Devlet Terörü ve Ajan Provokatörler Gizli Ordular —– Halid ÖZKUL

1. XX. YÜZYILIN AJAN-PROVOKATÖRLERİ:

Olayların nesnel analizini yapan demokrat, ilerici ya da dev­rimci araştırmacılar (özellikle örnek oluşturması bakımından; Almanya’daki devrimci hareketi ve onun “şiddet” örgütü olan RAFla bağlantılı gösterilen eylemlerin eleştirel eleştirilerini ya­panlar, tıpkı ‘bilgiç’ legal sosyalistler gibi); Marx-Engels’in adını kullanan, fakat dünya sosyalistlerine egemen olan -Platoncu, Hegelci, Sosyal-Darvvinci, Maocu, Konfüçyüsçü- diyalektik mantık süzgecim aşamayan girdapta; nesnel gerçekliği ‘güdümlenmiş’ Öznel iradeciliğin isterisine kurban etmişlerdir. O zaman da asla “kibernetik- kaos’un türbülansından kurtulamamışlardır…

Lenin’in yukarıdaki sözlerinin haklı olduğunu ispatlayan ifadelerin özü anlamında tümcelerin daha önce Marx tarafın­dan da kullanılmış olduğunu, değerli devrimci bilim insanı Max Beer kayıta geçirmiştir. Bu tümceleri “Gizli Ordular” adlı seri çalışmamızın ilk kitabının başlangıcında Özellikle belirttik. Yani kendilerim “komünist”, “devrimci”, “Marxıst-Leninist” olarak ileri sürenlerin gerçek kimliklerini ancak bu devrimci ‘okul’un nesnel gerçeklikten kaynaklanan hakiki ilkeleri doğrultusunda irdelemek zorunluluktur. Yoksa bu ifadeleri kullanıp da özünde bilimsel komünist siyasal kültür disiplinini tahrif edenlere “ko­münist” yakıştırmasını yapanların da aslında burjuva devletin “özel görevlerini yerine getiren “ajan”lar olduğunun anlaşılıp ­kavranılması da tarihsel bir zorunluluktur. Çünkü tarih, sınıflar mücadelesi oluşumudur. Bu nesnel gerçeği görmeyen bütün ha­masi açıklamalar, sadece masalımsı palavralardır.

Lenin’e yapılan suikast sonrası, onun zehirli kurşunun et­kisi üe önce felç olması ve ardından zamansız, çok erken ve­fatı ile Ocak 1924’ün bu çok özgül şartlarında “Marxizm-Le-ninizm”, Stalin tarafından sonuçta Hegelci diyalektik mantık çerçevesinde- kategorize edilmişti. “Leninizm” formülünü ki 25 yıllık acılar ve zorluklarla dolu yaşam deneyimi sonrası bu paradigmasını Stalin, son yazılarında neredeyse hiç kullan­mazken; bilimselliğin altını inatla çizerek, Engelsin “Antİ-Dührmg”inin önemini özellikle vurgulamıştır. Gençliğinde bir dönem almış olduğu skolastik-staocu Pan-Elenik Ortodox Kilisesi eğitiminin, diyalektik-materyalist yöntemi açıklayışım “eklektik/seçmeci” olarak etkilemiş olan Stalin’in de ölmesinin ardından; iftira histerisi altında kendini savunamayacak olan Stalin’e saldıranlar; nedense, onun Sovyetler Birliği’nin kendine özgün şartlarında ‘formüle etme’ gerekirliliği ile karşı karşıya kaldığı özgül bir dönemin ürünü olan “Leninim”i de kullanma (ampirik/deneysel) pragmatikini de ihmal etmemişlerdir. Çün­kü bu bilgiç takımının hepsi, ‘kitap okumayı sevmeyen (sadece kolayına ve işine geleni amentü- okuyan), üretmeyen, bunun için yaratamayan, seçkinci bürokrat asalaklardı ve sonuçta işçi sınıfının gizli düşmanlarıydılar…

Diğer taraftan Stalin’in arkasına saklananlardan biri olan Konfüçyüs’ten-diyalektikçi Mao’nun; tıpkı Rus revizyonistle­ri gibi “Marxizm-Leninizm” edebiyatı yanma, Marx-Engels’in özellikle “yanlış bilinç” olarak niteleyerek, altını çizerek  eleş­tirdikleri ideoloji kavramım; “işçi sınıfı” somutunu “halk”lar soyutu ile iğdiş ederek pragmatik bir Konfüçyüs’çü idealist eklektikle harmanlama başakasını göstermiştir. Sonuç olarak sosyal-milliyetçi Çin’in resmi paradigması olan “Üçüncü Dünya” asparagası yaratılmıştır…

Kendi yarattığı “paradigmayı”, “enigma” haline getiren yine Mao’nun kendisi olmuştur. Sonuçta Vietnam’da darbe yiyen ABD (CIA-MOSSAD) ittifakı ile SSCB’ne karşı ünlü “Sosyal Em­peryalizm” anti-Sovyetik savaşını açmıştır. Geriye kalan nedir? Kautsky’nin kulağının çınlaması…

Küçük burjuva radikal-romantikler tarafından “hayranlıkla alkışlanan” Mao’nun ünlü doktrini; ki Marx-Engels tarafından neredeyse 100 yıl önce kaleme aldıkları Gotha ve Erfurt Prog­ramlarının Eleştirisi kitabında; “gerici burjuva” sloganları olarak mahkum ettikleri, “halkların kardeşliği” söylemi amentü haline dönüştürülmüştür. Böylece, ‘ezilen-yoksul halklar’ın modern peygamberinin ‘Kızıl Kitap’ amentüsü ve bilim-teknik-sanat uf­kundan estetik-etik düşünce derinliğinin ırzına geçilmiş ‘Kültür İhtilâli’ trajedisi, eklektik-ampirik-pragmatik inkişafında; bu “köylü komünizminin radikal “devrimci” ve moda haline getirilen deyişle “solcu” söylem sahiplerinin, süngüleri düşü­rülünce, yıllar sonra bugün karşı-devrimci saflarda yer tutmuş olmalarının nedeni de budur! Hatta bu “döneklik ideolojisinin sahiplerinin; önce “Sosyalist Blok” işçilerini, ardından da ABD emperyal(ist)-zionuna karşı savaşımında 1,5 milyon evlâdını yitirmiş olan kahraman Vietnam halkının sırtından hançerlenmesi sürecine dahi, ‘kısık vızıltıları hâkimdi. Çünkü devrimci teori olmadan, devrimci -pratik değil PRAXİS olmuyordu! Tam da devrimci bilim insanları olan büyük ustaların vurguladığı “aşma”ya damgasını vuran; akıl-bilgi-bilinç teoremi-görme kıla­vuzu ile başlayan, eklektik-ampirik-pragmatik-pratikliği aşmış, işte bu bilinçli eylemdi, PRAXİS… Yani dinamik momentum sü­reci!

Ne ki, yukarıda belirttiğim gibi MARX-Engels önemli ortak çalışmalarından biri olan GOTHA ve ERFURT Programlarının Eleş­tirisi kitaplarında “halkların kardeşliği” terimini, “işçi sınıfı kar­deşliği” yerine geçirilen “gerici bir burjuva sloganı” olarak sertçe eleştirirler. Doğru olarak bu ufuktan vurguladıkları; ölümlerin­den otuz yıl sonra Lenin tarafından Rusya’ya özgü koşullarda pratik (gerekir eylemci) “şart (CONDİTİON)” (“ilke (principle)” de­ğil] haline dönüştürülecek olan “ulusların kendi kaderlerini ta­yin hakkı” da kapitalizmin tekeleştiği süreçte MARX-Engels’in çoktan vurguladığı gibi- sadece liberal bir ilkedir. Çünkü prag­matizmin şartlandırmasıdır. (Bu konuda ROSA LUXEMBURG’UN haklı çığlıklarını eleştirenler, 80 yıl daha yaşasalardı acaba ne Derlerdi?) Ustaların ufkundan liberalliğin gericileştiği nesnel gerçeklikteki 1930’lu yıllarda faşistleşmişlerdir-, onların il­keleri de karşı-devrimcileşir! (Tıpkı “Eşit İşe, Eşit Ücret” sloga­nı gibi… Çünkü iktisadi-siyasal açınımından proleter devrim­ci “Siyasal Kültür”, işçi sınıfı için yek-vücutluğu ve “tembellik hakkını savunur, bu da çalışma saatlerinin en devrimci biçim­de kısaltılmasına tekabül eder…) Engels, ölmeden önce Ânti-Dühring’in İngilizce baskısına yazmış olduğu önsözde; diyalek­tiğin bilimsel yöntem olarak, bilimlerin ilerleyişi karşısında artık yetersiz kalmaya başladığının altını çizerek, pozitif bilimlerin ilerleyişi ve gelişimi ile doğal diyalektik süreç içinde gelecekte günün koşullarına cevap veren bilimsel yöntemin de kaçınılmaz olarak oluşacağının zorunluluğuna dikkat çekmiştir. Ne hikmet ise, onun bu ‘diyalektik olarak diyalektik’ sözleri diyalektiği “ölü” mantığa Prusya HEGELCİLİĞİNE indirgeyen Komün terciler (REVİZYO-NİSTLER) ve diyalektiği idealist Konfüçyüs’çülüğe indir­geyen MAOİSTLER tarafından, onun kitabından “sansür” edilmiş olması ilginçtir. (Ne ki, İsviçre-CERN’ deki son fizik deneyleri Engels’i tam 116 yıl sonra doğrulamıştır. Ama kimler farkın­da?) SSCB’nin son on yıllarında Anti-DÜHRİNG, Parti üyelerince POLİT -büro üyeleri dâhil kolay anlaşılsın?) diye, cep-kitabı boyutlarında 15 kitap sayfasına indirilmiştir. Türkçesi 657 say­fadır. Kapitaller Polit-büro üyeleri dâhil hiç kimse tarafından okunmamıştır!.. Bir dönek ve hain olarak Partisinin en tepesine ulaşmayı başarmış “sarhoş” Yeltsin bunu açıkça itiraf etmiştir. (Bunlar benim “Halk Cumhuriyetleri BLOKU” ve SSCB’de şahsen yapmış olduğum tanıklıkların ifadesidir.)

Hal böyle olunca da hatalar, artan sayısal galatlar olarak kü­resel bir yaygınlık göstermiştir. Bu İtalya’da, İspanya’da, ELEN’DE, Türkiye’de, Filistin’de süre gitmiştir. Bu yanlışlıklar zinciri Latin Amerika’da başlayıp Avrupa’ya ve Asya’ya hatta Afrika’ya yayılmıştır.

 Olaylara çok (bir veya iki değil) yönlü -materyalist POLYALEKTİK (mezoskopik “çok geçişli” diyalektik) bakamamak; Neden? Niçin? Nasıl? Sorularını doğru soramayıp, doğru cevaplayamamak ve bu yönde teşvik edilmek; kim(ler)in tarafından? Sorusunu hep yüzeysel geçiştirmişlerdir. İşçi sınıfı adına hareket eden ve daha çoğu da -Batı’da kent, Doğu’da kır kökenli- küçük burjuva sınıftan gelen devrimcilerin karşılarında; (büyük ve orta) burjuvazi vardır, büyük toprak sahipleri ve onların ideo­lojik baskı aygıtı “devlet” vardır. Hapishaneleri, polisleri, med­yası, kilisesi, camii veya havrası, ordusu v.s. vardır. Ezberlenmiş kavramlar “temcit pilavı” misali eveleyip-geveleyip-döndürülüp durulmuştur. Bilimsellik yerini dogmatik paradigmaya; o da yerini ‘amentü’nün enigmasma bırakmıştır… (Bu kavramların açıklaması için bkz. Önsöz.”Gizli Ordular- ABD îzrael Global Devlet Terörü-JI-TRC-lîS”)

Kapitalist Avrupa’da burjuva (kent soylu) devleti XIX. yüzyı­lın barikat savaşlarında, devrimci işçi ve zanaatkar emek-çilerin karşısına “devlet” olarak öncelikle ordularını kilise tarafından kutsayarak çıkartmışlardır. Yani Kilise tarafından kutsanmış kı­lıç, tüfek, top ve İncil, emekçi sınıfları ezmiş, artı-değerin sömü­rülüp (kendi kaçınılmaz nesnel gerçekliğinde) “gasp” edilmesini “garanti” altına almıştır… Burjuvazinin “Bonapartıst” ulus-devleti, işte bu “garanti’nin ifadesi olmuştur… XX. yüzyılda Ön­celiği kent muhafızı olarak görev gören “polis” almış, sonra da devreye “medya” girmiştir. Hapishaneler zaten sınıflı toplum­larla beraber oldum olası hep vardır. Fransız karşı-devrimleri “muhbir”liği, Rus karşı-devrimi ise onlara “gizli polis”in “pro­vokatör (kışkırtmacı)” karanlık, kirli, ‘gizli’ işlevini öğretmiştir. XX. yüzyılın ikinci yarısında, Fransız jakobenliğinin konspiratör (fesat) lüğünün karşıdevrim tarafından hizmete alınması yine burjuva devletin pragmatik davranışlarından biridir. Daha sonraları bu jakoben radikalizmi kendini, anarşizmin çeşitleri içinde ifade etmiştir. Sonuçta burjuvazi yararına bir nevi “be­şinci kol” faaliyetine indirgenerek… Ama ‘devrimci romantizm’ illeti ile saplantılı küçük burjuvazi tarafından görmemezlikten gelinmiştir. Hâlbuki bunun altını ilk çizenler Marx ve Engels ­olmuştur. Determinist (gerekirci) zorunluluğun praxis (bilinçli eylem) ini ciddiye almayıp, “öz-savunma” örgütlenmesini ma-sonik ritüellerle harmanlamaya çalışan Fransız, Alman ve Rus “köylü komünist”i anarşist ve nihilistlerini her zaman kıyasıya eleştirmişlerdir. Bu ilkelliklere “ilah” dediklerinde (Fransa), Komünist Parti’den istifa etmekten de kaçınmamışlardır. Oy­saki “gören, okuyan, anlayan ve kavrayan”; pozitivist eklektik “ideoloji” yerine, nesnel gerçekçi “çağcıl bilgi kültür”ünü koyan, Britanya burjuva demokratlarının Demokrat Kardeşler örgütü­ne üye oldukları gibi hiçbir zaman da istifa etmemişlerdir! Ta­bii bunları masal gibi okur, anlamak için beyninizde yaşamayı, canlandırmayı ve Neden? Niçin? Nasıl? Sorularını sormayı akıl etmezseniz, kavrayamazsınız. Kavrayamayınca da bilgi sahibi olamazsınız. Bilgi sahibi olamayınca, yaratıcı ürün-üretim ya­pamazsınız. Yaptırımcı düşünce sahibi olamazsınız! Kırk kere okusanız da nafile! Kavrayamayınca “ben-kendim” ne yapıyo­rum? “Ben-kendimler ne yapıyor? Sorularını da “biz” sürüsü içimde aklarsınız! “İnsanın kendine yabancılaşmasının tohum­larının “biz” sürüsü içinde atılmış olduğundan habersizsinizdir. işinize öyle gelir, Kapitali okumak, anlamak ve kavramak zekâ ister, “küçük adam”!

Devrimci bilim insanlarının “öz yaşamlarını -teori ve praxis süreçlerini-” çok iyi okuyup-anlayıp-kavrayan; temel bilgi-bilimsel kitapları “akına sorgulayan, “bilgi” sahipleri olarak; Ne­den? Niçin? Nasıl? Sorularını zamanlarına en iyi uygulamaya çalışanlar içinde; “Nasıl Yapılmalıya ilk defa Bolşevikler özgül şartların da yardımıyla doğru cevabı verebilme başarısını gös­termişlerdir. Burada örgütsel en önemli kıstas demokratik-mer-keziyetçilık olmuştur. Bu disipline, Marx’ın her zaman büyük bir saygı ile eleştirdiği ve de övdüğü A, Blanqui’nin devrim­ci konspiratörlüğü, Lenin ve yoldaşları tarafından ustaca kaynaştırılmıştır. Böylece XX. yüzyılın proleter devrimci mücadele tarzım şekillendiren Lenin; siyasal kavganın, burjuva ideolo­jik “gizli-karanlık-kirli” devlet yüzündeki mücadelenin önemini çok iyi izlediği-gözlemlediği ve kavradığı içindir ki “işçi sınıfı sovyeti’nin “öz-savunma”sını örgütlerken Kızıl Ordu’dan önce, engin dehasına çok güvendiği Polonyalı bir köklü aristokrat ai­leden gelen Felix Edmundoviç Dzerjinskiy ye, Sovyet prole­taryasının efsanesi, üniversal-kozmopolit burjuvazinin kâbusu olacak olan ÇEKA’yı kurdurtmuştur. Gerçekten de bu güvem çok fazlası ile hak ettığı-ni göstermiştir, Dzerjinskiy. Katolik aristokrat bir aileden geldiği için, hem köklü feodal-arıstokrat hem de burjuva kültürü özümsemiş olduğunu bilinçli eylem (praxis) leriyle ispat etmiştir. Her iki kültürün en iyi yanlarını özümseyerek onları ‘aşma’ başarısının bireysel göstergesi olarak, Polonya Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin kurucularından ve Bolşevik Merkez Komitesi üyesidir de… Vatikan’ın ustası oldu­ğu “kontr” ve “kontra” istihbarat senaryo-akli oyunlarını ters-yüz ederek tarihin ilk “işçi sınıfı devletinin hizmetine başarılı, hat­ta efsanevi bir biçimde sokmuştur. Onun müthiş abidesi Trest kontra örgütü olmuştur. Trest Operasyonu (onepauna “Tpecr”) emperyalist karşı-devrimci şebekeyi tam anlamı ile dağıtmıştır (Son yıllarda Batı kaynaklı, ülkemizdeki TV meddahlarınca da tekrarlanan; onun bu başarısını gölgelemek isteyen bazı soysuz dezenformasyon girişimleri olmuştur. Bunlara belgesel cevabım “Gizli Ordular-Holocaust Kültü, Zionizm ve Nazizm” kitabım­da verilmiştir). Dzerjinskiy’nin, bilimsel komünist akıl-bilgi ve praxis (bilinçli eylem) düzeyi, ondan sonra gelenlerin hiçbiri tarafından yeterince kavranamadığı için bir “devrimci gelenek” haline sokulamamıştır. Bu geleneği 1945e kadar sürdürmeye çalışan III. Enternasyonal içindeki proleter devrimci unsurlar­da, örgütün tasfiyesi ile KGB’nm şefi Beria tarafından emekliye sevk edilerek pasifize edilmişlerdir. Bu devrimci praxisi kavrayıp kendi özgül koşullarında uygulamaya çalışan sadece devrimci Ho Şi Minh efsanevi uHo Amca”, yine bir devrimci asken dahi olan Mareşal Giap ile Latin rüzgârının onurlu devrimci Kübalı­ları olmuştur…

 Acıdır kı, karşı-devrimci zionist Bl/NDcular, Sovyet Devri­mi deneyiminden en önemli öz-savunma örgütlenme dersleri­ni, burjuva ırkçı nasyonal-sosyalistleri Nazilere öğret-mışlerdir. Nazilerde, bunu savaş içinde özellikle doğu cephesinde Sov­yetlere karşı kullanmışlar; savaş sonrası karşı-devrimci bu yeni savaşım tarzını “Anti-Komünist Haçlı Seferi”nin yeni havarisi Amerika’nın hizmetine sunmuşlardır Zionistler ise, İzrael’de uygulamalarına devam etmişlerdir. Devrimciler mı! Onlar hâlâ XIX. yüzyılın Fransız köylü anarko-komünistlerinin, Rus nihi-list-anarşistlerinin izini gütmeye yeminliler. Hâlâ büyük ustanın “Kapital” abidesine karşın anti-ekonomist saplantılarını sürdür­meye yeminliler. Hâlâ, anarşist ve nihilist devrimci romantizmi­nin ‘erdemlerinin avanaklığında kulaç atarlarken küçük bur­juvazinin en temiz, en yiğit ve en namuslu gençlerini emperyal-zionun mezbahalarına kurban vermeyi dangalakça ‘övünç’ saymaktalar, adlarına ağıt yaktıkları “dayı-kara koyunların pe­şinde!..

1.a- Rusya: Yevgeni Filippoviç Azef, Roman Malinovski ve Gapon

Çarlık Rusyanın istihbarat servisi olan, fakat kendini Poli­tik Güvenlik Örgütü olarak değerlendiren Ohrana (Oxpa Ha-Muhafız), Petrograd’ta, Fontanka Sokağı 16 nolu bina-simdiki gizli arşivi 1917 Ekim Devrimi sırasında Bolşevik devrimcilerin eline geçmişti. Bu arşivde dosyalan olan provoka-törler takma adla fişlenmişler, ay sonlarında da bu adlarla maaş bordrolarım İmzalamışlardı. Bunların yeteneklerine göre 3 ile 200 ruble ara­sında maaşa bağlandıkları görülmüştür. Bir tek kişi kendi adı ile imzalamakta sakınca görmemişti. Sosyal-Devrimciler (5R) Merkez Komitesi Askeri Harekât sorumlusu Yahudi Aşkenazi cemaatinden mühendis Azef…

“1908 Mayıs’ında “Biloyc” dergisi redaktörü Vladimir Livo-viç Burtsev, Azef i provokatörlükle suçlamasına yol açabilecek bilgileri olduğunu açıkladı. Söylediğine göre bu tür bilgiler ona 1907 güzünde P.P.Kraft (SD kurucularından, y.n.) ve Doğu Bölgesi Seyyar Mücadele Bölümü’nün üyeleri Kari Truberg ve Kalvino-Lebedinzev tarafından da iletilmişti.”[1] Bu suçlama ilk değildir. “Daha 1902 yılında Azef, Petersburg’ta çalışmakta iken, bir parti propagandisti olan Öğrenci Krestyaninov onu provokasyonla suçlamıştı. Bu suçlama, üyelerinin yazar Peşeha-nov, Annenski ve Gukovski’den oluştuğu bir onur kurulu tara­fından araştırılmıştı. Bu kurul suçlamaların dayanıksız olduğu­nu açıklamış ve Azefi suçsuz bularak temize çıkarmıştı.” Keza 1905 Ağustos’unda Merkez Komitesine gönderilen bir imzasız mektupta Tatarov ve Azefin provokatif rollerine dikkat çekil­mişti. 1907 sonbaharm-da ise Merkez Komitesi’ne Saratov’daki parti üyeleri tarafından Azef i suçlayan bir baş­ka mektup iletilmişti. Bu mektupta, Saratov’da toplantıya katılanların isimlerinin Çarlık giz­li polisi Ohrana tarafından bilindiğine dikkat çekilerek, “takip özel olarak polis teşkilâtının yöneticilerinden eski ajan, müsteşar Mednikov tarafından yönetildi” denmekte, onun “kongre için Saratov’a gelen Sosyal Devrimcilerin ara­sında polis teşkilâtında görevli ve ayda 600 ruble maaş alan bir kişinin varlığım” bildirdiği belirtilmekteydi.

“Azef, kurulduğundan beri partinin üyesiydi. Çarkov valisi­ne karşı düzenlenen eylemi, Dük Obdenski (1902) olayını bi­liyordu ve Ufa valisi Bogdanoviçin öldürülmesi hazırlıklarına katılmıştı (1903). 1903 sonbaharından beri Savaş Örgütünü yönetiyordu”. İçişleri Bakanı Plehve’nin ve Grandük Sergey Aleksandroviç’in öldürülmeleri; Petersburg Genel Valisi General Kleigels’e, Nijnı Novgorod Valisi General Baron Unterberger’e, Moskva Genel Valisi Amiral Dubasov’a, Karadeniz Donanma­sının komutanı Amiral Çunin’e, Başbakan Stolipin’e karşı dü­zenlenen sûikastlere; Semyonov Alayı subayları General Min ve Albay Riemann’a, Siyasi Ajanlar Bölümü’nün şefi Ratşovski’e karşı düzenlenen eylemlere; Georgi Gapon’un öldürülmesi ve Çar’a karşı yapılan üç suikaste katılmıştı. Ayrıca Saratov Valisi General Zaharov’un, Petersburg şehri komutanı General von der Launitzin öldürül-melerı ve Grandük Nikolay Nikoleyeviçe karşı düzenlenen suikastan da haberi vardı. Bütün bu eylemleri göz önüne alan Merkez Komitesi ihbar mektuplarını bir polis entrikası olarak değerlendiriyordu.

100 CHARACTERS

Vladimir Burtsev, Ohrana özel görevlisi Mihail Efimoviç Bakai’nin anlatılarına dayanarak, “Raskin” ve “Vinogradov”un Yevno Azefin polis tarafından kullanılan kod adlan olduğu­nu çıkarmıştı. Ayrıca Petersburg Ohrana örgütü komutanı Al­bay Kremenyetiki’nin, Siyasi Ajanlar Bölümü şefi Ratşovsk’e duyduğu kişisel kin yüzünden 1905’teki imzasız mektubu yaz­dığını da çıkarsamıştı. Bu mektup Tatarov ve “VinogradoV’u deşifre ediyordu. Diğer taraftan, “Polis teşkilâtının eski direk­törü, Burtsev’in Petersburg’tan beri tanıdığı Senatör Aleksey Aleksandroviç Lopuchin, Ekimde yurtdışına çıkmıştı. Burt­sev, Köln ve Berlin arasında trende ona rastlamıştı. Burtsev, Lopuchin’den Azefin gerçekten polisin hizmetinde olup ol­madığını ve Lopuchin’in teşkilâtın direktörü olarak onunla herhangi bir ilişkisinin olup olmadığını söylemesini rica etmiş­ti. Uzun süre ikircikte kalan Lopuchin, Burtsev’in ısrarlı ri­calarına dayanamayarak her iki soruyu da olumlu yanıtlamıştı. Azefle görev gereği iki kez görüştüğünü söylemişti.”

Ama SD için bu muhbirlik iddiası bir polis hilesiydi! Fakat Peter Alekseyeviç Kropotkin, açıkça Azefin çift taraflı oyna­ması yani, aynı zamanda devrimciler gibi hükümetin de aldatıl­ması olasılığını kabul ediyordu (Ne ki, kendisi de burjuva-aris-tokratların üye olduğu mason mahfellerine üye olmakta sakınca görmemişti.). Bu arada Azef, Lopuchin’in Petersburg’daki evi­ne gelerek Burtsev’e yaptığı açıklamaları geri alması için yal­varmıştı. Lopuchin’in reddinden birkaç gün sonra ise, Ohrana bölüm yöneticisi Albay Gerasimov, ona gelerek sözlerini geri alması için emretmiş, aksi taktirde idari kovuşturmayla tehdit etmiştir. Fakat aynı red cevabı ile karşılaşmıştı.

Lopuchin’in “Azef hakkında ilk kez bir şeyler duyması Polis Teşkilâtı Direktörlüğüne atanmasından hemen sonraydı. 1903 baharında o dönem İçişleri Bakanlığı Müsteşarı olan Durnova ona, siyasi ajanların yurtdışı bölümünü yöneten Ratşovski’nin, gizli işbirlikçisi ‘Raskin”(Azef) için 500 ruble verilmesi ama­cıyla bir dilekçe verdiğini, böylece Gerşuni’nin ele geçirilmiş olacağını anlatmıştı… “Raskin” (Azef), Lopuchin’in emriyle yurtdışından gelişinden sonra, onun yanma gelmiş ve öncelik­le bu 500 rublenin kesinlikle mücadeleye katkı amacıyla isten­mediğini ve ikinci olarak, kendisinin partinin bir üyesi değil, yalnızca Gerşuni’nin bir arkadaşı olduğunu, bu yüzden Gerşu-ni (SDP’nin kurucusu-1903’te tutuklandı, y.n.) sayesinde çok önemli devrimcileri “açığa çıkarabileceğini söylemişti.” İkinci buluşmalarında Azef, Lopuchin’den maaşının yükseltilmesini istemişti, fakat reddedilmişti. Azef, yılda 6000 ruble maaş al­maktaydı. Son zamanlarda Sosyal Devrimcilerin Partisindeki en büyük ajan olarak yıllık 14000 rubleye ulaşan bir para aldı­ğı söylenmişti. SD Merkez Komitesinin bir ön araştırmasında Azef in yalan söylediği ortaya çıkınca Ocak 1909’da Paris’te on beş kişilik bir SD grubunun Azef i sorguya çekmesine karar ve­rildi. Sorguda Azefin gerçek yüzü anlaşılmasına karşın, eski devrimci arkadaşlarının ona karşı “duygusal” zaafından fayda­lanmasını bildi, böylece karısını bahene edip kaçarak kayıplara karışmasını da becerdi. Oysaki karısı Ljube Mankin olaydan habersizdi. Gerçeği öğrendiğinde ondan boşandı ve ABD’ye git­ti. Azef, Ohrana’mn ona verdiği “Neumeyer” adına düzenlen­miş pasaport ve yüklüce bir parayla Berlin’e yerleşmişti. Asıl mesleği mühendislik olan, yoksul bir zanaatkar Yahudinin oğlu Azef, daha sonra Berlin’de bir şarkıcı ile yaşamaya başladı. İşa­damı olarak korse satıcılığı ve mal vurgunculuğu yaptı. Emper­yalist I. Paylaşım Savaşı başlayınca (1914) yabancı bir ülkedeki düşman olarak gözaltına alındı. Tutukluluğunda diyabet olduğu için böbrek hastası olarak ıstırap çekti. Fakat Aralık 1917’de serbest bırakıldı. Alman istihbaratı adına çalışmaya başladığı 1918 yılında (24 Nisan) aynı kentte nefritten öldüğü ileri sü­rülmüştür. Berlin-Wilmersdorf mezarlığında işaretlenmemiş bir mezara gömüldü…

Böylece SD’de, Burtsev’e yaptığı suçlamaları geri almak zo­runda kalıyordu. Lopuchin, Azefin maskesinin düştüğü gün Petersburg’da devlet sırrını açıkladığı gerekçesiyle tutuklandı. 1909 Şubat’mda Duma’da Sosyal-Demokratlar, Emek grubu ve Kurumsal Demokrat Parti, Azef hakkında bir soru önergesi verdi. Soruşturmayı Başbakan Stolipin yanıtladı: “Azef 1892 yılında işe alındı, önce polis teşkilâtına bilgiler veriyordu, sonra Ohrana örgütünün emrine girerek Moskva’ya geldi, ardından yurtdışına gitti, yine polis teşkilâtıyla ilişkiye geçerek, Lopuchin teşkilâtın başına geçtiğinde Petersburg’a git­ti. 1903’e kadar orada kaldı. 1905’te Ratşovski’nin emrine gir­di. 1905 sonlarında geçici olarak görevden ayrılıp, Petersburg Ohrana örgütünde çalıştı. Doğal olarak Azef, ne zaman suçla-nılmaya başlansa ya da önemli tutuklamalardan sonra kısa bir süre için, geçici olarak görevi bırakıyordu.”

Ajan-provokatör Azef, Grandük Serge ve Bakan Plevnemn  Öldürülmelerini plânladığı ve uygulattığı arkadaşları I Kaliaeff ve Egor Sazonoff gibi gözüpek devrimcilerin yaka-lanmasını da sağlayarak onları ölüme göndermiştir. Bu eylemleri Çar’ın İçişleri Bakanlığı nın I en yüksek bürokratlarından Ratskovski, onaylamaktan çekinmemiştir. Onun için Çar’ın Baş­bakanı Stolipin, sokağa çıkarken tedbir olarak polis müdürü Gueressimov’u da yanında gezdirmeyi alışkanlık haline getir­mişti. Fakat o da provokatör anarşist Bagrof tarafından öldü­rülmekten kurtulamamıştır. Emperyalist II. Yeniden Paylaşım Savaşı sırasında Britanya Kraliyet Donanması’na bağlı Donanma Gizli Servisi direktörü lan Fleming’in emrinde çalışmış, savaş­tan sonra gazeteciliği meslek olarak benimsemiş olan Richard Deacon, Azef için şunları yazmıştır: “…yaptığı ihbarlarda üze­rinde çok titizlik ile durduğu konu, kendisine yakın olan dostla­rını değil de örgüt içinde kendisine güvenmeyen öbür liderlerin ihbarı idi. Böylece Azef devrimci Örgüt içinde hızla yükselirken, Ohrana’dan aldığı maaşı yüzde dörtyüz oranında yükselterek senede 16.000 Rubleye çıkarmıştı…”

Burtsev, Azefin maskesini düşürdükten sonra 1900-1905 yılları arasında Berlin’de yerleşmiş olarak Avrupa’da faaliyet gös­teren Ohrana gizli ajanı “Arcady Harting”in gerçek kimliğini 1909’da ortaya çıkarmıştı. “Harting” (Yahudi Aşkenazi cemaa­tinden Abram Heckeman, diğer takma adıyla “Landeisen”) Pa­ris’teki konspirasyon girişiminden dolayı giyaben mahkûm edilmişti. Fransız kamuoyunu rahatsız eden Çarlık gizli servisinin hesabına bir bomba imalât atölyesi kurmuştu. Bombalar Çar’a karşı suikastlar düzenlenmesinde kullanılacaktı. Burtsev’in bu başarısından sonra Rus hükümeti Ohrana için çok tehlikeli ol­maya başlayan bu adamın Fransa’dan sınır dışı edilmesini is­teyecekti. Fakat bu istek Fransız hükümeti tarafından gülünç bulunacaktı, basının da desteği ile reddedilecekti. Burtsev bu olayın ardından 1911’de Ohrana adına Bolşeviklerin London Kongresinde faaliyet gösteren, Paris’te oturmakta olan Bolşevik Jitomirski nin de maskesini düşürdü. Burtsev bütün ajan-pro-vokatörlerin korkulu rüyası olmaya başlamıştı…

Geçmişinde zor koşullarda geçen çocukluk ve ardından hırsızlıktan üç mahkûmiyeti olan Polon­yalı bir köylü ailesinden gelen Ramon Vasttavoviç Malinovski “Ernest’ “Portnoy-Terzi”, önceleri terzilik yapmış, daha sonra madenci olarak çalışma­ya başlamıştır. Ohrana ona Petotgrad’da bir fabrikada tornacı olarak ış bulmuştur. Aynı kentte maden işçileri sendikası kur­muştur. Menşevikler arasında yıldızı parlatılmış olarak, şüp­he uyandırmaması için bir süre cezaevinde tutulmak zorunda kalmıştır. Fakat polis şeflerinin isteği üzere Menşevik saflarını terk ederek Bolşevik saflarına geçerek Moskva’ya gönderilmiştir. Lenin’in güvenini kazanarak itibarını arttırmıştır. Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin Prag Bolşevik Konferansında (1912) Merkez Komite üyeliğine getirilmişti. Aynı yılın sonunda IV împara-torluk Duması Bolşevik milletvekili olarak katılmıştı. 1913’te ise Bolşevik parlamento grubu başkanı olmuştu. Aylığı 100 rubleydi. Ohrana, onu Parti’nin şeflerinden biri yapmayı plânlıyordu Aralarında Miliutin, Noguin, Marie, Smidoviç, Stalin, Sverdlo’nun bulunduğu Moskva Bolşevik grubunu tu­tuklatmış, Parti’nin gizli belgelerini polise aktarmıştı. Burtsev’in etrafında bir ajan-provokatör olduğuna dair Lenin’e gönderdiği mektubun ardından, “güvenilir ulak” olarak Burtsev’in yanma Malinovski gönderilmiştir. Malinovski, Paris’te “ajan-provoka­tör avcısı” Burtsev’le görüşmesinin ardından paniğe kapılarak Duma kürsüsünden Ohrana’yı suçlayan çok ağır bir konuşma yapmıştır. Buna karşılık Ohrana’da provokatörün gizli dosya­sını Duma Başkanı Radzianko’ya ulaştırmıştır. Sonuçta Mali-novski, milletvekil-liğinden istifa edip, yüklü bir para ile kayıp­lara karışmıştır. Savaş sırasında esir düşüp bir toplama kampına atıldıktan sonra devrimin etkisi ile serbest kalır. Moskva’ya dö­ner, itirafta bulunur. Yürütülen soruşturma sırasında, muhafız­larla “Kremlin’in kuytu bahçelerinden birini geçerken, haber­sizce ensesine sıkılan bir kurşunla” yaşamına son verilir. Lenin daha sonra bu olay için, “Eğer o olmasaydı bizim beyanlarımızı Duma’da kim seslendirebilirdi!” demiştir.

Sendikalar kurarak büyük sanayi kentlerindeki işçi hare­ketlerini denetlemek çalışmasına girmiş olan Çar’ın polis şefi Sergey Vasileviç Zupatov’un himayesine giren Papaz Georgi Apollonieviç Gapon, böylece Ohrana ajanı vasfını kazanmıştı. “Kendi kurduğu” Rus İşçiler Birliği üyelerini 9 Ocak 1905’te Kanlı Pazar’da Kışlık Saray’a yürüterek halk kitlesinin kılıçtan geçirilmesine neden olmuştu. 1906’da ajanlığı ortaya çıkınca onun arkadaşı olan Yahudi mühendis P. M, Rutenberg adlı SD üyesi tarafından asılarak öldürüldü. Bazı spekülatör yazarlar, Gapon’un Azef gibi St.Petersburg Japon askeri ataşesi hesabına casusluk yaptığını iddia etmişlerse de bu yönde hiçbir kanıt or­taya konamamıştır…

Rus devrimci hareketinde 1912’de Moskva’da siyasal ör­gütler içinde 55 provokatörün faaliyet gösterdiği anlaşılmıştır. Bunlardan Sosyal-Demokratlar içinde 20, Devrimci Sosya­listler içinde 17’si bulunmaktaydı. Bunlardan bazıları Merkez Komite’ye girmeyi bile başarmışlardır. Devrimden sonra Çarlık muhbir ordusunun 35 ilâ 46 bin arasında olduğu saptanmıştır. Ne yazık ki, bu muhbirlerin ancak yarısının kimliği tespit edil­miştir. Diğer taraftan bır-iki bin arasında bulunan provokatör­lerin de kimlikleri tespit edilememiştir. Hâlbuki onların sayısı da 1916-17 arasında 40 bini buluyordu. Kimliği tespit edilmiş olanlardan öne çıkmış olanların bazıları şunlardı:

Nikolay Yuryeviç Tatarov, Polonya Sosyalist Partisi eski ­üyesi, İşçi Bayrağı grubunun kurucusuydu. 1901’de Sibirya’da sürgündeyken SD’e katıldı. 1905’te Odessa’ya döndüğünde Merkez Komite’ye alındı. İhbar sonucu ajanlığı ortaya çıkınca F. Nazarov tarafından 1906 Şubat’ında öldürüldü.

Julie Orestovna Serova “Pravdici-Uluianova“, pek çok devrimcinin tutuklanmasını sağlamıştır. Duma’da Bolşevik ka­nat milletvekili olan kocası Serov, aynı zamanda Parti’nin arşiv sorumlusuydu da. Karısını Parti’nin arşivinden belgeleri kopya ederken yakalamış ve onu derhal ifşa ettikten sonra çocukları ile beraber terketmiştir. 28 Ocak 1917’de bir devrim komitesi sekreterliğine kadar yükselmeyi başardığı tespit edilmiştir.

Nikola Nikoloyeviç Veretzki “Ossipov“, bir papazın oğlu olan öğrenci, 1903’te Sosyal-Demoferat örgütü ve Pavlograd okulları gençlik hareketlerini izlemek için işe alınmış, 1915’te servisten çekilmiş.

Okladski Jeliabov, Narodnaya Volya-Halkın İradesi üyesi Öğrenciydi. Çar II. Aleksandr’a karşı suikastı engelledi, 16 ar­kadaşını gammazladı. İkisini darağacına gönderdi. Sovyet hü­kümetince 1924’te tutuklandı, I890’a kadar olan faaliyet-lerini itiraf etti, sonrası hakkında bilgi vermedi, on yıla mahkûm oldu.

Vladimir tvanaviç Loorberg “Hasta“, işçi; Serge Vassiliye-viç Praotsev bir Narodnaya Volya örgütü üyesinin oğlu; Sta-nislaw Brzozowski, sosyalist yazar, eleştirmen, gençlerin sevgi­lisi Varşova çevresini ispiyonlayan raporlarına karşılık ayda 150 ruble almış.

Fakat arkadaşlarını ele verme şerefsizliğini kaldırama-yanlar da vardı. Moskvalı orta sınıf burjuva bir aileden gelen Sergey Vasiliyeviç Dubasov, Narodnaya Volya üyesiydi. 1882 de Pe-tersburg polis şefi tarafından ajan olarak angaje edilmişti. Fakat ajanlığını yoldaşlarına itiraf ettikten sonra eski şefini öldürerek yurtdışına kaçtı.

Diğer başkaları da devrimci olarak polisin içme sızma çaba­larına girişmişti. SD’lerden Petroff, bu çabalarından başarıya ulaşamayınca önce Albay Kapov u öldürmüş, ardından intihar etmiştir (1905). Bunların içinde başarılı sayılabilecek olanlar­dan biri SD’nin Maximalist kanadından Salamon Ryss’tı, bir süre Ohrana’yı oynatmayı başarmıştır. Fakat polisin durumu fark etmesi üzerine Güney Rusya’da tutuklanmıştır. Ohrana ile çalışmayı reddettiği için ölüme mahkûm edilerek Kiev’de asılmıştır…

Ohranka- 1905

Ohrana’nın Petrograd-Fontanka Sokağı’ndaki gizli arşivinde ele ge­çirilen belgeler arasında 27 daktilo sayfasına yazılmış, “Çok Gizli” dam­gası ile mühürlenip 35 no ile kayıt­lanmış “Gizli Ajanlara Ajansla İlgili Eğitim” adlı bir talimat­name de bulunmuştur. Bu belgedeki dikkat çekici bazı genel tanımlamalar şöyle yapılmıştır:

“Politik Güvenlik Örgütü, devrimci merkezleri eylemlerinin en yoğun olduğu anda yıkmaya çalışmalıdır. Hareketi oluş­madan engellemek, işi kesinlikle başarısızlığa götürecektir… Güvenlik Örgütü, ajanlarını ele vermemek için büyük dikkat sarf etmelidir. Bu amaçla ajanlar, çalıştıkları devrimci kuruluş­larda kendileriyle eşit önemde olan gerçek devrimcilerle aynı zamanda tutuklanmak ya da serbest bırakılmalıdır.

Güven-lik Örgütü, ajanlarına gerçek devrimcilerin güveni­ni kazanma yolundaki çabalarda kolaylık göstermelidir… Her örgütte, mümkün olduğu ölçüde, birden fazla ajan bulundurul­malıdır… Bir devrimci örgütte önemsiz bir mevkide çalışan bir ajan, daha önemli kadroların tutuklanmasıyla, yüksek düzeyde­ki sorumlu-luklara getirilebilir…

Firarlar devrimcilerin dikkatini çekmektedir. Bir örgütün yok edilmesinden önce, haber kaynaklarımızın da ortadan kalk­maması için, serbest bırakılacak militanlar hakkında gizli ajanın fikrim almak gereklidir…” [3]

­                                               l.b- ABD: 1960’lı ve 1970’li Yıllar

1960’lı yıllarda ABD’de Vietnam Savaşı karşıtı hareketin öğrenci liderleri James Simon Kunen [4] ve Cari Oblesby [5]’nin yazılı olarak açıkladıklarına göre; 1968 yazında Busi­ness International örgütü (bu örgüt ClA’yla temas halindeydi), muhalif öğrenci örgütü SDS (Students for a Democratic Soci-ety- Demokratik Toplum için Öğrenciler) ile toplantısına üst düzey temsilcilerini göndermişlerdi (Bu hareket sonradan New Lejt-Yeni Sol adını alacak oluşuma kaynaklık etmiştir.). Bunlar, Miami ve Chicago’daki geleneksel olarak bir araya gelinen göste­rilerin örgütlenmesine yardım etmek istediler (Bu organizasyon Woodstoch Müzik Festivali olarak gelenekselleşmiştir). O zaman SDS bu yardımı reddetti. Fakat deneyime Oblesby ikna olmuş­tu. “Güçlü sınıf kendinle savaşta” diyerek, onun Yankee-Covvboy ikilemi teorisini [Yankee: David Rockefeller, Cowboy: Howard Hughes’til geliştirmeye başlamıştı… SDS bir süre şiddet-dışı kaldı, ama gittikçe militanlaştı ve kuşkusuz “Maocu” Progressi­ve Lahor Party-İlerici îşçi Partisi, Worker Student Alliance-İş-çi Öğrenci İttifakı (Revolutionary Youth Movement Î-Devrimci Gençlik Hareketi ve Revolutionary Youth Movement II), dâhil SDS hiziplerinin şiddetle karşı-karşıya getirilmiş bir ünü vardı. 1969 ortalarında iç düşünce ayrılığından bölündüler!

Hareketin eski yöneticilerinden Tom Hayden, savaş karşıtı bir plâk yapımcısıydı. O da ABD istihbarat ajanlarıyla işbirliği yaptı (6]. CIA, şüphesiz LSD denemesi ile bu olaya bulaşmış­tı. O günlerde oradakilerce tanık olunan, karşı-kültür içinde LSD’nin dağıtımının sonradan bulaştırılmış olmasıydı  

Yale Skull & Bonesadamlı Averell Harriman “Başkan Lyndon Baines Johnson yönetiminde Vietnam politikasının bir demirbaşı olarak kaldı. McGeorge Bundy, LBJ’m Ulusal Güven­lik Danışmanı olarak kaldı; hükümete hizmeti bıraktığı zaman, ABD’de en büyük vergiden muaf yardımsever [philanthropic] acentası Ford Vafe/ı’nın başkanlığını üstlendi. Ford Foundation yıllık 3 milyar dolara yakın bağış dağıtmaktaydı.

Bundy, Ford Foundatiorim başkanı olarak yeteneğiyle an-ti-Vietnam Savaşı hareketine malî yardımda bulundu. National Student Mobilization Committee- Ulusal Öğrenci Seferberlik Komitesi, 1960’lann sonlarında ve 1970’lerin başlarında bütün New Lejtyeni Sol için şemsiye grubuna, Yale mezunu David Dellinger tarafından liderlik ediliyordu. [Yaleli Clinton’un o zaman bu grup içinde olduğunu anımsatayım, y.n.] Anti-savaş protesto hareketi içinde bir yardımcı yöneten şahsiyet, bir Bo-nesadam, Episcopal Kilise eylemcisi VVilliam Sİoan Coffîn, ön­ceden bir ClA görevlisi olarak hizmet etmişti.

Böylece, Tarikat 1960’lann ikinci yarısında politik ani baskı­nın iki eleştirel unsurlarını ellerine geçirmişti.

Bazı önde olan Bones adamlar Vietnam savaş stratejisinin felâket getiren sınırına biçim verilmesine yardım etmişlerdi. Tarikat’ın diğer Üyeleri, en az üstü kapalı olarak da ortaya çıkıvermiş uyuşturucu-rock-sex, karşı-kültür Yeni Sol lekesinin beslenmesi yoluyla gelişmesine katkıda bulundular.

 Vietnam ani baskınının bir sonucu olarak “Stimson Çocuk-bahçesi” tam olarak güç geçitlerinin dışında kendini yönlendir­di ki o 20 yıl Önceki yerini meydan okumaksızın işgal etmişti.”

Burada bir parantez açalım, çünkü bir açıklama yapma ge­reği doğmaktadır. Bazı anti-komünist ve anti-semttik küçük-burjuva “komplo teori(!)syen”leri (bu tür ‘internet münevverleri’ olarak da adlandırılmaktadır ) bu deyimi fırsat bilerek, proleter devrimcilere, enternasyonalist-yurtseverlere, dolayısıyla prole­ter ve yandaşı “devrimci demokrat cephe”ye saldırmaktadırlar.

Aslında bunlar sözüm ona, malî-oligarşinin “gizli komplo” odaklarını açıkladıklarını zannederken, sonuç olarak bu dezen-formasyon saldırıları ile tam da bu konspirasyona “gönüllü” ola­rak, hatta “can-ı gönülden” hizmet vermektedirler. Bunun için devrimcilerin bu “dangalaklara “ajan” gözüyle bakmaları, yer-den-göğe kadar haklılık kazanmaktadır.

Evet, Marx-Engels’te pek rastlanmayan; 1900’lerin başında Almanya’da R. Luxemburg ekibince bir “simge” olarak kullanıl­maya başlayan, Lenin’in eleştirel atıfta bulunduğu; daha son­raları 1930’lu yıllardan itibaren Amerika kıtasındaki Troçkistlerce bolca kullanılıp, 1960’larla beraber Maoist etkilenim ile küresel olarak devrimciler tarafından adeta lisanlara ve siyasal edebiyata pelesenk edilen bir deyim de “sol” ve “solcu”luktur. Tabii karşıtları da otomatikman “sağ”cı olmaktadırlar. “Sol” culuk adeta “devrimciliği “sollayıp geçmiştir. ge­çilen sadece devrimcilik değildir! “Emperyalist kültür”ün Ang-lo-Amerik-Sakson jargonunca bilinçli olarak, bu kelimenin çok tutulmasmdaki asıl “gizem”; çok kurnazca sınıfsal içeriğin içinin boşaltılarak, sınıfsal mücadelenin somut safları olan sı­nıflarının tam anlamı ile senalaştırılarak, emekçi sınıfların toplumsal-kolektif belleğinde “sınıfın ve bir zorunluluk olarak “devrim”inin unutturulması arzusudur! Bu Amerikan burjuva ideolojisinin ustaca uyguladığı “kolaycılık” kılıfı içindeki pragmatik (faydacı eylem) kibernetik (dümenci-yönlendirme-denetleme bilimsel sanatı) mühendisliğinin (ABD’li demokratlar buna kısaca “toplum-tarih mühendisliğinde demektedirler) kendile­rince psiko-politik adı verilen karşı-devrimci eylemlerinden sa­dece bir tanesidir… Ama Psikolojik Savaşın temel terminolojik harekât odağıdır. Hâlbuki “bilimsel komünist” siyasal edebiyat ilke olarak kavramsal nitelendirmelerde; “liberal”, “demokrat”, “sosyalist” ve “komünist” vb. siyasal somut ayraçlarını kullanır. Tıpkı “Cumhuriyet” kavramlarını “parlamenter”, “demokratik” ve “sosyal” olarak sınıfsal içeriğin tezahüründe kavram olarak belirginleştirdiği gibi… Bunun için Ortodox Komünistler, kendilerini asla “solcu” olarak yorumlamazlar; onlar proletarya sınıfının siyasal “okul”unun, yani disiplininin değişimci-savaşçıları olarak nitelendirildikleri için komünisttirler (toplumsal Bu kavram bazı bilgiçler tarafından ansiklopedik otomatlık ile “katı, dogmatik” olarak terennüm edilmektedir. Marx İse, bu kavramı; sürekli değişimin başlangıç noktasına diyalektik bağlam determinizmi ufkundan “kaynağa bağlı, ilkesel” anlamında kullanmıştır. Ne ki, bilim olarak “Kaos” bunu doğrulamaktadır. Benim de görüşüm budur… Bu çalışma kaleme alındıktan 3 yıl sonra Cern’de deneysel olarak ispatlandı. laştırılmış toplumcu) ve devrimcidirler; bu da başka bir temel ilkedir. Burjuvazinin ise iki kanadı vardır; bunlar “demokratlar ve “liberal”lerdir. Demokratlar burjuvazinin “ilerici” veya azınlık olarak “devrimci” kanadını; liberaller ise azınlık olarak “ilerle­meci” veya genellikle gerici “muhafazakâr” kanadını oluştururlar. Burjuva “faşisf’ler bu kanattan ürerler. Yani buradaki bilimsel sosyolojik kıstasta “sağcılık-solculuk” değil, “ilericilik-gericilik” ve buna bağlı olarak “devrimcilik- karşı devrimcilik” söz konu­sudur. İlginçtir ki, günümüzde liberallerin sanki “ilerici” hatta “devrimci” olduğuna dair zortlamalar kaleme alan eski küçük burjuva “sosyalist” döneklerden olma bazı “solcu”larda peydah-lanmıştır… Bu hususla komünistlerin “sol cenahımız” gibi aspa­ragas bir cenahı yoktur, olamaz da. Komünistlerin cenahı açık ve seçik bir biçimde Komünist Manifesto’da belirtilmiştir: “işçi sınıfı partilerinin birliği! Bu işçi sınıfı birliğinin -başarılmış ya da başarılamamış olsa bile- en güvenilir müttefikleri de emekçi sınıflar ve devrimci demokratlardır. Devrimci demokratlar ken­dilerini geleneksel “jakoben” tavırları ile belli ederler… Geri bıraktırılmışlıkları gelişmekte olan kapitalist ülkelerdeki “jako­ben” tavır, kendini daha çok ‘ulusal’ Bonapartizmlerle ifade eder. Bu küçük burjuva ideolojik saplantıyı değerlendiren “Jakoben” maskeli “konspiratör”ler konumlan gereği ile yükümlüdürler. Bunlardan hareketle bütün ulusal “jakoben”izmleri mahkûm etmek, ancak anti-ekonomist saplantılı romantik avanaklara öz­gün bir davranıştır…

Şimdi konumuza dönelim…

İşçi sınıfının siyasal hareketini bölmek için burjuvazinin kullana geldiği en Önemli ‘sivil toplum’ hareketlerinden biri de hiç şüphesiz “feminizm” konspirasyonudur… İşte bu bağlam­da “Yahudi feminist lider Gloria Steinem [8] ve Yahudi Kongre temsilcisi Allard Lowenstein, her ikisi de büyük CIA bağlantı­larıydılar. Gloria Steinem, 1959da ClA’nm Independent Rese­arch Service-Bağımsız Araştırma Servİsİ’nin düzenlenme-sine yardımcı olmuştu. Redstockings (Kırmızı uzunçoraplar) adlı bir radikal feminist grup Steinem’ın üstüne araştırmalarını yavınladı ve 1975’de “Ms” dergisi bunu tekrarladı, böylece femi­nist lider ön plâna çıkarıldı. Fakat dört yıl sonra Ranâom House, Redstockings’in “Feminist Devrimi”nin bir basımını hazırlıyor­du. Steinem, Caly Feller (ki o, “Ms”i başlatmış ve bir zamanlar Steinemin CIA cephesi için çalışmıştı), Katharine Graham, Wamer Communications (Graham ve Warner “Ms”in büyük hissedarlarındandılar) ve Ford Foundation başkanı Franklin A. Thomas, Random House’u şikâyet ettiler. Yayımdan ‘suç işleme’ bölümleri silindi. [9] Ford Vakfı 1972’de yerleşkede kadınların çalışmaları programlarıyla dayanışmaya başlamıştı ve 1975’te Franklin Thomas’m yönetim kurulunda olduğu Women’$ Ac-tion Alliance(WAA)-Kadın Faaliyeti İttifakı ve Kadınlar için Ulusal Örgüt (NOW) le de dayanışmadaydı. Mariam Chamber-lain, Ford Vafe/ı nda bir program sorumlusu, 1972’den 1992’ye kadar kadın çalışmaları projelerine 24 milyon dolar Fordun ba­ğışta bulunduğunu hesapladığını açıklamıştı. Rockefeller Vakfı aynen kadın çalışmalarım, azınlık çalışmalarını, homosexuel ve lezbiyen çalışmalarını finanse etmişti. Burada onların da­yanışmasının amacı daha çok marjinalizm (tek basmacılık) ve multikültürelizm (çok kültürlülük) ün, insanlıkçılardan daha ziyade usüller içinde ‘huni’den geçirilmesiydi. Ford, Rockefel­ler ve Carnegie, daha çok Amerikan işçi sınıfına dönük çalışan Califomia Uygar Haklar İnisiyatifine karşı çalışan örgütlere bağışlar veriyorlardı. Asıl amaç Amerikan işçi sınıfı hareketinin sınıfsal perspektifli sendikal mücadelesini bulandırmak, böyle­ce siyasal örgütlenme-partileşme yollarını tıkamaktı. En tuttuk­ları “pinokya”larda feministlerdi!

Lowenstein, National Student Association-NSA-Ulusal Öğrenci Derneğinin başkanıydı. Örgütün uluslararası başkan yardımcısı Richard Stearns, kesinlikle maksatlı CIA bağlamı­şıydı. (1969’da Clinton’un askerlik sorunları ortaya çıktığında Stearns ile yakın-sıkı ilişkileri olduğu Amerikalı araştırmacılar tarafından Öne sürülmüştür. Bu iddialar arasında Clinton’un Norveç-Moskva seyahatini ClA’nm finanse ettiği de vardır.) Bu örgüt CIA tarafından finanse ediliyordu.

 CIA, en çok NSA’nın uluslararası faaliyetleri için para ödü­yordu. Lowenstein, 1967’deki “Johnson’u Düşür” kampanyası ile meşhur olmuştu. Fakat o zaman daha CIA’ya bulaşmamıştı. 1969’da bilgilendirilmişti ve CIA’nın suç ortaklığı ile NSA’nın şerefine gölge düşürmüştü. NSA diğer başkan yardımcısı Ed-ward Schwartz, olasılıkla CIA’nın malî desteğinden haber­dardı. Çünkü hikâyenin ifşaatını engellemek için Ramparts’m editörü Warren Hinckle ile görüşmeye çalışmıştı. 1976’da Ramparts (Siperler) dergisi tarafından ifşa edilene kadar, ha­reket zembereği CIA tarafından kurulmuştu. O ve diğer NSA görevlileri, Sam Brown 1969’da Vietnam Moratorium [101 ar­kasındaki anahtar organizatörlerdi. (1977’de Brown, Jimmy Carter yönetiminde ACTÎON’m direktörü oldu, onun faaliyetçi-liği daha şiddetli ve Clinton’ınkmden daha içtendi, her ikisi de kariyerlerini incitmediler). Allard K. Lowenstein daha sonra ABD’nin en ünlü Uluslararası İnsan Hakları savunucusu olarak ünlü Skull&Bones yuvası Yale Hukuk Okulu’na adını verecek ve onursal üyesi olacaktı. Ford Vafc/ı’nda da görev yapacaktı.

Eldridge Cleaver (1935 – 1 Mayıs 1998) yazar, önemli bir Amerikan sivil haklar lideri ve Black Panther Party’nin bir anahtar üyesi.

Ramparts siyasi ve edebi-yazmsal bir Amerikan dergisiydi, 1962’den 1975’e kadar yayınlanmıştı. Yayıncı Warren Hinckle’nin nüfusu altında, üç ayda bir çıkan Katolik yazınsal dergi olarak baş­lamıştı. Kısa bir süre içinde New Left-Yeni Sol ile ortak çalış­ma arkadaşlığı kurulmuştu. Çoğu sosyalist yayınlarla karşıtlık içindeki Ramparts, pahalıca üretildi; çizgisel olarak görmüş geçirmiş ve öylesi izleyicilere ulaşmıştı. Zamanının kararlı “ha­reket” yayınları tarafından savsaklanmıştı. Önceleri Vietnam Savaşının karşısındaydı. Dergi aynı zamanda, Kennedy’nin katledilişi hakkında ilk konspirasyon (fesat) teorisini kazıp çı­kartan da olmuştu. Dergi, 1967’de ‘Soğuk Savaş’ stratejisinin bir parçası olarak Ulusal Öğrenci Derneğinin arkasında CIA oldu­ğunu ortaya çıkarmıştı. Ramparts, Fidel Castro’mm bir önsözü ile “Che” Guevara’nın günlüklerim ve Eldridge Cleaver’in tutukevi günlüklerini de yayımlamıştı. Daha sonra Soul on İçe (Buzdaki Ruh)’u da yayınladı. Ramparts’ın eski editörü Robert Scheer, ABD’de göze çarpan bir liberal anlatıcı olarak kaldı; Los Angeles Times’da ve başka yerde belirleyici nitelikteki bir köşe yazarı oldu. Diğer bir editör, James Ridgeway, Village Voic (Köy SesO’nin usule uygun yazarı ve birçok pislik niteli­ğindeki kitapların yazarıydı. İki diğer editör David Horowitz ve Peter Collier, daha sonra politik bir dönüşmenin iç çama­şırı ve sosyalistlerin yeni-muhafakâr (neo-con) eleştiricisi oldu­lar Derginin John Lennon, Peter Ustinov ve Ailen Ginsberg gibi sanatçılar tarafından katkıları da dâhil kültür ve sanat, hem de küresel politikaların tartışması göze çarpan tarafıydı. Dergi­ye diğer dikkate değer katkıları olanlar; Susan Sontag, Noam Chomsky, Seymour Hersh, Lovvell Bergman, Pete Hamili ve Abbie Hoffman’dı. Rolling Stones, yayımcısı Jann Wenner, Mother jones kurucusu Adam Hohschild gibi, Ramparts’ı ilk hazırlayanlardı.

Ramparts dergisinin mücadelesi, gerek CIA’nın nasıl yarının ajan provokatörlerim devşırdiğmin klâsik örneği olarak, gerek­se de “Küçük Amerika”lardaki eski devrimci, yeni işbirlikçilerin portlerini çizmek anlamında bir örnektir. Amerikalı araştırmacı Angus Mackenzie, “Secrets The CiA’s vVar at Home” (Sırlar-Evde CIA’nm Savaşı) adlı kitabında şunları aktarmakta: Ram­parts yayınlarının CIA’yı çok rahatsız etmesi üzerine “8 Nisan 1966’da CIA direktörü Wüliam F. Raborn Jr. onun güvenlik direktörü Hovvard J. OsbonTa Ramparts dergisinin “ziyaret” edilmesi için bir haber gönderdi.

Ramparts – Ekim 1967. Kapak konusu John Lennon.

Fakat 1957 Ulusal Güvenlik Yasası açık seçik olarak CIA’nın ülke içindeki yerel operasyonlarını yasaklamıştı. Osborn un yardımcıları sadece iki gün içerisinde direk­tör için Ramparts üzerine özel bir brifing hazırlamışlardı. İnceden inceye araştıran ClA’nın varolan dos­yaları, Ramparts’ın ellıbeş yazarından aşağı yukarı yirmi ikisi­ne ait biraraya getirilmiş dosyalardı. Katolik doğuşlu derginin elli kurmayı NewYork, Paris ve Münih’te bulunuyorlardı; Bir­leşik Devletler Komünist Partisinden iki üye de buna dâhildi. Dergide CIA eleştirilerini en dobra dobra konuşarak yapan bir komünist değildi, fakat tecrübeli bir eski Green Beret (Yeşil Bereli- Pentagon-CIAnın özel gücü. yn ) Donald Duncan’dı. Duncan yazmıştır kı, CIA direktör yardımcısı Richard Helms’e göre ‘Biz [ABD] tehlike içinde olmaya devam ettiğimiz sürece, CIA politikayı kararlaştırıyor ve ulusu kendi amacı doğrultu­sunda yönlendiriyor (manipulating)’

“Bazen Helms, Başkan Johnson’un yardımcısı William D. Moyers’i iki Ramparts editörünün Kongre’de bir savaş karşı­tı platform için yürüttükleri plân hakkında bilgilendiriyor­du. Bu arada CIA görevlileri 1966 Nisan ve Mayıs sonlarında Ramparts\n para kaynağının kimliğini saptadılar. Onların hede­fi eski editör Vvarren Hinckle, baş fon-bulucusu ve kolay izi sü­rülen bir adamdı. O faaliyetin finansmanı için zengin bağışlayı­cılardan bir ağ kurarak sürekli para dileniyordu. Ayrıca (büyük olasılıkla CIA’dan kaynaklanan bilgi ile) Alabama Valisi George Wallace’nin dergiyi pro-komünist olarak adlandırmasına kar­şın açılan 2,5 milyon dolarlık dava başlatılmıştı.

“16 Haziran 1966’da CIA direktörü Raborn, Osborn’a, ‘bir iktidarı devirecek birlik olarak bu insanları soruşturmak’ için “FBI”ı “zorlama” emri verdi. Osborn, FBI’a bu ricayı iletti. ClA’nın çıkarlarını açığa vuran her şeyde, FBI’da ‘bir onur kırıcı mizaç’ı harekete geçerdi.

“Ocak 1967’de NewYork kenti Algonquin Hotel’in yemek sa­lonunda, Hinckle, Michael Wood (bir eski CIA çalışanı) ile bi­raraya geldi. Wood, yirmi dört yaşında ve heyecanlıydı. Pomona Kolejfni yarıda bırakmıştı, Ulusal Öğrenci Derneği-NSA için bir fon toplayıcı olmuştu, bu temsilciler üç milyon Amerikan kolej Öğrencisinin lehine çeşitli uluslararası toplantılarda hazır bulunurlardı. Onun çalışma kursunda Wood, öğrenci dernek­leri için paranın CIA Covert Action Division No.Five (Örtülü Faaliyet Bölüm No.BeşJ’dan geldiğini öğrendi. CIA, yabancı öğrencileri işe almak nedeniyle yardım etmekten dolayı Dünya üzerindeki öğrenci gruplarına egemen olan Moskva karşıtı iş­birliği düzeni içinde finansman sağlıyordu. Derneklerin bütçe­lerinin büyük bir kısmını finanse etmişti. CIA, derneklerin baş sorumlularının çoğunun arasından etkili ajanlar hazırlamıştı. Wood, Hinckle’ye dedi ki, CIA, öğrencilere liderlik ettiklerine inandıkları çoğu öğrenci derneği sorumlusundan gizlilik yemin­leri imzalamasını istemiştir; eğer onlar yeminlerini çiğnerlerse, tutuklanacaklardı. Wood, gizlilik kontratı imzalamamış ve CIA bağlantısı hakkında bilgilenmiş pek çok öğrenciden bir tanesiy­di. O derneğin malî kaynakların kopyalarına sahipti. Hİnckle tedbirliydi. ‘Wood’un hikâyesi şüpheci kimsede güven aşılama­ya bel bağlamamıştı’ diye yazdı, sonra (dan). Hinckle, Woodun hikâyesini karşılaştırma için muhabirlerine anlattı. Onlar bir­kaç yıl öncesinden buldular ki, Texas Kongre temsilcisi Wright Patman, CIA için gizli finanse edilerek idare edilen sekiz hayır­sever vakıf hizmetini açıkça tespit etmişti. Kamuya ait elde edi­len mevcut Vakıfların vergiden bağışık İRS kayıtları, Hinckle’ın muhabir-lerinin malî kayıtlar konusuyla ilgili göndermeleriydi ki (bunu) Wood sağlamıştı. Onların büyük şaşkınlıkları, Kong­re temsil-cisi Patman tarafından adlandırılmış vakıfların Ulusal Öğrenci Derneği-NSA’m finanse ettiğini keşfetmeleriydi. Wood doğruyu anlatıyordu. Hinckle, CIA’nın talihsiz casus gemisi­ne zor belâ inanabildi: CIA kanalları ifşa edildikten sonra bile, Ajans onları kullanmaya devam etmişti. Her nasılsa, Ramparts muhabirleri kısa süre içinde engeller içinde kaldı. ‘Onların oyu­nu üstüne, önceden gerçeğin ne olduğunu bizim keşfet-tiğimiz zaman, CIA (bunu) bildi. Kapılar bizim araştırıcı muhabirlerimizin yüzlerine çarparak kapandı… Anlamsız duvarlar etkileyi­ciydiler’, Hinckle hatırlattı.

” Aslında CIA, uzman bir karşı-istihbaratçı plânı gere­ği hareket etmişti. Ama Ramparts’ı daha da köşeye sıkıştırma harekâtları Hinckle’nin akılcı kurnazlığı ile CIA, Savunma Bakanlığı ve Beyaz Saray’ın paniklemesine yol açmıştı. CIA, Ratmparts’a karşı gizli savaşımını sürdürdü, derginin için­den muhabir devşirme operasyonlarına girişti. Sonuçta CIA, Wood’u da kontrata bağlamıştı. Dergi 1975’e kadar yaşamayı başaracaktı… Araştırmacı Gary Lee, 17 Mart 1995’te internetteki yazdı­ğı makalesinde, “Birleşik Devletler Dâhili Örtülü Operasyonlar” açınımında “War at Home(2/5) Evde Savaş” arşivi içinde yer alan “İşçi Hareketi” adlı yazısında şunları not düşüyor:

“Herhangi birisinden kuşkulanan hükümet, sansürcü bütün ağ için bir bahane olarak bu haber grupları içinde, bomba-yapı-cı –kurgulanmış haber için, sahtekâr istekleri eken ajan provo­katörlerin kullanılmasına yatkındır (veya o başarısızlıklara çok daha kötü yatkın ise olur).”

“COİNTELPRO[1] 1960’lann Hareketlerini Yok Etmeye Nasıl Yardım Etti: COİNTELPRO (Karşı-İstihbarat Programı) o za­mandan beri 1960’ların ilerici hareketlerine karşı çoğunlukla kullanılmıştı, onun çarpma şiddeti bu yıllar süresince ülkeyi sarstı ve bu önemli sosyal büyük değişikliğin bağlamı içinde sadece sıkı sıkı tutunabildi.

 New Left’e karşı hükümetin örtülü faaliyeti ve savaş-karşıtı hareketlere de üstelenildi, özellikle 1972 Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti kongreciliğini protesto için seferber edil­miş eylemcilere aynı derecede. San Dıego’da, Cumhuriyetçiler baştan plânlanmış buluşmayla, FBI tarafından korunmuş ve silâhlanmış, hükümetçe para verilmiş, oluşturulmuş sabık-gönüllü askerlerin bir “Gizli Ordu Örgütü” tarafından 6 Ocak 1972’de kongre-karşıtı örgütleyici Peter Bohmer’in yaşamına kastedilen bu kampanyayla sonuçlandı.

Psikolojik Savaş Yoluyla Bezdirme: İçeriden can sıkıcı sürerken, FBI ve polis de dışarıda muhalif hareketlere saldı­rır. Onlar kamusal alıcılar, piyasaya sürülen haberler, kitaplar, kitapçıklar, dergi makaleleri, radyo ve televizyondan geçerek açıkça monte edilmiş propaganda kampanyaları. Onlar hem de örtülü aldatma ve manipülasyon kullanır. Bu çeşidi içeren tak­tikler belgelenmiştir.

Chicano ve Puerto Rican Hareketleri: 1972-1974. Texas’m La Raza Unida Party defalarca yinelenen çözülmemiş CO-INTELPRO-yatıştırma  politikasının  zorla  girişleri nedeniy­le bezdirilmişti. Eski hükümette faal (olan) Eustacio “Frank” Martinez’e COlNTELPRO’a sıkı dostluğu sonrası girmesine izin verilmişti; (böylece) U.S. Bureau of Alcohol, Tobacco, and Fire-arms Birleşik Devletler Alkol, Tütün ve Ateşli silahlar Bürosu (ATF)’nun Los Angeles’da Chicano topluluğu (nu) bir uyuştu-rucu-karşıtı programı (yla), La Casa de Carnalsimo’yu yok et­mek (için) yardım etme yararı sağladı. Martinez, La Casa’ya bir uyuşturucu satıcısı ekti ve onun kışkırtma bombalamasını ATF açıkladı; Chicano Moratorium ve Kahverengi Bereliler önce­den süzülmüştü.”

“Ajan provokatörün biri (olan) Joe Burton’un ana hedefleri United Electrical Workers Union- UE (Birleşik Elektrik İşçi-leri Sendikası) ydı. FBI, Burtonla UE Tampa Local 1201’de??? tutanakları elde edip (sendikayı) saptırttı, az sonra onun başarı­lı 1973 örgütleme girişimi, vVestinghouse Corporatiorim plânı Güneydeki fabrikaların bir sendikasız zincirini geliştirme altüst etme (siydi). Burton’un hakiki eylemci saldırıları defalarca UE toplantılarını dağıttı. Onun sendikacılık adına ultra-sol bildir­geleri (yle) düşman olmuş işçileri yeni bir biçimde Örgütledi ve eylemi arkadaşlarına güvenirlik verdi. Burton hem de Bir­leşmiş Çiftlik İşçileri ve Amerikan Devlet Federasyonu, İdari Bölge ve Belediye Çalışanları (AF5CME)’ na karşı FBI’ya yar­dımcı (olarak) hareket etti.

“1970’lerin ortasında, Oklahoma City yakınlarındaki Kerr-McGee nükleer yakıt fabrikasında işçilere radyoaktivite bulaş­masını onun hırsızlık (la elde ettiği) dosyaları belgeledi ve bu yüzden FBI, işçi eylemci Karen Silkvvood’un katledilmesini örtbas etmekte aracı oldu. Silkwood, Oil, Chemical and Atomic Workers (Petrol, Kimya ve Atom İşçileri) yerel pazarlık komi­tesine seçilmişti, kanıtı bir araya toplamıştı ki şirket, kansere yol açan yüksek derecede plütonyumun tehlikeli miktarlarının korunmasızlıkla geniş alana yayılmış (olduğunu) gizleyerek gü­venlik raporlarını tahrif ediyordu. 13 Kasım 1974’te arabası yol­da bir beton sete çarparak öldüğü zaman New York Times mu­habiri David Burnham ile toplantıya (gidiyordu). Onun dosya­ları enkazdan asla gen alınamadı. Belli bağımsız bilirkişilerin varmış oldukları sonuca (göre) Silkwood’un arabasına arkadan toslanmıştı ve yolun dışına (çıkmaya) zorlanmıştı. FBI bulgusu ki o fazla miktarda ilâç almasından dolayı direksiyonda uyuyup kalmıştı ve hiçbir zaman herhangi dosyalara sahip değildi. Olay çabucak kapatıldı ve Kerr-McGee sabotajına kongrenin tahki­katlarında yardım edildi. Ölümden sonra gelen, Silkwood’un bir zihinsel dengesiz uyuşturucu bağımlısı gibi karalanma(sıydı). İftira kampanyası anahtarı makaleler ve FBI’m gizlice işe aldı­ğı bir Tennesseeli gazeteci Jacque Srouji tarafından (yapılan) tanıklıktı ki o, geçmişte 1960’ların COINTELPRO operasyonla­rının uzun bir bağı içinde hizmet etmiş olduğunu itiraf etmişti.

“1979’da, Kuzey Carolina Greensboro’da komünist işçi örgütleyicilerinin çok-ırklı bir anti-Klan yürüyüşü sırasındaki katliamlarda anahtar roller oynamış yönetim etkinlikleri. Başlık KKK/Nazi ölüm mangası Ed Dawson’du, Klan’da uzun bir za­man ücretli FBI-polis muhbiriydi. En önemli yerel Amerikan Nazi Partisi kolu Dawsonun “United Racist Front(BirIeşih Irkçı Cephe)”de, Birleşik Devletler Alkol, Tütün ve Ateşli Silâhlar Bürosu gizli ajanı Bernard Butkovich bulundu. On­lar dizginlenen ajanlara rağmen Cephenin katliam plânlarından tümüyle ikazlıydılar, göstericileri korumak için hiçbir şey yap­madılar. Onun yerine, polis Dawson’a yürüyüş yolunun bir kopyasını verdi ve aynı derecede onun kervanının öldürme ha­rekatı için geri çekildi. Dawsonun keskin nişancıları dikkatle Communist Workers Party-Komünist İşçiler Par£isi(CWP),nin anahtar kadrosunu tabancayla teker teker vurup düşürdüler, içerlerinde ikisi yerel Amalgamated Clothing and Textile Wor-kers Union- Birleştirilmiş Elbise ve Textil fşçileri Sendikasının başkan ve seçilmiş başkanı, üçüncü bir yerel imalâthanede bir örgütçü ve yakındaki tıbbî bir merkezde örgüt-lenmeyi sürdü­ren AFSCME’m bir lideri.

Kötü sonuç içinde, FBI, CWP üstüne sorumluluk yükledi ve yönetimin rolünü örtbas etmeye kalkıştı. “On yılın dönümün­de, bir büyük Birleşik Devletler donan-ma müteahhidi National Steel and Shipbwi!ding Company’nin tersanelerinde bir militan çok-ırklı sendikayı etkisiz hale getirmek için San Diego Polisi ve Büro (FBI. yn.) Naval Intelligence (Donanma istihbaratı) ile birleşti. Büro’ya, devrimci-demokrat görevliler seçildiği zaman Ironxvorkers-Demir işçileri Local 627’nın içine sızmış Ramon Barton’un yararı oldu ve herkesçe bilinen tehlikeli çalışma du­rumları protestosu başladı. Bir gaz sızıntısı nedeniyle yaşanan patlama sonrası iki işçi öldü. Barton ayarttığı diğer üçüyle onun kamyonetinin içinde bir bomba yapımı ve taşınması sırasında tutuklandılar.

Her şeye rağmen işçiler Barton tarafından tuzağa düşürüldü, sendika görevlileri değillerdi ve bir San Diego jürisi tarafından son derece suçlanmalarına karşın beraat ettirildiler. lronworkers International-Uluslararası Demir işçileri onların duruşmasını bölge yerel yedieminlikleri ve onun seçilmiş yöneticilerini kov­mak için bir bahane olarak kullandı.”

SLA tarafından kaçırıldığı iddia edilen bir medya patronunun kızı Patricia Campbell Hearstün örgüt bayrağı önünde çekilen ma-kinalı tüfekli resmi global renkli medya tara­fından bol dezenformasyonlu haberlerin en aranılır gösterisiydi!

Diğer bir operasyon yönlendiricisi, eski bir öğrenci hareketi bağlantılı Symbionese Liberation Army (Synbionese Kurtuluş Ordusu) lideri Donald De Freezenin de bir değişiklik programı içinde olduğu ortaya çıktı. ABD istihba­ratının elemanları tarafından ona hamilik edilmişti[ll].

Daha sonra onun adı yine CIA bağlantılı Sci-entology Kilisesi dosyalarında görüldü. Tarikat 1954de Lafayette Ronald Hubbard ve 18 havari­si tarafından kurulmuştu. Hubbard’m ikinci sınıf olarak nitelenen 200 civarında macera, gerilim ve bilimkurgu romanı olduğu bilinmektedir. İşletme­cilik, pazarlama, teknoloji pazarlama gibi hizmet sektöründe de faaliyet gösteren tarikatın ‘OSA’ adında bir de istihbarat servisi bulunuyor. Bu servisin adı daha önce Guardi­an Office-Muhafi2 Ofisi iken, sonra Department of Specıal Af-fairs-özel İşler Şubesi, daha sonra da Kamu İşleri Ofisi olarak değiştirilmiş. 5000’den fazla üyeyi barındıran, Los Angeles ve Danimarka’da üslenmiş olan Sea Org. (Deniz Örgütü) 1967’de kurulmuştur. Alman iç istihbarat yetkililerinin belgelediğine göre tarikatın Rehabilitasyon Projesi Gücü (RPF) adı verilen, ceza tekniklerinin uygulandığı hapishaneleri de bulunuyor. Karıştıkları yolsuzluk dosyaları hayli kabarık olan tarikatın Avrupa’daki faaliyetleri Alman ve Fransız polisinin takibatında bu­lunuyor. CIA nın iş, öğrenci ve din hareketlerinden uluslararası örgütlere sızmanın bir uzun hikâyesi vardır…

Hegemon Anglo-Amerik-Sakson emperyalizminin iktisadi çıkarlarını savunmak amacı ile siyasal Psikolojik Savaşını dünya çapında kitlesel olarak belleklerde sürdürdüğü bir emperyalist kültür saldırganlığı vardır. Bu saldırganlığın çeşitli versiyonla­rından bin son yıllarda adeta entelektüeller arasında “moda” ha­line getirilmiştir. Özellikle 1960’lı yılların ortaların-dan itibaren, 1980’lerde daha da yaygınlaştırılarak “serbest piyasa’ya sürülen bütün ünlü “Illuminati” düzmece kurgusal palavraları, sonuç olarak; ya Vatikan ya da Masonlar veya müttefikleri Monistler ve de emperyalist ülkelerin gizli servislerinin psikolojik savaş harekatçıklarıyla bilinçli olarak manipüle edilen dezenformasyonlardır. Bunlar “gri propaganda” harekâtı olarak işlev görür­ler (Konuyu kavramak için bknz. “Gizli Ordular- ABD îzrael Global Devlet Terörü-Jl-TRC-US”).

1965’te yayımlanan Kerry Wendell Thorn-ley (1938-1998)’in çocukluk arkadaşı Greg Hill (1941-2000) ile beraber yazmış olduğu Principia Discordia-Duşünce Ayrılığı İlkeleri bu harekâtın ilk ürünüdür diyebilirim. Thomley genelde “Omar Khayyam Raven-hurst” veya kı­saca “Lord Omar” olarak tanınırdı.

1960’larda “Ho Chi Zen” adı ile kaleme aldığı, Zen ve Tao kültürlerinden harmanlanmış politik görüşleri Zenarchy (Zena-narşi) adı altında Amerikan “karşı-kültür” hippy hareketi içinde yer almıştır.

Ateizm, anarşizm, objektivizm, neo-paganizm, Budhizm ve kendi Discordia-nizminin simetik mirası olan Deha üstü Kilise­si yaşamının baştanbaşa konuşudurlar.

Hepsinden ilginç olanı Deniz Kuvvetlerinde iki yıl asker­lik yaptığında radarcıdır (1958). Buradaki en yakın arkadaşı ise Lee Hanvey Oswald’tır Kennedy Suikastının “günah keçisi”. [Oswald 1959 Sonbaharında sonradan CIA tarafından planlan­dığı ortaya çıkan Sovyetler Birliği’ne ilticayı gerçekleştirir.

Bu ilticadan önce Oswald’a CIA tarafından Marxizm üzeri­ne eğitim verilmiştir.’] Thornley, Oswald la George Orwell’ın ünlü romanı “1984”ün konusu felsefe ve marxizm üzerine tartıştıklarını sonradan kaleme aldığı bir yazıda belirtmiştir. (“1984” sonradan CIA’ya hizmet verdikleri ortaya çıkan ünlü karşı-kültür rock gurubu Pink Floyd’un 1989’da Berlin Duvarı yıkılmasını ana tema teşkil eden konserlerinin görsel efekti ol­duğunu tekrar anımsatayım.

Psikolojik Savaşın gerilediği 1990’lann ortalarında belgelerle ortaya çıkan bu “kitlesel beyin yıkama” operasyonu hakkında Türkiye’de kimsenin bilgi sahibi olmaması da çok ilginçtir!).

Thornley, ordudaki aktif görevinden Eylül 1960’da ayrılır. Şubat 1962’de Osvvald’ı bir romancı gözü ile irdeleyen The idle Warriors-İşsiz Savaşcılar’ı yazar. 22 Kasım 1963’te Kennedy nin katledilmesinden Önce! Warren Commission Mayıs 1964’te kita­bı kanıt olarak Ulusal Arşiv’e alır. 1965’te yayımladığı Oswald adlı kitabı da ilginçtir ki Komisyon’un “Oswald bir tek suikast­çıydı” resmi tezini savunmaktadır.

Ocak 1968’de Kennedy Suikastının üzerindeki resmi ör­tüyü savuran New Orleans bölgesi başsavcısı Jim Garrison, Thornley’i suikastçılarla işbirliği içinde olmakla suçlayacaktır. Yine ilginç-tir ki, Thornley kendini savunurken New Orleans’da misafir olarak kaldığı sürede “Garry Kirstein” ve “SHm Bro-oks” gibi iki orta yaşlı esrarengiz kişi ile birçok kere biraraya geldiğini iddia etmişti. Bize yabancı olmayan hikâyesine göre, bu kişiler tuhaf ve çekiciydiler… “Garry Kirstein” kıdemli C1A görevli-si ve Watergate hırsızı Everette Hovvard Hunt (sonra­dan o da yazar olacaktı), “SHm Brooks”ta Nixon’un o yasadışı suçunun ikinci ortağı Jerry Milton Brooks olacaklardı. Brooks 1960’ların anti-komünist radikal muhafakâr militan grubu The Minutemenm bir üyesiydi. İşte Thornley, böylece Kennedy suikastını CIA’nın LSD, MK-ULTRA beyin kontrol araştırma programları, okült temelli Nazi-Vril Seçilci soy programları ile harmanlayarak piyasaya sürüyordu… Kitap 1970’de 4.baskısını yapar.

Thornley artık daha çok lüm-pen-proletaryanın ve varoş küçük burjuvazisinin tercih ettiği ucuz dergilerde paranoid “görev”inı ifa ederken, 1960lı yılların sonların­da pornografik Playboy dergisinde çalışan gazeteci Robert Joseph Shea (1933-1994) ile onun çalışma arkadaşı Robert Anton Wilson (1932-2007) ortak bir bilim-kurgu roman yazarlar. Her ikisi de anarşi üzerinde hem fikirdirler, kısacası “kaos” ve “kı-bernetik” ürününü verir. The Illuminatus! Trilogy üç romandan oluşan bir seridir- The Eye in the Pyramid-Piramittehi Göz, The Golden Apple-Altın Elma ve Leviathan (Tevrat’ta adı geçen bü­yük su canavarı).

1969’dan 1971’e kadar yazılmışlarsa da ancak ilk baskısı Ey­lül 1975’te gerçekleşir. Trioglar taşlamak, post-modern, bilim­kurgu etkisindeki macera hikâyeleridir. Uyuşturucu, seks ve sihirle bezenmiş sayısız konspirasyon (fesat) kurgulamaları, tarihsellik ve düşünülebilirlik içinde yazarların “uminati” uyar­lamasına menteşelenmiştir. Komplo özeti öykülerin temaları; konspirasyonlar, fnord, numeroloji, karşı-kültür, idraka ilişkin ahenksizlik, kişisel tavsiye ve diğer işlere dokundurmalardır. Ne ki bütün bunlar yazarların kişiliklerine uygundur. Shea biyog­rafisinde eski gazeteci, romancı olarak tanımlanırken, Wilson için kariyerler sıralanmaktadır; romancı, deneme yazarı, filozof, gelecekçi, hürriyetçi ve “psychonaut” deyimi kullanılmaktadır kı bu ‘akıl ve ruhun gemici’ olması gerekçe kelime anlamından, kendi bilincini uyuşturucular da dâhil olmak üze­re deneyimlere sokup, mistik gelenekler içinde yelken açmaya kadar varan, çok geniş bir çoğulculuk içinde burjuva bilinemez­ciliğin modern dalını içermektedir.

Kasım 1976’da Ingiltere-üverpool’da, Mart 1977’de London Ulusal Tiyatro’da “Ulumina-I tus.'” sahneye uyarlanır. 1978’deWashington’da p sahnelenir. Trilogy’de simgeleşmiş olan “fnord” İve “23 enigma” kelimelerinin rağbet görmesi | sağlanır. “23 enigma” discordianizmin vahye 1 dayalı gizemselleştirilmiş sayı dizilimidir. Tıpkı 1 önceki gibi tamamen uydurma bir kelime olan ffnord” ise bir konspirasyon suçlaması ile yan-1 lış yön göstermek için konu dışı enformasyon tasarlayan veya dezenformasyon tipografisi (kabartma kalıplar üzerinden dizgi ve baskı yöntemi) betimlemesidir. 1980’lerde çizgi romana uyarlanır. 1980’lerin ünlü hacken Kari Werner Lothar Koch (1965-1989) kitabın etkisinde kalarak olguyu bil­gisayar ortamına taşır (1987’de daldan dala atlayan yedi sayfalık bir hackleme manifestosu sınıflandırması kaleme alır. O ve arkadaşları ABD askeri bilgilerini KGB’ye taşımakla suçlanır-lar, cesedi Lovver Saksonya-Celle ormanında gazla yakılmış bir hal­de bulunmuştu. Kısa yaşamı “23” adlı filme konu olmuştur.). Basımından 9 yıl sonra 1984’te Trilogy tek kitap halinde bası­lır. 1986’da klasik hürriyetçi kurgusu üstüne tasarlanmış olan Prometheus Hail of Fame Award (ödülü) kazanır. Ödülü veren, 1979’da L.Neil Smith tarafından kurulmuş olan Prometheus Award’ın yeniden 1982’de canlandırdığı Libertarian Futurist Society-Hürriyetçi Gelecekci Derneğidir. Bu derneğin misyo­nu “resmi tarih” eleştirisi yapmaktır, ama ustaca kitlelerin ka­fasına burjuva fesatlarını kullanaraktan antı-sosyalizmi işleme hürriyeti yolunda. Amerikan İmparatorluğu ideolojisini besle­yen komplo ve konspirasyonların emperyalist kültür mesajlarını ileten Stars \Vars ve benzeri yapımlara ödüller dağıtan Lester Neil Smith III. aynı zamanda Hürriyetçi Parti’nin de 2000 yılı ABD başkanlık adayı olmuştur. Ayrıca bu hürriyetçi adam çok ilginç başka biriyle de ortak “korku fesadı”nı işleyen kitaplar yazmış: Hope-Umut ve The Mitzvah gibi. Kendisine El Neil diye de hitap edilen yazarın ortağı Aaron Zelman. Zelman Vietnam gazilerinden, donanma askeri olarak imparatorluğu korumuş. Ama bir başka işlevi, 4 bin üyeli Jevvs for the Preservation of Firearms Ownership (JPFO) -Ateşli silâhlar Mülkiyetinin Ko­runması için Yahudiler örgütünün Yürütücü Direktörü olması. Kendi deyimi ile Amerika’nın en saldırgan ‘sivil haklar’ örgütü­nün. Armaları da çok açık. ABD bayrağı ile sarmalanmış Davut yıldızı ve bunun iki yanında yer alan antik bir av tüfeği ile tam otomatik dürbünlü tüfek… (Daha sonra bu tüfeklerin yerine M-16 standart ordu tüieği konulmuştur.) Ne hürriyetçilik ama! İşte bu gerçek, sayfalar dolusu kanıtlamaya çalıştığımız burjuva düzenbazlığının en somut kanıtlarından biridir.

İşte bu fasılda Trilogy 1990’da ikinci, Mart 1991’de dördüncü bas­kıyı yapar. Trilogy konspirasyon kur­gusunun bir tohumlama çalışması olarak on yıllar aracılığıyla Foucault Sarkacı, Melekler ve Şeytanlar, Da Vinci Şifresi, Kan Davası için K, Bekçiler, Görünmezler, X-Dosyaları ve Losth karşılaştırıldığında modası geçen olarak kalır…

l.c- İspanya ve Latin Amerika: 1970’li Yıllar

1952 yılında İspanya’nın Bask bölgesinde yeşeren ve 1959’da örgütlenen ayrılıkçı milliyetçi hareket, kendini faşist Franko rejimi ile mücadelede “sosyalist” anonslarla muhafaza etmiş­ti. Dünya’da (özellikle Vietnam ve Küba’da) devrimci komü­nist mücadelenin prestij kazanmasına paralel olarak, ‘güney Ülkeleri’nin “miliyetçi-sosyalist”lerı de kendilerini özel-likle “Maoist” sosyalist-milliyetçi küçük burjuva ideoloji içinde do­ğal olarak yuvalamışlardı. İspanya’da olduğu gibi ‘klâsik’ devlet faşistleriyle, “Mao”cu ya da “Kibutzcu” sosyalist-milli-yetçilerin karşı-karşıya gelmeleri ya da devlet bazında işbirliği yapmala­rında da şaşılacak bir şey yoktu. Bu çarpık ilişkilerden en iyi yararlanan devlet teröristi istihbarat servisi daima MOSSAD ol­muştur. O günlerin bilgisizliği içinde sadece spekülatif beyin jim­nastiği zannettiğimiz pek çok “polisiye roman” içinde gerçeklerin saklanılmış olduğunu da yeni fark ediyoruz. (Bkz. Ek: 16.)

Onun için ben İspanya’daki terörle MOSSAD bağlantısını araştırırken bu tür yazarları da araştırıyordum. Benim şüpheli listemde ilginç bir kişiliği olan tek kişi vardı. 1996’da yerini pekiştiren bu kişi, 2005 yılı sonlarında ölünce bu varsayımı ortaya çıkarmaya karar verdim. Çünkü “anti-komünist haçlı seferi”nin pirus zaferi ardından; yeni stratejik senaryonun tak­tiği gereği eski stratejik müttefik, yem küresel düşman olarak Müslümanlar başrole soyundurulunca, istihbarat servislerinin eteklerindeki eski “inci”ler yerlere saçılmaya başlamıştı. Bu nes­nel gerçek olarak sınıflar savaşı manzumesi olan tarihsellik bo­yunca, gizlinin ve “gizem”in kaçınılmaz akıbetidir. Bu akıbet­ten şimdi ETA’da kurtulamıyor. İlk kurban “Kızıl Tugaylar” dı, ikincisi “17 Kasım” oldu, şimdi sıra ETA’da. Bu biraz zor olacak ama diğerlerinde sıraları geldikçe sıralarını savacaklar. Arka­larında emek güçlerinden başka hiçbir özel mülkiyetleri ol­mayan pek çok masum ve saf genç insanın kanını bırakarak… Bu “sınıfsal caydırma komplosu’nun bir parçası olan provoka-tiv-konspirasyonun en önemli sorumlularından birileri de; hiç şüphesiz durumu anlayıp, konuşmak-açıklamak cesareti göste­remeyen, sözüm ona kendilerini “en” komünist sanan, aslında feodal, ödleklerdir!.. berya yarımadası VIII. yüzyılın başlarında Müslümanlar tarafından ele geçirilmeye başlanmış, XI. yüzyılın başına kadar üç asır Müslüman kültürün tam egemenliği sürmüştür. Müs­lümanlar ancak 1492’de yaklaşık yedi asır sonra Granada (Gırnata) Müslüman Sultanlığının tarihten silinmesi ile yarıma­dadan da silinmişlerdir. Bu trajik silinmeyi organize eden Ka­tolik Roma Kilisesi ve onların Avrupa’daki en güvenilir koçbaşı olan İspanya hanedanı, senaryolarında baş kötü-aktör konumu­na Musevileri getirmişlerdi. Bu üçüncü ‘büyük kovuluş’, Mu­sevi cemaati kolektif belleğinde önemli bir yer tutar. İspanya tç Savaşı’nda Frankocu falanjlara Müslüman Magrip krallığının verdiği stratejik destek, o günün nazi-faşıst edebiyatının Ya-hudi-Bolşevik söylemleri belleği tazelemiştir. Bunlarla beraber, “1967 6 Gün Savaşı” sırasında Katolik İspanya’nın Araplara ver­diği destek, 1970’li yılların başlarında Filistinlilere gösterilen hoşgörü, FKÖ militanlarının İspanya’da dünyanın hiçbir yerin­de olmadığı kadar güvenlik içinde hareket etmelerini sağlıyor­du. Bunlara karşın Yahudiler ve İzrael zionist ajanları çok sıkı bir şekilde takıp ediliyor, adeta nefes almaları denetim altında tutuluyordu. Bu şartlan zorlamaya kalkan birkaç MOSSAD kat-sası ise öldürülmüşlerdi. Bütün bunlar zionistlerin İspanya’yı baş “düşman ülke” konumuna almaları için onlarca yeterli ne­denlerdi…

Aralık 1973’de Başbakan Carrero Bianco, ETA tarafından öldürüldü. Bu eylem, bu örgütün boyunu haylice aşan Haga-nah tarzı bir işti! Ardından, “Büyük Oyun’a dâhil olan ya da edilen radikal şiddete başvuran bütün küçük burjuva milli­yetçi Örgütlerin başına gelen, ETA nın da başına gelmiştir. Hiç ­şüphesiz emperyalist istihbarat örgütlerinden ve zionistler-den yardım gören İspanyol İstihbarat Servisi, kendisi için açılan bir kanaldan Mikel Lejarza adlı ajanım örgüte sızdırmayı başar­mıştı. “Kurt” operasyonu adı verilen bu kontr harekât süresince; birinci derecede stratejik konumdaki 150 örgüt sempatizanı, bazı “tehlikeli” askeri ETA-M militanları ve Merkez Komitedeki önemli kişiler İspanyol polisinin eline geçmişti. 1975 yılında işin farkına varan örgütün, bu ajanı “ölüme mahkûm” ettiğini ilân etmesinin ardından ajanın -bilinen tedbirler gereği- adını ve yüzünü değiştirmişlerdi. Fakat yine bütün konspiratör ve ajan-provokatörlerin başına gelen “kaçınılmaz akıbet” (bu ya silâhla ya da kimyasal-kanser-le ortadan kanıtın yok edilmesi­dir) onun da başına gelmiş; İspanyol İstihbarat Servisi’de bu ajandan kurtulmaya karar verdiğini fark etmesi üzerine, hemen kayıplara karışmıştı (Ancak onun izini gazeteci Melchor Miral-les 1980’lerde bulmuş olay 2005’te sinemaya aktarılmıştır Ne hikmet ise, bu film bugüne kadar -2006- Türkiye’ye getirilme­miştir! Acaba NATO-Stay Behind “Ergenefeon”culannın, herke­sin olayın kahramanı ile “Apo” veya “Dayı”yı karşılaştırırlar kor­kusu mu? Aman, “sürü” uyanmasın!). Burada önemli bir nokta, ETA’nın ajanı kendilerinin mi fark ettikleri ya da bir uzmanın mı uyardığı veya bir başka -çift taraflı oynayan- istihbarat ör­gütü tarafından mı yardım gördükleridir. Çünkü kitabımızın başında açıklamaya çalıştığım gibi bu tür operasyonlarla; ger­çekten “demokratik-merkeziyetçi” bir yapıya sahip bilimsel ko­münist örgütlerin dışında hiçbir örgüt, Özellikle küçük-burjuva radikal şiddete ‘taptırılan’ biz-merkezci, bizimist-fetişisti yapıla­rın çözmesine imkân yoktur. Hele “balık baştan kokuyor” ise!..

İşte bu noktadan, benim irdelediğim yazar, ünlü “Trevani-an” takma adını kullanan Amerikalı öğretim üyesi ve yazar Rod-ney William Whitaker’dır. 14 Aralık 2005’te, Britanya’da 74 ­yaşında akciğer yetmezliğinden Ölmüştür (1970’lerde yerleştiği Bask Bölgesi’ndeki Pireneler’de hobi olarak hem mağaracılığa hem de dağcılığa tutkun bir kişinin böyle bir hastalıktan ölmesi de ayrı bir soru noktasıdır! Ne ki romanında mağarada terapi yapar!). Bu yazarın Teksas üniversitesi Sinema-Radyo-Televizyon bölümünde bir dönem öğretim üyeliği yapmış, Amerikan ordusunda Kore Savaşı’na katılmış bir anti-komünist olduğu bi­liniyor- daha doğrusu ölümünden önce son yıllarında, tabii So­ğuk Savaş sonrası öğrenilebildi. Tersten okunduğunda ipuçları­nı veren yapıtı ise, 1981’de Türkiye’de E Yaymları’nca basılan, adını dünyada ünlendiren “Şibumi” romanı. Orijinali 1979’da basılan romanın kurgusu içinde, çok dikkatli okuyucu onun kişiliğinin de ipuçlarını yakalıyordu. Anti-komümst, anti-Arab, olması gereken biçimde “anti-CIA”, anti-falanj, bunlara karşın koyu bir Yahudi sempatizanı… Ne ki, onun Arapları-Filistinli-leri niteleyen satırlarından bu “paradigma” okunuyor: “dindar İslâm Maoist Falanj kuvvetlen” ve Filistinliler için kullandığı “Simbiyotik[2] Maoist Falanj” gibi nitelemeler tam anlamı ile bir “bilenin enigmasını “GO” tahtası üzerinde simgeliyor.

Kitabın 248. sayfasında ise “meçhul ajanın” Baskların askeri örgütü ETA-6 (Diğer adı ile ETA-P-M) ile işbirliği yaptığı, bu­nun için Bask’taki şatonun (siz ev diye okuyun) onlar tarafından korunduğu alaycı bir tavırla anlatılıyor. Burası çok önemlidir. Konunun pragmatiklermden öğretim üyesi “eşkıya torunu” Dr. Emin Gürses’in “Ayrılıkçı Terörün Anatomisi/IRA-ETA-PKK” adlı kitabında “ETA” bölümü dikkatli okunursa ve 7. kitabı­mızın “İspanya” bölümündeki bilgiler eklendiğinde “konspi­rasyon” ortaya çıkmaktadır. “Şubat 1972’de ETA liderliği ortak bir bildiri yayınlayarak örgütün diğer ülkelerde kurtuluş için mücadele veren örgütlerle işbirliği kararı aldığını açıkladı. Bu amaçla ‘Fatah’, ‘Kürdistan Demokrat Partisi’, ‘Breton Kurtu­luş Cephesi[3] ve ‘İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’ gibi örgütler ile ilişkiye geçme kararına varıldı.”[12] İtalyan Kı^ıl Tugayları ve Latin Amerika’daki bazı sosyalist örgütler ile de temas kurduk­ları açıklanmıştır.

İşte, zaten MOSSAD bağlantılı sızmalar da Kürt, Arap, İtalyan kontra örgütleri aracılığıyla sağlanmaktadır. Ayrıca NVhitakerin ünlü kitabında, MOSSAD’m adı verilmeden, kendi işbirliğinin “hikâye”si de “bilen”lere sezdiriliyor…

Özelikle aslında MOSSAD’ın bir konspirasyonu olan Filistinlilerin ustaca piyon olarak kullanıldığı “Münih 01impiyatları”ndakı kanlı terör ‘eylem’inin sözüm ona intikamı­nı almak için kurulan “Münih Beşlisi”nin-1972- adından bahse­dilmesi ayrıca ve özellikle çok ilginçtir! Çünkü “Münih Beşlisi” hakkında ilk bilgi MOSSAD servisli aynı zamanda Ml.ö’e yakın Britanyah yazar Gordon Thomas tarafından 1999’da kaleme aldırılan ‘Gideon’un Casusları: MOSSAD’ın Gizli Tarihi” adlı ‘gri propaganda’ unsuru olan yarı belgesel-yarı dezenformasyon kitabında bahsedilmişti (Bilindiği üzere istihbarat örgütleri için, onların ‘psikolojik harekât dairelerince yazdırılan kitapların asıl amacı; devlet terörü örgütü olan istihbarat kurumlarının “efsane”leştirilmesidir. Bunun için bu tür kitaplar özellikte fazla “zeki” olmayan, aslında şöhret düşkünü olan kişilere yazdırılır. Gerçeklerle palavralar ustaca harmanlanıp, kulağa üflenir.

Çünkü amaç, hem gerçeklen “gölgeleme”, hem de bu gölgelenmiş mitlerin çekimi ile yeni ajanlar devşirmektir.). Ya­zarın anlattığına göre, ona bilgi birinci elden verilmiştir. 2005 yılında Amerikalı Musevi cemaatinden ünlü yönetmen Steven Spielberg’e “hikâye” Münih adı altında verilmişse de Spielberg “Schindler’in Listesi “nde zionistlerin kendisini düşürdükleri de­zenformasyon tuzağına düşmemeye özen göstermesi MOSSAD-gilleri çok rahatsız etmişti,0 Bu oyun MOSSAD’ın en sevdiği, üzerinde tarihsel deneyimi bulunan oyundur; “ikili oynamak” istihbarattaki deyimi ile “beşinci kol faaliyeti”; bu bir ahi oyunudur! Hiç şüphe yok ki, 1980’lerin başında ETA’nın Merkez Komitesine ağır darbe indiren İspanyol istihbaratının kontr-gerilla örgütü, farkında olmadan-bir dış gücün- kontra geçişine de zemin hazırlamıştır.

Zaten ETA-VI (P-M) nin kadrolarının ani baskınla tasfiye edilmesinin ardından, örgütün “anti-komünist” milliyetçi ‘Milis’ fraksiyonun eline geçmesi ile büyük bir hızla teröre kaydırılma­sı bunun en somut belgesidir. Bu operasyonda Mr.”Hell”in fonk­siyonunun ayrıntılarını öğrenemeyeceğiz. Ama ana-hatlar artık tarafımızdan çok iyi biliniyor… Bu yolu açan kontr-gerillacı İs­panyol “Mançurya Kobayları” ya da Türki tarz ile ifade edersem “Mankurtlar”, birilerine 11/3/2004 Madrid kanlı eyleminin de vizesini vermiş bulunuyorlardı. Ama bunu kavrayacak kapasi­tede değillerdi. Fakat kullanmak istedikleri konspirasyon geri tepti, siyasal olarak tepe takla oldular. Franco faşizmini bütün kanlı acılan (terör) ile yaşamış, onun ölümü ile hızla bilinçlen­me sürecine girmiş olan kültürlü İspanya halkı onlara gereken cevabı -burjuva demokratik- oy sandığında verdi!.. Emperyal (ist) -zionun taktiksel Ayaklanmaya Karşı Mücadele doktrinin­den Düşük Yoğunlukta Çatışmalar doktrinine geçişine paralel olarak, küresel sınıf mücadelesinin uzlaşmaz çelişkilerinin sıcak olarak yaşandığı bölgelerdeki taktik savaş biçimleri de değişime uğramıştır.

Arjantin’de Temmuz 1976 askeri cunta öncesi ordu tarafın­dan örgütlenen yoğun ajan sokma faaliyetleri (1974-1975) baş­latılmıştı. Sendikalara, burjuva ve geleneksel sosyalist partilere ilişkin bilgi toplayan gizli servisten ayrı olarak bir yapılanma or­ganize edilmişti. Bu organizasyonda ClA’nın Avrupalı (NATO) müttefiklerinin uzmanlarının da payı vardı.

Gizli servisin asıl işi takip, tutuklamalardan, işkenceden ge­çirilenlerden bilgi toplamak olarak oluşuyordu. Böylece yavaş yavaş devrimci örgütler hakkında genel bir bilgi sahibi olmuş­lardı. Ajan-provokatör sayesinde de özel bilgilere ulaşıyorlardı. Bu bütün bilgiler sayesinde, belirli “ayet’lerden başka hiçbir şey okumamış “cahil” militanların arasına hem keskin hem de “bil­gili” görevlilerin sokulması çok kolay oluyordu. Böylece senar­yo, istendiği biçimde sona erdirildi…Uruguay’da MLN-Tupomaros’un büyük burjuvazinin lüks eğlence merkezlerine saldır­masının hemen ardından paramilter birlikler kurularak bomba koymaya, devrimcilere yakın olan sivil halka, aile yakınlarına, avukatlarına, cezaevinden yeni çıkan MLN üyelerine, Tupomaros olduklarını bildikleri ama hu­kuksal kanıtların olmadığı insanları terörize etmeye başlamış­lardı. Askeri darbe sonrasında La Tablada kışlasında doktorlar, işkenceciler ve askerlerin oluşturduğu timler yoğun bir işkence faaliyetine girişmişlerdi. MLN’nin MK üyelerinde Julio Marena-les, tüm örgütü polise ispiyon eden MYK üyesi Amodio Perez hakkında Alman gazeteci Gaby Weber’e şöyle diyordu: “Beni örgüte alan adam, daha sonra beni neredeyse öldürecek olan adamdır”. Örgütün bir başka MK üyesi Edvardo Leon Duter: “Düşman saflarına geçenlerden biri olan Amodio Perez’in ör­güte ajan olarak mı sokulduğu, yoksa daha sonra mı düşmanla işbirliği yaptığı konusunda saflarımızda ortak bir görüş yoktur, bazıları baştan itibaren Örgüte ajan olarak sokuldu diyor, diğer­leri bunun doğru olmadığını söylüyor. Ama yenilgi konusunda tayin edici olan bu değildir… Solun yanılgılarının örtüldüğü diğer bir şemsiye ise yenilginin sızmalarla, örgüte sızan ajan­larla açıklanmasıdır. Eskiden ERP’nin adamı olan Gorrianan Merlo’nun veya Montonero şefi Firmenich’in gizli servisin ajanı olduğuna dair kimilerinin iddiası, Montonero’larm ve ERP’nin ne olduğuna ilişkin bir analiz değildir. ..

Şili’nin ünlü MIR örgütünün üyelerinden “Enrique” anlatı­yor: “. Marcia Meriono, daha sonra gizli servis DINA nm işbir­likçisi haline gelen ‘la flaca Alejandra’…

“Bolivya’nın ELN örgütünden “Miguel” askeri darbe son­rasını özetliyor: “…Arkasından yoldaşlar ispıyonlandı. Çok az sayıda bazı yoldaşlarımız kurtuldu. Daha sonra serbest bıra­kıldığımızda bu kadar fazla yoldaş tutuklandığı için özeleş-tiri ve tartışmalar oldu. Altyapı daha yeni oluşturuluyordu, inşaa sürecinde birçok yeni yoldaşın katılması iyi olmadı, dağıtıldık, çünkü içimize adam sızdırmışlar ve bunlar bize ihanet etmişti. Bazıları işkencede çok zayıftı, yönetim işlevleri olan bazı yol­daşlar bile karşı saflara geçip itiraflarda bulundular, yani ajan oldular: Coco Balbien, arkasından Daimi Cuentas iyi tanıdık­ları yoldaşlara ihanet ettiler, üzerimizdeki baskı müthiş artmıştı. İçimize ajanların sızmış olması tüm çevreyi sarstı. Ve bu ajan sızması gerçeği ideolojik zayıflığın, sağlamlık ve netlik eksik­liğinin bir sonucuydu. Bir aparat oluşturamadık, kitleler içe­risinde kalmak, kendimizi kitleler içerisinde korumak zorun­daydık…”[14] Her ikisi de daha sonra radikal devrimci ittifak EJE’nin üyesi olmuş eski ELN üyesi “Julio” ve eski PRT-B üyesi “Bernardo” anlatmaya devam ediyorlar: “…Yeraltı mistikleşti-rildi: Üye sadece askeri değerine göre ölçülüyordu, yani her şey tüfekler aracılığıyla çözüldü. Hatta daha sonra ihanet eden bir yoldaşı hatırlıyorum, sadece ihanetle de kalmadı: Şu anda işkencecilik yapıyor ve gizli servis için çalışıyor Coco Balbien isminde bir bay. O ELN içerisinde Santa Cruz bölgesi sorumlusuydu. O sırada kendisini ilk kez gördüğümüzde şöyle de­miştik: “Aslında sen okulda olmalısın,” çünkü oldukça gençti. Onun yanıtı ise şöyleydi: “Tüfekleri kitaplarla değiştirmek için uygun değil şu an!”.[15] Bunlar bana Türkiye’yi çağrıştırıyor,..

l.d- Almanya: 1970’li Yıllar

1946’da Avrupa İttifak Güçleri Yüksek Başkomutanlığı – SHAPE kararıyla Alman Sosyalist Öğrenciler Federasyonu-SDS kuruldu. İlginçtir ki aynı yıllarda sonradan global medya tarafından “filozofluğu ilân edilecek olan Herbert Marcuse, SHAPFin CIA’ya bağlı istihbarat Araştırma Bürosu-Orta Av­rupa Bölümü istihbarat analizcisi olarak çalışıyordu. Yine aynı yıllarda bir başka ünlü, askeri istihbarat analizcisi olarak, aynı mekânlarda çalışmıştı; Alman -Yahudi cemaatinden- köken­li Dr.Henry Kissinger. SDS’de işlenen felsefe, CIA görevlisi Herbert Marcuseun 1953 Frankfurt’ta tekrar faaliyete geçirdi­ği Frankfurt Ofculu’nun “Marx”cı-Maocu-Marcusecu “Yeni Sol” ideolojisiydi. Wilhelm Reich, Sartre ve Marcuse’nin anti-dog-matik görünümlü otonomıst görüşleri küçük-burjuva genç öğ­renciler arasında çeşitli yayımlar ve özellikle Aşkenazi-Yahudi ­cemaatinden gelen propagandıcılar aracılığıyla güçlendirilmişti.[4] ABD’de CIA’ya yakın eğitim kurumlarında da kariyer sahibi olan Îtalya-Roma Sapienza Üniversitesfnden sosyolog Prof. Franco Ferrarottinin belirttiği gibi; H.Marcuse un ünlendirilmiş kita­bı Tek Boyutlu aktardığı “bütünsel sahicilik” söylemi yaklaşık bir yüzyıl önce anarşizmin kurucu ‘babalarından Max Stirner tarafından “eksiksiz bir şekilde zaten yorumlanmıştı.” Ferrarotti bunu şöyle açıklıyor: “[1968 Mayıs hareketi, y.n.] Sa­hiciliğin ve kendiliğindenliğin, ahlâki yükümlülüğün kabul edi­lebilir tek kaynağı olduğuna ve insanın özünde bulunduğu ve kendisinden çalınmasıyla dokunaklı bir ‘tek boyutlu insan’a in­dirgenmesine neden olduğu varsayılan ‘yoğrulabilirlik’ ve ‘çok-değerlilik’ özelliklerini insana geri kazandırabileceklerine inanı­yorlardı… Zaman zaman bürokratikleşmeye karşı girişilmiş olan Çinli Kızıl Muhafızların Kültür Devrimi’nden esinlemiş -Regis Debray bu olay için aldatıcı bir tabir olan ‘devrim içinde devrim’ tabirini öneriyordu- olsa da 1968 hareketi büyük ölçüde geçim­lerini ailelerinden aldıkları aylık çeklerle sağlayan kentli orta sınıf öğrencilerden oluştuğu olgusuyla asla başa çıkamazdı… 1968’in [‘Yeni Sol’cu. y.n.] karşı-kültür hareketi toplumsal ve politik bir devrime varamadı.”[15a] Zaten kibernetik-kaosun ürünü olduğu için böyle bir sonuç beklenemezdi de…

Regis Debray (Che’nin katledilmesinden sorumsuz gevezenin(ien dolayı suçlanmıştı; Fransa Devlet Başkanı Sosyalist Mitterand’m da danışmanlığını yaptı…) 1960 a kadar Sosyal Demokrat Parti’nin ^^^^HU öğrenci örgütü olarak kalan SDS, olgunlaştığında verilen işaretle, parti bürok-rasisi tarafından yapılan  fişekleme ile genç entelektüellerin “uzlaşmaz” çeliş­kisi bahane edilerek partiden örgüt olarak ihraç edildi (Benzer süreçler, özgün farklılıklar ile İtalya ve Türkiye devrimci-demokratlarımca da yaşanacaktı!).

SDS’nin yükselişi 1964[5] Aralık ayında Berlin’i ziyaret eden işbirlikçi Kongo Başbakanı Moîse Tchombe’nin protesto edil­mesi ile başladı. Şubat 1966’da ABD’nin Vietnam’a müdahalesine karşı Berlin ve Münih’te afişlemeler ile başlayıp dev gösteri­lerle devam eden teşhir kampanyasına geçildi.

Ocak 1967’de öğrenci hareketinin dışında olan anarşist eğilimli “komün” Batı Berlin’de kuruldu. 12 Mayıs’ta “Komün” Sosyal Demokrat Öğrenciler kuruluşundan atıldı. 2 Haziran 1967’de İran Şahı’nm Batı Berlin’i ziyaretine karşı düzenlenen gösteri sırasında öğrenci Behno Ohnesorg polis tarafından vu­rularak öldürüldü (Bu polis teşhis edildiği halde cezalandırılma­mıştır. Baş tahrik-tetikleme olayı budur. İki yıl sonra Türkiye’de de öğrenci Vedat Demircioğlu polis tarafından katledilecekti. Olayların tırmanışı “aynı yöntem”le fişeklenmiş olacaktı).

Gösteriler liseliler, meslek çırakları ve genç işçileri de içi­ne katarak tırmanışa geçti. Şubat 1968’de Berlin’de Vietnam’la ilgili yurtdışı katılımlarının da görüldüğü büyük bir kongre toplandı. 2 Nisan’da Frankfurt’un iki hiper marketi Kaufhof ve Schneidefde patlayan iki el yapımı bomba yangına neden olur. Olaydan iki gün sonra kundakçılıkla suçlanan, Münih’te deney­sel tiyatro topluluğunda çalışan Horst Sohlein (28), Thovvard Proll (29), Berlin plâstik sanatlar öğrencisi Andreas Baader (25), edebiyat ve İngilizce öğrencisi, Voltaire Yaym-/an’nın ku­rucularından Gudrun Ensslin (28) tutuklanır.

Konkret’in başyazarı olan Ulrike Meinhof, eylemi savunur (Bir yıl sonra gazeteden ayrıldığını açıklayacaktır). Alman öğ­renci hareketinin liderlerinden Fritz Teufel’de eylemi savunan­lar arasındadır (Daha sonra anarko-komünist 2 Haziran Hare­keti üyesi olacaktır).

Alman kontra 2 Haziran Hareketi amblemi Küba’nın Ocak 1966’da Havana’da kur-JUflt m dugu Mya Ajrifea ve Latin Amerika Halk-MOVEMENT lan ite Dayanışma Örgütü-OSPAAAL’ın günün genç devrimcilerince takip edilen ünlü yayın organı “Tricontinantel” (Üçkıta) adlı dergisinin logolarından “kopyalanmıştır! SDS üyesi olan avukat Horst Mahler, “Berlin Sosyalist Avukatlar KolektifV’ni kurar. Berlin’in kuzeyinde yeni kurulmuş bir semtteki gençlerin sosyal haklarını sa­vunan bir eylem grubu üyesidir. O dönem­de “gündelik yaşam mücadele-sinin “hemen, şimdikilerinin kurduğu “Sosyalist Çalışma Kûlektifi”lerinde yayıncılar, avukatlar, doktor­lar biraraya gelmişlerdir. Bu arada 11 Nisan 1968de SDS öğrenci Ausser Parlianentaris-he Opposition- APO (Fazladan-Parlamentoculuğa Karşıtlık) ha­reketi lideri Rudi Dutschke’ye karşı silâhlı bir suikast girişimin­de bulunulur. Üç el ateş edilen Dutsche başından ağır yaralanır ve komaya girer. Onu vuran radikal muhafazakâr Josef Emin Bachmann (23)[6] adlı genç bir işçidir!

31 Aralık 1968’de Maoist- Arnavutluk yanlısı Komünist Parti-si/Marxist-Leninist kurulur…

Ama fitil ateşlenmiş, provokasyon başarılı olmuştur. Tuzağa ilk düşenler hiç şüphesiz, uzmanlarca tasarlandığı gibi radikal olanlardır. Konkremin başyazarı olan Ulrike Meinhof şöyle ya­zar: “Rudi’ye sıkılan kurşunlar şiddet karşıtlığı düşünü sona er­dirdi. Silâhlanmayan ölür, ölmeyenlerse canlı canlı cezaevlerine, islâhevlerine, toplu konutların kasvetli betonlarına gömülür.” Artık CIA-BND-MOSSAD’ın yapacağı iş, olayları ajan-provoka-törleri ile denetimli olarak uzaktan izlemek, en radikalleri imha etmek için zamanı beklemektir! Daha sonra deneyimler başka ev sahibi ülkelerde uygulanmak üzere dosyalanıp, istihbaratçı-asker, polis eğitimi seminerlerinde kullanılacak malzemeler ha­line getirilecektir…

İlk eylem ünlü Alman medya tröstü Springer’c karşı yürü­tülür. Bir bol resimli Amerikan bulvar (magazin) tipi basım olan antı-komünist, konspirasyon ve provokasyon kusan Bilâ gazetesi dağıtımı engellenir, dağı­tım kamyonları kundaklanır. Mayıs 1968’e ka­dar olan gösterilerle ilgili olarak avukat Horst Mahler, 10 ay hapse mahkûm edilir, cezası te­cil edilir, fakat avukatlık hakkı elinden alınır, eylemci gençler için “parlatılmıştır! Kendili-ğindencılik pıtrak gibi açılır. Kasım 1968’den Ocak 1970’e ka­dar meydana gelen dört kundaklama ve dört bombalama olay­larında hedefler; adalet sisteminin temsilcilerinin Önde gelen­lerinin evleri (yasa yürütücü), polis binaları ve mahkemelerdir. Yakalarına “Marxist-Leninist” ve “Troçkist” takılı grupçuklar bu eylemlere sahip çıkarlar. Amaç hâsıl olduğu için, Alman hükü­meti Haziran 1968’de “Savaş hali ya da iç kriz durumunda hü­kümete tam yetki veren olağanüstü yasalardı (Notstandgesetz) kabul ettirmekte hiç zorluk çekmez. Firardaki Andreas Baader, Nisan 1970’de bir trafik denetimi sırasında tanınarak tutuklanır (Aslında sürekli yakından takip edilmektedir, ama operasyon gereği ‘olağan’ görünüşlü bu kılıf uydurulur).

Mayıs ayında (Klaus vVagenbach Yayınevinin hazırladığı Marjinal Gençliğin Örgütlenmesi Üzerine) kitabı araştırması için polis eşliğinde okuma salonuna gitme izni verilir (Bu da eylemcilerin asla çözemediği “kibernetik” plânın bir parçasıdır). Ulrike Meinhof, örgütlediği üç militanla (Gudrun Ensslin, Monika Berberich, …) beraber A. Baader’i kaçırmayı başarır. 22 Mayıs’ta Berlin’de Agit 883 adlı anarşist bir yeraltı gazetesin­de “Kızıl Ordunun İnşası” bildiri metninde eylem üstlenilerek, “silâhlı direniş olmaksızın sınıf mücadelesinin ve proletaryanın yeniden örgütlenmesinin mümkün olamayacağı” ifade edilir. Böylece RAF- “Rote Armee Fraktion (Kızıl Ordu Fraksiyonu) adı duyurulmuştur.

Mart 1970’de Maocu Alman Komünist Partisi/Yeniden Yapı­lanma kurulur (Şüphesiz o yıllarda Alman Maocularm Çin gizli servisi Guojia Anquan Bu [Guoanbu] ile MOSSAD’ın ‘aynı kap­tan su içtik’lerinden haberleri yoktur. 70’lerin ortalarına doğ­ru bu ‘gizli nifak ittifakı’na CIA’da katılacaktır.). Böylece trajik olaylar zinciri başlar. Filistin’e giden bazı militanlar burada kısa bir eğitim görme fırsatı bulmuşlardır. Ürdün’deki Filistinlilerle hükümet kuvvetleri arasındaki çatışmalar sonucu Eylül ayında militanlar Almanya’ya dönerler. Haziran’da Almancaya çevrilmiş olan Marxist-Leninist (Troçkist-Maoist) Carlos Marighella’nm Şekir Gerillasının El Kitabinin uygulamaları gecikmez, Eylül ayının sonlarında Batı Berlin’de üç banka basılır. Eylemleri RAF üstlenmez, ama yakalanan militanlar RAF üyesi olduklarını id­dia ederler. Ekim ayı başında Dr. Ingrid Schubert, irene Geor-gens, Horst Mahler, Brigitte Asdonck” ve genç avukat Monika Berberich polisin bir süredir gözetlediği bir dairede yakalanırlar. Kasım ayında resmi mühür ve kimlik kartı için iki belediyeye yapılan eylem sonrası Heinrich Jansen, oto tamircisi Eric Grus-dat ve yardımcısı Karl-Hemz Ruhland tutuklanır.

11. Horst Mahler’in Sosyalist Avukatlar Kolektifi mn birkaç üyesiyle Ürdün’de askeri eğitim görmüş, A. Baader’İn kaçınlışı ile RAFa katılmıştı. 7 Temmuz 1976’da Berlin’in güvenlik önlemleri en sıkı hapishanesi Lehrterstrasse’den kaçtı. Onunla birlikte 2 Haziran Hareketi’nm üyeleri Inge Viett, Gabrielle Rulnick ve fuliane Plambeck vardı. Fakat 21 Temmuzda yakalandı. 1995’te BBCnin “Devlet Terörü” belgeselin deki bir röportajda ortaya çıktı. Alman devletinin “faşizm”ine karşı değişmemişti…

Mart 1971’de Horst Mahler davası başlar. Haziran ayında RAF’a yakın duran sağlıkçılar tarafından örgütlenmiş olan SPK-Sosyalist Hastalar Kolektifi üyesi yedi kişi tutuklanır. Tem­muz 1971’de RAF militanı olduğu iddia edilen Petra Schelm Hamburg’da öldürülür, yanındaki Werner Hope tutuklanır (W. Hope, lümpen proleter ve eski bir uyuşturucu müptelasıdır!). Haziran ve Temmuz ayında RAF’ın yeraltı yayınevi tarafından basıldıktan sonra toplatılan “Şehir Gerillası Anlayışı”, “Batı Avrupa’da Silâhlı Mücadele” başlıklı metinler Ekim ayında Kla-us vVagenbach Yayınevi tarafından yeniden basılır, tekrar el ko­nur… Artık öldürmeler ve polisle silâhlı çatışmalar başlamıştır. Ekim sonlarında Manfred Grashof tarafından vurulan Alman Yahudi cemaatinden polis memuru Norbert Schmidt ölür. Ara­lık ayı başında babası Kiel Üniversitesi’nde ders veren bir tarihçi olan anarşist Georg von Rauch Berlin’de polis tarafından vuru­lur. KP/YY, KP/ML ile bütünleşir.

Ocak 1972’de Karl-Heinz Ruhland’un mahkemesi başlar. RAF içindeki ilk ortaya çıkan BND muhbiridir. 20 grup üye­sinin, yardım ve yataklık etmiş çok sayıda sempatizanın adını bildirir. Onun tarafından RAF üyelerine yardım etmekle suç­lanan Peter Brückner’İn Hannover Üniversitesindeki psikoloji öğretim üyeliği görevine son verilir. Medya-polis yönlendirme­si ile “kelle avcılığı” başlatılmıştır. Aşırı eylemcilik bahanesi ile meslekten men kararnamesi (Berufverbot) uygulamaya konulur. Alman anti-nazi, demokrat yazar Heinrich Böll, fanatik anti-komünist aristokrat pre-Nazi Thuleci Lord Axel Springer’in patronu olduğu Springer grubunun Bild gazetesini linç tah­rikçiliği ile suçlar. U. Meinhof u siyasi mücadele platformuna çekmeyi amaçlayan çabaları üzerine, Alman nazi eskisi anti-ko-münist şoven milliyetçileri, Bollu ölümle tehdit ederler. “Tecrit Yoluyla İşkenceye Karşı Komiteler”, tutukluların direnişini ka­muoyuna duyurmak için kurulur. Mart’ta Ausburg’da Thomas Wiesbecker polis tarafından vurulur, yanındaki Carmen Roll tutuklanır. Hamburg’taki silâhlı çatışmada Manfred Grashof ile Wolfgang Grundman tutuklanır. Bir polis komiseri ölür. 11 Mayıs günü, “Frankfurt’taki Amerikan karargâhında patlayan üç bomba bir Amerikalı subayın ölümüne, 14 kişinin yaralanması­na yol açar.” Bir gün sonra “Augsburg Emniyet Müdürlüğü’nde ve Münih polis binasının park yerinde 16 kişinin yaralanması­na, yüz arabanın tahrip olmasına neden olan bombalar patlar.” 15 Mayıs’ta, RAF soruşturmalarını yürüten Yargıç Buddenberg, arabasına yapılan bombalı saldırı sonucu yaşamını yitirir, eşi ağır yaralanır. 19 Mayıs’ta, Springer basın tröstünün matbaa­sında patlayan bomba 19’u ağır 34 işçinin yaralanmasına ne­den olur. 24 Mayıs’ta, Heidelberg’deki Amerikan karargâhına düzenlenen bombalı saldırı üç Amerikan askerinin ölümü ile sonuçlanırken büyük bir maddi hasar yaratır. Burada “ABD ordusunun Vietnam’daki faaliyetlerine önemli lojistik destek sağlayan dev bir bilgisayar tahrip olmuştur.” Bu eylemleri RAF üstlenmiştir. Sadece Springer eylemini “2 Haziran Müfrezesi/ Komandoları” adlı bir örgüt üstlenmiştir. İşçilerin yaralanması nedeni ile sosyalistlerden büyük bir tepki doğunca bu “örgüt”(!) bir mahalli radyoya mektup göndererek işçilerden özür diler. 27 Mayıs tarihli tüm Alman gazetelerinde, aranan 19 militanın listesi ile fotoğrafları yayımlanır. 31 Mayıs günü, teröre karşı mücadele için 16 bin polis görevlendirilir.

RAF üyelerinin kelleleri için 200 bin mark tutarında ödül konur; “insan avı” başlatılır. Hemen 1 Haziran’da, zırhlı araç­ların eşliğinde 250 polisin katıldığı ve bütün mahallenin ta­mamen kuşatıldığı bir operasyon sonucu Andreaas Baader, Jan-Carl Raspe ve Holgewr Meins Frankfurt’ta malzeme ve silâh depoladıkları bir garajda yakalanırlar, Baader hafif yara­lanmıştır. 7 Haziran’da Hamburg’la bir tezgâhtar kızın ihbarı ile Gudrun Ensslin dükkânda yakalanır. 9 Haziran’da Berlin’de Brigitte Mohnhaupt ve Bernhard Braun ele geçer. Medya­nın kendisine yönelttiği taciz kampanyasından bunalan ede­biyatçı Heinrich Böll yurt dışına iltica edeceğini açıklar. 15 Haziran’da U. Meinhof ve Gerhard Müler yakalanır. U. Me-inhof, Hannover’de pedagoji profesörü ve sendika sorumlusu “solcu” Fritz Rodevvald’ın evinde yakalanmıştır. Yataklığı kabul eden Fritz Rodewald, onu bizzat kendisi ihbar etmiştir.

 U. Meinhof, Köln-Ossendorf Hapishanesinde önceden ha­zırlanmış her türlü sesten arındırılmış bir bölümde tecrite atılır. 25 Haziran’da Stuttgart’taki anti-terör timlerinin operasyonun­da evinde oturan eski bir konsolosluk görevlisi Britanya vatan­daşı lan Mac Leod, devlet teröründen nasibini alır. Öldürülme­si Britanya Konsolosluğu ve kent halkınca protesto edilir. Ailesi dava açar. 7 Temmuzda Irmgrad Möller ve Klaus Jünschke yakalanır, 13 Temmuz’da ise Stuttgradlı avukat Jörg Lang suç ortaklığı iddiası ile tutuklanır. İki ay içinde 200 kişi gözaltına alınmıştır. Aralık ayında SPK üyeleri 3-5 yıl arasında hapis ce­zalarına çarptırılır.

Eylül ayında yapılan Münih Olimpiyatları’nda “Ebu Nidal” önderliğindeki “Kara Eylül” örgütü 11 Izraeli sporcunun kat­linin sorumluluğunu kabullenir (20 yıl sonra “Ebu Nidal”in MOSSAD tarafından satın alınmış bir ajan-provokatör oldu­ğu anlaşılacaktır.). Aralık ayında İçişleri Bakanlığına bağlı özel kontr-terörizm polis birimi olan GSG- 9 kurulur…

Hapishanelerde siyasi tutuklulara karşı uygulanan ağır psi­kolojik işkence koşullarına karşı 40 tutuklu ilk 17- Ocak -15 Şubat 1973’te açlık grevine gittiler. Bu eylemi dışarıda 12 avu­katın da desteklemeleri ardından tecrit kaldırılmadıysa da Meinhof, ezaevinde bir başka bölüme gönderilmesi üzerine açlık grevi sona erdirildi. 8 Mayıs 2 Haziran arası tecride kar­şı ikinci açlık grevine gidildi. 13 Eylül 1974’de üçüncü ve en uzun açlık grevine gidildi. 20 Eylül’de Horst Mahler, “Mao-cu-Troçkist” Almanya Komünist  Parthi-KPDnm yayın organı Rote Fahne (Kızıl Bayrak)’de yayımlanan mektubunda RAF ile yollarını ayırdığını, bu açlık grevlerine karşı çıkmış olduğunu, mücadeleyi hapishane koşullan düzlemine taşıyan siyasal çizgi­yi yadsıdığını açıklıyordu. 

Açıklamayı öğrenci hareketinin eski liderlerinden Dieter Kunzelmann ve Ulli Kranzusch’da imzalamıştı. Kasım’da aç­lık grevinin 53. gününde Holger Meins, Wittlich Cezaevi’nde ölür. Rudi Dutschke’nin aralarında bulunduğu iki bin kişi ce­nazeye katılır. “Tecrit Yoluyla işkenceye Karşı Komitelerim güçlendiği anda, ortaya görünüşte öğrenci hareketinin tutuk­luların haklarını destekleyen bir “adet” marxist eğilimli “Kızıl İmdat”(Rote Hilfe), bir “adet” anarşist eğilimli “Kızıl-Kara İmdat”(Rot-Schwarze Hilfe) gibi dayanışma komiteleri peydah olmaya başlar.

10 Kasım’da Holger Meins’in ölümü ile provoke olan militan hareketlen arasında, Nazi ekolinden gelen Batı Berlin Mahke­me Başkanı Günther von Drenekmann vurulur, eylemi RAF’la bağlantısı olmayan “2 Haziran Hareketi-Bevegelsen 2 funi” üstlenir. Frankfurt, Heidelberg, Münih, Hamburg ve Berlin’de yüz kadar insan gözaltına alınır, yüzden fazla ev ve işyeri basılır. Kitleye karşı psikolojik terör uygulanırken, Frankfurt’ta “Kizil İmdat” içinde yuvalanan ve ardından “Tecrit Yoluyla İşkenceye Karşı Komitelere sızan BND muhbirlerinden Ralf Mauerın ifadesine dayanılarak yedi kişi yargılanır, aklanana kadar aylar­ca tutuklu kalırlar. BND ve polis, bu arada Münih’te bulunan bir kafatasının RAF üyesi olduğunu söyledikleri Ingeborg Barz’a ait olduğunu iddia ederler. Medyada seslendirilen senaryoya göre, militan örgütten ayrılmak isteyince vurulmuştur. Buna kimsenin inanacağı yoktur, amaçta inandırmak değil, kamuo­yunda militanlara karşı anti-patı uyandırmak için yapılan psi­kolojik bir savaş taktiğidir. Kesin olan Barz’m Schwert/GSG-9 tarafından katledildiğidir. Devrimci Hücreler-RZ Şili’deki dar­beye misilleme olarak Amerikan ITT tröstünün Batı-Berlin ve Nurenberg şubelerine saldırır.

Alman kontra Devrimci Hücreler örgütü arması (İtalyan kontra Kızıl Tugaylar arması ile benzerliğine dikkat edin!) 

REVOLUTIONÂRE ZELLEN (RZ) ya da ROTE ZORA RAF direnişi tam da Alman ka­muoyunu etraflıca düşünmeye sevk ederken yapılan eylemler, aslında tam bir konspirasyondu. Ama devrimci-demokrat kitlenin in­fial içinde ulunması nedeni ile aklı-başında aydınlar bu eylemi tel’in etmeye cesaret ede­mediler. Hep yapılan hata budur; suskunluk hâkim olur!

Alman “Karanlık-kirli-öz Devletlinin Nazi vatansever Kurt adamlarının Gladio (“Sckwert-Kıhç”) sunun da istediği zaten buydu. Ardından klasik kışkırtma eylemleri başlar, Berlin’de polis araç ve binalarına karşı kundaklama, Göttengen’de polis aracı yakılması, Hamburg’da bir yargıcın evinin bombalanması olayları takip eder. RZ, Mayıs ayında “Putte Gençlik Merkezi”nin yıkımından sorumlu olan kişinin arabasına Molotof atar. Haziran’da Batı Berlin’deki Şili Büyük Elçiliği’ne saldırır.

Eylül’de Maanheim’daki bir endüstri kompleksine ve Izrael havayolları El-AV m Frankfurt ofisine saldırır. Kasım ayında da BMW firmasına saldırı düzenler… Psikolojik ortam yaratılmış­tır, Aralık ayında Meclıs’ten RAF üyelerinin yargılanmasında sanıklar ve avukatları aleyhinde kısıtlayıcı yasalar kabul edilir. Aynı günlerde (Kasım 1974) Jean-Paul Sartre, açlık grevindeki Andreas Baader’i cezaevinde ziyaret etmiş, insanlık dışı hapis­hane koşullarım tel’in ettiğini açıklamıştır.

Aralık ayı ortalarında oynanan BND-MOSSAD komplosunun farkında olan burjuva demokratlardan Federal Almanya eski cumhurbaşkanı Heineman, U. Meinhofun açlık grevini bırak­ması için mektup yollar. Yıl sonunda Uluslararası Af Örgütüde siyasi tutuklulara uygulanan hapishane şartlarını protesto eder. Dayanışma komiteleri Paris, Milano, Brüksel, Amsterdam ve Ati­na gibi Avrupa kentlerinde de kurulur.

Kasım 1974, Sttut-gard Felsefeci Jean-Paul   Satre (ortada) Ulrike Meinhofun ricasıyla Stammheim hapisha-nesinde And-res   Baa-derle görüş­tü.   Sağm-da Baader-Meinhof -un avukatı Klaus Croissant (tel gözlüklü) ve solunda Sttutgard’daki şoförü Hans Joachim Klein ki daha sonra ye­raltına geçerek “Çakal Carlos” ile terörist faaliyetlerde buluna­caktır. [BND tarafından hazırlatılan www.baader-meinhoj.com. store adlı sitede yer alan fotoğraf ve açıklama (!) Benim araştır­mam (1990-2007) sonrası ortaya çıkan trajik sonuç; “mischling” Hans Joachim Klein’ın BND- MOSSAD ajan-provokatörü ol­duğunu -tekrar hatırlatalım-…][7]

5 Şubat 1975’de RAF tutukluları açlık grevlerini sona erdirdi. Fakat 25 Şubat’ta, “2 Haziran Hareketi” tarafından Hıristiyan Demokrat Birliği-CDU Berlin Milletvekili Peter Lorenz kaçırılır. Karşılık olarak altı tutuklunun serbest bırakılması istenir. Horst ahler’in haricindekilerin hiçbirinin RAF’ın “tarihi çekirdeği” ile bağlantısı yoktur. Hiçbir RAF önderinin de serbest bırakılma­sının istenmemiş olması ayrı bir dikkat çekici noktadır. Çünkü 2 Şubat’ta açlık grevi yapan RAF üyelerine gönderilen bir mek­tupta, onların serbest bırakılması için bir eylem yapılacağı açık­lanmıştır. Diğer bir ilginç nokta, Horst Mahler’in, iki yıl önce RAF’la görüş ayrılıklarından dolayı bu örgütten ayrıldığını açık­lamış olmasıdır. Zaten kendisi de serbest bırakılmayı reddeder. Daha da ilginç olanı kesinlikle taviz vermeyen “katı-disiplinli” Alman hükümeti, birdenbire hemen(!) “militan’larla görüşmeyi kabul eder. Kaçırılma olayından altı gün sonra serbest bırakılan beş militan bir uçakla Yemen-Aden’e gönderilir. Bunlar Vere-na Becker, Gabriele KrÖcher-Tiedermann, Ingrid Siepmann, Rolf Heissler, Rolf Pohle’dir (Rolf Heissler, 1968 üniversite hareketlerine katılmış felsefe bölümü öğrencisiydi. Daha sonra RAF liderleri arasına katılmış olan Brigitte Mohnhaupt’la ev­lenmişti. Rolf Pohle ise, Temmuz 1976’da Atina’da tutuklanmış, Elen’de protestolara karşın Almanya’ya iade edilmişti. 1982’de tahliye oldu. Atina’ya döndü, 7 Şubat 2004’de kanserden öldü.), Bu militanlar uluslararası emperyal-zion medya tarafından RAF üyesi olarak tanıtıldılar, oysaki 1980’lerde yayımlanan araştır­ma belgeleri onların “Devrimci Hücre-RZ” adlı devrimci”(!) örgüt üyesi olduklarını göstermekte. Yani bu bir “örgüt parlat­ma” operasyonuydu. BND-Schwert tarafından, MOSSAD işbir­liği ile kotarılan bu konspirativ “yem operasyon”unun geniş bir açılımı vardı; bir yandan Alman devrimci gençlik hareketini, diğer yandan Filistin direniş hareketini provoke etmekti. Nite­kim 24 Nisan’da RAF militanları İsveç-Stockholm’deki Alman Büyükelçiliği’ni basarlar ve 11 görevliyi rehin alırlar. Araların­dan bütün RAF önderlerinin olduğu 26 siyasi tutuklunun altı saat içinde serbest bırakılmasını isterler. İsteklerinin kabul edil­memesi halinde her saat başı bir rehinenin öldürüleceğini, polis baskını durumunda 14 kilo TNT ile büyükelçilik binasının ha­vaya uçurulacağı tehdidinde bulunurlar. Daha iki buçuk ay önce nasılsa “gönüllü uzlaşmacı” olan Alman hükümeti, bu sefer is­teği hemen reddeder. Bunun üzerine militanlar askeri ataşe von Mirbach ile ticari ataşeyi öldürürler. Alman hükümetinin onayı ile bir İsveç anti-terör timi binaya baskın düzenler, bir militan öldürülür, beşi yaralı tutuklanır (Olaf Palme nin katledilme­sinde bu “kirli tezgâhlar”a ait ipuçlarına ulaşmış olma olasılığı hiçbir zaman ve hiç kimse tarafından gündeme getirilmemiştir!). Yakalanan militanların hepsi Almanya’ya teslim edilir.

Militanların hepsi SPK grubuna yakın kişilerdir. Bu kanlı gösterinin ardından 21 Mayıs’ta, eski Nazi toplama kampla­rının bazılarının plânlayıcılarından bir mimarın tasarımı olan, Stammheim Cezaevinin yanında 16 milyon marka inşa ettiril­miş özel mahkeme salonunda RAF liderlerinin duruşmaları baş­lar. RAF avukatlarına tutuklama ve davadan men uygulamaları yapılır. Eylül’de, tıp uzmanlarının tutukluların sağlık durum­lannın duruşmalarda uzun süre kalmalarına el vermediği yö­nündeki açıklamaları bahane edilerek davanın gıyabında sürdü­rüleceği açıklanır. 13 Eylül’de Hamburg Merkez Garı’na konan bomba 11 kişinin yaralanmasına neden olur. Eylemi üstlenen olmaz. RAF, eylemi polis provokasyonu olarak niteler. Fede­ral Mahkeme’nin onama kararını, Sttutgard Yüksek Mahkemesi durdurur. 21 Aralık’ta Viyana’daki OPEC üyesi ülkelerin bakan­larının toplantısı basılıp katılımcılar rehin alınır. Baskını yapan grup içindeki Almanlar “RZ” üyesi Hans Joachim Klein ve o zaman kimliği saptanamayan bir kadın militandır (Daha önce de değindiğim gibi, MOSSAD sürekli olarak bu eylemde baş­rolde “Carlos”un yer aldığım küresel emperyal-zion medyada çığırttıysa da, “hikmeti kendinden menkul” olan bu olay, ilginç bir biçimde “Carlos”un yargılandığı Paris duruşmalarında ne­dense “dava dışı”nda bırakılmıştır!..). Kendi ifadesine göre, İran Devrimi sonrası Fransa’da yaşayan Şah’ın devrik Başbakanı Şah-pur Bahtiyara yönelik suikast girişimi sırasında yaralı olarak yakalanıp tutuklanan Enis Nakkaş’ta bu eyleme katılmıştır. El-Feth üyesi radikal İslamcı Nakkaş’m bu gruba kimler tarafından sokulduğu da ayrı bir muammadır. Filistin hareketine daima destek veren Saûdi Petrol Bakam Zeki Yamani’nın gerçekten öldürülmesinin istenip istenmediği gibi…

Mart 1976’da “Unfreies VVest Berlin- Batı Berlin Esirleri” korsan radyosu yayıma geçti. 4 Mayıs’daki RAF duruşmasında sanıkların anti-Amerikancı tavır sergilemeleri, Amerikan karar­gâhına yönelik saldırıları üstlenmelerine cevap 9 Mayıs’ta gel­di. Ulrike Meinhof, tecrit hücresinde “asılmış” olarak bulun­du. Yetkililerin intihar açıklaması, avukatlar tarafından kabul edilmedi, ölümü soruşturmak için uluslararası bir komisyon kuruldu. Başta Almanya, Paris ve Roma olmak üzere yurtdışın­da protestro mitingleri, bombalama ve kundaklama eylemlerine girişildi. 14-16 Mayıs’ta Hessen’de 36 tutuklu kadın, hapisteki izolasyon ve işkenceyi protesto etmek için açlık grevine gitti. 18 Mayıs’ta 8 bin gösterici Meinhof un katledilmesini Berlin’de protesto etti. Münih’te 497 öğrenci protesto gösterisinden dolayı tutuklandı. 25 Mayıs’ta Tel-Aviv Ben Gurion havalimanında bavulunda bomba patlayan Bernard Haussmann yaşamını yitir­di. Haziran’da Frankfurt’taki Amerikan karargâhında bir bomba deposu havaya uçuruldu. 3’ü ağır, 16 kişi yaralandı, eylemi “RZ” üstlendi. 16 Haziran’da aralarında Winslow Peck (National Security Agency – Airforce), Gary P. Thomas (Military Intelli-gence), Philip Agee (CIA) bulunan, 5 eski-istihbarat görevlisi, Vietnam Savaşı güçleri için ABD tarafından Batı Almanya bölge­sinin kullanıldığı hakkında Siammheim’da tanıklıkta bulundu­lar. [27 Haziran’da başlayıp 4 Temmuz sabahının ilk saatlerinde bitirilen “Entebbe Operasyonu” icra edilmişti. Filistinlilerin ya­nında yine eyleme katılan Almanlar “RZ” üyesiydiler. Bunlardan Wilfried Böse öldürüldü. Fakat öldürülen(!) kadın militan üze­rinde bir anlaşmazlık vardı. MOSSAD tarafından propaganda görünümü altında “gölgeme” amacı ile taze-taze piyasaya sürü­len Uri Dan’ın Entebbe Havaalanında 90 Dakika kitabında, öl­dürülen (!) kadın militanın Gabriele Kröcher-Tiedermann(24) olduğu belirtilmiştir. Ki bu kişi OPEC saldırısında ortalığı kana bulayan ikinci teröristi, diğer terörist Hans Joachim Klein’dı; ‘raslantı’ bu ya, her ikisi de “mischling”ti!.. Oysaki olaydan iki yıl sonra 21 Ağustos 1978 tarihli Der Spiegel dergisinde ölen­ler W.Böse ve Brigitte Kuhlmann olarak açıklanmıştır (Tabii o günden bugüne bu “karışıklık” kesinlikle tartışılmamıştır.

Almanya’da bugünlerde tartışma denemeleri olsa da… Pa­rola: “Üç Maymunlar”- Görmedim, Duymadım, Konuşmadım! Daha da komiği; Kuhlmann’m resmi olarak da verilen fotoğraf aslında Gudrun Ensslin’e aittir…). Olayın tanıkları, kendileri­ne militanlar arasındaki. Arap ve Alman erkeklerden daha çok, Alman kadının kötü davrandığını anlatmışlardır. Tabii, zionıst propaganda da zeminini buna oturtarak gündemi hemen ustaca “Holocaust Kültü” ile çakıştırmıştır. “Gizli Ordular- ABD Izrael Global Devlet Terörü- Jl-TRC-IIS” kitabımın, ‘Entebbe Baskını’ bölümünde değindiğim gibi bir ajan-provokatörün varlığı dik­katimi çekmişti. Ayrıca şu da ortaya çıkıyor ki, Izrael komando­larına dağıtılan fotoğraflar, yolcuların değil, hiç şüphesiz ajan-provokatör(ler)in [bir de gazeteci(!)nin] yanlışlık-la vurulma­ması içindir. Çünkü, kurdurulma amacı bölgesel sızma olduğu anlaşılan “RZ” örgütü içinde yuvalanan BND-Schvvert muhbir (ajan-provokatör) leri MOSSAD’la beraber kotarılan işbirliği içinde sadece RAF hareketini dağıtmakla görevli değillerdi, di­ğer bir amaçları da Filistin hareketi içme sızmak, komplonun sağlıklı yürümesi için bilgi toplamak, provokasyon yaratmaktı. OPEC toplantısını basanlar arasında bulunan ajan-provokatör Hans Joachim Klein’ın yanındaki kadının, diğer ajan-provoka­tör “Gabriele Kröcher-Tiedermann” olduğundan da artık hiç şüphe yoktur. Öldüğü açıklandığı halde olaydan bir yıl sonra İsviçre sınırında tutuklanıp 15 yıl hüküm giymiştir. Ne ki, bazı görgü tanıkları bir kadın militanın askerler tarafından uçağa bin-dirildiğini iddia da etmişlerdir. Böylece eylemlerin daha baştan beri BND-MOSSAD ve CIA (dolayısıyla NATO-SHAPE-ACC-CPC) tarafından bilindiği de anlaşılmaktadır (Benzeri bir du­rum kanlı “Münih Olimpiyatları operasyonu”nda da yaşanmış­tır Bu konuyu ayrıntılarıyla Gizli Ordular-MOSSAD kitabımda irdeliyorum,-). Diğer taraftan OPEC eylemine katılmış olan ve bundan dolayı pek çok şeyi içenden bildiği için, ajan-provo-ka-törleri deşifre etme tehlikesi bulunan ki bir ay sonra ger-çekleş-tirilen Entebbe provokasyonu Önlenebilirdi;- bu yüzden de eylem bahanesi ile İzrael’e gönderilip, Tel-Aviv Ben-Gurion Havalimanında, bavulundaki bombanın patlatılması sonucu yaşamını yitiren Bernard Haussman’ın; “Tiedermann1′ aracı­lığıyla tuzağa düşürülerek öldürüldüğü, fakat konspiras-yonun Filistinlilerin (Dr. Haddad grubu) üstüne yıkıldığı da ortaya çıkmaktadır. O olayda sadece iki kişi yaralanmıştır. Fakat daha sonra MOSSAD tarafından bir gümrük görevlisinin öldüğü id­dia edilmiştir(!)

7 Ağustosta RAF üyesi Dieter Himmelsbach, Interpol tara­fından Tunus’ta tutuklandı. 2 Eylül’de ilk feminist yayım “Co-urage’Yüreklilih” piyasaya çıkarıldı. Kasım’da 19 Avrupa Eko­nomik Birliği Bakanı “Terörizme Karşı Gelenek” toplantısına katıldı. Brokdorfda 30 bin kışı anii-nükleer gösteride bulundu. ­1 Aralık’ta Berlin’de 22 bin kişi “Anti-radikal Yasa”yı protesto gösterisine katıldı. 12 bin öğrenci “Anti-radikal Yasa”yı protesto için Ocak 1977’de de sürecek olan greve gitti.

Ocak 1977’de ilk feminist dergi “Emma” yayımlandı. Gerd Albartus Cologne’da ve Enno Borstelmann adlı militanlar Bochum’da Entebbe’de 90 Dakika adlı İzrael filmini gösteren Aachen’daki bir sinemaya karşı saldırı düzenlemiş oldukları suçlaması ile tutuklandılar.

Aslında filme ilgi çekmek için hazırlanmış tuzağa militanlar sürülmüştü! Mart’ta Batı Berlin’de 1500 kadın, kadına yönelik şiddeti ve aşağılamayı protesto ettiler. Berlin Esirleri korsan rad­yosu ilk Türkçe yayımını yaptı. Bad-Wurtemberg Eyaleti Adalet ve İçişleri Bakanları, davalar başlamadan çok önce, tutukluların avukatları ile görüşmelerini kaydetmek amacı ile BND eleman­larının Stammheim Cezaevine gizli dinleme cihazları yerleştir­diklerini itiraf ederler.

Cezaevindeki ölümlerin uluslararası bir komite tarafından incelenmesini, basında RAF hakkında çıkartılan yalan haber­lerin hükümet tarafından tekzip edilmesini ve tecrite son ve­rilmesini isteyen siyasi tutuklular, 30 Mart’ta, 30 Nisan’a kadar sürecek olan dördüncü ortak açlık grevim başlatırlar.

7 Nisan’da cezaevi koşullarından birinci derecede sorumlu federal savcı Siegfried Buback’a silâhlı saldırı düzenlenir, Bu-back, şoförü ve bir koruması öldürülür. Eylemi üstlenen RAF, savcıyı; U. Meinhof, S. Hausner ve H. Meins’in ölümlerinden sorumlu tuttuklarını açıklar. 28 Nisan’da tutukluların ve avu­katlarının olmadığı duruşmada U. Meinhof öldüğü için hakkın­daki dava düşerken, A. Baader, G. Ensslin ve J.C. Raspe mü­ebbet hapse mahkûm edilirler. 30 Nisan’da hükümet siyasi tu­tukluların gruplar halinde kalmasına izin verir. 20 Temmuz’da Stockholm baskınına karışmış militanlara ikişer kez müebbet hapis cezası verilir. 30 Temmuz’da RAF tarafından üstlenilen eylemde Dresdner Bankın Başkanı Jürgen Ponto, ağır şekil­de yaralanır. Bu bahane ile RAF’m toparlanma merkezi olarak BND tarafından yönlendirilen medyaca ilân edilmiş olan Tecrit Yoluyla İşkenceye Karşı Komitelere ve avukat bürolarına karşı BND-Sdnvert tarafından organize edilen devlet terörü uygula­nır. Baş hedef haline getirilen avukat Klaus Croissant, Paris’e kaçarak Fransa’ya iltica ettiğim açıklar. Ağustos ayında müebbet hapse mahkûm olmuş tutuklular cezaevinde gardiyanlarca öl­düresiye dövülür. Buna tepki olarak açlık ve susuzluk grevine başlarlar, fakat Eylül başında grevi bırakırlar.

5 Eylül’de eski SS’lerden İşverenler Sendikası ve Alman Sa­nayiciler Birliği Başkanı Hans-Martin Schleyer, RAF militan­ları tarafından kaçırılır. Üç koruması ve şoförü vurulur. 11 lider konumdaki militanın serbest bırakılması istenir. Hükümet gizli pazarlığa koyulur. Fransız basınının Schleyer’in Nazi geçmi­şi hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi, Alman muhafazakâr çev­relerini çileden çıkartır, Schleyer, “1931’de Hitler Gençliğine üye olmuş; SS üniforması giyme hayalı üç yıl sonra, 19 yaşın­da gerçekleşmiştir. Numarası 227014’tür. 1933’ten itibaren üniversitelerin  nazileştrilmesinı yürüten Reischsstudenten vYoerKm (Reich Öğrenci Ofisi) Heıdelberg kolunu yönetmiştir. Ardından Innsbruck’a ve Çekoslovakya’nın ilhakından sonra da Prag’a atanır. Savaş sırasında Bohemya-Moravya sanayini Nazi Almanyası ile bütünleştirme amacıyla kurulan Zentralverb-rand für Bohmen und Moehren’e sorumlu olarak atanacaktır. Savaş sonunda Fransız birlikleri tarafından tutuklanıp üç yıllık bir hapisten sonra serbest bırakılan Schleyer, 1973’te Alman patronlarının başına geçmeden önce, 1948’den itibaren deği­şik şirketlerin yönetim kurullarında görev almıştır, bunların içinde Daimler-Benz de bulunmaktadır.”[16] 10 Eylül tarihli Süddeutsche Zeitun haberine göre, yerel CDU teşkilâtı, Schleyer serbest bırakılana kadar her yarım saatte bir siyasi tutuklunun idam edilmesini önerir, 12 Eylül günlü Der Spiegel haberine göre CDU milletvekilleri Becker ve Zimmermann tutukluların öldürülmesini istiyordur, 30 Eylül’de Fransa’da mülteci olarak bulunan avukat K. Croissant ve Almanya’daki iş ortağı Av. A. Müler tutuklanırlar.

 Mogadişu terör operasyonunda ağır yaralı olarak yakalanan kadın militan. Uzun yıllar sonra “özür” di­leyecekti!

13 Ekim 1977’de Palma de Mail Mayorka Frankfurt sefe­rini yapan LufthanscCya ait bir Boeing kaçırılır.

Eylemi, adı daha önce hiç duyulmamış SWIO (Struggle Aga-inst World imperialism Organisation Dünya Emperyalizmine Karşı Mücadele Örgü(ü)’ya bağlı Filistinli grupla RAF’a bağlı bir grup üstlenir. 11 RAF militanının ve İstanbul’da tutuklu bu­lunan 2 Filistinli gerillanın serbest bırakılmalarını istemektedir­ler. İlginç olanı FKÖ nün arabuluculuk teklifinin kabul edilme­mesi üzerine, EKÖ eylemcilerle hiçbir bağlarının bulunmadığını açıklayarak eylemi kınadığını belirtir. Gerçekten de ntebbe’de tuzağa düşürüldüklerini fark eden “Dr. Ebu Hani” bu eylemler­den vazgeçmiştir.

Eylemi icra ettiren ajan-provokatör “Ebu NidaV’den başka­sı değildir. Tuzakta yem olanlar yine sıradan militanlardır. Batı yarı küresine hâkim olan boyalı emperyal-zion medyası zaten irdelemeye fırsat vermemektedir. Hiçbir Arab ülkesinin uçağı kabul etmemesi üzerine, Somali yetkililerinin itirazına karşılık uçak Dubai’den 17 Ekim günü Mogadişu havaalanına iner, uça­ğın vurulmuş olan pilotu dışarıya atılır. Aynı gün Alman tele­vizyonundaki Panaroma programında, Alman Yahudisi (Misc-hîing) Golo Mann, rehinelere karşılık tutukluların öldürül­mesini önerir. Aynı gece 23.00’de Alman anti-terör timi GSG9 Boeing’e baskın düzenler. Bütün rehineler kurtarılır üç militan öldürülür, bir kadın militan ağır yaralanır. Alman Şansölyesi mischling Helmut Schmidt, Britanya, Fransa, SSCB, Demokra­tik Almanya, ABD, Elen, Saüdi Arabia ve Somali hükümetlerine “aktif yardımlarından dolayı teşekkürlerini bildirir. 18 Ekim sa­bahı A. Baader, Jan-Carl Raspe, Gudrun Ensslin’in öldükleri, Irmgard Mötler’in ağır yaralı olduğu açıklanır. Resmi açıklama “kolektif intiharadır!.. Ama tutukluların katledildikleri açık ve seçiktir. “Andreas Baaderin ölümüne yol açan kurşun ensesin­den girip alnından çıkmıştır; solak olmasına rağmen sağ elinde barut izi bulunmuştur. Tüm adli tabibler, intihar eden kişilerin ellerindeki silâhları düşürdükleri konusunda hem fikir olması­na rağmen Jan-Carl Raspe’nin “intihar”da kullandığı silâh elin­dedir! Nihayet, Gudrun Ensslin’in vücudunda kuşku uyandırı­cı kan oturmaları gözlenmiştir. Hayati tehlikeyi atlattıktan sonra avukatıyla görüşebilecek gücü kendinde bulduğunda Irmgard Möller’in anlattıkları cinayet iddialarını kuvvetlendirmektedir. Irmgard MÖller, göğsünü deşerek kendini öldürmek istediğini yalanlar. Birdenbire bilincini kaybettiğini ve gözünü açtığında, kendini üstü başı kan içinde, cezaevinin ana avlusunda, bir sed­ye üzerinde bulduğunu hatırlıyordur.

Orada “Baader ve Ensslin soğudular” (tam çeviri, y.n.) şek­linde sesler işitmiştir. Havalandırma deliğinden hücrelerine sı­kılan bayıltıcı bir gaz nedeniyle bilincini kaybetmiş olabileceği­ni düşünmektedir. Irmgard Möller, tüm bu tecrit döneminde, kendisi ve diğer Stammheim mahkûmlarının dışarıda olup bi­tenlerden haberdar olmadıklarını da açıklamıştır. Yalnız tecrit uygulamasına geçilmeden hemen önce Schleyer’in kaçırıldığı­nı öğrenmişlerdir.” [17] 19 Ekim’de Schleyer’in cesedi Fran­sa- Mulhouse yolu üzerinde bulunur. 20 Ekim’de 2 Haziran Hareketi üyesi Gabriele Kröcher-Tiedermann [Izraelliler ta­rafından 4 Temmuz 1976’da Entebbe baskım sırasında öldürül­düğü ilân edilmişti. 1976 sonbaharında tüm dünyada yapılan ­medya propagandası sırasında bu “ölüm” tescil?) edilmişti.] ve Christian Möller İsviçre-Fransa sınırında tutuklandılar (30 Haziran 1978’de İsviçre’de tutuklu bulunan Tiedermann 15 yıl, Möller 11 yıl mahkûmiyet aldılar. 14 Temmuz’da Bern’de ha­pishanenin yanındaki Adliye Sarayı’nda patlatılan bomba ağır hasara neden olacaktı.). Olaya ön yargısız ve saplantısız “soğuk­kanlı” baktığınızda, bu adam “en son vurulacak Nazi”dir! Fakat birileri onu tıpkı “Aldo Moro” gibi, senaryoda harcanacaklar listesinde başa yazmıştır. Asıl kanlı-katiller, ırkçı-namussuz-lar; büyük savaşta 52 milyon insanın ölümünden baş sorumlu olanlar; Nazi Partisinin birçoğu ‘mishling’ olan Gestapo’nun 55’lerinm en sefihleri ise, German Bundesstaat’ınm BND’smin bürolarını işgal etmişler, “Stay Behind”mı yönetmektedirler. El­lerindeki kan pıhtıları daha kurumadan, yeni kanlı senaryoları­nı icraya devam etmektedirler. En büyük işbirlikçileri de doğal olarak MOSSAD’tır. İlginçtir ki, o sırada Almanya’nın Şansölye­si de bir Alman Yahudısıdır: mischling Helmut Schmidt! Gud-run Ensslin’n babası Helmut Ensslin devrimci günlük gazete Tageszeitunğa verdiği röportajda, tutukluların hükümet görev­lilerinin bir küçük azınlığı tarafından katledildiğine inandığını belirtir…

Aranan ” Mark Anarşistler” listesi…Meinhofun kelleşme, 10.00

Efendilerinin seçilmiş ‘kurban ı eski SS’lerden Alman Sana­yiciler Birliği Başkanı Hans-Martin Schleyer’in “stay behind” stüdyoları ürünleri tanıtımı; Tezgâhın medya ayağı, Alman malıoligarşisinin Nazı-zionist yayın organı Der SpiegeVde kapak; bir yıl sonra Brüksel-SHAPE’dekı aynı yönetmenler bir başka sahnede Aldo Moro’ya da benzer kanlı ve karanlık replikte ‘rol’ vereceklerdi!

Baader, Ensslin, Raspein katledildiklerinden sonraki son fotoğrafları…

“Son Kathar Şövalyeleri”! RB Alman işçi ve emekçilerinin çocuklarına “son görev” töreni..

RAF   üyelerinin   cenazelerinin,   28   Ekim’de Stuttgart WaldfriedhoPa gömülmesine izin veren, CDU üyesi ve Mareşal Rommel’in oğlu olan Belediye Başkanı Manfred Rommel, özel­likle “mischling” Nazi-zionistlerin ağır hakaret ve tehditlerine maruz kalır. Hiç şüphesiz oğul Rommel, babasının da aynı çe­telerce çok benzer şekilde ölüme gönderildiğinin tarihsel bilin­cindedir! Cenazeye katılan bin kişi arasında bulunan, “31 Ma­yıs 1941’de Akropolis’teki Nazi bayrağını yırtan Elen direnişçi Manolis Glezos… Şunları söyler: ‘Bizim gibi faşizme karşı sa­vaşmış kişiler için, insanlık dışı bu suçun Almanya’da işlenmiş olmasının özel bir anlamı var’. IRA’da cenazeye bir dayanışma mesajı yollamıştır.”[18] 10 Kasım günü yedi yıldır tutuklu bulu­nan ve 13 yıla mahkûm olmuş olan Ingrid Schubert (33), hüc­resinde asılmış olarak bulunur. Bunun üzerine 16 Kasım’da RAF içindeki tutarlı Marxistlerden tutuklu avukat Klaus Croissant şu mektubu yazar: “Asla intihar ederek hayatıma son vermeye­ceğim. Eğer bir Alman cezaevinde öldüğüm duyulacak olursa katillerimin yalanlarına kulak asmayın.” [19] Aralık başında Batı Berlin’deki Merve Verlag’ın davetlisi olarak gelen Fransız filozof Michel Foucault ziyareti süresince makineli tabancalı polislerin tacizleri ve gözdağı altında tutulur.

Amaç parlatmaktır, bunu bilirler elbette, ne de olsa Michel Foucault’ya hayran küçük burjuva “solocuların onun “gizli biyografi”sinden haberi yoktur!  Mischling Sosyal Demokrat Baş­bakan Helmut Schmidt, eski nazi subayı GSG9’un kurucusu ve ge­nel komutanı Ulrich K. Wegener’i Mogadişu başarısı (!) için kutluyor (1977). Wegener, Entebbe baskı­nında yaralanmış, Mekke işgalini bastırırken Saudi daveti ile Müslü­manların “Kutsal” mekânına ayak basmış “ilk” Hıristiyan dır…

Mogadişu provokasyonu başarılı oldu, Almanya’daki konspi-rasyonları da örtüledi. Böylece 1977’de, Alman devrimci küçük-burjuvazisinin en dinamik unsurlarını kendine çekme görevi yüklenilmiş olan ‘stay behind’cıların deyimi ile “sinek kâğıdı örgütleri” olarak görevlerini tamamlamış olan -başlangıçta “Komunne l” olarak adlandırdıkları- “Maoist” eğilimli anarşist 2 Haziran Hareketi örgütü resmi tarihin istihbarat servisleri­nin karanlık dehlizlerinde kaybolurken (10 Haziran 1980’de örgütün fesih edildiğini açıklayanlar bir bildiri yayımlayarak bütün eylemlerini eleştirerek “özeleştiri”(Q yapmışlar-dır. Kul­lanılan edebiyat, genellikte NATO’nun ilgili dairesinin “devrim­ci uzmanlarının kullandığı arkaik “basmakalıp söylem”idir; hatta mizahi ve küstahtır!.. Belli kı gerçek bir “devrimci” uzman BND görevlisi tarafından yazılmıştır!.. Aynı söylem hem Kızıl Tugaylar, hem 17 Kasım ve hem de ETA’da ilginç bir eko ya­par!); RAF’da kitle desteğini hatırı sayılır derecede yitirdiği için iyice marjinalleşmiştir. Zaten RAF’m bütün militan topluluğu 18’i kadın 39 kişidir; yaş ortalaması ise, 16-25 arasındadır. En yaşlı militan U. Meinhoftu, 36 yaşındaydı. “Sinek Kağıdı Ör­gütleri”, görünürde “Maocu Yeni Sol”un karşı-kültür değerlerini benimsemiş, komün biçiminde yaşayan -“Kızıl İmdat” gibi aynı kitapları okuyan, hatta aynı tip giyinen, “alternatif kafelerde buluşan, aynı müziği dinleyen, uyuşturucu kullanma alışkan­lıkları olan -Kızıl-Kara İmdat” gibi ücretli çalışmayı reddeden öğrenci olmayan lümpen eğilimler taşıyan genç kitleyi barındı­rıyordu. Bu gruplar sempatizanları İle beraber genellikle 40/50 kişiye ulaşan gruplardı. En “prestij”li dönemlerinde dahi ancak 100 kişiye ulaşanları olmuştu. Bunların arasına ajan-provokatörlerin sızması, burjuvazi devletinin istihbaratçı devlet-terörü örgütleri için basit bir ‘çocuk oyunuydu…

Bu   “kaossun   içinde   avukat Horst Mahlerin özgün bir yeri vardır. SDS ve SPD üyesiydi, 1968 hareketleri sırasında öğrenci­lerin savunmalarını yapmış olan Berlin Sosya­list Avukatlar Kolektifi kurucusuydu. 1968 ilk önce onun etrafında “aktiv” militanlaşma eğilimine girmişti. A. Baader’in Franfurt davasındaki avukatıy­dı. Bütün öğrenci gösterilerinde yer almıştı. Medya tarafından parlatılmış, polis tarafından “mim”lenmişti. Olacakları kavradığımdan ya da sebebi “kendinden menkul” olarak 1974’te RAF ile yolunu ayırmıştır. Bunu “Maoist” eğilimli Alman Komünist Partisi-KPD-M-L yaym organında açıklamıştı. Mahlerin o gün­kü eleştirileri doğruydu. Mahler’e göre “devlet kötü muamele (siyasi tutuklulara, y.n.) yaptığında bir devrimci ağlamamalı”dır; “hapislik koşulları ne denli korkunç olursa olsun, belirleyici olan içimizdeki davranıştır”. Mahkemede sessizliğini bozmamış, 14 yıl hapse mahkûm olmuştur. Ama onun bu eleştirileri haka­retlere uğramasına neden olur. 1978 yılında Almanya’nın ileri­de Başbakanı olacak olan Gerhard SchrÖder, onun avukatlığını yapacaktır. 1979’da anarşist harekete yakınlaşır. Mahler, 10 yıl hapis yattıktan sonra 1980 yılında tahliye olur. Cezaevinden çıktıktan sonra Schröderin yardımı ile avukatlık iznini yemden alır ve 1988 yılından itibaren yeniden avukatlık mesleğine dö­ner. Almanların “Y.K”ü bugün neo-nazilikle suçlanan Almanya Ulusal Demokratik Partisi-NPD’mn milletvekili adayı olmuştur. Yani “bir zamanlar” yoldaşlarının katliamını gerçekleştirmiş ide­olojinin! Mahler hak. güncel bil.i.bkz. Ek: 13.1

Carlos Marighela’dan esinlenen Latin Ameri­kan devrimci örgütleri gibi RAF’ta Marxist demokratik-merkeziyetçilik modelini reddetmişti. Fakat otonom tipi örgütlenmeler ise, karşı-devrimci sızmaları ve yönlendirmeleri oldukça kolaylaştırıyordu. RAF’ın 1977 sonrası ikinci dalgada iki farklı eğilim göze çarpar biri nükleer karşıtı, çevreci-yeşilci, feminist, emlâk spekülasyonlarına karşı mücadeleci tam da sınıflarına uygun bir bağlam tutturmuştu. Bunlar devrimci sosyal-demok-rat ve komünist partilerden uzak, marxizmden daha da uzak yoğun siyasal ve sosyal mücadele deneyimleri yaşamamış ku­şaktı. Diğer kesimi birinci kuşakla bağlantılı olarak eylemlerine devam etmişlerdi.

2 Haziran 1980’de, 2 Haziran Hareketi, RAF ile işbirliğini sona erdirdiğini açıkladı (10 Haziran’da kendini feshetti). 26 Temmuzda RAF üyeleri Juliane Plambeck (eski-2HH üyesi) ve Wolfgang Beer otomobil kazasında öldüler. 1981 Ağustos’unda Belçika’da NATO komutanı Alexander Haig’e yönelik bir su­ikast girişiminde bulunulmuştu. Eylül ayında Almanya Rams-tein Hava Üssüne bombalı saldırı. 1984 Aralık’mda Almanya ABD ordusu komutanı Fred Krosen’e yönelik roketle saldırı girişimi. 1985 Haziran’ında NATO Subay Okulu’na saldırı gi­rişimi. Ağustos’ta Frankfurt havalimanında patlamada 3 kişi ölmüştür. Temmuz 1986’da Frankfurt Rhein-Main Hava Üssü yakınında otoparka park edilmiş bir wolkswagende patlatılan bomba, üste çalışan iki Amerikalı sivilin ölümüne neden ol­muş, 20 kişi de yaralanmıştır. Bu eylem için Fransız Action Diredin yardımcı olduğu iddia edilmiştir. Bu saldırıdan dolayı Birgit Hogefeld ve Eva Haule mahkûm olmuştur. 1989 Ka-sım’ında Siemens yöneticisi Kari Heinz Beckurt’a saldırı yapıl­mıştır. 1991 Nisanında Bad Hamburg’da eski nazi, Bilderbergci mischling Banker Alfred HerrHausen’in ölümü ile sonuçlanan eylem örgüte mal edil-mişse de kanıt bulunamamıştır. Aynı şe­kilde 1993 Mart’ında Düsseldorfta öldürülen Detlov Karsten Rohwedder’in katledilmesi de karanlıkta kalmıştır. Görüldüğü gibi militan ikinci nesilin hedefi sadece Amerikalılar olmuş­tur, fakat kitle desteği olmayan bu hareket gittikçe sönmüştür. 1989’dan itibaren ise kimin yaptığı kesinlikle belli olmayan üç eylem vardır. Son eylemden beş yıl sonra yine birileri örgütün “tarihe” karıştığını açıklamışlardır! Üçüncü nesil ise, Soros’un “açık toplum çocukları” olacaktır…

Ajan-provokatörler Karl-Heinz Ruhland, Beate Sturm, Ul-rich Scholzenin ardından; 1972’de U. Meinhof ile birlikte ya­kalanan, SPK içine sızdırılmış olanlardan Gerhard Müler, açlık grevi sırasından gruptan koparak savcının açık işbirlikçisi ko­numunu almıştı. Bu ajan-provokatörler yaptıkları tanıklıklar-la, kurulan senaryo gereği örgütü olduğundan daha güçlü, anar­şist bir yapılanma olduğu halde, sıkı hiyerarşik bir yapılanmaya ve “kadrolara sahip olarak takdim ediyorlardı. Yine Peter Ho-mann, bu muhbir takımından biriydi. RAF tarafından bir bildiri ile muhbirlikle suçlananlardan biri de Edelgard G.’di. Fotoğrafı basma sızdırılmadı, ancak RAF bildirisinde bir fotoğrafın ona ait olduğu açıklandı…

Karl-Heinz Ruhland, Dr.Grusdat’ın yanında tamirci olarak çalışırken, onun arabasını RAF için kaçırılmasına yardım ede­rek, örgütün en aktif militanı olmuştur. O, Hannover, Cologne ve Oldenburg’da Ulrike Meinhofun yanına giderek örgüt için güvenli evlerin keşfinde yer almıştı. Banka soygununda ve sah­te pasaport, kimlik belgesi düzenlemek için beledi-yelere yapı­lan baskınlara katılmıştı. 20 Aralık 1970’de, Oberhausen’dan yanında örgüt üyeleri Heinrich ‘AH’ Jansen ve Beate Sturm ile yol alırken polisin arabayı durdurarak yaptığı denetim sırasın­da onun evraklarındaki bir yanlışlık nedeniyle gözaltına alın­mışlardır. Daha sonra Ruhland’ın volksvvagenin içinde Jansen i yumrukladığı öğrenilecektir. Bu sırada Jansen ve Sturm kaçma­yı başardılar. Polis merkezinde işbirliği yaptığı açıklanan Ruh­land, RAF’ın bildiği güvenli evlerini polise bildirmiştir.

Daha sonra Jansen, Meinhoria buluştular. ‘Ruhland Olayından bir gün sonra Jansen, Meinhof, Astrid Proll ve ko­lej öğrencisi Ulrich ‘UH’ Scholze ile bir Mercedes-Benz çalmaya ­kalkışmışlardı. Fakat araba hareket etmedi; sonradan anlaşıldığı üzere birinin önceden yapmış olduğu ihbar sonucu polis tu­zağına düşmüşlerdi. Jansen ve Proll tutuklandı; Meinhof ve Scholze kaçmayı başardı. Bu arada Beate Sturm’un da güvenlik güçleri ile işbirliğine girdiği ortaya çıkacaktı. Keza bir gün sonra yakalanan Scholze serbest bırakılarak annesinin yanma döne­rek, kolejine devam etmişti!..

Peter Homann, sanatçı ve gazeteciydi. Berlin’de Ulrike Meinhofun yakın arkadaşı olmuştu. 1970’te Andreas Baader’i kaçıran beş kişiden biriydi. 1970’de Ürdün’e seyahat ederek Fi­listinlilerden şehir gerillası eğitimi almıştı. Burada RAF’tan ay­rıldı. Filistinliler ile çalışmak istediğini belirttiyse de isteğine olumlu yanıt verilmemişti, ardından tutuklanmak üzere iken kamptan kaçtı. Bundan sonra Sicilya’da Etna Dağı yakınında bir hippy kolonisine giderek Ulrike Meinhofun ikizlerini alarak babalarına teslim etti. Hâlbuki Meinhof, çocuklarının Ürdün’de bir yetimler kampına gönderilmesini istiyordu. Böylece Mein­hof bir daha çocuklarını göremedi. Bu bir psikolojik harekâttı. 1997’de Homann’m Der Spiegel’lt yaptığı röportajda belirtti­ğine göre, Horst Mahler, 1970’de Ürdün’de kendisini ölüme mahkûm etmişti. Kendisi kamptan erken kaçarak kurtulmayı başarmıştı. Mahler, bu iddiayı çok sert bir biçimde reddetmişti.

Hans-Jürgen Bâcker, bir elektrikçidir ve RAF’m ilk üyelerin­dendir. Kod adı ‘Harp’di. Ürdün’de Filistin kampla-rmda eğitim görmüştür. Ekim 1970’de polis tarafından uzun zamandır göz­lendiği anlaşılan bir apartman dairesinde Horst Mahler, Ing-rid Schubert, irene Goergens, Monica Berberich ve Brigit-te Asdonk’un tutuklanmasından sonra RAF üyeleri, Bâcker’in polisle işbirliği yaptığından kuşkulandılar. Grup içinde daima güvenilmez biri olmuştu. Grubun yapmış olduğu toplantıda kendine yöneltilen ihanet suçlamalarım reddetmiş, çok öfkelen­mişti. Grup bunu suçluluğun itirafı olarak kabul etti. Bâcker gruptan ayrıldıktan sonra, onu yalancılıkla suçlayanlardan Ast-rid Proll ona araba kullanırken ateş ettiyse de onu vuramamış-tır. Bunun üzerine Bâcker, Şubat 1971’de tutuklandı.

1974’de yargılandığında saldırılara katılmış olmak ve Baader’i kurtarma eylemlerinden beraat etti.

Schleyer’in kaçırılmasında yer almış olan Peter-Jürgen Bo-ock, en ilginç tiplerden biridir. Almanya’dan Bağdat’a, oradan Paris’e geçmiştir. Mayıs 1978’de Brigitte Mohnhaupt, Sieglin-de Hofmann ve Rolf Clemens ile birlikte Belgrad’ta yakalanır, Yugoslavya hükümeti Almanya’nın iade talebini reddederek Kasım’da onları sınır dışı eder. Kendisinden şüphelenildiği için 1979 Aralık’a kadar Yemen’de kalmak zorunda kalır. Bir yo­lunu bulup Almanya’ya kaçar ve senaryonun bitirilmesi gere­ği 1980’de Hamburg’la yakalanır. 1981’de diğer muhbirler gibi Der Spiegedt ‘dolgunca bir ücret karşılığı’ maceralarını anlatır. Böylece ücreti dolaylı yoldan Alman devleti tarafından öden­miş olur. Daha da dramatiği, kendisi 1977’de eroin ve morfin kullanmaktadır, uyuşturucu bağımsız-dır. Bu gerçek bilindiği halde anarşist yaklaşım sonucu örgüte kabul edilmiştir!..

1973’te kurdurulduklarında “Kızıl İmdat” içinde yuvalanan ve ardından “Tecrit Yoluyla İşkenceye Karşı Komitelere sı­zarak bu örgütün militan avukatlarından Croissant ve Lang’a yanaşarak birlikte çalışmış olan BND muhbiri Volker Speietel, Ekim 1977’de tutuklanır, örgüte üye olmak suçundan 38 ay mahkûmiyet alır. RAF militanları ve onların avukatlarına karşı 1978 ve 1979’da açılan davalarda savcının baştanığı olarak ceza indiriminden yararlanır ve Ekim 1979’da serbest bırakılır.

1974’te yine “Kızıl İmdat” içinde yuvalanan ardından RAF bağlaşığı postuna büTündürülmüş olan “Devrimci Hücreye giren MOSSAD eğitimli BND muhbiri misehling Hans Joachim Klein, Almanya’da ve Avrupa’da aranmaya başladık-tan sonra İzrael’deki bir kibbutza kaçarak saklanmış; olaylar durulduktan sonra ülkesine döndüğünde, artık “Filistin terö-rizmi”nden söz eder olmuştu. Her iki muhbirde “devrimci” konumlarını kur­gulanmış bir biçimde, açlık grevinde yaşamını yitiren Holger Meins’m trajedisi ile romantize etmeye çalışmışlardır. Tekrar hatırlatayım; H. J. Klein, ünlü Viyana-OPEC baskını eyleminde yer alan “gerilla”lardan biriydi.

Diğeri de kendi gibi mischling olan ‘meslektaşı’ G. K. Tie-dermann. [8] Eyleme katılan üç Alman’dan ikisi hem Alman-Ya-hudi cemaatindendi hem de BND-MOSSAD ajan-provokatörü oluyordu. ‘Aile Saadeti’ dedikleri bu olsa gerekti…

2000 yılının Kasım ayında, 1975 yılında Viyana’da OPEC merkezine düzenlenen saldırıda 3 kişinin ölümüne neden ol­duğu iddia edilen Hans Joachim Klein’ın Frankfurt mahkeme­sinde yargılanması sırasında, kendi gibi o zamanlar radikal dev­rimci Devrimci Mücadele’ örgütü üyesi olan mischling Daniel Cohn-Bendit’in tanıklığı geçmişle hesaplaşmaya dönüşmüştü.

2007 yılında çekilen ünlü Fransız Avukat J. Verges’in siyasal yaşamını anlatan belgeselde Klein’ın halen Fransa’da gizlendiği belirtilmiştir. Bilindiği gibi MOSSAD’m Avrupa merkez istas­yonu Paris’tedir ve özellikle Mayıs’68 sonrası Izrael lobisinin ve dolayısıyla MOSSAD’m Avrupa’da en güçlü olduğu ülkedir Fransa masonlardan dolayı…

İtalya’da muhbirler ve ajan-provokatörler, onlar için özel ola­rak hazırlanmış bir “pişmanlık yasasından faydalanmışlar-dır. Örneğin geceleri cezaevinde yatarak emniyete alınırlarken güya ceza çekiyormuş havasında, gündüzleri normal yaşamlarını sür­dürmektedirler. Yılda 25 gün hapis dışında “tatil hakkı”(!)na dahi sahiptirler. Almanya’da ise böyle bir yasa yoktur. Buna kar­şın cezanın tamamlanması ardından, devlet güvencesi gerekir­se yeni kimlik- ve emekli maaşı bağlama gibi yasalar mevcuttur. Zaten ‘görevin sonunu ifade eden itirafçı röportajlarda verilen yüklüce ödemeler de renkli medya aracılığıyla yapılmaktaydı..

“Devrimci Hücre-RZ” görünürde daha ‘sağlam’ basıyordu. Örgüt militanları daha profesyonel eylemlerde adlarını duyuruyorlardı. Almanya’nın hem legal plânda, hem de illegal çalış­ma alanları olan örgütü konumundaki bu yapılanma ne hikmet ise yine bir Haziran ayında (1978) hazırladığı bombası elin-de(!) patlayan ve iki gözüyle iki bacağını kaybeden Hermann Feigling’in tutuklanması ile ilk firesini vermişti (İlginçtir ki, İtal­yan Kızıl Tugaylar, Elen 17 Kasım da aynı şekilde çözülmeye başlanmıştı! Ne tesadüf! Bayılıyorum böyle “raslantılara.). İki yıl önce de Entebbe’de örgütün kurucuları arasında olan Wüf-red Böse ortadan kaldırılmıştı. RAF’a karşı özerkliklerini ko­ruyan bu örgüt, Aralık 1975’te Viyana-OPEC, Haziran 1976’da Entebbe eylemlerinde FHKC fraksiyonu “Dr. Ebu Hani” (Wa-dii Haddad) grubuna bağlı Filistinlilerle iç içe çalışmışlardır!.. “Oyunun Profesyonelleri” için “atlama ıstasyo-nu” konumundaki bu örgüt, 1980’li yıllarda hâlâ faaliyetini sürdürüyordu. “2 Ha­ziran Hareketi”, RAF’a; “RZ”, FHKC sine sızmak için kurdu-tulmuş “atlama istasyonu” görevi üstlen-dirilmiş “Sinek Kâğıdı Örgütleriydi…

Bunun için Haziran 1978’de Bulgaristan’da yakalanan 2 Ha­ziran Hareketi ve RAF’ın 4 militanı F Almanya’ya teslim edil­mişlerdi. Tabii bu örgütlerin eylemleri de Kızıl Tugaylar tara­fından hararetle desteklenmekteydi. Bu örgütlerle Kızıl Tugay­lar, RAF’ı SSCB’ne karşı tavır almamakla suçlaması da okuyup, anlayıp, kavrayabilenler için açık seçik, kimin ne olduğunu belli eden delillerdi…

Nesnel gerçeklikte dışa vuran; I. Enternasyonalden beri de­vam eden, bilimsel komünizmi savunan Marx ile anarşist Bakü’nün arasındaki “devrimci özne” kavgasından başka bir şey değildi…

Kropotkin’i hiç okumadan Carlos Marighela’yı; Bakunin’i okumadan Herbert Marcuse’ü okuyanların sonuçta başına ‘Yeni Sol’ çuvalı geçirilmiş “devrimci” Deli Dumrullar olmama­ları için hiçbir neden yoktu… Bir de başlarına bir “dayı” ya da “başkan” kondu mu işler tıkır tıkır yürüyordu… Hele romantik amatör militanlar gönüllü “Mançurya Kobaylığı”na daha da kö­tüsü “mankurt”luğa soyunmuşlar ise..

BFV(İç İstihbarat Örgütü) listesinde tarafımdan yapılan tespitler: (Baader-Meinhof ve RAF ilginç bir biçimde ayrı örgütlermiş gibi gösterilmiş. Amaç dezenformasyondur…)

Öldürülenler Ajan-provokatörler ve muhbirler Neo- nazi bağlantısı

Baader-Meinhof

Andreas Baader * Ulrike Meinhof* Gudrun Ensslin” Jan-Carl Raspe” Astrid Proll Kay-Werner Allnach Brigitte Asdonk Dierk Hoff Hâns-Jürgen Backer* Holger Meins * Horst Mahler1** Horst Söhnlein Thorvvald Proll [İse Stachowiak Ingrid Schubert * irene Goergens Irmgard Möller Ingeborg Barz” Karl-Heinz Ruhland* Monika Berberich Werner Hoppe Beate Sturm* Eric Grusdat Heinrich Jansen Katharina Hammerschmİdt Manfred Grashof Marianne Herzog Peter Homanrı* Petra Schelm” Ulrich Scholze* Wolfgang Grundmann Thomas Weissbecker *

Sosyalist Hastalar Kolektivi (SPK)

Bern Rössner Hanne-Elise Krabbe Karl-Heinz Dellwo Klaus Jünschke Lutz Taufer Brigitte Mohnhaupt Gerhard Müller* Elisabeth von Dyck Knut Folkners Ralf Baptist Friedrich Sieglinde Hofrmann Carmen Roll Margrit S ehil ler Sİegfried Hausner* Friedrike Krabbe Alfred Mahrlânder Bernhard Braun Ursula Huber Wolfgang Huber

Kızıl Ordu Kliği

Angelike Speitel Christa Eckes Peter- Jürgen Boock* Stefan Wisniewski Silke-Maier-Witt Monika Helbİng Christian Klar Adelheid Schulz Willy Peter Stoll Rolf Clemens Wagner Sigrid Stemebeck Christopher Wackernagel Roland Mayer Jörg Lang Karl-Heinz Roth Hans-Peter Konieczny Sabine Schmitz Sİegfried Haag Angela Luther Johannes Thimme Susanne Albrecht Ulrich VVessel Volker Speitel* Waltraud Boock Wemer Sauber Wolfgang Beer

­

2 Haziran Hareketi

 Fritz Teufel Gabi Kröcher-Tiedermann* Gabrielle Rollnick Inge Vİett Ingrid Barabass Ingrid Siepmann Juliane Plambeck* Ralf Reinders Rolf Heissler RolfPohle Ti 11 Meyer Georg von Rauch * Gerald Klopper Ulrich Schmücker Verena Becker Willi Rather Wolfgang Knupe Bommi Baumann Ronald Fritzch

Devrimci Hücreler

Brigitte Kuhlmann * Hans-Joachim Klein* Wilfred Böse1

Batı Berlin Tupamaros/Rlues

Dieter Kunzelmann Rainer Langhans

Global malî oligarşinin emperyal-zıon yeniden-faşist devlet teröristi Almanya kanadı; sosyal-demokrat burjuvaların iktidar ortağı küçük-burjuva Yeşillere karşı senaryolar tezgâhlarken, farkında olmadan XX. yüzyılda insanlığa, dolayısıyla emekçi sı­nıflara karşı oynamış oldukları “en kirli” oyunlarından birinin ipuçlarını da vermiş oluyorlardı. Gazeteden kesip kişisel arşivi­me dosyaladığım haberin dış bükey özeti şuydu: Kasım 2002’de Ulrike MeinhoPun kızı Bettina Röhl, annesinin beyninin 1962’de geçirdiği bir tümör ameliyatı yüzünden büyük tahri­bata uğradığını, bu nedenle “teröre” bulaştığı dönemde zihinsel özürlü olduğunu öne sürmüştü. Annesinin beyninin Tübingen Üniversitesi’nde incelendiğini, hazırlanan raporun ise dönemin öğrenci liderlerinden, şimdiki-2005 Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer tarafından örıbas edildiğini iddia etti. Röhl, annesinin beyninde ameliyat sonrasında nörolojik bir bozulma saptandığı ve Meinhofım hareketlerinden sorumlu olacak akıl sağlığından yoksun olduğunun görüldüğünü söyledi… (Öldü­rüldükten sonra izinsiz olarak cesedinden çıkarılıp, incelemeye alınmış olan Meinhofun beyni yıllar sonra yapılan hukuki baş­vuru ile geri alınıp gömüldü). Diğer taraftan, Nöroloji Araştırma­ları Enstitüsü Başkanı mischling Richard Meyermann, örgütün önde gelen liderlerinden Andreas Baader, Gudrun Ensslin ve Jan-Carl Raspe’nin beyinlerinin Der Spiegel dergisinin yaptığı bir araştırma kapsamında 2002 yazında arandığını, ancak bulu­namadığını söylüyordu. Gizlice cesetlerden çıkarılan beyinlerin, daha sonra kayıtlarının olmamasının nedeni ile kaçırılmış olabi­leceği ihtimali ortaya çıkıyordu. Militanların ölümlerinden son­ra beyinlerini 1977’de Stuttgart Savcılığı için araştırmak üzere alan beyin uzmanı Jürgen Peiffer, 1988’de görevinden ayrılana kadar söz konusu beyinlerin, Tübingen Üniversitesi Kliniğinde bulunduğunu söylüyordu.

(Haber buydu. Benim yıllar önce tamamen kavramış oldu­ğum ve ilk izlenimlerimi Yeni Dünya Düzeni (Kasım – 1992 Anahtar Yayınları) adlı kitabımda çizimli olarak kamuoyunun dikkatine sunduğum çalışmamın doğruluğunu tasdikleyen bel­gelerden biriydi.)

Burada bir parantez açıp Nöroloji Araştırmaları Enstitü­sü ve Tübingen Üniversitesi adları ile ulaştığım bir başka ku­rum ABD’de Massachusetts Insütute of Technology bünyesinde 1962’de başlatılmış olan geniş kapsamlı Neurosciences Research Program- Sinir-Bilimleri Araştırma Programı (NRP) liderlerinin’ yoğun faaliyetleri sonucu New York’ta Rockefeller Üniversite­si içinde bağımsız bir kampus içinde 1981’de kurulmuş olan Neurosciences Instttute’de karşımıza çıkmakta. Bu çalışmaların bir kolu da derinden Pentagon-CIA’mn “beyin yıkama” ope­rasyonlarına ulaşmaktadır. Bir ucu da Psikolojik-Politika denen emperyalist pragmatizm ideolojisinin ideolog-larına…

Bu kitabımın çalışmaları, araştırmaları sırasında okuduğum; Amerikalı bilim insanı James Gleick’in Kaos (Tübitak yay.1995) adlı kitabının 285. sayfasında ise konumuzu ilgilendiren psikiyatrik deneklere ait” şu paragrafın altını dikkatle çizdim: “Za­mansal izolasyonda güneş ışığı, sıcaklık değişmesi, saat ve tele­fon yoktu. İnsanların bir uyku-uyanıklık çevrimi bir de vücut ısısı çevrimi vardı; bunların ikisi de hafif pertürbasyonlara uğra­dıktan sonra kendi kendilerini yeniden düzelten nonlineer salı­nmalardır. İzolasyon halinde… Alman araştırmacılar tarafından yapılan deneylerde birkaç hafta sonra, uyku-uyanıklık çevrimi­nin ısı çevriminden koptuğu ve rastgele bir hal aldığı bulundu. İnsanlar uyumadan yirmi ya da otuz saat uyanık kalıyor, ondan sonra da on ya da yirmi saat uyuyorlardı.” Evet, işte burada; 1995’te bir Amerikalı bilimin insanı tarafından yayımlanmış bir itiraf var! Onlar için yapılmış ve ilginçtir, eski bir Nazi tasarım­cısının plânladığı hapishanede; eski Naziler eliyle, CIA işbirliği ile kurulmuş Alman devleti terör -istihbarat- örgütü BND tara­fından katledilmiş militanlar-dan biri olan, RAF’m doğal lideri konumundaki Ulrike Meinhofun avukatına yazdıkları ile tas­tamam çakışan…

Peki, ben ‘komplo teorisi’ mi “icat” ediyorum? (Bir kere komplo “teori”si olmaz. Komplo bir “eylem biçimidir. Tasta­mam karşı-devrimci bir “praxis”tir.) Bakalım. Daha önce yaz­dığım bilgiler ışığında bir de American Society for Cyberne-tics Amerikan Kibernetik Derneği kurucular listesine bakalım; bir de şu meşhur Tübingen Üniversitesi- Nöroloji Araştırmaları Enstitüsü’nün öz geçmişine göz atarak Nazi artığı manyak-para-noid “Dr.Mengele”lerin izini sürelim…

Olay neydi? Soğuk Savaş döneminde “Beyin Yıkama”, CIA-MI.6-BND-MOSSAD’ın yürüttüğü Psikolojik Savaş’ın en önemli (“Blue Bird” – “M.K.Ultra” – “Mik Delta”) operasyonla­rından biriydi. Kızıl Ordu Fraksiyonu- Batı Avrupa’da Gerilla Mücadelesi adlı bir kitap yazmış olan Fransız araştırmacılar Anne Steiner ve Lofb Debray’m tespitleri yukarıdaki gazete haberinde “duygusal ve güdümlenmiş” (enformasyon) anla­tıyı değerlendirmemiz için bir kıstas olacaktır: “Yakalanmaya başlamalanyla birlikte RAF üyeleri, “2 Haziran Hareketi” ve “SPK”(Sozialistische Patienten Kollektiv- Sosyalist Hastalar Kolektifi)[9] tutuklularına da uygulanan özel bir hapis sistemi­ne tâbi tutulurlar. Tutuklular tamamen tecrit edilmiştir: Diğer tutuklularla her türden ilişki yasaktır, cezaevinin ortak faaliyet­lerinin hiçbirine (dini olanlara bile) katılamamaktadırlar. Hava­landırmaya tek başlarına, çoğunlukla da ancak elleri arkalarında bağlı halde çıkabilmektedirler; hücre ve üst baş aramaları çok sıktır, ziyaret hakları kısıtlıdır, mektupları ve gazeteler sansür­den geçmektedir. Yani sosyal ilişkileri en alt düzeye indirilmiş­tir. Bazı mahpuslar, Köln-Ossendorfun ses geçirmeyen kısmın­da, özel bir bölümde daha ağır koşullar altında bulunmaktadır. Bu bölüm, cezaevinin “kadın psikyatrisi” binasının bir ucunda bulunuyordu; ses tecriti için özel olarak düzenlenmişti. Ulrike Meinhof ve daha kısa dönemler için Astrid Proll ve Gudrun Ensslin yakalandıklarında orada yalnız kalmışlardı: Üstlerinde­ki ve yanlarındaki hücreler hep boş tutulmuştu. Dışarıdan hiç­bir ses ve gürültü ulaşmıyordu onlara. Hücrenin duvar ve eşya­ları beyaza boyanmıştı, gün ışığı ancak çok ince bir tel örgüyle çevrilmiş küçük bir mazgaldan sızmaktaydı. Köln-Ossendorfun özel bölümünün mahpusları 24 saatin tümünü hiçbir şeyi seçemedikleri bir ortamda geçiriyorlardı. 1 Şubat 1973’de, Köln Cezaevi psikologu Prof. Jarmer, Ulrike Meinhofun hapishane koşullarını şöyle yorumlamaktadır: “Tutukluya dayatılan psişik yük, mutlak tecrit hâlinin kaçınılmaz kıldığı ölçüleri fazlasıyla aşıyor. Deneylerin gösterdiği gibi, tutuklular katı tecrit uygula­masına sınırlı bir süre boyunca katlanabilirler. Tutuklu Ulrike Meinhof bu sınırı aşmış durumda, çünkü pratikte her türlü çev­re algılamasından kopmuş durumda.” (age s. 31-32)

Onun, avukatına yolladığı mektupları aslında hapishane-de-ki ve BND’deki Dr.Mengele’lerin, onun hakkında gözlemle-ri-ni kolaylaştırıyordu. Kitapta yayımlanmış olan mektup her şeye karşın bilinci açık bir insanın trajik mücadelesinin örneğini ver­

mekte; en dikkat çekici olan son satırları okuyalım: “…En vahi­mi şu: Hayatta kalma şansının olmadığının, bunu atlatma-nın, bunu başkalarına anlatmanın imkânsızlığının açıkça bilin-cinde olmak.. .”(age s.32) Ne ki, burada beş ay bu psikiyatrik işken­celere maruz kalmış olan Astrid Proll’un duruşmalara katılabil­mesi için, 1973 yılı başında normal muameleye tâbi tutulmuş, buna karşın onu tekrar 1975’de dinlenme evine göndermek zo­runda kalmışlardır. Araştırmalarıma göre, RAF militanlarını bir “kobay” konumuna sokarak onlara uygulanan “duyumsal yok­sun bırakma” denemeleri, Çek psikiyatr Jan Gross yönetiminde Hamburg Eppendorj psikyatri ve nöroloji kliniğinde başlatılmış olan faşizan denemelerin devamıydı. BND-Schwert-GSG9 tara­fından katledilen militanların beyinlerinin kaçırılarak incelen­mesi ise, bu operasyonların sonuçlarını kapsayacak devamıydı. Bu Alman Nazi-Zion mantığının tipik dışa vurumları olan in­sanlık dışı uygulamaların “gölgeleme” operasyonu içinde etik ve ahlâk dışı olarak Meinhofun kızı kullanılmıştı. Buradaki amaç açık ve seçiktir. Siyasi ve eylem-sel görüşlerine katılalım veya katılmayalım, Alman devrimcileri ve emekçileri (hatta burjuva demokratları) arasında belli bir saygınlığı olan Ulrike Meinhofun RAF’a katılması sonucu oluşan Alman halkı gözün­de siyasi itibarını; “ahlâki sapkınlık” ve de “gangsterlik eğilimi” gibi medyadik sansasyonel magazin-klişelerine indirgemek için Alman malî oligarşisinin “karanlık-kirli-öz devleti” her türlü terörist metodunu, kullanmıştır, kullanmaya da devam etmek­tedir, edecektir de, bu “vampir” burjuvazinin öz-karakteridir… Türkiye’deki örnekleri de bu global operasyonların kopyası ve de devamıdır!..

Ne ki Berlin kaynaklı 16.10.2002 tarihli Hürriyet internet si­tesinde yeralmış Der Spiegel, Daily Telegraph haberi tespitlerimi kanıtlayan en somut belgelerden. “Baader Meinhofta 25 yıllık sır aydınlandı” başlığı altında verilen haber şöyle: “Almanya’da 1970’lerin radikal sol örgütü Kısıl Ordu Fraksiyonuna bağlı Baader Meinhof grubunun liderlerinden üçünün Ölüm mask­larının bulunmasıyla, akıbetleri üzerindeki şüpheler yeniden belirdi. Almanya’nın ölümlerini intihar olarak sunduğu grup üyelerinin otopsilerini eski bir SS üyesinin yaptığı ortaya çık­tı. II. Dünya Savaşında SS tank tümeninde (Unterscharführer) yer alan Hans Joachim Mallach (1924-2001), savaş sonrası (1969-1989) Tübingen Üniversifesi’nde adli tıp alanında ordi­naryüs profesörlüğe yükselmesi sonucu yakındaki Stammhe-im Hapisfıanesfnde tutulan grup liderlerinin otopsilerini üst­lenmiş. Mallach, mahkûmların tecrit hücrelerın-de tutulduğu Stammheim’da birkaç yıl içinde sırasıyla ölü bulunan Ulrike Meinhof, Andreas Baader, Gudrun Ensslin, Jan Cari Raspe, Juliane Plambeck ve Wolfgang Beer’e intihar’ teşhisi koymuş. Mallach, ayrıca cesetleri iki gün morgda kalan Baader, Esslin ve Raspe’nin ölüm masklarını çıkarmış.

Maskların varlığı, Mallach’m iki oğlunun babalarının Ocak 2001’deki ölümünün ardından düşünüp taşınıp geçen hafta ola­yı polise ve basma anlatmasıyla ortaya çıktı. İddiaya göre, Baa­der ile Raspe kendilerini hapisten çıkarmak için yapılan uçak kaçırma girişimi başarısız olunca 17 Ekim 1977’de kafaların­dan vurulmuş şekilde, Ensslin ise asılmış halde bulunmuştu. Üçlünün cesedi, 18 Ekim gecesi, örgülü ‘düşman’ diye nitele­yen Mallach ile ekibinin otopsi masasına geldi. Eski SS üye­si, oğullarına, otopsiyi bilimsel mi, kasıtlı mı yaptığı hakkında yorumda bulunmadı. Ama Stutgart polisi kriminal şubesinin başındaki Josef Ring’in talebi üzerine ölenlerin yakınlarına ve savcılığa bildirmeden cesetlerin her birinden üçer tane olmak üzere toplam dokuz ölüm maskesi aldığını anlattı. Oğulları, ba­balarının maske işlemini ‘kafa derisi yüzmeye benzettiğini ve onlardan ‘SS tank tümeninin savaş ganimeti’ olarak söz ettiğini aktardı. Oğulları 1980’lerde babalarını adli tıp enstitüsünde zi­yaret ettiklerinde de maskları dolapta görüyorlar-mış. Ring’de altı maskı koruyup sonunda ‘Baden Württemberg Tarih Evi’nin deposuna gizlice kaldırmış. Oğulların ihbarıyla bu masklar bu­lunurken, Mallach’m diğer masktan attığı sanılıyor. Mallach’in hayatı ise, azılı bir Nazi’nin savaş sonrası Almanya da kolay­ca yükselebildiğinin göstergesi. Mallach, 1942’de 17 yaşında SS’e katılıp, Stalingrad kuşatmasında yer almış ve Hitler’in mu­hafızlığını yapmış. Madalya bile alan Mallach, esir düştüğünde 21 yaşında toplumla bütünleşmesi için serbest bırakılmış. SS künyesi dövmesini kurşun deliği izlenimi bırakacak şekilde sildirmiş.

Son yıllarında ise hizmetlerinden Ötürü devlet nişanı almış. Ancak nasyonal sosyalist idealleri aşılayarak yetiştirmeye çalış­tığı iki oğlunun solcu olmasını önleyememiş.” Mallach’ın da mischling olduğunu ekleyeyim. Yoruma gerek var mı?

Kurulduğundan 30 yıl sonra, 20 Nisan 1998’de RAF’ın da­ğıldığı sekiz sayfalık Fransız Reuters haber ajansına gönderilen faksla açıklanır. Son cümleler şöyledir: “Hemen hemen 28 yıl önce, 14 Mayıs 1970’te RAF bir hürriyet kampanyası içinde doğdu. Bugün biz bu projeyi sonladık. RAF’m şekillendirdiği şehir gerillası şimdi tarihtir.” Dikkat edilsin buradaki “jargon” devrimci bir anlatım değildir.

“Hürriyet kampanyası” ve sonlanmış “proje” sonuçta “şehir gerillası şimdi tarih”miş mi acaba? Bu “jargon” tastamam emperyal-zion “think-tank” izdüşümü-dür! Çünkü emperyal-zi-on “11 Eylül 2001 “den itibaren saldırgan yeni bir “Hürriyet Kampanyasına başlayacaktır.

Yeni bir “Proje” söz konusudur. Şimdi içinde yaşadığımız. Nerede ise aynı senaryonun adaptasyonları sahneye konmakta­dır. Üstelikte Irak’ta ispatlandığı gibi tayin edici olan “Şehir Ge­rillası” olacaktır. Hangi tarih olan, tarihi yazacak olan mı yoksa!

Bence RAF olayı Alman ve Avrupa entelegentsiası tarafın­dan emperyal-zıonun kibernetik-kaos doktrini ufkundan tekrar masaya yatırılmalıdır. Ortada tam anlamı ile kanlı ve karanlık bir burjuva “komplo’su vardır. Bu “teori” değil, “bilinçli eylem (praxis)”dir. Bu deşilmelidir. Eğer, gelecekte insanlığı “kobay fa­releri” konumuna düşürmek istemiyorsak.

Bir ara olarak tekrar gerilere dönelim; Order of the Solar Temple (Güneş Tapmağı Tarikatı)’m kurucusu Luc Jouret ile Joseph di Mambro, 1970lerde Belçika Komünist Partisi CPCB)’nde bir bölünme örgütleyen radikal-milliyetçi eylemci  m Jean Thiriart’a yardım etmişti. Parti Communautaire Europeen’e yol açan, bir “Nazi-Maoist” partisi ki Jeune Eu-mnvnmnımn***,* roPe radikal-milliyetçi grubun yerini almış-tı. La mafia des secfes’in yazarı ve Le Monde Diplomatique’\e birlikte çalışan Bruno Fouchereau’ye göre, bu Belçika “Nazi-Maoist grup” Gladio’nun Belçika şubesi SDRA-8 tarafından olgu içinde denetlenmekteydi. SDRA-8 diğer yaratımı “Westland-New-Post” radikal-milliyetçi terörist gruptu… Diğer taraftan 19701i yıllarda Belçika’da süper market katliamları olarak bilinen kitle teröründen dolayı, Belçikalı devrimci grup­lar, hatta Fransız Doğrudan Eylem grubu global medyanın Avrupa kanadı tarafından suçlanmıştır. Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan belgelerle terör operasyonla­rının Belçika “Stay-Behind”ı tarafından yürütüldüğü anlaşılmış­tır. Pentagon-ClA’nm istekleri doğrultusunda yürütülen ope­rasyonun amacı-nın, Avrupa’ya ABD’nin nükleer başlıklı cruise füzelerinin yerleştirilmesine karşı çıkan kamu üzerinde kitlesel psikolojik baskı ortamı yaratmak olduğu belgelenmiştir.[10]

1.e- İtalya: Corrado Simioni ve Mario Moretti

The Sphinx and the Gladiators: How Neo-Fascists Steered the Red Brigades (Sfenks ve Gladyatörler: Noe-Faşistler Kızıl Tu­gayları Dümenle Nasıl Yönetti?) yazan: Claudio Celani

Kaynak: La Sfinge delle Brigate Rosse (Kızıl Tugayların Sfenksi) Yazan: Sergio Flamigni (Milan: KAOS Edizioni, 2004)

Eski Senatör Flamigni’nin kitabında­ki belgeleri; Kızıl Tugayların başı Mario Moretti’nin nasıl faşist Gladio- NATO (stay behind) çemberlerinin bir ajanı ol­muş (olduğu) konusu hakkında onun suskunluğu için “sfenks” adını verir. Kı­zı/ Tugayların Sfenksi, terörist başı Mario Moretti’nin suçları, sırları ve yalanları.

“Eski senatör ve anti-terör uzmanı Ser-gio Flamigni’nin en son kitabında açı­ğa vurulan yeni kanıt ki, Kızıl Tugaylar terörist grubu, doğrudan Gladio-NATO çemberleri tarafından dümenle yönetilmiş (olup), 1978’de Hıristiyan Demokrat lider Aldo Moro’nun katledilmesinden ve diğer katil olaylarından sorumludur. Bu çemberler, Avrupa’da II. Dünya Savaşı sonrası OSS (Office of Strategic Service) ve CIA’nm direktörü Ailen Dulles; Anglo-Amerikan istihbaratının ve özel operasyonlar şe­bekesinin bir ajanı sabık Edgardo Sogno tarafından yönetilmişti. Sogno (Kont Edgardo Sogno[11] Rata del Vallino) Piedmont’tan bir aristokrattı. Gizli mason locası P-2’nın bir üyesi, P2 büyük üstadı Licio Gelli’nin benzeri. İspanya İç Savaşı’nda faşist dik­tatör Francisco Franco’nun saflarında döğüşmüştü. 1943’de, Mussolini’nin düşüşünden az sonra Sogno, Britanya Özel Operasyonlar İcrası başkanı McCaffery’in yönetiminde dene­timi gözden geçirdi. “Franchi Brigade-SerbestJ’Ayrıcalıklı Tu­gay” olarak adlandırılan bir Stay Behind (direniş) örgütü inşa etti. McCaffery, onu OSS başı Ailen Dulles ile tanıştırdı.

“Sogno, Wehrmacht (Alman Ordusu, y.n.) tarafından esir alındığında SS General Kari Wolff sayesinde (onun) şahsi mü­dahalesiyle serbest bırakılmıştı. Bu Dulles-Wolff görüşmelerinin bağlamında vuku buldu. Ki bu, eski Nazi SS üyelerinin meşhur “Sıçan Hattı” kurtarması doğumunu ve özel operasyon güçleri ile NATO istihbaratının savaş sonrasında onları aske­re almasını sağladı. Savaş sonrası dönemde, Sogno ataşe ola­rak diplomatik kariyere sahipti ve ABD, Fransa, Arjantin’i içe­ren birkaç ülkede büyükelçiydi. NATO Genel Sekreteri Manlio Brosio’nun yakın dostuydu. 1950’de, Sogno İçişleri Bakanı Ma-rio Scelbanm buyruğu altında, “Atlantici  Ualia” (İtalya’nın Atlantikçileri) olarak adlandırılan bir paramiliter antikomünist örgütlenme inşa etmeye başladı. Bu geleceğin GıathVsunun bir embriyonu olduğu düşünülmelidir. 1953’te, Paris’te NATO Savunma Kolejinde psikolojik savaş üstüne bir programın hazır bulunmasından sonra Sogno, Fransız hükümetinin desteği ile Paris’teki eski işbirlikçiler tarafından kurulmuş Fransız “Paix et Liberte” (Barış ve Hürriyet) modelinde, “Pace e Libertâ” ola­rak adlandırılan bir genel antikomünist örgüt etti. 1970’de, Kızıl Tugayların doğuş yılında Sogno, “Comitati di Resistenza Democratica CRD (Demokratik Direniş Komitesi)” adı altın­da diğer bir örgüt kurdu. CRD üyeleri, Gladio ve NATO- “Stay Behind” örgütü üst üste bmdi. Aynı derecede Sogno kendini bir görüşmede açığa çıkardı; CRD üyeleri bir yemin ettiler ki onlar, İtalyan Komünist Partisi ile uzlaşacak siyasal liderleri fiziksel (olarak) eleyeceklerdi. 1974’de, Sogno bir ‘coup d’etat'(darbe) ye kalkıştı, bu da keşfedildi ve o zamanki Savunma Bakanı Giu-lio Andreotti tarafından önüne geçildi; sonrasında birkaç asken komutan kovuldu. En sonunda, Sogno aleyhinde dava açıldı ve aklandı. O 2000’de öldü. Ölümünden sonra otobiyografisi ya­yımlandı, o gerçek bir darbe yapmaya (çalıştığını) itiraf etmişti.

“Sergio Flamigni, Moro olayı üstüne yedi kitap yazmıştı. Onun yeteneğinde eski bir Senatör ve birkaç Parlamento araştırma komitesi üyesi olarak, o (nun), po­lis kaynakları ve tasnif edilmiş malzemeyi kullanma hakkı vardı. İlâveten o, tanıklar ve birkaç eski teröristle şahsen görüşmüştü. Flamigni, 1978 olayları süresince Enrico Berlinguer’in yönetimindeki İtalyan Komünist Partisi (PCI) sekreteryasınm bir üyesiydi. Moro’nun “ulusal dayanışma” si­yasetinde ana ortağı yaptığı, Moro olayının gerçekliği uğruna onun yaşamının misyonunu araştırdı.

“Onun sonuncu kitabında, Flamigni “sert astarlı” hizbi yeni­den nasıl inşa etti. 1974’de “solcu”(!) Kızıl Tugaylar denetime alındı; gerçeklikte, NATO denetimli Sogno örgütü tarafından dümenle yönetildi. Olağandışılıkta, Mario Moretti, bu adam ki, Aldo Moro’nun kaçırılıp katledilmesini örgütledi ve (öldü­rülmesine) izin verdi. Görevli bir grup vardı, Corrado Simio-ni (adlı) biri tarafından yönetildi bu da, Sogno-NATO örgütü­nün denetimi altındaydı. 1970’lerin başlarında Kızıl Tugaylar kurulduğunda bu grup acele cinai hareketler için baskı yaptı. Moretti-Simioni grubu başlangıçta Renato Curcio ve Alber-to Franceschini vasıtasıyla liderlik edilen hizip tarafından boşa çıkarıldı ki (onlar) cinai hareketleri reddettiler. Simioni ve diğerleri ihtilâfı sonunda, lider-Curcio, Kızıl Tugaylar ve onların kendi gizli örgütü kuruldu, “Süperdan”(Müthiş Ka­bile) [“Superclandestine”nin bir kısaltması. “Clandestine”; el altından yapılan, gizli kapaklı, gizli, demektir. Aynı zamanda NATO-SHAPE’in bu operasyonları düzenleyen ACC’nin depart­manı Clandestine Planning Committee – CPC. ç.n.[12]] diğerle­rinden Kızıl Tugayların yönetimini almayı tasarladılar, Kızıl Tugaylar’da. onların kuklası olarak Moretti sorumluluğuna bı­rakılır.

1974’de, Kızıl Tugayların bütün liderliği tutuklandı, Moretti kaçtı. Moretti’nin, Kızıl Tugayların buluşma yerinde olduğu varsayılmıştı, fakat görünüşe göre birisi polis operas­yonunu ona haber vermişti. O andan itibaren, Moretti, Kızıl Tugayların başı olmuştu ve sıkı Superclan-NATO yönerge­leri altında Moro operasyonunu plânlamaya başladı. Moretti, 1981’de tutuklandı, anlaşılan kaza vasıtasıyla. Görevli polis ra­hat vermemiş operasyonu yönetmişti. Moretti, cinayetten altı hüküm aldı ve müfettişlerle asla işbirliği yapmadı, fakat 15 (yıl) dan sonra şartlı tahliye edildi. Eski Devlet Başkanı Francesco Cossiga, diğerleri arasında, af için baskı yaptı. Bugün, Moretti bir hür adam ve Lombardy yöresinde kendine ait bir şirkette iş sahibi. (Üstelik deliller, ölmemesi üzerine Moro’nun kafasına bir el ateş eden katilin o olduğunu gösterdiği halde!)

“1974’de, kısaca önceden Kızıl Tugaylar liderleri (Moretti dışında) tutuklandı. Grup içerisinden birisi Sogno örgütü ile Simioni arasında bağlantıyı ortaya çıkardı. Aynı yılın Mayıs’ında, bir Kızıl Tugaylar komandosu Milano’daki Sogno’nun CRD ofisine zorla girerek, dosyaları ve önemli belgeleri ele geçirdi. Bu kâğıtların başından sonuna kadar göstermesine göre, Renato Curcio’nun karısı, Mara (Margheri-ta) Cagol ve Franceschini, CRD’nin bir kurucu üyesi Roberto Dotti ki o 1971’de öldü, birine destekleme tavsiyesi yapmıştı. Bu noktada, Cagol, Kızıl Tugaylar’m ilk evresinde anımsamıştı, Simionİ aynı şekilde ad verme ile bir kişiyi onunla tanıştırmıştı ve demişti ki bu adam yeni doğan “devrimci” örgütlerin bütün üyelerinin hakkında toplanan belgeleri saklayacak. O zaman o, Cagol ve Franceschini için hayatidir ki, çoktan şüphelenilen bazı ajanslar, bilginin öbür tarafa geçmesi doğrultusunu araştır­maya doğru Kızıl Tugaylar içine sızılmıştı. Franceschini, adamı kanıtlamak amacıyla karar vermek için Dotti’nin bir fotoğrafını aradı ki, kim, Simioni, Sogno’nun CRD anti-komünist tugay­larının üyesi olan benzerini Cagol’a tanıştırmıştı. Franceschini, Roberto Dotti’nin mezarı üstündeki cenaze fotoğrafını çaldı ve onu Cagol’a gösterdi, emin olamamıştı: (ama) o aynı ve benzer kişidir. Cagoı’m ölümünden beri (1975’de bir kaçırma eylemi sırasında ‘öldürüldü’.ç.n.), Franceschini bugün böyle bir rapor nedeniyle biricik kaynaktır. Bir samimi tanık olarak Francesc­hini, diğer Kızı! Tugaylar üyeleri ve Moretti’ye karşıt, inanı­lırdır. Ki o, onların terörist geçmişleri hakkında hakikati saklar hâlâ. Hem de olay, müfettişlerin Kızıl Tugaylar içinde birinin Dotti’nin mezar fotoğrafını bulmasında, onun raporunun pekiş­tirilen bölümünde yatmakta. Bununla birlikte, onun raporunun bağımsız bir kesinleşmesine gereksinim duyulmuştur.”        

2000 yılında, Sogno’nun ölümünden kısa bir süre içinde “Bir Anti-Komünistin Biyografisi” adı verilen bir otobiyografi röportajı yayımlandı. Burada Sogno, Roberto Dotti hakkında CDR örgütünün kurucusu olarak bahseder. Sogno, o zaman bir ayrıntı ilâve eder ki bu, Mara Cagol tarafından Franceschini’ye bağımsızca sağlanmıştır: Dotti, Milano’da Terrazza Martini adlı bir restaurantm idarecisi olarak çalışıyordu. Terrazza Martini, Franceschini’nin raporunda vardı. Cagol, Simioni tarafından Dotti’ye orada tanıştırılmıştı. Simioni, Dotti’yi restaurantın yöneticisi ve “eski bir komünist partizan” olarak tanıştırmış­tı. Sogno ve polis raporlarından Flamigni tarafından üretilen bizim bilgimiz ki Dotti, gerçekten Turin’de Komünist PartVde Dırenış’in bir üyesi olmuşiu, fakat 1952’de partiyi terk etmişti.

“Aydınlanmaya doğru böyle bulgulardan sonuç çıkararak, diğer “raslantılar” serisi bir dramatik değer elde eder: 1970’de, Moretti, komünden ayrı hareket etti, Milano’da yaşadı, orada bir apartman dairesi kiraladığı aynı sokakta Roberto Dotti’de yaşamaktaydı. Onun en yakın komşusu P2’nin bir üyesi, Anto-nino Allegra, Milano’nun siyasi polis şefiydi. Onun karısının ailesi çevredeki köşede bir binada yaşıyordu ki burada CRD’nin üyesi bir başka idareci Luigi Cavallo, CRD siyası faaliyetlerini yürütürdü. Moretti 1975’de Roma’ya hareket ettiğinde, Moro operasyonu plânlandı, o (da) Via Gradoli 96’daki bir binada apartman dairesi kiraladı. Apartman dairesinin yarısına gizli servis tarafından sahip olunmuştu. Onun en yakın komşusu bir polis muhbiriydi ve binanın cephesinin sağında bir polis me­muru yaşardı. O sadece memur değil bir askeri istihbarat servi­si üyesiydi, fakat Moretti gibi aynı doğum yerinden bir küçük merkezi İtalya kasabası Porto San Giorgio’dan gelmişti, orada herkes öbürlerini bilirlerdi. Moro’nun kaçırılması süresince, olaya rağmen Moretti’ııin kimliği bir terörist olarak polisçe bilinmekteydi, istihbarat yapıları ve polisin bu yoğunluğunda dikkatinden kurtulmayı başarmıştı. İki kere müfettişler onun dairesinin kapısını çalmışlardı, fakat yeterince tuhaf, onlar zorla girmemişlerdi. Nihayet polis, Moretti’nin Via Gradoli’deki sak­lanacak yerini (n) (kapısını) kırdı-fakat biri zorla girmeye (karşı) ihtiyatlı davranmıştı- Moretti’yı uyarmak amacıyla medyadaki radyo yayınları uyguncaydı ve o orada değildi. En sonunda, Mo­retti, Moro operasyonunu gerçek doğrulukta akıllıca saklamıştı ­1981’de tutuklandığından beri, o altı duruşmada tanık yerinde yer atmayı reddetti; 1994’de o, bir röportajda olayların sahte yorumunun verilmesini gerekli oranda (yaptı); ona şartlı tahliye bahşetmek için stratejinin bir kısmıydı.

“Moretti başlangıç noktasından (beri) bir is­tihbarat operasyonu muydu? Bu soru, “eski nesil” Kızıl Tugayların lideri Franceschini tarafından özgün bir biçimde yükseltildi, Flamigni’nin kita­bında tanıtılan kanıt şaşırtıcılık ile cevaplamak­tadır. Moretti’nin önceki yaşamını resmen araştı­rınca, Flamigni keşfetmişti ki, geleceğin “komü­nist devrimcisi”, gençliğinde bir militan neo-faşistti! Hem eski okul yoldaşları hem de Moretti’nin Öğretmenleri, bağımsızca dogrutadılar; Moretti, o kadar çok fanatik neo-faşistti ki, okul zamanı süresince faşist şapkası Fes takmıştı.

“Moretti’nin geçmişi daha çok kazıldığında, Flamigni, önem­li bir aristokrat aile Casati Stampa’ya bağlanan bir anahtar keş­fetti. Orada Sogno’nun politik hizibi vardı. Markiz Annamaria Casati Stampa, Moretti’nin kasabası Porto San Giorgio’nın ya­kınında Fermo’daki bir yatılı okulda Moretti’nin yüksek öğreni­minin ücretini ödemişti. Milano’da bir şirket olan SU Siemenstt bir iş için Moretti’yi tavsiye etmişti. Moretti’de Markiz’in ilgi­sinden dolayı sonuç çıkarmak, Markiz’in sapık sexüel alışkan­lıklarına bakarak muhtemelen açıklanırdı: Kadın, onun sexüel şehvetini kocasının huzurunda tatmin etmeye, çoğunlukla neo-faşist çevreden genç çocuklara iş vererek yararlanırdı. Hikâye 1970, 30 Ağustos’unda acımasızca sona ermişti. Marki Camil-lo, kendinden geçerek, karısını ve onun sonuncu sex oyunca­ğı, genç neo-faşist Massimo Minorenti’yi vurdu, ondan sonra kendim vurdu. Varsayılmış olan Moret-ti’nin sevilen bir adam olmasının üyeliğine kabul töreninin ilk adımının Markiz’in sex oyuncağının parçası olmuş olmasıydı.

“Casati Stampa ailesi, oligarşik güç sisteminde ‘balçık bahçe toprağı’mn tipik temsilcisidir. Aynı derecede Lyndon LaRouc-he derki, sen, Pazar bir liberal ve Pazartesi bir faşist olan Mirsin. Marki Camillo’nun amcası, Alessandro, 1924 koalisyon hükümetinde Mussolini hükümetinin ilk Eğitim Bakanı ol­muştu. Orada Casati, Liberal Partiyi temsil ediyordu. 1943’te Alessandro Casati, Direniş askeri kuvvetlerinin bir kolunun lider kurulu, Ulusal Kurtuluş Komitesinin hizbiydi; 1944’de, o Mussolini’nin dışarı atılmasından sonra ve Monarşi altında ilk asker olmayan hükümetin Bonomi kabinesinde Savaş Baka­nı olmuştu. Tarihsellikle, Casati Stampa ailesi Milanolu liberal aristokrasinin parçasıydı, fakat Roma’da, onlar Vatikan’nın ge­rici unsuru, ‘Kara Soyluluk’ adı ile birleştirilmişlerdi.

“Casati Stampa ailesinin yakın dostu (bir) adam, genç Mar­kiz Anna’nın ailesinin dramatik ölümünün sonrası özel öğret­men oldu. Giorgio Bergamasco, Sogno’nun CDR’sinin kurucu­ları arasında bir Liberal Parti Senatörüydü. Bergamasco, garip bir yolla onun özel öğretmen yükümlülüklerini yerine getirdi: Hep beraber aile avukatı Cesare Previti ile o, Previti’nin bir diğer müşterisi medya kodamanı ve geleceğin Başbakanı Silvio Berlusconi’ye, pazar fiyatının bir küçük parçasına, ailenin ko­nutu (Milano) Arcore’deki Villa San Martino’nun satışını düzen­ledi. Previti, 1994’de Berlus-coni’nin ilk kabinesinde Savunma Bakanı olacaktı. 2004’de rüşvetçilikten 11 yıla mahkûm oldu. 1970’de Sogno, CRD örgütünü kurduğunda, Casati Stampa’nm özel öğretmeni Senatör Bergamasco, Casati Stampa’nın koru­ması altındaki Moretti ile hep beraber “solcu”(0 oldular. Kızıl Tugayların kuruluş toplantısında hazır bulundular.

“Başlangıçta ifade edildiği gibi, İtalyan ‘balçık bahçe toprağı’ oligarşisi bir uluslararası pro-faşist şebekede bütünün ayrılmaz parçasıydı. Bütünüyle NATO tasarımlarıyla, Anglo-Amerikan güç çemberlerinin Dulles hizibinin yönetimi altında, Soğuk Savaş’ın “anti-komünist” parçası olarak bir yeni biçim içinde etkili hale getirildi. Moro olayının pek çok dikkat çekici yön­lerinden biri Aldo Moro, onun 55 günlük tutsaklığı süresince, onu kaçıranlar tarafından sorgulandı ve o, NATO “Stay-Behind” şebekesi Gladio’nun ortaya çıkarılmasının mevcudiyetiydi. Her nasılsa, bu ifşalar, Moretti ve arkadaş çevresi tarafından kıs­kançhkla korunan sır, “devrimci” örgütün kendini itiraf etmesi­nin ellerinde bir siyasi kötü sürpriz oldu. Moretti’nin, “Biz bu ifşaatları tercüme edecek bir anahtara sahip değildik” açıkla­ması gülünçtür. Bununla birlikte, Moro’ya karşı ölüm hükmü çoktan daha yıllar önceki bir tarihte telaffuz edilmişti.

“Moro operasyonu Gladio tarafından mı ; yürütüldü? Moretti, bir Gladio üyesi midir? Gladio eski Sogno örgütü olarak aynı şey mi­dir?

“Flamigni, bu önemli nokta üzerinde bi­razcık kuşkuluydu. “Gladio ve Sogno’nun ör­gütü benzer matrix (dölyatağı. y.n.) e sahipti”, dedi yazar, doğası ve iki örgütün üyelerinin üst üste binmesi durumu. Örneğin, CRD üyeleri arasında 1971’de yayımlanmış Roberto Dotti için meşhur ölüm ilânı imzalanmıştı, burada Francesco Gironda, bugün eski Glaido Üyeleri Derneğinin resmi sözcüsüdür. Sogno benzen ve çoğu Gladio üyeleri (gibi), Gironda (da) psikolojik savaşta eğitilmişlerdi.

“Bu durumda, Flamigni devam etmekte, “çok garip şey”: “Onun politik faaliyetlerinin başlangıcından beri, Sogno daima bir yüksek profil korudu. O sık sık medyada genel demeçler verdi, fakat Moro’nun tutukluluğunun 55 günü süresince, o tam bir kelime (bile) etmedi. Bu dönemde herkes, sadece kurumsal veya parti liderleri değil, demeçler piyasaya sürdüler, röportajlar verdiler, bazı şeyler söylediler, fakat Sogno suskunluğunu koru­du.O gerçek bir ‘golpista,’[13] bir genciydi…”

“2000’de, o öldüğü zaman, Giuliano Amato tarafından yü­rütülen bir merkez-sol hükümetinin kararıyla Sogno, bir devlet töreni ile gömüldü…”(!?)

Türkiye’de örtüleme açımmlı “Ergenekon Davası” operas­yonlarının sürdürüldüğü günlerde, tam da PKK kontra terör örgütü lideri A. Ö. (ve hücresinin) ile D-SA… lideri D. K.’m [ki benim tarafımdan hazırlanan bir “tuzak” plan sonucu maskesi düşürüldüğü ve itirafı alındığı halde ‘handler’larına Bedri Yağan’ı ve arkadaşlarını katlettirerek konumunu sürdürmüş­tür; yine tarafımdan taze kanıtlarıyla deşifre edilince peşine bir başka devrimci örgütün düşmesi üzerine soluğu Almanya’da alan İ. S.; yine tarafımdan maskesi düşürülüp G-I Sendikası Başkanlığından uzaklaştırılan H. B… vb.gb. diğerlerinin] “ajan-provokatör’lüklerinin kamuoyunda tartışılmaya hazırlanıldıgı bir ortamda; Mart 2008’de “F Grubu”nun medya operasyon-la-rı sonucu ele geçirilen, haftalık Yeni Aktüel (Sayı: 141. 2008-12. 20-26 Mart) dergisinde “Doğru Yerde Doğru Zamanda” parolası­na uygun muhabir Güneş Koç’un röportajı yayımlandı:” 1978’de İtalyan Başbakanı Aldo Moro’yu öldüren, Kızıl Tugaylar’m lideri ve ömür boyu hapse mahkum Morio Moretti’den Yeni Aktüel’e itiraflar! ‘Şu kesin ki biz kaybettik.'” Gelin şimdi, ‘iliştirilmiş’ gazeteci taslaklarıyla kaşarlanmış ajan-provokatörler üzerinden globalist medyada nasıl dezenfor-masyon yapıldığını irdeleye­lim. ..

Karşısındakinin “iliştirilmiş” gazeteci olduğunu bilen “kurt” ajan-provokatör, daha röportajın başında palavra sıkma-ya baş­lıyor. Güya ‘Almanya’dan gelen RAF üyeleri bu mev-simde evi­nin balkonunda şortla dolaşırlar’mış. Yani bizim RAF’la sıcak temasımız vardı mesajı veriyor, bilgisiz kitleye emperyal-zionun iddialarına paralel “itirafı(?) ile… Hâlbuki yukarıda böyle bir temasın hiçbir zaman olmadığını belgesel ve siyasal olarak ka­nıtladık. Herhalde bunlar “Stay-Behind”dan Alman mischling cemaatinden ajan-provokatör “yoldaşlarıydı. (Okuyucuya şunu hatırlatayım ki, “yoldaş” deyimi Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisinin Nazi üyelerinin birbirlerine hitabı olarak da kulla­nılmıştır: “comrade”!) Gelelim Rossana Rossanda ve Carla Mosca adlı kadın gazetecilerle 1993’te yapmış olduğu söyleşiye değiniyor bilgiç gazetecimiz. Pası alan Moretti, iddiaları redde­derken 27 yıldır hapiste olduğunun arkasına sığmıyor. O nasıl hapislik ise. Gündüzleri evinde, geceleri emniyet altında, yılda 25 gün “tatil hakkı”, şirketinin işlerini takip etme imkânı (Tabii Moretti şirketinden bahsetmiyor. Muhabir ise böyle soru soracak cinsten değil, “iliştirilmiş” meşhur olma sevdasında…). Ör­gütün asıl beyni olan Giangiacomo Feltrinelli’den hiç bahset­memesi ilginçtir. Çünkü Feltrinelli, Simioni-Moretti ikilisin­den hep şüphelenmiş ve onları Örgütten uzak tutmaya çalıştığı sırada zehirlenerek ortadan kaldırılmıştır, [Ayrınt.i.bkz.”Gizli Ordular-Kurgusal Felâketler Militarizmi”, “İtalya” bölümü.] Moretti’nin bir başka palavrası sanki İtalyan işçi sınıfının onla­ra destek verdiğidir. Gerçekte terör yaygınlaştıkça işçi sınıfı ve sendikaları bu örgütlerden desteklerini çekmeye başlamışlar ve 1974’te bu destek nerede ise “sıhr”lanmıştır. Zaten kendi arala­rında işçi dedikleri kişilerin çoğu da öğrenciydi. Aldo Moro’yu katleden katilin bizzat kendisi olmasına karşın, ne “gazeteci” hanım vurucu soru soruyor, ne de kendisinin bu yönde açık­layıcı bir cümle kurmaması ilginçtir. Uzlaşmayı PCI istemiştir ama uzlaşmazlığı Simioni istemiştir. Bu konuda yalan söyle­yen Moretti zaten Simioni’nin adını hiç anmamaktadır. Keza muhabir de bu konuda ‘aynalı’-sazandır. Moretti’nin iddia et­liği gibi Latin Amerika’ya bir tek militan kaçmamıştır, bu sayı belgelere göre 200’dür. Röportaj sırasında cevaplardaki küçük burjuva dar “siyası” monelelık mantığı kendim ele vermektedir. Moretti’nin entelektüel olduğundan hiç şüphe yok. Emekli MİT görevlisi, deneyimli “muhbir” Mahir Kaynak’ta öyledir. Hem de Moretti’den çok daha nitelikli. Profesörlüğü akıl-bilgisi ile elde etmiştir. Tombaladan çıkmamıştır. Ama sonuçta hangi sınıf için, kiminle çalıştıkları bellidir…

Ayrıca “iliştirilmiş” bayanın verdiği kenar bilgiler dezen-formasyonlarla doludur. RAF hakkındaki iddiasının tersine, RAFm Avrupa’da dialog kurmaktan kaçındığı yegâne örgüt BR’dir Çünkü BR açıkça anti-Sovyetik tavır koymuştur. Ay­rıca son zamanlarda ortaya çıkan belgelerle Belçika “Stay-Behind”ımn denetiminde olduğu anlaşılan Doğrudan Eylem-Action Directe komünist değil, anarko-maoist bir örgüttü. RAF onunla diyalog kurmasına karşın, ittifak yapmayı reddetmiştir. Ne ki, 1987’de bir kadro değil, sadece lideri ömür boyu hapse mahkûm olmuştur. Yine bu “gazeteci’mn iddia etme cüretini gösterdiği gibi. Alberto Franceschininin iddialarına “somut bilgiler sunmuyor” demek, düpedüz ajan-provokatörlerin safın­da olduğunu itiraf etmekten başka bir şey değildir. Franceschi-ni “somut bilgileri” gerek yukarıda gerekse de dizimizin 5’nci, 7’nci ve 2’nci kitaplarımızda iktibas edilerek Türk kamuyounun dikkatine sunulmuştur. Belli ki bu gazeteci hanım “araştırma-okuma” engellidir… Keza “F Grubu” ajan-provokatör aklama operasyonu Yeni Aktüelin bir sayı sonrasında da aynı “gazeteci” tarafından sürdürülmüştür. Bu sefer sahneyi “La Pazzia di Aldo Moro-Aldo Moro Çılgınlığı” kitabı yazarı Prof. Marco elemen­ti almıştır. Yine “iliştirilmiş” sorular yöneltmiş, mastroda cevap vermiştir. Moretti ve 3 BR üyesinden başkası Moro’nun giz­lendiği “hücre”yi bilmi-yormuş! Belgeler apartmanın gizli servis tarafından zaten sarılmış olduğunu ispatlıyor. Dikkat edilirse bu röportajda da Simioni’nin adı kesinlikle geçmiyor. Böyle olunca da rahatça palavra sıkılıyor. “Moro’nun kaçırılması ve öldürül­mesinin ardında böyle bir politik komplo söz konusu değildi.” Anlat Co heyecanlı oluyor! Cossiga’nm gerçek kimliğinden, yani Gladîo bağlantısından tek kelime yok. İşkembeden sallı­yor. “PCI parlamentoda çoğunluktaydı”. Yersen! Uzman olarak tanıtılan adam arşivler konusunda işi yuvarlıyor. Bir de “ruh ça­ğırma” dümeni var. CIA-MOSSAD’cılarm psikolojik saplantısı kendilerini ele veriyor. Derken hedefteki adam Franceschini’ye MOSSAD usulü “bok atma”: Güya o MOSSAD’la ilişkiye geçil­mesini istemiş! Yok yaaa! O mu, yoksa İtalyan Yahudi cemaa­tinden olan Simioni mi? Yine RAF ve FKÖ meselesi palavrası. Röportajın en ilginç yeri itirafçılar sorunu. “İtirafçılardan ikisi yeni kimlikleriyle, biri de gerçek kimliğiyle yaşantılarına devam ediyor”muş, kimler? Paçayı kurtaranlar arasında takıldıkları, Moretti Nikaragua’da olan Alessio CasimirtTden, Clementi Fransa’daki Cesare Battisti’den bahsediyor. Clementi yurtdı­şında 200 kişi olduğunu söylüyor, gerçek sayı 600 civarında. Ama ikisinin anlaştıkları aynı cümle: “BR silâhlı politik bir sol örgüttü. Hedefi siyasaldı ve İtalya’da proletarya devrimiyle si­yasal iktidarı ele geçirmek istiyordu. BR kaybetti ve devlet tara­fından yok edildi!” Mesaj NATO’nun, açık ve seçik, yerseniz…

Gelelim Simioni, Moretti, Clementi ‘sono intellettuali’nin beslendiği küçük burjuva aydınlar çöplüğüne; 1980’lerde “Amerikan Demokrasi Projesi” paralelinde geliştirilen “sivil top­lumcu” ve Sorosgillerden “açık toplumcu” takılan, New Left Review-Yeni Sol Yazın ve Düşünce Dergisi 2008 Ocak- Şubat sayısında “Milan’dan Yoldaş” adlı yazısı yayımlanan Rossana Rossanda kapaktan parlatılıyor. [Türkiye’de 1970’li yıllarda Bi­rikim dergisinde (ogünkü yazar kadrosu Murat Belge, Kürşat Bumin, Louis Althusser, Ernst Mandel vs); Sayı:25’de Rossa­na Rossanda’nm Sınıf ve Parti ve Sayı:38’de Devlet Kapitaliz­minin Kusurlu Biçimlen adlı iki ilginç yazısı yayımlanmış. İlginç olanı günümüzde hâlâ geçmişten ders çıkarmayı beceremeyen anti-ekonomist, ultra-komünist geçinen romantik-radikal-dev-rimcilerimizin, bu anti-ekonomist saplan-tılı çok parlak heye­canlı volantairist (iradeci) A.Gramcsi vari laflar yumurtlayan “Milanlı Yoldaş” bayanın “Sınıf ve Parti” yazısına “balıklama” Mwtoaı<MMttii# dalmaları. Çok sevmişler. Bir de Birikim! de ba-:Bfigatft” ^ sılmamış olsaydı! Bu konuya “Gizli Ordular-«■««rta •f”TL’ Ergenekon”da döneceğim…] Bu eski komünist parti üyesi gazetecinin Moretti’yi savunmayı üstlendiği “Kızıl Tugaylar-Bir italyan Hikâyesi” kitabı 1994’te söyleşi halinde yayımlandıktan sonra 1998’de kitap haline getiriliyor (2002’de ve 2005’te yeni baskıları yapılıyor). Feminist olarak da takılan entel-dantel yaşlı “yoldaş” bayanın Moretti’nin avukatlığına soyunması benim için hiç de garip değil. Hele onu kimlerin parlattığı günümüzde apaçık ortada iken. Yoruma ge­rek bırakmıyor…

Diğer provokatörler de zaman içinde yavaş yavaş su yüzüne çıkarılmaya başlıyordu. 2 Haziran 2000’de, 22 yıl önce Aldo Moro cinayetine bulaşmış olan ve bir İtalyan yargıcın katledil­mesinden dokuz yıl mahkûmiyet cezası almış olan; fakat Ocak 1985’te “sır dolu” kaçışlardan birini gerçekleştirip kayıplara ka­rışmayı başaran(!) global devlet terörü “civilian” tetikçisi katil­lerden BR üyesi Alvaro Loiacono, İsviçreli annesinin Fransa’nın Korsika Adasında denize yakın villasının plajında kız arkadaşı ile denize girmeye hazırlanırken Fransız polisi tarafından tutuk­landı. Fransız, İsviçreli ve İtalyan polisleri aylardır onun izini takip etmişlerdi. Loiacono, dışanya kaçmayı başarmış birkaç ajan-provokatörden biriydi !.. [Brigate Rosse hak.diğ.bil.i.bkz. “Gizli Ordular-Vatikan-BND-Mafia-Gladio”]

l.f- Filistin: Sabri Halil el Benna “Ebu Nidal”

Şubat 1992’de Britanyalı burjuva demokrat gazeteci Patrick Seale, “Ortadogunun kiralık ka-^^HU atili” haberi ile MOSSAD’m “Mafia” gibi çalışa-J^^^Hjhff   rak (Sabri el Benna) “Ebu NidaF’i kullandığını ^^^^Hff ■ iddia ediyordu. 1986’da İstanbul’da Neve Şatom Sinagogu’nun bombalanması, Ankara’da 1985’te Ürdünlü, 1988’de Mısırlı diplomatlara yapılan terörist saldırıların ardında bu işbirliğinin olduğunu belirtiyor­du. Yine bu bağlantı içinde ASALA kontra terör örgütü lideri -aslında MOSSAD’m etki alanındaki uyuşturucu pazarının Lüb­nan Ermeni manasından- olan Agop Agopyan’la(1977) işbir­liğine de değiniyordu. Bağdat-Şam-Beyrut üçgeninde dolaştırı­lan ajan-provokatör “Ebu Nidal”, MOSSAD’la Avrupa’dakı en büyük istasyonunun bulunduğu Fransa-Paris’te ve Belçika’da gizli görüşmelerde sağlanan anlaşmalar gereği korunduğu gibi, İsviçre’de yüklüce gizli bir banka hesabı olduğu açıklanıyordu. Bu haber yayınlandığında zaten, ajan-provokatörün “son kulla­nım tarihi” daha yeni dolmuştu!..Sabri Halil el Benna, Mayıs 1937’de Britanya sömürge yö­netimindeki Filistin’in Yaffa kentinde doğmuştu (Onun, adı gibi doğum tarihi de tartışmalıdır. Guardian—1939; Times-1940; Hebrew University of Jerusalem Tınman Institufe-1934; Dr. Is-sam Sartawi-1936. Daily Te}cgraph- Hasan Sabri el-Benna; Middîe East International- Muhammed Sabri el-Benna; Ste-wart Steven- Sabri Haliİ el-Benna veya Mazan Sabri el-Benna. Hem de Emin el-Sirr ve Sabri Halil Abd’el- Kadir olarak da tanınmaktaydı). Babası Halil el- Benna varlıklı bir tüccardı. Başta Britanya ve Almanya olmak üzere bütün Avrupa’ya turunçgiller ihraç ediyordu. Fransa, Marsilya ve o zaman Suriye sınırları içinde olan İskenderun’da yazlıkları, Filistin’de de sayısız evleri vardı. Kardeşi Muhammed Halil el-Benna’ya göre babası Filistin’in en zengin adamıydı. Yaffa’nın güneyinden Majdal (Aşkelon)’a kadar yayılan 24 km2lik bir portakal koruluğuna sahipti. Bu topraklara bugün de “El Benna Meyva Bahçesi” adı verilmek­tedir. Musevi cemaati ile iyi ilişkiler sürdüren babası gelecekte İzrael’in ilk başkanı olacak olan Dr. Chaim Weizmann’ı ziyaret etmişti. Zionist öz-savunma örgütü Hashomefm kurucuların­dan biri olan Avraham (İbrahim) Şapira bile onun yakın bir ar­kadaşıydı. Sundurmasından plajı gören geniş (yirmi odalı), için­de yüzme havuzu olan, modern, taştan yapılmış üç katlı büyük bir aile malikânesinde büyüdü. Babasının 13 karısı ve 16 oğlu ile 8 kızı olmuştu. Sabri el-Benna, babasının ikinci (bir başka iddiaya göre sekizinci) karısından 12. çocuğu olarak doğmuştu. Babası 1945’de vefat etmişti. İlk eğitimi için Eski Yaffa semtin­deki bir Fransız Roman Katolik misyoner okulu olan Colltge des Freres’t gönderilmişti. Ailesinin karşı çıkmasına karşın 16 yaşında genç bir kızla evlenmişti. 1948 Arab-lzrael savaşı ile bütün kurulu düzenleri yıkılmıştı. Zionistlerin arabalara kur­dukları bombalı bubi-tuzakları içindeki Jaffa’da yiyecek yoklu­ğu oluşmuştu. Zionist-Yahudi milislerin Jaffa’ya girmesi ile ai­lesi Mısır’ın denetimindeki Gaza’daki el-Burj mülteci kampına kaçmışlardı. Dokuz ay çadırlarda BM yardım örgütünün verdiği zeytinyağ, pirinç ve patates ile yetinmek zorunda kalmışlardı. Hizmetçilerin sunduğu varlıklı yaşamın ardından umutsuz bir yoksulluğun pençesine düşmüşlerdi…

1948 tarihinde Filistin’de Izrael devleti ilân edilince ülke­nin o zamanki en saygın Müslüman okulundaki orta öğrenimini tamamlayamamıştı. 1955’te Ürdün, Batı Yakası, Nablus’da li­seyi bitirmişti. Kahire’ye mühendislik okumak için gittiyse de ­iki yıl sonra Nablus’a dönmüştür. Elektrikçi olarak çalışmaya başlamıştı. 18 yaşında Ürdün’de Arab nasyonal sosyalisti Baas Partisine girdi. Ürdün Kraliyet hükümetine muhalefet çalış­maları sırasında tutuklandı. 1960’da Saudi Arabia’ya badanacı ve elektrik teknisyeni olarak çalışmak için gitti. Kısa bir iş için Aramco’da da çalışmıştı. 1962’de Nablus’ta annesini ziyareti sı­rasında gelecekte karısı olacak Hiyam al-Bitar ile tanıştı (bir oğlu ve iki kızı olacaktı). Çalışmakta olduğu Aramco şirketinde Izrael aleyhine konuşmalarda bulunduğu iddiası ile Saudi yet­kilileri tarafından tutuklandı. Ortaya atılan iddiaya göre işkence gördü. 1967 Arab-îzrael savaşı sonucu oluşan ortamda Saûdi Arabia’dan sınırdışı edildi. Yine Amman’a döndü. El-Feth ha­reketine katılarak burada yüksek bir mevkii elde etti. Pek çok kod adı kullandığı halde en tanınmışı, Arabçada “zafer çığlığı” anlamına gelen “Ebu Nidal”di. 1968’de Ebu İyad tarafından örgütün Sudan, Hartum temsilcisi olarak atandı. Ethyopya hü­kümetine karşı mücadele veren Eritrea Kurtuluş Cephesi mili­tanlarını Şeria cephesine getirerek operasyonlara katılmalarını sağlıyordu.

CIA ile Aramco aracılığıyla buradan kaynaklanan bağlantılar aracılığıyla, MOSSAD’ın ilk olarak orada onunla temas sağla­dığı savlanmaktadır (Bunu “son günler”inde Irak Muhaberatına itiraf edecektir…). Ethyopya-Eritrea, siyahî Yahudiler olan Fala-şalarm anayurduydu ve nüfusları onbini aştığı için MOSSAD’ın organize olduğu bir bölgeydi (Ünlü nazi-zionistleden Yithzak Şamir, 1946’da Filistin’deki terör faaliyetlerinden dolayı tutuk­lanınca buraya sürgün edilmişti. Üst düzey terör organizatörü olarak, burada ikibuçuk yıl hiç de boş durmamıştı herhalde). O dönemde Eritrea mücadelesi ve Filistinlilerle ilişkileri bir­den Dünya basınında “cilâ”lanarak yer almaya başlamıştı. Ama anlatılmayan başka fırıldaklarda dönüyordu. Bu bölgede afyon yetiştirilip ve esrar üretilerek; afyon sakızı ile beraber satılarak yerine silâh satın almıyordu. [Bu işte Güney Kıbrıs Rum ke­simi limanına demirli, Panama bayraklı, CIA-MOSSAD-BND-MI.6-SDEC-MİT’le temaslı, Türk pasaportlu etnik-Kürt / Laz­manasının ünlü ailelerinin tekneleri trafiği sağlıyordu. Izrael’in ABD’deki fabrikalarında üretilmiş Çin patentli; başta AK-47 ve RBG-5 olmak üzere Sovyet taklidi silâhlardı (Bu kalıplar MOSSAD’a Guoanbu tarafından sağlanıyordu). Izrael’in Elyat limanından Sudan Eritrea sınırı yakınlarındaki bir ada limanına getiriliyor, buradan yüklenen uyuşturucu hammadeleri trafiği Eritrea- Cape Town (Güney Afrika)- Marsilya (Fransa) hattında çalışıyordu. Marsilya, “Soğuk Savaş” seferberliğinde Batılı em­peryalist ülkelerin istihbarat servislerinin mafia ile ittifaklarının sonucu olan uyuşturucu laboratuvarlarının kilit kentiydi. Af­yon sakızı ve esrar burada eroin ve türevleri olarak işlem görüp, Avrupa ve ABD’ye yollanıyordu. Gelen kara paralar İsviçre’de aklanıyor, alman yüklüce komisyon ise NATO-SHAPE (CPC-CCO’in Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen “anti-komünist” PAP-DAD savaşının giderlerine harcanıyordu! 1985-86 arasın­da Marsilya açıklarında yapılan boşaltma işlerinde; İstanbul-Atina- [Magosa] -Malta-Madrid-Bercelona-Genova-Marsilya hat­tıyla getirilen [Vanlı] -gemici- Kürtler kullanılıyordu. Kürtle­rin başındaki ise; İstanbul-Karaköy’de (Türh-Ortodox Kilisesi Vakfına ait küçük bir handa) faaliyet gösteren sekreterliğini Gonca Us’un yaptığı bir Türk Llyod firmasının ortak-patronu gibi gözüken sahte pasaportlu “Stay Behind” bağlantılı ünlü ül-kücü-faşist “reis” “Mehmet Özbay”(Abdullah Çatlı) idi!.. (Bu konuya ileride tekrar değineceğim.)] Görüldüğü gibi işin içine Mafia girince ister istemez MOSSAD’da giriyordu. Eritrea’da bu bağlamda MOSSAD’la Çin (Büyük İmparatorluk) istihbarat servisininde işbirliği söz konusu idi. El Fethe de Çin tarafından hatırı sayılır yardım yapılıyordu.

O zamanlar “Anti-Sovyet Cephe”de özellikle Yakındoğu (Türkiye dâhil) ve Afrika’da bir CIA-MOSSAD-Guoanbu ittifak üçgeni söz konusu idi. Bu ittifak Batı Avrupa ve ABD iç pa­zarında kendini gayri-resmi mafia çeteleri ile ifade ediyorlardı. Çünkü bütün NATO ülkelerindeki ‘Anti-komünist Haçlı Seferi” ülkelerin halklarının vergileri ile karşılanamayacak kadar büyük harcamaları gerektiriyordu; bunu da tüm ülkelerde narko-dolar gelirleri sağlıyordu.

Bu gelirler “örtülü ödenek”lere kaydedilerek dağıtılıyordu. Hatta bazı ülkeler bütçe açıklarını bile böylece yamalıyorlardı… Ne ki, durumu bilen Sovyetler, bunun için Ethyopya hükümeti­ni destekliyor, Demokratik Alman askeri danışmanlar Adis Aba-ba hükümeti ordusuna eğitim veriyordu.

Bağnaz anti-komünist olan “Ebu Nidal”in bağlantısı ulus­lararası uyuşturucu ve silah kaçakçılığının içinde muazzam bir “kara para”nın uçuştuğu bu ortamda sağlanmıştı.* Sonuçta anti-komünist işbirlikçi kumpanya aracılığıyla, oradan daha önemli bir mevkii olan hareketin İrak temsilciliğine tayin oldu. Orada boş durmuyor kendinden istendiği gibi, Sovyetlere yakın duran Irak liderleri ve Baas haberalma aygıtı -Entezemet- ile güçlü bağlar kuruyordu.

Ürdün’deki 1971 Eylül trajedisinden sonra kurulan “Kara liylül” örgütünün kurucuları arasına karış(tırıl)mıştı. Ama glo­bal zion medya onu kurucu olarak parlattı. Kimse aksini ispat-layamadı, çünkü bütün gerçek devrimci kurucularını ispiyonla-yıp katledilmelerine aracı olmuştu. Artık sahneye çıkma zamanı gelmişti. 5 Eylül 1972’de E Almanya- “Münih Ohmpiyatları”nda gerçekleştirilen ve hâlâ karanlıkta bırakılmış olan kanlı eyleme imza atıyordu! İlginç olanı, bu konuda “Carlos”u işe karıştı­rarak ortalığı bulandıran MOSSAD’ın, bu kanlı saldırıda onun Ebu Nidal adını pek anmaması! Daha doğrusu, MOSSAD is­tediği tezgâhı yaratmıştı; BND’nin içindeki eski Nazi dostların yardımıyla uygulanan provokasyon ile de daha bu konularda acemi olan Alman polisinin soğuk kanlı davranamaması yüzün­den, garip bir biçimde MOSSAD-AMAN-ŞİN BET (Şabak) gö­revlisi korumaları tarafından yalnız bırakılarak rehin durumu­na düşen, “kanlı ve çirkin tezgâhın kurbanları” Izraelli masum sporcular (11 kişi) ve militanlar öldürülmüşlerdi… İstenilen elde edildi, ardından MOSSAD tarafından bütün laik Filistin­li liderlere karşı kanlı bir “sürek avı” başlatıldı. Fakat bu ola­yı dillerine pelenk yapanlar, her nedense; sadece iki ay önce 8 Temmuz 1972 günü, MOSSAD ajanları tarafından Beirut’taki evinin önünde arabasına yerleştirilen bomba ile katledilen Filistin Komünist Partisi- Filistin’in Kurtuluşu için Halk Cephesi Üyesi Filistinli gazeteci, romancı ve hikayeci Ghassan Kana fani, büyük oğlu Lamis ve genç kız yeğeninin bulunduğu otomobi­lin uzaktan kumanda ile havaya uçurulmasını bilmemezlikten gelirler… – İlginç bir benzerlikle gazeteci Uğur Mumcuyu kat­leden bomba düzeneği tastamam aynısıydı! Mumcu, o sırada “NATO-MOSSAD-PKK puzzle” üzerinde yoğunlaşmıştı!- Lüb­nan ve Filistin çevrelerinde çok sevilen Habbaş ve Haddad gibi Elen Ortodox Kilisesi’ne bağlı Hıristiyan Arablar cemaati asıllı komünist edebiyatçı Kanafani’nin katledilmesinin yan­kıları Suriye, Irak ve Mısır’da etkili oldu, toplu gösterilerde infialdeki Katolik Maruniler de dahil Hıristiyan ve Müslüman emekçi kitleler intikam yeminleri ettiler!.. (O günlerde Beyrut-Tel Zaatar Filistin Mülteci Kampı’nda bulunduğum ve El-Feth Beyrut kurmayına yakın olduğum için olaylara çok yakından şahit oldum). MOSSAD’ın muhalif Hıristiyanların entele-gent-siasını hedef alması İzrael’in kurucu pir teröristlerinden Ben Gurion’un 1954’te oluşturduğu “Lübnan’ın Hıristiyanlaş-tırıl-ması Plâm”nın devamından başka bir şey değildi. [20] Böylece art arda öldürülenler hep Filistinli entelegentsia oldu. Kara Eylülün devrimci liderleri de bunların arasındaydı. Aralarında Filistinli şair Wadel Adil Zveyter (16 Ekim 1972), Dr. Mahmut Hamşeri (8 Aralık 1972), Hasan Abad el-Çir (25 Ocak 1973), Irak kökenli bilim adamı Prof. Dr. Basil el-Kubeyssi (6 Nisan 1973), Zeyad Muçasi (9 Nisan 1973), Yusuf Najjar, Kemal Adwan, Kemal Nasser (16 Nisan 1973), Abd’ul-hadi Nakaa, Abd’ul-hamid Şibi (7 Haziran 1973), Muhammed Budya (28 Haziran 1973) olmak üzere 14 insan, çoğu arabaları uzaktan kumanda ile patlatılarak katledilmişti. Hiç şüphesiz içeride bir muhbir vardı, bu gözüne kestirdiklerini işaretliyordu…

6-20 Ekim 1973’de “Yom-Kippur”, IV Arab-lzrael savaşı sonrası, ABD’nin isteği ile kalıcı barış görüşmelerine geçildi. Tabiî “Ebu Nidal”, Arab-lzrael çatışmasının herhangi bir barış çözümüne karşı olan Irak hükümetinin reddiye konumu ile sıkı bir dayanışma içine girmişti. Aslında İzrael’in istediği de buy­du, fakat Dünya kamuoyunu “reddiye”cilerin Arablar olduğuna ­inandırması gerekiyordu. O zaman (1974), Yaser Arafat’ın li­derliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü-FKÖ “iki devletli çözümü” örtülü olarak kabul etmişti.** 5 Eylül 1973’de “Ebu NidaPin adamları Paris’teki Saûdi Büyükelçiliğini işgal ederek, Eylül 1970’de Ürdün’de tutuklanan Filistinli gerillaların serbest bı­rakılmasını istediler. Zaten bu gerillalar bırakılmak üzereydiler, bu eylem “provokasyon”du! 26 Ekim 1973’te “zimmetine para geçirmek ve örgütteki otoritesini kötüye kullanmak” bu arada örgütün liderliğine de göz dikerek Yaser Arafat’ın aleyhine ça­lışmaktan El Feth tarafından giyabında mahkûm edildi. Hem El FetK’de hem de FKÖ’de ‘baş düşmanı’ olan Ebu Cihad’ın ağırlığını koymasıyla, vatan hainliğiyle suçlanıp örgütten atıldı. Böylece İzraelli nazi-zionistlerin de arzu ettiği ortamı yakala­yan “Ebu Nidal” cahil ve bilinçsiz mülteciler arasında devrim-ci-reddiyeci bir maske takarak, ona inanmış eski arkadaşları ile 1976’da biraraya gelip, kendi örgütü olan Feth Devrimci Konseyi1 ni kurdu (Sabri el-Benna’nın “derin” bir örgüt kurma yeteneği vardı) Günün siyasal ortamına günümüz yoz burjuva deyimi ile reytinge göre Feth el-Kiyade el-The\riyyah, Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi, Arah Devrimci Konseyi, Arah Dev­rimci Tugayları, Kara Temmuz, Kara Eylül, Sosyalist Müslü­manlar Devrimci Örgütü, Mısır Devrimi, Devrimci Mısır, El-Asifa, El İkab ve Arah Ulusal Gençlik Örgütü hep onun kanlı “show-gösteri” markalarıydı!). Kısa süre içinde, bir FKÖ lide­rini suikast sonucu öldürme suçlaması ile karşılandı. Böylece Batı medyası tarafından duyurulan “Ebu Nidal” örgütü doğmuş oldu. Roma- Viyana- İstanbul ve London’daki terörist saldırılar ile zionist Yahudilerin denetimindeki medya aracılığıyla Batı’da anti-lzrael terörünün bileşkesinin bir adı- “marka”sı oldu-oluş-turuldu. Hedeflerinin arasında doğal olarak (özellikle-çoğun-lukla) Arablar vardı.

Filistinliler, Suriyeliler, Saûdiler ve Lübnanlılar, anahtar Batı Avrupa ülkelerinde (anti-ztonıst) İzraelli ve Yahudi kişilerle sıkı temasları olmuş FKÖ’lü diplomatları da Öldürdüler. (Asıl amaç buydu). Bu konularda güvenilir bir kaynak olan Alman araştır-

macılar Egmotıt R. Koch ve Jochen Sperber in Bilgi Majiası adlı kitaplarında şöyle bir kayıt bulunmakta: “Ebu Nidal şebe­kesine mensup sûikastçiler, Musevilere ve İzraePe yönelik çok az saldırıda bulunmuşlar, çoğu saldırıya İzrael’le barış görüş­melerinden yana olan ılımlı Filistinliler kurban seçilmiştir. İzra-el’deki “şahinler”, barış yanlısı bu kişileri, lzrael yayılmacılığına ve işgal edilen bölgelerin iskân edilmesi politikasına yönelik en büyük tehdit olarak görmekteydi. Eitan [MOSSAD şefi. y.n.] da böyle bir “şahin” idi.”(ages 183) Çeşitli Akdeniz ve Yakın Doğu ülkelerinde tezgâhlanan bu “kanlı-akıl oyunu”nun okuyucum tarafından da daha iyi anlaşılması için, “eylem”leri kronolojik olarak belirteyim:

26 Eylül 1976 Suriye-Şam, Semiramis Hotel’ine saldırı ve elegeçirme. Yakalanan kontralar kitle önünde idam edildiler
II Ekim 1976 Pakistan- Islâmabad ve italya – Roma, Suriye Rüvükelçilikle.rine. saldırı
17 Kasım 1976 Şam, Suriye Dışişleri Bakam Hadam’a başarısız suikast ve Suriye’nin İstanbul Konsoloslumu ‘na başarısız saldırı (ririsimi
25 Ekim 1977 Ebu Dhabi, Suriye Dışişleri bakanı Haddam ‘a yönelik yeni bir başarısız suikast girişimi. Saldırı sırasında Birleşik Arab Emirlikleri dış ilişkilerle Udli devlet hakanı öldü
4 Ocak 1978 FKÖ Britanya-London temsilcisi Said Hammami’ve suikast.
18 Şubat 1978 Mısırlı ünlü gazeteci Yusuf el-Seba ‘i; Asya, Afrika ve Latin Amerika Halkları ile Dayanışma Örgütü’nün Konferans başkanı, konferans salonundaki saldırıda öldürüldü.
15 Haziran 197R Kuveyt, FKÖ temsilcisi Ali Yasin öldürüldü.
3 Ağustos 1978 Paris, FKÖ temsilcisi Izz el Din el-Kelek ve bir yardımcısı öldürüldü.
.5 Athtstas 1978 İslâmahad, FKÖ hümstına saldırı
17 Ocak 1980 Paris, Filistinli kitabevi yöneticisi Yusuf Mübarek ‘e suikast.
27 Temmuz 1980 Belçika, Yahudi okulu çocuklarına saldırı. Brüksel, İzrael ‘in ticaret ataşesinin nldürülmpsi snrumluluvumm ilâm
1 Mayıs 1981 Viyana, Avusturya-İzrael Dostluk Derneği Başkam Hein? Niftel’e. suikast.
1 Haziran 1981 Rrükspl, FKÖ temsilcisi Naim Hadii ‘p suikast
29 Ağustos 1981 Viyana, sinagoga makineli tüfek saldırısı 2 ölü, 17 varnlt
3 Haziran 1982 Britanya-London, İzrael Büyükelçisi Şlomo Argov’a başarısız suikast girişimi. Bu saldırı İzrael’in Lübnan’daki FKÖ varlığına savaş açmasını te.tikledi
9 Ağustos 1982 Paris, Yahudi Goldberg restoranıma makineli U\fp.k saldırısı
26 Ağustos 1982 Hindistan-Bombay, BAE konsolosuna ve Pakistan-Karaçi, bir Kuveyt diplomatına h/t şartsız suikast virişimî
16 Evlül 1982 Madrid hir Kuvevtli diplomata suikast
19Evlül 1982 Brüksel, hir sinavnaa saldırı
9 Ekim 1982 Roma, merkez sinagoguna el bombası ve makineli tüfeklerle saldırı. Bir çocuk öldü, 10 kisi var alandı
W Nisan 1983 Lizbon, Uluslararası Sosyalist Konferans’ta FKÖ yöneticisi Issam Sertavi ‘ye suikast. Roma, Ürdün Büyükelçisi ‘ne başarısız suikast virişimi
25 Ekim 1983 Hindistan-Yeni Delhi, Ürdün Büyükelçisi’ne suikast. Bir gün sonra Roma ‘daki büyükelçiye sûiknst
7 Kasım 1983 Atina, Ürdün büyükelçisi ve bir korumasına suikast
29 Aralık 1983 Madrid, Ürdün büyükelçisine suikast.
8 Şubat 1984 Paris, BAE büyükelçisine suikast.
Mart 1984 Atina, Britanyalı bir diplomata suikast.
24 Mart 1984 Britanya Kraliçesi Elizabeth II’nin Ürdün’ü ziyaretinde Amman lntercontinental Hotel’de hnmhn bulundu
5 Haziran 1984 Kahire, İzraelli bir diplomata başarısız suikast virişimi
27 Ekim 1984 Roma, BAE bir diplomata başarısız suikast virişimi
27 Kasım 1984 Rnmhav Rritnnva Yüksek Kamisp.ri ‘np sûiknst
29 Kasım 1984 Beyrut, British Ainvays bürosunun bombalanması. Atina, Ürdünlü bir diplomata hnşnrısız sûiknst girişimi
4 Aralık 1984 Romanya-Bükreş, Ürdünlü bir diplomata sûiknst (Kara Eylül)
26 Aralık 1984 Amman, FKÖ liderlerinden Hani el-Hassan ‘ın evinin bombalanması. ( Kara Eylül)
29 Aralık 1984 Amman, FKÖ aktivisti Fehid Kevasmih’e suikast (Kara Eylül)
21 Mart 1985 Lejkoşa, Atina, Roma Ürdün Kraliyet Hava­yolları- Al.14 ‘nm bümlnrımn homhalnnması
3-4 Nisan 1985 Atina, havaalanında ALI A uçağına roketle saldırı ve Roma, Ürdün büyükelçiliğine saldırı.
22 Temmuz 1985 Kahire, ABD elçiliğini başarısız bombalama pir isimi
Temmuz 1985 Madrid, British Ainvays bürosunun bombalanması (1 ölü, 20 yaralı). İki blok ötedeki ÂLIA bürosuna saldırı (2 yaralı). Roma, Cafe de Paris’e el bombası saldırısı (7.8 kişi varalandı)
23 Kasım 1985 Malta, Mısır uçağının kaçırılması. 66 yolcu Mısır askeri güçlerinin başarısız kurtarma npprasvnnu sırasında öldüler
27 Aralık 1985 Roma, Viyana, havaalanlarına saldırı (16 ölü, çok sayıda yaralı). Karaçi havaalanındaki Pan Am uçağını başarısız kaçırma girişimi, 77 ölü
6 Eylül 1986 İstanbul, Neve Şalom sinagoguna saldırı. İbadet halindeki Türk vatandaşı 22 kişinin katlp.dilmpsi 7 si hahamdı
Aralık 1987 Yatta seyahat eden 8 Belçikalı ‘mn kaçırılması vp. l.ihva ‘va götürülmesi
Mart 1988 Hartum, Sudan Club ve Acropole Hotel’e eş zamanlı saldırı (8 ölü 71 varnlü
Mayıs 1988 Atina, vakitsiz patlayan bombadan dolayı iki kontra terörist öldü. Silâhlı kontra teröristlerin bir gemi içinde Poros kentine ziyarete giden turist-yolculara saldırmaları sonucu Q kişi öldü Q8 kist varolandı
14 Ocak 1991 Tunus, FKÖ’de Yaser Arafat’tan sonra gelen Başkan yardımcısı Ebu îyad ve El Feth Kuvvetleri Batı Yakası kumandanı Ebu el Hal’a suikast
29 Ekim 1991 Beyrut ‘takiABD Elçiliği ‘nin duvarına yapılan roket saldırısında kimse yaralanmadı.
8 Temmuz 1992 FKÖ temsilcisi Atıf Bessiso Paris ‘te katledildi. Eylemi örgütün üstlenmesine karşın, FKÖ cinayetle MOSSAD ‘ı suçladı.
30 Temmuz 1992 Aralarında FKÖ ‘nün Güney Lübnan Komutanı Enver M adi ‘nin de bulunduğu dört FKÖ iivesi l.ühnan-Snvda’da katledildi
H Kasım 1993 Bir FKÖ Mnrumlusıj Savda ‘da katledildi
29 Ocak 1994 Bir Ürdünlü diplomat Beyrut’ta katledildi. Ürdün hükümeti Libya’yı da cinayetten sorumlu tuttu
1997 İki örgüt üyesi zimmetlerine para geçirdikleri iddiası ile Beyrut’la öldürüldüler!.. Mısırlı radikal Müslüman Şeyh Mutalib’in Yemen ‘de öldürülmesi ile ilgili olarak örgüt suçlandı

Bu cinayetlerin bazılarının Libya ve Irak tarafından sipariş edilmiş olduğu belirtilerek, “kiralık kaatil” eylemleri olduğu yine “iliştirilmiş” emperyalist- zıonist lobicisi Batı medyasınca ustaca öne sürüldü. Çünkü El-Feth’ten kovulmadan önce Irak Baas rejimi ile olan ilişkileri bu iddialara kanıt olarak göste­riliyordu. Bunun için Batı medyası tarafından ‘Irak çıkarlarına sadık, Dünya’daki İrak düşmanlarının kaatili’ ilân edildi. ‘O da Bağdat’taki iyi korunan karargâhındaki gizli hücresinden Batı Avrupa ve Arab dünyasındaki örgüt hücrelerini yönetiyordu.’ 1982’de adamları Izrael’in Londra Büyükelçisi Şlomo Argov’a ateş açarak onu hafif şekilde yaralamışlardı (Nasıl olmuş ise, suikast girişiminden Izrael’in daha önce haberi olmuş ve tedbir alınmıştı! Taktir-i İlahi!). Saldırı emri tzrael tarafından bilinçli olarak Arafat’ın üstüne atılmıştı. Fakat bu “plânlı olay”, tzra­el hükümeti tarafından Lübnan’a kitlesel saldırı için bahaneyi sağlamış oldu. Izrael’in asıl amacı da buydu. İzrael ordusunun Beyrut’a saldırması sonucu; Sabra ve Şanla Filistin mülteci kamplarındaki çoğu kadın, yaşlı ve çocuklardan, siviller olmak üzere, 3000’in üzerinde masum insan katledildi. Bu olayın Irak-lılarca yorumu onun hakkındaki olumsuz düşüncelerin pekiş­mesi olarak neticelendi.

Bu ilişkiler 1983’e kadar sürdü. Irak rejimi İran’la savaşın, askeri ve malî kazanımları için, Arab petrol- rejimleri ile iyi iliş­kiler kurma fırsatı olarak değerlendirmesi sonucu “Ebu Nidal”i etkisizleştirdi. O dönemde onun Sovyet Bloku ülkeleri ile ilişki­lerine ait C1A ve MOSSAD raporları ise hiçbir zaman doğrulan­madı. Zaten bu raporların asıl amacı Sovyetleri suçlamak değil, ‘devrimci saf-genç kitle’ içinde “Ebu NidaF’e sempati sağlamak olan psikolojik-asimetrik-paradox (PAP) savaşın bir taktiğiydi, buna emperyalist-zion ideologları “psiko-politik” diyorlardı… Batı basınında 1981-1983 arası Suriye çıkarlarına karşı terör saldırılarında da bulunduğu kayıt edilmiş olmasına rağmen, onun karargâhı Şam’da üslendi!

O yıllarda görünürde “Ebu Nidal”, Ürdün Meliki Hüseyin’i ölümle tehdit etmişti. Ürdün, Izrael’den uzaklaşmış Irak-tran savaşında İrak ile ilişkilerim geliştirmişti. Melik Hüseyin kendi devletinin güvenlik servisine “yakalayın onları” emri vermişti. Ama Ürdün istihbaratı, “Ebu NidaF’in kendisi yerine nedense ailesine yönelmişlerdi.

Sanki mühim bir iş peşindeymiş gibi! Amerikalı gazeteci S. M. Hersh’in bir CIA yetkilisinden aktardığına göre, “bir gru­ba tam olarak sızabilen tek devlet, Ürdün”ün gizli servisi, ne­dense “Ebu Nidal”in örgütüne sızamamıştı! Ürdün istihbarat örgütü, Kafkasya’dan göçüp Ürdün’e yerleşmiş Çerkesler ta­rafından örgütlenmişti. Melik’in, Hassa Muhafız Birliği’nin ve istihbaratın merkez komutası daima onların denetiminde kal­mıştı. Ürdün’deki Çerkezler zionizmin “en gizli” ve “en sadık” müttefiki olmuşlardı. Aralarında pek çok Yahudi olmasından gerek! Melik’in, bilemediği ve anlayamadığı ‘klan bağının din bağı’ndan ağır basmasıydı. Rastlantı bu ya! MOSSAD’m Ürdün Masası’nda da Kafkasyalı Yahudiler etkindi! Tıpkı Zionist İzrael devletinin aşkenazi Hazara ve Türki Yahudilerinin denetimin­de olduğu gibi…[Söz arasında Teşkilât-ı Mahsusa’dan MİT’e; “Çerkez’ler ile “Gürcü-Laz”lar arasındaki çekişmenin faturaları­nı da nasıl ödüyoruz hatırlatalım!..]

Onun Şam’da üslenmesini sağlayan ClA-MOSSAD-Ma/îa üçgeninin işbirlikçisi olduğu kanıtlanan, o zamanlar Suriye El Muharebat’ım denetiminde tutan Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’ın kardeşi Rifat Esad’tı. Komutası altındaki Suriye Savun­ma Tugayları (Suriye halkı bu örgüt için “Harami”ler deyimini kullanırdı), 1982 yılında Müslüman Kardeşlerin isyanını kanla bastıran örgüt olmuştur. O günden bugüne şeriatçı örgüt taraf­tarı 10 bin kişinin öldürülmüş olduğu iddia edilmiştir. Fakat 1983 yılında ağabeyi Hafız Esad’ın kalp krizi geçirmesinin ar­dından başarısız bir darbe girişiminde bulunması üzerine SST dağıtılmış, kendisi de uzun süre yaşayacağı Batı Avrupa’ya sür­gün edilmişti. Mafiosa taraftarları 1999’da Lâzkiye’de bir ayak­lanma girişiminde bulunduysalar da harekât bastırılmış, kendi­si için de bir tutuklama emri çıkarılmıştı. Baas üyesi olmayan ve hem partinin hem de ordunun üst kadroları tarafından pek sevilmeyen Rifat Esad, Hafız Esad’ın kanser hastalığı sonucu ölümünden sonra oğlu Beşar Esad’ın iktidarı devralmasından sonra çıkardığı Genel Af sayesinde dönebildiği Suriye’de gözal­tına alınıp, ev hapsine mahkûm edildi.

PKK kontra terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ı da Şam’da kollayan kişinin de bu eski C1A işbirlikçisi, mafia ko­misyoncusu olduğunu hatırlatalım. Bir ara “Çakal Carlos”u devşirerek kendini kamufle etmişti. Başını Suriye-Lübnan Er­meni etniğinin çektiği mafianın bir numaralı rüşvet yiyicisi bir “Harami” başıydı. MOSSAD’ın en kanlı şeflerinden Rafael “Rafı” Eitan’ın yakın ajanı ve silâh kaçakçısı Ari Ben Menaşe’nin iş ortağı Seyid Mehdi Kaşani’nin, Ispanya-Costa del Sol kıyıların­da Marbella’daki lüks villasının komşuları arasında silâh kaçak­çısı ve uyuşturucu taciri Monzer el- Kasser, Saûdi uluslararası silâh taciri Adnan Kaşıkçı21 ve Rifat el Esat’ta bulunuyordu…

Suriye bölgesel düşmanlarını cezalandırmak için “Ebu Nidal’in hizmetlerinin avantajını elinde tutma Machiavelist politikası gereği ona 1985’e kadar tahammül etti. Aslında bu tahammül etme, tamamen Rifat Esad’ın maddi çıkarları ile ilin­tiliydi. Bu iş için İsviçre’deki banka hesaplarına MOSSAD tara­fından kaç dolar yatırıldığı ise, şimdilik bilinmiyor! MOSSAD, İran kanallarına bile onun sayesinde dalmıştı. Hûmeyni, yurt dışındaki eski rejim liderlerini tasfiye etmek için özel devlet te­rörü örgütü inşa etmek için; 1980 sonbaharında Tahran’da “Ya­ralı Devrim Muhafızlarının Dinlenme Tesisi” adı altında kamuf­le edilmiş “müessese” koduyla saklanan, Devrim Muhafızları ve Bflseyc’in ortak yönetiminde bulunan ‘özel vurucu güç eğitim kampı’ kurdurmuştu. Burada bulunan Kuzey Koreli, Filistinli ve Suriyeli yabancı eğitmenler arasındaki Suriyeli Binbaşı Adnan, Rifat Esad’ın adamıydı. Adnan “müessese”de MOSSAD adına adam yetiştirmekten, her türlü bilgi sağlamaya kadar verimli bir eleman olmuştu (Böylece aslında MOSSAD tarafından dü­zenlenen pek çok suikast İranlıların üstüne “kanıtlarıyla yıkıl­mış oluyordu. İran, 1994-96’da istihbarat eğitimi için Rusya ile yakınlaşmca Rusların ilk işi “müessese “de kökten bir ‘temizlik’ yapmak oldu). Rifat Esad, MOSSAD’tan aldığı her doların hak­kını fazlasıyla vermişti! Aralık 85’te grubun militanlarının Roma ve Viyana havalimanlarındaki İzrael Havayolları-El-Al bürola 21. Gen.bil.i.bkz. “Gizli Ordular-MOSSAD”rina saldırmaları ardından sürekli olarak Libya’yı provoke eden ABD’nin bu saldırılardan Libya’yı sorumlu tutması “bardağı ta­şıran” damlalar oldu. Batı’nın baskısı ve Sovyetlerin ikazı sonu­cu nihayet “Ebu Nidal”i Suriye’den kovdular. 1980’lerde Batı medyasmca, sanki Libya lideri Muammer el-Kaddafi tarafından aleni olarak alıkoyulmuş havası yaratılmış olmasına karşın (bu da Arab gençliğine dönük aynı PAP-DAD taktiğiydi), 1986’da nerelere gittiği kimse tarafından bilinmiyor. Bu konuda ipucunu ise 1986’da İstanbul’da Neve Şalom sinagoguna yapılan terö­rist saldın vermekte (Patrick Seale’nin haberi yorumlandığında nerede olabileceği de ortaya çıkmakta). 5 Nisan 1986’da Batı Berlin’de “La Belle” diskoteğinde patlatılan, üç kişinin ölümüne ve 200 kişinin yaralanmasına neden olan bomba yine MOSSAD tarafından tezgâhlanıp, bu terörist şebeke tarafından taşeron­luğu yapılan operasyondu… Ama “kabak” arzu edildiği gibi, Libya’nın “başında patladı”, tezgâhın ıleriki aşamalarında başına ne geleceğini gayet iyi bilen Libya liderliği kendi suçsuzluğu­nu bile-bile suçlamaları kabul edip, tazminat ödemeyi üstlen­di. İlginçtir ki, ancak patlamada ölen Amerikalılar için ödemeyi kabul etmemişti. [1986’da Lübnan’da iki Britanyalı öğretmen (Leigh Douglas ve Philip Padfield) ve bir Amerikalının (Peter Kilburn) öldürülmesinden C1A-M16-MOSSAD tezgâhı tarafın­dan yine Libya sorumlu tutulmuştur…]

“Ebu Nidal”in paralarının saklandığı ve hesabına aktarıl­dığı banka ise müşterilerinin arasında C1A, Manuel Noriega, Menuher Gorbanifer, Adnan Kaşıkçı gibi karanlık örgütlerin ve adların bulunduğu BCCI-Bank of Credit and Commerce IntemationaVdı.22 London’dakı BCClm Sloane Street’te bulu­nan idari binası Mısır asıllı milyarder El Fayet’in Harrods mağa­zasına komşuydu. “Ebu Nidal” London’ı “Şakir Ferhan” adı ile ziyaret etmişti. MI.5 raporlarına göre London’ın en pahalı ma­ğazaları Oxford’ta terzisi Selfridges, Jermyn Street’te bir sigara mağazası. E. R. Koch ve J. Sperber, Bilgi Mafiası adlı kitapların­da açıklamaya devam ediyorlar: “Ebu Nidal çevresindeki Arab teröristler İzrael MOSSAD’ının bir paravan firması aracılığıyla İngiltere’den silâh satın almıştı. Bu işle ilgili mâlî transaksiyonlar BCCI’m London’daki şubesinden yürütülmüştü”(ages 159). Banka hesabındaki bağlantılar Doğu Avrupa ile (Varşova, Doğu Berlin) bağlantılı gibi gözüküyordu. SAS İrade and Investment Varşova’da faaliyet gösteren bir ANO (Abu Nidal Organizati-on) şirketiydi. Şirketin direktörü Samir Necmeddin, BCCI aracılığıyla tüfekler, gece-görüş dürbünleri ve roket atıcılar ile gizlenmiş zırhlı Mercedes-Benz’leri Doğu Almanya üzerinden Orta Doğu ülkelerine satıyorlardı. Müşterileri arasında Avrupalı ve Amerikalı kişiler bulunuyordu. Güya bilmeden yapılan bu alışverişle Britanya şirketleri donanımları Afrika ülkelerine sa­tıyorlardı (Sık sık “gri” çalışma yaparak dezenformasyon yapan vıikipeâia enformasyon sitelerinde böyle açıklamalar yapılıyor). Fakat çok dikkatli irdelendiğinde, hesap kodlarındaki adlardan grubun mâliye bakanı konumundaki Samir Necmeddin’in bü­yük bir silâh tüccarı olduğu ve çeşitli Yahudi tüccarlardan silâh aldığı ortaya çıkmıştı. Ki, bu tüccarların hepsi MOSSAD’la bağ­lantı halindeydiler. Ne ki, görüşmelerde bazen BCCI’m büro­ları bile kullanılmıştı. MOSSAD’la “Ebu Nidal” arasındaki bir başka irtibatta, Ürdünlü eski bir Albay olup silâh ticareti ile uğ­raşan Muhammed Radi Abdullah’dı. Görünüşte Filistinli bazı gruplara ve “Ebu Nidal”e silâh satmaktaydı. İddiaya göre, Rafı Eitan, Radi’yi 200.000 sterline kendine bağlamıştı (Radi’nin Ürdün istihbaratının MOSSAD ile bağlantısı olması daha büyük ihtimaldir. Bunu kamufle etmek için bu hikâyenin eski MOS­SAD ajanı Ben Menaşe tarafından uydurulmuş olması büyük olasılıktır. Eski ajanlar itiraf kitaplarım yazarken özellikle bazı kritik noktalarda dezenformasyon yapmayı ihmal etmedikle­ri konunun uzmanları tarafından gayet iyi bilinmektedir.). R. Eitan, Radi’yi London’daki Suriye Büyükelçıliği’nde istihbarat ataşesi olarak bulunan yeğeni Nezar Hindawi’nin tuzağa düşü­rülerek MOSSAD konspırasyonunda kullanılması aracısı olarak kullanmıştı. Radi’nin üzerinde Filistinlilerin şüphesi yoğunla-şınca onu kurtaran yine “Ebu Nidal” olmuştu!

Lübnan iç savaşı (1975-1990) süresince ülkedeki kaostan yararlanarak, hükümet yasaklarından korkmadan, Lübnan mül­teci kamplannda yeniden yapılanma örgütlenmesine cesaret­lenmişti ya da cesaretlendirilmişti! 1987’de bu faaliyetlerinin yanısıra, daha Önce kendi yaşamının bir tehdit unsuru olarak gördüğü medya boykotunu bırakarak Beyrut’taki ofisim bası­na açtı. Asıl amaç hakkında şüphelerin yoğunlaşması üzerine kamuoyu yaratarak kendini “aklama” taktiğiydi (Bu ‘aklama’ ve ‘parlatma’ operasyonu içinde ilk endam edenlerden biri MOSSAD bağlantılı Dünyaca ünlendirilmiş Amerikalı Yahudi araştırmacı-yazarı David Yallod idi! MOSSAD’m Kanada asıllı eski katsası VOstrovsky, içinde pek çok dezenformasyon bilgi bulunduran ünlendirilmiş ‘hilekârlık kitabı’ Hile Yolu’nda on­dan sadece 20 satırla bahsediyordu. O da “günah keçisi”(!) ilân edilmiş bir mazlum olarak! Bu kitap MOSSAD’a karşı yazılmış izlemi verse de aslında tipik bir MOSSAD stili propaganda ki­tabıydı. MOSSAD psikolojik savaşın kiberneük paradoxlarını, kapitalizmin yarattığı kaos insanlarına transforme eden “en iyi” burjuva istihbarat örgütüydü.).

Konumuza dönersek; “Ebu Nidal” tabii, yine örgütünü göz­dağı ve terör unsuru olarak kullanmaya devam etti. Ama bu terör tehditi altında olanlar, zionistler değil, tastamam Filistin-lilerdi, onun “resmi” yayın organı Filistin el-Tawra (Filistin Devrimi), düzenli olarak örgüt içindeki “hainler”in infazlarını duyuruyor­du. Böylece MOSSAD’m ona taktığı kod adı ile “Dayı” bir yan­dan kendini “efsane”leştirirken, diğer taraftan üye olmayan ama önsezilerinin uyarısı ile üye olmaktan da vazgeçmiş masum-dürüst insanları imha ediyordu… Zaten “devlet teröriTnün de amacı bu değil midir? Bu hareket tarzı, ajan-provokatürlerin sı­kıştıkları an, etrafındaki “mançurya kobayı” haline dönüşmüş “mankurt” saf-salaklann hedef şaşırması için başvurduktan en son taktikti (Çoğunlukla, kitle arasında “biz merkezci-bizirnist” feodal sürü mantığının egemen olduğu ülkelerde -örnek olsun ki; uzak geçmişte Rusya’da, günümüzde de Türkiye’de- olduğu gibi işe de yaramıştır). Fakat geç de olsa Filistin halkı çevresinde ­”Ebu Nidal”in tehlikeli bir terörist (ajan-provokatör) olduğu ve eylemlerinin provokasyon ve konspırasyona yaradığı düşüncesi oluştu ve kulaktan-kulağa fısıltı gazetesi bu doğru bilgiyi yay­maya başlamıştı. Bu farkedişin sonucu da; bu fesad kışkırtıcısı­nın Filistin davasına Izrael’den daha zararlı olduğuydu. Bu du­rum, çok geçmeden onun etki nüfusunun daima sınırlı, en çok birkaç yüzlü sayılara ulaşmış takipçilerim de etkiledi…

16 Nisan 1988 yılında Tunus’da FKÖ liderlerinden, El Fethin ikinci adamı Halil el Vezir “Ebu Cihad”, MOSSAD-AMAN-269 Birimi komandolarınca hunharca katledildi (Ekim 1993’te FKÖ koruma görevlilerinden Adnan Yasin, FKÖ Tunus bürosuna dinleme cihazları yerleştirdiği için casusluk suçlaması ile tutuklanmıştı. Sorgulamasında 1990 yılında MOSSAD tara­fından Fransa ve Almanya’da görevlendirildiğini söylemişse de “Ebu Cihad”ın katledilmesi ile ilişkili olduğun-dan şüphelenil-diği açıklanmıştır. Yasin’in FDK bağlantısı da bulunmuştu…).

Nihayet, 1989’da “Ebu Nidal” hareketinin sözcüsü Atıf ebu Bekr, 150 örgüt üyesi ile birlikte Feth Devrimci Konseyin­den ayrıldı (Genellikle zionist ve işbirlikçilerinin denetiminde olan Batı basını bu haberi atlatmayı uygun gördü). Ayrılanlar yaptıkları açıklamada dikkatli bir üslup kullanmaları, maniple edildikleri terörün kendileri için de bir baskı-tehlike unsuru ol­duğunun kabulüdür ve aynı zamanda düşmanlarının yönlendir­diği bir ajan-provokatörün peşinden giderek lağım pisliğine bu-laşmışhğm utancı; bu nedenle sadece “Ebu Nidal”in operasyon metodlarının bir faydası-yararı olmadığını açıklamışlardı. Siya­sal bilgi düzeyleri küçük-burjuva Tılisten’ devrimciliğini aşama­dığı için “konspirasyon”un adını koyabil-me akıl ve iradesini gösterememişlerdir! Böyle oluncada yine Izrael kazançtaydı…

1990’lara gelindiğinde “Ebu Nidal”in, Yaser Arafat “Ebu Ommar”m denetimindeki Sayda mülteci kampında denetimi ele geçirmek için elinde kalan birkaç on adamla yaptığı sonun­cu ‘hurç’ hareketi ise başarısız kaldı. Bu başarısızlık onun ör­gütünün bütünüyle etkisiz hale gelmesine de neden olmuştu. Böylece El Feth hareketinden gelebilecek bütün olası desteklerde tamamen sona ermişti. Beyni yıkanmış birkaç ‘mankurt’ ada­mı ise, hâlâ Filistinlilere ve eski arkadaşlarına karşı suikastlar düzenlemeye devam etmişlerdi.

15 Ocak 1991’de FKÖ’nün iki numaralı adamı Ebu İyad, Tunus’taki evinde MOSSAD tarafından düzenlenen bir suikast sonucu öldürüldü [İlginçtir ki bazı Izrael yanlısı medya (Türkiye’de özellikle Izrael lobicisi Sabah gazetesi) tarafından “Ebu İyad”m adı “Ebu Nidal” olarak açıklanmıştır. Bu dezen-formasyon hem “Ebu Nidal”i gündemde tutarken, birkaç kere de “öldürülmüştür.” Gerçektende gerek “Ebu Cihad” gerekse de “Ebu tyad” sûikastlerinde içteki “hain”i araştıran Filistin is­tihbaratı her seferinde “Ebu Nidal” adında birleşmişti!].

8 Haziran 1992’de Paris-Montparnasse’da Ebu İyad’ın ya­kın çalışma arkadaşlarından FKÖ yetkililerinden Akif Bseiso, susturuculu silâhlarla yapılan saldırı sonucu öldürülüyordu. A. Bseiso, FKÖ’nün Güvenlik Bölümü Başkan Yardımcısı ve Ebu Nidal’in El Feth Devrimci Konseyi eski üyesiydi. Tunus’taki FKÖ sözcüsü Ahmet Abd’ul-rahman, suikastın MOSSAD tara­fından düzenlendiğini iddia etti. îzrael resmi olarak iddiayı red­dederken AMAN’ın başkanı General Uri Saguy ise, Bseiso’mm “1972 Münih Ohmpiyatlan”nda 11 Izraelli sporcunun öldürül­meleri ve 1973’de Roma’da bir îzrael uçağına yapılan plânlı sal­dırı olaylarında parmağı olduğunu belirtiyordu. [Gerçekte, bu açıklama çok önemlidir. Çünkü AMAN açıkça, “Münih Olimyi-‘ patlan” katliamında parmağının olduğunu iti-I raf etmektedir!] Bu arada kimliği belirleneme­yen bir kişi(!) Associated Press ajansının Paris bürosunu arayarak cinayetin sorumluluğunu Uluslararası Kach Hareketi adlı Yahudi örgütü adına üstleni­yordu (Bu örgüt MOSSAD’m kontr-gerilla operasyon için ku­rulmasını desteklediği zionist kontra örgütüydü. Bugün bunu özellikle “Yithzak Rabin Suikastı” sonrası, pek çok Izraelli anti-zionist muhalif de itiraf etmektedir. Örgütün arması daha sonra “renkli devrim’lerin arması olarak piyasaya çıkacaktı! ).

Nisan 1993’te El-Feth grubunun önde gelen yetkililerinden İbrahim Abd’ul-mecit Turkiyeh Lübnan-Sayda’da susturuculu silâhlarla uğradığı saldırı sonucunda öldürülmüştü. Arafat’ın yardımcılarından olan Turkiyeh suikastı ile ilgili olarak Ebu Nidal grubu sorumlu tutulmuştur. Yine El Feth grubunun önde gelen liderlerinden birinin Mart ayı içinde uğradığı silâhlı sal­dırıdan Ebu Nidal grubu sorumlu tutularak bu grubun üye­lerinin görüldüğü yerde öldürülmesi için açıkla-ma yapılmış bulunmaktaydı.

1996’da “Ebu NidaP’in örgütü FDK tamamen etkisiz hale gelmişti.

1998 yazında Mısır’da hasta olduğu ve Mısır istihbaratmca tutuklandığı rapor edildi (Daha sonra, özellikle medyanın İzrael lobisi bağlantılı ‘iliştirilmiş’ gazetecileri bir ‘gölgeleme’ haber ile “tutuklanmadığı”mn altını çizerek yorum yapmayı tercih etmiş­lerdi). Daha sonra “birileri”(!) tarafından kaçırılıp Irak’a gittiği güdümlü Batı medyasından öğrenildi.

1999 yılı Ocak ayı başında Britanya’da yayınlanan The Gu­ardian gazetesinin güvenilir diplomatik kaynaklara dayana-rak yazdığına göre, Devrimci Feth Konseyi kurucusu olan Ebu Ni­dal 1998 Aralık ayında lösemi tedavisi gördüğü Kahire’deki hastaneden kaçıp Bağdat’a gelerek tedavisini orada sürdürmeye başlamıştı. Ay sonunda ABD’de yayınlanan The New York Ti­mes gazetesinin verdiği habere göre de, Devrimci Fetih Hareke­ti lideri Ebu Nidal, Irak’a geldi ve Saddam’m himayesi altına girdi. Saddam Hüseyin rejiminin, El Ka’ide ile temas etmesini organize ettiği, zionist İzrael basını tarafından Dünya kapitalist medyasına pompalanmıştı. Bu manipüle “haber” derhal diğer ülkelerdeki işbirlikçiler tarafından duyuruldu.

Gerçekte Mısır istihbaratı tarafından derdest edilip Kahire’ye getirilmiş. Mısır’ın zor durumda kalmaması için Irak’a posta-lanmıştı. Filistin’in bağımsızlığı için halk hareketi tarihinin en büyük haini olmuş olan El Benna bir hücrede Ötmekle meşgul­dü… Liderleri “Azrail’le cebelleşirken, Beyrut’taki ajanları da Suriye Muhaberatı bağlantılı FKiHC-GK ve El Saika ajanları ile beraber Lübnan’da FKİDC bürolarını basarak bir kişiyi öldür­dükten başka birçok kişiyi de yaralamakla meşguldüler- Mart 1999. Yıllar önce Suriye muhaberatının (ki şefleri Rifat Esad, ClA’nın “nidal”ıydi) denetimindeki FKiHC-GK, Ebu Nidal ile Ürdün’de veliaht prens Hasan, Ürdün başbakanı, Izrael ve ABD hedeflerini bombalamak için uygulamaya koydukları plân, çok doğal olarak görünüşte MOSSAD ve Çerkez kökenlilerin de­netiminde olan Ürdün Muhaberatının ortak çalışmaları sonucu engellenmiştiO). Sadece bir Amerikan okulu, bir polis karakolu ve dört yıldızlı bir otel olan El Kudüs’ün bombalanmasına göz yumulmuş, ardından Ürdün’deki militanlar ile asıl hedef olan rejim muhalifleri tutuklanarak devlet terörü estirilmişti…

2002-19 Ağustosunda Izrael radyosunun Filis­tin gazetesi El-Eyyam’a dayanarak verdiği habere göre, Ebu Nidal (Sabri el Benna)’in cesedi, Irak’ın başkenti Bağdat, el-Cedriyah, el-Mesbah’ta bir vil­lada bulunduğunu, intihar etmiş olabileceğini bil­diriyordu. İngiliz Sunday Telegraph gazetesinin bir hafta sonra yayınladığı ve istihbarat kaynak­larına dayandırdığı habere göre ise, Bağdat’ta cilt kanseri tedavisi gören 65 yaşındaki Sabri el Benna, Saddam’la El Ka’ide militanlarının eğitilmesi yönünde işbirliği yapmadığı için öldürülmüştü (!?)…

Dünya’da kendinden başka herkesi salak zanneden, gerçek­ten de “çok iyi eğitilmiş” sapkın ve kendini beğenmişler toplu­luğu olan MOSSAD (ve Mİ.6) o kadar kendinden emin miydi? Yoksa eski işbirlikçilerini “son kullanma tarihi” dolduğu için harcamışlar mıydı, bilinmez (İkinci olasılık daha fazla, çünkü bütün burjuva istihbarat örgütleri ajan-provokatörlennin infa­zını muhakkak uygun görürler. Bu istihbarat örgütlerinin bir tür “sır” üretme tarzıdır. Çünkü gerektiğinde yeni düzmece se­naryolarla hainin ölüsünü de kullanırlar. Ayrıca yeni “ahmak” hainlerin bulunması zora sokulmamış olur.)! Fakat bilinen bir gerçek var ise; o da ABD İmparatorluğunun İrak’ı istilâ plân­larını uygulamaya koyduğu sırada, Filistinlilerin içinden çıkmış ve çok uzun zamandır İrak Muhaberat- Entezemet’ine bağlı Özel İstihbarat Birlik M4 tarafından izlenen bir ajan-provo-katörün Ofis 8 elemanlarınca kafasına sıkılan üç kurşunla ya­şamına, kahpeliklerine ve hainliğine ebediyen son verildiğidir (16 Ağustos 2002). Basına yapılan açıklama ise ‘kan kanseri’ olan Sabri Halil el-Banna’nm “intihar” ettiğiydi… 21 Ağustos 2002de Irak Entezemet’inin şefi Tahir Celil Habbuş’un basın açıklamasına göre, İrak iç istihbarat güçleri onu Kuveyt ve Sa­udi hükümetlerinin konspirasyonu ile işbirliği içinde Saddam Hüseyin’i devirmek girişiminden dolayı tutuklamak için evine gitmişlerdir. Kendisi elbiselerini değiştirmek için izin isteyip ya­tak odasına gittiğinde, ağzının içine tek el ateş etmiştir. Kurşun beyninden çıkmıştır. Yoğun bakımdayken sekiz saat sonra öl­müştür. Cesedi 29 Ağustos’ta Bağdat’taki el-Karah mezarlığına gömülmüştür. Yevgeni Filipoviç Azefin mezarı işaretlenme-mişti, onunkisinde ise sadece bir işaret vardı: “M7″…

Darısı Türkiye’deki “M?”lerin başına…

* Sabri Halil el Benna’yı Filistin hareketi içindeki kod adı “Ebu Nidal” olarak, 29 Ağustos 1970 geceyarısı Ürdün-Şeria nehrinin kenarında, ünlü “30 Ağustos Ameliyatı/ Operasyonu)” nedeni ile bizimle beraber operasyona katılmaları için getirmiş olduğu Eritrea Kurtuluş Cephesi gerillalarından bir gruba nut­ku dolayısı ile hafızama kazımıştım. El Feth içinde lükse düş­künlüğü ile tanınmıştı. Militanlar ve devrimci-demokrat-Iaik yöneticiler arasında pek de sevildiği söylenemezdi (Örgüt içinde radikal-şeriatcılar, sonraları Vatikan’ın GülHaç havarilerinden olduğu anlaşılan “Ebu Ommar”(Yaser Arafat)’ı; devrimci-de-mokrat-laikler ise güvenilirliği, bilgeliği ve saygınlığı ile sevilen “Ebu Cihad”ı tutardı). “Ebu Nidal” Erithrelileri etrafına topla­mış, Çin malı beyaz peynir tenekesine oturmuş. Üzerinde safari takım elbise, ayağında süet ayakkabılar vardı (Örgüt sorumlu­ları süet yarım-bot giyerlerdi. Biz Fransız paraşütçü bez tam-botlarını giyiyorduk). Eline gerillalar tarafından daha çok tercih edilen ve orijinal Rus mallarından daha kaliteli bir çeliğe ve işçi­liğe sahip olan Demokratik Alman malı AK-47’yi almıştı. Besme­le ile başladı, lslâmi-ilâhi bir girişten sonra komünistliğin aslın­da Yahudi ideolojisi olduğu sahtekâr gerici demogojisi ile açılış yapıp, Izrael’i denize döküp yok edeceklerini, ondan sonra da komünizmi dünyadan yok edeceklerini heyecenlı-heyecanlı an­lattı. Sonra da Erithrelilerle birlikte “tekbir” getirip bizi uğurladı (Konuşmayı bize anında tercüme eden “Yusuf el-Cezair-i”ydi. Adana’da bir toprak ağasını vurduğu için Türkiye’den kaçmıştı. Benim gibi Türkiye İşçi Partisi-TİP üyesiydi. Emik köken ola­rak Cezayir Bedevisiydi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde ai­lesi Adana’ya yerleşmiş; sonradan Cezayir’e gidip, Cezayir yurt­taşlığına geçtiğini öğrendik. Tercüme ederken, “Ebu Nidal”in yedi sülâlesine de küfürleri araya sıkıştırdığı için, ne söylediğini detaylı olarak anlayamamıştık. Arada “Türklere güvenmeyin” demişti. “İtrak”tan “Türk”ü anlamıştık ama, oradaki 4 Türk ola­rak biz mi kast edilmiştik; Yusufun küfürleri arasında güme gitmişti…). Operasyon sonrası (ertesi gün), biz hayretle Erith-reliler ile konuşmaya çalıştığımızda hayretimiz daha da arttı. Adamlar değil “marxizm-leninizm”, “sosyalizm”in “s”sinden bile haberleri olmayan; çoğunluğu okuması-yazması dahi olmayan cahil yoksul köylülerdi. Bu “Ebu Nidal”, yıllar sonra Batı med-yasınca “marxist-leninist” ilân edildi, tabii örgütü de. Acı olan, bunu kendini “devrimci” kabul eden sınırlı deneyimli, hiç şüp­hesiz az ve “belirlenmiş” kitapları okumuş, “ezberci” genç insan­ların da hiçbir araştırma yapmadan ‘onaylama’sıydı. O zaman­lar Türkiye’de Erithrea Kurtuluş Cephesi’de “marxist-leninist” olarak kabul görüyordu. Özellikle o yıllarda devrimci hareket içinde “beşinci kol” görevi ifa eden “Maocu”ların yayın organları tarafından göklere çıkarılıyordu. Nihilıstliği devrimcilik sanan­lara karşı çıkanlara ise, “ajan” gözü ile baktırılıyor, utanmadan ‘çamur’ atılıyordu. Bugün aynı örgüt-adım bile değiştirmeden-ve lideri, zionist Izrael’in Kuzeybatı Afrıka’daki stratejik-ortağı-müttefiki sayılıyor! Hâlbuki hep öyleydi!

** “Ebu Nidal” gibi ajan-provokatörlerin satın alınıp El Feth ve dolayısıyla FKÖ içinde fesat faaliyetlerinde bulunabilmesinin en büyük kaynağı; iki örgütünde lideri olan Filistinli aileden burjuva dolar milyoneri Yaser Arafat’ın jiroden “Arab- İslâm” küçük- burjuvasının sözüm ona “sınıflar üstü-smıfsızlık” poli­tikasıdır. Yakm-doğu’da Filistinli Arab- Hıristiyanlar, genellikle orta-sınıfsal konumları açısından entelektüel burjuva demokrat ya da marxist bir siyasal duruş belirlemişlerdir. Onun için son yüzyılda sayıca küçük bir azınlık oldukları halde varlıklarını sürdürebilmişlerdir. XX. yüzyılın ilk yarısında Yakm-doğu’da Nationalist/Milliyetçi Sosyalist Arab Yeniden Doğuş-Baas ha­reketini yaratanların da Elen Ortodox Hıristiyan Arab-laikleri olduğunu anımsatayım. Kabile-aşiret-klan geleneğinden gelen petrol toprak-rantı üzerine çöreklenmiş monark burjuvaların dışında, bezirgân-tüccar ve esnaf burjuva orta sınıfa sahip olan Müslüman Arablar gibi, Arafat’ın bu kaypak burjuva smıflar-üs-tü ‘programsız’ politikası, sonuçta bu arazları Filistin millî (kü-çük-burjuva aydın) devrimci hareketine parazit olarak musallat olmasını kolaylaştırmıştır. Sonuçta her iki örgütüde, kontra ve faydacı eylemci (pragmatik) “lslâmcı”ların faaliyet alanına soka­rak, lider kadrolardaki laik-demokratik-devrimcilerin tasfiyesi ile sonuçlanmıştır. Geriye, cebini doldurmaya bakan hortumcu-capo di capo /mafiaso savaş ağası bozuntuları, sahtekâr politik simsarlar kalmıştır. Bu da her türlü provokasyon ve konspiras-yon ile kitlenin kolayca siyasal mücadeleden, radikal şiddet ve terör güdümüne çekilmesini sağlamıştır.

Ben gerek 1972, gerekse 1974 yıllarında Beyrut’ta buna ya­şayarak şahit oldum (Bu kitabın yazarı Suriye, Lübnan, İrak, Yemen, Ürdün’de belirli süreler yaşamış; Kuveyt, Mısır, Tunus, Cezayir, Magrip’de gözlemlerde bulunmuştur.). El Fethin ikinci adamı konumundaki rahmetli Ebu Cihad, küçük-burjuva ve o da Yaser Arafat gibi Müslüman Kardeşler kökenli olmasına karşın, bir entelektüel olarak Marxizme yabancı değildi onun çizgisini Mısırlı Hassan et-Bannamn daha taik-devrimci-de-mokratı olarak yorumlamak doğru olur. Bunun içinde Türk, ıran ve Lübnan sosyalist/komünist ve devrime i-demokrat hare­ketlerinin Örgüt içindeki hamisi- koruyucusu olmuştur. Onun ­en sevdiği kişiler arasında, çok genç yaştaki Güney Lübnan Siyasi Sorumlusu Hadj Tal’lâl bulunuyordu. O yıllarda Lüb­nan devrimci gençlik hareketi liderlerinden olan Enis Nakkaş, Ebu Cihad’ın Lübnan ekibinin ‘demirbaşlarından olarak El Feth istihbaratı ile Güney Lübnan Şiî köylü hareketinin askeri ör­gütlenmesini düzenliyordu (Bu örgütlenme önce Emel, yıllar sonra Lübnan Hizb’Allah’ının kurulmasına kay­naklık etmiş olacaktı). Beyrut Tel-Zaatar Filistin mülteci kam­pındaki El Feth Gençlik Bürosu bu oluşumun buluşma yeriydi. Ben de bir müddet bu ofiste yaşadığım için gelişmelere canlı tanık olma fırsatım yakalamıştım. Kızkardeşi de Filistin mülteci kampları kadın dayanışması ve örgütlenmesi faaliyetleri sorum­lularından olan, Hadj Tal’lâl’ın annesi Filistinli Musevi, babası Müslüman Arab’tı. Hadj Tal’lâl’ın anlattığına göre, her ikisi de Filistin Komünist Partisi üyesi olduğundan, Filistin’de kalama­dıkları için Moskva’ya göçmüşlerdi (Filistin’deki komünistler hem zionistlerden, hem de Filistinli tslâmcı-mılliyetçilerden ‘ölüm tehditi’ne maruz kalıyorlardı). O yıllarda Beyru( Amerikan Üniversitesi son sınıf öğrencisi olan Enis Nakkaş ise, Beyrutlu varlıklı tüccar bir ailenin oğluydu, ağabeyi İtalya’da yaşıyordu, mobilya tasarımcısıy-dı. Ailesi laik insanlardı. Gerek Tal’lâl’ın, gerekse de Nakkaş’ın bilimsel sosyalizm üzerine entelektüel bilgisi bulunuyordu (Bu konuda Şiî hareketi lideri konumunda olan, özellikle işçi sendikaları ile temastaki bazı Lübnanlı Şiî mollaların entelektüel düzeyi epey yüksekti! Bu grup, Mısırlı Hassan el-Banna ile İranlı Ali Şeriati’nin takipçileriydi. İslâm “sosyalizm”ini savunuyorlar, ilginç bir biçimde Che Guevara’yı da idol olarak görüyorlardı.). O zamanlar Yaser Arafat’ın çev­resinde olan Ebu Nidal ve özellikle Ebu Musa’nın adamları, Ebu Cihad’ın temel desteği olan Beyrut’taki kadrolara karşı suikastlar düzenliyorlardı.

En öndeki hedefte komünist sempatizanı olarak bilinen Hadj TariâT’dı. Laik- Mümin olan ve her Cuma camide Filistinli kitleyle biraraya gelen Hadj Tal’lâl,  açık hedef olduğu bu konumlarda birkaç kere ölümden dönmüştü. Ebu Cihad’ın kat­ledilmesinde payı olan Ebu Nidal, işte Yaser Arafat’ın bu anti-komünist saplantısından faydalanarak cinayetin işbirlikçilerin­den olmuştu. Fakat bu cinayette Yaser Arafat’ın da “ak sütten çıkmış kaşık” olmadığını, o zaman “üç maymun”ları oynadığı bilinmektedir. Ne ki, daha sonra yayınlanan pek çok belgede CIA’nın “Ebu Ihtiyar”ı kolladığı ortaya çıkmıştı!

Ebu Cihad’ın katledilmesi ardından El Eeth içindeki gerek İslâmi “sosyalist”, gerekse de bilimsel sosyalizm sempatizanı devrimci unsurlar, merkez tarafından hızla tasfiye edildi. Ör­gütün gittikçe zionist terör eş-güdümleme merkezinin kiberne-tik denetimi altına girmesinin kaotik kaynağı burasıydı… Son yıllarında pişmanlığını dile getirmiş olsa da, Yaser Arafat’ta kendisini kurtaramadı, “son kullanma tarihi” dolup işi bitince, ortadan kaldırıldı…

Emperyal-zion istihbarat servislerinin “özel operasyon “lan ile ‘kibernetik terörün kaosuna uygun “fraktal” -örgütsel dö­nüştürmeler:

Hedef Alman Örgütün Adı vp fllkesi örgütün İlk Kurucuları ve A ian-pmvnkntnrlpr Örgütün Yeni Adı  
Müslüman Kardeşler Mısır Spyvid Kuth’ – idam edildi Müslüman Kardeşler  
    Muh amme d el-Savvaf1      
Kıztl Defterler & Colip İtalya Giangtacomo Feltrinelli – zehirlendi Kızıl Tugaylar  
    Siminni Ar Moretti      
Devrimci Yol (Dev-Yol) Türkiye Paşa Güven ve arkadaşları-öidürüldü Dev-Sol ”   – ”  
    D. K.AA.T.Ö. A ?      
Kürdistan Devrimcileri Türkiye Mehmed Uzun ve arkadaşları – öldürüldüler PKK (KKK-FAK-TAK)  
    A. Ö. &Ş.S.& ?      
Mektep el Hademet Pakistan Abdullah Yusuf Azam – öldürüldü ElKa’ide  
    Usame bin Ladin & Eymen el Zevahiri      
İslâmi Selâmet Cephesi-FIS Cezayir El Mamur el- Melyan-i – öldürüldü Silâhtı İslâmi Grup-GIA  
     

“Eğer bir yalan, uzun bir süre yeterince tekrarlanırsa, sonunda o yalan bir gerçekmiş

gibi algılanır.”

Dr. Joseph Paul Göebbels Adolf Hitler’in Propaganda BakanP

8. 2. İLİCH RAMİREZ SANCHEZ: “ÇAKAL” MI, “FANFARRÖN COMPANERO” MU?

Ilich Ramirez Sanchez: XX. Yüzyılın Son “Kanlı Terörist” Masalı! Daha, kanlı-fesat “1972 Münih Olimpiyat” kontra terör sal­dırısı gerçekleşmeden önce başlayan, ardından her uluslararası terör hareketinin beyni olarak global emperyal-zionist medyaca hedef haline getirilerek bir “terör markası” haline sokulan îlich RamErez Sanchez; 12 Ekim 1949’da, Venezuela’nın başkenti Caracas’da dünyaya gelmişti. Babası Venezuela Komünist Par­tisi üyesi olan varlıklı bir burjuva avukattı. Kendiside, 1964’te Venezuela Komünist Öğrenci Hareketi üyesi oldu ve Küba’yı ziyarete gitti (Herhalde, onu bilimsel-sosyalizmden daha çok Küba’nın güzel kızları ilgîlen-dirmişti). Aynı yıl London Üniversitesi’ne kayıt olmak için fen bilimleri dalında ön lisans yapıyordu. 1969’da kardeşi ve bir grup Venezuelalı ile geldiği Moskva’da, “Mazlum Ülkeler”den gelen öğrencilerin gittiği Pat-rice Lumumba Üniversitesi’ne kayıt oldu. Kendisi hem 1969’da Venezuela Genç Komünistler- VCJ örgütünden ihraç edildiğini, bu örgüte tekrar girmeyi reddettiği için üniversiteden kovul­duğunu iddia etmekte hem kendisinin de nedenini net bir bi­çimde açıklamaktan kaçındığı, 1970’de yapılan bir soruşturma ­doğrultusunda VKP’den ve üniversiteden uzaklaştırıldığını yaz­makta. Bu iki satır arasında baklayı ağzından kaçırmakta, “beni oğlumun annesiyle bir araya getiren, karşılıklı tutkuya dayanan aşk”!.. (Herhalde ilk eşi İsabella Coutant olacak). Güvenilir kaynaklara göre ise, “maceraperest” ve “uçkuruna düşkün”lüğü yüzünden başını hep derde sokmuş, babasının saygı duyulan kariyeri sayesinde KGB’nin elinden paçayı ve “uçkuru” zor kur­tararak, SSCB’ni terk etmek zorunda bırakılmıştır (KGB-GRU ilişkisi hikâyesi ise palavradır. GRU hiçbir zaman ideolojik paf-talı -üstelik uçkuru ve ağzı gevşek amatör- sivillerle bağlantı kurmamıştır. Diğer Yahudi Rus mafyası anlatıları ise doğrudur. Yahudi Rus mafyasının İzrael -dolayısıyla MOSSAD- ile bağlan­tıları olduğuda unutulmamalıdır. Tutkuyla bağlı olduğu “bur­juva yaşam tarzı”ndan dolayı, başını belaya sokan nedenlerden biri de bu olsa gerektir).

1970’de önce Beyrut sonra Amman’da FKİHC katılmak istediyse de bu isteği kabul edilmemiştir (Devrimci İslâm kitabında -s.15, 17- “Filistin Kurtuluş Cephesi” adı kullanılmıştır. Bu örgüt SSCB çizgisindeki Süleyman Nejat’ın örgütüdür, Dr.George Habbaş’ın kı değil. Görüldüğü gibi bu kitap yayımlanmadan önce pek çok meçhul röportaj etrafa yayılmıştır (Bknz. Ek:2). Aynı şe­kilde “İranlı Mücahidler”-s.l8 olarak adlandırdığı örgütte çe­şitli Filistinli örgütlerle teması olmuş İranlı Halkın Mücahidleri örgütüdür. Kendisi Mart 2003’te kitabını noktaladığı zaman bu örgüt, İrak’ta silâhlarım ABD ordusuna yeni teslim etmişti.). Amman’da onun “patron”u olacak olan Dr. “Ebu Hani” Wa-dii Haddad ile tanıştı (Doktor kendisinin Troçkist olduğunu söylerdi)). Has bir ‘adam kullanma ve harcama uzmanı’ olan Doktor, XX. yüzyılın tam bir Arab ‘Machıavellist Bakunin’iydi. Belli ki, ondan “esas oğlan” yaratmayı kafaya koymuştu. Onu, Ürdün’de yaşanan trajik 1971-Eylül sonrası Türkiye üzerinden, Britanya’da London School Economics’te öğrenimini tamamla­maya gönderdi.

Bu ilişkinin, emperyal-zion istihbarat örgütlerince servis-lenen medyanın iddia ettiği gibi, THKP-C ile uzaktan ya da yakından hiçbir ilişkisi yoktu. Bu konuya ileride döneceğim. Mayıs 1972’de Doktor tarafından plânlanan, Troçkist Japon Kızıl Ordusu üyesi Japonlarca gerçekleştirilen kanlı Tel-Aviv Lod havalimanı eyleminden ve Ebu Nidal’in bir konspirasyonu (MOSSAD komplosunun) provokasyon bir eylemi olan 1972 Eylül’ündeki “Münih Olimpiyatları” terör saldırısından habe­ri bile yoktu. Doktorun direktifleri doğrultusunda 1973’de Pa­ris üzerinden Yakındoğu’ya geri döndü- aslında kızağa çekil­di. [Aralık 1973’teki olaylar hakkında eski MOSSAD katsası V.Ostrovsky’de Hile Yolu adlı kitabında pek çok konuda yaptığı gibi dezenformasyon yapmaktadır.

Bu olayların doğrusu “Gisli Ordular-Ergenekon” kitabım­da anlatılacaktır]. İddialara göre aynı yıl hepsi başarısız olan birçok suikast ve sabotaj eylemlerinin içinde bulundu! Bun­ların bir kısmı MOSSAD konspirasyonu, bir kısmı Doktorun plânlamalarıydı. Kendi anlatımına göre, 1974’de Beyrut’ta Usa-me bin Laden ile tanışmıştı (Bunun kendi başına değil, çok grift ve ilginç ilişkileri olan Doktorun grubu içinde raslantı biçimin­de olması büyük olasılıktır- veya palavralarından biri! Müslü­man olmasında etkin olan Halkın Mücahidleri örgütü sorumlu­larından molla “Ebu Ekrem” yine Doktorun kontaklarmdandı.

HM, örgütün bir üyesini, İsrail içinde ilk bombalı intihar ey­lemi olan -1976- bir sinemanın bombalanmasında kullanmış­tı. Bu “şehid” Azeri asıllı İranlı arkadaşı Bağdat’taki “güvenli evde” Mayıs 1974’te tanımıştım. Daha sonra Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta da beraberdik. Çok temiz ve saf devrimci bir insandı, yazık oldu!-). Ladin o zaman 17 yaşında toy bir petro-dolar miras yedi zenginiydi. Ladin’in anlatımına göre, o yıllarda -CIA tarafından Aramco aracılığıyla ele geçirilip manüpile edilen Müslüman Kardeşler Saûdi Arabia örgütüne sempati duymaya başlamıştı. Beş yıl sonra Suudi gizli servisinin başı olan arkadaşı Prens Turkî bin Faysal aracılığı ile ünlü “gizemli” yolculuğu­na başlayacaktı. Kitabının 71. sayfasında bu bağlantıya değinen

Sanchez, bu konularda hiç de “profesyonel devrimci” olmadı­ğım ispatlıyor!..

İ. R. Sanchez, kendi anlatımı ile 1975’te Güney Yemen-Aden’de Müslüman oldu. Bu da inançtan değil, tastamam “uç­kur” meselesindendir [Çok güzel kadınları olan Aden’in gölgede 50 C° olan ekzotik çöl havası Lâtin Amerikalıyı “îman”a getirmiş olabilir! Rahmetli Süleyman Sadık Öge’de başına her güneş OPEC SeÇtiğmde; bize, Adenli esmer güzeli kızları gösterip, “ben evleneceğim” diye tuttururdu!]. Yine burada -Aden- G.Yemen hükümetinin Doktora tahsis et­tiği, eskiden Britanyalı diplomat-lara ait olan bir “güvenli ev” bulunuyordu. Konspiratörün piyasaya çıkarılışı Aralık 1975’ıe Viyana’daki OPEC zirvesi baskım ile oldu. Burada bırakın rolü­nü, orada olup-olmadığı bile tartışmalıdır! (Her ne kadar olaya katılan Enis Nakkaş, olduğunu iddia ediyor ise de!) Çünkü bu­radaki olay Doktor- Zeki Yamani Fransa’ya yakın duran FKÖ destekçisi liberal görüşlü Saudi petrol bakanı- petro-dolar hat­tında bitirilmiş “özel” bir iştir…

Daha önce de belirttiğimiz gibi eylemin içindeki Almanların hem örgütü hem de iki adamı BND-MOSSAD ajan-provokatö-rüydü. Filistinlilerin “Red Cephesi” FKÖ’den 1974’de kopmuştu ve kendilerini dıştalayan Mısır-İzrael görüşmelerini eleştiriyor­lardı. Ne ki, gazete fotoğraflarında “Carlos” diye takdim edilen kişi o değildi, Entebbe konspırasyonu sırasında katledilen Feyiz Abd’ül-rahim Kebirdi. Bunu hem BND hem de MOSSAD’da biliyordu ama senaryo gereği saklıyordu. Çünkü oyun çok bü­yüktü!.. Yine onun kendi anlatımına göre, 1976’da Aden’de Arab Silâhlı Mücadele Birliğini kurdu. İlk önce bu itiraf, o tarihte Doktorun “esas oğlan”ı artık örgütünden “dehledi”ğinin bir kanıtıdır. Kaldı ki, örgüt taslağı yürümemiştir, adı ile kalmış­tır. Bir düzineyi bile bulmayan adamla “örgüt” kurulamaz, “çete” kurulur. Diğerleri gibi bu da “Carlos”un ütopyasıdır! Çünkü diabet olan Doktor kan kanserinden ağır hastaydı; ölümünden sonra, biri kod adı “Leyla”(Leyla Halid değil) olan kadın “Car-los Efendi’nin içinde bulunduğu grup buydu-, diğeri erkek, iki ­”lider” taslağı kariyeristlerin post-kavgasını; Doktorun son yılla­rında sağ kolu olan, fakat onun “radikal şiddet” -özellikle adam harcama- metodlarını marxist açıdan etik bulmayan Somalili Dr. Samir Tukan “Esmerani”nin*, FHKC lideri Dr.Habbaş’ın da desteğini alarak tasfiye etmesi sonucunda, Doktorun grubu tarihin karanlıklarına gömülürken**, “başıbozukluğu ile her zaman disiplin sorunu olan “Çakal Carlos”da “marxist-leninist,, cemaatten kovulmuştur.

Bu, onun SSCB’den sonra ikinci kovuluşu olmuştur. İspan­yolca, İngilizce okuyup-yazdığı; orta Fransızca -şu anda bayağı ilerletmiştir-, az Rusça ve çok sonra öğrendıği(l) Arabça konu­şabildiği lisanlardı- 1973’te Arabça konuşamıyordu…

Daha sonraları 1968 yılındaki, İsrail havayolları EL-AVm Boeing 707 tipi uçağının kaçırılması eylemine sonradan onun da adı MOSSAD tarafından karıştırılarak, ilk eylemi olarak tak­dim edildi. Bu da tam bir MOSSAD palavrasıydı…

Bunu medyaya taşıyanlar ise MOSSAD’ın bordrolu ya da gö­nüllü taşeronlarıydı…

Emperyalist-Zionist İsrail terörist devletinin “gizli katliâmlar enstitüsü” MOSSAD’ın, hakkında en çok dezenformasyon yap­tığı, siyasal zıonizmin tarihî, global terörizmini maskelemek için “Soğuk Savaş” yıllarının dünya kamuoyuna uluslararası te­rörizmin “esas oğlan”ı olarak ‘star’laştırdığı kişi olarak sivriltildi. Genellikle ev sahibi ülkelerin zıonist İsrail yanlısı Yahudi lobile­ri ve mason localarmdaki ortak işbirlikçi biraderlerinin patron­ları olduğu üniversal bağlantılı medya tarafından da Dünya’ya bu dezenformasyon kabul ettirildi (Örneğin, Türkiye’de İsrail lobisinin uzantısı olmuş ve bünyesinde “bordralı” ve “gönül­lü” MOSSAD işbirlikçilerim gazeteci kimlikli olarak çalıştırmış olan eski Sabah[l] gazetesi bu dezenformasyonlarm baş ya-yımcısıydı. Bknz. 27 Aralık 1990. Sabah. Bu yayın kuruluşu hakkında geniş bilgiye ileride “Gizli Ordular-Ergenekon” ki­tabımda değineceğiz.). “1968-73 yılları arasında FKÖ’nün bir askeri gibi çalışan ve kanlı baskınlara katılan” (Bknz. agg) diye yazıldıktan sonra yazı devam ediyor; “1976 yılın­da Air France’a ait Airbus’ın kaçırılması ile dün­yaya tekrar onun adı duyuruldu.   1973 yılında FKÖ Avrupa kolu lideri Muhammed Boudia’nın, Paris’te arabasıyla birlikte havaya uçurulması üze­rine örgütün Avrupa’daki sorumlusu durumuna getirildi.  Bu dönemdeki eylemler arasında Lond-ra’daki bir İsrail bankasının, Paris’te yayınlanan israil yanlısı 3 gazetenin bürolarının ve St. Germain’de çoğunlukla Yahudilerin dükkânlarının bulunduğu bir iş merkezinin bombalanması da bulunuyor.   1976 yılında Lübnan ajanı Michel Moukharbal’ı ve onunla görüşen 2 Fransız gizli polisini öldüren, bir komi­seri ağır biçimde yaralayan Çakal, “Martinez-Torres Carlos” adına, ekonomi uzmanı unvanıyla düzenlenen bir pasaportla Fransa’dan kaçmayı başardı. 1978 yılında kendi yerini alan Wa-dii Haddad’ın lösemiden ölmesi üzerine görevine geri dönen Çakal, sırasıyla Doğu Berlin, Budapeşte ve Bükreş yönetimleriyle işbirliği yaptı ve Budapeşte’de bir büro açarak bu ülkelerin gizli teşkilâtlarına silâh sağladı. Ayrıca Securitate teşkilâtına büyük miktarda cephane sağladığı biliniyor. Bu dönemde Ça­kal, Romanya’ya yönelik yayın yapan “Özgür Avrupa’nın Sesi” adlı radyo istasyonunu da 11 kilo (sanki gidip tartmışlar! Bunu gidip sonradan geçtiği Vatan’dan emekli olan S.S’na sormak lâzım! y.n.) patlayıcı kullanarak havaya uçurdu. Çakal, zionist lider olarak adlandırdığı Mitterand’ı yıpratmaya çalıştı.

İlk olarak inşa halindeki Creys-Malville santralinin 18 Ocak 1982’de 5 roket ile havaya uçurulmasını üstlenen Çakal, daha sonra sırasıyla 5 kişinin öldüğü, 26 kişinin yaralandığı Paris-Toulouse arası çalışan yolcu treninin uçurulmasını, Paris’in en işlek caddelerinden birinde bir kişinin öldüğü, 63’ünün yara­landığı bombalı saldın olayım ve 1983 yılının son günlerinde 5 kişinin Öldüğü, 50 kişinin yaralandığı St. Charles Garı sabotajı­nı üstlendi. Aynı günlerde, Çakal’ın sağ kolu olan 32 yaşındaki Bruno Brequet Fransa’da 4 kilo patlayıcıyla birlikte ele geçiril­di. 1985 yılında RAF örgütünden Magdelana Kopp ile evlenerek bir çocuk sahibi oldu…bir dönem Saddam Hüseyin’in

koruma sorumlusu olarak çalıştığı ve Kuveyt’i işgal ettikten son­ra Amerikalıların bir suikast düzenleyerek öldürmeyi plânladığı Saddam Hüseyin’in hayatta kalmasını sağladığı da biliniyor. …halen Şam’ın en lüks semti olan Mazze’de, eşi ve çocuğuyla birlikte emekliliğin keyfini çıkartıyor. “Michel Asaf” adına dü­zenlenmiş Suriye pasaportu ile Arab tüccarların Meksika asıllı iş adamı olarak tanıdıkları acımasız katil Çakal…” Tam anlamı ile “Hollyvrood Senaryosu”, insanın küçük dilini yutası geliyor!.. Dezenformasyon günlük basınla sınırlı değildi. Örneğin, gaze­teci Richard Deacon, ünlendirilmiş İsrail Gizli Servisi (orijinal basım 1977, Türkiye baskısı 1993) adlı kitabında Filistinlile­ri “palavracılıkla suçlarken, kendisi Filistin hareketi hakkında sayfalar dolusu MOSSAD kaynaklı dezenformasyon palavra­sı yazmaktaydı. Gerçek durum tam tersi iken; “Carlos” KGB ajanı; George Habbaş FKÖ lideri olarak tanıtılmaktadır. Daha önce yukarıda yazdığım üzere, Filistinli şair romancı Ghassan Kanafani’nin 8 Temmuz 1972’de arabasının havaya uçurularak öldürülmesi sırasında, yanında ölen kişinin sadece yeğeni oldu­ğu açıklanmaktadır. Hâlbuki kız olan yeğeninin dışında, büyük oğlu Lamis’te aynı eylemde katledilmişlerdi. Suçsuz Filistinli kültür insanlarma-entelegentsiaya karşı zionist-terörist saldırı­ların devamı için “Münih Olimpiyatları” tastamam Izrael kont-ra-terör operasyonu üç ay sonra gerçekleştirilecekti. Yukarıda aktardığım pek çok dezenformasyon adı geçen (ilân verme des­teği ile) “bordrolu” gazete tarafından bu kaynaktan aktarılmıştı…

Aynı provokatör-konspiratör gazetenin (gazetedeki lakabı “MOSSAD ajanı” olan ‘dış haberler şefi’nin) birkaç ay sonraki Alman Stern dergisine dayanılarak verilen habe­rinde: “Carlos Fransa’da yakalanan sevgilisi Mag-dalena Kopp’u korumak için bu ülkede terör ey­lemlerine başlamış ve dönemin Adalet Bakanı’nı mektup yazarak tehdit etmişti” denmekte; eski Doğu Alman gizli servisi STASSI’nin arşivinden bulunmuş “Carlos”a benzeyen bir fotoğraf basıla­rak altına Prag havaalanında sağ kolu olarak nitelenen Johan-nes Weinrich ile beraberliğinden STASSI’nin kendisine gizli belgeler temin ettiği ve terör için Avrupa’da kullandığı, Suriye ve Güney Yemen’in adamlarına diplomatik pasaport verdiğini açıklamaktalar (Daha sonra eski STASSI uzmanlarının açıkla­dığı üzere; BND tarafından MOSSAD’a sağlanan olanaklar ile sahte “belge”ler düzenlen-diği anlaşılmıştır. Ne var ki orijinal belgeler incelendiğinde STASSI’nin Doğu Berlin’de “Carlos” ve grubunu çok yakından izlediği, şüpheli görüldükleri için bir daha Demokratik Alman Cumhuriyeti’ne ayak basmamaları şartı ile sessizce Macaristan’a smırdışı edildikleri anlaşılmakta­dır. Yani yine kovulmuştur!). Makalede, “1971 yılında FKÖ’ne katılarak silâhlı eğitim gördükten ve bombalar ve patlayıcılar üzerinde uzmanlaştıktan sonra, 1972 yılında örgütün Avrupa ağları sorumlusu oldu… Bu görevinde bağlı bulunduğu Mu-hammed Boudia, bizzat ve kontak kurduğu insanlar yardımıy­la italya’da “Kızıl Tugaylar”, Türkiye’de “Halkın Kurtuluşu Ordusu” (Türkiye’de böyle bir illegal örgüt mü olmuş? yn.), Almanya’da “Kı^ıl Ordu Fraksiyonu” gibi örgütlere silâh ve para sağlıyordu… daha sonra, Arab halkının hakkını korumak ve emperyalizme karşı savaşmak için kendi yoluna gitmek üzere örgütten ayrıldı” denmektedir.

İtalyan gazetesi Corriere Della Sera, 1991 Aralık ayında ya­yınladığı habere göre aynı yılın Eylül (21) ayında Suriye Muha-berat’ınm başkanı General Muhammed el-Kuli tarafından kol­lanmakta olan 1. R. Sanchez, eşi Magdalena Kopp, annesi Elba ve iki kızıyla birlikte Suriye yetkilileri tarafından Libya’ya gön­derilmişlerdi. “Naci ebu Bekir Ahmet” adlı Yemenli bir diplo­mat adına düzenlenmiş sahte pasaportlu kişinin gerçek kimliği­nin anlaşılması üzerine ise “Carlos” Suriye’ye iade edilmişti ( O sıralarda Libya “Lockerbie” faciasından dolayı Suriye’yi sorumlu tutarken; ABD’de Suriye’nin bazı ödünler vermesi halinde ken­dileri tarafından aklanacağını belirtmişti. Suriye-Muhaberat- ve ABD-CIA-, Libya’ya akılları sıra tuzak kurmuşlardı. Yem ise “esas oğlan”dı, fakat “çölün tilkisi” liderliğindeki Libya bu tuza­ğa düşmemişti!..).

MOSSAD’la dirsek temasmdaki Amerikalı Yahudi serbest gazeteci-yazar David Yallop “To The End oj The V/orld” (Dün­yanın Sonuna Kadar) adlı kitabında, adını ilk kez ‘1972 Münih Olimpiyat Oyunları’nda îzrael kafilesine düzenlenen eylemde duyurduğunu yazdığı Venezuelah Ilich RamuVez Sanchez’in, ilginçtir ki yazar Frederick Forstyh’e servislediği ünlü kitabı­nı yazdıran Ml.ö’in, kendisine taktığı adla “Çakal”ın, Suriye’de uyuşturucu ve silâh kaçakçılığı yaparak hayatını sürdürdüğünü iddia etti. Fransız iç istihbarat servisi DST’nin kendisine taktığı adla “Carlos”un izini bulmak için 20 ülkede aralarında Ebu Ni­dal ve Peter Jürgen Boock (Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu) baş­ta olmak üzere birçok gizli servis ajanı ve muhbir-ajanının bu­lunduğu 500 kişiyle görüştüğünü söyledi. “Onun nerede olduğu­nu meydana çıkaran ilk kişi olduğuma inanamıyorum. ClA’nın, Mîö’ıntn, Fransız, İtalyan, Alman ve Avusturya gizli servisleri­nin onun nerede olduğunu bilmemesi akıllara durgunluk veren bir şey” dedi (26 Şubat 1993. Hürriyet). İstihbarat dolayısıyla dezenformasyon konusunda epey deneyimli olan Yahudi asıllı Amerikalı gazeteci-yazar ne hikmetse MOSSAD’m da ünlü şah­siyeti aramakta olduğunu unuiuvermişti! Kendisine ‘servislenen’ bilgilerle, Izrael düşmanı Katolik Vatikan’ın kirli çamaşırları­nı ortaya dökmekte (ki öylece parlatılmıştı) gösterdiği “üstün” beceriyi iş zionizme dayanınca, onu meşhur edenlerin ağırlığı altında eziliyordu herhalde… Yalnız atlanan bir konu var ki o da Ramirez Sanchez’in tutuklandıktan sonra 1995’te başlayan duruşmaları sırasında kesinlikle bu suçlamalarla yargılanmama-sıdır!

            “Carlos”un arkadaşı olduğu bilinen İsviçre va­tandaşı Bruno Berge Brequet (45)’nin, 11 Kasım 1995’te 2 yaşındaki kızı Sona ve bayan arkadaşı ile birlikte Pire limanından feribotla İtalya’nın Angona limanına gittiği, gümrük yetkililerinin kendisine gi­riş izni vermemesi üzerine arkadaşını ve kızını bırakarak Elen’e döndüğü o günden beri izine rastlanamadığı açıklandı. B. Ber-ge/Brequet, FKÖ üyesi olarak çalışırken Izrael polisi (iç istihbarat- karşı casusluk örgütü Şin-Bet. y.n.) tarafından tutuklanarak 1971-78 arasında cezaevinde yatmış. Daha sonra “Carlos”un ekibine katılmış.(!) 1982 yılında Paris’te yakalanarak 5 yıl ha-pise mahkûm olmuştu. [2] Yani MOSSAD’ın Türkiye’deki bora­zanı gazetenin (daha doğrusu dış haberler şefi, “MOSSAD ajanı” mahlâslı S.S’in) iddia ettiği tarihte-1983- bu kişi tutuklu bulu­nuyordu…

İmam Hûmeyni, İran devrimi öncesi ülkede güçlü olan, Şah’ın ünlü gizli servisi SAVAK’a karşın, özellikle işçi sendikalarında ve ordu kademelerinde iyi örgütlenmiş olan [İran Komünist Partisi] tam adı ile Hezb-e Tudeh-ye Iran- İran Kitle-terinin Partisini kendisi ile işbirliği yapmaya ikna etmeyi başarmıştı. Daha doğrusu İranlı komünist­ler mollanın her nasılsa “demokratlığına güvendiler. Sovyetler Birliği’nin reel-sosyalizminin “devlet politikası” dümensuyunda kafalarını kuma gömdükleri için, Hûmeyni’nin hilesine kandı­lar; “Takkiye” yaptığına inanmak istemediler. Sonuçta sürgün günlerinde CIA tarafından malî olarak “ihtimam’la koltuk çı­kılmış, Fransız gizli servisi koruması altında yaşamış ve bu grift ilişkileri “sır” perdesi arkasında ustalıkla kalmış olan Hûmeyni, -İran’daki antikomünist operasyonda Britanya ile işbirliği içinde­ki MOSSAD’ın desteklediği- Ml.ö’in yardımı ile TUDEH’i tuza­ğa düşürdü; bütün komünist-devrim komitelerini imha ettirdi. İran’daki bütün komünist kadroları tutuklattı, işkence ettirdi ve kurşuna dizdirdi… Buna karşın, “Ahiret için Kur’ân; Devrim için ‘Kızıl Kitap’ okuyan “Maocu Müslüman Şiiler” olan Halkın Mücahidleri ise; “Moskvacı” komünistler gibi duygusal-istekli değil, daha şüpheci-çekingen oldukları için, mollaya güvenme­diler; tedbirli davranmışlardı, böylece temizlik harekâtından daha az kayıplarla kurtulup, mücadeleye bu sefer yurt dışında devam etmişlerdi. Üstelik El Feth ile de organik ilişkileri vardı (FKÖ’nün devrimin ilk yıllarında İran İslâm Cumhuriyeti ile sı-kı-fıkı ilişkileri öne çıkmıştı. Bir bakıma Filistin’de onlar da aynı tuzağa düşeceklerdi.).

Fakat Filistin hareketi içinde bulunan “Çakal Carlos”da, aynı akılcılığı göstermemişti (bu nasıl “Çakal”sa!), eski “mar-xist-leninist”, teorik bilgisizliğinden ve maceraperest kafa karı­şıklığından doğan hatalar sonucu Filistin marxist çevresinden dışlanmasının tepkisini, “Müslüman” olarak kurtarmaya çalıştı! Kendi iddiasına göre, uluslararası arenada Sudan’ın ayakta kala­bilmesi için çaba harcamış olan I. R. Sanchez’i (Dr.”Ebu HanV grubundaki kod adı ile İslâm-Selim Muhammed- 1971’den itibaren “Muhammed” kod adını kullanmıştı, Müslüman olun­ca buna “İslâm-Selim’i eklemiş), Sudan İslâmi Cephe lideri ve İslâmi rejimin akıl hocaların­dan Hasan El-Tûrabî ve ABD’nin CIA nemala­rı ile beslenmiş Sudan’daki eski askeri diktatörü Cafer el Nûmeyrî’nm baş yardımcısı El-Fatih Enva’nın, CIA-MOSSAD-DGSE ile arasındaki, 1994 yılında Hasan El-Tûrabî gerçekleştirilen pazarlıkları sonucu 50 milyon dolara satmışlar, tutuklanması­nı sağlayarak Fransızlara teslim etmişlerdi (15 Ağustos- 1994). Bu, gazete haberlerine göre okunduğunda böyleydi. Sanchez, kaçırıldığında “Ali Bereket” adına düzenlenmiş bir Yemen dip­lomatik pasaportu taşıyordu. Sudan Savunma Bakanlığında “müsteşar” olduğu için serbestçe dolaşıyordu. Sanchez’in ifade­sine göre, El-Fatih Erwa, 1985’te Talaşa’ olarak anılan Ethyop-yalı siyahı Musevilerin gizlice İsrail’e taşınması operasyonunda MOSSAD’la da işbirliği yapmıştı (Aradaki bağlantıyı CIA kur­muştu). Erwa, operasyondan sonra Sudan ın ABD Büyükelçisi oldu… Peki, nasıl olmuştu da 1994’de Sudan’da olan ve ABD’ye “cihad” ilân etmeye hazırlanan Usame bin Ladin; Müslüman ol­muş hem de Müslüman bir kadınla evlenmiş, üstelik Beyrut’tan eski tanışığı olan, bu “kulağı kesik”i kurtaramamıştı? Yoksa bu bilgiç “uçkurcu”, üstelik “marxizm”e bulaşmış geveze militan eskisini “Büyük Oyun”u bozacağı şüphesi ile bizzat Ladin ta­rafından mı, istenmemişti? Bugün tekrar geçmişin tahlili yapıl­dığında, “puzzle”ın kayıp parçaları tamamlandığında bu tezim yabana atılmamalıdır!

Çünkü güvenilir bir Alman gazetecinin kanıtladığı üzere; Bin Ladin’in 1993 yılında Bosna’ya gittiği; Pentagon ve CIA’ya “çok yakm” olduğu bilinen, Suudilerden (tabii istihbaratından da) her türlü malî, MOSSAD’dan da askeri istihbarat dâhil-yardımı gören; Boşnak lider Aliya İzzet Begoviç ile görüş­müş olduğu, istihbarat çevrelerince bilinmektedir [Üstelik Bin Ladin’e hareket serbestliği sağlayan Bosna pasaportunu da bu şekilde elde ettiği belirtilmektedir… Bunu da ABD desteği ile katıldığı iç savaşa karşılık elde etmiştir (Bu konuyu ileride tek­rar irdeleyeceğim.)]. 1994 yılı Ağustos’unda CIA’ya yakın US News and World Report dergisinin haberinde, Hartum’da yaban­cıların gittiği bir barda içki içerken tanıştığı güzel bir kadına kur yapmak amacıyla “gereğinden fazla” konuşmuş; önce kendini “Lübnanlı bir işadamı” olarak tanıtmış, ardından birkaç kadeh Skoç whisky sonrası “kahramanlık” günlerini böbürlenerek an­latmıştı. Habere göre, Sudan istihbaratının ajanı olan kadın ara­cılığıyla haber Ürdün istihbaratına ulaşmıştı [Burada Kafkas Ya­hudi dönmesi Müslüman Çerkezlerin denetiminde olan Yakın­doğu’daki en güçlü emperyal-zion işbirlikçisi Ürdün istihbaratı her zaman olduğu gibi kilit konumdadır!], oradan da gerekli yerlere… İçki anlatımı abartılıydı; çünkü Müslümanlığı gereği içki içemeyeceği, hele Sudan’da belliydi veya tersi de olabilir “Müslüman”ım deyip, kaçamak yapması şeriatçı rejimde soğuk­luk yaratmıştı! Bir de Sudan gizli servisi ne yapsın, adam zaten Savunma Bakanlığı müsteşarı pozisyonunu kapmış! “Carlos”un kadınlar karşısında dilinin çözülmesi için içkiye ihtiyaç yoktu, zaten “uçkuru”nun hedefine ulaşması için çabalayan her ‘zam­para’ gibi çok geveze bir adamdı!..

Burada gözden kaçırılan önemli olan bir nokta vardır. MOS­SAD servisli masabaşı asparagas gazete haberlerinin aksine; 1994’de CIA ile DGSE’nin arasında Afrika’daki Rwanda elmas madenleri ve petrol yatakları uğruna- işbirlikçileri tarafından yürütülen tam bir “sıcak savaş” vardır. DGSE bu savaşı 1998’de Fransa’da burjuva sosyalistler iktidara gelene kadar da sürdür­müştür. 1994’de Sudan’ın gizli hâkimi din adamı Hassan el Turabi, Paris-S o rbonn e’da hukuk doktorası yaptığı ^ğğtL *için, Fransızlara yakın politika izlemektedir. CIA’da tıpkı Zaire’de yaptığı gibi muhalefeti desteklemek-tedir. DGSE’ye göre “Çakal Carlos” sorununda ‘CIA ‘bağlantısı şüphesi’ kurgusu (dalgalandırıcı spekülas-yon) vardır (Onun kişiliği için aynı kurgu ilginçtir ki, KGB’de hatta STASSI’de de vardır!). DGSE için bu “uluslarara­sı terör” markasının nötralize edilmesi şart olmuştur, üstelik bu ‘tehlike’ Afrika’da konuşlanmışken!..

Yine Ağustos 1994’te basına yansıyan bir başka habere göre, Fransa’da ünlü siyasi davaların avukatlığını yapmakla tanınmış olan Jacques Verges, Sanchez’m avukatlığını yapması isteğine olumlu cevap vermişti. Fakat 1995’te Verges ile araları bozulan Sanchez onu avukatlığından azletmiştir (Sanchez’in iddiasına göreki bu aynı zamanda bu adamın ne kadar dar ufuklu oldu­ğunu gösteriyor- Verges ondan, kaçırılmasından dolayı Fransız Gizli Servisi’ne karşı açmak istediği davadan vazgeçmesini iste­mişti! Bu da yukarıdaki tezimizi güçlendiriyor.). J. Verges, 1973 Aralık’ta benim de aralarında -sah­te adla- bulunduğum Paris’te tutuklanan TKP-C’li 12 Türk’ün; 1982’de RAF üyesi Magdalena Kopp; 1987’de “Lyon Kasabı” unvanlı Nazi savaş suçlusu eski Gestapo şefi Klaus Barbie’nin davasına bakmış, onun serbest bırakılmasını sağlamış tam bir “Şeytanın Avukatı” lâkabına yakışır nev-i şahsına münhasır bir insandı (2007’de siyasal yaşamı televizyon belgeseli haline getirildi. Türkiye’de NTVde yayınlandı.). J. Verges gibi; kapitalist dünyanın, özel­likle de siyasal-zionistlerin bütün gizli-kapaklı-kirli işlerini çok iyi bilen, radikal burjuva demokrat bir avukatın terk edilişi il­ginçtir. Cezayir’in bağımsızlık savaşı sırasında militan bir anti-sömürgeci olarak Cezayirlileri fiilen desteklemiş ve daha sonra savunmasını yapmış olduğu mücadelenin simge isimlerinden Cemile’nin eşi olmak için “Müslüman” olan Musevi Verges, en son Saddam Hüseyin’in hukukçu savunma grubu içinde gö­nüllü olarak yer almıştır [Herhalde arkadaşları arasında “serseri” ­lâkabı ile çağrılan “Yalnız Kurt” Verges, onun disiplinsiz-uka-la-geveze-çokbilmişliğine fazla tahammül edememiştir! Ben de edememiştim! Bu “kaba” deyimleri, onu Londra’dan Beyrut’a giderken 1973 Kasım’ında Paris St. Luxembourg’ta on beş gün “korumam”da kaldığı için, çok yakından tanımış biri olarak kullanıyorum. Onun için bir zamanların hızlı militanlarından hemşehrim ve sırdaş yoldaşım rahmetli Süleyman Sadık Öge, benimle “Carlos’un body-guardı” diye dalga geçerdi!].

12 Aralık 1997 tarihinde başlayan ve 7 gün süren davada 9 jüri üyesi ile 3 yargıç bulunmuştur. “1972 Münih Olimpiyat Oyunları” ve “1976 Emebbe”ye kaçırılan Air France uçağı ile ilgili soruşturmalar hamt olmadığı için dava dışı bırakılırken çünkü fazla kurcalanmaması istenen, sonuçta Alman ve Fransız kamuoylarını ayağa kaldırabilecek, MOSSAD’m iki iğrenç ope­rasyonu Eylül 1974’te 2 kişinin ölümü 34 kişinin yaralan­ması ile sonuçlanan Paris’teki kafe bombalamaları,1975’teki OPEC üyesi ülkelerin 11’inin Enerji Bakanlarının kaçırılması ile ilgili dosya, 1974-1983 arasında 17 kişinin ölümü ile sonuçlanan Marseille tren istas­yonunun bombalanması dava dosyaları konu edil­miştir. Bütün bu suçlamalar delil yetersizliğinden dü­şerken [oysaki Suudi Petrol Bakanı Zeki Yamanuile Cezayir havaalanında uçaktan indikten sonra, “neşeli bir sohbet” konumunda çekilmiş “fotoğrafı, bütün dünya med­yalarında manşette yer aldırılmıştı!- Oysaki Sanchez, fotoğraf­taki şahıstan daha “balıketi”nde bin idi, hâlbuki fotoğraftaki şa­hıs daha zayıftır-. İlginçtir ki, bir yıl sonra 1976’da Entebbe’de öldürülen; Sanchez gibi yarı-köse olan, Feyiz Abd’ul-rahim Kebir, o eylemde de aynı kıyafeti-bereyi- giydiği tanık ifade­leri ile kanıtlıdır. Yanı MOSSAD dezenfor-masyon ile manüpi-lasyon yapmıştır. Eylem “petrol fiyatlarını yukarı çekmek için” tezgâhlanmış bir “taşeron eylem” miydi? Ki global “ulu” oligar-şik güçler mahkeme düzeyinde kurcalanmasını istemediler!]. Sanchez, 1975 yılında Paris’te öldürülen ajanlar Raymond Dous ile Jean Donatini ve Lübnan vatandaşı muhbir Michel Moukharbal’ın kendisi tarafından vurulmadığını söylemiştir. 1975’teki öldürmeleri İsrail istihbarat servisi MOSSAD’ın orga­nize ettiğini, kendisinin tutuklanış ve hapsedilmesini “Zionist Komplo” olarak nitelemiştir [MOSSAD katsası V.Ostrovsky Hile Yolu adlı ‘ince bir hilekârlık ürünü’ olan kitabında, yaralı polisin güya I. R. Sanchez ona ateş ederken: “Ben Carlos’um! Ben Carlos’um!” diye bağırdığını iddia etmesidir. O tarihte nere­de ise hiç Fransızca bilmeyen adam, acaba o panik içinde Fran­sızca öğrenmiş; bunu da cümle âleme ilân etmek için çığırmış mıdır? Taktiri İlâhi!]. Ne var ki, olayın gerçekleştiği saatlerde ortaya çıkarılmış olan ve “Carlos”u teşhis ettiklerini söylemiş olan; ne hikmet ise, Yahudi cemaatinden Fransız vatandaşı olan “görgü tanıkları”(?!)nın her üçüde, yine ne hikmet ise, mahke­meye teşhis için asla(!) bulunup getirilememişlerdir… (Herhal­de o sırada, Izrael’de çok uzun bir tatilde bulundukları için). Avukatının da açıkladığı üzere “Toullier Caddesi Cinayeti” son­rası “olay mahalline yakın bir öğrenci yurdunda parti verdiği iddia edilerek sorgulanan ve “Carlos'”u teşhis ettikleri iddia edi­len, yine takdir-i ilâhiden, bir grup Güney-Latin Amerikalı öğ­rencinin ülkelerine tam 22 yıl sonra çağrı gönderilmişti. “Ancak 1975’teki sorgu kayıtlarında yer alan isimlere nüfus kayıtlarında” rastlanmamıştır! Buna karşın ajanları öldürmekten dolayı 30’ar yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Fransa’daki duruşmaları sıra­sında Ilich Ramirez Sanchez, ülseri olduğu için içki içemediği halde medyada sarhoş, sigara kullanmadığı halde kokainman (-poz olsun diye, bir iki dudak üflemesi yaparak çektirdiği “Ha­vana Purolu” resmi, delil olarak basılmıştır-), kendisi ile ilgili olmayan pek çok kanlı eylem ona maledilerek katil olarak tanı­tıldığından yakınarak bütün suçlamaları reddetmişti! Ki bunla­rın hepsi doğrudur. İleri derecede ülserliydi. Buna rağmen her sabah sosisli yumurta diye tuttururdu. Süt içerdi. Durmadan yellenir, özür dilerdi…

Ramirez Sanchez’in sevgilisi Lana Abdel Salam Jarrar Filis­tin asıllı Ürdünlüydü (Lana, Paris’te öğrenciyken de onun flör­tüydü!). Ne var ki, avukatlarından Bayan İsabetle Countant-Peyre’nin Ekim 2001’de Eİ Universal gazetesine yaptığı açıkla­maya göre, I. R. Sanchez kendisi ile evlenecekti! Arada talihsiz Magdalena Kopp ve adını açıklamadığı ilk evliliğinden çocuk­ları bulunuyordu…

“11 Eylül 2001-New York” saldırısından sonra, 1994’ten beri Paris’teki Sante Cezaevi’nde tutuklu bulunan “uluslararası terö­rizm” kavramının eski ‘esas oğlan’ı, yeni ‘yıldız’ı hakkm-daki görüşlerini yazar Bertıard Violet’e açıklıyordu. 1993 yılında geldiği Sudan’da bir yıl süreyle ilişkide olduğunu iddia ettiği Ladinin örgütleriyle ABD’yi hedef alma kararını ortaklaşa al­dıklarım ileri süren eski ‘esas oğlan’a göre, son saldırıların yan-lızca Bin Ladin’in örgütü değil, uluslararası bir terör koalisyo­nunun eseriydi. Bin Ladin’in lojistik olanakları-nın son derece kısıtlı olduğunu belirterek, şu görüşlerini açıklıyordu: “O, en­ternasyonal bir ümmetçidir. Dar’ül İslâm’ı emperyalist kâfirler ve hizmetkârlarından tümüyle temizleme-den işin peşini bırak­mayacak. İslâmiyetin üç kutsal yerim kurtarmadan eylemlerini durdurmayacak, eminim… New York ve Washington’un vurul­masından sonsuz bir memnuniyet duydum… Benim yakalan­mam, olayı yalnızca geciktirdi, ama engellemedi… Asıl büyük­lüğü, bilgi toplama, sızma, plânlama koordinasyonunda. Hazır­lığın en zor bölümü de kamikazelerin ‘yaşayan şehitler’ olarak yıllarca süren psikolojik eğitimden geçirilmesi. Bin Ladin’in başarısı, bu tip binlerce kamikazeyi teknik anlamda en üst dü­zeyde yetiştiriyor ve bu, onun karşı durulmaz savaşçı gücünü oluşturuyor” [3] Bu adam o kadar salak ki kendisini, asıl dev­reden çıkaranın yeminli “anti-komünıst” olan petro-dolar Hacı­sı olduğundan zerre kadar şüphelenmiyor… Bu adam o kadar salak ki CIA-MOSSAD-MI.6-BND’nin söyletmek istediklerini gönüllü söylediğinden haberi yok. Önce KGB, sonra STAS-SI, daha sonra DGSE’nin “CIA bağlantısı” araması hiç de boş değil! Adeta Bin Ladin’in garantörlüğünü yükleniyor. Bunun için onun yazdığı kitaba göz atmak yeterli… Ayrıca farkında olmadan bize çok önemli bir delil sunmakta. Bu delil “Asıl bü­yüklüğü. ..” ile başlayan cümledir; “yıllarca süren psikolojik eği­timden geçirilmesi” ile bitmektedir. Türkiye’de konunun tıbbî bilim açısından tek uzmanı olan ve “ilginç bir vaka”(!) olarak kamuoyunda tanıtılan ABD’de eğitim görmüş Adli Tıp görevlisi Doç. Dr. Ümit Sayın’m “Derin Devletler, Gizli Projeler ve Kirli Gerçekler” adlı kitabının 73. sayfasındaki belgesel satırlar beni düşündürmekte:

“Ayrıca, bir CIA ajanı olan Jim Jones’un, 18 Kasım 1978’de Halkın Tapınağı isimli mezhebe üye 911 kişinin, siyanür içe­rek intihar etmesi de zihin kontrolü çalışmalarına örnek olarak verilebilir. Jones’un emri ile mantıklı bir neden olmadan, önlerine konan zehri içen bu insanların, ne gibi bir zihin yönlendirmesinin kur­banı oldukları halen meçhuldür. Jim Jones onları birer zombi, birer yaşayan ölü ve kayıtsız şartsız söz dinleyen birer köle haline getirmeyi başarabil­mişti. Jim Jones daha sonra beynine sıkılmış bir kurşunla ölü olarak bulundu. “Yorum ufkunun derinliğini okuyucuya bırakı­yorum… Bugün Türkiye’de “Adnan Hoca”nın müridleri “olay”ı tam da bu doğrultuda yürütülen bir operasyon!.. Keza kendisi­nin de durumu daha aydınlığa çıkmamış durumda…

Sanchez’in Fransa’da basılan “Devrimci islâm” kitabı Ocak 2004’de Türkiye’de yayımlandı. Kitabı basan Elips yayınları edi­törü kitaba koyduğu önsözde kendini “profesyonel devrimci” olarak metheden “Carlos”u şöyle özetliyor: “Carlos, İslâm’a ve Marksizm’e dair tutarsızlıklarını, yanlış bilgilerini öyle bir har­manlıyor ki, ortaya çıkan sonuç kaçınılmaz gözüküyor: Tek yol terör!” Mütercimin önsözünün finali ise durumu okuyucuya en güzel biçimde açıklıyor: “Carlos,” “terörizm kişisel bir tercih değil, bir mecburiyet” diyor, “düşmanın ekonomik olanakları karşısında mecburen seçilen bir yöntem”. Tıpkı, İstanbul’da, 17 yıllık bir uyuşturucu satıcısının dediği gibi: “Esas suçlu zen­ginler, bizimkisi mecburiyet.” Sanırım aradaki en önemli fark ölümün hızı…” Editör ve mütercim kısa, fakat öz bir biçimde, çok güzel açıklıyorlar…

“Carlos”, kitabının böyle bilinçli bir yayıncılık ile sunulması ­sonrasında herhalde “bazı çevreler”de rahatsızlık duyulmuş ol­malı ki, gündeme tekrar getiriliyordu. Yeni Aktüel (2005) der­gisi, Paris Fleury Merogis’de (Benim de beş ay tutuklu kaldığım, Avrupa’nın en modern, en rahat tutukevidir. Fransız lümpenler oraya “Hilton-Paris” derler!), tutuklu bulunan Sanchez’e mek­tup yazmış, sıkı bir şekilde gözetim altında tutulmasına karşın avukatları (hâlbuki söyleşide Av. 1. C. Peyre, kendisi dışında bütün avukatların bir Lübnanlı dışında- “Carlos” tarafından kovulduğunu söylüyor!) aracılığıyla tutukevi dışına çıkarılan cevapların dergiye ulaştığı anlatılıyor. Hâlbuki kitabın müterci­minin yazdığı gibi kendisi Venezuela’daki bir sosyalist gazete­nin sürekli köşe yazarlığını da yapmak-taydı. Yani sürekli dışarı çıkarılan bir yazı trafiği var! Üstelik “Carlos”un ağzından ya­yıncılar suçlanıyor, sanki Türkçe biliyormuş da Müslüman adı­nın yanlış yazıldığını ve basımda tercüme yanlışları olduğunu yazıyor, ama somut örnek yok. Bir tek ad (Benim redakte edip gönderdiğim eski kitaplarımda, nasıl hatalı yazım basımları oluşturulduğunu bilse, o yarım aklı yerinden fırlardı! Kent kül­türü almamış, ‘çarıklı erkan-ı harp’ müsvettesı adamları, dizgici olarak bilgisayar başına oturtunca, disiplin işinden böyle feodal sonuçların çıkması doğal.- Burası Türkiye!).

Dergiye dönersek, editör-muhabir Selçuk Tepeli’nin açıklayıcı yorumları fotoğraflarla süslenmiş. 27 Haziran 1975’de Paris- “Toullier Caddesi Cinayeti” aslında uyuşturucu ve terör bağlantılarını sorgularken zaman zaman ABD’de CIA ile FBI/DEA arasında; İtalya’da Askeri İstihbarat ile Carabineri, Türkiye’de MİT ile JFT ya da Türk Narkotik Şubesi (ya da EtD) polisinin arasındaki “gizli çatışmalardan farklı değil. Diğerlerinde pek görünmediği halde, burada MOSSAD’m konumu daha açık gö­rebilenler için. Öldürülen görevlilerden ikisi Fransa İç Güven­lik (DST) ten, asıl hedef olduğu halde olaydan ağır yaralı olarak kurtulan DST görevlisi ise Yakındoğu ve Terör sorumlusu; yani narko-terör olayının MOSSAD bağlantısının ipuçlarına ulaşan ­bir uzman (Dikkat edilmesi gereken bir nokta, zionist kaynaklı dezenformasyonun MOSSAD’la daha sıkı-fıkı olan Fransız dış istihbarat örgütü DGSE’nin adının kamuoyu önüne çıkmaması­na özen göstermeleri!). Diğer öldürülen Arab ise daha da ilginç Michel Moukharbal, Lübnanlı Hıristiyan bir Arab. Hiçbir kitap­ta yayınlanmamasına karşın bildiğim için yazayım; bu konspira-tör-muhbirin mesleği (profesyonel) “kaçakçılık”-silâh. Lübnan-Suriye Hıristiyan Arab-Ermeni manasının işbitirici adamların­dan biri. “Carlos”, müzmin kovuluşlarından biri olan Demok­ratik Almanya’dan Macaristan’a postalandıktan sonra, M.Kopp ile Budapeşte’nin banliyösünde bir ev kiralıyor. O tarihlerde Prag-Budapeşte-Sofya, Yakm-Doğu-Avrupa kaçakçılık (uyuştu­rucu ve silah) trafiğinin ana transit durakları. Başta MOSSAD ve CIA olmak üzere bütün Batılı istihbarat servislerin elemanı olarak kaçakçılar buralarda cirit atıyorlar. Sonunda Macar istih­baratı da onu kibarca kovalıyor… Bu gerçek bilginin ışığında, “esas oğlan-jeune premier”in yazdığı gibi Michel Moukharbal, FHKC ile ilişkisi yok (Tabii, dergide yayımlanan mektup gerçek ise! Ben şüpheliyim!). Çünkü o zamanki FHKC liderliği; “ser-vislenmiş” Batılıgil “çokbilmiş” medya-kanalizasyoncularmm yazdığı gibi “Elen asıllı” değil, manevi ‘Elen’ik (çünkü bir de Ermenilerin tabi olduğu ‘Gregoryan’lık vardır) Ortodox Kilisesi Hıristiyanı aile asıllı Filistinli Arab olan Dr. George Habbaş’ın yönetiminde. FKiHC (doğru adı budur), daha önce belirttiğim gibi, Türkiye’de küçük-burjuva ‘radikallere hâkim olan “ben kurdum-oldu” örgütü değil, Filistin Komünist Partisinin kitle örgütüdür. Siyasal olarak Moskva çizgisinden çok Kuba çizgi­sinde bir Marxist-Lenınist olan G.Habbaş, radikal şiddet eylem­lerini tasvip etmediği için; aynı manevi Hıristiyan aile aslıdan gelen, fakat Troçkist olan Dr. “Ebu Ham” Wadii Haddad, ken­di “radikal şiddet” kliğini, bir örgüt içi-muhalif olarak organi­ze etmişti. Her ikisi de Beyrut Amerikan Üntversitesi’nde tıp okumuşlardı. Ama bu yakınlık siyasal platformdaki farklılıkları etkilememişti. Çünkü FKiHC, Dr. “Ebu Hanfl’nin adamlarının ana-kitle örgütü ile yakın temaslarını kesinlikle yasaklamıştır.

Beyrut’taki Filistin mülteci kamplarında, herhangi bir şekilde Dr. “Ebu Hanî”nin adamları ile FKiHC büroları temas sağlarsa, bu kişiler Doktorun adamlarına teslim edilene kadar tıpkı diğer örgütlerin üyeleri gibi gözetim altında tutulurdu (Bir keresinde ben, rahmetli S. S. Öge ve K. Aluç bu durumla karşı karşıya kaldık; üç gün gözetim altında doğal ihtiyaçlarımızın haricin­de kimseyle konuşturulmadık -açıkça yalıtıldık…). FKiHCde diğer hiçbir Filistin örgütünde olma­yan çok sıkı bir disiplin uygulanırdı. Bir yabancı­nın bu örgüte üye kaydedilmesi çok zordu, nere­de ise imkânsız [İzrael zionist terörünün özellikle marxist siyasal kültür dokusuna önem vermiş olan FKiHCyi hedeflemesi bunun içindi]. Bunun için bu adamlar -“Carlos” dâhil-, FKtHC’nin değil, Wadii Haddad’ın**** kliğinin adamlarıydı Michel Moukharbal’in bir önceki konuda belgelediğimiz MOSSAD ajan-provokatörü Ebu Nidal’in liderlerinden olduğu “Kara Eylül” grubuna sız­ması doğal, ama şefliğini yapması imkânsız.

Ne var ki, bütün bunlar tipik MOSSAD “ikiyüzlü terör tuzakları”ndan birinin kurulduğunu gösteriyor ve kendilerini kendi dezenformasyonları içinde ele veriyorlar. Önemli olan gö­rüp, anlayıp, irdeleyip, kavrayabilmek. Yalnız buradaki tuzakta, Fransa’nın dış istihbarat örgütü DGSE’de MOSSAD’ın sırdaşı. Burada gizli olan bu. Hem çok “bilen”lerden kurtulunurken, hem de “ileride son kullanım tarihi” dolacak olan “esas oğlan”m icabına bakacak senaryo tamamlanmış oluyordu.

Ne var ki, başka şey anlatmaya çalışan ‘külyutmaz’ muhabir S. Tepeli, farkında olmadan bilgimizi doğruluyor: “Paris’te yakala­narak sorgulanan Moukharbal iddialara göre “Carlos”la ilişki­sini polise açıkladı ve yerini gösterdi [Bu DGSE (MOSSAD)’ın DST’nin içindeki yandaşları ile beraber Fransa-Zionist lobisi­nin kabullenilmesini istedikleri “kanıt”(!)-y.n.]. Yıllar sonra Moukharbal’ın MOSSAD için çalıştığı ve “1972 Münih Olimpiyatları” sırasında îzraelli sporcuların katledilmesinden sorum­lu olduğu da iddia edildi!..”(Ki bu doğruydu, Sovyetler tara­fından biliniyordu ama bunu zionistlerin denetimindeki Dünya medyasında anlatmaları imkânsızdı. Papa Suikastında olduğı gibi anti-komünist psikolojik savaş içinde kara-propaganda ile beyni yıkanmış kitleler için “mantık” ve “paralel”lik geçerliy­di, “yöntem” ve “paradox”a yer yoktu! Bugün de öyle değil mı?) 1983 yılında Fransa ve Almanya’da; Fransa’ya yönelik terör ey­lemleri MOSSAD tarafından organize edilip “esas oğlan’ın üs­tüne yıkılmıştır. Tabii “esas oğlan”, sonuçta “artist” olduğu için, bu haberleri tebessümle okuyordu!

Onun için biçilmiş akibetten haberi yoktu şüphesiz! Bu sı­nıfsal global oligarşik burjuva komplosunun konspirasyonları-nı kolaylaştıran bizzat Sanchez’in kendi tutarsız iliksiz-ilkesiz küçük-burjuva macera-perest anarko-nihilist kişiliğiydi. Çünkü “Enternasyonal Devrimciler Örgütü” diye bir palavrayı sıkarsa­nız, bunu silah olarak da size karşı, geçmiş için de kullanırlar. Adam, daha “enternasyonal” olmakla “ümmetçi” olmak arasın­daki farkı, fark etmiş değil! Diğer taraftan Manhattan’daki Dün­ya Ticaret Merkezi’ne saldırı fikrinin 1991 yılında “El Zülfikâr” örgütünün Genel Sekreteri Mîr Murtaza Butto tarafından orta­ya atılmış olması lâftan ibarettir [1985’te Benazir’in erkek kar­deşi Şah Navaz Butto Fransa’da ISI tarafından öldürülmüştü. ISI tarafından Pakistanlı muhalifleri zora sokmak için 1982-83 yıllarında Fransa’da düzenlenen bombalı saldırılarda “Carlos”a mal edilmişti. Bunu da gerek CIA-MOSSAD gerekse de DGSE çok iyi biliyorlardı. Bu bahane ile MOSSAD işbirliği ile DGSE Fransa’da “ortadan kaldırılacaklar listesi” hazırlamıştı. Bu in­sanların çoğu anti-zionist pro-komünist Musevilerdi. Listedeki en baştaki adam yine avukat Verges’ti! (Gen.bil. “Gizli Ordu-lar-MOSSAD” kitabımda verilecektir.) Saldırılarda mağdur olan insanların tazminat davası açması gerektiği ülkeler Pakistan, Fransa ve İsrail’dir], Kaldı ki, bu konuda Bedri Baykam’ın (11 Eylül 2001) yapılan saldırıdan önce yazılmış benzerlikler taşı­yan ayrıntılı bir romanı vardır. Acaba ressam-yazar Baykam’da mı “aslmda”(0 gizli bir “El-Ka’ide” teröristidir? Profesyonel dev­rimci adam “eline, beline ve diline hakim ol”an adamdır!..

“Terörizm”e bağlılığım kitabında ideolojik olarak açıkla-yan zavallı “piyon”, konspiratör “Çakal Carlos”, Ocak 2006’da Fran-sa’daki cezaevinde 8 yıldır bir hücrede tek başına tecrit edildiği için, durumunun Avrupa İnsan Hakları S özleşmesi’ne aykırı ol­duğu gerekçesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvur­du’!.. “Traji-komik” ilkesizlik diye buna denir, işte!

Sonuç: “Camarada”24 değil “Fanfarrön companero”25 olan “Carlos” bitti, “Mançurya Kobayı” Hacı verelim!

* Dr. Samir Türkan “Esmerani”, daha sonra FKiHC’nin FKÖ temsilciliğine yükselmiştir. Kıbrıs-Lefkoşa’da FKÖ temsilcili­ği yaptığı bir sırada, MOSSAD ajan-provokatörü “Ebu Nidal” hakkında önemli bilgiler toplamıştı. 13 Aralık 1979 gecesi evine giderken MOSSAD ajanlarınca kahpece arkadan vurularak kat­ledilmiştir. MOSSAD tarafından ‘terörist’ olduğu yalanı dünya medyasına servislenmiştir. Aslında Dr.Turkan, “Carlos” denen adamın üzerinden tezgâhlanacak terör olaylarım engellemiş­tir. Zionist katiller şebekesi olan MOSSAD’m özel operasyon­cularının kini de bundandı. Bu saldın aynı zamanda Jonathan Institute’nin meydan okuyuşlarından biriydi. KGB’yle temasta olan ve tutarlı bir marxist olan Dr. Türkan’ın katledilmesi, “bar­dağı taşıran son damla” oldu. KGB’nin cevabı gizli dünyanın efendisinin kim olduğunu hatırlatır tarzdaydı. Not edilmiş ve uykuya yatırılmış profesyonel cevap, altı buçuk yıl sonra Mart 1986’da geldi, hesap toptan kesildi. Yıllardan beri MOSSAD’ın tüm yurtdışı devlet terörü operasyonlarını plânlayıp yöneten “piskopat”ın beynine; MOSSAD’ın kendi usulüne uygun ola­rak Madrid’te otelinden çıktıktan hemen sonra bir ‘hava deliği’ açıldı. “Su testisi, suyolunda kırıldı!” Eylemi istek üzerine FKÖ üstlendi. Zionistler tam şok oldu, MOSSAD’m Filistinlilere yönelik yurtdışı terör operasyonlarını çok uzun süre askıya almak zorunda kaldılar.

Dünya kamuoyununda uyanmaya başlaması gereği senaryo değişmişti, sırasıyla Mısır-Ürdün-Suriye-lrak-Lübnan (Filis­tinli) kadınlar şimdi sahnelenecek olan güdümtenmiş radikal İslamcılar aracılığıyla, Filistinlileri içten vurmaktı [1960’h yılla­rın son çeyreğinde; Arab Baas hareketi ve Filistinliler tarafından “hoşgörü” ile karşılanmış, hatta kale bile alınmamış olan Sau-di- Aramco petro-dolar güdümlü, “tesettür-(sıkmabaş)-türban” Vahabî simgeli “Katolik-rahibe-başı” hareketi sinsi ve örgütlüce gelişti; en sonunda ‘kurşun’ olarak kendini gösterecek, FKÖ’yü bu sefer içinden vuracaktı…].

Raslantı bu ya! O günlerde (Mart-Nısan 1986); P2ÖG hiz­metlisi ‘sahte pasaportlu Abdullah Çatlı, eşi ve bir düzine “Vanlı-Kürt tayfaları”, Atina’dan Malta üzerinden uçakla geldik­leri Madrid’te bulunuyorlardı. Barcelona-Palma de Mall-Genova üzerinden Marsilya’ya “mal(Q boşaltma’ya gidecek-lerdi… “Res­mi Tarih”te ise bu şahıs başka bir yerde gözük-türülüyordu!.. (Yazdığı kitapla babasını “-Amerika Birleşik Devletleri -demeyi unutmuş- devlet kahramanı” ilân eden kızına herhalde annesi biyografinin bu karanlık -Black Ops- bölümlerini hiç anlatma­mıştı. Biraz sabretsinler, anlatacağız!..)

** Dr. “Ebu Hanî”; Wadii Haddad’ın tek oğlu, Beyrut Ame­rikan Ümversitesi’nden mezun olduktan sonra amcasına ait bir özel okulda başarılı bir eğitmen-yönetici olmuştur. Dedesi İlyas Nasrullah’da gerek Osmanlılar, gerekse de Britanyalılar döne­minde Filistin’in en tanınmış öğretmenlerinden biriydi… Küçük Hanflden medet uman bazı eski grup üyeleri, babasını bir “cani” ve “katil” olarak niteleyen oğul karşısında ‘şok’a uğramışlardır. Onu daha küçükken Beyrut ve Bağdat’taki “güvenli ev”lerden tanıyan biri olarak, 1986’da Beyrut’ta tekrar görmek istediysem de benimle aynı nedenlerle görüşmeyi reddetmiştir. Kendisi hastalığından dolayı erken biyolojik ölüme mahkûm olan Dok­torun siyasi amaçlarının uğruna adam harcama tutkusundan, az hasarlı olarak ucuz kurtulmuş bırı olarak oğluna hak verdım-veriyorum (Bugün pek çok Filistinli marxistte bu konuda aynı görüşte birleşmektedirler). Filistinlilerin bu kanlı macerasının bir bölümünün canlı tanığı olarak, yazılı tarihe geçirme göre­vimi yaptığım için eleştirilmeyeceğimi umarım… MOSSAD’ın onun hakkında yayımladığı dezenfor-masyonlar içinde bulunan tek bir yorum doğrudur: “XIX. yüzyılın Rus anarşistleri gibi” davranmaktaydı!.. Âdeta Bakunin ile Kropotkin’in yaşıyan suretiydi… Ama zionist-lerin asıl isteği de buydu, bunu hiçbir zaman kavrayamadı! Gerçekten de o dönemin (ben de dâhil) bütün radikal eylemcı-lerı o zaman bunu teorik bilgisizliğimiz­den dolayı kavrayamadık… Rahmetli en eski radikal devrim­cilerden psikiyatr Dr. Memduh N. Eren’in deyimi ile “okumuş değil, okutulmuştuk!”

*** JHKP-Ç’nin merkezi Paris’te bulunan Avrupa örgütünün Filistinli Marxist hareket olan FKiHC-DO ile siyasi bağlantıla­rı vardı. Bu bağlantılar içinde 1973 Kasım’mda Paris’e gelecek bir kişinin “koruma” altında (bir bakıma “gözetim”) tutulması talep edilmişti. Yani bu kişinin Paris’te olur olmaz bir yerde, elini kolunu sallaya sallaya dolaşmaması gerekiyordu. Bunun için Paris’in ünlü La Sorbonne Ünıversitesi’nin bulunduğu öğ­renci semti Saint Mıchel ve Bulvarına yakın Luxembourg Parkı civarındaki apartmanların birinin çatı katında bulunan stüdyo­lardan birinde oturan bir dosttan geçici olarak mekânı kiralan­mıştı. “Meçhul ziyaretçi”nın bir hafta konuk edilmesi sırasında “gö2etimci-koruma”da bir Kolejli olarak İngilizce konuşabildi­ğim için ben olacaktım. Orta boylu, beyaz tenli, köse, balıke­ti fizikindeki şahıs, bu adrese bir arkadaşımız tarafından son­baharın bir Pazartesi günü getirildi. Benim adım “james”di ve “Danimarkalrydım! “Meçhul ziyaretçi”de Araba benzemeyen bir “Arab”tı. Sadece gecelen 21.00-23.00 arası hava almaya çıka­rılmasına izin vardı. Adam, her yemeği beğenmeyen, her sabah haşlanmış yumurta ve sosis, jambon, öğle ve akşam leziz ye­mekler yemek isteyen bir kişilikti (Bu bakımdan bugün bulun­duğu tutukevi tam ona göre!). Üç gün sonra çok meraklı sorular sormaya başladı. Artık tahammülü zor bir adamdı. Gazete ve ki­tap okuyarak vakit geçirmek zorlaşıyordu. Altıncı gün yeraltı si­nemasına gidelim, ‘çok güzel devrimci filmler var’ diye tutturdu. İzin sordum, verildi. St.Germaın’deki yeraltı sinemalarından birine götürdü. Ben daha filmin başlarında “şok” oldum. Film CIA tarafından çevriltilmiş, anti-komünist propaganda içerikli Yugoslavya düşmanı, üstlelik iğrenç bir “porno” senaryosuydu. Kendisine “onu rapor edeceğimi” bildirerek, kısa bir tartışma­dan sonra sinemadan filmin başında dışarı çıkmasını sağladım. O bana hâlâ ‘bunların hayatta normal olduğu’nu ve pratik için ‘seyretmek lâzım’ geldiği yönünde ikna etmeye çalışıyordu. Son­ra çark edip, beni gerçekten devrimci bir filme götüreceğini söy­ledi. Belli ki buraların ‘bilir kişi’siydi.

Bu seferki film gerçekten Latin Amerika devrimci hareketine aitti ve bir (San Francıskan) papazın silahlı mücadeleye katıl­masını konu eden bir senaryoydu. Ben yine de durumu arka­daşlara bildirdim. Gerek G. Ç. gerekse de E. E. önce ‘şok’ ol­dular sonra çok bozuldular. Ne olduysa Filistinliler tarafından “gözetim”in bir hafta daha uzatıldığı bildirildi. Ama bu taham­mülü zor adam, daha ikinci haftanın ikinci gününde “benim bir Filistinli kız arkadaşım, sevgilim var, onu görmeye gidiyo­rum” deyip, gündüz vakti çıkarak kayıplara karıştı. Ben duru­mu arkadaşlara bildirdim, ikinci ‘şok’ ve “gözetim” iptal edildi. Sonradan öğrendiğime göre Paris’teki Cezayirli sorumlu da onu Beyrut’a postalatmıştı…

(Bu bakımdan o aralar ona biçilen eylemlerde tamamen dezenformasyondu. Ne ki zionist medya tarafından Britanya Ya­hudi cemaatinden ünlü işadamı Edward Joseph Sieff in Lon­don’daki malikânesinde Aralık 1973’te yapılan saldırı ile silahla yaralanması ona mal edildiği halde diğer pek çok olay gibi bu konuda mahkemelerde ortaya çıkarılmamıştır. Kasım’da zaten Londra’dan Paris’e gelmişti. Saldırıyı yapan bir Arabtı. Hiçbir terörist sadece sahte kimlikle, yüzünü değiştirmeden elini kolunu sallaya sallaya ring yapabilir mi? Zaten halk cumhuriyetleri gizli servisleri de bunun için onu ülkelerine sokmuyordu. Ma­caristan zaten her iki dünyanın gizli servislerinin ilan edilme­miş “serbest” dolaşım bölgesiydi. İsviçre-Avusturya-Macaristan hattı…) 1975 Genel Affı sonrası Türkiye’ye döndükten sonra ‘askerlik’ sırasında 1976 baharı Hürriyet gazetesinin sayfaların­da aynen vaki resmi ile temaşa eden “geveze” adamın gerçek adını da -tam 3 yıl sonra- öğrenmiş oldum: “Çakal Carlos” İ. R. Sanchez…

**** Wadii Haddad (1927-1978), “Abu Hani”. Elen Or-todox Kilisesine bağlı Filistinli Arab bir ailenin çocuğu olarak Kuzey Filistin’deki Safad’da doğdu. Ailesi 1948 Arab-lzrael Savaşı’nda Lübnan’a kaçtı. Beyrut Amerikan Üniversitesfnde tıp eğitimi aldı. Filistin muhaciri George Habaş’la burada bi-raraya geldi. 1951-52’de hep beraber Hareket el-Qawmiyyin21 el-Arabiyyin Arab Halk Hareketi (HQA)’nin kurulmasına yar­dımcı oldular. Bu Pan Arab ve Arab Sosyalist grubu, Arab dün­yasının birliği ve Izrael’in kurulduğu Filistin topraklarında tek­rar kuruluşu hedeflemekteydi.Mezuniyetten sonra çocuk dok­toru olan Habaş’la Ürdün-Amman’a yerleşerek orada bir klinik açtılar. Haddad, 1956’da BM Filistin’e Yardımlar ve Çalışmalar Ajansı’nda çalıştı. Ama tam olarak Filistin devrimci-milliyetçi aktivizmine bağlı olduğundan 1957’de Ürdün yetkililerince tutuklandı. 1961’de Suriye’ye kaçtı. 1963’ten sonraki yıllarda îzrael ile karşı karşıya gelerek şiddetin gerekliliğini kanıtladı ve HQA’yı militarize etmeyi başardı. 1967, 6 Gün Savaşı sonra­sı, AHH’nin Filistinliler kanadı Habaş’ın liderliğinde Filistin’in Kurtuluşu için Halk Cephesi- Popular Front for the Liberation oj Palestine (PFJLP)’ne radikal bir dönüşüm sağladı. Haddad, İzrael hedeflerine karşı saldırıların örgütlenmesiyle ilgili grubun lideri oldu. 1968’de PFLP’nin ilk uçak kaçırma eylemi olan Iz­rael El Al uçağının ele geçirilmesi planına yardım etti. Filistin Kurtuluş Örgütü (PLO) içinden PFLP’ye karşı uçak kaçırma ­organizasyonlarına yapılan eleştirilere rağmen, o tartışmaya de­vam etti. PFLP’nin 1969 kongresinde örgüt kendini Marxist-Le-ninist bir hareket olarak tanımladı (Nayef Hawatmeh ve Yasser Abd Rabbo örgütten koparak PDFLFyi kurdular, daha sonra Maoist DFLP adını aldı.). 1970’de aralarında Leylâ Halid’inde bulunduğu PFLP üyelerinin üç yolcu uçağını Ürdün’e kaçırma­ları, kanlı Kara Eylül çatışmalarının kışkırtılmasına yardımcı olmuştu. FKÖ’nün Ürdün’den kovulmasından sonra Haddad, PFLP’den sert eleştirilere tutuldu. Izrael’in dışarıdaki hedefleri­ne saldırı düzenlemedi ama PFLP-EO (Dış Operasyonlar) adı altında eylemlerine devam etti.

Bu arada llich Ramîrez Sânchez namı-değer “Çakal Car­los” piyasaya çıktıysa da, 1975’de Haddad, onu PFLP-EO’dan dışarı atmaya karar verdi [Bütün Batı kaynaklarında “Carlos”un kovulması 22 Aralık’ta Viyana’daki OPEC konferansına düzen­lenen ani saldırı eylemi içinde iki rehini öldürmeyi reddettiğine dair rivayete bağlamaktadırlar. Bu tamamen dezenformasyondur. Ben ilgili yazıda nedenleri açıkladım. Bu yazının kaynağı olan www.wifcipedia.org’nm “belki de fidye parasının çalınmasıyla il­giliydi” yaklaşımı da eylem içinde değil ‘Özel örgüt’ kapsamında düşünülebilir. Böyle örgütlenmelerde bu tip adamlar olmuştur… Keza Temmuz 1976’da Haddad’a bağlanmaya çalışılan “Entebbe olayı”, bu olaydan dolayı PFLP’den kovulduğu; Çikolata ile MOSSAD tarafından zehirlendiği, tamamen MOSSAD’ın dü­zenlediği ve yaygınlaş-tırdığı dezenformasyonlardır.}. Wadu Haddad, 28 Mart 1978’de Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde son iki yıldır ağır biçimde devam eden lösemi kanseri ve diabet hastası olduğundan ilâçların böbreklerinde yapmış olduğu ileri derecede tahribattan dolayı yaşamını yitirmişti…­

8. 3. “MANÇURYA KOBAYI” HACİ USAME BİN LADİN VE EL KAİDE’LER

Usame Bin Ladin: XXI. Yüzyılın İlk “Mançurya Kobayı” Hacısı.

Bu adamı Hassan el-Sabbah ile kıyaslamak meftanm şanlı ve şerefli anısına hakaret etmekten başka bir anlam taşımaz. Onun için ‘post-modern zamanların en ünlü “Mançurya Kobayı” ha­cısı veya ‘aziz’ imajı verilmiş konspiratör ‘Hacı’sı demek daha isabetli olacaktır…

“11 Eylül 2001 New York” sonrasında yayınlanan, Indepen-dent gazetesi yazarı Robert Fisk’in başından geçmiş olan eski, ama eskimeyen hikâyesi, şu meşhur “Hürriyetçi-Uygar Batının standart ikiyüzlülüğünün tipik örneğidir: “1980’de berbat bir haber yakalamıştım: Komünist Afgan rejiminin kızlarla oğlanla­rı aynı sınıfta okutmasına kızan mücahitler, bir okulu bombala­mıştı. Müdürün kafasını kesmiş-ler, karısını öldürmüşlerdi. The Times, haberimi yayımlayınca Britanya Dışişleri, gazetenin dış haberler servisini uyardı: ‘Haber Ruslara destek veriyor’muş. O zaman Afgan savaşçılar, Bin Ladinler ‘iyi çocuklardı. Times’m o zamanki editörü başlıklarda Afgan gerillalardan ‘özgürlük sa­vaşçıları’ diye söz etmemizde ısrar ederdi”… [1] Aynı değerli gazeteci ‘Hacı’ ile 1994-1997 yılları arasında yüz yüze üç kere röportaj yapmış tek gazetecidir. Zaten 1997’den sonra onunla karşı karşıya gelmiş başka hiçbir güvenilebilir kaynak yoktur… Afganistan 2002 sonrası ise tamamen meçhuldür!

2001 Mayıs’ında Alman Bild gazetesinin haberine göre Suudi kontra Usame bin Muhammed bin Avad bin Ladinin hazırlat­tığı 180 sayfalık kitapta, önce fiziksel işkenceler, sonra psikolo­jik işkenceler, en sonunda da adam öldürmenin incelik-leri yer alıyor (Aynı niteliklerde bir kitabın Clinton döneminde deşifre edildiğini, bu kitabın 1980’li yıllarda CIA tarafından hazırlanıp Orta Amerika- El Salvador ve Nikaragua’daki kontra teröristlere dağıtıldığını tekrar hatırlatalım. Ne var ki, medyası aracılığıyla kapitalizm, insanoğlunun kolektif hafizasını ‘balık’laştırıyor. Bu işkenceler zaten geçmişte Vietnam’da CIA görevlilerince uygu­lanmıştı. Ona o zaman bir de kod adı vermişlerdi: Phoenix Ope­rasyonu. Aynı kitap şüphesiz ki, sonraki yıllarda Afgan kontralar, Sovyet askerlerine karşı CIA tarafından eğitilirken de kullanıl­mış. Şimdi, aynı çevrelerce piyasaya sürüldüğü belli, o günlerde detay verilmeyen kitabın işkenceler bölümü ile örtüşen detaylar verilmekte. Yazılanlar insana daha çok 12 Eylül 1980- TSK’nin faşist generallerinin rejiminin idaresindeki Türkiye’de, siyasi polisin uyguladığı işkence sahnelerini anımsatmakta! Yakın ta­rihte Irak’ta El-Garıp zindanlarını…)

El Ka’iade’nin sorgulama ‘kaideleri:

 A- Hafif işkenceler:

1- Gözlerini bağlayın, kıyafetlerini çıkartın.

2- Sonra el ve ayaklarından asın. Kırbaçlayın.

3- Sopa ve elektrik telleriyle dövün. Çırılçıplak ayakta bek­letin.

4- Üstüne soğuk su dökün. Teninde sigara söndürün.

5- Elektro şok verin. Dövün, yumruk atın.

B- Ağır işkenceler:

1- Dövüş köpekleriyle saldırın. Foseptiğe atın.

2- Saç ve tırnaklarını sökün. Yerde süründürün.

3- Ellerini arkadan bağlayın. İşkencede çakı ve cam parçası kullanın.

­4- Ateşle yakın. Soğuk zeminde yatırın, hücreye pis su basın.

C- Psikolojik işkenceler:

1- Önce aç, sonra susuz bırakın, sonra çok su verin.

2- Karpuz gibi sulu meyvelerde verebilirsiniz.

3- İşemesini engellemek için ellerini ve penisini bağlayın.

4- Tek kişilik hücreye kapatın. Adıyla değil, numarasıyla ça­ğırın. Gözünün önünde kızkardeşine, annesine tecavüzle tehdit edin.

D- Öldürme:

1- Kazığa oturtun. Ellerinizle boğun, parmaklarınızı sokarak gözlerim oyun.

2- Sivri uçlu silâhla, gözünden, cinsel organından ve boy­nundan bıçaklayın.

3- Sopayla şah damarına vurun, boynunun arkasına vurun.”

Afganistan, Pakistan, Sudan ve Yemen’deki barınak ve kamp­larda El Ka’ide militanları; “her türlü silahların teorik ve pratik eğitimi; sahte seyahat belgesi düzenleme, gizli iletişim teknikle­ri kullanma, patlayıcı üretimi ve kullanma, pusu kurma, suikast düzenleme, bilgi toplama, fotoğraflama, keşif, finans-man temi­ni, toplum içinde dikkat çekmeden kamufle olma gibi eğitimle­rin yanında, ideolojik olarak İslâmın radikal yorumu ile ele alı­nan cihad, şehid olma gibi eğıtimler”i[lal görüyorlardı. İlginçtir ki bütün bunlar 1980li yıllarda Sovyetlere karşı mücadelede CIA-MI.6-BND-MOSSAD uzmanları tarafından Öğretilmişti…

Örgüt bir üst Şûra ve altında yer alan “üzüm salkımı” (emper­yalist istihbarat terimi ile kibernetik-kaosun ön gördüğü “frakta!” örgütlenme) biçimindeki özerk hücrelerden oluşmak-tadır. Bir bakıma anarko-dinamik bir yapı sergileyen örgüt, kendisiyle te­masa geçen militanlarını kendi için cihad bölgesi ilân ettiği (“ne hikmet ise” buraları genellikle emperyalzion malî oligarşisinin ilgilendiği ve askeri müdahale için fırsat kolladıkları enerjipet­rol bölgeleridir) yerlere gönderip eylemler yaptırmaktadır. Bu bölgelerdeki yerel “mankurtlar” olan radikal dinci unsurlarda örgütü “gönüllü Mançurya kobayları” olarak beslerler. Örgütün üye sayısı ise Batılı medya tarafından bilinçli olarak abartılmış­tır. Abartmalar sadece üye sayısı ile de sınırlı değildir. Örgütün malvarlığı olarak verilen 5 milyar dolar, cari yıllık bütçe olarak verilen 20-50 milyon dolarlık sayılarda çok şüphelidir. Ama ör­gütün gelirinin büyük kısmının, başta CIA-MI.6-MOSSAD-BND olmak üzere istihbarat örgütleri ile bağlantılı mafia ve savaş ağa­larının denetiminde olan, uyuşturu-cu ticaretinden sağlandığı doğrudur. Ayrıca bu devletlerin örtülü ödeneklerinden yüklüce bir yardım gördüğü de olasıdır. Dezenformasyon öyle yaygındır ki, Arab dünyasını bilmeyenler için sapla samanı ayırmak çok zordur. Örneğin: konspiratör El Cezire televizyonunun Suriyeli İslâmabad muhabiri Ahmet Zeydan’m Ladine malettiği fikirler, aslında Baas hareketinin 1932’den beri savuna geldiği Arab ve İslâm Birliğine ait fikirlerdir. Bunu bilmeyince, bir Türk ya da Ba­tılı gazetecinin; Ladini bu görüşlerinden dolayı “radikal dinciler arasında vazgeçilmez kılıyor” vecizesi, oligarşik medya tarafından “içgüdü”süne “İslâm eşittir; yobaz’1 şartlı refleksi enjekte edilmiş “laisist” (laik değil) okuyucunun hoşuna gidebilir, fakat doğru bil­gi sahiplerinin tüylerini dikenleştirici cinstendir, [lb]

“11 Eylül 2001”- 08.45’de New York’da gerçekleştirilen “jalse Jlag” kontr-terör eyleminin ardından, ne zamandır bütün ulus­lararası terör eylemlerinin ardındaki beyin olarak reklamı ya­pılan Saudi kontra, “esas oğlan” olarak hedefteki adam haline getirildi; tam anlamı ile uluslararası emperyal-zionun elindeki medya tarafından “marka”laştırıldı! Ona ait enformasyon (ön­ceden biçimlendirilmiş detaylar ustaca ‘serbest piyasa’ya sürül­meye) başladı. Aile kökenleri Güney Yemen’deki Hadramut’a kadar uzanıyordu. Babası Muhammed bin Oud Ladin, 1932 yılında geldiği Saudi Arabistan’da hızla yükselmiş, o zamanla­rın Yakın Doğu’daki en büyük müteahhitlerinden biri olmuştu. İtalya’da bir mermer fabrikası ile İridium şirketine ortak olmuş­tu. Babasının haremindeki kadınlardan olan 52 kardeşten 17.’si ­olarak 1957 yılında Riyad’da dünyaya gözlerini açmıştı. O, 10 yaşındayken 1967 yılında meydana gelen kaza sonucunda ba­basını kaybetmişti. Babasının bıraktığı miras 11 milyar dolardı. Bütün kardeşler Saudi prenslerle beraber büyümüşlerdi. 1968-1969’da Cidde’de seçkinler okulu olan El Tegr’de okumuştu. O yıllarda dini eğilimi isteksiz görünürken, aynı yıllarda Saudi Arabıa’da sürgünde olan ve Aramco aracılığıyla CIA ile sıkı-fıkı olan revize edilmiş Müslüman Kardeşler örgütünün fikirlerin­den etkilenmişti…

Ünlü gezgin ve düşünür Cemaleddin el-Afgan-Q (1838-1897) ve onun Mısır mektebinin müritle­rinden olup ilende El-Ezhar Külîiyesi’nin rektör­lüğünü üstlenecek olan Muhammed Abduh’un yolundan ilerleyen Hassan el-Banna (1906-1949) 1928’de Müslüman Kardeşler- El İhvan el Müslî-mun örgütünü kurmuştur. “Her türlü softalıktan uzak kalan El-Banna, yönetim kurullarına Hıristiyanları da alır… Kasabalarda öz yönetimli mahalli koope-ratif bankaları, koope­ratif işletmeleri kurar… 1948 yılında Britanya hâkimiyetine ve ‘işbirlikçi’ ahlâksız hükümete karşı birlikte mücadele vermek üzere komünistlerle ve sosyalist “Genç Mısır” hareketine katılır… 12 Şubat 1949’da katledilir.” [lc] 1952’de Nasırcı “Hür Subay­lar” hareketinin silâhlı ayaklanması örgüte bağlı halk desteğini almıştı. Batıya (CIA’ya) yanaşan Nasır, şüpheli bir suikast giri­şimi iddiası ile örgüte karşı tasfiye harekâtı başlatır (Hapishane, işkence, toplama kampı, idamlar, toplu katliamlar birbiri ardına uygulanır). Müslüman Kardeşler örgütü “hapishane kardeşleri” ­örgütü haline gelir. Seyyid Kutb (1906-1966), islâm’da Sos­yal Adalet ve Kapitalizm ih İslâm’ın Çatışması adlı kitabında bir “İslâm sosyalizmi” modeli tarif etmektedir. Fakat bu örgütün teorisyenlerinden Filistinli akademisyen Abdullah Azam (Bkz. Ek: 3), 1966’da Mısır’da idam edilen Seyyid Kutb’un kardeşi Muhammed Kutb, örgütün “baba’lannın “anti-kapitalist” ilke­lerinden zıt yöndedirler. Aynı dönemde Saudi Arabia istihbara­tının, CIA-MOSSAD “psikolojik savaş” uzmanlarının tavsiyesi ile bu karşı-devrimci kardeş tarafından kaleme aldırtılan bazı kitapların “Seyyid Kutb” adı altında basılıp İslam ülkelerin­de piyasaya sürüldüğü iddiası ile tartışmalarda çıkmıştır. Saudi Arabia’da ve Körfez Şeyhliklerinde sürgünde olanlar Esas ola­rak İraklı kardeşlerin lideri Muhammed el-Sawafın 1961’de Cidde’de basılarak yaygınlaştırman islâm’da Sosyalizme Yer Yok adlı kitabın etkisinde kalmışlardır. 1970’de Enver Sedat’ın ikti­dara gelmesi ile örgüt Mısır’a dönmüştür. Hassan el-Banna’nın kooperatif bankacılığı düşüncesi (ki bu düşünce Fransız anarşist kuramcı Proudhon’na aittir) Körfez ülkelerinin petrodolar ran­tını gasp etmiş monark-oligarşileri tarafından ters yüz edilerek, “faizsiz bankacılık” dalaveresi ile emperyal-zion borsa spekülatörleriyle kanatlanarak piyasaya sürülür. İşte bu Seyyid Kutb sonrası karşı-devrimci İslâm teorisyenleri Bin Ladini etkileyen kişiler olarak anılmaktadır [Arab dünyasında sadece Albay Mu­ammer el-Kaddafi, Hassan el-Banna / Seyyid Kutb çizgisini sürdürmekte inat etmiştir.].

“‘ 1 Muhammed el-Savvaf ın entegrist çizgisinin en j^^^K’I önemli teorisyenlerinden biri İbn Teymiye diğeri flj^H^. de Pakistanlı Ebu el-Ala el-Mewdudi (öl. 1979)’dir. ■Tm^^Bİ Fransız Müslümanı düşünür Roger Garaudy bunu HH^^H şöyle tanımlamaktadır: “Ulemanın ellerine teslim ^^^^^^ edilmiş kuvvetli bir iktidar, halkın bu iktidara itaati, bu iktidar tarafından geliştirilecek manevi düşünce sistemi, ku­ralları uygulayanların ücretlendırılmesi ve mükâfatlandırılması. Entegrizmin bundan âlâ tarifi mi olurmuş! Eserleri Saudi Ara­bia yöneticileri tarafından dünyanın her tarafında yayılmıştır. Mewdudi’nin Pakistan’daki Ziya’üT-Hak diktatörlüğüne itilâfını ve teminatını verdiğini de bu arada hatır-layalım”[ld] [Kaldı ki, büyük burjuvazinin -malî oligarşinin- beslediği kibernetik “think-tank”larının Yakındoğu ve Islâmiyet uzmanlarının ha­reket noktasının burası olduğu şüphe götürmez. Bazı ucu açık “solcu” nihilistlerinde; “resmi tarih” eleştirisi altında millî burju-va-demokratik değerlere karşı “istemezük” ve “kahrolsun” nida­ları atarken, paradoks kibernetik denetimde kaldıkları noktada burasıdır!.. Ama bunu kavra-yabilmek akıl-bilinçli eylem (pra-xis)inin aşma meselesidir.].

Bin Ladin, 1979 yılında 22 yaşındayken arkadaşı olan Sa-udi Muhaberatı (Genel İstihbarat Başkanlığı-GIP) şefi Prens Turkî bin Faysal tarafından Pakistan-Peşavar’e kontra eğitimi için yollanmıştı (T. bin Faysal, daha sonra Britanya’ya Büyükel­çi olarak atandı). Buradaki kamplarda, başta Arab ülkeleri olmak üzere dünyanın dört bir tarafından gelen İslamcı gençler anti-komünist ideoloji çerçevesinde CIA kontrolündeki eğitmenler aracılığıyla birer profesyonel kontra-savaşcısma (daha doğrusu katiline) çevriliyordu. Beş ülkenin (ABD, Saudi Arabia, Kuveyt, BAE, Pakistan) birlikte üstlendiği bu projenin sorumluluğunu Pakistan İstihbarat Servisi ISI üstlenmişti. Teknik yardımlar ABD ve Kanada ya da Avustralya pasaportlu MOSSAD katsaları tarafından sağlanıyordu. Filistin Müslüman Kardeşler (1928’de Mısır-îsmailiye’de Hassan el Banna tarafından kurulan) örgütü lideri Abdullah Yusuf Azzam projenin yürütücüsüydü. Azzam Filistin’de bir köyde doğmuş, Şam ÜniversitesVnde. İslâm hu­kuku eğitimi almıştı. 1967 Savaşı’nda tzrael’e karşı savaşmış­tı (Müslüman Kardeşler örgütü ve liderinin Filistin’de gerek İslâmi Cihad gerekse de Hamasin eşgüdümünü sağladığını anımsatalım!). A. Y. Azzam, Pakistan Peşavar’de Afgan Kont­ralarına savaşçı ve para temin etmek için kurulmuş Mekteh el Hademet ül-Mücahidin el Arab Arab Mücahidlere Hizmet Okulu MAK 28 adlı bir “Hizmet Bürosu” kurmuştu.

Örgüt; aralarında ABD, Mısır, Saudi Arabia ve Pakistan’ın da bulunduğu 50yi aşkın ülkede kayıt merkezleri açarak, Afganistan’da Sovyetler’e karşı savaşmak üzere binlerce insan toplamış, barındırmış ve bölgeye sevk etmiştir. Ayrıca, Afganis­tan ve Pakistan’da askerî eğitim kampları açarak finanse etmiştir. Bin Ladin, Afganistan’da yol ve tünel açmak, hastane ve depo inşa etmek üzere ağır sanayi teçhizatları ithal etmiş­tir. Kısa zamanda Azzam’a asistanlık yapan Usame bin Ladin, Afganistan’daki Kızıl Ordu’ya karşı biz­zat savaşmış, Celâlabad yakınlarındaki çarpışmalar­da böbreğinden yaralanmıştı. İki Suudi bankası Bin Ladin’in malî faaliyetlerinde aracı oldular: Dalla el Baraka. Kral Fahd’ın kayın biraderi tarafından kurulmuştu ve Bar el İslâmi, Prens Muhammed Faysal, Saudi Arabia istihbarat servisinin başı kardeşi Prens Turki bin Faysal tarafından kurulmuştu. Diğer bir büyük kanal National Bank of Oman’dı. Para hunisi Ör­gütler arasında 1980’lerdeki banka sayesinde C1A vardı. Kerry Komitesi raporu eski bir Pakistan ka­bine üyesi ile bir vVall Street Journal röportajını alıntıladı: “O Arab parasıdır ki BCCFdan geçerek dökülüyordu” demektedir, Pakistan’dan geçerek Afganistan’a bir oluk olarak National Bank of Oman kullanılır. BCCî, National Bank of Oman’ın %29’una sahipti. Aşağı-yukarı bu zamanda, bir Sena­to kurmayı ünlü Michael Pillsbury, Reagan yönetiminde bir yardımcı Savunma müsteşarı olan, Afganistan Kongre Görev Gücü için kurmay koordinatör olmuştu. Kerry raporu Washington Post alıntılarının söylediği gibi Pillsbury, Başkan adına denizaşırı CIA örtülü operasyonlarının 208 Committee’inin bir üyesiydi. Pillsbury, Kerry raporunda bir BCCI önemli mevki adamı Muhammed Hammud ile bağ­lantı içinde gözükür. ” Terörizm üstüne Görev Gücü ve Kon-veksiyonel olmayan Savaş – Parlamento Cumhuriyetçi Araştırma Komitesi iddia eder ki Hammud bir silah tüccarıydı…” ki o patlayıcıların ve bağlantılı donanım ithalini kolaylaştıran şirket­lerin bir şebekesi tertibatında -İran- Hizb’Allah’ma da yardım etti. Savunma Bakanlığı’nda onun zamanı süresince, Pillsbury Afganistan’da mücahidin dâhil anti-komünist isyanlara ileri si­lahlar sistemleri özellikle stinger roketleri tedarik edilmesini savundu. Pillsbury, Hammud’un silah donanım finansmanını veya BCCI kullanımını inkâr etmişti.

Parantez arası, değerli bir araştırmacı-yazar olan Av. Suat Parlar’ın çok önemli tespitlerine de de­ğinmek istiyorum: “El Kifah denilen bürolar var­dı. Bu bürolar Almanya, Fransa, Norveç, İsveç ve Amerika’nın 30 kentinde faaliyetteydi. Bunlar askere alma bürolarıydı. Yani “Afgan Cihadı” sırasında dışarıdan ge­lecek güçleri örgütleyen bu bürolardı. Çok ilginçtir ki, Saudi Hava Yolları, Peşavar’a %75 indirim uyguluyordu. El Kî/ah’ın Brooklyn’de de bürosu vardı. El Kifah, o dönem ağırlıklı ola­rak dışarıdan akmakta olan bu güçleri koordine eden ve aynı zamanda bunların finansal ihtiyaçlarını karşılayan Bin Ladinle bağlantılıydı. CIA, Saudi Arabia ve Bin Ladin’le ilişkiler dü­zenleme adına, kod adı “Siklon” olan bir operasyonu gündeme soktu. 1985’te cumhuriyetçi senatör Orrin Hatch, mücahit-le-re yapılacak yardımlarını düzenlemek üzere Reagan’ın emriyle Asya’ya gitti. Pekin’de bazı görüşmeler yapıldı.

Yanında, Dışişleri Bakanı, istihbarat ve araştırma müdürü, çok tanıdık bir isim Norton Abromovitz’de vardı. Bildiğiniz gibi, zionist lobinin en önemli isimlerinden biriydi. Politika plânlama bölümü, plânlama müsteşarı Michael Pillsbury’de vardı. CIA’nın Pekin bölüm şefi de oradaydı. CIA Operasyon Müdürlüğü’nün şef yardımcısı vardı. Bunların hepsi Bin La­dininde içinde bulunduğu grupla toplantı düzenlediler. Bin Ladin, şiddetle CIA bağlantılarını reddetti. Halen daha reddet­mektedir. Bunlar ilişkilere dair net bilgilerdir. Bu arada ticaretine de devam ediyordu Bin Ladin. Sanıldığı gibi ailesiyle arasında malî açılardan çok büyük kopma yaşanmadı. Onu bir yana bı­rakalım, bugün de Bin Ladin’e, Saudi kraliyetinden durumdan çok fazla memnun olmayan prenslerden yardım gelmektedir. Büyük bir finans ve sanayi imparatorluğudur, söz konusu olan… Bin Ladini, Saudi monarşisi ile ilişkileri çerçevesinde ele almak lazım. Bu ilişkiler onu inanılmaz yerlere taşımıştır. Örneğin; Arnavutluk’a gitmiştir. Arnavutluk îstihbarat Başkanı Başkim Gazi Dede ile dost olmuştur. Bin Ladin bu ziyareti Saudi resmi heyetiyle birlikte gerçekleştirmiştir. Bu çok ilginçtir bence. Ar­navutluk İstihbarat Başkanıyla kurduğu dostlukla yetinmemiş ve Sali Berişa ile de dostluk kurmuştur. Sali Berişa, siz de bi­lirsiniz, bir dönem adı İslamcılarla çok fazla anılan bir liderdir. Türkiye’de de ismi lâzım değil önemli bir spor kulübünün ba­şında bulunan isimle yakın dostluğu olan bir kişidir. İsmi lâzım olmayan bu kişi, uzunca bir zaman Sovyetler Birliği’ndeki gölge ekonomi çerçevesinde geliştirdiği ilişkilerini, çözülüşten sonra Rusya’yla silah ticaretine dönüştürmüştür. Bağlantılar açısından ilginç bir bilgidir bu…

Bin Ladin’in konumuna ilişkin olarak, CIA ajanı Edward S. Juchinewicz; “başından beri işin içindeydi” diyor. Bin Ladin, bu dönemde Muhammed Saad adlı bir mühendisin yardımıyla, Amerikanın ona­yıyla Bahtiyar bölgesinde, Zazi Dağları’nda büyük tüneller açtı ve kumanda merkez­leri kurdu. Bunların hepsi Amerika’nın bilgisi dâhilinde gerçekleşmiştir. Bin Ladin’in imajını güçlendiren, Süngerlerin SAS tarafından ve­rilmesi, bölgeye getirilmesi ve eğitiminin onun dolayımıyla ol­masıydı. “Afgan Cihadı” bittiğinde, Bin Ladin’i Saudi Arabia’da görüyoruz. Ama Saudi Arabia’da bazı anlaşmazlıklar yaşandı ve pasaportuna el konuldu. Körfeze yönelik Amerikan müdahale­si gündeme gelip, Saudi Arabia’a Amerikan askerleri geldiğinde de, Bin Ladin’in Sudan’a göç ettiğini görüyoruz. Sudan’da çok büyük altyapı projelerine imza attı. 150 milyon dolarlık bir alt­yapı projesini bizzat kendisi finanse etti. Burada oldukça büyük inşaat faaliyetleri içersinde oldu. Ama tabi bununla yetinme­di. Sudan’la bazı askeri faaliyetler içerisinde de oldu. Böylelik­le, Bin Ladin’in Afganistan’da, CIA’nın kontrolündeki süreçle bütünleşen faaliyetlerinin ikinci perdesi de Sudan’da başlamış oldu…

1985 yılında The Müslim gazetesinin yazarı olan Mansur; Karaçi Continental Oteli’nde, Izraelli bir grup gördü. Bunun­la ilgili olarak editörüne bilgi verdikten bir gün sonra, müca­hitler tarafından kaçırıldı ve işkence edilerek öldürüldü. Bu dönemden sonra da MOSSAD devamlı işin içerisinde oldu. Son döneme kadar Taleban’ın en büyük destekçilerinden biri MOSSAD’dı… Bin Ladin Sudan’dayken yanına Amerika’dan bir uzman gönderildi. Adı AH Muhammed… Mısır doğumlu­dur, îndependent muhabiri Andrew Marshall’ın 1 Kasım 1998 tarihli haberine göre; eski bir askerdir. 1980’de Mısır’dayken, ABD Büyükelçiliği’ne müracaat etti ve CIA hesabına çalışmak istediğini bildirdi. CIA bunu kabul etmediğini defalarca açıkla­mıştır. Ama daha sonra her ne hikmetse, karşılıklı eğitim prog­ramı vasıtasıyla ABD’ye gitti.

1981’de ABD ordusunun “Özel Operasyon Komutanlığı “nin üssü olan Kuzey Caroline’daki Ford Brag’da bulunan özel kuv­vet subayları okulundan mezun oldu. Ali Muhammed, 1984’de tekrar Mısır’a döndü. Burada bir süre kaldı. Daha sonra tek­rar ABD’ye gitti ve ABD yurttaşı oldu. CIA kontrolündeki bir vize programından yararlandı. Tıpkı Ömer Abdurrahman gibi. 1986’da, Ali Muhammed, ABD ordusuna girdi. “Ford Prag Özel Operasyon Komutanlığına tayin oldu. Özel kuvvet askerlerine “İslâm kültürü” dersi veriyordu. Ve en önemlisi şu -Ali Muhammed’le ilgili olarak-, gizli görevli sıfatı halen daha geçerlidir… Ali Muhammed, Bin Ladin’in Sudan’daki aske­ri örgütlenmesinin en önemli unsuru-dur. Onun arkasındaki askeri isimdir ve 500’e yakın militanın eğitildiği kampın ko­mutanıdır. Onlara bomba eğitimi veren kişidir ve Amerikan özel askeri birimlerinin “çok gizli kodlu” görevlisidir… Vedih el Hacı 1994’te özel asistanı ve sekreteri oldu Bin Ladin’in [Bazı istihbarat siteleri 1991’den sonra olarak belirtmektedirler. y.n.J. Daha doğrusu sağ koluydu. Vedih el Hacı’da, Teksas’dan Sudan’a geldi. 1960’da Lübnan’da doğdu. Daha sonra Louisiana Üniversiresi’nden mezun oldu. Hıristiyan kökenliydi ve Hıristi­yanlıktan daha sonra Müslümanlığa geçti.

Üniversite yıllarında birdenbire hidayete erdi. Afganistan’da Bin Ladinle birlikte savaştı. Arizona’ya yerleşti. 1987-90 arası orada yaşadı. El Kifah gönüllüsüydü. Vedih el Hacı, bomba ya­pımı konusunda uzmandı. Dünyanın dört bir yanında bombalar üzerine yapılmış bütün yayınları takip eden bir kişilikti.” [lel

CIA’nın 1987-89’daki terörist eğitme merkezi, ABD- New York-Brooklyn’deki El Kifah Refugee Center (Mülteci Merkezi), El-Faruk Mescidiyle aynı derecede aynı binada paylaşılmış (Belgede yanlış olarak, “mescid”; “camii-mosque” olarak adlandırılmış). (Kaynak: National Geographic)

İstihbarat siteleri içinde güvenilir bilgileri toplayıp yayımla­ması ile tanınan “Alex Constantine”den ekleyelim: “Pakistanlı müfettişlere göre, Remzi Yusuf, 1993’te New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’nin bombalanmasının işini yürütmekten dola­yı mahkûm oldu. 1995’te tutuklanmadan önce üç yıldan daha çok süre Peşavar’da Bin Ladinin kurmuş olduğu bir güvenli evde yaşamıştı. Yusuf, Pakistan istihbaratına göre gerçek adı Abd’ul-basit Mahmud Abd’ulkerim’dir. Onun ortak-kons-piratörler yanında suçla ilişiği olduğu gösterilmişti. Sonunda Pakistan’da Abdurrab Resul Seyyaf m yandaşı olan arkadaşı tarafından ihanete uğradı. Yusuf ve iki ortak konspiratör, Fili­pinler Manila’da uçaklan bombalama entrikası ve DTM’ni bom­balamaktan 1998’de şartlı tahliye olmaksızın hapse mahkûm oldular. Üçüncü ortak konspiratör, Veli Han Emin Şah, baştan mahkûm edilmedi, çünkü FBI ile işbirliği üzerine anlaşmıştı. Federal müfettişler Şah’ın, Yusufun faaliyetlerinin finansmanı hakkında bilgi sağlayacağını umut ettiler. En sonunda Şah suçlu bulundu. Ama görünüşe göre, Brooklyn’deki El Kifah Mülteci Merkeziyle bin Ladin bağlantısı bilgisini yetkililere sağlamıştı.

Bir NewYork Times makalesinde garipçe kimliği saptanamamış Şah’ın adı yanında raporlarda Federal yetkililerle Teksas’da iki kere bir araya gelerek konuşmuştu, Brooklyn’de topluluk­lar için silah satın alan Vedih el Hacı vardı. Federal savcıların anlattığına göre, El Hacı, bağlantıları El Kifah Merkezi’nin bir­kaç müdavimi, Mısırlı mülteci El Seyyid A. Nasır dâhil, Rab-bi Kahane’nin katledilmesinden Federal suçlama giyerek suçlu bulunmuştu [Rabbi Kah an e, MOSSAD’ın adamıydı bu demek oluyor ki, “büyük senaryo” için “son kullanma tarihi” çoktan dolmuş eski ajan-provokatör harcanmıştı, y.n].

El Hacı, 1998’de Dar es Salam ve Nairobi ABD Büyükelçilik­lerinin bombalanmasından suçlu bulunmuştu. Yusuf, 1992’de ABD’ye geldiğinde, Bin Ladin’ın akıl hocası Abdullah Azam tarafından kurulmuş El Kifah Merkezi, onun ilk durağıydı. 1998’te NewYork Tİmes’daki bir makalede “Mr. Bin Ladin’in uluslararası terörist organizasyonunun Amerikan ileri karakolu” olarak El Kî/ah’tan söz edilmişti.” (kaynak; www,thedubyare-port.com)

İddiaya göre, Bin Ladin 1986 yılında Peşavar’da kendi kamplarını kurarak, “serveti, cömertliği, sade yaşantısı, kariz­ması, savaştaki cesareti” sayesinde “efsane”leştirilmişti… Ama açıklanmayan, “Anti-Sovyet [komünist] Haçlı Seferi”ne sıradan biri olarak katılmış, aile servetinin (dolayısıyla babasının aile adının) avantajını iyi değerlendirerek, ABD (NSA-DIA-CIA), Saudi (GIP), Pakistan (ISI), Britanya (MI.6) ve Çin (Guoanbu) İstihbarat Servislerinin (dolaylı olarak MOSSAD), ayrıca Dün-ya Anti-Komünist Ligi-WACL gibi örgütlerin desteğiyle pres­tijini yaygınlaştırmış olmasıydı. Ne var ki kamplarında, Saudi Kraliyet ailesinin erkek çocuklan, güya şeriatçılarla cebelleşen hükümetlerinin onayıyla gelmiş Mısırlı radikaller, Cezayir’de katliamlardan dolayı polis tarafından aranan militan katiller, Arab zengin ailelerinin çocukları bu kampta birarada eğitiliyor­du (Anti-Sovyetik CIA operasyonunun kod adı ile El Ka’ide, Arab halkına özellikle de mağdur fellâhlara sesleniyordu, ama yönetici kadrolarında orta sınıftan bile kimse yoktu!).

İlginçtir ki, 1988 yılı başlarında bütün Öz-yaşam bilgi kaynaklarında Ladin’in “ci­had yolundaki en yakın arkadaşı” olarak ta-mtılagelen A. Y. Azzam ile olan ilişkilerini kesmiştir (Neden? Niçin? Nasıl?). Bu önem­li ayrıntının “hikâyesi” ise hiç yazılmamış­tır -zaten, “operasyon”unda en zayıf halkası burasıdır.- Operasyonu yönlendirenlerce dağıtılan kotarılmış habere (enformasyon) göre, Ladin, 1988 yılının sonlarında kamplarda eğitilen gönüllüler hakkında bilgileri içeren bilgisa­yar yapılanması ortaya çıkardı. Sıkı bir dinî disiplin ve örgütsel kibernetik (kontrol-yönetme/ haberleşme) altındaki bu örgütüne de “El Ka’iâe”‘(Kayıt) adını verdi. Fakat yukarıda belirttiğimiz gibi, operasyonun adı zaten buydu!

Diğer kurucularının Muhammed Atıf ve Ebu Ubeyde el Banşiri, liderinin Ebu Eyyub el Iraki, Genel Emir’ininde Bin Ladin, olduğu açıklanan bu örgütlenme; Afganistan ve Pakis­tan’daki CLV(MOSSAD)- MI.6 ve işbirlikçilerinin tamamen antikomünist şartlı saplantıları temeli üzerinde organize etti­ği gerçek cihadcı kontra örgütlenmeden ilham alınmıştı. Fakat buna “Hakik’ Cihad” ruhu katılması sureti ile imana dayalı ener­jik bir yapılanma ile hedef militan kitlesinin beynine psikolojik olarak girmeyi de başarmış oluyordu (Buna CIA danışmanları Psiko-politik diyor). Bir bakıma yaratılmak istenen, entelektü­el militan kitleye görünürde Hassan el-Sabbah’ın intikamını almak üzere XXI.yy.’a dönmüş ruhuydu ! Ama kurgulayanlar kendilerinin bile farkına varmadan “Mançurya Kobayı” haline getirilmiş olan “hacıağa”lardı…

Bunlardan biri olan Dr. Eymen el Zevahiri, 1979’da islâmi radikal hareketlere katıldığında Mısır büyük burjuvazisine bağlı bir aileden gelen cerrahtı. Enver Sedat suikastı ile bağlantısı olduğu iddiası ile yargılanırken üç yıl cezaevinde kalmıştı (E. Sedat’ın istihbarat başkanı Hüsnü Mübarek devlet başkanlığını eline geçirecekti!). Daha sonra Afganistan’a gelerek Ladin ile tanışmış, onun özel doktoru ve danışmanı olmuştu. Örgütün ­dini lideri ve Ladin’in varisiydi. Mısırlı Muhammed Atıf ise, 1980’lerde Afganistan’a gelip El Zevahiri ile tanışmıştı.

Örgüte gönüllü militan devşirme ve bunların eğitiminden so­rumluydu. Kızı, Ladin’in oğullarından biri ile evliydi. ABD’nin Afganistan operasyonunun müsait ortamında ortadan kaldırılın­ca, kontra örgütün “ulu şehidi” olarak adına Ebu Hafs el Masri Tugayları kurulmuştu (Örgütün diğer “uluları arasında Mus­tafa Hazma, Rifie Ahmed Taha, Muhammed tslâmboli adları sayılmaktaysa da öz-yaşamlan hakkında hiçbir bilgi bulunma­maktadır.).

“Takdir-i llâhi”den, 1989 Şubat’mda tam da Sovyetler Afganistan’ı terk ederlerken; Afganistan Savaşında, Sovyetler’e ve de Afgan demokrat ve laiklerine karşı C1A-MOSSAD-MI.6-ISI-GIP ile omuz omuza dövüşmüş olan (açıkçası emperyal-zi-onun “yeşil-kuşak” işbirlikçileri) Abdullah Azam ve iki oğlu Peşavar’de bir bombalı saldırı sonucu öldürülünce, onun örgütü olan MAK’m bütün militan kadrosu ile örgütün lojistik (para ve silah) varlıkları da El Ka’ide’nin eline geçmişti… Ardından ‘cilalama’ operasyonu için, Suudi rejimi, pasaportuna el koydu. İddiaya göre, “Haziran 1990’da Saddam, Kuveyt’e girince Saudi sınırlarının korunması görevinin kendisine verilmesini istemiş­se de, bu isteği reddedilmişti”. Kral Fahd, Amerikan askerlerini çağırınca da çok öfkelenmişti!.. Batı medyası tarafından yayım­lanan ‘hikâye’ bu, ama şu görmemezlikten geliniyor. ABD, İrak’ı Kuveyt tuzağına düşürdüğünde Ladin, ABD’nin tarafında yer alıyor! Azzam’ın tasfiyesi ardından, ikinci nokta burasıdır. Önce Pakistan’a, ardından Afganistan’a ve Sudan’a gitmişti (1991). Afganistan’da Sovyet nüfusunun sona ermesinden sonra 1993’te Pakistan’da istenmeyen 480 “cihadcı”yı Sudan ve Yemen’e yer­leştirmiş, onlara çeşitli ülkelerde iş bulmuştu.

1980’lerin ortaları Pakistan’da CIA-ISI denetimindeki El Ka’ide eğitim kampında ABD ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew K. Brzezinski (yeni Başkan “Huseyn” Obama’mn da akil hocası) ile kampların askeri baş sorumlusu Usame bin Ladin – Pakistan ordusu paraşütçü komanda üniformalı. (Kaynak: “America’s Secret Establishment: An întroduction to the Order Skull&Bones”, Antony C. Sutton. Paperback. 1986 April. )

Anlatılan ‘yüceltme masalı’na göre, 1992 yılında BM’in Somali’de gerçekleştirmek istediği “Umut Harekâtı” sırasında 18 Amerikan askerinin öldürülmesi eylemine karışmışlardı (Ne var ki, bu tarihten sonra ne kadar radikal dinci terör eylemi var ise, kolaycılıkla hepsi tıpkı “Çakal Carlos” efsaneleri gibi Ladin ve örgütü ElKa’ideye mal edilecekti). 1994’te “Çakal Carlos”un Sudan’da saklandığını keşfeden diplomat statüsünde görev ya­pan CIA ajanı Cofer Black, Ladine yönelik çalışmalarını da arttırdı. Black ve adamları, Ladin’in Hartum’un kuzeyinde 3 eğitim kampı olduğunu ortaya çıkardı. En tutulur iddiaya göre Black, o yıl “son kullanma tarihi” dolan “Çakal Carlos”un yaka­lanmasını sağladı!

ABD Kongre Kütüphanesi Kongre Araştırma Merkezinde terörizm uzmanı Yahudi cemaatinden Kenneth Katzman’ın hazırladığı rapora göre, militanlarının 34 ülkede faaliyet gös­terdiği, devlet terörizmi yerine bağımsız bir terörizm ağı kuran Ladin’in militanlarının elinde, Sovyetlere karşı kullanılırlarken Amerikalılar tarafından kendilerine verilmiş olan çok sayıda omuzdan ateşlenebilen Stinger uçaksavar roketi bulunmaktaydı. Bu ağda 3 bin radikal islamcı eski-kontra görev almakta, bun­lar Ladin’in 300 milyon dolara varan servetinin malî desteği ile beslenmekteydi (İlginç olanı o günden bugüne yaklaşık 15 yıldır hiçbir Stinger eylemine rastlanılmamış olması da tuhaf­tır! Adam ‘teröristlik yapacak, elinde en modern roket olacak, bunu kullanmayacak!).

Almanya’da yayımlanan Junge Welt gazetesinde Jürgen El-saesser imzalı yazıya göre (Eylül 2004), “11 Eylül” terörist-leri daha önce Bosna’da bulunmuşlar ve ABD desteği ile iç sava­şa katılmışlardır. El Ka’ide teröristlerinin Bosna’da bulu-nuş-lannın resmi raporlarda ve araştırmalarda kaydedılme-mesine özen gösterilmiş, bu bağlantının ABD ile teröristler ara-sında daha önce var olan işbirliğini gizlemek amacı taşınmıştır. Biz­zat Usame bin Ladin 1993 yılında Bosna’ya gitti ve ClA’nın bölgedeki kaşarlanmış en has adamı olan Aliya İzetbegovic ile de görüştü (Şimdi size bir ÖSYM sorusu: 1992’de ABD as­kerlerinin öldürmesi eyleminde bulunduğu söylenen bu şah­siyet, nasıl olmuşta CIA-MOSSAD-MI.6-BND’nin “fink attığı” Bosna’da böyle itibar görebilmiştir?). Der Spiegel dergisinin Balkanlar muhabiri Renate Flottau ile görüşen Bin Ladin’e Bosna-Hersek devletinin pasaportunun verildiği de iddia edil­di.29 Fakat nedense Flottau’nun Bin Ladin ile yaptığı görüşme dergide yayımlanmadı. Sekiz yıl geçtikten sonra 4-5 Ekim 2001 tarihlerinde Belgrader Politika gazetesinin, Renate Flottau ile görüşerek yaptığı haberde, Bin Ladin’in Aliya İzetbegovic ile başkanlık sarayında görüştüğü öne sürüldü. Bu olayların şahit­lerinden Halid Şeyh Muhammed ile Bin el Şibh Karaçi’den ABD’ye götürülerek uzun süre kayıplara karıştırılmıştır!.. (H. Ş. Muhammed’in eski bir ISI görevlisine kendiliğinden teslim olduğu, ilginç bir insanseverlik örneğiyle eşi ve çocuklarının da ABD’ye getirildiği yıllar sonra ortaya çıkmıştır. Daha sonra sakalsız, uzun favorili bir fotoğrafı, ilginç bir demeçle ABD ta­rafından küresel basma iletilecekti. Daha sonra ise ağır işkence­lere maruz kaldığı ispat edilmeye çalışılacaktır!). Ne var ki bu iki kişi de ABD’de 1983’ten 1986’ya kadar eğitim görmüşlerdir. Afganistan’da Pentagon-CIA tarafından kiralanmış bu kontra şebekesi, yine aynı güçler tarafından Yugoslavya iç savaşında da işe alınmışlardı (Üstelik çok “insancıl” savaştıkları iddia edildiy­se de 2007 yılı başlarında, silahsız Sırp sivillere karşı katliam­lara girişmiş oldukları video kayıtlan ile kanıtlanmıştır.). Daha başka işler içinde lâzımdılar! Bilinmesinin istenmediği “gizli” gerçek buydu. Bunu en iyi bilen Pentagon’du…

Fakat ne hikmet ise birdenbire, aniden Bin Ladin, 1994 yı­lında Suudi vatandaşlığından çıkarıldı; banka hesapları dondu­ruldu (İlginçtir yılar önce ABD’de izzet-ikram görmüş Hamas şebekesinin “esas oğlan”ları aynı senaryolardan geçerek parlatıl­mışlardır!). Ama yine, ne hikmet ise; Bosna’da C1A-MOSSAD-MI.6-BND ile dirsek temasında olan Bin Ladin ve El Ka’ide’si, Libya ile Almanya’nın arasını açmak için aynı yıl Libya’da 2 BND ajanını öldürüyordu. Bu ne sihirdi ne keramet, tastamam bir Black Ops “karanlık operasyon”du… Interpol’ün kırmızı bülteni ile aranmaya başlandı.

Haziran 1995’te Adis Ababa’da Hüsnü Mübarek’e yönelik suikast girişiminden sonra Sudan’ı terketmek zorunda kalmıştı (işin ilginç tarafı, CIA’da o aralar, H. Mübarek’i siyasal olarak ortadan kaldırmak için Randalar aracılığıyla “ılıman İslâm” ku­lis faaliyetlerinde çene yarıştırıyordu!..). Yine aynı yıl Libya’da Kaddafi’ye karşıda bir suikast tertipliyorlardı. Ama Batı med­yalarında bu haberlere rastlamak mümkün değildi, anlatılan bir başka masaldı. Neydi? Bin Ladin, 1996 yazında, iktidarı almalarına yardımcı olduğu Taleban Afganis-tan’ında yaşamını sürdürmeye başladığıydı. Haziran ayında Saudi Arabia’m Ho-bar kentinde 19 Amerikan askerinin ölümüne neden olan pat­lamadan sorumlu tutulmuştu. Bu eylemi üstlenmemesine kar­şın, birden senaryo -pardon- fikir değiştir-mişti; 23 Ağustos’ta “Kâfirleri Kutsal Topraklardan Kovun!” çağrısıyla ABD’ye cihad ilân edivermişti! “

“1 Şubat 1996’da Başkan Bili Clinton’m onayı ile CIA An­ti-Terör Merkezi kuruldu. Nikaragua’da gizli savaşı yöneten ajan Duane R. “Dewey” Clarridge, birimin başına getirildi. Clarridge, iki gizli vurucu tim kurulmasını önerdi. Böylece, saldırıları önlemek için “pre-emtive” yani “saldırıları gerçek-leş-meden yok edecek” operasyonlar yapılacak, teröristler takip edilecek, gerekirse kaçırılacak ya da öldürüleceklerdi. 1996’da CIA Anti-Terör Merkezi sadece Ladin’i takip için özel bir birim oluşturdu. “Alec” kod adı verilen birim elemanları, kendilerini “Manşon Ailesi” adıyla anıyordu. “Manşon” ismi, beyin kontrol ilacı LSD’yi bulan kişinin adından hareketle verilmişti. Birim oluşturulduğunda, Ladin halen Hartum’daydı. 1996’da, Ulusal Anti-Terör Koordinatörlüğünde görevli elemanlar, Ladinin koruması olmadığını, özel bir operasyon ile kaçırılabilecegini öneren bir plan sundular. Dışişleri Bakam Madeleine Albrihgt, Ulusal Güvenlik Danışmanı Sandy Berger ve Ulusal Anti-Terör Koordinatörü Richard Clarke bunu onayladı. Ancak, operas­yon bir türlü gerçekleşmedi.”

1996 yılından itibaren kamplara Pakistan, Özbekistan, Türk­menistan, Tacikistan, Kırgızistan, Suriye, Mısır, Magrip, Ceza­yir, Ürdün, Türkiye, Irak, Kuveyt, Saudi Arabia, Yemen, Libya, Sudan, Somali, Bosna, Bangladeş, Çin, Filipinler, Endonezya, Rusya, Britanya, Kanada ve ABD’den gelen Müslüman militan­lara askeri eğitim verilmeye başlandı. Küçük bir gruba da ta­kip, istihbarat ve suikast gibi konularda özel eğitim verildiği sonradan ele geçirilen beş bin belgenin incelenmesi sonucunda anlaşılıyordu (İddiaya göre, 1996-2002 arasında 20 bin radi­kal İslamcıya eğitim verilmişti. Bu rakam hayli şişirilmiş bir ra­kamdı. Bu sefer gelenlerin çoğu bölgenin fukara köylüleriydi. Kamplarda verilen tayınlar onlar için bulunmaz nimetti! Çünkü savaş ağalarının karın doyurduğu ataerkil katı bir kast sistemi bölgeye yüzyıllardır hâkimdi!). Mayıs 1996’da ISI’nın desteğiy­le Afganistan’a dönen Usame bin Ladin, 23 Temmuz 1996’da ABD’ye karşı cihad ilân etmişti… 28 Ağustos 1996’da Cidde’den kalkan Bin Ladin şirketine ait, “Bin Ladin” adlı özel jet uçağı ile Adana Şakirpaşa havalanından giriş yapıp istanbul’a geldi. Fransız istihbarat kaynaklarına göre İstanbul’da Amerikalılarla bir görüşme yapmıştı. Yanında bir kişi daha bulunuyordu. Er­tesi gün aynı güzergâh üzerinden Cidde’ye döndü. Bu ziyaret ile ilgili belgelerin Ankara’ya gönderilmeyerek İstanbul’da “gizli belgeler ve tamimler” dosyasına kaldırıldığı anlaşılmıştı…

Tekrar bir parantez arası Av. Suat Parlar’a söz verelim: “Talebarim, ABD’deki lobi faaliyetlerini, CIA başkanı Richard Helms’in kızı Laila Helms’in yönetiyor olmasıydı. 1997 yılı­na kadar, Talebarim, Washington’daki lobicisiydi bu bayan. Talebarim bir sürü önemli ismi buraya getirilmiş ve misafir edilmiştir. Hatta üniversitelerde konferans vermeleri bile sağ­lanmıştır. Talebarim lideri Molla Ömer ile Bin Ladin arasında sıkı bir dostluk vardı. Bin Ladin kendisine Peşavar’de ev satın almış ve hediye etmiştir.” [lf]

17 Şubat 1998, bir buçuk yıl önceki Adana-tstanbul güzergâhı çalıştı. Yanında yine Müslüman Kardeşler örgütü li­deri Muhammed el Savvaf bulunuyordu. CIA bağlantılı The V/all Street Journal, bu buluşmayı Irak istihbaratının ajanlarıyla buluştu biçiminde dezenforme etmişti. Oysaki Soğuk Savaş sı­rasında “Balkanlar” CIA istasyonu İstanbul’da faaliyet gösterir­ken daha sonra buna “Yakın-Doğu” istasyonu da eklenmişti… Haber sızması üzerine MİT ve Genelkurmay olayı yalanlıyarak, gelenin Bin Ladinin kardeşinin oğlu “Muhammed Usame” olduğunu açıkladılar. Olay kapatıldı. 23 Şubat 1998’de Khost (sınır ötesi eğitim) kampında “Yahudiler ve Haçlılara Karşı Ci-had İçin İslâm Cephesi” adı altında bir İslâm toplantısı düzen­ledi. “Mümkün olan her ülkede Amerikalıları ve müttefiklerini öldürmek her Müslümamn görevidir” içerikli bir fetva yayımla­dı. 1998’de Amerikan füze saldırısının ardından, en son olarak Kandahar kentinde oğlunun Afganistan Emiri Molla Ömer’in kızlarından biri ile evlendirilmesi sırasında çekilen video görün­tüleri ile Dünya kamuoyu önüne çıkartılmıştır. Küçük konvoylar eşliğinde bir jeeple sürekli yer değiştirdiği ifade edilen Ladin’in yakalan-masmm çok zor olduğu Rus Genelkurmayı’nca da id­dia edilmiştir. ABD tarafından “kellesine” 5 milyon dolar ödül konulan Usame bin Ladin “11 Eylül 2001″e kadar hiçbir ey­lemi kabullenmediği gibi, aynı şekilde kmamamıştır da, ama sonradan birden bire gökten gelen bir “ilâhi işaretle” olsa gerek sahiplenivermiştir de! Böylece “Mançurya Kobayı Hacı”nın adı, spekülatif teorilerle anılan bir şahıs haline dönüştürülmüştür…

Bu ortamda odatlanmanın dağıtılması için ustaca Bin Ladin ailesi de universal kozmopolit medyanın merceği altına alınıyordu Wall Street Journal gazetesinin araştırmasına göre, yıllık karları 5 milyon doları bulan Bin Ladin Grubu, %40’ı finans devi ABN Amro’nun elin­de bulunan Saûdi-Hollandı Banfe’ın ana ortağı. Büyük miktar­da hissesine sahip olduğu Cidde Elektrik Dağıtım Şirketinde General Electric (GE)’de hissedar. GE, Bin Ladin Grubunun ürettiği bazı donanımların pazarlamasını da yapıyor. Snapple içeceklerinin Arabia dağıtıcısı olan Cadbury Schweppes’âe Bin Ladin Grubu’nun. Usame’nin kardeşlerinden biri olan Hasan bin Ladin, Motorolanm yöneticilerinden. Körfez Krizi sırasın­da, Amerikan Ordusu’na tesis edilen barakaların da aynı grup ta­rafından inşa edildiği ortaya çıkıyordu. 1999 yılında adını Baud  Bu ortamda odaklanmanın dağıtılması için ustaca Bin Ladin ailesi de üniversal-kozmopolit medyanın merceği altına alınıyordu. Wall Street Journal gazete­sinin araştırmasına göre, yıllık kârları 5 milyar doları ­olarak değiştiren telekominikasyon bölümü, Nortel Networks> PictureTel ve Tellabs\n donanımlarım pazarlıyor. Baud’un yö­neticilerinden John Dickson, “Bin Ladin Grubu, Arabia’da çok saygı görüyor, adeta IBM gibiler. Her ailenin bir kara koyunu vardır. Ancak o fazla ileri gitti” yorumunda bulunuyordu. Bin Ladin ailesi, Britanya ve ABD’de Harvard gibi üniversitele­re, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ile tslâmi organizasyonlara milyon dolarlara varan cömert yardımlarda bulunduğu da kay-dedili-yordu. Araştırma kervanına The Economist’te katılmıştı. Britanya’da yayınlanan Daily Mail gazetesinin araştırmasına göre, ağabey Selim Bin Ladin ile ABD Başkanı George W. Bush, 1978 yılında birlikte Arbusto Enerji ve Petrol Şirketini kurdu. Bush’un yakın arkadaşı James Bath, Houston kentinin temsil­ciliğine getirilmişti. Aynı yıl, Houston Golf Havaalanı Ladin için satın alınmışttı. 1983 yılında özel uçağının düşmesi sonucu Se­lim bin Ladin ölmüştü…

Diğer taraftan gazeteci Serdar Turgut’un D GRO^Upk^ araştırmasına göre: Washington DC.’de ku­rulmuş olan Cariyle Group şirketinin hisse­darları arasında Dick Cheney (ABD Başkan yardımcısı), George Bush (eski ABD Başkanı), James Baker (Ronald Reagan’ın ve oğul Bush’un seçim kampanyaları baş­kanı. Diğer bilgiler için “Gizli Ordular- Pentagon-NSA-CIA-Masonlar” adlı kitabın dipnotlarına bakınız), Frank Carlucci (eski ABD Dışişleri Bakan yardımcısı) gibi Amerikan devlet ya­pısının önemli yerlerini işgal etmiş kişiler bulunuyor. The WaU Street JournaVm verdiği bilgiye göre, “Eğer Amerika askeri har­camalarını arttırırsa bundan başlıca iki grup büyük çıkar sağla­yacak. Bir tanesi askeri yatırımlarda büyük hisseler almış olan Cariyle şirketi diğeri de bu şirkette büyük hissesi olan Bin La­din ailesi”. 11 EylüTden sonra yazılmış olan haber-yorumda… (Hürriyet, 12 Kasım 2001) Benim yaptığım araştırmada da 1970 yılında kurulmuş olan şirketin ABD’de New York, Dallas, New-port Beach, San Francisco, Raton, Bellevue; Britanya’da Gre-emvich, London, Mainland; Almanya’da München; Fransa’da Paris ve Luxemburg’da büroları bulunmakta (The Washington Post gazetesinde de Maryann Haggerty imzalı bir makale bu­konuyu irdelemişse de gazetenin arşivinden makaleye erişmek mümkün olmadı!). Şirketin yeni çalışma alanı uzay, tabii askerî amaçlı!

Araştırmacılara göre, Usame Bin Ladin ve ailesinin kayıt­lı olarak Amerikan Bankalarında 873 milyar doları mevcuttu. ABD’deki toplam mal varlıklarının 2 trilyon dolar olduğu düşü­nülüyordu. İddiaya göre, Bin Ladin ailesinin Amerika’daki aktif parası ABD’nin toplam bütçesinin % 15,5’idir. Ladin ailesinin toplam mal varlığı ise 7 trilyon dolara, yani Amerikan ekonomi­sinin neredeyse yarısına yakındır. Aileden toplam 140 kişi genel uçuş yasağına karşın 13 Eylül 2001’de gizli kalkan uçaklarla ABD’yi terk etmişlerdir. ABD, Bin Ladin’in kellesine 50 milyon dolar ödül koymuştur. Yerseniz… O sırada ClA’ın yaklaşık 30 milyar dolar, NSA’nin bütçesi ise 50-70 milyar dolardı…

.           Uluslararası petrol kartellerinin Taleban rejimi ile de ilişkileri vardı. Pakistanlı gazeteci Ahmed Raşid’in tanıklığına göre, Arjantin petrol şirketi Bridas Corporatiorim Yönetim Kurulu Başkanı Carlos Bulghe-roni, Kandahar’a gelerek bölge valisi Molla Muhammed Hasan ile gizli pazarlıklara girişenler arasındaydı. Petrol boru hattının inşası için Özbekistan hükümeti ile bir anlaşma imzalayacak olan, danışmanlığını A. H. Kissinger’in yaptığı Unocal ile reka­bet ediyorlardı…

Eylemden önce Ağustos ayında El-Mecelle dergisinde söyle­şisi yayınlanan CIA patronu George Tenet, “ABD, Ladin’i adım adım takip ediyor. Ladin çok zeki, ancak ABD istihbaratını at­latacak güçte askerî bir komutan değil. Onu yönlendiren, kim oldukları bilinmeyen askeri komutanlar var. Ayrıca Ladin’in uluslararası düzeyde İslâmi bir projesi de yok. Ancak onun fikir ve eylemlerini destekleyen İslâm âlimleri var. Bu yüzden onun öldürülmesi veya tutuklanması sorunu çözmez. ABD, bu neden­le Ladin’i destekleyenleri hedef alıyor. Zaten Ladin şahsında bu gruplara baskı yapılıyor. Bu, biz Amerikalı-larm taktiğidir. Bir tek şahsa savaş açılmış gibi göstererek astında bu şahsın ey­lemlerini destekleyenler hedeflenmektedir. Ladin’i ortadan kal­dırmak, yakalamak ve yargılamak ABD için çok zor olmazdı”, ­demekteydi… Aslında bu sözler en yetkili kişi tarafından söy­lenmiş, en açık seçik sözlerdi.

Bu arada Yeni Dünya Düzeni’nin formlaştırdığı “aynalı-sa-zan gazeteciler, psikolojik savaşın en önemli unsuru olan de­zenformasyon harekâtında en ön safta yer almak için birbirle­ri ile adeta itiş-kakış bir yanşa girişiyorlardı. FBI ile birlikte operasyon düzenleyen Alman polisinin izini sürdüğü kontra teröristlerden 23 yaşındaki Mervan el Şeyh-i ile Muhammed Atta’nın Hamburg’da Harburg semtinde bir dairede oturduk­larını belirliyordu. Bu haber üzerine harekâta geçen Milliyet gazetesinin haber kaynaklarından DHA’nın muhabirlerinden İhsan Dörtkadeş’in verdiği habere göre (medyatik TV’mizin o zamanki “parlatılan’larından biri olan Kanal-D Yayın Direktörü T. ö’da ana haber bültenlerinde bu haberi yayınlamıştı), Birle­şik Arab Emirlikleri vatandaşı olan 33 yaşındaki Muhammed Atta, internetteki web sitesinde (http://www.geocities.com/faru-que7/people/2amanullah.html), adresinde; 7 Haziran 1972’de Afganistan’ın başkenti Kabil’de doğduğunu, Pakistan’dan sonra Mısır’daki El Azhar Üniversitesi’ni bitirdiğini, kod adının Ama-nullah olduğunu, iyi bir gazeteci ya da televizyoncu olmak is­tediğini, Celine Dion’un ‘My Heart Will Go On’ adlı şarkısını çok sevdiğini, futbol meraklısı olduğunu, muzlu dondurma, etli pilâv, elma, yumurta, Bim Bim marka çikolata sevdiğini, uzun süre Almanya’da yaşadığını, Dünya haberlerini BBC’den izle­meyi tercih ettiğini, gece 01.00’de yatmayı tercih ettiğini, üç erkek ve bir kızkardeşi olduğunu, görmek istediği ülkeler sıra­lamasında ABD’nin ilk sırada geldiğini yazıyordu [Oysaki aynı sitenin daha dikkatlice incelendiğinde; sitede yer alan fotoğraf ile aranan teröristin fotoğrafı arasında ikisinin de “esmer tenli” ve “Afgan”(!?) olmasından başka bir bağlantı olmadığı görüle­cekti. Ne var ki, sitenin sahibi olan öğrenci Amanullah Atta Muhammed, 15 Eylül 2001-Saat: 10:36:13, tarihli e-postada kendisi ile ilgili dezenformasyonu yalanlıyor, fundamentaliz-mi, terörizmi ve caniliği kınıyordu. Ne var ki, sitede bildiri­len “kod” adı onun örgüt adı değil, sadece e-mailde kullanılan ön adı olan “nickname”di (Örneğin benim de e-postadaki “kod” adım: “halid”tir. Fakat nüfus kâğıdımda adım başkadır). Ayrı­ca yaşamında asla ABD’ye ayak basmamıştı. Ev adresi Peşavar-Pakistan’dı. Birleşik Arab Emirlikleri ile alâkası, oranın hava şirketi olan “Emirates”i favori olarak seçmesinden ibaretti! Üs­telik Mısır’ın lâik gazetelerinden Al Ahram favori gazete-siydi… Site de onun adına açılmamıştı, siteyi açan Bangladeşli, internet üzerinden iletişim arkadaşı olan müslüman Faruque’tu. Faru-que Abu Sayeed (Faruk ebu Seyid)-lnternet Web Sitesinde bir sayfa açmıştı (http//www.faruque.cjb.net/). Site bir arkadaş edinme forumuydu. Buraya herkesin ‘vesikalık’ fotoğraflarının gönderilmesi isteniyordu. Herkesin -genellikle beyaz gençkız ve Arab delikanlılar- fotoğrafları netti. Fakat nedense Faruque’un fotoğrafı fuluğ ve sanki elle yapılmış gibiydi. ‘Bangladeşli’den çok ‘Filipinliye benziyordu! Kısa bir zaman sonra da bu site kayıplara karıştı!.. Bu site besbelli ki, bir “tuzak”tı, bu siteye düşenler içinden “uygun”lar avlanıyorlardı. Yarının “meçhul teröristleri” böyle yaratılıyordu. Bu gerçeği araştırmayan ‘necip Türk basınının medar-ı iftihar-ı’ aynı yayın organları sahte bil­gilerle motive ve maniple ettikleri 250 binin üzerindeki oku­yuculardan, ekrandan kendilerini izleme gafletin-de bulunan milyonlarca izleyicilerden gerçeği saklamayı marifet bilmişler, özür dileme zahmetinde bile bulunmamışlardır. Bırakın özürü, dahası utanmadan ajan-provokatör mantığı devam ettirilerek, 27 Eylül tarihli aynı gazetede ‘dış haberler servisi’ imzası ile aynı dezenformasyon devam ettirilerek Celino Dion adlı şarkı­cının “kurbanlar için konser” vereceği duyurulmuştur… (Yaşa­sın Amerika, kahrolsun “esmer sakal-lılar!”)].

Amanullah Atta Muhammed, açıklamasının basında yer al­mamasını haklı olarak protesto etmiş ve gerçeğin yaymlan-ma-sını istemişti. Aşağıdaki açıklama tarafımdan 2001 yılı Eylül’ü sonlarında internetten tespit edilmiştir. O tarihten beri özel arşivimde duran bu açıklamayı çok geç de olsa yayımla-mayı ideolojik değil, sadece “insanlık onuru ve namusu” ilkesi olarak gördüğümden aşağıda -tercüme hatası olmaması için- orijinalim olduğu gibi yayımlıyorum:

From:

Amanullah Atta Muhammad <amanullah72@yahoo.com> Subject: I’m just a student (Ben sadece bir öğrenciyim.y.n.) Date: Sat, 15 Sep 2001 10:36:13 -0700 (PDT)

Indeed I’m an unlucky man to face such coincidence in the name of my father with the name of one of those criminals.

You should know that my name is Amanullah, and “Atta Muham­mad” is my father’s orv family name. You may find ten of thousands of “Atta Muhammad” but it doesn’t mean that it should be the name that person or that man. You should also pay your attention accurately to that, the suspected person’s name which has been announced in the media is “Mohamed Atta”. There is huge difference between the suspected’s name and my father or (sur or family) name. There are millions Mohameds, million Attas, it doesn’t bassicly and reasonably means that ali those who have the same names are the same, and ha-ving the same characters and behavior. I don’t know, why don’t think lettle to defferentiate good from evil.

I was the first one who condemned and denounced these co-wardly criminal attacks. You must know that I’m just an Afgha-ni miserable student studying here in Egypt since 13 Decem-ber 1993. I hope that you wouldn’t involve me in these tro-ubles, since I’m million miles away from these criminal gangs. I’m sure that you understand that Afghanistan is unfortunately the first victim of fundamentalism, and those terrorist and criminal groups. On behalf of ali Afghan people I must say that we ali feel the same grief and sorrow as the American people do in this horrible moments. We do consider the cowardly shamful attack on NY & Washington as an aggression on ali humanity.

I wish if I could contribute and participate in the rescue works and help the victims. But currently I can just express, my deep sorrow, grief and pain from the depth of my heart on this cowardly aggression upon innocent people.

Best Regards

Amanullah son of Atta Muhammad

Bu gün araştırmacıların dışında kimse Muham­med Atta adının neyi ifade ettiğini hatırlamıyor bile. Pentagon’un Hollywood şubesi böyle çalışıyor… Ne var kı ilk önce Afgan olduğu iddia edilen Muhammed Atta kısa süre sonra Mısırlı olmuş ve ABD’de eğitim gördüğü açıklanmıştır. Bu sefer Mısırlı Atta’nm babası iddiaları yalanlamış [Onbinlerce lirayı cebine atıp TV’lerde yalan sim­sarlığı yapan burjuva gazeteciliği müsveddeleri için “araştırma” sadece zahmettir. Araştırdığımda ilginç bir netice çıktı; global devlet terörü kurbanı “terörist”in ailesi Mısır Memluk Türkmeni asıllıdır, soyadı; Akdogan’dır!’]. Olaydan sonra ABD’deki oğlu ile telefonda görüştüğünü, fakat daha sonra haber alamadığını açıklamıştır. Bu açıklama sadece Eygpt Today adlı Mısır dergisi­nin internet haberi olarak kaldı…

Bir başka çelişkili haber de kaçırılan dördüncü uçak hak­kındaydı. FBI adına soruşturmayı yürüten ajan Bili Crowley düzenlediği basın toplantısında Washington’u hedef aldığı iddia edilen United Airlines’a ait uçağın Amerikan Hava Kuvvetleri’ne bağlı uçaklarca düşürüldüğü iddialarına karşın sorulan “Uçak düşürüldü mü?” sorusuna “Bu olasılığı reddetmiyoruz” yanıtını veriyordu. Aynı iddialar Pentagon tarafından yalanlanmıştı.

Olayın üzerinden üç gün sonra entelektüel “tarih mühendi­si” psikolojik savaş unsurları köşelerinde döktürmeye başlıyor­lardı. Bunlardan biri de The New York Times yazarı Thomas Friedman’dı. “Üçüncü Dünya Savaşı” başlıklı yazısında, bu sa­vaşın nükleer silahlar yerine konveksiyonel silahların kullanıl­dığı son savaş olacağını, yazdıktan sonra Suriye’yi ve Filistin’i hedef göstererek hesap sormakta, ardından da, “Teröristlerle sanki hiçbir kural yokmuş gibi savaşmalıyız, ancak sahip ol­duğumuz açık toplumu da sanki hiçbir terörist yokmuş gibi muhafaza etmeliyiz” demekteydi (Ben “anti-semitik” çağrışım yaptığı ve bu yüzden anlatımımızın bilinçli olarak provoke edil­mesinden uzak durmak için adı geçen şahısların “ne hikmet ise” Yahudi cemaatinden çünkü her Yahudi “siyasal zionist” değil­dir olduklarını tekrar tekrar belirtmiyorum.

Cohen, Friedman, Katz, Katzman gibi adların okuyunca doğ­ru çağrışımları yapacağını umut ediyorum!).

Olaydan bir gün sonra teröristlerin adları FBI, tarafından tespit edilmişti. Dünya Ticaret Merkezinin kuzey kulesine dalış yapan American Airlinesın 11 sefer sayılı Boeing 767 uçağm-dakiler: Velid M. el-Şehr-i, Veli el-Şehr-i, Muhammed Atta, Abdülaziz el-Omar-i, Satam el- Sugam-i. Güney kulesine çarpan United Airlines’m 175 sefer sayılı uçağındaki-ler: Mer-van el-Şeyh-i, Fayez Ahmed, Mohald el-Şehr-i, Hamza el-Hamd~i, Ahmed el-Hamd-i. Pentagona dalış yapan American Airlines’ın 77 sefer sayılı uçağmdakıler: Halid el-Mihmad-i, Mecit Moked, Nayef el- Hazm-i, Salim el- Hazm-i, Hani Hancur. Pennsylvania’ya Piıtsburgh yakınlarında düşen-düşü-rülen United Airlines’ın 93 sefer sayılı uçağmdakiler: Ahmed el- Haznav-i, Ahmed el-Nam-i, Ziyad Samir Cerrah-i, Said el- Hamd-i. Yine FBI’ın iddiasına göre bu teröristlerin Usame bin Ladin’in El Ka’ide örgütü ile bağlantıları vardı. Aynı örgü­tün Mısır kökenli tslâmi Cihad ile de ortaklık kurduğu belirtili­yordu. Pittsburgh yakınlarında düşen-düşürülen uçakta olduğu bildirilen Lübnanlı elektronik mühendisi Ziyad Samir Cerrah-i’nin (26) sevgilisi olan Ayşe Şengün’ün gazeteye kayıp ilânı vermesi üzerine Almanya’nın Bochum kentinde yaşadığı ortaya çıkıyordu.

İddiaya göre, söz konusu şahıs Florida eyaletindeki bir uçuş okulunda da eğitim almıştı. Aynı uçakta olduğu iddia edilen Hamburg Üniversitesi Elektronik Bölümü Öğrencisi Pakistanlı Said Bahaji (26)’nin (FBI’ın listesinde Said el- Hamd-i ola­rak adı geçen şahıs olsa gerek !) ise 2 Eylül’de Pakistan’a gitti­ği, ailesine staj yapmak için Almanya dışına çıktığını belirttiği anlaşılmıştır. Der Spiegel dergisi kendisinin Neşe B. (21) adlı bir Türk kızı ile evli olduğunu açıkladıysa da bu kadının Türk değil, sonradan Müslüman olmuş bir Alman olduğu Federal Başsavcılık sözcüsü Horst Salzmann tarafından açıklanmıştır. Bahaji’nin Harburg’da üç odalı bir daire kiraladığı, Mart’tan bu yana boş olan dairenin kontratında Muhammed Atta ve Mer-van el-Şeyh-i’nin adlarının bulunduğu açıklanmıştır.

Aynı semtte “Afgan Kültür Derneği” adlı bir derneğin bu­lunduğu, 1997 yılında İranlı bir işadamının satın aldığı Schles-wig Holstein eyaletindeki Hartenholm adlı küçük havaalanında uçuş eğitimi aldıklarının sanıldığı belirtil­miştir. Bu arada ilginç bir açıklama bir Pen­tagon yetkilisinden gelmiş, saldırıya katıldığı açıklanan iki teröristten birinin Texas’daki Lackland Hava Üssü’ndeki savunmayla il­gili bir okula gittiği ve burada dil eğitimi aldığı, diğerinin ise Alabama’da bulunan Maxwell Hava Üssü’ndeki bir hava sava­şı okuluna gittiği ve burada teknik eğitim gördüğünün belir­lendiğini kaydettiyse de “Mançurya Kobayı” operasyonuna tabi tutulmuş (daha doğrusu kurban gitmiş) teröristlerin kimlikleri ve ülkeleri hakkında bilgi vermekten kaçınılmıştır. Muhammed Atta’mn Harburg Üniversitesi Şehir Plânlaması Bölümü’nde okurken üniversitenin sitesinde “Muhammed Al-Amir” adıy­la elektronik posta adresi bulunduğu, 1999 yılında mezun olan Atta’mn bir ara ikinci el otomobil alım satımıyla da uğraştığı tespit edilmişti. İddiaya göre, Atta ile Abdülaziz el-Omar-i, Portland’daki güvenlik kameraları tarafından tespit edilmişlerdi.

Florida’da Huffman Aviation okulunda pilot öğretmenlik yapan Elen asıllı Marc Mikaris, Muhammed Atta ile Mervan el Sahi (daha önceki açıklamalarda El Şeyh-î)’nın 5 aylık eği­timleri sırasında çok kötü öğrenciler olduklarını, son derece vahşi davranışları ile dikkati çektiklerini, “Mısır Havayolların­da pilot olmak isteği” ile müracaatta bulunan zanlıların uçuş güvenliğine hiç önem vermediklerini açıklıyordu. Newsweek dergisinde çıkan bir habere göre, Yemen’de USS Cole savaş gemisinin bombalanmasıyla bağlan-tılı olduğu için terörist­lerden Halid el Mihdar’m FBI tarafından “takibe almdığı’nı yazıyordu. Britanya’da yayınlanan The Sun bulvar gazetesinin haberine göre, teröristler 3100 sterlin tutarındaki sadece gidiş “first- class” biletlerini internetten sipariş ettiler. Havaalanına kiralık bir otomobil ile geldiler [İlk bilgilerde bu otomobilde bir Kûr’an-ı Kerim’in(!) ve yakıt ikmal cetveli hesaplama kitapçığı­nın bulunduğu da iddia edilmişti.]. Saudi Arabia’da yayınlanan El Vatan gazetesinin haberine göre de, zanlılardan Ahmed el-Hamd-i’nin annesinin, 20 yaşındaki oğlunun 1999 yılında Çe­çen kontraların yanında dövüşmek üzere Çeçenistan’a gittiğini söylemişti.

Saldırıdan hemen sonra bir açıklama yap­tıktan sonra, ayın 16’smda da Pakistan’ın Pesavar kentinde bulunan Afgan İslâmi Basın  Wkgg Ijansı’na yardımcısı Abdüssamed aracılığıy­la bir  basın açılama gönderen Usame bin Ladin, “ABD parmağıyla beni göste-riyor, ama bunu asla ben yapmadım. Bunu yapanlar, kendi çıkarları için yaptılar. Ben Afganistan’da yaşıyorum ve bu tür eylemlere izin vermeyen Emirü’l- Mü’minîn Molla Ömer’e bağlıyım” dedi. Aynı zamanlamada açıklama ya­pan Irak Devlet Başkanı Yardımcısı Taha Yasin Ramazan, haf­talık El Rai gazetesine, “Onlar Taleban, Arab ve Müslümanlan suçluyor, ancak saldırıları düzenleyenler Amerikalılar. Operas­yon Amerika’nın içinde düzenlendi ve bu içerideki bir patla­ma” dedi. Mimli örgütlerden Hizbullah, “Dünyanın herhangi bir bölgesinde ölen masum insanlar için üzgünüz. Zionist kat­liamlara maruz kalan Lübnan halkının bu acıları tattığı” vur­gulanırken, “sevdiklerini kaybedenlerin acısını hiç kimsenin Lübnanlılardan daha fazla hissedemeyecegi”ni bildiriyordu. “Konspirasyon”dan pis kokuların daha çok erkenden yayılmaya başlaması üzerine, 16 Eylül’de yayınlanan The Telegraph gaze­tesinin haberine göre, iki üst düzey MOSSAD yetkilisi, ABD’li meslektaşlarım, ABD içinde büyük hedeflere karşı önemli bir saldırı düzenleneceği ve en az 200 kişinin bu iş için hazırlandığı konusunda geçen ay uyardı, ancak ABD’li istihbarat yetkilileri ellerinde kanıt olmadığı için önlem almadı. MOSSAD saldırıları gerçekleştirecek örgütün küçük hücreler halinde hazırlandığım ilettiklerini de söylemişti!.. (MOSSAD’m daha önce 1982 Ey-lül’ünde Lübnan’da ve 1998 Ağustos’unda Kenya-Tanzanya’da

dezenformasyon ile CIA’yı iki kez tuzağa düşürdüğünü hatır­latmakta fayda görüyorum). BM’in isteği üzerine Taleban’a ait İsviçre bankalarında bulunan altı hesabı donduruldu. Ayrıca Afganistan’a yapılan bütün savaş malzemeleri satışınında yasak­landığı açıklandı. İsviçre Havayolları Svvissair ise Afganistan’a yaptığı bütün uçuşlarını kaldırdığını bildirdi. Ardından Japonya, ABD ve Avrupa borsalarındaki anormal hareketlilikler; özellikle de sigortacılık, havayolları ve savunma sanayii hisseleri mercek altına alınıyordu. BBC’de yer alan habere göre, Almanya’da ara­cı kurum hizmeti veren Ba We şirketinin bu konuda araştırma yaptığı, saldırıdan önce Dünyanın en büyük reasürans şirketi olan Münich Re’nin %13 değer kaybettiği, Swiss Re ve Fransız Axa’nın da aynı düşüşleri yaşadığı, bundan Bin Ladin’in borsa­lardan büyük kazançlar sağlayabileceği iddia ediliyordu. Borsa araştırmalarına CIA’da katılacaktı. Saldırıdan on iki gün sonra, 1930 büyük buhranı sırasında bir hafta kapatılmış olan New York borsası ikinci büyük kapanıştan sonra 17 Eylül’de ilk iş­lemlerine başlıyordu.

İlk açılış %7 düşüşle başlamış, emperyalist ve geri bıraktı­rılmış ülke borsalarındaki toplam düşüş 2,5 trilyon doları bul­muştur (En yüksek düşüşler GBÜ- Türkiye’de: % -23,23; EÜ-İtalya’da: % -23,22). New York borsasının bir haftalık kaybı ise, 1.5 trilyon dolar düzeyinde olmuştur…30 Emperyalist ülkelerde-*#8ÂRCİÂY$ ^ borsalarda yaşanan düşüşler devam ederken, CAPJTA1 ntvmsnbc’nin haberine göre, Britanya Hazine Ba­kanı Gordon Brown, Britanya’nın ikinci büyük bankası Barclays’in Londra’daki şubelerinde terörist örgütlere para aktarılmasında kullanıldığından şüphelenilen bir hesabın dondurulduğunu açıkladı. Bakan BBC’ye yaptığı konuşmada da “Ülkeler, teröristlerin nereden para sağladığını bulmak yö­nünde isteksiz” diyordu. Bin Ladin’le bağlantılı Tanzanya ve Kenya elçiliklerine karşı yapılan bombalı saldırıların davasının tanıklarından Cemal Ahmed el-Fadl, Sudan’da Bin Ladine ait dış ticaret, inşaat ve gıda şirketlerinin de bulunduğunu söylerken; şirketlerden kazanılan paranın Sudan, Hong Kong, Malez­ya ve Londra’daki banka hesaplarına aktarıldığını belirtiyordu. Sudan’da tarım ve otoyol inşaat sektöründe faaliyet gösterdiği, 1991 yılında Al- Shamal Islamic Bank adıyla kurdurduğu banka aracılığıyla dünyanın bir­çok ülkesindeki bankalarla ilişkide bulunduğu, New York, Cenova, Paris, Londra’da bu kuruma bağlı enstitüler bulunmaktaydı. CIA ve FBI’ın iddiasına göre, Taleban tarafından üretilen haş­haşın yurtdışı satışlarmdaki bağlantıları aracılığıyla da önemli ölçüde pay alıyordu. Dünya-nın çeşitli ülkelerindeki Islâmi ku­rumlardan aldığı yüklü para yardımlarından bir kısmını yurt­dışında okuyan Müslüman öğrencilere ve okullara bağış olarak dağıttığı da belirtiliyordu.

Ayrıca kamplardaki militanların eğitimi, barınma giderleri, silah alımı, diğer organizasyonlardan aldığı lojistik desteğin fi-nans-manı olarak da yüklü ödemeler yapmaktaydı. Bin Ladinle ilgili kitap yazan Amerikalı ‘terör uzmanı’ Michael Swetnam’gö-re, sadece ABD topraklarında yüzlerce “uyuyan” hücre bulunu­yordu! Amerikan Kongresi’ne bir rapor veren Ortadoğu uzmanı Kenneth Katzman ise, Dünya çapında 50 ile 60 ülkede faali­yet gösteren militanlar olduğunu iddia ediyordu! [2] [Kenneth Katzman’a ithafen hazırlanan 14 Eylül 2001, Milliyet. Dış Ha­berler Servisi, haberinde sadece “34 ülke” olarak geçiyordu bir de ” 3000 militan”(?!) ” Herhalde bunun da “borsa”sı vardı…] The Washington Post gazetesinin 21 Eylül tarihli inceleme ya­zısında: Bin Ladin’in örgütü, “Kenya’da devekuşu çiftlikleri ve karides avlama tekneleri işletmiş, Türkiye’de ormanlık araziler satın almış, Afrika’da elmas ticareti yapmış ve Tacikistan’da ta­rım sahaları elde etmiştir” denmekteydi. ABD tarafından tespit edilen 27 kişi ve kuruluşun banka hesapları Başkanlık karar­namesi ile dondurulurken ki bunların sanal mı, yoksa gerçek kişiler mi olduğunu bugüne kadar kimse araştırmadı, Bush, AB, G-8 ve BM düzeyinde girişimlerde bulunacaklarını açık­lıyordu. Bunun üzerine Pakistan’ın Ümmet gazetesine demeç veren Bin Ladin, “Bu hiçbir şeyi değiştirmez, Allah’a şükür El-Ka’ide’nin bunların yerine koyacak üçten fazla mâlî kaynağı var. Örgüt, üst düzey eğitimli gençler tarafından yönetiliyor. Böyle yüz binlerce gencimiz var. Mal-varlığının yerine ne konulaca­ğını biliyorlar” dedi. Gerçekten de kaybedenler borsa zengini asalaklardı. Eski CIA bilgisayar programcısı 1977’de Oracle’yi kurmuş olan ABD’nin 4. sıradaki zengini Lawrence “Larry” Jo-seph Etlison, 58 milyardan 21,9 milyara inmiş servetinden 3,5 milyar dolar kaybetmişti. 1. Bili Gates (Microsoft) 7,2 milyar; 2. VVarren Edward Buffet (Finans) 2,8 milyar; 3 Paul Gard-ner Ailen (Microsoft) 4 milyar dolar kaybetmişlerdi. ABD’nin ilk 50 zengininin kaybı 44 milyar dolar civarındaydı. İlginçtir ki, aynı miktarda parayı ABD silah sanayi bir anda savunma bütçesin-den banka hesaplarına aktarmıştı. Sonraki yıllarda açıklanan bütçe dokümanlarında bu çok açık biçimde gözük­mektedir… Bilgisayar internet üzerinden organize edilen kontr ve kontra devlet terörü ilk önce bu teknolojileri yaratanları mı vurmuştu?..

FBl’ın El Ka’iâe ile ilgili olarak yaptığı araştır­malar sırasında, “Zalimlere Karşı Cihad’da Aske­ri Araştırmalar” adlı bir el kitabı ele geçirilmişti. Bu kitaba göre, “kâfir” ülkelerde görev yaparken, adam öldürmek, suikast düzenlemek ve yaban­cı ülkede gizlenmek gibi konularda iddiaya göre Ladin’in emirleri şunlardı:

1- Çevrenizdekilere Islâmi sözcüklerle hitap etmeyin, selâmlarken içinde Allah geçen                              kelimeleri kullanmayın.

2- Komşularınızla iyi geçinin. Park yasağı olan yerlere park etmeyin.

3- Polis karakollarına yakın oturmayın.

4- Çok meraklı olmayın, fazla soru sormayın.

5- Gelen mektupları okuduktan sonra hemen yakın, külleri­ni yok edin.

6- Oturanların birbirini pek tanımadığı, yeni gelişen mahal­lelerde ev tutun.

7- Telefonla konuşurken mesajlarınızı şifreleyin.

8- Topluluk içinde çenenizi tutun, tanımadıklarınızla soh­betlere girişmeyin.

9- İslâmi kimliğinizi ortaya koyacak sembollerden uzak du­run, sakal bırakmayın, elinizde Kûr’an taşımayın [peki, size bir başka ÖSYM sorusu; “11 Eylül” sonrası delil olarak sunulan, havalimanı park yerindeki arabada bırakılmıştı) Kûr’an-ı kim, neden, niçin koydu?!, uzun kıyafetler giymeyin.

Ne var ki, saldırıdan iki hafta sonra, daha önce FBI tarafından “terör zanlıları” olarak ilân edilen 7 Saudilınin, “halen bu ülkede yaşayan masum insanlar” olduklarının Saudi Arabia İçişleri Ba­kanı Prens Nayif in CNN’e yaptığı açıklaması ile ortaya çıkması­nın ardından; Magrip Havayollarının bir yetkilisi, terörist ola­rak ilân edilenlerden Velid M. El-Şehri’nin, Florida’da Daytona Beach uçuş okulundan mezun olduktan sonra Casablanca’da ulusal havayolu şirketinde pilot olmak için öğrenimine devam ettiğini, kendisinin Saudi Arabia Havayolları ile ortaklık kuran Magrip Kraliyet Havayolunun asli memuru olmak için çabala­dığını açıklamıştır (Bu haberi yayınlayan Milliyet gazetesi birkaç gün sonra, adı geçen kişilerin fotoğraflarını tekrar “terör zanlı­ları” olarak yayınlamakta hiçbir çekince görmüyordu!). Böyle­ce 8 kişinin dezenformasyon kurbanı olduğu ortaya çıkarken, emperyal-zionist “komplo”mm ve global işbirlikçilerinin lâğım pisliği kokuları biraz daha sırıtıyordu. The Washington Post’ta 23 EylüFde yer alan haberde ise, Fılıpinler’de 1995’te, evinde bomba yaparken meydana gelen patlama sonucu yakalanan Abd’ül-hâkim Murad adlı teröristin, “Bojinka” (büyük patlama) kod adlı bir eylemden söz ettiği; bu eylem, ABD’de birçok yolcu uçağının havaya uçurulmasını ve bir yolcu uçağınında, CIA’nın Washington yakınındaki yönetim binasına çarpması unsurlarını içeriyordu. Ayrıca örgütün, Papa II. John Paul’ün öldürülmesi­ne yönelik hazırlık yaptığını yetkililere anlatıyordu. Bu bilgi Filipinler güvenlik yetkilileri tarafından hemen ABD güvenlik birimlerine aktarılmıştı. Ama aynı gazete yukarıdaki konular incelemesinde birkaç kere yazdığım gibi grubun için­deki CIA bağlantılı ajan-provokatörden her nedense hiç bahset­miyordu. ..

T.C. Emniyet Genel Müdürlüğü, 24 Ağustos 1999 günü Afga­nistan Kandahar’da Jaleban liderlerinin evinin yanındaki bir ara­ca konan ve kimsenin üstlenmediği bombalama olayının ardın­dan edindiği istihbarata dayanarak, 31.08.1999 gün ve 199269 sayılı yazı ile ABD ve Britanya konsolosluklarına yönelik bombalı saldırı olabileceği hakkındaki tedbir almaya yönelik ıstih’bar bel­geleri dökümü de hayli ilginç sonuçlar çıkarmaktadır:

I     Türkiye ‘de. yakalanan ya da giriş yaptığı tespit edilmiş teröristler

Tarih-Belge No: Kimlik Geliş Yönü Pasaportu
30.07.1999/ 177003 Kürt(4), Cezavirli(2) İran İran
13.08.1999/ 187594 Badr Bin Aleehamdİ Saudi Arab. Saudi
19.10.1999/4999 Afgan(2) Avrupa İzrael  
Mehrez Amdouni (Tunuslu) Bosna-Her. Romanya Bosna-Her  
Ahdal Latif Salih (Iraklık Saudi Knsnva Arnavut  
Adil Muhammed Sadık Kathum Saudi Saudi Arah Saudİ  
Wael fıılaidan Saudi Saudi Arab Saudi  
Ubaydullo Normırzaev Özbek Özbekistan Özbek/ Tiivk  

[Söz arasında CIA’nın Kosova’da kurulmuş olan Avrupa’daki en büyük ABD askeri üssünde bir harekât eşgüdüm merkezi olduğunu da anımsatalım…]

26 Eylül’de, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, “13 Haziran’da istihbarat örgütümüz Bin Ladin’in bomba yüklü uçaklarla suikast plânladığı mesajını ele geçirdi, hemen gere­ken yerleri bilgilendirdik” dedi. İtalya Başbakan Yardımcısı Gi-anrfanco Fini, “diğer ülkeler buna gülmekle yetindiler” diye­rek G8 zirvesinde konuyu ciddiye alarak konferans binalarının çevresine uçaksavar füzeleri yerleştirildiğini söyledi. Aynı gün Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclîsi’nde bir basın toplantı­sı düzenleyen Rusya’nın radikal-mılliyetçi parti lideri Vladimir Jirinovsky’de, “ABD’nin Orta Asya’ya yerleşmek ve petrol böl­gelerini kontrol altında tutabilmek için yapay çatışmalar çıkar­dığını” ileri sürerek, ABD’deki saldırıların İzrael’in işine geldiği­ni savunarak, ABD’deki terörist saldırıları, CIA ve MOSSAD’m düzenlediğini iddia etti.

Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yapılmakta olan Inter-pol 70. Genel Kurulunun ikinci gününde, Usame bin Ladin’in yardımcısı Eymen El – Zevahiri hakkında da bir Kırmızı Bülten çıkarıldığı açıklanıyordu. The New York Times gazetesi haberi­ne göre, 50 yaşındaki Mısırlı Doktor, Mısır’daki İslâmi Cihad örgütünün başında da bulunmuştu. Mısırlı ‘terör uzmanı’ Di-aya Raşvan, Zevahirinin Ladin’den daha tecrübeli olduğunu söylüyordu. Danimarka’nın önde gelen gazetelerinden B.T’de verilen habere göre, 1991 yılında E. el Zevahiri, 1991 yılın­da Mısır’da idam cezası aldığı gerekçesi ile Danimarka’da ilti­ca hakkına sahip olduğunu fakat bilinmeyen nedenlerle ülke­yi terkettiği bildiriliyordu. Başkent Kopenhag’ın ünlü caddesi Vesterbrogade’de BBC adlı bir posta kutusu adresini kullanarak “Mücahidin” (Mücahitler) adında radikal dinci bülten basıp da­ğıttığını belirtti.

The Washington Post gazetesine açıklamalar yapan bir CIA yetkilisi, CIA’nın aldığı duyumlara göre, Ladin Rus manasın­dan kitle imha silahları imalâtında kullanılacak malzeme aldığını belirtirken; FBl’da 1993’ten beri zenginleşti-ril-miş uranyum, sinir gazı ile anthrax (şap) bombası peşinde olduklarını açıklamıştır. 2000 yılının Tem­muz ayında Los Angeles havaalanında yakalanan Ahmed Ressamın, [Alija İzetbegoviç’le Bosna’da omuz omuza samimî fotoğrafı için bkz. Ek: 151 1998 yılında Afganistan’da kimyasal ve biyolojik silah eğitimi aldığı, “bombaları özellikle binaların havalandırmasına atma­mız söylendi. Böylece mümkün olan en fazla zaiyatı verecektik” dediği ve tek bedellerinin ABD olduğunu vurguladığı iddia edil­di (Bu arada grafikler çizen Amerikan gazeteleri, her zamanki gibi adeta teröristlere zirai ilâçlarla insanları nasıl zehirleyecek­lerinin aklını vererek, psikolojik savaşın önemli taktiklerinden olan “medya yoluyla kılavuzluk” görevlerini yapıyorlardı).

Bu arada Anglo-Sakson medyaların Dünyaya yaydığı habere göre, Kuzey İrak’ta İran sınırına yakın Tavela ve Biyara kasabala­rını ele geçirerek Halepçe kentine giren, Peşmerge mevzilerine sızan ve YKB lideri Celâl Talabani’ye kayıp verdiren El Ka’ide ile bağlantılı radikal dinci “Cund el İslâm” militanları, Halepçe kentinde ablukaya alınmış, çatışmalar sonunda 39 Peşmerge ile 220 militan Ölmüştür! Bu olaylar üzerine Mesut Barzani tepki göstererek, üst yöneticilerinden Ömer Fettah’ı Süleymanıye’ye gönderip destek konusunda neler yapabileceklerini görüşmüş­tür! [Daha sonra bu militan-ların CIA destekli ajan-provokatör Kürtler olduğu anlaşılınca olay ‘derhal’ unutulacaktı!].

Herkes kendi provokatörünü serbest piyasaya sürsün man­tığı ile Türkiye’de de İBDA- C’ye ait olduğu iddia edilen bir siteden önce Ladin’in mektubu yayınlanmış; Umberto Eco’nun ünlü romanı Foucault Sarfeacı’ndaki “plân”ına dudak ısırtacak bir “plân” üzerinden genel bir çağrı yapılmıştır. Bu plâna yardım edecekler içinde bazı “kaide”ler belirtilmiştir.

1. Sizi tespit edebilecekleri bilgisayar kullanmayın, internet kafelere gidin. Başka isimle ücretsiz mail açm.

2. Pürüzlü kâğıtlar ve sert uçlu kalemler el yazınızın tanın­masını zorlaştırır. Pulları ıslatırken tükürüğünüzü kullanmayın.

3. Telefon hattında 2 dakikadan fazla konuşmayın. Parmak izi bırakmamak için eldiven kullanın, jetonu kullanma-dan önce kumaşla silin.

“Kaide” haberlerinden biri de 28 Eylül’de The Washington Post gazetesinde yer alıyordu. Özel habere göre, FBI’ın “terörist” Muhammed Atta’nın havaalanı otoparkında geride bıraktığı çantasında bulunan, Arabça elyazısı ile yazılmış 5 sayfalık (son­radan 4 sayfaya inecekti) el rehberinde pratik bilgiler, dualar ve öğütler bulunuyordu (Hâlbuki yine kendıle-rınin servislediği Ladin bildirisinde bunların yapılmayacağı yazılmıştı!). Adeta Stefan Knight’ın romanlarını anımsatan dizelerle ve bir Müslümanın mantığı ile yazılmamış olduğu belli olan, ölümle ilgili “Son Gece” başlığını taşıyan bölümde, “Herkes ölümden nefret eder ve korkar(l). Ancak ölümden sonra hayata ve ölümlerinin ödülsüz kalmayacağına inanan gerçek imanlılar, ölüme kendi istekleriyle giderler… Bu gece sizi birçok zorluğun beklediğini unutmayın. Ama bu zorluklarla başa çıkmalı ve her şeyi yüz­de yüz anlamalısınız. Allah’a ve onun elçisine itaat edin. Zaafa düşünce kendinizle kavga etmeyin. Sıkı durun; Allah, sıkı du­ranların yanında durur… Dua etmelisiniz. Oruç tutmafısınızO). Allah’tan size yoî gösterme-sim istemelisiniz. Gece boyunca dua edip Kûr’an’dan ayetler okuyun. Kalbinizi temiz tutun, dünye­vi işlerden arının. Boşa geçen zamanlar geride kaldı. Hüküm zamanı geldi. Hayatınızda sayılı saatlerin kaldığını bilmelisiniz. Bu noktadan sonra mutlu bir hayat, sonsuz bir cennet sizi bek­liyor.” Senaryo yazarının Hollywood ustalarından olduğu belli oluyordu…

Avusturya’nın başkenti Viyana’da yayımlanan haftalık haber dergisi News’un özel haberine göre, Bin Ladin, 1995 yılında Viyana’daki Bosna-Hersek Büyükelçiliği’ne pasaport başvuru­sunda bulunmuştu. Amerikan NBC zinternet ise, bir Dışişleri yetkilisine dayanarak verdiği haberde, Bin Ladin’in saldırıdan iki gün önce üvey annesi El Kalifa’yı arıyarak ipucu olabilecek görüşmeler yaptığını iddia etmiştir! Batılı istihbarat uzmanları El Ka’ide’nin terör ve sabotaj eylemlerinin temel ilkelerini içe­ren “Afgan Cihadının El Kitabı” adlı 11 ciltlik ansiklopedisini keşfederlerken, kendisinin Pamir Dağları’ndaki eski Sovyet iş­galinden kalma askeri üslerde mi, yoksa Kabil’de mi olduğunu bir türlü çözememişlerdir…

The Times gazetesinin haberine göre, terör grupları ile bağ­lantılı olduğu iddiası ile Kemal Davut adlı bir bilgisayar uzmanı gözaltına alınmıştır. İddiaya göre bu kişi; porno siteleri, seks fotoğrafları ve chat odaları aracılığıyla bir şifre dizisi meydana getirmiş ve teröristlerin internette gizli iletişim kurma-sını sağ­lamıştır [Hâlbuki profesyonel (uzman) mümkün olduğu kadar kimsenin ilgisini çekmeyecek bir site açar (İlaçlama Şirketi veya Bahçıvanlık Şirketi gibi) buradan iletişim sağlar! Senaryoları “Başkanın Adamları” yazınca böyle oluyor herhalde… 1.

Amerikan ‘medya terönstlerı’nin Usame bin Ladin’in nükle­er silahlara sahip olduğunu iddia etmesinden bir gün sonra, 16 Ekim akşamı Amerikan ve Britanya savaş uçaklarının ve füzele­rinin saldırısının başlamasından az önce El Cezire televizyonu­na yaptığı konuşmada Usame bin Ladin, “Amerika, terörizmle savaş adına İslâm’a savaş açtı. Her müslüman, dinini savunma­lıdır. Yüce Allah adına yemin ederim ki, Amerikan halkı, biz topraklarımızda güvenlik içinde olduğumuzu hisse-dinceye ka­dar, Amerikan topraklarında güvenlik içinde olduğu-nu hisse-demeyecek. Şimdi Amerikalıların içi korkuyla doldu… Irak’ta, Filistin’de, Lübnan’da birçok masum Müslüman’a acı çektirdiler. Irak’ta her gün masum çocuklar öldürülüyor. Amerika, İsrail’in yanında yer alıyor. Biz, hiç kimsenin bu suçlara karşı çıktığını duymadık. Ama şimdi bütün dünya, bu suçlulara karşı yapılan saldırılara ağlıyor” dedi. Bütün dünyanın Afganistan’a operasyo­na destek vererek, “Kurbana karşı işlenecek cinayetlere destek verdiğini” savundu…

İngilizce yayınlanan Pakistan gazetesi Davvn’ın 10 Kasım’da yayınlanan ve Hamid Mir adlı muhabirin gerçekleştirdiği özel röportajda Bin Ladin, “Eğer Amerika bize karşı nükleer veya kimyasal kullanırsa, biz de elimizde bulunan nükleer ve kimya­sal silahlarla karşılık verebiliriz…

Bu saldırıların (11 Eylül, y.n) hedefi kadınlar ve çocuklar değildi. Saldırıların gerçek hedefi ABD’nin ekonomik ve aske­ri gücünün sembolleriydi” diyordu. Saldırının haklı bir eylem olduğunu vurguluyordu. Bir gün sonra The Sunday Telegraph gazetesi aynı konu üzerine yayınladığı haberinde, Bin Ladin’in “Eger, halkımızın intikamı terörizm ise evet tarih tanık olsun ki biz teröristiz. Masum insanları öldürüyoruz. Kutsal savaşta İslâm dini masum insanların da öldürülmesine izin verir. Bu mantık­sal olarak da meşrudur” sözlerine yer veriliyordu. ABD’deki şar­bon vakalarının arkasında El Ka’ide’nın olup olmadığına ilişkin soruya ise, “Bu konuda hiçbir şey bilmediklerini” söylüyordu. Her Müslümanın görevinin savaşmak olduğunu ve öncelikle de “Yahudilerin öldürülmesi” gerektiğini söyleyen Bin Ladin, te­rörizmi “iyi” ve “kötü” olarak ikiye ayırdıktan sonra kendisinin ve El Ka’ide örgütünün “iyi” tarafta olduğunu iddia ediyordu…

ABD Savunma Bakanlığı-Pentagon Sözcüsü David Lapan, “Usame bin Ladin’in nükleer silahlara sahip olmasm-dan kuş­kulanıyoruz. Ancak bu konuda inandırıcı bir bilgiye sahip de­ğiliz” açıklamasından sonra, Britanya Savunma Bakanı Geoff Hoon’da, Bin Ladin’in nükleer silahlar için gereken malzemeye sahip olmakla birlikte nükleer bomba yapacak güçte olmadığı­nı söylüyordu. Rusya Devlet Başkam Putin ise, Ladin’in teh­didinin ciddiye alınması gerektiğini, çünkü kendisinin 3 yıldır nükleer silahlara sahip olan Pakistan’daki radikal unsurlarla temasta olduğunu hatırlatıyordu. Pakistan Devlet Başkanı Per-vez Müşerrefte, “Ladinin nükleer sılah-lara sahip olabilece­ğini düşünemiyorum, ancak kimyasal silahlara sahip olma ola­sılığı bulunuyor” dedi. Daha akılcı olan İsraeilli uzmanlar ise, Ladin’in atom bombasını yapabilecek malzeme ve teknolojiye sahip olmadığını savunmuşlar; İtalyan mafyasının 4 yıl önce 8 zenginleştirilmiş uranyum füzesi ele geçirdiklerini ve bunla­rı 10 milyon dolar karşılığında satışa çıkardıklarını, 7 füzenin Ladin’in eline geçmiş olabileceğini iddia etmişlerdir…

Afganistan üzerindeki Amerikan bombardımanına para­lel olarak Kuzey İttıfakı’nın Kabil’i elegeçirmesinin ardından İran’da yayın yapan Meşed Radyosu Molla Ömer ve Usame bin Ladin’in Pakistan’a kaçtığını iddia etmişti. Ladin’in danışman­larından Mısırlı eski bir polis olan Muhammed Atıf m bombar­dıman sırasında yaşamını yitirdiği açıklanmıştı. Ladin’in oğlu Muhammed, Atıfın kızı ile evlendirilmişti. ABD yetkilileri Atıfı 11 Eylül saldırılarını plânlamak, Kenya ve Tanzanya’daki ABD elçiliklerine düzenlenen saldırılarda da yer almakla suç­luyorlardı. Londra’da yayınlanan Arab yanlısı Es-Şark El Avsat gazetesi de, Mısırlı Kör İmam Şeyh Ömer Abd’ul-rahman’ın 29 yaşındaki oğlu Esad Abd’ul-rahman’ın da aynı bombardıman­da yaşamını yitirdiğini yazıyordu. Batılı medyaya göre, Peştu aşiret liderleri başına 25 milyon (daha önce 50’ydi) dolar ödül koyulan Ladin’in hakkında ABD’ye bilgi vermek için adeta bir­birleriyle yarışıyorlardı! Chicago Sun Times gazetesinin iddia­sına göre ise Usame bin Ladin, 300 Arab koruması ile dağlık arazide mahsur kalmıştır!

Alman Focus dergisinde yayınlanan haberde, 26 yaşındaki Hamburg ikametgâhlı Ziad Jarrah’m Amerika’da uçuş eğitimi aldığı Pittsburgh’tan Bochum’da yaşayan sevgilisine (!) uzun bir mektup yazdığı, mektubu kimse almadığı (?) için geri dönmesi üzerine FBI’ın el koyduğu bildiriliyordu…

The Sunday Telegraph gazetesinin Kunduz’da kentten kaçan sivillere dayanarak verdiği habere göre, El Ka’idYnin Afgan ol­mayan bir komutanı, Kuzey luifakı’na geçmek isteyen 150 Ta-leban askerini acımasızca öldürme emri vermişti! Bu katliam emri, 1000 kadar Taleban askerinin Kuzey İttifakı saflarına geç­mesinden sonra verilmişti. Tanıklara göre, Taleban ve El Ka’ide askerleri, erkekleri savaşmaya zorluyor, reddeden-leri öldürü­yorlardı… Kuzey İttifakı İçişleri Bakanı Yunus Kanun-flnin açıklamasına göre, Ladin, Kandahar eyaletinin 130 kilometre doğusundaki Maruf bölgesinde bulunuyordu.

Saudi Arabia’da yayımlanan El Vatan gazetesi, Usame Bin Ladin’in, videokasete vasiyetini okuduğu ve ABD’ye yeni saldı­rılar düzenlenmesini istediğini belirtiyordu. Habere göre ayrıca, Kuzey İttifakı ya da ABD komandoları tarafından kuşatılıp kurtuluş ümidi kalmaması halinde oğlunun veya yardımcılarının kendisini öldürmesini emrettiği iddia ediliyor-du… Bu arada ABD Kongresi’nin yetki kararı üzerine Dışişleri Bakanı Colin PoweH’ın, Ladin’in başına 25 milyon dolar ödül koyması üze­rine, Kandahar eyaletindeki Spin Boldak kentinin güvenlik so­rumlusu Muhammed Said Hakan-fl, Taleban’ın Bush’un başına 50 milyon dolar ödül koyduğunu, ABD Genelkurmay Başkanı General Richard Myers’da Ladin’in yerini belirlemekte sıkın­tı çektiklerini açıklıyordu… ABD Savunma Bakanlığı- Penta­gon Sözcüsü Tuğamiral John Stufflebeem’in Kasım ayının son günlerinde verdiği bilgiye göre, El Ka’ide örgütünün üst dü­zey militanlarından Mısırlı Muhammed Salih ve Tarık Enver el Seyyid, Kasım ayı başlarında Host bombardımanında can vermiş, böylece 20 üst düzey yöneticiden 6 tanesi öldürülmüş­tü. Bu arada Taleban’m eski İslâmabad Büyükelçisi Abd’us-selâm Zaif de kayıplarının sayılamayacak kadar çok olduğunu açıklıyordu. The Indepented gazetesinin haberine göre, Kuzey İttifakı komutanlarından ve Nangarhar eyaleti Savunma Baka­nı Hacı Zaman Gamşarik, Celâlabad’daki ABD yetkilileri ile yapılan gizli toplantıda Usame bin Ladin’in bulunduğu Tora Bora hakkında bizzat bilgi veriyordu. Celâlabad’m 60 km. gü­neyinde bulunan Tora Bora, sık ormanlarla kaplı olduğu için havadan vurulması zor olarak görülüyordu. Dar geçitlerin ve pek çok mağaranın bulunduğu bölgede El Kaidenin yaklaşık 1000 adamı olduğu, bunların Bin Ladin’i koruduğu belirtiliyor­du. 3 Aralık’ta Kandahar Bölgesinde gerçekleştirilen bombardı­man sonrasında Kuzey İttifakı komutanlarından Hacı Mahmud Zaman tarafından yapılan açıklamada, El Ka’ide örgütü malî işlerinden sorumlu Ali Mahmud’un Tora Bora yakınlarındaki Vuşnov kasabasında öldüğünün anlaşıldığını açıklıyordu. Aynı bombardımanda örgütün iki numaralı ismi ‘Mısırlı’ Eymen el Zevahiri’de yaralanmıştı.

Güvenilir istihbarat kaynaklarına ulaşabilen Britanyalı araş­tırmacılar J. Bloch ve P. Todd harekâttan iki yıl sonra piyasaya çıkardıkları kitapları Global Intelligence^da, medyada yer al­mayan ama önemli bir ayrıntıyı not düşmüşlerdi. Afganis-tan harekâtına gönderilen ilk kuvvetler gizli operasyonlardan so­rumlu Pentagon-NSA-CIA’mn “Özel Aktiviteler Bölümü” ve para-militer “Özel Operasyonlar Grubu”, “Predator” ve “Glo­bal Hawk” pilotsuz hava araçları (UAV) gibi teknolojik silahlar kullanan CIA, burada Vietnam’dan beri görülmemiş bir gizli operasyon plânladı. [2a] Daha doğrusu plân gönüllü “mançurya kobayı” figüranların bilgisi dışında devam ediyordu.

Amerikan bombardımanından ve bununla eşgüdümlü Kuzey tttifakı’nm saldırısından iki ay sonra 6 Aralık’ta, Molla M. Ömer, Kandahar’ı teslim etmeyi kabul ediyordu. Böylece bir zaman­lar küresel malî oligarşinin anti-komünist “Haçlı Seferi” adına NSA-Pentagon-CIA üçgeni tarafından destekle-nen ve Pakistan ISI tarafından elaltmdan iktidara getirilen kukla Taleban rejimi, aynı çevreler tarafından devreden çıka-rılıyordu.

Artık Molla Ömer ile Usame bin Ladin kayıplara karışmıştı. İşte tam bu sırada, Kasım ayı ortalarında Celâlabad’da bir evde Kuzey İttifakı güçleri tarafından ele geçirilip Ame­rikan yetkililerine iletilen ve Ladin’in ’11 Eylül” itiraflarını içeren video-kaset traji-komik orotoryonun yeni bir sahnesini başlatıyordu. Usame bin Ladin, sağ kolu Eymen el Zevahiri ve Saudi şeyhi El Hamdi bir odada toplanmaktalar. Aralarındaki diyaloga göre şeyh efendi, “ne hikmet ise!” işe, Türkleri “kâfir” yaparaktan başlamakta, Ladin’ı pohpohlayarak yönlendirmekte; Ladin’de: “Eylemde düşmanın ne kadar kayıp vereceğini önceden hesap­ladık. Kulenin konumuna göre kaç kişinin öleceğini hesapladık. Üç dört katın darbe alacağını düşüdük. Ama herkesin içinde en iyimser olan bendim. Bu alandaki deneyimim sayesinde, uça­ğın yakıtının, binanın demir konstrüksiyonunu eriteceğini ve binanın çarptığı yerin üstündeki bütün bölümlerin yıkılacağını düşünüyordum. Bundan fazlasını umut etmemiştik (…) eylem­den önceki perşembe günü, eylemin ne gün yapılacağını öğren­mistik. O gün işimizi bitirince hemen radyoyu açtık, beklemeye başladık.” Tekrar Şeyh’in yönlendirdiği Ladin devam etmekte: “Operasyondan herkesin önceden haberi yoktu. Mısır ailesinden Muhammed (El Ka’ide’nin Mısır kolundan Muhammed Atta) grubun sorumlusuydu”. Şeyh tekrar yönlendirirken Ladin so­nuca geliyor: “Operasyonu gerçekleştiren biraderlerin tek bil­diği bir şehitlik operasyonuna katılacaklarıydı, her birinden bu iş için Amerika’ya gitmesini istedik, ama operasyonun ne ola­cağının harfinden bile haberleri yoktu. Ama eğitim gördüler ve biz onlara operasyonun ne olduğunu, uçağa binmelerinden çok kısa bir süre öncesine kadar söylemedik. Uçuş eğitimi görenler, diğerlerini tanımıyorlardı.

Bir grup diğer grubu tanımıyordu. Kandahar’da biraderin muhafızlarının kampmdaydık. Bu birader geldi ve rüyasında Amerika’da yüksek bir binaya bir uçağın çarptığını gördüğü­nü anlattı. Eğer herkes aynı rüyayı görmeye başlarsa sırrımız ortaya çıkacak diye kaygılandım. Konuyu kapadım. Bir daha böyle bir rüya görürse, kimseye anlatmamasını söyledim (…). İlk uçağın binaya çarptığını duyunca çok sevindiler, onlara dedim ki, “sabırlı olun.” [Gizlilik üzerine -11- ciltlerce kitap yazanlar “takdir-i ilâhi” mi, nedendir bilinmez(!) birden ‘artist’ olmaya karar vermişler ve kanıt niteliğindeki bu kasedi hazır­lamışlardı. Bunu da bize yutturmaya çalışan, CIA’yla içli-dışlı olduğunu, “sağır sultan”m bile duyduğu “gerektiği zamanda, gerektiği yerde” olanlardan “iliştirilmiş” bir bayan gazeteciydi (!?)! [3] Pentagon’un yayınladığı ‘made in CIA’ “Ladin’in kanıt kasedi” Batı’da arzulanan gibi kabullenirken Arab dünyası şüp­he ile tepki gösteriyordu. Fiilen sanık durumuna sokulmuş Mu­hammed Atta’nın babası kasetin “sahte” olduğunu savunurken; Mısır’ın başkenti Kahire’de ‘islâmi Hareketler uzmanı’ Diaya Raşvan’da kasetin “uydurma” olduğunu söylüyordu. Ürdünlü siyasi uzman Lebib Kemhevi ise, kasette Ladin’in saldırıyı öv­düğünü, ancak sorumluluğunu göstermediğini dile getiriyordu. İtalya-Milano’daki İslâmi Kültür Merkezi Başkanı Hamid Şari, kasedi inandırıcı bulmadığını, aynı kentteki îslâmi Kurum Başkanı Ebu Şava daha ileri giderek, videodaki kişinin bir aktör olabileceğinin duygusuna kapıldığını açıklıyordu. Britanya’da yayınlanan The Guardian gazetesi, Yakındoğu uzmanlarının “Görüntülerdeki Ladin olamaz, çünkü onun sağ elinde alyansa benzer bir yüzük var. Ladin kol saati dışında bir şey takmıyor” iddialarına yer verirken, kasetteki sesin Ladin’e ait olduğunun teşhis edildiğini belirtiyordu [Hâlbuki birinin sesinin taklidi­ni yapmak artık teknolojik olarak ‘çocuk oyuncağı’ydıH. The NewYork Post gazetesinin haberinde ise, şeyhin eski bir teo­loji profesörü olduğunu yazarken; CNN, El Hamdi’nin Saudi Arabia’daki bu görevinden 1995’de kovulduğunu ve ardından tutuklandığını yazıyordu. Britanya’da yayınlanan The Mail on Sunday gazetesinde, Mısır ordusunun eski subaylarından, bu­günün yazarı ve film yapımcısı Essam Draz tarafından gazeteye verilmiş, Sovyet işgali sırasında Ruslara karşı başında Amerikan yardımı miğfer ve üniforma-sıyla savaşırken görülen Usame bin Ladin fotoğrafı yayınlanıyordu.

O zamanlar en yakın arkadaşı olduğunu söyleyen Draz, “Onunla ilk karşılaştığımda lider değil sıradan bir erdi ve Rus­lara karşı göğüs göğüse dövüşüyordu. Bir müddet sonra küçük bir grup savaşçının başına geçmesi istendi. Kendi parası ile Pakistan’dan getirdiği silahlarla onları donattı. 1989 sonunda emrindeki adamların sayısı bine yükselmişti. O zaman Ameri­kalılar için kötü bir şeyler söylemiyor, yalnız İsrail’e gösterdik­leri sempatiyi kınıyordu”, diyordu. Emperyal istihbarat kaynak­larına yakınlığı ile tanınan The Observer gazetesi de haberinde, ele geçirilen kasedin tamamen orijinal olduğunu yazarken, 9 Kasım’da Kandahar’da kaydedilen kasetin herşeyiyle gerçek ve üzerinde hiçbir tahrifat yapılmamış olduğunu iddia ediyordu. Belden aşağı felçli olan Şeyh El Hamdi’nin Ladin’in yakın dostu ve çok güvendiği bir kişi olduğu; Saudi Arabia’da verdiği aşırı Batı düşmanı vaazlarıyla dikkat çektiği, rejim muhalifi olarak kabul edilip, Mekke’de teoloji dersi yardımcı profesörü iken iş­ten el çektirildiği belirtiliyordu. Kişilik olarak dikkat çekmeyi ve kendini olduğundan önemli göstermeyi seven Şeyh El Ham­di, her yerde Ladin’in dostu olduğunu söyleyerek itibar kazan­maya çalıştığı açıklanıyordu. Bu zaafı değerlendiren CIA, Pakis­tan, Saudi Arabia ve Mısır istihbarat servisleri üzerinden Şeyh ile temas kurmuş, bu istihbarat servislerinin biriyle anlaşan El Hamdi’de Ladin’e kamera karşısında suçunu itiraf ettirmiş­ti (!)… Avrupa medyasında bu tartışmalar sürerken Pentagon sözcüsü Amiral John Stufflebeem, son günlerde Tora Bora çev­resindeki telsiz iletişiminin azalmasının, El Ka’ide liderlerinin bölgeden ayrıldığı izlenimini güçlendirdiğini vurgularken, ABD yetkilileri, terörist liderin bombalanan mağaralardan birinde öl­müş ya da Pakistan’a kaçmış olabileceği kuşkusunu dile getiri­yorlardı. Aynı meçhul ifadeler Molla Ömer içinde kullanılırken, ittifak komutanlarından Hacı Gullalay, Taleban liderinin 500 adamıyla Kandahar’ın 160 km kuzeybatısındaki Bagran Köyü çevresindeki dağlık alanda gizlendiğini söylüyordu.

2001 Noel’inde, Rusya Terörü Önleme Enstitüsü Başkanı Mihail Fresht, Rus psikologların, Usame bin Ladin’in 11 Ey­lül saldırısını düzenletebilecek zekâ ve yeteneğe sahip olmadığı sonucuna vardıklarını; “Gördük ki, Bin Ladin’in bilinci daral­tılmış. Kelime hazinesi çok zayıf. Durma­dan din ve terörden bahsediyor. Genelde bunlar, hasta bir kişilik göster-gesi”dir de­miştir. Rus uzman, 11 Eylül saldırılarını bilinenler dışında bir örgütün gerçekleş­tirdiği tahminine vardıklarını belirtti. [4] ABD resmi kaynakları Bin Ladin’in “bombardı-man”da ya da “akciğer kanseri”nden öldüğünü bildirirken, The Washington Post gazetesi Ladin’in televizyonda ansızın ortaya çıkmasının Washington’un başarısızlığı anlamına geleceğim yazdığı gün, “takdir-i ilâhi”den, birden Katar’da yayınlanan ‘meşhur’ El Ce­zire televizyonunda, Usame bin Ladin’in “Aralık”ta çekilmiş, özellikle sağ elini ve “yüzüğü”nü göstererek yaptığı konuşmada, ABD’ye karşı terör eylemlerinin, bu ülkenin İsrail’i destekleme­sine son verilmesi için yapıldığını, “Olaylar önemli gerçekleri ortaya koydu. Genel olarak Batı dünyasının ve özellikle ABD’nin İslâmiyet’e karşı anlatılmaz bir kin ve nefret duyduğu açıkça görüldü” demekteydi. Bu sefer ortalığı ‘acaba Ladin nerede?’ senaryoları sarıyordu; Saudi Arabia’da ailesinin yanında mı, Ye­men, Somali, Malezya, Avustralya, Çeçenistan hatta Ukrayna’ya bile kaçıranlar vardı! [Hâlbuki o çoktan sakalını kesmiş, Hawaii takımadalarında Anglo-Sakson “çok gizli operasyonlar emek­lilerinin günlerini gün ettikleri “çok gizli” bir sahilde, “sarışın çıtır”larla beraber kokteylini yudumluyordu. Bu da benim se­naryom…].

2002 yılının Mart ayında Saudi Arabia’nın Cidde kentinde yaşayan üvey kardeşi Şeyh Ahmed, CNN televizyonuna yaptığı açıklamada, Ladin’in böbrek hastalığı olmadığını, 11 Eylül sal­dırılarının düzenleyicisi olduğuna inanmadığını ve hayatta oldu­ğunu açıklıyordu… Nisan ayının başlarında Fransa’da piyasaya çıkan Thierry Meyssan tarafından kaleme alınan “L’Effroyabh İmposture” (Korkutan Hile) adlı araştırma kitabında ilginç soru­lar tekrar Dünya kamuoyunun gündemine getiriliyordu. Yazar, ABD Savunma Bakanlığı-Pentagon’a uçak çarpmadığını iddia ediyordu, internette yer alan “Hunt The Boeing” adlı sitede ya­yınladığı fotoğraflarla bu iddiaları destekliyor ve binadaki hasa­ra patlayıcı yüklü bir kamyonun neden olduğunu öne sürüyor­du. “100 ton ağırlığında, saatte en az 400 kilometre hızla hare­ket eden ve deposu yakıt dolu olan bir Boeing 757, nasıl sadece Pentagon’un dış cephesine zarar verebilir?- 14 metre yüksekliği, 50 metre uzunluğu, 40 metre kanat genişliği, 3.5 metre kokpit yüksekliği olan bir uçak nasıl Pentagon’un sadece zemin katma çarpabilir?- Neden olayın ardından Pentagondan çekilen hiçbir fotoğrafta uçak enkazı görülmedi?- Neden uçağın kanatlarının binada izi yok?” 15] Burada unutulan ya da bilınmemezlikten gelinen fizik bilimi ile ilgili bir teknik var. Projeksiyon sistemi ile -gündüz veya gece fark etmez- tıpkı ünlü ilizyonistlerin yap­tığı gibi olmayan bir cismi, “sanal” görüntü halinde varmış gibi gösterebilirsiniz. Ya da yok edebilirsiniz! İlginçtir ki, 2007 Ekim ayında Britanya Savunma Bakanlığı aynı teknik ile ağır tankla­rın “görünmez” hale getirildiğini ve birkaç yıl içinde orduda bir savaş hilesi olarak kullanacağını açıkladı. Tabii bazı gazetelerin küçük bir köşesinde çıkan bu habere kimse ilgi göstermiyordu. Ama aynı teknikleri kullanan ilizyonistler için TV’ler ve gazete­ler sayfalarını çarşaf-çarşaf ayırıyorlardı…

Şüphelerin tekrar ABD’nin üzerine dönmesi üzerine, on gün sonra bu sefer El Cezire TVsinde Saudi ‘sanal’ kontra Ahmed el Hamdi’nin Kandahar kentinde, 11 Eylül saldırısın-dan 6 ay önce çekildiği bildirilen görüntüleri getiriliyordu. Dünya Tica­ret Merkezi’nin alevler içindeki görüntülerinin önünde oturmuş olan terörist ABD’ye tehditler savuruyordu. İlginçtir ki, olayın artık geri tepen bir silaha dönüştüğünü fark eden ABD’li yetkili­ler, görüntülerin montaj olabileceğini savunuyorlardı. Nisan ayı ortalarında Dubai’deki Saudi Ortadoğu Yayın Kuruluşu-MBC ta­rafından Aralık ayında banda alınmış kasedi Katar’ın El Cezire TVsinde yayınlanıyordu. Yardımcısı Eymen el Zevahiri ile bir­likte görüntülenen Bin Ladin, 11 Eylül saldırısını överken, El Ka’ide sözcüsü Süleyman Ebu Geyd’da saldırıyı üstleniyordu. “Allah bize mazlumlara destek olmamızı emretti ve biz de maz­lumlara destek olduk. Allah bize inançsızlığın lideriyle savaşma­mızı emretti ve biz de savaştık,” diyordu. Bin Ladin ise bu sal­dırı ile ABD’ye 1 trilyon dolar zarar verdiklerini iddia ediyordu.

Mayıs ayı ortalarında Britanya’da yayınlanan Sunday Times gazetesi, 40 dakikalık propaganda filmini içeren bir kasedin Bin Ladin’le yapılmış bir röportajı içerdiğini duyuruyordu. İddia­ya göre film 8 hafta önce çekilmişti, bu da Bin Ladin’in hâlâ hayatta olduğunu ve Tora Bora’ya yönelik saldırılardan kaçma­yı başardığını gösteriyordu. Filmi ele geçiren Birmingham’daki fsldm Haber Ajansı’nın filmin kendilerine Pakistan İstihbarat Teşkilâtı-ISlnm bir elemanı tarafından verildiğini açıklamıştı…

Haziran ayı sonlarına doğru, El Ka’ide sözcüsü Ebu Geyd, El Cezire televızonunda yayınlanan kasete kaydedilmiş sesli mesajında ABD hedeflerine yönelik yeni ve beklenmedik yollar­dan saldırılar düzenleyeceğini söylüyordu.

Ağustos ayı ortalarında FBI’ın bilgilendirmesi sonucu, An­kara Esenboga havalimanında önlem alan MİT ve Emniyet güç­leri Almanya’nın Ludwigshafen kenti doğumlu Mevlût Kar’ı THY’nın 1606 sayılı seferi ile Frankfurt’tan geldiği sırada gö­zaltına alıyorlardı. Daha önce Van, Bursa ve İstanbul’da faaliyet gösteren Beyyit el İmam adlı illegal radikal dinci terör örgütüne yönelik operasyonlarda adı belirlenen ancak yakalanamayan M. Kar’m üzerinden 3000 euro çıkmıştı. İfadesinde beliniği üzere; 2000 yılında Umre’ye gittikten sonra dini konulara ilgisi art­mıştı. Geçimini kaynakçılıkla sürdürür-ken, Ludwigshafen Ulu Camii yanındaki çay ocağına gelen Arablar arasındaki Cezayir­li Abd’ulkadir ile tanışmasının ardından Çeçenistan’a yardım toplamaya başladığını, paraları bir Türk bankasının aracılığıyla İstanbul’daki Abd’ullah Ayendi adındaki Çeçen’e gönderdiğini, bu kişi aracılığıyla birçok kez El Ka’ide’ye de para gönderdiğini, daha sonra kuryeliğe başladığını açıklıyordu. 11 Eylül’den önce ve sonra Çeçenistan’a para götürmek için 2 kez Gürcistan’a, Afganistan’a teknik malzeme götürmek için de bir kez İran’a git­tiğini; İran’a Avrupa ülkelerine ait, 30 pasaport ve çeşitli elekt­ronik malzemeler götürdüğünü belirtiyordu. 2001 yılında İran dönüşünde bir süre kaldığı İstanbul’da, Almanya’dan tanıdığı Ebu Hamza’nın aracılığıyla Kanada’dan geldiklerini söyleyen 2 Cezayirliyi, Aksaray’da bir otelde bir hafta barındır-dığını açık­layan Kar, Ankara’ya resmî nikâhlı eşi Adile Kar’ı Almanya’ya götürmek için geldiğini öne sürüyordu. Kar’ın ifadesine göre, ABD’nin Afganistan operasyonu sırasında Almanya’daki Arablar ortadan kaybolmuşlardı…

Ağustos ayı sonlarına doğru, Amerikan CNN televizyonu, Kabil muhabiri Nic Robertson’un Afganistan’da bir kaynaktan elde ettiği, karşılığında para Ödemediği 250’den fazla bandın bazılarında tuzak kurma, adam kaçırma gibi terörist eğitimleri, bomba imalâtı ve zehirli gazları köpekler üzerinde denenme­si gözler önüne seriliyordu… Aynı günlerde Suriye doğumlu Amerikalı Doktor Betty Balsam, Freudyen bir yaklaşımla ele aldığı “Terörün Peçesi: Terörizmin Gizli Sırlan” adlı kitabın­da, 11 Eylül saldırılarının ardında “cinsel sorunların” yattığını öne sürüyordu. Yine aynı günlerde, Stockholm-Londra seferini yapan ve içinde 189 yolcu bulunan Ryanair HavaYoIIan’na ait Boeing 737 tipi uçağa binmek üzereyken çantasında 6.35’lik bir tabancayla yakalanan kişinin Tunus asıllı İsveç vatandaşı Kerim Chatty olduğu açıklanıyordu. Annesi İsveçli, babası Tunuslu olan 29 yaşındaki terörist zanlısının, bir yıl önce Müslüman ol­duğu, bundan sonra sık sık London’a giderek radikal İslamcı­ların çeşitli toplantılarına katıldığı, Selefi tarikatına üye oldu­ğu, İsveç istihbaratı tarafından belirtiliyordu. Yetkililere göre muhtemel hedef ABD’nin London’daki Büyükelçilik binasıydı. Chatty, 1997 yılında ABD-Güney Carolina’daki Kuzey Ameri­ka Havacılık Enstitüsü-NAIA’nde pilotluk eğitimi almış, NAIA yetkilisi Bob Sunday’in açıklamasına göre, psikolojik açıdan yetersiz olduğu anlaşılınca kurstan çıkarılmış, fakat küçük bir uçağı uçurma lisansına hak kazanmıştı! ABD’de Detroifte gö­zaltında tutulan, Türkiye, ABD ve Ürdün’de terör eylemlerine yardım ve destek sağlamayı plânlayan Kerrim Kubriti, Ahmed Hannan, Yusuf Hmimsa, Faruk Ali Haymud ilk iki adı Ab­dullah olan 5 Arab (Magrip ve Cezayir) kökenli hakkında dava açılıyordu. Bu kişilerin evlerinde yapılan aramalarda Savunma Bakanı William Cohen’e yönelik saldırı plânı, Türkiye-Adana-İncirlik Hava Üssü ile İstanbul’daki Amerikan temsilciliklerinin krokileriyle, bunlara yönelik saldırı plânlarının yanısıra çok sa­yıda sahte pasaport ve seyahat belgesi bulunduğu belirtiliyordu. Teröristlerin El Ka’İde bağlantılı Selefiye örgütünün elemanları oldukları açıklandı. Öte yandan Seattle’da Earnest James Uja-ama adlı bir kişi hakkında Afganistan’daki El Ka’ide kampına bilgisayar teçhizatı götürüp burada eğitim aldığı şüphesi ile dava açılmıştı…

Eylül ayı başlarında Almanya’da Beden-Wüttemberg eya­letinin Heidelberg kentinde 25 yaşında bir Türk ile Amerikalı eşi, Heidelberg civarındaki Amerikan askerî tesislerine saldırı eylemi hazırlığı içinde oldukları kuşkusu ile tutuklanıyorlardı. İddiaya göre evlerinde yapılan aramada bomba yapımında kul­lanılan 130 kilo patlayıcı, zehir etkisi olan kimyevi maddeler ve Usame bin Ladin posteri ele geçirilmişti.

Şubat ayında yasadışı yollardan İran sınırını geçerek Türkiye’ye girmek üzere iken yakalanan Firas Süleyman, Yu­suf Salim Hüseyin ve Ahmed Mahmud adlı teröristlerin Ür­dün kökenli kontra terör örgütü El Ka’ide ile yakın bağlantılı Beyyit el İmam (İmamlar Birliği) üyesi oldukları anlaşılmıştı. MİT’in Ürdün istihbarat servisi ile bağlantıya geçmesi sonucun­da Eylül ayı başında Amman’a gönderilmişlerdir. Türkiye’deki ifadelerinde Ürdün ve Yakındoğu’da İsrail ve ABD hedeflerine yönelik bombalı eylemler yapmayı plânladıkları saptanan mi­litanların CIA tarafından ABD’ye götürülüp tekrar sorgulamak için devreye girdiği belirtilmiştir.

Sunday Times muhabiri, ABD’nin başlarına 25’er milyon dolar ödül koyduğu El Ka’ide örgütünün lider kadrosunun iki önemli ismi Halid Şeyh Muhammed ve Remzi bin el Şibh ile Pakistan’da gizli bir yerde yaptıkları görüşmede iki liderin de 11 Eylül’ü “Kutsal Sah” olarak adlandırdıklarını yazıyordu. Saldı-rınm dördüncü hedefi Beyaz Saray ve Senato’ydu. Baş­langıçta bir nükleer tesise saldın plânlanmış ancak “kontrolden çıkması korkusu”0? “İnsancıl teröristler”) ile iptal edilmişti. Saldın kararı 1999 yılının ilk aylarında alınmıştı. Muhammed Atta saldırının komutanıydı. 2000 yılından itibaren ABD’ye çok sayıda uçuş okulu öğrencisi gönderilmişti. Atta, Almanya’daki Bin el Şibh ile internet üzerinden ABD’deki bir öğrenciymiş gibi yazışmıştı. Bu yazışma­larda hedeflerden üni-versitelerdeki bölüm­ler gibi sözetmiş-lerdi. İkiz kuleler, “şehir plânlama fakültesi”; Senato, “hukuk fakül­tesi”; Pentagon, “sanat fakültesi” olarak geçiyordu. El Ka’ide’nin “Şehitler Kadrosu” eylem için adam sağladı… Katar’m El Cezire televizyonunda yayınlanan ses kasedinde, Bin Ladin 11 Eylül saldırısının so­rumluluğunu üstlendiğini belirten sözler sarf etmekteydi. Ay­rıca televizyonda yayınlanan kasedlerin birinde bazı kişilerin saldırılarda hedef alınan Pentagon binasının haritalarını ince­ledikleri görülüyordu.

Kandahar’da kaydedildiği belirtilen kasedlerin, kayıt tarihi ve nasıl ele geçirildikleri konusunda bilgi verilmiyordu…

20 Şubat 2003’te Le Figaro gazetesi yazarı Ali Liaidi’nin “Te­rörizme Karşı Savaşın Karmaşıklığı’1 adlı makalesinde yazdığına göre, Ef Ka’ide ile bağlantılı olarak tutuklananlar arasında olan Ebu Zübeyde ile Abd’ul-rahim Naçiri’nin Bin Ladinin birinci çemberi içinde yer alabileceği, buradaki diğer kişilerin de ka­yıp ya da ölü olduğu yazılmaktaydı. 11 Eylül 2002’de Karaçi’de tutuklanan Remzi bin el Şibh ile 23 Ekim 2002’de Britanya’da tutuklanan Ebu Kutada’nm ikinci çember içinde düşünülmesi gerektiği belirtilmekteydi. Pakistan’ın Karacı kentinin bir ke­nar semtinde dört saatlik bir silahlı çatışma sonucunda Yemen uyruklu 30 yaşındaki Remzi bin el Şibh ve dört kişi sağ, iki arkadaşı da ölü olarak ele geçiriliyordu. Teröristlerin uydu te­lefon görüşmelerini takip eden FBI ve CIA’nın yönlendirmesi ile Pakistan güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınan Bin el Şibh’in 11 Eylül öncesi ABD’ye yaptığı vize başvurusunun 4 kez reddedilmesi üzerine diğer teröristlere malî ve lojistik destek sağlamıştı. Muhammed Atta’nm Hamburg’da oda arkadaşların­dan biri olduğu iddia edilmiştir. Bu operasyondan bir gün sonra yapılan başka bir operasyonda biri Suudi, biri Mısırlı, sekizi Ye­menli El Ka’ideci daha ele geçiriliyordu (Bu arada Kuzey Irak’ta yuvalandığı iddia edilen El Ka’ide ile yakın ilişkileri bulunduğu Öne sürülen El Ensar el İslâmi-İslâm Hizmetçileri adlı şeriatçı Kürt örgütünün lideri 46 yaşındaki “Molla Krekâr” Necmed-din Faraj Ahmed, Hollanda’nın başkenti Amsterdam havaala­nında gözaltına alındığı yazıldı. Hâlbuki “Molla Krekâr” kont­ra bir örgüt olan Kürdi s (an /sicimi Hareketinin lideriydi. El Ensar el İslâmi militanlarından paçayı kurtarıp zor kaçmıştı.). Diğer taraftan Time dergisine açıklama yapan Pakistanlı med­rese imamı ve işadamı Hizar Hayat, Amerikalı Taleban John Walker Lindh’in eşcinsel ve sevgilisi olduğunu açıklıyordu (Siz ortaçağ zihniyetindeki medreselerdeki küçük erkek çocukların başına gelebilecekleri bir düşünün!). Olaya müftü Muhammed İltimas Han’da şahitlik ediyordu.

Bu sırada ABD’de yargılanan J.W. Lindh, gözyaşları ve piş­manlık bildiriminden sonra 20 yıl hapse mahkûm ediliyordu..,

Bilinçli olarak CIA tarafından bir labirente döndürülen de-zenformasyonlar içinden doğruların ipuçlarını da çıkarmak mümkündür. Sonuçta ortaya çıkan şudur: Örnek bir başka olay­da; kendileri için çok tehlikeli gördükleri Amerikalı gazete-ci Daniel Pearl, CIA tarafından bile bile tuzağa itilmiştir. Çün­kü yapılan karmaşık açıklamaların içinde; CIA ve ISI’nın, gazetecinin katillerine “kuşkulanılan kişi-lerin”(!) internette Microsoft Web tabanlı e-posta servisi içindeki ‘Hotmail’ motorunu kullanmaları sonucu ‘çabucak’O) yakalandıkları söylenmektedir. Böylece Ebu Zübeyde (daha önce başka adlar veril­mişti) ve 60 El Ka’ide militanı yakalanmıştı. İşin ilginç yanı Ebu Zübeyde adlı “saf, Usame bin Ladin ile haberleştiğini zanne­diyordu. Hâlbuki haberleştiği onu enseleyen CIA’ydı…

Endonezya’nın Bali Adasında Amerikalı ve Avrupalı turistlere yönelik 188 kişinin ölü­müyle sonuçlanan terör saldırısının ardından Ekim ayı ortalarında El Cezire televizyonunda yayınlanan ses bandında Bin Ladin, Yemen ve Kuveyt’te yapılan saldırılardan memnun olduğunu belirtirken, Endonezya’daki eylemden bahsetmiyordu! Sesi vardı, kendi yoktu (Daha sonra bu saldırılarla ilgili olarak CIA ve Avustralya gizli servisi bağlantıları bulundu…).

Kasım ayı başlarında Yemen’in başkenti Sana’nın 170 km. doğusundaki Marib kentinde, CIA’ya ait Predator modeli insan­sız uçaktan fırlatılan Hellfire füzesiyle öldürülen El Ka’ide üye­si altı kişiden birinin, Amerikan savaş gemisi Cole’un Aden’de bombalanması olayının faillerinden Kaid Salim Sunyan el Hareti olduğu CIA kaynaklarınca açıklanıyordu. 28 Kasım’da, Kenya’nın Mombasa kenti havaalanından yeni havalanan İzrael Arkia Havayollarim ait 260 yolcu ve 11 mürettebat taşıyan Boeing 757 modeli uçağa; Arab kökenli oldukları iddia edilen kişilerce Pajero marka araçtan atılan iki adet Strela roketi uçağı ­ıskalıyordu… Bu olaydan beş dakika sonra yerel saatle 08.30’da bir İsrailliye ait Mombasa’dakı Paradise Otel’m resepsiyonuna dalan 4×4 bir aracın infilâkı üzerine 3’ü İsrailli olmak üzere 15 kişinin ölümüne, 18 kişinin de yaralanmasına neden oluyordu. 350 odalı otelin dörtte üçünün hasar görmesine neden olan sal­dırıdan sonra İsrail’in Kenya Büyükelçisi olayın El Ka’ide işi olduğunu iddia ederken; Londra’da yaşayan ve Bin Ladin ile bağlantısından şüphe edilen İmam Ebu Hamza el Masri’de ola­yın arkasında El Ka’ide olduğuna inandığını açıklıyordu. Ken­ya polisi ikisi Amerikan pasapotlu 12 şüpheli şahısın gözaltına alındığını bildirirken, olayı ismi duyulmamış Filistin Ordusu adlı bir örgüt üstleniyordu [Aynı saatlerde zionist-nazi Likud partisinin liderliği için Binyamin Netanyahu ile Başbakan Ariel Şaron’un sandık çekişmesi yaşanıyordu. Aynı saatlerde İzrael’in kuzeyinde bir Likud seçim sandığına yapılan intihar saldırısı sonucunda 5 İzraelli ve 2 terörist ölüyordu. Sandıktan ise azılı zionist terörist Ariel Şaron çıkıyordu!…].

Şubat 2003’te Newsweek dergisinin öne sürdüğüne göre, Usame bin Ladin, El Ka’ide ‘nin üst düzey yetkililerinden Ha-lid Şeyh Muhammed’in 2002 Mart’ında Pakistan’da yakalan­masından sonra harekât plânında önemli değişiklikler yapılmak üzere Ocak ayında Afganistan dağlarında 11 Eylül’den sonraki en büyük “terör zirvesi”(!)ni toplamıştı. Derginin bilgi kaynağı olarak adları verilmeyen “meçhul” Taleban kaynakları gösterili­yordu. Dergiye göre, toplantıda, “ciddi projeler üzerinde çalış­tığını” açıklayan El Ka’ide liderinin birinci önceliği biyolojik silah kullanmaktı. Dergiye bilgi veren aynı kaynaklar, örgütün elinde bu tür silahlar olduğunu, fakat bunları nasıl nakledip kullanacakları konusunda sorun çıktığını açıklıyorlardı. Bu her şeyi bilen ve açıklamakta neden-se sakınca görmeyen kaynak­lara göre, “Usame Bin Ladin’in bundan sonraki darbesi inanıl­maz olacak”tı !..

12 Mayıs 2003’te, Riyad’da Veliaht Prens Ab­dullah bin Abd’ul-aziz’e bağlı Saudi Ulusal Muhafızlarına eğitim veren ABD’nin Vinnell firması ve personelinin ve ailelerinin kaldığı lojmanlarına; Washing­ton merkezli Frank Basil, incin ve Saudi ortaklarının Siyanco şirketinin merkezine, 9 El Ka’ide militanının gerçekleştirdiği intihar saldırısı sonucu; 8’i Amerikalı, -aralarında Riyad Vali Yardımcısının oğlunun da bulunduğu 35 kişi yaşamını yitirdi (ABD medyası ilkin dünyaya 10’u Amerikalı 90 kişinin öldüğü­nü yayımlamıştı). Saudi haftalık dergisi El Mecelleye gönderi­len e-posta iletisinde, kendini El Ka’ide’ye bağlı Mücahid Eğitim Merkezi Koordinatörü olarak tanıtan Ebu Muhammed el Ablaj, liderleri Usame bin Ladin’in Körfez’de uzun soluklu bir gerilla hareketi sürdürme talimatı verdiğini ve bu operas- ‘f:^.r!f> yonların Arab Yarımadası ile Körfez’deki tüm hava üsleri, askeri bina ve kampları hedef alacağım bildi­riyordu. Saldırı açıkça kabul edilmemişti. CIA bağlantılı Ulus­lararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (HSS) tarafından ha­zırlanan raporda El Ka’tde’nin toparlanma sürecine girdiği, 90 ülkede 20 bin (!) militanıyla cihad arayışı içinde olan örgütün, 11 Eylül sonrası 30 örgüt liderinin üçte birini, militanlarının da 2 bine (!) yakınının yakalandığı ya da öldürüldüğüne işaret ediliyordu. Haziran ayında, Riyad saldırısı planlayıcısı olduğu iddia edilen “Ebubekir el Azadi” kod adlı Abd’ul-rahman el Gamdi (30), kimi kaynaklara göre “teslim oldu”, kimi kaynak­lara göre “yakalandı”. Saudi Arabia’nm ABD büyükelçisi Prens Bandar bin Sultan, bu gözaltının El Ka’ide’ye vurulmuş büyük bir darbe olduğunu vurguluyarak, “Bu kişi, Krallıkla barınan kilit önemdeki El Ka’ide yöneticilerinden biri, buradaki hücre­leri ve faaliyetleri biliyor. Gelecekte yapılması plânlanan da ilgili bilgi sahibi” diyordu.

Haziran ayında İran’ın elindeki 500 kadar Taleban milisinin arasında gözaltında bulunan ve Mısır, Kuveyt, Saudi Arabia gibi ülkelere iadeleri gündeme getirilen El Ka’ide üst yöneticileri arasında örgütün ikinci adamı Mısırlı Eymen el Zevahiri, ör­gütün askeri operasyonlar şefi Mısırlı Saif el Adil, örgütün söz­cüsü Kuveytli Süleyman Ebu Geyd, Bin Ladinin oğlu Saad’ın adları geçmişse de haberler açıklığa kavuşmamıştı.

Bu tarihlerden itibaren El Zevahiri’nin adı da daha çok anı­lır olacaktı. Bu haberler Temmuz ayında tekrar gündeme getiri­lecekti. Ağustos’ta örgütün Güneydoğu Asya’daki baş temsilcisi kabul edilen ve Ekim 2002’de Endonezya’nın Bali adasındaki bombalı saldırının planlayıcısı olmakla suçlanan İslâmi Cemaat üyesi Rıdvan Bin İsamuddin “Hambeli”, Tayland’ın orta ke­simlerindeki Ayuthaya bölgesinde yakalana-rak Endonezya’ya götürülmüştü. Ağustos ayında ABD ve Kanada’da entegrasyon devrelerinin bakımsızlığından dolayı yaşanan bölgesel elekt­rik kesintisinin sorumluluğunu Uluslararası İslâmi Medya Merkezinin internet sitesinde yayımlanan ve Ebu Hafız el Mısri Tugayfan’na atfedilen habere dayanarak Saudi sermayeli El Hayat gazetesi tarafından Dünyaya duyuruluyordu. Bu de-zenformasyonlara paralel olarak gerek El Zevahiri, gerekse de Irak’ta El Zerkavi’nin adları birileri tarafından ön plâna çıkarılı­yordu!.. (Ekim ayında İstanbul’da düzenlenen saldırıları da aynı örgütün aynı kolunun üstlenmesi ‘puzzle’ın parçalan biraraya toplandığında hiç de şaşırtıcı gelmemektedir. Örgüt eylemi Sua-di gazetesi El Mecelleye göndererek açıklamıştır.).

Sıkı bir “dezenformasyonist” olan italyan ekonomist-ga-zeteci Lorettta Napoleoni’nin iddiasına göre, Saudi Ticaret Bankasının eski Başkanı Bin Mahfouz, yıllarca Uzakdoğu hayır kuruluşlarına para aktarmıştı. Ona göre “Usame bin Ladin’in başında bulunduğu İslamcı bir terör ağı var. Bunlar bankacı, işletmeci ve tüccarlardan oluşuyor… El Ka’ide merkezileştiril-miş bir organizasyon değil. Birbiriyle bağlantılı yüzlerce organi­zasyonun bir bütünü. Onlan tek bir çatı altında birleştiren en önemli unsur ‘din’.” (Merkezi değil, ama ‘din’ bunları birleşti­riyor. Emir-kumanda nasıl işliyor? Yerel değil, küresel olarak! Dikkat edilsin İtalyan bayan tam bir kibernetik-kaos “fraktal”i örnekliyor. Biz de salaktık!). 2003 yılında BM tarafından yapı­lan araştırmalara göre ise Saudiler El Ka’ide’nin finansmanına hatırı sayılır bir pay ayırmışlardı. Saudiler 241 hayır kurumun­dan sadece 6’sını kapatmışlar, 5,5 milyon dolarlık hesabı da dondurmuşlardı.

Yukarıdaki bütün kaotik ve nesnel gerçeği açıklamaktan uzak anlatılar, sıradan insanın kafasını karıştırmak işlevi ile yüküm­lü. Oysaki açıklama gayet yalın ve açık; teröre engel dümeni ile ABD Kongresince onaylanan Patriot Act (Vatanseverlik Ya­sası) niçin kara para aklamalarını engelleyememişti? Çünkü asıl amaç yeniden-faşizm rejimi için yurttaşların demokratik hak­larını askıya almaktı. Bunun için “Terör”de bir endüstri haline sokulmuştu… (Bkz. “Gizli Ordular- ABD-îzrael Global Devlet Terörü-JI-TRC-US”)

2004 Mart’mda El Zevahiri, Pakistan’ın Veziristan bölgesin­de kuşatılmış, fakat kaçmasına Pakistan istihbarat örgütü İSI tarafından göz yumulmuştu. Ne de olsa, artık “esas oğlan” oydu! Nisan ayında İslamcılara ait Dirasat internet sitesinde görüntü­leri yayımlanan Suudi asıllı Abd’ulaziz el Mukrin, Amerikalı­lara ve ABD müttefiki olan Arab liderlere saldırı tehditlerinde bulunuyordu. El Cezire ve El Arabiye televizyon kanallarında Bin Ladin’e ait olduğu belirtilen yeni bir ses kaydı mesajında; “Müslümanlara saldırmamaları” koşulu ile Avrupalılara “ateşkes” önerirken, ABD ve îzrael ile savaşın devam edeceğini belirti­yordu. Haziran ayında olayları yorumlayan ekonomist-gazete-ci Ergin Yıldızoğlu şu sonuçlara varmaktaydı: 21 yıl CIA’nm Ortadoğu Harekât Direktörlü-ğü’nde çalışmış Robert Bare’e göre, Saudi Arabia’da El KaFde’nin neden olduğu istikrarsızlık artmaya devam ettiği takdirde, varil fiyatları 120 dolara kadar yükselebilir (Bu yorum yapıldığında 37-42 dolar arasında dal­galanan varil fiyatları, 2006 Nisanında 60-64 dolarlarda dal­galanıyordu. Ekim 2007’de 94-97 dolara dayandı). Fakat asıl irdelenmesi gereken The Scotsman (03.06.04) dergisinde yayın­lanan iddialardı: Üst düzey bir Saudi güvenlik görevlisi, ABD’li yetkililerin daha fazla rehinenin ölmemesi için saldırganların kaçmasına izin verilmesini istediğini söylemiş. Ancak saldırıyı gerçekleştiren örgüt İnternet’e koyduğu, eylemi ayrıntılı bir bi­çimde anlatan yazıda, hiç tutsak almadıklarını, Saudi operas­yonunun kameralar için özellikle düzenlendiğini, operasyon başladığında kendilerinin çoktan olay yerini terk etmiş oldu-

ğunu ileri sürdü (The Observer 06.06.04).[61 Temmuz ayında Pakistan’ın Gucarat kentinin güvenlik güçleri ile silahlı çatış­maya girdikten 14 saat sonra 13 adamıyla birlikte yakalanan (biri Özbekistan uyruklu eşi, ikisi Güney Afrikalı), ABD’nin ba­şına 5 milyon dolar ödül koyduğu Tanzanyalı Ahmed Kalan Gaylani’nin, 1998’de Tanzanya ve Kenya’daki ABD büyükelçi­liklerine düzenlenen ve 224 kişinin ölümüne yol açan bombalı saldırıların baş şüphelilerinden olduğu açıklanıyordu. FBI’ın en çok aranan 22 kişi listesinde bulunan Gaylani’nin, Lahor’a götürülerek sorgulandığı, Usame bin Ladin ile ilgili sorulara yanıt vermediği belirtiliyordu (İlginçtir ki, basından atlatılmış bir haberde ortaya çıkıyordu: 2002 Mart’ında Dünya kamuoyu “11 Eylül” senaryosu ile Bin Ladin etrafında uyutulurken, Bin Ladin’in yardımcısı Ebu Zübeyde’nin yakalanmış olmasıydı. Aslında bu adamların “sanal” mı, yoksa “gerçek” mi oldukları bile şüphelidir. Çünkü fotoğrafları dahi yoktur. Ya da “ajan pro­vokatör hücresi mensubudurlar, verilenler “kod” adlarıdır-. Bil­dirime göre fotoğrafından çok genç olduğu anlaşılan Gaylani, yakalanan üst düzeydeki dördüncü “keriz”di!..).

Görevinden 2003’te istifa etmiş olan Beyaz Saray’ın eski terörle mücadele danışmanı Richard Clarke’ın, 2002 Hazi­ranında ABD Senato İstihbarat Komitesi’ne kapalı bir oturum­da vermiş olduğu brifing, Kasım 2004’te yayımlanmıştır. Bazı bölümleri sansürlenmişti) olan metne göre, CIA Başkanı Ge­orge Tenet, 1999’da El Ka’ide’ye sızılması emri vermiş, böyle­ce 3 yıl içinde CIA ajanları El Ka’ide’ye sızmayı başar-mışlarsa da, üst birimlere ulaşamamışlarmış! Kaldı ki, bu sızmadan önce 1997 ve 1998’de CIA’nm Afganistan’da Bin Ladin’i gözetle­mek için kurduğu bir hücre varmış. Bunun için “11 Eylül” sal­dırısı önlenememiş. Ama gözden kaçan bir cümle, kitabımızın sonundaki konuda irdelediğimiz “11 Eylül 2001-NewYork”da belirtilen bir gözlemle çakışmakta. Cumhuriyetçi senatör Ray Lahood’un, “Bin Ladin’i HEylül’den önce ele geçirseydik, bu saldırılar düzenlenebilir miydi?” sorusuna cevaben, Clarke diyor ki, “Bin Ladin’in öldürülmesi halinde de Dünya Ticaret Merkezi’nin havaya uçurulabileceğini” söylemesi. Buranın “ha­vaya uçurulacağı”ndan neden bu kadar emin olduğu ilginçtir! Ben biliyorum, ama “biz sürüsü koyunları” hâlâ uyumakta di­reniyor…

2005 Mart’ında Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref, BBC’ye yaptığı açıklamada “Mahkumların ve El Ka’ide üyele­rinin sorgulamaları ışığında ve teknik olanaklar sayesinde bir süre önce Bin Ladin çevresindeki ağı daralttık ve onun nerede bulunduğunu yaklaşık olarak bildiğimizi düşünüyorduk. An­cak bu bir süre önceydi, belki 8 ilâ 10 ay önce” diyerek teması kaybettiklerini açıklıyordu. Nisan ayı sonlarında çok yönlü dü­şünülmesi gereken bir haber İslamcı bir internet sitesinde ya­yınlanıyordu: “Bin Ladin’in ölüm haberi” üst başlığı ile verilen haberi irdeleyen Eş-Şark El Avsat (Ortadoğu) gazetesi, sitedeki haberin ” Bin Ladin’in herkes gibi bir gün ölebileceği ve Müslü­manların buna hazır olması gerektiği” anlamına geldiğini yazı­yordu!… Bu arada İnterpol kaynaklı bir haber; El Ka’ide’nin ih­tiyaç duyduğu paranın uyuşturucu ve silah kaçakçılığı dışında, dünyanın en pahalı parfüm, çanta, saat, giysi ve diğer marka­ların ürünlerinin sahtelerini yaptırarak piyasaya sürdüğünü ve bu yoldan büyük gelir sağladığını bildiriyordu. Bu sahte ürünler Dubai’den Britanya’ya gönderiliyordu. Artık Batılı demokratlar da uyanmaya başlamışlardı. Temmuz ayında, bunlardan araştır-macı-gazeteci W.G. Tarpley, El Ka’ide’nin Anglo Amerikan is­tihbarat servislerinin bir şubesi olduğunu ileri sürüyordu (Geniş bilgi 4 ve 5. bölümde). Ağustos ayı başında, örgütün “iki numa­ralı adamı” Eymen el Zevahiri, El Cezire televizyonunda yayın­lanan bir video kasedinde; London’da yeni bir saldırı düzenle­neceği tehditinde bulunuyordu. Eylül ayında Saudi El Hayat ga­zetesi, Kabil’deki Birleşik Güçler Komutanlığında operasyonlar komutanı Albay Don McGravv’e dayanarak verdiği habere göre, Bin Ladin’in ya böbrek hastası olduğunu ya da başka bir has­talıktan dolayı sağlığının kötü olduğunu ve tedavi olmaya çalış­tığı bildiriyordu (!!??). Ardından El Ceerre’de arzı endam eden videosunda El Zevahiri, Afganistan’da Taleban’m hâlâ güçlü ­olduğunu bildirerek, Afganistan’daki seçimin “savaş ağalarının terörü altında” yapıldığım öne sürüyordu. Ekim ayında ortaya çıkan İzrael askerî istihbarat AMAN şefi General Aharon Zeevi Farkaş, dikkatleri Sina’ya çekerek, El Ka’ide’nin Sina’da (!) bir üs kurduklarını, buradan Gazze’ye sızarak burada da bir şube açtıklarını iddia ediyordu… (Bu iddiayı, Ekim ayında Mısır’a giden Cumhuriyet gazetesi muhabiri Mehmet Faraç, Mısırlı gü­venlik yetkililerine sorduğunda, aldığı karşılık yalanlamaydı!). 19 Ekim’de Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’da, Türk Em­niyet yetkililerinin uyarısı ile terörist saldırı hazırlığı yaptıkla­rı şüphesiyle gözaltına alınan Danimarka’da ikâmet eden Türk vatandaşı “Cesur Abdülkadir” (19) ve İsveç vatandaşı Mirsad Bektaşeviç’in ifadeleri doğrultusunda Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da gözaltına alman ve bu ülkede ikâmet eden dört Yakındoğu kökenli gencin evlerinde yapılan aramalarda 200 bin Danimarka Kronu, patlayıcı maddeler, bilgisayar CD’si ve DVD’ler ele geçiriliyordu.

Kasım ayı başında Amerikan CBS televizyonu, Fransız is­tihbaratına dayanarak verdiği haberde, örgütün Çeçen mili­tanlardan almış olduğu 4 adet Sam füzesinin Türkiye’de izinin kaybolduğunu belirtiyordu. Aralık 2005’te vVashington Pos(‘un, Sırbistan-Karadağ’m başkenti Belgrad’daki bir “Batılı istihbarat yetkilisine”(!) dayandırarak verdiği ve Rade Maroeviç ve Daniel Williams tarafından kaleme alman haberde, El Ka’ide’mu Arab olmayan kişilerden oluşan, böylece dışarıdan bakıldığın­da polisin dikkatini çekmeyecek bir yapılanma oluşturmayı plânladığını Öne sürdü. Gazeteye konuşan yetkili (!), “Bu ge­lişme, teröristlerin kullandıkları yeni bir araçtır,” diye konuştu. Bunun için uyuşturucu ve silah kaçakçılığı dâhil her türlü yeraltı operasyonu için son derece elverişli bir konum arz eden Bosna Hersek ve Kosova bölgesinin kullanılması plânlanmıştı. Burada yakalanmış olan bin Türk, biri İsveç vatandaşı ve iki Boşnak’tan oluşan grubun da Saraybosna’daki Britanya Büyükelçiliğini bombalayacağı iddia edilmekteydi. El Cezire televizyonunun Eymen el Zevahiri nm, El Ka’ide militanlarını Müslüman ülke­lerdeki petrol tesislerine saldın çağrısı yapan 3 ay önceki video kasedinin sanki yeni bir haber gibi yayınlanması petrol fiyatla­rını yukarıya fırlatıyordu. El Cezire’nirı yayın yönetmeni Ahmet Şeyh, kasedin 3 ay önce ellerine geçtiğini, Önemli bölümlerini parça parça (?!) yayınladıklarını belirterek “Bugün bir yanlışlık oldu ve bu bölümleri yeniden yayınladık” diyordu. Komedi! 19 Eylül’de yayınlanan kasette, El Zevahiri, London saldırısını üst­leniyor, Bin Ladin’in sağ olduğunu ve cihada liderlik yaptığını da söylüyordu.

Resmi bir ziyaret için Pakistan’ın başkenti İslâmabad’a giden ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, El Ka’ide lideri Usa­me bin Ladin’den yaklaşık bir yıldan beri haber alınamadığına dikkat çekerek, onun artık örgüte kumanda edecek durumda olmayabileceğime!) söylüyordu. Esas komutan konuşmuştu… Ocak 2006’da El Ka’ide’nin yayın organlığını yapma işlevi yük­lenmiş olduğu artık su götürmez hâle gelen El Cezire’de yayın­lanan El Zevahiri video kasedinde Müslüman Kardeşlerin yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı R.Tayyip Erdoğan’dan “sahte Müslüman” olarak bahsediyordu [Haberi ileten Vatan ga­zetesinin yaptığı yorum dikkate değerdi: “Zevahiri, AKP’yi hedef aldı. Türkiye’ye saldırı işareti mı verdi?” ABD’nin Mart ayı son­larından itibaren Türk hükümetine karşı işaretler-emareler ver­diği medyaya yansıtılırken. CIA bağlantılı Kürtçü kontra terör örgütü PKK ile bağlantılı ve MOSSAD tarafından güdümlenen Kürdistan Özgürlük Şahinleri terör bi-f rimlerinin, plânlı olarak Şemdinli’den i başlayan provokativ konspirasyonları (bütün Türkiye’ye yayılıyordu!..].

El Cezire televizyonunda kendisi de-; ğil, sadece sesinin olduğu bir band ya­yınlanan Bin Ladin, Amerika’da eylem yapılmamasının alman güvenlik tedbirleri değil; savaşa karşı olan ABD kamuoyunun istekleri doğrultusunda ateşkes yapılması isteği olduğunu söy­lüyordu. Mart ayında Amerikan CBS televizyonunda yayınlanan “60 dakika” programına çıkan, Yemen’de oturmakta olan 1996-­2000 yılları arasında Afganistan’da Bin Ladin’in korumalığını yapan Ebu Cendal, “Bin Ladin, saldırıya uğrarsak ve bizler onu koruyamayacak hale düşersek bana kendisini öldürmemi sıkı sıkı tembihlemişti” diyerek, tehditlerinin ciddiye alınması gerektiğini söylüyordu!.. Nisan ayında El Zevahiri’nin bir video kasedi bu sefer internette yayınlandı. “2 Numara” Irak’taki di­renişçileri överken El Zerkevi için, “Ona çok ya km yaşadım ve iyilikten başka bir şey görmedim” diyordu… Hoş ve boş sözler… Nisan ayında, İran-ABD sürtüşmesi tırmandırılırken, uzun bir aradan sonra birden El Cezire televizyonunda yayınlanan yeni kasedin Bin Ladin’in “gerçek sesi” olduğu Beyaz Saray Sözcüsü Scott McCİellan tarafından istihbarat kaynaklarına dayanılarak onaylanıyordu! El Zerkavi’nin birdenbire Bin Ladin vari orta­ya çıkmasının ardından, bu sefer El Ka’ide’nin “2 Numara”sı, örgütün yayın organı As-Sahab sitesinde görü nü veriyordu. İl­ginç olanı görüntüde militan tavlama aracı duvara dayalı tüfek görüntüsü yerine üzerinde ‘Davut Yıldızı’ benzeri çiçek desenli bir tül perde yer alıyordu. Bu arka plânın önünde konuşan El Zevahiri benzeri kişi bu sefer, Irak başarılarını sıraladıktan son­ra, Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerrefe cephe alıyor, onu “hain” olarak ilân edip Pakistan halkını ve ordusunu onu devir­meye çağırıyordu.

1996-99 yılları arasında, CIA Anti-terör Merkezindeki Bin Ladin’i izleme biriminin başında olan üst düzey CIA uzmanı, “Emperyal Kibir: Batı Neden Teröre Karsı Savaşımı Kaybediyor” adlı kitabında, eski ve yeni ABD yönetimle­rini ve Amerikan istihbarat örgütlerinin, kendi deyimiyle “kü­resel İslamcı ayaklanmaya” karşı verdikleri mücadeleyi eleştirdi. CIA’nın adını açıklamamak şartı ile yayımlanmasına izin verdi­ği kitap, “Adsız” imzası ile 10 bin baskı yapıp, ABD’de en çok satanlar listesinin başlarına oturtuldu. Ağustos 2004’de Fran­sız Haber Ajansı-AFV sına demeç veren 50 yaşlarındaki “Ad­sız”, ABD politikalarının Müslüman dünyasında El Ka’ide’nin ­konumunu güçlendirdiğini ve yeni militanlar bulmasını kolay­laştırdığını savundu. Tersten okunması lüzumlu olan bu psiko­lojik harekât “gölgeleme” kitabı belli ki istenilen hedeflere pek ulaşamadı. Mart 2005’te FBI, gizli bir raporda, El Ka’îde’nin ABD’ye saldırmasının ülkeye sızma yeteneğine bağlı olduğunu vurgularken, “Bugüne dek ABD’de hiçbir gerçek uyuyan ajan tespit edemedik” deniliyordu. Hazıran’da ClA’nm yeni patronu Porter Johnston Goss, ilk mülakatım verdiği Time dergisinin Bin Ladin’in yeriyle ilgili sorusuna, “Nerede olduğu konusunda gayet iyi bir tahminim var. Sonraki soru lütfen” yanıtını veriyor­du (Açıkça “mezarın dibinde”!). Terörle mücadeleyi bir zincire benzeten Goss, zayıf halkalar güçlendirilmeden El Ka’ide lide­rinin yakalanamayacağını söylüyordu… Buna psiko-politık-sa-vaş teorisinde ‘kibernetik-kaos entropısi’ deniyor.

Porter J. Goss, Skull&Bones şebekesinin yuvası olan Yale üniversitesinde okumuştu. Kurufea/acVKemifcler’den olan John Negroponte ile arkadaşlığı buradan geliyordu. Fakat kendisi yine Yale’nin gizli topluluklarından olarak 1863’te kurulmuş Book and Snake- Kitap ve Yılan üyesiydi [Bu topluluğun dik­kate değer üyelerinden biri de askeri istihbarat bağlantılı bir aileden gelen Washington Post’un VVatergate skandalini med­yaya taşımış olan elemanı Bob Woodward’tır! Eski Savunma Bakanı Les Aspin, eski Hazine Bakanı Nicholas Brady, Flori-da Senatörü Bili Nelson, eski Kongre üyesi ve New York He­rald Tribune’in sahibi Ogden R. Reid bu topluluğun ABD’de diğer tanınmış üyeleridir.]. 1960’da mezun olduktan sonra Ordu’da ve 1962-1971’de CIA’da istihbarat operasyon-larında hizmet vermişti. Domuzlar Körfezi, Kuba Füze Krizi olaylarına karışmıştı. 1963’te Mexico City’de bir masanın başında kolko-la olduğu “Operasyon-40” CIA üyeleri arasında Felix Rodri-guez ve Barry Seal (Gen. bil.i.bkz. “Gizli Ordular-Pentagon-NSA-CÎA-Masonlar”) gibi ünlü CIA katilleri de bulunuyordu. 1974’te politikaya atılmış. 1997-2005 arası Kongre İstihbarat Komitesı’nde görev yapmıştı. CFR ve Ripon Society üyesiydi (RS 1964’de Winconsin’de kurulmuş merkezci cumhuriyetçi ­bir think-tank kuruluşuydu. Başkanı olan Richard S. Kessler, aynı zamanda Kessler & Associates şirketinin de başkanıydı. Şirketin müşterileri arasında Pfizer, Altria Group Inc. gibi ilaç devleri, sigara tröstü Philip Morris USA ve BNSF Railway gibi demiryolu devi bulunuyordu). Eylül 2004’te CIA’nın resmen patronu olmuş; Mayıs 2006’da aniden istifasını vermek zorun­da kalmıştı. Yerine Hava Orgenerali VVilliam V. Hayden atandı. Hayden İrlanda kökenli bir ailenin çocuğu olarak Pittsburgh’un Kuzey Katolik Yüksek Okulu’ndan mezun olmuştu. 1969’da or­duya katıldıktan sonra Hava istihbarat Ajansı’nda hizmet ver­mişti. Mart 1999’dan Nisan 2005’e kadar Fort George G. Me-ade, Maryland’te Central Security Service-Merkezi Güvenlik Servisinin şefi ve National Security Agency-NSA-Ulusal Gü­venlik Ajansının direktörü olarak görevlendirilmişti. Hayden, “11 Eylül” saldırıları öncesi ve sonrasında Amerikan istihbara­tının (daha açık olarak ABD ‘komplo’ mekanizmasının provo­kasyon ve konspirasyon tezgâhının) “her şeyi bilen” kilit adamı konumundaydı. Mayıs 2005’ten Mayıs 2006’ya kadar da Ulusal istihbarat Direktörü John Negroponte’nin başkan vekiliyd.il..

Temmuz 2006’da Irak’ta Zerkavi’nin öldürüldüğü iddiası­nın üzerinden bir ay sonra NewYork Times gazetesinin habe­rine göre, CIA’nın El Ka’ide lideri Usame bin Ladin’in yaka­lanması amacıyla oluşturulan “Alec Station” birimini kapattı. Gazeteye göre bu birim geçen yılın sonunda kapatıldı (Aralık 2005.yn.), bu birimde görevli istihbarat yetkilileri CIA içindeki Terörizmle Mücadele Merkezine atandı. Gazete bunun sebe­bini, El Ka’ide içindeki hiyerarşinin artık eskisi kadar önemli olmadığını, bu örgütle bağlantılı grupların Ladin’den bağımsız olarak saldırılar düzenlemeye başlamasının da etkili olduğu­nu, açıkladı. Sözün kısası “El Ka’ide Senaryosu”nun “Bin Ladin bölümü” kapandı!.. Eymen el Zevahiri palavrasına da artık, komplo-provokasyon- konspirasyon merkezindekilerin ve ra­dikal İslamcı gönüllü “mankurt”ların haricinde kimse inanmı­yor. Bunun kanıtı en son olarak Izrael zionistlerınin Temmuz 2006’da Lübnan’a saldırısı sırasında kamuoyuna yansıdı. Senaryo gereği, El Cezire televizyonunda yayınlanan El Zevahiri video kaydında, ‘2 No: lu’ adam, Izrael’in Lübnan ve Gazze’de roket saldırılarına karşı tepkisiz kalmayacaklarını açıklıyor­du. Fakat Hizb’Allah, akıllıca teklifi çevirdiklerini ifade etti. Hizb’Allah sözcüsü, “Destek çağrısı ABD ve Zionistlerin bir kur-gusudur. Bu sayede Hizb’Allah, terörist bir örgüt olarak lanse edilmek isteniyor” dedi. Sözcü, bu sayede Hizb’Allah^ yönelik Arab ve İslâm devletlerinin desteğinin de çökertilmesinin hedef­lendiğini kaydediyordu (Bu haberin Akşam gazetesi haricinde Türk basınında yer almaması ilginçti!).

Eylül 2006’da ABD Senatosu İstihbarat Komitesi nin açıkla­masına göre, CIA’mn araştırması sonucu Saddam Hüseyin’le Usame Bin Ladin (El Ka’ide) arasında herhangi bir bağlan­tı bulunamamıştı. Gazeteci Melih Aşık’ın köşesinde Prof. Chossudowsky’nin araştırmasına dayanarak aktardığına göre, 11 Eylül saldırısı ile ABD hükümeti tarafından sorumlu olduğu ilân edilerek başına 25 milyon dolar ödül konulan Usame Bin Ladin hakkında; FBI’ın resmi sitesinde arananlar listesinin ilk sırasında olmasına karşılık, “11 Eylül” saldırısı ile suçlandığı­na dair hiçbir açıklama bulunmamaktadır. Yani FBFm elinde onun bu olaya karıştığına dair hiçbir kanıt bulunmamakta­dır!.. Aynı ayın sonlarında Fransa’da bir yerel gazete olan L’Est Repub/icam’de, Fransız gizli servisinin 21 Eylül tarihli bir rapo­runa dayanılarak şu haber geçmişti: Bu belgede “Genelde güveni­lir bir kaynağa göre Saudi Arabia servisleri Usame bin Ladin’in öldüğüne kani” denmekteydi. Rapor aynı gün Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Başbakan Dominique de Villepin ile İçişleri ve Savunma Bakanlarına da iletilmişti. Cumhurbaşkanı belgenin nasıl sızdığı konusunda şaşırdığını söylerken, konu hakkında yorum yapmayan Savunma Bakanı belgelerin nasıl sızdırıldığı hakkında soruşturma açıldığını belirtiyordu. Güdümlü medya­da hemen Ladin’in “sudan”, “tifodan” öldüğüne dair haberler geçilmeye başlandı. Ardından ABD’yi ziyareti sırasında Pakistan Devlet Başkanı P. Müşerref, Britanya’nın The Times gazetesine verdiği mesajda, Afganistan’ın Kunar eyaletinin Pakistan sını-

­rında aşiretlerin etkin olduğu Bacaur bölgesinde bazı El Ka’ide hücrelerinin bulunduğunu belirterek Kunar eyaletinin isyancı liderlerinden eski başbakan Gulbeddin Hikmetyar’ın deneti­minde olduğunu Bin Ladin’in de onun tarafından gizlendiği­ni söylerek, Fransız iddialarını yalanlıyordu. Birileri gerçekleri açıklamak için “ısınma turları”na mı başlamıştı?!

Ocak 2007’de, Irak’ta hatta Afganistan’da “esas oğlan” masal­larının artık eskisi gibi inandırıcılığını yitirdiği günlerde, ABD İmparatorluğu emperyalıst-zionu önceden öngörülmüş “Düşük Yoğunluktaki Çatışma” alanları hedeflerinden (daha doğrusu bakir ‘petrol’ yataklarından) biri olan Somali’ye doğru senaryo (komplo) sunu kaydırdığı günlerde; tekrar Eymen el Zevahiri, görüntülü videobandındaki “nurlu yüzü” ile “zuhur” ediyordu. Irak savaşını Somalilere örnek veren “2 Nolu” isim, Etiyopya askerlerine saldırılmasını buyuruyordu. Tam da CENTCOM’un önerdiği gibi… Şubat ayında, Britanya Prensi Harry’nin, Irak’ta görev yapacağı haberleri üzerine, yıllardır Usame Bin Ladin hakkında palavralar sıkan MI.6 buna bir yenisini daha ekliyodu. İngiliz bulvar gazetesi Daily Mirror’a servislenen habere göre, güya prensin “ölü ya da diri” yakalanması için El Ka’iadeye ta­limat veren Hacı T milyon dolar’da mükâfat koymuş. Örgütün prestijini kurtarmak için “zafer”(!) elde etmeyi düşünüyormuş!.. Mart ayında “İran’a Müdahale Senaryosu”nun ısındırıldığı gün­lerde Amerikan Ulusal İstihbarat Direktörü Mike McConnell, “Hacı”nın Pakistan’da saklandığını öğrendiklerini söylerken; CIA operasyonlarına yakın (!) kaynaklar, askerî eğitim almış ajanların Pakistan içine ve Afganistan sınırına yakın bölgeye in­tikal etme emri aldıklarını belirtiyordu. Nisan ayında CIA’nın kadim işbirlikçilerinden Gulbeddin Hikmetyar (60) serbest pi­yasada endam etti. Fransız AFP ajansının kendisine ilettiği so­ruları, DVD’ye kaydettiği görüntüsü eşliğinde yanıtladı. 2006’da El Cezire televizyonunda yayınlanan videokasetinde El Ka’ide ve Ladin’e bağlılık yemini etmişti (Bu biraz şu anda hayatta ol­mayan Ecevit’e Baykal’ın “hayranlığını” dile getirmesine benzi­yordu!). Hikmetyar, “ABD Özel Birliklerinin Afganistan’ın dogusundaki Tora Bora Daglan’na yaptığı operasyonda Ladin ve yardımcısı el-Zevahiri’nin kaçmasına kendisinin adamlarının yardımcı olduğunu; binlerce mücahidin dağların arasından Ta­lebem liderlerini güvenli magralara götürdüğünü iddia ediyordu (Tabii bu üç-beş ya da yüz değil, binlerce topluluğun o yoğun hem Humit hem de elektronik gözetlemeyi nasıl atlattığı, ayrı bir muamma.). Meydanı boş bulan eski “esas oglan’lardan muh­terem, Mayıs ayında tekrar endam ederek, El Arabiye televizyo­nuna verdiği demeçte de: “Elimde olan bilgilere göre Ladin ha­len yaşıyor. Ancak yeni video mesajları yayınlamayarak ön pla­na çıkmamayı tercih ediyor” diyordu (CIA-Langley-Hollywood yapım stüdyolarından duyurulur!). Artık, El Zevahiri ile ilgili masa üstü servislenen haberler, kavrayanlar için ABD emperyal-zionun gelecek için ne tasarladığının bir kamuoyu yoklaması niteliğindedir. Vatan (28 Mayıs) gazetesinin “-MOSSAD- kara propaganda dış haberler servisi”ne göre; güya El Zevahiri, El Ka’ide İrak “lideri” El Muhacire bir mektup göndermiş “Artık cihadı yaymanın zamanı geldi. İrak’la kalmasın, İslamcı Büyük Suriye’ye genişleyin” demiş. Bu mektubu da Arab istihbarat ser­visleri tarafından ele geçirilmiş.

Büyük Suriye; Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün’müş. Tam da ABD ile Türkiye’nin arasının Kuzey Irak-“PKK” dolayısıyla limoni olduğu bir zamanda, “mübarek hazret” ABD’nin imdadı­na yetişiyor! Bak sen şu “Allah’ın hikmetine! Haziran ayındaki Londra saldırısı girişimlerinin ardından tekrar 95 dakikalık vi-deobandı ile piyasaya çıkan El Zevahiri’nin İngilizce alt yazılı kasedi CNN, El Cezire gibi TV kanallarında yayınlandı… “11 EylüL’ün 6. yıldönümüne rastlayan günde birden, El Ka’idVnin medya organı olduğu belirtilen Es Sahab tarafından yayınla­nan Arabça Bin Ladin malum videoları ile temaşa ettirilmişti.”Hacı”nın bu sefer sakalı siyaha boyanmıştı. Londra’da yaşayan İslâm uzmanı Azam Tamimi, Alman Die VVelt’e verdiği demeçte “siyah sakalın” savaşa hazırlık göstergesi olduğunu söylüyordu (Manitu, bizi korusun!). Hatta videoda ölen teröristlerden Velid el-Şehr-i olduğu iddia edilen kişi (ki altı yıl önce ailesi tarafından yaşadığı ispat edilmişti): “Bizim savaşımız dünya için değil, ahiret için. ABD’yi de Sovyetler gibi devireceğiz” diyordu. Aynı bant içindeki ifadelerde, Ankara’ya hedef alındığı spekülasyon­ları yapıldıysa da El Cezire’nin Ankara temsilcisinin tercüme yanlışlığı (!) yapıldığını, bahsedilen yerin Suriye’deki Angara olarak anılan tarihi bir kent olduğunu açıklaması üzerine de­zenformasyon sahneden çabuk kaldırılıyordu…

Gittikçe “Ferhan Şensoy’un Ferhangilerine benzer bir tulu­ata dönen bu senaryoları şöyle yorumlayıp noktalamak doğru olacak: “Anlat Co, heyecanlı oluyor!”

3.a- İrak El Kai’de’si- “Hayalet Terörist” Ebu Mus’ab el Zerkavi:

“Mançurya Kobayı Hacılar Tükenmez!” Afganistan’da CIA-Ml.ö’in yarattığı “efsane”yi, bu kez MOSSAD-CIA İrak’ta de­neyeceklerdi. ..

20 Mart 2003’te Irak’ın Anglo-Amerikan emperyal-zion as­keri gücü tarafından işgal edilmesine sebep gösterilen suçla-ma-lardan biri de Bin Ladin ve örgütü El Ka’tde’nin Irak rejimi ile işbirliği yaptığı ve bu rejim tarafından desteklendiği kara-propagandasıydı. Batı basınında daha Nisan 2002’de El Ensar el İslâm adlı örgüt birden ön plâna çıkarılarak bu örgütün El Ka’ide’nin uzantısı olarak faaliyet gösterdiği, örgütün kimya­sal kitle imha silahlarına sahip olduğu iddia edilmişti. Ne var ki, bölgeye çağırılan gazeteciler bu iddiaların doğru olmadığını gördüler. Ebu Mus’ab el Zerkavi’nin adı MI.6 tarafından servislenen Daily Telegraph gazetesinde Ocak 2003’te anılma-ya başlandı.

El Ensar el İslâm (İslâmın Hizmetçileri) örgütü kontra Ebu Abdullah el Şafı liderliğindeki Cund el İslâm (İslâmın Asker­leri) ile kontra “Molla Krekar” kod adlı Necmeddin Faraj Ahmed liderliğindeki Kürdistan İslâmi Hareketinden ayrılan grupların 10 Aralık 2001’de birleşmesiyle kurulmuştu.

Lideri Molla Muhammed Hasan’dı. Molla M, Hasan, Afganistan’da Taleban döneminde Kandahar valisi olarak, da­nışmanlığını A. H. Kissinger’in yaptığı petrol tröstü Unocal ile rekabet eden talihsiz Arjantin firması Bridas Corp. Yönetim Kurulu Başkanı Carlos Bulgheroni ile pazarlıklarda bulunmuş­tu. Onun için uluslararası konspırasyon oyununda deneyimliy­di. İşgalden çok önce Cund el İslâm adlı kontra örgüt, Kuzey Irak’ta daha Baas’la irtibatını kaybetmemiş KYB’ye saldırmış ve 39 peşmergenin ölümüne neden olmuşlardı. Bu çatışmalarda 220 kontra ölmüş, örgüt güçten düşmüştü.11] Bu ilginç ilişkiler yumağından faydalanılarak Batı medyası tarafından örgüte “Kürt Taleban”ı adı yakıştırılmıştı. Amaç, psikolojik savaşın medyatık unsurlarından biri olan markalaştırmaktı… Molla M. Hasan yandaşlarının uyarmaları ile örgüt şeflerinin CIA ve MOSSAD ile ilişkilerini fark eden militanların örgütü terk ederek El Ensar el İslâm’ı kurmaları üzerine; geride kalan kontralar tarafından gerçekleştirilen KYB’nin ikinci adamı Berham Salih’e karşı ger­çekleştirilen suikast bu örgütün üstüne yıkılmak istendiyse de örgüt bu iddiayı reddetmişti.

Irak’ın işgali ardından da bu örgütün kampları bombalan­mıştır. Daha sonra ABD güçlerine, Irak polislerine, KYP ve KDP bürolarına karşı yapılan saldırılardan bu örgüt sorumlu tutul­muştur. Irak’ta El Ka’ide ile bağlantılı olduğu iddia edilen Irak İslâm Ordusu, Tevhid ve İslâm, Cemaat el Tevhid ve Cihad, Ebu Hafs El-Masri Tugayları adlı örgütlerin adları kibernetık terörle paralel anılmaktadır, iddialardan bin de “Afganistan, Çeçenistan ve Bosna-Hersek’te savaşan ve kendilerini ‘mücahıd’ olarak isimlendiren yaklaşık 5000 yabancının da” [2] direniş­te yer almasıdır (Buna örnek olarak ABD senaryosunca verilen rakamların temel alınması hiç de inandırıcı değildir. Çünkü bu rakamlar bir “gölgeleme” amacı taşımaktadır. Bu da piyasada uzman olarak dolaşan bazı ‘bilen’ şahsiyetlerin ne kadar kolay yönlendırilebildiğinin kanıtıdır!). Ağustos ayında Bağdat’ta BM merkezine düzenlenen saldırının sorumluluğunu El Ka’ide ye yakın olduğu iddia edilen Şehit Ebu Hafs El Masri Tugayla­n adlı örgüt www.jaroq.net/news adlı internet sitesinde üstle-ni-yordu. İddiaya göre örgüt adını Afganistan operasyonunda öldürülen El Ka’ide yetkilisi Mısırlı Muhammed Atıf ın takma adından alıyordu. Ayrıca yönlendirmelere en tipik örnekler ola­rak Kasım 2003’de İstanbul’da gerçekleştirilen terör saldırıla­rından sonra Türk medyasında yer alan radikal dinci Örgütlerle El Zerkavi ve El Ka’ide bağlantılı ‘masa üstü servisli istihbarat haberleri’ -enformasyon- verilebilir. Olaydan sonra Gladio-P-2 bağlantılı İtalyan radikal milliyetçi işadamı ve politik lideri Berlusconi’nin gazetesi Corriere della Sera’da (24 Kasım 2003) yer alan bir haberde, Almanya’da yakalanan El Ka’ide bağlantılı Ürdünlü El Tevhid grubunun üyesi Şadi Abdullah’ın itiraf(!) açıklamasına göre, El Zerkavi İran’da, İran hükümetinin ve sa­bık Irancı Afgan Başbakanı Gulbettin Hikmetyar’ın koruması altında bulunuyordu (Çünkü asıl ulaşılacak hedef İran’dı!).

2004 Nisan’mda, Ürdün devlet televizyonunda yayınlanan itiraflarda(l) El Ka’ide örgütü militanlarının lideri Azmi el Cayus-i, Irak’ta Ebu Mus’ab el Zerkavi ile buluşup saldırı hak­kında görüştüğünü, kendisine 170 bin dolar verdiğini ve bu parayla da 20 ton (!) kimyasal (?) satın aldığını belirtiyordu. Görüntülerde aralarında Suriyelilerin de bulunduğu 9 militan; 80 bin (!) Ürdünlünün öldürülmesinin planlandığını açıklar­ken, hedeflerin arasında Ürdün Başbakanının ofisi, ülkedeki ABD Büyükelçiliği ve istihbarat binalarının da bulunduğunu söylüyorlardı (?!). Ardından da Bin Ladin’in sağ kolu olarak tanıtılan Ebu Mus’ab el Zerkavi’ye ait olduğu belirtilen ve El Arabiye televizyonunda yayınlanan bir videokasette, istihbarat binasına saldırı planlandığı, fakat “kimyasal saldırı” plânlarının Ürdün yetkililerinin işkence altındaki militanlara yaptırdığı ya­lan itiraflar olarak niteleniyordu. Ağustos 2004’te Çevre Bakam Misket Mümin ile Eğitim Bakanı Sami el Muzaffer’e yönelik suikast girişimlerinde 5 koruma görevlisi ölmüş, 6 kişi yaralan­mıştı. Bunlardan sadece Çevre Bakanına yönelik olanını Cema­at el Tevhid ve Cihad üstlendi. Örgütün El Ka’ide ile bağlantılı Ebu Mus’ab el Zerkavi’nin liderliğinde olduğu iddia ediliyor­du. Böylece Irak’ta onun adı iyice ön plâna çıkarılıyordu…

Nisan 2005’te Newsweek haberine göre, Bin Ladin, El Zerkavi’yi 1980 Afganistan savaşından tanıyordu, fakat ken­disini pek de sevmiyordu. Bin Ladin’in kuryesi olan Abd’ul-hadi el IrakfH El Zerkavi ile gizlice 2003 yılında buluşmuştu. Derginin Hoolywood senaryolarına taş çıkartacak senaryosuna göre, direnen El Zerkavi, birkaç buluşmadan sonra sonunda “Şeyh”ine bi’dat etmişti. Hatta Pakistan dağlarında zorlanan Şeyh’ini Irak’ta ağırlayabileceğini bile söylemiştir. Bilgileri ak­taran Zabihullah adlı bir Taleban kaynağıdır!.. “El Zerkavi” masalı, çok geçmeden sorgulanmaya başladı. Bazı araştırmacılar Zerkavi’nin de Bin Ladin gibi Soğuk Savaş döneminde Sovyet­lere karşı CIA tarafından desteklendiğini belirterek, Zerkavi’nin 2001 yılındaki Amerikan bombardımanı sırasında Tora Bora’da öldüğünü öne sürüyordu.

Bu iddialara göre, ABD-CIA tarafından masa başında yara­tılan Zerkavi’nin başına 25 milyon dolar ödül konularak, Bin Ladin’le beraber “en değerli teröristler” listesinin başına yerleş­tirilerek yaşam verilmişti. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell tarafından El Ka’îde’nin “beyni” yapılarak bir anda dünyanın gündemine oturtulmuş; Time dergisi de onu dünyayı etkileyen 100 kişi listesine sokarak ete-kemiğe büründürmüştü. Asıl adı­nın Ahmed Fadıl Nezzal el-Hallilah (37) olduğu açıklanan Zerkavi’nin; Filistinli mülteci bir babadan Ürdün’ün Zarka ken­tinde doğduğu, alkolik, dövme meraklısı, futbol tutkunu, anne­sine düşkün bir kişilik olduğu yazılıyordu.

12 yaşında cinsel saldırıdan tutuklanmış, 17’sinde okuldan kovulmuş, 19 yaşında Afganistan’a gitmişti. 1992’de Ürdün’de Halifeliği geri getirmeye çalıştığı için ikinci kez tutuklanmış, 7 yıl hüküm giymişti. 1999’da Ürdün Kralı Abdullah’ın ilân et­tiği genel afla serbest bırakıldığı iddia edilmekteydi. Aynı yıl, Ürdün’de Amerikalı ve Izrael’li turistlere karşı saldırı düzenle­mekten ölüm cezasına çarptırıldı (Ne var ki, birkaç ay sonra Amman’da bir Amerikalı diplomatı öldürmekten 2002’de gıya­ben ölüme mahkum edildiği de yayımlanmıştı!..). Afganistan’a kaçan Zerkavi, Herat’taki bir kampta militan eğitiminde görev­lendirilmişti. 2001’de Amerikan bombardımanı sırasında yara­lanmıştı [Yoksa burada mı ortadan kaldırıldığı bir muammadır! ]. Buradan sonraki hikâyeye göre, tek bacağını bu olayda kaydet­tikten sonra, Irak’ta tedavi edilerek protez bacak takılmıştı.

Bu senaryodan hareketle ABD, Saddam-Ladin-Zerkavi kur­gusunu oluşturarak; Irak direnişi, Madrid, İstanbul, Magrip-Ka-sablanka, Bağdat’ta BM binasına saldırı, Mısır Büyükelçisi’nin kaçırılması, Irak’taki bütün kaçırma olaylarından Zerkavi’yi so­rumlu tutuyordu. Amerikan kaynakları, intihar bombacılarının kasetlerinde yer alan kısa ses kayıtlarının Zerkavi’ye ait oldu­ğunu iddia ettiyse de bunlar kanıt olarak kabul edilmemiştir. Bunun üzerine Amerikalı Nick Berg’in infazında görüntülenen kar maskeli adamın o olduğu iddia edilmiştir.

Fakat kasetteki görüntü sahibinin Ürdün şivesi ile konuş­maması ve bacaklarının çok sağlıklı olması bu iddiayı da çürüt­müştü. EUAkbar gazetesinin iddiasına göre, Zerkavi, sivilleri hedef alarak, Amerika’nın Irak’ta daha fazla kalmasını meşrulaş­tırmaya çalışan bir Amerikan ajanından başka biri değildi.

BBC’göre ise, Zerkavi’yle Bin Ladin arasında bir çekişme vardı. ABD’li liderler tarafından her hafta Zerkavi’nin yardımcı­larından birinin tutuklandığının veya öldürüldüğünün açıklan­masına rağmen Zerkavi’nin izine hiçbir yerde rast-lanmaması şüphelerin artmasına neden oluyordu. Amerikalı yetkililere göre Zerkavi olay yerinden ya hemen kaçıyor ya da eylemleri İrak’ın herhangi bir yerinden telefonla yönetiyordu.

Sünni direnişinin merkezi Felluce’yı, Zerkavi’yi yakalamak amaçlı abluka altına alan işgal güçlerinin ellerinin yine boş kalması akıllardaki soruları arttırıyordu. Asıl amaç Felluce’yı “korku” baskısı altında tutmaktı. Bütün bu şüpheler, Alaska-lı bağımsız gazeteci Dahr Jamail’ı Zerkavi’nin doğduğu iddia edilen Zarka’ya götürdü… Zarkalılarm bir bölümü Zerkavi’nin 200 rde Afganistan’da öldüğünü ve yeni iddiaların hepsinin ABD’nin uydurması olduğu görüşündeydi.

17 Temmuz 2005 tarihli Boston Globe gazetesinde Bryan Bender şu yorumda bulunuyordu: Gerek Saudi Arabia için yü­rüttüğü araştırmada 300 civannda Saudili’nin ifadesini ve 40’a yakın intihar bombacısının geçmişini inceleyen Navaf Obayd, gerekse îzrael için yaptığı araştırmada 154 yabancı savaşçıyı inceleyen Reuven Paz’ın ortak kanıları, İrak’ta ölen Arabların büyük çoğunluğunun Irak’a gelmeden önce hiçbir terör olayına kanşmamış olmalarıydı. Bunlardan sadece birkaçı Afganistan, Bosna ve Çeçenistan’da savaşmışlardı.

İsrail’deki Uluslararası İlişkiler Küresel Araştırma Merkezi adına çalışmayı yürüten Paz, “Direnişçilerin büyük çoğunluğu­nun “11 Eylül”den önce de sonra da El Ka’ide ile hiçbir ilişkisi olmadığını” belirtiyor, Uluslararası Terörist Varlıklarını Araş­tırma Enstitüsü yöneticisi Rita Katz, “bu insanların Pakistan’da veya Çeçenistan’da eğitim almadıklarını, Irak’ı savunmanın her Müslüman’ın görevi olduğunu düşündükleri için Irak’a gittikle­rini” kaydediyordu. Yeni Amerika Kuruluşunda ‘terör uzmanı’ Peter Bergen, Direniş cephesini ABD’nin yarattığını ifade edi­yor.

Amerikan askeri ve istihbarat yetkililerine göre yabancı mi­litanlar, Irak’ta savaşan direnişçilerin yüzde 10 kadar küçük bir yüzdesini oluşturuyor.

Eski Irak askerlerinin, Saddam Hüseyin’e sadık kalanların ve Irak’ın Sünni azınlık mensuplarının oluşturduğu en geniş di­renişçi kesiminin sayısı ise 10 binlerle ifade ediliyor. Yabancı savaşçılar çoğunluğu Şü, binlerce sivilin ölümüne neden olan intihar saldırılarından sorumlu tutuluyordu. [4] îşin ‘püf nokta­sı’ da burasıydı, bunu da tezgâhlayan MOSSAD-CIA güdümlü paralı askerler olan taşeron güvenlik şirketleriydi…

Zerkavi’nin yardımcısı ve akıl hocası Ebu Abd’ul-rahman Zerkavi’nin malî ve dini yardımcısı Ebu Azzam. Amerikalı deniz piyadesi sırıtarak Zerkavi’nin “Aranmakta” ilânını gös­teriyor. İlânın ortasındaki resim ile onun solundaki Zerkavi, sağındaki ise Irak’taki Hayalet Terörist “Zerkavi”…

Eylül 2005’de ABD ve işbirlikçi Irak güçlen tarafından El Zerkavi’nin malî ve dini yardımcısı Filistin kökenli “Anbar Emi-ri” olarak tanınan, gerçek adı Abdullah Muhammed el Cuhar-i olan “Ebu Azzam”ın Bağdat’ta saklandığı binada vurularak öl­dürüldüğü açıklandıysa da MOSSAD tarafından beslenen DEB-KA file internet sitesi öldürülen kişinin bir başkası olduğunu, çünkü Ebu Azzam’ın Mart ayında yakalanarak sorgulandığını açıklamıştır. NewYork Times gazetesıde, operas-yonda CIA’nın rol aldığını yazmıştır. Zerkavi’nin Abd’ur-rahman Hasan Şahin adlı bir başka yardımcısının da Musul’da polise teslim olduğu açıklanmıştı. Ekim ayında El Zerkavi’ye ait olduğu iddiası ile internette yayınlanan ses kaydında, “İslâmda asker-sivil ayrımı yapılmaz, ayrım Müslümanlar ve kâfirler temelinde” yapılır de­nerek sivil-lerin öldürülmesine izin veriliyordu. Diğer taraftan ABD’nin İrak’ı işgali sırasında Katar’da kurulan karargâhta ABD ordusunun sözcülüğünü yapan, 2004 yılında ordudan ayrılan deniz subayı Josh Rushing, El Cezire televizyonunun İngilizce yayınında çalışmak üzere kanalın Washington bürosunda görev alıyordu. Güya ABD istihbaratının bir operasyonda ele geçirdiği mektuba göre, El Ka’ide’nin ikinci adamı Eymen el Zevahiri, El Zerkavi’ye; Amerikalıların bu ülkeden çekilmesinin ardın­dan dinî bir hükümet kurulması için gerekli hazırlıkları yapma­sı talimatı veriyordu!..

Kasım ayında, El Anbar eyaletinin merkezi Ramadi’de 400 kadar maskeli militan, ABD askeri yetkilileri ile yerel aşiret reisle­rinin toplantı yaptığı sırada kentin bazı sokaklarını işgal ederek, etrafa ateş açıyorlardı. Zerkavi’nin liderliğindeki El Ka’ide’nin kentin denetimini ele geçirdiklerine dair bildiri dağıtan meçhul şahıslar sonradan ortadan kaybolmuşlardı. Gelişmeler operas­yonun tamamen psikolojik harp harekâtının bir parçası oldu­ğunu açıklarken, CIA ve MOSSAD’ın “kirli savaşı”nı bir kere daha deşifre ediyordu. Artık nefes darlığı çeken senaryoya biraz “oksijen” sağlamak için birden taktik değişmiş, 9 Kasım akşamı Ürdün’ün başkenti Amman’da, İzraelli ve Batılı turistlerin kal­dığı Radisson, Grand Hyatt ve Days Inn adlı lüks otellerde eş zamanlı patlatılan bombalarla İzraelli, Saudi, Endonezyalı birer, 3’ü Çinli üniversite öğrencisi, 5’i Iraklı, gerisi Ürdünlü 56 kişi yaşamını yitirirken, 93 kişi de yaralanıyordu. Ölenlerin arasın­da Filistinlilerin; Özel Kuvvet Komutanı Tümgeneral Beşir Nafi, Amman Büyükelçisi Attala Hayri, Meclis Başkanı’nm kardeşi Kahire elçiliğinde görevli Cihad Fettuh ve istihbarat birimi gö­revlisi Albay Abid Allun bulunuyordu. Suriyeli ünlü yönetmen Mustafa Akad ve kızı da ölenler arasındaydı. Zerkavi’nin in­ternet sitesinde Irak El Ka’ide’si saldırıyı üstleniyordu. Birkaç gün sonra Ürdün Başbakan Yardımcısı Mervan el Muaşer, hep­si Iraklı olan intihar komandolarından El Zerkavi’nin El An-bar’daki sağ kolu olan ve Felluce’de Amerikan askerleri tarafın­dan öldürülmüş yardımcılarından Mübarek Atrus el Rişavi’nin kız kardeşi Sacide Mübarek Atrus el Rişavi’nin tutuklandığını açıklıyordu. Amman’ı ziyaret eden Irak Savunma Bakanı Sadun el Duleymi ise, saldırılarla ilgili olarak Suriye’yi suçluyordu. Bu arada Ürdün’deki üç büyük gazeteye yarımşar sayfa ilân ve­ren El Zerkavi ailesi Haleyle’lilerin 57 üyesi, krala bağlılıkla­rını bildirirken, terörist eylemi kınıyorlar ve kendisi ile ilişki­terini “kıyamete kadar kestikleri”ni bildiriyorlardı. Bu haberin ardından yayımlanan bir haber aslında gerçeği açıklar gibiydi. 1990’larm sonuna doğru son üç yılını Zerkavi ile aynı koğuş­ta geçirmiş olan Ürdünlü Yusuf Rababa, Zerkavi’nin düzenli olarak işkence gördüğünü ve 6 ay süreyle hücreye kapatıldığını söylüyordu. [5] Belh ki, Zerkavi “Mançurya Kobayı” haline dö­nüştürülmek için çok uğraşılmıştı. Fakat, inatla direnen iman­lı adam afla salıverilmemiş, büyük ihtimalle “infaz” edilmişti!.. Artık Zerkavi’nin kendisi değil, CIA-MOSSAD’ın “Zerkavi”si “sanal” âlemde yaşatılıyordu…

Aralık ayında Los Angeles Times’ın verdiği habere göre, Pentagon, İraklı gazetelere gizlice para vererek istedikleri ha­berleri yayınlatıyorlardı. ABD ordusuna bağlı “enformasyon birlifelen”nce yazılan haberler Arabçaya tercüme edilerek Bağ­dat’taki gazetelere iletiliyordu. Bu işlevleri Lincoln Group adlı bir şirket ayarlıyordu. Bu şirketin elemanları “serbest gazeteci” ya da “reklâm sorumlusu” kimliği altında çalışıyorlardı.

El Manda gazetesinin çalışanlarının anlattığına göre, 30 Tem­muzda Bağdat’taki bürolarına dolar destesi taşıyan bir kişi gel­miş, gazetenin editöründen “Teröristler Sünni gönüllülere sal­dıracak” başlıklı haberini yayımlatmak istemişti. 16] 9 Kasım’da Bakubada intihar bombacısı olarak ölen Belçikalı kadın Muriel Degauque (38), önce bir Türkle evlenmiş, daha sonra boşanıp bir Arabia evlendikten sonra Müslüman olup Meryem adını al­mıştı. Ailesinin anlattığına göre uyuşturucu kullanma alışkanlı­ğı vardı. Kocası Magrip asıllı Belçikalı tssam Goris’te aynı gün ABD askerlerince öldürülmüştü… (Magrip’in Kuzey Afrika’nın serbest uyuşturucu pazarı olduğunu ve Krallığın saltanatlarını borçlu oldukları MOSSAD’m serbest avlanma alam olduğu­nu unutkan okuyucumuza bir daha hatırlatayım…). îşler ters gitmeye başlayınca en deneyimli fareler tekneyi ilk önce terk etmeye başlamıştı. 3 milyon Vietnamlının (58 bin ABD aske­ri) yaşamına malolan “kirli savaş”ın dünyaca bilinen, fakat ABD kamuoyundan saklanan belgeleri gündeme girdi. Vietnam arşiv­lerinin açıklanması için Ulusal Güvenlik Ajansı-NSA’ya baskı yapan Tonkin Körfezi uzmanı John Prados şöyle açıklıyordu: “Tonkin Körfezi’ndeki yanlış istihbaratla Irak savaşını haklı gös­termek amacıyla yanlış yönlendirilen istihbarat arasındaki pa­ralellikler, 1964 Ağustos’unda yaşananları yeni bilgiler ışığında gözden geçirmemizi daha da önemli kılıyor”. NSA’nın kendi ta­rihçisi Robert Hanyok tarafından yazılan, ancak bugüne (Aralık 2005) kadar gizli tutulan makalede “o gece hiçbir saldın olma­dığına kuşku yoktur”. Hanyok, istihbarat hatalarından Johnson yönetimini sorumlu tutmamakta, bunların istihbaratçıların yap­tığı gerçek hatalar olduğunu, üstlerinin de bunları düzeltme­diğini ve liderlerini yanılttığını öne sürmekteydi. CIA, Ağus­tos 1964’te Kuzey Vietnamlıların Tonkin Körfezi’nde kışkırtma harekâtı yapan iki ABD destroyerine hücumbotlarla saldırdıkla­rını ileri sürerek, misilleme olarak Vietnam’ın bombalanması ve Vietnam’a asker gönderilmesi için Kongre’den Lyndon Johnson yönetiminin onay almasını sağlamıştı. Ünlü Life dergisi de bü­tün dünyaya bu sahte haberleri ve CIA tarafından hazırlanmış sahte saldırı fotoğraflarını iletmişti… Aralık ayı sonunda yapı­lan Irak seçimlerinde Zerkavi’nin sesi iyice cıhzlaştı. Seçimle­rin “şeytanın işi” olduğunu söylemiş, fakat tehdit savurmamıştı! CNN haberine göre, güya Irak güvenlik güçleri Zerkavi’yi kim olduğunu bilmeden gözaltına almışlar, fakat serbest bırakmış­lardı. Haberle ilgili bir ABD’li yetkili, “istihbaratımız, bu bilgi­nin doğru olabileceği yönünde bir eğilime sahip” diyordu. “Tek bacaklı” bir adam nasıl sıyırtıyor ise?

Ocak 2006’da, New York Times’ın haberine göre, El Ka’ide örgütü ile diğer İraklı direniş gruplan arasında taktik anlayışı açısından görüş ayrılığı derinleşmekte, Iraklı yerli direniş grup­lan bu örgütün militanlarının Irak’ı terk etmelerini istiyordu. Christian Sciene Monitör için yazı yazan Amerikalı serbest gaze­teci Jill Carroll (38), kendilerine İntikam Tugayları adı veren bir grupça kaçırıldı. Grup, Iraklı kadın mahkumların 72 saat içinde serbest bırakılmasını istedi (Gazeteci Mart ayı sonunda serbest bırakıldı). Aralarında Robert Fisk, Noam Chomsky, John Pilger gibi burjuva demokrat aydınlann bulunduğu ken­dilerine Bertrand Russel Mahkemesi adını veren bir grup ga­zeteci ve yazar bir bildiri yayımlayarak; Irak’ta bir yıldır süren aydın avına Dünya kamuoyunun dikkatini çekmeye çalıştılar. Irak’ta son bir yılda 250 bilim adamının ve öğretim üyesinin sistematik bir şekilde öldürülmesi ve yüzlercesinin “kaybol­ması”, üniversitelerin yüzde 84’ünün yakılıp yıkılması kınandı. “Iraklı akademisyen-lerin korunması için acil çağrı” başlıklı bil­diride, “Öldürülenler arasında, coğrafya, tarih ve Arab edebiya­tı öğretmenleri, doğabilimciler bulunmakta. Bugüne kadar tek bir katil yakalanmadı”, denilmekteydi. Robert Fisk’in daha 14 Temmuz 2004’de Irak’tan gönderdiği haberde: “Öğretim üye­leri, akademisyenler yok edilerek Irak’ın kültürel kimliğinin ortadan kaldırılması için bir kampanya yürütüldüğünden şüp-helen-diklerini ve bu kampanyanın, ABD ordusunun Bağdat’a girmesiyle başlayan yıkım sürecinin bir parçası olduğunu” yaz­dığı anımsatılmaktaydı. [7] Focus dergisinde çıkan habere göre kaçırıldıktan bir süre sonra serbest bırakılan Alman Arkeolog Susanne Osthoffun üzerinde, hükümetin kendisini kaçıran ki­şilere fidye olarak ödediği seri numaraları alınmış paralardan bir kısmının bulunduğu iddia edildi, istihbarat servislerince besle­nen Britanya bulvar gazetelerinden Sunday Times’ın Sünni bir direniş grubunun lideri Ebu Ömer el Ensari’ye (?!) dayanarak verdiği habere göre El Zerkavi, güya sağ ele geçmemek için intihar kemeri ile uyuyormuş! El Zerkavi, Lübnan’dan İsrail’e atılan füzelerin emrinin Bin Ladin tarafından verildiğini söylü­yordu.

Şubat’da meydana gelen asıl amacının Sünnileri ve Şiileri bir­birine düşürmek olan Şii Askeriye Türbesi’nin bombalan-ma-sı ardından yapılan yorumlar, Irak’taki birçok provokas-yonda parmağı olan CIA ve MOSSAD ajanlarında fikir birliğine varı­yordu.

Mart ayında, Kuzey Irak-Kerkük’te Havica bölgesinin ileri gelenleri ve Sünni aşiret liderleri yayımladıkları ortak açıkla­mada, Havica halkına karşı terör ve sindirme kampanyası uygu­lamakta olan El Ka’ıde’ye bağlı gruplara karşı mücadele edecek-

­lerini bildirdiler. Bölgede beş hafta içinde önde gelen Nuayim ve Cubur aşiretlerinin liderleri İbrahim Nuayim ile Ahmed Meh­di Salih’in yanı sıra Havica Hastanesi’nin hekimlerinden Halid Abil Hüseyin öldürüldü. Sünni aşiretler ortak bildiride “Irak’ta işgale karşı direnişin yine Irak’ın kendi işi olduğu, ancak terörist ve köktendinci grupların bölgede cinayetler işledikleri, insan kaçırdıkları, yağma yaptıkları ve halkı korkuttukları, bunun ka­bul edilemeyeceği” vurgulandı. Aynı günlerde The Guardian’da bir yazısı yayımlanan, Saddam döneminde tutuklanıp, hapis yatmış olan edebiyatçı Hayfa Zangana, özellikle “işgal karşıtı olan ve kukla yönetimi kabul etmeyen” akademisyenlerin te­ker teker öldürüldüğüne dikkati çekti. Sadece 2005 yılında 80’i Bağdat Ünivers i t esi’n den olmak üzere toplam 296 eğitimci uğ­radıkları silahlı saldırılar sonucu yaşamlarını yitirmişler, 133’ü ise yaralanmıştı. Son olarak Bağdat Ümversitesi’nden Prof. Abd’ür-rezak el Nas, El Cezire ve El Arabiya televizyonların­da sık sık ABD liderliğindeki işgal güçlerini ve yeni hükümeti hedef alan eleştirileri yayınlanmıştı. Zangana yazısında, insan hakları savunucusu ve işgal karşıtı Dr. Abd’ül-lâtif el Maya’mn, El Cezire televizyonunda Irak hükümetini hedef alan eleştirile­rinin yayınlanmasından 12 saat sonra öldürülmesine yer verdi. Bu cinayetlerin hiçbiri soruşturulmamıştır.

Nisan’da ise ABD ordusundan Tümgeneral Rick Lynch, “Şu anda El Zerkavi’nin ittifak güçlerinden Iraklı sivillere ve Irak güvenlik güçlerine doğru hedef değiştirdiğini görüyoruz” diyor­du. Ne hikmet ise El Zerkavi El Ka’ide’si tıpkı ajan-provokatör “Ebu Nidal” gibi intihar saldırılarını Amerikan askerlerinden Iraklılara çevirmişti. ABD’nin istediği taktik yani Tümgene­ral Lynch’in sözleri ile bomba yüklü araç ve yola yerleştirilen bombalarla mezhep çatışması çıkarmaya çalışıyordu… Irak’ta Şii türbelerine ve Sünni camilere karşı gerçekleştirilen kontr-gerilla saldırılarına karşı ABD Dışişleri Bakanı C. Rice, El Ka’ide ve El Zerkavi’yi suçlarken, Dışişleri Bakanlığı Irak Koordinatö­rü James Jeffrey, “Bunun El Ka’ide hareketinin imzasını taşı­dığını düşünüyoruz” derken, ellerinde bir kanıt bulunmadığım da itiraf etmek zorunda kalmıştı. Britanya Başbakanı ve Dışişleri Bakanı da aynı telden çalarken, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmeddinejad, türbe saldırısı için ABD ve İsrail’i suçluyordu. Nisan ayında Washington Post gazetesinin askeri belgeler ve ko­nuyu bilen subaylara dayan-dırdığı haberine göre; ABD ordusu­nun, El Ka’İde ‘nin Irak’taki “eski lideri” (deyime dikkat!) Ebu Mus’ab el Zerkavi’nin yarattığı tehditi abartmaya yönelik bir propaganda kampanyası yürüttüğü ortaya çıkmıştı. Söz konusu kampanya 2 yıl önce başlamış; kampanyada broşürler, radyo ve televizyonlarında (özellikle El Cezire’ye dikkat çekmiştim, y.n.) kullanıldığı kaydedildi. Zerkavi’nin terörist eylemleri ve yabancı kökeninin vurgulanarak direnişin kıskaç altına alınması amaçlanmıştı. Irak’ta istihbarat subayı olarak görev yapan Albay Derek Harvey’in geçen yaz Fort Leavenworth’daki toplantıda yaptığı konuşmada, “Zerkavi’ye odaklanmamız, bazı yönlerden onu gerçekte olduğundan daha Önemli hale getirdi.

Uzun süreli tehdit Zerkavi veya aşırı dinciler değil, eski re­jimin uzantıları ve onların dostlarıdır” demişti. Harvey’in, Zer­kavi ve diğer yabancı direnişçilerin Irak’ta ölümcül bombalı saldırılar düzenlemelerine rağmen, bunların toplam saldırıların çok küçük bir bölümünü oluşturduğunu söylediği kaydedilmiş­ti. ABD, kampanyanın başında El Zerkavi’nin başına 25 milyon dolar ödül koymuştu. [9) Burada emperyal-zionun istihbarat servislerinin çok da başarısız olduğu söylenemez. Olayları iz­leyerek kitap yazan pek çok laik gazeteci de bu oltaya takılmış, “Ebu Mus’ab el Zerkavi’nin denetimindeki Irak El Ka’idesi ve alt birimlerinin son iki yılda gerçekleştirdiği bombalı saldırı ve suikastlarda 1700’den fazla ABD askeri, 10 binden fazla da sivil yaşamını yitirdi”, diye yazarak bu dezenformasyonu kendi oku­yucularına “doğru” olarak sunmuştur. [101 Nisan ayı sonların­da birden bir internet sitesinde; kendini Mücahid Konseyinin üyesi olarak tanıtan, elinde ağır makinalı tüfekle ateş ederken ve ‘Bin Ladin gibi’ tüfeği duvara dayanmış klişe üslupla konuşa­rak görüntülenmiş, El Zerkavi, reklam bantı yayınlandı. Birden bire ete kemiğe bürünen “terör markası” hepsi de maskeli olan adamları içinde çölde ceylanlar gibi yürüyordu (Ama bilindiği ­kadarı ile protez bacağa sahip olan adamın çevikliği şaşırtıcıy­dı!). Mayıs ayında bu sefer ABD askerleri, onun beceriksizce silah kullanan pozlarını da içeren videokasedine ulaşmışlardı! Takdir-i İlâhi! Ne hikmetse, adının açıklanmasını istemeyen bir ABD askeri yetkilisi, videonun gerçek olduğunu belirtiyordu. Irak’taki işgalci koalisyonun sözcüsü General Rudy Wright’da, “işe aldığı, eğittiği ve donattığı teröristler ve yabancı militanlar, Irak’taki kadın, erkek, çoluk çocuk insanları hedef alan intihar saldırılarının yüzde 90’ından fazlasını düzenlemekte.

Bu saldırılar, binlerce insanın ölümüne ya da yaralanmasına yol açtı” demekteydi. Neden birden bire El Zerkavi’nin ete ke­miğe büründügü Haziranın ilk haftası içinde anlaşıldı: El Zer­kavi öldürüldü!.. CIA’mn servislemesine göre, “Carlos”un da yakalanmasında etkin rol oynamış olan “Ürdün istihbaratı” bu olayda da öne çıktı. Basma servis edilen ilk haberlere göre Ma­yıs ayında Ürdün istihbaratı El Zerkavi’nin önemli bir adamını yakalamıştı. Bağdat’ın 65 km. kuzeyindeki Bakuba-Hibhib bel­desindeki bir evin bombalanması sonucu operasyonda kendisi ile birlikte ikisi kadın 7 yardımcısı ölü elegeçmişti.

Amerikalı General George Casey’in açıkladığı üzere cese­din parmak izinden ve yüzünden teşhis edilmişti. DNA testi de yapılacaktı. “Bir internet sitesi”nde Irak’taki El Ka’ide örgütü adına, onun yardımcısı Ebu Abd’ur-rahman el Iraki imzasıy­la yayımlanan bir açıklamada, El Zerkavi’nin şehid olduğu fa­kat mücadelenin süreceği ifadesi yer alıyordu. Böylece “komp­lo teoricfleri çuvallatılmıştı! Ailesi dahil herkes buna “somut” olarak inandırılmıştı!… Petrol piyasasında petrolün varil başı­na fiyatı 85 cent düştü! Ertesi günkü basın haberleri şöyleydi: Operasyon haftalarca sürecek olan binlerce askerin katıldığı bü­yük bir harekât süreciydi. El Zerkavi’nin grubu içindeki Sünni (“Sünni” vurgusunun inatla kullanılması da ilgi çekicidir) te­röristlerden alman bilgiler sayesinde, onun yardımcısı ve akıl hocası Ebu Abd’ur-rahman el Irak-i’nin izlenmesi sayesinde Zerkavi’ye ulaşılmıştı. Hava Generali Gary L. North’un açıkla­masına göre, bölgede devriye gezen bir F-16 hedefe 250’şer kilo ağırlığında lazer güdümlü GBU-12 göndermiş aynca uydudan yönlendirilen GBU-38 bombası atılmıştı (Yani birileri aşağıda evi lazerle noktalamıştı).

Bu saldırı sonucu ölen 6 kişi arasında bulunan Zerkavi ve Irak-i’nin dışında bir çocukla bir kadın da bulunuyor­du (İlginç olanı bir gün önceki haberlerde Zerkavi’nin ölüm ilâmını veren Irak-i’nin ertesi gün öldüğünün açıklanmasıdır. Ölü bir adamın internetten nasıl bildiri yazdığı gerçekten de bir ‘muamma’dır! Ayrıca Irak-i’nin fotoğrafının Zerkavi ile ben­zerliğine hiç dikkat çekilmemiştir!). Senaryonun bıtirilişi tam bir Hollywood tasarımı gibidir; evin yıkıntıları arasında Arabça Newsweek dergisinin kapağı bulunmuştur. Kapakta işlenen ko­nuda; İsa’nın, Yehuda’ya kendisine ihanet etmesini telkin etme­siyle ilgili iddia yer almaktadır! “The End”. Birinci fotoğrafta ilki senaryo için hazırlanan fotoğraf, diğeri kanıtlanmasa da Zerkavi olduğu iddia edilen şahıs! Diğer iki adam Dünyaya “Zerkavi” diye yutturulan, tek bacaklı olduğu yazıldığı halde, çölde ceylan gibi seken videoları gösterilen Langley-Hollywood “kahraman”ı “Hayalet Zerkavi”. Adam tav­lama imajı, duvara dayalı tüfek…

Yanda   fotoğrafı   görülen   ve Hayalet “Zerkavi”ye benzeyen bu adam International Intelligence Summİt-IIS beyin-takımında yer alan eski Navy SEAL Dnz. Komutan Richard Marcinko. En önemlisi 1984’de ilk kontra-terör birimi RedCelIs’lerin kurucusu. Bu örı gütlenme Kırmızı Hücreler adlı kontra ge­rilla birimlerinin temelini teşkil ediyor. “Özel Görevi”(misyon) “devrimci”yi oynamak! Latin Amerika’da “marxist”, Asya’da “müslim”! İşte El Ka’ide ve türevleri bu “kibernetik-kaos” sis­temi içinde faaliyet gösteriyor…

500 kiloluk bombalardan sonra yerle bir olmuş evden çı­kan cesed! Vücud sağ­lam, yüzde iki-üç ” dometes salçası” ve “morartılmış” göz. Yoksa işkencede mi mef-ta olmuş, morgta mı? Tabii cesed çok “devletsel” nedenlerden ailesine teslim edilmedi! Yerseniz…

Irak Başbakanı Nuri el Malik-i, 25 milyon dolarlık ödü­lün ödeneceğini duyurmuştur. Ertesi gün ise yetkililerin yap­tığı açıklamada, Zerkavi’nin hücresinden olan gümrük me­muru Karubli’nin Ürdün istihbaratı tarafından yakalandığını, tüm kritik bilgilerin bu sorgulamada elde edildiğini, bunun için ödülün söz konusu olmadığını belirtiyorlardı. Nerede ise 2 metre derinliğinde, 6 metre çapında çukur açan 500 kiloluk patlamadan; kellesinin tam ve nerede ise hiç deforme olmamış olarak çıkan Zerkavi’nin cesedi -zaten hep böyle oluyor, her şey yanıyor “Atta”nın pasaportu ofset baskı bulunuyor- problemi çözdü. Erkek kardeşi Sayel el Haleyle’nin açıklaması ile ailesi­nin isteği üzerine Ürdün’de gömülmesi için kendilerine teslim edilmesi dilekleri, Ürdün yetkilileri tarafından reddedil-mesi soru bırakan noktalardan en önemlisiydi! [Herhalde uzun yıllar morgta kalmış olan asıl cesedin, sıcakla temas edince tamamen bozulmuş olmasından doğan bir çekince! Ya da böyle bir ce­set olmadığı için.] Zerkavi’nin halefi olarak Şeyh Ebu Hamza el Muhacir’in getirildiği bir internet kanalından açıklanmıştır (Temmuz ayı başında ABD yetkililerince Irak El Ka’ide’sinin yeni lideri olarak açıklanan Mısırlı Ebu Eyyüb el Masri’nin başına 5 milyon dolar ödül konduğu açıklanıyor­du

Tabii bu ‘zat’, Afganistan kamplarında “bomba uzmanı” olarak eğitilmişti!!!..). Haziran’da ilginçtir ki, Irak’ta ilk olarak Rus Büyükelçiliğinin 5 perso­neli kaçırılmıştır. Irak’taki El Ka’ide liderliğince militan örgütleri bünyesinde topladığım iddia eden Mücahitler Şûrası, internette yapılan açıklama ile “Çeçenistan’dan çekilme” isteklerinin yerine geti­rilmediği için rehinelerin öldürüleceğini açıklamıştır. Bu açık­ça CIA-MOSSAD güdümündeki kontraların Rusya’ya savaş ilânıydı. Ne var ki, Putin’in emri ile harekete geçen FSB Başkam Nikolay Patruşev, Ulusal Terörle Mücadele Komitesinin katil­ler hakkında bilgi vereceklere 10 milyon dolar ödül verileceğini açıklıyordu. Aynı günlerde CNN’de Bin Ladin’in Zerkavi için taziye mesajı verdiği 19 dakika 32 saniyelik “meçhul” bir in­ternet sitesinden kopyalanmış görüntüleri veriliyordu. Bu sefer Bin Ladin ‘fotoğraflarla, Zerkavi ise en son “çekilen” malûm hareketli görüntüleri ile yer aldığı haberde, sesin Bin Ladin’e ait olduğu kesin olarak doğrulanmadığı ortaya çıkıyordu. Meç­hul ses: Zerkavi’yi “cihadın aslanı” olarak nitelerken, Bush’tan cesedin ailesine iade edilmesini istiyordu. Mesajın ardından Bağdat’ta Şiilerin mahallesinde patlatılan bomba 66 kişinin ya­şamını söndürüyordu. Aynı sürelerde Sünni Irak Uzlaşma Cep­hesi kadın milletvekili Tayser Neceh el Meşhedani kaçırılıyor-du. Temmuz ayında ABD yetkilileri, Saddam Hüseyin’in huku­ki savunmasının kilit ismi olan en büyük kızı Ragda ve karısını terörizm ile bağlantılı “en çok arananlar” listesine eklendiğini bildirdi. Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Muvaffak el Rubayi, Associated Press’e yaptığı açıklamada, Zerkavi’nin Bağdat’ta giz­li bir yere gömüldüğünü açıklarken, güya 7 Haziran’da öldürü­len zavallı “hayalet” -“sanal” teröristin ne zaman gömüldüğüne dair bilgi vermekten kaçınıyordu…

Irak’taki direnişin, emperyal-zion medyası tarafından dün­yaya duyurulma tarzı da Irak’ta El Ka’ide varlığının “güçlü” olduğu imajını verme biçiminde kurulmuştur. Mart 2007’de, Irak Başbakanı Nuri el-Malik-î’nin Sünnî yardımcısı Selâm el-Zubaiye, cuma namazı kıldığı sırada kendi koruması tarafından üzerindeki bombanın patlatılması aracılığıyla yapılan suikast (ki 2 kardeşi ile beraber 6 kişi ölmüş, Zubaiye dâhil 15 kişi yaralan­mıştı), medyaya aşiret içindeki Zubaiye yanlıları ile El Ka’ide taraftarları arasındaki çekişmenin nedeni olarak açıklanmıştı. Hâlbuki eylemi düzenleyen Baas :\ bağlı direniş hücresiydi…

CIA’nın sahte bin La­dinleri, artık kimse yeme­yince piyasadan nasıl kalktı… Pentagon’un  “itiraf” videosundaki bin Ladin (Ekim 2001) ve onun bilinen görüntüsü; 27 Aralık 2001 tarihli bin Ladin videosundaki- El Cezire TV! Ekim 2007’de ABD’nin “Bin Ladin Konspirasyonu” ile dalga geçen Amerikalı Museviler tarafından kurulmuş bir anti-zionist sitenin internet similasyonu. (www.2iopedza.org) “Zerkavi veya Ladin aslında Bush mudur?” Pentagon’un Dezenformasyon Da­iresi direktörü Hava Kuvvetlerinden Yahudi cemaatinden Gene­ral Simon P. Worden.

Artık herkesin bir “bin LaduT’i var. İster gözlükçüde ya da her yerde…

Olayları içinden takip ederek bir sonuca varan Müslüman entelektüel-politikacı-araştırmacılar nesnel gerçeği, laiklerden daha çabuk fark etmişlerdir!.. Bunlardan biri de hiç şüphesiz eski “Yeşil Kuşakcı” ve Millî Görüş “duayeni” olarak takdim edilen “bir bilenlerden Korkut Özal’dı. 2003 yılında Tempo dergisine verdiği demeçte şöyle demekteydi: “Bu işin gerisinde bir ‘mastermind’ var. Bu işlen plânlayan, hedefleri tespit eden ve nasıl yapılacağını öngörenlerden söz ediyorum… Yani az­mettiriciler ve tetikçiler var. Benim gördüğüm azmettiricilerin de kademeleri var. Azmettiriciler sadece ‘mastermind’dan ibaret değil. Çok güzel stratejilerle bu işleri yapıyorlar… Ama bu işi bilenler biliyor ki, geride stratejik olarak Bush’u yönlendirenler var… Onların gerisinde de senaryoları hazırlayan, işleri yön­lendirenler var. Özellikle terör dediğiniz için bunu söylüyorum. Gerideki ‘mastermind’m amacım bilmek lâzım… Hegemonya savaşında dünyanın imkânlarını kontrol etmeye, tahtı tasarrufa yöneldiğini biliyoruz. NewYork’ta iki kuleyi yıkanlar görünüşte El Ka’idc’dir… Bu kuleler yıkılınca Amerika stratejisinde deği­şiklik yaptı. Herhangi bir meşruiyet aramadan tehlike gördükle­rinde kendi kararıyla onun üzerine gideceklerdi.

Bunun ilk uygulaması Afganistan’da, ikincisi İrak’ta oluyor. Burada enteresan olan şey var. Afganistan Savaşının başlama sebebi Bin Ladin’in teslim edilmesiyle ilgiliydi. Taleban bu is­teği geri çevirince savaş başladı. Taleban dağıldı ama asıl he­def olan Bin Ladin ele geçirilemedi. Benzer durum Saddam’la oldu. Saddam gitsin diye savaş başladı. Saddam’ın kayıp ola­rak birtakım şeyleri organize ettiği iddia ediliyor. Buradaki ‘mastermind’, odak olan kimselerin yakalanmasının vaktinin gelmediğini düşünüyor, onları kullanıyor… Şaron, Arabları mahvediyor. Amaç terörü kullanarak yerleşme alanlarını daha genişletmek… Türkiye’yi Ortadoğu’da Amerikan Izrael ekseni­ne çekmek istiyorlar. Irak’a asker gidemeyince bu işler patladı. Asker gitseydi Türkiye belki o eksene oradan bağlanmış ola­çaktı. Bunların İslâm’ı sadece dudaklarında var. Bunlar İslâm’ı bilmiyorlar. İslâm’ı kullanıyorlar, bu ‘mastermind’ bunları kulla­narak İslâm’ı dünyaya kötü tanıtmaya çalışıyor… Bin Ladin ve Taleban, CIA’in kurduğu teşkilâtlardır. CIA’nın amacı İslâm’a hizmet değildir. Malcom X Müslüman olunca öldürttüler…” [11] Burada yanlışlar, strateji kavramının kavranmamasından kaynaklansada, anlatı adını koymadan taktik “operasyon”u net biçimde açıklıyor. Hem de bir yerli ‘mastermind’ tarafından. Bu yönden laiklerden bir adım ileride. Do­ğal olarak adı geçen kişi muhafazakâr liberal, üstelikte hâlâ “Soğuk Savaş” an-ti-komünizm saplantısına bağımlı olma­sı göz önüne alınırsa bazı söylem hata­larını doğal karşılamak lâzım (Ne var ki, “Mesela Rusya 70 yıl komünist oldu, İslâm’ı yasakladı. Ama İslâm orada yaşadı. Tasavvufla İslâm’ın ruhunu yaşattılar” diyerek, bu dezenformasyon ile saplantısı­nı da belge-lerken, kendisinin bile hâlâ üst-tasarım Türk-İslâm, siyasal-İslâm (Sünni) ‘mastermind’ının sibernetik yörüngesinde olduğunu ispatlıyor.).[12]

Mart 2004’te CIA’nın ünlü ‘mastermind’ think-tankı RAND’m Başkan Yardımcısı Alman Yahudisi asıllı Dr. Bruce Hoffman, El Ka’ide için şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Karşımızda tek bir El Ka’ide değil, El Ka’ide’ler var. El Ka’ide bütünlük gösteren tek bir örgüt değil. Daha çok aynı ideoloji etrafında çok çeşitli gruplar söz konusu. ABD’nin te­rörizmle savaşı, El Ka’ide’mn bu sapkın ideolojisine karşı bir savaştır. Bu daha 10 yıllar sürecek bir savaş olacaktır. El Ka’ide son derece profesyonelce, çağın her türlü imkânını kullanıyor. İnternet siteleri bunun bir örneği. Britanya’da rap müziğini araç olarak kullananlar bile var.”[13] “Waoouw! My God!..”

Adamlar çok inatçı; kaynağı meçhul haberler, özellikle dış haberler servislerinde İzrael ile “tamamen duygusal” nedenlerle gönül bağı olan gezetecilerin denetiminde servislenmekte. Bun­lardan biri Nisan 2007’de yayımlandı. “El Kaide Irak’ta ‘İslâm

Devleti’ kurdu “(Vatan) başlığı ile verilen haberin hemen altında şu satırlar dizilmekte: “Irak’ta, El Ka’ide ile bağlantılı olduğu belirti­len Irak İslâm Devleti adlı bir grup, mevcut Bağdat hükümetine karşı hükümet kurduklannı açıkladılar… 10 kişilik hükümet.. .8 direnişçi örgütün bileşiminden oluşan ve Ebu Ömer Eİ Bagdad-i’mn lideri olduğu… “Başbakan” olarak Şeyh Ebu Abd’ur-rahim El Falah-i, “Savaş Bakanı” olarak da öldürülen Ebu Musab El Zerkavi”nin yerine Irak El Ka’idesi lideri olan Ebu Hamza El Muhacir-i’in adı açıklandı [Mayıs ayı başında ise, örgütlenmenin başına geçtiği iddia edilen El Masri’nin ölmediği, yaşadığı bir in-temet(!) mesajı ile duyuruluyordu: “hi, millet – ben yaşıyorum”! Tam komedi…]. Hükümetin ük icraatı geçen hafta kaçınlan 20 Iraklı polisi infaz etmek oldu.” Aklı başında ve biraz bilgi sahi­bi bir insan, haberin içindeki çelişkilerden “düzmece’nin farkı­na varabilir. Kaldı ki, Irak direnişinin tek güvenilir bilgi kaynağı Baas Partisine bağlı www.fllbasrah.net sitesinde böyle bir habere rastlanmamakta. Çünkü direniş gruplarının faaliyetleri burada belgelere dayanılarak verilmekte…

Irak’ta çoktan iflâs etmiş olan “El Zerkavi” senaryosunun usu­lüne göre sahneden indirilmesinin ardından 2006 Temmuz’un-da Hindistan’ın Bumbay kentinde kalabalıkların en yoğun ve durağan olduğu yer olan 7 istasyonda patlatılan bombaların ar­dından 125’ten fazla insan yaşamını yitirirken, 250’den fazla in­san da yaralanmıştı. Şüphelerin Keşmirli Müslümanlara döndü­ğü anda malûm şebekeden biri Keşmir’deki Current News Ser­vice ajansını arayarak kendisinin Ebu el Hadid (!?) olduğunu El Ka’ide’yi temsil ettiğini ve örgütün Keşmir liderinin isminin de Ebu Abd’ur-rahman el Ensari olduğunu duyurmuştur. Bu Amerikalılar ile İsraillilerin “fast food”la geliştirilmiş zekâlanna hayran olmamak elde değil!.. Irak’ta da adeta herkes “kendi ör­gütünü kendin kur” fenomeni içinde çalışmakta “El Ka’ide”ler haber sütunlarında bölgeden bölgeye zıplamakta, haber muha­birleri bile bu tür örgütler icat etmekteler…

Irak’ta karanlık büyük oyunun sisleri dağıldıkça ister iste­mez gerçekler, birileri tarafından telâffuz edilmeye başlanmış­tır. Bunlardan biri de ABD işgal ordusu komutanlarından biri olan Gregory Hirschey’dir. Onun anlatısına göre Iraklı isimsiz direnişçilerin evlerinde imal ettikleri ev yapımı bombalar, eşek arabalarında, çöp torbalarında, plastik şişelerde, boya kutula­rında, bir hayvan ölüsünün içinde, bazen bir kayanın üzerinde sıvanarak Amerikalılara tuzak kurmaktadırlar. Onun silah arka­daşı kurmay subayı Johnnie Mason’da bu ev yapımı bombalarla parçalanmıştır. Bu da Amerikan askerlerinin kendilerini yürü­yen ölüler gibi hissetmesini sağlarken, ABD ordusunun lojistik destek harekâtının bile rotasını değiştirme-sine neden oluyor­du. Üstelik bu ev yapımı bombalama olayları her yıl daha da artarak devam ediyor. Bunun için ABD hükümeti 2004’de 150 milyon doları bu işle mücadeleye ayırmışken, 2005’te bu rakam 3,3 milyar dolara fırlamış, çünkü 2005’te ölen askerlerin %62’sı, yaralanan askerlerin de %72’si bu ev yapımı direniş bombaları sayesinde elde edilmiş kayıplar. Bunlarla başa çıkamayan ABD ise işi İran’a mal ederek, yeni saldırı bahaneleri yaratmaya çalı­şıyor… [14]

Pentagon’un Hollyvvood senaryoları için ilk şartı; “ordunun askere alma ve taraftar bulma gayretlerine yardımcı nitelikte olma”dır. Amerikalı araştırmacı Robert Gaylon Ross, Sr.’ın id­diasına göre, 1915-29 ve 1933 ekonomik bunalımları ardından ‘Pearl Harbor baskını’ ABD ekonomisinin imdadına yetişmişti. Ekonomik bunalımdaki ABD’nde “11 Eylül” öncesi, ısrarlı bir biçimde sürekli olarak, National Geographic31 tarafından kendi belgesel TV kanalında Pearl Harbor üzerine hazırlanmış belgesel filmler oynatıldı ve olayın anısına milliyetçi-militarist törenler düzenlenerek “baskın ve intikam” içgüdüsü tazelendi. Hollyvvo­od tarafından bilgisayar simülasyonları ile abartılmış yeni çekim “Pearl Harbor” filmi vizyona sokularak kitleler ‘baskın sendro-mu’ için psikolojik olarak olgunlaştırıldı. Hâlbuki belgelerin de kanıtladığı gibi, zamanın ABD Devlet Başkanı Franklin D.31. Amerikan istihbarat örgütlenmesinin kadim kaynağı olan bu derneğin INQUIRY, OSS ve CIA bağlantısı “Gizli Ordular-Pentagon-NSA-CIA-Masonlar” ve “Gizli Ordular- Yeni Dünya Düzeni Hâkimleri- RT-CFR-BG-TC adlı kitaplarımda anlatılmıştır.

Roosevelt, 20 gün önce Japon donanmasının Hawaii açıkların­da olduğunu bili-yordu. Bunu askeri dinleme istasyonları tespit etmişti. Bu bilgi devletin denetiminde olduğu için kamuoyuna yansıtılması engellenmiş oldu. Bu tespitler ve ısrarlı uyanlar, bi­linçli olarak görülmemezlikten gelinmişti… Benzer tezgâh Em­peryalist I. Paylaşım Savaşı’na girebilmek için kurulmuştu ve on yıllar sonra belgelenmişti…

Diğer yandan da Amerikan terörizm kültürü, yankee ya da yandaşı tarih-toplum mühendisleri entelektüelleri “kanlı” eliy­le, ellerindeki serbest piyasaya bol dezenformasyonlu kitapları pompalamaya devam ediyorlardı-ediyorlar-edecekler. Ülkemiz­de de, 1970’li yılların Türkiye’sinde, ünlü Ilıcak’ların sahibi olduğu CIA güdümlü terör provokatörü ve konspiratör ünlü muhafazakâr Türk-İslâmcı Tercüman Gazetesi’nin başya-zarla-rından, şimdilerde Yeni Dünya Düzeni’nin neo-liberal Milliyet gazetesinin başyazarlarından biri olmuş olan; gazeteci Uğur Mumcu’ya(bu isim doğru mu??? Çetin Altan değil mi?) göre: ODTÜ’de -kendisine göre- “sosyal-demokrat” (!?) öğrencilerin­den iken, Ankara’daki bir Tatar asıllı CIA istasyon şefi tarafın­dan keşfedilerek, Amerika’da şekillendirilmesine önayak oldu­ğu; bazı araştırmacılara göre, “erguvani” asil aile evlatlarından, ‘ünlü’ “gazeteci”32, “hoca”sının çekirdekten yetiştirdiği ustalaş-mış öğrencisi olduğunu ispat ediyor: 15 Aralık 2001 tarihli Mü-liyet’ttki köşesindeki makalesini şöyle bitiriyor: “Terör simgesi artık Çakal Carlos değil, Bin Ladin…/ Yeni Bin Ladinlerden kaygı büyük./ Onlar Carlos gibi sıradan (iba) terör maceracıla­rından değil./ 3. Milenyumun kıyamet çakalları.”

Ne demişler: “Bir ‘Bilen’e sorunuz ?” —elit medyamızın “Er­guvanı” üstad-ı muhteremi, istihbarat dünyasına özgü olan bu espiriyi, çok sever- Bence yine de siz; “bir ‘Çakala” diye oku­yunuz …

Hassan el- Sabbah, tarihsel özgünlüğü içinde trajik bir kah­raman; “Carlos” traji-komik bir fenomen; Usame bin Ladin ise dramatik bir ‘Mançurya Kobayı’ Hacıdır…

Ama Dünyanın mazlum insanları için tehlikeli olanlar; yal­nızca “Mançuryalı hacı”lar değil, asıl tehlikeli olanlar “erguvani-çakal”lardır…

EKLER

EK: 1. MI.51N IRA İÇİNDEKİ AJAN-PROVOKATÖRÜ

MI5 ‘ABD’de IRA’nın bomba parçaları satın almasına yardım etti.

‘ Enda Leahy / London Times I 19 Mart 2006

Nakledilen: Order out of Chaos- Kaosun Dışındaki Düzen yazan Paul Joseph Watson-Örnek Bölüm- Britanya İstihbaratı: Majeste’lerinin Terörist Şebekesi.

RA’da eski bir Britanya ordu köstebeği iddia etmiştir ki MI5 Amerika’ya bir silah satın alma gezisi ayarladı; orada patlatıcıları sağladı, daha sonraları (bunlar), asker ve polis görevlileri öldü­ren teröristler tarafından kullanıldı. Gelecek ay yayımlanacak bir kitapta, casus, Kevin Fulton takma adını kullanır, detayları da anlatır. 1990’lar içinde New York’a onun gezisini sağlama almak için hangi yolla FBI ile Britanya istihbaratı işbirliği ileriye doğru olaysız işledi. Şöyle ki onun örtüsü uçurulmuş olmaya­caktı. Onun elde etmiş olduğu teknoloji Kuzey İrlanda’da kul­lanılmıştı ve Britanya askerî birliklerini öldürmüş; İrak’taki yol kenarındaki bombaların, teröristler tarafından kopya edildiğim (de) iddia eder.

Onun güvenlik servisleri silahlar sağlamaya yardım etmişti suçlamaları, ki öldürücüler de gizli anlaşma ve terörist grupla­ra Britanya süzülmesi hakkında ifşaların ardından gelen onla­rın kendi üyeleri öldürülmüştü. Yayım eski Metropolitan polis şube müdürü Lord Stevens tarafından soruşturmaların konusu olmuştu. Fulton’un kitabı onun kendi deneyiminden iddiaları içerecekti; MI5 ve Kraliyet Vlster Polis Örgütü-RUC’nüu Özel Şubesi askerler ile onların kendi görevlilerinin öldürülmesi tezgâhını hazırlamıştı ve ajanların öldürülmesine izin verilmişti. Fulton, evli bir Katolik’ti ve şimdi kırklarındaydı, askerî istih­barat tarafından IRA’ya sızdırıldığı zaman acemi er olarak ordu­da hizmet ediyordu.

O daha sonra paramiliter gruplara sızma tertibatı İstihba­rat Birliklerinin örtülü bir kolu, Araştırma Gücü Birliği için çalışmıştı. Fulton 13 yıl süresince bir IRA teröristi oldu. tikin kurye isteklerine sokuldu, sonradan şoför olarak görev yaptı, sonunda patlayıcı teknolojilerinde sayısız gelişmeler ile Newry, Co Down’da bir birlikte bomba yapma ustası olarak güven verdi.

Güvenlik kaynaklarının söylediği, Fulton’un sayısız bomba­lama ve ateş ederek vurma suçlamaları üstüne ilişiği olduğunu göstermişti. O yorum yapmayı reddetti.

Onun eğiticileri (handler), onun rolünün özelliğini bilir de­miştir, ama 1998’de 29 kişinin ölmüş olduğu, Omagh acıma­sızlığı dâhil, gelecekte olacak bomba saldırılarına (dair) onun ikazlarına aldırılmamıştır. Fulton ve Nevvry’de onun birliğinin dört başka üyesi bombalar patlatmak için aniden parlayan silah­ların kullanımına öncülük etmiştiler.

Bu teknoloji bir bombada kullanıldı ki 1992’de bir RUC görevlisi olan Colleen McMurray öldürüldü. Onun meslek­taşı Paul Slaine saldırıda bacaklarının her ikisini de kaybetti. O daha sonra cesaretinden dolayı George Cross (madalyası) ile ödüllendirildi. Fulton iddia eder, o bu saldırı hakkında onun eğiticilerine sır verdi.

Fakat onlar onun önden giden koruma ajanlarına izin verdi [Buraya dikkat “esas birim” arkadaki iki “koruma ajanı” tarafın­dan izleniyor. Nazi usulü “3’lü sızma”, NATO standardı! y.n.]. O “Slaine ve McMurray üstüne saldırının iki gün öncesi, ben, benim komuta subayıma bildirdim, bir yatay havan topu kulla­nılıyor ki biz ona bir uçan bomba adını verdik,” dedi.

“Ben, benim M15 eğiticilerime anlattım ve onlar beni iki gün için London’a aldılar. O gün ben geri döndüm, bombayı hareke­te geçirdim. Polis caddelere sızmak ve aygıtı koyan bombacının tam yerinden vurmasına izin veren kalkış yaptı.” Amerika gezisi McMurray’in öldürülmesi sonrası geldi.

O zaman IRA bir milden uzağa yukarı (dan) giden patlatıcı patlayıcılar ve parlayan teknik (için) tasfiye edilen IRA timlerine izin verecek olan uzak kontrollü kızıl ötesi aygıtlar satın almak için onu yurt dışına gönderen komutanlarına yeterli güven oluş­turmuştu, Fulton.

O zaman onun MI5 eğiticilerine34 özel görevi hakkında, bilgi verdi. Onlar Fulton için patlatıcılar sağlamayı FBI ile kararlaş­tırdılar. Bu ayki Atlantic Monthly’in baskısında, Fulton nasıl bir MI5 ajanının, Concorde yoluyla onu önden hazırlıklar yapmaya gönderdiğini özetler.

O The Sunday Times ile röportajda hem de geçmiş birkaç ay üstüne geziyi anlattı. New York’da o FBI ajanları ve Britan­ya istihbarat görevlileri ile bir toplantıda hazır bulundu. Orada FBI’ya Amerika’da IRA işleyenlerini ifşa etmek için anlaştı. Her nasılsa, bazı teröristler, aylar sonra tutuklandı; ilk elde etmeye izin verildi ve IRA’ya Kızıl ötesi teknoloji gönderildi. Fulton’ın iddiası bu teknoloji Irak’ta asi bombalar için esas oluşturur ve Troubles’de kullanılmıştır. Güvenlik servisinden bir sözcü yo­rum yapmayı reddetti.

EK: 2. ‘ÇAKAL CARLOS’ ŞEHİR EFSANELERİ

AP 1996 kaynaklı 8 Aralık 1998 tarihli Associated Press ya­zarı 5emir Esssad’ın “Çırak terörist olarak, “Carlos” kırmızı gülleri ve dans etmeyi severdi” yazısı.

Gazze şehri, Gaza Şeridi (AP) – Bir zamanlar dünyanın en korkulan teröristi, cinayet üstüne kariyere bağlanarak hesabına yazılmış “Çakal Carlos” bu hafta yargılanmaya gitti; o bir attığını vuran ve soğukkanlı katil olarak kötü şöhret kazanmıştı.

Fakat o, bir görgü kuralı adamıydı ve incelik; iyi bir dansçı ki kadınlara kırmızı güller vermeyi severdi, diyor “Carlos”u işe almış olan eski FKÖ gerillası.

1970’in başlarında bir gün, “Carlos”; o zaman 19 yaşındaydı [aslında 21 yaşındaydı, y.n.], yüksek okulu yarım bırakan bu-lanık-yüzle; bir radikal FKÖ hizibi, Filistin’in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi nin Beyrut bürosuna yürüyerek geldi. İzrael’e kar­şı müşterek dövüşmeyi istediğini söyledi.

Bassam Ebu Şerif, “Carlos”u alan FKiHC eylemcisi, ilk önce bir îzrael düzenlemesinden şüphelenmiş olduğunu söyledi. Ni­çin aksi takdirde Filistin davası için savaşmak isteyen Güney Amerika’dan bir kibar genç adam istemlenecekti? “Onun düşündüğü şey savaşçı olmaktı”. Ebu Şerif, Venezuela dogumlu “Carlos”u ikazla geri çevirdi; onun gerçek adı llich Ramirez Sanchez’dı bir kabullenmiş Marksist babası, ona Lenin’in ara adını vermişti.

“Carlos” yanıtladı, “Ben onu kabullenebilirim”; bir uluslarara­sı âlemi bombalaması, uçak kaçırmalar ve suikastlarda sonradan ortaya çıkacak olan 83 kişinin ölümü – bizzat kendisi tarafından önemsenen-

.

Ebu Şerifin dediği, o zaman neredeyse, huysuz anlayışlı “Carlos”, bir “soğukkanlı müşteri, sıkıcı ciddi’ydi.

Ebu Şerif : “Carlos” ne yapıyordu, ben çok uzun zaman zar­fında bilmedim,” Gazze kenti bürosunda bir röportajda Associaieâ Prtss’e arılattı, orada bu günlerde o gazete köşe yazdan yazmakta.

“Carlos”, Ebu Şerife belli etti; Latin Amerika ve Avrupa’daki komünist hareketler ile memnun olmamakta ve o kapitalizmle savaşmak istemekte. Bir Moskva Üniversitesinde öğrenim gör­düğü zaman FKiHC eylemcileriyle bir araya geldi, Filistin mü­cadelesiyle birleşmek onu yüreklendirdi.

FKiHC -Ürdün ve Lübnan’da eğitim kampları yolculuğu “Carlos” için çok kolay işti, diyen Ebu Şerif ‘in İ972’de bir İsrail mektup bombasından yüzünde yara izi vardı; hem de çalışma­yan sol elinin üç parmağı kopmuştu.

“Carlos”, çabucak sonunda yabancılar için eğitim kampından geçti ki bu 90 küçük kardeşler zamanındaydı ve “profesyonel” kamptan mezun oldu, orada “Selim” gerilla adını kazandı.

“Cesur. Çok iyi bir atıcı, 10 da 10 sol-elle ya da sağ-elle. O gülümserken ateş edebilirdi, göz kırpmaksızın,” diyen Ebu Şe­rif zamanımızda FKiHC gazetesi El Hedef (Amaç)’in editör yar­dımcısı.

Fakat orada “Carlos’un başka bir yanı vardı, dedi Ebu Şerif. Nadiren başarısızlığında, Emel, akşam yemeği için davet etti­ğinde Ebu Şerifin kansı için çiçekler getirirdi.

“O çok zarifti, kadınlar nedeniyle çok kibar, daima güzel bir kadına bir kırmızı gül takdim ederdi” dedi Ebu Şerif. “O iyi bir dansçı, görgü kurallı bir adamdı.”

Kral Hüseyin ordusuna FKÖ gerillalanm Ürdün dışına sür­melerini emrettiği zaman “Carlos”un ilk sınavı 1970 Eylül’ünde bir savaşçı olarak geldi. “Carlos” cesurca dövüştü ve FKÖ dışarı kovulduğunda, Beyrut’a FKiHC’nin küçük bir grubuyla ulaş­tı. Üstad terörist Wadii Haddad tarafından hareket ettirildi ki 1967’de Filistin davasına uluslararası dikkati çekmek için hava-yollan korsanlığı fikri ile çıkagelmişti.

Beş yıl sonra, “Carlos” Haddad’ın emnndeydi, FKiHC’nin de en üst bir askeri yerindeydi. Fakat Haddad’ın ilişkileri 1975’den ­sonra onun yıldız öğrencisi “Carlos” ile ekşidi ve altı adamlık takımı Avusturya- Viyana’da bir OPEC toplantısında petrol ba­kanlarının kaçırılmasını yüzüne gözüne bulaştırdı.

“Carlos’a emirler, eğer onların talepleri karşılanmadığın­da, Saudi Arabia’ın güçlü Şeyhi Ahmed Yamanı ile başlatılan bakanların idamının başlamasıydı. Onun yerine, tutsakların Cezayir’e uçuşu sonrası, “Carlos” Cezayir hükümeti ile bir an­laşma akdetti ve karşılıklı değişimde emniyetli geçiş için tutsak­larını serbest bıraktı.

“Carlos” nadiren yanlışlar yaptı. Fakat bu onu Wadii Haddad ile darıltan yanlış olmuştu,” dedi Ebu Şerif.

Onlar ayrılan yollarına gittiler ve “Carlos” diğerleri için ça­lıştı, Afrika Sudan’da 1994 Ağustos’unda tutuklanana kadar ter-kedilenin yokolma keçiyolunu izledi ki bu Fransız yetkililerine havale oldu.

“Carlos” iki Fransız karşı-istihbarat ajanının 1975’de öldü­rülmesinden dolayı Paris’te Cuma günü duruşma sahnesine çıkıyor. O hem de ünlü bir Paris kafesine 1974’de elbombası saldırısından sorumlu tutulmuştu ki iki kişi ölmüş ve 34 kişi de yaralanmıştı.

“Carlos”un zarif olmayan yargılaması, önemsiz şey dedi, Ebu Şerif; “Filistinlilerin çoğu şimdi Izrael ile görüşme veya düzenli operasyonlar uygulamaktadır.”

Ebu Şerifin örneğine uygun, Izrael tarafından 1995’de sür­günden dönüşüne ve Gazze’de yerleşmesine izin verildi.

“Carlos, adil bir devrimciydi, işinde mükemmeldi,” dedi Ebu Şerif.

San Francisco Jevvish Community Publications Inc. (Yahudi Toplumu Yayımları) Jewish Bulletin oj Northern California 1997 kaynaklı, 2 Ocak 1998 tarihli “Çakal’m terörizm kronolojisi” yazısı.

Temmuz 1971: “Carlos”, Lübnan’da Filistin’in Kurtuluşu için Halk Cephesinde askeri eğitim alır.

Mayıs 1972: Japon Kızıl Ordusu ve FKiHC tarafından Izrael’in Lod Havalimanında müşterek saldırıda 26 hacı öldü­rüldü, 78’i yaralandı.

Aralık 1973: “Carlos”, seçkinYahudi işadamı ve Zionist Ed-ward Sieff in London’daki evinde karşı karşıya gelerek ateş eder. Sieff sağ kurtuldu.

Ocak 1974: “Carlos”, Izrael’in Bank Hapoalim London şube­sinin bombalanmasının sorumluluğunu üstlenir.

Ağustos 1974: İki sağ-kanat Fransız gazeteleri ve Yahudi ay­lık VArche bombalandı.

Aralık 1974: Paris’te bir Yahudiye ait caje Le Drugstore’a el bombalı saldırıda 2 kişi öldü, 30 kişi yaralandı. “Carlos”, baş şüphelidir.

Ocak 1975: “Carlos”, Paris havalimanında El Al uçaklarına iki roket saldırısında yardımcıdır. Ancak Orta Doğu’ya uçan te­röristler yakalanır.

Haziran 1975: “Carlos”, roket saldırılarını soruşturan iki Fransız gizli-servis ajanını öldürür. Onların muhbirini de öl­dürür.

Aralık 1975: Viyana’da düzenlenen OPEC konferansına “Carlos” liderliğinde gerçekleştirilen saldırıda üç kişi ölür. On bir petrol bakanı çok büyük nakit para fidyesi karşılığında ele geçirildi, fakat daha sonra serbest bırakıldı.

Mart 1982: Paris belediye başkanı — şimdi Fransız başkam — Jacques Chirac zamanında Paris-Toulouse expres tren ulaşı­mına bombalı saldırıda 5 kişi öldü ve 27 kişi yaralandı. “Carlos”, baş şüpheli.

Nisan 1982: “Carlos” Viyana’da Air France bürosuna ve Fransız Elçiliği’ne yapılan bombalamanın sorumluluğunu üst­lenir.

Aralık 1983: Fransa’da iki bombalı saldırı — biri Marseilles’de, öteki hızlı tren hattı üzerinde 5 kişi öldü ve çok sayıda yaralı. “Carlos”, baş şüpheli.

Ağustos 1983: Berlin’deki Fransız kültür merkezine bombalı saldırıda bir kişi öldü, çok sayıda yaralı. Almanya, “Carlos”u tutuklamak için yetki yayımlar.

Ocak 1984: “Carlos”, Lübnan, Tripoli’deki Fransız kültür merkezinin bombalanması sorumluluğunu sahiplenir.

Evrak Tutan Kübalı Sürgün, Terörist “Carlos”a Castro yar­dım etti,” dedi.

Paris, 25 Şubat (Bloomberg) – Fransız anti-terörist yargıcı Jean-Louis Bruguiere’e bir eski Kübalı güvenlik görevlisi tanık­lık etti. Fransız günlük Le Monde bildirdi, Kuba Başkanı Fidel Castro, Çakal “Carlos’a lojistik destek sağladı ki o 1970’ler sü­resince politik harekete geçirilmiş bir sıra saldınlarından dolayı bir Fransız cezaevindedir. Haziran 1975’te iki Fransız polis gö­revlisini öldürdüğünde Venezuela-dogumlu “Carlos”, onun ger­çek adı llich Ramirez Sanchez’dir, bir Küba gizli servis görevli­si tarafından yardım edildi ve suça katilindi, dedi Juan Antonio Rodriguez. ABD’de yaşayan Kübalı sürgün, hem de bir tanık olarak zikretti, Fransa ve Avrupa’da uyuşturucu-trafiğinden do­layı 1989’da idam edilmiş olan Kübalı yüksek mevkideki bir ordu subayının Paris’deki kızı tarafından dosyalandı. Castro’ya karşı şikâyetinde; kaçakçılığı Castro’nun örgütlediğini kız iddia etmişti.

“Carlos” Paris’te 1975’te iki Fransız istihbarat ajanını ve bir Lübnan vatandaşını vurarak öldürmekten dolayı yaşamı bir hü­küm tutukluluğuna hizmet ediyor.

(Le Monde 25- 26 Ocak tarihli www.lemonde.fr)

25 Şubat 1999 Senin içindeki:  Teröristler, casuslar&katiller/teröristler

Çakal “Carlos”:

Terörün İzi Patrick Bellamy  İlk Vurma

30 Aralık 1973 Pazar, London’ın varlıklı bir muhitinde, genç bir adam konağın giriş kapısını açtı. Orada bir başkâhya olarak çalışmaktaydı

 Ancak Esmer ten, renkli silahlı genç bir adama bakarak yüz-leşmişti [I. S. Ramirnez, tarifin aksine akça-pakça tarif edilen köse beyaz bir adamdı! y.n.l. Adam silahı başkâhyaya doğrulttu ve ağır bir biçimde aksanlanmış İngilizceyle talep etti. Evinin sahibi Joseph Sieff ı esir almak (istemişti).

Sieff 68’indeydi, Londra’da en başarılı ve etkili Yahudi işa­damlarından birisiydi. Sadece İngiltere’de en geniş mağazalar re­yonundan biri Marks and Spencer’m Başkanı değildi. Ama daha önemlisi davetsiz konuk (olarak), British Zionist Federatiorim da onursal bir başkan yardımcısıydı.

Bir örgüt ki Izraelli hayırseverlikler için milyonlarca pound kazanmakta aracı olmuştu.

Silah ile omurgasına değecek şekilde bastırılmış başkâhya Manuel Perloira, yabancıyı içeriye, baş yatak odasına ulaştıran ev merdivenine götürdü. Onlar merdivenleri tırmandığı anda, Seiffin karısı Lois onları birinci katın merdiven sahanlığından gördü ve çabucak yatak odasına geriye adım attı ve arkasından kapısını kilitledi, polisi telefonla aradı. Polis haberleşme memu­ru telefonu 19.02’de görev defterine yazdı.

Zorunlu giriş zamanında, Sieff banyoda akşam yemeği için hazırlanıyordu. Başkâhyanın onun adını seslendiğini işitti, ite­rek kapıyı açtı ve bir otomatik tabancayı kavrayan eldivenli bir ele bakarak yüzleşti. Ateş alan tabanca bir metreden daha az uzaklıktan yüzüne doğru hızla ilerleyen bir dokuz-milimetrelik kurşun gönderirken, daha önce o tepki gösterebildi.

Aynı anda ciddi olarak yaralanan Sieff katta yığıldı, yabancı ileri adım attı ve tabancayı kurbanının kafasına nişan aldı ve tetiği ikinci kere çekti. Silah tutukluk yaptı.

Önceden silahı o boşaltmıştı ve görev bitti, polis otosu evin dışında durdu, sadece iki dakika sonra Lois Sieff yapılması gereken (biçimde) bağırmıştı. Silahlı adam kaçtı, ama şok için­de ve kargaşada ne Lois ne de başkâhya onu evden ayrılırken gördü.

Mucizevî (bir biçimde) Sieff sağ kurtuldu. Kurşun, doğru üst dudağının yukarısından girmişti, dişi yanından sekmişti ve çenesinde takılıp kalmıştı. Kurşunun izi milimetreler içinde onun aort damarına geldi.

Hatta vurulup, yarası çok fazla kanamasına rağmen hayatta kaldı ve Sieff kendi kanında boğulmuş olabilirdi, karısının onu midesi üstüne döndürme kararından dolayı bu olmamıştı.

Sonra ambulans personeli tarafından dengede tutuldu, has­taneye aceleyle getirildi. Kırılmış çene kemiğini parçala-rından dolayı cerrahlar kurşun çıkarmak için birkaç saat harcadı. Bir­kaç hafta sonra yeterince iyileştiği zaman konuştu, arkadaşla­rına yüzünün yanında takip eden patlama (nedeniyle) sadece silahı kavramış eldivenli eli hatırlayabildiğini söylemişti.

Suikasta teşebbüse kalkışma kullanılmayan adı ile bu genç adam vasıtasıyla (yapılan) ilk şiddet işiydi.

Hatta yine de onun Öldürücü görevini icra etmeyi başara­mamıştı, o zarar vermeden kaçmayı başarmıştı. Soğuk Aralık akşamı tutuklanmış olan, dünyanın en kötü şöhretli teröristi “Çakal- Carlos” olarak bilinmiş olan adamı biz asla işitmemiştik.

Çakal “Carlos”: Bitmedi’

Terörist dünyanın 1 Nolu kamu düşmanıydı, hücresinden bir defaya mahsus kendi hikâyesini anlattı.

Paris’ten Stuart Jeffries

8 Ekim 2000 Pazar The Observer

Yirmi yıla yakın sürece, o dünyanın en kötü şöhretli ve kor-kulmuş teröristi olmuştu, bir cüretkâr katil ki 83 kişinin ölü­münün sorumluluğunu sahiplenmişti ve Soğuk Savaş çağının en gözüpek uçak kaçırmalarıyla irtibatlanmıştı. 1994’te Paris’in La Sante cezaevinde hapsedilmiş olduğundan beri, her nasılsa, daha çok Çakal “Carlos” olarak bilinmiş Ilich Ramirez Sânchez’den az haber almıştık. Ama bir Fransız dergisinin sorularına yazıy­la cevap yazdı, onun terör hükümdarlığı hakkında, 51 yaşında çekinmeden konuştu. Onun kokain, kadınlar ve bombalamala­rın yıllarını tanımlamaktan hoşlanmıştı – sonra sosyalist ve Arab devletlere kadar onu ele veren Geri) hatırladı, kim Yetmişler ve Seksenlerde onu korumuştu ve destekleyici (olmuştu).

Ramirez veciz ve pişman ortaya çıktı. Açıkyüreklilikle so­ruları cevapladı ve o zaman fışkıran anti-emperyalist konuşma sanatı ki kendisini bir Soğuk Savaş soyuna çekmiş modası geç­miş olarak işaretler, eski uluslararası devrimci kendini ‘eski bir arkadan gelen’ olarak tanımladı. Ama o sakin tutukluluğunun koşulları hakkında şikâyetçiydi: ‘Tam yalnızlık, ziyaretçilerin yasaklanması, dolayısıyla bütün faaliyetlerin. Hatta benim Fran­sızca derslerim yasaklanmıştı!’

O: ‘Her gün gazete okurum ve radyodan haberleri dinlerim, bundan dolayı benim bir saatimde iki yürüyüşe izin verilmiştir. Her gece okurum, yazarım ve bazen televizyon izlerim haberler dezenformasyon programlar. Bazen Radio Lafina’dakini ayarla­rım, Kolombiya oligarşisi megafonu’ dedi. Sorduk en çok neyi özledi, Ramirez cevapladı: ‘Hepsinin üstünde, benim iki karı­mın sıcaklığını ve hem de… yeni karımın sıcaklığını!’

Venezuela doğumlu terörist 1975’te Sol Kıyı apartman-ların-daki dairesinde bir silahlı savaş süreci (sonucu), iki Fransız Giz­li Servis ajanının ve bir Lübnan vatandaşının öldürül-mesinden dolayı yaşam boyu bir mahkûmiyet almıştı.

1975’te Viyana’da OPEC Petrol Bakanlarının ele geçirilmele­rinin ve 1976’da Filistinlilerin bir Air France jetini Uganda’ya kaçırmalarından sorumlu olduğuna birçok kişi tarafından ina­nılmıştı. Hem de 1972’de Münich Olimpiyatları’nda 11 Izraelli atletin katledilmesiyle irtibatlandınlmıştı ve Fransa’da dört te­rörist bombalamadan dolayı soruşturma altındadır.

Le Vrai Papier JournaVyı yanıtlarken, Ramirez pişman ol­madığını dile getirdi. ‘Fransız bayrağı saf kam ile lekelenen ki o diğer saldırgan savaşlardan söz etmeden, bizim “paralel zarar” (onu Nato teknik dili gibi yapmıştı) Yugoslavya’nın parçalanma­sı ile kıyaslanmıyor.’

Ramirez bir özel teröristler ordusu tutarak Doğu Avrupa’nın dışında işletti. ‘Biz bütün sosyalist ülkelere serbestçe gidebili-yorduk, 10 Sahra-altı ülkesi, çoğunlukla Arab ülkeleri ve dört Asya ülkesi. Dedi ki, onlann güvenlik servisleri bize tehdit ol­mayacaktı.’

Bir konu dışı olmuş olup olmadığını sorduk terörist cevap­ladı: ‘Benim faaliyetlerim ve bunlar ki anti-emperyalist müca­delede en az ama önemsiz olmayan benim yoldaşlarım bir rol oynaması yanında öncülük devam eder.’

Ama Ramirez kabul etti ki günler boyunca Libya’nın Al­bay Kadaffi’si yanında, Suriye’nin Başkanı el-Essad, Doğu Almanya’da STASSI gizli polisi, başkaları arasında korunmuştu ki bu aracılıkla Arab ve eski sosyalist devletler son yıllar içinde Batı ile şükran uzlaştırmaları yapmıştı.

Yuri Andropov (Beria’nın ögrencisi)’un Kremlin’e gelişin­den sonra, Varşova Paktı ülkelerinde düşmana ait devrimler oldu. Arab ülkeleri, Yankee hareketli “anti-terörizm” sopasına ve “malî yardım” havucuna boyun eğdiler, kendi bölgelerindeki ­militanlara ihanet etmeye itildiler. Suriye ona en iyi örnektir.’ Sudan’da sığınak arayan Ramîrez’e öldürme ehliyetini CIA ve Fransız Gizli Servisi kendileri vermişti. O ki kendini koruma teklif etmişti ama orada aynı İslâm devrimi ülkesinin liderleri tarafından ele verildi.

İçkiye düşkünlük ve kadınlara düşkünlük bu önde gelenler alabora etti, onu güvenlikte olmamışhk bitirdi. ‘Bundan böy­le, ben kokain ve kadınlardan uzak durmayı tasarladım, yeni cumhuriyetçi erdemle uyum içinde kendimi ifade ederim,’ dedi şeytanca.

Sudanlıların ‘para için’ ihanet ettiklerini iddia etmişti. 1994’de, eski Paris’te 20 yıla yakın meslektaşlarının öldürülme­sinin öcünü sormaya hevesli Fransız ajanlar, Sudanlı yardımcısı ile Hartum yakınındaki villasından onu zorla kaçırmışlar, onu ilâçla uyutmuşlar ve onu Paris’e geriye bir çuval benzeri giysi içinde duruşma yerine sürüklediler. Ramirez, kaçırılmasının yasa dışı olduğunu savlamakta. Şimdi cinayetten ürkmekte miydi? ‘Jean Baklouti (Fransız güvenlik servisinin eski direktör vekili) ki o bana karşı 33 ha­rekete kalkıştı, dedi! Ne kadan daha başka ülkeler tarafından denenmişti.

Ben yaşamımdan çekinmedim. Ben bir Müslümanım! ‘Me­zarın üstüne ne yazmak ister? ‘Aşağıda benim adım bu: “Salim Selim Muhammed – Habib Allah.”

İki yıl önce Jeune Afriaue dergisine mektupta; Ramirez, Use-ma bin Ladin’i ’emperyalist saldırı’ya karşı mücadelenin onun ardılı yöneticisi olarak aday göstermişti. Saudi muhalifi Batı’nm yeni belâsı olarak çağırdı.

Şimdi sorduk acaba orada bir ‘nouveau “Carlos”‘ mu var, te­rörist cevapladı: ‘Beaujolais’dan yeni bir ticari ürün mü kopya­landı ki?’ O zaman ekledi: ‘Önceden orada bir “Carlos” vardı ve orada başkaları olacak, huzur sigortalandı.’

EK: 3. ABDULLAH YUSUF AZZAM’IN RADİKAL PAN-İSLÂMİZMİ

Dr. Abdullah Yusuf Azzam (1941-1989) Şeyh Azzam olarak veya “Cihad’ın vaftizbabası” olarak da bilinir, militan İslamcı hareketin küresel geli­şiminde bir merkezi şahsiyettir. Şeyh Azzam çok bilgili, küresel İslamcı hareket için ideolojik ve pratik para-militer altyapı sistemi inşa etti. Ki ulusal, devrim­ci ve hürriyet mücadeleleri ayrımı üstüne önceden bir noktaya toplanmıştı. Şeyh Azzam’ın felsefi küresel cihadını verimli hale getirme ve acemi erleri silahaltına alma pratik yaklaşımı ile Sov­yet işgaline karşı Afgan Savaşı süresince dünyanın her yanından Müslüman militanların eğitimi olgunlaşmıştı ve El Ka’ide mili­tan hareketinin sonradan gelen gelişimine çok önemli kanıttır.

Abdullah Yusuf Azzam, 1941’de Filistin’in Britanya manda­sı olan bölgesel idaresindeki Ürdün nehrininin Batı Yakası’ndaki Cenin taşrasında Es-ba’ah el-Hartiyeh köyünde doğmuştu. İlk ve orta eğitimini köyünde tamamlayıp, Tulkarm yakınlarındaki Hadorri yüksekokulunda tarım okudu.

Sonra Ürdün’ün Adder kentinde öğretmen olarak çalıştı. Son­radan Şam Üniversitesi Şeriat Yüksekokulu’na katıldı. 1966’da Şeriat’dan mezun oldu. Sonra 1967 Altı Gün Savaşı’na katıldı, Batı Yakası’nı Izrael’in askeri işgali ile Ürdün’e kaçtı ve Filistinli Müslüman Kardeşlere katıldı. Şeyh Azzam, Izrael işgaline karşı para-militer operasyonlara iştirak etti, fa­kat Yasser Arafat tarafından liderlik edilen ve Filistin direniş koalisyonunun doğal taşralılığı (olan) Filistin Kurtuluş Örgütünün şemsiyesi altında birlikte tutunulmuştu, bundan dolayı dünyevi (lik) nedeniyle hayal kırıklığına uğradı. Sovyetler Birliği tarafından desteklenen FKÖ’nün Marxist-yön-lendirmeli ulusal kurtuluş mücedelesi takibi yerine Şeyh Az­zam bir pan-lslâmcı ulus-ötesi hareket öngörüsüzlüğüydü ki o, İslamcı olmayan sömürgeci güçler tarafından (çizilmiş) Orta Doğu politik haritasını geçmişte çizmişti.

Şeyh Azzam, Mısır’ı ziyaretinde Kahire El Ezhar Üniversitesi’nde İslâm çalışmalarına devam etti. Orada Şeri­at Yüksek Lisansı kazandı. Ürdün’deki Amman Üniversitesine: öğrenimi için döndü. Fakat 1970’de Ürdün ordusu Kara Eylül olarak bilinegelmiş süreçte Ürdün’deki FKÖ militanlarını dışarı attı. O suretle Şeyh Azzam’ın, anti-lzrael laaruzları için Ürdün bölgesini kullanmasının önüne geçildi. 197 Fde, yine bir kere (daha) El Ezhar Üniversitesi bursuna katılmaya maruz kal­dı. Orada 1973’de tslâm Hukukunun llkeleri’nde doktorasını elde etti (Usul ul-Eıkh). Mısır’daki teoloji çalışmaları süresince, Şeyh Azzam, Şeyh Abd’ul-rahman, Dr Eymen el-Zevahiri ve diğer Seyyid Kutb’un takipçileriyle buluştu. Mısırlı Müslüman Kardeşlerin aşırı etkili lideri (Seyyid Kutb) 1966’da Başkan Ab-dul’Cemal Nassır tarafından idam edilmişti. Şeyh Azzam, Sey­yid Kutb’un ideolojisinin unsurlarını benimsedi, içinde İslâm olmayan dünya ile tslâm dünyası arasındaki bir kaçınılmaz “uy­garlıkların çatışması” ve dünyevi hükümetlere karşı bir İslamcı devlet kurulması için devrimci şiddetin gerekliliği de dâhillerdi. Şeyh Azzam, ders vermek için Amman Üniversitesi’ne döndü fakat radikal görüşlerini Saudi Arabia, Cidde’deki Kral Abâül Aziz Üniversîresî’nde doçent olarak bir konum almak amacıy­la saklı tutmuştu. Usame bin Ladin o zaman üniversitede bir öğrenci olarak kayıtlıydı. 1979’da Sovyetler Birliği, Afganistan’ı istilâ ettiğinde Şeyh Azzam bir fetva yayımladı, îman Nedeniyle ilk Zorunluluk İslâm Topraklarının Savunulması ilân etmektedir ki her ikisi de Afganistan ve Filistin mücadeleleri bütün Müslü­manlar için jerd ayn (kişisel bir zorunluluk) olan küjfar (inan­mayanlara öldürücü cihadlardır. Fetva Saudi Arabia’nın Büyük Müftüsü Abd’el-aziz bin Bazz tarafından desteklendi.

1980 de, Şeyh Azzam, Islâmabad L/luslararası İslâm Üniversitesinde ders vermek için Pakistan’a hareket etti. Kısa bir süre içinde Peşavar’da Mekteb el-Hademet (Hizmet Bürosu) konuk evleri ve Afgan savaş cephesi için Afganistan’daki ulusla­rarası acemi askerleri hazırlayan para-militer eğitim kamplarını örgütledi. Eğitim ve yönlendirme sonrası, hizmet için gönüllü Müslüman acemi askerler ile çok sayıda Afgan milisleri Şeyh Azzam’a bağlandı. 1984’de, Usame bin Ladin, Şeyh Azzam’ın “Afgan Arab” cihad gönüllüleri destek yeteneğini tüketen ve daha sonra kendi bağımsız milisini yaratan Peşawar’daki Beyt ul-Ensar (Yardımcılar Evi)ni kurdu.

Asimetrik savaşın kullanma taktikleri, Afgan direniş hareke­tini çoğu savaşın başından sonuna kadar Sovyetler Birliği’nin üstün nitelikli askeri güçlerinden kendini korumasını sağladı (Sovyet güçleri).

Hafif silahlanmış Afgan mücahidine karşın çok büyük zaiyat-lara uğradı. Saudi Arabia hükümeti ve ABD Merkezi İstihbarat Ajansı (CIA), Afgan mücahidin güçlerine yavaş yavaş malî ve askeri yardımı arttırdı. 1980’lerin başından sonuna kadar Sov­yet genişlemeciliği gövdesini ve Sovyetler Birliğini istikrarsızlığa itti.

Şeyh Azzam sık sık Afgan milislerle ve onlar gibi Afganistan’da Sovyetler Birliği’nin güçleriyle savaşan Müslü-man birliklerle buluştu. Mücahidin kumandanlan arasındaki çatışmaları çö­züm yoluyla direnişin unsurlarım bütünleştirmeye çalıştı.

Afgan direnişinin ortasında esinlenilen bir şahsiyet oldu ve dünya çapında radikal Müslümanlar adına yabancı işgale karşı cihada onun ihtiraslı tutkunluğu (damgasını vurdu).

1980’lerde, Şeyh Azzam Orta Doğu, Avrupa ve Kuzey Amerika’yı baştanbaşa ziyaret etti; 50 Amerikan kenti dâhil para topladı ve cihad hakkında vaaz verdi, Şeyh Azzam inanmıştı ki, Afganistan’daki mücadele yabancı işgal altındaki bütün Müslü­man topraklarda bir yandan bir yana bir İslâm Halifeliği kurul­masının amacı ile gelecek mücadele için bir model oldu.

Şeyh Azzam’ın radikal ideolojisi dünyanın etrafındaki aşağı yukarı 20 ülkeden 20.000’den daha çok Müslüman acemi as­keri onun marifeti ile para-militer eğitim örgütü nedeniyle bir­leştirdi. Çok iyi harekete geçirilmiş olan bir uluslararası kadro

ve küresel İslâm ihtilâlini onun görme gücünü devam ettirmesi üstüne niyetli deneyimli militanlar yarattı.

Kervana Katılmafc’ta, Şeyh Azzam nedensiz kavganın Müs­lüman kurbanlarının savunmasında toparlanmaları, yabancı egemenliğindeki Müslüman topraklarını iade etmek ve Müslü­man imanının tarafını tutmaları (için) Müslümanlara yalvardı. Şeyh Azzam’ın marka sloganı “Cihad ve tüfek sadece: görüşmek yok, konferans yok ve diyalog yok”(tu). 24 Kasım 1989’da, Şeyh Azzam ve onun iki oğlu, İbrahim ve Muhammed aralarında, di­ğerleri gibi Şeyh Azzam’ın aracı yaklaştığında meçhul suikastçılar kara mayınlarını patlattı, Peşavar’da onların yolu yönünde Cuma dualan süresinde öldüler.

Yakın zamanda Sovyetler Birliği Afganistan’dan bütün asker­lerini geri çekmişti. Şüpheler suikastın içine Usame bin Ladin’i, çekişen Afgan milis liderlerini, Pakistan îçhizmet İstihbarat Ajansı’nı, CIA’yı (ve Izrael MOSSAD’ını) dâhil etmekte. İlk ola-sıllık cihadın gelecek hedefi üzerine doğan El Ka’ide ile nükleer bir patlama sonrası havaya yayılan radyosyon nedeniyle iddiası­na dayandı. Azzam görünüşe göre Izrael’e karşı Filistin’de ona özgü geçmiş savaşı getirmek ihtiyacındaydı. Bin Ladin özellikle Batı’ya ihtiyacı olan savaşı getirdi.

Ölümü sonrası, Şeyh Azzam’ın militan ideolojisi ve bağlan­tılı para-militer el kitapları Azzam Yayınları tarafından basılmak ve internet medyası yoluyla gelişmesine yardımcı oldu.

Orada kendisini “her yerde Cihad ve Yabancı Mücahidin hakiki haberleri ve enformasyon hakkında bir bağımsız medya örgütü sağlamak” olarak tanımladı. Yayınevi London’da posta kutusundan (Azzam Publications — BMC UHUD, LONDON, WC1N 3XX) işletildi. Bir internet sitesi www.a22am.com ki o, 11 Eylül 2001 saldırılarından kısa sonra kapandı ve uzun olmayan hareketlilikti.

(Kaynak: www.wifeipedia.org)

EK: 4. “AÇTA EST FABULA”*; PENTAGON – CIA ve RADİKAL MÜSLÜMANLAR

El-Kifah Mülteci Merkezi, sözü edilen olaylar içinde bir katı­lımcı ya da gözlemcidir:

1987-1989: Ali Muhammed ABD Üssünde Eğitmen İken Muntazaman İslamcı Militanlar ile Karşılaştı

Ali Muhammed, North Carolina- Fort Bragg’da (1986) bir eğitmen konumunda iken, sık sık hafta sonu seyahatlerini Brooklyn’de al-Kijah Refugee Center’da. İslamcı aktivistler ile toplanarak geçirir [Miller, Stone and Mitchell, 2002, p. 143-144]. İndependent, el-Kifah’m 1987’de kurulduğunu ve El-Faruk** Camii’ni (mescidi olacak, y.n) kapsadığını farz eder, “mucahiddini destekleme Amerikan gayreti (1986-1992) Operation Cyclone-Kasırga Operasyonu asıl önem sahibi bir alanı. [Al-Kifah\ ve birleştirilmiş Afghan Refugee Ser­vices Inc. ve kesinlikle, aktif ABD hükümeti] yardımıyla [Afgan] mücadelesi için yeni üyeler almak şartıyla finanse edişi yükselt­mişlerdi.” Finansmanın toplanışı Pakistan, Peşavar’da Mekteh el-Hadamet (MAK)’e gönderildi. Bin Ladin zamanında MAK ile çalışıyor ve 1989 sonrası El Ka’ide içine devrolacaktı. Her ikisi MAK ve al-Kifahda. Şeyh Ömer Abd’ul-rahman’m radikal İslamcı liderliğine sıkıca bağlıydılar [independent, 11.1.1998; Chicago Tribüne, 12.11.2001]. Muhammed, İslamcı aktivistle-re harita okumayı, hayatta kalma tekniklerini ve tankları nasıl tanıyacaklarını ve diğer Sovyet silahlarını öğretir.

O sık sık El-Seyyid Nosair’m evinde kalır (Kasım 5, 1990). Temmuz 1989’da, FBI onun eğitmeni Nosair ve (aynı cinste) silahlarla vurulan 1993 World Trade Center bombalama komp­loşunun gelecek üyelerinin bazılarını izler (Temmuz 1989). Bu dönemin sonuna doğru o amirlerini haberdar eder ki, Abd’ul-rahman ile onun ortaklığı yenilenmiştir [New York Times, 12.1.1998; Miller, Stone and Mitchell, 2002, p. 143-144]. Mu­hammed, Mayıs 1990’da Brooklyn’e hareket edecek iken dahi California, Santa Clara’da bir ikameti korur. Onun İslamcı şe­beke bağlantıları bu nokta üstünden çabucak gelişir [New York Times, 12.1.1998; Miller, Stone and Mitchell, 2002, p 144].

Yaz 1989: Ali Muhammed ABD Askeri Uzmanlık Eğitimini Müslüman Radikaller için Kullanır

Ali Muhammed, New York bölgesinde İslamcı radikalleri eğiten, ABD ordusunda Bin Ladin için çalışan bir casus. Mu­hammed zamanında North Carolina, Fort Bragg’da aktif görev­dedir. Ama o muntazaman al-Kifah Refugee Cenrer’da radikal­lerin eğitimi için hafta sonunda Brooklyn’e gelir, bir hayırse­verlik sadece Bin Ladin’e değil CIA’ya (da) bağlantılanmıştır. Avukat Roger Savis sonradan diyecektir ki, “O tam olarak sık sık geldi ve o [al-Kifah] bürosu içinde gerçek bir varlık oldu ki sonradan El Ka’ide içinde bir uzuvdan ötekine geçmişti…

O, dolu bir sırt çantası ile askerî talimnameler ve belgeler getirecekti. Onlarla Ali Muhammed adamlara gerilla savaşında nasıl hücum edildiğini öğretecekti.

O, nasıl bomba yapılır, nasıl tüfek kullanılır, nasıl Molotov kokteylleri yapılır kursları verecekti.” Muhammed’in tüfek eğitimi tatbikatları beş farklı vuruş menzilinde meydana geldi. Temmuz 1989’da bir seri uzun menzillerde atış FBI tarafından izlenmiştir (Muhammed görünüşe göre onlarla olağandışı otu­rumlar içinde olan kişi değildi.) (Temmuz 1989).

Muhammed’in stajyer-lerinin çoğu 1993’te World Trade Center’m gelecekteki bombalayıcılarını içerir

Temmuz 4, 1989: Ali Muhammed Müslüman Radikallere ABD Askeri Eğitimi Videolarım Gösterir

Bu tarihte El Seyyid Nosalr ile Brooklyn’de al-Ki/oh Re/u* gee Centefa, CIA ve Bin Ladin’e hir hayırseverlik (için) bag-lantılanmışur ve ABD Özel Kuvvetleri eğitimi (yapılan) Fort Bragg askeri üssünden eğitim videolarını gösterir. Eski bir FBI ajanı daha sonra yorumlayacaktır; “Sen bir El Kaide casususun ki şimdi ABD Ordusu’nda aktif görevli bir ABD yurttaşısın ve o ABD hükümetine göre Yeşil Bereli görevlilerin eğitimine uygun yarar sağlamış bir videoyu yanında getirip, sonra İslamcı terö­ristlerin eğitimine yardımcı olarak onu kullanıyorsun, böylece onlar silahlarını bizim üstümüze çevirebildi… Şimdi Afgan sa­vaşı vasıtasıyla üstümüzde.” [Lance, 2006, p. 481 Nosair ki o videoları izleyenlerdendi, bir yıl sonra New York’ta bir Yahudi lideri öldürecekti (Kasım 5, 1990).

Mart 1991: FBI Bin Laden ‘in Gelecekteki Kişisel Sekreterini Soruşturmaya Başlar

FBI, Wadii El-Haci soruşturmasına başlar ki o, Bin Ladin’in kısa bir süre içinde kişisel sekreteri olarak çalışacaktır. FBI, al-Kifah Re/ugee Center’ın başı Mustafa Şalabinin Şubat 1991’deki cinayetini soruşturuyor, bir hayırseverlikle bağlanan her ikisini de Bin Ladin ve CIA. El-Haci, Texas’da bir ABD yurttaşı (olarak) yaşıyor, New York’a hayırseverlik amacıyla kısa (bir) seyirle ulaşan Şalabi denizaşırı kısa bir yolculuk yapabil­mişti ve varışının aynı gününde başına gelen cinayet olmuştu. Müfettişler Şalabi’nin (telefon) cevap makinesinde El Haci’den bir mesaj buldu. Onlann El Haci’den Öğrendikleri Arizona, Tucson’da 1989’da bir imamın katledilmesinde ilişiği olduğunu göstermişti

Aynca, o Meir Kahane’nin öldürüldüğü yılın öncesi (Kasım 5, 1990), hapishanede El Seyyid Nosair’ı ziyaret etmişti ve zi­yaretçi kütüğünde adını bırakmrştt flance, 2003, p. 50-51}. Yine de, FBJ orada herhangi bir suçla. E\-Haciyi suçlamaya yeterH kanu olmada gına karar verdi- Onlar 1992; başlarında onun izini kaybettikleri zaman o Sudan’a varttuşu vç orada Bin Ladinin kişisel sekreteri olarak çalışmaya başlamıştı. O Bin Ladin’in pek çok iş yolculuklarına yardım edecek ve sık sık Bin Ladin’in lehinde uluslararası kısa seyahatler yapacaktı [P£S FroMlme, 4/1999, New York Times, 1.22.2000).

Mayıs J993: Ali Muhammed Et Kaidenin İlk Kez Gözüne İlişen FBI m Doğruluğunu Kabullenir

Kanada’da onun ahkonması yüzünden harekete geçilme-sin-de (İlkbahar 1993), çift taraflı ajan Ali Muhammed, kadim gö­nüllüler alenen E} Kö’îde’ntn tanımlanan malum üyesi ile FBI yanında görüşmüştü. Muhammed, Mexico’dan ABD’ye kaçak­çıların yasadışı göçmen hareketi üstüne bir FBI bilgi kaynağı olarak çalışıyordu. FBI ajanı John Zent, Muham-med’in eğiti­cisi, FBI San Francisco bürosundaki onunla görüşmelerinden sonra Kanada gözaltısından onun serbest bırakılmasına yardım etmişti [Nevv York Times, 10.31.1998; lance, 2006, p 125, 130). Muhammed dedi ki Bin Ladin “El Ka’ide” adıyla bir grup oluşturuyor. Görünüşe göre, bu örgüt adınm konuşulduğu ABD istihbaratının ilk bilmen örneğidir. Muhammed’in iddiaları (göre) Bin Ladin’le karşı karşıya gelmişti ve Bin Ladin der(ki) “bir ordu inşa edilmeli”dir. Bu Saudi Aıabia hükümeti devrilerek yapılabilirdi. O itiraf etmektedir ki Afganistan ve Sudan’daki eğitim kamplarında Bin Ladin’in radikal militanları eğitilmiştir. O söylemektedir ki onlara istihbarat ve anti-uçak kaçırma tek­nikleri dersleri verilmektedir. Muhammed e anlaşılan ilk defa bir poligraf (göz kaslarının hareketini denetleyerek uygulanan ‘yalan maki-nesi’.y.n.) testi uygulanmıştı ve onu başaramamıştı (1992). Her nasılsa, onun rolü ya da suçlu grubun birisine bağlantısı yadsınır. Bir FBI müfettişi daha sonra, “Biz daima onu ciddiye aldık. Onun bize neyin sadece yüzde 25’ini verdiğini orada bilmek olanaksızdır,” der. Onun Kanada’da alıkonmasma ilâveten, FBI, Muhammed’le de ilgilenmişti, çünkü onun adı 1993 World Trade Center bombalanması soruşturmasının fas­lında al-Kifah Refugee Center ile bağlantılı olarak su yüzüne çıkmıştı [New York Times, 12.1.1998; San Francisco Chronic-le, 11.4.2001; Wall Street Journal 11.26.2001; Chicago Tribü­ne, 12.11.2001]. Meydana gelen bu görüşme zamanına kadar, müfettişler World Trade Center bombalanmasında çoktan ilk yıl içinde karar vermişlerdi ki suikastçı El-Seyyid Nosair’in sa­hipliğinde çok gizli ABD askeri eğitim elkitapları bulundu (Ka­sım 5, 1990). ABD ordu üssünden orada yerleştirilmiş (olan) Muhammed tarafından çalınmış olmalıydı (İlkbahar 1993). O izlenmişti yine de şu ana kadar Muhammed tutuklanmadı (Sonbahar 1993). New Yorker dergisi daha sonra kaydedecek­ti, “anlaşılamaz biçimde İFBI’ın içindekiler], röportajda New York’taki FBI müfettişlerine onun yolunu asla buldurmadılar.” [New Yorker, 9.9.2002]

Ocak 24, 1994: CIA Sonuca Varır O WTC Bombalaması İçin ‘Kısmen Suçlanmayı Hakeden’dir

The Boston Herald haberinde, bir dâhili CIA raporu netice­lendirmiştir ki ajans, 1993 World Trade Center bombalanma­sında (Şubat 26, 1993) “kısmen suçlanmayı hak etmekte”dir; çünkü o, bombacıların bazılarına destek ve eğitim yardımı yap­mıştı. Raporun bilgisi sayesinde bir kaynak, “o belirlemiştir ki ortaya çıkmış arkadan darbenin önemli bir miktarı zuhur etmiştti” demekte. Bir ABD istihbarat kaynağı iddiası, CIA, Gülbuddin Hikmetyarla bağlantılanmış Afganistan’daki güçlere en az 1 milyar dolar verdi. Yarım düzineden daha çok WTC bom­bacıları bu klikte yararlı olmuştu ve CIA’dan bazıları onların eğitimi için para ödedi. Kaynak, “Hibe etme yoluyla bu insanları finanse etmeyi biz düzenledik, bir konum yaratılmıştı ki o güvenilir tartışma içinde olabilir (olan), biz World Trade Center’ı bombaladık,” demekte. Bunlar bombalamayla bağlantılanmış Şeyh Ömer Abd’ul-rahman,

Clement Rodney Hampton-El Clement Rodney Hampton-El, Şaddık Şaddık Ali, Ah-med Ajaj ve Mahmud Abu-halima dâhil Afganistan’a giden­lerdi. [Boston Herald, 1.24.19941 İlâveten, Remzi Yusif Afgan savaşının sonuna yakın Afganistan’da eğitil-B misti ve orada iddialar o CIA tarafından yeni JJ.üye yapılmıştı (1980’in sonu). “İstihbarat kay-nakları der(ki) CIA Brooklyn’de al-Kifah Refu-mmgee Center’ı kullandı —Sovyet işgaline (karşı) Mm savaşan Afgani isyancılara desteği finanse etti H— Hikmetyar’a yardım hunisine, burada terö-^m ristler için sahne yerleştirildi, eğitim ve tüfekler, para elde edildi; Trade Center’a sonradan saldırıya gereksinim duyuldu. CIA’ın terörist liderlerin ülkeye girmesinin ileri sürü­lüşüne uygun kolaylığı o desteğe tamamen uygundu.” [Boston Herald, 1.24.1994]

Ocak-Şubat 2000: Gizli Askeri Birlik Kimliği Saptanan El Ka’ide ‘Broohlyri Hücresi; Muhammed Atta Bir Üyedir.

9/11 öncesinin yeniden inşası 2005’in bir karaltılı fotoğrafı Yetenekli Tehlike Muhammed Atta ve diğerleri çizimini sergi­lemekte {Kaynak: C-SPANj. Bir ABD Ordu istihbaratı programı teşhis edilen Yetenekli Tehlike beş El Ka’ide terörist hücresini varsaymış; onların bin New York, Brooklyn’a bağlantılanmış ve Yetenekli Tehlike timi tarafından “Brooklyn” hücresi olarak gay­ri resmi bilinen olacak. 9/11 elebaşısı Muhammed Atta ve diğer üç 9/11 uçak korsanları: Mervvan el-Şehhi, Halid el-Mihdar ve Navvef el-Hazmi bu hücreye dâhiller. Eski istihbarat görevlisi­ne göre, o Yetenekli Tehlike ile sıkı çalışmış (olduğunu) iddia eder, Brooklyn’a bağlantı biraz-cık olsun sağlam kanıt üzerine kurulmuş değil, ama bilgisayar analizleri ki dört adam arasın­daki bağlantıda şablonlar yerleştirilmiştir. “[Tlhe software -Ma­kale yazarı burada İngilizce kelime anlam oyunu yapmakta, y.n.-[O] yazılım Brooklyn’da onların bütün hepsini bir araya koyar.” [New York Times, 8.9.2005; Washington Times, 8.22.2005; Fox News, 8.23.2005; Government Security News, 9/2005] Her na­sılsa ki o mutlaka anlamına gelen onlar, Brooklyn’de bedenen takdim edilen mevcudiyet değillerdi. Bir avukat daha sonra Ye­tenekli Tehlike’nin üyelerini tasvir ederek, “Ara sırasız Yetenekli Tehlike kimliği saptanan Muhammed Atta Birleşik Devletler’de bedenen takdim edilen mevcudiyet olarak cezalandırıldı (ğını),” ifade eder.

Üstelik “zamanında edinilmiş haberi bulunmayan herhan­gi birisinin suçlu faaliyetine liderlik etmiş (olduğu) inanılan olacaktı. Meydana gelen ya da ki o kimse özgül terörist faa­liyetlerin mevcudiyetini plânlamıştı.” [CNN, 9.21.2005; US Congress, 9.21.2005] James D. Smith, birim ile çalışan bir mü­teahhit, Muhammed Atta’mn El Ka’ide’ye bağlantısını keşfe­der [WTOP Radio 103.5 (Washington), 9/1/2005]. Smith ge­lişmiş bilgisayar yazılımı kullanan ve bireysel analiz yaparmış ki o camiiler arasından ulaşıyormuş. O, World Trade Center’ın 1993 bombalanmasının elebaşısı Şeyh Ömer Abd’ul-rahman ve Muhammed Atta arasında bir bağlantıya tamamen uygun yapılmış [Fox News, 8.28.2005; Government Security News, 9/2005]. Atta (‘nın), Brooklyn’de El-Faruk camiine (mescidi­ne, y.n.) bazı bağlantısı açıkça belirtilmemiş, Abd’ul-rahman yanında eskiden olağanlaşmış anti-Amerikancı duygunun bir batağı ki orada hem de adı çıkmış al-Kifah Re/ugee Centefı kapsamış çağrıya varsayılmıştır [Times Herald (Norristovvn), 9.22.20051. Smith, Orta Dogu’da temaslardan toplanan haber­den yarar sağlamış ki o California’da özel bir araştırmacı saye­sinde Atta’mn adı ve fotoğrafını elde etmiş [New York Times, 8.22.2005]. Kıd. Alb. Anthony Shafferın iddiası fotoğrafı iyi bilinen tehditkâr Atta’mn Florida sürücü ehliyeti fotoğrafı de­ğildir. “Bu daha bir eskidir, daha fazla zerreli fotoğrafı biz onun yapmışız. O dünyanın en iyi resmi değildi.” Onun birkaç ad içerdiği söylendi veya onun altında namı değer Atta için \Jerry Doyle Show, 9.20.2005; Chicago Tribüne, 9.28.2005]. LIWA analistlerini destekleyen bir Yetenekli Tehlike çizimi yapar ki bu Shaffer bir radyo röportajında gözüyle bakar gibi, “Bir çizim muhtemelen aşağı yukarı bir 2×3’dır ki esasen beş küme civa­rında merkez noktaya sahiptir orada Bin Ladin ve onun lider­liği vardır.” [Savage Nation, 9.16.2005] 9/11 Komisyonu’nun daha sonraki iddiası ki Atta sadece Haziran 2000’de, birkaç ay sonra ilk defa Birleşik Devletler’e girer (Haziran 3, 2000). [9/11 Commission, 7.24.2004, p. 224] Her nasılsa, soruşturmalar 9/11 sonrası birkaç ay içinde Muhammed Atta ve bu zaman civarın­da Brooklyn’da diğer uçak korsanlarının kiralık odalarını bulur (İlkbahar 2000). Diğer gazetelerin hikâyeleri CIA izlemesini almakta, Ocak 2000’de Atta’yla başlar, o sürede Almanya’da yaşıyordu (Ocak-Mayıs 2000). Atta, El-Şehhi, El-Mihdar, El-Hazmi ve diğer uçak korsanları Şeyh Abd’ul-rahman’ın ortak çalışma arkadaşlarıyla bağlantılanmışlardır (Yakın 2000-Eylül 10, 2001).

Oyun Oynandı” (Antik tiyatroda oyun bitimi.)

** “El Faruk-Farook Mescidi” önemli bir noktadır. Buradaki “Farııfe-/arua«e” (Fransızca yazılış tarzı ile) CIA’nın bütün El Ka’ide operasyonlarının ajan-provokatör bağlantılarının “giz­li kodu”dur. Muhammed Atta’nın tuzağa düşürüldüğü sitede kullanılan “faruque” kodu; CIA ajan-provokatörü Remzi Ah­med Yusuf un Filipinler bağlantılarında kullandığı internet-te-ki “faruque” kodu, sadece bir raslantı değildir. Çünkü bu “kod” sayesinde küresel elektronik izleme şebekesi kibernetik yönlen­dirmeyi kolayca sağlayabilmekteydi. Aynı siteler bekâr erkek Arabları çekebilmek için bol miktarda “sempatizan sarışın, seksi Batılı kızlar”ın fotoğraflarını da yayımlamayı ihmal etmemişlerdir. Sitelere en çok rağbet edenler ise Uzak-Doğulu genç Müs-lümanlardır…

EK: 5. PENTAGON VE 11 EYLÜL

Saldırı sonrası birkaç dakika içinde, politikacılar ve “terö­rizm uzmanları” sıraya dizildiler, TV kanallarının her birinin üzerinden bütün iddia izlemini vermişti ki saldırılar Usame bin Ladin’in eseriydi. Tıpkı gerçek suç işleyen kimseleri bilecekmı-şiz (gibi) Amerikan kamuoyu travma olup o bütün olta iğnesi, olta ipi ve balık oltası kurşununu yutmuştu. O günlerin içeri­ğinde kamuoyuna duyurulmuş olan, o saldırılarla Bin Ladin bağlantısının var olmuş olduğunu Bush yönetimi iddia etmiştir. Onlar asla yapmadı. Tıpkı El Ka’ide’nin 1997’de Afrika’da ABD elçiliklerini havaya uçurmuş olduğuna dair herhangi bir kanıt asla sağlanmamıştı. Usame bin Ladin’e karşı bütün, hiçbir şey üstünde temellendi ama defalarca tekrarlanan iddialar (da) o” 11 Eylül” ve elçiliklerin bombalanması için sanıktı. Bu en başlan­gıçtan bir kitle beyin-yıkama işiydi. İstekler bir saldırı görünüşü ya da ABD üstüne Bin Ladini yönelten Afganistan’ın Taleban hükümeti üzerinde görüldü (ABD askeri harekâtı Haziran’dan beri çoktan plânlanmış olduğundan bize erkenden kabul ettiril­di). Taleban doğal bir şahıs Bin Ladin üstüne yönelmeyi sundu, acaba ABD onlara herhangi bir kanıt sağlamış mıydı ki o “11 Ey­lül” ya da 1997 ABD’nin Afrika büyükelçiliklerinin bombalan­ması ile herhangi bir şeye sahip olunmuştu. Kanıt iki sebepten Taleban’a asla gösterilmemiştir:

1. Burada asla duruma bağlı pürüzsüz olmayan herhangi bir kanıt yoktu,

2. Bir ABD kukla hükümeti ile Taleban Savaşını değiştir-mek çoktan devinim içindeydi. “11 Eylül” saldırıları mükemmel ma­zur görme olarak hizmet etti, “olay” Amerikan halkının dayanış­masını kazandı ve ilk vuruş savaşını.

Saldırılardan üç ay sonra bundan dolayı en yüksek salla­ma içinde Afgan köylülerini bombalayan ABD, “11 EylüL’ün El Ka’ide “şebekesi” ve Bin Ladin bağlantısı kanıtının bir parça-sı-nı sağlayamamış durumdaydı. Yabancı ülkelerdeki halk sorular sormaya başlamıştı. O zaman bir gün, Pentagon iddia etmişti ki bir bölümü adsız kaynak, Afganistan’da bir videobandı bu­lundu. Bush çetesi medyada ters imalara başladı ki bu video Usame bin Ladin’in böbürlenme ve itiraf edişini, saldırılarda-ki rolünü gösterir. Nasıl da uygun! Ve nasıl da inanılmaz. “11 EylüL’ün “mastermind (akıl hocası)”, öyle görkemliydi ki ye­teneğini keşfetmeksizin “11 EylüL’ü (ödül olarak) kazanmıştı, ABD tarafından keşfedilmiş bir “itiraf videosu” çevresinde yayı­lan (onun) yeterince dikkatsiz sorum-luluğuna bırakma oldu!

Video İngilizce altyazı ile haberler üzerinden gösterildi. Bin Ladin’in sesi de ancak işitildi ki Arab uluslarında seyirciler bile Pentagon’un altyazı tercümesine güvenmişlerdi! İtaatkâr bir Amerikan (Zionist) haberler medyası Pentagon hikâyesini ve ­tercümesini sorgusuz kabul etmişti. Birkaç Arab medyası fahi­şeler bantların orijinalliği için kefil olmayı bile teşhir etmişlerdi. Aha! Bu “tüten tüfek”tir, onlar bizi inandırmaya çalışmışlardı. Ama bu aşırı, diğer bir gaddar yalandır.

2001, 20 Aralık’ta, Alman TV’si Monitör (“Almanya’nın 60 Dakikası”) sadece “hatalı” değil, ama hatta “manipulative-kendi amacı doğrultusunda yönlendirme’1 “itiraf videosunun tercüme­sini bularak sergiledi. Dr. Abdel El M. Hussein-i ve Profesör Gernot Rotter bir bağımsız tercüme yaptı ve “yazılan birçok şeyi ne kadar zaman, siz onu dinlemek (istesenizde) onları işit­mek istesenizde, maalesef nedensiz banttan işitemedik” (diyerek) ilgili V/hite House tercümanlarını suçladı(lar).

Avrupa basınını neredeyse daha fazla zorda bırakan ifşala­rından “itiraf video”sunun gerçek görüntüleri vardı. Usame bin Ladin’in her bir fotoğrafı önceden çekilmiş sıska yüzle il­gili göze çarpan tarafları ve uzun ince bir burun sergiler. Bin Ladin’in Pentagon videosu açıkça yuvarlak yüzle ilgili göze çarpan tarafları ile bir adam ve geniş bir burun sergiler. Eğer siz buna rağmen inanmıyorsanız, siz kendiniz resimleri yan yana inceleyin. Yüzle ilgili göze çarpan taraflar içindeki farkları (gö­rerek) tamamıyla haklı (olarak) sen de yerinden fırlayacaksın.

Pentagon liderliği bu gibi aldatmada yetenekli mi olacaktı? Niçin olmasın?! Onlar başlarına gelen “11 EylüP’e izin vermede yetenekli olanlar, onlar değil miydiler? Pentagon stratejik amaç­lar icra etmenin tertibinde medyada sahte hikâyeler ekmenin ga­yesi için kurulmuş özel bir dairenin var oluşunu hatta kendisi itiraf etmişti. En Zionist ve en savaş taraftarı New York Times Şubat 2002’de bir hikâye getirdi ki bu Pentagon etki politika­sına bir gücün parçası olarak basma kasten sahte hikâyeler sağ­lamayı plânlamış (olduğunu) açığa çıkardı. Pentagon bu gaye için Stratejik Etki Ofisi (OSI) düzenledi. Hava Kuvveti Generali Simon P. Worden adlı bir Zionist bu suçlu gücün başına seçil­mişti. Worden’ın patronu Douglass Feith’dir, diğer bir adan­mış Zionist ki o Savunma Politikası Müsteşarı olarak hizmet ver­di. Nasıl adanmış bir Zionisttir Feith? Zionist Organization of America (ZOA) onurlandırmış Fcith’i ve onun babası 1999’da bir Ödüllü Diıtncr’dı [özel zionist-masonik zenginler kulübü, y.n.]. Hakikaten ben size Feith hakkında ZOA’nuı 1997 basın duyurusunu vereceğim:

“Bu yılın onur verilenleri Dalck Feith ve Douglass J. Feith olacak, önem veril­miş Yahudi yardımsever-philanthropisf-leri ve İzrael taraftarı etkincileri. Yaşamı süresince Yahudi halkı ve İzrael’e hizmet veren Dalck Feith ZOA’ın Dinner’da özel Yüzyılda hir Ödülünü alacak. Onun oğlu Douglas J. Feith, esfci Savunma Bakanı Yardımcı Vekili, saygın Louis D. Brandeis Ödülü’nü Dinner’da alacak.”

Burada sen ona sahipsin! Zionist Hava kuvveti Generali Pentagon’un medya dezenformasyon dairesini serbestçe kullan­dı, raporlar doğrudan bir zionist Pentagon patronuna (ulaştı) ki o “saygın” Louis Brandeis Ödülü’nün bir alıcı kimsesiydi. Brandeis, eski bir Yüce Mahkeme yargıcıydı, anahtar zionist nüfuz simsarlarının birisiydi ki o Woodrow Wilson’un nüfu­zuna Zionist-Britanya Balfour anlaşmasındaki rolü gibi I. Dünya Savaşı’na katılmasına yardım etmişti, biz hemen hemen erken bilgilendik. Hatırlayın ki gelecek zamanda bazı yeni “video”(lar) ya da “kaset”(ler) hiçbir yerde çıkmamış Müslüman dış görü­nüşleri suç ilişiği olduğunu gösterir gibi gösterecek.

En çok bellek şaşırtması, gülünç ve hâlâ bu hikâyenin korku­tucu bölümü şudur. General VVorden sonradan bir ABD Kong­re komitesine açıklamaya gitti. (Der)ki yanılmış olan nükleer bir bomba yerine bir asteroid bir gün Pakistan’a çarpabilir ve bu yüzden, böylece Müslüman Pakistan ve İzrael taraftan Hin­distan arasında nükleer bir savaş tetiklenir! Bu itiraf etmiş ya­lancı Worden’den saçmalığın yüzsüz parçasının farkına vann, CNN’nin inceliği:

“5’Ie 10 metre çapında bir asteroid Haziran’da Akdeniz’in üze­rinde patlamıştı, II. Dünya Savaşı’nda Hiroshima üstüne para­şütle atılan atom bombası gibi çok enerji aynı derecede serbest ­kaldı, Worden Bilim Komitesi Kamarası’nda konuştu

. ‘Hayal edin ki Hindistan veya Pakistan üstünde meydana gelmiş bir za­rar verme şoku dalgası olmasının yanında zekâ parıltısı eşlik etmiş.'”

Worden farkına varmıştı ki zamanında savaşın eşiğine yak­laşan iki ülke ve bu yüzden ikisinden biri o sürpriz bir sal-dın için yanılmış olabilirlerdi. Ki o elverişli olan Pakistan’dan dolayı olamayacak mıydı, kardinal rütbesindeki Zionistler!36

“11 Eylül” saldırılarının üzerinden bir yıl geçmişti ve FBI ABD’de herhangi bir El Ka’ide hücresi ortaya çıkaramamıştı ve herhangi bir evrak izi bulamamıştı. London Times haber ver­mişti:

“11 Eylül’den beri Amerika’nın bir yanından bir yanma 1300’den daha fazla şüpheli dağılmıştı, ama FBI ajanlarının binlercesi ABD’de bir tek El Ka’ide eylem hücresi bulmayı başa­ramadılar… Niçin hiçbiri yakalanmamıştı. Anavatan Güvenliği Direktörü Tom Ridge, açıklama yapmadı.”

2002’nin Nisan’mda, FBI direktörü Robert Mueller aynı şekilde Robert Mueller itiraf etmektedir ki birkaç uçak kor­sanlığı benzerlikleri uygun şüpheli nokta içindeki hırsızlıklara benzerlikleridir bu hoş duyuruyu yaptı

:

“Bizim soruşturmamızdaki 11 Eylül komplosunun herhangi bir yönünden söz etmek -Afganistan’da ve başka yerde çıkagel-miştir ki enformasyonun meydana çıkartılan sahibi belirsizdik) definesinde ya da bu noktada- bir tek kâğıt parçasını ortaya çı­karamadık.”

Tahmin edilebilen, Direktörler Ridge ve Mueller, bu top­lam herhangi bir kanıtından yoksun olmayı El Ka’ide “teröristşebekesi”nin ustalığına yormakta. Eğer sen bunu bir hayli oku­duğunda daha iyi bilmiş olacaksın. Sağduyu ki ABD’nin “11 EylüF’ün El Ka’ide bağlantısı kanıtının bir parçasını meydana çıkarmaya gücü yetmemiştir çünkü… Onu El Ka’ide yapmadı!

Not: 1 Kasım 2001 tarihli Radio France Interna­tionale, bölge istasyonu kaynaklı haberinde şöyle bir sansasyonel iddiada bulunmuştu: Bir konsolosluk ajanı kılığındaki CIA’nın Dubai Emirlikleri yöresel istasyonu şefi Larry Mitchell, 12 Temmuz’da Usame Bin Ladin ile bir araya geldi. Le Figaro gazetesine göre, böbrek tedavisi için geldiği Dubai Amerikan Hastanesini 14 Temmuz’da terket-ti. Üroloji bölümünden Dr. Terry Callavvay’in hastaneye kabul ettiği doktorun böbrek taşları ve erkek kısırlığı üstüne uzman olduğunu belirten gazete, kendisine birkaç kere soru yöneltil­mesine karşın onun cevap vermeyi reddettiğini açıkladı. Bazı kaynaklarca ciddi böbrek iltihabı olduğu belirtilen Bin Ladin’in 2000 yılında Afganistan’a mobil bir dializ makinesi getirttiği öne sürül-müştü…

Olayların sıcaklığında Sovyet döneminin deneyimli gazete­cilerinden, Sovyetlerin dağılması ardından Komünist Partinin tekrar örgütlen-mesinde faaliyetleri bulunmuş olan Rus gazeteci-sosyolog Boris Kagarlitsky, Moscow Times’da saldırılardan bir hafta sonra 18 Eylül 2001 tarihinde “Bin Laden? Şüphesiz En İyi Olan” başlıklı makale-sinde şunları yazıyordu:

“New York’da terörist saldırılar şimdiden Pearl Harbor’la ve Kursk denizaltısının kayboluşuyla karşılaştırılmış-tır. Mikhail Gorbaçev Çernobil’e benzetti onu ki ABD yöneti­mi tarafından deneyimli rezillik ve şokun şartları içinde birçok benzerlik büyük olasılıktır. Her iki olay içinde, biz başlangıçta yeteneksizlik ve yardıma muhtaçlık gördük, resmi onuru kur­tarmakta umutsuz girişimler yoluyla takip etti.

Niçin odur ki bir olasılık olarak aşın-sağ gruplar tarafından bir tezgâhı (fesat, yn.) hesaba katmayı da gösterir gibi yok (mu)? Çok zeki kimseler (masterminds) kolayca saldırıları icra etmek için Arab milliyetinin insanlarını gizlice kullanmış olabilirler.

Kim olursa olsun o Washington ve New York saldırılarının arkasındadır, Rusya’da ve İsrail’de onlar çoktan Reichstag yan­gınıyla karşılaştırılabilir bir rol oynamışlardır.

Aşın-sağ politikacılar -“Batı uygarlığının değerlerinin taraf­tarları”- zaten intikam için çekinmeden bağırıyorlar. Paldır-kül-dür, tek ve aynı şey tekrarlanmıştır: “Müslümanlar insanlık dışı barbarlardır ve siz onlarla görüşme yönetemezsiniz.

Onlar bize benzemez ve bu sonuçla bizim demokrasi kriteri ve insan hakları onlara uygulanamaz.” Popüler olmayan ölçü­lerle korkmaya gerek yok,” kimi der. ” Kendimizin demokratik geleneklerini kısıtlamaya gerek yok,” diğerleri çan sesinde.

Onlar en düşük bir derecede sonradır: Yetkisiz tutuklama-lar, kitle sınır dışı etmeleri ve geniş-çapta aramalar. Şimdiden gazete haberlerinde İslâm topluluklarına karşı ırkçı saldırılar ABD’den geliyor. O açıktır ki kitle baskıları kitle direnişine rehberlik ede­cektir. Ki o nasıl sizi düşmanlar yapar.

Bunları kim deniyor, bizi Müslüman tehdidi ile aniden kor­kutmayı gerçekten anlamadık ki? En çok iyi onlar anladı onu. Onlar, basit bir şekilde inanır ki bir final çözüm mümkündür-eğer globalci değilse, bir daha sınırlı bölgede hiç olmadığı za­man. En yüksek derecede olarak, onlar jenosit ve etnik temizlik için havlıyorlar.”

Boris Kagarlitsky’nin, 30 Ekim 2001 tarihli Moscow Ti-mes’daki “Dürüst Cevaplar İçin Bir Gerek” adlı makalesinin bitişi ise şöyleydi: “…Terörizm şiddet yoluyla politik güçlerin dengesi değişiminin bir yoludur. Bu gibi bir değişim zaten vâki olmuştur. Ve terörizme karşı güncel savaş çözümsüzdür fakat daha ziyade problem ağırlaştınlıyor.”

CIA’e inanılmaz suçlama!

ABD’de 11 Eylül 2001’de düzenlenen saldırıları soruş-tur-makla yükümlü 11 Eylül Komisyonu’nun eski üyeleri, Ameri­kan Merkezi Haberalma Teşkilatı’nın (CIA) El Ka’ide terör örgütü zanlılarının sorgulamaları sırasında çekilen videobant-lan imha ederek komisyonun çalışmalarını engel-lediğini ileri sürdü.

New York Times gazetesindeki habere göre, komisyonun eski üyeleri, CIA’den bütün belgelerin kendilerine verilmesini iste­diklerini, 2003 ve 2004’te de El Ka’ide zanlılarının sorgula-ma-larına ilişkin videobantları görmek istediklerine dair birçok kez CIA’ya dilekçeyle başvurduklarını söyledi.

Haberde, CIA’nin kendisinden istenen bütün belgeleri ver­diğini belirterek bu dilekçeleri karşılıksız bıraktığı belirtilir-ken komisyonun eski başkanlarından New Jersey’in eski valisi Cum­huriyetçi Thomas Kean’in, “Bunun yasa dışı olup olma-dığım bilmiyorum ama kesin olarak kötü olduğunu biliyorum” dediği ifade edildi.

Demokrat Senatör Lee Hamilton’m ise “CIA açıkça soruştur­mayı engelledi” dediği belirtilen haberde, komisyondan Philip Zelİkow’un CIA’nin kayıtları komisyona vermemesinin federal kanunları ihlal edip etmediğinin de soruşturulmasının gerekli olduğuna işaret ettiği kaydedildi.

CIA sözcülerinden Mark Mansfield ise Amerikan istihbara­tının soruşturma komisyonuna kayıtları vermeye hazır olduğu­nu, ancak üyelerin hiçbir zaman açık açık bu kayıtları izlemek talebinde bulunmadığını söyledi.

CIA, terör zanlılarının sorgularına ilişkin görüntülerin 2005’te imha edildiğini açıklamış, bu açıklamayla ABD’de işken­ce yapıldığı tartışmaları başlamıştı.

EK: 6. CIA’DAN SAVAŞ AĞALARINA 200 BİN DOLAR RÜŞVET

ABD’nin, Afganistan saldırısına içeriden destek bulabil-mek için savaş ağalarına para saçtığı öğrenildi. İlişkiler hakkında bilgi sahibi olan Amerikalı bankacıların aktardığına göre, savaş ağalarına, adam başı 200 bin dolar ve birer uydu telefonu ve­rildi.

Washington Times’ın haberine göre, geçtiğimiz yılsonla-rın-da, 35 Afgan savaş ağasının banka hesaplarına, 200 biner dolar yatırıldı. Yatırılan toplam paranın 7 milyon doları bulduğu ve savaş ağalarının, bu parayla Pakistan’dan çok sayıda pikap araç satın aldığı kaydedildi.

ABD Dışişlerinden bir yetkili, rüşvet programını yalanla­yarak, bakanlığının “normalde böyle işler yapmayacağını” öne sürdü. Adı belirtilmeyen bir CIA sözcüsü, yorum yapmamayı tercih etti.

ABD rüşveti alanlar arasında Öne çıkan savaş ağalarından biri, Mirza Muhammed Nasırı. Nasırı, Taleban saflarından ayrılmış ve ülkenin kuzeyindeki Kunduz şehrinde, Pir Gilani’ye bağlı kuvvetlere katılmıştı. Nasırflnın şoförü, patro-nunun geçtiği­miz sonbaharda Kunduz’dan Pakistan’ın başkenti Islâmabad’a gittiğini anlattı. Şoför, buradaki ABD Büyükelçi-ligi’nde bir saat kalan NasırOnin, büyük bir bond çantayla içeriden çıktığını be­lirtti. Savaş ağası, ardından Afganistan’ın kuzeybatısındaki Peşa-ver kentine geçerek, bankacısıyla temas kurdu.

Adının açıklanmasını istemeyen bankacı, Nasırî’nin 200 bin doları kendisine gösterdiğini belirtti. Naşiri, bankacısından, bu parayı “havale” yoluyla başkent Kabil’e göndermesini talep etti.

Güney Asya’da yaygın bir yöntem olan “havale” bir tür yasa­dışı bankacılık sistemine verilen genel ad.

Havale yöntemi ile paralar, kâğıt üzerinde hiçbir işlem olma­dan ve sadece “güven” esasına dayanarak transfer edilebiliyor.

Ancak NasırO, rüşveti gönlünce harcayamadı ve birkaç haf­ta sonra, yanındaki üst düzey Afgan komutanlarla birlikte bir helikopter kazasında öldü. Nasırflnin bankacısı, paranın halen Kabil’de, çekilmeyi beklediğini ifade etti.

Afganistan para piyasasının kalbi olan Çovk Yadgar’daki iş­lemcilerde, en az 35 savaş ağasının 200 bin dolar transfer ettir­diğini veya yatırdığını kaydetti. İşlemciler, bu komutanların ço­ğunun eski Taleban liderleri olduğunu da söyledi. Geçici Afgan hükümetinden üst düzey bir yetkili de, 11 Eylül’den sonraki haftalar içinde, bu tip pek çok malî işlem gerçekleştiril-diğini doğruladı. Nitekim Tora Bora kuşatmasına katılan bir Amerikalı komutan, “Çoğu eski Taleban olan Afgan komutan-ların işbirli­ğini satın aldığımızı biliyorduk” diye konuştu.

Afgan ağalara yağan rüşvet, Peşaver sokaklarında gezen lüks spor otomobillerin kaynağını da açıklıyor. Kentteki bir oto sa­tıcısı, “mücahitlerin” Toyota pikap satın almayı tercih ettiğini belirterek bu tercihi şöyle açıkladı: “Bir komutanın dediği gibi, Toyota, cihad için iyidir.”

Teröristlik ile suçlanan eski Taleban üyelerine para yağdı­ran ABD, iş İran’ın benzer çabalarına geldiğinde suçlama-lara başlıyor. Son olarak, İran’ın “çok sayıda savaş ağasına” para ve silah aktardığı öne sürülerek, bu çabanın “Afganistan’ı daha da istikrarsızlaştıracağı” öne sürüldü.

Washington Post gazetesinde dün yayınlanan habere göre, Afgan hükümetinde umduğu koltukları elde edemeyen Öz­bek savaş ağası Abd’ul-raşit Dostum, İran’a yanaşmaya baş­ladı. Gazete, kuzeydeki Mezar-ı Şerif kentini kontrol eden Dostum’un, İran’dan otomobil, kamyon, silah, mermi ve para aldığını öne sürdü. Washington Post, Dostum’un bu destekle, hakimiyetindeki bölgeyi genişletmek isteyebileceğini yazarak, “Bu tip bir hâkimiyeti kısıtlamak, geçici hükümetin pozisyonu­nu güçlendirecek” dedi.

Bu ifadeler, Amerikan yönetiminin Dostum ile arasının bozulacağını gösteriyor. Nitekim Washington Post, Dostumun “yine İran tarafından desteklenen Herat Valisi İsmail Han’dan bile büyük bir tehdit olduğunu” kaydetti. Gazete, acımasız­lığıyla tanınan eli kanlı savaş ağasının, 23 yıllık Afgan savaşı boyunca birçok kez saf değiştirdiğini ve en kanlı katliamlarda imzasının bulunduğunu hatırlattı.

EK: 7. ABD SAVAŞI VE BORU HATTI POLİTİKALARl

Selim Müvekkil (In These Times)

Yazar George Monbiot, 22 Ekim 2001 tarihli bu yazıda… Amerikan petrol şirketi Unocal’in, Türkmenistan’dan yola çıka­rak Afganistan üzerinden geçen, Pakistan limanlarından Arab Denizi’ne ulaşan petrol ve doğalgaz boru hatları kurmak için 1995’ten beri Talihan ile müzakerede olduğunu belirti-yor-du. Bu bilginin kaynağı ise, konu üzerine otorite olan Ahmet Raşit’in “Taliban, Militan islam, Petrol ve Örta Asya’da Funda-mentalizm” adlı kitabıydı

.          

Unocal’in pazarlıkları 20 yıldan uzun bir süredir, Daily Te-legraph ve Easlern Fconomic Review’in muhabiri olarak Afgan savaşlarını izleyen Raşit, kitabında ABD ve Pakistan’ın, “savaş mağduru bölgeye istikrar getirmesi” umuduyla ve boru hattı projesini güvenli kılmak için, Talibarim iktidara getirilmesine nasıl yardım ettiklerini belgeliyor. Unocal, 1998’de ABD’nin Kenya ve Tanzanya’daki büyükelçiliklerine yapılan saldırıların Afganistan’da üslenmiş gruplarla ilişkilendırilmesinden sonra, anlaşmayı geri çekti.

John Pilger ise, ingiliz gazetesi The Mirrofda 29 Ekim’de yer alan yorumunda, “Terörizme Karşı Savaş Bir Aldatmaca” diyordu. Gazetenin eski dış haberler muhabiri olan Pilger’ın, manşet olan bu yazısında, “Bush’un gizli gündemi; dünyanın el değmemiş en büyük yakıt kaynağı olan Hazar havzasındaki petrol ve doğalgaz rezervlerini ele geçirmek” denilmekteydi.

Avrupa basınının yaptığı yazıların temel kaynaklarından biri, popüler bir Fransız kitabı olan “Bin Ladin, Yasak Gerçek”. Bu­rada, Bush hükümetinin bir yandan Usame Bin Ladin’e karşı soruşturmaları engellediğini, diğer yandan da onun karşılığında Taliban’a siyasi tanınma ve yardım önerdiği dile getiriliyor.

Jean-Charles Brisad ve Guillaume Dasquie tarafından ya­zılan kitap, Amerika’nın asıl amacının, petrol ve doğalgaz re­zervlerine erişmek olduğu tezine yeni bir boyut katıyor. Kitaba göre Bush yönetimi, iktidara gelir gelmez Talibarila. pazarlığa başladı. Taraflar aylarca konuştular ve Ağustos 2001’de, çıkma­za düşüldü.

11 Eylül saldırıları, trajik olmakla birlikte, Bush hüküme-ti-ne Afganistan’ı işgal etmek, dik kafalı Taliban’ı devirmek ve bu arada, boru hattının yolunu açmak için gerekçe sağladı.

Unocal elemanları işleri daha da kolaylaştırma adına ABD, iki eski Unocal çalışanının iktidara tırmanmasını sağladı: Yeni geçici hükümetin lideri Hamid Karzai ile Bush hükümetinin Afganistan Temsilcisi Zalmay Halilzade.

İsrailli gazeteci Uri Averny, Ma’ariv gazetesinde 14 Şubat’ta çıkan yazısında, “Usame Bin Ladin, yaptıklarının ABD’ye hiz­met edeceğini kavrayamamıştı” demişti. “Komplo teorilerine inanıyor olsaydım, Bin Ladin’in bir Amerikan ajanı olduğunu düşünürdüm. Eğer değilse, şaşırtıcı bir tesadüf söz konusu.”

Averny, terörizmle savaşın Amerika’nın emperyal çıkar-la-rına mükemmel bir bahane sağladığını dile getiriyordu: “Savaş için yaratılan büyük Amerikan üslerinin haritasına bakıldığın­da, Hint Okyanusu’na ulaşacak petrol boru hattının rotası ile bire bir aynı olduğu görülür. “Kirli ilişkiler”- The Asia Times ise. Ocak ayında ABD’nin, çeşitli Hazar boru hatlarından oluşan bir ağ kurduğunu ve Bush hükümetine yakın kişilerin bundan çıkar sağlayacağını yazdı.

Örneğin, Gürcistan ile Türkiye’yi Azerbaycan üzerinden bir­birine bağlayan Bakü-Ceyhan boru hattı projesi, Baker & Botts adlı bir avukatlık şirketi tarafından temsil ediliyor. Şirketin baş avukatı James Baker, eski dışişleri bakanı ve Florida eyaletin­deki tartışmalı seçimde, Bush’un kampanya-sının baş sözcüsü.

Şu sıralar gözden düşen Enron ise, 1997’de; Türkmenis-tan, Bechtel Corp, ve General Electric adlı şirketlerin işbirliğinde inşa edilen 2.5 milyar dolarlık Trans-Hazar boru hattının fizibi­litesini gerçekleştirmişti…

EK: 8. “ABD, LADİNİ TESLİM ALMADI”

1998’den 2003’e kadar Ulusal Anti-Terör Koordinatörlüğü görevini yürüten Richard Clarke, “The VVar Against Ali Enemi-es (Bütün Düşmanlara Karşı Savaş)” kitabında bu olaya yer ve­riyor. Clarke, vazgeçilen plandan 2 yıl sonra, operasyonu plan­layan kendi birimindeki özel kuvvetler subayı Mike Sheehan’ın, Özel Kuvvetler Merkezi Fort Bragg’de Yeşil Bereli iki arkadaşı ile karşılaşmasını anlatıyor. Yeşil Bereli iki arkadaşı, Sheehan’a, iki yıl önce Ladin’i yakalama fırsatının nasıl boşa gittiğinden bahseder. “6 kişilik tim, iki araçla sının aşacak, sonrada koru­ması olmayan Ladin i yakalayıp, sınırdan geri dönecekti.” diyen arkadaşlarına, olayı bilmiyormuş gibi davranan Sheehan soru­yor: “Neden vazgeçtiniz?” tki arkadaşı, “Beyaz Saray buna izin vermedi.” diyor. Clarke, gerçekte Pentagon’un (Savunma Ba­kanlığı) bu saldırıyı engellediğini belirtiyor. Akim kalan Ladin’i kaçırma planları ile ABD’nin Hartum Büyükelçiliği’nin güvenlik gerekçesiyle kapatılması teklifi aynı dönemde gündeme geldi. Ancak, yeni Büyükelçi Timotjy Carney buna karşıydı. 6 Şubat 1996’da Carney, Sudan Başkan Yardımcısı Ali Osman Taha ile ­görüştü. “Sudan Ladin’i çıkarmalı, finans kaynakları ve Kuzey Afrika’daki faaliyetleri konusunda bilgiler vermeli. Aksi halde elçilik güvenlik gerekçesi ile kapatılacak. Bu size büyük zarar verir.” dedi. Bir ay sonra Sudanlı General el Fatih Enva gizli görevle Amerika’ya gitti. 8 Mart’ta Virginia’da Carney ve CIA, kendisine, yapılması istenenleri madde madde sıralayan 2 sayfa­lık metin verdi. Maddelerden biri, Ladin ve adamlarının listesi­ni, giriş ve çıkış tarihlerini istiyordu. İkincisi de, Cofer Black’a saldırı için elçiliği izleyen cip ve kamyonlar ile bunların amaç­lan hakkında detaylı bilgi istiyordu. Aynı dönemde Ladin, ilk kez bir ABD medya kuruluşuna beyanat verdi. 6 Mayıs 1996’da Time dergisinde yayımlanan beyanatında Ladin, “Herkes, suçu ispatlanana kadar masumdur. Afgan Savaşçıları niçin değil? On­lar ‘dünya teröristleri’! Ama onları duvara sıkıştırmak, terörün artmasından başka fayda sağlamaz.” diyordu. Sudanlı yetkililer, gizli görüşmelerin ardından; “Eğer hukuki bir suçlamanız varsa, Ladin’i size teslim edelim” teklifini Amerika’ya yaptıklarını, ama kabul görmediğini ifade ediyorlar. ABD’nin elinde o dönemde Ladin’i suçlamaya yetecek miktarda delil bulunmuyordu. Bu sebeple Saudi Arabia, Mısır veya Ürdün’e yargılanmak üzere Ladin’i almalarını önerdiler. Ancak hiçbirisi bunu kabul etme­di. Beyaz Saray’ın o dönem geliştirdiği Ladin stratejisi, “hareket halinde bulunsun” şeklindeydi. Saudi Arabia ise, “sıcak patatesi” eline almaya cesaret edemedi. Onlar da, “Teslim almayız, ama Sudan’la ilişkilerin gelişmesi için sınır dışı edin.” dediler. Suudi yönetimi yargılamak için de olsa, Ladin’i yeniden vatandaşlığa almak istemedi.

CIA ajanı yerine, Afganlar kullanıldı

Sudan lideri Ömer el Beşir, baskılar üzerine Ladin’den ül­keyi terk etmesini istedi. Ladin 19 Mayıs 1996’da özel uçakla Birleşik Arab Emirliği’nde yakıt ikmali yaparak Afganistan’ın Celalabad şehrine geçti. Ladin Ağustos 1996’da, Haremeyn’in işgaline karşı çıkan ilk Cihad bildirisini yayımladı.

Amerikalı-lann Saudi Arabia’ı terk etmesini istiyor ve Sau­di Kraliyet ailesini dinin gereklerine aykırı davranmakla suçlu­yordu. Ladin Afganistan’a döndüğünde, CIA’nin Afganistan’da faaliyetleri durmuştu. 1995’te, Clinton, CIA bütçesini kısınca, Afganistan bürosu tamamen kapatılmıştı. Afganistan içerisinde, ücretli ajan bulundurulmuyordu. CIA’nin Islamabad Şefi Gary Schroen, açığı kapatmak için Eylül 1996’da Savunma Bakanı Ahmed Şah Mesud ile Kabil’de görüştü. CIA, 1980 ve 1990 arasında ayda ortalama 200 bin dolar para yardımında bulun­muştu Mesud a. Görüşmelerde kayıp Stınger füzeleri ile Ladin gündeme geldi. Mesud, onu Talebanm yanında tehlikeli bir potansiyel olarak gördüğünü söyledi. Ne var ki, Schroen’ın zi­yaretinden sadece bir hafta sonra, Şah Mesud o güne kadarkı en ağır kayıplarını verdiği çatışmalarda Kabil’den çekilmek zo­runda kaldı. Kabil, artık Talebanm eline geçmişti. Celalabad:da aynı dönemde Taleban’ın kontrolüne girdi. Mart 97’de Ladin bu kez CNN’e röporlaj verdi. 1996 Harameyn bildirisini sa­vundu ve Amerikalıların çekilmesi talebini tekrarladı. Taleban, kendilerinden habersiz verilen bu röportaj üzerine Ladin’den Kandahar’a geçmesini istediler. Ladin, Kandahar’a yerleşti. Bu­rada, Talebariz, Kuzey İttifakı lideri Şah Mesud ile savaşta des­tek verecekti.

15 Haziran 1997’de önemli bir gelişme yaşandı. Emir Han Kansi, Karaçi’de yakalandı. Daha doğrusu Belucı aşiretinden birisi 2 milyon dolarlık ödül sebebiyle onu Pakistan tarafındaki Shalimar Otel’de tuzağa düşürüp CIA’ye sattı. Pakistan göçmeni Kansi, 1993;te Virginıa’da CIA Merkez binasının girişini silahla taramış ve 2 CIA çalışanını öldürüp 3’tmti de yaraladıktan sonra yurtdışına kaçmayı başarmıştı. Kansi, CIA için bir onur mesele -siydi ve ancak 4 yıl sonra yakalanabilmiştı. Tarnak Çiftliği’nden Ladin’i kaçırmak Operasyon için Afganistan-Pakıstan sınırında görev yapacak Afgan Cihadf nda eğitilmiş bir grup aşiret mensu­bu CIA’ye eleman olarak alınmıştı. FD/TRODPİNT adı verilen ajanlar, yerli insanlardı. Kandahar’a aileleri ile yerleştiler. Bölge­de dolaşarak CIA’ye bilgi topladılar

Kansi yakalandıktan sonra, Pakistan yönetiminin göz yum­masıyla, hazır beklemekte olan bir C-12 uçağı alınarak ABD’ye götürüldü. 1998’de ölüm cezasına çarptırıldı. 14 Kasım 2002’de de Virginia’da idam edildi. Bu operasyonda kullanılan Afgan ajanlar, Kansi’den Ladin operasyonuna devredildi. FD/TROD-PİNT timi, para, saldırı silahları, kara mayınlan, motosiklet ve kamyonetler, dinleme cihazları ve güvenli iletişim araçları ile desteklendiler. Ladin, “Afgan Çatışması” isimli bir operasyon ile kaçırılacaktı. Buna göre Ladin’in araç konvoyuna anı saldı­rı yapılacak, oluşan karmaşada korumalar saf dışı bırakılacak, ama Ladin canlı yakalanacaktı. Ardından da Ladin paketlene­rek, ABD’ye ya da Mısır’a götürülecekti. ABD Taleban yönelimi­ni tanımadığı için, CIA’nin operasyon yapabilmesi mümkündü. 1997’de, ajanlar rapor sundu. Başarısız bir operasyon gerçekleş­tirilmişti.

Korumaları vurulmuş, ama Ladin kurtulmuştu. 23 Şubat 1998’de Ladin, “Yahudi ve Hıristiyan Haçlı Seferlerine Karşı İs­lâmi Cephe Bildirisi’ni beş örgütle birlikte yayımladı. CIA, “bil­dirinin ABD’ye saldırıyı kutsayan ilk dini fetva olduğu” tespitim yaptı. 9 Mart’ta ABD, Pakistan’a, tehditlerle ilgili protesto geçti. BM Büyükelçisi Bili Richardson da bölgeye ziyaret düzenleye­rek, Ladin’i hatırlattı. Richardson, Nisan 1998’de Kabil’e de geçti. Taleban’dan Ladin’i ülkeden çıkarmalarını istedi.

Cevap, “Yerini bilmiyoruz ve ABD için tehdit değil” oldu. Sız­dırma olunca, Ladin telefonu bıraktı, 1998 ilkbaharından itiba­ren CIA, Ladin’in Kandahar yakınlarındaki Tarnak Çiftliğı’ne konsantre olmaya başladı. Ladin, eşleri ve çocuklarının ya­şadığı bu çiftliğe zaman zaman ziyaretler düzenliyordu. CIA, TRODPINT Afgan timıninde aralarında yer aldığı 30 kişiyle bir operasyon planlıyordu. Birinci grup, gece 02.00’da operasyona başlayacak ve güvenliği yok edecek, ikinci grup cip ve kamyo­netlerle gelip Ladin’i paketleyecekti. Bir ABD uçağı da alçaktan uçarak radara yakalanmadan Kandahar’a inecekti. Yakalanan Ladin kaçırılacaktı. Bunun için Afganistan’ın güneyine özel CIA timi koordinasyon için gizlice gönderildi.

Ancak planlar tutmadı ve vazgeçildi. ClA’nin Ladin’i “evden alma” operasyonu da başarısız oldu. 1998 Haziran ortasında Sa­udi Arabistan tstih-barat Başkanı Prens Faysal el TürkC, Tale-ban ile görüşmek üzere Kandahar’a gitti. Molla Ömer dâhil Ta­lebem liderleri ile görüştü. Onlardan Ladin’i istedi. Molla Ömer, iki ülke din adamlarından oluşan bir komisyonun buna karar vermesini istedi. Böylece, Taleban baskı altında almayacaktı. Temmuz 1998’de, komisyon bu konuda Saudi Arabia’da çalış­malarını tamamlayıp döndü. Ancak 7 Ağustos 1998’de, Kenya ve Tanzanya’dakî ABD büyükelçiliklerine bombalı iki saldın dü­zenlendi ve 224 kişi Öldü, 4 bine yakın insanda yaralandı. Delil­ler bombalamaların arkasında Ladin’in olduğunu gösteriyordu. Özel kuvvetlerle etkili askeri operasyon seçeneği Genelkurmay Başkanı Hugh Shelton’ın, çok asker gerektiğini belirtmesi ve hedefin net olmaması sebebi ile gündem dışı bırakıldı. Shel-ton temkinliydi; çünkü 1980’de İran’da, 1993’te Mogadişu’da az kuvvetlerle operasyonlar fiyasko ile sonuçlanmıştı. Tomo-hawk füzeleriyle, hedefi uzaktan vurma seçeneği benimsendi. CIA, Doğu Afganistan’daki Host civarında Zawhar Kili’de 20 Ağustos’ta Ladin ve diğer grupların toplanacakları istihbaratını iletti. Her biri 750 bin dolar değerinde 75 Tomehawk füzesi fırlatıldı. Ladin’in diğer kampları ve Tarnak Çiftligi’de hedefler arasındaydı. Ama Ladin saldırılardan yine kurtuldu. Bir süper gücü vurup intikam saldırısından kurtulmak Ladin’in popüla­ritesini daha da artırdı.

Sızdırılan bilgiler ve zorlaşan takip

Başkan Clinton’m bu dönemde Monica Lewinsky skandali ile başı dertte olduğu için saldırıların dikkat dağıtmaya yönelik olduğu tezleri gündeme getiriliyordu. 24 Ağustos tarihli Was­hington Times gazetesi, 20 Ağustos’taki saldırıda Ladin’in Host yakınlarındaki kampının bombalandığını yazdı. Gazete, saldırı­nın Ladin’in telefon görüşmelerinin takibi ile yer tespiti yapıla­rak gerçekleştirildiğini de kaydetti.

22 yıl CIA’de istihba-rat görevlisi olarak çalışan ve 1996-1999 yılları arasında CIA’nin “Ladin Birimi”nin başında bulu­nan Michael Schouer, “Emperial Hubris (İmparatorluk Guru­ru)” kitabında bu sızdır-maların Ladin’in takibine büyük zarar verdiğini kaydediyor. Schouer, Ladin ve yakın çevresinin bu sızdırmalar sonrasında elektronik kulağa yakalanacak teçhizat kullanmadıklarını ve uydu telefonlarını da terk ettiklerini belir­tiyor. Eylül 1998’de Saudi Prens Türkî, yanında Pakistan istih­barat teşkilatı ISI’nın Başkanı Nessim Rana olduğu halde yeni­den Kandahar’a gitti. Taleban’dan, Ladin’i iade edeceği sözünü tutmasını istedi. Ghosts War’ın yazarı Coll, Molla Ömer’in bu talebe; “Bunu niçin yapıyorsunuz? Niçin bu cesur insanları yok etmek istiyorsunuz? Niçin elinizi elimin üzerine koymuyorsu­nuz? Arab Yarımadası’nı imansızlardan temizleyelim.” cevabı verdiğini yazıyor. Prens Türkî, “Bu yaptığınız sadece size değil, Afganistan’a da büyük zarar verecek.” deyip salonu terk ediyor. Taleban yönetimini ilk tanıyan ülkelerden Saudi Arabia ertesi gün Kabil Büyükelçisi’ni geri çekti. ABD’de de aynı dönemde Taleban’ın mal varlığını dondurdu. Talebarim Ladin’i verme­mesinde, “Sudan, Ladin’i sımrdışı ettiği halde bombalandı” dü-şünceside rol oynadı. Yani, ABD’ye güvenemi-yorlardı.

Clinton, füzeler gönderilsin’ diyemedi

Prens Türkî el Faysal daha sonra Saudi Arabia’mn London Büyükelçisi olarak atandı. Emperial Hubris kitabında Schou­er, Saudi Dış istihbarat Teşkilatının çeyrek asrı aşkın başkan­lığını yürüten Prens Türkî’nin, Ladin’i birçok kez öldürmeye teşebbüs ettiklerini söylediğini kaydediyor. Ancak Sudan’da olduğu gibi, Saudi istihbaratı her zaman bu girişimleri başka ülke taşeronlara veya ajanlara havale etti. 1998’in sonlarında CIA’nin Afganistan’daki ajanlarından biri, Ladin’in hükümetin Konukevi’nin bir parçası olan Hacı Habaş Evi’nde o geceyi geçi­receğini bildirdi. CIA Islamabad İstasyonu Şefi Gary Schroen, Virginia’daki merkeze “Bu işi bu gece bitirin.

Bu fırsat bir daha ele geçmez.” mesajı gönderdi. Ancak hedef haritaları, vurulacak yerin yakınlarında cami olduğunu gösteri­yordu. Clinton, 1993’te İrak’ta yaşanan tecrübe sebebi ile ope­rasyona izin vermedi. 1993’te Irak İstihbarat Merkezi vurulmuş, ama tanınmış bir kadın artistin ölümüne de sebep olunmuştu. Clinton, bu acı tecrübeyi unutmadı. CIA raporuna göre, sal­dırıda 300 kadar insan yaralanabilir veya ölebilirdi. Füze kısa düşebilirdi. Ladin’in kalacağı yer de net değildi. Sonuçta, be­lirsizlikler ve korkular, operasyonu engelledi. Üstelik saldırı düzenleyip Ladin’i vuramamak ABD’yi zayıfla-tıyor, Ladin’i ise güçlendiriyordu. Aralık 1998’de Clinton, Ladin’in yakalanması veya öldürülmesine izin veren kararı imzaladı. 1999 başında Pakistan sahilinde bir denizaltının konuşlandırılması ve hedefin tespiti halinde Tomehawk fırlatıl-ması kararlaştırıldı. Başkan’m onayı ile birlikte toplam 3-4 saat içinde saldırı gerçekleştirilebi-liyordu. Ancak, istihbaratın birden fazla kaynakça doğrulanma­sı şartı getirilmişti. Nitekim Sırbistan bombardımanında yanlış istihbarat sonucu 7 Mayıs 1999’da Çin’in Belgrad Büyükelçiliği yerle bir edilmişti. Scheuer, Mayıs 1998-Mayıs 1999 arasında Ladin’e suikast için en az 10 fırsatın elde edildiğini, ancak her defasında kim tarafından kaçırıldığını anlamadığını söylüyor.

Özbekistan, işbirliğine onay verdi

1999 yazında Ladin’i Sudan’da yakından takip etmiş olan bir ajan Cofer Black, CIA Anti-Terör Merkezinin başına getirildi Black, Ladin dairesi dışında Ladin’i takip ve yok etmekle ken­disi de ilgilenmeye başladı. Black, görevi devraldığında “Ladin Bırımı”nde çoğunluğu kadın uzman yaklaşık 25 kişi çalışıyor­du. Black, ilk olarak Ladin’in Orta Asya örgütleri ile temasla­rını tespit etti. Özbekistan ve Tacikistan ile güvenlik anlaşması imzaladı. Özbekistan’dan takıp amaçlı malzemeleri koyabilmek için izm aldı. Black, Ladin’e karşı mücadelede destek bulmak için, Şah Mesudun istihbarat alt yapısını güçlendirmek ve ele­manlarını eğitmek üzere de bölgeye tim gönderdi.

Bu, Kuzey’e 1997’den bu yana aynı amaçla gönderilen 5’inci tim oldu. JAWBREAKER adı verilen tim, Ekim 1999’da bölge­ye ulaştı. Mesud’un adamları, Kabil ve Celalabad cephelerini denetlemeye gelen Ladin konusunda bilgilendirme yapabi­lirdi. Zira Ladin, 55. Tugay adını verdiği Arab Gönüllüler ile Talebaria. destek veriyordu ve onlara moral vermek için de cep­he ziyaretlerinde bulunuyordu. Black’a göre, Taleban’a destek veren Ladin ortak düşmandı ve Şah Mesud önemli bir şanstı.

1999 sonunda yılbaşı öncesi USS Cole Uçak Gemisi’ne Yemen açıklarında saldırı gerçekleşti. ABD ordusunda görevli 17 deniz­ci hayatını kaybetti. Saldırı, bomba yüklü bir botla gerçekleşti­rilmişti. Basit, ama etkili bir saldırıydı. Şah Mesud’un adamları Şubat 2000’de CIA’ye Ladin’in Celalabad yakınlarında Derun-da Kampı’nı ziyaret ettiği bilgisini ilettiler. Derunda’da, sadece Arablar eğitiliyor ve Afganlar’ın buraya girmesine izin verilmi­yordu. Mesut bizatihi bir tim oluşturdu. Derunda Kampı’na, Rus yapımı Katyuşa roketleri ile saldırılar düzenledi. Daha doğ­rusu Mesud’un adamları böyle söylüyordu, bağımsız kaynak­lar ise hiçbir şey söylemiyordu. Cofer Black sonuç alamayınca,2000 yılı yazında Duşanbe üzerinden bu kez kendisi Mesud’u ziyaret etti. Hedef netti.

Kuzey İttifakı güçlendirilecek, Taleban ABD ile işbirliğine mecbur bırakılacaktı. Ajan yoksa Predator uçakları var; CIA ve Beyaz Saray, Ladin’i bir şekilde havada yakalarsa, uçağını dü­şürmeyi de hesaplıyordu. Bu arada “Predator” fikri de gündeme geldi. Madem insan gücü ile yeterli istihbarat alınamıyor, öy­leyse insansız hava araçları bu ışı yapabilirdi. Nitekim Preda­tor uçakları Bosna’da bunu yaptı. The War Against Ali Enemies kitabında Clarke bu fikrin, Charlie Ailen ve emekli General Scott Frey’e ait olduğunu, kendisinin kabul ettirdiğini söylü­yor. İnsansız uçaklar görüntü alıyor, 25 bin fitte dolaşıyor ve 24 saat havada kalabiliyordu. 1995’te Bosna’da savaş suçlularını yakalamak için kullanılmıştı. CIA, her biri 3 milyon dolardan 5 tane satın aldı. Özbekistan, Predatorlerin uzak bir askeri üssüne “gizlice” konuşlanmasına izin verdi.

Eylül 2000’de Predator Ladin’i yakaladığında, Deniz Kuvvet­leri Pakistan sahilindeki denizaltısmı bakım bahanesi ile henüz çekmişti. Sonra kış şartları geldi. Predator uçuşları durduruldu. George W. Bush 2001’de iktidara geldikten sonra, üzerine Hell-fire füzesi eklenen Predator uçakları uçuşlarına yeniden başladı. Nevada Çölü’nde, Tarnak benzeri bir çiftlik inşa edilerek üze­rinde çalışmalar yapıldı. Virginia’dan kontrol edilen Predator, bu kez Ladin’i tespit ettiği anda üzerindeki yüksek isabet kabi­liyetine sahip Hellfire füzesini ateşleyecek ve zaman kaybetmek­sizin Ladin’i yok edecekti. Söz konusu dönemde Cofer Black, iki özel timi daha devreye soktu. Birisi, CIA eğitimli Tacik özel timinden, diğeri yine CIA eğitimli ve donanımlı Özbek özel timinden oluşuyordu. Her iki ülke o dönemde, Afganistan’da üstlenen ve büyük ihtimalle Ladinle bağlantılı şiddet yanlısı örgütlerle mücadele ediyordu. Bu işbirliği onların da işine yarı­yordu. Her iki ülkeye ait timler ayrı ayrı Afganistan’a sızdırıldı. Ancak Şah Mesud örneğinde olduğu gibi başarı elde edilemedi. Şah Mesud, CIA ve eski düşmanı Ruslar’m desteğine rağmen cepheden de sürekli geri çekilmek zorunda kalıyordu. Şah Me­sud bu amaçla Rusya, İran ve Avrupa’ya yeniden destek ziyaret­lerine çıktı. Gezi dönüşü Belçika’dan iki Arab gazeteci, Tacikis­tan içlerindeki Hoja Bahuiddin’deki merkezde Mesud’la görüş­mek üzere izin aldı. 5 gün bekletildikten sonra, 9 Eylül 2001’de Şah Mesud’la görüş-türüldüler. Görüşme odasında kameraman hazırlık yaparken, teçhizat arasına gizlenmiş güçlü bir bomba infilak etti. Kameraman ve muhabirin intihar saldırısında, Şah Mesud göğsüne saplanan şarabnellerle olay yerinde hayata veda etti. Yıllarca Ruslara kök söktüren, Kabil’i Necibullah’tan kur­taran “Penşir Aslanı”, Taleban’la savaşının ortasında öldürüldü. Yani, “11 EylüT’den sadece iki gün Önce.

11 Eylül sonrası El Ka’ide dağıldı

CIA başarısız kaldıkça, Ladin hedef büyütüyordu. Ve “11 Eylül 2001″de tarihin en büyük terör saldırısı gerçekleşti.

Pentagon ve New York’taki İkiz Kuleler, kaçırılan üç ayrı uçakla vuruldu. 3 bini aşkın insan hayatını kaybetti. Başkan Bush ve dünya şaşkındı. Oysa yıllardır Ladinin peşindeki anü-terör birimleri “ikiz intihar saldırılarının” Ladin’in imzası oldu­ğunu biliyorlardı. Ulusal Anti-Terör Koordinatörü Clarke, kita­bında yönetim içinde yaşanan paniğin ayrıntılarına yer veriyor. Clarke ve uzmanları, saldırıların Ladin’in işi olduğuna daha ilk anda kanaat getirdiler. Ancak, bunu yönetime anlatmaları, daha doğrusu Savunma Bakanlığından Rumsfeld-Wolfowitz ikilisi­ni ikna etmeleri kolay olmadı.

Onlara göre, böyle bir saldırı bir devlet desteği olmadan gerçekleştirilemezdi, o devlet de Irak’tı. Bu tartışmalar sebebiy­le “11 Eylül” ertesi Taleban ve El Ka’ide ye ani cevap verilme­si mümkün olmadı. Dışişleri Bakanı Colin Powell, “11 Eylül için Afganistan yerine Irak’a saldırmak, Pearl Harbour saldırısı sonrası Japonya yerine Meksika’ya saldırmak gibi olur”, demek zorunda kaldı. Bu gecikme El Ka’İde’nin işine yaradı. Schou-er, 1998 tecrübesi ile saldırı olabileceğinin farkında olan El Ka’idVnin büyük çoğunluğu, komşu ülkeleri de kullanarak sal­dırıdan önce ülkeyi terk ettiğini ilen sürüyor.

ABD’nin, saldırıdan ancak 20 ay sonra 2003 ortasında Afga-nistan-Pakistan sınırını denetlemeye başla-dığına dikkat çeken Schouer, bunun El Ka’ideyt toparlanma imkânı verdiği görü­şünde. ABD’nin Afganistan’a gönderdiği asker sayısı da çok dü­şüktü. Ama daha önemlisi, buradaki işi bitirmeden, yani Ladin ve Molla Ömer yakalanıp, alt yapıları yok edilmeden alelacele, üstelik hiçbir haklı gerçekçe olmadan Irak’a girildi. Bütün bu süre zarfında CIA Ladin’in yerini tespit edip yok edememişti; ama Ladin 1997-2001 arası Peter Bergen, Abdulbari Atwan, John Miller, Robert Fisk, Hamid Mir, Jamal İsmail, Peter Ar-nett ve Rahimullah Yusufzai gibi gazeteci ve televizyoncularla buluştu ve röportajlar verdi. Bunlar arasında, CNN ve ABC te­levizyonları da bulunuyordu. Hatta Amerikalı “muhtedi Tale­ban” John Walker Lindh de Ladin ile görüşebiliyordu. Dahası, “11 Eylül” sonrası da Ladin, Pakistanlı gazeteci Hamid Mir ve El Cezire’den Taysir Alouni ile röportajlar yaptı. CIA ve diğer istihbarat birimleri her nasılsa Ladin’in yerini bir türlü, operas­yon yapabilecek şekilde tespit edemediler.

Ladin’in yakın adamları bir bir tutuklandı

“11 Eylül” sonrası Ladin’in yakın çevresinde önemli isimlere de ulaşıldı. 28 Mart 2002’de El Ka’ide kamplarına ele-man top­lama işinden ve kamplardan sorumlu Abu Zubaydah Pakistan Faisalabad’da yakalandı. 10 Eylül 2002’de, “11 Eylül 2001” sal­dırılarında pilot olarak görev yapacak olan, ancak vize alamadı­ğı için saldırılara katılamayan Remzi bin el-Şibh Karaçi’de ya­kalandı. Ekim 2002’de, Ladin’le Afganistan’da savaşmış, Yemen ve Afrika saldırılarında görev almış patlayıcı uzmanı Abd’el Ra­him el-Naşiri BAE’de yakalandı. 14 Mart 2003’te, Pakistan’ın Ravalpin’di eyaletinde de “11 Eylül”ün planlayıcılarmdan olan Halid Şeyh Muhammed bilgisayarı ile birlikte yakalandı. 29 Nisan 2003’te Halid Şeyh Muhammedin yeğeni Tevfik bin At-taş ve Amar el-Baluçi’de Karaçi’de yakalandı. Attaş, Ladin’in yakın arkadaşı ve onunla birlikte savaşmış bir isimdi.

El Baluçi ise, El Ka’ide pilotu Muhammed Atta’ya 120 bin dolar para havalesini yapan isimdi. 31 Mayıs 2003’te Ladin’in yakın arkadaşı ve El Ka’ide’nin ideologu Yusuf bin Salih el-Ayiri, bir çatışmada Riyad yakınlarında Saudi polisi tarafından öldürüldü. Ayiri, Ladin’le 1991’de Afganistan’dan Sudan’a bir­likte uçmuştu. Ayiri’nin yardımcısı Abdullah el-Şabrani ise tutuklandı. Ama bütün bu kilit isimlerden Ladin’in yerine dair bilgi alınamadı. El Ka’ide’yi bitirecek istihbarat her nasılsa top­lanamadı. CIA yıllardır Ladin için planladığı bir eylemi de 3 Kasım 2002’de Yemen’de gerçekleştirdi. CIA’nin insansız Pre-dator uçağı, El Ka’ide’nin Yemen’deki lideri ve USS Cole gemisi­ne saldırıyı onayladığına inanılan Sinan el-Harithi’nin yer aldı­ğı araca Hellfire füzesi gönderdi. Saldırıda el-Harithi ile birlikte 6 kişi öldü. ölenler arasında Ahmed Hicazı isimli Amerikan vatandaşı bir “El Ka’İde militanı” da vardı.

CIA’nin füze donanımlı uçuşları, bugüne kadar Ladin’in ye­rini keşfetmeye ve Ladin’i yok etmeye yetmedi. Peki, bin La­din nerede saklanıyor? Bu konuda en yaygın tahmin, 1640 mil uzunluğunda Pakistan-Afganısian sınırının 1200’den fazla aşiret ile saklanmaya veya sığınmaya en müsait alan olduğu şeklinde. Yine, Ladin’in sınır boyunca uzanan sarp ve karlı yüksek Tora Bora dağlarında Ruslar’a karşı inşa edilen sayısız yeraltı mağa­rasında saklandığına inananlarda var. Zaten, ABD komandoları, bazen İngiliz Gurkalar’ı bazen de Pakistan Özel Timleri ile bu bölgeye yıllardır ardı arkası kesilmeyen operasyonlar düzenliyor.

EK: 9. BİR CIA LABORATUVARI FİLİPİNLER

Manila’da CIA Örtülü Operasyonlar ve Filipinler de CIA’nin Saklı Tarihi

Yazan: Roland G. Simbulan

[Çağırıcı/Koordinatör, Manila Çalışmaları Programı, Filipin­ler Üniversitesi

Manila- Filipinler Üniversitesi’nde Ders Veren, Rizal Hail, Padre Faura, Manila] 18 Ağustos 2000

Uzun bir zaman içinde, Manila, Güneydoğu Asya için Cent­ral Intelligence Agency (CIA)’nın, eğer bölge karargâhı değil ise, esas istasyonu olmuştur. Bu belki öyledir, çünkü Filipinler’e daima Asya’da ABD emperyal gücünün bir kalesi olarak bakıl­mıştır. O zamandan beri Amerikanlaşmış Filipinliler Amerikan kültürünün büyüsü altındaydılar, ayrımına varmaksızın kolay işe alındılar, onların kendi halkına ve ülkesine ihanet ediyorlar­dı. Ve 20’ncı yüzyılın başlangıcından 1992’ye, orada ABD ordu­su üsleri, güçlü semboller ve Amerikan asken gücünün altyapı sistemi vardı.

Manila’da CIA insana ilişkin istihbarat mal[14]ları çok önem­li zamanlarda can alıcı haberalma sağlamış olduklarını söyle­miştir. 17 Eylül 1972’de, Haberalma Özgürlüğü Yasası altın­da sınıflandırılmış belgelere göre, Filipinler’de bir CIA malı, Manila’da CIA istasyonunun haberdar ettiği Marcos’un iç çem-berindeydi ki Ferdinand Marcos 21 Eylül 1972’de sıkıyönetim ilân etmeyi plânlıyordu. Manila’da CIA istasyonu hem de 1081 Bildirgesi’nin bir kopyasını daha önceki bir tarihe almayı sağla­mıştı — ki ülkede sıkıyönetim yasası olarak kabul edilen bildirge — ve bireylerin bir listesi ki onları Marcos, askeri kuralın açık­lanması üzerine tutuklamayı ve hapsetmeyi plânladı.

Ben benzerinden söz edecektim — yargıların birisi içine gir­meksizin—, 21 Eylül 1972 sıkıyönetim kuralının açıklanması öyle kesin CIA’nm değer biçmesidir ki o Manila’da CIA istas­yonunun itibarını arttırdı. Sıkıyönetim yasası açıklandığı za­man Manila’da Amerikan büyükelçisi Henry Byroade, birkaç yıl sonra onun emekliye ayrılması üzerine, Virginia, Langley’de CIA karargâhı tarafından onurlandırılmıştı- bir övgü ki bu her­hangi çekingen büyükelçiye çok nadiren verilmiş olandır. Hem de, 1982’de, CIA’da doğruluğunu kanıtlamaya muktedir bir yüksek rütbeli Filipin göç görevlisinden Filipinler’i Marcos’un böbrek yetersizliğini tedavi etmek için ziyaret eden iki dokto­run adları vardı, Marcos’un sağlık problemlerinin açık bir res­mini CIA verdi (Richelson, 1999). Filipinler’de ABD emperyalizminin gizli aygıtlarını açığa vurmak önemlidir. Eğer bu uğursuz ajansın faaliyetleri titizlikle belgelenmez ise, orada mitolojik bir eğilim veya onun kötü şöh­reti neredeyse Hollywood-vari ve Filipin halkı ile Filipin ulusal egemenliğine karşı suçlar olur. CIA, Birleşik Devletler hüküme­tinin örtülü denizaşırı istihbarat ajansıdır ve aynı şekilde Ame­rikan yabancı ve askeri politikasının bir “harekât-yönlendiren” taşıtıdır. CIA’nin yurtdışı örtülü faaliyetleri üstüne ABD kong-resel soruşturmalarının 1975 Kilise Komitesi Raporu açığa vur­du. Sayısız yabancı hükümetler CIA tarafından nasıl devrildi.

CIA nasıl bir askeri darbeye önayak oldu ve yabancı politik li­derlere Şili Başkanı Salvador Allende’ye (yaptığı) gibi suikast yaptı. Ki o(nlar) sadece kendi ülkelerinin çıkarlarını korumaya çalıştı(lar). Ve nasıl “özel operasyonlar” ve paramili-ter operas­yonlar bu harekâtların bir sonucu olarak, doğrudan veya dolaylı, milyonlarca insanın öldürülmesine katkıda bulundu.

1974-75 ABD kongresel soruşturmaları hem de hedef ülke­lerin yerel politikaları içine CIA müdahalesinin örtüsünü açtı hükümetlerin devirilmesinden, suikastlara girişmek, des-tek akçaları ve medya, politik partiler, sendikalar, üniversiteler ve iş şirketleri için malî destek bütün “dış hükümetler, olaylar, ör­gütler veya kişilere ABD dış politikasının desteğinde gizli nüfuz” plânı çizildi (Robinson, 1996; Richelson,1999). CIA istihbarat toplantısının özgün özel görevi ötesine gitmişti ve sadece onun kendi memleketi içinde değil ama yabancı hükümetler ve on­ların liderlerine karşı da Mo/îa-tipi operasyonlar yönetiyordu.

Filipin ulusal egemenliğini baltalama ve hakiki demokrasi usulüne göre himaye edilen küçücük ABD taraftarı oligarşik azınlık; onların yoksul ülkesinde en varlıklılar üretimi ele geçir­miştir. Örtülü harekât yapan CIA bütün hakkındadır ve onun varoluşu için gerçek nedendir. O uzun zamandır olmayan tas­tamam yabancı istihbarat analizleri ve toplamasıdır; 1947 ABD Ulusal Güvenlik Yasası altında onun resmi manda (vekilliği) si­dir ki CIAyı yarattı.

CIA Filipinler’de özellikle Filipin yerel politikalarında kir­li hünerler ve sayısız örtülü operasyonlarda müdahale için işe almıştı. Bütün bunun en üstünde ABD diplomatik özel görevi, özellikle politik kesittir, pek çok CIA işleyenleri için gözde bir örtüdür. CIA cephesi şirketleri hem bir ek sağlar ama denizaşırı görev verilmiş işleyenler için örtünün uygun tabakasıdır. Genel­de, her nerede siz ABD büyük iş çıkarlarını (Coca Cola, Ford, Citicorp, United Fruit, Nike, benzeri gibi.) bulursanız, siz hem de çok faal bir CIA bulursunuz.

Ama denizaşırı (da) sık sık kullanılan çeşitlendirilmiştir.

Örneğin, Manila’da istasyonun eski bir w CIA şefi Desmond Fitzgerald, bir Amerikan çokuluslu şirketinin önde gelen yasal bir işadamı olarak (tanındığı) söylendi. Bir en üst CIA ajanı Joseph Smith, 1960’larm başında Filipinler’de görev verildi, Clark Hava-Kuvvetlerı Üssünün 13’üncü Hava Gücü Güneydoğu Asya Bölgesel Tetkik Birliği’nin bir “sivil[15] işçisi” olarak poz yaptı. Diğer taraftan, CIA işleyeni Gabriel Kaplan’m önceki örtüsü gerçekten daha çok “sivil”di ile CIA-yaratımı Asîa Founâation-Asya Vakfı (önceden Committee for a Free Asia-Özgür bir Asya için Komite), o zaman sonradan bir başka CIA yaratımının mukim direktörü olarak, COMPADRE bunların her ikisine biz sonradan çok daha kapsamlı taraftan icabına bakacağız.

Diğer taraftan, saygın Christian Science Monitör, Boston’da üslenen bir Amerikan gazetesi için bir dış muhabir olarak önde gelen CIA işleyeni David Sternberg, o zaman 50’lerde Ramon Magsaysay’m başkanlık kampanyasının yönetiminde Gabriel Kaplana yardım etti.

Manila’da Ajans’m malları ve teknik altyapı sistemi 1992’de üslerin geri çekilmesine kadar etkilice tesir etmiştir, çünkü bun­dan önce, CIA, güney Çin ve Hindi-Çin’in en çoğunda büyük dinleme postaları[16] Defense Intelligence Agency – Savunma İstihbarat Ajansı (DIA) ile birleşik işledi. Stratejik Uyan Kur­mayı (olarak) adlandırılan Birleşik CIA/DIA yapısı, ABD Savun­ma Bakanlığı (Pentagon)’da karargâh kurmuştur ve Manila’da aynı olarak benzer postaların bir toplamı işledi. Manila istas­yonu Asya hükümetlerine karşı gizli[17] operasyonların bir geniş menzili için oldukça en büyük lojistik yeteneklilikler içerir.

Filipinler’de üslerin kaybedilişi CIA’nin Asyalı altyapı sis­temine çok büyük bir üflemeydi, eğer büyük bir gerileme de­ğilse. 50’lerin ortasından, Filipinlerde ABD üsleri “Operation Brotherhood[18]‘-Kardeşlik” için operasyonal karar-gâhlar olarak hizmet verdi ki orada Alb. Edward Lansdale ve Lucien Co-nien, CIA’nin doğrudan nezareti altında Hmdi-Çin’de işletildi ve ona bulaşmış birkaç Filipinli, işe alındı ve CIA tarafından eğitildi. Lansdale Güneydoğu Asya’da klasik CIA işleyeniydi kı Graham Greene’ın The Quiet American-Tam Amerikalı ro­manında romantikleştirilmişti. Lansdale, eski Başkan Ramon Magsaysay’m “askeri danışmanı” olması yoluyla olan, gerçek olayda, onun konuşma-yazışmast aynı derecede ki o Magsaysay’m dış ve askeri politikasına karar verdini. Böyle başarılı Lansdale sayesinde ıpı çeken de CIA kı onu 1954’de, bir yüksek düzeyde ABD komitesi rapor etti, “Gü­neydoğu Asya’da Amerikan politikası Filipınler’de en etkileyici (biçimde) temsil edilmişti, orada Batı nüfuzunun genişleyen programı en iyi biçimde başlatılabıldı.”

Bu gibi programların örnekleri Filipinlerin özgürlük Kampanyasvydı, Eastern Construction Co. ve “Operation Brother-hood” ki “Filipinliler taralından gayrınizami operas-yonlar için destek örtüsü, diğer Asya ülkelerinde Filipinli personelin yayılmasına izin vermek için bir mekanizma” sağladı (Shalom, 1986). Aktif olarak CIA Filipin bölgesini kullandı, özellikle Clark Hava Üssü, 1950’lerin sonlarında lojistik ile ilgili işle­rin başlatılması ve eğitimi için, orada ABD örtüsü, Endonezya Başkanı Sukarno’nun silahla devrilmesi (nde) beklenen sonucu vermesi (için) Endonezyalı albaylar (ın) uyuşmazlığını destekle­di. CIA o süre içinde tedarik, eğitim ve Filipınler’de birkaç ada üstünde lojistik üsler tesis etti, Sanga-Sanga’nın Tawi-Tawı ada­sında bir hava şeridini içeren. Bir CIA-kendisimn tescilli şirketi, Civil Air Transport, 1950’lerin başlarında Endonezya Başkanı Sukarno’yu devirmeye kalkışan Endonezyalı ordu isyan gruplarına doğrudan verilen yardımda Fili­pin bölgesinden CIA tarafından aktif olarak kul­lanılmıştı

1965’de, Manila’da CIA istasyonu Endonezya’da kan-banyosunda kesin bir rol oynadığı zaman, Collins’in birlikle­ri Clark Hava Üssünden bir ABD Hava Gücü C-130 uçağıy­la taşınan o zamanın en modern ve gelişmiş mobil radyoları, KWM-yüksek-frekans tek-yanlı kayıt ahcı-vericileri (tranceiver) CIA tarafından Jakarta’ya akıtılmıştı; orada onları depoladılar. O zaman CIA’nın Uzak Doğu Kısmı sorumlu direktörü Wil-liam Colby’nin nezaretinin yönetimi altında, Asya’da Birleşik Devletler’in örtülü stratejisi için, General Suharto’nun KOST-RAD karargâhlarına bu gelişmiş iletişim alıcı-vericilerini CIA tedarik etti ve dağıttı, orada denetledi ve (kullanımını) yerine getirdi. O (olay) ki CIA kendisinin sınıflandırılmamış raporun­da “20’nci yüzyılın en kötü kitle katliamlarından bin” olarak tanımlandı. CIA’nın kendi tahmini ile en azından 250,000 En­donezyalı, General Suharto’nun askeri ve paramiliter güçleri tarafından doğrandı.

Ama yakalayana kadar peşini bırakmama ve katletme içinde CIA’nın rolü, diğer taraftan ki o (olayda) Washington Post 21 Mayıs 1990 baskısı en azından yarım milyon Endonezyalının öldürülmüş olduğunu tahmin etti, çoğunlukla eylemcilikler­den şüphelenildi, muğlâktı. CIA, kadın, işçi, gençlik ve öğrenci dernekleri ve kitle örgütlerinin üyeleri ile liderlerini en üstten köy kadrolarına kol nizamında- içeren şüphelenilen komünist kadrolar üyeleri ve sempatizanlarının sistematik hazırlanılan kendine özgü döşenen ayrıntılı listeleri yoluyla 1965 askeri dar­besinde sağ-kanat Endonezya ordusuna kritik istihbarat sağladı. Onların dâhil ettiği bu CIA “ölüm listelerfde Endonezya ordu­su vasıtasıyla sistematik ve acımasız insan kasaplığının temeli oldu. Bu Vietnam’da 1967 Operation Phoenix ve Filipinler’de 1987-1989 “topyekûn savaş” düşük yoğunlukta çatışma doktri­ni ki o (olay) dır, diğerinin aynısı ve elde edilmesi umut edilen, ama başarılamadı.

Manila hem de Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı Burma-Çin sınırı boyunca bir CIA ekibi işlemesi, Trans-Asiatic Airlines Inc.’e uygun operasyonlar merkezi oldu. Trans-Asiatic Airlines  lnc bir cephe şirketi olaraka kullanıldı,CIA bu operasyon için 1950’lerin başında birkaç ll. Dünya Savaşı deneyimlisi Filipinliler askeri istihbaratServisi (MIS) ‘nin işleyenlerini içerir hale faal servis içindeydiler.

Anılarında, Burma’da eski Filipin Büyükelçisi Narciso G. Re-yes yakınır ki bu Filipinli “gizli örtülü (undercover)” MİS ajan­larının biri Rangoon’da Filipin büyükelçiliğinde iş bağlayan gibi poz yapmaktaydı, hatta önce bu resmi tesis edilmişti. Filipinli CIA gizli ajanı hem de Burma’da Amerikan büyük-elçisine ra­por veriyordu, ondan hem de ücret alırdı! (Reyes, 1995).

Bir yandan bir yana CIA tescilli şirketleri Civil Air Trans-port, Sea Supply Co. ve Western Enterprises Co. ile ajans Trans-Asiatic Airlines Inc. 1950’lerin başında Çin Halk Cumhuriyeti’ne bir baskın yapmaya kalkışma için kullanıldı, istilâ güçlerinin lideri olarak paralı asker Çinli savaş ağası Gen. Li Mi kullanılır. Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) ile birkaç çatışma sonrası, Gen. Li Mi erken “emekli” oldu ve Çin’e karşı bir istilâ için ABD malî ve askeri yardımını cebine attı ve Burma-Thai sınırı boyunca kârlı afyon ticaretinde yoğunlaştırılmış oldu.

Müşterek Birleşik Devletler Askeri Danışman Grubu (JUSMAG)’nun ABD askeri danışmanları ve Manila CIA istas­yonunda plânlanan ve milliyetçi Hukbong Mapagpalayang Bayan (ffMB)’nin kanlı sindirilmesi rehberliğinde orada Bir­leşik Devletler ağır askeri anlaşmaları ve savaş sonrası Eşitlik Hakları değişikliğine öfkeli karşı koyma vardı. 1950’lerde köy-üslü Huk isyanını ezmesinde CIA’nın başarısı Latin Amerika ve Vietnam’da karşı-ayaklanma operasyonla-rının geleceği için modeli bu operasyon yaptı. Albay Lansdale ve onun Filipin­li sertlik taraftarı Alb. Napoleon Valeriano Vietnam’da Örtülü işlemeler eğitimi için Filipinler’deki onların kontr-gerilla dene­yimini sonraları kullandılar ve ABD-yönetiminde School oj the Americas’da., Latin Amerika için kontr-gerilla suikastçıları ora­da eğitildi. Böylece, Filipinliler psikolojik savaş ve örtülü ope­rasyonlar başarısında CIA’nın ilk örneği olmuştu.

Sonra dar tutulan onun Filıpinler’de kullandığı propagan-da, psıko-savaş ve Huk harekeline karşı aldatma, Lansdale o zaman askeri, politik ve psikolojik savaş için Vietnam’da savaş açma görevi verildi. O Lansdale’m görüşüydü ki Filipinlerde prob­lemi çözmek için kullandığı taktikler, Vietnam’a uygulanabilir­lerdi. O yanlış yaptı. 1975’de, uzamış savaşın iki on yıl sonrası, Vietnam halkı en güçlü süper gücü toprağında bozguna uğrattı.

Onun Manila istasyonunda CIA’nın harekâtları ve faaliyetleri asla enformasyon toplantısı ile sınırlandırılmamış^. Enformas­yon toplantısı ama hücum için bir saldın stratejisinin bir parça­sıdır, herhangi örgütü, enstitüyü, önemli kişiyi veya faaliyeti el altından çökertmek ve etkisiz hale getirmek; onların göz önünde tuttuğu Birleşik Devletlerin gücü ve istikrarına bir tehlike (olan­dır). Eski Senatör Claro M. Recto’nun Filipinler’de ABD askeri üslerine karşı onun sadık haçlı seferin-den dolayı CIA’nın kirli hünerleri bölümünün bir kurbanı olmuş olduğuna inanılmıştı. O şimdi bir kaynak-belge olgusudur ki General Ralph B. Lo-vett, o zaman Manila’da CIA istasyonu şefi ve ABD büyükelçisi. Amiral Raymond A. Spruance, bir ufak şişe zehiri kullanarak Recto’ya bir suikast plânı ele almıştı. Birkaç yıl sonra, Recto Roma’da iki Kafkasyalı ile iş odasında bir randevu sonrası (onun kalp ciddi olmayan- hastalığı bilinmemesine rağmen) gizemli kalp krizinden öldü. Bunun öncesi, CIA başkanlık seçiminde Recto’nun yenilgiye uğramasını garanti etmek için çok gayret etmişti ve bir etiket ile kusurlu prezervatifler dağıtmıştı ki “Cla­ro M. Recto’nun Kibarlığı — Halkın Arkadaşı” denilmekteydi. O olabilir miydi ki Recto, CIA’nın örtülü operasyonlarının bir kurbanıydı veya neden onlara Birleşik Devletler’in tehlikeli düş­manları olarak algılananlara karşı “icrai harekât” adı verilir?

O hem de Recto’nun zamanı süresince vardı ve Hufelar ki CIA Manila’nın varoşlarında bir “karşı-yıkma, kontr-gerilla ve psikolojik savaş okulu” olarak Güvenlik Eğitim Merkezine ör­tülü kefil oldu. CIA fonları “kırsal gelişim”in hassas böl-gesinde yoğunlaştırılmış oldu ve fonlar Özgür Seçimler için Ulusal Ha­reket (Namfrel) topluluk merkezlen, Filipin Kırsal Yeniden-ın-şa Hareketi (PRRM)’ne yönlendirildiler sonra bir kırsal gelişme projesine Gelişimde Filipin Harekâtı için Komite, Yeniden inşa ve Eğitim (COMPADRE) adı verildi, direki CIA cepheleri ile Cathenvood Foundation ve LCommittee jor a Free Asia (CFA), sonradan yeniden adlandırılan Asia Foundation suyolları gibi.” (Shalom, 1986).

1980’lerin sonlarında, CIA devretti, Vietnam emektarı ABD Generali John Singlaub, halk hareketlerine karşı özellikle Fi­lipin hükümetinin “topyekûn savaş politikası” parçası olarak, ülkede her yönden kitle terörü için yasal yetkisi olmadan ken­di düşüncesine göre anti-komünıst gruplar örgütledi. Gene­ral Singlaub bir Amerikan “hazine avcısı” olarak poz yaptı ve hatta Fılıpinler’de hazine avı için bütün gerekli resmi izinleri elde etti. Singlaub, o zaman Manila’da CIA istasyonu şefi Earl Norbert Garrett ve Filipin istihbarat ajansı, National Intelli gence Coordinating Authority (NICA) ile plânlarını birleştire­rek düzenledi. Fılıpinler’de “topyekûn savaş” operasyonlarında başka faal işleri Vietnam karşı-ayaklanma uzmanı Alb. James Rowe’du, Joint US Milıtary Advisory Group (JUSMAG) danış­manı kı o Quezon City, Tımog Avenue’de Yeni Halk Ordusu’nun kent gerillaları tarafından 1989’da pusuya düşürüldüğü zaman onun üstüne istim salındı. Rowe anti komünist ölüm mangaları benzen Alsa Masanın örgütü içine gizlice bulaştı ve yasal yet­kisi olmadan kendi düşüncesine göre (bu) gruplar Vietnam’da “Operation Phoenix” sonrası aynen kopya edildi ki o oluşturulan; iddia edilen, ayaklanma hareketinin politik altyapısını, legal ve yarı-legal kitle eylemleri ile onların politik sempatizanlarını ele­meyi hedeflemişti.

CIA, Clark Hava Üssü Bölgesel Vardiya tstasyonu’n-daki onun çok büyük tele-iletişımleri donanımını kaybettiği zaman Filipin Senatosu, üssün anlaşmasını yenileme için teklifi 16 Ey­lül 1991’de reddetti. 1970 öncesi, eski bir CIA işlerine göre, Subic Donanma Üssü’nün gelişi güzel yayılması CIA’nin bir Çin operasyonları grubunun mevkiydi ve “hatta Subic Körfezi’nde ajans 100 pahalı modern ev, geniş bir iki katlı ofis binası ve bü­yük bir depo inşa etti.” (Smith, 1976)

Orada, yine de canalıcı bir örtülü donanım vardı ki CIA’yı güçlü tutan ve sürdürendi: “Bölgesel Servis Merkezi” (RSC). United States Information Service (USlS)’nm bir kolaylığı ola­rak RSC cepheleri, ABD Büyükelçiliğinden bir mil güney ya­kınında Seafront Compound (Sahil Binaları)’ta Manila’da Ro-xas Boulevard boyunca yerleştirildi, eskiden US International Communications Agency adı verilmişti. Bu gizli bir CIA propa­ganda fabrikası olarak ukra-modern baskı kolaylığı işlevleriydi. O yüksek kaliteli renkli ofset dergiler, posterler, broşürlerin ve benzeri en azından 14 Asya lisanında geniş miktarlarda üretme kabiliyetine sahip olmuştu.

Vietnam Savaşı süresince, RSC Vietnam Demokratik Cumhu­riyeti (VDC) veya Kuzey Vietnam’a karşı ekonomik sabotaj içine süreklice bulaşmıştı. RSC Kuzey Vietnamlıların parasının sah­tesinin basımı içine bulaşmıştı ki onları VDC ekonomisini her yönden sabotaj ve ülkenin direnişini zayıflatmak için paraşütle atmışlardı. CIA’nın Teknik Servisler Bölümü RSC ile bağlantı­yı yakın sürdürür ki orada Roxas Boulevard boyunca Seafront Compound içinde hâlâ aktif işlenilir. Vietnam Savaşı sonrası ve geçmişte, posta-üsler devıri Ajans’ın bölgesel karagâhları ve bü­yük bir dinleme postası olarak sadece Manila’nın önemi arttırdı. (Truong, 1989)

CIA’nın eski bir genç olay görevlisi, Janine Brookner, CIA işlekleri için “vahşi bir alan” olarak tanımlanan Filipinlerin baş­kenti Manila’da yerleştirildi; barlar, seks gösterileri ve genelev­lerde pek çok zaman harcadı. Bu sebeptir, ona göre, hedefleri işe almak için standard CIA yordamı (procedure), “onu içir­meye, onu hazırlamaya ve o süre içinde onunla iyi geçinmekte Agency’nin hissesi” vardı. Brookner bir çekiciden başka azimli sarışın (bayan) dı, Filipinler’de onun görevi süresince Commu­nist Party ve hükümet, her ikisinden malları arttırmış oldu­ğunu iddia etti. Brookner hem de önemli malların bir hayvan terbiyecisi43 olarak tam bir verimli işe alıcıydı ve bir CIA olay görevlisi olarak, her şeyi itiraf eden onun hedeflerini hazırla­maya muktedir olduğunu iddia eder. “Sen onları muhafaza et,” Brookner hatırlatır “ve onlar onların korkularını ve kâbuslarını sana anlatır… Ben iyiyim, insanda bana itimat eder.” Doğrusu, o yüksek rütbeli Filipin hükümet görevlilerine, özellikle onun hedeflerine göre sık sık sevişme teklif etmiştir.

Kültürel Cepheler

CIA Filipinler’de karmaşık veya güç algılanan gizli propa­gandaya uygun yönteminden uzun zaman yararlanmıştı, örne­ğin kültürel örgütlen ve sendikaların kendi amacı doğrultu­sunda yönlendirmeyi, tercihen can sıkıcı faaliyetlerden örneğin paramiliter operasyonlar, politik suikastlar ve darbeler gibi on­lar Afrika, Latin Amerika ve Vietnam’da kapsamlı düzenle-mış-lerdi. 1996’da Ralph McGehee ile benim röportajım süresin­ce eski bir CIA ajanı ve Manila istasyonuna görev veren diğer eski CIA işleyenlerine, ben sormuştum ki Fılipinler’deki CIA başarıları pek çok müjdeci olmamıştı; örneğin sendika hare­ketinin Asian-American Free Lahor Institute-Asyalı Ameri­kan Özgür İşçi Enstitüsü (AAFLI) aracılığıyla benzer mecralar kendi amacı doğrultusunda yönlendirmesi ve fonlar aracılığıyla orada USAID – Uluslararası Kalkınma İçin Birleşik Devletler Ajansı, Asia Foundation ve National Endowment for Democ-racy – Demokrasi için Ulusal Bağış (N£D)’den geçerek yönlen­dirilmişlerdi. Bu yüreklendirmedir ki CIA “yapıcı sendikalizm” olarak hesaba katar, bu da sınıf mücadelesi, sınıf bilinci ve işçi militanlığı kavramına düşman bir anti-komünıst işçi hareketi­dir. Eski bir CIA işleyeni Filipinler’de American Institute for Free Labor Development – Özgür İşçi Gelişimi için Amerikan Enstitüsü (A1FLD) benzeri Asya için bir “ClA-denetlenen işçi merkezi” olarak tanımlanan Asian-American Free Labor Ins­titute (AAFLl)’de bir USAID idarecisi olarak kılığını değiştir­mişti ki orada Latin Amerika için tam benzeri AAFLI’dir. Fikir, bir CIA-denetleneni yoksa yerel ilerici işçi hareketlerine karşı koyan, özellikle sendikalar ile ayrıntılı bir program için sosyal, ekonomik ve politik dönüşüm^den etkilenmiş işçi hareketi ku­rulmasıdır.

Journal oj Contemporary Asia’da yeni bir makalede, Ame­rikalı toplumbilimci James Petras, ABD hükümeti aracılığıy­la, büyük iş (çevrelerini) arkalayan fonlama ajansları veya CIA cepheleri ve vakıflar rolü yapan mecraların, eğer üyelerin oyu ile seçilmemiş ise, ilerici hükümetdışı örgütlerin nasıl etkisiz hale getirilebileceğini tanımlar. Amaç, Petrasa göre, “yerel mik-ro-projeler yönünde kâr sağlama ve tüzel-bankacılık güç yapısı üstüne sona erecek şekilde doğrudan saldırıları saptırmak ve şaşırtmak… ki o emperyalizm ve kapitalist sömürünün sınıf analizi (nden) uzak duran” olur [Son zamanlarda Türkiye’de taşrada “kadınlar” üzerinden işlevleş-tirilmeye çalışılıyor, ç.n.]. Neo-liberalizm bugün, Petras’a göre, NGO’ları “projeler üzerin­de durmaya, hareketlere değil; onlar halkı üretmeye kenarlarda ‘seferber etmek’te, varlık ve üretim yollarının denetimi için mü­cadelede değil; onlar projelerin teknik finansal baktığı yönler üstünde odaklanır, yapısal konumlar üstüne değil ki o halkın hergün yaşadığı kalıb’a yüreklendirir. Solun kullanılan lisanı iken örneğin “halka yetki verilmesi”, “cins eşitliği”, “ispat edilir gelişim” vb., bu NGO’lar USAID, National Endowment jor De-mocracy (NED), Asia Foundation, vb. tarafından finanse edilen, bağışta bulunanlar ile bir çatı işbirliği bağlantısına sahip olan ve hükümet ajansları boyunda; kı o tercihen militan kitle sefer­berliğinden yüzleşme-yen politika alt faaliyeti nedeniyle onların ortaklıklarına sahiplikleri vardır. (Petras,1999)

O vurgulanmalıdır ki ABD özellikle ideolojik cephede, ABD-finansmanlı ve ABD-sponsorlu enstitülere ağır bir biçım-de bel bağlanır, bu sıfatla ve Filipinliler üzerinde sömürgeci olmayan egemenliğin devam etmesinin ideolojik meşruluğu üstünde yüksek sigorta primi (siparişi) verir. Böylece, burslar USAID, NED, Asia Foundation ve büyük iş (çevresince) sponsor olunan Ford Foundation gibi öyle ajanslar yoluyla da eliaçık bir şekilde dökülmüştü. Orada hem de Summer Institute for Linguistics-Dilbilimleri Yaz Enstitüsü vardır ki Asya ve Pasifik ülkelerinde CIA operasyonları için bir örtü sağlanmıştır. Amaç seçimle ilgili süreç içinde elit-egemenliğinin çalışan sınıfı sebatkârca uyut­ması ve ayartması, böylece oligarşi ve Filipin eliti arasında re­kabet için bir “barışçıl” mekanizma ve kırılgan bir sosyal barış üretimi, onun politik aygıtları ile neo-liberal ekonomik sistemin meşrulaştırılmasıdır. The Wretched of the Earth – Yerkürenin Pe­rişanlığı, başlıklı onun kitabında Cezayir’de Fransız sömürgeci­liği üstüne, Frantz Fanon yazar:

“Sömürgecilik sadece doygun ve bütün biçimin doğuştan boş beyni onu kavramasında bir halk tutuşu ile tatmin edici değildir. Ahlâkını bozma mantığının bir türü vasıtasıyla, o halkı geçmişe döndürür, biçimsizleştirir ve yok eder onu.”

Onların Marcos sonrası dönemin dış hatlar politik nüfuzu ve Marcoslar ile ABD bağlantılarını ayırmayı denediği zaman Manila’da CIA istasyonunun en ciddi anlarının biri en yakın Marcos sonrası yıllardır. ABD yandaşı “nüfuz ajanları” için malî, teknik ve politik desteği egemen ABD yandaşı yerel elitlere ga­ranti eden ve ilerici anti-emperyalist, anti-Marcos güçlere bir karşı-ağırlık olarak enstitüler kı tanımlamayı tehdit etti ve Mar­cos sonrası neo-sömürgeci rejimin mimarlığı tekrar tasarlandı.

USAİD cömert bir finansman ile Filipinler Sendika Kongre­si (TUCP)’ne ödenek yöneltmişti; bu şekilde o “işçi ve sermaye arasında ortaklık” üstüne sıkıca bağlanan bir ekonomik prog­ramda bir durum bildirisi formülleştirebılmekteydi. USAID hatta geçici olarak düzenlenen bir tarımsal reform ofisi, TVCP ofisinde yakın çalışıyor. USAID ve CIA’nın politik analistieri bir tarımsal reform programı tasarlamayı istediler ki ihraç ma-lı-bilimsel tarım sektörünü dağıtmayacaktı ve biri orada köylü huzursuzluğu (nun) firilini söken ve karşı-ayaklanma programı ile eş zamanlı yapılabilecekti. Biri Filipinlerde bir karşı-ayak­lanma projesi içinde tarım reformu programının dönüşümü­nü izlemek için görev verilen Roy Prosterman’dı, ABD Devlet Bakanlığı’nın “toprak reformu uzmanı” Güney Vietnam ve El Salvador’da CIA’nin kırsal huzura kavuşturma programlarının tasarımında aracı olandır. Prosterman, USAID ve CIA’nin işçi merkezinde her ikisinin sponsorluğu altında Manila’da kaldı, Asian-American Free Labor Institute (AAFLI) Manila’da bir ofiste tertiplenmişti.

ABD askeri danışmanları ve hem de CIA karşı-ayaklanma-sı-nın komutası ve tasarımında derine inen bir rol istedi. Bu fonlar yeniden adlandırılmış NED’in “demokrasi teşviki” inisiyatifle­rine eklemeler yapmıştı, orada TUCP, Namfrel, Demokrasinin Bakımı için Kadınların Hareketi (KABATID) ve Filipin Sanayii ve Ticaret Odası (PCCı)’ın yoğun finansmanı için yağdı. NED bu enstitülere ve örgütlere 1984-1990’dan beri 9 milyon dolar para verdi.

Marcos’un dışarı atılmış yandaş grubu, ABD bir etkiliyici karşı-ayaklanma gücünde Filipinler “yeni” Silahlı Kuvvetleri­nin dönüşümü aksi yöne hazırladı ki engin “kentsel hareket” kampanyaları, psikolojik operasyonlar, askeri yardım ve eğitim içeren askeri, politik, ekonomik ve sosyal inisiyatifler kaynaşan olacaktı. O Magsaysay-Lansdale devrinin düşük yoğunluk­ta çatışmasının bir kitlesel geri dönüşüydü! 1987-1990 arası, Washington’dan söylendiğine göre Filipinler’de Sol’a karşı gizli CIA operasyonlarını çoğaltma yetkisi verdi, AFP’ye istihbarat-toplama operasyonlarını artırması için bir 10 milyon dolarlık ödenek içeren. Orada hem de CIA personelinin 115’ten 127’ye ulaşmasında bir artış vardı, çoğunlukla Manila’da ABD büyü­kelçiliğine “diplomatlar” gibi iliştirildi (Oltman ve Bernste-in,1992).

Genelde, ABD askeri ve ekonomik yardımı tam olarak so­nuç verici kullanılmıştı ve onlar Filipinler’de ABD politika-smın anahtar öğeleri (olarak) kalır. Politik yardım ve politik konular CIA istasyonu tarafından kontrol altında tutulmuştu. Bu ko­nular, CIA’nin İstihbarat Tezkeresi’ne göre 1965’te Filipin baş­kanlık seçimleri örneğidir, inandırmaya çalışılan ki galip ulusal adaylar ABD’ye uygundurlar “Batıca-yönlendirilen ve ortak çıkar (1ar) mm konularında Batı ve ABD ile ilişkiler adil ve ya­kın devam ettiği güvencesi” olabilecektir (Bonner, 1987). CIA istasyonu hem de yaygın örtülü operasyonları yönetir, onların arasında: ABD’ce yeğlenen sonuca inandırmaya çalışılan ulusal seçimlerin aşama-yönetimi; (aldatıcı) dış görünüş ödenekleri altında hükümet görevlilerine ödemeler; yeniden adlandırıl­mış “demokrasi teşviki” programları ve projelerinin finansmanı; onaylanan iş (çevresi) finansmanı için ve kentli gruplar ve halk arasında ABD taraftarı propaganda kampanyaları; Filipinler’in Silahlı Kuvvetlerine muhalifler ve eylemciler üstüne enformas­yon istihbaratının tedarik edilmesi ve öyle aralıksız (Robinson, 1996).

Manila’da CIA cepheleri arasında en belirgini Makati, Ma-gallanes Village’te ofisleri ile Asia Foundation’dır. Eski bir ABD Devlet Bakanlığı bürokratı William Blum’a göre yeni bir ki­tapta, “Asia Foundation is the principal CIA jront- Asya Vakfı Başlıca CIA Cephesidir ” ve Asya’da finansman mecrasıdır. Asia Foundatiorim anti-komünist gruplar veya etkili şahsiyetler, gb. akademisyenler, gazeteciler, yerel görevliler, vb. ve enstitüle­ri finanse ettiği ve geçindirdiği bilinir (Blum, 1999). CIA’nin Operasyonlar Direktörü Vekili eski yürütücü yardımcı Victor Marchetti’nin, The CIA and the Cult of Intelligence- CIA ve İs­tihbarat Kültü, kitabına göre Asia Foundation” Çin, Kuzey Vi­etnam ve Kuzey Kore ana toprağında bir olumsuz görme gü­cünü baştanbaşa Asya’da yaymayı” hedeflemiştir (Marchetti ve Marks, 1980 baskısı). New York Ftmcs soruşturmacı gazeteci Raymond Bonner hem de onun kitaplarının birinde, Waltzing with a Dictator: The Marcoses and the Making of American Po-licy Bir Diktatör ile Vals: Markoslar ve Amerikan Politikası­nın Yapımı (1987) “bir CIA yaralımı” ve “cephe” olarak Asia Foundation’ın kimliğini saptamıştır. 1996’da Filipınler’de eski CIA işlerleri ile benim röportajlarım “Agency” için bu vakfın faal kullanıldığını doğrular.

Ama en güvenilir ve yetkili kaynak ki ben bir CIA cephesi ve mecrası olarak Asia Foundation’m kimliğini saptayan rast-­geldiğim Marchetti’nin kitabında CIA-Asia Foundation bağıdır, kuşkulu olmayan terimler içinde tanımlanmıştır:

“Bir başka örgüt CIA tarafından yüklü bir biçimde para veri­len Asia Foundation dır. 1956’da ajans (CIA) tarafından kurul­du, yönetim kurulu direktörleri dikkat ile seçildi, vakıf Doğu’da akademik ve özel çıkar gelişmesine yardımcı olmak için tasar­lanmıştı. O araştırma bursu sponsoruydu, konferans ve sem­pozyum ile akademik değişim programları yürütülmesini des­tekledi, bir CIA sübvansiyonu kı yıllık 88 milyon dolara ulaştı. Vakfın faaliyetleri çoğu süre yasaldı, CIA onu kullandı, hem de… işe alman dış ajanlar ve yeni görevliler (le).

Vakıf gizli operasyonlara bir örtü olarak sık sık hizmet vermiş olmakla beraber, onun esas amacı düşüncelerinin yayılmasının reklâmını yapmaktı ki orada antı-komünıst ve Amerikan taraf­tarıdırlar – bazı zamanlar kurnazca ve keskince… bir denizaşırı propaganda operasyonu olarak tasarlandı- ve kıpırdadığında hakkını teslim etti Asia Foundation hem de ajans (CIA. ç.n.) Asya üstüne görüşleri ile suçlu propagandasını Amerikan hal­kına düzenli olarak yaptı. Asia Foundation ile Agency’m bağ­lantısına (Amerikan) National Student Associatiorida CIA süb­vansiyon (destek akça)larmm 1967’de ortaya çıkarılması sonrası tam aydınlanma geldi. Vakıf açıkça örgütlerden biridir ki CIA Katzenbach komitesinin tavsiyesi altında ve bu yüzden finanse etmekten (yasa ile) yasaklandı, karar CIA finansmanının sonu olmuştu. 1967 sonrası bir eksiksiz kesilen, yine de güçlü vakıf kapanmaya zorlanacaktı, öylece ajans alternatif finansman kay­nakları gelişmesine birkaç yıl (ara) verilmesi ile geniş bir ‘öde­me ayırma’ düzeninde onu mirasçı yaptı. Mağrur CIA örtülü fi­nansmanı sürdürmemiştir, Asia Foundation görünüşe göre ken­disini kendine yeterli yapmıştır şimdi… 1960’lar süresince, CIA propaganda operasyonlarında kullanılan tescilli şirketler için geliştirdi. Bu tescilliler daha çok sıkıca paketlenmiş tescillilerdir ve daha örtülü şimdi ifşa edilen cephelerden Asia Foundation ve Radio Free Europe gibi.” (Marchetti ve Marks, s.157-158)

CIA-bağlantıh Asia Foundation Filipinlerde uzun zamandır­taal olabilmiştir. O Filipinler Üniversitesi (UP)’nde programlar ve birçok meslektaşları arasında en çok özellikle, en önde gelen Filipin üniversitelerinde akademik seminerleri, araştırmaları, çalışma turları ve konierenslan cömertçe finanse etmiştir.

Onu sen adlandır, onlar onun içme yapışmış kendi parmak­larına sahip! Pek çok resmi olmayan örgütler, gazeteciler, yerel yönetimler ve kent örgütleri Asia Foundation tarafından onların projeleri finanse edilmişti. Bu bir yandan onu stratejik yapar ve kaynak-konum, böyle doğal olarak, büyük meselenin bir nede­ni ve NGO kesimi ile akademi her ikisinde meslektaşlar ve arka­daşlara tehlike işareti kı o Asin Foundation m CIA bağlantıları ve kökeninde bu entormasyon yoluyla tam devrılebılmektedır. Ama ben CIA yaratımı Asia Foundation hakkında bu kaynağı icat etmedim. Ben sadece çoğunlukla açık kaynaklardan önce­den olan tanıklıkları belgeledim. O bu ülkede CIA’nın tarihinin bir kısmıdır ki onu ben eski CIA ajanları ve işlerlerinin rapor­larından belgelemiştim. Asin Foundation ödeneklerinin birçok alıcıları kadar Manila’da Asia Foundatiorim Filipinli kurmayı hatta onun kötü şöhretli tarihinin farkında olmayabilirler. Ama şimdi hız birazcık daha iyi biliriz.

1961’de o önemle not edildi ki, CIA’nın Örtülü Harekât Kurmayı şefi kitaplar yazdırdı, “stratejik propaganda en önemli silâh Tardı. On binlerce kitap, ABD dış ve asken politikasının desteğinde öyle Asia Foundation gibi onun mecraları tarafından ve CIA tarafından sponsor olunarak veya para verilerek üre­tilmişti. Hem de, bir ABD istihbarat ve örtülü harekât uzmanı Vernon A. Walters a göre, Intelligence Requirements jor Covert Action – Örtülü Harekât için İstihbarat İcapları kitabına uygun yazılan anahtar formüldür:

‘Her bir ülkede anahtar etkili şahsiyetler seçilmeli, örtülü ha­reket etmek için elde edilmeye çalışılan herhangi birisi (öyle) yararlı olabilmektedir. O zaman onlar, arzuları, hırsları, ön­yargıları incelemeli ve öylesine halkın görüşü ıncinebilmekie. (yani) nasıl da onlar manipüle edilen olabilmekteler.” (Walters, 1980)

EK: 10. KOYU KIRMIZI DEVRİMİN HAKİKİ RENKLERİ

Ching Cheong – The Straits Times – 22 Nisan 2008

HONG KONG – Yakında olan Tibet krizi orada henüz bir başka ‘renkli devrim’ olup olmayacağı üstüne dikkat vermeye odaklandı – bu zaman dünyanın damında, en önemli bir sağlam porsiyonun Çin’den ayrılmasının. (Not: orijinal makale ile kar­şılaştırmalı bakılmalı!)

Çin’i (var) olan sebepler kaygılandırmıştır. Tibet’de aktörler karmaşık, aslında aynı şekilde bunlar Avrasya canevinde başka yasal hükümetleri devirmeye de bulaşmışlardı.

Bir karşılaştırma yapmanın ardından, Savaşın Yüzyılı: Ang-lo-Amerikan Petrol Politikaları ve Yeni Dünya Düzeni’nin yazarı VVilliam Engdahl, karara varmıştır ki Tibetli başkaldırısı başka renkli devrimden başkadır – bu zaman ‘koyu kırmızı’.

‘Başka Renkli Devrimlerdeki gibi, Birleşik Devletler hüküme­ti, National Endowmentfor Democracy (NED),’ dışarıda ve içe­ride onun Tibet kolundan geçerek finanse edilen muhalif pro­testo örgütleri vasıtasıyla Çin’e karşı istikrarsızlığın alevlerini yelpazeliyor, dedi Engdahl.

O hem de Freedom House’dan bahsetmekte, bir hükümet-dışı örgüt (NGO) ve Trace Foundation, ki onun kızı Andrea Soros Colombel’den geçerek finansier George Soros tarafın­dan fonlanmıştı.

NED, diğerlerinden biri, o zaman-ClA direktörü Bili Casey’in, 1980’lerin başında tavsiyesi yönünde Reagan yöneti­mi tarafından düzenlendi. O bağımsız bir NGO olarak tasarlan­dı, ilk adım ABD hükümetlerinden temizlendi. Henüz onun ilk başkan vekili Ailen VVeinstein Washington Posta itiraf etti ki ‘bugün bizim yaptığımızın pek çoğu CIA tarafından 25 yıl önce örtülü yapıldı.’

NED, her ‘renkli devrim’in sahnesinde yardımcı olan, der Engdahl.

Tibet olayı içinde, NED beş büyük Tibetli sürgün grubunu desteklemiştir: Gu-Chu-Sum (eski-politik mahkûmlar derneği) Movement of Tibet- Tibet Hareketi, International Campaign for Tibet-Tibet için Uluslararası Kampanya, Tİbetan vVomen’s Association-Tibetli Kadınlar Derneği, Long-wt[W sho Youth Movement of Tibet-Tibet Longşo Gençlik TİBET Hareketi ve Vbice of Tibet-Tîbet’tn Sesi.

Bu gruplar onların anavatanı arkasında Hindistan’daki Ti­betliler vasıtasıyla bir protesto yürüyüşü hareketine bağlıdır ve Tibet’de yakında olan ayaklanmaların örgütlenmesinde eli ol­muştur.

NED’in finansmanı ABD hükümetinden hemen hemen bü­tünüyle gelir. Kongreye-ait Araştırma Servisi bir 2007 raporuna göre ABD dış operasyonları tahsisatları Çın Halk Cumhuriyeti için 2002’de 10 milyon ABD dolarından (13.5 milyon dolar şi­lin) 2006’da 23 milyon ABD dolarına gelişti demekte. Bu para­nın çoğu demokrasi bağlantı programlara ve Tibetli topluluk­lara destek için gitti.

Çin’de insan haklan ve demokrası-bağlanulı programlar için ABD hükümeti finansmanının yaklaşık yüzde 40 NED’ten geçe­rek tahsis edilmişti.

Tibetli sürgün toplulukları için fonlar hem de Devlet Bakanlığının Bureau of Democracy-Demokrasi Bürosu, Hu-HpBH man Rights and Labour-İnsan Hakları ve İş, HHLjfljH US Agency for International Development-fKj^gKKU^ USAID ve New York-üslü Tibet Eund’dan geldi.

Diğerleri arasında, Albert Einstein Instituti-on (AEI)[19] tarafından sürgündeki Tibetliler için eğitim ve tavsi­ye sağlan-mıştı, ki o Soros vakıfları ve ABD hükümeti tarafın­dan finanse edilmişti.

AEI kurucusu Gene Sharp bir kere onun enstitüsünü ‘bir sa­vaş biçimi olarak şiddet-dışı’nda uzmanlaştığım söyledi. AEFm eski başkanı Robert Helvey, bir emekli ABD Ordu albayı ve eski Defence Intelligence Agency subayı, aynı dere-cede ifade etme yönünde kaydeter ki o diktatörleri deviren askeri yakla­şımların başarısızlığı gözlemi yapması sonrası ‘stratejik şiddet-dışı’ içine bulaşır hale gelir. O bu diğer yaklaşımı – şiddet-dışı daha çok çekici buldu.

Tibetli harekete ulaşan bir kaynağa göre, önceki Lhasa’da 10 Mart gösterilerinde, Hindistan’da 25 Tibetli topluluğu temsil eden 40 yıkıcı-altüst edici(grassroot) eylemci, yıkıcı-altüst edici aktivizm üstüne ilerletme eğitimi vermişti ve Tibetli NGOların beş yönetimi tarafından yetenek-inşası, eğitim el kitapları ile AEI tarafından sağlandı. Şubat 15’den 17’ye sürdü, eylem bi­çimi savaşım olarak şiddet-dışmın genel-kavram(concept)ı ile katılımcılara alıştırıldı.

Biri Dalai Lamadan önsözü ile AEFnm iki ana ‘renkli devrim’ el kitapları Tıbetceye tercüme edilmiştir. Ukrayna ve Sırbistan’dan eylemciler demişlerdir ki AEFm eğitimi ve el-kitapları onların stratejilerinin biçimlenmesinde yardımcıdır. Amerikan ngoları ateş kömürünü alevlendirmede yalnız de­ğillerdir. Alman biri, Berlin hükümeti tarafından finanse edildi, son zamanlarda gittikçe bir önemli rol oynamıştır.

Friedrich Naumann Foundation (FNF), German Free De-mocratic Party-Alman Hür Demokrat Partisine bağlanan bir düşünce deposu(think-tank), Tibet bağımsızlık hareketine aktifçe bulaşmıştır. German-Fore-ign-Policy .com’a göre, bir websitesi Alman ga-zeteci-lerin bir grubu ve sosyal bilimciler tara­fından kuruldu, FNF ‘Paris’te Olimpik meşale yarışının düzenini bozmak şiddete zorlamak kı o güncel Çin-karşıtı Tibet kampanyasına hız verdi.’

Geçen Mayıs, FNF Brüksel’de Ellinci Uluslararası Tibet Da­yanışma Grupları Konferansı örgütlenmesine yardım etti. Sürgündeki Tibet Hükümetinin bir demecine göre, olay gelen yıl­lara uygun Tibet hareketi için bir ‘yol haritası’ rehberi oldu. O, onların eylemlerini 2008 Olimpiyatlarına odaklamaya o zaman yapmak için kararlaştırıldı.

Yol haritası global protestolar olarak adlandırıldı, Hindistan’dan Tibet’e bir sürgünler yürüyüşü ve Tibet içinde mitingler. Olimpiyatlar kendini göstermeye ve ‘bir güçlü zorla­ma benzeri’ protesto Tibetliler için bir şans olarak göründüler ya da yoksa Tibet ‘dünya haritasından savuşacak’tır.

Yürütme konseyinden, Mr. Rolf Berndt, Oyunlar ‘Tibet Hareketi’nin davasının herkesçe bilinen gelişmesine yardımcı olan mükemmel bir fırsat’ oldular demiştir.

Bu Ocak başında, beş sürgün örgütü bir demeç sözü yayım­ladı ‘2008 Olimpiyatları sürgündeki Tibetli direnişinin hemen hemen 50 yılının sonuçlanma belirtisi olacak. Biz Tibet özgür­lük hareketini tekrar canlandırılması için bu tarihi hareketi kullanacağız ve Tibet’e özgürlüğü geriye getirmek için bizim sürgün mücadelemiz neden olur. Biz başka başkaldırı yanında neden olacağız ki Tibet’de Çin’in denetimi sarsılacak ve Çin’in istilâsının sonunun başlangıcı belirtisi.’

Açıkça, Tibet’de son günlerdeki kandökmenin hazır olayı, Batılı medyanın çoğu tarafından iddia edildiği gibi, Çin hükü­meti tarafından barışçıl gösterilerin bastırılması değil, bu yol haritasına atfedilmiş olan olacaktır.

Aşağıdaki yazı “örgüt”ün kendini tanımlamasıdır:

Albert Einstein Institution bir kâr amacı- olmayan örgüt’-tür ki çatışmalarda şiddet-kullanmadan direnişin metodlarının çalışmasında uzmanlaşır ve onun politik gizilgücünü keşfetmek için ve bu bulguları matbua ve diğer medya, tercümeler, kon­feranslar, başvurmalar ve atölyeler yoluyla geçirir. Enstitünün kurucusu ve kıdemli bilgin Gene Sharp, stratejik şiddet kullan­madan savaşım üstüne en başta gelen yazar olarak geniş çaptagöz önünde tutuldu. Albert Einstein Institution “şiddet kullan­madan hareketin kullanımı yoluyla politik şiddetin azaltılması ve demokrasi, özgürlüğün savunulmasına kendini adamıştı.”

Daha ileriye bu özel görev, Enstitü direniş ile aktif görüşen, araştırma projeleri ve Burma, Thayland, Mısır, Tibet, Sırbia, Ek-vatoryal Guinea, işgal edilmiş Filistin Bölgelerinden ve başka yerde demokrasi taraftarı grupları desteklemiştir ve eğitimsel malzemeler, burslu-bilgili yazarlar, atölyeler ve medya yoluyla dünya çevresinde şiddet kullanmadan mücadelenin gizil gücü­nü ve yapma gücünü halka tanıtmak için çalıştı.

Albert Einstein Institution 1987’de kurulmuştu ve Massac-husetts, East Boston’da Dr. Sharp’m evinde küçük bir ofisden çalıştı. Şimdiki yürütme direktörü Cemile Rakib’tir.

Venezuela Başkanı Hugo Châvez, Albert Einstein Institution’ı Venezuela’da bir “yumuşak darbe” girişimi arka-smda olmakla suçlamıştır,” Venezuela’da muhalefet elemanları ile enstirü’nün sınırlı bağlantılısına rağmen cinsle ilgili enfor-masyona dair di­namik sağlamakla sınırlanmıştır ve şiddet kullanmayan hareke­tin tarihi ve Venezuela hükümetine karşı biraz da olsa hareket­lere ön ayak olma ya da Châvez muha-liflerine herhangi bir tavsiye vermedi. Benzer, Marxist eleştirmenlerin bir miktarı, ör­neğin Fransız yazar Thierry Meyssan, CIA yıkıcı gayretlerinin parçası olan enstitüyü suçlamıştır, yine de orada herhangi bir böyle işbirliğinin kanıt yoktur ve bunlar ki Dr. Sharp ve Albert Einstein Institution ile çalışmıştır bu gibi suçlamalar (yapanlar) işten çıkarılmıştır. Dr. Sharp’ın bazı bilimsel yazıları tercüme edilerek 1990’ların başlarında gelmesi beklenen iki küçük bağış için, Enstitü herhangi hükümet finansmanı asla almamıştır, ne de çatışma içindeki ideolojik tarafları kabullenmez.

ABD emperyalizmine karşı bir Önyargının aşırı soldan öyle suçlamalarına rağmen, Albert Einstein Institution kurucu ve kıdemli bilgin Gene Sharp ünlü radikal pasifist ve işçi örgüt­leyicisi AJ. Muste’a yardımcı personel olarak onun meslek ya­şamı başladı ve Kore Savaşı sırasında askere alma direnişi için hapishanede iki yıl harcadı. Onun çalışması Dünya çevresinde ve Birleşik Devletler’de çevresel ve sosyal adalet eylemcileri, ba­rışın üretimine ilham vermiştir. Bundan başka, Albert Einstein Institution eylemler ve sol-eğilimli tahsilli kimselerin hesapları için eğitimsel faaliyetler ve araştırma finanse etmiştir, Filistinli feminist Suad Decani, Rutgers sosyolog Kurt Schock, Common Courage-Ortak Cesaret press ortak-kurucusu Greg Bates, Iz­raelli insan hakları eylemcisi Edy Kaufman, Kent State Peace Studies profesörü Patrick Coy, Nijeryalı insan hakları eylemcisi Uche Ewelukwa, Bradford Vniversity Peace Studies profesörü Paul Rogers ve Vniversity oj San Francisco profesörü Stephen Zunes’i içerir, diğerleri arasında, onların hepsi ABD dış politi­kasının açık sözlü eleştirmenleri olmuşlardır.

EK: 11. AFRİKA’NIN “ÇATIŞMA ELMASLARI” ve WDC

Ölüm Elmasları Yazan: Ken Silverstein[20] (Nation-23 Nisan 2001)

Birçok yönden geçen yıl, elmas sanayii “çatışma elmaslarına dair kötü tanıtmanın bir dalgası yoluyla sallanmıştı- değerli taş­lar kaçakçılığı ki onun sürümü Afrika hükümetleri ve isyancı grupların savaşlarını finanse etmeyi sağlar… orada Revolufîo-nary United Front-Devrimci Birleşik Cephe olarak bilinen is­yancılar -sivillerin kol-bacaklannı kesip-koparmalarmdan do­layı en iyi bilinen … Bu arada, Global Witness-Global Tanıklık, World Vision-Dünya Düşü, PhysiciansforHuman Rights-İnsan Hakları için Fizikçiler ve Amnesty International-Uluslar arası Af gibi gruplar onun satılması uygulamaları (nı), sanayii değiş­tirilene kadar bir tüketici boykotu başlatmak için tehdit etti. Bu şekilde garantileme olarak ki çatışma elmasları uluslararası pa­zarlardan atıldı.

…Birleşik Devletler’deki sanayii liderleri {Lazare Kaplan In­ternational gibi) ve yurtdışında (özellikle De Beers of South Africa) hareket etmeye yemin etti. Çatışma elmaslarının kayna­ğının adresi -ki hesap dünyanın yüzde 4’üne uygun- bir yıllık 7 milyar dolar ticari sanayiye göre ve insan hakları gruplarına göre en az da yüzde 15- şirketler World Diamond Council (Dünya Elmas Konseyi) geçen Temmuz’da oluştu. WDC şirketi, kritik ABD pazarına çatışma elmaslarının ithalatı (nın) durdurulması ı ^, için çabalarını içeren reformu olarak desteklemeye güvence verdi…

Onun yerine, elmas şirketleri ve ticaret grup­ları bir savurgan lobicilik finansmanını başlatmıştı ve kamusal şirket ilişkileri sanayinin ününü cilalamayı da hedef aldı ki onun kârları korunsun. Sanayileşme çabasının merkez parçası 2001 Çatışma Elmasları Yasası çağrısı bir yasa tasarısıdır ki Beltway’in çoğu lobi dükkânları kaynagına-bağlantılanan biri tarafından yazılmıştı… Cumhuriyetçi Temsilci Frank Wolf ve Demokrat Temsilci Cynthia McKinney çatışma elmaslarına karşı çıkan bir engelleyici yasa tasarısını tanıtmıştı…

Soğuk Savaş süresince, Afrika’da diktatörler ve gerillalar fi-nansal destek için süper güçlerin birine yönelebilirdi. Şimdi isyancı grupları silahlar satın almak için onların kendi parala­rını üretmeye gereksinmekte ve kendi savaşları uğruna yarar sağlamakta. Afrika’da para kaynakları değişmeyen elmaslardır, küçük, kolay kaçakçılığı yapılan ve çok kârlıdırlar. Çatışma elmaslarının üç başlıca kaynağı Angola, Sierra Leone ve Kon­go Demokratik Cumhuriyeti (eski Zaire) dir. İlkinde, Jonas Savimbi’nin UNITA isyancıları, CIA’dan materyal ve nakit para yoluyla 1990’ların başına kadar desteklendi, geçen on yıl süresince elmas satışından neredeyse 4 milyar dolar toplamış­tı. Sierra Leone’de, Revolutîonary United Front, rüşvet yiyici savaş ağası ulusa baş olan Charles Taylor’dan silahlanarak ve destek için karşılıklı değişimde, Liberya aracılığıyla elmaslar­dan en azından 630 milyon dolar kaçakçılık yapılmıştı. İsyancı gruplarına karşı onun savaşı için ödenen ve onların dış müt­tefikleri, Demokratik Kongo Cumhuriyeti hükümetinin komşu Zimbabwe’de silahlı kuvvetleri ile bir elmas müşterek tehlikeli girişimi oluştu. Fazla adı duyulan savaşan ülkelerden birleşen ölüm bedeli 2 milyondan daha çoktur. Kayıpların bir çeyreğe yakını Angola’dadır, orada ülkenin nüfusunun beşte dördü yok­sulluk içinde yaşar, yaşam ortalaması beklentisi 42’dir ve 2 mil­yondan daha çok insan ıç mültecidir.

Ülkelerin elmaslarının aklanması, elmas ticareti çatışma-sm-dan kâr yine savaş bölgesi dışında kaçakçılık yapmaktı. Büyük oyuncular burada, Liberya’dan başka, Fildişi Sahili, Guinea, Gambia, Togo, Burkina Faso, Zimbabwe ve Ukrayna (her şey­den sonra UNITA’dan elmaslara karşı silahları takas etmekle BM tarafından suçlandı)’dır. Aşırı kâr getiren, elması bitmiş hale getirme ve cilalama merkezlendir, özellikle Belçika ve İzrael. ” Antwerp ve Tel Aviv neden Freetovvn, Luanda ve Kinshasa arka­sında olur ve uzuvları kesilen (1er) üstüne beden yapısı olabile­cek midir?” Temsilci McKinney sorar.

Şüphesiz, elmas ticareti çatışmasının başka büyük (kazanç) elde eden kimseleri sanayii denetleyen şirket-lerdır. De Beers, dünya elmaslarının yaklaşık üçte-ikisini satın alır, 1999 için kârlarında artış yüzde 83 (olduğu) rapor edilmiş­tir. Yine de o çatışma elmaslarını satın almasının uzun zaman olmadığını iddia eder, sadece birkaç yıl öncesi De Beers kamuya aldığını bildirmişti-gerçekten, övünmüştür ki o dünya pazarı üstün­de bir bolluğu engellemek için usulüne göre verimli fiyatları aşağı yönlendirecek olmuş; en çok UNITA’dan alım yapıyordu.

Lazare Kaplan International, Amerika’nın en büyük elmas kesicisi, Maurice Tempelsman tarafından yöne­tildi, Zaire’den gelen elmaslar içinde ilk yağma, tiran Mobutu Sese Seko’nun yakın arkadaşıydı. ­1960’larda Tempelsman Kinshasa’da CIA istasyon şefini onun iş ajanı olarak kiraladı, Larry Devlin, Mobutu iktidarının yer­leşmesine yardım etti ve sonradan onun kişisel danışmanı ola­rak hizmet verdi. Tempelsman, Jackie Onassisin uzun zaman arkadaşı olarak en iyi bilinendir, ama o hem de Washington’da belirgin bir oyuncudur. O geçmiş on yıl içinde Demokratik Partiye 500.000 dolar civarında gereksinen kişilere para ve yi­yecek (dağıttı) ve Clinton yılları süresince iki kere devlet akşam yemeğine davet edildi, sonra Başkan’ın Güney Afrika’ya 1998 gezisine giden bir düzine yöneticiden biriydi.

Lazare Kaplan, ALROSA’dan her bir yıl için 100 milyon do­lar değerinde değerli taşlar bir uzun-süre anlaşması satın almıştı, Rus elmas tekeline yaygın rüşvet verme ile ve elmas çatışması içinde ticareti sınırlama çabalarının azılı rakibidir. 1990’ların ortasında US Export-Import Bank, Caterpillar’dtn madencilik donatımının edintisi ALROSA’nm imzaladığı 62 milyon dolarlık ödünç verme garantisini piyasaya çıkardı. Martta, Ex-Im doğru­ladı ki o yeni bir onay (yapmış), 200 milyon dolarlık ödünç ver­me garantisi Rusya’da Lazare Kaplan’m elmas kesme fabrikaları yararlı olacak. Ocak’ta Lazare Kaplan açıkladı ki parlatılmış el­masların geçen yılın ikinci çeyreği satışları yüzde 108 arttı.

Cartier ve Tiffany gibi perakendeciler çatışma elmasları üs­tüne politik manevrayı hem de canlıca izliyorlar. Bir araya gelen Amerika Mücevhercileri’nde, özellikle Meclis Cumhu-riyetçileri ile etkili bir lobicilik gücü görünüşüdür.

Geçen Mayıs, sert baskı o zaman politik bir bedel almaya başlıyordu, bir Güney Afrika inisiyatifi (yle) bir arada hükümet­ler, sanayii ve eleştiriler getirdi. Ortaya çıkan toplantıdan, Güney Afrika kenti Kimberley’de kontrol altına alınan Rough Controls (Pürüzlü Denetimler) adı verilen reformun geniş bir sistemi için bir çağrı oldu. Rough Controls altında, efmas-madencisi ülke­ler kurcalamaya-dayanıklı konteynerler içinde taşları nakletme­de ki ülke orijini belgelerini içerecekti. Bütün ithalci ülkeler, kesme ve parlatma büyük-merkezleri Belçika, İzrael, Rusya ve Hindistan’dan birisini içeren Rough Controls’a sahip ülkeler­den gelen olarak sertifikalanmamış olabilen taşları reddetecekti. O zaman Dünya Elmas Konseyi, Kimberley toplantısı sonra­sı iki ayda kuruldu, o Rough Controls’u benimsedi ve dedi ki herhangi birisi elmas çatışması içinde bulundu mu sanayiden sürekli yasaklanmış olabilecektir.

8 Aralık’tan sonra, o zaman o. ortaya çıktı ki orada geçişe ciddi engeller yoktur, Dünya Elmas Konseyi (WDC) VVashington’da sabah kahvaltısı toplantısına eylemcileri davet etti ve açıkladı ki o Hall’in yasa tasarısı için desteği geri çekiyordu. Matthevv Runci, WDCın yürütücü direktörüne göre, yasa (mn) kötü bir şekilde taslağı çizilmişti (Meclis’in yasaya ilişkin önerisi ile bir arada koyulduğundan beri bu bir sürprizdi ve Amerika Mücevhercilerinden gelen kısa bir not üstüne kurulmuştu) ve sanayii bundan dolayı onun kendi yasasını yazmaya karar ver­mişti. Tercihen daha sonra, Hall’un ek görüşü yasa tasarısı tah­sisatlarından soyup soğana çevrildi, o süre içinde Kongre’den geçerek yola çıktı. Hiç kimse elbette tamamen bilir ki kirli iş yapıldı, ama açık bir biçimde hareket ederek Meclis Cumhuri­yetçi liderliğinin kutsamasında olmuştu.

WDC bu aralar onun örtüsünü açtı; yasa tasarısı -o istem muhtemel basına giden bu hikâye zamanlaması tarafından ta­nıtılmıştı- Clinton yılları süresince en tanınmış kapı açacaklar Akin, Gump, Strauss, Hauer & Eelâ. Akın, Gump’da iki avukat Vernon Jordan ve Robert Strauss tarafından taslağı çizilmişti, ama firma GOP’a eşit olarak kaynak bağlantılıdır. Lobi mağa­zalarından dokuz görevli Bush Yönetimi’nin Geçiş Danışman Timleri’nin üyeleri olarak hizmet etti, Meclis Cumhuriyetçi li­derliğine yakın kalan, New York’tan eski Kongre delegesi Bili Paxon’ı içeren.

Eli Izhakoff, VVDC’nın başkanı, dedi ki mücevher hariç tu­tulmuştu, çünkü problem pürüzlü taşlar ile durmakta ve Akin, Gump yasa tasarısı sigorta edecek ki sadece temiz elmaslar cila­lama ve bitiriş merkezlerine kendi yolunda bulur…

Akin, Gump’dan, Warren Connelly, uluslararası ticaret uy­gulama grubu firmasının başı ve WDC’nin yasasına ilişkin or-tak-yazarı, mücevher sanayii üstüne kati bir yasağı “uyumlu tar­tışmayı” varsayar, ama öyle bir hüküm içine koymak karışıktır. “Biz mücevher parçasının içinde bir elması siz nasıl izlersiniz üzerine bir kaygıya sahibiz ve uygulama içindeki mücevherler üstünde ayrıca ciddi bir ağır yük yükler,” der o.

Henüz ne Connelly ne de Izhakoff söyleyecek, WDC Ca-pitol Hill’de çalışıyor, ama yapmaya emin ki onun yasası Kongre’den geçerek elde edilir -ve yeni yasa tasarısının onun müttefiklerinin yapmaması sağlama alınır ve Hail yoluyla ortaya çıkar- sanayii bir numaralı seçkin Beltway nüfuzlu-seyyar satıcı­larını kiralamıştı. Ahin, Gump, World Diamond CounciVa göre iki büyük PR firması kullanılıyor, Povvel! Tate -Jody Powell tarafından yönetilen, Başkan Jimmy Carterın eski sözcüsü ve Sheila Tate, Nancy Reagan için aynı ışı icra etti- ve Shandwick Associates, ortak “çımen-kökleri” kampan-yaları içinde uzman­laşan bir firma. Son söylenilen Monsanto, Ciba-Geigy, Procter & Gamble ve Georgia-Pacific gibi ABD müşterilerini temsil etmişti. Onun müşterileri yurtdışında, PR Watch haberlerine göre, Timberlands içerir, bir Yeni Zellan-dalı hükümetin-sahip olduğu tomruk çekme firması yağmur-ormanı topraklarının yağmacılığını bükmekte yardım istedi ve Royal Dutch/ Shell kı Nijerya’da onun operasyonlarına karşı muhalefet edenlere karşı Shandwick kiraladı, orada ordu ile yakın işbirliği yapmıştı.

Ve ki o sadece yıldız sanayiin kiralayan cümbüşü. Lazare Kaplan’m ücret bordrosunda Ted Sorensen’dir, Başkan John E Kennedy’nin eski üst danışmanı ve Kate McAuliffe, Meclis azınlık lideri Richard Gephardt’in yaven, her ikisi Paul, Weiss, Rifkind, Wharton & Garrisorim New York hukuk firmasından. (…) Tiffany, Cassidy & Associates’m sağlam hisse senedi fir­masıyla sözleşme imzalamıştı, orada Christy Evans konuşlan­mıştı, Özellikle Meclis Cumhuriyetçi Konferansı nedeniyle ve Dan Tate Jr., eski bir Clinton Beyaz Saray lobicisi. mm    Jewelers of America-Amerika Mücevhercileri, Ha-^M     ake and Associates’a. yardım için yönelmişti, orada başka kapı-döndüren eski öğrenci, Timothy Haake, hikâyeyi eline alıyor.

Yabancı uluslar ki çatışma elması ithalatı yasaklama güçleri tarafından incitilmiş olacaklar hem de güçlü yasadan sapanla savaş büyük sorumluluğu dışı (olarak) ayıklanmıştılar. Herman Cohen, bir Cumhuriyetçi dış politika gurusu özellikle ilk Bush Yönetiminde Afrika İşleri için Devlet Bakanı Yardımcısı olarak hizmet verdi, Kongo Demokratik Cumhuri-yeti ve Burkina Fasonun tarafında lobi yapıyor.

Botswana çatışma elmasları üstüne iyi bir kayıt olmuştu ama Halim yaklaşımı hakkında sinirseldir. O HiU’i kiralamıştır ve Knovvlton, HilVt çalışır, özellikle Kongre Si-k.— yah Parti-toplantısı otuzyedi üyesi. Hatta Liberia kendini kiralayan Ken Yates’in toplu biçiminde Jefferson Waterman InternationaVı satın aldı, bir firma ki geç­mişteki müşterileri Burma’nın askeri yöneticilerini içerir. (İl­kelerin bir cesur gösterisi içinde, Jefferson Waterman bırakıp gittiği zaman Burmalılar kendi ücretleri arkası üstüne düştü.)

Sanayiin elbirliği ve azimle çalışan lobicilerinin yavaşça Was­hington içinde yayılmışlardır. George W. Bush’un törenle gö­reve getirilmesi öncesi, onlar Beyaz Saray, Devlet Bakanlığı ve Hazine Bakanlığı’nda görevliler ile bir araya geldi. WDC yasa tasarısı için daha fazla destek depo etmeye, mücevherciler ve mücevher mağazaları kendileri 27 Şubat’ta Kongre ofisleri dü­zinelerini ziyaret etti kı sanayii onun lobiciliğini yürütmek için D-day olarak saptadı.

…Ve Washington görüşmeleri olarak iş ve sanayii yarım-ön-lemler bulmaya çalışır, savaş-ağaları ve gerillalar çatışma elmas­larının satışında bir günlük milyon dolarların birine telefon ederler.

EK: 12. GLADİO KURUCULARINDAN COSSİGANIN AJAN PROVOKATÖRLER İTİRAFI

Cossiga, italyan hükümeti GLADİO Operasyonunun yönetiminde “hareketi nasıl düzenlemeli”ydim-ajan provokatörler ile protestocu gruplara sızıldı, dedi

Paul Joseph Watson (01. 11. 2008. information liberation)

Eski İtalyan Başkanı Francesco Cossiga, eğitime devlet fi­nansmanın bir kesintisi üstüne öğrenciler ve öğretmenler yoluy­la yaygın gösteriler nedeniyle iş içindeki İtalyan hüküme-tine bir çözüm sunmuştu ajan provokatörler kullanarak ayak-lan-malar başlatmalı ve ondan sonra polis “bir boka yaramaz pro­testocuları adamakıllı döver”di. Cossiga, eski İtalyan Başkanı, Başbakan, İçişleri Bakanı ve örtülü istihbarat birimi GLADİO Operasyonunun kurucularından biri, yüreklendiren Silvio Ber-lusconi ve güncel İçişleri Bakanı Roberto Maroni “ben İçişleri Bakanı olduğum zaman hareketi nasıl düzenlerim” yani sızmak, ne kadar onlara kalırsa nispeten barışçıl gösteriler olmuştur, on­lar aşırı uca itilirse, isyanlar başlar, o zaman bir ağır-eli olan polis yanıtı için kamu desteği vücuda getirilir.

Cossiganm doğrudan demeci gibi ardından gelen yorum­ları tercüme edildi.

“Maroni, ben İçişleri Bakanı olduğum zaman hareketi nasıl düzenlemeliydim. Üniversite öğrencileri mi? Bırakın onları ne isterlerse yapsınlar. Polisi caddeler ve üniversitelerden geri çe­kin, herhangi şey için hazır ajanların kışkırtması ile sızma hare­keti [“agenti provocatori” İtalyanca terimdir.] ve onları bırakın dükkânları harab etsin, arabaları ataşe versin ve on gün için kentleri kılıca versin. Ondan sonra, polis ve carabinieri[italyan jandarması.]den ambulanslardan siren seslerinin garkedeceği halkın desteği yoluyla güç kazanılır.

Yasa yürütme görevlileri bir boka yaramaz protestocula­rı adamakıllı acımasızca dövecek ve onları bütün hastanelere gönderin. Onlar (güvenlik güçleri.ç.n.) onları tutuklamayacak ondan sonra mahkemeler onları hemen serbest bırakacak, ama onlar vahşice dövülecek ve onlar vahşice dövülecek aynı de­recede bunların öğretmenleri kı onları dolduruşa getirir: yaşlı profesörler değil, sadece genç okul öğretmenleri.”

Cossiga, hükümette olduğu zaman olağanüstü başarılıydı ki problem-tepki-çözüm diyalektiğini aslında tanımlıyor. GLADIO Operasyonunun bayrağı altında, italya, isviçre ve Belçika’da parlamento soruşturmaları sonrası örtüsü açıldı, NATO spon­sorluğunda gizli ordulara emanet edilen şiddette rol oynar ve terörizm ile sol-kanat politik hareketlerde saldırılardan sorum­lu tutulur, izin verilen aşın-sağ hükümetler sayısız Avrupa ülke­lerinde erki ele geçirir.

“Sız herhangi politik oyundan bir hayli uzaklaştırılmış si­villere, halka, kadınlara, çocuklara, masum insanlara, bilgisiz insanlara saldırmıştınız”, sağ-kanat terörist ve GLADIO ajanı Vincezo Vinciguerra ezelî tanıklıkta “gerilim stratejisi” olarak adlandırıldığını açıkladı.

“Gerekçe oldukça basitti. Onlar gücü varsaymıştır; bu halk, italyan kamuoyu, en büyük güvence adına çağrıya karşı devlete yöneltilir. Bu politik mantıktır ki bütün katliamların gerisinde yatar ve bombalamalar orada cezalandırılmamış kalır, çünkü devlet kendisini suçlu bulmaz veya kendi sorumluluğunu ilân etmek için ne başına geldi.”

GLADIO- sahte bayrak terör saldırıları için parçalar yazdı, mesela 1980’de Bologna tren bombalaması ki orada 85 insan öldü, ABD istihbarat aygıtının unsurları tarafından göz kulak olunmuş olarak İtalyan parlamentosu soruşturması sırasında açığa vurulmuştur. En azından, ABD istihbaratının bombala­manın öncelikli bilgisi hücuma teşvik etti ve onların ileri gitme­sine izin verdi.

Cossiga’nın sızdırılma protesto grupları ve provokatörler şiddeti adını verdiği, itiraf edilen polise kamu desteği için onla­rın adamakıllı “boku döv”ü, bir sahte bayrak taktiğidir ki dünya çevresinde büyük protesto olayları sırasında sayısız süreler iş verilmiştir.

Gerçekten, tam olarak senaryoyu Cossiga tanımlıyor ki o 2001 Cenova G8 zirvesi şiddetinde başa geldi, onun süresince İtalyan polisi varolan karargâhlarda bombalar tesis etti, protesto grubu olarak bir bahane yönetmek için ataklar yoluyla kullanıl­dı ve barışçıl gösterileri adamakıllı “boku döv”dü.

Bir benzer taktikde Kanada Quebec’de geçen yılın SPP zirvesi protestosu süresince denenmişti. Kanada polisi giyinip süslenen isyanlara neden olma amacında kaya-kullanan anarşistler olarak yakalanmıştır. Barışçıl protestocular, ajan provokatörlerin kim­liğini saptadı ve sonradan polis aleni rollere gitmesine rağmen olguyu sahneye koyan onların kendi görevlilerini tutuklayarak içeri almıştır.

Geçen yıl, Cossiga sahte bayrak terör operasyonları yönet­mede onun ilk-el kişisel deneyimi üstünü çizerek iddia etti ki 9/11 bir iç kısım işiydi ve ki bu olgu global istihbarat ajansları arasında “ortak bilgi’ydi.

Kissinger’e kafa tutmasının sonucu olarak, NATO “Stay Behind” komplosu sürecinde katledilen yurtsever-Hıristiyan demokrat İtalyan politikacı Aldo Moro; P2 mason locası, Gla-dîo “Supreme Commitee” (baş yönetici) üyelerinden biri olan hakiki katillerinden birinin elini tutuyor, partidaşı Francesco Cossiga’nın!

EK: 13. MAOCULUKTAN NEO-NAZİLİĞE HORST MAHLERİN GİZEMLİ YOLCULUĞU

29. 11. 2000- Hürriyet-Başkent Berlin’de Yabancı Gazeteci­ler Cemiyeti üyesi gazeteciler ile biraraya gelen Mahler, 1982 yılında zamanın Başbakanı Helmut Kohl’ün, yabancıları teşvik­le geri göndermek istediğini ancak bunda başarılı olamadığını belirterek, şöyle dedi: “Misafirliğin bir süresi vardır. Süresi biten ülkesine döner. Türkler başta olmak üzere yabancılar ülkeleri­ne geri dönmelidirler. Bu dönüş yasalarda yapılacak değişiklikle olabilir. Bu olmazsa, 1989 yılında iki Almanya’nın birleşmesi yolunu açan halk ayaklanmasıyla bu gerçekleşebilir.” Aşırı sağ­cı NPD’ye Ağustos ayında üye olduğunu belirten ve “Almanya Alınanlarındır” diyen Mahler, “Yabancıların ülkeyi terk etmesi ile Almanya’nın nüfusu azalabilir. Ama Alman nesli tükenmez” dedi.

03.11 2007 – Almanya’da bir dergi için yapılan röportaj skandala neden oldu.

Horst Mahler, “1968”de bir gösteriyi yönetiyor! Almanya Yahudi cemaatinin bir dönem başkan yardımcılığını da yapan Micha-el Friedman’ın yetmişlerin RAF örgütü­nün kurucularından Horst Mahler ile röportajı olay oldu. Almanya’da yetmişli yıllarda terör estiren Kızıl Ordu Fraksiyo­nu (Rote Armee Fraktion) kurucusu Horst Mahler ile Vanity Fair adlı dergi için röportaj yapan Friedman arasındaki konuş­mada, Horst Mahler ilk söz olarak ‘Heil Hitler! Herr Friedman’ selamlamasını kullandı. ‘Heil Hitler! (Yaşasın Hitler) selamla­ma şekli Nazi Almanya’sının sembolleri arasına girmiş olup bü­tün dünyaca bilinmektedir.

Almanya’da yaşayan ve buradaki Yahudi cemaatinin ileri ge­lenlerinden birinin bu tarzda selamlanması tam bir provokas­yon olarak yorumlanıyor. Horst Mahler’in RAF teröristlerinin önde gelenlerinden bazılarını yetmişlerin sol terör örgütüne kazandırdığı biliniyor. Michael Friedman, Mahler ile röporta­jında asıl olarak yetmişlerdeki ‘Deutschen Herbst’ (Alman Son­baharı) ve K12.1l Ordu Fraksiyonu (RAF) hakkında konuşmak istediğini açıkladı. Ancak konuşmanın daha başındaki Hitler selamı, röportajın yönünü de belirlemiş oldu.

Friedman ile Horst Mahler arasındaki görüşmede, Mahler’in Alman İmparator-luğu’nu (Deutsches Reıch) özledi­ğini, Holocaust’m olmadığını ve bunun bir yalan olduğunu, ay­rıca Hitler’inde Alman halkının kurtarıcısı olduğunu söylediği iddia edildi. Nitekim iki saatlik röportajın yayımlanan ilk bölü­münde Hitler selamı ve Alman İmparatorluğu’na ilişkin görüş­ler sansürsüz olarak yayımlandı.

Röportajda ayrıca Mahler şimdiki Alman anayasasını tanı-ma-dığını, zira bunun yabancılar tarafından yapıldığını söyledi. Yahudilerle ilgili olarak da Mahler, ‘bütün efendilerin arkasın­daki efendi’ tabirini kullandı ve Yahudilerin Dünya hâkimiyetini hedeflediklerini, bunun için de gizli çalışmalar yaptığını iddia etti. Almanya’da Hitler selamı ve Ho/ocaust’un inkârı suç teşkil ediyor.

Nitekim Michael Friedman röportajın ardından Horst Mah­ler hakkında şikâyette bulunduğunu açıkladı. Horst Mahler bir zamanların solun akıl hocalarından biri iken, bugün aşırı sağ­cı Alman gruplarının önde gelenlerinden birisi haline gelme­si herkes gibi Friedman’ın da dikkatini çekmiş görünüyor. Bir zamanlar solcu iken şimdi aşırı sağcı olmasının nedeni ile ilgili olarak Mahler, kendisinin hedefinin aynı olduğunu ve değişme­diğini, dolayısıyla yetmişli yıllarda Amerikan emperyalizmine karşı savaşının bugün de sürdüğü iddiasında bulundu. Micha­el Friedman Alman kamuoyunca yakından tanınan birisi olup, Yahudi cemaatinde bir zamanlar yöneticilik yapmasının yanında televizyonda programlarda yapıyordu.

Programlarında Özellikle konuklarına sorduğu direkt sorular ve ısırıcı üslubuyla bilinen Friedman, bir dönemde Alman Hür Demokratlar Partisi’ni yöneticilerinden Jürgen MöTlemann ile îzrael hakkında giriştiği sert polemiklerle gündemi işgal etmişti. Alman kamuoyunda İsrail devletinin uygulamalarına karşı sert ve cesur eleştirilerde bulunan MöTleman aynı zamanda Alman-Arab İşadamları Derneğinin de başkanıydı. MöTlemann 2003 yılı Haziran’ında paraşütle atlama sırasında paraşütünün açılma­ması sonucu yere çakıldı ve hayatını kaybetti. Möllemann’m in­tihar mı ettiği, yoksa suikasta mı uğradığı sorusu gündeme geldi. Bir süre Önce açıklanan MÖlemann’la ilgili araştırma raporuna göre MöTlemann intihar etmişti. Möllemann’m intiharından sonraki birkaç hafta içinde Alman polisi Michael Friedman’la ilgili bir dizi operasyon yaptı ve avukat olan Friedman’m uyuş­turucudan beyaz kadın ticaretine kadar karıştığı birçok olay ortaya çıkartıldı. Bu olay üzerine Friedman bir süre ortadan kayboldu ve daha sonra Alman kamuoyundan ve Yahudi ce­maatinden özür dileyerek, kendisine hatalarını düzeltmesi için bir şans daha verilmesini istedi. Görünüşe göre Friedman’m özrü kabul edilmiş görünüyor. Öte yandan Friedman’la ilgili operasyon, ister intihar olsun ister suikast, Möllemann’m ölü­müne kadar giden bir dizi gelişmeye Alman derin devletinin bir bakıma cevabı olarak da görülebilir.

08. 10. 2008- Almanya’da, eski radikal sol ör­güt Kızıl Ordu Fraksiyonunun kurucu üyelerinden Horst Mahler (72), Nazilerin Yahudi soykırımını reddetmekten yargılanıyor. Mahler, Potsdam eyalet mahkemesinde ilk duruşmasına çıktığı, hakkında açılan son davada, internette 2001-2004 yılları ara­sında düzenli olarak Yahudi soykırımını reddeden belgeler yayımlamakla suçlanıyor. Davanın en az Kasım ayı or­tasına kadar sürmesi bekleniyor. Almanya’da Nazilerin Yahudi soykırımını reddetmek bir suç olarak kabul ediliyor.

Mahler, en son geçen Temmuz’da, bir yıl önce ayrı bir da­vadan aldığı mahkûmiyet nedeniyle hapishanedeyken verdiği­ bir röportaj sırasında Nazi selamını kullanmaktan 11 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.

EK: 14. OPERASYON GLADİO: TERÖRİZMLE SAVAŞ İÇİN ANA KALIP -RÜYALARIN AĞIR YÜKÜ

2 Nisan 2005, www.dedarepeace.org.ufc

Bir Starbucks penceresinden içeriye fırlatılan adi bir şey ille­gal olabilir, ama o şiddet değildir. Mülkiyete zarar daha çok kor­ku ve nefret uyandırıcı hareket nedeniyle kamuoyu nezdinde şiddetin davranışlarından görülebilmiştir (en azından devletin olanlar) ama biz yaşayan bedenin yok edilmesi ile cansız nes­nelerin yok edilmesini birleştırmeyeceğız. Biz taktikler üstüne aynı düşüncede olmasak bile.

Ki o şey baskı içindir.

Hayır, “bomba atıcı” karikatürü onun kökleri başka yerde ol­muştu, özgüllükle 1. Dünya Savaşından önceki on yıllar içinde.

Bakunin’in ölümünü takiben ve Errico Malatesta’nm yazı­ları yoluyla kıvılcım saçtı, anarşist hareket “eylemin propagan­dası” adı verilen bir stratejiyi kabullendi. Düşünce aynı dere­cede Malatesta tarafından gösterilen, doğrudan hareket oldu: “italyan federasyonu inanır ki isyan davranışı, eylem yoluyla sosyalist ilkeleri doğrulamak için geleceğini önceden belirleyen, propagandanın en amaca hizmet eden vasıtasıdır.”

“Takıp eden yıl [1877] Malatesta ve diğer anarşistler onların teorisini pratik içine koy­dular. Bir silahlı milis rolü olarak onlar İtalya, Campania’da iki köye girdi. Kral Emmanuel’in hükümdarlığının sona erdiğini ilân etti, onlar kilise kayıtlarını yaktı ve yoksullara vergi tah­sildarları kasasından paraları pay etti. Askerler kısa bir süre içinde geldi ve asiler tutsak edildi­ler. Uygulama başarılamadı ise de, örnek başka anarşist devrimciler tarafından ıskalanmadı.”

Malatesta belagatli bir yazar ve onun yaşamı süresince mil­yonlarca insanın tam olarak kahramanı olmuştu, ama “doğru­dan eylem”in türünü savunuyordu, onu taraftarları ile toplumu ilerleten hiç olmuştu. Malatesta:

“Biz doğru içinde cezalandırılmaya inanmayız; biz bir barbar duygu olarak intikam fikrini reddederiz. Biz ya cellâtlar ya da intikamcılar olmak niyetinde değiliz. O bize görünür ki kurtarı­cılar ve barıştırıcıların rolü daha çok soylu ve olumludur” yazar.

Ama diğer anarşitler hem de kalemi ele alıyordu veya daha çok keskince — kılıcı.

Johann Most parlaklığı içinde ama vahşi polemik yazdı “Mülkiyetin Kabalığı” ki sela­metin tek yolu en başta gelen sınıfa karşı bir “sürekli, acımasız, eksiksiz, yok edici savaş” olurdu.

O güç algılanan kitapçık başlığı ile sonuna kadar götürdü: “Devrimci Savaşımın Bilimi: kullanım içinde talimatnamenin bir el kitabı ve Nitro-Gliserin, Dinamit, Pamuk Barutu, Civa Fulminat, Bombalar, Fitiller, Ze­hirler, vs. vs.’nin hazırlanması”. Onun ıçmde açıklar, “İçinde yerkürenin haksızlığa uğramış milyonlarına dinamit veren, bi­lim bütün boşluktan gelen oy pusulalarının bir kile (tahıl Ölçeği. ç.n.)sini bu malzemenin vuruşlarının un ufak etmesi onu en iyi çalışma yapmıştır.”

(Eğer Most bugün yaşayan ve kararanbay rak..ne f den posta­layan olsaydı, onun IP’sı kesinlikle otoritelerin kontrolü -altın­da- olacakt)

Burada Most’un yazılarında belirli bir saflık cezbediyor ve dönemin diğer anarşistleri: tam olarak inanmışlardı ki devrim tastamam civarda köşedeydi -bütünüyle kı bir kıvılcım gerek­mekteydi- ve gerçekten, onlar fışkırıp akabilen uygun biçimde (eylem) yapmışlardı (iş hareketi zamanında militan ve son derece iyi örgütlenen oldu), “Büyük Savaş” adı verilen küçük bir şey için yapılmamıştır, hem de “bütün savaşları sona erdiren savaş” adı verilen.

.Ki o zamana kadar, maalesef zarar çoktan yapılmıştır

“1884de, August Reinsdorf, Kayser Wilhelm ve onun Prens­lerini Rudesheim’da ulusal anıt açılışında havaya uçurmaya kal­kıştı. Paris’de, 1892’de, August Vaillant milletvekillerinin oda­sının içine bir bomba fırlattı. Kimsenin ölmemesine rağmen, o idam edildi. Onun ölümünün Öcünü almak için Santo Caserio Fransız Başkanı Carnot’u öldürdü. 1897 ve 1898’de anarşist­lerin ellerinde Avusturya imparatoriçesi Elizabeth ve İspanyol Başbakanı del Castillo’nun ölümlerini gördü.”

1886’da, Charles Gallo Paris Borsası içine bir şişe hidroki anik asit attı.

Japonya’da, “Museifu Shugi Banzai!” (Çok Yaşa Anarşi!) nin çığlığı işitilmiş olan bir Japon mahkemesinde 26 anarşist aynı derecede “yüksek vatan hainliği” (“Taigyaku Jiken”) den dolayı yargılandı – bu olayda, Tanrı imparatora suikast yapmaya kal-kışıldığı nedeniyle.

Leon Czolgosz adı verilen bir anarşist tara­fından ABD Başkanı William McKinley’e suikast içinde, yüzyılın dönüşünde “Eylemin Propagan­dası” kampanyası doruğa yükseldi. (O) Emma Goldman’dan bir demeci nedeniyle esinlendiğini iddia etmiştir.

­“Staying Be hin d” NATONUN TERÖR ŞEBEKESİ

“…Eğer faşizm kendileri için büyük fenalık ise ki kimse de maliyeti durduran olmamıştı. Hitler ve Mussolini tarafından askerler ve silahlar ile açıkça desteklenen Franco’nun faşist güçleri, “demokratik olarak seçilmiş” cumhuriyetçi hükümeti yok ettiği zaman; 1936’dan 1939’a kadar İspanya’da savaş hak­kında (herhangi) bir şey yapmak için Britanya, Fransız ve Ame­rikan hükümetlerinin tüm başarısızlığı bize nasıl açıklanmakta? Cevap bulguya zor değildir. İspanyol emekçi sınıfı tarafından törenle göreve getirilen halka ait devrimden başka Batı kapita­lizmi için gerçek düşman yoktu.”

‘Gladio olgusunda 60’ların sonları ve 70’lerde “gerilim stra­tejisi” olarak adlandırılan derine inen bulaşma oldu. Strateji­nin hedefinin ilke taktiği faşistler tarafından vücuda getirilen “terörist nefret uyandırıcı hareketler” oldu. Kargaşa ile paniği yaymak için ve Sola doğrudan saldırmaya karşı bundan dolayı onları bir silahlanma sorumluluğu içine kışkırtma oldu. Ki bu sadece bir “ulusal olağanüstü durum”un bahanesi altında dev­let gücünü arttırmayı haklı göstermek değil halka ait destekten Solu yalıtlamak olacaktı. 1971-1974’de “Office R”nin başkanı, General Gerardo Serravalle, açığa vurdu ki 1972’de bir Gladio toplantısında üstteki yankıların en az yarısında “bir istila öncesi komünistlerin saldırısının düşüncesi olmuştur. Onlar iç savaş için hazırlanıyorlardı.”

Bir Gerilim Stratejisi

“Gelli’nin P2 ve Vatikan içindeki elemanları (böyle bir Hırvat Katolik papazı Peder Krujoslav Dragonovic gibi— birçoğunun biri ki onun Sıçan Hatlarından geçerek Almanya’nın dışına Nazi savaş suçlularını dışarıya vermede CIA yardım etmiştir) CIA

­ile bağlaç içinde çalışıyor, Sol gelişmeyi gözden düşürmek için suçlular, rüşvet yiyici polis ve yüksek hükümet görevlileri ile kendini ve bir faşist hükümet darbesi aşamasını düzene soktu. “Vatikan’ın korkusu açıktı: Komünizm onun dinsel, polititik ve ekonomik gücüne bir tehdit pozu verdi.”

“Tanrı’nın Bankerleri”

“…Onun duruşmasında, katliamcı Gaspere Pisciotta, “Biz tek bir vücuttuk: haydutlar, polis ve Mafya, Baba, Oğul ve Kut­sal Ruh gibi.” Dedi

“Bir faşist cephe grubu, Aginter Press’den bir 1969 kısa notu olarak, açıklandı:

“Bizim inancımızdır ki politik faaliyetin ilk evresi -rejimin yapılarının bütünü içinde kaosun yerleştirilmesini onaylama vaziyetine yol açma olmalı. Bu mutlaka devletin ekonomisini baltalama ile başlayan baştanbaşa bütün legal aygıtlar kargaşaya varmış gibi olacaktı. Bu güçlü politik gerilimin bir konumuna doğru ulaşır, endüstrinin dünyasında korku ve politik partiler ile hükümete karşı düşmanlık. Bizim görüşümüz ilk hareket et­mede biz örtülü komünist ve Çin yandaşı faaliyetlerinin altında tahrip edilen demokratik devletin yapısını düzeltecektik.”

“Bundan başka, biz bu gruplara süzülmüş insanlara sahip­tik ve besbelli biz muhitin ethosuna bizim hareketimizle yeni bir biçim vermekte olacağız- propaganda ve bir türün harekâtı ki bizim komünist hasımlarımızdan oluşmuş gibi görünecek ve zorlama halk içinde meyve vermeye neden olan kimi güç her bir düzeyde yatırım yapan olur. O kadar bunlar yönünde hasımın bir kanaatini yaratacak ki onun tehdit etmesi her halkın ve her bir ulus ile aynı zamanda biz (iktidardakileri) devirmeyi tasar­lama ve terörizm yoluyla aksi yöne neden olan parçalanmaya karşı vatandaşın bir savunucusu (olarak) yükselmeliyiz…”

Aynı derecede 1969 göndermesi ilave eder:

“Devrimci sol çevrenin içine provokatör elemanların girişi sadece bu istikrarsız konumu kırılma noktasına zorlamaya bir yansıtma arzusu ile bir kaos ortamını yaratma olur …”

Dario Fo’nun Bir Anarşistin Raslantısal Ölümü’nden “Aynı erken Gladio- hızlandıran olayı 12 Aralık 1969 Milan’ın Piazza Fontana Banca Nazionale del’ Agricultura’mrı bomba-laması oldu. Saldırıda 16 insan öldü ve 88’i yaralan­dı. Polis derhal anarşistleri tutukladı ve sorumlu tuttu. Bir anarşist lider, Giuseppe Pinelli, bom­balamadan dolayı hakkından gelindi, tam ola­rak, polis yerel semt karargâhının penceresin­den dışarıya onu salladığı zaman.”

Giuseppe Pinelli

“Öylece buna, Cumhuriyetin Baş Sulh Hâkimi, De Peppo, bir an önce patlamış olan enkaz içinde tertipli bir patlamamış bom­ba buldu. Oklahoma’daki gibi, ölümcül saldırının hakiki faille­rini ortaya çıkarmakta tek iyi olasılık, yokeden bu yıkım kanıtı.”

“Bununla birlikte, polis sonunda gerçek failleri keşfetti— iki faşist: Franco Freda ve Giovanni Ventura. Ventura, o görü­nür (gibi), SID (gizli servislerin parçası)’den Albay Guido Gi-annettinni ile sıkı temas oldu, o MSI’nin ateşli bir taraf-tarıydı. Freda ve Ventura’nm duruşması 12 yıl süresince geciktirilmişti, onlara sonunda müebbet mahkûmiyet verildiği zaman, ancak temyizde aklanmış oldu.”

“Eski Gladio ajanları 1969 Piazza Fontana bombalaması ve 1974 [ve sonradan ortaya çıkan 1980] Bologna bombalama­larına ayrıca atfetildi ki orada 113 üzerinde ölü ve 185 yaralı ile sonuçlandı, P2’ye kadar. Bu saldırılar 1978’de İtalyan Baş­bakanı Aldo Moro’nun kaçırılması ve katledilmesinde Kızıl Tugaylar’m içine Mafya’nm karışmasını içerdi. P2 örgütünün, İtalyan sulh yargıcı Vittoria Occorsio’nun 1976 suikasta (uğ­ramasında) suçlu olduğuna inanıldı. Occorsio zamanında neo- Nazi örgütlerine P2 bağlantılarını araştırıyordu. Onun kolay ölümü birazda olsa daha ilerleyen soruşturmayı bitirdi.

Ventura

Aldo Moro

“Kendilerini savunmak için Sol (Kız_ıl Tugaylar) olarak silahlı mücadeleye başvurdu, o ancak Glddıo/P2’nin konumunu güç­lendirdi. Kızıl Tugaylar; oraya gizli servisler tarafından sistem­lice süzülmüştür, bütünüyle bilinmeyen faşist P2 kuruluşunun gündemine hizmet ederken, saldırılar için defalarca sorumlu tutulmuştu.’1

Delle Chiaie

“Bu terör dalgasının unutulmaz bir örneği 1980’de Bologna demiryolu bombalamasında 80 insan öldü ve 160’ın üzerinde insan yaralandı. O sürede söylendiğine göre P2 üyeleri Stefa-no Delle Chiaie ve Licio Gelli tarafından tezgâhlandı, saldırı İtalyan Komünist Partisini gözden düşürmek fi için Kızıl Tugaylar yönünde sorumlu tutuldu. | Yazar Steve Mizrach göre:

“Bazı İtalyan politika analistleri, P2 ve “Or-dine Nuoxa” (Yeni Düzen) nin [demiryolu is­tasyonunu bombalamak için] CIA ile işbirliği *’* yaptığına inanabilmekte… Orada bir “St. John Şövalyeleri-Hospitallers’den beri hükümdar askeri düzen so­yundan gelen”, Malta Şövalyeleri ile CIA, P2 arasında açıkça üst üste binen çember üyeliği vardı ve ABD’de onların üyeliği Bili Casey, Alexander Haig ve Prescott Bush [ve söylendiğine göre George Bush’u] içermiştir.”

İtalya’da 1990 eğlentileri genişçe bir güçlü etki olmuştur. Hepsinden sonra, Gladio bir Avrupalı yaygın şebekenin İtalyan kolu gerçekten oldu. Belçika, Fransız, Hollanda, Elen ve Alman hükümetlerinin bütünü resmi olarak kabul etti ki onlar örtülü NATO şebekesi içinde rol aldılar. Belçika başbakanı sayesinde açığa vurulan ki bir Avrupa şebekesinin geniş toplantısı Ekim 1990 son zamanlara kadar belli bir durumda tutmuştur. Şüphe­siz ayrı ayrı hükümetler inkâr etme sızılarında oldular ki şebe­ke gerilla savaşımını istila sonrası olanaklı kılmaktan başka her şey için tasarlanmıştır. Yerli politikalara müdahale etme ancak onların kendi gündeminde belirtilen “hâkim olunabilinemeyen-ler”in çalışması olabilirdi.”

“Bu “gerilim stratejisi” örtülü-faaliyeti için icra edilen 80’lerin ortalarında Belçika’da kendini yineleyecekti, acayiplik içinde “Süpermarket Katliamları” adı verilen öldürücülerin bir serisi, orada kukuletalı silahlı adamlar süpermarketlerde kalabalığın üzerine yürüdü ve durmadan ateş etmeye başladı. Katliamlar, kendilerini “Brabant Katilleri” olarak adlandıran bir grup tara­fından icra ediliyordu, Belçika’nın Gladio birliğine bağlantılı ol­duğu sonradan keşfedildi.”

“ABD farklı Avrupalı ülkelerin de Avro-Füzelerine (nük-leer-başlıklı Cruise füzeleri) bir üslenme planı baskısı yapıyorken Süpermarket katliamları dönem süresince vuku buldu. NATO ile yüksek konumlarını daha iyi yapmak için belirli ülkeleri teh­dit etme nedeniyle plan Avrupa’da çok büyük gösterilere reh­berlik etti. Bu ülkelerin biri Belçika’ydı. Belçika Parlamentosu, olayları soruşturdu, duyumsadı ki onların halk arasında kor­ku ve kargaşa tohumu ekmek başka girişimiydiler, o suretle bir yasa-ve-düzen hükümeti için genel halk protestoları oluşturarak ki bu Avro-Füzelere uyumludur.”

“Devlet güvenliği için çalışan eski bir

. Der Spiegel’de bir muhabir, Renate Flottau, sonradan iddia edecek­ti ki 1994’de Bosna’da onunla tesadüfen karşılaştığı zaman bin Ladin ona bir Bosna pasaportu verilmiş olduğunu söyledi (bkz 1994). [Schindler, 2007, s. 123-125]

1994: Bin Ladin Bosna Müslüman Başkanı İzetbegovic İle Defalarca Birarada Görüldü

Renate Flottau, Der Spiegel’den bir muhabir, 1994’de birara Bosna’da Usame bin Ladin’e rast­ladığını sonradan iddia eder. Bosna Müslüman Başkanı Aliya lzetbegovic’in bekleme odasında onunla röportaj isteği (almak) için bulunurken bin Ladin içeriye girer. Bu arada ona (gazeteci­ye) bir iş kartı verir, fakat (gazeteci) ismi doğrulayamaz. Onlar on dakikaya yakın konuşurlar ve kusursuz İngilizceyle onunla görüşür. Sorular sormaz, ama ifşa eder ki ülkeye Müslüman sa­vaşçıları Bosna’ya yardım için getirir ve bir Bosna pasaportuna sahip olmuştur.

Bin Ladin Batılı bir gazeteciyle konuşuyorken lzetbegovic’in kurmayları sinirlenmiş gibi görünür. Biri ona anlatır ki bin La­din ” hergün burada ve biz onun gitmesi için nasıl (davranma­lıyız) bilemedik”. O, bir hafta sonra lzetbegovic’in ofisinde tek­rar bin Laden’i görür. Bu defa lzetbegovic’in siyasal partisinin birkaç kıdemli üyesi Ladin’e eşlik etmektedir ki o (gazeteci) gizli polisinde dâhil (olduğunu) farkeder. O sonradan karşıla­mayı “inanılmaz şekilde garip” (olarak) adlandırır [Schindler, 2007, pp. 123-125]. London Times’tan bir gazeteci, bin Ladin ile Flottau’m ilk karşılaşmasına tanık olacaktı ve sonraki bir mahkemede bu (nun) hakkında tanıklık eder (bkz Kasım 1994).

­îzetbegovic’in politik partisi (Demokratik Hareket Partisi), SDA’mn üyeleri, bu şekilde ziyaretlerin varolduğunu sonradan yalanlayacaklardı. Ama bir Müslüman politikacı, Bosna parla­mentosunun meclis üstü sözcüsü, Seyfudin Tokic, söyleyecek­ti ki bu gibi ziyaretler “bir uydurma değü”di ve bin Ladin ile îzetbegovic’in beraber fotoğrafları vardı. Bu gibi bir fotoğraf yerli bir dergide sonradan gözükecekti. Yazar John Schindler fotoğrafın “bulanık, fakat hakiki gibi olduğunu” söyleyecektir [Schindler, 2007, PP. 124-125, 342]. Bir beyana göre, bin La­din 1996 sonlarında Balkan bölgesine ziyaretini sürdürür [Wall Street Journal (Europe), 01.11.2001].

Kasım 1994: Bin Laden Müslüman Bosna’nın Başkanı İle Birarada Göründü

2006’da, London Times muhabiri Eve-Ann Prentice Sırbistan Başkanı Slobodan Milosevicin uluslararası savaş suçları mahkemesi sırasında ye­min altında tanık olacak ki Müslüman Bosna Başka­nı Aliya tzetbegovic ile bir buluşma için gittiğinde Usame bin Ladini gördü

Bin Ladin yanında gezindiğinde Prentice orada Der Speigel muhabiri Renate Flottau ile İzetbegovic ile bir röportaj için bekliyordu (bkz 1994). Prentice sonradan anımsayacak, “Ora­da çok önemli bir Arab yüz ifadeli şahıs bakıyordu, en iyi me­safede ben onu tanımlayabildim ki o içeri geldi ve anca ileriye gitmeden önce ben röportaja gittiğim sanmıştım, sonra ben me­raklıydım, çünkü o besbelli göründü sanki o çok, çok önemli birisiydi ve onlar Mr. îzetbegovic’in ofisinin her yanında kaça­mak olmayarak görünmüşlerdi.” Meraklı, Prentice öteye beriye sordu ve Flottau’dan keşfetti; sonra başka görgü tanıkları ki o şahıs bin Ladin’di, o süre içinde bin Ladin’in resimlerini sonra­dan gördüğü zaman Prentice bunu kendisi için doğruladı.

İlginç olan, yargıç, Milosevic’in duruşmasında olay hakkın­da sorular soracak ve Birleşmiş Milletlerin Uluslararası Suçla İlgili Mahkeme web sitesinde sonunda ortaya çıkacak değiştir­menin bir kopyasına rağmen orada gazeteciler duruşma örtüsü vasıtasıyla onun adını anmamış olabilecek [International Cri-minal Tribunal For The Former Yugoslavia, 2.3.2006]. Pren-tice görünüşe göre 2006’ya kadar uzun olmayan haber (1er) yapacak(tı), ama 2002’de bir Times makalesinde kısaca (konu­yu) bahsetti; “Usame bin Ladin 1980’lerde ve 1990’larda bir­kaç kere Balkanları ziyaret etti ve Kosovo çatışması ile Bosna savaşında Müslümanlara yardım ettiğine Sırplar tarafından ol­dukça inanılmıştır.” [London Times, 3.5.2002] Bin Ladin yine 1993’de İzetbegoviç’i ziyaret ettı.(bkz. 1993).

İzetbegoviç, Bosna’daki “el Ka’ide” bağlantılı olduğu iddia edi­len Cezayirli ‘mücahidin’ ile beraber (Ünlü “bombacı” Ahmet Ressam). Bu kişilerden bazılarının adları ABD ve İtalya’daki terör senaryolarında geçecek, bazıları da Bosna’da savaş

suçu işlemekle suçlanacaklardı…

EK: 16. GİZLİ SERVİSLERİN ROMANCILARI VE PARASİKOLOJİ

Soğuk Savaşın gizli servisler maceralarını okuyucu kitleleri­nin belleğine ileten romancıların çoğu aslında istihbarat örgüt­leri tarafından servislendiği yıllar sonra kanıtlanmıştır. Örneğin, lan Fleming sıradan bir romancı değildi. Kraliçenin “Gizli İs­tihbarat Servisi-SIS”nde emekli olunca, Sovyetlerce Trest kur­gusu içinde ÇEKA tarafından tuzağa düşürülüp yakalanarak, kurşuna dizilen SIS’in eski bölümü M.l ajanı Sidney George Reilly’i “James Bcmd-007” olarak ‘ütopik’ bir kişiliğe büründür­düğü iddia edilmiştir (Daha sonra gerçek “James Bond’un MI6 ajanı Wilfred Dunderdale olduğu öne sürülmüştür.). Keza SIS-ML6’in emeklilerinden John Le Carre, deneyimlerini “Soğuk Savaş” melankolizmi içinde dramatize ederek yazmıştı. Yine Britanya SIS bağlantılı Graham Green, daha hümanist roman­lar kaleme almıştı. “Can çıkar, huy çıkmaz” misali CIA’nın kan emici ajanlarına romantik örtüler dikmeyi ihmal etmemiştir. Ama bir kısmı vardır ki bunlar, “Soğuk Savaş”ın psikolojik savaş unsuru olarak bilinçli “asparagas” yapımlarına imza atmışlardır.

Bunların içinde en ünlendirileni Frederick Forsyth’ti. CIA-BND’nin Fransa’dakı antide Gaulleıst OAS macerasını ML6 desteği ile ünlü “Çakal” romanında kitaplaştırmıştır. Güçlü anlatımını daha sonra CIA hizmetine vererek, “Soğuk Savaş”ın ‘best seller’ yaptırılan antı-sovyetik/ anti-komünist kitapları ser-vislenerek dünyanın ilgisine ustaca ‘sunulmuştur1!

Bir başka benzer örnek MOSSAD tarafından beslenen Da-vid Yallod’tur. Bunların içinde eski bir İsviçreli “komünist” olan Erich Von Dimiken’in ayrı bir yeri vardır. MOSSAD tarafın­dan tezgâhlanan Tevrat-Uzaylı (UFO) 1ar spekülasyonunun en prim yapan yazarı iken; son yapıtlarında (“Soğuk Savaş” sonuna doğru) NSA- DIA- CIA dezenformasyonu olduğu daha sonra deşifre olmuş olan “Yıldızlar Savaşı” asparagasının en güçlü pompalayıcısı olmuştur (Ülkemizde de 12 Eylül depolitizasyon

­döneminin en çok okunan yazarı olmuştu. Siyasal kitaplarımızı toprağın altına saklamak zorunda kaldımız için, ben de müpte­lalarından biriydim. Ama bilinçli okuyucu için “Yıldızlar Savaşı” bölümünde kendini ele vermeye başlamıştı!). Günümüzde de moda yapılan “gizemli örgütler” ve “dini-tarikatlar”ın sansas­yonel spekülasyonları konusunda gerek gizli servisler, gerekse de dini ya da içrek (ezoterik) tarikatlar tarafından el altından servislemeler devam ettirilmektedir… Bunun bir amacı da bu konularda çok ciddi tezler hazırlayan araştırmacı yazarlarm yapıtlarının boğuntuya getirilerek, etkilerinin ustaca nötralize edilmesidir. Psikolojik Savaşın bu yolu kitleleri istenen siyasal çizgide koşutlamanm en tutulan “beyin boşaltma-yıkama” ope­rasyonudur…

“Asparagas savaş”larmm diğer cephesinde ise; 1950’liler-den başlayarak, GRU (Ana Istihbarat-dairesi) tarafından SSCB’nin parasikoloji alanında ne kadar ileride olduğu bilinçli olarak dezenforme edilmişdir. Gerek NSA, gerekse CIA bu zokayı yu­tarak, bu alanda milyonlarca dolar harcamışlardır. Hatta GRU, CIA tarafından finanse edilen Shelia ve Nancy Ostrander ile Lynn Schroder (1935-2002) adlı üç şizofreni bilinçli olarak “enformasyon” olarak besleyerek, hatta seyahatlerle yardımcı olarak, onların Demir Perde’dehi Psişik Keşifler adlı kitapları­nı yazmalarına nerede ise ‘editörlük’ yaparak önayak olmuştur. Bu iş için 1976 Aralık ayında Moskva’da yapılan “masum”(!) bir Yahudi Kültürü sempozyumu, KGB tarafından ustaca kons-pirasyona uğratılarak parasikoloji telepati, duyu ötesi algılama (ESP) ve kirlian fotoğrafçılığıyla ilgiliymiş gibi gösterilerek zoka yutturulmuştur. Böylece CIA’nin ardından Pentagon’a bağlı DIA’nın da konu ile ilgilenmesi sağlanarak, bir Meta-Fizik İs­tihbarat Birimi kurulmuştur. GRU’nun ABD içindeki ajanları ise, DIA’nın temas halinde olduğu medyum-şizofrenlere askeri zararsız gerçek bilgileri çeşitli operasyonlarla ulaştırarak, onla­rın bili-ciliklerini ispatlamalarına da yardımcı olmayı ihmal et­memiştir. Böylece bu servislere ayrılan Örtülü ödenekler adeta tavan yapmıştır. “Soğuk Savaş” galibi ABD, sonradan içeriden gerçek bilgilere ve daha hatasız uzay fotoğraflarına ulaşmasının ardından, Pentagon bunun bir karşı-psikolojik savaş hilesi ol­duğunu anlayınca 1995 yılında, yüzü kızararaktan, ilgili tüm birimleri devre dışı bırakmıştır. İlk yıllarda işsiz kalan şizof­renler ilizyonist atraksiyonlarla serbest piyasaya çıkarak köşeyi dönmeyi becerdilersede, sonradan herkes uyanmıştır. Shelia ve Nancy Ostrander ile Lynn Schroder ekibine MOSSAD’ın ada­mı olarak kullanılmış Uri Galler’de katılarak, bu şebeke bir süre hatırı sayılır bir meblağıda götürmüştür, Ostrander&Schroder “Sûperö’ğrenme”, “Süperöğrenme 200”, “Süperhafıza Devri­mi” adlı kitapları yazmışlar ve Superlearning Inc. adlı şirke­tin kurucu ortaklan olmuşlardı. Uri Galler’de TV ilizyonları ile gösterilerine devam etmiştir. Bir uyanmayan, bizim “kül-yutmaz” muhafazakâr şizofren-vaka olan “internet münevveri” araştırmacılar kalmıştır! Bu ahmakların kibernetik denetimini sağlayan esas dümencilerin kimliklerini ileride açıklayacağım… Ne var ki, bu konuda ABD’de kriminal alanda uzmanlık eğiti­mi almış olan (fazla derine daldığı için ‘vurgun’ yiyen) adlitıpcı Doç. Dr. Ümit Sayın, “Derin Devletler, Gizli Projeler ve Kirli Gerçekler”adlı çalışmasında “şifozren” ve “paranoyak”ları teşhis etmekte!..


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir