcı bir insani ve toplumsal bedeli oldu.

Bazı önemli yönlerden dolayı Güney Vietnam’daki darbe di­ğer üçünden farklıydı. Birleşik Devletler’in kuramsal bir tehli­keyle yüzyüze geldiği bir ülkede değil, savaşmakta olduğu bir ülkede gerçekleştirildi. Büyük bir doğal kaynağın kontrolü el­den gitmek üzere değildi. En dokunaklısı ise, Vietnam’daki harekâtın Birleşik Devletler’in düşman olarak algıladığı bir li­deri değil, bir dostu alaşağı ettiği tek durum oluşuydu.

Soğuk Savaş devrinin gizli darbeleri, 1900 yılı civanndaki dönemde Birleşik Devletler’in başka rejimleri azletmek için kullandığı istila ve yönetilmiş ihtilallerden oldukça farklı şe­kilde gerçekleştirildiler. Ancak harekete geçiren şey hep aynıy­dı. Birleşik Devletler’in hükümetini devirdiği her ülke Ameri­kalıların istediği bir şeye – çoğu vakada kıymetli bir doğal kaynağa, geniş bir tüketici pazarına veya başka bir yerdeki kaynaklara ve pazarlara erişim sağlayacak stratejik bir konuma sahipti. Amerikan emperyalizminin ilk patlamasında oldu­ğu kadar, Soğuk Savaş sırasında da güçlü şirketlerin Birleşik Devletler’in yurtdışı müdahalelerinde parmakları vardı.

Ancak onların etkisi tek başına yeterli değildi. Amerikalılar, sadece ekonomik çıkarları ideolojik çıkarlarıyla uyuştuğu za­manlarda hükümetleri devirdiler. Hawaii, Küba, Porto Riko, Filipinler, Nikaragua ve Honduras’ta Amerikan ideolojisi Hı­ristiyanlığın İlerlemesi ve “aşikâr kader”e yönelikti. Onyıllar sonra İran, Guatemala, Güney Vietnam ve Şili’de ise ideoloji antikomünizmdi. İki devirde de Amerikalılar, iyinin kuvvetle­rini adaletsizliğin üzerine sürmelerinin haklan ve hatta tarih­sel mecburiyetleri olduğuna inandırıldılar.

“Bizler için dünyada iki tür insan vardır,” diye öne sürdü John Foster Dulles bir defasında, “Hıristiyan olup serbest giri­şimi destekleyenler vardır, bir de diğerleri.”

Dulles, Benjamin Harrison’dan Richard Nixon’a, Amerikalı liderlerin adına konuşmuştu. Hepsi, Birleşik Devletler dış po­litikasının iki hedefinin olması gerektiğine inanıyordu: Hem siyasi hem de ticari sebepler için stratejik üstünlük kurmak ve bir ideolojiyi empoze, müdafaa veya teşvik etmek. Yok etmek için işaretledikleri rejimler hem ekonomik hem de ideolojik olarak düşman diye algıladıklanydı.

Eğer Beyaz Saray sürü psikolojisi ya da “ortak düşünce”ye böyle eğilimli olmasaydı bu darbeler hiç başlatılmayabilir, hem dört ulusun hem de Birleşik Devletler’in maruz kaldığı büyük tahrip engellenebilirdi. Her vakada, Birleşik Devletler’in başka­nı ile bir-iki kıdemli danışman belli bir hükümetin devrilmesi­ni istediklerini net olarak belirttiler. Kararlılıkları, izleyen olay­ların gidişatını belirledi. Harekâtın detaylarıyla ilgili danışman­ların ve plancıların yaşadığı anlaşmazlıklar, belirli bir hükümeti devirmenin iyi bir fikir olup olmadığına dair daha büyük çaplı soruya gelindiğinde çok ender olarak yaşandı. Herkes koşulan sınırlar içerisinde düşünüp konuştu. Kimse darbe planlarının yola çıktığı dayanak noktasını sorgulamadı: İran, Guatemala, Güney Vietnam ve Şili ya Kremlin’in aletleriydi ya da yakın za­manda Sovyet kontrolüne girme tehlikesi altındaydılar.

En kolay yol, düşünce tembelliğinin en aşın biçimi buydu. Kalkınmakta olan ülkelerde milliyetçiliğin yükselişi karmaşık bir fenomendi. Çeşitli nedenleri vardı ve Amerikalıların bu­nunla başa çıkmak için gelişmiş, uzun vadeli bir strateji plan-layabilmeleri zorlayıcı ve güç olurdu. Milliyetçiliği komünist saldırganlığın maskeli bir biçimi olarak sınıflandırmak ve başı­nı kaldırdığı yerde ezmek çok daha basitti.

John Foster Dulles gibi Soğuk Savaş müdahalelerini yöne­tenler hayatlarını Amerikan şirketlerinin kuvvetine hizmet et­meye adamışlardı. Diğerlerinin ise, mesela Henry Kissinger’ın, iş hayatına özel bir ilgisi yoktu ve hatta ona küçümsemeyle yaklaşıyorlardı. Yine de hepsi, sadece kötü niyetli rejimlerin yabancı şirketleri kısıtlamaya veya ulusallaştırmaya yeltenece­ğine inanmaktaydılar.

Muhammed Musaddık, Jacobo Arbenz ve Salvador Allen-de’nin devrilmesini en başta büyük şirketlerin başkanları iste­di. Onları alaşağı etmek İçin başka sebepleri de olan Washig-ton’daki liderleri ikna ettiler. Vakaların hepsinde de hükümet başka sebeplerle Önceden oluşturulmuş gösteriyi gerçekleştir­mek üzere müdahalede bulundu. İdeoloji ve ekonomik çıkar­lar birbirine dolanmış olarak Birleşik Devletler’in müdahalele­rine sebep oldular.

İran, Guatemala, Güney Vietnam ve Şili’nin hükümetlerine karşı gizli entrikalar planlayan, onaylayan ve yürüten Ameri­kalılar, onların muazzam zaferler olduğuna inandılar. Tarihsel perspektiften bakılınca ise böyle gözükmemektedirler. Dört ülkede de artan baskılara ve azalan özgürlüklere sebep oldular. Sınırlarının ötesinde de derin etkileri oldu. Dünyayı kutuplaş-tınp barışçıl değişim olasılıklarını engelleyerek Soğuk Savaş’ı yoğunlaştırdılar ve uzattılar. Amerikalıların CIA’e olan inancı­nı baltalayarak ajansın etkinliğini azalttılar. Dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insan, Birleşik Devletler’in ikiyüzlü bir ulus olduğu ve kendi menfaati uğruna zor kullanarak yeşer­meye başlayan demokrasileri zalim diktatörlüklerle değiştirdi­ği sonucuna vardı.

1973’te Şili’de Birleşik Devletler Büyükelçisi olan Nathaniel Davis darbenin ardından, “Yakın zamana kadar, Amerikan dış politikasının ahlâkî açıdan sağlamlığa kavuştuğu düşünülmüş­tü,” diye yazdı, “Ardından 1953’te iran’la, 1954’te Guatema­la’yla ve Vietnam’la başlamak üzere bir dizi sarsıntı yaşandı… Şili’nin öyküsü itibarımızı kaybetmemizde bir diğer darbe ol­muştur.”

ÜÇÜNCÜ KISIM

İstilalar

10

Zaaf Dolu Günler Sona Erdi

1983’ün Sonbaharı’nda Başkan Ronald Reagan’ın sıkıntısını ge­çirmek için en makul reçete golf oynamakla geçecek bir hafta-sonuydu. İç Savaş’a müdahale etmek için Birleşik Devletler De­niz Kuvvetleri’ni Lübnan’a yollama karan dünyanın birçok ye­rinde derin öfkeye sebep olmuştu. Birleşik Devletler’in Orta Amerika’da yönetmekte olduğu bir dizi tehditkâr askeri manev­ra da aynı tepkiyi almıştı. Ekim ortasında ufacık Karayip Adası Grenada’da gerçekleşen, başbakanın aceleyle yapılan bir mahke­me sonucu idamının da dahil olduğu bir dizi tuhaf olay ansızın, oraya bir Amerikan müdahalesi olasılığını ortaya çıkarmıştı.

21 Ekim Cuma akşamüstü Reagan tüm bunları geride bıra­karak -ya da en azından geride bırakmayı deneyerek- Georgia Augusta’ya uçmak üzere Air Force One’a bindi. Aralarında Dı­şişleri Bakanı George Shultz ile Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert McFarlane’nin de bulunduğu bir avuç yardımcısı ve ar­kadaşı da yanındaydı. Augusta Golf Kulübü’nün inişli çıkışlı arazileri ile bakımlı çimenlerinde sıkıntılarını unutmayı umu­yorlardı. Oysa Reagan’ın başkanlığının en feci haftasonuna doğru uçuyorlardı.

O öğleden sonra Washington’dan ayrılmadan önce, Reagan Grenada’da olası bir harekâta alternatifler hazırlamaları için komutanlara onay veren bir Ulusal Güvenlik Karar Direktifı’ni yürürlüğe koymuştu. Birkaç yüz Amerikalı öğrenci oradaki bir tıp fakültesinde okumaktaydı ve bazı görevliler tahliye gereke­bileceğinden endişeliydiler. Reagan’ın imzaladığı direktife Lübnan’a yol almakta olan bir deniz özel kuvvetinin rota de­ğiştirip Grenada’ya gitmesi emri de dâhildi. Washington’daki Deniz Kuvvetleri sözcüsü gazetecilere, savaş gemilerinin olası bir tahliyede destek olmaktan öte bir şey yapmayacağına dair güvence verdi.

“Çıkarma veya benzer bir şey olmayacak,” diye söz verdi.

Reagan ile dostları cuma gecesini Augusta National’ın ala-metifarikası olan azametli, altı yatak odalı Eisenhower Kulü-besi’nde geçirdiler. Onlar dinlenmekteyken, Washington’da görevliler gözler önüne serilen Grenada krizinde hem tehlike hem de fırsat seziyorlardı. Adanın, Birleşik Devletler’in hiçbir şekilde hazzetmediği Küba yanlısı hükümeti daha yeni devril­miş, önderleri vurulmuştu. Yeni bir hizip eski rejimin yeterin­ce militan olmadığını iddia ederek bu küçük adada saf Mark-sizm-Leninizm dayatmaya kararlıydı.

İktidarı henüz elde etmiş olan radikallerin Amerikalı tıp öğ­rencilerini tutsak etmeye veya incitmeye çalışmaları az çok muhtemel görünüyordu ve bu tehlike Washington’daki tartış­malara bir aciliyet havası kattı. Başka bir etken daha oradaki heyecanı ateşliyordu. Reagan’ın danışmanları, bu krizin Soğuk Savaş’ta stratejik bir zafer kazanmak için Birleşik Devletler’e beklenmedik bir olanak sağladığını anında anlamışlardı. Ame­rikalılar böyle bir zafere aç İdiler. Küresel çapta rezil oldukları­nı düşündükleri, Vietnam’daki yenilgi ve İran’daki uzun, ıstı­rap verici rehine kriziyle lekelenmiş bir on yılın ardından ken­dilerini hüsrana uğramış hissediyorlardı. Birleşik Devletler’in “duruşunu” onarmaya yemin ettiği için 1980’de Reagan’a oy vermişlerdi. Grenada onun için bir şanstı.

Grenada’nın topyekün istilasını gerçekleştirmek için Birle­şik Devletler’in sadece Amerikalı öğrencilerin tahliye edilmesi­ne değil, meşru bir kılıfa da ihtiyacı vardı. Washington’daki yetkililer diğer Karayip ülkelerinin liderlerini, adanın Amerikalılar tarafından istilasını istemeye ikna etmenin gerekli ol­duğuna karar verdiler. Cuma günü, Reagan Augusta’ya uç­maktayken, dışişleri bakan yardımcılığına vekâlet eden ve yö­netimin Karayip’ten sorumlu başuzmanı olan Charles Gilles-pie, Karayipli altı başbakanın bir acil durum toplantısı yap­makta olduğu Barbados’a uçtu. Gillespie ile Birleşik Devlet­ler’in Doğu Karayip Büyükelçisi Milan Bish, toplantıdakilerin fikir birliğine varmasına yardımcı oldular.

Başbakanlar o gece herhangi bir belge imzalamadılar. Halka sadece Grenada’yı ekonomik müeyyideyle cezalandırmaya ka­rar verdiklerini söylediler. Fakat Amerikalılara gizlice iyi habe­ri ulaştırdılar: Birleşik Devletler’in müdahalesini talep etmeye razı olmuşlardı. Gillespie derhal Washington’u bilgilendirdi.

Dışişleri Bakanı Shultz’un Eisenhower Kulübesi’ndeki tele­fonu cumartesi sabahı 2:45’te çaldı. Diplomatlarının Karayipli liderlere silahlı destek istetmekte başarılı olduklarını öğrenir öğrenmez McFarlane’i uyandırdı. Şafaktan önce, askeri komu­ta zincirindeki birkaç kişiye telefon ettiler. Nihayet Reagan’ı kaldırdılar.

Başkan saat 5:15’te, üstünde bir bornoz ve terliklerle, ver­dikleri raporu dinledi. Ona, altı Karayip liderinin Birleşik Dev­letlerden Grenada’ya müdahale etmesini İstemeyi kabul ettiği­ni, bu müdahalenin de oradaki Amerikan vatandaşlarını koru­manın en emin yolu olduğunu anlattılar. Bunun üzerine iki karar aldı. İlk olarak Başkan Yardımcısı George H.W. Bush’a, Grenada kriziyle başa çıkmak için alelacele kurulan Özel Du­rum Heyeti’ni bir araya toplaması için emir verdi. İkinci olarak ise, eylemlerini mümkün olduğunca gizli tutmak için kendisi, Shultz ve MacFarlane Augusta’da kalacak, olağandışı bir du­rum yokmuş gibi golf oynamaya devam edeceklerdi.

Fakat ertesi gün olağandışı bir şey oldu ve Reagan ile grup­taki herkesi tedirgin etti. Öğleden sonra işsiz bir boru tesisat­çısı Dodge marka kamyonetiyle Augusta National’daki zincirli kapıyı delerek Ön taraftaki dükkâna daldı. Burada 38 kalibre­lik bir tabanca çıkararak yere bir el ateş etti ve içlerinde Re-agan’ın iki memurunun da olduğu beş kişiyi rehin aldı. Başkanın onunla konuşmayı kabul etmemesi durumunda rehineleri öldüreceği tehditinde bulundu. Gizli Servis ajanları, telaşla da­nıştıktan sonra talebi yerine getirmeye karar verdiler. Reagan onaltıncı delikteyken başına toplanarak durumu açıkladılar ve eline bir telsiz verdiler.

“Ben Birleşik Devletler’in başkanı,” dedi alıcıya, “ben Ro-nald Reagan. Benimle konuşmak istediğinizi anlıyorum.”

Yanıt yoktu. Reagan teklifini tekrarladı, fakat hattın öbür ucundaki tedirgin adam konuşmaya bir türlü cesaret edemiyor­du. Bunun üzerine Gizli Servis ajanları Reagan’ı golf sahasından apar topar götürmeye karar verdiler. Onu hızla bir limuzine bindirip yakın mesafeden takip eden üstü açık bir spor arabanın içine doluşmuş, hafif makinalı Uzi tüfekler taşıyan ajanlarla be­raber süratle uzaklaştılar. Kısa süre sonra, davetsiz misafirin an­nesi golf kulübüne gelerek onu teslim olmaya ikna etti.

Tehlike Reagan’a hiç bu kadar yakın olmamıştı, adamın et­kisiz hale getirilmesi iki saatten fazla sürmüş ve büyük karma­şaya sebep olmuştu. Washington’a dönmek için başkana iyi bir gerekçe verdiyse de o, Augusta’da kalmayı tercih etti ve he­yecanın yatışmasının ardından, üzerinde aynı spor sarı kazak­la sahaya döndü.

“Bir tur daha golf oynamak istiyorum,” dedi dostlarına. “Bu hafta sonunun ‘yüksek’ bir skorla sona ermesini istiyorum.”

Reagan ikinci turunu oynadı, fakat Eisenhower Kulübesi’ne döner dönmez hızla gelişmekte olan Grenada krizine yeniden gömüldü. Başkan Yardımcısı Bush, Özel Durum Heyeti’nin Amerikan vatandaşlarının güvenliğini sağlamakla kalmayıp demokratik yönetimi de yeniden kuracak ve Küba’nın etkisine son verecek bir harekâttan yana olduğunu bildirmek için tele­fon açtı. Bu, topyekûn istila ve Grenada hükümetinin alaşağı edilmesi anlamına geliyordu. Reagan, tereddüt etmeksizin ve soru sormaksızın kabul etti.

“Eğer oraya gideceksek,” dedi Bush’a, “gereken her şeyi yapmamız yerinde olur.”

Reagan, o cumartesi gecesi bir zamanlar Başkan Eisenho-wer’a ait olan odaya” çekildiğinde, güzel bir uyku çekebilmeyi umuyordu. Umduğu gerçekleşmedi. Sabah saat 2:27’de McFarlane odasına gelerek onu uyandırdı. Yanında, Reagan’ın başkanlığı boyunca alacağı en yıkıcı rapor vardı. Beyrut’taki Birleşik Devletler Deniz Piyadeleri Karargâhı, yüzlerce insanın öldüğü bir intihar saldırısıyla yok edilmişti. Bu bir Amerikan askerî kışlasına yönelik en kanlı saldırılardan, Deniz Piyadele­ri tarihinin ise en büyük trajedilerinden biriydi.

Sersemlemiş başkan bir an önce Washington’a dönmesi ge­rektiğini anlamıştı. Yardımcıları ile diğer karşılayanları onu darmadağın bir halde görünce şaşırdılar. Reagan yetmiş iki ya­şındaydı ve o ana kadar hep dinç görünmüştü. Bir sonraki New York Times’daki habere göre, “kuşatma altında bir adam” gibi görünüyordu.

Son 72 saatin başkanın üzerine bir balyoz gibi inmiş olduğu açık. Pazar sabahı Beyaz Saray’ın Güney Çimenliğinde, sağa­nak yağışta helikopterinden inip bir şemsiyeye uzandığında başkanlığı süresince ilk defa bitkin, duygusal açıdan tüken­miş ve hatta yaşlı görünüyordu. Saat 8:30’tu, yani Deniz Piya­delerinin şehit olduğu haberiyle uyandırılmasının altı saat sonrasıydı.

Gazetecilerle konuşmaya başladığında, herhalde manevi desteğe ihtiyaç duyarak eşinin elini tuttu. Eşinin yüzünde, yardımcılarının dediğine göre, Lübnan’daki bombalamanın yanı sıra cumartesi günü Augusta National Golf Kulübü’nde meydana gelen, silahlı bir adamın birkaç rehine alarak baş­kanla konuşmayı talep ettiği olayın da sebep olduğu bir elem vardı.

Reagan bugün, piyadelerin ölümünü haber vermek için ai­leleri aramanın yüreğini ne kadar acıttığını ifade etti.

“Benim işimden, yapmış olduğum aramaları yapmaya mec­bur olmaktan daha beter bir şey var mı bilmiyorum,” dedi duyguyla boğulmuş bir sesle.

Başkan Reagan, ulusal güvenlik ekibiyle yapılan acil toplan­tılarla dolu bir güne bu ruh haliyle başladı. Lübnan’daki bombalama Birleşik Devletler’e yeni bir acı darbe indirmişti. Ame­rikalıların bir çeşit intikama, dünyanın herhangi bir yerinde bir kurtarma harekâtına, kısaca ulusal güçlerini gösterebile­cekleri bir imkâna duydukları arzuyu yoğunlaştırmıştı.

Reagan Grenada’yı işgal etme fikrim çoktan onaylamıştı ama nihai emri vermemişti. Geri çekilmek, harekâtı basitçe Amerikan vatandaşlarının tahliyesiyle sınırlamak için hâlâ va­kit vardı. Guyana, Belize ve Bahamalar’ın başbakanları bundan yanaydılar. Yardımcıları Reagan’a, Beyrut’taki bombalamanın Grenada istilasına verdiği onayı yeniden gözden geçirmeye yö­neltip yöneltmediğini sordular. Tam aksine, diye yanıt verdi, karan sağlamlaşmıştı.

“Eğer bu dün-doğru idiyse,” dedi, “bugün de doğrudur.”

Grenada, bir denizaltı volkanının Güney Amerika kıyısının yüz altmış kilometre kuzeyindeki çıkıntılı ucudur. Sadece on altı kilometre genişliğinde, otuz dört kilometre uzunluğunda­dır ve ancak 100.000 kişi yaşamaktadır. Maymunların, viyak­layan kurbagaların, balık yiyen yarasaların yaşadığı bereketli guava, maun ve mandalina korularından denize doğru Victo­ria ve Grand Roy gibi isimleri olan büyüleyici kentler uzanır. Başkent St. George’s’da canlı renklere boyanmış koloni evleri Ege veya Adriatik’i aratmayacak güzellikte gök mavisi bir li­mana bakmaktadırlar. Grenadalılar, “cennetin hemen güneyin­de, hüsranın hemen kuzeyinde” yaşadıklarını söylerler.

Küçük hindistancevizi bir İngiliz tüccar tarafından 1843’te Grenada’ya getirildi ve burada öyle çok serpildi ki, bugün dünya üretiminin üçte biri bu adada yapılmaktadır. Ada aynı zamanda tarçın, zencefil, muskat, karanfil, yenibahar, biber ve zerdeçal da ihraç etmektedir. Bu da halkı içgüdüsel olarak şair, hayallere meyilli, keyif ehli ve tutkulu olmasıyla tanınan bir ülke için çok uygundur.

Grenada, 1951’de genel grevle felç olmadan önce yüzyılı aş­kın bir süredir nispeten sessiz sedasız bir İngiliz sömürgesiydi. Grevin baş örgütçüsü Eric Gairy, melez aristokrasiyi hedef alan iğneleyici saldırılarıyla taraftarlarını coşturdu ve İngilizler özerk bir hükümet için seçim yaptığında siyasi bir parti kura­rak bununla zafere ulaştı. İzleyen çeyrek asırın büyük kısmın­da Grenada’ya egemen oldu, 1974’te onu bağımsızlığa götürdü (her ne kadar ingiliz Milletler Topluluğu içinde yer almaya de­vam etse de) ve İngiliz sömürgeciliğinin renkli tarihindeki en acayip şahsiyetlerden biri haline geldi.

Gairy seçimleri yönlendiriyor, basını eziyor, kamu fonlarını çalıyor ve onu eleştirenleri susturmak için katillerden oluşan özel bir ekibi, Firavunfaresi Çetesi’ni kullanıyordu. Aynı za­manda bir mezhepci, bir mistik, bir Gülhaçlı ve kendi tarifiy­le, Afrika kökenli ve vuduyla bağlantılı bir tür büyücülük ve tapınma olan obeahın uzmanıydı. Yıllarca Birleşmiş Milletler’i UFO’ları, Bermuda Şeytan Üçgeni’ni ve “insanlığı şaşkına çe­virmeye devam eden diğer garip, açıklanamayan psişik ve iliş­kili fenomenleri” araştırmaya ikna etmek için uğraştı.

Gairy yaşlanıp kendini ruhlar dünyasında kaybetmeye baş­layınca, etrafında yeni bir nesil yetişti. Trinidad ve Tobago’da militan bir Kara Güç Hareketi ortaya çıktı ve Karayiplerin dört bir yanına yayıldı. Jamaikalı seçmenler hararetli sosyalist Mic-hael Manley’i iktidara taşıdılar. Birleşik Devletler ve Britan-ya’daki üniversitelerde, Grenadalı Öğrenciler Güney Afrika’da ırk ayrımcılığına ve Amerika’nın Vietnam’a müdahale etmesini protesto eden hareketlere katıldılar. Bazıları, annesi Grenadalı olan Malcolm X gibi radikallerden duydukları “kimlik politi­kası” ile emperyalizme yönelik haşin eleştirilerden etkilenmiş­lerdi. Bazıları da Che Guevera’nın, solcuların yerleşmiş siyasi kurallara uymaktan ziyade iktidarı zor kullanarak ele geçirme­leri gerektiği görüşünü benimsemişlerdi.

1970’te genç ve vizyon sahibi bu topluluk St. George’s’ta bu­luşarak Yeni Cevher Hareketi’ni oluşturdu ve Gairy’nin aleyhi­ne kampanya başlattı. Uzun boylu, sakallı, hukuktan yeni me­zun Maurice Bishop ile “Batı Hint Adalarındaki Çocuğun İngi­liz Okul Sisteminde Eğitim Olarak Yetersiz Bırakılışı” adlı et­kili bir yazı yazmış olan radikal iktisatçı Bernard Coard gibiler kısa süre önce Londra’dan dönmüşlerdi. Gairy’ye göre; “Sorumsuz doyumsuz, yurtdışından gelen mutsuz siyasi asabiler… hiddetli ve terliydiler ve ‘Halk İktidara!’ diye bağırıyorlardı.”

Yeni Cevher Önderlerinin bazıları parlamentoya girmeyi ba­şardılar. Bunların arasında karizmasıyla kısa sürede partinin en gözde kişisi haline gelen Bishop da vardı. Kısa sürede parlamen­tonun ihtiyaçları karşılamadığı fikrine vardı, haklıydı da. Parla­mento ender olarak toplanıyordu, toplandığında ise bir ağız da­laşını Gairy’nin kararını onaylayan bir oylama takip ediyordu. Bu düş kırıklığıyla beslenen Yeni Cevher Hareketi emin adım­larla sola kaydı. Coard ile kendisi kadar militan eşi Phyllis, ha­reketi ortodoks Leninizm’e itmek için çaba sarf ediyorlardı.

Bu bileşim -demokratik değişimin aşikâr olanaksızlığı ile Yeni Cevher’in artmakta olan radikalliği- Grenada’yı bir sonra­ki devrine taşıdı. Gairy, 11 Mart 1979’da, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kurt Waldheim’la “kozmik fenomenleri” tar­tışmak için New York’a gitti. Bishop ve diğer Yeni Cevher li­derleri, Gairy’nin Firavunfaresi Çetesi’ne kendilerini öldürme emri verdiğine inanıyorlardı ya da inandıklarını iddia ediyor­lardı. İlk saldıran olmaya karar verdiler. Ertesi sabah Grenada Radyosu şok edici bir bildiriyle ada sakinlerini uyandırdı.

Bu sabah saat 4:15’te, Devrimci Halk Ordusu True Blue’daki as­kerî kışlanın kontrolünü ele geçirdi. Kışlalar yakılarak yok edil­di. Yarım saatlik bir mücadelenin ardından Gairy’nin ordusu­nun kuvvetleri tamamen yenilerek teslim oldu ve devrimci kuvvetlerin tek bir üyesi bile yaralanmadı.

Bu abartılmıştı çünkü gerçekte kışladaki son direnişçilerin de teslim olması on iki saati bulmuştu. Ama isyancılar radyo istasyonunu ele geçirdikleri için günün gerçeklerini kontrol ediyorlardı. Sayıları altmıştan azdı ama direnenleri tamamen hazırlıksız yakalamışlardı ve gün bitiminde kazanan onlar ol­muşlardı. Bishop tarafından, adı Hür Grenada olarak değiştiri­len radyoda okunan ilk bildirilerinde, “seçim, din ve siyasi fi­kir özgürlüğü dahil tüm demokratik hürriyetlerin halka tama­mıyla geri verileceğine” söz verdiler.

Gairy, New York’tan yüksek sesle itiraz etti, fakat pek dostu kalmamıştı. İngilizler, Karayipler’deki eski sömürgelerinden birindeki bu ilk darbeden hoşnutsuz olmalarına rağmen ses çıkarmadılar. Çoğu Grenadalı heyecan içindeydi. Birçoğu, baş­bakan olan ve kendine “halk önderi” deme adetini edinen Bis-hop’a hayranlık duyuyordu. Yeni Cevher’i serbest seçimle ra­hatlıkla zafere götürebilir, böylece kendine ve hükümetine gerçek meşruiyet sağlayabilirdi. Ancak yeni önderlerin Mark­sist prensipleri, demokratik seçim gibi antika bir şeye teslim olmalarını engelliyordu.

Yeni Cevher’i yöneten ufak topluluk -1979 Darbesi sırasın-: da sadece kırk beş parti üyesi vardı ve zaman içinde asla sek­seni aşmadı- idealistti. İktidara gelince yollar, yeni bir lise ve birkaç ücretsiz muayenehane inşa ettiler, tarımı ve balıkçılık sanayiini geliştirdiler ve işsizlik oranını azalttılar. Ayrıca mec­lisi ve anayasayı lağvettiler, muhalif basının ağzını kapattılar ve gözetim altında tutulacak potansiyel düşmanlardan oluşan bir “izleme listesi” çıkardılar. İdeolojilerinin dayandığı esas, Bishop’un 1982’de parti üyelerine verdiği bir söylevde özetle­diği gibi, hükmederek yönetme yetkisi olan Leninist bir “öncü kuvvet” oluşturduklarına dair inançlarıydı.

Yoldaşlar, bu ülkede yasalar nasıl yapılıyor bir düşünün. Bu ülkede yasalar, Kabine onaylayınca ve ben Kabine’yi temsilen belgeyi imzalayınca yapılıyor. Ve ardından ülkedeki herkesin -isteseler de istemeseler de- uymak zorunda olduğu yasa or­taya çıkıyor. Veyahut bu ülkede insanların nasıl gözaltına alındığını düşünün. Gidip de oylama falan talep etmiyoruz. Ben partinin Ulusal Güvenlik Heyeti veya daha üstü bir parti heyetiyle tartıştıktan sonra bir hüküm imzaladığımda gözaltı­na alınırsınız. Bir imzamla -isteseler de istemeseler de- işleri biter.

Bishop ile yoldaşları, Grenada’da duyulan her eleştirinin ar­dında CIA’in yattığını iddia ediyorlardı. Bu doğru değildi ama Karayipler’de ve Orta Amerika’da Amerikan müdahalesi sicili bazılarının buna inanmasını kolay kılmaktaydı. Yeni Cevher’in iktidarı ele geçirmesinin üzerinden sadece birkaç ay geçmiş­ken, kundakçılar hükümete ait seyahat ajentasının iki bürosu­nu yok ettiler. Daha sonra diğer esrarengiz yangınların yanı sı­ra bombalamalar ve süikastler de gerçekleşti. Sendikalar hu-zursuzlanmaya başladılar. Yirmi altı seçkin yurttaş gözü pek bir dilekçe imzalayarak daha fazla hürriyet talep etti. Birleşik Devletler’deki seyahat ajansları Grenada’yı gidilecek yer olarak önermeyi kesince turizm düşüşe geçti. Bazı tropik meyve ve baharat müşterileri başka yerde ürün aramaya başladılar. Pa­pazlar, din ve kamusal özgürlükteki kısıtlamaları protesto eden sert vaazlar verdiler. Bu hadiseler, Amerikalıların diğer ülkelerdeki istikrarı bozma kampanyalarına aşina olan herke­sin -ki her Yeni Cevher lideri aşinaydı- aklına tanıdık bir gidi­şat getirmekteydi. Amerikalılar Bishop’un hükümetini altüst etmek için yapmakla suçladığı her şeyi, konuşmalarında be­lirtmeye bayıldığı üzere, başka bir yerde daha önce zaten yap­mışlardı.

Birleşik Devletler emperyalizminin tarihini anımsıyoruz. Hü­cumbotlarının dünyayı yönettiği, insanların ülkesine Deniz Piyadelerinin çıkarıldığı günleri anımsıyoruz: 1954’te Guate­mala’da Arbenz, 1965’te Dominik Cumhuriyeti ve düzinelerce başka örnek. Başka halkların topraklarının işgallerini ve isti­lalarını anımsıyoruz, özellikle de bizim bölgemiz; Latin Ame­rika ile Karayipler’de. Sandino’nun süikastini, Nikaragua’nın vatanseverini, Allende’yi, Şili’nin kahramanını, bu bölgenin, emperyalizmin ellerinde ölmeye mecbur kalan bir sürü diğer şehidini anımsıyoruz…

Kardeşlerim, zorbalık, göz korkutma ve şiddet yoluyla bir ülkenin insanlarını ve kaynaklarını kontrol ve İstismar etme­nin en yeni yönteminin adı destablizasyondur… Bu yöntem 1960’larda birkaç Karayip ve Üçüncü Dünya ülkesinin yanı sıra, 1970’lerde Jamaica ile Guyana’ya karşı da kullanılmıştır. Şimdi, öngörüldüğü üzere, sıra Grenada’ya gelmiştir.

Yeni Cevher liderleri kendilerini, Castro’nun Kübası’nı, Ni-karagua’daki Sandinista rejimini ve bölgenin dört bir yanında­ki, Bishop’un deyimiyle “emperyalizmin hırçın canavarlarına” kafa tutan diğer asileri de kapsayan bir Yanki karşıtı ittifakın parçası ilan ettiler. Grenada ordusunu süratle büyüttüler ve eğitim için Küba’ya subaylar gönderdiler. Bazıları milis üyeleri olarak eğitim görmüş olan birkaç yüz Kübalı inşaat işçisi, St. George’s’ın birkaç kilometre güneyindeki Salines Burnu’nda, turistlerle dolu jumbo jetleri veya Washington’daki görevlile­rin ısrarla belirttiği gibi savaş uçaklarını barındıracak kadar büyük bir havaalanı inşa etmeye geldi. Yeni Cevher liderleri Sovyet Birligi’yle, kendilerine milyonlarca dolar değerinde sila­hı ücretsiz sağlayan üç askeri anlaşmaya imza attılar. Doğu Al­manya, Libya, Kuzey Kore ve dünyada Birleşik Devletler’e düşman neredeyse diğer tüm ülkelerle dostluklar kurdular.

Grenada müzik, ritim ve kafiyeyle dolup taşan bir ülkedir ve 19801er sırasında, regi ve kalipso grupları “devrim’e övgü­ler yağdıran ve emperyalizmi kınayan ezgilerden geniş bir re­pertuar oluşturdular. Velveleli açıkhava şiir okumalarında, ka­labalıklar. Yeni Cevher hükümetinde Sağlık Bakanı olan Chris “Kojo” DeRiggs tarafından yazılan ve okunan “Son Kovboy” gibi şiirleri neşe çığlıklanyla karşıladılar.

Ronald Reagan, o ihtiyarlamış kovboy haydut adam

Yaptı bir büyük haydut plan,

Film şöhreti ve orman keyfinden gelme

Bu insan numunesi, bu gülünç palyaço,

İlan etti atım süreceğini

Arka bahçesinden ve güneşteki adalardan

Tüfeğine daha fazla çentik atmaya.

Ronald Reagan için tuhaf değildi

Silah ateşlemeye koşmak kendi çapında

Tüm bu değişim rüzgârlarım geri savurmaya.

Grenada ile Birleşik Devletlerarasındaki çelişki kızışmak­tayken Yeni Cevher cephelerinde de kinli ve zar zor bastırılmış saldırganlık barındıran bir diğer çekişme büyümekteydi. Ma-urice Bishop’un Yardımcısı Bernard Coard’la çatışmaları 1979 Darbesi’nin öncesinde bile baş göstermişti. İktidara gelmeleri­nin ardından aralarında hangilerinin “sağ oportünist bir yol” takip ettiğini veya uygun “Marksist-Leninist-Stalinist yöne-tim”i göstermekte başarısız olduğunu tartıştıkları sinir bozucu “özeleştiri oturumları”nda saatlerini, bazen de günlerini ve ge­celerini geçirmeye başladılar.

Coard hizbi Bishop’un fazla uzlaşmacı, fazla ılımlı, gerçek Marksist yolundan sapmaya fazla eğilimli olduğunda ısrar edi­yordu. İş sahipleriyle taktik amaçlı bir ittifak kurmak için yap­tığı çağrıdan, karma ekonomiye yönelik tercihinden ve Grena-da’nın “doğrudan sosyalizmin inşaasına ilerleyemeyeceği”ne dair iddiasından hoşnut değildi. 1983 Yazı ve Sonbaharı bo­yunca bu rekabet Yeni Cevher Hareketi’ni yiyip bitirmeye baş­ladı. Coard hizbi Bishop ile diğer göreli ılımlıları yavaş yavaş ikna etti. Hizip Coard’ın gerçek iktidara sahip olduğu, Bis­hop’un ise göstermelik yönetici olarak devam edeceği bir ikili önderlik dayatmayı istiyordu. Bishop kabul etmeye isteksizdi ama Ordu Komutanı General Hudson Austin Coard’ın tarafına geçince terazi onun aleyhine eğildi. Böylelikle kuvvet kazanan Coard hizbi, 13 Ekim’de Bishop’u ev hapsine almak için oyla­ma yaptı.

Bu çarpıcı adım Grenada’yı elektriklendirdi. Takip eden bir­kaç gün süresince insanlar Bishop yanlısı spontane mitingler için halka açık meydanlarda toplandılar. Birçok dükkânın ke­penkleri kapalı kaldı. Beş bakan istifa etti. Bishop’un sadece birkaç gün önce Havana’da ziyaret ettiği Fidel Castro, öfke do­lu bir itiraz yolladı. Coard ile hizbi kısa sürede kendilerini tec­rit edilmiş ve dostsuz halde buldular.

Altı günlük ev hapsinden sonra Bishop harap olmuştu. Uyu-yamıyor, birbiri ardına sigara yakıyor ve zehirlenme korku­sundan yemek yemeyi reddediyordu. Fakat dışarıda, destekçi­leri onun lehine bağırışıyorlardı. 19 Ekim sabahı, dışişleri ba­kanlığı görevini daha yeni üstlenmiş olan Yeni Cevher lideri Unison Whiteman, St. George’s’daki Market Meydanı’nda bir protesto mitingine hitap etmekteyken “Maurice’i istiyoruz!” tezahüratı koptu. Kalabalık, kısa süre içinde Maurice’in evine doğru yola düşmüştü.

Kapılarda, Coard’a sadık olan askerler mevzilerini koruma­ya çalıştılar. Komutanları, kendine İmam Abdullah diyen yir­mi dört yaşında bir militan, havaya makinalı tüfekle birkaç el ateş etti. Göstericiler kısa süreliğine gerilediler ama ardından yeniden akın ettiler.

Askerlere, “Vurun bizi!” diye meydan okudular, “öldürün bizi!”

Askerler ateş etmedi ve Bishop taraftarları kısa süre içinde eve daldılar. Onu üzerinde bir şort ve uçuk yeşil bir T-şörtle yatağına bağlanmış olarak buldular. Yanındaki bir yatağa da hayat arkadaşı Eğitim Bakanı Jacqueline Creft bağlıydı. Dost­ları onları hemen serbest bıraktı ve ikisi de saat ona gelmeden ayaktaydılar.

Coard’ın evi yakınlardaydı. Bishop daha net düşünebiliyor olsaydı, taraftarlarını oraya yönlendirip isyancı hizbi ele geçi­rebilirdi. Bunun yerine, son günlerdeki karışıklığın ve mahru­miyetin etkisiyle sersemlemiş olduğundan ve belki de onda, gerçek Leninist’in “çelik disiplin”inin noksan olmasından do­layı başka tarafa yöneldi. Yurttaşlarını artık kışla olarak kulla­nılan limana bakan heybetli 18. yüzyıl hisarı Rupert Kalesi’ne getirdi. Oraya saat on bir civarında, pankartlar sallayarak, mo­ralleri yüksek şekilde vardılar.

“Biz önderimizi bulduk!” diye tezahürat yaptılar. “Kahrol­sun Coard!”

Whiteman içerideki askerlere seslenerek onlara kalabalığın barış içinde geldiğini ve içeri girmeyi dilediğini söyledi. Asker­ler böyle bir izdihama ateş açmaya hazır değildi; başında Bis-hop’un oluşu da çabasıydı. Fort Rupert barışçıl şekilde ele ge­çirildi.

İçeride insanlar yüksek sesle sorular, öneriler, talepler ve uyarılar dile getirerek Bishop’un çevresinde toplandılar. Gene­ral Austin’in yerine geçecek yeni bir ordu komutanı atamak gibi birkaç karar aldı ama su içmek ve kendine gelmek için molalar vermesi gerekti. O komut vermeye çabalayadursun, Bishop’un onları anında tutuklamamış olmasına hayret eden Coard ile dostları, karşı hamleyi planlamaya giriştiler.

Öğleden az önce iki subay St. George’s’un eteklerinde askerî bir üs olan Frederick Kalesi’nin kapısını çaldı. Askerler kısa sürede geçit alanında bir araya toplandılar. Subaylardan biri onlara, Rupert Kalesi’ni karşı devrimcilerin ele geçirmiş oldu­ğunu söyledi.

“Ülkeniz için savaşmaya hazır mısınız?” diye sordu.

Haykırılan yanıt, “Evet! Evet!” oldu.

“Bazılarının hayatta kalabilmesi için bazıları ölmelidir!” di­ye bağırdı subay. “Her asker gözlerinizde kanı görmelidir!”

O anda karısı ve diğer destekçileriyle beraber Coard’ın ken­disi meydana çıktı. Subaylar onlara Bishop’un topluluğunun, geçmişte kalmış gücünü yeniden elde etmek için harekete ha­zır gözüktüğünü söylediler. Bazıları, bunun hayatlarına mal olabileceğinden korkmuşlardır. Ani gelişen bir Merkezî Komi­te toplantısı için alelacele çekildiler. Bittiğinde, Coard’ın en ya­kın destekçilerinden biri olan Leon Cornwall ortaya çıkıp bir­likleri topladı.

“Maurice Bishop tarafından yayılan kötü söylentiler yüzün­den karşı devrimciler ve büyük işadamları onu serbest bırak­tı,” diye ilan etti Cornwall. “Sonuç olarak da bu öğeler ortadan kaldırılmalıdır.” Sonra ellerini havaya kaldırarak, “Merkezî Komite’nin emirleri!” diye bağırdı.

Askerler “İtaat ediyoruz!” diye bağırarak cevap verdiler, “itaat ediyoruz!”

Kısa süre sonra, askerlerle dolu, her birinde İkişer makinalı tüfek bulunan üç Sovyet malı zırhlı taşıyıcı Rupert Kalesi’ne doğru süratle yol aldı. Yolculuk sadece on dakika sürdü. Sal­dırganlar vardıklarında eski kalenin etrafında dönen devasa bir kalabalıkla karşı karşıya kaldılar. Tereddüt etmeksizin ça­tışma pozisyonuna geçtiler. Emre uyarak el bombalan, roket­ler ve makinalı tüfek ateşinden oluşan yoğun bir yaylım ateşi açtılar. Düzinelerce beden parçalara ayrılırken hayatta kalanlar çığlık atarak panik içinde kaçıştılar.

“Tanrım! Tanrım! Silahlarını halka çevirdiler!” diye haykır­dı Bishop yoldaşlarına.

Askerler, nihayet ateşe son verdiklerinde, katliamın ortasın­dan seri adımlarla yürüyerek kaleye girdiler. Bishop ile arala­rında Jacqueline Creft ve Unison Whiteman da olduğu yoldaş­larına, avluya inip teslim olmaları için seslendiler. İndiler ve sekizi birden duvara dizildiler.

İmam Abdullah ile adamlarından bir-ikisi nihai talimatlar için hızla Coard’ın evine döndüler. Merkezî Komite’nin orada bekleyen on bir üyesi memnun değildi. Bishop ile dostlarının çatışmada öleceklerini ummuşlardı ama bu artık mümkün de­ğildi. Çabucak, yeniden görüş alışverişinde bulundular. Neye karar verdikleri hâlâ muallâktadır fakat Abdullah birkaç daki­ka içinde Rupert Kalesi’ne geri döndü.

Rupert Kalesi’ne vardığında, “Yoldaşlar, yüzünüzü dönün!” diye bağırdı sekiz tutsağına. Döndüklerinde, bir kâğıt çıkararak onlara doğru salladı ve “Bu, Merkez Komite’nin kurşuna dizile­rek infaz edileceğinize dair emridir. Bu emir benim değil, Mer­kezî Komite’nindir.” Tek itiraz feryadı Jacqueline Creft’ten geldi.

“Bekleyin! Bekleyin! Bir dakika! Ben hamileyim!” dedi so­luk soluğa.

“Ateş etmeye hazırlanın!” diye bağırarak karşılık verdi Ab­dullah. “Bir, iki, üç, ateş!”

Makinalı tüfekli üç asker ateş açtılar ve tüm kurbanlar yere yığıldıktan sonra da epey bir süre ateşi sürdürdüler. Nihayet durduklarında, ulusal önderlerinden geriye kalan vücut parça­ları avluya dağılmış vaziyetteydi. Bir asker havaya beyaz bir fi­şek atarak işin tamamlandığını işaret etti.

Bu sarsıcı olayların haberi Washington’a neredeyse anında ulaştı. Orada bazılarının canı buna hiç sıkılmadı. Grenada’ya müdahale etmek için bir bahane bekleyen devlet görevlileri bunu elde etmişlerdi.

Yirmi dört saatten kısa bir süre sonra, 20 Ekim Perşembe saba­hı saat sekizde, görevi dünyada sorun teşkil eden noktalan denetlemek olan Kriz Ön Planlama Heyeti Washington’da, Beyaz Saray’ın karşısındaki İdare Ofisi Binası’nda bir araya geldi. Yö­neticisi Amiral John Poindexter, çeşitli askerî seçenekler öne sürdü. Yardımcısı Yarbay Oliver North ile eski C1A memuru olan ve Ulusal Güvenlik Konseyi’ne danışmanlık yapan Cons-tantine Menges’ten kısmen etkilenen heyet, radikal bir girişimi onaylamaya karar verdi: Grenada’nın istilası ve hükümetinin devrilmesi. Bu tavsiyeyi bir üstlerindeki kurula, Özel Durum Heyeti’ne ilettiler.

Dışişleri Bakanlığı öğleden sonra, bölgede büyük itibara sa­hip muhafazakâr bir antikomünist olan Barbados Başbakanı Tom Adams’tan, Grenada’nın yeni rejimini azletmek için Ame­rikan birliklerinin gönderilmesini teşvik eden bir not aldı. Bu, fikrin inandırıcılığını artırdı. Özel Durum Heyeti saat beşten kısa süre önce, Başkan Yardımcısı Bush’un başkanlığında top­landı. Heyetin üyeleri, son üç sene içinde Grenada ile Birleşik Devletler arasında cereyan etmiş tüm düşmanlığa rağmen, üs­telik yüzlerce Amerikalı öğrenci ile turistin arasına saklanması mümkün olduğu halde Grenada’da tek bir CIA ajanı olmadığı­nı duyduklarında ciddileştiler. Kimse, Grenada’nın askeri kapa­sitesine dair güncel bir bilgiye ve hatta adanın haritalarına bile sahip değildi. Havadan çekilmiş en yeni fotoğraflar beş aylıktı. Barbados’taki C1A ajanları, “Silahlı Kuvvetler’in lideri kim?” ve­ya “Coard’ın bakanlar kurulundaki yandaşları kimler?” gibi saf sorularla İngiliz meslektaşlarını bombardımana tuttular.

Bush ve bu toplantıdakiler Grenada’yı işgal etme fikrini des­tekliyorlardı ve Ulusal Güvenlik Karar Direktifini Başkan Re-agan’a yolladılar; o da ertesi gün, Augusta’daki golf tatili için Air Force One’a binmeden önce bunu imzaladı. Kısa süre ar­dından, Lübnan’a doğru yol almakta olan özel bir deniz kuv­vetinin komutanı Kaptan Cari Erie, güneye doğru dönme, Grenada’nın yakınındaki bir noktaya doğru yol alma ve hare­kâta hazırlanma emrini veren acil bir mesaj aldı.

Tarihin bir cilvesinden olmalı, Kaptan Erie’nin amiral gemi­sinin adı, Birleşik Devletler’in hemen hemen bu küçüklükte bir adaya saldırışının diğer tek örneğini akla getirmekteydi:

USS Guam. Birkaç gün önce, Guam ile maiyetindeki diğer dört gemi Kuzey Carolina’da Morehead City’ye uğrayarak Yirmi-ikinci Amfibi Piyade Birimi’ni almışlardı. Birimde 50 kalibrelik makinalı tüfekler, antitank silahlar, roket atarlar, elli iki jip ve bir miktar saldırı ve nakil helikopteriyle tam teşkilatlı 822 adamlık bir çıkarma ekibi vardı.

Kaptan Erie ikinci bir mesaj aldığında Guam Grenada’ya yaklaşmaktaydı. Mesajda Antigua’ya helikopter yollayarak özel kuvvetlere katılmakla görevlendirilmiş beş adamı alması isteniyordu. Kaptan Erie bu beş kişinin Dışişleri Bakanlı­ğından diplomatlar olacağını sandı. Fakat o gece saat onda Guam’m güvertesine ayak bastıklarında, üzerlerinde asker üni­forması vardı. Beraberlerinde kimsenin beklemediği bir haber getirmişlerdi.

Başkan Reagan, diye ilettiler bu irtibat subayları, piyadele­rin Grenada’yı istila, hükümetini de alaşağı etmeleri emrini vermişti. Guam’daki kuvvet saldırıya öncülük edecekti. Genel kumandanı, İkinci Filo’nun Komutanı Koramiral Joseph Met-calf olacaktı. Çıkarmanın salı günü şafaktan önce başlamasını istiyordu.

Özel Durum Heyeti cumartesi günü yeniden buluştu. Au-gusta’dan telefonla katılan Başkan Reagan, istila için kısa ve öz onayını verdi. Pazar akşamı saat yedide, Lübnan’daki harap edici bombalamanın ve Beyaz Saray’da toplantılarla geçen uzun bir günün ardından, detaylı ve mülayim bir dille yazıl­mış kararnameyi imzalayarak karan teyid etmiş oldu. İmzası­nın yanma tek bir kelime yazdı: “Haydi.”

O akşam daha geç saatlerde, Genelkurmay Başkanı General John Vessey, istila planı hakkında Reagan ile diğer kıdemli devlet görevlilerini bilgilendirdi. Ardından Pentagon’a dönerek Guam’ın güvertesindeki komutanlara son emirlerini gönderdi. Acil Öfke Operasyonu kod adını almış olan görev, “Grena-da’daki Birleşik Devletler yurttaşlarını ve bazı belirli yabancıla­rı korumak ve tahliyesini sağlamak, Grenadalı kuvvetleri etki­siz hale getirmek, iç vaziyeti dengelemek ve… Grenada’da de­mokratik hükümetin onarımına yardımcı olmak”ti.

Guam ile Özel kuvveti Grenada’ya doğru yol alırken Ameri­kan diplomatları istilayı meşru gösterecek yollar aramaya baş­ladılar. Ana bölgesel kurul olan Karayip Topluluğu’yla çalışa­mazlardı, çünkü üye devletlerden birkaçı kriz için müzakere edilmiş bir çözümden yanaydı. Bunun yerine daha ufak ve çok daha zayıf bir topluluktan, yedi üyeli Doğu Karayip Devletleri Organizasyonu’ndan medet umdular. Organizasyon cuma ak­şamı Barbados’ta bir araya geldi ve iki Amerikalı diplomatın kılavuzluğuyla Birleşik Devletler’in istediği müdahale talebini verdi. Topluluğun anlaşmasına göre bu tarz kararlar için oy birliğinin şart olmasından ve Grenadalı bir temsilcinin mevcut olmamasından dolayı talep yasal açıdan şüpheliydi. Buna rağ­men, Amerikalılar için değerli bir kılıf oluşturuyordu.

Dışişleri Bakanlığı’ndaki görevliler Doğu Karayip başbakan­larının Amerikan istilası talep etmeye hazır olduklarını duyar duymaz, başbakanların imzalayacağı bir mektubun taslağını hazırladılar. Mektup, Birleşik Devletler’den “harici saldırganlık karşısında kolektif savunma ve barış ile güvenliğin muhafaza edilmesi için harekete geçmesini” rica etmekteydi. Başbakan­lar pazar günü öğleden sonra mektubu imzaladılar. Dışişleri Bakanlığı, Kraliçe II. Elizabeth’in resmî temsilcisi ve adada ka­bul edilmiş tek yetkili olan Grenada Genel Valisi Sor Paul Sco-on tarafından imzalanacak benzer bir mektup daha hazırladı.

Bu mektuplar istilayı meşru hale getirmek için tasarlanmıştı fakat yönetimin ana kaygısı hiçbir zaman meşruiyet değildi. Beyaz Saray’ın her beyanatı, tıp öğrencilerinin içinde bulundu­ğu ciddi durumu en acil olarak nitelendirmekteydi. Fakat öğ­renciler teröre maruz kalmış rehine rolünü oynamaya yanaş­mıyorlardı. Dekanları kendilerine bir oylamada, Grenada’yı terk etmeyi isteyip istemediklerini sorunca yüzde 90’ı isteme­dikleri yanıtını verdi. Eve telefon açan veya haber ajansları ta­rafından ulaşılan birkaçı, kendilerini oldukça güvende hisset­tiklerini söyledi. Aralarında General Austin’in bizzat kendisi­nin de bulunduğu kıdemli ordu mensupları, okulun St. Geor-ge’s yakınındaki True Blue’da bulunan kampusunu ziyaret ede­rek koruma altında olacağı konusunda güvence verdiler.

Amerika’nın gerçek kaygısı öğrencilerin güvenliği olsaydı, basit bir tahliye kafi olurdu. Piyadelerin adadaki tüm Ameri­kalıları dışarı çıkarması sadece iki-üç saat alırdı. Ancak Acil öfke Operasyonu’nun özündeki amaç hiçbir zaman kurtarma olmadı. O sıralarda Barbados’ta görev yapmakta olan ingiliz subayı Binbaşı Mark Adkin’in ifadesine göre, gerçek güdü; “Vietnam’dan beri kendine saygı ve moralin azalmakta olduğu memlekette ve silahlı kuvvetlerde Birleşik Devletler’in prestiji­ni iyileştirmek için başkan ve danışmanlarının duyduğu yo­ğun arzuydu.”

Bishop’un katledilmesiyle Birleşik Devletler’in karşısına, Kara-yipler’de çarpıcı bir eylemde bulunabilmesi için bir fırsat çıktı… Birleşik Devletler’in bir zafere, gurur duyabileceği bir şeye İhtiyacı vardı… Acil Öfke’yi başlatmanın temel sebebi olarak tekrar tekrar ilan edilmesine rağmen, Birleşik Devletler vatan­daşlarının güvenliği sadece, Birleşik Devletler’in arka bahçe­sinde komünist yayılımını durdurabileceği emsalsiz bir fırsatı kapmak için birkaç bahaneden biriydi… Grenada’da müdahale etme kararı çarçabuk stratejik-siyasi bir avantaj ele geçirme esasında verilmişti ve bu da kaçınılmaz askerî başarıyla Birle­şik Devletler’in sönmüş moralini yükseltme marifetine sahipti.

Reagan ya da diğer Amerikalı görevliler, kendilerini İngiliz Milletler Topluluğu’na dahil ülkelerin koruyucusu gören İngi­lizlere böyle bir karar verdiklerini bildirmediler. Pazartesi gü­nü, Başbakan Margaret Thatcher Grenada krizini tartışmak için bir bakanlar kurulu toplantısı yaptı ve ardından Birleşik Devletler’e, İngiltere’nin orada askeri eyleme karşı olma ne­denlerini sıralayan bir telgraf gönderdi. Reagan’ın bu emri çoktan verdiğinden ise hiç haberi yoktu.

Guam hedefine yaklaşırken, Hür Grenada Radyosu tüm va­tandaşlarını savunmaya çağıran öfkeli çağrılar yayımlamak­taydı. Pek fazla kişi karşılık vermedi. Pek az insan, katil hiz­bi, üstelik de Birleşik Devletler piyadelerine karşı savunmaya gönüllüydü.

Guam’ın güvertesindeki yüzlerce deniz piyadesi pazartesi gecesini Grenada’nın sahillerine hücum etmeye hazırlanarak geçirdi. Silahlarını ve donanımlarını kontrol ederlerken. Kap­tan Erie beklenmedik bir duyuruda bulundu. Yatakhane ala­nında gösterilecek bir filmi iptal etmişti. Onun yerine, onları bir adaya hücum etmek için doğru havaya sokacağını düşün­düğü başka bir film gösterdi. Bu film, başrolünü John Way-ne’in oynadığı Iwo Jima Kumsal’ı idi.

Sızma, keşif ve gizlenme tekniklerinde eğitim görmüş balıka­damlardan oluşan dört Deniz Kuvvetleri komando timi, pazar­tesi gecesi geç saatte Grenada sahillerine çıktı, ikisi, Salines Burnu ile yakınlarındaki sahillerde durumu kontrol etmekle görevlendirilmişti. Üçüncünün görevi Hür Grenada Radyosu­nun vericisini havaya uçurmaktı. Dördüncü tim ise Genel Vali Sir Paul Scoon’u emniyet altına alıp istila talep eden mektubu imzalayabileceği bir yere götürecekti.

En acil göreve sahip olan ilk iki tim, ufak Sea Fox baskın motorbotlarını Salines Burnu’nun kıyıyı döven dalgalarının arasından geçirip fark edilmeden karaya çıkmayı başardı. Kısa sürede keşfettiler ki, yakınlardaki her sahile ulaşımı kayalar ve mercan kayalıkları engellemekte, bir amfibi çıkarması için uy­gunsuz hale getirmekteydi. Üç kelimelik bir kodla -“Yürüyen Kabaralı Postallar”- bu kötü haberi telsizle Guam’a ilettiler.

Bunu duyan kumandanlar, planlarını değiştirmeleri gerekti­ğini hemen anlamışlardı. Sahillere hücum etmek yerine, ilk Amerikan asker dalgası helikopterlerden inecekti. Çoğu bu ha­beri Iwo Jima Kumsalı’nı izlerken duydu. Salı sabahı üçü on beş geçe, filmin sona ermesinden kısa süre sonra, piyadelerle dolu yirmi bir helikopterin ilki Guam’ın güvertesinden havalandı. Hemen ardından Savannah Georgia’daki Hunter Army Uçak Pisti’nden yola çıkan on iki uçağın içerisinde hafif silahlarla kuşanmış, yüksek hareket gücüne sahip Rangerlar takip ettiler.

Uçaklar Salines Burnu’ndaki havaalanına yaklaşırken şafak sökmekteydi. Savunma kuvvetleri pisti kayalar, buldozerler ve diğer engellerle kapadığı için inemediler, bu nedenle Ranger-lar atlamaya mecbur kaldılar. Öncü uçak yüz elli metreye al­çaldığında, askerler kendilerini nemli, sıcak havaya bırakmaya başladılar. İlk birkaçı uçağı terk ettikten sonra aşağıdaki bir projektör uçağın gövdesine sabidendi.

“Bize ateş ediyorlar!” diye haykırdı ekipbaşı.

Ağır ve hafif top ateşinden oluşan bir çağlayan uçağın etra­fında patlayarak gövdesinde delikler açtı. Şarapnel parçalan uçağın içine girdi ve projektörler gökyüzünü aydınlattı. Uçaktaki subaylar zor ama büyük ihtimalle akıllı karan verip atlayıştan vazgeçtiler. Filo geri çekilerek denizin üzerine doğ­ru uçtu.

Bu kararın alındığı sırada bir Hava Kuvvetleri timinin eşli­ğinde kırk Ranger atlamıştı bile. Yerden, uçaklarının uzaklaş­masını ve onları yalnız bırakmasını ümitsizlik içinde izlediler. Birkaç dakika sonra bir Spectre savaş uçağının meydana çıkıp pistin etrafındaki topçu mevzilerine ateş etmeye başlaması on­ları rahatlattı. Grenada’nın temel hava savunma sistemi, daki­kada toplam 17.000 fişek atabilen iki altı namlulu makinalı tüfek ile iki yirmi milimetrelik top taşıyan bu inanılmaz maki-nayla boy ölçüşemezdi. Yağdırdığı ateş, pistin dört bir yanın­daki savunma kuvvetlerini çabucak susturdu.

Bu yaylım ateşinin ardından, Ranger komutanları geri ka­lan birliklerin atlamasının güvenli olacağına karar verdiler. Saat altıyı geçerken tek bir C-130 filosu ikinci girişiminde bu­lundu. İçerideki her asker silah ve elli beş kiloluk cephane kuşanmıştı.

Komutanları onlara, “Rangerlar, sert olun!” diye bağırdı ve böylelikle birlikler Karayip şafağının içine birbiri ardı sıra at­ladılar.

Etraflarında patlayan uçaksavar ateşi, paraşütlerinde delik­ler açarak bulutların içine şok dalgaları gönderdi. Her şeye rağmen, neredeyse tüm Rangerlar şose piste kazasız indiler. Bazıları düşman mevkiilerini bulmak ve yok etmek üzere yola koyuldular. Diğerleri pisti temizlemek için dikenli tel tutamla–rını uzağa sürüklediler, asfalttan indirilebilmek için Küba malı buldozerlere düz kontak yaptılar. Yedi kırkta, ilk C-130 piste indî. İçinden sadece askerler değil, jipler, motosikletler, top parçaları ve bir ordunun, küçük bir adaya boyun eğdirmek için ihtiyaç duyabileceği her türlü şey çıktı.

Anahtar Ranger görevlerinden biri, yakındaki True Blue’da tıp kampusunu güvence altına almaktı. Askerler oraya varınca 138 gergin ve minnettar genç insanla karşılaştılar. Bazı birlik­ler, güvenliklerine yönelik görünür bir tehlike olmamasına rağmen onları korumak için kaldılar.

Amerikalılar istila haberini sabah yayınında aldılar. Dokuzu kısa bir süre geçe, Başkan Reagan gazetecilerle görüşmek için Beyaz Saray’daki bir podyuma doğru yürüdü. Onlara, Acil öf­ke Operasyonu’nun iyi gittiğini ve Birleşik Devletler’in Grena-da’yı ve bölgenin geri kalanını “solcu haydutlardan oluşan zorba bir çeteden” kurtarmak için “kuvvetle ve katiyetle hare­ket etmek dışında bir seçeneği olmadığını” açıkladı. Aynı gün içinde, Dışişleri Bakanı Shultz karan daha detaylı bir şekilde açıkladı.

Başkanın kararını belirleyen iki temel sebep vardır. İlki, baş­kanın Grenada’da yaşayan Amerikan vatandaşlarının iyi du­rumda olduğuna yönelik endişesiydi… İkincisi, başkan, böl­geye en yakın olan… Güvenlikleri ve banşları için ciddi kaygı sebebi olan gelişmeler olduğunu kendileri saptamış olan ül­kelerden -Doğu Karayip Devletleri Organizasyonu’ndan- acil bir talep aldı. Jamaica ile Barbados da tartışmaya katıldı ve bu iki ülkeyle beraber bölgelerinde banş ile istikrarı garanti altı­na alma arzularında yardımcı olması için Birleşik Devletler’e ricada bulundular.

O salı günü boyunca, bombardıman uçakları ve saldın jetle­ri St. Georges’un üzerinde ıslık çaldılar. Küba kışlalarını, ken­te yüksekten bakan uzun volkanik bayırdaki uçaksavar mevki-ilerini ve düşman savunmasına ait olduğunu düşündükleri tüm diğer hedefleri vurdular. Sahip oldukları yetersiz bilgi göz önünde bulundurulursa -bazı bölükler turist haritalarının fotokopilerini kullanmak durumunda kalmışlardı- baskınların­dan birinin kötü bitmesi şaşılacak iş değildi. Bir pilot Grena-da’nın akıl hastanesini tam onikiden vurarak bir düzineden fazla hastayı öldürdü. Hayatta kalan diğer birkaç düzine ise, her zamankinden daha da şaşırmış vaziyette alev alev yanan harabelerden uzaklaştılar. Savaş etraflarını kasıp kavururken günlerce sokaklarda dolaşarak, zaten komik-opera çehresine sahip bir askerî harekâta gerçeküstü bir dokunuş kattılar.

Öğle sonrası yarılanmışken, bombardıman jetlerinin ve sal­dırı helikopterlerinin birkaç saatlik bombardımanının ardın­dan, uçaksavar ateşi azalarak sona ermişti. Çatışmayı hâlâ iste­yen az sayıdaki Kübalı ile Grenadalı içerlere doğru kaçmıştı. Tüfek ateşinin ve patlamaların kesik kesik gürültüsünün yeri­ni adaya varmakta olan nakil uçaklarının kükremesi almıştı.

Radyo vericisini patlatması kararlaştırılmış komandolar gö­revlerini direnişle karşılaşmadan gerçekleştirmişlerdi fakat Sir Paul Scoon’u çıkarmakla görevlendirilmiş olanlar sorun yaşadılar. Evini kolaylıkla buldular -bahçesine “Birleşik Dev­letler Piyadeleri Hoşgeldiniz” yazılı bir levha yerleştirmişti-ancak onu dışarı çıkarmalarına kalmadan Grenadalı askerler evin etrafını çevirerek ateş etmeye başladılar. Kurtarıcı olması gerekenler kendilerini ansızın kurtarılmaya muhtaç halde buldular.

Amiral Metcalf, bu kuşatmayı sona erdirmek için çarşamba sabahı erkenden 250 piyade yolladı. Görevlerini kolaylıkla ta­mamladılar; Sir Paul gün ortasında Guam’ın güvertesinde ça­yını yudumluyordu. O akşamüstü daha sonra Salines Bur-nu’na uçakla geri getirildi ve buranın yakınlarında bir eve gi­derken Amerikan subayları ona eşlik ettiler. Orada Barbados Savunma Kuvveti ve yeni Karayip Banş Muhafaza Kuvveti Ko­mutanı Rudyard Lewis onu beklemekteydi. Lewis, evrak çan­tasından Sir Paul’un imzalaması için Dışişleri Bakanlığı görev­lilerinin hazırladığı mektubu çıkardı. Mektup Grenada’nın “ciddi ve tehlikeli bir durum içinde” olduğunu söylüyor, “hız­la barışa, sükûnete ve demokratik yönetime dönmede destek olması için” dış yardım rica ediyordu. Sir Paul memnuniyetle imzasını attı. Mektubun tarihi iki gün öncesine, 24 Ekim’e ya­ni istiladan önceki güne alındı.

Sir Paul Salines Burnu’nda diplomatik vazifesini yerine ge­tirmekteyken, Seksen İkinci Havacı Birliği güney Grenada’da yayılmaktaydı. Askerler St. George’s’daki bazı noktalarda ufak tefek direnişlerle karşılaştılar, ancak Önlerine rakam ve silah açısından ezici üstünlüklerine meydan okuyabilecek hiçbir şey çıkmadı. Siviller, birçok yerde onları alkış ve soğuk içecek­lerle karşıladılar.

“Her şey öyle boşa çıkıyordu ki,” dedi bir adam, Amerikalı bir gazeteciye. “Eminim ki son anda şeytanın ta kendisinin ağ­zından kurtarılmıştık.”

Grenada’ya neticede altı bin civarında, yani işi halletmek için gerekli olanın en az iki katı Amerikalı asker çıkmıştı. Kısa süre kaldılar. Lübnan’a yarım kalmış yolculuklarına devam et­mek için ilk deniz piyadeleri yola çıktılar. Hemen ardından Rangerlar takip ettiler. İstiladan sadece sekiz gün sonra Ameri­kan Kuvvetleri üç bine düşmüştü. Yılın sonunda ise geride sa­dece birkaç askerî polis birliği kalmıştı.

Kongre’nin birkaç üyesi zaferi kutlamak için hemen Grena­da’ya geldi. İçlerinden biri, Wyoming Temsilcisi Dick Cheney, “Dünyanın dört bir yanında birçok insan evvelce olduğumuz­dan daha sağlam ve güvenilir olduğumuz kanısında,” dedi. Aralarında, “demokrasinin süngüyle onanlabileceğinden” kuş­ku duyan New York Senatörü Daniel Patrick Moynihan’ın da olduğu diğerleri, istilayı kuvvetle kınadılar. Birçok yabancı hü­kümet de şikâyetçiydi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, bu­nun “son derece müessif… Uluslararası hukukun bariz çiğne­nişi” olduğunu söyleyen bir önergeyi onayladı.

Başkan Reagan, alışıldığı üzere bu eleştirileri umursamadı. Yüzden fazla üye devletin, Birleşmiş Milletler önergesi lehine oy vermiş olduğu haberine nasıl tepki verdiği kendisine sorul­duğunda yanıtı, “Birleşmiş Milletler’de yüz ulus, önlerine bi­zimle ilgili sürülen neredeyse her şeyde bizimle fikir ayrılığına düşmüşlerdir ve bu, kahvaltı keyfimi hiç mi hiç kaçırmadı” ol­du. Amerikalılara hem psikolojik hem de stratejik bir zafer kazandırdığının farkındaydı ve gurur duymak için bir sebebi vardı.

Reagan, birkaç hafta sonra New York’taki Kongre Onur Madalyası Derneği’nde duygusal bir söylev verdi. Yardımcıla­rı, söylevi bizzat kendisinin yazdığını gazetecilere söylemeyi ihmal etmediler. Grenada istilasının Amerikalılara ve dünya­ya ne ders vermesi gerektiğine inandığını birkaç kelimeyle özetledi.

“Zaaf dolu günler sona erdi!” dedi Reagan. “Askerî kuvvet­lerimiz yeniden ayaktalar, başlan dimdik.”

Bir İşe Yaramazsın

Birleşik Devletler’in Panama’yı istila edip liderini azletmesiyle sonuçlanan uzun olaylar zincirini tetikleyen, parçalanmış ve Birleşik Devletler posta teslim çuvalına tıkılmış başı kesik bir cesetti. Ceset kalıntıları, 1985’te bir Sonbahar günü kayıplara karışan, sözünü sakınmaz Panamalı bir vatansevere aitti. Başı hiçbir zaman bulunamadı.

Çağdaş Panama tarihinin en renkli kişilerinden olan Hugo Spadafora’nın katledilmesi, böyle suçların neredeyse hiç du­yulmamış olduğu ülkeyi sersemletti. Spadafora’nın saatler sü­ren tarifsiz işkencelere maruz kaldığını ve başının, o hâlâ ha­yattayken ağır ağır gövdesinden ayrıldığını gösteren otopsi so­nuçları ortaya çıktığında halkın tiksintisi yeni bir raddeye ulaştı. Fakat bu gerçekler Birleşik Devletler’i harekete geçir­mek için yetersizdi. 1980’lerin ortalarında, Başkan Ronald Re-agan’ın da içinde olduğu Amerikalı liderler, askerlerin nere­deyse hergün benzer suçlar işlediği Guatemala ve El Salva­dor’daki askerî rejimleri hararetle desteklemişlerdi. Spafadora cinayetini Panama tarihinde bu kadar mühim bir dönüm nok­tası yapan şey, rejimin akıldışılıga batmakta olduğunu göster­mesiydi. Bu, Birleşik Devletler’in birçok müttefiğinde göz yu­mabileceği, ancak toprakları Panama Kanalı’na bu kadar yakın olanında tahammül edemeyeceği bir şeydi.

Panama Savunma Kuvvetleri Komutanı General Manuel An-tonio Noriega’nın, kendini yasaların üstünde görmesi için kuvvetli sebepleri vardı. Panama’ya neredeyse kafasına göre hükmediyordu. Dünyada ise, çeşitli dikkate değer dostlar ka­zanmıştı. Aynı anda hem Kolombiya’nın en güçlü uyuşturucu tüccarlanyla hem de Birleşik Devletler Uyuşturucuyla Müca­dele İdaresi’yle; hem Nikaragua’daki Sandinista ordusuyla hem de onu iktidardan devirmek için savaşan gerillalarla; hem ClA’le hem de Küba’nın istihbarat servisiyle işbirliği yapıyor­du. Panama City gecekondularından gelme gayri meşru bir çocuğun en çılgın hayallerinin ötesinde bir zenginliğe sahip, hatırı sayılır kişisel iştahını beslemek için ihtiyacı olan her şey kendisine fazlasıyla sağlanmış ve dünyanın dört bir yanında müttefikleri olan Noriega, kendini kurşun işlemez zannetme­ye başlamıştı. Yanlış düşündüğünü kanıtlamak için kuvvetli bir askerî istila gerekliydi.

Noriega sokaklarda büyümüştü. Ara sıra yaptığı göstermelik paraşüt atlayışları ya da derin dalış seferlerine rağmen kimse ona gerçek bir kahraman gözüyle bakmadı. Kısa boylu ve tık­nazdı, tavrı çekingen, el sıkışması kuvvetsiz, yüzü ise Öyle kötü çiçekbozuğu idi ki halk arkasından ona cara da pina -ananas surat- diyordu. Had safhada zalim olabilmesine rağmen, tehli­kenin yaklaştığını düşündüğü anda gözyaşlarına boğulabiliyor-du. Hayattaki tek gerçekçi ilerleme şansı olarak orduyu seçmiş­ti. Kariyerinin ilk zamanlan tecavüz ve acımasızlığın diğer tür­leriyle damgalanmıştı. İki defa Panama Kanalı Bölgesi’ndeki Birleşik Devletler Amerika Kıtası Askerî Okulu’nda derslere ka­tıldı, ilk ders vahşi ormanlarda yapılacak savaşlar üzerineydi ve performansı berbattı; 161 öğrenci arasında 147. olarak bitirdi. Fakat ikincisinde büyük bir başarı sağladı ve eğitmeni tarafın­dan “çok iyi” olarak değerlendirildi. Bu ders karşı istihbarat üzerineydi. Noriega hayatının işini bulmuştu.

Noriega Panama City’nin döküntü Terraplen semtinden yük­selerek uzaklaşmaktayken, ondan altı yaş küçük olan Hugo Spadafora, yüz altmış kilometre güneybatıdaki varlıklı sahil ka­sabası Chitre’de on sekizine girdi. Spadafora doğumundan itibaren, ileride can düşmanı olacak olan adamınkinden çok farklı bir hayat sürdürmüştü. İtalyan göçmeni olan babası kozmopolit bir entelektüeldi, bir mobilya fabrikasının sahibiydi ve Chit-re’nin belediye başkanı seçilecek kadar da popüler bir insandı. Ailesi Hugo’yu Bologna’daki tıp fakültesine gönderdi. Hugo oradayken Afrika’daki sömürgeciliğe karşı devrimlerin ilerleyi­şini yakından takip etmekte olan bir grup solcuyla sıkı ilişkiler kurdu. Onların davası için coşkuyla dolu olan Hugo, şu an Gi-ne-Bissau olarak bilinen Portekiz Ginesi’nde dövüşen isyancıla­ra tıbbi hizmet götürmeye karar verdi. Gine’nin vahşi ormanla­rında isyancılarla bir yıl geçirdi ve onları, 1974’te bağımsızlık kazandıklarında başkentteki bir sokağa onun adını vermelerine sebep olacak kadar etkiledi. Panama’ya döndüğünde Doktor Ge­rillanın Düşünceleri ve Deneyimleri adlı bir kitap yazdı. Otuz ya­şına geldiğinde, birçok Panamalı öyküsünden haberdardı ve onu romantik bir kahraman olarak görür hale gelmişti.

1968 yılında, Panamalı subaylar kansız bir darbeyle iktidarı ele geçirdiler. Spadafora, kendini askerî rejimi devirmeye ada­mış bir yeraltı hücresine katıldı. Kısa süre sonra tutuklandı. Başka Latin Amerika ülkelerinde hapiste çürüyebilir veya orta­dan “kaybolabilirdi” fakat Panama’nın yeni diktatörü General Omar Torrijos, alışılmış kalıplara uymayan bir diktatördü. De­mokratik erdemin kusursuz bir örneği olmasa da, iktidarı ül­kenin köklü elitinin elinden zorla alıp Panama halkını yoksul­luktan kurtarmaya kararlı bir hayalperestti. Spadafora tutuk­landıktan iki hafta sonra Torrijos onu, devrim, toplumsal re­form ve iktidarın zorlukları hakkında uzun bir sohbet için hücresinden getirtti. Sohbet sona erdiğinde, Spadafora’ya bir teklifte bulundu: Hapse dönmek yerine, Darien vahşi ormanı­nın uzak bir köşesine giderek bir sağlık ocağı açabilirdi. Spa­dafora anında kabul ederek kendini tutkuyla işine adadı. Tor­rijos daha sonra onu, tıbbi hizmetler yöneticisi olarak ülkenin en yoksul beldesi olan Colon’a atadı, ardından da sağlık bakan yardımcılığına terfi ettirdi. 1970’lerin sonlarında bürokratik hayattan sıkılmış olan Spadafora, Nikaragua’da Somoza dikta­törlüğüne karşı savaşan Sandinistalarla omuz omuza dövüşmek için bir gerilla birliği oluşturmak üzere Torrijos’tan izin istedi ve aldı.

Bu adamların her ikisinin de kariyerini, ancak Torrijos gibi binbir surat bir lider besleyebilirdi. Onlar, Torrijos’un karakte­rinin ve rejiminin iki yüzünü temsil ediyorlardı. Torrijos da Spadafora gibi bir idealistti, sağ ve sol ideolojilere burun kıvı-rırdı ve sıradan insanların yaşamlarını iyileştirebilecek man­tıklı fikirler için her yeri araştırırdı. Aynı zamanda iktidarı dar­beyle ele geçirmiş bir askerdi, birçok düşmanı olduğunun bi­lincindeydi ve tek adamlık iktidarını korumak için Noriega gi­bi ahlâksız eşkıyalara güveniyordu. 1970’te Noriega’yı tüm hü­kümet görevlerinin en hassasına, askerî İstihbarat dairesi G-2’nin başına getirdi.

Spadafora, Noriega’da olmayan her şeye sahipti: uzun boy, beyaz ten, kendini büyük ölçüde rahatça ifade edebilme, ina­nılmaz bir yakışıklılık ve engin özgüven. Noriega, suç işlemeyi yıllar içinde alâmetifarikası haline getirme yolunda emin adımlarla ilerlerken Spadafora da ondan nefret eder hale geldi. 1981’de Torrijos’un önüne bir dizi delil koydu.

“Omar, Noriega’ya karşı çok dikkatli olmalısın,” diye Torri-jos’u uyardı Spadafora, “Noriega seni boyunduruğu altına al­mış. Noriega uyuşturucu işine karışmış. Noriega silah ticareti yapıyor. Noriega seni öldürecek.”

Torrijos Spadafora’dan bu suçlamaları Noriega’nın Önünde tekrarlamasını istedi ve Spadafora da her zamanki korkusuzlu-ğuyla bunu yaptı. Noriega’yı yüzüne karşı sadece silah ve ko­kain kaçakçılığı yapmakla değil, aynı zamanda zengin Pana­malıları adamlarına izlettirerek onların sırlarını öğrenip haraç toplamakla da suçladı.

Daha sonraları Wall Street Journal muhabiri Frederick Kem-pe’in yazdığına göre, “Noriega çarpılmıştı. Daha önce kimse onunla bu şekilde yüzleşmeye cesaret edememişti. Spadafo-ra’nın ya Noriega’nın tabutuna ya da kendi tabutuna son çiviyi çaktığını herkes biliyordu.”

Altı ay sonra, 30 Temmuz 1981’de, Torrijos helikopterinin düşmesi sonucunda öldü. Kaza olduğuna karar verildi, ancak birçok Panamalı bir bit yeniği olduğundan şüphe ediyordu. Gerçek ne olursa olsun, Noriega ile Spadafora’nın birbirinin bo­ğazına sarılmasını engelleyen güç artık yoktu. Rekabetleri ko-yulaştı. Spadafora’nın, gazetecilere, Noriega’nın işlediği suçlara ait delillerin elinde olduğunu ve onun “vatan hainliği ve fırsat­çılık yaparak bu mevkiye ulaşmış sahte bir komutan olduğunu” Panamalılara göstereceğini söylemesi üzerine rekabet kamu­oyunun önüne serildi. Noriega olup bitenden hoşnut değildi.

“Hugo bugün yarın ölebilir,” dedi ikisinin ortak dostların­dan birine. “Belki boğazına kılçık bile kaçabilir.”

Yaklaşmakta olan çatışma, geçici olarak bile olsa, Spadafo­ra’nın ilgisini tekrar Nikaragua’ya çevirmesiyle önlenmiş oldu. İktidara getirmek için çabalamış olduğu Sandinista rejimine duyduğu güveni kaybetmişti ve iktidardan düşürülmelerine destek olacak bir kuvvet organize etmek için birkaç yılını har­cadı. Fakat kontralar olarak tanınan Sandinista karşıtı orduyu yönlendirmekte olan C1A ile işbirliği yapmayı reddettiğinden, lojistik desteği ve askerî istihbarata erişimi kesildi. Sonunda dikkatini tekrar memleketine, özellikle de Noriega’ya çevirdi. Dostlarının ve akrabalarının uyarılarına kulak asmayıp açık açık dönmeye karar verdi.

Spadafora 13 Eylül 1985’te, Kosta Rika’nın San Jose kentin­deki evinde erkenden kalktı. Güne yoga egzersizleriyle başla­dı, ardından kahvaltı etti ve taksiyle Panama sınırına doğru yola koyuldu. Dostlarından biri onu arabayla Panama City’ye götürmeyi teklif etmişti ama Spadafora, özel bir arabayla yol­culuk etmesi halinde Noriega’nın adamlarının ayarlanmış bir kazayla onu öldürmesinden korkarak otobüse binmeye karar vermişti. Otobüsün ilk durağı Panama topraklarının takriben on altı kilometre içerisinde tozlu, küçük bir kasaba olan Con-cepcion’du. Burada Panama Savunma Kuvvetleri’nden bir su­bay otobüse bindi, Spadafora’yı buldu ve bavulunu başının üzerindeki raftan indirdi.

“Benimle gelin,” dedi kısaca.

Spadafora ayağa kalkarak onu takip etti. Otobüsten inerken, kimliğini şoföre göstermek için durakladı.

“Kim olduğumu bilesiniz diye,” dedi. “Ben Dr. Hugo Spada-fora’yım. Savunma Kuvvetleri’nin bu üyesi tarafından alıko­nulmaktayım.”

Şoför, Spadafora’dan 1.20 dolarlık ücreti ödemesini istedi ve ardından iki adamın kasaba meydanını geçmesini izledi. Onla­ra başka bir subay daha katıldı. Askeri karakola kadar üç bina-lık mesafeyi yürüdüler ve karakolun kapısının ardında gözden kayboldular.

Ertesi gün, Panama sınırının yakınında yaşayan Kosta Rikalı bir çiftçi uzaklaşmış tavukları toplarken çamurlu bir gölcük­ten iki bacağın uzandığını fark etti. Suya girdi ve bir insan gövdesinin, Birleşik Devletler Posta Hizmetlerine ait bir çuvala tıkılmış olduğunu gördü. Polisler, olay yerine vardıklarında bedenin başının olmadığını anladılar. Ertesi gün, bedenin Hu­go Spadafora’ya ait olduğu saptandı. İşkence görmüş olduğu aşikârdı. Başı yavaş yavaş kesilirken Spâdafora’nın yuttuğu kan midesine dolmuştu.

Muhalif gazete La Prensa’nın manşeti, “Spadafora’yı Katletti­ler!” diye çığlık atıyordu. Gazetede, kurbanın saygın bir şahsi­yet olan babasının, dünya çapında bir kriz şeklinde patlayana dek dört sene boyunca artacak bir çatışmanın şartlarım belir­leyen beyanatına yer verilmişti.

Beyanatta “Dr. Hugo Spâdafora’nın dehşet verici katli, [Savun­ma Kuvvetleri Komutanı General Manuel A. Noriega’nın emri altında hareket eden G-2 şefi Albay Julio Ow Young tarafından planlanmış ve soğukkanlılıkla gerçekleştirilmiştir,” deniliyordu. “Bu gerçeklere dair eksiksiz ve güvenilir kanıtlara sahibiz.”

Panama, sömürgeci İspanya iktidarı günlerinden beri Atlantik ve Pasifik Okyanuslarını birbirine bağlayan kısa, deniz seviye­sine yakın yol sayesinde değer kazanmıştır. 19. yüzyılda, Was-hington’daki resmî görevliler Orta Amerika kıstağının ortasın­dan geçen bir deniz yolunun hayalini kurmaya başladılar. Ni­karagua yerine Panama üzerinde kanal inşa etme kararları on­ları, Panama Cumhuriyeti’nin kurulmasına yol açan kansız ihtilali kışkırtmaya yöneltti. 1914’te açılan kanal, Birleşik Dev-letler’e Kanal Bölgesi üzerinde egemenlik ve yeni şekillenen ulusta özel bir konum sağladı. Aynı zamanda oradaki vatanse­ver milliyetçilikte istikrarlı bir artışa neden oldu. Bu milliyet­çilik nihayetinde Yanki karşıtı bir tını kazandı. Yıllar içinde ise şiddet patlamalarına yol açtı.

En kanlı patlama 1964’te, birkaç yüz Panamalı öğrencinin bayraklar ve “Kanal Bölgesi Panama’nın Egemenliğindedir” yazılı bir pankart taşıyarak kanala yürümesiyle yaşandı. Çatış­malar patlak verdi ve birinde Panama bayrağı yırtıldı. Bu, üç gün süren ve yirmi iki Panamalı ile dört Amerikan askerinin öldüğü, yüzlerce insanın yaralandığı ve 2 milyon dolar değe­rinde malın tahrip olduğu gösterilere sebep oldu.

1964 Ayaklanması Panama’da yeni bir tarz milliyetçiliğin meydana çıkışının ilk işaretiydi. Belirli bir hedefe odaklanmış­tı: Kanal Bölgesi’ni geri almak ve Panama’ya en büyük kaynağı olan suyolunun konrolünü kazandırmak. Bu hareket aynı za­manda ülkenin yoksul, beyaz tenli olmayan çoğunluğunun, rabiblancolar yani beyaz kuyruklular diye adlandırdıkları Ame­rikan taraftarı oligarşik yöneticilerden ülkelerinin kontrolünü alabilmeyi umdukları bir araç haline geldi. Torrijos’un iktidarı ele geçirdiği 1968 Askerî Darbesi bu hareketin zaferiydi.

Torrijos darbe sonrası ilk konuşmalarından birinde, “Tari­he geçmek istemiyorum,” dedi. “Kanal Bölgesi’ne girmek isti­yorum.”

Başkan Jimmy Carter, 1977 Ocak ayında göreve başlamasın­dan kısa süre sonra cesur bir devlet adamına yakışır şekilde kanalın geleceğine yönelik bir dizi acil görüşme başlattı. Aynı senenin sonralarında Amerikalı ve Panamalı müzakereciler, iki ülke arasındaki süregelen ilişkiyi esas itibariyle değiştiren iki antlaşma üzerinde uzlaşmaya vardılar. Birleşik Devletler 2000 yılına kadar Kanal Bölgesi’nden tamamıyla çekilip kanalı Pa­nama kontrolüne devretmeyi kabul etti. Panama bunun karşı­lığında kanalın “kalıcı tarafsızlığı” konusunda garanti verdi. Antlaşma koyu tartışmalara sebep oldu ama neticede iki ülke de onay verdi.

Bu antlaşma Panama’nın istikrara kavuşmasını sağlayabilirdi ama bu ümit Torrijos’un 1981’deki ölümünden kısa süre sonra buharlaşmaya başladı. Halefleri, onun gibi geleneksel demokra­siyi açık seçik küçümsüyor, ancak onun toplumsal adalete yöne­lik tutkusunu paylaşmıyorlardı. 1983 gelip çattığında aralarında yozlaşmışlıgıyla en fazla ün salmış olanlardan General Noriega -Panama Savunma Kuvvetleri olarak yeniden adlandırdığı- Ulu­sal Muhafızlar’ın komutanı ve ülkenin diktatörü olarak meyda­na çıkmıştı. Onun iktidarını sorgulayan ilk kişi, pervasız mey­dan okumasının bedelini hayatıyla ödeyen Hugo Spadafora’ydı.

Spadafora öldürüldüğünde Noriega, Cenevre’de bir derma­toloji kliniğinde derin izlerle kaplı yüzünü onaracağını umdu­ğu bir tedavi görmekteydi. Oradayken, Spadafora’yı esir alan birliğin başı Binbaşı Luis Cordoba’dan acil bir telefon aldı. Gö­rünüşe bakılırsa iki adam da Amerikalı istihbarat ajanlarının konuşmaya kulak misafiri olduğunun farkında değildi.

“Kuduz köpek elimizde” dedi Binbaşı Cordoba komutanına.

“Peki, kuduz köpeklere ne yapılır?” diye sordu Noriega ce­vaben.

Bu, Spadafora’nın başının kesilmesiyle son bulan uzun, iş­kence dolu gecenin başlama işaretiydi.

Bundan bir sene önce Noriega, Şikago’da eğitim görmüş çok zeki fakat silik bir iktisatçı olan Nicolas Ardito Barletta’nın Pa­nama başkanı olarak seçildiği bir seçim düzenbazlığı yönet­mişti. Şimdi ise Barletta’dan, onu Spadafora cinayetinde rol oynamaktan kamu önünde aklamasını talep etti. Barletta ka­bul etmedi ve Noriega 2,7 Eylül 1985’te, cinayetin iki hafta sonrasında, onu istifa etmeye zorladı. Barletta görevden ayrı­lırken kehanet niteliğinde bir ikazda bulundu:

“Beni dinleyin,” dedi. “Yaptıklarınızdan dolayı müteessir olacağınız gün gelecek. Bu sözlerimi unutmayın.”

Noriega’nın bu fırtınadan sağ çıkabileceğine inanmak için kuvvetli sebepleri vardı. Sıradışı çeşitlilikte ve kuvvette bir grup dost kazanmıştı. Aralarında diktatörler, gerilla savaşçıları, uyuşturucu kaçakçıları ve yüksek mevkilerde Amerikalı memurlar vardı.

C1A Noriega’yı ilk kez, Peru’daki askerî okulda genç bir tale­beyken muhbir olarak görevlendirmişti. Rütbesi yükseldikçe maaşı da arttı ve askerî istihbarat şefi olduğu vakit yılda 110.000 dolara ulaştı. Ajansın Latin Amerika’daki en önemli “değer”lerinden biriydi ve 1976’da bir Washington ziyareti sıra­sında CIA yöneticisi George H.W. Bush’la bile bizzat görüştü.

Noriega 1980’lerin başlarında, Kolombiya’nın Medellin ken­tindeki uyuşturucu karteliyle ortaklık kurarak ona, Birleşik Devletler’e devasa miktarlarda kokain nakledebilmesi için Pa-nama’daki gizli hava pistlerine bedava erişim sağladı. Kartel, bu hizmet karşılığında Noriega’ya uçuş başına 100.000 dolar civarında ücret ödedi. Fakat Noriega kendisinden bekleneceği gibi, aynı zamanda Uyuşturuyla Mücadele İdaresi için baş muhbir olarak çalışmaktaydı. Rakip kartellerden yüzlerce ka­çakçının tutuklanması ve tonlarca kokainin ele geçirilmesiyle sonuçlanan kıymetli bilgileri Uyuşturucuyla Mücadele İdaresi­ne verdi. Yüksek mevkilerdeki Amerikan memurlarından öv­gü dolu takdir mektupları aldı.

Noriega, bu dönemde Nikaragualı kontralara yardım etmeyi kabul ederek kendini Reagan yönetimine daha da sevdirdi. Bir yandan Orta Amerika ülkeleri arasında barış ve işbirliği gerek­sinimi üzerine halk önünde basmakalıp laflar sarf ederken, bir yandan da kontralara paha biçilemez gizli destekte bulundu. Liderlerini Panama’da ağırladı, Birleşik Devletler’in kontraları Panama üslerinde eğitmesi için izin verdi ve Amerikalıların Kanal Bölgesi’ndeki Howard Hava Kuvvetleri Üssü’nü, Nikara-gua-Honduras sınırındaki üslerine silah taşıdıkları gizli uçuş­lar için kullanmaya başlamalarını görmezden geldi.

Noriega’nın Başkan Barletta’yı görevden ayrılmaya zorlama­sının ardından Panama’daki Amerika Büyükelçisi Everett Briggs, üzerindeki Amerikan baskısını artırmak istedi. Kontra­ların hararetli bir destekçisi olan patronu Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Elliott Abrams, onu reddetti. İki ay sonrasında, Bir­leşik Devletler’in kendisi hakkında ne düşündüğünü bizzat öğrenmeye hevesli olan Noriega, CIA yöneticisi William Ca-sey’le görüşmek için Washington’a gitti. Casey kontra projesi­nin baş mimarıydı ve Noriega’yı azarlamak veya davranışını değiştirmesinde ısrar etmek yerine gayet dostane davrandı.

Kıdemli bir Dışişleri Bakanı Memuru olan Francis McNeil, kongre komitesine “Noriega’nın yakasını bıraktı,” dedi daha sonra. “Noriega’yı sadece Kübalıların ticaret ambargosunu del­mek için Panama’yı kullanmalarına müsaade ettiği için azarla­dı, ancak narkotikten veya yanlış hatırlamıyorsam, demokra­siden hiç bahsetmedi.”

1985 yılının sonunda, göreve yeni atanmış Ulusal Güvenlik Danışmanı Amiral John Poindexter, Noriega’yla görüşmek için Panama’ya geldi ve bazı ifadelere göre Casey’den daha sert dav­ranmasına rağmen, ev sahibini etkileyebilecek kadar tesirli ola­madı. Reagan idaresi, Sandinistalan iktidardan devirme fikrine o kadar odaklanmıştı ki, kontralara yardımcı olmaya devam et­tiği sürece Noriega gibi bir alçağı bile desteklemeye hazırdı.

Önde gelen Panamalı muhalifler bu gerçeğin bilincine va­rınca, Amerikan politikasını etkilemenin başka yollarını ara­maya başladılar. İçlerinden biri, cinayete kurban giden muha­lifin kardeşi Winston Spadafora, Washington’a gitti ve Sena-to’nun Batı Yarıküre işleri alt komitesinin başkanı olan Kuzey Carolina Senatörü Jesse Helms’i, 1986 Baharı’nda Panama hakkında oturum düzenlemeye ikna etti. Abrams, planlanmış ilk oturumdan bir hafta önce Helms’i arayarak oturumu iptal etmesini istedi. Noriega’nın “bize çok yardımcı olduğunu” ve “o kadar da büyük bir sorun olmadığını” söyledi.

“Panamalılar, bize kontralar konusunda yardımcı olacakları­nı söylediler,” dedi Abrams. “Oturumları gerçekleştirirseniz, bu onları bizden soğutacaktır. Onları kışkırtacaktır ve bize kontralar konusunda yardım etmeyeceklerdir.”

Helms yine de oturumları gerçekleştirdi. Çok çarpıcı ifşaat­larla sonuçlanmasalar da dikkatleri, yönetimin Noriega’ya yö­nelik olağanüstü tahammül seviyesine çektiler. Bir-iki ay sonra, New York Tİmes’ta Seymour Hersh isimli bir gazeteci tarafından yazılmış “Panamalı Diktatörün Uyuşturucu, Silah ve Kara Para Ticareti Yaptığı iddia Ediliyor” başlıklı bir manşet haber yayım­landı. Ertesi gün Washington Post, geniş ölçüde saygı duyulan bir diğer gazetecinin, Bob Woodward’ın, katkısıyla yazılmış, Noriega’nın işlediği suçlar ve C1A ile olan uzun ilişkisinin de­taylarının da yer aldığı daha da aleyhte bir haberle takip etti.

Washington’daki genel kanı yavaş yavaş Noriega’nın aleyhi­ne dönmeye başladı. Uyuşturucuyla Mücadele İdaresi yöneti­cisi Jack Lawn, onun uyuşturucu ticaretinde oynadığı rolü giz­liden gizliye soruşturmaya başladı ve Noriega’yı savunanlar­dan biri olan Ulusal Güvenlik Konseyi çalışanlanndan Albay Oliver North’un soruşturmayı durdurmasına yönelik isteğini reddetti. Derken siyasi yelpazenin zıt uçlarındaki iki Birleşik Devletler Senatörü Helms ile Massachusetts Senatörü John Kerry, 1986 İstihbaratı Yetkilendirme Kanunu’nda, ClA’i Nori­ega’nın uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı, kara para aklama ve Spadafora cinayetiyle ilgisini araştırmaya mecbur kılan bir değişiklik yapmayı önerdiler. Casey öfkeden köpürmüştü.

Öfkeli bir telefon konuşması sırasında Helms’e, “Anlamıyor­sunuz!” dedi. “Politikamızı mahvediyorsunuz. Bilmediğiniz bir takım şeyler var, Noriega’nın Birleşik Devletler için yaptığı şeyler.”

Değişiklik buna rağmen onaylandı ama sadece sembolik bir etkisi oldu, zira CIA’in Noriega üzerine raporu mülayim ve so­nuçsuzdu. 1987 senesi başladığında, kendisine denildiği üzere el man -adının baş harfleri olan MAN üzerine bir kelime oyu­nu— kendini güvende hissetmekte haklıydı. Amerikalı komu­tanlarla ve yeni Amerika Büyükelçisi Arthur Davis’le düzenli olarak görüşüyordu. Washington’daki düşmanlarını alt etti­ğinden emin olan Noriega, en güçlü Panamalı rakibine, Pana­ma Savunma Kuvvetleri’nin Başkan Yardımcısı olan Albay Ro-berto Diaz Herrera’ya karşı harekete geçmeye karar verdi.

İki subayın arasında birkaç yıldan beri gerginlik vardı, ikisi de Torrijos’un yerine geçmek istemişti ve ölümünden birkaç ay sonra, diktatörün 1987’ye kadar Noriega olacağı, adından da Diaz Herrera’ya yol açmak üzere istifa edeceği yolunda bir an­laşma yapmışlardı. İktidarın devredileceği tarih yaklaşmaya başlayınca, Noriega’nın iktidardan gitmeye hiç niyetinin olma­dığı netleşti. Bu durum, Diaz Herrera’yı siyasetin ötesine, büyü ile doğaüstünün diyarına uzanan acayip bir serüvenin içine itti.

Afrika, Karayipler ye Güney Amerika etkilerinin de dahil ol­duğu geniş ırksal ve kültürel karışımıyla Panama’da ruhlara duyulan ilgi yaygındır. Birçok insan nazara, lanete, imanla te­daviye, reenkarnasyona ve yıldız falına inanır. Noriega’nın ruh çağıranlara danışıyor olmasını ve sadece muskalarıyla uğurları yakınındayken kendini güvende hissetmesini pek az kişi tuhaf bulurdu. Fakat kimse, Panama yaşamının bu yönünün onu ik­tidardan devirmede mühim bir rol oynayacağını tahmin ede­mezdi.

Diaz Herrera Noriega’nın artan baskısı altındayken, yaşlıca bir mistik ile irtibattaydı. Mistik şahsın gurusu Sai Baba isimli Hintli bir kutsal adamdı. Mistik ona, Sai Baha’nın “gökkuşak-lannı durdurma, hastalan iyileştirme, her türlü nesneyi ortaya çıkarmak, herkesin geçmişini, bugününü ve geleceğini oku­ma, kendini her türlü insan veya insan olmayan şekle sokma”‘ gücüne sahip olduğunu anlattı. Herrera büyülenmişti ve Sai Baha’nın erdemini anlatan bir kitabı saatler boyunca inceledi.

“incilere ulaşmak için derinlere dalmalısınız,” diyordu kitap.

Diaz Herrera, bu ve bu gibi diğer belirsiz vecizelerin kendisi için ne anlama geldiği üzerine uzun uzadıya fikir yürüttü. Ay-rıca tuhaf davranışlar da edindi. Meslektaşları, Savunma Kuv­vetlerinin karargâhı olan La Comandancia’nın koridorlannda, kollarını psişik enerji emmek için önüne uzatarak yürüdüğü­nü anlattılar. Alkolü bıraktı, metresleriyle ilişkisini kesti, do­ğal gıdalardan oluşan bir perhize başladı ve on dördü aşkın ki­lo verdi. Panama’ya giderlerini hükümetin karşıladığı bir dizi büyü pratisyeni getirtti.

“Noriega senin düşmanın,” dedi bir tanesi ona. “O bir şey­tan ve seni yok etmek için gücü kapsamındaki her şeyi yapa­caktır. Hakkında konuştuğumuz büyük savaşı şimdi anlıyo­rum. Seninle onun arasında olacak. Yakında başlayacak.”

“Büyük savaş” 1987 Haziran’ında patlak verdi. Noriega’nın Diaz Herrera’yı Savunma Kuvvetleri’ndeki görevinden alması, ona Japonya’da diplomatik bir görev önermesi ve reddettiğin­de, Savunma Kuvvetleri’nde komutan olarak beş sene daha ka­lacağım ilan etmesiyle başladı. Birkaç gün sonra Diaz Herrera, sahip olduğu tek silahla saldırıya geçti. Noriega’nm sırlarını ortaya dökmeye başladı.

Diaz Herrera, Panamalı gazetelerle ve televizyon kanallarıy­la yapılan dikkat çekici bir dizi röportajla eski yol arkadaşına yapılan en ciddi suçlamaların birçoğunu doğruladı. Nori­ega’nm 1984’te Barletta’yı göreve getiren seçim hilesini yönet­tiğini, Medellin uyuşturucu kartetiyle sıkı işbirliği yaptığını ve Hugo Spadafora’nın cinayetini emrettiğini öne sürdü. Nori-ega’ya bu kadar yakın biri, daha önce hiç bu kadar sert bir bi­çimde ona sırt çevirmemişti.

Öfkeden köpüren Noriega, bu saldırıyı “vatana ihanet” ve “bu kurumun bağrından geldiği için suikast” olduğunu iddia ederek kınadı. Bu, röportajlarının yayımlanmasını takip eden saatler içinde Diaz Herrera’nın lehine fışkıran destek patlaması­nı yatıştırmaya hiç mi hiç yaramadı. Papazların ve rahibelerin de içinde olduğu çok miktarda destekçi yer açmak için muha­bir kalabalıgıyla itişerek oturma odasına doluşuyor, dışarı bah­çeye taşıyordu. Winston Spadafora ve Noriega’nın en gözü pek eleştirmenlerinden biri olarak meydana çıkan Katolik papaz Peder Javier Villanueva da geldiler. Bütün bunlar olurken Diaz Herrera dinginliğini korudu. Oturma odasındaki bir ibadet ha­lısında, yanında dünyanın ana dinlerinin sembolleriyle çevrili bir nilüfer resmeden altın renkli bir plaketle oturuyordu.

“Ben bir suçluyum,” diye itiraf etti. “Suçlarımdan dolayı hapse gitmeye hazırım ama Noriega’nın da benimle gelmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Bu tesirli suçlamalar günlerce süren Noriega karşıtı protes­tolara yol açtılar. Binlerce insan Panama City’nin sokaklarına döküldü. Noriega’nın karşılığı, onlara gözyaşı bombası atması ve kaçarlarken dövmesi için asker göndermek oldu.

26 Haziran’da, Reagan yönetiminin itirazlarına rağmen, Bir­leşik Devletler Senatosu Noriega’nın, ona yapılan suçlamalar soruşturulurken görevden çekilmesini talep eden bir tasarıyı onayladı. Senato’nun uyuşturucu ve terörizmle mücadele alt komitesinin başkanlığına geçmiş olan Senatör Kerry, Nori-ega’ya yönelik bir yıldan fazla süredir peşinde olduğu soruş­turmayı yoğunlaştırdı. Panama City’deki sokak eylemleri sona erip Diaz Herrera da ortadan kaybolduktan -suçlarını inkâr eden bir beyanat yayımlayıp ardından ülkeden kaçtı— sonra bi­le Washington’daki Noriega karşıtı hareket hız kazanmaya de­vam etti. Noriega’nın Reagan idaresindeki en kuvvetli iki des­tekçisi, Elliott Abrams ve Oliver North, İran’a silah satıp ar­dından hasılatı kontralara destek olmak için kullanmaya yöne­lik gizli bir entrika olan İran-kontra skandalına karışmaları so­nucunda iktidardan düştüler. Derken, 1988 başlarında, Flori-da’da iki büyük jüri Noriega ve Medellin kartelinin patronu Pablo Escobar’ın da dahil olduğu bir düzineyi aşkın kişiyi Bir­leşik Devletler’e tonlarca kokain yollamak için işbirliği yap­maktan suçlu buldu.

Bu suçlamalar Birleşik Devletler’in Noriega’ya sırt çevirmesi­nin tek sebebi değillerdi. Noriega, Reagan yönetiminin hara­retle karşı çıktığı -adını Contadora’dan, bölgesel önderlerin onu çıkardığı Panama Adası’ndan alan- bir Orta Amerika barış planını benimsemişti. Noriega’nın Washington’daki dostları onu zorlama olmaksızın iktidardan indirmenin bir yolunu ara­maya başladılar. 1988 boyunca ona bir dizi Öneride bulundu­lar. Bir noktada, Beyaz Saray emekliye ayrılmayı kabul etmesi halinde ona yönelik suçlamaları durdurmaya çalışacağını bile alenen ilan etti. Noriega bu teklifi kabul etmeye yaklaşsa da son anda fikrini değiştirdi. Ona karşı olan güçlerle yüz yüzey­ken inatçılığı delilik gibi görünebilirdi, fakat veteran yurtdışı muhabiri Tom Buckley’in daha sonra yorumladığı gibi, burada bir mantık olması mümkündü.

Noriega neden istifa etmiyor – ve milyonlarının tadını çıkar­mıyordu? O sıralarda Panama’da tekrar tekrar duyulan fikir­lerden biriydi; herkes generalin sonunun geldiğini düşünü­yordu. Fakat Noriega istifa edemezdi; Medellin karteli tarafın­dan öldürülürdü. Noriega iktidardayken onların işine yarıyordu. İktidarda değilken ise tehlikeliydi; çok fazla şey biliyordu. İktidarda kalmak ile hayatta kalmak Noriega için aynı şeydi.

Panama başkanlarının Noriega için asla pek bir anlamları olmamıştı. Her emrine itaat etmelerinde ısrarcıydı ve direndik­lerinde onları kovuyordu. Guillermo Endara adlı muhalif bir şahıs, 1989 Mayıs’ında yapılan başkanlık seçimini kazanınca, Noriega sonucu yoksayarak kendi adayını dayattı.

Görünüşe göre, Noriega uzun yıllar boyunca Birleşik Dev­letler başkanlarını da neredeyse aynı kolaylıkla idare etmişti. Jimmy Carter onun C1A maaşını kesmiş, ancak ona karşı uyuşturucu ve silah kaçakçılığı suçlamalarında bulunma çaba­larını da engellemişti. Ronald Reagan, kontralara olan desteği­nin sürmesini temin etmek için suçlarını görmezden gelmişti. Noriega’nm faaliyetlerinden büyük ölçüde haberdar olan eski ClA yöneticisi George H.W. Bush 1989 Ocak’ında başkanlığa geçtiğinde Noriega’nın Beyaz Saray’da bir başka dost kazandı­ğına inanmak için sebepleri vardı.

Fakat Bush göreve zayıf ve kararsız olarak bilinmenin deza-vantajıyla başlamıştı ve yorumcuların “pısırıklık faktörü” de­dikleri şeyle başa çıkması gerekiyordu. Mayısta, Noriega’nın Panamalı seçmenlerin iradesine karşın kendi başkanını dayat­masının ardından Bush, Noriega’ya bir mesaj iletmek niyetiyle Panama’daki Amerikan üslerine 1.800 asker göndereceğini ilan etti. Bir gazeteci başkana Panamalıların ne yapmalarını istediği­ni sorunca Bush, “sadece Bay Noriega’yı oradan çıkarmak için ellerinden geleni yapmaları”nın gerektiği yanıtını verdi.

1989 Yazı boyunca, Amerikalı ve Panamalı askerler uzadık­ça uzayan bir irade sınavına giriştiler. Birbirlerini yol bariyer-lerinde durdurdular, tutukladılar ve zaman zaman da taciz et­tiler. Panama’ya yeni gelen askerlerin arasında “sert aygırlar” denilen, kendilerini açıkça çatışma çıkarmaya adamış bir de­niz piyadesi grubu vardı. Savunma Kuvvetleri’ni kendileri ka­dar saldırgan bir ruh hali içinde buldular. Sonbahar geldiğinde çürükler, kırık parmaklar ve sallanan dişlerin de dahil olduğu Panamalı askerler tarafından yapılan Amerikalılara ait bir yaralanma listesi mevcuttu. Bu tacizlere sertlikle karşılık verme­yi reddetmeleri bazı askerlerin Birleşik Devletler Güney Ku­mandasına bundan böyle Southcom yerine Wimpcom* deme­yi önermesine sebep oldu.

Ağustosta, Savunma Bakanı Dick Cheney’in önerisi üzerine Bush, Southcom’a yeni bir komutan adadı. Amerikan general­ler topluluğuna aşina olanlar için bu, sıkı tedbirlerin yaklaştığı­nın belirgin bir göstergesiydi. Yeni komutan General Max Thurman tek kelime dahi İspanyolca bilmiyordu ve Latin Ame­rika hakkında hiçbir şey bilmediğini de rahatlıkla itiraf ediyor­du. Kocaman gözlüklerinin ardından yoğun bir dikkatle bakan gözleri öyle nam salmıştı ki, diğer subaylar ona “Çılgın Max” veya “Maxatullah” diyorlardı. Yeni görev yerine gitmek üzere yola çıkmadan önce Genelkurmay Başkanı Amiral William Crowe ona, yakın zamanda savaşın içinde olacağını söyledi.

“Harekete geçeceğiz,” dedi Crowe ona. “Senin işin oraları alarma geçirmek, nüfusu azaltmak, ihtiyacımız olmayanları oradan göndermek ve harekete geçmeye hazır olmak.”

Thurman 30 Eylül 1989 Cumartesi günü kumandayı dev­raldı. Noriega’nın da katıldığı göreve başlama töreni konuşma­sında, Birleşik Devletler’in “Panama halkının hürriyeti pahası­na iktidarı zor ve şiddet kullanarak elinde tutan bir rejimi ta­nımayacak ve barındırmayacak” olduğunu belirtti. Ancak erte­si akşam diktatörü zorla iktidardan indirmek için eline geçen bir fırsatı reddetti.

Savunma Kuvvetleri’nde kıdemli bir subay olan Binbaşı Mo-ises. Giroldi, Thurman’a, Noriega’ya karşı bir sonraki gün darbe gerçekleştirmeyi planladığını iletti. Giroldi Panama City’deki as­kerî karargâh olan La Comandancia’daki 200 askerlik birimi ko­muta ediyor, Noriega’mn iç savunma hattı olarak hizmet ediyor­du. Şimdi artık komutanına karşı hamle yapmaya hazırdı. Ame­rikalılardan tek istediği kuzeyden Panama City’ye gelen yollan kapatmalarıydı, böylece Noriega’mn seçilmiş savaşçılardan olu­şan tugayı Machos del Monde onun yardımına koşamayacaktı.

(*) Wîmp: pısırık-ç.n.

General Thurman bununla hiç ilgilenmedi. Panama’ya No-riega aleyhine bir Amerikan askerî harekât yönetmek üzere yollanmıştı ve “Panamalı çözüme” razı olacak değildi. Böyle bir çözüm Noriega’yı ortadan kaldırabilirdi ama Amerikalılar bir şey daha istiyorlardı: Panama Savunma Kuvvetleri’nin yok edilmesi. Varolduğu sürece, Noriega olmasa bile kendi başına iktidar olması ve Birleşik Devletler’in taleplerini karşılamaya istekli olmaması muhtemeldi.

Daha sonra Thurman, “Sırf Noriega’yı değil, onu destekle­yen öğeleri de alaşağı etmek – PSK’yi yerle bir etmek de gerek­liydi,” dedi.

Thurman pazartesi sabahı saat ikide. Genelkurmay Başkanlı­ğını Crowe’dan henüz devralmış olan General Colin Powell’e te­lefon etti. Darbecilere yardım etmemenin en iyisi olacağına Po~ well’i kolaylıkla ikna etti. Powell da buna karşılık Beyaz Saray’ın yanıtını şekillendirdi. Amerikalılar yol falan kapatmayacaktı.

Giroldi Darbesi’ni hiçbir zaman bir Amerikan harekâtı ola­rak tahayyül etmemişti ve Amerikalıların kendisine destek ol­mayacağını öğrendikten sonra da onu iptal etmeyi düşünmedi. Darbeyi sadece bir gün erteledi. Adamları, Noriega salı sabahı La Comandancia’ya işe geldiğinde saldırıya geçtiler. Onu kırk dakika içinde, bir dizi silahlı çatışmanın ardından esir aldılar.

Olayın sonrasında, bir gazeteci “Bazı isyancılar onu hemen vurmak istiyorlardı,” diye yazdı. “Noriega’nm gözyaşlarına bo­ğulup hayatının bağışlanması için yalvarmasını hepsi seyretti. Onu esir alanlardan bazıları bir uyuşturucu kaçakçısının öl­meyi hakettiğini bağırarak onunla alay ettiler.”

Giroldi Noriega’yı öldürmek yerine Amerikalılara teslim et­meye karar verdi. Yardımcılarından birkaçını, bu teklifi Gene­ral Thurman’ın sağ kolu General Marc Cisneros’a iletmeleri için Kanal Bölgesi’ndeki Clayton Kalesi’ne yolladı. Cisneros onları yarım saat bekletti ve ardından, Thurman’la telefon gö­rüşmesi yaptıktan sonra, Noriega’yı ancak detaylı bir şartlar silsilesi altında kabul edeceğini söyledi. Öte yandan Machos del Monte, Thurman’ın kapatmayı reddettiği yollardan Nori­ega’yı savunmak üzere hızla ilerlemekteydi. La Comandancia’ya yaklaştığında Noriega eski kabadayılığını yeniden takın­dı. Giroldi’ye onu öldürmesi için meydan okudu ve Giroldi reddettiğinde küçümsemeyle ona tükürdü.

Machos del Monte ile Noriega’ya sadık olan diğer birlikler öğ­leden kısa bir süre sonra La Comandancia’yı bastılar. Bir saat içerisinde tekrar ele geçirdiler. İsyanın önderlerini Noriega’mn önüne getirdiler. Giroldi, aynı birkaç saat önce Noriega’mn yap­tığı gibi ağlıyor ve yalvarıyordu. Komutan etkilenmemişti.

“Bıktım bu piçlerden,” dedi kendisini kurtaran askerlere.

Noriega, bu dediğini vurgulamak için tabancasını çıkararak isyancılardan birini yüzünün ortasından vurdu. Ardından Gi­roldi için ağır bir ölüm emretti. Daha sonra yapılan otopsi, idamının öncesinde Noriega’mn adamları tarafından dirsekle­rinin ve dizkapaklarının silahla uçurulduğunu, bir bacağının ve kaburgasının kınldıgının ve kafatasının kırılarak açıldığını gösterdi.

“Kocamın ölümünden Amerikalıları sorumlu tutuyorum,” dedi Giroldi’nin gözü yaşlı karısı Miami’ye kaçışının ardından. “Darbenin başarılı olması için tek yapmaları gereken şey güç­lerini ve teçhizatlarını ortaya koymaktı.”

Bu hadise Washington’da bir eleştiri fırtınası kopardı. Sena­tör Helms, Başkan Bush’un, General Thurman’ın ve yönetici ekibin geri kalanının “bir avuç beceriksiz”* olduğunu söyledi. Askerî analist Harry G. Summers bir gazete köşesinde Ameri­kan ulusal güvenlik teçhizatının “kaos içinde” olduğunu yazdı. En acımasız darbe ise, Temsilciler Meclisi Seçilmiş İstihbarat Komitesi’nin başındaki Oklahoma Temsilcisi Dave McCurdy’nin, Bush’un harekete geçmekteki beceriksizliğinin “pısırıklık

(*) Keystone Kops: Amerikan sessiz sinemasında görülen beceriksiz polisler – ç.n.

faktörünün dirilişine” sebep olduğunu söylemesiydi.

Başarısız darbeyi takip eden haftalarda Panama City’ye gergin­lik hakimdi ama bu, testosteron etkisi altındaki dört deniz pi­yadesinin arabalarını 16 Aralık Cumartesi gecesi Marriott Oteli’ne sürmelerini engellemedi. Bunlar “sert aygırlar”ın arasın-daydılar ve Panamalı askerlerle yüz yüze gelme ihtimali, onla­rı küstah rabiblanca kadınlarının sıkça takıldığı otel barından uzak tutmak için yeterli değildi. Barı hemen hemen boş bu­lunca hayal kırıklığına uğradılar.

Piyadeler Kanal Bölgesi’ne geri dönerlerken onları parke taşlı yollar ile çıkmaz sokaklardan oluşan bir mahalleye götüren kes­tirme bir yola saptılar. Kafaları karışan piyadeler kendilerini bir­denbire bir bariyerin önünde buldular. Daha da kötüsü, La Co-mandancia’nın sadece bir bina ötesinde olduklarını fark ettiler.

Yıpranmış Chevroletlerinin çevresinde çabucak bir kalaba­lık toplandı. Etraflannı, Noriega’nın Machos del Montelerinin alametifarikası olan birbirine girmiş sakallı ve siyah tişörtlü askerler sardı. Kalaşnikoflarıyla el kol hareketleri yaptılar ve piyadelere arabadan inmelerini emrettiler.

“Eyvah, bunlar kahrolası Machoslar!” diye lanet okudu on­ları gören piyadelerden biri.

“Ateş etmeye hazırlanıyorlar!” diye bağırdı şoför. “Haydi de­folup gidelim şurdan!”

Gaz pedalını kökleyerek bariyeri deldi. Araba karanlığın içinde kaybolurken askerler ateş ediyorlardı. Bir kurşun, istih­barat subayı Teğmen Robert Paz’e isabet etti. Şoför Kanal Böl-gesi’ndeki Gorgas Hastanesi’ne doğru yol aldı ama yolu bul­makta zorlandı. Nihayet başardığında, doktorlar Teğmen Paz’ı kurtaramadılar.

O gece aynı zamanda Kanal Bölgesi’ndeki Amador Kale-si’nde yıllık Noel partisinin yapıldığı geceydi. Bir ulak General Cisneros’a çatışmanın haberini ilettiğinde çocuklar “Feliz Na-vidad” şarkısını söylemekteydiler. General Cisneros haberi vermek için şarkının bitmesini bekledi fakat kurbanın öldüğü­nü söylemedi. Ardından tüm subaylara derhal görev yerlerine gitmelerini emretti ve eşlerine de eve dönerek kapılarını kapalı tutmalarını salık verdi.

“Bu her şeyin başlangıcıydı,” diye anımsadı bir subay eşi da­ha sonra. “Onaltısından sonra, kocalarımızı sadece ara sıra gö­rebildik.”

Teğmen Paz’ın öldürüldüğü vakitte Thurman ile yeni perso­neli, Mavi Kaşık Operasyonu adı verilen, Panama’nın Amerika tarafından topyekûn istilası planını çoktan bitirmişlerdi. Plan Pentagon’daki amirler tarafından da onaylanmıştı. Başkan Bush planı yürürlüğe sokmakta kararlıydı. Gereken tek şey bir kıvılcım, bardağı taşıran son damla olarak öne sürülebilecek bir olaydı. Paz cinayeti bu gerekçeyi sundu.

Bush, ertesi sabah Virginia Arlington’da bir askerî üsteki ki­lisede ayine katıldı. Gazeteciler ona, Panama’da ne yapmaya niyetlendiği konusunda sorular yağdırdılar. Yanıt vermedi. Ayinin ardından kahvaltı için Beyaz Saray’a götürüldü. Bitince Başkan Yardımcısı Dan Quayle’İ kenara çekerek Noriega’ya karşı derhal harekete geçmeye karar verdiğini söyledi. Ardın­dan kıdemli danışmanlarını Oval Ofis’e çağırdı.

General Powell Mavi Kaşık planını anlattı. Bu, yarısı Kanal Bölgesi’nden, diğer yarısı ise Birleşik Devletler’deki üslerden gelecek 25.000 asker tarafından gerçekleştirilen devasa bir is­tila olacaktı. Yirmi yedi hedefe eşzamanlı olarak saldıracak, Panama Savunma Kuvvetleri’ni ortadan kaldıracak, Noriega’yı esir alacak ve süratle sivil idareye dönüş sağlayacaklardı. Bush, özellikle Noriega’ya yönelik daha ufak çaplı bir harekâtın ma­kul olup olmayacağını sordu. Powell olmayacağını söyledi, zi­ra Noriega hızlı hareket edebiliyordu ve Amerikan komando­lar onu bulamayabilirlerdi.

Powell sorularını cevaplamayı bitirdikten sonra Bush, “Bu herif yılmıyor,” diye iç geçirdi. “Sadece daha kötüye gidecek­tir. Haydi, yapalım bunu.”

Powell saat dörtte Pentagon’a dönmüştü, tik telefon konuş­masını Panama’daki General Thurman’la yaptı. “Başkan, bar­dağın taştığını size muhakkak iletmemi söyledi,” dedi Thur-man’a. “Mavi Kaşık’ı uygulayın.”

“Anlaşıldı efendim.”

“Yirmi Aralık’ta,” diye devam etti Powell. “Saat, sıfır bir sıfır sıfır’da.”

“Evet efendim,” diye cevapladı Thurman. “Emri anladım.”

Pazartesi ve salı günleri Pentagon ile Kaliforniya’dan Kuzey Carolina’ya uzanan yarım düzine askerî üste yoğun aktivite ya­şandı. Rangerlar harekete geçirildi, Deniz Kuvvetleri timleri fa­aliyete hazırlandı ve Hava Kuvvetleri komutanları askerlerle gereçlerini Panama’ya götürmek üzere 285 uçaklık bir kuvvet seferber ettiler. Pentagon’daki son toplantılardan birinde, Özel Operasyonlar Komutam General James Lindsay beklenmedik bir kaygı dile getirdi. Harekâtın adını beğenmemişti. Bundan yıllar sonra gaziler Mavi Kaşık’taki yiğitliklerini anlatırken, de­di yol arkadaşlarına, ne hissedeceklerdi? Bir caz ezgisinin başlı­ğı veya uzak bir hudut kasabasının ismi gibi geliyordu kulağa.

Amerikan askerî harekâtlarının isimlerini yıllar yılı Penta­gon’daki bir bilgisayar oluşturmuştu. Önceki Panama operas­yonları için Karmaşık Labirent, Nemrut Dansçısı, Mor Fırtına, Kum Piresi, Dua Kitabı, Altın Sülün, Birinci Fisür, Kıdemli Devlet Adamı ve Mücevher Bıçağı gibi neredeyse bir düzine isim ürettikten sonra Mavi Kaşık’ı çıkarı vermişti. Komutanlar bu sefer bilgisayarı geçersiz kıldılar. Panama istilasının bun­dan böyle Adil Amaç Operasyonu olarak bilineceği kararına vardılar.

19 Aralık Salı akşamı, Coion’daki karargâhta birkaç subayla Old Parr viskisini yudumlamaktayken, Noriega’nm telefonu çaldı. Telefonun hoparlörünü açtı. Kurmay subaylarından biri Panama City’den arıyordu.

“General, aldığım tüm belirtiler bu akşam bir ara gringolar tarafından ciddi bir askerî hareketin gerçekleşebileceğini işaret ediyor,” diye bildirdi subay.

Noriega onu detaylar için sıkıştırdı. Olup biten her şeye rağ­men, Amerikalıların onu zor kullanarak yerinden etmeye çalı­şabileceğine ciddi anlamda asla inanmadı. Telefonu kapattık­tan sonra bir bardak viski daha alıp sekreterinden “birkaç tele­fon açıp neler olup bittiğini öğren”mesini söyledi. Ardından iyice kuvvetlenmiş olan hayatta kalma içgüdüsü onu ele geçir­di. Şoförünü çağırdı ve gecenin içinde kayboldu.

Panama Savunma Kuvvetleri 13.000 askere sahipti, ancak çoğu polis memuru, gümrük çalışanı ya da hapishane muhafı­zıydı. Sadece 3.500 kadarı çarpışma için eğitilmiş veya silahlanmıştı. 20 Aralık’ın şafak öncesi saatlerinde üslerine saldıran ezici kuvvete karşı direnmek için hiç şanslan yoktu.

3.000’i aşkın Ranger havaalanlarının, askeri üslerin ve Pana-ma’daki diğer hedeflerin üstüne ve etrafına paraşütle inerek İkinci Dünya Savaşı’ndan beri yaşanan en büyük savaş inişini gerçekleştirdiler. Çoğu yerde. Panamalı direnişçiler ya teslim oldular ya da eriyip yok oldular. Direnmeye devam edenler Spectre hücumbotlarının yıkıcı ateş gücü tarafından kısa süre­de susturuldular.

İstilacıların en önemli hedefi La Comandancia’ydı. Sabah sa­at biri geçerken dizi dizi tank ve zırhlı araç çevresini sardı. Si­lahlı birlikler yakın mesafeden takip etmekteydiler. Barikatları yerle bir ederek ilerliyor, etraflarındaki dayanıksız ahşap bina­ları ağır tüfek ve roketatar ateşine tutuyorlardı. Bunların bir­çoğunu alevler sardı. Korku içindeki sakinler sokaklara dökül­dü ve birçoğu silahların hedefi oldu. Ana babaları tarafından duman bulutlarının arasından çekilip çıkarılan çocuklar çığlık çığlığaydı. Silahlar gecenin büyük bölümünde parlamaya de­vam etti. Rangerlar, La Comandancia’nın duman tütmekte olan harabesine ancak saat altıdan sonra girebildiler.

La Comandancia’nın çevresi çatışmalar tarafından kasılıp kavrulmakta ve diğer müfrezeler ise ülkenin dört bir yanında­ki hedefleri ele geçirmekteyken, Amerikalı komandolardan oluşan ufak ekipler Panama City’de özel görevler peşinde ses­sizce ilerliyorlardı. Bir tanesi Noriega’nın, kaçmak için kulla­nacağından Amerikalıların endişelendiği özel Learjet’ini buldu ve yok etti. Bir diğeri CIA ile işbirliği yapmaktan tutuklanmış bir Amerikalıyı kurtarmak için hapishane bastı.

Üçüncü bir komando birliği ise, geçen sene başkanlık seçi­mini kazanmış, ancak göreve başlamaktan alıkonulmuş Guillermo Endara’yı bulup iki yardımcısıyla birlikte Kanal Bölge-si’ne getirecek ve yeni hükümetin başına geçirecekti. Fakat Amerikalı komutanlar bu birliği yollamak yerine daha az risk taşıyan bir fikir buldular. Üç adamı 19 Aralık’ta Howard Hava Kuvvetleri Üssü’nde yemeğe davet ettiler. Konuklar geldiğinde Amerikalı bir diplomat onlara bir istilanın yaklaşmakta oldugunu ve Birleşik Devletler’in hükümeti onlara devretmeyi iste­diğini söyledi. Şaşırıp kalmışlardı.

“Başıma koca bir balyoz inmiş gibi hissettim,” dedi Endara daha sonra.

Birkaç saatlik beklemenin ardından, üç adam Kanal Bölge-si’ndeki bir diğer Amerikan üssüne, Clayton Kalesi’ne getiril­di. Sabah saatin iki olmasına az kala, Panama City alevler için­deyken, göreve başlama yeminlerini ettiler. Clayton Kalesi sonraki otuz saat boyunca yeni hükümetin karargâhı oldu. Amerikalılar ancak o vakit, zafer kazanıldığında Panama’nın yeni liderlerinin Panama topraklarına dönmesini kabul ettiler.

Başkan Bush o çarşamba sabahı saat yedide Washington’da, radyodan ulusa seslendi. İstilayı “ancak tüm diğer yolların kapalı, Amerikan vatandaşlarının hayatlarının da ciddi tehli­ke altında olduğu sonucuna vardıktan sonra” emrettiğini söy­ledi. Konuştuğu vakit, Amerikan Kuvvetleri tüm Önemli he­deflerini çoktan sağlama almıştı. Fakat zaferin ilan edilmesini nahoş bir gerçek engellemekteydi. Noriega hiçbir yerde bulu­namıyordu.

Noriega’nın yakalanması görevine birkaç komando ekibi atanmıştı ama hiçbirine, bunu başarmalarını sağlayacak za­man ve ipucu verilmemişti. Amerikan komandoları, çarşamba sabahı onu ele verecek kişiye 1 milyon dolar ödül vaat ettiler. Fakat kız arkadaşlardan, Santeria pratisyenlerinden ve askerî yoldaşlarından oluşan bağlantı ağı ona epey sadıktı. Amerika­lılar onu bulamıyorlardı. Dünyanın ilgisi hemen bu büyük ödüllü kedi fare oyununa odaklandı.

Noriega peşindekileri atlatmayı birkaç günlüğüne başarsa da, kısa süre içinde sonsuza kadar saklanamayacağını anladı. Panama City’nin eteklerindeki ufak bir apartman dairesinde saklanmış vaziyetteyken huysuzlanmaya başladı. Pazar günü öğleden sonra -Noel arifesiydi- Panama City’deki Papalık El­çisi Monsenyör Jose Sebastian Laboa’yı aramaya karar verdi. Laboa Noriega ile Savunma Kuvvetleri’ni sözünü sakınmadan eleştirirdi ama aynı zamanda bu sürtüşmenin daha fazla kan dökülmeden sona ermesini de isteyen bir diplomattı. Noriega’ya nunciatura adıyla bilinen Vatikan elçiliğinde sığınma hakkı sağlamayı kabul etti.

Laboa azledilmiş diktatörü bizzat kendisi almak yerine, Hu-go Spadafora’nın ruhu için her ayinde dua eden tutkulu direniş kahramanı Peder Villanueva’yı yolladı. Villanueva kararlaştırıl­mış buluşma yerine, Dairy Queen otoparkına, siyah camlı dört kapılı bir Toyota Land Cruiser’la geldi. Kimseyi göremedi. Ni­hayet yakınlara parketmiş olan bir minibüs yanındaki boş yere yanaştı. Noriega başında beyzbol şapkası, üstünde tişört ve ma­vi bir şortla araçtan indi. Kapı çarparak kapandıktan sonra Vil­lanueva, aleyhine bu kadar süredir bu kadar yüksek sesle sefer­berlik yürüttüğü adama bakmak için arkasını döndü.

“Kim olduğumu biliyor musunuz?” diye sordu.

“Evet, maalesef,” diye yanıtladı Noriega ters ters.

Kısa yolculuk boyunca iki adam da sessiz kaldı. Nunciatu-ra’ya vardıklarında Noriega mihmandarlarına İspanya’dan ilti­ca istemeye niyetlendiğini söyledi. Laboa İspanya büyükelçisi­ni aradı ve İspanya’nın Birleşik Devletler’le suçlu iadesi antlaş­ması olmasından dolayı bu talebin mantıksız olduğu cevabını aldı. Bunun üzerine Noriega Meksika’yı önerdi ancak Meksika büyükelçisi kendisine ulaşılmasını engelledi.

Monsenyör Laboa, Noriega’ya istemediği takdirde onu kim­seye teslim etmeyeceğine dair söz vermişti. Şimdi ise vazifesi kaçağı, teslim olmanın en iyi seçenek olduğuna ikna etmekti. Daha sonra, Noriega’nın en nihayetinde razı olacağından bir an bile şüphe duymadığını söyledi.

“O, silahı olmadığı zaman herkes tarafından idare edilebile­cek biridir,” diye fikrini belirtti erdemli papalık elçisi.

Ancak Amerikalılar sabırlı olma havasında değillerdi. Nori­ega’nın nunciatura’nın içinde olduğunu öğrenir öğrenmez etra­fını çevirmek üzere birlikler yolladılar. Derken Noel gününün Öğleden sonrası General Thurman’ın kendisi kapıda belirdi. Kırk dakika boyunca Laboa’nın konuğunu teslim etmesi için sonuçsuzca uğraştı. Çıkmazın başlamasının üzerinden yirmi dört saat bile geçmemişken, bazı asabi Amerikalı subaylar, 1956’da Budapeşte’deki Birleşik Devletler elçiliğine sığınan ve  on beş sene orada kalan Kardinal Josef Mindszenty’nin hayale­tini görür gibi olduklarından bahsettiler.

Psikolojik savaş uzmanlarının tavsiyelerine uyan Thurman, zırhlı arabalardan oluşan bir konvoyun nunciatura’nm çevresi­ni, gerekirse yanlardaki kaldırımlara da çıkarak olabildiğince yakından sarmalarını ve motorlarını durmaksızın çalıştırmala­rını emretti. Ardından pazar gecesi geç saatte, yakınlardaki bir araziyi içindeki çalılıkları yakarak helikopter pistine dönüş­türmeleri için asker yolladı. Son olarak nunciatura’nm etrafına, durmaksızın ve kulakları sağır edici yükseklikte rock müzik çalınması için dev hoparlörler yerleştirterek Adil Amaç Ope­rasyonunun en gerçeküstü çehresi olacak eylemi gerçekleştir­di. Danışmanlarının seçtiği “Kanunla Savaştım (ve Kanun Ka­zandı)”, “Bir İşe Yaramazsın” ve “Kaçacak Yer Yok” gibi şarkı­ların adlarının Noriega tarafından mesaj olarak algılanması is­teniyordu.

Amerikalılar bu taktiğin Noriega’yı nunciatura’dan koşa ko­şa çıkıp merhamet dilemeye geleceğini ummuş olabilirlerdi. Fakat bunun yerine, Laboa’nın gürültü kesilene kadar pazarlı­ğı askıya aldığını ilan etmesine sebep oldu. Birkaç günlük ara­dan sonra Amerikalılar daha diplomatik bir yaklaşım takındı­lar. Zırhlı arabalarını nunciatura’dan uzaklaştırdılar, hoparlör­lerini kapattılar ve askerlerinin çoğunu geri çektiler. 2 Ocak’ta, Dışişleri Bakan Yardımcısı Lawrence Eagleburger Panama’ya ayak bastı. Aynı gün içinde, o vakte kadar Noriega’yı az çok kendi haline bırakmış olan Laboa, onu teslim olma olasılığını düşünmeye teşvik etmeye başladı. Perdelerden birini açarak Noriega’ya dışarıda toplanmış, “Katil!” ve “Öldürün Onu!” di­ye bağrışmakta olan kalabalığı gösterdi. Bir noktada Nori­ega’ya, kaçmaya çalışırken düşmanları tarafından yakalanıp idam edilen ve ardından bir meydanda başaşağı asılan İtalyan diktatör Benito Mussolini’nin akibetini bir düşünmesinin iyi olacağını bile ima etti.

3 Ocak günü öğleden sonra Noriega, nunciatura’ya girişin­den on bir gün sonra, şarkının da dediği gibi kaçacak yeri ol­madığını nihayet anladı. Teslim olmadan önce bir Katolik ayinine katılmayı rica etti. Peder Villanueva bunun düşüncesine bile çok öfkelenmişti.

“Tanrı bu adamı seviyor mudur?” diye sordu Laboa’ya inan­maz bir tavırla.

“Belli ki evet,” diye yanıtladı Laboa.

O akşamki ayini Laboa idare etti. Bittiğinde Noriega, odası­na giderek metreslerinden birinin gönderdiği düzgünce ütü­lenmiş bej rengi üniformayı giydi. Saat dokuz olmadan kısa süre önce nunciatura’nm kapısına yürüdü. Kapıyı açmak üze­reyken Villanueva, Dairy Queen’deki karşılaşmalarından beri ilk defa onunla konuştu.

“Sizin için her gün dua edeceğim,” dedi.

“Teşekkür ederim,” diye cevap verdi Noriega.

Ardından yenilgiye uğramış diktatör dışarıya yürüdü. Adı­mını elçiliğin arazisinden dışarı attığı anda Amerikalı askerler üzerine atladılar, bileklerini arkadan birbirine bantladılar ve beklemekte olan bir helikoptere itiş kakış bindirdiler. Ertesi gün şafak sökmekteyken Miami’deki Metropolitan Hapishane­sinde bir hücredeydi.

12

Göz Çukurlarında Sinekler Dolaşıyor Olacak

21 Ekim 2001 öğleden sonrası Pakistan’dan kendi memleketleri­ne geçen yirmi Afgan savaşçı, aman vermez sıradağlarda bitmek bilmez bir yürüyüşe hazır olmak zorundaydı. Ama ondokuzu hazırdı. Kumandanlarının ise jip ya da katıra ihtiyacı vardı. On yılı aşkın süre önce gerilla olarak görevdeyken, Sovyet mayınına basmıştı. Patlama onu yere fırlatmıştı ve düşerken, gözlerinin önünden bir nesnenin uçtuğunu görmüştü. Bu onun sağ ayağıy­dı. Abdül Hak, o andan beri sakat bir bedenle savaşıyordu.

Hak’ın isyancılardan oluşan ufak topluluğu ulusların kader­lerini biçimlendirebilirmiş gibi görünmüyordu. Afganistan ta­rafından yönlendirilen teröristler altı haftadan kısa bir süre ön­ce Birleşik Devletler’e hayretler verici saldırılar gerçekleştirmiş­lerdi, olanaklı ve olanaksız kavramları birbirine karışmıştı. Bir­leşik Devletler, iktidardaki Taliban’ı yok etme çabasıyla Afga­nistan’ı bombalamaya başlamıştı. Hak bunun, yeni, demokratik bir Afganistan kurmak için doğru yol olmadığı kanısındaydı. Yurttaşlarına bir alternatif sunmak için ülkesine dönüyordu.

Hak, Pakistan’ın hudut şehri olan Peşaver’deki karargâhında her fikirden Afganla yaptığı görüşmeler silsilesinin ardından askerî ve siyasi darbelerle Taliban’ı ortadan kaldırabileceğine inanır hale gelmişti. Önemli Talİban komutanlarını bile kendi yanına çekebileceğinden emindi. Roma seyahati sırasında, uzun yıllardır ıstırap içinde olan ülkesi için çok etnili sivil bir hükümet hayalini paylaşan sürgündeki Afgan kralı Zahir Şah’ın hayır duasını istemiş ve almıştı.

Bu görev oldukça umutlandırıcı olmakla birlikte aynı zaman­da da aşın derecede tehlikeliydi. Hak, acımasız fanatikler tara­fından idare edilen bir ülkeye açıkça iktidarı devirme niyetiyle giriyordu. O ve adamları sadece hafif silahlara sahiptiler ve Tali-ban onları bulmadan önce emniyetli bir yer bulmalıydılar.

Hak, hazır olmadan harekete geçmişti. Çoğu Afganın nefret ettiği ve aniden dünya terörünün simgesi haline gelen Tali-ban’ın çökmenin eşiğinde olduğunu sanıyordu. Onun ülkede­ki hâkimiyetini olabildiği kadar az şiddet kullanarak yıkmak istiyordu. Böylece yerel diktatörlerle yabancı hükümetlerin ye­ni kurulacak rejim üzerindeki hâkimiyetini en aza indirgemeyi umuyordu. Ancak 7 Ekim’de, Afganistan’ın üzerine Amerikan füzeleri yağmaya başlayınca Hak acele etmesi gerektiği hissine kapıldı. Yabancı güçlerin himayesindeki bir bombalama sefer­berliğinin Taliban’ı iktidardan indirmesi halinde ulusun karı­şıklığa gireceğinden korkuyordu. Afganistan’a çabucak girip Taliban’la savaşmakla kalmayıp o düştüğünde iktidarı da dev­ralacak bir kuvvet oluşturmak istiyordu.

Bu ilk bakışta Birleşik Devletler’in hararetle destekleyeceği tarzda bir görev gibi görünmekteydi. Hak, isyancı Afgan komu-tanları arasında en cesur ve şöhretlilerden biriydi. Diğer birço­ğunun aksine dünyevi, laik ve Batıcı’ydı. Margaret Thatcher onu Downing Street’de konuk etmiş, Ronald Reagan bir Beyaz Saray resepsiyonunda şerefine içmeye değer görerek ona kadeh kaldırmış ve “Abdül Hak, biz senin yanındayız,” diye söz ver­mişti. Fakat Abdül Hak aynı zamanda açıksözlü bir milliyetçiy­di. Rüyası, Taliban’ın iktidardan devrilmesinin ardından tüm dış nüfuzlardan bağımsız bir rejimin kurulmasıydı.

“Siz Amerikalılardan ne isteriz – sizinle dostluk kurmak is­teriz,” demişti bir görüşmeciye. “Ama önünüzde eğilenleyiz. Kuklanız olamayız. Kuklanız olmamızı beklerseniz, sizinle Sovyetler arasında bizim için fark kalmayacaktır.”

Bu gibi yorumlar Hak’ın güç sahibi Amerikalılar tarafından dışlanmasına yol açmıştı. CIA, 1980’de Sovyet işgalcilerine karşı gerçekleşen ayaklanmada ona sadece Ölçülü bir destek vermişti ve aradan geçen yıllarda daha işbirlikçi bir tavır alma­dığından Birleşik Devletler, Taliban’la savaşmasına yardım et­meye meyilli değildi. O yine de savaşa geri döndü.

Taliban liderleri Hak’ı potansiyeli kuvvetli bir düşman olarak biliyorlardı. 1999’da Peşaver’deki evine onu öldürmesi için bir ekip yolladılar ama suikastçiler ancak eşi ile on bir yaşındaki oğlunu vurmayı başardılar. Dolayısıyla Hak o güz gecesi Afga­nistan’a geçtiğinde, Taliban’ı sırf Afganistan’a yaptıkları için de­ğil, kendi ailesine yaptıktan için de cezalandırmak istiyordu.

Peşaver yüzyıllar boyunca casusluk ve entrikanın göz ka­maştırıcı bir merkezi olmuştur. Öyle tehlikelidir ki, bir adam sokaklardan kaldırılıp ortadan tamamen kaybolabilir ama öyle güvenlidir ki döviz satıcıları kocaman para tomarlarının önün­de uyuklarlar. Labirenti andıran pazar yerindeki seyyar satıcı­lar dağ aslanı postu, tavuskuşu tüyü, sulu kavunlar ve dünya­nın en iyisi olduğunu iddia ettikleri eroini satarlar. Casuslar her yerdedir. Peşaver’de sır saklamak zordur.

Bu Abdül Hak için özellikle doğruydu. Taliban onu öldür­meyi başaramamıştı ancak aynı şekilde Hak’tan hazzetmeyen Pakistan gizli servisi ile yakın ilişki içindeydi. İki topluluk da her hareketini gözlüyor, telefonunu dinliyor ve rüşvet vererek tekrar tekrar yakın çevresine girmeye çalışıyordu.

Hak öyle konuşkandı ki, Taliban ve Pakistan ajanlarının onu bu kadar yakından izlemesine muhtemelen gerek yoktu. Afganistan’a geçişinin kısa süre ardından Wall Street Journal’da misyonu hakkında bir makale çıktı.

Bir kilit anti-Taliban komutanı Afganistan’ın güneyine, rejime karşı ilk etnik Peştun cepheyi açma amacıyla yaklaşık 100 adamlık bir kuvvetle girmiştir… Hak önümüzdeki birkaç gün İçinde askerî saldın düzenlemeye hazırlanmaktadır…

[Sovyetler’e karşı savaş] sırasında Afganistan’ın en hürmet edilen komutanlarının arasında olan Hak, Birleşik Devletler’İn Merkezi İstihbarat Ajansı’nın son aylarda bazı Taliban karşıtı liderlere dagıttığı desteği almamıştır… [Ol Peşaver’de, Birleşik Devletler’e yapılan saldırıyı eleştiren birkaç muhalif liderden biridir. Taliban’ın askerî donanımları ile tesisatları­nın çoğu 16 gündür süren saldırılardan dolayı harap olmuş gibi görünse de, bazı muhalif liderler bu ağır darbenin aynı zamanda Afganları kademe kademe yabancılaştırdığını söylü­yorlar.

Hak 20 Ekim Cumartesi günü, yola çıkmasından bir gün önce, Peşaver’de CIA ajanlarıyla görüşmüştü. Onlara, bir dizi saf değiştirme ve askerî ayaklanma tetikleyerek Taliban’ı asgari düzeyde kan dökerek indirmeyi umduğunu söyledi. Hak’ın aklına bir fikir geldiğinde hep yaptıkları gibi hiç ilgilenmedi­ler. Ona yardım babında tek teklif ettikleri birkaç uydu telefo­nuydu. İki neden öne sürerek bunu reddetti. Birincisi, Afga­nistan’da büyümüş olan ve Hak’ın amacına katkıda bulunan varlıklı Amerikalı kardeşler James ve Joseph Ritchie sayesinde ihtiyaç duyduğu tüm telefonlara sahipti, ikincisi, ClAin bu te­lefonlara küresel konumlandırma cipleri ekerek hareketlerini takip edeceğinden ve bu bilgileri belki de düşmanlarına ilete­ceğinden şüphe ediyordu.

Hak, Hayber Geçidi yakınındaki dağlardan Afganistan’a sız­dıktan sonra kırsal bölge ileri gelenleriyle ve Taliban karşıtı misyonunda ona yardım edebileceğini düşündüğü insanlarla temas kurmaya başladı. Aralarında Celalâbad yakınında bir beldeden gelme güçlü bir Taliban lideri de olan birkaçı, dava­sına katılmayı kabul ettiler. Ancak bu katılımlar için nihai dü­zenlemeler gerçekleşemeden Hak, Taliban savaşçılarından olu­şan ve onu esir alması için Celalâbad’dan gönderilen bir birli­ğin yaklaşmakta olduğu haberini aldı. Pakistan’a doğru çekil­meye çalıştı fakat tüm kaçış yollarını kesilmiş halde buldu. Misyonu başlayalı daha altı gün olmuştu ve hayatı şimdiden ansızın tehlikeye girmişti.

Hak’ın tek umudu vardı. Kapana kıstırıldığı vadinin yakın­larında Sovyetler tarafından on yıl önce inşa edilmiş iki helikopter pisti bulunmaktaydı. Uydu telefonunu kullanarak Pe-şaver’de tedirginlik içinde haber beklemekte olan Amerikalı dostu ve destekçisi James Ritchie’yi aradı. Gelen haber hiç iyi değildi.

“Benim için bir şey yapabilir misin?” diye sordu Hak.

Ritchie bu yardım çağrısını derhal Birleşik Devletler’deki kardeşine iletti ve o da Hak’ın Amerikalı destekçilerinden biri olan Robert McFarlane’i aradı. Başkan Reagan’ın ulusal güven­lik danışmanı olarak hizmet verirken kurduğu bağlantılar ağı­na hâlâ sahip olan McFarlane, Virginia’nın Langley şehrindeki C1A faaliyetleri merkezinde çalışan ajanlara ve ayrıca Ulusal Güvenlik Konseyi’nin baş askeri danışmanı General Wayne Downing’e telefon açtı. Onlara Hak’ın tam konumunu vererek onu kurtarmaya çalışmalarını rica etti.

McFarlane o perşembe gecesi telefon başında yanıt bekler­ken, Hak dünyanın öbür ucunda Afganistan’da, sabah ayazın­da, düşmanları tarafından çevresi sarılmış vaziyetteydi. Kaderi, en yakın müttefiği olması gereken ancak neredeyse yirmi yıl­dır ne zaman yardım istese onu geri çevirmiş olan ClA’in elle-rindeydi. Şansı azdı.

“Afganistan” adı yüzyıllardır tecrit ve uzaklık kavramlarını çağnştırmıştır. Asya topraklarında mahsur kalmış, muazzam yükseklikte sıradağlar tarafından dünyayla ilişkisi kesilmiş ve kanundan çok kabile gelenekleriyle yönetilen ürkütücü bir yerdir. 1842’de Kabil’den kaçmak zorunda kalan 16.000 Bri-tanyalı asker ve kamp personelinden sadece bir kişinin yüz kırk kilometre uzaklıktaki Celalâbad’da Britanya garnizonuna ulaşabilmesi, işgalcilere karşı efsaneleşmiş düşmanlığının hü-lasasıdır.

Rusya ile Britanya 19. yüzyıl boyunca, Büyük Oyun olarak bilinen ödülü yüksek bir rekabete girişerek Afganistan üzerin­de nüfuz sahibi olmak amacıyla dövüşüp durdular. Yoksul bir ülke varlıklı ülkelerin göz diktiği kaynaklara sahipse bunun gibi rekabetler sık sık patlak verir. Afganistan’da petrol ve maden zenginliği yoktur, verimli toprağı ise azdır ancak yabancı­ları her daim cezbeden bir niteliğe sahiptir: Konumu. Hindis­tan’a, İran’a, Orta Asya’ya ve Çin’e giden, yüzyıllardır stratejik ganimet gözüyle bakılan yolların üzerinde uzanmaktadır.

Afganistan bağımsızlık geleneğine yaraşır şekilde hem Birin­ci hem de ikinci Dünya Savaşlarında tarafsız kaldı. Önderleri, savaş sonrası yıllarda Soğuk Savaş saflaşmasının dışında kal­mak için çabalayıp kayda değer ölçüde başarılı oldular. 1973’te monarşiyi alaşağı eden genç subaylar hem komşu Sovyet Birli-gi’nin hem de uzaktaki Birleşik Devletler’in yardımını kabul ettiler. 1979’da solcu bir koalisyon tarafından indirilene dek iktidara sahip oldular.

Yeni rejim, kısmen başarılması zor toplumsal reformlar da­yatmaya çalıştığı için kısmen de çoğu Afganlı’nın emperyalist ve Müslümanlık karşıtı olarak gördüğü Sovyetler Birligi’yle it­tifak oluşturduğu için iktidarını pekiştiremeyecegini gördü. Bölgesel başkent Herat’ta, okuma-yazma kampanyasına kadın­ların dâhil edilmesine karşı düzenlenen bir protesto topyekûn isyana dönüştü. Militanlar, çok miktarda Sovyet vatandaşı er­keği, kadını ve çocuğu bulup doğradılar ve parçalanmış ceset­lerden bazılarını mızraklarına takarak coşkuyla sokaklarda gezdirdiler. Sovyetler’in de yardımıyla hükümet, yirmi bin in­sanın öldürüldüğü vahşi bir bombardımanın ardından şehri geri aldı.

Bu başkaldırı, bölge hâlâ Ortadoğu ve Orta Asya’nın strate­jik haritasını radikal boyutta değiştiren İran İslâmî Devri-mi’nin şokunu atlatmaya çalışırken baş göstermişti. Amerikalı­lar devrimi ciddî bir jeopolitik gerileme olarak görüyor ve Sov­yetler’in, bu durumdan faydalanarak Afganistan’ı Basra Körfe-zi’nin petrol alanlarına ulaşmak için üs olarak kullanmasından endişe ediyorlardı. Sovyetler için ise bu, Orta Asya’nın kırsal bölgelerindeki Müslümanların radikalizmi kucaklayarak onu ayrılıkçı ayaklanma için bayrak haline getireceklerine dair eski korkuyu yeniden canlandırıyordu. Daha da kötüsü bunun, Sovyetler’in Afganistan’daki konumu isyancı Müslümanların baskısı altında aşınmaktayken vaki olmasıydı. Sovyet Politbürosu’nun 17 Mart 1979’daki olağanüstü toplantısında, daha sonra ülkenin lideri olacak KGB Yöneticisi Yuri Andropov yol­daşlarını sert davranmaya teşvik etti.

“Afganistan’ı hiçbir şart altında kaybedemeyiz,” dedi onlara.

Birleşik Devletler de göz Önüne serilmekte olan Afgan krizi­ni takip ediyordu. Sovyet yanlısı rejimlerin aleyhine ayaklan­malara sık sık rastlanılmıyordu ve Afganistan’da böyle bir şey başlayınca, C1A analistleri ajansın ona gizli destek vermesini telkin ettiler. Onlann mantığına göre, bu ayaklanma ne kadar uzun sürerse Sovyetler o kadar zayıflar ve Afganistan’a o kadar fazla kaynak akıtmak zorunda kalırdı.

Andropov Moskova’da Politbüro’ya hitap ederken CIA de Afgan gerillalara yardım etmek için ilk planını çizdi. Bu, CIA tarihinde açık arayla en geniş çaplı ve en pahalı olacak harekâ­tın başlangıcıydı. Bazılarının gözünde bu harikulade bir başarı olmuştur. Bazıları ise, izleyen olaylara bakılacak olursa Birle­şik Devletler için başta zafer olarak gözüken bu harekâtın da­ha çok bir facia olduğunu düşünmektedirler.

Bir gerilla hareketinin kuvvetli bir orduya karşı galip gele­bilmesi için sınır ötesinde bir sığınağa ihtiyacının olduğu bili­nen bir gerçektir. Orta Asya haritası, Afganistan sının boyunca binbeşyüzü aşkın kilometre kıvrılan Pakistan’ın Afgan asiler için en akla yakın sığınak olduğunu açıkça göstermektedir. Ya­ni eğer CIA isyancılara gizli yardım yollamak istiyorsa, Pakis­tan’la anlaşma yapmak zorundaydı.

Amerikalı liderler, “rejim değişikliği” devrini biçimlendiren bir tarz tutturmaktaydılar. Söz konusu durumda Afganistan’ı Sovyetler Birligi’nden arındırarak zafer hanesine bir sayı kay­detme fırsatını gördüler. Bu zafere hevesli olan Amerikalılar, eylemlerinin uzun vadedeki olası sonuçlarını asla tartmadılar.

1980’lerde Ortadoğu’da görev yapan CIA çalışanı Chuck Cogan, “Korkunç bir trajediyi, Vietnam Savaşı’nı yeni atlat­mıştık ve Özgüvenimiz yara almıştı,” diye açıkladı sonrasında. “Sovyetler’in yayılmakta oluşuyla ilgili büyük bir öfke hissi hâkimdi ve bizler savunma durumundaydık. Derken bu duru­mu tersine çevirebilmek için önümüze bir fırsat çıktı.”

Amerikalıların durup da bu müdahalenin neler doğurabile­ceğini düşünebileceği ilk an, Pakistan’la uğraşmak zorunlulu­ğunu gördükleri andı. Pakistan’ın demokratik düzeni iki yıl önce General Ziya Ül Hak’ın askerî darbe yaparak iktidarı ele geçirmesiyle alt üst olmuştu. Ziya kendini şevkle iki hedefe adadı: nükleer bomba inşa etmek ve kendi deyimiyle “hakiki Islâmî düzen”i zorla kabul ettirmek. Ardından, tam da Ameri­kalılar onu dost olarak benimseyip benimsememeye karar ver­me aşamasındayken, azlettiği eski Başbakan Zülfikar Ali But-to’nun idamını gerçekleştirdi. Böylece CIA’in Afganistan proje­si için en ihtiyaç duyduğu adamın, selefinin idam emrini ve­ren, kendi ülke sınırları içinde islâm’ın gerici bir çeşidini des­tekleyen ve dünyanın dört bir yanından ajanları vasıtasıyla ka­nun dışı nükleer malzeme ve teknoloji satın almaya çalışan as­kerî bir diktatör olduğu anlaşıldı.

Amerikalıların Afganistan’daki ayaklanmayı kızıştırma ka­rarlılıkları, Ziya’yı bağırlarına basmakla ilgili kuşkularından ağır bastı. Ziya’yla yakınlık kurarak ülkesini bu ayaklanma için bir üsse dönüştürmeye razı olup olmayacağını sordular. Olağandışı bir dizi şart yerine getirilirse istekliydi. CIA’in Af­ganlı isyancılara doğrudan doğruya silah yollamamasını, onun yerine silahları Pakistan’ın Servisler Arası İstihbarat Ajansı İSI aracılığıyla Afganlara ulaştırması gerektiğini söyledi. Ayrıca hiçbir Amerikalı Afganistan’a girmeyecek, gerilla komutanla­rıyla iletişime girmeyecekti. ISI, CIA’in parasını ve silahlarını kendi seçtiği liderlere ulaştıracaktı. C1A tüm bunları kabul et­ti. Afgan ayaklanmasını yönetme görevini alt yüklenici olarak Pakistan’a devretti.

Afgan kampanyası zirvesindeyken ISI’nın genel müdürlüğü­nü yapmış olan General Hamid Gül, savaşın bitişinden sonra “CIA kendi rolünü kesin olarak biliyordu,” dedi bir görüşmeci­ye. “Harekâtları bizim idare edeceğimizi biliyorlardı. Tüm ha­diseden biz sorumluyduk ve onlar lojistik desteği temin ede­ceklerdi. Afganistan’a girmeyi bırak, bizim aşiret bölgelerimize seyahat etmeleri bile yasaktı – öyle ki benim adamlarım, yani İSI adamları olmadan Afgan liderlerle konuşamazlardı bile.”

Bu anlaşma 1979 ortalarında yapıldığında Afganistan karışık­lık içindeydi. Sonbahar başında iktidar, bir zamanlar Columbia Üniversitesi’nde öğrenim görmüş olan komünist önder Hafızul-lah Emin’in eline geçmişti. Sovyetler’e soğuk davranıyordu ve Kabil’de Amerikalı diplomatlarla görüşmeye başladığında Sov­yet liderleri onları yüzüstü bırakmak üzere olduğundan endişe­lendiler. Politbüro 26 Kasım’da Kabil’e birlikler yollayıp Emin’i öldürerek daha dostane bir rejim dayatmaya gizlice karar verdi.

Noel arifesinde, binlerce Sovyet askeri Ceyhun Nehri’nde dubalar üzerine kurulu köprülerden geçerek Afganistan’a gir­di. Diğerleri de Kabil’deki havaalanına indiler. Bunları sabahle­yin tanklar takip etti. KGB komandolarından oluşan bir man­ga, Emin’in sarayına dalarak onu öldürdü ve tahta yeni bir diktatör yerleştirdi. Afganistan artık sadece Sovyet yanlısı bir rejim tarafından yönetilmiyordu, aynı zamanda da Sovyetler’in askerî işgali altındaydı.

Washington’daki strateji uzmanları, bunun ne anlama geldi­ğini çabucak kavradılar. Bu noktaya dek, Sovyetler Birligi’ne karşı yapılan isyanlara sadece dolaylı olarak destek vermişler­di. Şimdi ise Sovyetler’le doğrudan çarpışmak için bir fırsata sahiptiler. Başkan Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski iki gün içinde “Afganistan’da Sovyet Mü­dahalesi Üzerine Düşünceler” başlıklı bir not hazırladı.

Afganistan’daki direnişin devam etmesi şarttır. Yani paranın yanı sıra isyancılara silah sevkedilmesi ve bir takım teknik tavsiyelerde bulunulması gerekir. Bunu mümkün kılmak İçin hem Pakistan’a güvencemizi tazelemeli hem de onu isyancıla­ra yardım etmeye teşvik etmeliyiz. Bu Pakistan’a yönelik poli­tikamızı yeniden gözden geçirmemizi, ona daha fazla garanti vermemizi, silah yardımında bulunmamızı ve ne yazık ki, nükleer sınırlama politikamızın Pakistan’a yönelik güvenlik politikamızı belirlemeyeceğine dair bir karar gerektirecektir… Nihai hedefimiz, Sovyet birliklerinin Afganistan’dan çekil­mesidir. Buna başaramasak da Sovyet müdahalesinin bedelini mümkün olduğunca yüksek hale getirmeliyiz.

Carter da, 1981’de onun yerine geçen Ronald Reagan da bu stratejiyi benimsediler. Reagan, göreve başlamasından kısa sü­re sonra Pakistan’la, Birleşik Devletlerin General Ziya’mn gü­nahlarını görmezden gelerek onu stratejik müttefiği olarak ka­bul ettiği bir anlaşma yaptı. Pakistan’a 1980’ler boyunca top­lamda 6 milyar doları aşan Amerikan yardımı aktı. Aynı şekil­de mücahit denilen Afganlı isyancılara yapılan yardım 1981’de 30 milyon dolardan 1984’te 200 milyon dolara yükseldi. Bu­nun neredeyse her kuruşu, neredeyse her silah ve kurşunla beraber, önce lSl’ya naklediliyor, buradan onun yeğlediği ko­mutanlara devrediliyordu,.

ISI, doğal olarak, Amerikan yardımını Pakistan tesirine en açık olan savaş ağalarına iletiyordu. Ziya’nın radikal İslâm’a olan bağlılığını paylaşanları özellikle tercih ediyordu. Ameri­kalılar mutlu mutlu seyrederken ISI onların yüz milyonlarca dolarını, uyuşturucu ticaretinden servet kazanan, Afganistan’ı saf Müslüman bir devlete dönüştürmenin hayalini kuran ve takipçilerine “Amerika’ya Ölüm!” diye azgınca bağırdıktan te­zahüratlarda öncülük etmeyi seven, amansız bir hırsa sahip komutan Gülbeddin Hikmetyar gibi halkı cahil bırakma yanlı­sı olan derebeylere yolladı.

Afgan komutanları arasında Hikmetyar karşıtı, milliyetçilik ve modernleşme değerlerine Önem veren bir tek şahıs varsa o da Abdül Hak’tı. Önde gelen bir Peştun ailesinin oğlu olan Hak, Kabil’deki rejime karşı gerilla saldırılan düzenlediği için 1978’de hapse atıldığında sadece yirmi yaşındaydı. Ailesi onu rüşvetle hapisten kurtardı ve Sovyetler’in 1979 sonundaki işga­linin ardından yeniden savaşa döndü, bu kez daha geniş kap­samlı olarak. Aralannda Kabil’deki büyük bir Sovyet silah de­posunun, kısa süre ardından da 200 araçlık bir Sovyet konvo­yunun yok edilmesinin de olduğu birkaç muazzam başarı elde etti. Ancak Amerikan cömertliğinin bir kısmından yararlanma ricaları yanıtsız kaldı. Hem İSI hem de C1A onu fazla bağımsız bulmaktaydı. İSI onu ayrıca fazla laik ve Batıcı buluyordu.

1985’te, ISl’nm ona destek olmayı reddetmesinden bıkan Hak davasını Washington’a götürdü, içlerinde onu “olağanüstü” ve “fevkalade etkileyici” olarak nitelendiren Ulusal Güven­lik Danışmanı Robert McFarlane’in ve Reagan’ın da olduğu çok sayıda güç sahibi Amerikalı’yı elektrik çarpmışa çevirdi. Fakat Pakistan’a döndüğünde Washington’da konuk edilmesi­nin hiçbir şeyi değiştirmemiş olduğunu gördü. General Ziya onunla görüşmeyi reddediyordu. 1986’da Islâmabad’a gelen ve savaşın Amerikalı yöneticisi mevkiine gelen CIA Merkez Şefi Milt Bearden gösterişçi olduğunu söyleyerek onunla dalga geçti ve ona “Hollywood Hak” adını taktı.

Ona daha farklı bir gözle bakanlar da vardı. Çağdaş Afgan savaşlarının tarihçesini tutan seçkin gazeteci Ahmed Raşit, Hak’ın “çok farklı geçmişlerden insanlarla etkili bir ağ kur­muş” olan “pek karizmatik bir lider” olduğunu söylemişti. Dı­şişleri Bakanlığı’mn Afganlı isyancılar için özel Elçisi Peter Thomson bile CIA’in Hikmetyar gibi haşin bir köktendinciye destek verip de “sırf kendi bölgesinde değil, bütün Afganis­tan’da devasa desteğe sahip” bir rakibi geri çevirerek aptallık ettiğine inanmaktaydı.

Başlıca sav şuydu: Hikmetyar en iyi savaşçı ve en iyi teşkilata sahip olandı. Tabii ki Pakistanlı ISI onu kayırıyor, çoğu silah ona gidiyordu ancak Afganların çoğu tarafından dışlanmıştı ve sevilmiyordu…

CIA Abdül’ü tecrit etti ve onun için silah temin etmemeye başladı. Gizlice, onun kendi reklamını yaptığı, “Hollywood Hak” olduğu ve ülke içinde pek de yandaşa sahip olmadığı söylentilerini yaydı.

1980’lerin başlarında, Reagan ile en yakın danışmanların­dan birkaçı Afgan gerillalaların yeterince para ve silahla Kızıl Ordu’yu yenebileceğine, ülkelerini “Rusların Vietnam’ına” çe­virebileceğine inanmaya başladılar. Bu kampanyayı finanse edebilmek için kimsenin aklına gelmeyecek bir ortak seçtiler: Suudi Arabistan. Suudiler zaten Pakistan’a epey bulaşmışlardı. Hem yoksul Pakistanlıların hem de Afganlı mültecilerin eği­tim göreceği dinî okullar açması için Ziya’ya büyük miktarda para yollamışlardı. Bu okulların islâm’ın sırf sofu Vahabî mez­hebini öğreteceğinden ve öğrencilerin tarih ya da fen gibi yoz-laştırıcı derslere mazur kalmayacağından emin olmak için yüzlerce molla, hafız ve hoca yolladılar.

Suudi Arabistan, kritik bir petrol tedarikçisi olarak. Birleşik Devletlerle yakın bağlara sahipti. Başkan Reagan 1984’te bu dostluktan yararlanarak Afganistan için Suudi kraliyet ailesin­den yardım istedi. Suudiler bu talebi kabul etmenin, Pakis­tan’daki dostları Ziya’yı kuvvetlendirmek, Afganistan’daki ra­dikal amaçlara hizmet eden toplulukları desteklemek ve aynı zamanda Washington’un dostluğunu kazanmak için iyi bir yol olduğunu hemen fark ettiler. Afgan isyancılara Amerikalılarla aynı miktarda yardım yapmayı kabul ettiler.

Bu karar, Reagan’ın gerilla savaşına muazzam miktarlarda para akıtma hevesiyle birleşince bir istihbarat ajansı tarafından hazırlanmış en geniş kapsamlı ve pahalı operasyonlardan biri ortaya çıktı. C1A, Afgan gerillalara 1986’da 470 milyon, bir sonraki sene ise 630 milyon dolar yolladı – ve Suudiler bunun tümüne aynen ayak uydurdular. O zamanlar kimsenin hayal bile edemeyeceği şekilde dünyayı yeniden biçimlendirecek olan vahşi kuvvetler, bu dönemde, kanun hâkimiyetinden uzak Pakistan-Afganistan sınır bölgesinde hayat buldular.

Her ne kadar bu projeyle ilgili geçmişin sayfalarında göze çarpan ilk şey devasa boyutları olsa da, veçhelerinden bir diğe­ri daha da olağandışıydı. Birleşik Devletler, Afgan gerillalara devasa miktarlarda para yollamasına rağmen bu faaliyetin ödülünü kimin alacağına karar vermede ne rol oynadı ne de oynamayı istedi. Bu iş, Washington’dan çok daha farklı hedef­lere sahip olan Pakistan’a bırakılmıştı. Pakistan, her biri çeşitli seviyelerde köktendinci ve Batı karşıtı olan yedi Afgan grubu­nu destekliyor, bir yandan da solcu, laik veya milliyetçi olan diğerlerini baltalamaya ya da yok etmeye çalışıyordu.

Laik bir Afgan bu dönemde, “Allah aşkına,” diye Amerikalı­ları uyardı, “kendi katillerinizi finanse ediyorsunuz!”

Afgan savaşı hız kazanırken, dünyanın ilgisi artmakta olan uluslararası terörizmin tehdidine odaklanmaya başlamıştı. Hava korsanları Beyrut’ta bir yolcu uçağını kaçırarak içinde bul­dukları bir Birleşik Devletler Deniz Kuvvetleri dalgıcını öldür­düler. Birkaç ay ardından, Filistinliler yolcu gemisi Achille La-uro’yu kaçırdılar ve yaşlıca bir Amerikan Yahudisi yolcuyu öl­dürdüler. Silahlı kişiler Viyana ve Roma’daki El Al havaalanı bankolarına saldırarak on dokuz kişiyi öldürdüler. Lübnan’da CIA merkez şefi kaçırıldı ve ölene kadar işkence gördü. Diğer­leri yarım düzine Amerikalı’yı rehin aldılar ve onları uzun süre tutsak olarak alıkoydular.

Birleşik Devletler’de basının yoğun ilgisini gören bu olaylar, Amerikalı önderleri Amerikan karşıtı terörün kökenleri üze­rinde durmaya yöneltebilirdi. Eğer böyle olsaydı, Afganis­tan’da savacak köktendinci birlikleri eğitip teşkilatlandırma­nın ne denli iyi bir fikir olduğunu merak edebilirlerdi. Fakat Washington’da ancak çok az sayıda kişi, Ortadoğu’dan çıkıp gelen taze bir terör dalgasının etkisiyle hâlâ yalpalamakta olan Birleşik Devletler’in daha sonra daha da dehşet verici bir dalga başlatacak olan savaşçıları şekillendirmekte olduğunu görebi­liyordu.

ISI’nın isyancı Afgan ordusunu oluştururken verdiği karar-ların içinde etkisi en kapsamlı olanı diğer Müslüman ülkeler­den militanlar devşirmekti. Gönüllü olanların pek çoğu Afga­nistan’a gelip kâfir Sovyet işgalcilere karşı cihada katılarak mübarek bir şey yapabileceklerine inanan radikallerdi. Pakis­tan’daki CIA destekli kamplarda sabotaj, pusu kurma ve saldı­rının çağdaş teknikleri ile keskin nişancı tüfeğinden saatli bombaya kadar çeşitli silahların kullanım eğitimini aldılar.

Suudi milyoner Usame Bin Ladin bu muhitte yetişenler ara­sındaydı. Bin Ladin 1980’lerin başlarında, yirmili yaşlarının ortalanndayken Afganistan’a gelmiş, bir gerilla savaşçısı olarak birkaç ay hizmet vermişti. Bir süre sonra ISI’yı ona daha mü­him bir görev vermeye ikna etti. Afganistan’a gelen yabancı militanları karşılayarak onları eğitim kamplarına sevketme işi­ne başladı. Dünyanın dört bir yanından gelen mücahitlerle ta­nışmaya hevesli biri için bu ideal bir konumdu.

ISI Yöneticisi General Gül, “Bu azimli gençlerin getirildiği farklı Müslüman ülkelerin sayısı en az yirmi sekizdi,” dedi sa­vaş bittikten sonra. “Kanımca, oraya katılan Pakistanlıları da sayacak olursanız, Afganistan’a en az elli bin genç adam git­miştir.”

Yavaşça ve kaçınılmaz bir şekilde, devasa kaynaklar sayesin­de, isyan gittikçe kuvvetlenmekteydi. Nihayet Kızıl Ordu’ya resmen meydan okuyabileceği noktaya erişti. Yeni Sovyet lide­ri Mihail Gorbaçov 1986’da Politbüro’ya, bu savaşın pansu­man yapılması gereken “kanayan bir yara” olduğunu söyledi. Aynı senenin sonunda, sekiz bin Sovyet askerinin yurda geri çağrıldığını açıkladı. Komünist Afgan lider Muhammed Neci-bullah’ın rejimini sağlama almak için elinden gelen her şeyi yaptıktan sonra, nihayetinde tüm askerlerini ülkeden çekti. Son Kızıl Ordu birimleri 15 Şubat 1989’da Ceyhun Nehri üze­rinden Sovyet topraklarına geri döndüler.

Sovyetler açısından, bu serüven katıksız bir facia olmuştu. Kendi kayıtlarına göre bedeli, neredeyse 100 milyon dolar ve onbeş bin askerin canı idi. Ayrıca hesaplanamaz boyutlarda uluslararası itibar ve stratejik güç kaybetmişlerdi. Sovyetler Birliği birkaç yıl içinde dağıldı. Afganistan’da yaşadığı yenilgi­nin, çöküşünü hızlandırmada payı vardır.

Bu savaşta Sovyetler’den daha fazlasını kaybeden biri varsa, bu kesinlikle Afgan halkıydı. Yabancı bir kuvvetin işgalinden kurtarılmışlardı ancak bunun bedeli akıl almaz sarsıcılıktaydı. 1980’lerde bir milyon Afgan hayatını kaybetti. Üç milyonu ise sakat kaldı. Beş milyonu, komşu ülkelerdeki mülteci kampla­rına kaçtı. Daha önce Afganistan’da gerçekleşen hiçbir savaş bu kadar yıkıcı bir fiziksel ve ruhsal miras bırakmamıştı.

General Ziya 1988’de bir uçak kazasında öldü ve dolayısıyla zaferin kazanıldığına şahit olamadı, ancak Pakistan savaştan gücü büyük ölçüde artmış olarak çıktı. Orta Asya’da liderleri iktidara getirebilecek siyasi güce sahip Birleşik Devletler’in iş ortağı ve Afganistan’ın fiilen efendisi haline gelmişti. Belki da­ha da önemlisi, nükleer programı üzerinde Birleşik Devlet-ler’den şikâyet gelmeksizin çalışabileceği on yıllık paha biçil­mez bir vakit kazandı.

Sovyet yenilgisi en çok Amerikalıları heyecanlandırmıştı. Onlar için bu savaş, Afganistan veya başka herhangi bir şey değil, sadece Sovyetler Birliği’yle savaşmak demekti. Galip gel­mekle, azami ve tahayyül edilemez hedeflere ulaştılar. Milt Be-arden, Langley’e kendisinin ve diğer birçok Amerikalı’nın bu galibiyet karşısında hissettiği gururu ifade eden iki kelimelik bir telgraf gönderdi.

“BİZ KAZANDIK,” diyordu telgraf.

Bu sonuç Washington’da neşeli bir kutlama silsilesine yol açtı. Fakat Amerikalı liderlerin Afganistan’a olan ilgilerini kaybet­meye başlamaları uzun sürmedi. Ülkeyi iyi tanıyan bazı kişile­rin öğütlerine karşın bunu yaptılar. Devlet Başkanı Necibul-lah, Birleşik Devletler’in ilgisi kesmesi durumunda Afganis­tan’ın “terörizm için bir merkeze dönüştürüleceği” konusunda aleni bir uyan yaptı. Abdül Hak Afganistan’ın “yabancı terö­ristler için hem eğitim sahası hem de cephane çöplüğü; aynı zamanda dünyanın en büyük afyon tarlası” haline geleceği Ön­görüsünde bulundu. Yeni zafer kazanmış isyancıların ülkesine tayin olan Dışişleri Bakanlığı Temsilcisi Peter Thomsen, Was-hington’a yazdığı raporlarda, Hak ile Tacik lider Ahmed Şah Mesud gibi laiklik taraftan komutanların desteksiz bırakılması durumunda, Pakistan’ın arka çıktığı köktendincilerin onları ezeceğini yazdı, özellikle de Birleşik Devletler’in ilgisini hep­ten Iraklı diktatör Saddam Hüseyin’e karşı açılan Körfez Sava-şı’na yönelttiği 1991 senesinden sonra, bu iddiaları kimse cid­diye almadı.

Seneler sonra Milt Bearden, “Uzun vadede Nangarhar’ın ge­leceği gerçekten umrumuzda mıydı?” dedi, Afganistan’ın kır­sal bir bölgesine gönderme yaparak. “Belki de hayır. Sonuca bakacak olursak, bilin bakalım cevap ne? Değildi.”

Sovyetler’i yenen Afgan savaş ağalan bu sefer Necibullah’ın hükümetini hedef aldılar. Necibullah hâlâ Moskova’nın güçlü desteğine güveniyordu ve düşmanları da aralarında devamlı çe­kişme yaşamaktaydılar. Onları üç seneden daha uzun bir süre

boyunca başından savmayı başardı. Ancak Sovyetler Birliği çö­künce kaybetti. 25 Nisan 1992’de, Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanmış bir anlaşmayla istifasını vermeyi kabul etti. Savaş ağalan yeni bir hükümet kurdular ama bu, şiddet ve nihayette İç Savaş boyutuna ulaşan çekişmelerden dolayı kısa sûrede çök­tü. Bu savaşın en yıkıcı sonucu Kabil’in 1992-93 Kışı’nda, hâlâ Pakistan’ın en meşhur savaş ağası olan Hikmetyar’ın aylar boyu süren bombardımanı neticesinde yok edilişiydi.

İç Savaş devam etmekteyken Pakistanlılar istemeye isteme­ye de olsa, Hikmetyar’ı asla Afganistan’ın lideri olarak dayata-mayacakları sonucuna vardılar ve kazanma şansı daha yüksek olan yeni bir kuvvet oluşturmaya karar verdiler. Pakistan’daki binlerce dinî okulda eğitim gören radikal Afgan mültecileri as­kere aldılar, onlarla askerî birimler kurdular ve önderlerini eğitip silahlandırdılar. Bu askerlerin her birinin geçmişte din öğrencisi, yani talebe olmasından dolayı hareketlerine Taliban adını verdiler. Hareket 1994 senesinin sonlarında Afganis­tan’da toprak ele geçirmeye başladığında, etkileyici miktarlar­da silaha sahip yirmi bin askerden oluşuyordu. Suudi hükü­meti ona milyonlarca dolar yolluyor, ne zaman daha fazla sa­vaşçıya ihtiyacı olsa Pakistan bunları Suudi himayesindeki di­nî okullardan temin ediyordu.

Taliban Birleşik Devletler’e de çok şey borçluydu. Militanla­rından bazıları savaş sanatını 1980’lerde, masrafları CIA tara­fından karşılanan kamplarda öğrenmişlerdi. Diğer birçoğu, ClA’in o dönem teşvik ettiği köktendincilik yanlısı iklimde ra-dikalleşmişti. Sovyetler’in yenilmesinin ardından ya iç savaşta dövüşmüşler ya da Pakistan’daki dinî okulların hoşgörüsüz medrese hayatında inzivaya çekilmişlerdi. Birkaç sene sonra köktendinci bir milis olarak ortaya çıkışlarını Pakistanlılara olduğu kadar Amerikalılara da borçluydular.

Pakistan ile Birleşik Devletlerin yardımları Taliban’ı iktidara getirmek için muhtemelen yeterli olurdu, ancak çok güçlü başka bir koruyucusu daha vardı. Sudan’da birkaç sene geçir­dikten sonra, 1996 başlarında, Usame Bin Ladin yanında El Kaide terör örgütünü de getirerek Afganistan’a döndü. Taliban’ın kendi inançlarına tamıtamına paralel bir hareket oldu­ğunu görerek, nihai zafer için yapılacak hücumu güçlendir­mek üzere ona 3 milyon dolar verdi. 27 Eylül 1996’da, Taliban kuvvetleri dört dostunun -Suudi Arabistan, Pakistan, Birleşik Devletler ve Bin Ladin— itici gücüyle muzaffer bir şekilde Ka­bil’e girdi. Müfrezelerden biri, eski Başkan Necibullah’ın dört sene önceki azledilişinden beri ikamet etmekte olduğu Birleş­miş Milletler yerleşkesini basarak onu ele geçirdi, hadım etti, astı ve cesedini halka açık bir meydanda sallanır halde bıraktı.

Taliban militanları, Kabil’i ele geçirir geçirmez başka fetih ordularınkinden son derece farklı bir yağmalamaya giriştiler. Tüm görsel tasvirleri kâfirlik olarak gördüklerinden televiz­yonları parçaladılar, fotoğraf makinelerini yok ettiler ve duvar­lardaki fotoğrafları yırttılar. Aynı şekilde, insanları şeytanî bul­dukları müziği dinlemekten menetmek için tüm radyoları ve müzik setlerini yok ettiler. Alkolü, tütünü ve dans etmeyi ya­sakladılar ve uçurtma uçurmayı bile kanundışı ilan ettiler. En ürperticisi ise, kadınların evlerinin dışında çalışmamaları ya da okumamaları, halkın içine her çıktıklarında çağdaş dünya­da o zamana dek görülmemiş katılıktaki burkalara bürünme-leri gerektiğini buyurarak, akla gelebilecek her haklarını elle­rinden almalarıydı.

Aynı zamanda Taliban rejimi Bin Ladin’i bağrına basarak Af­ganistan’da, dünyanın dört bir yanından gelen militanların te­rör taktikleri öğrenebileceği kamplar kurmasına müsaade etti. Birbiriyle iyi uyuşmuşlardı. Taliban lideri Molla Muhammed Ömer, Afganistan’ı sofu Islâmî rejim altına sokmak istiyordu. Bin Ladin ise tüm Müslüman dünya için aynı ihtirası taşımak­taydı, ikisi de Batı’ya karşı kin doluydu. Kısa süre içinde Afga­nistan’ı beraber idare edip onu dünyadaki en aktif terör üretim sahasına çevirir hale gelmişlerdi.

Birleşik Devletler tüm bunlara rağmen Taliban’la iyi ilişkile­rini muhafaza etmekteydi. Bölgede senelerce hizmet vermiş olan kıdemli İngiliz Diplomatı Martin Ewans’a göre, Amerika­lılar “Taliban idaresinin en başından beri belirleyici özelliği olan toplumsal ve hukuki ölçüsüzlüğüne karşı sadece sessiz değil, aynı zamanda kayıtsızlardı. Bunun sebebi aşikârdı. Unocal adlı bir Amerikan petrol şirketi, Türkmenistan’ın zen-‘ gin sahalarından hızla gelişen Pakistan’a, oradan da belki Hin­distan’a doğalgaz taşımak için 2 trilyon dolar değerinde bir bo­ru hattı inşa etmek istiyordu. Boru hattı Afganistan’dan geç­mek durumundaydı ve Unocal bu nedenle Kabil’de ülkeyi ya­tıştıracak bir hükümet -herhangi bir hükümet- görme arzusu içerisindeydi.

Taliban’la dostluk peşinde olan Amerikalıların en göze çar­panı Clinton yönetiminde dışişleri bakanı danışmanlarından biri olan Robin Raphel’di. İlgisi, utanmaz bir biçimde ticariydi. 1996’da bir Kabil ziyaretinde, “Birleşik Devletler’in ticari çı­karlarına yardım etmeyi” umduğunu söyledi ve Birleşik Dev­letler’in boru hattı projesinde Taliban’la uzlaşmaması halinde “buradaki ekonomik fırsatların kaçırılacağı” uyarısında bulun­du. Çağımız Afgan savaşları üzerine esaslı bir çalışmanın yaza­rı olan Amerikalı gazeteci Steve Coll’e göre, Raphel’in gerçekte ilgilendiği şey “şirket anlaşmaları” gibi görünmekteydi.

“Başka bir seçenek olmayınca Dışişleri Bakanlığı, Unocal’ın planlarını benimsemişti,” diye yazdı Coll. “Amerika’nın Tali-ban’a toleransı, alenen ve içinden çıkılmaz surette bir petrol şirketinin finansal hedefleriyle bağlantılıydı.”

Taliban’ın iktidara geldiği sırada, Afganistan kendi içinde neredeyse yirmi yıldır korkunç bir savaş yaşamaktaydı. Birçok Afgan ülkeye nihayet bir nebze huzur getireceklerini umarak aşırılıklarına rağmen Taliban’ı iyi karşıladı. Getirdiler de. Doğ­rusu bu; uzuv kesme, dayak ve aleni idamlarla uygulanan me­zarlık tarzı bir huzurdu ama Afganlar bir süreliğine Taliban’ın onları daha iyi bir geleceğe götürebileceğini sandılar.

Birleşik Devletler ile diğer yerlerdeki feministler Taliban’ın kadınlara muamelesini protesto ediyorlardı ama öfkeleri, Af­ganistan’ı dünyanın siyasi gündemine oturtmak için yeterli de­ğildi. Bunu yapan kişi, ülkenin en meşhur misafiri, Usame Bin Ladin oldu. 7 Ağustos 1998’de, Bin Ladin’in kumandasındaki terör müfrezeleri Kenya ile Tanzanya’daki Amerikan Büyükel­çiliklerini havaya uçurarak iki yüzü aşkın insanın ölümüne sebep oldular, iki hafta sonra, Başkan Clinton Afganistan’da Bin Ladin’in yaşamakta olduğu sanılan bir kampın bombalanması­nı emretti. Altmıştan fazla Tomahawk füzesi kampa isabet etti, iki düzine militanın ölmesine rağmen terör lideri aralarında değildi.

O sıralarda, Afganistan’ı yıllarca paramparça etmiş olan mü­cahit ordularının birkaçı yeniden bir araya gelmiş ve Taliban’a saldırmaya başlamıştı. Ülke, 1980’lerde onu mahvetmekte bü­yük payı olan aşiret liderleri tarafından yeniden iç çekişmeye gömüldü: Hikmetyar, Mesud, Özbek lider Abdül Raşid Dos­tum ve batı şehri Herat’tan gelme İsmail Han. Hepsi, CIA’in onlara Sovyetlerle savaşmaları için on sene önce verdiği silah­ları kullanıyordu.

Abdül Hak, Necibullah’ın istifasından sonra ülkeyi yönet­meye çalışıp başarısız olan mücahit hükümetinde güvenlik ba­kanı olarak hizmet etmiş ancak kısa sürede rejimden iğrenir hale gelerek işi bırakmıştı. Afganistan’da olup bitenlere derin­den öfkelenen Hak, ülkeyi terk etmeye karar verdi. Altı yıl bo­yunca Dubai’de, bir ithalat-ihracat şirketinde çalışarak sakin bir yaşam sürdü. 2001 Yazı’nda döndüğünde göbeklenmiş ve sakalı kırlaşmıştı. Taliban’ın iktidardan düşme ihtimali oldu­ğunu görerek yeni rejmi şekillendirmeye katkıda bulunmak is­temişti.

Hak’ın planı Peştun kuvvetini yeniden düzenlemek ve onu Mesud’un Kuzey İttifakı’yla birleştirmekti. Mesud’un saygınlı­ğı şüpheliydi ancak o da Hak gibi hem köktendinciliği redde­diyordu hem de gerçek bir desteğe sahipti. Onlarınki çok umut vaadeden bir ortaklıktı ve iktidar da bunun farkındaydı. Eylül başlarında, iki El Kaide casusu gazeteci numarası yapa­rak Mesud’un karargâhına geldi. Birkaç gün bekledikten sonra nihayet isyancı liderle görüşmeye getirildiler. Kameraları as­lında bir bombaydı ve Mesud’un söyleşi için oturmasından kı­sa bir süre sonra onu patlattılar. Mesud, on beş dakika boyun­ca kan kaybettikten sonra öldü.

İki gün sonra da El Kaide teröristleri kaçırdıkları uçakları Pentagon’a ve New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne çarparak iç Savaş’tan beri Amerikan topraklarına yönelik en kanlı saldırıyı gerçekleştirdiler. Neredeyse 3.000 kişi hayatını kay­betti. Karşılığında, Başkan George W. Bush gözlerini Afganis­tan’a dikti.

Bush, 11 Eylül saldırılarının üzerinden bir saat geçmişken Başkan Yardımcısı Dick Cheney’e, “Bunu yapanların kim oldu­ğunu öğreneceğiz ve canlarına okuyacağız,” dedi. Daha sonra Meksika Devlet Başkanı Vicente Fox’a Birleşik Devletler’in tüm düşmanlarının artık “ölü ya da diri istendiğini” söyledi. Yönetimindeki diğer kişiler de bu cüretkârlığı daha da renkli sözlerle tekrarladılar.

ClA’in Terörle Mücadele Merkezi’nin Şefi Cofer Black, saldı­rılardan iki gün sonra Bush’a, “Bozguna ugratcaz onları,” diye söz verdi. “Onlarla işimiz bittiğinde, göz çukurlarında sinekler dolaşıyor olacak.”

Beş başkanın tarihî önem taşıyan yanlış yargılan sadece-11 Eylül saldırılarının değil, aynı zamanda onların kaynağı olan dünya çapındaki terör ağının da temelini atmıştı. Jimmy Car-ter Afganistan’daki gizli CIA projesini başlattı. 1980’lerde, Ro-nald Reagan burada Sovyetlerle savaşan Batı karşıtı yobazları silahlandırmak ve eğitmek için milyarlarca dolar harcadı. Ge­orge H.W. Bush, İslâm’ın en kutsal yerlerinin olduğu Suudi Arabistan’da daimi Amerikan askeri üsleri kurarak islamcı ra­dikalleri iyice sinirlendirdi. Bill Clinton seleflerinin kendisine miras bıraktığı tehlikenin boyutlarını kavrayamadı ve başkan­lığı sırasında, Birleşik Devletler tarafından on sene önce eğiti­lip silahlandırılmış olan gerillalar dönüşümlerini tamamlaya­rak terörist haline geldiler. George W. Bush yıkıcı saldırıların yakında olduğuna dair ikazları tekrar tekrar görmezden geldi, bunların arasında 11 Eylül’den sadece beş hafta önce istihba­rat danışmanları tarafından yazılmış “Bin Ladin Birleşik Dev-letler’e Saldırmaya Kararlı” başlıklı bir muhtıra da bulunuyor­du. Kendisinin ve seleflerinin körlüğünün sonucuyla yüzleşe-cek kişi olmak onun kaderiydi.

Bush göreve, dış dünyaya dair herhangi bir çağdaş Ameri­kan başkanından daha az bilgi ve ilgiye sahip vaziyette başla­dı. Birleşik Devletler dışında pek seyahat etmemiş, dünya tari­hi üzerine geniş bir araştırma yapmamış, ciddi bir fikir yürüt-memişti. Başkanlık kampanyası sırasında bir muhabir kendisi­ne Taliban hakkında görüşlerini sorduğunda boş boş bakarak karşılık vermişti.

“Kadınların baskı altında tutulmasından dolayı,” diye ipucu verdi görüşmeci. “Afganistan’da.”

“Ha, bir gruptan bahsediyorsunuz sandım,” diye yanıtladı Bush. “Afganistan’daki Taliban! Kesinlikle! Baskıcı!”

Bush ile belli başlı danışmanları, 15 Eylül 2001 Cumartesi sabahı Maryland’deki Camp David başkanlık evinde tam gün sürecek bir toplantı için bir araya geldiler. Sabah oturumunda Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve yardımcısı Paul Wolfo-witz, Afganistan’a saldırmanın terör saldırılarına karşı fazla si­lik bir tepki olacağını ve Birleşik Devletler’in Irak’a odaklan­ması gerektiğini savundular. Diğerleri buna karşı çıktı. Öğlen arasında, Washington Post muhabiri Bob Woodward’ın belirtti­ğine göre, Bush “Irak hakkında yeterince tartışma dinlediğini topluluğa belli etti.” Öncelikle Afganistan’a konsantre olmak istiyordu.

Amerikalıların Afganistan’da nasıl ve ne için savaşacağı hâlâ muallaktaydı. Bush, başta sadece Taliban’ın Molla Ömer’i li­derlikten atmasını ve El Kaide’yle bağlarını kesmesini istiyor­du. Bu, Pakistan Devlet Başkanı General Pervez Müşerrefin şevkle desteklediği seçenekti. Taliban’ı Pakistan yaratıp yetiş­tirmişti, onu kaybetmek istemiyordu. Müşerref, Taliban lider­lerini Bin Ladin’i Amerikalılara teslim etmeye ya da hiç olmaz­sa Afganistan’dan sınır dışı etmeye teşvik etti. Reddettiklerin­de, Pakistan’ın Taliban’a tüm desteğini kesti ve Birleşik Devlet-ler’e, Pakistan hava üslerinden Afganistan’a bombalama saldı­rıları başlatması için izin verdi.

“Politikalar ortamlarla uyumlu şekilde belirlenir,” dedi bu fikir değişikliği hakkında kendisine soru sorulduğunda. “Or­tam değişti, bizim de politikamız değişti.”

Bush, eylül ortalarında Taliban rejimini yıkmak için Ameri­kan askerî kuvvetini kullanmaya karar vermişti. Fakat büyük miktarlarda asker yollamaya istekli değildi. Bunun yerine çift taraflı bir stratejiye onay verdi. Birleşik Devletler havadan sa­vaşacak, kara savaşını Kuzey İttifakı’na yaptıracaktı.

Afgan savaş ağalan taraf değiştirmeye olan yatkınlıklarıyla nam salmışlardır ve satın alınamasalar da kiralanabilecekleri sık sık söylenir. C1A şimdi Kuzey Ittifakı’nı kiralamayı arzu ediyordu. C1A subaylarından oluşan on kişilik bir ekip 20 Ey-lül’de, yanlarında Kuzey İttifakı komutanları için nakit 3 mil­yon dolarla Washington’dan yola koyuldu. Cofer Black, ekip yola çıkmadan önce liderini ofisine çağırdı ve ona, parayı ilet­menin yanı sıra bir görevi daha olduğunu söyledi.

“Bin Ladin’i haklayın,” dedi Black. “Bulun onu. Başını bir kutuda getirmenizi istiyorum.”

“Ciddi misiniz?” diye sordu ajan inanamayarak.

“Kesinlikle,” diye yanıtladı Black. “Onu götürüp başkana göstermek istiyorum.”

C1A subayları Kabil’in kuzeyinde bir Kuzey ittifakı uçak pistine sağ salim indiler ve yakınlardaki bir köy evine götürül­düler. Gerilla komutanlarıyla ilk görüşmelerinde, yarım mil­yon doları masaya deste deste dizdiler. Komutanlar etkilen­mişti ve devamının olup olmadığını sordular. Çok daha fazlası vardı. CIA, sonraki iki ay içinde Kuzey ittifakı komutanlarına 10 milyon dolar, çeşitli başka savaş ağalarına ise 60 milyon dolar dağıttı.

Amerikalıların hava savaşını başlatmaları üç haftayı buldu. Askerî planlamacılar, yıllar süren savaşla harabeye dönmüş bir ülkede vurabilecekleri hedefler bulmaya çabalıyorlardı. Düşü­rülebilecek ekip üyelerinin yardımına koşacak birimleri Afga­nistan’a konuşlandırmadan bombardıman uçaklarını gönder­mekte tereddüt ediyorlardı. Nihayet, 7 Ekim Pazar öğleden sonrası Bush, Beyaz Saray Antlaşma Odası’nda televizyon ka­merasının karşısına çıktı ve Sınırsız Özgürlük Operasyo-nu’nun yürürlükte olduğunu Amerikalılara bildirdi.

Benim emrim üzerine, Birleşik Devletler ordusu Afganistan’da El Kaide terörist eğitim kamplarına ve Taliban rejiminin aske­rî donanımlarına karşı saldırıya geçmiştir. Hedefi itinayla se­çilmiş bu eylemler, Afganistan’ın terör harekâtları için üs ola­rak kullanımına engel olmak ve Taliban rejiminin askerî kabi­liyetine saldırmak için tasarlanmıştır.

Ben, iki haftadan uzun bir süre önce Taliban liderlerine bir dizi net ve kesin talepte bulundum: terörist eğitim kamplarını kapatın, El Kaide örgütünün önderlerini teslim edin ve ülke­nizde haksız olarak tutulan Amerikan vatandaşları dahil tüm yabancı yurttaşları geri gönderin. Bu taleplerin hiçbiri karşı­lanmadı. Ve şimdi Taliban bunun bedelini ödeyecek.

Eğer Birleşik Devletler 1980’lerde on binlerce islamcı radi­kali silahlandırıp eğitmemiş ve ardından, bu radikaller teröris­te dönüşmeye başladığında harekete geçmeyi ihmal etmemiş olsaydı bu savaş ile onu tetikleyen terör saldırıları büyük ihti­malle hiç gerçekleşmeyecekti. Ancak Bush böyle inceliklerle ilgilenmiyordu -bir defasında meşhur “ayrıntılarla işim ol­maz,” lafını etmişti- ve sonraki birkaç hafta boyunca bu savaşı Amerikalılara, seleflerinin Filipinler’den Panama’ya birçok ül­keye yapılan müdahaleleri açıklarken kullandıkları mesihimsi sözlerle açıkladı. Birleşik Devletler’in “iyi ile kötü arasında çok önemli bir mücadele”nin içinde olduğunu ve “Tanrı vergisi değerleri” korumak, “hürriyeti ve dünyada iyi ve adil olan ne varsa savunmak” için savaştığını söyledi. Çeşitli zamanlarda, Amerika’nın düşmanlarının “Özgürlüğümüzden dolayı bizden nefret ettiğini”, “hürriyet aşkımızdan dolayı bizden nefret etti­ğini” ve “iyi olduğumuz için bizden nefret ettiğini” öne sürdü.

Afganistan’a hava saldırılan Bush’un söylevi yayımlanırken başladı, ilk posta Taliban’ın temel hava savunmalarını silip sü­pürdü ve basit askerî üslerini yok etti ancak bundan öte pek bir sonuç alamadı. Bombalanan yapıların çoğu günler hatta haftalar Önce terk edilmişti. Bu arada, Kuzey İttifakı ve Ameri­kalıların hizmetlerini satın aldığını sandığı diğer milislerin çarpışmaya isteksiz oldukları ortaya çıkmaktaydı. Bir Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısında, Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Armitage günlerden beri duymakta olduğu sorulan yeniden dinledi -Neyi bombalayacağız? Bombaladıktan sonra ne olacak? Bu bir CIA mi yoksa Pentagon görevi mi?- ve so­nunda bezginlikle karşılık verdi:

“Sanırım duymakta olduğum şey TADİE,” dedi arkadaşları­na. Çoğu, bu kısaltmayı bilmeye yetecek kadar uzun zamandır ordudaydı. “Tanınmayacak Derecede İçine Edilmiş”* anlamı­na gelir.

Abdül Hak, askerî seferberliği Peşaver’deki üssünden ümit­sizlikle izlemekteydi. Amerikalıların, bu işte savaş ağalarını kullanmakla onları aşırı derecede güçlendirdiğinden ve bu ça­tışmalardan sonra savaş ağalarının Afganistan üzerindeki haki­miyetlerinin devam etmesinden endişe ediyordu. Sivil rejim için temelleri atma isteğiyle anavatanına geri döndü.

Taliban savaşçıları Hak’ın ufak ekibine dört bir yandan yak­laşırken, Amerikalı arkadaşları telaş içinde onu kurtarmaya çalışıyorlardı. CIA onu aradan çekip almak için helikopter gönderebilir veya yaklaşmakta olan Taliban birliğine saldırma­sı için pilotsuz seyreden radyo kontrollü Predator uçağı yolla­yabilirdi. İkisini de yapmadı. Hak, sabah saatlerinin ortaların­da Taliban savaşçılarının eline geçmişti. Onu bir jipe bindire­rek Kabil’e doğru yola koyuldular. Pek uzaklaşmamışken kar­şıdan hızla gelen ve durmaları için farlarıyla sinyal veren siyah bir Land Cruiser gördüler, içinde Taliban İçişleri Bakanı Molla Abdül Rezzak vardı.

“Hayır, Kabil’e gidemez,” dedi Rezzak savaşçılara, planlarını duyunca. “Bu adamı ortadan kaldırmamız lazım. İdam edilmeli.”

Rezzak jipin Land Cruiser’ını takip etmesini buyurdu. Ufak konvoy ana yoldan saparak taşlık bir arazide durdu. Hak’a dı­şarı çıkması emredildi.

“Bu Allah’ın emridir ve ona boyun eğerim,” dedi Hak. “Bura­ya Afganistan’ı yeniden inşa etmeye geldim, yok etmeye değil.”

Hak’ın son sözleri bunlardı. Sözleri biter bitmez, Taliban askerlerinden biri onu başının arkasından vurdu. Yere yığılınca, diğerleri mermilerini cesedine boşalttılar. Afganistan’ın barış için en büyük umudu olabilecek adam kırk üç yaşında ölmüştü.

Taliban önderleri umutlu olmakta haklıydılar. Amerikan bombardımanlarının ilk dalgasına göğüs germeyi başarmışlar­dı ve tehlike potansiyeli taşıyan iki düşmanları, Mesud ve Hak Ölmüştü. Birleşik Devletler’deki haber yorumcuları, Bush’un ülkeyi “dünyanın öbür ucunda bir çıkmaza daha” götürebile­cek “yarım yamalak tedbirlerle” dolu “defolu bir plan” üretmiş olduğunu homurdanıyorlardı. Kara birlikleri yollaması için başkanın üzerindeki baskı arttı. Dışişleri Bakanı PoweIl ise bu­nun aleyhindeydi.

“Birleşik Devletler’in, beş bin yıldır orada olan Afganların peşine düşmesini salık vermem,” dedi savaş planlayicılarına.

Bush’un stratejisi ekim sonlarında meyvesini vermeye başla­dı. ClA’in rüşvetleri Taliban’ı destekleyen bazı savaş ağalarını taraf değiştirmeye ikna etti, diğerlerini ise Taliban mevkiileri-ne saldırmaya itti. Abdül Raşid Dostum’un kuvvetleri, bera­berlerinde Amerikan danışmanlarla kuzeydeki Mezar-i Şerif adlı anahtar kenti aldı. Kısa süre ardından, İsmail Han altı bin Taliban askerinin geri çekilmesini ayarladıktan sonra Herat’ın kontrolünü geri aldı.

Hazırlık ve savaşla geçen bu haftalar Bin Ladin’e, Tora Bora diye bilinen engebeli hudut bölgesinin altında yatan -ve bü­yük bir bölümü 1980’lerde ClA’in parasıyla sağlamlaştırılmış olan- mağara ve tünel ağında kaybolmak için bolca zaman ka­zandırdı. Ölü verme riskini göze almak istemeyen Amerikalı­lar peşine düşmediler. Onun yerine Afgan ortaklarından onun izini sürmelerini istediler. Ancak Afganlardan pek azı, ailesi­nin böyle önemli bir kimseyi kâfirlere ifşa etmiş olmanın ebe­di lekesini taşımasını istiyordu. İz sürmeye çok az çaba harca­dılar ve adamlarını asla yakalayamadılar.

Savaş ağalarının çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı olan Tali-ban’a karşı mücadele, Bin Ladin’in izinin sürülmesinden daha başarılı oldu. 13 Kasım’da, Taliban komutanları Kabil’i artık savunamayacaklarını anlayarak adamlarını başka yerlerdeki sıgınaklara götürdüler. Kuzey İttifakından gerillalar onların ye­rini almak için kente akın ettiler. Coşkuyla karşılandılar, in­sanlar gizlenmiş pikaplarını çıkartarak yıllardır ilk defa müzik çaldılar. Kadınlar burkaları olmaksızın sokaklarda neşeyle ko­şuşturdular.

Çoğu savaşta, düşmanın başkentinin fethi savaşın kesin so­nucu sayılır. Fakat Molla Ömer, kendi memleketinin esas ken­ti olan Kandahar’da kalmayı tercih ederek Kabil’e taşınmamış-tı. 7 Aralık’ta, Kandahar Peştun milislerinden oluşan gevşek bir ittifak tarafından alındı. Birleşik Devletler’e yönelik terör saldırılarının seksen yedi gün sonrası olan bu tarih, Amerikan zaferini tescil etti.

Fakat bunun gerçekten bir zafer olup olmadığı tartışmaya açıktır. Amerikalılar El Kaide’yi koruyan rejimi alaşağı ettiler, ancak Afganistan’da çatışmak için birkaç yüz askerden fazlası­nı göndermeyi reddederek terörist önderlerin 11 Eylül suçları için    (*) FUBAR: Fucked Up Beyond Ali Recognition – ç.n. 364

cezalarını çekmekten kaçmalarına göz yumdular. Ardın­dan, hemencecik dikkatlerini Irak’a çevirdiler.

13

Yıldırım Harekâtı

Tarihin en muhteşem fatihlerinden bazıları Bağdat’a saldırma­dan önce yakınlarında duraklamıştır. Daha öncekilerin hiçbiri, 2003 Baharı’nda antik şehrin etrafında toplanan Birleşik Dev­letler Ordusu kadar ezici bir kuvvet toplamamıştır. Komutan­larının planı basitti. Bağdat’ın çevresini tanklarla sararak şehri savunanların kaçmasını engelleyecek, ardından sarayları, as­kerî üsleri ve Saddam Hüseyin’in diktatörlüğünün diğer köşe taşlarını ele geçirmeleri için birlikleri şehre yollayacaklardı.

Şehrin on sekiz kilometre güneyindeki karargâhında oturan, Zırhlı Piyade Tugayı Komutanı Albay David Perkins, durumun tehlikeli bir şehir savaşı seferberliğine dönüşmesinden kaçın­mak istiyordu. 6 Nisan’da meslektaşlarına bir alternatif önerdi. Sadece kendi adamlarını, yani toplamda binden az adamı kul­lanarak vura kıra Bağdat’ın merkezine doğru yol alacağı gözü pek bir “yıldırım harekâtı” gerçekleştirmeyi teklif etti. Beş mil­yon nüfusa sahip bu şehri bir gün içinde alacaklarını iddia etti.

“Yıldırım harekâtı” normalde düşman topraklarından içeri ve dışarı hızlı, cesur ve yıkıcı bir hamledir. Albay Jenkins’in adamları, sıra sıra tanklarını ve zırhlı araçlarını bir kurşun yağmurunun içinden geçirerek Bağdat havaalanına soktukları, havaalanını savunanların yüzlercesini öldürdükleri ve günbatımından önce güvenli bir yere konuşlandıkları bir yıldırım harekâtı daha bir gün önce gerçekleştirmişlerdi. Baskından birkaç saat sonra Irak Enformasyon Bakanı Muhammed Said El Sahaf, Amerikalıların havaalanına girmeyi başardığını ya­lanlayan tumturaklı bir basın açıklaması yaptı. Perkins bunu hakaret ve meydan okuma olarak algıladı. Amirlerini, onu bir gün önce gerçekleştirdiğinden çok daha çarpıcı bir “yıldırım harekâtı”na yollamaya ikna etti. Bu defa şehir merkezine hü­cum edecek ve orada kalmayı deneyecekti.

“Vaziyet uygun olursa, geceyi orada geçirebilirim,” diye fik­rini savundu. “Gece kalabilirsem, mütemadiyen kalabilirim. Şehrin içindeysem ve orada kalırsam, savaş bitmiştir.”

Perkins ile askerleri, hedeflerinin en az, Saddam Hüseyin’in Irak’ı yönettiği duvarlarla çevrili saray kompleksi olması ge­rektiğine karar verdiler. Saray kompleksi, ağaçların gölgesin­de, halka tamamen kapalı ve Dicle Nehri’nin bir kıvrımındaki beş kilometrekarelik alana inşa edilmişti. En görkemli binası olan Cumhuriyet Sarayı’nı Saddam Hüseyin’in her biri dört metre yüksekliğindeki büstleri süslemekteydi. Diğer binalar Saddam’ın askerî ve siyasi seçkin sınıfını barındırıyordu. Du­varın hemen dışında, aralarında ordunun tören alanı, Enfor­masyon Bakanlığı ve iktidardaki Baas partisinin karargâhının bulunduğu başka iştah kabartıcı hedefler yer alıyordu.

Perkins’in karargâhından Bağdat’ın merkezine giden tek yol, adamlarının ilk “yıldırım harekâtını gerçekleştirdiklerinde de katettikleri yol olan 8. Karayolu’ydu. Yolun kenarında, konvo­yunu kurşun ve bomba yagmuruyla karşılayacak kararlı savu­nucuların dizili olduğunun farkındaydı. Ancak Savunma Kuv­vetleri düzensiz, en basit çatışma taktiklerinden dahi bihaber ve Perkins’in üstlerine yollamayı planladığı tanklar, zırhlı araç­lar ve Bradley muharebe araçlarını tehdit etmekten çok uzak kuvvette silahlara sahip olduklarını belli etmişlerdi.

Şehir merkezinde bir konum elde edebilmek için Perkins’in bu karayolunun kontrolünü ele geçirmesi gerekliydi. En büyük savunucu kümeleri üç ana kavşağın etrafına toplanmıştı. Per­kins bu kavşakları almanın “yıldırım harekâtı”nın anahtarı oldugunu biliyordu. O ve kurmay subayları bunları haritada işa­retleyerek birer isim verdiler. Onlara Bir, iki ve Üç ya da Kırmı­zı, Sarı ve Mavi diyebilirlerdi. Bunun yerine her Amerikalının bayılabileceği bir isim üçlüsü seçtiler: Curly, Larry ve Moe.

Bu gözü pek hamlenin arifesinde Perkins’in geçici karargâ­hında toplanan subaylara, 82. ve 101. Hava Tümenleri’nden binlerce piyadenin Bağdat’ı alacağı ve kendi rollerinin sadece bu saldırıyı desteklemek olduğu tekrar tekrar söylenmişti. Per­kins’in söylediği ise bundan epeyce farklıydı. Baskın kuvvetini desteklemekten ziyade, bizzat onlar baskın kuvveti olacaklardı.

“Irak rejiminin çöküşünü sağlamak için koşulları yarattık,” dedi Perkins subaylarına. “Bu savaşı kazanmanın beş bölüm gerektireceğini söylüyorlar ama bunu yarın bizzat bizim yapa­bileceğimizden şüphe yok.”

New Hampshire eyaletinin Keene şehrinden gelme kırk dört yaşındaki West Point mezunu Perkins, tankların iki koldan Bağdat’a hızla girip, hücum sırasında ateş açacağı ancak düş­manla çarpışmak için durmayacağı bir plan çizdi. Bir zırhlı pi­yade tugayı onları kısa süre sonra takip edecek, üç kavşağın her birinde çatışma ekipleri bırakacaktı. Curly, Larry ve Moe Amerikalıların eline geçer geçmez, yakıt ve mermi taşıyan kamyonlar son sürat şehre girecek, Saddam’ın saray komplek­sinde konuşlanmış askerlerin ihtiyaçlarını tedarik edeceklerdi.

Kompleksi ele geçirme görevine atanan Yüzbaşı Philip Wol-ford, “B..u yedik. Dosdoğru allahın belası Bağdat’a giriyoruz!” diye düşündü Perkins ona emirlerini açıklarken. “Deli misin sen? Aklından neler geçiyor?”

Wolford o gece geç saatlerde birim komutanlarını bir açık hava toplantısına çağırdı. Humveesi’nin kaportasının üzerine bir Bağdat haritası sererek birkaç el fenerinin ışığında görevle­rini açıkladı. Kuşku duyuyorsa bile bunu dile getirmedi. Onun yerine alışılmış bir çarpışma arifesi söylevi verdi.

“Saddam’ın rejiminin kalbine ulaşacağız, alacağız ve elimiz­de tutacağız,” diye başladı. “Bize bir defa ateş açarlarsa biz bin defa ateş açacağız. İçimizden birini vururlarsa, hepsini öldüre­ceğiz… Ve onları, Irak ordusuna katıldıklarına pişman edecegiz. Askerlerinizle konuşun. Onlardan ne beklediğimizi bilme­lerini sağlayın. Yarın çarpışacağız.”

Amerikan savaş kolu o geceki üssünden sinsi sinsi çıktığın­da puslu bir şafak sökmekteydi. Altmış tank, yirmi sekiz Brad-ley ve bir avuç zırhlı araç içindeki 970 askerden oluşmaktaydı. Onlar hareket ederken, topçu birlikleri toplannı konvoyun va­rışından on dakika Önce isabet etmeleri için zamanlayarak ile­rideki engellere ateş ediyorlardı. Tank komutanları almaları gereken ilk kavşak olan Hedef Curly’de patlamalar duyunca, birçok savunucunun az önce öldüğünü anlıyorlardı.

Yabancı militanların ve Saddam Hüseyin’e kişisel bir sada­kada bağlı Iraklıların karışımından oluşan savunma kuvveti, fanatizmin sınırlarını zorlayan bir yüreklilikle savaşıyordu. Kaskları, kurşun geçirmez montları ve tüfek ile roketatardan daha kuvvetli hemen hemen hiçbir silahları yoktu. Çatışma mühendisliği becerileri öyle az gelişmişti ki, az sayıdaki” havan topları ve ağır silahları için mermi yolunu ölçmeyi bile bilmi­yormuş gibi görünüyorlardı. Hayranlık uyandırıcı bir teknolo­ji ve ateş gücünden destek alan bir düşmanla yüzyüzeydiler. Güçlerinin kapsamında bu düşmanın ilerlemesini durdurabi­lecek hiçbir şey yoktu.

Sabah saatlerinin ortalarında, Albay Perkins umduğu üzere Bağdat’ın merkezine varmıştı. Adamları, bazıları patlayıcılarla tıkabasa dolu olan ve intihar bombacıları tarafından sürülen düzinelerce aracı yok etmişler, yüzlerce savunucuyu öldür­müşlerdi. Saray kompleksinin içinde bir Amerikan televizyon ekibiyle gerçekten de şehir merkezinde olduğunu kanıtlaya­cak canlı bir röportaj yaptı. Georgia Üniversitesi mezunu iki subay, muzaffer bir edayla Georgia Bulldogs bayrağını açarak birbirlerine “N’aber Köpekler?”* diye bağırdılar.

Sevinçleri uzun sürmedi. Önce, on sekiz kilometre güney­deki karargâhlarının ateşe tutulduğunu ve isabet eden ateş to­pu halindeki bir füzenin birkaç askeri ve iki Avrupalı gazeteci­yi öldürdüğünü öğrendiler. Ardından Perkins’e Curly, Larry ve Moe’deki komutanlarından haberler geldi. Her biri dalga dalga gelen hücumlarla kapana kısılmışlardı, takviye ve silah desteği için yalvarmaktaydılar. Perkins bu haberi tartıp şehirde katma­ya çalışmaktansa geri çekilmesi gerektiği anlamına gelip gel­mediğine karar vermeye çalışırken radyoda en sevmediği Irak-h’nın, Enformasyon Bakanı El Sahafın sesini duydu.

El Sahaf, “Yüzlerce kâfir, Bağdat’ın kapılarında intihar et­mektedir,” diye beyanat verdi. Perkins’in tek duyması gereken buydu.

“Kalıyoruz,” dedi subaylarına.

Öğleden sonra yarılanmışken, üç kavşaktaki çatışmanın hâ­lâ yoğun olmasına rağmen karayolunun geçiş için müsait ol­duğuna karar verilmiş, tedarik konvoyu yola koyulmuştu. Konvoy yolun büyük kısmında ateş altındaydı ve Hedef Curly’de ölümcül bir pusuya düşürülerek beş kamyon kaybet­ti. Fakat akşam olduğunda Perkins’in adamları kıymetli yakıt ve cephanelerini boşaltmaya başlamışlardı. Bağdat’ı henüz kontrol altına alamamışlardı ama artık sağlam bir konuma, içeri ve dışarı gidip gelebilecekleri güvenli bir yola sahiptiler.

Bu “yıldırım harekâtı” beş Amerikan askerinin canına ma-İoldu. Eğitimli taktik uzmanları tarafından tasarlanmış ve düş­manlarının aklının alamayacağı gelişmişlikte teçhizata sahip, cesur, disiplinli askerler tarafından hayata geçirilmişti. Ancak tüm savaş planı gibi bu harekât da tamamen askeriydi. Ne Per­kins, ne de Irak’taki -veya Washington’daki- Amerikalı subay­ların herhangi biri, bu ülkeyi işgal etmenin ardından Birleşik Devletler’in onu ne yapacağı üzerinde pek durmamıştı. Asker­ler, onlarla seyahat eden Los Angeles Times muhabiri David Zucchino’nun deyişiyle, “eve dönüş bileti’nin Bağdat’ı almak olduğuna inanmaktaydılar.

Bağdat düşünce savaş bitecekti. Görevleri yerine getirilmiş olacaktı. Savaş sonrası onarim ve ulus inşa etme üzerine he­men hemen hiç konuşulmamıştı. Birliklere, ne çatışma sonra­sı evreye dair akıl, ne de Bağdat Amerikalıların eline geçince onunla ne yapılacağına dair emir verilmişti.

Bağdat’ı alıp Saddam’ı azletmenin Irak savaşının sonu olaca­ğını zannedenler sadece bu “yıldırım harekâtını” gerçekleştiren askerler değildi. Başarısının üzerinden daha bir hafta geçme­mişken, Irak’a özgürlük Operasyonu’nun Başkomutanı Gene­ral Tommy Franks Bağdat’ta bir havaalanında, zafer sarhoşu bir şekilde bir C-130’dan aşağı inerken yumruğunu utkuyla hava­ya kaldırdı. Kıdemli subaylarla ilk görüşmesinde onlara Irak’ı terk etmeye hazırlanmalarını emretti. Onlara, ilk birliklerin alt­mış gün içinde geri çağrılacağını ve ülkedeki 140.000 askerin eylül ayına kadar 30.000’e indirilmiş olacağını söyledi.

(*) How ’bout them Dawgs? Georgia Bulldogs Amerikan futbolu takımının gele­neksel tezahüratı – ç.n.

Toplantı sona ermek üzereyken, General Franks subaylarına onlara bir sürprizi olduğunu söyledi. Bir monitörün düğmesi­ne bastı ve birkaç dakika sonra ekranda Başkan Bush belirdi. Askerleri zaferlerinden dolayı kutladı ve o bitirdiğinde, asker­ler purolarını yakarak fotoğraf için poz verdiler. Hiçbiri, sava­şın yeni başladığının ayırdında değildi.

Irak savaşının öyküsü tek kelimelik bir soruda gizlidir ve muhtemelen sonsuza dek de öyle kalacaktır: Neden? Başkan Bush ve bu savaşı planlayıp hayata geçiren bir avuç yardımcısı saiklerini, savaş ilerledikçe farklılık gösteren tutarsız bir dizi ifadeyle açıkladılar. Her birinin, bazıları dile getirilen ve bazı­ları söylenmeyen bir dizi saiki vardı. Bu sebeplerle ilgili bu ka­dar tartışma ve belirsizlik olması Irak savaşını Amerikan tari­hinde bir ilk yapmaktadır. Amerikalıların, tam olarak ne için olduğunu hakikaten bilmeden çarpıştıkları tek savaştır.

Bush’un 2001 Ocak’ında göreve başlamasından itibaren Irak, Beyaz Saray gündeminin en başındaydı. Göreve başlama töreninden on gün sonra yapılan bir Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısında Bush, Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve bazı kı­demli memurlar CIA yöneticisi George Tenet’in gösterdiği ve Irak’taki “silah imalatı için hem kimyasal, hem de biyolojik malzeme üreten bir tesis” olabileceğini söylediği binayı göste­ren havadan çekilmiş büyük bir fotoğraf karşısında büyülen­mişlerdi. İki gün sonra bir başka toplantıda, Dışişleri Bakanı Colin Powell Irak’ı “hedefleyen yaptırımlar”a dair bir plan su­narken bürokratik rakibi olan Savunma Bakanı Rumsfeld, ara­ya girdi.

“Yaptırımlar sorun değil,” dedi Rumsfeld, “esas Saddam’ın peşine düşmeyi düşünmeliyiz. Bölgenin, Saddamsız ve Birle­şik Devletler çıkarlarıyla uyumlu bir rejimle nasıl görüneceği­ni bir hayal edin.”

Bunlar Irak savaşının ilk çekişmeleriydi. Yeni yönetimin önemli üyelerinin Washington’a, savaş başlatmaya kararlı bir Şekilde gelmiş olduğu açıktı. Göreve başladıkları ilk günden itibaren hevesle gerekçe arandılar.

Daha sonraları Hazine Bakanı Paul O’Neill, “Bu geniş çaplı fikir üzerine asla titiz bir şekilde konuşulmadı,” diye anımsa­dı. “Başından beri [Saddam’a] karşı bir dava oluşturuyorduk ve onu çıkartıp Irak’ı yeni bir ülkeye nasıl çevirebileceğimizi araştırıyorduk. Ve bunu yapabildiğimiz takdirde her şey çözü­lecekti. Tüm mesele bunu yapmanın bir yolunu bulmaktı. Baş­kan diyordu ki, ‘Tamam. Gidin ve bunu yapmanın bir yolunu bulun.'”

Yönetimin Irak’a yönelik ilgisi öyle yoğundu ki, yüzyüze ol­duğu en acil dış politika zorluklarına dahi yer kalmıyordu. Başkan Bush’un göreve başlama töreninin üzerinden sadece birkaç gün geçmişken, terörle mücadele başuzmanı Richard Clarke ulusal güvenlik danışmanı Condoleezza Rice’a acil bir not yazarak bakanlar kurulu ile diğer kıdemli memurları El Kaide terör ağının teşkil ettiği tehlikeler hakkında bilgilendir­mek istedi. Rice’ın brifingi programa koyması üç ay sürdü ve bakanlar kurulu üyelerinden ziyade ikinci derece görevliler çağrıldı. Clarke onlara El Kaide’ye öncelik vermelerinin, “onun ve sadece onun Birleşik Devletler’e yakın ve ciddi bir tehdit” oluşundan dolayı şart olduğunu söyledi.

“Tamam, ama bunu yapan başkaları da var, en az onun ka­dar,” diye yanıtladı Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfo-witz. “Mesela Irak terörizmi.”

Bu Clarke’ı şaşırttı. Wolfowitz’e Irak’ın bilindiği kadarıyla Amerikalılara yönelik tek bir terör eylemi dahi gerçekleştirmediğini söyledi. CIA Başkan Yardımcısı John McLaughlin’in de onu desteklemesini istediğinde McLaughlin, “Irak’ın Birleşik Devletler’e karşı herhangi bir aktif terör tehditine dair delili­miz yok,” dedi.

“Bin Ladin’i gözünüzde büyütüyorsunuz,” diye ısrar etti Wolfowitz.”1993’teki New York (bombalı kamyon) saldırısı gibi tüm o şeyleri, devlet desteği olmadan yapamaz. FBI ile ClA’in bağlantıları bulmadaki başarısızlıkları bu bağlantıların olmadığı anlamına gelmez.”

Bu saplantının kökeni 1980’lerde, Irak’ın iran’la sekiz yıllık korkunç bir savaş içinde olduğu dönemde bulunabilir. Başkan Reagan, İran’da iktidarı ele geçiren şiddetle Amerikan karşıtı militanların başarıya ulaşmamalarını garanti altına almak isti­yordu. Bu Saddam’a yardım etmek anlamına geliyordu ve Re­agan bunu birçok yönden yaptı. Özel Ortadoğu Elçisi Donald Rumsfeld’i Saddam’la görüşmeye ve ona Birleşik Devletler’in amacına yardım etmek için ne yapabileceğini sormaya gönder­di. Kısa süre sonra, Amerikalı istihbarat ajanları Saddam’a İran askerlerinin hareketlerine dair raporlar yollayarak muhteme­len kaçınılmaz olan bir yenilgiyi önlemesini sağladılar. Birleşik Devletler, takip eden yedi yıl boyunca Saddam’a 200 milyon dolar değerinde silahın yanı sıra sözde sivil kullanım için olan ancak anında Irak ordusuna teslim edilen bir helikopter filosu da sattı. Washington ona ayrıca 5 milyar dolarlık tarımsal kre­di ve California’daki Bechtel Corporation şirketi tarafından in­şa edilmesi zorunlu kılınan Ürdün’e gidecek petrol boru hattı­nın yapımı için 684 milyon dolar borç verdi.

Birleşik Devletler ile Irak arasındaki güven Saddam’ın Sov-yetler’den silah almaya başlamasıyla soldu ama 25 Temmuz 1990’a kadar, George H.W Bush Reagan’m yerine başkan ol­duktan sonra bile, iki ülke arasındaki ilişki hâlâ olumlu yön­deydi. Bu tarihte Saddam Bağdat’taki Amerikan Büyükelçisi April Glaspie’yi, kendi deyişiyle “etraflı siyasi tartışmalar” için yanına çağırdı.

“Irak’la daha iyi ilişkiler aramak için doğrudan Başkan’dan emir aldım,” dedi Glaspie ona.

Saddam, nihayetinde onlarca yıldır kendi topraklarının par­çası olduğunu iddia ettiği komşu ülke Kuveyt’le olan sınır problemlerine varan bir monologa girişti. Bölgesel tecavüzden Kuveyt’in “çocuklarımızın içtiği sütü dahi pislettiği” gibi tuhaf bir suçlamaya kadar uzanan Kuveyt’in Irak’a yaptığı bir dizi sözde haksızlığı sayıp döktü.

“Sabrımız tükeniyor,” dedi Büyükelçi Glaspie’ye. “Bir çö­züm bulamazsak, doğal olarak, Irak yok olmayı kabul etmeye­cektir.”

Bu, Saddam’ın Kuveyt’e saldırmayı planladığına dair kolay anlaşılır açık bir ipucuydu. Neredeyse on yıl önce İran’a sal­dırdığında Amerikalılar itiraz etmemişti ve bu sefer de etmeye­ceklerinden emin olmak istiyordu. Glaspie ona duymak istedi­ği cevabı verdi.

“Kuveyt’le olan sınır anlaşmazlığınız gibi Arapların kendi içindeki çekişmeler hakkında bir görüşümüz yok,” dedi Sad-dam’a.

Saddam sekiz gün sonra ordusunu Kuveyt’e yolladı, orayı kolaylıkla kontrol altına aldı ve Irak’ın ondokuzuncu eyaleti haline geldiğini ilan etti. Ancak Başkan Bush’un muazzam bir öfkeyle tepki vermesi onu çok büyük şaşkınlığa sürükledi. Kuveyt Birleşik Devletler’e gelen petrolün kilit kaynağıydı ve Bush Irak işgalinin “sürmeyeceğine” ant içti. Sonraki beş ayı özenle, kararlılığını paylaşan otuz dört ulusluk bir koalisyon toparlamakla geçirdi.

16 Ocak 1991’de, Amerikalıların liderliğindeki koalisyon Irak ile Kuveyt’teki Irak konumlarına karşı bir bombardıman seferliği başlattı. Bunu karadan istila hareketi izledi ve Irak or­dusunu Kuveyt’ten sürmekle kalmayıp neredeyse Bağdat’a ka­dar da kovaladı. Bazıları Bush’u başkenti basıp Saddam’ı azlet­meye teşvik etti fakat o bunu ihtiyatlı bir şekilde geri çevirdi.

Görünüşe göre Saddam’ın Birleşik Devletler’in onayını aldı­ğı yanılgısına düşerek Kuveyt’i işgal etmesi Washington tara­fından dışlanmasına yol açtı. O ve Amerikalılar, takip eden on yılı kesintisiz bir düşmanlık hali içerisinde geçirdiler. Saddam, ekonomik yaptırımlar tarafından zayıf düşürülmüş ve harap olmuş bir orduyla kalmış olmasına rağmen askerlerine Ameri­kan casus uçaklarına mümkün oldukça rastgele ateş açmaları­nı emretti. Bunlar hiçbir uçağa isabet etmedi ama Amerikalılar bulabildikleri her Irak füze mevziini bombalayarak karşılık verdiler. 1993’te, Saddam’ın eski Başkan Bush’a suikast düzen­lemeye çalışmış olduğuna dair raporlar yayımlandığında, Amerikan bombardıman uçakları Bağdat’a saldırdılar. Beş yıl sonra, Saddam’ın Birleşmiş Milletler silah müfettişlerini kov­masının üzerine yine aynı şeyi yaptılar.

Saddam tüm bu saldırılardan sağ çıkmayı başardı. Bazı güç­lü Amerikalılar, özellikle de eski Cumhuriyetçi yönetimlerde önemli konumlara sahip olmuş bir kısım, onun bu esnekliğini tahammül edilmez buluyorlardı. Saddam tarafından dalga ge­çildikleri hissine derinden kapılmışlardı ve onu ezmek için tutkulu bir kararlılık geliştirdiler. Bush’un oğlu 2001’in başın­da başkanlığı devralınca bu adamların bir kısmı kendilerini yeniden iktidarda buldular. Aralarında; eskiden babanın sa­vunma bakanı iken şimdi oğulun Başkan Yardımcısı olan Che-ney, babanın idaresinde kıdemli bir Savunma Bakanlığı memu­ru iken oğulun idaresinde bakanlığın ikinci şahsiyeti olan Wolfowitz ve 1970’lerde Başkan Gerald Ford’un savunma ba­kanı olan ve bu görevi 2001’de ikinci kez üstlenen Rumsfeld bulunuyordu. Irak’ta yarım bırakılmış gördükleri işi bitirmeye kararlı bir şekilde göreve dönmüşlerdi.

Yeni başkan bu yakınma halini ve bu kararlılığı Beyaz Sa­ray’a taşıdı. Saddam’ı “babamı öldürmek isteyen herif olarak adlandırıyordu ve 11 Eylül 2001’deki terör saldırılarının ar­dından Irak’ı istila etme fikrine teşvik edildiğinde, bunun inti­kam almak, babasının başlamış olduğu işi bitirmek ve ailesi­nin haysiyetini kurtarmak için bir şans olabileceğini anlamak­ta gecikmedi. Oysa Richard Clarke bu fikri neredeyse canilik derecesinde sorumsuz bulmaktaydı.

Dışişleri Bakanı Powelî’a, “El Kaide tarafından saldırıya uğ­ramamızın cevabı olarak şimdi Irak’ı bombalamak, Japonların Pearl Harbour’a saldırmasının üzerine Meksika’yı istila etme­miz gibi bir şey olur” dedi.

11 Eylül saldırılarının birkaç gün sonrasında, Bush Beyaz Saray Vaziyet Odası’nda tek başına durmaktayken Clarke ile birkaç yardımcısı geldiler. Clarke daha sonra, Bush’un onları yanına çağırdığını, kapıyı kapadığını ve onlara olağanüstü bir emir verdiğini anımsadı.

“Çok işiniz gücünüz olduğunu biliyorum,” dedi Bush, “ama en kısa zamanda, her şeyin, her şeyin üzerinden yeniden geç­menizi istiyorum. Saddam’ın bunu yapıp yapmadığını öğrenin. Herhangi bir şekilde bağlantılı mı, öğrenin.”

“Ama Sayın Başkan,” diye cevap verdi hayretler içindeki Clark. “Bunu El Kaide yaptı.”

“Biliyorum, biliyorum ama Saddam’ın bu işe bulaşıp bulaş­madığını öğrenin,” diye ısrar etti Bush. “Sadece Öğrenin. Her bilgi kırıntısından haberim olsun istiyorum.”

“Kesinlikle tekrar araştıracağız. Ama biliyorsunuz, El Ka-ide’ye destek olan devletlere birkaç kez baktık ve Irak’la her­hangi bir bağlantısını bulamadık.”

“Irak’ı araştırın,” diye emretti Bush bir kez daha. “Saddam.”

Bush ve yardımcıları, izleyen aylar içerisinde saplantılarını yansıtan bir politika izlediler. Muazzam güçlerini Birleşik Dev-letler’e yönelik yıkıcı saldırılardan sorumlu olan bir terör gru­bunu ezmek için kullanmak yerine, her ne kadar itici ve acı­masız olsa da Amerikalılara asla saldırmamış veya saldırma tehdidinde bulunmamış bir diktatöre doğru çevirdiler.

“Irak’la şu an ilgilenmeyeceğiz,” dedi Bush, Condoleezza Ri-ce’a 11 Eylül saldırılarının dört gün sonrasında, “ama eninde sonunda bu soruna dönmemiz gerekecek.”

Bush, Irak’a odaklanmasının gerekçesi olarak Saddam’ın dünyaya karşı hayatî tehlike teşkil eden kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlar imal ettiğini öne sürecekti. Saddam’ın yakında “korkunç zehirler ve salgınlar ve gazlar ve atomik silahlar” kullanarak saldırabilecegini ileri sürdüğünde olduğu gibi, id­diaları zaman zaman bulabildiği en ürkütücü kelimelerin bir karışımı olarak ortaya çıkıyordu. 2002 senesinin ortalarında bir İngiliz televizyonuna verdiği röportajda görüldüğü gibi, se­rinkanlı olduğunda daha açık seçik konuşuyordu.

“Olabilecek en kötü şey,” dedi Bush, “Saddam Hüseyin tara­fından idare edilen Irak gibi bir ulusun toplu imha silahları geliştirmesine ve ardından terörist organizasyonlarla birlik olup dünyaya şantaj yapmasına müsaade edilmesidir.”

Kimse buna karşı çıkamazdı. Acımasız bir diktatör toplu im­ha silahları üretirken dünyanın boş durması sadece sorumsuz­luk olmaz, aynı zamanda intihar anlamına da gelirdi. Böyle bir diktatöre karşı tedbiren savaş İlan eden ulus acil nefs-i müda­faa eylemi gerçekleştiriyor olurdu. Ancak Saddam böyle bir diktatör değildi. İran’la yaptığı sekiz yıllık savaş ile on yıllık ekonomik ambargo tarafından harap edilmiş ordusu, temelde müzede antika olarak sergilenebilecek kadar eski silahlara sa­hip içi boş acınası bir kabuk gibiydi. Ayrıca tüm hayatım El Kaide gibi toplulukların sempatizanı köktendincileri bastıra­rak ve birçok defa da katlederek geçirmiş olan laik bir milliyet­çiydi. Yaşı ilerlemiş olan diktatör, kontrol altında tutulabiliyor-du ve kendi halkı dışında kimse için yakın bir tehdit değildi.

Başkan Bush’a yakın olan kişiler Irak’ta savaştan kaçınma le­hine bir sav öne sürmedi. Rice, ona duymak istediklerini söy­leme sanatında ustalaşmıştı. Powell, Pentagon görevlilerine Irak projesinin “kaçıkça” olduğunu düşündüğünü söylemişti ama Bush’la konuştuğu zamanlarda çok daha sakıngan davra­narak istilanın “tanıtıldığı kadar kolay olmayacağını” söyle­mekle yetiniyordu. İkazda bulunmak Bush’un babasının ulu­sal güvenlik danışmanlığını yapmış olan emekli General Brent Scowcroft’a kaldı. Bu uyarı “Saddam’a Saldırmayın” başlığıyla Wall Street Journal gazetesinde yayımlandı.

Saddam’ı terörist organizasyonlara, hele de 11 Eylül saldırıla­rına bağlayan delil çok azdır. Gerçekten de Saddam’ın hedef­leriyle bizi tehdit eden teröristlerin hedefleri çok az ortak yö­ne sahiptir ve Saddam’ın onlarla ortak bir davaya sahip olmak için hiçbir güdüsü yoktur. Toplu imha silahlarını, kendi emel­leri için kullanıp adres olarak da Bağdat’ı gösterecek terörist­lere vererek bu silahlara yaptığı yatırımı ve daha da önemlisi ülkesini tehlikeye atma ihtimali düşüktür…

Ana nokta, Irak’a karşı girişilen herhangi bir savaşın; stra­tejisi, maliyeti ve riskleri ne olursa olsun bizi süresiz olarak terörizme karşı mücadelemizden saptıracagıdır. Daha da kö­tüsü, şu an dünyada Irak’la savaşa karşı fiilî bir oybirliği var­dır.. Bu net kanıyı görmezden gelmek, terörizme karşı müca­delemizde uluslararası desteğin ciddi şekilde azalmasına se­bep olacaktır. Ve yanılgıya düşmeyin, özellikle de istihbarat alanında uluslararası işbirliği olmadan bu savaşı kesinlikle kazanamayız.

Takip eden olaylar Scowcroft’u haklı çıkardı. Öngördüğü gi­bi, Saddam’a karşı savaş Bin Ladin gibi islamcı radikal için pa­ha biçilemez bir armağan oldu. Birleşik Devletler güvenliğini-nin temelini çürüteceğine dair uyarılmış olmasına rağmen Bush yönetimi bu planı neden ısrarla yürürlüğe koydu?

Bush ile kıdemli danışmanları Irak’ın hakikaten toplu imha silahlarına sahip olduğuna veya böyle silahlar imal etmekte ol­duğuna gerçekten inanmış olabilirler ama İngiliz gizli servis şefinin 2002 Yazı’ndaki Washington ziyaretinden sonra belirt­tiği gibi, “istihbaratın ve gerçeklerin politikanın çevresinde be­lirlendiği” büyük ölçüde politize olmuş bir sürecin sonunda sonuca varabildiler. Wolfowitz daha sonraları, yönetimin bu savı “herkesin üzerinde fikir birliğine varabileceği tek sebep olduğu için” öne sürmeye karar verdiğini kabul etti. Çok sayı­da başka sebep de vardı. Savaşa taraftar olanların her biri bun­lardan birini veya ikisini veya üçünü benimsiyordu. Hepsi bir­likte Birleşik Devletler’i savaşa itti.

* Rumsfeld’in, Irak savaşının “petrolle hiçbir ilgisi, gerçek­ten de hiçbir ilgisi” olmadığı konusunda ısrarına rağmen, bü­yük güçler, petrol kaynaklan tehlikeye düşünce Ortadoğu’ya sık sık müdahale etmişlerdir. Birleşik Devletler, petrolü dünya­daki herhangi bir ülkeden daha oburca tüketmektedir. Hous-ton’da petrol baronlan arasında yetişmiş olan ve kendisi de bir süre petrol işinde çalışmış olan Başkan Bush, Amerikan gü­venliğinin yolunun Ortadoğu petrolüne serbest erişimden geç­mekte olduğuna hararetle inanıyordu. Bush gibi bir zamanlar petrol işinin içinde bulunan Başkan Yardımcısı Dick Cheney de aynı inanca sahipti, İran’ın düşmanca ellerde olduğu ve Basra Körfezi’ndeki diğer devletlerin de gitgide istikrarsızlaştı-ğı bir dönemde dünyanın petrol arzının yüzde 10’unu sağla­yan devasa Irak rezervi, Birleşik Devletler’e düzenli olarak pet­rol akmasını garantilerdi.

  • Dev Amerikan şirketleri bu savaş ile sonuçlarından muaz­zam bir kazanç sağlayacaktı. En büyük kazanç sağlayacaklar­dan biri olan, eskiden Cheney’in başkanlığını yapmış olduğu petrol ve altyapı şirketi Halliburton, Irak’ta petrol rafinerileri inşa etmekten savaş tutsakları için cezaevleri inşa etmeye ka­dar uzanan birçok projeden ihalesiz anlaşmalarla trilyonlarca dolar kazandı. Cumhuriyetçi Parti’yle yakın ilişkide olan iki canavar, Bechtel ve Cariyle Grubu da büyük kazanç sağladı. Füze, savaş uçağı ve diğer silahlar yapan Amerikan şirketleri, özellikle de Boeing, Lockheed Martin ve McDonnell-Douglas gibi en büyükleri de -kendi aralarında, sırf 2002 senesinde Pentagon sözleşmeleriyle 41 milyar dolar kazanarak- benzer kazançlar sağladılar. Bunlar Bush’un başkanlık kampanyaları­na katkıda bulunan ana şirketlerdi ve üst düzey görevlileri Bush tarafından Pentagon ve diğer yerlerde anahtar konumla­ra atandılar. Bu insanların beyinlerinde, şirket menfaati ile ulusal menfaat kusursuzca bütünleşmişti.
  • Pentagon’daki subaylar, Irak’ı, Birleşik Devletler’in gele­cekteki savaşları nasıl kazanacağına dair kuramlarını ispatla­yabilecekleri bir alan olarak görüyorlardı. Aralarında en he­veslisi Donald Rumsfeld’di. General Powell’in adını taşıyan, Birleşik Devletler’in düşmanı ağır bir yenilgiye uğratabilecek ve zaferden sonra meydana çıkacak sorunlarla da baş edebile­cek büyüklükte bir kuvveti olmadan savaşa gitmemesi gerekti­ğini savunan sözde “Powell Doktrin”inden nefret ediyordu. Karşı teorisi, Amerikalıların daha az asker ve daha çok tekno­lojiyle savaş kazanabileceğiydi. Bu yüzden Irak’a nispeten ufak bir kuvvet göndermekte ısrar etmiş ve Saddam’ın altedilmesin-den sonra Irak’ın istikrara kavuşturulması için çok daha bü­yük bir ordunun gerekeceğine dair ikazda bulunduğu için Kara Kuvvetleri Komutanı General Eric Shinseki’yi alenen azar­lamıştı.
  • Birleşik Devletler, tüm yüzyıl boyunca bölgede hâkimiyet kurmak için bir Ortadoğu ülkesini kullanmaya muktedir ol­muştur. Çeyrek asır boyunca bu ülke İran’dı ama Batı İran’ı 1979’daki Islâmî devrimden sonra yitirmiştir. Birleşik Devlet­ler bunun üzerine bölgesel müttefik olarak Suudi Arabistan’ı seçti fakat 20. yüzyılın sonuna yaklaşırken Washington’daki birçok kişi Suudi Arabistan’ın uzun vadeli istikrarından endişe eder hale geldi. Amerika yanlısı bir Irak’ın ideal bir değişiklik olacağını düşündüler.
  • Bazılarının Irak istilasında gördüğü bir diğer fayda da Suudi kraliyet ailesini korumaktı. Krallıkta Amerikan birliklerinin var­lığı, en dikkate değerleri Usame Bin Ladin olmak üzere Suudi Arabistan ile başka yerlerdeki radikallerin nefretini uyandırmış­tı. Bu birlikler Suudi Arabistan’ı 1991’deki Körfez Savaşı’nda üs olarak kullanıp ardından orada kalmaya devam ederek, kâfir bir ordunun islâm’ın doğduğu diyarı kirlettiğini düşünen hayli Müslüman’ın öfkesini kabartmıştı. Wolfowitz birliklerin varlığı­nın “dost bir hükümet için dev bir sıkıntı kaynağı” olduğunu fark etmişti ancak Birleşik Devletlerin Ortadoğu’da ayağını ba­sacak başka bir sağlam yer bulana dek oradan çıkarılmayacağı­na inanıyordu. Bunu, Birleşik Devletler’in Saddam’ı azledip yeri­ne Amerikan yanlısı bir rejim getirmesi için “neredeyse gözden kaçan ama muazzam” bir sebep olarak tarif etti.
  • Bush idaresindeki birçok kilit şahsiyet İsrail’in, özellikle de Ariel Şaron ile diğer İsrailli koyu muhafazakârların etkin destekçisiydi. Ortadoğu’da istikrarın ancak İsrail’in düşmanla­rını ezerek sağlanabileceğini iddia ediyorlardı. Bu düşmanlar arasında en tehlikeli olarak Saddam’ı görüyorlardı ve alaşağı edilmesiyle sonuçlanacak her planı desteklemeye hazırlardı.
  • Bush ile yardımcıları Irak savaşını aynı zamanda Birleşik Devletler’in ne kadar güçlü olduğunu dünyaya göstermenin bir yolu olarak görmekteydiler. Irak’ta süratle sağlanan ezici bir zaferin, sahici veya olası tüm hasımlara tesirli bir uyarı ola­cağına inanmaktaydılar.

• Son olarak, Saddam’ın toplu imha silahlarına sahip olma­dığı sonradan Amerikan müfettişlerince öğrenildiğinde başlıca sav haline gelen, Bush’un kendi deyişiyle “hürriyeti dünyanın dört bir yanına yaymak için duyduğu derin arzu”ydu. Dünya tarihi hakkında pek az, İslâm ve Ortadoğu kültürleriyle ilgili ise sıfıra yakın bilgiye sahip olmasına rağmen -ya da belki tam da bu yüzden- kendisini bir dizi sıradışı Önermenin doğrulu­ğuna ikna etti. Siyasi partiler ve seçimler aracılığıyla İfade edi­len bireysel tercih üzerine kurulmuş olan Batı tarzı demokrasi­nin dünyadaki her toplum için ideal olduğunu, Birleşik Dev-letler’in bu düzeni yayma sorumluluğuna sahip olduğunu ve bunun İrak’taki Amerikan istilasından sonra dayatılabilecegini tekrar tekrar beyan etti. Oradan da Ortadoğu’ya baştan başa yayılmasını ve Ortadoğu’yu barış ve refah dolu bir bölgeye dö­nüştürmesini arzulamaya cüret ediyordu.

Bu güdülerin tümü birleşerek Bush yönetimini Irak’ta savaşa yöneltti. Tüm bu güdülerin altında Birleşik Devletler’le -ve Bush ailesiyle- on seneden uzun bir süre boyunca alay etmiş olan bir düşmanı son kez mağlup etmek için duyulan yoğun arzuyu haklı çıkarma isteği yatmaktaydı. Yani Birleşik Devlet­lerin bu savaşa neden yelken açtığı sorusunun yanıtı hem bir­den fazladır hem de hiç yoktur. Savaş hazırlıkları son safhala-rındayken Dışişleri Bakanhğı’nın politika belirleme ekibinin başını çekmiş ve gerçeği bilecek konumdaki kişiler arasında olan Richard Haass’a savaşın sebebi sorulduğunda açık yürek­lilikle yanıtladı.

“Bunu mezara gidene dek bilmeyeceğim,” dedi Haass. “Bu­nu cevaplayamam. Irak’la ilgili stratejik saplantıyı, niye insan­ların öncelik listesinin en tepesine çıktığını açıklayamam. Ni­ye bu kadar çok sayıda insanın, bunun yapılmasının bu kadar mühim olduğunu düşündüklerini bir türlü açıklayamıyorum.”

Kamuoyunun savaş baskısı 2002 senesi boyunca gittikçe arttı. Başkan Bush 29 Ocak’ta, Ulusa Sesleniş konuşmasında, İran ve Kuzey Kore’yle beraber Irak’ı da Birleşik Devletler ile dünyanın geri kalanı için “ciddi ve büyümekte olan bir tehlike” oluşturan “şer ekseni”nin bir parçası olarak tanımladı. Irak’ta­ki rejimin dünyadaki rejimlerin en tehlikelilerinden biri oldu­ğunu söyledi ve nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlar geliştir­mekte olduğunu ya da geliştirmek için aktif olarak çalıştığını iddia etti. “Tehlike gitgide yaklaşırken Öylece durmayacağım,” diye ant içti. Altı ay sonra West Point’taki Birleşik Devletler Askerî Akademisi mezunlarına ülkelerinin “iyi ile kötü arasın­daki mücadele”nin içinde olduğunu söyledi ve onları uyardı, “Tehlikelerin iyice ortaya çıkmasını beklersek bu, çok fazla beklediğimiz anlamına gelir.”

Bush’un Saddam’ı iktidardan devirme kararlılığı Birleşik Dev­letler ve Ötesindeki hayli insanı derinden kaygılandırdı. Irak’ın cephaneliği hakkındaki abartılı suçlamalarından kuşku duyan bir grup dünya lideri başka bir yaklaşım ileri sürerek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, Saddam’dan 1991 ile 1998 ara­sında Irak’ta bulunan silah müfettişlerini yeniden kabul etmesi-ni talep eden bir karar çıkarmasını Önerdiler. Saddam bu talebi kabul ederse, diye fikir yürüttüler, müfettişler Irak’ın hangi si­lahlara sahip olup olmadığını saptayabileceklerdi. Bu tavsiye sa­vaş planını baltalayabilirdi, Cheney öneriyi reddetti.

“Müfettişlerin bildirimi [Saddam’ın] B.M. kararlarına uydu­ğuna dair herhangi bir teminat sağlamayacaktır,” dedi Emekli Muharipler Derneği üyelerine ağustosta. “Aksine, Saddam’ın güya ‘kutuya geri girdiğine’ dair hatalı bir avuntuya sebep ola­caktır… Basitçe söylemek gerekirse, Saddam Hüseyin’in artık toplu imha silahlarına sahip olduğundan şüphe yoktur.”

Ulusal Güvenlik Konseyi’nin bir hafta sonraki toplantısında, General Tommy Franks savaş planını sundu. Bitirdiğinde Bush’a dönerek ne onun, ne de odadaki neredeyse tüm diğer insanların duymak istemediği bir şey söyledi. “Sayın Başkan,” dedi, “on yıldır Scud füzeleri ve başka toplu imha silahları ara­maktayız ancak henüz bir şey bulamadık.” Bush bu uyarıyı hiç duymamış gibi yapıp geçti. Birkaç gün sonra bir Beyaz Saray toplantısında Kongre üyelerine, Saddam’ın El Kaide’den daha büyük bir tehlike olduğunu düşündüğünü söyledi.

“Terörle mücadele iyi gidiyor,” dedi. “El Kaide askerlerini birer birer bulup haklıyoruz. Ancak en büyük tehdit Saddam Hüseyin ile toplu imha silahları.”

Yarım asır önce John Foster Dulles, Guatemala’nın hüküme­tinin Kremlin tarafından yönlendirildiğine dair somut bir deli­le sahip olmadığını itiraf etmiş ancak onu ne olursa olsun az­letmeye “böyle bir bağın varolduğuna dair derin kanaatimiz­den dolayı” kararlı olduğunu söylemişti. Bush da aynı ilkeye göre davranmaktaydı. Kendini “önsezi insanı” diyerek tarif eder, içgüdülerinin keskinliğiyle övünürdü. Eylül sonunda de­diği gibi, içgüdüsü ona, “Irak rejiminin biyolojik ve kimyasal silahlara sahip olduğunu” söylemişti. Karşı delilleri asla dikka­te almadı.

Yönetimdeki görevinden ayrıldıktan sonra, Richard Clarke, “Ona, Irak’a saldırmanın Amerika’yı aslında daha güvensiz ha­le getireceğini ve belli başlı radikal Islâmî terörist hareketleri kuvvetlendireceğini savunmaya kimsenin fırsat bulabildiğini sanmıyorum,” diye yazdı. “Böyle bir şeyi, görüşlerine saygı duyduğu ve güvendiği az sayıda insandan oluşan ufak danış­manlar çemberinden duymadığı kesin.”

2002 Sonbaharı’nda Birleşik Devletler Senatosu ile Temsilci­ler Meclisi büyük oy farkıyla Başkan Bush’a Irak’ta gerek gö­rürse kuvvet kullanma yetkisi verdi. Kısa süre ardından Birleş­miş Milletler Güvenlik Konseyi, oybirliğiyle, Saddam’dan silah müfettişlerini tekrar kabul etmesini ve ziyaret etmek istedikle­ri tüm yerlere serbest giriş sağlamasını isteyen bir karar aldı. Saddam bunu, Irak’ın “toplu imha silahlarının bulunmadığı bir ülke” olduğunda ısrar ederek ve Washington’daki bazıları­nı hayretlere garkederek kabul etti. Teftiş ekipleri görevlerine devam etmek üzere 25 Kasım’da Bağdat’a vardılar.

Bunu takip eden aylar içinde BM silah müfettişlerinin başın­daki Hans Blix İle Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın Başka­nı Muhammed El Baradey, bir dizi oldukça olumlu rapor ya­yımladılar. Saddam’ın tam anlamıyla işbirliği yapmamasına rağmen, ekiplerinin daha Önce hiç olmadığı kadar serbestçe çalışabilmekte olduğunu söylediler. Ardından 7 Aralık’ta Irak, onbir bin sayfayı aşkın, kanun dışı silahlara sahip olmadığını kanıtladığını iddia eden devasa bir rapor sundu.

Bush, “Bu bildiri hiçbir şey değil, fos, gülünç,” dedi bu sa­vaşta az sayıdaki yabancı müttefiklerinden biri olan İspanya Başbakanı Jose Maria Aznar’a, birkaç gün sonra Beyaz Saray’ı ziyaret ettiğinde. “Bir an gelecek, artık bardağın taştığını kabul etmemiz ve onu indirmemiz gerekecek.”

Danışmanlarının çoğu Bush’un Saddam’ı alaşağı etmeye ka­rarlı olduğunu anlamıştı ve bu fikri benimseyerek onu iyice teşvik ettiler. CIA yöneticisi George Tenet en heveslilerden bi­riydi. Analistleri, Saddam’ın yasak silah saklıyor olabileceğine dair ipuçları bulmuşlardı, ancak somut kanıt hâlâ yoktu. Bush 19 Aralık’ta ona, Irak’ın toplu imha silahlarına sahip olduğun­dan ne kadar emin olduğunu sorduğunda önemli istihbaratçı­ları farklı kılan analitik soğukkanlılığı bir tarafa bırakarak baş­kana açıkça duymak istediğini söyledi.

“Bu dava çantada keklik,” diye onu temin etti Tenet. “Merak etmeyin. Bu, çantada keklik.”

Bush bunu işitince Dışişleri Bakanı Powell’ın Güvenlik Kon-seyi’ne hitap etmesinin, Saddam’ın aleyhine delilleri sunması­nın ve ona karşı askerî faaliyeti destekleyen bir karar talep et­mesinin vaktinin geldiğine karar verdi. Powell konuşmasını 5 Şubat 2003’te, arkasında Tenet’le yaptı. Temsilcilere “bildikle­rinin tümünü” açıklayamayacağını söyledi ancak Saddam’ın dehşet verici silahlara sahip olduğu ve onları “uygun gördüğü bir zamanda, yerde ve şekilde” kullanmasının çok muhtemel olduğuna dair tüyler ürpertici bir senaryoyu öne sürdü. Savını kuvvetlendirmek için ithamları belli belirsiz bir şekilde des­tekleyen gizlice kaydedilmiş telefon konuşmalarının kasetleri­ni dinletti, silah fabrikası olduğundan şüphelenilen binaların kuşbakışı fotoğraflarını gösterdi ve Saddam’ın gelecekteki bir saldırıda şarbon sporları kullanabileceğini izah etmek için ufak bir şişe dolusu beyaz toz bile gösterdi.

PoweIl ile Washington’daki diğerleri bu konuşmayı büyük bir başarı olarak değerlendirdiler, ancak dünyanın geri kala­nında yer yerinden oynamamıştı. Fransa Başkanı Jacques Chirac kısa bir süre sonra Bush’a telefon açarak “savaş kaçınılmaz olmadığı” için ve Saddam’la başa çıkmanın “başka yollarının” olmasından dolayı Fransa’nın önergenin aleyhine oy vereceği­ni söyledi. Güvenlik Konseyi’nde koltuklara sahip iki diğer ül­kenin başkanları, Meksikalı Vicente Fox ile Şilili Ricardo La­gos da bu önergeye karşı oy vereceklerini söylediler.

Bush aylardan beri Güvenlik Konseyi’nin bu savaş önergesi­ni onaylamasında ısrar etmekteydi. Onaylanmayacağı açık ve net hale gelince fikrini değiştirdi. Saddam’ı Birleşmiş Millet­lerin onayıyla alaşağı etmeyi tercih ederdi ama kim ne derse desin ve ne yaparsa yapsın bunu gerçekleştirmeye uzun za­man önce karar vermişti. Chirac Bush’a savaşın “kaçınılmaz olmadığı”nı söylerken yanılmıştı. Bush’un bir seneyi aşkın sü­re önce gayri resmî kararını verişinden beri kaçınılmazdı.

Başkan, 17 Mart Pazartesi sabahı televizyonda, “Onlarca yıl­dır süren kandırmaca ve zulüm artık sona erdi,” diye beyanat verdi. “Saddam Hüseyin ve oğulları Irak’ı kırk sekiz saat için­de terk etmelidir. Bunu yapmayı reddetmeleri durumunda, bi­zim belirlediğimiz bir saatte askeri çatışma başlayacaktır.”

Birleşik Devletler Kuveyt’te 130.000, yakınlarda ise on bin­lerce daha asker konuşlandırmışti. Irak’a Özgürlük Operasyo-nu’na destek veren esaslı tek diğer güç olan İngiltere’nin ise orada 25.000 askeri vardı ve Polonya ile Avusturya’nın ufak temsili birlikleri de bulunmaktaydı. Bu kuvvet Birleşik Devlet-ler’in Saddam’la on yıl önce Körfez Savaşı’nda çarpışmak için bir araya getirdiği kuvvetin yarısından daha azdı.

General Franks’ın planına göre savaş, olabildiğince çok Iraklı askeri öldürmeye yönelik kısa ancak yoğun bir bombar­dıman seferberliğiyle başlayacak, karadan istilayla devam ede­cekti. Amerikalılar iki yolu kullanarak kuzeye, yaklaşık beş yüz kilometre uzaklıktaki Bağdat’a doğru hücum edecekler, İngilizler ise doğuya saparak liman kenti Basra’yı alacaklardı. Diğer Amerikan birliklerinin kuzeyde Türkiye’den işgale katıl­maları planlanmıştı, ancak Türk parlamentosu kamuoyunun baskısına uyarak buna izin vermeyi reddetti.

İlk Amerikan öncü birlikleri 19 Mart gününün öğle vakitlerinde Irak sınırını geçti. Ana kuvvet iki gün sonra takip ede­cekti ancak bu plan haftalardır Irak’ın içerisinde olan bir CIA ajanının Langley’e acil ve irkiltici bir haber yollamasıyla tama­men değişti. Ajan, en güvenilir Iraklı muhbirlerden birinin Bağdat yakınlarında, Saddam ile çoğunluk tarafından nefret edilen iki oğlunun o geceyi geçireceği bir çiftliği ihbar etmiş olduğunu söyledi.

Tenet ve Rumsfeld bu raporu alır almaz Beyaz Saray’a koşa­rak Bush’a, rejimin kellesini bir hamleyle uçurabileceğini söy­lediler. Bush, Saddam’ı taşıyan konvoy çiftliğe varır varmaz saldırıya geçmeye onay verdi. Konvoy, aynen muhbirin öngör­düğü gibi şafağın sökmesinden kısa süre önce çiftliğe vardı. Hemen ardından Amerikan bombalan ve cruise füzeleri çiftlik evi ile etrafındaki her şeyi kırıp geçirdiler. Birkaç saat sonra gelen, ne Saddam ne de oğullarının öldürülmediği haberi ha­yal kırıklığına sebep oldu. Ya çiftliğe hiç gelmemiş ya da kaç­mayı başarmışlardı. Saldırıda ölen tek önemli şahsiyet verdiği bilgiyle saldırıyı tetiklemiş olan Iraklı muhbirdi.

Bush o akşam eşiyle birlikte güveçte tavuk yahnisinden olu­şan yemeğini yedikten sonra televizyona çıkarak dünyaya, Amerika’nın öncülüğündeki Irak istilasının başta planlandı­ğından yirmi dört saat erken başladığını söyledi. “Askerî Önem taşıyan seçilmiş hedeflere” bombaların isabet etmekte olduğu­nu ve bu darbelerin “geniş ve hep birlikte yapılan bir seferber­liğin başlangıç safhaları” olduğunu belirtti. Saddam buna bir diğer yayınla karşılık vererek “cani küçük Bush”a kafa tuttu.

“Gidin, kılıçlarınızı kuşanın!” diye halkını cesaretlendirdi. “Irak’ın yaşamasını sağlayın!”

Saddam’ın çağrısına az sayıda Iraklı kulak verdi. Amerikan konvoyları kuzeye hücum ederken binlerce asker üniformala­rını yırtarcasına çıkarıp kırsal bölgelerde izlerini kaybettirdiler. Birkaç kasabada çarpışmalar yaşandı ancak Amerikan askerle­rinin çoğu için Bağdat’a yolculuk direnişten yoksun geçti. Bazı birlikler saatte altmış beş kilometre yol alıyordu. Öyle hızlı gi­diyorlardı ki amfibi asker taşıma araçlarının lastikleri lime li­me oluyordu.

Yol boyunca ara ara yaşanan çatışmalar olduğu ve işgal kuv­veti zayiat verdiği için; Bağdat’a yolculuğun tam olarak, birçok haber bülteninde ve makalede belirtildiği üzere “çocuk oyun­cağı” olarak ifade edilmesi zordur. Yine de, istila kuvveti ne karada uzun süreli bir direnişle ne hava bombardımanıyla ne de kimyasal veyahut biyolojik saldırıyla karşılaşmadı. Birçok asker Bağdat’a saldırdıklarında bunlarla karşı karşıya gelebile­ceğinden endişe etmişti ama 7 Nisan’ın “yıldırım harekâtı” ha­rikulade bir başarıya ulaştığı için böyle bir saldırıya gerek kal­mamıştı. Aynı gün Saddam Hüseyin kaçtı ve rejimi çöktü. En­formasyon Bakanlığı’nda çalışan Kifa isimli otuz dokuz yaşın­daki bir Iraklı, kana susamış zorba hükümdarın gittiği gerçeği­ni idrak etmeye çalışırken sevinç gözyaşlarına boğularak Ame­rikalı bir muhabirin eline sarıldı.

“Dokunun bana,” diye yalvardı. “Dokunun bana. Bana bu­nun gerçek olduğunu söyleyin. Kabusun gerçekten de sona er­diğini söyleyin.”

Hakikaten sona ermişti. General Franks Amerikan birlikle­rini geri çekmek için hazırlıklara başladı ve Başkan Bush zafe­rinin süratli ve eksiksiz oluşunu kutladı. 1 Mayıs’ta, savaşın başlamasının üzerinden kırk üç gün geçtikten sonra bir avcı uçağından inerek Kaliforniya kıyısının birkaç kilometre açığı­na demir atmış Abraham Lincoln adlı uçak gemisinin güverte­sine ayak bastı. Üzerinde bir pilot kostümüyle güverteyi gu­rurlu bir fatih havasıyla arşınladı. Ardından bordadaki yüzler­ce asker, denizci ve havacıya hitaben Irak’taki “ana savaş ope­rasyonunun” sona ermiş olduğunu ilan etti. Savaşın “asil bir amaç” için “muazzam bir ahlâkî ilerleme” olduğunu söyledi. Hatta onu Normandiya ve lwo Jima’daki, dünyanın büyük kıs­mının benimsediği bir amaç uğruna binlerce insanın öldüğü İkinci Dünya Savaşı muharebeleriyle kıyasladı. Arkasında, söylevini iki kelimeyle özetleyen dev bir pankart asılıydı: “Gö­rev tamamlandı.”

Bush bu savaşın Irak’tan çok daha fazlasıyla ilgili olduğunu sık sık öne sürmüştür. Gerçeği de buydu, ancak sırf onun kas­tettiği anlamda değil. Savaş, birbirinden çok uzak üç yerin tarihlerinin birleşerek Bush yönetiminin kolektif zihniyetini oluşturmasının sonucunda ortaya çıkmıştır.

Bunlardan ilki İran’dı. Militan din adamları 1979 İslâm Devrimi’nde iktidarı ele geçirince, dünyayı kendilerinin dahi öngöremeyeceği yönlerden sarstılar. Devrim, Afganistan’daki Sovyet işgalinin başlamasına sebep olarak, bunun üzerine Bir­leşik Devletler’in Afganistan’a girmesi ve El Kaide’nin içinde büyüyüp geliştiği şartların ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Dev­rim aynı zamanda Amerikalı liderlerin Müslüman Ortado­ğu’da yeni bir müttefik ve temsilci arama girişimlerine de se­bep olmuştur ve bu arayış onları Irak’a çekmiştir. Ayrıca, Sad-dam’ın, eskiden beri süregelen, İran’da ve daha sonra Ku­veyt’te toprak ele geçirme hayalini nihayet gerçekleştirebilece­ğine inanmaya itti. Başarılı olamadı ama İran’a karşı savaşı sı­rasında Amerika’nın ona arka çıkma kararı, Washington ile Bağdat arasındaki 2003’teki Amerikan istilasıyla doruğa ulaşan acı verici bir ilişkinin ilk evresi oldu.

Amerikalıların dolaylı olarak Irak istilasına yol açan travma-tik tecrübeler yaşadığı ikinci yer Vietnam’dı. Birleşik Devletler, İran’da olduğu gibi Vietnam’da da asla tam olarak atlatamadığı derin bir utanç yaşadı. Bush ile etrafındaki birçok insan, Ame­rikalıların çeyrek yüzyıl sonra hâlâ, yurtdışında -askerî kuvvet kullanmaya isteksizlik ve Birleşik Devletler’in dünyadaki olay­ları biçimlendirme yetisini kaybettiğine dair rahatsız edici bir his olarak tanımladıkları “Vietnam sendromu”ndan muzdarip olduklarına inanmaktaydılar. Irak’ı, bu endişeleri sonsuza dek silecek süratli ve ezici bir zafer kazanabilecekleri bir yer olarak gördüler.

Tarihi, Irak’taki olayların akışını tuhaf bir biçimde etkileyen üçüncü yer Bush’un doğup büyüdüğü eyalet olan Teksas’tı. Teksas’taki ilk beyazlar silah zoruyla düzen dayatmışlar ve ar­dından Washington’un yüreklendirmesiyle, kendilerine ait bir rejim kurmak için Meksika’ya karşı ayaklanmışlardı. Teksas’ta­ki tüm ilkokul çocuklarına, bu adamların caydırıcı durumlar karşısında gösterdikleri cesaret anlatılmaktadır. Teksaslılar si­lah kuşanmış iyi adamların karmaşıklığın içinden düzeni çekip çıkarabileceği anlayışını, diğer Amerikalılardan daha fazla özümsemişlerdir. Bush, bu kanı ile, yeterince çaba gösterince her şeyin elde edilebileceğine dair tipik Amerikan inancından yola çıkarak sadece kısacık bir süre için başarılı gözüken bir istila başlattı. Abraham Lincoln’un güvertesinde kasıla kasıla yürürken arkasında asılı duran “Görev Tamamlandı” pankartı kısa süre içinde zalim bir şaka izlenimi vermeye başladı.

14

Katastrofik Başarı

19 Mart 2003 akşamı, Birleşik Devletler’in uzun zamandır beklenen Irak istilasını gerçekleştirmek üzere olduğunu ilan etmeden kısa süre önce Başkan George W. Bush, Beyaz Sa­ray’da antika bir masanın başına oturmuş, konuşmasının pro­vasını yapıyordu. Konuşma, bu istilanın amacının “Irak’ı si­lahsızlandırmak, insanlarını özgürleştirmek ve dünyayı vahim bir tehlikeye karşı savunmak” olduğu da dahil tüm hassas noktalara değinmekteydi. Bazı insanlar daha sonra bu konuş­mayı, Birleşik Devletler’i, geçmişten gelen işbirliğine dayalı diplomasi geleneğinden kopararak hangi yabancı hükümetle­rin yaşayacağını, hangilerinin ise öleceğini belirleme hakkına sahip olduğunu sanan küstah bir güce çeviren konuşma ola­rak parmakla göstereceklerdi. Bush’u, arkasındaki duvarda ası­lı duran büyük bir yağlıboya tablodan seyreden adam, bunun ne kadar yanlış olduğunu herkesten iyi bilirdi.

Bush bu konuşmayı Antlaşma Odası’nda, on yedi ay önce Afganistan’ın istilasını ilan ettiği aynı masada prova etmektey­di. Bunun Beyaz Saray’da en sevdiği odalardan biri olmasında, ziyaretçilerin girince ilk gördükleri şey olan görkemli tablo­nun payı vardı. Bu tablo, Amerika’nın ilk büyük “rejim deği-şikliği”ni gerçekleştiren Başkan William McKinley’i, diplomatların Küba’yı koruma altındaki bir ülkeye, Porto Riko’yu ise sömürgeye dönüştüren protokolü imzalamalarını seyrederken resmetmektedir.

12 Ağustos I898’de Birleşik Devletler ile ispanya Arasında Ba­rış Protokolünün imzalanışı isimli, Fransız ressam Theobald Chartran’a ait bu kasvetli tablo Antlaşma Odası’na adını ver­mektedir. Ama o gün imzalanan “barış protokolü” eşit devlet­ler arasında bir uzlaşma değildi. Birleşik Devletler’in İspan­ya’ya, ordusunu Küba’da alt ettikten sonra zorla kabul ettirdiği bir teslim belgesiydi. Daha da önemlisi, bundan böyle Birleşik Devletler’in yabancı hükümetleri alaşağı etme gücüne sahip olduğunun ve bunu yapmaya hevesli olduğunun bir beyanna-mesiydi.

Tüm bunlar Bush’un, Irak istilasına hazırlanmak için Ant­laşma Odası’nı kullanmasını özellikle uygun kılıyordu. Simge­sel olarak yanyana oturan o ve McKinley, uzun “rejim değişik­liği” asın boyunca Amerikan politikasının devamlılığını temsil etmekteydiler. Bush’un Irak’ı istila etme kararı, tarihte bir sap­ma değil McKinley ile Chartran’ın tarihî tablosunun gölgesin­de oturmuş olan çoğu başkanı yönlendiren değişmez kuvvet­lerin ve inançların sadık bir yansımasıydı.

Hem McKinley hem de Bush, vatanseverlik ve dinî fanatiz­min dalga dalga kabardığı ve Amerikan şirketlerinin hevesle yeni pazarlar ve hammadde için kaynak aradığı devirlerde baş­kanlığa yükselmişti. Beyaz Saray yolundaki kampanyaları sıra­sında ikisi de Amerikan askerî gücünü son derece özenli bir şekilde kullanmaya söz vermişti. Göreve geldiklerinde, ısrarla, yabancı hükümetlerin Birleşik Devletler’e fayda sağlamak amacıyla alaşağı edilmediğini, McKinley’in deyişiyle sırf “in­sanlık adına” ya da Bush’un sözleriyle “dünyayı daha barışçıl ve daha özgür yapmak için” yurtdışında müdahalede bulun-duklannı savundular.

İki adam da hükümetlerini devirdikleri ülkeler hakkındaki cahilliklerinden rahatsızlık duymuyorlardı. McKinley Filipin-ler’in haritadaki yerini hayal meyal hatırladığını itiraf etmişti. Bush Irak istilasının iyi gideceğinden kuşku duymadığını açıklamak için “Ben içgüdülerime güvenirim,” dedi. İkisi de, in­sanlığın iyi ile kötü arasındaki daimi çatışmanın içine hapsol-muş olduğu inancıyla dolu, dine derinden bağlı adamlardı, ikisi de Tanrı’nın onlara kılavuzluk ettiğini ve dolayısıyla, ya­bancı rejimlerin alaşağı edilmesini emretmeden önce kültür ve kimliğe dair muğlak soruların üzerinde durmalarının gereksiz olduğunu düşünüyorlardı.

McKinley’in Filipinler’i istilası ile Bush’un Irak’ı istilası ara­sındaki benzerlikler ürkütücüydü. İki başkan da Birleşik Dev­letler için siyasi avantajın yanı sıra ekonomik avantajın da pe­şindeydi. Aynca ikisi de Birleşik Devletler’in, kendi hükümet biçimini uzaklardaki ülkelere yaymak gibi kutsal bir görevi ol­duğuna derinden inanarak hareket ediyorlardı. İkisi de bu ül­kelerde yaşayan insanların Amerikalıları kurtarıcı olarak karşı-layacaklanndan şüphe duymuyorlardı. İkisi de, milliyetçi asi­leri bastırmak için uzun birer kontrgerilla savaşına girişmeleri gerekeceğini göz önünde bulundurmamışlardı. 21. yüzyıl baş­larında, Birleşik Devletler’in Filipinler’i istilasından yüz, Irak’ı istilasından ise birkaç sene sonra, bu iki ülke tüm Asya’daki en patlamaya hazır ve en istikrarsız ülkelerin arasında yer al­maktaydılar.

Birleşik Devletler’in 1983 ile 2003 arasında başlattığı dört istila belirli meydan okumalara karşı tepkiydi ancak aynı za­manda Amerikalıların ortak dünya görüşü ile kendilerinin bu dünyadaki rolü tarafından şekillendirilen saikın de bir ifade­siydi. Bu istilaların sonuçları, kendi çaplarında hayli öğretici olsalar da, en iyi şekilde Amerika’nın bir asırlık “rejim değişik­liği” operasyonlarının çerçevesinde anlaşılabilirler. Tümünün ardındaki fikir -Amerikalıların, bela olduğunu düşündükleri rejimleri devirmeye haklan, hatta yükümlülükleri olduğu- ye­ni değildir, Birleşik Devletler’i tanımlayan bütün inançların en eskisi ve en dirençlisidir.

Amerikalıların yabancı hükümetleri azledişlerinin neredeyse hepsi ardında ıstırap ve öfkeden oluşan acı bir tortu bırakmıştır. Bazıları masumların katledilmesine sebep olmuştur. Diğer­leri bütün bir devleti, hatta dünyanın bütün bir bölgesini Amerika karşıtı hırsla vahşice fokurdayan kazanlara dönüştür­müştür. 1983 Grenada istilasının sonucu ise bunun tam aksi oldu. Birleşik Devletler’in hükümetini zorla azlettiği on dört ülke içinde yer alan Grenada, vatandaşlarının müdahale için gerçekten minnettar oldukları ve öyle de kaldıkları az sayıdaki ülke arasındadır.

Tarihsel bakış açısından Acil Öfke Operasyonu, havalı kod adı dahil, birçok yönden neredeyse saçma gözükmektedir. Sa­vaşın iki tarafı arasındaki kuvvet orantısızlığının örneği savaş tarihinde çok ender görülmüştür. Yine de 1980’lerde dünyanın geri kalanında olup bitenle ilgisinden dolayı Önemli bir olaydır.

Ronald Reagan 1981’de göreve başladığında, Karayip Havza-sı’nı militan solcu bir dalga kasıp kavurmaktaydı. Marksist devrimciler Nikaragua’da iktidarı ele geçirmişti, diğerleri El Salvador ile Guatemala’da savaşmaktaydı ve Jamaika, Guyana ve Surinam’da hükümete kendilerini anti-emperyalist olarak tanımlayanlar seçilmişlerdi. Daha uzakta ama daha korkutucu olan ise, İran’da ve Ortadoğu’daki başka ülkelerde çoğu kök-tendinci inançlara bağlı radikaller, Birleşik Devletler’e şok edi­ci biçimlerde kafa tutmaktaydılar. Müslüman militanlar Birle­şik Devletler’e, tam da Reagan’ın Grenada istilasını emrettiği haftasonu Beyrut’ta yıkıcı bir darbe indirmişlerdi. Tüm bunlar, Vietnam’da birkaç sene önce yaşadığı mağlubiyetin üstesinden gelmeye çalışan bir ulusun ağırına gitmekteydi.

Reagan ile yardımcıları Grenada’ya barışçıl bir çözüm getir­mek isteselerdi bunu pekala ayarlayabilirlerdi. Fakat bu onlara aradıkları zaferi getirmezdi. Amerika’nın Grenada’daki galibi­yeti her şeyden önce sembolikti. Bazılarının öne sürmeye cesa­ret ettiklerinin aksine tarihin akışının Birleşik Devletler’in aleyhine yön değiştirmeye başlamadığını dünyaya göstermişti. Aynı zamanda Reagan’a Amerika’nın düşmanlarını -özellikle de zayıf olanlarını- ezebilecek bir lider havası kazandırdı.

Grenadalılar, istiladan on dört ay sonra çoğunun ilk kez gördüğü bir serbest seçim için sandığa gittiler. Birleşik Devletler’in bariz desteğini arkasına alan altmış yaşındaki kıdemli si­yasetçi Herbert Blaize’i ezici farkla başbakan olarak seçtiler. Blaize tatlı dilli, sakin ve mülayim ama aynı zamanda sağdu­yulu, dürüst ve -en önemlisi- Amerikan yanlısıydı. Yıllar sü­ren ayaklanmanın ardından bunlar tam da Grenadalıların ara­dıkları özelliklerin bileşimiydi.

Yeni rejim, istilayı hızlandıran “Kanlı Çarşamba” katliamını organize etmiş ve hayata geçirmiş olanları yargılayıp cezalan­dırmanın meşakkatli yükümlülüğünden kaçamazdı. Bir dizi gecikmenin ardından on sekiz şüpheli mahkemeye çıkarıldı. Bunlardan, aralarında Bemard ve Phyllis Coard, Hudson Aus­tin, Leon Cornwall ve gerçek ismi olan Callistus Bernard ola­rak yargılanan İmam Abdullah’ın da bulunduğu on dört kişi idama mahkûm edildi. Diğerlerinden üçü uzun hapis cezalan aldı ve biri suçsuz bulundu. İdam cezaları daha sonra ömür boyu hapis olarak hafifletildi.

Sanıklar, dava sırasında mahkemenin meşruluğunu kabul etmeyip katliamın sorumluluğunu almayı reddederek birçok Grenadalının nefretini uyandırdılar. Ancak yıllar sonra, 1996’da, “Devrimci Halk Hükümeti’nin tüm eski sürgünleri­ne” seslenen açık mektupta nedamet kırıntısı gösterdiler.

Devrimin liderleri olarak, çektiklerinizden toplu olarak so­rumlu olduğumuza inanıyor ve bu sorumluluğu tümüyle ka­bulleniyoruz. Dolayısıyla, size en azından derin pişmanlığımı­zı ve utancımızı ifade etmemizin ve en içten ve mutlak özür­lerimizi sunmamızın zaruri olduğunu düşünüyoruz.

Muhalefetten hastalık derecesinde korkuyor, muhalefetin her çıkışında Birleşik Devletler hükümetinin parmağını görü­yorduk. Bu ruh hali kısa sürede nüfusun neredeyse tümüne yayıldı. Bu kuşatılmışlık duygusu içinde, bize karşı çıkanların ve hatta bize katılmayanların bile sivil ve insan hakları, yazık ki, az şey ifade etmekteydi. O günlerde, birçok muhalifin Bir­leşik Devletler’in kuklası, CIA ajanı veya vatan haini oldu­ğundan değil, kuvvetler ayrılığının olmamasına dair kaygıla­rından dolayı ve vatandaş olarak, ifade özgürlüğüne ve siyasi sürece katkıda bulunma hakkına sahip olduğunu düşündüğü için muhalefet ettiğini anlayabilecek olgunluğa ve erdeme erişmemiştik…

İleride tekrar siyasete karışma ihtimalimizi tamamen red­dediyoruz. Liderler bizim kadar feci bir şekilde başarısız ol­duğunda, en azından siyasetle İlgilerini sona erdirmeli, sahip oldukları tüm siyasi hırslarından vazgeçmelidirler.

Bu mektubun yayımlanmasından üç yıl sonra, mahkûm edilmiş katillerden biri olan Phyllis Coard sağlık sebepleri yü­zünden serbest bırakıldı. Diğerleri Richmond Hill hapishane­sinde kalmaya devam ettiler. Mahkûmiyetleri, 2004’te Doğu Karayipler Temyiz Mahkemesi tarafından onaylandı. Başbakan Keith Mitche’l, bu hükmü duyan çoğu Grenadalının “rahat bir nefes aldığını,” çünkü “o insanların serbest bırakılmasına he­nüz hazır” olmadıklarını söyledi.

Birleşik Devletler’in Grenada’yı istila etmesi gerekli miydi? Esas sebep, Başkan Reagan’ın ileri sürdüğü üzere Amerikalı öğrencileri kurtarmak idiyse, cevap muhtemelen hayır olacak­tır. Öğrenciler büyük olasılıkla basit bir tahliyeyle ülkeye geti­rilebilir, Grenadalı yetkililer de onlardan kurtulmaktan mutlu­luk duyarlardı. Reagan’ın ikinci mazereti olan Kübalıları kov­ma ve demokrasiyi geri getirme arzusu da kuşkuluydu, zira “Kanlı Çarşamba”yı takip eden karışıklığın içinde bu hedeflere barışçıl şekilde ulaşmak gayet mümkündü.

Fakat iki hakikat bu istilayı kınayanları kuşkuya düşürmek­tedir. Öncelikle, her ne kadar uzak bir olasılık olsa da, uzun zamandır kendilerine yoldaşlık edenleri katledecek kadar çıl­dırmış olan Yeni Cevher liderleri, pekala Amerikalılara karşı barbarca bir suç işleyecek kadar da çılgın olabilirlerdi. İkinci olarak, Birleşik Devletler 1983’e dek, Saygon’dan Tahran’a ve Managua’ya mağlubiyet ve utançla geçen bir on yılın acısını çekmişti. Amerikalılar bu eğilimi tersine çevirmeye istekliydi­ler ve Ronald Reagan’a, bunu yapmaya ant içtiği için oy ver­mişlerdi. Zafer istiyorlardı. Grenada’daki fanatik Marksistler Reagan’a bu fırsatı tanıdığında, tereddüt etmedi.

Grenada, Rose BowI stadına sığabilecek kadar nüfusa sahip ufacık bir ülkedir. Birleşik Devletler 1983 istilasının sonrasın­da burayı, birkaç Spectre hücumbotu fiyatına -tanesi 132 mil­yon dolardı- Karayipler’in cennet bahçesine, bir demokrasi ve refah vitrinine çevirebilirdi. Bu, Birleşik Devletler’in hiç ol­mazsa zaman zaman, hükümetlerini alaşağı ettiği ülkelerle olumlu ilişkiler içerisinde kalabileceğini göstermiş olurdu.

Neredeyse bir asırdır bozulmayan Amerikan geleneği, bu uluslara arkasını dönüp gitmektir. Birleşik Devletler’in, Grena-da’da son derece düşük bir maliyete daha iyisini yapma şansı vardı. Ama geleneğine uyarak bu fırsatın kaçmasına müsaade etti. Amerika’nın Grenada’ya yardımı istilanın sonrasında çok artmışsa da Birleşik Devletler birliklerinin sebep olduğu hasarı karşılamaya bile yeterli değildi. Amerikalılar uzun süre geçme­den alışılmış politikalarını sürdürerek Grenada’ya Doğu Kara­yipler’in herhangi bir mini-devleti muamelesi yapmaya başla­dılar. Bu, hemen hemen unutulduğu anlamına gelmekteydi.

Birleşik Devletler’in yardımı 1990’larda azalırken, Grenada kirli yollardan para kazanmaya yöneldi. Bir süre, sahte isim kullanma seçeneği de sunarak yabancılara pasaport sattı. Fransız finans gözlemcileri Grenada’yı kara para aklamaya müsaade eden ülkeler listesine aldılar.

Amerikalıların müdahale ettiği birçok ülke büyük ve kar­maşıktır. Amerikalılar Filipinler’! Veya İran’ı istikrara ve öz­gürlüğe yöneltmek için çok daha fazlasını yapabilirlerdi, an­cak yabancıların en güçlü çabalan bile bu boyutlardaki ulusla­rı yeniden şekillendiremez. Grenada’da ise bu mümkün olabi­lirdi. Acil Öfke Operasyonu’nun zaferi Birleşik Devletler’e, dünyadaki itibarına ve imajına çok şey katabilecek benzersiz bir fırsat bahsetmişti. Dünyaya yaklaşımlarını biçimlendiren az itina gösterme tavrını benimseyen Amerikalılar, bu fırsatı kaçırmayı tercih ettiler.

Amerikan birliklerinin Panama’yı istila edip General Manuel Noriega’yı alaşağı etmesini takip eden saatlerde Panama City, şiddet ve anarşinin içine gömüldü. İstilanın bu açık seçik ön­görülebilecek sonucu görünüşe göre Amerikalıları tamamen hazırlıksız yakalamıştı. Genel düzeni sağlayan kuvveti yok e-derek, yeni bir mahalli kuvvet kurulana dek, yerini bizzat ken­dilerinin doldurması yükümlülüğünü almış olduklarını anla­maları birkaç gün sürdü. O zaman da çok geç kalmışlardı.

Panama City’nin ana bulvarlarında malların müsrifçe yığılı olduğu mağazalar, seçkin butikler ve televizyonlar ile müzik setlerinden elmas takılar ile Jaguarlara kadar her şeyi satan özel fabrika satış magazaları sıralanmıştır. Alışveriş düşkünleri para harcamak için Latin Amerika ile Karayipler’in dört bir ya­nından uçakla gelerek en değerli ödülleri kapmak için rabib-lancolarla yarışırlardı. Amerikalıların istilasının ertesi günü yoksul Panamalılara nihayet bir şans doğdu.

21 Aralık 1989 günü öğleden önce, alışveriş bölgesinin ana sokakları fabrikadan yeni çıkmış ocaklar, buzdolapları ve ça­maşır makinalarını itmekte olan insanlarla tıklım tıkış dol­muştu. Bazıları alışveriş arabalarıyla belirerek bunları taşana kadar donmuş et, koli koli içki, mobilya ve bulabildikleri di­ğer her şeyle dolduruyorlardı. Panama’nın meşhur alışveriş merkezlerindeki hemen hemen tüm mallan yok etmeleri otuz altı saatten kısa bir sürede oldu. Aynı şey, yarıkürenin en aktif serbest limanlarından biri olan Colon’da da, yağmacıların yük treni konteynerlerini kınp buldukları her şeyi alıp gitmeleriyle yaşandı. Bir tahmine göre, bu saatlerde değeri 2 milyar doları aşan miktarda eşya çalınmıştı. Bu hırsızlık histerisini küçük bir kuvvet gösterisi bile durdurabilirdi ancak Amerikalı asker­ler hiç ortalıkta gözükmediler.

Amerikan istilasının sebep olduğu bir diğer muazzam kayıp da çatışma sırasında başlayan yangınlardan dolayı gerçekleşti. La Comandancia’nın çevresindeki birçok bina ahşaptı. Ameri­kalıların tetikçileri ve direniş kuvvetlerinin diğer artıklarını kovalayarak geldiği barriolardaki binalar da ahşaptı. Amerika­lıların ağır silahları, çok sayıda yapıyı yiyip yutan ve binlerce insanı evsiz bırakan yangınları tetiklediler. Amerikan kuman­da zincirindeki hiç kimse, yağmaları engellemek için birlik mevzilendirmeyi akıl etmediği gibi, anlaşılan Panama City’nin bu kadar kolayca yanabilecegi olasılığını da göz önünde tut­mamıştı.

Bazı yağmacılar ganimetlerini toplarken Viva Bush! diye ba­ğırdılar. Fakat müdahalesinden dolayı Birleşik Devletler’e min-nettar olanlar sadece onlar değildi. Birçok Panamalı Noriega’yı başlarından atmayı beceremedikleri için hayal kırıklığı için­deydiler ve Amerikalı birliklerin onu azletmek için ülkeye ayak basmaları içlerine su serpmişti, istilacı birlikler çok sayı­da yerde alkışlarla karşılandılar.

Adil Amaç Operasyonu’nda Amerikan zayiatı hafifti, sadece 23 ölü -9’u dost ateşiyle- ve 347 yaralı vardı. Ölen Panamalı­ların sayısı ise hâlâ muallaktadır. Southcom’un kısa bir süre sonra yayımladığı tahmine göre, 314 Panamalı asker ile 202 sivil hayatını kaybetti. Bazı Amerikalılar ve birçok Panamalı ise gerçek rakamın bunun iki katı olduğuna inanmışlardır.

Noriega Miami’de mahkemeye çıkarıldığında sanık olduğu kadar bir savaş ganimetiydi de. Birleşik Devletler’in, uluslara­rası hukuk sınırlarında onu kaçırıp yargılama hakkının olup olmadığı tartışmalıdır. Davasının ilk safhasında, aleyhindeki deliller zayıf ve koşullara bağlı gibi göründü. Derken savcılar sürpriz bir şahidi, Medellin uyuşturucu kartelinde anahtar ki­şilerden biri olan federal mahkûm Carlos Lehder’i ortaya çı­kardılar. Lehder Noriega’nın suçlarına dair kesin bilgilere sa­hipti ve ifadesi kararı kesinleştirici oldu. Azledilmiş Panamalı lider 9 Nisan 1992’de uyuşturucuya ilişkin sekiz ayrı madde­den suçlu bulunarak kırk yıl hapse mahkûm edildi.

Yeni Panamalı Başkan Guillermo Endara, ilk beyanatların­dan birinde Panamalıların 20 Aralık’ı sonsuza dek, kurtuluşla­rının tarihi olarak kutlayacaklarını belirtti. Fakat aylar geçtik­çe birçok kişinin istila ile ilgili düşünceleri değişmeye başladı. Bazıları Birleşik Devletler’in, Noriega’ya senelerce ne kadar çok destek verdiğini öğrenince öfkelendiler. Diğerleri evsiz ai­leler ile kavrulmuş mahallelerin görüntüsünden etkilendiler, istilanın ilk yıldönümü yaklaşırken, bazıları bunun “yas gü­nü” ilan edilmesini talep ettiler. Halkının değişmekte olan gönişlerinden haberdar olan ancak konumunu da Birleşik Dev-letler’e borçlu olan Başkan Endara, bu günü “anımsama günü” ilan ederek uzlaşmaya vardı.

Endara’nın yabancı bir hükümet tarafından iktidara getiril­miş ve yabancı bir askerî üste başkanlık yeminini etmiş oldu­ğu gerçeği onu daha başlangıçta zayıflatmıştı. Becerikli bir po­litikacı ya da yönetici olsaydı bu lekeyi üzerinden atabilirdi ama değildi. 1994’te görevden ayrıldığı vakit son derece göz­den düşmüş haldeydi. Sonraki iki Başkan Ernesto Perez Balla-dares ile Mireya Moscoso da iyileşme sağlayamadılar.

2004’ün seçim kampanyasının, özellikle de çok tanıdık bir ismin aday olmasından dolayı, istiladan beri en heyecan verici kampanya olacağı anlaşıldı. Bu aday, 1968’den 1981’e kadar ülkeye egemen olmuş ve birçok fakir Panamalı’nın hâlâ öz­lemle andığı popülist generalin oğlu Martin Torrijos’tu. Zaferi kısmen bir çemberin tamamlanışı oldu ve bu sırf çok sevilen bir babanın oğlu olduğundan da değildi.

Martin Torrijos on beş yaşındayken, Hugo Spadafora’nın Ni-karagua’daki Sandinista gerillalarının yanında çarpışmak üzere topladığı tugaya katılmak için babasından izin istedi. Babası razı oldu. Genç adam hiçbir çatışmaya şahit olmadı ama Spa-dafora’ya hayran kaldı ve bir yetişkin olduğunda da Spadafo-ra’yı sevgiyle anmaya devam etti. Panama’nın başkanı olunca sadece babasının değil, on dokuz sene önce katledilmesiyle Panama tarihinin akışını değiştiren romantik kahramanın da mirasını kurtarmış oldu.

11 Eylül 2001’de Ne w York ve Washington’daki terör saldırıla­rından sonra, Başkan George W. Bush’un Afganistan’daki Tali-ban rejiminin devrilmesi emrini vermesi hemen hemen kaçınıl­mazdı. Taliban, Usame Bin Ladin ile yoldaşlarına saldırıları planlarken kullandıkları sığınağı sağlamakla kalmamış, onları neredeyse hükümetin ortaklan haline getirmişti. Taliban rejimi, Bin Ladin’i Birleşik Devletler’e veya onu cezalandıracak başka bir güce teslim etmeyi reddederek kaderini belirlemiş oldu.

Ancak Taliban’a karşı harekete geçme kararını vermek işin kolay kısmıydı. Gerçekleştirilecek eylemi seçmek ise daha zordu, iki seçenek vardı ve ikisi de uzun vadede tehlikelerle doluydu. Bush daha az yıldırıcı olanını seçti. Çarpışmaya Amerikan birliklerini yollamayı reddetmesi terörist liderlerin kaçmasına imkân verdi ve Afganistan’ı büyük ölçüde uyuştu­rucu baronlarının ve aşırı dinci derebeylerinin eline bıraktı. Aynı zamanda Amerikan askerlerine zarar gelmesini engelledi ve Birleşik Devletler’in “ulus inşa etme” işinden sıyrılmasını sağladı.

Alternatifi, Afganistan’ın geniş çaplı istilasını başlatmak ve orada en azından birkaç yıl boyunca çok sayıda birlik tutmayı kabul etmek olurdu. Bu seçenek pekala Bin Ladin ile kurmay­larının tutsak edilmesiyle sonuçlanabilirdi ve belki Afganis­tan’ı istikrara giden bir yola da sokabilirdi. Afganistan konu­sunda önde gelen bir uzman olan Birleşik Devletler Harp Okulu’ndan Lany Goodson, bu seçeneğin “uygulanmasındaki derinlik, yaygınlık, yoğunluk ve hızdan dolayı cidden nefes kesecek bir sorumluluk” gerektirmesine rağmen çağdaş Afgan tarihinin “bir gram ulus inşa koruyuculuğunun bir kilo askerî harekât tedavisine eşit olacağını” gösterdiği sonucuna vardı.

2001 güzü kadar erken bir tarihte bile tek yaklaşımın sadece Taliban ve müttefiki El Kaide’yi paramparça etmekle yetinme­yip iki tümen Amerikan ve müttefik kuvveti, çabuk ve etkili bir yeniden yapılanma (yol inşaatıyla başlamak üzere) ile komşularının müdahalelerim önleyerek ve belki de ülkeyi ge­çici bir Amerikan askerî hükümetiyle idare ederek Afganis­tan’ı istikrara kavuşturmak ve sağlıklı bir bölgesel ortamı bes­lemek olması gerektiği aşikârdı. 11 Eylül’ün şokuna rağmen, bu tarz yaklaşımlara hararetle karşı çıkarak göreve gelmiş bir Birleşik Devletler yönetiminin -kıdemli bir Birleşik Devletler askerî liderliğinin, arabuluculuk misyonlarına yönelik şüphe­ciliği ile kayıp vermeye isteksizliği de ek olarak- böyle strate­jileri benimsemesi zordu. Dolayısıyla bunun yerine başka yaklaşımlar denenmiş, arkalarında yarıyolda yapılan düzeltmelerin ve yarım yamalak tedbirlerin büyük ihtimalle çözme­ye yetmeyeceği ciddi sorunlar bırakmışlardır.

Başkan Bush ile danışmanlarının, Afganistan’la ciddi ve uzun vadeli olarak ilgilenme fikrini reddetmek için, “ulus inşa etme” misyonlarına yönelik köklü antipatilerinin yanı sıra iki sebepleri daha vardı. İlki, bu tarz bir ilgilenmenin ancak, muhtemelen Birleşmiş Milletler aracılığıyla yönlendirilen, ge­niş çaplı uluslararası destekle mümkün olabileceğiydi. Bu Amerikalıları Avrupalılar ve diğerleriyle güç ile otorite paylaşı­mına zorlardı. Bu Bush yönetiminin nefret ettiği bir fikirdi.

Ancak Bush’un Afganistan’la uzun vadeli ilgilenmeye yöne­lik iddialı seçeneği reddetmesinin ana sebebi dikkatinin başka yerlere odaklanmış oluşuydu. Afganistan’ı stabilize etmenin Öneminin farkındaydı ve Bin Ladin ile dalkavuklarını yakala­maktan elbette sevinç duyardı ama bu projelere ilişkin hevesi Irak ile Saddam Hüseyin’e yönelik saplantısının yanında silik kalıyordu. Birleşik Devletler’in Afganistan’ı yatıştırmak için devamlı bir gayrete girişmesi, 1980’lerdeki Sovyet işgali döne­minde ülkeyi karmaşaya sokmak için sürdürdüğü milyarlarca dolarlık, altı yıllık seferberliğe kapsam itibariyle eşdeğer bir yükümlülük gerektirirdi. Böyle bir girişim Birleşik Devletler’in aynı zamanda başka herhangi bir esaslı askeri taarruz gerçek­leştirmesini imkânsız kılardı. Bush’u Irak’ı istila etme fikrin­den vazgeçmeye zorlardı ve buna hazır değildi.

Amerika’nın bir asırlık “rejim değişikliği” operasyonları, Birleşik Devletler’in yabancı diyarları yönetmeye uygun olma­dığını göstermiştir, İspanyolların, İngilizlerin, Fransızların ve diğerlerinin yabancı diyarları ele geçirip bunları onlarca veya yüzlerce yıl idare etmelerini mümkün kılmış olan imparator­luk dürtüsünü ya da dikkat genişliğini Amerikalılar asla geliş­tirememişlerdir. Afganistan’ın istisna olması için iki iyi sebep vardı. Birincisi, Afganistan’ın çöküşü kısmî olarak orada 1980’lerde yaşanan, Amerikalıların destek sağladığı yıkıcı sa­vaşın sonucuydu ve bu savaşın Birleşik Devletler’e, yok edil­mesinde rol oynadığı şeyin onarılmasına yardım etmek gibi ahlâkî bir mecburiyet verdiği pekâlâ savunulabilir. Fakat ahlâ­kın da ötesinde Afganistan’ın yeniden dünyanın önde gelen eroin üreticisi ve bir terör yuvası olmasının nasıl engelleneceği gibi acil ve gerçek bir problem vardı. Bush idaresi odağını Irak’a çevirerek bu probleme kayıtsız kaldı.

Taliban rejiminin düşüşünün üzerinden sadece birkaç hafta geçmişken, 2001 sonlarında, Afgan liderlerden oluşan bir top­luluk Bonn’da bir araya gelerek altı aylık geçiş hükümetini yö­netmesi için Amerika’nın adayı olan 1990’lann çoğunu Afga­nistan’ın dışında geçirmiş, İngilizce konuşan Peştun lider Ha-mid Karzai’yi kabul ettiler. Geçiş döneminin sonunda Afgan li­derlerden oluşan daha geniş çaplı -Birleşik Devletler’in isteni­len sonuca ulaşmak için son anda genişlettiği- bir topluluk Karzai’nin seçimini onayladı. Daha sonra, seçmenlerin yüzde 70’inin sandıklara gittiği bir seçimde on yedi diğer adayı yene­rek tam dönem için seçildi.

Amerikalılar, Karzai’ye yol göstermek üzere Taliban’la bir boru hattı anlaşmasının pazarlığını yapmaya yönelik sonuçsuz çabasında Unocal’le çalışmış olan Zalmay Halilzad’ı elçi olarak atadılar. O ve Karzai ülkeyi birlikte yönettiler ancak iyi niyet­leri ve sıkı çalışmaları Washington’un onlara verdiği kaynağın yetersizliğini telafi etmeye yetmedi. Halilzad’ın 2005’te Irak büyükelçisi olmak üzere ayrıldığı vakit, Afganistan’ın yüzyüze olduğu güçlükler neredeyse ilk geldigindeki kadar yıldırıcı ol­maya devam ediyordu.

Birleşik Devletler başta olmak üzere dış güçler, iş Afganis­tan’a yardım etmeye gelince dikkate değer bir cimrilik göster­diler. O sıralarda savaş sonrası kalkınmanın ilerlediği diğer dört yer olan Bosna’ya, Kosova’ya, Doğu Timor’a veya Ruan-da’ya yolladıklanndan daha az yardım ile daha az sayıda barış gönüllüsü gönderdiler. Bu durum Afganistan’ın harabe halinde kalacağını, ülkenin çoğunlukla derebeyleri tarafından yönetil­meye devam edeceğini, Taliban’m kalıntılarının silahlı güç ola­rak yeniden meydana çıkacağını, Bin Ladin ile diğer terörist li­derlerin serbest kalacağını ve uyuşturucu ticaretinin ülke eko­nomisinde gittikçe önem kazanan bir ana dayanak haline gelecegini kesinleştirdi. Afganistan 2002’de 3.200, 2003’te 3.600, 2004’te ise 4.200 ton -bu son rakam dünya toplamının yüzde 87’sini oluşturuyordu- eroin üretti.

Karzai’nin ve daha sonra bir ulusal parlamentonun seçilme­siyle kendini gösteren demokrasinin ağır da olsa gelişmesi olumlu bir adımdı ve Bush bunu kutlamakta haklıydı. Ancak güvenlik ya da afyon üretimi gibi alanlardaki uğursuz gelişme­lerle kıyaslandığında önemini kaybediyordu. Ülkenin başarısız bir devletten dünyanın uyuşturucu terörizmi merkezine dönü­şümü korkutucu hızla ilerlerken, demokratik bir rejimin Afga­nistan’ın tamamı üzerinde kontrol kurmayı başarma olasılığı uzaklığını korumaktadır.

Amerika Afganistan’ı istila ederek Batı karşıtı teröristlerin özgürce eğitim görüp plan yapmalarına müsaade etmiş bir re­jimi yok edip üstün derecede olumlu sonuçlar elde etmiş ol­du. İstilanın hemen ardından bir sonuç daha ortaya çıktı. Bir­leşik Devletler’in Taliban’ı iktidardan düşürmek için tuttuğu savaşçılar harekât sırasında binlerce Afgan’ı ve yabancıyı esir alıp neredeyse tümünü Amerikalılara teslim ettiler. Bunlardan bazıları Taliban ile El Kaide’nin önemli şahsiyetleriydi. Diğer­leri ise Birleşik Devletler’in istilası sırasında rastgele yanlış ta­rafta savaşmakta olan düşük rütbeli askerlerdi. Geri kalanı ise ya yanlışlıkla ya da garezi olan birileri tarafından iftiraya uğra­dığı için tutuklanan masumlardı. Amerikalıların Kabil yakınla­rında olan Bagram’daki üslerinde inşa ettikleri geniş hapisha­nede çok sayıda insan hapsedildi ve birçoğu Birleşik Devlet­ler’in Filipinler’deki savaşından beri kullanmadığı sertlikte muamele içeren zorlayıcı sorgulamalara maruz bırakıldı. Yüz­lercesi Amerikan topraklarında yasal olamayabilecek baskılara tabi tutulabilmek için Küba Guantanamo’daki Birleşik Devlet­ler üssü hapishanesine sevkedildi. Başkan Bush ile kıdemli yardımcıları Guantanamo’da kullanılan haşin sorgulama tek­niklerinin, terörizmin Birleşik Devletler için oluşturduğu teh­like göz önünde bulundurulduğunda uygun olduğunda ısrar­cıydılar. Fakat bu sorgulamalar, dünyadaki milyonlarca insa­nın gözünde Amerika’nın uluslararası insan hakları standartlannı reddinin simgesi haline geldiler. Takip eden Amerikan karşıtlığı dalgası, sorgucuların can yakan sorgulamalar vasıta­sıyla zor bela kopardığı herhangi bir istihbaratın değerinden çok daha ağır bastı.

Afganistan’ın geleceği büyük ölçüde, Başkan Bush’un Afga­nistan’ı yeniden inşa etmeye konsantre olmak yerine vahim Irak’ı istila etme kararı tarafından şekillendirilecektir. Afganis­tan, Birleşik Devletler ile diğer ülkelerin onu felakete sürükle­yen acıklı derecede yetersiz yardımı sonucunda ızdırabından asla kurtulamadı, istiladan çok seneler sonra, dünyanın en tehlikeli İstikrarsızlığına sahip devletlerinden biri olarak kaldı.

Amerika’nın Irak’ı istilası ne kadar iyi geçtiyse, işgali de o kadar kötü geçmiştir. Bela, Saddam Hüseyin rejiminin çökmesinden sadece saatler sonra yağmacıların Bağdat sokaklarını kırıp geçir­mesi ve suçluların zıvanadan çıkmasıyla baş gösterdi. Ardından, altı hafta sonra, Amerikalılar sırf Saddam’ın gizli polisi ve elit Cumhuriyet Muhafızlarının değil, ayrıca tüm Irak ordusunun da dağıtılması emrini verdiler. Bunun sonucunda her biri silahlı ve askeri taktikler konusunda eğitimli, işsiz ve işgalciye karşı öf­keyle dolup taşan 300.000’i aşkın genç adam ortada kaldı.

Ordunun yerini becerikli bir güvenlik kuvveti almadı ve Pentagon’daki siviller de Savunma Bakanı Rumsfeld’in savaşla­rın nispeten az sayıda askerle kazanılabileceği teorisini kanıt­lamaya kararlı oluşlarından dolayı taşrada devriye gezmeye, si­lah ambarlarını korumaya veya yabancı asilerin girmesini en­gellemek için Irak’ın sınırlarını kapatmaya yetecek kadar asker yollamayı reddettiler. İşgale karşı olanlar birkaç ay içerisinde, Birleşik Devletler’in Vietnam’daki talihsizliğinden beri ilk defa yüzleştigi güce sahip isyancı bir kuvvet oluşturdular.

Irak istilasının başladığı 20 Mart 2003’ten Saddam rejiminin çöktüğü 9 Nisan’a kadar geçen üç haftada sadece 122 Ameri­kalı hayatını kaybetmişti. Belli ki Bush bunun Birleşik Devlet­ler’in vereceği yegâne kayıp olacağına inanıyordu. Ama isyan­cılar sonraki iki sene içerisinde neredeyse 2.000 Amerikalıyı daha öldürdüler. Bu rakamın kat kat fazlası Iraklı da öldü. Ça­tışmanın sonu ise görünmüyordu. Bu derinden parçalanmış ülkeyi bir arada tutacak, çeşitli topluluklar arasında iktidarı paylaşmaya yönelik bir uzlaşma sağlayacak muktedir bir şah­sın olmaması veya gerçek iktidarın vatandaşlara teslim edil­memesi sonucunda ülke, Amerika karşıtı şiddetin ve kardeşin kardeşi bağnaz bir biçimde katletmesinin içinde boğuldu.

Saddam’ı azletmenin ardından Amerikalıları bekleyen diğer sarsıntı ise onun, biyolojik, kimyasal veya nükleer silahlara sahip olmadığını iddia ederken gerçekten de doğruyu söyle­miş olduğuydu. Irak Teftiş Grubu adlı Amerikalı bir ekip on ay boyunca Irak’ta karış karış bu silahlan veya üretilmiş ola­bilecekleri fabrikaları aradı ama hiçbir şey bulamadı. Çalış­ması tamamlandığında, başmüfettiş David Kay Washington’a dönerek Senato Silahlı Hizmetler Komitesi’ne “başarısızlığı kabul etmenin önemli” olduğunu söyledi. “Hepimiz neredey­se tamamen hatalıymışız,” diye itiraf etti Kay “ve tabii ben de dâhil”.

Savaşı savunmak için kullandığı -Saddam’ın toplu kıyım si­lahları yapmış ya da yapmakta olduğuyla ilgili- iddianın asıl­sız olduğu netleşince, Bush başka açıklamalara kaydı. Savaşa sadece Saddam’ı silahsızlandırmak için değil, Iraklıların Orta­doğu çapında reform tetikleyecek huzurlu bir demokrasi kur­malarına yardım etmek için de girdiğini söylemeye başladı. Bu atik bir tavır değişikliğiydi ama yönetiminin yapmış olduğu daha kapsamlı diğer yanlışa hiç değinmiyordu. Bush yönetimi, Saddam’ı azletmek için muazzam enerji tahsis etmesine ve milyarlarca dolar harcamasına rağmen, Saddam’dan sonra ne yapılacağına dair bir plan asla çizmedi.

Bush, kendisinin ya da yönetiminin bu savaş ile onu takip eden işgali planlarken ciddi hatalar yapmış olduğunu teslim etmeyi sabit fikirli bir biçimde reddediyordu, isyanı öngörme­miş olduğunu itiraf ediyor ancak Irak’a Özgürlük Operasyo-nu’nun nihai öyküsü yazıldığında tarihî bir zafer olarak yargı­lanacağında dayatıyordu, özeleştiriye en yaklaştığı an, harekâ­tın fazla iyi gittiğine dair bir yakınmaydı.

İstiladan onaltı ay sonra yapılan bir röportajda “Tekrar başa dönebilsek” dedi, “katastrofik başarının sonuçlarına bakardık.”

İstilanın başarısı olsa olsa bu tarz bir başarıydı. Savaş Irak’ı şiddetli anarşiyle dolu bir cadı kazanı, dünyanın dön bir ya­nındaki fanatikler için bir mıknatıs haline getirdi. Tarihte hiç görülmemiş biçimde küresel bir anti-Amerikan dalgayı hare­kete geçirdi. En kötüsü de, El Kaide ile başka terör toplulukla­rına karşı savaşta kullanılabilecek devasa kaynakları tüketti. Irak savaşı bu grupların üzerindeki baskıyı azaltarak dünya çapındaki cihatlarını sürdürmelerine, Endonezya’da, ispan­ya’da, ingiltere’de ve başka yerlerde ölümcül saldırılar gerçek­leştirmelerine izin verdi.

Askerî işgaller doğaları gereği baskıcılardır ve her ne kadar Amerikalı askerlerin Irak’ta uyguladığı kötü muamele ordu­nun bakış açısından savunulabilir görünmüş olsa da, çok sayı­da Iraklı’yı ve dünyanın diğer yerlerindeki birçok kişiyi öfke­lendirdi. Bağdat yakınlarındaki Abu Garib hapishanesinde Amerikan askerlerinin mahkûmlara korkunç bir şekilde dav­randıklarını gösteren detaylı fotoğraflar ortaya çıkınca bu öfke en üst noktaya ulaştı. Bush ile savunucuları bu tacizlerden do­layı duydukları üzüntüyü belirttiler ancak bunlann istisnai va­kalar olduğunda ısrar ettiler. General Arthur MacArthur’un Fi-lipinler’deki Amerikalı birliklere “savaş yasalarına tam riayet” zahmetine girmelerinin gerekli olmadığını söylemesi gibi Bush da, mahkûmlara yapılacak muameleyi düzenleyen Cenevre Sözleşmesi’nin Afganistan veya Irak’ta yakalanmış mahkûmlar için geçerli olmadığına hükmetti.

Bush ile danışmanları Irak’ın geleceği için umutlarını, orada demokrasinin gelişmesine bağlamışlardı. Saddam’ı azlettikten kısa bir süre sonra ülkenin yönetimine yardımcı olmak ama­cıyla bir “yönetim kurulu” oluşturdular. Kurul, yıllarca Irak’ın dışında yaşamış olan Amerika yanlısı politikacı Ayad Allavi’yi ulusal bir seçim örgütlenene kadar başbakan olarak hizmet et­mesi için seçti. 30 Ocak 2005’te yapılan seçimde Allavi tam dönem için çabaladı. Partisi, ülkedeki baskın Şii toplumunun bir üyesi olan ve Irak’ı İran’la yakın işbirliğine sokma arzusunu açıkça beyan etmiş olan İbrahim El Caferi’nin öncülük etti­ği partiye yenildi.

Bu sonuç Amerika’nın Irak planının tabiatında varolan çe­lişkilerden birini sembolize etmekteydi. Bush ile danışmanla­rı, yurttaşlarının kendini ifade etmekte serbest olduğu bir ül­kenin kaçınılmaz olarak Amerikan yanlısı olacağını savuna­rak Iraklıların imkân dahilindeki azami demokrasiyi tatmala­rını istediklerinde tekrar tekrar ısrar ediyorlardı. Gerçek bu kadar avutucu değildi. Birçok Iraklı Birleşik Devletler’e işgal sırasındaki başarısızlığından ötürü öfke duymakla kalmıyor, ayrıca ülkelerinin İran’la yakın ilişkiler geliştirmesini istiyor­lardı, İranlı köktendinciler Irak’ta etkili olmak için onlarca yıl uğraşmış ama sözde en büyük düşmanları olan Birleşik Dev­letler onlara bu şansı verene kadar pek az başarı elde edebil­mişlerdi.

2005 seçiminin ardından İranlı üst seviye bir istihbarat me­muru, “Irak’ta baştanbaşa,” diye böbürlendi, “bizim destek verdiğimiz insanlar iktidarda.”

Amerikan işgalinin ilk iki yılı içerisinde Irak’ı sarmalayan devasa sorunların en azından bir kısmı bertaraf edilebilirdi. Amerikalılar yeterince birlik yollasalardı, Irak ordusunu fes-hetmeselerdi ve Saddam’ın Baas partisinin neredeyse tüm üye­lerinin hükümet işlerinde çalışmasını engelleyen kapsamlı bir yasak çıkarmasalardı bir isyanın meydana çıkmasını engelle­meyi başarabilirlerdi. Ancak diğer bir başarısızlıklarının bedeli daha da yüksekti.

Dışişleri Bakanlığı, Irak istilasından tam bir yıl önce “Irak’ın Geleceği” isimli, Saddam gittikten sonra güvenlik kurmanın ve demokrasiye geçişi başlatmanın yollarını bulmaya yönelik iddialı bir proje başlatmıştı. Uzmanlardan oluşan, ülkedeki neredeyse her etnik ve siyasi grubu temsil eden iki yüzü aşkın Iraklının da dahil olduğu büyük ekipler, ülkenin petrol en­düstrisinden ceza hukuku düzenine her şeyin nasıl yeniden inşa edilebilecegiyle ilgili tavsiyelerden oluşan on üç cilt üret­tiler. Tavsiyelerini, Saddam gider gitmez Irak’a gitmeye hazır Arapça konuşan yetmiş beş uzmandan oluşan bir listeyle beraber Pentagon’a götürdüler. Savunma Bakanı Rumsfeld onları ve fikirlerini hemen geri çevirdi.

Irak’a Özgürlük Operasyonu’nun en olağanüstü yanlış de­ğerlendirmesi Bush ile yardımcılarının istiladan sonra ciddi bir sorun yaşanmayacağına kendi kendilerini ikna etmeleriydi. Aksine uyarıda bulunanları mızmıza şüpheciler olarak gözar-dı ettiler, inatçı körlükleri, heyecan verici bir zafer olabilecek şeyi, “ana harekât”ın iki yıl sonrasında Birleşik Devletler’e yüz milyonlarca dolar ve her gün bir-iki askerin canına malolmaya devam eden kanlı bir çıkmaza dönüştürdü.

“Asla,

[isyan]

geliyor, geliyor, geliyor, hazırlanmanız gere­ken son budur, diyen bir istihbarat desteği olmadı,” dedi Ge­neral Tommy Franks daha sonra. “Bu olmadı. Ben hiç görme­dim. Hiç sunulmadı.”

Amerikan liderlerinin. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Irak’ı yatıştırmaya çalışan İngilizlerin başına gelen akıbeti anımsamaları yerinde olurdu. Iraklılar 1920’de sömürgeci reji­me karşı bir ayaklanma başlattılar. İngilizler bunu bastırmak için birlikler yolladılar fakat kısa süre içinde kendilerini, kor­kunç bir şiddet girdabına yakalanmış vaziyette buldular. Sade­ce birkaç ay süreceğini sandıklan işgalleri otuz beş sene sürdü. 1955 senesinde Irak’tan nihayet çekildiklerinde arkalarında, en sonunda Saddam Hüseyin’i ortaya çıkaracak olan zayıf, temsil gücünden yoksun bir siyasi sistem bıraktılar.

İngiliz tarihçi Niall Ferguson 2004’te, “Irak’ta olanlar” diye yazdı, “1920 senesinin olaylarına öyle benzemektedir ki, an­cak tarih açısından kör cahil bir insan buna şaşırabilir.”

Amerikan karakterinde, Birleşik Devletler’in eşsiz bir erdemle kutsanmış olduğu inancından daha güçlü veya daha ısrarcı bir özellik yoktur. Amerikalılar kendilerini, Herman Melville’in kelimeleriyle “şahsına münhasır, seçilmiş bir halk, zamanımı­zın İsrail’i,” olarak görmektedirler. Kendini hakiki ya da hayali bir tarihî zaferler tanımlamak için fazla yeni, ortak bir din ya da etnik kökende birleşmek içinse fazla çeşitli olan bir ulusta bu inanç, ulusal kimliğin özü, Amerikalıları birbirine bağlayan ve dünyaya yaklaşımlarını belirleyen kanaat haline gelmiştir. Takdir-i ilahi tarafından himaye edildiğini zanneden ilk halk olduğu söylenemez ama çağdaş tarihte, siyasi ve ekonomik düzenlerini başkalarına da götürerek Tanrı’nın verdiği vazifeyi yerine getirdiğine emin olan ilk halktır.

Bu görüş, Amerika’nın kapitalizm ve bireysel siyasi seçim üzerine kurulu hükümet tarzının, Bush’un öne sürdüğü üzere, “her toplumun her insanı için doğru ve gerçek,” olduğuna da­ir derin inançtan kaynaklanmaktadır. Batı stili demokrasinin, tüm ulusların doğal durumu olduğu ve Birleşik Devletler’in başka prensipler üzerine kurulu rejimler tarafından empoze edilen yapay engelleri kaldırmasıyla herkes tarafından benim­seneceği inancına dayanmaktadır. İnsan zihnini kültür ve ge­leneğin şekillendirdiğini, ulusal farkındalığın ancak yavaş ya­vaş değişebileceğini ve büyük güçlerin bile inançlarını başka­larına zorla dayatamayacağını üstü kapalı olarak reddeder.

Birleşik Devletler’in ilk liderleri bu görüşe sahip değillerdi. George Washington insanlar için olduğu gibi uluslar için de kişisel çıkarın her zaman “yönetici prensip” olduğunu ve Bir­leşik Devletler de dahil olmak üzere hiçbir ülkeye “çıkarları­nın dışına çıkıldığında güvenilmemesi” gerektiğini yazmıştır. Bu ebedi bir gerçektir. Birleşik Devletler dünyada hareket etti­ğinde diğer ulusların yaptığı gibi o da çıkarlarını savunmak için hareket eder. Ancak Amerikalılar hükümetlerinin böyle benmerkezci amaçları olduğunu duymak veya kabul etmek is­temezler. Nesiller boyu Amerikalı liderler denizaşırı serüven­lerini cömertlik, fedakâr hayırseverlik ve ezilenleri kurtarmak için asil bir arzu olarak sundukları takdirde kamunun desteği­ni kolaylıkla kazanabileceklerini anlamışlardır. McKinley’in Kübalılara, Porto Rikolulara ve Filipinlilere bahşetmek istedi­ğini söylediği, William Howard Taft’in Birleşik Devletler’in Or­ta Amerika’ya getireceğini belirttiği ve sonraki başkanların İran’dan Grenada’ya kadar yaydıklarını iddia ettikleri özgürlü­ğün lütufları ile George W. Bush’un Irak istilasının oradaki halka getireceğinde ısrar ettikleri aynıdır.

“Ülkemizin kuruluşundaki kendini ispatlamış gerçekler bi­zim için doğruysa,” diye beyan etti Bush Irak istilasının kısa süre sonrasında, “herkes için de doğrudur.”

Amerikalılar nesiller boyunca kendilerini iyi talihlerini baş­kalarıyla paylaşmak isteyen benzersiz naziklikte insanlar ola­rak gördükleri için bu inancı benimsemişlerdir. Rejim değişik­liği fikrinin daha incelikli savunucuları daha iyi argümanlar ileri sürdüler. Birleşik Devletlerdin yabancı hükümetleri alaşağı edip etmemeye karar verirken en başta kendi menfaatini göz önünde bulundurduğunun farkındadırlar ancak Birleşik Dev­letler için faydalı olanın diğer herkes için de faydalı olacağın­dan bunun sorun olmadığında ısrar ederler. Onlara göre Ame­rikan gücü özünde iyi huyludur, çünkü diğer ülkelere dayat­mayı istediği siyasi ve ekonomik sistem onları daha zengin, daha özgür ve daha mutlu hale getirecektir – ve sonuç olarak daha huzurlu bir dünya yaratacaktır.

Amerikan etkisinin dönüştürücü değerine ilişkin bu inancın arkasında net bir gerçek yatmaktadır. Amerikalılar, bir asırdan uzun süredir başka ülkelerdeki pazarlara ve kaynaklara erişim hakkına sahip olmayı hak ettiklerine inanmışlardır. Bu erişim onlardan esirgendiğinde ise istediklerini şiddet kullanarak al­mışlar, kendilerini engelleyen hükümetleri azletmişlerdir. Bü­yük güçler bunu artık hatırlanmayan çok eski zamanlardan beri yapagelmişlerdir. Amerikalıları geçmiş imparatorlukların yurttaşlarından farklı kılan şey ise kendilerini, insancıl amaç­larla hareket ettiklerine ikna etme şevkleridir.

Birleşik Devletler “rejim değişikliği” devrinin büyük kıs­mında, hükümetini devirdiği ülkelerde demokrasinin gelişme­sine yardımcı olmak için çok az hatta sıfır çaba gösterdi. Baş­kan McKinley, Roosevelt ve Taft bunu yapmakla ilgilendikleri­ni iddia ettiler ama gerçekte, ne kadar iğrenç olursa olsun, Amerika’nın buyruğunu yerine getirdiği sürece herhangi bir yönetici hizbi desteklemeye gönüllüydüler. Birleşik Devletler daha sonra İran, Guatemala ve Şili’de, demokratik yolla seçil­miş liderleri devirip yerlerine zorba tiranlar getirerek kendini daha da büyük bir utanca soktu. Ama Birleşik Devletler demokrasi retoriğini George W Bush döneminde daha ciddiye almaya başladı. Yeni bir siyasi düzene giden yolda Afganistan’a kılavuzluk etmeyi her zaman candan olmasa da denedi. Irak’ta kendini bu göreve daha da şevkle adayarak Amerika’nın üst­lendiği gelmiş geçmiş en hırslı “ulus inşa” projesine muazzam kaynaklar tahsis etti.

Bu değişimin kısmi sebebi ikramiyenin çok daha yüksek oluşuydu. Honduras veya Nikaragua örneğinde, hükümetleri Birleşik Devletler tarafından iktidardan devrilip ülke Ameri­kan yanlısı diktatörlerin idaresi altına girince bunun acısını çeken sadece bu ülkelerin vatandaşları oldu. Özellikle iş haya­tı ve ticaret olmak üzere bazı ölçülere göre Birleşik Devletler kârlı bile çıktı. Ancak Bush idaresinin Irak projesinin başına bir felaket gelmesi durumunda bunun acısını bütün dünya, özellikle de Birleşik Devletler çekerdi.

Bush ile danışmanları Irak’ın üzerine çullandılar çünkü ora­da -Saddam’ın gaddarlığını barışçıl, demokratik, kapitalist ve Amerikan yanlısı bir rejimle değiştirmek olarak tarif ettikleri-başannın muazzam yararları olacağım gördüler. Birleşik Dev-letler’e Ortadoğu’da yeni bir stratejik platform ve güvenilir bir petrol kaynağı vermenin yanı sıra, böyle bir rejimin tüm bölge için demokrasinin meşalesi olacağını ummaya cüret ettiler. Bu hedefler öyle iştah kabartıcıydı ki, Bush idaresi bunu elde edi­lebilme ihtimalini soğukkanlı ve gerçekçi bir biçimde gözden geçirmeyi reddetti.

Amerikalılar, elde etmek için yeterince çalışıldığı takdirde her şeyin mümkün olduğuna belki de dünyadaki herkesten daha fazla inanmaktadırlar. Bu doğanın, bilimin hatta diğer in­sanların sunduğu zorluklarla yüzyüze gelindiği durumlarda doğru olabilir. Ancak uzun zamandır süregelmiş kültürleri de­ğişime uğratmak çok daha yıldırıcı bir iştir. Bunu yapmaya kalkışıp başansız olmak feci şekillerde sonuçlanabilir.

Amerikalıların himayesinde gerçekleşen çoğu “rejim deği­şikliği” operasyonu neticede Amerikan güvenliğini güçlendir­mekten ziyade zayıflatmıştır. Amerika’ya derinden ve bazen de vahşice karşı koyan nesillerce militan üretmiş, Birleşik Devletler’in savunmaya yükümlü hissettiği sınırları genişleterek yüz­leşmesi gereken düşman sayısını artırmış, yabancı diyarlardaki karışıklığın ağlarına iyiden iyiye dolanmasına sebep olmuş ve Birleşik Devletler’in düşmanlarına, dehşetli kuvvetine karşın bir yumuşak karnının olduğunu göstermiştir.

Bush yönetiminin Irak’ı istila etmeye can attığı için olası ba­şarısızlığın sonuçlarını değerlendirmeyi ihmal etmesi anlaşılır olmakla birlikte affedilemezdir. Başarının tehlikesi üzerinde durmaya yönelik isteksizliği ise daha kafa karıştırıcıdır. Birle­şik Devletler “rejim değişikliği” devrinin başından itibaren de­mokrasiye geçen yabancı hükümetlerin ille de Amerikan yan­lısı olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalmıştır. Tam ak­sine çoğu zaman, yabancı birliklerin topraklarına çıkmasını reddederek, yabancılara ait firmaların haklarını kısıtlayarak ve kendi ulusal çıkarlarını her şeyin üzerinde tutarak bağımsız­lıklarını vurgulamışlardır. Irak’ta hakiki demokrasi Birleşik Devletler ile İsrail’e karşı Saddam’ın hiçbir zaman barındırma­dığı kadar çok nefretle dolu dinî bir devletin kurulmasıyla da sonuçlanabilirdi. Orada başarının getireceği tehlikeler, nere­deyse başarısızlığın getirecekleri kadar büyüktü.

Dünyadaki her ülkenin kendi haklı çıkarları vardır ve bun­lar bazen Amerikalıların çıkarlarıyla çelişirler. İşte bu yüzden neredeyse tüm “rejim değişikliği” operasyonlarının en mühim anı Amerikalıların, hükümetini azlettikleri ulusa gerçek hâkimiyeti iade edip etmemeye karar vermek zorunda kaldıkları andır. Çoğu yerde bu Amerika’nın siyasi, askerî ve ekonomik çıkarlarına hizmet etmeyecek ve altını oymayı pekâlâ isteyebi­lecek yeni bir rejime razı olmak anlamına gelmektedir. Böyle rejimlerin iktidara geçmesini engelleme eğilimi doğal olarak büyüktür. Bu durum, Birleşik Devletler’i birçok ülkede, Ame­rikan yanlısı olan fakat popüler olmayan liderler dayatarak ka­çınılmaz şekilde sıkıntıyla son bulan bir yol izlemeye itmiştir.

McKİnley’den Bush’a kadar birçok başkan söz konusu ulus­larda yaşayan insanların Amerikan nüfuzunu kucaklayacakla­rına dair kendilerini kandırmışlardır. Oysa çoğu bunun tam aksini yapmıştır. Küskünlükleri iyice artıp yoğunlaşarak ekseriyetle şiddete dönmüş, Birleşik Devletler’i tekrarlayan müda­halelere sürüklemiştir. Bu müdahalelerin her biri daha fazla insanı radikalleştirmiştir. Nihayetinde dünya çapında milyon­larca insanı, Nikaragua’dan Irak’a kadar birçok ülkede patlak vermiş olan Amerikan karşıtı hareketlere destek vermeye yö­neltmiştir.

George W. Bush ile destekçileri Birleşik Devletler’in, kendi­lerini eleştirenler veya yabancı liderler ne kadar yüksek sesle itiraz ederlerse etsinler, gerekli gördüğü tüm durumlarda sa­vaş açmaya hakkı olduğu inancında hiçbir zaman bocalamadı­lar. “Tarihin şu noktasında bizden, bir sorun çıkarsa üstesin­den gelmemiz bekleniyor,” diye açıkladı Bush. “Dünyaya ön­derlik etmeye çalışıyoruz.” Buna karşılık Amerikalı liderler başka ülkelerin bu şekilde davranma hakkını kabul etmedik­lerini belli etmişlerdir. Diğer ulusların, Birleşik Devletler’in as­la yapmayacağı şekilde, bu hakkı, fetih ya da kendi itibarını yükseltmeye yönelik savaşlar başlatarak istismar edeceği ika­zında bulundular.

Yabancı diyarlara müdahale etme gücüne sahip olan ülkeler neredeyse daima bunu yaparlar. Thukydides’den bu yana as­kerî tarihçiler, ulusların “salahiyet tanındığında hükmetmek için doğuştan gelen bir tutku” hissettiğini yazmış ve muazzam askerî kuvvet kazanan hiçbir devletin bunu kullanmazlık et­mediğini gözlemlemişlerdir. Bir ülke kuvvetlendikçe, kaçınıl­maz olarak açgözlü hale gelir ve istediğini almanın cazibesine boyun eğer. Açgözlülük, tarihin akışı içerisinde tekrar tekrar, büyük ulusların fazla ileri gidip kendi gerilemelerinin tohum­larını ekmelerine sebep olmuştur.

“Kendi gücümüzden ve kendi azmimizden korkuyorum,” di­ye öngörülü bir uyanda bulunmuştu İngiliz devlet adamı Ed-mund Burke, kendi ülkesi dev bir imparatorluğun efendisiy-ken. “Bizden fazlaca korkulmasından korkuyorum. Bizim in­san olmadığımızı ve tüm insanlar gibi gücümüzü artırmayı as­la istemeyeceğimizi söylemek gülünç olur.”

Birleşik Devletler 19. yüzyılın sonundan beri bir dünya gü­cü olmuştur. Yabancı hükümetleri devirme kudretini kullanırken yeni veya radikal bir yol tutmadı, tarihin uzun zamandır süregelmiş kanununa göre davrandı. Herhangi bir kuvvet onu zapt etmeyince o da kendini zapt etmedi.

Birleşik Devletler’i “rejim değişikliği” fikrini benimsemeye birkaç diğer etken yöneltti. Biri, eski tarz sömürgeciliği bulaş­tırmadan dünya olaylarını biçimlendirmenin bir yöntemini bulmaya yönelik arzuydu. Bir diğeri ise, hiçbir yerde Birleşik Devletler’de olduğu kadar belirgin olmayan bir olgu; seçim kampanyalarını finanse edebilen ve siyasi güç satın alabilen dev şirketlerin yükselişiydi. Belki de en köklüsü, Amerikalıla­rın dünyadaki kötücül güçlerle çatışmak için şevkli bir arzu duyduğu, askeri güç uygulayarak diğer ülkeleri yeniden yapı-landırabilecekleri, bunu yapmanın tüm insanlık için faydalı olduğu ve Tanrı’nın da Birleşik Devletler’den bunu yapmasını istediği inançlarının karışımıdır.

Tarihin en değişmez kalıbı imparatorluklar ile büyük ulus­ların yükseliş ve düşüşleridir. Ancak bazı Amerikalılar ülkele­rinin daha önce varolmuş herhangi bir ülke veya imparator­lukla kıyaslanamayacağını düşünmektedirler. Bu inanç, başarı­lı olacaklarına dair büyük bir özgüvenle “rejim değişikliği” operasyonlarına yelken açmalarına ve aynı özgüvenle planlar ne kadar kötü sonuçlanırsa sonuçlansın, kuvvetinin eziciligi sayesinde Birleşik Devletler’in zarar görmeyeceğine inanmala­rına yol açmıştır.

20. yüzyılın çoğunda ve 21. yüzyılın başlarında daha da faz­la olmak üzere Birleşik Devletler, savaş alanında olabilecek her ulusu veya uluslar topluluğunu alt edebilmeye yetecek askerî kudrete hakimdi. Fakat bu dönemin tarihi, siyasi ve ekonomik güçle birleşmiş olsa dahi askerî gücün ulusların iradesini kır­maya yeterli olmadığını göstermektedir. Neredeyse her vakada, yabancı bir ülkenin hükümetinin azledilmesi hem o ülkenin hem de Birleşik Devletler’in acı çekmesine sebep olmuştur.

Küresel düzeni, zaman zaman dehşet verici şekillerde tehdit eden hükümetler vardır ve muhtemelen hep olacaktır. Kaçınıl­maz surette Birleşik Devletler tarafından yönlendirilen dünya topluluğunun, acilen bu tehlikeyi bastırma ve azaltma sorumluluğu vardır. Ancak “rejim değişikliği” denilen pervasız araç bunu neredeyse hiç yapmamaktadır. Birleşik Devletler hangi rejimlerin acil bir tehlike teşkil ettiğine karar verme hakkını üstüne alıp ardından da bunları ezmek için şiddet kullanınca, dünyayı istikrara kavuşturmak yerine daha da istikrarsızlaştır-maktadır.

“Rejim değişikliği” harekâtları, sık sık ince düşünceli diplo­masinin yerine geçmiştir. Çoğu durumda, diplomatik ve siyasi yaklaşımlar çok daha sonuç verici olurdu. Daha incedirler, ta­sarlanmaları daha zordur ve meyve vermeleri daha uzun sürer ama ulusları vahşetin içine sokup milyonlarca insanın Birleşik Devletler’e hınçlanmasına sebep olmazlar.

Çağdaş tarih üstün bir şekilde netleştirmektedir ki. Birleşik Devletler’in baskıcı ve tehditkâr rejimlerle teşvik, tehdit, ceza ve ödüllendirmelerden oluşan bileşimler kullanarak iletişime geçtiği durumlarda bu rejimler yavaşça daha az tehlikeli hale gelmişlerdir. En bariz örnekler Çin ile eski Sovyetler Birliği’dir ancak aynı yaklaşım Güney Kore’den Güney Afrika’ya birçok ülkede de büyük ölçüde etkili olmuştur. Birleşik Devletler’in sırf tehditler ve baskılarla karşı karşıya bıraktığı ve uluslarara­sı düzenden tecrit ettiği İran, Küba ve Kuzey Kore gibi ülkeler baskı ve Amerikan aleyhtarlığı sarmalından asla çıkamamış­lardır.

Sivil toplum inşa etmeye, serbest yatırımı kuvvetlendirme­ye, ticareti desteklemeye ve uluslararası sorunlara diplomatik çözümler teşvik etmeye yönelik tedbirlerden oluşan kurnazca kombinasyonlar birçok ülkede mucizeler gerçekleştirmiştir. Bu tedbirler sabır, uzlaşma isteği ve her ülkenin, güvenlik çı­karları dâhil olmak üzere kendi haklı çıkarlarının olduğunu kabul etmeyi gerektirmektedir. Küresel uzlaşmanın ürünü ol­duklarında en büyük etkiye sahip olurlar. Birleşik Devletler, her zaman sabırlı ve diğer ülkelerin çıkarlarını tanımaya, uz­laşmaya veya diğer uluslarla eşit bir esasta çalışmaya istekli ol­maması yüzünden düşünmeksizin, zora dayanan “rejim deği­şikliği” seçeneğine dönmektedir. Hüsran, öfke ve korkunun değişik bileşimlerinin boyunduruğu altında hızlı tatmin getiren ancak çoğu zaman, çözüldüğü sanılanlardan daha büyük boyutlarda sorunlar yaratan şekillerde saldırmaktadır.

Amerikalılar dünyaya anlatacak harikulade bir başarı hikâ­yesine sahiptirler ve dünya, Birleşik Devletler’e olan öfkesi her ne kadar gün geçtikçe artsa da onu duymaya hâlâ heveslidir. Ancak Amerikan başkanları silahlanmaya yüz milyarlarca do­lar harcadıklarından dünyanın dört bir yanındaki Amerikan diplomatik misyonlarını, kütüphanelerini ve kültür merkezle­rini sistematik olarak kapatmışlardır. Soğuk Savaş sırasında milyonlarca insan, bu yoğun bilgi ağı sayesinde Amerikan ide­allerini benimsemiş ve çoğu Birleşik Devletler’i derinden tak­dir eder hale gelmişti. Soğuk Savaş sona erdiğinde Amerikalı­lar, görünüşe bakılırsa artık kimseye kendi yaşam tarzlarını öğretmeye ihtiyaçları olmadığına inandılar, iki büyük aldat­macayı onaylar hale geldiler. İlki, komünizmin çöküşünün dünyanın dört bir yanındaki insanları Amerikan siyasi ve eko­nomik modelin herkes için en iyisi olduğuna ikna edeceğine inanmalarıydı, ikincisi ise ezici askerî güçlerinin, bu ortak ka­naate zıt düşen her gücü yok edebileceğini sanmalarıydı.

Dünya olaylarının akışım yabancı hükümetleri devirerek idare etmek mümkün olsaydı Birleşik Devletler’e kimse mey­dan okuyamazdı. Herhangi bir diğer çağdaş ulustan daha fazla yabancı hükümeti azletmiştir. Ancak bu harekâtların sonrasın­da olanlar, liderlerini ortadan kaldırdıktan sonra Amerikalıla­rın bu ülkelerle ne yapacaklarını bilmediklerini açık seçik gös­termiştir. Darbe veya istila gerçekleştirme fikri tarafından ko­layca baştan çıkarılmış ancak müdahale ettikleri ülkeler sefalet ve baskı içinde kalınca hemen sırtlarını çevirmişlerdir.

Ülkelerin başka ülkeleri istila etmeleri veya hükümetlerini zor kullanarak alaşağı etmeyi istemeleri için temel sebep tarih boyunca hep aynıdır. Çocuklar okul bahçelerinde aynı sebep­ten kavga ederler. Daha güçlü olan, daha zayıf olanın sahip ol­duğu şeyi istemektedir. Çoğu “rejim değişikliği” operasyonu kaynak savaşları denilen daha geniş kategorinin içine girmek­tedir. Birleşik Devletler stratejik avantaj kazanmak, baskıcı olarak değerlendirdiği hükümetleri alaşağı etmek ya da siyasi ve dinî düzenini yaymak için yurtdışında müdahalede bulun­duğunda aynı zamanda kendi ticari çıkarları için hareket et­mektedir. Her çağdaki her büyük gücün tarihinde olduğu gibi Amerika’nın tarihinde de pazar ve doğal kaynak arayışı esastır. Birleşik Devletler, daha önce neredeyse hiçbir ulusun veya imparatorluğun yapmadığı kadar hızlı bir biçimde dünya gücü haline geldi. Genç uluslara özgü coşku ve kendine güvenle dolu bir halde, olasılıkların sınırsız olduğuna dair bir his geliş­tirdi. Birçok Amerikalı, ülkelerini kurmakta bu kadar başarılı olduktan sonra bu başarıyı yurtdışında da tekrarlayabileceğini düşünmekle kalmayıp bunu yapmalarının Takdiri ilahi tara­fından istendiğine inandı. Bu çağrıya ve dünyanın kaynakla­rında büyük bir paya sahip oldukları inancına cevap olarak yabancı hükümetleri alaşağı etmeye giriştiler. Bu serüvenlerin çoğu onlara ve tarihini değiştirmeye çalıştıkları uluslara, kur­tuluştan ziyade acı getirmiştir.


Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: