DÜNYA DÜZDÜR – 21. YÜZYILIN KISA TARİHİ

DERİN DEVLET
7 Ekim 2017
MANKURTLAR VADİSİ — DERİN DEVLETİN ASKERLERİ
7 Ekim 2017

DÜNYA DÜZDÜR – 21. YÜZYILIN KISA TARİHİ

Günümüz dünyasının en belirgin tanımlarından biri olan
Küreselle
şme aslında üç büyük dönemden oluşmaktadır. Küreselleşme I adını verebileceğim birinci dönem 1492’de Kristof Kolomb’un eski
dünyadan yeni dünyaya yelken açmasıyla ba
şlayıp, 1800’lere
kadar sürmü
ş ve dünyayı Büyük Boy’dan Orta Boy’a
küçültmü
ştür. Bu dönemin önde gelen unsurları ülke ve ülkenin sahip olduğu güçtü (insan gücü, beygir gücü, buhar gücü). Ülkenin gelişmişlik düzeyi bu güçlerin en yaratıcı biçimde
nasıl kullanıldı
ğına bağlıydı. Küreselleşme I’de birinci soru şuydu: “Ülkem,
küresel rekabetin neresinde? Ülke olarak nasıl küreselle
şip başka ülkelerle işbirliği yapabiliriz?”
1800’lerden 2000’e kadar süren Küreselleşme II, dünyayı Orta Boydan Küçük Boy’a küçültmüştür. Bu dönemde küresel entegrasyonun arkasındaki
dinamik güç çok uluslu 
şirketlerdi. Hollandalıların ve İngilizlerin başını çektiği ve sanayi devrimiyle gelişen bu çok
uluslu 
şirketler pazar ve işgücü bulmak
için dünyaya açılmı
şlardı. Dönemin birinci
evresinde buhar makinaları ve demiryolları ula
şım maliyetlerini
şürmüş, ikinci evresinde ise
telgraf, telefon, PC, uydu, fiber-optik kablolar ileti
şim maliyetlerini
azaltmı
ştır. Mal ve bilginin kıtadan kıtaya kolayca ve hızla
iletilebilmesi sayesinde gerçek küresel ekonominin do
ğuşu ve olgunlaşması bu evrede olmuştur. Bu dönemde en önemli soru şuydu: ”Şirketim küresel ekonominin
neresinde? 
Şirket olarak nasıl küreselleşip başka şirketlerle işbirliği yapabilirim?”
2000 dolaylarında yepyeni bir döneme girdik: Küreselleşme III. Küreselleşme III dünyayı hem
Küçük Boydan Minik Boy’a getirmekte hem de oyun alanını düzle
ştirmektedir. Küreselleşme I’in arkasındaki dinamik güç ülkeler, Küreselleşme II de şirketler iken Kürselleşme III de BİREY olmuştur. Bunu sağlayan, fiber optik şebekeler ve çok çeşitli yazılımlardır.
Şimdi bireyler kendilerine
sorabilirler ve sormalıdırlar da: “Ben küresel rekabetin neresindeyim?
Küresel düzeyde ba
şkalarıyla nasıl işbirliği yapabilirim?”
Kürselleşme I ve Küreselleşme II’nin esas aktörleri Avrupalı ve Amerikalı
ülkeler, 
şirketler ve kaşiflerdi. Ancak
dünyayı hem küçülttü
ğü hem de düzleştirdiği için Küreselleşme III’de Batılı ve beyaz ırktan olmayanlar
da (birey veya 
şirket olarak) oyun alanına
girmekte ve güçlenmektedirler.
Son yıllarda teknolojiye yapılan muazzam yatırımlar
sayesinde geni
ş bant (hızlı internet erişimi) dünyanın her tarafını birbirine bağlamış, bilgisayarlar ucuzlamış ve yazılım patlaması olmuştur. Google gibi arama motorları ve e-mail, bir işi parçalayıp bir kısmını Boston’a, bir kısmını Beijing’e,
bir kısmını da Bangalore’a gönderen özel yazılımlar, zihinsel i
şin ve zihinsel sermayenin dünyanın herhangi bir
yerinden bir ba
şka yerine iletilebildiği bir platform yaratmıştır. İletim ve iletişim sorunları ortadan
kalktıkça oyun alanı, daha do
ğrusu dünya düzleşmiştir.
Küreselleşme, devletle büyük işletmeler arasındaki değişen ilişkileri tanımlamak amacıyla bulduğumuz bir sözcüktür. Fakat bugünkü durum çok daha geniş, çok daha derin
bir olgudur. Yalnızca devlet, i
ş dünyası ve
insanların nasıl ileti
şim kurduklarını tanımlamakla
kalmaz, yepyeni toplumsal ve politik i
ş yapma modellerinin bir
bile
şimidir.
Ulus-devletin ve Sanayi Devriminin doğuşu gibi kökten değişimler bireylerin rolü,
kadınların rolü ve hükümetlerin rolü ve 
şekli; yenilik, savaş ve iş yapma şekli; eğitim, din ve sanat yaklaşımları ve bilimsel araştırmalar üzerinde
derin etki yapmı
ştır. Uygarlık büyük bir değişim geçirdiğinde tüm dünya sarsıntı yaşar. Ancak bundan önceki değişimlerle yenisi arasındaki
köklü fark vardır: yayılma hızı ve derecesi. Gutenberg matbaayı icat
ettikten sonra baskıya geçi
ş onlarca yıl sürdü ve
uzun bir süre gezegenin yalnızca küçük bir kısmında gerçekle
şti. Sanayi Devrimi de öyle. Oysa düzleşme süreci ışık hızıyla yayılmakta ve gezegenimizdeki pek çok
ki
şiyi doğrudan veya dolaylı olarak etkilemektedir. Yeni döneme geçiş ne kadar hızlı ve yaygın olursa sarsıntı da o kadar büyük olacaktır.
İncil bize Tanrının dünyayı altı günde
yaratıp yedinci günde dinlendi
ğini söyler. Dünyanın düzleşmesi biraz daha uzun sürmüştür ve 10 önemli
siyasi olay, yenilik ve 
şirket sayesinde gerçekleşmiştir.
Duvarlar inince pencereler (Windows) çıktı.
(Berlin Duvarının Yıkılışı)
Berlin Duvarının 9 Kasım 1989’da yıkılışı Sovyet İmparatorluğunun hükümranlığında yaşayan halkları özgürleştirmekle kalmadı;
aynı zamanda güç dengesini otoriter, merkezi planlamalı yönetimler aleyhine,
demokratik, oyda
ş ve serbest pazar esaslı yönetişimlerin lehine çevirdi. Soğuk savaş iki ekonomik sistemin,
kapitalizm ve komünizmin mücadelesiydi. Duvarın çökü
şü ile birlikte, herkesin bir şeklide adapte olması gereken tek bir sistem
kaldı. Gitgide daha fazla sayıda ülke a
şağıdan yukarı yönetilmeye başlandı. Yönetimlere yön veren, halkın çıkarları,
talepleri ve arzuları oldu, dar bir iktidar grubunun çıkarları de
ğil.
Herkesi eşit derecede yoksul bırakmada
komünizmin üstüne yoktu. Kapitalizm ise insanları e
şitsiz bir şekilde zenginleştiriyordu.
1991’de duvarlarını yıkan bir ülke de Hindistan’dı.
Zamanın Maliye Bakanı, 
şimdiki Başbakan Manmohan Singh, her türlü ticaret kısıtlamalarını kaldırdı. GSMH 3 yıl içinde
% 3’ten % 7’ye, döviz rezervleri de 1 milyar dolardan
118 milyar dolara çıktı. Bunda
kadınlara sa
ğlanan özgürlüklerin de büyük rolü oldu. Kadının özgürlüğü okuma-yazma imkanını arttırır, doğurganlığı ve bebek ölümlerini azaltır, iş imkanlarını çoğaltır, siyasi diyalogu geliştirir ve sonuçta kadının kendini idare edebilmesine fırsat sağlar.
Duvarın çöküşü ortak standartların
benimsenmesini de sa
ğladı. Muhasebe kayıtlarından,
bankacılıktan tutun da PC’lere, ekonomik tezlerin nasıl yazılaca
ğına kadar hemen her şey standart hale
getirildi.
Bu dönemde kişisel bilgisayarların yaygınlaşması, Windows işletim
sistemlerinin do
ğuşu ve modemlerin
küresel telefon 
şebekesine bağlanması kullanıcıların sayısını jet hızıyla
arttırdı. Windows programı 58 dile tercüme edildi. Dünya çapında on
 
milyonlarca kişi PC’lerinde
program yazmaya ba
şladı. Ancak PC-Windows-modemin
sundu
ğu imkanlar yine de çok kısıtlıydı. Bugünkü anlamda
internet henüz ortalarda yoktu.
Netscape
1990’ların ortasına gelindiğinde PC-Windows
Devrimi ula
şabileceği yere kadar ulaşştı. Dünya gerçekten birbirine bağlanacaksa ve kıvrımlar düzleşecekse devrimin yeni bir aşamaya geçmesi gerekiyordu. Bu da PC bazlı platformdan
internet bazlı platforma geçi
ş olmalıydı.
World Wide Web – belgelerin kolayca incelenebilecek şekilde yaratılması, dosyalanması ve bağlanmasını (linking) sağlayan sistem – ilk
kez 
İngiliz bilgisayar mühendisi Tim Berners–Lee tarafından
1991’de yaratılmı
ştı fakat Internet web
sitelerinde saklı web sayfalarını herkesin kendi bilgisayarında görmesini sa
ğlayan web browser (tarayıcı), Netscape adında minnacık bir şirket tarafından yaratıldı ve dünya değişti.
Bugün browser teknolojisini sıradan bir olay gibi
görüyoruz fakat aslında modern tarihin en önemli icatlarından biriydi. 1994 Aralı
ğında piyasaya sürüldükten sonra bir
yıl içinde pazara hakim oldu. Browser sayısı arttıkça daha çok sayıda insan
internete ba
ğlandı; içerik, uygulamalar ve araçlar hızla çoğaldı. Ne tür bilgisayar kullanırsa kullansın herkesin
cihazının birbiriyle uyumunu sa
ğlayan ve topluca bilgiyi internette
nispeten güvenli bir biçimde ta
şıyan FTP, HTTP, SSL, SMTP, POP ve TCP/IP diye baş harfleriyle anılan matematik esaslı protokoller geliştirildi.
Internet trafiğinin patlaması,
geni
ş banta olan ihtiyacın her üç ayda bir
ikiye katlanaca
ğı tahminini doğurdu. Bunun üzerine fiber-optik şirketleri muazzam yatırımlar yapıp karaları-okyanusları insan saçından ince saf cam şeritlerinden oluşan kablolarla döşediler. Veri ve çağrı iletim
maliyetleri dü
ştü. 5-6 yıllık sürede telekom firmalarının yatırımı 1
trilyon dolara ula
ştı. Kısacası PC-Windows
Netscape taramayı, Netcape tarama da e-mail’i do
ğurdu. İkisi birlikte insanların dünyanın neresinde olursa olsun iletişimini ve etkileşimini sağladı.
İş Akışı Yazılımı
PC, Windows ve Netscape ile birbirine bağlanan insanlar çok geçmeden internet platformunda
yalnızca dola
şmak, e-mail, fotoğraf ve müzik
göndermekle yetinmez oldular. Nesneleri 
şekillendirmek,
tasarlamak, yaratmak, satmak ve satın almak, envanter tutmak, ba
şkalarının vergi formlarını doldurmak veya
dünyanın öte yanındaki bir hastanın röntgen filmini okumak istediler.
Ancak bütün bunlar için birbiriyle uyumlu yazılımlar gerekiyordu. Tüketici
taleplerine cevap vermeyi hedef alan teknoloji 
şirketleri pek çok
münaka
şa, deneme ve yanılmadan sonra ortak web esaslı standartları ve protokolleri oluşturmayı başardılar. Yeni data tanımlama dili XML ve bunun iletim protokolü SOAP, yazılımlar arası iletişim kurmayı ve böylece dünyanın neresinde olursa olsun, hangi bilgisayarı ve yazılımı kullanırsa kullansın insanların her türlü dijital veriyi internetten indirme, üzerinde çeşitli işlemler yapma ve sonra tekrar istediği yere iletmesini
sa
ğladılar. Teknik temel bir kere kurulduktan sonra daha çok sayıda insan çeşitli görevleri yerine getirecek iş akışı programlarını yazdılar. Çizgi
filmler dünyanın her tarafından insanların i
şbirliğiyle gerçekleştirilir, fabrikalar dünyanın
her yerindeki tedarikçilere sipari
şlerini iletir oldu. İnsanlar banka hesaplarına girip işlem yapmaya, e-bay’de müzayedeye katılmaya, Pay-Pal ile e-maili
olan herkese para havale etmeye ba
şladı.
İş akışı platformlarının hizmet sektörüne sağladığı imkanlar, Henry Ford’un
imalat sektöründe yaptı
ğı devrime benzemektedir.
Her bir görev parçalara ayrılmakta, dünyanın herhangi bir yerinde i
şi en iyi yapabilecek kişiye sanal ortamda
iletilmekte ve daha sonra parçalar birle
ştirilmektedir.
1990’ların ortasına gelindiğinde dünya epeyce
düzle
şmeye başlamıştı. Duvarların çökmesi,
pencerelerin (Windows) açılması, içeri
ğin sayısallaşması, internet tarayıcılarının yayılması, iş akışı yazılımlarının kesintisiz şebeke oluşturması çok çeşitli işbirliği yapmak için yepyeni bir
Küresel platform yaratmı
ştı. Şimdi belli başlı işbirliği çeşitlerine bir bakalım:
Open-sourcing
Dünya üzerindeki binlerce kişi veya grup bir
yazılımın çalı
şması için gereken
programlama talimatlarını herkesin ücretsiz kullanımına açmakta,
kullananlar bu yazılımları geli
ştirip yamalar yapmakta ve yine ücretsiz
olarak di
ğer insanların kullanımına açmaktadırlar. Bundan bekledikleri karşılık da maddi değil IBM, Microsoft gibi devlerin ürettiklerine benzer üstün
nitelikli ürünleri kolektif biçimde yaratmanın hazzını ya
şamak ve entelektüel çevrelerin saygısını kazanmaktır. Ücretsiz
yazılım hareketini ba
şlatan ve yürüten etik ülkü,
yazılımın herkes tarafından serbestçe kullanılabilmesi gerekti
ği ve açık işbirliğiyle en iyi
yazılımın gerçekle
ştirilebileceği fikridir. 8 kişinin başlattığı fakat binden fazla kişinin geliştirdiği bugün dünyanın
tüm web sitelerinin üçte ikisini çalı
ştıran Apache, Helsinki Üniversitesinde öğrenci olan Linus Towalds’ın başlattığı ve kol saatinden tutun da en süper
bilgisayarlara kadar her ortamda çalı
şan Linux işletim sistemi ile 2004’te Mozilla Vakfı tarafından piyasaya sunulan ve birkaç ay içinde browser (tarayıcı) pazarının % 5’ini eline geçiren Firefox,
ücretsiz yazılımların ba
şlıca örnekleridir.
Out-sourcing
İster yazılım olsun ister
oyuncak, her yeni ürün temel ara
ştırma, uygulamalı araştırma, kuluçka, geliştirme, deneme, imalat, satış, bakım desteği ve daha sonra da iyileştirmek için yeni çalışmalar dönemlerinden oluşan bir çevrim
ya
şar. Eskiden bu çevrimin bütün aşamalarını bir Batılı şirket geliştirirdi. Şimdi parçalara ayırmakta, başka başka ülkelerde out-sourcing’le gerçekleştirmektedir.
Internet trafiğinin ve hıza bağ olarak geniş bant ihtiyacının sonsuza dek her üç ayda bir ikiye katlanacağını zannederek fiber optik hatlarına yatırım
yapan telekom 
şirketleri, 2 yıl içinde bu
talebin durması üzerine ellerindeki kapasite fazlasını satı
şa çıkardılar. Bu fırsattan yararlanan da en başta Hindistan olmak üzere Çin, eski Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa oldu.
 
Hindistan doğal kaynaklardan yoksun bir ülkedir. Yapabileceği en iyi şeyi yaparak fen, mühendislik ve tıp dallarında eğitime büyük ağırlık vermiştir. Ancak 90’ların ortasına kadar Hindistan dışa kapalı sosyalist bir yönetim olduğundan mezunlarına iş bulamıyordu.
Akıllı, yetenekli, e
ğitimli Hintlilerin
potansiyellerini kullanabilmelerinin tek çaresi ba
şka bir ülkeye, tercihan Amerika’ya gitmekti. 1953’ten sonra Amerika’ya
en iyi Hint okullarından mezun 25.000 ki
şi göç etmişti. Eğitim giderleri Hintli vergi
mükellefleri tarafından ödeniyor ama Amerika’nın bilgi havuzu doluyor,
zenginle
şiyordu.
1991’de Maliye Bakanı Manmohan Singh ekonomiyi ve
rekabeti dı
ş yatırımlara açtı. Telekom firmalarının
Bangalore’da uydu ba
ğlantı istasyonları kurarak
ana merkezlerine do
ğrudan bağlanmalarına izin verdi. Amerika’daki fiber optik arz
fazlasını Hindistan çok ucuza elden dü
şme satın aldı ve
böylece muazzam bir geni
ş-bant iletişim imkanına kavuştular.
Hindistan’daki son derece kaliteli ve ucuz iş gücü kapasitesini gören yabancı yatırımcılar
birer iki
şer geldiler. General Electric bütün yazılımlarını orda
yaptırmaya, yayıncı Simon&Schuster kitaplarını, doktorlar hasta
raporlarını yazdırmaya ba
şladı.
Derken Y2K denen milenyum bilgisayar krizinin doğacağı anlaşılınca dünyadaki bütün bilgisayarların içindeki saatlerin ve ilgili
sistemlerin de
ğişmesi gerekti. Bu devasa iş yükünü kaldırabilecek eğitimli ve ucuz iş gücü de
ancak Hindistan’da vardı. Bu Hindistan için büyük bir akımı ba
şlattı. Bunu Amerikalı pek çok firmanın
Hintli firmalarla çe
şitli şekillerde işbirliği izledi. İşi öğrenen Hintli şirketler kendi yazılım ve danışmanlık
hizmetlerini geli
ştirdiler. Bugün Bangalore’da
Avrupalı ve Amerikalı 
şirketler için programlar
yazılmakta, bu 
şirketlerin çağrı merkezlerinde bilgisayar bakım onarımından
tutun spesifik ara
ştırma projeleri yürütmeye, müşterilerin sorularına cevap vermeye kadar her hizmet
verilmektedir. Muhasebeciler Amerikalı vergi mükelleflerinin
beyannamelerini burada yazdırmakta, böylece kendileri mü
şterinin gerçek sorunlarına daha fazla vakit
ayırabilmektedir. Amerika’da çekilen tomografiler Hintli doktorlar
tarafından okunmaktadır. Reuters’ın 
şirket haberleri
her saniye Bangalore’da yüklenmektedir. Bugün 245.000 Hintli ça
ğrı merkezlerinde dünyadan gelen çağrılarla kredi kartı işlemleri yapmakta, uçak bileti kesmekte, fatura
tahsil etmektedir.
Pasteur’ün uzun yıllar önce dediği gibi Talih, buna hazırlıklı olanlara
güler
.
Off-shoring
11 Aralık 2001’de Çin Dünya Ticaret Örgütü’ne resmen
üye oldu. Bunun anlamı 
şudur: Çin bundan böyle
ithalat, ihracat ve dı
ş yatırımlarda dünyanın
pek çok ülkesinin izledi
ği küresel kuralları uygulayacak,
ba
şka bir deyişle Çin kendi oyun alanını dünyanın
geri kalanı kadar düzle
ştirecek.
Çin’deki bir Amerikan otomotiv fabrikasında şu deyiş asılıdır: 
“Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır.
Ceylan en hızlı koşan aslandan daha hızlı koşması gerektiğini, Yoksa öldürüleceğini bilir.
 
Afrika’da her sabah bir aslan uyanır.
Aslan en yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini, Yoksa  kalacağını bilir.
İster aslan olun ister ceylan,
Güneş doğduğunda koşmaya başlayın.”
Kimin aslan, kimin ceylan olduğunu bilemem. Fakat Çin Dünya Ticaret Örgütü’ne üye
olalı beri hem onların, hem de dünyanın geri kalanının gitgide daha hızlı ko
şması gerektiği muhakkak. Zira Çin’in
Dünya Ticaret Örgütü üyeli
ği başka tür bir işbirliğini patlattı. Off-shoring. Off-shoring, out-sourcing’den farklıdır. Out-sourcing, bir firmanın kendi bünyesi içinde yapmakta olduğu işin bir kısmını (örn. araştırma, çağ merkezi, muhasebe) bir başka firmaya
yaptırıp, yapılmı
ş kısmı daha sonra işin bütününe entegre etmektir. Off-shoring ise fabrikanın tümünü alıp bir başka ülkeye taşımaktır. 1977’de Çin’in
lideri Den Xiaoping “zenginlik, 
şeref ve
saygınlıktır” diyerek Çin’in sımsıkı kapalı ekonomisini
kapitalizme açtı. Çin’i dev bir pazar olarak gören Batılı ve Asyalı üreticiler
orada satı
ş yerleri açtılar fakat çeşitli ticari ve bürokratik engellerle karşılaşıp gömleklerine kadar
kaybettiler. Bunun üzerine Çin’in kaliteli, disiplinli ve ucuz i
ş gücünden yararlanarak hem Çin’e hem de tüm
dünyaya satabilecekleri son derece ucuz maliyetli üretim yapan fabrikalar
kurmaya ba
şladılar. Tekstilden elektriğe, mobilyadan
gözlü
ğe, oto yedek parçasından oyuncağa bütün sektörlerde off-shoring süreci başlayınca diğer firmaların da Çin’de
yatırım yapmaktan ba
şka çareleri kalmadı. Çin’in
Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olup bütün ticari normlara uymayı kabul etmesi bu süreci adamakıllı hızlandırdı. Sahip oldu
ğu vasıfsız, orta vasıflı veya yüksek vasıflı ancak
hepsi dü
şük ücretli muazzam bir iş gücü;
fabrikalara, makinelere ve bilgiye olan korkunç i
ştahı ve
gittikçe geli
şen tüketici piyasası Çin’i eşi benzeri olmayan bir off-shoring ülkesi yapmıştır. Bugün Çin’de nüfusu bir milyonun üstünde 160’ı aşkın şehir, adı sanı duyulmamış kasabalarda dünyanın en fazla gözlük çerçevesini veya cep telefonunu veya bilgisayar aksamını üreten fabrikalar vardır.
Çin bir tehdit, Çin bir şteri, Çin bir fırsattır. Başarı için Çin’i bünyenize katmak zorundasınız. Aldırmazlık edemezsiniz. Çin ile bir şman olarak rekabet edeceğinize, işinizi parçalara ayırıp hangi
kısmını Çin’de yapaca
ğınıza, hangi kısmını Çin’de satacağınıza veya hangi kısmını Çin’den alacağınıza karar vermeniz gerekir.
Çin off-shoring için cazibesini arttırdıkça Malezya,
Tayland, 
İrlanda, Meksika  ve  Brezilya gibi
geli
şmiş veya gelişmekte olan ülkeler de kendi cazibelerini
arttırmaya çalı
şmaktadırlar. Her biri,
yatırımcıların kendi ülkelerine gelmesi için çe
şit çeşit vergi kolaylıkları, eğitim teşvikleri ve sübvansiyonlar sunmaktadırlar. Ancak
birkaç te
şvikle, oradan buradan % 5
tasarrufla Çin olgusuna kar
şı koymak mümkün değildir. Rekabet için yepyeni bir iş yapma modeli geliştirmek gerekir.
Çin’i eleştirenler, Çin’in büyüklüğü ve ekonomik gücü yüzünden bütün dünyada ücretlerin
şeceğini, işçiyi koruyan
yasaların ve i
şyeri standartlarının gevşeyeceğini öngörmektedir. İş dünyasında
bu “Çin bedeli” olarak bilinmektedir.
 
Çin konusunda yapılabilecek en büyük hata Çin’in
rekabet gücünün yalnızca ucuz i
şçilik ücretlerine dayandığını, kalite ve verimliliği arttırmadığını düşünmektir. Çin yepyeni
teknolojiler ve modern i
şletme yöntemleri uygulamak
suretiyle 1995-2002 yılları arasında verimlili
ğini yıllık
ortalama % 17 arttırmı
ş, bir taraftan da hizmet sektörünü geliştirmiştir.
Çin’in uzun dönemde stratejisi ABD ve AB’nin önüne
geçmektir. Çinli liderler, genç nüfusa düz dünyada ba
şarılı olmak için gereken matematik, bilim ve bilgisayar eğitimi vermede,
fiziki ve telekom altyapısını geli
ştirmede ve küresel
yatırımcıları cezbeden te
şvikler yaratmada batılı devletlerin fersah fersah önüne geçmişlerdir. Esas hedefleri
yalnızca parçaların imalatı ve montajıyla yetinmeyip en sofistike ürünlerin tasarımının da Çin’de kendileri tarafından yapılmasını sa
ğlamaktır.
Ancak Çin, Dünya Ticaret Örgütü’nün reformlarını uygulamakla yetinmemelidir. Bunu politik reform izlemelidir.
Özgür bir basın olmadan Çin yolsuzlu
ğun kökünü kazıyamaz. Tam
bir hukuk devleti olmadan rekabet becerisini sürdüremez. Halkın sıkıntılarını dile getirebilece
ği bir politik sistem yerleştirmeden ekonominin kaçınılmaz iniş çıkışlarıyla baş edemez.
Son tahlilde Amerikalılar ve Avrupalılar düz bir
dünyadan ve bütün piyasaların birbirine ba
ğlanmasından yararlanmak istiyorlarsa, en hızlı koşan aslandan daha hızlı
ko
şmak zorunda kalacaklardır. Tahminimce bu aslan da Çin olacaktır.
Tedarik Zincirleri (Supply Chains)
Tedarik zincirlerinin en iyi örneği Wal-Mart’tır. Dünyanın en büyük şirketi Wal-Mart 2004 yılında 260 milyar dolarlık mal
satın almı
ş ve bunu Amerika’da 3000 küsur perakende mağazasında satışa çıkarmıştır.
Wal-Mart’ın başarısının üç odak
noktası vardır. Birincisi, Wal-Mart mal alımını dünyanın neresinde
olursa olsun do
ğrudan üreticiden
yapmakta, sürümün fazlalı
ğı dolayısıyla da çok
büyük indirimler alabilmektedir. 
İkincisi, üreticiler malı doğrudan Wal-Mart’ın Amerika’daki 108 dağıtım merkezine teslim etmektedirler. Üçüncüsü ise, Wal-Mart bilgi sistemlerini
sürekli geli
ştirdiğinden müşterilerinin ne satın aldığını anında
bilmekte ve bu bilgiyi anında üreticilere iletmektedir. Dolayısıyla
minimum depolama giderleriyle raflar her zaman do
ğru ürünlerle
do
ğru zamanda dolu kalmaktadır. Yılda 2.3 milyar adet koli tedarik zinciriyle mağazalara ulaşmaktadır.
Tedarik zinciri tedarikçiler, perakendeciler ve müşteriler arasında değer yaratan bir
yatay i
şbirliği yöntemidir. Tedarik
zincirleri hem dünyanın düzle
şmesi sayesinde mümkün olabilmiş, hem de dünyanın düzleşmesinde bir etken
olmu
ştur. Zira tedarik
zincirleri yaygınla
ştıkça şirketler ortak standartları benimsemekte, sınır ötesi
uyu
şmazlıklar azalmakta, şirketler arasında
sinerji yaratılmakta ve küresel i
şbirliği artmaktadır.
In-sourcing
 
Wal-Mart’ın geliştirdiği boyut ve çapta küresel tedarik zinciri oluşturabilecek pek  az
şirket vardır dünyada.
Dünyanın düzleşmesiyle küçük şirketler de büyük davranma gücüne kavuştular. Dünyaya bakarak daha uygun şartlarda hammadde alabilecekleri, imalat
yapabilecekleri ve ürünlerini satabilecekleri yeni yerleri ke
şfettiler. Ancak çoğu, tek başlarına karmaşık bir küresel tedarik zincirini yönetecek güç veya istekten yoksundu. Bu durum UPS gibi geleneksel kargo firmalarına yepyeni bir küresel iş fırsatı doğurdu. UPS bir
milyar dolar harcayarak dünyanın bir kö
şesinden diğerine tedarik zinciri hizmeti verecek 25 merkez kurdu.
Bugün UPS mühendisleri firmanıza gelmekte, imalat, paketleme ve teslimat
süreçlerini incelemekte ve tüm küresel tedarik zincirinizin tasarım ve
yönetimini üstlenmekte, gerekirse senet veya nakit tahsilatı yapmaktadır. Bugün
ürünlerine hiç ellerini de
ğdirmeyen şirketler vardır. UPS fabrikadan depoya, oradan şteriye hatta onarıma, tüm yolculuğu yüklenmektedir.
In-forming
Google’ın Mountain View, Kaliforniya’daki merkezinde
Google’da arama yapan ki
şi sayısına göre ışınlar veren bir döner küre vardır. Tahmin edebileceğiniz gibi en fazla ışın Kuzey Amerika,
Avrupa, Kore, Japonya ve Kıyı Çin’de çıkmakta, Orta Do
ğu ve Afrika oldukça karanlık kalmaktadır.
Google’ın iki kurucusundan biri olan Rusya doğumlu Sergey Brin İster Kamboçya’daki bir çocuk, ister bir
üniversite profesörü, ister ben, internete ba
ğlı olduğumuz anda hepimiz aynı bilgilere ulaşma imkanına sahibiz” demektedir.
Google’ın da hedefi budur: dünyanın bütün bilgisini
her dilde ula
şılabilir kılmak. Google zaman içinde bir Palm Pilot veya cep telefonuyla herkesin her yerde dünyanın bütün bilgisini cebinde taşıyabileceğini ummaktadır.
Benim in-forming adını verdiğim bu olgu,
bireyin kütüphaneye, sinemaya gitmeden, televizyon kanallarını gezinmeden ara
ştırma yapabilmesi veya eğlencesini
seçebilmesidir. Google’da üç yıl önce günde 150 milyon arama yapılırken bugün bir
milyar arama yapılmaktadır. Aramaların yalnızca üçte biri ABD’den olup,
yarısından azı 
İngilizcedir.
In-forming aynı zamanda sınır tanımaz şekilde arkadaş,müttefik, iş ortağı aramaktır. Ama aynı zamanda kişilerin her türlü bilgisinin
ve geçmi
şinin saklanamaz hale gelmesidir. Onun için dikkatli ve dürüst yaşamaya bakın. Hatalarınız artık izlenebiliyor.
Stereoidler
Out-sourcing, off-shoring, supply-chaining,
in-sourcing ve informing… Bu saydı
ğım olguların hepsi geliştirilen yeni teknolojiler sayesinde mümkün olmuştur. Stereoid adını verdiğim bu teknolojiler
foto
ğrafçılıktan eğlenceye, mimariden evimdeki çim
sulama fıskiyesinin çalı
ştırılmasına kadar her türlü analog
içerik ve süreci dijital, mobil, sanal ve ki
şisel bir biçimde
yapmamızı ve gerekirse iletmemizi sa
ğlamaktadır. Hangi
boyutta olursa olsun tüm bilgisayarlarda üç ana yetenek vardır: i
şlem yapma becerisi,
hafıza kapasitesi ve bilginin hafızaya yüklenip hafızadan alınma hızı. Bu üç
yetenek sürekli geometrik artı
ş göstermektedir. Pastanın
kreması da bunların hepsinin artık kablosuz gerçekle
ştirilebilmesidir.
Cep telefonuyla ba
şlayan kablosuz iletim her
türlü veri iletimini kapsar hale gelmi
ştir. Bütün bu
teknolojiler sayesinde insanlar bilgiyi toplayabilmekte, i
şleyebilmekte ve her yerden her yere iletebilmektedir.
Yeni Oyun Alanı
Yukarıda sözü geçen on unsur birleşip yeni ve düz bir küresel oyun alanı yaratmış, işletmeler ve bireyler de bu
geli
şimden maksimum yararlanabilmek için yeni alışkanlıklar, beceriler ve süreçler edinmişlerdir.
Yeni bir teknolojinin ortaya çıkması tek başına yeterli bir faktör değildir. Üretkenlikte esas sıçrama yeni
teknolojilerin yeni i
ş yapma yöntemleriyle
birle
şmesi sayesinde gerçekleşir. Örneğin ampul 1879’da icat edildiği halde elektriğin ekonomiyi ve üretkenliği mahmuzlaması on yıllar sonra, insanların elektrik motorlarını ve ona uygun makineleri kullanmaya başlamasıyla mümkün olabilmiştir. Bilgi
teknolojilerindeki geli
şme de daha yeni yeni iş yapma alışkanlıklarını değiştirmektedir. Emir komuta
zinciri dikeyden yatay hale geçmektedir. Bu geçi
ş yeni türde
beceriler edinmeyi gerektirir.
1985’te “Küresel Ekonomik Dünya” Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Japonya ile Asya ve Güney Amerika’nın ufak bir
kısmında ya
şayan 2.5 milyar kişiye hitap
ediyordu. 2000’lerde Sovyetlerin, Hindistan’ın ve Çin’in de dahil olmasıyla bu sayı 6 milyara çıktı ve küresel i
şgücüne 1.5 milyar kişi eklendi.
Ancak düzleşen dünyanın da kendine göre
sürtünme noktaları ve çeli
şkileri vardır. Pürüzsüz bir
küresel dünya önündeki bazı engeller gerçekten israf kayna
ğı ve yitirilmiş fırsatlardır.
Fakat bazıları da kurumlar, alı
şkanlıklar, kültürler ve
gelenekler gibi toplumu bir arada tutan ve hepimiz için gurur kayna
ğı olan manevi değerlerdir.
Tabi ki en büyük sürtünme noktası her zaman kesin
hudutlar ve kanunlarıyla ulus- devlet olmaktadır. Düz bir dünyada ulusal
sınırları koruyacak mıyız? Bilgi ve sermayenin serbestçe hareketinin önündeki engeller ne olacak? Birçok ülkede üretim
ve i
ş yapan şirketler hangi
yasalara tabi olacaklar? Artan rekabet ortamında firmalar maliyetleri dü
şürmek için işçi ücretlerini ve
haklarını kısıtladıkça huzursuzluk çıkmayacak mı?
Teknoloji ilerledikçe yazılımdan uçak parçalarına
kadar her 
şeyin sahtesi yapılabilir hale
gelmi
ştir. Dünya düzleştikçe, legal ve
illegal i
şbirliklerinin ayırımını ve takibini yapacak bir
küresel yöneti
şim sistemi geliştirilmelidir.
Düz dünyada siyaset, hangi değerleri ve sürtünme
noktalarını (kırmızı çizgileri) koruyaca
ğımıza,
hangilerinden vazgeçece
ğimize karar verme sanatı olacaktır.
Bunu da en iyi, küresel oyun alanının gerçek tabiatını ve dokusunu bilen,
so
ğuk savaş döneminden ne kadar
farklı oldu
ğunu anlayan ülkeler, şirketler ve bireyler becerebileceklerdir.
 
Düz Dünya ve Amerika
İnsanların isteklerinin ve
ihtiyaçlarının sonsuz oldu
ğunu kabul ederseniz
sonsuz  miktarda i
ş alanı yaratılabileceğini de kabul etmiş olursunuz.
Tek kısıtlayıcı  faktör insanın hayal gücüdür. Tarihe bakınca
görürsünüz ki ticaret ve ileti
şim arttıkça  ekonomik
hareketlilik ve hayat standardında yükselme kaydedilmi
ştir. Dolayısıyla
düz dünyada bize i
ş kalmayacağından korkmamak gerekir. Pek çok iyi iş olacaktır. Ama   tabii ki bilgisi ve fikri olanlar için. Çocuklarımıza hep şöyle derdik: “Tabağındaki yemeği bitir, nice aç insan
var dünyada.” Artık 
şöyle dememiz lazım: “Ödevini bitir, yapacağın işe göz dikmiş pek çok insan var dünyada”.
Düz dünyada iş bulmak ya da işinizi kaybetmemek istiyorsanız durmadan yeni
beceriler, bilgi ve uzmanlık edinmelisiniz. Düz dünyada çabuk uyum sa
ğlayabilmek ve
“ö
ğrenmeyi öğrenmek” bir iş görenin sahip olabileceği en önemli nitelik olacaktır. Bilgi
ve teknolojinin sınırları ilerledikçe, makinelerin yaptı
ğı işler daha karmaşık hale geldikçe bunları kullanabilecek kapasitede olanların da kıymeti artacaktır.
Amerikan üniversiteleri hem devlet hem de
hayırseverler tarafından ara
ştırmaya aktarılan fonlar
sayesinde kimyadan fizi
ğe, biyolojiden matematiğe, bilimin her alanında pek çok yenilik ve atılım gerçekleştirmektedir ki bu fevkalade bir durumdur.
Yüksek IQ’lu insanların gelip innovasyon yapmalarına ve onları ürüne dönü
ştürmelerine fırsat verilir. Risk almak ödüllendirilir. Üniversite
sistemi rekabetçi ve deneyseldir. Web browser (tarayıcı), MR, süper hızlı
bilgisayar, küresel konum teknolojisi (GPS), uzay ara
ştırma gereçleri ve
fiber optikler hep birer üniversite ara
ştırma projesi
olarak ba
şlamıştır. MIT mezunları şimdiye kadar 4000 şirket kurmuş, dünya çapında 1.1 milyon iş yaratmış ve yıllık 232 milyar
dolar ciroya ula
şştır. Amerika’da
4000 üniversite,dünyanın geri kalanında 7768 üniversite ve yüksekokul
vardır. Amerikan üniversiteleri yalnızca 2003 yılında patent  haklarından 1.3 milyar dolar
kazanmı
şlardır.
Amerika, dünyanın en esnek iş yasalarından
birine sahiptir. Almanya gibi katı kurallara ba
ğ işe alma ve işten çıkarmaların aksine, esnek yasalar büyük bir avantaj
sa
ğlar; zira işgücü ve sermaye can çekişen bir sektörden kolayca çıkıp yeni fırsatların
oldu
ğu başka bir sektöre geçebilir.
Amerika’nın siyasi istikrarı da bir başka artı puandır. Ancak bütün bu artılarına rağmen Amerika’yı klasik bir zengin aileye
benzetebiliriz. Ailenin birinci ku
şağı dişini tırnağına takıp bir iş kurar. İkinci kuşak geliştirir, üçüncüsü ise
tembelce paranın keyfini sürüp i
şi batırır. Amerika da şimdiye kadar rekabetsiz yaşamanın rehavetine
kapılmı
ştır. Oysa diğer ülkelerin nefesi
ensemizde. Amerika bilimsel ve mühendislik tabanını takviye etmek, orta ö
ğrenimini iyileştirmek, çalışma saatlerini uzatmak zorundadır.
Düz dünyada yaşamak kapsamlı,
enerjik ve odaklanmı
ş bir çaba
gerektirir. Ulusu daha fazla çalı
şıp bilimin sınırlarını yıkmaya
te
şvik eden lider gerektirir. Devletin gerekli alt yapıyı ve
kurumları kurmasını gerektirir. 
İster yerel, ister
ulusal, her siyasetçinin vatanda
şları yaşadığımız dünya ve bu dünyada nasıl
davranılması konusunda e
ğitmesi gerekir. Oysa Amerikalı siyasetçilerin düz dünya hakkında bir fikri bile
yok. Çin’de bütün devlet yöneticileri mühendis, Amerika’da ise avukat. Hükümet ile i
ş görenler arasında şöyle bir sosyal
kontrat olmalı: “Sana ya
şam boyu iş garanti edemeyiz fakat devlet ve özel
sektör olarak seni ya
şam boyu iş bulabilecek bilgi ve beceriyle donatmayı garanti ederiz.”
Kıdem tazminatı da iş görenin
nerede ne süreyle çalı
şğına ve neden
ayrıldı
ğına bakılmaksızın, kazandığı ve
kaybetmeyece
ği bir hak olmalıdır ki böylece iş gören kıdem tazminatının yanacağından korkmadan işini değiştirebilsin. İş görenlerin çalıştıkları şirketin hisselerine sahip olması ve dolayısıyla
masanın öbür tarafından bakması sa
ğlanmalıdır. Zira pastanın bir dilimine sahip olanlar, pastayı büyütmek için daha fazla uğraş verirler.
Amerika’nın lise eğitimini zorunlu
hale getirmesi Amerikan ekonomisine çok büyük katkıda bulunmu
ştur. Şimdi de yüksek öğrenim zorunlu olmasa bile çeşitli teşviklerle cazip duruma getirilmeli, teknik okullar çoğaltılmalıdır.
Bir başka önerim de, Amerika’da
hangi alanda olursa olsun doktora yapan bütün yabancı ö
ğrencilere beş yıllık çalışma vizesi verilmesidir. Böylece tüm dünyanın kreması Amerika’nın
bilgi havuzunda toplanmı
ş olacaktır.
Gelişmekte Olan Ülkeler
Gelişmekte olan ülkelerin düz
dünya kar
şısında yapmaları gereken ilk şey, katı bir dürüstlükle kendilerini incelemeye almaktır. Ülke, halkı ve liderleriyle birlikte kendisine net bir biçimde bakıp başka ülkelere
ve dünyanın gidi
şatına nazaran nerede durduğunu saptamalıdır. Kendisine sormalıdır: “Ülkem
düzle
şen dünyada ne kadar ilerliyor veya geri kalıyor? Yeni
i
şbirliği ve rekabet ortamının
avantajlarından ne derece yararlanabiliyor?”
1990’larda bazı ülkeler, toptan reformun 10 Emir’ini –
kamu i
şletmelerini özelleştirmek, ihracata
yönelik serbest piyasa stratejileri uygulamak, korumacı gümrük
tarifelerini indirmek, esnek i
ş yasaları çıkarmak,
ş yatırımcılar için olanlar dışında teşvikleri kaldırmak vb  yerine getirdiler. Zira biliyorlardı ki açık ve rekabetçi
piyasalar bir ulusu yoksulluktan kurtarmanın sürdürülebilir tek aracıdır. Serbest piyasa yeni fikirlerin, teknolojilerin ve en iyi uygulamaların ülkeye akmasının; özel sektörün, hatta devletin bu yeni
fikirleri benimseyip onları i
ş ve ürüne dönüştürecek rekabet becerisi ve esnekliğe sahip olmasının tek garantisidir. Bu yüzden Kuzey
Kore gibi küreselle
şmenin dışında kalan ülkelerin kişi başına GSMH’ı düşerken bunları uygulayan ülkelerin
yükselmi
ştir. Ancak bu toptan reformlar tek başına yeterli değildir. Benim perakende reform dediğim uygulamalar da gereklidir.
Burada bir zihin egzersizi yapalım:
Eğer dünyanın bütün ülkelerini
bir 
şehrin semtlerine benzetseydik dünya nasıl görünürdü?
Batı Avrupa, Türk hemşirelerin özenli
bakım hizmeti verdi
ği bir yaşlılar yurdu olurdu.
 
ABD, etrafı duvarla çevrili, kapısı metal detektörlü,
i
şe yarayacağı halde enerjik
göçmenlerin girmesini önleyen bir site olurdu.
Latin Amerika herkesin öğlene kadar uyuduğu, mülk sahiplerinin kazandıkları parayı oraya
de
ğil, şehrin başka semtlerine yatırdığı eğlence bölgesi olurdu. Arap sokağı Dubai, Ürdün, Bahreyn ve Fas gibi bazı ışıltılı yerler hariç, herkesin girmekten korktuğu, benzin istasyonundan başka pek bir işyeri olmayan, onların sahiplerinin de Latinler gibi paralarını başka yere yatırdığı karanlık bir çıkmaz olurdu.
Hindistan, Çin ve Doğu Asya küçük
dükkanlardan, tek odalı fabrikalardan, mühendislik fakültelerinden olu
şan, kimsenin uyumayıp şehrin öte
yakasına geçmek için gece gündüz çalı
şğı, şimdilik nispeten yoksul bir
semt olurdu.
Afrika ise ne yazık ki iş yerlerinin kapatıldığı, hasta insanların ölümü beklediği bir yer
olurdu.
Söylemek istediğim şu: dünyanın her bölgesinin güçlü ve zayıf yönleri ve hepsinin de bir dereceye kadar perakende reformlara ihtiyacı vardır.
Perakende reform demekle ne demek istiyorum? Perakende
reform, toptan reformu tamamladıktan sonra yani gerekli makro ekonomik de
ğişiklikleri tamamlayıp ülkeyi ş ticaret ve yatırıma açtıktan sonra ulusunuzun
dört ana unsurunu – altyapı, hukuk, e
ğitim ve kültürünü (ülkenizin
ve liderlerinin dünyayla genel anlamda ili
şkilerini) – geliştirmektir. Perakende reform, halkınızın en büyük
kısmının innovasyon yapabilece
ği, iş kurabileceği, yabancı ortak bulabileceği en iyi kurumsal ve hukuksal çerçeveyi oluşturmaktır.
Eğer mesele insanların çalışabileceği iş sayısı olsaydı çözüm
de kolay olurdu. 
İş ihtiyacı olan
herkesi çalı
ştıracak kamu işletmeleri kurmak yeterdi. Fakat mesele yalnızca
istihdam de
ğil, yaşam standardını yükselten
verimli istihdamdır. Kamu i
şletmeleri ve devlet teşvikli özel sektör sürdürülebilir verim atışını sağlayamaz. Yalnızca dış yatırım çekmek, hatta eğitime büyük yatırım da yetmez. Kaynaklar sorumluluk
içeren mali ve parasal politikalarla do
ğru kullanılmalı,
herkesin kolayca i
ş kurabileceği, girişimci olabileceği rekabet ortamı yaratılmalıdır.
IFC‘nin 130 ülkede yürüttüğü kapsamlı bir
ara
ştırmada her ülkede şu işlemlerin ne kadar kolay veya zor olduğu sorgulanmıştır.
Yerel kurallar, yönetmelikler ve ruhsat ücretleri açısından iş kurmak
İş göreni işe almak ve işten çıkarmak
Sözleşmelerin yaptırım gücü
Kredi bulmak
Kötü giden veya iflas eden bir iş yerini kapatmak
İşte bu işlemlerin hepsinin nispeten kolayca ve sancısız
gerçekle
ştirilmesi benim sözlüğümde perakende reformun bir parçasıdır. Yenilik yapabilen, rekabetçi, zenginlik yaratan yeni iş yerleri kurulmasını istiyorsanız bu ortamı sağlamak zorundasınız.
 
IFC’nin kriterlerine ilaveten perakende reform aynı
zamanda her düzeyde e
ğitimin iyileştirilmesini ve yollar, limanlar, telekomünikasyon ve
havaalanları gibi olmazsa olmaz lojistik alt yapıya yatırım yapılmasını içerir.
Bugün bir çok ülkede telekomünikasyon sistemi hala devletin
tekelindedir. Internet ula
şımı çok yavaş, telefon çağrı ücretleri çok
pahalıdır. Telekomda reform yapmazsanız di
ğer beşini yapsanız bile yeterli olmaz.
Ancak gerekli yasa ve yönetmeliklerle tepeden aşağıya yapılabilen toptan reformunun
aksine, perakende reform müktesep ekonomik ve siyasi çıkarların üstesinden
gelebilmek için çok daha geni
ş tabanlı halk ve parlamento işbirliğini gerektirir.
Peki ama nasıl oluyor da bir ülkede liderler
bürokrasiyi ve halkı harekete geçirip sancılı ve fedakarlık gerektiren mikro
reformları gerçekle
ştirebiliyor ama bir başka ülke tökezliyor?
Bunun bir cevabı kültürdür.
Bir ülkenin ekonomik performansını yalnızca kültüre
indirgemek saçmalıktır fakat kültürü dikkate almadan bir ülkenin ekonomik
analizini yapmak da aynı derecede saçmalıktır. Dünya düzle
ştikçe, yeni usul ve araçları kolayca benimseyip
uygulayan kültürler ile bunu yapamayanlar arasındaki uçurum git gide derinle
şecektir.
İklim, doğal kaynaklar ve coğrafya bazı ülkelerin
niye sınaile
şip diğerlerinin bunu neden başaramadığını bir dereceye kadar
açıklasa da esas faktör kültürdür. Özellikle
de ülkenin çalı
şma, tasarruf, dürüstlük, sabır
ve azim gibi de
ğerleri ne derece benimsediği, yenilik ve değişimlere ne derece açık olduğu ve kadınlara ne
derece e
şitlik sağladığıdır. Ülke
yabancı etki ve fikirlere açık mı? Geli
şmeye odaklı ulusal
dayanı
şma var mı? Yabancılarla işbirliği yapma güveni var mı? Ülkenin elitleri halkı düşünüp yurt içinde yatırım yapıyor mu yoksa kendi
yoksullarını umursamayıp yurt dı
şına  yatırım yapıyor?
Bir ülke ne kadar glokal (global-lokal) ise, yani yabancı
fikirleri ve uygulamaları benimseyip kendi gelenekleriyle harmanlayabiliyorsa,
düz dünyada o kadar avantajlı konumdadır.
Analistler bir ülkeyi klasik ekonomik ve sosyal
istatistiklerle ölçmeye bayılırlar: bütçe açı
ğının GSH’ye oranı,
i
şsizlik oranı veya okur-yazar kadın oranı gibi.
Bunlar tabi ki önemlidir fakat bence daha da önemli ve açıklayıcı bir ba
şka ölçü vardır. Ulusunuzun hatıraları  daha çok, yoksa hayalleri mi?
Hayalden kastım, olumlu, insanı yücelten türüdür. Bir
i
ş danışmanı şöyle demişti: “Bir şirketin zorda olduğunu bana geçmişte ne kadar iyi durumda olduklarını söylemelerinden
anlarım. Ülkeler için de aynı 
şey geçerlidir.
Kimli
ğinizi unutmamak    tabi ki önemli.
14. yy’da muhte
şem olduğunuza memnun oldum. Fakat o dündü, bugünse bugün. Hatıralarınız
hayallerinizden fazlaysa sonunuz yakındır. 
Gerçekten ba
şarılı bir kuruluşun veya ulusun
alameti farikası, geçmi
şteki başarılarını   bir yana bırakıp yeniden başlamaya duyduğ arzudur.”
 
Hayalden çok hatıralara sahip uluslar da önlerine değil geriye bakarlar. Saygınlık, onur ve hüsn-ü kabulü şimdide aramazlar, geçmişi ağızlarına sakız ederler. Üstelik bu
genelde gerçek bir geçmi
ş değil, hayallerinde süslenmiş bir geçmiştir. Gelecekle ilgili
hayal kurup ona göre davranmak varken bütün enerjilerini geçmi
şi süslemeye harcarlar.
Açıklık kritik faktördür. Bu yüzden dünya düzleştikçe Müslüman ülkelerin çoğu açık olmadıkları için sendelemektedir. Nispeten laik olan Türkiye, Lübnan, Bahreyn, Dubai, Endonezya ve Malezya dışındakiler karmaşık kültürel ve
tarihi nedenlerle globalle
şememektedirler. Müslüman
dünyası, 
İslamiyetin ilkelerinin günümüzün şartlarına göre yorumlanmasını yasaklayan din adamlarının hakimiyetindedir.
Müslüman-Arap dünyasında kadına hala, kamusal alandan ve ekonomik faaliyetlerden uzak tutulması
gereken bir tehlike veya pislik kayna
ğı olarak bakılması gelişmeye engel teşkil etmektedir. Bir kültür
buna inanıyorsa, halkının yarısı verimlilik potansiyelini kaybetmi
ş demektir. Erkeklere doğdukları andan
itibaren sırf erkek oldukları için imtiyaz tanıyan, e
şlerine ve kız kardeşlerine hükmetme
hakkı veren bir sistem erkekler için de kötüdür; bunun verdi
ği üstünlük duygusu onları gelişmekten ve başarmaktan alıkoyar.
Bir ülke veya toplumun sahip olabileceği en önemli erdemlerden biri de hoşgörü kültürüdür. Hoşgörü güveni, güven de yenilik ve girişimcilik ortamını yaratır. İslamiyet hoşgörüye dayandığı yıllarda çok
geli
şmiş bir kültürdü fakat şimdi hoşgörü, değişim ve yeniliğe karşı çıkan ruhani liderlerin
baskısı altındadır. Neyse ki kültür de
ğişebilen bir olgudur; DNA’larımıza kodlanmamıştır. Toplumun tarih, coğrafya, eğitim düzeyi, liderlik gibi unsurlarının bir ürünüdür.
Bunlar de
ğişince kültür de değişebilir. Doğal kaynakları kıt olan ülkeler bu değişime daha açıktır zira ancak bu şekilde var olabileceklerini ve ilerleyebileceklerini bilirler.
Toptan reform, onu izleyen perakende reform artı iyi
yöneti
şim, eğitim, alt yapı ve
glokalle
şme becerisine rağmen bazı ülkelerin
neden sürdürülebilir ba
şarı gösteremediklerinin
bir ba
şka cevabı da “görünmeyen şeyler”dir.
Başlıca iki nitelikten oluşur: birincisi halkın ekonomik gelişme için gereken azim ve fedakarlığa hazır olması, ikincisi liderlerinin kalkınma için
neler yapılması gerekti
ğini görecek vizyona sahip
olması ve güçlerini statükoyu koruyup kendilerini zenginle
ştirmek yerine değişimi gerçekleştirmede kullanmaları. Yerel
ideolojik çeki
şmelerle, paraları İsviçre’de istiflemekle bir yere varılmaz. Çin, Güney
Kore, Tayvan gibi ülkeler bunu ba
şarmıştır ama örneğin Meksika’da sendika ve oligarşi gibi
çıkar grupları statükoyu korumakta, reformları engellemekte, iktidar partisi
yanda
şlarını kollamakta, ulusal menfaatleri değil, yerel çıkarları gözetmektedir.
Neticede her şey gelip liderliğe dayanır. İster demokrasi olsun, ister otokrasi, liderler ülkeyi selamete taşıyabileceği gibi felakete de sürükleyebilir.
Şu gerçek hatırdan çıkarılmamalıdır:
hiçbir ülke sonsuza kadar dünyada en ucuz maliyetle üretim yapılan yer
olarak kalamaz; Çin bile. Zenginle
şmek, vasıfsız işçiliği koruyup kollamak yerine yüksek katma değerli ürünleri en verimli biçimde üretmekle mümkündür.
Çin’in rekabet gücü yalnızca ucuz i
şçilik sayesinde değil, eğitim, özelleştirme, kalite kontrol, orta kademe yöneticilik ve yeni
teknolojiye giri
ş gibi konulara verilen önem
sayesinde hızla yükselmi
ştir. GM arabalarını üretmek
yetmez. Ba
şka bir GM yaratıp GM’in işleri elinden almak
hedef olmalıdır.
Will Rogers uzun yıllar önce şöyle demişti: “Doğru şeritte bile olsanız, orda
durakalırsanız bir ba
şkası sizi ezer geçer.”
Düz Dünya ve Şirketler
“Kargaşa içindeki sadeliği, Gürültü içindeki ahengi yakala. Zorluklar
arasında fırsat yatar.”
Albert Einstein
Bu kitap bir “İş dünyasında
nasıl ba
şarılı olunur?” kitabı değildir. Ancak bu kitap için araştırma yaparken şunu öğrendim: Bugün başarılı olan firmalar düz dünyanın işleyişini anlayıp ona göre
stratejiler geli
ştiren firmalardır. Bunun
kurallarını 
şöyle özetleyebiliriz:
Kural 1: Dünya düzleşirken etrafınıza
duvar örmeyin; sahip oldu
ğunuz imkan ve özellikleri
geli
ştirin.
Kural 2: Küçük firmalar büyük davranmalıdır. Bunun da yolu yeni işbirliği araçlarından
daha hızlı ve daha kapsamlı 
şekilde yararlanmaktan geçer.
Kural 3: Büyük firmalar ise küçükmüş gibi müşterilerinin taleplerine kulak
vermeli, ona göre üretim yapmalıdır.
Kural 4: En iyi firmalar başkalarıyla en iyi iş birliği yapanlardır. Teknoloji,
pazarlama, biotıp, imalat; hangisi olursa olsun de
ğer yaratma o kadar
karma
şık hale gelmiştir ki hiçbir firma veya
departman tek ba
şına altından kalkamaz.
Kural 5: Firmanızın röntgenini çekin; her departmanı,
her fonksiyonu mercek altına alın ve hangisini kendiniz yapıp hangisini dı
şarı yaptırmanın (out-sourcing) daha yararlı olacağına karar verin.
Kural 6: Out-sourcing aracını firmanızı ve pazar
payınızı büyütmek için kullanın; insanları i
şten atmak amacıyla
de
ğil.
Düz Dünyada Jeopolitika
Dünyanın her tarafının düzleşeceğini veya şu anda düz olan
yerlerin ilerde sava
ş, ekonomik çalkantı gibi
nedenlerle engelli hale gelmeyece
ğini hiç kimse kesin
söyleyemez. Bu gezegende düzle
şme sürecinin gerisinde kalan
veya ona öfke duyan yüz
milyonlarca insan ya
şamaktadır. Bu bölümde, düzleşme sürecini yavaşlatan unsurları, güçleri, sorunları ve bunların üstesinden nasıl gelebileceğimizi ele alalım.
 
Bir Çinli devlet adamı şöyle demişti: “Umudun olduğu yerde orta
sınıf  vardır.”  Gerçekten de dünya çapında büyük,
istikrarlı orta sınıfların mevcudiyeti jeopolitik istikrarın vazgeçilmez ö
ğesidir. Fakat orta sınıf bir gelir durumu değil, şünce durumudur. Orta sınıf, yoksulluktan veya
dar gelirlilikten kurtulmanın bir yolu oldu
ğuna ve çocuklarının
istikbalinin kendilerinden daha iyi olaca
ğına inanan
insanları tanımlamanın bir yoludur. Günde ister 2 $ kazanın ister 200 $,
kendinizi orta sınıf hissedebilirsiniz, e
ğer çok çalışarak bir yerlere geleceğinize ve çocuklarınızın
sizden  daha iyi ya
şayacağına  inanıyorsanız.
Ne yazık ki bugün Afrika’da, Hindistan’da, Çin’de, Latin Amerika’da, gelişmiş dünyanın birçok karanlık köşesinde orta sınıfa geçme umudu hiç olmayan yüz
milyonlar ya
şamaktadır. Şiddet, iç harp
ve açlı
ğın kol gezdiği köylerde basit bir aşıyla korunabilecekleri hastalıkların ve AIDS’in
pençesinde kıvranmaktadırlar. Yakla
şık 3 milyar kadar olan bu kitleye yardım için vakıf kurup 27 milyar $ bağışlayan Bill Gates
“ABD’de bir ki
şinin hayatının kurtarılması 5 $ ila 6 milyon $ arasındadır. Toplum bunu seve seve veriyor. Oysa Amerika dışında bir hayat 100 dolara kurtarılabileceği halde hiç kimse kılını kıpırdatmıyor.
Evet, dünya küçüldü fakat hala insanların ne 
şartlarda yaşadığını göremeyeceğimiz kadar büyük” demektedir.
Bazı bölgelerde yerel hükümetler öylesine yolsuzluk ve
i
ş bilmezlik içine batmışlardır ki
okullara, alt yapıya para kalmaz. Zenginlerin oturdu
ğu etrafı duvarlarla çevrili
sitelere bakarak umudunu büsbütün yitiren milyonlar git gide daha dindar, daha
radikal olurlar; yaratmak yerine çalmayı tercih ederler; tarikatlara, çetelere
yem olurlar.
Kuşkusuz, yoksulluk sağlıksızlığa yol açar. Ancak sağlıksızlık da aynı zamanda yoksulluk sebebidir. Şirketleriyle, yardım kuruluşlarıyla,
hükümetleriyle düz dünya katkıda bulunmazsa bu kısır döngüyü kırmak mümkün
olamaz.
Bu konuda nasıl işbirliği yapılabilir?
Öncelikle yapılması gereken şey, küresel popülizmi yeniden tanımlamaktır. Eğer popülistler yoksullara yardım etmek istiyorlarsa bu
McDonalds’ı ta
şlamakla veya IMF’ye hayır demekle olmaz. Küresel
popülist hareket enerjisini yerel hükümetlerin, alt yapının ve e
ğitimin iyileştirilmesine harcamalıdır.
Dünyadaki küreselleşme karşıtı hareketin arkasındaki gruplardan biri,
sosyalistler, anar
şistler ve troçkistlerden oluşan, sendikalarla işbirliği halindeki “Eski Sol”dur. Bu grup üçüncü dünya
yoksulları adına konu
ştuklarını iddia
etmektedir fakat savundukları müthi
ş ekonomik
politikalara  bakılırsa  bence  onlar  tam  bir  “Yoksulu
Yoksul Tutma Koalisyonu”dur. Yoksullar solcu partilerin sandı
ğı kadar zenginlere hınç duymazlar. Hınç duydukları şey zenginleşip orta sınıfa geçme yolunun
tıkalı olmasıdır.
Bush yönetimindeki Amerika’nın tek taraflı askeri güç kullanması küreselleşme karşıtı hareketi körüklemekle kalmamış, Amerika karşıtı ve yapıcılıktan uzak hale getirmiştir. Küreselleşmeyi daha merhametli, adil ve insancıl hale getirmek
gibi önemli bir misyonu  anti-Amerikancılıkla  bo
ğmak  veya  yalnızca  Amerika  karşıtlarının   eline
 
bırakmak tek kelimeyle yazıktır. Mesele “Küreselleşelim mi?” değil “Nasıl
küreselle
şelim?” şeklinde ele alınmalıdır.
Küreselle
şme karşıtı hareket dünya için
kesinlikle gereklidir. Bir taraftan çe
şitli bölgelerdeki
çe
şitli şekildeki yoksulluğu diğerlerinin fark etmesini sağlamakla uğraşırken diğer taraftan da yolsuzlukla savaşmayı, hesap vermeyi, eğitimi, mülkiyet
haklarını, saydamlı
ğı teşvik etmelidir.
Düz dünyanın yarattığı sonuçlardan
biri de, farklı kültürleri ve toplumları birbiriyle daha fazla temas
haline getirmi
ş olmasıdır. Bazı kültürler küresel işbirliği ve yakınlık fırsatlarından
yararlanırken bazıları da bu yakın teması korku, öfke, eziklik
kayna
ğı olarak algılamakta, başkalarına göre ne
durumda olduklarını fark etmelerine yol açmaktadır. El-Kaide ve di
ğer İslami terörist grupların
ortaya çıkma nedeni budur.
Fas’tan Endonezya’ya, Nijerya’dan Londra’ya kadar
uzanan Arap-Müslüman dünyası bir milyarlık, farklı özellikler ta
şıyan koskoca bir dünyadır. Bu kadar karmaşık bir topluluğu tümden genellemek doğru olmasa da bilhassa Arap-Müslüman dünyası için
bazı genellemeler yanlı
ş olmaz.
Arap-Müslümanların çoğu otoriter
rejimlerde ya
şamaktadırlar. Halkın kendi geleceği üzerinde söz hakkı yoktur. Gençler, düz dünyadakilerin kolayca sahip olduğu iyi bir iş, modern bir okul gibi fırsatlardan yoksundur.
Müslüman radikallerin Batı’ya baktıklarında gördükleri
açıklık, dekolte kıyafetlerin, özgür cinselli
ğin Britney
Spears’ı yaratan açıklı
ğıdır. Bizi güçlü yapan ve Bill
Gates’i yaratan özgür dü
şünce ve sorgulama açıklığını görmezler veya görmek istemezler; bunu yozlaşma olarak tanımlarlar. Çünkü kadın hakları ve özgür
şüncenin Batının ekonomik gücünün gerçek kaynağı olduğunu kabul ederlerse Arap-Müslüman
dünyasının da de
ğişmesi gerekecektir. Oysa yobazlar ve aşırı uçlar değişimi istemez.
El Kaide’nin kurucuları dindar oldukları için kökten
dinci de
ğildirler. Yani yalnızca kendileri ile Tanrı arasındaki
ili
şkiye ve dindar bir toplumun değerleri ile kültürel
normlarına odaklanmı
ş değildirler. Bir din olayından ziyade siyaset olayıdır
bu. Amaçları, kendilerince 
İslamiyet yolundan çıkmış laik, ahlaksız ve adaletsiz Arap-Müslüman
rejimlerini yıkıp dünyadaki tüm Müslümanları bir halifenin buyru
ğunda toplamaktır.
19. ve 20. yy’da hızlı sanayileşmenin yaşandığı geçiş dönemine benzer bir geçiş döneminde yaşıyoruz. Bu tür geçiş dönemlerinde
aile ve toplum yapısının de
ğişmesiyle gençler kimlik, aidiyet, öz saygı gibi duygularını yitirirler. Bunun yarattığı vakumda da Hitlerler, Leninler, Musolliniler, Bin Ladinler ve Zerkaviler hayat bulur.
11 Eylül faillerinin hepsi Batıda ailesinden kopuk yaşamış, üniversiteye gitmiş kişilerdi. Bir şekilde, İslamiyet’i bir din olarak değil, siyasi bir ideoloji olarak gören radikallerin
etkisi altına girmi
şlerdi.
Müslümanlar İslamiyet’in en son
ve en mükemmel tek Tanrı dini oldu
ğuna ve Muhammed’in
de onun en son ve en mükemmel elçisi oldu
ğuna inanırlar.
Oysa Batıda ya
şayan veya düz dünyanın iletişim araçlarıyla
etraflarında ne olup bitti
ğini gören Arap-Müslüman gençliği kendi dünyalarının dünyanın geri kalanına
göre   çok geride kaldı
ğını açıkça
fark etmektedirler. Kendilerine dürüstçe “Bizim dinimiz madem   ki en
üstün din ve hayatın her yönünü (ekonomi, siyaset,  hukuk  vs.)
kapsıyor,  öyleyse ba
şkaları neden bizden daha
iyi ya
şıyor?” sorusunu sorup  çözüm
arayacaklarına bütün suçu Amerika’ya, 
İsrail’e veya
Batının sömürgecili
ğine yüklemektedirler. Bir grup yürekli Arap toplum bilimcisinin 2003’te yaptığı bir araştırmaya göre 1980-1999 arası tüm
Arap ülkelerinin üretti
ği uluslararası patent sayısı 171’dir. Aynı dönemde Güney Kore tek başına 16.328 patent almıştır. Hewlett-Packard’ın günlük
ortalaması 11’dir. 
Bilgisayar, internet bağlantısı, mühendis,
yayınlanan kitap sayılarına baktı
ğımızda  hemen hepsi dünya
ortalamasının dörtte birinden  azdır.  Hızla  artan
nüfusun  çalı
şacağı  iş  yerleri  aynı  hızla  açılamadığından,  dünya  çapındaki  işsiz     ordusunun
% 26’sı Orta Doğu ve Kuzey
Afrika’da ya
şamaktadır.
Bugünkü genel İslami düşünce Kuran’ın Tanrıdan indiği ve herhangi bir
ele
ştiri ve yoruma açık olmadığı yolundadır.
Okunup ezberlenecek kutsal bir kitaptır; ça
ğdaş yaşamın ihtiyaçlarına ve
fırsatlarına göre uyarlanacak de
ğil. Fakat yaratıcı yorumlamayı teşvik etmeyen bir kültürde eleştirel ve yaratıcı düşünce yeşeremez.
Müslümanlar 7. yy’ın sakin sularında yaşamaya kanaat etselerdi ne kendileri için ne de bizim
için sorun olacaktı. Sorun 
şu ki hem 7. yy’da yaşamak, hem de 21. yy’a hükmetmek istemektedirler. Oysa özgür
şüncenin ve özgür düşünceyi teminat
altına alan kurumların yoklu
ğunda bu gücü elde etmek mümkün değildir. Bu durumda
ikilem içinde kalmaktadırlar: Dini terk etmek veya sonsuza kadar teknik
ilerlemenin gerisinde kalmak. Her ikisi de cazip gelmeyince din ile güç/ba
şarı arasında sıkışan bazıları çözümü canlı bomba olarak patlamakta bulurlar.
Gençlere olumlu hayallerini gerçeğe dönüştürecek, haksızlığa uğrayanın yargıca rüşvet vermeden adalet bulmasını sağlayacak, hangi şartlarda yetişmiş olursa olsun girişimci fikirlerini yeşertip ülkesinin
en saygın, en yaratıcı veya en zengin ki
şisi konumuna
gelebilecek, 
şikayetlerini veya fikirlerini
gazetede yayınlayabilecek, seçimlerde aday olabilecek ortamı sa
ğlayın; bakın bakalım bomba patlatmak isteyecekler mi? İşte o zaman tepedeki malikanede oturan adamı gördüklerinde “Bir
gün ben de böyle bir adam olaca
ğım” derler, “Bir gün
bu adamı öldürece
ğim” demezler.
Genelde terörizmi paradan yoksunluğun beslediği sanılır. Bence terörizmi
besleyen onurdan, özsaygıdan yoksunluktur.
Burada anahtar kelime ezikliktir. Eziklik, uluslarası
ili
şkilerde ne kadar önemli olduğu farkına varılmayan bir güçtür. İnsanların ve ulusların kendilerini kaybedip aşırı şiddete başvurması, aşağılandıklarını hissettiklerinde
ortaya çıkar. Bugünkü 
İslam dünyasının büyük bir
kısmının siyasi ve ekonomik geri kalmı
şğını alın,
bunu dı
ş dünyanın ayırımcılık ve düşmanca tavrıyla birleştirin, üstüne
geçmi
şin büyüklük ve üstünlüğünü ekleyin,
i
şte size bir öfke ve eziklik kokteyli. Aslında çağımızın tüm bilgi devrimi algoritmalar üzerine kurulmuştur. Algoritma ve cebiri bulan ise Arap-İslam dünyasıdır. Arap-Müslüman halkları çok
zengin bir kültürel gelenek ve uygarlık geçmi
şine sahiptir. Çağdaş gençlik istese bunu
ilham ve örnek alabilir. Ne yazık ki otoriter    ve    karanlık    güçler böyle  bir modernizasyona  muazzam  direnç göstermektedirler. 
İslam dünyası kendi içinde bir fikir mücadelesine
girer de ılımlılar kazanırsa ancak o zaman arzuladı
ğı güce kavuşabilir.
İslamiyet otoriter devletlerin  Mısır, Suriye, Suudi Arabistan, Pakistan  elinde öfkeli protestoların bir aracı haline gelmektedir. Çoğulcu demokratik İslam ülkelerinde örneğin Türkiye veya Hindistan  ise ilerici bakış açısına sahip kişiler kendi fikirlerini ifade etme ve bu fikirler
u
ğruna mücadele etme fırsatı bulmaktadırlar. 15
Kasım 2003’te 
İstanbul’da iki büyük sinagog aşırı uçtan intihar bombacılarının saldırısına uğramıştı. Sinagoglar birkaç ay
sonra tekrar açıldı
ğında tesadüfen İstanbul’daydım. Üç şey beni çok etkiledi. Öncelikle, törende Hahambaşı, İstanbul Müftüsü ve Belediye
Ba
şkanı el ele duruyorlar, şarıda kalabalıklar onlara kırmızı karanfil atıyordu. İkincisi, İslamcı bir partiden seçilen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Hahambaşı’nı makamında ziyaret etti ki, Türkiye’de ilk
defa bir ba
şbakan bir Hahambaşı’nı ziyaret
ediyordu. Sonuncusu da, intihar bombacılarının birinin babası Zaman gazetesine 
şöyle diyordu: “Bu çocuk
neden böyle yaptı anlayamıyoruz. Bırakın Yahudi karde
şlerimizin Hahambaşı’na gideyim, onu kucaklayayım, ellerini ve cüppesini öpeyim. Oğlum adına özür dileyip başsağğı dileyim.” Ne kadar farklı bir yaklaşım!
Düz dünyanın düzleşme aşamasının önündeki bir başka engel de doğal kaynakların sınırlı olmasıdır. Şu anda düz dünyaya dahil olmayan milyarlarca insanın
hep birlikte oyun alanına yürüyüp kendilerine ait ev, araba, buzdolabına sahip
oldu
ğunu bir düşünün. Bu kadar enerjiyi nereden bulacağız? Çevre kirliliği ne olacak? Bir zamanlar
petrol ve do
ğal gaz ihracatçısı olan Çin bugün ABD’den
sonra en büyük ithalatçı. Kanada ve Venezüella’da sondaj hakları elde
etmek için Amerika ile rekabet halinde.
Ba
şarabilirse Kanada ve Venezüella’ya bir pipet sokup her
damla petrolü emecek. Amerika da Suudi Arabistan petrolüne daha ba
ğımlı hale gelecek. Bir zamanlar bir Çinli öğrencinin bana sorduğu gibi, ”Amerika
ve Avrupa kalkınma a
şamasındayken istedikleri kadar
enerji kullandıkları halde Çin neden çevreyi dü
şünüp enerji
kısıtlamasına gitsin?” Oyun alanına yeni girenlere “kendinize hakim
olun; dünyanın iyili
ği için daha az tüketin” diyemeyiz ki.
Fakat hiçbir şey yapmazsak
muhtemelen birkaç 
şey olacak. Birincisi petrol
fiyatları yükseli
şini sürdürecek. İkincisi Sudan, İran ve Suudi Arabistan gibi dünyanın en kötü
rejimlerini desteklemi
ş olacağız. Üçüncüsü de çevre daha fazla hasar görecek.
Neticede düz dünyaya girmesi olası 3 milyar yeni
tüketici kar
şısında enerji kullanımı ve doğayı korumada radikal yeni bir yaklaşım bulmak zorundayız. Bunu başaramazsak çevresel
ve jeopolitik kavgalara davetiye çıkarmı
ş oluruz.
Ne yazık ki son yıllarda jeopolitik istikrarsızlığın yeni bir kaynağı doğmuştur; bu da canilerin,
hırsızların ve teröristlerin kurdu
ğu tedarik zinciridir. Aynı teknolojilerden
yararlanırlar. Bir Dell marka dizüstü bilgisayar sipari
şi verdiğinizde Kuzey Amerika, Avrupa
ve Asya’da tam 400 
şirketlik tedarik zinciri
devreye girmekte ve ürün sadece dört günde teslim edilmektedir.
Küreselleşme için kullanılan araçlar ve
tedarik zincirleri 
şirket ve bireylerde ürüne
ve kazanca dönü
şürken aynı araçlar
teröristlerin elinde karga
şa ve cinayete dönüşmektedir. Yoldan sapmış bu küresel tedarik zincirlerinin kuruluş amacı yıkımdır.
 
Yatırımcılara değil, yandaşlara, bağışçılara ve kurbanlara ihtiyaç duyarlar. Gerek terör örgütleri gerekse destekçileri
ba
ğış toplamak, yeni örgüt
üyeleri bulmak, korku yaymak ve sindirmek için bütün internet araçlarını
kullanırlar. Terörist sitelerin ço
ğunluğunda gerçekleştirdikleri şiddet
eylemlerinden övgüyle bahsetmezler; iki konuya a
ğırlık verirler: ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar ve tutuklu yoldaşlarının çilesi. Hedefleri, ifade özgürlüğünü savunan ve siyasi muhalefeti susturma önlemlerini
ho
ş görmeyen Batılıların sempatisini kazanmaktır. Bizim hedefimiz ise yeni iletişim ve iş birliği olanaklarının yapıcı ve insancıl amaçlarla kullanılmasını sağlamaktır.
Amerika bir devlet olarak kuruluşundan beri hep ileri bakan bir ülke olmuştur, geri  değil. Fakat 11 Eylül’den sonra Bush yönetiminde Amerika’nın başına gelen en tehlikeli şey umut ihraç etmekten
korku ihraç eder hale geçi
şimiz olmuştur. Eskiden dünyadan istediğimizi ikna yoluyla elde ederken, artık
sık sık dünyaya hırlamaya ba
şladık. Oysa korku ihraç ederseniz başkalarının korkularını ithal
etmek zorunda kalırsınız. 
Evet, başımıza bir facia geldi ve bu facia tekrarlanabilir.
Fakat önlem ile paranoya arasında ince bir çizgi vardır ve zaman
zaman biz bu çizgiyi  a
şıyoruz.
İnanıyorum ki 11 Eylül’ün
yarattı
ğı hissiyatı Başkan Bush’un kendi
siyasi amaçları u
ğruna utanmazca istismar ettiğini tarih açıkça gösterecektir. Vergiler, çevre
ve sosyal meselelerde kendine ait hiçbir tutarlı politikası olmadı
ğından, 11 Eylül hissiyatını aşırı sağ Cumhuriyetçi gündem oluşturmakta kullanmıştır. Bunu yaparken
Sayın Bush Amerikalılar arasına ve Amerikalılarla dünya arasına takoz sokmakla
kalmamı
ş, Amerika ile kendi tarihi ve kimliği arasına da takoz koymuştur. Yönetimindeki
hükümet Amerika Birle
şik Devletleri’ni “Terörle
Sava
ş Birleşik Devletleri” haline
getirmi
ştir. Dünyadaki bu kadar çok insanın Bush’tan nefret
etmesinin nedeni budur.
11 Eylül’ü takvimdeki yerli yerine –10 Eylül ile 12
Eylül arasında sıradan bir gün olarak– tekrar koyacak bir ba
şkana ihtiyacımız var. Bu günün bizi tanımlamasına izin vermemeliyiz.
Petrolün Laneti
Suudi Arabistan, İran, Nijerya gibi ülkelerde hiçbir şey demokratik ortamın doğuşunu petrol kadar engellememiştir. Bu petrol ülkelerini
yöneten krallar veya diktatörler halkın do
ğal yeteneklerini
kullanarak zenginle
şeceklerine petrol çıkararak
zenginle
ştikleri sürece sonsuza kadar iktidarda kalabilirler. Petrol gelirlerini kullanarak iktidarın tüm imkanlarını  polis, asker, istihbarat  tek elde toplarlar. Saydamlık veya
kuvvet payla
şımına izin vermezler. Halktan vergi de toplamadıkları için
yöneten ile yönetilen arasındaki ili
şki çarpıklaşır. Vergi olmadan temsiliyet (halkın kendini temsil
edecek ki
şileri seçmesi) de olmaz. Liderleri halka kulak da
vermez hesap da. Zira harcadıkları parayı vergilerden toplamamı
şlardır. Bu yüzden petrol kuyularının nimetlerine
odaklanmı
ş ülkelerde kurumsal yapı ya eksik ya da
na-mevcuttur. Halkın
nimetlerine odaklanmı
ş ülkeler gerçek
kurumları, hukuku, mülkiyet haklarını, ça
ğdaş eğitimi, dış ticaret ve yatırımı, düşünce özgürlüğünü ve
bilimsel sorgulamayı yerle
ştirmek ve geliştirmek zorundadırlar.
 
Bugünkü Müslüman-Arap dünyasına bir bakın, en yaratıcı
yenilikler nerde oluyor? Petrolü az olan veya hiç olmayan yerlerde: Bahreyn’de,
Ürdün’de.
1999’da Ürdün Amerika ile serbest ticaret anlaşması imzaladığında Amerika’ya 13
milyon $ ihracatı vardı. Bu rakam 2004’te bir milyar doları a
ştı. Ürdün hükümeti her okula bilgisayar ve geniş bant internet bağlantısı sağladı. En önemlisi imamların eğitimine reform getirildi. Önceleri Ürdün’de lise öğrencileri üniversite sınavına giriyor, en başarılıları doktor, mühendis olurken en başarısızları camilere imam oluyordu. 2004’te yeni bir sisteme geçildi. Bundan böyle imam olmak isteyenler önce başka bir alandaki fakülteden
mezun olacaklar ve 
İslam hukukunu ancak master eğitimi olarak alabilecekler. Böylelikle imamların kalitesi zaman içinde çok yükselecek.
İnsanlar daha iyi bir seçenek
var diye de
ğişmezler; başka seçenekleri kalmadığı sonucuna
vardıklarında de
ğişirler.
SONSÖZ
Bu kitapta anlatmaya çalışğım gibi, dünyanın düzleşmesi hepimize yeni fırsatlar, yeni
zorluklar, yeni ortaklar ve ne yazık ki yeni tehlikeler getirmi
ştir. Bunların arasında doğru denge kurmamız şarttır. Bir taraftan yeni tehditlere karşı müteyakkız davranırken, diğer taraftan da onların bizi felç etmesine izin
vermeyece
ğiz. Yanlış anlamda küçülen bir dünya ile yetinmeyi reddediyorum.
Yapacağımız en büyük yanlış, aşırı korumacılıktır. Ne kişisel güvenlik ne de ekonomik güvenlik için etrafımıza
duvar örmeliyiz. Her ikisi de kendimiz ve dünya için felaket olur. Do
ğrudur; düz bir dünyada ekonomik rekabet daha eşit ve daha yoğun olacak, ancak gücümüzü küçümsemeyelim.
Yaratıcı hayal gücümüzü kullanarak yeni imkanlarla nasıl yeni ürünler,
yeni toplumlar, yeni fırsatlar ve yeni kazançlar yaratabiliriz, ona bakalım.
Genelde, küresel ticaret ve ekonomiyi hep IMF, G8,
Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve uluslararası anla
şmaların yönettiğini düşünürüz. Bu organların önemli olmadığını söylemek istemiyorum ama önemlerini
gitgide yitirmektedirler. Gelecekte küreselle
şme artan oranda, düz dünyayı anlayan,
onun süreçlerini ve teknolojilerini benimseyen ve IMF’den ö
ğüt almaksızın yoluna devam
edenlerce yönlendirilecektir. 
Egemenliğin de anlamı değişecek, kendiniz için nasıl
fırsatlar yaratabilece
ğinize bağlı olacaktır. Günümüzün anahtar kelimeleri
verimlilik, i
şbirliği, rekabetçilik ve iyi
oyunculuktur. Yeterince iyi oyuncu de
ğilseniz  saha  kenarında
oturup oyunu seyredeceksiniz. Hepsi  bu.
Dünya düzleşiyor. Bunu ben başlatmadım. İnsanlığın gelişmesini ve geleceğini tehlikeye atmadan durdurmamız da mümkün değil. Ama doğru yönlendirmek bizim
elimizde. Ancak o zaman her sabah uyandı
ğımızda güzel şeyler hayal edebilir ve o hayallerimizi gerçekleştirmek için işe koyulabiliriz.
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: