ERGENEKON’A GELMEDEN… TÜRKİYE’DE DEVLET ZİHNİYETİ
7 Ekim 2017
DERİN DEVLETİN SOLCULARI – 1-
7 Ekim 2017

DERİN DEVLETİN SOLCULARI – 2-

AĞUSTOSTA ELÇİNİN
BÜROSUNDA
Şerafettin Elçi, bilginin Ahmet Türk tarafından doğrulanması üzerine
“Nasıl oluyor da MiT’le ilişkili olduğunu ortaya attığınız bir kişiyi,
düzene karşı mücadele vermek iddiasında olan bir partinin başına getirmeye
çalışıyorsunuz?” diyor. Ahmet Türk, şu yanıtı veriyor. “Gelse de
etkisiz olur.
Elçi, bu konuyu Ahmet Türk’le bir kez daha   tartışıyor. 27
Ağustos’ta Elçi’nin Ankara’daki bürosunda Türk, Elçi’ye bir teklifte bulunuyor.
Seçime katılamıyoruz. SHP’yle ittifak yapamayız. Refah’la ilişkimizi
sağlayabilir misiniz? Elçi, yeniden MÎT konusunu gündeme getiriyor. “Fehmi
Işıklar’ın MİT’le ilişkili olduğunu ortaya attınız. Bu söyledikleriniz doğru
muydu” sorusunu soruyor ve Türk’ten ikinci kez: “Evet doğruydu”
yanıtını alıyor. Bunun üzerine “Devlet, bu iki gücün bir araya gelmesini
istemez. Senin anlatımına göre, Fehmi devletin mutemed adamıysa, böyle bir
ittifakı sabote etmek için bütün imkanını, gücünü kullanacaktır” diyor.
Türk’ün buna yanıtı ise, “Biz parti meclisinde çoğunluktayız. Fehmi bunu
engelleyemez” oluyor.
        Aynı   gün,
yani 27 Ağustos’ta HEP MYK’sı toplandı. Seçimle ilgili görüşmeleri sürdürmek
için, beş kişilik bir komisyon kuruldu. Komisyonda Fehmi Işıklar, Ahmet Türk,
Adnan Ekmen, Feridun Yazar ve Sırrı Sakık yer alıyorlar. Şerafettin Elçi,
Işıklar’ın da komisyon üyelerinin bürosuna geldiğini, kendilerinin parti
tarafından görevlendirildiklerini, RP ile ittifak kurmak istediklerini ve aracı
olmasını istediklerini söylüyor. Elçi şöyle devam ediyor: “Fehmi ile
ilgili düşüncelerimi komisyon üyelerine de dile getirdim. ‘Engel olur’ dedim.
Ancak ısrar ettiler. Bunun üzerine RP ile ilişkilerini sağlamaya çalıştım.
Refah’la temasa geçtiler. Ancak ertesi gün, parti meclisi toplanarak, benimle
ilgili görüşmeleri sürdürmek için, tek yetkili olarak Fehmi Işıkları seçti.
Bundan sonra Refah’la yapılan görüşmeler sonuçsuz kaldı. SHP’yle ittifak
kuruldu.”
        Şerafettin Elçi, HEP’in
“danışıklı hareket” karakterinin daha işin başında belli olduğunu
belirtiyor. “HEP güdümlü kuruldu. Devletin kurulu düzenine zarar
vermeyecek noktaya kadar faaliyetine İzin verildi” diyor.
        Elçi, “konuyu çok kişi
biliyor. Zübeyir Aydar da biliyor. 1 SHP’yle ittifak olunca, yanında
arkadaşıyla büroma geldi. * Bana SHP’den adaylık önerdi. Ona’da söyledim, Fehmi
ile ilgili söylenenleri. Cevap vermedi, başını önüne eğdi” di* yor. Zübeyir
Aydar da, SHP’nin Siirt’ten milletvekili adayı.
İKİ BOMBACI DA AYNI BÖLGEDEN
        2000’e Doğru, konuyu Mehmet
Ali Eren’e de sordu. Eren şunları anlattı: “HEP’in kuruluş çalışmaları
sırasında Şerafettin Elçi’ye gitmiştik. O toplantıda, bu gündeme geldi.
Işıklar’ın genel başkanlığı söz konusu değildi o dönemde, Gürkan adaydı. O
toplantıda Ahmet Türk, Fehmi Işıklar gündeme geldiğinde, Fikri Sağlar’ın MÎT’le
Erdal Bey’in ilişkilerini Fehmi Işıklar’ın sağladığını kendisine söylediğini,
bizzat söylemiştir. Herkesin bu konuda temkinli olmasını da istemiştir Ahmet
Türk.”
        2000’e Doğru: Aydın Güven
Gürkan’ın HEP’e genel başkanlık girişiminin, MİT tarafından engellendiği de
‘saptandı. MİT, Gürkan’a baskı yaptı. Ve Gürkan, bir gecede genel başkanlık
girişiminden vazgeçirildi. Şimdi anlaşılıyor ki, Işıklar’ın yolu açılıyordu.
IŞIKLAR, VURALHAN’LA SIK SIK GÖRÜŞÜRDÜ
        Mehmet Ali Eren, “Ben,
Fehmi Işıklar’ın başkanlığı ne zaman ki gündeme geldi, karşı çıktım”
diyor. Ahmet Türk’ün ise, sahip olduğu bilgiye rağmen “Işıklar’ın başkan
adayı olduğu toplantıda, Işıklar’la Abdullah Baştürk’ün arasına oturarak,
Işıklar’dan yana tavır aldığını söylüyor. Eren, Fehmi Işıklar’ın HEP Genel
Başkanı olduktan sonra “sık sık eski savunma bakanı Ercan Vuralhan’Ia
görüştüğünü” de belirtiyor. Bunu etrafındaki kişilere de söylüyor. Eren,
Işıklar’ın 17 Temmuz 1990’da yapılan İstanbul- Diyarbakır yürüyüşü öncesinde
Ercan Vuralhan’ı aradığını ve yürüyüş için kendilerine yardımcı olmasını
istediğini açıklıyor. Işıklar, bu yürüyüş için, Vuralhan aracılığı ile İçişleri
Bakanı ile de görüşüyor. Eren, “Fehmi ışıklar, riskli hiç bir işe
girmez” diyor. Mehmet Ali Eren, Ahmet Türk’ün Diyarbakır olaylarından
sonra kendisine şunları söylediğini de belirtiyor: “Mehmet Ali, bu adamla
ilgili kanılarım giderek pekişiyor. Otobüsün içine bomba atıldığında, biz
neredeyse boğuluyorduk. Ama hemen ön kapı açıldı ve Fehmi Işıklar’ı özel tim
dışarı aldı.”
        Şerafettin Elçi ve Mehmet
Ali Eren’in anlattıklarını, Tank Ziya Ekinci de doğruluyor. Ekinci şunları
anlatıyor: “HEP’in kuruluş dönemi sırasında Mehmet Ali Eren, İbrahim
Aksoy, Ahmet Zeki Okçuoğlu, Ahmet Türk ve birkaç arkadaş oturmuş, partiye bir
genel başkan arıyoruz. Fehmi Işıklar’ın adı geçti. Fehmi hakkında Ahmet Türk endişelerini
beyan etti. Fikri Sağlar’la görüştüğünü, Sağlar’ın İnönü’den naklen, böyle bir
endişe taşıdığını belirtmiş. İnönü, Sağlar’a “haberin olsun” diye bir
konuşma yapmış.”
İSTANBUL DEDEMAN OTELİNDE
  
        Ahmet Zeki Okçuoğlu da
Ahmet Türk, Şerafettin Elçi, Mehmet Ali Eren, Ümit Fırat, Zübeyir Aydar’ın
bulunduğu bir mekanda, Ahmet Türk’e soruyor. “Sizin söylediğiniz bir şey
var. Fehmi Işıklar’ın, MiT’le SHP arasındaki irtibatı kurduğu yolunda…”
Okçuoğlu, Türk’ün yanıtının “Doğru. Ne önemi var bunun? Normal
şeylerdir” olduğunu belirti-yor. Bu görüşme Irak’ta soykırımın yaşandığı
günlerde, İstanbul Dedeman Oteli’nde gerçekleşiyor. Okçuoğlu, 2000’e Doğru’nun
sorusu üzerine, aynı konunun Tarık Ziya Ekinci’nin de bulunduğu bir başka
görüşmede de tekrarladığını vurguluyor.
        2000’e Doğru, Ahmet Türk’ü
de Mardin’deki ikametgahı Kasr-ı Kanco’dan aradı. Ancak görüşme imkanı
bulunamadı. Muhabirlerimiz, Fehmi Işıklar ve Fikri Sağlar’a da -seçim dönemi
nedeniyle- ulaşamadılar.
“GERİLLACILIKTAN MİT’E, MİT’TEN
PENTAGON’A” SUÇLAMALARINDA BİR PORTRECİ
CENGİZ
ÇANDAR…          ;
DERİN DEVLET MİRASINI SOLDA ADRESLEMESİ
  
        Aydınlık basın-yayının
çıraklık okulunda okuyup d* sonra kopuşun ya da savruluşun bir yediliğinde
“iki cami arasında kalan bi-namaz” muamelesinde, birçok karanlık ,|
odağın adamı suçlamasına maruz kalan portrenin açılımındaki okumayı
temellendireceğimiz kaynak temini tamamen solun kendi alanının işaretlerinde
bir yol ve yolcu j muhabbetidir. “Yolcu mekan tutmaz” esprisinde,
belli j ikametgahların fotoğraf karesine yerleştirilen suretin duruşu, şüphesiz
bu günden öte ya da bir başlama noktasının ilk adımına dairlikle bir anlam
muhataplığı içermektedir. Bizce anlama dairlik soyutlamalardan öte bir özne
nitelemesindeki sıfatlama olduğundan, öykü içeriğindeki j kayda değerlikle
ilişkilenmek zorundadır. Solun öykü okumalarında rol üstlenmiş tüm tiplerin, bu
tür bir potansiyel dönüşümüne işaretlenen griftlik, onların karşıtlık
tanımlamasında barındığına olan inancımızdır. Bir nevi ötekileşen, öteki
anlamını ortaya çıkaran kompozisyon, bu içeriği adlandırmaktadır. Cevizin
kabuğunu kırmayan, bütün özün kabukta olduğunu sanır.
        Kavramsal ifadeler, solun
bu kabuk muhabbetinde barınan bir gizin açılımını engellemek için örülmüş duvar
gibidir. Duvarın öte yanında asıl yüzünü saklayan sol, bu yanda bir çok
maskenin altında “birçok şey” olarak tanımlanmaktadır. “Ancak
bîr benzerim öldürebilir ben iyi dîllendirenlerin ifşaatlarında elbet bir
benzerliğin okun-masındaki anlamda, bir payda hanesiyle anlam kazanır. Bir oyun
gibi vaziyet alan dünlerin nostaljisini bugün gerçekliğinde okumak ne adınadır
bunu da duruşla ifadelendirmek gerekir kanısındayım. Duruşun anlamına konu
kıldığımız derin devletin ilişkilerinde, asli eleman vazifesinde yer alanlar suçlamasının
harmanlanmasında, bu sefer de Cengiz Çandar ismine yönelik bulguları
aktarıyoruz. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitiren, ODTÜ’de Uluslararası
İlişkiler Asistanı olarak çalışan şimdi gazeteci ve yazar olan Cengiz Çandar,
1971’de eylemlerde boy gösterip tutuklandı. Filistin kamplarında gerilla
eğitimi aldı. Bu kampta öldürülen Türkiyeli devrimcileri ihbar etmekle
suçlandı. Bu devrimcilerden Bora Gözen, bir çok Aydınlıkçının “çocuklarına
ismi konacak kadar değerli” birisi olarak kabul edilmektedir. Doğu
Perinçek’in ?oğlu da bu ismi taşımaktadır.
        Cengiz Çandar’ın
Filistin’deki yaşamını, Faik Bulut suçlayıcı bir şekilde “Filistin
Rüyası” isimli kitabında anlatmaktadır. Cengiz Çandar1 in gerçek yüzü,
diye konu ele alınmaktadır. “Ankara’dan tanıdığım Cengiz Çandar, Müfit
Özdeş, Şahin Alpay’ın bu örgütte olduğunu biliyordum. Biz El-Fetih kampında
eğitim gören Türkiyeli devrimcileriz. Beyrut’a geçmek istiyoruz.
Arkadaşlarımızdan Cengiz Çandar’ın örgütünüzde misafir olduğunu biliyorum,
onlarla görüşmek istiyorum, dedim. Cevaben “öyle kimseler yok”
dediler. On beş gün sonra, tekrar Demokratik cephe bürosuna uğradım.
Buradakiler beni görünce son derece sinirli bir şekilde: Cengiz seni tanımıyor.
Hain ya da polis olabilirsin. O, öldürülmen yolunda öneride bulundu. Ancak ben
seni kovmakla yetiniyorum. Defol git! Seni kimse görmek istemiyor…”28
        “Filistin’de
savaştığı” yolundaki propagandayı kişisel hırs ve yükselme, devlet
kademelerinde yer kapma ve reklam için kullanan Çandar… Kendini Şam’dan
çağırıp eğitim kamplarına inmeyi Öneren arkadaşlar için de haindir, ajandır
öldürün fetvası verirdi… Ayrıca Çandarlıoğlu ailesinin kapıkulu olduğu,
uğrunda nice sadrazam kellesi verdiği Osmanlı İmparatorluğunun yıkıntıları
arasından
çıkan son Türk devletinin başına bela olurlar maazallah… “İsrail
zindanlarında yedi yıl sürecek ikametim başlıyordu. Cengiz Çandar’ın demokratik
cephe aracılığıyla tehdidi, korktuğu için gizlenen… kadar sürüklenmemize yol
açan ve belki de bu nedenle bunca devrimcinin katledilmesinin vebalini taşıyan
Cengiz Çandar.. Hiram Abas’ın anlattıkları, Özal’ın özel bölmesinde. MİT’çi
olmak, Cengiz’e az gelir. Talabani’yle Özal adına görüştü. Asil Nadir için
kahramanca dövüştü. Filistin’den Pentagon’a uzanan çizgi. NATO eğitimcisi. Cengiz
Çan-dar o meşhur Şam ziyaretinde Özal’ın yanında. Gazeteci görünüşü adı altında
elbette. “Kıdemli gazeteci ve yazar” görünüşünün ardındaki gerçeği
aydınlattı. Cengiz o geziye Dış İşlerinin tavsiyesiyle özel olarak çağrıldı.
Başka bir yerin tavsiyesiyle de çağrılmış da olabilir. Çandar, gezi dönüşü
Hıram Abas’ı övmekten çekinmedi. MİT, artık dış istihbaratla ilgilenecekti.
Hiram Abas çok modem bir insandı, bunun için çok rahat ilişki kurmuşlardı.
TEŞKÎLATIMIZDANDIR
  
        Yeni Yüzyıl muhabiri, eski
ANAP’Iı bir bakanla konuşuyor, söz “basındaki Özalcılara” geliyor.
Basındaki Özalcılar söz konusu olunca Çandar kaçınılmaz olarak konuşulacak.
Bakaran sözleri aynen şöyle: Bir gün bana Hiram Abas, Cengiz için: “Bizim
teşkilattan” demişti. Ne zaman MiT’le ilişkiye geçti bilmiyorum. Ama
Filistin’den sonra galiba.
        Soru: Hiram Abas, MiT’in
böylesine önemli bir adamından bir bakana niye söz etsin? Kaldı ki bu konularda
“ketum” bir istihbaratçı olduğu biliniyor.
        Yanıt: Bunu her hangi bir
bakana söyleseydi, soru gerçekten önemli olurdu. Ama söz konusu eski bakan
“başbakan adına MiT’le ilişkileri sürdürmekle görevli” idiyse manzara
değişir. Cengiz’i Özal’a tavsiye etmiş başka yer böylece ortaya çıkmış oluyor.
Şam gezisinde Cengiz Çandar’ın, sarı basın kartından başka bir kart daha
taşıdığı anlaşılıyor. Cengiz Çandar, MİT mensubu doğru. Ama, büyük haber mi
şimdi bu? Artık değil. Cengiz, Çankaya’nın has adamı, MiT’in büyük patronuyla
al takke, ver külah ilişkiler içinde. MİT mensubu olmuş olmamış ne fark eder.
ÖZAL’IN MESAJINI GÖTÜREN ADAM: ÇANDAR
         Ertuğrul Özkök, 22
Şubat tarihli yazısında şunları yazıyor: Bize, geçen hafta başında
“yazılmamak” kaydıyla aktarılan bir olay, dün “Türkish Daily
News” gazetesinde patlıyor…
        Cumhurbaşkanı Özal ile
Irak’taki Kürt hareketinin liderleri arasında, dolaylı bir ilişki kurulmuş
durumda. Gazetenin haberi Londra çıkışlı. Yani büyük ihtimalle ilişki Londra’da
kuruluyor. Hemen belirtelim ki bu ilişki resmi ya da direkt değil. Resmi hiçbir
sıfatı bulunmayan ama bölgeyi iyi tanıyan biri bu ilişkiyi sağlıyor. Kürt
liderleriyle konuşan kişi, “Cengiz Çandar”dır. Her ne kadar resmi ya
da direk diyemeyenler aslında bir nevi manipülasyon yapmaktadırlar. Bölgeyi iyi
tanıyan kişi de-dikleriyle de adreslemeyi yapmaktadırlar. Büyük ihtimalle bu
ilişkiyi özkök’e anlatan ya Çandar, ya da özal’dır. Şimdi bu ilişkinin gelişim
seyrini Yeni Yüz Yıl’dan31 okuyalım. Özal’ın mesajını Talabani’ye götüren:
Cengiz Çandar.
        Çandar, önce Paris’e gitti.
Talabani’nin çevresine “onunla mutlaka görüşmem lazım” dedi,
“Özal’ın çok önemli bir mesajını getirdim.” Bu haber üzerine Talabani
Çandar’ı buldurtuyor ve görüşme böyle gerçekleşiyor. Talabani cevabını
Çandar’la değil İstanbul’daki bir Kürt yazarıyla veriyor Özal’a. Cengiz Çandar
Talabani’yi bulmuşken, gazetesi için röportaj yapmayı da ihmal etmiyor tabii.
        Röportajı, Güneş’in 27
Şubat tarihli sayısında yayınlanıyor. Hem Talabani’yle, hem diğer Kürt
liderleriyle yapılan konuşmaların mahiyeti okununca, ortaya Cengiz Çandar’ın
asıl kimliği yansıyor. Çandar, bir gazeteciden çok, bir resmi görevlinin
gözüyle bakıyor karşısındakilere.
DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI BEKLİYOR
        “Gizli diplomat!”
Bir köşe yazarı, Cengiz Çandar için bu tanımlamayı yapıyor. Gizli diplomatlar,
Özal devrinde açık diplomatlardan daha önemli roller üsteleniyorlar. FKÖ ile
ilişkisini, herhalde MiT’ten emekli olunca kendisi yazacak. Cengiz Çandar,
gizli diplomat olarak kalmak niyetinde değil. Köşk yazarları hayal gücünden
yoksun adamlar. Özkök Moskova büyük elçiliği bekliyor.
        Olmazsa MİT Müsteşarlığına
razı. Cengiz Çandar’ın gözü yükseklerde Her halde Washington Büyükelçiliği
falan talep eder. Yakın dostlarına, bu beklentisini açık açık söylemiş. Şimdiki
ruh halini bilenler, “hırslı adam, devamlı ön planda olmak için her şeyi
yapar” diyorlar. Özal bunu pratik yoldan çözer, olmazsa üç beş tane
dışişleri bakanlığı bile kurdurur.
        Bu adamları tatmin edip
yanında tutmak için “dejenere etmeyeceği yapı” söz konusu mu ki?
Geçmişte devrim sevdasıyla bir sürü serüvene çıkanların bu günkü halleri aslına
rücu etmekten öte bir anlama dönüşmüyor. “İhbarcılığını” çalıştığı
gazetede devam ettirdiği söylenen Cengiz Çandar’ın Mehmet Atabek ve Ahmet
Altan’ın Güneş gazetesinden atılmasını kendisinin sağladığını, açıkça
yazılarıyla savunmuştur.
        Gazeteci Metin Münir’in
atılmasında da, yine bu aktörün rolü olduğu iddia edilmektedir. Kıbrıslı iş
adamı Asil Nadir’le de oldukça yakın dostluklar kuran Cengiz Çandar, Rauf
Denktaş’ın da zaman zaman yakınında bulundu. Derin devletin görev alanı onu
neyle ilişkilendirmişse, vazifesini yapmaktan çekinmedi.
        Bizce hiçbir mahsuru yok
lakin “mahallenin namusunu koruduğunu” sanan solcuların aslında
mahallenin tüm kızlarının, cümleten hepsinin dul olduğunu öğrendiklerindeki ne
olur, bilemeyiz. Asil Nadir’in gazeteleri batınca Günaydın’ı, Yavuz Gökmen
çıkarıyor. Yavuz Gökmen de eski bir solcu. Mahir Çayan’ın yakın arkadaşı.
Oğlunun adı: Altan Çe. İsim Che Guevera’dan geliyor. Özal’a yakınlaşan devletli
geleneğin bu solcusu da, diğerlerinden farklı değil.
        Özal’a ‘Baba’ Semra hanıma
‘Ana’ diyor. Asil Nadir’in batışıyla, yeniden Hürriyet gazetesine döneceğinin
söylentileri, ilgili ve yetkili kişilerce referans ediliyor. Bir zamanlar Cem
Duna’nın başında olduğu TRT’de yüksek görevler bekleyen Cengiz Çandar,
Dışişleri, Bakanlığı’na da talip oluyor. Hatta MiT’in sivilleşmesini
dillendiren Özal’ın “MİT müsteşarı” bile olabilirdi, diyenler var.
        “Bir Pentagoncu bu işe
çok yakışır” diye düşünülmüş olabilir. Aracıları değerlendirmede nasıl
olsa sınır yok. Bundan öte, bir çok devlet adamıyla oldukça yakın ilişki içinde
olan birisinin, derin devletle ilişkisine, daha söyleyecek ne olabilir. ‘Cengiz
Çandar, önemli adamıdır’ notunun ötesinde bir duruşla alakaları, oldukça fazla
zaman olmuştur. Eskiden yakın çevresinde bulunmuş olanların yargısı böyle.
DEVLET KORUMASINDA
  
        Yeni Yüzyıl’ın iddiasında;
Cengiz Çandar’ın, -devlet kaynaklarına göre- FKÖ’nün “ölüm
listesinde” olduğu söylenmektedir. Yine aynı Yeni Yüzyıl’ın iddialarına
göre; devlet, Cengiz Çandar’ı korumaya aldı.
        Cengiz’e “Ölüm
listesinde” olduğunu herhalde meslek daşlarından biri haber verdi. Devlet
adamlarını devlet korur. Bütün çabalara rağmen Cengiz’in “öldürülme
korkusundan” kurtulamadığı, bunun için de sık sık yurt dışına gönderildiği
yazılmaktaydı.
        Filistin konusunda uzman
bir gazetecinin yüzyıl yaptığı açıklamada, Cengiz’in ölümle tehdit edilmesi,
yazılarından değil, ilişkileri ve bilgileri oraya buraya taşımasındandır.
“MEHMEDİN KÎTABI”NA CIA GÖLGESİ
   
        “Yazdığı kitap için
CIA bağlantılı bir vakıftan 59 bin dolar aldığı bildirilen Nadire Mater,
“Vakfın katkısı olmasaydı, kitabı zamanında bitiremezdim” dedi.
Gazeteci- yazar Nadire Mater’in kaleme aldığı “Mehmedin Kitabı”nın,
CIA’yle bağlantılı bir vakfın destek verdiği ortaya çıktı. İddiaların doğru
olmadığını savunan Mater, internette tesadüfen bulduğu HYPERLINK
“http://www.Macfaund.org” adlı siteye başvurup, kitabı için burs
aldığını anlattı.
        Kitabında, John D.and
Catherine T.Mac Arthur Foundation- küresel güvenlik ve sürdürebilirlik programı
araştırma ve yazma girişimine sağladığı destek için teşekkür ettiğini belirten
Mater şunları söyledi: ‘Tüm dünya yazarlarına açık olan vakfın, CIA bağlantılı
olduğu öne sürülen “The Mac Arthur”la isim benzerliğinden başka
benzer bir yanı yoktur. Bu vakıftan burs almaya layık görüldüm. Bir yıllık
sürede, araştırma ve yazma karşılığı olarak 59 bin dolar aldım. Vakfın katkısı
olmasaydı, kitabı zamanında bitiremezdim.”32 Grup ve bireysel çalışmalara
bağış yapan özel ve bağımsız statüdeki vakıf, temelde insan ve toplum gelişimi
ile küresel güvenlik konularındaki araştırmalara yardım sağlıyor. Vakıf,
medyada ilerleme ve farklılık öngören projelerle, yaratıcı gayretleri ödüllendiriyor.
Merkezi Chicago’daki vakıf, yılda 170 milyon dolardan fazla bağış yapıyor.
Konuyla ilgili daha geniş ve detaylı bir yazı kaleme alan Emin Çölaşan33,
Hürriyet gazetesindeki köşesinde şunlara değindi.
        “Bayan Nadire Mater,
bir yabancı kuruluştan tring para 59 bin dolar alıyor ve PKK ile yapılan
mücadeleye katılan askerlerimizi konuşturuyor! Terhis olan askerler, vatan
görevi döneminde PKK ile zorla savaşmışlar, açlık ve sefalet çekmişler,
tahtakurularıyla boğuşmuşlar, perişan olmuşlar. Bayan Mater yabancı kuruluştan
bu parayı nasıl almış? Bu sorunun yanıtı yok. Kitabın Önsözünde vakfa teşekkür
yazısı var ama paradan hiç bahsetmiyor. Bu nasıl işse… Siz bir kitap
yazacaksınız. Bu kitapta konuşan kişilerin ismi cismi yok. Bunları konuşturup,
Türk ordusuna çamur atacaksınız, PKK ‘yi yücelteceksiniz ve bir yabancı vakıf
size “para peşin kırmızı meşin” yardımda bulunacak. Her halde
gözünüzün kaşınızın hatırına. Kitabın yazan yargılanırken içerden, dışardan bir
sürü entel liboş mahkemeye gelip izleyecek, fikir özgürlüğü nasihatleri
verecek!  Türkiye’de kimlerin, nerelerle ne irtibatları var işte
belgeleriyle, küçük bir enstantane anektodu. Belgesi 59 bin doların içinde! Al
siparişi Amerika’dan, koy cebine parayı, yaz kitabı. Sonra da derin devlet, Gladio
teraneleriyle, sütten çıkmış ak kaşık muhabbetiyle suçla dur birilerini…
Solcu bayan Nadire Mater, ‘Mehmedin Kitabı’nın önsözünde şöyle diyor: Bu
kitabın yazılmasından, elinize kadar ulaşmasına kadar geçen her anında Ertuğrul
Kürkçü yanımda olmasaydı, bu çalışma olmazdı.”
        Demek ki “derin
devletin ajanı olmakla” yıllardır kendi arkadaşları tarafından itham
edilen Ertuğrul Kürkçü, hep yanındaymış. Geçmişin eli silahlı solcusu Ertuğrul
Kürkçü’nün kim olduğunu merak edenler, Kızıldere’deki olayları hatırlayanlara
sorabilirler. 12 Mart 1971 dönemini yaşayan Ramazan Münir Aktolga’nın
anlatımlarıyla bu hadiselerde kimlerin rolü olduğunu daha iyi öğrenebilirsiniz.
Bayan solcu gazetecinin, Hürriyet gazetesinde çıkan yazısını okudunuz. Vakıf
merkezi Amerika’da değilmiş de merkezi İsviçre’deymiş. Vakfın tüm yöneticileri
“CIA” bağlantılı. Şimdi bir parantez açıp başka bir konuya geçelim.
Nadire Mater-Ertuğrul Kürkçü işbirliği sadece 59 bin dolarlık Mehmedin
Kitabı’nda değil, başka alanlarda da sürüyor. İşin içinde meşhur insan hakları
takımı da var. Bu ikili, BIA isimli bir internet sitesi kurdular… Ve
Türkiye’ye beş kuruş koklatmayan Avrupa Birliği, bunlara tam 770 bin Euro
(yaklaşık 670 bin dolar- 800 milyar lira) para verdi. Yabancılara parayla iş
yapmanın tadına varan solcular, bunun tadına da iyi vardılar. Görevlerini büyük
bir ihtimamla yerine getiriyorlar. İlkeler, inançlar kapitalizmin tezgahlarında
dönüşüp, pazar metasında yeni yolculukları kucaklıyor, ya da kucak kucak
oynuyor. Bayan solcu ve “CIA” destekli hanımın kitabından bir örnekle
paranın kimler için değerli, kimler için değersiz olduğunu örnekleyelim. 59 bin
dolarlık kitaptan: Tek bir merminin fiyatı 700 dolardı. Bir seferde boş yere 20
mermi sallanırdı. O mermiler, yükselen enflasyon ve artan zayiat olarak geri
dönerdi. Bayan Nadire, fevkalade yurtsever! Mermilerde dolar hesabı yapıyor,
enflasyon artışından söz ediyor ama kendisi dolar ve euro ile çalışmaktan
fatura olarak ülkeye ne maliyetler çıkıyor, hiç düşünmüyor. Aslında düşünmüyor
da denmez, bu solcuların asıl göbek bağlarının nerelere adreslendiğini
netleştirir. Derin devlet muhabbeti, coğrafyanın asıl merkeziyle ilişkilenen bu
adreslerdeki görevlilerin, bu ülkede hangi alan dizayncılığı-na soyundukları da
artık aşikar. Bu aşikarlığa vakıf olan bir vatandaşın şikayetiyle, Basın
Konseyi de olayı incelemeye aldı.
“NADİRE MATER- OSMAN TAYFUR MATER” İLİŞKİSİ YA DA SINIRSIZ
GAZETECİLİKTE YOL GÜZERGAHI OKUMALARI
  
        Ankara Devrimci Yol Davası
8 nolu Sanığı; Reşat oğlu Fatma Meliha’dan olma, 1949 doğumlu. İstanbul
Bakırköy Zeytinlik Man. Nüf. Kayıtlı. Ankara Maltepe Nigar Sokak 3/10’da mukim.
Gözetim tarihi: 27.11.1980 Tutuklanma Tarihi: 6.2.1981
        1966 yılında ODTÜ öğrencisi
olduğu sırada, sosyalist fikirli kişilerin üye olduğu “Sosyalist Fikir
Kulübü” Başkanı Sinan Cemgil ile tanıştığı, kulübe üye olarak, kulübün
hazırladığı ABD ile ilgili afiş, bildiri dağıtma ve yazı yazma işlemlerine
katıldığı,
1968 yılında adı geçen derneğin kapatılıp, tekrar kurulduğunda, yönetim
kurulu üyeliğine Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Ahmet Sina ile birlikte
seçildiği, Amerika aleyhine bazı eylem kararlan alarak Amerikan Elçisinin
arabasının yaktırıldığı, 1969 yılında okulda meydana gelen boykot ve işgallere
katıldığı, Sosyalist Fikir Kulübü yerine Dev-Genç adı altında Fikir Kulübü
Federasyonu kurulduğu,  sanığın  da
bu  derneğe  üye  olduğu ve THKP/C görüşünü
benimsediği, Dev-Genç’e bağlı olarak 1971 yılı sonlarına doğru tekrar açılan
“Sosyalist Fikir Kulübü” başkanlığını üstlendiği, 5 Mart 1971 tarihine
kadar bu görevi sürdürdüğü, Deniz Gezmiş grubunun Amerikalıları kaçırmasından
sonra ODTÜ’nde güvenlik kuvvetlerinin arama yapmak istemesi sonucu meydana
gelen olaylara karıştığı, fotoğrafından teşhis edilmesi üzerine Sıkıyönetim
Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde hakkında dava açıldığı ve TCK’nin 146/3
maddesi gereğince mahkum olduğu ve 1973 Ekim ayında kaldığı cezaevi den
salıverildiği, 1974 yılında çıkarılan Af Kanunu’ndan istifade ederek tekrar
okula kaydını yaptırdığı, 1976 yılı Eylül ayı içerisinde Tandoğan Meydanı’nda
düzenlenen “DGM’ne Hayır” mitingine katıldığı, yakalan-1^ dığında
üzerinde ruhsatsız tabanca bulunması sebebiyle! hakkında dava açıldığı ve bir
yıl hapis cezası aldığı ancak] tecil edildiği, 1976 yılı okul dönemi sonunda okulunu
bitirip Maden Mühendisleri Odası’nda göreve başladığı burada çalışmakta iken
tekrar siyasetle uğraşmaya başladığı, o dönemde çıkan ‘”Devrimci
Gençlik” dergilerini ve \ 1977 Mayısı’nda çıkan
“Devrimci-Yol”  dergilerini ve1 “Devrimci-Yol”
bildirgesini okuyarak “Devrimci Yol” siyasetini benimseyerek bu örgüt
içerisine girdiği, öğrencilik yıllarından tanıdığı örgütün genel komite
üyelerinden Akın Dirik, Mehmet Ali Yılmaz, Bülent Forta ve Ali Başpınar’ın
kendisini iyi bir devrimci olarak tanımaları nedeniyle, örgüt adına
“Devrimci Yol” dergilerinin dağıtımı üstlenen Selahattin Karataş
tarafından idare edilen Emek Dağıtım’ın idareciliğini üstlendiği ve Devrimci
Yol dergisi basım ve dağıtımını üzerine aldığı, Akın Dirik’in talimatı ile
Selahattin Karataş ile bir müddet çalıştığı, bu ye re örgüt üst düzey
yöneticilerinden Mehmet Ali Yılmaz, Akın Dirik ve Bülent Forta’nın gelip
gittiği;
        1978 yılı başlarında
Selahattin Karataş’ın Emek Dağıtım’dan tamamen ayrılması ile dağıtım ve basım
işlerini yalnız başına yürütmeye başladığı, dergi ve örgüt adına bastırılan
kitapların dağıtılmasından elde edilen geliri, adına açtırdığı bir banka
hesabına yatırdığı ve muayyen zamanlarda Akın Dirik ve Ali Başpınar’a çekerek
verdiği, 1979 yılı Eylül ayı İçerisinde Emek Dağıtım’da, yasak bildiri ve sol
yayınların bulunması nedeniyle Sıkıyönetim Komutanlığınca kapatıldığı,
        Örgüt tarafından
gerçekleştirilen kuyumcu soygunlarından elde edilen altın ve diğer mücevheratın
paraya çevrilmesinde aracı olduğu ve Karaman’da kuyumculuk yapan Kadir Dinççi
Ali Başpınar’la tanıştırdığı, Kadir Dinç tarafından adına açtırdığı banka
hesabına muhtelif defa, büyük meblalarda para gönderildiği ve bu paraları zaman
zaman Ali Başpınar’ a aktardığı,
        Devrimci Yol örgütü adına
Emek Dağıtımı idare etmekte iken, gayri nizami savaş taktiği hakkında
araştırmalar yapmak için ODTÜ kütüphanesinden konuyla ilgili İngilizce kitaplar
aldığı, daha sonra bu kitapların istihbarat teşkilatı ile ilgili olarak
düzenlenen dokümanlar arasında ve Cahit Mutlu’nun evinde yapılan aramada elde
edildiği, bir tutanakla ODTÜ yetkililerine iade olduğu,
        “Aydınlık”
yayınlarının “Kontrgerilla” kitabını okuduğu bu konudan Ali
Başpınar’a bahsettiği, merkez komitesince “Devrimci Yol” örgütünün
görüşlerinin engellenmesinde ve Türkiye’deki devrimci güçlerin çalışmalarını
engelleyen devletin üst düzeyindeki kişiler, faşist olarak tanınan şahıslar ve
işyerleri hakkında eylem düzenlenmesi ve bunların tam istihbaratlarının
yapılması için bir istihbarat biriminin kurulması karan alındığı, merkez komite
üyesi ve Askeri kanat sorumlusu Ali Başpınar’a bağlı olmak üzere, örgüt
elemanlarının buluşma ve toplanma yeri olarak kullanılan Mehmet Baha Çetintaş
üzerine açılan Sıhhiye Halk Sokak 15/2’deki Anadolu Topografya bürosunda, örgüt
adına istihbarat çalışmalarına başladığı,
Kendisine Semra Girşen, Nusret Sefa Akyürek (kod Tarık), Zekiye Şen ve
Huriye Yılmaz isimli örgüt mensuplarının yardımcı olduğu, günlük gazeteler,
yıllıklar, telefon rehberleri, resmi gazete ve seçim istatistikleri gibi açık
kaynaklar; Emekli Sandığı, vergi daireleri, ele geçirilen defterler ve EGO gibi
kapalı kaynaklar ve istihbaratı yapılacak kişinin bizzat takip edilmesi
suretiyle elde edilen bilgileri fişlere işlemek suretiyle kartekslediği,
kartlara bilgilerin kaynağını belirmek maksadıyla renkli kalemlerle (+), (o),
(-), (x) işaretlerini koyduğu,   Ankara trafiğine kayıtlı
otomobil plakalarını, vergi dairelerinden Semra Girişen vasıtasıyla temin
ederek, harf gruplarına ve sahiplerinin soyadına göre fihristti defterlere
işlediği ve liste haline getirdiği, örgütün askeri kanat sorumlusu Ali
Başpınar’ın tali- :4 matı üzerine, haklarında eylem karan verilen Ülkücü
Gençlik Dernekleri Başkanı Muharrem Şemsek,
MHP Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Kamil Kutluay, Hüseyin Cahit Aküzüm,
Ülkü-Tek Başkanı İsmail Hakkı Aslan, Ercüment Yahnici, Ticaret Bakanlığı
Müsteşar Yardımcısı Bülent Öztürkmen, MHP Senatör Adayı Cevdet Koral haklarında
istihbarat yaptığı ve kendisine bağlı olarak çalışan, yukarıda isimleri geçen
örgüt mensuplarına yaptırdığı, toplanan istihbarat belgelerini Ali Başpınar’a
verdiği, İstihbaratını yaptığı kişilerden Hüseyin Cahit Aküzüm, Ercüment
Yahnici, Sadık Özkan, Cevdet Koral’ın öldürüldüğü, Kamil Kutluay, Bülent
Öztürkmen, İsmail Hakkı Aslan ve Muharrem Şemsek’in öldürülmeğe teşebbüs
edildiği,
        MHP’li yöneticiler hakkında
İstihbarat toplayıp ev adreslerini, telefonlarını, özel otomobili olanların
otomobil marka ve plaka numaralarını tespit ettirdiği,
Emniyet Genel Müdürlüğü ve Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde görevli müdür
muavinleri ve şube müdürlerinin adres ve telefon numaralarını tesbit ettiği,
Anafartalar semtinde kuyumculuk yapan bazı şahıslar hakkında istihbarat
topladığı, Ordu Valisi Reşat Akkaya, Kayseri Valisi Babür Unsal, emekli albay
Remzi Önder ve daha bir çok şahıslar hakkında istihbarat yaptığı,
        Türkiye Gelişme ve
Araştırma Vakfı hakkında istihbarat yaptırdığı, gerilla ve kontrgeril lanın
çalışma sistemi hakkında şema düzenlediği, bazı oto plakalarını tesbit ettiği,
bazı yurt ve kuruluşlar ile asayiş ekiplerinin telefon numaralarım tesbit
ettiği,
        Devrimci Yol Örgütünün
Türkiye çapında ne gibi eylemler ve çalışmalar yapacağı konusunda örneğin;
Elazığ, Malatya, Tokat, Kayseri şehirleri askeri harekat açısından birinci
derecede önem taşımaktadırlar, bu şehirlerde sağlam bir şekilde tutunabilmek
için acil olarak askeri harekata ihtiyaç vardır; Erzurum, Yozgat, Kahramanmaraş
şehirlerinde özel askeri harekat; Bafra- Çorum, Tokat-Fatsa dörtgeni içinde yer
alan bölge, ana askeri harekat bölgesi olmalıdır… gibi istihbari bilgiler
hazırladığı ve harita çizdiği,
        Bazı bakanlıklardaki üst
düzey yöneticilerinin isimlerini tesbit ederek bir deftere yazdığı.
        Yukarıda bahsedilen yazı ve
belgelerin sanığın elinden çıktığının tesbit edildiği,18.2.1980 tarihinde
“Devrimci Savaş Birlikleri” militanlarınca gerçekleştirilen Amerika
Büyükelçiliği siyasi müsteşarlıklarından birinin oturduğu ikametgahın
istihbaratını yapıp Ali Başpınar’a verdiği, istihbarat işlerinin yürütüldüğü büronun
yerinin iyi olmadığını ve büroda çalışan Örgüt mensuplarının uyuşamadıklarını
ve istihbarat bilgilerinin büroda bırakılmasının sakıncalı olduğunu AH
Başpınar’a bildirmesi üzerine; Huriye Yılmaz Ali Baş-pınar tarafından alındığı,
Zekiye Şen’i İsmail Tayfun Üstün aracılığı İle tanımadığı bir örgüt mensubuna
teslim ettiği, Semra Girşen ve Nusret Sefa Akyürek’e büroya gelmemelerini
buluşmalarını dışarıda yapacağını bildirdiği, Mehmet Ali Yılmaz’ın Erhan Aygün
adına Tunalı Hilmi Caddesi’nde açılan örgüte ait gümrük bürosundan
yararlanabileceğini söylemesi üzerine bir kısım belgeleri, bahsi geçen büroya
1980 Mayıs ayında taşıdığı, Emek Dağıtımdan kalma kitapları Onur İş
Hanı’nda  “Mete” isimli bir kitapçıya teslim ettiği;
Örgüte ait gümrük bürosundaki bir oda tamamen kendisine tahsis edildiği ve
Erhan Aygün arasıra kimin tarafından bırakılmış olduğunu bilmediği iki adet
küçük telsizi adı geçene teslim ettiği, topladığı gizli belgeleri, alınan bir
kasada saklamağa başladığı, Erhan Aygün’ün büro ile alakasının tamamen kesilmesi
için başka bir iş bulunması yolunda Mehmet Ali ile görüştüğü, Mehmet Ali
Yılmaz’ın talimatı üzerine Batı Sineması’nın Önünde, Mehmet Ali Yılmaz’a bağlı
olarak örgüt adına gelir temin etmek için işyerleri açmakla görevli Halil
Kızılöz’ü, Erhan Aygün ile Şükrü ismi İle tanıştırdığı,
        26.8.1980 günü Asayiş Daire
Başkanlığı binasının bombalanması eyleminde kullanılan patlayıcı maddeyi temin
ederek, eylemi gerçekleştiren Mehmet Baha Çetindaş’a verdiği,
        Eylül 1980 ayı ortalarında,
Halk Sokaktaki bürodaki bir kısım dokümanları yeni büroya taşıdığı sırada, Ali
Başpınar tarafından bırakılan ve içerisinde “subay elbisesi” olduğunu
öğrendiği bir çantayı, Ali Başpınar’ın talimatı üzerine, saklaması için İsmail
Tayfun Üstün ile buluşmak üzere giderken takip edildiğini hissedince buluşma
yerine gitmeyerek, çantayı Kuzgun Sokak’ta bir apartmanın bodrum katına
sakladığı,
        Almanya’dan gelen iki kişi
tarafından maden mühendisleri odasına bırakılan bir notu alıp kimlikleri tesbit
edilemeyen bu kişilerle buluşarak, Mehmet adında bir kişi tarafından gönderilen
ve içerisinde telsizlerin bulunduğu bir kutuyu teslim aldığı, Mehmet Altun’un
“Taner Akçam” olduğunu anladığı ve telsizleri, Akay Caddesi’nde-ki
“Met Mühendislik” bürosuna bıraktığı,
Aydınlık gazetesinde MİT ve Emekli Sandığı ilgili yazılar yayınlandığında,
MİT mensuplarının listesini temin edebileceğini düşünüp Semra Girişen’i
görevlendirdiği, Halil Kızılöz ve Erdoğan Genç aracılığı ile Semra tarafından
elde edilen, MİT mensuplarına ait listenin fotokopisini temin ettiği ve Tunalı
Hilmi Caddesi’ndeki bürodaki kasaya kilitlediği ve daha sonra bu listelerin
elde edildiği,
        Gizli muhaberelerde
kullanılmak için İngilizce yayınlardan faydalanarak Levis Karroll X şifresi,
Sovyet İstihbarat X şifresi, Porta X şifresi özetini çıkarıp arşivine koyduğu,
Ali Başpınar tarafından kendisine verilen Ankara Belediye Meclis Üyelerinin
listesini. Devrimci Demokratik Komünist Derneği (DDKD) nce planlanan kutlama
günlerini, Türk Halk Kurtuluş Ordusu’nun kullanacağı tuzaklı çanta ile ilgili
yazıları, gözaltı ve tutukevi devamlı talimatı, komutan ve servis araçlarının
emniyeti ile ilgili yazı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı karargahına ait özel
emniyet talimatını, yararlanmak üzere arşivinin arasına aldığı, Güvenlik
görevlilerince takip edildiğini  anlayınca merkez komitesi üyesi
Mehmet Ali Yılmaz’a, istihbarat çalışmalarını yaptığı bürolardaki belge ve
dokümanların gizlenmesini söylediği, bu nedenle Mehmet AH Yılmaz, kendine bağlı
örgüt militanlarına talimat vererek saklattığı ve belgelerin bir kısmı Cahit
Mutlu’nun evinde, bir kısmı da sanıklardan Engin Höke’nin göstermiş olduğu
yerde ele geçirildiği,
        Sahte kimlik
düzenlenmesinde kullanıldığı anlaşılan kimlik belgelerini, Kimya Mühendisleri
Odası’na kayıtlı üyelerin kimliklerini doldurmak suretiyle, sahte kimlik
düzenlenmesinde yardıma olduğunun anlaşılması.
        Füsun Göçmen adına, Canan
Balaban sahte kimliğini düzenleyip verdiği,
        Adem kod Behçet Dinlerer’in
kendisinden “örgütün üst düzey militanlarından” olarak bahsedip,
kaldığı yer olarak Selahattin Karataş’ın evini göstermesi sonunda, 27.11.1980
tarihinde Selahattin Karataş’ın evinde yakalandığı, Ankara Maltepe Nigar Sokak
3/10 sayılı evinde yapılan aramada çok sayıda sol içerikli kitaplar ile hatıra
defterleri, kimlikler ve 1971 sıkıyönetim dönemine ait bir iddianame elde
edildiği ve bir tutanakla tesbit edildiği,
        Sanığın savcılık ve
emniyetteki ifadeleri, elde edilen belge ve dokümanlar (…) beyanlarını teyit
eden atıfları ile anlaşılmıştır. Evet tüm bu anlatılanlardan sonra
“Mehmed’in Kitabı” yazarı Nadire Mater’in Avrupalı yandaşları
tarafından desteklenmesinin anlamı belki birilerine bir şeyleri daha net
okutur. Kanlı terör örgütü Dev-Yol iddianamesinden, bir bölüm aktarımı yaptık.
Tüm bu işleri yapanlar çoktan dışarı çıkıp, esaslı dostlarıyla misyonlarına
devam ediyorlar. Satır aralarına sıkışmış isimlerin bugün hangi gazetede köşe
yazarlığı, sorumlu yazı işleri müdürlüğü yaptığını da iyi düşünün. Bütün sol
örgütlerin yol haritalarında hep Avrupa ilişkilerinin öne çıkması, bu
örgütlerin hangi derin ilişkilerde, hangi devlet menfaatine eylem koyduklarını
da iyi okumak lazım. Çünkü başlama noktasından sonra sergilenen mücadelenin
sonuç okumaları böyle bir seyrin anlamını daha netleştiriyor. 1980 öncesinde
ortaya koydukları eylemlerle şartları olgunlaştırıp “Bizim çocuklar
idareye el koydular” sevincini dillendirenlere yardıma sol derinlerin,
kapağı attıkları ülkelerde gördükleri muamele, bu yaptıklarının diyetinden
başka ne olabilir ki?..
TESSA HOFFMANN’IN İLİŞKİSİ ORAL ÇALIŞLAR – TANER AKÇAM
        Oral Çalışlar’ın yolu 1989
yılında, Alman İstihbaratı BND’nin yönettiği Hamburg Sosyal İncelemeler
Enstitüsü’nden aldığı bursla açıldı.
        Oral Çalışlar ve enstitü
arkadaşı Taner Akçam, Alman istihbaratının “Kafkaslar ve Ortadoğu
masasının” kilit adamları “Hoffmann ve Steinbach”ın
yönlendirmesi altında çalıştılar.
Taner Akçam, kendisine ısmarlanan “Ermeni soykırımı” kitaplarını
yazdı. Oral Çalışlar, bir yandan Almanya’nın tarikatlarla ilgi alanında kamuoyu
yapıcısı olarak çalışırken, bir yandan da “uluslararası Ermeni soykırımı
lobisinde”, görev yapıyor. Çalışlar’ı -on bin mark şerefiye aldığı
-konferanslarından dönüşte, Yeşilköy Havaalanından Alman konsolosluğunun resmi
arabası alıyor.
ALMAN BURSU VE AÇILAN KAPILAR
        Yıl 1989. Oral Çalışlar,
Hamburg Sosyal İncelemeler Enstitüsü’nün bursuyla Almanya’ya gidiyor. Bursa
başvurduğu tarih 1988. Çalışlar cezaevinden tahliye edildikten sonra
“2000’e Doğru” dergisinde, idare müdürü olarak çalışmaya başlıyor.
Ancak dergideki görevlerini yapmıyor. Bu arada, Hamburg Sosyal İncelemeler
Enstitüsü’nün bursu için Alman konsolosluğuyla yaptığı görüşmeler açığa
çıktıktan ve bursu aldıktan sonra durumu itiraf etmek zorunda kalıyor.
Çalışlar, Hamburg Sosyal İncelemeler Enstitüsü’nün “Üçüncü Dünya
Ülkeleri’nde siyasal görüşleri nedeniyle baskı gören kişilerin
rehabilitasyonu”, fonundan burs aldı. 1989 yılında Hamburg’a gitti.
Enstitü, bu burstan, yararlanan kişilere Hamburg’da ev tutup, dayayıp döşüyor,
aylık veriyor. Ayrıca, dil kurslarının giderlerini karşılıyor. Oral Çalışlar,
Hamburg’da, kirası bin markın üzerinde olan bir evde oturdu. Bu oldukça yüksek
bir kira, evin eşyaları, yakıt, telefon vb. giderleri, enstitü tarafından
karşılandı. Üç kişilik Çalışlar ailesine, konforlu bir hayat sağlandı. Ayrıca
eşine iş, çocuğuna okul bulundu. Burs her yıl farklı üçüncü dünya ülkelerinden
toplam on kişiye veriliyor. Süresi bir yıllık. Ama Çalışlar’ın bursu, istisnai
olarak bir yıl daha uzatıldı. İki yıl burs aldı. Aynı kaderi paylaştığı Taner
Akçam da “Türkiye’de İşkence” konulu kitabını yazarken bu burstan
yararlanıyordu.
ŞEFLERİ STEİNBACH VE HOFFMANN
  
        Oral Çalışlar 1991 yılında
merkezi Hamburg’da bulunan Alman Şark Enstitüsü Başkanı Udo Steinbach ile
tanıştı. Steinbach Alman istihbaratının “Ortadoğu ve Türkiye”
şeflerinden. Türkiye devletinin yapay olduğu ve artık dağılacağı tezleriyle
ünlü. Steinbach, Alman İstihbaratına ve hükümetine, İslam Dünyası ve Almanya’da
faaliyet gösteren İslamcı örgütlerle ilgili raporlar yazıyor. “Alman
İslamı” tezinin mucidi. Avrupa Milli Görüş Teşkilata (AMGT) ile Alman
devleti arasındaki ilişkide köprü rolü oynayan istihbarat şefi. Çalışlar, o
tarihlerde Steinbach ile sık sık görünür oldu. Yunanistan’ın Bonn Büyükelçiliğinin
bir kokteylindeki samimiyetleri dikkat çekti.
PARASAL KAYNAK: ALMAN SİGARA TEKELİ
PHILIP REEMTSMA
  
        Oral Çalışlar’a burs veren
enstitünün parasal kaynağı. Alman sigara tekeli Philipp Reemtsma firması
Reemtsma, Hitler döneminde yükselişe geçen Alman firmalarından. Bu ünlü sigara
tekeli, Oral Çalışlar’a burs veren enstitüye, yılda “on milyon mark”
yardımda bulunuyor. Bu günün parasıyla “3 trilyon 120 milyar lira”.
Hamburg Üniversitesi tarafından fakülte olarak tanınan enstitünün Mütevelli
Heyeti Başkanı ise, Dr. Tessa Hoffmann. Dr. Hoffmann, Berlin Hür
Üniversitesi’nde “Türkiye ve Kafkaslar’da Azınlık Çatışmaları” uzmanı
olarak çalışıyor. Ancak bu görünüşteki görevi. Asıl işi, Alman Gizli Servisi
BND’nin Türkiye-Kafkaslar şefi. Hoffmann, özellikle Ermeni soykırımı konusuyla
ilgili. İşte bu Hoffmann, Taner Akçam ve Çalışlar’la çok sıcak bir ilişki
kuruyor. Akçam’ın “Ermeni soykırımı” konusuna ilgisinin esin kaynağı,
Tessa Hoffmann. Yine Oral Çalışlar’ın “Ermenistan ve Ermeni
soykırımı” merakının kaynağı da Tessa hanımdır. Oral Çalışlar’ın diğer
ilgi alanı ise, Udo Steinbach ile Örtüşüyor: İslam ve tarikatlar.
PARLATILAN MEDYA YILDIZI
  
        Çalışlar, Türkiye’ye
döndükten sonra, 9O’lı yılların ilk yansında, bütün televizyonların konuğu
olarak kamuoyunun önüne çıkarıldı ve parlatıldı. Katıldığı televizyon
programlarındaki uzmanlık alanı: İslamiyet, kadın ve tarikatlar. Almanya’nın
Ankara Büyükelçiliği bünyesinde kurulu bulunan TM (Türk Medyası) birimi,
80’lerin başından beri yoğun bir faaliyet yürütüyor. Birimin üç önemli görevi
var:
Birincisi; Türk kamuoyunu analiz etmek. İkincisi; Almanya’yı anlayan etkin
ve ünlü medya mensuplarını kazanmak.
        Üçüncüsü; Kazanılanları,
gündem belirlemek için kullanmak.
        Almanya, seçilen gazetecilere
maddi, manevi olanaklar sunuyor. Bu olanaklardan yararlanan gazetecilerden
birisi de Oral Çalışlar. Bir Alman görevli, hem cesaretlendirmek, hem de bozuk
olan maddi durumunu düzeltmek için “Herr Danyal Oral Çalışlar”a 1988
yılında burs verildiğini doğruluyor. Ancak, bursun miktarını açıklamayacağım
söylüyor. TM biriminin, Çalışlar ile birlikte olanaklar sağladığı bir başka
gazeteci, Başkurdistanlı milliyetçi yazar Nizameddin Ahmedov. Çalışlar,
Türkiye’ye döndükten sonra Almanya ile ilişkilerini sürdürüyor. Alman
Büyükelçiliğinin gedikli müdavimlerinden. Köşesinde, büyükelçi mensupları ile
yediği yemeklerden sıkça söz ediyor. Türkiye’deki görevi sona eren, Almanya’nın
Ankara Büyükelçisi Hans Joachim Vergau’nun ardından pek duygulandı. Çalışlar’ı
yurt dışı gezileri dönüşünde havalimanında. Alman görevliler karşılıyor.
Aydınlık muhabiri, Çalışlar’ın Atatürk Havalimanına inişinde Alman
konsolosluğunun aracıyla karşılandığını ve götürüldüğünü bizzat kendi
gözleriyle saptadı.
GÖREV ALIYOR YERİNE GETİRİYOR
  
        Çalışlar’a burs veren
kurum, kağıt üzerinde “Hamburg Eyalet Hükümeti” olarak görünüyor.
1990-92 yılları arasında, Hamburg’da, İslam üzerine araştırmalar yaptığını
iddia eden Çalışlar’ın en çok ziyaret ettiği kurum, Deutsch Orient tnstitunt
(Alman Şarkiyat Enstitüsü). Bu enstitünün finansmanını, Almanya Dışişleri
Bakanlığı sağlıyor. Enstitü, Alman Gizli Servisi BND’nin
“think-thank” kuruluşu. O tarihlerde Almanya, desteklediği ve
koruduğu îs-lam şeriatçısı örgütleri perdelemek ve dikkatleri bu örgütlerden
uzaklaştırmak için, Kaplancılar’a karşı gürültülü bir kampanya başlattı. Bu
kampanyada Oral Çalışlar’a verilen görev, Cemalettin Kaplan ile sansasyonel bir
röportaj yapmaktı. Çalışlar’a bu konuda, BND’nin islam dini uzmanlarından,
etnolog Werner Schiffauer yardıma oldu. Çalışlar’ın bir sonraki işi, Cumhuriyet
sayfalarında Fethullah Gülen’i parlatmak oldu.
İSLAM BİLİMCİ AYDIN GAZETECİ
        Berlin Duvarı’nın
yıkılmasından sonra, Çalışlar’a burs veren Alman kurumları çoğalmaya başladı.
Herr Çalışlar Alman Endüstri Vakfı Körber’in “Türkiyeli misafir
aydınlar” listesine alındı. Siyaset Bilimci ve gazeteci olarak tanıtılan
Çalışlar’a yeni bir sıfat daha eklediler. İslam Bilimci Aydın Gazeteci, Körber
Vakfı’nın 1996 yılında düzenlediği ‘Türk Alman İlişkilerinde Din, Tabu
mu?” konulu sempozyumda Çalışlar, Kemalizm ve Ulus Devlet karşıtlığıyla
alkış aldı. Bu sempozyumda savunduğu fikirler, Udo Steinbach’ın Türkiye
tezlerini tekrarlamaktan ibaret. Çalışlar’ın konuşmasının özeti şöyle;
Diyanetin temsil ettiği İslam, doğru bir İslam değildir. Çünkü Diyanetin
islamı, Türk devletiyle barışıktır. Kemalistler, despotça yöntemlerle
çağdaşlaşma macerasına atıldıklarında, Anadolu halklarının kültürel, dinsel ve
etnik Özelliklerini hiçe saymış, ezmişlerdir. Otoriter, laik ve despot Türk
devleti, hem Alevilere, hem Müslümanlara, hem kültürlere ağır baskı uyguluyor.
Varlığını devam ettirmek için her şeyi mubah gören Türk militarizmi ve
bürokrasisi, Siyasal îs-lamı öcü gibi göstererek, bir kimlik çatışması yaratıyor.
İSHAK ALATON, MEHMET ERBAKAN VE
FEHMİ KORU İLE BERABER
        Oral Çalışlar, ‘Türkiye’nin
inkar ettiği kimliklerin tanınması, demokratikleşmenin baş koşuludur”
derken yalnız değildi. Körber Vakfı’nın düzenlediği bu sempozyumda İshak
Alaton, “Bir Musevi olarak, Türkiye’de baskı görüyorum” diyordu.
Fehmi Koru ve Mehmet Erbakan “Bir Müslüman olarak dinimizi
yaşayamıyoruz” derken, Gülistan Gürbey, Ankara’nın “Kürt”
düşmanlığından yakınıyordu. Bütün konuşmaların tamamını sistematik olarak
özetleme işini de, İstanbul’da Susam Sokak’ta oturan Alman İstihbaratçısı
Günter Seufert üstlenmişti. Alman medyası Oral Çalışlar’a sıfat icat etmekten,
neredeyse yorgun düşecek. İşte bunlardan bazılar; “Eleştirel düşünen bir
aydın, cesur gazeteci, sistem karşıtı yazar, Kemalizme kafa tutabilen ender
insanlardan, gerçek Avrupalı”. Bu konuşmaların ödülü de var. Alman
devleti, bu tür konferanslar karşılığında, her konuşmacıya 10 bin Mark veriyor.
Gidiş-dönüş masrafları hariç. Oral Çalışlar’ın İshak Alaton’a ilgisi, hayranlık
düzeyinde. Türkiye’deki ABD-İsrail severlerin en önde gelenleri arasında yer
alan İshak Alaton, Cumhuriyet gazetesinin haftalık dergisinde kapaktan reklam
edildi. Hayranlık yazısının altındaki imza Oral Çalışlar. Alarko Holding’in ve
sahibinin reklamını, ÖDP’li ve Alman burslu Oral Çalışlar yapıyordu.
KALİFORNİYA ERMENİLERİNİN PARİS’TEKİ
“ERMENİ SOYKIRIMI KONFERANSI”NDA
UZMAN!
  
        17 Haziran 2000 günü
Paris’te, “Günümüz Ermeni Sorununa İlişkin Türk- Ermeni Diyalogu”
başlıklı bir konferans düzenlendi.
        Konferansa Taner Akçam,
Oral Çalışlar, Mete Tuncay ve Ragıp Duran da çağrılı olarak katıldılar.
Konferansı, Kaliforniyalı Ermeniler düzenledi. Ermeniler, konferansın geniş
katılımlı olmasını istemiyorlardı, ama batı, geniş katılımlı olması için
diretti. ABD- Fransız işbirliği çerçevesinde kotarılan konferans, Batı
basınında Türk ve Ermeni entelektüellerinin ortak toplantısı olarak sunuldu. Bu
konferans sonrasında ABD ve Avrupa parlamentolarında arka arkaya, Türkiye
aleyhine “sözde Ermeni soykırımı yasa taşanları” gelmeye başladı. Bu
toplantıdan önce Çalışlar, Ermenistan’a davet edilmişti. Alman parlamentosunun
Ermeni soykırımım tanıması için hazırlanan, “Katliamı Mahkûm Etme
Zamanı” başlıklı imza metnini Çalışlar ve Akçam’ın hocalığını yapan Tessa
Hoffmann hazırladı.
        Bu metni ilk önce ‘Tehdit
Altındaki Halklar Topluluğu” adlı demek imzaladı. Tessa Hoffmann, bu
dernekte de “Ermeni Uzmanı” olarak çalışıyor. Derneğin kurucu başkanı
Tilman Zülch, Mustafa Kemal’e “Kürt katili” diyor. Bu derneğin
kurucularından biri de, 30 bin Yahudinin katliamından sorumlu, Polonya Kolomea
Gettosunun Nazi komutanı Klaus Peter Volkman. İmza metni, ABD Temsilciler
Meclisi’ne getirilen Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı ile tıpatıp aynı.
Tessa Hoffmann aynı zamanda, Ermeni Yazarlar Birliği’nin onur üyesi. Ermeni
kıyımının 20. yy.’ın ilk ve sistemli soykırımı olduğunu, Nazilerin Yahudi kitle
kıyımına örnek oluşturduğunu, gaz odalarının ilk kez Türkler tarafından
kullanıldığını iddia etmektedir. (Tessa Hoffmann, Amenier und Armenien Heumat
und EMİ, RO-wohtl Hamburg) Hoffmann, adı belirtilen bu kitabında, Türkiye
Tarihinin devrimci dönemlerine saldırıyor: İttihatçılar; gözlerini kan bürümüş
ırkçılar topluluğu, Mustafa Kemal; İki milyonu aşkın Ermeni ve Rum’un katili,
Ermenilerin vatanı; Van, Erzurum, Bitlis ve Trabzon. Taner Akçam ve Oral
Çalışlar’ı devşiren, parlatıcı Hoffmann işte bu.
CUMHURİYET SAYFALARINDAN ERMENİ SOYKIRIMI  SUÇLAMALARINA DESTEK
        Tarsus Amerikan Koleji
mezunu olan Oral Çalışlar, 20 yıla yakın devrimcilik yaptıktan sonra, Alman
İstihbarat Örgütü şeflerinin denetimindeki enstitüden burs alarak başlayan
süreçte, bu günkü kimliğine kavuştu. Oral Çalışlar geldiği yeri Cumhuriyet
gazetesindeki köşesinin başlığında ‘Sıfır Noktası’ diye adlandırdı. Oral
Çalışlar sıfır noktasında, devrimci hatıra işportasını açtı. Bu işportada Tessa
Hoffmann ve Udo Steinbach patentli mallar, 1968 hatıralarıyla soslanarak
piyasaya sunuluyor. Çalışlar’ın son önemli görevi ise, (F) tipi eylemcilerinin
sırtını sıvazlamaktı. Böylece “Avrupa tipi enteller” arasındaki
yerini pekiştirdi. Cumhuriyet gazetesinin yükseklerden korunan yazarının aynı
zamanda, Ermeni soykırımı suçlamalarını yüksek perdeden seslendirmesi ve
Türkiye’ye Kıbrıs üzerinden yönelen tehdide, yine Cumhuriyet sayfalarından
destek vermesi, Cumhuriyet okurları arasında büyük tepki yarattı. Ancak Oral
Çalışlar’ın yükseklerden korundugu, herkes tarafından biliniyor.
TÜRKİYE’DEN UTANÇ DUYUYOR !
        Oral Çalışlar, bu günkü
konumunu özetleyen samimi açıklamasını da, bir süre önce Cumhuriyet gazetesinde
sıfır noktasında yaptı. “Bu ülkede yaşamaktan, bu ülkenin yurttaşı
olmaktan, derin bir utanç duyuyorum.”34 diyecek kadar sıfır noktasında.
İPDEN ÖDP’YE SALDIRI; URAS MİT AJANI
        İşçi Partisi Genel Sekreteri
Mehmet Bedri Gültekin, ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras’ın “MİT ajanı”
olduğunu iddia etti. Gültekin, 1989 yılında TÎKKO içinde, MİT hesabına faaliyet
yürüten Mustafa Curnaz ve Engin Kaya olayının ortaya çıkmasıyla birlikte bunu
saptadıklarını söyler ve şu iddiaları sıralar. Ufuk Uras’ın babası pilottur ve
MİT elemanıdır. Ufuk Uras babasıyla birlikte 12 Eylül askeri rejimi döneminde,
askeri helikopterle İstanbul üzerinde uçarak “operasyon yapılacak örgüt
evlerini” saptadıklarını, bizzat kendisi söylemiştir. Ufuk Uras, daha
sonra üniversite yıllarında TÎKKO içinden, MİT’e bilgi taşımıştır.
        1989 yılında hakkında
araştırma yapıldığı zaman, araştırma yapan arkadaşlar, silahlı sivil polisler
tarafından tenha mekanlara götürülüp tehdit edilmişler ve kendilerine Ufuk Uras
ile ilgili araştırmalardan vazgeçmelerini söylemişlerdir.
        ÖDP Genel Başkam Ufuk Uras,
17 Kasım’da bir basın açıklaması yaparak, İP Genel Başkanı Doğu Perinçek’i
kastederek, “Olup, bitenleri MİT kuryelerinden öğrenmek zorunda
değiliz” dedi. Uras, 18 Kasım’da bu sözlerini yenilemiş ve Perinçek’in
adını geçirerek şunları eklemişti. “Bu halkın bilgilendirilmesinin, MİT
kuryeliği veya Türk Gladiosunun bir parçası olmakla sınırlı olmaması
gerekir.”
        İşçi Partisi Genel
Sekreteri Mehmet Bedri Gültekin, bu suçlamalara karşı yaptığı basın
açıklamasında, Uras’ın Çiller Özel örgütünün, psikolojik savaşına katıldığını
söyler. Aydınlık için bu tür iddialar, sıradan ve herkes için söylenebilecek
iddialardır. Ayrıca örgüt içi ihbar yapmak için, illaki helikopterden örgüt evi
göstermek gerekmiyor.
Anlaşılan Aydınlıkçılar, Uras’ın pilot babasıyla ilgili bir* senaryo kurmak
için, uygun fotoğraflar oluşturuyorlar. î Aydınlık yazarı Burcay Anger’e göre,
turnusol kağıdı asiti baz’ı şırak diye ayırır. ÖDP’nin başı Ufuk Uras açıkça,
zavallıca, elinde çöpçü süpürgesi, katillere soygunculara değil, Perinçek’e
saldırıyor. Bunun sebebi de, kesinlikle “derin devletin elemanı”
olmasından kaynaklanıyor. Aynadaki suretlerine ve meslektaşlık tanımına ait
tanımı, en iyi kendileri bilecek tabii.
MİLLÎ İSTİHBARAT TEŞKİLATI RAPORCUSU İRFAN TAŞTEMUR VE ÖDP
        İrfan Taştemur ismini, MİT
raporuyla duyduk. 2000’e Doğru vasıtasıyla, ülke gündeminin değişmesini
sağlamıştı bir anda. İrfan Taştemur, Aydınlık’a gönderdiği bir mektupta, ÖDP
Genel Başkanı Ufuk Uras’ın durumunu ifşa ediyor.
        Taştemur, kendisinin ve
Uras’ın aynı tertip olarak yer aldığı hareketten “kum gibi ajan
çıktığı” halde. Aydınlık hareketinde böyle bir durumun olmadığını iddia
eder. Taştemur’un kastettiği siyasi hareket, TKP/ML çizgisi. Bu çizgiden
nerelere, nelerin kaynaklık ettiğinin bizi ilgilendiren tarafı, ifşaatlardır.
îrfan Taştemur; MÎT raporunu Aydınlıkçılardan önce, TÎKKO çizgisindeki
kadrolara götürdüğü, ama onların bunu kabul etmediğini, MİT kuryesi olarak saf
değiştirmediğini söyler.
        Tabii sadece, karşılıklı
bir yardımlaşma söz konusudur her halde. İşçi partisi yöneticilerinden Arslan
Kılıç sol örgütlerin, Amerikan emperyalizminin “istikrarsızlaştırmak
istediği ülkeye” yönelik, tertip düzenleme ve iç karşılıklar çıkarmada
kullanılır duruma geldiğini söyler. ’12 Eylül’de, bunların çoğu ortaya çıktı’
diyen Kılıç’ın itirafı da manidardır. İçinde yaşadık, biliyoruz.
        Eski TKP/ML kurmayı Aslan
Kılıç’a göre. Gazi olayları, 1 Mayıs 19% Kadıköy olayları ve uzak geçmişte 1
Mayıs olayları içinde sol örgütler, provokasyon içinde rol almışlardır.
        Rollerini de gayet güzel
oynayıp sonuçları farklı alanlara kaydırmaya çalışmışlardır. Arslan Kılıç’tan
yine bir tırnak içi ‘Biz oldukça deneyimliyiz’. Solun derin devlet muhabbetini
ve hangi konuların günahını taşıdıklarını biz değil, bizzat bu işlerin
göbeğinde yaşayanlar, nelerin içinde ve hangi konularda deneyimli olduklarını
özetlemiş oluyorlar.
DEVRİMCİLİK YA DA AJANLARLA DANS
        Önce, 1968 Fransa’sıyla
ilgili bir belgeden başlayalım!
         Atilla İlhan,
“Batı’nın Deli Gömleği” adlı yapıtında; “Fransa’da 1968’de
yaşanan gençlik olaylarının ardında, Amerika- Fransız ilişkilerindeki gerginlik
aranmalıdır” diyor. Ve bu düşüncesini, Alain Guenn Questce CIA/ CIA adlı
yapıtındaki şu değerlendirmeye dayandırılıyor…
“Bu olaylar, 1968 Nisanı’nın yansıyla, sonu arasında geçiyor. Öyle ki,
Mayıs girdiğinde, Fransız makamları ile CIA arasındaki ilişkiler hiç de iyi
değildir. Bu durumu herkes bildiğinden, olaylar patlayıp da sokaklarda
barikatlar kurulup Sorbonne işgal edilince, ClA’nin parmağı olup, olmadığı
konusu hemen ortaya atıldı.
        Kesin olarak bilinen nedir?
Tahkiki imkansız söylentiler ve dedikoduları bir yana bırakırsak, iki nokta
üzerinde durulabilir. Bazı örgütlere, Amerikalılar para vermişlerdir. Ama
hangilerine bilemiyorum. İkinci nokta ise şudur: Öğrencilerle, Amerikalılar
arasında temas kurulmuştur. Bu temaslar konusunda en doğrusu, 22 Mart
Hareketi’nin faal liderlerinden Daniel Cohn Bendit’in ve J.P. Duteuil’ün
söylediklerine kulak verelim: “Diyelim ki, …bize gelince, ClA’nin son
zamanlarda bizimle ilgilendiği görülüyor. ClA’nin aracısı ya da örgütü olan
bazı dernek ve gazeteler Önemli meblağlar teklif ettiler. Onlara ne cevap
verdiğimizi söylemek gereksiz…”
Atilla İlhan diyor ki; “Bunlardan şu çıkıyor mu? CIA, bağımsızlık
iddiasında bulunan ve Ruslara yaklaşan sağcı iktidara karşı, görünüşte hızlı
solcu, goşist hareketleri desteklemiştir… Kıssadan hisse.
        Şimdi, bu oyunun Türkiye’de
nasıl oynandığına ilişkin bir kaç belgeyi daha inceleyelim diyorum. 11 Mart
1995 günkü Aydınlık dergisinde, 12 Martla ilgili değerlendirmeyi özetle
aktaracağım. 12 Mart sanıklarından emekli üsteğmen Faik Güleçyüz, ordudaki
cunta ile, gençlerin ilişkili olduğunu şöyle açıklıyor:
        “Bana sorarsanız, biz
kullanılmış insanlarız. Farkında değiliz tabii. Bu adamlar güçlü, Demirel’i
devirebilirler, biz de en azından fırsatçı bir mantıkla bile olsa, kenarından
tutalım diyoruz. Biz 9 Mart’a, iki arkadaşımızı temsilci göndererek, kendi
adımıza katıldık. İkinci kurtuluş ordusunu kuran, Afyon’daki Tabur Komutanı
Mehmet Alkaya’dır. özellikle Elrom’un kaçırdığından sonra, kendimizi dev
aynasında görmeye başladık. 9 Mart bir yanılgıydı…”
        Bir başka gençlik
temsilcisi ve 28 Şubat 1971 tarihine değin Dev-Genç’in İstanbul Yürütme Kurulu
üyesi olduğu söylenen Namık Kemal Boya’nın açıklamalarına göre: 1970
sonbaharından itibaren bütün şehir ve kır gerillası, cuntayla ilişkili. Ve
ilginç bir sav: Deniz Gezmiş’in, Ankara’da cuntayla ilişkili kişilerin
evlerinde saklandığına ilişkin! Boya’ya göre Deniz, darbecilerin yardımıyla ev
değiştirir. Darbecilerin bu işle ilgilenen adamının adı, ünlü Orhan
Kabibay’dır. Kabibay’ın, Atıf Erçıkan’la da ilişkisi olduğu söyleniyor…
Adı belirtilmeyen bir THKO’lu, 9 Mart’ı hazırlayanlar, doğrudan, doğrudan
Denizler’e çağrı yapmadılar. Denizler prensip olarak ‘biz bu bağlantıya
girmeyeceğiz’ dediler diyor ve ekliyor: 27 Mayıs geleneğine bağlı ekibin,
60’ların ortalılarından başlayarak yarattığı bir hareket vardı. Madanoğlu ve
Acuner… Yükselen hareket içinde onlar bayağı canlıydı. Bizimle de
görüşüyorlardı…
        Bu saptamalara bir ekleme
de, Harun Karadeniz’in Olaylı Yıllar ve Gençlik adlı yapıtından yapalım:
Karadeniz’in belgesel nitelikteki çalışmasında, 1964’ten sonra gençliğin önemli
bir kesiminin, 1967”ye kadar, salt 27 Mayıs devrimi ilkelerine ve
Atatürk’e bağlı olduğunu vurguluyor: Bunun ne önemi var. Eğer bizde de Mendes
France gibi… Cumhuriyet, gençliğin umut ve ihtiraslarım toplayıp ön
veremezse, onlara katkıda bulunmazsa, önüne geçilmez bir baskı altında hızla
yıkılacaktır, diyecek öngörü ve erdemde bir siyaset adamı olsaydı, yürekleri*
halkı ve yurdu için çarptığında kimsenin kuşkusu olmayan 68 gençliği
harcanmayacaktı.
        Karadeniz, Dev-Güç’ün 27
Mayıs’çılarla İlişkisine değiniyor ve işte bu noktada gençleri iktidar
ortaklığına çağıran, son tahlilde cuntacı MDD (Mili Demokratik Devrim)cilerle,
onların kurduğu Dev-Güç için iyi söz söylemem zor olacak diyor. Çünkü, diye
sürdürüyor ben, günümüz Türkiye’sindeki cuntacı akımların bağımsız
olabileceğine inanamıyorum.
        Bu değerlendirme de,
olayların arkasından emperyalist güçlerin, CIA’nin bulunduğunu göstermektedir.
Bir Mihri Belli’yi düşünün, bir de Harun Karadeniz’i, kimi kez deneyimli olmak
ya da bir başka alanda oynadığımız anlaşılıncaya kadar iş, işten geçiyor.
        Özetle, bu
değerlendirmeler, Türkiye’yi 12 Mart’a iten olayların ardındaki gücü, yani tek
adresi işaret ediyor: îç ve dış işbirlikçileriyle emperyalist Amerika’yı. Ve
önceden planlanan oyunda, sahnede ya da seyirci olarak toplumca yer almışız.
Unutmayalım, oyun o günden beri sahnelendirmektedir!
        Bu büyük oyunun yardıma
oyuncuları olarak, gerçekten tam bir yurtseverlik bilinciyle ama oyunu toplum
dışına itmenin, 1970’lerde ve 1980’lerde iki kuşağa kıymanın sorumluluğundan
nasıl kurtulabiliriz bilemiyorum?
        Yalnız şu noktayı önemle
belirtmek isterim; 9 Mart kadrosundan ve Faruk Gürler’e yakın bir kişi olarak
benim, hareketlerimizle, gençliğin ilişkisinden asla haberim olmamıştır.
Komutanların da, (Orhan Kabibay’ın gençlerle İlişkilerini içeren savlan
sonradan İşittim, bunun da gerçeğini bilemem.) gençlik örgütleriyle
ilişkilerinden bilgileri olduğu sanmıyorum. Bu ilgi eğer kurulmuşsa, ordunun
genç kesimiyle ve CIA’nin gizli çabalarıyla kurulmuş olmalı. Gerillaların,
saldın silahı olarak kullanılması olgusu vardır.
“Gerilla ve Gerillaya Karşı Savaş” yapıtında Paret ve Shy ne
diyordu; “Gerillaların saldın silahı olarak, 1950’lerin ortalarına doğru
kullanılması, bir hayli dikkat çekmiştir.”
        Çünkü ABD belgelerinde
Paret ve Shy; “gerilla kuvvetlerinin soğuk harpte bir silah ve Amerikan
diplomasisinde yeni bir alet olarak kullanılması, ayrı bir meseledir.”
Görüşüyle, soğuk harpte gerilla ve kontrgerilla Öğesinin kullanıldığı açıkça
belirtiliyor.
        12 Mart’ı tüm bu bilgi ve
belgeler ışığında değerlendirdiğimizde, şu sonuca ulaşırız. ABD bir süre sonra,
Demirel’in kimi uygulamalarından hoşnut olmayacaktır. Bu nedenle, 12 Mart’ın
planı, bir yandan Demirel’i transfer ederken, yurt sorunlarına sarılmış
gençliğin hizaya getirmek, öte yandan 27 Mayıs’ı Anayasasını ve Kemalist devrim
düşüncesini, toplum önünde suçlamak için hazırlanmıştır. Bu plan 12 Mart’a
giden yolda, 12 Mart ve sonrasında ustalıkla uygulanmıştır. 12 Mart öncesi, bu
plan içinde ordu hareketi nasıl örgütlenmişse, gençlik de öyle örgütlenmiştir.
Gençlikle, ordu hareketi arasında bağ, bundan sonra kurulmuş olmalıdır.
BÎR BAŞKA DEĞERLENDİRME
        Atilla İlhan’ın, 21 Ağustos
1977 günlü yazısından bir bölüm okuyalım. Atilla İlhan, sosyalizme silahlı
eylemle geçilemeyeceğini, gençliğin bir bölümünün gizli eller tarafından goşist
yollara çekilmiş olabileceğini, buna dikkat edilmesini vurguladıktan sonra:
“Şu halde diyor, solun, anarşinin kaynağı olarak gösterilmesi, gerçeklere
uygun değildir. Sonra şu soruyu soruyor. Peki’ya goşist’ler?”
O ayrı bir hikaye, diye başlıyor…
        O eski hikaye. Silahlı
eylemden hayır uman, banka soyup adam kaçıran, sosyalizm diye ufak ufak
gangsterlik yapan örgütler, komünist ve sosyalist partilerin İktidar olduğu ya
da olmak üzere bulunduğu gelişmiş demokrasilerde de cirit atıyor. Gün geçmiyor
ki, içlerinden birinin, akıl almaz birinin marifetini okumayalım. Sahiden
sosyalist midirler, amaçları gerçekten sosyalizmi kurmak mıdır, yoksa gizli bir
takım eller arkadan onları yönetmekte, istediği bazı ülkelerde anarşiyi sürekli
kılmak için onlardan yararlanmakta mıdır? Sorulacak bir soru.
        Ve sözü Türkiye’ye
getirerek;
        Onları bilmem ama, diye
sürdürüyor saptamalarını, bizde önceleri, gerçekten sosyalizmi Güney Amerika’ya
da Vietnam türü bir eylemcilik gerçekleştirilebileceğini sanan hareketlerin,
giderek örtülü Kürtçülüğe, tehlikeli ve yanlış bir bölgeciliğe kaydığı açıkça
görülüyor ve şu uyarıyı yapıyor: Türkiye’de ister şeriat paravanası altında,
ister sosyalizm paravanası altında olsun, iş Kürtçülüğe ya da bölgeciliğe
döküldü mü, arkasında mutlaka emperyalizmi arayın.3*
        Bu değerlendirmenin hem
tarih hem de devrimci bir birikim ve bilince dayandığını, günümüzde yaşadığımız
olaylara bakarak da anlayabiliriz. Demek ki, Türkiye’nin bölgecilik, kürtçülük
sorularıyla savaşımı çok önceden karara bağlanmış. İşin ilginç yanı, bu büyük,
büyük paşaları da bulundukları yer ve toplumla ilişkilerine göre rol
alınmıştır.
        Silahlı Kuvvetlerde,
Kemalist devrim ideolojisini sürdürme kararında olan bizler de, komutanların
verdiği rolleri oynamışız. Komutanlar mı? Amerika’nın biçtiği rollerde çalışmışlar.
Gençlere gelince: Kendi adıma, onların gençliğin temiz ve çıkarsız duygularıyla
atıldıkları davalarında, gerçekten haklı olduklarına hep inanmışımdır. Ama
Atilla İlhan’ın altını çizdiği gibi, davanın kazanılması için, benim kuşağımın
oynadığı oyundan utanç duyuyorum. Müdafaayı Hukuk, tam bağımsızlık bilinciyle
yetişmesi gereken kuşağım, emperyalizm oyununa gelmemeliydi. Eğer kuşağımız
gerçek bir Kuvvayı Milliye ve Müdafaayı Hukuk bilincine sahip olsaydı,
çocuklarımızı anlar, anti-emperyalist kavgada onlardan ayrı düşmezdik.
BEDİİ FAİKTEN ATİLLA İLHAN1 A BÜYÜK SUÇLAMA: “KOMÜNİSTLERİN DOSYASINI
POLİSE SATTI”
  
        Bir dönemin ünlü
gazetecilerinden Bedii Faik anılarını yazdığı son kitabında geçen, ‘Türkiye
Komünistlerinin îç-yüzü” adlı dosyayı “polise satan kişi” nin,
ünlü yazar Atilla İlhan olduğunu öne sürdü. Tempo dergisinde yer alan,
“Atilla İlhan ‘Komünistlerin İçyüzü’nü polise sattı” başlıklı
röportajda Bedii Faik kitabında üstü kapalı olarak yazdığı dosya satışının
“Atilla İlhan” tarafından yapıldığını iddia etti. Röportaja göre
Bedii Faik, Dünya Gazetesi’nin sahibiyken gazeteye, ‘Türkiye Komünistlerinin
İçyüzü” başlığıyla bir dosya ulaştığını belirterek şunları söyledi:
        “Baktım, bu başlık
altında bir sürü isim ve not. Bu isimler, dosyayı getiren kişilerin
arkadaşlarıymış. Ama herkes var. Dönemin I. Şube Müdürü Ahmet Topaloğlu’nu
aradım. “Bu tefrikayı neşredersek devletin tahkikatına zarar verir mi?’
diye sordum. Güldü. Filanca mı? Daha önce bu dosyayı bize sattı. Gönül
rahatlığıyla yayınlayabilirsiniz’ dedi. Çilingiroğlu’na (Müessese Müdürü)
dosyayı teslim ettim ve ‘Bu adamı iyi tanıyın, bir daha kapıdan içeri sokmayın’
dedim”.
KENDİNİ İYİ YUTTURMUŞ
  
        Bedii Faik bu kişiyi
“Bir dönem devlet sanatçısı yaptılar. Maaş aldı. Televizyonu açtığımızda,
kasketi kafasında ahkam kesiyor. Kendini iyi yutturmuş ve cemiyet iyi yutmuş.
Ben yutulan bu parçayı mideden çıkarabilirim ya da midesi bozulsun diyebilirim.
Avukatlarıma danıştım. Herkes yazmamı istedi ama savunamayacaklarını da söylediler.
Üstü kapalı yazdım. Adam bir halt işlemiş, kendine yazılan mektupları
neşretmiş” diye tanımladı. ‘Tarifiniz Atilla İlhan’a benziyor”
hatırlatması üzerine de Faik; “Evet. Onu üçüncü ciltte yazacağım. İnşallah
bir halt daha işler” dedi.
ATİLLA İLHAN’A VE SEYFULLAH IŞIK EVLADIMA DAİR
        Nur-i aynim, muazzez
kaarilerim, hatırınızı sorup sual ettikten sonra, sellemehüsselam lakırdıya
başlıyorum. Efendim, geçen hafdanın bendenize nazaran en mühim mes’elesi, eski
kazatacılardan Bedii Faik Bey’in yeni neşr olunan hatıratı ve bu hatırat
münasebetiyle “Tempo” mecmuasında Bedii Faik bey ile yapılan roportac
ile bu roportacda Atilla İlhan beyefendi hakkındaki iddiaları idi. Belki
manzurumuz olmamıştır deye, o kısmı ıttılaınıza arz etmek istiyorum.
Efendim, ‘Tempo’da ‘Atilla îlhan, Komünistlerin İçyüzü’nü Polise Sath’
serlevhası ile neşr olunan bu roportacında Bedii Faik bey, 1950’Ii senelerde
‘Dünya’ kazatasında iken, kazataya ‘Türkiye Komünistlerinin içyüzü” deye
bir dosyanın geldiğini ifade ile aynen şunları söylemekte idi:
        ‘Baktım, bu başlık altında
bir sürü isim ve not. Bu isimler dosyayı getiren kişinin arkadaşlarıymış. Ama
herkes var. Dönemin 1. Şube Müdürü (Emniyet’in Siyasi Şubesi İ.K.) Ahmet
Topaloğlu’nu aradım. ‘Bu tefrikayı neşr edersek, devletin tahkikatına zarar
verir miyiz?1 diye sordum. Güldü. ‘Filanca mı, bu dosyayı daha önce bize sattı.
Gönül rahatlığı ile yayınlayabilirsiniz’ dedi. Çilingiroğlu’na (müessese
müdürü) dosyayı teslim ettim ve ‘Bu adamı iyi tanıyın, bir daha kapıdan içeri
sokmayın’ dedim.’
Bedii Faik bey, devamla ‘Bu kişiyi bir dönem devlet sanatçısı yaptılar’
diye devam ediyor, ‘Maaş aldı. Televizyonu açtığınızda, kasketi kafasında ahkam
kesiyor. Kendini iyi yutturmuş ve cemiyet iyi yutmuş.’ Roportacı yapan
kazatacının, Tarifiniz Atilla ilhan’a benziyor’ deyince de. Bedii Faik bey,
şöyle deyesi imiş: ‘Evet, onu üçüncü ciltte yazacağım. İnşallah bir halt daha
işler…   
Muazzez kaarilerim, ‘ateş olmayan yerden, duman çıkmaz’ deye bir
darbımeselemiz var. Nedense Atilla İlhan beyefendi hakkında, hep böyle iddialar
serdedilmektedir. Sindi hiç alakası yokken, hatırıma geldi: ‘Toprağı bol olsun,
Aziz Nesin, ‘Benim Delilerim’ kitabında, ‘Türkiye Sosyalist Partisi’nin
müessisi ve reisi olan merhum Esat Adil Müstecabi Bey’in davası esnasında, Esat
Adil bey aleyhine şehadet den bir gençden bahsediyor. Müsaade ederseniz,
kitabdan o kısma da iktibas edeyim. Aziz Nesin şöyle yazıyor:
        “Tutuklu olarak
yargılanmaları başladı. Duruşmalardan birinde, en güvendiği bir genç partili, aleyhinde
tanıklık etti. Üstelik, söyledikleri de doğru değildi. Öyle bir partiliydi ki,
parti gazetesindeki yazılarında, parti saflarına katılmayanları, toplumculuğa
ihanetle suçlardı.’
Efendim, bu genç partilinin kim olduğunu, bittabi, Aziz Nesin bey söylemiyor.
Ancak mezkur davayı hatırlayanlar, bu gencin kim olduğunu bildiklerini ifade
etmekte iseler de, ismini mahfuz tutmaktadırlar. Günün birinde elbette mahkeme
zabıtları neşr edilince, Esat Adil bey aleyhine şahidlik eden zatın kim olduğu
(Bu hikaye nereden de hatırıma geldi? İnsan farıyınca, böyle hiç münasebeti
olmayan şeyleri de hatırlıyor işde!..) nu da öğreniriz elbetde…
        Muazzez kaarilerim, Atilla
İlhan mevzuuna avdet ede-yorum. Rahmetli üstadım Kemal Tahir de Atilla İlhan
için ‘polisdir!’ demişdir. Bu bendenizin mesmuatna müstenid olduğu gibi, Halil
Açıkgöz bey’in ‘Cemil Meriç ile Sohbetler’ kitabında da geçmektedir. Kitabın
269. ve 339. sahifalarında nakl edildiğine nazaran, merhum Cemil Meriç
üstadımız, Kemal Tahir’e Atilla İlhan’ı sormuş, Kemal Tahir de ‘Atilla,
polistir!’ demişdir. Halil Açıkgöz Bey’in anlattıklarına nazaran, Kemal
Tahir’le Cemil Meric’in aralarının açılmasına sebeb, Kemal Tahir’in Atilla
İlhan’ın polisliği hakkındaki iddiasında musıarr olmasıdır… Malumunuzdur ki,
Hilmi bey de son kitabı olan ‘Ceviz Sandıktan Anılar’ da, 1955’deki Dram
Tiyatrosu hadisesinde, o hadisenin arkasındaki zatın, ‘Waldeck Rochet’den ajit
prop dersleri aldığını’ iddia eden Atilla İlhan olduğunu iddia etmiş idi.
Berayıma’lumat bunu da dere ediyorum…
        Muazzez kaarilerim, geçen
haftaki makalemde Şehpar Hanım ile beynimizde husule gelen bir niza
münasebetiyle kat’-ı alaka ettiğimi söylemiş ve kapumu ‘bad-ı sabadan gayrı’
kimsenin çalmadığını ifade etmiş idim. Siz canlarımdan aldığım mail, teliftin
ve telgraflar, hal-i pür melalime ne kadar müteessir olduğunuzu gösteriyor.
Alakanıza kalbi teşekkürlerimi arz ederken, bu telifunlar içerisinde bir
tanesini betahsis bahse mevzu etmeme müsaade buyurmanızı istirham ediyorum.
Halen Hatay’da vatani vazifesini ifa etmekte olan (bugün itibarıyla terhisine,
hayırlısıyla 35 şafağı kalmış bulunan), eski talebem ve muhibbim Seyfullah Işık
evladım, bu hakiyr hocasını derhaatır ederekden, beni aramış ve ahir ömrümde
gönlümü hakikaten hoş eden ve layık olmadığım iltifatlarda bulunmuşdur. Rabbim
ondan ferade ferade raziy olsun. ..Terhinden sonra memleketi Giresun’a gitmeden
evvel, İstanbul’a uğrayıp bendenizi de bizzat ziyaret edeceğini ısrarla
söylemesi de gönlümü tatyib ile bendenizi vafir bahtiyar etmişdir, bu onun
nezaketidir. Kendisine alenen teşekkür ediyor ve hayırlı terhisler temenni
ediyorum.
        Efendim bu haftalık da bu
kadar. Telakıy gelecek haftaya inşallah. O vakde kadar zatınıza hoşça bakınız,
Rabbime emanet olunuz. Au revoir, canlarım benim… İrfan KÜLYUTMAZ
FEHRİYE TV’DE MAHKUM
        Fehriye Erdal, Belçika
TV’sine çıktı. Sabana cinayetinin objektif olarak değerlendirildiği programda,
Erdal’ın suikasta katıldığı belirtildi (Güven ÖZALP/ Brüksel)
        Sabancı Center suikastı
faillerinden Fehriye Erdal, uzun süre sonra ilk kez televizyon ekranlarında
göründü.
        RTBF kanalında yayınlanan
“Kanun Namına” adlı programla Belçika’da ilk kez, Sabancı suikastına
objektif bir yaklaşım sergilenmesi dikkat çekti. Suikasta ilişkin görüntüleri
ve Türkiye’den gelen kanıtlan ayrıntılı olarak yansıtan RTBF, Belçika
İstihbarat Sözcüsü Jean- Baptiste De Smet’in açıklamalarına da yer verdi.
        De Smet, Belçika
istihbaratının, DHKP/C’rdn tehlikeli bir terör örgütü olduğunu iyi bildiğini ve
teröristleri yakından izlediğini anlattı. Türk emniyet ve istihbarat
yetkililerinin görüşlerini de yansıtarak Fehriye Erdal’ın gerçek kimliği
hakkında izleyicilere geniş fikir veren “Kanun Namına”, Erdal’ın
Sabancı suikastıyla ilişkisi olmamasının mümkün görülmediğini, cinayete
katıldığını ve olay duyulmadan binayı terk etmeyi başardığını görüntü ve
kanıtlarla anlattı.
SINIR DIŞI EDİLMESİ GÜNDEMDE
  
        Belçika Adalet Bakanı
Antoine Dequesne de, programda yayınlanan demecinde, Erdal’ın Belçika kamu
güvenliğini tehdit ettiğine dikkat çekerek, siyasi sığınma hakkı
vermediklerini, ölüm cezasının varlığı nedeniyle Türkiye’ye iade
edemediklerini, Belçika’daki suçlan nedeniyle yargılanmasının ardından sınır
dışı edilmesinin gündeme geleceğini anlattı.  
Programın yapımcıları, Erdal’ın “Ali” isimli ve Alman İstihbarat
servisleri ile bağlantısı olan bir şahıs, Türkiye’den kaçırıldığına ilişkin
bilgiler edindiklerini de duyurdu. Programda konuşan Erdal’da; “çok
korktuğunu, kendini güvenlikte hissetmediğini, sınır dışı edilmek istemediğini,
bir AB ülkesinin kendisine sığınma hakkı tanımasını talep ettiğini” dile
getirdi.
        Programda, Erdal’ın binayı
cinayetten hemen sonra ve olay duyulmadan terk ettiği görüntülerle
anlatılırken, “cinayeti herkesten önce nasıl biliyordu?” sorusuyla
çelişkili açıklamalarına dikkat çekildi.
FEHRİYE’Yİ KİM KAÇIRDI?
  
        Belçika devlet televizyonu
RTBF, terör örgütü DHKP-C’nin ve “Sabancı Suikastı” nın kilit ismi
Fehriye Erdal’ın gerçek yüzlerini kamuoyuna anlattı. Ülkedeki adli sorunları
ele alan “Kanun Namına” adlı programda “Sabana Suikastı’nın
tarafsız olarak masaya yatıran Michel Hucorne ile Philippe Lorsignol, çaya
Fehriye’nin Türkiye’den kaçırılmasında Almanya bağlantısı olduğunu söyledi.
Program yapımcıları, Fehriye’nin, “Ali” isimli ve “Alman
İstihbarat Servisi ile bağlantısı olan” bir şahıs tarafından Türkiye’den
kaçırıldığına ilişkin somut bilgiler edindiklerini de televizyonda açıkladılar.
CANLANDIRARAK ANLATTI
        Programda, masum olduğunu
iddia eden Fehriye’nin, suikastta kilit isim olduğu ve olaydan hemen sonra
binayı terk etmesi oyuncu kullanarak, “canlandırma” yöntemiyle
anlatıldı. KTBF, istanbul’un panaromik görüntüsü altında, Fehriye ve silahlı
iki kişinin Sabana Center’e girişlerini ve binanın tuvaletinde tabancalarına
susturucu taktıklarını da aynı yöntemle anlattı. Çaycı kızın, “Çay
getirdim” diyerek, özdemir Sabancı’nın odasına girişi de canlandırıldı.
YALANI ÇIKTI
        Cezaevinden çıktıktan sonra
ilk kez televizyona çıkan Fehriye ise, kendini güvende hissetmediğini
belirterek, bir AB ülkesi tarafından sığınma hakkı istedi. Fehriye, suikastın
hemen ardından Sabana Center’i terk etmesinin gerekçesini ise şöyle açıkladı:
“Beni solcu olarak tanıyorlar. Cinayetten sorumlu tutulmaktan korktuğum
için hemen çıktım.” Ancak, programda Erdal’ın binayı cinayetten hemen
sonra ve olay duyulmadan terk ettiği görüntülerle anlatıldı. Ve ‘Erdal,
cinayeti herkesten önce nasıl biliyordu?’ sorusuyla, teröristin yalan
söylediğine dikkat çekti. Programda, Fehriye’nin Türkiye’deki suçlarından
dolayı Belçika’da yargılanması için, yasal olanak bulunduğunu görüşü savunuldu
ve Sabancı ailesinin avukatının, bu amaçla girişimler başlattığı bildirildi.
SOLCUYU ÜLKÜCÜ YAPAN MEDYA
        Türk milliyetçilerinin
meşru manadaki organizasyonlarının temsilcisi durumunda olanlar, kendi
duruşlarını temellendirdikleri işleyişlere yönelik yanlış değerlendirme ve
tespitlerle ilgili haberlere karşı vakit geçirmeden cevap verirlerken,
sıfatlandıkları kavrama yani ülkücülüğe yönelik haksız iftiralar karşısında tek
kelime etmemektedirler.
        Varlık sebepleri olan
davanın sıfatlandığı kavramı böylesine dışlayan, başka hareket mensubu var mı
bilmiyoruz. Ülkücülüğün nimetlerini, dar yönelişlerin icraatlarına kanalize
edip, bir sürü gaileyi başımıza saranlar, kendi icraatlarını anlatmak ve
savunmak için harcadıkları çabanın binde birini, ülkücülüğün üzerine atılan
iftiraları bertaraf etmede göstermiyorlar.
Aidiyetin sosyal açılımında asıl değer olan fikri yükümlük galiba bunların
üzerinde hiçbir ilişkilenişle ilgili değil. Ahbap-çavuş ilişkisiyle ortaya
koydukları icraatlarında önceliği ve sonralığı asla bir kriter olarak
almayanlar, konum tescilinde de “bağımsız bir duruşun sahibiymişler”
gibi davranma psikolojisindedirler.
        Ama başlama noktasında
müracaat ettikleri muhataplar her zaman ülkücülerdir. Ülkücüleri ve ülkücülüğü
varlık sebepleri gibi değilde, sıçrama tahtası gören bu zevatlar, ya ilgili
oldukları fikrin sıfatlamasına her şartta sahip çıksınlar ya da ülkücülüğü,
yanlış işlerinde kılıf kabul edenlere, hareketlerinin bağımsız olduğunu deklare
etsinler. Ülkücülüğün nimetim paylaşanlar, külfetini taşıyanlara da saygılı
olmak zorundadırlar.
        Falanca bakanın, falanca
bürokratın falanca partilinin hakkında, basında çıkan her hangi bir haberin
yanlışlığı ve yalanına karşı hemen refleks geliştiren bir çoklarını herkes
biliyor, ama ülkücülüğünün bir çok yalan yanlış iftiralarla aslı astan olmayan
kişilerle ilişkilendirilmesine kimsenin cevabı söz konusu olmuyor. Aidiyet
sıfatlamasında bir kültür temeli olmayanlar, asla “bir yerli olma”
telakkisine tabi tutulamıyacağının bilinmesine rağmen malum medya bu işi bir
çok iftirayla öyleymiş gibi yazıp çiziyor.
        “Medyanın desteksiz
atıcısı” ismiyle müsemma Radikal gazetesinde bu yalan-yanlışlar, sür
manşet devam ediyor. Ülkücü düşmanlığını iftiralarla sergileyen bu gazete, işi
öyle ileri safhalara taşıdı ki hayatının hiçbir döneminde ülkücülükle uzaktan
yakından bağı olmayan sosyal demokrat ya da solcuları ülkücü sıfatıyla ilişkilendirip
“suç örgütü bir hareket” gibi kamu oyuna lanse etmeye çalışıyor.
Bir süreden beri devam eden Erbil Tuşalp isimli bir yazarın yazı dizisi
“Uyuşturucudan Siyasete” de bu hayasız iftiralar, alıp başını
gitmektedir. Tabii bu efendiler değneksiz köy buldukları için, oldukçada rahat
davranmaktadırlar. Şimdi adlarını, dillerine pelesenk yaptıkları Susurluk
kahramanlarının “ülkücülükle bağlan nedir bu adamların”, sormak
lazım. Şimdi DYP Genel Başkanlığına getirilen Mehmet Ağar ne zaman ülkücü oldu?
Bal gibi sosyal demokrat olan bu adamın icraatlarında ve yakınında bir tek
ülkücü yoktur. Deniz Gökçe, Sedat Demir, Orhan Taşanlar ve daha bir çok
yakınının solcu olduğunu, niye kimse kabul etmiyor?
Solcuyu sağa yapanların akıllıları ve buna inanan ahmakları teşhir etme
zamanı gelmedi mi? Yine bu bilgi fukarası Erbil Tuşalp’in “ülkücü”
dediği Yaşar Öz, ne zaman solculuktan, ülkücülüğe geçmiştir? iddiasını ispat
etmeyen şerefsizdir. Nurettin Güven ülkücüyse İngilizlerle bağlantısı nasıl
oluyor? Yoksa “ülkücüleri İngilizler mi finanse ediyor” diyorsun?
Sizden her şey beklenir. “Derin Devlet” diye dilinizden
düşürmediğiniz şeyle kucak, kucağa oturan sokulan bilmiyorsanız arayın tek tek
size söyleyelim. Bir de “sizin duruşunuzun kimle ne bağı ve ilişkisi
var?” Onu da yüzünüze anlatalımda aklınızın mahiyet ve boyutunu anlayın.
        O zırvalarınızı yıllardır
tekrarlayıp durdunuz sonuç ne oldu. Hâlâ anlamamakta ısrar ediyorsunuz. Temiz
toplumun kirli solcularının arsızlığı öyle hayasız bir vaziyette ki bu ülkede
masumları katil, katilleri masum yapıyorlar da kimse bunlara “yeter artık
katiller…” diye hadlerini bildirmiyor. Sol, kendi elindeki kanları yok
farz ettirmekte ne maharetler sergiliyor görüyorsunuz.
        Generalleri, bakanları,
çoluk çocuğu, askeri, polisi, iş adamlarını, ülkücüleri insandan saymazsanız
tabi onları katledenleri de masum telakkisine tabi kılarsınız.
Uyuşturucu kaçakçısından, çek senet tahsilatçısından, zorla haraç
toplayıcısından kimlerin rant kaptığını, niye kimse “solla”
fotoğraflamıyor? Dev-Sol tarafından Fransa’da öldürülen Paşa Güven’ler, Dursun
Karataş’Iar, Sarp Kuray’lar neyle meşgul? Erbil Tuşalp efendinin oturduğu
kapitalizmin kucağının gövdesi, hangi tekelci sermayenin sömürüsüyle
semizleşiyor? Devam edin böyle zırvalarınıza…
        Ama gerçekten şu
“Mehmet Ağar’ın solcu mu, ülkücü mü?” olduğunu ya siz öğrenin ya
birilerine sorun, bu o kadar da zor da bir şey değil. Açıp sorun kendisine. Ya
da kıymetli arkadaşı Sedat Demir’in dosyalarına bir göz gezdirin durumu
öğrenirsiniz. Aslan solcular, baktığınız aynadaki gerçek yüzünüze inmiş,
maskeyi aralayın artık.
MEDYANIN SOL UZUVLARI LİBERALLEŞİRKEN
  
        Yayınevleri dışında
“medya”nın ana kanalını, gazeteler ve televizyonlar oluşturuyor.
Bağımsız eğilimler tabii ki burada da var ama geniş kitleleri etkileyen,
kamuoyunun oluşumuna ciddi girdiler sunan, çıktıları yönlendiren ve sermayenin
giderek güçlenen ideolojik bir aygıtı olarak işlev gören (burjuva) medya (sı),
merkezde duruyor.
        Sol siyaseti ve onun ilk
elden alıcısı olan kitleyi kuşatan yayınlar da, bu merkezin uzuvları olarak
inşa ediliyor. Bu bağlamda ve bu topraklarda özel önem taşıyan Cumhuriyet ve
Radikal gazetelerim, aşağıda inceleyeceğiz.
Oraya geçmeden, konunun yukarıdaki omurlarla bağlantısına değinecek
olursak; hem popüler kültürün oluşmasında, onun yayılma mecralarını
oluşturmada, sistemle uyumlu sanatçılara “ün” verilmesinde, hem
Avrupacı (ön) yargının kitlelere kabul ettirilmesinde (dayatılmasında) ve hem
de yeni trendlerin lanse edilerek “değişim”in ilgili guruplara
indirilmesinde, medyanın çok önemli rolleri var. Yani buraya kadar eleştirel
bir yaklaşım ürettiğimiz çoğu konu ve kişinin, “kendisini gerçekleştirme
mecrası” medya oluyor. Bu ideolojik güce, bir de “pazarlama
nosyonu” eklenince, sermaye, en güçlü silahlarından birini donanmış
oluyor.
        Burada uzun uzadıya
“genel medya analizlerine” girecek değilim. İlgili çok sayıda
araştırma var. O yüzden “omurgayı dik tutma” çabamızda daha çok,
Türkiye toprağına basan yönlere değineceğim. Ancak medya analizi denilince,
kanımca bu güne kadar en derli, toplu çerçeveyi sunmuş ABD’li dilbilimci Noam
Chomsky’nin, çok önemli bulduğum yaklaşımını da kısaca aktarmak istiyorum.
Chomsky’nin “radikal medya eleştirisi”, Özellikle ABD’nin
“özgürlük, demokrasi ve insan hakları” peşinde koşan ve bu
“değerler”i yayan global (emperyalist diye okunması daha doğrudur)
siyasi stratejisi çerçevesinde, kamuoyunun hazırlanmasını ve haber
“oluşturulması” sürecini anlatmaktadır. Objektif gazetecilik yapıyoruz
diye, diye çarpıtılan ve her bir yayında- haberde yeniden kurulan gerçek-
yutturmaca ilişkisi, Körfez Savaşı’ndan Papa Suikasti’na, Vietnam’dan Bosna’ya
birçok örnekte, ayrıntılarıyla gösterilir. Chomsky’nin bu olgucu aktarımı,
belki olguların kendisiyle değil ama medyanın filtrelerini (süzgeçlerini) açığa
çıkaran ve buradan geçemeyen gerçeklere işaret eden yönüyle çok önemlidir.
        Chomsky “medya
filtrelerini” beş temel başlıkta ele almaktadır. Birincisi, medya
kuruluşlarında yaşanan tekelleşme eğilimi ve medya patronlarının özel kar
arayışlarıdır. Türkiye’de Aydın Doğan, Dinç Bilgin, Cem Uzan ve Karamehmet
ailesinin egemenliği bilinmektedir. Sermaye gruplarının, medyadan gelen
güçleriyle aldıkları ihaleler, kapattıkları kamu kuruluşları sayısı ise
belirsizdir ve bir dönem mafya sermayesinin de, medya kuruluşlarını satın
alması sonucunu vermiştir. Haberlerin “geçmesini” belirleyen
“birinci filtre”, sermayenin kendisidir.
        İkincisi, reklamların
medyanın temel gelir kaynağı haline getirilmesidir. Medya, pazarlamanın merkezi
organı olduktan, tüm bir “sektör”e “entegre iletişim pazarlama
sanayi” denmeye başlandıktan sonra, arak herhangi bir yayının ekonomik
olarak ayakta kalabilmesi için reklam alması ve dolayısıyla reklam veren
onlarca şirkete, sonuçta da bir bütün olarak sermayeye ve onun taleplerine
bağımlı hale gelmesi söz konusudur. Reklam alan “bağımsız bir medya”
olamaz, dolayısıyla haberlerin “geçmesini” belirleyen “ikinci
filtre”, reklam bağımlılığı ve onun üzerinden tekrar sermaye bağımlılığıdır.
        Üçüncüsü, “uzmanlar”
adıyla oluşturulan filtredir. Uzman, etkili ve yetkili çevrelerin medyaya
soktuğu bir tür “ajan”dır. Her konuda sermayenin, sermaye bağımlısı
üniversite çevrelerinin, hükümetin, emniyetin vb. konuya hakim uzmanları
vardır. Önemleri, ilgili konuyu belli bir yönden işlemeleri, diğer yönleri
tümüyle gözardı etmeleridir. Kamuoyu nezdinde “uzman”ı bildiği için
gerisi önemli değildir. “Uzman filtresi”; haberlerin “nasıl
geçeceği”ni belirlemektedir.
        “Dördüncü
filtre”, bir tür otosansür mekanizmasıdır. Objektif yaklaşımda ileri
gidenlerin, sistemin talep ettiğinin ötesinde, dürüst gazetecilik örneği
göstermekte diretenlerin bombardımana tutularak bu çizgisinden vazgeçirilmesi,
olmadı, karalama kampanyasıyla etkisizleştiril-mesidir. Bu filtre, habercinin
“adam edilmesi”dir.
        Chomsky, Amerikan
medyasının (ve 90’Iarda hızla Amerikanlaşan tüm dünya medyasının) kullandığı
beşinci filtreyi açıklıkla dile getirmiştir; bu anti-komünizmdir. Komünistlerin
ve siyasetlerinin görmezden gelinmesi,”sol andanslı medya”da, onlarla
ilgili haberlere yer verildiği durumda haberin ufaltıl m a sı ya da
çarpıtılması, “sağ tandanslı medya”da çeşitli vesilelerle “kızıl
tehlike”ye dikkat çekilmesi, gerektiğinde “vatan hainlikleri”ni
gösteren haberlerin yapılması, bu filtrenin işlevleridir. Filtre, komünizme
karşı ideolojik uyan mekanizmasıdır ve tüm haberler, içlerine sızabilecek
hainlere karşı, bir anti- komünizm filtresinden “geçirilir.”
        Chomsky’nin niteliklerini
belirlediği beş filtre, bugünkü çok kanallı medya yapısının, aslında nasıl da
tek bir kanala denk düştüğünü göstermektedir. Çünkü haberler, ancak bu beş
filtreden geçtikten sonra medya da yayınlanabilen “objektif haberler”
olabilmektedir ve bütün kanallar doğaldır ki “objektiftir. Filtrelerden
geçemeyen gerçekler ise haber olamamaktadır, daha doğrusu haberler gerçeği
verememektedir. Düşman ideolojilerini tektipçilikle, totalitarizmle suçlamayı
alışkanlık haline getiren bir sistemin, en “çok kanallı” göründüğü
alanda, en tektipçi ve totaliter araçlarından birini üretmesi ibretliktir.
Yanılsamalı ve yönlendirilmiş bilinç üretme konusunda büyük bir güce sahip
olan medyanın, bu etkisini mutlaklaştırmak ise gereksizdir. Sistemin
“geniş kitleleri ideolojik olarak kuşatmasını” çok şeye yormak
mümkündür ama her şeye yormak, sorunu saçmalaştırmaktadır. Dolayısıyla medyanın
güçlü etkisi, gündemin belirlenmesi ve kitlelerin manipüle edilmesi gibi uçlara
götürülmeden ayırt edilebilmelidir. Ve en önemlisi, filtresiz gerçek haberlerin
kanallarını yaratabilmektir.
        Buradan, Türkiye’ye
geçebiliriz artık. Chomsky’nin Amerikan medyası için saptadığı beş filtre,
“burada” da geçerlidir. Hatta filtrelerin gözenekleri çok daha küçük,
görünümleri çok daha kabadır. Medyanın, sermaye ve onun iktidardaki güçleriyle
ilişkisi, “besleme” özelliği göstermektedir. Öyle ki, 150 yılı aşan
basın tarihini, tek bir paragrafla özetlemek mümkündür:
“Besleme basın” geleneğinin köklerinin derinlere indiği, aykırı
ses çıkaranların hızla cezalandırıldığı bir ülkedir bu; Sultan Mahmut’un
“sarayın günlük tarihini döken, övgü dolu” Takvim-i Vak’ayi’sinden
başlayan, şantajcı Ce-ride-i Havadis’le devam eden, Abdülaziz’le,
Abdülhamit’le, Mustafa Kemal, İnönü, Menderes’le “resmi olan”a iyice
bağlanan, “gayrı resmi” onlarcasının kapatıldığı, Demirelle, Özalla,
Çillerle “majestelerinin gazetelerinin” yeniden yaratıldığı,
“iki buçuk gazete”nin öne çıkarıldığı, asparagasla, lotaryayla,
baldır-bacakla, liberal çığırtkanlıkla, güce tapınmayla, yükselen değerlerle,
birbirine karşı tetikçilikle, iş takipçiliğiyle, Mehmetçik gazetecilerle,
muhalif olanın yakılmasıyla yaşayan bir “gelenek”tir.
        Filtreler kalemlerde,
beyinlerde, yüreklerdedir. Ancak “medya sistemi”, gözeneklerin görece
büyük olduğu, azda olsa “gerçekler”e yer veren “solcu”
Örnekler de üretebilmelidir. İşte bu ihtiyacın 2000’ler Türkiye’sindeki
karşılığı, Radikal ve Cumhuriyet’tir.
Evveliyatı resmi söylemlerin yayın organı olmaya, milliyetçiliğe ve hatta
bir dönem faşizme dayanan Cumhuriyet’in, 60’lann ikinci yansından itibaren
başlayan “ortanın solu” macerası, bugüne uzanan yönleriyle
irdelenmeyi hak etmektedir. Ama önce 90’lann ikinci yarısında çıkan “light
Cumhuriyet” ekolüne dair saptamalarımızı aktaralım.
        Yeni Yüzyıl ve Radikal’den
oluşan “light-Cumhuriyet” ekolünün, ilk çıkışları itibarıyla, hem
Cumhuriyetin Kemalist- ulusala okurlarından çalmak, hem de özellikle
üniversitelerde “gençleri liberalizme kazanmak” gibi ikili bir
stratejisi vardı. Üniversitenin kültürel etkinliklere ve kısmen siyasete
duyarlı, akademik sos büründürülmüş analiz yazılarını okumaya ve yazmaya açık
olan kesimlerini “liberalizm”e kazanmak, önemli bir hedefti. Aynı
kesimin mezuniyetle birlikte oluşturmayı hedeflediği “kariyer” ne
kadar güvence altındaysa, bu liberal müdahalenin etkisi de o kadar güçlü oldu.
Yıllar içinde, sonradan Bin yıl’a dönüşen Yeni Yüzyıl kapandı, Radikal ciddi
ölçüde tiraj yitirdi, güç de, güvence de azaldı ama etki sürdü; üniversite
anketlerinde “en çok okunan gazete”nin adı. Radikal olmaya devam
etti.
Aydın Doğan’ın patronluğunu yürüttüğü gazete, dönem, dönem mali açıdan
iflas noktasına gelse de, “prestij” sorunu da gözetilerek sübvanse
edildi. Doğan, memleketin liberal entelenjiyasırun gönlünü okşayan,
üniversitelerden yenilerinin yetişmesine önayak olan bir çizginin ideolojik
öneminin bilerek hareket etti. Radikal’in günlük yayın çizgisiyle oluşturduğu
ideolojik referanslar (sol yayıncılığın etkisizliğiyle de birleşince), gençlik
içinde Kemalist reflekslerin yerini, sivil toplumcu duyarlılıkların almasını
sağladı. Belirtmeye gerek var mı; bu referansların burjuva iktidarını rahatsız
etmeyen, tam tersine güçlendiren bir yapısı var. Açık- gizli özelleştirmeci,
yan- gizli Amerikancı, gizli milliyetçi, açık demokrasi ve insan hakları
savunucusu ama her durumda liberal bir çizgi, solun kolektif aklını
bozmaktadır. Liberalizmin gündelik algının içine sinmiş bu hali, ortalama
üniversite solcusunun Öncelikle reflekslerini, ama zamanla bilincini
şekillendirmeye başlamıştır. Geçtiğimiz yıllarda yaşanan “türban
darbesi”nin ardında, liberal aşının tutturduğu böylesi bir sıradan bilinç
de vardır.
        Radikal’in bu “siyasi-
ideolojik” etki dışında bir de “kültürel- ideolojik” etkisi
oldu. “Liberal ortam”a fenomen pazarlama, “in”ler ve
“out”lar yaratma görevi, haftalık ve aylık magazin dergileri dışında,
günlük olarak Radikal’in (ve bir miktar da Sabah’ın) görevi haline geldi. Yeni
“stil’ler yaratmak, “clubber” vb. adını verdikleri yeni genç
cemaatlerin gönlünü okşamak, tüketim kültürünü bu gruplar üzerinden
canlandırmak ve tabii ki reklam pazarlamak, bu görevin tanım alanına girdi.
        Radikal ekolünün yarattığı
bilgili, özgür ve tüketen liberal gençlik, 2001 yılında bir “kriz
darbesi” yedi. Gazetesinden günlük olarak aldığı liberal referans
çerçevesinin maddi karşılığı çıkmayınca ya da eksik çıkınca, liberal zeminin
sağlam olmadığını, sorgulanabilir bir şey olduğunu farketti. Uçmayı ve kaçmayı
da barındıran bu tepkisellik, sol açısından değerlendirilmesi gereken
özellikler de barındırıyor. Ancak Cumhuriyet’in Kemalist etkisine göre
Radikal’in liberal duşundan geçmiş bir kitleye ulaşmak, Öyle çok da kolay
değil. Solun bu müdahale girişiminde, kendi kimliğini de deforme etme riski
bulunuyor. Solun kendi yayın çizgisini güçlendirmesini liberal etkiyi bertaraf
etmede, çok daha önemli bir rolü bulunuyor.
        Cumhuriyete gelirsek; bu
ülkede sol duyu ve tepkinin güncel karşılığım üreten yayın organı olması hem
önemli bir “fırsat”, hem de büyük bir “sorun” dan
başlarsak, sermaye iktidarını ve Chomsky’nin yukarıda sözünü ettiğimiz
filtrelerini “öncül” kabul ederek yazdığımız unutulmasın;
“Babıali’nin Pravdası”, bu filtreleri “sol” adına
geliştirerek her gün yeniden “haber” üretiyor. “Cumhuriyet okuru
denilen, özellikle taşrada “ortak” kimi duyarlılıklar da geliştiren,
metropollerde ise zaman zaman çevresine “ışık saçan” bir kitle, her
gün filtreli haberleri kendine ve yakın çevresine taşıyor. Bu ülkede sol adına
yola çıkanların, bu zemini ihmal etme şansı ise bulunmuyor. Çünkü
“fırsat” kısmına gelirsek; içeriden ve dışarıdan zorlamalarla
Cumhuriyet’in gözeneklerini büyütmektiler zaman mümkün.
        Cumhuriyet, en genel
anlamıyla sola dönük ideolojisi ve dünya görüşü olan bir gazete. Her ne kadar
resmi solu temsil etse de, solun düzen dışına taşabilen unsurlarım da içinde
barındırabiliyor; böylelikle onlara da bir “resmiyet” kazandırıyor.
Düzen içi sol nezdindeki asıl temsiliyet’ine bakıldığında ise, 90’lann
“her alanda zorlanan liberal dokusuyla mesafesini koruyan bir
“resmi” çizgiye sahip olduğu görünüyor. Ancak Cumhuriyet’le örneğin
Radikal arasında bir çelişki yok; tam tersine, yer yer birbirini bütünleyen yer
yer itekleyen dinamik bir ilişki kuruluyor. Cumhuriyet’in” filtresinden
geçemeyenler, Radikal’in filtresinden geçiyor ya da tam tersi oluyor, ancak
sonuçta bu görev paylaşımının bütünlüğünde, düzenin “sol yayıncılık
filtresi” inşa ediliyor.
        Cumhuriyeti liberalleştirme
yönündeki çabalar ise, her zaman bir “direniş”le karşılanıyor. 12
Mart darbesinden hemen sonra gündeme gelen “deneme”, okur boykotuyla
karşılaşıp, boşa çıkarılınca, “devletçi sol” çizgisi konsolide
ediliyor. 91’de mali gerekçelere de dayanan, Murat Belge’li, Emine
Uşaklıgil’li, benzer bir liberal girdi denemesi, yine yazarların istifası ve
okur boykotuyla karşılanıp alt ediliyor.
Bundan sonra “cepheden” değil, “içeriden” müdahaledönemi
başlıyor. Yabancı sermayenin ülkedeki etkinliğini, “oyunun kuralı”
olarak benimseyen, yoksullaşma karşısında halk duyarlılığını okşasa da
“ekonomik programlar’^ çare gözüyle yönelen, 2000’lerde Sezer
“çare”sine sarılan, Avrupa Birliği konusunda “onay” üreten,
hatta “sömürge aydını” tipolojisine yeşil ışık yakan yeni yayıncılık
çizgisine, liberalizm rahatlıkla “sızabiliyor”. Hatta Avrupacılıkla
birlikte, ABD’nin bölge çıkarlarına çok uzak olmayan “görüşler” de,
Cumhuriyet’in sayfalarında yer bulmaya başlıyor.
Bu değişim içerisinde, gazetenin “cumhuriyet’i
“demokrasi”nin önünde gören genel çizgisiyle birlikte, demokrasiyi
zorlayan, Oral Çalışlar, Aydın Engin gibi köşe yazarları da Öne çıkıyor. Bir
yandan “liberal bulaşık” bu imzalar aracılığıyla kendine alan açmaya
çalışırken, bir yandan da laiklik hassasiyeti ve asker partisinin bu konuda
1997 yılından itibaren attığı adımlar, Cumhuriyet çizgisinin son yıllardaki
yürüyüşünün temel belirleyenleri oluyor (90’lann hassas konusu
“bölücülük” karşısında ise,, belki   Mehmetçik
gazeteciliğinin kendisi değil ama ideolojisi üretiliyor.) Düzenin sol
ihtiyacını, sosyal demokrat j sinin birliği çerçevesinde karşılama çabası ise,
9O’lı yıllar f boyunca bir sonuç üretmiyor (Bir tek 90’lara girilirken
“hükümet üretmek” konusunda başarıya ulaşılıyor. DYP- SHP
koalisyonunun kurulmasında Cumhuriyet’in özellikle Uğur Mumcunun
“anlamlı” katkıları bulunu yor.)
Gazete, ideolojik- kültürel alanda yıllardır “aydınlat maçı”
hattın taşıyıcılığına soyunuyor, ancak genç ve devrimci çıkışlara kapattığı
sayfalarını, yalnızca gelene! cumhuriyet aydınının ahbap-çavuş eleştirelliğine
açan baştan bir kayıtla hareket ediyor. Bu “eleştirellik”
entelijansiyanın donuk bir fotoğrafını vermekten öteye geçer yor. Radikal’in
cıvıltılı ve cıvık görüntüsüyle, yine bir görev bölüşümünü ifade ediyor.
Objektif haberciliğin, “bağımsız” kalmakla mümkün olduğu sık sık
dile getirilse de, Cumhuriyet’in büyük medya patronlarından birine bağlı
olmadığı anlatılmaya çalışılsa da, gazete, büyük sermayeyle bağlantısını her
dönem göbekten kuruyor. Gelir getiren kalemlerin, finans ve reklam
olanaklarının, dağıtım kanallarının tümüyle sermayeye bağlandığı bir dönemde
“çaresiz” kalıyor; belki doğrudan sermayenin borazanlığını yapmıyor
ama göbekten konuşmayı, “vantrologluğu” başarıyor. Her kritik dönemde
ve başlıkta, “sol muhalefet*’ini bir kenara bırakıp, göbek bağını
sağlamlaştıran çıkışlar yapmayı da ihmal etmiyor.
        Peki, buradan nasıl
“olanak” çıkıyor? Babıali’nin Pravdası’nın solu yazması ve daha da
önemlisi “yazdıklarının sola yazması” için, önce Pravda’nın
güçlenmesi, tüm toprağı ve bu arada Babıali’yi de sarsması gerekiyor
RÜZGARA GÖRE YÖN DEĞİŞTİRMELERİN VE ÇÜRÜYÜŞLERİN KÜÇÜLTTÜĞÜ BİR EGEMEN GÜÇ
BORAZANI: CUMHURİYET GAZETESİ
  
        Bugün, “Yeni Gün
Holding” bünyesine giren Cumhuriyet gazetesi, 1924 yılında Yunus Nadi
tarafından yayın hayatına sokulmuştur. Cumhuriyet bugün, yayın tarihinin en
düşük tirajlarını yaşıyor. 12 Eylül 1980 öncesinde tirajı 200 binden aşağı
inmeyen bir gazete iken, bugün çeşitli zorlamalarla 15-20 binlerde
seyretmektedir.
        Ancak Cumhuriyet
gazetesinin yayın tarihinde en ilginç ve çarpıcı olan gerçek, bu gazetenin
kapanma noktasına gelmesi değil, ideolojik olarak daima karşı oldukları ve
amansızca savaştıkları kapitalist bir grubu benimsemeleriydi. Cumhuriyet
gazetesinin sosyalist ağırlıklı olan ve kapitalizmin bütün kurumlarına ve
felsefesine karşı olduğu bilinen ortaklarının aldığı radikal bir kararla
“Yeni Gün” adlı bir holding kuruldu ve gazete, bu holdinge bağlandı.
Holdingleşme; gücü ve imkanı olan sermaye sahiplerinin ve girişimlerin
oluşturduğu, kapitalist bir yapıdır. Bu yapıyı oluşturmak, herkese açık bir
hak. Ancak burada holding oluşturanlar, yıllardır kapitalizmin tüm değerlerine,
felsefesine ve kurumlarına amansızca saldıran, sosyalist zihniyetti, jakoben,
laik-militan bir gazetenin ortaklan olunca, ortaya yaman ve çarpıcı bir çelişki
çıkıyor. însan bu ilkesizliğe ve garabete elbette ki çok şaşıyor. Söz konusu
olan kişiler, Cumhuriyet’e bir holding makyajı vermekle, yıllardır en sert ve
en militan üsluplarla sürdürdükleri sosyalist ve devrimci mücadelelerini
tamamen terk etmiş ve oyunlarını kapitalist araçlarla, kapitalizmin kuralları
içinde oynamayı kabul etmiş oluyorlar. Cumhuriyet gazetesinin geldiği bu son
nokta keskin bir ideoloji değişikliğine işaret ettiği gibi militan, sosyalist-
devrimci çizginin de “iflasının ilanı” anlamına geliyordu. Günümüzde
globalleşen ve ekonomi ilişkileri çerçevesinde sınırların kalktığı bir ortamda,
artık ekonomik ve sosyolojik anlamda geçerli hiçbir tarafı kalmamış bir
ideolojinin bayraktarlığını yapmaya çalışmak Cumhuriyet gazetesini kapanma
noktasına getirmişti. Ancak gazetenin ayağa kalkıp güçlenmesi için eski
tüfeklerin seçtiği yol ise onların kendilerini, ilkelerini, ideolojilerini ve
yıllardır savuna geldikleri fikirleri yok sayıp reddetmek anlamına gelen bir
yoldu. Eski tüfekler, holdingleşmeye karar vermişlerdi. Bu kararın alınmasına
kadar 50-60- binlerde dolaşan Cumhuriyet gazetesinin tirajı, bu 180 derecelik
dönüşten, sonra sadık devrimci, sol okuyucu kitlesini kaybettiği için 10-15
binlere düştü.
        Halen 10-15 bin satan
Cumhuriyet gazetesinin bugünkü okuyucu kitlesi, hep aynı kalan kemikleşmiş
kitledir. Bu 10-15 bin gazetenin 1000 adeti; askeri orduevi, gazino, karargah
gazinolarında “alınması zorunlu beş gazeteden biri” olduğu için
askeri birimlerde okunuyor. 500 tanesi. Öğretmen evlerine satılıyor. Diğer kamu
kurum ve kuruluşlarının “alınması standart olan gazetelerinden biri”
de Cumhuriyet olduğu için, 3000 tanesi de bu kanaldan alınıyor.
Müsteşarlıklara, lokallere, bakanlara alınan gazeteler arasında Cumhuriyet
gazetesi de vardır. Cumhuriyet gazetesi 3000 gazeteyi buradan garantiliyor.
Ayrıca Adalet Bakanlığı cezaevlerine 250 adet Cumhuriyet gazetesi alıyor.
Kültür Bakanlığı, kütüphaneler için 500 Cumhuriyet gazetesi alıyor. Yargıtay,
Danıştay ve Sayıştay’da 100-150 Cumhuriyet okunuyor. Üniversite Rektörlükleri,
îl Özel idareleri ve yerel gazeteler, toplam 2000 Cumhuriyet gazetesi
tüketiyor. Buradan anlaşılabileceği gibi, halen Cumhuriyet gazetesinin en büyük
ve garantili müşterisinin devlet olduğu ve varlığını devlete borçlu olduğun
anlaşılıyor.
Cumhuriyet gazetesi, burada sayılan ve sayılamayan devlet kurumlarına 9 ile
10 bin gazeteyi garantili olarak^! hiçbir çaba göstermeden satıyor. Bu miktar
ise, şu andâ’: Cumhuriyet’in sahip olduğu tirajı 2000 ile 5000 altındadır.’ |
Yani holding olmasına rağmen gazeteyi kapanmaktan kurtaran husus, en önemli
müşterisinin devlet olmasıdır. | Buna bir bakıma devletin Cumhuriyet’e karşı
“vefa borcu-j | nu” ödemesi denilebilir. Çünkü Cumhuriyet gazetesi
kuruluşundan, 1970’li yılların ortalarına kadar militarist-laik bir Cumhuriyet
rejiminin ve militarist devrimci Kemaliz min muhafızlığını ve sözcülüğünü
yapmıştı. 1970’li yılların ortalarından 12 Eylül’e kadar Bolşevik devrimci
solun güdümüne giren Cumhuriyet, hem Komünist ideolojiyi seslendirmiş hem de
Laik Cumhuriyet rejimine düşman gördüğü kesimlere karşı militan ve sert bir
düşmanlık yaparak Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve perde arkasındaki asıl
“Karar Alıcıların” takdirini kazanmıştı…
        199O’lı yıllarda,
militarist Kemalist milliyetçi ve militan laik bir çizgiyi benimseyen
Cumhuriyet gazetesinde, artık sosyalist fikirlere ilişkin çıkışlar görülmemeye,
kapitalizmle ve devletin hakim ideolojisiyle uyum sağlama arayışlarına
girildiği gözlendi. Ancak her şeye rağmen, Cumhuriyet’in kökten bir sapmaya ve
reddedişe yer vererek, kapitalizmi bütün yönleriyle benimseyeceğini ve asıl
okuyucu kitlesi sol devrimci olan okuyucularla “köprüleri tamamen
yıkacağını” hiç kimse beklemiyordu.
        Bu gün hem tirajı azalan,
hem de personelinin ve yazarlarının büyük bir bölümünü kaybeden, kaçırtan ve
kovan Cumhuriyet gazetesinin bu köklü ideolojik değişikliği ilk değildir.
Cumhuriyet gazetesi; tam bir çizgi, ideolojik sapmalar ve çürüyüşler tarihidir.
Cumhuriyet gazetesi, Türkiye Cumhuriyeti rejiminin bekçisi olarak, tek partili
dönemin selameti ve varlığını güçlendirmek amacıyla, resmi desteklerle kurulmuş
ve yaşatılmış bir gazetedir. Ancak tek partili dönemin sona ermesinden, askeri
darbelere kadar sayısız gelişmeler yaşanmış, bu da gazetenin kurulurken
benimsendiği rolü oynamasına ve tek bir çizgiyi değiştirmeden sürdürmesini
zorlaştırmıştır.
        Cumhuriyet gazetesi, tam
bir “egemen güçlerin” borazanıdır.
        Cumhuriyet gazetesi
tarihinde en keskin yönleriyle gözlenen fikir ve çizgi değişikliklerinin nedeni
bu gazetenin bir rüzgar gülü gibi rüzgarların estiği yöne göre değişmesi ve
“duruş” belirlemesidir. Buna göre, Cumhuriyet gazetesinin içe ve dışa
karşı duruş ve çizgisini belirleyen iki ana etken vardır.
        1- İçteki güç dengelerinin
değişmesine göre davranmak, egemen güçlerin, hükümetlerin veya devirlerin
değişmesiyle sahneye yeni aktörlerin gelmesi ve bu aktörlerle iyi geçinmeye
çalışılarak, hem cüzdanların daima şişkin kalmasını sağlamak, hem de gazeteyi
yaşatmak ve güçlü kılmak düşüncesi.
Örneğin; Demokrat Parti iktidara gelene kadar, sıkı bir İsmet İnönü’cülük
yapılmıştır. Ancak Demokrat Parti iktidara gelince sıkı bir Menderesçi kesilip,
27 Mayıs 1960 darbesine kadar bunu sürdürmüşlerdir. 27 Mayıs 1960 darbesinin
ertesi günü, Menderes’ten “vatan haini” diye bahsedilmiş ve bundan
sonra tekrar militan, laik, sol tertip olan İnönü çizgisine ve İnönü’ye destek
verilmiştir.
        2- Dünyadaki güncel,
politik ve siyasi konjonktüre dikkat edip, esen hakim rüzgarlara ve bu
rüzgarlarla devleti yönetenler arasındaki mesafelere ve bağlantılara dikkat
ederek, yön ve çizgi benimsemek… 1939’da Hitler, II. Dünya Savaşını başlatmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetenler ile Hitler arasında örtülü bir takım
ilişkiler ya da anlaşmalar olduğunu sezen Cumhuriyet gazetesi, bir anda
Nasyonal Sosyalist (NAZİ)’lere yani Hitler’e hoş görünen bir duruşa geçmiştir.
Cumhuriyet’in bunu yapması, sıradan bir olay değildir. Cumhuriyet gazetesi
adeta devletin resmi gazetesiydi. Ve herkes bu gazetenin “devletin
sesi ve kamuoyu oluşturucusu” olduğunu biliyordu.
Toplumu Cumhuriyet ilkelerine, Laik değişime,devrimlere ve İstiklal
Mahkemelerinden çıkan idam kararlarına hazırlama ve alıştırma işlerine,
Cumhuriyet gazetesi memur edilmişti. Devlet destekleri ve sermayesi de bunun
için bu gazeteye akıtılıyordu, işte bu nedenledir ki Cumhuriyet gazetesinin
Hitler’e hoş görünecek, İngiltere jekomünizme karşı amansız bir yayın yapması,
aslındaTürkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çizgisini ve fikirlerini;ifade ediyordu.
Cumhuriyet gazetesi jakoben- laik Kemalistlerin lehine beyninden geçen, İçe ve
dışa yönelik politik ve diplomatik hesapların bir nakledicisiydi. 1939 ile1945
yılları arasında koyu nasyonalist bir duruşla Hitler’i selamlayan Cumhuriyet,
Almanya’nın yenilgisinden sonra rüzgarların, artık ABD’den ve SSCB’den yana
eseceğini görmüştür. SSCB’nin başında bulunan Stalin’in bölgeseli hesaplan
Türkiye’yi ürkütünce, SSCB’ye karşı İngiltere ve ABD’ye selam çakan bir çizgi
benimsenmiş, böylece güvenliğimiz için bizi NATO’ya sokacak kapıların
aralanmasına çalışılmıştır. 1950’li yıllar artık, DP ve Menderes yıllarıydı.
Cumhuriyet, rolünü ve misyonunu hemen fark misti (!) Cumhuriyet 27 Mayıs’a
kadar Menderesçi’ydi 1978 yılında CHP ağırlıklı bir sol hükümet iş başına g<
ce ülke bir anda sosyalist ve komünist merkezlerden rüzgarlar arasında kalmış
ve ülke sol bir ihtilalin eşiğine gelmişti. Cumhuriyet önlemini almakta
gecikmedi. Komünist bir yönetimin iş başına gelerek SSCB’nin güdümüne
girebileceğini ihtimal veren Cumhuriyet gazetesi anda “Bolşevik
gazetesi” olmuştu. Cumhuriyet bu ât nemde artık Kemalist bile değil, koyu
bir sosyalist devrimci olmuştur. Gazetede komünistliğin her tonu Vİ ve gazete
ile Türkiye Komünist Partisi arasında bağlantılar kurulduğu ve TKP’nin gazeteyi
maniple ettiği söyle meye başlanmıştır. SSCB yanlısı sol çizgisi ve amansız
şiddetli bir milliyetçilik düşmanlığı nedeniyle haklı olarak bu gazeteye
“Türk Pravda”sı adı verilmiştir. SSCB’nin komünist resmi gazetesinin
adı da Pravda idi. Cumhuriyet bu çizgi ve duruşunun parasal karşılığını oldukça
tatminkar bir şekilde aldı. Gazetenin çizgisi komünist ve sol fraksiyonlara
hitap ettiği için 200 bin ile 250 bin arasında dolaşıyordu. Bu da Cumhuriyet’e
yetiyordu. Cumhuriyet her zaman en pahalı gazete olma özelliğini o yıllarda da
koruyordu. Bu nedenle Cumhuriyet 200 bin adet satıyorsa bunu 500 bin satmış
gibi algılamalısınız. Çünkü şu anda bile gazeteler, 100 bin ile 200 TL arasında
satılırken. Cumhuriyet gazetesi 350 bin TL’den satılıyor. Çok doğal ki bu da
standart olduğu üzere, sadece devlete satabiliyor. Şiddetli geçim sıkıntısı
içinde olan öğretmen, öğrenci ve memur gibi hedef olması gereken asıl okuyucu
kitlelerini diğer gazetelerden sekiz sayfa eksik olan bir gazeteye 350 bin Ura
verip okumaları, zaten mümkün olmuyor. Ayrıca gazeteler için artık, sadık ve
fanatik okuyucu modeli kalmamıştır. İdeolojik katılaşmaların sona ermesinden ve
çok kemikleşmiş okuyucu kitleleri bulunan gazetelerin zarar gördüğü kesindir.
Artık herkes, imkan buldukça her şeyi okuyor, İşte bu durumun en çok vurup
yıktığı gazete de, tabii ki her zaman böyle durumlardan yararlanarak fanatizmin
ve dogmatizmin kaymağını yemiş olan Cumhuriyettir.
Cumhuriyet hakim güçlerin, hakim rüzgarların yönlerine göre
“duruş” alan ve devlete egemen olan idarenin ve zihniyetin
paralelinde, kendine biçilen konjerktürel bekçiliği ve tetikçiliği başarıyla
yerine getiren bir gazetedir, Cumhuriyet gazetesinin böylesine ilkesiz,
tutarsız ve kaypak duruşlar almasının arka planında da tabiî ki çirkin bir
çıkarcılıklara kazanma ve parsa toplama hırsı vardır.
REJİM MUHAFIZLIĞI!
  
       “Kumandalı mı. Gönüllü
mü?” Cumhuriyet gazetesinin temel çizgisinin, rejim muhafızlığı üzerinde
biçimlendiğini iddia ettiğimiz zaman bu çizginin egemen güçlerin emri ya da
isteğiyle   “kumandalı bir şekilde mi” yoksa,gazetenin
iradesiyle “gönüllü olarak mı” belirlenip, takip edildiği hususu
karşımıza çıkıyor. Yaygın olan ve bizim de katıldığımız kanaate göre Cumhuriyet
yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yere sağlam basması için gereken
halk desteğini oluşturmak amacıyla doğrulmuş ve bu görevi yapmasına paralel
olarak, rejimin tetikçiliğini ve propagandalarını da üstlenmiş bir besleme
gazetedir. Beslemeliğini kanıtlayan en önemli deli) de, gazetenin halen mevcut
tirajının yüzde doksanının devlet tarafından alınmasıdır. Devlet kurumlan bu
gazeteyi almasalar, gazete ertesi gün kapanacak durumdadır. Holdingleşme ile birlikte
gazetenin mali problemleri azalmamıştır.
Bu nedenle gazetenin,, devlet tarafından “suni teneffüsle” ayakta
tutulduğu bir süreç devam etmektedir. Cumhuriyet gazetesi kendine daima
“devrimci gazete” dedi. Cumhuriyet’in devrimci olarak kendine
yakıştırdığı işlevin ana nedeni, jakoben, Laik-Kemalist ve militarist gerçek
güç ve egemenlik odaklarının borazanlığım ve tetikçiliğini yapmakta oluşudur.
        Gazetenin kurucusu Yunus
Nadi’nin devlet ile ilişkisi anlaşılmadan. Cumhuriyet gazetesinin analizi yapılamaz.
Bunun için biraz, Yunus Nadi’yi masaya yatırmalıyız.
YUNUS NADİ’NİN ANALİZİ
  
        Cumhuriyet gazetesinin
kurucusu olan Yunus Nadi’nin gazetecilik sahasına ilk el atışı. Sultan II.
Abdülhamit zamanında gerçekleşmiştir. Bu dönemde Yunus Nadi “Yeni
Gün” adlı bir gazeteye çıkarmıştır. Ancak tahmin edileceği gibi Yunus Nadi
daha ilk gazetecilik deneyinde, esen rüzgarlardan ve güçlüden yana tavır
almıştır. Yunus Nadi’nin bu bağlamda aldığı duruş, iktidarın gerçek sahipleri
olarak görülen İttihat ve Terakkicileri selamlayan ve yalayan bir duruştur.
İttihatçıları devrimci olarak niteleyen Yunus Nadi, kendisine ve gazetesine de
‘devrimci* diyordu. Cumhuriyet gazetesinin devrimci sıfatına ve işlevlerine
sahip çıkmasının ve bir daha bunu hiç terketmeden bugünlere kadar taşımasının
ilk etabını böylece Yunus Nadi başlatmıştır. Ancak Yunus Nadi’nin daima
güçlüden, esen rüzgarlardan ve çıkarların nereden geleceğine göre biçimlenen
bir devrimciliği vardı. Doğal olarak bu devrimcilik yana döner bir rüzgar gülü devrimciliği
idi. Ve durmadan Kabe’sini, kıblesini değiştiriyordu. Bu da gazetenin bir tenis
topu gibi, güç odaklan arasında yer, söylem ve tavır değiştirmesine yol
açıyordu.
        I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı
İmparatorluğu yenilince devleti savaşa sokan İttihatçılara da kaçmak düştü.
İttihatçılar sahneden çekilince, Yunus Nadi’nin “Yeni Gün”ü kendisine
yeni kıble, yeni efendi ve yeni roller bulmakta hiç zorlanmadı, iktidarın ve
bundan sonraki dönemlerin Kemalistlerin damgasını taşıyacağını anında gören Yunus
Nadi, bu kez rotasını Kemalistlerden yana çevirdi ve artık Kemalistlerin sesi
oldu. Yunus Nadi, 1924’de Yeni Gün gazetesini kapatıp, yerine Cumhuriyet
gazetesini kurdu. Bu yenilik, Kemalistlerle ve dönemin esen rüzgarlarıyla gayet
uyumlu olan ve sonradan Yunus Nadi’nin hem ceplerinin, hem de gazetenin
kasasının devlet yardımlarıyla! dolmasını sağlayan bir atılım olmuştur.
Cumhuriyet gazetesi Mustafa Kemal Atatürk ölene kadar katıksız biri Atatürk
destekçisi olmuştur. 1924 ile 1938 yılları arasında | yapılan devrimlerin ve
yeniliklerin topluma anlatılıp sin-f dirilmesi veya toplumun Önceden bunlara
hazırlanması,| işlevini Cumhuriyet gazetesi yerine getirmiş devletten aldığı
bütün destek ve para yardımlarının karşılığını eksiksiz bir şekilde Ödemiştir.
Atatürk ölünce. Cumhuriyet gazetesi, iplerin ismet İnönü’ye geçeceğini ve tek
partili diktatörlüğün bir müddet daha devam edeceğini anında görmüş, hiç
gecikmeden yeni duruma göre duruşunu almıştır. Cumhuriyet gazetesi artık koyu
bir “Milli Şefti ve yır ne katı bir Kemalist devrimcidir. Ancak dünyada
Hitler kaynaklı olarak esen yeni güçle dalgalanan ve değişen konjonktür ismet
İnönü idaresini de zorlamak da bu da durumlara göre ayarlamalar yapmayı zorunlu
kılmaktadır.
        Bu nedenle, o dönemde
Milliyetçilik – Türkçülük gibi akımlara yer verilerek, komünizme ve SSCB’ye
karşı sert söylemler seslendirerek Hitler’e diplomatik selam- J lar
çakılmıştır. Ayrıca Almanya’nın bir savaş başlatacağı ve Avrupa’yı -SSCB’ yi
işgal edeceği ihtimaline yer verilerek, Almanya yanlısı davranışlar
sergilenmiştir. Ayrıca ülkenin her tarafında üniversitelerde, donanmada,
fabrikalarda ve gazetelerde amansız bir Bolşevik- Komünist takibatı
başlatılarak Almanya’ya paralel davranmıştır.
        Cumhuriyet gazetesi,
Hitler’den yayılan ve İsmet Paşa idaresini de etkileyen bu Faşist-Nazi
elektriğini almakta gecikmedi ve kısa zamanda Hitler hayranlığını alenen
sergileyen, Nazi eğilimler taşıyan bir gazete oluverdi. Bu dönemde Cumhuriyet
gazetesi ve Yunus Nadi, Hitler’in sözcüsü olmakla suçlanmıştır.
Ancak Almanya yenilince ve demokrasi rüzgarları güçlenip, bütün totaliter
rejimleri demokrasiye zorlamaya başlayınca, İsmet İnönü’nün artık “Tek
Partili Milli Şefliği” yani diktatörlüğü sürdürebilme imkanı kalmamıştı,
Dünya Savaşını bahane ederek “savaş şartları, şimdilik çok partili hayata
geçmeyi mümkün kılmıyor” diyen ve bunu diktatörlüğüne gerekçe yapan
İnönü’nün, bu gerekçesi de sona ermişti.  Savaş bitmiş,
Almanya  da yenilmişti. ABD’den ve Avrupa’dan gelen demokrasi
rüzgarları ve diktatörlere karşı yükselen antipatik tavır İnönü’nün durumunu
epey zora sokmuştur. Üstelik savaş boyunca İnönü el altından Almanya’ya destek
vermiş, İngiltere, Fransa gibi ülkelerden gelen “savaşa katıl, bize yardım
et” çağrılarına cevap vermeyerek son derece nötr, ikiyüzlü ve İfadesiz bir
siyaseti, “tarafsızlık” ambalajı ile sunarak müthiş bir antipati
toplamıştı. Savaş boyunca “ne İsa’ya, ne Musa’ya” şeklinde
kişiliksiz, ifadesiz ve nötr bir tarafsızlık siyaseti izleyerek aslında
Almanya’yı desteklemiş duruma düşen İnönü, bu tavrı ile müthiş bir antipati
yaratmıştı. Hal böyle olunca elbette ki, savaştan sonra Avrupa’nın ve ABD’nin,
üstünü çizdikleri bir liderle ilişkiye girmeleri ve onun idaresine destek
vermeleri düşünülemezdi. Nitekim bunun ilk anlayan ve gereğini yapan İnönü
oldu. Daha fazla gecikmeden çok partili hayata geçilmesinin adımlarını atarak
başka yönetimlere imkan tanıdı. Bu elbette ki gönüllü, içten gelen bir sesle
alınmış bir karar değildi. İç ve dış değişimler, konjonktürel baskılar,
yükselen demokrasi ve II. Dünya Savaşı’nda yanlış ata oynamanın acı faturaları
sonucu alınmış zoraki bir karardı. Çok partili hayata geçince artık İnönü
döneminin biteceğini ve bir daha CHP’nin asla seçimle başa gelemeyeceğini ilk
gören yine Cumhuriyet gazetesi oldu. Gazetenin idaresi, bu kez Nadir Nadi’ye
geçmişti. Nadir Nadi de, babası gibi keskin koku alma yeteneğine sahipti…
Ayrıca gözleri de kuvvetliydi. Çıkarlarının nerede olduğunu, kimden yana
durursa ceplerini dolduracağını ve dengelerin kimden yana değişeceğini hemen
görüyor ve gereken rolü üstleniveriyordu. Nadir Nadi, Demokrat Parti kurulunca,
partinin mesajlarından ve halkın damarlarından giren muhalefet tarzından,
iktidarın artık Demokrat Parti’ye geçeceğini anında anladı ve Demokrat Parti
kontenjanından milletvekili oldu. Nadir Nadi aruk demokrat-muhafazakar-
mukaddesatçı, ezanın yeniden Arapça okunmasını isteyen, dini mesajlar veren,
Kur’an-ı Kerim kurslarını savunan bir partinin milletvekili idi. Laik Kemalist
jakobenliğe, yeni bir durum (!) ortaya çıkana kadar biraz ara verilebilirdi.
Nitekim yeni bir durum, 27 Mayıs 1960 sabahı tecelli etti. Jakoben Kemalist bir
askeri cunta, darbe yaparak ülke yönetimine el koydu. Bütün Demokrat Partililer
tutuklandı. Darbecilerin arkasındaki asıl ismin ismet İnönü olduğunu sağır
sultan dahi biliyordu ama İnönü, ihtilaldeki rolünü gayet İyi saklamayı
başarıyordu. Tıpkı Menderes’in İdamının arkasındaki asıl işaret verici ve
teşvikçi güç olduğunu saklamayı, ustalıkla başardığı gibi… Tıpkı Türkeş ve
arkadaşlarının Menderes’i astırmayacaklarını bildiği gibi…
        Cumhuriyet gazetesi D.P’nin
son günlerinde, yönetimin iyice bozulduğunu, Cumhuriyet rejiminin her yerinden
su alarak ülkenin karanlık bir döneme ve kaosa doğru sürüklendiğini, laikliğin
temellerinin yıkılmaya başladığını görüyordu. Bütün bunların D.P’nin sonunu
hazırlayacağını ve Kemalist askerlerin bir ihtilal yaparak D.P’yi devireceğini
biliyordu. Ancak askeri ihtilalin olacağını herkesin beklemesine rağmen, bunun
ne zaman olacağı tahmin edilemiyordu. Tahmin eden ve ihtilale göre kendini
hazırlayan tek gazete yine Cumhuriyet’ti. Cumhuriyet daha ihtilalden bir ay
önce, D.P’ye karşı tavır almaya ve ülkeyi gericilere teslim etmekle, rejimi
yıkmaya çalışmakla suçlamaya başlamıştı.
Gazetenin patronu ve D.P. Milletvekili olan Nadir Nadi’ye işaret verenler,
tabii ki askerleri ihtilale kışkırtan, pusudaki eski kurtlardı. Askerleri
kışkırtan C.H.P idi ve başkanı da İnönü idi. İnönü, bir vefa borcu hissederek,
kuruluşunda pek çok katkı sağladığı ve çok yararlı hizmetlerini gördüğü bu
gazetenin, ihtilalde okkanın altına giderek yok olmasını istemiyordu. Bu
nedenle ihtilalin mutfağından Nadir Nadi’ye işaret vererek, ihtilalin gelmekte
olduğunu hissettirip vefa borcunu ödemeye çalışmıştır. İhtilallerin,
devrimlerin ve iç savaşların dumanları arasından gelerek kurtlaşan Cumhuriyet
gazetesi zaten işaret olmadan da “bir ihtilal hazırlığının” kokusunu
alabilecek durumdaydı. Beklediği gibi oldu; 27 Mayıs 1960’tan sonra Cumhuriyet
gazetesi tekrar GH.P’li ve Kemalist devrimlerin, rejimin yılmaz ve militan
bekçisi oldu. Cumhuriyet yeni ödevlerini almıştı… Şimdi toplumu Menderes ve
diğer D.P’lilerin idamına hazırlıyordu. Gazetede amansız bir D.P düşmanlığı
başlamıştı. Cumhuriyet her devrin tetikçisi “gelen ağam, giden paşam”
siyasetinin dönek ve çıkara gazetesi olma özelliğini korumayı yine başarmıştı.
        İsmet İnönü’nün bir
toplantıda “ortanın solu” şeklinde bir çizgiden bahsetmesinden sonra
Cumhuriyet gazetesi, bu kez solcu söylemler seslendirmeye başladı. Yeni
yükselen sol akımlara bağlı olarak solcu okuyucuları artanca, bir anda
tirajları yükseldi. Cumhuriyet gazetesi, solculara selam durmanın karşılığında,
1970’li yıllarda, 250 bin tirajını yakalamıştı. Tirajlar iyi, paralar tatlıydı.
Bu yüzden daha fazla tiraj ve daha fazla para için, daha fazla solculuk
yapılmasında bir zarar görmemişti. Ülkede sol rüzgarlar ve güçlenen sosyalist
rüzgarlar da dikkate alındığında, daha fazla solculuk daha sert ve aşırı
söylemler benimsemek mantıksız sayılmazdı. Bu çerçevede hareket edilince, 1977’den
sonra bu kez sosyalistlikle, komünistlik arasında bir yerlerde gidip gelen aşın
bir sol çizginin Cumhuriyet gazetesi tarafından benimsendiğini görüyoruz.
Üstelik bu durum aşırı sol ve Bolşevik örgüt uzantıları tarafından istila
edilen Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve kutbunu şaşıran Ecevit’in durumuyla da
uyumluydu. Cumhuriyetin 1977’den sonraki çizgisine ve rolüne uygun olarak
gazete bir anda Bolşevik TKP’li, ÎGD, TÖB-DER ve sosyalist eğilimli yirmiden
fazla fraksiyona bağlı yazar ve yüzlerce muhabirin istilasına uğramıştı.
Sahnede başka sol gazeteler de vardı. Pastayı onlara kaptırmamanın tek yolunun
tüm sol-sosyalist ve komünist odaklan memnun edecek bir yayıncılık yapmaktan
geçtiği fikriyle hareket eden Cumhuriyet gazetesinde, amansız bir M.H.P ve ülkücülük
düşmanlığı yapılıyor, halk birbiri aleyhine kışkırtılıyor, Alevi mezhebi
kaşınıyor, uykuya yatmış feodal, sınıfsal ve mezhepsel çelişkiler uyandırılıp
kaşınıyordu. Nitekim gazetenin kışkırtıcılığı öyle aleni ve sert bir hal
almıştı ki 1978 ile 1980 yıllan arasında bu gazetede adları ve resimleri
verilen pek çok M.H.Pli ve Ülkü Ocaklı, Bolşevik sol örgütlerin saldırılanrı
sonucu şehit oldular…
SONU YAKLAŞAN CUNTACI GAZETE
        Cumhuriyet gazetesinin
Bolşevik ve sol kışkırtıcı yayıncılığı, 12 Eylül 1980 sabahı sona erdi.
Gazetenin yeni bir siyaset ve anlayış benimsemesi için 24 saat yetti. Ertesi
gün 12 Eylül darbecilerini kutlayan, alkışlayan, solculuğundan en ufak bir eser
kalmamış, durulmuş, itidalli, vatansever, Kuvay-i Milliyeci, Atatürkçü bir
Cumhuriyet gazetesi çıkmıştı. Gazetenin askeri cuntaya verdiği destek
geleneğinde var olan devrimci,darbeci, cuntacı genlere ters düşmedi. 9 Mart
1971’de gazetenin bazı yazarlarının askerlerle birlikte yan askeri-yan sivil
bir Bolşevik darbe hazırladık-lan anlaşılmış ve darbe son anda Önlenerek cunta
heveslileri tutuklanmıştı. Tutuklananlar arasında Cumhuriyet yazarları da
vardı. Bünyesinde ve geleneğinde darbeciler ve iç savaş tortuları ittihatçı
torunları ve devrim teorisyenleri taşıyan Cumhuriyet gazetesinin “12
Eylül’e selam durup” “emret komutanım” vaziyeti alması hiç zor
olmadı. Dönekliği ve yanar-dönerliği ile tescillenmiş bir gazete için bu durum,
çelişki oluşturmamıştır.
        1983’den sonra sahnede ANAP
ve onun lideri Turgut Özal vardır. Ancak Turgut Özal, Cumhuriyet’in beklediği
kıratta bir Kemalist ve Laik değildi. Bu özelliği nedeniyle Özal ile yıldızı
barışmamıştı. Ancak devir, Özal devriydi ve para muslukları ona bağlıydı.
Cumhuriyet’in devletten aldığı teşvik, kredi ve ucuz kağıt imkanları bitmişti.
Gazete borca batmıştı. Cumhuriyet tarihinde ilk defa cesur bir tavır alarak,
Özal’a doğrudan savaş açtı. Bu tavır “köşeye sıkışmış bir kedinin son kez
saldırma” psikolojisi ile sergilenmiş bir tavırdır. Özal’a karşı Süleyman
Demirel desteklenmiş ve Demirel’in palazlanıp, önünün açılması için
çalışılmıştır. 12 Eylül öncesinde sergilediği aşın sol ve kapitalizm karşıtı
çizgisi ile tanınan Cumhuriyet gazetesi Özal’ın ultra kapitalist ve liberalist
dönemine bir uyum sağlayamadı. Bu uyumu sağlama çabalarını kendi kitlesine
anlatamadı. Ancak gazetenin yaşaması için uyum şarttı. Kaçınılmaz olarak bu
uyumu sağlama çabasına giren Cumhuriyet mecburen ANAP ve DYP i] darlarına boyun
eğip, onlarla zıtlaşmama yolunu Ancak daha çok DYP ile uzlaşmacı bir mesafede
durul di Bu keskin duruş gazetenin sivil okuyucu kitlesi taraf dan
“sağcılıkla” ve “yozlaşmacılıkla” suçlanınca gazete kez kan
kaybet-meye başladı. 1991’e kadar yalpalama geçiren ve iflasın eşiğine gelen
gazetede daha sonra yasana»! tasfiyeler, çıkarmalar, denge savaşları ve miras
kavgaları ayrı ayrı analizler gerektiren konulardır.
Bugün karşımızda devlet birimleri tarafından şişirileni 10-15 binlik tiraja
mahkûm olmuş, bir holding bünyesince de kerhen, adı yaşasın diye çıkarılan
fosilleşmiş, jakoben çizgisiyle mevcut okuyucularının zihniyeti (!) ile uyumlu
olma savaşı veren, donuk, durgun, renksiz bir Cumhuriyet var… Yazarlık
hayatları boyunca söylediklerinden ve yazdıklarından bir milim bile sapmadan,
içteki ve dünya-1 daki değişimlerden hiç etkilenmeyen statik ve dogmatik J
beyinli dinazorlara teslim edilmiş, misyonunu miadını ta- î marnlamış,
dönekler, dönmeler ve keskin kutup değiştirmeler gazetesi…
        12 Eylül öncesinde yüzlerce
ülkücüyü hedef gösterip, kanlarına girilmesine sebep olan gazete…
        Birkaç ay sonra, ruhuna
“El Fatiha” demeye hazır olunuz. Tabiî ki koruması altına girdiği
holdingin başka kaynaklardan ve devletten aldığı kredilerden aktardığı paralar
kesilmezse…
        Cumhuriyet; ömrü dolmuş,
inandın alığını yitirmiş, zorla yaşatılan bir gazetedir. Emek ve alın teri
edebiyatı yapan ama çalışanlarını yarı aç, sigortasız ve kadrosuz çalıştırıp,
kapı önlerine atmasıyla tanınan, yüzlerce muhabir ve yöneticinin ahını
bedduasını almış bir sömürücülükler ve entrikacılıklar gazetesidir.
Entrikalarını biz değil, içlerinden çıkan mağdurlar anlatıyor!…
NEDEN CUMHURİYET?…
        Hep düşünüyorduk…
        “Solcu” tanınan
Cumhuriyet gazetesinin, böylesine an-ti-komünist bir çizgi izlemesinin sebebi
nedir? Sağa bilinen bir çok gazeteden daha çok Lenin ve Stalin düşmanlığı
yapması nasıl açıklanabilir?
        İşçi hareketine sayfalarını
kapatmasının, Güneydoğu’da yüksek tiraj kaybeden gazete olmasına karşın, bunun
nedenleri nelerdir diye?
        Şu vıcık vıcık sermaye yağcılığının
sebebi hikmeti nedir? Okur kaybetmek pahasına, yat-kalk sosyalizme söven en
itibarsız güçler nasıl olup da Cumhuriyet’in manşetlerine tırmanıyor?
        Dayandığı taban ve var
oluşunu anlamlandıranlara sırtını dönerek bu kadar düşmanlık nedendir? Hangi
saik, Cumhuriyet’in makasçıları Okay Gönensin’leri, Yalçın Bayer’leri, Celal
Başlangıçları yayın ilkelerine karşı böyle titiz icraata itmektedir?
        Cumhuriyet okurlarını isyan
ettiren, birçok Cumhuriyet mensubunun vicdanım ayağa kaldıran, 50 yıllık
gazeteci Oktay Akbal’a, yazısına, “Bir de Sosyalist Parti Var”
başlığı attıran bu sorulan aylardır, yıllardır duyuyoruz. Evet, devrimci
değerlere ve devrimci kamuoyuna karşı bu kadar bilinçli ve ısrarlı bir tercih
nedendir? Her halde değişim ve dönüşümün piyasa değerleri, böyle bir kapitalist
işleyişi belirleyici kılıyor.
        Şimdi perdeyi aralıyoruz.
İşe Cumhuriyet’in arsa spekülasyonundan, ertelenen banka borçlarından değil.
Cumhuriyet olayının can damarından, emperyalizmle göbek bağından başlıyoruz.
Cumhuriyet gazetesinin İngiliz istihbaratıyla maddi ve manevi bağını, 80’lî
yılların düzen solculuğunun bir ibret vesikası olarak tarihe bırakıyoruz.
Bazıları için SHP sosyal demokrasisi ve belediye koltuklarıyla, bazıları içinse
Gorbaçov’un Perestroika’sı ile pelteleştirilen solcu vicdanın, Mango’Iarın,
Tonge’ların, nasıl aleti haline geldiğini bütün yurttaşların bir ders gibi
okumasını diliyoruz. Maddi bağdan daha önemlisi ideolojik ve siyasi bağ. 80’li
yıllarda bu vicdanlar öyle pelteleşti ki, tencere yuvarlandı, k u. Bu ideolojik
ve siyasi sebepten dolayı, Cumhuriyet’in genel yayın yönetmenliğine apağını
buld David Tonge’un imza atması daha doğru olur. Cumhuriyet’te bütün yurtsever
insanlara ve çalışan emekçilere rağmen, bu gazeteye Tonge’ların çizgisi
hakimdir.
        Bu yüzden Cumhuriyet
“Marksizm öldü” palavrasının en hararetli propagandisti. Marksizm’i
öldürmekte “kraldan çok kralcı”. Bu işi sevinerek ve zevkle yapıyor.
Hem de utanmadan, sol bir kisve altında. Amerikan maskarası Yeltsin’in solculukla
ne kadar ilgisi varsa, Cumhuriyet’in de o kadar var.
Tonge’lar, Fuller’ler, Henze’ler ne kadar insan haklan savunucusuysa,
Cumhuriyet* de o kadar savunucusu.
        Cumhuriyet bu yüzden
“Mengen barikatının” devlet tarafında, işçinin karşısında. Sözde işçi
dostu. Gerçekte Babıali’nin bir numaralı basın emekçisi düşmanı. Gazeteciler
Sendikasını çökerten gazete. Sabancı, Koç ne kadar işçi dostuysa, Cumhuriyet
patronları da o kadar!
        Bütün bu tutumlarını,
sınıfsal temelleri açıklıyor. Cumhuriyet’e “dönekler sınıfı” hakim.
Sermayenin, şekere bulanmış mermisi.
        Emperyalizm, en has
adamlarını döneklerden devşiriyor. Vicdanlarında, dönekliğin ağır yükünü
taşıyorlar. Döneklik psikolojisi. İdeolojik, psikolojik ve maddi nedenleri
bunlarıdır. Emperyalizmin dümen suyundaki bu “dönekler kulübünü”
herkes tanısın.
“DÖNEKLER KULÜBÜ CUMHURİYETSİN ZİRVESİNDE İNGİLİZ İSTİHBARAT FAALİYETİ
        David Tonge, Türkiye ve
Ortadoğu uzmanı bir eski gazeteci. Financial Times’ın diplomatik yazan. Özal’ın
ileti- ?; dar olmasından sonra, 1984’te bu işini bırakarak Türkiye’de bir
şirket kurdu. Şirketin adı IBS “International Business Services”
Türkçesi “Uluslararası İş Hizmetleri”.
        Tonge, şimdi hem
uluslararası sermayeye, hem de TC Hükümeti’ne danışmanlık yapıyor. Son yaptığı
iş, Türkiye’ye gelecek olan Dünya Bankası heyetine, hükümetle görüşülmesinde
yol gösterecek olan rehberin hazırlanması. İlk kariyerini Amerikan Bankası
“Manufactures Hanover”de yapmış.
        Türkiye’ye ilgisi
1960’larda başlamış. DPT için fizibilite raporları
hazırlamış.            Özgeçmişinde
İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Türkçe  :j bildiğini yazıyor.
Yunancadan ve Yunanistan’dan hiç söz etmemiş. Çünkü bu ülkenin David Tonge’un
yaşamında önemli bir yeri var. 1969-77 arasında 8 yılını bu
ülkedeki   ; faaliyetlere vermiş. David Tonge’u en iyi taratan
bilgi de  1 burada, yani kendisi tarafından gizlenen gerçekte: David
| Tonge bir İngiliz ajanı.
YUNANİSTAN’DAKİ “SOLCU” AJAN
        1974’te, cunta dönemi
Yunanistan’ından üç defa sınır dışı edilmiş, bir kaynağa göre, bu sınır dışı
olaylarından birinde, birlikte göründüğü bir İngiliz kadın, uyuşturucu
kullanmış ve tecavüz edilmiş bir durumda ölü bulunmuş. Bu cinayet, İngiltere
hesabına casusluk faaliyetleri içinde olan “Solcu” ajan Tonge’u saf
dışı etmek için Yunan gizli servisi tarafından tezgahlanmış.
Tonge, önce tutuklanmış, ardından İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın devreye
girmesiyle sınır dışı edilerek, olayın üstü kapatılmış. 1967’de Cunta’yı
işbaşına getiren emperyalistler, Albaylar Darbesi güç kaybedince, tarihte
örnekleri çok sık görülen “Cunta karşıtı, insan haklan, demokrasi
yanlısı” bir kisveye giriyorlar. Tıpkı “Marcos Noriega”
örneklerinde olduğu gibi, Papadopoulos da gözden çıkarılıyor. Yorulan atı
değiştirme operasyonu! Böyle durumlarda emperyalistler “İnsan hakları
şampiyonu” olu-veriyorlar.
        David Tonge da, bu oyunu
Yunanistan’da oynayan bir “insan haklan” aktörü. Değiştirilen at,
bazen de çifte atıyor! David Tonge, işte bu olaydan ve Yunanistan’daki faaliyetlerinden
hiç söz etmiyor. Sanki bu ülkede sekiz yıl yaşayan o değil. Bildiği diller
arasında, nedense Yunancayı saymıyor
DAVİD TONGE “BENİ YUNANİSTAN’DAN
ÜÇ DEFA ATTILAR”
        David Tonge ile 2000’e
Doğru’dan Fikret Ulusoydan görüştü. Tonge görüşmede kayıt yapılmaması ve
fotoğraf çekilmemesini istedi. Tartışmayla teybe kaydettik. Fotoğrafı şiddetle
reddetti. Teypler karşılıklı açıldı. Cumhuriyet gazetesi ile herhangi bir
iş ilişkiniz varmı? Kişisel olarak ya da IBS olarak?
-Hayır
– Çağdaş A.Ş. ile bir danışmanlık ilişkiniz olmuş.
– Çağdaş için küçük bir proje yaptık.
– Nasıl bir proje?
– Eğitim kitapları hakkında.
   – Pazar imkanı nedir? Çağdaş için fırsat var mı? O zaman
Cumhuriyetle başka bir ilişkiniz yok. Çağdaşla başka bir ilişkiniz var mı?(Business
International – Doing Business in Turkey ve
Turkey Route To The Soviet Market yayınlarını gösteriyor.)
–           Buranın
işlerini o yapıyor.
–           Yunanistan’da
hiç bulundunuz mu?
– Hımhım.
– Hangi yıllarda
–           Ben…
69-77..
   -1974 yılında oradan ayrılmanız söz konusu oldu mu? Bir
olay olmuş galiba?
– Albaylar beni üç kere kapıdan attılar. Çünkü benim gazeteciliğim onların
hoşuna gitmedi.
– Neydi somut olay?
  – İnsan hakları. Çünkü ben, onlar nasıl işkence kullanıyorlar,
hem Guardian gazetesine, hem de dünya basınına ilettim.
  – Bunların bir tanesinde, bir cinayet olayı
olmuş,   bir
İngiliz kadın öldürülmüş.
– Anlamadım. Benle ne ilişkisi var?
– Cunta sizi suçlamış.
– Hiç fikrim yok.
– Gözaltına alınmışsınız.
– Hayır
– Hiç gözaltına alınmadınız mı?
– Hayır. Lütfen sizin bilgiyi biraz kontrol eder misiniz?
– Size sormak en doğrusu herhalde.
– Bana böyle bir suçlama hayatımda hiç olmadı.
– Bu sırada Mario Modiano ile beraber miydiniz? Siz ve
Ali Sirmen beraber misiniz?
– Hayır,
– Fakat ikiniz de gazetecisiniz.
– Peki, ben ve Mario Modiano iki gazeteciyiz o kadar.
Aynı kentte oturduk. Aynı yazıhanede
çalışmadık.      Modiano şimdi Türkiye’de mi?
-Hiç bilmiyorum.
– Gazeteci olarak ya da her hangi bir şekilde, Kürt meselesiyle ilginiz var
mı?
– Ben gazeteci olarak takriben beş bin makale yazdım.
Belki yedi bin. Bunların arasında belki bir tane Kürtlerhakkında vardır.
–           Yakın
zamanda mı?
-1980
– Yunanistan’dan atılmanızla ilgili olarak, sizi   İngiliz
ajanlığıyla suçlamışlar.
– Böyle bir suçlamayı hiçbir zaman, hatırlamıyorum.
– Peki, cunta sizi sınır dışı ederken gerekçesi neydi?
– Onlar bir cunta. Gerekçe lazım değil. Beni bir kere attılar, bana bir
talimat verdiler, “Bu adam Yunanistan’a dönemez.” Fakat, geldiğim
uçak şans eseri bir “charter” idi ve hiç bir yolcu kontrol edilmedi,
ikinci kez attılar,
bir İngiliz Savunma Bakam Yunanistan’ı ziyaret edecekti. İngiliz BBC
muhabiri atılırsa belki Savunma Bakanı gelmez, onun için beni bıraktılar.
Üçüncü kez attıklarında iki hafta süre verdiler. Fakat o iki hafta içinde cunta
düştü. 2000’e Doğru işkenceye karşı, ben de aynı fikirdeyim. Ve ben gazeteci
olarak hep işkence hakkında yazdım.
– 77’ye kadar muhabir olarak mı çalıştınız?
– Evet.
-Özgeçmişinizde Yunanistan’daki çalışmanızdan hiç bahsedilmiyor.
Yunanistan’da bulunmanız, sanki hiç öyle bir şey olmamış gibi, neden?
– Bu, ticari bir özgeçmiş. Buradaki iş hayatım için. Ve benim
Yunanistan’daki tecrübem, iş hayatım değil.
– Orada gazetecilik hayatınız da anlatılıyor. Bu, özgeçmişte muhabir olarak
hangi ülkelerde çalıştığınız… Bir özgeçmiş, bir sayfayı geçerek yazılmaz.
Yaşamınızın sekiz yılını orada geçirmişsiniz.
– İşime ne katkısı var?
– Diğerlerinin bir katkısı var mı? Muhabirlik yaptığınızyerleri
yazmışsınız.
– Güney Avrupa’dan bahsetmiyorum. Türkiye’yi tabiiki yazıyorum çünkü bu
demek ki, Türkiye hakkında tecrübem var,, bilgim var. Sovyetler Birliği,
IBS’nin çalışma alanına giriyor mu? Ya da nesi ilginizi
çekiyor?  (Turkey Route To The Soviet Market yayını gösteriyor.)
– Böyle bir kitap var. Satın almak isterseniz “evet” deyin.
– Yabancı gazeteciler arasında sayılı Türkiye uzmanlarından birisiniz.
Neden gazeteciliği bırakıp böyle bir işe girdiniz?
– İngiltere’de benim çok sorumlu bir rolüm vardı. İngiltere’de bırakmak
istedim. Buraya  gelmek  bir  muhabir
olarak  çalışmak, biraz, bir generalin sonra albay olmasıgibi. Buraya
dönmek, yalnız bir muhabir olarak, yapamam.
– Türkiye’ye gelmeyi neden istediniz o zaman? Neden ingiltere’de
kalmadınız?
– Bu benim seçimim!
– Bu işi kurmak için mi?
– Evet. Bu işi kurdum.
TONGE TÜRKİYE’DE
        Tonge Türkiye’ye geldikten
sonra Î.R adında solcu bir kadınla evleniyor. Açıkladığı işi Türkiye hakkında
“Ekonomik, sosyal, endüstriyel, ticari ve siyasî raporlar”
hazırlamak. “Economist Intellegence Unıt” adına. EIU İngiliz Dış
İstihbaratı MI- 5’ın bir yan kolu. Bütün dünyada örgütlü. Yılda bir kez, çok
üst düzeyde gizli toplantılar düzenliyor. Türkiye’dekiler Hilton’da yapılıyor.
Financial Times, EIU tarafından yayımlanıyor. Tonge, aynı zamanda Financial
Times muhabiri.
Devlete danışmanlık yapan bir uluslararası ilişkiler uzmanı “İngiliz
istihbaratçılarının genel prensibi çalıştıkları ülkeden bir eş bulmaktır ”
diyor. David Tonge, işe bir solcuyla evlenerek başlıyor. Yunanistan’daki
sevgilisi de solcu bir Yunanlı.
        Kendi deyimiyle, Financial
Times’ın merkezinde Londra’da “Bir General olan Tonge generalliği aniden
bırakıp, 1984’te Türkiye’de “mütevazı” bir şirket kuruyor. Aralarında
Türklerin ve yabancıların bulunduğu 12 kişilik kadrosu, 30 milyon EIU
yatırılmış sermayesi bulunan, Maçka’da bir apartman katında faaliyet gösteren
IBS, boyundan büyük işler beceriyor.
Masa başında çalışan bu bir avuç kişi^ Sovyetler Birliği’nin
paylaşılmasında, Batı sermayesinin danışmanlığım yapıyor. Onlara, Türk şirketleriyle
Sovyetler’de ne gibi işler yapabileceklerini öğretiyor. Orta Asya’da buna dahil
tabiiki. Turkey Roqute To The Soviet Market, yani Sovyet Pazarına giden
Türkiye, IBS’nin yalnızca abonelerine çıkardığı, düzenli bir araştırma yayını.
        IBS’nin kurulması, Özal’ın
1983’te iktidara gelmesinin hemen sonrasına rastlıyor. Güneş Taner’in Işın
Çelebi ile sıcak ilişkileri var. Devletten ihale alıyor. Yabana ve yerli
kuruluşlara arazi danışmanlığına, yani uluslar arası em-lakçılığa kadar bir
dolu işle uğraşıyor. IBS’nin kurucusu ve en büyük ortağı David Tonge. Diğer
ortaklar arasında iki Türk ve William Advance adlı bir Amerikalı var.
YUNANİSTAN’DA BİRLİKTE ÇALIŞMAK
        Yunanistan sorusundan,
“İnsan hakları!” şemsiyesi altına girerek kaçmaya çalışan Tonge,
sırtını 12 Eylül’ün ANAP iktidarına dayıyor. Devlet Planlama Teşkilatı’na resmi
danışmanlık yapıyor, Türk devleti adına resmi toplantılar düzenliyor. IBS’nin
organize ettiği, 12-14 Eylül 1982’de AT ile Türk hükümeti adına DPT’nin
düzenlediği Business Week (iş haftası) toplantısı bir örnek.
        Tonge, kendisini tanıyan
çevrelerde, temkini elden bırakmayanların dahi, “Biraz karanlık bir
adamdır” dedikleri bir tip. Benzer bir araştırma şirketi başkanının
değerlendirmesi: “Türkiye’ye yeni gelen yabancı sermayeye hikmet veren
üçüncü sınıf CIA ajanı.”
        Tonge’u, bir
“Uluslararası ilişkiler uzmanına” sorduk. Önce heyecanlandı,
“Nereden buldunuz bu adamı, ajandır. Yunanistan’da birlikte casusluk
yaptık. Ben Türkiye, o ise İngiltere hesabına tabii. Onun şefi Mango idi.
Andrew Mango. Bir de Mario Modiano vardı. Tonge hakkında, MiT’in kabarık
dosyaları vardır. Ben kulak kabartayım” dedi. Sonraki görüşmede ise tutumu
değişti. Ankara’ya sormuştu. “Bir şey söylemiyorlar”dı.
ÇEKİÇ GÜÇ’ÜN SİVİL AYAĞI
  
        Ardından İngiltere’de
yaşayan ve istihbarat dünyasını tanıyan bir Türk işadamı aradık. Tonge’u iyi
tanıyordu. MiT’in, hakkında dosyalar dolusu bilgiler tuttuğu, üçüncü sınıf bir
ajandı. Türkiye’ye gelip şirket kurduğunu bilmiyordu. “MİT nasıl boş
bırakır” diye sordu. Sovyetler Birliği’ne ve Türk cumhuriyetlerine yönelik
çabalarını söylediğimizde ‘Tamam, anlaşıldı!” diye bağırdı. Bunlar, Çekiç
Güç’ün sivil ayağı!..
        ABD-İngiliz-Türk
istihbaratı bu noktada birbiriyle çakışıyor. Barzani ve Talabani’nin Türkiye’ye
karşı tavır değişikliği bunların aracılığıyla olmuştur. MiT’in sessizliği de
bundandır. Modiano ve Tonge Yunanistan’da iken, büyükelçiler İlter Türkmen ve
Kamuran Gürün’Ie çok yakın ilişki içindeler. Eylül’ün Dışişleri Bakanı İlter Tükmen’den
ve 12 Eylül’ün Dışişleri Genel Sekreteri Kamuran Gürün’den referanstı.
MOLLA BARZANİ’DEN BERİ
        Andrew Mango, Mario
Modiano, David Tonge İngiliz istihbaratının Ortadoğu’daki yıldızlan. Hepsi
“gazeteci”, hepsi BBC, EIU ve Financial Times kökenli. Bir görevleri
de, bulundukları ülkede basını yönlendirmek. IBS ise
Mango yönetimindeki İngiliz “Think thank”inin Türkiye şubesi.
Yani “İstihbarat Toplama ve Strateji Üretim Merkezi” olarak
çalışıyor.
        Bu üçlü Yunanistan’da da
birlikte çalışıyor. Bölgedeki faaliyetin merkezi, 80 sonrasında Türkiye’ye
kaydırılıyor. Kıbrıs’ta faaliyet alanı içinde. David Tonge, 1990’da
Kıbrıs’taydı. UBP ile ve muhalefet çevreleriyle bir dizi görüşmeler yaptı.
Mango da, Girne toplantılarının değişmez siması.
        Mango, Ortadoğu ve Kürt
uzmanı, 7 dil biliyor. İngilizce, Rusça, Türkçe, Fransızca, İtalyanca, Farsça
ve Kürtçe. Molla Barzani’yle ilk röportaj yapan Batılı gazetecilerden, Kürt
sorunu uzmanlarından.
        Annesi Rus, babası İngiliz.
Türkiye’de doğmuş. Türk okullarında okumuş. BBC Türkçe yayınları bölüm
başkanlığını, ardından yine BBC Güney Avrupa bölüm başkanlığını yapmış.
        Şimdi Londra’da yaşıyor.
Yan- Türkiye’li sayılır. Türkiye’yi bir Türk’ten daha iyi biliyor.
“Londra’da yaşayan Mango, Türkiye’ye her yıl geliyor. Özel aboneleri için
her ay, çok geniş kapsamlı bir Türkiye raporu olan” Turkey Confidential’ı
hazırlıyor. Bu özel yayının Türkiye’deki abone sayısı, yalnızca 20 kişi. Sağa,
koyu bir İngiliz milliyetçisi.
İMPARATORLUĞUN HİZMETÇİSİ “GAZETECİ”
        Mario Modiano, İngiliz
vatandaşı olan Yunan Yahudi-si. 1945’te gazeteciliğe başlıyor. 50″Ii
yıllarda İstanbul’da, Doğubank’ta ithalatçı. Yunanistan’da İngiliz gazetesi
“Sunday Tımes”ta muhabir. Yunanistan’da kralcıların güçlü olduğu
dönemde ayrıcalık sahibi olan İngiliz gazetecilerden. Türkiye-Yunanistan
masasından. David Tonge, Modiano’ya bağlı olarak çalışılıyor. Modiano, 1976’da
İngiltere İmparatorluk Yüksek Nişanı’na, İmparatorluğa verdiği
“hizmetler” karşılığı sahip olmuş çok ender
“gazeteci”lerden. Türkiye’ye ayağını sağlam basanlardan. Tanınmış bir
Yahudi ailesinden reklamcı İnci Moran’la evli. Türkiye’ye çok sık gelip
gidiyor.
FOTOĞRAF ÇEKTİRMEDİ
                                    
        Görüşmede fotoğraf çekme
talebimizi reddeden Tonge, Türkiye’ye 1984’te tekrar neden
“döndüğünü” açıklamakta zorlandı. “Kendi seçimim!” demekle
yetindi. Aslında, özgeçmişe göre 1978’den sonra zaten Türkiye’de. Yalnız bir
görev alanı sıçraması var. Devletler, hükümetler ve uluslararası bir çalışma
söz konusu. Koşullarda buna çok elverişli. Türkiye’de 12 Eylül rejimi,
Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov!
        İşte tam bu sırada
“generalliği” bırakıp, IBS’yi kuruyor. Paravan IBS faaliyetinin bir
boyutunu da basın alanında sürdürüyor. Bunun için kendisine geniş bir çalışma
alanı yaratacak ilişkiye ihtiyacı var. O da çok yakında duruyor. Karısı I.R’nin
yakın arkadaşı, Cumhuriyet gazetesinin fiilen patronu olan Emine Uşaklıgil.
Bunun üzerine İ.R kendini dine veriyor, Kadiri tarikatına katılıyor. David
Tonge ve Emine Uşaklıgil, bir süre sonra Antalya’da gizlice evleniyor.
        Cumhuriyetin iç dünyasını
çok yakından tanıyan bîr eski çalışanı bu ilişkinin bir hesaba dayandığını
söylüyor.
        Cumhuriyet sayfalarındaki
anti-komünizmi, SHP yağcılığını, devlet tavrını Tonge’Iar ve dönekler imal
ediyor.
CUMHURİYETTEKİ BAZI DÖNEKLER
        Hasan Cemal: 1969’da
Marksizm-Leninizm sempatizanı. Aydınlıkçı grup içinde. Doğan Avaoğlu, Şahin
Alpay’dan kendi dergisi Devrim’de çalıştırmak üzere bir genç istiyor.
Aydınlıkçılar, Hasan Cemal’i yolluyorlar. Hasan Cemal orada darbeci oluyor.
Ardından düzenin saflarına geçiyor.
        Okay Gönensin: Eski
Dev-Gençli. Cumhuriyet yazı işleri müdürü. Emine Uşaklıgil’in en yakınlarından.
Dönekliği “felsefi sorun” olarak görüyor. Şimdi Radikal gazetesinde
genel yayın yönetmeni.
        Celal Başlangıç: TKP
kökenli. Cumhuriyet’in “Komünist masası şefi” diye anılıyor,
sosyalizm düşmanı. Sosyalist Parti’nin adını anmaktan bile kaçınıyor. Doğu ve
Güneydoğu’daki seçim yazılan buna bir örnektir. Nice yetenekli ve dürüst insan
bin bir türlü entrikayla Cumhuriyet’ten atılırken, onun Önündeki bütün kapılar
açılıyor.
        Osman Ulugay: 1969-70’de
Marksist-Leninist Aydınlık grubunda. 12 Marttan sonra Kıvılcıma oluyor. Sonra
fikirlerinden dönerek düzenle birleşiyor.Şimdi kartel medyasında
        Kerem Çalışkan: 12 Mart
darbesinden sonra TÎÎKP davasından yargılanıp mahkûm oldu. 1974 affıyla
çıktıktan sonra, Marksizm-Leninizm’i savunmaya devam etti. TİİKP’liydi. 12
Eylülden sonra devrimciliği terk etti. Şimdi sosyalizmin öldüğünü kanıtlamak
için çabalıyor.
Şahin Alpay: 1973’e kadar Aydınlık grubunda Marksizm-Leninizmi savundu.
Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi davasından arandı. Bu arada
Filistin’deydi. Orada TİKKO’cu oldu. Türkiye’ye geldikten sonra
Marksizm-Leninizm’i terk etti. Düzeni savunmaya başladı. Bu görevini halen
sürdürüyor.
        Celal İster: Eski TİİKP’H.
12 Mart’ta yargılanıp ceza aldı. Daha sonra TİİKP’li 1980’den sonra
Marksizm-Leninizmi terk etti. Cumhuriyet’in kültür-sanat sayfalarını yönetiyor.
Burada, devrimcilikle ilgili herhangi bir satar veya cümle gördüğünde derhal
ortadan kaldırmakla görevli. Bu işi başarıyla yapıyor.
        Füsun Özbilgen: Eski THKP-C
sempatizanı. Oğlunun adını CHE koyacak kadar devrimcilere olan hayranlığı
yerini kızgınlığa bırakıyor.
MİT-BASIN-MİT BASKISI KEDİ PİSLİĞİNİ ÖRTER Mİ?
  
        “MİT raporunu su
yüzüne çıkartan haberde önce şunlar yer aldı: “Özal’a sunulan MİT
raporundan önce, Cevdet Saral’la ilgili atama emri İstanbul Polis Teşkilatı’nda
bomba gibi patlamıştı. Bunun üzerine Beylerbeyi Polisevi’nde bir istişare
toplantısı yapılmış ve bu toplantıya şu isimler katılmıştı: İstanbul Emniyet
Müdürü Ünal Erkan, Emniyet müdür Yardımcıları Mehmet Ağar ve Tayyar Seven, Mali
Şube Müdürü Cevdet Saral, Narkotik Şube Müdürü Sarper Baltacıoğlu ve bir de
Hürriyet gazetesindeki polis muhabiri Kasım Gence. “Artık MÎT tarafından
hazırlandığı kesinlik kazanan rapora göre gazeteci Kasım Gence, polislerle
ilgili en üst düzey bir toplantıya ve Emniyetin bir mensubu olarak katılıyordu.
        MİT raporunun aktarımında
şunlar da yazılıyordu: “Haber gazeteye verilmiş ve gazetenin prova
baskısını almakla da İstanbul Çevik Kuvvet Müdürü Necati Altuntaş ile
Hürriyetteki polis muhabiri Kasım Gence görevlendirilmişti.” Polis ile
gazeteci ve bu kanalla gazeteciler arasındaki kaynaşma kesinlik kazanıyordu.
Kasım 1987 tarihinden beri İstanbul’da birçok gazetecinin elinde olduğu
anlaşılan ve bir ara bu tür raporlarla tiraj alan Nokta dergisinin de
yayınlamayı reddettiği rapor, ikibin’e doğru dergisi tarafından yayımlanınca
önce şok etkisi yaptı. Sonra, İstanbul basını, tam bir kedi görünümüne
giriverdi.
        İkibine Doğru dergisinin
yayımlanması üzerine, önce Sabah gazetesinin iktibasıyla üzeri Örtülemez hale
gelen MİT raporuna karşı basının tepkisi, ilikleri donduracak bir iki yüzlülüğü
sergiledi. MİT tarafından hazırlanan rapora göre, bir zamanların ünlü Genel
Kurmay Başkanı Necdet Üruğ’un, İstanbul’da bir otelde Emel Sayın ile gecelediği
ve “samimi” oldukları yazılıyordu. Basın, raporda, birçok gazetecinin
MiT’in bîr kanadı veya Toplumsal Kurtuluş dergisinde daha önce defalarca
yazılan MÎT-Emniyet çekişmesinin bir taraf oluşunu bir yana bırakıyor ve
yalnızca Emel Sayın- Necdet Üruğ yakınlaşmasını manşet yapıyordu. Gazeteci, bir
zamanların ünlü ve kuvvetli orgeneraline “Peki neden sizin adınız, Emel
Sayın’ın adıyla birlikte geçiyor” diye soruyor ve şu cevabı alıyordu:
“Alakam olmayan zavallı… Onun yönünden söylüyorum; zavallı kadıncağız…
Böyle bîr rezaletin içine sokuyorlar. Neyse, bakalım… Bir tahkik
yaparız!” Ancak gazeteciler, Necdet Paşa’nın tahkik yapmasından Önce,
Londra’da bulunan Emel Sayın’la tahkik yapmayı tercih ettiler. Emel Sayın, en
son kocası David Yüniş’in çok kızdığını söyleyerek “Bu hakaretin altında
kalmam” diyordu.
        Bu raporu yayımlamakla
önemli bir iş yapan 2000’e Doğru dergisinin başyazarı Doğu Perinçek, raporun
tüm basına mal olmasından sonra yaratılan sansasyona uymakta güçlük çekmedi.
Necdet Üruğ’u ziyaret etti ve bu vesileyle emekli orgeneralle yakınlık kurmanın
yarattığı bir rahatlıkla, “büyük otellerde hangi generalin hangi şarkıcı
ile yattığı” konusunu uzmanlık haline getirdiğini gösterdi. Perinçek,
Üruğ’la görüşmesinden sonra gazetecilere “Emel Sayın ile buluşan generalin
Üruğ olmadığını sanıyoruz” dedi. Bu kanaatinin hangi kaynaklara
dayandığını ve MİT ile raporu elde etmenin ötesinde bir irtibat kurup,
kurmadığını açıklamadı.
        Ancak rapor, Toplumsal
Kurtuluş’un çıktığı ilk sayıdan itibaren her sayısında olay ve isim vererek
üzerinde durmasına, istanbul basınının kilit yerlerinde MÎT mensuplarının
bulunduğunu açıklamasına karşın, basın, hızlı bir biçimde, dikkatleri bu
noktadan uzaklaştırdığını gösterdi. Üstelik 2000’e Doğru dergisi, dergide sık
sık görülen bir MİT mensubu ile yeni yayına başlayan “Söz gazetesinin
MiT’in üst düzey görevlisi olan bir mensubu” arasında geçen telefon
konuşmasının bandını yayımlayınca da hiçbir tepki gelmedi. Gazeteciler
Cemiyetleri, Çağdaş ya da Antik Gazeteci Dernekleri, Türkiye Gazeteciler
Sendikası, birbiri arkasından, gazetecilerin MİT ya da emniyet mensubu
olmalarının açıklanması karşısında susuyorlardı.
        Nokta dergisinin Yayın
kurulu Başkanı Adil Özkol’dur. 12 Mart’ta TİP Merkez Komitesi Üyesi olduğu için
uzun hapis cezasına çarptırılan Adil Özkol, Söz’ü çıkartan yönetimin de
üyesidir. Özkol’un başında bulunduğu Nokta’nın bu büyük skandal karşısında
suskunluğu ve kısa bir yazıyla Necdet Paşa’nın görülmemiş savunmasına heves
etmesi şaşırtıcı olduğu kadar da düşündürücüdür. Adil Özkol’un Söz’ünün neden
MİT mensubu çalıştırdığını açıklamak yerine, Necdet Paşa’nın soruşturma açmak
istemesini alkışlamak istiyordu.
        Necdet Paşa ne yapabilirdi?
Artık emir subayı bile olmayan bir emekli general ve üstelik raporun çok yüksek
yerler tarafından hazırlattırılarak basma sızdırıldığını da tahmin ediyorsa,
‘Tahkikat isterim” demekten başka ne yapabilirdi? Necdet Paşa’nın yakını
diğer Necdet Paşa, İstanbul sıkıyönetim Komutanı olduğu sürece tutuklulara kan
ağlatan Necdet Öztorun, ayağından sandalyesi çekilerek emekli yapılınca ne
yapabildi ki? “Basın toplantısı yapacağım” dedi de, sonunda bir sivil
paşa olarak basın toplantısından vazgeçmeye zorlanmadı mı? Sandalyesi çekilip
Necip Paşa’ya verilince Cumhuriyet gazetesi bile bunu “kansız
ihtilal” veya “demokratik devrim” türünden utanç verici
sözcüklerle kutlamadı mı?
        “Paşa” sözcüğü
Farsçadan geliyor ve padişah sözcüğünün küçültülmüşü anlamına geliyor. Paşa’ya
“küçük padişah” gözüyle bakılıyor; ancak gazetecilerin bir bölümü
emekli küçük padişahlara büyük merak gösteriyorlar.
Raporun okunmasından sonra Necdet Üruğ ile yapılan basın görüşmeleri, bir
süre sonra, Necdet Paşa’nın İstanbul’da eski generaller, politikacılar ve
parlamenterler ile bir kısım basın mensuplarıyla düzenli toplantılar yaptığını
ortaya çıkardı.
        Necdet Paşalar, yeniden
iktidara mı hazırlanıyorlardı? Devlet Başkanı Kenan Evren ile Hükümet Başkanı
Turgut Özal’ın bu tür MÎT raporlarına hassasiyetle açık olduğunu kestirmek zor
değildi. Necdet Üruğ’un ordu içindeki piramitinin henüz yıkılmadığına
inanılıyordu. Acaba Nokta dergisinden birisi, Adil Özkol veya bir başkası,
Necdet Üruğ’un düzenli toplantılarına mı katılıyordu?
MİT raporunu İrfan Taştemur elde etmişti. Hayır, MÎT raporu, İrfan
Taştemur’a verilmişti. İrfan Taştemur da bir gazeteci olarak biliniyordu ve
raporu açıkladığı 2000’e Doğru’da şunları da açıklıyordu: “Ertesi gün öğle
vakti kaldığımız Stad Oteli’nden alınarak, MÎT Müsteşarlığına gelmiştik.”
İrfan Taştemur, MİT’e, işkence için götürülmedi. İrfan, MİTe misafir olarak
gidiyordu ve şunları anlatıyordu: ‘Toplantı salonundaki en yetkili MÎT
görevlisine bir kez de ben Hürriyet için araştırdığımız konuyu kaba hatlarıyla
aktardım. Bir kişi hakkında bilgi almak istediğimizi söyledim ‘o iş kolay’
dedi. ‘Ben, size başka bir şey göstereceğim. Genç MÎTçiye dönerek, ‘Benim
masamın üzerindeki raporları getirir misin?’ diye emretti. Önümüze konan
raporun, aylar sonra Türkiye’de fırtınalar koparacak bir rapor olduğunu nerden
bilebilirdim. Böylece bir kişi hakkında basit bir bilgi almak için MİT’e giden
İrfan Taştemur’a bu ünlü rapor veriliyordu. Toplumsal Kurtuluş’un bütün
yazdıkları doğrulanıyordu. MİT artık bazı basın mensupları için bir kütüphane
olmuştu. Haber yazmak için uçağa atlamak, Ankara’ya gelmek ve MÎT’e gitmek
yetiyordu. MİTin, şimdi 2000’e Doğru dergisinin kadrosunda olan îrfan
Taştemur’a çok güvendiği, hem istediği kişi hakkında bilgi verdiği hem de büyük
ve önemli bir raporu tevdi ettiği, İrfan Taştemur’un kendisi tarafından
açıklanıyordu.
        Rapor çok önceden, Taştemur
eliyle Hürriyet’e verildi. Nitekim Hürriyet, bu rapor açıklanınca Necdet Üruğ’a
önce Hulki Cevizoğlu’nu ve ardından Uğur Dündar’ı gönderdi. Haber, ortak imzalı
çıktı. Uğur Dündar, Necdet Üruğ’u konuşturdu. Çünkü 1987 yılının sonbaharından
beri bu raporu. Uğur Dündar cebinde taşıyordu.
İrfan Taştemur, bu raporu Hürriyet’te yayımlatamamak bir yana işini de
kaybetti. Daha sonra Nokta’ya geçti ve Adil Özkol, bu önemli raporu
yayımlamadı. Bunun üzerine İrfan Taştemur, belki de raporu yayımlayacak bir yer
ararken, kendisine 2000’e Doğru dergisinde iş buldu.
        Necdet Üruğ’un ilk tepkisi,
raporun “Vuralhan olayını unutturmak için” hazırlatılıp piyasaya
sürüldüğünü söylemek oldu. Necdet Paşa’nın ağzından kaçırdığı bu söz, son
derece Önemli ve açıklayıcıydı. Bu nedenle kısa bir zaman sonra Necdet Üruğ,
böyle bir söz söylemediğini ileri sürdü. Ancak her zaman kaş yaparken göz
çıkaran Turgut Sunalp’in, bunun Necdet Üruğ’un cumhurbaşkanlığını önlemek için
yüksek yerler tarafından hazırlandığını ileri sürmesi üzerine, bu sözünden geri
dönemedi.
        Uğur Mumcu’nun ortaya
çıkardığı bilinen Vuralhan raporu ile Üruğ raporu ve Vuralhan olayının Üruğ ile
ilgisi nedir? Necdet Üruğ neden ilk sözünü geri almak istedi? Bu sorunun
araştırılması gerekiyordu ve Toplumsal Kurtuluş, bu nokta üzerine eğildi ve
Yeni Asır gazetesinin 22 Ocak 1988 tarihli nüshasında, baş yazan Muammer
Yaşar’ın açıklamalarını buldu.
        Muammer Yaşar da, basının
yeni modasına, hiç sıkılmadan uyduğunu yazabiliyordu: ‘Ben, bu konulan MÎT’in
üst düzey yetkilileriyle konuştum’ diye başlıyordu. ‘MiT’in Vuralhan Olayı ile
bir ilgisi yoktu.’ Muammer Yaşar, MiT’ten öğreniyor, yazıyor, ancak burada
durmuyordu. Bir de Uğur Mumcu ile konuşuyordu. Uğur Mumcu, Muammer Yaşar’a
kendisiyle ilgili inanılmaz açıklamalar yapıyordu: ‘Ben ihale ile ilgili olayı
1983 yılında öğrendim. Genel Kurmay Başkanı Necdet Üruğ’a anlattım. Kendisini
tanıdığım ve güvendiğim için bu ihaleden söz ettim, kurşunlara hedef olan
diplomatlarımızdır, bu mesele ile ilgilenmek gerekiyor dedim. Daha sonra Necdet
Üruğ beni aradı. Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu ile konuştuğunu söyledi.’ Bu
açıklamalar Uğur Mumcu ile Necdet Üruğ arasında güvene dayanan bir yakınlık
olduğunu ve Vuralhan Olayı ile ilgili iddianın Genel Kurmay Başkanı iken Necdet
Üruğ’a intikal ettirildiğini gösteriyordu.
        Vuralhan Olayını önemli
gören gazeteler, MİT raporunu önemsiz görmeye çalıştılar, önce ‘düzmece’, sonra
‘resmi değil’ dediler ve sansasyonel yanını üstün tuttular. Toplumsal Kurtuluş’un
ileri sürdüğü Evrenist ve Özalist kalemlerin ayrılığı bu MİT raporu ile
birlikte daha açıklık kazandı.
MİTLE ÇALIŞTI
  
        MİT eski kontrterör Daire
Başkanı Mehmet Eymür, “Tuncay Özkan; uzunca bir müddet, o tarihte MÎT
Ankara Bölge Daire Başkanı olan Şenkal Atasagun’la birlikte çalışmıştır”
iddiasında bulundu.
        MÎT eski Kontrterör Daire
Başkanı Mehmet Eymür, Tuncay Özkan’ın yazdığı kitaplara kurumdan onay aldığını
açıkladı. Amerika ‘da yaşayan Eymür, www.atin.org internet sitesinde, Çukurova
Medya Holding Grup Başkanlığı yapan Tuncay Özkan hakkında ilginç iddialar
ortaya attı. “Uyuşturucu1 dan Susurluk’a” dizisini sürdüren Eymür;
Tuncay Özkan’ın Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Şenkal Atasagun’la
birlikte uzun süre Çalıştığını ve bu birliktelik neticesinde, yazdığı kitapları
kurumun onayından geçirdiğini açıkladı.
EYMÜR’DEN TUNCAY ÖZKAN’A “AJAN” İMASI
        Tuncay Özkan’la ilgili
çarpıcı iddialarına, “Uyuşturucudan Susurluk’a dizisinin bugünkü konusu,
halen Çukurova Medya Gurup başkanlığı yapan ve istihbari konularda kitapları
bulunan gazeteci Tuncay Özkan’ın, TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu’ndaki
ifadesi” diye başlayan Eymür, Özkan ile Atasagun arasındaki ilişkileri
ortaya koyuyor. Özkan’ın “Bir Gizli Servis’in Tarihi” kitabını, o
dönemlerde MÎT’in Ankara Bölge Daire Başkanı olan Şenkal Atasagun’la birlikte
hazırladığını iddia etti. Eymür’ün ortaya koyduğu iddialar, geçtiğimiz aylarda
alevlenen, ancak daha sonra bıçak gibi kesilen “ajan gazeteci”
tartışmasını yeniden başlatacak nitelikte.
       “BİRLİKTE ÇALIŞTILAR”
        Aydın Doğan1 in “Kanal
D”sinde üst düzey yöneticilik yaptıktan sonra Çukurova Holding’e transfer
olan Tuncay Özkan’ın bir süre, şu anda MÎT başında bulunan Şenkal Atasagun’la
çalıştığını ifade eden Eymür, “Esasında Tuncay Özkan uzunca bir müddet o
tarihte MÎT Ankara Bölge Daire Başkanı olan Şenkal Atasagunla birlikte
çalışmıştır. MÎT’le ilgili anlatımların bazılarının, Şenkal Atasagun’un şahsi
fikirlerini yansıtmış olması da mümkündür. Özkan’ın kitabında ‘Türk Gizli
Servisinin Hayattaki En Yaşlı Üyesi Anlatıyor” başlığı altında verdiği
mülakattaki Neşet Güriş’le görüşmesini de yine Atasagun organize etmiştir.
Kitap basılmadan önce MÎT’in incelemesine sunulmuş ve MİT Psikolojik İstihbarat
Başkanlığı tarafından incelenerek bazı bölümlerinin düzeltilmesi gerektiği
yazara iletilmiştir. Bu bölümlerin detayı ve Tuncay Özkan’ın kitabını
yayınlarken bu önerileri dikkate alıp, almadığı bilinmemektedir. Bu bakımdan,
bu maddi hataların yazarın kendisinden mi doğduğu, yoksa bir yönlendirme
neticesinde mi olduğu bilinmemektedir” dedi.
        Basılan kitabın MÎT
Psikolojik İstihbarat Başkanlığı tarafından incelendiği bazı bölümlerin
düzeltilmesinin istendiği halde yanlışlarla dolu olduğu söyleyen Eymür,
görüşlerini şu şekilde sıralıyor: ‘Tuncay Özkan’ın “Bir Gizli Servisin
Tarihi” isimli kitabı ciddi ve faydalı bir eserdir. Ancak kitapta bazı
önemli maddi hatalar ve yanılgılar da bulunmaktadır. Mesela, buraya
aktardığımız bölüme bakarsak, Metin G. diye konu edilen kişinin askerlikle
hiçbir ilgisi yoktur, tamamen sivil bir kişidir. Kitapta birkaç kez “asker
ve asker kökenli” olduğunun belirtilmesi, sanki sorumluluğun askere
yansıtılmasının istendiği gibi birgörünüm yaratmıştır
ÜLKESİNİ JURNAL EDENLER
       “Aydınlık” dergisi’nin
bu haftaki sayısını okuyunca yüzüm bir kez daha kızardı. Utandım. Almanya
Adalet Bakanı Bayan Ginelin, Haziran ayı sonunda Türkiye’ye geliyor. Resmi
programına başlamadan, yani Türk yetkililerle görüşmeden önce, İstanbul’da bazı
kişilere bir davet veriyor. Onlarla saatler boyu konuşuyor. Katılanlardan
bazdan şunlar:
        İstanbul Barosu Başkanı
Yücel Sayman, İnsan Haklan Derneği İstanbul Şube Başkanı Eren Keskin, Profesör
Bakır Çağlar, DİSK Genel Koordinatörü Ahmet Asena.
        “Aydınlık” muhabiri
Uğur Yıldırım, bu gizli toplantıyı haber alıp kendilerine sorular soruyor. Eren
Keskin dışında hiçbiri, sorulara yanıt vermek istemiyor. Ama ortaya bir gerçek
çıkıyor:
        Türkiye, yabana bir bakana,
bir kez daha ve kapalı kapılar ardında jurnal edilmiştir, ispiyon edilmiştir.
        Dikkat ediniz, Avrupa’dan
Türkiye’ye gelen her bakan, önce bu gibi kişilerle bir tur atıyor ve onların
görüşlerini alıyor. Bu görüşmeler çoğu zaman, resmi temaslar başlamadan önce
yapılıyor.
Belli kişiler, Avrupa’daki ağababalarına ülkemiz hakkında dolduruş
yapmaktan gurur duyuyor! İşin ilginç tarafı, yaptıkları dolduruş hakknda
konuşmaktan da hepsi kaçınıyor!
        Aydınlık muhabiri, son
toplantıyla ilgili olarak İHD yetkilisi Eren Keskin’i konuşturmuş. Balanız Bayan
Eren neler söylüyor:
       “Orada 10 kişiydik. Ben
bakana, Türkiye’de siyaseti Genel Kurmay’ın belirlediğini söyledim. Türkiye’nin
tek ve gerçek iktidarı Genel Kurmay’dır.”
Soru:
   “Almanya, başka ülkelerin içişlerine kansan
emperyalist Avrupa’nın önemli ülkelerinden biri. Adalet Bakara ile Türkiye’nin
sorunlarını tartışmayı doğru buluyor musunuz?”
“Doğru buluyorum, çünkü İnsan haklan savunucularının milliyeti
olmaz.”
        Son cümlesi Allah için
doğru. Bunların “milliyeti” olmuyor!
Toplantıya katılanlardan bir başkası, isminin açıklanmasını istemiyor ve
şunları söylüyor:
        “Bazı arkadaşlar Alman
bakana, Fazilet’in kapatılmasıyla birlikte M.H.P’ye önemli oranda
milletvekilinin geçeceğinden ve Türkiye’de faşist bir diktatörlük
kurulacağından yakındılar.”
        Türkiye’de kendilerine
“aydın” diyen bir güruh, “aydın olma onurunu” iyice
yitirdi. Bunlar “entel-liboş” oldu. Türkiye’ye sövmek, Türkiye’yi
yabancılara ispiyon edip karalamak, onların en önemli işlevi.
        Ama kabahat onlarda değil,
bizde. Yabana bakanlar ülkemize geliyor ve daha ayaklarının tozuyla bu tiplerle
buluşup, dolduruş seansına başlıyor. Bizim teslimiyet içindeki kişiliksiz
yetkililerin “gıkı” çıkmıyor.
        Türk yetkililerle resmi
program ise daha sonra! Önce dolduruş, sonra resmi program!.. Bizimkiler, bu
rezalete tepki koymaktan aciz.
Ayrıca bu yabana takımı, nedense hep aynı kişilerle konuşuyor. Bizim
kafamızda, bizim değer yargılarımızı taşıyan milyonlarca insandan hiçbiriyle
bugüne kadar muhatap olma zahmetine katlanmadılar. Varsa, yoksa entel-liboş
takımı!
        Söz bu konudan açılmışken,
size birkaç örnek daha vereyim. Ahmet Altan isimli yazarın bir romanı piyasaya
çıkmış. Arkadaş, bu romanın Türkiye’deki reklamı ile yetinmiyor, PKK’nın
Almanya’da yayınlanan, Türkiye’ye kin ve nefret kusan gazetesine söyleşi
veriyor.
        Gazetenin 14 Haziran 2001
tarihli sayısındaki söyleşi doğal olarak “Kürtlük” konularına
takılıyor. Ahmet Bey, annesinin Musul’dan gelen bir Kürt olduğunu, PKK’nın önde
gelen ismi Yaşar Kaya’dan duymuş ama durumu tam bilemiyormuş! Keşke babasına
sorsaydı!
        Birkaç kitap fazla satmak
için PKK gazetesine konuşmak, yakışır mı?
        Bir başka örnek; Almanya’da
yaşayan ve “tarihçi” olduğunu söyleyen Taner Akçam isimli biri.
Türklerin, Ermenilere soykırım uyguladığını iddia eden bu şahsın adı, şimdi
yabancı gazetelere verilen Ermeni soykırım ilanlarında geçiyor.
        Ermeni kuruluşları bu
şahsa, kocaman gazete ilanlarıyla teşekkür ediyor! ifade şöyle:
   “…o takdirde, günümüzün Taner Akçam gibi yürekli
Türklerini onurlandırmak mümkün olacaktır. 7 Mart 2001 tarihli
Londra-Independent gazetesine bakınız.”
Allah hiçbir ülkeyi, ihanet şebekelerinin eline bırakmasın Emin ÇÖLAŞAN
KÜRTÇÜ’DEN KÜRT’E HAKARET
  
        PKK’nın akıl hocası olan,
üst düzey Kürtçü geçinen Yaşar Kaya’nın Mezopotamya Yayınlan tarafından Ağustos
1999’da basılan “Kürt Portreleri” isimli kitabı, elime yeni geçti.
        Önsözünde Kürtlere hakaret
ediyor, aşağılıyor, özetleyerek, ama utanarak ve Kürtler’den özür dileyerek
veri
yorum:           ‘
        “Kürtlerde yazma
geleneği yok ki portre yazan çıksın. Kürt geriliği, dünyanın “sekizinci
harikası”dır. Bu illetle, bu irinle, bu çürümüşlükle her gün savaşmak
gerekmektedir. Başka da yolu ve çaresi yoktur.
        Kürt geriliğinin bir de
çarıklı erkanı harpliği ve köylü kurnazlığı vardır. Gelişmemiştir, geridir,
size ve dünyaya tepeden bakar. Küçük dağlan o yaratmıştır. Kabadayılığı
kurudur.
Zoru görünce yüreksizleşir, kaçar, küçülür. Kendisini profesyonel devrimci
görür, size de garnitür gözüyle bakar.
Etrafına ve size “burjuva aydını” der, küçümser. Ama neticede bir
gün gelir, bir bakmışsınız ki itirafçı olmuş bu keskin devrimci, bu profesyonel
revolusyoner (ihtilalci).
Yüzüne dikkat edin, tatminsizdir. “Doyum nedir” bilmemiştir. Aç
gözlüdür.
Esasında kendisi sizin sahip olduğunuz nimetlere sahip olsa,
avantajlarınıza sahip olsa, bir gün önce sapıtacak. Onu
görmez.    
        Gelişmemiş bir kişiliktir.
Ustalık-çıraklık ilişkisi nedir bilmez. Hiçbir ustanın rahle-i tedrisinden
(öğretisinden) geçmemiştir.
Görgü, bilgi nedir bilmez.
Saygı, sevgi nedir bilmez.
Emeğe, işe saygının çok uzağındadır.
        Yoz, boş> kof bir
yaratık olduğu halde iddiacıdır, cehaletini (cahilliğini) onunla örtmeye
çalışır.
        Kendi ulusal tarihi, ulusal
kültürü, ulusal değerleri hakkında bir şey bilmez. Dünyadan haberi yoktur…
        Castro, Ortega, Che Guevera
desen, bizim meyhaneci Kör Agop’tan bahsettiğimizi sanır.
        Romandan, şiirden,
edebiyattan, müzikten hiçbir nasip almamıştır. Onu ilgilendirmez. Dünya bir
yana, o bir yanadır.
Bu genel bir Kürt portresidir.”
        PKK’nın para babası Yaşar
Kaya, kitabında Kürt’ü anlatmaya ve Kürt’e hakaret etmeye devam ediyor:
        “Bir başka Kürt tipi
daha vardır. Her nasılsa bir yüksek okul bitirmiş ve büyük metropollerden
(kentlerden) birine yerleşmiştir. Kazanç yollan vardır.
Kimisi kelepir arsa bulup üzerine han hamam yapı-yor, kimisi Van ve Lice
üzerinden istanbul’a akan uyuşturucu davaları, akşam üzerleri yazıhanelerine
dolan, viski içen ve de İngiliz kumaşından elbise giyen İstanbul Adliyesi’nin
yaşlı hâkimleri ile al takke, ver külah pazarlıyorlar.
   Geceleri lüks gazinolara gidilir. Bunların ara sıra
Kürtlük daman tutar, İbo’dan veya başkasından Kürtçe şarkı bile isterler.
Gazinolara bir gecede milyonlar ödenir ama evlerine gidin, lavabo kırıktır.
Ampuller yanmaz, sifon çekmez, kısaca evde oturulmaz.
        Bunlar, Kürtlerin sonradan
görmüşleridir.
Seçim zamanı olsa herkesin önüne geçmeye çalışırlar.
Bukalemun gibi yanar-dönerler.
Akıllı olduklarını sanırlar.
        Uzmanlık dallan da vardır.
Manifaturadan tutun, kuyumculuğa kadar piyasaları bölüşmüşlerdir.
        Hiçbir siyasi davaya
girmezler ama Kürt partilerine genel başkan olmak için sıraya girerler. Bu da
bir başka Kürt tipidir.”
Kitabında Kürt’ü aşağılamayı sürdürüyor:
        “Ve bilinen
maceralarla buralara kadar geldik. (Apo enselendi, örgüt dağıldı.)
        Şimdi de bizim yol ve
yordamımızı beğenmiyorlar. “Gelin doğru yolu gösterin, biz size hizmet
edelim” diyoruz, ona da gelmiyorlar.
        Zaten bir atımlık baruttan
yok. Onu herkes biliyor ama ona rağmen kendilerini ‘gündemde’ tutmak
istiyorlar.
Kimin nasıl durduğu, gittikçe belirgin hale geliyor.
Muhbirler, işbirlikçiler, yığın yığın ortaya çıkıyor.
Birbirimizi tanımada fayda var.
Herkesin bölüğü belli olmalı.”
Bunları yazan adam, uzun yıllar PKK’nın akıl hocası olarak görev yaptı
Türkiye’de, PKK’nın sesi olarak geçmişte çıkanları ve nice insanımızın dolaylı
katili olan Özgür Gündem Gazetesi’nin sahibi ve yazarıydı. İnsanları tehdit
ederdi. Uğur Mumcu’nun öldürülmesi gerektiğini yazdı ve dediği çıktı!
        Sonra Yaşar baktı ki pabuç
pahalı, kapağı Avrupa’ya artı. Şimdi orada PKK’nın parasıyla krallar gibi
yaşıyor, yine kendi çapında Kürtçülük yapıyor!..
Ve kitabında Kürtlere hakaret yağdırıyor, alay ediyor, aşağılamaya
kalkışıyor!
        Eğer bu ülkede PKK terörü
40 bin’e yakın insanımızın ölümüne neden olduysa, bunun tek sorumlusu tetiği
çekenler değil. Yaşar gibi akıl hocalarının, yol göstericilerin vebali daha da
ağır.
        Bu Yaşar Kaya, acaba
kitabında anlattığı Kürt tiplemelerinden hangisine uyuyor?
        Aç gözlü mü, yüreksiz mi,
korkak mı, yoz mu, kof mu, doyumsuz mu, muhbir mi, işbirlikçi mi, hangisi?Emin
ÇÖLAŞAN
YAŞAR KAYA AJAN MI?
         PKK’nın Avrupa
kanadının başkanlığını yapan Yaşar Kaya’nın “devlet ajanı” olduğu öne
sürüldü .
PKK’nın Avrupa uzantısı olarak bilinen sözde Sürgünde Kürt Parlamentosu’nun
başkanı olan, kapatılan Demokrasi Partisi’nin (DEP) Genel Başkanlığını da yapan
Yaşar Kaya’nın devletten para alan bir ajan olduğu iddia edildi. Dün bir
gazetedeki köşe yazısında, Kaya’nın yurt dışına çıktıktan sonra, Almanya’da bir
yakını adına açılmış banka hesabına para yatırıldığı iddiası yer aldı. Yazıda,
Kaya’ya daha sonra paranın “Bahar” kod adlı bir bayan aracılığıyla,
mühürlü zarfla gönderildiği öne sürüldü.
Bir siyasi fısıldadı
        Yazıda, Kaya’nın devlet
ajanı olduğunun bir siyasi tarafından açığa çıkarıldığı, bu siyasi hakkında da
soruşturma başlatıldığı belirtildi.
        Ancak soruşturmanın
niteliği, bazı soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Adli makamlarda bu
konu hakkında bir soruşturma olmadığı, ancak soruşturmanın devletin farklı
organlarında olabileceğine dikkat çekildi. Ankara DGM’de görülen “DEP ana
davasının dosyasında yer alan bir mahkeme tutanağında da, Kaya’nın ünlü Erbil
konuşmasından söz edilirken, bu konuşma metninin “yasaya aykırı olarak
Genel Kurmay’dan temin edildiği” bilgisi yer almıştı.
ANKARA Milliyet
PRENSES Dİ VE UĞUR MUMCU
        Patrick Jephson, kuşkulu
bir kazaya kurban giden Prenses Diana’nın özel sekreteriydi; Prenses’in
çevresinde yaşadıklarını anlattığı ‘Shadows of a Princess1 (Bir Prenses’in
Gölgeleri) adlı anı kitabı dün piyasaya çıktı. En ilginç ayrıntı, Prenses’in
son zamanlarda her şeyden kuşku duyar hale gelmesiyle, ilgili anlattıkları…
Yatak odasının bile dinlendiğinden kuşku duyuyormuş Diana, bir gün,
‘Otomobilimin frenleriyle oynanmış1 demiş sekreterine… Jephson bunları,
‘Diana’nın paranoyası’ biçiminde yansıtıyor…
        Ölüm biçimine bakınca,
Prenses’in kuşkularına hak vermeden edemiyorum…
‘Dönmelik’ konusunun işlendiği son iskele- Sancak’ programını izlerken,
Abdi îpekçi’nin kızı Nükhet İpekçi’nin tavrı çok dikkatimi çekti; ‘Ne kadar
kendine hakim, neyi, nerede söyleyeceğini iyi bilen bir genç kadın’ diye
düşündüm. Erken kaybettiği babasının anısına saygılı bir evlat görüntüsüydü
sergilediği… ‘Çetin Altan’a göre; babanızı kontrgerilla öldürmüş’
denildiğinde verdiği cevabı hatırlayınız: ‘Evet ona benzer daha 40 tane senaryo
var…1
        Siyasi cinayetlerin çoğu
için aynı durum söz konusu. Bazen tek bilinen, kurbanın kimliği oluyor, az
sayıda olaylarda katili de bilebiliyoruz; ancak hemen hepsinde emri veren odak
gölgede kalıyor… Motif, yani kurbanın neden öldürüldüğü ise, birbiriyle
çelişen çok sayıda senaryo söz konusu… Abdi îpekçi suikastı da öyle, yakın
zamandaki Uğur Mumcu, Bahriye Üçok ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetleri de…
        Fotoğrafın bütününü
göremiyoruz, ancak yine de bazı ifşaatlar, gölgeleri kısmen aydınlatabiliyor…
Sözgelimi;
Uğur Mumcu’yla ilgili suikast sonrasında analitik bir gözle incelendiğinde
‘motif de, ‘azmettiren’ de siluet olarak beliriveriyor… Zaten bu sebeple
olacak, polisin ‘işte katiller’ diye piyasaya sürdüğü kişiler konusunda aile
ihtiyatlı davranıyor… Bizden çok daha fazla bilgiye sahip oldukları için her
söylenene inanmakta çekingen davranmaları doğal.
        Uğur Mumcu sıradan bir
gazetecinin ötesinde ilişkilere sahipti; ilişkilerinin boyutu, cinayetten sonra
ortaya çıktı. Vaktiyle kendisini ‘sakıncalı piyade’ yapmış, demir parmaklıklar
arkasına göndermiş ‘devlet aygıtı’ ile sonradan barıştığı anlaşılıyor. Genel
Kurmay Başkanı, Emniyet Genel Müdürü, DGM başsavcısı, suikastın akabinde,
‘Kendisini iyi tanırdık’ veya ‘Aile dostuyduk’ gibi sözler sarf ettiler…
        Yakın zamanda bir ifşaat
başka bir ilişkiyi açığa çıkardı. Mumcu öldürüldüğünde Cumhuriyet’in yayın
yönetmeni olan Özgen Acar’dı bu ifşaatın sahibi… Anlattığına göre. Mumcu,
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’yle irtibat halindeydi, bilgi
alışverişi yapıyordu.
        Anlatımını, 23 Şubat 1999
tarihli Cumhuriyet’ten okuyalım: ‘Işık içinde yatsın Uğur Mumcu, öldürülmeden
önce, çeteler kadar Apo’ya da takmıştı. PKK bağlantıları konusunda yoğun bir
araştırma yürütüyordu. Ölümünden sonra, Milli Güvenlik Kurulu Genel
Sekreterliği’nden yüksek düzeyde bir yetkili bana – o zaman Genel yayın
yönetmeni olduğum için- şöyle dedi: ‘Rahmetli Mumcu öldürülmeden 3- 5 gün önce,
Apo hakkında bize bazı sorular yöneltti. Kendisine sınırlı olmak koşulu ile
bazı bilgiler derlemeye söz verdim. Araştırmacılığını bildiğim için, onu
yönlendirmek ama ayla kısa bir not hazırladım. Pazartesi günü kendisine
verecektim ki, o Pazar öldürüldü. Bu notu size veriyorum.’
        Bu önemli ifşaata, önceki
gün, çoğu kişinin dikkatinden kaçtığını fark ettiğim bir yenisi eklendi.
Mumcu’nun irtibatlarına ışık tutan bir ifşaattı bu. Can Ataklı, Sabah’ta (23
Eylül 2000), 31 yıl önce bu günlerde öldürülen Taylan Özgür adlı gencin tetikçi
ve azmettiricilerinin hala ortada olmadığını, kuşkuların peşine düşülmediğini
yazdı. ‘Kontrgerilla’ konulu kitaplarıyla tanınan emekli Kur. Alb. Talat
Turhan, 1991’de bir basın toplantısı düzenleyerek ‘Taylan Özgür’ü vuran polis
değil, bir üsteğmendi1 demiş, o kadar…
        Can Ataklı’nın, Taylan
Özgür’ün ablası Hale Kıyıcı’ya dayandırdığı bilgiye göre, konuyla ilgili yeni
bulguları, aile, daha sonra Uğur Mumcu’ya da anlatmış… Sonrasını Ataklı’nın
anlatımından izleyelim: ‘Hale Kıyıcı’ya ‘Peki o zaman ne yaptınız?’ diye
sordum. Dosyanın bir kopyasının Uğur Mumcu’ya da verildiğini öğrenmiş ve ona
gitmiş. Olayı şöyle aktardı Hale Kıyıcı: ‘Uğur abiye, Taylan’ın ölümüyle ilgili
bir dosya varmış, size de verilmiş diye sordum. Hiçbir şey söylemedi. Kalktı,
bir yere telefon etti. Bir şeyler konuştu. Tamam komutan’ dedi, telefonu
kapattı. Sonra bana döndü, ‘Her şey zamanı gelince ortaya çıkacak’ dedi. Sonra
biliyorsunuz öldürüldü.
        Ölüm sonrası yapılan bir
başka ifşaattan, Uğur Mumcu’nun, 28 Şubat’ta en ön saflarda yer almış dört
meslektaşıyla birlikte, benim ‘Son yemek’ adını verdiğim bir sofra başı
buluşması olduğunu biliyoruz. O yemek, silah üzerine edilen ‘gericilerle
mücadele yemini’ yüzünden ünlendi; ama o yemeğin esas önemi, Mumcu’nun o sırada
son aşamasına getirdiği ‘PKK- devlet’ ilişkisinin boyutlarını, masada ağzından
kaçırmasından kaynaklanıyor… Anlattıkları, Mumcu’nun sonunu getirmiş
olabilir…
Prenses Diana’nın yaşadığı tedirginliğe, sekreteri Jephson paranoya’ diyor,
ama İngiliz kraliyet ailesinin gelininin endişeleri, herhalde bütünüyle
temelsiz değildi. Taha KIVANÇ
DOKUZUNCU FITIK:
BAS, BAS PARALARI ÇAPAN’A
       Sol geçmişini ve değerlerini
satarak, sermayeye dönüştürerek yükselen, bu arada solun insanlarına
maddi-ma-nevi ciddi zararlar veren dönek ve hainlerle her anlamda
“uğraşmamız” gerektiğini düşünerek, Esenyurt Belediyesi’ndeki
yolsuzlukları ve Cumhuriyet gazetesindeki ortaklığıyla gündeme gelen Gürbüz
Çapan hakkında bildiklerimi- duyduklarımı, 20 Nisan 2001 tarihinde “Sol”
dergisinin (kapatılma nedeniyle) “Gelenek özel sayı-1” olarak çıktığı
nüshasında Ali Mert imzasıyla kaleme almıştım.
        “Dönekler ve
hainler” özel olarak ilgimi çekiyor. Hem “tanı bunları, tanı da
büyü” düşüncesiyle, hem de insanoğlunun alçalmasının ibret verici öyküsü merakımı
uyandırdığı için. Portreleri ve “aile” fotoğrafları, kişilikleri,
küçülen akıllan, büyüyen bedenleri, şişen yüzleri, haklarında enformasyon
kırıntıları, spekülasyonlar, tanıklıklar… Her şey ilgimi çekiyor Tabii ki
sırf ilgimiz, “merakımız tatmin olsun diye” değil, kurtulalım,
kurtaralım diye…
Sarp Kuray, Cengiz Çandar gibi “saplantılarımın arasına geçtiğimiz
günlerde Gürbüz Çapan’da eklendi. Önce Beyaz Enerji, sonra Beyaz Şahin
operasyonu, ardından “arsa dağıtımı” merkezli soruşturmaların yeni
“mağ-dur”u, Esenyurt Belediyesi’nin şimdi “sağlık nedenleriyle
Almanya’da bulunan” başkanı Çapan, yol açtığı eski mağduriyetlerle ve
hayatının karanlık noktalarıyla, ilgi alanıma girdi. Kendisi hakkında biraz da
tesadüfen bir “bilgi alam” da oluşunca “hukuki” kimi
kaygılara aldırmadan notlarımı paylaşmaya karar verdim. Kimi spekülatif
bulunabilir, kimisi “Aydınlık tarzı gazeteciliğe” daha uygun
düşebilir, kimisi de tanıklıkları olduğunu biliyorum. Her durumda yazılması,
bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Çapan’ın karanlık sayfalarla dolu defterinin
ilk satırları Diyarbakır’da yazılıyor. 1980 öncesinde ve 80’li yılların ilk
kesitinde “Devrimci Yol” örgütünün Diyarbakır sorumlusu olduğu
biliniyor. 1983’te hazırlanan iddianamede ve 84’ten itibaren başlayan yargı
sürecinde birinci dereceden sanık olması gereken Gürbüz, tanık sandalyesinde
oturuyor. Yoldaşları, duruşmaya zincirlenerek getirilir, Diyarbakır
zindanlarında katledilirken, Çapan yaptığı “tanıklıklarla zincirin
halkalarını biraz daha sıkıştırıyor, zindanı biraz daha yaşanmaz hale
getiriyor. Bu dönemden itibaren, kendisi hakkında ‘Türk istihbaratının
adamı” düşüncesi yaygın bir şekilde oluşuyor.
        Ara dönemde ne gibi
“atamalar”dan geçtiğini bilmiyorum. Sonrasında CH.P’nin içerisinde
yer alıyor, “belediye fatihleri” arasına kanlıyor, İstanbul’un
gelişmekte olan, dolayısıyla sınırsız rant olanakları sağlayan arazilerini
kapsayan bir bölgede, “sol geçmiş”ini de kullanarak tepeye geliyor.
Esenyurt Belediye Başkanı Gürbüz Çapan, bir taraftan sol değerlerin “yerel
yönetimlerde” kullanılması görüntüsüyle, Nazım Hikmet Caddesi’ni, Jose
Marti Anıtı’nı açıyor, Küba’yla dayanışma etkinliklerinin gülü haline geliyor,
Cumhuriyet Gazetesi’ni “kurtarıyor”, kısacası ve açıkçası kendine bir
“sol rant alanı” yaratıyor, bir taraftan da çok daha açıkçası,
“malı götürüyor”; enerji işine giriyor, doğal gaz santralı sahibi
oluyor, Esenyurt’u karış karış peşkeş çekiyor, Cumhuriyet gazetesinin
patronları arasına adını yazdırıyor.
Bu döneme dair daha başka “enformasyon kırıntıları”na ve
spekülasyonlara geçmeden önce, ara dönemin bir ayrıntısına değinilebilir.
Gürbüz Çapan’ın kardeşi, 9O’lı yıllarda Türkiye’de iyice yaygınlaşan malum
“kara para aklama” yöntemleriyle “iş tuttuğu” bir dönemde,
güç duruma düşüyor, Almanya’ya kaçıyor. Bu kaçışta ve Almanya’da
“rahatlaması”nda Dev-Yol’un eski liderlerinden Taner Akçam’ın da rolü
olduğu biliniyor. Yeni göreviyle “Ermeni tarihi uzmanı” Akçam,
bugünlerde de “sağlık nedeniyle Almanya’da bulunan” Gürbüz Çapan’ın
ev sahibi. Kendisi hakkındaki spekülasyonların en “uç” olanı, Alman
istihbaratıyla ilişkisi olduğu şeklinde. Almanya’nın Kafkaslar’daki
aranışlarıyla, Akçam’ın “Ermenistan merkezli” tezleri arasında
bağlantılar kuranlar da var. Hatta Çapan üzerinden, Cumhuriyetin Avrupa
Birlikçi- Almancı yayın çizgisini gözden geçirmek gerekebilir.
Neyse, Türkiye’ye dönersek, Esenyurt Belediyesi’nin Çapan’ı daha da
gürbüzleştirmesi ve çevresindeki “solcu”ların “bu işin altında
bir Çapanoğlu var” noktasını sorgulamadan “ben de payımı alayım”
diye meseleye yaklaşması, belediye başkanımızı daha da yukarılara taşıyor.
“Derin devlet* le ilişkisini, bilenler biliyor. Bu işlerin
“kaza”sız yürümediği de, Susurluk’tan beri biliniyor. Çapan ilk
önemli kazasını, sıyrık bile almadan atlatıyor: “Esenyurt sınırları içinde
yakalanan susturuculu silahlardan dolayı” gözaltına almıyor ama bildik bir
yöntemle, bizzat Mehmet Ağar’ın devreye girmesiyle serbest bırakılıyor. Ağar’ın
ve Doğru Yol’un “tam iktidar” günlerinde Çapan, “Abdullah
Çatlı’nın sol versiyonu” olarak görevinin başında bulunuyor. Onun görevi
“reisinkinden farklı, “solcu” olmak; “sağ”a bulaşınca
uyarılıyor. Yine de bir cesaret, “Çiller çetesi”nin İşlerinin dorukta
olduğu dönemde, Esenyurt Belediyesi’nin ilçe meclis toplantısında “DYP’ye
katılma kararını” açıklıyor. Önce Çapan’ın etkisiyle herkesin olur verdiği
“proje”ye, daha sonra mecliste yer alan ve zamanında çatışmalarda bir
ayağını kaybeden eski bir solcunun “pezevenklik yaparım ama sağcılık
yapamam” demesiyle muhalefet doğuyor, Çapan vazgeçiyor. Ama Çapan, sağa
hizmetlerini her zaman sürdürüyor. Esenyurt sınırlarında arsa ve villa tahsis
ettiği “ünlü”ler arasında Hayri Kozakçıoğlu, Hüsamettin Cindoruk gibi
isimler de yer alıyor. Çapan’ın hizmet gördüğü “asli alan”lardan biri
de kendisinin ve ortaklarını cebini doldurduğu “sermayedarlık alanı”
Demirel’in aile fotoğrafının vazgeçilmez sırıtkan suratı Kamuran Çörtük
(Bayındır Holding) başta olmak üzere Esenyurt Belediyesi’nin olanakları ilgili
kişi ve kuruluşlara açılıyor. Çörtük’ün Tatilya’sı en çok bilinen örnek. Hizmet
sektörünün ek işleri ve arsa tahsisiyle birlikte, enerji sektörü sermaye
birikiminin önemli basamakları olarak adımlanıyor. Bu birikimin “yükselen
diğer sermaye grupları” gibi medyadaki karşılığını da yaratması gerekiyor.
“Solcu” Çapan’a, “solcu” bir gazete yakışıyor; Cumhuriyet’e
ortak oluyor. Ortaklığın yarısı “kamuoyu nezdinde” belirsiz. Kimisine
göre, yüzde 20 hissesi var. Ancak Bayındır Holding’in yüzde 20’Hk hissesinin de
Çapan’a ait olduğu söyleniyor. Tersi de söyleniyor. Sonuçta “kişi”
önemli değil, yüzde kırk ortaklık bir gazeteyi yönetmeye yetiyor. Ancak
“satış”ın gerçekleşmesine rağmen, başyazar ilhan Selçuk’un
kurnazlığıyla, işlemin kağıt üzerinde tam resmiyet kazanmadığı da söyleniyor.
Selçuk’un büyük ihtimal, restorasyonun, elemekte olduğu “kirli
sermaye” artı tosuncuk toplamına, Çapan’ı ne ölçüde dahil edeceğini
kolluyor. Öte yandan bütün bu anlatılanlar Cumhuriyet gazetesinde yazmıyor,
yazamıyor. Gazetenin eskiden basıldığı Çağdaş Matbaa’da işçilerin direnişine,
patronun grev kırıcılığına ve baskılara nasıl sessiz kalındıysa, aynı şekilde
bugün gazetenin, Esenyurt Belediyesi içindeki Esenkent semtinde Çapan’ın tahsis
ettiği matbaalarda basılmasında da bir “haber değeri” bulunamıyor.
        Peki bu kadar spekülasyon
karşısında “devlet ne yapıyor?” Restorasyonun gücü, herkesi, bir
çırpıda elemeye yetmiyor, “iç bileşenler”i gözetirken, operasyonları
abartmamak, sermayeyi ürkütmemek gerekiyor. O zaman bir Türk büyüğünün dediği
gibi yapılıyor: “Bas bas paralan Leyla’ya, bir daha mı gelicez dünyaya!…
DERİN DEVLET PARADOKSU VE ÖZGÜRLÜK
  
        Devlet üzerine konuşmanın –
diğer konu gibi – zor olduğunu biliyoruz. Diğer bir çok konu; ekonomi, aile,
birey, hukuk, rejim, ya da etrafında dönüp durduğumuz bir dizi kavga nedeni
kavram; laiklik, din, kimlik, demokrasi… Konuşmak zor; çünkü, devletin
toplumla, toplumun da devletle netameli ve karmaşık ilişkileri var. Bir yönüyle
aşk-nefret tarzında, başka bir açıdan ise aş, iş, güvenlik, adalet gibi
rasyonel beklentilerle, varlık ve beka, dirlik ve düzen, birlik ve bütünlük
gibi görece metafizik misyonların sağlanması istemiyle, bağımlılık-özdeşleşme
tarzında kurulan ilişkilerin yeteri kadar açık ve anlaşılır olduğunu söylemek
zordur. Bir başka zorluk; otorite, hegemonya, sistem, düzen, rejim, bürokrasi
gibi kavramların yanında, üzerinde ya da odağında olduğu varsayılarak ifade
edilen “devlet” kavramının, aslında aynı anda hem birçok şeyi ifade
etmek için hem de başka birçok şeyden ayırmak için kullanılan bir araç-kavram
olmasıdır. Bir yönüyle çeşitli göndermeler, atıflar, işaretler yapılan bir
referans kaynağı, başka bir yönüyle vehimler, fobiler ya da beklentilerden
ibaret bir metafizik varlıktır ‘Devlet’. O kadar ki, terminolojik
yetersizlikten kaynaklanan bu karmaşa, sadece ‘Devlete aşağıdan ya da dışardan
bakanlar için değil, onun içinde yer alan, onu ‘çalıştıran’ Devletlû’lar için
dahi geçerlidir.
        Peki. Devlet’in ‘efradı
cami, ağyarını mani’ bir tarifi, ortak bir anlamı, belirlenmiş sınırları ve
açık bir amacı var mıdır?
        Bu soru, Avrupa’daki
uluslaşma ve Ulus-Devletlerin oluşum sürecinde enine boyuna tartışılarak,
farklı açılardan cevaplanmış sayılabilir. Modem Ulus-Devlet’in en azından
denenmiş tanımlan, anlamlan ve amaçları vardır. Ancak, ‘bizim’ Devlet için aynı
şeyi söylemek mümkün müdür?
        M. Foucoult, “modern
iktidarın bir konum ya da mülkiyet olmadığını, bir ilişki, eylem üzerine binen
bir eylem olduğunu’ söyler. İktidar, bir yere ilişkindir ama yerelleşmiş
değildir. Belirli biçimler ve teknikler sayesinde toplumsal mekana yayılır.
Modern iktidar, ancak kendisinin büyük bir bölümünü gizlemesi koşuluyla iş
görür ve kabul edilir.”
        Foucoult’un bu yaklaşımı,
örneğin bizim için, bizim devlet’ açısından çok sıradan, hatta yetersiz bir
tespittir. Biz de ‘Devlet’ zaten öyledir, zaten birçok biçim ve teknik
sayesinde toplumsal mekana yayılmış, kendisinin büyük bölümünü gizleyerek iş
gören bir karaktere sahiptir. Acaba, Modern Devlet, bu özellikleriyle bizim
Devlet’ten daha geri ve henüz gelişmekte olan bir Devlet midir? eğer öyleyse
-ki öyle olduğunu düşünüyorum- Türkiye’deki Devlet’i, modern ulus-devlet
algılamasının ötesinde bir kategori olarak algılayan, farklı bir anlama biçimi
geliştirmemiz gerekir. Nasıl ki ‘ulus’ kategorisi, bizim geçmişimizdeki millet
sisteminin gerisindedir ve modern ulus devletler, adı konmamış bir millet
sistemi arayışı içerisindedir. ‘Devlet’ sistemimizde ‘Modem Devlet’in çok
ilerisinde ve daha komplike özellikler, taşır. “Her yeni olanı daha ileri
ve gelişmiş zannedenler” için kabul edilemez görünse de, dünyaya ve
kendimize şaşı bakmayı bırakırsak göreceğimiz budur. Türkiye’nin Devlet’i
modern ulus devletin bütün özelliklerini zaten içeren daha gelişkin ve ileri
bir devlettir. Bunu, ‘daha adil, düzgün çalışan, daha katlanılabilir bir devlettir1
manasında söylemiyoruz. Sadece, eğer Devlet, Avrupalı uluslar için, ‘nesnel
tinin örgütlenmiş biçimi’, ‘egemenlerin baskı aracı’, ‘özgürlüğünün en üst
gerçekleşme düzeyi1, ‘kollektif akıl ve vicdanın organizesi’ ise, bu fazlasıyla
ve zaten bizim devlette böyledir,
diyoruz.           
        İşte bu “fazlasıyla
varolan” yani, güncel ‘Devlet’ yapılarından daha fazla bir şey olanı
kavramak için, yıllar Önce “Derin Devlet” kavramı üzerinden bir
anlama-tartışma denemesi yapmıştık.* 199O’lı yılların ortalarında,
Mezopotamya-Akdeniz Havzası’nın hegemonya biçimi olarak “Derin
Devlet” şeklinde nitelediğimiz bir ‘entite’yi bugün yeniden tartışırken,
önce şu ünlü ama artık lekeli “kavramlaştırmayı açığa kavuşturmamız
gerekir. Belirttiğimiz dönemde -yanılmıyorsam- 1995’te, ilk kullanan Nihat Genç
ya da Erol Göka olabilir – kullanıma giren “Derin Devlet” ifadesi,
esasen Türkiye’deki Devlet1 in “Özgünlüğüne” ve
“Özelliğine” vurgu yapan bir ifadeydi. Ama ne var ki, 1996 yılı
Kasımında ‘Susurluk Olayı’ oldu, medyada bu kavram, kelimenin tam anlamıyla
“kirletildi”.
        Yukarıda, devletin karmaşık
niteliğini, tek bir kavramla -Devlet- kavramıyla birbirinden farklı birçok şeyi
anlatmak ya da dışlamak için kullanmak zorluğu ve terminolojik yetersizlikten
bahsetmiştik. Derin Devlet kavramı tam da bu açıdan en azından ‘Devlet’i başka
bir yönüyle anlama -anlamlandırma- çabası için elverişli bir yeni araç-kavram
özelliği taşımaktaydı ve biz de bu amaçla kullanmıştık. Ancak
“Susurluk”, bir yönüyle Baha aydın kolonilerinin, “Batı adına.
Devlete ve orduya karşı Haçlı Seferi başlatma kampanyasını”, başka bir
yönüyle “sonu 28 Şubat’a çıkan Devletin bir kanadını budama ve Kürt Sorunu
üzerinden Devletin, Milletle -zayıf ve çarpık da olsa- tek alışveriş kanalı
olan bazı sağ unsurlarını tasfiye sürecinin” adı oldu. Derin Devlet, işte
bu gündemin, daha doğrusu operasyonlar silsilesinin kod adı olarak kitlesel
dolaşıma sokuldu. Tabii ki ne niyet ne de içerik olarak bizim kullanımımızla
hiçbir ilişkisi yoktu.
        Şimdi, bu “kirli”
kavramı yeniden kullanıp, kullanmama konusunda doğrusu tereddüt içindeyim.
İnsanların “Devletfobi”lerine denk düşen bir kavrama dönüştüğü için,
“Derin Devlet” kavramı artık daha farklı bir “anlama”
ve “okuma” biçiminin aracı olabilir mi? Bilemiyorum. Milletin
kayıtsız şartsız egemenliği ve bu anlamda ‘Milletin Devleti’ esprisi açısından,
Derin Devlet’in kirli kullanımı, Milleti ve Millet çocuklarını devletten uzak
tutma ve devleti de oligarşik zümrelerin tapulu arazisi yapma ‘oyun’unun yeni
bir yöntemi haline getirilmiştir. Zaten doğru bir iktidar perspektifi olmayan
dışlanmış milli unsurların, Devlet’i gizli, karanlık, kanlı, kirli bir yasak
bahçe olarak algılamasını ve uzak durmasını sağlayan, bırakın anlama çabasını,
muhalif olurken dahi dolaylı olarak kendisini güçlendirecek her şeye muhalif
kılan trajik bir aymazlığa mahkum edilişim, doğrusu üzülerek izliyoruz.
        Milletin organik
aydınlarının, milleti güçlendirmeyi temel amaç ve devleti de bu güçlenmenin
mekanı olarak görmelerinin, bu toprakların en önemli teorik çabalarından biri
olduğunun bilinciyle, ‘devlet’ üzerinde konuşurken, onu anlamaya -yeniden
anlamlandırmaya- çalışırken başka bir alternatif bulana kadar, bu kavramı ödünç
olarak kullanmayı sürdüreceğiz. Ancak Susurluk dolayısıyla kirletilen Derin
Devlet kavramıyla, bizim kullandığımız kavramın farkına düştüğümüz kaydın,
özenle akılda tutulması gerektiğini bîr kez daha vurgulamak istiyoruz.
DERİN DEVLET
        Derin devlet, yaşadığımız
coğrafyanın tarihsel hegemonya biçimidir. Mezopotamya-Akdeniz havzası, -tarih
boyunca geçici istisnaları olsa da- çoğunlukla tek bir hegemonya tarzı altında
yaşamıştır. ‘Devlet’, bu coğrafyada hem tarihsel olarak, hem de evrensel olarak
ilk gelişkin biçimleriyle varolmuştur. Büyük dinlerin, felsefelerin, ticaret ve
kültür biçimlerinin de dölyatağı olan bu coğrafya, esasen ‘tek bir ülke’ olarak
alınması gereken ve süreklilik içinde değişim diyalektiği ile, hem hegamonik
karakteristiğini sürdüren hem de daima şekil, isim, karakter değiştirebilen bir
özellik taşımaktadır. Fetret dönemleri ve büyük imparatorluk dönemleri bu
değişim momentlerinin iki yönüdür. Büyük İskender İmparatorluğu, Pers
İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu, Sasani, Emevi, Abbasi, Bizans, Selçuklu,
Osmanlı imparatorlukları, daima bir dağılmışlık, parçalanmışlık – fetret –
dönemleri sonrası gelişmiş yan askeri ve merkezi tarım imparatorluklarıdır.
‘Devlet’ bu dönemlerde toplanır, güçlenir. Bütün özellikleri ve refleksleriyle,
birbirine benzer karakterde kendini açığa çıkartır. Düzen kurar, dirliği
sağlar, toplumu örgütler, çoğulluk içinde birleştirir, varlık ve bekalarını
garantiye alır. Dağılma ve parçalanma dönemlerinde ise ‘devlet’ dağılır,
küçülür, içe çekilir. Parçalarında yaşar. Toplanma isteğini saklar ve uygun
koşullarda tekrar öne çıkarır.
        ‘Derin Devlet’, iktidar
kertesinde en somut ifadesini bulur. İmparatorluk sarayları fa da dağılma
dönemlerinde beylik-sultanlık konaklan, ya da başkentler, bu hegomanya ruhunu
rafine olarak ve zor yoluyla temsil eder. Ancak, bu devlet asıl olarak bütün
toplumda, toplumla ilişkilerde yaşar. Mezopotamya-Akdeniz coğrafyası, kendisini
öteki coğrafyalardan ayıran birçok özelliğini, üzerinde yaşayan topluluklara
kazandıran hareketli bir coğrafyadır.
        ‘Derin Devlet’, mutlak ve
kutsal hiyerarşi, merkezi hegemonya ve statükonun değişerek devamı gibi temel
özelliklere sahiptir. Din(ler), bu üç özelliğin dile gelmesi, konuşması ve
yeniden üretilmesini sağladıkları ölçüde ‘Derin Devlet’in bileşeni olarak
güçlenir ve ‘Devlet’i de güçlendirirler. Zerdüştlüğün İran’ı, Hristiyanlığın
Roma’yı, İslam’ın Osmanlı’yı güçlendirdiği ve kendilerinin de güçlenip
yayıldığı malumdur.
        Üretim araçları,
devletindir ve Tımar olarak sadık ailelere kiralanır. Ekonomi ve Din, (Derin)
devletin toplumla ilişkisinin niteliğini ve toplumda yaşayan devleti
açıklamamızı sağlayan iki temel alandır. Toplumsal yaşam, devletin mülk
dağıtması ve Din(sel) mekanizmalarla toplumu denetlemesi şeklinde iki ana
politika ekseninde şekillenir. Bu politikalardaki ‘aksaklık’, düzenin bozulmasını,
anarşiyi, kaosu getirir ve bu nedenle, bu coğrafyada yaşayan insanlar binlerce
yıldır ‘ya devlet başa ya kuzgun leşe’ demiştir.
Sınıflaşma yerine inanç ve kanbağına dayalı asabiyyeler ve statüler vardır.
Belirli aileler ya da dini-mezhebi topluluklar, batıdaki gibi bir sınıflaşmanın
da ortaya çıkmasını engelleyen bir tarzda, toplumsal işbölümü ve organik
dengeler kurulmasını sağlar. Meslek, rütbe, mevki ve konumlar ise, hiyerarşik
düzenin işleyişini ve mal ve hizmet üretiminin sürekliliğini temin eder.
        Bu düzen, en azından son
“ikibin yıldır” değişmemiştir. Ana hatları ve mantığı, adeta
metafizik bir ruh olarak yaşamaktadır.
        Bu düzen, ikibin yıl
boyunca belki yüzlerce defa değişmiştir. Ayrıntıları, görünümleri, uygulama
biçimleri birçok kez değişmiş, yeni ve farklı tezahürler göstermiştir.
        ‘Derin Devlet1 işte bu
değişmeyen ‘ruh’tur. Hegomanya tarzını, yaşamın temeli haline getiren, bütün
toplumsal çelişki ve çatışmaları bastırarak üstte duran ve bizatihi otorite,
hiyerarşi ve gelenek olarak, ekonomik-politik ve kültürel yeniden üretim
süreçlerinde içkin bir ‘töz’dür.
        Devlet’ten daha fazla bir
şeydir, çünkü ‘Devlet’ yani ‘Modern Ulus Devlet’, son tahlilde bir yönetme
aygındır. Derin Devlet ise sadece mükemmel bir yönetim tarzı değil, aynı
zamanda bir yaşama ve yaşayabilme yöntemidir. Ve bu ‘aynı zamanda’ olan yönü,
yaşadığımız toprakların insan tipini ve yaşamı algılama tarzını belirler.
        ‘Derin Devlet’, hegamonik
özelliğiyle, yani otorite, iktidar ve güç ilişkilerinin, hemen tüm toplumsal
ilişkilerde belirleyici oluşuyla ‘görünür’. Eril, erkeksi hegomanya, aile
düzeninde dini yaşama, ticaretten, eğitime kadar tüm gündelik hayatı, erkek
egemen bir karaktere büründürür.
        Başka bir ‘görünümü’,
Kutsal hiyerarşidir. Gökten yere inen merdiveniyle sadece doğa olayları değil,
sosyal olaylar dahi ezotrik bir hiyerarşi içinde algılanır. Belki de bu nedenle
‘hak’ ve ‘adalet’, bu topraklarda, bu değişmez hiyerarşiye rağmen ve bununla
birlikte bir ‘denklik1 ve denge kurma istemi olarak anlaşılır.
        Diğer ‘görünüm’, değişerek
süren gelenek, her düzey-r de egemendir. İnsanların kılık-kıyafeti değişir,
çevresi ve mesleği değişir, ama her değişiklikten sonra düşünme ve davranma
biçimi aynı kalır. Devlet’in rejimi değişir, coğrafyası değişir, hatta halkı
değişir, yönetici elitleri değişir ama ikibin yıl öncesi Roma’nın ya da 100 yıl
önceki Osmanlı’nın ana politikaları, dost ve düşman algılamaları, güvenlik,
mülk ve din anlayışı bugün dahi aynıdır.
Modernleşme süreci, yeni uluslar arası sistemsel değişiklikler, savaşlar,
iç savaşlar, tabii ki Devletin Derin ‘ruhu’nda etkiler yaratmaktadır.
Süreklilik dinamiği, her yeni durumda refleks vermekte ve ‘görüngü değişimi’
gündeme gelmektedir.
        Dünyanın ‘değiştiği’, eski
olanın biteviye tasfiye olduğu, doğrudur. ‘Derin Devlet’, işte bu değişimleri
algılayarak değişebilen, bir töz, ruh ya da refleksler toplamı olarak, adeta
canlı bir organizmanın yaşamsal içgüdüleri gibi varlığını sürdürebilmek için
düşünen ve davranan bir metafizik entitedir.
        Derin devletin ruhu, tabii
ki öncelikle ve asıl olarak ‘Devlet’ aygıtında mündemiçtir. Devlet aygıtı,
temel kurumları ve politikalarını bu ‘ruh’la teçhiz eder. Bu anlamda ‘reel
devlet, ‘derin devlet’in evidir, bedenidir, formudur. Ancak, ‘normal şartlar
altında’ ‘devlet cihazı’, her devlet gibi çalışır. Büyük kriz ve bunalım
dönemlerinde ya da üstesinden gelinemeyen sorunlar karşısında ‘derin devlet’
açığa çıkar. Gün olur, 2. Abdülhamit’in dış politikasında somutlaşır, gün olur
Jöntürkler ve İttihat ve Terakki’de temsil edilir. Teşkilat-ı Mahsusa, bir
derin devlet refleksidir. Meşrutiyetin ilanı, Milli Mücadele, derin devletin
bir başka açığa çıkışıdır. Cumhuriyeti kuran irade, demokrasiye geçiş, NATO ve
bati tercihi, ‘derin devlet’in yönetimleridir. İddia edildiği gibi. Güneydoğuda
PKK ile savaşan kontrgerilla, derin devlet değil, sıradan bir reel devlet
politikasıdır. Ama Güneydoğu Kürt nüfusunu batıya göç ettiren ‘irade’, derin
devlet iradesidir. Çünkü, muhtemel bir iç savaşın koşullan sezilmiştir. Yine,
Başörtüsünü yasaklayan ‘güç’ derin devlet değil, reel devleti kuşatmış olan
batı destekli oligarşidir. Tam tersine, bin yıl sonra ‘millet’in çocuklarını
‘oyun’a katmaya ve özellikle kadınları ‘milli değerler’le kamusal alana çıkacak
tarzda donatarak, babalığa fazla eğilerek ‘denge’si bozulmuş toplumsal yaşamı,
yemden dizayn etmeye yönelen eğilim, derin devlettir. Askeri darbeleri, ‘derin
devlet’ yapmaz. Derin Devlet, bir şey yapan bir odak ya da kurum değildir.
Askeri darbeleri, askerler yapmıştır. ‘Derin devlet’, ‘reel devlet1 ve toplum
içindeki krizlerin, ülkeye zarar vermeden çözülmesine dönük bir irade
beyanıdır. Uzak ve derin tehditleri sezme kabiliyeti, kalıcı ve boyutlu
tedbirleri alma yönelimi, temelleri sağlam tutma ve vazgeçilemeyecek olanı
koruma sigortasıdır. Bu nedenle derin devleti yanlış adreslerde ve yanlış
tanımlarla algılamak, esası gözden kaçırmaktır.
        Örneğin, derin devlet,
tanımladığımız anlamda, hiçbir askeri darbede açığa çıkmamıştan Tam tersine her
darbe sonrası tasfiye edilen, bir şekilde “Derin Devlet” ruhundan
parça taşıyan eğilimler ve unsurlar olmuştur. Çünkü, her darbe sonrasında
devletin, milletle bağlan daha da zayıflamış ve oligarşik ilişkilere daha açık
hale gelmiştir. Bu anlamda ‘Askeri Darbe’, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin; darbe
sonrası sivil iradeye geçiş, Derin Devletin müdahaleleri olarak okunabilir.
Çünkü ‘Devlet1 hiç kimseye, hiçbir kuruma, hiçbir kişi ya da ideolojiye tapulu
değildir. Devlet, son tahlilde, millete tapuludur ve ‘Osmanlı Ailesi’ dahi, 600
yıl boyunca sembolik bir sahiplik yapmıştır. Millet bazen “hareket
ordusu” olarak gelip Abdülhamit’ten mührü alır, bazen Mustafa Kemal olarak
Vahdettin’den tapuyu alır, bazen Demokrat parti olarak CHP’den iktidarı alır.
‘Derin Devlet’, hem devlette hem millette yaşayan uzun erimli ve kritik
kararlar halinde, bazen milletin ortalamasının eğilimleri, bazen devletin bir
politikası ya da bir devlet kurumunun refleksi halinde ‘aktiflesin
        Türkiye’ boş bir tarla
değildir. Türkiye’nin reel devleti, kendisi istese de istemese de Osmanlı
İmparatorluğu’nun en geniş sınırlarında ‘toplanma’ içgüdüsü olarak derin
devleti taşımaktadır ve bu coğrafyayı tutmanın bir bedeli ve bir sorumluluğu
vardır. Derin Devlet, gün olur, dağ başındaki çobanda, kolejdeki gençlerde,
yaşlı bir kadında, gecekondudaki bir işçide, camideki bir vaizde dile gelir,
konuşur, hareket geçer, müdahale eder. Reel devletin yöneticileri, bazen derin
devletin en önemli engeli, düşmanı, karşıtı haline gelir.
        Mezopotamya-Akdeniz Havzası’ndaki
hegemonik bütünlüğü arzulayan, değişken devamlılığı isteyen, kutsallığını
yeniden üreten her süreç, eylem ve tavır, devleti ya da milletin içinde açığa
çıkabilir. İşte bu ‘Derin Devlet’tir.
DERİN DEVLET VE ÖZGÜRLÜK
             
        Hegemonya, kutsallık ve
süreklilik; yaşadığımız coğrafyada insanı ancak ve sadece kendinin Ötesindeki
kurumlar, kurallar ve örgütlenmelerle var kılar. Bunun dışında ‘özerk’ alanlar,
özgün, farklı bireysel varoluş biçimleri gelişememiştir. Mülkiyet yapısı ve anlayışı>
dini algılama ve yaşama biçimi, devlet ve otorite tarzı, salt insanın
gelişmesi, kendini gerçekleştirmesi, yüceltmesi ve güçlenmesini engeller.
Geride sadece yüce idealler, kutsal kurumlar, değişmez töreler, karizmalar,
sembol, fetiş ve kutsalların insanüstü ve ötesi varlıkları vardır.
        Bu nedenle, bir anlamda tüm
tarihimiz, içinde insanların malzeme olduğu ‘yüce* kurum, amaç ve örgütlerin
hegemonyasından ibarettir. Tarihin tekerrürü’, yani insanların somut varlığı,
eylemi, etkinliklerinin yerine, insanüstü kurum ve ideallerin biteviye yeniden
üretilen hegemonik ilişki ve çelişkileri, bu nedenle bizim coğrafyamıza
özgüdür.
Özgürlük, eğer Batı’da kilise ve feodal düzene karşı mücadele içerisinde
gelişen, somut bir ‘insan olma’ çabası ise, bu topraklarda ‘kilise ve
feodalite’ konumunda olan ‘Derin Devlet’in özelliklerine karşı geliştirilecek
bir mücadele sayesinde kendini gösterecektir. Zira, son tahlilde, aslolan
insanın ve toplumların özgürleşmesi, yani insanın tüm varlığıyla tarihin,
yerleşik olanın, devletin, otoritelerin, kutsalların boyunduruğundan kurtularak
seçme ve sorumluluk mevkiine sahip olması, mülkün, devletin, dinin ve kendinin
‘sahibi’ olmasıdır. Devlet de, din de, mülk de, esasen bu amaca hizmet ettiği
ölçüde meşrudur. Bu • anlamda, yaşadığımız toprakların en önemli ve tarihsel
çelişkisi. Derin Devlet ruhu ile Özgürlük arasındadır. Tarihsel ve evrensel bir
varoluş sorunu olarak özgürleşme, bu coğrafyada ancak ve sadece hegemonya,
kutsallık ve irrasyonel tekerrürün köklü bir eleştirisinden doğacaktır. Bu
nedenle, “insanı ortaya çıkartma” asıl amacından kopartılmış, salt
hukuki ya da ideolojik amaçların aracı olarak tasarlanan veya
“soyut-stoacı” felsefi demagoji dili olarak kullanılan bir
‘özgürlük1, gerçek bir özgürlük, gerçek bir özgürlük değildir.
        Gerçek özgürlük, somut
politik, ekonomik, kültürel ve dinsel yaşam içinde ‘insanı’ savunan,
geliştiren, özneleşti-ren, total kurumlara karşı özerk kurumlar, otoriter
ilişkilere karşı Özerk alanlar açan, her tür kutsallaştırmalara, yüceltmelere,
abartmalara karşı ‘rasyonel1 olanı öne çıkartan, somut ve gerçek olanın
ihtiyaçların, istemlerin, arzuların dilini konuşan, bir teorik sıçramadır.
HEGEMONYA PARADOKSU
  
        Tarih, ülkemizi ve
milletimizi, çözümü zor bir dizi paradoksla karşı karşıya bırakmıştır. Aynı
anda birden fazla doğru olabileceği, düz ve tekbir çizginin olmadığı, her şeyin
fraktal, kırıklı, çok olasılıklı olduğunu bilen bir akıl geliştirmek
zorunludur. Zira yaşadığımız süreçte birbiriyle çelişen bir aradalıklar, çatışan
ama ortak doğrular, karşıt ama aynı safta çözümler bulunmaktadır.
Reel devleti kuşatmak tehdidinde bulunan bir oligarşîk düzenle karşı
karşıyayız ve bu düzen, ülkemizi tarihinden, toplumundan, değerlerinden
kopartıp Batı’ya entegre etmenin ya da Batı güdümünde tutmanın çabası
içindedir. Bütün düzeylerde bu reel devletle, derin devlet ruhu, bugün karşı
karşıya gelmiştir. Temel siyasal sorun, devleti kuşatmış bulunan oligarşi ile
derin devlet ruhunu temsil edenler arasındaki “hegemonya paradoksu”
halinde açığa çıkmıştır. Reel devletin işte bu ‘esareti’, sadece derin devletin
müdahalesi ile ortadan kaldırılabilir haldedir. Bu anlamda, Derin Devlet ruhu,
bu siyasal paradoksta ‘ileri* ve millet lehine bir pozisyonu temsil etmektedir.
öte yandan, millet, tarihte olduğu gibi bugün de kendisiyle yaşayan ama
kendisini aşan, etnik, ideolojik, dini kutsalların veya siyasi ve ekonomik
zorunlulukların boyunduruğundan kurtaracak özgürlükçü politikalar, projeler ve
değişimlere muhtaçtır. Ancak bu değişimler yine ‘kendisinde’ yaşayan ‘Derin
Devlet1 özellikleri nedeniyle gerçekleşemeyecektir. Bu nedenle Derin Devlet’in
köklü bir eleştirisi ve aşılması, bu coğrafyanın ve bu büyük ülkenin tüm
halklarını ‘tarihe’ çıkararak özne yapacak, evrensel çapta bir uygarlık
yaratacak önemde ve özellikte, en temel ontolojik sorundur.
        Sonuçta, güncel politik
sorun olarak hegemonya paradoksu, oligarşiye karşı “Derin Devlet”
ruhu sayesinde çözülebilir görünmektedir.
Tarihsel, ontolojik bir sorun olarak sahici Özgürleşme ise, Derin Devlete
karşı özgürlükçü bir teolojik ve politik eleştiri ile sağlanabilir.
Rus teorisyen Buharin, sistem çevre ilişkisinde, üç tür durum olduğunu
söylet Birincisi, durağan toplumların kararlı denge dorumudur, ikincisi, olumlu
belirtili kararsız dengedir. Bu durumda sistemin gelişmesi ya da değişmesi
mümkündür. Üçüncü dorum ise, olumsuz, belirtili kararsız dengedir. Bu durumda
sistem yıkılır ve kaybolur.
Türkiye, ikinci ve üçüncü durumu aynı anda yaşayan ‘çifte olasılık’
durumundadır. En önemlisi, artık sadece yönetilenler değil, yönetenlerde aynı
kararsız denge durumundadır.
        Öte yandan, hem hegemonya^
paradoksu, hem de özgürleşme aynı anda, birbirine paralel ve eşit ağırlıkta bir
‘paradoksal tutumla aşılabilecek sorunlardır. Millet, hem derin devlet ruhuyla,
hem de derin devlete karşı ve onu aşacak bir yeni projeyle, bu sorunları
çözebilecek sıçramayı yapabilecektir.
        İşte bu yüzden hem devlete
ve millete sahip çıkmak, hem devleti de milleti de eleştirmek, aynı anda mümkün
ve tutarlıdır.
        Gramsci, sadece devlet,
ekonomi ya da dini düzeyde bir değişimin, geri kalan alanlarda farklılaşma ve
yeni karşıtlıklar doğuracağını, bu nedenle tüm alanlarda birbirine paralel
‘symbiotik’ bir dönüşüm perspektifi gerektiğini söyler. Bu gün, tam da böyle
bir duruş ve mücadele gerekmektedir.
        Devleti, oligarşiyi,
orduyu, burjuvaziyi, siyasal partileri, sendikaları, cemaatleri, ideolojik
gurupları, köylüleri, esnafı, işçiyi, işsizi ‘aynı anda’ ve eşit düzeyde
yerinden sıçratacak niteliksel bir dönüşüme yol açacak, içinde bulundukları
kapalı, sentetik ve tüketici her tür çelişkiyi çözecek ve daha üst bir
“diyalektik akışın” içine çekecek, radikal bir değişim vizyonu
gerekmektedir.
   Bu radikallik, hem Derin Devlet’in görüntü değişimi, hem
derin devletin aşılması, hem milletin devletine sahip çıkması, hem devletini
dönüştürmesi, ‘hem muktedir, hem muhalif, “hem devlet hem özgürlük”
diyen, yeni bir duruş demektir.
        Tüm eski ‘oyunu’ ve
kafalardaki eski kalıplan kırarak, yeni bir teorik bakış ve pozisyon
geliştirmek için düşünmek ve tartışmak bu yolun başıdır.
        Derin devlet kavramı, belki
böyle bir yeniden düşünmenin kışkırtıcı aracı olarak, tekrar fikri düzeyde ele
alınabilir. Bu düzey ise, taraf olmak ya da karşı olmak değil, içinde veya dışında
olmak değil, bizatihi özne olarak durup, anlamaya çalışmak, her yönüyle analiz
etmek ve tarihi ilerletecek diyalektik süreçleri, paradoksların yerine ikame
etmek için, doğru düşünme ve doğru eylem çabasını ifade etmektedir.
CÖNGEL YOLUNDA “BAŞSIZ DEVE”LERDEN (TRUVA ATI) DEVGÜÇ
        1960-1970 arası gençlik
eylemlerini bir başka biçimde şöyle özetlemek mümkündür. 1960 sonrasında biz
“Hürriyet olursa kalkınırız” sanıyorduk. 1964-1965 yıllarında gördük
ki kalkınma soyut bir hürriyet sorunu değil, ekonomik bir sorundur…
        1960 sonrasında Türkiye
enine boyuna ‘nasıl kalkınacağını’ tartışmaya başladı. Önce kalkınmanın bir
ekonomik sorun olduğu gerçeği kavrandı… Daha doğrusu sınıfsal düzeydeki
ekonomik sorunların çözümü ancak iktidarın işçi sınıfının eline geçmesiyle
gerçekleşebilecekti. İşte bu gerçek anlaşıldıkça TİP güçleniyordu… 1965
seçimlerinden sonra sol güçlenmeye devam ederken, burjuvazi solu bölme,
parçalama ve dağıtma planlarını yapmaya başlamışta… İşte bu noktada gençleri
iktidar ortaklığına çağıran son tahlilde cuntacı MDD’ciler ile onların kurduğu
‘Dev-Güç* için iyi söz söylemem zor olacak. Çünkü ben günümüzdeki cuntacı
akımların bağımsız olabileceklerine inanmıyorum. Özelli kel gerçek milli
demokratik devrimlere gönül vermiş ve samimiyetle kendini ortaya koyarak
çalışmış insanlardan özür dilerim ama onlardan isteğim MDD ve Dev-Güç’ün cunta
ilişkilerini görmeleri ve ona göre tavır almalarıdır.
        Evet 1960-1970 arası,
birçok eylem, birçok hata ile geride kaldı. Fakat Türkiye’nin sorunları henüz
çözüme bile yönelmedi. Devrimcileri daha birçok görevler bekliyor. Hataların
aşılması dileği ile…
        Mayıs 1975 İstanbul”
1960-1970 döneminde Harun ile sosyalist mücadele içinde farklı, hatta karşıt
bölümlerde, ama aynı içtenlikle genel olarak aynı iyi şeyleri istemiş, belki
epey benzer yanlışlara düşmüşüz diyorum. Yukarda da değindim, Harun yanlışa
düşmüş olabileceğini söylemeye, belki de düşünmeye bile pek yanaşmıyor. Oysa
koca koca Devrim Ustaları, başta Lenin, sonra Mao, başkaları, hep yanlışlarını
aramış, onlardan ders çıkarmaya, başarı için yararlanmaya çalışmışlar. Öyle ya,
laboratuar deneylerinde de yanlışlar, doğruyu bulmaya yaramıyor mu? Yoksa o
deneyler, az çok değişiklikle neden tekrarlanırdı?
        Kapitalizmin Kennedy’sinin
bir sözü var, çok seviyorum: “Hakikat yalnız bir tarafta değildir.”
diyor. Koca Hz. Muhammet, sık sık, “Ben de sizin gibi bir insanım…”
diyor. Yanılmaz papalık, Stainlik ya da masum meleklik iddiasında bulunmamıza
ne gerek var?.. Hem de bu kadar sevecen, özverili ve yiğit isek? Nur içinde yat
sevgili Harun, sevgili kardeş.
Harun’un kitabından konumuzu ilgilendiren bölümleri epey genişçe aktardık.
Burada ayrıntılı bir eleştirisini yapacak değilim. Ama olanağım olursa, ki
olmasını çok istiyorum, daha sonra, bunun benim ya da birileri terafuvdan
yapılması gerek. Şimdilik şu kadar söyleyeyim ki, bir yenilgide, evet bir
yenilgide, tüm suçu, karşıya alman buyana yüklemek, bana hiç doğru gözükmüyor.
“Kimseye hain demeyeceğim” diyor ama, bunu okuyucusuna dedirtme
yöntemini de elden bırakmıyor. Yine de; onlar ona demediğini bırakmamış, o da
bir şeyler söyleyecek kuşkusuz. Bizim yöntemimiz, elden geldiğince nesnel
olmak, ilim Çin’de, Yecüc Mecüc kavminde, düşmanda, en hain, en korkunç
yaratıklarda da olsa almak. O zaman gerçek çok daha iyi ortaya çıkıyor.
        Bir daha: Nur içinde yat,
Harun kardeş; tüm solcular, iktidardan korktuklarından kaybetmişlerdir Sartre,
Fransız Komünist Partisi’nin bu korkusunu göstermişti. Bizde Ecevit in
özellikle 12 Eylül sonrasında, (öncesinde de) iktidardan nasıl korktuğunu,
önceki dönemde iç düşmanlar bulup onlarla uğraşarak vakit geçirdiğini, ama
daima iktidardan kaçtığın, sonunda da “MHP ile hükümet kurma cezasına
çarpıldığını” hep beraber gördük, görüyoruz.
        ABA/ SABA’cılar, Aybar’gil,
kapitalizmin, emperyalizmin kendisine “Hoş geldin ey figüran!”
diyeceğini, ona sürekli parlamenter olanaklar sağlayacağını mı sanıyordu? Evet
mekanizmayı harekete geçirdikten sonra şaşıran büyücü çırağına dönen ABA’cılar karşısında,
solun at değiştirmemesi için elden geleni yaptılar, ajanlarıyla içten de,
mahvolmasını körüklediler. Peki bütün sorumluluk, ateşin üstüne, Kıvılcımlı’nın
ünlü “Zortlama” eleştirisinde gösterdiği gibi; derlenip toparlarım
aksızın gidenlerde miydi?
        Görevden yüreksizce
kaçanlara, küçücük “dükkanlarının bekçiliğinden başka bir şey
düşünemeyenlere, niçin onlara hiç birşey söylemeden, sadece bir yanı
suçluyor-sun? İkinci Dünya Savaşı’nda Stalin, Hitler ile anlaşma yaptı! Çin’de
Mao, can düşmanı Çan Kay Şek’i hem de zorla antiemperyalist mücadelenin başına
geçirdi. Yanlış mı yaptılar? Hayır. Durup emperyalizmden merhamet mi
bekleyeceklerdi? O merhameti 12 Mart’ta da 12 Eylül’de de çok iyi gördük. Ama
TİP iyi yönetilmediği gibi, sosyalistler de başarılı olamadılar. Kanımca,
Aristo mantığı ile Dev-Güç/ü kökten reddedecek yerde, burada sadece
değindiğimiz bu yanlışları görüp, kabul edip, ondan ders almak gerek.
DEV-GÜÇ’TE SOSYALİST KANADI DERLEME GİRİŞİMİM, DENİZ YİS’İ BASIYOR, BENİ
AZLEDİYOR (?) YERİME KÜÇÜKAYDIN GETİRİLİYOR
          Benim artık
sabretmemin gereği yoktu. İstanbul İcra Kurulunun başkanı İsmet Sungurbey’di.
Ama o da görevini gereken sorumlu tutum içinde yerine getirmiyordu.
Sosyalistleri kullanan kanadın kuklası durumundaydı. Kendisinin içtenliğinden
hiçbir zaman kuşkulanmadım. Meşrebince yaptığı katkıya saygı duydum. Ama solda,
kaçak güreştiği açıktı. Bizim aramızda kahkahalarla ve patırtı gürültüyle
durumu idare ediyordu. Ama Kıvılcımlı’nın, Abidin Nesimi’nin ve Arsal’ın olduğu
yerde, derece ciddileşip susuyordu. Vedat Türkali’ye karşı soğuk ve ciddiydi.
Şevki Akşit’ le muhabbeti çok seviyordu, ama bizim aramıza daima ve ancak, -MDD
açısından haklı görülebilecek bir- hesapla gelen bu eski tüfeğin, acı bir
örneğini açıkladığımız hoş görülemeyecek tutumlarının hiç farkında değilmiş
gibiydi. Genel Başkanı olduğu ÎPSD’ DE yardımcılığına getirilen Mahir Kaynak
ile de uyumlu geçiniyor ve ciddiyetini oldukça koruyordu. Mahir’le ilgili bazı
sorularına anlam verememiştim. Onun ajan olduğunu çoktan beri bildiğini
sonradan, kendisinden yada başka birinden öğrendim. Orhan Müstecaplı ile de tam
bir uyum halindeydi. Fuat ve Latife Fegan’a karşı tutumu hiç olumlu değildi.
İPSD’de yapılan işleri, önceden Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile az çok görüşmesi çok doğaldı.
        Dev-Güç cenahındaki
sosyalistlerin giderek çoğalan birkaç önderi vardı. Etkinlik, sırasıyla Mihri
Belli ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı en önde geliyorlardı. Ama aralarında yan örtülü,
kızgın bir savaş vardı. Sonra, ortaya çıkan grup ve grupçukların liderleri
geliyordu. Deniz Gezmiş, sosyalist ve sosyalist olmayan tüm Dev-Güç Örgütü
gençliğinin doğal lideri görünüyordu. Doğu Perinçek’in Mao’cu grubu gittikçe
güçleniyordu. Deniz gibi. Mahir Cayan ve başkalarının da, usta sözü dinlemeye
hemen hiç niyetleri yoktu. İPSD’de Orhan Müstecaplı, Kıvılcımlı ile görünüyor,
fakat hem ona sıkıntı veriyor, hem de kendinden başka kimseyi beğenmiyordu.
        Demokratik Devrim
Derneği’nin Dev-Güç konusundaki tutumu da, kanımca pek iyi kararlaştırılmış
değildi. Kısaca, DevGüç’teki tüm sosyalist kanat, işi oluruna bırakmış
görünüyordu. Harun Karadeniz’in de belirttiği gibi, eylemci gençlik, Dev-Güç’ün
dışında, Dev-Genç gibi oluşumlar peşindeydi.
   İstanbul İcra Kurulu’nu biraz daha incelersek, yetkinin
daha çok TMGT Genel Başkanı Kazım Kolcuoğlu’nun elinde olduğunu görürüz.
Kolcuoğlu’nun, bir Dev-Güç bildirisine Başkan olarak imza attığını görmüştük.
Kısaca, Dev-Güç/ün sosyalist kanadına İPSD ve DDD ile yandaş-lan egemen olduğu
gibi, sosyalist olmayan kanadına da 27 Mayıs Milli Devrim Derneği ve yandaşları
egemendi ve bu ikinci kesimin Mucip Ataklı, Kadri Kaplan, Kazım Kolcuoğlu gibi
liderleri özellikle İstanbul Örgütü üzerinde asıl söz sahipleri olarak
görünüyorlardı.
        Bu durumdan nasıl
çıkabilirdik? Bunun için sosyalist kanadın kendi aralarında hiç değilse bu
konuda bir beraberlikleri olması, görüşmeler yapmaları, tutum belirlemeleri ve
toplantılara bu şekilde katılmaları gerekti. Zaten aralarındaki hegemonya
savaşından dolayı şu gariplik de oluşuyordu ki, TÎP dışı sosyalistler, kendi
aralarında herhangi dirsek temasına bile hemen hiç yanaşmazken, bu halleri ile
aylardır Dev-Güç’te, Ortanın Solu’nda olup olmadıkları da pek belli
olmayanlarla, can ciğer kuzu sarması olmaktaydılar.
        Dev-Güç konusunda, önceden
toplanıp tutum belirleme görüşümü, kanat temsilcilerine açtım. Tam bir görüş
birliği içinde olduğumuzu gördüm. Bunun üzerine bu konuda davranışa geçmeye
karar verdik. Bir gün ve çalışma saatleri bitiminde bir zaman belirledik ve o
sırada Cağaloğlu’nda, YÎS’ in çok yakınında olan Gıda-îş Sendikası’nda
toplanmaya karar verdik.
        Ancak, Gıda-İş’in Dev-Güç
ile ilişkisi de pek güvenilir değildi. Yukarıdaki açıklamalarımızda, 28 Mayıs
1968 tarihli Türk Solu’ndan, Gıda-İş Başkanı ve TİP milletvekili “Kemal
Nebioğlu’nun katılmayan DÎSK’e karşı Dev-Güç’ü savunduğu” haberini
aktardıysak da, bu haberin gerçek olduğundan pek emin değildim. Şöyle ki TİP,
Dev-Güç’e karşı olduğuna göre Nebioğlu’nun bu tutumdan ayrılması pek olası
değildi.
Sonradan kavradığıma göre, Gıda-İş’te, Dev-Güç’te tutan Mahir Kaynaktı. Bu
da şöyle oluyordu: Mahir Kaynak, Gıda-İş’te danışmandı ve sendikanın genel
sekreteri Erdoğan Kalıpçı oğlu, Kaynak’in kendisine çok bağlı adamıydı.
Kalıpçıoğlu benim de 27 Mayıs öncesinde CHP’den arkadaşımdı. Fakat benim
Kalıpçıoğlu ile ideolojik bakımdan anlaşmamın hiç olanağı yoktu. O, CHP’nin
“Göbekçi” Hatta, daha sağ kanatlarındandı. Gıda-İş’in yükünü asıl
taşıyan çilekeş sosyalist Nejat (Tözge) Ağabey, Kalıpçıoğlu ile zorunlu olarak
iyi geçiniyordu. Sendika saymanı Erdoğan Özen’de dürüst, iyi niyetli sosyalist,
TİP’li bir sendikacı idi.
        Gıda-îş Yürütme Kurulu’nun,
Dev-Güç ile ilgili şöyle bir karar aldığını kahkahalarla gülerek anlatmışlardı:
Kemal Nebioğlu’nun başkanlığında toplanmışlar, Nebioğlu; “Dev-Güç/ten
çıkacağız”, demiş. Akan sular durur, kararı almışlar. Nebioğlu gittikten
sonra, altına bir ek karar yazarak, Dev-Güç’le ilgili bu karar maddesini iptal
etmişler!.. Bu inançsız Dev-Güç’lülerin bunu neden yaptığına biraz şaşmış, sonra
olayı unutmuştum,
        Toplantıyı yapacağımız gün
Cağaloğlu’nda, yanılmıyorsam 17:15 sıralarında YÎS, Yapı işçileri
Sendikası’ndaydım. Özellikle o vakti -beklemiştim. Biraz sonra çıkacak ve
Gıda-îş Sendikası’na gidecektim. Yalnızdım. Sendika, Türk Solu’nun üst katında,
3. kattaydı. Aşağıdan bir grup insanın ayak sesleri gelmeye başladı. Birileri
geliyordu. Sendikaya o saatte pek kimsenin geleceği yoktu. DÖB (Devrimci
Öğrenci Birliği) üyesi gençler olabilirdi. DÖB, bildiğime göre, kuruluşundan
beri oradan yararlanıyordu.
        Gerçekten gelenler
DÖB’lülerdi. Rahmetli Deniz başlarındaydı. Gelenlerden, Deniz’den başka, sadece
Demir Küçükaydın’ı anımsıyorum. Hepsini de tanıyordum, ama o gün gelen
öbürlerini unutmuşum. Deniz de hepsi de bana karşı hemen her zaman az çok
saygılıydılar. Bu hem yaşça büyük olmamdan, hem özellikle öğretmenlik
mücadelemden, hem de öteden beri Kıvılcımlı ile olan yakın ilişkimden ileri
gelse gerekti. Deniz, ağabey derdi, öbürleri de ya ağabey, ya öğretmenlik
mesleğimden dolayı hocam derler, kimisi de adımla hitap ederdi.
        O gün de saygılıydılar ama,
bu kez gelişlerinde bir başkalık vardı. Başta Deniz, hemen hepsi sandalyelerin
üstüne ayakkabıları ile çıktılar, sandalyelerin arkalıklarına oturdular. Bu tam
anlamıyla bir baskın gelişiydi. Deniz yine de her zamanki saygılı tavrı ile
“Ağabey nasılsın?” gibi sözlerle hatır sordu. “İyiyim”
dedim. Ötekiler de pek soğukluk göstermeseler de kısa selam sabah
sözcüklerinden öteye girmiyorlardı. Ben de onları yanıtlıyor, aynı şekilde
kısaca hatırlarını soruyordum.
        Deniz, uzatmadan konuya
girdi: “Ağabey, biz seni azlettik. Bugün gideceğin toplantıya Demir
gidecek” dedi.
        Ben YİS’in Dev-Güç
temsilciliğine, olması gerektiği gibi, YİS yönetimi tarafından getirilmiştim.
Deniz’in YİS’te herhangi bir görevi yoktu. Ama sendika başkanı rahmetli İsmet
Demir’le Deniz’in pek sıkı fıkı olduğunu hep biliyorduk. İsmet ya İstanbul’da
yoktu, ya da böyle bir şeyi bana kendisi söyleyemiyordu. Bu işi Deniz’lere
bırakmakla belki de hem bir güçlükten kurtuluyor, hem de durumu iyice anlamamı
istiyordu, hatta, birlikte istiyorlardı. İşin bu ayrıntıları o günkü durumda
önemli değildi.
        Ben de hiç uzatmadım.
“Peki” dedim. Kaçar gibi gitmemek için hemen çıkmadım. Fakat onu da
uzatmadım, yerimden kalktım, “Eh, bana Allahaısmarladık” dedim.
Deniz, “Güle güle ağabey” dedi. Ötekiler de yine saygılı, güle güle
dediler. Merdivenin birinci basamağına ayağımı atmıştım ki Demir Küçükaydın,
“Sadık Ağabey, ben orada ne diyeceğim?” demez mi? Şaşmamak elde
değildi. Ama pek de şaşmadım. Harun da söylüyor, bizim çocukIar salt
eylemciydiler. İşte, yaptıkları bir işi sanki niçin yaptıklarını bile
bilmiyorlardı! Onları birilerinin kışkırtması, kullanması çok kolay değil
miydi?
        Döndüm, “Onu seni bu
göreve getirenlere sor” dedim. Tam bir sessizlik oldu. Yine dönüp
merdivenlerden aşağı indim.
        (Kuşkusuz bu onların tam da
çocukluk günleriydi. Kıvılcımlı, bana ve yaşıtlarıma bile, “Ben gencim,
sîz daha çocuksunuz” derdi. Diyeceğim, Demir de zamanla kendisini yetiştirdi.
Bilgi ve deneyimler kazandı, teorisini bilmesem de, kendini hiç değilse
yaşıtlarına ve yeni kuşaklara oldukça kabul ettiren bir “teorisyen”
oldu.”
        Sonraki günlerde bu konuda,
özellikle toplantıda ne olduğu üzerine herhangi birşey anımsamıyorum. Aradan
geçen bunca yıl içinde de bu konuda hiçbir bilgi edinememiştim. Fakat
rastlantıya bakın ki, tam da bu yazıyı dergiye verdiğim ve yayını için son
hazırlıkları yaptığımız sırada, 22 Ocak 2001 tarihinde, 30 yıllık bir aradan
sonra ilk kez Küçükaydın ile bir telefon görüşmesi yaptık. 30-33 yıl önceki
gibi dost ve kardeşçe bir tutum içinde idi.
Kendisine bu olaydan söz ettim, yayınlamak üzere olduğumu söyledim. Olay
için gülerek, “Olabilir, Sadık Ağabey” dedi. Toplantıdan haber
alamadığımı söyledim ve ne olduğunu sordum. Yanıtı bence çok ilginçti, öyle bir
toplantıda bulunup bulunmadığını anımsamıyordu! Bu ne demekti? Bence bu
toplananın yapılmadığı olasılığını ke-sinleştiren, en azından bu olasılığı
güçlendiren bir yanıttı. Beni azletmeleri olayına, “Çocukluk”da
diyerek gülüyor ve sonra benimle, o da ülkeler arası uzaklıktan yapılan bir
telefon konuşmasında, hem de birdenbire karşılaşmış olarak, “evet, öyle
oldu” demiyorsa da, “olabilir” diyor, ama toplantıyı ise; hiç anımsamıyordu.
Kuvvetle tahmin edilebilir ki, kendisi de konunun üzerinde biraz durursa, gerek
anımsayarak, gerekse akıl yürüterek, bize daha kesin bir yanıt verebilecektir.
Ama şu anda konu üzerinde kendi başıma düşünmek zorunda olduğuma göre, Demir’in
toplantıya ya da toplantı yerine, hiç gitmemiş olduğu olasılığının ağırlık
kazandığını düşünüyorum. Bu nasıl oluyor? Kanımca kendisine, en azından,
“Boşver, gidip de ne yapacaksın?” denmiştir. Yani, Demir gitmemişse,
bu durumun tek başına sorumlusu değildir.
        Şunu da düşünmeli: Demir,
orada ne konuşacağını bana neden sormuştu? Bunun bir anlamı; beni neden
azlettiklerini, kendilerinin de bilmemeleri olabilirdi. Bu çok vahim kuşkusuz.
Ama olasılık dışı da değil. Öte yandan onların böyle davranmaları Özellikle
Dev-Güç konusunda içinde bulundukları psikolojik durumdan da haydi haydi
kaynaklanıyordu… Bu durum derece derece hemen bütün sol için de söz
konusuydu. Şöyle ki, yukardan beri anlattığımız gibi, Dev-Güç’ün durumu, ona
karşı olanlar kadar, onu savunmak zorunda kalanlar için de pek ciddiye alınacak
gibi değildi. Bu gerçek Türk Solu’nun (konuyla ilgili KM) bazı yazılarında bile
görülmektedir. Bana gelince, ben de örneğin bu toplantı girişimimle, Dev-Güç
konusundaki son çabalarımı sarfediyordum.
        Sonradan, bu toplantı
üzerine ne birinden birşey duymuştum, ne de bir kimse bana neden gelmediğimi
sormuştu. Beni azlettiren güç, diğerlerinin de gelmemesini sağlamış olabilirdi.
Belirttiğim gibi bu engelleme, tümüyle sosyalist olmayanlardan da
kaynaklanmamış olabilirdi. Sosyalistler, bu konuda pek inançlı olmadıkları
gibi, bir yandan da birbirlerinin gözünü oyuyorlardı. Ama asıl geride,
“iyi saatte olsunlar” in bulunduğu kuşkusuzdu. Onlar bu yöntemleri
ile bizi 12 Mart a, çocukları da ipe kadar getirmişlerdi. Biz ise, daha çok
bizim çocuklar, o tuzaklara koşarak gidiyorduk, gidiyorlardı.
DEV-GÜÇ’ÜN KESİN SONU: KADRİ KAPLANIN
SESSİZ (!) AYRILIŞI VE HALKEVLERİ GENEL
BAŞKANLIĞI
  
        Olaylar için yine önce Türk
Solu’na bakıyor ve 1 Temmuz 1969 tarihli 85. sayıda ilginç bir haber görüyoruz.
Başlık: “Devrimciler bir kaleyi daha ele geçirdi”. Başlığın yanında
şu açıklama var: “Halkevleri Genel Merkezinin yeni yöneticileri, Tam
Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye’nin gerçekleşmesi mücadelesine
katkıları olan ve millici sınıf ve tabakaları temsil eden devrimcilerden
oluşmuştur.”
        Haberde de
“Devrimciler Güçbirliği İcra Komitesi Başkanı Kadri Kaplan’ın
başkanlığındaki kadro, öğretmeniyle, öğrencisiyle, asker-sivil aydın
zümresiyle, köklü dönüşümlerden yana olan bir aydınlar ekibini temsil
etmektedir. TÖS-TÖDMF-İLKSEN gibi büyük öğretmen kuruluşlarının liderleri olan
İsmail Safa Güner, O. Nuri Koçtürk ve Musa Alp gibi aydınların bu ekipte yer
alması, küçük burjuva bürokrasisinin en ileri kanadını temsil eden
öğretmenlerin Halkevleri hareketini destekleyeceğine İşaret sayılmalıdır”
deniyor ve Tabii Senatör Suphi Karaman’ın, Dr. Çağlar Kırçak’ın ve başkalarının
da bu kadroda olduğu bildiriliyor.
        Türk Solu, hem kendini, hem
de okuyucusunu pek aşırı ölçüde kandırıyor, sadece hava basıyordu. Doğrusu ben
de o ortamda bu habere inanmazlık edemedim. Kadri Kaplan’a bir tebrik yazısı
gönderdiğimi anımsıyorum. Yanıtı dosyada şöyle:”Halkevleri Genel Merkezi
8.7.1969    Sayı: Gn. 474 434
Sayın Sadık Göksu (adres)
Halkevleri Genel Başkanlığım için nazik kutlamanıza candan teşekkür eder,
saygılarımı sunarım. Halkevleri Genel Başkam Kadri Kaplan”
        Bu pek kısa teşekkür yazısı
beni çok meraklandırmıştı. “Bir kaleyi daha ele geçir”memiş miydik?
Genel Merkez elimize geçtiğine göre İstanbul’da da yapılacak işler yok muydu?
Neden bunlara en küçük bir değinmede bulunulmuyordu? Çaresiz Ankara’ya gidecek
ve durumu yüz-yüze konuşacaktım.
        Ankara’ya gittiğim tarihi
de iyi anımsamıyorum. Çok gecikmiş olmamalıyım. Fakat, örneğin H. Karadeniz’in
alıntı yaptığım kitabı belleğime yardımcı oluyor. Sayfa 178’de, “1969 Ekim
ayında FKF olağanüstü Genel Kurulu toplantı.
        FKF adı değiştirildi ve
örgütün adı: “DEV-GENÇ” oldu diyor. İşte bu tarihten kısa bir süre
önce Ankara’ya gitmiştim. Gazetelerden ve arkadaşlardan, oldukça iyi tanıdığım
bir gencin FKF Genel Kurul Başkanı seçildiğini, bazı devrimci gençleri kuşkusuz
“oportünist” oldukları için, ihraç ettiğini öğrenmiştim. Oysa ben
Ankara’da Kadri Kaplan’dan; ne kadar aykırı ve önemli başka bir şey
öğrenmiştim!..
        Halkevleri Genel Merkezi’ne
gittiğimde Kadri Kaplan beni her zamanki hem resmi, hem samimi; bu halleri
ustaca mezceden tavrı ile karşıladı. Oturduk, usulen çay. Fakat konuşma uzun
olmadı. Kaplan konuya doğrudan girdi.
KAPLANIN ÖNEMLİ UYARISI VE
SEYHAN, ÖZFAKİH, KABİBAY, VB…
  
       “Ben o işleri bıraktım Sadık
Bey” dedi. Şaşırdım, hemen bir cümle daha söyleyerek sözünü tamamladı:
“Ordu bu işlere iyi bakmıyor” Başka bir şey söylemesine gerek yoktu.
Bu şok edici iki cümleden, birincisi kadar, ikincisi beni daha derinden
etkiledi. İlişkilerimi biliyordu. Benim kadar, herhalde daha çok, ilişkili
olduğum yerlere mesaj gönderiyordu. Kalktım, vedalaştık ve çıktım. İlkin,
nihayet Dev-Güç’ün bittiğini pek açık olarak öğrenmiştim. Ama öğrendiğim bundan
çok fazla idi.
        Ordu’dan gelen. Tabii
Senatör Kadri Kaplan’ın o sırada halen Ordu ile ve kimlerle ne kadar içli dışlı
olduğunu epeyce biliyordum. O bakımdan bu son sözü çok daha kapsamlı olarak
anlayabilecek durumdaydım. Dev-Güç kurulurken bir tarafından bazı ordu
mensupları vardı. Ve şimdi onlar çekiliyordu. Kimi kuşkularım büyük güç
kazanmıştı. Biraz geç de olsa, belli bir süreç içinde 12 Mart 1971’de, bu
anlamlı cümle, çok büyük ölçüde aydınlanacaktı. Evet, bu söz ile ben, 1969 yılında
o tarihte, 1971’in 12 Mart’ını görebiliyordum. Bana bunu gösteren bilgiye,
gözleme iki olayla olsun değinmek isterim.
        Halen, olaylar üzerinde
konuşabilecek olan sayın Kadri Kaplan, SKB, Silahlı Kuvvetler Birliği hareketi
ile yakından ilgili olanlardandı. Onun kuruluşuna neden olan, Talat Aydemir
Cuntası ile de ilgiliydi. Dündar Seyhan ve Selçuk Atakan’la çok iyi dosttu. Ben
Kıvılcımlı’lı teşviki üstüne, Dündar Seyhan’la çok yakın bir dosttuk kurmuştum.
Kadri Bey, ne yazık ki, değerli Erol Bilbilik’in hakkında önemli açıklamalar
yaptığı Orhan Kabibay’la da yakın ilişki içinde idi. Kuşkusuz ben, kendimce
görünüşü söylüyorum, ilerisini, içyüzlerini bilemem. 12 Mart davalarının, ucu
Kabibay’a dayanınca afla düşürülmesi, tüm kamuoyu önünde gerçekleşmiştir. CHP
milletvekili Fakih Özfakih de, kanımca iyi niyetli olarak bu işlere
karışmıştı.Çünkü o sırada kullananlarla kullanılanlar birbirinden pek
ayırdedilemiyordu.
  ,     Bir gün Dündar Bey’in, Yüksel
Sokağı’ndaki evinden birlikte çıkmış, konuşarak, yaya yürümeye başlamıştık.
Dündar Bey beni, pek uzak olmayan, Kızılay’da, Emek İşhanı’ndaki Fakih
Özfakih’in yazıhanesine götürmüştü. Orada beni Fakih Bey ile ve şimdi adlarını
pek de anımsamadığım bazı kimselerle tanıştırdı. Biraz sonra Orhan Kabibay geldi.
O sırada Meclis’te ordu ile ilgili hararetli görüşmeler yapılıyordu. Kabibay da
CHP milletvekili idi ve o gün, biraz önce parlamentoda bu konularda önemli
görüşmeler olmuştu. Kabibay, Meclis’te söz alarak gündemi nasıl etkilediğini
pek havalı bir biçimde anlatmıştı. Konu Orgeneral Faruk Gürler’le ilgiliydi ve
Kabibay, Meclis’te onun sözcüsü gibi açıklamalar yaymıştı.
D. SEYHAN İPSD’DE GÖREV ALIYOR, KAPLAN’IN
TELAŞI VE TİP’İN PROVOKASYONU:
MHP’Ü D. TAŞERE İHTİLAL ÖNERMİŞİM!..
  
        Bu konuda anlatacağım bir
diğer olay da şu: ÎPSD, İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği kurulduktan
sonra, hemen Ankara Şubesi’nin kuruluşu çabasına girişmiştik. Kıvılcımlı, bu
şubenin Dündar Seyhan’ın başkanlığında kurulmasını istiyordu. Bunu kendisine,
“Ne dersin?” diyerek bir seçenek şeklinde ben önermiştim. Büyük bir
istekle, “Çok iyi olur” demişti ve ben de bu yolda çalışmaya
başlamıştım.
        Dündar Bey, öneriyi
tereddütsüz, hemen kabul etmişti. Bu kuruluş çalışmalarının oldukça ilerlemiş
bir aşamasında, Dündar Seyhan ve Suphi Karaman’la Kızılay’da o zamanki Cevat
Restoran’ın çay içilen bahçe bölümünde buluşmuştuk. Benim elimde, kurucu
kurulda görev alacaklarla ilgili olarak, İPSD’de, Kıvılcımlı çevresinde
oluşturduğumuz bir liste vardı, bunu Dündar Be/e açıklıyordum.
        Listedekilerden ikisini
hemen anımsıyorum: Eskilerden terzi İsmail Altan ve Bulgaristan göçmeni emlakçı
Rahbi Bey. Gerisini pek anımsayamıyorum, Numan Kartal, bir iki sendikan ve
Ankara’dan tanıdığımız bazı arkadaşlar ile listenin tamamlandığını sanıyorum.
Suphi Be/in bu listede olduğunu sanmıyorum, onun bizim için ayrı bir değeri
vardı. Suphi Bey andığım iki kişiyi Emek Tüketim Kooperatifi’nden tanıyordu.
Diğerlerinin de çoğunu tanıdığını sanıyorum.
Birden, Kadri Kaplan’ın, Emek işhanı tarafından, bulunduğumuz Cevat
Restoran tarafına doğru geldiğini gördüm. Bize geldiği belliydi, doğruca
masamıza yöneldi. Biz de kendisini, “memnun” bir tavırla karşıladık,
“Hoş-geldiniz” dedik. Ama ben oldukça şaşırmıştım. Kafamda birçok
soru canlanıyordu, sıradan olmayan bir kuruluşun önemli bir şube kuruluşunu,
genel merkez yetkilisi olarak, çok önemli bir şube Başkanı Adayı ile
görüşüyordum. Suphi Karaman ise, o sırada çok yakın dostu olan başka bir MBK’Iı
ile birlikte, hemen bütün Sol’un, bu kadrodan eşsiz ölçüde güvendiği iki önemli
kişiden biriydi. Onların dışında, çağırmadığımız bir kimse, bu önemli
toplantımıza nasıl gelmiş oluyordu?
        Açık bir yerde idik.
Olağanlık ve açıklık görünüşü benim genellikle yeğlediğim bir yöntemdi. Burayı
Dündar Bey seçmişti ama, bana da aykırı gelmemişti. Bu durumda Kaplan’ın bu
gelişi de bir rastlantı olabilirdi. Ama Kadri Bey, nedense konumuzla pek fazla
ilgilenmekteydi. Gerçi kendisi de İPSD kurucusu idi, kendisine kurucu olmayı
ben önermiştim. Ama hiç katılmadığı genel kurullarda, hem de merkez yönetim
kurulu üyeliğine daima seçtiğimiz halde, toplantı çağrılarına bir kez bile
uymuş değildi. Kendisini, bulunmadığı bu toplantılarda daima genel yönetim
kuruluna seçiyorduk. Ama İPSD’deki bütün üyelikleri  tam   anlamıyla  daima  ölü
kalmıştı ve
İPSD’de Merkez Yönetimi’nden aldığı hiçbir eylemsel görev de yoktu.
Ne var ki o, Dev-Güç’ün başında olduğu ve yukarda Mucip Paşa’nın ağzından
da açıkladığımız gibi ve bir ölçüde herkesçe de bilinen başka bir güç odağı
adına önemli bir görev almıştı. Dündar Seyhan ise içtenlikli, girişken,
örgütçü, 27 Mayıs’ta ve sonrasında önemli görevler almış, asker olduğu kadar
halk kökenini unutmamış, daha sonra, 12 Eylül’de yapacağı bir yanlışa karşın,
özellikle o sırada çok sevilen bir kişiydi. Bu İPSD Ankara Şubesi Başkanlığı
gelişmesi, kimi programlan bozabilirdi ve bir yerlerden Kadri Kaplan’a sorular
gelmesine yolaçabilirdi.
Ayrıca Kaplan, Dev-Güç içinde olup biteni denetimi altında tutmak
isteyebilirdi. Bir olasılık da, kurucusu olduğu ya da bir ölçüde öyle göründüğü
önemli bir kuruluşun, İPSD’nin, hiç olmazsa kendi çevresine girerken,
kendisinin bilgisi olması gerektiğini anımsatmasıydı. Olasılıklar çoğalabilir.
Temelde, en önemli olan, herhalde, Dündar Bey ÎPSD’de, hem de böyle bir konumda
yer alırsa, bunun Asker-Sivil bürokraside ve onların temsil ettiği kesimde
sosyalistlerin büyük güç kazanmasına yol açması ve bununda “sosyalist
olmayanlar” arasında sorunlar yaratması idi.
        Sonuç olarak, Kadri
Kaplan’ın ilişkileri ve önemli durumu konusunda hemen hiç yanlışlanmayan bir
görüşüm olduğu için, söylediği, “Ordu bu işlere iyi bakmıyor” sözünün
önemini iyi kavramıştım.
        Ama o sırada benim bu
çabalarımı, kontrol etmekten de ötede önlemek isteyen, sadece Kadri Kaplan ve
tarafında olanlar değildi. Bu konuda bir engelleme, fazla umutlan olmasa da,
bir oyalama girişimi de, çok az sonra İstanbul’da ortaya çıktı. Değerli
sosyalist, eski TİP^i dostum Terzi Sıtkı Eser, bir gün beni bir telefon
konuşmamızda, dükkanına çağırdı. Kendisi o sırada DDD (DemokratikDevrim
Derneği) İstanbul îl Başkanı idi. Sonradan öğrendiğim konu çok önemliydi, ama
önem vermedikleri, kendisinin beni aramaması, pek olağan görünen bu çağrıyı,
benim aramam üzerine yapmasından da anlaşılıyordu. Merak ettiysem de. Terzi Sıtkı’nın
söyleyişine de bakarak, o aşamada ben de pek önem vermedim.
        Ama geciktirmeden gittim.
Bana, ciddiye alınsa, adamı deli edecek bir açıklama yaptı. Adını, geçmiş bazı
olayları açıklarken, okuyucuya 12 Mart döneminin ağırlığını birden yaşatmamak
gibi bakımlardan şimdilik saklı tutmak istediğim bir TİP milletvekili, DDD’de
de üye olmam bakımından, bu derneğin bir yetkilisine, kuvvetle anımsadığıma
göre rahmetli Sevinç Özgüner’e, hakkımda pek önemli bir ifşaatta (!) bulunmuş.
Görünüşe bakarsanız, ifşaat, çok, ama çok önemli: Ben o sırada MHP’li
anımsadığıma göre bu partinin Genel Başkan Vekili, eski MBK üyesi ve
“14’ler, Dündar Taşer’e, İhtilal Önerisinde bulunmuşum! Taşer de bana,
“Kimlerle?” demiş. Ben de ona liste vermişim!
        İşte adamı böyle
engellerler. Engellemek ne demek, gönüllerince ve akıllarınca yıpratır, yok
ederler (!) Bir yandan hiç önem vermez görünür, Öte yandan bütün ekmek kapılan
yüzünüze kapanmışken, ellerindeki iş olanaklarından, Örneğin sendikacılık gibi,
sizin çok iyi başardığınız defalarca kanıtlanmış işlerden hiçbirini size
vermezler (çünkü bu görevleri sonradan adlan da açıklanmış MİT ajanlarına
vereceklerdir) sonra da, MHP’li eski bir darbeci ile yeni bir darbenin
kadrosunu hazırlama girişimi gibi, sizin bu kez başınızdan çok büyük ve bu
kadar ters, saçma, örgütünüze de bela getirecek bir işe kalkıştığınız şeklinde;
niteleyecek sözcük bulamadığımız çirkin bir iftirayı, bir suçu kendilerinin,
ülkenin en onurlu olması gereken bir görevine seçilmiş olmasına da bakmaksızın,
size, bir insana yükleyebilirler/..
        Ancak bu zat,
ajan-provokatör Mahir Kaynak’a da pek yakındı. Dolayısıyla provokasyonun
kaynağı doğrudan doğruya ve yalnızca TİP’de olmayabilirdi! O aşamada işler işte
böylesine karmakarışıktı.
        Olayda şurasını kesin
olarak anımsıyorum, Sıtkı Eser’in bana söylediğine göre, kendisi de, rahmetli
Sevinç abla da, DDD yönetimi de, iddiaya inanmamışlar, bir bakıma provokasyonu
bildirme anlamında, konuyu bana açmışlardı. Hem kızdım, hem güldüm, “Ben
Dündar Taşer’i hiç ama hiç tanımam ki” diyerek, bu çirkin ve saçma
iddianın üretilmesine yol açtığını düşündüğüm, rahmetli Dündar Seyhan’la Cevat
Restoran’daki ÎPSD Şubesi kurma görüşmemizi kendisine anlattım. Olay da
kapandı. Bence bu iftiralar, solcuların kendi içinden kaynaklanan bu ihanetler,
düzenin çok, ama çok işine yaramıştı.
Bilmeyenler o günleri yaşamayanlar ya da bu konuların açılmasından pek
hoşlanmayanlar, “Bunlar ÎPSD ile ilgili, burada anlatmanın ne gereği
var” da diyebilirler. Oysa özellikle İstanbul’da Dev-Güç, ÎPSD ve DDD ile
çok sıkı şekilde bağlı idi. Dev-Güç konusunda bu kuruluşlar, kendileri
bakımından da, düşmanları bakımından da son derece içice girmişlerdi. DDD’nin
kapanışı da benzer ve hukuk ve demokrasi açısından son derece ağır, çirkin bir
provokasyondu. Biz İPSD’yide, DDD’nin başına gelenleri de, insanoğlunun
gerçeklere karşı bugün de süren ilgisizliğine karşın, bildiğimiz ve olanak
bulduğumuz ölçüde açıklamaya çalışacağız.
        Bu deneyler, Dev-Güç’ün,
ÎPSD’nin gerçekten güçlü bir şekilde örgütlenmesinde, bu girişimlerde neden
beklenen sonucun alınamadığının kanımca çok önemli bazı yanlarını da
göstermektedir. Dündar Seyhan’ın Dev-Güç içinde, ÎPSD’de bize katılmasına bir
engelleme de, doğrudan İPSD’nin kendi içinden, Orhan Müs’ün başı çektiği bir
kesimden gelmişti. Sonuçta Müstecaplıoğlu, ÎPSD Genel Sekreteri olmuş ve
Ankara’da kuruluşu başka bir kurul ile yapmıştı.
DEV-GÜÇ, BİR UCUBE, İKİ BAŞLI GÖRÜNEN BİR
“BAŞSIZ DEVE”, FİİLEN BİR PROVOKASYON
ÖRGÜTÜ İDİ
  
       “Başsız Deve” terimini
edebiyatımızdan alıp, o dönem sosyalist eylemimizde kullanan, Ustam Dr. Hikmet
Kıvılcımlı idi. Kıvılcımlı’nın eleştirisindeki “develer” daha çok
gerçek kişiler olarak algılanıyordu. Ama tüzel kişiler de “başsız
deve” olamaz mıydı, hatta bu benzetme, belki de onlara daha çok yakışmaz
mıydı?
        Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa
Kemal Paşa’nın önemi her şeyden önce nerededir? Kuvayı Milliye’nin, Ulusal
Güçler’in, “olmazsa olmaz başı, lideri” olmasında değil mi? Sovyet
Devrimi, önderi Lenin’e az şey mi borçludur? 27 Mayıs’ın gerçekten bir lideri
olabilseydi, sonucu böyle-mi olurdu? Atatürk’ten sonra bütün eleştirilebilecek
yanları ile birlikte, İsmet İnönü gibi bir lideri olmasaydı; CHP’nin hali nice
olurdu? Ecevit’in liderlik görüntüsü, kendi içinde, toplum için de bir
aldatmacaydı: CHP’nin ve sonra DSP’nin de ne hale geldiği, ne oldukları ortada.
Birinci olsun, ikinci olsun TİP’ler, yüklendiği görevin üstesinden gelecek
liderden yoksun kalmışlar ya da çıkarabildikleri lidercikler çapında varlık
gösterebilmişlerdir. Mihri Belli de, ortaya çıkan gençler de, legal ve illegal
türlü eylem ve çabalarından, kurdukları partilere kadar, Türkiye Solu’nun
gereksindiği bilgi, bilinç, deneyim ve liderlik niteliklerinden yoksundular.
        Kıvılcımlı/ bu liderliği
yapabilirdi, fakat kendisinin de değindiği ülke koşulları ile birlikte, yaşı,
sağlığı gibi nedenler, onun da bu görevi yerine getirmesine elvermemiş-tir. O
asıl ışığını, düşünce ve davranışı ile ölümünden sonrasına tutuyor, ama o
ışıktan gözü kamaşmayacak, yararlanabilecek olana.
        Kadri Kaplan, bilindiği
üzere, sosyalistlerin olmadığı gibi, sosyalist olmayanların da gerçek lideri
değildi. Sonrakinde olduğu gibi, 12 Mart “Pronunrianmento”sunda da
gerçek lider yoktu. İsmet Sungurbey’in liderlikle uzaktan yakından ilgisi ve
böyle bir iddiası da yoktu.
        Bu vesile ile, birkaç
kişiyi daha anmak fazla sayılmaz umarım.
        Abdülkadir (Pirhasan, Vedat
Türkali) Ağabey, o dönemde, belki daha sonra da, hiçbir zaman, böyle bir iddia
içinde olmadı, görülmedi. Ben eskilerin, “Önce refik, sonra tarik: Önce
arkadaş, yoldaş; sonra yol” sözünü, ilkesini çok severim. Sanıyorum o da
Öncelikle bu tarih boyunca denenmiş ilkenin gereğini arıyordu. Belki biraz da
bunun gibi bazı Ölçülerimizden, özellikle 12 Marttan sonra uzunca bir süre
kendisiyle oldukça yakın bir ilişkimiz oldu ya da kendisine epey yakın
bulundum.
        Kendisi, “bunu da
nereden çıkardın?” diyecek ve epey şaşacak ama, Nejat (Necat) Tözge
Ağabeyi de, en azından büyük sevgi ve saygımdan dolayı burada da anmak istiyorum.
Hiçbir zaman böyle bir hava içinde olmadı. Sanki aksine, unutulmak istiyordu.
Uzun ömür dilerim, başardı, sağ ama, çoklarınca sanki unutuldu da.
Orhan Müs (Müstecaplı ya da Müstecaplıoğlu)na gelince. Yanına gidip dinler
gönlünde yatanı ararsanız, hiç ondan büyük lider olur mu? Ama olmadı işte.
Olamazdı da Oysa ona kana ve onu kandıran (tatmin eden) birkaç kişi bugün de
bulunabiliyor.
        Suat Kundakçı konusunda
şimdiye dek hep kısa kısa değindik. Ele aldığımız konulardaki yeri şimdilik o
kadar olduğu için. Oysa o, döneminde “Nev-‘i şahsına münhasır: Türü
kendine özgü” bir kişidir. Eseri olmadığı için hakkında ne bir “Anti
Dühring” ne de bir “Zortlama” yazılabilir. Ama bizim
hareketimizin eti budunca, Marks’ın çağdaşlarından bir Weitling ya da bir
Gottschalk, vb. gibi de ele alınabilir. Ama o işi, işleri kim yapacak? Hiç
olmazsa burada, konumuzda eksik kalmamalıdır. Aman Allah, duruşuna, pozuna,
konuşmasına, hazır cevaplığına, vb. bakarsanız, daha ne lider arıyorsunuz?
Kıvılcımlı bile
“Mustafa Kemal” demez miydi, hatta Pipe-Lİne boru hattı grevinde
“Binbaşılığa” terfih ettirmemiş miydi? Ya Stalin’lik? Ah, bîr
iktidara gelseydik, o zaman görürdünüz.
        Şimdi biraz daha gerçeğe
gelelim. Ankara’dan örneğin Niyazi Ağırnaslı’nın Dev-Güç ile ilişkisini pek
bilmiyorum. Lider olur muydu? 1964’te İzmir Kongresi’nde TİP Genel
Başkanlığı’na adaylık koysa oy verecektim. Ama bu, devrim liderliği değil.
Evet, Kıvılcımlı’dan başka lider olabilecek kimse yoktu. Benim görüşüm bu.
        Kısaca Dev-Güç, bir “Başsız
Deve” idi. Başsız, yüreksiz ve ölü doğmuş bir deve. Tam bir yönüyle olsun,
denenen bir “Cephe” olarak, bu “Başsız Deve”nin bitkisel,
provokasyonel yaşamı bile, gösterebildiğimiz kadarıyla, bizim için oldukça
dersler taşımaktadır. Ne var ki o ders, onun, 1969’daki açıkça;
“başkanının sessiz sedasız terketmesiyle” sona ermesinden bu yana, 32
yıldır çıkarılamadı, alınamadı. Bundan sonra olsun alınabilecek mi dersiniz?
Dileriz ki: Alınsın
SARP KURAY AD VEREREK SUÇLUYOR, HALA KİMSEDEN ÇIT ÇIKMIYOR!..
        Bugün yurt dışında sayılan
epey kabaran solcu ve sağcı “Göçmen” var. Bunların içinde büyük bir
çoğunluk, sorulduğunda, “Gelirsek tutuklanırız” diyor,
“Sığıngan” maaşıda alarak, bu maaşın çokça açıkça belirtildiğini
öğrendiğimiz karşılıklarını yerine getirerek, her gün daha da yabancılaşıp,
ülkedeki her şeye “Batılılar”ın bize en çok kin duyanlarının, bizi en
çok ezenlerinin ağzı ve desteğiyle saldırıyorlar. Ama bu çoğunlutkan kesin bir
çizgi ile ayrılan bir azınlık da var. İşte kimi görüş ve tutumlarına katılalım
ya da katılmayalım, 12 Mart’ın gençlik liderlerinden Sarp Kuray, bu konudaki
davranışıyla kesin bir saygınlık kazanan bu azınlıktan.
        1993 yılında, hapse
gireceğini de bilerek ve bunu ülkeye döndükten sonra yayınlanmak üzere, daha
gelmeden Milliyet yazan Mine G. Saulnier ile yaptığı bir basın açıklamasında
belirten Kuray, burada araştırdığımız konuya da çok önemli katkılarda
bulunuyor. Birçok yönden önem taşıyan, yıllar önce yapılan açıklamanın konumuzu
ilgilendiren oldukça büyük bölümünde şöyle diyor:
        “1945 yılında doğdum
(…) 1961 yılında Hukuk Fakültesine girdim. Bir yıl okudum orada: Celal
Bayar’ın hapisten çıkışını protesto eden gösteriyle, üniversite olaylarına
karıştım. Yaralandım, Babam (Enver Kuray), o sırada Ankara Valisi. Biz, 27
Mayısçıyız. Dayım da Yassıada Başsavcısıydı: Ömer Egesel. (…) O dönemde
gençlik, yalnızca 27 Mayıs’ı tutmak ve tutmamak olarak ikiye ayrılmıştı.
Solculuk noktası 27 Mayıs’ta sona eriyordu” (…)
        Sarp Kuray’ın kendisi
üzerine açıklamaları da kuşkusuz önemli. Devrimci kanadın etkin bir ailesinden
geliyor. Bu kökenin ona, herkese nasip olmayacak Ölçüde güç katması, en azından
o dönem için doğal. Kendisi, yaşça bize yakın, 68 öncesi devrimci gençliğinden.
Bu gençlik üzerine, 68’lileri de büyük ölçüde açıklayacak nitelikteki
gözlemlerini de değerlendirmelerimiz için göz önünde tutmamız gereken gerçekler
olarak almakta yarar görüyoruz.
        “27 Mayısçı olduğumuz
içindir ki, askeri okula girmeyi kendim istedim. Bu arzu, Mustafa Kemal’in bizim
kafamızda yarattığı bir boyuttu. Ülkenin kurtuluşu, ulusal bağımsızlık, Kuvayı
Milliye anlayışının bir sonucuydu. 1965’te Deniz Harp Okulu’nu bitirdim.
Sonradan beni askeri okula kimin soktuğu bile tartışıldı Türkiye’de. Tabii
Senatör Ekrem Acuner’in Senato’da dokunulmazlığının kalkması için verilen
önergeye yol açtı. Harp Okulu’na bilinçli olarak girmiştim. Fikirlerimle
birlikte. Türkiye îşçi Partisi’nden etkilenen, ama daha çok Kuvayı Milliye
doğrultusunda ütopik bir sosyalizmi yaydık Harp Okulu’na.
        1967 yılında bir gün
Heybeliada’da dolaşırken, İsmet Paşa ile karşılaştık. Derhal hazırola geçtik,
selam çaktık. İsmet Paşa, akşama kendine benzer bir arkadaşını da alıp-bize gel
dedi. Eve gittiğimizde bizi oturttu, şöyle bir baktı. “Söyle bakalım bana”
dedi. “Atatürk’çü müsünüz, yoksa sosyalist mi?”
“Atatürkçüyüm Paşam!” diye gürledim. İsmet Paşa, içerden karısına
seslendi: “Mevhibe gel, gel! Bak Atatürkçüyüm, dedi. Biz de hilafetçi
misiniz yoksa Cumhuriyetçi mi, dediklerinde hiç sektirmeden hilafetçiyiz,
derdik!”
        1968’de siyasal
fikirlerimiz belli bir noktaya gelmişti. Hava Harp Okulu’ndaki arkadaşlarımızla
yıllık hazırladık. Toprak reformundan, yeryüzü yeraltı zenginliklerinin
birleştirilmesinde, Atatürk’ün ekonomik ve siyasal bağımsız arasında kurduğu
ilişkiden söz ediyorduk. Zamanın Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel; Bugün gazetesinde,
o zaman başında Mehmet Şevket Eygi vardı, bir yayın yaptı. “Komünistler
harp okullarını ele geçirdi” diye. Arkadaşlarımızı atmak istediler
okuldan. Biz de ilk kez bütün Harp Okulu subay taburu olarak, “Biz,
Mustafa Kemal ordusuyuz, halk ordusuyuz. Dün Kubilay’ların başını kesenler
bugün genç Harbiyelilerin başını kesmek istiyor. Buna dur diyoruz ve bu konuda
adım atarsanız, bizden karşılığını alırsınız” biçiminde bir bildiri
hazırladık ve elden dağıttık. Hiçbir kişi geri çekilmedi, tüm subay taburu
imzaladı bildiriyi. Revirde olanlar bile.
        Türkiye askeri kışlalar
dahil, tüm gençlerin forumlarda yaşadığı bir dönemden geçiyordu. Fakat ordu
içinde cuntacı diye tabir edilen kadrolarla hiçbir ilişkimiz olmadı. Bağımsız
bir akımdık. Devrimci öğrenciler öldürülmeye başlandı o yıl. Vedat Demirci,
Battal Mehetoğlu… Basında “Subaylar Bildirisi” diye anılan ikinci
bir bildiri hazırladık. (…) “Devrimciler ölür, devrimler sürer”
sloganı o bildirinin son tümcesidir işte. (…) Ali Kırca’nın kaleme aldığı bu
bildiri, binlerce DEV-GENÇ’li tarafından dağıtıldı. Hepimizi mimlediler. Beni
komutan vekili olarak eski bir dalgıç gemisine atadılar. (…) Bildiri
dolayısıyla tasfiye etmek istiyorlar, ama kamuoyunda gördüğüm destekten
yapamıyorlardı. İlhan Selçuk, İlhami Soysal, Çetin Altan hepsi lehime
yazıyorlardı. Sonunda tutuklayıp Gölcük’e götürdüler. İki üç ay Güzelbahçe’de
hapis yattım. Sade bir törenle tardedildim. 69 yılının Kasım ayıydı. Bir
bildiri daha yayınladık. “Bu bir üniforma değişimidir, üniformamız artık
işçi üniformasıdır” deyip sivile geçtim. Dava açtılar hakkımda. Ankara’ya
geçip, Dev-Genç’e katıldım. Kafamda net fikirler oluşmuştu.
(KENDİMİ) ELEŞTİRİYORUM. İLK BİZİZ, DİYORDUK…
      – Neydi bu fikirler?
        S.K. – Bizim öğrenci
gençlik olarak işçi ve köylü ile tanışmaya başladığımız bir dönemdi. Fabrika ve
toprak işgalleri başlamıştı. Yani okulların dışında devrimcilik yapmak
olanaklarını arıyordu gençlik. iş (te) tam bu noktada çok bilinçli bir tuzağa
düşürüldük. Karşı tarafça sınırlan çizilmiş bir alanda mücadeleye zorlandık.
Silah çıktı ortaya (…) Taylan Özgür cinayetiyle, yolda yürümek bir yaşam
kavgası haline geldi. Yaşamak, üniversiteye gelmek, sinsi cinayetlere ve
pusulara karşı silahlanmak zorunda bırakıldık. Bu sıkıştırıldığımız noktada,
meşru müdafaa DEV-GENÇ’i yaratmıştı. DEV-GENÇ’in öncelikle ideolojik bir
platformu yoktu. Komando kamplarında, şurada burada hazırlanmış bir sürü adam
saldırmaya başladı. DEV-GENÇ, bir plan çerçevesinde hazır olmadığı bir
müdafaaya, silahlanmaya zorunlu bırakıldı. Bu da bizi, işçi ve köylü
kitlesinden kopardı. Plan bunu amaçlıyordu zaten. (…)
Tekrar Hukuk Fakültesi’ne dönüp bu kavganın içinde ben de yer aldım. O
zaman Türkiye sosyalist hareketinde iki akım vardı. Milli Demokratik Devrim ve
TÎP’in Sosyalist devrim akımları. Biz birincisinin yanında yer aldık. Bunların
arkasında eski komünist hareketten gelmiş insanlar vardı. Zaten bizim
kuşağımızın bu insanlar tarafından iyi yönlendirildiğinden emin değilim. – Hiç
kendinizi eleştirmiyor musunuz? S.K. – Elbette eleştiriyorum. Biz herşeyin
kendimizle başladığına inanıyorduk. ilk biziz, diyorduk. Eski komünistler ise,
örneğin TİP, bizi silahlanmanın başlangıcında dışladı. Kıpırdamayın faşizm
gelir (…) dedi. TÎP’in dışında iki mihrak vardı. Doktor Hikmet Kıvılcımlı ve
Mihri Belli. Devrimci gençliğin yansı birine, yansı ötekine gitti. Ama bu iki
insan parti değildi. Sorun, gençliğin bir iki lideriyle görüş alış verişinde
bulunmak değildi. Gençliğin heyecanını yönlendiremediler ve sahipsiz kaldık.
Gruplara bölündük. 12 Mart macerası başladı. Kimisi Kızıldere’de öldü, kimi
hapishaneye girdi, kimini asalar.
Kısacası, benim düşünceme göre, 1908’de Resneli Niyazi olup dağlara çıkan,
1919’da Mustafa Kemal’i, Kuvayı Milliye’yi yaratan, 1960’ta Kızılay’da 555 K’
ları yaratan geleneksel aydın eylemciliği, gençlik, 1968’de ilk kez sosyalizmle
tanışıyordu, iyi yönlendirilemediği için ziyan olup gitti (…).
ÜST RÜTBELİ SUBAYLAR, SOL BİR DARBE
İLE İKTİDARI AMAÇLIYORDU
  
        -Türkiye İşçi Partisi,
Mihri Belli ve Hikmet Kıvılcımlı’yı mı suçluyorsunuz?
        KURAY- Bizim karşımızda bu
üç mihrak vardı. Bunlar önceki kuşaklardan gelen insanlardı. Fakat Türkiye’nin
geçmişinde bu kadar büyük bîr kitle hareketi olmadığı için, bu insanlar çok dar
bir aydın grubu içinde kaldıkları ve kendi aralarında mücadele ettikleri için
bir anda iktidar boyutuna fırlayan olayı, bir parti çatısı altında toplamak
üzere kurmaylık yapamadılar. Biz gençlerin bu kurmaylara uyup uymayacağı konusu
ayrıydı, ama onlar böyle bir alternatifi sağlayamadılar.
Buna karşılık, ikinci bir alternatif olarak ordu içindeki radikal akım
vardı, Yani 27 Mayıs’ın devamı olduklarını söyleyen Muhsin Batur, Faruk Gürler
ve Kemal Kayacan’ın başını çektikleri bir hareket. Saptadıkları strateji
gereği, gençliğe onlar kucak açtılar. 9 Mart olayını amaçlayan bu radikal akım
içinde biz de yerimizi aldık. Bu hareketin liderleriyle gençlik grup liderleri
arasında işbirliği oldu. Birtakım üst rütbeli subaylar, 27 Mayıs benzeri, ama
daha radikal, daha sol bir askeri darbe ile Türkiye’deki siyasal iktidarı ele
geçirmeyi amaçlıyorlardı.
içlerinde, eski Milli Birlik Komitesi üyeleri de vardı. İrfan Solmazer,
Orhan Kabibay, Talat Turhan, Numan Esin gibi. Numan Esin, sonradan tırcı oldu.
Talat Turhan’ın dürüst ve temizliğine bugün de aynı samimiyetle inanıyorum.
Ancak diğerleri için bunu söyleyemem. İrfan Solmazer, Orhan Kabibay ve Numan
Esin’in o gün bize karşı birer paratoner olarak kullanıldıklarını düşünüyorum.
Bu üçünün, olaylar içerisinde gençlik faktörünü gömmek için varolduklarına
kesin inancım var. Solmazer, Kabibay ve Esin, gençlik liderlerinden siyasal
ortamı bir darbeye hazırlamasını talep ettiler. Zamanında kimse bu gerçeği açıklayamadığı
için aynı senaryo 12 Eylül’de de sahneye kondu.
        Bizden Türkiye’yi bir
darbeye hazırlamamız istendi. Bu ne demektir? Zaten ekonomik kriz var,
politikacılar birbirini yiyor, milletvekilleri alınıp satılıyor, ortam siyasal
kargaşayı yaratmaya uygun, siyasal kargaşa yaratılacak. Numan Esin, bu amaçla,
“Vatan” gazetesini çıkardı. Vatan gazetesi çok sattı. Bütün
devrimciler aldı gazeteyi Gazeteyi hazırlayan devrimciler, Numan Esin’in
“patron”olduğunu işten çıkarılmalar başlayınca anladılar. Ben bu
senaryoyu başından anlamıştım. 1970’ten sonra hep bu kişilere karşı mücadele
ettim. Gerek sağ, gerekse sol tarafından dışlanmam
bundandır.         
        Biz bu radikal akımın
içinde gençlik olarak yerimizi aldık. Önümüze konan hedef 9 Mart’tı. 9 Mart’ı
yapmadılar.12 Mart’ı yaptılar, ismet Paşa’nın ünlü sözüyle, “Türkiye çok
kritik 24 saat geçirmiştir” dediği senaryonun ardında, bu işin arkasına
takmış oldukları devrimci potansiyelin söz konusu 24 saat içinde harcanması,
hareketin generalinden sokaktaki gencine kadar devrimci niteliğinden
arındırılması ve darbenin 12 Mart’ taki biçimine dönüştürülmesi vardır. Numan
Esin, İrfan Solmazer, Orhan Kabibay için paratoner sözcüğünü, o 24 saatte dönen
dolapları çok iyi bildiğim için kullanıyorum. (…)
        İstanbul’daki 84 sanıklı
denizciler davasının bir numaralı sanığı olarak mahkemeye çıkarıldım sonunda
(Birkaç bir numaralı sanık mı vardı: Dr. H. Kıvılcımlı, İrfan Solmazer ve Sarp
Kuray? sg) İdamla yargılandım. (…)
        Ben hapisteyken, Türkiye
başka bir kapışmanın yörüngesine girmiş, Ankara cuntası ile İstanbul
cuntasının, yani Faruk Gürler ile Faik Türün’ün mücadelesini yaşıyordu. Bu
Cumhurbaşkanlığı mücadelesinden Faruk Gürler yenik çıktı. Türkiye yeniden bir
demokrasi sürecine girmiş oldu, iktidara Bülent Ecevit geldi. Ecevit in
çıkardığı ilk aftan yararlanamadım ben. (…) Çok uğraştılar bizi kurtarmak
için. Anayasa’nın 12. maddesine göre herkes eşittir, dediler. (…) Ve ben
Anayasa Mahkemesi’nin özel bir affıyla çıktım ancak. (…)
DENİZ’İ SOMAZER’İ ORTAĞI
BAKAN ŞAHİN’İN ARABASI TAŞIYORDU!
   – Deniz Gezmiş’le ilişkiniz var mıydı sizin?
   – Deniz Gezmiş’i ben sakladım. Bunu herkes biliyor.
     Deniz Gezmiş, benim elbisemle yakalandı.
Hepimiz vardık bu işin
içinde.                        Deniz’ler
de var, Mahir’ler de var, bizde vardık. Zaten üç büyük grup vardı.
    – Arkanızda kim vardı? Nasıl yardım ediyorlardı
saklanmasına
Deniz           Gezmiş’in?
     – Deniz Gezmiş’i saklandığı bir evden
diğerine. Orman Bakanı Turhan Şahin’in makam arabası taşıyordu. Turhan Şahin,
Nar Limited Şirketi’nde, İrfan Solmazer’le ortaktı. Ve hazırlanıp düşük doğan 9
Mart olayının içindeydiler. Yukarıdaki kadrolarda mevzilendikleri için de, bir
yandan bizi, bir yandan komuta merkezini, bir yandan Amerika’yı çevire çevire
oynattılar!
        Bu iş çok karışık. Örneğin
Hasan Cemal’i ele alalım, Uluç Gürkan diyelim. Bunlar o zaman
“Devrim” gazete-sindeydiler. Bu 9 Mart olayının düzenlenmesinde en uç
adamlardı. O gün Hasan Cemal’in kaleminden kan damlıyordu gazete sütunlarında.
9 Mart hazırlığına katılan herkesi karalamak niyetinde değilim. Samimi olarak
inananlar da vardı işin içinde. Zaten biz de inandığımız için girmiştik. Fakat
adını saydığım kişiler sayesinde, CIA’nın bir komplosuna kurban gittiğimiz
inananı taşıyorum. Bunları ben söyleyeceğim. Üstüme gelirlerse daha da çok
konuşurum… Çünkü bunlar yaşanmış şeyler. Ama bu tarafı hiç kurcalanmadı.
        Uğur Mumcu ölmeden önce,
kendisiyle konuştum. Kaset yapıp verdim. Uğur Mumcu’ya. Ve niçin olayın bu
yönüyle üstüne gitmediğini sordum. “Demokrasi diyorsunuz, Celil Gürkan
olayını ele alıyorsunuz, 9 Mart’ı bir yere kadar getiriyorsunuz. Bunları da
anlatmak gerek, Uğur Ağabey” dedim. Uğur Mumcu bana, “Onun arkasına
bizim kudretimiz yetmez, Sarp” dedi!
OKKANIN ALTINA GİDEN BİZ OLDUK
        Ben size genel tabloyu
anlatıyorum. Sonuçlan siz çıkarın. Devrim gazetesinde Hasan Cemal, Genel Kurmay
Başkanlığında Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri, Milli Birlik
Komitesi üyeleri, böyle büyük bir grup Türkiye’de radikal darbe hazırlığı
yaptılar, sonradan kimisi sivil toplumcu, kimisi ANAP’lı, kimisi TIR’cı, kimisi
fırcı oldu. O sırada bu grup devrimciydi ve DEV-GENÇ’le oturup konuştular,
anlaşmalar yaptılar, bizimle ittifaklara girdiler. Siyasal iktidarı alamayınca
biz gençler silahlı (…) olduk, arkadaşlar da demokratik taraf oldular!..
Beraber yürüdük, biz gençler okkanın altına gittik. Ama ağalarımızı beraber
götürmedik. Eğer 1970 yılında yargılanacak bir şey varsa, 9 Mart darbe
hazırlığıydı ve biz DEV-GENÇ ve bütün gruplar o zaman 146’nın 3. bendine göre
yargılanacaktı. Çünkü Anayasa’nın ihlali olayı esas kuvvet komutanları
tarafından yapılmıştı. Yani arkamızda devletin içinden gelen güç odaklan vardı.
Zaten Süleyman Demirel, ne diyor?
        “Sen Antalya’da tapu
müdürü müydün 11 Eylül’e kadar?” diye soruyor.
        12 Eylül’de de aynı şey
yapılmıştır. Sokak, devrimci güçlerle faşistler arasındaki kavga dengesinde
tutulmuştur. Bu kez daha büyük bir planla, Türkiye daha da ciddi bir siyasal
karmaşa içine sürüklenmiş, sonra bir gecede bundan yararlanılarak darbe
yapılmıştır. 12 Eylül’ün bağlantılarını bilmiyorum. Ama oyunun daha büyük
olduğunu biliyorum. DİSK’in içine alındığı bir plan olduğu kanısındayım. Bu
anlamda DİSK partisinin falan açıklanması gerekir… Bence bunlar gizli
kalmamalı. Daha fazlasını bilmiyorum. Ama 12 Mart’ ı çok iyi biliyorum, zaten
12 Eylül’de olacakları öngördüğüm için yurt dışına çıktım. O kurguyu çok iyi
biliyorum, o kurgu içinde yer almak istemedim. 12 Mart’ta tam gelemediler iktidara,
çünkü Türkiye’de demokrasiyi savunan önemli güç odaklan vardı. Devlet
sınıflarının geleneksel bir tavırları vardı, bu tavrı tam olarak kendilerine
çevirememişlerdi. 12 Eylül’de bir daha denediler.
        Ben hapisten çıktıktan
sonra, yaptığımız işin yeniden gözden geçirilmesini, yani özeleştiriye tabi
tutulmasını istedim. Son yıllarda, yalnızca faşizme karşı mücadele etmek
alanında sıkıştırılmış bir devrimciliğin doğru olmadığı yönünde bir düşüncem
vardı. Sözünü ettiğim siyasal kurgu ve olayların aldığı yön, bende ciddi bir
hayal kırıklığı yaratmıştı. 1978 yılma değin politika yapmadım. 1978’de yeniden
aktif politikaya başladım. Bugün açıkladığım bütün bu gerçekleri açıklayarak
olayların üstüne gitseydim daha iyi olurdu (…). 12 Eylül yaşandıktan sonra
bunu daha net olarak gördüm. (…)
        Biz aydın eylemciliğinin
faturasını ödüyoruz. İşçi sınıfı falan yoktur bizim ülkemizde. Bizim içinde
bulunduğumuz siyasal ilişkileri, mensup olduğumuz bu sosyal gerçeklik belirler.
Bizim gibi yaşayanlar 1908’de İttihatçı oldular. 1919’da Kuvayı Milliyeci
oldular. 27 Mayıs’ta 27 Mayısçı, biz de sosyalist olmuşuz. Söz değişmiş ama
içerik aynı. İsmet Paşa ile Mustafa Kemal’in ilişkilerine bakın, aynıdır.
Kimimiz Atatürkçüyüzdür, kimimiz İsmet Paşacı, kimimiz Yakup Cemil gibi
silahşor, kimi Resneli Niyazi gibi romantik, kimi Enver Paşa gibi ihtiraslı,
sonuna kadar giden…
        Sovyetler Birliği’nde de
öyleydi zaten. Yetmiş yıl sonra bir partinin, sınıfla birleşemediği
konuşuluyorsa hala, bu bir Doğu hastalığıdır. Doğu’da politika yapan
gerçekliğin kendine özgü nitelikleri vardır. Bunun önlemini alamadık, çünkü
bunun önlemini almak ciddi bir sınıf devrimciliğinden geçiyordu. Çok ciddi bir
kitle terbiyesi gerektiriyordu.
Türkiye’deki tepeden inme sosyal değişim şemasında, bir süre sonra,
iktidardaysanız koltuk kavgası; bizim gibi küçük gruplarsanız, örgütün
parasını, arabasını kim kapacak kavgası başlıyor. Ve silahlar ortaya çıkıyor.
Bu kavga bizim örgütte ortaya çıktığında, ben hemen çekildim, buyrun, her şeyi
siz yaptınız, alın, dedim. Paylaşım kavgası olmayacak, silahlar çıkmayacak
ortaya. Zaman kimin ne olduğunu gösterecek, ama artık benimle yürüyemeceksiniz.
Çünkü darlaşmış bir çemberin içinde İlişkilerin çürüdüğünü, koptuğunu
görüyorum. Böylece 1991’den beri örgütle ilişkimi koparmış bulunuyorum.”
        (Bu son bölümde S. Kuray
epey aykırı sözler söyledi. Ama sonunda ona bu sözleri hangi koşulların
söylettiğini gördük. İçyüzünü, bir kişiyi, onu da bu kadar dinleyerek
anlayamayız kuşkusuz. Ama “Göçmenler”in hallerini Yol’un büyük
kurucuları Marks- Engels daha 185(ni yıllardaki deneyimlerinden eşsiz bir
biçimde anlatmışlardı. Usta’mız Kıvılcımlı da bunlardan az da olsa,
“Zortlama”da çarpın benzetmelerle söz etmişti. İnsanlar ibret bile
almazlarsa ne yapılabilir? Bize “Sonsuz Zortlama”yı da ne yazık ki
biz insancıkların bu sürüp giden aymazlığımız ilham etmişti. Dursun bu zortlama
desek, durur mu acaba?., sg)
ÇIKTIĞIMA PİŞMANIM
(GÖÇMENLER: BU SÖZLER BİZCE ALTIN!
SİZ NE DERSİNİZ?
    –       Neden
Türkiye’ye dönme karan verdiniz?
    –       Türkiye’den
çıkmakla büyük hata ettiğimi çok geçmeden anladım ben. Avrupa’da ilticacı
olarak geçirdiğim yıllan, Türkiye’de hapiste geçirmediğime yanıyorum. Benim
için çok daha onurlu olurdu (Avrupa’daki “Göçmenler’in, “Sığınganlar”ın
kulakları çınlasın! Ama onunla yetinemeyiz. Bu konuda kendilerinin
diyeceklerini, hem de önemle işitmek istiyoruz ve bekliyoruz! sg). Çünkü buraya
entegre olamadım. Düzenine uyamadım. Sürekli kendi aramızda, Türklerle yaşadım.
91’deki örgüt konferansında, bütün görevleri bıraktığımı ilan ettim ve
Türkiye’ye dönmek istediğimi, bana neye mal olursa olsun dönmek istediğimi
belirttim. Hapse de girsem Türkiye topraklarında olmak istiyorum. Yurdumu
özledim ve buralarda mutlu değilim. Buradalardaki ilişkiler çıkmaza girmişti,
bir adım daha ileriye atmak dışında kalmak istediğim bazı kurgulan beraberinde
getirecekti. Birbirimize düşmek, intikam sürecine girmek söz konusuydu. Bunun
için dönmek istedim. (…)
        Ben eğer, tek başıma
yaşasaydım, köşemde oturup kitap yazmam yeterdi (bilmiyoruz ki ne yazacaktın?
sg). Hikmet Kıvılcımlı falan öyle yapmadılar mı? (Hayır! “Falan’ları
bilmeyiz, ama Kıvılcımlı da, örneğin, bilmem adını hiç duydunuz mu, 12 yılcık
yattı da! Fatma N. Yalçı gibiler de güçlerince öyle yapmadılar. Hem Hz. İsa’nın
da, “yargılamayın ki yargılanmayasınız”  dediğini olsun
anımsatırız! sg) Ama bir sorumluluk duygusuyla, ben insanlarımıza sahip çıktım
ve hep kendimden verdim. Benimle yola çıkan pek çok kişi, bugün mültimilyarder.
Ben ne yapmışım? Örgütü yaşatacağım diye işyerleri kurmuşum, batarmışım,
kan-ter içinde çalışmış ve hep paylaşmışım.”
12 MART’IN EN DEĞERLİ TANIKLARINDAN DZ.
BNB. EROL BİLBÎLİK’İN AÇIKLAMALARI ORHAN
KABİBAY, İRFAN SOLMAZER, NUMAN ESİN,
TALAT TURHAN
  
        Yazar Leyla Tavşanoğlu,
devrimci Erol Bilbilik ile yaptığı çok önemli bir söyleyişi 10 Mart 1996
tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlamıştı. Bu konuşmada Deniz’ler, tüm
68’liler kadar, 12 Mart’ın hazırlanışının en ilginç yanlan ve tüm ülke ile
ilgili çok önemli bilgiler var. Okuyoruz:
    “- General Celil Gürkan ekibi nasıl ve ne
amaçla kurulmuştu?
     -O dönem birçok askeri grup vardı. Ekrem
Acuner,Orhan Kabibay, Numan Esin, îrfan Solmazer, Madanoğlu ve havacı grubu
gibi gruplar… Kabibay grubunun İstanbul’daki beyni Talat Turhan’dı. Madanoğlu
grubunun özelliği ise içinde sosyalist sivillerin bulunmasıydı. Havacı grubun
başında o zaman kurmay albay olan Aydan Kırışoğlu vardı. (…)
        Aradan zaman geçince
havacılarla karacılar arasında bir birleşme oldu. (…)
                    C.MADANOĞLU,
O. KOKSAL, İ. SELÇUK
                     D.AVCIOĞLU,
C.R. EYÜBOĞLU, L SOYSAL,
   A. ÖYMEN, E. ACUNER, B. SAVCİ, F. BAYKURT…
       – Demin “Madanoğlu grubu
içinde sosyalist siviller vardı” dediniz. Kimdi bu sosyalist siviller?
       – Başta Madanoğlu, arkadan Osman
Koksal geliyordu.
Siviller ise İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu, Cemal Reşit Eyüboğlu’ydu. Bunlar
kuruculardı. Sonradan kadro genişledi, İlhan Selçuk İstanbul sorumlusu oldu. Bu
grup, tıpkı Milli Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi sivil-askeri birlikteliği’ni
savunuyordu.
Ankara’nın ve tüm koordinasyonun başı D. Avcıoğlu, onun yardımcısı İ.
Soysal’dı. Altan Öymen Paris’ten çağırıldı. Bunlara, bilgisi dışında Mümtaz
Soysal da eklendi. Bu sözünü ettiğim sekiz kişi, “Devrim Konseyi”
üyeleri olacaklardı. D. Avcıoğlu, A. Öymen’i epeyce denedi. Öymen ilginç bir
kişidir, her şeye “Evet” der. (SG. Dayanamıyoruz: Bu ne demek, Altan
Bey?)
   – Siz Celil Gürkan’ın ekibine nasıl katıldınız?
   – Ben gelişmeleri yakından izliyordum. Benimle hiç
durmadan temas ediyorlardı. İlk temas edenler N. Esin grubuna giren Hava Yüksek
Mühendis Binbaşı İbrahim Keskin, öbürü de yakın arkadaşım Sabahattin Sağıroğlu
oldu. (…) Sonunda konuştuk. “Kim bunlar” diye sorduğumda,
“N. Esin ve ekibi” yanıtını aldım. (…)
Bir gün Ankara, Küçükesat taki evimin telefonu çaldı. Arayan Seferberlik
Tetkik Kurulu’ndan Tank Binbaşı Yılmaz Akkılıç’tı. (…) Bir süre sonra beni D.
Avaoğlu ve O. Köksal’la tanıştırdı. Ama ben bu işlere hala uzak duruyordum. Bir
gün Avcıoğlu ve Koksal bana geldiler “Sen neden bize katılmıyorsun?”
diye sordular (…)
        “Devrim’de, Yön’de
okuduğumuz şeyleri söylüyorsunuz. Ben sosyalistim. Bizim lügatta sivil-asker
ittifakı yoktur” dedim. Bu arada ben onlarla, N. Esin’le temasımı
sürdürüyordum. Avaoğlu beni E. Acuner’le tanıştırdı. Ona da olmaz dedim. Ama
sonunda Avcıoğlu’nun teklifini kabul ettim.
-Neden
        -Çünkü eninde sonunda
girmem lazımdı. Kurtuluş yoktu. Bu işlere girmeyi 1978’te kabul ettim.
Dolayısıyla Madanoğlu grubuna da girmiş oldum. Daha sonra N. Esin’in de
teklifini kabul edince bütün gruplara girmiş oluyordum.
        O sırada Türkiye çok
karışık bir durumda. Bu karışıklığı düzeltme işinde siviller mağlup olacaklar.
Belki silahı tutanlar düzeltebilecekler. Orada acil görev, ezilen kitlelere
yardımcı olmak. Bu hareketin içine girip sırf askerden oluşmasına engel olmak.
Yani bir askeri harekat niteliğinden mümkün olabildiğince geri çekebilmek…
        Teoride bu mümkün değildir.
Fakat realite bunu gerektiriyor. Amacım, bu grupların hepsine girerek harekete
en azından sivilleri de katmak ve sivillerin etkili olmalarını sağlamaktı.
Zaten ilk girdiğim Madanoğlu grubunun hepsi sivil.
Cumhuriyet’ te Ali Sirmen’ler ve başkaları îlhan Selçuk’un ekibinde. Devrim
grubu onlarla beraber. Siyasal Bilgilerde Memduh Aytür, Özer Derbil, Ayhan
Cihangiroğlu, Necat Erder öyle… Atilla Karaosmanoğlu uzaktan “Peki”
diyor. Bahri Sava onlarla. Hareketi destekleyenler içinde Fakir Baykurt da var.
   “- Altan Öymen hareketin içinde yoktu” diyen de
çıkabilir. Ama amaçlanan o zaman A. Öymen’i eğitip yetiştirip güven duyduktan
sonra oraya koymakta. (Biz de bu yazıda nedense hep öncelikle Sayın Öymen’e
takılıyoruz. Ama bir yorum getirebiliriz; CHP’nin eski ve “Zoraki” Başkanlarından
Altan Bey, acaba İsmet Paşa’yı epey sadakatle izlemiyor mu? Paşa da, 27 Mayıs
için: “Ne içindeyiz, ne dışında!” dememiş miydi?.. Küçük burjuvazi.
Burjuvazi dersek bu yorum epey uzar.) (…)
C. GÜRKAN, İ. KESKİN, S. SAĞIROĞLU, V. BİLGET, Y. AKK1UÇ, F. ÖZFAKİH, E.
DEĞER, D. TANYER
     – Tam o sıralarda C. Gürkan liderliğinde
yürütülen hareket gittikçe güç kazanıyordu galiba…
     – Evet. Biz de her yerde varız, ama hiçbir
yerde yokuz (SG: Tam, “İyi saatte olsunlar”). Biz dediğim, E.
Bilbilik, İ Keskin, S. Sağıroğlu… (…) î. Keskin, havacıların içine gir
di. S. Sağıroğlu ise ortada duruyor, N. Esin’le temasta. Beni C. Gürkan’la
çalışan havacılar kabul etmiyor. Karacılar da aynı şekilde. Düşünceleri de
“Bu yetenekli bir adamdır, fakat solcudur. Kesinlikle almayız.”
        Bu durum altı ay sürdü. Ben
de huruç harekatı yapıp oraya girmeyi planlıyorum. Amacım, Madanoğlu grubunu
oraya taşımak. Bunun için havacıların da sürekli Amiral V. Bilget’ le temasta
olduklarını biliyorum. Ben V. Bilget’in emrinde çalışıyorum. Havacılar her gün
karargaha geliyorlar. Amiral Bilget’e teklifte bulunduklarını biliyorum.
Karacılar da geliyor…
        Bunu da o zaman Deniz
Kuvvetleri Komutanı olan Oramiral Celal Eyiceoğlu biliyor, takipte. V. Bilget
gerçek bir sosyalist. Hareketin başına geçsin istiyorum. Ama onunla bu işi
götürmek zor, bunu da biliyorum. Muhtemelleri gözden geçiriyorum. Sonunda
Bilget’le görüşmeye karar verdim. Görüşme, A. Öymen’in Çankaya’daki evinde
olacaktı. (SG: Hakkını yemeyelim; Prototip’imiz Öymen görüyorsunuz ya, 12
Mart’ın ne kadar içinde!..)
– Orada başka kimler hazır bulunacaktı?
       – D. Avcıoğlu, t. Soysal… O
akşam V. Bilget damadının pardesüsünü giydi, başına da bir kasket taktı.
Karanlıkta
A. Öymen’in evinin kapısını çaldık. (…)
        Ertesi gün V. Bilget bana,
“Ben tatmin olmadım. Bunlar incir çekirdeğini doldurmayan şeyler”
dedi. Ben de, “Biz herkesle temastayız. En iyisi bize katilin. Çünkü
bunlar bir şey yapacaklar. Daha faşist, general cuntası olacak” diye üsteledim.
Bunun üzerine, “sen olduğun için ben de giriyorum” diye kararını
açıkladı. î. Keskin ve S. Sağıroğlu’yla da tanıştı. Biz böylece Madanoğlu
grubuna girdik. Bir gün V. Bilget’e, “Biz sizin esas C. Gürkan’ların
grubuna girmenizi istiyoruz” dedim.
        Böylece C. Gürkan’ların ilk
toplantısında V. Bilget’i bir kişilik bir askeri grubun başı olarak katmayı
başardık. O arada Madanoğlu grubu içindeki Yılmaz Akkılıç’la biz gayet iyi
anlaşıyoruz.
        V. Bilget o grupta çok
itibar görünce biz ikinci aşamaya geçtik. İçimizden birini gruba sokmasını
istedik. S. Sağıroğlu ile İ. Keskin, “Erol gitsin” dediler. (…)
        Ayrıntı vermek gerekirse
Kabibay, N. Esin, İ. Solmazer, onların İstanbul’daki beyni T. Turhan’la hep
temastaydım. Onların sivil kesimi Avukat Fakih Özfakih (CHP Konya Senatörü ya
da Milletvekili sg), Hakim Albay Emin Değer, onlara yakın Avukat Doğan Tanyer
var. Bunlar görünen üst takım.
ANAYASA HAZIRLIĞI,
İ. SUNGURBEY, A. KIRIŞOĞLU, İ. ALBAYRAK,
MİT, ORDUDAN TART…
  
        Havacılar çok güçlüydü.
Aydın Kırışoğlu amiral olunca havacıların söylemleri değişti. Başta C.
Gürkan’ın liderliğini kabul ederlerken ilk kez Muhsin Batur’un da işin basma
geçmeyi kabul ettiğini ifade eder oldular. (…)
        O arada anayasa taslakları
hazırlanıyordu. Anayasa taslaklarını Madanoğlu gurubu içinde hazırlamakla
görevli Cemal Reşit Eyüboğlu’ydu. O, taslakları hazırladı. D. Avaoğlu gözden
geçirdiğini söylüyordu. 1. Soysal da aynı ifadeleri kullanıyordu. Ama D.
Avcıoğlu’nun söylemine göre bu taslakların hazırlanmasında M. Soysal, B. Savcı,
hatta îsmet Sungurbey’den yararlanmışlardı. Hatta t. Selçuk’la da
temastaydılar. Bu taslak çalışması bana verildi. Bu çalışmayı bitirebilmek için
C.R. Eyüboğlu’nun An-kara’daki dairesinde her akşam buluşuyorduk. Anayasa
taslağı, Devrim Partisi’nin tüzüğü, devrim mahkemeleri, Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu’nun lağvedilmesi, Bakanlar Kurulu’nun çalışma biçimini ele
alıyorduk (Sayın Bilbilik, Bakanlar Kurulu üyelerinden söz etmeyi
“unutuyor” sg).
Öbür yanda C. Gürkan önderliğinde karacı, havacı, denizci grubun birlikte
yaptığı çalışmalar vardı. Bunun koordinatörü İlyas Albayrak’tı. O, çalışmaları
buna veriyordu. Ben, onlara bizim çalışmaları aktarmaya çalışıyordum. Ama bu
mümkün olmadı. Orası sırf asker, burası ise sivil ve asker ittifakıydı.
     – Peki bu gruplar bu çalışmaları yaparken MÎT
nerede duruyordu? Hiç karışmıyor muydu?
      – MÎT’in bizi izlediğini biliyorduk.
MÎT’te O.Köksal’ın adamı olan bir albay vardı. Koksal, bana onun adını hiç
söylemedi. Ben çok hareketli olduğum için MiT’in beni izlemesi doğaldı .O
albayın önlemesiyle ben bir süre örtülendirildim, rahat çalıştım.
        Bir de ben, her gün D.
Avcıoğlu’yla buluşuyordum. Telefonla konuşurken hep kod adı kullanırdık. Onun
bir kırmızı Anadol’u vardı. Hep akşam karanlığında buluşuyor, konuşmalarımızı
da arabada yapıyorduk. V. Bilget’ le birlikte oluşum nedeniyle Deniz Kuvvetleri
Karargahı’nda da izleniyorduk. (…)
Çeşitli aralıklarla benim üç kere tayinim çıktı. Celal Eyiceoğlu da benim
tayinimi çıkardı. Ama üç seferinde de beni Ankara’dan ayıramadı. Yani, benim
tayinlerim durduruldu. Bunun nedeni, tabii senatör olan Madanoğlu ve Köksal’ın
(Kontenjan Senatörü olacak. Çünkü ikisi de değişik tarihlerde Milli Birlik
Grubu’ndan (MBG) istifa etmişler ve Cumhurbaşkanı, yanılmıyorsam C. Sunay
tarafından, Kontenjan Senatörlüğü’ne atanmışlardı, sg) bizzat komutanlığa
gelerek durdurma talebinde bulunmalarıdır. MÎT bağlantısını da şöyle anlatmak
istiyorum. 16 Mart 1971 günü Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Koramiral Hilmi
Fırat odama geldi. “Ordudan tardedildin. Bir saat içinde Deniz Kuvvetleri
Komutanlığı’nı terk edeceksin. Hemen askeri uçağa binecek ve İskenderun’a
gideceksin. Bu, C. Eyiceoğlu’nun emridir” dedi. Ben reddettim, bunun
üzerine C. Eyiceoğlu beni odasına çağırttı, “şurada en az beş-altı göz
dolusu senin ve V. Bilget hakkında MİT raporu var. Üç kere tayinini çıkardım,
olmadı. Sen bu işten vazgeçtiğini söyle. Seni bunların hepsinden şileyim.
İstersen bir yurtdışı göreve göndereyim. Ben ölene kadar garanti veriyorum.
Sana hiç kimse el süremez. Yeter ki, “Ben bu İşten vazgeçtim” de
dedi.
        Ben, “Paşam, bunu
söyleyemem” deyince de kızdı. “Bindirin uçağa gitsin” diye
köpürdü. Ben eve bile uğra-yamadan Adana Havaalanında kendimi buldum. Orada
beni Amiral Bülent Tarcan karşıladı. 12 Mayıs’ta da ordudan atıldım.
    
E DOĞU, C. SUNAY, M. TAĞMAÇ, S.DEMİREL VE SOL’UN KARŞI-DEVRİM TAŞERONLUĞU
         MİT bir sürü olayın,
içinden haberdardı. Ama müthiş de dengeler gözetiyordu. Tüm askeri grupların
iktidarı ele geçirmesi görünür gibiydi. O durumda MİT ya görmezlikten geliyordu
ya da Başbakan’ı, Cumhurbaşkanı’nı, Genel Kurmay Başkanını ayrı ayrı ya da
eksik biçimde ya da ikisini tam, birini eksik bilgilendiriyordu. Bunun mimarı
da o zaman MÎT Başkanı olan Korgeneral Fuat Doğu’dur!
        Yani Suna/ın sağ kolu
olması, Sunay’ın da tüm askeri gruplar içinden gelmiş olması nedeniyle, E Doğu,
MÎT Başkanı kimliği yanında Cevdet Sunay’ın da bendesiydi. F. Doğu askerden
yanadır, sivil iktidardan yana değildir. Askerle sivil arasında kaldığı zaman
askeri iktidar yanında olmak zorundadır.
        Bir örnek vermek gerekirse
bizim D. Avcıoğlu’yla konuşmalarımızla ilgili haftada bir rapor düzenlendi. Bu
raporların bir kısmını gördüm. Bu raporlar Örneğin sadece C. Eyiceoğlu’na
verilir ya da okutulurdu. Ama V. Bilget solcu bir amiral olması nedeniyle bazen
bu amiral, amiraller toplantısına çağırılmazdı ya da ilk konuşmalar bittikten
sonra çağırılırdı. Orada D. Avcıoğlu’nun temaslarıyla ilgili MÎT raporları
okunuyordu.
        Ama aynı konu Genel Kurmay
Başkanı’na (Orgeneral Memduh Tağmaç) değişik bir biçimde, feci bilgilerle
aktarıldı. Bazen de çok yalan bilgiler köşke iletildi.
        Yani 12 Mart MİT’İ, F.
Doğu’nun MÎT’i bir ihanet MiT’idir. Başbakan olmasına rağmen Süleyman Demirel’i
bir askeri harekatın varlığından haberdar etmemek için elinden geleni
yapmıştır. Bu arada da bir askeri harekatın başarılı olması için Genel Kurmay’a
ya da Cumhurbaşkanlığı’na ve kuvvet komutanlıklarına ayrı an raporlar
vermiştir. (SG: Yazık, biz de, solun büyük kesimi, F. Doğu’nun kime taahhüt
ettiyse, darbesinin taşeronu olmuşuz!).
İSMAİL CEM, İHSAN SABRİ ÇAĞLAYANGİL VE CÎA
      – îsmail Cem’in yazdığı 12 Mart
kitabında îhsan Sabrı Çağlayangil’ın bazı açıklamaları var. “ABD,
Türkiye’nin bütün içişlerini bilir. Benim de altımı oymuştur” der.
ABD’nin 12 Mart taki rolü neydi?
   – ABD hem asker, hem sivil tüm grupları önce dikkatle
izledi. N. Esin- Kabibay grubuna yakın Coşkun Bölükbaşıoğlu adlı bir işadamı
vardı. C. Bölükbaşıoğlu’nun Ankara, Hülya Restoran’ın arkasında bir şark
dairesi vardı. Bir toplantı yapılacağını öğrenince burasının anahtarını Altan
Öymen’e vermiş. O toplantıda D. Avcıoğlu, V. Bilget, C. R. Eyüboğlu,, ben, bazı
havacılar var.
        Ben çok deneyimli olduğum
için yolun bir paraleline geçtim. ABD Büyükelçiliği malı görünen ClA’nın (ABD
Merkezi Haber Alma Örgütü) beyaz, station wagon bir arabası var. Bir
kilometrelik alandaki bütün konuşmaları bu arabadan gayet net alabiliyorlar.
Ben içeri girdim. Dışarda CIA arabasının olduğunu söylesem iş daha kötü olacak.
Hiçbir şey yokmuş gibi davrandım. Ama 15-20 dakika sonra kapının zili 3 kere
çaldı. Herkesin beti benzi attı. Ben “Çıkalım” dedim, çıktık. Belli
ki MİT, CIA’ya karşı bizi uyarmıştı. Çünkü MÎT’in içinde bize yakın kişiler
vardı.
A. ERÇIKAN, C. EYİCEOĞLU,
M. BATUR, F. GÜRLER
        Biraz önce askeri planlar
yaptığımızdan da söz etmiştim. Bu konuda iki önemli toplantı oldu. İlkine
Korgeneral Atıf Erçıkan’da geldi. Ankara’daki kritik noktaların ele geçirilmesi
planlarını yapıyoruz. O sırada Genel Kurmay Plan ve Prensipler Dairesi Başkanı.
        Ben C. Gürkan’ı, V.
Bilget’i, Şükrü KÖseoğlu’nu, hepsini büyük bir toplantıda ikaz etmiş,
(Korgeneral A. Erçıkan’ı işin içine katmayın. CIA ajanı gibi bir adamdır.
Oportünisttir, güvenilmez. Bizi ihbar eder. 22 Şubat’ta, 21 Mayıs’ta ikili
oynamıştır. Benim bilgilerime göre babası da Atatürk’e muhalefetten Gerede
dağlarına çıkmış bir Atatürk düşmanıdır” dedim. Bu sözler C. Gürkan’ın
kitabında da var. Bunun üzerine C. Gürkan, “Biz, ona bilgileri verdik. O bizim
başımız oldu” dedi.
        O toplantıda A. Erçıkan’ın
yanında her şey konuşuldu. İkinci toplantı, İ. Albayrak’ın Bahçelievler’deki
evinde oldu. A. Erçıkan yine var. Toplantı bittikten sonra İ. Albayrak’la Tank
Binbaşı Y. Akkılıç, “Bunu nasıl yaparsınız” diye sordular. Sert bir
tartışma geçti. Yani, MiT’in CIA’nın, Sovyet Haber Alma Örgütü’nün yanısıra bir
de bizim içimizden, bizleri ihbar edenler vardı,
        C. Eyiceoğlu, 16 Mart günü
benden bu işten vazgeçmemi isteyip de ben reddedince bana, “Aptal
herifler. Bütün toplantılarınızı biliyoruz. İçinize A. Erçıkan’ı soktuk.
Toplantılardan sonra bize, Çankaya’ya bütün bilgileri teyple getiriyordu”
dedi.
        Olaylar gelişirken Muhsin
Batur ve Faruk Gürler’in bizi oyaladıkları anlaşılmaya başladı. Bunun altında
yatan da ikisinin de bir iş yapacak güçte olmadıklarını bilmeleriydi. C.
Gürkan’da o hareketi tek başına götüremeyeceğini bildiği için işi A. Erçıkan’a
havale etti. A. Erçıkan da içimize girince hareketi bitirdi. F. Gürler de
bitti, çünkü Erçıkan, Tağmaç’ın, köşkün ve C. Eyiceoğlu’nun casusuydu.
        Tepede iki grup vardı.
Birincisi Tağmaç, Sunay ve Eyiceoğlu, yüzde yüz emperyalizme bağlıydı. İkinci
grup da M. Batur ve F. Gürler. Onlar biraz daha liberaldiler. Güç dengesi
emperyalizme bağlı Amerikancılara geçince Batur ve Gürler ezilmekten korktular.
İkili oynadılar. Ve sonunda da bizim hareketi çökerttiler.
 9 MARTTAN 22 MARTA SIRAT: 10 MART! M. BATUR, E GÜRLER…
   -Tarih kaç o zaman?
   – Tam çökertme 1971’in Şubat başında oldu. A. Erçıkan
yeni Amerika’dan dönmüştü. İşte o zaman iş bitti. Biz,”Bu işten
çıkalım” dedik. Ama seslendirince karacı, havacı, denizciler, “Sizi
vururuz” dediler. Baktık, çıkmakla da, kalmakla da kurtuluş yok. Sonucu
bilerek kaldık. (…)
        Her neyse biz
çalışmalarımızı sürdürdük ve 9 Mart 1971 günü saat 17.00’de işi bitirme karan
aldık. Herşey hazırdı, elimizdeki güçle 10 tane ihtilal yapılabilirdi. 9 Mart
günü 15:30-16:00 civarında D. Avcıoğlu’yla, İstatistik Enstitüsü önünde
buluştuk. Bana,’.’Ne düşünüyorsun” diye sorunca, “Mahvolacağız”
cevabını verdim. “Ben de öyle düşünüyorum” dedi.
        Deniz Kuvvetleri’ne geldim.
Hava Kuvvetleri’nde 17:00’de toplantı olacak ve orada alınacak kararla harekat
başlayacak. (…) 17:00’de M. Batur’un odasında F. Gürler, M. Batur, bizim
gruptan C. Gürkan. (…) toplandılar. F. Gürler, “Bu işi yapacağız, ama
hele bir yarın olsun. Yüksek Komuta Konseyi’ni toplayayım” dedi. Ama öyle
bir konsey yok.
        Ama 10 Mart günü M. Batur
ve F. Gürler hareketi sattılar ve Amerikana cuntaya güç verdiler. Onlarla
beraber oldular, bizi ezdiler, yok ettiler, 12 Mart, 9 Mart’ın üstüne gelmiş ve
yenmiştir.
GÜRLER VE BATUR; SUNAY-TAĞMAÇ-DEMİREL’İ DENİZE Mİ ATACAKLARDI!?
  
       – Bir de Kasım 1970’te uygulamaya
konulamayan bir plan olduğunu duymuştum…
       – Kasım 1970’te, M. Batur’un
“Karar verip uygulayın” dediği bir hareket var. Gediz deprem evleri
bitmiş, bunların tapularını, vermek için üç uçakla Cumhurbaşkanı
(Cevdet Sunay), Genel Kurmay” Başkanı (Memduh Tağmaç), Başbakan (Süleyman
Demirel), kuvvet komutanlar ve bakanlar oraya gidecek. Batur, “Bunları
uçaklardan Marmara’ya atacağız” diyor!
Bu haberi bana telefonla Kurmay Albay i. Albayrak verdi. M. Batur ve F.
Gürler kendilerini kurtaracak donanımla uçağa binecekler. Öbürleri denizin
dibini boylayacak. Biraz sonra Albayrak telefon etti. “Erol, ihbar
edilmişiz” dedi. Bir havacı kurmay albay, Amerikan büyükelçisine bu konuda
bilgi vermiş, meğer. Ama bu albayın kimliğini, çok uğraşmamıza rağmen tesbit
edemedik. (Nasıl edeceksiniz, herhalde hepsi Batur’un yada onunla Gürler’in
başka bir oyalama taktiği. Demek kendilerini size böyle palavralarla kabul
ettirmişler. Batur’un Muhtıra’larını unuttuk mu? Az çok, milletçe inanmıştık.
SG)
    
            MARTIN
KABİBAY-SOLMAZER İKİLİSİ VE N. ESİN-T. TURHAN’LA: DÖRTLÜSÜ MÜ?
       
        Bu askerleri gruplar içinde
çok ilginç kişiler olduğu söyleniyor. Bunlar kimlerdir?
       – Bence en ilginci Orhan
Kabibay’dır. 1960 ihtilalinden sonra İstanbul Sanayi Odası Başkanı Osman Nuri
Köni’nin kızıyla evlendi. Ve Milli Birlik Komitesi içindeki bazı çok gizli
bilgileri, çok yüksek derecede mason olan Köni’nin İSO’ya verdiği kuvvetle
söylenir.
        Kabibay; N. Esin, İ.
Solmazer, T. Turhan grubu içinde “baş” kabul edilen kişidir. 13 Kasım
Cuntası’ndan olup yurtdışına gittikten sonra dönünce (İsmet) İnönü’nün
CHP’sinde milletvekilliği (SG: Kontenjandan) yaparak CHP içinde cuntalar
kurmuştur. Buna Turhan Feyzioğlu’nu, Ekrem Paksüt, Sezai Orkunt’u da katmıştır.
Solmazer’i müthiş kullanmıştır. Fakat Solmazer de en az Kabibay kadar
bilmecedir (Evet Abdi İpekçi ve Ö. Sami Çoşar’ın hazırladıkları “İhtilalin
İçyüzü” adlı kitapta da belirtildiği gibi, MBK’ya da kendisini emrivaki
ile aldırmıştır! SG). 1973 Haziran’ında bizler Erenköy’deki köşke kontrgerilla
tarafından alınmamıza, Kabibay’ın fevkalade bilgilere sahip olmasına rağmen
Kabibay, ifadesi alınmadan salıverilmiştir.
DENİZ’LERE, SARP’LARA “MISIR PATLATIR GİBİ
BOMBA PATLATTIRANLAR” ONLARIN HANGİSİNİ
YAŞATIR YA DA KORUR?…
        Her işin içinde, her olayın
yanında olmasına rağmen başına hiçbir şey gelmemiştir. Bir gün Kabibay’ın
evinde toplandık. Hidayet Ilgar, T. Turhan, İrfan Solmazer ve daha birçok kişi
vardı. Bir aralık î. Solmazer bana, “Erol, sen denizcileri ihmal etmişsin”
dedi.
“Kimi ihmal etmişim” diye sorduğumda, “Sarp Kuray’ı, Deniz
Gezmiş’i ihmal etmişsin. Hiç temas kurmamışsın. Ama ben İstanbul’da, Ankara’da
onlara mısır patlatır gibi bomba patlattırıyorum” dedi!
        Ben .şaşırdım. Yanımızdaki
Talat Turhan’ın da yüz ifadesinde çok şaşırdığını anladım. “Başka ne
yapıyorsunuz” diye sordum. Yanıtı şu oldu: “Deniz Gezmiş’i, Sarp
Kuray’ı filan oturtuyorum. Demokratik bir tartışmayla eylem karan alıyoruz.
Amerikan Büyükelçiliği’nin ön kapısının kurşunla taranmasına demokratik olarak
karar veriyoruz. Bu demokratik tartışmada ben lider oluyorum, emri ben
veriyorum. “Deniz Gezmiş, ABD Büyükelçiliği’ni tara ve yok ol”
diyorum. Sarp Kuray’a, “Git şurayı bombala” emrini veriyorum”.
BU İŞLERDEN KABÎBAY’ÎN MUTLAK BİLGİSİ
VARDI. K. EVREN CUNTASINA DA YARDIMCI
OLDU. D. GEZMİŞ’İ, S. KURAY’I M. ÇAYAN’I, E.
KÜRKÇÜ’YÜ VE HERKESİ KULLANDILAR!..
        Bu işlerden Kabibay’ın
mutlak bilgisi vardı. Dolayısıyla Deniz Gezmiş’i, Sarp Kuray’ı, herkesi
kullandılar. İrfan Solmazer, 12 Mart’a 24 saat kala Almanya’da uçuruldu, orada
kaldı, milyarder işadamı olarak geri döndü. TIR filoları sahibi oldu, kılma
dokunulmadı. Bugün büyük iş adamı olarak Mersin’de yaşıyor.
        Size daha garip birşey
anlatayım. Orhan Kabibay, Kenan Evren, danışma meclisini oluşturacağı zaman en
az 30 meclis üyesi adım Kabibay’dan istemiştir. Kabibay da bu işi eski CHP
milletvekili Şükrü Koç’a havale etmiştir. Kabibay, Koç’un hazırladığı listeyi
Evren’e sunmuştur. Yıllarca CHP milletvekilliği yapmış olan Şükrü Koç da eski
MÎT’çidir.
        Bunları anlatmaktaki amacım
şu: sanıyorum artık Türkiye’de böyle hareketler olmayacaktır. Ama sadece
askerler arasında değil, sivil toplum örgütleri içinde de bu tür hain ve
oportünist kişilerle herkes karşılaşabilir.
Bunlar, bir anlamda Deniz Gezmiş, Mahir Cayan, Ertuğrul Kürkçü ve
diğerlerini kullanmışlardır”
IV.
TÜRKİYE’DE SOSYALİZM VE DEVRİMCİLİK 22 MARTTA BÜYÜK BİR DARBE YEMİŞTİR.
YOLA SAĞLIKLI OLARAK DEVAM EDEBİLMEK İÇİN BU DÖNEM DAHA İYİ BİLİNMELİ VE
GEREKEN ÖZELEŞTİRİ YAPILMALIDIR
        12 Mart dönemi, üzerinden
30 küsur yıl geçtiği halde hala hiç de iyi aydınlatılmış değildir. Yineliyoruz:
bu dönem sanıldığı gibi aydınlanmış değildir. Hala o dönemin gereğince
aydınlanmasını istemeyenler var. Bunlar hem de çokça değerli arkadaşlarımızın
arasında bulunuyorlar. Çoklarının değerli hizmetleri de var. Ama kimse yanılmış
olmaktan, cinden şeytandan korkar gibi korkmamalı, geçmiş kimi yanılgıları
gençliğimize doğrular diye sunma-malı, aksine elden geldiğince herkes yanlışını
kabul ettiğinin de yiğitliğini, gösterebilmelidir. Kendi payımıza biz bunu
gerektiğince yapmaya çalışmaktayız. Yapmaya her zaman için hazırız.
        Bu serinin 1. yazısı olarak
daha önce DEV-GÜÇ’ü anlattık. Eksiğimiz olabilir, tamamlanmalıdır. Ama karanlık
olan konularda halen hayatta olanlar içinde hem de adlarım vererek soru
yönelttiklerimizin hiçbiri tek sözcük söylemediler. Bu tutum ya son derece kötü
örnek olmaktır ya da hem ortada çalımla dolaşıp gezmek hem de “Ben
yokum!” beni görmeyin, beni lütfen kendi yaptığımı sürdürmeme bırakın,
demek, en azından başını kuma gömmektir ki, birinci şıktan hiçte daha iyi bir
durum değildir.
        Bu yazının bir “Ön
Araştırma” olduğunu daha baştan belirttik. Burada açıkladığımız ve
biraraya getirdiğimiz gerçekler ve görüşler üzerinde kendi başımıza yargılara
yürümekten kaçındığımız anlaşılmış olmalıdır. Böyle bir tutum bilimsel
bakımdan, bunca yıldan sonra bile olsa, acelecilikten kaçınmak kadar özellikle
sol kamuoyumuzun, büyük ölçüde hala gerçekçi olamayışı ile de ilgilidir.
        Ancak görülüyor ki, bu
yöndeki kimi acı deneyimlerimizi ve gözlemlerimizi aktarmada hiç de yalnız
değiliz. Burada, halen tanışmış olmadığım Sarp Kuray arkadaş ile dostluğundan
mutluluk duyduğum Erol Bilbilik arkadaşımın az çok kimi farklı yön ve açılardan
da olsa son derece değerli açıklamalarını kendiminkilerle birlikte sundum.
Belli bir konu bakımından da olsa Sayın Hasan Basri Akgiray’ın da toplu
özeleştirimize önemli katkıda bulunduğunu görüyoruz.
        Ortaya çıkanlar üzerinde
yargıda bulunmayı ne kadar geriye bıraksak da, bu tutum bile, kimi yeni sorular
sormamız zorunluluğunu erteleyemez. îlkin, Sarp Kuray arkadaşın, 1993 yılında
Türkiye’ye dönüş kararını uygulamaya giriştiği zamana ilişkin kuşkusuz haklı
nedenlerden ötürü birçok karanlık yönler içeren oldukça kapsamlı ve değerli
açıklamasına, bunca yıldan sonra olsun gereken açıklığı getirmesini istemeye
herhalde hakkımız vardır. Kendisinin, Erol Bilbilik arkadaşımın açıklamaları
karşısında da en azından adının geçtiği yerler bakımından ve ayrıca bu
açıklamanın tümü yönünden söyleyecekleri olduğundan kuşku duymuyoruz.
Erol Bey’in açıklamasında özellikle Deniz’ler, Sarp Kuray, Mahir’ler, hemen
tüm 68’liler bakımından çok çarpıcı olan, Milli Birlik Komitesi (MBK)
üyelerinden ve 27 Mayıs’ın yapıldığı 1960 yılının 13 Kasımı’nda MBK’dan
çıkarılan 14’lerden olan Orhan Kabibay’ın evinde, kendisi ile aynı durumda olan
İrfan Solmazer’in söyledikleri, herhalde konumuzun can damarıdır. Bu sözler
üzerinde ne kadar durulsa azdır.
Bu sözlerin sarfedilişi, orada bulunanlardan Talat Turhan’ın bu sözlere
tepkisi bakımından ayrı bir önem taşımaktadır. E. Bilbilik, “Ben şaşırdım.
Yanımızdaki Talat Turhan’ında da yüz İfadesinden çok şaşırdığını anladım”
diyor! Şimdi düşünüyoruz: Bu konuşma karşısında hiç değilse “yüz
ifadesi” ile herhalde oradaki herkese ve bu yazı ile söz alıp tanıklık
eden Erol Bey’e, kendisinin de “şaşırdığını” “anlatan” ve
hemen tüm devrimci kesimde de rahmetli Dündar Seyhan’ın çok önceden çizdiği, “eşsiz
insan, vb.” portresi ile tanınan Talat Bey, bu tarihten sonra Solmazer’e
karşı acaba nasıl bir tavır takınmıştır? Kendi payıma, 12 Mart öncesinden, 2000
yılı 27 Mayıs’ına kadar Talat Bey ile belli bir dostluğu sürdürmüş olarak,
1996’da yayınlanan bu yazıdan, Solmazer’in bu konuşmasını öğrendikten sonra,
kendisi ile dostluklarını bildiğim Talat Bey bakımından tedirgin olduğumu
söylemem herhalde doğaldır.
        Çünkü kendisinin her yaz
Güney’e gidip bu iki eski arkadaşına konuk olduğunu yine kendisinin, çok kısa
değinmelerle de olsa açıklamalarından biliyordum. Ama bu yazıdan sonra, bu
durumun devam edip etmediğini, doğrusu, en azından kendi açımdan, merak
ediyordum. Ama sanki bir suç işleyecekmiş gibi, konuyu açıp soramıyordum.
Nihayet, 1998 yılı başında, değerli 22 Şubatçı Selçuk Atakan’ı toprağa
verdiğimiz gün, rahmetlinin damadı. Av. Çelik (Ahmet Çelik) Bey’in arabasında
üç kişi bir arada yolda olduğumuz sırada kendisine, bu açıklama karşısında hem
Solmazer, hem de Kabibay için ne düşündüğünü sordum.
Talat Bey, tek cümleyle, “Cevaplayamadıklarına göre altında
kaldılar” demişti ve benim de “aynı kanıdayım” dememden sonra
konu hemen değişmişti. Ama yukarda-ki küçük analizden bile, konunun bu kadarla
kapanamayacağı görülmektedir. Ben yayın olanağım olmadıkça bu gibi konuları,
kıyıda köşede dedikodu yapar durumda kalmamak tutumumla, daima ele almaktan
bile kaçınmam. Ama şimdi Nezih Gençler’in genel yayın yönetmeni olduğu Kuvayı
Milliye Dergisi ve genç kadrosunun yardımlarıyla kamuoyuna da, internete de
ulaşabiliyor ve bu olanağa dayanarak soruyorum:
      – Solmazer’in bu sözleri üzerine, orada
ve sonradan Sayın Talat Turhan’ın tutumu ne olmuştur? Daha önemlisi, bunca
yayını olan bir insan olarak, bu konuda herhangi bir açıklama yapmış mıdır?
Şimdi de, bu yazımız üzerine, gerek 1. bölümde belirttiğimiz konularda, gerekse
Sayın E. Bilbilik’in aktardığı konuda açıklama yapmasını beklemekteyiz.
ÖZET
  
        Açıklamalarımıza göre diğer
başlıca sorularımız da bir kez daha özetlemek istiyoruz. Ancak, önce şu
belirtmeyi yapalım.
       “Deniz’lere, tüm 68’liler
kuşağına ve ülkeye kıyan” asıl evrensel sistem bilinmektedir. Onun,
emperyalizm ve işbirlikçileri olduğunu, açıklamalarından alıntılar yaptığımız
Sarp Kuray da, Erol Bilbilik de, araştırmamızda Önemli bir yer tutan Talat
Turhan da eserlerinde belirtmektedirler.
Burada konumuz, bu zaten bilinen ve oldukça işlenen kesim değil, 12 Mart
Cöngeli ortamının bugün de varlığını sürdürmesinde başlıca yanı oluşturanların,
oldukça gecikmiş olarak ve hemen hemen ilk kez açık seçik saptanması, bu saptamaya
bir giriştir. Kısaca, burada konu; Sosyalistleriyle, Kemalistleriyle bir
“Güçbirliği”nin; daha çok Sosyalistlere en yakın duran Kemalist’ler
bakımından özeleştirisidir.
        Örnek vermek gerekirse,
bizim burada yaptığımızın bir benzerini, çok daha öncesinden, Kemalist’lerden,
Örneğin Talat Turhan’da, General Celil Gürkan’da; Muhsin Batur’a, Faruk
Gürler’e karşı sadece kendi aralarında olmak üzere, kamuoyu önünde
yapmışlardır. Şimdi özetimize geçiyoruz.
        1. Talat Turhan,
belirttiğimiz gibi imza kampanyasına destek sağlamak için, 14’ler’den Numan
Esin’in Avrupa’da çaba göstereceğini söylemiş, rahmetli Onat Kutlar ise, böyle
bir çabanın gösterilmediğini belirtmiştir. Bu konuyu açıklarken, Sayın Esin’in
konuya bir açıklık getirebileceğini de ummaktayız.
        2. Yazar Turhan
Feyizoğlu’nun da öncelikle Deniz’in Devrimci yada isyancı olduğu konusuna
açıklık getirmesini bekliyoruz. Kuşkusuz, Sayın Feyizoğlu’nun değindiğimiz
diğer noktalara da açıklık getirmesini bekliyoruz…
        3. Talat Turhan’la Osman
Deniz’in, 12 Mart taki tutuklanmalarında hapisteyken aralarının açıldığını
Talat Turhan’dan ve kendileri ile tutuklanan daha başkalarından epey işittik.
Ama işin aslının ne olduğunu pek anlayamadık. Sayın Turhan, 1986 yılında
yayınlanan “Bomba Davası Savunma” adlı eserinin 2. kitabında, 237.
sayfada,”Kontr Gerilla, Askeri Savcılık ifadelerini, tutuklama
Mahkemesi ve Sorgusunda doğrulayan tek kişi Osman Deniz’ dir” diyerek
bir dipnot koymakta, ancak dipnotta da,”Bu kişinin ifadeleri ve sorgusu
savunmanın 3-5 klasörlerinde ayrıntılarıyla eleştirilmiştir” demekle
yetinmektedir.
2001 yılında yayınlanan “27 Mayıs 1960’tan 28 Şubat 1997’ye…”
adlı kitabına ise, “22 Şubat (Em. Kur. Yb. Osman Deniz, Em. Kur. Yb. Talat
Turhan)” başlıklı, 24 Şubat 1969’da Akşam gazetesinde yayınlanmış bir
yazıyı hiçbir açıklama yapmaksızın almaktadır.40 Bu konunun açıklanmasının da
velut yazar Talat Turhan ve sonra da “eleştirilen” Osman Deniz’in
görevleri olduğunu düşünüyoruz.
        4. Talat Turhan,
yazdıklarımızdan, H.B. Akgiray’ın evindeki toplantıya katıldığını, umarız ki
artık -bu yardımlarımızla- anımsamaktadır. Eğer öyleyse, görüş ve konuya
katkısını; belleği hala yardım etmiyorsa; bunu açıklamasını beklemekteyiz.
        5. Benim de eski avukatım
olan Nizamettin Ütündağ arkadaşım, herhalde güdük bir doyum olarak kalan ikinci
imza kampanyası ve ona yazdığı söylenen metin üzerine acaba ne demektedir?
Kendisinin ve diğer ilgililerin açıklamasını ben ve Kuvayı Milliye bekliyoruz.
        6. Av. Halit Çelenk, Kuvayı
Milliye’nin 4/2000 (Temmuz-Ağustos) 23. sayısında Av. Muvaffak Şerefin de
anısına saygı ile Deniz’ler davası ile ilgili olarak sorduğumuz soruya, bunca
zamandan sonra olsun yanıt vermeyecekmidir? (Önemli bir açıklama: Bazı dostlar,
benim de saydığım Halit Ağabey’i sıkıştırmamamı söyleyip duruyorlar. Ben
onlara, darılmasınlar ama, bizim yaptığımız salt”kendimizi ve halkı
aldatmak mıdır?” demek istiyorum. Artık bir şeyler yapabileceğimizden hiç
mi ümidimiz kalmamıştır da, olayları gerçekleri, -ve ne hakla- hatır gönüle
kurban etmeyi yeğleyelim? Bir konuda doğru yapılmışsa, bunu neden konuşmayalım?
Yanlış yapılmışsa, bundan neden ders almayalım ve özellikle gençlik neden
dersalmasın? Bunları görüşmeye yüreğimiz yetmiyor mu? 12Marf ta bir savaş
veriliş ve kaybedilmiştir. Bu savaşın neden kaybedildiğini, yiğitçe
araştırabilmeliyiz ve gelecek kuşaklara elden geldiğince iyi anlatmalıyız. Bu
hepimizin boynunun borcudur. Ne dersiniz, yanılıyor muyum, yada ben bu kadar
aykırı bir Dinozor muyum?..
        7. Sayın Abdullah Yılmaz,
Denizler’in, asılarak susturuldukları gibi son derece önemli bir sav (iddia)
ileri sürmektedir. Bu sav, S.Kuray ve E. Bilbilik’in açıklamaları ile daha da
güçlenmektedir. O. Kabibay, I. Solmazer, N. Esin ve T. Turhan grubu, ilk yanıt
vermesi gerekenlerdendir sanıyorum. Gruptan, derece derece ayrılan N. Esin ve
T. Turhan’ın daha önce yanıt verebileceklerini umuyoruz.
        8. T. Turhan, Sayın H. B.
Akgiray’ın polis olduğu konusundaki suçlamasını geri aldığını açıklamasının
kendisi için bir görev olduğunu hala düşünmekte midir? Erdemine erdem katacak
bu davranış, kendisi için olduğu gibi, herhalde tüm ilerici kanat için de çok
yararlı olacaktır.
        9. Sayın H.B.
Akgiray’ın, evindeki toplantı üzerine anımsadıklarımıza katacağı ya da ondan
çıkaracağı yanlar var mıdır?
        10. Sayın N. Esin, Dr. H.
Kıvılcımlının TBMM ziyaretini şimdi biraz daha iyi anımsayabilmekte midir?
        11. Yine Sayın Esin, S.
Kuray’ın; Solmazer, Kabibay ve kendisi ile ilgili açıklamaları için ne
demektedir?
        12. İ. Solmazer, E.
Bilbilik’in kendisiyle ilgili açıklamalarına hala doyurucu bir yanıt vermeyecek
midir acaba?
        13. Yazar Hasan Cemal,
Milletvekili Uluç Gürkan, S. Kuray’ın kendileri ile ilgili açıklamalarına bir
yanıt vermiş midirler, bilmiyoruz?..
        14. Sayın Altan Öymen, 12
Mart’ın “içinde midir, dışında mı” acaba?..
        15. O. Kabibay, 1.
Solmazer, N. Esin ve T. Turhan, 4’lügruplan konusuna açıklık getirmek
istemezler mi? Bu konuyu ayrı ayrı, topluca ya da biri olsun aydınlatırsa
seviniriz.
        16. İrfan Solmazer; Erol
Bilbilik’in açıklamasına göre,Deniz’leri kullandığım itiraf etmiş görünüyor. Bu
konuyu nasıl açıklamaktadır?
        17. “68’liler
Vakfı”nın bize göre en başta gelen görevi,12 Mart ı iyi anlamak,
aydınlatmak ve tüm toplumu,gençliği ve geleceği ilgilendiren bazı sonuçlara
vararak bunu kamuoyuna açıklamak olmalıdır. Buradaki “Ön
araştırma”mızın kendilerini çok ilgilendireceğini, hatta onu her şeyden
önce kimsenin karşı çıkamayacağı bilgiler haline getirmek için çalışacaklarını
umuyor, bunu kendi lerinden saygılarımızla bekliyoruz.
        18. Son olarak şu noktayı
belirtmek istiyoruz: Sayın Talat Turhan, “Bomba Davası Savunma” adlı
kitabının gördüğümüz birinci ve ikinci ciltlerinin bir yanına; Gürler
Batur-Kayacan, bir yanına da; Sunay-Tağmaç-Türün adlarını yazıyor. Birinci
ciltte orta yere de kendi resmini koyu-
yor. Bu kompozisyon, konuyu salt kendisi bakımından anlattığında kuşkusuz
uygun olabilir. Ama olay, bütünü içinde ve daha eksiksiz bir yargıya varmak
üzere incelenecek olursa, kendi resminin yerine ya da üçerli her iki grup adın
soluna; Gezmiş-Aslan-İnan adlarının yazılması gerekmez mi ve bu tablo en
azından konunun daha gerçekçi olarak kavranmasını sağlamaz mı?..
Adı anılan-anılmayan tüm ilgililerden yanıt beklediğimiz gibi, tüm halkımız
ve gençliğimizin bu yakıcı konudaki bilgisine küçük bir katkıda bulanabilmişsek
ve konuya gerçek bir ilginin doğduğunu görebilirsek mutlu olacağımızı belirtmek
isteriz.
——————————————————————————————————-
“DENİZ’LERE, SARP’LARA “MISIR PATLATIR GİBİ BOMBA PATLATTIRANLAR”
ONLARIN HANGİSİNİ YAŞATIR YA DA KORUR ?
Her işin içinde, her olayın yanında olmasına rağmen başına hiçbir şey
gelmemiştir. Bir gün Kabıbay’ın evinde toplandık. Hidayet Ilgar, T. Turhan,
İrfan Solmazer ve daha birçok kişi vardı. Bir aralık İ. Solmazer bana, ‘Erol,
sen denizcileri ihmal etmişsin’ dedi
‘Kimi ihmal etmişim’ diye sorduğumda, ‘Sarp Kuray’ı, Deniz Gezmiş’i ihmal
etmişsin. Hiç temas kurmamışsın. Ama ben İstanbul’da, Ankara’da onlara mısır
patlatır gibi bomba patlattırıyorum’ dedi!
Ben şaşırdım. Yanımızdaki Talat Turhan’ın da yüz ifadesinden çok
şaşırdığını anladım. Başka ne yapıyorsunuz diye sordum. Yanıtı şu oldu: ‘Deniz
Gezmişi, Sarp Kurayı filan oturtuyorum. Demokratik bir tartışmayla eylem kararı
alıyoruz. Amerikan Büyükelçiliğinin ön kapısının kurşunla taranmasına
demokratik olarak karar veriyoruz. Bu demokratik tartışmada ben lider oluyorum,
emri ben veriyorum.’ Deniz Gezmiş, ABD Büyükelçiliğini tara ve yok ol’ diyorum.
Sarp Kuraya, Git şurayı bombala’ emrini veriyorum. “
—————————————————————————————————–
DİPNOTLAR
1. M. Fahri, Amerikan Harp Doktrinleri, Yön. Yan. sf.298
2. U. Mumcu, Papa, M. Ağca, sf.234-235, Ankara, 19%
3. Hulusi Turgut, Şahinlerin Dansı, ABC Yayınlan.
4. James, Spain, My Memories in Ambassadurs in Ankara, Rand Çarp, 1984,
Washington
5. Tempo, Şubat 1989
6. 1. Akdere, Z. Karadeniz, s. 293
7. PDA Dergisi, Ocak 1970
8. FKFDevGençTarihi,s.l58.
9. FKF Dev Genç Tarihi, s. 160.
10. T.U.K.P. Dosyası, s.103-121.
11. Aydınlık Dergisi’nin Devrimci Harekefe Yönelttiği iftiralara Cevaplar,
s.29-30.
12. Halk Düşmanlarını Tanıyalım, s.105.
13. Mahir Cayan, Teorik Yazılar, s. 210-215.
14. Akit Gazetesi, 17 Mart 1998.
15. Zaman Gazetesi, 2 Nisan 1988.
16. Emek, 28 Mart 1998.
17. Mehmet Eymür, Analiz, s. 130.
18. TBMM, Tutanak Müdürlüğü, Birleşim: Susurluk, 2 Haziran 1997.
19. Gündem, 13 Ekim 1991.
20. Nokta Dergisi, 10 Kasım 1991.
21.      Yeni Yüzyıl Gazetesi, 24 Temmuz
1997.
22. TBMM, Tutanak Müdürlüğü, Birleşim: Susurluk, 26 Aralık 19%.
23. 2000’e Doğru’nun Yayınlan ve Gerçekler, s. 31.
24. Aydınlık, 16 Temmuz 1999.
25. Aydınlık, 6 Ağustos 1994.
26. Öncü, 21 Temmuz 1997.
27. 2000’e Doğru Dergisi, 26 Mayıs 1991.
28. Faik Bulut, Filistin Rüyası, Öteki Yayınlan, s. 74.
29. a.g.e., s. 82.
30. a.g.e., s. 96.
31. Yeni Yüzyıl Gazetesi, 3 Mart 1991, s. 8.
32. Gülay Fırat, Hürriyet Gazetesi.
33. Emin Çölaşan, Hürriyet Gazetesi.
34. Cumhuriyet Gazetesi, 2 Ağustos 2000.
35. Atilla İlhan, Batının Deli Gömleği, s. 300.
36. Atilla İlhan, 21 Ağustos 1977.
37. Mine G. Saulnier, Sarp Kuray Anlatıyor, Milliyet, 29-30 Kasım/1-2
Aralık 1993.
38. Erot Bilbilİk, Leyla Tavşanoğlu ile Söyleşi, Cumhuriyet Gazetesi, 10
Mart 1996.
39. Talat Turhan, Bomba Davası Savunma 2, İşkence, İstanbul, 1986.
40. Talat Turhan, 27 Mayısl960’tan 28 Şubat 1997’ye… Devrimci Bir Kurmay
Subayın Etkinlikleri, 1. Kitap, Sorun Yay., 2. bsk. 2001, İstanbul.
KAYNAKÇA
1. İktidar ve Sol, Reha Çamuroğlu, Yann, Haziran 2002, s. 5.
2. ABD’den Saklımız Gizlimiz mi Var? Milli İstihbaratı Millileştirmek
Gerekiyor mu? Gerçek Hayat Dergisi.
3. Ergenekon, Analiz, Yeniden Yapılanma Projesi, Mehmet Eymur www. atin.org.
4. Tahkikat Hakimi Kazım Alöç “İfşa ediyorum! Beni Vali Bey Tahliye
Etti”, Yeni Gazete, 15.05.67, Sayı:867
5. Gerçeklerin Bir Gün Ortaya Çıkmak Gibi, Kötü Huyu Vardır, Yeni Gazete;
13 Mayıs 1967, sayı:865
6. Devletlu Sol’da Vedat,Nedim Tör, Nazım Hikmet in Şiirinde Gizli Tarih,
Emin Karaca, Çınar yayınlan, 1992
7. Şefik Hüsnü Değmer ve Hikmet Kıvılcımlı, Çetin Savaş, İ. Bilen, Konuk
Yay., Kasım 1975, sf. 25-31
8. Eski Tüfek Sosyalistlerin Derin Muhabbetlerdeki Adı: Zeki Baştımar, Eski
Tüfek Sosyalistler, Bir Kuşağın Son Temsilcileri, Atilla Akar, 1989, İletişim
Yay.
9. Mutluluğun Resmini Yapamazdı Abidİn, Çünkü “Devletin”ve
“İngiltere’nin” Yakın Dostuydu, Kalaşnikof a Güzelleme,Emin Karaca
10. Aziz Nesin’e ilginç Devlet Desteği, Yalçın Küçük, “Kurtuluş Yazısı”
11.      Üç Sosyalistin 27 Mayıs Kritiği,
Yann, 5.12.2002 Abdullah Muratoğlu
12. Şato’da Beyni Yıkanan Türkler Kimler? CIA Belgeleriyle Zihin Kontrol
Operasyonları, Ömer Özkaya, s. 411-414.
13. Celil Gürkan Ekibi İçinde Yer Alan Emekli Deniz Binbaşı Erol Bilbilik
“12 Mart Muhtırası”nı Değerlendirdiği Röportajın İçeriğinde
“Derin Devlet” Okuması, Cumhuriyet 10 Mart 19%.
14. Mahir Bir Kaynak, Uğur Mumcu, Büyüklerimiz, sf. 141-147, Tekin
Yayınlan, 28. Basım, 19%
15.      Ben Bir Ajandım, Mahir Kaynak Açıklıyor,
5 Yeni Şafak, 21 Ocak 2001.
16.      Mit’çi Artist Yılmaz Mı?,
24.01.2001, Milliyet
17. Muzaffer Köklü Ne Oldu? Hikmet Çetinkaya, Sanalı Yıllar,Tekin Yayınlan,
1986.
18. Mehmet Eymür, www.atin.org.
19. Hapishanedeki Yardımcılar, Şu 68 Kuşağı, Yüksel Baştunç
20. DHKPC’yi Bir Dış İstihbarat Bilimi Bilgilendiriyor, Zaman Gazetesi,
Aydoğan Vatandaş, 26 Temmuz 2001.
21. Şişli’deki Canlı Bomba MÎT Elemanı Çıktı, Aydınlık, 7 Ocak 2001 Sayı:
4/713
22. Provokatif Bir Örgüt, THKP/C Üçüncü Yol, Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine
Tezler, Üçüncü Cilt s. 402-403, Tekin Yayınlan.
23. Ferhat Barış, Zaman Gazetesi, 4 Temmuz 1999.
24. İnönü-MÎT İlişkisini Fehmi Işıklar Sağlıyordu, 27 Agustos’ta Elçin’in
Bürosu’nda, A. özal Temkinli Olmamızı İstedi, Işıklar Vuralhan’la Sık Sık
Görüşürdü, İstanbul Dedeman Oteli’nde, 2000’e Doğru, 13.10.1991,
25. Gerillacılıktan MİTe, MİT’ten Pentagon’a Suçlamalarında Bir Portre:
Cengiz Çandar…, Derin Devlet Mirasını Solda Adreslemek, Yüzyıl Der., Sayı:4,
Yıl 2/3 Mrt 1991, s.8
26. Tessa Hoffman’ın İlişkisi Oral Çalışlar-Taner Akçam, 2000’e Doğru
27. İP’den ÖDP’ye Saldın; Uras MİT Ajanı, Ufuk Uras Mit Ajanıdır, Aydınlık
24.11.19%, Sayı:492, sf. 19
28. Milli İstihbarat Teşkilatı Raporcusu İrfan Taştemur ve ÖDP, Gladionun
Sol Ayağı; Prokovatif Sol-Aslan Kılıç Teori Temmuz 1997, s. 90- s.29-31, irfan
Taş Taştemur-Aydınlık, 8 Aralık 19%, s.492. Ayıp Denen Bir Şey Var. Ekspres 6
Ağustos.
29. Bedii Faik’ten, Atilla ilhan’a Büyük Suçlama: “Komünistlerin
Dosyasını Polise Sattı”, Haber Türk Com., 17 Mayıs 2001.
30. Atilla İlhan’a ve Seyfullah Işık Evladıma Dair, 27 Mayıs 2001, Zaman
Gazetesi.
31. Medyanın Sol Uzuvları Liberalleşirken, Omurgayı Çakmak, AH Mert,
Gelenek Yay., sf. 153-159
32. Cumhuriyetin Zirvesinde İngiliz İstihbarat Faaliyeti, Dönekler Kulübü
Cumhuriyetin Zirvesinde ingiliz istihbarat Faaliyeti, 2000’e Doğru, 13.10.1991
33. MİT-Basın-MİT Baskısı Kedi Pisliğini Örter Mi?, Y. Küçük, Kurtuluş
Yazısı, sf. 104-108
34. MiT’le Çalıştı, Vakit Gzt, 11.11.2002
35. Dokuzuncu Fıtık: Bas Bas Paralan Çapan’a, Omurgayı Çakmak, Ali Mert,
Gelenek Yay., s. 190-192
36. Derin Devlet Paradoksu ve özgürük, Derin Devlet ve Muhalefet Geleneği,
I. Baskı Bengisu Yay. ist. 1996
37.12 Mart Cöngeli ve Kuzu Pöstekili Kurtlar… Cöngel Yolunda “Başsız
Deve”lerden (Truva Ati) Dev-Güç, Kuvayi Milliye, yıl:5, sayı:29, Temmuz,
Ağustos 2001

 

38. Kuvayi Milliye, Sayı:37, Kasım-Aralık 2002, s. 48-68.
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: