SUSURLUĞUN KARAKUTUSU
7 Ekim 2017
PLÜTOKRATLAR KÜRESEL YENİ SÜPER ZENGİNLERİN YÜKSELİŞİ VE DİĞERLERİNİN DÜŞÜŞÜ
7 Ekim 2017

DUYGUNUN JEOPOLİTİĞİ

Bu kitapta üç
temel duygu üzerinde yo
ğunlaşmayı seçtim:

Korku,
Umut ve
Aşağılanmışlık.
Peki neden
sadece bu üç duygu?
Neden kızgınlık, nefret, gücenme veya sevgi değil? 
Çünkü bu üç duygu “güven” kavramıyla
yakından ilgilidir ki bu kavram toplumların ve bireylerin kar
şılaştıkları zorluklarla
nasıl ba
şa çıktıklarını vebirbirleriyle
nasıl ba
ğlantı  kurduklarını şekillendirir.
“Korku” güven
yoksunlu
ğudur. Korkunun egemen olduğu kimseler bugün hakkında endişeli, yarına dair karamsardır. Öte
yandan “umut” güvenin bir dı
şavurumudur. Bu insanlarda yarının bugünden daha güzel olacağı kanaati hakimdir. “Aşağılanmışlık” yarına dair
umutlarını yitirmiş kimselerin incinmiş güven duygularını ifade eder. Umut
eksikli
ği onlara göre başkalarının, esasında onlara geçmişte kötü davrananların suçudur. 
İdealize edilmiş şanlı geçmişiyle bugün yaşadıkları arasındaki uçurumun çok büyük olduğu toplumlarda “aşağılanmışlık” hissi hüküm sürer.
Bu üç duyguyu,
üç basit formülde açıklayalım: Umut “Ba
şarmak istiyorum, başarabilirim, başaracağım”; Aşağılanmışlık “Asla başaramam” ve
hatta “Sizin gibi olamayaca
ğıma göre sizi
yok etmeye çalı
şacağım”; Korku “Aman Allahım, dünya ne kadar
da tehlikeli bir yer oldu, kendimi nasıl korurum?”.
Bu üç duygu
kendine duyulan güven derecesinin bir yansımasıdır. Güven duygusu uluslar ve
medeniyetler için oldu
ğu kadar
bireyler için de elzemdir. Güven duymak hedef belirlemek, kabiliyetlerini
etkin 
şekilde
kullanmak hatta daha da ilerletebilmek demektir. Kibire kaçmamak 
şartıyla güven hissi dünyanın sağğı için
hayati bir bile
şendir.
Ulusal güven
hissi mimari, sanat veya müzikle ifade edilebilir. Daha nesnel bakabilmek için
i
şe “güven
göstergeleri”ni kullanabiliriz. Bu göstergeler toplumun yarınına duydu
ğu güven derecesini ölçmeye
yardımcı olur. Somut göstergelerin ba
şında harcama/tüketim alışkanlıkları ve
yatırım yapma oranı gelir. Jeopolitik kapsamda güven, ülkeler
arasında yapılan anla
şmalarla ifade
edilebilir.
Duyguları
anlamak elbette bu kadar kolay de
ğil, hepsi
birbiriyle belirli noktalardan ba
ğlı. Korku
hiçbir zaman umuttan uzak olmadı
ğı gibi aşağılanmışğın ardında
korku ve hatta umudu görmek bile mümkün olabilir.
Bu kitap
kendini uluslararası ili
şkileri
incelemeye adamı
ş “tutkulu
bir ılımlı” olan bendenizin ki
şisel yolculuğudur. Bu
süreçte, dünyaya basitle
ştirilmiş bir bakış açısıyla bakmanın fazlasıyla tehlikeli olduğu kanaatine vardım. İşte bu yüzden bu metinde dünyaya dair tamamen
kapsayıcı bir kuram bulamayacaksınız. Onun yerine neredeyse tüm
söylemler üzerinde egemen olan basitle
ştirilmiş kanıları düzeltmeye
çalı
şacağım. Duyguların karışımı hakkındaki bu yazı, duyguların tarihiyle ilgili değil; küreselleşme ve değişen dünyamızı anlamak için duygularımızla
yüzle
şmeye olan ihtiyaçla ilgili.

1-          KÜRESELLEŞME, KİMLİK VE DUYGULAR

Bulunduğumuz küreselleşme çağında duygular
ya
şadığımız dünyanın karmaşıklığını kavramak
için vazgeçilmez ö
ğeler. Duygular,
küreselle
şmeyi yansıttığı gibi ona tepki de veriyor ve bu
süreç jeopolitikayı etkiliyor. Küreselle
şme dünyayı daha “düz” hale getirmiş olabilir ancak dünyaya hiç olmadığı kadar tutku da aşılamış bulunmakta. Durumun neden böyle olduğuna geçmeden önce küreselleşmenin doğasını netleştirelim, çünkü birçok insan bu
kavramı yanlı
ş anlıyor.
Küreselle
şme Soğuk Savaşın yerini alan uluslararası sistem olarak görülüyor fakat Soğuk Savaşın aksine küreselleşme sürekli
evrimle
şen dinamik bir süreç.
Küreselle
şme pazarların,
ulus-devletlerin ve teknolojilerin insanlı
ğın daha önce tanık olmadığı derecede hızlı biçimde entegre olması demek.
Küreselle
şme sayesinde
bireyler, 
şirketler ve
ülkeler çok uza
ğa, çok
daha hızlı ve çok daha ucuza eri
şebilir hale gelmiş durumda.
Fakat aynı süreç yeni sistemin geride bıraktı
ğı kesimde göz ardı edilemez bir ters tepki yaratıyor.
Başta karşıtları olmak üzere pek çoğumuz için kürselleşme Amerikalılaşma ile eşanlamlı. Sovyetlerin çöküşünü takiben Amerika karşımıza dünyanın tek süper gücü olarak çıktı. Dünya ekonomilerinin
ve kültürlerinin entegrasyonu bir bakıma Amerikan kuralları çerçevesinde 
şekillendi. Bunun sonucu olarak günümüzdeki
küreselle
şme karşıtı gösteriler, Amerika karşıtı duygularla kapitalist karşıtı eleştirilerin bir harmanı. Bu insanlar eşitlik,  adil ticaret şartları ve sürdürülebilir gelişmenin mücadelesini veriyor.
Fakat olaya
daha yakından bakacak olursak küreselle
şmeyi Amerikalılaşmakla
aynı kefeye koymak fazla basit bir yakla
şım. Evet, Amerikan kültürü dünya çapında baskınlığını koruyor olabilir ancak ekonomik
anlamda Asya, Batı’yı sollamı
ş durumda.
Küreselle
şmenin günümüzdeki evrimi
Asya kıtasının yükseli
şine işaret ediyor.
O halde
küreselle
şmeyi birbirine tamamen zıt
iki fenomenin bile
şimi olarak
görmek mümkün. Bir tarafta dünya kültürünün Amerikalıla
şması, diğer tarafta ise
Asya’nın ekonomik yükseli
şi. Batı’nın
dünya üzerindeki hakimiyetinin giderek zayıfladı
ğını söylemek yanlış olmaz. Bu
geli
şme
imparatorlukları inceleyen tarihçileri hiç 
şaşırtmıyor çünkü onlar
imparatorlukların yükseli
ş ve
gerilemelerinin evreler halinde süregeldi
ğinin farkında.
Bu “asimetrik
çok kutupluluk” denen bir duruma neden olmakta: dünya sahnesindeki kilit
oyuncular sadece güç ve etki anlamında e
şitlikten uzak olmakla kalmıyor, aynı zamanda dünya görüşleri de ciddi farklılıklar gösteriyor.
Amerika ve Avrupa dünya meselelerine halen evrensel de
ğerler perspektifinden bakarken Çin, Hindistan ve Rusya
dünyanın nasıl birlik olması gerekti
ğiyle ilgilenmek yerine bu düzen içinde kendi güçlerinin hesabını
yapıyorlar. Çin’i ele alacak olursak bu pragmatik yakla
şımın işe yaradığını söylemek mümkün. Ülkenin elde
etti
ği inanılmaz ekonomik başarı, demokrasi ve hatta hukukun üstünlüğü olmaksızın elde edildi. Fakat dünyanın
kalanı için aynı 
şeyi söylemek
mümkün de
ğil. ABD’nin jeopolitik
ihtirasları kapsamında Bush hükümeti, fazlasıyla tehlikeli bir yakla
şımla demokrasi kavramının altını oydu.
Batılı olsun veya olmasın demokratik ideallerle demokratik uygulamalar
arasındaki belirgin fark, güç dengesinin ABD’den  Asya’ya kayı
şını kısmen de olsa açıklayabilir.
Demokrasiler,
demokratik modellere olan inançlarını kaybederken otokratik rejimler anti-
demokratik uygulamalarla ekonomik büyüme ve siyasi istikrar elde ediyorsa, bu
evrimde kaybeden taraf Batı dünyası olacaktır. Batı, Berlin Duvarı’nın
yıkılmasıyla ekonomik ve siyasi üstünlü
ğünün zirvesindeydi. Ancak Batı’nın
demokratik özü günümüzde zayıflayan ekonomisini telafi etmekten uzak.
Belki de duygular uluslararası arenada tekrar ön plana çıkıyor.
Batı artık ne de
ğerlerine ne de
yitirdi
ği ekonomik üstünlüğe güvenebiliyor ve bu nedenle küresel değişimlere öfkelendiği gibi kendi özgür dünyasını “düşmanlara” karşı koruma isteği duyuyor.
Küreselleşen dünyanın günümüzde duygu
patlamaları için çok uygun bir ortam olmasının ba
şlıca nedeni küreselleşmenin güvensizlik yaratması ve kimlik sorusunu akla
getirmesidir. So
ğuk Savaş döneminde kimsenin aklına “Biz
kimiz?” diye bir soru gelmezdi. Cevap her haritada açıkça ifade
ediliyordu. Birbirine kafa tutan iki sistem vardı sadece ve insanlar bu iki
taraftan birine aitti. Ancak sınırların birer birer ortadan kalktı
ğı sürekli değişen dünyamızda
bu soru sürekli olarak kar
şımıza çıkmakta.
Kimlik konusu güven hissiyle yakından ba
ğlantılır. Güven duymak veya duymamak özellikle de korku, umut
ve a
şağılanmışlık gibi
duygularla ifade edilmektedir.
Basitçe ifade
edecek olursak ekonomik anlamda kürselle
şme pazarlar yoluyla ekonomik faaliyetlerin sınırlar ötesi
entegrasyonu demektir. Küreselle
şme ardındaki
itici güç ula
şım ve iletişimin maliyetini şüren, piyasalara olan bağımlığı arttıran teknolojik ve siyasi değişimlerdir. Fakat
malların serbest dola
şımı siyasi
anlamda gerek olumlu (tutku, merak, kendini ifade etme iste
ği) gerek olumsuz (uluslar, dinler ve etnik
gruplar arasındaki nefret) duyguların da serbest dola
şımını beraberinde getirmektedir. Bu kapsamda terörizmi
küreselle
şmenin karanlık
yüzü olarak tanımlayabiliriz.
Günümüzde
terörizm faaliyetleri elbette küreselle
şmenin bir sonucu değil. Hedeflerine
odaklanan teröristler her zaman sınırları geçmeyi ba
şarmıştır. Burada yeni olan, iletişim ve ulaşımda yaşanan gelişmelerin teröristlerin strateji ve taktiklerinde meydana getirdiği değişimdir. Bunun başında teröristlerin mesajını kolaylıkla
aktarabilmesine olanak veren medya devrimi gelir. Batı, medya üzerindeki
tekelini yitirmi
ştir bu nedenle
olaylar birçok perspektiften anlatılabilir hale gelmi
ştir. Günümüzde insanlar sadece bilgiye erişebildiği gibi başkalarının duygularından da haberdar
olmaktadır. Amerikan dizilerinin dünyanın en ücra kö
şelerine ulaşmasıyla fakirler zenginlerin nasıl yaşadığını öğrenmiştir. Bunun sonucunda dünya zenginlerinin fakirleri yok saymaları
katlanarak zorla
şştır. Zengin dünyaya adım atabilmek adına
sayısız insan denizleri ve yüksek duvarları a
şmaya başlamış, evinde kalmaya karar verenler ise
kendilerini yoksayan zengin kesime büyük bir nefret duymaya ba
şlamıştır.
Şeffaflaşan dünyada fakirler, zengin dünyaya sırtlarını dönemediği gibi zenginler de inkar etme ayrıcalığından mahrum olmuştur. Zenginler gelişmekte olan
dünyada ya
şanan felaketleri görmezden
gelmeyi seçebilirler ancak bu bilinçli 
şekilde verilmesi gereken bir karardır ve kendilerini doğrudan ilgilendiren sonuçları vardır.
Teolojist Bonhoeffer’in  dedi
ği gibi “Eylemsizlik eylemdir”. Günümüzde dünyada yaşanan sıkıntıları azaltmak için eylemsiz
kalmak esasen bir çe
şit müdaheledir.
Eskiden Batı
ile Do
ğu restleştiğinde düşman tekti, tanımlanması kolaydı ve dahası analiz etmesi, caydırılması
ve müzakere edilmesi mümkündü. Artık her
şey çok farklı. Düşman artık
sadece kültürel ve dini olarak farklı de
ğil, tarihi ve siyasi dayanakları da değişik olan bir
dönemden geldi
ği izlenimini veriyor.
Şiddettin terörizm yoluyla özelleşmesi, çoğu çatışmanın harici değil de dahili olması, terörist
tehditlerin öngörülemezli
ği ve
küresel ısınma gibi siyaset dı
şı tehditlerin çoğalması, güvensizlik, tehlikeye açık olma ve
korku hislerini güçlendirdi. Batı’da  insanların kendilerine sürekli
sordu
ğu soru “Çocuklarıma
nasıl bir dünya bırakaca
ğım?”. Nüfus
patlaması, kaynak ve enerji kıtlıkları küresel ça
ğda gerilimlere ve hatta hayatta kalma adına
sava
şlara mı sahne olacak?
20. yüzyılı
“Amerika’nın ve ideolojilerin asrı” olarak özetlersek sanırım 21. yy “Asya’nın
ve kimliklerin asrı” olaca
ğını söylemek
yanlı
ş olmaz. İdeolojiden kimliğe ve Batı’dan Doğu’ya yaşanan eşzamanlı geçiş, duyguların
herzamankinden daha ön planda olaca
ğının habercisi.
           20.     yy
dünyası çatı
şan
ideolojik siyasi modellerle tanımlanıyordu. Günümüzde ideolojilerin yerini
kimlik edinme gayreti almı
ştır. Herkesin birbiriyle bağlantıda olduğu
küreselle
şme çağında
birey “Ben tekim, ben farklıyım ve gerekirse dünya beni tanıyana kadar
mücadele etmeye hazırım” demektedir. Siyasi inanı
ş ve düşüncelerle
tanımlanma dönemi sona erdi. Artık kendi özümüzü nasıl algıladı
ğımız, başarılarımızla
kazandı
ğımız
güven ve ba
şkalarından
gördü
ğümüz
(veya göremedi
ğimiz)
saygı ile farklıla
şıyoruz.
Duygular ise
özümüzü ve ba
şkalarını nasıl
algıladı
ğımız ve onların bizi nasıl
algıladı
ğı noktasında devreye
giriyor. Duygular aynı zamanda aynadaki yansıma ve o yansımayı nasıl
gördü
ğümüzle ilgili. Ötekinden
korkabiliriz, öteki tarafından a
şağılanabiliriz ve hatta umut söz konusuysa başkalarının başarılarından ilham alabiliriz. Böylesine iç içe geçmiş ve birbirine bağlı duygular kimliklerin baskın olduğu dünyamızı gerçekten anlayabilmenin anahtarı durumunda.
Ünlü filozof
Spinoza’nın en çok odaklandı
ğı iki
duygu korku ve umuttu. Her ikisi  de gelece
ğe dair belirsizlikle bağlantılıdır. Ölçülü korku
hayatta kalmak için elzemdir.    Umut ise ya
şamı ateşleyen, ona enerji verendir. Çok küçük miktarlarda aşağılanma bile
bireyin daha iyisini ba
şarma isteğini tetikleyebilir. Fakat umut olmaksızın yaşanan aşağılanmışlık yok edicidir. Öte yandan belki de en
korkunç sosyal kombinasyon, a
şırı korku
ve a
şırı aşağılanmanın
umutsuzlukla birlikteli
ğidir. Bu
kombinasyon gerilimlerin ve istikrarsızlı
ğın  en uç noktasını teşkil eder.
DUYGULARIN HARITASINI ÇIKARMAK
Sanırım herkes
duyguların insan davranı
şlarında
belirleyici oldu
ğu konusunda
hemfikirdir. Hatta kimlik arayı
şının tetiklediği duygusal çatışmaların günümüz jeopolitiğini etkileme gücü olduğunu da söylemek
mümkün. Fakat duygularla jeopolitik restle
şmeler arasındaki somut bağlantı nedir? Duygular hakkında genellemeler
yapmanın ötesine geçip dünya sahnesindeki olanları anlamamıza
yardımcı olacak davranı
ş eğilimlerini tespit etmek mümkün mü?
Bence mümkün ve
bu e
ğilimleri tespit etmenin
belki de en iyi yolu duyguların haritasını çıkarmaktır. Böyle bir harita
olu
şturmak için kamuoyu araştırmaları, siyasi liderlerin söylemleri ve
(kitap, film gibi) kültürel eserler gibi çok farklı etmenleri bir araya
getirebilmek gerekiyor. Bunun gibi göstergelerle belki de en soyut konuların ba
şında gelen duyguları tarafsız ve belki
de “bilimsel” bir yakla
şımla incelemek
mümkün olabilir.
Doğal
kaynakları veya çıkarları haritalamak elbette çok daha
kolay. Hatta bir ara jeopolitika her
şeyin coğrafya tarafından belirlendiği inanışına dayanıyordu. Bazı sözü  geçen politikacıların
elinde bu kavram fazla basitle
ştirildi. Devlet
adamlarının toprak kontrolünü ulusal hedef haline getirmesi ve sava
ş açmak için bir gerekçe olarak kabul
etmesi, 2. Dünya Sava
şı sonrasında
Avrupa’nın yerle bir olmasına neden oldu.
Evet, coğrafya önemlidir ancak tek belirleyici
unsur olamaz. Fransız filozof Bodin 16. yy’da günümüzde bile faydalandı
ğımız “iklimler kuramını” ortaya
atmı
ştır. Siyasi rejimler halen
kısmen de olsa iklimsel ve co
ğrafik
unsurlarla 
şekillenmekte. Örneğin Protestan etiğinin daha soğuk iklimlerde
baskın oldu
ğunu
söyleyebiliriz. Fakat Singapur ideal bir kar
şıt örnektir. Burada sıcak ve nemli havaya rağmen çalışkanlık etiğinin ne kadar
güçlü oldu
ğunu
görebiliriz. Her türlü belirleyicilik halinde yani determinizmde oldu
ğu gibi coğrafik determinizm de insan davranışlarının karmaşıklığını açıklamakta yetersiz kalmaktadır.
Coğrafyanın davranışları etkilediğini dair temel
bir varsayım yürüteceksek, a
şırı basitleştirmeden ve katı determinizmden şiddetle kaçınmamız gerekiyor. Fakat dünyayı,
duyguları hiçe sayarak analiz edersek siyasi ya
şamın elzem etmenlerinden birini gözardı etmiş oluruz. Örneğin duygusal boyutunu idrak etmeden İsrail-Filistin çatışmasını anlamamız olanaksız.
Elbette çatı
şma nedeninin
toprak, güvenlik ve egemenlik etrafında döndü
ğünü biliyoruz ancak ortada büyük bir duygu yoğunluğu da var. Filistinlilere göre İsrail, Avrupa tarafından gökyüzünden üstlerine atılmış bir felaket.
Avrupa’da
soykırıma u
ğramış bir topluluğun torunları böyle bir söylemi kabullenmekte
zorlanacaktır 
şüphesiz ancak
kar
şılarındakinin durumunu,
motivasyonlarını ve endi
şelerini anlamak
istiyorlarsa bunu da dikkate almak durumundalar. Duyguları birbirine bu kadar
zıt iki toplum nasıl bir araya getirilir? 
İsrailliler kendi devletlerini meşru olarak gördüğü halde
Araplara sorarsanız bu, Batı emperyalizminin ba
şlarına ördüğü bir
çorap.
İsrail-Filistin çatışması bana göre bu kitapta anlattığım iki ana duygunun (aşağılanmışlık ve korku) arketipik karşılaşması gibi.
Avrupa’nın anti-semitik ve sömürgeci politikalarından duydu
ğu suçluluğun güdümündeki bu trajik karşılaşma kadar duygu
yüklü bir
şey olamaz. Çözülmediği takdirde İsrail-Filistin çatışması Batı ile
Arap 
İslam dünyası arasında
ili
şkilerin simgesi haline
gelebilir. Batı kendisini Arap-
İslami
radikallerle arasında devam eden korku- a
şağılanmışlık döngüsünden başarılı şekilde
sıyıramazsa ciddi bir çökü
şe
sürüklenebilir.
Peki umut
nerede? Ben umudu Asya’da gördüm. Asya ile dünyanın geri kalanı arasındaki
hâlet-i ruhiye farkı çok büyük ve büyümeye devam ediyor. 2008 Dünya Ekonomi
Zirvesinde Batılı temsilcilerin kasvetli haliyle Asyalı muadillerinin özgüveni
arasındaki fark çok belirgindi. “Amerika hap
şırdığında dünya grip
olur” söylemi burada yeni bir 
şekle büründü: “Amerika zatürre olduğunda Çin ve Hindistan hapşırır”. Halen devam etmekte olan küresel ekonomik kriz elbette
Asya’yı etkilemi
ştir ancak
Asyalıların sahip oldu
ğu “umut
hissi” bu sorunların üstesinden çok daha
hızlı geleceklerine i
şaret ediyor.
DUYGULAR MEDENİYETLERE
KAR
ŞI
Bazılarına göre
uluslar arasında meydana gelen çatı
şmaları açıklamak
için duygular yerine daha kapsamlı kültürel yapılara bakmak gerekiyor. Bu
inancın ba
ş savunucusu
muhtemelen Samuel Huntington’dur. 1993 tarihli ünlü yazısında
Huntington medeniyetler çatı
şmasının dünya
siyasi arenasını ele geçirece
ğini, kültür,
ulusal çıkarlar ve siyasi ideolojinin  jeopolitik bir fay hattı
olaca
ğını iddia etmişti. Huntington’ın kuramına daima temkinli
yakla
şşımdır. Kanımca Sovyetlerin çöküşüyle ABD dış politikasına
odak  kazandırmak adına yeni bir dü
şman yaratma arayışına giren
Huntington, kültür unsurunu gayet tehlikeli bir biçimde karı
ştırarak siyasi kültüre sosyal ve dini inanışları da katmıştır. Asya’da yaşayan sayısız
insan, demokrasi gibi Batı de
ğerlerinin
evrensel uygulanabilirli
ğini savunmuyor
mu sizce? O halde kültürel fay hatlarının esasında siyasi ve ideolojik fay
hatları oldu
ğu söylemi ne
kadar mantıklı olabilir?
Bu bir yana,
Asya ve 
İslam
dünyası arasında Huntington’ın iddia etti
ği gibi bir ittifaka dair herhangi bir emare de yok. Tam tersine
Hindistan ve Çin uluslararası arenada sorumsuz ve tehlikeli
devrimciler olmaktan çok uzak, tatmin olmu
ş statüko güçler gibi hareket etmektedir. Gerçek devrimci
güçler aslında Putin’in Rusya’sı ile Bush II’nin ABD’si olmu
ştur ve bu rejimlerin devrimci niteliği kültürel değil, duygusal özelliktedir. Bir tarafta Rusya’nın Soğuk Savaş sonrası hissettiği aşağılanmışlık duygusundan silkinmesi ve kendine tekrar güvenmeye başlaması; diğer yanda büyük olasılıkla girdiği derin bir kimlik krizinin  yansıması olarak
ABD’nin askeri gücüne dayanarak demokratik idealleri pe
şinde girdiği aşırı özgüven hali. Demokrasi kisvesi
altında Orta Do
ğu’da düzeni değiştirmek isteyen
ABD ile kendi imparatorluk statüsünü geri kazanma sevdasıyla Kafkas
haritasını ba
ştan yaratma
niyetindeki Rusya. 
İki tarafın da
aslında kabul etmek isteyeceklerinden çok fazla ortak yanı bulunmakta.
KENDİ VE ÖTEKİ
Duygulara yoğunlaşmaktaki
esas amacım yeni bir gerçekli
ğin altını çizmek: Küreselleşme çağında “Öteki” ile
olan ili
şkiler
her zamankinden daha önemli hale geldi.
Avrupa
tarihinde 18.yy’a kadar “Öteki”lerin sayısı o kadar azdı ki bunlar bir merak
konusu, koruma altına alınması gereken nadide örnekler olarak görülüyordu.
19.yy boyunca ve hatta 20.yy’ın ilk dönemine kadar mutlak Öteki artık bir merak
konusu olmaktan çıkmı
ştı ancak
yine de kendi kimli
ğimizi
sorgulayacak mertebeye ula
şmamıştı. Soğuk Savaş döneminde
Batı için mutlak Öteki, Komünist sistemdi. Günümüzdeyse Öteki
sadece Batılı olmayan bir kültürden de
ğil aynı zamanda sanki başka bir yüzyıldan gelmekte. Bu Öteki sadece eskiden tanık olduğumuz dinsel höşgörüsüzlük ve savaşçı geçmişimizi çağştırmakla
kalmıyor belki de gelece
ğimize de cisim
kazandırıyor. Dün, Batılılara göre Batılı olmayanların ba
şarılı olmasında tek yol
Batılı modeli benimsemekti; kendi geleneklerine takılıp kalarak
ilerleyemezlerdi. Bugün Do
ğuya bakan
Batılılar kendi kontrolleri dı
şında gelişmesi hayli muhtemel bir geleceğe de bakıyor olabilir.
Karşısında bir rakip olarak Asya ve bir tehdit
olarak köktendincili
ği bulan Batı,
büyük bir kimlik bunalımına girmi
ştir. Küreselleşme çağında Öteki ile olan ilişkiler o kadar önem kazandı ki
Batı kendi özünü yeniden tanımlamaya mecbur kaldı. Biz kimiz?
Bizi bu kadar özel kılan nedir? Bu i
ş, paralel dünyalarda yaşamayı öğrenmiş bir Hintli veya  Çinliye kıyasla, dünyayı “ben” ve
“öteki” olarak sınıflandırmaya fazlasıyla alı
şş Batı için
hiç de kolay de
ğil.
Batıda görmeye
alı
şık olduğumuz göreceli homojenlik (türdeşlik) halinin tersine Asyalı kimliğinin melez doğası zıtlaşmaların hüküm
sürdü
ğü dünya
düzenine çok daha kolay uyum sa
ğlayacak özellikte.
Batı’da kendimizi halen “merkezde” görme e
ğilimindeyiz ve öz kimliğimiz Asyalılara göre çok daha kırılgan. Asyalılar öz
kimliklerini kaybetmeden Batılı gibi olmaya devam ediyorlar.
DUYGU
HAR
İTASINI ÇIKARMANIN
ZORLU
ĞU
Duyguları,
küresel çatı
şmaları anlamakta
kullanmanın bir ba
şka zorluğu, duyguların fazlasıyla öznel olduğu inancıdır. Bu yaklaşım uluslararası ilişkiler alanında
mevcut bilimsel-pozitivist ruh halini güçlü bir 
şekilde yansıtmaktadır. Bu yaklaşımı anlamak güç değil. Dünya daha da karmaşıklaştıkça uluslararası sisteme daha da yukarıdan bakabilecek
bilimsel bir mercek takma e
ğilimi
güçlenmektedir. Etik açıdan bakarsak “politika
odaklı” olmayı reddetme iste
ği o kadar anlaşılmaz değil. Araştırmacılar, Irak meselesi gibi gündelik gerçeklerle
kirlenmekten 
şiddetle
kaçınmaktadır ancak bu yakla
şım gerçek dünya
ile alakasızla
şma tehlikesini
de beraberinde getirmektedir. Günümüzde popülerli
ği zirve yapmış nicel
analiz kuramlarının soyutlu
ğuyla güven
tazeliyor olabilir ancak büyük sorunlara de
ğinmekten bu kadar kaçınmak ne kadar mantıklı? İşin aslı şu ki öznel gerçekler jeopolitikayı anlamak için kesinlikle
çok gereklidir.
Coğrafik haritalara bir bakın; herşey ne kadar da nesnel. Dağlar kahverengi, ovalar yeşil, denizler mavi. Öte yandan siyasi ve
ekonomik haritalar do
ğal
gerçekliklerden öte öznel kurgular, hatta hükümetlerin elindeki
gereçlerdir. Arap haritalarında 
İsrail’i
göremezken Yunan haritalarında Kıbrıs tek ülke, Türk haritalarındaysa
ikiye bölünmü
ş gösterilir.
Demografik bilgilerin daha öznel oldu
ğu söylenebilir ancak bu verilere bile siyasi amaçlar uğruna “ayar çekildiği” bilinmektedir.
Siyasi
rejimlerin haritasını çıkarmak daha güçtür. Sava
şlar ve ittifaklar, ortaya çıkan veya yok olan devletler
nedeniyle haritalar tarih boyunca de
ğişip durmuştur. Soğuk Savaş dönemine geldiğimizde dünya haritası basitliğiyle güven telkin ediyordu ve 1945-1989 arası dönemde neredeyse
hiç de
ğişmedi. İki blok
vardı ve dünyanın kalanı “Ba
ğlantısızlar” olarak addediliyordu. Sovyet Bloğu kırmızı, Atlantik İttifakı mavi olarak resmedilirdi. Birçok
nedenden ötürü So
ğuk Savaştan beri haritalar yine hızla değişme eğilimine girmiştir. Birincisi ortaya çok sayıda yeni
devlet çıktı. 
İkincisi
bir ülkenin tarafını belirleyecek kriterlerin belirsizli
ğidir. Örneğin Rusya’yı hangi kefeye koyabiliriz? Kültürel
olarak  mantıklı sayılabilecek Batı Avrupa tarafına mı, yoksa
siyasi e
ğilimini temsil eden Doğu Asya tarafına mı? Peki demokrasiler seçim
sisteminin özelliklerine göre mi tanımlanmalı? Sınıflandırmaya din dahil
edilmeli mi? Hristiyanlı
ğın
büyük ölçüde popülerlik kaybetti
ği Avrupa’da
dine dayalı bir haritanın ne kadar anlamı olabilir?
Kesin olan birşey var ki bilim çevrelerinin o kadar
güven duydu
ğu nesnel
kriterler bile esasında sanıldı
ğından çok
daha öznel olabilmekte. Bununla birlikte, kimse duyguların
haritasını çıkarmanın kolay oldu
ğunu söyleyemez.
Geleneksel siyasi haritaları olu
şturmak  bu
kadar zorla
şşken duyguların haritasını çıkarmak bir
hayal, belki de tehlikeli bir yanılsama bile olabilir.
Duygulara bir
renk atamak bile problem olabilir. Duygular ne renk olabilir ki? Renkler
kültürlere göre büyük farklılık gösterir. 
İslam’la ilişkilendirildiği için aşağılanmışlık yeşil mi olmalı? Korku kırmızı, mavi umut mu olmalı? Bazı milletlerde
kederin rengi siyah, bazılarındaysa beyazdır. Herhalde duygular dünyasının o
çok ince farklarını temsil eden renkleri yakalamak için dahi bir ressam olmak
bile yetmezdi.
Duyguların
haritasını çıkarmanın bir ba
şka zorluğu da coğrafyanın giderek artan göreceliliğidir. Birçoğumuz için coğrafya bahtımıza düşen bir gerçeklikten öte bir seçimdir. Birleşik Arap Emirliklerini düşünün. Coğrafik olarak Orta Doğu’da
oldukları tartı
şılmaz ancak
ruhsal, ekonomik ve duygusal olarak umudun hüküm sürdü
ğü Asya’dalar. Dünyanın en yüksek binasına ev sahipliği yapan Dubai’yi bir düşünün. Olumsuz tarafları olsa da
Emirlikler’de ya
şanan değişime
saygı duymak gerekir. 
İnsan iradesi
bir yana burada olanlar, 
İslam ve
modernitenin bir arada var olabildi
ğinin göstergesidir.
İsrail sihirli bir değnekle havalanıp Orta Doğu’yu terk etse
Asya veya Avrupa’nın parçası olmak isteyen pek çok 
İsrailli fazlasıyla mutlu olurdu. Aslına
bakılırsa 2006 yılında Almanya’ya göç eden 
İsraillilerin sayısı iki kat artarak 4000’i geçmiştir. Yaşanan beyin göçü ülke için ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Fakat bu rakam Filistin,
Lübnan ve Irak’ta ya
şanan göçlerle
kar
şılaştırıldığında önemsiz kalmaktadır. Irak’ta ülke dışına kaçan veya güvenlik nedeniyle yer değiştiren
insanların sayısı 4 milyona yakla
şmaktadır. Yaşanan bu coğrafik yer değiştirme sadece
demografik de
ğil
aynı zamanda duygusaldır da. Orta Do
ğu sadece insan değil
tutkularını da ihraç eder hale geldi.
Körfez ülkelerinin “Asyalıla
şması”  ne kadar gerçekse Asya İslamının “Araplaşması” da o kadar gerçektir. Orta Doğu kökenli radikal duygular son 15 yıldır Asya’nın Müslüman
kısımlarında kök salmakta. Bu Arapla
şma akımı,
terörist gruplara finansman olu
şturmakta birçok
bölgede hö
şgörüsüzlüğü körüklemektedir. İslamın radikalleşmesi uluslarası arenada kaygı uyandırmaktadır.
Araplaşma, Asya’da görülen İslami köktendinciliğin tek sorumlusu değil elbette. Bu
devinimden Güney Asya’nın kendisi de sorumlu. Tamamen dine
dayalı bir ülke olan Pakistan, 
İslamiyetin merkezi olma yolunda. Biri Asya’da yeşeren, diğeri Orta Doğu’dan ithal
edilen ve her ikisinin birbirini destekledi
ğİslamileşme hareketi her an patlamaya hazır bir bomba
adeta. Orta Do
ğululaşma tabii ki Asya ile sınırlı değil. Hindistan merkezli bir terörist ağının İngiltere ve İspanya’da
gerçekle
ştirdiği saldırılar Batı’nın bu işten muaf olmadığını gösterdiği gibi
demokrasilerin öfkeli azınlıkları bile durdurmaya yeterli olmadı
ğını işaret ediyor.
Dünyanın bazı
bölgelerinin Orta Do
ğululaşğını fark
etmek bir 
şey, dünyaya
sadece böyle bir mercekten bakmak ba
şka bir şey. Basitleştirilmiş genellemeler
ve cevaplarla dünyanın dramatik karma
şıklıklarını anlamak
söz konusu olamaz. Duyguların haritasını çıkarmayı bu kadar zorla
ştıran sadece güçlü akıntılar ve karşılıklı etkileşimlerin varlığı değil, korku,  umut ve aşağılanmışlık duygularının dünyanın her yerinde belli
oranlarda mevcut  olmasıdır. Bu i
şi bu kadar zorlaştıran başka bir unsur Asya, Orta Doğu ve Batı gibi coğrafik kavramların yapay kurgulardan ibaret
olmasıdır. Asya kavramı Batı icadıdır. Japonlar kendilerini
Asyalı görmedi
ği gibi Asya’nın
büyük ço
ğunluğu onlardan nefret eder. Hindistan, Avrupa ile
Çin ve de Budizm ile 
İslam arasında
bir ara bölge gibidir. Peki kendini medeniyetin merkezi olarak gören Çin’e
ne demeli?
Batı
kavramı bile Amerika ve Avrupa olmak üzere ikiye bölünmü
ş halde.
Onları birle
ştiren
en güçlü nokta kültürel ve siyasi olarak yabancıla
şma tehlikesiyle karşı karşıya
olmaları. Öte yandan Orta Do
ğu’nun da Cezayir’den Pakistan’a kadar genişlediğini
söylemek  mümkün ancak bununla birlikte her zamankinden daha bölünmü
ş bir
gerçeklik olarak kar
şımızda. İran,
Araplar’dan uzak durdu
ğu gibi Türkler’e de mesafelidir. Türkiye kuşkusuz
Asya co
ğrafyasında.
Birçok Avrupalı tarafından Asyalı Müslümanlar olarak algılanan Türk
elitleri ise kendilerini Avrupalı olarak görmekte ve AB’ye girmek istemektedir.
DUYGULAR
NEDEN BU KADAR ÖNEML
İ?
Dünyayı
duygusal olarak gruplara ayırmanın zorlukları tek kelimeyle
devasadır.  Ancak baskın duyguların resmedildi
ği bir harita yaratmaya çalışmak yine de mümkün. Her yer grinin tonlarından
ibaret olsa bile griler Asya’da açık, Batı’da biraz daha koyu tonlarda; Orta Do
ğunun bazı yerlerinde ise neredeyse
siyaha çalıyor diyebiliriz. Hükümetlerin görevlerinden biri halklarının
duygularına kulak vermek, olumlu duyguları de
ğerlendirmek, olumsuzları kontrol altına almak veya değiştirmektir.
Bunları yapabilmenin tek yolu halkın ne hissetti
ğini anlamaktan geçer.
Mevsimler gibi
duygular da döngüler halindedir. Bu döngüler kültürlere, dünya gündemine,
siyasi ve ekonomik geli
şmelere göre
uzun veya kısa olabilir. Duygular bir toplumun kendine duydu
ğu özgüveni temsil eder. Özgüven seviyesi
de bir toplumun krizle ba
şa çıkabilme,
zorlukların üstesinden gelme veya de
ğişen durumlara
uyum gösterme becerisini belirler. 
İşte bu nedenlerden ötürü, Çin veya Hindistan’ın mevcut
küresel ekonomik krizden en çabuk kurtulanlar olaca
ğına inanıyorum.
Daha da
önemlisi duygular de
ğişebilir. Korku, Obama’nın başkanlık koltuğuna gelmesi gibi bir olayla yerini umuda bırakabilir. Öte
yandan Fransız i
ş çevrelerinde
hüküm süren karamsarlık hali, politikacıların olumlu konu
şmalarından hiç mi
hiç etkilenmeyebilir.
İşte bu gerçekler duyguları jeopolitik
arenada analiz etme iste
ğimin temelini
olu
şturuyor.
Duygular önemlidir. Duygular insanların tutumlarını, kültürler
arası ili
şkileri ve
ulusların davranı
şlarını etkiler.
Kimse duyguları görmezden gelme lüksüne sahip de
ğildir. Duyguların haritasını çıkarma denemesi riskli bir girişim olabilir ancak duyguları yoksaymak
daha da tehlikelidir.

2-          UMUT KÜLTÜRÜ

Batı’da umudun
iki anlamı vardır. 
İlki, dini
anlamda insanlı
ğın
günahkarlıktan kurtulması, ikincisi laik anlamda ki
şinin kimliğine güvenerek
dünyanın geri kalanıyla olumlu ili
şkiler içinde
olması. Umut vazgeçmenin tersidir; ki
şiyi başkalarına doğru iten ve karşısındakinden
korkmadan kendinden ne kadar farklı oldu
ğunu kabul edebilmesini sağlayan bir çeşit güven
hissidir. Umudun Hristiyan Batı’dan büyük ölçüde panteist Do
ğu’ya kaymış olması ardında alınması gereken bir ders var mı?
Umut sadece Doğu’ya kaymakla kalmadı, dini
yanını giderek yitirmesiyle daha laik bir anlam kazandı. 21.yy’da umut,
ahiretten önce, hemen 
şimdi, fani
dünyada daha iyi bir noktaya gelmekle ilgili. Geleneksel olarak reenkarnasyona
inanan bu kadar insan olmasına ra
ğmen Asyalılar
sanki Protestan eti
ğinin etkisi
altında, mevcut hayatlarında olabildi
ğince başarılı olma peşinde. Günümüzde umut, ekonomik ve sosyal güç kazanmak anlamına
geliyor ve mevcut dura
ğı Asya.
En önemlisi, Asyalıların sadece Batı’ya yeti
şme peşinde
olması de
ğil, bunu başaracaklarına inanıyor olmaları.
ASYA’DA UMUT RÜZGÂRLARI
Son 20 yıldır
Çin ve Hindistan ekonomik anlamda yılda %10 büyüyor. “Çindistan” terimi Hintli
gazeteci ve politikacı J. Ramesh tarafından Asya’nın iki devini tanımlamak
için  ortaya atıldı. Elbette kullanı
şlı ancak aynı zamanda fazlasıyla çelişkili de bir tanım. Çin ve Hindistan ekonomik
olarak aynı a
ğırlıkta değil. Nüfus, GSYİH gibi göstergelerle ölçüldüğünde Çin’in Hindistan’dan iki kat güçlü olduğunu görürüz. Ancak her iki ülkede de
yoksulluktan orta sınıfa terfi eden 350’
şer milyon insanı düşünürsek karşımızda dünyanın  en büyük yeni
gücünü görürüz. Uluslararası arenada ekonomik ve hatta stratejik dengeleri de
ğiştiren 700
milyonu a
şkın insan.
Dolayısıyla Çindistan iki ülkenin toplam nüfusunu kastetmekten ziyade, sınıf atlayan bu 700 milyon insan anlamına geliyor. Buradaki en
 
önemli soru bu
kesimin, ülkelerinde büyük yoksulluk ve adaletsizlik içinde ya
şayan yüzmilyonları ileriye taşıyacak güçte bir lokomotif olup olamayacağı.
Genel anlamda
Çindistan, kendilerini dünyaya açacak derecede güçlü ve
özgüvenli  hisseden birbirinden çok farklı iki medeniyeti kastediyor.
Bununla birlikte Çindistan’daki özgüvenin gayet seçici oldu
ğu söylenebilir. Örneğin Çin’de özgüven siyasi arenaya uzanmıyor çünkü ülkeyi
yönetenler özgürlük ve demokrasinin gerçek anlamını bilmedi
ği  gibi hem komünizme hem de
demokrasiye kar
şı gösterdikleri çelişkili bağlılık en hafif tabirle tutarsız. Aslında Çin’de iki çeşit milliyetçiliğin varlığından söz
edilebilir: bir yanda imparatorlu
ğu tehdit eden
tüm sesleri susturan “savunmacı milliyetçilik” di
ğer yanda iyimserlik ve güvenle parıldayan “olumlu
milliyetçilik”. Çindistan’ın özgüveni büyük yoksul nüfüsu
kucaklamakta ba
şarısız. Bu insanların iki ülkede hakim olan
ruh hali üzerinde bir etkileri yok ancak kendilerini a
şırı çaresiz hissederlerse tüm bölgedeki olumlu havayı bir
anda silip atabilirler.
Bununla
birlikte yükselen azınlı
ğın ilerleme
hissi, yoksul ço
ğunluğun öfke ve açlığından üstün olduğu
sürece Çin’deki umut kültürü devam edecek ve bu havayı bölgeye
ihraç etmeyi sürdürecektir (örn. ASEAN üyesi ülkeler). Fakat bütün kıtayı
tek bir mercekten analiz etmek biraz kı
şkırtıcı ve hatta basit kalabilir. Kıtada ciddiye
alınması gereken bazı uyarı i
şaretleri de yok değil. Birincisi
Asya kavramının bir Batı icadı olu
şu. Asyalılar kendine Asyalı demediği gibi kendilerini öyle bile görmüyorlar – en
azından Avrupalıların kendilerini Avrupalı gördü
ğü kadar. İkincisi umut
kültürünün tüm Asya ülkelerinde hakim olmayı
şı. Japonya umudun bir adım ötesine geçmişken Pakistan ve Filipinler gibi bazı ülkeler
henüz o noktadan çok uzak. Örne
ğin Pakistan
dünyanın en çeli
şkili ve
sorunlu ülkelerinden biri. Elitler ve küçük orta sınıf arasında bir
istikamet emaresi olsa da genel anlamda ülke her an patlayacak saatli bir
bomba gibi. Öyleyse en ba
ştan bilinmesi
gereken 
şu ki,
Asya’yı umut kıtası olarak tanımlamak biraz tek taraflı ve
abartılı ancak özünde de do
ğru.
ÇİN – ORTA İMPARATORLUĞUN
DÖNÜ
ŞÜ
Umudun kıtası
Asya dedi
ğimizde akla ilk gelen
elbette Çin ve Hindistan’dır. Devasa nüfuslu bu iki ülkenin büyük
eksiklikliklerine ra
ğmen bu kadar
yol katetmesi gerçekten hayranlık uyandırıcıdır. Çin’e baktı
ğımızda geçmişteki ihtişamları ve
bugün yakaladıkları ba
şarı çizgisiyle
inanılmaz derecede gurur duyduklarını ve bunun bir güven hissi tesis etti
ğini görürüz.
Çin daima
nüfusu kalabalık bir ülke olmu
ştur. Bunun bir
sonucu olarak sosyal ve ekonomik karma
şa korkusu her zaman Çinli liderlerin birinci gündem maddesi,
hatta takıntısı olmu
ştur. Buna tepki
olarak kurdukları sistem bireyleri kollektif bir mantı
ğa boyun eğmeye zorlamıştır. Çin’in
boyutu, ulusal psikolojisini ba
şka bir anlamda
da etkilemi
ştir. Çin
kendini Orta 
İmparatorluk
olarak algılamakla kendini sadece dünyanın de
ğil evrenin de merkezi olarak kabul etmektedir. Böylesi büyük
bir özgüven sayesinde varlı
ğını sürdürmek
için, örne
ğin Rusya gibi
geni
şleme zorunluluğu hissetmedi. Çin elbette genişledi ama bunun itici gücü askeri kuvvet
de
ğil, nüfus yoğunluğuydu. Bu eğilimi bugün
bile görmek mümkün. Gayrı resmi rakamlara göre sadece
Kazakistan’da ço
ğu tüccar 300
bin Çinli ikamet  etmekte. Nüfus kozunun kültürel bir boyutu da
var. Çin’in dünya çapındaki etkisi dünyanın her kö
şesinde yayılmış milyonlarca etnik Çinliyle katlanmakta. Pekin etkisini
arttırmak ve yeni i
ş anlaşmaları yaratmak için Çin
diasporasından etkin biçimde faydalanmakta.
Öyleyse, sadece
toprak geni
şletmek
anlamında konu
şursak, birçok
Batılı uzmanın dillendirdi
ği gibi
günümüz Çin’i ile 19.yy sonu Almanya’sını kar
şılaştırmak o kadar
da uygun dü
şmüyor. Çin,
Hindistan ve Japonya arasındaki rekabet 
İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya’nın zamanında Avrupa’yı şekillendirdiği gibi Asya’yı şekillendirmeyecek.
Yine,  bazı Batılı yorumcuların inançlarının aksine
Asyalılar milliyetçilikle körüklenen sava
şlarla kendilerini paralamayacak da. Dönemin Almanya’sı eşzamanlı olarak gereğinden fazla özgüven sahibi ve bir o
kadar da güven yoksunuydu. Çin ise 
şu anda aşırı özgüvenli
olmaktan uzak, a
şması gereken
büyük zorlukların ve zayıflıklarının fazlasıyla farkında. Çinliler zamanın
kendi lehlerine i
şlediğine inanıyor ve bu inanç 11 Eylül
olayları akabinde ABD’nin terörizme verdi
ği tepkiyle pekişti. Çin’e
göre Bush, ABD’nin yumu
şak gücüne zarar
vermekle kalmadı, demokrasi ve insan hakları kavramlarına duyulan 
şüpheyle  birlikte Çin’in kendi
yumu
şak güç anlayışı daha da destek kazandı.
Rusya ve Çin
gibi ekonomik olarak ba
şarılı fakat
demokratik olmayan ülkelerin yükseli
şi, Pekin’de bu kendilerine has otoriter yaklaşımın modernleşme yolunda kayda değer bir
alternatif oldu
ğu
inancını arttırdı. Çin, Afrika kıtası ile olan ili
şkilerinde de bunun
altını sürekli çiziyor. Afrika ülkelerine olan yakla
şımlarını özetlemek
gerekirse: “Avrupalı ve Amerikalıların aksine biz demokrasi ve insan
haklarıyla ilgili riyakar dersler vermeye gelen eski bir sömürge gücü de
ğiliz. Büyümeye devam etmek için bize sizin
kaynaklarınız, size de büyümeye ba
şlamak için
bizim paramız lazım. Ortak çıkarlarımız için birlikte çalı
şalım.”
Bununla
birlikte Çin orta ve üst sınıflarının Batılı bir ya
şam tarzı sürmek istediği anlaşılıyor. Belki
de dünyanın kar
şı karşıya kaldığı en büyük ekonomik, ekolojik ve belki de siyasi problem 1,3
milyon Çinlinin Batılılar gibi yönetilmeden onlar gibi ya
şamak istiyor olmalarıdır. Batı müziğini, filmlerini ve giysilerini çok
seviyorlar ancak tam olarak ne olmak istediklerini bilmeseler de Batılılar gibi
olmak istemiyorlar.
Buradaki en
önemli sorulardan biri Çin’in ikircikli ve melez yakla
şımının gerçekçi olup olmadığı. Kısa vadede başarılı olmayı sürdürebilir
ancak uzun vadede ufukta sorunlar görünüyor. Çin’in hukukun üstünlü
ğüne ve de kararlı bir merkantalist
zihniyete 
şiddetle
ihtiyacı var. Hukuksuzlu
ğun doğurduğu yolsuzluk furyası 2008’deki depremde binlerce çocuğun uygunsuz inşa edilmiş olan okul
binaları göçüklerinde can vermesinin ba
ş sorumlusudur. Çin rejiminin bu kendini beğenmişliği
uluslararası arenada da problem yaratıyor. Bunların arasında
Burmalı generallere müsama gösterilmesi, Myanmar üzerinde etkili
olabilecek tek güçken yeterince etkin davranmaması ve 
İran’la olan ilişkileri sayılabilir. Öte yandan müdahele etmemeye
dayalı kısa vadeli hesapların ürünü olan politikalar Çin’in
Sudan’da el Be
şir, Zimbabve’de
Mugabe gibi dünyanın önde giden  zulümcü liderleriyle i
şbirliği yapmasıyla sonuçlandı. Eğer istikrarlı kalacak ve dünya meselelerinde etkin bir
görev üstlenecekse Çin’in en kısa sürede
kamu çıkarlarını  ön planda tutan bir elit kesime sahip olması gerekiyor.
Buna rağmen Çin’in yeni üstlendiği role ısınmaya başladığına dair bazı küçük ipuçları da var. Örneğin Hong Kong’un Çin’e iadesi
beklentilerin aksine çok daha “yumu
şak” oldu. Çin aynı zamanda Kuzey Kore nükleer
krizindeki pozitif tavrıyla bu ülkenin çökü
şüne engel oldu. Bir başka
boyutta, 
Şangay Grubunu
kurarak Çin Asya genelinde dengeleyici bir görev üstlendi.
Öyleyse Çin’i
sadece rahatsız edici ve tehditkar bir varlık olarak algılamak büyük bir hata
olur. Bu ülkeyi demokrasiye olan ba
ğlılığıyla yargılamak da bir o kadar yanlıştır. Demokratik hesap verilebilirliğin ve hukukun üstünlüğünün
olmaması herkesten öte Çinliler için bir ba
şağrısı. Batının
sınıflandırmalarını onlara dayatamayız. Batı, kendi de
ğerlerini unutmamak koşuluyla, Çinlilerin faaliyetlerini onların gözünden
ve çok-boyutlu bir 
şekilde ele
almak durumundadır.
Özgürlüklerin
ve ba
ğımsız bir
yargı sisteminin eksikli
ği Çin’in
uzun vadeli ekonomik büyümesi ve sürdürülebilir ekolojik geli
şimi önündeki en büyük engel.
Fakat ço
ğu Çinlinin
liderlerinden beklentileri farklı. Onlar maddi anlamda ilerlemek, daha iyi
evlerde oturmak ve yurtdı
şına seyahat etmek istiyor. Yokluk ve zorluk
içinde geçen bir asır sonunda Çinliler siyasi istikrar istiyor. Ama
aynı zamanda do
ğal
afetlerden, çevre kirlili
ğinden ve hatta
şvetçi yerel yöneticilerin
zulmünden korunmak istiyorlar. Bu taleplerin siyasi sonuçları olması
kaçınılmazdır. A
şırı yavaş da olsa siyasi değişime dair işaretler görmek mümkün ve bu dışarıdan gelen baskılarla değil içeriden, nüfuzunu giderek arttıran orta
sınıfın talepleriyle oluyor.
Mevcut haliyle
hüküm süren ekonomik ilerleme ve siyasi dura
ğanlık hali, umut olduğu sürece işleyecektir. Çünkü umut herşeyden öte ekonomik büyüme peşinde ısrarla koşmak demektir.
GELİŞEN HİNDİSTAN
Eğer Çin “geri döndü” diyorsak
Hindistan’ın dünya sahnesinde ilk defa yer buldu
ğunu söylemek yanlış olmaz. Hindistan, merkezi konumunu tekrar elde eden eski bir
imparatorluk yerine yeni bir ulus olarak görüyor kendini. Çin’in aksine
Hindistan’ın büyük bir emperyal geçmi
şi yok ama
bu ülkenin de kendine has özellikleri var. Budist rahip A
şoka’nın 2300 yıl önce başlattığı hoşgörü anlayışı Hindistan’ı hem Çin’den hem
de dönemin Avrupa’sından çok farklı kılıyor. Evet
Hindistan’daki çeli
şkiler Çin’deki
kadar  derin ama bir o kadar da de
ğişik. Hintliler
gayet haklı olarak demokrasileriyle  gurur duyuyor ancak bu
gurur hissine Hint siyasetçilerinin beceriksizlik ve yolsuzluklarına kar
şı duyulan tiksinti ve bıkkınlık duygusu
da e
şlik ediyor. Özgür
seçimler, ba
ğımsız
yargı ve hatta basın özgürlü
ğü önemli ama tüm bunlar had safhadaki yolsuzlukla
geri  planda kalıyor. Hint demokrasinin bir di
ğer sorunu kendine özgü kast
sistemi. Sınıflar arası bölünmeye son vermek için Nehru döneminde atılan
adımlar ne yazık ki yava
şlamış görünüyor. Bunun arkasında siyasilerin
kararlı olamaması ve kapitalist üst sınıfın doyumsuzlu
ğu yatıyor. Hint zenginleri, yoksulları görmüyor bile. Hakim
olan yakla
şım “Evet çok
yoksullar ama ne bekliyorsun? Hep böyleydi, en azından 
şimdi sayıları azaldı  ve
açlıktan ölmüyorlar” 
şeklinde. Evet
Hindistan’da yoksulluk azaldı fakat Hint elitlerinin bu duruma kar
şı takındığı duyarsız tavır endişe verici.
Hindistan örneğinde görüyoruz ki modernleşme otomatik olarak daha fazla eşitliği beraberinde getirmiyor. Hatta bazı tatsız gelenekleri de
hortlattı
ğı söylenebilir (örn:
kız ve erkek çocuklar arasındaki ayrımcılık). Modernle
şme sanki siyaset sahnesinde milliyetçilik  ve dinin
etkisini de arttırıyor gibi (örn: 2003’te 2000’i a
şkın Müslümanın öldürülmesi ve 2008 Mumbai terör olayları). Bu
sorunlar, ne laikle
şmiş Avrupa modeliyle ne de maddeci Çin
modeliyle çözülebilir. Do
ğru bir model
varsa en yakını herhalde laik ve mezhebe odaklanmayan dini sistem ve
kapsayıcı vatanseverli
ğin hüküm sürdüğü ABD  modeli olacaktır. Fakat
Hindistan’da böyle bir etik oturtmak mümkün mü, bilinmez.
Karşılaştıracak
olursak, ço
ğulcu
Hindistan’ın karma
şık çeşitliliği demokrasisinin istikrarlı biçimde devam edebilmesinin
anahtardır. Öte yandan Çin’in merkezci yaradılı
şı onu çok daha etkin kılarken,
siyasi istikrarsızlık durumunda kolayca kaosa sürüklenmeye açık hale getiriyor.
Çinlilerin aksine Hintliler “geli
şmekte olan
dev” kimliklerine dair derin endi
şeler duymakta. Görünen o ki, yeni rolleri için
ihtiyaç duyulan güven hissini ekonomik dinamizm ve ba
şarıları karşısında dünyanın gösterdiği saygıdan alıyorlar.
E
ğer Çin’in özgüveni
emperyal geçimi
şine dayanıyorsa
Hindistan’ınki gelece
ğe dair
vizyonundan geliyor. 25 ya
şın altında 700
milyon, toplamda 1,1 milyarlık nüfusuyla Hindistan ister ekonomik ister sosyal
olsun hangi göstergeyi seçerseniz seçin yılda a
şağı yukarı
%1 oranında geli
şiyor. Ancak
büyümeyi sürekli kılmak için Hindistan altyapısını geli
ştirmek, eşitsizliğin önüne
geçmek ve yolsuzlu
ğa son vermek
durumunda. De
ğişim, marjinalleştirilmiş kesimi
oyalamaya yetti
ği sürece umut
Hindistan’da hakimiyetini devam ettirecektir.
JAPON İSTİSNASI
Şimdi Japonya’nın neden Asya’nın
istisnası oldu
ğunu incelemek
için yolumuzdan biraz sapalım. Japonya, Asya ekonomik mucizesini ta 1960
ortalarında yakalamı
ş bir ülke.
1964 Olimpiyatları Japonya rönesansının ba
şlangıcı sayılabilir. Çin ve Hindistan’a kıyasla
Japonya’yı anlamak Batılı zihniyet için çok daha zor bir
şey. Japonya, modernliğin Batılılaşmayla eşit tutulamayacağının en büyük kanıtı. Japonya sadece Batı tarafından
Asyalı kabul edilir. II. Dünya Sava
şı üzerinden 60 yıl geçse de Japonya halen komşuları tarafından haz edilmeyen
bir ülkedir. Asya için fazla Batılı ve Batılıların onları tam
olarak anlamasına engel olacak derecede Asyalı.
Japonya ile komşuları arasındaki mesafenin nedeni
elbette tarihsel geli
şmeler ve onun
kapanmayan yaraları. Japonya hiçbir zaman Almanya’nın kom
şularıyla savaş sonrası girdiği uzlaşı süreci gibi bir girişimde bulunmadı. Acaba dini, kültürel ve
tarihsel nedenlerle Japonlar özür dilemeyi mi bilmiyor? Yoksa
Japonya’yı Almanya ile aynı kefeye sokmak mı hata? 
İkisinin de bir nebze doğruluk payı var ancak ortada bir gerçek
daha var: Atom bombası ma
ğduru ilk ve
tek ülke oldu
ğundan Japonya,
sava
şta işlediği günahların bedelini fazlasıyla ödediği kanaatinde.
Balkanlar hariç
Avrupa’nın büyük bölümü geçmi
şi geçmişte bırakıp Avrupa Birliği’nin tesisi için çaba harcama olgunluğunu gösterebilmiştir. Buna karşın Asya
nüfusunun ço
ğu için geçmişle yüzleşmek kolay değil ve bunu
yapmak için seçtikleri yöntemler ço
ğu zaman  seçici ve fazlasıyla çelişkili olmakta. Örneğin Çinliler her fırsatta Japonya’nın
sava
ş suçlarını gündeme
getirmeye gayret gösterirken kendi hatalarını görmezden gelme e
ğilimindedir.
Umut ve korku
duygularını kar
şılaştırmaya geldiğimizde bile Japonya, Asya ve Batı’dan fazlasıyla ayrı düşmekte. Japonların ulusal korkularını doğal felaketler oluşturuyor. Deprem, tsunami (dev dalgalar) ve seller her an
kapılarını çalabilir. Avrupa’nın korkuları ise ba
şkalarından gelecek tehditlere yoğunlaşş durumda.
Ancak Japonya’da hüküm süren korku duygusu bazı açılardan Batı’yla da örtü
şüyor ve bu durum ülkeyi Asya’nın umut
kültüründen ayırıyor.
Japonya bugün
bile 1990’larda ya
şanan krizin
yaralarını tam olarak sarabilmi
ş değil. Belki de Japonlar artık istikamet ve aidiyetlerinin
krizi içinde. Hiç ho
şlarına gitmese
de bildikleri iki 
şey var. İlki Amerika’nın Asya’daki ana diplomatik ortağı konumunu Hintlilere kaptırdıkları;
ikincisiyse Amerika’nın ana ekonomik orta
ğı konumunu Çin’e kaptırdıkları. Uluslararası önemlerini
yitirmenin iç burkucu gerçeklili
ğiyle karşı karşıyalar. Japonya’nın başka önemli
sorunları da var. Nüfusu hızla ya
şlanıyor ve bu umut kültürünün gerektirdiği dinamizmi göstermeleri önünde büyük bir engel. Başta gençler
olmak üzere  ülkedeki intihar oranının dünyada e
şi yok. Bazı istisnalar haricinde siyasi
anlamda dura
ğan bir
dönemdeler.
Gerek
diplomatik gerekse duygusal olarak Japonlar, Asya’dan çok Batıya yakın bir duru
ş sergilerler. Dünyaya bakışları “fanatik ılımlı” olarak
ifade edilebilir ve genel e
ğilimleri
taraflar arasında köprü kurmaktır. Fakat Çin ve Hindistan’ın yükseli
şi Japonya’yı bir
köprüden çok, özgünlü
ğünü ve önemini
yitirmi
ş, geride kalmış bir gariban gibi hissetirmekte. Savaş sonrası yeniden yapılanma
döneminde Japonlar ülkelerinin refahı için büyük fedakarlıklar
gösterdi. Fakat 
şimdi, yakın komşularının bu fedakarlıkların hiçbirini
yapmadan güç kazandıklarına tanık oldukça çabalarının bo
şuna olduğunu düşünmeye başladılar. Sanki onyıllar boyunca sınıfın
en çalı
şkan öğrencisi olduktan
sonra “haylaz” sınıf arkada
şlarının daha
iyi notlar aldı
ğını izliyorlar. İşte tüm bu nedenlerden ötürü geleceğe dair kaygı içindeler. Ülkede 1960
ve 70’lerde hüküm süren umut havası yerini korkuya bırakmı
ş durumda.
UMUDUN
ÖNÜNDEK
İ ZORLUKLAR
Siyasi
sistemleri farklı olsa da umudun yeni adresi Çin ve Hindistan esasında aynı
büyük zorluklarla kar
şı karşıya. Her ikisi de milyonlarca vatandaşını mutlak yoksulluktan kurtarmak,
ekolojik felaketlerin önüne geçmek, AIDS’in yayılımına engel olmak ve de
toplumla siyaset arasındaki uçurumu gidermek zorunda. Bu iki ülkedeki umut
kültürü siyasetçiler sayesinde de
ğil, onlara rağmen süregelmekte.
Dünya
sahnesinde daha fazla yer almaya ba
şlayan Çin
ve Hindistan hem birbirleriyle hem  de di
ğer büyük güçlerle nasıl ilişkiler içinde olacaklarını net bir şekilde belirlemek ve de uluslararası bir
kimlik geli
ştirmek
durumunda. 
İki ülkenin
benimseyece
ği uluslararası
rollerin geli
şim süreci
kendilerini yeniden 
şekillendirme
becerileriyle yakından ba
ğlantılı. Kendi
içi
şlerinde uyguladığı politikaların evrim sürecini
hızlandırmayan bir Çin, küresel ekonominin lokomotifi ve dünyanın en büyük
ticaret merkezi olma özelli
ğini koruyabilir
mi? Peki Hindistan neredeyse mutlak yoksulluk içinde ya
şayan milyonlarca vatandaşına eğitim ve sağlık gibi temel hizmetler sağlamadan büyük çaplı emek-yoğun bir imalat sektörü yaratabilir mi?
Bu zorlukları aşmanın kolay olmayacağı kesin ancak yine de Asya’nın umut kıtası olma iddiasını
zayıflatmıyor. Bununla birlikte her iki ülke de büyümeye devam ettikçe özgür
bir dünyada güçle birlikte gelen sorumlulukları da üstlenmek durumunda.
Bunların arasında uluslararası kural ve standartlara uymak da geliyor. A
şağı yukarı 1950’den
itibaren Asya, sava
şların
kıtası olmaktan, umudun kıtası haline gelen bir de
ğişim geçirdi.
Burada umut derken dünya barı
şı ve özgürlüğü gibi büyük hayallerden değil, maddi refahın küçük ama emin adımlarla
arttırılmasından söz ediyorum. Dünyadaki milyarlarca aç insan için böylesi bir
vizyon fazlasıyla çekici fakat bu uzun vadede tek ba
şına yeterli olacak mı? 21.yy’ın cevap bekleyen en büyük sorusu da
bu.

3-          AŞAĞILANMIŞLIK KÜLTÜRÜ

Umut güven
duymaksa a
şağılanmışlık aciz
hissetmektir. Kökleri her
şeyden öte,
ki
şi veya toplumun hayatının
kontrolünü kaybetti
ği hissine
dayanır. “Öteki” tarafından hayatına müdahele edildi
ği ve kendini ona bağımlı hale getirdiği düşüncesi aşağılanmışlık hissinin doruğa çıktığı andır. Aşağılanmışlık hissine her toplumda belli oranlarda
rastlanır. Aynı kolesterol gibi iyi ve kötü huylu halleri vardır.
Belli oranda a
şağılanmışlık kendi durumunu düzeltme arzusunu ateşleyebilir. Aşağılanmışlık hissinin bir ulus üzerindeki etkisi birey üzerindeki
etkisinden çok farklı de
ğildir. Rekabet
içgüdüsünü güçlendirir, enerji verir ve i
ştah kabartır. Aşağılanmışğın “iyi
huylu” olabilmesi için asgari düzeyde güven ve uygun ko
şulların olması gerekir.
Öte yandan umut
olmadan ya
şanan aşağılanmışlık ümitsizliğe ve intikam duygusuna neden olur ki bu kolaylıkla yıkıcı bir hal
alabilir. Seni a
şağılayanların mertebesine ulaşamıyorsan en azından onları aşağı çekebilirsin. İşte bu “kötü huylu” aşağılanmışlık duygusu günümüzde ağırlıklı olarak Arap-İslam dünyasını etkisi altına almış durumda. İslam tekil bir olgu olarak kabul edilemez. Birçok dini, kültürel,
ulusal ve siyasi türevleri vardır. Bununla birlikte tek bir “Arap
Dünyası”ndan da söz etmek olanaksız. Çok
farklı toplumları içinde barındıran bu kavramın ortak
yanı halklarının duydu
ğu emniyetsizlik
hissidir. Ancak Arap birli
ğinden veya Arap
diplomasisinden söz edemesek de ortak bir “Arap
duygusundan” bahsetmek mümkün. Sava
ş dönemini takiben Arap milliyetçiliğinin belirgin bir politikası olduğundan söz edilebilir ancak günümüzde Arap kimliği zayıflamış, Müslüman kimliği öne çıkmıştır. Peki yeniden dirilen bu Müslüman kimliğin kaynağı nedir?
İslam 7. yy’da beliren dini bir harekettir. Bu
yeni inanca ba
ğlanan Arap
kökenli ordular Orta Asya’dan 
İspanya’ya kadar
uzanan bir imparatorluk kurmu
ştur. Bu gelişmelere paralel olarak Arapça, tıpkı Roma döneminin Latince’si gibi benimsenmiş; Hristiyan, Yahudi ve
 
Müslümanların
ortak dili olmu
ştu. 16.-18. yy
Osmanlısı 
İslam dünyasının
son büyük dı
şavurumuydu
ancak aynı zamanda büyük Arap medeniyetinin gerilemesinin de i
şaretiydi. Örneğin artık egemen dil Türkçe olmuştu. Atağa kalkan
Batı kar
şısında
Osmanlı savunmaya geçmek zorunda kalmı
ştı.
İslam’ın 18. yy’da başlayan siyasi ve kültürel gerilemesi halen devam etmektedir.
Demografik olarak baktı
ğımızda İslam yükselişte olabilir ancak psikolojik ve duygusal olarak Müslüman alemi
siyasi ve kültürel bir a
şağılanmışlık duygusunun etkisindedir. Kuşaklar boyunca peşi sıra gelen,
kendini tahlil etmekten aciz ve tarihi sorumluluklarıyla  yüzle
şmeye isteksiz liderlerin etkisiyle İslam dünyası bir günah keçisi arayışına girdi. Bunlar da genel
tabiriyle “Haçlılar ve Siyonistler” oldu. 
İslam dünyasındaki radikalleşmenin yükselişi, bu fenomenin hem nedeni hem de temsili gibidir.
Arap-İslam dünyasının temel nitelikleri radikalleşme ve coğrafik genişlemedir. Coğrafik olarak genişleme aşağılanmışlık hissinin de yayılmasının temel nedenidir. Öyleyse bu his
nereden geliyor ve tam olarak ne içeriyor?
AŞAĞILANMIŞLIĞIN
KÖKEN
İ:
TAR
İHİ GERİLEME
Pek çok neden
Arap-
İslam dünyası içinde aşağılanmışğın baskın
olmasına neden oluyor ancak bunların ba
şında tarihi olarak gerileme hissi geliyor. Bozulma, ayrışma, dağılma korkusu İslam
fantazilerini besliyor. Bu korku tüm medeniyetleri, ulusları ve kültürleri
de
ğişik zamanlarda ve yoğunlukta
kaçınılmaz olarak etkiliyor. 
İslam dünyasında
bozulup da
ğılma algısına dair ilk işaretler 17.yy’da belirip geçtiğimiz yüzyılda yeni bir boyut kazandı. 7.yy’da
Arap dünyası ba
şkalarını kendine çekebiliyordu
fakat 19 ve 20.yy’larda kendileri ba
şka bir dünyanın
içine çekildiler. Bu kapsamda Arapların 1967’deki 6 Gün Sava
şı’ndan mağlup ayrılması sadece askeri bir başarısızlık değil
aynı zamanda ahlaki bir hüküm haline geldi. Arap halkları genel
olarak kendilerine olan güvenlerini yitirmi
şti. Sorun siyasi ve ekonomik olmaktan çok kültürel ve ahlaki
bir boyuta geçti ve yeni bir benlik yarattı.
Bu bozulup dağılma hissinin tam olarak ne zaman başladığını kestirmek kolay değil. Hristiyanlık Orta Çağı’nı yaşarken İslam kendi rönesansını yaşıyordu. Benzer şekilde Hristiyanlığın
rönesansı 
İslam’ın
gerilemeye ba
şlamasıyla
aynı döneme denk geliyor. Bu dönüm noktası 1683’te ba
şarısızlıkla sonuçlanan Viyana kuşatmasıdır. Osmanlılar işlerin artık iyi gitmediğini bu olayla anladılar. Bu yenilginin belki
de en büyük nedeni Osmanlı’nın askeri teknoloji olarak Hristiyan Avrupa’nın
gerisinde kalmasıdır. 19.yy’ın sonlarında Meiji Japonya’sı Batı’ya “uzman
misyonlar” yolluyordu ve bu Japonya’nın ba
şarılı modernleşmesinde büyük
rol oynadı. Osmanlı da benzer bir model benimsedi ancak fazla geç kalmı
ştı. Modernleşmenin Anadolu’ya gelişi ise ancak
Atatürk ile birlikte oldu fakat co
ğrafi olarak
sınırlı ve özünde yine Osmanlı’dan yola çıkarak kısıtlanmı
ş olan Kemalizm bile Osmanlı’nın
parçalanması nedeniyle ya
şanan aşağılanmışlık duygusuna engel olamadı.
Arap-İslam dünyasında tarihi gerileme düşüncesinin neden olduğu aşağılanmışlık hissi başka
bazı nedenlerle daha kronik bir hal aldı. Bunların arasında
Batı emperyalizmine boyun e
ğmek, bağımsızlıkla yaşanan düş kırıklıkları, İsrail devletinin kurulması,
petrolün  yeterince etkin bir siyasi silah olarak kullanılamaması ve
de kendi liderlerinin beceriksizli
ği sayılabilir.
AŞAĞILANMIŞLIK  KAYNAĞI
OLARAK 
İSRAİL
1948’de İsrail devletinin kurulması Arap
dünyasında 
şok etkisi
yarattı. Bu durum, kendi
bozulmalarının  ve  Batı’nın  ikiyüzlülü
ğünün  mutlak  kanıtıydı.  Bu  yeni  kurulan   ülkenin
boyutları de
ğildi önemli
olan, “duygusal olarak hayati” yerlere kondurulmu
ş olmasıydı. Arapların bu yeni
gerçeklilikle ba
şa çıkmalarınn
tek yolu tarihi romantizmle reddetmenin bir karı
şımıydı. Çöl kumlarının aynı Hristiyanları yuttuğu gibi İsrail’i de yutacağına
inandırdılar kendilerini. Milyonlarca Müslüman’ın en büyük dile
ğİsrail’in Orta Doğu haritasından
sonsuza kadar silinmesidir.
İsrail’in bölgedeki varlığından belki de en çok aşağılanan
Mısır’dır. 6 Gün sava
şları sadece
ba
şkan Nâsır’ın Arap
milliyetçili
ği hedeflerini
yok etmedi, 3 milyonluk 
İsrail koca
Mısır’ın ordularını yerle bir etti. 
İsrail ile barış görüşmelerini başlatmak için 1977’de Küdüs’e giden Sedat bu cüretkar kararın
bedelini canıyla ödedi ve a
şağılanmışlık duygularının  zirve yaptığı ortamda umut yaratma hayali suya düştü. Mübarek idaresindeki Mısır’ın tek amacı mevcut
gücünü korumak oldu. 
İsrail ile savaşmak olanaksız hale geldi ancak kalıcı barış da erişilmez oldu.
Adaletli olmak
gerekir ise, 
İslam-Arap
dünyasındaki a
şağılanmışlık hissinde inatla yeni yerleşimler kurmaya devam eden İsrail’in payı büyüktür. İsrailliler aşırı lakayıt
tavırlarıyla Filistin’in hassasiyetlerine çomak sokmaya devam edece
ğini gösterdi. İsrail, terörizme karşı güvenlik önlemleri
kisvesi altında bu sistematik a
şağılama politikasında aşırıya kaçtı. Kesin olan bir şey varsa o da her iki tarafın düşmanının direncini hafife alması ve kendi güçlerini
abartmasıdır. Barı
ş müzakerelerinin
ba
şarısızlıkla
sonuçlanmasında sorumluluk 
İsrail,
Filistin, Arap liderler ve uluslararası toplum arasında e
şit olarak bölüştürülmelidir.
Dörtyanı düşmanlarla çevrili İsrail’in çok daha
akılcı oynaması gerekiyor. Güçleri  dengeleme iste
ğİkinci İntifada’ya,
Lübnan sava
şına ve
Gazze’deki Hamas çatı
şmalarına neden
oldu. Gazze operasyonu 
İsrail’in düşmanlarına korku salmaya devam etmesini
amaçlıyordu. Dü
şmanın
teknolojik silahları, a
şağılanmış Filistinlileri canlı bomba  olarak
sivil 
İsraillileri
öldürmeye itti. 
İnsanlık dışı bu taktik İsrail direncini güçlendirmekten başka işe yaramadı. Zamanında birçok Filistinli tarafından stratejik bir
hata olarak görülen bu taktik esasında a
şağılanmışlık kültürünün yarattığı vahşete en iyi örnek olarak gösterilebilir.
Aşağılanmışğın siyasi
suistimali sadece Arap dünyasıyla sınırlı de
ğil. Akla gelen ilk örnek Muhammed’in karikatürlerinin
Danimarka gazetelerinde boy göstermesidir. Basın özgürlü
ğü hiçbir zaman başkalarının en hassas duygularına hakaret etme
özgürlü
ğü vermemeli. Petrol
varili yanında kibritle oynamak akıl karı de
ğil. İyi bir
provokasyon malzemesi oldu
ğu
için “Öteki”nin inanaçlarına kasten saldırmak kabul edilemez. Fakat di
ğer yandan birkaç karikatürün tüm İslam dünyasında bu kadar nefret ve öfke
uyandırmasının da allta yatan a
şağılanmışlık hissinin bir eseri olduğunu gözden kaçırmamak gerek.
AŞAĞILANMIŞLIK
D
İPLOMASİSİ
Aşağılanmışlık hissi kimi zaman güçlü bir diplomasi
silahı haline gelebiliyor. Bunun bir yolu ba
şka ulusların suçluluk hissine oynamak ve bu sayede taviz veya
destek verilmesini sa
ğlamaktır. Örneğin İsrail, Avrupa’nın anti-semitik suçlarından kaynaklanan
suçluluk  hissini çok iyi kullanıyor. 
İçlerindeki çelişkili suçluluk hisleri nedeniyle Avrupa çoğu zaman Orta Doğu meselesine net bir tavır sergileyememiştir. Almanya daima İsraili
desteklerken örne
ğin İngiltere ve Fransa biraz da petrol kokusunun
etkisiyle eski sömürgelerine kar
şı daha
fazla müsamaha gösterme e
ğiliminde olmuştur.
Kendi geçmişiyle yüzleşmeye itildiğinde Türkiye
bile kendine özgü duygu kozlarını kullanmaya ba
şlamıştır. Örneğin 1915 Ermeni tehcirinin Amerikan
Kongresinde soykırım olarak tanınması giri
şimi Irak savaşı sonrası zayıflayan
Türk-Amerikan ili
şkilerine daha
da zarar verdi. Türkler, Arapları küçümsedi
ği gibi İran’ı da
bölgesel bir tehdit olarak görüyor ancak yine  de  geçmi
şi  sorgulandığında  o da  diğer Müslümanlarda  görülen aşağılanmışlık duygusuna kapılıyor. Bu durumda
Ankara’dan yükselen ses genellikle “Bize verecek dersiniz yok. Önce
Kızılderililere ve Yahudilere yaptıklarınıza bakın” oluyor.
AŞAĞILANMIŞLIK,
KÜRESELLE
ŞME VE İNKAR
Küreselleşme karşısında ortaya çıkan hüsran, yaşanan aşağılanmışlık hissini daha da derinleştiriyor. İçinde bulunduğumuz şeffaf dünyada önce Batı ve şimdi Asya’nın başarısını gören İslam alemi,
kendi ba
şarısızlığını daha iyi anlar hale geldi. Batılılaşmanın Müslümanlıkta ters tepmesi İslam’ın yayılmasına karşı verilen mantıklı bir tepki olsa
da i
şin içinde süregelen başarısızlığın getirdiği acizlik
hissinin de payı var. Peki bu iyice içine sinmi
ş başarısızlık ve
acizlik hissi niye? Sosyo-ekonomik sorunlar Müslümanlı
ğın özünde mi var? İslam bir şekilde
modernlik ve demokrasiyle uyumsuz mu?
Yakın
tarihimize baktı
ğımızda
modernist ve gerçekten demokratik bir 
İslam modelinin ortaya çıkacağına dair umut besleyeceğimiz fazla bir
belirti yok. Günümüzün geli
şmekte olan ve
ileriye dönük Türkiye’sinde demokrasinin ilerlemesi 
İslamın son zamanlardaki yükselişine denk geldi. Erdoğan, partisi AKP’nin Almanya’nın Hristiyan Demokrat Birliği’nin (HDB) Müslüman eşleniği olduğunu beyan ettiğinde birçok Batılı memnuniyetini dile
getirmi
şti. Ancak HDB önce
demokrat sonra Hristiyandır. Erdo
ğan’ın çoğu takipçisiyse önce Müslüman ve belki
demokrattır.
Görünen o
ki 
İslamla siyaset arasındaki
ili
şki Hristiyanlıkla siyaset
arasındaki ili
şkiden çok
farklı. Ancak bu demokrasinin 
İslam’a tamamen
yabancı oldu
ğu anlamına
gelmez. Farklı ülkelerde ya
şayan İslam aydınları, İslamın içindeki çoğulculuk, hoşgörü ve sivil katılım değerlerinin kendi siyasi sistemlerine nasıl
uyarlanabilece
ği üzerinde çalışmalar yapıyor. Öte yandan unutmamak
gerekir ki ba
şta kadınların
toplumda aktif rol alamaması 
İslam dünyasının
küreselle
şen dünyada rekabet gücünü
ciddi 
şekilde
zayıflatıyor.  
İslam dünyasında
ya
şayan pek çok kadın da
garip bir inkar hali içinde Müslümanlı
ğın onların önünde bir engel olmadığını savunuyor ancak Suudi Arabistan’da bir kadın tek başına arabasını bile süremiyorsa toplumda
önemli bir rol oynaması nasıl beklenebilir ki?
Benzer bir
inkar haline 2007 yılında Columbia Üniversitesi’ne konu
şma yapmaya gelen Ahmedinejat’la da tanık olduk. Ortadaki bariz
kanıtlara ra
ğmen İranlı kadınların dünyadaki en iyi şartlara sahip olduğunu savunmuştu. Hatta daha
da ileri giderek ülkesinde tek bir homoseksüel olmadı
ğını söylemişti, ki bu da sözde olmayan bir suça karşı neden idam cezası verildiği sorusunu akla getirmektedir.
 Aşağılanmışlık
duygusuyla ezilen bir kültürün bu rahatsızlı
ğıyla  başa çıkabilmesi
için    en
 bariz şeyleri
bile inkar etti
ğini kabullenmesi şüphesiz
dayanılmaz bir acı kayna
ğıdır.
İSLAM
VE HR
İSTİYANLIK
İslamla Hristiyanlık arasındaki ilişki, aşağılanmışlık kültürünü yaratma ve devam ettirmede
kesinlikle çok önemli bir etmendir. Her ikisi de kendini evrensel ve
tek kabul eden ve de ba
şkalarını kendi
tarafına çekmeyi hedefleyen tek tanrılı dinlerdir. O halde ister
Hristiyan/kapitalist ister Marksist/ateist haliyle Batı’nın yükseli
şi, İslam aleminde kendi gerilemeleri ve yabancılaştırılmaları olarak algılanmıştır. İslamla Hristiyanlık arasındaki rekabet günümüzde yeni bir hal almıştır. Öncelikle, İslam yayılmakta olan enerji yüklü bir
inançken Hristiyanlık, ba
şta Avrupa’da
olmak üzere gerilemekte olan bir dindir. Ancak 
İslamın yükselişi beraberinde ekonomik, sosyal ve siyasi ilerleme getirmediğinden Müslümanlar arasındaki aşağılanmışlık hissini hafifletmekte etkili olamıyor.
Dahası, 
İslamın
Müslümanların hayatındaki varlı
ğı yaşam kalitesini arttırmaktan uzak, genelde bir
kural ve sınırlama silsilesi olarak varlı
ğını sürdürüyor. Örneğin Pakistan’daki medreselerde   gençler Kuran’ı
anlamadıkları bir dil olan Arapça haliyle ezberliyorlar. Böyle ko
şullar altında dinin gündelik hayatı olumlu
yönde etkilemesi olası gözükmüyor.
Dinin önem
kazandı
ğı fakat gerileme
hissinin hüküm sürdü
ğü bir
ortam ile dinin arka plana itildi
ği ve kendini
hala evrensel ve merkezde gören bir kültür arasındaki ili
şkinin kolay olmayacağı aşikardır. Geleneksel İslamla Batı arasındaki
algı farklarına belki de en uygun örnek çoke
şlilik meselesidir. Batı mantığına göre bu modernliğe ve kadın
haklarına kar
şı saygısızlık
ve hatta suç. Fakat bu durum dini bütün bir Müslüman için 
İslam kurallarına uymak anlamına gelebiliyor.
Ba
şkalarının değerlerine saygı göstermek gerekliliği ile kültürel relativizmde aşırıya kaçmak arasında ince bir çizgi
vardır. Bu kapsamda iki din arasında ho
şgörü meselesine olan bakış farklılıklarından da söz etmek gerekiyor.
Bazı Müslümanlar 
İslamın tek
tanrılı dinler arasında en fazla ho
şgörüye sahip olan inanç olduğunu savunuyor. Fakat İslam’da hoşgörüye tarih
içinde özgüvenin, kendinden 
şüphe duymaktan daha baskın olduğu dönemlerde rastlandığını söylemek
yanlı
ş olmaz. Ne yazık ki
aynı 
şeyi bugün için söylemek
mümkün de
ğil. Öte yandan Batı’nın
modernist çok  kültürlülük yakla
şımı kapsamında “yapıcı ilişkiler içinde olma” denemeleri İslam tarafından çoğu zaman
ikiyüzlülü
ğe ve zayıflığa yorulmaktadır. Müslümanlar kendilerine
saygı duyulmasını istiyor ancak Batı bu a
şamada sadece hoşgörü göstermeye hazır.
GERİLEYEN ARAP KÜLTÜRÜ
İslam dini olarak etkisini genişletiyor olabilir ancak aynı şeyi Arap kültürü için söylemek mümkün değil. Birkaç istisna dışında Arap kültürünün dünya sahnesinde yeri yok
denebilir. Bununla birlikte Batı edebiyatı eserlerinin Arapça’ya
tercüme edilerek Arap dünyasına kazandırılması son yıllarda biraz hız kazansa
da hala çok yetersiz. Bu durum Arap dünyasının küresel kültürden göreceli
tecritinin de bir i
şareti.
Yaratıcılı
ğı ve
ifade özgürlü
ğünü bastırmaya çalışan despot ve radikallerin hüküm sürdüğü bir ortamda bir entellektüel veya
sanatçı olmak tehlikeli bir i
ştir.
Elbette bu
konuda da Müslüman ülkeler arasında büyük uçurumlar var. Bunu görmenin en kolay
yolu örne
ğin Kahire ve İstanbul çarşılarındaki kitapçılara bakmak olur. Kahire dinozorların elindeki
yerelli
ği resmederken İstanbul hayat dolu. Orhan
Pamuk ülkesinde muhalif bir yazar olarak görülebilir ancak
Nobel ödülünü alması kesinlikle 
şans eseri ortaya çıkmış bir başarı değildir. Aslında Pamuk anlatmaya çalışğım
olayı sembolize ediyor – gerileme Arap dünyasını, 
İslam alemini etkilediğinden daha fazla etkiliyor.
Başarısızlık karşısında Allah, tek çözüm olarak Allah demek… Ne yazık
ki 
İslam aleminde birçok kişi bu yola saptı ancak bu yaklaşım büyük ölçüde
faydasız çünkü modernli
ğin karşımıza çıkardığı ve her ülkenin yüzleşmek zorunda olduğu
zorlukları a
şmakta
hiç mi hiç i
şe yaramıyor.
AŞAĞILANMIŞLIK
VE TERÖR
İZM
Radikal İslami görüşlerin yoksullardan olduğu kadar gelir
düzeyi yüksek, e
ğitimli kesimden
de destek bulması birçok Batılıyı 
şaşırtıyor. 21.
yy’da teröristler kaybedecek hiçbir
şeyi olmayan
yoksullar arasından seçilmiyor. Bunun temel bir nedeni var: a
şağılanmışlık kültürü İslam toplumumun her seviyesine nüfuz etti. Aynı aşağılanmışlık kültürü birçok
Müslümanı terörist 
şiddete de
sürükleyen ba
şlıca neden. Aşağılanmışlık duygusu olmasa radikaller İngiliz bir Müslümanı kendi vatandaşlarını öldürmeye nasıl ikna ederdi?
Kendi kendini yok etmeye yönelik bu içgüdülere vücut bulduran psikolojik,
kültürel ve sosyo-ekonomik de
ğişkenlerin bir kombinasyonu ki bu aşağılanmışğı şiddete dönüştürüyor.
İslam aleminin jeopolitik anlamda taarruz
altında oldu
ğu inancı,
modern Müslüman köktendincili
ğini  ve  beraberinde
getirdi
ği
terörizmi  yükseli
şe  geçirdi.
Afgan  isyancıların Sovyetler Birli
ğini beklenmedik şekilde mağlup etmesi Arapların aşağılanmışlık duygusunu biraz hafifletse de İslam dünyasında pek etkili
olmadı çünkü onlara göre gerçek sorumlular Batı’daydı. Bu zaferin tek
yaptı
ğı köktendincilerin iştahını kabartmak oldu ve bunun
sonuçları sadece 11 Eylül’de görülmedi, o günden beri dünya gündemini
etkilemeye devam ediyor.
Terörizmi
körükleyen bir ba
şka olay da
giderek derinle
şen İsrail-Filistin sorunudur. Bu çatışma herşeyden öte Arap ve Müslümanlar arasında terörizmin kınanmasına
engel oldu. Evet terör saldırılarında masumlar ölüyordu fakat ya
Filistinlilerin çektikleri? Günümüzde  bu algı yava
ş da olsa değişiyor çünkü İslami terörizmin ana kurbanı günümüzde
herkesten öte Müslümanlar oldu.
BATI’DAKİ MÜSLÜMANLAR
Batı
ülkelerinde ya
şayan Arap ve
Müslümanların hissetti
ği aşağılanmışlık hissi kültürel olduğu kadar sosyo-ekonomik bir yapıya da sahip.
Avrupalı Müslümanların siyasi, sosyal, cinsel ve kentsel anlamda tecritle
kar
şı karşıya oldukları su götürmez bir gerçek.
Kültür ve dinleri nedeniyle siyasi olarak, adları nedeniyle sosyal olarak
zan altındalar. 
İş bulmaları kolay
de
ğil, suça karışma olasılıkları yüksek. Karşı cinsle ilişki kurmak bile zor. Geleceği olmayan ve kadınlarını baskı altında tuttuğu bilinen bir kültürden gelen
erkekle  kim beraber olmak ister? Bu toplum ço
ğunlukla bir çeşit mahrumiyet bölgesi olan yarı-kentsel azınlık mahallelerinde
ikamet ediyor. Avrupalı Müslümanların a
şağılanmışlık duygusunun belki de baş tetikleyicisi sancılı kimlik arayışı sürecidir. Bir Avrupa ülkesi
kültürüne entegre olmanın zorlu
ğu köklerinin
dayandı
ğı ülkenin kültüründen
kopmayla birle
şince bu
insanlar bir bakıma ulusal bir kimlikten mahrum kalıyor. Bu kapsamda 
İslamiyet bir gencin ana kimliği haline geliyor. Dinsel, cinsel ve ailesel
anlamda kimlik bunalımına giren bu gençler köktendinci radikaller için kolay
birer av haline geliyor.
NE YAPILABİLİR?
İslam aleminde, Batı’nın katkılarıyla
ortaya çıkan a
şağılanmışlık kültürü Batılı siyasetçiler için birçok ikilemi
beraberinde getirmekte. 
İlk aşamada Arap ve İslam alemi arasında bir ayrım yapmak gerekiyor. “Aşağılanmışlık kültürü” herşeyden öte Arap dünyasına uygun düşüyor. Sorunun merkezi ve en fazla aşağılanmışğın hissedildiği yer burası. Ancak zamanımızda Arap
dünyasını 
İslam aleminden
ayırmak her zamankinden daha zor. Aynı kapsamda Müslümanların Arapların
duygularına kapılmaması da bir o kadar güç.
Arap duyguları
ve a
şağılanmışlık
kültürü, 
İslami
köktendincilerin kabul edilmesi mümkün olmayan sözleri ve eylemlerine kar
şı İslam aleminde ortak bir karşı hareket yaratılamamasının belki de en büyük nedeni. İslam dünyasında böyle bir hareketin olmaması
ardında birçok neden yatıyor. Bunların arasında ba
şta Batı dünyası olmak üzere Müslüman toplumların
net bir örgütlenmeden ve etkili liderlerden yoksun olmaları ve
de 
İslam içindeki derin
ayrılıklar bu devinimi körükleyen nedenler olarak öne çıkıyor. Sadece bunlar de
ğil. 11 Eylül
saldırıları kınanması gereken ve tüm dünya Müslümanları üzerinde
olumsuz etki yaratan olaylar oldu
ğu düşüncesi hakim olsa da anlaşılır bir tepkiydi – ABD’nin kibirli
tavırları cezalandırılmalıydı.
Bunu düşünen sadece Müslümanlar değil. İslamiyeti ve İslama
inananları terörizmle ba
ğdaştırmak hatalı olmaktan öte
tehlikelidir de. Bu yakla
şım “teröre
kar
şı  savaşın” aslında “İslama karşı savaş” olduğunu savunan İslamcıların eline koz vermekten başka işe yaramıyor.
Din ve
terörizmden söz ediyorsak bunu 
İslamla
sınırlandırmak yanlı
ştır. Nedenleri
de
ğişken
olsa  da  terörizm,  Yahudiler,  Katolikler  ve  Protestanlar  tarafından  da     kullanılmı
ştır.
 
Batı’nın tüm
teröristleri aynı kefeye koyması affedilmez bir hatadır. Teröristlerin
kimlikleri ve amaçları çok çe
şitlidir.
ABD’nin 11 Eylül sonrası terörizme kar
şı küresel bir savaş başlatması duygusal olarak anlaşılabilir ancak başarısızlığı mutlak
bir politika oldu
ğu da kesin.
Terörizm ma
ğlup edilecek
bir dü
şman değildir. Etkisini gösterebildiği sürece devam edecek bir şiddet eylemidir. Terörizme karşı açılan savaş asla kazanılamayacağı gibi teröristler de asla kazanamayacaktır. İster amaçlarına olan inancı kaybederek, ister
teröre kar
şı mücadelede kendi değerlerini ihlal ederek kendilerini mağlup edecek biri varsa o da terörizmin
hedefinde olanlardır. Bu tüm Batılı liderlerin dikkate alması gereken
ve demagogların siyasi nedenlerle terörizmi abarttı
ğı anlarda, tüm Batılı vatandaşların göz önünde bulundurması icap eden bir gerçekliktir.
Öte yandan
kadınların Arap toplumundaki yeri bu ülkelerin ilerlemesi önündeki en büyük
engellerden biri olabilir. Geli
şmeler yaşansa da 22 Arap Ligi ülkesinde
okuma-yazma bilmeyen kadınların oranı halen %60 seviyesinde. Kadınlar geli
şmekte olan toplumlarda ilerlemenin ve modernleşmenin lokomotifi olmuştur. Sadece biyolojik olarak değil, erkeklere kıyasla değişime daha açık olduklarından kadınlar
aynı zamanda umut a
şılama gücüne de sahiptir. Geleneksel İslam’da olduğu gibi kadınları toplumun dışına iten  sistemler kendini geriliğe ve bozulmaya mahkum eder. Daha geniş bir ifadeyle, gücünü modernite ve
de
ğişime kapalı yaklaşıma sahip bir
dine sorgulamaksızın kanalize eden sistemler ilerleme kaydedemez.
Bu kapsamda
türban ve kara çar
şaf
meselesi ça
ğdaş İslamın ilgilenmesi gereken konuların başında gelmektedir. Örneğin Fransız yetkililer ülkede yaşayan evli bir kadına çarşaf giydiği gerekçesiyle
vatanda
şlık vermeyi reddetmiştir. Fransa’nın okullarda başörtüsünü yasaklamasını çok
desteklemesem de çıkı
ş noktasını anlıyorum
fakat bence bu karar göründü
ğü kadar şok edici değil. “Öteki”nin değer sistemine
gösterilen ho
şgörü,  evsahibinin
de
ğerlerini tehlikeye atmaya
ba
şladığı yerde bitmelidir. Mutlak kültürel
relativizm, yani isteyenin sınır olmadan istedi
ğini yapabilme fikri hoşörüsüzlük kadar
tehlikelidir.
Tüm bu
sorunları Batının çözmesi kolay de
ğildir.
Batı kendi de
ğerlerini
korumaya devam ederken Arap dünyasının a
şağılanmışlık kültürünü tanımlayan katılık ve
korumacılı
ğını adım adım yumuşatmaya teşvik etmelidir. Fakat Batı, kendi değerlerini dayatmadan ve dolayısıyla ta en baştan aşağılanmışlık ve gücenme duygularının
ortaya çıkmasına neden olan baskı/zulüm hissini ve özerkli
ğin yitirilişi algısını pekiştirmeden
bunu  nasıl  ba
şarabilir? Buna
cevap vermek kolay de
ğil.
Arap dünyasında
ya
şanan büyük eksikliklerden
biri a
şağılanmışlık kültürünün
devam etmesinin de nedenleri arasında geliyor, o da Arap kültürü ve
medeniyeti uzmanlarının aslında Arap de
ğil de Batılı olması. Bu da geçmişine bakan Arapların herşeyi Öteki’nin
merce
ğinden görmesine neden
oluyor. Tarihlerine gerçekçi ve sahiplenici bir 
şekilde yaklaşmak
durumundalar. Bunun 
şartı Arap-Müslüman
dünyasında tarafsız tarihi ara
ştırmalara
olanak veren ortamları yaratacak siyasi reformların  gerçekle
şmesidir. Kendine güvenmeyen ve yolsuzluğa yenik düşş rejimlerin
egemenli
ği devam ettikçe
böylesi önemli bir ilerleme kaydedilmesi muhtemelen imkânsızdır.
Siyasi
reformlar, ekonomik ilerleme, kültürel zenginle
şme ve psikolojik/duygusal değişimler… Hepsi
birbiriyle yakında ba
ğlantılı ama
i
şin temelinde tek bir
mesele var:
 özgüven.
Arap-İslam aleminde mevcut tutumların değişmesi, kültürel
bir rönesans ya
şanması gerekiyor.
A
şağılanmışlık kültürüne
son verecek devinimin çıkı
ş noktası bölgeye
kıyasla çok daha istikrarlı fakat bu, petrol gelirine borçlu olan
Arap Emirlikleri mi yoksa bu co
ğrafyadaki en
büyük orta sınıfa ve en ılımlı yönetime sahip olan Mısır
mı olacak? Kısa
vadede  ikisi  de  olası  görünmüyor.  Peki  pozitif  reformlar  Arap  aleminin   merkezinden
gelmeyecekse 
İslamın
sınırlarından mı gelecek? Avrupalıla
şş İslam ve ılımlı İslam arasında bir uzlaşı yaratabilecek mi? Böylesi bir uzlaşı İslamı hem iç hem de dış işilkilerinde
daha normal bir çizgiye çekebilir. Bu illa ki bir hayal olmak zorunda
de
ğil ama yine de aydınlanmış bir İslam modeli yaratmaya istekli Müslüman din adamları ve
entellektüel kesime ihtiyaç duyuyor.
Böylesi
kültürel bir rönesans olacaksa Avrupalı 
İslam örnek bir model teşkil edebilir ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlara bir
umut ı
şığı verebilir. Radikaller daima olacaktır
fakat bu kesimin günümüz 
İslamı üzerindeki
hakimiyeti a
şağılanmışlık kültürünün bu kadar yaygın olmasından besleniyor. Bu döngüyü
kırmak bir alternatif oldu
ğunu
gösterebilir ve akabinde bir umut dalgasının 
İslam alemine yayılmasını tetikleyebilir.

4-          KORKU KÜLTÜRÜ

Batı dünyasını
hakimiyeti altına alan kimlik bunalımı korku kavramıyla özetlenebilir.
Günümüzde ABD’yi saran korku duygusu Avrupa’dakinden çok farklı. Fakat Batı’nın
iki kolunu birle
ştiren şeyin korku olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Bununla birlikte, Amerika korku kültürünü bir kenara bırakıp geleneksel
umut kültürünü tekrar benimser de, Avrupa daha derin bir özgüven
krizine dü
şerse Atlantiğin iki yakasını ayırabilecek unsurun da
korku oldu
ğu söylenebilir. Siyasi
olarak birbirine yakla
şırken duygusal
olarak farklı yollara sapmak çok ilginç bir evrim olur.
İki taraf arasındaki farklılıklardan önce
benzerlikleri ele alalım. Taraflar aynı zorlukla kar
şı karşıya: küreselleşme artık kendi başlarına oynadıkları bir oyun değil. Gelecekle ilgili kontrolü yitirmiş olma algısı tüm Batı ülkelerine korku salıyor.
Umut güvense, aşağılanmışlık özgüven eksikliğiyse, peki korku nedir? En genel tanımıyla
korku, gerçek veya hayal edilen tehlike algısı kar
şısında verilen tepkidir. Korku, kişinin, kültürün veya medeniyetin belli bir zaman diliminde kimliğini ve kırılganlığını ifşa eden
savunmacı bir tepkiye yol açar. Korku sadece bir duygu de
ğil çok boyutlu bir gerçeklik
aynı zamanda.
Elbette ölçülü
korku a
şırı özgüven
tehlikesine kar
şı vazgeçilmez
bir koruma sa
ğlıyor. Korku,
do
ğası gereği tehlikeli bir dünyada hayatta kalma
mücadelesinin de körükleyicisi. Avcıdan korkmayan tav
şanın çok yaşamayacağı ortadadır. Korku bireyin
dikkatini çevresine yo
ğunlaştırmasını tetikliyor ve bu anlamda
yapıcı bir duygu, do
ğal bir koruma
içgüdüsüdür.
Ancak aşırı korku tehlikelidir. Korkuyu
takıntı haline getirmek ki
şinin dış dünyayla etkileşime geçmesi önünde büyük bir engeldir. Ölçüsü kaçmış korku, Batı’nın özü olan
dayanı
şma ve dışarısıyla etkileşime geçme becerisini mi tehlikeye atmakta?
Atlantiğin her iki yakasındaki birçok insan bu soruya
kızabilir. Hatta bazı Amerikalılar ABD ile Avrupa’nın ba
ğdaştırılmasına
bile kar
şı çıkabilir. Başkalarıysa, şahinlerin deyimiyle “İslami-Faşizm” korkusunun
asla a
şırı olamayacağını iddia edebilir. Başta ABD’liler olmak üzere bazı kimseler yakın
tarihte geli
şen
tehlikelerden daha çok korkmanın ya da en azından haberdar olmanın daha
akıl karı oldu
ğunu ifade
edebilir. Öte yandan özellikle Avrupalılar olmak üzere birçok
insan kıtadaki tüm ülkelerin aynı duygu altında birle
ştirilmesine tepki gösterebilir.
Batı hakkında
konu
şurken korkudan değil de demokrasi hakkında konuşmak daha fazla güven telkin edebilir. Sonuçta
iki tarafı bu kadar birle
ştiren demokratik
siyasi kurumları de
ğil mi? Duygular
yerine de
ğerleri temel alan bu görüş ne yazık ki geçerliliğini yitirmiş olabilir. Amerikalı ve Avrupalıların demokratik
modelleri ve seçilmi
ş liderleri
hakkında hissettikleri gurur hissi çok zayıfladı.
Bana sorarsanız
korku ile, zayıflamaya devam eden demokratik ideal arasında güçlü bir ba
ğ var. Hatta biraz daha ileri giderek,
korku kültürünün demokratik olanla olmayan    rejimler
arasındaki nitel uçurumu küçülttü
ğü bile
söylenebilir çünkü korku ülkelerin hukukun üstünlü
ğüne dayalı ahlaki değerlerinden ödün vermelerine neden oluyor.
“Batı tarzı
korku” yeni bir kavram de
ğil. Siyasi ve
kültürel korku dönemleri ABD’de Büyük Buhran ve Avrupa’da II. Dünya Sava
şı sonrasında halkları etkilemiştir. Ancak son yıllarda Batı’nın
bilinçaltını yeni bir korku istila etti. Bana göre bunun miladı 11 Eylül
de
ğil. New York
saldırıları korkuyu derinle
ştirdi sadece.
Bu yeni devinim Ötekinden, vatanımızı i
şgal etmeye gelen yabancıdan korkmakla ilgili. Bu, terörden, kitle
imha silahlarından,  ekonomik belirsizlik veya çöküntüden
korkmakla ilgili. Bu, do
ğal, çevresel
ve organik felaketlerden korkmakla ilgili. Ama özünde belirsiz ve
tehditkar, insanın az veya hiç kontrolü olmadı
ğı bir gelecekten korkmakla alakalı.
ABD ve Avrupa
arasındaki korkular benzerlik gösterse de ba
şlangıç noktaları olduğu kadar ifade edilişleri de farklı.
O nedenle ayrı ayrı analiz etmek gerekiyor.
AVRUPA’NIN
KORKU KÜLTÜRÜ
Avrupa’da korku
kültürünü tanımlamanın en büyük zorlu
ğu
esasında “Avrupa” kelimesinin kendisinde yatıyor. Avrupa Birli
ği’nden mi söz ediyoruz yoksa coğrafik bir kavram olarak Avrupa’dan mı?
Sanırım AB’yi ele geçiren korku, Birli
ğin sınırlarını çoktan aşş durumda.
Bununla birlikte finansal piyasaların çökü
şü, ekonomik buhran ve alım gücünün zayıflamasıyla derinleşen kimlik bunalımı korku kültürünün
ortaya çıkı
şından daha
eskiye dayanıyor. Bunun için Avrupa’daki haber televizyonlarına biraz bakmak
yeterli. AB günümüzde sorunun çözümünden çok sorunun çıkı
ş noktası olarak görülüyor.
Durum hep böyle
de
ğildi. Sembolik de olsa
Berlin Duvarının yıkılı
şı Avrupa’daki
umut kültürünün zirvesi olarak görülebilir. Ancak 20 yıl sonra ortak bir Avrupa
anayasasına Fransa, Hollanda ve son olarak 
İrlandanın verdiği “ret” oyu
korku kültürünün  ortaya çıkı
şına dair güçlü bir uyarıydı. Sanki Avrupalılar kendilerini dış dünyadan koruyacak duvarların
yükselmesini ister hale gelmi
şti. Peki
böylesi bir dönü
şüm nasıl
meydana geldi?
II. Dünya Savaşı’nın bitimi sadece ekonomik iyileşme, yeniden yapılanma ve yayılma dönemi değil aynı zamanda
liberalizm, özgürlük ve birlikteli
ğin de güçlendiği yıllar
oldu. 
İki büyük savaşa sahne olan Avrupa birden dünyadaki en barışçıl ve müreffeh yer haline geldi. Bu devinim
Avrupa Konseyi, 
İnsan
Hakları Konvansiyonu ve AB’nin ortaya çıkmasına neden oldu.
Ancak bu döneme
yakından bakarsak aslında umut ve korkunun birbirine ne kadar da ba
ğlı olduğunu görebiliriz. Almanya ile Fransa arasında tekrar savaş olacağı korkusu Avrupa Birliğinin temellerinin atılmasında önemli bir rol oynadığı gibi Almanya’nın ulaşacağı ekonomik
güç kar
şısında yaşanan korkunun Euro para birimini doğurduğu söylenebilir. Bu pozitif korku günümüzde yaşanan ve Avrupa’yı etkisi altına alan
felç edici korkudan çok farklı. Avrupa patentli korkuyu anlamak için
tarihi, siyasi, ekonomik, sosyal ve psikolojik etmenlere bakmak gerekiyor.
GEÇMİŞİN HORTLAKLARI
Berlin
Duvarı’nın yıkılı
şı ve
akabinde So
ğuk Savaş döneminin sona ermesi Avrupa’ya barış, demokrasi ve refah getirmek yerine kendi
arka bahçesi olan Balkanlar’da sava
şla sonuçlandı.
Yugoslavya’nın çökü
şünün
Avrupa özgüveni üzerinde yarattı
ğı yıkıcı etkiyi küçümsemek olanaksız. Avrupalı olarak
bizler ne anlama geldi
ğini bile idrak
edememi
ştik. Dahası, sorunla
kendimiz ba
ş edemediğimizden Bosna ve Kosova’daki kırılgan barışı tesis etmek ABD’ye kaldı. Aslında Doğu Avrupa’daki ana sorunlar, yani yoksulluk ve
milliyetçi ihtirasların zehirli karı
şımı büyük ölçüde
süregelmekte.
 
Bazıları çözümü
AB’nin geni
şlemesinde
görüyor. Fakat ço
ğu
Batı Avrupalı, geni
şleme konusunda
fazlasıyla isteksiz. Geni
şlemenin
duygusal olarak çok geç, kurumsal olarak çok erken geldi
ği söylenebilir. Derinlere nüfuz etmiş milliyetçi duyguları bastırmak
kolay de
ğildir. Geleceğine daha fazla güvenen, geçmişi geçmişte bırakabilme becerisine daha fazla inanan bir Avrupa yeni
gerçeklikleri çok daha açık ve etkin bir 
şekilde ele alabilirdi. Ancak geçmişin yükü ve Avrupalılığın özü hakkındaki şüpheler, geleceğe ve ekonomik
beklentilere dair belirsizliklerle daha da güçlendi.
EKONOMİK KAYGILAR
90’lı yıllar
Avrupa’da ekonomik belirsizliklerin hüküm sürdü
ğü zamanlardı. Fransa ve Almanya gibi büyük ülkelerde işsizlik bir çeşit sosyal kanser haline geldi. Bu durum hem geleceğe hem de gerçek Avrupalıların ellerinden işlerini alan Ötekine karşı duyulan çift uçlu korku duygusunu
körükledi. Finansal piyasaların 2008’de çatırdamasıysa küresel çapta
ekonomik belirsizlik ve güvensizlik hissini ve yeni bir buhran korkusunu Avrupa
bilincinin merkezine koydu.
İşsizlik, özellikle de ilk defa işe girecek gençlerin iş bulma zorluğu,
2008’den önce de  büyük bir problemdi. Bu durum psikolojik
olarak ku
şaktan kuşağa aktarılan bir
kırılganlı
ğa ve işsizlik belasıyla boğuşan ebeveynlerini
gören çocukların riskten kaçma e
ğilimine
girmesiyle sonuçlandı. Örne
ğin Fransa’da iş garantisi olması nedeniyle devlet
dairelerinde çalı
şmak
isteyenlerin oranını %75’e çıkardı. Onlar Çinli veya Hintliler gibi
olmak istemiyordu, ba
şka bir deyişle dünyayı değiştirmek değil küreselleşmenin acımasızlığından korunmak
istiyordu. Elbette Avrupa hala belli konulardaki üstünlü
ğünü koruyor (Fransa’nın lüks tüketim
malları, Almanya’nın makine endüstrisi, 
İtalyan aile şirketlerinin
dinamizmi) fakat bunlar kıta halkını ekonomik gerilemeden korumaya yetecek mi?
Ekonomik durağanlık, o kadar belirgin olmasa da başka bir korkuyu beraberinde
getiriyor.  O da Avrupa’nın, insanların tatil veya emekliliklerini
geçirmeye geldi
ği bir çeşit açık hava müzesi haline gelip, yaratıcılık
ve ilham vermedeki öncülüklerini ba
şka kültürlere devretmesi korkusudur. Sessiz ama
istikrarlı bir gerileme dönemi Avrupa için ihtimal dı
şı değil.
AVRUPALILAR VE ÖTEKİ
Fransa,
Hollanda ve ardından 
İrlanda’nın
ortak bir Avrupa anayasasına kar
şı çıkması ardındaki
nedenler her ülke için farklıdır ancak ortak bir tepki söz konusuydu.
Bunun ba
şında siyasi elitleri
cezalandırmak, geni
şleme ve
küreselle
şmeden duyulan rahatsızlığı dile getirmek geliyor. Ama en fazla endişe uyandıran, İrlanda’nın “ret” cevabıydı. İrlanda AB’den en fazla
yararlanan ülkeydi. Benim ku
şağım için Berlin Duvarının yıkılışı büyük bir zaferse, İrlanda’nın bu cevabı hayallerin toprağa gömülmesiydi. Yetişkinliğe adım attığım günden beri hayalini kurduğum Avrupa, siyasi bayağılık ve yabancılaşmanın kurbanı olarak rahmetlik olmuştu.
Avrupa’nın
nereye do
ğru gittiğiyle ilgili bir belirsizlik
havası hakim. Bunun kökleri ba
şta en yoksullar
olmak üzere Öteki’nden duyulan korku. Bazılarına göre barbarlar
sadece kapımızda de
ğil
surları a
şıp içeri
girdiler bile. Günümüzde binlerce Afrikalı, Akdenizin tehlikeli
sularını göze alarak küçük teknelerle yoksulluktan kaçmaya çalı
şıyor. Birçoğu geldikleri kıtanın en zekileri olan bu adı meçhul kahramanlar,
onlara dayatılan kaderi reddetme mücadelesini veriyor. Ancak onların hayali
bizim kabusumuz haline geldi.
Ötekinden
korkmaya demografik ve co
ğrafik koşullar neden oluyor. “Onlar”ın
sayısı çok fazla ve bulundukları yerde umut yok; “bizim” sayımız ise
çok az ve refah içinde ya
şıyoruz.
Ekonomilerimizin büyümesi için onlara
ihtiyaç duydukça onları her
anlamda daha fazla dı
şlıyoruz. Bazılarına göre çeşitlilik artık bir zenginlik değil istikrarsızlaşmanın bir
nedeni olarak gürülüyor.
Korkuya kapılmış birçok Avrupalı için Öteki’nden
korkmak, 
İslam
dünyası tarafından resmen fethedilme endi
şesine kadar gidiyor. Fakat gerçekler bu korkuyu desteklemiyor.
Türk kökenli Almanlar, Cezayir ve Tunus kökenli Fransızlar gibi birçok Avrupalı
Müslüman ya
şadıkları toplumlara
ba
şarılı şekilde entegre olma amacını güdüyor.
Toplumun basamaklarını tırmanmak için 
şans tanınmasını arzuluyor, eşit fırsatlar istiyorlar.
Bomba taşıyan Müslüman köktendinci
imgesiyle, Öteki’ne kar
şı duyulan
korku, terörden korkmayı da kapsıyor. Terör korkusu ABD’deki gibi tek bir
travmanın sonucu de
ğil. Birer
felaket olsa da Madrid ve Londra saldırıları 11 Eylüle kıyasla daha
küçük çaplı olaylardı. Buna ek olarak 
İrlanda ve Bask unsurları nedeniyle Avrupa teröre o kadar da
yabancı de
ğildi. Ancak
Avrupalıların çok zorlanarak da olsa yüzle
şmek zorunda kaldığı bir başka gerçeklik Avrupa’nın sadece teröristlerin
hedefi de
ğil aynı zamanda
merkezi olmasıydı. Ço
ğİngiliz için en büyük şok düşmanın içlerinden gelmesiydi – Londra bombacılarının çoğİngiliz vatandaşıydı.
Avrupalılarla ya
şamak
ve üniversitelerde Avrupalı hocalardan ders almı
ş olmak,
onları kötü emellerinden caydırma konusunda etkisiz kalmı
ştı. Bu hakikatler İslam aleminin hiddetine maruz kalan
Avrupa’nın tehlikeye açık olma ve zayıflık  duygularını derinle
ştirdi. Tehlikenin varlığın görmezden gelmek intihardır, fakat
kafayı sadece buna takmak zarar verici olur çünkü, her
şeye rağmen amacımız tüm göçmenleri en iyi şekilde entegre etmek olmalı. Sonuçta onların bize ihtiyaç duyduğu kadar biz de onlara muhtacız.
Son olarak Avrupa’da
ş bir
güç tarafından hükmedilme korkusunu görebiliriz. Bu ABD gibi dost, Rusya
gibi hasmane veya Avrupa Komisyonu gibi tepeden inmi
ş bir bürokrasi olabilir. Günümüzde Avrupa Komisyonu birçok kişinin gözünde kendi
ulusal çıkarları olan 28. bir AB üyesi olarak
algılanıyor. Özünde bu korkular bizi tek bir noktada birle
ştiriyor, o da kendi geleceğimiz üzerindeki kontrolü yitirme
korkusu.
BİZ KİMİZ?
Kesin coğrafi sınırlardan yoksun olmak Avrupa’nın
belirsizlik hissini daha da derinle
ştiriyor. Avrupa
Birli
ği’nin kucakladığı uluslara net bir kimlik, amaç ve
istikamet verememi
ş olmasıyla
birle
ştiğinde bu, Avrupa’nın psikolojik sınırları algısında olumsuz
bir etki yaratmı
ştır. Biz
gerçekten kimiz?
Avrupanın
sınırlarıyla ilgili duydu
ğu kaygı duygusal
boyutta belki de en fazla Türkiye hakkındaki fikir ayrılı
ğında ön plana çıkıyor. İngilizleri bir nebze
hariç tutarsak ço
ğu
Avrupalı Türkiye’nin Birli
ğe
tam üyeli
ğine şiddetle karşı. Türkiye “Avrupalı Öteki” değil, “Avrupalı olmayan Öteki” olarak
algılanıyor.
Bu muhalefeti
sadece rasyonel kıstaslarla anlamak olanaksız. Nedeni sadece siyasi, ekonomik
hatta demografik endi
şeler değil. Her şeyden öte Türkiye’nin içinde barındırdığı Müslüman Öteki’ne karşı duyulan bir korku sözkonusu. Ortalama
bir Fransızın cahillikle Arap olarak algıladı
ğı 80 milyon Müslüman Türk’ün, kendisinin Hristiyan (fakat
aynı zamanda laik) tarafını istila etmesi korkusu.
Türkiye’nin
AB’ye girmesi lehine olan rasyonel savlar, özellikle 11 Eylül sonrası
güç  kazandı. Avrupa’nın Orta Do
ğu’daki nüfuzunu önemli oranda arttıracak stratejik ve diplomatik
ortak gereksinimi, 
İslam alemine
verilecek uzla
şı mesajı ve
genç nüfuslu Türkiye’nin dinamizmi. Tüm bunlar Türkiye’nin üyeli
ğini destekleyen kanıtlar. Türkiye’de İslami eğilimlere kayan mevcut siyasi evrimin gidişatı da aslında başka önemli
bir etmen. Mevcut 
şartlar altında AB kapılarını Türkiye’ye kapatmak tarihi anlamda devasa bir risktir.
Evet
Türkiye’nin demokratik referansları inandırıcı olmaktan uzak ancak sadece
ekonomik kriterlere göre ele alırsak 
İ
stanbul AB’de
olmayı Sofya veya Bükre
ş
’ten çok
daha fazla hak ediyor. Türkiye’nin AB’ye alınması meselesinde yolculu
ğ
un kendisi varılacak
noktadan daha önemli olabilir. Adaylı
ğ
ın verdiği azimle Türkiye’nin
uygulamayı ba
ş
ardığı reformlar gerçekten
takdiri hak ediyor. Avrupa, Türkiye’nin üyelik ihtimalini tamamen ortadan
kaldırarak devam etmekte olan bu makbul süreci baltalama riskini göze alabilir
mi?
Duygusal
boyutta muhaliflerin endi
şelerini anlamak
o kadar da zor de
ğil. Üyelik
demek AB sınırlarının artık Suriye ve Irak olması anlamına gelecek. Kültürel
olarak da Türkiye’nin Avrupalı oldu
ğunu söylemek
mümkün de
ğil.
Türkiye’ye ‘evet’ demek irade ve siyasi zeka gerektiriyor ancak kabul
ediyorum ki bu birçok yönden mantıksız.
Herşeye rağmen Türkiye’nin üyeliğini tereddütsüz destekliyorum. Doğu’ya yönelmenin cazibesi, AB’ye üyelik gibi bir amaçtan
yoksun Türkiye’nin kar
şı gelemeyeceği birşey olabilir. Bu durumda AB karşısında potansiyel olarak çok tehlikeli bir komşu bulabilir.
Türkiye
ikileminin önümüze kimli
ğe
dair çıkardı
ğı sorular
belki daha da önemli. AB kültüre mi yoksa siyasete mi dayalı? Bu soru her
zaman oldu
ğundan daha muğlak olduğu gibi Avrupa’yı ele geçirmiş kafa karışıklığının en güzel örneklerinden biri. Uzun
vadede çoklu kimlikler ancak kendi öz kimli
ğimizle barışık olduğumuz zamanlarda kabul edilebilir bir
olgu. Çok kültürlülü
ğün doğru formül olması için özgüven şart.
Bu ve başka
nedenlerden ötürü bazı ülkelerde Birli
ğe karşı bir
yabancıla
şma hissi gelişti. Fransa artık ailenin reisi gibi
hissetmiyor. Almanya “ikinci Fransa” gibi görünüp davranıyor ve halen aramızda
en Avrupalı görünenimiz. Ne var ki Almanya Avrupa’yı tek ba
şına  hareket ettirecek güçte değil.
Tüm kıtayı
kapsayan birle
ştirici bir
vatanperverlik, münferit ülkelerin tehdit altındaki milliyetçili
ğinin yerini
alsaydı Avrupadaki özgüven seviyesi daha yüksek olur muydu? Bunu
hiçbir zaman bilemeyece
ğiz çünkü AB
böylesi bir kavramı te
şvik etmeye
bütünüyle kar
şı.
Yeniden özgüven
kazanmak isteyen bir Avrupa’nın çok daha fazla çalı
şması ve daha hızlı büyümesi gerekiyor. Ekonomik büyüme
anlamında Asya ile Avrupa arasındaki uçurum uzun vadede sorunlara i
şaret ediyor. Batı borçlanmaya, Asya ise
büyümeye devam ettikçe Avrupa’daki gerilemenin önüne geçmek imkansız gibi
görünüyor.
AMERİKA’NIN KORKU KÜLTÜRÜ
Amerika’nın
korku kültürünü tanımlamak en az Avrupa kadar zordur. Yoksul ve zengin Amerika,
kırsal ve kentsel Amerika, siyahla beyaz Amerika… bu listeyi uzatmak çok
kolay. Amerika’yı bölerken bir ba
şka yaklaşım da benimsenebilir: bir tarafta korku
çatısı altında bütünle
şen, bir tarafta
korkmaktan korkan ve bu nedenle umut altında birle
şen Amerika. Buna göre, son başkanlık seçimi korku (McCain) ve umut adaylarının (Obama) birbirine
meydan okuması olarak algılanabilir.
Cumhuriyetçilerin
negatif seçim kampanyası sosyal, kültürel ve ekonomik korkuları körüklemeye
odaklanmı
ştı. Bu korkuların geçmiş seçimlerde de siyasi birer silah olarak
kullanıldı
ğını görmüştük ancak 2008’de Cumhuriyetçi gündemin başında geldiğine tanık olduk. Öte yandan, Kennedy-vari bir tarz benimseyen
Obama, Amerika’daki umut  kültürüne sesleniyordu. Obama gençti ve
daha önemlisi ten rengi farklıydı fakat Amerikalılar yine de umudu tercih
etmeyi bildi. Obama’nın zaferi Amerikan tarihinde önemli bir dönüm noktası,
korkudan uzakla
şıp yenilenmiş bir Amerikan iyimserliğine yönelmek olarak kabul edilebilir fakat
yine de unutmamak gerekir ki tek bir seçim bu yeni istikameti teyit etmekte yetersizdir.
Günümüz Amerika’sına
baktı
ğımda, nedenleri
farklı olsa da Avrupa gibi kendinden emin
olmayan  ve  korku  içinde  bir
ülke  görüyorum.  Amerikalılar
Avrupa  gibi  geçmi
şe  takılıp kalmış durumda değil. Amerika
kendini daima geçmi
şten çok
gelece
ğe odaklı bir proje
olarak görmü
ştür. Amerika’da
ya
şanan mevcut kimlik
bunalımı ardında üç ana sual vardır: Ruhumuz olan etik üstünlü
ğümüzü mü kaybettik? Hayattaki
amacımız olan ulusal misyonumuzu mu kaybettik? Dünyadaki konumumuzu mu
kaybettik, yani geriliyor muyuz?
Bir başka deyişle Avrupalılar kendilerine “Biz kimiz?” diye sorarken
Amerikalılar 
şu sorulara
cevap arıyor: Neden bizden bu kadar nefret ediyorlar? Eski dost ve
müttefiklerimiz neden bizden haz etmiyor ve güvenmiyor? Yoksa dünyanın bir
zamanlar sevdi
ği ve hayranlık
duydu
ğu ülke değil miyiz artık?
Bu kapsamda
Amerikalılar aynı zamanda kendi sistemlerinin evrenselli
ğini ve merkeziyetini de sorgular hale geldi.
Amerika için iyi olan dünyanın kalanı için iyi olmayabilir. Dahası,
Amerika verdi
ği
nasihatları büyük ölçüde kendi uygulamadı
ğına göre kendileri için iyi olanı kötüden nasıl ayırt edebilirler
ki?
KENDİMİZE
NE YAPTIK?
Amerikan tarihi
içinde korku hep var olmu
ştur. 20. yy’ın
ilk yarısında komünizm, anar
şi, radikalizm,
grevler, 
şiddet, göçmenlik
gibi unsurlar birçok Amerikalı için ulusun sosyal ve siyasi istikrarını
tehdit ediyordu. II. Dünya Sava
şının sona
ermesi de korkunun yok olmasına yetmedi. Takip eden kırk yıl boyunca örne
ğin Vietnam savaşına karşı çıkan “Woodstock” kuşağı ile savaşa katılanlar arasında büyük fikir
ayrılıkları süregelmi
ştir. Bu tartışmalar halen Amerikan kültürel ve siyasi
arenasını fazlasıyla me
şgul etmekte. Bu
ayrı
şma ve  birçok
muhafazakarın gözünde, beraberinde getirdi
ği ulusal bozulma ve gerileme korkusu günümüzde tanık olduğumuz kültürel ve ahlaki meselelerin (kürtaj,
e
şcinsel hakları, okullarda
din) neden seçimlerde ekonomik ve siyasi sorunlardan daha ön planda oldu
ğunu da açıklayabilir.
Öyleyse 11
Eylül saldırıları Amerikan korkusunu yaratmadı sadece daha derinle
ştirdi. Soğuk Savaş’ın başlamasından itibaren Amerikalılar coğrafik konumlarının kendilerini korumaya
yeterli olmadı
ğını fark
etmi
şti. Fakat 11 Eylül sadece
soyut bir dü
şünceyi trajik
bir gerçekli
ğe dönüştürmekle kalmadı aynı zamanda
verilecek cevabın nasıl olaca
ğına dair
hararetli bir tartı
şma yarattı.
11 Eylül
sonrası kendini benim gibi New Yorklu hisseden birçok insan Amerika’nın verdi
ği hükmü sorgulamadan edemiyor. Acaba
ABD, 11 Eylül öncesinde tehdidi hafife almı
ş ve sonrasında abartmış mıydı? Güvenlik ve özgürlük arasındaki tartışma asla bitmez ancak “teröre küresel
çapta sava
ş” açan Bush hükümeti
do
ğru dengeyi kesinlikle
bulamadı. Guantanamo ve Ebu Gureyb olayları bunun en iyi örne
ği ve ne yazık ki 11 Eylül
sonrası Amerikasında yanlı
ş giden
birçok 
şeyi çok
iyi resmediyor. Bu olaylar Amerika’ya kar
şı dramatik bir algı değişimine neden
oldu. ABD artık bir kurtarıcı olarak de
ğil bir zulümcü olarak görülür oldu.
Her yere kem
gözle bakıp her
şeyde kötülük
aramak bir ülkenin kapılarını kapatmasına neden olur. Yeni
güvenlik önlemleri akabinde Amerikaya girmek isteyen tüm yabancılar
birinci elden size bunu anlatabilir. 11 Eylül olayları Bush hükümetine
Amerikalıları uluslararasıcılı
ğın kaba kuvvete
bürünmü
ş tasviri altında
birle
ştirmek için tarihi bir
fırsat verdi. Ancak yeni yakla
şımıyla Amerika
a
şırı ihtirasla aşırı tepkiyi bütünleştirmiş oldu. Orta Doğu’ya demokrasi
getirme iste
ği kendi içinde
onurlu bir dü
şünceydi ancak
bunu merkezinde yeni ve demokratik bir Ba
ğdat’la inşa etmek en
hafif tabirle hayalcilikti.
SOLAN AMERİKAN RÜYASI
Avrupa’nın
aksine Amerika her
şeyden öte umut
kelimesiyle özde
şleştirilmiştir. Tarihine baktığımızda  bile  Amerika’nın  özgürlük  ve  yeni  fırsatların  ülkesi  olarak    kurulduğunu görürüz. Bu iyimserlik havası mütevazı ve
genç Amerikan Cumhuriyetini 2 asırdan kısa bir sürede emperyal bir konuma
getirdi. 
İşte bu umut hali
Amerika’nın yumu
şak gücünün
temeli olmanın yanında dünyanın dört bir yanındaki insanlar için bir çekim
merkezi özelli
ği taşımasına neden oldu.
Amerika’nın
göçmenleri çekme gücü sadece Amerikan rüyasının eseri de
ğil aynı zamanda ülkenin başarılarındadır da. İyimserlik, idealizm, bireysellik, esneklik
ve özel olma inancı geleneksel olarak bir ülkenin ba
şarısı için mutlak nitelikler olarak
kabul edilir ama Amerika her
şeyden öte
gelece
ğe baktığı için de böylesine ilerlemiştir.
Fakat şimdilerde Amerikalılar
Amerika’ya özgü bireyselcilik kavramını sorgular hale gelmi
ştir. Amerikalıların kendinden şüphe duymasının birinci sorumlusu
kendileridir. II.Dünya Sava
şının şanlı anılarıyla karşılaştırıldığında Irak Savaşı Amerika için Kore ve Vietnam’dan bile kötü görünmekte. Irak
sava
şının akıbeti de II. Dünya
Sava
şı’nda olduğundan çok farklı olacağa benziyor çünkü Irak asla Almanya
ve Japonya gibi olamayacaktır. Almanya ve Japonya sava
ş sonrasında ABD’nin demokratik modelini benimseyip yeniden
aya
ğa kalkmaya çok
hevesliydi. Irak böyle arzulara sahip de
ğil.
Dahası 2003
Amerika’sı ile 1944 Amerika’sı arasındaki büyük fark. Omaha ve
Utah1 kumsalına çıkarma yapan genç ABD askerleri anladıkları ve
inandıkları bir amaç u
ğruna
kendilerini feda etmeye hazırdı. Arkalarında güvenebilecekleri askeri ve siyasi
bir irade bulunuyordu. Günümüzde aynı 
şeyden söz etmek mümkün mü? ABD askerleri aynı kılavuza ve
ekipmana sahip mi? Irak’tan gelen haberler II. Dünya Sava
şının kahramanlık destanlarından çok
Vietnam’da tanık oldu
ğumuz kafa karışıklığı ve başarısızlık
hikayelerini andırıyor. Dahası günümüz ABD ordusu daha çok para
kazanmaya ihtiyacı olan fakir Amerikalılardan olu
şan özel bir güç. Ve beraberlerinde Irak pastasından pay
almaya gelmi
ş gözü dönük özel şirketler faaliyet gösteriyor. Savaş asla güllük gülistanlık olamaz ama II.
Dünya Sava
şı askerlerinde
idealizm vardı. Günümüz ABD ordusunda bunun oldu
ğunu söylemek kandırmaca olur.
Umudun ve
hayallerin ülkesi Amerika özgün misyonu algısını yitirip Avrupa gibi korkuya mı
yenik dü
ştü?
GERİLEYEN AMERİKA
Amerikalılar
bozularak ayrı
şma meselesini
uzun süredir tartı
şıyor. Bana göre
Amerika “di
ğerlerinin
yükseli
şi”yle başa çıkabilir. Amerika’nın dinamizmi,
direnci ve mükemmeliyetçili
ği hala
gücünü koruyor. Ayrıca ekonomik ve sosyal sıkıntıların üstesinden gelme
becerisi Avrupa’ya kıyasla daha yüksek görünüyor. Ancak yine de Amerika’nın
sıkıntıları çe
şitli kollardan
yayılmaya devam ediyor. Fiziksel olarak obezitesi;  finansal olarak
durmak bilmeyen borçlanması; üçüncü dünya ülkelerini andırmaya ba
şlayan dökülen altyapısı; ordunun durumu;
gençler arasındaki vah
şet, uyuşturucu kullanımı ve başıboşluk; kontrolden çıkan
piyasalar ve her
şeyden ötesi
i
şlevsiz siyaseti.
Son
zamanlardaki geli
şmelerin ışığında
Amerikalılar da aynı Avrupalılar gibi ekonomik bozulmadan korkar hale geldi.
Avrupalılar gibi i
şsizlikten,
yabancı 
şirketler
tarafından satın alınmaktan endi
şe duyuyorlar.
Adeta küreselle
şmeye karşı bir hava, bir korunma isteği sezilebiliyor.
Avrupa’nın
gözünde ABD dı
şarıda aşırı kontrolcü, içeride fazla lakayıt.
Kontrollerin yetersiz görünmesi de sadece mali piyasaları düzenlemekle
sınırlı kalmıyor. 
İşin sosyal
boyutu da var. Örne
ğin fazlasıyla
gev
şek silahlanma kanunlarının
son yıllarda birçok okulda katliam raddesinde ölümlerle sonuçlanması.
Avrupalılar bu kontrolsüzlük halinin kendi kıtalarına yayılmasından endi
şe ediyor. Vahşet ve aşırı alkol
tüketimi 
şeklinde
gelen  “Amerikalıla
şma” fikrine
kimse sıcak bakmıyor.
Umut dolu
Amerika tamamen bitti mi yoksa bu sadece geçici bir dönem mi? 
İyimser olmak için nedenler var ve bu sadece
Obama’nın ba
şkanlık koltuğuna oturmasıyla sınırlı değil; Amerikalıları uzun zamandır
karakterize eden bazı özellikler de bu i
şte rol oynuyor. Gerçek bir göçmen ülkesi olan ABD, her yıl ülkeye
gelen milyonlarca yeni insan sayesinde korkularını yenecek dirayeti kendinde
bulabilir. Günümüzde ABD’deki Latin Amerika kökenliler entegrasyonlarını büyük
oranda ba
şarılı biçimde
tamamladılar.  Dahası, Müslüman kökenli ABD’liler Avrupadaki din
karde
şlerine kıyasla ekonomik
olarak ilerlemeye 11 Eylül’e ra
ğmen devam
edebildiler. ABD’nin sorumlu siyasetçileri bu gelene
ğin ne kadar önemli olduğunun farkında. Açık görüşlü Amerikalılar
yasadı
şı göçmen sorununa
çözüm olarak kotaların arttırılması ve daha etkin kanuni yaptırımlardan
bahsetti
ğinde, Nicolas Sarkozy gibi
Avrupalı muadillerinden çok daha fazla güven telkin ediyorlar.
Elbette her
şey yolunda değil. Öğrenci vizelerinde büyük bir kesintiye giden ABD, göçmenler için
çekim merkezi olmaktan çıkarsa kendi gelece
ğini tehlikeye attığını unutmamalı.
Yeni bir başkanın yapabileceklerini abartmak kolay ama
unutmamak gerekir ki ülkenin en yetkili adamının bile bir veya iki dönemde
yapabilecekleri sınırlı. Fakat Obama Amerika’nın imajını düzeltmeye kararlıysa
bunu heyecanla kar
şılamalı ve
yürekten desteklemeliyiz.
1 Normandiya Çıkarması sırasında
Amerikan ordusunun Fransa sahillerinde belirledikleri 5 noktaya verdiği
isimler: Omaha, Utah, Gold, Juno ve Sword
 
BATIYI BÖLEN KORKU
Korku Avrupa ve
ABD’ye sadece zarar vermedi taraflar arasındaki ili
şkiyi de zedeledi. 11 Eylül iki tarafın aslında biribirnden ne
kadar farklı olduklarının hatırlatıcısı oldu. Bush hükümetinin siyaseti ise bu
uçurumu daha da derinle
ştirdi.
Soğuk Savaşın bitiminde Gorbaçov’un kurmaylarından Aleksandır Yokalev Batı’ya
bir uyarıda bulunmu
ştu: “Size çok
kötü bir
şey yapacağız. Bir tehdit olarak ortadan kaybolacağız ve ittifakınızın harcı sizi bir arada
tutmaya yetmeyecek”. Ortak çıkarların azalması ve (korku haricinde)
ya
şanan duygu ayrılıklarının
tarafların birbirinden uzakla
şmasına neden
oldu
ğu tartışmasız bir gerçek.
Gerçek tehdit
nedir? Ekonomik çökü
ş, kitle imha
silahları, ba
şarısız ülkelerdeki
siyasi karma
şa,
küresel ısınma mı yoksa enerji krizi mi? Karma
şa stratejik anlamda netlik kazandırmadığı gibi duygusal anlamda kesinlik de sağlamıyor.
Atlantik-ötesi
tarafların ayrılı
ğı bir olay
de
ğil, daha çok bir süreçtir.
1990’lardan beri büyüyen ve 2000’lerin ba
şında patlak veren bir süreç. Bu ayrılık şöyle özetlenebilir: Amerika,
Avrupa’yı daha çok küçümsedikçe Avrupa Amerika’ya daha az
gereksinim  duydu
ğu fikrine
kapıldı. Sanki Eski Avrupa Amerika’ya “Senin korumana ihtiyacım kalmadı, dahası
artık seni tanımıyorum bile” demekte. Bu süreçte ABD’nin Avrupa konusundaki
hayalkırıklı
ğı da
giderek artıyordu. Balkanlarda patlak veren sava
ş karşısında
Avrupa’nın ilk a
şamadaki zayıf
performansı Amerikan elitleri arasında hüküm süren 
şüpheciliği derinleştirdi. Avrupa
buna paralel olarak ABD’ye yabancıla
şmaya devam etti.
11 Eylül
saldırıları sonrası Avrupalıların ABD’ye duydu
ğu korku yerini umuda bıraktı. İki taraf terör tehdidi karşısında güçbirliği yapmıştı ancak düşmanla savaşma yöntemleri
konusundaki fikir ayrılıkları tehdidin kendisini gölgede bıraktı.
Washington gözünde Avrupa “hain” olmu
ştu. Avrupa ise ABD’yi dünyanın istikrarını bozan bir tehdit
olarak görmeye ba
şladı.
Ancak
hissedilenlerle telaffuz edilenler fazlasıyla çeli
şkiliydi. Washington, Avrupa icadı olan Batı değerlerinin önemini vurgularken
bunları açıkça ihlal ediyordu. Avrupa ise ABD’ye istikrar ve koruma için
bakarken bir yandan zayıflaması kar
şısında ellerini ovuşturuyordu.
Bu süreçte
taraflar arasındaki uçurum derinle
şmeye devam
etti. Uzun süredir Fransa tarafından dillendirilen Amerika kar
şıtlığı birçok Avrupa başkentinde destek
buldu. Amerika’nın popülerli
ği sadece
Müslüman olmayan Asya ülkelerinde devam edebildi. Amerikalılar 11 Eylül’ün
ertesi sabahı ilk defa “Neden bizden bu kadar nefret ediyorlar?” diye sorduysa
bugün kendilerine “Dostlarımız arasında neden bu kadar antipatik olduk?”
sualini yöneltmeleri gerekiyor. Bazılarına göre bunun cevabı ABD’nin Amerikan
taahhüdünü unutmu
ş olmasında
yatıyor. El Kaide’nin en büyük ba
şarısı ABD’yi
kendi öz de
ğerlerine  karşı çıkmaya itmiş olmasıdır.
Bana göre umut
kültüründen korku kültürüne geçi
ş yapan ABD
dünyadaki albenisini kaybetti. Ancak ne ABD’nin dünyadan uzakla
şması ne de Avrupa’nın zayıflığı önüne geçilemez olmak zorunda değildir. Batı’nın ihtiyacı olan daha
hırslı bir Avrupa ve daha zaptedilebilen, dünyanın efendisi olmaktan
ziyade e
ğitim, altyapı ve
sosyal yardım açısından kendini onaran bir Amerika’dan olu
şan yeni bir dengedir.
Şeffaf ve birbirine bağımlı bir dünyada, Amerikan rüyası yeniden dirilecektir.
Bu da özellikle Avrupa ve tüm dünya nezdinde Amerika’nın cazip
yüzünü olu
şturan ötekilerle
bütünle
şme ve umut
dünyasını temsil etme kapasitesinin devamıyla mümkün olabilir. Bu
sorumlulu
ğun yükü, iki ortaktan daha
güçlü olanının omuzlarındadır. E
ğer ki
Batı umut kültürünü sa
ğaltıp iyileştirecekse bu ABD’nin nihayet Amerika’nın umut
ve rüyayla dolu geçmi
şi ve 21.yy
dünyası arasında köprü kurabilecek bir lider bulmu
ş olmasıyla gerçekleşecektir. Batı’nın umut üzerindeki
tekelini yitirmesi muhtemelen kaçınılmazdır. Korkunun yeni merkezi olmaya
indirgenmek de önüne geçilemez olmak zorunda de
ğil ancak olumlu bir değişim olmazsa sonuç felaket olabilir.

5-          ÇETİN CEVİZLER

Üç ayaklı
sınıflandırmamın dı
şında
kalan ülke ve bölgeler de mevcut. Buralarda ya üç duygunun hepsi
e
şit olarak hissediliyor ya
da aralarındaki ili
şki çok
karma
şık özelliklere
sahip. 
İşte çetin
cevizler:
RUSYA
Sovyet dönemi
sonrası Rusya’sında korku, a
şağılanmışlık ve umudun aynı anda yaşanması ortaya çok değişik yaklaşım ve dürtüler çıkarıyor. En azından
ekonomik cephede ya
şanan
ilerlemelere ra
ğmen Ruslar
neden ba
şarısızlıklarına bu kadar
takılıp kalmı
ş durumda?
Ne türde co
ğrafik, tarihi,
dini ve kültürel karı
şım bu milleti
aynı anda gururlu ve mahçup hissettirebiliyor?
İlk neden Rusların kafalarında kendi
sınırlarına dair belirgin bir sınır olmamasından geliyor. 
İmparatorlukları nerede son buluyor?
Kalplerinin derinliklerinde Ukrayna ve Beyaz Rusya’dan vazgeçmi
ş değiller. Rusları karakterize eden karmaşık duygular ağı, ulusal
tarihleriyle birlikte Batı’ya kar
şı duyulan çelişkili bir aşk-nefret ilişkisinin eseri.
Rusların
hissetti
ği aşağılanmışlık hissi birbiriyle rekabet içinde olan üç
duygu arasında belki de en kolay anla
şılanı. 1989’dan
1991’e sadece iki yıl gibi kısa bir sürede Rusya sömürgeci imparatorlu
ğunun gözleri önünde eriyip
gitmesine 
şahit oldu. Bu
süreçte ilk olarak kendi kaide ve de
ğerlerinin
tamamen tersine döndü
ğüne tanık
oldular. Yanlı
ş olduğuna inanılan kapitalizm ve demokrasi doğru, sosyalizm ve komünizm ise yanlış olmuştu. İkincisi, Rusya
uluslararası arenada ani bir itibar kaybı ya
şadı. Bazılarına göre Rusya ABD’li diplomatların
elinde önemsiz bir kart haline gelmi
şti. Dahası ulusal kimliklerinin temelini oluşturan devlet, imparatorluk ve askeriyenin
hepsi aynı anda çökmü
ştü. Rusyanın
kaybetti
ği imparatorluk denizaşırı sömürgeler değil hemen yanı başındaydı ve gurur hissi bir anda
yerini  kaygıya  bıraktı.  Yeni  kazanılan  ba
ğımsızklıkları,  diplomatik-siyasi özgürlükleriyle
Ukrayna ve Gürcistan gibi sayısız ülke, çöken Rus imparatorlu
ğunun acı bir hatırlatıcısı oldu.
Bu ülkelerin çok geçmeden NATO’ya ba
şvurmasıysa Rusya’nın aşağılanmışlık hissini doruklara çıkardı.
Rusya’da aşağılanmışlık hissine, günümüzde siyasi nedenlerle
manipüle edilen ve abartılan, ülkenin yabancı dü
şmanı geleneğiyle azdırılmış bir korku
da e
şlik etmekte. Rus
liderler Çeçenistan meselesinden zaferle ayrıldı
ğını düşünüyor olabilir
ama bu zaferin bedeli çok a
ğır
oldu. Çeçenistan çatı
şması Rusya’nın
dertlerini açı
ğa vurmakla
kalmadı, derinle
ştirdi de. Bu
sorunlar yolsuzluk, kontrolsüz ve vah
şi
güç kullanma e
ğilimi,
halkın çıkarları yerine devlet gücünü arttırmaya odaklı siyaset
anlayı
şı ve de
en önemlisi hukukun üstünlü
ğüne
dayalı normal medeni bir ülke olmadaki ba
şarısızlığı geliyor.
Yine de korku
ve a
şağılanmışğın yanında, en maddi haliyle de olsa Rusya’da
umuda da rastlamak mümkün. 10 yıl öncesine kıyasla Ruslar bugün
kendilerini daha iyi hissediyorsa bunun ba
şlıca nedeni yaşam koşullarının giderek iyileşmesi ve yıllık ortalama %7’lerde seyreden
ekonomik büyümedir. Günümüz Rusya’sının hissetti
ği umut büyük oranda ekonomik. Bu materyalizm anlayışına milliyetçilik ve yenilenmiş bir övünme hali de eşlik ediyor.
Öte yandan
ekonomik düzelme, sivil topluma baskı ve otokrasiye dönü
şle birlikte gerçekleştiyse ne olmuş ki? Zaten
Rusların özsaygısı ve ulusal gururu hiçbir zaman Batı tarzı bir
demokrasiyi sürdürme becerileriyle alakalı olmadı. Hatta Gorbaçov ve
Yeltsin  dönemleri bir çok Rus için rezillikti. Demokrasi zayıflı
ğın işaretiydi.
Putin tüm bu
dinamikleri çok iyi tahlil etti. Gaz ve petrol fiyatlarındaki artı
ş ülke çapında yaratmayı başardığı ilerleme ve hatta umut hislerine elbette fazlasıyla
yardımcı oldu. Petrolün varil fiyatı 150$ seviyelerinde de
ğil de 40$ olsaydı Rusya’da
umut  görebilir miydik? Petrol ve gaz fiyatlarındaki dalgalanmalara
ra
ğmen Rusya’nın rezervleri
paha biçilmez ve Rusların ço
ğu “Rusyanın
geri dönü
şü”nden pek memnun. Ruslar
geri dönmü
ş olmanın kendilerini
Batı’dan uzakla
ştırıp Asya’ya
yakla
ştırıyor olmasından da endişe duymuyor.
İSRAİL
Rusya’da olduğu gibi İsrail’de de korku, umut ve aşağılanmışğın bir karışımını görmek mümkün. Kocaman köklü bir
imparatorlu
ğun küçük
ve çok genç bir devletle benzer kimlik sorunlarına sahip
olması ilginç. Ancak her ikisinin de Avrupa’yla ili
şkisi cefalı. Bununla birlikte her ikisi de
kendi bölgelerinin en büyük ekonomik ve askeri güçleri olduklarını iddia etse
de dü
şmanlarla
sarılı olmanın verdi
ği ciddi bir
kırılganlık hali sergilemekte.
İsrail’de korkunun birçok kaynağı var. Birincisi demografik. Araplara
kıyasla Yahudi 
İsraillilerin
nüfusu çok az. Daha geni
ş bir
mercekten baksak bile benzer bir
şey
görebiliriz – genel anlamda Müslümanlara kıyaslandı
ğında Yahudilerin sayısı ufacık kalıyor.
Demografik
unsurlar yüzle
şmek zorunda
oldu
ğu yerel siyasi şiddet ve bölgesel stratejik tehditlerle birleşince İsrail’in yaşadığı korkuyu anlamak o kadar zor olmasa
gerek. 
İkinci intifada
Filistinlilerin büyük bir hatasıydı ancak intihar bombacıları 
İsraillileri korkutmakta etkili oldu. İsrail’in inşa ettiği güvenlik
duvarı Öteki’nden korkmaya verilen tepkinin en uç noktasıydı.
Hizbullah ve Hamas’a verdi
ği destekle
birlikte sözlü provokasyon ve nükleer hırslarıyla 
İran kaynaklı bir korkudan da söz edilebilir.
Bu
olumsuzluklara kar
şın İsrail’de umut bulmak da mümkün. En başta İsrail devletinin kurulması bile umudun mantık üzerindeki
zaferi olarak görülebilir. Bu genç ülkenin i
ş dünyası, teknoloji, bilim, edebiyat ve sanat alanlarında
elde etti
ği başarılar umut tesis etmekte etkili birer unsur.
Bu ba
şarılar karşısında hissedilen gurur siyasi elitlere ve
askeriyeye kar
şı duyulan
ulusal memnuniyetsizlikle biraz zayıflıyor.
Birçok İsraillinin karşı çıkacağına eminim ama
Yahudi 
İsrail
kültüründe bir nebze a
şağılanmışlık veya en azından kırgınlık olduğu da söylenebilir. Elbette yok edilemeyen terörist düşmanların sürekli saldırısı altında olmak
a
şağılanmışlıkla yakından
ba
ğlantılı olan çaresizlik
hissini körüklüyor; fakat 
İsrail’in
hislerini sadece Orta Do
ğşekillendiriyor olamaz. Bu hislerin arkasında
belli oranda Yahudi tarihi de yatıyor. Tıpkı istismar edilen çocukların kendi
çocuklarını istismar etmesi gibi 
İsrail’in Filistinlilere karşı umursamaz, aşağılayıcı ve vahşi davranışları Yahudi
tarihinin acı dolu izleriyle ba
ğlantılı olabilir.
Tarihin omuzlarda yarattı
ğı yükün Öteki’ni
bilinçli olarak yoksaymakla birle
şmesi,
olabilecek en tehlikeli karı
şımlardan biri.
AFRİKA
Afrika uzunca
bir süredir uluslararası arenada marjinalle
ştirilmenin kurbanı. Son zamanlarda, en istikrarlı sayılan
ülkelerde bile patlak veren etnik vah
şet ve onu takip
eden trajediler Afrika’nın olumsuz imajını peki
ştirdi. Ancak bu karamsar hava içinden çok yavaş da olsa iyi işaretler belirmeye başladı. Yine de
Afrika hakkında de
ğişen izlenimler çelişkiden muaf değil. Kıtanın barındırdığı nadir ve
de
ğerli kaynaklar başta Çin olmak üzere bunların peşinde olan yabancı yatırımcıların iştahını kabartıyor ve buraya olan ilgiyi
arttırıyor. Nasihat verme pe
şinde
olmadıklarından Çinliler ekseriyetle yozla
şş Afrika
rejimlerinin en tercih etti
ği müşterilerin başında geliyor. İki
tarafı motive eden açgözlülük ve korku: Çinliler burada ya
şanan kaosun kaynaklara erişimi engelleyeceğinden korkarken Afrikalılar da anlayışlı ve destekleyici bir müşterinin yokluğunda güç
kaybetmekten çekiniyor.
Başta sömürgeci ülkeler olmak üzere
Avrupalıların kıtaya bakı
şı, bir tarafta
insanlarının gelece
ği için endişe duymayı, bir tarafta o tanıdık
açgözlülük – korku karı
şımını içeriyor.
Avrupalıların korkusu her açıdan kaldırabileceklerinden çok Afrikalının kıtaya
kapak  atması. Fransa Ba
şbakanı Sarkozy’nin
Akdeniz Ülkeleri Birli
ği projesi en
azından bir dereceye  kadar  çı
ğ  gibi  büyüyen  mülteci  sorununa  bir  çare  bulmayı  amaçlıyor. Aydın Avrupalılar için işin mantığı net: Oldukları yerde kalmalarını istiyorsak
Afrikalılar için gelece
ği olan bir
Afrika kurmamız lazım.
Avrupa’nın
Afrika’yı reforme etme gayreti tabii ki Afrikalıların etkin katılımını
gerektiriyor. Fakat 40 yıllık ba
ğımsızlıktan
sonra Afrika’nın Batı’nın müdahalesiyle kurtulaca
ğı fikri Afrikalılar için küçük düşürücü olduğu gibi
Afrika’nın iyili
ğini isteyen
Avrupalılar için moral bozucu. Bu aynı zamanda hatalı bir yakla
şım. Güney Afrika Cumhuriyeti’nin barışçıl yollarla çoğunluğun hakimiyetine
geçmesi 20.yy’ın en önemli olaylarından biridir ve bu Afrikalıların kendi
eseridir. F. W. De Klerk’in cesareti, öngörüsü ve do
ğru zamanlaması, ayrıca  karşısında muhattap olarak Nelson Mandela gibi zamanın en büyük
kahramanlarından birisinin olması bu ba
şarının temel taşlarıdır (Keşke Filistinlilerin kendi
Mandela’sı olsaydı, 
İsrail’in
Klerk’i olan 
İzhak Rabin de
bir piskopat tarafından öldürülmeseydi).
Güney Afrika
bugün tek bir ulus. Onların deneyimi ise kıtanın kalanı için önemli bir ders
olmalı: uluslararası toplum bir de
ğişiklik yapabilir ancak barış ve gelişme halini ne yaratabilir ne de dayatabilir. Uygun koşulların elde edilmesi Güney Afrika dahil tüm
kıtada büyük de
ğişimlerin olmasını gerektiriyor.
Afrika’nın problemleri kimseye yabancı olmasa gerek: AIDS hastalı
ğının yayılmaya devam etmesi, ulusal
birlikteli
ğin oluşmasına engel olan ve sömürge yıllarından kalan
sınırların yapaylı
ğı, kabileler ve
etnik kökenler arasındaki çatı
şmalar… Afrika
kadar sava
ştan zarar görmüş bir yer yok. Savaş ortamının otorite boşluğunda ızdırap,
cinayet, tecavüz, devlet düzeyinde yolsuzluk, suç ve 
şiddet insanların hergün karşılaşğı gerçeklikler.
Bunlara karşın umutlu olmak için bazı nedenler var.
Rwanda’da Paul Kageme ve Liberya’da Johnson-Sirleaf gibi yen ku
şak siyasetçiler ülkelerini ileriye taşıyacak güçlü fakat insancıl
kararları alacak cesarete sahip. Kadınların rolü giderek güçleniyor.
Ekonomik anlamda da umuttan söz edilebilir. Giderek artan sayıdaki
Afrika ülkesi, Botswana modelini benimseyip ülkelerine
yabancı yatırımcıyı çekecek piyasa reformlarını hayata geçiriyor. Afrika
ümitsizlikle umut arasında bir kıta. Ancak önemli olan umut kelimesinin
onyıllar hatta belki de
asırladır ilk defa telaffuz ediliyor olması.
LATİN AMERİKA
Alınacak ortak
dersler olsa da Latin Amerika’daki durum Afrika’dan çok farklı. Brezilya’yı
hariç tutarsak Latin Amerika’da ümitsizlik belki daha az ama umut da öyle.
Brezilya kendini Latin Amerika’nın Çin’i veya ABD’si gibi görme e
ğiliminde. Brezilya enerji ve iyimserlik dolu
ancak kıta çapında tanık olunan felaketlerin de görülebildi
ği bir ülke. Örneğin şiddeti ele alalım. Çoğu serseri kurşunu sonucu
olmak üzere sadece 2005’te Brezilya’da 40.000 ki
şi ateşli
silahlarca öldürüldü. Sosyal adaletsizlik ve ekonomik dinamizm anlamında
Asya’yı anımsatabilir ancak kontrolden çıkmı
ş vahşet Brezilya’nın
karanlık yüzünü te
şkil ediyor.
Buna ra
ğmen umut Brezilya’daki
baskın duygu olarak öne çıkıyor. Ba
şta yolsuzluğa gözyummak
gibi önemli eksikliklerine ra
ğmen Lula da Silva
rejimi güven telkin edici bir özelli
ğe sahip. Ancak Şili ve belli
oranlarda Arjantin ve Kolombiya haricinde aynı 
şeyi diğer Latin
Amerika ülkeleri için söylemek kolay de
ğil.
Latin Amerika,
evreler halinde hareket ediyor izlenimi veriyor. 60’larda askeri rejimler,
80’lerde demokrasiye dönü
ş… Günümüzde
Latin Amerika popülist evresinde. Örne
ğin Venezuela lideri Chavez istikrar bozucu sol akımın yeni
yüzü olarak Castro’nun yerini almı
ş durumda. Chavez’in ağırlığı ve
karizması Castro’ya göre zayıf kalıyor ancak Chavez’de, Castro’nun sahip
olamadı
ğı birşey var – bol bol para. Arjantin
gibi ülkelerden borç para alarak sadece büyük kazançlar elde etmekle
kalmıyor kıta çapındaki etkisini de arttırıyor.
Ancak Latin
Amerika’nın popülist evresi umuttan çok a
şağılanmışlık hissinin eseri gibi
duruyor.  Örne
ğin  Hindistan  eski  işgalcisi  Britanya  ile  sorunlarını  büyük  ölçüde çözmüş görünse de aynı şey Latin Amerika için söylenemez. Kuzey
Amerikalı “gringolar” ve hatta 
İspanyollarla bile olan ilişkiler hala sorunlu ve gündemi fazlasıyla meşgul ediyor.
Elbette bu
psikolojik ve siyasi durumun ba
ş sorumlusu
Latin Amerika’yı hala arka bahçesi gibi gören ABD. ABD’nin müdahaleleri
artık dolaylı yöntemlerle gerçekle
şiyor ama Latin Amerika’nın tamamında dış müdahele olarak algılanıp içerleniliyor.
Latin
Amerika’da, a
şağılanmışğın ötesinde
korku da var ama yine ilginç ve çeli
şkili duyguların eşliğinde. Uyuşturucu kartelleri devletlere kafa tutuyor, iç savaşlar onyıllar boyunca sürüyor. Ciddi para akışının verdiği güçle Venezuela gibi petrol ülkeleri Amerika  ve
Brezilya’nın kıtadaki tesirini dengelemeye gayret ediyor.
           21.  yy’ın başında ne
Afrika ne de Latin Amerika göz ardı edilebilir ancak bu kıtalar ne 
şimdi ne
de kısa vadede henüz dünyanın gelece
ğinin şekillendiği yerler değildir.

6-          2025 ÖNGÖRÜLERİ

Uluslararası
ili
şkiler ve siyaset
uzmanlarının ço
ğu,
dünyayı ve ulusların kolektif davranı
şlarını duygulardan yola çıkarak deşifre etme gayretini ters karşılayabilir ancak yaraya tuz ekmek için daha
da ileri gidip sivil bir tepki olu
şturma amacıyla
sizlere gelece
ğe dair tarihsel
bir fantezi sunmak isterim. 
Şu anki haliyle
dünyamız hem tehlikeli hem de heyecan verici, fakat acaba gelecekte nasıl
olacak?
Önümüzde iki
seçenek var en iyisini seçece
ğimiz kuşkulu ama en kötüsünü seçmek zorunda da
de
ğiliz. Yani kaderimiz bizim
seçimimize ba
ğlı! Gerçek
karikatürize etti
ğim bu iki
farklı senaryonun arasında bir 
şey olacak muhtemelen. Yine de, dünyada umut baskın çıkarsa
bizi nasıl bir gelecek bekliyor; korku hakim olursa ne olacak bir göz atalım.
Olumsuz senaryo
kötülük habercisi olarak algılanabilir ancak bizi silkinmeye te
şvik edecektir. Niyetim korkuyu körüklemek değil korkunun galip geldiği bir dünya yaratmamamız için yerinde
uyarılar yapmak. Hüküm verirken olumsuz duyguların etkisinde kalma hatasına dü
şersek ne olur onu göstermek istedim. Umut
verici senaryoya gelince bunun yalnızca bir hayalden ibaret oldu
ğunun ve tam olarak tarif ettiğim gibi gerçek olamayacağının farkındayım. Fakat hayal etmeden gerçek
olmaz. Aydınlık hayaller do
ğru ilkeler ve
kurumsal mekanizmalarla do
ğru
liderlerin ı
şığında biraz da şansla dünyanın izleyeceği
yönü belirleyebilir. Kurulan hayaller daha iyi bir dünya için çalı
şmamızı cazipleştirebilir.

SENARYO I: KORKU EGEMENLİĞİ

İsrail’de 2018’de yaşanan dördüncü ayaklanmadan sonra güvenlik koşulları tekrar kötüleşmiş. Bu
sadece 
İsrail ve
Filistin’de de
ğil tüm Orta Doğu’da böyle. Bunun sonucunda İsrail’deki Arap ve Yahudi halkların nüfusu
belirli oranda dü
şş. Sadece bölgedeki şiddet ortamından değil yaşamlarını zorlaştıran sıkıyönetimden farksız baskıcı koşullar yüzünden, sığınacak bir yeri olan herkes ülkeyi terketmiş.
Ne yazık ki
sadece 
İsrail’i değil başka ülkeleri de saran güvenlik
saplantısı hayatı çekilmez kılmakta. Özellikle terörist 
şebekeler Amerika, Avrupa ve Asya şehirlerine biolojik  silahlarla
saldırıp 30 bin insanı öldürdükten sonra tüm dünyada hayat, 
İsrailleştirilmiş; korku
kültürü evrenselle
şmiş. Pek çok devlet çok sert güvenlik
uygulamaları izlemeye ba
şlamış. Sınırlar kapalı. İnsanların attığı her adım kimlik numaralarıyla takip edilmekte. Şiddet yanlısı olmayan dernekler bile
yasaklanıp liderleri tutuklanmı
ş. Günlük hayat
karamsar bir bilim kurgu filminden farksız, her yan askeri kontrol noktalarıyla dolu. Her adımda üst ba
ş araması yapılmakta. Milyonlarca insan sürekli korku,
gerginlik ve endi
şe içinde yaşamaya çalışmakta.
BM ve kardeş kurumları kendilerini
yenileyemedikleri için geçerli
ğini tamamen
yitirmi
ş ve
uluslararası düzlemde hakemlik yapacak hiçbir otorite yok. Çok
yanlılı
ğın sona ermesiyle birlikte
kanun ve mutabakata dayanan istikrarlı ve birle
şik bir dünya umudu da son bulmuş. 2008’de seçilen Demokrat başkanı ve ülkenin seyrinin değiştirilmesine
yönelik çabasına ra
ğmen ABD
maalesef buna ne niyetlenebilmi
ş ne de
becerebilmi
ş. Orta Doğu’da girdikleri savaşlarda maddi manevi ve askeri açıdan tükenen ve 2008-2014 arasında
piyasalarda ya
şanan durgunluk
yüzünden mahvolan ABD kendi kabu
ğuna çekilmiş. Askeri kuvvetlerinin çoğunu yabancı topraklardan çekmiş ve uluslararası diplomasiden
uzakla
şş. 2013’te seçilen koyu sağcı muhafazakar başkan aşırı milliyetçi ve
korumacı politikalarla Amerikan kuvvetlerinin sayısını azaltarak neredeyse
tümünü Meksika ve Kanada sınırına yı
ğş.
2008 ekonomik
çökü
şünden sonra yaşanan mali bunalım ve dünya sahnesindeki başarısızlıklarıyla hayal kırıklığına uğrayan Amerikalılar kendi ulusal kimliklerini bile sorgular hale
gelmi
ş. Paul Kennedy 1987’de
erkenci davranıp öngördü
ğü Amerikan İmparatorluğu’nun çöküşünün 2025
yılında gerçe
ğe dönüşmesiyle Amerika 1941’de beri sürdürdüğü dünya gücü sıfatını kaybetmiş.
Öteki Avrupalı
güçlere gelince kendi duygusal bunalımlarıyla bo
ğuşmakta.
Balkanların karı
şıklığı tüm Avrupa’ya yayılmış. 2010’da Belçika’nın bağımsızlığını ilan etmesini İskoçya, Galler ve Katalonya’nın izlemesi ardından 2015’te AB’nin
acizli
ğini bir kez daha ortaya
koyan Kosova meselesi yüzünden Balkanlar’da ya
şanan vahşet, AB idealini
dramatik 
şekilde
sonlandırmı
ş. Milliyetçilik
ve ekonomik özerklik duygularını dikkatsiz ve temkinsiz biçimde
körüklemi
ş olan
Avrupalı liderler bo
şladıkları dizginleri
kontrol edemez halde. En ba
şta birleşik bir güçten ziyade merkezi olmayan gevşek bir federasyon olarak görünen Avrupa Birliği’nin hüsranlı biçimde dağılmasına ramak kalmış.
Zaten Fransız,
Hollanda ve 
İrlanda
kamuoyunun anayasa anla
şması  referandumunda  red
oyu kullanmasından sonra vatanda
şlarının AB’den
kaçınılmaz kopu
şunun
sinyali çoktan verilmi
ş. Avrupa
Komisyonu ve di
ğer kurumlar da
ekonomik durgunluk içinde sarsılan bir dünyada toplumun taleplerini ve
hislerini anlamayı ba
şaramamış. Avrupalı toplumlarda
Avrupa’nın çözüm de
ğil sorunun bir
parçası oldu
ğu
algısı yaygınla
şmakta.
Kıtanın yanıbaşında Balkanlar’dan, Kafkasya’ya,
Cebelitarık’a kadar tüm bölgeler sava
ş tehditi
altında. Avrupa devasa bir 
İsviçre gibi
halen göreceli olarak refah içinde ama çok ihtiyaç duyuldu
ğu halde güvenlik nedeniyle göçmenlere
sınırlarını kapattı
ğından
genç nüfustan yoksun, askeri olarak etkisiz, bencil, alakasız, korku
egemen ve tehdit altında olma hissi içine i
şlemiş bir
mazinin müzeli
ğini yapmakta.
Dünya sahnesinde stratejik ve diplomatik bir güç olma idealinden vazgeçmi
ş haliyle artık Avrupa’nın örnek
gösterilebilecek tek 
şeyi acizliği.
Avrupa’nın
korkularının ba
şında yoğun nüfusa sahip ve istikrarsız komşusu Türkiye geliyor. Avrupa’nın kendilerini
Hristyan Kulübü’nde istemedi
ğinin farkına
varan Türkler alternatif arayı
şına girmiş. Neo-Osmanlı şaşaasına dönüş fikri ve İslamın radikalleşmiş bir türünün ayartması arasında iki
arada bir derede kalan Türkiye iç patlamanın e
şine gelmiş, Avrupa’ya,
bölgenin etnik ve dini garezini bula
ştırmakta
deneyimli bir Orta Do
ğu ülkesi.
Rusya’ya gelince So
ğuk Savaş sırasında olduğu gibi bir tehdit olarak görülmekte. Sözde bağımsız Ukrayna ve Gürcistan hükümetleri
emirleri Moskova’dan almakta.
Bunlara rağmen Avrupa’nın kaderi başka ülkelerle kıyasla gıpta edilecek
halde.
21.yy’ın başlarında umudun kıtası olan Asya 1950-60’lı
yıllardaki sava
ş haline
geri dönmeye ba
şlamış. Çin ve Tayvan arasında savaş çıkmış. Çin’de ekonomik büyümenin durması ve feci boyutlara
varan çevre sorunları birle
şince
ortaya çıkan sosyal bunalım ve 
şiddetli siyasi karışıklık  karşısında  çaresiz  kalan  Pekinli  Komünist  liderler  milliyetçi  kozlarını oynayıp
ba
ğımsızlık söylemini
ihtiyatsızca kullanan Tayvan’ı i
şgal etmiş. Vaziyete doğrudan müdahaleyi reddeden Amerika’nın Tayvan’a askeri destek
vermesi yüzünden sava
ş  Çinlilerin
bekledi
ğinden çok daha uzun
ve zorlu hale gelmi
ş.
Politik açıdan
reform yapamayan Çin ve Hindistan hükümetleri halkın dikkatini kendi
eksikliklerinden ve neredeyse kıtlı
ğın Afrika’daki
kadar berbat bir hale gelmesi nedeniyle çıkan isyanlardan uzakla
ştırmak için milliyetçi söyleme başvurmuş. Birer nükleer canavarı olan iki ülke arasındaki
gerginlik tırmanmakta ve her an sava
ş çıkabilecek
durumda. En kötüsü de So
ğuk savaş esnasında ABD ve
SSCB’nin üzerindeki teknolojik ve kültürel kısıtlamaların olmayı
şı. Üstelik nüfusları o kadar
kalabalık ki 
şanlı bir
milli zafer kazanmak için ikisinin de milyonlarca insanı feda etmesi
muhtemel, özellikle demokrasiden yoksun Çinlilerin. Buna kar
şılık tüm Asya savaş halinde. Kamboçya-Tayland, Vietnam-Kamboçya. Pakistan’da
nükleer silah sahibi Taliban rejimiyle Çin-Hindistan’ın milliyetçi saldırganlı
ğı arasında Japonlar da askeri güce karşı geliştirmiş oldukları tarihsel
tiksintiyi bir kenara bırakmı
ş Asya’nın
nükleer konvoyuna katılmı
ş bile.
Asya’da terörün de
ğişken dengesi yüzünden bölgenin istikrar
yakalaması çok uzak görünmekte. Bu da uluslararası yatırımcıların
kıtayı çok riskli bulmasına neden olmakta.
Asya
kültüründeki umut çevresel bozulma ve a
şırı dinci ideolojilerin olumsuz etkisiyle daha da aşınmış. Kontrolsüz ekonomik gelişme ve yarattığı ekolojik
sonuçlar Asya’da korku kültürünün me
şrulaşmasına sebep olmuş. Tsunami, sel, kasırga ve toprak kayması miktarının ve şiddetinin artmasıyla denetimsiz nüfus artışının getirdiği sağlık
maliyetlerinin de bunda etkisi büyük. Asya’da 
İslam’ın giderek Araplaştırılması Hindu
köktendincilerinin  de radikalle
şmesine yol açmış. Tüm Asya’ya
dini tahammülsüzlük hakim.
Avrupa’nın perişan hali ve Asya’nın korkuyu umuda tercih
etmesiyle Afrika  tamamen çaresiz bırakılmı
ş. Yokluk, yolsuzluk, etnik çatışma ve bulaşıcı hastalıklarla kırılmakta. Kendi derdine düşen büyük ülkeler Afrika’yı kaderine
terketmi
ş. Irk ayrımı yapan
rejim sonrası Güney Afrika deneyimi bile tatsız sonuçlanmı
ş şiddet olayları kontrol edilemez biçimde artınca beyazların çoğunluğu başta Yeni Zelanda
ve Avustralya olmak üzere ba
şka ülkelere
göç etmi
ş.
Öte yandan
Latin Amerika da tüm bu karma
şanın
kurbanı olmu
ş. Brezilya ve
Meksika geli
şme
taktiklerinden fayda bulamamı
ş. NAFTA aracılığıyla ABD ile bağlantıyı seçen Meksika Amerika’nın içine kapanmasıyla ağır darbe almış. Ekonomide küresel bir taktik izleyen Brezilya ise Çin ve
Hindistan’ın uluslararası piyasalardan kısmen çekilmesi üzerine
zayıflamı
ş. Latin Amerika’da politik
anlamda zafer kazanan popülizm ruhu olmu
ş. Peron ve Castro yanlısı yeni akımlar türemiş. Askeri kurumlar pek çok Latin Amerika ülkesinde
siyasi rol üstlenmi
ş, hatta
bazılarında idareyi her zamankinden daha güçlü olan uyu
şturucu kartelleriyle paylaşıyor.
Cesaret kırıcı
bu olayların hepsinin kendine göre nedenleri var. Ama aynı zamanda
birbirleriyle ba
ğlantılı. Son
yirmi yılda küresel çökü
şün
kamçılayıcısı olarak gösterilebilecek bir 
şey varsa o da şşekilde özetlenebilir: Kışkırtıcı bir entellektüel kurgu olan
medeniyetler çatı
şması kendi
kendini gerçekle
ştiren bir
kehanete dönü
şştür.
Samuel
Huntington 1993’te 
İslam ve
Batı arasında kaçınılmaz bir çatı
şma olacağını öne
sürerken pek çoklarına bu abartılı gelmi
şti. Fakat sonrasındaki süreç bunun gerçeğe dönüşmesini sağladı. 11 Eylül
terör saldırısı buna sebep olmadı ama sonrasında meydana gelen olayları
etkiledi. Yanlı
ş anlaşılmalar, yanlış hesaplar, yanlış hükümler
insanlı
ğı bu noktaya getirdi.
Huntington’ın öngörüsünün do
ğru çıkmasının
neden oldu
ğu korku, kaosun büyümesini
te
şvik etti. Ve bu çoğunlukla karar vericilerin bilinci dışında gelişti. Hegel’in deyişini alıntılarsak
buraya uygun dü
şer: İnsan tarih yazar ama nasıl bir tarih yaptığını bilmez. Doruk noktası belki de
Ahmedinejat’ın devrilmesine yolaçan Amerika ve 
İsrail’in İran’a düzenlediği hava saldırıları oldu. Bu Irak savaşı gibi siyasi bir felaketle sonuçlandı.
 
Tüm İslam aleminde Batı düşmanlığı patlaması yaşandı.
Pakistan’da demokrasi çöktü. Cihat rejimi ba
şa geldi ve nükleer silahları devraldı. Bu da Orta Doğu’da nükleer yarışını tetikledi. Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye nükleer köktendincilik tehdidiyle nükleere sarıldı.
Buna
kar
şılık Avrupa kendini kale
gibi korumaya aldı. Orta Do
ğu’dan gelen
insan ve fikirlere, Asya malı ürünlere sınırlarını kapattı.
Avrupa’daki göçmenlere yerel halk  silahlarla hükümeti taciz ederek
saldırmaya ba
şladı. Göçmenler
Avrupa’dan ve Amerika’dan sürülüp sınırdı
şı edildi. Küreselleşme karşıtı ortamda, Öteki heryerde şüphe  ve korku kaynağına dönüşştü. Umut dolu
dünyadan eser kalmamı
ş, hiddetin ve
karanlık bir düzensizli
ğin hakim olduğu trajik barbar bir dünya yaratılmıştı. Roma İmparatorluğunun yıkılışından sonra karmaşa ve şiddet dolu
Orta Ça
ğ gibi 500
yıl sürmü
ştü, karanlık çağın bu kez ne kadar süreceğini ise kimse bilemezdi.

SENARYO
II: UMUDUN YÜKSEL
İŞİ

İsrail, İzhak Rabin suikastinden 30 yıl sonra Orta Doğu barışının 5.yılını kutluyor. 70 yıl süren güvensizlik,
adaletsizlik ve 
şiddet sona ermiş. BM Güvenlik Konseyi genişlemiş, artık ABD, Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya ve Güney Afrika
dahil BM’nin tüm üyeleri orada ve AB artık tek bir heyet tarafından temsil
ediliyor. Kimsenin tahmin etmedi
ği bu başarılı sonuca ulaşılmasına düşmanlığı bitirme arzusunun yanı sıra uzun
yıllar süren 
şiddetin verdiği bitkinlik de etkili olmuşİsrailler hayatlarını sürdürebilmek ve Filistinliler de
hayatta kalabilmek için birbirlerine muhtaç olduklarını nihayet kabullenmi
ş. Barışı oluşturan temel taşlar yerli yerine oturmuş. Müslüman uluslar Filistinlilerin kaderinin,
geli
şimi gereksiz yere
engelleyen tehlikeli bir saplantıya dönü
ştünün farkına varırken, İsrailliler de Filistinlilerin yurtlarının doğal bir parçası olduğunu kabullenmiş. Barışın sağlanması için Kudüs ve diğer yerleşimlerin bir kısmından vazgeçmeye değeceğini beyan etmişİki taraf da ödün vermeye razı olmuş. Bu arada uluslararası ortamda barışa karşı çıkanların barıştan yana
olanlardan daha zayıf konuma dü
şmesi de etkili
olmu
ş. Amerikalılar
korkmaktansa umut etmeyi ye
ğlemiş bir toplum olarak Irak savaşının neden olduğu moral çöküşünü atlatmış. Liderleri klasik anlamda dünya gücü olma
takıntısını bir yana bırakıp onun yerine di
ğer ulusların arasında biraz daha güçlü bir ulus
olmayı seçti. Emperyalist macerasının ekonomisi ve toplumu üzerindeki
acı verici etkilerinden sonra bu tavizi Amerikalılar tahmin
edilenden çok daha iyi kar
şıladı.
Amerika’nın dünyanın gözündeki olumsuz imajı düzeldi. Uzak diyarlardaki
kıt kaynakların pe
şine düşmektense 2008 finans krizinden sonra ekonomi
ve altyapıyı yeniden geli
ştirmeye
odaklandı. Kendi kendine yüklendi
ği demokrasi
ihraç ederek dünyayı de
ğiştirme misyonundan kurtulan Amerikalılar tutkuyla çevreyi
korumaya sarıldı. Ye
şil
politikaların savunucusu olarak 2015’te karbon
salınımını azaltmayı kabul ederek karbon takasına ve hibrid arabalara
odaklandı. Hava kirlili
ği gibi
sorunlarla ilgili yeni düzenlemeler yapılıp çevre konusunda katı kurallar
getirildi. Teknolojik geli
şmeler
sayesinde çevreye duyarlı yeni sektörler olu
ştu ve milyonlarca kişiye istihdam sağlandı. 2008-2010 durgunluğu beklenenden kısa sürdü. Amerikalıların
dünyaya bakı
şı değişti.
Amerikalılar daha çok seyahat eden di
ğer kültürleri, yabancı dilleri öğrenmeye başladı. İçten bir merak ve empati, cahillik,
umursamazlık ve tiksinmenin yerini aldı. Amerika’yı özel kılan demokrasiye
ba
ğlılığı, açıklık, hoşgörü, yenilik ve özgürlük değerleri yeniden takdir görmeye başladı. Sahici ve olumlu bir evrensellik anlayışı hakim olmaya başladı.
Emperyal
böbürlenme ve ‘neo-tecritle
ştirmeyi’ atlatan
ABD, dünyanın keyfi hakemi ve polisi de
ğil önemli bir uluslararası ortağına dönüştü. 2010’lu
yıllarda Amerikan liderleri BM ile uzla
şmaya yanaştı. Karmaşık ve birbirine bağımlı bir çağda meşru ve sözü geçen uluslararası bir
hakem olması gerekti
ğini farketti.
Temsilcilerini ço
ğaltan Güvenlik
Konseyi ve askeri kuvveti ile BM güçlendi. Barı
ş elçileri hem olası saldırganlara hem de kendi halklarına güç
kullanmaya meyilli olanlar için caydırıcı oldu.
Irak
sava
şında talihsiz bir şekilde istismar edilen doktrine müdahale etme
vazifesi akıllıca uygulanmak 
şartıyla yeni
uluslararası hukuk düzeninin temelini olu
şturdu. BM’nin olumlu değişimi yanında yavaş yavaş oluşan çokkutuplu düzenin
kabulü sayesinde dünya sahnesi göreceli istikrara kavu
ştu. 17.yy’dan 20.yy başına kadar güçlerin dengede olduğu Avrupa için bu normale dönüş demekti. Yeni kurulan Büyük Güçler
Konseyi ne Avrupa’da eskiden oldu
ğu gibi monarşi ilkelerine göre ne de
bazı Amerikalıların 2000’lerde önerdi
ği gibi demokrasilerin birliğşeklindeydi.
Homojen/ba
ğdaşık bir yapıya sahip mantıklı ve tutarlı bir düzen oluşturuldu. BM’nin seçilmiş hakemi tarafından yürütülen
hukukun üstünlü
ğü ve
ekolojik dengeye odaklı ortak sıkıntı ve küresel ısınmanın
gereklerinin yapılması ilke olarak kabul edildi. Evrensel hakların ve
yasal prensiplerin garantörü olarak uluslararası Lahey Mahkemesi
vazgeçilmez bir rol üstlendi. 
İdeoloji
ve çıkarlar bakımından yeni konsey üyeleri birbirinden farklıydı.
Avrupa ve Amerika demokrasiye dayalı ortak bir kültürü payla
şırken Hindistan, Asya ve diğer güçler arasında köprü oluşturuyordu. Demokrasiye  pek yanaşmayan Çin ve Rusya, hem yurtiçinde hem yurtdışında hukukun üstünlüğüne dayalı bir düzenin gerekliliğinin farkına vardı. Çin’in yeni kuşak liderleri Singapur modelini örnek
alarak a
şamalı olarak düzelme
sa
ğladı. Rusya, Putin
yönetiminde geçen 20 yıldan sonra i
ş dünyasındaki
güvenirli
ğini ve rekabet
gücünü korumak için hukukun üstünlü
ğünü kabul etti. Dev komşusu Çin ile yarışabilmek adına
gelece
ğinin Batı’da olduğu sonucuna varan Rusya, AB ile resmi olmayan
bir 
şekilde birleşti. Bu ortaklık Rusya ve Avrupalı komşuları arasındaki güven ortamını besledi. AB
üyesi olan Ukrayna da Polonya gibi Rusya ve Avrupa arasında köprü kurdu.
AB,
kurucularının vizyonundan oldukça farklı bir biçime bürünerek  geli
şti.  Sadece ekonomik ve sivil bir
güç olmanın dı
şında yeniden
dengelenen Atlantik 
İttifakı çerçevesinde
NATO yapısı içinde sınırlı bir askeri güç olu
şturdu. NATO’ya bağlı AB kuvvetleri İsrail- Filistin Barış Antlaşmasının uygulamaya geçirilmesi sağladı. Zaten bu sömürgecilik ve Yahudi
soykırımı aracılı
ğyıyla Orta Doğu sorununun kökeninde büyük payı bulunan
Avrupa’nın sorunun çözümünde yeralması kaçınılmazdı.
AB’nin
yeniden canlanmasında 3 etken rol oynadı:
          1)      Avrupa
çevresindeki ülkelerin de katılmak istedi
ği cazip bir modele dönüştü. Eski
Yugoslavya’yı olu
şturan çok sayıda ulus böylece yeniden aynı çatı altında birleşmiş oldu.
2010’da Sırbistan, Kosova ve Karada
ğ’ın AB üyeliğine
kabulünden sonra Makedonya, Bosna ve hatta Arnavutluk birli
ğe
katıldı. Avrupa’nın barı
ş ve refaha kavuşma sürecinde Balkanlar’da savaş suçlularının
tutuklanması ve tüm Avrupa’da uzla
şmayı sağlayan
Lahey hükümleriyle sa
ğlanan eşit
adalet bunda büyük rol oynadı. Avrupa’nın cazibesi devam ettikçe ve Türkiye
ekonomisindeki geli
şim
ve demokratik kurumlarındaki istikrar daha önce kar
şı çıkan
Avruplalıları ikna edince Türkiye de 2025’te AB’ye girdi. 
İslam ve
Batı  arasındaki uluslararası gerginli
ğin yumuşamasından
etkilenerek geçmi
şten
gelen önyargılar ve co
ğrafyanın dikte ettiği sınırlar aşıldı.
           2)     2010’da
imzalanan yenilenmi
ş Avrupa
Anla
şmasının
ardından ba
şlayan
kurumsal süreç dahilinde yeni bir ba
şkan, savunma bakanı, dışişleri
bakanı ve diplomatlar atandı. Fransa  ve 
İngiltere
BM Güvenlik Konseyi’ndeki koltuklarını bırakıp tek bir Avrupa temsilcisi
atanması fikrine sıcak bakmaya ba
şladı.
           3)    Ahlaki
ve psikolojik olan etken ise Amerikalıların mütevazile
şip çokkutuplu bir
dünyayı kabul ederken; Avrupalılar, So
ğuk Savaş yıllarında
yitirdikleri heves ve enerjiyi yeniden toparladı. Artık Batı üstünlü
ğü devri
bitmi
ş ama
dünya sahnesinde Avrupa hala önemli rol oynayabilecek durumda. Yeni
göçmenlerin geli
şiyle
yenilenip canlanan toplumlar yeni üye ülkelerin etkisi, topluma
entegrasyonu ve kadınların giderek artan giri
şkenliği ve
kararlılı
ğıyla
Avrupalılar bozulmayla ilgili takıntılarını bir yana bıraktı.
Elbette
be
ş dünya
lideri ülkeye (ABD, Çin, Hindistan, Rusya ve AB) yakında Brezilya,
Güney Afrika ve yeni birle
şen Kore de
katılacaktı. Japonya ise siyasi ve diplomatik güce eri
şmiş potansiyel
bir ekonomik güç olarak yola devam ediyordu. Afrika’nın çaresizlikten
umuda geçi
şi, ABD başkanlığına Obama’nın seçilmesiyle başladı. 2008 Olimpiyatlarının Çin’e yaptığı psikolojik etkinin benzeri 2010
futbol 
şampiyonasının
Güney Afrika’da düzenlenmesiyle yeni ku
şak Afrika liderlerinde de hissedildi. Avrupa’da yeni bir yaşam kurma hayalinden ve uzun süredir başkalarının suçlayıp sırtını dayama eğiliminden vazgeçip kaderlerinin dizginlerini
ellerine aldılar. Afrika’nın kalkınmasında büyük rol oynayan Çinli
yatırımcıların açgözlülü
ğü ve çıkarları Afrikalıları geleceklerini
kendilerinin 
şekillendirmesi
gerekti
ğine ikna etti. Çin,
Japon ve Hint teknoloji deste
ğiyle kara kıta
dünyada ekonomik kalkınma ve fırsatların yeni adresi oldu. AIDS a
şısının bulunması ve tedavilerin geliştirilmesinin ardından bulaşıcı hastalıklar 2018’de ortadan kaldırıldı.
Latin
Amerika, Brezilya ve Arjantin önderli
ğinde Güney
Yarıkürede AB dengi bir birlik kurdu. Ortak emniyet güçleri ve ortak hukuk
düzeniyle uzun süredir pek çok ülkede baskın olan uyu
şturucu kartelleri bozguna uğratıldı.
Uluslararası
barı
şçıl ortam İsrail-Filistin meselesinin çözümüne
katkıda bulundu ama en önemlisi bölgede meydana gelen geli
şmelerdi. Lübnan’ın şiddet ve bölünmenin yerini toplumsal birlik
beraberlik ve refah aldı. 
Şam’dan sonra
Suriye yeniden uluslar toplulu
ğuna dahil
edildi. ABD ve AB deste
ğiyle Trablusgarp örneğinde olduğu gibi Lübnan’ın yeniden yapılanması için yeni bir siyasi
formül olu
şturuldu. Böylece Orta Doğu Ortak Pazarının tohumu atılmış oldu ve Orta Doğu Birliği umudu
yükseldi. ABD, Irak’tan çekilince ve 2009- 2010’da Afganistan’a askeri birlik takviyesi yapılınca
iki ülkede de kayda de
ğer gelişmeler görüldü. Ahmedinejat büyük oy farkıyla
seçimleri kaybettikten sonra Tahran hükümetinin uygulamaya ba
şladığı yeni ve sorumluluk sahibi diplomasi bu olumlu gelişmelerde önemli rol oynadı.
Körfez
emirliklerinin Asya-vari ekonomik ba
şarısı tüm
bölgeye yarar sa
ğladı. Eğitim, bankacılık, yenilenebilir enerji ve
kültür alanlarında yapılan büyük yatırımlar bölgenin çehresini de
ğiştirdi. Mısır
gibi büyük ülkelerin sosyal e
şitliği emniyete alması da İslam ve modernitenin birarada yürüyebileceğini kanıtlayarak Orta Doğu barışına katkı sağladı.
Köktendinciler 10 yıl içinde gözden dü
ştü. Müslümanların çoğunluğu için şehitlik kavramı cazibesini yitirdi.
Tıpkı 19.yy sonunda nihilizm ve anar
şinin Avrupalılar’a çekici gelmemeye başlayıp 20.yy’ın başında tamamen sönmesi gibi. Sonuçta çoktan
yapılması gereken reformları tetikleyen ekonomik krize kar
şın ya da sayesinde 2009 civarında başlayan dönem tarihin sonunu getirmek yerine
umutlu bir devir ba
şlattı. İnsanlık tarihinde (Francis Fukuyama’nın
1991’de öne sürdü
ğü kadar aşırı iyimser olmasa da)
alçakgönüllü ve gerçekçi biçimde yeniden bir aydınlanma
döngüsü yaratmı
ş oldu.
Yukarıda
detaylı bir 
şekilde sunulan
ve biri bir kabusu di
ğeri ise olağanüstü bir rüyayı andıran bu
senaryolardaki geli
şmelerin bir
kısmı gerçekle
şecek bir
kısmıysa gerçekle
şmeyecek tabii
ki. Yine de yapmamız ve yapmamamız gerekenler açısından yol gösterici ve
uyarıcı olarak yorumlanması gerekti
ğine inancım sonsuz.

YAPILMASI GEREKENLER

Uluslar
ve kültürler gibi kolektif yapılar psikoloji ve duyguların prizmasından
geçirilip analiz edilebiliyorsa akla gelen 
şu olmalı: Dünya için reçete yazmak mümkün olabilir mi? Toplumsal
melankoli, depresyon, histeri veya paranoya hastalarda oldu
ğu gibi teskin edilebilmesi mümkün olabilir.
Tanımlayıcı Anatominin kurucusu Doktor Marie F.X. Bichat’ın ya
şamı “ölüme karşı koyan fonksiyonlar topluluğu” olarak tanımlayışından ilham
alarak benzer 
şekilde barışı, savaş ve şiddete karşı koyan, duygular dahil tüm fonksiyonlar
olarak
tanımlayabiliriz.   Bazı   kavramlar,   fikirler   ve   duygular   uluslararası   anla
şmazlıkların oluşmasını azaltabilir. İnsanlık suçlarına karşı uluslararası bir mahkeme, can güvenliğinin ulusal güvenliğin üzerinde tutulmasının vurgulanması, müdahale vazifesi gibi
insani caydırıcılık bir anlamda dünyanın 
şiddet ve savaşa bulaşarak hastalanmasını önleyici tedbirler
olarak öne çıkarılabilir. Uluslararası topluma hesap vermek
zorunda olmak kanunları çi
ğneme niyetindekiler
için caydırıcı olabilecektir. Elbette bu hem cömert hem de tehlikeli bir
mantıktır. 
İşleyebilmesi
için bugünkünden çok daha farklı ko
şullar gerekmektedir. Bu koşulları yaratmak için gerekli olan nedir? Umudu güçlendirip
korku ve a
şağılanmayı azaltmak için hangi politik stratejiler ve kurumsal
mekanizmalar uygulanmalıdır? Bunlar cevaplamamız gereken
sorulardır. Çok önemli iki ba
şlık altında ne yapmak gerektiğine değinelim.
KENDİNİ KORUMA
DE
ĞİŞİM
DEMEKT
İR
Uluslararası
sahnedede rol almayı umut eden uluslar ve halklar kendilerine sadık kalarak
tutkularını tatmin etmek için statükoculu
ğun anlamsızlığını ve değişimi kabul etmek
zorundadır. Ülke liderleri önce kendilerini statükonun felaket
reçetesi oldu
ğuna inandırmalıdır.
Bu te
şhis bazı vakalarda
sadece kendini koruma ve kolektif olarak hayatta kalmayla ilgili bir sorundur.
De
ğişimi kabullenmekten başka çare
yoktur. Pek çok ulusun ve kültürün korku ve a
şağılanmayı aşıp umuda sarılabilmesi için değişmeyi kabul etmesi
gerekmektedir. Örne
ğin Asya’da değişim,
hukukun üstünlü
ğüne
saygı ve yoksulların entegrasyonu demektir. Umut kültürünün ye
şertilmesi Çin ve Hindistan’ın ekonomik
büyümenin statükoculuk yüzünden ortaya çıkması kaçınılmaz olan siyasi
ve toplumsal istikrarsızlıktan kaçınmak için de
ğişime
odaklanması gerekmektedir. Rusya’ya gelince  ‘Do
ğu Despotluğunu’ kader olarak görmekten vazgeçmeli, sanat ve edebiyattaki
kaliteleriyle siyasi kültürlerinin fukaralı
ğı arasındaki uçurumu kapatmayı hedeflemelidir. Rus halkı
bunu haketmektedir. Ba
şka uluslar gibi
Rusya’nın da statükocu siyasete devam etmesi da
ğılıp yıkılmasına neden olacaktır.
Batı’nın
durumunda kendini koruma anlayı
şı ise
evrensel de
ğerlerin
algısını kurtarmaktır. Batı, ba
şka ülkelere
kendi demokratik modelinin üstünlü
ğünden bahsedip
durur ancak kendi içinde bu de
ğerleri ne kadar
hayata geçirdi
ğini kendine
sormalıdır. Kendini koruma Amerika ve Avrupa için farklı anlamlara
gelmektedir. Amerika için dünya sahnesinde tecritçili
ğe kapılmadan tevazu hissini yeniden kazanmak; diğer uluslar arasında sadece vazgeçilmez bir
ulus oldu
ğunu ve Amerika’nın tek başına hiçbir güç olamayacağını kabul
etmek demektir. Amerika, ötekilere de e
şit davranmayı öğrenmeye
mecburdur. Bu da  di
ğer ulsuların
kültürel farklılıklarını anlamak ve kabul etmesi anlamına gelir. Amerika
tek ba
şına hiçbir şey başaramayacağını farketmeli
dünya da Amerikasız olmayaca
ğını kavramalıdır.
Temelinde
yeralan demokratik anlayı
şa sadık kalmak
adına Amerika de
ğişmeyi ve uluslararası statüsünün düşmesini kabul etmelidir. Emperyal kibir
yüzünden neredeyse yıkılmaya yüz tutmu
ş bir ülke olarak yurtdışında daha mütevazı ve dürüst bir Amerika ve
yurtiçinde çok daha tutkulu ve çevreye duyarlı olmaya ba
şlarsa dünya çapındaki
imajını düzeltecektir. ABD’nin etkiyle gücün aynı 
şey olmadığının farkına varması gerekmektedir.
Avrupa
içinse kendini koruma ve de
ğişim küresel oyuncu olma arzusunu yeniden
canlandırmak demektir. Bunu yaparken kurallara ve modellere uymaktan
vazgeçmemelidir. AB, sırf rasyonel ve insansızla
ştırılmış bürokratik
bir varlık olmaktan çıkıp vatanda
şları için cazip bir oluşuma dönüşebilir. Avrupa
projesinin amacı 21. Yüzyılda egemenlik kavramını yeniden olu
şturmaktır Avrupa artık dünya tarihinin
merkezi de
ğildir. Bunun bilincine
vararak de
ğişmesi gerektiğini kabul
etmeye mecburdur. Bu bir ölüm kalım meselesi de
ğil sadece tarihi bir gerçektir. Avrupa’ya umudu getirecek olan
yeni ülkeler, yeni göçmenler  ve güçlenen kadınlar olacaktır.
21.yy sadece Asya ça
ğı,
kimlik ça
ğı asrı olmakla    kalmayıp kadınların asrı olabilir.
Umudun verdi
ği cesaret yavaş yavaş korku aşılamanın yerini
alacaktır. Asya’nın ilerlemesi illa ki Avrupa’nın gerilemesi anlamına gelmez.
Avrupa’nın da zengin ve olgun bir dönem yaratabilmesi için üç 
şart bulunmaktadır: 1) Üstünlük devrinin bittiğini kabul etmek 2) Ötekilerin başarılarını kabul etmeyi ve
onlardan  ö
ğrenilecek
dersler oldu
ğunu kabul etmek
3)  Kendi de
ğerlerine
sahip çıkmak.
Avrupa’nın
farkı evrenselcilik kavramını do
ğurmasında,
hukukun üstünlü
ğüne duyduğu  derin saygıda ve sosyal ve
ekonomik dengelere önem vermesinde yatmaktadır. Bu yeni geli
ştireceği tevazuyu yenilenen güveniyle birleştirirse çöküşe geçmesi için
bir sebep kalmayacaktır.
Arap-Müslüman
dünyasının da a
şağılanma kültürünü aşması için kesin bir güvene
ihtiyacı vardır. Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkeler için statükoyu
korumaya çabalamak felaket getirecektir. Dubai ve Abudabi gibi Körfezde
bulunan emirliklerin öne çıkan ba
şarısı  elbette petrole ve nüfuslarının azlığına bağlıdır ama bir yandan da moderniteyle İslamın birarada varolabileceğinin kanıtıdır. Araplar değişimi kabul eder
ve geçmi
şe saplanmadan kendilerini
gelece
ğe olumlu biçimde
yansıtabilirlerse rekabetçi küresel ça
ğda başarılı olacaklardır.
Toplumsal bellek ve kırgınlı
ğın ağırlığı değişimin önünde duran en büyük engeldir.
Merkantalizm ve tüketim dü
şkünlükleri
umudun anlamını sınırlandırsa bile Arap emirlikleri e
ğitime yatırım yaparak değişimin yolunu açmaktadır.
Latin
Amerika içinse de
ğişim herşeyden önce popülist ayartmaları aşıp kıta ülkelerinin birleşmesini sağlamaktır. Bu da kimliğinin olumsuz
yönlerinden kurtulmakla mümkün olacaktır. Latin Amerika’nın umut ve fırsat
kıtası olabilmesi için yeterli nüfusu ve fiziksel kayna
ğı mevcuttur. Aynı mantık Afrika
için de geçerlidir.

CAHİLLİĞE KARŞI BİLGİ

Cahillik
ve ho
şgörüsüzlük elele gider.
Barı
ş ve uzlaşma sadece birbirini tanıyan ve anlayan
halklar arasında mümkün olabilir. Bilgi ça
ğında yaşamamıza karşın Öteki’ni geçmişte anladığımızdan daha
iyi anlamıyoruz. Hatta tam tersine, ufkumuz aydınlanaca
ğına yalan yanlış bilgiler
ve görüntülerle dünya görü
şümüz kararıyor,
bakı
ş açımız daralıyor.
Dünyanın daha da karma
şıklaşması kaçınılmaz olduğu için uluslar, kültürler ve insanlar
kimlikleriyle daha fazla saplantı haline getirmi
ş olacak. Bu takıntı da sağduygunun uluslararsı politikada daha önemli hale
gelmesine neden olacak.
Birbirine
ba
ğlı ve içiçe geçmiş olan dünyayı kavramak hem nitelik
hem de nicelikle alakalı olarak çok zorla
ştı. İnsanlar
hiç bu kadar kalabalık ve hayat tarzları, de
ğerleri ve koşulları hiç bu
kadar çe
şitli olmadı.
Sadece görmezden gelerek bu karma
şadan
kaçmaya çalı
şmanın bir
yararı yok zira köktendincilerin ve a
şırı ideolojilerin karmaşıklaşan dünyayı
basit sloganlara ve talimatlara indirgemesi insanları kendine çekebiliyor.
Böyle
bir dünyada duygular çok önemli ve güven verici. Herkes ‘bu dünyayı kontrol
etmek bir yana anlamam bile mümkün de
ğil o yüzden
farklılıklarımı vurgulayıp duygularımı öne çıkarmalıyım,’ diye dü
şünüp hissetmekte. Bu nedenle başka kültürlerin hislerini öğrenmek mecburen çok önemli hale
gelecek. Öteki, çokkültürlü toplumlarımızın giderek bir
parçası haline dönü
şecek. Dünyanın
duygusal sınırları co
ğrafi sınırlar
kadar önemli olacak. Zamanla duyguların haritasını çıkarmak da co
ğrafi haritalar kadar meşru ve gerekli olacak.
Daha
ho
şgörülü bir dünya için
esas ko
şul, Ötekinin
farklılıklarının ve benzerliklerinin kültürel ve tarihi açıdan kavranmasıdır.
Bu yüzden de uluslararası ili
şkiler eğitiminde tarih ve kültür dersleri
verilmelidir. Mesela Avrupalı liderlerin kaçı Afrika yakla
şımlarında emperyalist Batı tarihini ve
kıtanın ondan öncesindeki zenginli
ğini gözönünde bulundurmaktadır acaba? Gereksiz yere kendilerini
kültürel açıdan üstün görmeleri tamamen  cahilli
ğe  ve  umursamazlığa  dayalı  bir  yaklaşımdır.  Afrika  en  çok
görmezden gelinen ve en az anla
şılan, unutulmuş bir kıtadır. Aynı durum Batı’nın
Asya, Latin Amerika ve hatta Rusya gibi tanıdık ancak karma
şık diğer toplumları içinde geçerlidir.
Öteki
hakkında bilgi edinme ve biraz olsun anlama gayreti hayati bir meseledir.
Kendini tanımak, kendi kültür ve tarihini bilmek de öyle. Bu ikisi birbiriyle
içiçe geçmi
ştir çünkü kendisiyle
barı
şık olmayan toplumlar başkalarıyla yüzleşip anlaşamaz. Kendini
tanıyıp bilmek 
İslam için
de çok önemlidir. Çünkü her bireyin dini kültürüyle ilgili
cahil olması en uç yorumlara, radikal saptırmalara ve nefretin ö
ğretilmesi için uygun zemini hazırlar. Bu
bakımdan 
İslamın sorunu
Batının da sorunudur. Gerçek olsa da a
şağılanmışlık kültürü, cahilliği garez silahı olarak kullanmaya hevesli devletler ve
hareketler tarafından sömürülerek körüklenmektedir. Kur’an’dan seçmece yaparak
yorumlar çekip çıkarıp en ho
şgörüsüz formüllerin oluşturulması dünya üzerindeki
kutsal kitaplar hakkındaki bilgimizin çok yüzeysel olmasından
kaynaklanmaktadır.
Dünyanın şu aşamada iyimserliğe ihtiyacı olduğu kadar kötümserliğe de
ihtiyacı var ki insanlı
ğı bekleyen
olası trajedilere kar
şı gerekli
tedbirleri alabilsin. Bence tarihsel süreçlerin trajikli
ğinin farkındalığını elden bırakmaksızın kuvvetli bir iyimserlik ve dünyanın
iyile
ştirilebileceğine dayalı bir yaklaşım benimseyen biri olarak idealistlerin
dünyasında bir realist; realistlerin dünyasında ise bir idealist olarak
algılanmam mümkün. Hayatım boyunca etik ve jeopoliti
ğin nasıl bağdaştırılabileceğiyle uğraştım durdum. Babamın II.Dünya Savaşı sırasında Almanya’daki toplama
kampından kurtulmayı ba
şardığı gibi trajediyle karşılaşılsa bile korku
ve a
şağılanmanın aşılabileceğine inanmak lazım. Dünyanın umuda yönelmesi
için çalı
şmak çok meşakatli ve muhteris bir görev. Yine de bunun
becerilmesi mümkün olabilir çünkü ne de olsa umut ve güven zihinsel
kavramlar. Önümüzdeki zorluklara yanıt verebilmek için dünyanın umuda
ihtiyacı var…
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: