DOĞU’NUN CASUSLARI

  DOĞUNUN CASUSLARI

      Orta Asya Steplerinde Entrikalar Savaşı

Hintli bir İngiliz casusu, Orta Asya’nın gizemli ikliminde bir cinayete kurban giden arkadaşının ardından hiç tahmin edemeyeceği sıra dışı bir maceranın içinde bulur kendisini. İntikam almak için inatla sürdürdüğü takip, onu I. Dünya Savaşı yıllarında Orta Asya’da çevrilen entrikaların içine sürükler.

Uluslararası sömürgeci güçlerin oyunlarına, ülkelerinin parçalanması pahasına alet olan yerel idarecilerin de anlatıldığı Doğu’nun Casusları, I. Dünya Savaşı sırasında tüm Asya kıtasını saran işgali ve bu işgale karşı halkların verdiği mücadeleyi anlatıyor.

İngilizler adına casusluk yapan bir Hintlinin kişisel öyküsünün izinde dönemin Orta Asya ve Hindistan’daki bir çok olayın perde arkasını Doğu’nun Casusları’nda ibretle okuyacaksınız.

Orta Asya Steplerinde Entrikalar Savaşı

Dhan Gopal Mukerji

                                                                      Çeviri: Seher Yılmaz

                                        [Dhan Gopal Mukerji]

Hintli yazar Dhan Gopal Mukerji 6 Temmuz 1890’da Kalküta yakınlarında bir köyde doğdu. Brahman bir aileye mensuptu. Amerika kıtasında tanınan İlk Asyalı yazar olan Mukerji, hayatının büyük bölümünü Hint folklorunu, felsefesini ve Kutsal Kitabını İngilizce’ye çevirerek dünyaya tanıtmaya adadı.

İnsanlar, hayvanlar ve ilk gençlik dönemlerinde karşılaştığı olayları konu alan sayısız hikâye yazdı.

Dhan Gopal Mukerji, 1936 yılında New York’ta intihar ederek yaşamına son erdi.

                                           1.BÖLÜM

                                             Cinayet

Sıradan bir keşif eriyken, nasıl gizli polis için çalışan bir casus olduğum herhalde sadece General Gastry cinayetini bilenlere izah edilebilir. Bu cinayet, kurbanı Hindistan’daki masum bir keşif harekâtı lideri olduğu için, tam anlamıyla zalimceydi.

General Gastry’nin tek kusuru vardı, o da erdeminden kaynaklanırdı. Çocukları belli etmeden severdi. Ne görünüşünde ne konuşmalarında hiçbir çekicilik olmamasına rağmen, şimdiyi kadar gittiği her yerde kız ve erkek çocukların içten sevgisini kazanmıştı. Görünüşü kurda benzerdi belki, ama al al yanaklıydı. Acımasız, değerli taşlar gibi sert mavi gözleri vardı. Sesi ve üslubu haşindi. Sarı veya kahverengi benizli, beyaz ya da siyah tüm çocuklar, karşı konulmaz bir şekilde ona ısınırdı. İşte bu şekilde General Gastry Asya, Avustralya ve Yeni Zelanda erkek kâşiflerinin kalbi ve ruhu olmuştu.

Bir çocuk olmamama rağmen, generale hayrandım ve onu büyük bir düşkünlükle seviyordum. Ofiste üstümdü, ama hiçbir zaman bu gücünü kullanmadı. Sabırlı olmadığı gibi mütevazı da değildi. Yüksek sesle küfretme alışkanlığı vardı, hem de on dört değişik Asya lisanında. Bir Hindu olmama rağmen birçoğunu ben bile anlamıyordum. Başkalarından aldığı özgürlüğü onlara da tanırdı. Ne zaman fikirlerine

Katılmasam, aynı yalın, açık ve dürüst üslupla ona söyleyebiliyordum bunu. Aşırı samimiyeti, bitip tükenmez enerjisi ve formaliteye karşı tahammülsüzlüğü, onun karakterinin hafızama kazınan üç temel özelliğiydi. O yok artık… Şimdi bu özelliklerini sadece ilham almak için hatırlıyorum.

“Adamım, ne varsa açık açık söyle İşte!..” diye homurdanışını duyabiliyorum sanki. “Dürüst olalım, iğrenç adamlarda en çok olan şey ikiyüzlülük ve namussuzluktur. İyi keşif erleri yetiştirmek için bizim de iyi birer keşif komutanı olmamız gerek. Dünyanın en iyi keşif komutanları dürüst ve samimi olanlardır.”

Yazık… O ses artık sonsuza dek sustu. O değerli taşlara benzeyen gözler kapandı, ya o al yanaklar -Ahh! Katilin o yüzü ne berbat bir hale soktuğunu düşününce kahroluyorum. Yüzü öylesine parçalanmıştı ki, teşhis etmek hemen hemen imkânsızdı. Bu cani hareketi neyin motive ettiğini anlayamıyordum. Eğer istedikleri Gastry’nin hayatı ya da parasıysa, neden bunları yüzünü parçalamadan almamışlardı.

Cinayetin ve katilin peşine düştüğüm günden beri, tüm sorularımın cevaplarını zamanla teker teker aldım. Bu hikâyenin başından başlayacağım ve her şeyi size sırasıyla anlatacağım. Arkadaşımın katilini araştırmaya başladığımda ne gibi bir sır dosyasının içine girdiğim hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Tüm hikâye Hindistan sınırlarının dışına kadar taşıyordu.

1919 Mayısıydı. Bir sabah saat 10’da Kalküta Hint-Scout Karargâhı’ndaki koltuğumda oturuyordum. Yüksek tavanı dahil, her yeri beyaz boyalı ofis odamızda herşey sakindi.

Savaş biteli yaklaşık altı ay olmuştu. Artık hayatın anlamını sadece rahatlama, barış ve huzur olarak düşünebiliyorduk. Dünya yine pespembe gözükmeye başlamıştı gözümüze. Meydan Parkı’nın çimlerine dökülen kuru, kahverengi yapraklar bile insanda barış hislerini uyandırmaya yetiyordu.

 Bir yıl öncesinin diken üstündeki yoğun Kalküta’sı, hayatı o kadar da ciddiye almamaya başlamıştı. Oturduğum yerde, elimdeki işten kopup, biraz düşüncelere dalıverince hemen General Gastry dolduruyordu aklımı. Bu sevimli adam, 1914’te çıkan savaş ve savaşın getirdiği aciliyetlerden dolayı iznini her yıl tekrar tekrar ertelemek zorunda kalmıştı. Sonunda sevgili ülkesine ve ailesine doğru yaptığı yolculuğunda şu an Bombay’a 400  mil uzakta bir yerlerde olmalıydı. Ülkesi ve ailesinden bunca yıl ayrı kaldıktan sonra Gastry’nin eşi ve çocuklarına kavuştuğunda yaşayacağı mutluluğu düşündükçe içim kıpır kıpır oluyor, onun adına mutlu oluyordum. Ne yazık ki sonra o acımasız, şok edici haber geldi; tüm acımasız haberlerin gelişi gibi, kişisellikten ve taşıması gereken duygulardan uzak bir şekilde. Yabancı bir ses, telefonda beni istiyordu. “Siz, Sayın Nirmal Chatterjee misiniz?” diye sordu. “Evet” diye cevap verdim.

O ses bütün çıplaklığı ve korkunçluğuyla anlattı gerçeği bana. General Gastry, Dwan’a varmadan önce kompartımanında öldürülmüştü. Ceset, Kalküta’ya içinde bulunduğu kompartımanda getirilmişti ve şimdi Kalküta Tren İstasyonu’ndaydı. Telefondaki kişi hemen gelip gelemeyeceğimi sordu ve sonra ses kesildi.

Öyle sersem etmiştiki, o an için ne yaptığımın bilincinde değildim. Hareketlerim sırf içgüdüleriyle hareket eden hayvanların hareketleri gibiydi; anlamsızca sesler çıkarıyordum, hatta gülüyordum, sonra başımı dizlerimin arasına gömüyordum. Bu durumda ne kadar kaldığımı bilmiyorum, siz tahmin edin. Beni tren istasyonuna götüren taksi istasyonun yanındaki nehri geçinceye kadar etrafımın farkına varamadım. Burası ofisten 45 dakika uzaklıktaydı. Oraya kadar nasıl geldiğimi hiç hatırlamıyorum.

Taksi şoförüne parasını verdikten sonra olay mahalline geldim. Biraz ön araştırma yaptım. Üç dakika içinde kırmızı şapkalı, beyaz sakallı bir polis memuru bana selam verdi.

Kimliğimi öğrendikten sonra, yolun kenarında duran birinci sınıf bir arabaya kadar bana eşlik etti. Orada gizli servis şefi Bay Haugh’la karşılaştım. Birkaç kelimelik soruşturmadan sonra beni Gastry’nin yattığı kompartımana götürdü. Gör¬düklerim beni şok etmeye yetmişti. O kan gölünün içinde yatanın arkadaşım olduğuna inanamıyordum. Fakat nasırsız, sert ellerini görünce onun General Gastry olduğunu anladım. Yüreğimi, aklımı ve kafamı dehşet ve kızgınlık kapladı. Bir an nefesimin kesileceği, kalbimin duracağı hissine kapıldım. Dizlerimden aşağısını hissedemiyordum; başım dönüyordu. O anda Gastry’nin sesini duydum sanki. “Sakin ol evlat, kendine gel!” diyordu bana. İradem yerine geldi; gücümü, metanetimi yeniden topladım. Artık o histeri krizi geçmiş, yerini berrak ve inatçı bir inceleme gücüne bırakmıştı. O andan itibaren hiç sahip olmadığım bir akıl keskinliğine sahip oldum. Tümüyle mantıktan ibarettim, duygulara yer yoktu. O zamana kadar olan her şeyi öç alan bir titizlikle inceledim. Ne kurnaz Bay Haugh, ne Hintli Polis Şefi fark edebildi bunu. Büyük bir istekle ve ustalıkla kavramaya başladım her şeyi. Örneğin, ellerimiz yüzümüzden daha dürüst şahitlerdir. Gastry’nin tüylü, kansız elleri kusursuzdu. Bu ellere sadece onun gibi sert sesli, yapmacıksız, iyi, dobra bir insan sahip olabilirdi. Ama ilk defa, onların üzerinde mesken tutan yüksek dağları, derin vadileri, avuçlarındaki ince nehir yataklarını bir falcı incelemeliymiş gibi geldi bana. Doğanın sırlarla dolu olduğunu gösteren bu parmaklar içimi acıtıyordu. Şüphe yok ki bu adamın gizli bir hayatı vardı, bunu şimdi anlayabiliyordum. Gözümdeki yeri büyümüştü, onun ölümünün siyah sır perdesini kaldırma arzum an be an kamçılanıyordu. Daha sonra yüzünü inceledim. O yüksek, Romalı burnu kırılmış, yüzünün içine girmişti. Kulaklarından bir tanesi kesilmişti. Kompartımanın döşemesine uzanmıştı. Üniforması üzerindeydi. Tüm çantaları, sandığı açıktı. İçinde çalınmayan ne kalmışsa yere saçılmıştı, üzerlerinde cam kırıkları vardı. Etraftaki cam kırıkları katilin kompartımandaki elektrik lambasını kırdığını gösteriyordu. Belki alelacele toparlanmaya çalışmıştı. Gastry’i öldürüp eşyalarını yağmaladıktan sonra her şeyi gecenin karanlığıyla örtmüştü. Fakat Haugh’dan öğrendiğime göre cinayet akşam saatlerinde işlenmişti. Bu tespit Kalküta’dan yüz kilometre uzaktaki Dwan Karakolu tarafından yapılmıştı,

Olayın gelişimi ilginçti. Akşam saat 9.30 dolaylarında bir bekçi, trenin dışında, treni denetlemek için dolaşıyor-muş. Generalin kompartımanına gelinceye kadar tüm kompartımanlarda her şey normalmiş. Kompartımanın ışıkları yanmıyormuş. Bekçi, Gastry’nin erken döndüğünü düşünmüş. Fakat bir ses dikkatini çekmiş. Dikkatlice dinlemiş. Tuhaf giden bir şeyler varmış, elindeki fenerle kompartımanın altına bakmış, tuvaletten su sızıyormuş. Musluğun kapalı olup olmadığını kontrol etmek onun görevi olduğu için, içeri girip kompartımanın kapısını çalmış. Cevap gelmemiş. Tuvaletin penceresini tıklatmış, yine cevap gelmemiş, sonunda fenerini kaldırmış generalin özel hayatına olan tüm saygısına rağmen açık pencere camından bakmış. “Su sızıyor, burayı terk etmeden önce sızıntının durdurulması gerekiyor” diye uyarısını yapmış. Bir taraf¬tan da kompartımanın içine feneri uzatmış. O anda yerde yatan generali görmüş ve hemen istasyon polisini çağırmış. Generalin cesedinin, kompartımanına dokunulmadan Kalküta’ya getirilmesine karar verilmiş. Sabahın erken saatlerinden itibaren tüm önemli dedektifler cesedi ve kompartımanı incelemeye girişmişler. Bu incelemelerin sonucuna göre olay, hırsızlık için işlenen bir cinayete benziyordu, kanıtlar bu yöndeydi. Fakat gerisi neredeydi, bana göre eksik olan bir şeyler vardı. Dedektifler hiçbir şey bilmiyordu. O andan itibaren sadece iki şey ortadaydı. Katil, şeytanca fiilini işledikten sonra lavaboya gidip ışığı yakmış ve ellerim yıkamıştı. Yaptığı ikinci şeyse generalin kafasına vurduğu kurşun boruyu koltukların altına fırlatmaktı. Cesedi inceleyenler, katilin ilk vuruşta Gastry’nin sol yanağını ezdiğini, ikinci vuruşta burnunu kırdığını fark etmişti.

Tüm bunlar, kurşun borudaki parmak izleriyle birlikte açık seçik ipuçlarıydı. Kompartımanda birçok açıdan, birçok kez fotoğraf çekildi. Ceset günün bitiminde otopsi için morga götürüldü. Neden sonra, yeni bir şeylerin ortaya çıkmadığını öğrendik.

Dedektifler, iki gün önce generalden ayrılan, fakat onu istasyonda uğurlayan hizmetkârlarını aradılar. Bir gün içinde yaşlı, zararsız bir adamcağız buldular. Yaşlı adam haberi duyunca yıkıldı. Bu adamcağızın cinayetteki rolü, kendisini acımasızca abartılı bir şekilde sorgulayan, aptallığı su götürmez dedektiften daha fazla değildi.

Aylar geçti. Sonunda, 1919 yılında Gizli Polis Suç Araştırma Servisi suçluyu bulmakta aciz kaldıklarını itiraf etti. Bunun üzerine, profesyonellerin peşini bıraktığı araştırmayı kendim sürdürmeye karar verdim. Arkadaşımın öldürülüşü¬nün öcünü almayı kafama koymuştum. Genel Vali’yle konuşmak ümidiyle Simla’ya gittim. Tüm hafta sonum onunla yaptığım görüşmeyle geçti. Hindistan’ın İngiliz idarecisine, yardımımı kabul ederse, tüm hayatımı bu cinayetin sırrını çöz¬meye adayacağımı söyledim. Hemen kabul etti ve gizli servisin tüm olanaklarını önüme serdi. Bir ay içinde Keşif Ofisi’nin tüm sorumlulukları üzerimden alındı. Sonbaharın başından itibaren bir delilin peşinden, evlatlık aldığım oğlumla birlikte, Kabil şehrine kadar gittim. Müslüman olmasına rağmen ona Vrigu diye bir Hindu ismi takmıştım. İlişkilerimizi netleştirmek için isterseniz onu nasıl evlat edindiğimi size anlatayım.

1915 yılıydı. Karaçi’de, orduda asıl işim olan doktorluk mesleğini sürdürüyordum. Bir gün, Kabil’den oğluyla birlikte ingiliz ordusuna atını satmaya gelen hasta bir Patanlı’yı yanıma getirdiler. Ancak tüm çabalarıma rağmen onu kurtaramadım; ptomen zehirlenmesi onu götürdü. Ölüm döşeğinde benden, annesi ölen oğlunun bakımını üstlenmemi istedi. Bunu en iyi şekilde yapmamı rica ediyordu. İşte o an doktorluğu bırakmaya karar verdiğim andı. Bütün hayatım harekâtlarda geçmişti; ama şimdi Amerika savaşa katılmıştı, bir şeyler değişeceğe benziyordu. Kendimi tümüyle, bu sefer savaşın arka planında, yine savaşa ve evlat edindiğim oğlum Vrigu’ya verdim. Karısı ve çocuğu olmayan bir adam olarak, bu çocuğun eğitimi benim için kolay olmayacaktı. Ona baba, anne ve kardeş olmak zorundaydım. Ama sevginin gücüyle kısa zamanda birbirine samimiyetle güvenen, yakın arkadaşlar olduk.

Şimdi beni Afganistan’ın başkenti Kabil’e getiren o küçük ipucundan bahsetmek istiyorum; Gastry’nin kesilen kulağıydı bu delil. Batı’nın en güvenilir gazetesi Pioneer’de okuduğuma göre Kabil’de isyancılar kutlama yapıyorlardı ve İsyancıların gizli yoluna verilen isim “Doğu’nun görünmeyen dinleyicileri”ydi. Görünmeyen dinleyiciler ve bir adamın kesik kulağı…

Bir ilişki olabilir mi? Bir Doğulu olarak ben, bunların ilişkili olduğuna inanıyordum. Diyelim ki Gastry’nin öldürülüşü ile İsyancıların bir ilişkisi var, peki neydi? Önsezilerime rağmen kabul etmek zorundaydım ki, bilmiyordum. Tüm söyleyebileceğim; ancak vahşi bir sınır kabilesinden gelen bir insanın böyle canice bir fiili işleyebileceğiydi. Buna dayanarak bulabildiğim tek ipucunun üzerine gitmeye karar verdim. İsyancılar sınırda kutlamalar yapıyordu. Oraya, yani isyancıların şu anda toplanmış olduğu sınıra gidecektim. Vrigu, Peştuca’yı ve Farsça’yı çok iyi biliyordu. Ben de Türkçe ve Farsça’ya vakıftım. Bu yüzden onu da yanımda götürmem için bana yalvarışlarını geri çeviremedim.

Kendi kendime şu soruyu sordum; acaba isyancıların Hindistan sınırlarında kimsenin bilmediği gizli bir topluluk oluşturmaları mümkün müydü? Ve din bahanesiyle Avrupalı düşmanlarına karşı cinayetlerle savaş açmaları mümkünmüydü? Yenilen ve öldürülen bir millet, yenilgi çölünde başarı vahasının oluşması gibi bir sebep olmadan neden zaferini kutlasın ki? Peki neden kendilerine “Dinleyiciler” ismini veriyorlardı? Diğer insanlardan daha fazla şey mi duyuyorlardı? Kendi kendime; “Acaba düşmanlarının tüm sırlarını mükemmel şekilde dinleyebiliyorlar mı?” diye sordum. Bu düşünceler aklımda yer etmeye başlayınca, hayal gücümün işaret ettiklerini incelemeye karar verdim. “Git ve isyancıların kendilerini bizzat gör.”

Gastry’nin kopuk kulağı dedektiflerce hiç hesaba katılmamıştı. Herkes elmacık kemiğine takılırken, birileri de kulağının kopuş nedenini merak etseydi ya. Fakat benim onlardan çok daha iyi bildiğim bir şey vardı; kulak, katil tarafından bir sembol olarak, yaptığı hareketin bir simgesi olarak alınmıştı ve bu suç hırsızlıktan çok daha başka bir sebepten dolayı işlenmişti. Gastry zengin bir adam değildi. Yanında birkaç yüz dolar rupiden fazlasını taşımazdı. Hırsızlar bu kadar küçük rakamlar için öldürmez. Sadece benim tarafımdan bilinen bir ipucu daha vardı. Soyulan çantanın içinde, diğer kağıtlar la beraber benim, Kalküta’yı terk etmeden önce general için yazıp çantasına yerleştirdiğim bir rapor yer alıyordu. Rapor bildiğim kadarıyla hayati önem taşıyordu ve çalınmıştı. Öncü Keşifçiler’den oluşturulabilecek yedek ordu hakkında bilgi içeriyordu. Askerdeki gençlerin sayılarını, uzmanlıklarını ve yeteneklerini belirtiyordu. Aynı zamanda Hindistan, Afganistan ya da Japonya arasında çıkabilecek ani bir savaş halinde muhtemel harekât planını çiziyordu. Bu orduların belli anahtar pozisyonlara nasıl geçirilebileceklerini, düşmanların savaşla ilgili sırlarını gösterdiğini tahmin ettiğim ayrıntılı bir harita da raporun yanma iliştirilmişti. Böylece bu belgeyi Çalan katilin, düşman gücüyle ilgilenen bir isyancı olduğuna kani oldum. Ama hangi güçle?

Buraya kadar gelince cinayetin işlenişini gözümün önüne getirebiliyordum. Bu adam, Gastry’yi aylarca izlemiş olmalıydı. O ve planları hakkında her şeyi biliyordu. Generalle aynı trene bindi, belki de yan kompartımandaydı. Kurbanın tüm hareketlerini izliyordu. Yanında tabanca getirmemişti, herhangi bir patlamanın gürültüsünden çekiniyordu. Bu yüzden kurşun boruyu silah olarak kullandı. Generalin uyumasını bekledi. Kendi kompartımanının kapısını açtı. Gastry’nin kompartımanına doğru yürüdü. Beklemeden içeri girdi ve Gastry’nin yüzüne boruyu indirdi.

Yüzün koltuğa yaslanan yeri ilk seferde yara almamıştı. Vuruş ölümcüldü, ama Gastry’nin işi bitmemişti. Bu dünyadan onu sonsuza kadar göndermek için bir darbe daha gerekti. Sonra malum sembolünü aldı. Lavaboya gitti. Işığı yaktı. Kendini kanıtlardan temizledi. İşini bitirdi, ama suyu kapamayı unuttu. Tuvaletin loş ışığında çantaları karıştırdı ve kendisini ilgilendiren şeyleri aldı. Tren bir sonraki durağı olan Dwan için yavaşlamaya daha başlamamıştı. Trenin büyük ve muazzam bir şekilde aydınlatılan Dwan Istasyonu’na girdiğini düşünmek onu korkuttu. Elindeki boruyla lambayı kırdı, böylece kompartıman tekrar aydınlatılamayacaktı. Boruyu düşürdü. Trenin sarsıntıdan kurtulması beş dakika almıştı. Büyük bir yolcu akını dışarı hücum etti ve katil bu kalabalığın içine karışıp kurtulma şansını elde etti. İşte bundan sonra bilmecemiz başlıyor. İstasyondaki bekleme odasına gidip bir sonraki trene mi bindi, yoksa Kalküta’ya mı döndü? Bu sorular uzun zamandır cevaplandırılmayı bekliyordu. Cevaplarını zamana bırakarak hikâyeye olayların sırasına göre devam ediyorum.

Vrigu ve ben kuzeye doğru yolculuğumuza devam ederken ipek, yün halı ve değerli taş satan tüccarlar olarak kimlik değiştirmiştik. Vrigu kaşmir bir şal almış, oldukça zengin görünüşlü, altın saçaklı mavi bir sarık takmıştı. Ben sakalımı uzattım ve kızıla boyadım, kulaklarımı ve hemen hemen gözlerimi kapatan büyük turuncu bir sarık taktım. Uzun, kalkık burnum ve dar oval yüzüm Tiflisli bir Türk tacirin vakarlı havasını veriyordu. Oğlum Vrigu, kız gibi yüzü ve geriye doğru geniş dudaklarıyla kâtibim rolünü oynuyordu. Ben Türkçe’yi ve Farsça’yı ana dilim gibi konuşuyordum, oğlum ise Peştuca’yı. Onu bir Hint kırması farz ediyordum. Yolculuğumuzun her saatinde Bengal tarlalarının, göllerinin, lehçesinin hasretini çekiyorduk. Bizim sılamız gibi hiçbir toprak parçası olamazdı, hiçbir konuşma Bengal konuşması gibi olamazdı, yine de arayışımızı sürdürdüğümüz bunca ay aramızda bir kelime bile bu dilde konuşmadık.    

                                              2. BÖLÜM

                                           Abdurrahman

Önceden de söylediğim gibi Gastry’yi o şekilde öldürenler, gizli bir topluluk ve düşman gücü için çalışıyorlardı. Fakat savaş bittiği için İngiltere’nin düşmanı yoktu. Almanya halledilmişti; Türkiye, Fransa’nın, İngiltere’nin, İtalya’nın ve Yunanlıların demir ökçeleri altındaydı. O zaman bu bilinmeyen bir düşmandı. Hindistan Gizli Servisi’ne ve Scotland Yard’a bu düşmanın Afganistan veya Rusya olmadığına dair garanti vermiştim. O zaman kimdi?

Develerimizle ve Baltis adlı bir deve bakıcısıyla yola çıktık. Batıdan akın eden Afganistan erken kış sürüleri için açılan geçitleri görmek için Peşaver’e tam zamanında gelmiştik. Biraz mola verip dedikoduları dinlemeye karar verdim. Dışarıdan gelen kervanlar vasıtasıyla, sınır ötesinden haberler burada toplanır, sonra da Hindistan’a yavaş yavaş yayılırdı. Peşaver boyunca o kadar değişik renkte bir kalabalık akını vardır ki, tarif etmeye değer doğrusu. Yüksek ve kurak dağların arasından, dar bir geçitten girilir buraya. Kırmızı, yeşil, altın ve fildişi renkli, mavi tonlarında sarıkların bolluğu dikkat çeker. Buharalıların altın renkli, Afganların beyaz, Türkmenlerin yeşil ve sütlü kahverengi, Orta Asyalı Hıristiyanların ise mavi elbiseleri vardır.

                Kimilerinin kaya gibi sert ve kaba yüzleriyle karşılaşırsınız; bunlar arada seyahat eden kişilerdir. Bazılarının kurda benzer, bazılarınınsa yırtıcı kuşlar gibidir yüzleri. Avrupalıların denizlerde yaptıkları yağmalar gibi, Hindistan’da da ticari malları yağmalarlar.

Vrigu ve ben şehre girince etrafımızdaki konuşmalara dikkat kesildik. Değişik dillerde olan o anlaşılmaz, hızlı konuşmalar başladığında, ben ve oğlum gün boyu onları dinledik ve kampa döner dönmez aldığımız notları karşılaştırdık. Ben okuma yazma bilmediğimi yaydım etrafa. Bu, Gastry’nin katilinin çaldığı rapordaki yazıyla, el yazı örneğimin karşılaştırılması olasılığını engellemek için düşünülmüş bir önlemdi.

Peşaver’deki ilk ayımız beyhude araştırmalarla geçti. Pazar dolusu kalabalık içinde hiçbir delil, bir iz dahi bulamadık. Ancak, düz çatıları, gri sarı duvarları, kirli hendekleri, peçeli kadınları, tilki gözlü adamlarıyla Peşaver’in tek başına kendisi bile başlı başına bahsedilmeye değer bir yer. Buraları gündüzleri soğuk değildir; ama geceleri, Hintlilerin deyimiyle ateş üstünde oynayan ayılar gibi titretir insanı. Sert, delici soğuk insanın içine yılan zehri gibi işler. Bu soğuğa biçare katlandık, bekledik ve karanlığı, sessizliği incelemekle yerindik.

Aralık ayı geldiğinde kuzeybatı insanlarının Hindistan’a girebilmeleri için geçitler yine açıldı. İngilizler şehre girmek isteyenlerin bir seferde sadece beş binine izin verir, daha sonra geçitler yine kapanır, diğer bir grubun geçmesine izin verilmeden önce insan yığınlarının içine gözlem yapmak üzere casuslar gönderilirdi.

Art arda gelen kervanlar, üst üste renkler aramızdan geçip gidiyorlardı. Develer, atlar, katırlar Hindistan’ın yolunu tutmuşlardı.

İşte, buraya gelen kervanların birinde ilk su götürmez ipucumuzu bulduk. Fark ettiğim kadarıyla kervan otuz deve, yirmi bir at ve değişik milletlerden yaklaşık otuz beş çalışan barındırıyordu. Kervan hakkında birkaç soru sordum; benim gibi kervanı izleyen başka bir gruptan kirli elbiseli, akbaba gibi görünen bir Peşaverli, bana cevap verdi:

“Deve ve at alım satımı yapan ünlü Abdurrahman’ı bilmiyor musun? Ben değil, tüm Peşaver bilir onu. Sokaklarımızın tozu bile onun cömertliğini ve lütfunu hatırlar. Çok değerli bir tacirdir. Altı aydır yoktu, haziranın dördünde gitmişti, yo hayır mayısın sonlarında…”

“Neden o zaman gitti? O tarih Hindistan’dan ayrılma sezonu değil ki” dedim.

“Allah bilir. Ben falcı mıyım? İlahi yabancı, söyler misin, bir adamın gitmek ve geri dönmek için en uygun zamanı nedir ki?”

Nedense tatmin olmamıştım. Vrigu’yu Abdurrahman’ın hizmetçilerini inceleyip onlardan alabileceği kadar bilgi alması için görevlendirdim. Hizmetkârların yanından döndüğünde, efendilerinin iki kişiyi işe aldığını, bir tanesinin onu Hindistan’dan Kabil’e, diğerinin Kabil’den Semerkant’a ve Buhara’ya getirdiğini öğrendi. Buna bir anlam verememişlerdi.

“Biz kimiz ki” diye cevap verdi bir seyis: “Biz kimiz ki efendimizin aklındakini bilelim. Bize ‘Kabil’in Serar’ında bekleyin, şimdi yabancı bir memlekete yolculuk edeceğim. Orada o bölgeyi tanıyan, idareli bir kadın misali, işlerimi halledecek hizmetkârlar bulacağım.’ dedi. Biz de Serar’da belki bir, belki iki ay efendimiz dönünceye kadar bekledik. Biz efendimizin ayağının altındaki kir bile değiliz” dedi hizmetkâr, bağlılığındaki gururu belli ederek.

Şüphelerim iyice artmıştı. Buhara ve Semerkant Rus Bahavilerinin yuvasıydı; daha fazlası, Abdurrahman Hindistan’ı mayısta terk etmişti, Gastry’nin öldürüldüğü tarihti bu.

Bu adamla yüz yüze görüşmeye karar vermiştim, pek meyve vermeyen başka bir araştırmadan sonra, gidip onu bir tüccar gibi görmeye ve birkaç değerli taş satmayı önermeye karar verdim.

Onu ilk defa, etrafı deve bakıcıları ve hizmetkârlarla kaplı olan kampında gördüm. Çadırına taş satma bahanesiyle girdiğim zaman oldukça uzun, müstesna görünüşlü bir adam olduğu dikkatimi çekti. Simsiyah saçları, italyanlara benzeyen beyaza yakın teniyle oldukça tezat bir görüntü veriyordu. Uzun burunluydu. Küçük gözlerinde soluk kırmızımtırak bir renk seziliyordu. Gözleri, dar sayılabilecek alnına oldukça yakındı. Bu da kafasına oldukça garip denilebilecek gizemli bir görünüm kazandırıyordu. Sonra ellerine gözlerim takıldı. Heybetli, kare gibi köşeli ayalarıyla; uzun, zarif, giderek incelen parmaklarıyla elleri de acayip sayılabilirdi.

Tahminimce, dış görünüşünden karakterini okumak oldukça zordu. Bana doğru baktığını fark ettim, ben de gözlerimi kaçırmadan bakışlarımı ona diktim. İnsanı oldukça sinir eden bir andı bu. Fakat birden nedense beni incelemekten vazgeçti ve birkaç mücevher aldı. Onu bıraktığım zaman, kafam hiçbir zaman olmadığı kadar karışıktı. Daha sonraki araştırmalar bu adamın Belhi’de oturduğunu gösterdi. Bütün köylerde deve alıp satıyordu ve geçen altı ay boyunca Hindistan’a hiç uğramamıştı. Birkaç gün içinde yakın arkadaşlarından birisi olmayı başardım. Ona sürekli yeşim taşı ve fildişi oyması getiriyordum. Bazılarını alıyordu, bazılarını almasa da oldukça itinayla inceliyordu. Reddettiği eşyaları eve getiriyor pek beceremesem de parmak izlerinin fotoğraflarını çekiyordum.

Bir konuda yanılmamıştım; şüphelerimi onaylarcasına, sonraki günlerde Peşaver’de, İstihbarat Dairesi Başkanı General Broderick yatağında ölü bulundu. Yüzünün kemikleri kırılmıştı. Bütün malvarlığı, mücevherleri altınları ve gümüşleri çalınmıştı. Ama en önemlisi bir kulağı gitmişti.

Çok önemli bir insan olduğu için ölümü politik nedenlerle polis harici herkesten gizlenmişti. Artık İngiliz ordusuna deve satan bu Belhili tüccar Abdurrahman’la ilgili araştırmamı tamamlamalıydım. Bu adamın kesinlikle cinayetle alakası vardı, bunu hissedebiliyordum; ama kanıtım yoktu. Yazık! Eğer cinayet günü Abdurrahman’ı gözleyebilseydim, belki de kanıtım olabilirdi. Bu fırsatı kaçırdığımdan dolayı utanıyor ve pişmanlık duyuyordum. Vrigu, o sabah her zaman olduğu gibi adamın hizmetkârlarını izlemeye gitmişti. Ben de Abdurrahman’ın develer hakkında görüşme yapacağı ve benim de birkaç arkadaşını bulup taze haber alabileceğim bir yere gitmiştim.

Şimdi yapabileceğimin en iyisini yapmalıydım. Sezgilerim doğruysa Gastry’yi öldürdüğü gibi Broderick’i de o öldürmüştü ve bu cinayetleri hedeflerinin yer aldığı planlarına ulaşmak için gerçekleştirmişti. Haklı olduğumdan emindim. Bu yeri terk etmemekle hayranlığımı kazanmasıysa beni rahatsız eden başka bir gerçekti.

Onu görmeye tekrar gittim ve sonunda bir fildişi parçasının üzerinde güzel bir parmak izi bulmayı başardım. İz, sigara külüyle yapılmıştı. Parmak izini Gastry’nin katilinkilerle karşılaştırdım. Aynı değillerdi, ama oldukça yakınlardı. Sanki bu adam kasıtlı olarak sigara külünü fildişi oymamın üzerine yerleştirmişti. Çok derin bir hayal kırıklığına uğramıştım.

Ama zamanla şüphelerim yine ayağa kalktı. Korkunç bir şey oldu. Vrigu birden kayboldu. Bir ya da iki gece kaybolmak onun adetiydi. Ümit veren bir delili izlerken verimsiz bir sonuca vardığında, arada bir bana bildirmeden sırra kadem bastığı olurdu. Sonra da Abdurrahman’ın hizmetkârlarının yanına gidip, efendilerinin ticaret yaptığı şehir hakkında konuştuklarından bahsederdi. O yüzden Broderick’in öldürüldüğü gece onu görmeyince o kadar şaşırmadım. İki günün sonunda onu göremediğim sabah tedirgin değildim.

 Fakat üç gün geçip hâlâ daha Vrigu gelmeyince, gelmeme ihtimaline inanmak istemeye istemeye korkudan çılgına döndüm. Bu ani ve kör edici bir darbeydi. Birkaç gün Vrigu’yu her yerde aramaktan Abdurrahman’ın peşini bıraktım. Oğlumu hiçbir yerde bulamıyordum. Bu casusluk oyunu tümüyle fiyasko haline gelmişti. Vrigu’nun kayboluşu beni o kadar üzmüştü ki işimi düşünemiyordum. İsyancıların, bizim kim olduğumuzu ve ne yaptığımızı öğrenip onu uzaklaştırdığından korkuyordum. Vrigu öldürecekleri ilk kişiydi. “Sonra sıra bende” diye düşündüm. Üç günü beyhude sonuçlanan aramalarla geçirdim. Hiçbir yerde yoktu. Neden onu yanımda getirecek kadar aptallık etmiştim sanki? O benim için oğuldan fazlası olduğundan, onu kaybetmek bir oğlu kaybetmekten daha kötüydü. O mukaddes bir emanetti ve ben bu emanete ihanet etmiştim. Ne korkunç, ne utanç verici bir şeydi bu. Kederim, içime yayılan vicdan azabımla zehirleniyordu, içim yanıyordu.

Ben bu haldeyken beklenmedik bir haber geldi kulağıma. Afganistan ve ingiliz ordusu arasında savaş çıkmıştı. Geçitler kapatıldı. Artık sınırı kimse geçemiyordu. Gizli Servis yanılmıştı, ben haklıydım. İngiliz İmparatorluğunun düşmanları vardı. Afganistan ve belki de Rusya Hindistan’daki isyancılara arka çıkıyorlardı.

Savaşın patlak vermesi, İstihbarat Servisi Başkanı Broderick’in öldürülüşünün, düşmanın yararına bir şeylerin yok edilmesi için olduğu fikrimi destekliyordu. Başkomutanın ağzından ordumuzun elindeki planların çok değerli olduğunu duymuştum. Bu planların yok olması cinayetle ilgili çözülemeyen sorulara bir nokta koymuştu. “Haklıydım” dedim yine kendi kendime. “Cinayet isyancıların bu savaştaki çıkarları için işlendi.”

Gizli Servis teşkilatının kaybı, İngilizlerin haber alma gücüne darbe vurmuştu. Savaş, Abdurrahman’ın Afganistan’dan dönüşüne rastladığı için ve ikinci cinayet de tam o sıralarda işlendiği için elimde kanıt yoktu. Belki sadece aptalca denilebilecek çıkarımlar vardı elimde; ama onun, bu dramın gerçek suç dehası olduğuna yürekten inanıyordum.

Vrigu’nun kayboluşunun altıncı günüydü. Her zaman olduğu gibi Abdurrahman’ı handa bulmaya çalıştım. Büyük ihtimalle oğlumu öldürmüş olan birisini aramak oldukça acı bir şeydi.

Abdurrahman’ın çoğunlukla işlerini halletmek için tercih ettiği hana ulaştım. İki kapılı, kutu gibi bir binaydı bu; sarı görünüşlü bir çamurla sıvanmıştı. Şöyle bir üstünkörü baksanız, demir parmaklıklı, yüksek pencereleri dikkatinizi çekerdi hemen. Peşaver’in alışveriş yerinde kurulmuştu bu han. İçine girip, pencerelerinden dışarı baktığınızda hiçbir yerde göremeyeceğiniz bir köylü armonisiyle karşılaşırsınız. Orta Asya’nın yüzlerce ırkı ilginç kıyafetlerle ve arkalarında alay halindeki develeriyle, binlerce renkle donanır ve hepsinin yolları bu yolda çakışır. Sesleri aniden ıslık gibi birbirine karışarak yol boyunca yükselir. Sanki konuşmaların akışı çakıl taşları yuvarlanıyor hissini verir insana. İçimin sızlamasına rağmen yine bütün bu detaylara dikkat etmiştim. Ne beklersiniz ki, işte bu bir casusun sefil hayatıydı. Kasvetli huzuruyla o, hüznünü, kederini, gönül rahatlığıyla yaşayamaz; hayvanlar bile dinlenebilirken o istirahat etme lüksünden yoksun bir mahluktur.

Hana girmek üzereyken Abdurrahman önüme çıktı, iki hizmetkârı onu izliyordu. “Selam” dedi. “Selam” diye cevap verdim ve “Nereye gidiyorsun böyle?” diye sordum, içimde¬ki fırtınaları fark ettirmemek için azami gayret sarf ederek.

“Yazık ki, güneye gidip bir şeyler, yapmam lazım. Görüyorsun acelem var. Ah bu savaş, develeri askerlerden daha hızlı yiyor. Bu hafta bin hayvanı Komsarat ordusuna teslim etmem gerek. Sağlıcakla kal, kendine iyi bak” dedi rutin havasıyla ve geldiği gibi gitti.

“Ne demek istedi şimdi bu?” diye kendi kendime Mırıldandım sıkıntıyla.

“Peşini bırakmamalıyım” diye geçirdim içimden.    

Arkasından onu izlemesi ve bana gördüklerini rapor etmesi için dilenci bir sokak çocuğunu görevlendirdim. Ben de onu izleyebilmek için kıyafetimi değiştirme düşüncesiyle tuttuğum eve geldim. İçeri girer girmez, hizmetkârlarımdan birisi elime bir telgraf tutuşturdu. Merakla, ama dalgınlığımı üzerimden atamadan açtım zarfı. Telgrafı okuduğumda ise gözlerime inanamadım. Bu kötü bir şaka mıydı ya da neydi bu?

Delhi’den geliyordu telgraf. İçinde şunlar yazılıydı:

“Abdurrahman’ı izlemek için buraya gelmelisin!

                                                                        Vrigu

Adam hâlâ Peşaver’deyken, Vrigu orada onu nasıl izlerdi? Hayır, bilgiyi ciddiye almayı reddediyordum. Bana, Delhi’den gelen bir mesaj görünümünde tuzak hazırladıklarını düşündüm. Tam bunları düşünürken dilenci çocuk gelip Abdurrahman’ın istasyonda Delhi’ye gitmek üzere olan treni beklediğini söyledi.

Şimdi olmuştu işte. Onu izlemek için küçük planımı hazırladım. Sakalımı kestim, bu yüzümü bayağı değiştirdi ve bilet kontrolörü kılığına girdim. Apar topar Delhi expresine atladım. Onu izlemekle görevlendirdiğim hizmetkârım da Ab-durrahman’ın izini bulmuştu. Abdurrahman kılığını değiştirmemişti ve görünüşe göre korkmuyordu.

Hizmetkârımın dedektiflikle yakından uzaktan alakası olmamasına rağmen dedektif gibi rapor verdi bana:

“Üçüncü sınıf kompartımanda. Herkese kendinden ve hedefinden bahsediyor. Hiç saklandığı ya da bir şeyler sakladığı yok sanki.”     

 “Yeterli” dedim hizmetkârıma, ‘Sağ ol’.

O gün bütün gün, tüm istasyonlarda hizmetkârım gelip gidip Abdurrahman’ın ne yaptığını anlattı bana. Bütün o uzun gün boyunca, bana ayrılan kompartımanda uzandım ve uzun uzun düşündüm.

Sonunda gece oldu. Şapkamı gözlerimi örtecek şekilde aşağı indirdim. Ceketimin yakasını kaldırdım. Gece oldukça soğuktu. Ellerimi saklamak için eldiven giydim. Sonra feneri elime aldım. Kompartımandan çıkıp tren boyunca yürüdüm. Tren son hızla gidiyordu. Bir kaç kompartımana girip yolcuların biletlerini kontrol ettim. Kompartımanları teker teker geçtim. Abdurrahman’ın hikâyeler anlattığı kompartımana geldim. Fıskiyeden akan sular gibi dökülüyordu kelimeler ağzından. Oldukça dalgın bir şekilde, konuşmasını kesmeden biletini uzattı. Şüphesiz çok açık yürekli, içi dışı bir bir adamdı bu. Biletinde “Peşaver’den Delhi’ye” yazıyordu. Kompartımanı terk ettim, diğerine girdim. Makinistin olduğu yere güvenlik belgemi göstererek geçtim. Savaş zamanıydı. Tüm devletlerin casuslarına karşı uyarılmıştı. Bir sonraki durağa kadar yanında kaldım. Abdurrahman’ın bulunduğu kompartıman dahil, tüm yolculara dikkat etmesini söyledim ona. Tren istasyona girer girmez ben de trenden inip istasyon müdürünün ofisine girdim.

Delhi’ye gitmeden önce burada daha fazla beklemek gereksizdi.

Kafamı yeniden toplayıp Peşaver’deki katille alakalı bulguların üzerine gitmeye karar verdim. Tüm detaylar Gastry’nin cinayetine uyuyordu, hatta cinayetteki birinci silah olan kurşun borunun üstündeki parmak izleri bile… Hindistan’a geri dönmüştü, bunda hiç şüphe yoktu. Abdurrahman’ın cinayetle ilişkisi ise gün geçtikçe belirsizleşiyordu.

Polisin bana göndermekle oldukça düşünceli davrandığı birkaç dedektifle beraber Delhi’de Abdurrahman’ı bulmak zor olmadı. Planlarını saklamaya devam ediyordu. Birkaç görevli ve tüccarla birlikte deve satma işini tamamlamaya gelmişti ve bütün gün boyunca pazarda alım satım yapmıştı. Yaptığı rutin işlerse, bana yine etrafıma dalıp gitme lüksünü veriyordu.

Şubatta Delhi çok güzeldi. Gökyüzünün görülmeye değer yoğun bir mavisi vardı. Eski şehrin kızıl harabesinin üzerini bir şarkı örtüyordu sanki. Delhi’deki başkent 1912’de kurulmuştu; oldukça yeniydi. Bahsedilmeye değecek yanıysa içinde hiçbir karışıklık olmamasıydı, her şey muntazamdı. Eski harabelerin yüksekliği ise insanın başını döndürmeye yetiyordu.

Pazar yerindeki konuşmaların konusu Afganistan’ın savaşta az çok başarılı olmasıydı. Gerçek, kadın ve erkeklerin aralarında tartıştıkları şeylerin altında yatıyordu. Aklım Vrigu ile doluydu. Gerçekten benim olduğum şehirde miydi; onu bulamayabilir miydim? Yüreğim daralıyordu. Fakat onun hakkındaki endişelerimi aklımda ön sıraya yerleştirmemeliydim.

Delhi’ye geleli birkaç gün olmamıştı ki tekrar kılık değiştirdim. Çatı’da sokak çöpçüsü kılığına girdim bu sefer. Burası, Abdurrahman’ın bu şehirdeyken girip çıktığı hana yakın bir yerdi. Yaptığı her şeyi izliyordum. Hanın etrafında aylak aylak dolaşan ve herkesi çaktırmadan gözlemeye çalışan kendi casusları vardı. Fakat hiçbirisi sokakları temizleyen düşük sınıf bir çöpçüden şüphelenmeyi aklına getirme¬di. Süpürge ve kovadan oluşan pusumun arkasına saklanan ben ise avantajlıydım. Fakat önemsiz bir avantajdı bu.

Abdurrahman’ı izlediğimin dördüncü günü, handan çıkıp, üzerinde kuş tüyünden bir elbise bulunduğu halde arabasına bindiğini gördüm. Tek kişilik atlı arabasını Keşmir geçidine doğru sürdü.

Geçitte yardımcılarımdan bir tanesi taksi şoförü kılığına girerek onu izledi ve bana Abdurrahman’ın İngiliz resmi karakoluna girdiğini rapor etti. Delhi’de komutan olan General Donaldson’ın evine gidip orada bir müddet oturduktan sonra hana geri dönmüştü. Ertesi gün aynı yere tekrar gitti. Fakat bu sefer yolu üzerindeki Steven Koleji’nin yanındaki posta kutusunun içine bir mektup attı. Bunu aynı şekilde iki gün daha tekrarladı. Bu davranışı beni oldukça şüphelendirmişti. Neden mektuplarını yaşadığı yerden yollamıyordu ki? Mektupları ingiliz karakolu damgasını taşıyor olabilirdi. Bunun nedenini anlayabilmek için ertesi gün posta kutusunun olduğu yerde bir tuzak kurdum. Sabah saat dokuz sıralarında polisin gönderdiği bîr adamla birlikte postacı kılığına girdik. Yanımızda taşınabilir bir posta kutusu getirdik ve Steven Koleji’nin Önünde bulunan posta kutusunun yanına yerleştirdik. Kutunun ağzına “Yandaki tamirat için kapatıldı. Bunu kullanınız” yazısını astıktan sonra ikimiz de arabamıza binip beklemeye başladık.

Abdurrahman dokuz sularında posta kutusunun yanına geldi. İkinci kutuyu görünce önce biraz durakladı. Ama sonra beklediğimiz gibi mektubunu seyyar posta kutumuza bıraktı. Yan gözle bizim olduğumuz tarafa baktı. Biz ise arka kapısı açık olan posta arabasının içinde yüzümüz aşağıda güya mektup çuvallarıyla ilgileniyorduk. Abdurrahman gözden kaybolunca, posta kutusunun ağzındaki işareti yırt¬tık; sonra tüm şüpheleri bertaraf etmek için Abdurrahman’ın mektubunun bulunduğu posta kutusunu alıp, genel postaneye, benim yerime getirdik.

Sonunda, çalışma odamın güvenli atmosferinde kutuyu açabildim. Mektubun üzerinde Miss Tompkins’in ismi vardı. Mektup General Donaldson’ın evine gidiyordu. Sonra Tompkins’in dul bir kadın olduğunu öğrendik. Kadın evde iki çocuğun ve evin bakımını üstlenen bir kâhya konumundaydı. Görünüşte bir İngiliz’di. Fakat bu kadının Abdurrahman’la ilişkisi neydi? Mektup İngilizce’ydi. Bu adam İngilizce’yle bu kadar güzel nasıl yazabiliyordu? Hem de deyimlerle dolu bir İngilizce’ydi bu… Mektup aşk mektubuydu, çöp¬leydi:

Sevgilim,

Planım o ikinci gün için.

Çok kısa olmasına rağmen benimi için en parlak dakika olmalı o an.         

‘O evvelin aydınlanması patlamasıdır, o an durmalı her şey’ diyor. Shakespear’i hatırladın mı?

Ben işte o parlayan ana kadar yaşayacağım. Sevgilim, o güne kadar yaşayacağım.”

 (İmzası çok daha büyük bir bilmeceydi. Bir İngiliz adı görülüyordu alt tarafta)

                                                                                                        Richard

Tamamen hayretler içindeydim. Bu Abdurrahman ne yapıyordu böyle? Birkaç saat sonra Donaldson’ın Ordu İstihbarat Şefliği’nin yeni İsmi olduğunu öğrendim.

Delhi’deki polis şefinden Miss Tompkins’in, kâhyası hastalığından beri General Donaldson’ın yanında çalışmaya başladığı bilgisini de aldım. Miss Tompkins Bombay’dan İki ay önce gelmişti ve oradan kendisine İngiliz ordusunda çalışan bir doktor referans vermişti. Referansı kuşku uyandırmıyordu.

Ancak o günden sonra Donaldson’ın evini ve Miss Tompkins’i sıkı bir gözlem altına aldım. Donaldson’ın bahçıvanına bir haftalığına eve uğramaması için rüşvet verdim. Bahçıvan kılığına girdim, generale iş için başvurdum.

“Eski bahçıvan hastalandı. Ben onun kayınbiraderiyim, kız kardeşiyle evliyim. Eğer alicenaplarınız beni kabul ederse onun yerini alacağım” dedim odasına girerek.

                  Parlak mavi gözleri üzerimde gezindi, bir şeyler aradı, asma eminim ki kılığımın altında yatan asıl sebebi anlamakta aciz kalmıştı.

“Evet bahçıvana ihtiyacımız olacak. Kâhyaya git de sana neler yapman gerektiğini anlatsın.” Ben odadan çıkarken beni bir daha süzdüğünü fark ettim.

Bahçede mart güneşi insanın yüzünü yalıyordu. Çarşamba günüydü. O günden itibaren çalışmaya ve Miss Tompkins’i izlemeye başladım. Bu durum, beni hikâyenin şimdiye kadar devam eden gidişatından uzaklaştıran ve araştırmalarımda daha da derinlere inmeme sebep olan o felakete kadar böyle devam etti.

Kâhya, mavi gözleriyle dikkati çekiyordu. Yirmi beş yaşlarında genç bir kadındı. Yüzü İskandinav Vikinglerini andırıyordu. Teni onlar kadar beyaz, yüzü onlar gibi uzundu. Bombay’a gidip hakkında araştırma yapmadan önce Donaldson’un evindeki davranışlarını izlemeye karar verdim.

Bahçede çalışırken camdan içeri bakarak onu dışarıdan bile izleyebiliyordum. Bu genç kadını, tozlu yolda generalin iki çocuğuyla arabaya binip Delhi’ye giderken görüyordum sık sık…

                                              3. BÖLÜM

                                           Delhi’nin Esrarı

Eski Delhi antik harabelerle doludur; Kutab Minaresi, uzun duvarlı Kızıltaş, Prithvi Racası’nın harabe tapınağı ve kırık kızıl taşların yüksek kemerleri, kalbe hüzün veren, tepesi gökyüzüne açılan kubbeler. Ah o Delhi’nin viraneliğinin güzelliği. Huzurla parlayan safirlerin üzerinde harabe üzerine harabeler uzanır.

Mİss Tompkins’i izlemeye biraz fırsatım oldu. Dokuzla üç arasında bir bahçıvanın Hindistan’da yapacağı çok az şey vardır. O kadar sıcak olur ki çiçeklerle uğraşmak ve onları su¬lama gafletinde bulunmak bu saatlerde onları öldürebilir. Miss Tompkins, bazen pazara uğruyor ve hiç kimseyle konuşmamasına veya karşılaşmamasına rağmen hayatın çok renkliliğini izliyordu.

Fakat hep Hindistan pazarında alışveriş etmesi bende şüphe uyandırdı. Hiçbir zaman değişmeyen bir kural vardır ki o da; ingiliz kadınları kendi milletlerinin insanlarından bir şeyler almaya meraklıdırlar. Oysa Miss Tompkins bu durumun tam tersine, niye yerlilerle alışveriş ediyordu? Daha yakın¬dan izledim ve keşfettim ki şal tacirlerine, mücevher dükkânlarına ve çamaşır tüccarlarına uğrayıp generalin görmesi için bazı sıradan şeyleri eve gönderiyordu.

Daha sonra dükkân sahipleri eşyaları geri almaya geliyorlardı. Bu da çoğunlukla Donaldson evde olmadığı zaman yapılıyordu. Peki, paketlerin içinde eve ne girip ne çıkıyordu? Bunu bulmalıydım.

Bir gün kimse yokken eve daldım ve kutuların birinin yanına gittim. Geri dönmek üzere paketlenmişti, içindekiler çoğunlukla nefis ipek çamaşırlardan ibaretti. Uzun zaman, şüphemi uyandırabilecek, dikkate değer hiçbir şey bulamadım. Araştırma çabalarım ikide bir pencereden kimsenin gelip gelmediğini gözetlemekle bölünüyordu.

Uzun süren verimsiz bir araştırmadan sonra, incelemelerimi sonlandırmaya karar verdim. Çamaşırları tekrar düzelttim, yerine koyarken aralarına beyaz kağıtları yine yerleştirdim. Nerdeyse bitmişti. Son çamaşırları üzerlerine koyuyordum ki, kağıtların içinde normalden daha ağır bir şeylerin olduğunu fark ettim. Aceleyle açtım. Çamaşırlarla aynı boyda büyük kağıt tomarlarının üstünde mürekkep lekeleriyle dolu beyaz bir kağıt olduğunu gördüm. Benden önceki şeklini bozmadan, Miss Tompkins’in bürosundaki büyütücü el aynası ile mürekkeplerin Donaldson’un kaleminden damladığını buldum. Tam o sırada ön kapıdan bir ses geldi. Aceleyle kutuyu bağladım, pencereden bahçeye atladım, neredeyse ayağımı kırıyordum. Fakat bir çalının arkasına gizlenebilmiştim; görünmüyordum ve güvendeydim.

Miss Tompkins, Abdurrahman’la çalışıyordu, bu kesindi.

Birkaç silah temin etmeye ve evi gözetlemeye devam etmeye karar verdim. Hem fikrî hem fiziksel donanım olarak hazırlanmalıydım; zira Donaldson’ın güvenliğinden endişeleniyordum.

Ertesi gün, sabahın erken saatlerinde Peşaver’den gelen bir telgraf aldım. Telgrafta: “Pazartesi akşamı Delhi’de General Donaldson için bana yardıma gel. Vrigu” yazıyordu. “Yine, Vrigu” dedim.

“Ne dolaplar çevriliyordu?” Düşmanlarım açıkça kim olduğumu ve Donaldson’ın evinde ne yaptığımı biliyordu. Ah Allah’ım, Vrigucuğum neredesin?

Kesinlikle hissediyordum ki düşman oğlumu öldürmediyse, büyük ihtimalle hapsetmişti. Birden içime Abdurrahman’ın esrarengiz aşk mektubu üzerinde yeniden çalışmam gerektiğine dair bir his doğdu. Mektup “Richard”dan geliyordu, isimde yedi harf vardı. Bu yüzden mektubu şu şekilde yedi parçaya böldüm.

Mektuptaki ilk sözler şöyle de yorumlanabilirdi:

“My plan is for the second day” yani: “Planım ikinci gün için.” Pazartesi martın ikinci günüydü. Bütün karanlık noktalar yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyordu. Yakında gerçeği öğreneceğimi hissediyordum. Fakat listeye Abdurrahman’ın gücünü de ekledim, İngilizce’yi ve Shakespeare’in şiirlerini ne kadar iyi biliyordu, hayret…

Aradan zaman geçti. Beklenen pazartesi günü geldi. Polise Abdurrahman’ı tüm gün İzlemeleri için bir düzine dedektif göndermelerini söyledim. Onu ve adamlarını nereye giderlerse gitsinler izleyeceklerdi. İki dedektif, Abdurrahman’ın handan ayrılmak için yaptığı en küçük teşebbüste benimle birleşecekti. O akşam işimi bitirmeme rağmen bahçede kaldım. Miss Tompkins, yamak aracılığıyla orada ne yaptığımı sordu. Ben de bir borunun çatladığını ve sızıntının durdurulması gerektiğini söyledim. Alacakaranlıkta Miss Tompkins dışarı çıktı ve çok kısa mesafedeki komşuya götürmem için bana bir not verdi. Dedektifle sinyal göndermem boşuna bir çabaydı. Gitmeye gönlüm yoktu, ama şüphelenecek diye de korkuyordum. Onu kim gözetleyebilirdi. Abdurrahman şu sıralar harekete geçmiş olmalıydı. Tereddütlerim yine galeyana gelmişti. Elimden, notu alıp söylenen yere ulaştırmaktan başka bir şey gelmezdi. Evdeki insanlarca görülmeyeceğimi anlar anlamaz koşmaya başladım ve elimden geldiğince hızlı bir şekilde geri döndüm. Fakat daha geri dönemeden, tropik iklimin özelliğiyle karanlık, o her zamanki sessizliğiyle birlikte hızla çökmüştü.

Miss Tompkins beni kapıda bekliyordu; bana, çocuklarla birlikte geceyi kendisinin arkadaşlarıyla geçireceğini ve generalin yemeği dışarıda yiyeceği için tüm hizmetkârları gönderdiğini söyledi. Şüphe kalmamıştı, bu gece bir şeylerin patlak vereceği aşikârdı. Yanılamazdım, fakat gece kendimi geri plana çekmeyi düşünüyordum. Kendimi çalıların arkasına gizledim. Ev ıssızlaştığı anda saklandığım yerden çıkarak bir saksının içindeki toprakları boşalttım, oraya önceden sakladığım silahımı ve el fenerini çıkarttım. Sonra, generalin Fransız usulü yapılmış penceresinin yanındaki gül ağacının arkasına gizlendim. Biraz sonra general gittiği klüpten geri döndü. Daha sonra da kütüphanedeki ışıkları yaktığını ve cebinden harita olması muhtemel bir kağıt parçasını çıkarıp lambanın altında okumak için oturduğunu gördüm. Neredeyse bir saat geçmişti ki, evdeki ışıklar kapandı. Fakat komşu evde ışıklar yanıyordu. Birkaç dakikalık karanlıktan sonra tekrar ışıklar yandı. Acaba evde birisi perde arkasından şalterle mi oynuyordu? Ortalarda görünmeyen dedektiflere beddua ediyordum, fakat olup biteni anlamak için yerimi bırakmaya da cesaret edemiyordum.

General, demirbaşları incelemeye başlamıştı ki, Miss Tompkins geri döndü. Odaya gelip generalle biraz elektrik sisteminin acayipliği hakkında konuştu. Sonra onu yalnız bıraktı. General kağıtlarını yine dikkatle incelemeye başladı. Üç dakika sonra ışıklar yine gitti. Bu sefer de, yine tüm komşu evlerdeki ışıklar yanıyordu. Heyecanla bekliyordum. Evin içine fırlamak için ufacık bir sinyal bekliyordum. Tam o sırada ışıklar tekrar geldi.

Yine Miss Tompkins odaya girdi ve ona bakarken general, incelediği kağıtları katlayıp cebine koydu. Bunları yaparken Miss Tompkins ayakta ona bakıyordu. Neler oluyordu anlayamıyordum, ışıklar tekrar gitmişti.

Tamamen içgüdüsel olarak, elimdeki ışığı onlara doğru çevirdim. Birden generalin arkasında karanlıkta Abdurrahman’ı gördüm, arkasında iki yabancı adam daha vardı. Beni hepsinden daha çok hayrete düşüren ise Vrigu’nun yüzü… oğlumun yüzüydü. Evet, Vrigu aralarındaydı; en arkada durmuş onları izliyordu. Birden bir silah sesi duyuldu ve reflekssel bir dokunuşla ben de ateş ettim. Omzumda müthiş bir acı hissediyordum. İki defa daha ateşledim silahımı. Birkaç dakika içinde komşular bizim eve doğru koşmaya başladı. Omzumdaki acı gittikçe derinleri, daha derinleri yakıyordu. İki ışığın her şeyi kaplayıp karanlıkta dans ettiğini görebiliyordum önce, sonra ise dipsiz bir karanlık…

Ertesi gün kendi karakoluma gelince bana Donaldson’ın kaçırıldığı ve Abdurrahman için sıktığım kurşunların Miss Tompkins’in iki kaşının arasına girerek onu öldürdüğü söylendi.

Miss Tompkins’in eşyalarımı araştırırken, polis onun hakkında kesin bilgiler elde etmişti. Kadının, generalden askeri bilgileri çalıp düşmana teslim eden bir casus olduğu kesindi. Fakat Abdurrahman’la olan ilişkisinin ne olduğu keşfedilemiyordu. Ne olmuştu o zeki deve tüccarına? Bana süper zeki olduklarına dair garanti verilen o altı dedektif, o gece generalin evi çevresinde yoktu. Bana Abdurrahman’ın handan çıkmayıp sabahın ikisine kadar arkadaşlarıyla kart oynadığına dair İncil üzerine yemin ediyorlardı. Bu Sherlock HolmesTara, o gece Donaldson’ın evinde onu gördüğümü söylediğimde bana güldüler. Tartışmak anlamsızdı, altıya karşı birdim.

Onlara orada Vrigu’yu da gördüğümü söylediğimde ise neşelerine diyecek yoktu. Onlar profesyonel dedektiflerdi, ne gördüklerini biliyorlardı. Ben amatördüm tabii ki. Olmasını istediğimin olduğuna inandığımı düşünüyorlardı. Vrigu’nun orada olduğunu ve Donaldson’ın kaçırılmasında yer aldığını söyleyince beni deli bir adammışım gibi görüp yalnız bıraktılar.

“Profesyoneller için çok fazla” dedim kendi kendime “Abdurrahman cin fikirli, malın gözü bir adam.” Abdurrahman, Donaldson’ı kaçırırken bir taraftan bu adamları handan ayrılmadığına inandırmıştı. Ve kendi kendime “O böyle zekice bir şeyi planlayabilecek kadar akıllı bir suçlu” dedim.

Polis benim aptal olduğuma inansa da, onun Delhi’de olduğunu adım gibi biliyordum.

Ne kadar üstün bir aklı olduğunu şuradan çıkarabilirsiniz:Sadece gizli servisten çalmıyor; aynı zamanda orduyla ticaret yaparak para da kazanıyor. Düşünme kapasitesi ve ruhu beni hayretler içinde bırakıyordu. Böylece açıkça anladım ki onu yakalamak için geniş bir ağ atmak gerekiyordu; ben de bu ağı örmek için oldukça gizli bir plan oluşturmaya başladım.

                Görünen o ki Amerikalıların dediği gibi “Bizim çocuk yaşıyordu ve iş üzerindeydi.” Bana gelen telgraf, başka kimse tarafından değil, onun tarafından gönderilmişti ve emin olduğum bir şey var ki, yakın bir zamanda bana başka bir sinyal daha gönderecekti.

Öyle de oldu; çok geçmeden ondan bir mektup aldım. Serengir’den geliyordu. Vrigu’nun diksiyonuyla yazılmıştı, ama imza yoktu. Önceden gönderdiği notlarla karşılaştırınca bu bana yabancı geldi. Keşmir’in başkentinden gönderilmişti.

“Tamir ve Subeli üzerinden Afganistan’a geçiyorum, iyiyim. Multan yolundan gel.”

Mektubun Vrigu’nun kaleminden çıktığından şüphem yoktu, ama el yazısı biraz kargacık burgacıktı.

Omzumdaki yara kötü değildi, tereddüt etmeden Multan yolu üzerinden yapacağım yolculuğa başladım. Aslında Vrigu’nun verdiği rota, Afganistan’a ulaşmak için seçilebilecek en dolambaçlı yoldu. Delhi’den Afganistan’a en kestirme yol Peşaver’den geçerdi. Sonra batıya dönülürdü. Diğer bir yol ise Keşmir’in kuzeyinden, Himalayalar’ın üzerinden Semerkant’ın yanındaki Subeli’den, Karakurum ve Hindikuş Dağları’nın arasından geçiyordu. Oldukça uzun bir yoldu bu. Ama çocuğun benden bunu istemekte bir sebebi olduğunu biliyordum ve ona güveniyordum.

                                            4. BÖLÜM

                                              Gizli Yol

Yine sakal uzatmaya başladım. Ayakkabılarımı altın yaldızla kaplattım. En pahalı ipek elbisemi ve en güzel şahmı giydim. Satmak için her çeşit mücevheratı ve elbiseyi satın aldım. Sonra Multan’ın yanındaki limandan Celim Nehri üzerinden yirmi kadar hizmetkâr ve dört koliyle yola çıktım. Ticaret seferine çıkan Müslüman tüccar bir şehzade görünümündeydim artık.

Üç hafta içinde Keşmir’in başkenti Sirenegar’a vardık. Afganistan’la İngiltere arasında barış anlaşmasının imzalandığı  haberi ulaştı. Bu kadar kısa zamanda barış sağlanabilir miydi? Yoksa düşman zaman mı kazanmak istiyordu?

Geçtiğimiz nehrin tüm sandalcılarına Celim Nehri’nden bir ay önce geniş su yolunda gidip gelen birkaç Hintliyle beraber bir ingiliz’in geçip geçmediğini sorduk. Sadece engin nehir yatağında gidip gelen geniş bir mavnanın sahibi cevap verdi sorularımıza.

“Evet bir İngiliz adam, çok hasta bir İngiliz adam, hizmetkârları tarafından Keşmir’in üzerindeki Dal Gölü’ne istirahat etmesi ve tedavi edilmesi için getirildi.”

“Hasta olduğunu nereden bildiniz?”

“Bilmiyorum, o beyaz tenli maymunu hiç görmedim. Hizmetkârlarından bir tanesi bana hikâyeyi anlattı, hasta olduğu için sandığın içinde taşıyorlar adamı.”

Adama hizmetkârın şeklini şemalini sordum. Sandal sahibi bana Vrigu’nun tam tarifini verdi. Her şey tam yerine oturmuştu. Bizim oğlan benim ruhumu iyi biliyordu. Sandal sahibinden bilgi almak isteyeceğimi akıl edip, her türlü hikâyeyi anlatmıştı ona. Ne yazık ki, sadece bir tanesini duyabilmiştim. Bir ay gecikmiştim ve bilgi verdiği diğer sandal sahipleri her yöne dağılmışlardı. Beni beklemeleri beklenemezdi ya; yine de şanslıydım.

Bir at kervanı satın alarak Sirenegar’dan kuzeye yöneldim. Böylece suçluların, yağmacıların mükemmel yuvası, gerillaların barınağı olan o soğuk, dağlık ormanlara doğru yola çıkmış oldum. Fakat korkumu dizginledim, oğluma kavuşmak için yanıp tutuşuyordum.

Yanımda, İngilizlerle sıcak ilişkileri olan Orta Asya’nın Hint prenslerinin, emirlerinin, sultanlarının tavsiye mektupları vardı. Yol gösteren haritalarım ordudandı ve kesinlikle doğruydu.

Adamlarım ve ben yol boyunca sorular sorduk ve mümkün olduğunca casusluk yaptık, ama etraftan İngiliz adam ve onu kaçıranlara dair hiçbir bilgi alamadık. Elimizden geldiğince hızlı ilerliyorduk. Keşmir ormanlarının üst mevkiine gelinceye kadar ilerleyişimiz kâh yavaşladı kâh hızlandı.

Keşmir’in Rajası’nın egemenliğinin nereler üzerinde olduğunu anlatmak biraz zordur; ama Büyük Britanya masalının nerede bitip, karlarla kaplı yamaçların omuzlarındaki Orta Asya’nın nerede başladığını tahmin etmek hiç de zor değildir. Dağ insanları bu bölgeyi bir sincap çevikliğiyle geçerler. Hızımız üç dağ adamının yardımına rağmen oldukça yavaş sayılırdı. Manzaranın en güzel yanı doğuya doğru görülen buzullardı. Buzullar aşağıda altın pullu ejderhalar gibi yanıp sönüyorlardı.

Güneşin battığı yerdeki al kırmızı pamuk bulutları görenler, toprağın üzerine kapanıyorlar sanırdı. Yukarıda, uzaklarda uçan kartallar, yuvalarının üzerinde dönerken zümrüt zeminin üstüne altın yapraklar serpiliyormuş hissini veriyorlardı. Rehberlerimiz dağın yerlilerindendi. Biz yorgun argın yürümeye çalışırken, onlar sessiz sessiz ilerliyordu. Neden konuşmadıklarına basit bir sebep bulmuştum. Oturdukları şu görkemli dağlar öylesine sessiz sırlarla dolu, o kadar ıssızdı ki, onlarla haşır neşir olmaya niyeti olan bir adamı da saygılı bir huzura zorluyorlardı. Bu dağ adamları çok yüksek yerlerde doğar ve büyürler. Bu yerlerde havayı ve yakıcı esrarı akciğerlerine çeke çeke serpilir vücutları.

Sonunda yalçın dağları geçtik ve ünlü Fergana Vadisi’ne doğru inmeye başladık. Fergana ‘Frenklerin yeri’ veya ‘beyaz insanlar’ anlamına gelir. Etrafta dikkate değer bir şeyin olmadığı bir yere geldiğimizi düşünürken, bir şey dikkatimi çekti. Küçük bir kulübenin önünde yaşlı bir dağ adamı ve yirmi beş yaşlarında bir kız, aralarında bir şeyi inceliyorlardı. Onlara doğru gittim. Beni gördüklerinde aralarındaki neyse, onu sakladılar. Onlara elli altın rüşvet verince, bana küçücük bir pusula gösterdiler. Üzerinde İngilizce bir harf, “D” harfi vardı. Başka hiçbir isim yoktu ya da sahibine ait soruları cevaplayacak herhangi bir şey. Yaşlı adama onu nerede bulduğunu sorduğumda, beni bir hendek veya geçit gibi bir yere getirdi. Burası doğuya doğru Süleyman Dağları’nın bittiği, batıya doğru Hindukuş Dağları’nın başladığı yerdi.

Beni şaşırtan, burada doğuya doğru dönen keskin bir patika olmasıydı. Evet o bir patikaydı, çok küçük bir yoldu bu. Yaşlı adam, meraklı sorularımı cevaplandırarak bunun bir yol olduğu konusunda beni doğruladı. Dediğine göre insanlar Subeli’ye bu yoldan gidebiliyorlardı ve bir ay kadar önce büyük bir kervan bu geçidi kullanmıştı. Ana topluluk eskisiyle birleşmiş ve rotayı birkaç yüz metre sola çevirmişlerdi; fakat birkaç adam yeni yolu izlemişti. Yanlarındaki kervanda hasta bir adam olmalıydı, ama yaşlı adam onu görmemişti. Yaşlı adamın dediğine göre, hasta adam bir Örtünün altında tutuluyordu ve gencin biri onlardan uzak durması için yaşlı adamı uyarmıştı. Gerçekten de, ipuçları buradaydı: Donaldson’ın baş harfine atıfta bulunarak Vrigu benim için harfli pusulayı bırakmıştı ve kervanın rotası Subeli’ye doğruydu. Fakat bu yeni yol da nereden çıkmıştı? Bu işin sırrını keşfetmem gerektiğini hissediyordum. Şaşırtıcı bir gerçek ki hiçbir İngiliz ordusu haritasında, Orta Asya’nın stratejik öneme sahip bir şehrine doğru geçit veren bu patikayla alakalı tek bir emare yoktu. Halbuki düşman keşiflerine ait büyük küçük tüm yollar özenle not edilmişti. Bu sırrı çözmem gerektiğine dair kafamda hiçbir şüphe kalmamıştı. Fakat kervanımı bu yoldan geçiremezdim. Çok yeniydi, çok dardı ve engebeliydi. Ne yapacaktım?

O yerde bir gün daha geçirdim. Ertesi dev yapılı bir dağ adamı olan baş hizmetkârıma kervanı alıp, her zamanki yoldan Subeli’ye gitmesini emrettim. Benim yanıma da İki rehber bırakmasını söyledim.

Birkaç gün içinde, ben ve yanımdaki bu adamlar esrarengiz yolu tuttuk. Gün boyunca yürüdükten sonra, hava kararmaya başlayınca kaplanlardan korunmak için bir sabah hastalık bahanesi uydurdum. Yayvan yüzlü, ağacın üstünde geceyi geçirmeye karar verdik. Ağaca tırmanırken oldukça zorlandık, tırmandığımızda uzaktan bir silah sesi geldi, sonra da sessizlik kapladı her yeri. Aşağıya inip silahı kimin patlattığını öğrenmek için yanıp tutuşuyordum, ama o kadar karanlıktı ki cesaret edemedim. Gün ağarıncaya kadar yerimizde kaldık. Bütün gece uzun hayvanların başlarını ensemizde hissettik, bulunduğumuz ağacın dibinden sürüne sürüne bir yılan geçti.

Sabahleyin çevrenin güvenli olduğuna kanaat getirir getirmez, ormanın derinliklerine doğru uzayan vadiyi izlemeye koyulduk. Bütün sabah, adamların bıraktığı izlerin peşi sıra yürüdük. Öğleye doğru hava oldukça ısındı. Kuşlar yuvalarında uykuya yatmışlardı, ormanın zemininde sadece etrafı kolaçan eden küçük hayvanlar vardı. Bir açıklığa geldik; önceden bir çadır kurulmuş ve sökülmüş, ateşi söndürülmüş bir kamp bulmuştuk. Ne yazık ki, bahar yağmuru tüm izleri silmişti; burada kaç kişinin konakladığını anlamak imkânsızdı. Yemeğimizi burada yedik, sonra da sık ormanın içinde keşfettiğimiz bir izi takibe koyulduk. Güneş batmadan önce, yağmurdan önce insanların ateş yaktıklarını gösteren izler bulunan bir yere daha geldik. Geceyi yine ağaçlarda geçirdik. Ertesi sabah, bizi yine benzeri işaretlerle karşılaşacağımız yerlere getirecek olan bazı izleri takip ettik. Herhangi bir nehirden çok uzaktaydık. Rehberlerimiz su sıkıntısı çekeceğimizi düşünerek izleri daha fazla takip etmekten çekiniyordu.

Fakat bizden önce buradan yürüyerek geçen bu adamlar, kendilerini yaşatacak kadar şeyi nasıl yanlarında taşıyabilmişlerdi?

Takriben öğle saatleriydi. Yemek yemeye karar verdik, ben izleri önceki gibi takip etmeye devam etmekte ısrar ettim. Güneş batarken başka bir sönmüş ateş yeriyle karşılaştık. Bunlara “yanık noktalar” diye isim takmıştım.

Kafamda bir şeyler karışmaya başlarken rehberlerden birisi düşüncelerini dile getirdi.

“Allah iyiliğini versin, tüm ateş yerleri birbirine benzi¬yor. Ateşler her yerde aynı zamanda yakılmaz, hepsini de yağmur yıkamış, hiçbir göz aralarında fark bulamıyor.”

“Gerçekten de akıl alacak şey değil pek, altı saatte bir yapılan kampların yerleri değil bunlar, daha çok önemli İşaretlere benziyorlar” diye cevap verdim.

Ancak daha fazla araştırma yapmak imkânsızdı, çalılarda ayıların ve kaplanların hareketleri izlenebiliyordu. Bu yüzden yine ağaçlara tırmandık ve geceyi ağaçlarda geçirdik. Tünediğimiz yerde yuvalarını kuran kuşlar bizi kıpırdamadan sadece öterek protesto etti, bu da onların bu kamp yerlerinde insanları görmeye alıştıklarını gösteriyordu. Fakat buraya gelen adamlar cin gibi orman adamlarıydı, arkalarında hiç iz bırakmamışlardı.

Ertesi sabah erkenden yeni bir günün yolculuğuna başladık. Başka bir esrarengiz yanık noktadan geçtik, uzakta bir gürültü duydum. Bir fil sesini andırıyordu. İki rehberim ve ben, güçlü, yüksekçe bir ağaca tırmandık ve aşağıya baktık. Bir iki dakika içinde iki fil geldi. Bir tanesi o yerlerde az görülen cinstendi, şaşırmıştım.

Evcil fillere benziyorlardı, ateş yerinin yanına geldiler ve beklediler. Bir saat veya daha fazla bir zaman sonra güneş nerdeyse doğarken, aynı yerden üç adam çıktı. Arkalarından, üstünde bir adam oturan küçük bir fil geldi. Bu fil pek kalın olmayan bir döşekle yüklenmişti. Üzerindeki adam midesi üzerine kapanmıştı. Anlaşıldığına göre, ağaç dallarına çarpıp oturduğu yerden düşmek istemiyordu.

“Bu evcil fillerle ne yapıyorlar?” dedim kendi kendime.

Tam o sırada fil yere çöktü, üzerindeki adam İndi. Sonra döşeğin bir tarafım açtı, içinden biraz ekmek ve hurma çıkardı. Kendisi ve arkadaşlarına bölüştürdü. Yemeklerini yedikten sonra sönmüş ateş yerinin ortasını kazmaya başladılar. Saklandığım tüneğimden büyük bir merakla yaptıklarım izliyordum. Az sonra, ateşin yakıldığı yerin altından fırın büyüklüğünde bir mahzen çıktı. İçinde su dolu şişeler vardı. Adamlardan bir tanesi bir şişe açıp içti ve diğerlerine verdi. Onlar da sularını içip, üçte ikisi boş olan şişeyi mantar ve çamurla kapattılar, geri koydular. Üzerini örttüler. Sonra adamlardan birisi kuru yapraklardan bir ateş yaktı. Diğerleri fillerle birlikte gittiler. Kalan adam, bulduğu her kuru şeyi atıp ateşi canlandırdı. Fillerle birlikte diğer beş kişinin gözden kaybolmasına rağmen, hayvanlarına yem olsun diye ağaçları kesiyorlardı.

Hava soğumaya başlamıştı. Ormanın üst tarafları neredeyse güney kutbu kadar soğuktu. Akşam karanlığında filler arkalarında ağaç dalları kümeleri bırakarak ilerliyorlardı. Kızıl aydınlık başlarına ve böğürlerine düşüyordu. Arkalarında yürüyen adamlar yük taşımıyorlardı. Fillere ağaçları ikiye ayırmak için zincir takmışlardı.

Birden fillerden, tüm ormanı korkutan boru gibi bir ses çıktı. Daha yeni uyumaya başlayan kuşlar, aniden uyanıp havayı feryatlarıyla doldurdu. Her türlü hayvanın ormanın zemininde hız kazanan hareketleri duyuluyordu.

Fakat hayvanlara dikkat etmeye zamanım yoktu. Ateşin yakınında, grubun hemen yanında hayalet gibi birisi beliriverdi: Abdurrahman.

“Selam kardeşlerim, kaplanların efendileri” diye bağırdı.

Oradakiler de onu pazarda görmüş gibi selamladılar. Filler yine susturulmuştu. Uzaktaki hayvanların hareketleri seçiliyordu. Ağaçların tepesindeki kuşlar gürültü çıkarıyorlardı, ama az sonra onlar da sustu.

Abdurrahman, adamlarının yanına oturdu ve ateşe ellerini uzatıp ısındı. Hindu dilinde “Ateşin etrafında uçan pervane böceklerinin kaçıp gitmesine, kafesten kurtulmamıza az kaldı.” dedi.

                  Diğer dördü iç geçirdiler.

“Haritayı düşmandan alamadım” diye ekledi Abdurrahman.

“Arkadaşımız, kaşlarının arasından vuruldu. Cesur kadındı, iki kaşının ortasından yedi kurşunu, kasıtlı olarak vuruldu, ama vuran kim bilmiyorum. Bizim casuslar araştırıyor, ama adı bulunamadı daha. O akşam orada ne yapıyordu, ne kadarını biliyor, henüz keşfedemedik maalesef.”

“Şu hikâyeyi uzun uzun anlat Allah aşkına” diye yalvardı yanındakîlerden birisi.

“Sadece şu kadarız ama Peşaver’de başarılı olduk. Broderick’in ölü dudakları, bizimle ilgili bilgiyi düşmana asla veremeyecek ve biz aradığımız yazılı bilgileri onun cansız ellerinden aldık. İşaretimizi de bıraktım. Delhi’de hayal kırıklığına uğramamıza rağmen, elimizde Donaldson denen adam var. Müttefiklerimiz hazır olduğunda, sahte barışı da bozacağız. Donaldson’ı zorlarsak tek başına tüm düşmanın kaynaklarını bize verebilir. Allah bunun için bile bizi ödüllendirecektir. Neyse, şimdi anlatın bana bakayım, patikada kimseyle karşılaştınız mı?”

Diğerleri cevap verdi: “Hayır, sadece ingiliz’i Subeli’ye götüren kendi insanlarımızla karşılaştık.”

“Biraz daha kuru dal atın ateşe” diye emretti Abdurrahman, “şimdi ısınmalıyız… Önümde üç adam var, ayak izlerini gördüm. İki tanesinin küçük ayakları var. Üçüncüsünün kaba botları var. Bilmece gibi bir şey; emin misiniz kardeşlerim hiçbiriniz görmediniz mi?”

“Hayır” diye cevap verdi diğer dördü, “Hayır, hiçbir şey görmedik, iki gündür yoldayız, filler üşüdü. Daha fazla gidemezlerdi. Panikleyip güneye kaçtılar, böylece biz de geri döndük. Fakat yol yapıldı, filler yeterince yol açtı. Şimdi dört insan aynı hizada yürüyebilir. Kor bir adam bile Orta Asya’da yolunu bulabilir. Keşmir’e varmamız için sadece iki gün daha kaldı. Hindistan’ı ne zaman istila edeceğiz biz?” Bir sessizlik hissedildi. Adamın sorusu cevapsız kaldı. Kendi kendime “Filler… güneyden istila ordusu için yol açıyor. Bunu keşfetmem çok iyi oldu” dedim.

Birden Abdurrahman konuştu “Önümde olduğunu düşündüğüm o üç adamı bulamadığınıza göre, onları iyi izlemeliyiz; gizli yolumuzu bilmediğim kimse kullanmamalı.”

Bu kelimelerle birlikte hararetlendi. “Hepiniz miskin, doymuş piton gibisiniz. Düşman bizim türbelerimizde domuz eti yerken, uyuyun da uyuyun. Sizi böylece bırakacağım. Tembeller, sadece güneş ışıyıp hava ısınınca intikamı düşünürler. O üç adamı keyfimden mi takip edeceğimi sanıyorsunuz? Gerçekte onlar Subeli’ye erken gidip beni orada engelleyecek. Bana pusu kurmalarına engel olarak onları şaşırtmalıyım. Hadi hakkınızı helal edin. Yolda hızlı giderken bir taraftan etrafa bakının. Birbirinizden mesafeli olarak iki gün yolculuk yapın ve unutmayın, düşmanları yaşarken intikamcılara rahat yüzü yoktur.”

“Fakat efendim” dedi bir tanesi “yolunuzdan nasıl emin olacaksınız? Bu yerler çok karanlık ve soğuk. Her yer kaplan dolu…”

Güldü Abdurrahman. “Bu yolu ben yapmadım mı? Avucumun içi, elimin parmakları gibi bilmiyor muyum? Kaplanlarsa, onlar korkmayanlara saldırmaz. Hadi selametle.”

Birkaç dakikada ormanın içinde, karanlıkta kayboldu. Diğer adamlar geceye hazırlık yaptı. Birisi ateşi yanık tutmak için ayakta kaldı. Diğerleri, liderlerinin tembihine rağmen uyudular. Ayaktaki, topladığı ağaç dallarını teker teker yaktı. Az sonra onun da uykusu geldi. Ağacın tepesinde ensemize soğuk çarpıyordu. Her an bir ses duyabilirdik. Ve ansızın gelen bir ses bizi korkuttu. Ama sadece komşu ağaçtaki maymunun uykusundaki homurtusuydu bu. Maymunun gürültüsünün avantajını kullanarak arkadaşlarıma bir şeyler fısıldadım. Soğuğa daha fazla dayanamıyorduk, tüneklerimizden aşağı mümkün olduğunca gürültüsüzce inmeye karar verdik. Belki de adamları uykularında haklayabilirdik. Daha yeni uyuyan adam, karanlıkta ne olduğunu anlamak için etrafına bakındı. Uyuyanlardan bir tanesi daha uyandı. Uykulu uykulu “Ne oluyor?” diye sordu. Diğeri cevap verdi: “Filler soğuktan huzursuzlanıyor. Hareket ettiklerinde ve ayaklarını sürttüklerinde, ağırlıkları yeri titretiyor. Hadi uyuyun.”

              Fakat diğerleri uyumayı reddetti ve onları izleyip hepsinin ağzını tıkama planımız suya düştü. Ay çıkmıştı. Her şey sihirli bir elbise giymişti ve her gölge gümüş suyu gibi titriyordu. Fillerin sesleri duyuldu. Bunun anlamını biliyordum, kokumuzu almışlardı. O yüzden biz de aksi istikamete, gölgelerin altına doğru ilerledik. Ekmek somunu kadar kalın gölgelerin altına.

Tüm adamlar uyanmışlardı. Şimdi onları yok etme şansımız sıfıra inmişti. Kalkıp ay ışığı altında güneye doğru devam etmeye karar verdik. Adamlar ve filler gider gitmez, kendimizi ısıtmak için ateşin yanına yaklaştık. Oh ne iyi geldi, nasıl da üşümüştük. Güney tarafımda beni koruyan postum, kuzeyden gelen ayaza karşı koruyamıyordu. Birlikte konuşup, güneşin doğuşuna kadar beklemeye karar verdik. Ateşe biraz kuru dal attım. İki rehberimin de uykuya yatmasını istedim. Ben ateşe bakacaktım. Birkaç dakika içinde uykuya daldılar. Ay gittikçe daha çok yükseliyordu. Yabancı sesler açık seçik duyulabîliyordu artık. Soğuğun öldürmediği birkaç böcek vızıldamaya başladı. Bazı kuşlar aya doğru şarkı söylediler. Yaprakların üzerindeki çiğler kırmızıya dönmüş ve gümüşten ışıklar gibi damlıyordu.

Evcil filler gittiği için orman hayvanları varlıklarından korkmuyorlardı. Rüzgâr, evcil hayvanların kokusunu; yabancı, saldırgan bir korkunun kokusunu getiriyordu ve evcil olmayanların uzak durması için uyarıyordu. Kafamın üstünde, madencilerin madenin karanlığında kaldıklarında taşıdıkları lambalar gibi gözler görüyordum.

Birdenbire, saatin kaç olduğunu bilmiyorum, tüm ormanı bir telaştır kapladı. Uğursuz bir sessizlik hissedildi. Rüzgârın geldiği yerden bir ses duyuldu “snap snap snap snap.” Sonra aşağısıyla ateşimizin ışığı arasında çok büyük bir geyik beliriverdi. Boynuzları gümüş dalgalar misali döne döne yükseliyordu. Bir an durdu, sonra ateşin üzerinden atladı ve doğruca uzandığımız yere doğru koştu. Nerdeyse öldürüyordu bizi. Uyuyan iki rehberim birden doğrulup, yanlara savruldular. Tam o sırada siyah, gümüş ve mavi renkli gövdesiyle, ay ışığının aydınlattığı bir leopar, ağaç dalları üzerinden atlayıverdi. Bize kükredi, ateşin yanından geçip geyiğin peşi sıra gitti. Ağaca nasıl tırmanabilmisti bilemiyorduk. Kokuya oldukça duyarlı olan filler bile varlığından haberdar olmamıştı. Tüm gece orda Öylece uzanıp, dört adamı sabah kahvaltısında yemek için ateşin sönmesini mi beklemişti? On beş dakika sonra uzaktan sesini duyduk. Geyiği öldürmüş müydü? Yoksa aya doğru serenadını mı yapıyordu, bilemiyorduk. Ama rehberlerimi uykudan iyi uyandırmıştı. Onlara çevreyi gözetmelerini söyleyip ben uykuya daldım bu defa. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bir maymun, bir leopar tarafından saldırıya uğradı. Ağaçların tepesinde ormanı uyandıran gürültüsüyle bir savaş başladı. Aşağısı yer yer hırıltılara ve çığlıklara büründü.

Rehberlerim ve ben, yola çıkmadan Önce ateş yerini açtık, sırasını bozmadan su şişelerini aldık. Bir tanesini kahvaltı sonrası içtik, tekrar yerine koyup kapattık üstünü.

Hindistan’da gün birdenbire ağarır. Şekiller, formlar, renkler görünmeye başlayınca gölgeler varlığını zor belli eder. Bir maymun, leopar ve davetsiz adamlar hengamesinin, bu ani aydınlanmanın müjdecisi olduğunu hayal ettim. Bu olağandışı hareket, ormanın dört ayaklı ve kanatlı hayvanları üstünde elektrik şoku etkisi gösterdi. Biz bile heyecanlandık ve korkmuş hayvanlar gibi davranmaya başladık. Maymunlar tehlikeyle alay eder gibi gevezelik ediyor, birbirilerini yakalıyordu. Akbabalar yükseldi, yapraklar titrediler. Yürüyüşümüz devam ederken derin, geniş, içinde nehir akan bir vadiyle karşılaştık.

Yolun kenarında kaplanların, ayıların pençe izleri, maymunların ayak izleriyle peşi sıraydı. Yolun planı kafamda açıklık kazanmaya başlamışta. Ateş yakılan yerler istilacıların yemek yapıp su içecekleri dinlenme yerleriydi. Nehir istilacı ordunun su problemini çözüyordu. Yürüyüş devam ettikçe her şey bir anlam kazanıyordu. Filler fark ettiğim kadarıyla mükemmel yollar açmak için idealdi, izlerini takip ermek oldukça kolaydı. İzleri takip ettikçe bu yolun yüzlerce değil, binlerce istilacının kullanması için açıldığını anlayabiliyordum.

Sonunda geçidin sonuna ulaşabildik. Cennete girmek gibi bir şeydi bu. Mor, yeşil, altın renkli bitkiler, kuşların gözleri gibi, açık renkli suya yansımalarını bırakıyorlardı.

Tüm yansımalar yeşim taşından yayılıyorlardı sanki. Çiçekler, sıra sıra dizilen elma ağaçları, üstlerinde top top kar birikintileri olan çam ormanın karşısında yer alıyordu. Kasvetle şarkı söyleyen mavinin kıymetli deseninde mor gölgeler her öğleden sonra olduğu gibi şimdi de dalgalanıyordu. Kuşlar, gönüllerinde eşlerine karşı duydukları sızıları dışarıya şikâyet ediyorlardı. Şarkılarında, göllerin ve nehirlerin altında, çok renkli sessizliğin derinliğinde, kıymetli taşların toplandığının sırlarını ifşa ediyorlardı belki de.

Kuzeydoğuya doğru yöneldik. Yürüye yürüye, sonunda dünyanın çatısına varmıştık. Altımızda, güneyde Hindistan, kuzeyde Türkistan uzanıyordu. Ana memleketimizi bırakı¬yorduk. Bir adım daha atsak hiçliğe doğru düşecektik sanki. Elbistan’ın bıçak gibi keskin dorukları, doğuya doğru uzanan yasak Tibet’e ulaşmayı yasaklıyordu bize. Keşmir Vadisi’nden bizimle birlikte batıya doğru sıra dağlar uzanıyordu.

Karakurum’un sönük tepelerine son kez bakarak, romantik ihtimallerin varlığı eşliğinde Orta Asya’ya indik. Buradaki her isimde ayrı bir gizem saklıydı: Kiva, Buhara, Semerkant… Öğleye doğru içinde dilleri gibi kanlarının da karı-şık olduğu Türkmenleri, Afganları barındıran Subeli’ye vardık. Bu şehir, Taşkent’ten yüz mil kadar ötede yer alır. Bir zamanların Bolşeviklerinin yuvası. Birçoklarının tersine, dağların kıvrımları son uzantılarına karşı durur. Orta Asya’nın ovalarından uzaktadır. Benim ülkemde köyler dairesel olarak büyüdüğü için bu benim için yeniydi. Sadece bir göl veya köye doğru bir büyük gölcük olduğu için, bütün evler en kısa yoldan su yollarına ulaşabilmek için hemen gölün yanına sıralanmışlardı. Köylerin bu şekilde kurulduğu Orta Asya prototipi şaşırtmıştı beni. Fakat yaklaştıkça, bunun bir sebebi olduğunu fark ettim. Bir nehir neredeyse bulunduğumuz yerden çıkarak ok gibi vadiden geçiyor, steplere yöneliyor, bir ormanda kayboluyordu. Köyler, âşık bir sevgili gibi, gözden kayboluncaya kadar onu izliyordu.

                                        5. BÖLÜM

                                Sıkıntı İçinde Kumpas

Subeli kasabasına biraz korkuyla girdim. Doğu, hâlâ savaşın titreşimlerinin hissedildiği bir yerdi. Afganlar yenilmiş ama ezilmemişlerdi, bunu da göstermek istiyorlardı. Şu anki durumda kafamda hiçbir şey kesinlik kazanmıyordu. Sadakat şahinleri artık hiçbir monarşinin bileğine konamayacaktı. Hangi koyun sürüsüne hangi kurt sürüsünün saldıracağının bilinmemesi gibi, hangi sınır eyaletinin Hindistan’a hücum edeceği hakkında da bir şey söylenemezdi. Bazen İngilizlere yöneticiler sıcak geliyor, insanlar soğuk bakıyor; bazen de yöneticiler dost canlısı olmuyor da insanlar dostça davranıyordu. Subeli emiri ingilizlere sadıktı ve ona İngiliz otoritelerinden mektup getirmiştim. Yine de kabul edilip edilmeyeceğimden emin değildim.

Şehir girişine geldiğimizde, yirmi asker aradı bizi, girişimize sıkı bir denetimden sonra izin verildi. Rehberlerimin gitmesine izin verdim ve dağlardan geçen eski yoldan benden önce gelen adamlarımı bulmaya çalıştım. Mallarla ilgilenen sadece bir kişi bulabildim, diğerleri kontratları dolduğu için Hindistan’a dönmüşlerdi.

Ernir’in, kalesine girince bize koruma vereceğini öğrendiğimde içim rahatladı. Kale, çamur ve taştan yapılma antik bir binaydı. Bahar olmasına rağmen gündüz sıcak, gece don¬durucu soğuğa yerini bırakıyordu Subeli’de. Bu yabancı binanın odalarından birisine girdik, bütün pencerelerden korkunç bir esneme sesi geliyordu adeta. Pencerelerin arkasında kömür tortusu gibi sert tepeler uzanıyordu.

Güneş veya hava geçiren bir delik bulmak ümidiyle etrafa dikkatlice baktık. Ve hiçbir şeyin geçeceği kadar geniş bir yer olmadığını, sadece aşağıda bir boğaz bulunduğunu fark ettik. Burası bana hapisteymişiz gibi bir izlenim veriyordu. Emir, bizim yaptığımız işin aslını öğrenip tatmin olmadan bizi bırakmayacaktı anlaşılan.

Ertesi gün mektubumu alan Emir, kendisine söylendiği gibi kendisini görmemize izin verdi.

Üç yüzyıldır nesillerin inip çıkarak eskittiği taş merdivenlerden indirilerek, koridorun taş zeminine getirildik, kubbeli koridorun sonundan sola döndük. Bu bölümün, Hindu mihracelerinin kaldığı odalar kadar görkemli olmasa da şaşırtıcı bir etkisi vardı.

Solumuzda Emir’in sivil arkadaşları yer almışlardı. Mavi, fildişi rengi, beyaz ipek elbiseler giymişlerdi. Sağ tarafımızda Emir’in askerleri yeşil ve kırmızı üniformalarıyla göz dolduruyordu. Ortalarında enfes kaim bir hah seriliydi. Üç adımda bir selam vererek üzerinde hızlı hızlı yürüdük. Önden ben gidiyordum; kervan lideri Pahad başının üzerine kadar kaldırdığı ellerinde, olgun buğdayın etrafındaki zambaklar gibi kenarları gümüşle işlenmiş nefis bir kıyafet taşıyordu. Mehtaplı ormanda bir kaplanın gözü gibi parlayan büyük bir zümrüt, Emir için seçtiğim hediyeler arasındaydı.

Pirinç ve gümüş karışımından yapılan o enfes tahtın yanına varınca, Emir’in yüzüne bakmaya cesaret edebildim. Yüzü pürüzsüz ve bembeyazdı. Sakallı yüzü iyiliksever bir görüntü sergiliyordu. Yetmiş yaşlarında yaşlı bir adamdı. Fildişi renkli entarisinin altında, ekose bir entari daha görüyordum. Ayaktayken adeta uzunluğu iki metreymiş gibi haşmetliydi; sopa gibi dimdikti. Üç kere selam verdim. Sonra da geri geri üç adım sola gittim. Ben ayakta dururken, Emir’in yaveri Öne doğru ilerledi, hediyeleri tahtın ayağına bıraktı, üç defa yüzüne doğru götürdü, sonra ayağa kalktı, kabul odasından dışarı çıktı. Bir makinenin tünelde gözden kaybolması gibi salonda yok oldu. Emir’in saray müzisyenleri ayağa kalktı. Mükemmel bir Farsça’yla uzun, övgü dolu bir şarkı söylediler. Müzisyen, Emir’i güneş, ay ve gezegenlerle karşılaştırıyordu.

Şarkıyla birlikte kabul töreni sonuna gelmişti. Benim dışımda herkes dışarı çıktı. Emir yanına yaklaşmam için bana işaret etti. Bu an sonucu belirleyen andı. Bir Emir bana ve işime ne kadar dostane yaklaşabilirdi acaba?

Kısa bir aradan sonra benimle Farsça konuştu:

“Hediyeleriniz beni memnun etti. Dost bir ülkenin sanatsever bir memurusunuz. Ve sizin ne görevle burada olduğunuzu biliyorum.”

Nerden çıktığı belli olmayan bir muhafız arkamda belirince Emir’in söylediklerinden dolayı rahatlamaya fırsat bulamadım. Aniden görünüvermesi beni korkutmuştu. Emir, adamı izlememi emretti; daha önceden olduğu gibi adamı izledim. Tüm muhakeme gücüm donmuştu; donmamışsa ölmüştü. Hemen uygulayabileceğim hiçbir hareket planı düşünemiyordum. Sadece rehberimi izliyordum. Rehberim uzun boylu, geniş omuzlu bir adamdı. Kırmızı saten elbisesinin kumaşı, güneş ışığıyla dolu toplantı odasından uzaklaştıkça kara, daha kara oluyordu. Şimdi karanlık bir holde kaybolmuştum, onun ayak seslerini izliyordum. Biraz sonra aşağıya doğru indiğini duydum. “Beş basamak say!” Öyle yaptım ve bir ışık kümesi gözümü kamaştırdı, ışıktan nerdeyse görme kabiliyetimi kaybediyordum. Yine adamın sırtım gördüm. Şimdi meşaleyle aydınlatılan bir odaya girmiştik. Bu esrarengiz ışıklandırmada, bulunduğumuz odayı amatörlerin oynadığı tiyatroların soyunma odasına benzettim.

Duvarlarda her türden kostüm asılıydı. Benden bir Türkmen giysisi seçmemi istedi. Kendisine de benzer bir tane aldı. Onu sorgulamaya başladım, ama sadece beni bir buluşmaya götürmek üzere emir aldığını söyledi. Bana emre-dildiği gibi yaptım.

Birkaç dakika sonra beni götüren kara sakallı, hasta görünüşlü, uzun Türkmen’e, önünde sekiz on meşale yanan devasa bir aynadan bakıyordum. Fakat yoldaşım kaftanının içinde mükemmel görünüyordu doğrusu. Sakalı arı kovanı gibiydi, kömür karası gözleri ve çıkık bir alnı vardı. Birisinin yüzüne baktığı zaman sadece yüzüne bakmadığı belliydi. Aynı zamanda tüm çevresine de bakıyordu. Daha sonra bu adamın adının Zafer olduğunu öğrenecektim. Son derece başarılı bir polis şefiydi ve aynı zamanda Emir’in vazgeçemediği uyanık bir gizli servis şefiydi. Başındaki kılıç yaralarıyla, Hindistan ve Afganistan’ın ağırlığı altında eziliyormuş gibi geldi bana.

Az sonra beni kalenin dışına çıkarıp, sokakta yanımda bulunacaktı. Yıldızlı bir geceydi. Kemiklerimi sızlatan bir rüzgâr esiyordu Himalayalar’dan. Yassı çatılı kahverengi ahırların arkalarından kadınların sesleri duyuluyordu. Fısıltıyla konuşmalarına rağmen konuşmalarını anlayabiliyordum. Şimdi küçük kasabanın çarşısına girmiştik. Önce düşündüğümden daha büyük olduğunu fark ettim. Burada Rusların, Türkmenlerin, İranlıların, Çinlilerin, Afganların koyu kahvelerini yudumlayıp sohbet ettikleri kahvehaneler vardı. Soğuğa rağmen yıldızların altında oturup yolun trafiğini kapatıyorlardı. Herkes; at, adam, deve yolda zikzak çizerek ilerliyordu. Bu, Orta Asya trafiğinin vurdumduymazlığıydı. Sonunda hedefimize ulaştık. Açık bir hendeği olan bir kahveydi burası. Hendekte biriken kirli suda yıldızların yansımasını görüyordum. Kahvede yarı Farsça, yarı yılan tıslaması, yarı baykuş ötmesi arası bir gürültüyle anlaşılmaz bir şekilde konuşuluyordu. Bir toplantı yapılıyordu anlaşılan. Bir konuşmacı, çoğu dinleyicinin kendi aralarında konuşmasına rağmen, çok hararetliydi. Dikdörtgen küçük halıların üzerinde oturuyor, kahve içip, olup bitenlerden bahsediyorlardı. Birden, titreyen ışıkta birini gördüğümü sandım. Bütün geçirdiklerimden, çevremin yabancı olmasından dolayı o kadar sersemlemiştim ki yanılıyor olabilir miydim? Orada Abdurrahman’ı gördüğüme yemin edebilirdim, yanında da oğlum Vrigu oturuyordu. Birkaç genç adamla birlikte kahve içip kart oynuyorlardı.

Vrigu’nun varlığı ne büyük sürprizdi benim için. Gözleri üzerime geldiğinde, hiçbir tanıma belirtisi göstermedi. Önce titredim, sonra da donup kaldım. Ne delikanlıydı. Yüzü demir bir maskeydi sanki, kılık değiştirmemi anlamıştı, biliyordum. Ona odaklanan dikkatimi tekrar toplar toplamaz, karışık, anlaşılması neredeyse imkânsız konuşmalara kulak kabarttım. Anladığım kadarıyla konu politikti ve İngiliz karşıtı bir şeylerden söz ediyorlardı. Birbiri ardına insanlar söz alıyor ve düşüncelerini dile getiriyorlardı. Konuşmalar başarıyla yapılıyor görünümündeydi. Fincanların biri gelip biri gidiyordu. Sabahın ilk saatleriydi. Şimdi ise Abdurrahman konuşmaya başlamıştı. Farsça konuşuyordu, birisi de arkasından sözlerini Türkmence çeviriyordu. Sözleri kezzap gibiydi. Kalabalığın içinden birisi bağırdı.

“Delil göster, şifreyi göster.”

“Kendi gözlerimle gördüm” dedi Abdurrahman, “Kâfirin kulağı, saati, kitabı. Yemin ederim.” Yine Türkmence’ye çevrildi söyledikleri. Abdurrahman’ın gözleri, ben dahil bütün adamların yüzlerinde gezindi. Fakat tanıyamadı beni. Sadece Vrigu değişen kılığımın altından görebildi beni. Son konuşmacı Şubeli Emiri’ne direkt olarak yüklendi. Domuz yiyen İngilizlerin arkadaşı ilan etti Emir’i. O İngilizler Türkiye’yi, Arabistan’ı, Mısır’ı, Mezopotamya’yı ve Afganistan’ı da işgal etmişti.

“Kardeşlerim” diye feryat etti. “İngiltere bir sırtlandır, hayır piton yılanıdır. İslam’ın ölümü için bekleyen bir yılan ve sizin Şubeli Emiri’niz İngilizlerin yağmasına, katliamına yardım ediyor.” Bir an durdu. “Dostlarım, kardeşlerim, tepki göstermeyecek misiniz? Yamyam Avrupa köpeklerine ve onların yandaşlarına, Emir’e hücum etmeyeceksiniz misiniz? Ve bakın, görün, bir İngiliz casusu ortanızda oturuyor.”

Son sözleriyle müthiş bir hengame koptu. Keşfedilmiş miydim? Dehşete düşmüştüm. Hatırladığım kadarıyla Abdurrahman Subeli’ye kendinden önce gelen birisini gözlü¬yordu. Herkes için serbest bir savaş başlamıştı. Bu savaşta Emir’e sadık olan da asi görülüyordu.

Bizim hakkımızda korkunç bir gürültü ve kargaşa çıkmıştı. Değişik dillerden bağırışlar yükseliyordu; orman yanıyormuş da içindeki canlılar feryat ediyormuş gibi geliyordu insana.

Fakat kimsenin beni fark etmemesi ve az sonra Vrigu’nun karanlık ve karışıklıktan faydalanıp yanıma gelmesi, bana güvence vermişti. Kalabalık, girdap gibi dönüyor, suçluyor, suçlu arıyordu. Nehirdeki ters istikametteki akıntılar gibi daireler çiziyorlardı. Birisi silahını çekip lambaları patlattı. Tam o sırada Vrigu’nun fısıltısını duydum. “Donaldson yaşıyor. Güvendesin. Aradıkları bir İngiliz adamı. Batıya doğru, Banibah’a git.”

Dışarıda silahlar patlarken gürültü sağır edici boyutlara gelmişti.

Etraf loştu, tam karanlık değildi. Tam o sırada rehberim elimden tuttu ve beni karanlığa götürdü. Nereye gittiğimizi bilmiyordum… Kısa zaman sonra da kadın sesleri duymaya başladık. Bilinmeyen bir dilde bir şeyler söylüyorlardı. Her şeyin sakinleşmesini bekledik.

                Rehberim Farsça fısıldadı. “Devletin askerleri isyanı bastırmak için tam zamanında geldi. Kahve sahibinin kadınlar hareminde güvende oluruz.”

Bundan sonra gürültüler hafiflemişti, biz de kalenin yolunu tuttuk. Sonunda kalenin güvenli duvarları arasında, odamda uyumaya çalıştım; ama faydasızdı. Vrigu’nun güvende olduğunu bana gösteren kadere derinden minnettardım. Bu sefer sadece onu görmemiştim, aynı zamanda sesini duymuştum. Baba yüreğim çocuğun kurnazlığından ve Abdurrahman’ın peşini bırakmayışından dolayı gururla dolup dolup taşıyordu.

                                                  6.BÖLÜM

                                               Subeli Emiri

Nihayet doğan güneşin ışıklan odama girmeye başladı. Aklım merak etmeyi bir kenara bırakmıştı, ışık odayı aydınlatmaya başladıkça, gözlerim çevremdeki detayları sindiriyordu. Odam bir zamanlar gri renkliydi anlaşılan ama zamanla siyaha, değilse de kahverengiye dönüşmüştü rengi. Ne bir resim ne de bir sanat çizgisi bu duvarların derin kasvetini hafifletebilmişti. Zemininde sadece çok renkli, sert hatlı Türkmen halıları vardı. Kırmızı, mavi, sarı, yeşil ve mor renkler bomboş bir arazide sekerek eğlenen hayvanlar gibi çok kısa bir süre parlayıp sönüyorlardı.

Sadece açıkgöz ve sert geometrik doğrularla tuzağa düşürülüp, tutulabiliyorlardı. Köşede benim yatağım vardı, dağ gibi yastıklara eşlik eden dağ keçisi yününden bir yorgan. Bir anda kapım çalındı, iki defa tıklattı çalan. Açtım ve gözlerimin beni yanılttığını sandım; beni şaşkına çeviren durum: Emir odama kadar gelmişti. İçeri girdi. Kapıyı kapattı ve sürgüledi. Sonra, yaşlı bir boğa gibi yürüyerek yatağıma geldi, üstüne oturdu. Formaliteleri bir kenara bırakıp konuşmaya başladı:

“Dostum, diye çağırıyorum seni” dedi, sesi boğanın tarladaki böğürme sesi gibi derinden yükseldi: “Eşekarısı sürüsü gibi senin ve benim etrafımda şüpheler dolaşıyor. Polis şefim dün akşam bu kasabayı zehirleyen İsyana teşvik kargaşasını gösterdi. Sana karşı düzenlenmiş olabilir bu. Bir İngiliz casusu olarak burada hayatın tehlikede. Şu sıralar ingiliz orduları İstanbul’u işgal ederken hiçbir Müslüman senin hükümetine dostça hisler besleyemez. Geçen akşam bir İngiliz seni gön¬derdiğim toplantıyı ispiyonlarken yakalandı. Sen güvendeydin; çünkü senin bir tüccar olmadığını ben ve Zafer hariç hiç kimse bilmiyor. O İngiliz’e ne oldu bilmiyorum.

İçime doğanlarla ruhum hastalanıyor. Bedenim çok yorgun. Bu yaşlı başımla dostluğumu gösterecek gücüm yok. Emirliğimin çatısı altında sana barınacak yer verdim. Benim korumam altında kimse sana zarar vermez. Ama burada tüm şüpheler yatışıncaya kadar beklemelisin. Gitmen senin için güvenli hale geldiği zaman, adamlarım sana bir gidiş yolu bulur, sen de benim iyilikseverliğimi devletine bildirirsin.”

Emir’in bu dürüst konuşması içime öyle işledi ki, kişisel öcümün içeriğini itiraf ediverdim ona:

“Majesteleri, İngilizlerin tüm düşmanlarını izlemek be¬nim görevim değil, ben bir arkadaşımın katilini arıyorum. Onu buluncaya kadar kalbim kurşun, akciğerim ise su dolu gibi beni rahatsız edecek.”

“İyi konuşma, iyi bir sadakat Örneği. Kişisel bir intikam, uluslararası politikanın üstündedir. Bir arkadaşın katli affedilemeyecek bir iştir. Şeref, düşmanın hayatına ve kanına susar.” diye açıkladı Emir ve rahatladı. “Bir adam binlerce kilometre yolculuğu arkadaşının öcünü almak için yapıyorsa, kalbim ona kayar. Arkadaşının ruhunun öcünü almadıkça cennete girmeyi bile reddedersin. Sana yardım edeceğim, söz.

Bir Hıristiyan öldürüldüğü zaman, Hıristiyan silahlarını havaya atar. Cennetin kabukları soyulup ülkeleri mahveder.

Bir Müslüman daha az dindar değildir; o da göze göz ister ve alır. Bir putperest Hindu’sun, sen de kendine göre bunlardan azını yapmamalısın. Sana elimi teminat olarak uzatıyorum.”

Tüm sabırsızlığıma rağmen, Vrigu’yu izlemek için bir fırsat aramadan önce Emir le biraz zaman geçirdik. Subeli’de benim ve onun düşmanlarından başka bir kalıntı bulamıyordum. Ama tüm düşüncelerim uykunun siyah fonunda çizilen bir rüya tasviri gibi karanlıkta kayboldu. Kahvede verilen ipucundan sonra Subeli’nin batısında olan Banibah’a doğru yola çıkmak için bir fırsat oluşmasını beklemeliydim. Bu zaman zarfında ben ve kâtibim yemek yemeyi ve dindar bir Müslüman gibi dua etmeyi öğrendik. Yerlilerin kafalarında bir şüphe uyandırmamak için, yaptıklarını satın alıyordum. En güzelleri dokudukları halılardı, çömlekler de enfesti. Keçi yününden yapılan battaniyelerinin zarafeti ve dayanıklılığı beni büyülemişti. Yünlerini batik boyar gibi boyuyorlardı. Bir çok enfes çalışma haremin mahrem duvarları arasında işleniyordu. Boyama sanatının sırlarının nesilden nesile kadınlarca aktarıldığı söylendi bana. Bu inzivaya çekilen hanımlar, ticaret sırlarını bir patent ofisinden daha iyi saklıyorlardı. Eğer bir gelin, boyama ve dokumanın belli bazı sırlarını bilmiyorsa kadın olarak değeri çok azalıyordu. Düğünlerde tüm gelinler yünden örtülerle birlikte dört metre uzunluğunda, iki buçuk metre genişliğinde altın ve gümüş işlemeli ipek bir kumaş getiriyordu. Parlak gümüş işlemesi, bir yıldız motifinden büyük olmamak koşuluyla bir köşede; altın işleme ise yüzük şeklinden büyük olmamak üzere diğer köşede yer alıyordu. İplikler şaşırtıcı geometrik şekillere dönüşüyor; kumaş, kimi zaman yaşlı bir prina kadar solgun, kimi zaman kaplan derisinin sarısı gibi parlak oluyordu. Gümüş işlemeleri, ayın suda yansımasını andıran ya da tanyerinin ilk inceliğini duyumsatan, beyazlığıysa tavşan kürküne bakıyormuşsunuz izlenimi uyandıran ve satmak için yapılan düğün yaşmaları aldım. Gerçek düğün yaşma- larıysa hiçbir zaman parayla satılmıyor. Kilden yapılma çömlekler de aldıklarım arasındaydı. Bu çömlekler boyandıktan sonra ilkel fırınlarda pişiriyorlar. Kendi mallarımı satarken ise, bu sanat eserlerinin yanında doğal olarak şanssızdım. İnsanları gerçekten bir tüccar olduğuma inandırmak için yeterince iş yaptım.

Emir bir kere daha odama girdi. Geldiğinde bütün kale uyuyordu. Bir elinde fener taşıyordu, diğer elindeyse deri¬den bir çanta vardı. Çantayı görünce sersemledim, bu Gastry’ye İngiltere’ye giderken verdiğim çantaydı. Emir, şaşkınlığımı görünce onu bana uzattı, “Dostum bunu tanıdın mı?”

Aceleyle açtım, içinde özenle hazırladığım ve bir daha göremeyeceğime inandığım raporum ve harita vardı. Hepsi içindeydi. Gözlerime inanamıyordum. “Evet” diye cevap verdim ve ekledim. “Arkadaşım bunu İngiltere’ye götürüyordu, öldürüldüğü zaman çantanın içinden çalınmışlardı. Majesteleri, bunu nasıl ele geçirdiniz?”

“Abdurrahim bu kağıtları ve altı dilde telaffuzlarını bölgeye dağıtmış” diye açıkladı yaşlı adam.

“Abdurrahim?” diye sordum, bocalamıştım. Emir, “Bazen Abdurrahman da denir ona. Polis şefim Zafer tarafından çok iyi tanınan bir asidir o; İngiltere’ye karşı insanların kızgınlıklarını kamçılar. İngiltere devletinin topraklarımızı işgal edip bizi kullandığını söyler.

Bu kağıtlar, tekrar savaş çıkması halinde İngiltere’nin Hindistan’da ve diğer ülkelerde neler yapacağını gösteriyor ve Orta Asya hakkında güvenilir bilgiler veriyor. Bunlar vasıtasıyla Abdurrahman diğer isyancı gruplara, adları yazılı adamları gönderebiliyor. Beş yılda asiler tüm genç ruhlara şüphe tohumlarını ekecek. Ve diğer beş yılda isyanın güçlü dalları büyüyecek.”

Bu sözlerden ürkmüştüm. On yıllık çalışmam düşmanın ellerindeydi. Benim onca çalışmamı -zaman, yer ve adamlar, hiçbir yanlışlık yok- şimdi asiler kullanıyor. Ah zalim felek.

“Bu dokümanlar niye Majestelerine verildi, İngiltere’nin sadık bir dostuna?” diye sordum.

“Sana söylediğim gibi, dürüst arkadaşım. Ülkemde güvende değilim. Bakın ben bir ingiliz yandaşıyım ve düşmanlarının düşmanıyım, diyemem ki. Hayır, yüreğimi ve maksadımı insanlarımdan saklamalıyım. O yüzden, savaş yılları boyunca bu çalıntı dokümanlar benim adamlarıma verildi. Zafer de bunları toplayıp bana getirdi.”

Yavaş yavaş Emir bana pozisyonunun sallantıda olduğunu anlattı. Ona isyancı entrikalarının tam ortasında gerçek bir İngiliz dostu olmaya devam edip edemeyeceğini sordum.

Bir süre sessizce hafızasının derinliklerini araştıran bir adam gibi sakalını sıvazladı. Sonra gitmek için kalktı. Kendi kendimin gardiyanı olmam için beni uyardı. Lambasının küçük kapısını açtı, derin bir nefes aldı; yüzünün derin çizgilerini buruşturarak lambayı söndürdü. Lambanın sarı ışığı yüzündeki çizgileri aydınlatınca ne kadar yaşlı ve zor günler geçirmiş birisi olduğunu gördüm.

Bundan sonra öğle vakti gelmişti.

“Şimdi ayağa kalk, benimle dua etmeyi, dindar bir Müslüman gibi görünmek için namaz kılmayı öğren.”

Kafam Abdurrahman ve yandaşlarıyla alakalı bir sürü sorunla doluyken, Müslüman ibadetinin ilk gerçek dersini öğrendim. Namaz bitince ona, kahvede yakalanan İngiliz casusa ne olduğunu sordum.

“O salak senin işini daha da zorlaştırdı. Şimdi herkes herkesten şüpheleniyor. îsyancılarca bir yerde hapsediliyor. Zafer bulur orayı.”

Çantayı kıyafetinin altına sakladı ve bu sözleri söyleyip bıraktı beni.

                 Haklıydı. İngiliz adamın ortaya çıkması büyük şanssızlıktı. Bundan sonra insanlar birilerinin, belki de yöneticilerinin, ingiliz casuslarının ülkeye girip çıkmasına izin verdiğini düşünecekti.

“Bakın, Abdurrahman doğru söylemiş, Emir’imiz Hindistan’ı yöneten deyyuslarla aynı tarafta. İngiliz pitonu kemiklerimizi kırmak için bizi sarıp sarmalıyor. Yerin dibine batsın şu İngilizler de, yandaşları da” diyorlardı.

Emir arada bir, sabah erken saatlerde odamı ziyaret ediyordu. Bunu, söyleyeceklerini hiçbir tehlike olmadan serbestçe söyleyebileceği zaman yapıyordu.

Ancak bir gün yüzünde engelleyemediği bir kaygıyla geldi yanıma “Korkarım bu yaşımda maiyetimdeki isyan-kârlarca öldürüleceğim” dedi. İkiye ayrılıyorlar. Kimileri sadık adamlar, bazılarıysa sadık değil.

Altı asırlık bu saray, bir zamanlar Allah’ın sözünün geçtiği bu monarşi, halkın elleriyle yıkılacak. Yüzüne dik dik bakarak “Bunu engellemek için bir şey yapılamaz mı Majesteleri?” dedim.

Kafasında bir şeyler olduğundan emindim. Ama gerçek bir şarklı olarak aklındakileri hemen anlatmıyordu.

“Hiçbir şey, hiçbir şey” diye cevap verdi, tok bir sesle. Adeta cansız bir varlık gibi bir süre hareketsiz kaldı. Sonra şöyle bir iç geçirdi; üzerine ak düşmüş sakalını sıvazladı, başını salladı, kendi kendine düşünür gibi mırıldanarak;

“Ama, binde bir şans var.”

“Konuş, anlat! Bir düşman veya dost için hiçbir şans imkânsız değildir.”

Fakat beni uyardı, “Ancak anlattıklarımı dinlersen imkânsız değildir.”

“Giden benim başım olsun. Emret değerli arkadaşım ve efendim.”

Emir yavaş yavaş açıklamasına başladı. “Öğrendiğime göre, isyana askerler bu krallığın içinde, bu şehri ele geçirmeyi planlıyormuş. Bu Hindistan’daki bir geçitten yapılabilir. Fakat bir adam, Afganistan sınırında ablukayı kırıp, Banibah’taki damadımdan yardım alabilirse… İşte o zaman babasının zor durumda olduğu şu saatte, damadım yardımını esirgemeyecekti r.

Yerimden fişek gibi fırladım. “Banibah ve Vrigu!” diye düşündüm. Sonunda şansım dönmüştü. “Ben o adamım işte” diye bağırdım Emir1 e. Fakat Majesteleri benim aceleciliğime mani oldu.

“Sen bu isyancılarla savaşamazsın, sadece gezici bir tüccar olarak düşmanı izleyebilirsin.”

“Haklısınız Majesteleri, yarın başlıyorum” diye önerisini kabul ettim, daha fazla telaş göstermeden. Banibah’ın batısına doğru yolculuğa çıkacak olan kervanım için yapacağımız planın detaylarına giriştik daha sonra.

Bana söylenildiğine göre, gece ve gündüz yol kat edilse dahi bir ay sürebilecek bir yolculuğu bir iki günde gidip gelmeliydim. Emir’in, casuslarından aldığı habere göre, isyancılar Subeli’ye o sıralarda saldırmayı düşünüyorlardı. Bu ara¬da Hindistan’a gelmeden önce önemli pozisyonlar kapabilmek için tüm Orta Asya gezgin Müslümanları Subeli’ye geliyordu. Tehlike çok yakındaydı. Hindistan’a, sıcak sezonda, haziranda yapmayı planladıkları bu saldırı, savaşan ingiliz güçlerini felce uğratacaktı.

Tüm bu ihtimaller Şubeli’den ayrılışımı çabuklaştırdı. Otuz altı saat idare edebilmek üzere yüklenmiş bir kervanla Banibah’a doğru yola çıktım.

                                        7. BÖLÜM

                                   Kervanla Yolculuk

Orta Asya’nın güney kısımlarının yağmurdan nasibini almamasının sebebi; doğuda Himalayalar’ın, batıda Ural ve uzantılarının, kuzeyde büyük Gobi Çölü’nün bölgenin nemini paylaşmasından ileri gelir… Rüzgâr nereden eserse essin, tüm yağmur bulutları özlerini Himalayalar’ın veya Ural’ın eteklerine teslim eder. Ya da Gobi’nin kurak, lavdan kumlan tarafından emilirler. Orta Asya’nın tek su stoku olan Öksüz Nehri, Aral Denizi gibi nehirler ve göllerdir. Şehirler ve uygarlıklar, nehirleri aşağı yukarı belli bölgelerde izlerler. Ya da bir gölün kenarında yükselir duvarlar.

Uygarlıklar, dünyanın su yollarını izleyerek kurulurmuş zaten. Banibah’a çevirdiğim kervanın yolu için bir nehir rotası yoktu. Steplerden, tepelerden, göçebelerin konakladıkları vahalardan geçtik. Deve kervanlarını ve sürücülerini hızlı hızlı geçmeye çalışıyorduk. Atların üstündeki Kürtler, sürülerini çayırlara doğru sürüyorlardı. Nadiren Rus orduları Semerkant tan Taşkent’e geçiyorlardı. Hiçbir sorun çıkmadan yolumuza devam edip şüphe uyandırmadık. Yolculuğumuzun ikinci günü solumuzda, bir mil kadar ötede, oldukça ilginç görünümlü uçurumlardan geçtik. Uçurumları rehberIerime sordum. Sadece başlarını sessizce salladılar ve birbirlerine baktılar, buradan hemen geçip gitmek istiyorlardı anlaşılan. Bu esrarlı sessizlik, uçurumları arkamızda bırakıncaya kadar sürdü.

Böcekler gibi güneşle birlikte hareket ediyorduk. Hareketimizi bir günün iki yarısına bölmüştük. Birinci bölüm güneşin doğuşundan bizi dinlenmeye zorlayan öğlenin sıcağına kadardı. Ne zaman ki güneş ışınları eğim kazanıyordu, güneşin batımına kadar yürümeye devam ediyorduk. Geceler yolculuk için fazla karanlıktı.

Yolculuğumuzun dördüncü gününde ilk tehlikeli maceramı yaşadım. Yazımı yazmakla meşgul olduğum bu sabahın ortalarına doğru kuzeyde bir deve kervanı göründü, bir süre sonra yanımıza kadar sokuldular. Yolumuza devam ettik, onlar da devam etti. Öğle vakti durduk. Onlar da durdu.

Bizi izleyen arkadaşların kim olduklarını merak ettiğim için, şefleriyle görüşmeye gittim. Maiyetimdeki herkes gibi Türkmen kıyafeti giydim. Şefin çadırı öğle uykusu için kurulmuştu. Etrafında yemek hazırlanmıştı. Hizmetkârlar arasından geçtim. Bir hizmetkâr beni bir Türkmen tüccarı diye tanıttı ve içeri girdim. Ayaklarım, her çölde olduğu gibi yakıcı olan kumların sıcaklığını azaltmak için serilen serin kilimlere bastı.

Birden, yarı karanlıkta şefi gördüm. Hayrete düşüp, korkuya kapıldım. Adam Abdurrahman’dan başkası değildi. Bu karşılaşmanın ne getireceğini bilmeden titredim. Yüzümü tanımaması beni şaşırtmıştı. Kılık değiştirmeme rağmen yüzüm aynıydı ve Peşaver de oldukça iyi tanımıştı yüzümü. Bunun bana ne avantaj ya da dezavantaj getireceğini bilmiyordum. Aklımı toparlar toparlamaz, normal bir karşılaşmaymış gibi konuşmaya başladım:

“Selam.”        –

Farsça, tedirgin olmadan, “Hoş geldin” dedi.

Bir İranlı gibi giyinmişti, oturmuş nargile içiyordu. Cesurca davranıp, “Ah arkadaşım Abdurrahman seni görmek ne şans” demeye hazırlanıyordum ki konuşmaya başlamadan dışarıdan bir adam gelip arkasına oturdu. Fakat durun, bu Vrigu’ydu. Onu birdenbire görüvermek bilincimi ve duyarlı¬lığımı yerine getirdi. Ona bir yabancı gibi davranmalıydım/ bir dakika içinde işi o şekilde kıvırmak zor oldu, ama yapabildiğimin en iyisini yaptım.

Abdurrahman oturmamı işaret etti. Allah’a şükür ki, çadırın içi ısıyı engellemek için tavana asılan kilimler yüzün’ den karanlıktı. Yüzümü görmesini engelliyordu. “Artık yolunuza daha fazla devam etmemelisiniz, adımlarınızı SubeIi’ye çevirmelisiniz. Emrettiğim gibi yapmazsanız kervanınızda her adam kılıcımın tadına bakar” diye uyardı beni.

Bu sözler beni şaşırtmamıştı, fakat oldukça küstahtı doğrusu. Bu emirden sonra Vrigu’ya dönüp yumuşak bir şekilde “Akşam yemeğinin servisine başla, açım” dedi.

Vrigu kalktı, selam verdi ve sessizce dışarı çıktı. Bir arı gözleri benimkilerle buluştu. Bakışı “onunla cedelleşme der gibiydi. Sonra gitti.

Adamı çok iyi inceledim. Keskin kırmızı şahin gözleriyle o da beni inceledi. Kararımı verdim ve yavaşça:

“Eski bir arkadaşa yaptığınız bu kabaca davranış, anlayış sınırlarımı geçiyor” dedim.

“Eski bir arkadaş?” diye şaşırarak sordu.

“Gerçekten eski bir arkadaş. Seninle tuz yiyen bir arkadaş.”

“Benimle tuz yiyen birisi benim kardeşim olur.” Bu, dostluğun eski ve değişmez kuralıydı. Bu bütün Müslüman ülkelerinde yıllardan beri süregelirdi.   .

“Fakat hatırlamıyorum” dedi. Yan kendine yarı bana söylemişti bu sözü.

                 “Ah!” Açık avantajımın peşini bırakmadım ve “Siz bir tüccar prensisiniz. İngiliz hükümetine binlerce deve ve yüzlerce at satıyorsunuz. Peşavelde size dokuz ay önce oldukça pahalı, tavus kuşu büyüklüğünde bir taş satmıştım. Elinizi çıkarıp parmağınızdaki zümrüt yüzüğe bakarsanız hafızanız tazelenir.”

Fakat öyle yapmak yerine, elini yine saklı tuttu, fikrini değiştirmişti.

“Şimdi hatırladım seni. Affet dostum, önünde ayaklarına kapanıyorum. Hafızam bana kötü oyun oynadı. Yazık. İnsanın kendi düşünceleri kendine ihanet ediyor.”

Ben yine de kımıldamadan durdum. Kelimeleri samimiyetsizdi, hoşlanmamıştım. Pişmanmış gibi konuştu.

“Senin için her şeyi yaparım dostum, emret kardeşim.”

Kısaca “Yoluma devam etmekte serbest miyim?” diye sordum. İsteğimden ürktüğünü kavradım. Fakat kızgınlığını kontrol altına alarak birden “Eğer mutlu olacaksan git” dedi.

Hemen kalktım, selam verip yanından çıktım. Abdurrahman’la vedalaştıktan sonra kamptan ayrıldım. Yola çıktık. Tüm öğleden sonra, güneşin batışından karanlığa kadar yolumuza devam ettik; izlenmekten korktuğum için yol bana sanki her zamankinden daha uzun sürdü gibi geldi.

Gece yarısına doğru bir bağırtı duydum. Çadırımdaki fenerimi yaktım ve tam gürültünün ne olduğunu anlamak için dışarı çıkıyordum ki, çadırımın kapısında Vrigu’yla burun buruna geldim.

“Babacığım beni nasıl takip edebildin? Yakında gerçek babamın kılığına girersen şaşmayacağım?”

Onu gördüğümde duygularımın yoğunluğunu anlatamam. Yanımdakilerin dinlenmelerini söyledim, ama her an verebileceğim emirlerime karşı uyanık olmalarını tembih ettim.

Soğuğu şiddetli geçen bir geceydi. Vrigu soğuktan felç olmuştu adeta, ama çok heyecanlıydı. Çadırıma girdiğinde, “Ah sevgili, şerefli babacığım, kampınızı toplayın ve çabuk gidin. Düşman en çok iki saat uzakta. Abdurrahman sizi öl¬dürecek.” Onunla kucaklaştım, sözünü dinledim ve adamlarımı kaldırdım. Tüm ışıklarımızı şansa ve Tanrı’ya güvenerek söndürdük. Sonunda denizdeki bir gemi gibi yolumuza yıldızlarla devam ettik.

Sabah iki civarında ay ortaya çıktı. Bu bizim işimizi kolaylaştırdı. Vrigu’nun yanımda olmasına o kadar seviniyordum ki, başka hiçbir şey düşünemiyordum.

Gündoğumunda kısa bir yemek arası için durduk, sonra yine çabucak hareket ettik. Bundan sonra yolculuğumuz boyunca Abdurrahman’ı görmedik. Vrigu tam zamanında gelmişti.

İki gün sonra Banibah’a vardık. Hızlı gelişimizi ve bizi izleyenlerin aralıksız takibini dert etmiyordum. Vrigu yanımdaydı ve ayrı olduğumuz aylar boyunca başından geçenleri anlattı bana-

                                               8. BÖLÜM

                                         Vrigu’nun Hikâyesi

Vrigu hikâyesine başladığında, Banibah’ın üzerinde uzanan tepelerin arasında, güneşin kızıl ışıkları belirmeye başlamıştı. Tepelerin arasında olduğumuz ve gölgeler bizi serin tuttuğu için bütün gün boyunca yürüyebildik. Bineklerimizi bir kenara bırakıp yürüyerek konuşmayı tercih ettik.

“Oğlun o kadar çok macera yaşadı ki?” diye bir gençlik gururuyla söze başladı Vrigu: “Kalbi senin varlığınla cesaret kazanırken, deneyim ormanında rehbersiz kaybolmuş bir kaplan gibiydi. Babacığım, ama çok büyük, çok farklı şeyler gördüm ve bu bilgi dünyasında yaşlı bir insana dönüştüm.”

Kendisinden memnuniyetine tebessüm ettim; ama güçlü, genç yüzüne bakarken, düşündüm de bu sadece kabul ettiğim için değildi.

“Peşaver’de” diye başladı hikâyesine, “şehirde Abdurrahman’ın hizmetkârlarını izlediğim günlerden birinde, birden Abdurrahman’ın pazarın karşısındaki istasyon yönün¬den geldiğini gördüm. Yalnız gezdiğini hiç görmemiştim. Zıt yöne gidiyor olmama rağmen, yolun kenarında durup geçmesini seyrettim. On on beş metre uzaklaşınca, eski takibimi bırakıp, taze ipucu bulmak umuduyla onu izledim. Bir şeyler satıp alan kalabalığın içine girdi. Gürültünün, satış velvelesinin içinde darı, fasulye, buğday ve her türlü hububat satan bir adamın bulunduğu bir barakaya girdi. Adam bir Afgan tüccarı gibi giyinmişti. Kıyafeti beyaz, sarığı kahverengiydi. Abdurrahman onunla yüksek sesle alışveriş yaparken bir taraftan da parmaklarıyla işaret ediyordu. Adam, Abdurrahman’ın sözleriyle değil elleri ve parmaklarını izlemekle meşguldü”.

“Sonunda birbirlerini anladılar. Abdurrahman birkaç paundluk hububat ve kuru üzüm aldı ve istasyona doğru gitti. Onu izledim. Delhi’ye gitmek için bilet aldıktan sonra, bekleme odasına uzandı. Fakat Delhi treni bir saat önce gitmişti ve ertesi sabaha kadar tren yoktu.

Tüm gününü istasyonda uzanarak geçirdi. Nadiren biraz kuruyemiş, avuç avuç da kuru üzüm yiyordu.

Akşam altı buçuk civarında kalktı ve Avrupalıların yaşadığı mekâna gitti. Onu biraz izledikten sonra karanlıkta kaybettim. Ama tam kaybolduğu yerde durdum. Kendimi bir telgraf direğinin arkasına sakladım, yarım saat kadar bekledim. Bir adam Abdurrahman’ın gittiği yere doğru yavaşça arabasını sürüyordu. Saklandığım telgraf direğini geçti. Adamı lambanın ışığında fark edebildim. Abdurrahman otomobilin İçindeydi; otomobille beni geçen bu adamın neyi, neden, nasıl yaptığı anlama kapasitemi aşıyordu. Aynı adam ya da hayaleti, yoldan yukarı sürdü arabayı. Arabanın arkasından gücümün yettiği kadar koştum. Şansım vardı ki, dar yollarda yavaş ilerlemek zorunda kalıyorlardı. Az sonra araç bir İngiliz adamın evinin Önünde durdu. Abdurrahman arabadan dışarı çıktı ve evin içine girdi. Kısa zamanda döndü ve deve satıcılarının karargâhına doğru sürdü.

Onun etrafında koşup durmaktan o kadar yorulmuştum ki eve gitmeye karar verdim. Kasti olarak sabahleyin Abdurrahman’ın hububat ve kuru üzüm satın aldığı dükkânın bulunduğu pazara doğru gittim. Dükkân kapalıydı, havalandırması da kapalıydı. Fakat düşündüm daha çok hissetim ki, karanlıkta birileri hareket ediyordu. Dükkânla, diğer dükkân arasında bir hendek vardı, içine atlayıp beklemeye karar verdim. Her çeşit gürültüyü duydum, sanki barakalar arasında birileri sürünüyordu.

Sabah saat iki civarıydı, tüm insanlar pazarı terk edince üç adam geldi ve dükkânın girişinde durdu. Aralarından biri sorular sordu. Ondan bundan konuşulduktan sonra, konuşmalar mırıltılara döndü, kullandıkları kelimeleri ayırt edemez oldum. İçlerinden bir adam kapıyı açtı. Düşün babacığım, ne kadar şaşırdığımı tahmin et, fenerin altında yaşlı dükkân sahibini görmedim, yine Abdurrahman’ı gördüm. Halbu ki ben onu deve satış karargâhında bırakmıştım.

Buraya bu kadar kısa zamanda nasıl gelmişti. Merak etmeye vaktim yoktu, üç adama kısık bir sesle ‘Hazır mısınız?’ diye sordu. ‘Evet diye aynı tonda cevap verdiler. Dört kişi, ben arkalarındayken istasyona gittiler. Orada kimse yoktu, terkedilmişti. Dört adam bekleme odasında uyumaya gittiler. Senin orada olmanı o kadar isterdim ki baba. Bütün gün neredeydin? Seni niye göremedim. Takibimin her saatinde seninle karşılaşacağımı ümit ettim.”

Bir an düşündüm, “Vrigu, senin kaybolduğun gün Abdurrahman’ın izini şehir duvarları olmadan aptalca kaybettim, o gün General Broderick öldürüldü. Abdurrahman’ı nasıl kaybettim bilmiyorum; şimdi de, o gün de tamamıyla anlayış kabiliyetim kayboldu.”

“Her şey öyle hızlı gelişti ki, seni bulmaya vaktim kalmadı. İstasyonda dört kişi Delhi’ye giden trene bindi, ben de bindim. Ama önce, hareketlerimden haberdar etmek için sana bir çocuk gönderdim. Sana götürmesi için biraz para vererek onu yolladım.”

“Hiç elime bilgi geçmedi?” dedim. “Fakat pişmanlıklarla vakit kaybetmeyelim oğlum, sen şu ilginç hikâyene devam et.”

“Delhi’ye vardığımızda, istasyonun kılık değiştirmiş dedektiflerle dolu olduğunu gördüm” diye devam etti Vrigu.

“Herkese bakıyorlar, ama hiç kimseden şüphelenmiyorlardı.

Adamları Çayık’a kadar izledim, burası insanların afyon içtikleri bir yerdi.

Delhi’ye vardıktan bir hafta sonra, ordu gizli servisinden General Broderick’in Peşaver’de öldürüldüğünü öğrendim. Gazetelerden öğrendiğime göre General Gastry ninkiyle aynı şekilde öldürülmüştü; tek farkı, Gastry trende, Broderick yatağında öldürülmüştü. O zaman sana bir telgraf gönderdim, o da mı getirilmedi sana?”

“Hayır oğlum, onu aldım” diye cevap verdim.

“Bir dilenci gibi kılık değiştirip, afyon içilen yerde sadaka dilenmek oldukça zekice bir fikir gibi geldi. Birkaç günde dört adam bu yere girip çıkarken bana birkaç kuruş para verdi. Abdurrahman, fark ettiğim kadarıyla geceleri hariç gelmiyordu. Yanımdan ilk geçtiğinde bana sadaka verdi. Diğer gün benimle konuştu, birkaç gün içindeyse benden bir ayak işi istedi. Sonra beni General Donaldons’ın evine gönderip geçitte dilenmemi istedi. Bir İngiliz kadım bana iki rupiyle birlikte bir kağıt verdi. Hepsini Abdurrahman’a getirdim.

Daha sonra Donaldson’ın geçidinde dilenmeye başladım, hizmetkârlar beni kovdular. Bana söylenen talimatlara göre daha sonra dilenci tezgahımı İngiliz kadının her gün arabayla önümden geçtiği Keşmir geçidinin girişine kurdum.

Kadın bana her çeşit sadaka ve bilmediğim bir dilde yazılmış bir sürü kağıt parçası veriyordu. Bunları her zaman Abdurrahman’a getiriyordum.”

“İlginç” dedim. “Delhi’ye ulaştığım zaman Miss Tompkins’i gün ve gün izledim. Fakat seni göremedim.”

           “Hayır babacığım, ben senden önce oradaydım. Sen Delhi’ye vardığında ben başka bir iz üzerindeydim; eğer dursaydım benimle karşılaşırdın. O zamanlar ücra caddelerin köşelerinde sadece özel işaretlerinden tanıyabildiğim insanlardan mesajlar alıyordum. Sanırım Abdurrahman bana daha çok güvenmeden önce benim güvenilirliğim hakkında daha fazla kendini tatmin etmek istemişti. Generalin kaçırılmasından önce, bütün olaylar ben Donaldson’ın evinin yakınında değilken oldu.

Ayak işlerini çok güzel yaptığımı görünce, Abdurrahman benim gizli topluluğuna katılmam gerektiğini söyledi. Biraz tereddütten sonra kabul ettim. Sonra çarkın içten çalışmasını gördüm. İngiliz kadın Miss Tompkins aslında bir İngiliz değil, Rus’tu ve yakında onun Donaldson’ın kaçırılmasında Abdurrahman’ın en büyük yardımcılarından birisi olduğunu anlayacaktım.

Kaçırılma olayından çok az bir zaman önce hepimize afyon ininde oturmamız söylendi. Hiç birimizin kıpırdamaya izni yoktu. Abdurrahman’ın bizzat kendisi geceleri bile kapıları sıkıcı kapatıyordu. Ama her çeşit giyecek, yiyecek, mücevher, bazen kitaplar ona buraya getiriliyordu.” .

“Doğal olarak” dedim. “Miss Tompkins’e gönderilen eş¬yalar, onun tarafından kapalı mesajlarla geri gönderiliyordu.”

Anlamaya başlamıştım. Abdurrahman’ı Peşaver’de Delhi’ye giden trende izlerken bütün adamları saklanıyordu. Peki o Abdurrahman değil miydi. Vrigu’ya boş boş baktım ve birden bir ışık gördüm.

“Bunun nasıl olduğunu anlayamıyorum” dedi Vrigu şaşırarak.

“Boş ver oğlum” dedim “Fakat sen hikâyene sonuna kadar devam et, her kelimesini dinliyorum” dedim.

“Kaçırılma zamanı geldiğinde polisi aramayı düşündüm. Fakat, ah babacığım, onları haberdar etmek yerine, çok sıkı kontrol altında olduğumuz için, sana başka bir telgraf çekmeyi tercih ettim. Hâlâ sana Delhi’de ulaşıp, Abdurrahman ve yardımcılarını yakalayacağını ümit ediyordum. İstiyordum ki sen, yalnızca sen onları yakalayıp zaferi tadasın. Hem sen beni sık sık polise haber vermemem için uyarırdın. Çok çabuk müdahale ederlerdi, bu da işgalcileri uyarır kaçmalarını kolaylaştırırdı.”

“Katılıyorum, Vrigu” dedim. “Delhi polisi kaçırılmayı engellemek için bandoyla şov yapardı, bu da işgalin yeraltında daha gizli ve daha mükemmel bir şekilde sürdürülmesini sağlardı, ikinci telgrafını Peşaver’de aldım, bu da beni pazartesi akşamı için Donaldson’ın evine getirdi, söylediklerine uydum. Tabii ki Delhi’de kalplerimizi birleşmeye aç, gözlerimizi birbirimizi görmeye susuz bırakan kötü kaderdi.”

“Fakat baba” diye bağırdı Vrigu. “Bana niye kendini göstermedin, canım benim, seni neden bulamadım?”

“Daha sonra sana her şeyi açıklarım” diye cevap verdim. “Şimdi hikâyene devam et. Her olay neyin neden olduğunu aydınlatabilir.”

“Bir öğleden sonra” diye devam etti oğlum “Abdul bütün planlarının hazır olduğunu söyledi. Hapları, ipleri, pistolleri hazırlayıp giysilerimizin altına sakladık. Hizmetkâr gibi giyinip Donaldson’ın evine yürüdük. Güneş battıktan sonra, bozulmuş ve tamir edilecekmiş gibi bir araba evin önüne bırakıldı. Tamir için gerekli araç gereçler getirilecekti. Gerçekte bu, Abdurrahman’ın generali kaçırmak için hazırladığı kendi arabasıydı.

Evin içinde Abdurrahman’ın bir grup adamı perdelerin arkasına, kütüphanedeki dolapların içine vb. değişik yerlere saklanmışlardı. Bir tanesi generalin çoğunlukla uzandığı koltuğun altına saklandı. Ben de elektrik açma kapama kutusunun yanında yer aldım. Tüm bunlar Miss Tompkins’in yardımıyla önceden Özenle planlanmıştı. General geldikten sonra çok beklemedik. Ben arada ışıkları söndürüp yakmakla görevlendirilmiştim. Böylece bir taraftan kendilerini mobilyaların arkasına gizlerken, bir taraftan generale yavaş yavaş yaklaşabileceklerdi.”

Bahçeden seyrettiğim odanın durumunu ve generalin elektriği merak edişini açık seçik hatırlıyordum. “O sırada Miss Tompkins geri döndü” dedi Vrigu. “Işıkları eskisi gibi kapatıp açtım, ikinci ışıkta generali yakalamak üzere olan isyancıların generale fark edilmemesi için generalin önüne geçtim. Sonra, ışıklan kapatıp ben de generalin bağlanıp ağzının kapatılmasına yardımcı olmaya gittim. Zannederim o zaman sen, karanlıkta avlanan bir panter gibi iz peşindeydin. Ama gelmedin, birden bir ışık yandı ve silahlar patladı.”

“Bendim o” dedim, sonra da Vrigu’ya kendi hikâyemden parçalar anlattım; tekrar iki hikâyenin açıklanmayan özelliklerini tartışmak için sözümü kesmek istedi. Ama ben izin vermedim. Vrigu “Işık hepsi için bir sürpriz oldu” dedi. “Onun sen olduğunu hiç tahmin edemedim. Sonra Abdurrahman ateş etti ve devam etti ateş etmeye. Miss Tompkins vurularak yere düşmüş, yerde ölü yatıyordu. Donaldson çoktan bağlanıp evden dışarı çıkarılmıştı, silahlar yeniden patladı. Bunlar caddenin elektrik lambalarını ateş edip söndüren isyancıların silahlarından çıkıyordu.

Caddeye, bir aşağıdan bir yukarıdan diğer isyancıların arabaları geliyordu. Arabalar sese gelen polis gücünü engelliyordu. Abdurrahman ve ben Donaldson’ı arabaya koyduk ve daha Önce kaldığımızdan daha uzak bir eve doğru arabayı sürdük. General kendine gelmeye başlamıştı. Ona kloroform verdik ve uyumasını sağladık. Eve gelince onu yukarı taşıdık, hâlâ kendine gelememişti.

Ceplerini boşalttılar ve benim yardımımla onu üstü buğdayla yüklü bir öküz arabasına koydular. Arabacı sakallı bir adamdı. Yüzünü kapatan çok büyük bir sarık giyiyordu. Bir çift gözden başka, ona ait bir şey göremiyordum. Değerli yüküyle birlikte gittikten sonra biz yukarıya, yataklarımıza gittik.

Fakat şaşırdığım şu ki, Abdurrahman gizlenmedi; gün ışığında sokaklarda dolaştı.

Abdurrahman’ın beni, sonradan bizimle buluşacağını söyleyerek başka isyancılarla birlikte gönderdiği Celim Nehri’ndeki limana, Multan’a, varmak için hemen yola çıktım. Yolun bir kısmını öküz arabasıyla, bir kısmını trenle tamamladık. Multan’ın yakınında bir sandala binip nehri geçtik. Oldukça fazla tayfamız vardı ve güçlü kuvvetliydiler, iyi kürek çektiler.

Srinegar’da, sana karanlıkta mektup yazdım; oldukça değişik görünmüştür herhalde. Fakat onu gece yazmak zorundaydım. Güvenilir bir sandalcıyla gönderdim mektubu. Sonunda nehri terk ettik ve Donaldson orman yolu boyunca kraliçe gibi tahtırevanın üstünde taşındı. Yolların kesiştiği yerlerde Donaldson’ın eşyalarından bazılarını sana ipucu ol¬sun diye düşürüyordum. Her yerde gidiş yolumuza ait izler bırakmaya çalıştım.”

Ben başımı salladım, devam etti “Tahtırevan kervan yolunu izledi, bazılarımız da ormanın içinden geçen yolu izledik.”

“Evet” dedim. “O benim izlediğim yoldu, haritalarımıza işlenmemişti. Ben de esrarengizliğin kokusunu izledim.”

Vrigu “Üstünde ateş yakılan yerler vardı” dedi. “Yolculuk boyunca altı saatte bir, acelemiz olmasına rağmen, buralarda yemek yemek ve su içmek için durduk.

Sonunda Subeli’ye vardık. Burada, yol boyunca isyancı olmayan insanlardan biri aracılığıyla diğer mesajları bırakmaya devam ettim. Böylece oğlunu izleyebilecektin babacığım. Aynı, bir avcının yağmurlu ormanda bir geyiğin yolunu izlemesi gibi.

 Abdurrahman bir süre Subeli’de kendini göstermedi. Fakat biz onu liderimiz olarak açık açık bekliyorduk. Biz Hindistan sınırını geçtikten sonra verilen emir bir sır değildi artık.

Seni Subeli’deki kahvede görüp, mesajlarımın yerini bulduğunu görünce kalbim göğsümden fırlayacak sandım.

Kahvedeki gürültü patırtıdan ve İngiliz casusun yakalanırından sonra, Abdurrahman’ın keyfi kaçtı. Donaldson’ın hapsedildiği çölde gözden kaybolup saklanmamızı istedi. O gece yakaladığımız casusu Donaldson’ın yanına koyduk. Çölde saklandık ve Hindistan’ın işgal edilmesi hakkında planlar yaptık. Bütün bu zaman zarfında, Abdurrahman onlardan bilgi almak için onları zorlamadan önce, bu iki İngilizin kaçıp kaçamayacağını merak ediyordum.

Senin kervanını Banibah’a giderken görünce, düşmanın tepesine çörekleneceğini anladım. Kalbime o zaman doğdu, sonunda Abdurrahman’a olan bağlarımdan kurtulup, tekrar gençliğimin koruyucusu ve tecrübesizliğimde rehberim olan seninle birleşebilecektim.

Abdurrahman’a uymam gerekiyordu. Kaçsaydım, ihanetimin hemen farkına varacak ve bu konuda kendini korumak için ne yapacağını düşünecekti.”

“Evet” diye onayladım onu “ve oğlum senin hayatın tehlikeye girecekti.” dedim.

“Hayır baba, düşün” dedi Vrigu sabırsızca. “Şimdi onların tüm sırlarını, tüm planlarını biliyorum. Abdurrahman Subeli’yi alıp sonradan tepeler ve ormanlar üzerinden geçen yolla Hindistan’ı ele geçirmeyi düşünüyor, ondan önce davranamaz mıyız?”

Birden:

“Baksana şu yolun sonunda duran kim. Aa, sinyal veriyorlar!.. Yeşil süslemeli bir devenin üstünde buraya gelen adamı gördün mü? İsyancıların yeşil barış bayrağıyla dost olup olmadığınızı anlamak istiyorlar. Dur, cevap vermeliyim. Yoksa bizden şüphelenebilir.”

Vrigu bu sırada bir deveye atladı, adamın Vrigu’nun kaçtığım öğrenmesi için çok az zaman geçtiğini düşünüyordum. Deve sürücüsünün başından yeşil sarığını alıp bir süre devesini sürdükten sonra sinyal verdi. Vrigu’nun yeşil kumaşı dalgalandırış şeklinin ne anlama geldiğini bilmiyordum. Ama Vrigu’ya güveniyordum. Kervanımız ayakta beklerken sinyal vermeye beş dakikadan fazla devam etti.

Vrigu bana onunla birleşmem için işaret etti. Ben de atımı ona doğru sürdüm.

“Onlara, Banibah’a giden mücahitler olduğumuzu söyledim” dedi. “Ayrıca onlara bizi izlememeleri için Abdurrahman’ın emir verdiğini ve bizden yürüyüşle bir günlük arkamızda olduğunu söyledim. Bak, geliyorlar. Baba bunlar otuz kadar asi, gidip haklamamızı ister misin?”

“Hayır” diye emir verdim. “Subeli Emiri’nin Banibah’taki damadına gönderdiği mesaj yerine ulaşıncaya kadar hiçbir Çatışma olmayacak.”

Diğer on dakikada kervan, Vrigu’nun çok akıcı bir şekilde cevaplar verdiği Peştuca konuşmalar yaparak önümüzden geçti. Gittiklerinde Vrigu’ya dönerek “Bir saat içinde Banibah’ta oluruz. Biraz önce meyve bahçelerini ve koyun sürülerini gördük, az kalmış. Şimdi anlat bana Vrigu, Abdurrahman kaçırdığı Donaldson’ı ve diğer ingiliz’i nerede tutuyor?”

“Kahverengilere boyanmış bir halde saklıyorlar onu. Donaldson belki de bizi geçen kervanın içinde tutuluyordu. Subeli’yi bıraktığımdan beri onu görmedim. Çoğu zaman ilaçla uyutuyorlar, kaçmaya çalışması böyle engelleniyor” diye açıklamada bulundu Vrigu.

Şimdi, Banibah geçidi yakınlarındayken, Vrigu’ya hikâyesi boyunca aklıma birden geliveren şeyi anlattım. Bence bir yerine iki Abdurrahman vardı. Yaptığı işlerdeki hızı ve iki yerde birden aynı zamanda olabilmesi kendisine en azından çok benzeyen birisiyle beraber çalışması gerektiğini gösteriyordu. “Sen onu Delhi’de izlerken, ben Peşaver’de izliyordum. Sen onun Hindistan dışında olduğunu kanıtlarken, Delhi’de olduğu rapor edilmişti. Anlat bana şimdi, onunla çok uzun zaman geçirdin, bu süre zarfında kendisine benzeyen bir kişi hakkında hiç ipucu vermedi mi sana?”

“Hayır baba hiç…” Fakat düşünmeye değer bir şey var. Niye buralarda Abdurrahman, Hindistan’da Abdurrahim ismini takıyor kendine. Bunu Hindistan’dan ayrıldıktan çok sonra anladım. Banibah’ın kaim taşlı duvarlarına yaklaştığımız ve taşıdıklarımız askerler tarafından kontrol edilecekken, “Bilmek isterdim” dedi.

Kasabaya girdiğimizde sabahın erken saatleriydi. Abdurrahman düşüncelerimi öylesine kaplamıştı ve öyle hızlı ilerliyorduk ki, etrafımı zor fark ediyordum.

                                          9. BÖLÜM

                                        Banibah Emiri

Banibah’taki ilk gecemizi sarayın odalarından birinde geçirdik ve majesteleri bizi birkaç dakikalığına görmeye geldi. Ona ilk önce kayınpederi olan yaşlı Şubeli Emiri’nin, içinde acele yardım isteği bulunan mektubunu verdim. Majesteleri herhangi bir fikir beyan etmedi, ama bizi resmi olarak ertesi gün toplantı odasında kabul edecekti.

Abdurrahman’ın taraftarlarının şehirde olduğunu bildiğim kadar; onun, bizim casus olduğumuzu öğrenip, cesetlerimizi istediğini bildiğim için de kaygılıydım. Durumumuzu düşündüğümde, bizim varlığımızı bilen düşmanı göz ardı etmek güvenli değildi. Bunun ne demek olduğunu biliyordum. Banibah Emiri’nin korumasıyla, yakalanmaktan ve öldürülmekten kurtulabilirdik. Ama Subeli’de bulunan politik durumdan çok farklı bir durumdaydık burada. Buranın tüm tebası İngiliz karşıtıydı ve mücahitlerin korkusundan hiçbiri geçitlerin içinde polisin bilgi almasına izin vermiyordu.

Emir’inse duyguları ikiye bölünmüştü; İngilizlere karşı güçlü bir önyargısı vardı ve eğer kayınpederi Emir’in bir işi için gelmeseydik bizi kabul etmek istemeyecekti. Kayınpederine olan sevgisi, İngilizlere olan önyargısına rağmen sempatisini kazanmamıza sebep oldu, onun için aile bağlan politikadan daha güçlüydü. Maiyeti arasında barışı engelleyecek herhangi bir şiddet ve karışıklık eylemi istemiyordu. Bizi resmi olarak kabul etmesinin sebebi ise Banibah’ta, tüccar olup olmadığımız hakkında şüphe uyandırmamak içindi.

Majesteleri benden, ne olursa olsun bu tüccar kisvemden çıkmamamı istedi. Böylece ben de bütün dostaneliğimi takınarak en küçük asilzadeye ve en değersiz köy ağasına bile hediye verdim. Böylece tüm asiller getirdiğim bol miktardaki altın ve pırlantadan memnun oldular. Ve büyük karar günü çocuklar için uygun oyuncaklar alıp hediye ettim.

Banibah’taki tüm erkekler, çok katlı pantolonlar, kalın yünden gömlekler, yelekler giyiyor ve bunların üzerine de yün battaniye geçiriyorlardı. Uzun sakalları vardı, başlarında büyük sarıklar taşıyorlardı. Koyu renkli, fakir görünüşlü koyun postu postallar giyiyorlardı; bunlar yerine, giydikleri herhangi iyi bir ayakkabı, bilin ki Hindistan’dan ithal edilmişti. Hepsine göre Hindistan verimli bir cennet ve bolluk diyarıydı. Fakirlerin çamurdan kulübeleri, zenginlerinse taştan evleri vardı. Sıhhi koruma pek iyi değildi. Sabah parlayan alnından ateş sütunlar, etraftaki tepelere güneşin ışıklarını yanstıyorlardı ve aralarındaki çatlaklar bir yakut kazanı gibiydi.

Peçesiz kadınlar koyunları aşağı yukarı doğru otlatıyorlardı.

Gelişim tepelerden tepelere yayıldıkça her çeşit tüccar Banibah’a hücum etmişti.

Güzel kumaşlarını, mücevherlerini, çömlekleri, Sheffield bıçaklarını, Manchester pamuk kıyafetlerini, Avrupa yemek pişirme kaplarını, küçük görünen gözlüklerini, taraklarını, düğmelerini, iplerini, iğnelerini Avrupa yün kumaşlarıyla değiştirmeye gelmişlerdi. Ticaretim iki gün boyunca oldukça hareketli geçti. Tüm şüpheler dindi. Akıllı olduğum kadar cömert bir tüccar olarak da kabul edildim. Buradaki durumum sağlamlaşıncaya kadar Banibah’takİ casuslarımdan iki haber geldi kulağıma; Yunanlılar Anadolu’da Türkleri yeniyorlardı ve Donaldson çölün yüz mil kuzeydoğusunda onu kaçıranların elindeydi ve yaşıyordu. Majestelerinin, kayınpederinin davetine karşı düşüncelerini söylemesini bekliyordum. Ama bir Doğulu olarak zaman verilmesi gerektiğini de biliyordum. Söyleyecek bir şeyi olan herkesi dinliyordum. Her nereden gelirse gelsin tüccarlar hararetli konuşmalarında, küçüğünden büyüğüne ingiliz mallarını satın alıyor ve Orta Asya’nın uzak mesafelerine geliş gidişlerinde yağmacı çete sürülerine karşı İngiliz yardımı istiyorlardı. Fakat kasabanın yöneticisi olan Emir; kırk yaşlarında, orta boylu, basık yüzlü, siyah sakallı, tok sesli esmer adam, bana ortada dönen dolaplardan birinden bahsetti:

“Bu Hıristiyanlar kendi kuyularım kazıyorlar. Uyuz ve hastalıklı Yunanlıları dinimizin haysiyetinin koruyucuları olan Türklerin üzerine salmaya hakları yok. Bir İngiliz dostu olabilirim belki, ama Türklere tavırlarıyla şevkimi kırıyorlar. Böyle düşük bir düşman tarafından öldürülmek büyük bir hakaret. İngilizlerin o böcekleri İslam’ın koruyucuları üstüne salmaya haklan yoktu.”

“Ben de üzüldüm, Emir’im” dedim. “Türklere saldıran bu Yunanlılar benim de hayal kırıklığına uğramama sebep oldu… Ben de Yunanlıları İngilizlerin desteklemesi fikriyle ruhumda savaş halindeyim. Fakat Allah’ın işine karışılmaz, kime yardım edileceğini o bilir.”

“Çok karışık bir devirde yaşıyoruz, kaderin cilvesi işte.”

“Şahsi öcünü alman için sana yardım edilmesi gerek.

Bu milletlerarası sorumluluğun üzerinde olan bir şey.”

Kayınpederinin yardım çağrısı hakkında tek bir söz bile etmedi.

           Emir bana çok kısa bir sürede teveccühünü belli etti; beni annesi, kız kardeşi ve karısıyla birlikte hareminde akşam yemeğine davet etti. Bana gösterilen bu teveccühün büyüklüğü karşısında hayrete düştüm. Sadece en yakın akrabalara ha¬remin o mahrem duvarlarından içeri girme izni verilirdi. Bu hanımların bana gösterdiği teveccüh ise tüm beklentilerin üzerindeydi ve tüm gelenekleri yıkıyordu.

Bu müstesna durum için güzelce yıkandım, üstüme yaldızlı bir entari geçirdim. Sonra, mavi satenden bir şalvar, alev kırmızısı potinler ve tüm bunları tamamlayan, ön tarafına bir elmas yerleştirilmiş olan mor bir sarık giydim. Belime yerleştirdiğim işlemeli hançer ve elimde hediye olarak getirdiğim değerli taşlarla mahremin mahremi olan hareme, kaşmir şallardan oluşan perdeyi aralayarak girdim.

Önce Emir’in annesi belirdi. Türk şalvarının içinde ipek örtüsüyle altmış yaşlarında bir hanımefendiydi. Ona selam verdim, o da selam verdi. Sonra üç kız kardeş geldiler, ikisi evliydi. On altı yaşında olan en gençleriyse hâlâ bekârdı. Sonra Sultan teşrif etti; Emir’in karısıydı kendileri. Yirmi sekiz yaşlarında bir kadındı. Basık yüzlü, kısa ve kalın parmaklı olan, birbirinin neredeyse tıpatıp aynı diyebileceğim diğer aile fertlerinden çok farklıydı. En güzelleri oydu. Giydiği Türk şalvarının işlemeleri diğerlerininkinden daha değerliydi. Vücudunun üst kısmını uzun bir ipek gömlek kaplıyordu, giysilerine şöyle bir bakınca üzerindeki Avrupai etki hemen fark ediliyordu. Düz kemikli bir burnu vardı. Kara gözleri çekikti, kalın ama kibar dudaklarıyla oval yüzü yuvarlak bir çeneyle tamamlanıyordu. Kendi üzerinde de Avrupai bir hava vardı. Sonradan Fransızca konuşabildiğini ve giysilerini İstanbul’dan getirttiğini öğrenecektim. Ancak kayınvalidesiyle geleneklere uygun bir tarzda konuştu.

“Evimizin muhterem kraliçesi, köleleriniz hazır.”

Bunu duyunca anneleri kadınlara işaret etti, potinlerini çıkarıp kalın bir İran halısının üzerine oturdular. Halıda yeşil mavi bir orman manzarası vardı, sarı aslanlar ve altın renkli geyikler görülüyordu.

Halı takriben dokuz metre boyunda ve üç metre enin-deydi, değerine paha biçilemeyecek bir sanat şaheseriydi. Ortasında, etrafına oturduklarında yüksekliği göğüslerine gelen bir masa duruyordu. Siyah renkteydi, fildişi asma görünümündeki kakmaların üzerine mor üzümler işlenmişti. İki kadın hizmetçi masanın üzerine ince ketenden bir masa örtüsü serdi, ben de Emir’in yanına çöktüm, hediyelerimi masanın üzerine koydum. Mücevherler kadınları çok sevindirmişti. Hoşlarına giden elmas ve zümrüt takılan bileklerinde ve parmaklarında denediler. Hemen ardından perdenin arkasından çini kaselerin içinde hoş kokulu mevsimlik yiyecekler gelmeye başladı. Pilav, kebap; etli sebzeler… her biri kendine ait çini bir kasede sunuluyordu ve her bir porselen parça en az yüz yıllıktı.

Biraz sonra içeri Sultan’ın iki erkek kardeşi girdi. Bir ta¬nesi kalkık burunlu, görünüşçe dikkat çekmeyen birisiydi; diğeri Romalı burunlu, haşin yüzlü ve insanları tanıyorsam hinoğlu hindi. Hemen arkamıza oturdular ve tören başladı. Sultan oldukça temiz olan elini bir kaseye daldırdı ve elime yemem için bir et parçası verdi. Lokmayı parmaklarımla tutup yemeye başladım. Sonra annesi, karısı, kız kardeşleri ve erkek kardeşleri bana sırayla bir lokma et verdiler. Bu törenle onların kan kardeşleri olmuş oluyordum.

Eğimli sapı olan küçük bir ibrikten şerbet içtik. Anlaşmamız tamamlanmıştı ve akşam yemeğimize şakalar yaparak ve gülüşerek devam ettik. Onlara Hindistan ve dünyada¬ki uzak diyarlar hakkında hiçbir zaman duyamayacakları hikâyeler anlattım.

Sonunda enfes ziyafetimiz sona erdi. Bize, güzel kokularıyla ağzımızı kokutsun diye karanfil ve tarçın kökleri dağıttılar. Bu, yemekleri ağır baharatlarla pişirildiği için kokusu ağızlarda kalan ülkelerde süregelen güzel bir gelenektir. Sonra birbirimizi selamlayarak ayrıldık.

           Emir bana odamı gösterdi. Orada, bütünüyle hayrete düştüm. Peçeli genç bir kadını beni beklerken buldum. Gözlerime inanamıyordum. Fakat Emir ellerini iki kere çırpınca, kız peçesini açtı. Peçeli kız aslında kadın kılığına girmiş olan Vrigu’ydu.

Ve şimdi en sonunda Sultan planını açıkladı; kan kardeşlik sofrası boşuna değildi. Beklemediğim bir şekilde şunları söyledi:

“Bugün yolculuğuna çık, ama istikametin İran’a doğru olsun. Ay ortaya çıkıncaya kadar yürümeye devam et, tâ ki güvenli bir şekilde yönünü değiştirebilesin. Doğuya yönel, Subeli’ye dönüş yolunda beni, seni bekliyor bulacaksın. Hızlı ilerle, birisi seni engellemeye kalkarsa onunla dövüşmek için tereddüt etme.”

Emir, ingilizlere karşı olan antipatisine rağmen kayınpederine yardımcı olmayı kabul etmişti. Sonunda bunu duymak ne rahatlatıcıydı.

“Ben yarın yola çıkacağım” diye sözlerine devam etti. “Karım ve üç yüz hizmetliden oluşan maiyetimle birlikte. Oğlunuz, karımın hizmetçisi kılığına girecek. Karımın babasına yaptığı uzun ziyaret yoluculuğunda onu öyle tanıtacağız. Vrigu’yu burasıyla Şubeli arasındaki yolda kimse görmemeli, zira Abdurrahman’ın kampından kaçtığı için bütün isyancılar onu arıyordur. Benim ardımdan, her birinin içinde dört yüz adam olan iki kervan daha yola çıkacak. Her birimiz silahlarımızı elbiselerimizin altına saklayacağız. Subeli’ye gidişimizi bu şekilde planladım, zira başka türlü ablukayı kırabileceğimizi zannetmiyorum. Ama eğer dört farklı koldan ilerlersek, en azından bir grup hedefine ulaşacaktır. Eğer beklenmedik bir şey olursa seni Şubeli yolunda beklemeyeceğim, sen sağ salim kendini Subeli’ye atmaya bak. Şimdi oğluna Allahaısmarladık de, belki bir saat için, belki de daha uzun bir süre için, kim bilir.”

Bunları bana alçak sesle anlattıktan sonra ayağa kalktı ve odadan dışarı çıktı. Biliyordum ki benim açımdan bir tehlike yoktu, benim düşündüğüm Vrigu’ydu; zira kaderi isyancılar tarafından belirlenecekti. Her ne kadar buna katlanamasam a Emir’in planının, en makul plan olduğunu kabul etmeliyim.

O akşam, her şeyi içinde olan zengin bir kervanı benim için hazır beklerken buldum. Alt tarafa silahlar saklanmış, üste ise ticaret malları yerleştirilmişti. Yolda İranlı kılığına girebilmek için kıyafette mevcuttu. Yarımay yolumuzu aydınlatırken batıya doğru yöneldik. Banİbah’ın ışıkları belirsizleşİrken, arkamızdaki şehir bir rüyanın içinde kaybolan bir masal şehri gibiydi sanki. Yüreğimde bir acı vardı. Vrigu’dan ayrılmanın endişe ve açışıydı bu. Emir’i ve karısını bıraktım diye de pişmanlık duyuyordum. Onları ve düşmanımız olan Abdurrahman’ı düşündüm; onun çift görünüşünü. Emir’in topraklarını terk eden kervana rehberlik etmediğim için bel¬ki de şanslıydım. Ben devemde oturup gök kubbenin göz kırpan yıldızlarını ve bir ceset gibi tek başına parlayan ayı seyrederken yapılması gereken her şeyi başkaları yapıyordu. Ay aşağıya doğru inmeye başlayınca gece boyunca dinlenmek üzere mola verdik.

Ertesi sabah Subeli’ye gitmek üzere istikametimizi doğuya çevirdik, öğleye varmadan bir saat kadar önce Sultan ve karısıyla karşılaştık. Planın en azından buraya kadar olan kısmının başarılı olması beni biraz rahatlattı. Kervanda dört kadın vardı; bir tanesi kılık değiştiren oğlum Vrigu’ydu. İyi düşünülmüştü doğrusu. Tacir bir prensin kayınpederini ziyaret etmesinden, yolculuğunda elli kişilik ve kırk develik kervanını yanına almasından daha doğal ne olabilirdi ki, ya da bir tacirin daha büyük bir kervanla karşılaşıp ortak kaderlerine katılmasından!

Okuyucularım belki Banibah’ta işleri kimin devraldığını sorabilir. Sultan’ın annesi ve yardımcı olarak birbirinden nefret eden iki oğlu; o kadar ki, ikisi de rakibinin yaptığı en küçük hareketi bile kontrol etmekteydi. İki oğul devr-i daim casuslardı ve her biri bir diğeri hakkında bulabildiklerini kendi çıkarlarına kullanmaya çalışmaktaydı. Bu da akıllı, yaşlı kadının Banibah’ı zorluk çekmeden yönetmesini sağlıyordu. Bunların hepsini Sultan bana o her zamanki veciz anlatım tarzıyla aktarmıştı.

Hızlı koşabilen iki haberci bize, baştan aşağı silahlanmış üç yüz silahlı, güçlü yiğidin bulunduğu diğer kervanların Şubeli yolunda olduğunu haber verdi. Her şey yolunda gidi¬yordu. Zaman zaman kılık değiştirmemize rağmen Vrigu ve ben gelip geçen kervanlardan saklanmak zorunda kalıyorduk. Zira Abdurrahman’ın adamlarının nerede ve nasıl orta¬ya çıkacakları belli olmazdı. Uzakta bir çizgi halinde seyreden kervanları görebiliyorduk. Bu kervanları yürütenlerin ne biçim gözleri olduğunu kim bilebilirdi ki! Uzaktan dahi develeri ve eşekleri sayabilir, hatta hayvanların süslerinin renklerini ayırt edebilirlerdi. Bir ya da iki saat içinde eğitimli bir göz onların sinsi birer böcek gibi etrafta gizlendiğini fark edebilirdi. Sonra da, biz yemekten sonra yıldızların altında oturup tütünlerimizi içerken, bir kâbustan fırlamış devler misali sisin içinden çıkıp burnumuzun dibinde belirebilirlerdi.

Ilık bir akşamüstü tüm nezaket kurallarını bir kenara bırakıp, çadırlarımızın dışında Emir’in hanımıyla beraber tütün içtik. Peçesini takmamıştı ve çadırın girişine oturmuştu. Kocasıyla ben yan yana oturmuş onu seyrediyorduk. İkimiz de ayı arkamıza almıştık, ayın aydınlığı kadının yüzünü tamamen ortaya çıkarıyordu. Bir İngiliz şiiri hakkında konuşuyorduk, hanım sultanının en sevdiği şiirdi bu; Shely. Altı dil bilen bu kadın, baştan aşağı, dolu dolu bir feministti. Şiirden alıntı yapıyordum ve ne zaman “Mızraklarımızı o değersiz hiçlere fırlatırken” mısrasına geldiğimde, şaşkınlık verici bir şekilde bir çığlık attı ve peçesini yüzüne örttü. Hemen silahlarımıza davrandık ve arkamızdan bize bakan bir çift göze doğru başlarımızı çevirdik.

            Bir erkek sesi; “Selam” dedi.

Yüzü bana tanıdık gelmişti. Uyanık davranmam gerekiyordu.

Yabancı, bir süre Emir’e ve bana baktı Sonra: “Hindistan’a doğru yol alıyorum. Söyleyin temiz yüzlü insanlar, yol e durumda?”

Emir cevap verdi, “Kendi gönüllerinde kalleşlik ve kendi kafalarında korku olmayanlar için yol güvenlidir.”

“Ne güzel konuştun sen cesaret kartalı, haydi bakalım sağlıcakla kaim.”

Sonra tepenin arkasına doğru ilginç bir ıslıkla seslendi. Bu öyle bir islikti ki, sanki uğursuzluğu iliklerime işlemişti.

Bu ıslığın bizi izleyenleri etkilediği belliydi, zira çizgi halinde görebildiğimiz kervanda önce bir hareketlenme oldu, sonra ağır ağır bizi geçti, uzaklaştı, sonra da ay ışığı denizinde sırra kadem bastı ve çizgileri gözle görünmez oldu.

Bir şeyler bizde şüphe uyandırmıştı. Ne olduğunu bilmiyorduk, ama iki adamımızı bu kervanın arkasından gönderdik Bir saat sonra geri döndüler ve kervanın devam etmek yerine sadece bir mil kadar uzağımızda durduğunu ve sayıları bizimkinin çok üstünde olan kervandakilerin, gece için çadır kurmaya hazırlandıklarını söylediler.

Yol arkadaşlarımızın kim olduğunu bilmememe rağmen, bize yolu soran adamın yüzünden bir şeyler sezmiştim. Adam ne Türkmen ne de Afgan’dı, adam Hindistan’ın yerli-siydi ve içimde hiçbir şüphe yoktu ki beni tanımıştı. Arkadaşlarına gönderdiği o acı ıslık bir sinyaldi. Islığı, adeta cadıların sesi gibi yalamıştı tepeleri.

Bu gibi şeyler kafamdan geçerken Emir’e döndüm: “Sultan’ım, bana elli adamınızı vermeniz İçin size yalvarıyorum” dedim acımaklı bir sesle.

“Elli adam mı?” diye sordu Sultan şaşkınlıkla. “Dostum Sen neden böyle bir şey arzu ettin ki?”

           “Şu kervana saldırabilmek için” diye cevap verdim.

“Yanımdakilerden hiçbirisi böyle bir şeye kalkışamaz. Bu resmen ölüm demektir. Sen belki bir Hindu olarak başını kurtarabilirsin, ama bu benim kellemi götürür.”

Tam o sırada rüzgâr öyle bir esti ki, uzaktan gelen yankılar karanlıkta boğazını temizleyen bir canavar misali çarptı kulaklarımıza. Herkes, Emirle karısı dahil titredi.

Bu benim ruhumu kamçılamıştı.

“Çok iyi” dedim. “O zaman onlara karşı yanıma Vrigu’yu alıp ben bir şeyler yaparım.”

“Ama ne amaçla?” diye bağırdı Emir. “Siz bizim kervanımızdan daha büyük olan bir kervana karşı ne yapabilirsiniz ki?”

“İçimde bir his var” diye cevap verdim. “Size söylediğim gibi yapın. Kampa saldırın, kervanın kuzeyine doğru ilerleyin. Sonra Subeli’ye doğru doğuya yönelin. Şehre ulaşıncaya kadar gece gündüz ilerleyin.”

“Ne garip istekler bunlar böyle!” dedi Emir.

“Fakat” diye karşılık yerdim, “kervanın bize, saldırmak için gecenin iyice bastırmasını beklediği apaçık değil mi? Tek şansımız, diğer kervanlarınız arkamızda olduğu için en kısa zamanda Subeli’ye ulaşmaya çalışmak. Kayınpederiniz için bu kadarlık bir fedakârlık gösteremez misiniz?”

Daha fazla konuşmadan Vrigu’ya benimle buluşması için haber gönderdim. Emir’in çadırında saklanarak bir Afganlı görünümünde kılık değiştirdi. Sonra ikimiz de Emir’in endişelerine bakmadan kervana doğru ilerlemeye başladık. Yanımıza biraz yiyecek, bir şişe su, iki büyük hançer, iki silah aldık. Ve sonu müphem yolculuğumuza başladık.

                                           10. BÖLÜM

                                       Yankıların Savaşı

Bir taraftan yürürken bir taraftan da birbirimize talimatlar veriyorduk. Ay ufka doğru çekiliyordu. Güneyden esen rüzgâr, batıya doğru kıvrılıyordu. Gece hükmünü sürüyordu ve ben rüzgâra karşı hazırlıksızdım. Hele yankıları yok ettiği için bu bölgede rüzgârdan korkuyordum. Düşman kampına yaklaştığımızda yere uzandık ve sürünerek ilerlemeye başladık, toprak sanki altımızdan kayıyordu. Daha çok, daha çok yaklaştık. Çadırların içindeki adamların horlamalarını, kısrakların yelelerini sallayışlarını duyabiliyorduk. Yatağından sıçrayan bir adam ödümüzü patlattı, durduk ve yatmasını bekledik. Sadece kâbus gören birinden başkası değildi.

Kervanın içinde, ay ışığından başka seçilebilen sadece bir ışık vardı. Kampın planım görmüştüm. Develer ve atlar, insanların bulunduğu çadırlarla korkunç diyebileceğim bir uçurumun arasına bağlanmışlardı. Uçurumdan gelen doğa¬üstü fısıltıları ve yankıları kesen doğal bir duvar oluşturmak istemişlerdi sanki.

Şimdi açık seçik iki kişinin fısıltıyla konuştuklarını duyabiliyorduk. Hayvanların olduğu yere doğru süründük, develerin karınları altından geçerek ilerliyorduk.

           Kampı bekleyen hiçbir Allah’ın kulu yoktu, demek ki hiçbir saldırı beklemiyorlardı. Sonunda çadırların arasında, bazı konuşmaların geldiği küçük çadırı bulduk. Açıkça Hint dillerinden birisini konuşuyorlardı. Sonra birisinin diğerine bağırarak hitap ettiğini duydum. Evet Hint dilinden bir lehçeyi konuştukları kesinlik kazanmıştı, “Dışarıdaki ayak sesleri de ne?”

Bir diğeri, hayvanların ayak sesleri veya ipleri oynatan rüzgârın sesi olabileceğini söyledi.

Vrigu da ben de kuma, yüzlerimizin üzerine düştük. Sonra önceden planladığımız gibi hançerlerimizi çıkardık. Hançerlerimizi kolumuzun yetişebileceği kadar uzak bir yere saplıyor, sonra kendimizi hançere doğru çekerek ilerliyorduk, böylece kumda çıkardığımız sesi en aza indiriyorduk. Bu şekilde hançeri on, on iki defa yere saplayıp ilerledikten sonra, Vrigu ve ben kapısı yarı açık olan çadıra ulaşabildik. Bir ışık yanıyordu, biraz daha yakından bakınca, gördüklerimiz karşısında şaşkınlıktan donakaldık. Rüyamı görüyordum? O an için uyanık olduğuma inanamadım, Abdurrahman karşısında kendisiyle konuşuyordu.

Hint Tanrıları bize bir şaka hazırlamış olabilir miydi? Diğer türlü bir kişinin kendisi, nasıl karşısında oturup yine kendisiyle konuşabilirdi? Her ne kadar iki Abdurrahman olduğundan hep şüphe duymuşsam da bu gerçekle yüz yüze gelmeyi hiç beklemiyordum ve adamların birbirine aşırı benzerliğinden dolayı afallamışım.

Ama onların ne söylediklerini dinlemeye başladım.

“Kardeşim, ay bir saat içinde ufukta olur, o zaman saldırıya geçmeliyiz. Banibah Emiri’ni ve Hindu casuslarını hallettikten sonra Subeli’ye yönelmeliyiz.”

Diğeri cevap verdi; “Banibah Emiri’nin Hindularla ve kervanın geri kalanıyla birlikte Subeli’ye ulaşması riskini göze almak aptallık olur. Orada sayılan daha da artacak. Şu anda tam güce sahip değiliz, yüreğimde bir kuşku var.”

“Kardeşim şu anda dahi adamlarımızın sayısı Emir’in adamlarının sayısından çok daha fazla” diye cevap verdi diğer Abdurrahman, “Şu sürüngenleri Subeli’deki yönetimin kuvvetleriyle birleşmeden gebertiverelim! Düşmanı kolay zamanda yok edip, engeli ortadan kaldırmak gerek. Adamlarımızın bazıları bir mil kadar sollarında konuşlandılar, bizse bir mil kadar sağlarındayız. Kervanımızdan gelecek bir işareti bekliyorlar. Timsahın avını çift taraflı kıskıvrak yakaladığı gibi onları çift taraftan sıkıştıralım.”

“Peki o zaman yapalım” diye son karan verdi birinci kardeş, “Önce kampı şöyle bir kolaçan edelim.”

Adamlar çadırın girişinde bunları konuşurlarken ben hep Banibah Emiri’nin tuzaktan kurtulup kurtulamayacağını düşünüyordum. Tüm duyduklarım ve gördüklerimden sonra neler yapılabileceğini kafamdan geçiriyordum. Adamlar çadırın kapısına doğru gelirken ben hâlâ daha yere uzanmış bekliyordum.

Ayaklarımın üzerinde durabilmem için Vrigu’nun beni sert bir şekilde çekmesi gerekti. Sonra ikimiz de koşmaya başladık, ben hâlâ ne yaptığımızı bilmiyordum. Birden üzerimize doğru her taraftan kurşun yağmaya başladı. İlk atışlarında yirmi tane sayabildim. Fark edilmişlik. Kendimizi hayvanların ayaklarının arasına attık. İplerini kestik, bağırıp korkutarak panik olmalarını sağladık. Her tarafa doğru koşuşan hayvanlar arasında kulaklarımızın dibinden vızıl vızıl kurşunlar geçiyordu. O gürültü ve telaş aklımı yatıştırmış, beni sakinleştirmişti. Birden, karman çorman gürültülerin orta¬ya çıkarmasını beklediğim yankıları dinlemek üzere uçuruma doğru kulak kabarttım. Ama hiçbir şey duyamadım, sadece bizim gürültümüz vardı. O zaman korktuğumun başıma geldiğini anladım; güçlü batı rüzgârı yankının bize ulaşmasını engelliyordu. Rüzgârın cilvesi yüzünden planımız başarısızlığa mı uğrayacaktı? İçimde havaya karşı bir kızgınlık belirdi. O sırada iki atın ay ışığının altında yularlarını çekiştirdiklerini fark ettim. Vrigu’ya birisinin üzerine atlaması için seslendim. Şimşek gibi atladı üzerine. Atinin ipini kesince, bir taraftan ipine asılıp kurtulmaya çalışan kendiminkine bindim, atlar atlamaz bıçağımla benim atın ipini de kestim ve uçuruma doğru giden Vrigu’yu izledim.

Arkamızdaki pantomimde kurşun üzerine kurşun yağdırılıyor, bağırış, çığırış ve koşuşturmacalarla süslenen görüntü tam bir savaş alanını andırıyordu. Tüm kamp ayağa kalkmıştı. Kurşunların vızıltıları bize arı vızıltısı gibi geliyordu, çünkü oldukça hızlı ilerliyorduk.

Uçuruma doğru yaklaştığımızda birden önümüzde atlarının üstünde Abdurrahman ve iki adamı belirdi. Bize ateş etmeye hazırlanan iki adamdan önce davrandık ve biz onları mıhladık. Binicileri düşünce atlar koşmaya başladı, onları son defa gördüğümde İse uçurumun yamaçlarını tırmanmaya çalışıyorlardı.

Bu sırada bizim atlarımız vuruldu ve bizi üzerilerinden attılar. Arkalarına geçtik ve ölen hayvanları kendimize siper yaptık. Abdurrahman ve kalan arkadaşları atlarını üzerimize doğru sürüp bize ateş etmek üzereyken ben atlarından bir tanesini vurdum. Tüm bunların hepsi bir anda oluvermişti. Diğer düşmanların bize yetişeceklerini düşünüyordum ki binlerce adamın sesine denk o beklenen sesi duydum…

Sonunda yankılar başlamıştı… Doğaüstü o ses bizi titre¬tirken atlan ürkütmüş, bize saldıran adamlardan bir tanesinin atı ürkmüş ve bu bizim hayatımızı kurtarmıştı. O zaman anladım ki rüzgârın ince zamanlaması çok yerindeydi. Yankıyı salarak kamptaki karışıklığın artıp, içinden çıkılamaz bir hale gelmesine sebep olmuştu.

Şafak sökerken güneş dört ölü atı ve üç ölü adamı aydınlatıyordu. Adamlardan bize en yakın olanı Abdurrahman’lardan birisiydi. Uçurumun kenarına doğru yürüdük, biraz ötemizde dördüncü adam yatıyordu.

Şimdi ne derin ne de tehlikeli olmayan topuğumdaki yarayı kontrol etmenin tam zamanıydı. Vrigu benim için yarayı bandajladı. Silah sesi duymadığım halde ölen atının arkasına saklanan bir kişi tarafından vurulduğumu biliyordum. Hatırlıyorum. Acı, beni bir kaplana çevirmişti ve adamın üzerine atladım. Adamın bacağı kırıldığı halde, gücü hâlâ yerindeydi. Elinden silahı kaptım, ona doğru ateş ettim, ama vuramadım. Elleriyle boğazımı kavradı ve sıkmaya başladı. Midesine birkaç yumruk indirdim. Yumruklarıma, beni piton yılanı gibi kavrayarak karşılık verdi. Şimdi onun altındaydım. Birden gözümdeki perde kalktı ve onun General Gastry’nin katili olan Abdurrahman’dan başkası olmadığını fark ettim.

Bu bana insanüstü bir kuvvet verdi. Onunla daha sıkı mücadele etmeye başladım. Ama boğazımı öyle sıkıyordu ki, sanki birisi kafama hava pompalıyordu. Nefes alamıyordum artık. Birden boğazıma kenetlediği parmakları gevşedi, sonra Abdurrahman’ın başı üzerime düştü. Deli gibi kan fışkırdı ve üzerimi kapladı.

“Yetiştim baba öldürdüm onu” diyen Vrigu’nun sesini duyuyordum. Abdurrahman’ı üzerimden aldı. Üzerim kandan görünmüyordu. Güneşin ortalığı aydınlatmasıyla bir mil kadar ötemizde on kadar çadır ve yanlarında pek ayırt edemediğimiz şekiller fark ettik. Bu şekiller büyük ihtimalle cesetler ve ölü hayvanların görüntüleriydi. Vrigu durduğum yerde oturmama yardımcı oldu ve kendisi etrafı araştırmak üzere uzaklaştı. Kendimi çok yorgun hissediyordum, arkama yaslandım ve uykuya daldım.

Vrigu beni uyandırdığında, envai çeşit yiyecekle, bir kaç şişe su getirmiş olduğunu gördüm. Hemen kahvaltımıza oturduk. Vrigu; “Eğer işaretleri iyi takip ettiysem, orada en azından yüz ölü var. Tüm çadırları yıkılmış ve çoğu develerin, atların ve kaçışan adamların altında ezilmiş. Ama geriye kalan bir miktar yiyecek var. Bir kervanın bizi bulmasını beklesek bile birkaç gün boyunca aç ve susuz kalmayız. Baba, dün geceki gürültü neydi öyle? Arkamızdaki savaşın gürültüsü müydü?”

“Vrigu” diye olayı açıklamaya giriştim. “Sanırım o karga¬şanın ortasında Banibah Emiri’nin adamları kampa baskın yaptı. Fakat bizim duyduğumuz gürültü sadece savaşın sesi değildi, aynı zamanda uçurumun dehlizlerinden yansıyan yankıların sesiydi. Dün, bin insanın sesine denk bir gürültü duyduk, bunu sadece yüz insan gerçekleştiremez.”

“Baba hadi o uçurumları gezelim” dedi oğlum, genç maceracı bir istekle, geçmişte yaşadığı macerasının Önemini vurgulamak istercesine.

“Ne?”

“Evet, neden olmasın? Burada ne atımız, ne de devemiz var. Belki etrafı keşfe çıkabiliriz.”

“Fena fikir değil. Fakat yiyeceklerden ne haber?” diye sordum.

“Kamp yerine inip birkaç gün yetecek kadar yiyecek alırım.”

“Olur” diye ona katıldım. “Güneş fena yakıyor. Ölülerin olduğu yere gidemeyiz. Uçurumlara doğru gidebiliriz.”

O sırada etrafımızda uçan kuşların mavi göğe yükseldiklerini fark ettim.

Kısa bir süre sonra gerçekten de uçurumların içine girmiştik. Çatışmanın gerçekleştiği yerden sekiz mil kadar uzaktaydık.

Etraftaki kayalar granit gibi girintili çıkıntılıydılar. Zor bir tırmanış oluyordu, özellikle bacaklarımdan birisi bu haldeyken. Sonunda zirvelerden birisine varabildik. Ama burada öylesine bir ses duyduk ki, eşine az rastlanır korkutuculuğa sahipti. Dört bir taraftan ölen binlerce hayalet atın kişnemesi duyuluyor gibiydi.

           Korkudan bembeyaz kesilen Vrigu’ya; “Ölen iki adamın atları uçuruma doğru gitmişlerdi. Aslında uçurumdan düşüp ölen üçüncü adamın atı da kayıplara karışmıştı. Hadi gidip şu hayvanları bulalım” dedim.

Böylece devam ettik. Vrigu hâlâ korktuğunu belli ediyordu. Arada sırada omuzlarının üstünden aşağıya bakıyordu. Tırmanışımızın her adımı kayaların üzerinde yankılanıyordu ve bir sonraki adımımızı bıçak misali kesiyordu. Ama biz daha yüksek yamaçlara doğru tırmanışımıza devam ediyorduk. Biraz zikzak çizerek tırmandıktan sonra aşağıya bakıp üç yüz metre kadar yükseldiğimizi tahmin ettik. Nispeten geniş bir alana gelmiştik. Karşımızda bir mağara girişi vardı. Mağaraya girince yankılar kesildi. Mağaranın içindeki elmas, yakut, zümrüt karışımı taşların bulunduğu kayalar, mağaranın kapısından yansıyan güneş ışığıyla bir yanıp bir sönüyorlardı. Kızıl yeleli iki atı bu büyüleyici atmosferde dolaşırken bulduk. Onları çağırdık, hiçbir tepki vermediler. Sonra yine çağırdık, sonra yine. Sonunda bize yaklaştılar. Çok geçmeden ellerimizi yalayıp dost olduğumuzu öğreneceklerdi. Onlara yanımızda getirdiğimiz yiyeceklerden tattırdık ve biraz da su verdik. Ellerimizden su içerken memnuniyetlerini belli edercesine kuyruklarını sallıyorlardı.

Sabah boyunca uyumaya karar verdik. Bayağı sıcak olmuştu doğrusu. Uyandığımızda dans eden renk cümbüşü sona ermişti. Güneş açı değiştirmişti ve dışarıdaki vadi gölgeyle kaplanmıştı. Fakat üstümüzdeki tepeler bembeyaz parlamaya devam ediyordu. Atlara bindik ve vadiye doğru sürdük. Vadinin diğer tarafına ulaştığımızda burasının oldukça soğuk olduğunu fark ettik. Burada da yankılar hüküm sürüyordu ve oldukça ürperticiydiler. Sonra bu seslerin arasında kişneyen başka bir atın varlığı da dikkatimizi çekti.

Biz tepeleri aşmaya devam ederken, yularlarından tuttuğumuz atlarımız da arkamızdan geliyorlardı. Üçüncü atı bulamadık.

           Fakat gerçekte iki saat içinde ölüm bölgesini geçmiş ve toprak zemine inmiştik. Hava daha ılık ve daha hoş bir hal alıyordu. Bu yüzden gece dinlenmek için durmaya karar verdik. Ama uyumak mümkün değildi. Atları çayıra saldık, fakat biz dinlenemiyorduk. Sonra ay iyice ufka yaklaştı ve kara kayaların oluşturduğu başka bir koyu karanlık kapladı etrafı.

Atlara bindik ve yol bulmayı onlara bıraktık. Nasıl olsa içgüdüleriyle yolu bulurlardı. Buna itirazsız boyun eğdiler.

Güneş doğduğu zaman, sonunda kendimizi sabah kahvaltılarını yeni bitiren bir kervana tepeden bakarken bulduk. Adamlar bizi ve geldiğimiz yönü görünce bizi hayalet zannetmişlerdi. Fakat kanlı canlı insan olduğumuzu yakında fark edeceklerdi.

Bize Subeli’ye doğru gittiklerini söylediler. Altı saatlik yollan kalmıştı ve bize kim olduğumuzu sordular. Onlara büyücü olduğumuzu söyledik ve onları bayağı korkuttuk. Onların bu korkularını kullanarak bizi yolculuk boyunca iyi beslemelerini ve bize rehberlik etmelerini sağladık.

Gün boyunca Vrigu ve ben, kervandakileri, uçurumda karşılaştığımız hayaletlerin ve cinlerin hikayeleriyle korkudan öldürdük. Bizi büyük bir saygıyla dinlediler ve bizden çabucak kurtulmanın yollarını aradılar. Bu yüzden çok az mola vererek altı saatte varacakları Şubeli geçidine dört saatte vardılar.

Polis ve zaptiyeler girişi bekliyorlardı. Benim ve Vrigu’nun kim olduğu çok kısa zamanda anlaşıldı. Bir saat içinde saraydaki eski odamda, yatağımda uykuya dalmıştım. Vrigu da hemen yanımdaki yatakta çoktan uyumuştu bile.

                                          11. BÖLÜM

                                           Yakalama

Ertesi sabah erken saatlerde yaşlı Emir beni uyandırmak için odama geldi. Ben sanki onunla eşitmişim ve onun kardeşiymişim gibi beni kucakladı.

“Ah benim eski dostum” dedi saygıdeğer adam. “Sizi beklerken ömrümden ömür gitti. Umarım yolculuğunuz iyi geçmiştir. Her şeyi tam bir başarıyla hallettiniz. Artık ticari faaliyetlerinize geri dönersiniz herhalde?” dedi gülerek.

“Hayır Sultan’ım, daha işim bitmedi. Fakat bu zamana kadar biraz dinlenme imkânı ve sizin koruyucu kanatlarınız altında sığınacak bir yer buldum” dedim ona.

Konuşmamız Vrigu’yu uyandırdı. Tam kalkmak üzereydi ki, Emir, “Aman dinlenmeye devam edin genç dostum. Sizin benim çatım altında dinlenmeniz benim için bir onurdur.” dedi.

“Başımızdan geçenler size bildirildi mi Sultan’ım?” diye sordum Emir’e.

“Gizli polislerim olanları farklı ağızlardan duymuşlar. Kızım ve damadım da büyük zaferden sonra şehre girer girmez onlara olanları anlatmışlar.”

“Ne zaman geldiler?” diye merakla sordum.

“Sizden iki saat önce” diye cevap verdi. (Biz Subeli’ye kestirmeden gelmiştik.) “Sizin şehre henüz ulaşmadığınızı duyunca sizin ve oğlunuzun akıbeti hakkındaki endişeleri çok büyük oldu” diye devam etti Sultan, “Geldiğinizi duyunca sevinçleri de büyük oldu tabi. Abdurrahman’ın kervanına saldırıp yok ettiler.”

“Abdurrahman nerede?” diye sordum “Herhangi bir acil duruma karşı hazırlıklıyım.”

“Onu sen öldürdün ya yankıların büyücüsü” diye sordu şaşırarak. “Cesedi Ölülerin arasında bulundu değil mi?”

“Ben onun kardeşini öldürdüm” dedim yavaşça.

“Onlardan iki tane mi vardı?” diye bağırdı Emir.

“İki kardeştiler, herhalde ikizdiler. Onları çatışma olma¬dan önce konuşurlarken gördüm.”

“İş içinden iş çıktı gördün mü? Bu hikâye büyülü Arap geceleri masallarına döndü. İkizler ha!”

“Bir elmanın iki yarısı gibi birbirlerinin aynıydılar.”

“Şimdi onun nasıl bu kadar hızlı hareket edebildiğini anlayabiliyorum. Bazen iki yerde aynı anda görülebiliyordu. Bir gün Zafer bana onu şehirde gördüğünü söylemişti. Ben de ona gülmüştüm, zira damadım onun çölde olduğunu kendi gözleriyle görmüştü.”

Hiçbir şaşırma emaresi göstermeden “Nerede görülmüş?” diye sordum.

“Zafer sana bilgi verir. Ah bu hayatta mutluluk ne kısa sürer.” Anlattığım hikâye zannederim Emir’in aklına yeni yeni yatıyordu ki bir de kendi kendine tekrar etme ihtiyacı duymuştu. “Damadıma senin orada olduğunu söylediğimde ‘O bizim düşmanımızı öldürdü, Abdurrahman’ın cesedini getiren kişiyi yakalamıştık. Efendilerinin Hindu Tanrılarıyla savaştığını ve uçurumun ayak izlerini izlediğini söylemişti’ demişti. Şimdi senden bir tane daha Abdurrahman’ın olduğunu duyuyorum. Uğraşmamız gereken bir tane daha Abdurrahman. Ne günlere kaldık.”

“Sultan’ım, uçurumlar hakkında ne biliyorsunuz?” diye sordum.

Bir mezar sessizliğinden sonra cevap verdi: “Hindu Tanrılarının oturduğu düşünülen büyülü bir bölgedir. Hiç kimse değil, fakat sadece Hindular güvendedir orada. Hindu dininden olmayanları bu tanrılar hallaç pamuğu gibi savurur, adamların sadece kemikleri kalır, tüm diğer bölümleri ay tarafından beyazlatılmak üzere ayrılır.”

“Bu kemikler hakkında neler biliniyor?” diye sordu Vrigu

“Hiçbir şey oğlum” dedi Emir omzunu silkerek.

“Fakat uçurumlardaki yolların sonu sizin krallığınızdan başka bir yere varmıyor. Bir tanesi yolu yarı yarıya kısalttı. Size rotayı söyleyerek sözlerimin gerçekliğini ispat edebilirim” dedi Vrigu.

Emir, “Aman aman, bana gösterilsin istemem doğrusu, öyle lanetli bir yere kimse değil gitmek, yanından bile geçmek istemez. Siz paçanızı kurtarmışsınız, bu iyi. Ama isterseniz siz de oralardan daha fazla bahsetmeyin. Hadi sağlıcakla kalın.”

Emirlerine uyduğumuzu söylemek gereksiz olur sanırım.

İki gün içinde ayağım çok daha iyi oldu ve Emir’in kabul odasındaki özel bir toplantıya katılma imkânı buldum. Toplantıya katılmadan önce bir güzel yıkandık, sakallarımıza koku sürdük; beyaz elbiselerimizin üstüne mavi kuşaklar bağladık. Artık bir tacire benzemiyorduk; şu andan itibaren toplantıdaki herhangi bir soyluyla aynı görünüme sahiptik.

Odaya girince bizi san elbiseler içinde Zafer karşıladı. Banibah Emiri biz gelmeden önce odada yerini almıştı. Damadı yaşlı kayınpederinin önüne çömeldi. Bir taraftan ibadet eden bir kuş gibi, diğer taraftan da yanan bir ateşten gelen bir kıvılcım gibiydi. Kayınpederi onu kucaklayabilmek için ayağa kalktı ve genç adamı kollarıyla kavradı.

“Ah benim oğlum, benim sağ kolum, nurum; Tanrı seni korusun, sana zafer üstüne zafer versin”

Genç adamsa onun bu sözlerine şöyle karşılık verdi: “Efendim, babam, kahramanların kuşku götürmez lideri.”

Şimdiyse benim sıram gelmişti. Selam verdim ve ayağa kalktım. Emir benim ayağa kalkışımı bir saygı ifadesi olarak aldı. Biraz birbirimizle iltifatlaştıktan sonra konuşmak için tekrar oturduk.

Bu odayı hiç görmemiştim. Oyuğundan çıkarılmış sarı bir yakut gibi güzeldi. Duvarlar ve zemin, cilalanmış taştan yapılmıştı. Duvarlarında pencereler için sadece iki delik açılmışta, buralardan ikindi vakti kuzeybatıdan güneş ışığı sızıyordu. Emir, kar beyaz yastıkların karşısına dizilmiş mavi siyah yastıkların üzerinde oturuyordu. Damadı ondan biraz daha aşağıda oturuyordu. Geri kalanlarsa; yani ben, Vrigu ve gizli polis şefi onlardan aşağıda, yerde oturuyorduk.

Önce yaşlı Emir konuştu. Yorgun, yaşlı gözleri ıslak bir kayadan yansıyan güneş ışığı gibi parlıyordu. Konuşurken elini kolunu oynatması, ona bir kraldan çok sıradan bir adam havası veriyordu.

“Taraftarlarımızın yarısını işgalciler bizden çaldılar. Diğer yansı duruyor ama içleri bize karşı soğuk” dedi ve durdu, Zafer’in konuşması için işaret etti. Renksiz sesiyle polis şefi şunları söyledi:

“Bu isyanın anlamı Hindistan’a saldırıdır. Uçurumlardaki savaş bunların amaçlarının biraz daha ertelenmesinden başka bir anlama gelmez. Haşmetmabımız bu harekete izin verecekler mi? Ne dersiniz beyler?”

Yaşlı Emir genç olana bakıp homurdandı; “Ben savaşalım derim.”

“Her şeyimizle savaşalım Emir’im. Ama isyancılar fikir olarak haklılar aslında. Yabancılar bizim içimize giren birer piton yılanıdır. Ama buna karşı çıkış biçimleri yanlış “Konuş!” diye işaret etti gizli polis şefine, “Ve bulduklarını anlat!”

Görünüşü mide bulandırıcı olan, sarı sarıklı, yılan gözlü adam, hiçbir hissiyat yansıtmayan sesiyle devam etti:

“Dört yoldan saldırmayı planlıyorlar. İkisi Buhara’dan gelecek, biri Pencap’tan, birisiyse Tibet ten. Casuslarımın söylediklerine göre bunların hepsi asilerden oluşmuyor. İçlerinde Çinliler, Hintliler, hatta bazı Avrupalılar bile var. Amaçlan önce Subeli’yi ele geçirmek sonra da İngilizlerin bilmediği asilerce yapılmış bir yoldan Hindistan’a yayılmak.”

Yaşlı Emir yine damadını göstererek;

“Ben buna nasıl seyirci kalabilirim?”

Banibah Emiri sakalını birkaç kere sıvazladı, böylece güzel misk kokusu etrafa yayıldı, soğuk, haşin bir sesle devam etti:

“Asi olsun olmasın, sizi tahtınızdan etmek isteyen herkesin haddi bildirilmelidir. Siz son nefesinize kadar o tahtta oturmalısınız. Siz ecelinizle ölmeden, kimse başınızdaki bir saç telinize dahi dokunamamalı. Ben bu isyanlardan da, isyan hikâyelerinden de bıktım. Bu hasta ruhlu isyancı kurtlara, biz yöneticilerin tahtta oturduğumuzu göstermenin zamanı geldi. Başka krallıklara ne yaparlarsa yapsınlar bizi ilgilendirmez; ama Emir’im, sizin tahtınız için olduğu kadar diğer kralların tahtları için de savaşmalısınız. Ne olduğu belirsiz adamlara bir çakıl taşımızı bile kaptırmayacağız-“

Sonra bize dönerek devam etti: “Yardımınız için size derinden müteşekkirim. Eğer siz o uçurumları tekrar tekrar yankılarla titretmeseydiniz, o çarpışmada Abdurrahman’ın adamları panik olmaz, biz de onları alt edemezdik (Tabii ki o yankıları çıkaranlar aslında kendi askerleriydi, ama belki korkusundan bunun farkına varmamıştı.)

“Biz hiç korkmadık” diye devam etti. “Zira siz uçurumların ruhlarını bize yardımcı olmak için getirdiniz. Düşmanı ne hale getirdik!”

Vrigu ve ben bu sözlere karşı hiç cevap vermedik, çünkü uçurumlardaki esrarlı yankı bölgesi hakkında konuşmamamız için yapılan uyarılara uyuyorduk. Ama ben sessizliğimi benim için çok önemli olan şeyi sorabilmek için bozdum; “İki tane Abdurrahman var ve Sultanımın bildiği gibi ben bir tanesini geberttim. Peki diğer kardeş nerede?”

Bu soruma cevap veren Zafer oldu: “O şimdi bu şehirde. Sizden bir gün ve bir gece sonra geldi, çarpışmadan ancak birkaç arkadaşıyla birlikte kurtulabilmiş. Ancak bu toplantı¬dan bir saat kadar önce mahkûmlardan, o ve kardeşinin Subeli’yi ele geçirme planı yapan asilerin lideri olduğunu öğrenme imkânı buldum.”

“Güçlerimizi birleştirirsek onları hallaç pamuğu gibi savururuz” dedi Banibah Emiri.

Yaşlı Emir konuşmaya çalışıyordu, sonunda gürledi: “İyi o zaman manevi oğlum, değerli kızımın eşi. Bu köpeklerle savaşalım ve yandaşlarının kökünü kazıyalım!”

Bana döndü ve yardımımı istedi. Benim bunu kabul etmem üzerine polis şefi alışılmış metalik sesiyle şunları söyledi; “Eski kahvehane, asilerin buluşma yeri. Bunu saklamıyorlar zaten, ama işkence yaptığımız bazı mahkûmlar, bu akşam saat sekizde burada bir oyun düzenleneceğini söyledi. Oyuna asiler dışında herkes gidecek. Yerli halk içerisini doldurur doldurmaz asiler kahvehanenin etrafını kuşatacaklar ve onları orada esir alacaklar. Sonra şehrin girişinin dışında olan kervanlara hızlanmaları için işaret fişekleri atılacak. Bu şehir alınır alınmaz, istikametleri Hindistan olacak.”

“Aman Tanrım!” dedim, “Sultan’ım bunlara kesinlikle izin verilmemeli! Hindistan’a girememeliler!” Fakat ne yazık ki Hindistan, Emir’i ve damadını ilgilendirmiyordu. Kendi tahtlarını ve statülerini korumayı düşünüyorlardı sadece. Hiç ileri görüşlü değillerdi. Korkularımı anlayamıyorlardı. Fakat Subeli’nin yaşlı Emir’i şunları söyledi:

“Dostum, Hindistan’ı sevmesem de seni severim. Senin değerli intikamını gerçekleştirmek için elimin altındaki tüm gücü kullanacağım. Arkadaşının katilinin ölümünü seyredeceksin.”

Abdurrahman’ın yakalanması ve Emir’in çıkarlarının korunması Hindistan’ı korumanın en iyi yolu olduğu için daha fazla tartışmaya girmedim.

Bir plan yapmak için oturduk. Öncelikle şehrin girişlerini kapatmaya karar verdik, böylece diğer asilerin şehre girmelerini engellemiş olacaktık. Sonra tüm yerli halkı tiyatroya gitmemeleri için uyaracaktık. Gizli polisin verdiği bilgilere göre Abdurrahman isyancılara emir vermişti. Oyunun düzenlendiği yerde, belli bölgelerdeki evlere sivil görünen, ama baştan aşağı silahlanmış devlet muhafızlarını dikecektik.

O akşam adamlarımız kahvehane tiyatrosu yolunda konuşlandılar. Hepsi ikişerli üçerli gruplar halinde birbirleriyle konuşan soylular gibi görüneceklerdi. Geçenlerin duyacağı şekilde şunları söyleyeceklerdi; “Oyun bu gece düzenlenmeyecek. O zaman kahvehaneye gitmeye gerek yok. Duydunuz mu, Banibah’tan gelen iki bin silahlı asker şehre gelmek üzereymiş?”

Bir saat içinde tüm şehirde korkulu bir beklenti oluşturuldu. On bin erkek nüfustan sadece beş yüzü tiyatroya gitti. Diğerleri bizim ajanlarımızın konuştuklarını duydular ve evlerine gidip silahlarını hazırladılar. Kendi kendilerine “İki bin asker geliyor. En iyisi evde kalıp ailelerimizi koruyalım” diyorlardı.

Fakat tiyatroya giden beş yüz kişi isyancılara ümit verdi. Birbirlerine: “Tüm şehir kısa zamanda damlar. Biraz gecikeceğiz, ama onlara biraz zaman verirsek hepsi gelir. Etraflarını çevirip onları tutsak ederiz.” diyorlardı.

Fakat çok önceden bizim talimatlarımızla kahvehanenin etrafındaki evlerde üç bin kadar devlet muhafızından beş yüz kadarı görülmeyecek şekilde konuşlanmışlardı. Vrigu, ben ve polis şefi de saraydaydık. Top atışlarıyla bizimkiler saldırıya geçtiler. Hiçbirimiz ne olup bittiğinden tam olarak haberdar değildik, sadece silah sesleri ve bağırışlar duyuluyordu. Anladığımız kadarıyla çarpışanlardan bazıları sarayın kapılarını zorluyorlardı. Vrigu ve ben kapının arkasına destekler yerleştirdik. Sonunda iç hareme girmek zorunda kaldık; zira kapı açılmış, içeri insan seli akmaya başlamıştı. İç haremin ortasında bir yüzme havuzu vardı. Bir taraftan silahlarımızla asilere ateş ederken bir taraftan kadınların bağırışlarını, adamların havaya uçtuklarını duyuyorduk, düzinelerce adam yanıyordu. Vrigu ve ben ateşten korunmak için yüzme havuzuna atladık.

Asilerin etrafını bizim askerlerimiz sarmıştı. Birden Abdurrahman’ın yüzünü fark ettim. Vrigu’nun üzerine atladı ve boğazını sıkmaya başladı. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Silahımı ona doğrulttum ve ateş ettim. Vuruldu, sanırım sadece yaralandı. Havuza düştü. Sonra onu kıskıvrak yakaladık.Sonunda ölmüştü. Diğer Abdurrahman da elimizdeydi ve yaşıyordu.   

                                        12. BÖLÜM

                                  Suikastçının Hikâyesi

Bu, sonunda Abdurrahman’ın kendi ağzından aldığımız hikâyedir.

Onu, taraftarlarının baskın yapmasından korkarak, adına ‘zor hapishane’ diyebileceğim, Emir’in saray odalarından birisinde tutuyorlardı. Odasında hareketsizdi, tek başınaydı. Uzun geniş alnı, tavandaki küçük pencereden belli belirsiz sı¬zan güneş ışığıyla aydınlanıyordu. Onun konuşmasını bekleyerek hayal kırıklığına uğrayacağımı biliyordum. Bu yüzden öncelikle konuşmayı ben yaptım. Ama düşüncelerinde yavaş yavaş bir rahatlama olduğunu hissedebiliyordum. Ona önce kendi hikâyemden, onu nasıl bulduğumdan, buralara nasıl geldiğimden bahsetmeye başlamışken, birden dudaklarımdan ayların acısının aktığını fark ettim. İşte o zaman patladı.

“Senin üzüntün benim üzüntüm yanında nedir ki?” dedi içinden gelen bir sesle. “Ben kardeşimi kaybettim, benim kanımdan, canımdan, benim kafamdan birisini. Bir arkadaşın kaybının kederi, senin kalbinin diğer yarısının kaybının kederiyle karşılaştırılırsa ne kadar kalır?

“Hayır!” diye cevap verdim hırsla, “Senin kardeşin adil bir savaşta öldürüldü, uyurken canice öldürülmedi, fanatik bir kan davasının öfkesinin masum bir kurbanı değildi.”

“Aaa!” dedi acı bir tebessümle, “Görüyorum ki kan dökmek için sadece kan yeterli değil; senin ölçün suikasta karşılık suikast ve benim ölümümse senin intikamını doyurmak için olacak. Öldür o zaman. Ben ölsem de davam ölmez. Benim yarım zaten yok edildi. Duvarları yıkılan bir evin artık ev olacak hali kalır mı? Daha güçlü olan parçamı kaybetmişim, artık benden adam mı olur?.. Ah kader işte!” başını önüne eğdi. Sonra birden gözlerini bana dikti. “Ama beni öldürmeden önce hikâyemi dinle ve bir adamın bir ömürde çekebileceğinden fazlasını çekmiş miyim bakalım karar ver!”

Ve bu, onun bana farklı bir yerli aksanıyla, ama heyecan¬la hareket ettiği zamanlar hariç, ingilizce olarak anlattığı hikâyesidir. Bazı zamanlar kendi diliyle konuştu, bu zamanlar¬da büyük umutları olan bir insanın sesiyle konuşuyordu. “Sizin esiriniz olduğum için ve beni öldürmeye niyetli olduğunuz için, size tüm bildiklerimi ve başarmak niyetinde olduklarımı anlatsam iyi olur. Ben ingiliz ordusunda askerdim. Ben ve kardeşim Hindistan’ın Petna şehrinde doğduk. Sokaklarda koşuşan üstü başı kirli sokak çocukları olarak yetiştik. Hırsızların, kodoşların, polislerin ve gizli servisin ayak işlerine koştuk. Yirmi yaşıma geldiğimde Benar’la Peşaver arasında konuşulan tüm dilleri biliyordum. İkimiz de gizli servisin çıkarları için Peşaver’i karış karış gezdik. Afganistan’da üç yıl gezdikten sonra İran’a geçtik. İran’ın batı sınırında bizim bilmediğimiz bir bölge y

oktur. İran’dan sonra Semerkant’a geldik, daha sonra tüm Türkmen ülkelerini gördük ve sonunda Subeli’ye geldik. Subeli’ye, Peşaver, Lahor ve Be-nar’a ne kadar derinden bağlıysam o kadar bağlıyımdır.

“1908’de Hindistan’a döndüğümüz zaman Hint ordusunda görev aldık. Eğitildik ye subay rütbelerine yükseldik. Ama daha sonra bizim terfilerimiz ağır işlemeye başladı. İngilizlerin aldığı üst rütbeleri hiçbir kahverengi derili adam alamazdı. Bizim yüzlerimiz sanki ikinci sınıflığın damgasıyla damgalanmıştı. İnsan olmamıza rağmen, beyaz gözetmenlerimizin eli altında bir orangutan muamelesi görüyorduk. Beyaz adamın gözünde bir Asyalı, köpek demekti.

“‘Sonunda kaçınılmaz savaş başlamıştı. Ben o zamanlar Gharwall yakınlarındaki bir merkezdeydim. 1914’te, Ağustos’un 2’sinde, sabahleyin pazardaki erkeklerin mabetlere çok daha sık girip çıktığını gördüm. Benimle birlikte olan İngiliz albayımız bana ahaliye gidip bunun sebebini sormamı istedi.

“Ben de gidip; ‘Neden mabetlerinize girip çıkıp duruyorsunuz, bugün dini bir gün mü?’ diye sordum. Hiç kimse cevap vermedi. Sonunda kafası tıraş edilmiş bir rahibi durdurdum ve ona da aynı soruyu sordum. Gözlerini kırpıştırarak bana şunları söyledi:

‘Bir savaş çıktı. Yoga yapanlarımız meditasyonları sırasında bunu gördüler. Dışarıda bir yerlerde insanlar öldürülüyor. Mabetlerimizde, ölenler için dua ediyoruz. Eğer yeterince dua edersek Tanrı bu savaşı durdurur.’ dedi. Gözlerini kırpıştırmaya devam ederek, yeşil entarisini sürükleye sürükleye yürüdü gitti.

Tabii ki albay buna kahkahalarla güldü; ‘Eğer bir savaş varsa, biz ordu olarak bunu bilirdik. Şüphesiz bu salaklar hikâye uydurmaya bayılıyorlar.”dedi.

Üç gün içinde kaderin sayfaları albayın sözlerine gerekli cevabı verecekti. Simla’dan emir gelince suların rengi değişti. Almanya, ingiltere ve Fransa’ya karşı savaşa girmişti. Küçük bir savaş değildi, kader o zamana ait büyük bir kasap dükkânı açmıştı!

Önce savaşa sadece beyaz adamların çağrılacağını zannediyorduk. Fakat çok kısa bir zaman sonra bize, sevk olunmamız üzerine emir geldi. Bombay’dan gemiyle yola çıkacaktık. Marsay’a vardığımızda serseme dönmüştük. Bu beyazlar bize nasıl davranacaklardı? Fransızlar bize öyle iyi davrandılar ki neredeyse onların Hıristiyan olmadığını düşünecektik. Ama öyle olduklarını gösterdiler. Neyse yine de kibar ve iyi insanlardı ve onlar için yaptıklarımızı takdir ettiler. Bize ihtiyaçları oldukları ölçüde onlara yardım ettik. Sonra Gelibolu’ya gittik. Orada kendi dinimden insanları öldürdüm. Türkler de Hintliler de birbirleriyle savaşırken ‘Allah’ diye bağırıyorlardı.

Sonunda yüreğim, aklım ve ruhum sızladı. Hangi kuvvet benim bir mümini Öldürmemi sağlamıştı? Ben bir Müslüman mıydım, yoksa üç tanrıya inanan bir Hıristiyan mı?

Ertesi gün büyük ihtimalle kardeşim öldürülmüştü. Fakat daha sonra onu görmeye hastaneye gittiğim zaman bana hayal meyal Cebrail’i gördüğünü ve Cebrail’in Peygamberi işaret ettiğini söyledi. Peygamber acı ve gözyaşları içindeydi ve Cebrail erkek kardeşime şunları söylemişti: ‘Bak, Peygamberimiz Müslümanların putperestler için birbirini öldürmesinden dolayı ıstırap çekiyor!’ sonra görüntü kaybolmuştu.

Sen imanı olmayan bir insan olarak yüreğimin nasıl sızladığını tasavvur edemezsin. Yine de bana o domuz yiyenlerden daha yakınsın. Kardeşim bundan sonra savaş dışında kaldı. Ben de yaralanarak bir Müslüman kardeşimi öldürme günahından kurtuldum.

Böylece savaş bitmeden bir yıl önce Hindistan’a döndük, kilim işine girdik. Kardeşim evlenip Gujrevallah’a yerleşti, ben de Amitsar’a yerleştim.

1919 Nisanında General Dyer, Amitsar’da gaddarca işler yapmaya başladı. Komşu bölgelere uçaklar bombalarını bıraktılar. Gujrevallah’ta yengem ve küçük oğlu İngiliz pilotların attığı bombalarla öldü. Erkek kardeşim kederinden deli gibi oldu. Tam o sıralarda yine Peygamberimizin siluetini karşısında buldu. Kendisine cennetten sesleniyordu.

Mücahitlerin, Müslümanları Hıristiyanların baskısından kurtarmak isteyen müminlerin, karşı koymaya hazırlandıklarını duydum. Ben ve kardeşim onlara katıldık ve kısa bir zaman önce de tüm Hindistan’daki mücahitlerin başı oldum. Avrupalıları, kâfirleri Asya’dan kovmak bundan sonra tek amacım oldu.

O sıralarda casuslarımız bana, Gastry diye bir adamın adını getirdiler. Bu adam Dünya Savaşı sırasında Afganistan’da ingiliz konsolosluğunda çalışıyormuş ye Afganistan Emiri’yle iyi ahbaplarmış ki, Emir ona sadece arabasıyla değil, yürüyerek bile ülkedeki istediği her yere gitme iznini vermiş. Bu adam tam bir gezginmiş. Hindistan’ın sınırları içindeki her tepeyi, vadiyi, ovayı, bağı, çayın dolaşmış. Ama Şubeli, Taşkent, Semerkant ve tüm dost ülkeler o zamanlar Rus egemenliği altında olduğu için oraları ziyaret etmemiş.

1919’da Hindistan’a döndüğünde tüm Müslüman topraklarını gösteren bir harita yapmış, niyetiyse bunu Ingilizlere vermekmiş. Bunu gece çalışmalarını gözetleterek öğren¬dik.

Haritayı tamamlayamaması için onu öldürdüm. Büyük ihtimalle Londra’nın Savaş ve Dış İşler Bölümü’ne gönderilecekti.”

“Bunu nereden biliyorsun ki?” diye bağırdım.

“Kardeşim Abdurrahman benim için tüm bilgileri toplamıştı” diye cevap verdi. “Onsuz ben kapağı olmayan bir tenli çere gibiyim. Haklıydı, Gastry’i öldürdüğümde çantasında B bu haritayı buldum. Londra ofisine gönderilmek üzere damgalanmıştı. Sadece bir harita yoktu. Kopyalardan birisi Peşaver’deki General Broderick’e ve diğeri Donaldson’a gönderilmisti.

            Şimdi geri kalan hikâyeme devam edeyim. Gastry sadece bir harita tamamlayabilmişti, ama tüm bilgiler karaşındaydı. Ben de bu bilgileri kullanmasını engelledim. Ölü bir adam ne şarkı söyler, ne de harita çizer.”

            “Onu nasıl öldürdün?” diye sordum.

            “Kardeşim onu Kalküta’da üç hafta kadar izledi. Orada ordu çalışanlarına polo atları sattı ve bu yolla ihtiyacımız olan bilgiden daha fazlasını öğrendi. Gizli elçilerle beni her zaman bilgilendirdi. Tüm planı yapan oydu ve biz iyi yağ¬lanmış bir makine kadar iyi çalışıyorduk. Bizim iki kişi olduğumuzu bilen Hindistan’da çok az kişi vardı; hatta en yakın takipçilerimiz dahi bilmezlerdi. Böylece o aklıyla, ben vücudumla düşünceleri pratiğe döküyorduk. Her şey hazır olduğunda beni çağırıyordu; çalıyor veya Öldürüyordum. Her zaman başka yerlerde olduğu için benim yaptıklarımdan sorumlu tutulmuyorduk,

Gastry Kalküta’yı terk ettiği zaman ben de gizlice Kalküta’dan çıktım. Fakat kardeşim alenen şehirde kaldı. Yanımda kurşun bir boru taşıyordum. Bu bizim gizli iletişim aracımızda bunun sesiyle Hindistan’daki her mücahidi tanıyabiliyordum. Sanki savaş dansı yapan bir yılanın sesi gibi ses çıkarıyordu. Her mücahit, İngiliz kurşuncuları tarafından Bombay’da yapılan bu kurşun boruyu taşır. Kurşun boru bir adama onunla vurulduğunda hiç ses çıkarmaz; bundan daha da fazlası kurşun boru bizim partimizin de sembolüydü.

O sıcak ağustos gecesi, saat sekiz buçukta kendi kompartımanımdan çıkıp, hızla hareket eden trenin sarsıntılı holünden geçip, Gastry’nin kompartımanına girdim. Kafasını pencereye yaslamış uyuyordu, başına kolunu destek yapmıştı. Onu öldürdüğüm zaman lavaboda ellerimi yıkadım, sonra yanında getirdiği eşyalarını kontrol ettim. Tabancamı çıkardım ve kabzasıyla lambayı kırdım, böylece bütün gece boyunca yakılamayacaktı. Dwan İstasyonu’nda durduğumuz zaman kalabalığa karıştım ve onlarla birlikte bekleme salonuna kadar yürüdüm. Sonra yaşlı bir polis memurunun, yanımdakine, bir trenin Bombay’a, diğerinin zıt yöne, Kalküta’ya gideceğini söylediğini işittim. Bu bilgiye göre davranarak Kalküta trenine bir bilet aldım.

Kuzeye doğru yolculuğum dolambaçlı bir yolculuktu. Bir hafta sonra posta trenine binip Bombay’a gittim. Oraya vardığımda kardeşim Pencap posta treniyle Peşaver’e, oradan

           Kabil’e gitmek için yola çıkmıştı. Bu bazen ikimizin beraber olduğu bir yolculuktu. Ben kimliğimle ortaya çıktığımda, o kılık değiştiriyordu. Ben kılık değiştirdiğimde o alenen kendisi olarak dolaşıyordu. Bombay’dan Multan’a geçtim. Hindistan’a gitmek için Peşaver yolunu izledim, kardeşimin hemen arkasından gitmek çok riskli olacaktı. O yolun her kilometresini polis hafiyeleri izliyor olmalıydı. Fakat Bombay’dan Multan’a, oradan gemiyle Keşmir’e, oradan mücahitlerin yaptığı yol üzerinden Subeli’ye giden yol, bilinmeyen bir rotaydı ve güvenliydi.

Böylece Hindistan’a gittim. Orada yeni gönüllüler topladım.

Sizin gizli servisiniz mücahitlerin çalışmalarını öğrenmek için İran Körfezi’nden Bombay’a, sonra Tahran’a adamlar gönderdi. Ama bu adamlar o kadar alenen araştırma yaptılar, kendilerini ve amaçlarını o kadar belli ettiler ki İngiliz gizli servisine hiç saygımız kalmadı. Kılık değiştirmeyi bıraktık, eski planlarımızı bir kenara attık ve Japonya’dan İstanbul’a kadar açıktan açığa propagandamızı yapmaya başladık.

Eğer düşmanını tuzağında tutmak istersen, söylentileri kullanırsın. Hindistan’a bizim davamızla ilgilenen bir Rus kadını getirttik, Donaldson’ın evinde gördüğünüz kadın o kadındı.” Lafının arasında şunları ekledi; “Onun inancı da benim gibi, insanlığının kurtuluşunun Avrupalı kemirgeninin Asya’dan atılmasına bağlı olduğuydu. Kendine Miss Tompkins diyen bu kadın bir çok Rus kadını gibi bir İngiliz ” okulunda yetişmişti, İngilizce’yi ana dili gibi konuşuyordu.

Onu Hindistan’da tanıtmak hiç de kolay olmadı. Kuzeyden gelen ve koyu tenli bir adamla dolaşan beyaz bir kadın çok şüphe çekiyordu.

Biz de onun bir avcı olduğuna dair bir söylenti çıkardık; kuzey ormanlarında kaplan avlıyor olacaktı. Bombay’a gidiyor, oradan da İngiltere’ye dönüyordu. Bombay’da haftalar boyunca bir İngiliz doktorun yanında hemşirelik yaptı. Bizim kıt akıllı İngilizler ona bir de referans verdiler; zira İngilizler birbirlerine güvenmekten çekinmezler. Bu kadın da dillerini çok iyi konuşuyordu ve en az kendileri kadar beyaz tenliydi.

Böylece Brodrick’i öldürmek ve Donaldson’ı kaçırmak için Hindistan’a döndüm. Kardeşim tuzağımı gizlemek için Peşaver’e dönmüştü. Böylece polisin benim hakkımdaki şüphelerini bertaraf etti. Ah benim canım kardeşim!.. Ah senin koru¬mana, desteğine bir daha sahip olamayacağım. Yarım öldü benim, öldü…”

Birkaç dakika hiçbir şey söylemeden sessiz kaldı. Bir suikastçının sevgiyle dolup taştığını görüyordum.

Gözlerindeki yaşları sildikten sonra; “Ben burada bir ha¬ta yaptım” diye devam etti hikâyesine. “Dediğim gibi gizli servisi küçümsüyorduk ve senin gibi bir adamın beni tuzağa düşürebileceğini düşünemedim.

Amacımız İngilizlerin Afgan arkadaşlarıyla ilişkilerinden elde ettikleri ve Gastry’nin elinde bulunan kağıtları ele geçirmekti.”

Burada onun sözünü kestim “Yani kardeşin kağıtların kimlerde olduğunu söyledi ve gelip cinayetleri işlemeni istedi.”

“Cinayet kelimesi benim yaptıklarım için biraz ağır kaçıyor. Bu bir savaş, cinayet bence daha başka anlamlara gelir. Kağıtları kaybetmenin İngilizlerin Afganlarla dostluğu için ne anlama geldiğini tahmin edebiliyorduk. Kağıtları ele geçirmiştim ama çok geçti.

Afgan savaşı başlamıştı, bunun anlamıysa İngilizlerin en küçük Müslüman şehrini dahi yerle bir edeceğiydi. Delhi’ye geldiğim zaman Afganlar barış istediler. Ne yazık ki o zaman da çok geç kalmıştım ve Asya’nın alnına yine kara damga vuruldu.”

”Hâlâ General Donaldson’ı nasıl kaçırdığınız hakkında bilgi vermedin” dedim yine acı bir sessizliğin içine gömülmüşken.   

“Miss Tompkins, yani şu Rus kadın, kendine yaşlı dul Donaldson’ın evinde iyi bir yer edindi. Kendisini, kendine güveni ve sempatikliğiyle kabul ettirdi. Ayrıca bir İngiliz olması Hindistan polisinin ona soru sormasını engelledi.

Elimizin altında bir hazine bulmuştuk. Kısa zamanda Donaldson’ın sakladığı kağıtları buldu. Bu kadarla da kalmadı; Donaldson’ın en değerli bilgileri ezberlemiş olduğunu öğrendi. Elinde bulundurduğu yazılardan çok, aklındakilerin Önemli olduğuna karar verdik. Böylece o ve kardeşim Donaldson’ı kaçırma planı yaptılar. Diri hali ölü halinden çok daha fazla işimize yarayacaktı. Bize her şeyi anlatıncaya kadar onu zorlayacaktık.”

“Bu sırada sen ve kardeşin neredeydiniz?” diye sordum.

“Peşaver ve Delhi’deydik. O bir yerde olduğu zaman ben başka yerde oluyordum. Brodrick’in yok edildiği gün o saklanmaya devam etti, ben de Peşaver’e onunla birleşmek için geldim. Kardeşimin nerede olduğunu pazardaki yemiş satıcılarından öğrendim. O gece işimi yaptım, pazardaki bir dükkânda gizlice kardeşimle iletişim kurdum ve belli etme¬den Delhi’ye gitmek üzere oradan ayrıldım. Bir sonraki gün kardeşim Peşaver sokaklarında alenen dolaşıyordu, bense Delhi’de saklanıyordum. O sıralarda sizin şu genç şeytanınızla karşılaştım. Bana o kadar iyi ve inanarak hizmet ediyordu ki, çok kısa bir zaman öncesine kadar onun çift yüzünün farkına varamadım. Halbu ki kardeşim onun hakkında dikkatli olmam için beni uyarmıştı. Ne yazık ki ben onun kadar dikkatli değildim.”

“Peşaver’de kılık değiştirmedin” dedim.

“Bunu biliyor muydun?” diyerek çok şaşırdı.

“Her şey o kadar yolunda gidiyordu ki, ingiliz servisinin aptallıklarından dolayı artık onlardan korkmuyordum, diğer tüm tehlikeleri unutmuştum. Sen planlarımızı altüst ettin ve Miss Tompkins’i öldürdün. Asıl cinayet işleyen sensin; zira bir kadın öldürdün. Ben savaş için öldürdüm, senin yaptığınsa unutulmayacak bir caniliktir!”

“Bana zekânın seviyesini göstermeyi bırak da şu hikâyeye devam et” dedim.

“Öncelikle, Donaldson ve kılık değiştirmesine rağmen Subeli’deki kahvehanede yakaladığınız ingiliz adam nerede?”

“O mesele… Güvende. Ama izin verirsen hikâyeme devam edeyim. Takdir edersin ki, o İngiliz ordusunun önemli bir ferdi. Her zaman beyaz ya da kahverengi derili dalkavuklarca korunur. Ona ilaç verdim, ağzını ve ellerini bağladım ve bir kilimin içine saklayıp, bir limuzinin içine attım ve arabayı pazara doğru sürdüm. Onu bir öküz kervanıyla gönderdim. Haliyle casus polisleriniz kuzey Hindistan’daki tüm tren istasyonlarını ve otomobilleri arıyorlardı. Bir öküz ya da deve kervanına bakmayı akıl edemediler. Deve kervanımız batıya, Multan’a doğru yol aldı. Orada bizi sandallarımız bekliyordu. Benimle son dakikada birleşip son haberler hakkında bilgi vermek üzere bütün bu zaman zarfında kardeşim Hindistan’da kaldı. Subeli’de dahi iki adam olarak görülmemek için azami gayret sarf ediyorduk. Issız çölde, tek başına kala¬bileceğimiz yerlerde buluşup konuştuk. Sadece Subeli’yi almak ve Hindistan’ı ele geçirmek üzere olduğumuz son dakikada ikimiz aynı kervanda birleştik.

Gerisini, siz Hindu şeytanların bizi nasıl bozguna uğrat¬tığınızı biliyorsunuz. Planlarımız o zaman altüst oldu, ama sadece o zaman” dedi yüksek sesle “Ama benim ölümüm, bu davanın bittiği anlamına gelmez, yakında birisi çıkıp sizi bozguna uğratacaktır.”

Bir dakikalık yakıcı bir sessizlikten sonra sesimde en ufak bir heyecan emaresi olmadan şunları sordum; “Donaldson’dan aldığınız kağıtlar ve Donaldson nerede?”

“Kağıtlar?” dedi alaycı bir tebessümle, umursamaz bir edayla:

“Onda aradığımızı bulduk, aklından geçen sorulan bili¬yorum. Ama bana ne kadar işkence yaparsanız yapın bir kelime dahi alamazsınız, çünkü artık ben sahip değilim bu bilgilere. Taşkent’in bir yerinden bir kervan, kürk tacirlerince onu kaderine doğru götürüyor, önemli bir devletin gizli servisi onu Tiflis’te meşru bir şekilde alacak.”

“Tiflis mi?”

“Evet, Tiflis kadar uzak. Biz o küçücük kağıdı Donaldson’ın cebinden alıp, ta Tiflis’e gönderdik. Bu kağıtların avantajını kullanacak olanlar bizim dostlarımız olacak. Bu, Hindistan’ın savunmasını kuvvetlendirecek.”

“O bilgi Hindistan’ın savunması için mi?”

“Evet şimdi biliyorsun. Eğer sizin hükümetiniz dünyanın en uzun menzilli bu silahlarının yerleriyle ilgili bilgileri ele geçirseydi, Asya’nın yerle bir edilmemiş yeri kalmazdı. O zaman onlara başka bir isim verirdik; ‘cehennem zebanileri’, o zaman Orta ve Güney Asya’nın tüm gayesi kendilerini korumak olurdu.”

“Aşırı derecede açık sözlüsün ve işin özünü anlatıyor-sun. Şimdi kahvehanede ele geçirdiğiniz Mr. Brown’la, General Donaldson’ı bize geri verecek misiniz?”

“Siz bana kardeşimi geri verebilir misiniz? Ve de özgürlüğümü? Bir göze bir göz, bence adil bir alışveriştir.”

“Oyununu anladım” biraz şaşırarak. “Ama senin özgürlüğün bana bağlı değil. Tümüyle Majestelerinin, Şubeli Emiri’nin elinde. Eğer seni İngiliz Hindistan’ının adaletinin ellerine teslim ederse tüm suçlarının bedelini çekmek zorunda kalırsın. Sen asıldıktan sonra ben de General Donaldson’ın ve Mr, Brown’un hapsedildiği yeri bulmak için araştırmaya girişirim.”

“Onları bulamayacaksın” dedi yüzüme gülerek. “Onlar sadece bir yerde hapis değiller, aynı anda birkaç yerde hapsediliyorlar.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Ne, senin gibi bir dedektif bu sırrı tahmin edemedi mi?” diye benimle alay etti. “Banibah Şubeli arasındaki yolda bazı kervanların ortadan kaybolduğunu fark etmedin mi? Onlar neydi sence? Onlar bizim donanmalarımız, gemilerimiz, bazıları da hapishanelerimizdi. Senin arkadaşını alıkoyan da işte böyle bir kervan, herhangi bir ordunun erişmesi, herhangi bir uçağın onu sabit bir yer gibi bombalaması im¬kânsız. Bizi sizden koruyan; hareket imkânımız. Hiçbir zaman Donaldson’ın ve Brown’un nerede olduğunu bilemeyeceksiniz. Onlar da kuş olup uçtular.”

“O zaman rehin olarak tutuluyorlar.”

“Eğer sizin için bir sakıncası yoksa” diye cevap verdi kesin bir biçimde.

Onu hücresinde yalnız bıraktım ve Emir’i görmeye git¬tim.

                                          13. BÖLÜM

                                    Bir Hindu’nun İntikamı

Emir damadıyla birlikte oturmuş, durum değerlendirmesi yapıyordu; benim de yanlarında olmamı istemişti. Ertesi gün Banibah Emiri refakatçileriyle birlikte geri döneceği için bu, kendisiyle son toplantımız olacaktı.

Yaşlı adam bana “Sevgili dostum, bu sabah çetrefilli bir sorun ortaya çıktı” dedi.

“Bana dostum diyerek beni onurlandırdınız” dedim.

Banibah Emiri; “Bize yeni haberler ulaştı. Mücahitler Abdurrahman’ı İngilizlere iade edemeyeceğimizi, eğer edersek bizde huzur bırakmayacaklarını söylediler. Tebamızın yarısı mücahit, diğer yarısıysa eğer bir Müslüman’ı İngilizlere teslim edersek aleyhimize dönecektir. Seni hayal kırıklığına uğratmak istemiyoruz. Sen bizim dostumuzsun. Senin öcünü almak bizi mutlu ederdi. Bu arzunu en azından tatmin etmeye söz veriyoruz.”

“İyi konuştun oğlum” dedi sakalını memnuniyetini gösterircesine sıvazlayarak vebana döndü-.

“Senin intikam hislerini doyurmak için elimizdeki tüm gücü kullanacağız, ama onu İngilizlere teslim edemeyiz.”

“Fakat Sultan’ım siz onu ingiliz adaletinin keskin dişlerine teslim etmeden benim intikam hislerimi nasıl doyurmayı planlıyorsunuz?”

“Biz acımasızlığı reddediyoruz” diye cevap verdi. “İngiliz yasaları aşırı derecede intikamcıdır. Senin kişisel intikamın ona nazaran daha adaletli olacaktır. Eğer İngiliz adaleti Abdurrahman’a fena şekilde işkence ederse ve o deli olursa ne olur? Hayır, hayır ben onu İngilizlere veremem, sırf bunun için krallığımı kaybedebilirim. Eğer domuz yiyiciler onu asarsa, mücahitler benim ve damadımın işini bitirirler. Her iki şekilde de sonunda tahtımı kaybederim!” dedi yaşlı adam üzüntüyle. “En azından Müslüman bir kardeşimi kurtarmak için Ölsem dahi, bu bana cenneti kazandırır.”

Hiçbir ümit yok, dedim kendi kendime.

“Hayır hayır dostum, onu İngilizlere veremem” diye tekrar etti. “Şimdi sahip olduğum tüm iktidarı kaybederim, o zaman benim için şehrimi ve tahtımı kim korur? Ama onu sana vermekten mutluluk duyacağım. O senin arkadaşını öl¬dürdü; o, İngiliz generali öldürdü. Bunu tüm adamlarım anlayacaktır. Kan davası benim adamlarım için İngiliz intikamından çok daha anlaşılır ve kabul edilebilirdir. Ve benim tebamdan kimse, politikası ne olursa olsun bir Müslüman için İngiliz intikamı gibi bir kaderi kabul etmez.”

Bana sevgiyle baktı, bu bakışın içine üzüntü karışmamıştı. Gözlerimi ondan Banibah Emiri’ne çevirdim ve “Ne karar verdiniz Sultan’ım?” diye sordum.

Yayvan yüzü daha da gerildi. Sonra kurbağa gibi zıplarcasına doğruldu. Yavaş yavaş konuşmaya başladı:

“Sana bir Hindu ve vejetaryen olduğun için temiz olmayan yiyecekler tüketen, o domuz yiyen Hrıstiyanlardan çok daha fazla saygı duyuyorum. Onlar cehenneme gidecek, sen de gideceksin. Ama seni kalbindeki sadakat ve sevgin yüzünden seviyorum. Hıristiyan İngilizlerle dostluğum sadece korkum yüzünden, şerefimi, tahtımı korumak için. Ama biz İngilizlerle mücahitlerin istekleri arasında kaldık, mücahitler bizim tebamız, bizim milletimiz! Gönül bu seçimi sorgulaya¬bilir mi? Sen, İngiliz’e göre kan sudan daha ağırdır’ diyorsun, bizim için de din böyledir. Kendi tahtımı korumak için, damadımın tahtını korumak için tam tersini yapıyorum; ama daha ilerisine gidemem, Müslüman kardeşimi İngiliz adale¬tinin caniliğine bırakamam. Domuz yiyicileri seçeceğime tahtımı mücahitlere kaptırırım. Ama sen dostum, hürmete layıksın. O senin arkadaşını nasıl öldürmüşse sen de onun canını bir kurşun boruyla al; intikamını al ve git. Onu kurtarmak için parmağımı dahi oynatmam. Domuz yiyenler ona, en azından, avukatların sözleriyle İşkence yaptıktan sonra onu asarlar. Senin öcünü tercih ederim. Onu kendi ellerinle öldür. Ne dersin?”

Bu, Banibah Emiri’nden şimdiye kadar duymadığım bir belagattı. Ondan böylesine bir hareket şimdiye kadar hiç görmemiştim. Şimdi büyük laflar etme sırası bana gelmişti. Ama tam konuşmak üzereyken kısa bir süre durakladım. Bunca haftalık maceradan sonra, kendi kendime arkadaşımın katiline karşı içimde ne kadar öfke kaldığını sordum. Hayretler içinde orada ne bir acı, ne bir kızgınlık bulabildim. Acaba bu, Abdurrahman’ı artık şeytani bir suçun sebebi olarak değil de, genelleşmiş bir nefretin sonucu olarak görmemden mi kaynaklanıyordu? Eğer böyleyse, neden bu nefrete, intikamcı bir istekle bir halka daha eklemeli. Kendi dinimin de bana kalbi iyileştirmek için yeterli bir merhem olduğunu söylediğini hatırladım. Ve sonunda konuştum:

“Kana susamış bir canavar değilim” dedim yavaşça. “Benim dinimde Tanrı kanuni hükmü değil, affetmeyi ister. Tüm kinimi ve intikam hislerimi bir tarafa bırakıyorum. Ama sizden en azından bir dost olarak isteğim, Abdurrahman’ı geri vermeyeceğinize ve onun asılmasına izin vermeyeceğinize göre, o iki İngiliz adamın; Donaldson ve Brown’un sağ salim dönebilmeleri için ısrarcı olmanız. En azından Abdurrahman’ı buna zorlayabilirsiniz.”

İki adam birbirine büyük bir şaşkınlıkla baktılar. Önce bana inanmakta zorluk çektiler, böylece söylediklerimi bir kez daha tekrar etmemi istediler.

“Ne güzel konuştun” dedi yaşlı adam. “Yüreğin sevgi dolu şimdi.” Onun söylediklerine genç olan da başını salla¬yarak katıldı. Yaşlı Emir elini çırptı; ona cevap vermek üzere bir uşak geldi hemen. Ona Abdurrahman’ı huzura getirmesi için emir verdi. Biz beklerken içeri Sultan’ın kızı, Banibah Emiri’nin hanımı girdi. Yüzünde peçesi yoktu ve üçümüze de hiçbir utanma emaresi göstermeden tek tek hal hatır sordu. Babasının biricik kızıydı ve sanırım kocasını da parmağında oynatıyordu. Ah bu Orta Asya’nın feministleri! Babasına:

“Babacığım, bu öğleden sonra kızların okulu açılacak, ben de bu okulun başarısında katkı sahibi olmak istiyorum. Ben, senin kızın olarak kadınların lideriyim, modayı ben belirliyorum. Yaşlı, tutucu hanımlar, yöneticilerinin kızlarının okula gittiğini görerek kızlarını okula göndermeye hevesleneceklerdir.”

“Ama tatlı armudum, kocan ve Emir’in Banibah’tan sabahleyin ayrılacak” diye itiraz etti babası.

“Ama kalabilirim değil mi efendim?” diye kocasının gözlerinin içine çekinmeden dik dik baktı.

“Sultan’ım, kalbim ayrılığın acısıyla burkulacak.”

“Hayır kızım, kocanla gitmek senin görevin” diye itirazını yineledi yaşlı Emir.

“Yaşlı babamla bir gece daha kalabilirim ama. Buna kocam izin verecektir.”

Tabii ki sonunda izni koparmıştı. Ah bu zamane kadınları! O sırada gardiyanın tutukluyla birlikte geldiği duyuldu. Emir’in kızıysa büyük bir mutluluk içinde hareme kaçtı.

“Sanırım bundan sonra kadınlar istedikleri zaman gelmekte, istedikleri zaman çıkmakta serbest olacaklar” dedi yaşlı adam. “İhtiyar ve bir ayağı çukurda oluşuma seviniyorum. Bunun tamamıyla zıvanadan çıkmış halini görmeye vak¬tim olmayacak.”

Tam o sırada, etrafı muhafızlarla çevrilmiş olarak, içeri Abdurrahman girdi. Uzun, etkileyici görünümüyle tümüyle beyaz giyinmişti; beyaz sarık, beyaz entari ve beyaz bir bel sargısı. Muhafızlar Emire selam vererek, tutukluyu arkalarında bırakıp dışarı çıktılar. Mahkûm ise bir taş kadar sert, önümüzde duruyordu.

Yaşlı Emir yavaşça boğazını temizledi ve şunları söyledi: “Seni affetmeye karar verdik, seni ingilizlere teslim etmeyeceğiz. Seni çölde adamlarına vereceğiz, ama sen de Donaldson’la Brown’u bize teslim edeceksin. Eğer onlar geri gelmezse seni domuz yiyicilere kendi ellerimle veririm” dedi Banibah Emiri.

“Evet, biz de böyle düşünüyoruz” dedi yaşlı adam zoraki.

Mahkûm, hepimizi tek tek süzdü ve elinden geldiğince yüzlerimizin arkasındaki düşünceleri okumaya çalıştı. Biz ise elimizden geldiği kadarıyla kararlı görünmeye çalıştık. Gariptir ki bu onun hoşuna gitti. Kaplan gözleri gevşedi; rahatladığını hissediyorduk. Sonra şunları söyledi:

“Ben de sizin bu teklifinizi bir şartla kabul ederim. Sadece ingilizlere teslim edilmemekle kalınmayacağım. Herhangi bir intikam girişiminde bulunulmayacak, mücahitlerden intikam alınmayacak; benden de.”

Yaşlı Emir konuşmam için bana işaret etti.

“Kan davası gütmeyeceğim Abdurrahman. Polisler gibi burada nam için de bulunmuyorum. Arkadaşımın ölümü beni o kadar üzmüştü, bana o kadar elem vermiş, ona sevgimi galeyana getirmişti ki, onun katilini bulmak benim şahsi meselem oldu. Ama intikam almam onu geri getirmeyecek.

          Kin kinle bertaraf edilemiyor. Şimdi sen eğer o iki adamın dönmesine izin verirsen ben de öfkemi, bir çocuğun kızgınlığını akşam yatıp sabah kalktığında unuttuğu gibi unuturum. Ama sana bir öğüt vermeden de edemeyeceğim; senin Asya’yı Avrupalılardan kurtarmak istemen güzel bir fikir olsa da bunu gerçekleştirmek için kullandığın yöntem hiç iyi değil. Zira Avrupalıları buradan adamlarını Öldürerek atamazsın. Asya, Avrupalılardan ancak Avrupalıların gücüne ve teknolojisine sahip olarak kurtulabilir. Yarın ne olacağı Tanrı’nın bileceği bir iş,”

Abdurrahman sadece bir cümleyle karşılık verdi: “Bir ay sonra, vakti geldiğinde, adamlar elinizde olacak.”

Emir sordu: “Bundan nasıl emin olabiliriz? Senin sözüne nasıl güvenebiliriz?”

“Sözlerime Allah’ı şahit tutuyorum, bana güvenin. Gelecek ayın ilk yeni ay vakti bu şehirde bir panayır kurulacak. Orada Abdülkadir isminde bir büyücü bulunacak, güneş batmadan bir saat önce Donaldson ve Brown ingiliz Hindistan Hükümeti’ne teslim edilecek.”

İki yönetici bana baktı. Bir saat kadar önce bu adamın bana anlattığı hikâye bu adama karşı tam anlamıyla bir saygı beslememe yol açmıştı. Belki vahşi bir yanı vardı ama onursuz bir insan değildi. Söylediğinin ne anlama geldiğini anladım ve teklifini kabul ettim.

“O zaman öyle olsun. Ben onun sözüne güveniyorum. Emir in, bu adamı serbest bırakın, sorumluluk bana ait” dedim.

Abdurrahman bana baktı ve bakarken yüzünde beliren duyguları fark ettim. Gözleri yaşarmıştı ve bu yaşların akmasına engel olamadığı belliydi. Tüm saygısı ve içtenliğiyle benimle diğer iki adamın anlamadığı bir dil olan Hindu dilinde konuştu:

“Kardeşim, sen benim ırkımdansın ve benim için inancın değerini ve içimdeki yerini bilirsin. Benim şeref sözümü fil ordusu deviremez. Kerim olan Allah biliyor ya sen ve ben düşmandık. Ama bu günden sonra sen ve oğlun mücahitlerin girip çıktığı yerlere istediğiniz gibi girip çıkmakta serbestsiniz. Ben size hiçbir kısıtlama koydurtmayacağım. Tüm Orta Asya ayağınızın altına bir kilim misali serilidir şu an¬dan sonra.”

Bu sözler üzerine ben de ağladım, “Ah biz Hindular çocuklar gibiyizdir, bir kere yüreğimize dokunuldu mu, yeni doğmuş bir bebek misali çaresiz kalakalırız.”

Şu anda söylemekte zorlanıyorum ama o an Abdurrahman ve ben birbirimizi kucaklayıp, sarıldık.

 Belirlenen panayır günü geldi çattı. Normalden daha sıcak bir gündü o gün. Güneş pırıl pırıldı ve hiçbir esinti yoktu. Bulutsuz, safir gökyüzü yalçın uçurumların üzerini öylesine kaplıyordu ki, gökyüzü Önceden göründüğünden veya şimdiye kadar gördüğüm tüm gökyüzü çeşitlerinden zira ben bir sürü gökyüzü çeşidi gördüm; yüksek, alçak, insanın içini açan, insanın içine sıkıntı veren semalar; insanoğlunun hayal indekiler d en çok daha yüksek semalar, bulutlu semalar, evlerin üzerini kobra gibi saran semalar tüm gördüğüm semalardan çok daha yüksek görülüyordu.

Subeli’nin bu seması, tamdık bir mavinin hiçliğine çok yakındı; insan ruhuna bir kamçı darbesi tesiri veren bir hiçlik. Erkekleri, kadınları, çocukları yıldırım gibi kararlı bir güçle çeken bir hiçlik. O steplerin insanları Tatarlar, Türkler, Afganlar, Ruslar, Çinliler, Türkmenler, Hintliler, Tibetliler, Kürtler Subeli ye kervan arkasından kervanla dağılırlar; kendilerini aşan bir kuvvetle buraya çekilirler. Dalga dalga hayvanlar; develer, uzun yeleli ve kibirle başlarım kaldıran, size hor gören bakışlar atan atlar, step aygırları, koyunlar, keçiler; altın, gümüş, mor, san, yeşil, gri, kırmızı, beyaz, kahverengi gibi çeşit çeşit renklerdeki elbiseler bu safir semanın altında salınırlar ki gözler onların güzelliğiyle mest olsun.

Panayır, büyüklüğüne nazaran sadece iki günlüğüne toplanması bana oldukça saçma gelen işte böyle muazzam bir toplantıydı. Ancak bu insan ve hayvan kalabalığının, Fergana’da en azından iki haftada bir bunun gibi farklı panayırları dolaştığını öğrendim. Bermingham ve Menchaster makine üretimi adi yünlü kumaşlardan yapılmış bir sürü eşyayı alıp satmanın yanı sıra, Doğu’nun enfes el yapımı, aynı seması gibi büyüleyici, ama semasından farkı insanın kırışık yüzüne dokunulabildiği gibi dokunabilme imkânınızın olduğu mal¬lan da alıp satıyorlardı. İnsanlar Pekin’den, Merv’den, Şam’dan, Varanası’ndan hayvanlar, kürkler, marifetli bir şekilde altın kakmalarıyla bezenmiş süs eşyaları satıyorlardı. Kandehar’ın meyve bahçeleri ve bağlarından meyveler, Anadolu’dan gelen incir ve hurmalarla değiştiriliyordu. Bu panayır değil, tüm dünya ticaretinin minyatür bir örneğiydi sanki.

Öğleye varmadan bir saat kadar Önce Emir tören eşliğin-de pazara girdi. Bir tellal gelip halkı edebe uygun davranmaları için uyarmıştı. Emir ve refakatçileri pazardan çıkınca pazar yine eski düzenine döndü, alım satım işleri aynı hızla tekrar başladı.

Öğleye doğru büyücü Abdülkadir’in barakasına ulaştık. Bu adam en az panayırın kendisi kadar ünlüydü. Kulübesinin önüne kalabalık denilebilecek bir insan topluluğu birikmişti bile. Her nevi İnsan vardı burada; çoğu erkekti, birkaç kadın da vardı. Yüzleri kirden görünmeyen çocuklarsa sürüsüne bereket. Konuşmalar birbirine karışıyor ve insanı sersemletiyordu. Bir grup Afganlı vardı, konuşmaları kılavuzu andırıyordu; bir grup çocuk, tiz sesleriyle Farsça kavga ediyorlardı; onlardan biraz daha uzakta Rus erkek ve kadınlarının birbirine karışan ıslıklı ses tonları yükseliyordu; sonra Kürt aşiretinin kesik kesik, genizlerinden çıkan harfleri basura bastıra gevezelik ettiklerini duyuyorduk. Onların kalın seslerini neyse ki Çinlilerin keskin vurgulu tiz sesleri örtüyordu. Perde aralanıp büyücü büyüsüne başladığındaysa, yarım düzine kadar Hindu’nun birbirleriyle atışma yapışlarına kulağım takılmıştı.

Bir kere sahnedeki Hintlilerin, Hintli Müslümanlar oldukları açıklık kazanmıştı. Zira beyaz giyinmişlerdi ve üzerlerine iğneyle küçük bir yeşil hilal iliştirmişlerdi. Büyücü görünümündeydiler, ama onların bir grup mücahit olduğunu tahmin ediyordum. O sırada arkadan baş büyücü Öne doğru ilerledi, kılık değiştirmesine rağmen onun Abdurrahman olduğunu anlamıştım. Kar beyaz bir takma sakal ve aynı renkte bir peruk takmıştı. Kıyafeti de beyazdı, fakat onun kıyafetinde yardımcılarının tersine hilal yoktu. Dinleyicileri bir işaretle susturduktan sonra önce Peştuca sonra Farsça bir konuşma yaptı. Söylediğine göre bazı esirler büyüyle getirtilecekti. Dinleyiciler birbirleriyle fısıldaşmaya başladılar; “Derin büyücü! Ne yaparsa adabına ve yerine göre yapar.”

Sahnenin arkasında bir yerlerden bir gong sesi duyuldu ve büyü başladı. Önce bir ayı dansı yapıldı. İki siyah ayı dans etti, bir şeyler yedi ve insan gibi hareket etti. İnsan gibi uykuya daldılar uyandılar kükrediler birbirlerine pençe attılar (bu arada seyirciler gülerek fısıldaştılar), sonra da sahneden dışarı çıktılar.

Sonra büyüyen bir ağaç gösterildi. Abdurrahman yere oturdu ve önüne bir hintkirazı tohumu attı. Biraz sonra tohum yarıldı ve bir ayak boyu uzunluğunda bir filiz verdi. Sonra altı adamı bu fidanın etrafında dönmeye başladı. Her dönüşte fidan daha da büyüdü. Dönüşlerini tamamladıklarında fidan üç buçuk metre uzunluğuna erişmişti. Sadece bu da değil, meyve de vermişti. Orta Asya’nın doğal olmayan havasında bir hint kirazı ağacının büyüdüğünü düşünün!

Sonra gösterinin ikinci bölümü için birinci bölümde yer alan materyaller arkaya itildi. Abdurrahman gelip tiz sesli bir kavalı çalmaya başladı. Çalmaya başlamasından itibaren arkasında kahverengi bir toprak yığını birikmeye başladı. Çaldıkça toprak yığını daha da yükseldi. Durdu ve izleyicileri bir an şöyle bir süzdü. Sonra kavalı öylesine kuvvetle ve hızla çaldı ki bu ses neredeyse insanın kulak zarını tahrip edebilirdi. O kahverengi toprak, sesin şiddetiyle birlikte çok daha fazla büyüdü ve bir deveye dönüşüverdi ve bir dakika önce büyücülerden birisinin durduğu yerde duruyordu. Peki büyücü neredeydi? Orada sahneden inmiş, izleyicilerin ara¬sına giriyordu! Tekrar sahneye tırmandı ve deveyi gitmesi için serbest bıraktı. Sonra birden yeniden izleyicilerin arasında olduğunu gördük. Şimdi sahnede beş adam vardı, dördü kaval çalıyordu, birisi ise tamtamla ritim tutuyordu. Müzik, yılan oynatanların müziklerini hatırlatıyordu; ama onlar kadar keskin değildi. Yumuşak, inşam sersemleten bir havası vardı. Yavaş yavaş, Rus, Çinli, Tibetli, tüm izleyiciler, hatta oğlum Vrigu hile bu ritme katıldı, müziğin hipnotik nağmelerine tutularak onlar da elleri ve ayaklarıyla ritim tutmaya başladılar, bir taraftan da hafif hafif sallanıyorlardı. Sonra sesin müthiş cazibesiyle birlikte seyircilerin arasında son büyü gerçekleştirilmeye başlandı. Önce yardımcısı büyücüye bir sepet ve küçük bir merdiven getirdi. Sepetin içinin boş olduğu herkese gösterildi. Sonra sepeti yere koydu, yardımcısı sepetin içine girdi, sepetin ağzını kapattı. Sonra merdiveni dikti, hiçbir şeye dayanmayan ve kimsenin tutmadığı merdivene yavaş yavaş çıkmaya başladı. Bir taraftan tek tek seyircilerin gözlerinin içine baktı. Benim gözlerimin içine baktığı zaman gözlerimi kaçırdım. Ona tekrar baktığımda merdivenden adım adım inerken yine herkesin güzünün içine bakıyordu. Yere indiği zaman merdiveni yere yatırdı, sepetin kapağını açtı. Sepet boştu. Seyircilere bildiği tüm dillerde bağırdı “Hayaletler, hayaletler” sonra boş sepetin kapağını kapadı, merdiveni dimdik tuttu. Biraz sonra sepetin kapağı açıldı, içinden yardımcısı çıktı ve merdivenden yavaş yavaş inmeye başladı. Bir taraftan da müziğe ritim tutuluyordu. Ayakları yere basar basmaz, oradan uzaklaştı ve hemen yakınından gözleri mavi olduğu halde derisi kahverengiye boyanmış bir adam çıkageldi. Bunu benden başka birisinin gördüğünü zannetmiyorum. Herkes “Hayaletler hayaletler!” diye bağırıyordu. Sonra nasıl olduğunu bilmiyorum, yine derisi kahverengiye boyanmış bir adam sepetten çıktı. Gözleri ingilizce konuşan bu adamlar, gözlerini sanki sarhoşmuşlar gibi kapıyorlardı. Seyircilerden birkaç adam kalkıp farklı yönlere doğru hızla uzaklaştılar. O karışıklıkta bir adam da benim yanıma geldi ve Hindu diliyle:

“Kahverengiye boyanmış bir halde beyaz adamlarınız burada. Onları alın ve uzaklasın. Ben ve adamlarım, panayırdan çıkmanızda size yardımcı olacağız” dedi.

Herkes; “Hayaletler, hayaletler, hayaletler!” diye bağırırken yedi büyücü benim oğlum Vrigu’nun ve iki İngiliz’in etrafını sardılar ve bizi panayırın dışına çıkardılar. Ben de, Vrigu da, iki İngiliz de sersem gibiydik. Çıkışa geldiğimiz zaman (ne zaman geldik onu da bilmiyorum) yedi büyücü sakallarını ve sarıklarım çıkardılar ve sinekkaydı tıraşlarıyla genç adamlara döndüler. Baş büyücü tabii ki Abdurrahman’dı.

Ben bu hileleri nasıl yaptıklarını hiç anlayamadım. En zor hileyse bizi birden o kalabalıktan çıkarıp, bir anda sarayın kapısına getirivermeleri olmuştu. Ama iki İngiliz’i saraydaki odama çıkardığımda hâlâ daha sarhoş gibiydiler. Abdurrahman’ın onları soktuğu hipnotik halden kurtulmaları birkaç gün sürdü. Kendilerine gelir gelmez, birlikte Hindistan’a doğru yola çıktık. Üzerlerindeki kahverengi boyayı sınıra gelinceye kadar çıkarmadık. Ama bu adamlar artık bir zamanlar ellerinde bulundurdukları bilgiler hakkında bize bilgi veremediler; beyinlerindeki o bölgelere hiçbir zaman ulaşamadık. Bense bir zamanlar üzerine kusacak kadar nefret ettiğim o suikastçıya karşı hayranlığımı ne kadar istesem de içimden atamadım.

  DOĞUNUN CASUSLARI

      Orta Asya Steplerinde Entrikalar Savaşı

Hintli bir İngiliz casusu, Orta Asya’nın gizemli ikliminde bir cinayete kurban giden arkadaşının ardından hiç tahmin edemeyeceği sıra dışı bir maceranın içinde bulur kendisini. İntikam almak için inatla sürdürdüğü takip, onu I. Dünya Savaşı yıllarında Orta Asya’da çevrilen entrikaların içine sürükler.

Uluslararası sömürgeci güçlerin oyunlarına, ülkelerinin parçalanması pahasına alet olan yerel idarecilerin de anlatıldığı Doğu’nun Casusları, I. Dünya Savaşı sırasında tüm Asya kıtasını saran işgali ve bu işgale karşı halkların verdiği mücadeleyi anlatıyor.

İngilizler adına casusluk yapan bir Hintlinin kişisel öyküsünün izinde dönemin Orta Asya ve Hindistan’daki bir çok olayın perde arkasını Doğu’nun Casusları’nda ibretle okuyacaksınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir