ERGENEKON’A GELMEDEN… TÜRKİYE’DE DEVLET ZİHNİYETİ

İSTİHBARAT RAPORLARINDA İSRAİL’İN GAP SENARYOSU
7 Ekim 2017
DERİN DEVLETİN SOLCULARI – 2-
7 Ekim 2017

ERGENEKON’A GELMEDEN… TÜRKİYE’DE DEVLET ZİHNİYETİ

Türkiye’de
siyasi hayat Türk toplumunun kar
şısına değişik şekillerde çıkarak insanları bazen
şaşkınlığa bazen isyana sürükleyecek duruma
getirebiliyor. Toplumun “devlete ait” oldu
ğu düşüncesine
sahip olan ve bizim için birtakım ya
şam kalıpları ögören birtakım kişiler,
devlet u
ğruna topluma eziyet çektiriyorlar ya
da hiç acımadan yok edebiliyorlar.
1996 yılının Kasım ayında bir kamyon ile içerisinde milletvekilinden
tutunda çete liderine kadar bulunan bir Mercedes marka araçla çarpı
şarak tarihimize Susurluk Skandalı  adıyla geçen süreç, Türk
toplumu için aynı zamanda bir aydın­lanma
terapisi olmu
ştu. Devletin içinde yapılanmış başına buy­ruk
kendilerini çete ilan eden guruplar, bazı durumlarda devlet adına bazı
durumlarda kendi adlarına hiç dü
şünmeden
her türlü suçu i
şleyebildiği, bombalamanın,
insan kaçırmanın, cinaye­
tin, katliamın adeta
yasadı
şı bir resmî politikanın araçları ola­rak büyük rahatlıkla kullanıldığını insanlar bu süreçte yaşayıp gördüler.
Susurluk Skandalı üzerinden tam 12 yıl geçti. Memleketimiz
bu de­
fada
2008 yılının yazında Ergenekon
Davası ile çok önemli bir adli yargı sürecine ba
şladı.
Tarihimizde ilk defa orduda orgene­ral
rütbesiyle emekli olmu
ş subaylar
haklarında terör örgütü kurmak ve yönetmek suçlarından yargılanmaları için
cesur savcılar tarafından iddianameler hazırlandı. Kimi orduevinden kimi
evinden götürülerek gözaltına alındılar.

Devlet çetesi bu de­
fa çok daha geniş boyutlu bir terör örgütlenmesi ile karşımıza çıktı.
Kitapta Ahmet İnsel
ve
Ümit Kıvanç’a ait broşürler anlatılmaktadır.
Bu bro
şürlerde yer alan iki yazıdan Ahmet İnsel’
inki 1996’da,
Ümit Kıvançınki 1999’da yazıldı.
Bu broşürlerin hazırlanması
esnasında Ergenekon
İddianamesi mahkeme tarafından kabul edilmiş, ancak isimleri darbe girişimlerine karışan ve
tutuklanan iki emekli generalle ilgili ikinci iddianame henüz
hazırlanmamı
ştı.
Bu kitapta, devletin toplumu ne gözle gör­ğü ve ona ne yapmaya çalıştığı konusunda bir temel eser ve Milli Güvenlik Kurulu ya­yını
olan
Devletin Kavram ve Kapsamı,
isimli kitaptan bahsedilmektedir.
Devletin Kavram ve Kapsamı, isimli kitap Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin 1 no’lu yayını olarak 1990 yılında Ankara’da
basılmı
ş bir
kitapt
ır.
 Burada hem böyle
bir metnin incelenmesi (bro
şürdeki İlkyazı) hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne kadar devam eden otoriter yapının dayandığı ideolojik
zeminin
tanınıp bilinmesi amaçlanmaktadır.
Kendilerini, ilerici, çağdaş, demokrat, sosyal demokrat, sos­yalist
sayan çok sayıda toplulu
ğun,
bu eserden özel bir fayda sa
ğlamaları amaçlanmıştır. Çünkü Türkiye’de açıkça ortada olan bir düşünce vardır ki muhafazakâr ke­sim içerisinde yer almayan herkes, Cumhuriyetin oluşumun­daki Kuvayi Milliye Ruhunu, taşıdıkları bir gerçektir. Bu yüzden bu düşünceye sahip insanlar
bunlar
ı meşruiyet kaynağı olarak gömeye eğilimlidir.
Burada
ele alınan zihniyet ve olgular, hiçbir te­reddüde
yer bırakmayacak
şekilde ortaya koyuyor ki,
28
Şubat Müdahalesinden 27 Nisan Muhtırası’na, gerçekleştirilemeyen Ayışığı ve Sarıkız darbe girişimlerine, ordu komuta heyeti­nin, dönemin başbakanı Ecevit’in yerine kendilerine yakın bir başka kişiyi getirme amacı taşıyan hareketlerine,
Ergenekon
terör örgütünün hükümeti doğru yola getirmeye (DSP-MHP-ANAP
hükümeti) veya dü
şürmeye (AKP hükümeti) yönelik eylemlerine toplum şahit oldu.
Siyasi hayatımızı şekillendiren
geli
şmeler, hâkim devlet
zihniyetinden kaynaklanmaktadır. Yakla
şık kırk yıl­dır gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin ellerinden gelen çabayı sarf ederek
kabul etti
ği
Avrupa Birli
ği üyeliğini niçin bazı çevreler
Türkiye’nin felake­ti olarak
algılamaktadır. AB üyeli
ği, Türkiye’de kimin hangi konu­munu
tehlikeye sokacaktır? Sorusunun cevabı bulunmalıdır.
Kıbrıs’ta her türlü uğraşıyla sürdü­rülen çözümsüzlük
politikasının ardında yatan gerçek amaç, Türkiye’nin
Batı’ya fazla yakla
şmasını önlemek, bir tür siyasi izolasyondan
yararlanarak tam ba
ğımsızlık adı altında otoriter devlet
yapısını sürdürmektir.
Bu
bro
şürde ele alınan MGK kitabında da belirtildiği gibi asıl amaç olan
milleti devletin etrafında bü­tünle
ştirme, durumu millet arasında faaliyet yürütmeden mümkün olmayacağından,
sonunda ordu adeta bir siyasî parti gibi dav­ranmaya,
vatanda
şlara eylem çağrıları yapmaya başlamıştır.
Ülkemizde herkesin her şeyin
arkas
ında derin devlet’i aradığı, çoğu zaman da bulduğu bir kaos ortamıdır.Derin devlet Susurluk’tan bu yana siyasî hayatımızda en
çok kullanılan kavramlardan biri olmu
ştur.
Ergenekon
derin dev­letin operasyonel bir ayağı
konumundad
ır.
Ergenekon Örgütünde Hiyerarşik
mer­
kez
eylem emri veren bir
şef
de
ğil,
i
şlerin
ne y
önde gitme­si gerektiğini belli eden bir üst
siyasi merci konumundadır. Örne
ğin
Ahmet Necdet Sezer cumhurba
şkanıyken böyle bir hiyerarşik merkez oluşmuş durumdaydı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan 85 yıl geçmesine rağmen,
M
İT’in ve polisin yanında,
bazen de kar
şısında, yaygın ve güçlü bir jan­darma istihbarat ağı
bulunmaktad
ır.
Susurluk’un gelip daya­nınca tıkandı
ğı, Ergenekon Davası’nın şim­dilik baş sanığı Veli Küçük ün resmi görevindeyken iki yıl boyun­ca emir
komuta etti
ği JİTEM ‘e herhangi bir hükümet
kısmen dahi olsa müdahale edememi
ştir.Çünkü ordunun  emeklide olsa bir mensubunun hem de bir
orgeneralin savcının emriyle emniyet güçleri tarafından sorgulanmak üzere
gözaltına alınması tarihte bir ilktir.
Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 1996 yılının Kasım ayında ortaya
çıkan Susurluk Skandalı’nın ülkemizdeki sansasyonu devam ederken, Türkiye
Cumhuriyeti devletinin yapısını
şu özlü sözle tarif etmişti: Bakanlar Kurulu siyasî bir müessesedir. Ama Milli Güvenlik Kurulu
devlettir.
” Demirel bu söylediği sözle Milli Güvenlik Kurulunun hükümetten daha güçlü bir yapıya sahip olduğunu belirtmiştir.
1996 yılında Susurluk Skandalı vesilesiyle açığa çıkan birtakım rezil durumlar ya da
2000 yılında Genelkurmay Ba
şkanının onayını almadan bazı kuvvet komutanlarınca yürütülen darbe girişimleri gibi ar­kadan dolanma faaliyetleri,
ne zaman hangi derecede resmi dene­tim
altında bulundu
ğu henüz anlaşılamayan Ergenekon isimli
terör örgütlenmesinin bu denetimin dışında gerçekleştirdikleri eylemlerinin devletimiz açısından yargılanması
önemlidir.
Mesela PKK’nın uyuştu­rucu bağlantılarını kesme amacıyla bir dizi
kirli operasyon yü­
rütülür, ama bu arada resmi görevlilerin bir
kısmı hazır ortama girmi
şken
bu i
şten
kendilerine pay
çıkarma
sevdas
ına kapılarak sonunda, askeri
helikopterle eroin ta
şındığı
iddialar
ına varan skandallar patlak verir.Ya da hesap sorulmayan, astığı astık kestiği kestik silahlı timler oluşmuşken, bunlar kendi
hesaplar
ına adam kaçır­ma, haraca kesme,
kafalar
ını bozanı öldürme eylemlerine kalkışmışlardır.Yeşil isimli bir kötü adam ortaya çıkmıştır. Susurlukun skandal olarak medyada
gösterilmesi, bu tip yoldan çıkmaları belirtmekteydi.
Burada esas olan mesele bir jandarma genel komutanının,
di
ğer kuv­vet komutanları ve Genelkurmay Başkanına rağmen kendi ba­şına
darbe yapmaya kalk
ışması olayı değil, Ergenekon soruşturma­sının en önemli isimlerinden Veli Küçük’ ün Tuğgeneral rüt­besiyle
resmi emir komuta düzeni içerisindeyken yaptıkları olaylardır.
Türk toplumu, as­lında bakarsak devletin kendine ait
saydı
ğı bir alanda, izin verildiği
oran­
da ve uygun görülen tarzda yaşayabilen bir toplumdur.
Milli Güvenlik Kurulu ya­yını
olan
Devletin Kavram ve Kapsamı, isimli
kitaba göre;
 “Devletin
ö
ğelerinden mil­let…” diye
ba
şlıyor. Bireylerin
çıkarları falan, tamam, a
ma bütün bireyler bir
araya gelip milleti olu
şturuyor ve ancak devletin bir öğesi olabiliyorlar. Aynı sayfada, bir sonraki paragrafta, devletin belli başlı un­surları şöyle sayılıyor
Bir halk yani devlete bağlı uyruklar (tebaa),
Bu halkın üzerinde yaşadığı toprak
Ve bu toprak üzerinde yaşayan
halk
ın düzenini sağlayan or­tak yasalar.
Görüldüğü üzere, devletimizi kabul edip etmeme makamın­da birileri var: Öbür devletler. Bir de, devlete bağlı, yani aslına ait birileri
var: bir halk. Buradaki hiyerar
şi hakkında uzun boylu laf etmeye
gerek yok. Uyruk-tebaa kavramının böylesi­
ne rahat kullanılışı ek
izahat
ı gereksizleştirmeye yetmezse, bi­ri ötekine bağlı olan iki varlıktan,
haliyle, birinin asli ötekinin
tabi konumda olacağına dikkat çekilebilir. Gövde
var, ülke. Onun canı, ruhu var, millet veriyor.
Peki, baş nerede? Milletin ve ülkenin
hayrına gerekli gördü­
ğü çalışma ve uygulamaları
serbestçe yapan, millet ve
yurdun
güvenliği için gerekli
görece
ği kuvveti teşkilatlandırıp gerekti­ğinde kullanan kimsede baştır.
Devlete verilen vergi devletin
yaptı
ğı görevlerin karşılığı verilen bir ücret olarak kabul edilemez. Hizmet millete yapıldığına göre, millet bunun parasal yönüne katılmak
zorundadır.
Hizmetin millete yapılması ne anlama geliyor
acaba. Yapılmaması da mümkün müdür. Millet bunun parasal yönüne katılmak
konusunda istek­siz davranırsa ne olur.
MGK kitabının yazarlarına göre, evrendeki canlı-cansız bütün
varlıkların bir varolu
ş
nedeni vard
ır. Kendilerine özgü işlevleri de buna göre şekillenmektedir.
Bu kitaptaki tanıma
göre penguenlerin ve çalı
çırpının bile onsuz edemeyece
ği böy­le bir evrensel yasadan devletlerin bağışık olması da haliyle düşünülemiyor. Her
devletin kendine ait bir varolu
ş nedeni vardır. Her devlet ve millet bunu
bilmeli ve bunun bilincinde olmalıdır.
Varoluş nedeni” nasıl tespit edilecekmiş? Bilimsel, akıla ve gerçekçi
yöntemlerle. O halde bu i
şi dağdaki çoban veya te­levizyondaki mankenin,
uluorta toplanmı
ş
kalabal
ıkların yap­mayacağını tahmin edebiliriz. Kim yapacak? Kim tespit edecek devletin varoluş
nedenini? Buna k
ısaca “uygun
birileri” diye ce­
vap versek uygunsuz mu
olur?
Evet, uygun birileri bunu tespit edecek, bütün millet hem
bilecek hem bilincinde olacak. Sadece bilmesi yetmiyor
ya­
ni. Bilincinde olmanın ayrıca vurgulanması, bilinecek
olan
o
şeye
göre davranılaca
ğını belirtmek, varoluş nedeni kavra­mının operasyonel bir içerik taşıdığını göstermek İçin. İstiklal Marşı‘nın on kıtasını ezberletmekten farklı bir durum.
MGK kitabına göre milleti
devletin etrafında bü­
tünleştirmek ne demek? Kitabın yazarları, devlet iradesi dışıda bir de milli irade’nin bulunmasından yana değil anlaşılan. Burada tek
irade altında bütünle
şilmesi,
hedef olarak konuyor.
Bu
noktada, ya
şadığımız topraklarda hüküm süren, devletin varoluş nedenini öğrenebiliriz artık. Türkiye Cumhuriyetinin varoluş nedeni;
T
ürk vatan
ve mil­
letinin ebediliğine, Türk Devleti’nin kutsallığına dayanır. Türkiye Cumhuriyetinin varoluş nedeni: Türk Milleti’ni,
milli birlik ve bütünlük içerisinde, milli
kültür ve öz değerlerine uygun olarak, çağdaş, medeni
ve adil bir
yönetimle
barı
şı, huzuru ve refahı sürekli kılarak
ebediyen ya
şat­maktır.
Türkiye Cumhuriyetinin varoluş nede­ni, üç şeye dayanıyor;
Türk Devleti’nin kutsallığı
Türk milletinin ebediliği
Türk vatanının ebediliği.
Oldukça eleştiriye
a
çık bir kavram olan ve bizzat bu kitabın yazarla­rının bile yaptıkları çeşitli
tarifler nedeniyle asla açıklayamaya­
cakları
şu kutsallık, gelip her şeyin dayandığı asli kavram oluyor.
Ne bu? Din mi? Devlet dini mi? Devlet
sınırları, ba
şka devletlerle antlaşmalar yapılarak vs. çizil­diğine göre, bu kutsallık, önüne gelenin içine elini daldırabildiği bir
kutsallık mı?
MGK kitabı, devletin kavram ve kapsamını tarif etmiyor; bizi bir devlet dinine çağırıyor. Bu kutsal durumdan uzaklaşıp basit insanların sorunlarıyla uğraşalım. Kürt sorunu, 1923’ten
itibaren, otoriter devlet ve yönetim gelene
ğinin önemli bir taşıyıcısı olmuştur. Kemalizm Kürt sorunu­nu
gericilikle mücadele kisvesi altında sürdürmeye özen gös­terdi. Böylece hem kendi ilerici me
şruiyetinin zedelenmesini hem
Türk unsurlar arasında Kürt sorunu konusunda kar
şı
bir
tavır
olu
şmasını engelledi. Bir yandan,
rejime sadık Kürt
şeyh ve ağalarını milletvekili tayin
ederken, di
ğer taraftan Doğu Anadolu’da gericilikle mücadele adı altında Kürt
seçkinlerinin gücü­
nü yıkmaya yönelik askeri girişimlerde bulunmuştur.
Cumhuriyet döneminde Otoriterizmde; Millî Şef (İsmet İnönü) dönemi olarak
tanımlanan 1938–1945 yıllan ara­
sında, otoriterizmin dozu
düzenli olarak ara ara artar, ama tek-parti
bünyesinden ziyade devlet otoritesi için­
de yo
ğunlaşır duruma gelir. Atatürk dönemin­deki tek-parti yönetimi ile İnönü dönemindeki tek parti yöne­timi arasında temelde bir fark bulmak güçtür.
         1924
Anayasasında yer alan ama Mustafa Kemal ve
İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlıklarında uygulanmayan Meclis üs­tünlüğü ilkesi, çoğunluk partisinin oluşturduğu parti meclisi­nin üstünlüğüne götürür. Bu da, o
partinin lider oligar
şisinin kendini milli
iradenin tek ve gerçek sözcüsü olarak görmesi­
ne
yol açar.
DP’nin
siyasal özgürlükleri kısıtlama giri
şimleri, üniversite
mensuplarına siyasi faaliyette bulunma yasa
ğıyla başlar, 1950’de yürürlüğe giren Basın Kanunu’na bir yıl sonra yasaklar ve kı­sıtlamalar
getirilmesiyle devam eder, CHP mallarının müsade­resine, siyasi partilerin
kapatılmasına, muhalefete oy veren se­
çim bölgelerinin
cezalandırılmasına, parti faaliyetlerinin kısıt­lanmasına, kamu görevlilerini re’sen emekliye sevk etme yetki­sinin
idareye tanınması gibi önlemlere kadar uzanır.DP yönetimi, otoriter gelene
ği sürdürürken, halk desteği­ni sağlamak için muhafazakâr temaları ön
plana çıkarır ve asker sivil bürokrasinin
iktidarını zayıflatacak giri
şimleri
devreye so­
kar.
DP
yönetimi, otoriter gelene
ği sürdürürken, halk desteği­ni sağlamak için muhafazakâr temaları ön
plana çıkarır ve asker sivil bürokrasinin
iktidarını zayıflatacak giri
şimleri
devreye so­
kar. Bunlar otoriter gelenek içindeki
kutupla
şmayı
art
ırır ve gerginliği tırmandırır. Demokrat Parti, otoriter siyaset gelene­ğinin araçlarını kullanmaktan çekinmemesine rağmen,
otori­
ter devlet yapısını sarsıcı bir işlev görür.
Popülizm, DP siyaseti içinde Ön plandadır.
Popülizmi, geleneksel devlet otoriterizmi güçlerine kar
şı bir
toplumsal taban olu
şturmak
amac
ıyla aktif biçimde kullanır. Buna tepkinin askerî darbe
biçiminde tezahür
etmesi, Cumhuriyet rejiminin aslî kurucu dinamiklerini
açıkça ortaya koyar. Darbeyi sadece DP
uygulamalarına kar
şı tepki­ye indirgemek doğru değildir. Unutmamak gerekir ki, 1950 se­çimlerinden hemen sonra TSK içinde darbe konusu konuşul­maya başlamıştır. 1957’deki 9 subay olayı
öncesinde orduda çe
şitli gruplar bu konuyu amatörce bir heyecanla konuşmak­tadır.
27 Mayıs darbesinin esas motivasyonu, seçimleri DP’nin kazanmı
ş olmasıdır. DP’nin anti-demokratik
olarak yaptıkları ise dar­beyi olgunla
ştıran etmen olmuştur.
1924’ten 1950’ye kadar TBMM içinde­ki
en güçlü sosyal grubu olu
şturan
asker k
ökenli milletvekille­ri, 1950’de Meclis’in yüzde 3 üne düşer. 26 yıllık CHP iktida­rında,
Milli Savunma Bakanlarının hepsi asker kökenliyken, DP
hükümetlerinde Millî Savunma Bakanları, tek istisna dışında, si­vilden gelmişlerdir. 27
Mayıs askeri darbesi, bir özlemin yanı sıra, bir tep­kinin ifadesidir.
Ordu gölgesinde 2. Cumhuriyet
1961 Anayasası, başlangıç bölümünde, Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne millet adına yönetime el koyma yetkisi tanımaktadır. Türkiye’de egemen güç, kişi kişi değil ama kurum olarak TSK yüksek
komuta heyetidir. Otoriterizmin
önemli bir
tezahürü olan sivil
siyasete güvensizliğin ifadesi, 1962 yılında işlemeye
ba
şlayan Milli Güvenlik Kurulu’dur.
Yaratılan MGK, Bakanlar Kurulu’na e
ş düzeyde
bir konumdadır.
27 Mayıs darbesini yaparak, asli siyasal gücün kimin
elinde olundu
ğunu toplumsal
bilince kazıyan Türk Silahlı Kuvvetleri, 1961–1971 yılları arasında kendi içindeki
hiyerar
şi dışı
birka
ç darbe girişimini de bertaraf eder. Askeri yargıda Danıştay’ın devreden çıkma­sı ve bunun yerini
Askeri Yüksek
İdare Mahkemesinin alma­sı anlamlıdır. Danıştay’ın tasarruflarından AP de son derece şikâyetçidir. Bunun yanında, Devlet Güvenlik
Mahkemeleri’nde askerî hâkimlerin yer
almasıyla yargı askerile
ştirilir. Her iki parti de, genetik olarak otoriterdirler. Komünizm umacısının siyasal planda araçlaştırılması yoluyla, asli
siyasal otorite nezdinde me
şruiyet
elde etme stratejisi uy­gularlar.
Ordu yönetiminde otoriter 3.
Cumhuriyet
Bu olay yeni bir süreç değildir.
Cumhuriyetin kurulu
şundan buyana bir alt akıntı ya da fiili durum olarak geçmişten gelen güçlü yürüt­me ve güçlü devlet dinamiği, önce 1961 yılında parti hükümeti kar­şısında güçlü askeri bürokrasi
biçiminde, sonra 1982 yılında, hem
parti hükümeti karşısında daha güçlü bir askeri bürokrasi hem de yasama yürütme yargı karşısında güçlü ve denetimsiz bir Cumhurbaşkanı şeklinde kanunilik kazanmıştır.
Kürt sorunu konusunda aykırı bulunan her türlü düşünce, tavır ve renk kompo­zisyonuna
kar
şı kendini belli eder.1990’lar Türkiye’si için bir turnusol kâğıdı iş­levi görür. Örneğin DEP’ in kapatılma
davasında DGM savcı­sı, bir siyasal partinin kapatılmasına neden olacak suçlar
liste­sine, siyasal eylem suçu’ nu da ilâve
eder.
Dokunulmazlıkları
kaldırılan DEP milletvekil­lerinin Meclis içinde Emniyet güçleri tarafından
tutuklan­ması, iç devletin Meclise verdi
ği, Meclisteki çoğunluk milletvekilinin
de isteyerek
kabullendiği bir gözdağı olmuştur.

 

Türkiye’de demokratikleşme
maceras
ı çok zor bir yolda devam etmektedir.
İki farklı otoriterizmin çatıştığı bu zorlu yolda devam
etmek, son derece istikrarsız bir yolda devam etmek demektir. Bu zorlu yolda
muhtemelen kazalarda olacaktır. Bu otoriter patika yoldan çıkma macerası
tehlikeli ve heyecanlı olacaktır.
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: