ECHELON Dünyayı Dinleyen İstihbarat Örgütleri Patrick

Patrick Radden Keefe

Marshall bursu kazandı ve 2003 yılında New York Halk Kütüphanesi, Dorothy ve Lewis B. Cullman Akademisyenler ve Yazarlar Merkezi üyeleri arasında yer aldı. Yale Hukuk Okulu’nda üçüncü yılında olan Keefe’in yazıları The New York Review of Books’ta, The Yale Journal of International Law’da, Legal Affairs’te ve Slate’te yayımlanmaktadır. Echelon- Dünyayı Dinleyen İstihbarat Örgütleri onun ilk kitabıdır.


-11 Mayıs 2001 Tarihli Dışişleri Bakanlığı Basın Toplantısı ‘nın resmi konuşma metninden.

2003 yılının Şubat ayında New York polisi kent metrosunu te­röristlerin saldırısından korumak için hummalı bir çalışma başlattı. Tüm kentte terörizmle savaşmak üzere özel olarak eğitilmiş 16 bin polis görev yaptı. Her gün banliyö yolcularını Manhattan’a doldu­rup boşaltan sayısız yeraltı arterindeki kontrol nokraları ve devriye­ler artırıldı. Trenlere ve platformlara sivil polisler yerleştirildi, Her­kül Ekipleri olarak bilinen, ağır silahlarla ve kurşungeçirmez yeleklerle donatılmış polisler istasyonlara indirildi. Polisler Manhattan’a girip çıkan on üç sualtı metro tünelinin her birinin girişinde nöbet tuttu ve bomba arama köpekleri, radyasyon detektörleri ve gaz mas­keleriyle yüzlerce kilometrelik platformlarda devriye gezdiler.

New York Emniyet Müdürlüğü’ nü bu ani güvenlik çılgınlığına yönelten neydi? Ne harekete geçirmişti onları? Terörist olduğu sa­nılan kişiler arasındaki, gizlice dinlenmiş bir konuşmada geçen tek bir sözcük: metro Cırıltı terimi Amerikan söz dağarcığına ne zaman girdi? Bir za­manlar son derece zararsız, çağrışımları son derece önemsiz, tuhaf, küçük bir sözcük bu. Dedikodu, söylenti ya da çocuk gevelemeleri anlamına geliyor. Ama sonra birdenbire yeni ve uğursuz bir anlam kazandı. Şu anda cırıltı ulusal paniğimizin barometresi. Tıpkı hava tahminlerinin dayandığı meteorolojik göstergeler gibi, cırıltı da fe­laketin beklenip beklenmediğini, ‘alarm’ durumunda mı yoksa ‘yüksek alarm’ durumunda mı olduğumuzu söylüyor, o günün teh­dit endeksinin işitsel ünlemini veriyor.

Alman hava saldırılarından birkaç ay sonra Londralılar bombar­dımanlarla birlikte yaşamayı, bombardıman söylentileri arasında iç­güdüsel olarak ayrım yapmayı ve onları tehdit etmeyen ya da par­çalara ayırmayan her şeyi kafalarından atmayı öğrendiler. 11 Eylül 2001 sonrasında Amerikalıların da belirsizliğe aynı derecede uyum sağlayabildiği görüldü. Günlük tehdit düzeyi haberlerde hala yer alıyor; son borsa haberleri, saat ve günle birlikte ekranlarda kendi­ne bir yer buluyor. Ama çoğumuz fazla aldırmıyoruz -ceket giyip giymemeye karar vermek için hava durumuna bakmakla daha fazla ilgileniyoruz- ve ona yavaş yavaş iyileşen bir yaranın değişen renk­lerine bakar gibi bakıyoruz. Ama hayatımızdan çıkmıyor; tehdit en­deksi yerini koruyor, şurada rengi, burada derecesi biraz değişiyor ve görünüşe bakılırsa, ‘yüksek’le ‘ciddi’ arasında bir yerlerde gezini­yor.

Yönetim belli bir günde hissetmemiz gereken dehşet düzeyini hangi tuhaf simyayı kullanarak belirliyor? Kuşatılmışlık durumu­muzun günlük bülteni hangi istihbarat kaynaklarına dayanarak ha­zırlanıyor? Amerikalıların çoğunun bu konuda hiçbir fikri yok; yö­netimin seçtiği personele ve teknolojiye güvenmeyi yeğliyorlar. Cırıltının Saddam Hüseyin Irakı’ nın kitle imha silahları ürettiğini gösterdiğini ve yine cırıltının ı ı Eylül 200 ı’ deki terörist saldırıdan işaretini verdiğini duyuyoruz. Bize söylendiğine göre, felaket­lerden önceki haftalarda hep aynı durum ortaya çıkıyormuş. 11 Ey­lül’den, Ekim 2002’de Bali’ de yaşanan bombalı saldırıdan ve Kasım 2003’te Riyad’ daki bombalı intihar saldırılarından önce cırıltıda ani bir yükseliş, yabancı seslerde bir kreşendo görülmüş. Sonra, ses­sizlik. Sonra, felaket. El Kaide teröristlerini neredeyse hiç anlayamı­yoruz: sapkın köktendincilikleri, geçmişe dönük bir felsefeyle geleceğe dönük teknolojileri bir biçimde birleştirmeleri, ulaşıl­ması güç, virüse benzer örgüt yapılan. Ama tehdit sinyali veren bu metabolizma ritmini tanımaya başladık: ‘cırıltı’, sessizlik, saldırı. Cırıltı, 21. yüzyılın ilk yıllarında Amerika’nın yaşamında belki biraz hayalete benzeyen, kritik bir etmen oldu. Oysa bu sözcüğün ne demek olduğunu pek azımız biliyoruz. Kim cırıltı yapıyor? Kim dinliyor? Ve beklide en önemlisi, cırıltı gelecekteki felakete dair n edenli güvenilir bir alamet?

      İŞTE SİZE BİR KOMPLO KURAMI. Amerika Birleşik Devletleri, öteki dört Anglofon güç -İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Ze­landa ile birlikte, tüm dünyada insanların cırıltılarını gizlice din­leyen gizli bir ağın önde gelen üyesi. Bu ülkeler arasındaki pakt, ya­rım yüzyıl önce, gizliliği nedeniyle varlığını ilgili devletlerden hiç­birinin kabul etmediği bir belgeyle başladı: UKUSA anlaşması. Bu ülkelerin geliştirdiği ağ her gün milyarlarca telefon görüşmesini, .e­postayı, faksı ve teleksi toplayarak bir dizi otomatikleştirilmiş kanal aracılığıyla beş ülkedeki ilgili taraflara dağ1tlyor. Böylece ABD NA­TO’ daki müttefiklerini, İngiltere ise AB’ deki müttefiklerini gizlice izleyebiliyor: Bu ağ bütün sadakat ya da ilişki bağlarının üstünde yer alıyor. Bu ülkelerin her birinde kendi sivil vatandaşlarının giz­lice izlenmesini engelleyen yasalar var, ama bu vatandaşların mütte­fikleri tarafından izlenmesine karşı yasaları bulunmuyor -böylece ABD, İngiltere’nin ilgi çekici kırıntılar bulması durumunda bunla­rı masanın üstünden kendisine doğru kaydırıvereceğini bilerek, İn­giltere’ nin arada bir gözünü kendi ülkesindeki bireylere dikmesini istiyor.

Bu beş güç, haberleşmeleri ele geçirmek için son derece gelişmiş bir teknoloji kullanıyor. Gizlice dinleme eylemini tanımlamakta kullandığımız sözcükler anakronizmlerle dolu. Sir William. Black­stone Commentaries on the Laws of England (1765- 1769) (İngilte­re Yasaları Üstüne Yorumlar) adlı çalışmasında kulak misafiri teri­mini, ‘karalayıcı ya da arabozucu dedikodular uydurmak amacıyla duvarların ya da pencerenin arkasından ya da bir evin saçaklarının altından konuşmaları dinleyen’ kişi olarak tanımlar. Bu sözcük Shakespeare’ in ya da Moliere’in oyunlarında perde arkasında sak­lanan karakterleri akla getiriyor hala. Hatta girme terimi bile eski moda bir istisnaya dönüştü artık: son yüzyılda haberleşmelerin dinlenmesi işinin büyük bölümü hatta girerek değil, sinyalleri ha­vadan toplayarak yapılıyor.

Sinyal istihbaratı, ya da siyasetçilerin ve casusların kullandıkları kısaltmayla Sigint, kulak misafirlerinin, günümüzün telekulakları­nın gizlice dinleme eylemi için kullandığı, ama pek bilinmeyen bir ad. Bu eylem, uydulardan ve mikrodalga kulelerinden seken konuş­maları içine çeken dinleme istasyonlarıyla, kilometrelerce yukarı­dan yerüstündeki radyo frekanslarına giren casus uydularıyla, en­formasyon anayolunun düğüm ve kavşaklarına bir parazit gibi asılıveren sessiz ve görünmez internet böcekleriyle son derece ileri tek­nolojili bir oyuna dönüştü.

Çoğu Amerikalı varlığından bile haberdar olmasa da, elektro­nik kulak misafirliğinden sorumlu Amerikan kurumu olan NSA (Ulusal Güvenlik Örgütü), CIA ile FBI’ nın toplamından daha bü­yük. Çok daha iyi bilinen bu istihbarat örgütleri NSA karşısında cılız kalıyor. CIA’ nın yirmi bin civarında çalışanı ve yaklaşık üç milyar dolarlık bir bütçesi bulunurken, NSA’ nın tüm dünyaya ya­yılmış yaklaşık altmış bin çalışanı bulunuyor ve bütçesinin yılda al­tı milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor. İş Sigint konusunda işbir­liğine geldiğinde, ABD’yle İngiltere birbirlerine öylesine yakınlar ki, NSA’ nın İngiliz telekulak örgütü -Devlet Haberleşme Merkezi (GCHQ)- ile ilişkisi, yine bir Amerikan örgütü olan CIA’yla iliş­kisine kıyasla çok daha yakın. Anglofon ağın her şeyi duyduğu söy­leniyor, ama varlığı hala bir sır -kimi durumlarda, ağı yöneten ül­kelerin yasama organlarınca bile bilinmiyor. Bu ağın kod adı Ec­helon.

 Tüm iyi komplo kuramları gibi bu kuram da kimi önemli ger­çek unsurlar barındırıyor içinde. Ayrıca, tüm iyi komplolar gibi, asılsızlığı kanıtlanamıyor: Tümüyle doğru olduğunun kanıtlanma­sı olanaksız belki, ama doğru olmadığının kanıtlanması da olanak­sız; yetkililerin inkârı ve yorum yapmayı reddetme si kuramı güçlendiriyor. İnternet çağının temel paranoyak miti bu. Çevrimiçi öykü­lerde her zaman görüldüğü üzere bir salgın gibi yayılan bu kuram, aktarım sırasında bilgilerin ne derece güvende olduğunu tam olarak bilmeden internet ağı yoluyla birçok kişisel bilgisini yollayan kişile­rin kaygılarından besleniyor. Aynı zamanda, internetin sözde ‘sınır­sız’ olmasına karşın, bu komplo teorisi ABD’de değil Avrupa’da kök salmış görünüyor. Echelon’ la ilgili öyküler Amerikan bilincine bir derece sızdıysa bile, bu, gazeteler ya da gece haberleri yoluyla de­ğil, televizyon ve romanların yaygaracı söylemleriyle oldu. ABC’ nin popüler dizisi Alias’ta uzun bacaklı casus Sydney Bristow, Echelon sistemine ulaşmaya çalışır ve, “Devletin herkesi gizlice dinlediğinin bir komplo olduğunu düşünenler var. Komplo değil bu,” der. Si­berpunk romancı WiIIam Gibson’ın 2003 tarihli kitabı Pattem Re­cognition’ın (Model Tanımlama) kadın kahramanı Cayce Pollard da Echelon’ a ulaşmayı başarır -Gibson’ın yazdığına göre, ‘tüm ağ trafiğinin taranmasını sağlayan’ bir sistemdir bu.

Echelon’ la ilgili öykülerle ilk karşılaştığımda bu öyküler fantezi değil gerçek olarak gösteriliyordu. Echelon’ la ilgili haberlerin gaze­telerde yer almaya başladığı 1 990’ların sonlarında İngiltere’ de lisan­süstü öğrencisiydim. Şaşırtıcı bir tablo çiziliyordu bu haberlerde:

Bir ağ gibi tüm dünyayı sarmalamış çarpıcı bir telekulak mimarisi; bir avuç dolusu seçilmiş örgütün, ülkelerin cırıltısına gizlice girdiği ve her an her şeyi duyarak Olimpos Dağı’nın tanrıları gibi sonsuz bilgi biriktirdiği görünmez bir altyapı. Ama bu sistemin geometri si gayet açık olmasına karşın, konturları şaşırtıcı derecede bulanıktı. Echelon sözcüğünün belli bir uyduyla dinleme programını mı yok­sa Sigint üstünden çalışan tüm Anglofon işbirliği sistemini mi ifa­de ettiği belli değildi. Neredeyse efsanevi tonlar kullanılarak bahse­diliyordu sistemden, ama haberlerin çoğunda, doğrulanmış bilgile­re dayanarak çalışılmadığı daha en baştan kabul ediliyordu.

Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği’ndeki anlatıcısı Marlow, çocukluğunda ‘yerküre üstündeki boş yerler’ i 19. yüzyılda henüz keşfedilmemiş ve araştırılmamış olan bölgeleri- saplantı edinmişti. 21. yüzyılda elimizde böyle akıl çelici haritacılık gizemleri bulun­muyor artık, ama sinyal istihbaratı dünyasını araştırmaya başladığımda, günümüz bilincinde yine böyle haritalanmamış bir gölge alan oluşturduğunu gördüm.

Bilgisayar bilimcisi Mark Weiser ‘her yerde bilgi-işlem’ kavra­mını tanıttığı 1991 tarihli çığır açıcı makalesinde, “En etkili tekno­lojiler gözden kaybolanlardır,” diye yazar. “Günlük yaşamın doku­suna girer ve artık ondan ayırt edilmez olurlar.” Aradan geçen on beş yıl içinde haberleşme teknolojileri tam olarak bu şekilde gözden kayboldu. Kara hatlarımızı ve cep telefonlarımızı, çift yönlü çağrı cihazlarımızı ve kablosuz dizüstü bilgisayarlarımızı yaşamın doğal bir parçası olarak görüyoruz. Weiser’ ın bu makaleyi yazdığı sıralar­da telefon yeniyetme çocuklarımızın uğruna çekiştikleri duvara bağlı bir araç, internet ise pek azımız için bir fikir, bir dedikodu, ço­ğumuz içinse bilimkurguya yakın bir şeydi. Bugün teknolojiyle ara­mızda göbek bağı var: Benim kuşağım, üniversiteye geldiğinde ya­takhanedeki her odada internet bağlantısı bulan ilk kuşaktı, inter­net ağına ulaşamayacağımız bir hayatı ne yaşayabilir ne de düşüne­biliriz. Bu teknolojiyi her gün kullanmakla kalmıyor, aynı zaman­da, teller ya da hava dalgaları yoluyla tarihte hiçbir dönemde görül­memiş miktarda bilgi aktarıyoruz: Faturalarımızı ve vergilerimizi çevrimiçi ödüyoruz; çevrimiçi buluşuyor, sevgili buluyor ve sohbet ediyoruz; tıbbi semptomların anlamlarını çevrimiçi buluyoruz ve en utanç vericisi, hakkımızda en çok bilgi veren soru ve ikilemlerimizi Google’a giriyoruz. Neredeyse düşüncelerimizin ve sözcükleri­mizin organik bir uzantısı olacak derecede içselleştirdiğimiz bu ha­berleşme aracının gizlice izlenmeye açık olduğu -birilerinin izliyor ve dinliyor olabileceği- yönünde bir sezgimiz var. Ama bu huzur­suz edici duygu kanıtlanmamış bir önsezi, dijital çağın çılgınlıkla­rından biri olarak kalıyor çoğumuz için.

Bu kitap cırıltısının nasıl işlendiğini anlama çabalarımın öyküsü: Kimler gizlice dinleyebiliyor ve bunu nasıl yapıyor? Yıldırım hızıy­la yaşanan teknolojik ve toplumsal değişim içinde iki soyut kavram -güvenlik ve mahremiyet- arasında geçen epik mücadelenin öykü­sü. Aynı zamanda, devletin sır saklamasıyla ilgili bir öykü. Sinyal is­tihbaratının gizli dünyasını haritalama çabama, artık Sigint İlkesi olduğunu düşünmeye başladığım şey engel oluşturdu: Bir kişinin sinyal istihbaratı hakkında konuşmaya istekli olmasıyla, gerçekte ne kadar bildiği arasında ters orantı var. Sigint dünyasının saçakları komplo kuramcıları ve mahremiyet savunucularıyla, paranoyaklar ve çatlaklarla dolu -inanılırlığı kuşkulu renkli karakterlerle. Ve bu dünyanın kalbi, Amerikan istihbarat kurumunun bu son derece gizli tapınağı, dünyanın en göze çarpmayan ve en gizli kapaklı mes­lek kabilesini barındırıyor: telekulakları.

Günümüzde ABD’nin tüm dünyada beş binden az casusu bulu­nuyor, telekulakların sayısıysa yaklaşık otuz bin. NSA’ nın uyduları her üç saatte, Kongre Kütüphanesi’ni dolduracak miktarda bilgi topluyor. Ama Amerikalıların çoğunun küresel telekulak aygıtı ko­nusunda neredeyse hiç bilgisi yok. Sonuç olarak, istihbarat örgütle­rimizin güvenliğimizi mi sağladığını, mahremiyetimizi mi ihlal et­tiğini, yoksa ikisini birden mi yaptığını tartışacak söz dağarcığımız bulunmuyor. ‘Mahremiyet’ ve ‘ulusal güvenlik’ gibi kavramları bir bütün halinde sindirme, homojen ve incelenmemiş mutlaklar ola­rak kabul etme ve toplumumuzda özgürlük-güvenlik matrisinde yaşanan çeşitli değişimleri haritalamayı -çok az bilgimiz olduğu ya da yalnızca çok zor olduğu için- reddetme eğilimindeyiz. Cırıltıya dayanan güvenlik endeksinin aslında ne kadar güvenilir olduğu ya da telekulak operasyonlarımızın harcadığımız milyarlarca dolara değip değmediği konusunda hiçbir fikrimiz yok. Echelon’ un var olup olmadığını ve şayet varsa, bu gölge ağın nasıl işlediğini bilmi­yoruz. Bütün bunlar bizim için hala bir muamma.

‘Eğitimim ya da eğilimlerim gereği araştırmacı gazeteci değilim. Küresel telekulak konusunda neler keşfedebileceğimi araştırmaya başladığımda meraklı, ortalama bir sivildim. ABD ve müttefikleri­nin haberleşmeyi gizlice ele geçirmekte kullandığı araçları incele­meye koyulduğumda, bu sistemin çağımızın belirleyici mücadelele­rini oluşturacak daha geniş çaplı bir dizi konu ve ikileme açılan bir pencere ve bunlar için bir metafor olduğunu gördüm: tellerle kaplı bir dünyada mahremiyetle ulusal güvenlik arasındaki pazarlık; de­dikodunun bol, sağlam bilginin ise kıt olduğu internet çağında pa­ranoyanın ve komplo teorilerinin yayılışı ve kontrolsüz bir devlet gizliliğinin yarattığı gerçek tehlikeler. Bu bilgi arayışının beni İngil

tere’ nin Yorkshire kırlarındaki devasa bir ‘dinleme üssü’ nden Brük­sel’deki Avrupa bürokrasisinin bağrına, Washington’un arka odala­rından Kopenhag kefelerine ve Kuzey Carolina’nın Smoky Dağla­rı’nda gizli, terk edilmiş bir NSA üssüne götüreceğini bilmiyor­dum. Böylesine tuhaf ve unutulmaz karakterlerle karşılaşacağımı da tahmin etmemiştim. Günlerini başlarında kulaklıklarıyla tüm dün­yadan insanların mahrem konuşmalarını gizlice dinleyerek geçiren telekulaklar; bir zamanlar bildiğimiz şekliyle mahremiyetin artık kalmadığına inanan protestocular, bilgisayar korsanları ve eylemci­ler; Amerika’nın telekulak kapasitesi hakkında konuşmanın bile te­röristlere yardım etmekle aynı anlama geldiğini öne süren yetkililer ve son otuz yıl içinde küresel telekulak dünyasını parça parça açığa çıkarmaya çalışmış olan az sayıda gözü pek araştırmacı ve muhabir.

1

   Çöldeki Radar Kubbeleri,

    Kırdaki Radar Kubbeleri

 Echelon ‘un Görünmez Yapısı

BÖYLE BİR BİTİŞİKLİCİ fark etmemek mümkün değil. Burada, dünyadan çok uzakta, dalgalanan otlaklar arasında, havanın inek gübresi kokusuyla dolduğu bu toprak parçasında, gezegenin en ge­lişmiş telekulak istasyonu yer alıyor. İngiltere’nin Kuzey Yorkshire kırları, ne de olsa, ineklerin ülkesidir. Victoria tarzı zarif kaplı ca kenti Harrogare’ten çıkıyoruz ve taksim on üç kilometre boyunca yemyeşil kırların arasından dolana dolana batıya doğru ilerliyor. Kentin hemen dışına çıkıldığında trafik hafifliyor ve arabaların ge­rekenden çok daha yavaş ilerlediğini görüyoruz -temkinli çiftçi hı­zı. Panoramik, bulutsuz bir göğün altında bir çit ağı tarlaları birbi­rinden ayırıyor. Orada burada koyun sürüleri görülüyor ve onlarca inek yıkık dökük taş duvarların yanında aylaklık ediyor, bazıları yanlarından hızla geçerken bize bakıyor, bazılarıysa kayıtsız bir şe­kilde geviş getiriyor.

       Önceden uyarılmıştım, fotoğraflar görmüştüm -ne beklemem gerektiğini biliyorum. Yine de, ilk kubbe görüş alanıma girince ne­fesimi tutuyorum. Kır yolu bir yükselip bir alçalarak kıvrılıyor ve biz tekrar tekrar inip çıkar ve bir tepeye tırmanırken, yaz güneşin­de parlayan büyük beyaz bir kürenin ucu görünüyor uzaklarda. De­vasa bir gamzeli kubbe, Kevlar’ dan yapılma büyük bir golf topu. Sonra aniden dört kubbe, ardından da sekiz kubbe tepenin üstün­den görüş alanımıza giriyor. Yol yeniden alçaldığında gözden kay­boluyor ve sonra yeniden görünüyorlar.

Taksi çitin etrafından dolaşırken üs sıra sıra ağaçlar arasından bir görünüp bir kayboluyor. Bu beyaz kürelere radar kubbesi deni­yor; kubbe bir tür deri işlevi görüyor ve her birinde hava şartların­dan korunup yönelimi gizlenen bir uydu çanak anteni var. Yeşil kır manzarasının karşısında hayalet beyazlığında duran yirmi sekiz kubbe sayıyorum. Başka bir dünyaya ait görünüyorlar.

Ve bir açıdan, öyleler. Çanakların radar kubbelerinin içine giz­lenmesinin nedeni, son derece hassas antenlerinin otuz bin kilo­metreden fazla yükseklikteki bir dizi uyduya yönelmiş olması. Bun­lardan bazıları emniyete alınmış mesajları dünyanın dört bir yerin­deki başka istihbarat tesislerine aktaran haberleşme uyduları. Bazı­ları, fotoğraf çeken, haberleşmeleri gizlice izleyen ve Küresel Ko­numlandırma Sistemleri’ni (GPS) kullanarak gezegenimizin her ye­rinden çeşitli kişilerin ya da taşıtların konumlarını saptayan casus uydular. Ve bazılarıysa, telefon görüşmelerinizi ve internet trafiğini okyanusların ötesine taşıyan sıradan ticari haberleşme uyduları. ilk iki tür uydu özel olarak üsle haberleşmek üzere inşa edilmiş. Ama üçüncü tür için aynı durum geçerli değil. Bu uydular Inrelsat adlı bir şirket tarafından yönetiliyor ve sivillerin özel konuşmalarının sinyallerini aktarıyorlar. Ama üs bu sinyalleri de topluyor; her bir saatin her bir dakikasında devasa mahrem haberleşme akışını sessiz­ce ve hiç durmadan izliyor. Kapıdaki tabelada şöyle yazıyor: RAF Menwirh HilL.

Kum torbalarıyla çevrili girişe yaklaşıyor, nöbet tutan ciddi yüz­lü İngiliz askeri inzibatlara gülümsüyor ve içeriye bir göz atıyorum. RAF, Royal Air Force’urı (Kraliyet Hava Kuvvetleri) kısaltması, ama aslında kasıtlı olarak yanlış kullanılmış. Üs 1950’lerde, İngiliz Krallığı’na ait bir araziye inşa edilmiş, ama ı 966’da Amerikan Ulu­sal Güvenlik Örgütü tarafından devralınmış. Dolayısıyla istasyon sözde bir RAF üssü olmasına karşın, aslında 1200’den fazla Ameri­kalıyı barındırıyor. Bu insanlar çitin içindeki evlerde yaşıyor, ço­cuklarını çitin içindeki ilkokul ve ortaokullara yolluyor, hepsi çitin içinde yer alan kendi marketlerine, postanelerine, spor merkezleri­ne, barlarına ve bowling salonlarına gidiyor. Bowling salonuna, Amerika’nın nükleer programında rol alan bir üs için ilginç bir adlandırmayla Vuruş Bölgesi adı verilmiş. Evler, bir kilise, oyun ala­nı, gerçek boyutta bir pist ve beyzbol alanı var. Üs toplam 2,3 kilo­metrekarelik bir alan kaplıyor. Kıvrıla kıvrıla ilerleyen bir jiletli tel kurdelesinin altında silahlı adamlar köpekleriyle çitin etrafında dev­riye geziyor.

Amerikan gücünün kendini gösterdiği bu çağda, yurtdışında bu tür özel alanlarda tam zamanlı olarak yaşayan askeri personel fikri­ne alışmış olsak da, Menwith Hill çalışanlarının çoğunu sivillerin oluşturduğunu öğrenmek beni şaşırttı: mühendisler, teknisyenler. Matematikçiler, dil uzmanları ve analistler. NSA her zaman çok sa­yıda sözleşmeli sivil eleman çalıştırmıştır: genellikle teknik deneyi­mi olan, Amerikan istihbaratının en gizli alanının en ön cephesin­de çalışmak için gerekli katı özgeçmiş araştırmalarından ve güven­lik soruşturmalarından geçmiş profesyoneller. Bu kişiler devlet için sürekli olarak sözleşmeli işler yapan havacılık ve teknoloji şirketleri kökenlidir. Kendilerine sağlanan olanakların çekiciliğine kapılarak eşyalarını ve ailelerini üsse taşırlar: bedava ev, mobilyalarının ve ara­balarının ücretsiz olarak nakledilmesi ve en önemlisi, vergilendiril­meyen bir maaş. Büyük haberleşme izleme makinesi asla kapanma­sın diye, sekizer saatlik üç vardı ya halinde çalışırlar. Noel’ de, Yılba­şı’nda ve üssün kapılarının yanında rutin olarak yapılan protestolar eşliğinde 4 Temmuz’da da çalışırlar. Arapça, Farsça, İbranice ve tüm Avrupa dillerinde eğitim almış dil uzmanları vardır. İngiliz ve Amerikalı sivillerin çoğunun adını bile duymadığı, sessizce çalışan bu casus istasyon, İngiliz Savunma Bakanlığı’ndan dört yüz kadar personelin de katılımıyla, İngiltere’nin dillere destan istihbarat ‘servisi MI5’in tamamı kadar personele sahiptir.

Üsse ziyaretimden önceki gece, yerel bir bar olan Black Bull Inn’de bardak bardak acı bira içen ve tavuk-köri aromalı patates cipsi yiyen gençler, arada bir gördükleri arabalar dolusu genç ve güzel Amerikalı kadın, yani ‘Merıwith Hill kızları’ hakkında şaka­laşıyorlardı. Bu kadınlar direksiyonları solda olan Amerikan araba­ları kullanıyor ve hafta sonlarında çevre köylerdeki ya da Harroga­te ve York’taki barlara gidiyor ve sonra da çitlerin ardında tekrar kayboluyor. Yerli halk bu kadınların sosyal yaşamlarını ancak göz ucuyla izleyebiliyor; meslek yaşamlarıysa daha da gizemli. Bardaki gençlerden, koyu renk saçlı, kaşına halka takmış saz gibi ince bir çocuk bir süreliğine ‘Hill’ de, kafeteryada çalışmış olduğunu, ama üssün Yukarı Hill ve Aşağı Hill olarak ikiye ayrıldığını, yaşama alanlarıyla çalışma alanları arasında kesin bir ayrım olduğunu ve bir dizi form, soru, kontrol ve testten oluşan kendi güvenlik soruş­turmasının, üste asıl faaliyetin sürdüğü yerin yakınlarına bile ulaş­masına yetmediğini anlatıyor. Görebildiği kadarıyla işin büyük kıs­mı Hill’in yeraltındaki bölümlerinde yapılıyormuş. Gizli işler çevi­riyormuşuz gibi bir kaşını kaldırıp yazdığımdan emin olmak için not defterime bakarak, “Ama benim duyduğuma göre,” diyor, “orası uzaylı testlerinin yapıldığı bir bölgeymiş.” Arkadaşları gülü­yor; bunları aynen yazdığımı görünce kahkahaları daha da yükseli­yor.

Girişte duruyor ve başımı uzatıp çitten içeri göz atıyorum. Ma­kineli tüfek taşıyan nöbetçiler bana merakla bakıyor. Alçak binala­rın yanındaki dijital bir ekran üsse giren arabalara şu mesajları veri­yor: SALI AKŞAMI REİKİ VE MASA] … HER PERŞEMBE GEİ­CO SİGORTA… PERŞEMBEAKŞAMI KARAOKE ALKOL­LÜ OLARAK ARABA KULLANMAK HAYATINIZI MAHVE­DER.

Nöbetçilerden biri boğazını temizliyor. “Affedersiniz efendim.”

Başıyla arkamdaki bir şeye işaret ediyor.

Mavi bir sed an geçmek üzere bekliyor. Kenara çekiliyorum. Sü­rücü eşofman üstü giymiş, saçını arkaya toplamış genç bir kadın. Bir saniyeliğine bakışlarımız kesişiyor. Benim yaşlarımda -bir Men­with Hill kızı! Nöbetçiler geçmesi için el sallıyor ve kız gözden kay­boluyor.

Çitin içindeki tek katlı, penceresiz binalarda ve yeraltındaki yüksek teknolojili bodrumlarda Menwith Hill kızları iş arkadaşları­na katılıp, her gün milyarlarca haberleşmeyi gizlice ele geçiriyor. Avrupa’ya girip çıkan ve bu arada İngiltere’den geçen tüm teleko­münikasyon trafiğinin bu üs tarafından izlendiği iddia ediliyor.

21. YÜZYIL AMERİKAN istihbaratının esrarengiz yüzü işte bu.

Demir Perde’nin çöküşü Avrupa’nın ve tüm dünyanın sabit coğraf­yasını parçaladı ve jeopolitik manzarayı değiştirmeyi bugün bile sürdüren tektonik bir kayma yarattı. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ABD’yle müttefiklerinin istihbarat faaliyetlerinin yapısını da değiş­tirdi. Sovyetlerin yarattığı tehdidin dağılması, savunma bütçesinde­ki küçülmeyle, yeni bir iyimserlikle ve Amerikalıların askeri kayıp­lar karşısındaki toleranslarının azalmasıyla birleştiğinde, sahada ça­lışan casus sayısında büyük bir azalmaya yol açtı. John le Carre ro­manlarının trençkotlu Soğuk Savaş ustaları, Soğuk Savaş istihbara­tının ön cephesinde yer alan, karşı tarafa sızan ya da elçiliklerin dı­şında çalışan, köstebek ve ikili ajan bulan ve bu arada hayatlarını tehlikeye atan CIA casusları yok artık. İnsana dayanan istihbarat, yani Hurnirıt, Soğuk Savaş’ın sonlarında zaten gerilemekteydi ve Amerika’nın öncelikleri arasındaki önemi 1990’larda da azalmayı sürdürdü. Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi’nin başkanlığını yapmış olan ve Eylül2004’te CIA başkanlığına atanan, Florida’dan Kongre üyesi ve CIA’nın eski vaka sorumlusu Porter Goss, 1998′ de, açıkça, “İnsana dayanan istihbarat alanında bardağın ne­redeyse boş olduğunu söylemek doğru olacaktır,” deyiverdi.

Ama Amerikalı siyasetçiler Sovyetlere karşı artık belirleyici bir rol oynamayan ülkelerdeki casuslarının ya da Mogadişu ve Saray­bosna gibi yerlerdeki askerlerinin yaşamlarını feda etmek istemese­ler de, uzaktan kontrolle savaşmalarını ve istihbarat toplamalarını sağlayacak yeni teknolojilere yatırım yapmaya son derece istekliydi­ler. Ardı ardına yaşanan bir dizi çatışmada George H. W. Bush ve Bill Clinton yönetimleri, ABD’nin mümkün olan her yerde insan yerine araç gereç kullanmayı tercih edeceğini açıkça gösterdi. CIA’nın eski ajanı Robert Baer’in sözleriyle, “Uyduların, interne­tin, elektronik dinlemenin ve hatta akademik yayınların bize sınır­larımız dışında yaşananlar hakkında bilmek istediğimiz her şeyi gösterecekleri düşünülüyordu.”

Bu yeni bir eğilim değildi. Gelişen teknolojinin sahadaki ajanın yerini alabileceği düşüncesi 1970’lerden beri güçlenmekteydi. Baş­kan ]immy Carter’ırı Merkezi İstihbarat Başkanı Stansfıeld Turner, Carter’la haftada iki kez buluşarak ABD’nin yararlandığı çeşitli is­tihbarat toplama yöntemleri konusunda bilgi verirdi. Turner, Baş­kan’la ikisinin ortak bir ‘teknolojik eğilim’leri olduğunu hissediyor ve her ikisinin de ‘geleneksel insan casus’u temelde demode buldu­ğunu düşünüyordu.

Ama çeşitli elektronik aygıtların ve paranın ajanları riskli görev­lere gönderme yerine başka çözümler getirmesiyle birlikte, bu adamlar için bir tür sezgi olan fikir sonraki yönetimler için bir inanç haline geldi. 11 Eylül saldırılarından yalnızca birkaç hafta ön­ce, Atlantic Monthly’nin Temmuz-Ağustos 2001 sayısında Reuel Marc Ge’recht adlı bir CIA eski görevlisinin, Ortadoğu’ da sahada çalışan insana dayalı etkili bir istihbaratın olmamasını kınayan bir yazısı yayımlandı. Gerecht yazısını şöyle bitiriyordu: “Bin Ladin’in yaya askerlerinden biri bir Amerikan konsolosluğu ya da elçiliğinin kapısından içeri girmediği sürece CIA’nın karşı terörizm sorumlu­larının bunlardan birini görme olasılığı son derece zayıftır.”

NSA’NIN YARIM yüzyılı aşkın bir süre önce kuruluşundan bu ya­na, istihbarat dünyasıyla ilgili konuların son derece gizli olduğu ve bu konuda bilgi sahibi olmayanlarla tartışılmaması gerektiği, sinyal istihbaratı dünyasının ise en gizli alan olduğu düşünülmektedir. Bu gizlilik hiyerarşisini örgütler hakkındaki esprilerde bile görebiliyo­ruz. Kongre tarafından değil, 24 Ekim 1952 tarihli gizli bir yürüt­me kararıyla Başkan Harry Truman tarafından kurulmuş olan NSA’ nın açılımının, eskiden beri, ‘No such agency’* ya da ‘Never say anything’** olduğu söylenir. Bu mantra en başından itibaren büyük bir hevesle benimsenmiş olmalı ki, NSA’ nın varlığı ilk yirmi yılı boyunca federal yönetim tarafından kabul edilmedi ve hiçbir yıllık federal istihbarat bütçesinde yer almadı, ödenekleriyse göze çarpmayacak başka harcama kalemleri arasında gizlendi. Üstelik o dönemde örgütte on binden fazla kişinin çalışmasına karşın. İnsan İstihbaratına dayanan ve CIA’ nın önceli olan Stratejik Hizmetler Bürosu (OSS) içinse ASS’ nin açılımının ‘Oh so social'” olduğu söylenirdi. Şaşırtıcı sayıda Amerikalının NSA’ yı hiç duymamış ol­masına karşın, günümüzde çoğu Amerikalının CIA hakkında pek çok şey söyleyebilmesinin nedeni bu olabilir. NSA’ nın ne yaptığını ya da yerini pek az kişi söyleyebilecektir. Gazetelerde çok ender ola­rak yer alır ve gece haberlerinde sürekli cırıltıdan bahsedilmesine karşın, NSA kısaltması ortalama Amerikalının bilincine ender ola­rak nüfuz eder.

NSA, operasyonlarını Maryland, Fort Meade’ deki yansıtmalı si­yah camlarla kaplı devasa bir yapı olan merkezinden yürütür. Za­man zaman kullanılan öbür adıyla ‘Yapboz Sarayı’nın mimarisi bi­le içeride neler olup bittiğini anlama çabalarını geri püskürtür. Tam anlamıyla bir kara kutu gibidir. Örgütte dünyadaki herhangi bir kurumdan daha fazla sayıda matematikçi çalıştığını ve Fort Meade’ deki yerleşkenin gezegenimizdeki en yoğun bilgisayar gücüne sahip olduğunu biliyoruz. Örgütün Cray marka süper-bilgisayarlarından yalnızca biri saniyede altmış dört milyar talimatı uygulayabilmektedir.

NSA’ nın çalışmalarının iki odağı vardır: haberleşme güvenliği ve sinyal istihbarat!. İlkinde amaç Amerika’ nın siyasi liderleri ve or­dusu için güvenli bir haberleşme ve kriptografi olanağı yaratmaktır. İkincisi ise gizlice dinlemektedir. NSA hakkında bilgi toplamanın zor olmasının nedenlerinden biri örgütün kendi istihbaratını kullan­mamasıdır. Ellerinde silahlarla sahaya çıkıp örgütün topladığı istih­barata göre eylem yapan NSA ajanları yoktur. Yapboz Sarayı yalnız­ca, öteki örgütlere, siyasetçilere ve generallere istihbarat sağlar. Bu açıdan pasif bir örgüttür. Sadece oturup dinler.

Bu gizliliğin nedeni çok açık: Telekulak ancak, izlediğiniz kişi­nin izlendiğini bilmemesi durumunda işe yarar. 1998′ de basında Amerikan istihbaratının Usame bin Ladin’in uydu telefonuyla yap­tığı konuşmaları ele geçirdiği haberleri çıkınca, bin Ladin bu tele­fonu kullanmayı kesti. Bundan alınacak ders de çok açık: Avınız şifresini kırabileceğinizi bilirse yeni bir şifre yaratır. Daha da kötüsü, kasıtlı aldatmaca olasılığı gündeme gelir. 2003’te teröristlerin cırıltılarındaki yükselişlerin tüm dünyada çeşitli yerlerde terörist saldı­rılarının yaşanacağı konusunda panik yaratmasının ardından kimi gözlemciler, El Kaide’nin NSA’ nın izlediğini bildiği frekanslarda kasıtlı olarak çeşitli saptırmacılara başvurduğunu öne sürdüler.

YENİ CASUSLAR BİRER JAMES BOND ya da George Smiley değil­ler. Keskin nişancılar ya da uçarı çapkınlar, paraşütle yabancı top­raklara bırakılan yalnız ajanlar da değiller. Yeni casuslar, Menwith Hill kızları: Akıllılar, motivasyonları yüksek, belki biraz okuldaki ‘inek’ tipler gibiler ve kol saatine saklanmış kameralardan çok, er­gonomik klavyelere alışkınlar. Menwith Hill yeni istihbarat uygu­lamasının tüm farklılıklarını taşıyor. Yorkshire kırlarının dönemeç­leri ve göğü karşısında bir film karesi gibi duran bir uzay çağı üssü. İngiltere’ nin kalbinde, kendi kendine yeten ve sırlarını kendine sak­layan küçük bir Amerikan topluluğu. Kozaya benzer zarlar altında saklı, binlerce kilometre yukarıdaki uydulara yönelmiş iki düzine çanak anten. Ve bunların hepsi, York’a giden eski Roma yolu üs­tünde -Romalıların bir imparatorluğu ayakta tutmanın yolunun haberleşme kanallarım kurmak ve kontrol altında tutmak olduğu­nu bildikleri için yaptıkları bir yol. Eskiden casuslukta başarı ‘içeri’ girebilmeye -sızabilmeye- bağlıydı; yeni istihbarat dünyasındaysa gezegenin öteki ucundaki ücra bir üs askeri operasyonlarda bir elçi­likteki casus kadar ya da daha büyük bir avantaj olabiliyor. 1991′ de NSA’ nın Yılın İstasyonu Ödülü Körfez Savaşı’ndaki rolü için Suu­di Arabistan’daki bir ileri istasyona değil de binlerce kilometre uzaklıktaki RAF Menwith Hill’ e bu nedenle verildi.

Ve Menwith Hill, dinleme istasyonlarının yalnızca en büyüğü; mikrodalga kuleleri ve uydu çanakları gökyüzüne yönelmiş irili ufaklı bir üsler takımyıldızının en parlak noktası: Almanya’ da Bad Aibling, Japonya’da Misava Hava Üssü, Kıbrıs’ta Akrotiri, Küba’da Guantanamo Körfezi ve Avustralya’nın ortasındaki Pine Gap. Ya­bancı

topraklarda olmalarına karşın bu üsler genellikle, ulusal yönetimlerin rızasıyla, Amerikalılar tarafından yönetiliyor. Ev sahibi ül­kelerin çoğu için ikna edici bir gerekçe var: gereksinim duyulması halinde Amerikan askeri koruması sağlanacağı yönünde açık ya da üstü örtülü bir vaat içeren, ABD’yle yakın askeri ittifak olanağı; ki­racı işletmenin toplanan önemli istihbaratı ev sahibi hükümete ak­taracağı belli bir istihbarat paylaşımı; ya da bazen yalnızca para. ABD havadan bol miktarda sinyal toplayabileceği stratejik bir yer­de üs kurabilmek için yüksek kiralar ödemeye hazır ve ayrıca, NSA’ nın dükkân açtığı türde ücra yerlerde yüzlerce ya da binlerce Amerikan sivil ve askeri personelinin varlığı ekonomi için asla kötü olmamıştır.

Amerika’nın en yakın istihbarat müttefiklerinin -İngiltere, Ka­nada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın- bile bu üslerde olanlara kı­sıtlı bir katkısı var. Çitlerin içinde ev sahibi yönetimlerin temsilci­leri de var elbette ve kimi zaman önemli roller üstleniyorlar: İstih­barat toplama donanımının işletilmesine, bakımına ya da sonuçla­rın analiz edilmesine yardım ediyorlar. Ama bu kişilerin görevi ço­ğunlukla nezaretle kısıtlı kalıyor. 1970’lerdeki bir davada İskoçya, Aberdeen’ in güneyindeki tarım alanında kurulu bir Amerikan din­leme istasyonu olan RAF Edzell’ de çalışan bir İngiliz yetkili, “Ben üsteki tek İngiliz görevliyim,” dedi ve, “üste ne yapıldığını bilmiyo­rum. Operasyonların ayrıntılarını bilmiyorum. Bu operasyonlarda bir rolüm yok. Tümüyle tecrit edilmiş durumdayım. Amerikalı ça­lışma arkadaşlarım benimle konuşmuyor,” diye ekledi. Bir başka­sıysa, “Ben yalnızca mülk sahibinin temsilcisiyim,” demekle yetinirdi.

ABD’nin liderliğinde beş istihbarat örgütü -İngiltere’den Dev­let Haberleşme Merkezi (GCHQ), Kanada’dan Haberleşme Gü­venliği Kurumu (CSE), Avustralya’dan Savunma Sinyalleri Müdür­lüğü (OSD), Yeni Zelanda’dan Devlet Haberleşme Güvenliği Bü­rosu (GCSB) ve NSA- yerküreyi görünmez bir elektronik izleme ağıyla sarmış durumda. Bu yakın ortaklığın ayrıntılarını çok az kişi biliyor. Siyasetçiler bu ortaklık hakkında çok az bilgiye sahip: İstih­barat örgütleri, emniyet ve güvenlik adına, Kongre denetim komi­telerini karanlıkta bırakıyor. Dinleyenlerin kendilerinin de tam olarak kavradığı söylenemez. Sigint örgütlerinde bilgi kesinlikle ‘bilme gereksinimi’ temelinde dağıtılıyor ve Sigint çalışanlarının mesleki evreleri kendi bölümlerine ayrılmış görevlerinin parametreleriyle kısıtlı kalıyor. Bir kriptanalistin tüm kariyerini NSA’ da geçirip de koridorun ucundaki çalışma arkadaşlarının her zaman kullandığı, sessizce uğuldayarak çalışan programın kod adını bile duymamış ol­ması mümkün. Halk bu tür istihbarattan ancak anekdotlar yoluyla haberdar oluyor: paranoyak palavracıların kulaktan dolma spekü­lasyonları, gazetelerde yorum yazarlarının panik yaratan kehanetle­ri, ardı arkası kesilmeyen dedikoduların internette somutlaşması. Ve sürekli yinelenen, hem sistemin mimari yapısına hem de taviz­siz ‘bilme gereksinimi’ hiyerarşisine çağrışım yapan o hem lirik hem duygusuz sözcük: Echelon.

HENRY LEWIS STIMSON 1929’DA Başkan Herbert Hoover tara­fından Dışişleri Bakanlığı’na atanıp Amerikalı şifre kıncıların İngi­liz, Fransız, İtalyan ve Japon diplomatların haberleşmelerini ele ge­çirdiğini ve okuduğunu öğrendiğinde, afallayarak şu ünlü sözleri söylemişti: “Beyefendiler birbirlerinin mektuplarını okumaz.” Stimson’ ın sofuluğu bir yana, haberleşmelerin ele geçirilmesi her­halde haberleşmenin kendisi kadar eski bir olgu.

Haberleşmelerin ele geçirilmesi tarihini incelemenin en iyi yolu, mesajları gizli tutma çabalarının tarihini incelemek olacaktır -yani, kriptografi tarihini. Yazılı haberleşmenin ilk çağlarında bile insan­lar mahrem olarak yollamak istediği mesajları dönüştürmesi ya da gizlemesi gerektiğini biliyordu. Kriptografi tarihi konusunda en ön­de gelen uzman olan David Kahn bin sayfalık ihtişamlı kitabı The Codebreakers’ta (Şifre Kırıcılar) kriptografinin evriminin dilin evri­mi kadar doğal ve kaçınılmaz olduğunu söyler. “Kültür büyük oranda okuryazarlıkla ölçülen belli bir düzeye ulaştığında kriptog­rafi kendiliğinden ortaya çıkıyor olsa gerek -ebeveynleri olan dil ve yazının da herhalde ortaya çıktıkları gibi,” diye yazar. “Toplumsal yaşamın ortasında iki ya da daha fazla insanın mahremiyet isteme­sine yol açan çok sayıdaki insan gereksinim ve arzuları, insanın geliştiği ve yazı yazdığı her yerde kaçınılmaz olarak kriptografinin doğmasını sağlamış olmalı.” Gizli yazının başka pek çok teknik ye­nilik gibi bir kıtadan öbürüne bir tür kültürel nüfuz süreciyle yayıl­dığı görüşüne karşı çıkar ve uzak ve tecrit edilmiş yerlerde bile ka­ba şifreleme yöntemlerine rastlanmasının yalnızca ve yalnızca ken­diliğinden, organik bir oluşuma işaret edebileceğini savunur.

Herodotas, Tarih’inde bize, Kral Dareios’ un Pers Sarayı’nda bulunan ve damadı Aristagoras’ a Perslere karşı ayaklanması için bir mesaj yollamak isteyen tiran Histaios’ un öyküsünü anlatır. Tüm yolların gözlendiği bir dönemde Aristogaras’ ın bulunduğu Mile­tos’ a bu derece hassas bir mesajın yollanması çok zordur. Bu neden­le Histaios en güvendiği kölesini çağırır, kafasını tıraş eder ve me­sajını kölenin kafasına dövmeyle yazar. Köleyi yalnızca Aristago­ras’a söylenecek basit bir emirle göndermeden önce saçının uzamasını bekler. Emir, ‘Kafamı tıraş et’tir, Eski Çin’de hassas mesajlar ince ipek ya da kâğıt sayfalara yazılır ve top haline getirilip balmu­muyla kaplanırdı. Ulak topu giysilerinin içinde, rektumunda ya da midesinde saklar ve yalnızca asıl alıcısına vermek için çıkarırdı. As­lında bu yöntemlerin hiçbiri tek başına kriptografi olarak görüle­mez. Kriptografi sözcüğünün ‘saklı’ anlamına gelen Yunanca kryptos ve ‘yazmak’ anlamına gelen graphein sözcüklerinden türemiş olma­sına karşın, bu kurnazlıklar daha çok steganografi, yani Yunanca ‘örtülü’ anlamındaki steganos’tan gelen ‘örtülü yazı’ olarak görülme­lidir. Gerçek şifre üretimi ve şifre kırıcılık daha sonraları, 9. yüzyıl­da Araplar tarafından geliştirildi. Ve şifreli bir mesajı şifrenin anah­tarı olmadan deşifre etme bilimi olan kriptanalizin öncülüğünü de Ortaçağ’ da Arap bilginler üstlendi.

  Ama kriptografinin gelişimini asıl hızlandıran Ortaçağ’ da ve Rönesans’ta diplomatik ilişkilerin artması ve bununla bağlantılı olarak diplomatik haberleşmelerin ele geçirilmesinde kaydedilen gelişme oldu. 1500’lerde Avrupa devletleri öbür devletlerin sarayla­rında yaşayacak elçiler atamaya başladı. Elçiler yurtlarına raporlar yolluyor ve bu raporlar bazen açılıp okunuyordu. 16. yüzyıl sonu­na gelindiğinde, diplomatik haberleşmelerin ele geçirildiği bu kedi­fare oyunu öylesine önem kazanmıştı ki çoğu Avrupa devletinde dışarı giden mesajları şifreleyen, gelen mesajların şifrelerini çözen ve ele geçirilmiş mesajların şifrelerini kırmaya çalışan tam zamanlı ‘şif­re sekreterleri’ vardı. .Bu ilk tam zamanlı yapbozcular günümüzde Menwith Hill’ de çalışan analist ve mühendislerin atalarıydı.

Rönesans döneminde Venedik Sarayı’nın şifre sekreteri çok bü­yük siyasi öneme ve prestije sahipti. Adı Giovanni Soro’ ydu ve şif­re kıncı olarak öylesine ünlenmişti ki daha 1510 gibi erken bir ta­rihte Papalık Kurulu ona Roma’da hiç kimsenin çözemediği şifre­ler yolluyordu. Venedik, düzeni otoriter gizli polisle ve sayısız muh­birle sağlayan gizemli yetkililer hücresi oIan Onlar Konseyi’nin kontrolü altındaydı ve şifre kıncılık yeni bir önem kazanmaktaydı. Soro, Dukalık Sarayı’ndaki Sala di Segret’ in üstündeki bir süitte iki yardımcısıyla birlikte çalışırdı. Dairelerinin kapılarında parmaklıklar vardı. Yabancı güçlere gönderilen şifreli mesajlar ele geçirildiğinde doğrudan Soro’yla adamlarına iIetiIirdi. Şifre sekreterlerinin şif­reyi çözene dek dairelerinden çıkmalarına izin verilmediği söylenir­di. Çalışmalarında öylesine başarılı olmuşlardı ki, küçük bir şifre çözme okulu açtılar ve her eylül ayında sınav yaptılar. Sonraki yö­netimlerin küçük, gizli ele geçirme ve kriptografi birimlerine veri­len adla Kara Odaların belki de ikiydi bu. Dukalık Sarayı’ndaki daireden tam anlamıyla kara odaya, yani Fort Meade’ deki büyük si­yah Yapboz Sarayı’na dek, bu operasyonlar arasında her zaman çok büyük benzerlikler görülmüştür.

17. yüzyıla gelindiğinde şifre çözücülük. Resmi iktidarın korun­masında hayati önem taşıyan bir faaliyet olarak yaygın kabul gör­müştü. Kardinal Richelieu’nün dikkatini çekmiş son derece yete­nekli bir Fransız şifre çözücü oIan Antoine RossignoI, XIV. Louis’ nin sarayının küçük ünIüIerinden olmuştu. Güneş Kral’ın Varsay’ daki çalışma odasının hemen yanı başındaki bir odada, yani monarşinin bağrına çok yakın bir yerde çalışıyordu. Rossignol, Fransa’nın egemenliği açısından büyük bir önem taşıdığı için çok zengin olmuş, Paris’in dışında, Versay’ ın bahçıvanı Le Nôtre tara­fından tasarlanmış bahçelerle çevrili bir şatosu olmuştu. 1682’deki ölümünden kısa bir süre önce, KraI XIV. Louis, FontainebIeau’ ya giderken yolunu uzatıp onu evinde ziyaret etmişti. XlV. Louis’in maiyetindeki saraylıların onun lazımlığını kaldırma fırsatı için bir-birleriyle yarıştığı göz önüne alındığında, bu jest çok şey anlatıyor bize. Napolyon dönemi ve ünlü karmaşık grand chiffre’i, yani Büyük Paris Şifresi boyunca sürecek olan zorlu Fransız kriptografisi geleneğini Rossignol kurmuştur.

19.YÜZYIL ORTAKLARINDA TELGRAFIN İCAD EDİLMESİ sinyal temelli haberleşmenin doğumuna işaret ediyordu. Telgraf hatlarıyla gönderilen sinyaller kuryeyle gönderilen bir mektuba kıyasla daha hızlı ve güvenilir bir şekilde iletiliyordu ve 19. yüzyıl sonuna gelindiğinde İngiliz Genel Postanesi, Londra’ yı büyüyen İmparatorluğuna bağlayan hatlar üstünden dakikada dört yüz sözcük yollayabiliyordu.Bu dönemde telgrafla haberleşme hala temelde bir İngiliz teknolojisi olduğundan, mesajların çoğu açık dille, yani hiç şifrelenmeden açık dille yollanıyordu.Bombay’ a ya da Hong Kong’ a gitmek üzere Londra’ dan çıkan bir mesaj ancak, okyanus tabanını geçen kablolara girilerek ele geçirilebilirdi. Ve denizler, Kraliyet Donanma’ sının kontrolündeydi. Yine de, belli bir kuryenin yerini ve üstündeki hassas mesajı bulmanın zor olmasına karşın, telgraf telleri saklı değildir. Telgrafın doğuşundan itibaren, haberleşmelerin ele geçirilmesi uygulamasının kabul edilmiş gerçeği, haberleşmeyi kolaylaştıran teknolojilerin bunu da kolaylaştıracağı olmuştur. Dolayısıyla, 20. Yüzyıla gelinirken Guglielmo Morcon’ nin telsiz radyoyu icat etmesi, kullanıcıyı telgraf tellerine bağımlı olmaktan kurtarmakla birlikte, tellere giren kişiyi de bu kısıtlamadan kurtardı. Marconi sinyali serbest bırakıp havaya yollamıştı ve sinyaller sonraki yüzyılda da havada kalacaktı. Ancak son yıllarda, yüksek kapasiteli fiber optik kabloların gelişmesiyle birlikte, sinyalin toprağa geri dönmesi ve böylece daha çok emniyette olması olasılığı belirledi.

ALMANYA’ NIN DIŞİŞLERİ BAKANI Arthur Zimmermann 16 Ocak 1917’ de Mexico City’ deki Ayman elçisine bir telgraf yolladı. Zimmermann’ ın telgrafında bir sayfa boyunca 130 13042 13041 8501 115 3528416 şeklinde uzayıp giden uzun bir sayısal şifre var­dı. Zimmermann telgrafı yollarken i. Dünya Savaşı’nın en önemli Sigint öyküsü haline geleceğini ve Amerikan birliklerinin Avrupa’ya çıkışlarında belirleyici olacağını bilemezdi. Telgrafta Almanya’nın kısıtlamasız denizaltı savaşına başlamak üzere olduğu bildiriliyor ve Almanya’yla Meksika arasında ittifak kurulması teklif ediliyordu. Aynı zamanda, Almanya’nın Meksika’yı, ‘kaybedilmiş Teksas, New Mexico ve Arizona topraklarını yeniden fethetmeye’ teşviği ifade ediliyordu.

İngilizler telgrafı ele geçirdi ve İngiltere’nin savaş sırasındaki Ka­ra Oda’sı olan 40. Oda’nın şifre çözücüleri şifreyi kırdı. Ama İngi­lizler şifre çözücülüğün geleneksel ilkelerinden birini daha o zaman­dan biliyordu: Dinlediğinizi bilmelerine asla izin vermeyin. İngilte­re bir süredir ABD’yi savaşa çekmeye çalışıyordu ve Amiral Sir Wil­liam Hall bu amaca nihayet ulaşmak için tek yapması gerekenin şif­resi çözülmüş telgrafı Amerikalılara vermek olduğunu biliyordu. Ama elini açmak istemediği ve Almanlar sivil gemileri torpillemeye başladığında 1 9l5’te Lusitania’ da kaybettikleri 1195 yolcunun ya­sını hala tutmakta olan Amerikalıların savaşa girmek için fazla dür­tülmeye gerek duymayacaklarını düşündüğü için bekledi. Ama 3 Şubat’ta, Kayzer’ in kısıtlamasız deniz savaşını başlatmasından iki gün sonra, Woodward Wilson Amerika’nın tarafsızlığını yine de sürdüreceğini açıkladı.

    Bu önemli aşamada bile Hall telgrafı doğrudan iletmekte durak­sıyordu. Aynı telgrafı Sigint yerine insani kanallarla bir şekilde ele geçirmesi durumunda operasyonlarının gizliliğini koruyabileceğini fark etti. Meksika’daki. Yalnızca Mr. H. olarak bilinen bir İngiliz casusuyla temasa geçti ve bu casus Meksika Telgraf Bürosu’ na sıza­rak mesajın düzeltilip deşifre edilmiş bir versiyonunu çaldı. Birkaç gün içinde bu versiyon Amerikalılara ve basına iletildi ve Başkan Wilson bunun Almanların alçaklıklarının ‘en etkileyici kanıtı’ ol­duğunu açıkladı; Nisan ayına gelindiğinde Amerika savaşa girmişti.

40. ODA’NIN TÜZÜĞÜ 1914’TE, savaşın hemen öncesinde, Wins­ton Churchill adlı genç bir adam tarafından hazırlanmıştı. Genç ‘yaşta yaşadığı bu deneyim Churchill’in sinyal istihbaratının cazibe­sine kapılmasına yol açtı; II. Dünya Savaşı sırasında kendini tü­müyle kaptıracağı bir cazibeydi bu. İki savaş arasındaki dönemde hem İngiltere hem de ABD şifre kırma tesislerini ayakta tutmuş ol­salar da, iki ülkenin Sigint operasyonları -ve bu alandaki işbirlik­leri- günümüzdeki düzeyine yaklaşmaya ancak II. Dünya Sava­şında başladı. Sigint’ in teknolojisi ve kullanımı II. Dünya Savaşı sırasında gelişti. I. Dünya Savaşı’nda ABD Ordusu’nda ve Donanması’nda yaklaşık dört yüz şifre çözücü vardı; II. Dünya Sava­şı’ ndaysa bu sayı 16 bine çıktı. Churchill Their Finest Hour’ da (Onların En İyi Zamanı) bu ezoterik alanın önemi konusunda şunları yazmıştır:

Çarpışmaları halk farkına varmadan kaybedilen ya da kazanılan ve ilgili küçük                                            bilimsel çevreler haricinde günümüzde bile ancak zorlukla anlaşılabilen gizli bir savaştı bu. Daha önce ölümlü in­sanlar asla böyle bir savaş vermemişti. Kaydedilirken ya da hak­kında konuşurken kullanılan terimleri sıradan halkın anlaması mümkün değildi. Yine de, derin anlamına ulaşmış ve ancak göz ucuyla görebildiğimiz halde gizemlerini kullanmış olmasaydık, savaşan havacıların tüm çabaları, tüm yiğitlikleri, halkın tüm ce­sareti ve fedakârlıkları boşa gidecekti.

Savaş sırasında Churchill sinyal istihbaratını saplantı haline ge­tirdi ve ele geçirilen haberleşmelerin ham metinlerini şahsen oku­makta ısrar etti. Downing Sokağı 10 Numara’ya her sabah, Kraliçe Victoria’nın işaretini taşıyan bir kutu gelirdi. Çalışanlardan kimse­nin kutuyu açma izni yoktu ve kutuyu, doğrudan teslim ettikleri Churchill belinde taşıdığı bir halkadaki özel anahtarla açıyordu. Kutuda düşman muhaberatının en yeni ele geçirilmiş metinleri bu­lunuyordu; Churchill bunlardan ‘altın yumurtalarım’ olarak söz ediyordu. (l944’te, “Son derece karmaşık ve hassas tavuğumun bir­kaç yumurta daha yapmasını sağlamalıyım,” diye yazmıştı karısı.

Clermrıtine’e İngiliz istihbaratının başı, geleneksel kod adıyla ‘C’ olarak bilinen Sir Stewart Menzies’le birlikte bakıyordu bunlara. İtalyanlarla Japonların ve 1943’ten sonra Almanların muhaberatla­rını okuyarak, sürmekte olan savaş hakkında eşi görülmemiş bir iç­ görü kazanabiliyordu. Gizli kudretinin tadını çıkarıyordu ve bu ko­nuda doymak bilmez bir iştah kazanmıştı; İrlanda, Türkiye, İspanya, Portekiz, pek çok Balkan ve Güney Amerika ülkesi gibi tarafsız ülkelerin yanı sıra müttefiklerini de dinliyordu: de Gaulle’ ün Özgür Fransalıları, Hollandalılar, Çekler ve sürgündeki öteki. hükü­metler. Churchill seyahatteyken bile altın yumurtalarını istiyordu. 1941 yazında Atlantik Sözleşmesi toplantısı için Newfoundland açıklarında Roosevelt’le buluşmaya gittiğinde bunların kendisine özel olarak ağırlık konmuş bir kutu içinde gönderilmesini istedi; böylece uçağın okyanus üstündeyken vurulması durumunda belge­ler hemen batacaktı.

Alman Enigma şifrelerinin Bletchley Park’ın tüvit kıyafetli uz­manları ve bulmaca çözücüleri tarafından kırılması son çeyrek yüz­yılda, II. Dünya Savaşı’nın en kapsamlı olarak belgelenmiş yönle­rinden biri haline geldi. Yine de 1 970’lere dek halk, savaş sırasında­ki haberleşmeleri ele geçirme ve şifre çözme uygulamaları konusun­da pek az bilgiye erişebiliyordu. Savaş sırasında zorunlu olarak bu operasyonların karakteristik özelliği olan gizlilik kültürü. Savaş son­rasına da bir refleks olarak yansımıştı. Dönemin İngiliz İşçi Hükü­meti Dışişleri Bakanı David Owen’ ın, savaş sırasında ‘Enigma mal­zemesi’ üstünde çalışmış olanların bunu en sonunda kabul edebile­ceklerini açıklaması 1978’i bulacaktı.

1941 baharında -ikisi donanmadan ve ikisi de ordudan olmak üzere- Amerikalı şifre çözücülerden oluşan küçük bir ekip Atlan­tik’i geçti. Liderleri, ordu yedek subayı ve matematiksel kriptograf­çı Abraham Sinkov’du. Purple adıyla bilinen Japon diplomatik şif­re makinesinin özenle paketlenmiş kopyasının bulunduğu bir san­dık vardı yanlarında -düz metinleri şifrelenmiş metne dönüştüren küçük ama ağır bir makineydi bu. Bletchley Park’taki. İngiliz şifre kırıcılara hediye olarak getirilmişti ve karşılığında İngilizler de Amerikalılara, Virginya, Arlington’ daki bir kız okulundan dönüştürülmüş olan Arlington Hall’ daki merkezlerinden yönetilen ope­rasyonlarında kullanacakları çeşitli gelişmiş kriptoloji donanımları verdi. Bu olay birkaç nedenden ötürü önemliydi. Öncelikle, Pur­ple diplomatik muhaberatı şifrelemekte kullanılıyordu ve elinizde muhaberatı şifreye dönüştürecek bir araç bulunuyorsa, geriye doğ­ru çalışıp o şifreyi nasıl kıracağınızı bulmanız da mümkündür. İkin­ci olarak, 1941 baharında ABD henüz savaşa girmemişti. Ve üçün­cü olarak, bu hediye Soğuk Savaş sırasında ve sonrasında küresel is­tihbarat ve güç dengesini değiştirecek bir dostluğun başlangıcıydı.

İngiltere, Bletchley Park’ta Almanların ve Japonların şifrelerini çözecek parlak kriptografçılardan oluşan bir ekip kurmuştu, Bu stratejik merkezin köhne bir Buckinghamshire köyünün tuğla fırın­ları ve tren manevra istasyonları arasında kurulması kararı bile Si­gint’ in daha o zamanlarda ne kadar büyük bir önem kazanmış ol­duğunu gösteriyordu. Gerekçelerden biri Bletchley’ nin Oxford’ la Cambridge arasında bulunmasıydı; böylece matematikçilere ve şif­re çözücülere daha rahat ulaşılabilecekti. Ama bir başka gerekçe da­ha vardı: İngiltere’de pek az yer denizden daha uzaktadır. İngilizler bu en değerli ve gizli askeri varlıklarının bir deniz çıkarmasıyla ele geçirilmesi riskini göze almak istememişlerdi.

Amerikalıların savaşa girmesinden sonra, Nisan 1943′ te, Bletc­hley Park’a bu kez dönemin en parlak Amerikalı kriptanalisti Wil­liam Friedman önderliğinde yeni bir delegasyon yollandı. Wolfe Frederick Friedman adıyla Rusya’da doğmuş olan Friedman, 1893’te henüz bebekken Pittsburg’ a göç etmiş ve henüz genç bir adamken kriptografiye, Illinois’ teki Riverbank Laboratuarları’nda bu alanda çalışmakta olan genç bir kadın -ileride eşi olan Elizabeth Smith- sayesinde girmişti. Friedman 1. Dünya Savaşı sırasında kriptoloji subayıydı ve bu sanatın seçkin ve nüfuzlu bir akademis­yeni ve uygulamacısı oldu. İngiltere yolculuğunda kendisine, yeni Muhaberat Birliği Özel Şubesi’ni yöneten ve Pearl Harbor’dan son­ra Amerikan Sigint operasyonları konusunda kapsamlı bir inceleme yapmış olan Albay Alfred McCormack ve Özel Şube’yle ve Ariing­ton Hall’la yalnızca beş aydır bağlantısı bulunan, Harvard’da öğre­nim görmüş otuz beş yaşındaki hukukçu Telford Taylor katılmıştı.

Taylor savaştan sonra Nünberg Savaş Suçları Mahkemeleri Başsavcısı olarak ün kazanacaktı: savaşın büyük bölümü boyunca İngiltere’ de sinyal istihbaratı alanında başlıca Amerikalı irtibat görevlisi olarak çalıştığı ise bu kadar iyi bilinmemektedir.

   İngiliz muadilleri üç Amerikalıyı sıcak karşıladı. Kriptografinin entelektüel yönünün cazibesine kapılmış kişiler için konu hakkın­da açıkça konuşabilmek ve Atlantik’ in öte yanındaki ‘kuzen’ lerinin ne üstünde çalıştığını öğrenmek herhalde çok hoş bir deneyim ol­muştu. Friedman’ın delegasyonu İngiliz şifre kırma operasyonunun tahmin ettiklerinden çok daha gelişmiş ve profesyonel olduğunu gördü. Bletchley Park’ın personel listesinde beş bini aşkın çalışan vardı ve İngilizler şifre kırma ve ele geçirme uygulamaları ve prose­dürleri geliştirmekte Amerikalıları çok gerilerde bırakmıştı.

Friedman, McCormack ve Taylor oraya yalnızca gözlemde bu­lunmak üzere gitmemişti. Gelir gelmez İngiltere’yle ABD’yi haber­leşme istihbaratı alanında birbirine bağlayan ilk önemli yazılı anlaş­manın müzakerelerine başladılar; günümüzde bu ilişkiyi düzenle­yen anlaşmanın öncüsüydü bu. Bilinen adıyla BRUSA anlaşması bu tür ilk büyük pakttı: iki ülke arasında Sigint ittifakı. BRUSA’nın ardındaki itici güç, söz konusu ülkelerden her birinin üstünde yo­ğunlaşacağı coğrafi küreleri belirleyerek, aynı işin iki kez yapılması­nı engellemek ve istihbarat ve bilgi alışverişini koordine etmekti. Anlaşma metni yarım yüzyıl gizli kaldıktan sonra, sonunda 1995’te NSA tarafından gizliliği kaldırıldı. Anlaşmaya göre, “Hem ABD hem de İngilizler mihver devletlerinin askeri ve hava kuvvetlerin­den gelen sinyallerin saptanması, belirlenmesi ve ele geçirilmesiyle ve kullandıkları kod ve şifrelerin çözülmesiyle ilgili tüm bilgileri paylaşmayı kabul eder.” Anlaşmaya göre. Japon muhaberatını ~ku­ma sorumluluğunu ABD üstlenecek, İngilizlerse Almanlar ve İtalyanlar üstünde yoğunlaşacaktı. Anlaşmada, “Deşifre sonucunda el­de edilen tüm istihbarat İttihat Subayları’na verilecek ve bu subay­lar gerek görürse bu bilgilerin Londra’yla Washington arasında de­ğiş tokuşunu sağlayacaktır,” deniyordu. Gizliliği kaldırılan metinde hala, “I Bölüm okunduktan sonra yakılarak yok edilecektir,” uyarısı bulunmaktadır. BRUSA’nın imzalanmasından sonra Friedman ve McCormack evlerine döndü, Taylor ise bilgi ve teknik alışverişini şahsen denetlemek üzere kaldı.

Altı ay sonra, Kasım 1943’te yaklaşık otuz müttefik ülkenin temsilcileri sinyal istihbaratında daha geniş kapsamlı bir işbirliği konusunu tartışmak üzere Washington’da bir araya geldi. İngiliz­lerle Amerikalılara Kanada’yla Avustralya’dan istihbarat yetkilileri katıldı ve katılımcılar, savaştan sonra UKUSA anlaşmasıyla resmi­leşecek olan daha geniş kapsamlı uluslararası işbirliğini bu buluşma­da geliştirmeye başladı.

GÜNÜMÜZ ULUSLARARASI MANZARASININ özelliklerinin pek çoğu 1945’in son altı ayında ortaya çıktı. 6 Ağustos’ta Enola Gay’ in mürettebatı ilk atom bombasını Hiroşima’ya attı. Üç gün sonraysa Bock’s Car adıyla bilinen B-29’un mürettebatı Nagasaki’ye ikinci bir bomba attı. 2 Eylül’de Japon yetkililer Tokyo Körfezi’nde, sa­vaş gemisi Missouri’de kayıtsız şartsız teslim anlaşmasını imzaladı. 24 Ekim’de Birleşmiş Milletler kuruldu. Ve 20 Kasım 1945’te Tel­ford Taylor’la Genel Savcı Robert H. Jackson önderliğinde Nün­berg duruşmaları başladı.

Tarih kitaplarında bu olaylar bir çağı tanımlayan gelişmeler ola­rak başköşeye yerleştirilirken, aynı aylarda yaşanan ve sonraki yıllar­da uluslararası toplumun işleyişi üstünde aynı derecede önemli bir etki gösteren bir başka gelişme büyük oranda göz ardı edilmiştir. Savaş sona erip Müttefikler biraz da sinyal istihbarat! Alanındaki gizli işbirlikleri sayesinde galip geldiklerinde, bu ittifakı barış döne­minde de sürdürmeyi seçtiler. 12 Eylül 1945’te, Japonların teslim olmasından sadece günler sonra, Başkan Harry Truman, Savaş Ba­kanı’yla Donanma Bakanı’na ‘haberleşme istihbarat! Alanında ABD Ordusu ve Donanması’yla İngilizler arasındaki işbirliğini sürdürme ve ABD’nin çıkarlarına göre bu işbirliğini genişletme, değiştirme ya da sona erdirme’ yetkisini verdiği tek cümlelik çok gizli bir memo­randum imzaladı.

Bu yakın işbirliği neden barış zamanında da sürdürüldü? Bunun nedeni kısmen, Müttefiklerin özellikle de Stalin Rusyası göz önüne alındığında savaş sonrası güvenlik konusunda korkularının sürme­siydi. Amerikalılar tüm dünyada uçuşan sinyalleri toplama kapasi­telerinin yetersiz olmasından kaygılanıyordu: Deniz üstündeki de geçirme istasyonları büyük oranda Pasifik’te Guam, Samoa ve Oki­nava gibi yerlerde odaklanmıştı ve Ariantik kapasiteleri de güneyde Porto Riko, Brezilya ve Panama Kanal Bölgesi’nde odaklanmıştı. İngilizlerinse Kuzey Atlantik’ te ve Kuzey Denizi bölgesinde, ayrıca Akdeniz’de. Kızıldeniz civarında, Hint Okyanusu’nda ve Güney Pasifik’te dinleme istasyonları vardı. İngilizlerin Kanada, Avustral­ya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika’daki dinleme istasyonlarına eri­şim olanakları da vardı. Kısmen savaş sırasındaki yük paylaşımları­na bağlı olarak 1945’te ABD’yle İngiltere birbirlerinde eksik olan olanaklara sahipti ve belirsizliğin hakim olduğu bir dönemde man­tıklı görünen küresel stratejik bir sonsuz bilgi kapasitesine iki tara­fın da ulaşabilmesinin tek yolu işbirliğinin sürdürülmesiydi.

   Ve böylece Şubat 1946’da William Friedman yeni tur müzake­reler için İngiltere’ye gitti. Bu kez tartışmalar neredeyse iki ay sür­dü; Ottowa ve Canberra Hükümetleri İngiltere’ye kendi adlarına müzakerelerde bulunma yetkisini vermişti. Müzakerelere Sir Ste­wart Menzies başkanlık etti. Kurnaz bir taktikçi olan Sir Menzies çözülmesi zor bir konu gündeme geldiğinde görüşmelere ara veri­yor ve katılımcıların öğle yemeği için Rirz’e geçmesini öneriyordu. Şişelerce kırmızı şaraptan sonra iş başına döndüklerinde çalışma ar­kadaşları çok daha uysal oluyordu.

      Toplantılarda, Londra’da bir ABD irtibat bürosu kurulmasına ve aynı işin iki kez yapılmasını engelleyecek çeşitli prosedürler oluş­turulmasına karar verildi -böylesine bölümlenmiş ve gizli bir çalış­ma ortamında sürekli bir riskti bu. İki ülkenin çözülmüş malzeme­leri paylaşmasına ve bir örgütün çalışanlarının yıllarca öteki için ça­lışmasına ola~ak tanıyacak bir değiş tokuş programının oluşturul­masına karar verildi.

Bu müzakereler sırasında bir belge şekillenmeye başlamıştı. Son hali yaklaşık yirmi beş sayfaydı, ama tarihsel kayıtlardan çıkarıla­caktı -kesilip atılmış kısa ama çok önemli bir pasaj. Belgenin tarihi bile tarihçiler arasında tartışma yaratmaktadır. Efsanevi NSA kriptografçısı Dr. Louis T ordella ölümünden önce İngiliz istihbarat ta­rihçisi Christopher Andrew’e imza sırasında kendisinin de bulun­duğunu ve imzanın Haziran 1948’de atıldığını doğrulamıştı,.r. Bel­ki de müzakereler böylesine uzadığından ve ardı ardına taslak anlaş­malar hazırlandığından, tarih genellikle 1947 olarak verilir. Tordel­la’ya göre, Ordu’dan Albay Kirby’yle Albay Hayes, Donanma’dan Albay Roeder, Hava Kuvvetleri’nden John Morrisorı ve Dışişleri Bakanlığı’ndan Benson Buffham’la Robert Packard da imzada bu­lunmuştur. Ve belge, İngiltere-ABD Haberleşme İstihbaratı Anlaş­ması olarak bilinmekteydi, ya da kısaca: UKUSA.

Bu konuda çok mürekkep harcanmış olmasına, varlığının çok sayıda eski istihbarat subayı tarafından kabul edilmesine ve tarihin en kalıcı ve koordinasyonlu istihbarat ittifaklarından birini yarat­mış olmasına karşın, belge hala halka açıklanmamış ve üye örgütler tarafından ne doğrulanmış ne de inkâr edilmiştir. Anlaşmanın 1947’de imzalanan ilk safhası yalnızca ABD ve İngiltere için bağlayıcıydı. Yapılan düzenlemeye göre, GCHQ, İngiltere ve Kıbrıs’taki dinleme istasyonlarını kullanarak Batı Avrupa’yla Ortadoğu’yu iz­leyecekti. Ertesi yıl Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ‘İkinci Ta­raflar’ olarak ortaklığa katıldı.

Japonya, Güney Kore ve çeşitli NATO müttefikleri gibi ‘Üçün­cü Taraflar’ ise ittifaka sonraki yıllarda katıldı. Ama bu kademeli bir anlaşmaydı ve eşit taraflar arasında yapılmamıştı. İngiltere bile, savaş sırasında ABD’yle az çok eşit konumda bulunmasına karşın, savaş sonrasında Amerika’nın süper güç konumunu pekiştirmesi so­nucunda yavaş yavaş bir alt düzeye indi. NSA’ nın eski bir görevlisi şöyle demektedir: “[Tüm] bilgiler ABD’ye gelir, ama ABD öteki güçlere, bilgi aktarımında her zaman aynı karşılığı vermez.” Ger­çekten de, RAF Merıwith Hill de dahil olmak üzere, yabancı top­raklarda kurulu Amerikan üslerinin çoğu istihbaratı doğrudan Maryland, Fort Meade’ e yollar ve bilgi ancak bundan sonra ‘bilme gereksinimi’ temelinde öteki güçlere dağıtılabilir. İngiltere, Men­wirh Hill’ deki devasa kulağa ev sahipliği yapsa da, ancak Ameri­ka’nın istediği kadarını duyabilmektedir.

Üçüncü taraflar söz konusu olduğunda anlaşma şartları daha da cimridir. Örneğin Japonya ABD’nin, topraklarında bir düzine din­leme istasyonu inşa etmesine ve NSA Uzakdoğu Merkezi’ni orada kurmasına izin vermiştir. Yine de NSA 1981’den beri Yeni Zelan­da’nın üye örgütü GCSB’ nin yardımıyla önemli miktarda Japon diplomatik trafiğini (meslekte kullanılan kısaltmayla JAD) ele ge­çirmekte ve izlemektedir. Yaklaşık olarak UKUSA anlaşmasının imzalandığı sıralarda, Nisan 1948’de Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) kurulmuş olması da ilgi çekicidir. NATO, UKUSA anlaşmasının şartlarını etkilemedi. Antlaşma yalnızca, ye­ni dinleme istasyonlarının açıkça inşa edilebilmesi olanağını geniş­letti.

Menwith HiIl’ deki NSA tesislerinin çevresinde dolaşıp, otlak­larda hiç ağırlıkları yokmuş gibi sallanır görünen bu beyaz kürelere büyülenmiş gibi baktıktan sonra, GCHQ’ nun UKUSA anlaşması­nın gizliliğini kaldırmasa bile en azından varlığını kabul edebilece­ğini düşündüm. İngiltere’nin ortasındaki devasa Amerikan tesisini görmüştüm ne de olsa; etrafında yürümüştüm. Gözle görüneni ka­bul etmenin ne zararı olabilirdi? GCHQ sözcülerinden Bob McNally, bana yolladığı elektronik postada, “İngiltere’yle ABD arasında hem bize hem NATO’ya yarar sağlayan mükemmel bit ilişki bulunmaktadır ve ortak savunma amaçları için birlikte çalış­maktadırlar,” diyordu, “Aramızda köklü bir işbirliği geleneği bulunmaktadır… İlişkimizin ayrıntıları ya da müttefiklerimizin ope­rasyonları konusunda yorum yapmaz ve bunları tartışmayız.” Gayet tipik bir yanıttı bu. Bir dostluk, hatta ‘özel bir ilişki’ olduğunu kim­se inkar etmiyor. Ama bu tatlı sözlerin ötesine geçme yönündeki herhangi bir çabanın başarı şansı bulunmuyor. Yine de yetkililer, it­tifakı adıyla kabul etmemelerine karşın arada bir bazı ayrıntıları ağızlarından kaçırıveriyor. Ekim 2002’de Yeni Zelanda Başbakanı Helen Clark New Zealand Herald’a, ülkesinin hala ‘en iyi istihba­rat kulübü’ adını verdiği şeyin bir parçası olduğunu söyledi. Kendi­sine daha sonra TVNZ’ de bu kulüp hakkında soru sorulduğunday­sa, Yeni Zelanda’nın ‘ABD, İngiltere, Avustralya ve Kanada’yla bir­likte’ kulübün ‘kurucu üyesi’ olduğunu belirtti.

1970 YILINDA BİR GÜN, HAVACILIK ŞİRKETİ TRW’ nun Redondo Beach’teki merkezinden bit kamyon çıktı. Kamyon­da sabit yörüngeli bir uydu vardı -ABD’nin sinyal toplama yönte­minde devrim yaratacak ve UKUSA ittifakına dahil beş ülkeyi bir­birine daha da yakınlaştıracak bir casusluk teknolojisi. Sabit yörün­geli terimi, uydunun yörüngede, dünyanın dönüşüyle eş.zamanlı olarak döndüğü anlamına gelmektedir; böylece hep tek bir nokta üstünde kalır. Dört yıl önce TRW, CIA’ yla 1970’lerin başlarında fırlatılacak olan bu uydulardan dört adet üretmek üzere bir sözleş­me yapmıştı. Kod adıyla Rhyolite programının ilk uydusuydu bu ve yeryüzünden uyduyu yöneten kişilerce Bird 1 olarak adlandırılıyordu.

Uydu inşası son derece pahalı olduğundan Bırd 1 ın çok sayıda işlevi olacaktı. Başlıca görevi telemetriydi: radyo dalgalarını ve at­mosfer değişimlerini okuyarak füze testlerini saptamak. Bir başka işleviyse haberleşme sinyallerini ele geçirmekti. Yerküre eğimli ol­duğundan, aralarında herhangi bir mesafe buluna~ mikrodalga ku­leleri arasında radyo sinyalleri yolladığınızda bu sinyalleri bir kıs­mı kuleyi geçerek uzaya doğru ilerlemeyi sürdürür. Buna ‘mikro­dalga saçılması’ denmektedir. Sinyal kalitesi yerden uzaklaştıkça bozulacaktır. ama otuz beş bin kilometre uzaklıkta, yanı Rhyolite uydularının tepemizde dolaşması tasarlanmış olan yerde mesajlar hala ayırt edilebilecektir. Bu program hakkında yazılar yazan ilk kişilerden biri olan New York Times muhabiri Robert Lindsey’ in söz­leriyle, Rhyolite bu haliyle, “Avrupa’nın büyük bölümünde. Komünist trafiğini izleyebilecek, Moskova’ daki bir Sovyet komiserinin Yalta’ daki metresiyle ya da bir generalin kıtanın öteki ucundaki teğ­menleriyle konuşmasına kulak misafiri olabilecekti.” NSA tarihi hakkındaki iki kapsamlı kitabıyla örgüt konusunda tartışmasız sivil otorite olarak kabul edilen James Bamford ise Rhyolite’ ten, ‘NSA’ nın uzaydaki ilk gerçek dinleme mevzisi’ olarak söz etmekte­dir.

Kamyondaki büyük bir konteynıra yerleştirilmiş olan Bird 1 Flo­rida’ daki Cape Canaveral’ a nakledildi ve burada bir Atlas- Agena D fırlatıcısından uzaya gönderildi. Bird 1, bir buçuk metre uzunluğunda ve 750 kilo ağırlığında, uzayda açılarak dev bir şemsiye şeklini al­mak üzere tasarlanmış ve ortasından uzun bir arıten çıkan yirmi bir metreden fazla genişlikte bir çanağı olan bodur bir silindirdi. Çanak, , ışığı enerjiye çevirebilecek olan, silikon hücrelerden yapılmış iki uzun kanatla destekleniyordu. Ve aygıtın tam~mı iki düzine mikro­dalga alıcısıyla kaplıydı. Uydu büyük olasılıkla aylarca ABD üstün­de kaldı ve laboratuvar önlüklü teknisyenler hassas parçalarının ayarlarını yaptı. Sonra ekvator üstündeki. Endonezya ve Avustralya yakınlarındaki bir yere doğru yolculuğuna başladı -Sovyetler Birli­ği’yle Çin’den gelen sinyallerin toplanması için en stratejik noktaydı burası.       .

Rhyolite yerüstü dinleme mevzilerinden tümüyle bağımsız de­ğildi ve ABD’ de Bird 1 fırlatılmaya hazırlanırken gezegenin öteki ucunda hazırlıklar sürmekteydi. Avustralya’nın Red Center’ ının ka­vurucu sıcağında, Âlice Springs Kasabası’nın yaklaşık on dokuz ki­lometre dışında tuhaf şeyler oluyordu. Red Center pas rengi kum ve böylesine zorlu çöl şartlarında yetişebilen ender canlılardan biri olan dikenli bitki öbeklerinden oluşan çorak bir alandır. Yerlilerin kullandığı adla Alice, kilometreler boyunca tek yerleşimdir; tozlu ve çetin, Avustralya kara kütlesinin ortasında benek gibi kalan bir ka­saba. 1960’larda, çoğu yalıtılmışlıktan hoşlanan cesur hayvan çiftli­ği sahibi olan birkaç bin beyazla, aileleri binlerce yıldır bu bölgede yaşamış olan birkaç bin Aborjin’ den oluşan küçük bir topluluktu. Dolayısıyla, Bird 1 ‘in fırlatılmasından üç yıl önce Collins Radio Companyadlı T eksas merkezli bir şirketin kasabada ofis kurması yerlilere hiç kuşkusuz son derece tuhaf gelmiştir.

Bu Amerikalıların Outback’in kalbine düşmelerinden ve yazın 46 derece sıcaklıklara katlanmalarından daha tuhaf olansa, kalmayı planlamalarıydı -Collins oraya, kasabanın hemen dışında, Mac­donnell Sıradağları’nın eteklerindeki kayalık katmanlarda bir üs kurulmasına yardım etmek üzere gelmişti. Üste başlangıçta yalnız­ca iki radar kubbesi bulunacaktı; bunlar, otuz üç ve yirmi bir met­re çapındaki çanakları gizleyecekti. Kubbeler 1968’de dikildi; yıllar içindeyse on iki kubbe daha eklendi ve günümüzde sayıları on dör­de ulaştı. Radar kubbelerine bir düzine başka anten ve neredeyse 560 metrekarelik alanıyla dünyadaki en büyük örneklerden biri ol­duğu söylenen devasa bir bilgisayar odası da dahil olmak üzere yak­laşık yirmi adet tek katlı destek binası eklendi. Temel altyapının büyük bölümünü Collins kurdu, bilgisayarları kuran IBM’ ydi, TRW istasyonun kontrol ettiği uyduları üretti ve bir başka Teksas şirketi olan E-Systems da bilgisayar odasının yönetiminden ve ope­rasyonundan sorumluydu. Dolayısıyla üs, resmi olarak ‘Ortak Sa­vunma Uzay Araştırmaları Tesisi’ adıyla bilinmesine karşın, aslında büyük oranda bir Amerikan operasyonuydu. UKUSA dinleme sis­teminin Avustralya’daki bu köprübaşının adı Pine Gap’ tir.

Pine Gap’ in ne kadar tecrit edilmiş bir yer olduğunu anlatmak çok zor. Üs, hiçliğin ortasında teriminin hakkını veriyor. Yerküre­nin en ücra kıtasının en ücra yerinde bulunuyor. Pine Gap’ te yıllar­ca kalmış olan eski bir E-Systems teknisyeni bana, kısa bir süre son­ra oradaki genç Amerikalıların çıldırdıklarını, giderek aşırılık nö­betlerine kapıldıklarını, yapacak daha iyi bir şey olmadığı için içki içip seks yaptıklarını anlattı. Elbette, amaçlar doğrultusunda ücra bir yer seçilmişti, 1960’larda sinyal istihbaratında sabit yörüngeli uyduların kullanılması fikri gündeme geldiğinde, yer istasyonları­nın kurulacağı yerlerin seçiminde başlıca kaygı konusu Sovyetlerin ‘downlink’leri hiçbir şekilde ele geçirememesiydi. Amerikalıların uyduları Hint Okyanusu üstündeki geçici yörüngelerinde tutmak için güney yarıkürede bir downlink alanına ihtiyaçları vardı, çünkü yerkürenin eğimi buradaki uyduların doğrudan ABD’ye aktarım yapmasını engellemektedir. Kıyının az ötesinde sinyal avlayan Sov­yet Sigint gemilerine karşı korumasız olacağından, downlink Diego Garcia ya da Guam gibi bir adada olamazdı. Bu tür girişimlerle kar­şılaşma tehlikesi her zaman vardır gerçi, ama Bird l’i hafif tutmak ve enerji kullanımında kolaylık sağlamak isteyen mimarları onu herhangi bir şifreleme sistemi koymadan yörüngeye yerleştirmiş ol­dukları için, bu örnekte kaygıları özellikle fazlaydı. Mesajlarını yer­küreye ‘doğal dil’le yolluyordu -yani hiç şifrelemeden.

Bu kaygılar karşısında Pine Gap ideal bir çözümdü. Tesisin et­rafındaki on sekiz kilometrekarelik alan her tür elektronik müdaha­leyi azaltmak amacıyla tampon bölge haline getirilmiştir. İstasyonun çevresindeki otlaklardaki kiracılar ziyaretçileri mülklerinden uzak tutuyor. Dolayısıyla, istasyonun etrafında seksen kilometre ya­rıçaplı bir alanda herhangi bir uydu alıcı anteni kurulması müm­kün olamazdı. Alice Springs Havaalanı’ndaki hava trafiği kontro­lörleri kuşku uyandıran hava hareketlerini bildiriyor; bu nedenle, üstünden uçarak dinleme yapılması olasılığı çok düşük. Ve istasyo­nun denizden yüzlerce kilometre uzakta olması nedeniyle Rus ge­milerinin Birdl ‘den gelen sinyalleri toplaması tehlikesi bulunmu­yor.

Pin e Gap’ teki uydu programı her zaman bir ‘kara’ program ol­duğundan, operasyonları ya da kapasitesi konusunda çok az resmi yorum yapılmıştır. Avustralya ve ABD Hükümetleri’nin 9 Aralık 1966′ da üssün kurulmasıyla ilgili olarak imzaladıkları anlaşmada, üssün ‘ortak uzay araştırmalarıyla uğraşacağı belirtiliyor. Ama an­laşmada üsten sorumlu tutulan Amerikan örgütü, günümüzde DARP A adıyla bilinen ARPA, yani İleri Araştırma Projeleri Ajan­sı’ dır. (i 977′ de anlaşmaya yapılan bir ekle bu söylem daha genel bir söylemle değiştirildi ve istasyonun Savunma Bakanlığı’nın deneti­minde olacağı belirtildi.) İstasyonun varlığı her zaman belli bir dü­zeyde kabul edilmişse bile, tesiste uzay araştırmaları ya da ‘silah de­netimi onayı’ yapıldığı iddia edilmiştir. İstasyonun gerçekten de, bir zamanlar çeşitli uydu telemetri yöntemleri kullanılarak Sovyet­lerin ve öteki güçlerin nükleer araştırma ve test faaliyetlerinin kon­trol edilmesinde önemli bir araç olduğuna fazla kuşku yoktur. Avustralya Dışişleri Bakanı Bill Hayden’ ın bir yorumuna göre, “Pi­ne Gap olmasaydı süper güçler arasında önemli silah denetim anlaş­malarının imzalanması büyük olasılıkla mümkün olmazdı:” Ama Avustralya Ulusal Üniversitesi’nde öğretim görevlisi ve Avustral­ya’nın sinyal istihbaratı konusunda başlıca uzman olan Desmond Ball’ un tahminlerine göre, Soğuk Savaş’ın doruk noktasında oldu­ğu 1980’lerde bile Amerikan sabit yörüngeli uydu programının kaynak ve çalışmalarının yüzde 40’ından azı gerçekten silah deneti­mine ayrılmıştı. Üstelik Ball’ un da belirttiği gibi, 1970’te ilk Rhyolire uydusu fırlatıldığında Bird 1 ‘in başlattığı program üstün­de yıllardır çalışılmaktaydı -hatta Amerikalılarla Sovyetler arasında silah denetimi konusunda yapılan tüm ciddi tartışma ve antlaş­malardan daha önceki tarihlere dayanıyordu. Ball’un iddiasına gö­re, Pine Gap’in Sinyal Analizi Bölümü’ndeki teknisyenler daha en baştan itibaren muhaberatları dinleyebiliyordu ve aralarından bazı­ları Vietnam Savaşı’nın son yıllarında yaralı Amerikan askerlerinin telsizle iletilen yardım çığlıklarını dinlemek gibi korkunç bir dene­yim yaşamıştı.

Peki, ama Pine Gap günümüzde ne yapıyor? Üssün Soğuk Sa­vaş’ın ardından kapanması beklenebilirdi. Birkaç yüz kilometre gü­neydeki, Nurrungar gibi lirik bir adı olan (‘dinlemek’ anlamındaki Aborjin sözcüğüne dayanmaktadır) bir başka Amerikan üssü 2000′ de kapatıldı ve çalışanlarının çoğuyla donanımının büyük bö­lümü Pine Gap’e aktarıldı. Aynı zamanda, 1998 yazında Avustral­yalı yetkililer Pine Gap anlaşmasının on yıllığına yenilendiğini açık­ladı.

Günümüzde üste, yaklaşık yarısı Avustralyalı ve yarısı Amerika­lı olmak üzere neredeyse dokuz yüz kişi çalışıyor. Geçmişte kimi anlaşmazlıkları yaşandı ve Avustralyalı çalışanlar Amerikalılara kı­yasla daha az ücret aldıkları için greve gitti, ama bunun dışında iliş­kiler oldukça dostçaydı. Şu anda Alice Springs Amerikalılarla dolu. İşlerinden asla bahsetmiyorlar elbette, ama çeşitli faaliyetlere katılı­yorlar: beyzbol ligleri, Rotary kulüpleri, Âlice Springs’ i Güzelleştir­me Derneği. Ve yerel ekonomiye büyük maddi katkıları oluyor.

Bamford’ un Pine Gap’ ten NSA’ nın uzaydaki ilk dinleme mev­zisi olarak söz etmesine karşın, üs aslında, CIA tarafından, NSA ve Amerikan uydularının tasarım ve geliştiriminden sorumlu örgüt olan Ulusal Keşif Bürosu (NRO) ile koordinasyon içinde, yönetil­mektedir. Başlarda Pine Gap yalnızca bir röle istasyonuydu. Rhyo­lite uydusundan şifrelenmemiş sinyaller alıyor, bunları şifreliyor ve ardından ABD’ye, ya TRW’ ya ya da doğrudan Fort Meade’ e nak­lediyordu. Ama 1995’le 2001 arasında tesisin başında bulunan Avustralyalı Ron Huisken, Pine Gap’in Körfez Savaşı’ndan bu ya­na iki kat büyüdüğünü öne sürüyor. Bu durum büyük olasılıkla, üssün sağladığı güney yarıküre kapsama kapasitesinin Amerika’nın stratejik kaygıları açısından ne denli hayati bir önem kazandığını gösteriyor. Ayrıca, Avustralya ve Amerika istihbarat toplulukları arasındaki, UKUSA anlaşmasından doğan yakınlığı yansıtıyor. Gü­nümüzde Pine Gap tüm dünyadaki en büyük CIA üssü. Ama Ame­rikan askeri ve istihbarat örgütlerinin yalnızca Avustralya’da yönet­tikleri düzinelerce üsten yalnızca biri.

  Avustralya’ da bu kadar çok Amerikan üssünün bulunması yıllar içinde zaman zaman tartışma konusu oldu ve bugün bile çeşidi üs­lerin, özellikle de Pine Gap’ in etrafında protesto gösterileri düzen­leniyor. Böyle durumlarda üsse giden yollar kapatılıyor ve askeri polislerce korunuyor. Bu tür en büyük tartışma 1975 sonbaharın­da yaşandı. Bu dönemde Avustralya’da, Amerikan nükleer telemetresinde etkili olan ve dolayısıyla bir nükleer saldırıya hedef olabile­cek üslere ev sahipliği yapılması konusunda büyük bir kaygı yaşan­maktaydı. Günümüzde bu kaygı abartılı görünse de, bu tür olayla­rın tümüyle akla yatkın ve pek çoklarına kaçınılmaz göründüğü ge­nel Soğuk Savaş iklimini hatırlamakta yarar var. 1975 sonbaharın­da CIA’ nın Avustralya’daki rolüyle ilgili yeni bilgiler halka ulaşıyor ve bu da tartışmayı daha da alevlendiriyordu. Amerikan tesislerine getirilen e1eştirilerin ön cephesinde Başbakan Gough Whidam yer alıyordu, Onun başkanlığındaki İşçi Partisi Hükümeti üslerin eski­den öne sürüldüğü gibi ABD Savunma Bakanlığı tarafından değil, adı halka açıklanmış olan bir CIA yetkilisi tarafından dene dendiğini ortaya çıkardı. İşçi Partisi soruşturma başlattı ve Avustralya Dı­şişleri Bakanlığı’nda en üst düzeylerde bulunanların bile Pine Gap gibi üslerde ne yapıldığını tam olarak bilmediği ortaya çıktı.

10 Kasım’ da Avustralya Güvenlik ve İstihbarat Örgütü, CIA’ daki bağlantısından, örgüt yetkililerinin üs hakkında halka da­ha fazla açıklama yapılmasının tehlikesi konusunda son derece kay­gılı olduğu yönünde bir mesaj aldı.

BÜTÜN BUNLAR CIA’ YI ŞAŞKINLIĞA DÜŞÜRDÜ. BU, İKİ TARAFLI İSTİHBARAT GÜVENLİĞİYLE İLGİLİ ALANIMIZDA BİR DEĞİŞİM ANLAMINAMI GELİYOR? CIA, SÜREKLİ OLARAK CIA’ YA GÖNDERME YAPILAN BU DİYALOĞUN, AVUSTRALYADAKİ, SÖZ KONUSU KİŞİLERİN ÇALIŞMAKTA OLDUĞU VE HEM SERVİSLERİMİZ HEM DE ÜLKELERİMİZ İÇİN HAYATİ ÖNEM TAŞIYAN TESİSLERİ, ÖZELLİKLE DE ALICE SPRINGS’ TEKİ TESİSLERİ AÇIĞA ÇIKARMAKTAN BAŞKA SONUÇ VERECEĞİNİ DÜŞÜNEMEMEKTEDİR.

ABD için çok önemli bir konuydu bu. Ulusal Güvenlik Konse­yi Avustralya’daki üsleri Amerika’nın nükleer açıdan ayakta kalma­sı konusunda önemli buluyordu ve mesajın sonunda, açıklamaların sürmesi durumunda ABD’nin Avustralya’ya üslerden gelen istihba­rata ayrıcalıklı erişim olanağı sunmaktan vazgeçebileceği belirtiliyordu.

Ama Withlam yılmadı. CIA’ yla ilişkilendirilmek için iyi bir dönem değildi bu. Örgütün Şili’de Salvador Allende’ nin devrilmesin­deki rolüyle ilgili açıklamalar duyulmaya başlanıyordu ve Whitlam Avustralya’nın iç siyasi işlerine de aynı şekilde karışıldığına inanı­yordu. CIA’ nın İşçi Partisi’nin muhalifleri olan ve Amerikan üsle­rini savunan Liberal ve Ulusal Ülke partilerine fon akıttığını açıkça öne sürmeye başlamıştı. 11 Kasım’da konu hakkında bir konuşma daha yapmaya hazırlanıyordu, ama Genel Vali John Kerr’ in onu görevinden alması nedeniyle bu konuşmayı yapamadı.

Aradan geçen yıllar boyunca Avustralya’da, CIA’ nın bu darbe­deki parmağı konusunda kuramı ar üretildi, ama Whitlam’ ın yerin­den edilmesi, sonuçta, öbür açılardan dostane bir işbirliği tarihinde küçük bir kesintiden ibaretti. İlk başlarda Pine Gap’ teki Avustral­yalı çalışanların üssün Sinyal Analizi Bölümü’ne alınmamalarına ve sonuçta burada toplanan zengin istihbarata ulaşamamalarına kar­şın, 1980’de tesiste ayrımcılığa son verildi ve günümüzde UKU­SA’ ya dayanan ilişki her zamankinden çok daha yakın. Beş müttefik örgütün başkanları her yıl planlama ve koordinasyon için bir araya geliyor. Rutin ve rutin olarak gizli toplantılar bunlar. Halk ev sahipliğini hangi yıl hangi ülkenin üslendiğini yada toplantıların ne zaman yapıldığını bilmiyor. UKUSA ülkeleri arasındaki işbirli­ğinin gizli anlaşmanın kapsamıyla sınırlı kaldığı da söylenemez. Bu ülkeler arasında istihbarat alışverişini düzenleyen sayısız iki taraflı ve çok taraflı anlaşma var; elbette, işbirliğinin sürdürülmesinden kaynaklanan ve en az yazılı anlaşmalar kadar, belki de daha da önemli olan sayısız gayri resmi konvansiyon da bulunuyor.

Avustralya’nın İstihbarat Genel Denetçisi Bill Blick, 1999’da, herhangi bir UKUSA ülkesinden bu yakın ilişkiyi ve söz konusu ül­kelerin sürdürdüğü Sigint ağını kabul eden ilk yetkili oldu. BBC’ ye, “Sizin de tahmin edeceğiniz gibi, atmosferde çok miktar­da radyo haberleşmesi dolaşıyor,” dedi. “Ve DSD gibi örgütler ulu­sal güvenlikleri adına bu haberleşmeleri topluyor.” Ele geçirilen bil­gilerin İngiltere’ye ve Amerika’ya iletilip iletilmediği sorulduğun­daysa Blick, “Belli şartlarda iletilebilirler,” dedi.

Menwith Hillve Pine Gap, yerküreyi kaplayan çok sayıdaki üs­ten yalnızca ikisi. Büyüklükleri ve önemleri, elli yıldan fazla bir sü­re önce UKUSA anlaşmasının başlattığı sistemin boyutunun ve an­laşmanın Amerika dışındaki dört tarafının günümüzde Amerikan istihbaratıyla yakınlık derecesinin kanıtı. Bu üslerin her biri, ağa ay­rılmış olan muazzam kaynak ve yatırımların yalnızca birer gösterge­si ve ağın kapasitesi konusunda ancak küçük bir ipucu oluşturuyor. Gough Whitlam, bu düzenlemenin sağlıklı bir şekilde sürdürülme­sinin ilgili ülkelerin yönetimleri için ne kadar önemli olduğunu ve istihbarat örgütleri arasındaki bir ittifakın yerel halkın ya da siyaset­çilerin gereksinim ve taleplerinin üstesinden nasıl beceriyle gelebi­leceğini yeterince anlayamadı. Örgütlerin düzenlemenin tamamını gizli tutmak için yapabileceklerinin boyutunu da hafife aldı. çey­rek yüzyıl sonra genç bir GCHQ çalışanı da aynı yanlış hesabı ya­pacaktı.

2

Ben Sızdırdım

    Diplomatları Dinlemek

3 ŞUBAT 2003 PAZARTESI GÜNÜ öğleden sonra, Irak’ın istila edil­mesi için Washington ve Londra’da çalınan davulların sesleri yük­selirken, Katharine Gun adlı genç ve sarışın bir kadın, Cots­wold’ daki kaplıca kasabası Cheltenham civarında bulunan GCHQ’ daki işinden çıkmadan önce çantasına bir belge attı. Yirmi sekiz yaşındaki Katharine iki yıldır örgütte Mandarin çevirmeni olarak çalışıyordu. Güvenlikten geçip kompleksten çıkarken korku­dan titredi -gizli bir belgeyi dışarı çıkararak kuralları çiğnemişti. Risk yüksekti belki, ama mükâfat da yüksekti: Katharine Gun’ ın planı, her ne kadar idealistçe ya da safça olsa da, ABD’yle İngilte­re’nin Irak’ta savaşmalarını önlemekti.

  Bir önceki Cuma günü her zamanki gibi başlamıştı. Katharine GCHQ’ daki, günlerini başında kulaklıklarıyla ele geçirilmiş Çince konuşmaları dinleyerek geçirdiği çalışma köşesinde oturuyordu. Katharine İngiltere’ de doğmuştu, ama üç yaşındayken annesiyle ba­bası onu da alarak Tayvan’a taşındı. Katharine lise için İngiltere’ye döndü ve olağanüstü bir dil yeteneği olduğunu görerek Çince çalış­mayı sürdürdü. Durham Üniversitesi’nde Japonca okudu ve mezun olduktan sonra Japonya’ya, Hiroşima bölgesine giderek bir okulda İngilizce öğretmenliği yapmaya başladı. 1999′ da yeniden İngilte­re’ye döndü ve bildiği dilleri kullanabileceği bir iş ararken gözü GCHQ’ nun gazetedeki iş ilanına takıldı. Daha önce hiç istihbarat konusuna özel bir ilgi duymamış ve ilandan işin tam olarak ne ol­duğunu anlayamamıştı, ama ilanda ilgilendikleri dillerin listesi ve­rilmişti ve bunlardan ikisi Çince ile Japoncaydı. “İşlerini nasıl yaptıklarına, kimleri hedef aldıklarına ve bu kişileri neden hedef aldık­larına bakarsanız, ilan oldukça zararsız görünüyordu,” diye hatırla­yacaktı sonradan. “Evet, istihbarat servisinde çalışacağınızı biliyor­sunuz. Evet, gizli bir iş olduğunu ve buna benzer şeyleri biliyorsu­nuz. Ama işin boyutunu bilmiyorsunuz.” Biraz araştırma yaptı, ama GCHQ’ nun işleriyle ilgili fazla bir şey öğrenemedi. Görüştü­ğü işe alma sorumlusu da fazla bilgi vermemişti. Ama sonuçta bu bir işti. Örgüt standart uygulamayı izleyerek onu güvenlik soruştur­masından geçirdi, geçmişi hakkında ayrıntılı bir araştırma yaptı; ar­kadaşlarıyla, komşularıyla, eski iş arkadaşlarıyla ve İngiliz istihbara­tının en gizli alanında çalışmaya uygun olup olmadığı konusunda bir tablo oluşmasına yardım edecek herkesle konuştu. Katharine beklerken bazı geçici işlerde çalıştı; bu süreç biraz aklını karıştırmış­tı ve işe kabul edilmesi durumunda kendisinden tam olarak ne iste­neceğini hala bilmiyordu.

Belli bir süre yabancı ülkelerde yaşamış kişiler söz konusu oldu­ğunda güvenlik soruşturması özellikle uzayabilir, bu nedenle GCHQ’ nun Katharine’ e işe kabul edildiğini bildirmesi tam bir yıl aldı. Katharine Ocak 2001′ de işe başladı ve hemen, bir ‘bölüm yö­neticisi’ denetimindeki yaklaşık on kişilik bir ekibe alındı. Ortamı oldukça rahat bulmuş ve iş arkadaşlarını sevmişti, GCHQ’ nun dil uzmanlarını elinde tutmakta her zaman büyük sorun yaşamış olma­sı nedeniyle çoğu oldukça gençti. Bu zorluk nedeniyle eski tüfek sa­yısı azdır ve çalışanlar sıkça değişir. Katharine daha en baştan itiba­ren dil yeteneğine güveniyordu, ama işini yapması için öğrenmesi gereken sayısız prosedür, sınıflandırma ve kısaltma gözünü korkutmuştu. Üstelik bir de haberleri düzenli olarak takip etmesi bekleni­yordu. GCHQ’ daki bir çevirmen çoğunlukla aynı kişileri aylarca ya da yıllarca izler, çeşitli yetkililerin seslerini ve mizaçlarını öğrenme­ye başlar ve kimi zaman bu kişilerin yeni fotoğraflarını toplayarak karıştırmamak için çalışma köşesine koyar. Katharine dinlemeye başladığı ilk gün, hedefin kim olduğunu bilmesi gerektiğini fark et­ti: Belli bir hatta ya da frekansa girdiğinizde kimi dinlediğinizi bil­meniz gerekir.

İki yılın ardından Katharine, Sigint işinin usullerine ve kendine özgü diline tümüyle alışmıştı ve işini sıradan bulmaya başlıyordu. Ama 31 Ocak 2003 Cuma sabahı GCHQ’ daki elektronik postası­nı açtığında NSA’ nın Bölgesel Hedefler Şefi Frank Koza’ dan gelen bir memorandum buldu. Çok gizli olduğu belirtilen memoran­dumda NSA’ nın New York’taki Birleşmiş Milletler diplomatlarının telefonlarını dinleyeceği bir operasyondan söz ediliyordu. Memo­randum şöyle başlıyordu:

Sizin de şimdi duymuş olacağınız gibi Örgüt, özellikle BM Gü­venlik Konseyi (UNSC) üyelerine (elbette ABD ve İngiltere ha­riç olarak) yönelik, Irak konulu tartışmaya nasıl tepki verdikle­ri, ilgili kararlarda ne yönde oy vermeyi planladıkları, ne tür bir siyaset/müzakere konumu benimsemeyi düşündükleri, ittifakla­rı/bağımlılıkları vb. ABD’li siyasa yapıcılara ABD’nin hedefle­ri doğrultusunda sonuçlar alınmasında ya da sürprizlerden kaçı­nılmasında avantaj sağlayacak tüm bilgi dizisi- konusunda içgörü elde etmek amaçlı bir dalga başlatmaktadır.

Katharine şaşkınlık içinde okumayı sürdürdü. Memorandumda bunun özellikle, kararsız altı ülke denen ülkelerin diplomatlarına -Güvenlik Konseyi’ndeki, Irak kararı konusundaki oyları belli ol­mayan Angola, Kamerun, Şili, Meksika, Gine ve Pakistan’ın dele­gelerine- yönelik dinleme faaliyetinde bir ‘dalga’ anlamına geldiği belirtiliyordu. Açıklamayı bu kadarla bırakmak istemeyen Koza, NSA’ nın ‘mevcut UNSC harici tartışma/müzakere/oylar’ ın da iz­lenmesini talep ettiğini söylüyor ve, “Bu çalışma (en azından bu özel odak noktası için) muhtemelen önümüzdeki hafta ortasında, Dışişleri Bakanı’nın UNSC’ deki sunumundan sonra [5 Şubat] zir­veye ulaşacaktır,” diyordu.

Katharine memorandumu tekrar tekrar okudu. Irak Savaşı’na karşıydı -Londra’ da protesto yürüyüşüne katılmıştı- ve Güvenlik Konseyi izni olmadan müdahale etmenin hukuka aykırı olduğunu düşünüyordu. Hafta sonu evine gidip endişeyle memorandumu düşündü. Yavaş yavaş, İngiliz kamuoyunun memorandumu öğre­nip tarafsız ülkeleri istilayı desteklemeye yönlendirme kumpasına

İngiliz istihbaratının da katıldığını anlaması durumunda ortalığın ayağa kalkabileceğini anlamaya başladı. Katharine Gun Pazartesi sabahı işe geldiğinde bir şey yapması gerektiğini biliyordu.

Memorandumu İngiliz medyasında bağlantıları olan bir arkada­şına verdi. Yayımlanıp yayımlanmayacağını ya da kim tarafından yayımlanacağını bilmiyor ve kimliğini saklamak için arkadaşıyla da­ha fazla iletişim kurmak istemiyordu. Telekulaklara haklarını ver­mek lazım: Kendi haberleşmeleri konusunda ihtiyatlılar. Salı günü memorandumu aklından çıkarmaya çalışarak işe gitti ve sonraki ay işler her zamanki gibi sürdü. 2 Mart sabahı Katharine pazar gazete­lerini aldığında büyük boyutlu Londra gazetesi The Observer’ ın ön sayfasında, “Açıklıyoruz: ABD Irak Savaşı Konusunda Oy Kazan­mak için Kirli numaralara Başvuruyor” manşeti altında memorandumun basılı olduğunu gördü.

KATHARlNE MEMORANDUMUN suları bulandıracağını düşün­mekte haklıydı. Observer’ da yayımlanan haber İngiltere’ de ve tüm dünyada gazetelerde öfkeli başyazılar yazılmasına yol açtı -ama ABD’de aynı durum görülmedi. Amerikan gazetelerinde haber The Washington Post’la Los Angeles Times’ ta yayımlanan kısa yazılarla sı­nırlı kaldı ve bunlarda da iddiaların önemi gölgede bırakıldı. Me­morandumda anlatılan ‘dalga’nın Manhattan’ ın doğu yakasındaki ofislere ve konutlara yönelik olmasına karşın, The New York Times haberi tümüyle göz ardı etti. Times’ ın bu haber hakkında neden tek bir yazı bile yayımlamadığı sorulduğunda gazetenin yazı işleri mü­dür yardımcısı AIison Smale, “İlgilenmedik değil aslında,” dedi. Amerikalı yetkililerden “hiçbir doğrulama ya da yorum alamadık.” Mesaj açıktı: Times hükümetin doğrulamadığı hiçbir şeyi yayımla­mıyorsa Bush idaresinin yapması gereken tek şey ağzını sıkı tut­maktı: gazete de aynısını yapardı. Basın toplantılarında bu iddialar hakkında sorular geldiğinde Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve Beyaz Saray Basın Sözcüsü Ari Fleischer yorum yapmayı elbette reddetti.

Amerika’da çıkan az sayıda haberde memorandumun sahte olduğu ima ediliyordu. Haberin patladığı günün akşamına gelindi­ğinde Matt Drudge, Drudge Report adlı internet sitesinin okurla­rının dikkatini, yazının sözde yazarı olan Frank Koza’nın Amerika­lı olduğunun söylenmesine karşın, memorandumdaki sözcüklerin pek çoğunun İngiliz imlasıyla yazıldığına çekmişti. Üstelik belge­nin üstündeki tarih kanı kırmızı akan tüm Amerikalıların yazacağı gibi 1.31.2003 değil, 31.01.2003 olarak yazılmıştı.

Ama NSA’ nın tahmin edileceği gibi yorum yapmayı reddetme­sine karşın, Koza memorandumu gerçek görünmeye başlıyordu. Observer İngiliz okurlar için belgenin yazımını düzelttiğini belirtti ve böylece, George Bernard Shaw’ un, ABD’yle İngiltere’nin ortak bir dille bölünmüş iki ülke oldukları görüşüne yeni bir kanıt getir­miş oldu. Gazete ayrıca, Frank Koza’nın NSA’ da çalıştığını da doğ­ruladı. 1973’te Salvador AIlende’ ye karşı yapılan CIA destekli dar­beden beri Amerikan istihbarat örgütlerine her zaman kuşkuyla yaklaşılan Şili’nin Devlet Başkanı Ricardo Lagos, Başbakan Tony Blair’a telefon ederek bir açıklama istedi. Ve İngiliz polisi Kathari­ne Gun’ ı Resmi Sırlar Yasası’nı ihlal ettiği şüphesiyle tutukladı.

Haberin patladığı anda GCHQ bir iç soruşturma başlatmıştı ve Katharine Pazartesi sabahı işe geldiğinde Koza’nın elektronik pos­tasını alan herkesin iç güvenlikten sorumlu görevliler, yani güven­lik soruşturması memurları tarafından sorgulanacağını öğrendi. Sa­lı günü bir güvenlik soruşturması memuruyla görüştüğünde sorum­luluğu üstlenmedi, ama o gece kaygıdan bulantılar çekti. Ertesi sa­bah bölüm yöneticisini buldu ve birlikte sessiz bir odaya geçtiler. Bölüm yöneticisi anlayışlı, yaşlıca bir kadındı; Katharine onu sevi­yor ve memorandumu sızdırarak güvenine ihanet ettiği için suçlu­luk duyuyordu. Yönetici Katharine’ in aşırı derecede heyecanlı ol­duğunu görebiliyordu. Oturdukları anda Katharine. “Ben sızdırdım,” diye patladı.

İNGİLTERE’NİN RESMİ SIRLAR YASASI’NIN ardında eziyetli bir ta­rih vardır. İlk olarak, Kayzer Almanyası’ nın Avrupa’daki hassas güç dengesini tehdit etmesi nedeniyle büyük bir ulusal güvensizliğin yaşandığı 1911 tarihinde kabul edilen yasa, devlet memurlarının dev­letle ilgili neredeyse tüm bilgileri vermelerini engelleyen genel bir hükümdü. Anlatıldığına göre, devlet memurları, devlet dairelerinin kantinlerindeki mönünün bile sır olduğunu söyleyerek şakalaşırlar­dı; tam anlamıyla doğru olması nedeniyle esprisini biraz kaybeden bir şakaydı bu. 1989’un Resmi Sırlar Yasası değiştirilmiş haliyle bi­le istihbarat servisi çalışanlarının en hassasından en sıradanına dek işlerinin tüm yönleri hakkında konuşmalarını önleyen geniş çaplı bir hükümdür. Ama casusların geleneksel olarak gizliliğe önem ver-‘ melerine ve sırların açığa vurulmasını cezalandırma yönünde anlaşı­labilir bir motivasyonlarının bulunmasına karşın, ceza davaları kaçı­nılmaz olarak halka açık süreçlerdir; özellikle de retorik yeteneğinin ve skandal tutkusunun sık sık ceza davalarını tiyatro gösterisi düze­yine getirdiği İngiltere için geçerli bir durumdur bu. Bu nedenle ya­sa çoğunlukla etkisiz bir silah olarak kalmış ve pek çok kez geri tep­tiği görülmüştür. Yasa uyarınca yapılan ceza kovuşturmaları genel­likle başarısız olmuş ve suçun kanıtlandığı zamanlarda bile, dava sı­rasında ilk sızıntıya kıyasla çok daha fazla sır açığa çıkmıştı.

  1983’te gizli sırları Sovyetlere satan bir GCHQ çalışanının Res­mi Sırlar Yasası uyarınca yargılanmasının ertesinde Margaret Thatcher örgütün varlığını kabul etmek zorunda kalana dek GCHQ’ nun varlığı resmi bir sırdı. Casus sonunda hüküm giydi, ama bunun bedeli GCHQ’ nun görünmezliğini yitirmesi oldu. 1985’te bir İngiliz yargıç jüriye, önceden Savunma Bakanlığı’nda çalışmış olan Clive Ponting’i, 1982’de İngilizlerin Arjantin kruva­zörü General Belgrano’ yu batırarak 323 kişinin ölümüne yol açma­larıyla ilgili gizli bir belgeyi dışarı sızdırarak yasayı ihlal etme suçun- . dan mahkum etmelerini tavsiye etti. Ama jüri yargıcın tavsiyesini dikkate almadı ve Ponting beraat etti. 1987’de MI5’in eski çalışan­larından Peter Wright, ABD ve Avustralya’da Casus Avcısı adlı bir anı kitabı yayımladı. Kitap çıktığında Wright, Tasmanya’daki bir koyun çiftliğinde yaşayan hasta ve yaşlı bir adamdı. Thatcher Hü­kümeti çok ilgi çeken bir davayla onun iadesini sağlamaya çalıştı. Ama başaramadılar. 2002’de bir yargıç MI5’in eski ajanı David Shayler’ı istihbarat faaliyetleriyle ilgili gizli bilgileri Mail on Sundaye sızdırmak suçundan altı ay hapse mahkûm etti. Ama hükü­metin umduğundan çok daha kısa süreli bir cezaydı bu ve kamu­oyunda öylesine olumsuz bir izlenim uyandırmıştı ki, astarı yüzün­den pahalıya gelmiş bir zafer olduğu söylenebilirdi.

       Katharine’ in tutuklanmasını izleyen tuhaf gelişmelerin açıkla­ması bu başarısızlıklar tarihinde bulunabilir. GCHQ’ nun iç soruş­turmacıları Katharine’ den eksiksiz bir ifade alır almaz polis çağrıldı ve Katharine apar top ar Cheltenham Karakolu’na götürülerek ‘Res­mi Sırlar Yasası’nı ihlal ettiği şüphesi üstüne’ polis kayıtlarına geçi­rildi, ama itham edilmedi. Geceyi ‘gözaltı süiti’ gibi kulağa hoş ge­len bir adı olan, istasyona bitişik yerde geçirmek zorunda olduğu, ama kocasının gelip kendisini ziyaret edebileceği söylendi. Kocası paniğe kapılmıştı -polis Cheltenham’ daki evlerinde arama yapıyor­du- ve cam bir bölmenin arkasından konuşurlarken ağladı. Ama -adı henüz halka açıklanmamış olan- Katharine ertesi gün kefalet­le serbest bırakıldı. GCHQ’ dan atıldığı için artık işsiz olarak evine dönüp beklemeye başladı. David Shayler’ı savunmuş olan Londra merkezli insan hakları örgütü Liberty, GCHQ aracılığıyla onunla temasa geçerek davayı üstlerdi. Ama hükümet bir suçlama getirme­di. Katharine’ in hukuk ekibinin başında Liberty’ nin yöneticisi ve İngiltere’nin İçişleri Bakanlığı’nın eski avukatlarından olan Shami Chakrabarti bulunuyordu. Chakrabarti devletin Katharine’ i suçla­masının çılgınlık olacağını düşünüyordu -Tony Blair’ ın isteyeceği son şey, hiç de popüler olmayan bir savaşı gündeme getirecek ka­musal bir dava olurdu. Ama yaz ayları ilerledikçe, hükümetin Gun’ a suçlama getirmediğini açıklamamış olması, böyle bir suçlama getireceğini açıklamamış olmasından daha önemli görünmeye baş­ladı. Katharine günlerini sıkıntı içinde geçiyor ve iyimser olmakta zorlanıyordu; onu kurtaran tek şey, kendi deyişiyle ‘sıkıntı eşiğinin yüksekliği’ idi. Annesiyle babası hala Tayvan’da yaşıyordu, ama ona her gün telefon ediyorlardı. Ve GCHQ’ daki arkadaşlarından bazı­ları da onu desteklemeyi sürdürmüş, teması kesmemiş ve Kathari­ne’ e kendisiyle aynı görüşte olduklarını, ortaya çıkardığı operasyo­nun kabul edilemez olduğunu söylemişlerdi. GCHQ’ daki öteki arkadaşlarıysa işten atıldığı anda onunla teması kesmişti.

Sonbahar başlarında davanın durumunu öğrenmek ve hüküme­tin yedi aydır harekete geçmemesi karşısında suçlamaların hali ‘bekleme’ konumunda olduğunun düşünülüp düşünülemeyeceğini sormak amacıyla Liberty’ yle temasa geçtim. Irak’ta savaş tüm hızıy­la sürüyordu; Amerikalıların ve İngilizlerin kayıpları her geçen gün artıyor ve ufukta hiçbir çıkış görünmüyordu. Yorumcular Vietnam’ ı hatırlatıyordu. Liberty’ nin sözcülerinden Barry Hugill bana, “Savaşın İngiltere’de ne denli istenmediği düşünülürse, bu kadar il­gi çekecek bir dava açmak istemeyeceklerini ve konuyu bir kenara bırakacaklarını sanıyorum,” dedi. “Ama ne olacağını ancak zaman gösterir.”

Zaman gösterdi. 13 Kasım 2003 Perşembe günü Katharine Bü­yükşehir Polisi Özel Şubesi tarafından resmi olarak suçlandı ve kimliği açıklandı. Avukatlarından biri olan James Welch telefon et­tiğinde evindeydi. Sonradan, “Sağ olsun, ‘Kötü haberlerim var,’ bi­le demedi,” diye hatırlayacaktı. “Sadece, ‘Sana dava açacaklar,’ de­di.” Katharine Yasa’nın 1 (1). Bölümü’nü ihlal etmekle suçlandı; bu bölüme göre, “Güvenlik ve istihbarat servislerinde çalışan ya da çalışmış bulunan bir kişi … bu servislerin bir üyesi olarak konumu gereğince kendisinde bulunan, güvenlikle ya da istihbaratla ilgili herhangi bir bilgiyi, belgeyi ya da başka bir malzemeyi yasalara uy­gun izin olmadan açıklaması durumunda suç işlemiş olur.”

Bu hükmün ifadesine bakıldığında Katharine’ in yapacak savun­ması yok gibi görünüyordu. İddia makamı memorandumu onun sızdırdığını kanıtlayabilirse savunma avukatları onun 1 (1). Bölü­mü ihlal etmediğini söyleyemezdi. Bunun hiç kuşkusuz farkında olan ve Katharine’ in kaderini jürinin belirleyeceğini bilen avukatla­rı saldırıya geçmeye ve davayı Katharine’ nin memorandumu sızdırıp sızdırmamasıyla ilgili bir dava olmaktan çıkarıp Irak’taki savaşın meşruiyetini ve İngiltere’yle ABD arasındaki özel ilişkinin tuhaf yü­kümlülüklerini sorgulayan bir dava haline getirerek halkın savaşa muhalefetinden yararlanmaya karar verdiler.

David Shayler’ ın savunmasında ve İngiliz basınındaki öfkeli başyazılarda ortaya konan itirazlardan biri, Resmi Sırlar Yasası’nda istihbarat ajanlarının kamu politikası gerekçesiyle beraat ettirilmelerine izin veren bir boşluk bulunmamasıydı -ihbarcı istisnası yok­tu. Shayler’ ın çeşitli savunmalarının başarısızlıkla sonuçlanmasına karşın, Temyiz Mahkemesi Başyargıcı Lord Woolf ilke olarak yasa­da bir ‘gereklilik’ savunmasının bulunduğu yorumunun yapılabile­ceğini kabul etmişti. Bu istisna altında, suçun ‘kişinin kendisine ve mantıklı sınırlar içinde kendisini sorumlu hissettiği bireylere karşı hayati tehdidi ya da ciddi derecede zarar görme tehdidini engelle­mek üzere’ işlenmiş olması durumunda beraat mümkün olacaktı.

Katharine’ in savunmasının temelini bu söylem oluşturdu. Suç­landığı gün Katharine bir açıklama yayımlayarak açıklamalarının haklı bir gerekçesi olduğunu belirtti, çünkü “güvenlik servislerimi­zi yozlaştırmaya çalışan ABD Hükümeti tarafından işlenen gayri meşru ve yanlış eylemleri açığa çıkardılar ve gayri meşru bir savaş sı­rasında sıradan Irak halkı ve İngiltere güçleri arasında geniş çaplı ölüm ve yaralanma olaylarını engelleyebilirlerdi. Açıklamalar konu­sunda bir ödeme talep edildiğini ya da yapıldığını hiç kimse öne sürmemiştir (ve süremez). Ben yalnızca vicdanımın sesini dinle­di “

ım.

Ama bu kurnazca taktik bir başkasını davet etti ve iddia maka­mı Katharine’ in savunmasına dâhice bir hukuki tuzakla karşılık verdi. İddia makamı Katharine’ in GCHQ’ daki işinin gizli bir iş ol­ması nedeniyle zaten halka açık olmayan herhangi bir şeyi önce izin almak üzere devlete başvurmadan avukatlarına söyleyemeyeceğini iddia etti. Bu da savunmayı daha dava başlamadan savunmasını id­dia makamına sunmak zorunda bırakmıştı; Liberty ‘deki ekip tüm gücüyle bu adıma karşı savaş vermeye koyuldu.

Bu arada, mahkeme salonu dışında, Irak Savaşı hali sürdüğün­den, Katharine dünya basınında popüler bir kahraman olmuştu. Duruşmalar sırasında paparazziler dışarıda dolanıyor ve Irak’taki savaşa karşı çıkmış olan pembe eşarplı bu haddini bilmez genç sarı­şının bir kare fotoğrafını çekmek için bekliyorlardı. İngiliz muha­birler ise davaya yeni bir açı getirmek için didiniyordu. (The Guar­dian, “GCHQ Anne: Benim Kızım Vatan Haini Değil,” diye Çığ­lık atıyordu.) ABD’de eğlence dünyasından siyaset dünyasına dek pek çok alandan tuhaf şahsiyetlerin oluşturduğu bir topluluk Katharine’ in davasını ele aldı. Aktör Sean Penn ve aktör Martin Sheen, Rahip Jesse Jackson, Daniel Ellsberg ve başkan adayı Dennis Kuci­rıich onun lehinde konuşarak mektuplar ve dilekçeler yazdı. Ell­sberg bu sızıntı için, kendi sızdırdığı ‘Pentagon Belgeleri’nden da­ha iyi zamanlanmış ve potansiyel olarak daha önemli’ olduğunu söylüyordu.

Ama İngiliz basını bu haberin tadını çıkarırken Amerikan bası­nı haberi tümüyle göz ardı etmeyi sürdürdü. Ben New York’tan da­vayı dünya basınından izliyor ve Amerikan gazetelerinde yer alma­sını boş yere bekliyordum, Yerel bir miyopluk ABD medyasına her zaman köstek olmuştur elbette, ama İngiliz hükümetinin Katharine’ e dava açmasının Koza memorandumunun gerçek olduğunun kabul edilmesi anlamına geldiğinin anlaşılması için araştırmacı bir gazeteciye bile gerek yoktu. Ve bu da önemli bir haberdi. Ortaya çı­kan skandalda Katharine’ in İngiliz halkının vekili haline gelmesi de beni etkilemişti -Blair’ın savaş koşuşturmasına karşı çıkan ve telekulaklık işi gereği bu konuda bir şey yapabilecek durumda olan ortalama insan. Tam filmlik bir öykü gibiydi: idealist, çekici bir kah­ramanı savuran şiddetli bir devlet aldatmacası ve ikiyüzlülüğü fırtı­nası. Gazeteciler neden bu haberin üstüne atlamıyordu? Amerikan basınının devletin sözü edilmesi yasak telekulaklık oyununu ele al­maktan kaçınmasını sağlayan üstü örtülü centilmenlik anlaşmasını son hafife alışım olmayacaktı bu.

OCAKAYINDA KATHARINE ön duruşma için Londra’nın merke­zindeki Bow Street Sulh Mahkemesi’nin huzuruna çıkacaktı ve ben de duruşmaya katılmaya karar verdim. O sabah erkenden mahke­meye gittiğimde bir paparazzi güruhunun mahkeme etrafında çok­tan dolanmaya başladığını gördüm; sigara içiyor, soğuktan ayakla­rını yere vuruyor ve kimin fotoğrafını çekeceklerini anlamak için avlarının gazetelerde yayımlanmış fotoğraflarına bakıyorlardı. Saat ona birkaç dakika kala içinde iki kadın olan bir taksi yaklaştı; ka­dınlardan biri sarışındı ve pembe bir eşarp takmıştı. Yangın muslu­ğuna benzer boynundan yarım düzine fotoğraf makinesi sarkan kır saçlı bir ahmak, “Hey, işte ol” diye bağırarak taksiye doğru atıldı, güruhun geri kalanıysa peşinden koşuştu. Ama kapı açıldığında taksiden boynuna pembe bir eşarp dolamış genç bir kızla annesi in­di. Kaldırımdaki şaşkın fotoğrafçılara huzursuzca baktılar ve Co­vent Garden yönünde bir sokağa girerek gözden kayboldular.

Birkaç dakika sonra bu kez gerçek Katharine Gun’ı getiren tak­si yaklaştı. Üstünde siyah paltosu, dudaklarında hafif bir gülümse­me ve iki yanında avukatları ve destekçileriyle, bir kung-fu filmin­deki saldırganlar gibi teker teker ortaya çıkıp kendilerini onun önü­ne atan fotoğrafçılar arasından zorlukla ilerledi. Katharine’ in yüzü bir soğukkanlılık maskesi gibiydi, ama yanımdan geçip mahkeme salonuna doğru yürürken küçük, mavi gözlerinde tedirgin, arayan bir bakış gördüm: korku.

Dudaklarının arasında sönmüş bir sigara olan yaşlı bir ayyaş mahkeme binasının merdivenlerine oturmuş uzun bir Carling ku­tusundaki birayı emercesine içiyordu, Elindeki günün ilk içkisi gi­bi görünmüyordu. İyi niyetli bir merakla, yanından geçip binaya giren avukatlar ve meraklılar geçidini izliyordu. İçeri en son ben girdim ve içeri girerken aramızda Shakspeare tarzı komik bir ko­nuşma geçti. “Üstat, ateşin var mı?”

Olmadığını söyledim.

     “Bu küçükhanım da kimdi?”

Aklım bir an önce içeri girmekle meşgul, “İstihbarat servisinde çalışmış olan bir kadın,” dedim.

“Ne yapmış peki?”

“Şey, gizli bir belge varmış. Irak’taki savaşla ilgili. Kadın belge­yi basına vermiş. Bu da kurallara aykırı tabii.”

Yaşlı ayyaş bunu düşündü, başını salladı ve sonra, “Aferin kıza,” deyip dişsiz ağzıyla bana gülümsedi.

Katharine ‘in avukatlarının yargıç Katharine’ nin ağzına sokuştu­rulan tıkacı çıkarana dek kendilerinin bir savunma yapmalarının mümkün olmadığını belirttiği, prosedür konularıyla ilgili olaysız bir duruşmanın ardından herkes salondan çıktı. Liberty’ nin, Tha­mes’ in güney yakasındaki Tabard Sokağı’ndaki bakımsız, eski bir binadaki ofisine doğru yürüdüm. Bary Hugill gelirsem Katharine’ in benimle konuşabileceğini söylemişti. Eski tip televizyon an­tenleriyle dolu çatıların ve is lekeli bacaların üstüne bakan ofiste Katharine. babası -Tayvan’daki Tunghai Üniversitesi’nde Avrupa edebiyatı dersleri veren Paul Harwood-, James Welch ve Barry Hu­gill’ le buluştum. Projemi anlattım; Katharine benimle konuşmaya istekli görünüyordu, ama genç yüzlü, zayıf, kel ve bir avukatın aşı­rı titizliğine sahip bir adam olan Welch söze karışıp konuşabileceğimiz pek fazla bir şey olmadığını söyledi. “Görüyorsunuz ya,” de­di, “eğer devlet kavga etmeye kararlıysa ki öyle olduğunu düşün­erek için her türlü nedenimiz var, Katharine ‘in şimdi size anlatacağı her şey ileride Resmi Sırlar Yasası’nın ihlali için yeni suçlamalar getirilmesine temel oluşturacaktır.”

Yasa metnini okuduğumu ve Katharine’ in yeniden kovuşturma­ya uğramadan bana geçmişi ve GCHQ dışındaki hayatı hakkında her şeyi anlatabileceğini söyledim. Katharine’ in nazik, görmüş ge­çirmiş görünümlü bir İngiliz olan babası sessizce dinledikten sonra, “Üzgünüm,” diye söze karıştı, “ama bütün bunları dinledikten son­ra Katharine vereceğim tavsiye, mahkeme bitene dek sizinle ya da başkalarıyla konuşmamasıdır.”

Şimdi konuşabileceğimizi söyleyip mahkeme sonrasına kadar konuştuklarımızı yayımlamamaya söz verdim. Katharine olumsuz anlamda başını salladı. Elindeki çay fincanına sımsıkı yapışarak, “Şu anda bir şekilde gözleniyor olabilirim,” dedi düz bir sesle. “Risk almaya gerek yok.” Mahkeme bittiğinde gelip onunla konuşabile­ceğim vaadini alarak yanlarından ayrıldım -gözlenme olasılığıyla il­gili o sözcükler beynimde yankılanıyordu. Başka biri olsa bunu pa­ranoyakça bulurdum; GCHQ’ nun eski bir çalışanı söz konusu 01­duğundaysa kuşku götürmez bir otorite taşıyordu.

Katharine’ in ekibinin cephaneliğinde iyi bir silah vardı hala.

Londra, Irak’ın işgal edilmesinden bu yana, İngiltere Başsavcısı olan elli üç yaşındaki milyoner hukukçu Lord Peter Goldsmith’ in, BM kararı olmadan başlatılacak bir savaşın uluslararası yasalar çer­çevesinde meşru olacağına ikna edilemediği söylentileriyle çalkala­nıyordu. Bu nedenle, Katharine’ in konuşabilmesi konusu hala bek­lemedeyken Liberty ekibi, Goldsmith’ in Tony Blair’a savaşın meşruiyeti konusunda gizli olarak bildirdiği görüşü öğrenmeyi talep edeceklerini açıkladı. Kanıtlama yükümlülüğü birdenbire öbür ta­rafa geçmişti ve Katharine’ nin avukatları onun memorandumu sızdı­rıp sızdırmadığı konusunu gündemden çıkarmış, bunun yerine id­dia makamının Irak’taki savaşın teknik açıdan meşru olduğunu ka­nıtlayıp kanıtlayamayacağı üstünde yoğunlaşmıştı. 24 Şubat 2004 Salı günü Katharine’ nin ı ekibi resmi olarak Lord Goldsmith’ in tavsi­yesini istedi. Ama bundan birkaç saat sonra hükümetin davadan tü­müyle vazgeçmeyi planladığını duydular. Kendi başsavcısının istila hakkındaki görüşünün yaratacağı utanç Whitehall için, davadan vazgeçmekle yaşayacağı derin utançtan daha zararlı olacaktı anlaşı­lan. Kocası Katharine’ e suçlamaların düşürüleceğine emin olana dek kutlama yapmamasını söyledi. Daha en başından itibaren ona en kötüsüne hazırlanmasını tavsiye etmiş ve o ana dek hep haklı çıkmıştı. Katharine heyecanını bastırarak yeni bir kıyafet aldı ve ya­pacağı yorumları düşünmeye başladı. Ertesi gün Old Bailey’ de mahkemeye çıkacaktı. 25 Şubat Çarşamba günü Katharine Gun adliyeden ışıl ışıl bir yüzle ayrılarak destekçilerinin ve gazete fotoğ­rafçılarının karşısına çıktı. “Kesinlikle altüst olmuş durumdayım ve elbette çok memnunum,” dedi. “Hiç pişmanlık duymuyorum. Ge­rekirse yine yaparım.”

DAVA DÜŞTÜGÜ ANDA HABER PATLADI ve sonunda Amerikan kamuoyuna ulaştı. The New York Times’ la The Washington Post bir­denbire habere yer vermeye başladı -Times’ ta, Bob Herbert’ ın kö­şesi hariç, ilk kez. Londra gazeteleri ön sayfalarına Gun’ ın fotoğraf­larını bastı. Ve BBC Radyosu’ndan John Humphrys Çarşamba gü­nünün ilerleyen saatlerinde, Tony Blair’ın eski uluslararası kalkın­ma bakanı olan ve Mayıs 2003’te Irak’taki savaş nedeniyle istifa et­miş bulunan Clare Short’ la görüşerek ona bu dava hakkında soru­lar sordu. Short neredeyse kendiliğinden, “İngiltere bu dönemde… Kofi Annan’ ın ofisini de izliyordu,” dedi. Humphrys’ in şaşkınlığa düştüğü belliydi; Short’ a İngiltere’nin bu operasyona katıldığını düşünüp düşünmediğini sordu. “Bunu biliyorum,” diye yanıtladı Short. “Kofi Annan’ ın konuşmalarının metinlerini gördüm. Hatta savaşa hazırlanıldığı sırada Kofi’ yle konuşurken, ‘Ah, bu konuşma­nın da metni olacak ve insanlar neler söylediğimizi görecek,’ diye düşündüm.”

 Short’ un açıklamaları bomba gibi patladı. 26 Şubat Perşembe günü öfkesi gözle görülen Tony Blair gazetecilere hitap etti ve Short’ un açıklamalarını ‘son derece sorumsuzca’ bulduğunu belirt­ti. Ama anlatılanları doğrulaması ya da inkâr etmesi istendiğinde bu talebi reddetti ve istihbarat servislerinin operasyonları konusunda şu ya da bu yönde bir yorumda bulunmayacağını söyledi. “Belli bir iddianın gerçek olduğu yönünde bir kanıt olarak görülmemelidir bu,” dedi. “Güvenlik servislerimizin çalışmalarına saldıran kişiler bilerek ya da bilmeden bu ülkenin güvenliğine zarar veriyor.”

Bu olaydan önce de Short’ la Blair arasında şiddetli bir husumet vardı ve Short hiç vakit kaybetmeden bir televizyon röportajında, “Ne diyecek ki?” diye patladı. “Ya, ‘Evet, doğru,’ diyecek, ya da, ‘Hayır, doğru değil,’ diyecek ve yalan söylemiş olacak. Bu yüzden başka bir şey söylemeli ki bana saldırabilsin.” BBC den Jeremy Pax­man’ın Blair’ın kendisini sorumsuzlukla suçlamasını gündeme ge­tirmesi üstüne Short, açıklamalarının herhangi bir casusun hayatı­nı tehlikeye atmasının ya da hatta ulusal çıkarları tehlikeye düşür­mesinin hiçbir şekilde mümkün olmadığını belirtti. Paxman bu açıklamaları yaparak Short’ un bizzat Resmi Sırlar Yasası’nı ihlal et­tiğini belirttiğinde Short küçümser bir ifadeyle, “[M16’ nın] kaç ru­lo tuvalet kâğıdı sipariş ettiğini söylerseniz de Resmi Sırlar Yasası’nı ihlal etmiş olursunuz sanırım,” dedi.

27 Şubat Cuma günü Australian Broadcasting Company (ABC), BM’nin Baş Silah Denetçisi Hans Blix’ in de izlenmiş oldu­ğunu duyurdu. ABC den Andrew Fowler’ ın iddiasına göre, istihba­rat kaynakları ona, Blix’ in Irak’a her girişinde telefonunun hedefle­nip kaydedildiğini ve konuşma metinlerinin beş UKUSA ortağına verildiğini söylemişlerdi. 1997’yle 1999 arasında baş silah denetçi­si olan ve şu anda Tasmanya valiliği görevini sürdüren Richard But­ler aynı gün ABC Radyosu’na. kendi silah denetçiliği sırasında gö­rüşmelerinin izlendiğinin ‘gayet farkında’ olduğunu söyledi. “Amerikalılar, İngilizler, Fransızlar ve Ruslar tarafından dinlendiğime… Son derece emindim,” diyordu. Birdenbire, herkesin herkesi dinle­diği ortaya çıkmaya başlamıştı.

BÜYÜK BUNALIM SIRASINDA Harvard İş İdaresi Okulu’ndan George Elton Mayo adlı bir öğretim görevlisi, Western Electric’ in Chicago’nun banliyösü Cicero’ daki Hawthorne Fabrikası’nda in­san davranışı ve işyerinde verimlilik konulu bir dizi deney yaptı. Telefon röle aygıtları üstüne eğilmiş işçilerle dolu devasa bir fabri­ka katından altı kadın seçerek haftalarca davranışlarını ve verimli­liklerini izledi; bu sırada kadınlar izlendiklerini bilmiyorlardı. T e­mel bir verimlilik düzeyi saptayan Elton Mayo bundan sonra, bu altı kadını öbürlerinden ayırıp bir denetçi gözetiminde özel bir oda­ya alarak çalışma günü içindeki çalışma saatlerini, hafta içindeki ça­lışma günlerini, öğle molası saatlerini, mola sıklığını ve bu tür şey­leri ayarladı. İşyerindeki monotonluğun ve yorgunluğun etkilerini bulmak amacıyla şartlarla oynadı ve kadınların verimliliklerini in­celedi. Ama Mayo deneyini sürdürürken şaşırtıcı bir eğilimi fark et­ti. Ayırmış olduğu altı kadının çalışma koşullarında yaptığı her de­ğişiklik, hatta daha fazla strese ve yorgunluğa yol açacak değişiklik­ler bile görünüşe bakılırsa, fabrika katındakine kıyasla kadınların verimliliğini artırıyordu.

Elton Mayo insan davranışı konusunda, bir işçinin yemek mo­lası vermeden kaç telefon parçası üretebileceğinden çok daha geniş kapsamlı bir gözlemde bulunmuştu. Deneylerinden çıkan ve Hawt­home Etkisi adıyla bilinen kurama göre, küçük odada değişiklik ya­ratan şey ne çalışma saatleriydi, ne molalar, ne de Elton Mayo’nun getirmiş olabileceği başka bir değişiklik. Neden, birisinin izlemekte olduğu gerçeğiydi.

Hawthome Etkisi’nin ardındaki ilke çok açık görünüyor: İzlen­diğimizi bildiğimizde farklı davranırız. Uyku çalışmaları için laboratuara getirilen uykusuzluk hastalarının neden daha iyi uyuduğu­nun ve özel rehabilitasyon programlarına katılan gençlerin çoğun­lukla neden düzeldiğinin açıklanmasında bu kurama başvurulmuştur. Ve iş kurumlarındaki insan kaynakları bölümlerinin ortaya çık­masından da az çok bu ilke sorumludur: İnsanlar şirketin kendisiy­le ve yaptığı işle aktif olarak ilgilendiğini hissettiğinde daha mutlu ve üretken olurlar.

Sinyal istihbaratı ise Hawthome Etkisi’nin tam olarak uygulan­madığı bir alandır. En temel seviyede Hawthome Etkisi’nin kaba bir yorumu, GCHQ gibi istihbarat örgütlerinin Katharine Gun’ ın­ki gibi açıklamaları engellemek için neden bu kadar çok çaba gös­terdiğini açıklar. İnsanlar dinlendiklerini bilirse davranışlarını şu ya da bu şekilde değiştirirler. Açık bir hatta konuşmayabilirler. Haber­leşmelerini şifreleyebilir ya da şifreyi kırabileceğinizi bilirlerse değiş­tirirler. Sizin kendilerini dinlemenize izin verebilir ve filmlerdeki çete üyeleri gibi, şifreli imalardan oluşan çözülmesi olanaksız bir dille konuşurlar. Ya da en kötüsü, onlar sizin dinlediğinizi biliyor ama siz bildiklerini bilmiyorsanız, sizi bilerek yanlış yönlendirebilir ya da yanlış bilgiler verebilirler. İş Sigint kitabındaki en eski oyuna, yani diplomatları dinleme oyununa geldiğinde bu olasılıkların hep­si gündeme gelir.

KOFİ ANNAN’ IN DİNLENMESİNİN yasal olup olmadığı sorulduğunda Clara Short, “Bilmiyorum.” dedi. “Yasal olduğunu sanıyo­rum. Tuhaf belki, ama yasal yönlerini bilmiyorum.” Tony Blair, İngiltere’nin istihbarat servisleri “her zaman iç hukuka ve uluslara­rası hukuka uygun hareket eder,” diyerek halka güvence vermişti. Ama Koza’nın memorandumunda anlatılan operasyonun pek çok açıdan yasadışı olduğuna pek de kuşku yoktu.

ABD’yle İngiltere’nin de imzalamış olduğu çok taraflı bir ant­laşma olan 1946 tarihli Birleşmiş Milletler Ayrıcalıklar ve Doku­nulmazlıklar Genel Sözleşmesi, “Birleşmiş Milletler binaları doku­nulmaz olacaktır,” der. “Birleşmiş Milletlere ait mülk ve varlıklar nerede bulunursa bulunsun ve kimin elinde olursa olsun arama, ele koyma, haciz, kamulaştırma ve başka tüm müdahalelerden muaf olacaktır.” Benzer şekilde BM Genel Merkezi Anlaşmasına göre de, “Genel Merkez bölgesi dokunulmazdır.”

Ama bu hükümlerde metinsel yoruma yer olabilir. Merkezin fi­ziksel dokunulmazlığını güvence altına almalarına karşın, en yeni haberleşme istihbaratı yöntemleri bir telefon konuşmasının ele ge­çirilmesi için fiziksel müdahaleye gerek bırakmaz. Yine de Short’ un iddiaları sorulduğunda Kofi Annan’ ın Sözcüsü Fred Eckhard, Ge­nel Sözleşme’den söz etti ve, “Bence gelecekteki teknolojik yenilik­leri de öngörmek niyetiyle yazılmış genel anlatımlı bir yasaklamadır bu,” dedi. “Bu durumda bizim yorumumuza göre mesajların uydu yoluyla ele geçirilmesi bile müdahale oluşturur ve 1946 tarihli Söz­leşme’yle yasaklanmıştır.”

Ama Eckhard’ ın Genel Sözleşme yorumunu kabul etseniz de et­meseniz de, bu tür faaliyetlere karşı çok daha açık bir hukuki yasak bulunuyor. Hem ABD’nin hem de İngiltere’nin onaylamış olduğu Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi’ne göre, “Misyo­nun resmi muhaberatı dokunulmazdır.” 30. Madde, ı. Bölüm’de “Diplomatik temsilcinin özel konutu misyonun binalarıyla aynı dokunulmazlık ve korumadan yararlanacaktır,” denir. Ve 2. Bö­lüm’ de bir diplomatın evrak ve muhaberatının da dokunulmaz ola­cağı belirtilir. Sembolik hükümler değildir bunlar ve yasadışı dinle­menin yapılmış olduğunun kanıtlanması durumunda ABD’nin ya da İngiltere’nin Uluslararası Adalet Divanı’na (ICJ) çıkarılması için gerekçe oluşturabilir. ICJ’ nin dava listesini bu tür davaların doldur­mamasının nedeni kısmen, bilinen bir sorundur: gizli dinleme ço­ğunlukla, uzaktan yapılan edilgen bir eylemdir; ardında parmak izi bırakmaz. .

Ama bir başka neden de, açıkça yasadışı olmasına karşın, diplo­matları gizlice dinlemenin böylesine yaygın ve kabul edilmiş bir uy­gulama olmasıdır; öyle ki pek çok BM delegesi bunun yasadışı ol­duğu konusunda gürültü koparmayı bir vatandaşın karşıdan karşı­ya dikkatsizce geçmesi nedeniyle tutuklanmasıyla eşdeğer görür. BM tarihi daha kuruluşundan itibaren bu tür diplomatik haberleş­melerin ele geçirilmesi örnekleriyle doludur. BM’ nin 1945 baharın­da San Francisco’daki kuruluş konferansında planlanışı boyunca Harry Truman’ ın Dışişleri Bakanı Edward Stettinius, NSA’ nın ön­celi olan ABD Ordusu’nun Muhaberat Güvenliği Örgütü’nden, toplantıda hazır bulunan kırk beş ülkeden kırk üçünün diplomatik telgraf trafiğinin ele geçirilmiş metinlerini alıyordu. (ABD istihba­ratının Rus haberleşmelerini ele geçirip geçirmediği bilinememek­tedir ve günümüzde olduğu gibi o sırada da İngiltere bu uygulama­dan muaftı.)

Bu tarih diplomatlar arasında, gizli dinlemenin tatsız ama kaçı­nılmaz bir uygulama olduğu yönünde karamsar bir görüş oluştur­muştur. The Washington Post bir BM delegesine ulaşarak görüşme­lerinin izlendiğini düşünüp düşünmediğini sorduğunda şu yanıtı aldı: “Bizi dinleyen adama soralım.” Hatta gazetede, dünya basını­nın isterik tepkisi bir yana, bunun haber değeri taşıyan bir gelişme olmadığının belirtildiği iki yazı yayımlandı -yazılardan biri Koza memorandumunun ilk yayımlanışından hemen sonra, ikincisiyse Katharine’ in davasının düşmesinden sonra yayımlanmıştı. BM ‘ni n eski genel sekreteri olan Butros Butros-Gali BBC’ ye şöyle dedi:

“Gizli dinleme yapacak teknik kapasiteleri olan üye devletlerin bu­nu hiç duraksamadan yapmaları bir gelenektir.” The Observer GCHQ’ nun BM’deki muhaberatı izleyen özel bir birimi olduğunu yazdı. Diplomatlar gazetecilere, özel görüşme yapmak istediklerin­de ofislerinden çıkıp Central Park’ta yürüdüklerini anlattı; karika­türlerdeki gibi, hepsi huzur içinde çalışma arzusuyla sabah yürüyüş­lerini yapan kaygılı diplomatlarla dolu bir park görüntüsü. Telekulak hakkında kendisine soru sorulduğunda, Bulgaristan’ın BM temsilcisi Stefan Tafrov, CBS News’ a, böylesine ilgi çekmek için kişinin manevralarının önemli olması gerektiğinden, gizlice dinlen­menin aslında bir ‘prestij faktörü’ olduğunu söyledi ve, “Dinlememeleri hakaret sayılır,” diye ekledi.

Ben tarzı tuhaf derecede gayri resmi buldum,” dedim. “Bir baş­ka ülkedeki bir başka örgütte çalışan birinden böyle bir e-posta al­man alışılmadık bir şey miydi?”

Katharine kolundaki mercan bilezikle oynuyordu. “Beşi arasın­da işbirliği olduğunu hepimiz biliyoruz,” dedi dikkatle. “Bazı işle­rin sorunsuzca yürümesi için aralarında doğrudan haberleşme ol­ması gerekiyor” Bir an duraksayıp daha fazlasını söyleyemeden ba­na özür diler gibi baktı, sonra omuz silkip ekledi: “Şayet olmasay­dı, beceriksizlikle suçlanırlardı.”

Genç bir kadın Katharine’ e bir demlik Earl Grey, bana da es­presso getirdi. Katharine kadına yanına bir yabancı yaklaşmış bir atın huzursuzluğuyla baktı; bu kadın yanımızdan ayrılana dek ko­nuşmanın devam etmeyeceğini gösteren tedbirli bir duraksama. İkimiz de konuşmayı kesip kadına donuk donuk gülümsedik.

Kadın aşağı indikten sonra, Koza memorandumu ilk gündeme geldiğinde The Guardian’ da yayımlanan ve memorandum için ‘Ec­helon vasıtasıyla yollandı’ iddiasında bulunan bir yazıdan bahset­tim. BBC ise Koza’nın ‘Echelon adı verilen ağa girmek’ talebinde bulunduğunu söylemişti. Benim Echelon’ u her zaman, The Guar­dian’ ın ima ettiği gibi bir tür dağıtılmış elektronik posta listesi de­ğil, haberleşme toplama sistemi olarak düşündüğümü söyledim. Sistem için hangi tanımlamanın daha doğru göründüğünü sordum.

Katharine mercan bileziği kolundan çıkarıp salladı, boncukları­nın ipte kayışını izledi. “Sistemin nasıl çalıştığını bilmiyorum. Ben teknisyen değilim, yani bir yorumda bulunamam.”

“Ama daha önce duyduğun bir isim bu,” diye bastırdım, Katharine gözlerimin içine bakarak yavaşça, “Evet,” dedi. “Ama bu konuda da yorumda bulunamam.”

      Katharine’ in öyküsünün patlamasından sonra olanlarla ilgili bir sorum vardı. Okuduğum ve duyduğum her şey, siyasa yapıcıların ele geçirilmiş haberleşme verilerini yalnızca tamamlanmış raporlar içinde gördüğüne işaret ediyordu. Ama Clare Short konuşma me­tinlerini bizzat okuduğunu söylemişti. “Ne görmüş olabileceği ko­nusunda gerçekten hiçbir fikrim yok,” dedi Katharine. “Genellikle, en azından benim gördüğüm kadarıyla, her şey rapora dökülür. Kofi Annan’ın dinlendiği doğruysa… İnancımızın ne kadar zayıf oldu­ğunu, İngilizlerle Amerikalıların bir açıdan her bilgiye sahip olmak, her şeyi görmek ve duymak istediklerini gösterir bu.”

Ama bu durum Katharine’ i nasıl bu kadar şaşırtabilirdi? Diplo­matlar dinlendiklerini bu kadar kolay kabul edebiliyorsa, ABD’yle İngiltere’nin kararsız altı ülkeyi dinlemekte olduğunu öğrenmek tam da bu tür operasyonları yürüten bir örgütün çalışanını nasıl şa­şırtabilir ya da kızdırabilirdi? İhbarcılarda rahatsız edici bir tiz sesli­liğin ya da kendi kendilerini efsaneleştirdikleri bir narsisizmin gö­rülmediği enderdir ve Katharine’ in geçtiği zorlu sınavla ilgili olarak basında yayımlanan tüm yazılarda bu nokta önemli bir eksiklik ola­rak kalmıştı. Şayet Katharine önceki iki yılını Çinlilerin diplomatik haberleşmelerini çevirerek geçirdiği varsayılan bir Mandarin çevir­meniyse, Koza’nın memorandumu onu nasıl bu kadar şoke edebi­lirdi?

“Sorun sadece dinlemekte oldukları gerçeği değildi, bu bilgiyle ne yapacaklarıydı,” dedi Katharine. “Savaş hakkında olduğu,,insan yaşamı hakkında olduğu, BM’nin işleyişi hakkında olduğu ve BM’yi savaş çıkmasını sağlayacak şekilde yönlendirmek hakkında olduğu içindi.” Telekulakların kulaklıklarını takmadan önce siyasi eğilimlerini bir kenara bırakacaklarını düşünmenin gerçekçi olma­yacağını söyledi. Bu durumda, memorandumu sızdırması idealistçe ya da sofuca bir şok ifadesi olmaktan çok, savaşı engelleyecek gücü olduğu yönünde bir umuttu. “Bush-Blair koalisyonunun ne yap­maya çalıştığı konusunu herhangi bir şey aydınlatabilecekse, o ışı­ğın bu olabileceğini düşündüm.”

GCHQ’ nun kullandığı işe alım posterlerinin GCHQ çalışanla­rının ‘manşetlerin ardındaki manşetleri’ yaratan kişiler olduğunu öne süren renkli sahte gazeteler şeklinde hazırlandığını anlattı. Ama insanları siyaset üstünde bir etkileri olacağı vaadiyle kandırıp sonra siyasi açıdan tamamen tarafsız olmalarını beklemenin bir çelişki ol­duğunu düşünüyordu. “insanların itaatkâr olmalarını istiyorlar,” dedi, “pek düşünmemelerini.” Yine de, savaşa hazırlık döneminde GCHQ’ daki amirlerin, örgütte çalışan herkesi BM’den yeni bir izin kararı çıkmadıkça ülkenin savaşa girmeyeceğine ikna etmeye çalıştığını anlattı. Bu sözden dönüldüğü sırada Katharine artık orada değildi.

      Katharine uluslararası topluluğun Irak’taki savaş konusundaki kuşkularının önemsiz güçlerin kaçamak sözlerinden ya da şiddet uygulayan bir diktatöre verilen ödünden ibaret olmadığını düşünü­yordu. Yaklaşmakta olan felaket hakkında tümüyle mantıklı ve so­nuçta ileri görüşlü kuşkulardı -tam da Bush idaresinin benimsedi­ğini iddia ettiği türde basit bir sağduyu. Katharine Gun, Washing­ton’la Whitehall’ un kararsız altı ülkeyi savaş için kabul oyu verme­ye dürtükleme çabalarını izlerken, bu iki büyük gücün hala onları dizginleyebilecek durumda olan tek kurumu devreden çıkarmaya çalıştığını fark etmişti. “Memorandumun insanların harekete geç­meden önce durup düşüneceği bir ortam yaratabileceğine inan­dım,” dedi. “Ve bunu ne kadar çok düşündüysem, böyle bir şeye izin veremeyeceğime o kadar çok inandım.”

      3

Özgürlüğün Ayak İzleri

      Üs Takımyıldızı

SİNYALLERLE KAPLI bir dünyada yaşıyoruz. Krzysztof Kieslows­ki’ nin Kırmızı adlı filminin harikulade açılış sahnesinde Fransız bir adam Londra’ daki dairesinde telefona uzanır ve Cenevre’ deki sev­gilisinin numarasını çevirir. Adam numaraları çevirirken Kieslows­ki kamerasını telefon kablosu boyunca, görünüşte hattın içinde, in­ce kırmızı tellerden oluşan yoğun bir örgü boyunca, sualtında uza­nan haberleşme kablosunda gezdirir ve sonra sudan çıkıp kentlerin ve ormanların altına erişerek başka tellerden, kablolardan ve anah­tarlardan geçip sonunda kadının Cenevre’deki telefonuna ulaşır. Sinyali adamın son numarayı çevirdiği andan öbür tarafta telefo­nun çalışına dek izler ve yaşamın doğal bir parçası olarak gördüğü­müz haberleşme sisteminin gelgiti hakkında bir içgörü ediniriz.

Sinyaller teller boyunca akar ve uydu yer istasyonlarından ışınla­nır; cep telefonunuzdan bir mikrodalga kulesine ve o kuleden bir başkasına atlayarak bir uyduya, oradan başka mikrodalga kulelerine ve oradan da başka bir ülkedeki arkadaşınızın telefonuna atılırlar. İnternet faaliyetleriniz fiber optik kablolarda yolculuk eden veri pa­ketlerine. saç kökü kalınlığındaki bir cam liften akan ışık darbeleri­ne bölünür. Bir uydu ağı üstünden İngiltere’yi aradığınızda, sinyal bakır kablolardan ya da mikrodalga kulelerinden geçerek bir ‘up­link’ istasyonuna ulaşır, yerkürenin 35 bin kilometre üstünde sabit bir yörüngede asılı duran bir uydudan seker ve Cornwall tepeler irideki Bude’ daki bir başka yer istasyonuna iner. Bizi çevreleyen hava ve üstümüzdeki gökyüzü bir sinyal kargaşasıyla kaplıdır. Bu sinyal­leri ele geçirmek yağmurun altına bir fincan koymak kadar kolaydır.

Sinyaller dünyası hakkında maddi, fiziksel bir şey olarak bir fi­kir edinmek amacıyla Alistair Harleyadlı biriyle buluştum. Alistair MI5’in eski izleme görevlisi; kırk yaşlarında, çocuksu bir gülümsemesi ve çok kısa sarı saçları var. Kariyerinin başlarındayken, ‘Tek­nik İzleme Karşı Önlemleri’ -devlet içindeki önemli telefon görüş­melerinin ve toplantıların gizlice dinlenmesine karşı önlem almak ­işinde çalışmadığı zamanlarda gelişmiş dinleme donanımıyla tepe­lerde, mikrodalga nakil kuleleri arasında oturup telefon konuşma­larını ve mesajları dinler ve bunlardan çıkan istihbarata göre hare­kete geçerdi. Şimdi bu dünyadan çıkmış durumda ve serbest bilgi­sayar ve haberleşme güvenliği uzmanı olarak çalışıyor. Benim arıla­yabildiğim kadarıyla bu iş, çeşitli şirket ve örgütlerin bilgisayar sis­temlerine girmek ve bu ihlali saptamalarından kısa bir süre sonra onlara telefon ederek bir daha böyle bir şeyin olmamasını sağlamak üzere hizmet teklif etmek anlamına geliyor. Onunla İngiltere, Cambridge’ in hemen dışındaki katedral kenti Ely’ de buluştum. Tren istasyonunun otoparkında yürüyüp arabasına ulaştık: Üstü antenlerle kaplı küçük mavi bir sedandı arabası. Her yerinden her türde bir sürü tel fırlıyordu. Arabaya yaklaştığımızda, “Evet, be­nimki bu işte,” dedi Alistair. “Kirpi gibi olan.”

Sonraki birkaç saat boyunca Alistair’ le birlikte arabayla onun evinin yakınlarında dolaşıp dinledik. Arabasının kontrol paneli alı­cılarla, anahtarlarla, siyah kablolarla ve düğmelerle kaplıydı. Etrafı­mızda uçuşan mesajları dinleyerek dolaşırken o doğru frekansı bul­mak için ayarlarla oynuyordu. Tek bir insanın bile görünmediği bomboş yollarda ilerliyorduk, ama arabanın içi hızını almış bir par­ti kadar gürültülüydü: cep telefonu konuşmaları, el telsizleriyle CB telsizlerin homurtuları, şifrelenmiş görüşmelerin yarattığı anlaşıl­maz gürültü.

2002 yazındaydık ve gezegenin öteki ucunda teröre karşı verilen savaş başlamıştı. İngiltere’ deki en büyük Amerikan hava üssü olan Lakenheath’ te durduk. Afganistan’a gidecek bombardıman ve ik­mal uçakları uçsuz bucaksız bir pistte manevra yapıyordu. Alistair ayarlarla oynadı ve çok geçmeden, uçaklar havalanmaya hazırlanır­ken yer ekibiyle kontrol kulesi arasında geçen konuşmaları dinlemeye başladık. Alistair torpido gözünden bir dürbün alarak bana, “Böyle hiç sorun çıkmıyor,” dedi. “Pistin sonunda durursam uçak gözlemcisine benzerim.” İlk birkaç dakika, alıcılardan arabaya do­lan seslerin İngiliz değil Amerikan İngilizcesi olduğunu bile fark edemedim.

Tuhaf bir röntgencilik türüydü bu: Amerikan F-15’lerinin uçuş planlarının ABD’nin çeşitli düşmanları için son derece değerli bir istihbarat olduğunu ve sinyallerin havada dolaşıp adeta dinlenmeyi talep ettiğini bilmek. Yüzünde heyecanlı bir gülümsemeyle, “Yer ekibini gece dinlersen bir sonraki sabahın görev özetini duyabilir­sin,” dedi Alistair. Anlattığına göre, genel bir kural olarak, “radyo dalgalarını kullanması şartıyla ele geçirilemeyecek, izlenemeyecek ve depolanamayacak hiçbir şey yoktur. Ses ve veri olarak burada be­nim dinleyemeyeceğim fazla bir şey yok. Ve GCHQ’ nun donanı­mıyla bu kapasite on katına çıkar.”

ALISTAIR’İN TELLERDEN BİR KEZ ÇIKTIKTAN SONRA bir sinya­lin ele geçirilmesinin gayet kolay olduğu yönündeki gözlemi çok önemliydi, zira gönderdiğimiz sinyallerin büyük bölümü radyo dal­galarına dönüştürülüp havadan yollanır. Günümüz haberleşmesi­nin büyük bölümünün ve bu haberleşmenin ele geçirilmesinin anahtarını bildiğimiz geometri alanında bulabiliriz. Bilimkurgu ya­zarı ve mucit Arthur C. Clarke Wireless World’ün Ekim 1945 sayı­sında “Dünya Dışı Nakiller” adlı bir makale yayımladı. Clarke’ a göre, her bir okyanus (Atlantik, Pasifik ve Hint) bölgesinin üstün­de eşzamanlı yörüngede konumlandırılan üç uyduyla tüm gezege­nin haberleşme ihtiyacı karşılanabilirdi. Eşzamanlı yörünge terimi, sabit yörüngeli için kullanılan bir başka terim: Uydu yerkürenin ek­seni üstündeki dönüşüyle aynı yönde ve aynı hızda ilerliyor ve tam bir çevrimi tamamlaması yirmi dön saat sürüyor. Uydu ekvator üs­tünde, belirlenmiş yörünge konumunda kaldığı sürece yerküre yü­zeyindeki yerlere göre sabit görünüyor.

Tek bir sabit yörüngeli uydu yerküre yüzeyinin yaklaşık üçte bi­rini ‘görebilir’. Dolayısıyla, uygun boylamlara yerleştirilecek üç uyduyla yerküre yüzeyinin neredeyse tamamı kapsama alanı içine alı­nabilecektir. Bundan sonra uydu yer. İstasyonları kullanılarak ha­berleşmeler uydulardan sektirilip okyanusları atlayarak yerküredeki her yeri birbirine bağlayabilir. Clarke’ ın hayalinde insanların uydu­larda yaşayıp bakımlarını yapmaları ve ihtiyaçların ın düzenli uzay mekiği seferleriyle karşılanması gibi o dönem için hayalci unsurla­rın da bulunmasına karşın, günümüzde bizim haberleşme, ticaret yapma ve savaşma şeklimizin altında onun yapmış olduğu basit geometrik hesap yatar.          .

20 Ağustos 1964’te Incelsat kuruldu. Intelsaı, Uluslararası Tele­komünikasyon ve Uydu Konsorsiyumu’nun kısaltmasıdır ve amacı Clarke’ ın spekülasyonunu gerçeğe dönüştürmektir. Intelsat başlan­gıçta devletlerarası bir örgüttü; özel şirket statüsüne ancak 2001′ de geçti. 6 Nisan 1965’te, Rhyolite programından yalnızca beş yıl ön­ce Intelsat I fırlatıldı -dünyanın ilk ticari haberleşme uydusuydu bu. Birkaç ay sonra, 28 Haziran tarihinde ABD’ den ve Avrupa’dan yetkililer Atlantik aşırı bir törenle birbirini selamladı.

16 Ağustos 1858’de Kraliçe Victoria’ run Başkan James Bucha­nan’ a Atlantik aşırı ilk telgrafı göndermesinden yüz yıldan fazla bir süre sonra atılmış önemli bir adımdı bu. New Yorklular bu mesajı Belediye’nin tepesinden havai fişekler atarak ve yüz pare top atışı yaparak selamlamıştı. Ama Kraliçe’nin doksan dokuz sözcüklük mesajının iletilmesinin on altı buçuk saat sürdüğünden hiç bahse­dilmemişti. Ilk Incelsat mesajının iletilmesiyse yalnızca saniyeler sürdü ve uydu haberleşmesi Atlantik aşırı kabloların yarattığı büyük değişimi genişletti, hızlandırdı ve demokratikleştirdi.

Intelsat II adlı ikinci uydunun fırlatılmasıyla 1967’de ABD’yle Japonya arasında haberleşme hizmeti kuruldu ve iki yıl sonra Hint Okyanusu bölgesini kapsayan Intelsat III’ ün fırlatılmasıyla sistem tamamlanmış oldu. 20 Temmuz 1969’da Intelsat Neil Arms­trong’un aydaki ilk adımlarını uydu aracılığıyla tüm dünyada beş yüz milyon kişiye canlı yayında izletti. Fiber optik kablolar günün birinde birincil uluslararası sinyal taşıyıcısı olarak uyduların yerini alacak, ama günümüzde tüm dünyada nakledilen telefon, faks, te­leks ve e-posta haberleşmesinin büyük bölümü hala bu uydulardan sektiriliyor. Haberleşme verileri bir uydudan transponder olarak bi­linen bir sinyal yolunu kullanarak geçer. Dijital bilginin aktarılma hızı bit/saniye olarak ölçülür; her bit bir sıfırı ya da biri temsil et­mektedir. Intelsat uydusundaki bir transponder saniyede 155 mil­yon bire kadar bilgiyi işleyebilmektedir. Saniyede 15 bin sayfa me­tin -diyelim ki, bu kitaptan elli kopya- demektir bu. Ve uydularda genellikle yirmi dörtle yetmiş iki arasında ‘transponder’ bulunur; yani, bilgi taşıma kapasiteleri neredeyse akıl almaz boyuttadır.

Ama bu aracın demokratikleşmesi, Clark’ ın formülünün hala geçerli olmasına karşın, trafik hacmiyle, yani her gün uzayda seken milyarlarca sinyalle üç uydunun baş etmesinin artık mümkün ol­maması anlamına geliyor. Bu nedenle yerküre bir uydu donanma­sıyla, insan yapımı bir Satürn halkasıyla çevrili. .2003 başlarında In­telsat 907 fırlatıldığında Intelsat yirmi altı uyduyu çalıştırmaktaydı. Örgüt ayrıca, hisseleri halka açık bir şirkete dönüşmüştü -bu nok- ­tada, hisselerinin dörtte birinin NSA’ nın başlıca yüklenicilerinden biri olan Lockheed Martin’ e ait olduğunu belirtmekte yarar var. In­telsat’ ın kısmen ana şirketin kontrolünde olması, Menwith Hill’de­ki, Intelsat uyduları üstünden aktarılan sivil haberleşmeyi ele geçir­mekle görevli Lockheed çalışanlarına kolaylık sağlıyor olmalı.

Intelsat uydularına meteoroloji uyduları, çeşitli bölgesel haber­leşme uyduları, yirmi dört Navstar Küresel Konumlandırma uydu­sundan oluşan bir ağ ve ABD’yle sayısız başka ülkenin varlığı kabul edilmeyen askeri uydularıyla casus uyduları eşlik ediyor. 1970’te Rhyolite’ ın önünü açtığı casus uydu olgusu sonraki yıllarda daha da gelişti. Üç ileri Amerikan KH-11 ‘Keyhole’ uydusu, yerküreye en yakın noktada 320 kilometreden en uzak noktada 35 bin. kilometre arasında değişen, eliptik yörüngelerde dünyanın çevresini on iki saatte dönüyor ve yerüstündeki hedeflerin fotoğrafını çekiyor. Yer­küre yüzeyinde 15 santime kadar küçük nesneleri saptayabiliyorlar. Toplam olarak yalnızca ABD’nin yaklaşık yüz casus uydusu bulu­nuyor. Soğuk Savaş sırasında uzay çok kalabalıklaştı.

Bir uydunun üstünde sinyal aktarabildiği ya da alabildiği coğra­fi alana uydunun ayak izi deniyor. Ucu uydunun kendisinde başla­yan ve tabanı yerküreye erişip kilometrelerce alan kaplayan bir koni düşünün. Ticari haberleşme şirketleri için nakillerin toplanması yalnızca, ayak izinde bir yere bir yer istasyonu kondurmak demek. Belli bir uydudan ışınlanan tüm sinyalleri toplamak isteyen istihba­rat örgütlerinin de, yalnızca, bu ayak izinin bir yerlerinde, doğru yöne dönük birkaç çanağı bulunan kendi üssünü kurması gereki­yor.

ECHELON ACININ HABERLEŞME EMME kapasitesi hakkında bir fikir edinmek için, tüm dünyaya yayılmış dinleme istasyonlarının sayısını bulmak yeterli. Clark’ın öne sürdüğü gibi gezegenimizi kapsamak için yalnızca belli sayıda uyduya gerek varsa, dünya etra­fında seken tüm uydu haberleşmesini ele geçirmek için yalnızca bel­li sayıda casus istasyona gerek var demektir. UKUSA ülkelerinin Si­gint aygıtının büyük bölümünün gizlilik perdesiyle kaplı olmasına karşın, bu üsler, hatta en kuytu yerlerde olanları bile, tam gözümü­zün önünde saklanıyor.

İlk başlarda UKUSA ortaklarının yalnızca üç üsse ihtiyaçları vardı: İngiltere’ de, Cornwall kayalıklarındaki Morwenstow, Ban Virginya Dağları’ndaki Sugar Grove ve Washington Eyalet’ ndeki Yakima Eğitim Merkezi. Bu yerler birbirine uzak olmasına karşın, birbiriyle ve son otuz yıl içinde UKUSA güçleri tarafından kurul­muş başka üslerle önemli benzerlikler taşıyor. Tümü son derece üc­ra yerlerde kurulmuş. Böylece, gelişmiş dinleme donanımına engel oluşturmayacak ‘sessiz’ bir radyo ortamı oluşturulabiliyor, yabancı istihbarat örgütleri tarafından dinlenme riski düşürülüyor ve her şe­ye burnunu sokan basınla halkın vereceği rahatsızlık en aza indiril­miş oluyor. Ama yer seçiminde tek kriter ücra olması değil: Bu ilk üç üssün her biri büyük bir ticari haberleşme uydusu downlinkinin ayak izi içinde yer alıyor.

Morwenstow’ daki üs, Bude yakınlarındaki Sharpnose Point’in yüksek kayalıklarının eteklerine yapışık. Morwenstow, günümüzde Echelon olarak bilinen sistemdeki üslerin ilkiydi. Üs 1971′ de GCHQ tarafından kurulmuştu, ama NSA’ yla yakın işbirliği içinde işletilmekteydi. İlk başlarda iki uydu çanağı vardı: Bunlardan biri

Atlantik Okyanusu üstündeki Intelsat uydusuna, öbürüyse Hint Okyanusu üstündeki Intelsat uydusuna dönüktü. 1980’lerde bu ça­naklara bir dizi yeni çanak eklendi; 1990’ların başlarına gelindiğinde üste dokuz çanak olmuştu: Bunlardan ikisi başlıca iki Hint Ok­yanusu Intelsatı’ na, üçü Atlantik Intelsatları’na, üçü Avrupa ya da Ortadoğu üstündeki konumlara dönüktü ve biri de bir radar kub­besiyle örtülüydü. Radar kubbesi kurulmasının nedenlerinden biri budur: Bu kubbeler olmadığında bir gözlemcinin hangi uydunun hedeflendiğini anlaması gayet kolaydır. Kubbeler kurulduğundaysa iş tahmine kalır.

Morwenstaw’urı, Lizard Yarımadası’ndaki British Telecom’un Goonhilly Yer İstasyonu’ndan yalnızca yaklaşık yüz kilometre uzaklıkta kurulmuş olması bir rastlantı değil. Goonhilly herhangi bir anda milyonlarca telefon görüşmesini, e-postayı ve TV yayınını aktaran altmıştan fazla çanağıyla dünyadaki en büyük ticari uydu yer istasyonudur. 1%2’de açıldı ve GCHQ Goonhilly’ye gönderil­mesi amaçlanan sinyalleri toplamak için tek yapması gerekenin ya­kınlara bir yere birkaç çanak kurmak olduğunu fark etmekte gecik­medi. 1970’lerde, Goonhilly çanakları Morwenstow’ daki iki çanak­la aynı yöne bakıyordu. Pek çok yüksek kapasiteli Atlantik aşırı kablo Goonhilly’ de son bulur ve bu da fiber optik kablolara giril­mesinin zor olmasına karşın Atlantik yolculuğunu tamamladıktan sonra mikrodalgaya dönüştürülen tüm mesajların kolayca toplana­bilmesi anlamına gelir. Alistair’in de bana söylediği gibi, “Herhan­gi bir tür antenle yerden ayrılacaksa onu ele geçirirsin. Bundan hiç kuşku yok.”

Morwenstow’ daki üste üç tür geniş çaplı uydu ele geçirme kate­gorisi görülüyor. İlk kategori, bireysel telefon görüşmelerine giril­mesinden ve tüm trafiğin izlenmesinden ibaret. Bir tür ‘genel ara­ma’ sistemi olan ikinci kategori, dinleyicilerin belli bir santral kodu olan tüm görüşmeleri ele geçirmelerini sağlıyor; böylece bir kenti ya da santralı kuşatıp bağlı tüm uydu kanallarını almak mümkün olu­yor. Son olarak, ‘taban bant taramaları’ çeşitli ülkelerin uydu taban bantlarını tarayarak kimin hangi kanalı kullandığını ve ne konuştu­ğunu saptıyor. 1980’lerde Morwenstow çalışanları taban bant etütlerinin yasallığı konusunu gündeme getirerek İngiliz vatandaş­larının telefon görüşmelerini kasıtsızca da olsa toplamanın yasadışı olduğunu öne sürdüler. 1985’e gelindiğinde bu tekniğin çalışanlar arasında yarattığı rahatsızlık öylesine artmıştı ki GCHQ geçici ola­rak taramaları durdurdu. Çalışanlardan bazıları izin olmaksızın ‘ge­nel arama’ yapılmasından da kaygılanıyor ve bireysel İngiliz telefon hatlarının izlendiğinin böylesine gizli tutulmasının nedeninin bu uygulamanın yasadışlılığı olduğundan kuşkulanıyorlardı.

Bunların hiçbiri resmi olarak kabul edilmedi elbette. Morwens­tow Üssü her zaman çok kalın bir gizlilik perdesinin ardında kalmış ve kendisinden daha büyük kardeşi Menwith Hill’ e kıyasla daha az dikkat çekmeyi başarmıştı. Ama 2003 baharındaki bir eleman alım hamlesi sırasında GCHQ Cornwall üssündeki Haberleşme Tekno­lojisi Uzmanı pozisyonu ve başka pozisyonlar için eleman ilanı ve­rerek kartlarını açmış oldu. İnternet sitelerinde eleman alımıyla il­gili ‘Morwenstow- Teknik İş Olanakları’ başlıklı bir ilanda şöyle deniyordu: “Tüm dünyada telekomünikasyonu ve elektronik sin­yalleri ele geçirme işinde dünyanın en gelişmiş teknolojilerini kul­lanıyoruz.” Katharine Gun’ ın kesip sakladığı iş ilanına kıyasla GCHQ’ nun faaliyetlerine dair çok daha açık bir tanımlamaydı bu. “İngiliz vatandaşlarını ve İngiliz çıkarlarını olumsuz etkileyebilecek her şeyle ilgileniyoruz,” diye devam ediyordu duyuru “ve ulusal gü­venlik, askeri operasyonlar ve emniyet alanlarında hükümetin karar mekanizmasını desteklemek üzere bilgi sağlıyoruz.”

Uydu toplama ağının ilk üç üssünden ikincisi olan Yakima 1970’lerde, ordunun yaklaşık 1,3 metrekarelik Yakima Ateşleme Merkezi’nin çorak bir bölgesinde açılmıştı. Amaç, Pasifik Okyanu­su’ nun tepesinde asılı duran Intelsat uydusunu kapsama alanına al­maktı. Üs Brewster’ daki uydu yer istasyonunun yüz altmış kilomet­re güneyinde, Seattle ile Spokane arasındaki yolun ortasında, ku­zey-orta Washington’dadır. Üssün örtülü adı Yakima Araştırma İstasyon’uydu.

1970’lerde ve 1980’lerin başlarında üssün bir tek büyük çanağı olmasına karşın, 1995’e gelindiğinde buna dört çanak daha eklenmişti. Beş çanaktan üçü batıya, ikisi doğuya bakıyordu. Doğuya bakan iki çanağın belki de Atlantik Intelsatları’nı hedef aldığını, Ku­zey ve Güney Amerika’ya doğru nakledilen haberleşmeyi ele geçir­diğini öne sürenler olmuştur, ama bu çanaklardan birinin ya da iki­sinin birden, haberleşmelerin ele geçirilmeleri değil, Yakima’yla Fort Meade’ deki NSA merkezi arasında güvenli bir nakil sağlamak­ta kullanılıyor olması da mümkündür.

Gizemli üsler liginin en gizemli üssü Yakima’dır. Öbürleri gibi tecrit edilmiş olmakla kalmayıp, devasa, çok amaçlı Yakima Eğitim Merkezi’nce dış dünyadan koparılmıştır. Askerlerin operasyon si­mülasyonlarında ağır silahlarla çalıştığı ve hedef çalışmalarında eski tankları ve zırhlı personel taşıtlarını kullandığı bir ordu manevra bölgesidir bu merkez. Bu haliyle, dinleme üssü için muazzam bir fi­ziksel tampon işlevi görmektedir: bir tür insansız bölge. Merkezin internet sitesinde NSA üssünden hiç bahsedilmez. İnternette ya da herhangi bir kitap ya da makalede üssün fotoğrafına rastlanmaz. Yürüyüş ya da av için bölgeye girilmesine izin verilmesine karşın, bunun için önceden başvurulması gerekmektedir. Ve Sigint üssüne ulaşmak amacıyla uygulamada bir poligon olan alanı geçmek için insanın son derece gözü pek bir kaşif olması gerekir. UKUSA ör­gütlerinde Yakima’ da üretilen istihbarat için kullanılan kod adın esin kaynağı, belki de, üssün bir hudut bölgesi gibi tecrit edilmiş ol­masıdır: kovboy.

İlk üçlünün üçüncü üssü, Batı Virginya’ nın Appalache Dağla­rı’ndaki South Fork Vadisi’nin ormanlarında saklı Sugar Grove’du. Bu alanın kullanılmaya başlanması, ay yüzeyinden yansıyan Sovyet radyo haberleşmesini ve radar sinyallerini dinleyecek kadar güçlü bir radyo teleskopu yaratma amaçlı talihsiz bir çalışmanın yapıldığı 1950’lere ve 1960’ların başlarına dayanır. Bu pahalı felakette yüz seksen metre gibi şaşırtıcı bir çapı olan bir uydu çanağının inşa edil­mesi amaçlanmıştı. Projeden sonunda vazgeçildi, ama 1970’lerde, mevcut iki katlı yeraltı operasyon binasından yeni uydu çanakları yükseldi ve penceresiz Raymond Eugene Linn Operasyon Merkezi inşa edildi. (Bina, adını 8 Haziran 1967′ de İsraillilerin bir NSA Si­gint gemisi olan USS Liberty’ ye düzenlediği saldırıda yaşamını yiti­ren bir donanma teknisyeninden almaktadır.)’ İstasyon dinleme mevzii olarak yeni operasyonlarına 1980 civarında başladı. Bölge, 1956’da Batı Virginya Eyaleti’nin istasyonun etrafında 260 kilo­metrekarelik Ulusal Radyosuz Bölge yaratan ve böylece tüm elek­tromanyetik kirliliği ortadan kaldıran alışılmadık bir yasak bölge yasasını kabul etmiş olması sayesinde, radyo dalgaları açısından eşi görülmedik bir sessizliğe sahiptir.

Sugar Grove, ticari Intelsat trafiğini alıp nakleden çanakların bulunduğu Batı Vi rginya, Etam’ dan yüz kilometre uzaklıktadır. 1980’lerde Etam’ da üç büyük çanak vardı ve ABD’ye girip çıkan uluslararası ticari uydu trafiğinin yarısından fazlasını bunlar nakle­diyordu. Etam günümüzde AT&T’nin başlıca Atlantik aşırı uydu telekomünikasyon downlink’i ve dünyanın en meşgul yer istasyon­larından biridir. 1990’ların sonlarına gelindiğinde Sugar Grove’un çeşitli büyüklüklerde altı çanak anteni vardı ve bunların hepsi Av­rupa ve Atlantik bölgesel haberleşme ağlarına yöneltilmişti. Alanda, her birinin bir fili içine alabilecek büyüklükte dev bir halka şeklin­de düzenlenmiş bir anten dizisi şeklinde olması nedeniyle Fil Kafes­leri olarak bilinen iki devasa Wullenbeber anteni de bulunmaktay­dı.

Sugar Grove, temelde haberleşme verilerinin ele geçirilmesiyle ve şifre kırmayla uğraşan bir komutanlık olan ve her zaman Fort Meade’le çok yakın çalışmış bulunan Donanma Güvenlik Grubu tarafından yönetilmektedir. 1999’da NSA’ nın eski bir çalışanı Su­gar Grove’dan çeşitli yetkililere dava açarak, görevi sırasında kendi­sine kötü davranıldığını ve mahremiyetinin ihlal edildiğini öne sür­dü. Dava Dördüncü Gezici Temyiz Mahkemesi’ne kadar gitti ve burada NSA davayı kazandı, ama bu arada mahkeme, yayımlanan görüşünde, Sugar Grove’un temelde bir NSA operasyonu olduğu­nu ve üsteki NSA elemanlarının ‘istihbarat verilerini toplama amaç­lı gelişmiş sistemler hakkındaki bilgilere ve toplanan bilgilere ulaş­ma’ olanağının bulunduğunu kabul etmişti. George Washington Üniversitesi’ndeki Ulusal Güvenlik Arşivi’nden istihbarat akade­misyeni Jeffrey Richelson, 2000 yılında, Sugar Grove Donanma Güvenlik Grubu birliğinin 1990 Resmi Tarihi’nin bir kopyasını ele geçirdi; o yıl bir ‘Echelon Eğitim Bölümü’nün kurulmuş olduğu belirtiliyordu bu kaynakta. Richelson ayrıca, eğitimin tamamlandı­ğının ve 1991’ de Sugar Grove istasyonunun görevinin ‘bir Echelon istasyonunun bakımını sürdürmek ve işletmek’ olduğunun belirtil­diği, “Donanma Güvenlik Grubu Faaliyeti’nin Misyonları, İşlevle­ri ve Görevleri” başlığını taşıyan 3 Eylül 1991 tarihli bir belge bul­du.

     MORWENSTOW, YAKIMA VE SUGAR GROVE’UN 1970’lerin bü­yük bölümü boyunca yeterli olmasına karşın, on yılsonuna gelin­diğinde bu ilk mevzileri yeni yerlerle destekleme girişimleri başla­mıştı. GCHQ 1977’de Hong Kong’da yeni bir üs kurdu. Hong Kong 1997′ de Çin’ e geri verilmesinden önce bir cas us luk merkezi, ajan kovanıydı: Kimi tahminlere göre burada çeşitli ülkelerden beş bin kadar istihbarat ajanı bulunuyordu. Yeni casus istasyon GCHQ ve RAF tarafından, Hong Kong Adası’nın güneyinde, Çung Hom Kok’ta kuruldu. Bilinen adıyla Stanley Fort Uydu Üssü’nün kod adı Kittiwake Projesiydi. Çin uydularından geçen haberleşmeyi ve ayrıca nükleer silah denemelerini izlemekte kullanılıyordu. Hong Kong’un çok kalabalık bir kent alanı olması nedeniyle gizliliği ko­rumak, bazı açılardan, daha tecrit edilmiş üslerdeki kadar kolaydı:

Hong Kong’ daki uydu çanakları adayı kaplayan sayısız kamusal ve şahsi çanağın arasında kayboluyordu. Hong Kong’un devredileceği beklentisiyle 1994’te üssün sökülmesinden önce, doğuda Pasifik Intelsatlan’rıa yönelik bir çanağı, Hint Okyanusu Intelsatlan’rıa yö­nelik bir ikinci çanağı ve haberleşmelerini ele geçirilmesinde değil, üssün öteki UKUSA güçleriyle haberleşmesinin güvenliğinin sağ­lanmasında kullanılan üçüncü bir çanağı bulunmaktaydı.

    Stanley Üssü’nün kapatılmasından önce Çin, üssün Hong Kong’ daki İngiliz savunma sisteminin ayrılmaz bir parçası olduğu­nu ve bu nedenle Halk Kurtuluş Ordusu’na devredilmesi gerektiği­ni savunuyordu. Devirle ilgili Çin-İngiliz deklarasyonuna göre, Hong Kong’un dış savunmasının tek sorumlusu bu orduydu. Mü­zakereler sırasında Çinliler merkezi denetlemek üzere bir delegas­yon göndermeleri gerektiğinde ısrar etti. İngiltere buna karşı çıktı ve Dışişleri Bakanlığı’yla GCHQ, üssü erkenden kapatmaya karar verdi. Bu üssün yerini alabilecek çeşitli seçenekler incelendi; Fili­pinler, Singapur, Brunei. Sonunda operasyon Avustralya’ya kaydı­rıldı ve çanak antenler paketlenip Batı Avustralya, Geraldton’daki, 1993’te faaliyete geçecek olan yeni DSD istasyonuna yollandı. Bundan sonra İngilizler on bir hektarlık alanı yerle bir etmeye ko­yuldu; Binaları yıktılar, casusluk teknolojisinden geriye hiçbir iz bı­rakmadılar. South China Morning Post’tan bir muhabir 1997 son­baharında alanı ziyaret ettiğinde, bir serserinin yağmurdan korun­mak için sığınmış olduğu nöbetçi kulübesinin kalıntılarından baş­ka bir şey bulamadı.

     UKUSA ACININ BAŞLICA ÜSLERİ BUNLAR, ama başka pek çok küçük üs var. Bir üs kapandığında ya yenisi açılıyor ya da mevcut bir üssün kapasitesi artırılıyor. İlk üç Echelon üssünden biri olma­masına karşın, Menwith Hill, 1980 ve 1990’larda sistemin belke­miği olacaktı. Kritik nokta, konumdur. Bu nedenle, Almanya’nın Bavyeral Alplerinin eteğindeki NSA üssü Bad Aibling Soğuk Savaş sırasında Sovyet Blok’undan gelen haberleşmenin ele geçirilmesin­de çok önemli bir rol üstlendi. Ama Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Alman Hükümeti’nin baskısının artması nedeniyle Bad Aibling’in 2002′ de kapatılmasına karar verildi. Üssün 1500 Amerikan, yakla­şık yüz kırk Alman çalışanı ve bir düzine radar kubbesi vardı. Pla­na göre, malzemeler ve çalışanlar Menwith Hill’e nakledilecekti. Ama 11 Eylül 2001 ‘den sonra plan ertelendi ve ABD’nin üssü Al­man istihbaratına devretmesi için yeni bir tarih saptandı: 30 Eylül 2004. Bu devir üsse karşı olan Almanları görünüş itibariyle rahatlatabilecek olsa da, Süddeutsche Zeitung adlı günlük Münih gazetesi üs resmi olarak terk edildiğinde ‘istasyonun teknik bakımı’ için ge­ride yirmi kadar Amerikan personelinin bırakılacağını yazdı.

UKUSA örgütlerinin belli bir dönemde antenlerini nerelere diktiğine bakarak çeşitli jeopolitik oyuncuların yükselişleri, düşüş­leri ve dünya güç dengesi hakkında çok şey öğrenebilirsiniz. Bad Aibling’in hedef bölgeleri olan Orta ve Doğu Avrupa’nın stratejik önemi azalırken, Ortadoğu kritik önem kazandı. Kıbrıs, Lefkoşe’deki, Ortadoğu ve Kafkas haberleşmesi konusunda değerli bir kaynak oluşturan Dhekelia Bağımsız Us Alanındaki GCHQ dinle­me istasyonunda hiçbir kapanma belirtisi görülmüyor.

Stratejik konumun önemi ilkesi yeni bir konu değil. Romalılar hem topraklarının sınırlarını genişleten hem de asker dağıtımının hızla yapılabilmesini sağlayan yol kompleksleri inşa etmişti. İyi bir stratejik konumda bulunması durumunda küçücük bir adanı~ bile devasa bir kara kitlesinden daha önemli olabileceği düşüncesi İngilizlerin 18. ve 19. yüzyıllarda dünyanın en büyük deniz gücü olma­sı sağladı. Coğrafi ve ekonomik açıdan önem taşıyan küçük adaları -hatta bir dizi atolle derin bir limanı- sömürgeleştirerek ulaşımı, ticareti ve gezegeni kontrol altına alacaklarının farkına vardılar. Din­leme istasyonları için yer seçilirken de bu düşünce izlendi ve yıllar içinde kazandıkları önemle UKUSA ülkelerini tuhaf ve gizli bir Si­gint sömürgeciliğine yönlendirdiler -kuytu ama işlerine yarayacak araziler alarak imparatorluğu durup dinlenmeden genişletmeye.

     17 TEMMUZ 1996’DA JON JOHANSON ADLI Avustralyalı bir pilot dünya çevresinde ikinci kez tek başına uçacağı yolculuğunun yarı­sındayken Güney Atlantik’teki küçük bir adadan yakıt almak zo­runda kaldı. Bir önceki yıl Johanson, ev yapımı bir uçakla yerküre­nin çevresini dolaşan ilk insan olmuştu. İkinci yolculuğunun yirmi dördüncü günündeydi ve uçsuz bucaksız okyanusu geçerken RV-4 uçağının yağ basıncının dalgalanmaya, yağ sıcaklığının yükselmeye başlaması nedeniyle zorunlu iniş yapmaya mecbur kalmıştı. Şansı­na, bu okyanus parçası ilk başta göründüğü kadar boş değildir. Ek­vatorun hemen güneyinde, Angola’yla Brezilya arasındaki yolun or­tasında seksen sekiz kilometrekarelik volkanik bir kayalık olan As­cension Adası yolunun üstündeydi. Ada çok küçük olduğu için İn­giliz Donanması tarafından başlangıçta ada değil, yaklaşık bir yüz­yıl boyunca bir gemi, Deniz Kuvvetleri kurul üyelerinin sözcükleriyle ‘taştan bir firkateyn’ olarak sınıflandırılmıştı; HMS Ascension. Bugün bile çoğu dünya haritasında yer almaz.

     Johanson telsizle Ascension’ daki yetkililerden iniş izni almaya çalıştı. Yanıt gelmedi. Tekrar tekrar denedi. Yanıt yoktu. Bu du­rum Johanson’ ın sinirlerini bozmuştu, ama adaya doğru uçmayı sürdürdü -ne de olsa başka seçeneği yoktu. Sonunda telsizde bir Amerikalının sesi duyuldu; kim olduğunu bilmek istiyor, rotasın­da kalmasını ve adaya inmemesini söylüyordu. Johanson paniğe kapıldı ve acil durum olduğunu belirtti. Sonunda inmesine izin ve­rildi.

       Johanson yumuşak bir iniş yapmayı başardı, ama yere dokundu­ğu anda karşısına çıkan öfkeli İngiliz ve Amerikalı yetkililer pasa­portuna el koyup sivil uçakların adaya inmesine izin verilmediğini söylediler ve kısa bir süre, onu hapsedip etmemeyi tartıştılar. Ney­se ki sonunda bundan vazgeçtiler, ama ertesi gün adadan ayrılma­dan önce adanın idarecisi onu paylayarak adaya hiç inmemiş olma­sı gerektiğini söyledi. Johanson, “Sözün kısası, sivillerin Ascensi­on’ a inmelerine izin verilmiyor,” diye yazacaktı uçuş günlüğüne. “Uzun zamandır buraya kimse inmemiş ve benim herkese, aynı du­ruma düşmeleri durumunda kendilerine bana olduğu kadar iyi dav­ranılmayacağını söylemem gerekiyor.”

     Batı-doğu ve kuzey-güney deniz yolları üstünde mükemmel bir ikmal noktası olduğunu fark ederek yaklaşık iki yüzyıl önce Ascen­sion’ a yerleşen İngiliz Donanması için, konum kritik önem taşıyor­du. 1815’te İngilizler, Fransızların ‘yakınlardaki’ -bin yüz kilomet­re uzaklıktaki- Saint Helena Adası’nda tutuklu bulunan Napol­yon’u kaçırma girişimlerine karşı muhafızlık edecek on iki deniz pi­yadesinden oluşan bir garnizon kurdu. Napolyon 182ı’de öldü, ama İngiliz Garnizonu, adayı Kraliyet’ in devralıp Saint Helena’ ya bağımlı bir ada yaptığı 1922’ye dek terk edilmedi.

Bomboş bir adanın kıyılarına vuran şişedeki mesaj imgesi, bu tür yerlerin uygar dünyanın -haberleşmenin- menzilinden uzakta olduğu fikrini güçlendiren bir klişedir. Ama Simon Winchester’ ın İngiliz İmparatorluğu’nun son ileri karakolları hakkındaki araştır­ması The Sun Never Sets’ te (Güneş Asla Batmaz) belirttiği gibi, As­cension’ ın haberleşmeyle her zaman bağlantısı oldu. Daha 1501′ de, İsa’nın Göğe Yükselişi (Ascension) Günü’nde keşfedilişinden itibaren, “bir yöne doğru giderken buradan geçen denizciler öbür yöne doğru giden gemiler tarafından alınıp ulaştırılması için buraya mektuplarını bırakma âdetini başlattı. Hala geçen gemilerin not bı­rakabilecekleri bir posta kutusu var; birisi yakın zamanlarda bu ku­tuya baktığında 1913 tarihli bir not buldu.” Bu küçük ada günü­müzde de haberleşme açısından avantajlı bir konumda. Yeşil Dağ’ın zirvesinden uyuyan volkanın külle kaplı yamaçlarına ve sa­hillere dek her yer antenle dolu.

British Cable and Wireless 1922’de Ascension’ ı devralarak son­raki kırk iki yıl boyunca kullandı. Cape Town’dan Saint Helena’ ya, Cape Verde Adaları’na ve İngiltere’ye dek yılan gibi kıvrılarak uza­nan denizaltı kabloları için bir röle istasyonu oldu. Okyanus yata­ğında Ascension’ dan Sierra Leone’ ye, Saint Vincent’  a, Rio’sa ve Buenos Aires’ e yeni kablolar uzandı. Mütevazı, küçük Ascension büyük bir düğüm noktası oldu. Soğuk Savaş sırasında ABD Ordu­su, Florida’ dan Güney Atlantik’ e uzanan bir füze alanı olan Doğu Test Alanı için adada bir izleme istasyonu kurdu. Ada idarecisinin Yeşil Dağ’ın tepelerindeki konutuna akşam yemeğine gelen konuk­lar arada bir, mürekkep rengi ufukta parçalanıp düşen roketleri, tropik geceyi patlamalarla aydınlatan bu havai fişek gösterisini izler­di. BBC, adada bir röle istasyonu kurdu. Ve Bileşik Sinyal Örgütü adını taşıyan ve GCHQ’ nun yurtdışı kolu olarak da bilinen bir grup, radyo sinyalleri için bir dinleme istasyonu kurdu.

Ascension sanki üstünde yaşanan tuhaf gelişim düzeyini göster­mek ister gibi, yıllar içinde, felaketle sonuçlanan bazı ekolojik den­gesizlikler yaşadı. 1815’te İngiliz Garnizonu, ilk İngiliz gemileriyle gelmiş olan ve sayıları hızla artan fareleri kontrol altına almak ama­cıyla adaya kedi getirdi. Kediler fareleri yemeye başladı, ama bu­nunla yetinmeyip bölge yerlisi deniz kuşlarının peşine düştü ve bu kuş kolonilerinin soyları tükendi. Aç kedilerden kurtulmak için kı­yıdan uzaktaki kayalık katmanlarda tünemek zorunda kalan sümsük kuşları ve öbür yerel kuşlar adadan sürülmüş oldu. 2001′ de, on­larca yıl süren kampanyalardan sonra İngilizler ada ekosistemini onarmak üzere 500 bin sterlin tutarında yatırım yapacaklarını açık­ladı. Bu çalışma sırasında beş yüzden fazla yabani kedi vurularak, tuzağa düşürülerek ve zehirlenerek öldürülecekti. Bu bıyıklı avcıla­rı ölüm tuzağına çekmek için yem olarak kullanılmak üzere Güney Afrika’ dan uçakla bir günlük civcivler getirildi. Ev kedilerine keskin nişancıların mermileriyle ölmekten kurtulmaları için yansıtmalı tasmalar takıldı.

Cebelitarık ya da Panama Kanal Bölgesi gibi Ascension da, baş­kaları için taşıdığı değer ancak haritaya bakıldığında ortaya çıka~ yerlerden biri ve bu yerler gibi Ascension da konumunun önemi yüzünden bazı açılardan zarar gördü. Falkland Savaşı sırasında İngiltere için hayati önem taşıyan bir toplanma üssüydü ve bir günlü­ğüne dünyanın en yoğun havaalanı oldu. Soğuk Savaş’ın son~n~n gelmesiyle birlikte adanın stratejik önemi azaldı ve 1997′ de Bileşik Sinyal Örgütü adadakileri evlerine göndermeye başladı. yine de, bu mükemmel konumlu çorak adanın nüfusu 2002’de hala dokuz yü­ze yakındı.

ASCENSION İNGİLİZLER İLK GELDİCİNDE tam anlamıyla boş, bir çöl adaydı: Yerli nüfusu yoktu. Amerikalılarla İngilizlerin dinle­me istasyonlarını diktiği yerlerde durum her zaman böyle değildir. İngiliz ve Amerikan kuvvetleri yeni istasyon arayışlarında ö~l~rı~e çıkan engelleri ezip geçmekten çekinmez ve insan nüfusu gibi bir engelin yollarına çıkmasına da izin vermezler.

İngiltere 1960’larda, tam da eski sömürgelerinin pek çoğundan vazgeçtiği sıralarda, gizlice yeni bir sömürge elde etme yolundaydı. Sri Lanka’nın 1500 kilometre güneybatısında Hint Okyanusu na serpiştirilmiş bazı küçük adalar vardır. Bu atol ve lagün serpintisine Chagos Takımadası denir. Takımadaların büyük bölümünde kim­se yaşamamaktadır ve özellikle de ülkenin çok, daha etkileyici sömürgelerinden vazgeçtiği düşünüldüğünde, İngiltere’ ye pek de ya­rarlı olacak gibi görünmemektedir. Ama bu kümenin güney ucun­da özel stratejik önem vaat eden bir ada vardır. İlk olarak dört yüz­yıl önce Portekizli bir balıkçı tarafından keşfedilmiş olan ada, bu balıkçının adını taşır: Diego Garcia.

Görece yakınlarda olan daha büyük adalar, yani Mauritius ve Şeyseller, 1965’te Mauritius halkı bağımsızlık için sesini yavaş ya­vaş yükseltmeye başladığında bir buçuk yüzyıldır İngiliz sömürge­leriydi. Londra’daki İşçi Partisi Hükümeti tuhaf derecede olumlu davrandı. Sömürgeler Bakanı Anthony Greenwood daha ilk huzur­suzluk belirtilerinde Mauritius’ a uçarak adalılara bağımsızlıklarının tanınabileceğini ve hatta İngiltere’nin ayrılık hediyesi olarak onlara üç milyon sterlin vereceğini bildirdi. Bu cömertlik karşısında Ma­uritius’ tan tek bir şey istiyordu: Chagos Takımadası ve özellikle de yaklaşık 1200 mil uzaklıktaki Diego Garcia üstündeki iddiasından vazgeçecekti. Greenwood bu talebi için bir neden göstermemişti, ama Mauritius’ lu yetkililerin anlaşmayı kabul etmeleri uzun sürme­di; çok geçmeden, takımadanın yeni bir İngiliz sömürgesinin par­çası olacağı açıklandı: İngiliz Hint Okyanusu Bölgesi (BIOT). Dünyanın geri kalan kısmı sömürgelerinden ve sömürge yönetiminin tuzaklarından kurtulurken İngiltere, BIOT’ un, Seyşeller’ deki Victoria’ dan çalışacak olan bir komiser tarafından yönetilmesine karar verdi. Sömürge, Seyşeller’ le Mauritius’ un para birimlerini kullanacak ve İngiliz sömürgeler yasasına göre yönetilecekti.

Ertesi kış İngiltere’yle ABD, Chagos Takımadası’ndaki adaların ‘Savunma Amaçları için kullanılması’ konusunda bir nota teatisi imzaladılar. Nota oldukça karmaşıktı, ama temelde ABD’nin ada­ları elli yıllığına, yirmi yıl daha uzatma seçeneğiyle ücretsiz olarak kiralaması ve bir savunma tesisi kurması öngörülüyordu. Bu ücra yerin fiili mülkiyeti İngiliz Parlamentosu’nda hiç tartışılmadan ve halka duyurulmadan devredildi. Ve 1972’de ABD’nin Diego Gar­cia’ da ‘kısıtlı bir haberleşme tesisi’ kurmasına izin veren bir anlaş­ma imzalandı. Bundan iki yıl sonra tesisin genişletilmesi için bir an­laşma daha yapıldı.

Sorun, Diego Garcia’ nın boş olmamasıydı, İki yüzyıl boyunca Diego Garcia’ da ve takımadadaki öbür yarım düzine adada bir yer­li nüfusu oluşmuştu. Kasabalar, kiliseler, okullar, hapishaneler, çift­likler, fabrikalar, depolar ve hafif demiryolu vardı. l%O’ların son­larıyla 1970’lerin başlarında Chagos zincirinde iki bin adalı yaşıyor­du -Falkland Adaları’nın aynı dönemdeki nüfusunun üstündeydi bu sayı. Diego Garcia halkı Chagos Agalega adlı, Fransızlarca işletilen bir hindistancevizi yağı şirketinde çalışıyordu. İngiliz Kraliye­ti’nin tebaasıydılar.

Ama İngiliz Hükümeti adalıları son kişiye dek yerlerinden edip Mauritius ve Seyşeller’ e ‘yeniden yerleştirdi’. İçlerinden çoğu için yolun sonu, Mauritius’ taki Port Louis doklarına yakın gecekondu­lar oldu. Kendilerine Ilois diyorlardı. 15 Kasım 1965 tarihli bir me­morandumda bir İngiliz yetkili, “Az olsa da belli bir sivil nüfus bu­lunmaktadır,” diyordu. “Ama uygulamada ‘sessiz göz ardı’ politika­sını tavsiye ederim. Başka bir deyişle, Birleşmiş Milletler bu konu­da karşımıza çıkana dek bunu unutalım.” İngiliz Hükümeti Penta­gon’a adalarda yalnızca ‘az bir göçmen nüfus’un bulunduğunu ve takımadanın her açıdan boş olduğunu söylemiş olduğu için, bu herhalde en uygun politikaydı. ABD Donanması alanın ‘kısırlaştı­rılması’  -yani tek bir sivil bile kalmaması- ve Diego Garcia’ nın yüz mil kuzeyindeki küçük adaların bile ‘temizlenmesi’ gerektiğini söy­lemişti.

1965’in sonlarında Diego Garcia’ dan bir grup adalı her yıl pek çok kez yaptıkları gibi ihtiyaçlarını karşılamak üzere Mauritius’ a geldi. Ama geldiklerinde evlerine dönemeyecekleri söylendi. Hiçbir gemi onları geri götürmeyecekti ve Port Louis’te kalıp kendi başla­rının çaresine bakmak zorundaydılar. Bu ilk adımdan tüm adalıla­rın sistematik olarak yerlerinden edilmesine dek sekiz yıl geçti. Sü­recin hızlandırılması için İngiliz Hükümeti Chagos Agalega’ yı bir milyon sterlin karşılığında satın alarak kapattı. Artık iş de yoktu ih­tiyaçlarını getiren gemi de. İngiliz Hükümeti’nin adanın yavaş ya­vaş kurutulmasını denetlemekle görevlendirdiği Fransız-Mauriti­us’ lu Paul Moulinie, sonradan, “Onlara, ‘Üzgünüz arkadaşlar, ama şu gün kapanıyoruz,’ dedik,” diyecekti. “Karşı çıkmadılar. Ama çok mutsuz olmuşlardı. Ve bunu anlayabiliyorum: Chagos’ ta doğmuş ve yaşamış, beş kuşaktır adalı olan insanlardan söz ediyoruz. Bura­sı onların eviydi.” 1966′ da bir İngiliz müsteşar amirlerine neredey­se komik derecede fesatça bir iğnelemeyle, “Martılardan başka yer­li nüfus kalmayacak,” diyerek güvence verecekti.

Bugün bu itaatsiz martılar Diego Garcia’ yı, adaya ‘DG’ ya da ‘Kaya’ diyen dört binden fazla Amerikan Denizcisiyle ve yükleniciyle paylaşıyor. Adanın bir dizi kayalık noktayla çevrelenmiş bükümlü bir life benzeyen ruh af şeklinden kaynaklanan ad belki duruma daha uygun olacaktır: ‘Özgürlüğün Ayak İzi’. çağrışımlarla dolu bir imge bu: uçsuz bucaksız denizde ayak şeklinde küçük bir burç; kumda, Robinson Crusoe’ ya burada, dünyanın geri kalanından ko­puk bu küçük adada bile yalnız olmadığını gösteren bir ayak izi. Ama Diego Garcia asıl önemini daha çok, başka bir tür ayak izin­den alıyor belki de: bir uydunun ayak izi. Adaya ilk izleme istasyo­nu 1972’de dikildi. ABD-Avustralya-İngiltere Classic Wizard Ok­yanus Gözetim Uydu Sistemi için yer kontrol üssüydü. 1974’te de bir GCHQ/NSA Sigint istasyonu kuruldu. Ada, Hint Okyanu­su’ ndaki deniz trafiğinin izlenmesi açısından ideal konumdadır. Af­rika Boynuzu’nda yaşanan kargaşa 1970’lerin sonlarında NSA’ yı Eritre, Asmara’ daki Kagnew İstasyonu’ndaki dinleme tesislerini ka­pamak zorunda bıraktığında, Diego Garcia yeni sorumluluklar üst­lendi.

Bu arada Diego Garcia’ nın ve öbür Chagos Takımadaları’nın halkı Mauritius gecekondularında sefalet çekiyordu. Son otuz yıl içinde Mauritiuslular adayı geri almak için sürekli çaba gösterdi -ve kısa bir süreliğine durum umut vaat edici göründü. Kasım 2000’de Londra Yüksek Mahkemesi’nde kazandıkları hukuki zafer sonu­cunda, adalılar Diego Garcia’ ya dönme hakkını elde etti. çoğu Mauritius ‘ta ikinci sınıf vatandaş olarak yaşayan 5500 adalı geri dön­meyi planlıyordu. Yola 30 Kasım 200I’de çıkılacaktı. Temelde bir keşif gezisi ve akrabalarının, mezar yazıları İngilizce ve Kreol dilin­de olan ve adadaki bir mezarlığı dolduran mezarlarını oruz yıldır ilk kez ziyaret etme fırsatı olacaktı. Ama Diego Garcia’ da görevli do­nanma ve hava birimlerinin üs hakkında bilgi veren internet sitele­ri II Eylül 2001′ den sonraki günlerde birdenbire kapandı. Bunun nedeni Eylül ayının ilerleyen günlerinde anlaşıldı: Diego Garcia hem Sigint kapasitesiyle hem de hava kuvvetleri için önemli bir toplanma yeri olarak Afganistan’ daki savaşta önemli bir rol oynaya­caktı. Ekim ayına gelindiğinde İngiltere Dışişleri Bakanlığı geri dö­nüş yolculuğunu süresiz olarak iptal etmişti.

BU ÜSLERDE NE VAR? Bunu öğrenmek için Kuzey Carolina Dağları’ndaki Transylvania Eyaleti’ne gitmem gerekiyordu. Ashe­ville’ den yaklaşık bir saatlik uzaklıkta, Pisgah Ulusal Ormanı’ndaki bir dağ yolunun tehlikeli dönemeçlerini alıyordum; etrafım süt gi­bi bir pusla çevriliydi. Üstünde “İsa Seni Seviyor” yazan el yapımı bir tabelayı ve birkaç kilometre sonra da “Macedonia Kilisesi Yolu” yazan ikinci bir tabelayı geçtim. Bu tabeladan döndüm ve 1,5 kilo­metre kadar sonra yeniden dönüp, bir zamanlar NSA Romsan Üs­sü olan yerin eski güvenlik kapısından içeri girdim. Kapı açıktı ve bir süredir açık olduğu anlaşılıyordu; başımın üstünde çalışmayan bir güvenlik kamerası sallanıyordu. Yoğun orman örtüsünde ilerle­yerek bu kez dikenli telle çevrili bir başka kapıya ve nöbetçi kulü­besine ulaştım. İçimde suç işliyormuşum gibi bir duyguyla yavaşla­dım ve küçük, boş odaya, geçice izin verecek şekilde kaldırılmış -bi­ri gelen trafiği, öbürüyse çıkan trafiği durdurmak için konan- ikiz bariyer kanatlarına baktım. Sonra arabamı içeri sürdüm. İlk büyük çanak nöbetçi kulübesinden görülebiliyordu -yirmi altı metre ge­nişliğinde, çapraz destek çubuklarıyla ayakta tutulan, kırk beş dere­ce açıyla tebeşir beyazı gökyüzüne döndürülmüş. Sigint üslerinde kullanılan pek çok uydu çanağı görmüştüm, ama hiç bu kadar ya­kından gördüğüm olmamıştı. Otopark boştu, Oturup etrafa bak­tım.

UKUSA ülkeleri bir üssü kapadıkları o ender durumlarda genel­likle, Hong Kong’daki Stanley Üssü’nde olduğu gibi, üssü yerle bir ederler. Stanley Üssü’nde arkalarında bıraktıklarından Çinlilerin bir şeyler saptayabilmesini istememişlerdi: ne tür toplama teknikle­ri kullandıklarını, gizlice dinlenmeye karşı kendilerini nasıl koru­duklarını. Rosman’ daki üs ise alışılmadık bir istisnadır: bir Sigint hayalet kasabası.

Rosman Üssü 1995’e dek yaklaşık 1 kilometrekarelik bir dinle­me istasyonuydu. Benim park ettiğim boş alanda eskiden burada çalışan 250 kişiye yetecek yer vardı. NSA’ nın her zaman yaptığı gi­bi gözlerden uzak bir yere saklanmış olan alan bir düzine çanağı ba­rındırıyordu. Yeni çanaklar yapılması planlanıyordu ve çalışanlar tekrar tekrar, çeşitli görevleri başarıyla tamamladıkları için övgü almıştı. Ama aniden üssün terk edileceği açıklanmıştı. 1995 yılı bo­yunca üstleri çeşitli parçalar ve donanım sökülüp Sugar Grove’ a, Fort Meade’ e ve depolama tesislerine yollanmıştı. Sonunda NSA üssü terk etmiş ve alanı Orman Hizmetleri. devralmıştı. Bundan sonraysa öykü ilginçleşiyordu.

     Orman Hizmetleri, Rosman alanı için yeni bir kiracı bulama­mıştı ve tüm alanı yeniden yaban alanına dönüştürmeyi planlarken bölgeden bir grup gökbilimci onlara başvurmuştu. Çeşitli güney üniversitelerinden gelen gökbilimciler, ülkenin en geniş uydu ça­nakları arasında yer alan ve taşınamayacak kadar büyük olan yirmi altı metrelik iki çanağa dikmişlerdi gözlerini. NSA bu çanakları ha­berleşme sinyallerini toplamakta kullanmıştı, ama uzayın derinlik­lerinden gelen radyo sinyallerini yakalayacak ve böylece gökbilim­cilerin yıldızların doğum ve ölümünü inceleyebilmelerini sağlaya­cak şekilde yeniden konumlandırılabilirlerdi. Yasal bir teknik ayrın­tı nedeniyle Orman Hizmetleri alanı satamıyordu ama takas etme­si mümkündü. Böylece bilim adamları Kuzey Carolina’nın batısın­da Orman Hizmetleri’nin çekici bulacağını düşündükleri bir parça toprak aldılar, takas yapıldı ve Pisgah Gökbilim Araştırmaları Enstitüsü (PARI) doğmuş oldu.

Artık sakinleri yabani hindilerle arada bir gelen geyiklerden iba­ret olan terk edilmiş Sigint üssüne Ocak 2000’de sivil gökbilimci­lerden oluşan bir ekip gelip yerleşti. Gökbilimciler geride bırakılmış büyük çanaklar dışında fazla bir şey bulamayacaklarını düşünüyor, oldukça basit şartlarla karşılaşmayı bekliyorlardı. Ama buldukları onları şaşırtacaktı. Bilgisayarlarını kurmaya başladıklarında tüm döşemelerin altında yüzlerce kilometre uzunluğunda en iyi cinsten kablolarla karşılaştılar. Aynı anda on binlerce galon suyu işleyebilecek kendi kendine yeterli bir su ve lağım işleme tesisi ve 235 kilo­vat, yani küçük bir kenti aydınlatmaya yetecek miktarda enerji üre­tebilecek bir jeneratör buldular.

Alanda iki ana bina vardı ve gökbilimciler iki binayı birbirine bağlayan 365 metrelik bir tünel sistemi buldular. Binaların zemin­leri kahverengi endüstriyel halıyla kaplanmıştı. Yeni ev sahipleri ha­lıyı değiştirmeye karar verdi, ama halının binaların statik elektrik iletmesini önlemek için zemine yapıştırılmış olduğunu gördüler. Pencere sayısı çok azdı ve bunlar da kurşungeçirmezdi. Güvenlik sistemi inanılmazdı: alana girildiğinde ana binada çalmaya başlayan bir alarm ve gökbilimcilerin yaklaşan arabaları kilometrelerce öte­den ekranlarında izlemesini sağlayan bir izleme sistemi.

Gökbilim çalışmalarının yöneticisi olan Mike Castelaz’ la görü­şerek alanı gezmek için randevu almıştım. Mike beni ana binada karşıladı. Düz bir Wisconsin aksanı ve pas rengi bıyığı olan nazik bir bilim adamı. Bir lisansüstü öğrencisinin yaklaşık bir düzine bil­gisayardan birinin başında oturduğu geniş bir odaya götürdü beni:

“Burası ana bilgisayar odasıydı.” Ayağıyla yere vurarak, “Gördüğün gibi zemin yükseltilmiş,” diye devam etti. “Altında, giderken arka­larında bırakmış oldukları kablo yumağı var; bütün bu yeri, girip çıkan, tüm alan boyunca uzanan fiber optik kablolarla dolu olarak bırakmışlar. Üniversitelerle karşılaştırılabilecek bir fiber optiğimiz var.” Mike bana etrafı gösterirken biraz mahcup görünüyordu; ak­rabalarının malikânesine bakıcılık eden yoksul kuzen gibiydi. Tesis yüzlerce kişinin çalıştığı bir yer olmaktan çıkıp tam zamanlı çalışan sayısı on iki olan PARI’ nın yeri olmuştu; bu on iki kişinin de o gün yalnızca dördü orada görünüyordu.

Bilgisayar odasının arkasını işaret ederek, “Bu oda, arkasındaki oda ve onun arkasındaki oda tek bir büyük odaydı,” dedi. Henüz yapımı sürmekte gibi görünen ‘kütüphane’ye, oradan da bir tür depo dolabı işlevi gören olan bir başka odaya girdik. Yürüyüşümüzü sürdürürken, “Görüyorsun ya,” dedi Mike, “2004’ü geçip 1960’la­ra giriyoruz.”

Aslında alanın tarihi 1960’lara dayanmıyordu. NSA’ nın eski Rosman Uydu İzleme İstasyonu’ndaki büyük çanaklar aslında 1970’lerde Apollo programındaki uzay araçlarıyla ve Skylab Uzay İstasyonu’yla iletişim kurmakta kullanılmıştı. Ama 1981′ de burayı NSA devralmıştı. Eskiden NASA üssünü düzenli olarak ziyaret eden okul grupları artık davet edilmiyordu. Silahlı nöbetçiler yerel yürüyüşçüleri ve avcıları geri çeviriyordu. 1986’da NBC News’ tan yapımcı Robert Windrem üs hakkında bir bölüm yapmak amacıy­la Rosman’ a geldi. Girmesine izin verilmedi elbette, ama arabayla etrafını dolaştı ve helikopterle üstünden uçtu. On dört çanak saydı. Alan yaklaşık olarak Küba, Havana’nın güneybatısındaki Lour­des’ teki eski Sovyet Karargâhı’nın kuzeyine düşüyordu ve Win­drem, Rosman’ ın bir işlevinin de Lourdes’ le Moskova dışındaki Vatutinki’ deki Sovyet downlink istasyonu arasında gidip gelen sin­yalleri yakalamak olduğunu öne sürmüştü. Windrem “Telekulak Savaşları” adlı bir dizi için bir bölüm hazırlarken dönemin NSA Başkanı William Odom televizyon kanalını aramış ve bölümün ya­yınlanması durumunda yasal önlemlere başvuracakları tehdidinde bulunmuştu. Ama NBC programı yayınladı; PARI nın gökbilimcileri buraya taşınana dek, halk Rosman Üssü’ne bir tek bu televizyon programıyla göz atma olanağını bulacaktı.

Mike, “Tüneli görmek ister misin?” diye sordu. Merdivenle bodrum katına inip bir dizi koridordan geçtik. Odaların çoğu boş görünüyordu. “Çok havalı aslında,” dedi Mike. Üstünde iki tane asma kilitle şifreli bir kilit olan bir kapıyı gösterdi. “Sanırım bir ki­şide anahtar, ikinci bir kişide ikinci anahtar ve üçüncü bir kişide de şifre vardı,” dedi. “Çok emniyetli.”

“Şimdi ne var içeride?” diye sordum.

“Şey, birkaç halter getirdik buraya. Halter odası olarak kullanıyoruz.”

       Üssün iki ucunu birbirine bağlayan tünel NASA zamanında ya­pılmıştı. Duvarlardan birinde kordon ve kabloların konduğu raf1ar var. PARI gökbilimcileri tünelde tebeşirle çizilmiş hayvan ve savaş­çı resimleri bulmuşlar -telekulakların arkalarında bıraktığı ironik mağara resimleri. Tünel küçük bir kontrol odasında son buluyor­du. “Smiley’ yi gördün mü?” diye sordu Mike. Siyah beyaz küçük bir televizyon ekranına götürdü beni. Binalardan birinin çatısında­ki, yaklaşık beş metre genişliğinde, kameraya ters dönük küçük bir uydu çanağı görünüyordu ekranda. “Eski kumanda düzeneği hala duruyor,” dedi ve bir düğmeyle oynadığında ekrandaki çanak yavaş yavaş bize doğru dönmeye başladı. “Söylendiğine göre başka ülke­ler uzaydan bu tesisi izliyormuş. Ve burada çalışanlar görüntüleme uydularının ne zaman tepelerine geleceğini biliyormuş.” Çanak bi­ze doğru dönmeyi sürdürüyordu; yumurta kabuğu beyazı merkezinde bir tür resim olduğunu fark ettim. “NSA buradayken çanağı boyamışlar; uydu tepelerine geldiğinde çanağı dosdoğru uyduya çe­virir ve gülümsetirlermiş.” Çanak şimdi bize bakıyor ve büyük, bo­yalı, sırıtan bir yüz görünüyordu.

Mike kıkırdadı. “Şimdi bunu çocuklar kullanıyor.”

Yirmi altı metrelik çanakları nasıl döndürdüklerini sordum.

“Şey, burayı devraldığımızda onları yavaşlatmak zorunda. kaldık,” dedi. “Saniyede beş dereceden fazla dönecek şekilde inşa edilmişler­di. Yani altmış saniye, yüz seksen derece: tek bir dakika içinde uza­yın öteki ucuna ulaşabiliyorlardı.” Başımı şaşkınlıkla salladım: Ma­kine 250 ton ağırlığındaydı.

“Biz yıldızlara bakmak istiyoruz,” dedi Mike, “onlar bu kadar hızlı hareket etmiyor.”

“Çanağın bu denli hızlı dönmesini gerektirecek kadar hızlı ha­reket eden nedir?” diye sordum.

“Uydular,” dedi Mike.

NSA’NIN GERİDE NEDEN BU KADAR çok şey bıraktığı bir sır. Ka­panma kararı örgüt için bir sürpriz olmuştu anlaşılan: Yeni bir ça­nağın temelleri daha çok yakın zamanlarda atılmıştı. Sanki alelace­le toplanıp gitmiş gibiydiler. “Clinton insanlara Soğuk Savaş’ın so­na erdiğini söyledi ve her nedense bu yer kesinti listesine girdi,” de­di Charles Osborne bana. Tıknaz ve tatlı bir Güneyli olan Osbor­ne, PARI’ nın teknik müdürü. “Sence operasyonlarını hangi üslere kaydırdılar?” diye sordu.

Batı Virginya’ daki üssün buraya en yakın üs olduğunu düşüne­rek, “Sugar Grove mu?” diye tahmin ettim.

Osborne başını sallayarak, “Benim aklıma da o üs geliyor,” de­di. Batı Virginya’ dan Demokrat Senatör Robert Byrd ‘ı kastederek, “Şu senatörün, yani Byrd’ın,” dedi, “kendi eyaletinin tercih edilme­sini sağlayacak nüfuzu vardı.”

“Ama bütün bunları neden geride bıraktılar?” diye sordum.

“Tesisler. Çanaklar?”

“Yeni teknoloji olsa yok etmek isterlerdi,” dedi Osborne. “İkinci el pazarından satın alıp tersine mühendislikten geçirebileceğiniz her şey görevi mahvedebilir. Bıraktıkları şeyler herhalde çağdışı kal­mıştı ve birileri burada kazıp çıkaracağınız her şeyin daha iyisini yapmıştı.” 

Rosrnan’ da görmeyi çok istediğim bir şey daha kalmıştı: bir ra­dar kubbesi. Bir tepenin üstündeki, iki büyük çanağın birinden dö­nüldüğünde, küçük bir açıklıkta, ormanda tek başına kalmış deva­sa bir radar kubbesi görünüyordu. Yağmur yağıyordu ve Mike ‘la ben yaklaşırken radar kubbesinin dış cephesinin lekelenmiş olduğu­nu, kimi yerlerde gri ve siyah çizgiler olduğunu fark ettik. özür di­ler gibi, “Öğrencilere bunu hallettirmeliyim,” dedi Mike.

Kubbe jeodezik değildi; farklı büyüklükte üçgenlerden oluşan bir mozaikten yapılmıştı. İki girişi vardı: yaklaşık ı,2 metre yük­sekliğinde küçük bir kapı ve yanında normal büyüklükte ikinci bir kapı. “Büyük kapıyı biz taktık,” dedi Mike. “Bağışçılarımız buraya geldiğinde insanları o şık kıyafetleriyle bu küçük kapıdan geçirmek tuhaf oluyordu. Pek seçkin bir görüntü değildi.” Radar kubbeleri­nin dışındaki beyaz malzemenin Gore-Tex olduğunu söyledi. Da­vul derisi gibi, alüminyum bir iskeletin üstüne sıkıca gerilmişti. Parmaklarımla hafifçe vurduğumda titreşip hafif bir uğultu çıkar­dı.

Mike gireceğim kapıyı benim seçmeme izin verdi. Kendimi bi­raz Harikalar Diyarı’ndaki Alice gibi hissederek güçlükle küçük ka­pıdan içeri girdim. İçerisi rutubetliydi, ama Gore- Tex paneller yarı şeffaf tı ve soluk bir ışığın içeri girmesine izin veriyordu. On iki met­re genişliğinde devasa bir çanak doldurmuştu her yeri; neredeyse içeri sığamayacak kadar büyük görünüyordu. “Şu anda bunu kul­lanmıyoruz,” dedi Mike. “Ama hareket ettirmiş olmak için arada bir döndürüyoruz.” Alüminyum üçgenleri elledim ve parmak uçla­rımı Gore-Tex’ e sürttüm. Yelken bezi gibi bir his veriyordu. Yerle­re çeşitli aygıtlar saçılmıştı, Yağmur damlaları çatıya çarpıyor, bazı yerlerden içeri sızıyor ve beton zeminin üstünde birikiyordu. Not alırken defterime birkaç damla düştü.

Su sızdıran bu radar kubbesinin içinde, bu muazzam sinyal top­lama diskinin dibinde yağmurdan ıslanmak tüyler ürpertici bir deneyimdi. Bir zamanlar herhalde son derece gelişmiş olan donanım, şimdi atıl ve harap haldeydi. Çok geç gelmiştim buraya.

“Echelon ya da bu tür şeyler hakkında bilgi edinmek istiyorsan,” demişti bana Charles Osborne, “bulduğun her şey çağdışı kalmış olacak. internette Google’ dan bulabileceğin her şey on yıl geride kalmıştır. “

TÜM DÜNYADAKİ UKUSA ÜSLERİNİN yalnızca uydulardan seken haberleşme verilerinin ele geçirilmesiyle uğraşmadığını unutmama­lıyız. Echelon kod adı başlangıçta yalnızca uyduyla ele geçirme programları için kullanılıyordu, ama uydu, UKUSA ülkelerinin topladığı daha geniş kapsamlı haberleşme portföyünün unsurların­dan yalnızca biridir. Ayrıca telsiz dinleme mevzileri, Pin e Gap’ ten kontrol edilenlere benzer casus uydular ve e-posta ve başka sinyal­ler gönderen kara temelli ağlara girmenin farklı çok çeşitli yolları var. Haberleşmelerimiz çok çeşitli hatlardan, dalgalardan ve kanal­lardan geçiyor; bu nedenle söz edilmeye değer herhangi bir ele ge­çirme ağının da benzer bir çeşitlilik içermesi gerekmekte.

Mikrodalga radyo sinyalleri ele geçirilmesinin kolaylığıyla ün salmıştır. Uydular için de aynı ilke geçerlidir: Sinyali ele geçirmek için tek yapmanız gereken, yolu üstünde bir yerde bulunmaktır. ‘Kirpi’siyle beni gezdiren telekulak Alistair’ in MI5 günlerinde yap­ması gereken tek şey doğru tepeyi bulmak, dizüstü bilgisayarıyla uygun alıcıları çıkarmak ve çalışmaya başlamaktı. Tüm dünyada UKUSA ülkelerince işletilen düzinelerce radyo ele geçirme istasyo­nu bulunmakta. Bu istasyonların pek çoğunun tarihi Soğuk Sa­vaş’ın ilk yıllarına, uydu haberleşmesinin yaygınlaşmasından önce­ki zamanlara dayanıyor. O dönemde Sovyet haberleşmelerinin ele geçirilmesinde kullanılan başlıca yer istasyonlarıydı bunlar. Soğuk Savaş sırasında kullanılan en gelişmiş yüksek frekanslı izleme siste­mi, Sugar Crove’ da iki örneği bulunan Fil Kafesi’ ydi. Gereken her yönden ve gereken sayıda frekansta sinyalleri aynı anda geçirip yön­lerini saptayabildiklerinden, bu antenlerin dairesel biçimi toplama sürecinde son derece verimli olmaktadır. İtalya, San Vito dei Normanni’ de, İngiltere, Chicksands’ te ve Türkiye, Karamürsel’ de UKUSA tarafından işletilen üslere 1964’te Fil Kafesleri kuruldu.

Tüm yer istasyonları Fil Kafesleri kadar devasa değil. Radyo ele geçirme istasyonlarında büyük bir çeşitlilik görülüyor. Kimilerinin yüzlerce çalışanı bulunuyor, kimileri çok küçük ve aralarından pek çoğu ise insansız çalışacak şekilde otomatikleştirilmiş, sinyalleri top­layan ve işlenmeleri için başka bir yere nakleden antenlerden ibaret. NSA’ nın Hawaii, Alaska, Kaliforniya, Japonya, Guam ve Filipinlerde çeşitli büyüklüklerde radyo toplama alanları bulunuyor.

Uzaktan antenle yapılan tüm bu ele geçirme işlemi biraz steril görünse de, mikrodalga ele geçirme işlemi aslında, eski moda casus­luğun yeniden sahne aldığı az sayıdaki alandan biri. Çoğu mikro­dalga nakil kulesinin büyük kentlerde toplanması Sigint örgütleri için talihli bir tesadüf. Demografik açıdan bu çok mantıklı: Büyük bir kentte gelen ve giden çağrı yoğunluğu ülkenin başka yerlerine kıyasla daha fazla olacaktır, bu nedenle kenti mikrodalga kanalları­nın yayılacağı bir merkez haline getirmek mantıklı ve uygulanması kolay bir yaklaşımdır. Büyük kentlerde elçilikler bulunduğundan, UKUSA ülkeleri için ideal bir düzenleme bu. Ve elçiliklerde de ca­suslar var tabii.

Mike Frost Kanada’nın Haberleşme Güvenliği Kurumu’ndaki yirmi yıllık kariyeri sırasında NSA’ yla bağlantılı olarak çeşitli işler yaptı. 1990’larda emekliye ayrılıp Florida’ya yerleşerek CSE’ de ge­çirdiği zaman hakkında Spyworld (Casus Dünyası) adlı bir anı kita­bı yazan Frost, konuşmacılık piyasasının müdavimi haline gelerek kitabının çığırtkanlığını yaptı ve dinleyicilerini Sigint örgütlerinin Orwell’ i hatırlatan tehlikeleri hakkında uyardı. Kitap ve Frost’ un kendisi tam anlamıyla güvenilir olmak için biraz fazla nefes nefese görünüyorlar. Bir kez daha Sigint ilkesi işe karışıyor: Frost ne kadar çok konuşursa ona o kadar az inanıyorsunuz. Konuştuğum pek çok kişi Frost’ un anlattıklarına karşı çıkarak, kimi teknolojilerle ilgili anlatılarında daha geniş bir kitleye ulaşabilmek için aşırı basitleştir­meye gitmiş olduğunu söyledi. Frost’ a yazarak deneyimleri hakkın­da görüşmek istediğimi belirttiğimde benimle konuşmaktan mutlu­luk duyacağını söylemesine karşın, “Artık profesyonel bir konuşmacı ve danışman olduğumdan sizden buna göre ödeme almak zo­rundayım,” demesi kuşkularımı iyice artırdı.

Yine de, UKUSA’ nın mikrodalga haberleşmelerini ele geçirme­si konusundaki anlayışımıza ilginç bir boyut katan ve başka casus­larca yinelenen ya da doğrulanan bir iddia var Frost’ urı kitabında. Frost 1971’de, “Elçilik Toplama” adı verilen bir projede görevlen­dirilmişti. Çeşitli yabancı ülkelerdeki Kanada elçiliklerine ziyaretler yapılmasını ve diplomatik muafiyet kılıfı altında çok sayıda radyo ele geçirme donanımının kaçak olarak ülkeye sokulmasını gerekti­riyordu bu görev. Frost kaçakçılık işinin Kanadalı ajanlarca yapıl­masına karşın tüm dinleme donanımının NSA tarafından sağlandı­ğını belirtiyor. Kanada Hükümeti Frost’ un iddialarını yalanlamadı. Avustralya’nın DSD’ sinin de aynı faaliyeti sürdürdüğü yönündeki kanıtlar elçilik toplama işinin bir NSA uygulaması olduğu iddiası­nı destekliyor. 1980’lerdeki sızıntılarda, Avustralya’nın Papua Yeni Gine, Port Moresby’ deki Yüksek Komiserliği’ne ve ayrıca Endonez­ya ve Tayland’daki Avustralya elçiliklerine ‘Reprieve adıyla bilinen, son derece gelişmiş dinleme donanımı’ kurulmasından bahsedili­yordu.

NSA daha tehlikeli operasyonlarında genellikle, nüfuz edilmesi zor yerlere dinleme aygıtları yerleştiren NSA ve CIA ajanlarından oluşan son derece gizli bir grup olan Özel Toplama Servisi’ne (SCS) güveniyor. Bir SCS cas us u bilgisayar klavyesinin tuşları ara­sına küçük bir mikrofon yerleştirerek herhangi bir düşmanın klav­yede yazı yazarken çıkardığı tuş seslerini kaydedebilir ve her bir tu­şun ses imzasını kullanarak yazılan mesajı yeniden oluşturabilir. Ki­mi durumlarda SCS’ nin bu kadar ileri gitmesine bile gerek kalmı­yor: Ajanlar bir sistem yöneticisine ya da şifre memuruna rüşvet ve­rebiliyor ya da onları kendi tarafına çekebiliyor.

        YER İSTASYONLARININ ve elçilik toplama sisteminin kaçırdığı şeyler her zaman başka araçlarla yakalanabilir. Mikrodalga saçılma­sı, yani bir nakil kulesinin yanından geçip uzaya giden radyo dalga­sı fazlası casus uydularca kolayca ele geçirilebiliyor. Rhyolite programının Bird 1 ‘inden bu yana, ABD’nin bu tür ele geçirme işleri yapan uyduları bulunmaktadır. Rhyolite’ in, haberleşmelerin ele ge­çirilmesinin yanı sıra füze telemetrisi için de kullanılmasına karşın, NSA ayrıca, yalnızca dinleme amaçlı uydular da geliştirmiştir. Baş­langıçta Bad Aibling’ deki üssün kontrolünde olan bu program Canyon adıyla bilinmekteydi, Canyon’ ın çok başarılı olması üstü­ne, 1970’lerin· sonlarında, Merıwith Hill’ in kontrolünde olan ve Chalet kod adıyla bilinen yeni bir uydu sınıfı geliştirildi.

İstihbarat dünyasında kod adları ilginç bir olgudur. En yüksek düzeyde sır olarak görülürler, ama aslında sözcüklerden ibarettirler: Echelon, ne de olsa, ele geçirilen uydu haberleşmesinin taranmasın­da kullanılan belli bir bilgisayar programının gizli kod adından baş­ka bir şey değil. Üstelik aslında Echelon ‘un ECHELON olması ge­rekirdi. İstihbarat örgütleri, göze çarpmama amacına zarar verebile­cek gibi görünen bir geleneğe uyarak, çeşitli gizli programların kod adlarını büyük harflerle yazmakta ısrar ediyor. İstihbarat konusuy­la ilgilenen araştırmacı gazeteciler yeni kod adları keşfettiklerinde hemen kendi kendilerini kutlamaya başlayıp, “İşte, bu çok gizli programın kod adını ilk ben yayımladım,” derler; oysa kod adının kendi başına bir önemi yoktur. Kod adları ortaya çıktığında (ordu ve istihbarat endüstrilerinin büyüklüğü ve yapısı nedeniyle çoğu kod adı günün birinde ortaya çıkar) istihbarat örgütleri bu adı de­ğiştiriverirler. CHALET, RUNWAY aracılığıyla işletilip downlink ediliyordu ve istihbaratı SILKWORTH yer işleme sistemlerinde iş­leniyordu. Tabii CHALET adı basında görüldüğü anda CHALET, VORTEX oldu ve 1987’de VORTEX’ in de kamuoyu gündemine gelmesiyle MERCURY’ ye dönüştürüldü. Biraz absürd bir durum bu, ama kendi içinde bir şiirselliği de yok değil. RHYOLİTE adı Sovyetlerce keşfedilip basında yer aldığında programın adı -Yunan mitolojisindeki bin gözlü bir dev olan canavara atfen- ARGUS olarak değiştirildi.             .

Günümüzde ABD’nin uzayda yaklaşık yüz casus uydusu bulu­nuyor, ama bunlardan yalnızca onu ya da on biri özel olarak Si­gint’ e ayrılmış. Bu uydulardan bazıları Intelsat uyduları gibi sabit yörüngeli; öbürleriyse gezegenimizin etrafında zikzak çizerek sinyalleri ele geçirmek için bir yerden ötekine zıplayıveriyor. ABD son kırk yılda casus uydularına 200 milyar dolar harcadı ve NSA ve CIA’ yla yakın işbirliği içinde çalışan NRO’ nun yıllık bütçesi şu an­da yedi milyar dolar düzeyinde. Maliyet aşımı, eskimiş sistemler ve uzaya yeni modeller yollanmasında yaşanan gecikmeler nedeniyle NRO son yıllarda pek çok eleştiri aldı. 1998′ de büro “yeni uydu ve veri işleme teknolojileri… kullanarak sistemleri birleştirme yoluyla maliyeti düşürmek ve Sigint performansını yükseltmek” amacıyla çeşitli sınıflardan Sigint uydularını Bütünleşik Havadan Sigint Mi­marisi içinde birleştirmeye çalıştı. Intruder adlı, geleneksel olarak farklı tiplerde Sigint uydularınca yerine getirilen işlevlerin pek ço­ğunu birleştirecek yeni bir dinleme uydusu üstünde çalışmalar sü­rüyor, ama teknik sorunlarla ve maliyet aşımıyla karşılaşıldığı söy­lenmekte. İki taraflı II Eylül Komisyonu, nihai raporunda, 1990’larda tüm istihbarat topluluğunda geniş çaplı personel kesin­tisine gidilmesinin nedenlerinden birinin uydu görüntüleme sis­temlerinin Körfez Savaşı sırasında büyük bir başarı kazanması oldu­ğuna işaret eder. Sonraları da yeni kuşak uydu sistemleri için gelen talepler -ve bu sistemlerin geliştiriminin yüksek maliyeti- analist ve öbür insan istihbarat kaynağı sayısında kesintiye gidilmesi anlamı­na gelecekti.

21.YÜZYIL BAŞINDA HABERLEŞMELERİN ele geçirilmesinde UKUSA örgütlerinin karşısındaki asıl zorluk uydular değil, Marco­ni’ nin telgrafla özgür bıraktığı sinyalin yüksek kapasiteli fiber optik kablolardaki hızlı gelişim sonucunda yeniden tellere dönüyor olma­sı gerçeğidir. Uydu sistemlerindeki bant genişliği miktarının kısıtlı­lığı ve uydu maliyetinin yüksekliği haberleşmenin giderek daha faz­la fiber optik yoluyla aktarılması anlamına geliyor. Tellere ve hatla­ra, özellikle de okyanus tabanından geçenlere girmek her zaman da­ha zor olmuştur, ama olanaksız değildir. Soğuk Savaş sırasında Amerikan denizatlıları okyanus derinliklerinde Ruslarla yiğitçe ve takdir görmeyen bir savaş vererek haberleşme kablolarının yerlerini buldu ve bu kablolara girdiler. Ama fiber optik farklı bir konu. Fiber optikte sinyaller elektrik değil ışık darbeleri olduğundan, kab­loların ABD’nin Rus kablolarına fark edilmeden girmelerine izin vermiş olan elektromanyetik alanları yoktur. Optik sinyale ulaşıla­bilmesi için kabloda gedik açılması gerekmektedir. İster karada ol­sun ister okyanus dibinde, optik sinyalleri ileten cam lifler lazerle kaynak yapılmış, hava geçirmez ve çizilmez çelikten bir boruya yer­leştirilir ve bu boru da santimetrelerce kalınlıkta destekleyici çelik kablo ve tellerle sarılır.

Güvenliğin daha fazla ve fiber optikle aktarılabilen veri hacmi­nin daha yüksek (bir fiber, uydu transponder’ine kıyasla 128 kat daha fazla dijital trafik taşıyabilmektedir) olması nedeniyle son on yılda pek çok ülke bu yeni teknolojiye geçti. 1990’ların başlarında, giderek daha fazla ülkenin bu teknolojiye geçmesiyle birlikte NSA tüm dünyadaki kırk iki radyo dinleme mevziinden yirmisini ya kü­çülttü ya da kapadı. (Gerçi bazı örneklerde arkalarında uzaktan iz­lenecek donanımlar bıraktılar.) ABD’nin radyo ve telsiz haberleş­melerini ele geçirebileceğini fark eden Saddam Hüseyin, 1990′ da Bağdat’ta bir fiber optik sistemi kurulması için Fransız ve Çin şir­ketleriyle anlaştı. On yılsonuna gelindiğinde fiber optiğin NSA için yolun sonu olabileceği spekülasyonları yapılıyordu.

Ama fiber optiğin aşılamazlığı konusu abartılmıştır. Optik ağlar aracılığıyla yollanan haberleşmenin ele geçirilmesi uydu ya da mik­rodalga sinyallerinin toplanmasından ya da hatta eski moda bakır kablolara girilmesinden çok daha zor kuşkusuz. Sinyal aslında bir ışık demeti olduğundan, ele geçirmenin tek yolu kabloyu açmaktır ve bunun da sinyali, müdahaleyi belli edecek derecede bozması yüksek bir olasılıktır. Ama daha 1999 gibi erken bir tarihte NSA başkan yardımcılarından Terry Thompson’ ın söylediğine göre ör­güt, “fiber optiğe, hücresel verilere ve hedef aldığımız tüm farklı ha­berleşme biçimlerine ulaşma açısından şimdi çok daha ileri bir ko­numda.”

Sohbet odalarında ve çevrimiçi haber gruplarında bilgisayar korsanları ve kriptografçılar yıllardır, fiber optiğe girmenin yolları­nı tartışmış ve bazıları bir sinyali ele geçirmenin tek çaresinin yo­luna girmek olduğunu öne sürmüş, bazılarıysa fark edilmeden kablo üstüne yerleştirilip, geçen verileri toplayacak ‘vampir saplamalar’ üretilebileceğini iddia etmiştir. Son yıllarda; fiberleri didikleyip eğ­meniz durumunda ‘iletken yayılım’ denen küçük bir ışık parçacı­ğının dışarı sızacağı ve bunun ağa girildiği fark edilmeden okunup yükseltilebileceği yönünde belli bir fikir birliği oluşmuş görünü­yor. Nisan 2003’te Computerworld dergisi açıkça, “Fiber optik kablolar. .. tüm dünyada yasal yollardan elde edilebilecek standart donanımla kolayca ele geçirilebilir, yorumlanabilir ve yönlendirile­bilir,” diye yazdı. NSA’ nın eski analistlerinden John Pescatore, Amerikan istihbarat örgütlerinin ‘son yedi ya da sekiz yıldır’ fiber optiğe girebildiğini söyledi ve 2003’e gelindiğinde biraz boş zama­nı olan becerikli bir fizik öğrencisinin bu ağlara girmenin bir yolu­nu bulabileceğini ekledi. 1999′ da Kongre, Seawolf sınıfı USS ]Jimmy Carter’ da sualtı optik kablolarına girilebilmesini sağlayacak 600 milyon dolarlık bir dizi modifikasyon yapılmasına onay verdi. Ve fiber optik Irak’taki ilk savaşta Saddam Hüseyin için bir sığınak olduysa bile ikinci savaşa gelindiğinde eskisi kadar aşılmaz değildi. 2003 baharında Irak’ın istila edilmesinden bile önce bir Amerikan Delta Gücü ajanı Bağdat’ta çok önemli bir telekomünikasyon mer­kezine sızmış ve bir fiber optik hattına, Saddam’ ın peşine düşülme­sinde belirleyici olduğu söylenen istihbaratı sağlayacak bir saplama yerleştirmişti.

OPTİK AGLARIN iNTERNET TRAFİGİNİN geçtiği araç olması, UKUSA ülkelerinin fiber optiğe girme kapasitesini geliştiriyor 01­malanna-daha da önem kazandırıyor. Son on yılda devrim yaratmış olan haberleşme teknolojisinin aynı zamanda en dolambaçlı yolu izle~en teknoloji olması istihbarat örgütleri için hem iyi hem de kö­tü. Internet’i n çocukların ebeveynlerinden daha usta olduğu büyük bir demokratikleştirici teknoloji olarak düşünülmesine karşın, istih­barat örgütlerinin avantajlı konumda bulunduğu bir örnek bu. NSA’ yla UKUSA anlaşması çerçevesindeki ortakları 1980’lerde, bi­zim bugün bildiğimiz haliyle internette ortaya çıkacak olana çok benzer bir teknolojiye dayalı kendi uluslararası İntranetlerini kurdular. İnternet’in asıl babası, Pentagon’un Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı (DARPA), yani yakın zamanlarda adını Toplu Bilgi Bilinci programını ve terörist saldırıları için çevrimiçi bir vadeli sözleşmeler piyasasını geliştirmesiyle duyuran, Orwell’ i hatırlatan gizemli düşünce havuzuydu. Hepimizin kullandığı yeni teknolojilerde kimi zaman, bu teknolojiyi bize verenlerin kullana­bileceği bir arka kapı olur. İnternet haberleşmesinin ne oranda gü­venli olduğunu düşündüğümüzde, sistemin taslağının casuslar tara­fından tasarlanmış olduğunu hatırlamak aydınlatıcı olacaktır.

İnternet çok büyük bir bilgi yığınını taşır. Gordon Moore adlı o zamanlar pek tanınmayan bir bilim adamı 1965’te, yani ortakla­rıyla birlikte Intel adlı bilgisayar işlemcisi şirketini kurmasından üç yıl önce, bilgisayarların gücünün her on sekiz ayda iki katına çıka­cağını söyledi. Moore Yasası adıyla bilinen bu genel kural sonraki otuz yıl boyunca doğruluğunu korudu: Bu teknolojinin icat edil­mesinden bu yana belli bir silikon parçasıyla genişletilebilen bilgi miktarı her yıl yaklaşık iki katına çıktı. İnternet bant genişliğini ele alan Nielsen Yasası ise bu kadar ünlü değildir. Adını kullanılabilir­lik gurusu Jakob Nielsen’ dan alan bu yasaya göre, en yeni teknolo­jileri alan bir kullanıcının bağlantı hızı her yıl yüzde 50 yükselecek­tir. Bu iki yasa birleştirildiğinde, World Wide Web’ de ağlardan ge­çen bilgi miktarının katlanarak artması sonucu doğar. Avrupa Par­lamentosu’nun Echelon hakkında hazırlanmış olan 2000 tarihli bir raporunda şöyle denmektedir: “İnternet için genel olarak kullanılan en yüksek kapasiteli sistemler… 155 Mbps’ lik [milyon bit/saniye] bir hızla çalışmaktadır.” 155 Mbps düzeyinde bir hız saniyede üç milyon sözcük, yani dakikada yaklaşık olarak bin kitap metni yol­lamak anlamına gelir. Bu beş yıl önceydi -Moore ve Nielsen terim­leriyle, korkunç derecede uzun bir süre. Sonuçta, bilgi ve haberleş­me alanında ele geçirilebilecek çok daha fazla şey var artık.

UKUSA örgütleri fiber optik ağlara giremeseler bile, mesajlar internette son derece dolambaçlı bir yol izler. İnternet’in oluşturul­ma şekli yüzünden -ve ABD’nin bu yapımın öncüsü olması nede­niyle- siberuzaydan geçen mesajların, yani ‘veri paketleri’nin pek çoğu, hatta bir Amerikalıdan ötekine gitmeyen mesajlar bile, ABD’ deki aracı sitelerden nakledilebiliyor. Avrupa’dan Asya’ya, Af­rika’ya ya da Güney Amerika’ya giden mesajların, diyelim ki Kali­forniya’daki Silikon Vadisi’ rıdeki, çeşitli merkezi bağlantılardan geçmesi hiç de alışılmadık bir durum değil.

Bu merkezi bağlantılarda içlerinden geçen tüm bilgilere bakıl­masını sağlayacak, ‘paket koklayıcıları’ denen programlar oluşturul­ması görece kolay bir iş. Paket koklayıcı programlar yalnızca belli veri unsurlarını içeren paketleri alacak şekilde kurulabiliyor ve gön­derici ya da alıcı farkına bile varmadan paketin bir kopyasını çıka­rıp depoluyor. Avrupa Parlamentosu’nun raporunda şu sonuca va­rılıyor: “Sonuçta internetteki uluslararası haberleşmenin büyük bö­lümü, sistemin yapısı gereği ABD’den geçecektir ve dolayısıyla NSA’ nın bunlara ulaşabilmesi mümkündür.” Gerçekten de NSA’ nın eski bir çalışanına göre, 1995’e gelindiğinde örgüt başlıca dokuz internet değişim noktasında (IXP) çeşitli türde trafiği topla­yacak koklayıcı yazılımlar kurmuştu. NSA Başkan Yardımcısı Terry Thompson da 2001′ de, örgütün örneğin Cisco Systems gibi, World Wide Web’ in işletiminin önemli bölümünü elinde tutan özel şirketlerden teknik uzmanlar aldığını ve onları, örgütün yarar­lanabileceği zayıf noktaları bulmak amacıyla çeşitli haberleşme tek­nolojilerine tersine mühendislik uygulanmasında çalıştırdığını ka­bul etti. Avladıkları bu yetenekler paketlenmiş çok katmanlı dijital veri akışının taranması işi için çok değerli olmalı.

Alistair. Harley’ ye bu konuyu sorduğumda internet trafiğine erişmenin İngiliz istihbarat örgütleri için gülünecek derecede kolay olduğunu söyledi. “Bu ülkeden ABD’ye ya da bu ülkeden Avru­pa’ya giden tüm internet trafiği JA Net, ya da jarıer adı verilen bir linkten geçiyor. İskoçya’ dan aşağıya, tüm ülke boyunca uzanan bir omurga bu. Ve bu omurga Cheltenham’ dan geçiyor.” Bana inanıl­maz geldi bu -yani, optik kablolarla İngiltere’ye giren, İngiltere’ den çıkan ya da İngiltere üstünden geçen tüm internet trafiğinin önce GCHQ’ dan geçmesi.

“Nereden biliyorsun,” diye sordum.

“‘5’ için çalıştığım zamanlarda,” dedi, “e-postaları böyle ele ge­çiriyorduk.”

       SONUÇTA, ELEKTRONİK HABERLEŞMEYİ ele geçirme kapasitesi sınırsız görünüyor. Fiber optik teknolojisinin kesinlikle bir müca­dele kaynağı oluşturmasına karşın, NSA’ nın ve öteki UKUSA ör­gütlerinin araştırma bütçeleri bu sorunu aşmaya ayrılmış durumda. Bu örgütler her zaman, dünyamızda dolaşan sinyallerin çeşitliliğiyle ve yeni ortaya çıkan sinyal gönderme yollarıyla, tüm algılayıcıla­rını açıp ellerinden geldiğince çok sinyal toplayarak uğraşmışlardır. Sinyal uydu yer istasyonlarıyla yakalanamıyorsa belki uzaydaki bir dinleme uydusuyla yakalanabilir; Fil Kafesi mikrodalga alanıyla ol­mazsa, belki elçilik toplama programı işe yarayabilir; merkezi veri omurgasında yakalanamıyorsa belki bir IXP’ de yakalanabilir.

       İzlerinin sürülmesini istemeyenlerin verdiği tepkiyse, kablolu dünyayla bağlantı kurmayı neredeyse Luddistlerin yaklaşımını be­nimseyerek reddetmek. Ortadoğu’ da CIA vaka sorumlusu olarak çalışmış bulunan Robert Baer, “Terörizm konusunda karşılaştıkları sorun, Ortadoğu’da insanların telefonda fazla bir şey konuşmama­ları,” dedi bana. “Şahsen konuşuyorlar. Her zaman böyle yaptılar. Her zaman devletin konuşmalarını dinlediğinden kuşkulandılar.” İlginçtir ki, kendi işinde Baer’ In de benzer bir önlem almış olduğu anlaşılıyor. “İlgilendiğim işlerin büyük bölümünü asla havaya gön­dermem. Çok hassas konular bunlar. Bir uçak bileti alıp bir yerlere uçmak daha kolay.”

Usame Bin Ladin başlangıçta tepeden tırnağa bir 21. yüzyıl teröristi olsa da, son yıllarda onun da Baer’ le aynı konuma geldiği gö­rülüyor. Bin Ladin yola tam bir teknoloji uzmanı olarak başladı. Cep telefonları. uydu telefonları kullanıyor ve çoğunlukla şifreleme zahmetine girmiyordu; bunun nedeni dikkatsizlik değil, hattı şifre­lemenin sinyale dikkat çekeceğini ve milyarlarca başka ele geçirilmiş haberleşmeden oluşan beyaz gürültü içinde dikkat çekmesine yol açacağını bilmesiydi. Aynı zamanda, en gelişmiş kriptografi ve ste­ganografi uygulamalarını benimsedi. Onun ve işbirlikçilerinin, he­def harita ve fotoğraflarını ve ayrıca teröristlere verilen talimatları spor sohbet odalarına, pornografik bültenlere ve başka internet si­telerine sakladıkları biliniyor. Bin Ladin’in Afganistan ve Sudan’ da­ki kamplarına katılmış olan radikal Müslümanlara yalnızca silah ve patlayıcı kullanımı değil, kriptografi teknikleri eğitimi de veriliyor­du.

      Ama 1998’ de NSA’ ın uydu telefonunda yaptığı konuşmaları dinleyebildiğinin öğrenilmesinden sonra, Bin Ladin telefonu kullanmaktan hemen vazgeçti. Foto-keşif uydularınca saptanmaktan çekindiği için göze çarpan araç konvoyları oluşturmuyor. Adamları mağaralarından ve güvenli evlerinden burunlarını dışarı çıkardıkla­rında yürümeyi tercih ediyorlar. Görünmezlikten sonra en iyi yolun kablolardan uzak durmak olduğunu bildiği için her tür elektronik haberleşmeden kaçınıyor ve tıpkı Herodotos’un bin yıl önce Herodotos’ un yaptığını söylediği gibi mesajlarını kuryeyle, çölde tek başlarına yolculuk eden adamlarıyla yolluyor.

 4

Siyah Telefon / Gri Telefon

       Gizliliğin Tehlikeler

 1982 YILININ bir nisan ikindisinde Rhona Prime adlı bir kadın sürücülük dersinden sonra bisikletiyle eve döndü. İngiltere, Chel­tenham’ daki Crescent Lane’ de, dağ evi tarzı bir evde ikinci kocası Geoffrey Prime ve önceki evliliğinden olan üç çocuğuyla birlikte yaşıyordu. Eve yaklaştığında oğullarından ikisi bağırarak dışarı fır­ladı: “Evimize polisler geldi!”

Rhona içeri girdiğinde Geoffrey iki polis memurunun eve gel­miş olduğunu doğruladı. Bölgedeki bir dizi cinsel saldırıyı araştır­dıklarının ve şüphelinin kendi kahverengi-krem rengi Ford Mark IV Cortina ‘sına benzer bir araba kullandığının söylendiğini anlattı. Geoffrey’ in söylediğine göre, polisler Rhona’ yla konuşmak için ge­ri gelecekti ve Geoffrey’ in onlar gelmeden bir saatliğine dışarı çık­ması gerekiyordu. Tedirgin görünüyordu, ama Geoffrey Prime za­ten her zaman tedirgin görünürdü. Yıllar önce GCHQ’ dan emekli olduğundan beri girdiği işlerden hiçbirinde rahat edememişti. Uzun boylu ve sıska olan Prime kırklı yaşlarının ortasında, kelleş­mekte olan bir adamdı. Sigaraları birbiri ardına yakardı; parmak uçları sigaradan sararmıştı.

Polisler geldiğinde Rhona’ yla kocasına sıcak davrandılar; anlaşı­lan, bölgede bu tanıma uyan pek çok araba vardı ve ziyaretleri nor­mal prosedür gereğiydi. Prime’ a 21 Nisan günü nerede olduğunu sordular, o da bütün gün evde olduğunu söyledi. Polislerin gitme­sinden sonra Rhona ve Geoffrey Prime bu olayı baş başa konuşmak üzere dışarı çıktı. Arabayla Severn Vadisi’ne tepeden bakan Cleeve Tepesi’ne gittiler ve Prime, arkasında otlayan koyunlarla dolu bir tarlanın görüldüğü bir çiftlik kapısının yanına park etti. Karı koca bir süre sessizce oturdu, sonra Prime, “Benim peşimdeler,” dedi.

      Şaşkınlık içindeki Rhona hiç sesini çıkarmadan dinlerken. koca­sı cinsel saldırıların suçlusunun kendisi olduğunu anlattı. Bir sure sonra, çocuklar yatana dek vakit geçirmek üzere yerel bir bara gitti­ler ve Geoffrey itiraflarına devam etti. Eve dönüp kendilerine büyük kadehlerle brendi koydular; George hala içini dökmeye devam ediyordu. Duydukları Rhona’ yı serseme çevirmişti, ama kocası içini dökerken mümkün olduğunca destekleyici davranmaya çalıştı. Belki de karısının desteğinden cesaret bulan Geoffrey, karanlık çö­küp hala ellerinde konyaklarıyla oturmaya devam ederlerken bir itiraf ta daha bulundu: Son on dört yıl boyunca Sovyetler adına casusluk yapmıştı.

  Bu olayları izleyen dava Rhona Prime ın sadakati. için ciddi bir sınav, UKUSA istihbarat örgütleri içinse utanç varıcı bir fiyasko olacaktı -ve sinyal istihbaratı dünyasında gizliliğin oynadığı role ay­dınlatıcı bir bakış. Gizlilik başıboş bir olgudur. Bir uygulama ola­rak, sınırlarını aşmanın, her şeyi etkileyen e dek kanserleşmenin bir yolunu bulur -bir kâğıt parçası üstündeki mürekkep lekesidir. Ku­rumsal düzeyde gizlilik bürokrasilerde yozlaşmaya yol açabilir, kötü yönetimin ve beceriksizliğin üstünü örtebilir. Bireysel ‘düzeydey­se kişileri yozlaştırabilir, gizli hayatlar yaratır ve hiçbir şey onun pençesinden kurtulamaz.

GEOFFREY PRIME 21 ŞUBAT 1938’DE Batı Midlands’ in Stoke-on­Trent kentinde doğmuştu. Yalnız, mutsuz bir çocuktu ve zaman za­man kendisinden büyük bir akrabasının tacizine uğruyordu. On se­kiz yaşında Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne katıldı, Rusça kurslarına başladı ve Batı Berlin’ deki bir üs olan RAF Gatow’a tayin edildi. Burada Almanca öğrenmeye ve sonraları Sovyetlere gizli sırları sat­maya başladı. Sovyetlerle ilk temasa geçicinde bile, bir yazarı Prime hakkında yazdığı kitaba The Imperfect Spy (Kusurlu Casus) adını koymaya yönlendirecek beceriksizliğinin izi görülür. 1967 ~ılının yılbaşı gecesi Prime hizmetlerini önerdiği bir mesaj yazıp bir taşa sardı. Arabası Doğu Almanya’nın batısını Batı Berlin’e bağlayan koridordaki kontrol noktasından geçerken nöbetçinin belgelerini kontrol ettiği sırada taşı nöbetçi kulübesine attı. Atılan şeyin el bombası olduğunu sanan nöbetçi taşı kapıp Prime’ ın arabasına fırlattı bunun üstüne Prime ülkesine ihanet etme arzusunu nöbetçi­ye şahsen açıklamak zorunda kaldı.

Çok geçmeden İgor adlı bir Sovyet ajanıyla buluşmaya başladı. İgor’ un ve rehberlerinin teşvikiyle GCHQ’ ya geçti. Sovyetler sinyal muhaberatının önemini çok iyi biliyor ve Cheltenham’ da bir adam­larının olmasının önemini anlıyordu. Prime İngiliz Sigint kurumu­nun basamaklarını yavaş yavaş tırmanırken bir yandan da sahipsiz mektuplar bırakarak, telsiz mesajlarıyla ve Viyana’ da yaptığı görüş­melerle Ruslara bilgi sızdırıyordu. 1980′ de, Viyana’yla Macaristan sınırı arasında günübirlik gidip gelerek yolcu taşıyan bir Rus mav­nasında rehberleriyle buluştu. Üç gün boyunca Tuna’ da aşağı yu­karı dolaşırlarken Prime İngiliz ve Amerikan Sigint kapasiteleri ko­nusunda çok değerli bilgiler aktardı.

GCHQ’ nun basamaklarını tırmanırken bir yandan da ilk eşin­den boşanmakla meşguldü. Ardından Rhona’ yla tanıştı. Rhona ilk kocasıyla birlikte fazladan biraz para kazanmak için evlerine pansi­yoner almaya karar verdiklerinde mutsuz bir evlilik ve başarısız bir iş içinde sıkışıp kalmıştı. Cheltenham bir nevi şirket kasabası oldu­ğundan, GCHQ’ ya başvurdu ve onlar da Rhona’ ya Geoffrey Pri­me’ ı yolladılar. Rhona’ nin ilk evliliği sona erdi, Prime’ la evlendi ve çok geçmeden Prime birdenbire emekli olmaya karar verdi. Kısa bir süre taksi şoförlüğü yaptıktan sonra şarap satıcılığına başladı, ama içe dönüklüğü ve beceriksizliği iyi bir satıcı olmasını engelledi. Po­lislerin evinde bulduğu tuhaf şeylerden ilki, garajının bir köşesine yığılmış kasalarca şarap olacaktı. Prime satması gereken şarapları kendisi almak zorunda kalmıştı.

Acı verici bir düşünme sürecinden sonra Rhona polislere koca­sının bir değil iki karanlık sırrının olduğunu bildirdi ve Prime’ a Resmi Sırlar Yasası’nı ihlal etmek suçlamasıyla dava açıldı. Old Bai­ley’ de görülen dava grotesk ayrıntılarla doluydu. Prime’ ın cinsel saldırılarının birkaç olayla sınırlı kalmasına karşın, hazırlıkları dehşet verici derecede ayrıntılıydı. Polisler her biri küçük kızlarla ilgili ayrıntılarla dolu kart fihristleri buldu. “Wendy-11 yaşında… A. Çrç sabahları iki saat çalışıyor.” Her biri ayrı bir kızla ilgili yaklaşık 2300 kart vardı. Prime yerel gazetelerde küçük kızların yer aldığı haberleri tarıyor, kızların ailelerinin günlük rutinleriyle dolu kartlar hazırlıyor, özelliklede çocukların nezamanlar evde yalnız olduğunu not ediyordu. Son yirmi yılda Geoffry Prime konusunda çok mürekkep harcanmış olmasına karşın, Prime’ ın bu kızları izleyişi ve gazete küpürerini toplayıp günlük yaşamlarının rutin olaylarını kataloglayışıyla, günlerini verdiği ilginç mesleği arasındaki tekinsiz benzerlikten kimse söz etmemiştir. 

Prime davası, halkın bu mesleğin yapısına ve UKUSA ilişkisine göz atabilmesini sağlayan ilk olaylardan biri oldu. Dava bu örgüt içinde bir hainin bulunmasının ne kadar zarar verici olduğunu or­taya çıkarana dek, İngilizlerin çoğu Prime’ ın çalıştığı örgütün adı­nı bile duymamıştı. 12 Mayıs 1983’te, Margaret Thatcher, Avam Kamarası’nda GCHQ’ nun varlığını ve görevinin ‘hükümetin ge­tirdiği talepler doğrultusunda, savunma ve dış politikalarını des­teklemek üzere, sinyal istihbaratı toplamak’ olduğunu doğruladı. Prime’ ın rehberlerine sızdırdığı bilgilerden birinin de bu ortaklığın yapısı olduğu yönünde kanıtlar bulunduğundan, Hükümet GCHQ’ yla NSA arasındaki ilişkinin yakınlığını da kabul etmek zorunda kaldı. Davanın ertesinde İngiltere Güvenlik Komisyonu tarafından hazırlanan bir raporda “ABD’yle… İngiltere’nin sinyal istihbaratı örgütleri arasında, her iki ülkeye de yarar sağlayan yakın ve verimli bir işbirliği” olduğu kabul ediliyordu. Rapora göre, iliş­kinin varlığı bir sır olmamasına karşın, “operasyonlarını yürütme yöntemleri, yöneldikleri hedefler ve bunlardan çıkarılan istihbara­tın yapısı, iki ülkenin çıkarları uyarınca korunması gereken en önemli [sırlar] arasındadır.” Bu sırları verdiği ve kendine ait bu ka­dar çok sırrı sakladığı için Geoffrey Prime otuz sekiz yıl hapse mahkûm edildi: casusluk için otuz beş, cinsel saldırılar içinse üç yıl.

       PRIME OLAYI SIGINT’TEK! GİZLİLİĞİN dinamikleri konusunda pek çok şeyi açığa çıkarmıştır. İnsanlar her zaman hata yapmaya eğilimli olduğundan ve İngiliz-Amerikan istihbaratı tarihinde Pri­me tek örnek olmadığından, bu işi yapan örgütler için ibret verici bir öyküdür bu. İki dünya savaşı arasında Rusya’nın büyüsüne ka­pılan Cambridge casusları Guy Burgess, Donald Maclean, Kim Philby ve Anthony Blunt’ tan 1960’ta Sovyetler Birliği’ne iltica eden NSA’ lı şifre kıncılar Bernon Mitchell ve William Martin’e, 1998′ de gizli sırları Rusya’ya satmaktan yirmi dört yıl hapse mah­kum edilen NSA kriptanalisti David Sheldon Boone’ a dek, istihba­rat dünyasının içinde yer alan kişilerin sızdırdığı sırlarla yazılmış uzun bir tarihle karşılaşırız. 1990’larda örgüte yeni katılanlara veri­len bir NSA elkitabında bu sorun kısaca ele alınır: “Her gün pek çok bilgi NSA çalışanlarının akıllarında tesislerimizden dışarı çık­maktadır ve bizim en zayıf noktamız budur.”

Dönemin güvenlik müdürü Philip T. Pease elkitabının kapak mektubunda “NSA Toplu Güvenlik Programı” adlı bir programı anlatır ve bu programın herhangi bir yönetmelik dizisinin sınırları­nı aşmış olduğunu açıkça belirtir. “Güvenliğin bir ruh hali olarak başladığı kavramına dayanmaktadır.” Güvenlik bir ruh hali olarak başlar. Sürekli yinelenen bu düşünce sinyal istihbaratıyla uğraşanlar için günlük yaşamın olmazsa olmazı ve kariyerlerinin belirleyici kaygısı anlamına gelmektedir. Elkitabında, çalışanlar, örgütte çalış­tıklarını eşlerine ve ailelerine söyleyebilecekleri, ama işlerinin yapı­sı konusunda hiçbir açıklamada bulunmamaları gerektiği belirtile­rek uyarılırlar. Haftanın işte bulundukları kırk saati öylesine mü­hürlenmiş ve yaşamlarının geri kalanından öylesine ayrılmıştır ki, NSA çalışanları bundan günlüklerinde bile bahsedemez. “NSA’ da­ki kariyeriniz ya da göreviniz sırasında edindiğiniz gizli bilgilerden kişisel günlüklerde, kayıtlarda ya da anılarda doğrudan, dolaylı ola­rak ya da ima yoluyla bahsedilemez.” Böylece bırakın kâğıt üstün­de bir iz bırakmayı, kişinin belleğiyle bile oynanır. Elkitabında ge­çen ve herhalde bu tür örgütlere özgü olan tuhaf bir teri m bu ilke­den doğmuştur: ‘gizli atık’. NSA’ da çöp bile sırdır. Örgüt her gün 18 bin kilo gizli belgeyi imha etmektedir; bunlar önce kâğıt hamuruna sonra da ince kâğıda dönüştürülür. Bu yan işin son derece kar­lı bir hale geldiği söylenmektedir.

Sigint görevlileri için güvenlik ruh hali yalnızca aile ve dostluk bağlarına değil, hayatta kalma içgüdüsüne bile baskın gelebiliyor. Hassas dinleme aygıtlarıyla ve iki düzine Amerikalı telekulakla do­lu olan, donanmaya ait bir EP-3E keşif uçağı 1 Nisan 2000 tarihin­de Çin kıyıları açıklarında bir jetle çarpıştı. Çarpışma sonucunda jet ikiye ayrıldı ve parçaları denize gömüldü. EP-3E parçalanmadı ama sarsılmaya başladı ve hızla denize doğru inişe geçerek 6700 metre düştü. Dakikalar sonra pilot kontrolü ele geçirmeyi başardı ve sert bir iniş yapabileceklerini duyurdu.

Bu noktada mürettebat sizin ya da benim yapacağımız şeyleri yapmadı. Ne bağırdılar ne dua ettiler ne de sevdikleriyle haberleş­meye çalıştılar. Bunların yerine, pilot yardım çağrısında bulunup uçağı karaya yöneltmeye çalışırken, telekulakların bir kısmı bir ha­va kapısını açıp gizli belge yığınlarını dışarı atmaya başladı. Uçak yalpalayarak inişe geçerken havada teknik kılavuzlar ve frekans lis­teleri uçuşuyordu. Öbürleriyse hassas aygıtlara baltayla saldırmaya, kırmaya, yok etmeye, Çinlilerin eline geçmelerini önleyecek her şe­yi yapmaya koyuldu. Çünkü Çinliler nelerin dinlenebileceğini bi­lirse dinlemenin hiçbir anlamı kalmaz. Pilot uçağı Hainan Ada­sı’ndaki Lingşui Askeri Havaalanı’na indirmeyi başardığında yarı bilinçsiz haldeki mürettebat canlarını kurtarmak için dışarı çıkma­ya çalışmak yerine uçakta kaldı ve belgeleri mümkün olduğunca hızla elleriyle yırtmaya başladı. Sonradan hazırlanan bir donanma raporunda, “Gizli malzemelerin imhası, hava mürettebatı büyük olasılıkla hala çarpışmanın ve ardından uçağın hızla inişinin şoku içindeyken gerçekleşmiştir,” denecekti. Ama raporda Çinli yetkili­lerin uçağa binmesinden önce EP-3E’deki gizli malzemelerin gerektiği kadarının imha edilememiş olmasına da yerinilir. Gelecekte acil durumlarda başvurulacak daha iyi imha prosedürlerine gerek du­yulduğu belirtilir. Gizliliği koruma konusundaki bu azimli sadakat yalnızca NSA’ ya özgü bir durum değildir. Yeni Zelanda’ nın sinyal örgütü Devlet Haberleşme Güvenliği Bürosu’ndaki (GCSB) ana­listlere yangın ya da deprem durumunda binadan çıkmayı akıllarına getirmeden önce masalarındaki tüm hassas malzemeleri temizle­meleri söylenmektedir.

      Sigint örgütleri güvenliği korumak için acil durum prosedürle­rini geliştiriyor, çit üstüne çit çekiyor ve korkuluklarla, duvarlar ve gizli odalarla kasalarını erişilmez hale getiriyor. NSA’ da gizlilik ve güvenlik konusunda daha fazla şey okudukça, sinyal istihbaratına ala­nında çalışan kişilerin hayatları bana, zorunluluk gereği parçalan­mış, ayrı parçalara bölünmüş bir hayat gibi göründü. NSA’ daki te­lefon sistemine bile yansıyor bu şizofreni. Elkitabına göre Fort Meade’ de iki tip telefon var: gri telefonlar ve siyah telefonlar. Gri telefonlar emniyetli, siyah telefonlarsa değil. Çalışanlar doğru amaç için doğru telefonu seçmek için içgüdüsel bir alışkanlık geliştirme­ye ve ‘iki telefon sisteminden herhangi birini kullanmanın gizli bil­gilerin güvenliğini tehlikeye atmamasını’ sağlamaya teşvik ediliyor­lar. Bu çifte telefon ilkesi, telefon hattının Fort Meade’ de bile gü­venli görülebilecek bir şey olmadığını düşündürmenin yanı sıra, parçalara bölünmüş bir yaşam fikrini yansıtıyor. Kurallardan biri de, güvenli olmayan telefonların, kullanılmakta olan güvenli bir te­lefonun yakınlarında kullanılmamasını gerektiriyor. Buradaki ima, konuşçuğunuz kişinin güvenilir olmayabileceği ve bazı gizli bilgile­re kulak misafiri olup bunları düşmanlara ya da bir gazeteciye akta­rabileceği yönünde -ki Sigint söz konusu olduğunda gazeteci de düşmanın vekilinden başka bir şey değil,

      GİZLİLİK, BİR BİREYİN YAŞAMINA sızıp onun kimliğinin parça­larını -koca, iş arkadaşı, hain, arkadaş- birbirinden ayıran fay hat­larına cıva gibi sızdığında, bu farklı parçaları birbirinden koparır, aynı kişiliğin farklı yüzleri olmaktan çıkarıp tümüyle farklı kişilik­lere dönüştürür. Yerbilimciler buna ‘don kırığı’ diyor: Çoğu kaya­da ince çatlaklar ve yarıklar vardır ve yağmur yağdığında su bu boş­luklara sızar. Hava soğudukça su donup genişler ve kayayı içinden parçalar. Gizlilik de aynı şekilde bir yaşama sızıp rutine dönüşebi­lir, tutarlı bir kimliği kemirebilir ve sonuçta farklı ve ayrı kişilikler oluşmasına yol açabilir.

       Prime olayını incelerken Geoffrey Prime’ ın yaşamlarının, Rho­na Prime’ ın haberdar olmadığı tüm o sırların, belki de, GCHQ gi­bi bir örgütteki gizliliğin bir noktada çalışanları etkilemeye başlaya­bileceğini gösterdiğini düşünmeden edemedim. Bireye daha işteki ilk gününde kendi karısından bile sır saklaması, yaşamını iki ayrı dünyaya -iş ve ev- bölmesi ve bu iki dünya arasındaki etkileşimi as­gari düzeyde tutması gerektiğinin söylendiği bir yaşamda bu bölün­meyi içselleştirme eğilimi mutlaka olacaktır. Robert Oppenheimer New Mexico’ da tecrit edilmiş bir halde atom bombasının geliştiril­mesine katkıda bulunduğu sıralarda, “Son dört yıl içinde yalnızca gizli düşüncelerim oldu,” diye yazmıştı bir mektubunda. Bu durum başkalarıyla ilişkilerini nasıl etkilemişti?

Ekim 2002’de Gloucestershire Echo’da, ikisi de otuz yıldır GCHQ’ da çalışmakta olan Daphne ve Peter Pennell çifti hakkında çok hoş bir yazı yayımlandı. Bu otuz yıllık meslek ve evlilik yaşam­ları boyunca Daphne’ yle kocası tam olarak ne iş yaptıklarını birbir­lerine asla söylemedi. Yetmiş yaşındaki Daphne, Peter’ ın ölümün­den bir süre sonra gazeteye, “Tuhaf gelecek ama Resmi Sırlar Ya­sası nedeniyle işlerimizden hiç söz etmedik.” dedi. “Ben kocamın ne iş yaptığını bilmiyordum, o da benim işimi bilmiyordu. Orada çalışan pek çok evli çift bu durumu kabul etmiştir.”

Ama bu tür bir yarık oluştuğunda başka yarıkların da oluşması nasıl önlenebilir? Örgütler içindeki köstebeklerin, efendilerinin sır­larını satan kişilerin çoğunun aynı zamanda kendi sırlarının da ol­ması bir rastlantıdan ibarettir belki -ama ilginç bir rastlantıdır bu. Rus şifrelerini kırdığınızı karınızdan sakladığınız bir hayatı yaşaya­biliyorsanız, gizli bir cinsel yaşamınız olduğunu karınızdan ve işve­reninizden neden gizlemeyesiniz? Ve gizli cinsel yaşamınızı onlar­dan saklayabiliyorsanız, neden düşmana sır satıp bunu da bir sır olarak saklamayasınız? Rhona Prime kocasının davasında, “Bu üç­lü hayatı nasıl yaşadığını bilmiyorum,” diyecekti çaresizlik içinde.

Bu eğilim belki de yalnızca zayıf kişiliklerde ya da vatanseverlik­leri daha en baştan fazla sağlam olmayanlarda görülüyordur. Ya da belki ülkelerinin savunma topluluklarının en gizli alanlarına girme­nin bir yolunu bulan kişiler aslında kendilerine özgü insanlar, sır saklamaya ve puslu bir dünyada kendilerini gayet rahat hissetmeye zaten eğilimli kişiliklerdir. Ama açık olan şu ki, bu olayların pek ço­ğunda benlik parçalanıyor. Prizma etkisi gibi, oyun bitip kişi soruş­turmanın gözünü bile kırpmayan ışığına tutulduğunda, onu her bir yana döndürüşünüzde farklı bir yüzle karşılaşılıyor. Guy Burgess’ la Anthony Blunt yaşamlarının büyük bölümü boyunca kimliklerinin bir yönünü dolapta saklamak zorunda kalmış eşcinsellerdi. Mitchell’ la Martin için de aynı durum geçerli olabilir. Toplumları tara­fından kendilerini çeşitli oranlarda tecrit etmek zorunda bırakılan bu kişiler romantik hayatlarını herkesten gizli yaşadı.

Toplumun sapkın olarak gördüğü bir cinsellikle ikili ajan olma eğilimi arasındaki bağ bir rastlantıdan ibaret olmayabilir. Soğuk Sa­vaş sırasında Sovyet casusları Viyana ve Berlin barlarında ve gece kulüplerinde potansiyel köstebek avına çıkardı. Girgin casus reh­berleri İngiliz ve Amerikalı diplomat ve askerlerle arkadaşlık kurar, onları içkiye boğar ve zayıf noktalarını bulmaya çalışırdı -kadınlar, erkekler, çocuklar ya da şantaj için yem sağlayacak herhangi bir şey. ‘Bal Tuzağı’ derlerdi buna. 1955’te John Vassall adlı bir İngiliz De­niz Kuvvetleri görevlisi Moskova’daki İngiliz Elçiliği’nde görevliy­ken çekici bir Rus askerinin cazibesine kapıldı. Vassall bu basiret­sizliği sonucunda yedi yıl boyunca Sovyet istihbaratına çalışmak zo­runda kalacağını ya da sonuçta İngilizlerce tutuklanıp on sekiz yıl hapse mahkûm edileceğini düşünmemişti, Berlin’de Ruslar Pri­me’ i da aynı şekilde tuzağa düşürmeye çalıştı, ama fantezilerinin tam olarak ne olduğunu anlayamadılar. O dönemde Bekir oldu­ğundan bir tür Heteroseksüel ilişki içindeyken yakalamaya kalkma­larının yararı yoktu. Daha ilk başlarda, rehberleri ittihar evine genç ve sarışın bir adam çağırdı. Adam Prime’ a elde edilebilir olduğunu açıkça gösterdi, ama basit bir oyun olarak gördüğü bu numara Pri­me’ da geri tepti. Prime sonradan, bu tuzağın başarısızlığa uğrama­sının rehberlerinin yeniden böyle bir şeyi denemelerini engelleme­ye yettiğini öne sürecekti, ama sonradan Berlin’ deki, kişiliğine da­ha uygun bir yakışıksızlığın şantaj kaynağı olduğu da iddia edilmiş­tir.     

     Haini, gizlilik delisi casusun ayrı parçalara bölünüp dolaba saklanmış yaşamında gelişen kişiliklerden biri, güvenlik ruh halinin paradoksal bir yan ürünü olarak görmek çok çekici görünüyor. Ama yıllar içinde çeşitli hainlerin yakalanması sırasında yaşanan gü­rültü patırtı içinde ikili ajanın gerçek ya da sözde cinsel sapkınlığı sık sık suçlamaların ana motifi haline geldiğinden, bu hipotezin sı­nanması çok güç. Daha Guy Burgess ‘la Amhony Blum’ ın açığa Çıkarılmalarından itibaren köstebeklerle ilgili suçlamalarda komü­nizm, eşcinsellik ve hainliğin neredeyse birbirlerinden ayrılamaz ol­duğu öne sürülmüştür. Bir casusun açığa çıkarılmasını izleyen kana susamışlık, çoğunlukla, casusun dışlanmış konumu hakkındaki sap­lantıya ve erkekliğinin reddedilişiyle renklendirilir.

NSA’ dan en ünlü iki hainin durumunda bunu açıkça görebiliyoruz: Mitchell ve Martin. Bu iki yakın arkadaş 24 Haziran 1960’ta amirlerine ailelerini ziyaret etmek üzere tatile çıkacaklarını söyledi. Sonra Mexico City’ ye bir gidiş bileti aldılar, oradan Küba’ya uçtular ve Rusya’ya giden bir Sovyet trol teknesine bindiler. Ağustos ayında Savunma Bakanlığı bu iki adamın kayıp olduğunu ve ‘bu iki çalışa­nın Demir Perde’nin öteki yanına geçmiş bulunmaları olasılığı’nın bulunduğunu açıkladı. Hem Mitchell hem de Martin akıllı ama hoşnutsuz kişilerdi. Japonya, Kamiseya’ daki Donanma Radyo Din­leme İstasyonu’nda karşılaşmış ve yakın bir arkadaşlık kurmuşlardı. 1950’lerin sonları boyunca Mitchell’ la Martin, adil olmadığını dü­şündükleri Amerikan istihbarat uygulamalarından giderek daha faz­la rahatsızlık duyar oldular. Özellikle de Sovyetler Birliği sınırların­da keşif uçaklarıyla gizlice dinleme yapılmasına itiraz ediyorlardı.

6 Eylül 1960’ta bu iki adam Moskova’nın Gazeteciler Evi’nde­ki büyük bir basın toplantısında birdenbire ortaya çıktı. İki yanla­rında birer çevirmenle uzun bir masada oturuyorlardı. Daha önce­den hazırlanmış açıklamalarında ve kısa bir soru-cevap bölümünde Mitchell’ la Martin Amerikalıların çoğunun adını bile duymadığı bir örgüt hakkında bilgi vermeye başladı. “ABD Hükümeti tarafın­dan kullanılmak üzere dünyanın neredeyse tüm ülkelerinden ha­berleşme istihbarat! toplayan son derece gizli Ulusal Güvenlik Ör­gütü’nün çalışanlarıydık,” dedi Martin. NSA’ nın ‘İtalya, Türkiye, Fransa, Yugoslavya, Birleşik Arap Cumhuriyeti, Endonezya ve Uruguay’dan mesajları toplayıp deşifre ettiğini anlattı ve, “Bu ka­darı genel bir tablo oluşturmaya yeter sanırım,” diye ekledi.

Basın toplantısının ardından Pentagon, Mitchell’ la Martin’in sapkın olarak gösterildiği bir açıklama yaptı. “Moskova’ da ortaya çıkmaları, -biri akıl hastası olan ve ikisinin da açıkça kafaları karış­mış bulunan- bu iki adamın Amerikalıların ve öteki özgür insanla­rın değer verdiği her şeyi feda etmiş olduklarını kesinlikle doğrula­mıştır.” Temsilciler Meclisi Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi olayla ilgili on üç aylık bir soruşturma yaptı ve ihanetlerinin başlı­ca nedeninin eşcinsellik olduğu gibi abes bir sonuca ulaştı.

HAKKINDA YAZILANLARI OKUDUGUM ya da konuştuğum tüm kişiler arasında, casusların ve sinyalcilerin yaşamlarındaki gizliliğin dinamiğini anlamaya en yakın görüneni, James Rusbridger adlı ca­susluktan-dönme-yazar bir İngiliz’di. “Ulusal güvenliği koruma ba­hanesine dayanan bu gizlilik cinneti giderek büyüyerek, günümüz­de İngiliz yaşamının her yönüne, çoğunlukla koruması gereken ki­şilere zarar verecek denli sızan bir tür paranoyaya dönüşmüştür,” diye yazmıştı. Bu düşünceden etkilenerek Rusbridger hakkında da­ha fazla bilgi edinmek istedim ve öteki kitaplarını ve yazarlık ve ca­susluk kariyerinin bazı ayrıntılarını inceledim. Bulduklarım çok he­yecan vericiydi. Söylendiğine göre, Rusbridger emri kaya bayılan, görgülü bir kişiydi. İstihbarat konusunu ele alan bir yazar olarak bağlantı kurduğu çeşitli kişileri Morwenstow’ daki dinleme istasyo­nundan pek de uzakta olmayan Cornwall, Bodmin’ deki yazlığında, somon fümeli sandviçlerle ağırlıyordu. İyi beyaz şaraba bayılıyordu. Gazetelere çok sayıda mektup yazıyor, bunlarda ortaya çeşitli komplo iddiaları atıyor ve devlete karşı şu ya da bu suçlamada bu­lunuyordu.

Rusbridger’ a sık sık ‘eski casus’ gibi muğlâk bir etiket yapıştırıl­masına karşın, casusluk geçmişinin tam olarak neleri içerdiğini sap­tamakta zorlandım. Rusbridger pek çok kez, MI6 için Demir Per­de arkasında ‘torbacı’, yani kurye olarak çalıştığını söylemiştir. Kendisinin anlattığı na göre, işe 1950’lerde bir Küba şeker şirketinin Londra bürosunda başlamıştı, ama 1960’lara gelindiğinde Do­ğu Avrupa’ya kaçak Amerikan dolarları sokuyordu. Kendisini o dö­nemden tanıyanların ve Rusbridger’ ın anlattıkları, işadamı maskesi altında seyahat ederek Varşova ve Prag sokaklarında ]Jaguar E­Type’ la gezen genç ve fiyakalı bir casus tablosu çiziyor. İstihbarat servisleriyle arasında olduğu söylenen bağlantıdan güç alarak ve ger­çek bir komplo kuramcısının devletin çevirdiği entrikaların koku­sunu alma yeteneğine güvenerek The Intelligence Game (istihbarat Oyunu) ve Betrayal at Pearl Harbour (Pearl Harbour’ da ihanet) ad­lı kitapları yazmıştır.

Yine de, istihbarat kurumunda, böyle bir bağlantısı olduğunu reddedenler vardı. Lisansüstü eğitimi m sırasında Cambridge Üni­versitesi’nde bir profesörle yaptığım konuşmayı hatırladım. Cam­bridge’ in istihbarat servisleriyle köklü bir tarihsel bağlantısı bulun­maktadır ve öğretim üyelerinin MIG için umut vaat eden öğrenci­lerin peşine düştüğü günlerin artık geride kalmış olmasına karşın, hala rutubetli koridorlarda ve dinlenme odalarında bu hilelerden kalma kokuyu duyanlar ve tadını çıkaranlar vardır. Hocama prog­ramda, bir casus olduğu yönünde zaman zaman üstü kapalı imalar­da bulunan bir öğretmen olduğundan bahsettim. Hocam bilgece bir kıkırdamayla, “Cambridge’ te yolunu bulmanı sağlayacak bir ge­nel kural söyleyeceğim sana,” dedi. “Birinin İngiliz istihbaratı için çalışmadığını anlamanın en iyi yolu, çalıştığını ima etmesidir.”

Rusbridger hakkındaki araştırmalarım sırasında, gizliliğin ve gizli yaşamların tarihini yazan bu adamın kaderini ürpererek öğren­dim. Hakkında yazılan anma yazıları sağanağına göre, Rusbridger altmış beş yaşında ölü bulunmuştu; yazlığında özenle hazırlanmış bir makara sistemine boynundan ve ayaklarından geçen bir iple ası­lı, muşamba bir ceket ve II. Dünya Savaşı dönemine ait bir gaz maskesi dışında çıplak, ve zengin bir pornografi koleksiyonuyla çevrelenmiş olarak.

GİZLİLİK VE BİREY LABİRENTİNE bir göz attıktan sonra, gizlili­ğin kurumları ne şekilde etkilediğini incelemek istedim ve Devlette Gizlilik Projesi’nin başında bulunan Steven Aftergood’ u ziyaret ettim. Ocak ayının yağmurlu, pus renginde ve soğuk bir pazartesi günü tren le Washington DC’ ye giderek K Sokağı’ndaki. Amerikan Bilimadamları Federasyonu’na (FAS) ev sahipliği yapan aydınlık bir süite girdim. FAS, geliştirdikleri teknoloji karşısında derin bir kaygı içinde bulunan ve sağlam, sorumluluk taşıyan bir politikayla yönlendirilmeyen bilimsel araştırmaların tehlikeleri konusunda en­dişeleri olan Manhattan Projesi Bilimadamları tarafından kurul­muştur. Sonuçta, FAS savunma politikasıyla bağlantılı çeşitli konu­larda bilimsel bakış açısı için bir tür lobi grubu haline gelmiştir.

Aftergood Soğuk Savaş’ ın sona ermekte olduğu sıralarda elek­trik mühendisliği lisansüstü derecesinden vazgeçip FAS’ ta, Stratejik Savunma İnisiyatifi’yle -ya da daha yaygın adıyla ‘Yıldız Savaşla­rı’yla- bağlantılı nükleer enerji konusu üstünde çalışmaya başlamış­tı. Sonra 1991’ de bir gün devlet içinden bilinmeyen bir kaynaktan postayla bir paket geldi. Pakette nükleer roket motoru geliştirimi amaçlı gizli bir programla ilgili belgeler vardı. Aftergood belgeleri inceledikçe projenin adının ve hatta varlığının gizli olduğunu fark etti. Bunun aşırı bir gizlilik düzeyi olduğunu düşündü ve Timber Wind kod adlı projenin gizlilik düzeyinin aşırılığından yakınmak üzere Savunma Bakanlığı Genel Denetçisi’yle temas kurdu. Bir yıl­lık bir araştırmadan sonra denetçi onunla aynı sonuca vardı. Ve böylece Devlette Gizlilik Projesi doğmuş oldu.

“Timber Wind’ i örten gizlilik perdesi beni düşündürdü. Bu şe­kilde gizlilik sınıfına alınmış başka neler var?” dedi Aftergood bana, yıpranmış bir büro sandalyesine oturarak. “Bir vatandaş olarak bil­meme izin verilmeyen başka neler var? Devletin gizli kısmının bo­yutu ne, işleyişini yöneten kurallar neler, sistemin geri kalanını yö­neten demokratik yapılarla nasıl bağdaşıyor? O günden beri bu so­ruları’ araştırıyorum, sonuç alıyorum ve asla sıkılmıyorum.” Siyah saçlı, küçük gözlüklü ve çenesinde belli belirsiz bir ayrık bulunan kırk yaşlarında bir adam Aftergood. Haki bir pantolon la kareli göm­lek giymişti ve ölçülü, düşünceli bir ses tonuyla konuşuyordu. Ama uzun duraksamalar ve sık sık çıkardığı ‘ahhh’ ve ‘hımmm’ sesleri arasında mükemmel paragraflar oluşturarak konuşma eğiliminde.

Aftergood tam zamanlı çalışarak gizli dünyanın sınırlarını anla­maya ve şartlar uygun olduğunda bu sınırları daraltmaya çalışıyor. Her gün devlet içindeki ve tüm dünyadaki sayısız kaynağını kon­trol ediyor ve ayrıca elli kadar internet sitesini izliyor. ilgi çekici bil­giler topladığında bunları haftada iki ya da üç kez e-postayla yolla­dığı Secrecy News (Gizlilik Haberleri) adlı haber bülteninde toplu­yor. Bülten yaklaşık dokuz bin kişiye gönderiliyor. Abonelerinin yüzde 30′ a yakını devlet ya da ordu mensubu. Yüzde 10′ u ABD dı­şında yaşıyor. Kimi zaman yetkililerden çeşitli bilgileri hangi yetki­ye dayanarak dağıttığı nı soran öfkeli yanıtlar alıyor. Bunlara yanıt olarak, “internet sitemizde yer alan malzemenin yayımlanmasıyla ilgili izin ABD Anayasası Ek l ‘de yer almaktadır,” türünde e-posta­lar yolladığı ve Anayasa’nın çevrimiçi versiyonuna hiperlink koydu­ğu biliniyor. Kendisiyle konuştuğum gün Savunma Bakanlığı’nda­ki birinden bülteninin mükemmel bir sayısı için kendisini kutladı­ğı bir e-posta almıştı. Bu kişi tebriklerini kayıt dışı olarak sunduğu­nu da belirtmişti elbette; Pentagon’un Secrecy News ‘u okuduğunun duyulmaması gerekiyordu.

Aylardır konuştuğum kişilerden sonra Aftergood insanın içini ferahlatıyordu. inancının ve ısrarının neredeyse aşırı olmasına kar­şın, söyleminde dik kafalı sivil özgürlük savunucularında ya da ka­nun-ve-düzen tiplerinde görülen acımasız sertliğe rastlanmıyor. iki katmanlı, değişmez pozisyonların hakim olduğu bir entelektüel alanda Aftergood ender bir kişi, farklı ve dinamik bir düşünür ola­rak göze çarpıyor. Üstelik konumunu ifade ederken öylesine sabır­lı ve ikna edici ki, radikal bir fikrin ılımlı görünmesini sağladığı ola­biliyor. “Bu konuda dogmatik bir tutum içinde değilim,” diyor ba­na ve edindiği pek çok bilgiyi haber bültenine koymadığını anlatı­yor. “Bana nükleer silah tasarımıyla ilgili bilgiler gönderildiği bir­kaç örnek oldu, ama ben, ‘Bu adam deli herhalde,’ diye düşündüm ve bu bilgilerle işimin olmasını istemediğim için attım gitti.”

Aslında Aftergood’ un yayımladıklarının çoğu tuhaf derecede sı­radan. Yıllar içinde kazandığı önemli zaferlerden biri, CIA’ yı 199Tnin toplam istihbarat bütçesini yayımlamaya zorlaması ol­muş. İstihbarat harcamaları her zaman son derece gizli bilgi olarak görülmüştür ve Aftergood kalemlere ayrılmış bir bütçenin gizli ol­masının hukuki olduğunu kabul etmekle birlikte, Amerikalı vergi mükelleflerinin hükümetimizin istihbarata her yıl harcadığı toplam tutarı bilmeye haklarının olduğunu düşünüyor. Bilgi Özgürlüğü Yasası (FOlA) uyarınca bu rakamı öğrenmek için başvurmuş, CIA da uzun süre direnç gösterdikten sonra pes etmiş. (Rakam 26,6 mil­yar dolar düzeyindeydi.) 1997 için bu zaferi kazanmasına karşın, bu yalnızca tek bir yıldı ve Aftergood çok geçmeden 2002 bütçesini is­tedi. “Açıklanmasının ulusal güvenliğe zarar vereceğini düşünüyor­lar. Bunun saçmalık olduğunu söylüyorum, kesinlikle saçmalık. Ya­yımlanması durumunda Bin Ladin ya da başkaları taktiklerini de­ğiştirecek değil. Daha çok, istihbarat harcamalarının tartışılmasını engellemeye çalıştıklarını düşünüyorum ve bu da gizlilik sınıflan­dırmasının meşru bir kullanımı değil.” Gizlilik sınıflandırması sis­teminin saçmalıkları öyle bir düzeye ulaşmış ki, 1997 istihbarat bütçesinin artık halka açık olmasına karşın, Aftergood onunla ta­nıştığımda CIA’ nın 1947 bütçesini açıklamasını sağlamakta zorluk çekiyordu.

PEKİ, AMA KİMİN UMURUNDA. diye sordum. Aftergood’ un pe­şinde olduğu bilgilerin büyük bölümü ortalama vatandaşa pek de yararlı olacak bilgiler gibi görünmüyor. Aftergood iki nedeni oldu­ğunu söyledi: biri ilkelere dayanan, öbürüyse pragmatik. İlke açı­sından, “Bir toplumu yapılandırmanın en iyi yolunun şeffaflığı ve demokratik süreçleri azamiye çıkarmak, sağlam bir müzakere süre­ci yaratmak olduğu kabul edilmiş bir gerçektir. Burada sorulması gereken soru bilginin neden açık olması gerektiği değil, neden açık olmaması gerektiğidir. Aksi yönde iyi bir neden bulunmadıkça her şey açık olmalıdır. Dolayısıyla, bunun neden açıklanması gerektiği sorusuna karşı çıkıyorum.” Bilgi Özgürlüğü Yasası’nın dokuz istis­nai kategori hariç her tür bilgiye ulaşılmasına izin verdiğini belirtti. “ilginç olması gerekmez, haber değerinin olması gerekmez, yararlı olması gerekmez, hiçbir şey olması gerekmez. İstisnai değilse ve devlet kayıtlarında yer alıyorsa buna yasal hakkım var.”

Aftergood’ un normlara dayanan savunusu kesinlikle çekici olsa da, istihbarat topluluğunu saran resmi gizlilik düzeyinin azaltılma­sı için daha pragmatik ve acil bir neden de var: Gizliliğin ardında­ki gerekçe genellikle ulusal güvenliğe bağlansa da, aşırı gizlilik aslın­da güvenliğimizin azalmasına yol açabilir. İki taraflı 11 Eylül Ko­misyonu 2004 yazında nihai raporunu açıkladığında, 11 Eylül sal­dırılarının başarıya ulaşmasına yol açan Kongre denetim ve istihba­rat paylaşımı başarısızlıklarından kısmen bürokratik gizliliğin so­rumlu olduğu sonucuna vardı. Komisyon özellikle de, “Ulusal is­tihbarata ve örgütlerine tahsis edilen toplam para tutarı artık sır ola­rak saklanmamalıdır,” tavsiyesinde bulundu. “Kongre, istihbarat için, bu on milyarlarca doların çeşitli istihbarat işleri arasında nasıl bölüştürüldüğünün açıklanmasını isteyen ayrı bir tahsisat yasası Çıkarmalıdır.” Komisyon istihbarat bütçesi içinde yer alan belli öde­neklerin gizli kalması gerektiğini kabul ediyor ama, “Sınıflara göre toplam rakamlar bile saklanıyorsa, öncelikler konusunda karar ver­mek ve güvenilirliği sağlamak zor olacaktır,” diyordu.

Aftergood bazı açılardan, 2003 baharında ölmüş olan New York Senatörü Daniel Patrick Moynihan’ın mirasını sürdürüyor. Moyrıi­han, ABD’ deki tüm gazetelerin tüm sayfalarını devletin tek bir gün içinde ürettiği gizli belgelere ayırmaları durumunda başka hiçbir şe­ye yer kalmayacağı tahminiyle ün kazanmıştır. Moynihan’ın kur­muş olduğu devlette gizliliğin azaltılması amaçlı iki taraflı komisyo­nun 1997 tarihli raporunda, devletin güvenlik sisteminin çok fazla şeyi gizlilik sınıfına aldığı ve bunun bedelinin çok yüksek olduğu sonucuna varılmıştır. (Gizliliğin altyapısı son derece pahalıdır:

Hem belgelerin uygun şekilde tanımlanıp etiketlendirilmesi hem de devlet çalışanları için güvenlik soruşturması sisteminin idaresi açı­sından gizlilik sınıflandırması sistemlerinin sürdürülmesi çok paha­lıya mal olmaktadır.) Rapora göre, gizlilik konusundaki bu yaklaşı­mın bu denli geniş çaplı olması, pek çok şeyin gereksiz yere gizli olarak sınıflandırılmasına çok fazla kaynak harcanması nedeniyle, hayati önem taşıyan bazı ulusal sırların gerektiği gibi korunamama­sı anlamına gelmektedir. Raporda ayrıca, gizliliğin bir dizi soyut olumsuz sonucu olduğu ve gizliliğe ulusal güvenliği korumaktan çok, bürokratlarla siyasa yapıcıların kariyerlerini ve ünlerini koru­mak amacıyla başvurulduğu için halkın devlete duyduğu güveni yıprattığı sonucuna da varılmıştı. Moynihan’ ın bu konuda yayım­ladığı Secrecy (Gizlilik) adlı ikna edici kitap Aftergood’ un kütüpha­nesinde duruyor. Bu kitapta Moynihan gizliliğin ‘öncelikle incelen­memiş olması açısından kendine özgü’ bir kurum olduğunu öne sü­rüyor: “Kamusal yapının düzenlenmesiyle ilgili çok geniş bir litera­tür var, gizlilik konusundaysa hiçbir şey. Daha doğrusu, önemli bir literatür var, ama çoğu gizli.”

MOYNIHAN VE AFTERGOOD HAKLI OLABİLİR, ama yaygın gö­rüş,’ gizli kalması gereken bit alan varsa, bunun sinyal istihbaratı ol­duğu yönündedir. Telekulak konusunda yazmanın zorluklarından biri, Sigint hakkındaki bilgileri ortaya çıkarıp aktarma arzusuyla, belli ayrıntıları yayımlamanın ulusal güvenliğe zarar verebileceği bilinci arasında bii denge kurmaktır. 2002 yazında CIA ulusal gü­venlik yetkililerine, ele geçirilen tutukluların, El Kaide üyelerinin istihbarat kapasitesi hakkında bilgi edinmek ve stratejilerini buna göre değiştirmek amacıyla Amerikan medyasını yakından inceledi­ğini söylediklerinin belirtildiği bir memorandum dağıttı. Aftergo­od Sigint’ i saran gizliliği anladığını söylüyor ve gizli belgelere ulaş­ma olanağı çok geniş olan The Washington Times muhabiri Bill Gertz’ in yazılarını onaylamadığını belirtiyor. “Bir füzenin Kuzey Kore’ den Pakistan’ a doğru gitmekte olduğu ele geçirilmiş haberleş­melerden öğrenilmiştir, diye yazar örneğin… Böylece de bu iki ül­kenin elçiliklerine ve öteki tüm elçiliklere haberleşmelerinizi koru­ma yöntemlerinizi tekrar inceleyin, demiş olur. Ve ne için, biliyor musun?”

Elbette, dedim, ama daha zorlu örnekler yok mu? Örneğin, UKUSA anlaşması hala gizli kalmalı mı? “UKUSA anlaşmasının kısmen bile açıklanamayacağı düşüncesini güvenilir bulmuyorum,” dedi Aftergood. “Buna inanmıyorum. Bence bunu söyleyenler ya kandırılmışlar ya da dürüst değiller.” Aftergood’ la konuşmamdan birkaç hafta sonra bir Pentagon yetkilisiyle görüşürken UKUSA anlaşmasının neden hala gizli sınıfında olduğunu sordum. Yanıt: “Ne­den olmasın?”

Sissele Bok Secrets (Sırlar) adlı kitabında şeffaflıkla ulusal güven­lik arasında bu çizgiyi çizmenin zorluğunu (tam da Aftergood’ un kendine meslek olarak seçtiği zorluk) gizlilik konusunun doğurdu­ğu ahlaki hesaplar arasında en zor olanı olarak gösterir. “Ulusun kendini koruması açısından böylesine önemli olan konularda hem gizlilik hem de şeffaflık, tam bir kördüğüm yaratabilecek riskler ge­tirir,” der. “Halktan, gizlilik gereksiniminin nedenleri konusunda­ki açık bir tartışmanın ulusal güvenliğe zarar verebileceği gerekçe­siyle gizlilik gereksinimine inanması istenir.”

Ama Aftergood’ un bana söylediğine göre, o bu tür zorlu vaka­larla genellikle ilgilenmiyormuş. “Uygulamada ben daha kolay, aşı­rı olaylar üstünde yoğunlaşıyorum. Bana gizlilik sınıflandırılmasına sokulanlarla sokulmayanlar arasındaki çizginin nereye çekilmesi ge­rektiğini soruyorsan, bu sorunun yanıtını bilmiyorum. Ama çizgiyi aşan, gizlilik sınıfına alınmaması gerektiği halde alınan o kadar çok şey var ki, bunlarla uğraşmak beni yeterince meşgul ediyor.” Bilgi Güvenliği Denetim Bürosu’na göre,2002’de ABD Hükümeti 23 milyondan fazla yeni sır üretmişti. “Hesaplamam lazım,” diyor Af­tergood, “ama günde altmış bin civarında olduğunu düşünüyo­rum.” (63 bin.)

Günümüzde ABD Hükümeti sınıflandırma sisteminin sürdü­rülmesine ve ilgili aygıta yılda beş milyar dolardan fazla harcıyor. Buna güvenlik soruşturması sistemi, fiziksel emniyet vb. dahil. Ve rakamlar her yıl yükseliyor. Sınıflandırma dalgası yükseliyor ve gö­rünüşe bakılırsa amansız bir itici güç kazanıyor. Bu arada, Aftergo­od tek başına çalışıyor. Ofisinin bir duvarı etkileyici bir dosya do­labı dizisiyle kaplı ve her yerde kâğıt yığınları görülüyor: kitap raf­larında, nka basa dolu masada, yerde. Masasının bir bantla bir ara­da tutturulduğunu fark ediyorum. Aftergood’ un başlıca mali kay­nakları bağışlardan ve Secrecy News’ u okuyanların küçük katkıların­dan oluşuyor. Ama işin özüne bakıldığında Steven Aftergood, Sisy­phos gibi kayayı yokuş yukarı yuvarlamakla uğraşan bir adam.

2003’ÜN KASIM AYINDA İNTERNETTE ilginç bir belge belirdi.”Bir İstihbarat Örgütüyle İş Görüşmesi (ya da, Port Meade’e Gi­derken Yolda Komik Bir Şey Oldu)” başlığını taşıyan ve ‘Ralph J. Perro’ ya (takma ad) atfedilen, NSA’ ya yapılan bir iş başvurusuyla ilgili· bu komik birinci elden anlatı, Sigint örgütlerinin gizlilik ve güvenlik konularını ne kadar ciddiye aldığı konusunda ender rast­lanan bir anlayış sunuyor bizlere.

Perro, Silikon Vadisi’nde yazılım geliştiriminde çalışmış olan ve ‘mesleki geçiş dönemi’ içinde bulunan, kariyerinin ortalarında bir bilgisayar programcısıydı ve yüksek teknolojili şifre çözme uygula­masının cazibesiyle II Eylül sonrasında hissedilen vatandaşlık göre­vi dürtüsü bileşimi onu NSA’ ya itrnişti. Ne de olsa “örgüt tarihsel olarak bilgi-işlem kaynaklarını hektarlarla ölçmüştür. Hektarlarla! Çok gizli yüksek teknolojili tarım ve bilgisayar bilimi terminolojisi sentezini bir düşünün: ‘Gidip back-40’ta veri kazın. İstihbarat ha­sadını yapın. Geçen akşam ın toplu işlemini yaparken biçerdöver bozuldu.’ Müthiş!”

Perro’ nun coşku su onu ilk ‘ön eleme’ görüşmesinden ve ‘operasyonel görüşme’ den geçirmişti. Fort Meade’ de geçirdiği günün sonuna geldiğinde kendisine, tam bir güvenlik soruşturması yapıla­na dek şartlı iş teklifinde bulunuldu. Ama onu çileden çıkaran gü­venlik soruşturması süreci oldu. İlk olarak, yaş ve medeni durum gibi basit sorulardan anne-babasıyla ilişkisi hakkındaki sorulara, ‘Orman bekçisi olmak isterdim’ den ‘Kafamın içinde sesler duyuyorum’ a dek uzanan doğru-yanlış sorularına dek her şeyi içeren bir di­zi psikolojik sınava tabi tutuldu. Perro’ nun bundan sonra görüştü­ğü psikolog testlere dayanarak onu ‘düşük ila orta düzeyde risk’ ola­rak tanımladı. Ayrılmadan önce Perro, sürecin en zorlu sınavı ola­rak gördüğü bir yalan makinesi testine tabi tutuldu.

Perro yalan makinesi testinden sonra evine döndü, NSA ise ar­ka plan soruşturmasını yaparak arkadaşlarıyla, komşularıyla ve eski iş arkadaşlarıyla görüştü. Bir süre sonra, evinde otururken bir kadın arayıp kendisini Savunma Bakanlığı araştırmacısı olarak tanıttı ve evine gelmek istediğini söyledi. Sütlü kahverengi Cadillac’ ıyla ge­lip Perro’ yu arabasına davet etti ve burada konuştular: Sedandaki görüşme fiziksel açıdan tuhaftı. Bir arabanın ön kol­tuğunda otururken vücudun doğal eğilimi arkaya yaslanmak ve camdan dışarı bakmaktır. Ama öne doğru bakarsam soruştur­macı sol kulağımın 90 derece yanında olacak ve bu da gerçekten aldatıcı görünecekti. Ama omuzlarımı koltuktan ayırmadan ba­şımı sola döndürürsem çatlağın teki gibi görünecektim gerçi ra­hatsız bir çatlak olmayacaktım. Bu nedenle vücudumu saat yö­nünün aksi yönde 45 derece sola döndürdüğümü, sol bileğimi koltuğun tepesine artığımı, ama aşırı dost canlısı görünmemek için kolumu onun koltuğuna uzanacak kadar ileri atmamaya dikkat ettiğimi hatırlıyorum.

Sorular oldukça rutindi ve pek çoğu Petro’ya yalan makinesi tes­ti sırasında sorulanlara benziyordu. Yine de birkaç sürprizle karşı­laştı. Bir noktada araştırmacı Perro’ ya hiç eş değiştirip değiştirme­diğini sordu. “Evirnin araba yolunun sonunda bir Cadillac’ ta otur­muş, Savunma Bakanlığı’ndan bir araştırmacıyla eş değiştirip değiş­tirmediğimi konuşuyorum. Durum bundan daha garip olamazdı.” Sonuçta, üç buçuk aylık güvenlik soruşturması sürecinin ardından Perro reddedildi.

BU ÖNLEMLERDEKİ İRONİK YÖN biraz da, tarihsel olarak bakıl­dığında genellikle işe yaramamış olmalarıdır. 1950’lerde Cambridge casuslarının ihanetinden sonra İngiliz istihbarat örgütleri zorlu bir ‘pozitif güvenlik araştırması’ sistemini uygulamaya soktular. Bu sis­tem Perro’ nun katlandığına benzer ayrıntılı ve ajanın kariyeri bo­yunca periyodik olarak tekrarlanacak bir soruşturma içeriyor. Ama Geoffrey Prime beş pozitif güvenlik araştırmasından geçti ve GCHQ, başka tuhaf eğilimleri bir yana, ihanetinin farkına bile var­madı. Toplumbilimci Edward Shils 1956’da, McCarthy döneminin doruk noktasında yazılmış olan klasik The Torment of Secrecy’ sinde (Gizliliğin Azabı), “Sırların korunması için mahremiyetin ihlal edil­mesi gerekir,” diye yazar. “Sırların güvenliği için fiziksel güvenlik ve gizlilik sınıflandırması artık yeterli değil; personelin seçilerek alınması da şart.” Ama Shils’ e göre, “Gizli bilgilerin güvenilir şekilde muamele görmesini sağlayacak personel seçme bilimi henüz doğma­mıştır.”

Özellikle de yalan makinesi testi istihbarat görevlilerinin sadaka­tinin ve sır saklamalarının güvenceye alınmasında etkisiz bir yön­temdir. Yalan makinesi testinde kalp-damar faaliyeti, solunum de­rinliğiyle sıklığı ve terleme ölçülür, ama bu tepkilerin ne anlama geldiği konusunda kesin bir fikir birliği bulunmamaktadır. Perro, durumun yarattığı kaygının aday açısından kötüye yorulabilecek sonuçlar yaratabileceğini öne sürüyor. Los Alamos bilimadamların­dan Wen Ho Lee 1998’de Enerji Bakanlığı tarafından yalan maki­nesi testine tabi tutulduğunda, testi yapan kişi sonuçlara dayanarak Lee’nin kendisine yöneltilen casusluk suçlamalarında masum oldu­ğu sonucuna ulaştı. Test aldatmaca bulunmadığı yönünde son de­rece güçlü sonuçlar vermiş ve bu bulgu sonradan iki ayrı yalan ma­kinesi uzmanı tarafından yeniden incelenip onaylanmıştı. Ama sonradan FBI’ nın yalan makinesi uzmanları aynı verileri inceledi­ğinde, Lee’nin yalan söylediği sonucuna vardılar. Bu arada karısının yardımıyla son derece değerli sırları dokuz yıl boyunca Sovyetlere satmış olan ünlü CIA görevlisi Aldrich Ames yalan makinesinden en ufak bir kuşku bile uyandırmadan geçti. 1998′ de Yüksek Mah­keme’nin vardığı sonuca göre, “Belli bir vakada yalan makinesi uz­manının ulaştığı sonucun doğru olup olmadığını anlamanın hiçbir yolu bulunmamaktadır, çünkü en iyi yalan makinesi testlerinde bi­le belli bir kuşku ve belirsizlik bulunmaktadır.”

Yalan makinesi testi Steven Aftergood’un ilgilendiği konulardan biri ve 2002’de Science dergisinde bu testi eleştirdiği bir yazısı ya­yımlandı. Bundan kısa bir süre sonra, Aldrich Arnes’ ten, müebbet cezasını çekmekte olduğu Pensilvanya’ daki Allenwood Federal Ce­zaevi aracılığıyla, elle yazılmış bir mektup aldı. Ames mektubunda Aftergood’un eleştirilerini onaylıyor, yalan makinesi testinin ‘bir türlü ölmek bilmeyen’ bir çeşit sahte bilim olduğunu öne sürüyor ve astrolojiye ve homeopatiye benzetiyordu. Gizliliğin yalan maki­nesi testi konusunda oynadığı karmaşık rolden bahsediyordu. NSA ve başka istihbarat örgütleri bu testi, teste tabi tutulan kişinin herhangi bir sırrı olup olmadığını saptamaya çalışarak kendi sırlarını korumak için kullanıyor. İşe yarıyor da olabilir yaramıyor da, ama gerçekten yarayıp yaramadığı bir sır. Ames, “Karşı istihbarat soruş­turmalarında yalan makinesinin yararlı bir araç olduğu öne sürülmektedir,” diye yazıyor.

Gizli bilgiye sığınmanın iyi bir örneği bu: İşe yaradığını biliyo­ruz, ama açıklanamayacak denli gizli. Benim otuz yıllık kariye­rim boyunca edindiğim deneyime ve bilgilere göre bu yorum yanlıştır. Yalan makinesinin kullanılması (yani, söylemek zo­rundayım ki, yanlış kullanılması) kargaşa, belirsizlik ve hata üretmekten başka bir işe yaramamıştır. Bunu size açıklamak is­terdim, ama ne yazık ki açıklayarnam -bu da bir sır.

SIGINT DÜNYASINDAKI başka pek çok şey gibi yalan makinesi testi konusunda da şaşırtıcı bir simetriler ve asimetriler, ironiler ve paradokslar bolluğuyla karşılaşıyoruz. Sissela Bok, “Genel olarak gizliliğin lehinde ya da aleyhinde bir varsayım olamaz,” diyor ama, “Gizlilik ve şeffaflık konusunda kimi bireyler için meşru olduğu so­nucuna vardığımız kontrol olanağı, özel kaygılar bulunmadıkça herkes için meşru olmalıdır,” diye ekliyor. Ama Sigint örgütleri uzun zamandır bir ‘özel kaygılar’ dünyasında yaşıyor. Tüm geze­gende sivillerin sırlarını öğreniyorlar, ama çoğunlukla kendi varlık­ları da dahil olmak üzere kendi sırlarını saklamakta kararlılar. Bu amaçla örgütler, çalışanlarını mahremiyetlerini ihlal etmekle kalma­yıp ortadan kaldıran bir sınava tabi tutuyor -böyle bir örgütte kişi­sel mahremiyetin olamayacağı yönünde bir ima. NSA, çalışanlarını yalan makinesi testine tabi tutuyor, psikolojilerini araştırıyor ve özel yaşamlarını soruşturuyor. Oysa geri kalanlarımız çalışanların adını bile bilemiyoruz. NSA’ nın internet sitesinde başkanın ve bir­kaç başka en üst düzey yetkilinin adlarını bulabilirsiniz, ama bu noktada iz kaybolur. Bütün bu yapı, yılda altı milyar dolar, altmış bin çalışan, hektarlarca bilgi-işlem gücü, bunların hepsi gizlilik per­desiyle örtülmüştür.

“Gizlilik, zorunlu kılınmış mahremiyettir,” der Edward Shils.

“Daha yüksek, daha geçit vermez duvarları olan bir mahremiyettir. Yine de gizlilik mahremiyetin düşrnanıdır.” Jeremy Bentham’ ın, paranoyaklarla kültür kuramcılarının büyük saplantısı olan Panop­tikon’ unda benzer bir fikir görülür. Michel Foucault’ nun Gözetim ve Ceza adlı kitabında da belirttiği gibi, Bentham’ ın, ortasında her şeyi gören bir kulesi bulunan dairesel hapishanesinin karakteristik özelliği, çevre hücrelerdeki tutukluların kulenin içini görememele­ridir. “Birisi hiç görmeden tamamen görünürdür,” diye gözlemler Foucault. “Ortadaki kuledeyse birisi hiç görünmeden her şeyi gö­rür.” Foucault’ nun buna getirdiği yorum, mimarinin zorlayıcı bir işlev üstlenmiş olmasıdır: Otoriteler tutukluları, gözleyebileceklerine inandırdıkları sürece artık gözlemek zorunda değildir. Daha önce de dile getirilmiş bir fikir bu elbette; “Belli bir anda izlenip izlenmediğinizi bilmenizin bir yolu yoktu,” der Orwell’ in Winston Smith’ i. “Düşünce Polisi’nin bireysel bir hatta ne sıklıkla ya da hangi sistemle girdiği tahmine kalmıştı. Herkesi her an izliyor ol­dukları bile düşünülebilirdi.”

Bu pasajlarda gizlilik ve mahremiyet, yoğun bir diyalektikteki ortaklar olarak karşımıza çıkar. Ama bu ikisi yakın ve düşmanca bir dans içindeyseler, Toplu Bilgi Bilinci adı verilen bir sistemin geliş­tirilmesi mahremiyetin öne geçmesi için bir fırsattı.

2002 YAZININ SONLARINDA Pentagon, terörizmle savaşmak amacıyla Toplu Bilgi Bilinci (TIA) adlı yeni bir program geliştir­mekte olduğunu açıkladı. TIA, DARPA adlı, geleneksel olarak Pentagon araştırma ve geliştirimlerinin öncülüğünü temsil etmiş olan küçük ve gizli örgüt tarafından geliştirilecekti. DARPA dünya­ya bilgisayar faresini ve yaşamına Arpanet adıyla başlamış olan in­terneti kazandırmıştır. Ama teröre karşı verilen savaşın hız kazan­masıyla birlikte, araştırmaya ayrılan para giderek daha çok, kişiyi yüzüne, irisine, yürüyüşüne ya da hatta kokusuna bakarak tanıya­cak olan teknolojiler gibi ezoterik girişimlere yönelmeye başladı. Ordu tarihçisi John Keegan, “Gizli dünya her zaman gerçekle kurgu arasında bir yerde yer almıştır ve bu dünyada pragmatistler ve sağduyulu kişiler kadar, hayalciler ve fantezi kuranlar da vardır,” derken DARPA’ yı düşünüyordu belki de.

TIA özünde Echelon gibi sistemlerle aynı düşünceden hayat bulmuş görünüyordu. Hava dalgaları ve teller bireylerle ilgili bilgi­lerle doludur: adlar, adresler, kredi kartı numaraları, pasaport bilgi­leri. Bütün bu bilgileri düzenlemenin, kaotik kargaşaya boyundu­ruk vurup birbirleriyle ilişkilendirilmiş ve referanslar yapılmış ola­rak içinde arama yapılabilecek bir veritabanına yerleştirmenin bir yolunu bulabilirseniz, elinizde bir tür kristal küre olur. Farklı izler bırakırız arkamızda; bunlardan bazıları öbürlerine göre daha belir­gindir ve en belirgin izler işlemlerin izleridir. (Projenin ilk genel araştırmalarından birinde ‘işlem uzayı’ denen bir kavramın tanımı yapılır.) Bu düşünüşe göre, terörizm için de işlem gerekmektedir ve bu işlemler ‘bu bilgi uzayında imzalarını bırakacaktır’. Bu kendi açısından öngörülü ve şiirsel bir fikirdi: İşlem uzayı bir. göldür -yapmanız gereken tek şey dalgaları izlemektir.

Yeni olan fikir değil uygulamaydı elbette. ‘Veri madenciliği’ uy­gulaması internet patlamasının en canlı günlerinde zaten serpilip büyümüştü. Reklamcılarla pazarlamacıların yalnızca tüketicilerin nerede yaşadığını ve paralarını nasıl harcadığını değil, ‘hangi inter­net sitelerine girdiğini, hangi linkleri açtığını ve belli bir sayfada ne kadar kaldığını bile izleyebilecekleri anlaşıldığında, tüketici profillerini içeren ve içinde arama yapılabilen veritabanları oluşturan şir­ketler mantar gibi bitmeye başladı. İnternet köpüğünün gücünün ve bu tür yazılım programlarının kötü niyetli versiyonlarına verilen adla casus yazılımların Savunma Bakanlığı’nın değil, sıradan reklam şirketlerinin çocuğu olduğu 1990’ların göreceli huzurunun kanıtı. TIA’ dan çok önce DoubleClick gibi şirketler sabit diskinizi gizlice ‘cookie’lerle ve çoğunlukla siz farkına bile varmadan sessizce bilgi­sayarınıza yerleşerek her Web gezintisini, basılan her tuşu, her adı­mı kaydeden başka parazit programlarla beziyordu. 11 Eylül 2001’ den önce bu gelişmeden ve mahremiyet savunucuları arasın­da yarattığı isterik tepkiden az çok haberdardım, ama bu durum be­ni pek de endişelendirmiyordu. Herkesi birbirine bağlayan ve yaptıkları işlemleri izleyen bir sistem yarattığınızda bu tür bazı Orwell tehlikeleri doğacaktır elbette. Ama Stanford’da hukuk dersleri ve­ren ve Web mimarisinin ve mevzuatının ilk kutsal kitaplarından bi­ri olan Code’  un (Şifre) yazarı olan Lawrence Lessig’ le aynı fikirdeydim: “Kimse bu verileri toplayarak sizin hakkınızda bilgi edinmek için para harcamaz. Sizin gibi insanlar hakkında bilgi edinmek is­terler.” Peşinde oldukları bireysel olarak tüketici değil, tüketici profiliydi.

       Ama TIA bu durumu değiştirmeyi hedefliyordu. Örneğin kredi kartı şirketleri ve DoubleClick gibi şirketler tarafından geliştirilmiş çeşitli özel veritabanlarını göçmenlik bürosunun. vergi dairesinin ve emniyetin mevcut veritabanlarıyla birleştirerek, bireyler hakkındaki tüm serbest bilgi tellerinin düzgün ve okunması mümkün bir örgü içinde bir araya geleceği tek bir devasa, içinde arama yapılabilen bir ‘rnetataban’ yaratmaktı amaç. TIA’ nın internet sitesindeki program hedefi tanımına göre proje, sivil Amerikalılar hakkında toplanan bilgiyi ‘kat kat’ artıracaktı. Kimileri işlem uzayına başkalarına kıyas­la daha sık giriyor olabilir, ama e-postayı reddeden ve çek yazmayı yeğleyen günümüz Luddistleri bile büyük olasılıkla günün birinde bir araba kiralayacak ya da ipotekli kredi için başvuracaklar ve bu bilgi veritabanına girecek. Ağ dünyasına yapılan bu küçük ziyaret­ler normalde birbirine bağlanmaz -farklı veritabanlarında depolan­rnış, görünürde rastgele, ayrı işlemler olarak kalırlar. TIA noktaları birleştirmeyi hedefliyordu. DARPA ‘ya göre, toplanan veriler mali kayıtlar, eğitim, seyahat, sağlık, gümrük ve göç, ev, haberleşme ve devlet kayıtlarını içerecekti. Park cezaları ve E-ZPass verileri gibi ulaşım kayıtları da sisteme girilecekti. İlginçtir ki, DARPA’ nın in­ternet sitesinde veteriner kayıtlarının da sisteme dahil edileceği be­lirtilmişti.

        Bu fikrin güçlü yanı, ağ dünyasının gözlenebilir matrisine bir te­rörist girdiğinde bir alarmın çalacak olmasıydı; DARPA’ nın prog­ram tanımında kullanılan sözcüklerle TIA, ‘tetikleyici bir olayın gerçekleşmesinden ya da bir kanıt eşiğinin geçilmesinden sonraki bir saat içinde yoğun\aşmış uyarı’ yaratacaktı. Bu düşünceye göre, kredi kartı veritabanları uçak bileti işlemleri veritabanlarıyla, göç veritabanlarıyla ve terörist olduğundan kuşkulanılan kişi listeleriyle birleştirilmiş olsaydı, 19 Temmuz 2000’de Muhammed Atta’ nın Florida Sun Trust Bankası’ndaki hesabına on bin dolar yollandığın­da ya da 10 Temmuz 200I’de Zekeriya Musavi ticari uçuş sirnüla­tör kursu almak için kredi kartını kullandığında ya da Ağustos 200I’in son günlerinde çoğu Suudi Arabistan kökenli, bazıları te­rörist izleme listelerinde yer alan ve bazılarının da vize süreleri geç­miş bulunan bir düzineden fazla adam II Eylül 2001 sabahında yaklaşık olarak aynı saatte havalanan uçaklar için tek yönlü biletler aldığında bir dizi alarm çalmaya başlayabilirdi.

SORUN, DARPA’NIN HALKLA İLİŞKİLERİNİN kötülüğüydü, Ör­gütün yeni Bilgi Bilinci Bürosu’nun liderlerinin kulaklarının sağır olduğunu söylemek bile durumu olduğundan hafif göstermek olur. Sistem öylesine hırslı ve kişisel mahremiyete saygısı öylesine azdı ki, daha en başından itibaren kabul ettirilmesi çok zordu. TIA hakkın­daki ayrıntılar ortaya çıkmaya başladığında Washington DC deki izleme grubu olan Elektronik Mahremiyet Bilgi Merkezi’nin (EPIC) Başkanı Marc Rotenberg, TIA’ yı ‘Amerika’daki sivil özgür­lükler açısından kusursuz fırtına’ olarak niteledi. The Washington Post’un bir başyazısında, “Orwell okumuş bir halkı korkutmak amacıyla bilinçli olarak bir devlet programı oluşturmayı amaçlayan bir kişi Bilgi Bilinci Bürosu’ndan daha iyisini bulamazdı,” dendi. Böyle bir tepki doğması tehlikesinden habersiz görünen TIA mi­marları arka arkaya gaf yaptılar. Toplu Bilgi Bilinci adını kim bul­muştu örneğin? Hazırlık toplantılarında kimse ayağa kalkıp da, şa­yet Pentagon bireysel mahremiyet konusunda kaygıları bulunan ve devletin her şeyi gören bir kolunun olması olasılığından rahatsızlık duyan kişileri huzursuz edecek bir sistemi halka açıklayacaksa, programa 1984 diye bağıran bir ad vermenin hiç de yararlı olmaya­cağını söylememiş miydi? Örgüt, Bilgi Bilinci Bürosu’nun sembo­lü olarak tepesinde ön plandaki yerküreye bakan bir göz olan bir pi­ramidi seçtiğinde de sağduyunun sesi çıkmadı. Komplo kuramcıla­rıyla birlikte zaman geçirmişseniz, piramit ve gözün ortalama bir paranoyak için sembolik önem taşıdığını bilirsiniz. Örneğin, bir dolarlık banknotların üstündeki piramit ve göz. Alistair Harley de dahil olmak üzere pek çok kişi bunları ABD Hükümeti’nin kendi içinde değilse bile Hazine Bakanlığı’nın bağrındaki bir Mason komplosunun su götürmez kanıtı olarak görür. Dünyayı yöneten küçük bir siyasetçiler ve işadamları grubu olan Illuminati’ yle ilgili de yüzlerce yıllık bir komplo kuramı bulunmaktadır. Onların sem­bolleri de piramit üstündeki bir gözdür.

Zaten programın amaçları konusunda kuşku duyanlar olsa bile, internet sitesinde scientia est potentia, yani ‘bilgi güçtür,’ mottosu görülüyordu. Sonunda, Mayıs 2003’te DARPA’ daki cin fikirli stratejistler hem güç ve beceriklilik izlenimi yaratırken hem de en azın­dan görüntü olarak kötü adamları yakalamaya yönelik görünecek bir ad bulmaya karar verdiler. Yeni ad mı? Terörizm Bilgi Bilinci (TIA). Üstüne monogram konmuş tüm o kırtasiye malzemelerini çöpe atmak zorunda kalmamanın nasıl bir memnuniyet yarattığını tahmin edebilirsiniz. Yine de bu adımın çok yetersiz olduğu, çok geç geldiği düşünüldü ve Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin za­yıflama dönemlerinde Stasi’ nin Devlet Güvenlik Bakanlığı olan adını Ulusal Güvenlik Dairesi (Amt./Ur Nationale Sicberheitı olarak değiştirme kararını hatırlattı bana; bu yeni ad gizli polis imgesini yumuşatabilirdi belki, şayet yeni kısaltması tam bir felaket olmasay­dı: NA5f.

Bir de TIA programının, DARPA’nın kendine özgü kıldığı in­celik ve beceriyle seçilmiş başkanı vardı; Amiral John Poindexter. 1985 ve 1986’da Ronald Reagan’a ulusal güvenlik danışmanlığı ya­pan Poindexter, Reagan yönetiminin gizlice İran’a silah sattığı ve elde edilen geliri Nikaragua’ daki asileri desteklemekte kullandığı İran-Kontra Skandalı’nın kilit isimlerindendi. (LL Eylül’den kısa bir süre sonra Savunma Bakanlığı’ na TIA fikrini Poindexter’ ın ge­tirdiği söylenmektedir.) DARPA’nın tüm Amerikan vatandaşları­nın kişisel sırlarını ve bilgilerini ellerine teslim etmeyi seçtiği adam 1990’da, Kongre’ye yalan söylemek, resmi belgeleri imha etmek ve Kongre’nin İran-Kontra hakkındaki soruşturmasına engel olmak­tan hüküm giymişti. Bu hükümler -Poindexter’  ın Kongre’ye dokunulmazlık şartıyla vermiş olduğu tanıklığın davada aleyhine kulla­nılmış olması nedeniyle- sonunda iptal edildi, ama iran-Kon­tra’ nın izi bayat sigara dumanı gibi üstünde asılı kaldı ve suiistirna­le böylesine açık bir proje bir yana, herhangi bir göze çarpıcı devlet projesinde görev almasını engellerneliydi.

Bardağı taşıranın hangi damla olduğunu söylemek güç, ama program, adı, sembolü ve başkanı hep birlikte kamuoyunu, özellik­le de Web uzmanı kamuoyunu çileden çıkardı ve çok geçmeden Poindexter, gizlilik ve mahremiyet sularında macera aramanın ne denli tehlikeli olabileceğini gördü. 27 Kasım 2002’de, San Francis­co’da yayımlanan alternatif gazete SF Weekly’ nin köşe yazarı Matt Smith’in TIA’ yla ilgili bir yazısı yayımlandı. Bunda bir tuhaflık yoktu. DARPA’nın beceriksizliği ve programın hedefleri, The New York Times’ ın muhafazakar köşe yazarı ve bu protestoya öncülük et­miş mahremiyet savunucuları ve bilgisayar korsanı-eylemciler için tuhaf bir yatak arkadaşı olan William Safire de dahil olmak üzere tüm ülkeden gazeteci ve köşe yazarlarını çileden çıkarmıştı.

Ama Smith’in köşesi farklıydı. TIA’ nın ortaya çıkışına yerinerek ve bu güçlü yeni veritabanının ne amaçla kullanılacağını sorarak başlamıştı yazısına. Sonra yönünü değiştirmişti: “iyimser bir yakla­şımla John ve Linda Poirıdexter’ ın Barrington Fare, 10 Numara, Rockville, Md., adresindeki evlerinin telefonunu -(301) 424­6613- çevirdim; bu iyi amiral ve affedilmiş suçlunun bana bazı içgörürler sunabileceğini umuyordum. Eski Episkopal rahibi ve şimdi coşkulu bir Katolik olan Linda olduğunu sandığım hoş sesli bir ka­dın açtı telefonu.

Smith’in ne demek istediğini anlamamak mümkün değildi:

Kartlar tersine döndüğünde ne olur? Topladığı tüm bilgiler halka açıktı. Kendisinin -elinin altında DARPA’nın muazzam kaynakla­rı bulunmayan tek bir gazeteci nin- neler toplayabileceğini görecek kadar becerikliydi sadece. Ve pek çok bilgi toplamayı başarabilmiş­ti. “Neden,” diye sürüyordu yazı, “Rockville, Md.’deki 269.700 dolar değerindeki evleri Maryland vergi kayıtlarına göre yapay dış cephe kaplamasıyla kaplı? Reagan’ın işbirlikçisi olan bir adam her yedi yılda bir yeniden boya yaptıramaz mı? Maryland cinsel suçlular kayıtlarında yer alan Donald Douglas Poindexter’ ın bizim iyi amiralimizle bir yakınlığı var mı? Barrington Fare 8 Numara’da oturan Tom Maxwell’la Barrington Fare 12 Numara’da oturan Ja­mes Galvin ürkütücü komşuları hakkında ne düşünüyor?”

Bu köşe yazısı bende karışık duygular uyandırdı. Bir taraftan müthiş bir heyecan, kudretlinin yere serilmesini izlemekten doğan sıcak bir haklılık duygusu hissettim. Öbür taraftan, bu bilgilerin bulunması o kadar kolaydı ki, TIA ve benzeri programlarla çok da­ha fazla bilginin toplanabileceğini düşünmek insanın huzurunu ka­çırıyordu. Ve son olarak, bir Oz Büyücüsü duygusu vardı. Gizlili­ğin mistik gücü olmadığında gözetim kurumunun sözde gücü her şeye yeten duayenleri bile yapay kaplamalı evlerinde tıpkı sıradan insanlar gibi teşhir edilebiliyordu.

Smith bunun gayet farkındaydı ve bıçağı daha derine sokmaya karar vererek okurlarına şu tavsiyelerde bulunuyordu:

Toplumsal münasebetsizlik kampanyası başlatmak: Hepiniz Poindexter’ in evini günde birkaç kez arayın. Telefonu Linda açarsa Episkopal rahipliğinden Katolikliğe geçişini sorun ona; John açarsa da gişe geçiş kayıtlarımızı neden istediğini. Özel detektif arkadaşları olan siz devrimcilerse, Reagan’ın eski ulusal güvenlik danışmanı konusunda daha da hassas bilgiler isteyin. Okurların yasal yollardan ulaştığını ikna edici bir şekilde iddia edebileceği her şeyi memnuniyetle yayımlayacağım.

Bunun ardından Poindexter klanına karşı tam bir saldırı başla­dı. Smith girdiği damarın ne kadar zengin olduğunu fark etmemiş olabilir. Geçenlerde bana kendi köşesinin teknolojiyle ya da sivil özgürlüklerle genellikle ilgilenmediğini ve bir cuma akşamı yazısını yetiştirmesi gerekirken planladığı başka bir yazısından pek mem­nun olmadığını ve bir arkadaşının Poindexter hakkında yazmasını tavsiye ettiğini söyledi. Ama Smith’in savaş çağrısı birkaç gün için­de tüm ülkeye ve dünyaya ulaştı; Barrington Fare 10 Numara’daki telefonun boş yere çaldırıldığını söylemeye bile gerek yok. Poindex­terlar neredeyse hemen hattı kapattırmıştı.

Yaklaşık olarak aynı sıralarda, DARPA programının ne amaçla tasarlanmış olduğunu şaşırtıcı bir içtenlikle açıklamış olan TIA in­ternet sitesi ışıkta bırakılmış bir fotoğraf gibi solmaya başladı. Poindexter’ ın ve programın öbür liderlerinin kariyer biyografilerinin Smith’in yazısının yayımlanmasından birkaç gün önce ortadan kay­bolmasıyla başladı bu süreç. Ardından TIA logosu ve mottosu ve bir dizi link yok oldu. Bu uygulama Bush idaresi sırasında öylesine yaygınlaştı ki, The Washington Post buna bir ad buldu: Web süpür­me. Steven Aftergood kendisiyle konuştuğumda önemli bir ders vermişti bana: Çevrimiçi ilgi çekici bir şey bulursanız mutlaka gi­rin, zira ertesi gün de aynı yerde olacağı kesin değildir. Elbette DARP A internete böyle geçici bir araç muamelesi yapmaması ge­rektiğini bilmeliydi. Sonunda, örgüt kendi kazdığı kuyuya düştü. Sitenin solmakta olduğunu fark eden akıllı bir izleyici kaybolan dosyaları Google’ ın DARPA ana sayfasının saklı versiyonundan bu­lup kurtardı ve DARPA’nın sildiği her şeyin kaydını tutacak bir ‘ay­na site’ yarattı.

Smith’in köşe yazısının ertesinde San Francisco’daki Elektronik Cephe Vakfı’nın kurucularından John Gilmore, okurları Smith’in çağrısından da öteye gitmeye yönlendiren bir yazı yazdı ve bu yazı her yere yayıldı. Poindexter’ ın bu tür bir gözetleme için kobay ol­masını öneriyor, Poindexter ailesinin test vakası olabileceğini söylü­yordu. “Yüz tanıma tekniklerinin gösterilmesi için hedefin, evinin, arabasının, ailesinin ve tanıdıklarının fotoğraf ve görüntüleri çeki­lip dağıtılabilir,” diyordu. “Çeşidi işletmelerin çalışanları… bu tür hedef kişilere hizmet sunmayı reddedebilir.” Gilmore bu tür bir taktiğin ne denli dehşet verici olduğunu gizlemeye çalışmıyor, bir kişinin anonimliğinden yoksun bırakılmasının nasıl bir ihlal oldu­ğunu vurgulayıp abartmayı amaçlıyordu. “TIA’ nın bu şekilde çalış­ması amaçlanıyor,” diyordu. “Devlet tüm bu veritabanlarına bizim normalde ulaşamayacağımız şekilde ulaşma ayrıcalığına sahip ola­cak.” Çok geçmeden John Poindexter Bilinci Bürosu adlı yeni bir internet sitesi doğdu. “Bir mağazada çalışıyorsanız yukarıdaki fo­toğraflara bakın,” deniyordu sitede. “Bu yüzü öğrenin. Sevk rnemuruysanız bu adı ezberleyin. Bay Poindexter’ ı bir şey alırken, bir yere seyahat ederken ya da herhangi bir şey yaparken görürseniz -göz­lemlerinizi anlattığınız bir tüyo yollayın bize. Aldığımız bilgileri tam burada, bu internet sitesinde teşhir edeceğiz.”

      Bu tür bir eylemcilik beni cesaretlendirse de, bu gerilla taktikle­rinin bir şekilde hedefi ıskaladığını düşünmeden edemedim. Tüm bu olanların altındaki gizli eğilimlerden biri, konuşmuş olduğum pek çok eylemcide fark ettiğim tuhaf bir ikizlik durumuydu. Çok güçlü bir devlet gözeteme gücüne en fazla karşı çıkanların çoğun­lukla, böyle bir gücün sunduğu olasılıklardan en çok heyecanlanan­lar arasında yer aldığı görülüyor. Karl Kraus psikanaliz için, tedavi etmeyi amaçladığı hastalığın bir semptomu olduğunu söylemişti. Poindexter’ a ve ailesine karşı girişilen saldırı da buna benzer bir yanlış reçete gibi görünüyordu. Alistair Harley çevrimiçi güvenliğin gözenekli yapısını tuhaf bir dehşet ve röntgenci tatmini karışımıyla göstermişti bana. Poindexter’ a ve ailesine karşı benimsenen tutum­da da aynı karışım vardı. Bu tür bir güce karşı gösterilen pragmatik direncin nerede bitip, yerini Poindexter’ a ve temsil ettiği her şeye karşı duygusal ve röntgenci bir nefrete nerede bıraktığını anlamak zordu.

Poirıdexter’ ın bu biraz tekinsiz iş alanını kendisinin seçtiği ve dolayısıyla bu muameleyi hak ettiği savunulabilir. Ama Smith’in Gilmore’ urı bir adım ötesine geçip Pointdexter’ ırı komşularının te­lefonlarını yayımlamaya karar vermesinin ardında buna benzer bir mazeret bulamıyorum. Yine de, son gülen eylemciler oldu. 2003 yazında sessizce, John Poindexter’ ın DARPA’yla ilişkisini sona er­direceği açıklandı. Bu süreci hızlandıran olay TIA değil, Poirıdexter ‘ın yeni bir teklifi olmuştu: terörizm için vadeli işlemler piyasası -müşterilerin muhtemel terörist saldırıları olasılığına para yatıraca­ğı çevrimiçi bir bahis salonu. Poindexter’ ırı görevinden atılması ko­nusu sorulduğunda bir Pentagon yetkilisi, “Kendisinin bağlantılı olabileceği herhangi bir işin serinkanlılıkla karşılanması çok zor,” dedi. Poindexter’ ın liderliğinde geliştirilen programları ‘öncü’ ola­rak niteleyen yetkili “Ve kimi durumlarda belki de bunun da öte­sinde,” diye ekledi.

“EV ADRESLERİNİ YA DA özel telefon numaralarını doğal olarak yayımlamıyorum -gördüğü her numarayı arayacak çatlaklar yüzün­den,” dedi Aftergood bana. Poindexter’ın kamuoyunun şimşekleri­ni üstüne çekmesinden memnun olduğunu söyledi, ama Poindex­ter’ın ‘bu şekilde gündem Olması’ndan rahatsızdı, çünkü “bu du­rum daha geniş çaplı bir politika tartışmasını önemsizleştirdi.” 2003 başlarında Oregon’dan Demokrat Senatör Ron Wyden’ ın desteklediği bir tahsisat yasası değişikliğiyle, TlA’ nın fonları, Pen­tagon programı Kongre’ye ayrıntılı olarak açıklayana dek kesildi ve önceden Kongre’ den onay alınmadan ABD vatandaşlarının üstün­de herhangi bir şekilde kullanılması yasaklandı. Yine de Aftergood, “TIA farklı formlarda devam ediyor,” diyor “ve biz de bunu an­lamlı bir şekilde tartışıp üstesinden gelmek için gerekli politik araç­ları geliştiremedik. Kaçırılrnış bir fırsat gibi görünüyor.”

John Gilmore ve onun gibi kişiler, DARPA’nın eşdeğeri olarak görebileceğimiz sivil özgürlükçüler -öncü ve belki bazı örneklerde bundan da öte. Teknoloji uzmanı eylemcilerin dünyasındaki, Poli­tech ve Cypherpunks gibi internet sitelerinin sanal cemaatlerinde toplanan herkes gibi Gilmore’ un da büyüleyici bir öyküsü var. Gil­rnore, Sun Microsystems’ ın beşinci çalışanıydı ve henüz otuz yaş la­rındayken çok zengin bir adam olarak emekliye ayrılrnıştı. Elektro­nik Cephe Vakfı’nın kurucuları arasında yer aldığından beri kendi­ni özel bir eylemcilik mayasına adamış -milenyum paranoyasından ve bilgisayar ve etkileri konusunda derin bir anlayıştan etkilenmiş, ama aynı zamanda altmışlı yıllara ait bir oyun duygusu taşıyan bir maya. 2003 yazında “Terörist Olduğundan Kuşkulanılan Kişi” ya­zılı bir iğne takmış olduğu için, havalanmak üzere olan bir uçaktan atıldığında küçük bir taşkınlık yaratmıştı. Protesto olarak o zaman­dan beri uçağa binmiyor ve kimlik göstermeden uçabilmek için devlete karşı açtığı dava henüz karara bağlanmadı. Gilmore aşırı uç­larda yer alıyor belki, ama bu uçta belirgin bir etkiye sahip.

Cryptome adlı internet sitesinin editörü ve en hafif tabirle ken­dine özgü bir başka şahsiyet olan John Young ve benzerleri de onunla aynı yolda. Altmış yaşlarında, hırçın ve gözlüklü bir New York’ lu mimar olan Young, askeri işlere ve gizlilik konusuna merak salarak 19%’da Cryptome’ u kurdu. Adının da işaret ettiği gibi, bu site kriptografi sorunlarıyla ilgileniyor, ama aynı zamanda büyük bir kitap, bir kütüphane -hayatını adadığı iş. Young yıllar içinde, çok sayıda gizli askeri malzeme ve istihbarat malzemesi de dahil ol­mak üzere binlerce dosya topladı ve Aftergood’un yayımlamayaca­ğı şeyleri yayımlamak gibi bir alışkanlığı var. En tartışmalı projele­rinden biri, ticari uydulardan aldığı havadan çekilmiş fotoğrafları yüklediği ‘göz küresi’ dizisi. Ücra adalarda ya da ormanların derin­liklerinde saklı çeşitli gizli istihbarat tesislerinin ve nükleer tesislerin birdenbire Young’ ın sitesindeki havadan çekilmiş yüksek çözünür­lüklü, renkli fotoğraflarda tüm dünyaya teşhir edilmesinin Penta­gon’ da nasıl bir sıkıntı yarattığını tahmin edebilirsiniz. TIA işi pat­layıp Gilmore yazısında Poindexter’ın kapı komşularının telefon numaralarını verdiğinde, Young büyük bir mutlulukla, amiralin evinin uydudan çekilmiş fotoğrafını sundu.

Gizli belgeleri ve uydu fotoğraflarını yayımlamakla meşgul ol­madığı zamanlardaysa mimarlık yapıyor; yıllar içinde Columbia’ da ders verdi ve Dış ilişkiler Konseyi için bir medya merkezinden ak­tör Raul J ulia için bir daireye, inanılması zor ama, gizli Katolik ör­gütü ve komplo kuramcılarının gözdesi Opus Dei için yeni bir merkeze dek pek çok göze çarpıcı projeyle ilgilendi.

Şu ana dek Young’ ın Cryptome’ dan herhangi bir belgeyi çıkar­ması için mahkeme emri alınmış değil. Ama FBI onu ziyaret etti; 2003 sonbaharında iki ajan Yukarı Batı Yakası’ daki dairesine uğra­dı. Otorite figürlerine bir ad vermek arzusunu taşıyan, izleyeni izle­yerek belli bir bağımsızlık kazanmak isteyen Young ajanların kim­liklerini dikkatle inceledi ve adlarını internet sitesinde yayımlayarak onları üne kavuşturacağını söyledi. Casuslardan biri gülümseyerek, “Gerçekten,” dedi, “bunu daha önce duymamıştım.”

“John Young’ ın Cryptome’ da yaptıklarına saygı duyuyorum,” dedi Steven Aftergood bana. “Ama yaptığı her şeyi benim de yapa­cağımı söyleyemem. Büyükelçi Wilson’ ın ya da George Tenet’in yaşadığı yerin havadan çekilmiş fotoğraflarını yayımlamam. Bunu yapmam.”

TIA ve benzeri programlar konusunda sesini yükseltenlerin, direnişi aşırı uçlara teslim etmiş görünmeleri beni rahatsız ediyordu. Kamuoyunda neden daha fazla heyecan göremiyorduk? Ve John Gilmore’ un ya da John Young’ ın antikalıkları daha fazla açıklık için doğacak genel desteğe zarar vermez miydi? Aftergood’ a konuştu­ğum insanların çoğunun aşırı derecede paranoyak görünmesine ve devlete güvensizliklerinin çok fazla olmasına karşın, bu kişilerin halkın marjinal bir altkümesini oluşturduğunu ve çoğu Amerikalı­nın Amerikan vatandaşı olmanın getirdiği yararlara kesin gözüyle bakıp mahremiyet ya da gizlilik, açıklık ya da hesap verme sorum­luluğu gibi konular hakkında fazla kaygılanmamaya çok daha hazır olduğunu düşündüğümü söyledim. Bence her gün insanların çoğu dünyada büyük bir güvenle dolaşıyor. Devletin e-postalarını okuyabilmesine aldırmıyorlar, çünkü okumayacağına güveniyorlar. Ya da devletin e-postalarını okumasına aldırmıyorlar, çünkü devletin bun­larla yanlış bir şey yapmayacağına güveniyorlar.

Aftergood mükemmel bir paragraf halinde, benimle aynı fikirde olduğunu belirtti.

Son on yılda, bir milyar sayfadan fazla sayıda tarihsel açıdan de­ğerli belge Ulusal Arşivler’ de gizlilik sınıfından çıkarıldı. Ve bunların çoğunu ben de dahil olmak üzere kamuoyu üyeleri in­celemedi. çoğumuzun hissettiği güven kısmen, bilinçli ya da bi­linçsiz olarak, bir şeylerin yanlış gitmesi durumunda bunu öğre­neceğimiz düşüncesine dayanıyor. Başka bir deyişle, benim şah­sen gidip marketten et örnekleri alarak deli dana hastalığı ara­mam gerekmez, çünkü başka birinin bunu yapacağına ve hasta­lık varsa bulacağına inanırım. Aynı şekilde, istihbarat örgütleri yoldan çıkmışsa ya da SE e uygunsuz bir şey yapıyor ya da yap­mıyorsa bir yerlerde birilerinin bunu ortaya çıkaracağına güve­nirim. Bu üstü örtülü güven bilgiye ulaşma olanağına dayan­maktadır. Bilgiye ulaşılması mümkün olmaktan çıktığında, bir yerlerdeki birinin yanlış olan şeyleri saptama yeteneği tümden ortadan kalkar. Yani bana Sosyal Sigorta konusundaki son bül­teni okuyup okumadığımı sorarsanız, yanıtım hayır, okumaya hiç niyetim yok, Ama halkın çıkarlarını koruyan bir grubun ya da muhabirin ya da bir yerlerde birilerinin okuduğunu ya da okuyacağını umarım. Bu bilgi kamuoyunun ulaşamayacağı şe­kilde saklanırsa güvenim hemen kaybolmaz, çünkü bunu bil­mem, ama güvenimin temeli ortadan kalkar. Ve bunun sonuç­ları bir yerlerde ortaya çıkar.

Bir noktada Aftergood bana, “The Washington Post’ta çalışan güçlü bir muhabir değilim ben; küçük bir haber bülteni olan bir adamım yalnızca,” dedi. Oysa hiç de öyle değil. Sizin izlemeniz ge­reken şeyleri izleyen vekiliniz, günlük işlerinizi sürdürürken duydu­ğunuz güvenin temeli -kasvetli ve adsız bir bürodaki harap bir kol­tukta oturan bu adam tam anlamıyla, hepimizin avukatı.

Dev İsyan Ediyor

  Sinyallerden Anlam Çıkarmak

       24 OCAK 2OOO’DE, akşam saat yedi civarında Fort Meade’ deki merkezi ağ birdenbire, bilinmeyen bir nedenden ötürü kapandı. Sonraki yetmiş iki saat boyunca, teknisyenler bu devasa sistemi ye­niden çalıştırmak için çabalarken, istihbarat toplama sisteminde tam bir karartma yaşandı. UKUSA ilişkisi nedeniyle, İngiltere’nin GCHQ’ su ve öbür ortak örgütler tökezleyen sistemin yerini almak üzere hemen harekete geçti. Sonunda NSA operasyonlarını eski du­rumuna getirmeyi başarabildi, ama ancak sorunun çözümüne bin­lerce çalışma saati ve 1,5 milyon dolar harcandıktan sonra. Örgü­tün, her şeyin üstünü sımsıkı örtme politikasına uyacak biçimde, Amerikalılar bu olayı ancak sona ermesinden uzun bir süre sonra öğrenebildi.

Karartmanın nedeninin bir yazılım sorunu olduğu anlaşıldı; Fort Meade’ deki çağdışı kalmış haberleşme altyapısı çökmüş ve ör­gütün istihbarat verilerini işlemesini ya da iletmesini, hatta iç ha­berleşmeyi engellemişti. Tuhaftır ki, Amerikan istihbarat toplulu­ğunun gözlemcileri bu duruma hiç şaşırmadı. İçine aldığı bilgi mik­tarının, günün birinde büyük dinleme makinesini tıkaması ihtimal dışı değildi ne de olsa. Bu yetmiş iki saat, Echelon sisteminin göz­lerinin midesinden daha büyük olduğunu ortaya çıkardı.

Bir istihbarat örgütünün yaşamı genellikle, ‘istihbarat döngüsünün basmakalıp ritimlerine bağlıdır. Bu döngü, yalnızca, istihba­rat işini kavrarsallaştırmakta başvurulan şematik bir araç, ama bu rneslekte sürekli tekrarlanan bir fikir oldu ve günümüzde Sigint ve Hmint örgütlerinin prosedürlerine hükmediyor. Bu süreç planla-

ma ve hedef seçimiyle başlar, ardından doğal olarak, ham istihbarat toplama işi gelir. Sonra, toplanan istihbarat işlenir, analiz edilir ve istihbarat raporlarının hazırlanıp en sonunda ilgili taraflara dağıtıl­masının ardından yeniden planlama aşamasından işe başlanır. NSA’ daki karartma, istihbarat toplama işiyle istihbarat üretiminin belli bir noktada, aynı organik döngünün birbiriyle uyumlu ve bir­birini güçlendiren parçaları olmak bir yana, birbiriyle çatışan amaç­lar olduklarını gösterdi. ilke öylesine basit ki söylemeye bile gerek yok: Ne kadar çok şey toplarsanız, topladıklarınızdan bir anlam çı­karmanız o kadar zorlaşır, O sıralarda Senato İstihbarat Denetim Komitesi’nde yer alan Demokrat Partili Bob Kerrey, Temmuz 1999’da Senato’da yaptığı bir konuşmada sorunun saman yığını içinde iğneyi bulma zorluğundan ibaret olmadığını söyledi: “Saman yığını giderek büyüyor ve aramak giderek zorlaşıyor.” 1990’ların sonlarında Bin Ladin zaman zaman şifrelenmemiş bir telefonda ko­nuşma cesaretini bu durumdan alıyordu -çok fazla cırıltı olduğu için kendi konuşmalarının gözden kaçabileceğinin farkındaydı. Pentagon’dan bir yetkili, “Artık tüm dünya tellerle çevrili,” dedi bana. “Ye bu da kabızlık yaratıyor.”

Sinyal istihbaratının yeni paradoksu bu. Toplama işinde ne ka­dar başarılı olursanız iyi bir üretim yapmanız o kadar zorlaşacaktır. Echelon ağını tartışırken genellikle bir elektrikli süpürge görüntüsü gelir akla -ayrım yapmadan ulaşabildiği her şeyi emen dev bir ku­lak. NSA’ nın, GCHQ’ nun ve öteki Echelon örgütlerinin karşılaş­tıkları zorluk, aslında daha çok bir balinanın filtresine benzer bir şey isterken, ellerinde hantal ve devasa bir elektrikli süpürge olma­sı. Filtreli balinalar büyük miktarlarda deniz suyu yutar ama beslen­dikleri planktonları ve öbür mikroskobik kabukluları yakalayan hassas bir süzgeçten geçirdikten sonra, suyu hemen geri püskürtür­ler. İstihbarat örgütlerinin böyle hassas bir aygıtları bulunmuyor ne yazık ki.

HALKA YÜZÜNÜ EN SONUNDA göstermeye başladığında – 1990’ların sonlarında, Başkan Michael Y. Hayden’ ın görevi sırasında- bu sefer de cesur yüzünü göstermemiş olması NSA tarihinin tuhaflıklarından biridir. Aksine, yeni yüzyılın başında örgüt tam bir zayıflık tablosu çizdi. Hayden’ ın açık, samimi bir yüzü vardır ve da­ha görevinin en başlarında ‘100 Değişim Günü’nü başlattığı andan itibaren Amerika’nın Sigint aygıtının sorunlarından birini ele alma­yı amaçladı: NSA, geleceğin bir gözü sürekli yeni teknolojilerin üs­tünde olan örgütü rolünü üstlenmiş olmasına karşın, umutsuzca geleneklere bağlı. Onlarca yıl boyunca tecrit içinde yaşamış ve giz­liliğin korunmasında büyük bir başarı kazanmış olmasının, kurum­sal küstahlık kültürü, çağdışı kalmış teknolojilere ve prosedürlere bağlılık ve dış dünyadan ders almaya karşı olumsuz tepki yarattığı düşünülmekle. Hayden bunu anlamış görünüyordu. Örgütün de­ğişmeye ihtiyaç duyduğu inancıyla başladı işe; değişim biraz açıl­mak anlamına geliyorsa öyle yapılacaktı. N e de olsa Hayden bu iş için alışılmadık bir adamdı. Hava kuvvetlerinde korgenerallik yap­mış, uzun ve seçkin bir askeri kariyeri olmuştu, ama aynı zamanda Amerikan tarihi alanında lisansüstü eğitimi vardır. Hayden Öncellerinin karakteristik özelliği olan medyaya güvensizliği sürdürmek yerine, basınla flört etti. En önde gelen NSA tarihçisi olan James Bmford’ un kariyeri, örgütün değişen yüzüne çok iyi bir örnek ola­caktır. Bamford 1980’lerin başlarında ilk kitabı Puzzle Palaceı (Yapboz Sarayı) yazarken örgüt onu engellemek için elinden geleni yaptı, bilgilere ulaşmasını engelledi ve hatta yasal önlemlere başvur­ma tehdidinde bulundu. 2001′ de Body of Secrets (Sırlar Yığını) ad­lı kitabını yazdığındaysa, kitapta Hayden’ la yapılmış uzun bir rö­portaj da yer aldı ve kitabın yayımlanışı için verilen parti Hayden’ ın daveti üstüne Fort Meade’ de yapıldı. Şu anda Elektronik Mahremi­yet Bilgi Merkezi’nde çalışmakta olan NSA’ nın eski çalışanı Way­ne Madsen, bana Hayden’ ın eski kafalılardan ne kadar farklı oldu­ğunu anlatırken zorlandı. Dili dolaşarak, “Belki de Demokrat bile olabilir,” dedi. “Pittsburglu. Ye orası oldukça Demokrat bir kent­tir.”

Hayden örgütün daha önce hiç görmediği bir şeffaflık dönemi­ne önderlik etti. Ama çeşitli ifadelerinin ve konuşmalarının ana te­ması, teknolojik eğilimin gerisinde kaldığı için örgütün başının dertte olduğuydu. Ocak 2000′ deki karartmanın üstünden bir ay geçmeden, Hayden Amerikan Üniversitesi’nde bir konuşma yapa­rak NSA’ nın elektronik haberleşme hacmindeki artış karşısında ya­şadığı sorunları ve sistemdeki çöküşün, biraz da örgütün bu duru­ma ayak uydurmaktaki başarısızlığının semptomu oluşunu ele aldı. “Kırk yıl önce beş bin bağlantısız bilgisayar vardı, faks makinesi ve cep telefonuysa yoktu,” dedi:

Günümüzde 180 milyondan fazla bilgisayar var -bunların çoğu ağa bağlı. Yaklaşık 14 milyon faks makinesi ve 40 milyon cep te­lefonu var. Ve bu sayılar giderek yükseliyor. Telekomünikasyon endüstrisi dünyayı yüksek bant genişliğinde milyonlarca fiber optik kabloyla sarmak için bir trilyon dolarlık yatırım yapıyor. Hiç durmadan geleceğe yatırım yapıyorlar… Ulusal Güvenlik Örgütü ise henüz onların arkasında.

Bu önemli ve inkâr edilmesi giderek zorlaşan bir noktaydı. Ha­berleşme teknolojisinde NSA geleneksel olarak, özel şirketlerin her tür araştırma ve geliştirme çalışmalarından yaklaşık on yıl ilerde ol­muştu belki, ama 1980’lerle 1990’ların dijital ve ‘dot.com’ devrim­lerinden sonra, bu uçurum önemli oranda daralmıştı. Ve Hay­den’ ın da gayet iyi bildiği gibi, bu daralma NSA’ nın göze alabilece­ği bir şey değildi. “Başkaları için teknoloji yardımcıdır,” diyor Hay­den. “İşlerini kolaylaştıran bir yatırımdır. NSA içinse teknoloji tüm süreçlerimizin dayandığı temeldir; seçeneklerden biri değildir.”

1990’ların sonuna gelindiğinde Avrupa’ da hazırlanan bir dizi yeni rapor ve Avrupa Parlamentosu’nda Echelon Dinleme Sistemi Geçici Komitesi’nin oluşturulması, kamuoyunda NSA ve GCHQ’ ya karşı yaygın bir güvensizlik oluşturmuş, iddialar ve spe­külasyonlar doğurmuştu. Amerikalılar Echelon konusunda Avru­pa’da kopan fırtınalardan habersizdi belki, ama Mike Hayden için aynı durum geçerli değildi. Brüksel ve Strasburg’ da bir halkla ilişki­ler fiyaskosunun yaşanmak üzere olduğunun farkındaydı. NA­TO’yu aşabilecek herhangi bir istihbarat ittifakına kuşkuyla yakla­şan Alman Hükümeti, ABD’ye Bad Aibling’ deki Soğuk Savaş döneminden kalma dinleme istasyonunu kapaması için baskı yapıyor, yani, “Bizim arka bahçemizde olmaz,” diyordu. Avrupa basınında her gün, NSA’ nın ve işbirliği yaptığı istihbarat örgütlerinin gözet­lerne kapasitelerinin giderek arttığı konusunda alarm veriliyordu. The Guardian “Büyük Birader Echelon” başlıklı bir yazı yayımla­mış, Le Monde diplomatique ise her şeyi duyan Büyük Amerikalı Kulaklar’ a dikkat çekrnişti. ABD’de bu ayrıntılar pek bilinmese de, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen NSA teması oldukça iyi bilini­yordu. Yakın zamanlarda, Tony Scott’ın paranoyak gerilim filmi Devlet Düşmanı büyük ilgi çekmişti. Bu fılmde örgüt, çeşitli iğrenç ihanetlerin üstünü örtrnek amacıyla, uyduları anında sivilleri izleye­cek biçimde yeniden konumlandırabilen karanlık bir güç olarak gösteriliyordu. Hayden konuşmaya başladığında örgütün zaten bir imaj sorununun olduğunu söylemek haksızlık olmayacaktır.

Hayden’ ın yaptığı bu sorunu iyice karmaşıklaştırmaktı, Bir an­da Örgütün imaj sorunu ikiye katlandı. NSA bir taraftan her şeyi dinleyebilen, bireyleri hedef alıp o andaki haberleşmelerine, kredi kartı geçmişlerine, tüm bağlantılarına ve utanç verici ilişkilerine eri­şebilen bir örgüt olarak görülürken, şimdi aslında hiç de o kadar güçlü olmadığını düşündüren başka bir hareket vardı. Bu görüşe göre iyi bir kriprografi, internet ve haberleşmenin giderek hava ka­nallarından fiber optik kablolara kayması örgütü başarısızlığa sü­rüklüyordu.

Hayden kendi bakış açısını savunurken biraz yardım aldı. Araş­tırmacı gazeteci Seymour M. Hersh Amerikan ordu ve istihbarat topluluklarının eline baran bir diken olarak uzun bir kariyere sahip­ti. Vietnam’daki My Lai Katliamı haberini patlattığı erken tarihli yazılarından 2004 baharında yayımladığı ve Bağdat dışındaki Ebu

Garib Hapishanesi’nde tutukluların maruz bırakıldığı kötü mu­ameleyi açığa çıkardığı bir dizi yazıya dek, Hersh her zaman skan­dal yaratmaktan, yetkilileri gafil avlayıp en yozlaşmış ve beceriksiz yönleriyle teşhir etmekten açıkça zevk almıştı. Bu nedenle, Hersh ‘in 1999’ da The New Yorker’ da yayımlanan ve örgütün tek­nik kapasitesini ele aldığı yazısını NSA’ dakilerin nasıl karşıladığını merak etmemek mümkün değil. “İstihbarat Uçurumu” adını taşıyan yazıya Hersh her zamanki gibi bir beyanla başlıyordu: “Soğuk Savaş sırasındaki şifre kırma ve elektronik dinleme araştırmalarıyla Amerikan bilgisayar devrimini teşvik etmiş olan Ulusal Güvenlik Örgütü, yaratılmasına yardım ettiği ileri teknoloji dünyasının kur­banı oldu.” Hindistan’ın Mayıs 1998’de yaptığı nükleer denemele­rin öngörülememesini, örgütün fiber optik kablo bolluğuna ve şif­relemeye yenik düşmesinin örneği olarak gösteriyordu.

İş bu tür haberciliğe geldiğinde bir Hersh yazısının eşi benzeri bulunmaz. Yıllar içinde, aralarından neredeyse hiçbiri söyledikleri­nin kaydedilmesini kabul etmeyen muazzam bir güvenilir kaynak deposu oluşturdu. Hersh’ irı sistem karşısında yılgınlığa düşmüş olan ve adsızlık perdesi ardından amirlerine saldırma fırsatını zevk­le kabul eden orta düzey bürokratları hedef aldığı söyleniyor. Hersh yazısı için yaklaşık iki düzine ‘sinyal istihbaratı uzmanı’ ile görüş­meyi başardı; her ne şekilde olursa olsun etkileyici bir rakamdı bu. Yazısında bürokratik uyuşukluk ve kötü yönetim, başka endüstrile­re beyin göçü ve güçlü bir kriptografinin gelişmesi yüzünden örgü­tün yeni teknolojiler üstündeki kontrolünü yitirdiği sonucuna ula­şıyordu. Hersh özellikle de, “Telefon konuşmalarının, e-postalanın ve faksların büyük çoğunluğu şifrelenmiyor -neredeyse tümü düz metin olarak gönderiliyor- ama NSA çoğu önemsiz olan bu kadar çok ele geçirilmiş veri karşısında bunalmış durumda,” diyordu. Ya­zıda Echelon sistemi kısaca tartışılıyor, örgütün rutin olarak çok miktarda bilgi topladığı ve gezegenin öteki ucundaki bir telefon hattını ya da bilgisayar terminalini hedef alma kapasitesinin bulun­duğu doğrulanıyordu. Ama Hersh bir uyarıda da bulunuyordu:

“Hem aktif hem de emekli NSA yetkilileri bana tekrar tekrar, örgü­tün topladığı geniş hacimli rastgele haberleşmenin küçük bir parça­sından daha fazlasını inceleyip anlamlandıracak yazılımının bulun­madığını söylemişlerdir.”

Hersh’ in yazılarındaki -ve daha genel olarak, ad belirtilmeyen sızıntılara dayalı habercilikteki- sorun, sızan haberin durumu ne oranda doğru yansıttığının bilinememesidir. Bu örnekte Hersh’ in her açıdan NSA Başkanı’nın papağanlığını yaptığını fark etmemek mümkün değil. Neyse ki Hersh bunun farkında görünüyor ve modern kriptografinin öncülerinden biri olan ve şu anda Sun Mic­rosysterns’ ta çalışan Whitfıeld Diffıe’ nin bütün bunların bir hile olabileceği spekülasyonundan alıntı yapıyor: “Beni rahatsız eden, örgütün inanmamızı istediği şeyleri söylemeniz -eskiden muhte­şemdiler, ama artık gazete okumakta zorlanıyorlar, internet onlara çok karmaşık geliyor, çok fazla trafik var ve istedikleri şeyi bulamı­yorlar. Bunlar doğru olabilir, ama bu zaten yıllardır onların ‘söyle­diği’ şey,” diyor Diffıe. “Hedeflerini başının dertte olduğuna inan­dırmak NSA’ nın işine gelir. Bu, başının gerçekten dertte olmadığı anlamına gelmez, ama örgüt içinden hayalet muhbirlerin söyledik­lerine kuşkuyla bakmak için bir nedendir.”

Yine de Hayden ve Hersh koronun tek üyesi değillerdi. Ekim 1998’de, emekli CIA görevlilerinin bir yemeğinde, Temsilciler Meclisi İstihbarat Denetim Komitesi’nin kırk yedi yaşındaki ekip başkanı ve kendi de CIA’ nın eski bir operasyon görevlisi olan John Millis, NSA’ nın yaşadığı sorunlardan açıkça bahsetti. Yemekte ko­nuşmayı Millis’ in yapması bir son dakika değişikliğiydi. (Konuşma­yı Florida’dan Kongre üyesi, CIA’ nın eski görevlilerinden ve Geor­ge W. Bush tarafından CIA’ nın başına getirilene dek komite başka­nı olan patronu Temsilci Porter Goss’ un yapması planlanmıştı.) Millis’ in büyük bir açık sözlülükle konuşmasının nedeni bu olabi­lir. Son derece ciddi bir teşhis koymuştu ve konuşmada istihbarat topluluğunun başının dertte olduğu temasına tekrar tekrar döndü. Uydudan istihbarat toplama programları nedeniyle Ulusal Keşif Bürosu’nda (NRO) çok büyük maliyet aşımları olmasından yakın­dı. “Yukarıdan istihbarat toplama işine inanılmaz paralar harcadık ve bu durum istihbarat bütçesini alt üst etmek üzere,” dedi emekli CIA’ lılara.

Daha şimdiden NRO’ ya, öteki tüm istihbarat örgütlerine har­cadığımıza kıyasla iki kat daha fazla para harcadık. Uydulardan hem görüntülerne hem de Sigint yapıyorsunuz, ama artık ora­dan Sigint yapmanın fazla bir anlamı yok… Haberleşmeleri, normal ses ve veri tipi haberleşmeleri uzaydan ele geçirmek için şimdikinden bir dolar daha fazla harcamamalısınız. Ama bu yatırımı yapıyoruz. Vazgeçmemiz gerektiğini düşündüğümüz bir şey bu.

       Öğle yemeğinde yaptığı bu konuşmanın metnini okuduktan sonra Millis’ i ziyaret edip görüşleri hakkında daha fazla ayrımı ve­recek mi diye bakmak istedim. Ama 2000 baharında, yani bu ye­mekte konuşmasının üstünden bir yıl geçmeden, Goss onu ücretli idari izne çıkardı. Gizli bilgi sızdırma kuşkusuyla Temsilciler Mec­lisi Komitesi tarafından soruşturulduğu da söyleniyordu. Millis 15 Şubat 2000 tarihinde Smithsonian Enstitüsü’nde yaptığı bir konuş­mada CIA’ nın eski başkanı John Deurch’u eleştirmiş, CIA tarihin­deki en kötü başkan olduğunu ve CIA’ nın casusluk şubesine ‘bü­yük hasar’ verdiğini söylemişti. Bu eleştiri anlaşılan bazı yetkilileri, Millis’ irı CIA Genel Denetçisi’nin Deutch hakkında yaptığı bir so­ruşturmayla ilgili bazı bilgileri yersizce ifşa etmiş olabileceğini dü­şünmeye yöneltti. 4 Haziran tarihinde Millis, Virginya, Fairfax’ ta­ki berbat bir motelde tabancayla kendini öldürdü.

Ama Millis olmasa bile, NSA’ nın zayıf olduğu iddiasını destek­leyecek kanıt yokluğu çekilmiyordu. Aslında NSA, Teknik Danış­manlık Grubu’ndan (TAG) kişileri örgüt içine alarak özel endüstri­lerin ne kadar gerisinde kaldığını daha Hayden başa geçmeden ön­ce kabul etmişti. T AG 1997′ de Richard Shelby ve Bob Kerrey adlı iki senatör tarafından kurulmuştu. Grupta örgüt dışından bazı si­viller bulunuyordu -Microsoft’tan, Lawrence Livermore Ulusal Laboratuarı’ndan ve Walt Disney Company’ den araştırma-geliştir­me uzmanları. Grup Fort Meade’ de tam yetki aldı; bu da örgüt için güvenlik tedbirlerinde önemli ve belki de biraz küçük düşürücü bir azalma anlamına geliyordu. NSA’ nın bu ülkeyi Soğuk Savaş’tan sessizce çıkarmakta gösterdiği başarıyı unutmamış olan eski tüfek­lerin kapılarını ve dosyalarını Walt Disney’de çalışan bir adama aç­maktan ne kadar rahatsız olduğunu tahmin edebilirsiniz: Ve TAG’ ın raporu hiç de insaflı değildi. Başka pek çok şeyin yanı sıra, “Bütçenin küçülrnesi ve çağdışı donanım NSA’ nın teknik avantajı­nı korumasını önlüyor” ve “İleri düzey araştırma ve geliştirmeye daha fazla önem verilmeli ve fon ayrılmalı,” deniyordu. Konuyla ilgili bir yetkilinin Hersh’ e söylediğine göre, TAG üyeleri NSA’ ya, “İstihbarat toplama sistemlerinizi toptan değiştirmezseniz sağır ka­lırsınız,” demişti.

TAG TEMSİLCİLERİNİN İÇ İŞLEYİŞE bu denli nüfuz edebilmeleri son derece alışılmadık bir durum olsa da, aslında bizler de sinyal is­tihbaratının işlenmesi ve üretimi çalışmaları konusunda pek çok şey biliyoruz. Echelon adı, belli bir izleme listesindeki maddeler hakkın­da toplanmış çok sayıda veriyi taramakta kullanılan belli bir tip bil­gisayar için kullanılıyor. İzleme listesi, UKUSA örgütlerinin, ele ge­çirdikleri haberleşme ırmaklarının içinde yüzmek için kullandığı te­mel kavramsal araç. Bu listelerin sistematik olarak kullanılması l%O’lara ve 1970’lere dayanıyor. Ama bundan bile önce, UKUSA ittifakının gelişimi sırasında, ortak örgütlerden her birinin öteki or­tak örgütler için önem taşıyan birey ve alanlardan haberdar olacağı ve bunlarla ilgili istihbarları öbürlerine ileteceği yönünde bir anlayış bulunuyordu. Yetmişli yıllara gelindiğinde, ilk model Intelsat kuş­larının fırlatılmasıyla ve haberleşme hacim ve hızının kat kat artma­sıyla birlikte, UKUSA örgütleri, mesaj hacminin elle işlenemeyecek denli geniş olacağını gördüler. NSA’ nın eski çalışanlarına göre, sü­reci otomatikleştirmek için ilk Echelon bilgisayarları bu noktada kullanılmaya başlandı.

Teknoloji gelişip aramaları otomatikleştirmek mümkün hale geldiğinde beş ortak örgüt günümüzde de sürdürülen bir uygulama başlattı. Her örgütün elinde öteki örgütlerin verdiği hedef listeleri bulunuyor. Bu listeler bir dağıtım katalogunda harmanlanıyor. Ka­talogdaki konu kategorilerinden bazıları -örneğin Kuzey Kore’nin nükleer silah programıyla ilgili herhangi bir şey- NATO gibi örgüt­lerden bir Amerikan elçiliğindeki istihbarat görevlilerine dek yüz­lerce yere dağıtılmak üzere işaretleniyor.

Bu seri ve karışık sürece ‘çalkalama adı veriliyor ve tüm ağa adı­nı veren aygıtlarca yürütülüyor: Echelon Sözlükleri. İlgi konusu her hedef için bir dizi kırmızı bayrak bulunuyor: adlar, adresler, telefon numaraları, internet adresleri, takma adlar, bağlantılar vb. Belli bir hedef kategorisi için bu tür on ila elli arası kırmızı bayrak buluna­biliyor. Her Echelon Sözlüğü bilgisayarında bu sözcükleri ve sayıla­rı içeren geniş bir veritabanı bulunuyor ve bilgisayar bir arama mo­toru gibi çalışarak, eşleşen verileri ayırıyor. Basit bir sözcük tanıma programından daha karmaşık ve ayıklayıcı bir süreç bu: Bir Eche­lon Sözlüğü belli sözcük modellerini saptayacak ya da bir sözcüğü arayacak, ama bu sözcüğün başka bir sözcükle birlikte kullanıldığı mesajları dışarıda bırakacak şekilde programlanabiliyor. Ele geçiri­len mesaj otomatik olarak bu kriterlerle karşılaştırılıyor ve herhan­gi bir eşleşme bulunması durumunda incelenmek üzere i1etiliyor. Anahtar sözcük listeleri yerel olarak, sözlük yöneticileri adı verilen görevliler tarafından geliştirilip güncelleniyor. Ama bu merkezileştirilmiş bir süreç ve genellikle NSA’ dan başlıyor. Örgüt tüm dün­yadan istihbarat hedeflerini içeren bir derleme hazırlıyor, sunuyor ve güncelliyor. Bu derlemenin kod adı Texta,

Ele geçirilen mesaj bir analiste iletilmek üzere işlendiğinde bil­gisayar, mesajı, temsil ettiği istihbarat kategorisini gösteren üç ya da dört basamaklı bir şifreyle işaretliyor. Böylece, farklı örgütlerin bi­reysel veritabanlarında bile belli bir hedefle ilgili tüm istihbarata, numaraya göre arama yapılarak hızla ulaşılabiliyor. Bu şekilde örne­ğin 1980’lerde, NSA İngiltere’ deki üslerinde FRD (Fransız diplo­matik) tanımlı trafiği ele geçirip işledi; GCHQ ise Cheltenham’ da lTD (İtalyan diplomatik) mesajlarını çözdü. Süreç tümüyle otoma­tik; sözlük yöneticileri yalnızca sistemi sürdürüyor. Bilgisayar bir analistin ya da çevirmenin üstünde çalışacağı ham bir istihbarat parçası çıkardığında önemli oranda bir analiz zaten yapılmış oluyor ..

Analistler için dinleme, mesajları izleme ve rapor hazırlama işi rutin ve genellikle sıkıcı bir iş, ama büyük heyecanlar yaşandığı an­lar da oluyor. Everette Jordan adlı, kırklarının sonlarında, Afrika kökenli Amerikalı bir dil uzmanı yirmi yıl boyunca Fort Meade’ de çalıştı. Tüm gün mesajları dinliyordu. Lisede Fransızca ve İspanyol­ca öğrenmekte hiç zorluk çekmemiş, ordudayken Almanya’ya gön­derildiğinde de Almanca ve Rusça öğrenmişti. 1982′ de NSA’ da çe­virmen olarak çalışmaya başladı; kulaklıklarıyla Sovyet subaylarının işleri ve yaşamlarıyla ilgili tartışmalarını dinliyordu. 1990′ da Arapça öğrenmeye başlayan Jordan’ın dil becerileri daha geniş çaplı je­opolitik eğilimleri izledi. Doksanlı yıllar boyunca her gün Fort Meade’e geldi, kulaklıklarını taktı ve tıpkı Katharine Gun’ ın GCHQ’ da yapacağı gibi, başka insanların konuşmalarının kayıtla­rını dinledi. Jordan konuşmaları dinlerken bir yandan da çeviriyor­du ve bu hiç kolay bir iş değildi. “İroniye, alaya, gerilime dikkat et­meniz gerekiyor,” diyor Jordan. “Retorik ifadelere dikkat etmelisi­niz. Espriye de dikkat etmelisiniz.” Dinlediği konuşmaların pek ço­ğunun sıradan konuşmalar olmasına karşın, yıllar içinde ulusal gü­venlik açısından hayati önem taşıyan konuşmalar da dinlemiş oldu­ğu için bu işe devam ettiğini söylüyor. “Dil uzmanı olmanın eğlen­celi yanlarından biri yaptığınız işin ABD Başkanı’na ya da ABD Kongresi’ne gittiğini bilmeniz,” diyor. Analistlerin hepsi bu kadar hevesli değil. Yeni Zelanda’ daki GCSB istasyonlarında yapılan din­leme işi büyük oranda, Rus balıkçı tekneleri arasındaki haberleşme­yi izlemekten ibaret. Yeni Zelandalı eski bir analist, Seeret Power (Gizli Güç) adlı kitabın yazarı Nicky Hager’ a, “Montaj hattında ça­lışmak gibiydi,” demişti, “siz kendi parçanızı koyuyorsunuz, sonra başka birine gidiyor. İşi etkileme duygusu yoktu. Sadece masanıza konanları rapor ediyordunuz.”

Dinleme deneyimini daha iyi anlayabilmek için Michael Erski­ne’ le görüştüm. E-Systems’ ta çeşitli görevlerde bulunmuş, NSA’ da sözleşmeli eleman olarak çalışmış olan Erskine, dönüşümlü olarak dil uzmanlığı, trafik analistliği ve kriptanalistlik yapmış. Bir dil uz­manının yaşamını, ‘zaman zaman dehşet anlarının da yaşandığı yo­ğun sıkıntı dönemleri’ olarak tanımlıyor. Erskine’ in bana söylediği­ne göre, ‘duymanız gereken bir şeyi kaçırabileceğinizi bilmek çok büyük bir sorumluluk’ yaratıyor. “Dinleme operatörü hedefle te­mas noktasıdır. Görevi ‘ilk alarm’ı vermektir… Zor bir dilde (örne­ğin Korece, Rusça, Çince, Arapça) çalışıyorsa her zaman duyduğu her şeyi anlayamayabileceği bilgisiyle yaşar.”

Trafik analisti biraz daha farklı bir konumdadır; gelen trafikte belli modeller arar. Erskine’ in söylediğine göre, bu deneyim ‘çok miktarda veri kümelerinin ayrılması, yeniden ayrılması, tanımlan­ması ve dosyalanmasıyla geçen sıkıntı dolu uzun saatler’ demektir.

“Rapor etmeniz gereken bir şeyi kaçırabileceğinizden kaygılanmak. Ekipteki. dil uzmanınız uyurken yakalanmasın diye herkese önce­den dikkat işareti verebilecek tek kişi olduğunuzu bilirsiniz.” Bir trafik analistinin sürekli iki korkuyla yaşadığını anlattı: “Konuşulan dilin ‘dilci’ lerinizin ana dili olmadığı, herhangi bir şeyi yanlış çevi­rebilecekleri ve sizin bu önemli ipucunu fark etmenizi engelleyebi­lecekleri yönündeki sürekli kaygı ve sizin ‘kripçi’leri hiç de ‘tatbi­kat’ olmayan bir şey hakkında uyaramayabileceğiniz kaygısı.”

‘Kripçi’ler, şifreli olarak gelen her şeyin şifresini çözmekle görev­li kriptanalistler. “Bu adam Comint işinin ‘bilgisayar kıncısı.?’ de­di Erksine bana. “Kendini aralarında en akıllısı sanıyor. O Aha anı için, bir sisteme girdiğine emin olduğu o an için yaşıyor. Bunu bir iki kez yaptığım için kesin olarak söyleyebilirim ki, düşmanı zayıf yerinden yakaladığınızı bildiğinizde yaşadığınız duygunun eşi ben­zeri yoktur.”

Bu işlerin her biri farklı olsa da, Erskine hepsinin ortak bir kay­gısı olduğunu söylüyor: “Keşfedilmekten korkarsınız. İstihbarat kaynağınız üstünde hiçbir kontrolünüz bulunmadığı için yaptığınız işin mutlaka gizli yapılması gerekir. Açma-kapama düğmesi de, si­zin duyduklarınız da hedefin kontrolündedir. Dinlediğinizi bilirse konuşmayabilir ya da daha kötüsü, size bir dolu yalan söyleyebilir.” Erskine’ e makinelerin nasıl çalıştığını, örgütün sapla samanı nasıl ayırdığını sorduğumda ayrıntıya girmek istemedi. İhtiyatlı davran­ması beni rahatlattı -kişinin güvenilirliğinin en iyi kanıtı konuşma­yı reddetmesidir. Ama emin olmak için tekrar tekrar sorarak onu zorladım. Erskine bir örnekle yanıt vermeyi seçti. “Google’ a girip arama motorunun gelişmiş arama özellikleriyle oyna. Sonra da da­ha iyi hale gelmesi için başka neler yapabileceğini düşün. Sonra yir­mi yılını bunu daha da geliştirmeye ver.”

Aklımdaki sorulardan biri, Echelon Sözlükleri’nin ve bunlara benzer başka programların ses kayıtlarını taramakta ne derece etkili olduğuydu. Metin taban lı mesajlar işlenmesi en kolay olanlar, çün­kü bunların taranması için sağlam bir teknoloji tabanı zaten var. Ama ya ses kayıtları? CSE’ nin eski casusu Mike Frost’ a göre, NSA daha1970’ lerde, Oratory adlı, sözlü haberleşmeyi tarayabilen bir program kullanıyordu. “Ele geçirilenin ses, faks ya da teleyazı olma­sı önemli değildi,” diyor Frost. “Oratory yalnızca CSE’ nin görmek ya da duymak istediklerini seçiyordu.” Pek çok kişiyi Frost’ un gü­venilirliğini sorgulamaya iten, bu tür iddialar ve bu konuyla ilgili bir öykü oldu. Şubat 2000’de 60 Minutes IJ’ de Frosr ‘la Echelon hakkında bir röportaj yapıldı. Frost, anahtar sözcüklerin nasıl kul­lanıldığını anlatmak için, CSE’ de çalıştığı sırada yaşandığını iddia ettiği bir olayı anlattı. “Bir kadın önceki gece okul piyesine gitmiş­ti, oğlu piyeste oynuyordu ve kadın oğlunun performansını kötü bulmuştu.”

Ertesi sabah arkadaşıyla telefonda konuşurken, ‘Danny dün ak­şam bomba patlattı,’ gibi bir şey söyledi. Bilgisayar hemen bu konuşmayı çıkardı. Analist konuşmada neden bahsedildiğinden pek emin değildi, ihtiyatlı davranmak adına bir hata yaparak bu kadını ve telefon numarasını veritabanına olası terörist olarak geçirdi.

Bu olayın şehir efsanelerini hatırlatan basitliğinde insana doğru gelmeyen bir şeyler var; konuştuğum bazı eski istihbaratçılar da bu olayı anlattığımda kuşkulu davrandı. Üstelik Avrupa Parlamento­su’nun Echelon’ la ilgili raporlarının ilgi çekici yönlerinden biri, bu tür iddiaları doğrudan çürütrneleri. ”Telefon görüşmelerinin işlen­mesi, temelde görüşmeyle ilgili bilgilerin saptanmasıyla ve trafik analiziyle kısıtlıdır,” deniyordu raporların birinde. “Aksi yöndeki duyumlara karşın, etkin ‘sözcük saptama’ sistemleri bulunmamak­ta ve kullanılmamaktadır.” Üstelik NSA’nın eski başkanı Bobby Ray Inman 1993’te, konuşmada sözcük saptamayı olanaklı kılan teknolojiler hakkındaki bir soruya, “İstihbarat kariyerim boyunca, bunu yapmak için ABD’li vergi yükümlülerinin parasını, başka her şeye harcadığımdan daha çok harcadım,” yanıtını verdi.

Yine de, sistemler sürekli gelişiyor. Bir noktada Echelon progra­mı Echelon II adlı ardıl programla güncellendi. Duncan Campbell, Avrupa Parlamentosu’na verdiği raporda, “Belgeler, Menwith Hill’ de yeni uydular için Silkworth işleme sistemi kurulduğunda, bu sistemin Echelon Il’yle ve başka veri bankalarıyla desteklendiği­ni gösteriyor,” diyordu. Echelon II en az ilk program kadar, hatta daha gizli görünse de, mimarlarından biri olan Bruce Mclndoe’ nun halka açık kariyer tarihçesinde bu programa gönderme bulunduğu­nu görerek şaşırdım. Mclndoe şu anda, yöneticilere iş seyahatlerin­de güvenlik konusunda danışmanlık yapan IJET adlı özel bir kuru­mun başında bulunuyor. Mclndoe’ nun IJET’ in internet sitesinde verilen kariyer biyografisinde NSA için sözleşmeli olarak çalıştığı belirtiliyor ve, “Bruce, Ulusal Güvenlik Örgütü’nün tarihinde en verimli programlardan biri olarak bilinen Echelon II programının baş mimarlarındandır,” deniyordu. Danimarka’da yayımlanan Ekstra B/adet adlı tabloid gazeteden Kenan Seeberg ve ‘Kaptan’ Bo Elk­jaer adlı iki gazeteci, 2002 baharında Mclndoe’ nun sitesini bularak onunla temasa geçti. Echelon hakkında iki yüzden fazla yazı yazmış tuhaf bir gazeteci çift olan Kenan ve Kaptan’la Kopenhag’a gitti­ğimde tanıştım. Yazılarında Mclndoe’ nun Echelon II’nin tasarlan­ma nedeniyle ilgili sözlerini alıntılamışlardı: “Bildiğiniz gibi Eche­lon uzun bir süredir vardı ve sistemi güncelleştirmeleri gerekiyordu… Echelon II asıl Echelon sisteminin ardılıdır.”

Röportaj yapma umuduyla Mclndoe’ yu IJET’ ten şahsen ara­dım. Yolladığım ilk e-postalarda Danimarkalıların yaptıkları röpor­tajı okuduğumu ve onları tanıdığımı belirttim. Ama anlaşılan bu bir hataymış. McIndoe yanıtında röportajını yayımlanmış halinden hiç memnun olmadığını ve söylediklerinden bazılarını özgürce yo­rumlamış olduklarını belirtti. Daha en baştan ahmaklık edip adla­rını verdiğim için kendime kızarak, bunun McIndoe için durumu düzeltme fırsatı olabileceği yanıtını verdim. Ama McIndoe aşılmaz bir duvara dönüştü ve hiçbir şeyi düzeltme gereği duymadığını söy­ledi. Ona tekrar yazarak son zamanlarda Google’ da kendisini hiç arayıp aramadığını sordum ve ilk gelen on sayfadan beş ya da altı­sının şimdi reddetmek istediği röportaj olduğunu belirttim. Bir kez daha, en azından röportajda nelerin doğru olmadığını söylemesini istedim. Nafile. Bir çıkmaz sokak daha. O sırada, Mclndoe’ nrı şir­ketinin internet sitesinde Echelon II’ ye yapılan göndermeyi değiş­tirmemiş ya da kaldırmamış olması yeterli görünüyordu: En azından, kod ad doğrulanmış oluyordu. Ama son yazışmamızdan bir hafta sonra internet sitesine baktığımda Echelon göndermesinin kaybolmuş olduğunu gördüm.

       ECHELON SİSTEMİN İÇ İŞLEYİŞİ konusunda insanları benimle konuşmaya ikna etmekte pek de başarılı olamadıktan sonra, tam da bu konuyla ilgili büyük bir bilgi deposuyla hiç beklenmedik bir yer­de karşılaştım -ABD Patent ve Ticari Markalar Bürosu’nun inter­net sitesi. Patent yasasının kalbindeki tuzak, belli bir icadın patent altına alınabilmesi için mucidin icatla ilgili ayrıntıları halka açıkla­mak zorunda olmasıdır. Tarihinin büyük bölümü boyunca NSA için bu hiç de çekici bir seçenek olmadı. Örgüt teknolojik keşifle­rin doruğunda yer alıyordu ve telekomünikasyon ve kriptografi alanlarında tüketici araştırma ve geliştirme çalışmalarından yüzler­ce ışık yılı ilerideydi. Bu durumda patent almaya gerek yoktu. Ama zamanla bu değişti. 1980’lerde özel araştırmaların gelişmesiyle bir­likte NSA avantajını bir oranda yitirmeye başladı. Örgüt artık can çekişen Sovyet İmparatorluğu’nun çağdışı araştırma operasyonla­rıyla rekabet etmek yerine, kendi ülkesindeki hızlı ve akışkan tele­komünikasyon endüstrisinin tehdidi altındaydı. Şubat 2001 ‘de Mi­ke Hayden, “Usame Bin Ladin’in elinin altında yılda üç trilyon do­larlık telekomünikasyon endüstrisinin zenginliği var,” diye yakını­yordu. Bu nedenle örgüt patent başvurularında bulunmaya başladı. Yetmişli yıllardaki birkaç damla seksenlerde sızıntıya dönüştü, dok­sanlardaysa fışkırmaya başladı. Son otuz yıl içinde NSA iki yüzden fazla patent başvurusunda bulundu.       .

Sinyal selini ayıklamak için Echelon Sözlükleri’nin kullanıldığı­nı bugüne dek UKUSA ülkelerinden hiçbir yetkili açıkça doğrula­mış ya da inkâr etmiş değil. Ama ‘tam-metin büyük-sözlük dizi eş­leştirme aygıtı ve yöntemi’ için alınmış 6.169.969 sayılı ABD pa­tentini bulmak için dedektiflik yapmaya çok da fazla gerek yok. Pa­tent 2 Ocak 2001 tarihinde alınmış. Aygıtı örgüt için geliştirmiş olan mucit Maryland, Hanover’ dan Jonathan Drew Cohen. Pa­tentte icadın belli bir belge dizisinde ‘tüm anahtar sözcüklerin saptanmasını sağlamak amacıyla tasarlandığı belirtiliyor. Ardından, bizim sözlük sistemiyle ilgili olarak bildiklerimiz az çok doğrulanı­yor. “Bir metnin işlenmesinden önce ilgi konusu olan sözcükler bir ‘sözlükte toplanır. Bundan sonra her metin örneği, sözlüğe başvu­rup sözlükteki sözcüklerle metin altdizgeleri arasında eşleşrne arana­rak işlenir.” Patentte, “Basitlik sağlamak amacıyla bu rastgele seçil­miş sözlük maddeleri ‘anahtar sözcükler’ olarak adlandırılır,” deni­yor ve icadın son derece uzun bir anahtar sözcük izleme listesiyle son derece hızlı çalışabildiği belirtiliyor. “Sözlüklerde on binlerce ila yüz binlerce arasında anahtar sözcük bulunması gerekmektedir. Tarama mevcut dijital veri hızıyla yapılacaktır -saniyede onlarca megabit ya da daha fazla.”

UKUSA ülkelerinin kullandığı çeşitli sinyal toplama aygıtları genellikle geniş çaplı ve ayrımsız bir toplama işi yaptığından, ne tür sinyallerin toplandığını saptamak yararlı olabilir. Örneğin, bir an­ten yeni bir uydudan geIen haberleşmeyi eIe geçirmek üzere ko­numlandırıldığında, ilk önce televizyon sinyallerini ya da başka ya­rarsız haberleşme sinyallerini de eIe geçireceğini biliyoruz, ama an­ten sonradan bu sinyalleri ayıklayacak şekilde yeniden yönlendirile­cektir. Bu amaçla NSA Kasım 1999’da, Maryland, Seabrook’ tan Richard AlIen Shaner tarafından yapılmış bir başka ilginç icadın pa­tentini aldı. Yaşanan zorluk patentte açık bir ifadeyle belirtiliyor:

Elektronik olarak aktarılan veri miktarı sürekli artmaktadır. Elektronik veriler her dilde olabilir, herhangi tipte bir kelime-iş­lemci kullanılarak üretilebilir, bir bilgisayar tarafından işlenebi­lecek bir formatta olabilir ya da olmayabilir, herhangi bir sıkış­tırma programı kullanılarak sıkıştırılmış olabilir ya da olmayabi­lir vb. Elektronik verilerin düzgün şekilde otomatik olarak işle­nebilmesi için, tam anlamıyla otomatik bir veri işleme sistemi­nin alınan elektronik dosyadaki veri tipini saptayabilmesi gerek­mektedir.

Shaner’ ın icadı bu zorlukla başa çıkabilmek için, “bir elektronik dosyadaki veri tipini otomatik olarak saptar. . bir elektronik dosyada kullanılan dili otomatik olarak saptar” ve “bir elektronik dosya­nın yaratılmasında kullanılan kelime-işlemci tipini otomatik olarak saptar.”

Konuşmalarda yapılan aramalara gelince, 1999 tarihli bir NSA patentinde. konuşma içinde sözcüklerin ya da konuların saptanma­sı konusunda, “Giderek daha fazla ilgi çeken bir alandır,” denir, ama ‘bir konuşmada iletilen bilginin büyük bölümü aslında asla sözcüklere dökülmediğinden ve konuşma dili çoğunlukla yazı dilin­den daha az tutarlı olduğundan’ bu bir zorluk yaratır. Bu sorun NSA’nın önemli kaygılarından biri olmasına karşın, görünüşe bakı­lırsa hala tam olarak çözülememiştir.

Ele geçirilmiş haberleşmeleri taramanın mantıklı yollarından bi­ri, şifreli malzemeleri saptamaya çalışmak olacaktır. Ne de olsa, sak­layacak bir şeyleri olmasa neden şifrelesinler? İstihbarat açısından değer taşıyan haberleşmeleri ayırmak için yararlı bir yöntem olabi­lir mi bu? NSA Kasım 2000’de, ‘normal metinle (doğal dil) metin harici (doğal dil içermeyen her ‘tip dosya) mesajlar arasında’ ayrım yapabilen bir yöntemin patentini aldı. Paterıtte, bu yöntemle ‘prog­ram kodu, görüntü, veri, şifreli mesaj vb: gibi ‘normal metin olma­yan elektronik mesaj’ların ayırt edilmesinin amaçlandığı açıklanı­yor.

Patentler ‘dikkatle incelendiğinde Fort Meade’ deki laboratuarlardan steganografinin -örneğin bir internet sitesindeki zararsız gö­rünümlü bir resme şifreli mesaj yerleştirme uygulamasının- bile iz­lenmeden geçemediği anlaşılıyor. Teröristlerin rastgele bir internet sitesine, müttefiklerinin bu siteye girip doğru anahtarı kullanarak çözebileceği bir mesajı resim ya da mektup yoluyla yerleştirdi ği bi­liniyor. Ama 11 Şubat 2003’te ‘renkli bir görüntüdeki metni bul­ma yöntemi’ için patent alınmış.

YİNE DE, MİLYARLARCA İNTERNET SİTESİ VAR ve her ne kadar güçlü olursa olsun bir bilgisayarın steganografik mesajın hangi gö­rüntüye yerleştirildiğini saptayıp saptayamayacağı belli değil. Bu tür istihbarat için casuslara ihtiyaç var. NSA’nın yaşadığı sorunlar teknolojik sorunlar belki, ama aynı zamanda bu sorunlar yanlış şe­kilde kavramsallaştırılıyor da olabilir mi? Teknoloji her zaman ha­berleşme istihbaratı örgütlerinin sivrildiği bir alan olduğu için, ör­gütlerin, başarısızlığa uğramaya başladıklarında teknolojik sorunla­ra işaret etmeleri çok doğal. Ve UKUSA örgütlerinin haberleşme toplama işinde üretim işi pahasına büyük bir başarıya ulaşmış oldu­ğu da kuşkusuz doğru. Ama çözümün ya Humint türü -sahada is­tihbarat toplayan insanlar- ya da en azından insan analistler olarak yine eski moda insan yaklaşımında yattığı da doğru olamaz mı?

NSA’nın Sigint yöneticisi Maureen Maginski 2002’de, örgüt çalışanlarının ‘toplayıcıdan çok, avcı’ olmaları gerektiğini söyledi. Şu anda Sözlük ilgi çekebilecek mesajları seçtiğinde mesajlar bir in­san analistin elinden geçiyor. Rapor etmeye değer bir rnesajsa, ana­list üstünde çalışabiliyor, tamamını ya da özet olarak çevirebiliyor ve ardından standart istihbarat raporu formatına döküp ağ içinde dağıtabiliyor. Bu noktadaki yargı gücü çok önemli. Sorun, yeterin­ce analist ve çevirmen olmaması.

10 Eylül 2001’de NSA, Afganistan’dan Suudi Arabistan’a yapı­lan iki Arapça aramayı dinledi. Konuşan kişilerin kimliğinin saptanamamasına karşın, El Kaide’yle bağlantılı oldukları varsayımıyla konuşmaları kaydedildi. Mesajlardan birinde, “Maç yarın başlıyor,” deniyordu. Öbüründeyse, “Yarın saat sıfır.” Geriye dönüp bakıldı­ğında bu iki mesajın 11 Eylül saldırılarıyla ilgili olduğu kesin gö­rünse de, her iki mesaj da ancak 12 Eylül’de çevrildi. İki mesajın da ele geçirilmesinin ve çevrilmesinin, ertesi gün yaşanacak saldırıların önlenmesi ni sağlayacak bir istihbarat sunması pek olası değildi el­bette. Yine de, bu durum bilgisayarlar yeterli sayıda insan çalışan olmadan çalışmaya bırakıldığında neler olabileceğine iyi bir örnek.

Ve bu aslında hiç de şaşırtıcı olmamalı. 1990’larda tüm dünya­da cep telefonu sayısı 16 milyondan 741 milyona yükseldi. İnternet kullanıcısı sayısı yaklaşık dört milyondan yaklaşık 361 milyona çık­tı. 1990’ların son altı senesinde, tüm dünya tarihi boyunca döşen­miş olan kara hatlarının yarısı kadar kara hattı döşendi. Ve ulusla­rarası telefon trafiği 38 milyar dakikadan yüz milyar dakikanın üs­tüne çıktı. Bu büyüyüp serpilme döneminde NSA’ nın eleman sayısıysa yaklaşık üçte bir oranında azaldı.

NSA’ nın bilgisayarları çeşitli hedeflerin haberleşmelerine ulaş­makta ve hatta bu haberleşmeleri aciliyetierine göre sıralamakta çok başarılı olsa bile, bu sıralama hedef için belirlenen göreceli aciliyete dayanıyor. Ve bu belirleme işini de bir insan yapıyor. 10 Eylül gü­nü ele geçirilen iki konuşmanın ilgi çekici yönlerinden biri de bu:

Analiz için seçilmemiş ya da seçilip ardından atılmış değiller. Bilgi­sayarlar bu mesajları tam da El Kaide’yle bir şekilde bağlantılı oldu­ğu için işaretledi, ama o gün yalnızca El Kaide kaynaklı ele geçiril­miş haberleşme sayısı o kadar yüksekti ki, kırk sekiz saat boyunca hiçbir insan analist o mesajları eline alamadı.

Bu olayın aynı zamanda, analistlerin çok çok iyi olması gerektiği­ni de gösteriyor. Ekim 2002’de Hayden, Temsilciler Meclisi ve Se­nato İstihbarat Komiteleri’ne şöyle dedi:

Ön cephe çalışanlarımız her gün binlerce zor soruya yanıt ver­mek zorunda kalıyor: Konuşanlar kim? Bilgili görünüyorlar mı? Anahtar sözcükler ya da sözcük grupları konuşmanın neresinde yer alıyor? Bu sözcükleri hangi dünya ve hangi kültürel olaylar şekillendirmiş olabilir? .. Konuşmanın ne kadarına bu olaylar ha­kim ve sözcük gruplarından herhangi birisi bunlarla bağlantılı mı? Ve şayet NSA’nın yönetiminden (ve denetiminden) sorum­luysanız, sizin de şöyle sorular sormanız gerekiyor: Bilgi nereden toplandı? Haberleşmelerden herhangi biri hedef alınmış mıydı? Bu yerden günde kaç görüşme yapılıyor? Hangi dillerde? Hazar dili? Urduca? Peştunca? Özbekçe? Dari? Arapça? Bunları kulla­nılan dile göre düzenleyebilecek bir makine var mı, yoksa insan kullanmak zorunda mısınız? Şayet böyle bir makine varsa, bir konuşmanın çoğunlukla pek çok dil içerdiği çok dilli bir ortam­da işe yarıyor mu? NSA’nın bu tür bir malzemeyi işlemesi ne ka­dar sürüyor? (Ne de olsa bu haberleşmelerin asıl alıcısı biz deği­liz.) Mevcut teknolojimiz bu malzemeyi aralıksız işlernemizi sağlayabiliyor mu? Yoksa bu işi parçalara ayırarak mı yapmalı­yız? İşlenmiş veriyi nasıl inceleriz? En eskiden en yeniye doğru mu, yoksa önce en yeni olanını mı?

Bu ince ayrım ve kararlarla bilgisayarların başa çıkamayacağı çok açık; bu iş için mutlaka deneyimli insan analistlere gerek var. Yine de NSA bu analist ve çevirmenlere yatırım yapmak bir yana ,lI Ey­lül200 1 ‘den önceki yıllarda tekrar tekrar küçülrneye gitti. NSA’ nın İnsan Kaynakları Servisi Müdür Yardımcısı Harvey A. Davis Mart 2002′ de yaptığı bir konuşmada, “1990’ların ortalarında NSA kar­maşık zorlukların pek çoğunun çözümünde ağırlıklı olarak tekno­loji üstünde yoğunlaştı,” dedi. “Çok büyük teknolojik ilerlemelerle karşı karşıya kalan ve küçülüp, yatırım getirisini azamiye çıkarma­ya çalışan örgüt, eleman alımı ve geliştirme girişimlerinde dil ve analiz yerine bilgisayar bilimleri, mühendislik ve matematik üstün­de yoğunlaştı.”

ÖZELLİKLE DE DİL SORUNU istihbarat ajanlarının yakasını hiç­bir zaman bırakmamıştır. Amerikan Ordusu’nun II. Dünya Savaşı sırasında kullandığı ünlü Navaho ‘şifre konuşmacıları’ ezberlenmiş bir matematik formülüne göre konuşmuyordu -kendi dillerini bil­meyenler için şifreli olduğu ölçüde ‘şifreli’ konuşuyorlardı. Casus­luk teknolojisinin dünyadan binlerce kilometre uzaklıktaki uydula­rın düşman topraklarındaki bir otomobil plakasının net bir resmi­ni çekebilmesini sağlayacak derecede ilerlediği bir dönemde, insan konuşmasındaki çeşitliliğin yarattığı zorlukların hala büyük oranda aşılamamış olması tuhaf görünüyor. NSA 2002’de ender görülen bir adım atarak eğitimli dil uzmanları bulmak için ilan verdi, han­gi dilleri istediğini belirtti ve böylece ciddi bir kurumsal zayıflığını kabul etmiş oldu.

NSA’nın Dil Uzmanı olarak, araştırma çevirisi, transkripsiyonu, raporlaması ve ulusal kaygı konusu malzemelerin analizi üstün­de odaklanacaksınız, Küresel etkileri olacak projelerde yer alabi­lirsiniz; Özellikle Asya, Ortadoğu ve Slav dillerinde yetkin kişi­lerle ilgileniyoruz. Örgütün dil gereksinimleri her an değişebile­cek olsa da, şu anda aşağıdaki dilleri bilen kişileri arıyoruz:

Amhara Arapça Çince Dari

Yunanca Peştunca Farsça Somalice

Svahili Tagalogca Tigrinyaca Türkmence

      Urduca/Pencapça Özbekçe

Örgütün şanssızlığına, ABD’de lise ve üniversite düzeyinde ya­bancı dil öğrenmeye duyulan ilgi yıllardır gerilemekte. Ve 11 Eylül ertesinde yabancı dile duyulan ilgi artmış olsa bile, bir dili akıcı de­recede öğrenmek kısa sürede olacak bir iş. değil. Aslında, Bütünle­şik Orta Öğrenim Sonrası Eğitim Verileri Sistemleri istatistiklerine göre, 2002’de Amerikan üniversitelerinden yalnızca 339 Rusça, 183 Çince ve sadece altı Arapça derecesi verildi. Ve belli bir dilde dil uzmanları bulunsa bile, gereken akıcılık düzeyini üsten ayrılma­dan korumaları son derece zor. Everette jordan, çalışma arkadaşla­rı olan dil uzmanları için, “Elimizden geldiğince çok kursa gidiyo­ruz,” diyor. “Dil becerilerimizi korumak için başka yollarımız da var. Örgütte çok sayıda yabancı film var; bunları dinliyor ya da iz­liyoruz.” Rusların kendi aralarındaki konuşmalarını bu kadar çok dinlemiş olan jordan, günün birinde Rusya’ya gitmek istiyor: “Her zaman oraya karşı bir zaaf m olacak.”

İstihbarat topluluğu şu anda ihtiyaç duyduğu şeyin bu olmama­sına rağmen, geleneksel olarak iyi olduğu alanlara sürekli yeniden yatırım yapma eğilimini sürdürerek. 11 Eylül’den sonra daha da faz­la haberleşme toplamaya koyuldu -çevirebileceğinden çok daha faz­la haberleşme. Sonuçta, veritabanlarında çevrilmeden ve incelenmeden kalan devasa bir belge ve telefon kaydı konuşması birikimi oluş­tu. 2003 sonbaharında Everette jordan’ a radikal bir çözüm bulma görevi verildi. Şu anda yönettiği proje Ulusal Sanal Çeviri Merkezi adını taşıyor ve istihbarat çevirmenleri için geleneksel güvenlik so­ruşturması koşullarından vazgeçip, malzemeleri evlerinde ya da ofis­lerinde çalışacak sivil dil uzmanlarına vermeyi içeriyor. “Her zaman­ki çalışma yöntemimizin içinde sıkışıp kaldığımızı hissediyoruz,” di­yor Jordan. “Her zaman dil uzmanlarını malzemeye getirdik, ama artık malzemeyi dil uzmanlarına götüreceğiz… Bu da çok daha hızlı hareket edebilmemizi sağlayacak.” Merkez konusunda iyimser olsa da ihtiyatlı davranıyor. İstihbarat topluluğuyla akademik dünya ara­sında derin bir güvensizlik bulunduğunu belirtiyor ve istihbarat ana­listlerinin ele geçirilmiş hassas haberleşmeleri akademisyenlere ver­mekte istekli olup olmayacaklarını merak ediyor. “Onlar için işleri­ni yabancılara yaptırmak anlamına geliyor bu,” diyor. “Çocuğunu­zu başka bir şehirdeki anaokuluna göndermek gibi bir şey.”

Jordan hazırlık olarak 2003’ün büyük bölümünü tüm ülkede Arapça, Farsça, Peştunca, Endonezya’ca ve Korece gibi dilleri bilen devler dışı profesyonel avına çıkarak geçirdi. Ama Mart 200 ı’ de NSA hakkındaki bir CNN belgeselinde yer aldı ve o günden bu ya­na örgüt seyahat etmesine izin vermiyor. Belgesele amirlerinin ona­yıyla katılmış olmasına karşın, adı ve yüzü artık öğrenildiğinden, bir hedef haline gelebileceğini düşünüyorlar. Ne de olsa jordan’ ın beyninde pek çok dilin yanı sıra otuz yılın sırları da var.

En iyi dil uzmanları bile bildiği dilin anadili olmaması duru­munda ciddi zorluklarla karşılaşıyor. İriyarı ve iyi huylu bir insan olan ve 1980’lerde Sovyetlere karşı verdikleri savaşta Afganistan’ da­ki Mücahitleri yönetmekten sorumlu CIA görevlisi Milt Bearden, ‘konuşma Arapçası’nın çok farklı anlamlara gelebileceğini söyledi bana. “Kulaklıklı adam bu dilde üçüncü ya da dördüncü seviyede bulunabilir, ama dinlediği iki adam’ birbirini tanıyordur, dalga geç­meye, saçma sapan konuşmaya başlarlar, bölgesel dili konuşurlar ve adam neler olup bittiğini hiç anlamaz,” diyor Bearden. Bob Baer de, “Dil uzmanlarına ihtiyacınız var,” dedi bana. “Dünya Ticaret Mer­kezi’ni çökerten adamlara bakın. Hepsi Beluci’ ydi. Tanrım, Beluci dili konuşan kimseyi tanımıyorum ben. NSA’da Beluci dili konuşan tek bir kişi bile olduğunu sanmıyorum.” (Beluci Hint-Avrupa dil ai­lesinin, tüm dünyadaki nüfusları çoğu Pakistan’ da olmak üzere tah­minen yüz bin civarında olan Beluciler tarafından konuşulan bir Farsça koludur.) “Gerçek şu ki [Muhammed] Atta ve kuzeni Belu­ci’ ydi; Karaçi’ den çalışan destek ağındaysa kim bilir başka kimler vardı. Ve NSA’da yeterli sayıda Dari dili konuşan eleman bile yok­tu.” (Dari, Farsçanın Afganistan’da konuşulan lehçesidir.) “Ekim’de savaş başladığında sanırım yalnızca bir tane vardı. Bu yüzden Belu­ci dilini bilen eleman yetiştirmiş olduklarını sanmıyorum.”

Amerikalı dil uzmanları yetiştirmenin asla yeterli bir tepki ola­mayacağını öne sürenler var -asıl gerekenin hedef ülkelerde yetiş­miş, gözlem altındaki yerleri tanıyan muhbirler yetiştirmek olduğu­nu söylüyorlar. Amerikan istihbarat ve ulusal güvenlik konularında uzman olan eski. Senatör Gary Hart, “Arapçayı Harvard aksanıyla konuşan beyaz bir çocuğu alıp El Kaide’ye sokamazsınız,” diyor. “Bazı nahoş insanlarla iş yapmak zorundasınız.”

Sorun belli bir lehçenin bilinmesi kadar kültürel bağlamdan da kaynaklanıyor olabilir. Özellikle de Arap dilleri sözcüklerin düz an­lamlarıyla kısıtlı değildir: Sıradan bir konuşma bağlamında dahi, en iyi eğitilmiş konuşmacının bile neler söylendiğini pek fazla arılaya­mayacağı derecede metafora ve kinayeye başvurulabilir. Baer bu so­runa değiniyor. “Daha önce dinleme işi yaptım; işin büyük bölümü geriye sarma düğmesine tekrar tekrar basmaktan oluşur.”

Arapça ya da Farsça konuşmaları dinliyorsanız konuşan kişiler sözcükleri yutar ve, ‘Ah, arkadaşının amcası,’ der. Hangi amca? Yani, onları dinleyen adam için bu ne anlam taşır? Sonra da, ‘Hani şu geçen yıl Sudan’da gördüğümüz arkadaş,’ derler. ‘Ha, o.’ Ve sonra konuşma sonsuza dek sürer. Çünkü insanların ad­larını söylemezler. Hiçbir şey açık değildir, özellikle de saklaya­cak bir şeyleri varsa.

Özel adlar bile sorun olabiliyor. Echelon Sözlükleri’nin çalışma şekli göz önüne alındığında, yazım gibi sıradan şeyler büyük engeller yaratabiliyor. Mohmar Kadaffı mi yoksa Muammer Kaddafi mi? El Kaide mi yoksa el-Ka’ide mi? Muhammed adı bile yüzden fazla şekilde yazılabilir. Hatta Language Analysis Systems (Dil Analizi Sistemleri) adını taşıyan ve tüm işi özel adları tanıyıp geniş metin veritabanları için ürün aramak olan bir şirket bile var. Şu anda iş hacminin yüzde 75’ini Amerikan Hükümeti’nden alıyor.

BİR KIŞ SABAH I MEANINGFUL MACHINES (Anlamlı Makineler) adlı bir şirketin Manhattan’ daki ofisine gittim. Oraya gitmiştim çünkü insan sermayesi konusunda alınan yeni kararlar bir yana, NSA ve UKUSA ülkeleri hala gümüş mermi türü çözümler peşin­de. Ve Meaningful Machines gibi şirketler bu çözümlerin tasarlan­ması çabasında öncülüğü üstlenmiş durumda.

Örgütün 1990’ların ortalarında eleman sayısını bu denli azalt­ma hatasını yaptığı sırada bile Harvey Davis bu kesintilerin ardın­daki gerekçenin temelde sağlam olduğunu savundu.

Bunun nedeni büyük oranda, daha iyi teknolojinin analistlerin çok miktarda veriyi daha etkili ve etkin şekilde işleyebilme ka­pasitelerini artıracağı inancıydı. Bu hiç kuşkusuz doğru olsa da, son yıllarda deneyimli dil uzmanlarının ve analistlerin kaybedil­mesi örgüte hedef bilgisi, az bilinen diller ve bir sonraki analist­ler kuşağını yetiştirme konularında zorluk yaratmıştır.

Burada ima edilen şey, iyi bir dil uzmanı havuzuna sahip olmak çok önemli olsa da, asıl hedefin hala, yeni teknolojik çözümler bul­maya çalışmak olduğuydu.

Bu tür çözümlerden biri otomatik çeviri ve Meaningful Machi­nes de bu işle uğraşıyor. Steve Klein bana bir fincan kahve doldu­rarak, “Eli gelmek üzere,” dedi. Steve geniş yüzü ve iki ön dişi ara­sındaki boşluğu açığa çıkaran satıcı gülümsemesiyle eski bir şirket avukatı. Fırsat buldukça film çekiyor ve aynı zamanda bir yeni eko­nomi yatırımcısı. 2000 yılında Eli Abir’le tanışmış. Eli’nin hikâyesini kendinden geçerek anlatıyor. Eli İsrail’ de büyümüş, liseden mezun olmamış ve İsrail Savunma Kuvvetleri’nde paraşütçülük ve tank komutanlığı yapmış. Amerika’ya geldiğinde neredeyse hiç İn­gilizce bilmiyormuş ve 1993’te altı yaşındaki oğluna bilgisayar öğ­retmeye karar verene dek hiç bilgisayar kullanmamış. Sim City ad­lı oyunu satın alıp üç gün boyunca bu oyunla birlikte bir odaya ka­panmış. Odadan çıktığında yalnızca oyunu nasıl kazanacağını de­ğil, oyunun nasıl programlandığını ve oyunu oynadığı bilgisayarın nasıl tasarlandığını bile anlamış durumdaymış. Çok geçmeden al­goritmalar geliştirmeye ve patent başvurularında bulunmaya başla­mış. 1990’ların sonlarına gelindiğinde www adreslerini Japonca, Çince ve İbranice gibi Latin alfabesiyle yazılmayan dillere çevirebi­lecek bazı internet sürücüsü teknolojileri üstünde çalışıyormuş. 11 Eylül2001’den sonra o ve Steve The New York Times’ ta ABD istih­baratının çevirmen sıkınıtısı çektiğinden bahseden bir yazı görmüş­ler. “Özgeci bir bakış açısıyla bile,” dedi Steve, “kendi ailelerimizi korumak açısından bile, burada ilgi çekici bir şey bulduğumuzu dü­şündük.” Ellerindeki, Eli’nin yarattığı ve makineyle çeviri alanında devrim yaratacağına inandıkları yeni bir teknolojiydi.

Otomatik çevirinin ne denli çekici olduğu çok açık: Dil uzman­ları gibi değişken bir kaynağa duyulan bağımlılığı azaltacak ve Ec­helon Sözlükleri’nin yaptığı ayıklama işini daha da hızlandıracak. Otomatik çeviri konusunda özel şirketlerde çok sayıda araştırma yapılmakta; 2007 yılına gelindiğinde -günümüzde neredeyse tama­mı elle yapılan- çeviri pazarının yılda 13 milyar dolar düzeyine ula­şacağı tahmin ediliyor.

Meaningful Machines’ in geliştirmekte olduğu teknoloji, önce­den çevrilmiş çok sayıda metni karşılaştırıyor ve gelişmiş matema­tik modelleri kullanarak en olası çeviriyi saptıyor. Ayrıca başarıla­rından ve hatalarından ‘ders alarak’ kendini güncelliyor. Yani, belli bir sözcük grubunun doğru olarak çevrilmesi, gelecekteki çeviriler için bu sözcük grubuna verilen olasılık puanının yükselmesi anla­mına geliyor. Şu anda en iyi makine çevirilerinde bile doğruluk ora­nı yüzde 70 ile 80 arasında. Ama Meaningful Machines, Steve’ in deyişiyle ‘otomatik anlama’ yaratarak daha iyisini yapmayı amaçlı­yor.

“Beyler!” Yandaki odada bir kapı çarpıldı. “İşte Eli,” dedi Steve.

Baştan aşağı siyahlara bürünmüş, tıknaz, küçük bir adam girdi içeri. Siyah deri çizmeler, siyah deri pantolon, siyah deri motosik­letçi ceketi ve yansımalı siyah motosiklet kaskı. “Eli Abir. Tanıştığımla memnun oldum.” Kaskını çıkarıp elini uzattı. Kısacık kesil­miş beyaz saçları, keçisakalı ve koyu renk teniyle Billy Joel’ in kop­yası gibiydi. Ama deri giymiş hali tabii. “Bu kitap ne hakkında?” di­ye sordu Eli; motosiklet ceketinin fermuarını açtığında siyah deri pantolonunun içine sıkıştırılmış siyah deri gömleği ortaya çıktı. “Bu arada, işe motosikletle geldim bugün. Normalde böyle giyin-

mem.

“Haberleşme istihbaratı hakkında,” dedim.

“Aha!” dedi Eli. “Durun size bir şey söyleyeyim.” Yanımdaki koltuğa oturdu ve çarpıcı bir etki yaratmak için biraz bekledi. “Her şey her zaman her yerdedir.”

Bunu defterime not alıp sözlerine devam etmesini bekledim. Eli

kollarını göğsünde kavuşturup gülümsedi.

“Her şey her zaman her yerdedir,” dedi yeniden. “Nasıl yani?” diye sordum.

Bir kez daha, “Her şey her zaman her yerdedir,” dedi. “Yani şu anda birisi Sahra Çölü’nün ortasında telefonla konuşuyorsa aslında söylediklerini tam olarak şu anda burada söylemektedir.” Öne doğ­ru eğilerek “Ve elinizde gerekli araçlar varsa,” diye devam etti, “ko­nuşmayı havadan çekip alabilirsiniz.” Havayı avuçlar gibi bir hare­ket yaptı.

Meaningful Machines’ in teknolojisini farklı kılanın dil üstünde sözcük düzeyinde değil, anlam düzeyinde yoğunlaşması olduğunu açıkladı. “Bir fikrin temel birimi iki ya da üç sözcük olabilir. Bu sözcükler arasında bir ayrım yoktur. Parçaları anlamadan önce bü­tünü anlarız.”

Anlaşılan filozof gurusunu havalardan yere indirmek isteyen Steve, “Örneğin, benim kızım,” diye araya girdi. “Bardak sözcüğü­nü anlamadan önce süt bardağını anlıyordu.”

“Dili algoritmalar değil,” dedi Eli, “bir sözcük uyduran Harlernli karizmatik bir çocuk yaratır. Önemli olan karizmasıdır. Matema­tikle hiçbir ilgisi yoktur. Bizim programımız bozuk İngilizce konu­şulsa bile anlar.”

Steve’ le Eli programa belli bir dilde belgeler yüklüyor. Program bu belgeleri tarayıp bir sözcük dağarcığı geliştirebiliyor; bundan sonra da bireysel olarak sözcükler değil, kavramlar için model tanı­ma sürecine geçebiliyor. “Bu konular hakkında düşünmenin sezgi­selliğinde büyük bir yol ayrımı bu,” dedi Steve. “Bilgisayara anlama yeteneği verilebilirse ve çizgisel olmayan bir arama yapabilirse ve iş­leme gücü varsa… “

Bütün bunlar bana biraz anlaşılmaz geliyordu, ama Meaningful Machines, makineyle çeviri alanında dünya çapındaki uzmanlardan biri sayılan ve şu anda Amerikan istihbarat örgütlerinin kullandığı metin madenciliği teknolojilerinden bazılarını yaratmış olan, Car­negie Mellon’ dan bilgisayar bilimcisi Dr. Jaime Carbonell’ in ona­yını almıştı. Carbonell, Eli’yle tanışıp taslağını gördükten sonra yö­netim kuruluna katılmış ve baş bilim sorumlusu olmuştu. Steve çok fazla ayrıntı vermek istemiyordu, ama Meaningful Machines’ in ürünleri için istihbarat örgütleriyle konuşmakta olduğunu kabul et­ti. The Washington Post’ta yayımlanan bir habere göre, bu örgütler­den biri de NSA.

“Size demoyu gösterdiğimizde,” dedi Steve, “bilgisayar yalnızca dokuz milyon sayfalık bir külliyat üstünde çalıştığı için özür dile­rnek zorundayız.” Geleneksel düşünceye göre, içinden seçim yapı­lacak çok fazla malzeme olması model tanıma ya da sözcük sap ta­ma programları için her zaman bir yük olacaktır, oysa Meaningful Machines’ in geliştirdiği teknoloji devasa bir bilgi akışıyla zenginle­şiyor ve bunlardan ders alıyor. Bu nedenle milyarlarca metin engel değil fırsat anlamına geliyor. “Yaklaşık bir ay içinde, arama yapacak bir terabitimiz olduğunda çok daha hızlı çalışacak,” diyor Steve. (Bu, Kongre Kütüphanesi’nin tüm koleksiyonlarındaki tüm metin­lerin yaklaşık yüzde beşine denk geliyor.) “Bir sözcük ya da sözcük grubu için yeterince gönderme olması gerekiyor. İlgili kavramları arayıp bulmak için yeterince ilgili malzemeye ihtiyaç var -eşanlam­lı ifadeler ya da güçlü karşıt anlamlıları olan şeyler.” Eski formül burada tepetaklak olmuş: Samanlık ne kadar büyükse iğneyi bul­mak o kadar kolaylaşıyor.

Eli’yle Steve benim için birkaç test yaptı. Bu aşamada program bir arama motoru gibi çalışıyor: Bir sözcük ya da kavram girildiğin­de makine bunu tanımlamak için eşleşmeler buluyor. Para sözcü­ğünü girdiklerinde ilk ayıklama düzeyinde paranın yanı sıra zaman­la ilgili belgeler de seçildi, çünkü bu ikisi sık sık birbirine eş görü­lüyor. Belli bir ayrımın yapıldığı ikinci ayıklama düzeyindeyse za­manla ilgili göndermeler dışarıda bırakıldı. Görünüşe bakılırsa, te­rim ya da deyimler makineyi tökezletmiyor. İşin şakası yok sözcük­leri girildiğinde önemli sözcüğünü içeren sonuçlar alındı.

“İnsanlar bu kadar iyi çeviri yapamaz,” dedi Eli. “Bu sistem in­sanlardan daha iyi çeviri yapacak.”

Şu ANDA SÜRDÜRÜLEN BİR BAŞKA ÇALIŞMA DA konuşma ve ses tanıma teknolojileri. Şayet bir bilgisayar milyarlarca yazılı belgeyi ayıklayıp önceden seçilmiş anahtar sözcükleri sadece birkaç saniye içinde bulabiliyorsa, milyonlarca telefon konuşmasını dinleyip da­ha önceden seçilmiş bir sese uyan konuşmayı bulup çıkarması da mümkün değil mi? Parmak izleriyle dolu veritabanlarıyla, daha şimdiden, tam ya da kısmi bir eşleşme bulmak için binlerce parmak izi taranabiliyor. NSA, tek yumurta ikizlerini bile ayırabilecek den­li gelişmiş bir biyometrik yüz tanıma teknolojisi geliştirmekte. Ve insan sesi de bazı açılardan parmak izi ya da yüz gibidir. İki insanın sesi asla aynı olmaz -ses telleri, dudak, diş ve çene kasları boyutla­rındaki farklılıklar nedeniyle her ses kendine özgüdür. Hatta -uz­manların kaydedilmiş bir sesin gerçekten belli bir kişiye ait olduğu­nu doğruladığı- adli konuşmacı tanıma uygulaması günümüzde otuz beş eyalette yasal kanıt olarak kabul görüyor.

Öyleyse bir makineyi belli bir ses izini duyacak şekilde program­lamak mümkün olamaz mı? Şart değil. İnsan sesi günden güne bü­yük farklılık gösterir; stresten, hastalıktan, enerji düzeyinden ve hatta yenilen yemeklerden etkilenir. Hatta ses izinin pek çok mah­kemede kabul görmesine karşın, bir sesin düzeltilmiş bir kaydına pozitif tanımlama yapılması söz konusu olduğunda bile ciddi bir mesleki tartışma ve hata payı söz konusu olabiliyor. Bu nedenle, El Cezire uydu kanalında yayınlanmış olan ve Usame Bin Ladin’e at­fedilen kaydedilmiş konuşmaların özgünlüğü sık sık tartışılmıştır. Üstelik arka planda gürültü olması ses izini doğrulanmasını olanak­sızlaştıracak derecede bozabilir ve sesler arasında tek bir sesi seçme­ye çalıştığınızda bu sorun daha da büyür.

Otomatik çeviri ve etkin ses tanıma çabalarının ardında bir baş­ka ve daha mütevazı bir teknoloji var: konuşma tanıma. Movifo­ne’ dan, Amtrak bileti almak için 1-800-USA-RAIL’ ı aradığınızda size yanıt veren şen şakrak otomatik veznedara dek, konuşmayı ‘an­layabilen’ sistemler zaten yaygın olarak kullanılmakta. 2003 yazına gelindiğinde Kuzey Amerika şirketlerinin yüzde 43’ü çağrı merkez­leri için ya interaktif sesli yanıt yazılımları almıştı ya da bu konuda araştırma yapmaktaydı. Bu tür konuşma tanıma uygulamaları ses girdisini fonemlere, yani sözcüklerin temel ses birimlerine bölerek çalışır. Bunlar sonra, istatistiksel modellendirmeyle sınıflandırma yapan ve sözcükleri saptayan bir fonem veritabanına girilir. Son olarak sözcüklerin gramer yapıları analiz edilir ve anlam çıkarmak amacıyla bir başka veritabanındaki sözcüklerle ya da sözcük grupla­rıyla karşılaştırılır. (Bu son evre metin düzeyinde gerçekleşir: Sapta­nan sözcükler metne aktarılır ve veritabanındaki metin sözcükleriy­le karşılaştırılır.)

Ama günümüz konuşma tanıma teknolojilerinin çoğu son dere­ce küçük dil veritabanlarına dayanmaktadır. Küçük bir etnik resto­randa yaşayabileceğiniz deneyimin teknolojik karşılığıdır bu. Gar­son size restoranın spesiyallerini anlatıp siparişinizi alacak derecede İngilizce bilebilir, ama kayıp şemsiyeniz ‘hakkında sorduğunuz so­ruyu anlayamayabilir. Aynı şekilde, Amtrak hattındaki otomatik veznedara şemsiyenizi trende unuttuğunuzu söylerseniz, şemsiye sözcüğü bilgisayarın veritabanında yer alan bilet, ekspres ya da Bos­ton gibi sözcüklerden hiçbiriyle eşleşmediğinden, boş yere konuş­muş olursunuz.

Makineler giderek daha da genişleyen sözcük veritabanlarıyla programlanabilse bile, tam olarak ‘anlayabilen’ makine büyük olasılıkla, ulaşılamayan bir hedef olarak kalacak. Dilin ve anlamın kar­maşıklığını bir düşünün. ‘Teleskopla kızı gördü,’ gibi bir sözcük grubunu örnek alalım. Bilgisayar bu cümleden ne anlayacaktır? Ya daha karmaşık deyimler ne olacak? 10 Eylül’deki o telefon konuş­ması İngilizceye, ‘Yarın saat sıfır,’ olarak çevrildi. Ama özgün Arap­ça ifade tam olarak bu sözcükleri mi içeriyordu yoksa deyimsel eş­değerlerini mi? Bazı diller söz konusu olduğunda bir makinenin ba­sit deyim ve ifadelerle programlanabilmesi mümkün olsa bile, bu­nun için gerekli veritabanı büyüklüklerinin kat kat artırılması gere­kecektir. Ve sonsuz veritabanları oluşturulsa bile bilgisayar ton ve ifade nüanslarını okumakta zorlanacaktır. NSA çevirmeni Everette Jardan sarhoş kişilerin konuşmalarını anlamanın çok zor olduğunu söylüyor. Söylediğine göre, ne demek istedikleri ‘ne tür bir sarhoş olduklarına bağlı’.

Temsilciler Meclisi İstihbarat Denetim Komitesi’nin ekip baş­kanı John Millis, ölümünden önce, “Bir analist. maaş, emeklilik hakları ve masasına PC ve benzer donanımları koymanın maliyeti de dahil, yılda 200 bin dolardan daha aza mal olur,” demişti. “Şim­dikinden çok daha fazla analiste mali gücümüz yeter. Bunun yeri­ne, her yıl bir uyduya toplam analiz kapasitemiz için olduğundan daha fazla para harcıyoruz.” Millis bu önceliklerin değişmesi gerek­tiğine inanıyordu, ama bu pek mümkün görünmüyor. NSA Sigint alanında kariyer yapmak isteyen gençlerin baskınına uğrarken bile gümüş mermi arayışı sürüyor. 11 Eylül saldırılarından sonraki yıl içinde örgüte 73 bin özgeçmiş geldi. Everette Jordan, Ulusal Sanal Çeviri Merkezi’ni harekete geçirmeye çalışıyor ve Dr. Jaime Carbo­nell bunu yapmaya çalışmasının doğru olduğuna inanıyor -‘kısa va­dede’. Ama Carbonell merkeze kaynak akıtanlar için, “Yerini tek­noloji aldığında bu kararı gözden geçirmek zorunda kalabilirler,” uyarısında bulunuyor. Ve belki de sonunda Carbonell haklı çıka­cak, çünkü insan analist için her zaman doğru olan şey, günün bi­rinde kullanım dışı kalacağıdır. Otuz yıl boyunca kulaklıkla dinle­me yapan Everette jordarı’ a geçenlerde, yüksek desibellerde yüksek frekansları işitme kaybı başlangıcı teşhisi kondu. Dinleyicinin ken­disi sağır oluyor.

6

Sağa Sola Saldıran Başıboş Fil

Hatta Mahremiyet

“KIZ ARKADAŞIMI ya da bir erkeği ya da bir yabancıyı öpmek is­tersem tam olarak nerede duracağımı bilirim,” dedi Bill Brown. Aşağı Manhattan’da, Houston’la Mercer’ ın köşesinde durmuş, şık bir. butiğin üstüne akbaba gibi tünemiş heybetli bir güvenlik kame­rasına bakıyorduk. Brown kameranın altında, yani görüş alanının dışında durmak amacıyla duvara yaklaştı. “Burada!”

Temmuz ayının bulutlu bir cumartesi gününde Brown’la ve bir­kaç başka meraklıyla buluşarak Manhattan civarında Brown’un rehberliğini yaptığı yürüyüş turlarından birine katıldım. Kırkları­nın ortasında sırım gibi bir adam olan Brown iş botları, siyah kat pantolon ve mavi bir parka giymişti o gün. Brown çok kabarık saç­lı, yarısı beyazlamış kirli sakallı ve sinirli bir inatçılığı olan bir adam. Soho’ da buluşup yürümeye başladık; Brown bize çeşitli güvenlik kameralarını gösteriyordu.

Bu kitap için araştırma yaparken tekrar tekrar karşılaştığım bir savunu vardı: Saklayacak bir şeyim yoksa mahremiyet konusunda neden kaygılanayım? Brown’ un turuna katılmak istememin neden­lerinden biri görsel izlemenin New York’ta ne derece yaygın oldu­ğu hakkında bir fikir edinmek ve bunu önemsememin gerekip ge­rekmediğine karar vermekti, Bill Brown kesinlikle, önemsemem ge­rektiğini düşünüyordu.

Uzun, ince, sivri uçlu ‘ilk kuşak’ kameralarla yuvarlak, siyah, küçücük ‘üçüncü kuşak’ kameraları gösterirken, “4. Ek Madde ha­la kitaplarda,” dedi. Ne demek istediğini anlatmak için bir kamera­nın altında durup, “Kameranın öteki ucunda oturup tam olarak 2.29′ da burada bir suç işleneceğini düşünmek için olası bir neden bulunduğunu söyleyen hiçbir yargıç yok,” dedi. Bu doğruydu el­bette, ama anayasa bilgisi biraz zayıftı. 4. Ek Madde bizi izinsiz ara­ma ya da el koymalardan korur, ama Yüksek Mahkeme bunun an­cak ‘makul bir mahremiyet beklentisi’nin bulunduğu durumlarda geçerli olduğuna karar vermiştir. Kalabalık bir sokakta makul bir mahremiyet beklentiniz olup olmadığı konusu tartışmaya açıktır. Brown böyle bir beklentiniz olabileceğini söylüyor.

Brown, Rhode Island Tasarım Okulu’nda yıllarca Amerikan edebiyatı dersleri verdikten sonra, 1996′ da Güvenlik Kameraları Oyuncuları adlı bir grup kurdu. Grup başlangıçta yalnızca, sanat okulu öğrencilerinin hınzırlıklarından ibaretti; kameraların önünde oyunlar oynuyor ve böylece son derece maskaraca bir protesto eyle­mi gerçekleştirmiş oluyorlardı. Ama Brown tüm kentte mantar gi­bi kamera bitmeye başladığını fark etti ve bu turları düzenlemeye başladı. Batı Broadway’ den aşağı ve Prince Sokağı boyunca yürüdü­ğümüz sırada Brown, kamera olduğu güçlükle anlaşılabilecek çeşitli yeni tip kameraları gösterdi. Üçüncü kuşak kameraların çoğu es­ki moda sokak lambası görüntüsüne bürünmüştür içinde güçlü bir kamera saklayan boynu bükük, siyah bir tomurcuk. Bazı ‘yerim’ ka­meralardan bahsetti; bunları ne belediye sahipleniyordu ne de her­hangi bir özel kurum. Bunları gördüğümüzde Brown üstlerine “İzleniyorsunuz” yazılı bir çıkartma yapıştırıyordu.

Yanımızdan geçen atlet giymiş, güneş gözlüklü, iriyarı iki adam Brown’ urı çevresinde toplanmış küçük kalabalığı fark etti. Araların­dan biri, “Nedir bu?” diye sordu.

Brown belki de tura katılacaklarını umarak dostça, “Mahremi­yeti koruyoruz,” dedi.

Adamlardan biri, “Dünyada daha önemli işler var,” diye yanıt­ladı onu.

“Öyle mi? Örneğin ne?” diye sordu Brown.

Adam Broadway’ den aşağıya, eskiden İkiz Kuleler’ in olduğu ye­re doğru işaret ederek, “Yirmi blok aşağıya inerseniz görürsünüz,” dedi.

BİR YANIM ATLETLİ ADAMLA AYNI FİKİRDE; güvenlikle mahre­miyet hakkı arasında bir yarışma yapılsa, güvenlik her zaman bas­kın gelir. Bu dünyanın Bill Brown’ Iarı, ki seyahatlerim sırasında onlara çok rastladım, mahremiyet konusunda bana biraz dogmatik geliyor. Güvenlik kameralarının gerçek suçluların yakalanmasını sağladığı yönünde pek az kanıt olduğunu belirtiyorlar elbette. Bu kameralar çoğunlukla terörizmi ya da kaçırma eylemlerini önleye­cekleri vaadiyle yerleştiriliyor, ama aslında küçük suçları önlemek dışında fazla işe yaradıkları söylenemez. Ortalama sivilde uyandır­dıkları daha fazla güvenlik duygusu yine de, aslında bir yanılsama­dan ibaret olsa da, varlıklarına gerekçe oluşturabilir. Bu güvenlik yanılsamasının cazibesi İngiltere’ de bizi öyle bir noktaya getirdi ki, ortalama Londralının her gün üç yüz ayrı kamerayla görüntülendi­ği tahmin ediliyor. Kaliforniya’daki Palm Springs kentinin 11 Ey­lül’ün ardından yeni güvenlik kameraları yerleştirme kararını ver­mesinden sonra, Belediye Başkanı David H. Ready, “Bence bunla­rı artık Büyük Birader’den çok, küçük birer dost olarak görüyoruz,” dedi bir gazeteciye.

Ama kameraların tek varlık nedeni sivillerin ve siyasetçilerin kal­dırımda yürürken kendini daha iyi hissetmesini sağlamak, teröriz­mi ve şiddet içeren suçları önlemek için birilerinin bir şeyler yaptı­ğını göstermekse, belki de mahremiyet haklarını ilk bakışta görün­düğü kadar ihlal etmiyorlardır. Elektronik izlemenin yarattığı ihlal konusunda kaygılı kişilerle karşılaştığımda tekrar tekrar şu soru gündeme geliyor: Siz yanlış bir şey yapmıyorsanız korkacak ne var? çoğu insan devletin e-postalarını okuyup okuyamayacağını düşün­düğünde, “Yanlış bir şey yapmıyorsam neden aldırayım ki?” diyor. Bu savunuya katılmıyorum -yanlış bir şey yapmamak cümleciğini mutlak bir ifade olarak görmek fazlasıyla koIay- ama belli bir reto­rik gücü de var. Ve bu savununun ardında, mahremiyet hakları ko­nusunda patırtı koparanların aslında biraz anormal olduğu, milen­yuma özgü bir narsisizm ve paranoya karışımına kapılmış bulun­dukları ve kameranın bakışı karşısında tir tir titredikleri kuşkusu gizli. Yarası olan gocunsun, derler ya.

Bill Brown örneğinde bu savunu pek de yanlış değil. Turdan bir yıldan fazla bir süre sonra, 8 Ocak 2004’te Brown, geçici eleman olarak çalıştığı hukuk firmasından müstehcen telefon görüşmeleri yapmak ve dokuz yaşında bir kıza cinsel tehditlerde bulunmak ne­deniyle ağır tazizle suçlandı. Doksanlı yılların başında, Rhode Is­land’ da ders verdiği sıralarda, telefona küçük bir kız çıkana dek rastgele telefon numaraları çevirdiği ve aradığını bulduğunda kor­kutucu ve müstehcen konuşmalar yaptığı için altı kez tutuklanmış olduğu ortaya çıktı. New York’ta. 28 Aralık 2003 gecesi hukuk fir­masından yedi yüz telefon görüşmesi yapmıştı. Dedektifler News­day’ e Brown’un bir güvenlik kamerası sayesinde yakalandığını söy­lediler. On beşinci kattaki hukuk firmasındaki kameraların çoğu­nun yerini biliyor ve bunların önünden geçerken yüzünü saklıyor­du, ama o gece içlerinden birini kaçırmıştı.

BU ÖRNEKTE GÜVENLİK KAMERASI gerçekten iyi bir işe yaradı:

Bill Brown’ u yakaladı. Ama geri kalanlarımız kaygılanmalı mıyız? Ortalıkta çok fazla haberleşme var, istihbarat örgütleri şu halleriyle bile yeterince bunalmış durumda ve sivillerin haberleşmelerinin iz­lenmesine karşı yasalar var -öyleyse neden endişelenelim? Bu savu­nuya sezgisel ve belki de akıldışı bir duyguya göndermede bulunma­dan karşı çıkmak son derece güç. Böcekleri düşündüğünüzde kaşın­maya başlarsınız; Sigint’ i araştırırken de bir miktar paranoyaklaşır­sınız. Entelektüel olmaktan çok, içgüdüsel bir rahatsızlık bu ve so­run biraz da, mahremiyeti tartışırken kullandığım ız sözcük dağarcı­ğının gelişmemişliğinden kaynaklanıyor. “Toplum açısından mah­remiyet kadar önemli olan pek az konu toplumsal kuramda böyle­sine tanımsız bırakılmış ya da toplumbilimcilerin bu kadar muğlâk ve kafası karışık yazılarına konu olmuştur,” diyordu Alan Westin, 1967 tarihli klasik kitabı Privacy and Freedom’ da (Mahremiyet ve Özgürlük); o günden bu yana durumda fazla bir gelişme görüldü­ğü söylenemez.

Mahremiyetin tanımlanmasının ve başka toplumsal değer ve gündemlerle karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesinin bu kadar zor olmasının nedenlerinden biri, felsefeci Isaiah Berlin’in deyişiyle ‘negatif özgürlüklere klasik bir örnek olmasıdır. Serbest konuş­ma hakkı gibi pozitif bir hak değildir mahremiyet; aksine, ihlal edil­mesi bağlamında tanımlanır her zaman. Siyaset bilimci Priscilla Re­gan Legislating Privacy’ de (Mahremiyeti Kanunlaştırmak), “İnsan­ların belli bir düzeyde mahremiyetlerinin bulunduğunu varsayma­ları ve -mahremiyetleri tehdit ya da ihlal edilene dek- mahremiyet konusunda kaygısız görünmeleri mahremiyetin muğlâklığını daha da karmaşıklaştırır,” der. “Bu tehdit ya da ihlal gerçekleştiğinde mahremiyetin tanımı karşılaştığı tehdidin yapısına bağlı olur ya da bundan türer.” Başka bir deyişle, mahremiyetin ihlalinden söz et­mek kendi başına mahremiyet kavramından söz etmekten çok da­ha kolaydır. Yargıç Louis Brandeis bile mahremiyet hakkına dair ünlü tanımını yaparken mahremiyeti ‘yalnız bırakılma hakkı’ ola­rak tanımlamıştır.

Bu söz oyunu tümüyle anlama dayanıyor gibi görünse de, Ame­rika’nın mahremiyet konularındaki hukukunun tuhaf yapısı, mah­remiyet konusunu düşündüğümüzde aklımızdan geçenlerin ciddi yasal sonuçları olabilmesi anlamına geliyor. İçki yasağı döneminde Roy Olmstead adlı Seattle ‘Iı bir içki kaçakçısı, telefon konuşmala­rını Maliye Bakanlığı’nın gizlice dinlemesi sonucunda hüküm giy­mişti. Olmstead yasadışı dinlemeye dayalı kanıtların kullanılması­nın 4. Ek Madde’nin makul olmayan aramaya ve el koymaya karşı getirdiği korumanın ihlali olduğunu öne sürerek temyize gitti. Ama Yüksek Mahkeme 5-4 oy oranıyla, bir ‘arama’ oluşturması için ge­rekli fiziksel ihlal olmadığı ve telefon görüşmeleri maddi bir şey ol­madığından ‘el koyma’ durumu söz konusu olamayacağı için 4. Ek Madde’nin telefon dinleme için geçerli olmadığı sonucuna vardı. Olmstead örneği, mahremiyetin tanımlanması söz konusu olduğun­da Amerikan sözcük dağarcığının ne kadar yetersiz olduğunu gös­terdi: Fikrin mülkün ve evin kursallığı kavramlarına bağlanması ge­rekiyordu ve bu örnekte, Yargıç Wendell Holmes’ un telefon dinle­menin ‘pis bir iş’ olduğu yönündeki muhalif çığlıklarına rağmen, fi­ziksel olarak haneye tecavüz durumu söz konusu değildi.

Olmstead kararı neredeyse kırk yıl boyunca, 1967′ de Katz-ABD davası Yüksek Mahkeme’nin önüne gelene dek tersine çevrilemedi. Katz olayında FB’ nın izin almadan telefon dinlemesi söz korkusuydu ve cihaz, FB’ rnın bir kumar operasyonu için kullanıldığını bil­diği bir telefon kulübesinin dışına yerleştirilmişti, Mahkeme 4. Ek Madde’nin telefon kulübesinde bile geçerli olduğuna ve yerleri de­ğil kişileri koruması gerektiğine hükmederek, Olmstead kararını ter­sine çevirdi. Ama Yargıç John Marshall Harlan burada, yüzyılın ge­ri kalan kısmı boyunca 4. Ek Madde davaları na musallat olacak kaygan bir standart getirmişti. Harlan, 4. Ek Madde’nin bireyleri yalnızca ‘akla uygun bir mahremiyet beklentisi’nin bulunduğu yer­lerde koruması gerektiğini öne sürmüştü.

Son derece esnek olan bu ölçüt, hem geniş kapsamlı olarak hem de kısıtlayıcı olarak yorumlanabilir. Böylece, Katz ‘makul’ olarak halka açık telefon kulübesinde yaptığı konuşmanın mahrem olma­sı gerektiğine inanırken, Yüksek Mahkeme devletin kaldırımdaki çöp tenekenizi aramasının beklenmesinin de makul olduğu hük­müne varmıştır. Çöpünüzü evden dışarı çıkardığınız anda mahrem kalması için akla uygun bir beklentiniz bulunamaz. Telefon fatura­larımızı ödediğimiz ve telefon şirketinin çalışanları aradığımız nu­maraları görebildiği için Yüksek Mahkeme, polislerin sizin kimleri aradığınızı ve kimlerin sizi aradığını öğrenmek için izin alması ge­rektiğini beklemenizin akla uygun olmadığına hükmetmiştir. Ama mahremiyeti tartışmakta kullandığım ız sözcük dağarcığı böylesine yetersizken bu kadar çok şeyi mahremiyet beklentilerimize bağla­mak riskli değil midir? Ve özellikle de haberleşme teknolojisinin ya­pısının sürekli değişmesi bu hesaplamayı daha da zorlaştırmaz mı? Örneğin, internette mahremiyet konusunda makul bir beklentimiz olabilir mi? Web’ de American Online üstünden gezdiğinize ve AOL ziyaret ettiğiniz siteleri bildiğine göre, polisin AOL’ dan bu bilgiyi almak için önce izin almasını beklemeniz makul olacak mı­dır? O dönemde Columbia Hukuk Fakültesi’nde öğretim görevlisi ve BRUSA taslağının hazırlayıcılarından olan Nünberg Savcısı Tel­ford Taylor, Katz kararının ardından, “Kişinin mahremiyetinin halka açık telefon kulübesinde de kendi evindeki kadar koruma al­tında olduğunu duymak rahatlatıcı olacaktır kuşkusuz,” demişti. “Ama kişinin mahremiyetinin kendi evinde, halka açık telefon kulübesindekinden daha fazla korunmadığını fark etmek hiç de rahatlatıcı olmayacaktır.”

Sonuçta, karşımızdaki soru, mahremiyetin soyut bir ilke olarak bir değerinin olup olmadığı. Bir anlığına hiçbirimizin saklayacak bir şeyinin olmadığını ve ayrıca devletin gözetlerne kapasitesini as­la kötüye kullanmayacak iyi niyetli bir güç olduğunu varsayarsak, bu durumda mahremiyetini ne değeri olacaktır? NSA’nın eski genel hukuk müşaviri Stewart Baker 1994 tarihli bir makalesinde, çeşitli gizlice dinleme ve gözetlerne uygulamalarının ‘yurttaşlık hakları ko­nusunda yarattığı risk’in ‘büyük oranda kuramsal’ olduğunu savun­muştur. Sivil özgürlüklerin uygulamada risk altında olmadığının düşünülmesi durumunda güvenlikle sivil özgürlükler arasında yapı­lacak karşılaştırma büyük oranda değişeceğinden, kışkırtıcı bir id­diadır bu. Ve aynı zamanda, 20. yüzyılın istihbarat tarihinin ışığı altında bakıldığında, biraz safça bir iddiadır.

TIMOTHY GARTON A5H 1978’DE Oxford’ dan yeni mezun olmuş ve Berlin’e taşınmaya karar vermişti. Kent hala duvarla ikiye ayrıl­mış durumdaydı ve Garton Ash, Alman Demokratik Cumhuriye­ti’nin gizli polisi Stasi’rıirı kendisi hakkında yavaş yavaş bir dosya oluşturduğunun farkına bile varmadan yıllarca hem Batı Berlin’ de hem Doğu Berlin’de yaşadı. Stasi onu izlerken Garton Ash bölün­müş kentte dolaştı, öğrenim gördü, yazılar yazdı, arkadaşlarıyla bu­luştu ve romantik telefon konuşmaları yaptı. Kendisini izleyen ucuz takım elbiseli aksi adamlar ona Romeo kod adını vermişti.

Stasi tüm zamanların en mükemmel gözetlerne devletini yarat­tı. Yalnızca daha geniş çaplı güvenlik adına mahremiyet ortadan kaldırıldığında ne olduğunu gösterdiği için değil, basit bir fikrin (herkesi her an izlersek ne olur?) uygulamaya konduğu tek gerçek örnek olduğu için de onların deneyimini incelemek yararlı olacak. Stasi’ nirı amacı her yerde olmak ve her şeyi görmekti. 1988’de Dev­let Güvenlik Bakanlığı’nın doksan bin tam zamanlı çalışanı ve 170 bin Inoffizielle Mitarbeiter’ı -‘gayri resmi işbirlikçi’ si- bulunmak­taydı. Bu IM’ ler kalabalık bir muhbir grubu oluşturmaktaydı. III. Reich döneminde her iki bin vatandaşa bir Gestapo ajanının düş­tüğü tahmin edilmektedir. Stalin’in Rusyası’ nda her 5830 vatanda­şa bir KGB ajanı düşüyordu. Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde ise her altmış üç kişiye bir Stasi görevlisi ya da muhbir düşüyordu. Arada bir ihbarda bulunan yarı zamanlı muhbirler de hesaba katıl­dığında her 6,5 vatandaşa bir muhbir düzeyinde tahminler de ya­pılmaktadır. Stasi, operasyonlarını ihbarlara, fotoğraflara ve gizlice dinlenmiş konuşmalara dayanarak yürütüyordu. Tanrı’ya benzer bir her şeyi bilme kapasitesine ulaşmaktı amaç -ve aynı zamanda, insanların Stasi’ yi kızdıracak şekilde hareket etmeyi düşünmelerini engelleyecek bir korku yaratmak. Baskı mantığı son derece etkilidir:

İnsanları onları her an izleyebileceğinize inandırmak. gerçekten iz­lemekten çok daha önemlidir.

Stasi’ nin etiketlemek, izlemek ve bilmek, hiçbir şeyi şansa ya da kişisel iradeye bırakmamak yönündeki neredeyse taksonomi düze­yine varan dürtüsü öylesine güçlüydü ki, bazı tuhaf ve trajik deney­ler yapılabiliyordu. İzlemek istedikleri kişi ve nesneler için radyo ak­tif etiketler tasarladılar. Ajanlar kişinin giysilerine radyasyonlu bir iğne takacak, ya da dairesine girip el pompasıyla zemine sprey sıka­cak ve böylece söz konusu kişi gittiği her yerde radyoaktif izler bı­rakacaktı. Bundan sonra ajan, radyasyon saptaması yaptığında ses­sizce titreyen bir Geiger sayacıyla hedefi izleyecekti. Sonradan yapı­lan bir soruşturmada, radyasyonun işaretli bir hedefi kasten öldür­mek ya da yaralamak için kullanıldığı yönünde hiçbir kanıt bulu­namasa da, bu tekniğin, sağlık açısından yaratacağı sonuçlar hiç dü­şünülmeden kullanılmış olduğu anlaşıldı.

Berlinliler Normannenstrasse’ deki Stasi genel merkezine Bin Bir Göz Evi derlerdi. Garton Ash’ inki gibi dosyalar yıllar içinde kabar­dı ve her dosya yeni dosyalar doğurduğundan, sayıları giderek art­tı. 1980’lerin sonu yaklaşırken Stasi egemenliğinin de sonu geldi ve protestocular binayı sardığında içerideki görevliler çılgınca bir ça­bayla dosyaları imha etmeye koyuldu. Elbette, bu olay Sovyet dö­neminin son saatlerini yaşayan Doğu Almanya’ da geçtiğinden, pek çok yokluk çekilmekteydi ve bunlardan biri de kâğıt kıyma maki­nesi yokluğuydu. Ajanlar kılık değiştirerek, bu makinelerden almak üzere Batı Berlin’e gönderildi ve alınan makineler bozulana dek kullanıldı. Stasi’ nın kâğıt kıyma makineleri bozulduğunda (sonra­dan, tek bir binada yüzden fazla makine bulunmuştur) belgeleri el­le yırtmaya koyuldular. Ama Alman düzen merakının yarattığı kor­kunç bir parodi yaşandı ve yırtma işlemi son derece düzgün bir şe­kilde yapıldı; Duvar’ın yıkılışından bu yana ‘Yapboz Kadınları’ adı verilen bir grup kadın düzenli bir şekilde yırtılmış belgelerle dolu çuvalları taramakta ve insanların yaşamlarının el altından toplanmış kayıtlarını parça parça birleştirmektedir, Birkaç yıl önce bu gayret­li kadınlara şöyle bir memorandum dağıtıldı:

1 çalışan günde ortalama 10 sayfa birleştirmektedir, 40 çalışan günde ortalama 400 sayfa birleştirmektedir.

40 çalışan 250 çalışma gününün bulunduğu bir yılda ortalama 100.000 sayfa birleştirmektedir.

Her çuvalda ortalama 2500 sayfa bulunmaktadır. 100.000 sayfa yılda kırk çuval etmektedir.

Stasi Dosya İdaresi’nde toplam 15.000 çuval bulunmaktadır. Bu da, her şeyin birleştirilmesinin 40 çalışan la 375 yıl süreceği anlamına gelmektedir.

Stasi’ rıin Garton Ash’ in Berlin’de geçirdiği yıllar için tuttuğu ka­yıtlar mucize eseri sağlam kalmıştı; Ash The File (Dosya) adlı olağa­nüstü kitabında Berlin’ e dönüp bu malzemeyi incelemesini ve o yıl­ları kayıtlardan çıkararak birleştirmesini anlatır. Sonuç soluk bir anılar toplamı, muhbirlerle ajanlar tarafından kaydedilmiş gözlemler ve o döneme dair kendi günlüklerindeki kayıtlardır. “Ben o muhbirle­rin kurbanı değildim… Bana ciddi bir zarar vermediler,” diyor Ash. Ve kitabın bazı bölümleri oldukça komik; Garton Ash on yıldan fazla bir zaman önce çeşitli muhbirlerin kendisiyle karşılaştıkları za­manları anlattıkları o tutarsız notlara baktıkça, tuhaf bir ikili rönt­gencilikle karşılaşıyoruz. (“Dördüncü ciltte görünüyorum -adamın aksi bir ifadeyle yazdığına göre, onun brendisinden bol bol içerken. Belki de Stasi’ nin şişesini yeniden doldurmasını umuyordur.”) Ama kitabın sonlarına doğru benim rahatsız edici bulduğum bir satır var.

Doğu Avrupalı muhalifin Gibi ilkesi şöyledir: Bir diktatörlükte sanki özgür bir ülkedeymişsin gibi yaşamaya çalış! Sanki Stasi yokmuş gibi. Benim yeni ilkemse bunun tam tersi: Bu özgür ül­kede sanki Stasi seni her an izliyormuş gibi yaşamaya çalış! Ka­rının ya da en iyi arkadaşının, geçen cumartesi akşamı onlar hakkında söyledikleri n ya da geçen hafta Amsterdam’ da yaptık­ların konusunda Stasi’ nin tuttuğu kayıtları okuduğunu düşün. Bundan utanç duymayacak şekilde yaşayabilir misin? Ciddi bir utançtan bahsetmiyorum. Biraz utanç duymak kaçınılmaz ola­caktır; insanın çarpık kalıbı böyledir.

Bu satır belki de bilinçsizce, mahremiyetin soyut değerini göste­riyor. Saklayacak ‘gerçekten’ utanç verici bir şeyimiz olmasından farklı bu. Kötü niyetli bir devlet karşısında duyulan korkudan fark­lı. Kişinin bir bağlamda bir şekilde, başka bir bağlamda başka bir şekilde davranması doğal değil mi? Bazı kişilere sırlarımızı açarken bazılarına açmamamız mantıklı değil mi? Kamusal/özel ayrımı tam da, romancı Milan Kundera’ nın özel alanda kamusal alana kıyasla farklı davranmamız gerçeğini ‘bireyin yaşamının temeli’, ‘kişinin her şeyin ötesinde savunması gereken değer’ olarak açıklarken an­latmak istediği şeydir. Hukuk akademisyeni Jeffrey Rosen’ ın The Unwanted Gaze (İstenmeyen Bakış) adlı kitabında belirttiği gibi, “Liberal bir devlet, kimliğimizin kimi bağlamlarda sakladığımız parçalarını başka bağlamlarda açığa vurabilmemizin özgürlük açı­sından vazgeçilmez olduğunu bildiği için, kamusal ve mahrem ko­nuşma ayrımına saygı gösterir.” Bu, kimliğin gelişimi ve kişinin saygınlık duygusu açısından da vazgeçilmezdir. “Telefonlarımızı dinleyenlerden, mektuplarımızı okuyanlardan, odalarımıza gizli dinleme cihazı yerleştirenlerden bu tür ihlallere karşı korunmak is­tediğimiz için kaçarız,” der Sissela Bok. “Saklayacak ne kadar az şe­yimiz olursa olsun, niyetleri ne denli iyi olursa olsun, bu tür teca­vüzleri küçültücü buluruz.”

Ama bütün bunlar biraz gereksiz yere telaş yaratmak anlamına gelmiyor mu, diye düşünebilirsiniz. Ne de olsa burada söz konusu olan, Orwell’ de gördüğümüz görevi kötüye kullanmanın gerçek hayattaki karikatürü olan Stasi’ ydi. Böyle bir durum ABD’de asla ya­şanmaz. Devlet muhalefeti boğma ya da halkın arasındaki düşman­ları bulma saplantısı içinde değil. Zaten 4. Ek Madde’yle çeşitli ya­salar Amerikalıları aşırı bir izleme uygulamasından koruyor, üstelik NSA gibi örgütler Kongre’nin denetimi altında.

BRITT SNIDER ADLI WASHINGTON’LU genç bir hukukçu 1975’te yeni bir görev aldı. Snider otuz yaşındaydı, Virginya Üni­versitesi’nden hukuk diploması almıştı ve elinin altında, Viet­nam’da muhaberat subaylığı yapmış olma deneyimi vardı. Sena­to’ nun AnayasaI Haklar Alt Komitesi’nde hukukçu olarak çalışır­ken başkanlığını Idaho’dan Senatör Frank Church’ ün yaptığı yeni bir komitenin hukuk danışmanı olma teklifini aIdı.

Aylar önce, 22 Aralık 1974 tarihinde Seymour Hersh The New York Times’ ın ön sayfasında “ABD’de Nixon Yıllarında Savaş Kar­şıtı Güçlere, Öbür Muhaliflere Karşı Geniş Çaplı CIA Operasyo­nu” başlıklı bir yazı yayımlamıştı. Hersh istihbarat topluluğunun Vietnam Savaşı’na karşı çıkan sivilleri izleme çabasının haberini al­mıştı. Bu konuda yorum almak amacıyla dönemin Merkezi İstih­barat Başkanı William Colby’ ye telefon ettiğinde, açıklamaların. kendisine Pulitzer Ödülü kazandıran ‘My-Lai’ den daha büyük bir olay’ olacağına söz verdi. Haklı çıktı: 1975 tarihe İstihbarat Yılı ola­rak geçecekti.

Haber basında bomba gibi patladı ve Başkan Gerald Ford 3 Ocak 1975 tarihinde aralarında Colby’ nin, Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ ın ve Beyaz Saray Genel Sekreteri Donald Rumsfeld’ in de bulunduğu az sayıda yakın danışmanıyla Oval Ofis’te bir toplantı yaptı. Tartışılan hasar kontrolü planlarından biri de, iddiaların araştırılması için özel bir komisyon kurulmasıydı. Kariyerinde yük­selmekte olan Genel Sekreter Yardımcısı Dick Cheney birkaç gün önce Başkan’a bir memorandum göndererek böyle bir komisyonun kurulması gerektiğinden bahsetmişti. Gizli istihbarat genellikle yü­rütme kolunun alanında bulunduğundan, komisyonun Kongre Komisyonu olmasına karar verildi ve 1975 ‘in ilk aylarında Temsilciler Meclisi’nde ve Senato’da iki komisyon oluşturuldu. Bu iki ko­misyonun soruşturmaları ve hazırladıkları raporlar Amerikan gizli istihbaratının karanlık bir yanını daha önce hiç görülmemiş şekilde

açığa çıkaracaktı.    .

Senato Komitesi’nin başında, çalışma arkadaşlarının biraz soğuk ve ahlakçı bulduğu ve bu soruşturmayı 1976’da başkanlığa aday ol­mak için atlama tahtası olarak kullanmayı düşünen Church vardı. Komite Hersh’ in iddialarının doğruluk payını ve bu yurtiçi izleme programının gerçek boyutunu araştırmaya koyuldu. Bu dönemde NSA hali, Amerikalıların çoğunun adını bile duymadığı göze çarp­mayan bir kurumdu ve Church’ ün soruşturması CIA’ yla FBI hak­kında bilgi toplamaya yönelikti, Pek de parlak görünmeyen NSA’ yı çözme işi Snider’ a ve yine genç bir adam olan Peter Fenn’ e kalmış­tı.

Doğaldır ki, bunun hiç de kolay olmadığı anlaşıldı. Snider’ la Fenn işe, Kongre Araştırma Servisi’nden (CRS) halka açık kayıtlar­da NSA’ yla ilgili olarak yer alan her şeyi istemekle başladı. CRS bu isteği karşılayarak Devlet Organizasyon Kılavuzu’ndan bir parag­raflık bir tanımla Rolling Stones dergisinden yanlışlarla dolu bir ya­zı verdi onlara. Birkaç emekli NSA çalışanını bulup görüşmeyi ba­şardılar, ama bu eski tüfekler yalnızca, çalışanlar arasında park yer­lerinin yanlış tahsis edilmesi gibi önemsiz suiistimallerden bahsede­biliyordu. Snider’ ın sözleriyle, “NSA’ nın operasyonları öylesine bö­lünmüştü ki, doğru kişiyi bulamazsak, ötekiler hiçbir şey bilmiyor­du.”

Snider’ la Fenn’ in bir fırsat bulabilmesi için aylar geçmesi gere­kecekti. Mayıs 1975’te, CIA’ nın “Aile Mücevherleri” olarak adlan­dırdığı bir belgenin kopyasını ele geçirdiler. Aile Mücevherleri, adı­nı CIA’ nın belgeyi dış dünyadan büyük bir dikkatle saklamasından alıyor. Belge mevcut ve eski çalışanların örgütün görevi kötüye kul­lanma ve yakışıksızlıklarıyla ilgili anılarının toplandığı yedi yüz say­falık bir özetti. Colby dostlar arasında Aile Mücevherleri’nden CIA’ nın dolabındaki iskelet olarak bahsediyordu. Listede gazeteci­lerin telefonlarının dinlenmesinden Patrice Lumumba, Rafael Tru­jillo ve doğal olarak Fidel Castro gibi yabancı liderlere karşı suikast girişimlerine ve sonuçlarını denemek amacıyla kendi bilgisi olma­dan LSD verilen ve intihar eden Frank Olsen adlı CIA’ dan genç bir bilim adamının ölümüne yol açmaya dek her şey yer alıyordu. (Colby bu konuda şu dikkate değer sözleri etmiştir: “Bu listenin… aslında o kadar da kötü olmadığı sonucuna vardığımda belki de, bu gizli meslekteki kendi uzun kariyerimi ve sonuçta bu meslek hak­kında oluşturduğum olumlu önyargıyı ortaya koydum.”)

Aile Mücevherleri’nin derinliklerinde NSA konusunda iki gön­derme bulunuyordu. Bunlardan ilkinde CIA’ nın telgrafların kop­yalanması işi için NSA’ ya tahsis ettiği New York’taki bir ofisten bahsediliyordu. İkincisiyse CIA’nın NSA’dan ‘savaş karşıtı hareket­te aktif olarak yer almış bazı ABD vatandaşlarının haberleşmeleri­nin izlenmesini istediğini gösteriyordu. Bu iki olayın birbiriyle çok yakından bağlantılı olduğu ortaya çıkacaktı. Snider NSA’yla tema­sa geçerek New York’taki bu ofis hakkında bilgi ya da teyit ve ofis­le ilgili olabilecek belgeleri istedi. Aylar sonra, ancak Ağustos ayın­da, The New York Times’ta NSA’nın Amerikan vatandaşlarının özel uluslararası konuşmalarını dinlemiş olduğu iddiasının yer almasın­dan sonra, örgütten bir görevli Snider’ la görüştü. Kırklı yaşlarının başlarındaki düzgün görünümlü bir adam Snider’ a görüşerek NSA’nın yıllardır, New York’tan yabancı yerlere gönderilen ulusla­rarası telgrafların çoğuna ulaşabildiğini doğruladı. Söylediğine göre programdan devlet içinde pek az kişinin haberi vardı. Kod adı Shamrock’ tı.

NSA’nın adamı her gün bir kuryenin trenle Maryland’ dan New York’a giderek, bir önceki gün New York’tan gönderilerek üç şirke­tin tesislerinden geçen tüm uluslararası telgrafların kopyalarını içe­ren büyük manyetik bant makaraları getirdiğini söyledi: Bu şirket­ler RCA Global, ITT World Communications ve Western Union’ dı. Fort Meade’ e gelen bantlarda ABD’ deki yabancı kurumların yolladığı mesajların ve ayrıca şifreli mesajların arandığını anlattı. Adamın söylediğine göre ABD vatandaşlarının yolladığı telgraflar da vardı bantlarda. ama genellikle kimse bunlara bakmıyordu. “Asıl meselelerle uğraşmak bizi yeterince meşgul ediyor,” diyerek Sni­der’ a güvence verdi. Zaten Savunma Bakanı Mayıs ayında programa son vermişti. Programa Church Komitesi yüzünden değil, ‘pek bir şey üretmediği’ için son verildiğini iddia ediyordu.

Snider tatmin olmamıştı. Adam, Shamrock’ ın ne zamandır sür­düğünü, kim tarafından başlatıldığını ve kimin onay verdiğini söy­leyemiyordu. On altı yıl NSA’nın sivil başkan yardımcılığını yap­mış olan matematikçi Dr. Louis Tordella’yla görüşmesini önerdi. T ordella savaştan sonra UKUSA anlaşmasının imzalanışında bu­lunmuştu, ama bu döneme gelindiğinde artık altmışlarınaydı ve emekli olmuştu. 1975 yılının bir pazar öğleden sonrasında Snider, Tordella’ nın Maryland’in banliyölerindeki evine gitti. Bana onun­la ilgili, “Tam bir çetin cevizdi,” diyecekti. “Çelik gibi küçük göz­ler. Kahkaha yok, gülümseme yok. Her şey çok ciddiydi.”

Yaşlı şifre kıncıyla genç hukukçu, Tordella’ nın verandasında oturup birbirini yoklamaya başladı. T ordella misafirine içten davra­nıyordu, ama ondan ve niyetlerinden kuşkulanıyordu. Bu dönemde Kongre korniteleri, istihbarat topluluğunun canına okumaya çalış­tıkları yönünde ün kazanmıştı. (istihbarat topluluğuyla New York Temsilcisi Otis Pike başkanlığındaki Temsilciler Meclisi Soruştur­ma Komitesi arasındaki düşmanlık o düzeydeydi ki, komiteyle çalı­şan Donald Gregg adlı bir CIA görevlisi sonradan, Vietnam görevi­nin bu deneyimden çok daha iyi olduğunu söyleyecekti.) Tordella, Snider’ a Shamrock hakkında ne bildiğini sordu. Snider öğrendikle­rini anlattı. Bunun üstüne Tordella uzun uzun iç çekti ve konuşma­ya başladı. Konuşma akşamın erken saatlerine dek sürdü.

Anlaşılan, Shamrock’ ın başlangıcı NSA’ dan da eskiye dayanı­yordu. II. Dünya Savaşı sırasındaki sansür programının devamı ola­rak başlamıştı. Savaş sırasında dinleme işi yalnızca Almanlarla Ja­ponların askeri haberleşmelerinin izlenmesini içermez, ülkeye giren ve ülkeden çıkan sivil posta üstünde de yoğunlaşırdı. Japon enter­ne kampı gibi olaylar 1940’ların başlarında Amerika’ da yaşanan ‘içimizdeki hain’ paranoyasının düzeyini gösteriyor olsa gerek; bu tür gelişmeleri saptamak amacıyla bir sansür servisi kuruldu ve bü­yüyerek on dört binden fazla çalışanı bulunan ve tüm ülkede dok­san binayı kaplayan bir kuruma dönüştü. Sansürcüler her gün bir milyon mektubu açıyor ve inanılmaz sayıda telefon konuşmasını dinliyordu. Ayrıca filmleri, dergileri ve radyo senaryolarını tarıyor­lardı. Savaş döneminde olunduğundan, bu durum kabul edilebilir ya da en azından kaçınılmaz bulunuyor ve Amerikalılar sık sık, üs­tünde “Sansür Tarafından Açılmıştır” damgası bulunan mektuplar alıyordu. Sansürcüler devasa mektup yığınının dışında bir de şifreli mesajlarla uğraşmaktan öylesine korkuyorlardı ki, şifre olabilecek, görünürde zararsız yazışmaları yasaklamışlardı. 1940’lı yıllarda ABD’ de şiddetli bir bulmaca modası yaşanıyor ve insanlar birbirle­rine postayla zor bulmacalar yolluyordu. Sansürcüler bir mektupta böyle bir bulmacayla karşılaştığında şifreli olup olmadığını anlamak için bulmacayı çözmeye çalışmak yerine mektuptan çıkarıyordu. Benzer şekilde, öğrenci notlarının listelerinin postayla gönderilme­si ve bir sevgiliye yazılan mektubun: XXOO’ yla bitirilmesi de yasak­lanmıştı. Pek çok Amerikalı, kâğıdın kıt olduğu ülkelerdeki akraba­larına boş kâğıtlar yolluyordu. Bu -kâğıtlara görünmez mürekkeple mesajlar yazılmış olacağından korkan ama bunun doğru olup olma­dığını anlayacak enerjileri ya da becerileri bulunmayan sansürcüler, kâğıdı zarftan çıkarıyor ve düşünceli bir davranışla yerine kendi boş kâğıtlarını koyuyorlardı.

Ve kontrol edilen yalnızca posta değildi. Federal Haberleşme Ko­misyonu’nun iki savaş arasındaki dönemde ABD’de hava dalgalarını denetim altında tutmakta büyük başarı kazanmış olan Telsiz İstih­barat Bölümü operasyonlarını sürdürüyor ve genişletiyordu; bu ko­nuda öylesine başarılıydılar ki ABD’ deki Alman ve Japon casuslar telsizle mesaj göndermekten çekiniyordu. Savaş sırasında tüm ulus­lararası telgraf ileticileri telgrafların kopyalarını devlete veriyordu, ama Tordella bu konuda, “Hiçbiri yaptıkları için tek kuruş almadı,” diyor. Dışişleri Bakanlığı’nın 1945 baharında San Francisco’ da yapı­lan Birleşmiş Milletler konferansına katılan delegeleri dinlemesini sağlayan da Shamrock programıydı. Savaş sona ermiş, ama Sham­rock devam etmişti. Program 1950’lerdeki delikli kâğıt şeritlerden 1960’larda manyetik şeride geçti. Bu geçişle birlikte şirketler manye­tik şerit makaralarını saklamak istemeye başlamıştı. Bu nedenle Tor­della 1966’da CIA’dan şahsen, NSA’nın kopyalama işlerini yapabil­mesi için New York’ta ofis yeri kiralama talebinde bulunmuştu.

Tordella NSA’da işlerin bölünmüş olmasından dolayı yıllarca Shamrock’ tan söz edildiğini hiç duymadığı zamanların olduğunu anlattı. Programın savaştan sonra da devam ettiğinden Başkan Tru­man’ ın haberdar olduğunu sandığını, ama sonraki başkanların hiç­birinin Shamrock’ ı bilmediğini söyledi. Program, Kongre’nin ya da Başkan’ın ya da hatta NSA çalışanlarının pek çoğunun haberi bile olmadan otuz yıl boyunca sessizce devam etti. Söz konusu üç şirket örgüte telgraflarla ne yaptığını sormamıştı. NSA yetkilileriyle dü­zenli olarak temas bile kurmuyorlardı. Sadece, telgrafları kuryelere teslim ediyorlardı.

Snider programın Amerikalıların uluslararası haberleşmelerini izlemekte hiç kullanılıp kullanılmadığını sordu. Tordella, “Tek ba­şına değil,” dedi, ama sonra örgütün haberleşmelerini okuyabilme­si için belli Amerikan vatandaşlarının adlarının seçim kriteri olarak girildiği bazı örnekler olduğunu itiraf etti. Sonradan NSA’ da ger­çekten de, uluslararası haberleşmeleri ele geçirilen ABD vatan~aşla­rından oluşan bir izleme listesinin bulunduğu ortaya çıktı. Örgüt Küba yolculuklarını, Başkan’a yapılan tehditleri ve benzer şeyleri iz­lemek için 1960’larda bu listeleri sınırlı düzeyde kullanmaya başla­mıştı. Ama 1967′ de liste savaş karşıtı eylemlere ve yurttaşlık hakla­rı eylemlerine karışan Amerikan vatandaşlarının adlarını da içere­cek şekilde genişletilmişti. İlke olarak, bu bireylerin listeye eklen­mesinin nedeni herhangi bir yabancı gücün etkisinde olup olma­dıklarının saptanmasıydı. Snider’ ın söylediğine göre, bu faaliyetin doruk noktasında olduğu 1973 yılında listede altı yüz kişi bulun­maktaydı. Örgüt sonradan, analistlerin her ay ortalama 150 bin bi­reysel mesajı daha fazla incelenmek üzere ayırdığını itiraf edecekti. Snider NSA’ nın Amerikan vatandaşlarının telgraflarını okumasının yasal olup olmadığını sorduğunda Tordella biraz ikiyüzlüce bir tu­tumla, “Bunu hukukçulara sormanız gerekecek,” diyecekti.

CHURCH VE PIKE KOMİTELERİ’NİN BULGULARI yoldan çıkmış bir istihbarat topluluğuna, Church’ ün deyişiyle, ‘sağa sola saldıran başıboş fil’e yönelik ithamlardı. Shamrock’ la ilgili açıklamalara Minaret adı verilen bir programla ve istihbarat kapasitesinin kötüye kullanıldığı bir dizi başka skandalla ilgili haberler eşlik etti. Halk, Jane Fonda ve Dr. Benjamin Spock gibi şahsiyetlerin NSA’nın sa­vaş karşıtı sivilleri içeren izleme listesinde yer aldığını öğrendi. Son­radan Henry Kissinger’ ın telefon dinlemeye ve gözetlemeye özellik­le meraklı olduğu ve FBI’ya Dr. Martin Luther King Jr.’ın cinsel yaşamı konusunda kapsamlı bir dosya hazırlanması talimatını ver­diği ortaya çıktı. O dönemde Nixon yönetiminde genç bir görevli olan Roger Morris bu faaliyet konusundaki şaşkınlığını bir başka görevli Lawrence Eagleburger’ a ifade ettiğinde Eagleburger onu bu tür faaliyetlerin rutin olduğuna ve dosyanın ‘savaş karşıtı hareketin önünü kesmek için’ derlenmiş olduğuna temin etti. Kissinger’ ın te­lefon dinleme merakı öylesine büyüktü ki, kendi Ulusal Güvenlik Konseyi’nde yer alanların konuşmalarının dinlenmesine izin ver­mişti: (Bu operasyonun hedeflerinden biri olan Morton Halperin, durumu öğrendiğinde dava açtı ve sonunda Dr. Kissinger’ ın kendi­sinden özür dilemesini sağladı.)

Gizlilik-mahremiyet dinamiğinde tuhaf bir yer değişmeyle Kis­singer gazetecileri de dinletti -London Sunday Time/tan Henry Brandon ve CBS New/tan Marvin Kalb- çünkü yönetim içindeki kaynaklarını saptamak istiyordu. Aslında Kissinger öylesine kon­trolcü ve istihbarat topluluğu üstündeki nüfuzu öylesine güçlüydü ki, Washington’dan kimi şahsiyetlerin kendi adından bahsettiği ko­nuşma metinlerini NSA’ nı n normal istihbarat kanallarından önce kendi masasına yollamasını sağlayabiliyordu. Anlaşılan, negatif 0­rıltıya itiraz ediyordu.

Çok fazla insan çok fazla devlet örgütü tarafından izlenmiş ve [çok] fazla bilgi toplanmıştır. Devlet sık sık vatandaşlarını siya­si inançları nedeniyle, bu inançların yabancı bir güç yararına şiddet ya da yasadışı eylem tehdidi doğurmadığı durumlarda bi­le gizlice izlemiştir. Devlet temelde gizli muhbirler aracılığıyla, ama aynı zamanda telefon dinleme, mikrofon ‘böcek’leri, gizli­ce postaları açma ve haneye tecavüz gibi öteki ihlalci teknikleri de kullanarak Amerikan vatandaşlarının kişisel yaşamları, görüş­leri ve ilişkileriyle ilgili çok miktarda bilgi toplamıştır.

Komitenin bulguları konu Amerikan istihbaratina geldiğinde. Stasi örneğinin çok da uygunsuz ya da abartılı bir örnek olmadığı­nı göstermişti. En azından, her ikisinin de aşırılıkları faydalı bir ör­nek olarak görülmelidir. Ve bu aşırılıkları benzersiz de değildir; İn­giltere’nin de ardında bir sömürme ve görevi kötüye kullanma tari­hi bulunmaktadır. Tıpkı Shamrock’ ın NSA’yla ticari telgraf taşıyı­cıları arasındaki sessiz bir pazarlığı temsil etmesi gibi British Tele­com (BT) da istihbarat örgütleriyle danışıklı işler yapmıştır. 1997′ de, Menwith Hill’ e izinsiz girmekten yargılanan iki protesto­cunun davaları sırasında, BT nin, önemli bir mikrodalga istasyonu olan Hunters Stones’ tan çıkan ve aynı anda yüz binden fazla görüş­meyi taşıyabilen yüksek kapasiteli fiber optik kabloları doğrudan Menwirh HilI’ deki üsten geçirdiği ortaya çıktı. BT, York Kraliyet Mahkemesi’ne yazdığı bir mektupta, (sonradan BT olan) İngiliz Posta İdaresi’nin Menwith Hill’ e ilk kez 1975’te iki adet yüksek ka­pasiteli ve geniş bantlı devre getirmiş olduğunu kabul etti. Bu dev­reler koaksiyal kabloyla Hunters Stones’ daki BT ağına bağlanmıştı. 1992′ de sistem yeni fiber optik kabloyla güncellendi ve böylece Hunters Stones’ dan geçen, dolayısıyla da doğrudan Menwith Hill’ e ulaşan haberleşme boyutu çarpıcı oranda arttı.

İstihbarat örgütlerinin sahip olduğu gücün kötüye kullanılması tehlikesi her zaman var. Kimi örneklerde bu suiistimaller şahsi ka­zanç amaçlı olmuş, güçlerini pekiştirmek isteyen Kissinger gibi mü­dahaleci ve kuşkucu bürokratlar tarafından yönlendirilmiştir. Ama istihbarat örgütlerinin aşırılıkları daha çok ulusal bir paniğin semp­tomları. Shamrock gibi programların kontrolden çıkmasına komü­nistlerin, hippilerin ve Amerika’nın Vietnam’daki savaşına karşı çı­kan başka tarafların ABD’nin altını oyduğu yönündeki içten bir korku yol açtı. Şu anda bulunduğumuz noktada ABD Vietnam Sa­vaşı’ndaki kadar güvensiz ve tehdit altında hissediyor kendini. İstihbarat örgütlerinin Stasi kadar aşırıya gitmesi tehlikesi bulunma­yabilir belki, ama şu andaki durumun arkasında da benzer bir mo­tivasyon bulunduğu kesin görünüyor: her şeyi her an görme ve duy­ma yönünde yırtıcı, paniğe varan bir arzu.

Toplu Bilgi Bilinci adı bu içgüdüyü açıkça ifade ediyor, ama TIPS programı Stasi’ nin başlattığı türde operasyonlara çok daha iyi bir örnek oluşturmakta. İlk kez George W. Bush’un Ocak 2002’de­ki “Birliğin Durumu” konuşmasında ilan ettiği Terörizm İstihbarat ve Önleme Sistemi, sivillerin yurt güvenliğiyle ilgilenmesini amaç­layan Yurttaş Birlikleri’nin bir projesiydi ve ‘kuşkulu ve terörizmle bağlantılı olabilecek faaliyetlerin. Kaydedilmesi amaçlı ulusal sistem’ olarak tanımlanıyordu. TIPS’ ın 2002 yazında başlaması ve on kentten bir milyon gönüllü muhbirin programa katılması planlan­mıştı: postacılar. tesisat teknisyenleri, kuşkulu şeyleri fark edebile­cek durumda bulunan kişiler. Başsavcı John Ashcroft, Senato Hu­kuk Komitesi’ ne, “Bu ülkede Ei Kaide’nin amaçlarını destekleyen önemli sayıda birey olduğuna inanıyorum,” dedi ve TIPS’ın onla­rın saptanmasını sağlayacak bir yol olabileceğini öne sürdü. Kamu­oyunun TIPS’ a karşı yoğun tepkisi karşısında Teksaslı Kongre üye­si Richard Armey Kasım 2002 tarihli yurt güvenliği yasa tasarısına Adalet Bakanlığı’nın bu programı uygulamaya sokmasını engelleye­cek bir madde ekleyerek programı öldürdü. Ama rahatsız edici olan, her ne kadar Stasi’ yi ürkütücü derecede hatırlatsa da, progra­mın ayrıntıları değil, ardındaki motivasyon. Kongre’ deki Demok­ratlar sert taktikleri konusunda Ashcroft’ a saldırdıklarında günü­müzde kötü ün kazanmış olan şu yanıtı aldılar: “Barışı seven insan­ları yitirilmiş özgürlük hayaletleriyle korkutanlara mesajım şu: Sizin taktikleriniz yalnızca teröristlere yardım eder. Ulusal birliğimizi yıpratıyor ve kararlılığımızı yok ediyorlar.”

TIPS taraftarlarının desteklediği ‘kendi işini kendin yap’ tipi is­tihbaratın önemli sorunlarından biri de, sıradan halkın istihbarat işini yapma sorumluluğunu üstlenecek donanıma sahip olmaması. 11 Eylül’ün ardından, Michigan; da yaşayan Muhammed Alacci ad­lı Yemen doğumlu bir kişi, FBI ajanları muhbiri sorgulayıp ailenin bir düşmanı olduğunu anlayana dek yedi gün hapis yattı. Teksas’ ta Esshassah Fuad adlı Faslı bir öğrenci eski karısının onu terörist ter­tiplere karışmakla suçlaması nedeniyle gözaltına alındı. Kadının ya­lan söylediği sonunda anlaşıldı ve yanlış bilgi verdiği için bir yıl hapse mahkûm edildi, ama Fuad bu suçlama yüzünden hapiste ol­duğu sürede okula gidemediği için öğrenci vizesinin şartlarını ihlal ettiği gerekçesiyle göçmenlik suçu işlemekten tutuklandı. 5 Haziran 2003’te Ashcroft bir Kongre oturumunda, kuşkulu kişileri terörizm bağlantılarının bulunmadığı yetkililer tarafından kanıtlanana dek gözaltında tutmayı sürdüreceğini söyledi.

Bu örnekler yalnızca istihbarat örgütlerinin motivasyonlarını ya da güvenilirliklerini değil yeterliliklerini de gündeme getirdiği için ilgi çekici. Devletin Amerikan vatandaşları hakkındaki mahrem bilgilerle dolu çeşidi veritabanları oluşturmasının ya da özel haber­leşmeleri hızla tarama kapasitesini geliştirmesinin kaygı yaratması­nın nedenlerinden biri, bu örgütlerin, ellerindeki gücü kötüye kul­lanmayacaklarına inansak bile, bütün bu bilgilerin güvenliğini sağ­layabileceklerine de güvenmemizin belki de yanlış olacağı düşün­cesidir. Devletin, Amerikan vatandaşları hakkındaki kişisel bilgile­ri içeren, ağa bağlı bir bilgi deposunu kötüye kullanmayacağına inanabilirsiniz belki, ama böyle bir hazine bilgisayar korsanlarına, kimlik hırsızlarına ve başka kuşkulu kişilere davetiye çıkarmayacak mıdır? 2002′ de Kongre Genel Muhasebe Dairesi çeşitli devlet ör­gütlerinin yıllık bilgisayar güvenliği ‘Karrıe’ sini çıkardığında en yüksek notu Sosyal Güvenlik idaresi aldı -ve bu not ‘B eksi’ idi. En düşük notu ise Adalet, Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları, yani tam da bu tür veritabanlarını denetleyecek bakanlıklar almıştı -ve bu not D idi.

Kendini içeriden ya da dışarıdan tehdit altında hisseden devlet­lerin isterik ya da kanunları hiçe sayan tepkilerini tanımlamakta kullanılan eski bir Latince deyim vardır: Intel arma silent leges: Sa­vaş sırasında yasalar sessiz kalır, ABD Yüksek Mahkemesi’nin baş­yargıcı olan William H. Rehnquist gibi’ bir otorite ‘en azından yal­nızca tanımlayıcı anlamda’ bu deyimin gerçek olduğunu öne sür­müştür. iktidarın yozlaştıracağı, mutlak iktidarın ise mutlaka yoz­laştıracağı yönündeki eski deyimi herkes bilir, ama bu küçük abartı aslında Lord Acton’ ın daha etkileyici ve derinlikli bir gözleminin sonuna eklenmiştir. Pasaj şöyledir:

Öbürlerinin aksine Papa’yı ve Kral’ı yanlış bir şey yapmadıkları yönünde olumlu bir varsayımla yargılamamız gerektiği kuralını­zı kabul edemem. Şayet iktidar sahipleriyle ilgili bir varsayım varsa, tam aksi yönde olmalı ve iktidar güçlen dik çe varsayım da güçlenmelidir. Yasal sorumluluk eksikliğini tarihsel sorumluluk telafi etmelidir. iktidar yozlaştırma eğilimi taşır ve mutlak ikti­dar mutlaka yozlaştırır.

Burada sorulması gereken soru şu ki, tam da yapılarının temel bir unsuru buyken, istihbarat örgütlerinden zarar gelmeyeceğine ve görevlerini kötüye kullanmayacaklarına neden en baştan inanalım? İnsanlar kontrolsüz bırakıldığında kötü davranma eğilimindedir. Kimsenin öğrenmemesi olasılığının yüksek olduğunu düşündüğü­müzde şansımızı deneriz. Anlaşılabilir mesleki bilgi ve kontrol aç­lıkları istihbarat örgütlerini her zaman, kimsenin izlemediğini dü­şündükleri zamanlarda kuralları esnetmeye ya da çiğnemeye yönel­tecektir. Bu durumda soru, bir başka Latince deyime başvurursak, Quis custodiet ipsos custodes olacaktır: izleyenleri kim izliyor?

TOPLUMBİLİMCİ ANTHONY GIDDENS güvenin modern toplu­mun ön şartı ve can damarı olduğunu söyler. Kurumlarımız yete­rince bürokratikleşip karmaşıklaştığında ve bizim bunlarla etkile­şimlerimiz yeterince zayıfladığında bu kurumların doğru şeyleri ya­pacağına güvenmemiz şarttır. Bazı açılardan, temsilci demokrasinin altında da bu ilke yatmaktadır: Devletimin yaptığı her şeyi denetle­yecek zamanım ya da uzmanlığım yok, ama benim yerime tam da bunu yapacak birini seçeceğim. Sistem işe yarıyorsa, bu tür vekiller üstüne kurulmuştur. Sivil özgürlüklerin karşı karşıya olduğu tehdit­lerin tümüyle ‘kuramsal’ düzeyde kalmasını sağlayan bu güvendir.

Church Komitesi’nin soruşturması kurumlara körü körüne gü­venmenin yanlış olduğunu ve bir tür denetimin gerektiğini gösterdi. Soruşturmanın ertesinde komiteler istihbarat örgütlerinin faali­yetlerinin denetimi için daimi Kongre komiteleri kurulmasını tav­siye etti. Henüz genç bir senatörken bu komitede yer almış olan Gary Hart, “Church Komitesi, Kongre’nin istihbarat topluluğu hakkında bir soruşturma yaptığı ilk örnekti,” dedi bana. “Reform­larımız CIA’nın kurtulmasına katkıda bulundu.” Hart örgütü kur­taran şeylere örnek olarak Senato istihbarat Denetim Komitesi’nin adını verdi ve böylece benim görüşmüş olduğum ve komitelerin ye­terince denetlendiğine beni temin eden çok sayıda yetkilinin sözle­rini yinelemiş oldu. Ama bir yanım bu denetimin aslında ne kadar etkin olduğunu merak ediyordu. Gizlilik düzeyinin yüksekliği ne­deniyle komitelerin bile ulaşamadığı pek çok bilgi var. Komitelerin, denetlediği kadarını ya da daha fazlasını gözden kaçırdığından bah­settiğimde bir arkadaşım, “Denetleme,” dedi bana. “Şu iki anlamlı sözcüklerden biri bu.”

“Komiteye, seyahat etmek için katılan çok insan var,” dedi Bob Kerrey bana; inanılmaz ama, denetim komitesindeki senatörlerin bu çok önemli işi temelde bu tür avantajları için istediğini ima edi­yordu. “Denetim çabalarımız çok zayıf kalıyor.” Kerrey on iki yıl boyunca Nebraska senatörlüğü yapmıştı ve bu süre boyunca Sena­to istihbarat Denetim Komitesi’nin kıdemli Demokrat üyesiydi. Günümüzdeyse Greenwich Village’ daki New School for Social Re­search’ ün başkanı. Kerrey’ i görmek istememin nedeni, Senato’daki tartışmaların metinlerini okurken farklı fikirleri olduğunu ve istih­barat işi söz konusu olduğunda alışılmadık olan bir samimiyet ar­zusu gösterdiğini hissetmemdi. Onunla konuşmak istememin bir başka nedeni de ABD’ye Karşı Terörist Saldırılar Ulusal Komisyo­nu’ nun, yani istihbaratın II Eylül olaylarını engellemedeki başarı­sızlığını soruşturan iki taraflı ‘ll Eylül Komisyonu’nun sözünü sa­kınmayan bir üyesi olmasıydı.

Ufak tefek, zarif bir adam olan Kerrey buluştuğumuz gün ku­sursuz bir lacivert takım giyip bordo kravat takmıştı. Kolayca baş­layıveren sevimli bir gülümsemesi var, ama gözlerindeki ihtiyat ca­na yakın gülümsemesinin düşündürdüğü kadar neşeli olmadığını ele veriyor. Temsilciler Meclisi ve Senato komitelerinin kuruluş kararında özellikle yerleştirilmiş bir zayıflık bulunduğunu ve bu zayıf­lığın yasama sürecinin yapısıyla ilgili olduğunu söylüyor. Senato Komitesi’nin bir tasarıyla -örneğin bir bütçe yetkisiyle- ilgili otu­rumları, tartışmaları ve düzeltmeleri tamamladıktan sonra bu tasa­rıyı incelenmesi için Silahlı Kuvvetler Komitesi’ne vermesi gereki­yor. “Silahlı Kuvvetler Komitesi o dönemde ve günümüzde yeterin­ce güçlü olduğundan, kendisinden bağımsız olarak ulusal güvenlik­le ilgilenen bir başka komitenin kurulmasına izin vermeyecekti.” Bu nedenle Denetim Komitesi bütçe konularında ya da herhangi bir konuda son sözü söyleyememektedir. “Bu nedenle bugünkü tar­tışmada insanlar 199ü’larda istihbaratın kaynaklarını kıstığımızı söylüyor ve istihbarat Komitesi’nin bunu neden yaptığını soruyor. Bunun Silahlı Kuvvetler Komitesi’yle ilgili olduğunu kimseden du­yacağınızı sanmıyorum -çünkü her seferinde lanet tasarıyı alıp pa­ralıyorlar; her seferinde.”

Kerrey’ nin anlattıklarının ardında kısmen, kıyasıya bir rekabe­tin kalıntıları olabileceğini fark etmiştim. Senato bazı açılardan, birbiriyle savaşan bir beylikler yığınıdır; yasa koyucu olarak, kendi mıntıkanızda bulunduğu sürece bir tasarıya istediğinizi yapabilirsi­niz, ama Başkan’ a giderken yolda başka birinin mıntıkasından ge­çerse yasalaştığında tasarıyı tanımanız mümkün olmayabilir.

“istihbarat Komitesi’nin istihbarat örgütleri içinde fazla gücü­nün olmadığını anlamanın en iyi yolu,” dedi Kerrey, “bağışları iz­leyen Sorumlu Siyaset Komitesi’ne gitmektir. İstihbarat Komitesi üyelerine yapılan fazla bağış yok. Gerçek bir güçleri olsaydı yapılır­dı. Onlara ulaşmak için yükleniciler sıraya girerdi. Ama girmiyor­lar. Denetim yetersiz.”

Bunun nedeni biraz da, topluluğun bürokratik açıdan son dere­ce bölünmüş olması nedeniyle istihbarat topluluğu içinde bile as­lında kimsenin genel bakış olanağının bulunmaması olabilir. NSA’nın eski başkanı William Odom, ‘Tüm tabloyu görebilen üst düzey istihbarat yetkilisi çok azdır,” demişti. “Üstelik aralarından pek çoğu kendi maden kuyularını bile anlamıyor, çünkü içindeki küçük bir tünelde büyümüşler.” Durum böyleyse, bir denetim ko­mitesinin başka komitelere ve seçmenlere karşı başka sorumlulukları da bulunan üyelerinin NSA gibi bir örgütün nasıl çalıştığını bü­tüncül bir tablo içinde anlamasını nasıl bekleyebiliriz?

İstihbarat topluluğunun komitelere mesafeli davranması ve an­cak ‘bilme gereksinimi’ temelinde bilgi lütfetmesi, sorunu daha da ağırlaştırıyor. ”’Buna inanıyoruz, ama neden inandığımızı söyleye­meyiz, çünkü söylersek öbür taraf elimizdeki bilgileri nasıl edindi­ğimizi öğrenir,'” diye anlatıyor Gary Hart. “Bu kedi her zaman kendi kuyruğu nu kovalar… ‘Peki, ama bunu nereden biliyorsunuz?’ diye sorarsınız. Onlar da der ki, size söylemeyi çok isterdik, ama söyleyemeyiz, çünkü o zaman kaynaklarımızı tehlikeye atmış olu­ruz.” Reagan yıllarında Temsilciler Meclisi istihbarat Denetim Ko­mitesi’nde yer almış olan Kaliforniya’dan Demokrat Senatör Nor­man Mineta’ nın unutulmayacak sözleriyle, “Mantar gibiyiz. Bizi karanlıkta tutuyor ve bir sürü gübreyle besliyorlar.”

11 Eylül Komitesi, 11 Eylül saldırılarıyla ilgili değerlendirme­sinde, istihbarat Komitesi’nin yaptığı işin halktan ve basından böy­lesine saklanması nedeniyle, örgütlerin komitelere karşı açık sözlü ve dürüst olmasının daha da önem kazandığını savundu. “istihba­rat topluluğunun genel bütçesi ve faaliyetlerinin çoğu gizli bilgi sı­nıfındadır. Bu nedenle istihbarat komiteleri demokrasinin en iyi denetim mekanizmasından yararlanamaz: halka açıklama,” deni­yordu komitenin raporunda. “Bu da onları, genellikle araştırmacı gazetecilerin ve izleme örgütlerinin çalışmaları sonucunda harekete geçen öbür Kongre denetim komitelerinden önemli derecede fark­lı kılar.” Bu komiteler istihbarat faaliyetleri konusunda katı bir de­netim başlatıp sürdürmezlerse bu işi başka kimse yapamaz.

Komite üyeleriyle istihbarat topluluğu arasındaki yakın ilişkinin biraz fazla yakınlaştığını öne sürenler de var. Günümüzde istihba­rat komiteleri “başlıca görevlerinin istihbarat topluluğunu korumak olduğunu düşünüyor,” diyor James Bamford. “Oysa kurulmaları­nın asıl nedeni bu değildi. Ama son beş ya da sekiz yıldaki eylem­lerine bakarsanız, denetlemenin aksine, istihbarat topluluğuna teza­hürat yapan bir koraya dönüştüler.”

“İSTİHBARAT KOMİTELERİNİN TEMEL YAPISI işe yarıyor,” dedi bana Bob Barr. “Ama uygulamada bu sistemin çalışıp çalışmadığı apayrı bir konu.” Barr ilginç bir siyaset canavarı. Sağ kanattan bir Kongre üyesi ve Georgia eski savcısı olarak, Başkan Bill Clinton’ a dava açılması girişiminde en ön saf ta yer almıştı. Ama Barr’ ın aynı zamanda güçlü bir liberal damarı da var ve 2002′ de yeniden seçil­me girişiminde başarısız olduğunda ilginçtir ki Amerikan Sivil Öz­gürlükler Birliği (ACLU) onu danışman olarak işe aldı. “Temsilci­ler Meclisi ya da Senato Komiteleri gibi temelde istihbarat örgütle­rinin istediği şeye damga basan bir komiteniz varsa, o zaman l%O’lardaki duruma dönmüşüzdür demektir,” dedi bana, Church Komitesi öncesini kastederek. Denetim komitelerinin üyelerinin is­tihbarat topluluğunun davranışlarının etkinliği ve yasallığı konu­sunda doğru bir saptamada bulunabilmek için gerek duyduğu bil­giye genellikle yeterince ulaşamadığını söyledi. “istihbarat komite­lerinde üye sayısı kısıtlıdır ve üyelerin çoğu neler olup bittiğini öğ­renmeye zaman ayırmaz. Komitenin yetkisini cesaretle savunacak komite üyelerine ihtiyaç var.” Komitelerin çoğunlukla istihbarat topluluğunun söylediklerine olduğu gibi inandığını anlattı. “istih­barat topluluğunun komiteleri kendi tarafına çekmesine karşı ön­lem almalıyız.”

Barr’ ın söylediğine göre, 1999′ da Temsilciler Meclisi istihbarat Komitesi NSA’ dan örgütün genel hukuk müşavirinin ofisindeki, NSA’nın sivil Amerikalıların haberleşmelerini ele geçirip geçirme­diğiyle ve bunu ne zamanlarda yaptığıyla ilgili belgeleri, sunulan görüşleri ya da hukuki memorandumları istediğinde örgüt, avukat müvekkil ayrıcalığına sığınarak talebe itiraz etmişti. Kurnazca ve tehlikeli bir taktileri bu. Bu mantığa göre, devlet avukatları üstünde çalıştıkları hiçbir belgeyi vermek zorunda değildi ve herhangi bir denetim komitesinin taleplerinden ya da mahkeme celplerinden korunmak için herhangi bir belgeyi deneyimsiz bir hukuk danışma­nının masasına bırakıvermek yeterli olacaktı. Komite Başkanı Por­ter Goss komitenin bu tür belgelerle ilgilenmesinin nedenini şöyle açıklıyor:

NSA Genel Hukuk Müşavir’ nin örgütün yetkilerine dair çok dar bir yorum yapması, önemli ulusal güvenlik ve istihbarat bil­gilerine ulaşılmasına engel olabilir. Öbür taraftan, ülkenin siya­sa yapıcılarına zamanında istihbarat sunma çabası sırasında NSA Genel Hukuk Müşavir’ nin örgütün yetkilerini fazla öz­gürce yorumlaması durumunda Amerikan vatandaşlarının mah­remiyeti tehlikeye düşecektir.

Sorunun çizgiyi çekememek olduğu açıktı -tam da komitelerin denetlemek üzere kurulduğu türde, sağlam bir istihbaratla sivil öz­gürlükler arasındaki çizgi. Ama örgüt aşılmaz bir duvara dönüştü ve Goss, “Belki de komitenin tarihinde ilk kez ABD Hükümeti’nin bir istihbarat topluluğu unsuru belgelerin komitenin incelemesin­den saklanmasına temel olarak avukat-müşteri ayrıcalığını öne sür­dü,” diyerek bu duruma itiraz etti. Bu olay Kerrey’ yle Bart’ ın ima ettiği gibi denetimin yetersiz olduğunu ya da hiç olmadığını düşün­dürüyor ve yetersiz bir denetimin maliyetinin yalnızca mahremiyet olmadığını belirtmekte yarar var: Komiteler yalnızca sivil özgürlük­leri korumak için değil, aynı zamanda yozlaşmayı, beceriksizliği ve kötü yönetimi engellemek üzere kuruldu.

Barr, Temsilciler Meclisi istihbarat Denetim Komitesi’nde yer almamış olsa da kendisi de CIA’nın eski analistlerinden ve 1990’la­rın sonlarında Echelon sistemini ilk kez duymaya başladığında da­ha fazlasını öğrenemediği için öfkelenmiş. 1999′ da “ABD Casus Dükkanı Telefonunuzu Dinliyor mu?” gibi panik yaratıcı bir başlık taşıyan bir yazısı yayımlandı. ‘Bir avuç gözü pek gazetecinin, ‘Ec­helon Projesi’nin çok geniş bir aktarım hacmi (Barr saatte iki mil­yon rakamını veriyordu) içinde ‘anahtar sözcükleri, ses izlerini ya da belli telefon numaralarını’ arayabildiğine işaret eden çalışmaların­dan bahsediliyordu bu yazıda. Barr’ ın yorumu sistemi yeterince ta­nımadığını ele veriyordu, ama bir açıdan rahatsız edici olan tam da, ‘ses izleri’ iddiası ve başka hatalardı: Kongre üyeleri kendi istihbarat topluluklarının kapasiteleri konusunda efsaneyle gerçeği nasıl olur da birbirinden ayıramazdı? “Beni ilgilendiren, istihbarat Toplulu­ğu’ nun kendi başına faaliyetleri değil, faaliyetlerinin boyutu ve bu faaliyetlerin Amerikan vatandaşlarının mahremiyet haklarına gere­ğince saygı gösterilerek ve yasalarımız ve Anayasa’ mız çerçevesinde yürütüldüğüne halkı temin etmeyi reddetmeleri,” diye yazan Bart, “Bir devlet örgütü saklayacak bir şeyi varmış gibi davranıyorsa bü­yük olasılıkla gerçekten bir şey saklıyordur,” diye ekliyor.

Fort Meade’ deki Hukuk işleri Dairesi’nin genel sekreteri Ken­neth Heath, Barr’ ın sıkıntısına ve 60 Minutes IT nin Echelon’ la il­gili bir yayınına yanıt olarak Temsilciler Meclisi’ne açık bir mektup yolladı:

ABD istihbarat Topluluğu’nun uzun süredir uygulanmakta olan siyaseti uyarınca, gerçek ya da sözde istihbarat faaliyetleri konusunda yorum yapmaktan kaçınmalıyız: Bu nedenle, belli operasyonların varlığını doğrulamamız ya da reddetmemiz mümkün değildir. Ama size NSA’nın ABD’li kişilerin mahre­miyet haklarının korunmasında ABD yasa ve düzenlemelerine katiyetle uyduğunu söyleyebiliriz.

Kara kutudan gelen mesajda bir kez daha, bize güvenin, deni­yordu. Bize neden güvenmeniz gerektiğini size söyleyemeyiz. Ama bize güvenin.

12 Nisan 2000’de Temsilciler Meclisi istihbarat Denetim Ko­mitesi’nde Echelon sistemiyle ilgili bir oturum yapıldı ve hem CIA Başkanı George Tenet hem de NSA Başkanı Mike Hayden ifade vermeye çağrıldı. Başkanlar ‘inkar olmayan inkar’ tutumunu be­nimsedi ve Heath’ in mektubundaki donuk güvenceye fazla bir şey eklemediler. Tenet’ in deyişiyle ‘sözde Echelon sistemi’nin varlığını ne doğruladılar ne de reddettiler. Ama komiteyi NSA’nın Ameri­kan vatandaşlarını gizlice dinlemediğine temin etmeye çalıştılar. Tenet, yabancı bir gücün ajanları olmadıkça örgütün ‘ABD’li kişi­ler’ hakkında istihbarat toplamadığını anlattı. Hayden ise NSA’nın hem yasaların hem de yürütme kararının kısıtlamalarına tabi oldu­ğunu belirtti. Sigint’ i düzenleyen ve NSA’nın istihbarat toplama teknikleriyle ABD’li kişiler hakkında ‘kasıtsız olarak toplanan’ bil­gilerin muhafazası ve dağıtımı konusunda kesin kısıtlamalar getiren bir yürütme kararı var. Ama Hayden’ ın başvurduğu başlıca yasa Dış İstihbarat İzleme Yasası’ ydi (FISA).

1978’de yasalaştırılan FISA, Church Komitesi’nin soruşturma­sının ertesinde yaşanan huzursuzluk ikliminin ürünüdür. Yasanın ardındaki başlıca dürtü, gizlice dinleme ve öbür izleme türleri için iki yönlü bir sistem yaratılmasıydı. Emniyet amaçları için yurtiçin­de izleme yapmak üzere izin alınması konusunda getirilen prosedür çıtası çok yüksekken, dış istihbarat soruşturmalarında prosedür çı­tası çok daha düşüktü. FISA emniyetin yurtiçi sivil hedeflere karşı ‘dış istihbarat’ yetkisini kullanmanın cazibesine kapılmaması ama­cıyla bu iki sistem arasında bir güvenlik duvarı yaratmıştı. FISA’ ya göre, ajanlar gizlice dinlemek istedikleri kişinin yabancı bir devletin ya da terörist bir grubun ajanı olduğuna işaret eden olası bir neden göstermek zorundaydılar.

Bilişim sistemleri alanında, mahremiyet savunucuları arasında büyük bir ün kazanmış bir kavram vardır: işlev sızıntısı. İşlev sızın­tısının tanımlarından biri şöyledir: ‘aslında tek bir amaç için açığa çıkarılmış olan bilginin (kasıtlı ya da kasıtsız olarak) ikinci kez kul­lanılması.’ FISA yabancılarla ilgili istihbarat toplama görüntüsü al­tında toplanan bilginin emniyet alanına sızmasını engelliyordu.

Bu yeni casusluk yasasının yanı sıra, yasayı denetleyecek yeni bir kurum oluşturuldu: ‘ABD içinde herhangi bir yerde elektronik iz­leme yapılmasıyla ilgili başvuruları dinleyip izin vermek’ amaçlı, son derece gizli bir casusluk mahkemesi olan FISA Mahkemesi ku­ruldu. Mahkeme, Yüksek Mahkeme Başyargıcı tarafından (elbette gizli olarak) seçilen ve dönüşümlü olarak görev yapan on bir fede­ral bölge yargıcından oluşmaktadır. (Mahkeme tarihinin büyük bö­lümü boyunca yargıç sayısı yediyle kısıtlıydı, ama 2001’de Vatan­severlik Yasası’yla bu sayı 11’e yükseltildi.) Mahkeme ilk yirmi yı­lında yaklaşık on bin izleme talebini onayladı. Başvurunun onay­lanması, doksan gün boyunca herhangi bir elektronik yöntemle is­teğe bağlı olarak izleme yapma izni anlamına gelmektedir. II Ey­lül’ den bu yana sayılar yükseldi ve artık mahkeme her yıl bin baş­vuruya onay veriyor.

Mahkeme Washington’daki Adalet Bakanlığı binasının altıncı katındaki penceresiz, ses geçirmez, kilitleri şifreli bir odada toplanı­yor. Kararları ve hükümleri daimi olarak mühürlü kalıyor. Halk bu kayıtlara ulaşamıyor ve mahkeme hakkında pek az şey biliyor; FI­SA Mahkemesi neredeyse hiç denetlenmediğinden, Kongre’nin de fazla bir şey bildiği söylenemez. Mahkemenin her yıl onaylanan iz­leme talebi sayısını bildirmesi ve kısa bir yarıyıl raporu vermesi ge­rekiyor. 1997 raporu iki ihtiyatlı paragraftan oluşmaktaydı.

Mahkemenin Mayıs 2002′ de son derece alışılmadık bir adım atarak bir görüşünü yayımlaması üstüne kopan gürültünün nedeni belki de tam da bu gizliliktir. Panelin 7-0 oy oranıyla alınan kara­rında, Adalet Bakanlığı’nın ve FBI’ nın yetmiş beşten fazla arama emri ve telefon dinleme talebinde mahkemeye hatalı bilgi vermiş olduğu belirtilmekteydi.

II Eylül ertesinde Başsavcı John Ashcroft emniyetle istihbarat arasındaki duvarı yıkmaya çalışıyordu. FBI’ nın, FISA’ nın yabancı bir terörist grupla bağlantı şartını karşılayamamaktan korktuğu için, II Eylül’den önceki haftalarda Zekeriya Musavi’ nın dizüstü bilgisayarını aramak için FISA arama izni talebinde bulunmamış olması üstüne, Adalet Bakanlığı sert eleştirilere maruz kalmıştı. Za­ten Vatanseverlik Yasası FISA’ yı, yabancı istihbarat gerekçesini te­lefon dinleme izni almak için soruşturmanın başlıca amacı olmak­tan çıkarıp önemli amacı olmasını yeterli görecek şekilde değiştir­mişti. Yine de panel, yasa metnine göre, ‘FISA’ nın varlık nedeni­nin’ emniyet uygulamaları değil, ‘dış istihbarat bilgileri toplama’ ol­duğunu belirtti. Mahkeme, FISA başvurularındaki başka hata ve yanlış bilgi örneklerini de vererek, ‘bu son derece müdahaleci izle­me ve aramalarda Amerikalıların mahremiyetlerinin korunması için’ güvenlik duvarının yerinde bırakılmasının önemini vurguladı.

Ashcroft alışıldık fanatikliğiyle hiç zaman kaybetmeden mahke­me hükmünü temyize götürdü. Ve 2002 sonbaharında, Amerikalı­ların varlığından bile haberdar olmadığı bir değil, iki FISA mahke­mesi olduğu ortaya çıktı. FISA Mahkemesi’nin çeyrek yüzyılı bo­yunca bir de FISA Tetkik Mahkemesi olmuştu. The Washington Post Tetkik Mahkemesi’ni ‘Amerikan hukuku. içindeki bir tür hayalet’ olarak niteledi. Daha 1978′ de, ‘herhangi bir başvurunun reddini tetkik etmek’ üzere kurulmuştu. Ve yirmi dört yıl boyunca hiç kimse bir dinleme izni başvurusuyla ilgili olarak bir FISA Mahkemesi ka­rarını temyize götürmemişti -çünkü FISA hiçbir başvuruyu reddet­memişti. Üç yargıçtan oluşan bu jüri heyeti ülkedeki bir davaya bi­le bakmamış tek mahkeme olma özelliğine sahipti. Kasım 2002′ de jüri heyeti FISA Mahkemesi’nin Adalet Bakanlığı’na getirdiği kısıt­lamaları tersine çevirdi ve böylece, dış istihbarat toplama işiyle em­niyet arasındaki duvarın yıkılması zamanının geldiğini öne sürdü.

BU KARARI DESTEKLEYENLERDEN BİRİ DE NSA’nın eski genel hukuk müşaviri Stewart Baker’ dı, “Bu duvar 11Eylül 200l’de bü­yük olasılıkla üç bin Amerikalının yaşamına maloldu,” diyor Ba­ker. Ve bunu kanıtlayacak bir öyküsü de var. Şubat 2002’de San Diego’da Navaf el Hazmi ve Halid el Mihdar adlı iki adam yaşa­maktaydı. NSA 1999 başlarında Ortadoğu’ daki bir terörizm tesi­siyle ilgili bir dizi haberleşmeyi analiz etmiş ve el Hazmi’ yle el Mih­dar’ ın adlarını elde etmişti. Adlar etiketlenmiş ve ikisi arasındaki bağlantı not edilmişti, ama metinleri inceleyen analist bunları nor­mal Sigint kanalından dağıtmamaya karar vermişti. Daha sonraki bir noktada FBI’yla CIA bu iki adamın ABD’de olduğunu fark et­ti, ama yerlerini bulamadı.

El Mihdar’ la el Hazmi’yi arayan New York’ lu bir ajan Ağustos 2001′ de daha iyi kaynaklara ihtiyaç duydu ve istihbarat kaynakları zayıf olduğu için cezai soruşturma açmak üzere FBI merkezine baş­vurdu. Ama talebi bir e-postayla reddedildi:

El Mihdar’ ırı yerinin bulunması durumunda sorgunun bir istih­barat ajanı tarafından yapılması gerekmektedir. Bir cezai soruş­turma ajanı sorguda BULUNAMAZ. Bu dava tümüyle istihba­rata dayalıdır. Önemli bir federal suça işaret eden bilgilerin edi­nilmesi durumunda bu bilgi uygun prosedürlere göre duvarın üstünden geçirilecek ve sonraki cezai soruşturma için devredile­cektir.      

New York’ lu ajan 29 Ağustos 200l’de şu yanıtı yazdı:

Günün birinde birisi ölecek -ve duvar olsun ya da olmasın- halk neden daha becerikli olmadığımızı, elimizdeki tüm kaynakları neden belli ‘sorunlara’ yöneltmediğimizi anlayamayacak. O za­man [bu tavsiyeyi veren hukukçuların] kararlarının arkasında du­racaklarını umalım; özellikle de şu anda en fazla ‘koruma’yı kar­şımızdaki en büyük tehdit olan UBL (Bin Ladin) gördüğü için.

İki hafta sonra Halid el Mihdar’ la Navaf el Hazmi Amerikan Airlines’ ın 77 sefer sayılı uçağına bindi ve uçağın Pentagon’ a uç u­çulmasına yardım ettiler.

Baker o Ağustos ayında el Mihdar’ la el Hazmi’ nin bulunama­masının nedeninin kesinlikle bu duvar olduğunu düşünüyor. “Te­melde kuramsal düzeyde kalan mahremiyet suiistimallerine karşı koruma sağlamak amacıyla çok fazla kural getirdik. Kuramsal mah­remiyet suiistimallerinden korunmaya terörizmden korunmaya kı­yasla çok daha fazla çaba ve hayal gücü harcadığımız için üç bin Amerikalının hayatını kurtarma şansımızı kaçırdık.” Özgürlükçü Cumhuriyetçilerin ‘Amerikalıları korumakta başarısız olduğunuz için işinizi kaybetmezsiniz, ama mahremiyet lobisiyle aranızı bozar­sanız kaybedersiniz,’ dersini vermekte yurttaşlık hakları savunucu­su Demokratlara katılmış olmaları onu rahatsız ediyor.

11 EYLÜL’DEN KISMEN EMNİYETLE yabancı istihbarat arasında­ki duvarın sorumlu olduğunu savunan bir tek Baker değil. İki taraf­lı 11Eylül Komisyonu nihai raporunda, NSA’nın Aralık 1999’dan itibaren Bin Ladin’le ilgili raporlarına ceza soruşturmacıları ve sav­cılarla paylaşılmamalarını belirten uyarılar eklemesinin ‘bilgi payla­şım kanallarını daha da tıkadığı’ sonucuna vardı. Aslında, NSA’nın 11Eylül konusunda önceden uyarılmasını sağlayabilecek FISA ara­ma izinleri almaya çalışmamasının nedeninin tam da Amerikalıla­rın gizlice izlenmesiyle ilgili yasakları ihlal etme görüntüsünü yarat­maktan bile kaçınması olduğu yönünde kanıtlar var.

Ama Baker, özellikle de 11 Eylül sonrasının dünyası düşünüldü­ğünde, ‘mahremiyet lobisi’nin gücünü çok fazla abartıyor. Mevcut siyasetleri onaylasanız da onaylamasanız da, kozların mahremiyette değil güvenlikte olduğu yönündeki nesnel değerlendirmeye karşı çıkmak zor. 2002 sonbaharında, yeni bir istihbarat programının, Irak’ta bir savaş çıkması durumunda risk oluşturabilecekleri korku­suyla, Amerikan üniversitelerinde öğrenim gören ya da özel kurum­larda çalışan binlerce Irak vatandaşını ve çifte vatandaşlığı bulunan Iraklı-Amerikalıları izlemekte olduğu ortaya çıktı. Operasyonda NSA da yer alıyordu. John Ashcroft 11 Eylül’den bu yana ‘acil du­rum dış istihbarat arama izinleri’ denen özel bir önlemi de kullanı­yor. Bu izinler FISA tarafından incelenip onaylanmadan önce yet­miş iki saat boyunca kullanılabiliyor. 2003 baharına gelindiğinde bu tür yüz yetmiş izin verilmişti; önceki yirmi üç yıl içinde verilen toplam izinlerin üç katına ulaşan bir sayıydı bu.

ABD’nin bir ulus olarak bu konular hakkında ciddi bir tartışma başlatması gerektiği açık, ama bu tartışmayı yapacak dile sahip de­ğiliz. Ama Mike Hayden anlaşılan bu durumu anlıyor ve umalım ki Benjamin Franklin’in ünlü tavsiyesine uyuyor: “Geçici olarak biraz güvenlik elde etmek için temel özgürlüklerinden vazgeçebilenler ne özgürlüğü hak ederler ne de güvenliği.” Hayden 2002’de Kongre’ye yaptığı bir açıklamada şunları söyledi:

NSA’nın misyonu bağlamında, devletin ABD’deki kişiler hak­kında KT [karşı terörizm] istihbaratı ihtiyacıyla, ABD’de bulu­nan kişilerin mahremiyet çıkarları arasındaki çizgiyi nerede çeke­ceğiz? Uygulama itibariyle konuşursak, bu çizginin çekilişi NSA’nın faaliyetlerinin odağını (yurtiçi-yurtdışı), izleme çalışma­larının yürütülme standardını. .. NSA’nın toplamasına izin veri­len veri tipini ve bu verileri toplama yollarını ve NSA’nın ABD’li kişilerle ilgili bilgi elde edişi ve dağıtımıyla ilgili kuralları etkile­mektedir. Ülkemizin daha önce bir kez, 1970’lerin ortalarında ele alıp tatmin edici bir şekilde çözümlediği ciddi konulardır bunlar. 11 Eylül olaylarının ışığında, ülke olarak bu konuları yeniden ele almamız doğru olacaktır. Bu işi doğru yapmak zorundayız.

                                                                7

               Karanlıktaki Sesler

                          Çamur Avcıları, İhbarcılar

1996 yılının NİSAN ayında bir adam Çeçenya’daki bir evden çıktı. Bu ev Grozni’nin otuz kilometre güneybatısındaki Gehi-Çu Köyü’nün dışındaki kuytu bir ormanın gizli bir köşesindeydi. Bu ıssız yer özellikle seçilmişti: Söz konusu adam, Rus askerlerine karşı uzun süredir kanlı bir savaş vermekte olan Çeçen Ordusu’nun li­deri ve Rusya’nın en çok aranan adamı Cahar Dudayev’di.

Elli iki yaşındaki Dudayev, asker havası, buruşuk üniforması, haşin kaşlarının altındaki koyu renk gözleri ve düzgün kesilmiş bı­yığıyla çarpıcı, hatta biraz göz alıcı biriydi. Gençliğinde, 1987’yle 1990 arasında Estonya’ da mevzilenmiş bir bombardıman tümenini komuta ettiği sırada, Sovyet Ordusu’nda tümgeneral rütbesine ula­şan ilk Çeçen olmuştu. Emekli olduktan sonra Çeçenya’ ya döndü ve Rusya’dan bağımsızlığı kazanma hareketine katıldı. 1993’te Çe­çenlerin bağımsızlığını ilan etti, Çeçen Cumhuriyeti’nin ilk başka­nı ve son derece yiğit bir askeri lider oldu. Sonraki yıllarda atılgan bir karakter olarak ortaya çıktı, her zaman Rus Ordusu’nun bir adım önünde oldu, sayısız suikast girişiminden kurtulmayı başardı ve yabancı muhabirlerle televizyonda yayınlanacak röportajlar ya­pabildi. Devasa Rus Ordusu’nu defalarca alt edebilmesi, sağ kalma­yı nasıl başardığı konusunda spekülasyonlar doğurdu. Savaşın hiç­bir zaman çözülemeyen gizemlerinden biriydi bu.

Bu noktada Çeçenlerin bağımsızlık savaşı bir yılı aşkın süredir devam etmekteydi ve Rus Ordusu kötü durumdaydı. İki hafta ön­ce, 5 Nisan 1996 tarihinde Devlet Başkanı Boris Yeltsin, “Askeri önlem yerine Dudayev’le aracılar yoluyla görüşmeler de dâhil olmak üzere müzakerelere gidilmesini teklif ettik,” diyerek ateşkes ilan etmişti. Yeltsin’in iyi niyet jestine karşın Dudayev Rus yetkili­lerle şahsen görüşmek üzere Moskova ya da Grozni’ye gitmenin çok tehlikeli olduğuna karar vermişti. Müzakerelere telefonla, aracı kul­lanarak katılacaktı.

Dudayev açık alana yönelip Intnarsar (Uluslararası Denizcilik Uydu Örgütü) telefonunu çıkardı. Normal cep telefonlarından da­ha büyük olan ve daha uzun, daha kalın arırenleri bulunan bu tele­fonlar uydu aracılığıyla haberleşme kurar ve her tür arazide güven­le kullanılabilmeleri nedeniyle devlet ve ordu tarafından tercih edil­mektedir. Karanlığın içinde tek başına olan Dudayev, Moskova’ da­ki bağlantılarından biri olan ve barış görüşmelerinde birlikte çalış­tığı Rus Parlamentosu liberal milletvekillerinden Korıstantin Boro­voy’u aradı.

Dudayev telefonda konuşurken tepesinde iki uçağın sesini duy­du ve birdenbire iki füze gecenin karanlığını yırtarak ona doğru atıldı -daha doğrusu, telefonuna doğru. Füzelerden biri uzak bir yere düştü, ama öbürü Dudayev’in bulunduğu yerin biraz ilerisin­de patladı. Kısa bir süre sonra, Dudayev kafasında bir şarapnel par­çasıyla öldü.

       Bu kadarından hemen hemen eminiz: Dudayev’in kaderinin tam olarak hangi saatte tamamlandığı, füze sayısının bir mi yoksa iki mi olduğu, Dudayev’in gerçekten Borovoy’la mı konuşmakta olduğu ve şayet onunla konuşuyorsa Borovoy’un operasyona ne oranda katıldığı gibi konularda hala farklı görüşler var. Aslında Du­dayev’in cesedinin fotoğrafları hiçbir yerde yayımlanmadı ve ilk başlarda adamları onun ölmediğini iddia etti; bu iddia sonradan olayın belki de sahte olduğu spekülasyonlarının doğmasına yol aça­caktı. Bu olayı çevreleyen ima ve kuşku bulutları, gizli elektronik iz­leme -ve özellikle de Sigint- söz konusu olduğunda herhangi bir şeyi öğrenmenin ne kadar güç olduğunu gösteriyor.                                  .

       Ama bu konuyu araştırıp yazmış olanlar arasında, Cahar Duda­yev’i öldüren füzenin uydu telefonunu hedef almış olduğu yönün­de fikir birliği görülüyor. Günümüzde böyle bir suikastın yapılma­sı hiç de zor olmazdı: Artık sıradan cep telefonları bile Küresel Konumlandırma Sistemleri çipiyle satılıyor ve bu çip telsiz sunucusu­nun ya da polisin, telefonun yerini birkaç metre farkla bulabilmesi­ni sağlıyor. 1996’daysa Dudayev’i öldürenlerin önce uydu yoluyla telefonun frekansını saptamaları ve sonra da Küresel Konumlandır­ma Sistemleri’yle sinyali inceleyip yerini bulmaları gerekiyordu. Bundan sonra, sinyale kilitlenecek ve füzeleri telefonun yaydığı rad­yo dalgalarına yönelip hedefini yok edecek şekilde programlayacak dinleme donanımı bulunan bir uçağa ihtiyaçları olacaktı. İşin ilginç yanı, 1996 baharında Rusya’ da bu tür bir teknolojinin olmadığının söylenmesi. Ama ABD’ de bu teknoloji vardı.

            ABD’nin suikasta destek verdiği iması başta Wayne Madsen ol­mak üzere pek çok istihbarat yorumcusu tarafından dile getirilmiş­tir. Bıyıklı, kuru bir mizah anlayışına sahip, cana yakın bir eski ca­sus olan Madsen, “Duyduğuma göre Yeltsin’le Clinton bir anlaşma yapmış,” dedi bana. “Clinton, Rusya’ da komünizmin geri gelmesi­ne yardım etmekle suçlanacağı için, komünistlerin Yeltsin’i yenme­sini istemiyordu. Bu nedenle ona her tür istihbaratı sağlıyordu.” Wayne’e bunu nereden duyduğunu sorduğumda kaçamak bir ifa­deyle, “O sırada burada, orduda bulunan kişilerden,” dedi.

Madsen yirmi yıl boyunca donanmada, NSA’ da ve ardından özel şirketlerde bilgisayar güvenliği alanında çalıştıktan sonra, 1997’de Elektronik Mahremiyet Bilgi Merkezi’ne katıldı. Şimdi düzenli olarak ve hem bu alandaki deneyimi hem de içeride hala bağlantılarının bulunması sayesinde meslektaşlarından çok daha fazla bir yetkinlikle, sinyal istihbaratı suiistimalleri hakkında konu­şuyor. Dudayev’in öldürülmesinden kısa bir süre sonra, Rusya’nın bu operasyonu kendi başına yapmasının mümkün olmadığını ve büyük olasılıkla ABD’ den yardım aldığını iddia ettiği bir yazısı ya­yımlandı. Operasyonda kullanılan uydunun NSA’nın Vortex’i, Oriorı’u ya da Trurnpet’i olduğunu öne sürüyor.

O dönemde Rusya’nın gerekli uydu teknolojisine sahip olmadı­ğını savunuyor. [ane’s Radar and Electronie Warfare Systems’ın edi­törü olan ve Rusya’nın silahlı kuvvetlerinin Dudayev’in yerini bu­labilecek düzeyde olmadığını düşünen Martin Streetly de benzer şeyler söylüyor. Madsen ayrıca, Dudayev’in, tlyuşin-76 uçağının ve kullanıcının dört ya da beş dakikadan fazla hatta kalması durumun­da telefon sinyalinin yerini belirleyebilen A-Sü Mainstay radarının kapasitelerinden haberdar olduğunu öne sürüyor. Bu nedenle Du­dayev uydu telefonuyla yaptığı görüşmeleri asgari düzeyde tutuyor­du. Hatta 19%’nın ilk üç ayında Rus Ordusu dört kez Dudayev’in sinyaline kilitlenmeye çalışmıştı.

Ama ABD Rusya’ya neden yardım etsin? Ne de olsa, bizim bu­gün bildiğimiz kadarıyla Amerikan sinyal istihbaratının tüm teçhi­zatı ve Echelon, büyük oranda, Sovyetler Birliği’nin yarattığı düşü­nülen tehdide tepki olarak kuruldu. Burada Madsen’in ayakları ye­re sağlam basıyor gibi görünmüyor. Madsen bunun Clinton’ın yap­tığı bir siyasi jest ve belki de Yeltsirı’in Çeçerıya’da bir boru hattı döşemekte olan Amerikan konsorsiyumuna yaptığı yardımın karşı­lığı olduğunu öne sürüyor. Bu açıklama son derece karanlık görü­nüyor ve komplo kuramı kokuyor.

Yine de, belki de rastlantı sonucu, Dudayev’in öldüğü hafta Clinton bir G7 Zirvesi için Moskova’da bulunuyordu. Clinton ida­resi Yeltsirı’e tuhaf derecede destekte bulunmuş ve bunun için eleş­tirilmişti. Yeltsin yeniden seçilme şansının Çeçerıya’ daki savaşın so­nucuna bağlı olabileceğini itiraf etmişti ve Clinton’la yaptığı konuş­malarda bu konu da gündeme gelmiştir kuşkusuz. Aslında, temel­de rastlantısal olması şiirselliğini azaltmayan bir gelişmeyle, Yeltsin, Dudayev’in öldürüldüğü gün yanında Clinton’la bir basın toplan­tısı yapmış ve “Çeçenya’da askeri eylemler devam etmemektedir,” demişti.

            ABD’nin, en yakın müttefikleri -hatta UKUSA anlaşmasının öbür tarafları- söz konusu olduğunda bile Sigint konusu~da hiç de cömert olmadığı öne sürülebilir. Ama Amerikalıların Rusya’ya Si­gint’le daha önce de yardım etmiş olduğu ortaya çıktı. Ağustos 1991′ de Başkan George H. W. Bush, danışmanlarına karşı gelerek, Yeltsirı’in, Mihail Gorbaçev’e karşı girişilecek bir darbeyi engelle­mek için Amerikalılar tarafından ele geçirilmiş Rus askeri muhabe­ratına erişmesine izin verdi. Darbe gerçekleştiğinde Başkan George H. W. Bush NSA’nın şiddetli itirazına rağmen temel haberleşme is­tihbaratının Yelrsin’e iletilmesini emretti. Bu da Yelrsin’irı kahraman olmasına yardım etti. Bu örnekte istihbarat aktarımı gizlice ya­pılmıştı. Bu yöndeki yasaya rağmen Temsilciler Meclisi ve Senato İstihbarat Komiteleri haberdar edilmemişti. (Aslında, bu düzenle­menin ancak 14 Ağustos 1991′ de, yani darbenin başlamasından dört gün önce, Bush’un 1947 tarihli Ulusal Güvenlik Yasası’na ya­pılan ve Başkan’ın Kongre’ye gizli eylemler konusunda bilgi verme­mesinin yasadışı olduğu yönündeki değişikliği imzalamasıyla yasa­laştığını belirtmek yararlı olacaktır.)

       Madsen’ırı hipotezini kabul etmeyen başkaları da var. Seksenli yıllarda CIA’nin Afganistan’da Sovyetlere karşı yürüttüğü operas­yonları yöneten eski tüfek casus Milt Bearderı’a Rusların Dudayev’i hedef alırken Amerikalılardan destek gördüğüne inanıp inanmadı­ğını sorduğumda dudak büktü, “Sovyetlerin kapasitesini hafife alıp almama konusunda çok dikkatli olurdum -o dönem için bile.” Üstelik Dudayev’in ölümünün üçüncü yıldönümünde, Dudayev’i iz­leyen askeri grubun önderinin yardımcısı olduğunu öne süren Vla­dimir Yakovlev Komsomolskaya Pravda gazetesine bir demeç verdi ve Rusların, telefon görüşmelerini izleyecek teknolojilerinin bulun­duğunu söyledi. Zaten bir Rus birliği Dudayev’in öldürüldüğü olu­ğu zaman zaman gittiği bir yer olarak belirlemiş ve buraya bir bom­ba yerleştirmişti. Olukta olduğunu teyit ettiklerinde bomba patla­tılmış ve birkaç saniye sonra füze yere inmişti.

          Madsen yine de, elinde kuramının doğru olduğunu gösteren güçlü kanıtlar bulunduğunu söylüyor. Mayıs 19%’da Virginia, Mclean’de gerçekleştirilen enformasyon-savaş konulu bir konfe­ransta konuşma yapmaya davet edildiğini ve Dudayev olayı hakkın­daki kuşkularından bahsettiğini anlattı bana. Söylediğine göre, bu yorumlarından sonra, “NSA’ dan bir adam yanıma geldi, çok hid­detliydi ve bana, ‘Orada, sahada adamlarımız olduğunun farkında değil misin?’ diye sordu. Ben de, ‘Doğruladığın için teşekkür ede­rim, dostum,’ dedim. Ben yalnızca Reuters’da ve Financial Times’ta verilen haberleri yineliyordum, ama o gizli bir şeyden söz ettiğimi sandı. .. Sanırım gizli bilgilere ulaşma olanağım olduğunu düşündü ve ikiyle ikiyi topladı. Benim konferansta konuştuklarıma çok ben­zer bir şey hakkında brifing almış olabilirdi.” , şu anki durumda bunu kesin olarak bilmemiz olanak­sız. Sinyal istihbaratını araştırma işi sorunlu bir bilim. Tesislere ba­kabilir, Dışişleri Bakanlığı’ndan verilen demeçlerdeki gedikleri an­lamaya çalışabilir, elinizden geldiğince hangi uyduların ne zaman fırlatıldığını ve casusluk teknolojisinin nasıl geliştiğini izleyebilirsi­niz, ama sonunda ulaşabileceğiniz bu kadardır; ortadaki boşluğun etrafında ancak bu kadar malzeme vardır.

Sonuçta, sık sık dedikodular ve tuhaf iddialar duyuluyor ve eğer biz bu dünyanın Madsen’larına belli bir kuşkuculukla yaklaşıyor­sak, bunun nedeni, ilgilendiği spekülasyonların, ereğinde internet­le yayılan tüm o komplo kuramları hazinesinin yer aldığı kaygan bir bayırın ucunda sallanması. Ne de olsa, eğer ABD’nin, bir müttefi­kine siyasi bir suikast -gerçekten olduysa kesinlikle yasadışı olacak ama ilk örnek olduğu da söylenemeyecek bir olay- düzenlemesinde yardım ettiği iddiasını destekleyecek kanıtlar yalnızca ikinci derece­dense, ABD’nin çeşitli Sigint tesislerini, Area 51 tipi yerler gibi UFO’ları ve benzer fantezileri test etmek için kullandığı konusun­da da daha az ya da daha fazla kanıt yok. Echelon ağına yer ayıran sayısız internet sitesini taradığınızda, Roswell civarındaki gizemli hava taşıtlarıyla, JFK suikastıyla ya da 11 Eylül saldırılarını Ameri­ka’nın ya da İsrail’in önceden bildiğiyle ilgili çılgınca kuramlarla karşılaşırsınız. Sigint’Ie ilgili herhangi bir soruşturmada, bir tarafta resmi söylemi kabul etmekle öbür tarafta paranoyaya yakın bir du­rum arasında gidip gelinmesi gerekir.

İnsanların genel olarak sinyal istihbaratından, özel olarak ise Echelon’dan söz ederken bir mutlaklık söylemine başvurmaları duru­mu daha da karmaşıklaştırıyor. Kanada’nın CSE’ sinden eski casus Mike Frost, “Echelon tüm dünyada herhangi bir anda yayılan her şeyi kapsıyor,” diyor açıkça. “Her bir santimetrekareyi kapsama ala­nına alıyor.” Seksenlerin sonlarında James Rusbridger, “GCHQ’yla NSA’nın tüm dünyada, havaya yayılan her aktarımı toplayan bir dizi güçlü dinleme istasyonları bulunmaktadır,” diye yazdı. “Akta­rım ne denli zayıf ya da kısa olursa olsun, havadan kapılıp analiz edilebilir.” Dinleme ağlarını, her şeye gücü yeten, her şeyi duyan, her şeyi gören ağlar olarak düşünme dürtüsü olduğu görülüyor.

Bu dürtüyü biraz da, konu Sigint kapasitesine geldiğinde nere­deyse genetik bir isteri eğilimi gösteren gazeteciler yaratıyor. Habe­re doymuş bir medya ortamında kartlarını biraz abartmak, bu ka­pasitenin kanıtlayabileceklerinden daha geniş çaplı olduğunu ima etmek ve istihbarat kapasitesiyle istihbarat örgütlerinin suiistimalle­ri söz konusu olduğunda, böyle bir şeyi mümkün olan her yerde yapma isteği de olacağında ısrar etmek gazetecilerin her zaman işi­ne gelmiştir.

Eski bir casusun konuşmaya karar verdiği ender durumlarda an­latılanlara karakteristik bir gerilim ve heyecan eşlik eder; tıpkı bir sırrı patlayacağını hissettiği noktaya dek saklamış olan ve belki de gerçek ortaya çıktığında sırrı biraz süsleme ihtiyacı duyan bir çocuk gibi. Sonuçta, sinyal istihbaratı konusunu araştırırken günün yetki­lilerinin inkâr olmayan inkârlarıyla eski casusların aşırı süslü anlatı­ları arasında orta yolun bulunması gerekir.

Sigint İlkesi burada da işe karışıyor: Bir kişinin sinyal istihbara­tı hakkında konuşmayı ne kadar çok istediğiyle, aslında ne kadar bildiği arasında ters orantı var. Sinyal istihbaratı ağlarının komplo kuramına şaşırtıcı derecede açık olması konusunda da aynı durum geçerli. Antropolog Susan Harding ve Kathleerı Stewart milenyum Ameri kası’ndaki komplo kuramları hakkındaki bir denemelerinde, “Paranoyak gözdeki o aşırı tetikte bakışı, sisteme karşı o dipsiz öf­keyi, işaretlerin saplantılı bir şekilde toplanıp ‘kötü bir niyetleri var’ sonucuna varıldığını, hepimiz bir yerlerde -ailelerimizde, okullar­da, işyerlerinde- görmüşüzdür,” diyorlar. Paranoyakların bitmek bilmez çılgınca konuşmalarını ‘buhar püskürten vanalar gibi, post modern yaşamın zehirli atığı’ olarak tanımlıyorlar. Echelon konu­sunda çok buhar püskürtüldü, Echelon görünmezdir. Echelon’un asılsızlığı kanıtlanamaz. Ve en çağdaş komplo tüccarlığını canlandı­ran o özellik: küresel bağlılık. Gezegenimizdeki tüm iktidar kukla­larının ipleri gizli bir yerde, ele geçirilmesi olanaksız bir Makyavel­ciler kadrosunun -Masonlar, Yahudiler, Illuminati, Bilderberg gru­bu ve NSA’nın- gezegeni yönettiği maun bir toplantı salonunda ya da steril bir kontrol odasında birleşmektedir.

Wayne Madsen, UKUSA Sigint ittifakının tarihini kaydetmiş olan tuhaf bireylerden oluşan galerideki yüzlerden yalnızca biri. Ki­şiliğinde yaşamlarını içeride neler olduğunu anlayıp dünyaya yay­maya adamış öbür çamur avcılarının ve ihbarcıların işareti olan tüm çelişkileri barındırıyor. Gizlice dinlemenin sunduğu olanaklar onu büyülüyor, devletin gücüne güvenmiyor, kendini teknik olarak ne­lerin mümkün olduğunu anlamaya adamış, ama zaman zaman elin­deki malzemeyle biraz sarhoş olup kendinden geçiyor.

KOPENHAG’DA KİMSE BİSİKLETİNE kilit takmaz. Antiseptik, fır­çalanıp temizlenmiş eski moda bir boşluğu vardır kentin; sağlıklı vatandaşları bisikletlerini tertemiz sokaklarda kullanır ve çok sayı­daki yaya sokağından birine geldiğinde uysalca bisikletinden iner. Tüm kent temiz ve modern, güven dolu ve ilerici görünür -başka bir deyişle, acı verici derecede İskandinav.

Kopenhag’ a Kenan Seeberg ve Kaptan Bo Elkjaer’la, yani Ko­penhag’ da yayımlanan tabloid gazete Ekstra Bladet’te yazan, Dani­marka gazeteciliğinin Woodward ve Bernstein’ıyla buluşmak üzere gelmiştim. Gazetedeki küçük bir ofiste sırt sırta çalışan Kaptan’la Kenan, 1990’ların sonlarını Echelon ağını ve Danimarka’nın bu ağdaki rolünü yazarak geçirdi. Yazıları İngilizceye ve Fransızcaya çevrildi, internette tekrar tekrar kopyalandı, Cryptorne’ da yayım­landı ve Siberpunklar tarafından tartışıldı, e-postayla her yere iletil­di. “İşe ilk başladığımızda editörümüz, ‘Bu yazılar makineli tüfek atışı gibi olmalı,’ dedi,” diye anlattı Kenan bana. “‘Yaylım ateşi açın. Bekleyin. Bakın kim hareket ediyor.”’ Ve Kaptan’la ikisi bu­nu yapmış. Onlarla karşılaştığımda dört yıldır Sigint’i araştırıyor­lardı ve konu hakkında iki yüz yazıları yayımlanmıştı.

Çapkınca gülümsemesi ve bir rock yıldızının ahlaksızca kahka­halarıyla Kenan, aralarında daha cana yakın olanıydı. Ofislerine gir­diğimde bir elinde telefon ötekinde sigarayla, koltuğunu bir e-pos­ta yazmakta olduğu bilgisayarla sesi kısık olarak bisiklet yarışlarını seyrettiği televizyon arasında döndürüp duruyordu. Kızıl saçları, köşeli yüzü ve o gün giymiş olduğu Hawaii gömleğiyle yakışıklı bir adamdı; masasının etrafındaki duvarlar çoğunda kendisinin göründüğü çok sayıda fotoğrafla doluydu. Eliyle içeri girmemi işaret ede­rek, “Kopenhag’a hoş geldin,” diye fısıldadı.

İçeri benimle birlikte giren Kaptan ise daha mesafeliydi. Koyu renk giysiler giymiş, küçük bir halka küp e ve parlak yeşil gözlerini büyüten gözlükler takmıştı. Serbest gazeteci olarak çalışmaya karar vermeden önce bilgisayar bilimleri alanında lisansüstü düzeyinde öğrenim görmüştü. 1990’ların sonlarında Echelon hakkında bazı iyi malzemeler bulmaya başlamış, ama yazılarını kimseye yayımla­tamamıştı. Kenan o sırada radyo ve televizyon gazeteciliği yapıyor­du ve devlet radyosu tarafından Echelon hakkında haber yapmak üzere tutulmuştu. “Kaptan bana telefon edip, ‘Hey, elimde bazı malzemeler var,’ dedi,” diye anlattı Kenan. “Ben de, ‘Ben radyoda yayınlarım, sonra sen de radyo programı hakkında bir gazete yazısı yazarsın,’ dedim.”

Ortaklıkları böyle başlamıştı. İki gazeteci birbirlerinin yetenek­lerini tamamlıyordu ve bir tür ortak yaşam sayesinde büyük bir üretkenliğe erişmişlerdi. Kaptan kaynakları buluyor, interneti tara­yıp özgeçmişleri, patentleri, şirket tanıtımlarını, konferans duyuru­larını -NATO istihbarat ve savunma operasyonlarına ve Danimar­ka’nın bunlarda oynadığı role biraz ışık tutabilecek her şeyi- arıyor­du. “Bu işin dâhisi Kaptan,” diyordu Kenan. “Evreni elektrikli sü­pürgeyle em ip yeni, fantastik şeyler buluyor.” Kaptan umut vaat eden bir kaynak bulduğunda Kenan bu kişiyle temasa geçiyor ve ca­zibesini kullanıyordu.

KAPTAN, MARGARET NEWSHAM’LA iLGİLİ yazıları ilk okudu­ğunda onunla konuşmanın yararlı olabileceğini düşünmüş. Bu alan­daki başka bir araştırmacı gazeteciden söz ederek, “Duncan Camp­bell 1988’de onunla kısa bir görüşme yapmıştı,” dedi bana. “Ama Duncan bizden farklı bir düzeyde çalışıyor, birinci el kaynakları bi­zim kadar vurgulamıyor. O daha çok belgelere dayanıyor.” Kaptan kadının Nevada’da yaşadığını keşfetmiş ve rehberden telefon numa­rasını bulmuştu. Sonra numarayı Kenan’a vermiş, o da arayıp kadın­la saatlerce konuşmuştu. Bir süre daha e-postayla haberleşmişler ve konuşmuşlar, sonunda Kenan onu bir ziyarete ikna etmişti. Sonuç, klasik bir Kaptan-Kenan röportajı oldu. 21 Aralık 1999’da yayımla­nan yazı “Echelon Benim Bebeğimdi” başlığını taşıyor ve bir ihbar­cının biraz isterik olsa da canlı bir tablosunu çiziyordu.

Daha çok Peg olarak bilinen Margaret Newsham’ın çocukluğu 1950’lerde geçmişti. Evlenmiş, çocukları olmuş ama sonra boşanmıştı ve iyi bir iş arıyordu. 1970’lerde Kaliforniya, Sunnyvale’deki Ford Aerospace ve Lockheed’e bilgisayar sistemleri yöneticisi ola­rak iş bulmuştu. O dönemde kendisine brifing verilmiş ve yaptığı işten hiç kimseye söz edemeyeceği söylenmişti -çünkü bu şirketler sözleşmeli olarak NSA’ya iş yapıyordu. “Brifingden sonra şoka gi­rmiştim, afallamıştım ve bunu bir süre düşünmem gerektiğini söyle­dim,” demişti Kenan’a. Ama proje en ileri teknolojileri içerdiğin­den, kalmayı kabul etmişti. 1974’le 1984 arasında uydular ve bilgi­sayarlar üstünde çalışmış ve 1977′ de Lockheed’in NSA’ya gönder­diği sözleşmeli çalışan olarak Menwith Hill’ de görevlendirilmişti.

Peg’in işi konusunda bazı kaygıları vardı, ama profesyonel açı­dan yükselişinden memnundu. Sonunda Echelon sisteminin mi­marlarından biri oldu. Kenan’la Kaptan’a bu konuda, “Övünmek gibi olmasın ama işimde çok iyiydim ve Echelon’u bebeğim gibi gö­rüyordum,” diyecekti. Daha o dönemde sistemin çok gelişmiş ol­duğunu anlatmıştı. “1979′ da belli bir kişiyi izleyip, konuştuğu sıra­da telefon görüşmesine kilitlenebiliyorduk. 1984′ de uydularımız yerde duran bir posta pulunu filme alabildiğinden, sistemin şimdi ne kadar gelişmiş olduğunu düşünmek neredeyse olanaksız.” Eche­lon adını NSA’nın bulduğunu ve bu adın haberleşmeleri tarayan bilgisayar ağını tanımladığını söylemişti. Söylediğine göre bilgisa­yarlarda Silkworth ve Sire adlı yazılım programları kullanılıyordu.

“Merıwith Hill’de, bunun ne kadar yanlış bir şey olduğunu an­ladığım gün,” demişti Peg Danimarkalılara, “çok sayıdaki çevir­menlerden biriyle oturuyordum. Adam Rusça, Çince ve Japonca gi­bi dillerde uzmandı. Birdenbire bana, ABD’ de, ABD Senato Bina­sı’ndaki ofiste gerçekleşmekte olan bir konuşmayı dinlemek isteyip istemediğimi sordu.” Doğal olarak meraklanan Peg evet demiş ve çevirmenin kulaklıklarını takınıştı. Tuhaf derecede tanıdık gelen hoş bir güneyli aksanı duymuştu. Çevirmene dinlediklerinin kim olduğunu sorduğunda Senatör Strom Thurmond olduğunu öğren­mişti. Kaptan’la Kenan’ a dediğine göre bu noktada farkına varmış­tı ki, “Yalnızca başka ülkeleri değil, kendi vatandaşlarımızı da gizli­ce izliyorduk.”

Peg yozlaşmadan ve cinsel tacizden şikâyet ettiği ve yüklenicile­rin fazla fiyat istediğini iddia ettiği için sonunda Lockheed’ den ko­vuldu. Ve bu noktada harekete geçti. Lockheed’in devlet sözleşme­lerinde sürekli olarak aşırı fiyatlar aldığını öne sürerek dava açtı. 1984’te kendisinden devlete zarar verebileceğini düşündüğü için yapmak istemediği bir şey talep edildiği için kovulmuş olduğunu öne sürdü. (Bu görevin ne olduğunu açıklamıyordu.) Haksız yere işe son verme iddiasıyla ayrı bir dava daha açtı ve iç güvenlik ko­misyonuyla, yani Savunma Sözleşmesi Denetim Örgütü’yle temasa geçti ve örgüt Peg’in sıkıntılarını ve suiistimallerle ilgili gözlemleri­ni anlatabileceği bir dizi oturum düzenledi. Cleveland’ de yayımla­nan Plain Dealer’da Peg’in Strom Thurmond’un gizlice dinlendiği iddialarıyla ilgili bir yazıya yer verildi. Thurmond suçlamaların kendisini ikna etmediğini ve kaygılandırmadığını açıkladı. Ama Peg 1988’de Temsilciler Meclisi İstihbarat Denetim Komitesi’nin kapalı bir oturumunda ifade verdi. İfadesi ve ardından Kongre’ de yapılan tartışma mühürlendi.

Peg Newsham yıllar içinde konuşmaya başlayan tek UKUSA ça­lışanı değil. 1991′ de İngiliz televizyon programı World in Action’ da GCHQ’nun gücünü suiistimal etmesiyle ilgili bir bölüm yayınlan­dı. Kimliğini gizleyerek konuşan, GCHQ’nun eski bir görevlisi, örgütün, Londra, Palmer Sokağı 8 Numara’da, kente giren, kent­ten çıkan ya da geçen her teleksi gizlice ele geçirdiği, tuğla bir bina­dan söz etti. Teknisyenlerin bunları güçlü bilgisayarlara yüklediği­ni ve bu bilgisayarların Sözlük adlı bir programla çalıştığını anlattı. Üstelik bu adsız ihbarcı, Palmer Sokağı 8 Numara’da yalnızca GCHQ çalışanlarının değil, ayrıntılı bir güvenlik soruşturmasın­dan geçirilmiş British Telecom temsilcilerinin de çalıştığını söyledi. “Her şeyi düşünün,” diyordu, “elçilikleri, tüm iş anlaşmalarını, hat­ta doğum günü tebriklerini. Bunların hepsi Sözlüğe yükleniyor.”

Kaynağın güvenilirliğini kuşkuya düşürecek sayısız nedenin bu­lunduğu klasik bir Sigint sızıntısıydı bu. Aktif değil, eski bir çalı­şandı. Tek bir sesti; anlattıkları doğrulanmamıştı. Kimliğini verme­yi reddetmesinin nedeninin Resmi Sırlar Yasası’yla başının derde girmesini istememesi olduğu açıktı, ama bu durum aynı zamanda, izleyicinin onun kıdemini -bilme gereksinimi üstüne kurulu ters piramidin hangi basamağında olduğunu- anlamasını da engelliyordu. Yine de, söyledikleri Echelon sistemi hakkında anlatılan pek çok şeyle örtüşüyordu.

Bir yıl sonra, 1992 yazında GCHQ’dan bir grup ‘son derece yüksek konumlu ajan’ The Obseruer’ a, “İçinde çalıştığımız kurum­daki ağır suiistimaller ve ihmal olarak gördüğümüz durum hakkın­da daha fazla suskun kalamayacağımızı hissediyoruz,” dedi. Bu ih­barcıların sayısız şikâyeti vardı. “Yasal şirketlerin ve bireylerin tele­fon, teleks ve faks mesajları hükümet ya da komite onayı olmaksı­zın serbestçe ele geçirilip bireylere, şirketlere ve ‘normal prosedürler harici taraflara’ dağıtılıyor,” diye başladılar. İzlenen hedefler arasın­da ‘kamusal ve medya şahsiyetlerinin, akademik, toplumsal, hayır­sever ve ticari tarafların rutin olarak yer aldığını ve örgütün süresi geçmiş izinlerle ya da izin almadan, etkin bir denetime tabi tutul­madan ya da izleme için uygun gerekçeler olmadan gizlice dinledi­ğini öne sürdüler. Ajanların söylediğine göre, “Sözcüğün her kulla­nımında teleks haberleşmelerine kilitlenmemizi sağlayacak bir te­tikleyici sözcük girilmesi mümkündü.” Özellikle de, GCHQ’nun Uluslararası Af Örgütü ve Christian Aid de dâhil olmak üzere, üç yardım örgütünün haberleşmelerini izlediğini öne sürdüler. Peg Newsham gibi onlar da şikâyetlerini ortaya dökebilmekten cesaret almıştı ve -açıklamalarını izin alma durumundaki yetersizliklerle, bunun kişisel mahremiyet açısından doğurduğu tehlikelerle ya da Uluslararası Af Örgütü’nün gizlice izlenmesiyle kısıtlamak yerine ­GCHQ’nun şirketleri gizlice izlediğini, ‘sunulan hizmetler’ karşılı­ğında zaman zaman rakip şirketlere bilgi verdiğini, Cheltenham’ da­ki iç güvenliğin ‘genellikle gülünç derecede gevşek’ olduğunu ve ‘iş­gücünün en az yüzde yirmisi, günün yarısında boş’ olduğundan, ör­gütün verimsiz çalıştığını anlattılar.

The Obseruer, GCHQ’ da çalıştıklarını doğrulamak amacıyla ör­gütle ilgili ayrıntıları sorduğunda, ihbarcılar orayı yakından bildik­lerini gösterdi. Uluslararası M Örgütü’nün dinlenmesi konusunda bir kanıt göstermeleri istendiğinde bu örgüt tarafından gönderildi­ğini öne sürdükleri özel bir teleksten ayrıntılar verdiler. Haberi ha­zırlayan muhabir John Merritt ayrıntıları doğrulamak amacıyla Uluslararası Af Örgütü’yle temas kurdu ve hiç kuşkusuz biraz tedir­ginliğe kapılmış olan örgüt böyle bir teleksin gerçekten de gönde­rilmiş olduğunu doğruladı.

PEG NEWSHAM’IN DA GÜVENİLİRLİ(;İ sorgulandı, ama bu onu Kenan’la Kaptan’ın gözünden düşürmedi. Ekstra Bladet ne de olsa bir tabloid. Kenan biraz savunmaya geçerek, “Pek çok tabloid özel­liği var, ama daha nitelikli, araştırılmış yazılar da yer alıyor burada,” dedi bana. Gazetede renkli, bangır bangır manşetler kullanılıyor, yarı çıplak bir ‘Dokuzuncu Sayfa Güzeli’ne, ünlülerle ve sporla il­gili çok sayıda habere yer veriliyor. Ama Kenan’ın söylediğine göre pek çok Cavling Ödülü de -Pulitzer’in Danimarka’daki eşi- kazan­mış. Ve yarım milyon okuru var; beş milyonluk bir ülke için etki­leyici bir tiraj bu. Yine de, başka bir gazeteci Peg’in paranoyakça saçmalıklarını özenle yazıdan çıkarabilecekken, Ekstra Bladet onu baş sahneye çıkardı. Peg, Kenan’la Kaptan’a CIA ve NSA’ daki ‘ba­zı unsurların kendisini susturmak istediğini ve yatağının altında dolu bir tabancayla uyuduğunu anlatmış. En iyi arkadaşı, Nevada Eyalet Polisi’nce koruma ve saldırı köpeği olarak eğitilmiş elli beş kiloluk bir Alman çoban köpeği. Köpeğin adı Mister Gunther.

Danimarkalılara Peg’in paranoyak olduğunu düşünüp düşün­mediklerini sordum; yoksa örgütlerin onu taciz ettiğine gerçekten inanıyorlar mıydı? “Bence onu taciz eden örgütler değil,” dedi Ke­nan.

“Bunu söylemene sevindim,” diye başladım, ama Keman sözünü bitirmemişti.

“Ama örgütlerle bağlantılı kişiler olabilir,” dedi. “Çılgınca bir va­tanseverliği olan tipler. Onun paranoyak olduğunu sanmıyorum.”

Kaptan bir kaşını imalı bir şekilde kaldırarak, “Bizden gelen bü­tün e-postaları bilgisayarından sildirmiş,” diye ekledi.

“Onun paranoyak olduğunu sanmıyorum,” dedi Kenan yeni­den.

       BU OYUNU İLK OYNAYANLAR Kenan’la Kaptan değil. Bu paye, David Kahn adlı bir adama ait. Kahn çocukluğunda New York’ta­ki Great Neck’te yaşarken bir halk kütüphanesinin vitrininde kod­larla ve şifrelerle ilgili bir kitap görmüş. Bu kitap yaşamı boyunca sürecek bir ilgiyi başlatmış ve Kahn Newsday için çalışan otuz bir yaşında bir muhabirken, titizlikle araştırılmış, bol dipnotlu bir giz­li yazı tarihçesi olan The Codebreakers’ ı yayımlamış. Kitap ı 967′ de MacMillan tarafından yayımlandığı anda bir klasik oldu: O güne dek daha çok, fasa fiso yazarların ve meraklıların istilasında olan bir alan için çok önemli bir başarıydı bu.

Ama The Codebreakers, David Kahn’ın NSA’ya da bir bölüm ayırmaya karar vermiş olması yüzünden neredeyse basılamıyordu. Kahn, “Dönemin NSA Başkanı New York’taki yayıncıma giderek pazarlık yapmaya çalışmış,” dedi geçenlerde bana. Kahn köpek dişi desenli ceket giyen, beyaz saçları arkaya doğru taranmış, çok çabuk ve imalı bir şekilde gülümseyebilen, zarif ve yaşlı’ bir beyefendi. “Ama başarılı olamadı. Metni ele geçirmek için Great Neck’teki evime, daha doğrusu babamın evine girmeye çalıştılar.” Bunları an­latırken gülüyordu.

Kitap tamamlanmaya yaklaşırken NSA Kahn’ı ve yayıncısını ta­ciz etmeyi sürdürdü. Kitabın telifini satın almaya çalıştılar, böylece yayımlanmasını engelleyebileceklerdi, ama bunu başaramadılar. Bütün numaraları boşa çıktığında NSA kitabın çıkacağını anladı, ama özellikle kışkırtıcı gördüğü bazı pasajların çıkarılması için MacMillan’a başvurdu. Kahn sonunda bunu kabul ederek söz ko­nusu pasajları çıkardı. Bu bölümlerden biri o dönemde hala son de­rece hassas bir konu olarak görülen Enigma’yla ilgiliydi. Bir başka­sındaysa NSA’yla GCHQ arasındaki yakın işbirliği anlatılıyordu.

ON YILI AŞKIN BİR SÜRE SONRA Kahn’ı, Bostan’dan James Bamford adlı genç bir adam izledi. Hukuk fakültesini yeni bitirmiş olan ve söz etmeye değer bir yazarlık deneyimi bulunmayan Bam­ford, hukukçu olmak istemediğine karar vermişti ve yarı zamanlı özel dedektif olarak çalışıp iki yakasını bir araya getirmeye çabalı­yordu. Bu iş sırasında edindiği hafiyelik becerileri, girişmek üzere olduğu projede çok işine yarayacaktı.

Church Komitesi oturumlarının ertesinde, Bamford NSA hak­kında yazmaya karar vererek Kahn’la temas kurdu. “Bana gelip bu konuda bir kitap yazacağını söyledi,” diye anlattı bana Kahn. “Ben de, al, işte dosyalarım, dedim. Onları anık kullanmayacaktım. Ve yaşam boyu sürecek bir dostluk kazandım.” Bamford 1979′ da Bos­ton’ dan Houghton Mifflin Yayınevi’yle temas kurdu. Yayınevinde NSA’nın adını duymuş kimse yoktu neredeyse, ama Bamford bir­likte çıkılan sayısız öğle yemeğinden sonra onları kitabı yayımlama­ya ikna etti.

Wellesley Koleji’ndeki devlet belgeleri deposunda bulduğu Church Komitesi oturumlarının kayıtlarıyla başladı işe. Dipnotlar­da onlarca belgeye yapılan göndermelerle karşılaştı ve bu çok işine yaradı, çünkü Bilgi Özgürlüğü Yasası çoğunlukla, özel olarak talep edilen bir belgeyi alabilmenizi sağlar, ama genel bir konuyla ilgili tüm belgelere ulaşma olanağı vermez. Bamford başlangıçta üç say­falık bir belge listesi hazırladı. Ama örgüt bunların hepsini reddetti.

Ama Bamford yılmadı ve bir dizi dâhice manevra sonucunda NSA hakkında bilgi toplamayı başardı. Örneğin, tüm dünyaya ya­yılmış dinleme istasyonları, askeri inşaatlar konulu Senato Tahsisat Alt Komitesi’nin raporlarında yer almıyordu, ama Bamford bir üs­se bowling salonu ya da basketbol sahası inşa edilmek istendiğinde bu inşaat taleplerinin gizli bilgi sınıfına alınmadığını keşfetti. Bu tür verileri gizli olmayan telefon rehberleriyle ve personel görev lis­teleriyle karşılaştırarak tüm dünyadaki dinleme istasyonlarının lis­tesini çıkarmayı başardı. NSA’nın iç haber bülteninde “NSA çalı­şanları ve aileleri içindir” uyarısının bulunduğunu öğrendi. NSA çalışanlarının aileleri güvenlik soruşturmasından geçirilmediği için kendisinin de bültenlere bakma hakkının bulunduğunu öne sürdü. Yirmi beş yıl öncesine dek giden tüm bültenleri istedi.

Bu noktada örgüt yetkilileri Bamford’un niyetinin ciddi oldu­ğunu anladı ve köşeye sıkışmış olduklarından işbirliği göstermeye başladılar. Örgüt Bamford’a Fort Meade’i gezdirmeyi kabul etti ve bazı üst düzey yetkililerle görüşme yapmasına izin verdi. NSA’nın İngiltere ve Kanada’yla işbirliğinin düzeyini merak eden Bamford arabasıyla otoparkta dolaşarak, binaların yakınlarında üst düzey yetkililer için ayrılmış özel otopark yerlerindeki tüm arabaların pla­kalarını aldı. Sonra arabaların izini sürdü ve içlerinden birinin bir İngiliz’e, bir başkasınınsa bir Kanadalıya ait olduğunu öğrendi. Örgüte yazarak öğrendiklerini anlattı ve birkaç ay sonra, Ronald Reagan’ın başkan olduğu dönemde NSA, Casusluk Yasası uyarınca Bamford’u ulusal güvenliği tehlikeye atma suçlamasıyla dava etme­ye çalıştı, ama başarılı olamadı.

1982′ de yayımlanan The Puzzle Palaee çok satan kitaplar listesi­ne girdi. NSA hakkında ilk kapsamlı kitap ve Kahn’ın araştırmala­rı üstüne tek önemli ilerlemeydi. Pek çok Amerikalı hala NSA’nın adını bile duymamıştı. Bamford kitap turunu yaptığı sırada, bir te­levizyon kaydına giden New Jersey Senatörü Bill Bradley’yle bir arabayı paylaştı, Bradley ona kitabının ne hakkında olduğunu sor­du ve Bamford, “NSA, yani Ulusal Güvenlik Örgütü hakkında,” yanıtını verdi. Bunun üstüne Bradley merakla, “O da ne?” diye so­racaktı.

Bamford’un kitabı örgütün işleyişini ilk kez halkın incelemesi­ne sunmuş ve bu da örgüt yetkililerini kızdırmıştı. Kitabın yayım­lanmasından yirmi yıl sonra NSA’nın eski başkanı William Odom pek çok kaynaklarının kurumasının suçunu doğrudan Bamford’ a attı ve 1980’lerde The Puzzle Palace’ın, ‘NSA’ya sızmak, NSA’dan sakınmak ya da başka bir şekilde NSA’yı kandırmak isteyen düş­man istihbarat servislerinin (özellikle de Sovyet ve Çin) elkitabı ol­duğu’ iddiasında bulundu. Ama Odom’ın itirazları bir yana, The Puzzle Palaee yayımlandığı yıldan bu yana ilginç bir dönüşümden geçti: Sapkınlık olmaktan çıkıp dogmaya dönüştü. Washington’da­ki ABD Savunma İstihbarat Koleji’rıin (günümüzdeki adı Ortak Askeri İstihbarat Koleji’dir) standart ders kitaplarından biri oldu. Bu arada Bamford da NSA’nın başındaki bela olmaktan çıkıp, ör­gütün biyografı yazarına dönüştü.

Böyle aşamalı bir dönüşüm alışılmadık bir durum değil. Bob Woodward 1970’lerde düzenin eline batarı bir dikendi ve Nixon idaresinin çaresizce boğmaya çalıştığı Watergate haberinin ortaya çıkarılmasına yardım ederek ün kazanmıştı. Ama 2003’te, Bush Sa­vaşta adlı çok satan kitabını yayımladığında Woodward en büyük dışarıdaki atsineği olmaktan çıkıp şahane içerideki oldu: Şeytanla pazarlık yapıp bilgiye ulaşma olanağını genişletti, ama bunun kar­şılığında nesnelliğini kaybetmiş olabilir. Düzenin bir zamanlar ken­disini en çok eleştiren kişileri, doğrudan kendi tarafına çekmese bi­le, bağrına basmaya başlaması 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan büyük değişimlerin tuhaf bir yan sonucudur. Böylece, NSA’ nın ku­ruluşunun ellinci yıldönümünde David Kahn ışıl ışıl bir yüzle Fort Meade’de bir grup NSA çalışanının karşısına çıktı ve kendini, 1948’de seçimleri kazanmasından sonra elinde “Dewey, Trurnan’ı Yendi” manşetini taşıyan bir Chicago Daily Tribune tutan Harry Truman gibi hissettiğini söyledi. “Evet,” dedi Kahn, o anın zevkini çıkararak, “Kalın NSA’yı yendi.”

 Ve gerçekten de, bir zamanlar NSA’nın yasaklamış olduğu The Codebreakers ve The Puzzle Palaee günümüzde belki de en çok Si­gint örgütlerinin çalışanlarına satılıyor. Adayların gelecekte çalışa­cakları yer hakkında bir fikir edinmek için okudukları kitaplar bun­lar. Sigint örgütlerinin bölümlenmiş olması nedeniyle çalışanlar an­cak dışarıdan kişilerce yazılmış bu kitaplar sayesinde topografının havadan çekilmiş bir fotoğrafına bakıp kurumu kendi tavşan delik­lerinin ötesinde görebiliyorlar. NSA hakkında başka kimsenin kap­samlı bir kitap yayımlamadığı bir yirmi yıldan sonra Bamford Body of Secrets adlı kitabını yazdığında kitaba Başkan Mike Hayden’la ya­pılmış ayrıntılı bir röportajı da ekledi ve teşekkür bölümünde ilk olarak Hayden’a teşekkür etti. Kitabın partisi Fort Meade’de veril­di ve kitabını imzalatmak isteyen NSA çalışanları kapıda kuyruk ol­du.

ŞUBAT 197TNİN YAGMURLU BİR GÜNÜNDE üç adam Lon­dra’nın Muswell Hill bölgesindeki bir bodrum katında buluşup bir şişe ucuz Chianti içerek konuştular. Time Out dergisinden muha­bir Crispin Aubrey, sosyal hizmetler görevlisi ve Sigint eski çalışanı John Berry ve Duncan Campbell adlı genç bir İskoç’tu bunlar. O dönemde Campbell yirmi dört yaşındaydı ve daha sonra Kaptan Elkjaer’ın de yapacağı gibi serbest gazeteci olmaya karar vermeden önce Oxford’ da fizik doktorası yaptığı için belli bir bilimsel yetene­ği vardı. Annesi II. Dünya Savaşı’nı Bletchley Park’ta şifre çözerek geçirmiş olan Campbell, Sigint’in cazibesine kapılmıştı. Doktorası­nı almaya çalışırken İngiltere’nin kırsal alanlarının radyo ve uydu istasyonlarıyla dolu olduğunu fark etmeye başlamıştı -ve onu araş­tırmacı gazeteciliğe bu istasyonların gizemi yönlendirdi. Oturup konuştukları sırada, çok geçmeden sohbetlerinin Resmi Sırlar Yasa­sı’nın ihlali nedeniyle geniş çaplı bir kovuşturmaya (Campbell’ın örneğinde hapiste otuz yıl geçirmek anlamına gelebilecek bir suç) ve üç adamın adlarının baş harfleriyle bilinecek bir davaya temel oluşturacağını bilemezlerdi: ABC davası.

Altı ay önce Campbell’la, Washington’lu bir avukatın yirmi beş yaşındaki oğlu olan ve Evening Standard için serbest gazetecilik ya­pan, Mark Hosenball’un Time Out’ta bir yazıları yayımlanmıştı. “Tele kulaklar” başlıklı yazıda İngiltere Hükümeti tarafından varlı­ğının kabul edilmesinden yıllar önce GCHQ’nun varlığı açıklanı­yor ve örgütün eylemlerinden pek çoğu ayrıntılarıyla anlatılıyordu. Hosenball, İçişleri Bakanı Merlyn Rees tarafından ulusal güvenlik gerekçesiyle sınır dışı edildi. Campbell İskoç olduğu ve sınır dışı edi­lemeyeceği için yetkililer onunla başa çıkmakta daha fazla zorlandı. Campbell bir şekilde bütün bilgileri telefon rehberi gibi halka açık kaynaklardan derlemiş olduğu için Resmi Sırlar Yasası’na dayanan bir kovuşturma yapılmadı.

John Berry Kıbrıs’taki Sigint alayında onbaşılık yapmıştı. Mark Hosenball’u temsil eden komiteye bir mektup yazarak kendini ‘hiç­bir kamusal kontrole tabi olmadan büyük miktarlarda para harca­yan bir örgüt’ün eski bir üyesi olarak tanıttı. Mektup bir çevre mu­habiri oları Crispin Aubrey’rıin eline geçti. Aubrey, Sigint kendi alanına girmediğinden, Campbell’la temas kurdu ve kendisiyle bir­likte görüşmeye gelmesini istedi. “Palavracının teki olup olmadığı­na senin karar vermeni istiyorum,” diyordu. Üç adam Berry’rıin da­iresinde buluştu ve sohbet oldukça kuru geçti. Berry bir muhaberat subayının saatlerce oturup telsiz ayarlarını kurcalamakla geçen ha­yatını anlattı. Anlattıkları gayet renkli olsa da -Mısırlı bir askerin  altı Gün Savaşı sırasında bir İsrail topu tankını vururken Allah’a yalvarmasını dinlediğini anlatmıştı örneğin- çok önemli ya da has­sas şeyler değildi. Berry çalıştığı üste başka NATO üyesi ülkelerin haberleşmelerinin izlendiğini doğrulamıştı, ama bu bir sır olsa bile şaşırtıcı değildi; diplomatların öfkelenmesine yol açacaktı belki, ama önemli bir güvenlik riski içermiyordu.

Aubrey, Berry ve Campbell’ın fark edemediği şey, MI5’in Campbell’ın telefonunu dinlediği ve bu buluşmayla ilgili her şeyi bildiğiydi. Saat onda, üç adamın konuşmasının üç saati bulduğu ve Crispin Aubrey’rıin kasetinin bittiği sırada on üç Özel Şube görev­lisi içeri daldı ve üç adamı, gizli olsun ya da olmasın ‘resmi’ bilgi­lerden söz etme suçunu ele alan Resmi Sırlar Yasası’nın 2. Bölü­mü’nü ihlal etmek suçuyla tutukladı. İki gün hapiste tutuldular ve avukatlarını görmelerine izin verilmedi. Tutuklu bulundukları sıra­da polisler Duncan Campbell’ın Brighton’daki dairesine girdi. Eş­yalarını talan edip kitaplarıyla dosyalarını Scotland Yard’a götürdü­ler. Dairesinde bulunan ve potansiyel düşmana ‘doğrudan ya da do­laylı olarak’ yararlı olduğu öne sürülen dokuz yüz sayfalık malzeme nedeniyle polis ona ikinci bir suçlama getirdi, oysa malzemenin ta­mamı, daha önce yayımlanmış kaynaklardan alınmıştı. Sonunda A, B ve C jüri önünde yargılanıp suçlu bulundu. Campbell’la Aubrey şartlı tahliye edildi ve hapis yatmadı; Berry ise altı aya mahkûm edildi ve cezası tecil edildi.

Hükümet Campbell konusunda kaygılanmakta haklıydı. çoğu araştırmacı gazetecide bulunmayan ve gizlice dinleme işinin karma­şık yönlerini anlamasını sağlayan müthiş bir teknik beyni ve bilim geçmişi vardı. Ve bir haber yakalayıp çarpıcı ve aydınlatıcı ayrıntı­ları bulmak için halka açık malzemeleri tarama yeteneği olağanüstü düzeydeydi. Savunmasını üstlenen insan hakları avukatı Geoffrey Robertson’ın nefes nefese söylediği gibi, ‘güvenlik servislerinin hüc­re hapsine atmak istedikleri şey, Duncan Campbell’ın beyniydi.’

DUNCAN CAMPBELL 1988’DE, tüm dünyada Echelon kod adını yayımlayan ilk gazeteci oldu. New Statesman and Society dergisinde yayımlanan yazı abartılı bir yaylım ateşiyle başlıyordu: “Birileri Dinliyor ve kişisel mahremiyet umurlarında bile değil.” Campbell, beş örgütün elektronik izleme kapasitelerini çarpıcı derecede artır­mış olan P415 kod adlı bir UKUSA projesinden söz ediyordu. Ec­helon bilgisayar sistemini anlatıyor ve Menwith Hill’i ağın en önemli dayanaklarından biri olarak tanımlıyordu. O sırada kimse­nin bundan haberi yoktu, ama Campbell’ın yazısı için kullandığı başlıca kaynak Peg Newsham’dan başkası değildi.

Bu yazıdan itibaren Campbell bu alanda silinmesi olanaksız bir iz bırakmıştır. Bıkkın ve bıktırıcı bir adam -abartılı bir dil ile içgü­düsel bir düzen ve Amerikan karşıtlığının köstek olduğu parlak ve yorulmak bilmez bir araştırmacı. Araştırmam boyunca Duncan Campbell’ı tanıyan herkes, “Duncan çok huysuzdur,” ya da, “Dun­can zor adamdır,” diyerek beni uyardı, ama hiçbiri dürüstlüğünü sorgulamadı. 1990’ların sonlarında, PowerPoint slâytlarına ve gra­fik görüntülere yer verdiği, Echelon’la ilgili bir konuşmasını dinle­miş, ama konuşmanın yakıtının paranoya olduğunu hissetmiştim. KeI ve gergin bir adam olan Campbell kot pantolon giymişti, kalın gözlükleri vardı ve konuşmasını, anlatmakta olduğu teknoloji ko­nusunda sırayla dehşet ya da büyülenme ifade eden konu dışı sap­tamalarla renklendiriyordu. Dinleme istasyonlarından ve Sigint uy­dularından oluşan, hiçbir özel haberleşmenin yakalanmaktan kaça­mayacağı denli yoğun dokunmuş bir ağ görülüyordu slâytlarında.

CampbelI’ın daha yirmili yaşlarının başında yetkililerce takip edilmesi, telefonunun dinlenmesi ve evinin talan edilmesi, kariyerinin geri kalan kısmına damgasını vuran paniği biraz açıklıyor. Yine de, paranoyakça görünen savları, paranoyakça olduğu gerekçesiyle toptan reddetmek zararlı bir yaklaşım. Geoffrey Robertson’ın anılarında ABC davasını okurken Campbell’ın, avukatına, jürinin geçmişini soruşturup davayı etkilemeyi otoritelerin yanına bırakmaya­cağını söylediğini okuduğumda kendimi tutamayıp güldüm. Avu­katı doğal olarak böyle bir şeyin olmadığında ısrarlıydı; okurken sayfanın kenarına PARANOYAK! yazıp altını iki kez çizdim, ama okumayı sürdürdüğümde bu örnekte Campbell’ın haklı olduğunu görecektim. Devlet davada gerçekten de jüriyi etkilemeye çalışmış­tı.

Yine de, büyük olasılıkla Duncan Campbell’ın adını hiç duyma­mışsınızdır ve çalışmalarından haberiniz yoktur. Campbell kesinlik­le Echelon ağı konusunda en önde gelen tarihçi ve Cryptome ve benzer yerlere gönderdiği öfkeli mektuplarda bunu belirtmekten hoşlanıyor. Ama onun görünürlüğü genel olarak Echelon konusu­nun görünürlüğünün iyi bir göstergesiyse, anlaşılan bu konu hala internet komplo uzmanlarının ve kendi kitaplarını kendileri yayım­layan ideologların oluşturduğu çılgınlar saçağında yer alıyor. Campbell 1978’le 1994 arasında araştırmacı yazar, yardımcı editör ve en sonunda da başkan olarak New Statesman da çalıştı. 1990′ da IPTV adlı bir televizyon prodüksiyon şirketi kurdu ve o zamandan bu yana araştırma belgeselleri üstünde yoğunlaşıyor. Ama bir dergi­nin ya da yayıncının onaylaması gereksinimi olmadan Campbell son on yılda kendini marjinal bir konuma yerleştirmiş durumda.

Campbell’la temas kurduğumda İngiliz-Amerikan sinyal istih­baratı konusunu yazdığımı öğrenince düşmanca davrandı. Benim yalnızca onun bağlantılarını avlamakla ve araştırmasını çalmakla il­gilendiğimi ima etti ve sorularıma yanıt vermenin kendisi için za­man kaybı olacağını söyledi. Onu kendisi ve bu alandaki çalışmala­rı hakkında yazmak istediğime ikna etmeye çalıştım. Hayatının bü­yük bölümünü araştırarak geçirdiği bir şey hakkındaki açık uçlu so­ruları yanıtlayamayacağını söyledi. Aklımdan, Echelon olayının fazla bilinmemesinin nedenlerinden birinin bu olduğu geçti. İş kendi alanlarını korumaya geldiğinde acımasız ve kuşkucu davra­nan iki tür insanın, paranoyaklarla araştırmacı gazetecilerin alanı bu konu.

“DANİMARKA BİRASI bir kanada oturmaya benzer,” dedi Kenan.

Çeviride anlamın kaybolduğunu düşündüm. “Suya çok yakındır!” diye gürledi ve Kaptan’la ikisi güldüler. Kopenhag’ın merkezinde hareketli bir meydandaki canlı bir açık hava kahvesi olan Cafe Eu­ropa’ da oturuyorduk.

Takım elbiseli, elinde şişkin bir dosya çantasıyla hızla yanımız­dan geçen bir adamı işaret ederek, “Şu adamı gördün mü?” diye sordu Kaptan. “Bu adam çevre bakanı. Küçük bir ülke burası. Yü­rüyerek adamın yanına gidebilirsin.”

Kenan, “İşe başladığımızda insanlara ne yaptığımızı anlatmamız gerekiyordu, kimse bir şey bilmiyordu çünkü” dedi.

“Öylesine bilinmiyordu ki, bu sözcüğü başlıkta kullanamıyor­duk,” diye ekledi Kaptan. “Ama daha geçenlerde Danimarka’nın Riziko’sunda bu konuda bir soru soruldu.”

Yarışmacının soruyu bilip bilmediğini öğrenmek istedim. Ke­nan başını sallayıp sigara paketinden bir sigara çekerek, “Bildi,” de­di. “Kolay sorulardan biriydi.”

Ekstra Bladet’teki yazıları Danimarka’da büyük etki yaratmış, halkın Danimarka ve ABD istihbaratları arasındaki yakın bağ ko­nusundaki duyarlılığını artırmış ve Parlamento’da farklı konularda beş tartışma açılmasını sağlamıştı. Danimarka’nın dinleme istas­yonlarını (bunlardan biri hemen Kopenhag’ın dışında; Sarıdager­gard’ da, bir başkasıysa Baltık’taki Amager Adası’ndaki Aflandsha­ge’daydı) teşhir etmiş ve Danimarka’nın Echelon ağının üçüncü ta­raflarından biri olduğunu göstermeye çalışmışlardı. 1999 da Dani­marka Savunma Bakanı, Danimarka istihbaratının küresel bir din­leme sisteminin parçası olduğunu kabul etmiş ama NSA bağlantısı­nı ne doğrulamış ne de reddetmişti.

Kaptan’la Kenan bilgi toplarken Danimarka istihbaratıyla şifre üretme ve şifre çözme oyununa benzeyen uzatmalı bir poker oyunu oynadılar. Bir noktada Kaptan, kod adının İstasyon C olduğunu sandığı bir üs hakkında bilgi istedi. Yerel idareden inşaat dosyala­rıyla ilgili bazı taleplerde bulundu. Kaptan, “On sekiz metrelik üç çanak vardı,” diye anlattı bana. “ve üç çanak daha kuruyorlardı. Öbür Avrupa ülkeleriyle kişi başına düşen sayıyı hesaplayarak karşılaştırırsanız, Avrupa’daki en büyük istasyon.” Kaptan’la Kenan, Bilgi Özgürlüğü’ne dayanarak, Danimarka Savunma Bakanlı­ğı’ndan bilgi istediler ve yanıt olarak bir Microsoft Word dosyası­nın eklendiği bir e-posta aldılar. Kaptan belgenin yazıldığı bilgisa­yar hakkında bilgi almak için belgeyi Notepad Editor programıyla açtı. Ye belgenin eski adını buldu. Kendilerine gönderilen belge, “Hjoerring konusunda Kenan’a yanıt” başlıklıydı. Hjoerring, üssün bulunduğu yerdi. Asıl başlıksa şöyleydi: “İstasyon C konusunda Kenan’a yanıt.”

“Kaptan’ı bilgisayar başına geçirmemek lazım,” dedi Kenan.

“Balıkları teker teker yakalayan bir balıkçı gibidir.”

“Nasıl anladığımızı fark etmesinler diye birkaç ay bekledik,” de­di Kenan, kod kırma kapasitelerini ele vermemek için Zimmer­mann Telgrafı’nın üstüne oturan Amiral William Hall gibi. Daha sonra bir yazılarına, Hjoerring’deki yerin kod adının İstasyon C ol­duğunu doğruladıkları üstünkörü bir yorum ekleyivermişlerdi. “Ama bize Word dosyaları yollamayı kestiler,” dedi Kenan. “Her­halde anladılar.”

MENWITH HILL’DE Amerikan bayrakları tersten dalgalanıyordu.

Amerikan Üslerinin Sorumluluğu Kampanyası’ndan (CAAB) Lin­dis Percy tarafından, üssün dış kapıları ardında yapılan yıllık Ame­rika’dan Bağımsızlık mitingine davet edilmiştim. Lindis’in sulan­mış mavi gözleri, kırışık, iyice bronzlaşmış bir yüzü ve tüm dişleri­ni gösterdiği bir gülümsemesi var. Vanessa Redgrave’e tuhaf dere­cede benziyor. Hırçın bir tarzı ve kolayca patlayıveren bir kahkaha­sı olan, tekerlekli sandalyeye bağımlı, sigaraları zincirleme içen partneri Anni Rainbow’la birlikte, İngiliz kırsal kesimindeki Ame­rikan askeri ve istihbarat varlığına karşı yılmadan savaşıyor. Lin­dis’in protestoları zaman zaman, o 4 Temmuz günü için planlana­na benzer yürüyüşleri de içeriyor, ama daha çok, Lindis’in bir çit­ten atlayıp bir üsse dalıvermesinden oluşuyor. ‘Araştırma’ adına sık sık çeşitli üslere sızıp etrafta dolaşıyor, askeri polis tarafından yaka­lanana dek depolara ve kafeteryalara giriyor. Menwith Hill’ de durum öylesine kötüymüş ki, yıllar önce üs Lindis’in alana girmesini yasaklayan bir mahkeme emri çıkarttırmış -Lindis’in 114 kez ihlal ettiği bir mahkeme emri. Black Bull Inn’deki delikanlılar, yıllar içinde zaman zaman üs yakınlarında kamp kuran ve genellikle ka­dınlardan oluşan bu barış mücadelecileri karşısında biraz şaşkın gö­rünüyorlar. Pek de bilimsel olmadığını düşündüğüm nedenlerden ötürü bu kadınlara ‘lezbiyenler’ diyorlar. Lindis’i ise ‘Baş Lezbiyen’ olarak tanıyorlar.

Taksim ilk ziyaretimden sonra ilk kez Menwith Hill’in dışında durduğunda, İngiliz bir polis elinde bana doğrulttuğu bir video ka­merayla arabaya doğru yürüdü. Tuhafbir duyguydu, ama Lindis’le dolaştığınızda bu tür şeylere alıştığınızı çok geçmeden öğrenecek­tim. Kimileri genç, burunları halkalı ve saçları ince örgülü, kimile­riyse orta yaşta kadınlar olmak üzere yaklaşık bir düzine insan üsse bakan yola park edilmiş mavi bir karavanın etrafında toplanmıştı. Üstüne “Amerika’dan Bağımsızlık” sözcükleri basılmış ve ters asıl­mış bir Amerikan bayrağıyla örtülüydü otobüs. Parlak sarı ceketler giymiş bir avuç polis girişte huzursuzca duruyordu. Bir adam etraf­ta dolaşıp Socialist Weekly’yi dağıtıyordu. Yaşlanmakta olan hippi­ler ellerinde devasa çay termoslarıyla şakalaşıyordu.

Karavanın içinde Lindis bir helyum kurusuyla balon şişiriyordu.

Tanıdığı eski bir Sigint görevlisiyle temas kurma olasılığından söz etti bana. “Temiz olduğunu sanıyorum,” dedi. “Onu kontrol ettim. Çünkü… ” Bana imalı bir bakış atarken sesi zayıfladı.

Bu insanlardan bazılarının paranoyak çatlaklar olduğunu kastet­tiğini sanarak başımı bilmiş bilmiş salladım. “Ah, bilmez miyim?”

“Çünkü” diye devam etti, “yani, köstebekler, bilirsin.” Balonlarda “Yıldız Savaşlarına Son” yazıyordu ve Lindis balon­ları şişirirken gönüllüler bunları üstünde ilanlar ve CAAB haber bültenleri bulunan uyduruk bir masaya bağlıyordu. Soğuk bir sa­bahtı, balonlar rüzgârda çırpınıyordu. Kâğıtlar taşlarla ve deniz ka­buklarıyla sabitlenmişti. Bültenlere göz attım (“Yönetmelik Fiyas­kosu Devam Ediyor”; “ECHELON konusunda en yeni haberler”) ve taksiden indiğimde video kamerasıyla beni kaydetmiş olan bo­dur askeri polisin o lanet şeyi hala bana doğru tuttuğunu fark ettim.

Sokakta durmuş, elinde kamerayla vizörden beni izliyordu. Dik dik baktım. Ev sahibelerimin savaşçı söylemini benimsemek istemiyor­dum -ne de olsa adam işini yapıyordu- ama ısrarı bana açıkça göz­dağı gibi görünüyordu. Bakışma yarışımız bir steyşının onun yanın­da yavaşlayıp içindeki taşlanmış tişörtlü kadının, “Affedersiniz, ne­reye park etmem daha uygun olur?” diye sormasına dek sürdü. Bir­denbire Büyük Birader’den Küçük Trafik Polisi’ne indirgenmesi karşısında afallayan avım kamerayı indirip yolu tarif etti.

Masada yanımda oturan yaşlı bir kadın, “Böyle görüntülenme­yi hakaret olarak görüyorum,” dedi. “Ve biliyor musun, Afrikalıla­rın görüntülenmenin insanın ruhunu çaldığını söylemesini anlıyo­rum. Çünkü insan böyle hissediyor.”

Trafik yavaşça akarken polisim kamerasını yeniden kaldırdı. Ani bir dürtüyle yanına gidip, “Affedersiniz,” dedim. “Beni neden kay­dediyorsunuz?”

“Kanıt topluyorum,” dedi. “Siz Amerikalı mısınız?” Şaşırmış görünüyordu.

“Evet,” dedim. “Kanıt topluyorsunuz madem, suç neydi?” “Önceden kanıt topluyoruz,” dedi. “Bir suç işlenmesi ihtimali­ne karşı.”

Durup bir an bunu düşündüm.

Saldırgan otorite görüntüsünden birdenbire vazgeçerek, “York’ a

gittiniz mi hiç?” diye sordu.

“Hayır,” dedim. “Gitmedim.”

“Amerikalı dostlarımızın çoğu York’a bayılır.”

.”0 zaman içeride en çok Amerikalılar mı var?” dedim.

“Şey,” dedi, sonra duraksadı. “Bunu söylememize izin yok. Ama evet, çok Amerikalı var.” Tersine çevrilmiş Amerikan bayraklarına bakarak, “Amerikalılarla ilişkilerimiz çok iyi,” diye ekledi.

Karavanda Lindis eline bir megafon almış, insanları elden ele dolaştırılan bir belgenin okunmasında kendisine katılmaya teşvik ediyordu: Amerika’dan Bağımsızlık Bildirgesi. CAAB’ın geldiğini bildikleri için içerideki Amerikalıların bu yıl Bağımsızlık Günü ‘cümbüş’ünü bir hafta önce yapmak zorunda kaldığını belirtti. Ve kalabalık monoton bir sesle giriş bölümünü okumaya başladı. (“İnsanlarla ilgili olayların akışı sırasında büyük bir devlet, koruyucu görüntüsü altında daha küçük bir devletin güvenliğini ve devamını tehlikeye sokarsa… “) Çitin dışındaki tek Amerikalı olma rolü için­de kendimi biraz tuhaf hissederek etrafıma bakındım. Protestocu sayısı otuza yaklaşmıştı ve yaş aralığı şaşırtıcıydı, Bana on dört ya­şında görünen, dökümlü kotlar giymiş ve tırnaklarına tırtıklı ojeler sürmüş iki kız, üstünde “Bizim Ağaca ihtiyacımız Var, Bush’a de­ğil”* yazan bir pankart sallıyordu. Yanımda otuzlarında bir kadın te­kerlekli sandalyedeki bir felçlinin kulağına bir şeyler fısıldıyordu.

Boynunda tahta bir barış işareti asılı olan yaşlıca bir kadın bas­tona dayanmış, kocasıyla birlikte bir pankart tutuyordu. “Beni ra­hatsız eden şu ki, Breighton’ dan Selby’ye yürüdüğümüzde oğlum Jonathan kucağımdaydı,” dedi kadın. “Ve Jonathan şimdi elli ya­şında.” Yarım yüzyıldır Amerikan üslerini protesto ediyorlardı ve ellerine hiçbir şey geçmemişti, ama bu temmuz sabahının erken sa­atlerinde yine protesto etmeye gelmişlerdi.

Bunların bir tür reklâm olmanın ötesinde ne derece etkili oldu­ğunu merak ettim. Çiçek çocuğu estetikleri. Kendi aşırı sertlikleri Amerikan karşıtlığına zarar veriyordu. Ve bir de, radikal solun o trajik kusuru, farklı gündemlerin yarattığı şişkinlik. Bildirgenin okunması sürerken iri gözlü ve ince örgülü genç bir İrlandalı kızın yeni tanıştığı birine, “Ben şimdi bir de mülteciler konusuyla ilgile­niyorum,” dediğini duydum.

Lindis’e, karavana, protestoculara ve Menwith Hill’in dış kapı­larına bakarken bildirgenin kırlarda zar zor yankılandığını fark et­tim. Aksine, kendi aralarında sohbet etmeyen protestocular sözcük­leri geveliyor ve hata yapıyorlardı -özünü ayrıntılarından daha iyi hatırladığınız bir duayı, ya da Bağımsızlık Bildirgesi’nin kendisini okuyacağınız gibi.

BU EYLEMCİLERİ HAFİFEALMAK çok çekici görünüyor, ama Ec­helon sisteminin en yaratıcı ve güvenilir tarihçilerinden biri, Lindis Percy okulundan -Amerika’nın jeopolitik manipülasyonlarını teş­hir etmeye kararlı ve bunun için bir Sigint üssüne sızmaktan kork­mayan- bir eylemci. Nicky Hager 1996 tarihli Seeret Power (Gizli Güç) adlı olağanüstü kitabının başında, “Bu kitap yalnızca istihba­rat yetkililerinin halka açıklamayı kabul ettiği bilgileri içeriyor ol­saydı,” diye yazar, “çok kısa ve içeriğinin büyük bölümü yanıltıcı olurdu.”

Hager inanılmaz derecede gözü pek bir muhabir ve yalnızca Ye­ni Zelanda sinyal örgütü GCSB üstünde yoğunlaşarak Echelon sis­temi konusunda öbür gazetecilere kıyasla daha fazla şeyi ortaya Çı­karmayı başardı. On iki yılını GCSB’ Yİ araştırarak geçirdi ve işe kendisinden önce James Bamford’un başladığı gibi başladı: listelere bakarak. Kamu çalışanlarını, iş adlarını ve personel rehberlerini içe­ren çeşitli listeleri birbirleriyle karşılaştırdı ve böylece GCSB’ de ça­lışan tüm Yeni Zelandalıların listesini oluşturabildi. “Ad listeleri… Benim için bir anahtar oldu, çünkü ben küçük bir ülkede yaşıyo­rum,” diyor Hager. “Benim de yaşadığım başkentimizin nüfusu yalnızca 150 bin. Ve bu kentte… Benimle konuşmayı kabul edebi­lecek insanları bulmayı başarabildim.” Örgütte çalışan istihbarat görevlilerine yaklaşmış ve şaşkınlıkla, temas kurduklarının çoğunun kendisiyle konuşmaya istekli olduğunu görmüştü. Örgütü araştır­dığı duyulmuş ve GCSB, elemanlarını onun hakkında uyarmıştı. Ama bu yalnızca sızıntıyı daha da artırmış, görülecek hesabı ya da anlatacak bir öyküsü olan herkesi Hager’ın anlayışlı kulaklarına yö­neltmişti. Hager yıllarca posta kutusuna her bakışında, birisinin kendisine sızıntı bilgi ya da gizli belgeler yollayıp yollamadığını me­rak ederek heyecanlanmıştı. Sigint örgütleri böylesine bölümlenmiş olduğundan, Hager’ın GCSB’ nin operasyonları hakkında geniş bir bakış açısına sahip olmak için farklı bölümlerden farklı kişilerle ko­nuşması gerekmişti. “Bir ofiste çalışan kişi büyük olasılıkla yan ofis­tekilerin ne yaptığını pek bilmiyor ve büyük olasılıkla, bir alt katta neler olduğu konusunda hiçbir bilgisi yok,” diyor. “Bu yüzden, olanları anlamak için örgütün farklı bölümlerinden benimle konuş­mayı kabul edecek insanlar bulmam gerekti. Ve Yeni Zelandalıların rahat ya da samimi olmaları sayesinde benimle konuşacak çok insan bulabildim ve güvenlerini kazanabildim.” Güvenlik konusun­daki rahat yaklaşım da Hager’a yardımcı olmuştu. Bamford’u izle­yerek kişisel haber bültenlerini istemiş ve bunlar kendisine hassas bilgilerin üstü karartılarak yollanmıştı. Ama Hager bültenleri masa lambasına tuttuğunda silinmiş sözcükleri okuyabildiğini görmüştü.

Lindis gibi Nicky Hager da gözünü budaktan sakınmayan bir insan ve 1989’da Yeni Zelanda’nın South Island’ında kurulmuş olan Waihopi Echelon İstasyonu hakkındaki bazı bilgileri içeri gi­rerek edinmiş. Üs çitlerle ve dikenli tellerle çevrili, ama Hager, “Ki­tabı yazarken etrafa bakmak için oraya pek çok kez gittim,” diyor neşeyle. Bir merdiven kullanarak kameralarını operasyon binaların­dan birinin camına yaklaştırabilmiş olan bir televizyon ekibinin arasına sızmayı da başarmış. İçeride bir gece bekçisinden başka kimse yokmuş, o da uyuyormuş. Hager’ın ekibi ana operasyon oda­sındaki Echelon donanımını filme almış ve zum yaparak masalar­daki Irıtelsat kılavuzlarının başlıklarını yakalamış. Hager bunun te­sisin Intelsat trafiğinin ele geçirilmesindeki rolünü doğruladığını öne sürüyor.

GCSB hakkındaki araştırmalarının başlarında Hager fark etmiş ki, “Kullandıkları teknik sistemlerde ve hedef listelerinde ve tali­matnamelerde ve elkitaplarında… Başka bir örgütün adı vardı ve he­defi listeleri NSA’ dan gelmişti.” Bu şekilde, ‘Yeni Zelanda’nın aslın­da tüm ittifak hakkında bilgi edinmek için küçük bir pencere’ ol­duğunu keşfetmiş. Konuştuğu görevliler Londra, Washington ve Canberra’ da eğitilmiş ve kurmakta oldukları yeni donanımlar beş ülkenin temsilcilerinin yer aldığı çalışma gruplarınca, daha çok, Washington’da planlanmış. Hager, “Uluslararası sistemlerin Yeni Zelanda gibi uzak bir ülkede teşhir edilmesi tuhaf,” diyor, ama ken­disinin bu bilgilere ulaşabilmesini içeriden kişilere bağlıyor.

Kitabını bitirdiğinde metni, beş yıldır Yeni Zelanda Başbakanı olan ve kuramsal olarak bu süre içinde GCSB’ nin denetimi altında olduğu David Lange’ e götürmüş. Hager onun ofisinde otururken Lange metni okumuş. Ve bitirdiğinde çileden çıkmış. Kitabın ön­sözünü yazmak istediğini söylemiş ve gerçekten de yazmış. Bu ön­sözde, Seeret Power’ı okumadan önce Yeni Zelanda’nın Echelon’un bir parçası olduğundan bile haberi olmadığını açıkladı. Lange, Wa­ihopi’nin açılışını denetlemiş ve bağımsız bir Yeni Zelanda üssü olacağına -ABD istihbaratından bağımsızlık göstergesi olduğuna­ inandırılmıştı. Hager ona gerçekleri gösterdi. Lange, “Buradaki şa­şırtıcı sayıda insan, istihbarat servislerinin bağlı olduğu bana, yani Başbakan’a asla anlatılmamış şeyleri anlatmış ona,” diye yazdı ön­sözde.

GAZETECILERDEN, EYLEMCILERDEN ve ihbarcılardan oluşan ve son kırk yıl içinde Anglofon Sigint operasyonlarıyla ilgili bazı ayrın­tıları aydınlığa çıkarmaya çalışmış olan dağınık klan son derece kü­çük ve tuhaf. İçeriden gammazlık etmek ya da dışarıdan öyküler yazmak önemli bir hapis cezasıyla flört etmek anlamına geldiğinden, savunma durumuna geçmiş bir grup bu. Rekabetçi, sır saklayan, son derece paranoyak bir kabile ve belki de, -antropolojik bir tuhaflık, kuşkucu yüzyılımıza evrimsel uyarlanma olarak- ürettiği dedikodu­lar ya da ortaya çıkardığı gerçekler kadar ilginç: Bu kişiler onlarca yıl boyunca, göze çarpmadan çalışan örgütlerin göze çarpmasını sağla­maya, insanları kişisel mahremiyet ve Amerika’nın neo-emperyalist hırsları konusunda kaygılandırmaya, protesto çığlıkları attırmaya çalıştı. Ve kimse onları dinlemedi -199ü’ların sonlarında Avru­pa’ dan bir grup siyasetçi nihayet dinlemeye başlayana dek.

                                                                        8

Dişsiz Konuşma Dükkânı

                                  Avrupa Parlamentosu Soruşturuyor

BRÜKSEL’DEKİ AVRUPA PARLAMENTOSU kompleksi taştan ve ya­rı yansıtıcı camdan oluşan heybetli bir karışım; her yanında vinçler olan bu yapı ziyaretçiye, birleşik bir Avrupa onuruna dikilmiş bu anıtın tıpkı günümüzün Berlin kenti gibi sürekli bir oluşum halinde olduğunu hatırlatıyor. Parlamento, Avrupa Birliği’nin yasama organı ve birlikteki yirmi beş ülkeden seçilmiş yedi yüz kadar üyesi zamanlarını Brüksel, Strasburg ve Lüksemburg’ daki rahat koltuklar arasında bölüştürüyor. Brüksel’ e gelmemin nedeni 2000 yılında parlamentonun Echelon sisteminin varlığı ve faaliyetleri konusunda bü­yük bir soruşturma başlatmış olmasıydı. Avrupa Parlamentosu’nun Almanya’ dan Yeşil Partili bir üyesi olan ve otuz altı kişilik soruştur­ma komitesinin önemli simaları arasında yer alan Ilka Schroeder’Ie haberleşiyordum. Konuştuğum her gazeteci, eylemci ya da Echelon gözlemcisi Ilka’yla mutlaka temas kurmamı söylemişti, Ilka bana ba­zı yararlı bilgiler yollamış ve e-posta yoluyla beni parlamentonun iş­leyiş şekli hakkında eğitmek için elinden geleni yapmıştı. Ilka’nın asistanı olan dost canlısı, saçları zamanından önce beyazlamış, koyu renk kazaklı adam beni adını Avrupa’nın birleşmesinin savunucusu Altiero Spinelli’ den alan ana binanın Iobisinde karşılayarak güvenlik prosedürlerinden geçmeme yardım etti. Asansörle Ilka’nın bulundu­ğu kata çıkıp temiz, yeni ofisine girdik. Ilka ışıl ışıl bir yüzle içeri gir­di; kısa sarı saçlı, perilere benzer yüz hatlarına sahip, çok ufak tefek bir kadındı ve siyah Levi’s pantolonla kadife bir ceket giymişti. YoI­culukIarım sırasında odadaki en genç insan olmaya alıştığı m için onu görünce nefesim tutuldu. Ilka Schroeder yirmi dört yaşındaydı.

AVRUPA’NIN ECHELON KONUSUNDAKİ kaygısı 1998’in ilk günlerinde, “Siyasi Kontrol Teknolojileri Hakkında Bir Değerlen­dirme” başlıklı raporun sunulmasıyla başlamıştı. Rapor parlamen­tonun Bilimsel ve Teknik Seçenekler Değerlendirme (STOA) Ko­mitesi için hazırlanmıştı. Yazarı, Omega Vakfı için çalışan Steve Wright adlı Manchester’ da yerleşik bir araştırmacıydı. Raporda gü­venlik kameralarından ‘kalabalık kontrol silahları’na, ‘hapishane kontrol sistemleri’ne. sorgu ve işkence teknoloji ve tekniklerine dek geniş çaplı bir yeni ve izinsiz teknolojiler grubu ele alınıyordu. Wright’in raporunu okurken Richard Hofstadter’ın “Amerikan Si­yasetindeki Paranoyak Tarz” adlı çığır açıcı denemesini hatırladım:

Paranoyak tarzı makul bulanlar için makullüğü, büyük ölçüde, ayrıntıya gösterilen bu çok dikkatli, titiz ve görünüşte tutarlı özene, ikna edici olarak görülecek delillerin en hayalci sonuçla­ra ulaşmak için büyük emek harcanarak toplanmasına, inkâr edilemezden inanılamaza doğru büyük atlayışa özenle hazırlanıl­masına dayanmaktadır.

Rapor toplumbilim söylemini ve yöntemlerini benimsemişti, ama ağırbaşlı ampirizm görüntüsü sonuçta, telaş yaratma amaçlı bir çalışma olduğunu gizleyemiyordu. Parlamentonun dikkatini çeken, inkâr edilemezden inanılamaza doğru adayışlardan biri, haberleş­melerin ele geçirilmesi hakkındaki, Echelon sistemini büyük oran­da Nicky Hager’ın Secret Power’ından aşırarak anlatan küçük bir bölümdü. “Avrupa içinde tüm e-postalar, telefon ve faks haberleş­meleri ABD Ulusal Güvenlik Örgütü tarafından rutin olarak ele ge­çirilmektedir,” deniyordu raporda “ve Avrupa anakarasından gelen tüm hedef bilgiler Londra’ daki stratejik göbek ve sonra da uydu aracılığıyla İngiltere’nin North York kırlarında bulunan Menwith Hill’ deki kritik göbek üstünden Maryland, Fort Meade’ e aktarılı­yor.”

  İddialar, teknik geçmişi olan ve STOA’nın başında bulunan İn­giliz Parlamenter Glyn Ford’u ikna etmişti. 1998 Eylülü sonların­da, “Doğrusunu söylemek gerekirse,” demişti Ford, “Echelon’un varlığından kuşkulanan insanlara yalnızca ABD’ de rastlanıyor.” Birkaç gün sonraysa, “Bu casusluk sistemleri Soğuk Savaş sırasında uluslararası güvenliğin gerekli bir parçası olarak görülüyordu,” diye eklemişti. “Ama artık Rusya’yı gizlice izlemek için hiçbir askeri ne­den yok; ön-kapitalist ekonominin çökerken çıkardığı sesi dinle­mek istiyorlarsa o başka tabii.” Avrupa’da sistemle ilgili ilk tartış­malara bu duygu hakim görünüyordu. Amerikalı siyaset felsefecisi Francis Fukuyama’nırı Soğuk Savaş’ın sonunun aslında Tarihin So­nu olduğu, 20. yüzyılın Hegelci diyalektiğinin teleolojik çözüm~ne ulaştığı ve Batı’nın kazanmış olduğu savından beslenir bu fikir. İddiaların parlamentoda ve Avrupa basınında öfke ve kuşku yaratma­sına karşın, başlangıçta bu meseleden fazla bir şey çıkacak gibi gö­rünmemişti. Nitekim Ford, “Echelon konusunda, var olması dışın­da, konunun tam olarak tartışılmasını sağlayacak yeterli bilgi bulunmamaktadır,” demişti.

Parlamento bu kez, 1988’de Echelon kod adını ortaya çıkarmış olan Duncan Campbell’a yeni bir ‘rapor ısmarladı. Campbell’ın 1999’ da yayımlanan Dinleme Kapasitesi 2000 başlıklı raporu daha ilk andan itibaren ortalığı karıştırdı. Campbell, “Bu raporda Camit örgütlerinin seksen yılı aşkın bir süre boyunca dünyanın uluslarara­sı haberleşmesinin büyük bölümüne ulaşabilmek için yaptıkları dü­zenlemeler anlatılmaktadır,” diye başlamıştı. “Birkaç istisna dışında günümüzün tüm önemli haberleşme yollarına erişmek, onları ele geçirmek ve işlemek için kapsamlı sistemler vardır.” Campbell’ın söylediğine göre UKUSA ülkeleri bu amaçla en azından yüz yirmi uydu temelli toplama sistemini işletmekteydi.

Neyse ki, Campbell kapasiteyi abartma içgüdüsüne direnmekte oldukça yol aldı. “Basındaki haberlerin aksine, istihbarat açısından ilgi çekici telefon görüşmelerinin otomatik olarak seçilmesini sağla­yacak etkin ‘sözcük saptama’ sistemleri otuz yıllık araştırmaya kar­şın henüz mevcut değildir,” diye yazarak, Mike Prost’un telefonda bomba sözcüğünü kullanmanız durumunda kendinizi NSA’nın ve­ritabanında bulabileceğiniz yönündeki abartılı iddiasının havasını söndürdü. Campbell aynı zamanda, Sigint örgütlerini yöneten ya­sal kılavuzlara da işaret ediyordu. “Kentler arası mikrodalga yollarından geçen Avrupa haberleşmesinin toplanmasının mümkün ol­masına karşın,” diye yazmıştı, “normalde göz ardı ediliyor olmaları büyük olasılıktır.” Burada Campbell soğukkanlılık tavsiyesinde bu­lunmak ve yaşanan telaş havasını daha tarafsız güvencelerle yatıştır­mak ister görünüyordu.

AMA CAMPBELL’IN RAPORUNUN bir yönü çok tartışılacaktı

Glyn Ford’un da ima ettiği gibi, Echelon gibi bir sistemi düşünür­ken Tarihin Sonu bağlamında akıllarda beliren sorulardan biri de şudur: Artık Sovyetleri dinlemiyorlarsa kimi dinliyorlar? Soğuk Sa­vaş sonrasıyla 11 Eylül arasında kalan güvenli dünyada UKUSA ül­keleri kimlere kulak kabarttı? Duncan Campbell’ın bu soruya bir

yanıtı var: şirketlere.                 ,

Dinleme Kapasitesi 2000′ de gayet açık bir şekilde, UKUSA Si­gint ağının ekonomik istihbarat için, ilgili ülkelerin sanayi devleri­nin çıkarlarını geliştirmek üzere kullanılmış olduğu öne sürülür. “Her UKUSA ülkesi ulusal düzeydeki istihbarat değerlendirme ör­gütlerine ve ilgili bireysel bakanlıklara Comint’ten ekonomik istih­barat isteme ve alma iznini verir,” diye yazar Campbell.

Bu tür bilgiler pek çok nedenden ötürü toplanabilir; örneğin: gelecekteki temel emtia fiyatlarının tahmini, başka bir ülkenin ticaret müzakerelerindeki konumunun saptanması, uluslararası silah ticaretinin izlenmesi, hassas teknolojilerin izinin sürülme­si, bir hedef ülkenin siyasi istikrarının ve/veya ekonomik gücü­nün değerlendirilmesi.

NSA, CIA ve Ticaret Bakanlığı’nın 5 Mayıs 1977’de İstihbarat İrtibat Bürosu adlı yeni bir gizli daire kurmuş olduğunu belirtiyor­du. Büronun işi Ticaret Bakanlığı’nı ilgilendirecek ‘yabancı istihba­rat’tı. 1993’te bir İngiliz televizyon programı büronun varlığını or­taya çıkarmış ve görünürde gizliliği sağlamak amacıyla dairenin adı Yürütme Destek Bürosu olarak değiştirilmişti,

Örgütlerin bu tür bir izleme uygulaması içinde olduğu yönündeki genel ima zaten oldukça tartışmalı olsa da, rapordaki en kışkır­tıcı pasajlarda belli suiistimal iddiaları ayrıntılı olarak anlatılıyordu. Campbell üç örnek vermişti. Bunlardan ilki Avrupalı bir savunma sektörü yüklenicisi olan Panavia Konsorsiyumu’yla Suudi Arabis­tan arasındaki bir anlaşmayla ilgiliydi. Menwith Hill hakkındaki, Howard Teicher adlı eski bir Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilisinin Ortadoğu’ya yapılan satışlarda Panavia’rıın nasıl özel olarak hedef alındığını anlattığı 1993 tarihli bir televizyon progra­mından bahsediyordu. ”’Tornado’ ya da ‘Panavia’ sözcüklerinin -söz konusu uçakla ilgili bilgi- hakkında bilgi istediğimiz öncelikli hedefler olduğunu hatırlıyorum,” demişti Teicher.

İkinci örnek Fransız savunma sektörü yüklenicisi Thomson ­CSF ve Brezilya’yla ilgiliydi. Campbell’a göre, NSA 1994’te Thomson-CSF’yle Brezilya arasındaki, Amazon yağmur ormanları için önerilen 1,3 milyar dolarlık SIYAM adlı izleme sistemiyle il­gili telefon konuşmalarını ele geçirmişti. Thomson-CSF’ nin söz­leşmeyi almak için Brezilyalı yetkililere rüşvet verdiği yönünde id­dialar vardı. Sonunda sözleşme büyük bir Amerikan teknoloji şir­keti ve Campbell’ın aceleyle eklediğine göre Sugar Grove’daki Ec­helon uydu ele geçirme istasyonunun başlıca yüklenicilerinden bi­ri olan Raytheon’a verildi. Campbell ikinci dereceden kanıt olarak, Rayrheon’dan sözleşmenin alınmasından sonra verilen bir demeci gösteriyordu: “Ticaret Bakanlığı bu projede ABD endüstrisini desteklemek için büyük çaba göstermiştir.”

En ünlü olaysa ABD, ye sözleşmeli savunma işleri yapan bir baş­ka şirketle ilgiliydi. 1994’te Fransız havacılık şirketi Airbus Irıdus­trie, Suudi Arabistan’la yapılacak altı milyar dolarlık bir sözleşmeyi Amerika’nın dev şirketleri Boeing’le McDonnel Douglas’a kaptır­dı. Bundan kısa bir süre sonra, Baltimore’ da yayımlanan Sun’ da Campbell’ın ‘konu hakkında bilgili’ olduğunu iddia ettiği bir yazı­sı yayımlandı. Bu yazıya göre:

NSA ticari bir haberleşme uydusu aracılığıyla, Avrupa konsorsi­yumu Airbus, Suudi Ulusal Havayolları ve Suudi Hükümeti arasındaki tüm faksları ve telefon görüşmelerini ele geçirdi. Örgüt, Airbus temsilcilerinin bir Suudi yetkilisine rüşvet önerdiği­ni öğrendi. Bilgiyi Boeing Co ve Mc Doneli Douglas şirketinin teklifi için baskı yapan ABD’li yetkililere aktardı.

SIGINT ÖRGQTLERİNİN SANAYİ CASUSLUCU yaptığı suçlaması yeni bir iddia değil. 1992’de The Obseruer’a açıklamalarda bulun­muş olan GCHQ’lu ‘yüksek konumlu sinyal istihbaratı ajanları’ da ‘şirketlerden ticari bilgi toplanıyor ve sunulan hizmetler karşılığın­da rakip şirketlere veriliyordu’ iddiasında bulunmuştu. Hatta Kat­harine Gun gizlice dinleme işinin bugün bile üç sınıfa ayrıldığını anlattı bana: ‘ulusal güvenlik’, ‘ciddi suçlar’ ve ‘ekonomik refah’. Ayrıca, ekonomik refah sınıfının oldukça yakın zamanlarda eklen­diğine inandığını söyledi. Pine Gap’in eski bir çalışanı, Avustralya­lı savunma uzmanı Desmond Balı’ a buradaki görevlilerin sabahın erken saatlerindeki borsa görüşmelerini ve başka iş görüşmelerini dinlediğini anlatmıştı. “Pek çok iş görüşmesini dinliyorduk,” diyor­du. “Bir servet yapabilirdik.” Bu düşünce sahada çalışan analistlerin bile aklından geçiyorsa, UKUSA örgütlerinde izleme listelerini be­lirleyenlerin de aklına gelmiş olmalı. Ve anlaşılan Clinton yılların­da örgütler yeniden yapılanıyordu. Dönemin Dışişleri Bakanı War­ren Christopher, Senato Dış ilişkiler Komitesi’ne verdiği ifadede, “Soğuk Savaş sonrası dünyada ulusal güvenliğimizin ekonomik gü­venliğimizden ayrılması mümkün değildir,” diyordu.

Ele geçirilen haberleşmelerin bu amaçla kullanılıp kullanılmadı­ğı sorulduğunda İngiltere Başbakanı Tony Blair, “Kısa yanıt, ha­yır,” dedi. “Bu tür şeyler son derece katı kurallara tabidir ve bu ku­rallar her zaman uygulanacaktır.” Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü James Rubin ise, “Amerikan istihbarat örgütlerinin görevi sanayi casuslu­ğu ya da herhangi bir Amerikan şirketi ya da şirketleri yararına ti­cari sırları ele geçirmek değildir,” diyordu. Baltimore gazetesi sun’ da yayımlanan yazıya rağmen, ABD ve İngiltere, örgütlerini bu tür bilgileri aramakla görevlendirmiyor olabilir, ama geniş ölçekli bir toplama işlemi söz konusu olduğuna göre, analistlerin başka şeyler­le birlikte gelen bazı istihbarat parçalarını fark etmeleri mümkün olabilir. (NSA 1998′ de, Prenses Diana hakkında gizli dosya tuttu­ğunu kabul ettiğinde bir örgüt yetkilisi bu bilgilerin toplanıp sak­lanmasının nedeninin Prenses’in bir hedef olması değil, haberleş­melerinin küresel dinleme uygulamasının çerçöpü arasında tesadü­fen emilmesi olduğunu öne sürdü.)

Bununla birlikte, Merkezi istihbarat Başkanı George Tenet 2000 yazında Temsilciler Meclisi istihbarat Denetim Komitesi’ne şunları söyledi:             .

İstihbarat servislerini ekonomik casuslukta kullanmanın bazı ül­keler için standart uygulama olduğunun farkındayım, ama ABD’nin böyle bir politikası ya da uygulaması bulunmamakta­dır. Mahremiyet haklarını ihlal ettiğimizi düşündükleri için Amerikan halkının güvenini yitirirsek ya da Amerikan şirketle­rinin karlarını artırmalarını sağlamak amacıyla müttefiklerimi­zin güvenini ihlal eder ve iş sırlarını çalarsak, SIGINT program­larımıza verdiğiniz desteği tehlikeye atmış ve tüm dünyada göz­lerimizi ve kulaklarımızı -ve ABD’nin nüfuzunu- yitirme riski­ne girmiş oluruz. Ben böyle bir şeyi göze alamam.

Tenet, Amerika’nın müttefiklerinin ve ticaret ortaklarının güve~ nini korumanın, orada burada büyük bir sözleşme kazanmaktan daha önemli olduğunu belirtiyor ve ekliyordu: “Bunu yaparsak, çiz­giyi nerede çekeceğiz? Hangi şirketlere yardım edeceğiz? Büyük şir­ketlere mi? Küçük adama mı? Hepsine mi? Böyle bir durumda kı­sa sürede başımızı derde sokacağımızı ve kendi şirketlerimizden bi­rine ya da daha fazlasına adil davranmadığımız kuşkusunu uyandı­racağımızı düşünüyorum.”

İstihbarat topluluğunun sanayi casusluğu konusunda karşılaştı­ğı sorun mahremiyet konusundaki sorunla aynıydı. Söyleyebilecek­leri en iyi şey, ‘bize güvenin’ olabilirdi; özellikle de Tenet’in ABD’ nin ekonomiyle ilgili bilgiler topladığını açıkça inkâr etmedi­ği göz önüne alındığında. “Sigint ABD Hükümeti’ne yararlı ekono­mik bilgiler sunmaktadır,” demişti konuşmasında.

Küresel ekonomi şartları ve eğilimleri konusunda içgörü sağla­yabilir ve siyasa yapıcıların ekonomik krizlerle başa çıkmalarına yardımcı olabilir. Pek çok örnekte, bazıları devlet tarafından iş­letilen yabancı işletmelerin ABD yasa ya da yaptırımlarını ihlal etme ya da Amerikan şirketlerine adil bir oyun sahası tanımama niyetleri hakkında bilgi sağlamıştır. Böyle bir bilgiye ulaşıldığın­da bu bilgi Hazine Bakanlığı’na, Ticaret Bakanlığı’na ya da ABD yasalarının uygulanmasından sorumlu başka devlet örgüt­lerine verilir.

2000 YAZINDA AVRUPA PARLAMENTOSU Echelon Dinleme Sis­temi Geçici Komitesi’ni harekete geçiren, işte bu sanayi casusluğu suçlamaları oldu; parlamento otuz altı üyesini, Duncan Camp­bell’ın raporundaki iddiaların bir yıl boyunca araştırılmasıyla görev­lendirmişti. Bu noktada tahmin edilebileceği gibi, amaç yine bir ra­por üretmekti. Komitenin başına Portekiz’ den Hıristiyan Demok­rat Carlos Coelho getirildi. Echelon’la ilgili mevcut literatür için, “Doğru olmayan, teknik açıdan mümkün olmayan bazı şeyler ya­yımlandı,” diyordu. “Ama inceleyip, bu gerçekten olabilir mi ve hangi şekilde olabilir, gibi soruları yanıtlamamız gereken şeyler de var. Vatandaşlarımızı ve şirketlerimizi korumalıyız. Bu bizim görevimiz.

Ama en baştan itibaren soruşturmanın ardındaki siyasi itici gü­cün kaynağı halk değil şirketler oldu. Mahremiyet, herkes için fark­lı anlam taşıdığından, satılması zor bir maldır; oysa parlamenterle­rin ülkelerinde ya da seçim bölgelerinde kazançlı işlerin ya da söz­leşmelerin kaybedilmesinin siyasi öfke yaratması daha kolay olmuş­tu. Bir yıllık soruşturma boyunca parlamenterler Echelon hakkında kamusal alanda bulabildikleri her şeyi birleştirmeye ve Sigint hak­kında bilgisi olup konuşmaya istekli olan herkesle görüşmeye çalış­tılar. Sorun biraz da, ‘sanayi casusluğu’ gibi geniş bir başlık altında, ticaret konferanslarının izlenmesi ve ambargolar konması gibi bazı­larını Amerikan istihbarat topluluğunun kolayca kabul ettiği, Ame­rikan şirketlerine dış ticaret sırlarının aktarılması ve ihalelere hile karıştırılması gibi bazılarınınsa kesinlikle reddedildiği çok farklı fa­aliyetlerin yer almasıydı. Üstelik Echelon’un bu sırrı -şirketler hakkında casusluk yapmak için kullanılıp kullanılmadığı- çözül­mesi en zor sırrı olacaktı.

“NSA’nın Avrupa ülkelerinden bilgi toplayıp bu bilgileri ticari Amerikan şirketlerine aktardığı yönünde hiçbir işaret bulamadım,” diyordu James Bamford. Nisan 2001 sonlarında komite huzurun­da tanıklık etmeye çağrılmıştı ve komiteyi doğru yöne çekmek isti­yordu. “Öncelikle, NSA’nın neredeyse herkesle bilgi paylaşmakta doğal bir isteksizliği bulunmaktadır. Bana NSA’ dan istediği bilgile­ri alamadığını söyleyen CIA başkanları bile oldu.” Ele geçirilen bil­gilerin Amerikan şirketlerine aktarılması için, NSA’nın Ticaret Ba­kanlığı’nda bilgilerin aktarılmasında kullanabileceği bir irtibatı bu­lunsa bile, şirketlerdeki çalışanların yine de çok gizli düzeyinin de üstünde bir güvenlik soruşturmasından geçirilmesi gerektiğini açık­ladı. Ve bir şirket için böyle bir istisna yapmaya başladığınızda ay­nı istisnayı ötekiler için de yapmak zorunda kalırsınız. Bu durum­da tüm gizlilik sınıflandırması sistemi tehlikeye girer.

Bamford, “Yirmi yılımı Washington’da gazetecilik yapıp devlet hakkında yazılar yazarak geçirdim,” dedi komite üyelerine “ve sı­zıntı konusunu bilirim. Benim işim böyle yürür: Sızıntıları bulu­rum ve haberlere böyle ulaşırız. Ve NSA, Boeing’ e ya da Lockhe­ed’ e ya da başka bir şirkete ele geçirilmiş çok gizli bilgiler aktarıyor olsaydı, bu durum herhalde bir saat içinde dışarı sızardı.”

James Bamford’a soru sormak komite için, doğrudan NSA’ya soru sormaya en yakın noktaydı. Bamford’un örgütte hem aktif olarak çalışan hem de emekli sayısız bağlantısı var ve Mike Hay­den’a ve pek çok eski başkana adlarıyla hitap edebiliyor. Komiteyi örgütün savunucusu olmadığını söyleyerek uyardı ve biraz da sa­vunmaya geçerek, 1982’de NSA’nın hakkında kovuşturma başlat­maya çalışmış olduğundan bahsetti -ama örgütün bu tür faaliyetle­rinin bulunmadığını düşünüyordu.

Bu açıklama bir açıdan neredeyse ABD’nin bu tür kötü bir fa­aliyet içinde bulunduğunun doğru olmasını ister görünen -ve en azından dumanı tüten bir silahı ortaya çıkarmayı arzulayan- hevesti parlamenterleri hayal kırıklığına uğratmış olsa gerek. Ama biraz daha beklemeleri yeterli olacaktı, çünkü Bamford, “Ye bunu yap­maya karar verirlerse bana söylemeyeceklerine eminim,” diyerek kendi konumunu tanımladı. “Bunlar hiçbirinize söylenmez… Bu konuda tümüyle yanılıyor olabilirim, tam şu anda bu işi yapıyor olabilirler, ama benim görüşüm bu yönde.” NSA’nın kimyasal si­lahlar ya da güdümlü füze parçaları gibi ambargo altındaki malla­rın ticaretinin yapılmasını engellemek amacıyla Avrupa şirketlerini dinlediğini ekledi. Örneğin NAFTA konferansları gibi her tür ulus­lararası ticaret toplantısını düzenli olarak izlediklerini de söyledi. “ABD’nin bütün bu konferansların ABD topraklarında ya da ABD topraklarına yakın yerlerde olmasını istemesinin nedenlerinden bi­ri budur,” diyordu, “çünkü böylece dinlemeleri kolaylaşır.”

Parlamenterler bunun NSA’ya daha uygun olduğunu düşündü, gerçi aralarından pek çoğu Duncan Campbell’ın dile getirmiş oldu­ğu daha etkileyici sanayi casusluğu görüşüne inanmaktan vazgeç­meyecekti, Avrupalılar ayrıca, sanayi casusluğu tartışmasını iyice karmaşıklaştırmayı başarmış olan bir adamın yorumlarında büyük bir sermaye bulacaktı: Merkezi İstihbarat eski başkanı James Wool­sey. Asla dolambaçlı sözler etmeyen Woolsey her şeyden gördüğü gibi bahsetmekten belli bir gurur duyar ve NSA konusunu araştıran gazetecilere, “Umarım şansınız hep kötü gider,” dediği bilinmekte­dir.

2000 baharında, Duncan Campbell’ın iddialarının Brüksel ve Strasburg koridorlarında yankılandığı sıralarda, Woolsey The Wall Street Journal’a rapora doğrudan bir yanıt olan ve “Neden Mütte­fiklerimizi İzliyoruz” gibi, hiçbir mahcubiyet sergilemeyen bir baş­lık taşıyan bir yorum yazdı. “Avrupalı dostlarım, gerçekçi olun,” di­yordu yazısında. “Evet, az sayıda alanda Avrupa teknolojisinin Amerikan teknolojisini geçtiği bir gerçek, ama elimden geldiğince nazik söylersem, bu alanların sayısı pek, pek, pek azdır. Avrupa tek­nolojisinin büyük bölümü çalmamıza değmeyecek bir teknoloji­dir.” Woolsey Amerika’nın müttefiklerini dinlediğini ve anahtar sözcüklere bakarak taradığını kabul ediyordu. Ve bu faaliyetin ge­rekçesinin Duncan Campbell’ın raporunun sayfalarında bulunabileceğini öne sürüyordu. “Doğru, kıtalı dostlarım,” diye dalga geçi­yordu, “sizi izledik, çünkü rüşvet veriyorsunuz. Şirketlerinizin ürünleri Amerikalı rakiplerinizin ürünlerine kıyasla ya aşırı maliyet­li, ya teknik açıdan daha az gelişmiş ya da ikisi birden. Bu yüzden çok rüşvet veriyorsunuz. Devletleriniz sizinle öylesine işbirliği için­de ki, pek çok Avrupa ülkesinde rüşvet hala vergiden düşülebili­yor.”

WOOLSEY’İN CAKA SATAN YORUMLARI. Avrupa sanayisinin, Avrupa Parlamentosu’nun ve Duncan Campbell’ın ufak tefek hi­potez ve iddialarının küçümsendiği tipik bir Amerikan kabadayılı­ğı olarak görünebilirdi. Ama parlamenterler, Brüksel’ de oturmuş ellerini ovuşturur ve ardı ardına gösterişli raporlar hazırlarken, önemli bir değişim gerçekleştirmekten çok, ergenlik fiyakaları ser­gilemeye niyetli izlenimi veriyorlardı. Cryptome’un editörü John Young, parlamentonun Echelon’u araştırmak için bir komite kur­mayı seçmiş olduğunu duyduğunda, “Parlamentonun bu işin üstü­nü örtmekten başka bir şey yapacağına bir an olsun inanmam,” de­mişti. “Hiçbir sonuca ulaşmayan oturumları izleyip durun.” Alman çevrimiçi yayını Telopolis’in görüştüğü Yeşil Partili bir üye, komite­den ‘dişsiz konuşma dükkânı’ olarak bahsediyordu. 1980′ lerden bu yana parlamentonun gücünün sürekli artmış olmasına karşın, bu artış büyük oranda, parlamentonun daha güçlü Avrupa Konseyi’yle işbirliğine girmesine ya da konseye danışmasına bağlı ve sonuçta parlamento biraz dişsiz bir örgüt olarak kalıyor.

Ye aynı zamanda çok tuhaf bir örgüt. Ziyaretim sırasında Ilka beni parlamentoda temsil edilen pek çok partiden biri olan ve çok hoş bir ad taşıyan Radikal İtalyanlar tarafından yönetilen bir kon­feransa davet etti. İleri teknolojili kabinlerde eşzamanlı çeviri yapan çevirmenlerin bulunduğu ve bir duvardaki pencerelerin gri Belçika gökyüzüne karşı duran vinçlere baktığı geniş, yuvarlak bir odada gerçekleştirildi konferans. Konferansın konusu “Demokrasi, Öz­gürlük ve İnternet: Dijital Teknolojiler Sivil Özgürlükleri Nasıl Güçlendirir ya da Zayıflatır” idi. Çok sayıda parlamenter vardı, ama ben pek çok tanıdık yüz de gördüm: Washington merkezli Elektronik Mahremiyet Bilgi Merkezi’nin nazik, takım elbiseli baş­kanı Marc Rotenberg, Londra merkezli Uluslararası Mahremiyet’in kel, ardı ardına sigara içen başkanı Simon Davies, Leeds merkezli Siber Haklar ve Sivil Özgürlüklerden Yaman Akdeniz. Bir ay önce Washington’da bir balo salonunda yapılan güvenlik kameraları ko­nulu konferansta karşılaştıklarımla az çok aynı kişiler. Ellerinde cep telefonları, çantalarında Powerpoint’te hazırlanmış sunumları bu­lunan bu gezgin eylemci kumpanyasını ve dünyanın her tarafına koşuşturup genellikle hep aynı insanlar oldukları için kafa dengi olan gruplara hitap edişlerini düşündüm. ılka başıyla Simon ve Marc’ı göstererek, “Dijital elitler bunlar,” dedi. “Her altı haftada bir başka bir kentte buluşuyorlar.”

Ilka yirmi bir yaşından beri parlamentonun seçilmiş üyesiydi ve sabahki panel tartışmasının başkanı olarak herkesi tanıyor, insanın normalde daha ileri yaştaki ileri gelenlerde gördüğü kaygan siyasi içgüdüleri taşıyor görünüyordu. (Ilka’nın gençliği Almanya’ya özgü bir şey olabilir; Avrupa Parlamentosu’nun en genç üyesi belki, ama on sekiz gibi bir yaşta Yeşil Parti’ den Alman parlamentosu Bundes­tag’a seçilmiş olan Anna Lührmann’ın yanında yaşlı bir devlet ka­dını sayılabilir.)

Yaşın ve resmiyetin ağırbaşlılıkla eş anlama geldiği aldatmacası­na biraz çabuk kanmış olabilirim, ama toplantıda kesinlikle bir öğ­renci havası, katılımcıların ancak söylem sıcaklığını yükselterek uzak tutabildikleri kaçınılması zor bir önemsizlik duygusu vardı. Parlamento üyelerinin hepsi gençti ve bronzlaşmışlardı -İspanya’nın güneyinde geçirilen bir hafta sonunda edinilen bronzluk de­ğil, insanın kendi ürettiği türde bir bronzluk; her koşulda, bir gri kentler üçlemesi oluşturan Brüksel, Strasburg ya da Lüksem­burg’ da elde edilemeyecek bir bronzluk. Saçları seyrelen kalın göz­lüklü Radikal İtalyan Ottavio Marzocchi’nin yorumlarını dinler­ken, kaşına bir halka takmış olduğunu fark ettim. Bütün bu du­rum tuhaf bir şekilde, hırslı Amerikan lise öğrencilerinin her yaz katıldığı büyük pedagojik pantomim alıştırmasını hatırlatıyordu: model Birleşmiş Milletler.

Konuşmalar genellikle ilgi çekiciydi. Simon Davies II Eylül olaylarının mahremiyet ve izleme tartışmasını ne derece değiştirmiş olduğunu anlattı. Marc Rotenberg kriptografi konusunu tartıştı. Avrupa Dijital Haklar Başkanı Maurice Wessling, yalnızca küçücük Hollanda’ da her yıl on bin hatta gizlice girildiğini söyledi -“Ve bu, konuşma sayısı değil, telefon hattı sayısı.” Ama portföyün biraz faz­la geniş olduğunu düşünmekten alamadı m kendimi. Şu tuhaf, her şeyin birbirine bağlı olması kavramı bir kez daha karşımıza çıkıyor­du: güvenlik kameraları, kriptografiyle ilgili ihracat kısıtlamaları, ne sıklıkla yarım düzine yumurta aldığınızı not eden bakkal ödül kart­ları. Konferansın katılımcılarının beyinlerinde bunların tümü derin bir düzeyde birbirine bağlı, tümü aynı amansız değişimin parçala­rıydı. Konferans odasının steril havasında komplo kokusu duyulu­yordu. Ve bu kokunun olduğu her yerde genellikle bir kuram da vardır. Etkileyici bir İngilizcesi ve beyazlamış bir keçisakalı olan Avusturyalı teknoloji muhabiri Erich Moechel, bireysel olarak müş­terilerin profillerini çıkarıp analiz ederek müşteri hizmetlerinin ge­liştirilmesi amaçlı yeni bir şirket stratejisi olan Müşteri İlişkileri Yö­netimi’nden (CRM) söz etti. Bu tür profillerin ne şekilde kötü ni­yetle kullanılabileceğiyle ilgili bazı örnekler verdikten sonra “Ve bu bazılarımızı rahatsız ediyor, çünkü ve bunu üstüne basmadan öy­lesine söylüyorum, bunu yapan şirketlerin çoğu İsrail şirketleri,” dedi.

Klasik bir komplo kuramcısı yorumu. Bir odada oturmuş, CRM sayesinde küresel hâkimiyet kurmayı planlayanlar, Masonlar ya da Illuminati değilse Yahudilerdir. Duyduklarıma pek de inan­mayarak etrafıma bakındım. Odada yaklaşık kırk kişi vardı. Ve hiç­biri gözünü bile kırpmamıştı.

ECHELON SORUŞTURMASI SIRASINDA Duncan Campbell ve Nicky Hager anlaşılan Avrupa Parlamentosu’ndaki bu isteri eğili­mini saptamış ve araştırmalara zarar verebileceğini anlamışlardı. Hager komitenin huzuruna çıktığında, Echelon sisteminin kısıtla­malarına bakmanın çok önemli olduğunu vurguladı. Kendisiyle başkalarının UKUSA Sigint aygıtı hakkında yazdıklarıyla ilgili pek çok ‘abartılı ikinci el anları’ olduğunu ve bu anlatıların Echelon tar­tışmasına ‘bir gerçekdışılık havası’ kattığını söyledi. “Benim görü­şüme göre, halk istihbarat konusundan söz ettiğinde bu konuşma­ların son derece belirsiz ve biraz uçan dairelerle ilgili konuşmalara benzer olması istihbarat örgütlerinin çıkarınadır,” dedi Hager. “Mümkün olduğunca titiz ve gerçekçi olabilmekse bizim gibi in­sanların, bu konuya ciddi bir ilgi duyan insanların çıkarınadır, çün­kü olanlarla ilgili uygun kamusal incelemeyi ve sorgulamayı başlat­manın tek yolu budur.”

Duncan Campbell da aynı fikirde görünüyordu ve son on yılı Anglofon izleme sistemi konusunda korku yaratarak geçirdikten sonra şimdi, telaşa kapılanları sert bir şekilde eleştiriyordu. “[İlk ra­porları] izleyen basın selinde bir sürü saçmalık yazıldı,” dedi aksi bir Campbell komiteye, “kapasite abartıldı, ciddiyeti abartıldı, benim toplantılarda konuştuğumda gerçeği anlatmaya başlamadan önce yalanlamam gereken pek çok yorum yapıldı.” Komitenin Echelon adını benimsemiş olmasına karşın, bu adın bir tip uyduyla dinleme operasyonunun belli bir unsurunun adı olduğunu vurguladı. “İngi­lizce konuşan ittifakın her uyduyla dinleme sisteminin adı Echelon değildir,” dedi. “Ve bu da ittifakın bilgi toplamakta başvurduğu yolların yalnızca küçük bir parçasıdır.” Tek bir Echelon sisteminin bir saatte iki milyon haberleşmeyi ele geçirebileceğini doğrulamak­la birlikte, bunların büyük bölümünün istihbarat örgütlerinin ilgi­sini hiçbir şekilde çekmeyeceğini ve her iki milyon haberleşmeden yalnızca dört rapor çıkacağını vurguladı.

James Bamford da, “NSA’nın her yerde, her an, herkesi dinle­yebileceği tam olarak doğru değildir,” diyordu. Ağın sapla samanı ayırdığı eleme sürecini Campbell’a kıyasla daha açık terimlerle tah­lil etti. Tek bir istasyon her yarım saatte bir milyon haberleşme top­larsa, diyordu Bamford, bunların yalnızca “6500’ü bu elektronik filtrelerden geçirilir.” Bu 6500’ün büyük bölümü de örgütlerin ‘ile­tilme kriterleri’ne uymayacak ve bunlar atıldığında geriye bin ha­berleşme kalacaktır. “Yarım saatte bir milyon haberleşmeden şimdi yaklaşık bin haberleşmeye indiniz. Biraz daha yakından incelenenler işte bunlardır. Kimi zaman yalnızca, ilgi çekici olup olmadığını anlamak için hızla bakarlar, yani hızla tararlar. Bu bin haberleşme içinden normalde onunu ilgi çekici bulurlar ve bu onundan da ge­nellikle tek bir rapor çıkar.”

Yine de, kişisel mahremiyet konusunda Bamford bile kaygılı gö­rünüyor. İfadesini verirken komiteye çok ender bulunan bir şey su­nabildi: Echelon ağının işleyişine dair bir anlatı. Bir dinleme olayı­nı içeridekilere ulaşmadan doğrulamak neredeyse olanaksızdır, ama Bamford bağlantıları sayesinde bunu yapabildi. Mösyö Decle tak­ma adıyla bahsettiği Fransız bir satıcının öyküsünü anlattı. Mösyö Decle, turbojet motorları üreten Tulus merkezli Microturbo şirke­tinde çalışıyordu. Microturbo’nun motorlarından biri, gemilere karşı kullanılan güdümlü bir füze olan ve kimyasal ya da biyolojik yük de taşıyabilen ve Çin’in üretip İran’a sattığı C–802 füzelerinde kullanılmaktadır. Clinton döneminde Çin’le ABD arasındaki ilişki­ler düzeldiğinden. Çin’in İran’a C–802 satmaktan vazgeçeceği yö­nünde işaretler vardı ve Tahran füzeyi İran’da üretmeyi planlama­ya başlamıştı. Fransız Hükümeti’nin Microturbo’nun motoru hem Çin’e hem İran’a artık satmayacağı yönünde teminat vermesine karşın, anlaşılan, şirket Tahran’la görüşüyordu. 1997′ de Mösyö Decle Tahran’daki bir yetkiliyle faks yoluyla haberleşti ve İran Hü­kümeti, Microturbo’ya 1,1 milyon dolarlık bir akreditif yolladı. Bamford’un söylediğine göre GCHQ’nun Morwenstow’daki antenleri bu haberleşmeyi yakalamış ve Cheltenham’ da C–802 konu­sunda uzman bir analist bir rapor hazırlamıştı. Amerikalılar çılgına dönerek Fransızlarla temas kurdu. Fransızlar hemen, Microtur­bo’nun İran’a yapacağı sevkıyatın yola çıkmak üzere olduğu Ant­werp Limanı’na gitti. Ve sandığı açtıklarında içinde C-802’yle hiç­bir ilgisi olmayan masum bir jeneratör buldular.

“Önemli olan şu ki, NSA’nın topladığı mesajlarda yalnızca Mic­roturbo’nun değil… Şirket çalışanlarının da adları yer alıyordu,” de­di Bamford komiteye. Decle’nin adının Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda istihbaratlarına da iletileceğini belirtti. “Yani bu bilgi pek çok yere gösteriliyor. Kişinin adı yalnızca bu ülkedeki istihbarat ör­gütlerine dağıtılmakla kalmıyor,” diyen Bamford şöyle devam etti:

Bu ülkelerdeki emniyet örgütleri, gümrük hizmetleri, hatta Washington’daki Ticaret Bakanlığı bu raporları alıyor. Yani, herhangi birinin adının bu raporlarda görünmesi mümkün. Ya­sadışı ya da çok korkunç şeylerle, mesela terörist ülkelere ambar­go konmuş donanım gönderilmesiyle ilişkilendiriliyorlar, ama bu bilgi tümüyle yanlış olabilir.

Bamford sanayi casusluğunun tehlikeleri konusunda fazla kaygılı olmasa ve NSA’nın kapasitesiyle ilgili tahminleri hafifsemeye is­tekli görünse de, Echelon’un kişisel mahremiyet konusunda yarat­tığı risk karşısında gerçekten telaşlı görünüyordu. 11 Eylül olayla­rından sonra bile bu temayı hiç durmadan yinelemeyi sürdürdü. “Havadan belki de bağlam dışı olarak kopuk konuşma parçacıkları toplanıyor ve bir analist tarafından yanlış yorumlanıp gizlice tüm dünyaya aktarılıyor,” diye yazdı EyıüI2002’de.

Hatalı bilgi NSA’nın dipsiz bilgisayar depolama sistemine yerleştiriliyor -üst üste konsa neredeyse 250 kilometrelik yüksekli­ğe ulaşacak beş trilyon sayfalık metni depolayabilen bir sistem bu. ABD vatandaşlarıyla ilgili bilgilerin bir yıldan fazla saklana­mamasına karşın, yabancı uyruklularla ilgili bilgiler sonsuza dek saklanabiliyor. Çini mürekkebi gibi, bu damga büyük olasılıkla sonsuza dek o insanın üstünde kalıyor. Gümrük kara listesine nasıl, neden ya da ne zaman alındıkları, bir sözleşmede neden geri çevrildikleri -ya da çok daha kötü bir şeyin nedeni- onlara asla söylenmeyecek.

BAMFORD’UN VE AYRICA NICKY HACER, Duncan Campbell, Kenan Seeberg ve Kaptan Elkjaer’ın ifadeleri boyunca -hatta 6 Temmuz 2000’deki ilk toplantıdan, tamamlanmış raporlarını üret­tikleri güne dek, Echelon’u Soruşturma Komitesi’nin tüm ömrü boyunca- odanın arka tarafında hiç konuşmadan tek başına oturan bir Amerikalının varlığı komite üyelerinin ilgisini çekti. ABD Dı­şişleri Bakanlığı’nın temsilcisiydi bu adam ve görüşmeleri izleyip herhalde Washington’a rapor hazırlamaya gelmişti. Carlos Coel­ho’yla komite raportörü Alman Parlamenter Gerhard Schmid’i 2001 baharında, soruşturmalarının büyük bölümünü tamamladık­tan sonra Washington’a gidip Amerikalılara iddiaları yanıtlama fır­satını vermeye ikna eden belki de duvardaki bu sinek olmuştur.

“Yaptığımız işle çok ilgilendikleri belliydi,” dedi David Lowe bana. “Onlara da söz hakkı tanımak istedik.” Beyaz sakallı, uzun seyrek saçlı, uzun ince bir İngiliz olan Lowe parlamenter değil, par­lamento bürokratı. Komitenin lojistik yönetiminden sorumlu; bu göreve getirilmesini tuhaf bulmuş, çünkü Avrupalıları gizlice izle­yen bir ağa İngiltere’nin de dahil olması parlamenterlerin pek çoğu­nu öfkelendirmişti ve, “uyruğum bir dezavantaj olarak görülebilir­di.” Parlamentonun arka tarafındaki bir restoranda körili bir yemek yiyip bira içerken bana o korkunç geziyi anlattı.

Nisan 2001′ de komite, parlamento üyelerinin çeşitli Amerikan örgüt ve bakanlıklarıyla görüşeceğini ve Fort Meade’i ziyaret edece­ğini açıkladı. Ama komitenin bu randevulardan herhangi biri için teyit alıp almadığı hala tartışmalı bir konu. “Washington’a sadece birkaç telefona ve e-postaya dayanarak gidip fazla yol almayı bekle­yemezsin,” dedi Ilka bana. Ama Lowe CIA, NSA, Dışişleri Bakan­lığı ve Ticaret Bakanlığı’yla tam olarak randevu olmasa bile görüş­mek üzere anlaşmış olduklarında ısrarlıydı.

Ticaret Bakanlığı’ndaki Taraftarlık Merkezi komitenin kesin randevusu olan yerlerden biriydi. Ama yola çıkmalarından yaklaşık on gün önce tuhaf bir şey oldu. “Taraftarlık Merkezi’ndeki temsil­ci arayıp, ‘Özür dilerim Bay Lowe, telefonlarınızı Dışişleri Bakanlı­ğı’na aktarma talimatı aldım,’ dedi,” diye anlattı bana Lowe. “Dı­şişleri Bakanlığı’ndan bir idareciyle konuştum. Kadın, ‘Özür dile­riz, ama bu görüşmelerin gerçekleşebileceğini sanmıyoruz,’ dedi. Dışişleri Bakanlığı’yla mı, diye sordum. ‘Ve Taraftarlık Merke­zi’yle,’ dedi.”

Çileden çıkan Lowe, Ticaret Bakanlığı’na başvurdu. Komitenin yola çıkacağı Pazartesi gününden önceki Çarşamba, Lowe Ticaret Bakanlığı’ndan haber beklerken, Mike Hayden’dan, NSA’ dan kim­senin delegasyonla görüşmeyeceğinin belirtildiği bir faks aldı. Bundan kısa bir süre sonra da CIA’den aynı yönde bir faks geldi. Niha­yet, Cuma günü öğleden sonra, Taraftarlık Merkezi’ndeki bir hu­kuk müşaviri yardımcısından başvurusunun reddedildiğinin ve top­lantının iptal edildiğinin belirtildiği bir telefon geldi.

Lowe öbür komite üyelerine haber verdi. Üyeler, “Ne yapaca­ğız? Gidecek miyiz?” diye soruyordu. “Elbette gideceğiz, çünkü du­rum artık siyasileşti. Dışişleri Bakanlığı’na istihbarat konusunu tar­tışmayacağımızı açıkça belirttik. Asıl amaç, AB-ABD ilişkileri üs­tündeki etkileri tartışmaktı. Bu onların işi! Bence bütün bunlar ABD’ye büyük zarar verdi.”

Ticaret Bakanlığı’nın uluslararası ticaret konusunda baş danış­manı olan Eleanor Lewis bana, kendisinin ve bakanlıktan iki tem­silcinin David Lowe’la Mart ayında görüşmüş olduğunu, ama ken­disine Mayıs ayında tüm komiteyle görüşmeyeceklerini söyledikle­rini anlattı, çünkü “Biz bir istihbarat örgütü değiliz.” Lowe’un tam da bu tür bir toplantının planlanmış olduğu izlenimini edinmiş ol­ması konusundaki sorularıma yanıt vermedi ve bana düz bir dille yazdığına göre, “bu e-posta konu hakkında elimizde bulunan tüm bilgiyi içerdiğinden,” konuyu daha fazla tartışmak gereksiz görünü­yordu. O dönemde CIA Sözcüsü Mark Mansfield, “CIA yetkilile­riyle görüşecekleri izlenimini asla vermedik,” diyor ve tartışabilecekleri her şeyin artık kamusal alanda yer alması nedeniyle toplan­tıya gerek olmadığını ekliyordu.

Komite üyeleri yine de, 6 Mayıs’ta Washington’a gitti. Temsil­ci Porter Goss, Temsilci Nancy Pelosi ve istihbarat denetiminden sorumlu birkaç başka Kongre üyesiyle görüştüler. Bu hakaret Por­ter Goss’u çok kızdırmıştı. “Söylediklerini yinelemeye gerek yok herhalde,” dedi Lowe bana. “Ama bunun çok büyük bir siyasi hata olduğunu düşünüyordu, Ne gibi etkiler yaratabileceğini hemen an­ladı.” Echelon hakkında sorular sorduklarında Goss, “Bana Eche­lon var mı diye soruyorsanız size yanıt vermeyeceğim,” demişti. “Ama küresel haberleşmeyi önemli oranda ele geçirme kapasiteniz var mı diye soruyorsanız, yanıtım evet.”

Komite üyeleri Lowe’un söylediğine göre ‘son derece içten’ olan Jim Woolsey’yle de görüştüler. James Bamford’la, Ulusal Güvenlik Arşivi’nden Jeffrey Richelson’la, Wayne Madsen’la ve NSA’dan birkaç eski iş arkadaşıyla da görüştüler. Adalet Bakanlığı’yla bir son dakika görüşmesi ayarlamaya çalıştılar, ama ancak alt düzey bir me­murla görüşebildiler. Lowe’un söylediğine göre, kendileriyle bu şe­kilde piyon gibi oynanmasını, “Başkan ve raportör bir hakaret ola­rak gördü. Bu nedenle de gitmediler.” Küçük düşen ve görüşecek kimseyi bulamadan otele tıkılıp kalan komite üyeleri, ziyaretlerini kısa keserek Cuma günü Avrupa Parlamentosu’ndaki ofislerine döndüler.

Bu hakareti öğrenen Parlamento Başkanı Nicole Fontaine, ‘ön­ceden ayarlanmış’ toplantıları iptal eden Amerikalı yetkilileri kına­dığı bir demeç yayımladı. “ABD’li yetkililer böyle bir karar alarak Echelon dinleme sistemiyle ilgili geçici komitemizin üyelerinin iş­lerini gerektiği gibi yapmalarını engellemişlerdir,” diye yazmıştı de­mecinde. “Ziyaretin amacı ABD’li yetkililerin çeşitli iddialara açık­ça yanıt verebilmesinin sağlanması olduğundan, diyalogun redde­dilmesini daha da kaygı verici buluyorum.” Coelho ise Fontaine’in yorumlarını yineleyerek, Amerikalıların komiteye öykünün kendi tarafını anlatmalarının ‘çok daha akıllıca’ olacağını öne sürdü ve görüşmeyi reddetmeleri konusunda, “Gerçekten de saklanacak bir şey olduğu kuşkularını artırmaktan başka işe yaramaz,” dedi.

Tek bir sanayi casusluğu örneğinin bile doğrulanamaması komi­te üyelerini daha da hayal kırıklığına uğratmıştı. Nihai raporun alt başlıklarından biri komitenin yılgınlığını yansıtıyordu: “İpuçlarına Dayanarak Çalışmak Neden Gereklidir?” David Lowe bu konuda da, suçlamanın, doğrulanması kesinlikle olanaksız bir yapısının ol­duğunu söyledi. “Airbus’la görüştüğümüzde kimse bize, ‘Evet, Ec­helon bizi dinledi,’ diyemedi.” Ilka da aynı fikirdeydi: “Komitenin çalışması bize gizli servislerin gerektiği gibi izlenmesinin mümkün olmadığını gösterdi, çünkü tanım gereği gizliler ve izlerini örtüyor­lar.” Ama iddiaları doğrulayamasalar bile aksini de kanıtlayamamış­lardı. Carlos Coelho sanayi casusluğu konusunda kendi görüşünü açıkça belirtiyor: “Elinizde bir araç varsa ve bu aracı kullanarak avantaj sağlayabilecekseniz ve sizin o aracı kullanmanızı kimse kon­trol etmeyecekse, kullanır mısınız?”

Yine de, raporun tam bir başarısızlık olduğu söylenemezdi. Ko­mite beş ülke arasındaki ittifak hakkında çok miktarda bilgi bulma­yı başarmıştı. İngiliz istihbarat ve Güvenlik Komitesi’nin 2000 ta­rihli bir raporunda, “Toplanan istihbaratın kalitesi UKUSA anlaş­ması uyarınca sürdürülen yakın işbirliğinin ne kadar önemli oldu­ğunu göstermektedir,” deniyordu. Aynı yıl Yeni Zelanda’da hazır­lanan benzer bir belgede de GCSB’ nin ‘dış istihbarat alışverişi ve haberleşme güvenliği teknolojisinin paylaşılması amaçlı, uzun za­mandır sürmekte olan işbirlikçi istihbarat ortaklığının bir üyesi ol­duğu belirtiliyordu. Öteki dört örgütün adı veriliyor ve, “Yeni Ze­landa’nın beş ülkeli ortaklığın verimliliğine tek başına ulaşması mümkün olmadığından, Yeni Zelanda bu düzenlemeden büyük ya­rar sağlamaktadır,” diye ekleniyordu. Kanada Genel Denetçisi’nin 1996 tarihli raporunda, örgütler arasındaki ilişkinin bir parçası olarak, “Analiz ve değerlendirme de dâhil olmak üzere istihbarat ürün­leri paylaşılıyor ve üyeler birbirine teknik destek veriyor,” deniyor­du. “Bu ilişki ve benzer ilişkiler Kanada’ya mevcut kaynaklarıyla başka şekilde ulaşamayacağı bilgileri ve teknolojik kaynakları sağla­maktadır.” Ve UKUSA ilişkisinin varlığı konusunda herhangi bir kuşku kalmışsa bile, James Bamford komiteye şunları söylemişti:

“NSA’yı pek çok kez gezdim ve orada gördüğüm şeylerden biri, bir duvarın üstündeki bir plaketti; 1996′ da başkanlardan birine GCHQ tarafından verilmiş bir plaketti bu ve üstünde elli yıllık dostluk ve işbirliği, BRUSA-UKUSA, yazıyordu.”

Komite 2001 yazında dağıldığında, Wired News’ta şu espri ya­pılacaktı: “Avrupa Parlamentosu’nun Echelon’la ilgili geçici komi­tesinin en önemli başarısı belki de, çalışmalarına başlamasının üs­tünden bir yıl geçmeden, planlandığı zamanda dükkânı kapamalarıdır.” Ama Ilka Schroeder çok daha umutluydu: “Bence raporda Echelon’un var olduğunun açıkça belirtilmesi çok iyi, böylece yap­tığımız iş boşa gitmiş olmadı.” Biraz da komitenin çalışması saye­sinde Echelon sözcüğünün iki yanındaki tırnak işaretlerinin ortadan kalktığı düşünülürse, belki de haklı olabilir. “Artık BBC bile sis­temden ‘sözde Echelon sistemi’ değil, Echelon sistemi olarak bah­sediyor,” dedi David Lowe bana. “Küçük bir ilerleme belki, ama bi­ze gurur veriyor.”

İLGİNÇTİR Kİ, NİHAİ RAPORUN ekindeki muhalif görüşlerde so­mut kanıt eksikliği olduğu savunulmuyor, aksine, komitenin bul­guları karşısında daha geniş kapsamlı sonuçlara ulaşılmış olması ge­rektiği öne sürülüyordu. Maurizio Turco adlı İtalyan bir parlamen­ter, muhalif görüşünde, bu dinleme faaliyetine katılan ülkelerin yal­nızca ABD ve İngiltere olduğuna itiraz ediyor, Almanya, Hollanda ve ‘büyük olasılıkla’ Fransa’nın da benzer kapasitesinin bulunduğu­nu belirtiyordu. Dinleme Kapasitesi 2000’de önemli boyutta Co­mint örgütleri bulunan ama UKUSA üyesi olmayan ülke sayısı otuz olarak verildiğine göre, bu yeni bir şey değildi elbette.

Ilka da muhalif görüş bildirdi ve hatta biraz daha ileri gitti. Masadaki tekliflerden birinin ateşe ateşle karşılık vermek amacıyla Av­rupa’nın kendi birleşik Sigint’ini geliştirmesi olduğunun farkınday­dı. “Avrupa Parlamentosu’nun bir yandan bir Avrupa gizli servisi kurma planlarına katılırken Echelon dinleme uygulamasını eleştir­mesi ikiyüzlülüktür,” diye yazmıştı. Ve Ilka burada konumunu gös­teriyordu: “Günümüzde gizli servisler ve demokratik olmayan uy­gulamaları için hiçbir etkin kamusal kontrol mekanizması bulun­mamaktadır. Kontrol edilememek gizli servislerin doğasında var­dır.” Bu noktaya dek, kendi araştırma ve deneyimlerime dayanarak, onunla aynı fikirdeydim. Ama Ilka devam ediyordu: “Dolayısıyla ortadan kaldırılmaları gerekir.”

Tarihin Sonu’nun balayında Ilka’nın görüşü savunulabilirdi.

Gizli istihbarat örgütlerinin düzenleme ve denetim altına alınmala­rı olanaksız, öyleyse neden onları ortadan kaldırmayalım? Muhalif görüşü 5 Eylül 2001′ de parlamento önüne gelen nihai raporla bir­likte sunulmuştu. Ve tutumunun ne kadar safça olduğu yalnızca al­tı gün sonra ortaya çıktı. Yine de Ilka’yı anlıyordum. Rapor bir ge­ri adım olarak görülüyordu ve bundan sonra, Echelon’un başta öne sürülenden çok daha kısıtlı olduğuna kanıt olarak gösterilecekti. Bence, sanayi casusluğuyla ilgili korkular bir açıdan tüm süreci baltalamıştı. Parlamento öbürleri gibi bir siyasi örgüttü; siyasi momen­tumu, kaybedilen iş ve zarar gören sanayi gibi kavramlarla harekete geçirmek, mahremiyet gibi soyut bir kavramla harekete geçirmek­ten çok daha kolaydı. Ama komite, sanayi casusluğu yapıldığını ad­li tıp kesinliğiyle kanıtlama çabasını soruşturmanın merkezine otur­tarak, bir açıdan kendini başarısızlığa mahkûm etmişti.

Ilka bana, pek çok parlamenterin bu işle ilgilenmesinin ilk ne­deninin Duncan Campbell’ın sanayi casusluğu iddiaları olduğunu anlattı. “İlk raporlarda sanayi casusluğu konusunda fazla bir şey yoktu. Ama bu iddia ortaya atıldığında pek çok parlamenter kaygı­ya kapıldı. Hıristiyan Demokrat gruplarda yer alanlardan pek çoğu sanayiciler tarafından desteklenmişti.” İngiltere’ nin ihaneti fikrinin en çok sanayi casusluğu alanında ağır göründüğünü ekledi.

Nicky Hager ifadesi sırasında komiteyi odak noktasını kaybet­memeye çağırmıştı: “Bu komite Echelon’un ABD şirketleri yararına Avrupa şirketlerinin izlenmesi gibi tek bir dar alanda kullanılıp kullanılmadığı sorusuna çok fazla takılıp kaldı.” Echelon’un mah­remiyet konusundaki etkilerinin çok daha önemli olduğunu öne sürüyordu.

“Asıl mesele halkın algısının olgunlaşması,” diyor mahremiyet savunucusu Simon Davies. “Sıradan bir bilgi artık bu; insanlar giz­lice izlendiklerini biliyor. İki yıl önceyse afallatıcı bir haberdi bu. Ama insanlar kişisel dehşet öyküleri duymadığından… bu konu bir dereceye dek efsane halini aldı.”

        ECHELON SORUŞTURMASININ HEMEN ARDINDA jeopolitik bir ikilem bekliyordu. The Economist’in genç eski savunma editörü olan ve daha sonra Avrupa Reformu Merkezi’nin başına geçen Charles Grant 2000 baharında “Yakın İlişkiler” başlıklı etkileyici bir bildiri yayımladı. Avrupa Ortak Dış ve Güvenlik Siyaseti’nin (CFSP) ortaya çıkışı tartışılıyordu bildiride. Grant pek çok İngiliz yetkilinin İngiltere’nin pastasını yemeye devam edebileceğini -bir yandan ABD istihbaratına ayrıcalıklı ulaşım olanaklarını korurken, bir yandan da embriyo halindeki CFSP’ye herkes gibi katılabileceğini sandığını öne sürüyordu. Bu yetkililere göre, istihbarat toplu­luğu içindeki güvenlik duvarları “İngilizlerin her iki kampta da yer almasını sağlayacak: ABD İngiltere’nin Avrupalı müttefiklerinin görmeyeceği anlayışına dayanarak bazı raporlar verecek, bu arada İngiltere Avrupalı ortaklarıyla bazı malzemeleri paylaşabilecek.” Ama Grant bu değerlendirmenin yanlış olduğuna inanıyor ve “İngiltere Avrupa’yı seçmeli ya da bize ihanet etmelidir,” dediğini be­lirttiği bir Fransız yetkili kadar ileri gitmese de, İngiltere’nin yakla­şan bir çatışmanın karşısında çok ‘tasasız’ davrandığını hissediyor­du.

Grant’ın bildirisinde UKUSA istihbarat sistemi uzun uzun tar­tışılıyordu. Bu ülkeleri birbirine bağlayan özel istihbarat bağının bir dizi tarihsel anlaşma ya da prosedürden daha derine indiğini savu­nuyordu. Bu bağ istihbaratı kavramsallaştırmalarında açıkça görü­lüyor. “Anglo-Saksonlar istihbaratı ampirik bir şekilde kullanıyor: İş, olguları toplamaktır ve olgular önemliyse politikalar değiştirile­bilir,” diyordu. Fransızlarla öbür kıtalılarsa, “düşünüşlerinde temel­de tümdengelimci olduğundan, gelişmiş analizler ve politikalar ge­liştirir ve istihbarattan bunları desteklemekte yararlanırlar; ama is­tihbaratın politikalarını değiştirmesine izin verdikleri enderdir.”

Konu, bilgilerini paylaşmaya geldiğinde, kurumlar doğal olarak kıskançlaşır; sahiplenici istifleme eğilimi tüm dünyada bürokrasile­rin kalıcı bir özelliğidir. Grant bu eğilimin İngiltere’nin istihbaratı­nı geniş Avrupa ekosistemi içinde dağıtma isteğini kısıtlayacağını savunuyordu. Kosova Seferi sırasında tüm NATO içinde geniş çap­lı bir istihbarat paylaşımı olduğundan, bu istihbaratın büyük bölü­münün doğrudan Sırplara gittiğini belirtiyordu. 1998’te NA­TO’nun Kosova için yaptığı hedef planlarını Brüksel’de doğrudan bir Yugoslav diplomata aktardığı ortaya çıkan Fransız NATO Su­bayı Pierre-Henri Bunel örneğini veriyordu.

Avrupa kendi istihbarat kimliğini geliştirdikçe, bu sadakat çatış­masının giderek daha büyük bir sorun haline gelmesi olası görünü­yor. AB daha şimdiden İspanya, Torrejon’ da, ticari uydulardan ge­len bilgileri işleyen bir ‘uydu merkezi’ oluşturdu. Ve Fransa’nın da, basının Frenchelon adını taktığı, Fransız Ginesi, Nouvelle-Caledo­nie, Reuniorı ve Ciburi gibi yerlerde, bir düzineden fazla dinleme istasyonu bulunan kendi uyduyla dinleme sistemi var. Ilka, Avru­pa’ nın, Echelon araştırmasından kendi Sigint kimliğini güçlendir­mesi gerektiği mesajını almasından kaygılanıyor. “Bu rapor sürekli olarak Echelon’un bu tehlikelerini önemsiz göstermektedir,” diyor muhalif görüşünde “ve AB içindeki dinleme planları konusunda… Sessiz kalmaktadır.” Charles Grant bile, “Echelon’un tam kapasite­sinin anlaşılması, bir tarafta Fransa ve bazı öteki Avrupa ülkeleriy­le, öbür tarafta Anglo-Sakson uluslar arasındaki süregiden güvensiz­liğin sembolü olması gerçeğinden daha önemsizdir,” diyor.

STOA’ yı yöneten ve Echelon’a değinen ilk raporu sipariş etmiş olan İngiliz Parlamenter Glyn Ford’a İngiltere’nin geleceğinin ne­rede olduğunu sorduğumda, “Geleceğimiz sonuçta Avrupa’da,” de­di. “Siyasi açıdan, ekonomik açıdan -ve istihbarat açısından. Be­nim aklımda bu konuda hiçbir kuşku yok.” Aynı soruyu David Lowe’ a da sorduğumda itiraz etti. “ABD’yle İngiltere arasındaki ilişki göbek bağına dayanır. İngilizlerin Almanlarla ya da İtalyanlarla bir şeyler paylaşmasının hiçbir yolu yoktur. Mümkün değildir. V: is­tihbarat iyi ya da kötü yönde ancak İngiltere ile ABD arasındaki gibi bir işbirliği düzeyinde etkin bir şekilde işleyebilir. Ve AB’nin böyle bir işbirliği düzeyini geliştirecek konumda olduğunu sanmı­yorum.” Omuz silkerek, “Bu işi ya ABD’yle yaparız,” dedi, “ya da böyle bir kapasitemiz olmaz.”

9

Cihat Telefonu

Terörist/eri Dinlemek

5 ŞUBAT 2003 TARİHİNDE Dışişleri Bakanı Colin Powell New York’taki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde kürsüye çıktı ve Irak’ın istilası tezini savunmaya hazırlandı. Video görüntüleri­nin, uydu görüntülerinin ve ele geçirilmiş üç cızırtılı haberleşmenin yer aldığı seksen üç dakikalık dinamik bir gösteri başlamak üzerey­di.

“Daha iki hafta önce Irak’ın İkinci Cumhuriyet Muhafızları Birliği’nden iki komutanın görüşmelerini ele geçirdik,” dedi. “Ku­mandanlardan biri öbürüne talimat verecek.” Arapça kayda mavi bir zemin üstünde çevirinin verileceği büyük slaytların eşlik edece­ğini belirtti. “Konuşma ilerledikçe,” diye devam etti, “iletmek iste­diği şeyi öbür adamın açıkça duymasını istediğini ve yazılması ve tümüyle anlaşılması için tekrar ettiğini göreceksiniz. Dinleyin.”

Arapça konuşan iki erkek sesi odayı doldurdu. çağrı-yanıt şek­linde konuşuyorlar ve parazit nedeniyle sesleri bozuluyordu.

Slâytlarda şunlar yazıyordu:    

ALBAY      : Yüzbaşı İbrahim?

YÜZBAŞI  : Buradayım, komutanım.

ALBAY      : ‘Sinir gazları’

YÜZBAŞI  : Sinir gazları [Talimatları tekrarlıyor].

ALBAY      : İfadesini.

YÜZBAŞI  : İfadesini.

ALBAY      : Kaldırın.

YÜZBAŞI  : Kaldırın.

ALBAY     : Her görüldüğü yerde.

YÜZBAŞI : Her görüldüğü yerde

ALBAY     : Telsiz talimarlarda.

YÜZBAŞI : Talimatlarda.

ALBAY     : Telsiz.

YÜZBAŞI : Telsiz.

Kayıt sona erdiğinde Powell, “Neden bu şekilde tekrar ediyor?” diye sordu. “Söylediklerinin anlaşıldığından emin olmayı neden bu kadar çok istiyor? Ve neden telsiz haberleşmesi üstünde duruyor? Çünkü üst rütbeli subay birilerinin dinliyor olduğundan endişeli.” Powell sözlerinin etkisini artırmak için duraksadı. “Evet,” dedi, “bi­risi dinliyordu.”

Powell bir savcı tonuyla konuşarak, Bush idaresinin Irak’ın yüz ila beş yüz ton arasında kimyasal silah maddesi stoku bulunduğu yönündeki ‘muhafazakâr tahmin’inin bu konuşmayla doğrulandı­ğını söyledi. “16 bin savaş roketini doldurmaya yetecek madde bu,” dedi. “Yüz ton madde bile Saddam’ın 250 kilometrekareden fazla bir alanda kitlesel kayıplara yol açmasına yeter ve bu da Manhat­tan’ın yaklaşık beş katı büyüklükte bir alandır.”

Powell yanında Merkezi İstihbarat Başkanı George Tenet’la te­zini anlatmayı sürdürürken, dinleyiciler Amerikan casusluk kuru­munun her şeyi görme yeteneği karşısında hayrete düşmüştü. Ama bir başka grup dinleyici şoke olmuştu. Sigint’le ve gizlilikle tanışık­lığı olan herkes için, son birkaç hafta içinde toplanmış böylesine ta­ze haberleşmelerin ortaya dökülmesi duyulmuş şey değildi. Sunu­mu izleyen bir NSA’nın eski bir üst düzey çalışanı, “Duydukların­da herkesin aynı şoku yaşadığını düşünüyorum -ipin ucu kaçtığın­da insanın nefesinin kesilmesi gibi,” diyecekti.

ABD’nin ele geçirilmiş haberleşmeleri açıkladığı ilk örnek değil­di bu aslında. 5 Nisan 1986’da Berlin’deki La Belle adlı diskoteğe atılan bir bomba iki Amerikan askeriyle bir Türk kadınını öldürdü ve 230 kişiyi yaraladı. NSA Trablus’la Doğu Berlin’deki Libya dip­lomatik elçiliği arasındaki, bu eylemin Libya gizli servisinin emriy­le gerçekleştirildiğini kanıtlayan teleks mesajlarını ele geçirmişti.

Mesajlardan biri şöyleydi: “Mümkün olduğunca çok insan öldü­rün.” Başkan Reagan saldırıdan on gün sonra, Trablus ve Binga­zi’ye hava saldırısında bulunma kararını vermesinin nedenini halka açıklaması gerektiği için, Libya bağlantısını açıklamıştı. General William Odom o yıllarda NSA’nın başkanıydı ve kendi sözcükleri­ni kullanırsak, ‘kıyameti kopardı’, çünkü artık Libyalılar NSA’nın onları dinlediğini bilecekti, Konuşma metinleri, sonunda, bomba­lama eylemine karışan beş kişinin yargılanması sırasında kullanıldı.

Ama böylesine çarpıcı bir ele geçirilmiş haberleşme dizisinin halka dinletildiği daha önce hiç görülmemişti. Powell’ın sunumu­nu izleyen günlerde, konuşmaları dinlenme kararının istihbarat top­luluğu içinde çok tartışılmış olduğu ortaya çıkacaktı. Sunumda kul­lanılan istihbaratın büyük bölümü aslında doğrudan Amerikan ör­gütlerinden değil, tüm dünyadaki çeşitli müttefiklerinden gelmişti. Nihai analizde, hem Avrupa hem de Ortadoğu’dan on ayrı istihba­rat örgütünün sunumda imzası bulunmaktaydı. Powell’ın sunu­mundan önceki aylarda Mike Hayden şahsen, NSA’nın yıllık büt­çesinin üç yüz ila dört yüz milyon dolarlık bölümünün ‘Irak’a öz­gü’ operasyon ve hedeflere ayrılmasını emretmişti. Bush idaresi ve müttefikleri, uluslararası topluluğu Saddam Hüseyin’den kurtulma zamanının geldiğine ikna etmek için ellerindeki tüm kartları açıyor­du. Ele geçirilmiş haberleşmelerin kullanılmasının başlıca nedeni kesin kanıt olarak görülmesiydi. Sunumdan önceki günlerde bir is­tihbarat yetkilisi, “Nefes in izi tutun,” demişti Newsweek’e. “Bul­duk.” Powell sunumunu yaparken binlerce NSA çalışanı onu izle­mek üzere Fort Meade’ deki kafeteryalarda toplanmıştı. Eski tüfek­ler homurdanırken gençler heyecan içindeydi. Topladıkları kanıtla­ra güvenleri öylesine büyük ve çalışmalarının alenen övülmesi gibi alışılmadık bir durum karşısında duydukları coşku öylesine taşkın­dı ki, Powell konuşmaları dinlettiğinde NSA çalışanları tezahürat yaptı. Powell bu konuşmaların Irak’ın ‘on iki yıl öncesine dek gi­den kaçamak ve aldatmaca siyasetini, Irak rejiminin en üst düzey­lerinde belirlenmiş bir siyaseti’ açığa çıkardığını açıkladı.

SORUN ŞU Kİ, BU DOGRU DEGİLDİ. Tenet’in CIA’nin Irak Tef­tiş Grubu’nun başına atadığı silah uzmanı David Kay, Powell’ın su­numundan sekiz ay sonra, 2 Ekim 2003’te Kongre istihbarat Ko­miteleri’ne, sinir gazına dair hiçbir kanıt bulamadığını söyledi. Hatta grubun bildiği kadarıyla 1991′ den beri Irak’ın bir kimyasal silah programının bulunmadığını söyleyecek kadar ileri gitti. Ele geçirilmiş telefon konuşmaları Powell’ın iddialarına kesin kanıt gi­bi görünmüştü, ama aslında böyle bir şey yoktu. Sonuçta, doğan tartışma ve soruşturmalarda Amerikan istihbaratının Irak Savaşı’na hazırlık safhalarındaki genel durumu sorgulandı, ama Powell’ın ko­nuşmasındaki ele geçirilmiş haberleşmeler özellikle, Sigint’in ger­çekten işe yarayıp yaramadığına dikkat çekti. Bu sorunun önemi ne denli vurgulansa az kalır. Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, mahremiyet ve ulusal güvenlik terimleri siyasi söylemimizde kemik­leşerek, bu terimleri kullananların zihinlerinde kesin ve sorgulan­mayan bir konum edindi. Ama mahremiyet pahasına ve güvenlik adına alınan çeşitli önlemler güvenliği artırmıyorsa, denklem baştan sona değişir. Ve ne de olsa, tehlikede olan yalnızca mahremiyetimiz değil -güvenliğimiz de tehlikede. 11 Eylül Komitesi, iş ‘yurtdışı tehditleri soruşturmaya geldiğinde yetkililerin sinyal istihbaratının insan istihbaratından daha güvenilir olduğunu düşündüğünü öğ­rendi. Şayet bu inanç kesinlikle yanlış ya da hatta yalnızca tartışma­lıysa, öncelikler pervasızca yanlış belirlenmiş demektir.

İSTİHBARATIN İŞİ TEMELDE geleceği görmekse, Amerikan istih­baratının sicilinin berbat olduğu söylenebilir. Uzmanlar 11 Eylül 2001 olaylarının tek öncelinin Japonların Pearl Harbor’ a yaptığı saldırı olduğunu öne sürerler, ama aslında son yarım yüzyıl CIA, FBI ve NSA’nın öngöremediği önemli olaylarla doludur. Pearl Harbor’ın üstünden on yıl geçmeden, 1950′ de Kuzey Kore istilası ve Kore Savaşı’na Çinlilerin müdahalesi yaşandı; ardından Viet­nam’ daki Amerikan Kuvvetleri’ne karşı Tet Saldırısı geldi; 1979’da İran’da Şah devrildi ve Sovyetler Afganistan’ı işgal etti; 1983’te Hizbullah Lübnan’daki ABD Elçiliği’ne ve deniz piyadeleri kışlalarına saldırdı; 1991’de Sovyetler Birliği çöktü; 1993’te Somali’de Muhammed Farah Aidid’i ele geçirmek isteyen ABD Kuvvetleri yoğun bir direnişle karşılaştı; 1998’de Hindistan nükleer deneme yaptı ve Kenya ve Tanzanya’da Amerikan Elçilikleri’ne bomba yük­lü kamyonlarla saldırı düzenlendi; 2000′ de Yemen’ de USS Cole’ a saldırı düzenlendi ve son olarak Eylül 2001′ de Dünya Ticaret Mer­kezi ve Pentagon saldırıları yaşandı.

Ama istihbaratçılar korosu bu gaf nakaratıyla karşı karşıya geldi­ğinde, halkın yalnızca başarısızlıkları öğrendiğini söyleyerek itiraz ediyor. Başarılı bir karşı istihbaratta gereken her şeyi duyma özelli­ği ve ABD’ye karşı tehditlerin çokluğu düşünüldüğünde asıl üstün­de durulması gereken, çarpıcı istihbarat hatalarının bu kadar az ol­ması. “istihbarat hataları konusunda çok fazla şikayet etmeden ön­ce bana yarın borsada ne olacağını söyleyin,” diyor David Kabn. “At yarışlarına giderseniz pek çok insanın yanlış bahis oynadığını görürsünüz -ve istihbarat analistlerinin karşılaştığına kıyasla orada olasılıklar çok daha kısıtlıdır.” Haksız sayılmaz. Ama elbette istih­barat örgütleri için risk borsa simsarlarına ya da at yarışı bahisçile­rine göre daha yüksek -ve şu noktada belirtmek yararlı olacaktır ki, bütçeleri de.

The Economist, 2002 baharında yayımlanan “Yeniden Düşünme Zamanı” başlıklı yazıda kurgusal bir örnek verdi:

Otuz milyar dolarlık dev bir holding düşünün. Gerçekten acı­masız olarak nitelenebilecek ender iş alanlarından birinde çalışı­yor. Rakipleri çarpıcı oranda değişmiş; şirketin ürünleri ve tek­nolojileri de öyle. Ama yapısı 1947′ de kurulduğu zamanki yapı­sıyla aynı. Bu dev holdinge kimse liderlik etmiyor (yalnızca onursal bir yönetim kurulu başkanı var) ve herkes onu istismar ediyor. Moralsiz ve bürokratik holding o güne dek gördüğü en büyük kayıpla karşılaşmış. Tepki; Şirkete daha fazla para verili­yor ve kimse kapının önüne konmuyor. 

İstihbarat örgütünün tuhaf paradoksunu yansıtıyor bu senaryo. Bu işin, belli bir başarısızlığı az çok kaçınılmaz kılan bir yapısı var.

Ama söz konusu insani riskler öylesine yüksek ki, başarısızlık gerek­tiği gibi cezalandırılamıyor. Aksine, Washington’da para çarklarını gerçekten harekete geçirebilenin başarısızlık görüntüsü olduğu dü­şünüldüğünde, başarısızlığın sık sık ödüllendirildiği görülüyor. İs­tihbarat tarihçisi Rhodri Jeffreys- Jones bunu, tahsisata aç istihbarat örgütlerinin kriz zamanlarında Kongre’yi kendilerine daha fazla fon ayırmaya ‘kandırdığı’ bir çevrim olarak görüyor. “Bir felaket olur,” diye yazıyor Jeffreys- Jones. “Yaygara yatışana dek hükümet bir so­ruşturma başlatır; madrabazlar felaketin istihbarata ayıracak yeterli paraları olmaması yüzünden yaşandığını söyler; Başkan ve Kongre istihbarata daha fazla fon ayrılmasını onaylar.” CIA’yle NSA’nın Pearl Harbor’ da yaşanan istihbarat başarısızlığından doğduğunu ve NSA’nın 1990’lardaki teknik kusurlarının, cezalandırma amaçlı bütçe kesintisi yaratmak yerine tahsisatın artmasını sağladığını be­lirtiyor.

Jeffreys- Jones durumu abartıyor olabilir. İstihbarat örgütlerimi­zi yöneten kişilerin; yapmak zorunda oldukları işi yapmaya yetecek kaynaklarının bulunmadığı inançlarında içten olduklarını düşünü­yorum. The Economist’in ve Jeffrey-Jones’un görüşlerinin altında yatan ve bir örgütün başarısızlığı nedeniyle cezalandırılabileceğini savunan şirket modelini kullanmak da saçma olabilir. İstihbarat topluluğu bir şirket değil ne de olsa. İstihbarat örgütlerine verilecek herhangi bir ceza belli bir dönem boyunca yeterince tetikte olamamaları anlamına gelecekse, bunun etkisini tüm ülke hissedecektir. Senatör Gary Hart’ırı bana söylediğine göre, 12 Eylül2001’de “ka­falar koparılmalıydı,” çünkü insanlar işlerini yapamamıştı. Ama sal­dırı riskinin sürdüğü bir zamanda istihbarat ve savunma yetkilileri­ni kovmak sorumsuzluk olurdu.

YİNE DE, II EYLÜL’DEN VE IRAK’TAN sonra Amerika’nın, sinyal istihbaratının yararı ve güvenilirliği konusunu daha fazla düşünme­si gerektiği görülüyor. NSA böylesine gizlilik düşkünü olduğu ve basın da bu gizliliğe uyduğu için, bunun sonucunda Amerikalıların çoğu cırıltı üreten teknik aygıtı neredeyse hiç bilmediği için, kendi mahremiyetimizin boyutları hakkındaki anlayışımız da yeterince gelişmemiş olduğu için, Sigint, istihbarat aygıtının 11 Eylül’den bu yana geçen yıllar içinde yeterince tartışılmamış başlıca unsuru ola­rak kaldı.

CIA’nin Operasyonlar Başkanlığı’nın yaklaşık dört bin çalışanı bulunmakta ve bunlardan 1500’den azı yurtdışında vaka sorumlu­su olarak çalışmaktadır. NSA’nın ise on binlerce tele kulağı var. Bu eşitsizlik mantıklı görünüyor mu? Powell’ın sunum u haberleşmele­rin dinlenmesinin en az insanlar kadar, hatta daha kusurlu bir istih­barat kaynağı olduğunu göstermiyor mu? Bu sunum, uzaktan ku­mandayla istihbarat yapamayacağımızı gösteren bir ibret öyküsü değil mi? Hindistan Yeni Delhi’nin güneybatısındaki çölde nükle­er denemeler yaptığında, bu denemelerden sorumlu yetkililer Ame­rikan görüntüleme uydularının tepelerinden ne zaman geçeceğini biliyor ve bu sırada denemeleri durduruyorlardı. Testlerin yapıldı­ğı sırada Hindistan’daki Amerikan Büyükelçisi olan Frank Wisner, “Bizim eksiğimiz, niyetleri konusunda içgörü sağlayacak insanlar­dı,” dedi bana. Bu örnekte Hint savunma kurumunun içinde aktif bir insan kaynağı bulunması, tepede dolaşan kaynaklardan çok da­ha yararlı olacaktı. Belki de sorun dinleme işinin içinde barındırdı­ğı yanılma payıdır.

FRANCIS FORD COPPOLA Baba’yla Baba II arasında, The Con­versation (Konuşma) adlı daha küçük çaplı ve az bilinen bir film yaptı; Sigint’in bazen neden işe yaramadığı konusunda bir derstir bu film. Gene Hackman, kiralık bir tele kulak olan Harry Caul ad­lı bir adamı oynar: Telefonları gizlice dinleyen, durumun hiç far­kında olmayan eşleri izleyen ve belli bir ücret karşılığında konuşma­ları kaydeden serbest bir izleme uzmanıdır. Caul Robert Duvall’in oynadığı bir şirket yöneticisi tarafından, yöneticinin karısı Ann’le sevgilisi Mark arasında San Francisco’ daki Union Square’ de dola­şırken geçen bir konuşmayı kaydetmesi için tutulduğunda, konuş­malarının kaba bir kaydını alır, sonra bu kaydın üstünde çalışır, gü­rültüleri ve parazitleri ayıklar, iki sesi arka planda “Red Red Robin”i çalan bandonun sesinden ayırmaya çalışır. Caul’un kaydının bir noktasında Mark, “Fırsat bulsaydı bizi öldürürdü,” der Anrı’e. Bu cümleyi tekrar tekrar dinleyen Caul boynuzlanan kocanın zina yapan çifti öldürmeyi planladığına ikna olur. Film bir cinayetle do­ruk noktasına ulaşır ve bu cinayet Ann’le Mark’ın konuşmalarının o küçük parçasında yer almaktadır -ama Harry Caul’un beklediği cinayet değildir. Konuşmayı tekrar tekrar dinleyen Caul, Mark’ın Anrı’e, “Fırsat bulsaydı o bizi öldürürdü,” dediğini duyar. Belki o gün meydan da geçen başka konuşmalar, belki mikrofonun parazi­ti, vızıltısı ya da bandonun şen şakrak şarkılarıdır bu durumun ne­deni, ama Harry Caul tonlamayı yanlış yorumlamıştır. Mark’ın as­lında bir cinayet teklifinde bulunduğunu, “Fırsat bulsaydı o bizi öl­dürürdü,” dediğini çok geç fark etmiştir.

Echelon için Aşil’in topuğu ve küresel elektronik tele kulağın ca­navarıdır bu: Bir konuşma öylesine değişken ve muğlâktır, aldatma­ca ve kaçamakla, pohpohlama ve şaşırtmacayla öylesine doludur ki, konuşmaları gizlice dinleyen bir insan dünyayı ancak koyu renk bir camın ardından görebileceği kadar görür. Bir sinyali ele geçirmekle ne anlama geldiğini anlamak apayrı şeylerdir. Başka her şeyin pla­na göre gittiği -konuşmanın ele geçirildiği, sadakatle çevrildiği, söz­cük anlamı temelinde anlaşıldığı ve gerekli taraflara dağlatıldığı ­varsayılsa bile, geleceğe dair işaretler görmek için konuşmaları ince­lemek, çay yapraklarını incelemek kadar keyfi ve belirsiz görünmek­tedir.

12 Ekim 2000’in erken saatlerinde USS Cole bombalandı; ge­minin gövdesinde on iki metrelik bir delik açıldı, on yedi denizci öldü ve otuz dokuz denizci yaralandı. Saldırı sırasında adamlar ye­mek yiyordu ve patlama yemekhane güvertesini etkiledi. Saldırıdan saatler sonra NSA, teröristlerin Ortadoğu’da Amerikan ya da İsrail vatandaşlarına ya da mülklerine karşı bir saldırı için ‘operasyon planlaması’ içinde olduğu uyarısının yer aldığı son derece gizli bir raporun dağıtımını yaptı. Yemen’in mi adının verildiği ya da uya­rının daha genel olarak Basra Körfezi bölgesiyle mi ilgili olduğu ko­nusunda anlatılar farklıdır. Rapor dağıtılırken istihbarat topluluğu­nun küresel bilgisayar ağı ve en yaygın kullanılan istihbarat raporlama kanalı olan Intelink’ten gönderilmedi. Hassasiyetleri nedeniy­le NSA raporları Intelink üstünden dağıtılmaz. Ama gizlilik gerek­siniminin harekete geçilmesini engellemesi nedeniyle burada bir so­run çıkmaktadır. NSA raporları CIA’ye, Savunma İstihbarat Örgü­tü’ne (DIA), Dışişleri Bakanlığı’na ve silahlı kuvvetler istihbarat kollarına gönderilir ve bu örgütlerin raporlarına katılır. Bu süreç, ele geçirmeden çeviriye ve dağıtıma dek zaten çoğunlukla yirmi dört ila kırk sekiz saati arası bir süreyi bulan NSA raporlama süre­cini daha da uzatmaktadır. Ama NSA’nın uyarısı daha erken ulaş­mış olsa bile bize ne söyleyebilirdi? Son derece geniş çaplı bir uya­rıydı ve 11 Eylül’den önce bile Amerikan çıkarlarına karşı tehditle­rin geldiği bir bölgeye yönelikti. Bölgede bir saldırının planlanmak­ta olduğunu bilmek olasılık aralığını daraltmayacaktı. Cole’un mü­rettebatı yaklaşan gemi konusunda daha dikkatli davranabilirdi bel­ki, ama haber gemideki herkese ulaşmış olur muydu?

10 Eylül 2001 günü yapılıp 13 Eylül’e dek çevrilmeyen iki tele­fon görüşmesi üstüne çok konuşuldu. NSA’nın onlara ulaşmasının bu kadar uzun sürmesi örgüte daha fazla kaynak ayrılması için ge­rekçe olarak kullanıldı. Ama aslında, ‘yarın saat sıfır’ cümlesinden ne çıkarabilirdik? Eyleme geçilmesini sağlayacak ne tür bir istihba­rat üretebilirdi? Mike Hayden saldırılarla ilgili Kongre soruşturma­sında ifade verdiğinde, “Bu bilgide o gün o yere saldırıda bulunu­lacağı özel olarak belirtilmiyordu,” dedi. “Olayların zamanı, yeri ve niteliği konusunda hiçbir ayrıntı içermiyordu. Silah olarak uçakla­rın kullanılacağı yönünde bir ima da yoktu.” Aslında Hayden son­radan 11 Eylül’ den önceki yaz, örgütün eli kulağında bir felakete işaret eden otuz benzer mesajı ele geçirmiş olduğunu kabul etti. “Bunları rapor ettik, ama sonradan bunlarla terörist saldırıları ara­sında bir bağlantı kurulmadı. ‘Eli kulağında’ terimi düşmanlarımız için göreceli bir kavram; yakında anlamına da gelebilir gelecekteki bir şey anlamına da.” Oldukça açık bir tehdit bile harekete geçilme­sini sağlayacak istihbarat açısından yetersiz kalabilir. New York kenti polisine teröristler arasındaki cırıltıda metro sözcüğünün geç­tiği söylendiğinde ne yapabilirlerdi? New York metro sistemi 1162 kilometre raydan, 466 istasyondan oluşuyor ve her gün yaklaşık beş milyon kişiyi taşıyor. Şayet tehdidin açıklık düzeyi ‘metro’ sözcü­ğüyle kısıtlıysa, yetkililer saldırıyı önlemek için kaçınılmaz olarak kısıtlı kaynaklarını nereye tahsis edeceklerini nasıl saptayacaktı?

Sir Peter Heap Londra’ daki Victoria tarzı şık dairesinde, “Belli bir dönüm noktasından ya da büyük bir olaydan sonra, evet, geri­ye bakıp, pek çok gösterge olduğunu söyleyebilirsiniz,” dedi bana. “Ama başka bir şey söyleyen başka pek çok şey de vardır. Bu neden­le hangilerinin size ne olacağını söylediğini önceden değil, sonradan’ anlarsınız genellikle.” Yurtdışında dokuz ayrı elçiliğe atanmış bir İngiliz diplomatı olarak uzun ve seçkin bir kariyeri olmuştu ve Ter Saldırısı sırasında Dışişleri’nin Vietnam Masası’ndaydı, Bir saldırı­dan sonra geriye dönüp ‘noktaları birleştirmeye’ çalışmanın yanıltı­cı olacağına inanıyor, çünkü geriye dönüp bakıldığında belli bir nokta dizisi bir felakete işaret etse de, gerçek zamanlı olarak bakıl­dığında pek çok farklı yöne giden pek çok farklı nokta görülüyor. “Malzeme hacmine ve herkesin cırıltı üretmesine çok fazla önem veriliyor,” dedi Heap bana ve ekledi:

          Bunlara dayanarak, bir şeyler olacağını düşünüyorlar. Ama ne olacağını bilmiyorlar. Ter Saldırısı’nda yaşanan buydu. Saldırı­dan hemen bir ya da iki gün öncesinde bir şeylerin olacağı his­sediliyordu, ama bize tüm ülkede aynı anda bu şekilde bir ayak­lanma olacağını söyleyen hiçbir malzeme yoktu.

Dediğine göre, aynı zamanda, “Ter Saldırısı gibi bir şeyin başka zamanlarda olacağı yönünde de çok önemli işaretler vardı,” ama hiçbir şey olmamıştı. “Sonradan seçmek kolaydır, ama önceden seç­mek o kadar kolay olmaz.”

ELE GEÇİRİLMİŞ HABERLEŞMELERİN olaydan sonra noktaları dikkatle birleştirmekte kullanıldığı örneklerden biri, 1998’de Ken­ya ve Tanzanya’daki Amerikan Elçilikleri’ni bombalayanların 2001′ deki yargılanmalarıydı. İddia makamı Afrika’daki bombala­ma eylemlerinin Afganistan merkezli gölge bir terörist ağının işi olduğunu kanıtlamak zorundaydı. Federal savcılar tezlerine kanıt ola­rak Usame Bin Ladin’in uydu telefonunu gösterdi, Bin Ladin tele­fonu kullanmayı çoktan bırakmıştı, ama Ogara Satellite Networks adlı New York merkezli bir şirkette çalışan Marilyn Morelli ifade­sinde, Bin Ladin’in adamı olan ve Columbia’daki Missouri Üniver­sitesi’nde öğrenim gören Ziyad Halil’e 1 Kasım 19%’da 7500 do­larlık telefon ve yüzlerce görüşme dakikası sarmış olduğunu söyle­di. Telefon numarası (873) 682505331 idi ve dava kayıtlarına gö­re, sonraki iki yıl boyunca toplam 2200 dakika kullanılmıştı. Bin Ladin İngiltere’yi. Yemen’i, Sudan’ı, İran’ı, Suudi Arabistan’ı, Pa­kistan’ı ve Azerbaycan’ı aramıştı, Ayrıca Kenya’yla elli görüşme yapmıştı. Dava sırasında savcılar konuşma metinlerini ve kayıtları­nı kullanarak, saatler boyunca Manharran jürisine yüzlerce ele geçi­rilmiş görüşmeyi sundular. ABD Savcı Yardımcısı Kenneth Karas, Bin Ladin’in Mganistan’daki telefonunun arandığı bir Londra cep telefonundan Cihat Telefonu olarak söz ediyordu. “Bin Ladin ve birlikte çalıştığı suikastçıların Amerikan yurttaşlarını öldürme plan­larında [kullandıkları] telefon bu,” demişti mahkemede. “Size Ei Kaide’nin nasıl çalıştığına göz atma fırsatını veren telefon.” Gerçek­’ten de öyleydi. Savcılar El Kaide’rıin elçilik bombalamalarından ön­ceki manevralarını ayrıntılı olarak yeniden kurmayı başardılar. Ama bu tablo ancak geriye dönülüp bakıldığında ortaya çıkmıştı elbette. Ele geçirilmiş haberleşmelerde bombalama eylemleri öngörülmü­yordu. Ve aslında savcıların 2001 baharında jüri üyelerine Usame Bin Ladin’in kim olduğunu hatırlatmak, adını hiç duymamış ol­dukları El Kaide adlı bu tuhaf örgüt konusunda belleklerini tazele­mek için çok ter dökmeleri gerekmişti.

Savcıların El Kaide’nin faaliyetlerini yeniden kurabilmelerinin nedeni biraz da, teröristlerin birbirlerini kasıtlı olarak yanıltmadığı­nı bilmeleriydi. Ama ele geçirilmiş haberleşmelerden elde edilen bilgi konusunda kuşku duyulmasını ve bunların geleceğe işaret eden uyumlu bir noktalar zinciri olduğu fikrinin sorgulanmasını gerektiren nedenlerden biri, insanların her zaman açık sözlü oldu­ğuna kesin gözüyle bakılamamasıdır. Beyefendilerin birbirinin mektuplarını okumayacağını söyleyen Henry Stirnsorı aynı zamanda, bir kişinin mektuplarını okumanın aklından geçenleri okumak­la aynı şey olmadığını belirtmiştir. Deneyimli CIA görevlisi Milt Bearden bana, sorunun biraz da insan konuşmasının doğasından kaynaklandığını söyledi. Bir keresinde yabancı bir kentte Amerikan elçiliğinin bir toplantısına gittiğini ve birisiyle sohbet ettiğini, erte­si gün ise o kişinin amirlerine konuşmayı rapor ettiğini ve sohbeti tümüyle değiştirdiğini gösteren bir konuşma metnini aldığını söy­ledi. Söz konusu görevli kendi davranışlarını abartarak efendilerini memnun etmeye mi çalışıyordu? Bearden’ın gizlice dinleme ola­naklarının bulunduğunu bilseydi bunu yapmaktan vazgeçer miydi? Kıdemli bir Amerikan diplomatına bunu sorduğumda retorik bir soruyla karşılık verdi: “Bir dışişleri bakanının ötekine söylediği şey gerçekte inandığı şeyi ifade eder mi? Yoksa yalnızca bir manevra mıdır?”

1995 baharında NSA, Tahran’daki İran İstihbarat ve Güvenlik Bakanlığı’ndan dış istasyonlarından birine gönderilen bir mesajı ele geçirdi. Mesajda CIA’nin Ulusal Güvenlik Konseyi kılıf ı altında Saddam Hüseyin’i öldürmeyi planladığı belirtiliyordu. Bu planın Kuzey Irak’taki Robert Pope kod adlı bir CIA görevlisinin işi oldu­ğu anlatılıyordu. Mesajın ele geçirilmesinden sonraki gün Bill Clin­ton’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Anthony Lake’in masasına bu konuyla ilgili bir rapor kondu. Lake çileden çıktı, çünkü yabancı li­derlere karşı girişilecek suikastlar. şayet böyle bir şey gerçekten ya­pılacaksa, onun izni olmadan yapılmamalıydı elbette -ve her du­rumda yasadışıydı. Lake’in talebi üstüne FBI olayı soruşturmaya başladı ve haftalar sonra, kıdemli bir saha görevlisi ve Arapça konu­şabilen ender CIA vaka sorumlularından biri olan Robert Baer, Saddam karşıtı Irak muhalefetini desteklemek amacıyla gizli bir operasyon yürütmekte olduğu Kuzey Irak’tan Langley’ye çağrıldı. Baer suikast planını kesinlikle reddetti ve haklı olduğu ortaya çıktı. Ele geçirilen haberleşme bir dezenformasyon örneğiydi -kasıtlı olup olmadığı bilinmemektedir, ama yanlıştı.

Ele geçirilmiş haberleşmeler dünyada ne olduğuna ve gelecekte ne olacağına dair şaşmaz kehanetler değildir. Cırıltı, hava dalgala­rından devşirilen konuşmalar için mükemmel bir sözcük anlaşılan: değişken, yanıltıcı, çoğunlukla önemsiz. Sigint’in felaketlerin önlenmesinde zaman zaman büyük başarı gösterdiği olmuştur elbette. El Kaide üyesi olduğundan kuşkulanılan kişilerin ele geçirilmiş ha­berleşmeleri belli bir saldırıya işaret ettiğinden, British Airways 2003’te Kenya uçuşlarını iptal etti. Eylül 2002’de yakalanan üst düzey El Kaide zanlısı Remzi Binalşib’in Karaçi’de gizlendiği yeri bir uydu telefonu ele verdi. Bin Ladin’in bir başka kuşkulu adamı olan Halid Şeyh Muhammed’in Mart 2003’te tutuklanmasını da ele geçirilmiş bir e-postanın sağladığı söyleniyor. Kusay ve Uday Hüseyin’in yakalanıp öldürülmesinde ele geçirilen haberleşmele­rin ve GPS’ nin etkili olduğu öne sürülüyor. Ve Mart 2004’te New York Times, Mont Blanc kod adlı karmaşık bir uluslararası operas­yonla, düzinelerce kuşkulu El Kaide ajanının, cep telefonlarındaki Swisscom SIM (abone kimlik modülü) kartlarının izi sürülerek ele geçirildiğini ortaya çıkardı. Ama gençliğinde Church Komitesi’nde çalışmış olan CIA’nin eski genel denetçisi Britt Snider’a 11 Ey­lül’ den sonra ABD topraklarında başka bir büyük saldırının olma­masının Amerikan istihbarat topluluğunun başarısına mı yoksa El Kaide’nin uygun zamanı kollamasına mı bağlanması gerektiğini sorduğumda, bu kitap için görüştüğüm herkesten aldığım yanıtı yi­neledi: “Daha çok, El Kaide’nin zamanını kollamasına bağlı oldu­ğunu söylemek zorundayım.”

2001 yazının ve o dönemde Echelon’un kudretiyle ilgili olarak üretilen spekülasyonların tuhaf ironilerinden biri de, Avrupa Parla­mentosu’nun nihai Echelon raporunu oylamasından yalnızca bir hafta sonra, ilgili örgütlerin kulağına gerektiği şekilde ulaşamamış çok büyük ve yıkıcı bir saldırının gerçekleşmiş olmasıdır. Mike Frost’un, “Tüm dünyada herhangi bir anda yayınlanan her şeyi kapsar,” dediği sistem en ufak bir uyarı titreşimi olsun yakalayıp iş­lemeyi başaramamıştı. 11 Eylül 2001′ den sonra, Sigint’in gününün geldiğini ama başarısız olduğunu inkâr etmek çok zor.

1 EKİM 1993 GÜNÜ POLLY KLAAS ADLI on iki yaşında bir kız, San Francisco’nun varlıklı banliyösü Peraluma’da iki arkadaşıyla birlikte pijama partisi verirken yabancı bir adam odaya girdi, kızları bı­çakla tehdit etti ve Polly’yi kaçırdı. Travma yaşayan topluluk Polly’yi bulmak için harekete geçerek ilanlar astı, elinde ipucu olan­ların aramasını istedi ve olayı medyaya götürdü. Arama çalışmala­rında Bay Area’dan binlerce gönüllüye tüm ülkeden insanlar katıl­dı. Her yıl yüzlerce çocuğun kaçırılmasına karşın bu olay bir şekil­de insanların dikkatini üstünde toplamıştı ve 4 Aralık günü Polly’nin cesedi bulunduğunda halk çileden çıktı. Polly’nin katili olan Richard Alien Davis’in daha önce soygun, hırsızlık, saldırı ve adam kaçırmadan hüküm giydiği, ayrıca uzun bir kadınlara saldırı geçmişinin bulunduğu ortaya çıkacaktı.

Klaas olayına tepki olarak Kaliforniya’da ‘üç ihlal’ yasası çıkarıl­ması amaçlı bir hareket başladı; bu yasaya göre iki ciddi suçtan hü­küm giyip sonradan üçüncü kez mahkûm edilenlere şartlı tahliye olanağı olmadan yirmi beş yıl ila ömür boyu arası cezalar verilecek­ti. O dönemde bazıları yasanın çok aşırı olduğunu ve -herhangi bir suç yerine- şiddet içeren üçüncü bir suçtan hüküm giyme duru­munda böyle ağır bir cezanın verilmesinin daha iyi bir çözüm ola­cağını belirterek protesto ettiler. Ama Kaliforniya yasama organı halkın yaşadığı infial ve güvensizlik duygusu karşısında harekete geçmişti ve suç-adalet bakış açısıyla, kötü tasarlanmış bir felaket olacak bir yasayı kabul etti. Yasanın 1994′ te kabul edilmesinden bu yana Kaliforniya devlet cezaevi sistemi içindeki tutuklu sayısı nere­deyse yüzde 25 arttı. Her dört mahkûmdan biri, yani yaklaşık 42 bin mahkûm üç ihlal yasası nedeniyle müebbet cezasını çekiyor. Son on yılda bu üç ihlal hükümlülerini yalnızca barındırma masraf­ları eyalete sekiz milyar dolara mal oldu ve bunun beş milyar dola­rı üçüncü ihlali şiddet içeren bir suç olmayan hükümlülere harcan­dı. 2003’e gelindiğinde Kaliforniya’da 344 mahkûm dört yüz do­lardan düşük hırsızlıklar nedeniyle yirmi beş yıl ila ömür boyu ara­sı hapis cezalarını çekmekteydi.

Panik dönemlerinde aşırı tepki veririz, yasalarda aşırıya kaçarız, her şeyi yanlış yaparız. Klaas örneği tehdit edici ya da korkutucu bulduğumuz olaylara tepki olarak saçma ya da gaddarca önlemler almaya ne denli hazır olduğumuzu gösteriyor. Ama aynı zamanda daha spesifik bir şeyi de gözler önüne seriyor: Polly Klaas’ın öldü­rülmesi gibi rahatsız edici bir olaydan sonra aşırı tepkimizi belli bir şekilde gösteriyoruz. Daha fazla kontrol kurmaya çabalıyoruz. Tehdit oluşturabilecek herkesi hapse atıverme yönündeki bu eğilimin sinyal istihbaratıyla ilk başta göründüğünden çok daha fazla ortak yönü bulunuyor. Dışarıda çeşitli toplum karşıtı, anarşist ya da yal­nızca kötü varlıkların bulunduğu ve onları bulursak, tuzağa düşü­rürsek, kilit altına alırsak ya da izlersek her şeyin yolunda gideceği varsayımı yalnızca hapishanelerimizi değil, izleme düşkünlüğümü­zü de hareketlendiriyor.

Yasa yapıcıların ve yorumcuların 11 Eylül’ den sonraki haftalar­da ifade ettiği, ABD’nin sahada daha fazla casusa ihtiyacı olduğu yönündeki yeni tutum Kongre’ den aceleyle geçirilen devasa yasaya yansımamıştı: Vatanseverlik Yasası. Vatanseverlik Yasası, çok çeşit­li konuları ele alan sayısız maddesi bulunan ama tuhaf bir şekilde elektronik istihbarat konusuna saplanıp kalmış görünen çok mad­deli bir yasa paketiydi. Çeşitli mali kayıtlarda, kütüphane kayıtla­rında, seyahat, video kiralama, telefon kayıtlarında, tıbbi kayıtlar­da, kilise, sinagog ve cami kayıtlarında arama yapabilme kapasitesi­ni’ genişleten (215. Bölüm), FISA izni alma çıtasını düşüren (218. Bölüm), FISA izinlerinin sürelerini uzatan (207. Bölüm) ve bu da­ha geniş çaplı izni interneti de kapsayacak şekilde genişleten (206. Bölüm) maddeleri vardı. Yasa ‘sürmekte olan bir suç araştırmasıyla ilgili’ herhangi bir internet bilgisinin izin almaya gerek olmadan ele geçirilmesine izin veriyordu. 216. Bölüm’ de gezgin bir dinleme uy­gulamasına izin veriliyordu -yetkililer belli bir telefon ya da bilgi­sayara yoğunlaşmak yerine, bir bireyi hangi aracı kullanırsa kullan­sın izleyebilecekti, 220. Bölüm ise yargıçların tek bir yargı bölgesi yerine ülke çapında dinleme yapılmasına izin vermesini sağlıyordu.

Polly Klaas yasası gibi Vatanseverlik Yasası’nın da tasarıdan ya­saya dönüşmesi çok kısa sürdü; altı haftadan az. Tasarı komite ve Senato’da tartışılma aşamasından geçmedi ve Temsilciler Meclisi Hukuk Komitesi’nde incelemeden ve düzeltmeden geçtiyse de Ca­pital Hill’de yaşanan şarbon korkusu kaosu yasanın sert ya da uzun süreli bir incelemeden geçmemesi anlamına gelecekti. Ayrıca, panik içindeki seçmenlerden ve yürütme kolundan gelen yoğun siyasi baskı da tasarının yasama sürecinden hızla geçirilmesine yol açtı. (Bu süreçten tuhaf bir şekilde habersiz görünen John Ashcroft o dö­nemde, teröristleri haftalar değil günler içinde izleyebilmek için da­ha geniş kapsamlı yetki istediğini açıkladı.)

Kongre’nin Vatanseverlik Yasası’nı böyle bir şevkle kabul ede­bilmesinin nedenlerinden biri de içindeki pek çok maddenin daha 11 Eylül’ den önce pek çok yasa yapıcı ve lobicinin yasama gündem­lerinde yer almasıydı. Bu konuların savunucularına basında ‘otos­topçu’ denmekteydi; Kongre’nin terörizmi durduracağı iddia edile­bilecek her şeyi kabul etmeye istekli göründüğü Capital Hill’deki yeni momentumdan faydalanan kişiler. Tasarı Temsilciler Mecli­si’nden (357-66) ve Senato’dan (98-1) hızla geçip yasalaştı. Ve son­raki yıllarda onlarca Amerikan topluluğunun bu yasaya karşı karar­lar kabul etmesine karşın, 2004 baharına, yani yasadaki bazı hü­kümlerin dört yıllık ‘sonlanma’ tarihinin yaklaştığı sıralara gelindi­ğinde pek çok senatör buna izin verilmemesi gerektiğini savunuyor­du.

Tıpkı MIT Technology Review’un editörlerinden Kevin Ho­gan’ın 11 Eylül’den birkaç ay sonra sorduğu gibi, “Sözde her şeyi gören bu devlet sistemlerinin her şeyi bilmedikleri artık anlaşıldığı­na göre, gerçekten işe yaradıklarını nasıl anlayabiliriz?” diye sormak istiyor insan. Kongre, Vatanseverlik Yasası’yla dinleme kapasitesini genişleterek bu soruyu sormaya istekli olmadığının ve sinyal istih­baratının işe yaradığına inanmayı yeğleyeceğinin işaretini verdi. Reagan yıllarının üst düzey Pentagon yetkililerinden Noel C. Koch, elektronik istihbaratın bir bölümünün ‘çok kısa bir raf ömrü’ oldu­ğunu, ama ele geçirilmiş haberleşmelere atfedilen gizliliğin ‘bir be­ceri yanılsaması’ yarattığını söylemiştir. Bu yanılsama anlaşılan, en kötü istihbarat başarısızlıklarını bile yumuşatıyor ve sinyal istihba­ratı dünyası böylesine kapalı bir dünya olduğundan, dışarıdan hiç­bir yetkili gizlice dinlemenin yararlarını ve etkinliğini gerçek anla­mıyla değerlendiremiyor. Sir Peter Heap’in bana dediği gibi, “İstih­barat, yapısı nedeniyle genellikle büyük bir gizlilikle sarılıdır.”

Sonra devlet küresine girdiğinde bu istihbaratı en iyi değerlen­direbilecek kişiler gizlilik yüzünden bu değerlendirmeyi yapamı­yor. İstihbaratın elektronik yöntemlerle toplandığını bildikle­rinde bu istihbarat belli bir saygınlık havası kazanıyor; oysa fark­lı yollardan toplanan aynı istihbarat için (ve sıklıkla aynı istih­barata farklı yollardan da ulaşılmaktadır) böyle bir durum geçer­li değil.

SAVUNMA BAKANLIĞI’NDAN BIR YETKILI bir sabah New York’taki bir kulüpte kahvaltı ederken somon füme lokmaları ara­sında, “İstihbaratın -ister sıcak savaş olsun ister soğuk- savaş kazan­dırdığını bir tek istihbaratçılar düşünür,” dedi bana. “Önemli ka­rarlar alındığında istihbarat bu kararlarda etkili olan etmenlerden yalnızca biridir ve genellikle, belirleyici etmen değildir… Onlar da­ha çok anekdotlar üstünde çalışır.” Başını sallayarak kıkırdadı.

Washington’ da veri, anekdotun çoğuludur. Ürünlerini nasıl ürettikleri göz önüne alınırsa, evet, okuruz, ama ihtiyatla. ABD’yle müttefiklerinin mesaj trafiğini ele geçirip deşifre etme kapasitelerinin neredeyse geri kalan herkes tarafından yeterince takdir edilmediği bir dönem vardı. O dönemlerde ele geçirilmiş haberleşmelere daha fazla güvenilebilirdi. İnsanlar gerçeği anla­tıyordu, kendi anladıkları şekliyle.

Ama bu yetkili, yabancı düşmanların Amerika’ nın dinleme ye­teneğinin artık farkında olduğuna ve bu nedenle haberleşmelerinde daha fazla şifre kullandığına ya da yanıltıcı davrandığına inanıyor. Ele geçirilmiş bir konuşmanın tıpkı tüm istihbarat çeşitleri gibi farklı şekillerde okunabileceğini ekliyor. “Sinyalcilerinizi getirdiğinizde… açık yanıt almak zordur. Truman’ın ekonomistler için söy­lediği gibi, aynı anda her yöne işaret edebilirler. Sağlıklı bir durum olabilir bu, ama her zaman sağlıklı nedenlerden ötürü değildir -kendilerini koruyorlar çünkü. Tehlikeyi göze alıp hatalı çıkmak yerine muğlâk davranıp kendilerini korumayı tercih ederler.”

İstihbaratta daha sağlam bir zemine nasıl gelinebileceğini sor­dum ve yetkili II Eylül’den beri Washington’a hâkim olan düşün­ceyi yineledi. “Bizim en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, en az sahip olduğumuz şey-Humint.” Vatanseverlik Yasası’nın gizli dinlemey­le ilgili hükümlere çok fazla yer verip casuslar konusuna pek az yer verdiğini söyleyerek itiraz ettiğimde, Humint sorununun yasaları değiştirerek bir gecede çözülebilecek bir sorun olmadığını söyledi:

“Bu alanda kapasitenin geliştirilmesi, doğru insanların işe alınıp eğitilmesi, sonra sahaya çıkarılıp yeteneklerini kullanmaya başlama­ları yıllar alır. Bu iş Stansfield Turner’ın DCI (Merkezi İstihbarat Başkanı) olduğu döneme dek dayanır. Makinelerle üretilmeyen hiçbir şey onun ilgisini çekmiyordu. Temelde istediği, CIA’yi ca­susluk işinden çekip çıkarmaktı. Güçlü insan istihbaratının oluştu­rulması yıllar alır. Ama bir kalem darbesiyle ortadan kaldırılabilir.” Topluluğun bu yeni eleştiri ve kendini sınama ikliminde düzelip düzelmeyeceğini sorduğumda, Pentagon yetkilisi olumsuz anlamda başını sallayıp gülümsedi. “Kariyer yaparak bürokrat olanlar -ki ben de onlardan biri olarak konuşuyorum- siyasi olarak arananla­rın gitmesini beklemekte çok başarılıdır. Onlar burada birkaç yıllı­ğına kalıp sonra giderler ve gündemlerini de beraberlerinde götü­rürler. Ben yine burada olurum. Ama sen olmazsın.”

Düşmanın Amerika’nın dinleme yeteneklerine uyum sağlamayı öğrenmiş olması yüzünden elektronik kaynaklara daha fazla yatırım yapmanın giderek daha az getirisi olacağına inanıyordu. İnsansız bir Predator uçağının Kasım 2002′ de üst düzey bir El Kaide lide­riyle beş adamına karşı gerçekleştirdiği saldırıyı kastederek, “CIA’nin Yemen’de vurduğu darbeyi hatırlıyor musun?” diye sor­du. “Bunun nedeni havaya çıkmış olmalarıydı, Dışarı çıkıp parça­ları topladıklarında kötü adamın yedi ayrı cep telefonu taşıdığını gördüler. Şu eski zırh ve mermi yarışı bu. Bir taraf daha iyi bir zırh üretirse öbür taraf da zırha nüfuz edecek daha iyi bir mermi üretir ve bu böylece sürüp gider.”

Bu örnekte adamımızı yakalamış olduğumuzu belirttim. Si­gint’e daha fazla yatırım yapılması gerektiğini göstermiyor muydu bu? Yetkili bu tür örneklerin giderek daha fazla istisna haline geldiğini söyledi.’ “Kötü adamlar havadan uzak kalmayı zor yoldan öğ­rendi. Cep telefonunu kullanırsan Donanma Fokları sana hiç hoşu­na gitmeyecek bir ziyarette bulunabilir.” Ama ilginçtir ki, bunun tümüyle kötü olduğunu düşünmüyordu, Konuştuğum başka kişile­rin çoğu, artık onları dinleyemememize yol açacağı için El Kai­de’nin havadan çekilmesinden yakınırken, bu Pentagon yetkilisi te­lefondan uzaklaşmalarına yol açarak teröristlere zarar vermiş olduğumuza inanıyordu. “Bunun bir bedeli var,” diyordu. “Kurye kul­lanmak zorundalar. Bu da onları cidden yavaşlattı. Çalışmalarına zarar verdik -havaya çıkamaz, cep telefonu ve e-postadan yararlana­mazlarsa işleri yavaşlar. Sonuçta bu, operasyonlarını önemli oranda etkiler.”

NOKTALARI BİRLEŞTİRMEKTE KARŞILAŞILAN zorluğun ilgi çeki­ci bir yönü, en aydınlatıcı noktaların çoğunlukla gizlice ele geçiril­miş haberleşmeler değil, analistlerin burunlarının dibinde, halka açık olarak bekleyen iddialar ve kanıtlar olmasıdır. Soğuk Savaş ta­rihçisi George Kennan 1997′ de şunları söylemişti:

Devletimizin dünyanın başka yerlerindeki olaylarla ilgili gizli is­tihbarata duyduğu gereksinim çok abartılmıştır. Yabancı ülkeler hakkında bilmek istediklerimizin yüzde 95’inden fazlasının, [ABD’nin] zengin kütüphane ve arşiv stoklarında bizi bekleyen tümüyle meşru bilgi kaynaklarının dikkatle ve beceriyle incelen­mesi sonucunda elde edilebileceğini söyleyebilirim. Geriye kala­nın çoğu, şayet buralarda bulunamazsa… Yurtdışındaki benzer kaynaklardan gizliliğe gerek kalmadan kolayca edinilebilir.

Kennan durumu abartıyor olabilir ve bu yorumunda II Eylül öncesinin havası seziliyor, ama asıl noktanın anlaşılmaması olanak­sız: Gizli istihbarat toplama tekniklerinin çılgınlıklarına gerek kal­madan, açık kaynaklardan yararlı bilgiler derlenebilir.

.     Colin Powell BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı yorumlarda İngiliz istihbaratının Irak hakkındaki en son raporunu övmüştü, ama sonraki günlerde dosyanın büyük bölümünün Middle East Review of International Affairs’le [ane’s Intelligence Review’daki makaleler­den alınmış -hatta aynen kopyalanmış- olduğu ortaya çıktı. Sir Pe­ter Heap de bir zamanlar altında çalıştığı bir İngiliz elçisinin MI6 tarafından hazırlanmış ham istihbarat içeren bir raporu fırlatıp atı­şını anlatır. Elçi, Heap’e içeriğin tanıdık gelip gelmediğini sormuş, Heap geldiğini söylemiş ama nedenini anlayamamıştı. Elçi ona, bir gün önce yerel gazetede yayımlanan ve hem sözcükleri hem de içe­riği sözde çok gizli raporla aynı olan bir yazıyı vermiş ve, “işte ne­deni bu,” demişti.

Ama bunlar kamusal küreden ısıtılıp getirilmiş bilgilerin istihba­rat kılığına sokulduğu örneklerse, istihbarat örgütlerinin kamusal küredeki uyarıları göz ardı ettiği örnekler de var. DIA’ dan Russ Tra­vers adlı bir analist Mayıs 1997’de, CIA’nın yayımladığı Studies in Intelligence’ta şaşırtıcı derecede öngörülü bir yazı yayımladı. “Yakla­şan İstihbarat Başarısızlığı” başlıklı yazı şu sözcüklerle başlıyordu:

“Yıl 200L. [istihbarat] Topluluğu hala ‘olgu’ toplayabiliyordu, ama mevcut bilgi hacmi analistleri çoktan alt etmişti ve artık önem­li olgularla arka plan gürültüsü arasında ayrım yapamıyorlardı. .. 2001′ e bakıldığında, istihbarat başarısızlığı kaçınılmazdır.” Yalnızca 11 Eylül felaketini değil, bu felaketin ertesinde yetkililerin vereceği tepkiyi de önceden bildiren Travers şöyle devam ediyordu yazısına:

“Topluluk başarısızlığı açıklamaya çalışacak ve haklı olarak hafifletici nedenlere işaret edecek. .. Başarısızlık değerlendirmesini yapıp ba­şarısızlığın ardındaki geniş çaplı kurumsal nedenleri bulmaya çalış­tığımızda, bu nedenlerin ulusal güvenlik aygıtının her yerine yayıl­mış olduğunu göreceğiz.” NSA’nın Teknik Danışma Grubu’nu ge­tirtip teknolojik çözümlere yeniden yatırım yapması gerektiğine ka­rar verdiği bir dönemde Travers, “Teknoloji bizim her derde deva ilacımız,” diyordu. “Teknoloji bilginin taranıp hızla aktarılmasını sağlayabilir, ama doğru veri parçasını bulmak, bilgiyi sindirip bir bağlam içine oturtmak hiçbir zaman bir makinenin işi olmayacaktır.”

tır.

İstihbarat topluluğu nasıl oldu da Travers’in kehanetine kulak asmadı? N e de olsa bu yazı 1997′ de, (geriye dönüp baktığımızda) istihbarat bürokrasilerinin kaplumbağa hızıyla hareket ettiği göz önüne alındığında bile önceliklerin ve prosedürlerin değiştirilmesi için yeterince zaman olan bir dönemde yazılmıştı. Aynı şekilde, Şu­bat 2001′ de hazırlanan ve ‘ABD topraklarında kitlesel kayıplara yol açacak terörizrn’ tehlikesinin çok yakın olduğunu öngören Hart­Rudman raporunu topluluk nasıl göz ardı edebilmişti? Saldırılar­dan sonra Warren Rudrnan’ın şu espriyi yaptığı söyleniyor: “Ra­pordan yüz bin kopya bastık, 99.800’ü II Eylül’e kadar depoda bekledi. 12 Eylül’deyse hepsi bitmişti.” Rahatsız edici açıklamalar­dan biri, Heap’in saptadığı, Sigint aracılığıyla ya da başka bir gizli yoldan toplanan herhangi bir istihbaratta ‘saygınlık havası’ görüp, böyle bir kaynaktan elde edilmemiş istihbaratıysa önemsiz olarak değerlendirip göz ardı etme eğilimi. 2004 tarihli Imperial Hubris (imparatorluk Gururu) adlı kitabı yazmış olan CIA yetkilisi Micha­el Scheuer, “istihbarat topluluğunun liderleri gizli sınıfında bulun­mayan bilgiye fazla değer vermez,” diyor. “Ne de olsa, gizli değilse önemli de olamaz.”

İSTİHBARAT BAŞARISIZLIKLARIYLA İLGİLİ bu tartışmaların ar­dındaki sürekli bir soru, teknolojik açıdan konuşursak, kedinin tor­badan çıkmış olup olmadığıdır: ABD’nin dizüstü bilgisayarlarla, in­ternet teknolojisiyle. kullan-at cep telefonlarıyla ve şifrelemeyle, so­nuçta, dünyayı tam da kendisini yok edecek araçlarla donatmış olup olmadığı.

Otuz altı yaşındaki bilgisayar korsanı Kevin Mitnick, Ocak 200I’de, Fujitsu, Motorola, Sun Microsystems ve çeşitli başka şir­ketlerin bilgisayar ağına girmek suçuyla mahkûm edildiği beş yılı tamamlamış olarak Kaliforniya’ daki Lompoc Federal Islah Enstitü­sü’nden çıktı. Tıknaz ve gözlüklü bir adam olan Mitnick içeri gir­meden önce FBI’ nın en çok aradığı bilgisayar korsanıydı. Serbest kalmasının ardından iki yıllık gözetim süresi boyunca hiç alışılma­dık bir şartlı tahliye koşuluna uyması gerekiyordu: Bir bilgisayara dokunamayacak, bir klavyeye yaklaşamayacak, cep telefonu ya da telsiz telefon kullanamayacaktı. Davasına bakan yargıcın, kendi deyimiyle ‘Kevin Mitnick rniti’ni yuttuğunu düşünüyordu Mitnick. Yani onun bir telefona ıslık çalarak nükleer füzeleri harekete geçire­bileceğini. Ve tahliye koşullarının biraz gülünç bir yönü de vardı. Kız arkadaşı onun yerine dizüstü bilgisayarını internete bağlayıp onun için ‘gönder’ ve ‘al’ tuşlarına basabilirdi, ama kendisi tuşlara basamıyordu.

Bu Mitnick imgesinin yeni haberleşme teknolojisini anlayanlar­la anlamayanlar arasındaki uçurumun simgesi olduğunu düşün­düm. Mitnick’i bir klavyeden fiziksel olarak ayrı tutma düşüncesi, yetkililerin yenilgiyi açıkça ifade etmesi anlamına geliyor ve bir tür kara büyü yaptığı yönündeki batıl inanca işaret ediyor -ne kadar anlaşılmazsa o kadar ölümcüldür.

Günümüzde El Kaide fanatiklerinin de benzer bir şekil değiştir­me avantajına, benzer bir vuracak gibi yapıp ortadan kaybolma ye­teneğine, kendilerinden korkanların aklında benzer bir efsanevi ni­teliğe sahip oldukları görülüyor ne yazık ki. El Kaide adı bile yanlış bir ad. Arapça’ da bu sözcük ‘üs’ anlamına geliyor, oysa El Kaide ba­zı açılardan bunun tam tersi: Yayılmış ve dağınık, sürekli değişen bir dizi çekirdek etrafında kendini tekrar tekrar yeniden oluşturu­yor. “Adam toplama yolları, yeni gelmiş göçmen toplulukları ara­sında gizlenmiş olduklarından,. kafa karıştırıcı derecede bulanık,” diyor John Keegan, “aralarından pek çoğu, ailesi ya da belgelenmiş kimliği bulunmayan genç erkekler; çoğunlukla sınırı yasadışı yollar­dan geçip, ‘belgesiz’ avareler kalabalığı içinde kayboluyorlar.” Ama sizin başarılı olduğunuz iş kağıtların izini sürmekse, belgesiz avare­leri ağınıza nasıl düşüreceksiniz Kimi mahremiyet savunucularının ‘dosya toplumu’ dediği şey dosyasız düşmanlarınıza nasıl karşı ko­yar?

II Eylül Komisyonu nihai raporunda, Soğuk Savaş döneminde­ki düşmanların hiyerarşik, tahmin edilebilir askeri komuta-kontrol yöntemleriyle Sigint bakış açısından oldukça basit hedefler oluştur­duğunu belirtti. Ama “Küreselleşrneyle, telekomünikasyon devri­miyle ve ticari araçları ve şifrelemeyi kullanan, aralarındaki bağlar gevşek olan ama ağa bağlı olan düşmanlarla birlikte, sinyal topla­manın önündeki teknik engeller geometrik oranda arttı. .. Günümüzdeki düşmanlar haberleşme teknolojilerini büyük bir beceriyle kullanıyor. NSA’nın önündeki zorluklar ve fırsatlar ‘hacim, çeşitli­lik ve hız’ açısından katlanarak arttı.” Bu değerlendirmeyi okudu­ğunuzda zorlukların yanı sıra fırsatların da arttığı imasını neredey­se gözden kaçırıyorsunuz. Terörist örgütler teknolojiyi kurnazca kullanıyor olsa da, sürekli olarak kullandıkları için en azından kuramsal olarak savunmasız duruma düşüyorlar. Kariyerinin büyük bölümünü karşı terörizm alanında geçiren ve daha önce El Kaide hakkında bir çalışması yayımlanmış olan Scheuer’ırı Imperial Hub­ris’te yazdığına göre, 11 Eylül’den beri El Kaide’rıin geçirdiği en önemli büyüme “fiziksel değil, daha çok, internetteki yayılmasıdır.” CNN analisti ve Holy War, Inc. (Kutsal Savaş AŞ) adlı kitabın ya­zarı Peter Bergen, El Kaide operasyonlarının bu ‘sanal’ yönünden ‘El Kaide 2,0’ olarak bahsediyor.

Saldırılardan önceki aylarda hava korsanlarından en azından al­tısının NSA merkezlerine sadece birkaç kilometre uzaktaki yerler­de, Maryland’deki Kuzey Prince George’s Eyaleti’nde. Laurel, Bo­wie ve Greenbelt kentlerinde yaşamış ve çalışmış olmaları olağanüstü ve II Eylül’e dair çeşitli değerlendirmelerde büyük oranda göz­den kaçırılmış bir rastlantıdır. Navaf el Hazrni, Salim el Hazrni, Hani Hancur, Halid el Mihdar ve Mecid Moked bu bölgede yaşı­yorlardı ve American Airlines’ın 77 sefer sayılı uçağını kaçıracaklar­dı. Ziyad Cerrah adlı altıncı bir kişi de bir süre Maryland’ de kal­mıştı ve United Airlines’ın 93 sefer sayılı uçağındaydı. Zanlılar Laurel’ den geçen başlıca yol olan Route 1 üstündeki Valencia ve Pin-Del motellerinde kalıyordu ve yalnızca birkaç kilometre ötede gizlice dinleme yapan binlerce görevli onların hiç farkına varma­mıştı.

El Kaide’rıin hücre benzeri bir yapı oluşturmasını modern ha­berleşme teknolojisi kolaylaştırdıysa, bu adamlar nasıl oldu da fark edilemedikleri Yanıtı kısmen, El Kaide teröristlerinin kurnaz ve fır­satçı olmasında ve tıpkı Kevin Mitnick gibi oyunun nasıl oynana­cağını bilmelerinde bulabiliriz. II Eylül teröristleri fotokopi dükkânlarından ve halk kütüphanelerinden yolladıkları yüzlerce e-pos­tayla haberleşti. Yirminci terörist olduğu iddia edilen Zekeriya Musavi, Minnesota’daki bir Kinko’dan Xdesertman@hotmail.com ad­resli e-posta hesabına ulaştı; ne kullanıcı ne de faaliyetleri hakkında hiçbir ipucu vermiyor bu ad. Muhammed Atta, Hamburg’daki bir internet kafede ABD’ deki uçuş okullarını araştırdı. Bu kişiler Fas’tan Yemen’e kütüphane ve kahvelerde yeni hesaplar yaratıp ha­berleşme kuruyorlar. Telefon kartları ve kullan-at cep telefonları alıyorlar ve birbirine bağlı bu kollar, tam da UKUSA Sigint aygıtı­nın odaklanması gereken şey olmasına karşın, çoğunlukla gözden kaçıyor. Taliban’ın düşüşünü izleyen yıllarda bu bağlantılar El Kai­de’ nin yavaş yavaş yeniden toplanıp kurulmasında kullanıldı ve bu­gün, en azından altmış ülkede varlık gösterdiği sanılan bir örgütü destekliyorlar.

Üstelik II Eylül’ü izleyen yıllarda El Kaide örgütü görünüşe bakılırsa yerini, gevşek bağlantılı bir küresel harekete benzeyen bir şeye bıraktı. Soğuk Savaş sırasında ABD’ nin en büyük avantajı yek­pare görünen ve bu nedenle kolayca tanımlanabilen bir tehditle karşı karşıya olmasıydı. 1 990’larda ve yeni yüzyılın ilk yıllarında is­tihbarat örgütlerinin El Kaide konusunda karşılaştığı zorluksa, ör­gütün böylesine yayılmış olması. Ama bu tehlikeli yeni varlık bile yaşamına, Ağustos 1988′ de on beş adamın Usame Bin Ladirı’in Af­ganistan’daki evinde buluştuğu sıradan bir örgütlenme toplantısıy­la başladı ve üyeleri belliydi. Bu kişiler toplantıların tutanaklarını tuttu ve El Kaide adını kullanmaya bu ilk toplantıda karar verdiler. On altı yıl sonra, II Mart 2004’te Madrid’de yapılan saldırıların fa­illeri ise başka bir soydandı. El Kaide liderlerinin ve yardımcılarının peşine düşülmesi ‘örgür’ü yeraltına itti, ama bu daha geniş çaplı ha­reket dokuz başlı bir canavar gibi ve Bin Ladirı’in yardımcılarının saflarındaki herhangi bir azalma çok sayıdaki yeni ve ateşli yaya as­kerle fazlasıyla telafi ediliyor. Yukarıdan gelen emirlerden çok, ken­di bulaşıcı aşırı İslam ideolojilerinden ve kendi siyasi gündemlerin­den beslenen bu askerler, El Kaide’nin şiddet tekniklerini örgütün yeni üyelerinin geleneksel olarak geçirildiği katı elemeden geçmiş oldukları için değil, internette yayımlanan daha geniş çaplı Cihat çağrılarından esin aldıkları için benimseyen yeni bir kopyacı terö­ristler türünün sembolleri. Eskisine kıyasla daha bölünmüş durumdaki bu düşman, uzun vadede, kendisini doğuran terörist gruptan daha büyük ve kalıcı bir tehdide dönüşebilir.

Kanıtlar El Kaide’rıin ve bağlantılı örgütlerin ABD’nin kendile­rini dinlediğini bildiği gösteriyor. James Bamford, Bin Ladin’in bu­nu bildiğini ama yine de konuştuğunu iddia ediyor. II Eylül’den önce NSA yetkililerinin, ziyaretçileri Bin Ladin’in annesiyle konuş­malarının kayıtlarını dinleterek etkilemeye çalıştığını söylüyor. Ay­nı zamanda, El Kaide üyelerinin elinde en ileri şifreleme olanakla­rının bulunduğunu biliyoruz. Filipinli yetkililerin 1993’teki Dün­ya Ticaret Merkezi’nin bombalanışının mimarı olan Remzi Yu­suf’un dairesinde bir bilgisayar bulmasından sonra, NSA’nın şifre kırıcıları Yusuf’un dosyalarındaki şifreyi kırmaya çalıştı. Söylendi­ğine göre, bu iş bir yıllarını almış. Afganistan’da El Kaide’nin terk ettiği mağaralara giren askerler, tepelerindeki uyduların yörüngele­riyle ilgili ayrıntılı talimatlar da dahil olmak üzere, çeşitli Sigint sis­temlerinden nasıl kaçınabileceklerinin açıklandığı kılavuzlar buldu. Bin Ladin, Sigint örgütlerinin kullandığı teknikleri öyle iyi biliyor­du ki, 200l’de kendisini yakalamak üzere Afganistan’a gönderilen Delta Kuvveti ekibi olan Task Force Dagger’ın çabalarını, haberleş­meleri başka bir yerdeki bir uydu telefonu aracılığıyla iletebilen al­çak frekanslı bir telsiz kullanarak boşa çıkardı. Delta ekibi NSA’ya uydu telefonunun yerini buldurtsa bile, telsiz yayınını ya da Bin La­din’in konuşmakta olduğu vericiyi bulamayacaktı.

Bu durumda dinleyenler önemli gibi görünen bir şey duydukla­rında bunu El Kaide duymalarını istediği için mi duyduklarını me­rak etmek durumunda kalıyorlar. 2001 Haziranı’ nın ortalarında ele geçirilmiş elektronik haberleşmeler, El Kaide’rıin kısa bir süre için­de Basra Körfezi’ndeki ABD Askeri Kuvvetleri’ne karşı bir saldırı gerçekleştireceğine işaret ediyordu. Beşinci Filo en yüksek alarm durumu olan .’Threatcon Delta’ya geçti. Uçak gemisi Constellation ve savaş ekibi denize açıldı. Bahreyn Limanı tamamen boşaltıldı. Ama saldırı gerçekleşmedi. Üstelik ABD güçleri terörist avına çık­tığında hiçbir şey bulamadı. Basında yayımlanan haberlere göre, or­du ya da istihbarat içinden pek çok kişi artık, bütün bu olayın El Kaide’rıin Amerikan tele kulak sistemlerinin etkinliğini sınamak ve belki de ABD istihbaratının bir sonraki uyarıya inanmaya pek de eğilimli olmayacağı bir ‘yalancı çoban’ dinamiği yaratmak için ta­sarladığı bir hile olduğuna inanıyor. A1arm durumundan ve sonra­dan yapılan analizden haberdar olan bir kaynak, “Kafamızın arka­sındaki göz durumlarından biri bu,” diyor. “Onu izliyorsun ve bir­denbire, onun da seni izliyor olabileceğini fark ediyorsun.”

“Teröristler dezenformasyona başvuruyor mu?” diye soruyor Porter Coss. “Kesinlikle.” Milt Bearderı’a ABD’nin son yıllarda ya­şadığı cırıltı kaynaklı paniklerden en azından bir kısmının El Kai­de’ nin kasıtlı saptırmacalarına dayalı olmasının mantıklı göründü­ğünü söylediğimde, “Elbette cınltı oyununda bizimle dalga geçi­yorlar,” dedi. “Bu işte elimizi kolumuzu bağladıklarını düşünüyo­rum. En azından bizi sürekli turuncu aralıkta tutarak bazı belediye­leri iflas ettirebilirler.”

KESIN GÖRÜNEN ŞU Kİ, sinyal istihbaratının etkinliği konusu ABD’de tartışılmaya hazır bir konu. Örgütlerin çıkarları, Washing­ton’un bürokratik ataleti ve Sigint’i saran gizlilik Amerikan halkı­nın, herkesi her an dinlemenin yeni terörist saldırılarından korun­manın en iyi yolu olduğu yönündeki hatalı ama her açıdan yaygın kabul gören varsayımı sorgulamasını engelliyor. Mike Hayden’ın 11 Eylül’ü tartışmak üzere Kongre komitelerinin karşısına çıkması, NSA’nın konuşmaya hazır olduğu duygusunu uyandırdı -kapıyı biraz aralayıp. Amerikan halkının güvenliğinin emanet edildiği ve fonlarını halkın karşıladığı bir kurum olarak örgütün halka karşı, bir düzeyde, hesap vermek zorunda olduğunu ve artık adsızlık per­desinin ardına gizlenemeyeceğini kabul etmeye hazır olduğu izleni­mini. Ama Hayden’la ve öbür NSA yetkilileriyle görüşme taleple­rim görmezden gelindi. Bir süre, taleplerimi işlemekte olan Don Weber adlı bir halkla ilişkiler görevlisiyle haberleştim, ama bir nok­tada Weber e-postalarıma yanıt vermeyi kesti. Fort Meade’in halk­la ilişkiler bürosundan bir kadınla telefonda görüşmeyi sonunda ba­şardığımda, ona Hayden dönemindeki yeni şeffaflık ruhunun ve es­ki Kongre üyelerinden, diplomatlardan, Pentagon yetkililerinden, analistlerden. dil uzmanlarından, teknoloji uzmanlarından, eylem­cilerden vb. kişilerden gelen suçlamaların ışığında, NSA’nın en azından Amerikan halkına bazı güvenceler vermesi gerektiğini açık­lamaya çalıştım, Şen, neredeyse hoşnut yanıtı, “Öyle mi, peki, tale­binizi yerine getiremeyeceğiz,” sözlerinden ibaret oldu. Talebimi ayrıntılı ve yazılı olarak vermiştim. Örgütün reddetmesini bekliyor­dum, ama bu kadar baştan savma bir tavır beklemiyordum doğru­su. Ne de olsa NSA’daki halkla ilişkiler bürosunda en az yarım dü­zine insan çalışıyordu. Tüm bu insanlar bütün gün ne yapıyordu?

“Röportaj olmayacak mı? Resmi bir yorum ya da yanıt -hiçbir şey yok mu?” diye kekeledim.

“Hiçbir şey,” dedi kadın.

“Neden?” diye sordum. “En azından talebimi neden böyle he­men reddettiğinizi söyleyemez misiniz?”

“Size-verebileceğimiz bir bilgi yok,” dedi NSA’lı kadın.

Sonuç
Sonuç

                                                            SONUÇ

Yüzümüzde eriyen birkaç

Kar tanesinin çiyinden kar

Fırtınasını yeniden

Yaratamayız.

-John Updike

ETİYOPYA’YI KIZILDENİZ’DEN ince bir dilimle ayıran, savaşlarla parçalanmış ülke Eritre’nin en güney kenti Assab’ da doğru düzgün tek bir restoran var. Derin limanı sayesinde bir zamanlar bölgenin önemli bir ticaret merkeziydi Assab, ama barış zamanındaki avan­tajlar savaş zamanında genellikle dezavantaja dönüştüğünden, li­man için savaş verildi ve sonunda tümden kapatıldı. Assab artık yorgun ve tozlu; gemilerin boşaltılmasında kullanılan hantal maki­neler doklarda pas tutuyor; yumuşak huylu halk hala, Eritre’ nin İtalyan sömürgesi olduğu günlerden kalma alışkanlığı sürdürerek akşam yemeği sonrasında sallana sallana passeggiata’ya çıkıyor. Ora­nın dünyanın en sıcak yeri olduğu söyleniyor.

Etiyopya’ da uzun zamandır süren esir değiş tokuşunda hukukçu olarak çalışan kız arkadaşım justyna’yı ziyarete gitmiştim. Savaşın bir şekilde 1950’lerin sonlarında dondurup bıraktığı uyuşuk sömür­ge başkenti Asmara’ da kalıyordu: kahveler ve solmuş Art Deco cep­heler, örümcek ağlarıyla kaplı ama zarif. Kentlerin Miss Havisham’ı.

Mürekkep rengi gece çökerken, geriye kalmış tek İtalyan mekânı olduğu söylenen ve buraya Etiyopya’yla yapılan savaştan önce gelip hiç ayrılmamış yaşlı bir kadın tarafından işletilen restoranı aramak üzere otelimizden çıktık. Duvarlarından yetmişlerin makar­na ve Akdeniz gemi yolculukları posterlerinin sarktığı büyük, geniş bir odaydı restoran. Bakımsız pervaneler tepemizde ağır ağır dönü­yordu. Köşede tek başına akşam yemeğini yiyen bir adamla, doğrusunu söylemek gerekirse, başka bir çağdan kalma kaba bir cadaloz olan dolgun endamlı, yavaş hareket eden ve üniversitede öğrendi­ğim İtalyancam karşısında ne şaşırmış ne de etkilenmiş görünen restoran sahibi kadın dışında içerisi tümüyle boştu.

Restorandaki tek yemeği ısmarlamaya karar verdik: gelişigüzel pane edilip ızgarada pişirilmiş taze balık. Otuzlarının sonlarında, üniformasının kolası tropik sıcaklığın yarattığı buruşukluğa ve sark­maya yenik düşmüş siyah saçlı bir adam olan öbür müşteriye doğ­ru gülümsedik. Tabağındaki balığı yutarcasına yiyordu ve Chianti şişesinde epeyce yol almıştı; ona baktığımızda gülümseyip bir eline şişeyi öbür eline yemek tabağını alarak ayağa kalktı ve bizim masa­mıza yöneldi.

“Biraz şarap ister misiniz?” diye sordu. Oturup bardaklarımızı doldurdu ve BM’ de çalışan bir İspanyol olduğunu, bölgedeki has­sas barışı izlemekle uğraştığını söyledi. On haftadır buradaydı ve Eritre yemeklerinden nefret ettiği için her akşam bu restoranda ye­mek zorunda kalıyordu. J ustyna’ya Asmara’ da yaptığı işle ilgili so­rular sordu; arada başını sallıyor ve bozuk bir İngilizceyle araya gi­riyordu. Sonra bana döndü. Alışıldık konuşmaya hazırladım kendi­mi. “Bir kitap yazıyorum,” dedim, ama konuşmanın bu kadarla kalmayacağını biliyordum. Yıllar önce Sigint’e araştırmaya başla­mamdan beri Amerikalılarla çalışmalarım hakkında her konuşu­şumda sinyal istihbaratının ne olduğunu, nasıl işlediğini ve bu ko­nuyla neden ilgilendiği mi her zaman açıklamam gerekmişti.

“Ne hakkında,” diye sordu İspanyol.

Afrika Boynuzu sıcağının etrafımızdaki havada hala yoğun bir şekilde hissedildiği, neo-realist lokantacının barın yanında bir kula­ğı bizde aylaklık ettiği ve hiçliğin ortasında bir yerde bulunduğu­muz için, her şeyi mümkün olduğunca ayrıntılı anlatmaya karar verdim. “Şey,” diye başladım, “hani telefonla ya da e-postayla ha­berleşme kurduğumuzda elektronik sinyaller gönderiyoruz ya, işte bununla ilgili bir kitap.” İspanyol başını salladı. “Ve bu sinyallerin ele geçirilmesi çok kolay… “

Başını hızla sallayıp balığından kocaman bir lokma daha alarak sözümü kesti. “Ah, elbette. Ekolon.”

Genelde, Amerikan sinyal istihbaratındaki gizliliğin ve özelde, Echelon hakkındaki tartışmanın tuhaf dinamiğini özetliyordu bu karşılaşma. Burada, büyük gazetelerden ya da kablolu kanallardaki haberlerden ya da Washington ve Londra’dan çok uzakta, dünyada kalmış en son restoran gibi görünen bir yerdeydik. Ve ortalama Amerikalı Echelon’a hiç duymamışken yemek arkadaşımız hakkın-

daki her şeyi biliyordu.                                      .

“Bu ücra yerin aslında hiç de ücra olmadığı anlaşıldı elbette. Ni­san 1943’te Amerikalı bir asteğmenin Kuzey Afrika’ da radyo istas­yonu kurmak için iyi bir yer ararken Eritre’ ye gelişini hatırlayan Eritreliler olabilir. Eritre ekvatorun hemen kuzeyinde ve yüksek ko­numda bulunduğu için, James Bamford’ un sözcükleriyle, ‘tam bir ses bacası’ dır ve bir Amerikan dinleme istasyonu ve nakil tesisi için mükemmel konumdadır. Gerçekten de Kagnew İstasyonu NSA için öylesine önemliydi ki, Eritre 1970’lerde Etiyopya’ya başkaldırmaya hazırlanmaya başladığında örgüt GCHQ’ nun da yardımıyla durumu izleyip kontrol altında tutmak için hem Etiyopyalıları hem de asileri dinlemeye karar verdi.

İspanyol’la birlikte oturmuş onun şarabını içerken, acaba Eche­lon adının çoğu Amerikalının aklında yer ettiği bir zaman gelecek mi, tele kulak ittifakımızın devasa boyutu ve belki de aşılması ola­naksız zayıflıkları hakkında tam bir anlayış ulusal tartışmalarımızda hiç görülecek mi, diye merak ettim. Bamford, Avrupa Parlamento­su Komitesi’nin önüne çıkrığında kendisine, Echelon’la ilgili son açıklamalara Amerika’ da ne tepki verildiği soruldu. Bamford bu durumu açıklayamadığını, ama hiç tepki olmadığını söyledi. “Ka­musal tartışma olarak bakarsak, ABD’de gerçek bir tartışma olma­dı,” dedi komiteye. “ABD’de bu konu halkın dikkatini buradaki kadar çekmedi.”

11 Eylül sonrasının belki de Sigint konusunu kamusal alana ite­ceğini ve bu konuda tartışma başlatacağını düşünmüştüm, ama tu­haftır ki, terörist saldırıları tam tersi bir etki gösterdi. Echelon sis­temiyle ve genel olarak küresel dinlemeyle ilgili tartışma bir anda önemsiz görünmeye başladı. Kongre’deki, NSA’nın halka daha faz­la hesap vermesi gerektiğini savunan birkaç ses, örgütü işini yapmak üzere rahat bırakmayı seçti. Sivil özgürlükler ve mahremiyet savu­nucuları başka konulara yöneldi: Vatanseverlik Yasası, Toplu Bilgi Bilinci, ‘düşman savaşçıların tutuklanması. Ve NSA iyice arka pla­na çekildi. Saldırılar ve sonradan Irak’ın istila edilmesi, istihbarat topluluğunda, 1970’lerdeki Church Komitesi oturumlarından bu yana en önemli kendini değerlendirme dönemini başlattı. Yine de NSA değişim gereksinimi konusundaki ulusal tartışmalarda bir şe­kilde yer almadı. Örgütün devasa boyutuna ve istihbarat örgütü­nün geri kalanıyla birlikte çalışmakta bariz şekilde güçlük çekmesi­ne karşın, NSA 11 Eylül Komisyonu’nun beş yüz sayfalık nihai ra­porunda ancak öylesine bir göründü, Gazeteciler ve analistler Ame­rika’ nın daha fazla insan dil uzmanına ve sahada çalışacak casusa ihtiyaç duyduğu düşüncesini yarım ağızla ifade etti, ama bu basmaka­lıp lafların ötesine geçip istihbarat topluluğunun bu konuda ne yaptığını soran pek az yorumcu oldu.

İlginçtir ki, 11Eylül’den bir yıl sonra Mike Hayden, Sigint ko­nusunda ulusal bir tartışma başlatılmasını istemek gibi eşi görülme­miş bir adım attı. “Daha fazla Arapça dil uzmanına ihtiyacımın ol­duğunun hatırlanması ya da birilerinin dosyalarımızda duran an­laşılması güç bir haberleşmenin şimdi iki yıl öncesine göre daha anlamlı gelebileceğini söylemesi bana yardımcı olmuyor,” dedi Kongre istihbarat Komiteleri’ne. “Sizden asıl istediğim, seçmenle­rinizle konuşmanız ve Amerikan halkının güvenlikle özgürlük arasındaki çizginin hangi noktadan çekilmesini istediğini öğrenmeniz.”     

Ama görebildiğim kadarıyla Hayden’ın dileği tıkalı kulaklarla karşılaştı. isteği yerine getirilmesi son derece zor bir istek elbette, ama Amerikalıların ona yanıt vermeyi ya da en azından bu yanıtı oluşturacak en temel bilgileri toplamaya çalışmayı reddetmeleri için yeterli neden değil bu. işe mahremiyetin bizim için ne anlama gel­diğini ve ne değer taşıdığını ifade ederek başlamalı ve ‘ulusal güven­lik’in yekpare bir mutlak değer değil, aksine, aralarından bazıları kaçınılmaz olarak öbürlerinden daha etkili olacak birbirine rakip, eklektik bir stratejiler ve gündemler dizisi olduğunu anlamalıyız. Ve daha az gizlilik ve daha fazla denetim için ısrar etmeye başlamalıyız; yalnızca. İstihbarat topluluğu için değil, gezegenimizdeki en büyük istihbarat örgütü olan NSA’ya özellikle gönderme yaparak.

Bunları yapmazsak, örgütün ve ortaklarının her şeyi yanlış an­laması kaçınılmaz olur. Gözlerden uzak kalır ve stratejik hatalar ya­parlar. Bunu nereden biliyoruz? Çünkü hata yaptılar. 11 Eylül sonrasında, CIA’yle FBI emekli çalışanlarını göreve çağırırken, NSA eleman çıkarmaya başladı. Mike Hayden çalışanlarının pek çoğunun ‘yanlış hedefler için doğru becerilere sahip olduğunu dü­şünüyordu ve bu yüzden nazikçe pek çoğundan ayrılmalarını iste­di, hatta emekli olmaları için ödeme yaptı. Sovyet dilleri uzmanla­rına ve yeni teknolojileri bilmeyen eski analog dinleme görevlileri­ne kapı gösterildi ve örgüt teröre karşı verilen savaşın yeni görevle­ri için taze kan aramaya başladı. Ama bu görevler neydi? Anlaşılan o ki, sandığımız görevler değillerdi. işe alımlar arttı ve 2004’e ge­lindiğinde NSA her yıl ı 500 yeni eleman almaktaydı. Ama bunlar arasında en yüksek rakamı Fort Meade’ e alınan güvenlik görevlile­ri oluşturuyordu. Bu gelişme şaşırtıcı olsa bile mazur görülebilir. ı ı Eylül’ün. Hiçbir şeyin doğrudan terörist saldırısına karşı güven­li olmadığı dersini verdiği savunulabilir. Fort Meade’ e karşı girişi­lecek bir saldırı yıkıcı sonuçlar doğuracaktır ve yeni güvenlik gö­revlileri belki de bu senaryonun önlenmesinde bir derece etkili ola­bilirler.

Ama örgütün işe alımlarda güvenlik görevlilerinden sonraki ön­celiği yeni dil uzmanları değil, yeni yalan makinesi uzmanlarıydı. Yalan makinesi uzmanları mı? ı 1 Eylül’ den sonra istihbaratın başa­rısızlığıyla ilgili olarak konulan teşhislerin hiçbirinde saldırılardan bir köstebeğin sorumlu olduğu sonucuna varılmamıştı. Ve El Kai­de’ nin NSA’ya sızmayı bir şekilde başardığı doğru olsa bile, örgü­tün bu sorunu masum Wen Ho Lee’yi itham edip suçlu Aldrich Arnes’i temize çıkarmış olan bir testle çözmeye çalışmasının bir an­lamı var mıydı? Yüksek Mahkeme’ye göre en iyi şartlarda ‘kuşku ve belirsizlikler’ barındıran bir testle? NSA’nın işe alım planında dil uzmanları ancak üçüncü ve analistlerse dördüncü sırada yer bula­bilmişti. Örgüt nasıl olur da dil uzmanından çok yalan makinesi uzmanı alırdı?

Yanıtı Sigint topluluğunun gizlilik saplantısında bulabiliriz. 11 Eylül’ den bir yıl sonra Kaliforniya, Monterey’ deki Savunma Dil Enstitüsü’nden 11 Arap dil uzmanını eşcinsel olduğu gerekçesiyle kovmuş olan ordu gibi NSA da tarihinin en büyük mücadele kay­nağı karşısında bile kurumsal kültürünün değişimi engellemesine izin vermişti. Ama ordunun aksine NSA bu dar görüşlü ve tehlike­li kararları nedeniyle eleştirilmekten kurtulmayı başarmıştı.

Zamanımızın en çarpıcı istihbarat başarısızlığının üstünden üç yıldan fazla zaman geçti ve bu süre içinde bu olaydan çıkan en ba­sit dersler bir mantra haline gelerek klişeleşecekleri noktaya dek tek­rar tekrar yinelendi: Yeterince dil uzmanımız yoktu, sahada yeterin­ce casusumuz yoktu. Gölge bir terörist ağının muğlâk lehçelerinde uzmanlaşacak dil becerilerini geliştirmek zaman alacaktır elbette, ama NSA bu işi bir öncelik haline getirmeye hiç istekli görünmü­yordu. Ve insan casus sayısına gelince, bu dersin de dikkate alınma­dığı görülüyor. Mayıs 2004 itibariyle, yani II Eylül’ den otuz iki ay sonra CIA’nin yurtdışında bin yüzden az vaka sorumlusu bulun­maktaydı -yalnızca New York Kenti saha görevlerine ayrılmış FBI ajanı sayısından az.

Tarihv Ll Eylül 2001 ‘in paradoksal bir sonucuna dikkat çeke­cektir: sorumluluk vermeyi reddetmek yönünde tehlikeli bir eğilim. Bir ülke olarak, bu yıkıcı saldırının sorumluluğunu herhangi bir bi­reyin kapısına bırakmaya hazır değildik. Çeşitli nedenlerden ötürü Amerikan halkı suçlu belirlemekten kaçındı. George Terret’in Ha­ziran 2004’te istifa etmesi büyük oranda, istihbarat topluluğunun Irak gafına ve Terıet’in Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları bu­lunduğu konusundaki savın ‘çürütülmeye mahkûm olduğu’ yö­nündeki iddiasına tepki olarak görüldü. Ama 11 Eylül olayları tek bir şamar oğlanı bulmak için fazlasıyla acımasızcaydı ve silinmez bir iz bırakmıştı. Bunun yerine, neredeyse daha en başından itibaren bu ülkedeki genel fikir birliği, sorunların ‘yapısal’ ya da ‘kurumsal’ olduğu yönündeydi. İstihbarat topluluğunun yapısı saldırılar hak­kındaki ortak Kongre soruşturmasında ve ayrıca bağımsız 11 Eylül Komisyonu tarafından gündeme getirildi. Kimileri bir yurt güven­liği bürosuna ihtiyacımız olduğunu söyledi, kimileriyse kabine düzeyinde yeni bir istihbarat çarına. Tartışmalar sürüyor. Ama bu tar­tışmanın altında herhangi bir gerçek değişim olasılığına karşı duyu­lan kuşku yatıyor. Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla 11 Eylül Komisyo­nu’nun 2004 yazında nihai raporunu yayımlaması arasında geçen sürede istihbarat topluluğu en az on altı federal incelemeye maruz kaldı ve bunların pek çoğundan önemli yapısal reformlar çağrısı çıktı. Ama topluluğun temel özellikleri bu incelemelere direndi ve temelde değişmedi. Ne de olsa kurumları kurum yapan biraz da, tam da değişme konusundaki bu isteksizlikleridir -ya da beceriksiz­likleridir.

Ve bu topluluk içindeki en büyük ve en güçlü kurumsal unsur, gizlilik perdesini daha da kalınlaştırdı. Aralık 2003’te NSA vatan­daşların Bilgi Özgürlüğü Yasası uyarınca örgütle ilgili kayıtları gör­me taleplerini otomatik olarak reddetme yetkisini kazandı. Örgüt bunun ‘işgücü kaybını engelleyecek bir önlem’ olduğunu savunu­yordu, çünkü örgüt yetkilileri NSA’nın operasyonlarıyla ilgili, na­sılsa hepsini reddedecekleri talepleri işlemeye çok fazla zaman harcıyordu.

Küresel dinleme dünyası ]Joseph Conrad’ın sözcükleriyle hala harita üstündeki boş bir yer. Araştırmamı bitirdiğimde bu boşluğu doldurmaktan çok, etrafında dolaşmış olduğumu, nerede başlayıp nerede bittiğini anladığımı, dış kenarının tuhaf müdavimleri ara­sında zaman geçirmiş olduğumu ve bu konulardaki anlayışımızda­ki sıfır noktalarını saptadığımı fark ettim. Güvenlikle özgürlük ara­sındaki çatışma konusuna bakıldığındaysa, ilerledikçe bir görüşe ya da öbürüne daha fazla ikna olmadığımı, kendi haberleşmelerimin mahremiyeti konusunda ilk başta duyduğum içgüdüsel paranoya­dan, devasa bir boyuta ulaşması ve gizliliğe böylesine bağlı olması yüzünden hantallaşmış ve beceriksizleşmiş bir Sigint ağı konusun­daki daha geniş çaplı bir huzursuzluğa geçtiğimi gördüm. Ama şu­na inandım ki, bu konuyu göz ardı edersek, gizlilik düzeyinin ya da teknik karmaşıklığın bizi engellemesine izin verirsek, kendimizi tehlikeye atmış oluruz. Haberleşmelerin ele geçirilmesi, mahremiyetimizi ve güvenliğimizi nasıl yorumladığımız açısından ve vatan­daşlar olarak devletin bize ne oranda hesap vermesini istediğimiz açısından, 21. yüzyıl yaşamının başlıca özelliklerinden biri olacak. Mike Hayden’ın, güvenlikle özgürlük arasındaki çizginin nerede çekilmesi gerektiği sorusuna yanıt alamazsa, hangi yönde hata yapa­cağı çok belli. Ama bir yanıt almalı ve bir tartışma yapılmalı. Bu ki­tap çizgiyi çizme konusunda son değil ilk söz olmayı amaçlıyor. Güvenlikle özgürlük arasındaki çizginin nerede çekilmesi gerektiği­ni bildiğimden ben hala emin değilim. Siz emin misiniz?

TEŞEKKÜR

Gizlice dinlendiğimi fark ettiğim ilk ve tek seferde Güney Afri­kalı yazar Rose Mess’la birlikteydim; Johannesburg’da Birleşik De­mokratik Forum’un liderlerinden biri olan Popo Molefe’yle röpor­taj yaparken ben de peşine takılıvermiştim. 1990 yılındaydık ve ben on dört yaşındaydım. Radyonun sesini açmış ve fısıldayarak konuş­muştuk. Güney Afrika konusunda meraklı olan bir çocuğun oraya gitmesi gerektiği Rosc’un fikriydi. Genç yaşımda yaşadığım bu ma­cerada beni de yanına aldığı ve bana aynı entelektüel keşif bilincini aşıladığı için ona teşekkür etmek istiyorum.

Echelon çok sayıda özgün anları içerse de, varlığını istihbarat, teknoloji, izleme ve gizlilik konularında yazmış sayısız yazar ve araş­tırmacının öncü niteliğindeki çalışmalarına borçlu. Özellikle de Steven Aftergood, Desmond Balı, James Bamford, Sissela Bok, Duncan Campbell, Kaptan Elkjaer, CNN’den David Ensor, Anna Funder, Timothy Garton Ash, The Washington Times’tan Bill Gertz, Nicky Hager, Seymour Hersh, Declan McCullagh, The Gu­ardian’dan Richard Norton-Taylor, John Pike, Jeffrey Richelson, Jon Ronson, Jeffrey Rosen, Kenan Seeberg, Baltimore Sun’dan Laura Sul1ivan’la Scott Shane ve Nigel West’in çalışmalarından ya­rarlandım.

Simon Davies, London School of Econornics’te Sigint ve krip­tografi hakkındaki lisansüstü tezimi denetledi ve bu kitaba ilk baş­ladığımda bana doğru yönü gösterdi. Milt Bearden bana ‘mayın alanındaki mayınları’ göstereceğine söz verdi ve en başından itiba­ren hem tavsiyelerinde hem de zamanını ayırmakta son derece cö­mertti. David Kahn en baştan itibaren bu kitabın esin kaynağı ve destekleyicisi oldu. Kurnaz ve verimli bir akademisyen olan Kahn benim için mükemmel bir dosta dönüştü.

Eli Abir, Steven Aftergood, Bob Baer, Temsilci Bob Barr, Mark Bearce, Doron Ben-Atar, Lincoln Caplan, PARI’dan Mike Caste­laz, Helen De Witt, Kaptan Elkjaer, Michael Erskine, Glyn Ford, Johannes Geiger, Milosz Gudzowski, Katharine Gun, Alistair Har­ley, Anthony Hawley, Senatör Gary Han, Sir Peter Heap, Mau­reen Howard, Dan Kearney, Charles Keith, Senatör Bob Kerrey, Steve Klein, Herb Lebowitz, David Lowe, Wyatt Masorı, GCHQ’dan Bob McNally, Karl Nastrom, Marty Nee, PARI’dan Charles Osborrıe, Lindis Percy, takma adıyla Ralph J. Perro, Ilka Schroeder, Kenan Seeberg, Mike Sims, Aiste Skarzinskaite, Britt Sn ider, Sai Sriskandarajah, Ned Sublette, John Jeremiah SuIIivan, Steve Warby, David Weld, Sean Westmoreland ve NBC’den Ro­bert Windrem’ın küçük ya da büyük yardımları oldu. Benimle ko­nuşup yardım eden ama adlarını saklı tutmamı isteyen az sayıda ki­şiye de teşekkür ederim.

Londra’da Paul Morrison’la Penny Dixorı’rn cömertliklerinden tekrar tekrar yararlandım ve bu kitap hakkındaki ilk düşünceleri­min çoğu Paul’la konuşmalarım sırasında oluştu.

Mike Becker, Brüksel’de beni ağırlama nezaketini gösterdi ve parlamentoda geçirilen günlerin acısını Le Blue Note’ta geçirilen gecelerde çıkarmamı sağladı.

Son yıllarda Cambridge’ten James Mayalı, Columbia Üniversi­tesi’nden Richard Bulliet, Simon Schama ve Fritz Stern ve Yale’den Jay Winter başta olmak üzere eski profesörlerimin dostluklarından ve sohbetlerinden ölçüsüz derecede faydalandım.

Yale Hukuk Fakültesi’nden Jack Balkin, Jim Silk, Kate Stith ve Kenji Yoshino’ya minnettarım; ayrıca lisansüstü bölümünden Paul Kennedy, John Gaddis ve Charles Hill’e strateji alanındaki mü­kemmel seminer için özellikle teşekkür ederim.

Legal Affairs’teki editörüm John Swansburg metni okudu ve keskinleştirilmesi konusunda son derece yararlı önerilerde bulundu. The New York Review of Books’tan Barbara Epstein, Katharine Gun olayının umut vaat ettiğini gördü ve bu konudaki ilk taslağa yer verdi. Ayrıca Evan Hughes’la Âmânda Gill’e de teşekkür ediyorum.

Sigint konusundaki ilgim Marshall bursuyla İngiltere’de öğre­nim görürken başladı. Bu olağanüstü fırsat için Dışişleri ve Uluslar Topluluğu Bakanlığı’na ve Marshall Yardımı Anma Komisyonu’na derin teşekkürlerimi sunarım.

Bu kitabın büyük bölümü Cullman Akademisyenler ve Yazarlar Merkezi’ndeki. Dorothy ve Lewis B. Cullman tarafından yaratılmış olan bu harika kurumdaki bir yıllık üyelik sürem sırasında yazıldı. Bana kendimi tam zamanlı olarak bu kitaba adamam ve bazı son derece parlak kişilerle tanışmam için bahane veren Cullmanlara minnettarım. Bu yıl sırasında gerçekleştirilen iki atölye çalışması sı­rasında merkezdeki herkes kitabın çeşitli bölümleri hakkında yo­rum yapma fırsatını buldu; içgörüleri ve destekleri için her birine ve ayrıca Amy Azzarito, Rebecca Federman, Peter Gray ve ‘Pamela Leo’ya teşekkür ederim.

Ama özellikle, benimle konuşarak bir kitap doğurmanın kendi­ne özgü nevrozlarından geçmeme yardım eden ve kitaptan konuş­maktan yorulduklarında sohbeti filmler ve yemek gibi daha hoş ko­nulara çeviren Jean Strouse ve Melanie Rehak’a minnet borçluyum. Her ikisi de çok yakın dostlarım oldu ve Melanie kitabın pek çok bölümünün düşünmek bile istemediğim kadar çok versiyonunu okuyup yorumlar yaptı.

Olağanüstü bir temsilci olan Tina Bennett olmasa bu kitap asla yazılamazdı. Eyleme geçmiş haliyle Tina hayran olunacak bir mu­cizedir: Savunur, düzeltir ve gerektiğinde sözünü sakınmaz. Yaptı­ğı işte bu denli iyi olan birisini izlemek insanı hayrete düşürüyor. bu işi sizin adınıza yapıyorsa hayrete minnettarlık da karışıyor. Ay­rıca Cecile Barendsma’ya, Svetlana Katz’a ve Janklow ve Nesbit’te­ki herkese çok teşekkür ederim. ‘

joy de Menil bu kitapta bir potansiyel gördü ve daha en baştan itibaren zayıf yönlerini ve sunduğu fırsatları bir cerrah hassasiyetiy­le saptadı. joy’dan sonra kitap Ileene Smith’in kucağına düştü. Be­ni yalnızca birkaç aydır tanıyan ve metnin yarısını okumuş olan Ileene kendisini böyle iyi bir editör yapan olağanüstü empati içgü­dülerini gösterdi, kitabın gideceği yön konusunda bir kavşağa yak­laştığımı sezdi ve beni nazikçe, başından beri izlemek istediğim yo­la itti. Ona ve ayrıca Robin Rolewicz’ e, Luke Epplin’ e ve Random House’daki herkese çok şey borçluyum. Metnin çok ihtiyaç duyduğu nazik ama titiz düzelti için Timothy Mennel’a ve üretim boyun­ca beni yönlendiren Evan Camfield’a özellikle teşekkür ederim.

Martin Eisner on yıldır benim ilk okurum oldu. Harika bir edi­tör ve arkadaştır ve -bundan sıkıldığından kuşkulansam da- önce ona okutmadan dünyaya tek bir cümle olsun yolladığım çok ender­dir.

Bu kitabın yazılışı sırasında ailem olağanüstü derecede destekle­yici oldu. Beatrice alışıldık inceliğiyle, “Tanrı aşkına şu espriyi çıkar yoksa öleceğim,” gibi marjinal katkılarda bulundu. Ve Tristam tek­nik ayrıntıların iyi olduğunu, ama sonunda insanın aklında öykü­lerin kaldığını hatırlattı. Annemle babam, yani ]ennifer ve Frank tanıdığım en akıllı, en komik insanlardan ikisi. Bu kitabı yazdığım yıllar zaman zaman, annem ve babamla yaptığım uzun ve büyüle­yici bir sohbet gibi geldi bana. Echelon onlara adanmıştır.

Ama en önemlisi, ]ustyna Paulina Gudzowska’nın sessiz ve cö­mert desteğiydi. Erken başlayan sabahlara ve geç biten gecelere se­kiz dairede, dört kentte ve iki ülkede katlandı ve aşırılıklarımı ne za­man dizginleyip bana ne zaman artık güne başlamam gerektiğini söyleyeceğini her zaman bildi. Şaşırtıcı derecede akıllıdır ve onunla olmak büyük bir mutluluktur. Onu tanıdığım için şanslıyım.

                                                           NOTLAR

Echelon’da kullanılan malzemelerin tamamı halka açık kaynaklardan derlenmiştir: hiçbir gizli belge kullanılmamıştır ve birkaç olası istisna ha­riç, görüştüğüm kişilerin bana anlattıklarının hiçbiri gizli değildir. Aşağı­daki notlarda okuru kitaptaki çeşitli iddialarla ilgili kaynaklara yöneltme­nin yanı sıra, metinde ele alınan konulara açıklık getirilmekte ya da ayrın­tılandırılmakta ve bu konuda okunabilecek başka kitaplar önerilmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir