26 Mayıs 2020

KAÇIN! ‘DEMOKRASİ’ GELİYOR! – BANU AVAR

Yazar; Kaçın! 'Demokrasi' geliyor! Kitabında 2011 yılı içerisinde meydana gelen ve yenidünya düzeni içersinde demokrasi adı altında söylenen sözler yapılan hareketlerin ne kadarı doğru ne kadarı yanlış olduğu her zaman konuşulmuştur. Uluslararası finans şirketlerinin yaşadığı ekonomik sıkıntılar çıkar ülkelerinin siyasilerini harekete geçirmiştir ve bu çıkış demokrasi sebebiymiş gibi ifade edilmektedir. Arap baharı ve uluslararası demokrasi havarileri, Amaç; Ortadoğu ve Afrika’daki, Avrupa ve ABD’ye göre diktatörleri yıkıp yerine halkın kendi iradesiyle seçeceği devlet yönetimini kurmaktı. Bunun adı özgürlük ve demokrasi olacaktı. Artık kendi istihbarat kurumlarını da devreye sokarak hedef ülkelerin siyasi uçtaki vatandaşlarını kendileriyle işbirliği içerisinde olmasını sağlamaktı. Eğitim verdikleri bu kişileri ülkelerine geri gönderip kendilerine gösterilen hedefe ulaşılıncaya kadar çalışmalarıydı... 2011 Kan yılı! Demokrasi kelimesi tüm açıklığıyla karşımızda, çatışmaların hedefi olan Ortadoğu ve Afrika kaynamaya başladı. Küresel sermaye krize girdiği için savaşlar ve darbeler gündeme geldi; Çatışmaların hedefi tüm dünya devletlerinin de peşinde olduğu petrol rezervleri, suyolları ve doğalgaz. Kaynayan Ortadoğu ülkelerinin peşi sıra, hedefte Suriye, İran ve Türkiye görünü¬yor. Afrika ülkelerini de ele alacak olursak burada ateşin fitillendiği ülkeler Tunus, Mısır ve Libya oldu. Koltuklarında nasırlaşmış liderler tek tek devrildi. BOP; petrol coğrafyasını hedeflemiş¬, dünya gündeminde yer almaya başlamıştı; Libya ABD işgal listesindeki hedef ülkelerden biriydi. Bu ülkelerin yanı sıra Sudan, Lübnan, Irak, Somali, Suriye ve İran yer alıyordu. BOP, ABD silah sanayini ve şirketlerini şaha kaldıracaktı ve BOP eşbaşkanı olan Türkiye Başbakanı Arap baharı adı altında aktif rol oynadı. Ortadoğu değiştirilirken daha önce aktif rol alan ülkelerin harcandığı Türkiye terör konusunda zorlanırken kendinin de harcanacağının farkına varmayacak mıydı? IMF; Hedefteki ülke önce halk işsizlikle boğuşur; yabancı istihbarat ajanla¬rı ülkeyi kaosa sokar. İç savaş çıkar; " insani müdahale " adı altıda; NATO ve BM gerekeni yapar. Yabancı güçler karşılıksız kay-naklara kendi mallarıymış gibi sahiplenirler. Demokrasi darbeleri planları yapılmaya başlanarak sivil toplum ağlara yıllarca fon akıtılır; üniversiteler, med¬ya sivil ağa alınır, işsiz ve yoksul halk en ufak bir kıvılcımla ayakla¬narak liderler devrilmeye başlanmıştı. Diktatörlerce değil, küresel bankerlerce sömürüleceklerdi petrol ve sömürdükleri devletlerde pazarlığa oturan ve çatışma yaşayarak ayrı düşen devletler kendi aralarında ayrı düşmüşlerdi. Bu ayrı düşmeleri Wikileaks belgeleriyle ortaya çıktı, Yapılan belge sızıntıları birçok devlette sıkıntıya neden olmuştur... Wikileaks'in kralı Rothschild'in aleyhine ise tek bir bilgi sızmadı. Mısırda ise yapılacak devrimin yüzlerinden biri olan Ahmet Maher ve Vail Gonim’di OTPOR bayrağını sallamış ve OTPOR’ da Yugoslavya'yı parçalayan süreci tetikleyen Soros’çu örgü¬tün adıdır ve bu elemanlar yurt dışı tarafından fonlanmıştır. Hedeftekilerin alaşağı olması; ABD ve AB ülkelerinden aldıkları internet eğitimi sonrasında twitter ve facebook sosyal paylaşım sitelerinden gençleri birlikte hareket etmeye bu meseleye katkı yapmayı davet ederlerdi. Oluşturulan sivil Ağın amacı ise; İnsanlara internetten faydalanması değil, meydanları nasıl kullanmalarını gerektiğini öğretmektir. Uluslararası Camia ve Bir Haçlı Seferi Daha! Haçlılar yüzyıllar önce Ortadoğu ve Anadolu’ya saldırı düzenledi, şimdi başka bir şekilde bu coğrafyanın peşindeler. 2000’li yıların haçlısı ise hedefe Afganistan ve Irak’ı koydu. Afganistan’a girerken George W.Bush, Haçlı Seferi'ndeyiz! Demişti. Afganistan’a 2001 de El Kaide ikiz Kuleleri bombaladı! Usame bin Ladin komutanıy-dı ve Afganistan’daydı. Irak'ta ise; kitle imha silahları ve biyolojik silahların olduğu bahanesiyle girildi. Demokrasi Havarileri ve Seçim Türkiye de her ülke gibi demokrasi sürecine giriyor o da tarihinde en karışık döneminde seçime gidiyor sadece Türkiye değil birçok mazlum millet aynı kaderi paylaşıyor bunlarda demokrasi seçme seçilme hakkı özgür irade adına yapılıyor akla yine demokrasi terimi geliyor. Yenidünya düzenine bomba yağdırmak hedef ülkeleri işgal etmek bunun Türkiye ye verilen mesaj olduğu kısa sürede ortaya çıkmıştır. Burada iç savaşlar göze çarpıyor ki istihbarat servislerinin meyvesi olarak ortaya çıkıyor. CIA için demokrasi ise hiçbir anlam ifade etmiyor onlar için ülkede seçilmiş hükümet varsa onlarla iş birliği içerisindeyse bu onlar için demokrasidir. Eğer işbirliğini reddediyorlarsa demokratikmiş değilmiş umurlarında olmuyor. Umurlarında olan tek şey küresel ekonomi bundan dolayı da ulus devletlerin bağımsızlık tanımı yeni bir şekil alıyor. Irak’ta da aynı demokrasi oyunu oynandı. Halk bilinmeze sürüklenerek demokrasi seçimlerine itildi. Irak seçimlerinde yapılan kargaşa da demokrasi eşittir pazarlık söz konusu oldu. Yani petrol, gaz, suyolları ve madenler üzerindeki egemenlik hakkı yok olacaktı. Afganistan da demokrasinin farklı bir boyutu daha meydana geliyor. Dünyanın en karlı işi olan uyuşturucu demokrasi yanlılarının sığınağı haline geliyor. Siyasi aktörleri de seçimleri de belirleyen uyuşturucu paralarıydı. Bambaşka bir demokrasi örneği olan Karaipler işte burada yapılan sömürünün asıl hedefi yine petrol ve doğalgaz. Amerika fırsatı kaçırmayarak insani yardım bahanesiyle Haiti’yi işgal etti. Farklı bir gözde olan yeni bir demokrasi tuzağı Elmas madeni ülkeler hedef alınmaktaydı. Elmas ülkesi olan Kongo birkaç yüzyıla kadar Belçika’yı yeterli refaha ulaştırmıştı. Sırada demokrasi söylemli ülkelerin pay almasına gelmişti. Ve öylede oldu Belçika da bir süre Afrika ve ABD‘nin ihtirası bitene kadar gerçek bir hükümet kurulamamıştı ve demokratik seçim yapılmamıştı. Afrika bununla da kalmayarak demokrasi yatırımına devam ediyordu. Sudan zengin topraklara uranyuma ve su kaynaklarına sahip bir ülke. Sudan’a demokrasi gelmesi için bu yerel kaynaklarını birçok ülkeyle paylaşması gerekiyordu. Fildişi Sahili Afrika da demokrasi kurbanı olan başka bir ülke. Kakao ve petrol ülkesi Fildişi Sahili İç savaş yaşayarak, Fransa'yla Amerika arasındaki demokrasi oyununda yüzlerce kişi bir günde ölüyordu. Fildişi sahiline demokrasi geliyordu. Gana Obama‘nın lider olduktan sonra ilk ziyaretini yaptığı Afrika ülkesiydi. Obama, Gana ve Fildişi Sahili'ne demokrasi müjdesi veri¬yordu. Tek nedeni kıta sahanlığı ve batı Afrika’nın petrol yataklarıydı. Afrikalılar, Obama'nın asıl derdini şimdi anladılar mı bu da tartışılır. Obama’nın yaptığı bir nevi reklam kampanyasıydı. Obama, Afrika ve Asya'yı alt üst etmenin yeni adayıydı. Demokrasi hakkında söylediğimiz sözleri tekrar hatırlarsak eğer amaç yine insan hakları ve özgürlük Batı'nın dilinde askeri ve ekonomik işgaldir. Tabi bunlar yapılırken hedef ülke önce bağımlılık oluşturacak daha sonra etnik yönden dini yönden ayrım yapılacak ve en önemlisi ise zengin kaynaklar sömürülecekti. Demokrasi tohumları hep kurutulup onların tanımladığı demokrasilerin yeşermesini sağlamak olacaktı. Bu güçlerin tek korktuğu nokta silah, petrol, doğalgaz ve uyuşturucu gibi şeylerin üzerinde kurdukları planların yarı yolda kalması... Ama bu konuda tedbiri elden bırakmayarak dünya bankaları, rüşvet dağıtıcıları, tetikçileri, istihbarat servisleri ve yüzlerce bankaları var. Hedef ülke ve Arap Baharının önemli diğer ismi Türkiye idi 2011 Baharı'nda Türkiye'de seçim rüzgârları esiyordu. Türkiye de bazı gruplar, milli egemenlik değil, yerel egemen¬lik istiyordu. İkinci bir cumhuriyetin kurulmasından, federasyon¬dan, Başkanlık Sistemi'nden, Türksüz bir dünyadan söz ediyorlar¬dı. Tüm ekranlar, yazılı basın on¬lara açıktı. Aksini savunan herkes sansürlenmiş, susturulmuştu. 2009 Ekim ayında Habur'da bir gösteri yapıldı. Teslim olan teröristler hakkında PKK hakkında beyanlar ortaya konuluyordu. Açılım çerçevesinde PKK ile "Kürt" aynılaştırılmıştı. Kısa bir süre Terör gös¬terileri büyük şehirleri sardı. Gün ortası adam kaçırılmaya baş¬landı. Türkiye'ye teslim edilen Öcalan’ın itirafında ise Şeyh Sait’in devamıydım ve kullanıldığını söylüyordu. ABD ile İngiltere, Osmanlının topraklarına bir bir göz dikmişlerdi. Lozan'da Musul Meselesi konuşulurken Şeyh Sait isyanını çı-kardılar. Osmanlı toprakları buğdayın, pamuğun, petrolün merkeziydi. Irak’a da bu yüzden girmişlerdi. Hedeflerinde ne kitle imha silahları vardı ne de demokratik bir yaşam. Amaçları petrol, gaz ve madendi. Irak işgaline yardım eden herkes pay alma çabasına girmişlerdi. İngiliz ajan Arapları Osmanlı ya kışkırtıp kendi arasında savaştırmıştı. Bu defada farklı yönden bir kışkırtma söz konusu olmaktaydı. Kürtlerle Yahudiler kader arkadaşı ilan ediliyordu. Malum, İngilizler önce Arapları kullandı; ama sonunda Yahu¬dileri bölgenin kralı yaptı. Bölgede kan ve gözyaşı ayyuka çıkınca işin içinden sıyrıldı. Mandası altında bulunan Filistin bölgesini, bir buçuk saat için¬de Birleşmiş Milletlere devretti ve 1948'de bir Yahudi Devleti or¬taya çıktı. Arapları kendi vatanlarında köleleştirdiler ya da yok ettiler Sevr Hortluyor... Kürt gruplar ayaklandı. Kaçan on binlerce Iraklı Türkiye sınırına da¬yandı. Özal, Amerika'yı yardıma çağırdı. Ve Çekiç Güç adı altında Amerika bölgeye yayıldı. Bugünkü Sudan ve Libya ya yapılanlar gibi... Ve Kürt devletin kurulması için bölgedeki Mesut BARZANİ ve Celal TALABANİ liderler barıştırılmış. Türkiye bölgesinde huzur bulması için gerekli olan Avrupalı devletlerin dile getirdiği yeni Anayasa yapılacak ve bu anayasada Türklük yasaklanmalı ki Kürt meselesi halledilebilsin. Kukla Kürt devletini kurulabilmesi içi Irak, Suriye ve İrandan koparılacak toprak parçası üzerinde olacaktı. Zaten 2003’te ırak’a yapılan ABD ve İngiliz ortaklaşa operasyon Irak haledilmiş artık sırada Suriye vardı ve Suriye Arap baharı adı altında yönetimde bulunan Esat gitsin demokrasi gelsin mesajı iletiliyordu. Suriye hayatta kalmak istiyorsa küresel aktörlerin isteklerine olumlu yaklaşırsa devam edecek aksi durumda uygulanacak ambargolarla bölünmesiyle karşı karşıya kalacaktır. Medya... Savaşlar günümüzde Medya ile birlikte hedef kitleyi etkilemek ve onaylaması için yalanların doğruymuş gibi aktarılması yalan üzerine kurulan sistem yalanlarla son buluyor. ABD bu sistemi çok iyi kullandı. Orta Asya'nın or¬tasına gitmek için gerekli olan ortamın Askerler, uzmanlar, siyasi kesim, akademisyenler ve prog¬ram yapımcıları, dünyanın ekranlarında aynı şeyi tekrarlaya¬caktı. Artık ortam hazırdı İkiz Kulelere saldırısını yapan Usame bin Ladin aktör bulunmuştu veya seçilmişti rolünü oynadı. 2011 de işi bittiği için ortadan kaldırıldı ama bunu yaparken bir taşla iki kuş olacaktı hem hedef ortadan kaldırılacak hem de bulunduğu ülke terörü barındırdığı için suçlanacaktı ve bu Pakistan olacaktı ve bunu medya sayesinde yaptılar. Bunu Irak’a saldırmak içinde kullandılar, Irak’ın Kuveyt’e saldırması ve basında hastanede bulunan bebeklerin beton üstüne bırakılması ABD ırak’a saldırmasını ve bunu medyayla yaptılar. Diyalog ve Yeni Haçlı Stratejisi İnançlar arası diyalog, medeniyetler ittifakı, küresel barış iklimi, Hepsi Hıristiyan Batı'nın Dinler arası diyalog adı altında süper misyonerliğini, hedef ülkelere gidenlerin din eğitimi aldığı ve gittikleri yerde okul açıp ve rahatça misyonerlik yapmaktadır. Bu Türkiye’de 1950 yıllarda yapılmıştır. Küresel Başkanlık Sistemi! Türkiye; ekonomi, siyaseti ve kültürüyle tamamen dışa bağımlı olarak yönetilen, yeni bir anayasa yapılacak... Yapılacak bu anayasa ulus devlet anlayışıyla çelişmekte ve küresel efendilerin işine gelmektedir. Bu da Türkiye’nin ulus devletçiliğinin sonunu hazırlayacaktır. 1988‘de Turgut Özal’ın ve 1991‘de Yıldırım Akbulut döneminde yerel yönetimlere özerklik şartı kabul edilmişti bu anlaşmayla fedaral devlet yapısı için batıya söz verilmiş oldu. Bu özerklikle suskunluğunu bozan bazı parti üyeleri PKK adına kesin söylemlerde bulunmaya başladı. Bu çelişkiler haricinde Türkiye başkanlık sistemi adı altında yeni bir yönetim şekli olarak çıkmaktadır. ABD Başkanlık sistemi işlemesine rağmen, Başkanlık sistemini kullanan 30’dan fazla devletin sistemleri işlememekte ve ekonomik açıdan sıkıntı yaşamaktadır. Türkiye’ye başkanlık sitemine geçmesini söyleyen devletlerin oluşacak eyaletleri diğer ülkelerde de olduğu gibi küresel baronlara parselleyecektir. Türkiye bu defa da farklı bir koalisyon üyeleriyle yeni bir yasanın temelini atmaktaydı. Türkiye yıllarca direndiği bu yasayı Ecevit-Bahçeli-Yılmaz koalisyon hükümeti tarafından imzalamıştı. İmzalanan bu yasa halk olarak tanımlanmış kendi haklarını kendi kaderlerini tayin etmede özgür bırakılmıştı. İkiz yasa adı altında imzalanan bu yasa AKP döneminde onay bulabilmişti. Yasanın yürürlüğe girdiği an Ahmet Türk kendi çıkarları ile uyuşan bu yasayı bir fırsat bilerek demokratik özerklik, Kürtlerin taleplerini yerine getirme mücadelesi vermekteydi. Özerklik şartı ve ikiz yasalardan sonra Türkiye farklı bir durumla bölünmeye hazırlanıyordu. Bunun adı ise bölgesel kalkınma projesiydi. Bununla Türkiye bölgelere ayrılacak vali, belediye başkanları, özel sektör yetkilileri bölgesel kararlara kendi düşünceleri doğrultusunda imza atacaklardı. Projeler için Ankara ile değil borçlandıkları bankerlerle işlerini halledeceklerdi. İşgal edilen Irak farklı emellerle kandırılırken asıl hedef ikinci İsrail’i oluşturmaktı. Kürt hareketi yönetimde önemli yer aldı. Arap dili yok edilerek Arap ve Türkmenleri de Kürtleştirme çabasına gidildi. Kosova’da da farklı olması da bir benzeri olay yaşandı. ABD desteğiyle başa geçen Arnavut yönetim 600 yıllık Türkçeyi resmi dil olmaktan çıkardı. Bu olayların farklı bir hedefi daha vardı Yugoslavya’nın sonunu hazırlamaktı ve öyle de oldu. Bir ülkenin ordusunun parçalanması o ülkenin sonunu hazırlıyor. Türkiye için de ordu da yeni yapılanma adı altında birçok söylemler dile getiriliyor. Örnek olarak Avrupa model gösteriliyordu. Örnek alan tüm Avrupa ülkelerinin durumu malum hale gelmiş oldu. Türkiye stratejik konum itibariyle orta doğuya komşu, sıcak sulara sahipti. Bu konumu bu stratejiyi yeni anayasayla korumak ve Türkiye kendi içinde sessiz bir değişim içindedir. Şimdi silkelenme ve kendine gelmenin tam vakti olarak herkes üstüne düşen görevi yerine getirerek toplumu bilinçlendirmeyi bir borç bilmelidir. Bitirirken... Kü¬resel sermayenin, yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntıları aşmak ve yeni kaynaklarla birlikte yeni pazar oluşturmak amacıyla, yer altı ve yer üstü zenginliklere sahip olan devletlere uluslar arası meşruiyet nezdinde rahat bir şekilde girmek için gerekli olan ortamı oluşturmaktı. Eğer halk bilinçli bir şekilde kendini dışa karşı korumaz ise demokrasi adı altında, özgürlüklerini ve zen¬ginliklerini küresel bankerlere pazar yapacaktır. Ve bu nedenle "Kaçın bu demokrasiden!" diyoruz.
26 Mayıs 2020

D U A M

Dinini satmayan, satın almayan, kimseye değil sadece Allah’a kul olan ve ondan başkasına biat etmeyen, sadakate değil liyakate önem veren gerçek niyeti sadece ibadet olan ve […]
25 Mayıs 2020

21. YÜZYILDA MİLLİYETÇİLİK – Umut ÖZKIRIMLI

Umut ÖZKIRIMLI’nın derlediği bu kitabın özeti ile ilgili kısa bir giriş yapacak olursak yazar; Milliyetçiliğin sınıf, bölge, toplumsal cinsiyet, ırk ya da dini inançtan farklı olduğunu temel alarak milliyet kavramının kendine bağlı öğelerden bağımsız başlı başına yaşayan bir canlı olduğuna değindiği, Milliyetçilerin ülkesinin olmadığını bu terimin her ülkede farklı anlam ifade ettiğine değinerek milliyetçiliği tanımladığı, bu tanımlamaları yaparken de milliyetçilik hakkında farklı bakış açılarına sahip olan, Craig CALHOUN, Partha CHATTERJEE, John A. HALL, John HUTCHINSON, Nira YUVAL-DAVİS, Fred HALLİDAY ve Will KYMLİCKA gibi yazıların kitaplarından derlemeler sunduğu, bunu yaparken de milliyetçilik olgusu, Kimlik, Milli türdeşleşme, Milliyetçilik ile etnik siyaset arasındaki fark, Milliyetçiliğin insan hakları ile ilgisi, Küreselleşme süreçlerinin milliyetçilik üzerindeki etkileri, milliyetçiliğin karşılaştığı tehditler, Ulus-devlet ve Aidiyet gibi konular hakkında hem devlet düzeyinde hem uluslararası düzeyde araştırmalar yaparak bu sorulara cevaplar bulmaya çalıştığını söyleyebiliriz ayrıca kitaplarından derlemeler yaptığı yazarların milliyetçilik hakkında ne düşündüklerini özetleyecek olursak; Craig CALHOUN’a göre; milliyetçiliğin iktidar etkisi, gelenek ve tarihsel güçlerin etkileşimiyle değişim süreci geçirdiği, ancak içerikleri ve aşırılıkları açı¬ğa vurulsa bile mitlerin kolayca terk edilemeyeceğini savunarak etnik evrensellik konusuna eleştirel baktığını, Nira YUVAL-DAVİS’e göre; milliyetçiliğin 'insanların, toprak¬ların ve devletlerin ayrılmaz şekilde birbirine bağlı olduklarını, hegemonik mil¬liyetçi aidiyet söylemlerini yapısöküme uğratmak amacıyla insanın milleti kendinden üstün tutması gerektiğini belirttiği, John A. HALL'a göre; milliyetçiliğin özü itibariyle sürekli, etkileşime girdiğini ve tarihsel güçlerin isteklerine göre şekillendiğini belirttiği, Partha CHATTERJEE göre; milliyetçiliğin kendini anlatan bir sanat olduğunu, iktidar ve farklı grupların stratejik siyaseti arasında milletin var olduğunu belirttiği, John HUTCHİNSON’a göre; milliyetçiliğin otantik bir gücünün varlığına inanılan bir geçmişe bakarak olaylara çözümler bulunmasının gerektiğini bunun da milliyetçilik olduğuna değinerek yapılacağını belirttiği, Fukuyama’nın milliyetçilik ile açıklamalarında; “Dünya milliyetlerinde, milliyetçiliğin ehlileştirildiğini evrensel ta¬nıma sokulduğunu, milliyetçiliğin kendisine ait bir siyasal ve kültürel gündeminin olduğunu, liberalizm ile milliyetçi liberalizm ’in ayrı bir olgu olduğunu belirterek pek çok kişiye göre küreselleşme ve kimlik politikalarının ikili baskısı altında milliyetçiliğin geleceğinin şüpheli olduğu görüşünün kendisinde hâkim olduğunu belirttiği, Halliday’ın milliyetçilik konusunda; evrensel hakların olması gerektiği değerlere sahip olmasının gerekliliği hakkında vurgu yaptığını, Yazar Umut ÖZKIRIMLI yukardaki milliyetçilik hakkında değinen yazarların hepsinin millet ve milliyetçiliğin varlığını halen devam ettirdiği ortak kanısına sahip olduklarını ve bunu hepsinin kabul ettiklerini değindiğinin derlendiği 21. Yüzyılda Milliyetçilik Kitabı hakkında içeriğinin özetle; Yazar dünyadaki soğuk savaş döneminin bitmesiyle, devrin değişti yıllar olarak tabir edilen 1990’ lı yıllarda, batılı liberal demokrasisinin insan yönetimi üzerindeki ideolojik aşama şeklinin evrenselleştiğini, dünyada etnik ve milliyetçi çatışma dalgasının olduğunu, bu kapsamda Hırvat aktris Mira FURLA’nın Belgrad'da bir uluslararası tiyatro festiva¬linde yer alması sonucunda Hırvatistan'da aleyhine propaganda kampanyası yürütüldüğünü bu propagandacı şahıslara ‘dünyanın kâhinleri’ olarak tabir edildiği, bu şahıslarca dünyada sınırlı bir yol çizilmeye çalışıldığını, yazar kitapta bazı sorulara cevaplar aramaya çalıştığı soruları bazılarını özetleyecek olursak; Millî birlik ve türdeşleştirme nedenleri arasında; dünyada millileşen devletlerin stratejileri içerisinde gönüllü asimilasyondan, etnik temizlik, nüfus transferi ve soykırıma varıncaya kadar değişik biçimlerin yer alması ve jeopolitik özerklik olma ihtiyacının yer alması, bu sebeplerden dolayı ülke toprak¬larını arttırma düşüncesinin varlığı, dolayısıyla milliyetçilik ile emperyalizm arasında bir bağ meydana geldiğini ve bu etmenler birleşmesi sonucunda milli¬yetçiliğin saldırgan ve yayılmacı bir hal aldığını belirttiği, yazar diğer düşünürlerden örnekler sunarak; HALL'a göre millî türdeşleştirmenin sebebinin, milliyetler so¬runu nedeniyle 19. yüzyılın sonundan itibaren daha şiddetli yöntemlerin benimsenerek üst sınırlara ulaştığı, bu yerin de Avru-pa'da yaşandığını, şimdilerde isi Avrupa’da milliyetçilik ve emperyalizm arasındaki bağın koptuğunu belirttiği, Milliyetçilik, evrenselcilik ve insan haklarının uyumlu olabilmesinin önünde üç temel engel olarak egemenlik, kültür ve tekelcilik unsurlarının tespit edi¬ldiğini, HALLİDAY bu tezatlıklar hakkında bir örnek vererek; mil¬liyetçilik evrensel bir hak olan kendi kaderini tayin hakkını öne sürer¬ken, bir yandan da hakların evrenselliğine karşı derin bir düşmanlık beslediği çelişkisinden çıkışla, Bush yönetimince 'Yurtseverlik Yasası' kapsa¬mında terörizme karşı önlemler alındığı bu tezatlık konuyu açıkça gösterdiğini, bu nedenle HALLİDAY, kendi başına geçerli olabilecek bir kampan¬yanın meşrulaştırılmasında, vatanseverliğin başvurulacak ilk değil son yer olması gerektiğini savunduğu görüşü, Umut ÖZKIRIMLI’nın değindiği, Milliyetçilik, küreselleşme ve medeniyetler çatışması ile ilgili; 11 Eylül 2001 olayları sonrasında yeniden canlandığını belirten Samuel HUNTİNGTON'un medeniyetler ça-tışması tezini ele aldığını. Dinsel can¬lanmalar 'geri' Batı dışı ülkelerin alanı olarak görülmemesi gerektiğini: Hollanda, Fransa ABD, İtalya, İrlanda ve Yunanistan gibi çağdaş 'Batılı' toplumların pek çoğunda dinin millî kimliğin kaynaklarından biri olduğunu ve gücünü halen koruduğunu, bu tezatlığı HUTCHİNSON’un dile getirdiğini, Milliyetçilik ve alternatifleri ile ilgili Craig CALHOUN’un; kozmopolitan görüşe sahip şahısların gelenek, cemaat, etnisite, din ve milliyetçilik ile barışmasının gerekliliği hakkında bir takım söylemlerinin bulunduğunu,  Milletleri türdeşleştirmenin Koşulları konusuna değinen (JOHN A. HALL) isimli şahsın yazısında özetle; John A. HALL isimli yazarın açıklamalarına göre; milliyetçiliğin, tarih boyunca etkileşime girdiği güçlerin özelliklerini benimsediği ve kültürlere göre değişiklik gösterdiğini, milli türdeşleştirmenin 1890 ve 1945 yılları arasında güçlü olduğunu, gelişmiş dünyada milliyetçiliğin daha ılımlı olduğunu, yazar türdeşleşme ile ilgili Her milletin bir devleti - her devletin de bir milleti ol¬ması gerektirdiğini, milliyetçilik tanımı çerçevesinde millettin siyaset ile uyum içerisinde olduğunu, 18. yüzyılda EDİNBURGH ‘da yaşamış, David HUME ve Adam SMİTH isimli yazarların ılımlı milliyetçilik bazında kendilerini İskoç olarak düşünmeyip Kuzey Britanyalı olarak tanımladıklarını ancak Britanya devle¬ti, 1745'te askeri bir tehdit teşkil etmeye başlayan İskoçya yaylalarındaki kabilelere karşı şiddete başvurduğu, daha sonra Britanya krallığının yaylalara hâkim olması ile İskoçlara krallığındaki askeri güçler içerisinde yer verildiğini, Avrupa'da etnik temizliğin uzun bir geçmişe sahip olduğu, 15. yüzyılda İspanya'da Yahudilerle Dinsel temiz¬liğin başladığını, bunun 17. yüzyılda Fran¬sa'da Huguenotlarla devam ettiğini ve 1914'ten önceki yıllarda belki de beş milyon Müslümanın Balkanlardan kovulması ile doruğa ulaştığını belirttiği. Etnik temizlik genel olarak 19. yüzyılın sonunda uygulanmaya başladığını, ikinci dünya savaşı sıralarında, 1945'te Almanların Orta Avru¬pa'dan muazzam sayılarla kovulması ile zirveye ulaştığını, bu olaylar sonrasında son on yıldaki balkan savaşlarındaki yaşananlar bu şemanın halen devam ettiğini ve gaddarlığın son noktalara ulaştığını kanıtladığını, “Michael Mann’ın” “Etnik Temizlik” hakkındaki kitabından örnekler verdiği, “Türklerin Ermenile¬re yaptıkları ile başlayan (Yazar Umut ÖZKIRIMLI buna katılmadığını belirtmiştir) ve Holokost ile özdeşleştirilen modelin en yo¬ğun haline ancak yenilerde, Kamboçya ve Ruanda'da ulaşıldığını, Milli türdeşleştirmenin zirvesi kapsamında ile ilgili Avrupa'daki iki tür millet kurma projesinde devlete öncelik veren sosyoloji ile millete öncelik veren sosyoloji arasında farklılıkların olduğunu, 19. yüzyılın sonunda Osmanlılar, Romanoflar ve Habsburglar Avrupa'nın büyük kara imparatorlukları içerisinde yer aldıklarını ve farklı toprakların farklı dilsel ve idari sistemlere sahip evlilikler sonucu etkileşim içerisinde olduklarını, Osmanlı dünyasın¬da İslâm temellerinde yeniden yaratmak is¬teyenler ile bir Türk ulus-devleti kurmak isteyenler arasında bir zamanlar çatışma yaşandığını, Jeopolitik mücadelenin yoğunluğu milliyetçiliği saldırgan ve yayılmacı politikalara sevk ettiğini, birinci dünya savaşının ikinci dünya savaşının yolunu açtığını, Kendinden memnuniyetin sınırları ile ilgili; NATO’nun varlığının Almanya’nın ticari tercihi seçmesine etki ettiğini, daha sonra Fransa ve Almanya’nın kendi silahlarını kendi başlarına üretme kapasitelerinden vazgeçmeye birlikte karar verdiklerini, Rusya devlet başkanı Putin’in Çeçenistan’ı elinde tutma politikasının Ülkenden zenginleşmesi açısından olumsuz politika olduğu görüşünü benimseyen şahısların olduğunu, Amerikalıların; İspanyollar tarafından ikinci bir resmi dil olarak İspanyolcayı tanınması düşüncesine karşı çıktıklarını birkaç yıl önce Teksas valiliği seçimlerinde İngilizce olarak “İsa Mesih için yeterliyse, Teksas için de yeterlidir” sloganlarını kullandığını, bu milliyetçilikte kendi memnuniyeti ön plana çıkartılmanın göstergesi olduğunu. Avrupa'nın ötesinde Hindistan’da İngilizce dilinin yaygın olduğu buda ikinci bir dilin ortaya çıktığını ve dilsel çeşitliliğin bu tezatlığı, milliyetçi ayırımcılığa yol açtığını, sonuç olarak yurttaşlık temelli ve etnik milliyetçilik kavramlarını değerlen¬dirildiğinde etnik olanın kötü olduğunu, yurttaşlık temelli olan iyi olduğunu, temel alan formülün her zaman doğru olmadığını, çok kültürlülüğün sivil milliyetçilik anlamına geldiğini ve bu anlamın kültürel çeşitliliğin kabulü anlamına geldiğini, tek umut kaynağımızın savaşa daha az bulaşmış gelişmekte olan ülkelerin, kendilerini gelişmiş olarak niteleyen batı ülkelerin yolundan gitmek yerine kendi kurumsal başarıla¬rından hareket etmeleri olasılığının tercih edilmesi gerektiğini,  Heterojen Zamanda Millet konulu konusuna değinen (PARTHA CHATTERJEE) isimli şahısın yazılarından özetle; Partha CHATTERJEE isimli yazarın Umut ÖZKIRIMLI tarafından değinilmiş açıklamasına göre; Sömürgecilik karşıtı milliyetçi siyasetin 20. yüzyıl ortalarında gücünü arttırdığını, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'nın dışında kalan sömürgecilik sonrası dünyanın aslında modern dünyanın 'büyük kısmını' oluşturduğunu, B. R. AMBEDKAR isimli düşünür’ ün söylemlerinden örnekle; Hindistan'ın, eskiden dokunulmazlar kastı olan ezilmiş Dalit halkının 20. yüzyıldaki en önemli siyasi lideri olarak bilindiğini, AMBEDKAR’ın kast sistemine bakışı olarak ırklar arasında sınırları çizmediğini, aynı ırktan insanlar arasındaki toplumsal bir ayrım olduğunu ve ırk biliminin kast sistemi için akılcı bir açıklama yapamayacağını savunmuştur. AMBEDKAR 1956 yılında Budizm dinine geçmeye karar verdiğini, din değiştirdikten birkaç yıl sonra öldüğünü, yaklaşık 20 yıl sonra ise Dalitler’in kuruluşunun peygamberi olarak yeniden doğduğuna inanıldığını, artık Hindistan’ın ezilen kastları için gerçek bir bilgelik hem de özgürlükçü hayallerin kaynağını temsil ettiğini,  Evrensellik ve Haklar: Milliyetçiliğin Karşısındaki Tehditler, konusuna değinen (FRED HALLIDAY) isimli şahısın yazılarından özetle; Egemenlik ve Kültürün, Uluslararası ilişkilerde ile ilgili; BM açıklamasında şunu belirttiği 'uluslararası barış ve güvenliği' tehdit etmedikleri sürece, dev¬letlerin içişlerini kendi uygun gördükleri şekilde düzenleme hakkına sahip olduğu ancak bu egemenliğin tam olarak kullanılamadığını, uluslararası ilişkilerinde bu tezatlıkta döndüğünü, Afganistan’ın terörist ve uyuşturucu üre¬ttiği sebebiyle milliyetçiliğin değişiminden söz edilerek temelinde kendi kaderini tayin ilkesi olduğunu ve Uluslarara¬sı Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Uluslararası Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Sözleşmesinin 1. Maddesinde ”Kendi kaderini tayin” hakkı yazılı olduğu, uluslararası barış ve güvenliği noktasında bu ilkenin temel olarak kabul edildiğini, bazı inançlara göre Katolik milliyetçiler için Pro¬testanlar sömürgecidir, faşisttir, İngiliz ajanlarıdır, kıtlık zamanında karnını doyurmak için Protestanlığa ihtida etmiş Katoliklerdir. Protes¬tanlar için Katolik azınlık ihanete meyillidir, Vati¬kan ve İrlanda Cumhuriyeti ajanlarıdır ve meşru millî hak¬lara sahip değildir gibi söylemlerin duyulduğunu belirttiği, Savaş Hukukunun evrensel suçlarla örülü olduğunu, Burada Sırplar, Hırvatlar, Karadağlılar, Yunanlılar, Bulgarlar, Türkler, Arnavutlar, hepsi zulüm ve intikam cinnetinin par¬çası olduklarını, birleşmiş devletlerin karşı-terörizm önlemlerine 'Yurtsever¬lik Yasası' adını verdiklerini, güvenlik gibi evrensel bir amaç için kendi başına makul olan terörizm karşıtı kampanyaları meşrulaştırmak noktasında yurtseverlik kelimesine, başvuru¬lacak ilk değil son adres olduğunu, yazar Umut ÖZKIRIMLI bu uyumsuz milliyetçiliğin önünde egemenlik, kültür ve yorumun tikellliği gibi üç tane engelin bulunduğunu ve aralarında insan hakları açısından en büyük sorun teşkil edenin yorumun tikelci’liği olduğunu,  Milliyetçilik, Globalizm ve Medeniyetler Çatışması konusuna değinen ( JOHN HUTCHINSON ) isimli şahısın yazısından özetle; Küreselleşme perspektifi’nin küreselleş¬me kuramcılarına göre teknoloji ve iletişimdeki ilerlemelerin farklı nü¬fuslar arasındaki temasları yoğunlaştırdığını, burnun da insan nüfuslarını tek bir dünya hali¬ne getirecek şekilde sıkıştırdığını, 20. yüzyılın sonlarında çok uluslu şirket¬lerin ve ulus-ötesi hükümet dışı kurumların; insan haklarını koruyacak uluslararası kurallar, GATT, Dünya Bankası, BM gibi dünya organ¬larının, AB ve NAFTA gibi devletlerarasında bölgesel birliklerin ve yenidünya dili olarak İngilizce'nin yükselişine tanık olunduğunu, dünya tarihi, ulus-devletler ve küreselliğin İslâm, Budizm ve Hinduizm de dâhil tüm büyük dinlerin farklı topluluklara kök saldığında etnik kimlik oluştur¬ma gücü verdiğini, İran'da Şii İslâm'ın kök salması Arap hâkimiyetinin reddi ve Fars etno-kültürel canlanışı ile başladığını, Sünni Osmanlı İmparatorluğu'nun Safevî İmparatorluğu'na karşı savaşları ile yoğunluk ka¬zandığını, Michel HECHTER'e göre Osmanlı millet siste¬minde olduğu gibi diğer imparatorlukların da dolaylı yönetim sistemlerinin; ye¬rel liderlikleri güçlendirmesi noktasında etnik toplulukları geliştire bilir gibi söylemde bulunduğu, Moğolların ipek yolunu birleştirmesi Asya ve Avru¬pa'yı birbirine bağlayan bir haberleşme devresi yarattığını ve Batılı devlet-leri Asya'nın zenginliklerine denizden ulaşacak bir rota keşfetmeye sevk ettiğini, 19. yüzyılın başlarında Yunan milliyetçilerini Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmaya ve Avrupalı 'Batı'ya 'yeniden katılmaya' sevk ettiğini, Medeniyetler çatışması ile ilgili Samuel HUN¬TINGTON Önderlik yapacak devletleri olmayan medeniyet¬ler siyasal bakımdan güçsüz olacaklarını, İslâm içinde oldu¬ğu halde yine Avrupalı olmaya çalışan Türkiye gibi kendi tarihsel me¬deniyetlerinden kaçmak isteyen devletler de aynı ölçüde ilelebet parça¬lanmış olacaklarını, Muhtemelen en yoğun çatışmalar, dinsel-medeniyet fay hatları ile devlet içi ya da devletlerarası çatışmaların çakıştı¬ğı durumlarda yaşanacağını, yazar Umut ÖZKIRIMLI’ya göre pek çok bağ¬lamda devletler egemenlik haklarını birleştirdiğini, ulus-sonrası devlete da¬ir tartışmalar Batı Avrupa merkezli kaldığını ve milletlerin bu şekilde zayıflamaya uğradığını, Bilimsel ve teknolojik devrimle¬rin yarattığı daha yoğun etkileşim biçimleri de milliyetçiliğin yükselişi¬ne yol açtığını, İsrail ile Ürdün ya da Hindistan ile Bangladeş arasında büyük bir sorun olan su ve benzeri doğal kaynaklar nedeniyle zaten çatışma halinde olan devletlerde iklim değişikliklerinin yaşanması türünden yeni teh¬ditler dünyanın pek çok yerinde milliyetçiliği güçlendireceğini, dinin etnik bir nite¬liğe büründüğünü, Dinsel çatışma çoğu durumda Hindistan ve Pakistan gibi komşu devletlerde etnik ve millî kimliği güçlendirdiğine değindiği,  Yolcuların Sınıf Bilinci: Var Olan Kozmopolitanizmin Eleştirisi konusuna değinen (CRAİG CALHOUN) isimli şahısın yazısında özetle; Kozmopolit demokrasinin siyasal kuramı ile ilgili kozmopolit’in demokrasi harici her anlama geldiğini, Kozmopolitanizm imparatorlukların projesi olduğunu, liberalizim ve aidiyet ile ilgili, yerel topluluklar, loncalar, dinsel yapılar ve diğer 'korporatif bağlar' olduğunu, Sonra cumhuriyetçi vatandaşlığının geldiğini, Daha sonra et¬nik milliyetçilik bunu zayıflattığını, milliyet fikrinin cumhuriye¬tin imajını ve sınırlarının kuruluşunu etkilemedik tek bir 'saf cumhu¬riyetçi' momentin kalmadığını, Tüketîmcî kozmopolitanizm ile ilgili olarak yemek kültürünün bile küreselleştiğini, yemek, turizm, müzik, edebiyat ve giyim, bunların tümü kozmopolitanizmin kolay veçheleri olduğunu, imparatorluk ile kapitalizmin yan yana gelmesi bize mo¬dern dünya sisteminin yükselişinin imparatorluktan tarihsel bir kopuş olduğunu da anımsatması gerektiğini, Kapitalist küreselleşme siyasette ulus-devletlerin hâkimiyeti ile elde edile bileceğini, Dün¬ya Bankası yetkililerine ve girişimci kapitalistlerine, kozmopolit kapi¬talistler gerçekten dünyayı dolaştıklarını, Almanya ülkesi Berlin’in son derece kozmopolit bir şehir olduğunu, Koz¬mopolit seçkinlerin varlığı insan haklarına saygının garantisi olmadığını, Hitler asla Almanya'yı yönetemez, Şili PİNOCHET'in eline düşmez, Çin'de ise ne GUOMİNDANG ne de Komünistler iktidara gelemez gibi Toplumsal dayanışma içinde kültürel zıtlık benzerliği çerçeveleri olduğunu, bunlarında ırk, etnisite ve milletin yanı sıra cinsiyet ve sınıfı içerdiğini, millet dünyadaki en etkili kategorik kimlik olarak sivrildiğini, Dinler de çoğunlukla taraftarlarını bir kategorik kimlik duygusu ile birbirlerine bağlandığını, ancak din, genellikle kategorik kimlik ile özgün kurumlar, pratikler ve ilişkiler içerisinde yerleşikliğin karışımını içerdiğini, Umut ÖZKIRIMLI’ya göre milliyetçiliği, top¬lumsal bütünleşme ölçeğinde büyüyen süreçteki otoriter aşaması yanında; demokratik bir yönü olan bir aşama olarak değil de, sadece aşılması gereken bir engel olarak görmenin yanlış olduğunu, küreselleşmenin bölgeselleşmeyi ürettiğini, Transnasyonalizm (ulus-ötecilik) ve hatta gelişen kozmopolitanizm aslında küre¬sel değil bölgesel düzeyde örgütlendiğini belirttiği,  Aidiyetler: Yerlilik ile Diyaspora Arasındaki konusuna değinen ( NİRA YUVAL-DAVİS) isimli şahsın yazısında özetle; Hegemonik ulusların kendi kaderini tayin söylemlerine alternatif anlatıları araştırmayı, kimlik ve yurttaşlığını bir arada kapsayan bir aidiyet modeli önermeyi amaçladığını, Oxford Dictionary aidiyet terimi için birbiriyle ilişkili üç tanım verdiğini, birincisinin kulüp, aile, sınıf, toplum vs. üyesi olmak; ikincisinin Mukim ve¬ya ilişkili olmak; üçüncüsünün bir yere doğru şekilde yerleştirilmek veya sınıflan¬dırılarak belirli bir ortama uygun olmak. Aidiyet siyaseti İlk olarak Michael Walzer tarafından kullanılmış bir ter¬minolojiyi takip eden Crowley 'aidiyet' düşüncesinin, bir ulus-devletin resmi üyeliği ile ilişkilendirdiğini, bu ilişkilendirmenin yurttaşlığa, siyasal ve toplumsal bütün-leşme dinamiklerinin 'daha geniş' bir tarifini katma girişimi olduğunu, yurttaşlık üzerine Nira YUVAAL DAVİS’in uluslararası insan hakları hukukunun gelişimi yurttaşlığın bir başka katmanı olarak gölerebildiğini belirttiği, ulusların kendi kaderini tayin ve aidiyet anlatıları Kaderini tayin ve aidiyet’in çoğu kültürlerde topluluğun ruhunu simgeleyen bir kadını, ço¬ğu zaman da anne figürü olduğuna, Kıbrıs'ta yol kenarla¬rındaki posterlerde ağlayan kadın mülteciyi, Kıbrıslı-Rum topluluğunun Türkiye'nin işgali sonrasındaki acı ve öfkesinin tebessümü olduğunu, yazar Umut ÖZKIRIMLI’nın yazar hakkında derlemesinde, aidiyetin karmaşık ve çok katmanlı, sürek¬li ve değişen, dinamik ve bağlı bir olgu olduğunu, bunun hem özel hem siyasi anlamda geçerli olduğunu, aidiyet içerisinde cinsiyet, sınıf, cinsel ve ırksal toplumsal ayrımların iç içe geçtiğini, belirli güç söylemleri içinde yerleşik bir kav¬ram olarak incelenmesi gerektiğini, 20. yüzyılın sonunda milliyet inşalarının değişme uğradığını, Bugün topraklar milliyetçi söylemler için can alıcı önemde sembolik ve duy¬gusal anlam taşımaya devam ettiğini, ancak ulaşım ve iletişim tek¬nolojilerinin yanı sıra serbest piyasa ideolojilerinin hakîm olduğu gü¬nümüz dünyasında, etnik sınırlar milliyetçi ideolojilerde giderek daha merkezî bir rol oynadığını, Bauer'in 'halk ilkesi', Bauer'in düşündü¬ğü gibi çoğulcu toplumların demokratik ilkesi olmaktansa, hem sosyal hem de mekânsal ayrışmaya götüren geriletici savunmacı kimliklere dönüşebildiği söylemine değindiği,    Milliyetçiliğin Geleceği konularına değinen (WİLL KYMLICKA) isimli şahsın yazılarından özetle; Yazar ulus-sonrası olarak nitelenen olguların çoğunun, sı¬nırları tanımlanmış ulusal siyasal birimlerin varlığını gerektirdiğini ve aslında hiçbirinin kendi kendini yönetebilen siyasal toplulukların ör¬gütlenmesi ya da demokratik siyasal otoritenin dağılımı konularında alternatif bir model önermedikleri konusunu düşünmediğini, Ayrıca, John HUTCHİNSON'un da yazısında vurguladığı gibi, ticaret ve iletişimin kü¬reselleşmesinin aslında milliyetçilikleri teşvik ettiğini ve millet oluşu¬muna katkıda bulunduğu düşüncesine katıldığını, bu noktada ulus-devletin alternatifleri sorusuna hitaben milliyetçiliğin geleceği en çok Batı haricindeki dünyada çekişmeye konu olacağını ve son iki yüzyılda Batıda yükselmiş olan ve şimdi belki de gerilemekte olan liberal-de-mokratik ulus-devletlerin meşruiyeti hakkında ne düşünülürse düşünülsün, milliyetçiliğin meşruiyeti ve değerine ilişkin nihaî ahlakî yargımız hiç şüphesiz ulus-devlet çağına daha yeni başlamakta olan milyarlarca insanın ihtiyaçlarına hizmet edip etmediğine bağlı olması gerektiği düşüncesini, yazar Umut ÖZKIRIMLI’ının derlemiş olduğu 21. Yüzyılda Milliyetçilik Kitabında değinilmiştir.
24 Mayıs 2020

DAYAN YÜREĞİM

Dayan  yüreğim!Kader varsa eğer,Geçmişimden sileceğim yaralarım var. Dayan  yüreğim!Münker ile Nekir’den soracağım hesaplarım var. Dayan yüreğim!Sağımda solumda bulunan,Dost görünümlü adam kılıklıSoysuzlardan alacağım maskelerim var.  Dayan yüreğim!Adı […]
24 Mayıs 2020

T E R C İ H…

Tembellikten zayıflıktan ötürü kendini tanrının kucağına atıp; “Elimden bir şey gelmezdi, yol önceden çizilmişti.” Demek kolay. Ne kadar ucuz ve ne kadar korkakça bir sığınış, kabulleniş, […]
24 Mayıs 2020

CENAZEDEN SONRA -AGATHA CHRISTIE – TÜRKÇESİ ÇİĞDEM ÖZTEKİN

İhtiyar Lanscombe; Enderby Malikânesi’ni yaptıran yaşlı Cornelius Abernethie'nin resmine her baktığında onun çok güçlü ve etkileyici biri olduğunu düşünür ama yine de onunla çalışmadığına sevinirdi. Kendi patronu Bay Richard'ın çok iyi bir insan olduğunu ancak Bay Richard'ın çok ani öldüğünü düşünüyordu. Gerçi Bay Mortimer’in ve savaşta şehit düşen Bay Gordon un ani ölümü onun için bile çok ağırdı. Lanscombe malikanede ki eski eşyaları toparlarken o eşyalar arasında eski günleri anımsadı. Bay Richard babası öldüğünde henüz 24 yaşındaydı, bu nedenle babasının işlerinin başına geçmiş ve küçük kardeşlerine hep bir baba gibi davranmıştı. Evin genç bayanlarının hepsi hayat dolu insanlardı. Özellikle de Miss Geraldine. Çok daha genç olmasına rağmen elbette Miss Cora da. Şimdi artık Bay Leo ölmüştü, Miss Laura da. Bay Timothy ise yatalak sayılırdı. Miss Geraldine da yurtdışında bir yerlerde ölmüştü. Bay Gordon savaşta şehit düşmüştü. Miss Cora... ah onu görmeyeli yirmi beş yıl oluyordu. O ressam serseriyle gittiğinde genç zarif bir kızdı; şimdi ise şişmanlamıştı... üstelik giyimi de çok tuhaftı. Kocası ya da yarı Fransız... Artık cenazeden dönmeleri gerekliydi. Miss Cora içeri girer girmez Lanscombe'yu tanıdı. Gerçi küçüklüğünde onu evin bütün çocukları sever ve tanırlardı ama şimdi... aradan 20 küsür sene geçmişti. Cenazeden önce evde toplandıklarında “bir sürü tatsız yabancı” diye düşünmüştü Lanscombe onlar hakkında… İhtiyar Lanscombe cenazeden gelenler için yapılacak olan yemek servisini kontrol etmek için mutfağa gittiğinde dışarıdan bir korna sesi geldiğini duydu... Arabalar birbiri ardından avluya girdiler ve siyahlar giymiş yolcular teker teker ağır adımlarla, tereddüt içinde antreyi geçip büyük yeşil salona girdiler. Eski ve saygın bir kuruluş olan Entwhistle ve Bollard’ın kıdemli ortağı olan Bay Entwhistle ateşin karşısında durmuş, sırtını ısıtıyordu. Bu arada eski dostu Richard Abernethie’nin vasiyetnamesinin koşullarını zihninden geçirirken bir yandan da aile fertlerini inceledi. Aslında Richard Abernethie’nin ölümünden dolayı çok büyük keder duyan yoktu, çünkü kimse ona gerçekten yakın değildi. Öğle yemeği yenildikten sonra kahvelerin içilmesi ve asıl işin yani vasiyetnamenin okunması için kütüphaneye geçildi. Karşılıklı birkaç anlamsız konuşmadan sonra beklenti içindeki gözler ister istenmez emekli noter olan Bay Entwhistle’e yöneldi ve o da vasiyetnamenin birer fotokopisinin oradakiler dağıtılacağını söyleyerek; "İsterseniz size şimdi vasiyetnamenin tamamını okuyabilirim ama yasal terminoloji sizin açınızdan biraz karmaşık ve anlaşılmaz olabilir. Kısaca özetleyecek olursak, vasiyetnamenin ana maddeleri şöyle: Birkaç küçük bağış ve Lanscombe’a bırakılan, kendisi için güvenli bir emeklilik sağlamaya yetecek miktardaki para dışında servetin büyük kısmı... bunun çok adil bir dağılım olduğuna dikkatinizi çekerim... altı eşit parçaya bölünecek. Bunlardan dördü vergiler düşüldükten sonra Richard’ın kardeşi Timothy’ye, yeğenleri George Crossfıeld, Susan Banks ve Rosamund Shane’e verilecek. Diğer iki pay ise kayyum tarafından çalıştırılarak gelirleri ağabeyi Leo’nun dul eşi Helen Abernethie ve kız kardeşi Cora Lansquenet’e verilecek ama yaşadıkları süresince. Onlar öldükten sonra servetin bu kısmı da diğer dört varis ya da bunların mirasçıları arasında bölüştürülecek. Ayrıca ev ve içindekiler de satılacak.” Vasiyetnamenin okunmasının ardından insanların merakı biraz yatışmış gibiydi ancak Cora'nın birden “Ama ama her şey örtbas edildi, değil mi?” diye sorması ve ardından da “Konuyu açıklamanın kimseye bir yararı olmayacağını anlıyorum. Bu hepimiz açısından büyük bir sıkıntı olurdu. Gerçektende aile arasında kalması daha doğru.” Ona yönelen yüzlerdeki şaşkınlık ifadesi daha da belirginleşti. Bay Entwhistle öne doğru eğildi ve “Cora, maalesef bu sözlerinle ne demek istediğini anlayamıyorum.” dedi. Cora Lansquenet fal taşı gibi açılmış gözlerle çevresindekileri süzdü ve sonra başını aynen küçük bir kuş gibi bir yana eğerek, sordu. “Ama o öldürüldü değil mi?” Bay Entwhistle, Enderby Malikânesindeki işini bitirmiş ve Londra'ya doğru yola çıkmıştı. Bu arada da istenmeyen gerçekleri açığa dökmek gibi rahatsız edici tavırlarıyla tanınmakta olan Cora'nın söylediklerini düşünüyordu. Bu düşünceler arasında Entwhistle Bay Abernethie'nin doktorunun onun sağlık durumu hakkında söylediklerini eğer kendine iyi bakarsa daha 3-4 sene yaşayabileceğini söylediğini hatırladı. Ancak zavallı Abernethie; tek oğlu Mortimer'in ani ölümü onun geleceğe ilişkin bütün beklentilerini de bitirmişti. Helen, Enderby Malikânesindeki yeşil salonda şöminenin başında oturmuş, burada ki eski günleri anımsadı. Bu ev, burada geçirilen mutlu günler, Richard, Leo, hepsi çok hoştu ama artık geçmişte kalmışlardı. Oda Cora'nın söylediği o cümleyi düşünüyordu. O sahnenin gözlerinde canlanmasıyla birlikte Helen alnını kırıştırdı. İrkildi... Bu sahnede uyumsuz olan bir şey vardı...Bir şey mi?... Biri mi?... Bilemiyordu... Yerine koyamıyordu... Ama bir şey vardı... bir yerde... yanlış bir şey. Bay Entwhistle kendini çok yorgun ve bitkin hissediyordu, bu nedenle sabah kahvaltısını da yatağında yapmış ve tekrar yatağına uzanmıştı ki gelen telefonla irkildi. Telefonda ki ses ona; "Abernethie servetinin varislerinden Bayan Cora Lansquenet'in bir balta ya da onun gibi bir şey ile Gasp süsü verilerek evinde öldürüldüğünü söylüyordu. Bölge polisi Bayan Cora Lanzquenet'in yardımcısı Miss Gilchrist ten ailenin hukuk danışmanı olarak size haber vermek istemiş" diyordu. Entwhistle bu olayı ilk anda kasabadaki bir deli tarafından işlenmiş diye düşünüyordu ki birden Cora'nın sözleri aklına geldi; “Ama o öldürüldü değil mi?” Bay Entwhistle bu konuyla ilgili olarak cinayeti soruşturan Müfettiş Morton ile görüşmek üzere hemen onun yanına gitti. Müfettiş Morton "Zaten bu olayı anlamak da hiç kolay değil, Bay Entwhistle." dedi ve "Diyelim ki biri Gilchrist adındaki kadının öğleden sonra iki gibi evden ayrılıp köydeki otobüs durağına gittiğini gördü. Sonra aynı adam odun yığınının yanındaki baltayı alıyor, mutfak penceresini kırıyor, eve giriyor, yukarı çıkıyor ve Bayan Lansquenet’i baltayla öldürüyor... hem de en vahşi şekilde. Baltayı altı ya da sekiz kez indirmiş.” Bay Entwhistle ürperdi. “Evet, çok vahşi bir cinayet. Sonra da söz konusu kişi birkaç çekmeceyi dışarı çekip karıştırıyor, birtakım ufak tefek eşyayı alıyor… bunların toplam değerleri yaklaşık on sterlin kadar… ve evden ayrılıyor.evden aldığı yonca yaprağı şeklinde incilerle bezeli bir broş, ametist taşlarla yapılmış bir broş-takım, kısa bir inci kolye ve lal taşından bir bileziği de hemen evin dışında bulduk. Ayrıca tıbbi incelemeye göre herhangi bir karşı koymayı gösterecek bir bulguya rastlanmadı, köydeki herkes olay saatinde nerede olduğunu ispatlıyor, ayrıca maktulün çok büyük bir serveti de yoktu yani kimsenin onu baltayla öldürmek için özel bir çıkarı olmadığı görünüyor, eğer katil saygıdeğer Miss Gilchrist değilse, ama o da pek mümkün görünmüyor.” Zavallı Cora... Sevinci ne kadar kısa sürmüştü. Cora’nın aklına öldürülmeden bir gün önce bir cinayet gelmiş olması gerçekten tuhaftı diye düşündü Entwhistle. Bay Entwhistle Miss Gilchrist’e gitmeye karar vermişti. Miss Gilchrist kısa, gri saçlı zayıf, çelimsiz bir kadındı. Yüz ifadesi elli yaşlarındaki kadınlarda çoğunlukla rastlandığı gibi anlaşılmaz, belli belirsizdi. Entwhistle onun arkasından oturma odasına giderken duvarlardaki resimlere gözü çarpmıştı. Miss Gilchrist resimler hakkında babasının da ressam olmasına rağmen hiç anlamadığından bahsederek duvarlardaki resimlerin çoğunun sahte ve değersiz olduğunu söylemişti. Konu esnasında Miss Gilchrist Bayan Cora ile arasında ki ilişkilerden, yaşanan savaştan dolayı kapatmak zorunda kaldığı Willow Tree(•) isimli çay salonundan, Cora' nın cinayet öncesinde ki halinden, Bay Abernethie'nin üç hafta kadar önce Miss Cora'yı ziyaret ettiğinden ve bayan Cora'nın bununla ilgili düşüncelerinde bahsetti. Entwhistle Gilchrist'in yeni bir iş bulana kadar kulübede kalmasından mutluluk duyacağını açıkladı, bu teklif Gilchrist'in de hoşuna gitmişti. Bay Entwhistle yorucu tren yolculuğunun ardından dinlenmeyi düşünürken kendisine yeni bir telefon daha gelmişti. Hattın diğer ucunda Maude Abernethie vardı ve ona Timothy'nin Cora'nın ölümüyle tekrar yıkıldığını belirtip, cenaze ve vasiyetle ilgili bazı sorular sordu. Enwhistle de Bayan Maude'ye Cora'nın vasiyetnamesini aktardıktan sonra en kısa sürede Bay Timothy'i görmeye geleceğini söyledi. Bay Entwhistle Bayan Cora'nın ölümüyle ilgili açıklama yapmak üzere gelmişti Georg Crossfıeld'in yanına. Aralarında ki görüşme genelde Cora cinayeti, Bay Crossfield'in yaşadığı maddi sıkıntılar ve kalan miras üzerineydi. Bay Entwhistle sohbet esnasında cenazeden sonra ki gün Bay Crossfield'in ne yaptığını,nerelerde olduğunu sordu. Georg Crossfield de Hurst Park’taki at yarışlarında olduğunu söylemişti aldığı cevaptan sonra Bay Entwhistle hafifçe gülümseyerek oradan ayrıldı. Bay Entwhistle Crossfield'lerden ayrıldıktan sonra Bay Abernethie'nin diğer bir akrabası olan Rosamund ve Michael çiftini ziyarete gitmişti. Entwhistle Cora'nın ölümünden ve onun vasiyetnamesinden bahsetti onlara. Tam bu arada Rosamund'un "Birbiri ardından iki cinayet!, bu kadarı da fazla artık, değil mi?” demesi ortama bir anda farklı bir hava getirmişti. Kısa bir şaşkınlığın ardından Entwhistle tıpkı Crossfiel'e sorduğu gibi bu çiftinde cenazeden sonraki gün neler yaptığını öğrendi. Michael'in öğleden sonra iş görüşmesi için evden çıkmış, Rosamund ise alışverişle vakit geçirmişti. Ziyaret sırası birçok konuda dayısı Richard Abernethie’yi anımsatan, Susan Bank ve kocası Gregory'e gelmişti. Bu ziyarette de asıl konu Cora'nın öldürülmesiydi. Susan bir ara avukata Cora'nın niçin mirasının tamamını kendisine bıraktığını sordu. Avukatta bu soruya "Sanırım kulağına gelen söylentilerden sizin de evliliğinizde aynen kendisi gibi bazı zorluklarla karşılaştığınızı düşünüyordu" diye cevap verdi. Bu cevap Gregory nin hiç hoşuna gitmemişti. Entwhistle diğer akrabalara sorduğu cenazeden sonraki günle ilgili soruyu yine bir sebep bularak sormuş, onlardan da bütün gün evde olduklarını ancak telefonlarının o gün bozuk olduğu belirtmişlerdi. Bay Entwhistle’ı istasyonda Bayan Maude karşılamıştı. İstasyondan eve kadar ancak müzelerde görülebilecek bir arabayla yolculuk yapmak zorunda kalmıştılar. Yolculuk boyunca Maude ve Timothy‘nin Cora cinayetiyle ilgili düşünceleri üzerine uzun uzun konuşuldu. Sohbetin sonuna doğru savaştan zarar görmüş biraz bakımsız kalmış olan eve gelinmişti. Bayan Maude bahçeye girdiğinde evin bakımsızlığından, bahçıvandan ve iyi bir uşak bulamadıklarından dert yanıyordu. Bay Timothy Entwhistle’ı hasta ve yorgun bir kişilik olarak karşılamıştı. Ancak konu Richard Abernethie’nin bırakmış olduğu vasiyetnameye geldiğinde hırsı,öfkesi ve abisini kıskanır tavrıyla Entwhistle’nin gözünde artık çok sağlıklı ancak hastalık hastası birisi olarak yer etmişti. Yapılan hararetli konuşmalar ardından Bay Entwhistle ertesi sabah ilk trenle Londra’ya döndü. Güzel bir akşam yemeği ve sohbetin ardından Bay Entwhistle ile Dedektif Hercule Poirot asıl konuya geldiler. Entwhistle yılların verdiği tecrübeyle yaşanan olayları ana hatlarıyla ortaya koydu, hiçbir şeyi atlamadığı gibi olaylara hiçbir katkıda da bulunmadı, dedektifte yaşanan olayları, ilgiyle ve suskunluk içinde dinlendi, kafasında olayları yorumluyor, düşünüyordu ve sonunda Poirot fikrini açıkladı:“Siz Bayan Cora’nın cenazede söylediklerinin gerçek olabileceğini düşünüyorsunuz, yani Bay Abernethie’nin öldürüldüğünü! Ayrıca bu sözden bir gün sonra Bayan Cora’nın öldürülmesi ve bunlar arasında bir sebep-sonuç ilişkisi.” ve ekledi “Bende sizin gibi düşünüyorum ve bence de incelenmesi gereken bir durum.” Bu konuşmanın ardından ikili katilin kim olduğu üzerine yorum yapmaya başlamışlardı. Poirot'un katilin aileden biri olduğu fikri Bay Entwhistle’ı korkutuyordu, Entwhistle Poirot’a Abernethie ailesinin kalan fertleriyle yapmış olduğu görüşmeleri aktardı ve sonunda Poirot merakını cezbeden bu konuyu inceleme teklifini kabul etti. Bay Entwhistle Helen’e tam anlamıyla güvenebileceğini düşündükten sonra ona Poirot’dan ve kuşkularından bahsetti. Helen gibi aklı başında birine içini dökmek gerçekten büyük rahatlıktı. Bayan Helen de yaşanan olaylardan huzursuzdu ve yaşananlarda bir tersliğin olduğunu düşünüyordu ama neydi yada kimdi bu terslik! Miss Gilchrist saatine baktığında yasal soruşturmanın saatini yaklaştığını fark etti. Tam bu arada kapı acı acı çalmaya başlamıştı, hemen kapıyı açtı ve gelen kişi Bayan Susan Banks tı. Susan evdeki eşyaların kendisine miras kaldığını,düzenleme yapması gerektiğini belirterek birkaç gün bu evde kalacağını söyledi ve birlikte yasal soruşturmanın yapılacağı duruşma salonuna gittiler. Mahkeme normal prosedürleri yerine getirdi ve Miss Cora olayını “Bilinmeyen kişi ya da kişilerce işlenmiş cinayet” olarak karara bağlandı. Akşam her iki bayanda salonda oturmuş Bayan Cora hakkında konuşuyorlardı. Bu arada Miss Gilchrist duruşmadan sonra ev geldiklerinde kapısının arkasında bulduğunu söylediği bir parça düğün pastasından Susan'a ikram etmek istemiş ancak Susan bu teklifi geri çevirmişti. Sohbetin devamında Susan Banks'ın aklına Bayan Gilchrist'i Timothy dayılarının yanına işe yerleştirme fikri geldi ve hemen bu fikrini telefonla dayısına bildirdi, ihtiyar Timothy bu teklifi istemeye istemeye de olsa kabul etmişti çünkü artık eşi Maude de bakıma muhtaçtı, Bu teklife Miss Gilchrist'in de çok hoşuna gitmişti. Susan geceyi Cora'nın odasında geçirmek istemişti ama düşününce bunun çok da iyi bir fikir olmadığına inanmaya başlamıştı sanki her an bir şeyler olacakmış gibi düşünüyordu ki bir inilti, acı çeken birinin haykırması gibi bir ses duydu, kalktı ve sesi dinlemeye başladı. Ses Miss Gilchrist'in odasından geliyordu, telaşla odaya girdiğinde Gilchrist yatakta acılar içinde kıvranıyordu. Hemen doktora haber verdi. Doktor on dakika sonra evdeydi, kısa bir muayyenin ardından Bayan Gilchrist'in hastaneye götürülmesi gerektiğini söyleyerek ambulans çağırdı ve gelen ambulansla Gilchrist hastaneye kaldırıldı. Ertesi gün Cora'nın cenazesinin ardından doktor tekrar eve gelerek Susan'a Gilchrist'in önceki gün ne yediğini sordu, aldığı cevap onu çok tatmin etmemişti. Çünkü Bayan Gilchrist "arsenik" ile zehirlenmişti. Bunu Bayan Banks'a söylediğinde Susan dikkatlice düşündü ve doktora bunun ancak kimin gönderdiğini bilmediği düğün pastasından olmuş olabileceğini söyledi. Ancak her ikisinin de Gilchrist' i kimin zehirlediğine dair bir fikirleri yoktu. Susan doktoru uğurladıktan sonra Cora'nın odasına gitmiş odadaki resim ve mektupları inceliyordu. Tam bu esnada içeriye cenazeye yetişemeyen ancak eve ziyarete gelebilen kuzeni George içeriye girdi. Onun bu sessiz girişi Susan'ı korkuttu. Mektupların içerisinde buldukları ve Bay Richard’ın Cora’yı ziyaretinden sonra yazdığı mektup her ikisinin dikkatini de çekmişti. Mektupta ki “Yıllarca sonra seni yeniden görmek beni çok sevindirdi... çok iyi görünüyorsun... rahat bir yolculuk yaptım ve eve döndüğümde çok yorgun değildim.. Lütfen sana söylediklerimden kimseye bahsetme. Yanılmış olabilirim. Seni çok seven kardeşin Richard.”cümleleri iki kuzeni de çok düşündürmüştü. Ertesi gün Müfettiş Morton Cora'nın evine gelmişti. Konu bu sefer Gilchrist' in zehirlenmesiydi. Müfettiş Susan'a konu hakkında bazı sorular sordu. Ancak bu pastayı kim göndermişti, postacı getirmediğini düşünüyordu yada emin eğildi. Hercule Poirot bilgi toplamaktaki üstün nitelikleriyle tanınmakta olan Bay Goby ile akrabaların Cora'nın öldüğü gün yaptıklarını değerlendiriyordu. Bay Goby "Bay George Crossfield at yarışlarında değildi ve yalan söylüyordu, Bay Michael Shane iş toplantısına gittiğini söylüyor ama oda yalan, Bayan Shane ise alışverişe gittiğini belirtmiş ama buda doğru değildi, Bay ve Bayan Banks ise evde olduklarını söylemişlerdi ancak Bayan Banks o gün arabasıyla dışarıdaydı ama nerede olduğu bilmiyoruz, Bay Banks'ın nerede olduğunu da bilmiyoruz ama geçmişinde hazırladığı yanlış bir ilaç yüzünden tartıştığı bir bayanın ilacına başka bir madde koyarak onu öldürmeye çalıştığını bu nedenle akıl hastanesinde yattığını,onun ruh hastası olduğunu öğrendik. Bay ve Bayan Timothy'ye gelecek olursak; Bayan Timothy o gün evde değilmiş, dışarıya çıkmış ancak arabası bozulmuş bu nedenle geceyi bir motelde geçirmiş, Bay Timothy'nin evde olduğu söyleniyor ama onu da gören kimse yok, Bayan Leo da alışveriş için Londra'ya gitmiş yani kimseyi bu olayın dışında tutamıyoruz" dedi. Bu Bay Poirot'un pek hoşuna gitmemişti. Poirot Bay Goby'le görüştükten sonra Müfettiş Morton'u evinde ağırlamaktan hoşnut olmuştu. Onunla daha öncede bir konuda beraber çalışmıştı ve birbirlerinin çalışmalarını beğeniyorlardı. Morton Poirot'a Miss Gilchrist'in zehirlenmesini ayrıntılı olarak anlattı ve Bay Abernethie'nin de zehirlenmiş olacağından şüphelendiğinden bahsetti. Bütün bu gelişmeler Poirot'un kafasında yeni yeni sorular türetmesine neden oluyordu. Poirot Bay Abernethie'nin bütün akrabalarıyla konuşmak istiyordu, bu nedenle Helen'den yardım istemişti. Bunun için Poirot kendisini malikaneyi satın almak isteyen U.N.A.R.C.O (Birleşmiş Milletler Göçmen Merkezleri Organizasyonu) temsilcisi olarak gösterecek, Helen de akrabalarını ev satılmadan önce almak istedikleri eşyaları paylaşmak üzere davet edecekti. Bu onların hepsini evde toplamının en güzel yoluydu ve Helen Gilchrist 'in zehirlendiğini öğrendikten sonra bu teklife daha da sıcak bakmıştı çünkü artık birinin daha ölmesine tahammülü kalmamıştı. Poirot; dedektif olarak geçirdiği uzun yılların deneyimiyle cinayet işleyebilecek amatör bir katili tipinden tanıyacağı inancıyla odadakileri süzüyordu. Şimdi bu odada bulunanlardan Bayan Helen hariç herkesi katil olarak düşünmesi gerekiyordu. Abernethie’nin varisleri bütün günü evde gezinip evdeki eşya stokunu incelemişti ve şimdi artık seçimlerini yapmak ve gerekirse onlar uğruna mücadele vermeye hazırdılar ki öyle de olmuştu. Önce Spode(•) için Timothy ile George arasında bir tartışma yaşandı sonrada salonda duran malakit masa için Susan ile Michael tartışmışlardı. Bütün bu konuşmalar Poirot'un hoşuna gitmişti. Çünkü her insan yeterince konuşturulduğunda ister yalan söylesin isterse gerçeği... kendini bir şekilde ele veriyordu. Poirot herkesi dinledikten sonra, artık alabileceği çok bir şey kalmadığını düşünerek yatmak üzere salondakilerden izin istedi, tam bu sırada Rosamund Poirot'a dönerek "Siz dedektifsiniz ve N.A.R.C.O veya her neyse oda uydurma bir isimdi değil mi?" diyerek sordu. Bu soru salonda bin soğuk duş etkisi yaratmıştı. Bay Poirot gülümseyerek "Bu doğru, Ben Hercule Poirot. Bay Richard Abernethie'nin öldürülmesi olayını soruşturuyorum." dedi ve sonra odasına doğru yürüdü. Salondakiler iyice şaşırmışlardı. Gece çok zor geçiyordu Poirot için, bütün ayrıntıları düşünüyor ama şunu da iyi biliyordu; artık davanın sonuna gelmişti. Helen odasında aynanın karşısında kendisine bakıyor ve cenaze töreninin ertesi günü... O gün herkes nasıl görünüyordu,birden irkildi aynada kendini olduğu gibi görmüyordu yani başkalarının onu gördüğü gibi değildi. Cenaze gününde ki Cora'nın görüntüsü aklına geldi. Helen birden ellerini yüzüne kapadı. Ve kendi kendine söylenmeye başladı. “Ama bu anlamsız... tamamen anlamsız...” Saat daha sabahın yedisiydi ve Bay Entwhistle'in telefonu çalıyordu. Telefonun ucunda Bayan Helen vardı ve Entwhistle'a Cora’nın sözleriyle herkesi şaşkına çevirdiği cenaze gününde kendisine ‘tuhaf’ gelen bir şeyin olduğunu ve bunu söylemek için aradığını söylüyordu. Helen’in sesinden tereddütte olduğu sezilmekteydi. "Gerçekten çok anlamsız bu, ama bundan kesinlikle eminim. Dün akşam aynaya baktığım sırada fark ettim bunu. Ah...” tam bu cümleyi söylemişti ki telefon hattında yankılanan bir gürültü duyuldu. Bay Entwhistle nihayet Hercule Poirot’a telefonla ulaşmayı başarmıştı. Poirot öfkeli bir ses tonuyla avukata Bayan Leo Abernethie'nin yaklaşık yarım saat önce hizmetçi kız tarafından telefonun başında yerde yatarken bulunduğunu, şiddetli bir beyin travması geçirdiğini, başına sert bir cisimle vurulmuş olduğundan şüphelendiğinden bahsetti. Entwhistle heyecanla Poirot'un anlattıklarını dinledi ve Poirot'a "Helen başına vurulduğu esnada benimle konuşuyordu. Bana Cenazeden sonra ki gün kendisine tuhaf gelen bir şeyi yeni yeni hatırladığını, bunu bana anlatmak istediğini söyledi ama anlatamadan..."dedi. Poirot artık karşısında ya tamamen acımasız bir katil ya da çok fazla korkan biri olduğunu düşünüyordu ki aslında her ikisi de aynı kapıya çıkıyordu; artık hızlı olmaları gerekiyordu. Poirot Bay Entwhistle' dan Bury St. Edmunds'da bulunan Forsdyke House’a gitmesini istedi, orası bir sinir hastalıkları kliniğiydi. Orada Dr. Penrith diye biriyle görüşecek ve birkaç ay önce ayrılan bir hastalarına ilişkin bilgi almasını istedi. O hasta Gregory Banks tı. Onun ne gibi bir sinir hastalığından dolayı tedavi gördüğünü bilmek istiyordu. Poirot Entwhistle'in telefonu kapatmasında sonra telefonu hemen kapatmadı ve ikinci olarak çok hafif bir tık sesi duydu. Kendi kendine gülümsedi. Biri antredeki telefon ahizesini yerine bırakmıştı ama baktığında kimseyi göremedi. Poirot tekrar Entwhistle'i arayarak ona az önce söylediklerini yapmasına gerek kalmadığını çünkü telefonun başkası tarafından dinlendiğini, ondan şimdi daha önemli bir şey istediğini, Bay Timothy'nin evine gidip kendisi için bir şeyi alıp yazdırdığı adrese bırakmasını istedi ve ona Helen'in telefonda Entwhistle'a ne söylediğini anladığını artık işin sonuna geldiklerini belirtti. Sabah kahvaltıda herkes Helen'in bu duruma nasıl geldiğini düşünüyordu. Kahvaltı masasında herkes bunun nasıl olduğunu konuşurken Rosamund birden "Helen'in kafasına bir darbe yediği kesin. Her şey birbirine ne kadar uyuyor farkında değil misiniz? Evde delil peşinde koşan bir dedektif var, Richard Dayı zehirlendi, Cora Teyze bir balta darbesiyle öldürüldü, Miss Gilchrist’e zehirli bir düğün pastası gönderildi ve şimdi de biri Helen Teyze’nin kafasına ağır bir cisimle vurdu. Göreceksiniz bu böyle sürüp gidecek. Biri diğeri ardından öldürülecek ve sona kalan da... bence... katil olacak. Ama ben değil... bence ben öldürüleceklerden biri olmayacağım" dedi. Masadaki herkes şok içerisindeydi. İlk şoku atlatan George “Niçin biri seni öldürmek istesin ki, sevgili güzel Rosamund?”dedi. Rosamund’un gözleri faltaşı gibi açıldı ve “Tabi ki çok fazla şey bildiğim için, ne bildiğimi hepiniz çok bilmek isterdiniz, değil mi? Neyse, haydi gel Michael" diyerek odadan çıktılar. Hercule Poirot, Victoria stilindeki kış bahçesinde oturmuş ve az önce kütüphanede evdekilere söylediğini düşünüyordu. Onlara Bay Abernethie'nin kesinlikle öldürülmediğini, bundan emin olduğunu söylemişti. Bundaki amacı oradakilerin tepkilerini ölçmekti ve şimdi birinin onunla konuşmaya geleceğini bekliyordu. İlk gelen Miss Gilchrist oldu ve Poirot'a "Bu sabah zavallı Bayan Leo’ya olanlardan sonra... düşündüm de bu bir rastlantı olamaz. M. Abernethie kızkardeşini ziyaret ettiği gün onların konuşmalarını dinledim.Bay Abernethie Bayan Coraya ‘Timothy ile konuşmak anlamsız. Her şeyi küçümseyip alaya alıyor. Dinlemeyi bilmeyen biri o. Sana açılabileceğimi düşündüm, Cora. Ne de olsa aileden hayatta kalan yalnızca biz üçümüz varız. Her zaman ahmak rolü oynamayı yeğlemiş olmana rağmen aslında son derece sağlam bir muhakeme gücün ve öngörü yeteneğin olduğunu biliyorum. Bu durumda benim yerimde sen olsan ne yapardın?’ Bayan Lansquenet’in ne yanıt verdiğini tam olarak anlayamadım ama arada ‘polis’ sözcüğünü duydum... Bunun üzerine Bay Abernethie sesini iyice yükseltti ve bağırdı: ‘Bunu yapmam olanaksız. Özellikle de söz konusu olan kendi yeğenimse.’ O sırada yemek taşıyordu, hemen mutfağa koşmam gerekti. Geri döndüğümde Bay Abernethie şunları söylüyordu: ‘Eğer doğal olmayan bir şekilde ölsem bile mümkün olursa bu konuya polisin bulaştırılmasını istemiyorum. Bunu anlıyorsun değil mi tatlım? Hiç endişelenme. Durumun farkında olduğuma göre, kendime çok iyi bakacağımdan emin olabilirsin. Çok dikkatli olacağım.’ Sonra da konuşmasının devamında bir vasiyetname düzenlediğini ve bunda Cora’ya da bir şeyler bıraktığını söyledi. Ve kocasıyla mutlu bir evliliği olduğunu anladığını, bunu ancak şimdi fark edebildiğini belirtti.” diyerek sıkılgan bir halde "Umarım beni anlarsınız" diyerek bahçede uzaklaştı. İçgüdüleri Poirot'u aldatmıyordu. Miss Gilchrist’in oradan ayrılmasının hemen ardından Gregory Banks hızlı adımlarla çayırlar üzerinden adeta koşarcasına yaklaştı. Heyecanlıydı ve " Siz yanıldınız Poirot. Richard Abernethie öldürüldü. Onu ben öldürdüm." “Peki, onu niçin öldürdünüz?” diye sordu Poirot merakla. “Karınıza miras olarak kalacak para için mi?” “Hayır, hayır, elbette ki hayır.” Greg birden görünür şekilde öfkelenmişti. “Ben para hırsı olan biri değilim. Susan ile de parası için evlenmedim. Bunu o da böyle düşünmüştü,” diye haykırdı aniden beliren kin dolu bir ifadeyle. “Richard Abernethie! onda gerçek bir Abernethie kanı gördüğü için onunla gurur duyuyordu. Onun kendine uygun olmayan bir evlilik yaptığını düşünüyor... beni aşağılıyordu. Onun gözünde ben onunla aynı dili konuşmayan... giyinmeyi bile doğru dürüst bilmeyen işe yaramazın tekiydim. O bir züppeydi, beni hiç yerine koyuyordu. Benimle alay ediyor, beni küçümsüyordu... gerçi yüzüme karşı her zaman saygılıydı ama içinden benden hiç hoşlanmadığını görüyordum. İnsanların bana karşı böyle davranmalarına izin vermem ben." “Çok başarılı bir cinayet, peki, ama neden şimdi bana gelip kendinizi ele veriyorsunuz?” dedi Poirot ”Bu yanlıştı... kötüydü... Cezalandırılmalıyım... Oraya dönmeliyim... cezaevine... kefaretini ödemeliyim suçumun... evet kefaretini ödemeliyim. Pişmanlık! Tövbe! Günahımın cezasını çekmek istiyorum" dedi. Bu arada Susan bahçeye girmişti. George Susan'ı görünce Poirot' un yanından hızla uzaklaştı. Poirot Susan'a George'un kendisine anlattıkların söyledi. Susan bu durum karşısında hayretini saklayamıyordu. Ama bunun doğru olmadığın da üstüne basa basa tekrarlıyordu. Çünkü onun eşi bazı psikolojik sorunlar yaşayan ancak birini öldüremeyecek birisiydi. Müfettiş Morton malikaneye gelmiş Bayan Cora'nın öldürüldüğü gün akrabaların ne yaptığını araştırıyordu. Genç Banks Poirot'a yaptığı gibi müfettişe de Bay Abernethie'yi kendisinin zehirlediğini ancak bunu kimsenin kanıtlayamayacağını söylüyordu ve bütün bunlar Müfettişi kızdırıyordu birde Poirot'un bazı şeyleri kendisinden saklaması... Poirot'un beklediği telgraf nihayet eline ulaşmıştı. Hercule Poirot bu kez dinleyicilerini büyük salonda toplanmaya davet etti, bu sefer dinleyiciler arasında Müfettiş Morton ve polis şefi Parwell de vardı. Poirtot konuşmaya başlamıştı. "Sonuç olarak buraya bir bilmeceyi çözmeye geldim. Bilmece artık çözüldü. Richard'ın ölümüyle başlayan olayları izlemeye devam edersek konu kendiliğinden açıklığa kavuşacaktır. Richard Abernethie’nin öldürülmüş olabileceği kuşkusunu haklı gösterebilecek tek olgu Bayan Cora'nın cenazede söylediği sözlerdi ve Cora önemli anlarda yersiz de olsa gerçeği söylemekle tanınıyordu. Ama sizler Cora Lansquenet’i ne kadar tanıyordunuz? Cenaze günü evde olanlardan sadece 3 ü Cora'yı tanıyordu: Çok yaşlı olan uşak; onunla yalnızca birkaç kez görüşmüş olan Bayan Timothy Abernethie ve onu çok iyi tanımasına rağmen yaklaşık son yirmi yıldır görmemiş olan Bayan Leo Abernethie. Bu noktada kendime şu soruyu sordum: Peki ya cenazeye katılan gerçek Cora Lansquenet değilse? İşte Cora'nın yerine cenazeye katılan kadının tek bir amacı vardı: Abernethie’nin ani ölümünü kendi çıkarları için kullanmak ve dikkatleri kendi işlediği cinayetten başka yöne çekmekti. Cora Lansquenet cinayetinden. Hemen iki ölüm arasında sebep-sonuç ilişkisi kurulacaktı. Ama yalnızca Cora öldürülür ve evi soyulursa akıllara ilk şüpheli olarak en yakın çevresinden elbette! Ve tabi tüm kuşkular beraber yaşadığı yardımcısı üzerinde yoğunlaşacaktı. Miss Gilchrist “Siz ne diyorsunuz Mösyö Pontalier... gerçekten... bir ametist broş ve değersiz birkaç resim için cinayet işlediğimi düşünüyor olamazsınız" diyerek itiraz etti. “Daha fazlası vardı tabi. Resimler arasında Polflexan limanına ait olan bir tane vardı. Resim yapabiliyorsunuz, değil mi Miss Gilchrist? Babanız ressamdı ve siz de resimden anlıyorsunuz. Diyelim ki Cora’nın bitpazarlarından aldığı resimlerden biri gerçekten çok değerliydi. Yine diyelim ki kendisi bunu fark etmedi ama siz hemen tanıdınız. Tam o sırada birden ağabeyi öldü... ve siz hemen bu planı yaptınız. Sabah kahvaltıda onun çayına katacağınız uyku hapıyla onun cenazenin yapıldığı günün tamamını bilinçsiz bir halde yatakta geçirmesini sağlamak sizin için çok kolaydı. Bu arada siz de Enderby’de onun rolünü oynayacaktınız. Onun anlattıklarından Enderby’yi neredeyse orada yaşamışçasına iyi biliyordunuz. Kimse sizin Cora olmadığınızdan kuşkulanmadı. Son yirmi yıldır Cora’yı gören olmamıştı. Yirmi yılda insanlar o kadar değişebilirler ki. Ama kişiye özgü öyle tavırlar vardır ki insanın aklından çıkmaz. Cora’nın da bilinçsizce yaptığı bu tür hareketleri vardı ve bunları ayna karşısında özenle çalıştınız. İşte ilk hatanızı da burada yaptınız. Aynadaki görüntünün daima ters yansıdığını unuttunuz. Aynada Cora’nın kuşa benzeyen baş hareketini mükemmel bir şekilde yapabildiğinizi gördüğünüzde başınızı yanlış tarafa yatırdığınızı fark etmediniz. Cora’nın başını hep... diyelim ki... sağa eğdiğini çok iyi biliyordunuz, ama aynada bunu doğru elde edebilmek için başınızı sola eğmeniz gerektiğini düşünemediniz. İşte o meşum açıklamayı yapmanızın ardından Helen Abernethie’yi rahatsız eden de buydu. Herkes birden ister istemez konuşan kişiye baktı. Bu durumda Bayan Leo’nun bahsettiği “tuhaflık” Cora Lansquenet’le ilgili bir şey olmalıydı. Akşam aynadaki yansımalar ve insanın kendini nasıl gördüğüne ilişkin konuşmalardan sonra sanırım Bayan Leo ayna karşısına oturdu. Yüzü oldukça simetrik olan biri o. Belki Cora’yı düşündü, Cora’nın kafasını nasıl hep sağa yatırdığını ve onun gibi yaptı, aynaya baktı... ve elbette yansıma ona doğru görünmedi. Birden cenaze günü de bunun doğru olmadığını anladı. Ve şu sonuca vardı: Ya Cora başını tam ters tarafa yatırmaya alışmıştı ya da... bu pek olası değildi ama... Cora Cora değildi. Bu olasılıklardan ne biri ne de diğeri onun için bir anlam taşımıyordu. Ama Bay Entwhistle’e bu buluşundan hemen bahsetmeye kararlıydı. Sabahları erken kalkan bir başka kişi onu aşağı kadar izledi ve Helen Abernethie’nin bunu açıklamasının korkusuyla ağır kapı durdurucuyla kafasına vurdu. Bunu yakın zamanda Helen'den dinleyeceğiz çünkü durumu şuan çok iyi yakında çıkıyor” diyerek konuşmasına kısa bir ara verdi Poirot. “Ben böyle bir şey yapmadım,” diye haykırdı Miss Gilchrist. “Bunların tamamı yalan, adi bir yalan.” Gilchirist'in savunmasından sonra Poirot “Cenaze sırasında bunun bir cinayet olabileceğinin ima edilmesi planın ilk adımıydı. Planınızda daha başka evreler vardı. Her an için Richard ile kız kardeşi arasında geçen bir konuşmayı dinlediğinizi itirafa hazırdınız. Bayan Timothy”nin Enderby’deki eltisiyle telefon konuşmalarını dinlemek için ortaya bazı sebepler attınız. Ve tabi olayların seyrini izlemek üzere onlarla beraber buraya gelebilmek için kullandınız bunu. Kendi kendini arsenikle zehirlemek.. ağır ama öldürücü düzeyde değil. Resim konusuna gelirsek; Miss Gilchrist ’in odasındaki resimleri araştırmasını ve Polflexan limanına ait olanı almasını rica ettim. Ve ondan bu resmi bizzat önceden telgrafta konu hakkında bilgilendirmiş olduğum Bay Guthrie’ye götürmesini istedim. Polflexan’ın aceleyle yapılan kopyasının altından gerçek resim ortaya çıktı gerçek bir Vermeer Guthrie.” Miss Gilchrist elektik çarpmışçasına yerinden fırlayarak feryat etti.“Onun bir Vermeer olduğunu biliyordum. Rembrandt’tan, İtalyan primitiflerden onca söz edip oyu övünürken burnunun dibindeki Vermeer’i bile tanıyacak yetenekte değildi. O aptalın tekiydi. Sürekli olarak bu evin özlemini çekiyordu. Her gün, her saat hep aynı şeyi anlatan birine dayanmanın ne kadar korkunç bir şey olduğunu düşünemezsiniz bile. İnsani yok eden bir şey bu! Çok yakın bir tarihte gazetede bir Vermeer tablosunun beş bin sterlinin üzerinde bir bedelle satıldığını okudum. Belki bu yaşamımda karşıma çıkabilecek belki de tek şanstı. Çay salonumu tekrardan açacaktım ama bunun için biraz sermayem olması gerekiyordu. Hiç kuşkusuz çok güzel olacaktı." Cümlesini bitirdiğinde Müfettiş Morton kolundan tuttu ve birlikte odadan çıktılar. Artık herşey sona ermişti. Ailenin geride kalanları kendilerine kalan miras paylarıyla hayatları değişmiş şekliyle yeni yaşamlarına başlamışlardı. Miss Gilchrist; cezaevinde iyice akıl sağlığını yitirmiş ve bir akıl hastanesine yatırılmıştı. Poirot ise Susan'ın Gilchirst'in odadan çıkartıldığı anda söylediği cümleyi düşünüyordu...bir katilin yoğun kadınsı nitelikleri olabileceğini hiç düşünmediğini söylemişti" ve şimdi Poirot tanıdığı katilleri düşünüyordu.
23 Mayıs 2020

DARBE — STEPHEN KINZER

-Ülkeler farlıydı ama sebep her zaman aynıydı; özgürlük ve zenginlik -Amaçlar hep aynıydı; Zengin doğal kaynaklara sahip ülkeleri ticari-siyasi ve gerçeklerle bağlantısı olmayan sebeplerle hizaya getirerek o zenginliklere sahip olmak -Birleşik Devletler amaçları ve çıkarları doğrultusunda herkesle işbirliği yapabilir ve çıkarlarına ters düşen ve menfaatlerine hizmet etmeyen herkesi satabilir. -Kullandığı kavramlar hep aynıydı: Özgürlük, dünya barışı, silahsızlanma, dünyayı çok vahim bir tehlikeden koruma…
22 Mayıs 2020

Peki Sizce Aşk Nedir?

Yer yüzünün en enteresan en ilginç ve en zor sorusudur bana göre “Aşk nedir?” sorusu. Asırlar öncesinde yaşamış ve yaşamış oldukları dönemlerde bıraktıkları eserleri ile Ademoğluna […]
22 Mayıs 2020

ETİYOPYA KRALININ GÖZLERİ — Mustafa BALEL

ÖTEKİLER GİBİ BİR BALIK Bunu nasıl yaptığımı çoğu zaman hayal bile edemiyorum.Herkesin balığı nasılsa benim balığımda öyleydi.Kuyruğu olan,solungaçları olan sade bir balıktı.İnsanlar bir günlüğüne bile olsa evlerinden ayrılacakları zaman kedisini,köpeğini,çiçeğini,kuşunu güvendiği yakın bir dostuna ,komşusuna bırakırlardı.Ama nasıl olurda ben öylece bırakıp gitmiştim. Aslında çokta kızmıyorum kendime dayım ve teyzem sanki bir mirastan geriye kalan malları paylaşır gibi paylaşmışlardı kardeşimle beni ve üstelik ayrı ayrı dünyalara,farklı hayatlara taşımışlardı bizi. İşte böyle bir ortamda nasıl olurda balıklarıma sahip çıkabilirdim.Sonuçta benim balıklarımda diğerleri gibiydi.Ben ne yapsaydım da o balıklarımı yanıma alabilseydim...
21 Mayıs 2020

Dinbaz Herifler

Her fırsatta kadını din adına hor görme eğiliminde olan dinbazlar, sizlere sesleniyorum. Kadınlar sizin bilmem neyinizin kölesi değil. Kadınları iki dakikalık zevk olarak gören dinbaz erkek […]
18 Mayıs 2020

Helal Olsun

Ah ahh 15 yıl Fetönün ülkenin kılcal damarlarına kadar girmesine sebep olan, Dini sırf kendi menfaatleri ve emelleri ve hatta ihtirasları yüzünden istismar eden, Çözüm süreci!!! […]
18 Mayıs 2020

Keşke Ah Keşke

Keşke kimsenin saçına ak olmadan, kimselerin sırtına yük olmadan, kimsenin kalbine konmadan göçebilseydim bu alemden. Ama bu mümkün değil insanız nihayetinde. Mükemmellik peygamberlere mahsus. Hoş Adem […]
16 Mayıs 2020

Hititler

Hititler, Anadolu’da ve Suriye’de Çorum ili sınırları içinde bulunan Hattuşa başkentidir. M.Ö. 1700 ve 1200 yılları arasında etkin olmuş, antik bir topluluktur Kadeş Antlaşmasıdır. Tarihin bilinen ilk büyük […]
15 Mayıs 2020

Ah İnsan Ah

İnsan en büyük kötülüğü kendi kendine yapıyor. Bu da yetmiyormuş gibi kendi kendisini yorup duruyor üç günlük dünya ve beş kuruşluk insan!!lar için. Değersiz olduklarını bile […]
15 Mayıs 2020

Nasıl Olsa Aynı Gemideyiz …

Batman’dan çıkan petrolü Shell’den alıp, Rize’nin çayını Lipton’dan içip, Ordu’nun fındığını Nutella’dan tüketip, Ege’nin tütününü British Amerikan Tobaccodan içip, dış mihraklardan bahseden din kardeşim sana sesleniyorum […]
14 Mayıs 2020

HAKKINI VERİYORUZ

Helal olsun bize, dünyanın hakkını veriyoruz hatta yalancılıkta yarışır derecede iddialıyız Dünya ile. İnsanız ya kopan fırtınalara aldırış etmeden Umut tarlalarına hasat ekmekten geri duramıyoruz. Her […]
14 Mayıs 2020

Ah yalan dünya…

Yusuf Has Hacip, “Helalin adı kaldı, onu gören yok. Haram kapışıldı, hâlâ doyan yok.” dediğinde insanlık henüz 11. yüzyılda yaşıyordu. Zaman su gibi akıp gitse de […]
13 Mayıs 2020

Karanlık Yarınlar

13 Mayıs 2020

Durmuyor Durduramıyorum

12 Mayıs 2020

Birlikte Çok Güzeliz

Cübbeli Ahmet hoca ismi ile tanınan dinbaz sosyal medya fenomeninin: “Rüyamda gördüm darbe olabilir, çok büyük tehlike var.” Açıklaması, Yine bir TV programında sunuculuk yaptığını zanneden […]
%d blogcu bunu beğendi: