ERGENEKON’UN ŞiFRELERİ — Ali Erkan Kavaklı

Ali Erkan Kavaklı: 43 kitabı yayınlanan ve 600’den fazla “Eğitim, Başarı Motivasyon” konferansı veren Ali Erkan Kavaklı, 1952 yılında Konya Seydişehir ilçesine bağlı Kavak köyünde doğdu. İlkokulu Kavak’ta, orta ve liseyi Konya’da okudu 1971 yılında liseden mezun olunca İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girdi. 1976 yılında fa- külteden mezun oldu ve öğretmenliğe başladı. Hatay, Sivas, Divriği, Suşehri. Çanakkale ve İstanbul’daki çeşitli okullarda, altı yıl da Almanya’da edebiyat öğretmenliği yaptı Yazı hayatına hikaye ile başladı, ilk hikayesini 1974 yılında yayınladı. Daha sonra çeşitli dergi ve gazetelerde sürekli yazılar yazdı. Halen Vakit’te haftalık yazılar kaleme almaktadır.1988 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın açtığı imtihanı kazanarak Almanya’ya gitti, altı yıl orada kaldı. Almanca öğrendi, Alman edebiyatı ve modem literatür ile ilgili kurs ve seminerleri takip etti. Halen özel bir okulda mesleğini sürdürüyor; eğitim, motivasyon, başarı ve kişisel gelişim üzerine seminerler veriyor. Almanca ve Arapça bilen yazar, iki çocuk babasıdır.Kavaklı,liselerde okutulan edebiyat, dil bilgisi ve kompozisyon kitaplarını hazırlayan komisyonda görev aldı, komisyon başkanlığı yaptı. Kavaklı, sanat anlayışını şöyle açıklıyor:”Sade bir dille, insanların ve insanlığın problemlerini ele alan roman ve hikayeleri kaleme alıyorum. Post modern bir tavırla yazıyor, revaluasyonerist bir üslubu benimsiyorum. İnsandan kötüden iyiye, çirkinden güzele, inançsızlıktan imana doğru değiştirmeyi, barış ve kardeşlik duygulandı güçlendin nevi hedef edindim. İnsandan melekleştirebilirsek dünyayı cennete çevirebileceğimize inanıyorum. Bu maksatla yazıyorum. Gerilimli, heyecanlı ve vakaya dayalı roman ve hikaye yazıyorum. Başarı ve eğitim kitaplarının yanı sıra verdiğim seminerlerle insanımızın başarısını artırmak için çalışıyorum.”

Kişisel Gelişim ve Eğitim:

  1. 1. Başarıya Götüren Yol 2. Öğretmeni Başarıya Götüren Yol 3. Evde ve Okulda Başarılı Eğitimin Sırları 4. Başarı İnanç İşidir 5. Beyin Gücünü Etkili Kullanma Sanatı 6. Yüzyılın En Büyük Pedagojik Yanlışı Karma Eğitim 7. En Sevilen Öğretmen Hz. Muhammed (sav) 8. Derdimi Seviyorum 9. Sınav Stresini Yenme 10.İIham Veren Öğretmen 11. Dehanı Keşfet, Zekanı Geliştir 12. Yüreğini Ateşle 13. Başarının Manevi Dinamikleri ve Bediüzzaman

Romanları:

  1. Gülü Koklayamadım, 2.Alman Doktor, 3. Gecenin Siyah Kalbi, 4Umudun Rengi Soldu, 5. İnsanlık Ayağa Kalk, 6. Başkaldırıyorum, 7.Hicran, 8 Mafya Kıskacında Vurgun, 9. itiraf Ediyorum, 10. İntikam, 11.Hançer Saplı Yüreğimde, 12.Çığlık, 13. Cehennem Vadisi, 14. Kader Kapımı Çaldı, 15.Hayata Gülen Öğretmen,16.Bilge Ôğretmen. 17.Zorluklar Sırtıma Binin

Hikayeleri:

1.Avrupalı Mevlevi,2.Avrupa’da İslam’a Gönül Verenler, 3.Yemin,4.Gönülleri Fethedenler

Şiir Seçkisi: 1. Güldeste, 2. Sevdalı Şiirler

 Ders Kitapları: 1. Türk Dili ve Edebiyatı 2.Dil Bilgisi 3.Kompozisyon


 

 

ERGENEKON’UN ŞiFRELERİ

ÖNSÖZ

2 Aralık 2008 idi. Konferans vermek için uçakla Ağrı’ya gidiyordum.Uçak, Ankara 00.jpgüzerinden aktarmalı idi.Ankara’da yanıma Ağrılı 60-65 yaşlarında kısa beyaz saçlı, ince yapılı, kısa bıyıklı, sakalsız bir ihtiyar oturdu. T anıştık. Kamil Amca Ağrılı idi. Hayvancılık ve çiftçilik yapıyordu. Oğullarının ve akrabalarının bir kısmı Ankara’ da oturuyorlardı. Onları ziyaret için Ankara’ya gelmiş, bir süre çocuklarının yanında kalmıştı, geri dönüyordu.Konu döndü dolaştı terör konusuna geldi. Ülkenin baş belası PKK terörünü konuşmaya başladık. “Bu PKK terörüne ne diyorsunuz? Neden bin yıl birlikte yaşamış bu ülke insanı 25 senedir savaşa tutuştu? Bu kavgadan ne karınız oldu?” Eliyle kısa saçlarını arkaya doğru taradı. Dar alnını ovuşturdu.Siyah gözlerini bana çevirdi. Öfke dolu bir sesle şöyle dedi: “Bunlar dinsiz, imansız evlat. Allah’tan korkan adam öldürür mü? İnsan öldürmek günah değil mi?” Allak bullak olmuştum. Ülkemizin Batı’sında yaşayanların zihinlerindeki şablonu paramparça eden şeyler söylüyordu Kamil Amca. Bazılarımıza göre Doğu’da yaşayan herkes terörist veya destekçi idi. Kamil Amca ise, bambaşka şeyler söylüyordu.Benim düşünceye daldığımı görünce tekrar sordu: “Adam öldürmek günah değil mi? He!” “Günah tabii, Kamil Amca!” diyerek onu onayladım. Tekrar derin düşüncelere dalmaktan kendimi alamadım:

“Sıradan bir vatandaş Kamil Amca’nın bildiği ve çok sade bir şekilde ifade ettiği gerçeği, senelerdir ülkeyi yöneten koca koca devlet adamları neden bilmiyor? Neden bu milletin çocuğuna dinini, imanını öğretmiyorlardı? Okullarda çocuklarımıza haram ve helali anlatmak, 300 milyar dolar harcayarak dağlarda terörist avi am aktan daha mı zordu? 2008 yılı itibariyle ülkemizin iç ve dış borcu 300 milyar dolar. Eğer teröre para harcamasıydık Türkiye iç ve dış borcu olmayan bir ülke olacaktı.” Mehmet Akif’in o muhteşem mısraları aklıma geldi:

“Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır; Faz ilet hissi insanda Allah korkusundandır. Çekilmiş farz : edilsin yüreklerden havf,ı Yezdan’ın, Ne irfanın tesiri kalır, billahi, ne vicdanın!”

Acaba devlet büyükleri, eğitimciler, strateji uzmanları Yunus Emre’nin aşağıdaki mısralarını çocuklarımıza öğretseler adam öldürmenin, bunun için terör örgütleri kurmanın, silah depolamanın, CIA ile işbirliği yapıp yerli ve taşeron Ergenekon örgütleri kurmanın anlamı kalır mıydı?

Ne güzel söyler büyük Yunus:

            “Geldi geçti ömrüm benim / Bir yel esip geçmiş gibi. Hele bana şöyle gelir/ bir göz açıp yummuş gibi. İş bu söze Hak tanıktır / Bu can gövdeye konuktur.Bir gün ola uça gide / Kafesten kuş uçmuş gibi. Miskin adem oğlanını / Benzetirler ekinciğe. Kimi biter, kimi yiter / Yere tohum saçmış gibi. Bu dünyada bir nesneye / Yanar içim, göynür özüm. Yiğit iken ölenlere / Gök ekini biçmiş gibi.Bir hastaya vardın ise / Bir yudum verdin ise Yarın anda karşı gele / Hak şarabın içmiş gibi. Yunus Emre’m bu dünyada / İki kişi kalır derler:Meğer Hızır, İlyas ola / Ab’ı  hayat içmiş gibi.”

   Ülkemizi anlamsız Kürt-Türk, Alevi-Sünni kavgalarının içine sürükleyen ve geri bırakan, Pentagon senaryolarını burada uygulamak isteyen taşeron örgütlerin foyasını meydana çıkarmak için bugüne kadar beş roman kaleme aldım: Mafya Kıskacında Vurgun, İtiraf Ediyorum, İntikam, Cehennem Vadisi, Ergenekon’un Şifreleri… İlk dört romanım çok okundu, çok konuşuldu, çok tartışıldı. Ergenekon’un Şifrelerinde de ülke gerçeklerini polisiye roman kurgusu içinde okumak isteyenlerin ilgisine layık olacağını ümit ediyor, ülkemizin bir an önce terör belasından kurtulmasını, demokratikleşmesini. gelişmiş ülkeler arasında onurla yerini olmasını diliyorum. 500 sene yönettiğimiz Yunanistan’ dan üç kere geri kalmak bize yakışmıyor.Türkiye yarını olan bir ülke. Uyanan bir dev. Mutlu yarınlar dileğimle …

                              Ali Erkan Kavaklı
Mart 2009/ İstanbul

KAOSA DOGRU KURŞUN ADIM

Müfettiş Safa Bey son derece sıkıntılı idi. Bütün gece uyuyamamış, sabaha kadar yatağın içinde dönüp durmuş, hep kabuslar, karabasanlar görmüştü. Suikastlar, pusular, çeteler, silahlar, baskınlar, vurulmuş insanlar, kanlar, gözyaşları ve yürek sızıları … En korkunç olanı da ilkokul ikiye giden kızı Gizem’le ilgili gördüğü rüyaydı. Biricik kızının haydutlar tarafından okul çıkışı kaçırıldığını görmüş, gecenin bir saatinde yürek çarpıntısı ile uyanmıştı. Beyni kazan gibi kaynıyordu. Hafızası; arabasına konan bombalar, uzaktan kumandalı bomba düzenekleri, PKK kampları, Çektarlar, Rojalar, Kendallar, Rojinler, Kalkerler, Redürler, kaleşnikoflar, kanaslar, uziler, el bombaları ile dolu idi. Kafasının içi sanki ceset tarlası; yüreği korku ve gözyaşı
deposuydu. Yeraltından kayıyor, gökler üzerine çöküyordu. Rüyadan sonra yatağına doğruldu. Kabusun etkisiyle iliklerine kadar ürperdi. Üzerinde yün yorgan olmasına rağmen uzun süre yatağın içinde tir tir titredi. Sanki duvarı baştanbaşa kaplayan ayna, tavana değen gardırop, uzun ve beyaz perdeler, tavan da titriyor, beyaz duvarlar, pencereler üstüne geliyordu. Duvar dibinde ki komodinler, evin köşesinde sarılı duran halı, kapıdaki askıya asılı elbiseler de titriyor gibiydi. İç çekti. “Aman Allah’ım!” diye inledi. Onun inilti ve heyecanına Zahide uyandı, ne olduğunu sordu. Müfettiş “Bir şey yok, kabus görmüşüm.” diyerek geçiştirdi. Kadıncağız üzerine gitmedi. Müfettişin tehditler sonucu psikolojik buhranlar geçirdiğini, yurt dışında uzun süre psikolojik tedavi gördüğünü biliyordu. Müfettiş, yeniden yatağa uzandı. Gözlerini karanlığa dikerek düşüncelerini yeniden dizayn etmeye koyuldu. Komiser Rasim’le mutlaka bir araya gelmeli, esaslı bir inceleme başlatmalıydılar. Böyle günlerde en çok da Yzb. Hüseyin’in yokluğunu hissediyordu.Onsuz kolunun,kanadının kırık olduğunu düşünüyordu. Yeni bir tim oluşturmalı ve operasyon için MİT başkanı, içişleri bakanı ve başbakanla görüşmeliydi. Tecrübeleri ona bunları söylüyordu. çete, kaos ve kargaşa peşindeydi. Olaylar kontrolden çıkarsa kan gövdeyi götürürdü. Dün General Yener’le görüşmüş ve bunları konuşmuşlardı. Derin devlet kamuflajına bürünen çete, tehlikeli açılımlar içindeydi, Kuva-yı Milliye ve Vatansever Kuvvetler Güç Birliği dernekleri pıtırak gibi memleketin her köşesinde bitiyor, tehlikeli oyunlar tezgahlıyorlardı. Mersin’de Türk- Kürt çatışması peşindeydiler. Örgüt üyelerine ölme-öldürme yeminleri yaptırıyorlardı. Yataktan doğruldu. Ayaklarını yere sarkıttı. Gözler hala kapalı idi. Elleri ile dizlerini yokladı. Dizleri fena ağrıyordu, romatizmaları azmıştı. Kaburgası etine batıyordu sanki. Karnı sancılıydı. Yatmadan önce meyve yemişti. Muz çoğunlukla gaz yapıyor ve mide sancısına yol açıyordu. Bundan sonra gaz yapan meyvelere dikkat etmeliydi. Gözlerini ovuşturarak ayağa kalktı. Zahide’ye baktı. Müfettişin karın ve kafa sancılarından habersiz uyuyordu

.Birazdan o da kalkacak, Gizem’i okula hazırlayacak ve kendisi de hastanenin yolunu tutacaktı. Müfettiş erken uyanmıştı Saat henüz altıydı.
Terliklerini giyerek lavaboya yürüdü. Gözlerine baktı. Akşamdan kalma yorgunluk göz halkalarına yansımıştı. Gözlerinin önündeki halkaların birkaç günde birdenbire irileşiverdiğini fark etti. Saçları kar beyaz olmuştu.”Bu berbat işler beni adam akıllı yıprattı. Hele bu kabus dolu rüyalar … Bugünkü hepsinden kötüydü. Bunu Zahide’ye anlatmamalıyım.” diye söylendi. Tuvaletten sonra havluyu kaptı ve banyoya yürüdü. Soğuk duş altına girince sinir sistemi uyarıldı. Dişlerini sıkıp bir süre soğuğa alışmaya çalıştı. Önce ayaklarını dizlerine kadar yıkadı, sonra suyu başından aşağı saldı.

 Kısa sürede vücut soğuk suya alıştı. En çok da sırt ve boynu tepki veriyordu. Dizlerini soğuk ve sıcak suyla şokladı. Duşun getirdiği rahatlama ile olayları daha berrak düşünmeye başladı. Akşam okuduğu belgelerde şok suçlamalar vardı. “Ulusalcılar” hiç de ulusa faydalı fırıldaklar çevirmiyorlardı.İcra Komitesi Başkanı emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün sırdaşı gazeteci ve MİT ajanı olduğu iddia edilen Tuncay Güney, Kuzey Irak’ta Talabani ve Barzani’ye 12’şer bin, PKK’lı Cemil Bayık’a da altı bin adet silah gönderdiklerini söylüyordu. Tuncay Güney, Akşam gazetesinde olayı,”CIA, Kuzey Irak’a silah sevkiyatı yapıyor” şeklinde haber yapmıştı.Fakat sevkiyatı Ergenekon örgütünün yaptığını biliyordu. Güney, olayı sorgulamaları sırasında İstanbul Terörle Mücadele Şubesi Müdürü Adil Serdar Saçan’a anlatmıştı. Org. Eşref Bitlis ve ]İTEM’in 4. bölge komutanı Bnb. Cem Ersever’in bu sevkiyatı ve daha fazlasını biliyorlardı. İşin içinde PKK’nın hayat kaynağı uyuşturucu ticareti de vardı. Örgüte gece görüş dürbünü bile vermişlerdi. Bitlis ve Ersever bütün bunlara karşı çıktıkları için suikast sonucu öldürülmüşlerdi. Emekli bir general, ulusalcı kimliği ile kirli işlere bulaşmış ve karşı çıkanları temizletmişti. İhanetle eş değer işleri bir general nasıl yapabilirdi? Sonra Ergenekon nasıl bir örgüttü? Gözünü kırpmadan Jandarma Komutanı Bitlis’in uçağına bomba kovabilmişti?Belgede terörist başı Abdullah Öcalan’ın Ergenekon üyesi olduğu yazılıydı. “Vatansever” Veli Küçük, Milas’taki çok değerli arsaların satışını yapıyordu. Bir arsanın satışı için devreye giren emekli Tuğgeneral Küçük, yeğeni ile tarafların anlaşmasını sağlamıştı. Anlaşmanın bozulması halinde taraflar Küçük’e 2 milyon dolar ödeyeceklerdi. Anlı şanlı generaller, emekli subaylar adaya gidip 30 bin kişinin katili olan Öcalan ile görüşme yapmışlardı. Org. Çevik Bir ve Org. Hurşit Tolon’un da görüşenler arasında olduğu gazetelere aksetmişti. Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun adamları da İmralı yollarına düşmüştü, Emniyet İstihbarat Dairesi eski başkanı Bülent Orakoğlu.”İhanet Çemberi” isimli kitabında PKK’lılarla bazı albayların İsviçre’de bir araya geldiklerini belgelerle anlatıyordu. Vatanseverler, vatan hainleri ile kol kala idi ve inanılmaz bağlantılar söz konusuydu. Kafası karma karışıktı. Hisleri, tehlike çanlarının kendisi için de çaldığını söylüyordu. Vücudunu sabunladı. Önce sıcak suyu açtı. Sabunları akıttı. Arkasında şoklama yapmak amacıyla soğuk suyu açtı. Tüylerinin ürperdiğini hissetti. Hava ayazlı idi. Mevsime rağmen geceleri soğuk oluyordu. Sokağa çıkarken sıkı giyinmeliydi.Yoksa zatürreeye yakalanmak işten bile değildi. Bornozu sırtına geçirdi. Başını havlu ile iyice kurulayıp sarmaladı. Sessizce odaya geldi.Oda sıcaklığı 22 derece idi ve keyif vericiydi. Dışarıda ise fırtına vardı. Bahar sert geçiyordu. Gözlerini dinlendirmek amacıyla yatağa uzandı. Başı uğulduyor, karın ağrıları devam ediyordu. Dizleri şoklamaya rağmen sancılı idi.

Yatağa uzanır uzanmaz cep telefonu ses verdi. Mesaj gelmişti.Uzanıp komedinin üzerindeki telefonu aldı. Tuş kilidini açtı.Mesajı okumak için tuşa dokundu.Gözlerinin içinde alev gibi kelimeler yanıp söndü:

“Ülkeyi kana bulayacak eylemler serisine devam. Sırada şok eylemler var. Bugün öğle saatlerinde Danıştay’da kıyamet kopacak. Kıyamet senaryolarını aratmayacak eylemlerle ülke sarsılacak. AB yalakası hükümet indirilecek. Çanak yalayıcılarına hesap sorulacak. İşbirlikçiler anasından doğduğuna pişman edilecek. Sıra sana da gelecek. Kovanına çomak sokulacak, kulağına kar suyu kaçacak, ağzının tadı bozulacak. Anandan doğduğuna bin pişman olacaksın … Sokrates”

Mide sancısının arttığını hissetti. Romatizma ağrıları daha da şiddetlendi. Göz halkaları sancılandı.

 Dişlerini sıktı. “Karanlık güçler, kaosçular, komplocular iş başında…Bize rahat yok.”diye mırıldandı. Yattığı yerden doğruldu. Mutfağa yürüdü. Bir neskafe içip uykuyu ve uyuşukluğu kovalamalıydı. Ocağa su koydu. Elbise dolabının başına gelip giyinmeye başladı. Mavi çizgili beyaz gömleğini giydi, düğmeleri iliklerken oturma odasına geçti, televizyonu açtı. Giyinirken ve kahvaltı sırasında her sabah haberleri dinlemeyi adet haline getirmişti. Televizyon, siyasilerin seyahatlerini ve açılış yaparken yaptıkları konuşmaları veriyordu. Mavi kravatını taktı, çoraplarını giydi. Ceketini askıdan alıp oturma odasındaki koltuğun üzerine koydu. Çıkarken giyecekti. Mutfağa yöneldi. Kahve yapacaktı ki olduğu yerde çakılı kaldı. Televizyona döndü. Sıradaki haber onu olduğu yere çivilemeye yetmişti:”Ergenekon” kitabının yazarı Zihni Çakır, 2002 yılında öldürülen Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu cinayetinin İstanbul Alaşehir’de yapılan “Yeniden Yapılanma Yönetimi ve Geliştirme Stratejileri” toplantısında alındığını iddia etti. Kitapta toplantıya
katılan isimler şöyle kodlanıyor:Fevzi T., Tuncer K, Kemal Y., Erhan D., Gülseven Y.,Bike K.,Haşmet A., Bülent B., Ergün P., Nurettin A. (Veli K’ü temsilen), Doğu A., ve Doğu P. toplantıda örgütün aktif hale getirilmesini kararlaştırdılar. Ayrıca” Analiz, Yeniden Yapılandırma, Yönetim ve Geliştirme Projesi” başlıklı metin de imzaya açıldı. Bu metinde/ daha sonradan basma yansıyacak olan ‘Kişisel çıkarlar adına siyasete yönelmiş ve hedefe ulaşabilmek adına her şeyi mubah sayabilen siyasilerin engellenebilmesi için geriye kalan tek yol suikasttır.’cümlesi de yer almaktadır.”

Müfettiş kalın alt dudağımı ısırdı. Elini dizine vurdu, hayretle söylendi:”Vay be! Heriflere bak! Suikasttan söz ediyorlar! .. Amma da gözü dönmüş adamlar ha! Cinayet şebekesi kurmuşlar ‘’Haberin bundan sonraki bölümü daha şaşırtıcı idi. Spiker önündeki metni heyecansız bir biçimde okumaya devam ediyordu. Halbuki müfettiş nefesini tutmuştu, nerdeyse soluk almadan dinliyordu: 3 Kasım 2002’de Balat’ta yapılan ikinci toplantı, bir eylem planı şeklinde gerçekleşti. İlk toplantıya katılan Necip Hablemitoglu buraya iştirak etmemişti. Onların yerine Ümit Sayın, Tuğgn.Veli Küçük, Yzb. Muzaffer Tekin ve Sevgi Erenol görüşmede yer aldı. Toplantıda bulunanlar yapılacak sansasyonel bir suikastla kendilerince düşman saydıkları Gülen cemaatini ve kendilerinin bağlı oldukları yabancı istihbarat örgütü ile çatışan başka bir ülke istihbarat (Almanya) örgütünün töhmet altında bırakılmasını kararlaştırdılar. Eylem planı için en uygun şey, Hablemitoğlu’nun öldürülmesiydi. Hablemitoğlu, toplantıdan 45 gün sonra öldürüldü. “Vay caniler vay! Kendi adamlarını öldürüyorlar. Adi katiller!” Müfettiş hareketsiz ayakta duruyor, haberi dinliyordu.

Bir sürü iri kıyım adam cinayet planlamışlardı. Bunların peşine düşmeliydi. Medyada her gün yer alan, ünlü bir doçenti temizlemişlerdi. Ülke, oldukça tehlikeli bir cinayet şebekesi ile yüz yüzeydi. “Üçüncü toplantı 27 Nisan 2006 tarihinde Alaşehir’de yapıldı. Burada da ilk iki toplantının müdavimleri ile birlikte sağ ve sol örgütlere mensup tetikçiler yer aldı. Bunlardan birisi çok önemli ve sansasyonel bir saldırıda görev alacak olan Osman Yıldırım’dır. Bu toplantıda Cumhuriyet gazetesine bomba atma kararı alındı. Daha sansasyonel bir operasyon için düğmeye basıldı.”

“Vay be! …Ortalık daha beter karışacak..” diye söylendi müfettiş. Eliyle saçlarını taradı. Dudak büktü. Kafası iyice allak bullak olmuştu.”Sağ ve sol örgütlerin tetikçileri’’diye mırıldandı.Sonraki haber yurt dışı ile ilgiliydi. Müfettiş kafası karışmış vaziyette mutfağa yürüdü. Duyduklarının üzerine epey düşünmesi ve söylenilenleri hazmetmesi lazımdı.Büyük bir bardak aldı. Kaynamış suyu doldurdu. Şeker attı ve üçü bir yerde kahveyi boşalttı.”Hay Allah! Bu kahvenin zaten şekeri vardı.Şapşallık benimki, bunaklık. Pardon, kendime hakaret etmeyeyim bari. Dalgınlık ” diye söylendi

Odaya geldi. Küçük kızı Gizem’in odasına gitti. Mışıl mışıl uyuyordu. Birazdan bu tadı uykunun bölünmesi gerekecekti. Bu zor görev eşi Zahide’ye düşerdi çoğu zaman.Müfettiş salona geldi. Telefonu eline aldı. Rasim’i arayacaktı çevirdi. Telefon kapalıydı.Rasim’in telefonu bu saatte kapatması alışılmadık bir durumdu. Genelde açık olurdu. Bazen iş yerine gitmeden araştırma için başka bir yerde buluştukları da olurdu. İkisi resmi giyinmez, sivil dolaşırlardı. Belki de akşamdan kapatmış.sabah açmayı unutmuştu, Koltuğa oturup kahvesini yudumladı. Sonra da mutfağa yöneldi. Bir şeyler yemeliydi. Bu sırada bir tıkırtı duydu. Başını çevirip baktı. Zahide uyanmıştı. “Hayırlı sabahlar güzelim.””Sana da müfettiş. Hayrola, erkencisin.””Her zamanki gibi kraliçem.” “Bakıyorum, giyinmiş, hatta tıraş bile olmuşsun.””Bugün de mesai var. Tatil gününü iple çekiyorum.” Zahide hafif kıvırcık, kestane rengi saçlarını eliyle arkaya savurdu. 30 yaşlarında görünüyordu. Genç ve güzeldi. Siyah gözlerini müfettişe çevirdi ve gülümsedi, “Biz senin tatil günlerini de biliyoruz. Görev aşkıyla kafayı yemiş birinin tatilinden ne olacak? Bir yere bomba atılır, kabak bizim tatilin başında patlar.” Müfettiş güldü ve elini dizine vurdu: “Aynen dediğin gibi. Eksiği var, fazlası yok.” Kahvesinden bir yudum daha aldı. Kafasındaki arşiv düzenlemeye çalışıyordu. Veli Küçük, Susurluk kazasından beri kamuoyunun bildiği bir isimdi, çete içinde önemli görevleri vardı, hatta operasyonel gücün başı deniyordu. Tuncay Güney ismi de tanıdıktı. Her yerde gazetecilik yapmıştı.Akşam’dan Samanyolu televizyonuna kadar. Sonra da sahte kimlik kullandığı ortaya çıkmış ve Veli Küçük’le de bağlantılı olduğu anlaşılmıştı. Kontra Terör Dairesi eski Başkanı Mehmet Eymür,JİTEM’ e sızan MİT elemanı olduğunu söylemişti. Tuncay Güney, sahte kimlik kullanmaktan yakalanıp sorgulanmış; kendisini sorgulayan ve bağlantılarını deşifre eden İstanbul Terörle Mücadele Şubesi Müdürü Adil Serdar Saçan’ın başını yemişti. Serdar Saçan, aldığı ifadeleri savcılığa vermek yerine bilgi ve belgeleri saklamayı tercih etmiş, belki tehdit,
belki rüşvet almıştı, Belki de her ikisi birden söz konusuydu. Soruşturmayı kurallara uygun yapmadığı için suçluyu koruma ve kollamaktan dolayı meslekten atılmıştı … Zihni Çakır yeni bir isimdi. Zihni Çakır kim oluyordu? Bu şebekenin toplantılarını nasıl haber almış, ne zaman kitap yapmıştı? Kitabın zamanlaması epey ilginçti. Bu isim yakın zamanlarda çok konuşulacaktı. İçerden biri olmalıydı. Yoksa “derin” örgütün adını nereden bilecekti.Kahvesini bitirdi.

 Mutfağa yöneldi.Kahvaltı masasını hazırlamalı, bir şeyler yiyip bir an önce çıkmalıydı. Öğle üzeri Danıştay’da olmalı, operasyon yapabilecek bir ekiple etrafta tertibat almalıydı. Nasıl bir kıyamet koparılacaktı?Ülkeyi neyle sarsacaklardı? Hedefte kim vardı? Ekmeğine tereyağı sürdü, bıçakla reçel ilave etti ve ısırdı. Arkasından zeytine uzandı. Acelesi vardı. Çetenin başı kimdi? Veli Küçük tuğgenerallikten emekli olmuştu. En tepede o olamazdı. Bir numara; Mossad, CIA, M 16 gibi operasyonel gücü olan örgütlerle irtibatı kurabilecek kapasitede biri olmalıydı. Gizem’i uyandırmıştı annesi. Tatlı kız, kömür gözlerini ovuşturuyordu. Kıvırcık saçları, tıpkı annesine benziyordu.Küçük hokka burnu, sivri çenesi de annesininki gibiydi. İri elleri müfettişi andırıyordu. Sevimli mi sevimliydi. Uykusunu alamamış görünüyordu. Biraz da naz etmeyi seviyordu. Müfettiş kızını öptü. “T atlım, sana başarılar diliyorum. İyi çalış. Babam mahcup etme, olur mu şekerim?” Gizem başını salladı. Annesi, kızının başını okşadı. “Benim kızım okuyacak, avukat olacak. Hadi tatlım yüzünü yıka!” Uyku mahmuru gözlerle Gizem, yüzünü ovuşturarak lavaboya yöneldi. Müfettiş ceketini kaptı, çantasını aldı, anahtarlıktaki araba anahtarını cebine indirdi, çekeceğe uzandı. Ayakkabılarını giydi.çekeceği astıktan sonra kapı arkasındaki fırçayla ayakkabıların tozunu aldı.

Süngerli boya kutusunu açtı. Ayakkabının çamur olmuş ökçelerini boyamak lüzumu hissetti. Boyayı bitirdikten sonra kapıyı çekti. Bahçeye çıktı.Emniyete uğrayıp Rasim’le görüştükten sonra Danıştay’a karargah kurmalıydı. ..Kumandalı anahtarla arabayı uzaktan açtı. Sağa, sola baktı. Eğilip arabanın altına bir göz attı. Bir yerlere monte edilmiş, gizlenmiş bomba arıyordu. Zira iki defa arabası havaya uçurulmuştu. Birinde gözünü hastanede açmış, ötekinde Zahide patlamayı önceden haber verdiği için son saniyede arabayı terk etmişti. İpek Sokak’taki patlamanın korkunç gürültüsü hala kulaklarını uğuldatıyordu. Diyarbakır’daki patlamadan sonra teröristler, bir taksiden ateş ederek Hüseyin ile kendisini taramışlardı. Kendisi yere yatarak kurtulmuş, Hüseyin yaralanmış ve hastaneye kaldırılmıştı, Göze çarpan bir §ey bulamadı. Korkarak arabaya bindi. Motoru çalıştırmak için düğmeye dokundu. Yüreği güm güm atıyordu. Zira motora bağlı bomba düzeneği korkusu vardı.

Uğur Mumcu, böyle bir düzeneğin patlaması sonucu havaya uçmuştu. Çok şey bilen az yaşıyordu. Mumcu, derin çetenin silah ve uyuşturucu ticareti yaptığını öğrenmişti. PKK bağlantılarına ulaşmıştı, Pilot Necati, Kesire Öcalan ve Abdullah Öcalan ilişkisini biliyordu. Pilot Necati, 1976’dan beri Öcalan bağlantılı idi. İçeride “derin işler” tutanlar, PKK ile birlikte iş bağlıyorlardı. Mumcu, gizli dolapları ifşa edecek yazılar kaleme almaya hazırlanıyordu. Bunu MİT’ten ve Genelkurmay’dan birileri ile paylaşmıştı. Sır paylaştığı adamların çete elemanı olabileceğini düşünememişti.”Çok şey bilmek çok tehlikeli. Çok bilen az yaşıyor.’diye mırıldandı. Ölümün sınırlarında dolaştığını düşündü. Zira kendisi de çok şey öğrenmişti. Hele de Sokrates’le tanışıp mesajlaşmaya ve mailleşmeye başlayalı beri. Tehlikeli bir adamdı Sokrates. Ne adresi ne izi belli idi. Ser verip sır vermiyordu. En umulmaz anda mesaj çeker, en beklenmedik anda, en bilinmez haberleri ulaştırırdı. İlettiği bilgilerin çoğu tehlikeli bilgilerdi. Kendisini ateşe atıyordu. Bugünkü mesaj da son derece tehlikeli bir eylemden söz ediyordu. Belki de bir tuzaktı. Müfettişi mandepsiye bastırmak istiyordu. Dikkatli olmalıydı. Arabayı hareket ettirdi. 100 metre gittikten sonra müfettiş rahat nefes aldı.

Bomba düzeneği olmadığı kanaatine varmıştı. Patlama sesi duymamış, araba havaya uçrnamış, müfettişin kulağına korkunç sesler gelmemişti.”Hüseyin olsaydı bu kadar heyecanlanmazdım.”diye düşündü.Onunla birlikteyken kendini daha emniyette hissediyordu. Rasim’e o kadar güvenmiyordu. Onunla bir istihbarat bilgisi paylaşırken içinde huzursuzluk hissediyordu. General Yener’le paylaşırken de emniyet genel müdür yardımcısı Selim Bey’le konuşurken de Caddeler araba seli idi. Sabah trafiği oldukça yoğundu. Müfettiş 15 dakikalık yolu 45 dakikada ancak alabildi. Arabayı bahçeye park etti. İkinci kattaki odasına çıktı. Ceketini askıya astı. Düğmeye bastı, gelen genç polise: “Evladım bir çay.”dedi. Bilgisayarı açtı Cep telefonunu sessize almıştı.Masanın üzerine koydu. Mesaj gelirse anında görmeliydi, Ama Sokrates’ten mesaj beklemiyordu. O ayda, yılda bir kere gönderirdi. Ondan bir ay daha mesaj gelmezdi; ama Farabi veya Afrodit’ten gelebilirdi. “Ah be Hüseyin! Nerden çıktı bu Amerika işleri!” diye söylenmekten kendini alamadı. Bilgisayar ekranından bahçeyi gözlüyordu. Rasim Bey arabasıyla bahçeye girmişti. Focus arabayı Megane’nin yanına park etti. Kapıyı açtı. Üzerinde beyaz çizgili siyah bir elbise vardı. Kravatı da siyah beyaz çizgili idi. Müfettiş, bu herifin kafasının içi de siyah beyaz hücrelerle kaplıdır diye düşündü. Rasim Bey, tam takım hastası idi. çay gelmişti. İki yudum aldı. Bardağını alıp üst kata Rasim Bey’in odasına yöneldi. Zira kafasında alarm zilleri çalıyordu.Mesaj aldığı dakikadan beri kafası allak bullaktı. Sinir sistemi gerilmişti. Elleri titriyordu.

 Müfettişi odasında gören Rasim şaşırdı.Günaydın Safa Bey. Hayrola benden önce Sokrates sana mesaj göndermedi mi? Şu manyak herif,Ortalık karışacak demiş.İfritin teki. Bilir. “Karışacak”demişse karışacak. Tokalaştılar. Rasim masasının başına geçti.çantasını masanın arkasına koydu. Koltuğuna oturdu.Müfettişe baktı.Endişe dolu bir sesle:- Ciddisiniz, değil mi? Müfettiş başını hafif önüne eğdi, Sol elindeki araba anahtarını evirip çevirmeye devam etti. Sonra masanın karşısındaki koltuğa oturdu. Elini şakağına dayadı ve düşünceli bir tavırla: – Yalla, ciddiye almazsak ve önemli bir §ey olursa panikleriz.Ciddiye alır da bir şey olmazsa hayıflanmayız. Ben endişeliyim. Önümüzü göremiyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde çok kritik bir viraja girildi. Kılıçlar çekildi. çete, laikçi çevreleri kışkırtıyor. “Son kale” kabul ettikleri cumhurbaşkanlığı köşkünü, hanımı başörtülü birine kaptırmak istemiyorlar. Her türlü dolabı çevirmeye hazırlar, her türlü komployu kurabilecek kadar öfkeliler. Darbe beklentisi içindeler. ݧ ve dış şartları olgunlaştırmak istiyorlar. -Darbe mi? -Bence planları hazır, zamana oynuyorlar. Rasim arkasına yaslandı. Ellerini ensesine kilitledi. Bakışlarını tavana çevirdi. Daldı. Bu arada çaylar gelmişti. Müfettiş kendi çayını bitirmiş, gelen yeni çaya sarılmıştı, bir yudum içti. Alnını ovuşturdu. Romatizmaları artmıştı. Dizleri sancılanıyordu. Ayağa kalktı. Düşünceli bir tavırla:

– Ben Danıştay’a kadar gideceğim.

– Tanıdığın biri var mı?

– Şart mı? Bir büroya gider, biriyle tanışırım,

– Tansel Hanım’a selam söyle.

– Tanır mısın? O beni tanımaz da ben onu tanırım.   Gülüştüler …

– Gençlerden beş kişi alacağım.

– Olur. Kapının önünde ben de tertibat aldırayım.

– İsabet olur. Havalar puslu. Kurt, dumanlı havayı sever.

Müfettiş odasına indi. Odasına çay getiren Şenol’a talimat verdi. 10 dakika içinde dört arkadaşıyla hazır olmalıydılar.Müfettişin arabasıyla Danıştay’a gideceklerdi. İki kişi kapıda kalmalı, diğer iki kişi ile müfettiş binaya girecek ve havayı koklayacaktı. Hava sıcaktı. Mayıs ayı zaten başka türlü olmazdı, güneş ortalığı kavuruyordu. Havada yaprak kımıldatacak kadar bile esinti yoktu. Buna rağmen müfettiş ceketini giydi. Kravatı boğazını sıkıyordu. Hafif gevşetti. Tabancasını beline koydu. Odadan çıkmadan aynaya baktı. Endişeli olduğu yüzünden okunuyordu. Bütün gece kabus görmekten doğru dürüst uyku uyuyamamış ve dolayısıyla dinlenememişti. Gözlerinin
önündeki halkalar morarmış gibiydi. Beyaz saçlarının süksesine diyecek yoktu, ser verip sır vermiyorlar, her bakana gülümsüyor, “her şey yolunda” mesajı çekiyorlardı.Danıştay’a ulaştıklarında arabayı binanın arkasına bıraktılar. Doğan ve Remzi, araba çevresinde kalacak, etrafı gözetleyeceklerdi. Müfettiş, Şenol ve Erhan’ı alıp binaya yöneldi. Orta yerde fevkalade bir görünüm yoktu. Kapıda özel güvenlik görevlileri vardı. Kapıdan girerken silahlarını kenara koydular. X-ray cihazından geçtiler. Güvenlik görevlisine kimlik gösterdiler. İçeri süzüldüler. Bina her günkü kaderini yaşıyordu. Gelip gidenler, bir odadan ötekine geçenler, merdivenlerden inip çıkanlar Ek binaya geçtiler. Birinci katta fevkaladelik yoktu.

Müfettiş, arkadaşlarına baktı.”Siz burada kalın.”dedi. Kendisi üst kata tırmandı. Koridorlara, gelip gidenlere, üst kata çıkanlara, aşağı inenlere baktı. Ortalığı bir süre gözlemledi. Olağanüstülük yoktu. Üst kata tırmandı. Hayat tabii seyrinde akıp gidiyordu. Merdiven çımaya devam etti. Dördüncü katta da etrafı süzdü. Başkan odasına yöneldi. içeri girip başkanla tanışmalı ve çayını içip sohbet etmeli idi. Konu ne olabilirdi? “Güvenlik”, diye düşündü. Ülkede hava elektrikli idi. Birkaç hafta önce Cumhuriyet gazetesinin bahçesinde bombalar patlatılmıştı. Rasim’le konuşurken müfettiş, “Allah’tan ölü veya yaralı yok” deyince tecrübeli emniyetçi gülümsemiş ve şöyle demişti: “Orası dost mevzii. Deneme yaptılar. Yeterince tecrübe kazandıktan sonra asıl hedeflere yönelecekler. Göreceksin o zaman yer yerinden oynayacak.” Müfettiş, “Nereden biliyorsun, ne biliyorsun, kim deneme yapıyor, yer yerinden nasıl oynayacak?” diye bir sürü soru sormuştu. Ama Rasim soruları ustaca savuşturmuştu: “Bir şey bildiğim yok. Sezgilerim böyle diyor. Kimin yapacağını biliyorsun. Ortalıkta mantar biter gibi ulusalcı örgüt bitti. Hepsi eylem aşkıyla yanıp tutuşuyor. TiT eylem yaptı. Semih Tufan Gülaltay içeri alındı, yattı, çıktı, şimdi kitap yazıyor. Sıra ötekilerde … Vatansever Kuvvetler Güç Birliği, Ulusal Güç Birliği Hareketi, Kuva-yı Milliye Derneği vs.” Müfettiş sohbetten vazgeçti. Bir üst kata çıktı. Oradan 6. kata yöneldi. Katı bir süre seyretti, sonra 7. kata tırmandı. Saatine baktı:10.25. Saatin takviminde  Mayıs Çarşamba yazılıydı. “Sene 2006. Cumhurbaşkanlığı seçimine daha bir yıl var, fakat ateşi şimdiden ülkeyi sardı.” diye söylendi. Çankaya’da hanımı başörtülü birini görmek istemeyen Ulusalcılar, savaş çığlıkları atıyor, kaos naraları savuruyordu. Telaşlı bir adama gözü takıldı. Genç, uzun burunlu, simsiyah saçlı, 25-30 yaşlarında.Göz göze geldiler. Genç, koyu-ela gözlerini kaçırdı. Gür, siyah saçlıydı. Telaşı arttı, adımları hızlandı ve aşağı kata yöneldi. Müfettiş peşine takılmak istedi. Genç bir adam, tek başına, telaşlı, kaygılı, koyu renk ceketinin etekleri zil çalıver. Kıyamet koparacak eylemi yapacaklar bir kişi olamazdı. Delikanlı sinirli, gergin, hatta yorgundu. Dün gece iyi uyumamış olmalıydı.

Uykusunu almış, dingin ve huzurlu bir adam olmaktan çok uzaktı. Müfettiş yukarı kata çıkmaya devam etti. Cep telefonuna sarıldı. Şenol’u aradı.

“Genç, telaşlı ve sinirli birini gördüm. 6. kattan aşağıya yöneldi. Başka şüpheliler olup olmadığına iyi bakın. Siyah saçlı, orta uzun boylu, sinirli biri aşağı inerse takip edin,Tamam şefim.” dedi Şenol. Arkadaşı Erhan’a durumu anlattı. Yukarı kattan aşağı inecek veya asansörden çıkacak sinirleri gergin bir genci beklemeye başladılar. Gözleri, başka şüphelileri de arıyordu.Müfettiş telefonla Doğan ve Remzi’yi aradı ve onları da uyardı. Kendisi merdivenleri tırmanmaya devam etti.Kendince spor yapıyordu..11 kata kadar tırmanacaktı. Dizlerine dayanıyor, merdivenleri ağır ağır çıkıyordu. Epeyce yorulmuştu. Nefesi daralmıştı.

TETİKÇİ

Sinirleri gergin, telaşlı, heyecanlı, yorgun delikanlı 5. kata gelince toplantı odasına yöneldi. Bir gün önce de buraya gelmiş, fakat eylemsiz ayrılmıştı. Halbuki “dehşet verici cinayetler, ses getirici provokasyonlar, tüyler ürpertici suikastlar” yapma karan almışlardı. Hovarda Bar’ da aldıkları karan uygulayabilirlerse iyi para kazanacaktı. Babasına, “Danıştay’da bir dosya var, ondan çok para kazanacağım,” diye müjde vermişti. “Bir milyon dolar” vaat etmişti Muzaffer komutan. Ona güveniyordu. Binanın iyi bir krokisi çıkarılmış, giriş çıkışlar, güvenliğin zayıf olduğu noktalar önceden belirlenmişti. Yakalanma riski azdı. Dün kendisi de kontrol etmişti. Girişteki güvenlik kameraları çalışmıyordu. Kapıdaki güvenlik görevlisi uyarılmıştı.Zaten bir kişi kalmıştı,ötekiler izine çıkarılmışlardı. Belindeki silahla x-ray cihazını geçerken ses çıkmamıştı. Yalnız arkadaşları korkak çıkmıştı. Ne Osman Yıldırım ne İsmail Sağır ne de Erhan Timuroğlu binaya girmeye yanaşmış, arabanın yanında kalmışlardı. Delikanlı eylemi tek başına yapmaya karar vermişti. Muzaffer Yüzbaşıya söz vermişti. Veli Paşa, “Danıştay işini bitirin.” demişti. Kan akıtılacak, kaos oluşturulacak, kan gövdeyi götürecek, ülke idare edilemez hale getirilecekti. Büyük reis, “Bu hükümetten kurtulmamız lazım, bunlar yoluna devam eder, bir de cumhurbaşkanı seçerlerse bir daha iktidardan düşürmek mümkün olmaz,” demişti. Bombalar patlatılacak, suikastlar yapılacak, cinayetler işlenecek. kan gövdeyi götürecek, ülke sarsılacaktı. Birkaç hafta önce Cumhuriyet’e atılan bombalar medyada iyi yankı bulmuş: fakat kan akmadığı için kamuoyunda istenen etkiyi uyandırmamıştı. Büyük Reis, “Ortalık kan gölüne dönmeli.” demişti.Eliyle çantasını yokladı. Hayalet silah çantada duruyordu.Oldukça hafifti. Kullanılması kolaydı. Mermiyi namluya sürmüş, tetiği emniyete almıştı. Her şey hazırdı. Emniyeti kaldırıp tetiğe dokunduğu an mermiler hedefe uçacaktı. Beşinci katta merdivenin başında durdu. Yüreği güm güm atıyordu. Başörtüsü ile ilgili kararı 2. Daire almıştı. Asıl hedef 2. Daire başkanı idi. Kel, geniş alınlı, enli çeneli, geniş yüzlü, orta boylu bir adamdı. Resimlerini defalarca görmüştü. Zor olan çalışma odasına girebilmekti, sonrası kolaydı. Elleri titriyordu. Dişlerini gıcırdattı. Terlediğini hissetti. Üst katta göz göze geldiği beyaz saçlı adam, gözlerinin içine bakınıştı. Şüphelenmiş olmalıydı. Bakışların etkisini yüreğinin derinliklerinden hissetti. İşin içinde yakalanmak ve pisi pisine günlerce içeride yatmak da vardı. Gerçi yüzbaşı, “Yakalansan bile içeride çok kalmazsın, yakında darbe olacak, hükümet devrilecek, bizimkiler iktidar oldu mu seni içeriden alırız.” demişti ama.Bir milyon dolar da kolay ele geçmezdi. Vazgeçemezdi. Böyle bir fırsat bir daha kapıyı çalmazdı.

En iyisi dikkatli olmak ve yakayı ele vermemekti. Saatine baktı. 10.30 idi. Zaman kaybetmemeliydi. Müzakere adasının kapısına yöneldi. Kapıyı dünkünden daha hızlı bir şekilde asıldı. Kapı kilitli idi. Bu sırada çaycı yan taraftan içeriye yöneldi ve oradan içeriye girdi. Delikanlı çaycıyı takip etti. İçeriye daldı. Kararlı idi. Hızla yürüdü.Minyon tipli sekreter telaşa kapılmış, arkasından bağırıyordu: “Durun! Nereye gidiyorsunuz? İzinsiz giremezsiniz!” Cevap verecek, ağız kavgası yapacak vakti yoktu. Elini, sol elindeki evrak çantasına attı, Glock marka tabancasını çıkardı. Oval masanın etrafında altı-yedi kişi vardı. Karşıdaki kabak başlı, hafif tombul adamı tanıdı. Başkan oydu. Silahını ona yöneltti. Poligondaki gibi nişan aldı. Bir milyon dolarlık iş buydu.

Eğer adamı morartırsa şimdi silah taşıdığı çantada para olacaktı.Öyle demişti Muzaffer komutan.”Ömür boyu çalışmada yan gelir yatarsın.” Gülerek cevap vermişti: “Ya içerde yatarsam ..”Olur mu aslanım? Ne için uğraşıyoruz? İçeri düşsen bile darbe olunca seni tereyağından kıl çeker gibi çekip alırız. Ağca’yı, Çatlı’yı hatırla.” Derin adamdı. Güçlüydü ve güven veriyordu. Bir sürü bağlantısı vardı. Cumhuriyet’e atılmak üzere verdiği bombalar ordu malıydı.”Görevim aslanım, bu işi sen yaparsın. Avukatsın, binaya giriş çıkışın sorun olmaz.’’demişti. Cumhuriyet’e attığı ve attırdığı bombalardan 500 bin dolar kotarmıştı. 5 Mayıs’ta ilk bombaları atan Tekin İrşi ve İsmail Sağır 50’şer liraya işi yapmışlardı. 16 Mayıs’ta bombaları kendisi savurmuştu. Davalara girip günlerce dosya kovalamaktan iyi idi. Gerçi risk de büyüktü. Gazeteye bomba atarken kimsenin ölmesi istenmemişti; fakat bu defa durum farklı idi. Derin adam, kan akmalı, diyordu. Tabancayı havaya kaldırdı. Nefesini tuttu. Eli titriyordu. Öteki eliyle destek verdi ve tetiğe asıldı: “Tak, tak, tak.. “Başı kabak hakimi kafasından vurmuştu. Beyninden fışkıran kanlar masaya sıçradı. Masanın üstünde kan göleti oluşuverdi. Koyu kahverengi masanın üstü kıpkırmızı kesilmişti.Hakim, bir anda arkaya kaykılmış ve arkasından yere yığılmıştı.Canhıraş çığlıklar atıyordu. Her taraf kana bulanmıştı.Adam boş çuval gibi yere yuvarlandı. Kurşun tam kafaya isabet etmişti.Kanı gören bayan hakimler çığlığı bastılar:

“Ayyy! Tanrım! .. ”
“Vay canına! Katil! .. ”
“Aman Allah’ım!”

Birkaçı yerinden kalkıp delikanlının üzerine yürüyecekmiş gibi hamle yaptılar. Delikanlı önceliği hamle yapanlara vererek ateş etmeye devam etti. Hiçbirini ayırmadı. Ayırmasını gerektirecek bir şey de yoktu. Eylemin başarılı olması için bir kişinin ölmesi kafi idi; fakat ötekiler tehlikenin geçtiğini sanıp cesaretlenerek kendisini yakalamaya kalkabilirler ve buracıkta linç edebilirlerdi. Hepsini sindirmeliydi. Böylece kararda imzası olan herkes cezalandırılmış intibaı uyandırılacaktı. Çığlıklar, feryatlar birbirine karıştı. Kurşunu yiyen yere yıkılmış veya kendini masanın altına atmıştı. Hepsi sinmiş ve can derdine düşmüştü. Vakit kaybetmemeliydi. Sağında ve solunda yer alan öteki üyelere ateş etti. Herkese birer kurşun sıkmaya çalıştı. Çığlıklar, bağırışlar. feryatlar arasında arkasına bakmadan hızla kapıya yöneldi. O sırada çaycı üzerine gelecek gibi hamle yaptı. Delikanlı silahını ona yöneltti, sert sert baktı. Adam olduğu yere çivilendi. Çaycının şaşkın bakışları arasında dışarıya süzüldü. Giriş kısmındaki sekreter, kendisini durdurmak ister gibi üzerine doğru yürüdü. Delikanlı tabancayı doğrulttu: “Defol’ Yoksa kurşunu yersin!” Sekreter iki adam geri çekildi. Yüzü kireç kesilivermişti.

Ellerini havaya kaldırdı. Masaya kadar geriledi.

Katil, tabancayı doğrultup tavana doğru tetiğe dokundu. Bu hareket vermişti, sekreter kendisini masanın altına attı. İyice saklandı. İçerde art arda tabancanın patladığını, çığlıkların birbirini kovaladığını duymuştu. Başını belaya sokmak istemiyordu. Masayı kendine siper edip saklandı. Delikanlı asansöre yöneldi. Asansör katta değildi. Meşgul ışığı yanıyordu. Onu bekleyemezdi. Merdivenlere koştu. Üçüncü katta bir bayanla göz göze geldiler. Sekreter olmalıydı. “Ne oluyor yukarılarda?” “Gürültü var galiba!” “Silah sesi duydum. Çığlıklar geliyor!” Delikanlı merdivenlere doğru koştu. Telaşlı ve korkulu olduğu her halinden belliydi. Tabancayı çantasına koymuştu.

Aslında pencereden dışarıya savuruvermeli veya tuvaletlerden birine atmalıydı.pahalı ve iyi bir suikast silahıydı. “Hayalet silah, kıymetini bil.” demişlerdi. İkinci kattan aşağı inerken üniformalı bir polis aniden karşısına çıkıverdi. Göz göze geldiler. Polis kendisinden şüphelenmişti. Gözlerini kaçırıp yürüdü. Polis kendisini geçtikten sonra birden geri döndü. -Bir dakika beyefendi! Nereden geliyorsun? Avukat, titrediğini hissetti. Deprem olmuşçasına zemin sarsılıyordu. Sinirleri felç olmuştu. Ne yapacağını şaşırdı. Polis yalnız mıydı? Bu çevrede birden fazla olmalıydılar. Yukarı katta beyaz saçlı adam da kendisine ters ters bakmıştı.Kavgaya girse miydi? Tabancayı çekse miydi? Salonda polise ateş ederse … Kaçıp kurtulma şansı kalmazdı. Ömür boyu kodese tıkılırdı. Geçiştirmek istedi. Üst katta bir olay oldu galiba! Sesi titriyordu. Güven vermediğini hissetti. Korku dolu bir sesle konuşmuştu.

-Kimliğini görebilir miyim?

Polis koluna girmiş ve sımsıkı tutmuştu. Elleri mengene gibiydi.

-Bir dakika. Kimliğimi göstereyim.

Eli tabancasına gitti. Glock marka tabancayı çıkarıp polise yöneltti. Fakat eli titriyordu. Hesapta polis öldürmek yoktu. İşler iyice karışıyordu. Polisi vurursa çevredeki öteki polisler müdahale ederdi. Raskolnikov böyle bir hata yapmıştı, Tefeci kadını öldürdükten sonra karşısına çıkan ve hiç suçu olmayan kız kardeşine de baltayı vurmuştu. Yanlış, yanlışı doğuruyordu. Bunu yapmamalıydı. Polis beklenmedik bir hareketle elini büktü. Bir çelmeyle kendisini yere yıktı. Bir kaplan gibi üzerine abandı, sol kolunu arkaya kıvırdı.

-Tabancayı bırak!

Delikanlı bunu hesap etmemişti. Konuşulanlara göre burada polis olmayacaktı. güvenlik görevlileri izne çıkarılmıştı. Kendini kurtarmak için bir hamle yapmaya karar verdi. Tabanca ile bir el havaya ateş etti. Fakat polis korkusuz ve güçlüydü, Üzerine iyice ab andı. Avukat, onunla boğuşurken nereden çıktığını anlayamadığı ikinci polis üzerine abandı. Yüzüstü yere yatırdılar. Kafası beton zemine çarptı, burnu yere sürtüldü. Polisler, öteki kolunu da arkaya büktüler ve kelepçeleyiverdiler. Bu işin ustası oldukları belliydi. Elindeki tabancayı kapmışlar ve cep telefonunu çekip almışlardı. Delikanlı korkudan titriyordu. Damarlarından kanın çekildiğini, güçsüzleştiğini hissetti. Tabancayla hakimleri taramaya kadar her şeyi planlamıştı. Zihninde polisle boğuşma
planı yoktu. Hazırlıksız yakalanmıştı. Bundan sonrası plan dışıydı. Kolay yere yıkılmış ve kolay kelepçelenmişti. Başının döndüğünü, kulaklarının uğuldadığını, gözlerinin karardığını hissetti. Çok geçmeden iki polis kollarına girdi, ayağa kaldırdılar. Sürükleyerek kendisini merdivenlerden aşağı indirdiler.

Görenlerin şaşkın bakışları arasında bahçeye doğru sürüklüyorlardı. Göz açıp kapayıncaya kadar kapının önünde bekleyen ekip arabasına tıktılar. Sanki izini sürmüşlerdi. Halbuki binaya girerken peşinde kimse olmadığından emindi. Aklına, 6. katta o beyaz saçlı ihtiyarı gördüğü an içine kurt düşmüştü. Kendisine çok dikkatli bakınıştı. Aynasızlardan olmalıydı.

KATİLİN KARTVİZİTİ

Doğan, telefonla müfettişi bilgilendirdi. Katilin yakalanıp ekip arabasına atıldığını söyledi.

-Hemen hareket edin, dedi müfettiş. Ben olay yerinde inceleme yapacağım.

Çetin ve Remzi benimle kalsın. Aceleyle 5. kata indi. Cinayetin işlendiği müzakere salonuna yöneldi. Ortalık ana baba günüydü. Bir hakim başından vurulmuş, yerde yatıyordu. Başının çevresi kan gölüydü. Masanın üstü, koltuğu kana boyanmıştı. Bir hakim ağzından, biri kolundan, biri elinden yaralanmıştı. Sekreter 112 adli aramış, ambulans istemişti. Yaralılar hastaneye sevk edilmek üzere asansörle kattan indirildi. Vurulan hakim ise boylu boyunca yerde yatıyordu. Onun için doktorun gelmesi beklendi. Bu arada müfettiş, ortalıkta paniklemiş bir şekilde dolaşan sekretere yerde yatanın kim olduğunu, yaralananların kimliğini sordu. Başından vurulan 2. Daire hakimi Mustafa Yücel Ôzbilgin idi. ilk kurşun ona sıkılmıştı. Ağır yaralı idi. Tetkik hakimi Ahmet Çobanoğlu ise ağzından yaralanmış, üstü başı kana boyanmıştı. Daire üyesi Ayla Gönenç sağ kolundan vurulmuş, hakim Ayfer Özdemir ise hafif yaralanmıştı. Üye Kamuran Erbuğa, kendisini masanın altına atmış ve yara almaktan kurtulmuştu. Katilin ateş ettiği yerde durdu. Oval masaya baktı. Sağ eliyle ateş etmiş; kovanlar sağ duvara doğru sıçramıştı. Müfettiş boş kovanları topladı, cebine koydu. Sekreterden olayın cereyan ediş biçimini ayrıntılı olarak anlatmasını istedi. Kadıncağız yutkunarak ve kesik kesik nefes alarak korkuyla anlattı. Katilin kendisine namlu doğrulttuğu anı ve havaya doğru ateş ettiği süreyi anlatırken sesi titredi. Korkuyla masanın altına girdiğini söylerken tekrar masanın altına gitti ve nasıl saklandığını gösterdi. Müfettiş, cebinden çıkardığı not defterine notlar aldı. Neden 2. Daire’nin hedef seçildiğini sordu. Sekreter yutkundu. Bakışlarını yere indirdi:

-Tartışmalı başörtülü kararı bu dairede alınmıştı. Bir bayan öğretmenin sokakta başını örtmesinin yönetmeliklere aykırı olduğuna hükmetmişti bu daire. Karar, basında çok tartışıldı.Daire, tartışma odağı idi.

– Tehdit alan hakim var mıydı?

– Herkeste bir tedirginlik vardı; ama tehdit duymadım.

– Çaycı nerede?

– Buralarda olması lazım efendim.

-Çağırın, lütfen!

 Çok geçmeden çaycı bulundu. Müfettiş kendini tanıttı. Beti benzi atmış, gözleri nerdeyse yerinden oynamış, deminden beri soran herkese gördüklerini anlatmaktan yorulmuş, bu orta yaşlı adamı dinledi. Notlar aldı. Sonra başka görgü tanığı olup olmadığını sordu. Hakimlerin dışında başka görgü tanığı yoktu.

 Bir süre sonra sağlık personeli geldi. Hakimi sedyeye uzattılar ve alıp götürdüler. Müfettiş, hemen giriş kata indi. Oyak Güvenlik binayı koruyordu. Güvenlik şefini buldurttu. X-ray cihazından silahın nasıl geçirildiğini sordu. Aldığı cevap ürkütücü idi. Cihaz çalışmıyordu.Mobese kamerasının görüntülerini istedi. “Maalesef efendim, kameralar çekim yapmıyor. Tamirde.” Müfettişin tepesi attı.Öfkeyle bağırdı:”Katilin yakalanmaması için bütün tedbirler alınmış. “

“Yoksa siz cinayet ortağı mısınız?”

 “Ne biçim konuşuyorsunuz öyle?”

“Dosdoğru, hiç eğip bükmeden!”diye gürledi müfettiş.”Bizi suçlayamazsınız!” “Cinayetin hesabını vereceksiniz.” Bu sırada Doğan ve Remzi yanına geldiler. Adamın kimlik bilgileri tespit edildi. Ayaküstü olayla ilgili ne bildiği soruldu. Anlattıkları tutanağa geçirmek üzere büroya geçildi. Güvenlik şefinin ve kapıda kimliklere bakan görevlinin ifadeleri alındı.

    İkisi de katili tanımıyordu.Cinayetle ilgili özel bir bilgiye sahip değillerdi. Şirket olarak sorumluluk alanları içinde araştırma yapacak ve gerekirse emniyeti bilgilendireceklerdi. Müfettiş sinirlerine hakim olmaya çalışsa da çileden çıkmıştı. Bağırıp çağırdı. “Ne biçim güvenlik şirketi Mobese kamerası bozuk, x-ray cihazı tabancayı görmez! Görevlisi silahlı adamı yakalamaz Bunun hesabını vereceksiniz!”Sinirlenip binayı terk etti. Doğan ve Remzi tutanakları tamamladılar, okuyup imzala ttılar. Müfettişi Necati Bey Caddesinde dolaşırken buldular. Katil, bu caddeye kadar arabası ile gelmişti. Doğan ve Remzi daha önce arabayı taramışlar, içinde hamiline yazılı 20 milyarlık iki çek, iki Glock marka tabanca, Vakit gazetesinin “İşte o üyeler” manşetinin internetten indirilmiş fotokopileri ve iki kartvizit bulmuşlardı. Kartlardan biri Vatansever Kuvvetler Güç Birliği başkanı Taner Ünal ve öteki de Doğuş Faktorink ortağı Muzaffer Tekin’e aitti. Ayrıca 2. Daire üyelerinin resimlerini gösteren bir bilgisayar çıktısına rastlanmıştı. Arabanın arka taraflarında sigara içilmişti, yerde izmaritler vardı. Katil yalnız değildi. Arabanın önünde “emniyet görevli” kartı vardı. Arabanın içini tekrar gözden geçirdiler, belgeleri alıp oradan ayrıldılar.

GLOCK MARKA TABANCA

Terörle Mücadele Şubesi’ne geldiler. Rasim katili sorguya almıştı. Müfettiş hemen sorgu odasına daldı. Polislik duygulan depreşmişti. Katilin kim olduğunu ölesiye merak ediyordu. Sonra cinayeti niçin işlenmişti Neden bir hakimi seçmişti? Bu kadar büyük balığı tutmak isteyen kimdi? Oltayı kim atmıştı? Hele bir de Gladio ile ilgisi varsa … Tam bir müfettişlik işti. Gözleri bağlanmış, bir sandalyeye oturtulmuştu. Yüzüne güçlü ışık veriliyordu. Delikanlı, başını önüne eğmiş, ışıktan etkilenmemeye çalışıyordu. Rasim Beyin yanındaki Erhan’ın tuttuğu notlara baktı. Avukat Alpaslan Aslan. Bingöl ili Kığı ilçesi Nacaklı Köyü doğumlu. Babası Milli Eğitimde müfettiş olan İdris Aslan. İstanbul ili Kadıköy ilçesi, Bahriye Caddesi, 47. Sokak, Akar Apartmanı, No 3/5’te hukuk bürosu var.Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1998 yılı mezunu.

 İstanbul Barosuna kayıtlı. Üzerinden çıkanlar: Ulusal Haber Basın Pres kartı ve Nihat Gürkan adına Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi Derneği kartı. .. Agresif, gözü kara, saldırgan. Okul yıllarında öğrenci olaylarına karışmış. Daha sonra da Bilgi Üniversitesinde Ermeni konferansına tepki gösteren grup içinde yer almış. Göztepe Parkı’nda cami yapılması için CHP’li belediye aleyhine yapılan gösteriye katılmış. Tek başıma planladım. Başörtüsünü sokakta yasaklayan karara tepkiliyim. Kimse beni azmettirmedi. Kişisel kararım. Bireysel olarak tepki gösterdim. Bu ders olsun. Bir daha milletin değerlerine saygılı karar alsınlar. “

Müfettiş gelince Rasim, kenara çekildi, müfettişe yer açtı.Müfettiş: mavi gömlekli, kahverengi elbiseli, siyah saçlı, iri burunlu gence baktı. Şaşırmadı. Büyük hatalar bu yaşta yapılırdı. Bu yaşta yanılmak daha kolaydı. Kandırılmak, aldatılmak, tongaya bastırılmak … Vaatlere kanmak bu yaşta olağan işti. Zengin olma, yükselme, iş başarma, önemli biri olma hırsı. .. Sonunda koca bir “ahh!” çekmek, pişmanlık duymak, “Keşke … ” diyerek hayıflanmak … Tecrübenin yetmediği zamanlarda hayatın altın çağı kurban edilirdi.

Tabancayı nereden buldun? Delikanlı öksürdü. Elini kaldırmak için davrandı. Elleri kelepçeli ve birbirine bağlıydı. Yüreğini sıkıntı bastı. Terlemeye başladı. Şakağından aşağı ter damlacıkları süzüldü. , Bir arkadaş temin etti, dedi.

-Adı ne?

  -Adını veremem. Arkadaş …

  -Neden üç tabanca birden aldın? Çok mu paran var?
-İkisini satacaktım.

  -Silah ticareti mi yapıyorsun?

  -Hesaplı gelmişti. ..

  -Ankara’ya ne zaman geldin?

  -İki gün oldu.

  -İki gece nerede kaldın?
-Otelde.

  -Olay yerinde daha önce keşif yaptın mı?

Başını salladı. Dudağını ısırdı. Şakağından süzülen terler çenesine kadar inmiş, onu rahatsız etmişti. Koluyla terleri sildi.

-Silahları İstanbul’dan mı aldın?

-Evet.

-Glock marka. Bu çok tanınmış bir silah değil. Kim temin etti?

– Bir arkadaş dedik ya …

-Sana kim yardım etti?

-Hiç kimse. Tek başıma yaptım?

-Arabanda Vatansever Kuvvetler Güç Birliği kartı bulundu.Demekten kimleri tanırsın?

-Kimseyi tanımam. Birkaç defa gitmişliğim var, o kadar.

-Ulusal Haber Basın kartını nasıl temin ettin? Gazeteci değilsin.

-Bir arkadaştan …

-Adı .

-Unuttum.

-Arabanın önüne kovduğun “emniyet” levhasının nereden aldın?

-“Araba çekilmesin” diye bir levhacıya para verip yaptırdım.

-Taner Ünal kim?

– Derneğin başkanı.

-Ne zamandan beri tanışırsınız?

-Çok gitmem. Birkaç defa uğradım.

-Muzaffer Tekin kim?

-Dernekten tanıdığım biri.

-Ne zamandan beri tanırsın?

-Altı ay falan oldu. Demekte gördüm.

– 20 milyarlık çeki kim verdi?

-Bir arkadaştan aldım.

– Adı ne!

– Hatırlamıyorum.

-Bu cinayet karşılığında ne aldın?

-Hiç. Hiçbir şey … Onlara ders olsun …

Sorulara hemen cevap vermiyor, duruyor, düşünüyor, zihninde soruyu epeyce tarttıktan sonra cevaplıyordu. Henüz direnci yüksekti. Hücreye atmalı, aç bırakmalı ve direncinin kırılmasını beklemeliydi.Delikanlı, başına bu çorapları ören Muzaffer Yüzbaşıyı hatırladı. Alaşehir’de toplantı yapmışlardı. Toplantıda Veli Paşa da vardı. O toplantıda Cumhuriyet’ e bomba atma kararı alınmıştı. 500 bin dolarlık bir işti, Osman Yıldırım’la birlikte işi üstlenmişlerdi. Adam öldürülmeyecekti. Gazetenin bahçesine bomba savrulacaktı. Bomba patlamayacak, adam ölmeyecekti. Kendisinin atması da şart değildi. İpsiz sapsız birini bulup ihale edebilirdi. Karar alındıktan sonra Muzaffer Tekin, kendisine bir, Osman’a iki el bombası vermişti. Sonraki günlerde Şişli’deki gazete binası çevresinde keşif yapmış, 5 Mayıs’ta Hovarda Bar’da tanıştığı Tekin İrşi’ye para karşılığı bomba attırmıştı. Tekin18 yaşlarında bir delikanlıydı, içki ve eğlence düşkünüydü, uyuşturucu ve bali bağımlısıydı. Bombanın pimini çekmeden attığı için patlamamış ve bu yüzden beklenen yankıyı uyandırmamıştı. Bunun üzerine 10 Mayıs’ta İsmail Sağır, gazete bahçesine bombaları savurmuş, bombalar yine patlamamıştı. 10 Mayıs’ta gazeteyi bizzat kendisi bombalamıştı. Bu sefer bomba patlamış, camları kırılmış, etrafta maddi hasar meydana gelmişti. Ölü yoktu. O gece Erhan Timuroğlu kendisini cep telefonuyla aramış Coco Bar’ da buluşmuşlardı. Osman Yıldırım, İsmail Sağır ve Tekin İrşi de oradaydı. Erhan kendisini tebrik etmiş:

 “Helal olsun. Polise rağmen bombayı attın ve patlattın.Böyle bir şeyi beklemiyordum.”

“Nasıl patlıyormuş, gördünüz mü? Ulan besmele çekin, besmele çekmezseniz patlamaz. Bu işler böyle!”diyerek övünmüştü. Sabaha kadar kafayı çekmişlerdi. Ertesi gün gazete kıyameti koparmıştı.

“Cumhuriyet hedef seçildi. Caniler “Bismillah, Allah ü Ekber” diyerek gazetemizi bombaladı. İrtica tehlikesi arttı, irticacılar hükümetten güç alıyor. Şeriatın ayak sesleri duyuluyor. AKP iktidarı irticayı besliyor. Cumhuriyet rejimine yönelik tehlike giderek artıyor. Tehlikenin farkına varmalıyız.İrtica almış başını gidiyor. Cumhuriyet, özellikle hedef seçildi. Özgür basın susturulmak isteniyor. AKP iktidarı faşizm peşinde. Muhalefeti susturmak, gözdağı vererek özgür basını korkutmak istiyor. Aydınlar tehlikenin farkında olmalı. Tehlikenin farkında mısınız?”

Amaç da buydu. Bu arada İlhan Selçuk, medyanın Cumhuriyet gazetesine atılan bombalarla ilgilenmediğini filan yazmıştı. Günler geçip bombaların parçalarından hareketle balistik muayeneleri yapılınca bombaların Ordu malı olduğu, Makine Kimya Enstitüsü tarafından imal edilip Kara Kuvvetleri Komutanlığına verildiği ortaya çıkmıştı. Emniyet balistik raporlan yayınlamış, bomba gibi bu haber, Cumhuriyet’te yer almamıştı. Bunun üzerine öteki gazeteler, Cumhuriyet’i topa tutmuşlardı, Mehmet Altan, gazeteyi gerçeklere kör, propagandalara açık olmakla, hatta kendisine atılan bombalarla ilgilenmemekle ve utanmazlıkla suçlamıştı.

Alpaslan, hatırladıklarını müfettişe söylemedi. Dudaklarını ısırdı. Ellerini yumruk yaptı, dizlerine vurdu. “Allah kahretsin! Kahretsin! Kahretsin!” diye söylendi. Sonra var gücüyle bağırdı:

“Tek başıma yaptım! Kimseyle bağlantım yok. Kimseyi tanımıyorum. Bırakın Beni! Bırakın diyorum! Sizi mahvederler, beni bırakın! Derhal adliyeye sevk edin. Hakime ifade vereceğim. Avukat istiyorum. Siz, beni böyle sorgulayamazsınız … “

Müfettiş sinirlenmişti. Tepesi attı. Oturduğu sandalyeden kalktı. Öfkeyle katilin saçlarından tutup öne doğru çekti. Kafayı sallayıp sarstı.

-Kartvizitler, Ulusal Ajans Basın kartı, tabancalar. arabadaki sigara izmaritleri, araç emniyet tanıtım kartı…Bunlar başka şeyler söylüyor, sen başka.Bağlantılarını açıklamadığın sürece elimizden seni Azrail dışında kimse alamaz. Kimse kurtaramaz.
Anladın mı?Ucuz kahramanlık satma! Biz adamın ciğerini okuruz.Hepsini anlatacaksın Saçından yakalayıp tekrar asıldı, kafayı öne arkaya salladı,sonra bıraktı.

-Beni sorgulayamazsınız. Size bunun hesabı sorulur. Burayı başınıza yıkarlar. Müfettişin tepesi atıvermişti. Öfkeyle tekmeyi sandalyeye vurdu. Darbeyi yiyen sandalye hafif öbür tarafa savruldu. Delikanlı dengesini kaybetti. Elleri bağlı olduğu için bir tarafa tutunamadı ve yere çakıldı. Kafasını duvara vurdu. Müfettiş; Rasim, Doğan ve Şenol’a baktı.
-Alın bu malı, iyice sorgulayın. Sıra sizde, işareti yaptı. Odayı terk etti. Rasim onu takip etti. Birlikte Rasim’in odasına geldiler. Müfettiş, bir koltuğa oturdu, bir süre öfkesinin geçmesini bekledi. Sonra Rasim’e dönerek:

-Arabada sigara izmarit1eri vardı. Ona yardım edenler olmalı.Onları bulmalıyız. Ayrıca kartvizitlerin izlerini sürmeliyiz. Rasim, gözünü bilgisayarın monitöründen ayırmadan:
-Danıştay hakimi Tansel Çölaşan, “Allah’ın askeriyiz. Allahü Ekber” diyerek saldırdı, demiş.

-Hürriyet gazetesi yazan Emin Çölaşan’ın eşi, Olayı yönlendirmek istiyorlar. Öteki cinayetlerde de böyle yapmışlardı, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Özdemir Sabancı, Org. Eşref Bitlis, Cem Ersever, Necip Hablemitoğlu cinayetlerinden sonra da olay araştırılıp deliller bulunmadan böyle yönlendirici açıklamalar yapılmıştı. Demek ki yine İran, Hizbullah ve dindarlar suçlanacak.

– Olayın bağlantılarını bulmalıyız.

– İki arkadaş gönderelim. Çölaşan’ı bir dinlesinler. Olay sırasında o odada yoktu. Odada bulunanların listesini sekreterden aldım. Cinayet esnasında katilin nasıl bağırdığını onlara, bir daha soralım.

– Hemen iki arkadaşı gönderelim, dedi Rasim.

– Taner Ünal ve Muzaffer Tekin kim? Bulup ifadelerine baş vuralım. Derneğe üye olup olmadığına bakalım.

-Ne içersiniz, diye sordu Rasim. Telefonun ahizesini eline almıştı.Gözünü monitörden müfettişe çevirdi. Yorgun görünüyordu. Gözlerini ovuşturdu.Ellerini çenesine dayadı. Müfettiş ayağa kalktı. Ellerini cebine soktu. Başını iki yana sallayarak boynundaki kulunçla kırdı. Pencereden dışarıya Ankara Kalesi’ne doğru baktı. Ufku seyretti. Her taraf bina, her taraf apartman… Cadde araba dolu. Ankara’ da birileri cadı kazanı kaynatıyordu.

-Ne içersiniz müfettiş bey?

-Ne içmesi yahu, dedi. Karnım zil çalıyor.

 Bu sırada polis memuru Şenol içeri girdi. Heyecanla bilgi verdi

-Cumhuriyet’e bomba atmış. Yanında arkadaşları varmış.Adları Osman Yıldırım, İsmail Sağır, Tekin İrsi ve Erhan Timuroğlu imiş.

-Hımmm, iyi bilgiler, dedi Rasim. İstanbul’u arayıp olayla ilgili ne bildiklerini soralım.

Hemen telefona sarıldı. Terörle Mücadele Şubesini aradı. Karşısında daire başkanı Mehmet Yavuz Bey vardı. Cumhuriyet gazetesine atılan bombalarla ilgili ne bildiklerini sordu. Danıştay’a saldırıp bir hakimi öldüren Alpaslan Aslan’ın gazeteye bomba attığını itiraf ettiğini aktardı. olay araştırılıyordu.Eylemciler yakalanamamıştı. Rasim Bey, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği derneğinin aranmasını, Taner Ünal ve Muzaffer Tekin’in yakalanıp ifadelerinin acilen alınmasını istedi. “Olayın örgüt bağlantısı olup olmadığını araştıralım. Bu konuda yoğunlaşalım. Gelişmelerden anında bizi haberdar
edin.”dedi. Birkaç dakika sonra da telefonu kapadı. Müfettiş ve Rasim yemeğe çıkmak üzereydiler ki telefon çaldı.

Danıştay cinayetine karışan Osman Yıldırım ve İsmail Sağır İstanbul yolunda yol kontrolü yapan polis tarafından şüpheli görülmüş ve kimlik kontrolü sonucu yakalanmıştı. Rasim, yakalananların derhal Terörle Mücadele Şubesi’ne getirilmelerini istedi. Müfettiş derin bir soluk aldı.

“Güzel bir haber! Çorap söküğü gibi olaylar çözülüvor. Zanlıları karşılaştınız. Bakalım birbirlerini görünce ne diyecekler?”

“Örgüt bağı vardır. Olması lazım.”diye konuştu Rasim. Şenol Bey’e sorgulamaya devam edin emrini verdiler. Yemeğe çıkmak üzere odadan çıkmışlardı ki müfettiş, heyecanla tekrar sorgu odasına gitmeye karar verdi. Rasim’e döndü.

Gözlüğünün üstünden baktı. Eliyle ben sorgulamaya gidiyorum, işareti yaparak: -Bana peynirli pide ve ayran ısmarla. Şu herife birkaç soru daha sorayım.

-Dönüşte sorarsın, adam kaçmıyor ya …

– Yok, şimdi.

Müfettiş telaşlı adımlarla sorgu odasına yürüdü. Rasim de dışarıda yemek yemeye vakti olmadığını düşündü. Odasına döndü. Telefona sarıldı, kendisine lahmacun, müfettişe pide ısmarladı. Tekrar bilgisayar ekranına döndü. İnternet sitelerine son dakika haberi düşmüştü.

“Danıştay 2. Daire Hakimi Mustafa Yücel Özbilgin öldürüldü. “

Habere gömüldü. Müfettiş kafasında çakan şimşeklerin aydınlığında sorgu odasına girdi. Müfettişin geldiğini görünce Doğan Bey kenara çekildi. Müfettiş hemen bir sandalyeye oturdu. Heyecanla:
-Ogün Samast’ı tanıyor musun?

Katil, olumsuz anlamda başını salladı. -Rahip Santaro cinayetinde de Glock marka silah kullanılmıştı. Ogün’ü tanıyor musun? Katil, yine olumsuz anlamda başını salladı.

-Özdemir Sabancı veya Necip Hablemitoğlu cinayetini hatırlıyor musun?
-Hayır.

– Ahmet Taner Kışlalı? ..

-Hayır.

– Veli Küçük’ü tanır mısın?

Katil titredi. Alt dudağını ısırdı. Şakağından terler süzülmeye başladı, Güç duyulabilen bir sesle:
-Medyadan …

-Ne zamandan beri?

, Medyatik bir paşa. Gazetelere sıkça poz veriyor.
-En son ne zaman görüştün?

Dudak büktü. Koluyla çenesine akan terleri sildi.

-Nerde bizde o şans … Görüşmedim … Hatırlamıyorum … Kafası karışıktı. Anında cevap vermiyordu. Yalan söylemek için düşünmesi gerekirdi, düşünüyordu. Önceki söylediklerini hatırlamalı, çelişkiye düşmemeliydi. Müfettiş bunu fark etti. Veli Küçük ile tanışıyordu ve görüşmüştü. Not aldı.

-Ay ışığı nedir, biliyor musun?

Katil olumsuz anlamda başını salladı.
-Sarı Kız? ..

-Bilmem … Öküz adı mı?

-Öküz kız olur mu? Salak numarası çekme bize!

– Ne numarası abi, biz kurbanız. Kurban numara mı çekebilir?
Sesi titrekti. Güvensizdi, Kendinden emin değildi. Müfettiş üstüne gitti: , Avukatsın aslanım. Av Işığı’nı, Sarı Kız’ı nasıl bilmezsini Ülkeyi sarsan cinayetleri bal gibi biliyorsun. Duygu sömürüsü yapma! Ne biliyorsan anlatacaksın.

Anlatana kadar pençemizdesin. Seni kuş gibi öttüreceğiz. Elimize düştün, kurtuluş yok. Bunu kafana koy. Vicdansızı O hakimin sana ne zararı vardı? Adamın canını aldın … He! Ne zararı vardı? Yumruğunu dizine vurdu. Dişlerini gıcırdattı. Öfkelenmişti. ,Ömür boyu demir parmaklıklar arasında çürüyeceksin! Aptal herif Sinirleri iyice gerilmişti. Yerinden kalktı. Odayı terk etti. Midesi kazınmıştı. Daha önce aldığı tehditler ve uğradığı saldırılar sonucu sinirleri bozulmuş, psikolojik tedavi görmüştü. Dikkatli olmalı, sinirlerini idareli kullanmalıydı. Yoksa eski hastalıklar nüksederdi. Sabahki tehdit fena canını sıkınıştı. Salona yürüdü. Açlığa daha fazla dayanamayacaktı. Bir şeyler yemek sinirlerini yatıştırıyordu. Doğruca Rasim’in odasına gitti. Pide henüz gelmemişti. Telefon edip kantinden simit, poğaça ve ayran istedi. Acilen bir şeyler yemeli ve mide kazıntısını kesmeliydi,İnternet sitelerine düşen son dakika haberleri üzerine konuşmaya başladılar. Tuncay Güney isimli gazeteci, emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün Doğu Perinçek üzerinden Abdullah Öcalan’la bağlantı kurduğunu, PKK’dan “müttefik kuvvetler” diye bahsettiğini açıklamıştı. Tuncay Güney, V. Küçük adına Öcalan’ın avukatı Doğan Erbaş ile görüşmüştü. Televizyonlarda “darbe olacak” diye cıyak cıyak bağıran Prof. Yalçın Küçük de Öcalan ile irtibatlı idi. Bir zamanlar Beka Vadisi’nde örgüt elamanlarına strateji dersleri vermişti. Öcalan’la sarmaş dolaş, can ciğer kuzu sarması resimleri vardı.

Ondan aldığı mesajları, bacanağı olan Prag Büyükelçisi Sabri Cenk Dua tepe aracılığı ile Genelkurmay’a iletiyordu. Öcalan’a ve PKK’ya Türkiye üzerinden gelebilecek saldırıları da Öcalan’a iletiyordu .Müthiş bağlantılar, dedi müfettiş. Devlet içindeki birimler, PKK ile paslaşıyor.-Böyle olmasa PKK 26 sene nasıl yaşar? Ülkede darbe yapmak isteyenlerin her zaman iki bahaneye ihtiyacı var. Dış ve iç tehlike. Dış tehlike PKK, iç tehlike irtica. Bu tehlikeler olmazsa halkı darbenin gerekliliğine kim ikna edebilir? Onun için derin çeteler, PKK’yı sever. Severler diye tekrarladı müfettiş. Dudak büktü. Başını iki yana salladı. Elini yumruk yapıp masaya vurdu. , Biz vatan, millet adına terör örgütleri ile mücadele ediyoruz. Asıl mücadele etmesi gerekenler, başka hesaplar peşinde … elbette mücadele edeceğiz. Meydanı böyle sahtekarlara bırakacak değiliz ya. Bunlar böyle. Uzun zaman ]İTEM başkanlığı yapan emekli Albay Arif Doğan’ın telefonu PKK’lı olduğu gerekçesiyle göz altına alınan bir zanlıda çıkmış. Böyle adamlar bunlar. Senin Sokrates ortalığı karıştırmak için eylem yaptırdı, biz de katili kıskıvrak yakaladık. Sauna çetesini de çökertmiştik. Ya herro ya merro ! Doğru, işimiz hiç de kolay değil. Kolay olsa seni çoktan emekli ederdik. İhtiyar bir bunağı ne diye aramızda barındıralım …Bunağın tecrübelerine ihtiyacınız var … Gülüştüler. Bu sırada simit, ayran ve pideler aynı anda geldi. Müfettiş hemen ambalajı açıp pideye saldırdı. Sinir sistemi alarm veriyordu. Midesi mahvolmak üzereydi.

İTİRAFÇI

Müfettiş, İstanbul yolunda polis araması sonucu ele geçen Osman Yıldırım’ı sorgulamaya aldı. İsmail Sağır’ı Rasim sorgulayacaktı.Gür saçlı, dar alınlı, koca burunlu, kara suratlı adamın karşısına geçti. Kimlik tespiti yaptı:

Kars ili, Kağızman ilçesi çayarası nüfusuna kayıtlı. 1969 doğumlu.

-Sabıkan var mı?

-Hayli kabarık. Adam öldürmekten 1989’da yargılandım.Sahte kimlik düzenlemekten vesaire vesaire …
-Ankara’ya ne zaman geldin?

-1981’de. Altındağ’a yerleştim. Üç-dört sene pazarcılık yaptım.

– Kimi öldürdün?

-Namus meselesi. Manisa’da teyzemin yanında kalan kız kardeşim Miyase ailenin namusunu lekeledi. Dersini verdim.

-Öldürdün, öyle mi?

-Bıçakladım.

-Ne kadar içeride kaldın?

-1993’te tahliye oldum. 1994’te Şeref Özkan denen şerefsizi İstanbul’da temizledim. O yüzden de içeride yattım. 2000 yılında çıkan Rahşan’ın affıyla yırttım.Müfettiş kafasını salladı. Dudak büktü. Böyle adamları bulurlar hep diye düşündü. Aklı başında, Allah’ı ve peygamberi bilen, makamı ve mevkisi olan kolay kolay kirli işlere alet edilemezdi. Fakat avukatın durumu tuhaftı. Bütün genel geçer kurallara aykırı idi.

-Neden Danıştay’da hakim öldürdünüz?

Tavanda yanan güçlü ışık zanlının yüzüne vuruyordu.Gözleri bağlı, elleri kelepçeliydi. Yüzü kül gibiydi. Çok korkmuş olduğu anlaşılıyordu. Elleri titriyordu. -Emir öyleydi, dedi.

-Emri kim veriyor?

-Bunlar karışık işler. Söylesem beni temizlerler.
-Kim?

-Paşa beni temizletir?

-Hadi ya! Hangi paşa? Kimi temizlermiş de seni temizletecekler?

-Sabancı suikastına karışan Mustafa Duyar’ı kim temizletti ise …

-Kim temizletti?

-Bilmiyorsanız ben ne diim yani?.
-Ne biliyorsun? Anlat bakayım.

-Y ok ya … Beni de temizlesinler …
-Danıştay’ı niçin seçtiniz?

-Biz seçmedik.

-Kim seçti?

-Seçen seçti.

-Niye sen işin içindesin?

-Para meselesi. Bir milyon dolar var işin içinde.
-Alooo? … Kim veriyor o kadar parayı?

-Söyleyeyim  de beni temizlesinler …

-Neden hakim seçildi?

-Ses getirecek bir eylem. Bayan öğretmenin sokakta başını örtmesinin laikliğe aykırı olduğu kararını bu daire verdi, biliyorsunuz. “Başörtüsüne karşı çıkanlar öldürülüyor,” denecek, ortalık karışacak, hükümet zaafa uğratılacak.

 Sonra da indirilecek.Kim indirecek?

-Bunu herkes biliyor. Siz mi bilmiyorsunuz? Orta yerde bir sürü örgüt var. Cumhuriyet gazetesi “Genç subaylar rahatsız” manşetini boşuna atmadı. Bir sürü emekli subay ülke çapında örgütlenmelere gidiyor. Bir emekli albay, medyanın gözü önünde ölme ve öldürme yeminleri yaptırıyor. “Kuva-yı Milliye Derneği” diye bir derneği bile var. Fikri Karadağlı duymamış olamazsınız. Emekli Yzb. Muzaffer Tekin var, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği örgütünü sağır sultan bile duydu. Hani onursal başkanı emekli Org. Hasan Kundakçı olan demek. Emekli Bnb. Zekeriya Öztürk’ü bilirsiniz. Sonra emekli Tuğgeneral Veli Paşa var. ADD Başkanı Şener Eruygur var. Mitingler düzenleyip “Ordu göreve” pankartları taşıyanlar var. Bunlar sivil uzantılar, muvazzaf subaylar var. Var oğlu var …

-Bildiklerini anlatırsan seni koruruz, gerekirse başka bir kimlik veririz.

-Avukatımla görüştükten sonra belki… Bu işlerden iyice bıktım. Belki…

-Hem kendine hem memlekete iyilik yapmış olursun. Seni koruruz.

-Garanti yani. ..

-Garanti. Yakında Tanık Koruma Yasası çıkacak. itiraf edenler korunacak.

-Avukatımla görüşmeliyim.

Müfettiş arkasına yaslandı. Bu adam öteceğe benziyordu. Güven vermeliydi. Söyledikleri işe yarardı.

-Seni avukatınla görüştürürüz. Koruruz, başka bir kimlik veririz. Konuşursan …

-Belki. .. Avukatımla görüşeyim.

Safa Bey ayağa kalktı. Kapıyı çekip dışarı çıktı. Odasına döndü. Verilen isimlerle ilgili işlem başlatmalıydı. Savcıya yazı yazıp tutuklama emri çıkarılmalıydı.

Bu sırada polis memuru Erhan odaya girdi. Elinde bir dosya vardı. Glock marka tabanca ile ilgili iyi bir araştırma yapıp getirmişti.

-Efendim, suikastta kullanılan tabancanın sırlarını araştırdım. Türkiye’de esrarengiz cinayetlerde kullanılmış.

-Mesela …

-Rahip Santaro cinayeti mesela. Aynı silahla İzmir’de ve İstanbul’da iki polis öldürülmüş. PKK ve Dev-Sol operasyonlarında 4 adet Glock marka tabanca bulunmuştu.
-Ne biçim iş Erhan bu? Dev-Sol, Rahip Santaro cinayeti,
PKK … Sağlı sollu örgütler …

-Derin işler çeviren bir örgütle yüz yüzeyiz sanırım.

-Hımm. Bir bakayım. Teşekkür ederim. Örgüte odaklanalım o zaman.

Az önceki sorgulama sırasında aldığı notlan Erhan’a uzattı.Şu isimler hakkında bilgi toplayalım. Tutuklanmaları ve sorgulanmaları için müzekkere yazalım. Erhan kağıdı alıp şöyle bir baktı. Dudak büktü. Başını salladı.Muzaffer Tekin ismi hiç de yabancı değildi. Taner Ünal yeni bir isimdi. Tuğgeneral Veli Küçük, Orgeneral Şener Eruygur dudak büktü. Bu iş nerelere uzanıyor diye düşündü. Araştıralım, dedi ve odadan çıktı.Müfettiş dosyaya gömüldü.

“Avusturya yapımı Glock marka tabancalar ABD’ye satıldı. Hayalet suikast silahı olarak bilinen tabancalar, ABD tarafından Irak ordusuna hediye edildi. ABD tarafından satın alınan 400 bin silahın sadece 12 bini kayıt altına alınmış, büyük bölümü Irak’ta kaybolmuştur. Bu silahlardan 8 Glock ve iki adet Walter marka tabancanın Türkiye’ye girdiği tespit edilmiştir.Tetikçi Alpaslan Aslan’ın üzerinde ve arabasında çıkan üç adet Glock marka silahtan GFM737 seri numaralı silahın 15 Haziran 2 004 ‘te, GNF 737 seri numaralı silahın ise 24 Eylül’de Irak ordusuna hibe edilen silahlar olduğu tespit edildi. İzmir ve İstanbul’da iki polisin şehit edilmesinde, Trabzon’da öldürülen Rahip Santoro cinayetinde bu silahların kullanıldığı kesinleşti. Dev-Sol ve PKK’ya yapılan operasyonlarda da 4 adet Glock ve iki adet Walter marka tabanca bulundu. Kayıp silahlardan daha fazlasının Türkiye’ye girdiğinden şüpheleniliyor.” Müfettiş dosyayı kapadı. Kafası allak bullak olmuştu. Yollar yine Irak üzerinden Amerika’ya çıkıyordu. Amerika’nın burnunu sokmadığı iş yoktu. Hüseyin olsaydı Irak ve Amerika işlerini daha iyi araştırırdı. Telefonu kaldırdı. Kantinden odasına çay istedi. Arkasına yaslandı. Berbat şeyler yaşamıştı. Ülkede çıngar çıkacaktı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi ortalık karışacağa benziyordu.Zor günler geliyordu. Kendini yorgun hissetti. Başı ağrıyordu, gözleri sancılanmıştı. Bu kirli ve pis işlere nokta koymalıyım, diye düşündü.

Gelen çaya baktı. Bardağa uzanıp bir yudum aldı. Zehir gibiydi. Yüzünü buruşturdu. Elini evrakın arasına koydu. Kulağına ayak sesi doldu. Kapıya baktı. Gelen Rasim’ di. Selam verdi. Endişeliydi, kaşları yıkık, kafası karmakarışıktı Müfettişin karşısına oturdu. Bir eliyle kravatını evirip çeviriyordu. Kaygılı bir ses tonuyla:

– Tansel Çölaşan işin içinde. Manipülasyonlar başladı.Kurşun yiyen hakimler, ne Allah’ın askeriyim ne de Allahü Ekber sesi duyduk, diyorlar. -Tansel Çölaşan olay yerinde yok. O dairede çalışmıyor. Resmen manipülasyon yapıyor. Hemen bir metin geliştirelim ve ajanslara gönderelim.

-Yarın resmi daha iyi göreceğiz. Büyük bir provokasyonla karşı karşıyayız. Bu deriden çok post çıkacak.

-Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu cinayetlerinden sonra yapılan provokasyonlar dozu artırılmış şekilde tekrarlanırsa şaşırmayacağım.

– İstanbul’ dan gelecek haberler çok önemli. Birlikte bir metin geliştirip ajanslara maillediler. zanlıların sabaha kadar nöbetçi polisler tarafından sorgulanmasına karar verildi. Muzaffer Tekin, Taner Ünal, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği, Kuva-yı Milliye Derneği, bunların Veli Küçük, Şener Eruygur bağlantılarını araştırmaya kilitlendiler.  Onlar metni medyaya gönderdikleri sırada Erhan odaya girdi. Elinde telefon dökümleri vardı. Oldukça heyecanlıydı, alnından ter damlıyordu, dudakları üzerinde ter birikmişti. Alnına düşen uzun saçları ıslanmıştı. Gözleri çakmak çakmaktı. Göğsü körük gibi şişip boşalıyordu. Heyecan fırtınasına tutulmuştu Yüksek sesle:

-Amirim, savaş gibi bir telefon trafiği var. Bakın hele, katil Alpaslan Aslan, Muzaffer Tekin ile 27 kere konuşma yapmış. Google’da aradım. Muzaffer Tekin emekli bir yüzbaşı.Bu telefon trafiği gösteriyor ki Tekin bu olayın tam ortasında. Belki de organizatörü. Elindeki kağıdı Müfettiş Safa Bey’e uzattı. Müfettiş de heyecan kesilmişti. Gözlerini fal taşı gibi açarak kağıda eğildi. Diz ağrılarını çoktan unutmuştu.

Polis Erhan, katilin sim kartını incelemiş, son 24 saat içindeki görüşmelerini Türk Telekom’dan temin etmişti. “Konuşma trafiği: Emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin ile 27 kere. Osman Yıldırım ile 691 kere. Osman Yıldırım’ın ikinci telefonuyla 55 kere. Ayhan Parlak ile 108 kere. Yusuf Görüm ile 11 kere. İbrahim Cingi ile 94 kere. Ehram Timuroğlu ile 10 kere

” Ortada net bir tablo vardı. Cinayet çete işi idi. Katil yalnız başına karar verip cinayet işlediğini iddia ediyordu, ama arabanın arka koltuğu önünde sigara izmaritleri vardı. Yanında birden fazla adam olduğu kesindi. Olay öncesi kendisiyle işbirliği yapanlarla yoğun bir telefon trafiği yaşadığı ortadaydı. Olayın bağlantılarını araştırmaya karar verdiler. Müfettiş, arabasına binip evin yoluna düştüğü zaman saatin 01 olduğunu fark etti. Gizem çoktan uyumuştu. Ona masal anlatamayacaktı. “Bu pis işlere bir son versem iyi olacak.”diye mırıldandı. Cep telefonu öttü. Araba kırmızı ışıkta durmuştu. Açıp baktı:

“Müfettiş, bu işlere burnunu sokma, avukatı bırak. Yoksa seni bacağından bağlayıp telefon direğine asarlar. Karını gebertip kızını zıbartırlar. Kırdığın yumurta kırkı geçti. Sokrates”

Sinirleri gerildi, midesi bulandı, dişlerini sıktı. Romatizmaları ağrılarının arttığını hissetti.

“Allah büyük. Ortalığı bu çakallara bırakmak da doğru değil.” diye homurdandı. Bu sırada yeşil ışık yandı. Debriyaja basıp arabayı vitese taktı, gaza bastı. Müfettiş ertesi gün yine erken uyandı. Vücudu külçe gibiydi. Gözleri ağrıyor, başı dönüyordu. Kafasının içi karma karışıktı. Hiç dinlenememişti, Bir süre yatakta oturdu.Dizlerini ovuşturdu. Romatizmaları ile başı dertteydi. Bu yaz iyi bir kaplıca tedavisi uygulamalıydı, Kol hareketleri yapıp vücudunu uyarmaya çalıştı. Hemen arkasından duş aldı. Giyindi. Arkasından mutfağa gidip ocağa su koydu.

 Salona gelip televizyonun başına geçti. Spiker heyecanlı heyecanlı gazete manşetlerini okuyordu:

“Danıştay’a hain saldırı. Bir hakim öldü, üçü yaralı”
“Laikliğe kurşun”

“Tekbirle kurşun yağdırdı”

“Hedef manşetten kurşun avukattan”
“Türkiye’nin 11 Eylül’ü”

“O üyeler vuruldu”

“Kaşıya kaşıya”

“Hükümete öfke”

“Karanlık eller iş başında”

“Tansel Çölaşan: Saldırgan, Allah’ın askeriyiz, Allahu Ekber, türban kararırının cezasını çekeceksiniz”

Elini dizine vurdu. Kurşunlanan hakimlerin slogan atmadı demelerine rağmen Tansel Çölaşan’ın slogan uydurması ve bazı gazetelerin bu sözleri manşete çekmesi anlamlıydı. Bir yerlere mesaj veriliyordu. Spiker gazetelerin satır aralarını okumaya başladı.

Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer: “Laikliği çeşitli biçimlerde yorumlayarak içini boşaltıp demokrasiyi, dolayısıyla da devlet rejimini yıkmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. “

Ankara Barosu: “Danıştay 2. Dairesi’nin kararını uluorta eleştiren iktidarı sorumlu davranmaya davet etti. “

İzmir Barosu: “Savcıları göreve davet ediyoruz, kışkırtmaya neden olan başbakan ve TBMM başkanını istifaya davet ediyoruz.”

Milliyet yazan Melih Aşık: “Eylemden önce ve sonra Allah Ekber diye bağırıyor, bu eylemler belli ki Allah adına yapılıyor.Dinci siyasetin etkilediği birçok kesim saldırıyı Allah yolunda savaş olarak algılıyor. “

Hürriyet yazarı Bekir Coşkun: “Danıştay’ı basıp yargıçları vuran eli tabancalı onlardandı. Öbürlerinin ellerinde sadece tabancaları yok. Kin, aynı kin… Biz onları biliyoruz. Devletin koltuklarında oturanlar ile dün Danıştay basıp yargıçları kurşunlayanlar arasında zerre kadar zihniyet farkı bulamazsınız.”

Hürriyet yazarı Tufan Türenç: “Danıştay yargıçlarına kurşun sıkan cani ve onun arkasındaki karanlık güçler, iktidarın tutumundan cesaret almışlardır. AKP’nin uyguladığı siyaset, bu olayda azmettirici olmuştur.”

Müfettiş, elini yumruk yapıp dizine vurdu. Öfkeyle bağırdı:

“Hepsi aynı odaktan emir almaz gibi açıklama yapmışlar; belki de aynı locaya kayıtlılar, aynı örgütün değirmenine su taşıyorlar!”

Ana muhalefet lideri ile başbakanın atışması anlamlı idi.

Deniz Baykal:

“Siyasete kan bulaştı, Danıştay’ın ve Türkiye’nin nereye sürüklenmekte olduğunu hala görmeyenlere, umarım, bir uyarı olur. Türkiye çok tehlikeli bir noktaya sürüklenmektedir.” demiş.

Başbakan, Baykal’a cevap vermiş:

“Komplonun içinde Baykal da var. Saldırının arkasında ihanet odakları var.”

“Bugün zor bir gün olacak.”diye mırıldandı. Mutfağa yöneldi. Bu sırada Zahide çıkıp geldi.

-Müfettiş günaydın, erkencisin.

-Öyle olmam gerekiyor.

-Gece kaçta geldin? Geldiğinden haberim olmamış.

– Bir buçuğu buldu.

-Haberler kötü, Danıştay hakimleri kurşunlanmış.

-Bir hakim ölmüş, ötekiler hafif yaralı.

-İyi ki katil yakalanmış. Yoksa büyük şamata çıkarırlardı.

-Yine çıkaracaklar. Gazete manşetleri onu gösteriyor.

-Katil yakalanmış. Ne diyecekler?

-Cinayeti planlarken ne diyeceklerini de planlarlar. Baksana eşi meşhur bir gazeteci olan hanıma! Saldırgan “Allahu Ekber” dedi diyor.

-Demiş mi?

– Yok canım. Kadının bağlantıları derin. Görevi icabı uyduruyor.

– Medyadaki örgütün adamları, onun ifadelerini kullanıyorlar. Yalandan kim ölmüş? Olay yerinde bu kadın yoktu, cinayet başka katta işlendi. Katilin ne dediğini bilmesi mümkün değil.

-Demek öyle. kocası da derin bağlantıları olan bir gazeteci.

-Öyle …

Zahide el çabukluğu ile kahvaltı masasını hazırladı. Masayı zeytin, peynir, tereyağı, kaymak, salça, domates, biber ve ekmekle donattı.

– Hayatım Gizem’i alıp gelebilir misin?

-Deneyeyim …

Müfettiş, çocuk odasına yöneldi. Akşam aldığı son mesajı anında silmişti. Tehdit aldığını Zahide’ye ve hele biricik kızına söyleyemezdi. Kadının, hele de çocuğun ruh sağlığı bozulurdu. Ama her şeyin yolunda gitmediğini, takip edildiklerini de hissettirmeliydi. Kızının başucuna geldi. Oturdu. Eliyle kıvırcık saçlarını düzeltti. Eğilip yanağından öptü.

“Tatlım, uyan artık. Sabah oldu. Okul saatin geldi.”

Eğilip tekrar kızı öptü. Eliyle yanağını okşadı. Onu ihmal ettiğini düşündü. Biraz erken eve gelebilse. derslerine yardım etse, birlikte problem çözseler, kitap okuyabilseler. .. Okulda ne olup bittiğini dinlese, hatta okula gidip öğretmeni ile konuşsa …

“Haydi kraliçem, kahvaltı hazır. Anneciğinle seni bekliyoruz. “

Kızcağız gözlerini açmadan ellerini uzattı. Müfettiş hafif eğildi. Minik kollar, müfettişin boynuna dolandı. Müfettiş kızını sevgi ve şefkatle kucakladı. Başını okşadı. Kaldırıp mutfağa getirdi.

– Hop hop, yüz yıkamadan sofraya oturmak yok, dedi Zahide Hanım.

– Yıkarız, dedi müfettiş.

Mutfak masasındaki her zamanki yerine oturdu. Kızının saçlarını okşamaya devam etti.

-Nasılsın bakalım kraliçem?

-Iyim …

-Okulda ne var ne yok?

-Iyi. .. Akşam erken gelsene baba. Proje ödevim var. Annem yardım etmiyooo.
-Eder, eder …

-Sen beni şikayet edeceğine yüzünü yıka bakalım. Haydi tatlım.

Gizem, babasının kucağından nazla indi ve yüzünü yıkamaya gitti. Müfettiş, kahvaltı sofrasında bile olsa kızıyla ilgilenmekten memnundu. Ama içi içini yiyordu. Tehdit mesajı aldığını söyleyemezdi: fakat tehlikeyi sezdirmesi de gerekirdi.,

Hayatım, kıza dikkat et. Okul yolunda kaza maza olmasın.

-Servisle gidiyor. Başka ne yapalım?

-Bilmem … Dikkat etmek lazım.

-Senin Gladio faaliyette. Başka bir tehlike mi söz konusu?

Müfettiş irkildi. Gladio örgütünü Zahide bilirdi. İtalya’yı kasıp kavuran, Başbakan Aldo Moro’yu kaçırıp öldüren, Cumhurbaşkanı Cosiga’yı kaçırıp sorgulayan, Bologna tren istasyonuna bomba koyup 83 kişiyi katleden, kah Kara Gömlekliler, kah Kızıl Tugaylar adına eylemler yapan örgütü …Cesur savcı Di Petro ve yardımcısı Fellice Casson, askeri istihbarat örgütlerinin belgelerini inceleyip örgütün ipliğini pazara çıkarana kadar CIA’ye bağlı örgüt, ülkeyi kan gölüne çevirmiş ve iktidarları, terör sopasıyla istediği gibi dövmüştü. 5.000 üyesi vardı Gladio’nun. Di Petro, örgüt hakkında 1984 yılında dava açmış ve 7417 kişi hakkında suç duyurusun da bulunmuş, 4.436 kişi hakkında dosya hazırlamıştı. 463 parlamenterin dokunulmazlığı kaldırılmış, 622 Gladio üyesi tutuklanmış; 911 iş adamı ve aralarında Başbakan Betine Craxi ile 12 bakanın içinde bulunduğu 2.993 kamu görevlisi mahkemeye çıkarılmış; 30 general, 58 profesör, 19 yüksek yargı mensubu örgüt üyeliğinden mahkum olmuştu. Ülkenin çeşitli yerlerinde 139 silah deposu ortaya çıkarılan Gladio, 4.300 terör eylemi gerçekleştirmişti. Eylemleri devlet içinde yapılanmış görevliler, ABD desteğiyle yapmışlardı. Gladio, P2 Mason Locası ve CIA ile birlikte çalışmıştı.Bütün bu bilgiler, ortaya çıkınca kamuoyu şoke olmuştu. Altı yıl süren dava sonucu; Cumhurbaşkanı Cosiga 1992 yılında istifa etmek zorunda kalmış, Başbakan Andreotti 20 yıla mahkum edilmiş ve ülkeyi terk etmek zorunda kalmış, ülke çok şiddetli bir depremle sarsılmıştı.

1952 yılında Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle birlikte CIA’ye bağlı bir örgütün Türkiye’de de kurulduğunu ve adının kimi zaman Kontrgerilla, kimi zaman Özel Harp Dairesi, kimi zaman Özel Kuvvetler Birliği olarak telaffuz edildiğini müfettiş biliyordu. Müfettişin onca çabasına rağmen örgüt bir türlü deşifre edilememişti.

Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya, örgütün Şemdinli’deki bombalama olayları üzerine gitmiş, örgüt adına eylem yapan astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve itirafçı Veysel Ateş’in örgüt bağlantılarını ortaya koymuştu. Failler Van Ağır Ceza Mahkemesinde 39’ar yıla mahkum olmuşlardı. Fakat dava temyiz edilmiş, Danıştay kararı bozmuş, davayı sivil mahkemeden alıp askeri mahkemeye havale edivermişti. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın “iyi çocuklar” diyerek sahip çıktığı sanıkların kurtarıldığı yetmiyormuş gibi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, görevini yapan savcıyı meslekten atmıştı. Müfettişin sessizliğe gömüldüğünü gören Zahide ısrar etti:
-Müfettiş, yeni tehditler mi var? Danıştay davasını sen mi soruşturuyorsun?

Safa Bey öksürdü. Ne diyeceğini ölçüp tarttı.

-Onun gibi bir şey … çocuğa göz kulak ol. ..

-Anladım …

– Kendine de …

-Ortalık karışacak desene …
Müfettiş başını salladı.

-Her tarafta habis ruhlu gölgeler dolaşıyor. Hava sisli puslu …

Müfettiş, kahvaltı sırasında da Gizem’le ilgilenir gibi yaptı. Ama kafasında kazan kaynıyordu. Cenaze töreninde neler yaşanacaktı? Hangi sloganlar atılacak,kimler yuhalanacaktı? Cinayetin arkasındaki güçler, acaba kamuoyuna hangi mesajı vereceklerdi? Uğur Mumcu, Taner Kışlalı, Hablemitoğlu cinayetleri sonrası koparılan kıyamet tekrarlanabilin hükümete, Meclis’e, halka gözdağı verebilirlerdi.

“KATİL HÜKÜMET”

Safa Bey gözlük takmış, açık renk takım elbise giyinmiş, kafasına gri bir şapka geçirmişti. Kocatepe Camii’sinin bahçesindeki hakim bir noktadan, öfkeli kalabalığı seyrediyor, cenaze töreninde çıkarılacak çıngarı bekliyordu. Hava sisli pusluydu, üstelik kurşun gibi ağırdı. Caminin önündeki meydan gibi boşluk, tıka basa doluydu.Mahşeri bir kalabalık vardı. Ön taraf üniformalı askerler, cübbeli hakimler, avukatlar, kravatlı ceketli, üst düzey bürokratlar tarafından tutulmuştu. Hepsinin suratından düşen bin parça. Hepsinin yakasında ölen hakimin resmi. Hepsi Hamlet piyesindeki kral rolünü oynar gibiydi. Dünden beri yoğun bir mail, mesaj ve telefon trafiği yaşandığını emniyet biliyordu. Laikçiler gövde gösterisi yapacaklardı. Ankara sokakların bu tür gövde gösterilerine yabancı değildi. Daha önce defalarca bunları yaşamıştı.Tam cenazenin karşısında medya ordusu vardı.Kameramanlar, fotoğrafçılar, muhabirler .Caminin güneyinde naklen yayın araçları mevzi almıştı.Yerli yabancı birçok TV, cenaze törenini naklen veriyordu.Cinayet, ülkenin en birinci gündem maddesi olmuştu.

Herkes Danıştay saldırısını ve öldürülen hakimleri konuşuyordu. Bakan, yoğun tedbir alınmasını istemişti. Binlerce polis görevlendirilmiş, camiye çıkan cadde ve sokaklar kesilmiş, sıkı emniyet tedbirleri alınmıştı. Cenaze merasimine gelen herkes kontrolden geçiriliyor, üst baş taraması yapılıyordu. Meydan, provokasyona açıktı. evre binalardan ateş edilebilir, canlı bomba eylemcileri harekete geçirilebilirdi. Kalabalık öğle namazı için camiye girmemişti. Namazdan sonra sıra cenaze namazına gelince sloganlar patlatıldı:

“Türkiye laiktir laik kalacak!” Laikliğe uzanan eller kırılsın kahrolsun irticai Adalete uzanan eller kınlsın! Katil hükümet! Hükümet istifa!”

Bu sırada cenaze önünde hareketlenmeler oldu. Cenaze törenine katılan bakanlara sataşmalar başladı.”Bakanlara yuuuh!” sesleri duyuldu. Sesler gittikçe koraya dönüştü. Bakanlar tedirgin oldu. Seslerin kesilmemesi ve şiddetlenmesi üzerine korumalar devreye girdi. Adalet Bakanı Cemil Çiçek apar topar oradan uzaklaştırıldı. Bakan tören yerinden ayrılırken “Yuh, kahrolsun irtica, Türkiye laiktir, laik kalacak!” sesleri arttı. Adalet Bakanı’nın arkasından Abdülkadir Aksu, Mehmet Ali Şahin ve Abdüllatif Şener de yuhalamaların muhatabı oldu. Törene katılanların bir kısmının öfkesi dinmiyor, aksine artıyordu. Hızını alamayanlar seslerinin tonunu artırdı. “Yuuuh” sesleri daha tiz ve sık söylenmeye başladı. Kimisi pet şişesi atıyor, kimi rulo yaptığı gazeteyi fırlatıyordu. Çantasını savuran bile vardı. Korumalar olmasa, bakanların gırtlağına sarılacaklardı. Tahrik ve tehditler artınca korumalar, bakanları teker teker tören alanından kaçırdılar.

Emniyet müdürü, imama “hemen namaza geçelim” işareti verdi. İmam, sağa sola bakıp cenaze namazına başladı, Kalabalığın büyük bir bölümü hız kesmedi. Uzun boylu, kısa saçlı, genç ve hırçın bir grubun yüksek sesle slogan attığını fark etti, hatta sloganlar önce onlar atıyordu. Sivil giyimliydiler fakat asker veya askeri öğrenciye benziyorlardı. Bunun için eğitilmiş olmalıydılar. Eğitimsiz, rast gele gruplar bu kadar organize hareket edemezdi. Cenaze namazı kılındıktan sonra sloganların dozu arttı.     “Kahrolsun hükümet! Katil hükümet! Hükümet istifa! Türkiye laiktir laik kalacak! Laikliğe uzanan eller kırılsın! … “

Organize kalabalık sanki cenaze töreninde değil, miting meydanında idi. Müfettiş cenaze töreninin hükümeti protesto eylemine dönüştüğünü görüyordu. Eylemciler iyi organize olmuşlardı. Kalabalığa istedikleri sloganı söyletiyorlardı. Gelecek günler, yeni cinayetlere, eylemlere, ölümlere gebeydi. Müfettiş, bulunduğu noktadan kalabalığı izlerken memleketin başıma örülmek istenen çorapları düşünüyordu. Cenaze töreni, Anıtkabir’e yapılan yürüyüşleri hatırlatıyordu.

 Son derece düzenli idi. Kalabalığın bir kısmında askeri disiplin vardı. Sloganlar önceden hazırlanmış gibiydi. En büyük şanssızlıkları katilin yakayı ele vermiş olmasıydı.

 Katilin yakalanmış olması ülke için büyük bir şanstı. Şenol ile Erhan’ı ödüllendirmeliydi. Törenden sonra emniyete gitti. İstanbul’dan gelecek haberleri bekliyordu.

TEKİN OLMAYAN BİRİ

Odasına geldiği zaman odanın havasını sıkıcı buldu. Gidip pencereyi açtı. Kaleye doğru baktı. Ankara’nın havası sıkıcı idi. En boğucu tarafı da Çankaya tarafının havasıydı. Genelkurmay, Meclis, kuvvet komutanlıkları .. Binalar, apartmanlar, zevksiz ve ruhsuz yapılar, caddeler, arabalar … Bir müjde gibi görünen tek tük ağaçlar. Masasına döndü. Faks gelmişti. 7 Mayıs günü saat 21:30’da, emekli Yüzbaşı Muzaffer
Tekin’in Göztepe’deki evinde arama yapılmış, Tekin aramada evinde bulunamamış, eşi Fatma Müge Tekin kapıyı açmış, ev aranmış,

Tekin’in çalışma odasında şu dokümanlar bulunmuştur:

  1. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi.
  2. Gerillanın El Kitabı.
  3. Fünyesi çıkarılmış MKE yapımı, iki el bombası.
  4. AKP’nin Teslimiyet Belgeleri isimli kitap.
  5. İstihbarat ve Gerilla Harbi el kitabı.
  6. Kuva-yı Milliye başlıklı doküman.
  7. SKY Türk yazılı bir CD, çeşitli CD ‘ler, kitaplar, dergiler …
  8. Ulusal Güç Birliği Hareketi isimli kitap.

   Müfettiş, makinenin başına geçti. Bilginin gelişini seyretti. Sonra kağıdı çekip aldı ve okumaya başladı: IS Mayıs 2006 günü Ankara Cumhuriyet Savcılığının emriyle Muzaffer Tekin’in Kadıköy Osman ağa Mahallesindeki Petrol Ofisinin üst katında bulunan ofisinde arama yapılmış, saat 11:15’te yapılan aramada Tekin’e rastlanamamış olup şu önemli dokümanlar ele geçirilmiştir.

1 .Türk Solu dergileri

  1. Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi Ana Tüzük.
  2. Alpaslan Aslan’a ait 2 adet kartvizit.
  3. Ulusal Kanal’a ait kartvizit.
  4. İki adet el bombası.
  5. Susurluk sanığı İbrahim Şahin’e ait 05323166483 numaralı telefon.
  6. Doğuş Factoring A.Ş. isimli şirkete ait % 10 hisse senedi.

Müfettiş ayaktaydı. Ellerinin titrediğini hissetti. Midesi kazınmaya başladı. Diz ağrıları artmıştı. Hemen sandalyenin üzerine çöktü. Başını arkaya yasladı, duvarın sertliğini hissetti, gözlerini kapadı. Kağıt, titreyen parmaklarının arasından kayıp yere düştü, Müfettişin beyninde şimşekler çakıyor, yüreğinde gök gürlüyor, kalbinde fırtınalar esiyordu. Yıllar yılı üzerine konuşulan, tartışılan, birçok bakanın bile bilmediği “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi” bir emekli yüzbaşının ofisinde çıkıyordu. Katilin kartviziti vardı. Uyuşturucu parası aklayan bir şirketin hissedarı idi ve Susurluk sanığı İbrahim telefon bağlantısı vardı. Karşısında dehşetli bir örgüt bulunuyordu. Gene lanetlilerle yüz yüze gelmişti. Gene arabasının altında bombalar patlayacak, gene yoluna lanetliler çıkacak, gene çoluk çocuğu lanetlilerin tehdidine uğrayacaktı.

“Allah kahretsin sizi!” diye söylendi. Dudağını ısırdı. Dişlerini gıcırdattı. Sağ elini yumruk yapıp dizine vurdu. “Allah belanızı versin katil herifler l .. ” Bir süre kafasında kopan fırtınanın dinmesini bekledi. Sonra aniden canlandı. Yere düşen kağıtlan alıp hızlı adımlarla Rasim’in üst kattaki odasına çıktı. Acelesi vardı. Zihninde alarm zilleri çalıyordu. Rasim, önündeki evraka gömülmüştü. Masasının üstü dosya deryası idi. Bilgisayar her zamanki gibi açıktı. İnternet sitelerinin son dakika haberlerini takip etmede ustaydı, özellikle istihbarat değeri taşıyan haberleri en önce Rasim götürdü. Onun için çelik telli, anti refleks camsız gözlük, gözünden eksik olmazdı. Elinde kalem vardı. Okuduğu kağıtlarda önemli bulduğu kelimelerin altını çizer, notlar alır, bu notlan yanı başındaki panoya asardı.

Müfettiş selam verdi, elindeki kağıdı titreyen eliyle Rasim’e uzattı.

– İstanbul’ dan doküman geldi. Muzaffer Tekin’ e ait.

-Ne var?

-Karanlık bir adam. Bir dünya bağlantısı var. Alpaslan Aslan’a ait kartvizitler, gerilla harekatı kitapları, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi kitabı… En önemlisi el bombaları …

-Katille bağlantılı yani…

-Belki daha önemlisi Milli Güvenlik Siyaset Belgesi. Bu gizli bir belge “Meclis başkanı bile bilmez” diye gazetelere yansıdı. Emekli bir yüzbaşıda nasıl bulunur?

– “Tekin bir adam değil” desene.

– El bombaları Müfettiş, yüreğinde bomba patlamış gibi bağırmış, otomatik olarak ayağa kalkmıştı.elleri titriyordu. Sesi titreyerek bağırdı:
-Cumhuriyet’e atılan bombalarla bir karşılaştırmalı. Onlar da Makine Kimya Enstitüsü yapımıydı, değil mi?

-Evet evet.  Bombalar önemli. Cumhuriyet’e atılanlarla aynı ise bağlantı kesin …       Bir başka bağlantı. Ulusal Kanal kartviziti onda da çıkmış. Tekin firar etmiş. Ne evinde ne ofisinde bulunmuş. , Kanallardaki haberlere bakarsan yer gök yıkılıyor. cenaze töreni tam bir gövde gösterisi olarak sunuluyor. Cinayet işlemişler gibi bakanların yuhalanması ve korumalar tarafından kaçırılması tam bir skandal. Sanki katil onlar        -Genelkurmay Başkanı Özkök’ün açıklamalarına ne demeli? Bir de “demokratım” diyor.

-Senaristler bir deriden çok post çıkarmayı biliyorlar.

-Ona da mı görev ezberlettiler?

-Onu demiyorum ama … Bir dakika, bir dakika …

İkisi birden ekrana kilitlendiler. Haber saati idi, televizyon Genelkurmay başkanının açıklamasını yeniden veriyordu:

“Danıştay’a yapılan saldın tamamen, gerici, terörist, silahlı bir eylemdir. Bu eylemi yapanları, eylemi ve katili üreten zihniyeti kınıyoruz. Gösterilen tepkiler halkın duyarlılığını ortaya koyuyor.
Ancak bu bir tek güne, bir tek olaya mahsus bir reaksiyon olarak kalmamalı, daimilik kazanmalı, devamlı olarak herkes tarafından takip edilmeli. Olayı Silahlı Kuvvetler olarak kınıyoruz. “

Müfettiş elini dizine vurdu. Kahır yüklü bir sesle:

-Buyur, buradan yak. Senaryo yazıp oynayanlardan yana bir açıklama …

-Havaya girmiş. Tansiyon düşürücü bir açıklama …

-Nasıl düşürüyor tansiyonu birader? Ateşe körükle gider gibi. ..

-Yok, yok. Onun bulunduğu ortamı düşünürsen ateş
düşürücü. Herkes ne der? Genelkurmay başkanı tepkili. Böyle bir şey demese “Genelkurmay başkanı bir şey demedi.” diye adamı topun ağzına koyarlar. Zaten kuvvet komutanları ile arasında kavga var. Basına yansıdığına göre Genelkurmay’ da kılıçlar çekilmiş. Org. Özkök, Sarıkız ve Ay ışığı kod adlı darbe girişimlerine karşı çıkmış. Kuvvet komutanları barut gibiymiş.

Adam, tek başına Aytaç Yalman, İbrahim Fırtına, Şener Eruygur ve Özden Örnek’e karşı koymuş.

 Şimdi rüşvet-i kelam kabilinden sözler söylüyor.

– Taş gibi ağır sözler …

-Ağır. .. Dur, hele başbakan konuşuyor. İkisi birden yeniden televizyona kilitlendiler:

“Bu tür eylemler cenazeye saygısızlıktır. Bunu tasvip etmek asla mümkün değildir … Geleceğe yönelik olarak bu tür eylem ve tepki beklemek, buna yönelik tavsiyelerde bulunmak asla doğru bir yaklaşım değildir. Sorumluluk mevkiinde olan insanların söylediği her sözün bir bedeli vardır. Bu piyasaları etkiler, iç huzuru etkiler. Bizler huzuru daha ileriye taşıma gayreti içindeyiz. Bunun için tüm kurumlar el ele vermek zorundadır.”

Müfettiş, heyecanla ayağa kalktı. Gözünü ekrandan ayırmadan:

-İşte açıklama bu! Öteki ateşe benzin döküyor.

-Başbakana yakışan da bu. Ötekiler yazılmış bir senaryoyu oynuyor. Hükümeti indirecekler.
– Değil mi yani?.

Müfettiş cık cık çekti. Odada turladı. Sonra birden aklına gelmiş gibi elini dizine vurdu:

-Osman Yıldırım’ı bir de sen sorgula. Ötecek gibi görünüyor.

-Yok yok, siz sorgulamaya devam edin. Ses tanıdık olunca kendisini daha çok emniyette hisseder. -Şenol ve Erhan’a ödül verelim. Ülkeyi kaostan kurtardılar. Eğer katil yakalanmasaydı, deyim yerindeyse, kıyamet kopacaktı. Bugünkü gövde gösterisi onun işareti.

-Ben maaşla ödüllendirme önerisinde bulunayım. Genel müdür onaylarsa ödül töreni yaparız.

-İyi olur. Kahraman çocuklar, eli silahlı katilin üstüne atlayıp kıskıvrak yakaladılar. Müfettiş, tutuklanan sorgulamak üzere odadan çıktı. Kafası karışıktı. Yaz sıcağında diz ağrıları vardı. Bir kaplıcaya gidip tedavi görme planlan yapıyordu. Her §ey alt üst olmuştu. Katil yakalanmıştı: ama bağlantıları.çözülmezse azmettirenler eni bir katil bulur, cinayetler işlemeye devam ederdi.Olayın bağlantılarını çözmeli, kaos isteyen odaklan meydana çıkarmalıydılar. Asansörle aşağı kata indi. İpuçları bulmak ümidiyle sorgu odasına yürüdü. Osman Yıldırım’ı sorgulama odasına getirtti. Yüzünün rengi sararmış, sakalı uzamıştı. Uykusuzluktan yorgun düştüğü belliydi. Beyaz renk gömleğin yakası kirlenmişti. Gözleri bağlı, elleri kelepçeliydi. Sanığı sandalyeye oturttu. Hal hatır sordu, itiraf ederse itirafçılık yasasından faydalanabileceğini hatırlattı.Böyle bir cinayete neden girdiğini sordu.

-Tamamen duygusal. Ben sefil bir adamım. Avukat “Zengin olacağız.” dedi, girdik.

-Avukat parayı nereden bulacak? Kiminle bağlantısı var?

-Derin bağlantıları var. Kiliseye bile gidip geliyor. “Milyon dolarlık iş.” dedi bize. “Hablemitoğlu işinde parayı kaçırdık, bu fırsatı ıskalamayalım” dedi, girdik.  Hablemitoğlu işini kim yaptı?

– Böyle büyük ihaleleri meşhur tetikçi paşa verir. Tecrübeli eleman arandı. Sonunda

iş Osman Gürbüz’de kaldı. Avukatın cinayet tecrübesi yoktu. Necip Hablemitoğlu, Alman vakıfları üzerine araştırmalar yapıyor ve ulusalcı kimliği ile sık sık televizyonlara çıkıyordu. Flaş bir isimdi. Ses getiren bir eylem olur düşüncesiyle hedef tahtasına oturtuldu. Arabasına bomba konacak işi bitirildi. İşin içinde İbrahim Çitçi de vardı.

– Osman Gürbüz…

   -O ötmez. Ötemez. Gırtlağına kadar cinayete batmış biri. Kardeşlerini öldürmüş, Gazi Mahallesi olaylarına karışmış, ırza geçmeden yakalanmış, bilmem ne bilmem ne cinayetlerine karışmış biri.

-Milyon dolarlardan söz ediliyor. Bu kadar parayı nerden buluyorlar?

   -Uyuşturucu kaçakçılığının içindeler. Çek-senet tahsilâtı kumarhane işletmeciliği, hazine arazilerinin pazarlanması vs.
-Nereden biliyorsun bunları?

-Muzaffer Tekin’in ortak olduğu Doğuş Faktoring şirketi var. Almanya bağlantıları var. Şirketin ortağı Ertuğrul Yılmaz Almanya’da öldürüldü, biliyorsunuz.

-Ne zaman?

-O hooo! Bir de istihbaratçı olacaksınız…

-Nihai hedef ne? Danıştay’da bir hâkimin kime, ne zararı var?

-Avukata demişler, “Yakalanırsan da çok yatmazsın. Biz seni içeriden alırız.”

-Nasıl alacaklar, kim alacak?

-Ergenekoncular alacak.

-Nasıl?

-Avukat, yedi aşamalı bir plan olduğundan bahsetti. Önce Cumhuriyet bombalandı. Sonra Danıştay’da hâkim vuruldu.

   Bundan sonra provokasyonlar  yapılacakmış Diyarbakır’ da mesela. Misyoner faaliyetleri var. Onlar hedefe konacak.Gazeteci, siyasetçi, din adamı vs. flaş isimlere suikastlar  düzenlenecek. . . Fehmi Koru, Orhan Pamuk, arkasından genelkurmay başkanı, başbakan filan… Ülke idare edilemez hale getirilecek. Ardından darbe servisi yapılacak. O zaman Ergenekon’un içeride bir tane bile adamı kalmayacak.

-Ergenekon’un tepesinde kimler var?

   -Kim yok ki? Muzaffer Tekin, Veli Paşa, emekli Org. Şener  Eruygur, emekli Org. Hurşit  Tolon, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, ı.u eski Rektörü Prof. Kemal Alemdaroğlu …
-Dernekler …

-Sivil görünümlü Kuvayı Milliye dernekleri, hepsi işin bir ayağı.··

-Taner Ünal, Alb. Fikri Karadağ, Hüseyin Görüm …

-Avukat Kemal Kerinçsiz, Türk-Ermeni Kilisesi Genel

Sekreteri Sevgi Erenol, avukat Fuat Turgut … Bilmem kim, bilmem kim …

Müfettiş, duyduğu isimler karşısında sarsıldı. İliklerine kadar titredi. Dilini ısırdı. Elini yumruk yapıp dizine vurdu.

-Vay be! Neler, neler oluyor bu memlekette! Her gün “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti!” diye naralar atılan ülkede terör kol geziyor …

Sanığa teşekkür etti, odayı terk etti. Şoke olmuştu. Duyduklarını hazmetmesi lazımdı. Akla ziyan itiraflardı bunlar. .. Polis Erhan’a bandı Rasim’e dinletmesini söyledi. Aldığı notları çantasına koydu. Odasına yürüdü. İstanbul’ a gidip Osman Yıldırım’ın verdiği isimleri enselemeli ve tek tek sorgulamalı idi. En küçüğünden başlayarak, en büyüğüne doğru. Astsubay Oktay Yıldırım’dan, Tuğgeneral Veli Küçük’e, Orgeneral Şener Eruygur’a, Orgeneral Hurşit Tolon’a kadar. .. Önünde iri iri balinalar vardı. Bunların ordu içine sızdığından şüphesi yoktu. Dallı budaklı koca bir örgütle karşı karşıya idiler. Ellerini çabuk tutmalıydılar. Bunların MİT ve Emniyet içinde uzantıları olduğu da muhakkaktı.İstanbul’a gitmeye karar verdi. Operasyonların bizzat yönetmeliydi. Büyük balıklar büyük denizlerin sularındaydı. Aynı gün mesaiden sonra eve uğradı, Zahide ve Gizem ile vedalaşarak İstanbul’a hareket etti. Megane araba ile uçar gibi yol aldı. Kafasında Danıştay cinayeti, Alpaslan Aslan ve Osman Yıldırım’ın söyledikleri vardı.

 Muzaffer Tekin’e mutlaka ulaşmalıydı. Hele bir de Veli Küçük’ü ele geçirebilir ve sorgulayabilirse… Dosyalar, belgeler, CD ‘ler, arşivler … Tekin’in evinde bulunan arşivde yok yoktu.

Sapanca Gölü kenarında yemek molası verdi. Sırtı, dizleri, gözleri ağrıyordu. Epey bir zamandır uzun yolda direksiyon sallamamıştı. Göl kenarı harikaydı. Göz alabildiğince su, karşı yamaçlar yemyeşildi, Başı sise gömülmüş dağlar … Koyu kahverengi, mor ve beyaz pamuk gibi bulutlar.Bölük bölük, gökyüzünde dalgalanıyordu. Lokanta ve marketin önünde durdu. Lokantanın hizasında alış veriş için kurulmuş pazar iştah kabartıyordu. Mideyi kışkırtan. göz zevki de veren bir yığın şey vardı: Köy peyniri, tereyağı, yumurta, ceviz içi, fındık, fıstık, meyveler …

Alış verip yapma duygusunu frenleyerek pazarı geçti ve bahçeye oturdu. Hafif bir şevler yiyecekti. Yoksa yolda uykusu gelebilirdi. Garsona karışık sebze yemeği ve salata ısmarladı. Yemekten sonra büyük bardakla iki çay içti. Gölü, ördekleri, karşıdaki yeşil yamaçları, ak pak bulutlan seyretti. Sonra istemeye istemeye yerinden kalktı. Daha en az iki buçuk saatlik bir yol onu bekliyordu. O akşam Sarıyer Polisevi’nde kalacak, ertesi gün erkenden Emniyet’te olacaktı.

Gece rahat bir uyku çekti. Ertesi gün erkenden istihbarat daire başkanı Mehmet Yavuz’a uğradı. Dikdörtgen biçiminde uzunca salonu olan bir odada çalışıyordu Mehmet Yavuz. Mobilya masasının konforuna diyecek yoktu. Masanın önündeki koltuğa çöktü. Duvara dayalı dolaplar klasörlerle doluydu. Ceviz kaplama masa ve lüks koltuklar göz dolduruyordu. 45 yaşlarındaki tecrübeli emniyetçi Mehmet Yavuz, müfettişe “hoş geldin”, dedi. çay ısmarladı, hal ve hatır sordu. Müfettiş, söze girmek üzereydi ki cep telefonunun sesini duydu. Mesaj gelmişti,

“Takiptesin ihtiyar, Tekin’in peşini bırak. Yoksa … “

Mesajda isim yoktu; ama Sokrates’in işine benziyordu. Yüreğine korku düştü. Tehlikeli bir çeteyle karşı karşıya olduğunu seziyordu. Altıncı hissi, yanlış yaptığını ve bir an önce Ankara’ya dönmesi gerektiğini söylüyordu.

Fakat Tekin’i sorgulamadan dönmeyecekti. Mesleki kariyeri bunu gerektiriyordu. Korkuya pabuç bırakmamalıydı. Elleri titreyerek çay bardağından bir yudum aldı. Çekik gözlü, geniş alınlı, saçlarına ak düşmüş Mehmet Yavuz’a baktı.

 -Danıştay katilini azmettirenlerin izleri buralara uzanıyor.

Tekin’i bulamadık mı hala?
-Maalesef.

-Bu herifi sorgulamamız lazım. Yüzbaşı rütbesindeki bir adam tekin değildir.

– Doğru. Ben daha büyük bir balığın peşindeyim.
-Ciddi mi? Kim?

Yavuz Bey başını iki yana salladı:

– Yakalamadan söyleyemem. Ama rütbesi general. .. Epey iri bir balık yani …

-Ciddi mi?

Masanın üstündeki klasörü önüne aldı. İçeriden bir resim çıkardı. Müfettişe uzattı .

-Bu adamın peşindeyim, dedi.

Müfettiş resmi görünce şaşırdı. Muzaffer Tekin, eğilmiş; kasketi, kalın kahverengi kürklü, iri burunlu, pos bıyıklı birinin elini öpüyordu. Kasketli, gözlüklü, iri kıyım adam meşhur ve medyatik bir adamdı. ..

-Bu meşhur Veli Küçük!

-Bu iş sadece Tekin işi değil, Küçük de cinayetin bir yerinde. Onun peşindeyim.

-Emekli tuğgeneral. Örgüt büyük o zaman …

Yavuz Bey bu defa çekmeceden bir resim çıkarıp müfettişe uzattı.

Resimde Tekin ile Küçük arasında emekli Alb. Fikri Karadağ vardı. Yanı başlarında emekli Astsb. Oktay Yıldınm, Bnb. Zekeriya Öztürk …

-Önümüzdeki günlerde önemli bir toplantı var. İsterseniz beraber gidelim. Limanda bir toplantı. Epey eğlenceli bir iş toplantısı olacak.

-Gidelim. Ama ondan önce VKGBH Başkanı Taner Ünal’ı sorgulamalıyız. Alpaslan Aslan’ da derneğin kartviziti çıktı .

   -Taner Ünal, az sonra getirilecek. Bu sabah erken evine baskın düzenlendi ve alındı. Hastane muayenesinden sonra buraya getirilecek.

-Oh bel Bak, buna sevindim. Senin bu büyük balıklan sorgulayabilmek için elimizde veri var mı?

-Olayın peşindeyim. Er geç, elimize bilgi geçecek. Veli Küçük, kara bir delik. Birçok kirli işin anahtarı. Onu enseledik mi aysbergin sırlarını bütünüyle çözeceğiz .

– Çok meraklandım, sen ne deryaymışsın be l ..
-Size başka bir sürprizim de var.

– Bir bakın, yakışıklı vatandaşlar …

-Aaa. Katil Alpaslan ile Veli Küçük aynı karede !

-Nerede çekilmiş bu resim?

-Uzaklarda …

-Ne kadar uzak?

-İsveç …

-Vay canına! .. Şey … Şu bombaların serisi incelendi mi? Tekin’ de bulunan.

-Cumhuriyet’e atılan bombalarla aynı seriden.

-Ciddi olamazsın? Bu müthiş bir şey! Tekin ve Alpaslan aynı timden …

– Dinozorun kuyruğuna bastık. O bizi yemeden biz onu avlamak zorundayız.

Müfettiş, bir süre daha Mehmet Yavuz’la konu üzerine hararetli hararetli sohbet etti. Yeni belge ve bilgiler vardı. Müfettiş müthiş heyecanlandı. Hayatının en büyük balığını
tutacaktı, heyecanı doruktaydı. İz sürmeye devam edecekti, hem de heyecan ve korkuyla. Korkuyla … Balık tehlikeli ve zehirliydi. Masanın üstünde duran gazetelere göz attı. Günlük olaylar üzerine konuştular. Telefon çaldı. Mehmet Yavuz telefon konuşmasını bitirince müfettişe döndü.

-Adamın gelmiş. Taner ÜnaL.

Müfettiş heyecanla ayağa kalktı. El çantasını aldı. Bir an önce Emniyet’ e getirilen Taner Ünal’ı sorgulamak istiyordu.
– Bana müsaade.

  – Birlikte gidelim.

Beraberce sorgu odasına kadar gittiler. Mehmet Yavuz geri döndü.

 Müfettiş odaya girdi. Gür siyah saçlı, beyaz tenli, 35-40 yaşlarındaki Taner Ünal’ın gözleri bağlı, elleri kelepçeliydi. Bir sandalyeye oturtulmuştu. İki günlük sakalı vardı, yorgun görünüyordu.

-Önce demekten başlayalım, nedir gayeniz?

-Tam bağımsız Türkiye. Amerika ve AB esaretinden kurtulmalı Türkiye.
-Dernek üyeleri …

– Vatanını seven herkes bize üye olabilir.

-Emekli Org. Hasan Kundakçı, emekli Tümgeneral Cumhur Evcil, emekli Yzb. Muzaffer Tekin vs. Hep emekli subaylar. ..
– Demek için onur vesilesi. Bize güveniyorlar.

-Mersin’de “Bayrak Mitingi” düzenlediniz. 13-14 yaşındaki çocukların eline bayrak verip yerde çiğneterek halkın asil duygularını kullanıp Kürt- Türk çatışması çıkarmayı amaçladığınız gözlendi. ..

– Böyle bir §ey yok. Biz bayrağımıza saygısızlık yapıldığı için miting düzenledik. Ülkenin bölünmez bütünlüğünü savunuyoruz.

-Mersin Demek Başkanı Mesut Sezer, Yörük kahvesine gidip köylülere şöyle diyor:

“Diyarbakır’a bir Türk şehri diyebilir miyiz.? Mersin’e de artık diyemiyoruz değil mi? İki sene sonra Mersin’ e de “Türk şehri” diyemeyeceksiniz. Bu bir istiklal savaşıdır arkadaşlar!” Bu sözler Kürt-Türk çatışması çıkarmaya yönelik. Yasalara göre suç olan böyle konuşmayı nasıl yapar bu adam?

– Bunu muhatabına sormalısınız. Bana değil.

– Demek başkan yardımcısı Ahmet Cinali’ye Zeki Bağları, Mersin mitinginde dört bin asker yürüttük kimse farkına varmadı, Diyarbakır’ da da aynısını yapalım, sivilleri çektirelim, diyor. Sizin demek kanalıyla asker, sivil siyasete karışıver. Askerin siyasete karışması doğru mu? Böyle bir şeyin olduğunu sanmıyorum .Ahmet Cinali’nin Giresun’daki evinde yapılan arama da ele geçirilen el bombasının Ümraniye’deki gecekonduda ele geçirilen el bombalarıyla aynı seri numarasından olduğu tespit edildi.  Bunu, kendisine sorun, bana değil.

-Danıştay’a baskın düzenleyip hakim öldüren Alpaslan Aslan üyeniz mi?
-Değil.

-Üstünde derneğinizin kartviziti çıktı.

-Konferanslardan sonra benimle tanışmak isteyenlere kartvizit veriyorum. Böyle biri olabilir.

-Muzaffer Tekin üyeniz. Alpaslan Aslan’ın kartı onun bürosunda da çıktı.

-Tanışıyor olabilirler. Bilemem.
-Tekin’in tanıyor musun?

 Derneğin konferanslarında gelip benimle tanıştığını hatırlıyorum.

-Cinayet günü Tekin ile Alpaslan 27 kez telefon görüşmesi yapmışlar. Tekin’in yönlendirmesi söz konusu mu?

– Bilemem. Bizim dışımızda bir olay.

– Demek üyeleri arasında Alpaslan Aslan gibi milliyetçi görünenler var. Öte yandan Doğu Perinçek gibi ulusalcı görünenler de …

-Vatan haini olmayan herkes bize katılabilir.

-Perinçek’in Beka Vadisinde Abdullah Öcalan ile çekilmiş can-ciğer kuzu sarması resimleri var. Perinçek, Öcalan’ı defalarca ziyaret etti. Vatansever biri mi?

-Derneğimizi bağlamaz. Kişisel eylemleri.

Danıştay saldırısından sonra Hakim Özbilgin için cenaze töreni düzenlendi. Törende sizin üyeleriniz en öndeydi, “katil hükümet” sloganlar atıldı. Saldırın  kaos ortamı çıkarmak ve darbeye zemin hazırlamak için yapıldığı ortada.

-Bu hükümet, AB’ye teslim olmuş durumda … Tepkiler haklı.
-Veli Küçük üyeniz mi? “Şu Danıştay işini bitirin” diyen …
-Değil.

– O vatanını sevmiyor mu?

-Bunları kendisiyle görüşün, tabii yüreğiniz yetiyorsa …

-Misafirimiz olunca elbette onu da ağırlayacağız.

Müfettiş iyi düşünülmüş, hesap edilmiş cevaplar alıyordu. Taner, asıl amacı gizleyen örtülü, her anlama gelebilecek, genel şeyler söylüyordu. Eğitilmiş biriydi. Önündeki dosyaya baktı. Aldığı notlan gözden geçirdi. Denklem çözülmemişti. Yolun başındaydı. Odayı terk etti. Muzaffer Tekin’in mutlaka bulunup sorgulanması gerekirdi. Oklar onu gösteriyordu. Sorgular, dosyalar, sanıklar … Müfettiş, sabah kahvaltısını yapıp yola koyulmak üzereydi ki telefonu mesaj sinyali verdi. Hemen göz attı.

“San ajan, yaralı olarak hastaneye getirildi. Derhal hastaneye git. Farabi”

Mehmet Yavuz’u aradı. Hangi hastaneye yaralı bir hasta getirildiğini öğrenip haber vermesini istedi. Hızla giyindi. Gözlüğünü taktı. Cep telefonunu ve silahını yanına aldı. Operasyonel bir işe gidiyordu. Tehlikeliydi. “Keşke yanımda Hüseyin olsaydı… ” diye söylendi. Kapıya inmişti ki Mehmet Yavuz’dan telefon geldi. San ajan, Acıbadem Hastanesi’ne varılmıştı. Müfettiş, taksi tutup Acıbadem Hastanesi’nin yolunu tuttu. Sıcak bir gündü. Boğazın serinliği bile Safa Beyi serinletmiyordu. Köprüden geçerken terlediğini hissetti.

 Başka zaman olsa Boğazın mavi sulan, Rumeli Hisan’nın yeşilliği, Karadeniz’e veya İstanbul’a doğru salına salına akıp giden gemilerin güzelliği dikkatini çekerdi. Hidiv Kasrı’nın yeşil bahçesi, Anadolu Hisarı’nın Boğaz’a kurulu tahtı, Küçüksu Kasr’nın mavi sulara dalar gibi duruşu, onu hiç ilgilendirmedi. Kafası karma karışıktı.Hastane kapısına geldi. Taksi parasını ödedi. Siyah çantasını aldı. Terden sırtına yapışmış gömleğini çekiştirdi. Kapıya yürüdü. Danışmaya ulaştı. Kimliğini gösterdi.

“Ben polis müfettişi. Az önce getirilen yaralıyı ziyaret etmek istiyorum. Adı: Muzaffer Tekin.”

Sekreter, kimlik kartını görünce müfettiş e olur, der gibi başını salladı. Eliyle asansörü göstererek: HT amam efendim. Oda numarası 217, ikinci kat. Asansörle çıkabilirsiniz. ” Müfettiş, asansöre yürüdü. İkinci kata çıktı. 217 nolu odayı buldu. Odada bir hemşire vardı. Hastanın yarasıyla uğraşıyordu. Odada tek bir kişi vardı. Diğer dört yatak boştu.

Beyaz yorganlar, yastıklar, beyaza boyanmış karyolalar, beyaz duvarlar, beyaz pencere ve beyaz tül perdeler … Yerdeki fayanslar bile beyazdı.

“Günaydın hemşire hanım.”dedi. Kendisini tanıttı. Hasta ziyareti için geldiğini söyledi.
-Hastanın nesi var?

Hemşire başını kaldırmadan:

-Çok önemli değil, efendim. İki santimetre derinliğinde bir bıçak yarası. Biraz kan akmış, o kadar.

– Yara ölümcül değil yani?

– Yok, yok. Bu kadarcık yaradan adam ölmez. İ

Müfettiş, bir süre yaranın sarılmasını bekledi. Sonra Muzaffer Tekin’in başucuna yaklaştı. Kendisini tanıttı.

-Ben polis müfettişi Safa Şentürk. Geçmiş olsun.

Muzaffer Tekin gözlerini açtı. Korkulu bir yüzle müfettişe baktı. Dişlerini sıktı. Ellerini yüzüne kapadı. Bir süre bekledi.
-Allah kahretsin. Tutuklamaya mı geldin?

-Tabii ki Muzaffer Bey. Hal hatır sorup iyiyseniz içeri tıkacağız. Memleketi kaosa götüren katliamlara imza attınız. Sayenizde ülke karıştı. Cenaze töreninde ve sonrasında olanlardan haberiniz vardır mutlaka.

-Ben katili tanımıyorum. Medya haksız yere adımı kirletiyor. Sizin gibi aynasızlar yüzünden. Medyayı yalan haberlerle siz besliyorsunuz.

-Bakın, saklanacak delik bulamadınız. Avukat Alparslan Arslan, Kuva-yi Milliye Derneği Başkanı Hüseyin Görüm ve sizin korumanız Rasim Görüm’ün avukatı. Sizin % 10 hisseye sahip olduğun Doğuş Faktoring şirketinin ve dolayısıyla da sizin de avukatınız. Evinizde ve ofisinizde yapılan aramalar bunu gösteriyor.

   -Yalan

-Alman İstihbarat Teşkilatı (BND) , belge gönderdi. Almanya’da öldürülen uyuşturucu kaçakçısı Ertuğrul Yılmaz ortağınız. Bir anlaşmazlık sonucu öldürülmüş.

Siz de uyuşturucu kaçakçısı olarak BND tarafından aranıyorsunuz. Doğuş Faktöring’in avukatı Alpaslan Arslan. PKK ile birlikte uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yaptığınız Doğuş Faktöring’in para aklama şirketi olduğu biliniyor.

– Hikaye bunlar.

-Katilin babası İdris Aslan 20 Mayıs 2006 günü Ankara
Emniyeti’nde verdiği ifadede, oğlunun Veli Küçük, Taner Ünal ve Muzaffer Tekin tarafından yoldan çıkarıldığını söylüyor. Ajandanızda Alparslan Aslan’ın ismi kayıtlı. – Allah kahretsin sizi! Hepsi yalan.

– Osman Yıldırım … Tanırsınız, hani şu kendisine bomba verdiğiniz adam; ..
-Tarumar.

-Cumhuriyet’e atması için bomba verdiğiniz adamı nasıl tanımazsınız?

– Yalan bunlar!

-Ev ve ofisinizde bulunan bombalarla Cumhuriyet’e atılan bombalar aynı seriden. MKE yapımı. Ordu malı. Kara Kuvvetleri Komutanlığına sarılmış. Ordu malı bombalar sizde ne geziyor?

-Emekli subayım. Madalyam var, takdimame1er aldım. Ayrıca silah tutkum var.

-Doğru, eviniz ve ofisiniz cephanelik gibi. Osman Yıldırım,sizi ve korumanız Rasim Görüm’ü Ergenekon’un aile fotoğrafından tanıdı. Korumanız Rasim Görüm tutuklandı. El bombalarını Avukat Aslan ve Osman Yıldırım’a sizin emrinizle verildiğini itiraf etti.

– Hain, dönek, müfteri. ..

– Sizin burada ne işiniz var beyefendi?

Bu sırada doktor odaya gelmiş, müfettişi odada görünce şaşkınlıkla bağırmıştı. Müfettiş doktora döndü. Kimliğini çıkardı.

-Affedersiniz: ama bu adam Danıştay cinayetinin azmettiricisi. Sizden ricam iyi bakmanız.

– Bana görevimi öğretmeyin, odayı terk edin.

– Tabii hemen… Biraz sonra başhekimle ve İstanbul emniyet müdürü ile birlikte geleceğiz. İ

Müfettiş, doktorun asabi olduğunu görüyordu. Gözleri çakmak çakmaktı. Durmadan el kol hareketleri yapıyor, odayı terk etmesini istiyordu. Müfettiş diretmedi. Nasıl olsa aslan kafese tıkılmıştı. Buradan kaçamazdı. Odayı terk edip başhekim odasına yöneldi. Peşi sıra Mehmet Yavuz da gelmişti, Onu görünce gülümsedi.

-Acele etmişsin, tutuklatacağız, dedi. Bizim binada bol bol görüştürürdük.

-Hep acele ederim. Huy işte. Örgütü çözmemiz lazım. Uykum kaçıver. Asıl soru kaldı. Büyük balıkla ilişkisini soramadım. O resimdeki adam var ya …

– Ben sorarım, canınızı sıkmayın.
Birlikte başhekim odasına gittiler. Tekin, sorgulandıktan sonra mahkeme tarafından serbest bırakılacaktı. Fakat müfettiş, onu takibe devam edecekti.

LİMANDA TOPLANTI

Yargıçlar ve Savcılar Birliği Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu oldukça heyecanlıydı. Sinirleri gergindi. Kel başı terliyordu, uzun burnunun kapakları körük gibi kapanıp açılıyor, yüreği davul gibi güm güm ses veriyordu. Önemli bir toplantıya ev sahipliği yapacaktı. Günlerdir bunun için hazırlık yapıyorlardı. Toplantı son derece gizliydi. Hükümetin ve hatta rejimin geleceği konuşulacaktı. Kent Otel’ den günler öncesi randevu alınmıştı.

ADD Başkanı Şener Eruygur, Tuğgeneral Levent Ersöz, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, yargıçlar, Cumhuriyet başyazarı İlhan Selçuk, önemli adamlar toplantıda olacaktı.

Eminağaoğlu toplantı saatinden çok önce otele geldi. Salonu kontrol etti. Mikrofon çalışıyordu. Son bir defa daha her yerde böcek kontrolü yaptırdı. Salon hazırdı. Kimin nereye oturacağı belirlenmişti. Toplantı çok gizliydi. İktidar partisinin ipini çekme kararı alacaklar ve bunun için strateji belirleyeceklerdi. Günlerdir mitingler yapılıyor, televizyon ve gazetelerde yorumlar yaptırılıyordu. Toplantı başladığı saatte de Eminağaoğlu’nun heyecanı dinmedi. Beklediğinin üç-dört katı adam gelmişti. Toplantının dinlenip dinlenmediğinden emin değildi. Kendisini emekli binbaşı ve emekli yarbay olarak tanıtan iki adamı tanımıyordu. Davetiyeleri yoktu; ama “davetliyiz,” demişlerdi.

Masaya geçti, yanı başına ADD başkanı ve sekreterini aldı. Ülkenin içinde bulunduğu vahim durumu özetleyen bir konuşma yaptı. Ak Parti, iktidara geldiği günden beri kendi yolunda yürüyordu. Vatan tehlikedeydi. Birbirinden kıymetli sanayi tesisleri, “özelleştirme” adı altında yabancılara satılıyor, bankalar bir bir el değiştirivor, her gün göz bebeğimiz bir firma bir yabancı firmanın eline geçiyordu. İrtica almış başını gidiyordu, Kur’an kursları sayısı artmış, ülke çapında içkili mekân sayısı azalmıştı. Cumhuriyet, hiç bu kadar tehlikeye maruz kalmamıştı. İktidara “dur” denmeli, bu kötü gidişat bir an önce önlenmeliydi.

Toplantıda söz alanlar, “Cumhuriyet mitingleri” ve ADD’nin başarılarından söz ettiler. Çağlayan, Tandoğan gibi meydanlar doldurulmuş, Anıtkabir’ e yürünmüş; İzmir ve Samsun gibi illerde yüz binlerin katıldığı mitingler düzenlenmiş: fakat sonuç alınamamıştı. Duruma müdahale edilmezse “son kale” olan Cumhurbaşkanlığı koltuğuna da AKP’li biri oturacaktı. Sonra ona bağlı olarak rektörler, dekanlar. Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi üyeleri bir bir değişecekti. İktidar AB ve ABD’ den destek görüyordu. Ulusalcı hareketlere güç verilmeli, ülkeyi sarsıcı eylemler düzenlenmeli, ülke yönetilmez hale getirilmeli, iktidar istifaya zorlanmalıydı. Toplantıda oldukça karamsar bir tablo çizildi. Ne artan ihracat, ne yükselen kişi başına düşen milli gelir, ne Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme yolunda attığı önemli adımlar konuşuldu. Bütün konuşmacılar, iktidarın bir an önce devrilmesi gerektiğini ve bunun için yapılması gerekenlerin vakit kaybetmeden İcra edilmesi gerektiğini anlattılar. Ortalık toz dumandı.

 Gözler bulutlu, hava dumanlı, atmosfer sisli ve pusluydu. AB, ülkeye ayak bağı oluyor, halkın seçtiği insanlar ülkeyi batırıyorlardı. Toplantı karamsar bir havada başladı, kaos isteyenlerin homurtuları ile bitti. Aynı zamanda savcı olan Ömer Faruk Eminağaoğlu her platformlarda çetenin avukatı gibi ötecekti.

BAŞBAKAN HEDEFTE

Yatağına uzanır uzanmaz telefon tınladı. Mesaj gelmiş olmalıydı.Korkuyla elini komedinin üzerinde duran telefona uzattı. Oldum olası gecenin bir saatinde gelen mesajlardan korkardı. Yüreğini korku alevleri yalazladı. Gözlerinin acıdığını hissetti. Bir dünya doküman okumuş, gözleri alabildiğine yorulmuştu. Tuşa dokundu. Mesajı okudu.

“Başbakana selam çakacak ekip hazır. Eryaman’da. Haberin olsun. Farabi”

Uykusu kaçıverdi Hemen doğruldu.Dizlerini ovuşturdu. Ağrıları derinden ses  veriyordu. Ayağa kalktı ve oturma odasına yöneldi . Cep telefonu elindeydi, tuşlara dokundu.Rasim’i aradı. İhbarı aktardı, ekiplere haber vermesini, Eryaman’ da şüpheli kimselerin olabileceği evlerin taranmasını istedi. “Eylem anında beni haberdar etsinler. telefonum açık olacak.”Telefonu kapattı. Hemen kot pantolon, gömlek, yelek giydi. Montunu, silahını hazırlayıp koltuğun üzerine koydu. Oturma odasında bir koltuğa çöktü. Operasyon el bir durum olursa derhal hareket edecekti. Şemdinli’ den bu yana olup bitenleri düşündü, Bursa’da Oto Merkezine silahlı saldırı düzenlenmiş, üç kişi öldürülmüştü. İhbarlar üzerine yapılan baskınlar sonucunda çek-senet mafyası ile karşılaşılmıştı. İşin vahim olan tarafı, çetenin ucu bir kıdemli generale dayanışıydı.Operasyon kapsamında 32 kişi gözaltına alınmıştı, çete, PKK’yı finanse ediyordu. Cep telefonlarının incelenmesinden çete elebaşlarının üst düzey komutanlarla irtibatlı oldukları anlaşılmıştı.Genelkurmay ve İçişleri Bakanlığı’nın onayından sonra yapılan gözaltılar kapsamında General Aydın Yeşil ve Uzman Çavuş Tayfun Akyün gözaltına alınmış, sorgulamıştı. Koca general kem küm ediyor, hiçbir şey söylememeye çalışıyor; fakat telefon görüşmeleri onun çete elemanları ile görüştüğünü, onları kolladığını doğruluyordu. Müfettiş şoke olmuştu. 11 Şubat 2007’deki bu olaydan hemen üç gün sonra Ankara’ da çok sansasyonel bir başka operasyona imza atmışlardı,Türkücü İbrahim Tatlıses’in de adının karıştığı Sauna Çetesi operasyonunda emniyet müdür yardımcısı Ertuğrul Çakır, Özel Kuvvetler Komutanlığında görevli Yüzbaşı Nuri Bozkır ve çete reisi olarak Kasım Zengin tutuklanmıştı. Siyasetçilere yönelik saunada çekilmiş şantaj filmleri, kimi bakanlara ait istihbarat çalışmaları, gizli belgeler, gayri nizami harp eğitimi almış çete üyeleri ile karşılaşmışlardı. Ülkede vahim entrikalar çevriliyordu. Mayıs ayının son günü idi. Özel Kuvvetler, gayri nizami harp ve emniyette yetkili adamlar bir araya geliyor, gizli, saklı eylemler düzenliyorlardı.

 Bakanları fişlemek, şantaj için milletvekillerini saunada kızlarla resimleyip arşivlemek .Ankara cadı kazanı gibiydi. İktidar savaşları, entrikalar, hileler,düzenler, kumpaslar yürütülüyordu. Telefonu titredi. Hemen aldı. Rasim’di. “Müfettiş, operasyon!””Hazırım, geliyorum.” Hızla ayağa kalktı. Montunu giydi, silahını beline yerleştirdi. Ayakkabısını giydi, Kapıyı yavaşça çekip kendini dışarı attı. Caddede bir süre bekledi. Polis arabası geldi ve durdu.

Müfettiş, kapıyı açıp arkaya oturdu. Arabayı Şenol kullanıyordu, yanı başında Erhan oturuyordu. Selamlaştılar. Arkalarından Doğan ve Remzi geliyordu. Hava henüz ağarmamıştı. Şehir lambalarının ışıklan sokakları aydınlatıyordu. Caddelerden tek tük arabalar geçiyor, insanlar temsili gölge oyunu sergiliyordu. Şehir, henüz tatlı uykusundan uyanmamıştı. Sokak ve caddeler polisler, sarhoşlar ve köpeklerin işgalindeydi. Şenol arabayı Eryaman’daki Özgün ipek Sitesi önünde park etti. Hızla arabadan indiler. Hemen sitenin içine daldılar. Ortalıkta in cin top oynuyordu. Ses seda yoktu. Bu sırada Doğan ve Remzi de yetişti. Birlikte asansörle 14. kata kadar çıktılar.iki numaralı eve gireceklerdi. Saat 4.56 idi. Müfettiş zile dokundu. Bir süre beklediler. Kapı açılmadı. Tekrar ve daha uzun bir süre zile bastı müfettiş. Gergindi, eli titriyordu. Kafasında bin bir korku senaryosu vardı. “Ya şimdi içeriden üzerlerine ateş açılırsa … Ya kapıdan bir el bombası dışarıya fırlatılırsa … Ya kapı açılır açılmaz kurşun yağmuruna tutulurlarsa … “

Sırtını duvara yaslamıştı. Şenol ve Erhan mevzi almışlardı.Doğan ve Remzi tetikteydiler. Tekrar zile bastı. Saat tam beşi gösterirken ayak sesi duyuldu. İçerden bir erkek ses verdi:

-Kim o?

Müfettiş heyecanını gizlemek için tok bir sesle:
-Polis. Arama var.

Kapı hafif aralandı. Müfettiş ayağını kapı aralığına uzattı ve hızla içeri daldı. Silahını sıyırmıştı. Korkusunu bastırmak ister gibi bağırdı:

-Eller yukarı!

Orta yaşlı, pijamalı, eli ayağı titreyen, ayakları çıplak, iki günlük sakallı, zayıf, şişman ve korkmuş bir adam vardı karşısında. Titriyordu. Müfettiş üst araması yaptı.

-Arkanı dön. Ellerini duvara daya. Kıpırdama.

Şenol ve arkasından Erhan içeriye daldılar. Doğan ve Remzi de çoktan eve dalmışlardı. Işıklar ya kıldı. Her taraf kolaçan edildi. Adının Yunus olduğunu söyleyen ve sürekli “Bu saatte ne arıyorsunuz? Defolun evimden!” diyen adama müfettiş sert bir sesle:

-Silahlar nerede? Nereye sakladın? Göster çabuk! Elini çabuk tut!

Çok geçmeden oturma odasındaki divanın içindeki cephaneliğe ulaştılar. Şenol divanın içini boşaltmaya başladı:

“El bombaları, Glock tabanca, C-4 patlayıcıları, TNT kalıpları, fişekler. roketatar. Krokiler, ajandalar, notlar … “

Müfettiş şaşırıp kaldı. Danıştay saldırısında kullanılan Glock marka tabanca burada da vardı. Cumhuriyet’ e atılan el bombalarının benzerleri yan yana idiler. Patlayıcılar, fünyeler ve fişekler iç içeydi.

Krokilere baktı. Başbakan Erdoğan’ın evinin bulunduğu mahallenin krokisi, yollar, sokaklar … BIM mağazaları krokileri, Atabeyler grubu flaması. .. Müfettişin gözü fal taşı gibi açıldı. Başbakanın evinin krokisi ne diye çizilmişti. Bu kadar silahın arasında böyle bir krokinin bulunması ne anlama geliyordu? Korkulu gözlerle kendilerine bakan şişman, eli kelepçeli adama döndü.

-Senin mesleğin ne?

– İş adamıyım.

-Ne iş yaparsın?

-Serbest.

-Nerede iş yerin?

-Ostim …

– Bu silahları ne yapacaksın?

-Benim değil. ..

-Kimin?

-Kimsenin …

– Başbakanın evinin krokisini niye çizdiniz?

– Ben çizmedim.

– Kim çizdi, kime ait bunlar?

-Kimseye …

-Sen ötersin, hele bir korkun geçsin, heyecanın yatışsın. Böyle özel cephaneliği olanların biz özel bir şekilde takip eder ve çok özel ilgileniriz. Ev iyice arandı, bulunan malzemeler zapta geçildi. Sabahın ilk ışıkları gökdelenlerin camlarında renkli resimler yaparken polis arabaları ev sahibi Yunus Akkaya’yı da alarak emniyete doğru hareket etti. Yollar hareketlenmişti, Caddeler motor gürültüsü dinliyor,eksoz dumanını ciğerlerine çekiyordu. Köpekler köşelerine çekilmiş,yarım kalan uykularını tamamlıyorlardı. Durum çok ciddi idi. Silahlar ürkütücü. Tabanca, Danıştay cinayetinde kullanılanla aynı marka, el bombalan Cumhuriyet’ e atılan el bombalan serisindendi. Emniyete gelir gelmez müfettiş, ekibiyle birlikte ev sahibini sıkı bir sorguya aldı. Beş kişi birden sorguluyordu. Müfettiş, Şenol, Erhan, Doğan, Remzi. .. Çok geçmeden tutuklunun dili çözüldü. Silahlar ve dokümanlar kendine ait değildi. Özel Kuvvetler Komutanlığında çalışan Yzb. Murat Eren, Asb. Erkut Taş ve Asb. Yasin Yaman’a ait idiler. Bu ekip ses getirecek korkunç bir eylem hazırlığındaydı. Notlar alındı, adresler belirlendi, savcılıktan operasyon için izin koparıldı. Gün boyu özel kuvvetlerde görevli Murat Eren ve öteki zanlılar takibe alındı. Akşam üstü yüzbaşının izine rastlandı. Saat l S’de, Yunus Akkaya’nın evine uğramıştı. Polisler hemen takibe aldılar. Müfettiş, yüzbaşının peşine düştü. Evin etrafının sarılı olduğunu görünce yüzbaşı arabasıyla ani bir manevra yapıp geri döndü. Orta boylu, açık alınlı, hafif kıvırcık saçlı, yakışıklı biriydi. Müfettiş peşine takıldı. Yüzbaşı amcasına gitti. Akşam geç saate kadar oturdu. Müfettiş, yüzbaşının arabasını gözlemeye aldı. Telsizi açık bıraktı. Akşam geç vakte kadar, arabada günün bütün gazetelerini okudu.

 Köşe yazılarını tek tek elden geçirdi.Nihayet saat 22’ye doğru yüzbaşı evden ayrıldı. İki yüz metre gitmeden müfettiş, yüzbaşının yolunu kesti, sinyal verip arabayı durdurdu. Yüzbaşının arabasının arkasında da Doğan ve Remzi vardı. Yüzbaşı kıskaç ta olduğunu görünce itiraz etmedi. Durdu. Kimlik çıkardı. Müfettiş kimliği inceledikten sonra:

“Evinizde arama yapacağız.”

Yanında Şenol ve Erhan vardı. Yüzbaşı hiç zorluk çıkarmadı. Bütün bunları bekler gibi davrandı.

İtiraz etmedi, “yapabilirsiniz.” dedi. Evinin aranmasına, ellerinin kelepçelenmesine, sonra da emniyete götürülmesine karşı çıkmadı. Böyle bir şeyi bekliyor gibi davrandı. Evinde tabancadan başka silah çıkmadı. Sabahki operasyondan haberi olmuştu. Yunus Akkaya’yı telefonla aramış; ama ulaşamamıştı. Bunun üzerine eve gitmiş, evin etrafında tertibat alındığını görmüş, silah ve dokümanların polisin eline geçtiğini anlamıştı. Yunus Bey’in ailesiyle sorunlu, alkolik ve düşük çeneli biri olduğunu biliyordu. Bildiği her şeyi bir bir anlattığından hiç şüphesi yoktu. Kendi kendine canı sıkıldı. Böyle bir kumpasa nasıl girdiğini, böyle bir adamla nasıl yola çıktığını düşündü. Kendini suçladı. Sorguda ketum davranmadı. Zihinsel bir saflıkla eylem planını ve silahlan niçin aldıklarını anlattı. Müfettiş sorgu sırasında ellerini çözdürdü. çay ısmarladı.

Sigara yakmasına ses çıkarmadı. Yüzbaşı kahır yüklü bir sesle anlatmaya başladı: “Ülkemin içinde bulunduğu durumu beğenmiyorum. Süleymaniye’de Amerikalılar, subaylarımızın başına çuval geçirdi, kimsenin gıkı çıkmadı. Şemdinli’de istihbarat görevi yapan astsubaylar tutuklandı, yargılandı. 3,5 ay önce Girdap operasyonuyla Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görev yapan arkadaşım Yzb. Nuri Bozkır, bir operasyonla içeri alındı, sorgulandı, tutuklandı. Nuri ile devre arkadaşı idik. Emniyet eski Genel Müdürü Ertuğrul Çakır, türkücü İbrahim Tatlıses ile bir karede yakalandı, içeri tıkıldı. Öbür yandan “AB istedi” diye Milli Güvenlik Kurulu genel sekreteri sivilleştirildi, Meclis’ten jet hızıyla kanunlar çıkarıldı. Memleketin en güzel sahilleri Batılılara pe§ keş çekiliyor. “Özelleşme” adı altında yağmalamalar gıda gidiyor. Kimsenin sesi soluğu çıkmıyor. Ben asabi, duygusal bir insanım. Kişisel problemlerim de var. Annem göğüs, babam prostat kanserine yakalandı. Eşimin göğsünde kötü huylu kist bulundu. Oğlumda tek böbrek kaldı, tedavi görüyor ve tek böbrekle yaşamaya çalışıyor. Kabus gibi bir hayatım var. Bir yanda ülke meseleleri, öte yanda kişisel problemler … Her şey üst üste geldi ve sinir sistemim bozuldu. Bir ara psikolojik tedavi görmem gerektiğini düşündüm. Hasta olduğum tespit edilirse “kariyerim çizilir” diye bundan vazgeçtim. Kendi sorunlarımı öteledim. Ülkenin başına örülen çoraplara “dur” diyecek ve ses getirecek bir eylem yapmaya karar verdim. Kararımı önce bomba uzmanı Asb. Erkut Taş’a açtım. Ona mutlaka birilerinin bir şeyler yapması gerektiğini anlattım. Uzun sohbetler sonucunda aynı fikirleri paylaştığımız ortaya çıktı. Sonra aynı fikirleri pilot Üst teğ. Yakup Yayla’ya açtım. Endişelerimi paylaştı; fakat kendi başımıza eylem yapma fikrine karşı çıktı. Ben ısrar edince kerhen ‘evet’ demek zorunda kaldı.

BİM mağazalarının açılmasına öncülük eden başbakan danışmanı Cüneyd Zapsu’nun Amerikancı tutumu ve başbakanı etkilemesi, bizi Süleymaniye’de subaylarımızın başına çuval giydiren Amerika’ya tepki anlamına gelecek bir eylem yapmaya yönlendirdi. BİM mağazalarına bomba koymaya karar verdik. Bombaları finanse edecek birini aradık. Sonunda askere sempatisi olan, eşiyle sorunlu, alkolik biri
olan Yunus Akkaya’yı bulduk. Bu sırada Güneydoğu’dan şehit gizli servisleri ile PKK’yı destekleyen ABD ‘ye mesaj verecek bir eyleme girişmemiz hoşuna gitti. Bize maddi destek verdi. Ona silah, patlayıcı, köstekli saat, uzaktan bomba patlatma düzeneği ve Aselsan’dan telsiz satın aldırdık. Erkut bomba ve silah uzmanıydı. Bomba ve mühimmatın bir kısmı operasyonlarda kendilerine verilen ve iade edilmeyen malzemelerdi. Silah ve mühimmatı o temin etti. Birlikte Kızılay, Atatürk Orman Çiftliği kavşağı, Etimesut, Kurtuluş mağazalarında keşifler yaptık. BİM mağazalarının bombalanması haberi gazetelere bomba gibi düşecek, Cüneyt Zapsu ve eylemleri medyada ele alınacak,belki de danışmanlık görevi son bulacaktı. Bombaları yılbaşında patlatacaktık. BİM mağazaları ucuz alışveriş merkezi. Yılbaşında fakir ailelerin alış veriş için buraya gelecek ve zarar görecek olması, kararımızı erteletti. Bayramda eylem yapmaya karar verdik. Aynı şekilde bayramda fazla garibanın zarar görecek olması bize eylemi tekrar erteletti. Üstelik bombalar patlayınca polis alarma geçecek, soruşturma başlatacak, birçok emniyet görevlisi, izinleri kaldırılacağı için bayramda ailesiyle birlikte olamayacaktı. Bayram geçti, BİM eyleminin bizi kesmeyeceğini, Amerika’nın veya Cüneyt Zapsu’nun doğrudan zarar görmeyeceğini düşündük. Yunus Akkaya’nın emniyet içinde birçok tanıdığı vardı. Merzifon Emniyet Müdürü Raşit Çavdar bunlardan biri. Eylem konusunda ona danışmaya karar verdik.Merzifon’a gittik. Endişelerimizi anlattık, düşüncelerimizi paylaştık. Eylem kararımızı ilettik. Onu milliyetçi bir ağabey olarak görüyor, deneyimlerinden istifade etmek istiyordum. “Aferin, iyi yapıyorsun” diye teşvik eder veya “Siz ne yapıyorsunuz?, Bunlar çocukça, bizim teşkilatımız çok iyi, sizi hemen yakalar.” deyip vazgeçirmesini bekliyordum. Başlangıçta “iyi olur” der gibi bir tavır sergiledi. Niyetimizin ciddi olduğunu anlayınca biraz tedirgin oldu. “Bu işlerde dikkatli olmak ve biraz daha düşünmek lazım.” dedi. Bir nevi geri adım attı. Konuyu Çorum’daki Celal Müdürle görüşmemizi tavsiye etti.Yollara düştük, Çorum’a gittik. Ona projeyi tamamıyla anlatmadık. Vatan ve millet için bir şeyler yapmayı düşündüğümüzden bahsettik. O da çekimser davrandı. Ankara’ya döndük. Birkaç kişiyle daha istişare ettik. Onlar da bizi endişeye sevk ettiler. Ben tez canlı bir yapıya sahibim. Sesimizi duyurmak ve kendimizi ispatlamak amacıyla bu işe girmiştim. Şubat 2006’da Yunus ağabeye telsiz bulmasını söyledim. İstanbul’ dan 2 milyara kargo ile 20 civarında telsiz getirtti. Erkut onlarla bomba düzeneği hazırladı ve bize gösterdi. Bombaları Eryaman’da onun evine kovduk. Ne zaman ve nereye bomba atmamız gerektiğini kendimize sık sık sormaya başladık. Bu arada Erkut, Sarıkamış’a tatbikata gitti. Benim de gözümün önüne çocuklarım geldi, bir başkasının çocuğunun bu olaydan dolayı mağdur olacağını düşünmeye başladım ve eylemden vazgeçtim. Başka bir hedef bulmayı düşündük.” Yüzbaşı beyaz kareli gömleğinin vakasını düzeltti.Alnına biriken terleri sildi. Pişman olduğu her halinden belliydi. Elini dizine vurdu. Anlatmaya devam etti:

“Arkadaşlarla toplandık. Dört kişinin temizlenmesi konusunda karar verdik. Bunlar; Mehmet Ali Erbil, Mehmet Ali Birand, Murat A. ve Cüneyd Zapsu hedefimiz olacaktı. Erbil kültürümüzü yozlaştırıyor, insanları aşağılıyor ve hakir görüyordu.

 Birand, Türkiye ve TSK aleyhine yayın yapıyor, Kürtçülüğe destek oluyor, Murat A. babasının sayesinde polis koruması altında mafyacılık yapıyor, Cüneyd Zapsu malum nedenlerle hedef seçildi.”

Ancak bunlar aklımızdan geçen hedeflerdi. Fikren ve malzeme olarak hazırlık yapmadık. Mart başında ben Silopi’ye gittim. Erkut Astsubay İstanbul’a patlayıcı kursuna gitti. Görev sırasında bu fikirlerden tamamen uzaklaşmalarına neden olan olaylar yaşadım. Saygın bir subay olmaya devam etmem gerektiğine karar verdim. Mart sonunda annemin durumu ağırlaştı. Erkut da nisan başında İstanbul’dan döndü. Ona, “Bu işi yapmayalım.” dedim. Patlayıcılarla ilgili buluş yaptığı için Genelkurmay başkanının elinden ödül aldı. Ben de Şırnak Gabar’daki şehit ve yaralıların almam nedeniyle üstün feragat şerit rozeti ve aile ml e 10 günlük Prag tatili ile ödüllendirilmiştim. Bir eyleme katıldığını takdirde TSK’nin de yıpranacağını düşündüm. Erkut’la birlikte nisan ayında malzemeleri toplamaya karar verdik.

 22-23 Nisan 2006’da Yunus’un evindeki küçük çekyat kanepenin altına yerleştirdik. Bundan sonra da bir eylem düşüncemiz olmadı. 30 Mayıs günü saat l8’de DYO almak üzere Yunus Bey’in evine gittim. Ev gözetleniyormuş. Beni de izlemeye almışlar. O akşam eve dönüşte yolumu kestiniz. Tutuklandığımı söylediniz.”Müfettişin başbakanın evinin krokisiyle ilgili sorularını ise yüzbaşı geçiştirdi.

“Zaman zaman eğitim amaçlı, tamamen hayal ürünü adresler belirlenir, tatbikat projeleri yapılır, rastgele hedefler belirlenir, bu öyle bir şeydi.” İfadenin alınmasından sonra yüzbaşı ve astsubaylar, savcılığa sevk edildi. Sonra da askeri savcılık devreye girdi. Zanlı personel muvazzaf kişiler olduğu için konu askeri yargıya intikal etti. Müfettiş, daha sonraki günlerde askeri savcıyla diyalog kurdu. Yüzbaşı ve adamları, emniyette verdikleri ifadeleri reddetmişler, ellerindeki askeri malzemeyi PKK terör örgütüne karşı kullanmak için temin ettiklerini, Cüneyt Zapsu, Mehmet Ali Erbil gibi kişilere zarar vermek gibi bir çalışma yapmadıklarını, Yunus Akkaya’nın hava atmak ve
racon kesmek için kendileri ile irtibat kurmuş olabileceğini beyan etmişlerdi. Başbakana suikast, adam öldürmek, mağaza bombalamak ifadede hiçbir şekilde geçmemişti. Akıllı biri kendilerine akıl vermiş olmalıydı. Müfettiş, akşam evinde çay içerken Danıştay olayını ve Eryaman Çetesi’ni düşünüyordu. Aralarında bir ilinti arıyordu. Önünde bir dergi vardı. Çayından bir yudum aldı. Dergiyi karıştırdı. Çok ilginç bir yorumla karşılaştı. Şaşırdı. Okumaya devam etti:

“Danıştay saldırısı  çok iyi planlanmış bir kışkırtma. 12 Eylül öncesine benzer bir senaryonun aktörleri sahnede. Amaç 1979’da olduğu. gibi İran’a yönelik operasyonlar için ülke içinde şiddetin artırılmasıdır. Türkiye’de darbeye giden taşlan CIA döşer. Ülke içinde kontrolsüz gruplar eliyle bombalar patlatılır. Kontrolsüz gruplar aslında kontrol altındadır. ABD, İran’a yönelik askeri bir operasyon planlıyor, bunun için Türkiye’nin aktif desteğine ihtiyacı var. Toplumun ikna edilmesi için bombalar patlatılıyor. Kan gövdeyi götürecek, Türkiye’nin İran konusunda ikna edilmesi için cinayetler işlenecek, Türkiye cezalandırılacak, bir savaş ortamına sürüklenecekti. Katilin yakalanması, istenen yankının sağlanmasını önledi.Irak, işgali öncesi de İstanbul’ da İngiliz konsolosluğuna, Sinagog’ a, HSBC bankasına saldırılar düzenlenmiş, işe yaramamıştı. Aynı oyun yeniden deneniyor. “Anti-terör Birliği” adını kullanan özel harp dairesi ve MİT tarafından eğitilmiş, CIA’nın kontrolündeki ekipler provakatif eylemler düzenliyor. Amaç ülkeyi karıştırmak, hükümeti zor durumda bırakmak, ABD isteklerine karşı koyacak iradeyi felç etmek … “

Bu sırada Gizem gelip babasının okuduğu dergiyi çekip aldı.

“Hep kendi dergilerini okuyorsun. Bana masal anlat.” Müfettiş, dalıp gittiği dünyadan sıyrıldı. Kömür gözlü, kıvırcık saçlı güzel kızının yüzüne baktı. Yüzüne bir gülümseme yayıldı. Kollarını açtı.

“Gel bakalım benim şeker kızım. Önce sen anlat. Okulda ne yaptın?” Gizem, babasının kucağına yerleşti. İstediği olmuştu. Babasının dikkatini üzerine toplamıştı. Onun eve geç gelmesi, evde gazete ve dergi okuması hiç hoşuna gitmiyordu. Kendisiyle ilgilenmeliydi. Gülümsedi. “Bizim öğretmen hiçbir şey bilmiyor. Hep bize soruyor. “Elliye kadar kim sayacak?” dedi. Ben saydım. “Okulun adresini tahtaya kim yazacak?” dedi. Ben yazdım. “Cumhurbaşkanının, başbakanın, milli eğitim bakanının adını kim biliyor?” dedi. Ben söyledim. O kendi bir şey bilmiyor … “

Müfettiş, kızının kıvırcık saçlarını okşadı.

“Aferin benim kızıma! Annesine çekmiş. Her şeyi bilir.”
Zahide Hanım gülümsedi. Elindeki kitabı bıraktı. Oturduğu divanın üzerinde kalkıp müfettişin yanındaki sandalyeye oturdu. Kızının başını okşadı,

“Seninle evleneli 10 yıl oldu. Bu kızla yeterince ilgilenmiyorsun.

 Her şey benim üstümde. Kızınla övünüyorsun; ama ilgilendiğin yok. Benim işim de başımdan aşkın. İkinci dönem geliyor. Sınavlara hazırlanmam lazım. Hastanedeki işler
desen oldukça yoğun.” Sen sus, sen sus, diyerek annesinin ağzını kapattı Gizem. Babamla ben konuşacağını. Herkes güldü, Gizem, babasından istediklerini sıralamaya başladı. Müfettiş, ülkeyi sarsan cinayetleri, Zahide ise hazirandaki sınavları düşünüyordu. Müfettişin canı sıkkındı. Akşam haberlerini dinlenmişti. Ortalığı karıştıracak ve ses getirecek eylemler planlayan örgütlenmeler vardı. Gün boyu zaten can sıkıcı işlerle uğraşmıştı. Çok geçmeden cep telefonu öttü, mesaj gelmişti:

“Diyarbakır’da şamata var. Az sonra ajanslara düşecek. Televizyonunu aç. Sokrates”

Gün çoktan batmış, gece karanlık yorganını alıp gelmişti. 35-40 yaşlarında şapkasını kaşının üstüne kadar yıkmış bir adam Bağlar semtinde elinde cep telefonu yürüyor, ikide bir şüpheli gözlerle sağına soluna bakıyordu. Koşu yolu Caddesi’ne geldiğinde saatine baktı. 21: 12 idi. İleride park vardı. Her taraf cıvıl cıvıldı. Sonbahar olmasına rağmen hava sıcaktı. Millet, serinlemek için kendini parka atmıştı. Arkadaşına baktı. Elinde poşet, otobüs durağında bekliyordu. Eliyle “yere bırak” işareti verdi. Onun başında da şapka vardı. Sırtına siyah bir gömlek giymişti. Elinde eldivenler vardı. Poşeti bıraktı ve hızlı adımlarla kendisine doğru yürümeye başladı. Kendisi otobüs durağının karşısındaydı. Onları olay yerinden alacak olan beyaz Hyundai caddenin öbür ucunda göründü. Düğmeye basma zamanı gelmişti. Cılız sokak lambalarının aydınlattığı parkta salıncaklarda sallanan, kaydıraktan kayan, tahterevalli oynayan çocukların şen sesleri duyuluyordu. Kadınlar termoslarıyla getirdikleri çayı yudumluyor, gündüz mahallede olup biteni birbirlerine hikaye ediyor, çocuklarına göz kulak oluyorlardı. Durakta otobüs bekleyen bir yığın adam vardı. Heyecanla gelip geçen otobüslerin numaralarına bakıyorlardı. Gecenin serinliği, gündüzün sıcaklığını yenmişti. Hava gittikçe serinliyordu. Bir minibüs durakta durdu. Arkadan gelen otobüs koma çalıp minibüsü uyardı. Şoförler, birbirlerine el kol hareketi yapıp küfürler savurdular. Minibüs hareket etti. Arkasından otobüs yükünü alıp duraktan kalktı.

Tam bu sırada korkunç bir bomba gümbürtüsü bütün sesleri bastırdı. Salıncaktaki iki çocuk bombanın tesiriyle havaya savruldu. Çaydanlık, termos, tabak, bardak, tepsi ve piknik malzemeleri ne varsa hepsi havaya uçtu. Bardak parçalarıyla birlikte el, kol ve ayak parçalan göğe savruldu. Duman ve barut kokusunun arasına feryat ve çığlıklar karıştı. Cadde ve park, insan cesetleriyle doldu. Bir anda ortalık kan gölüne dönüşüvermişti. Çığlıkların ardı arkası kesilmiyordu. Yaralılar, “Cankurtaran yok mu?”, diye çığlık çığlığa bağrışıyorlardı. Yerde boylu boyunca cesetler yatıyordu. Kol, ayak, el, parmak parçalan etrafa savrulmuştu. Ayakkabılar, elbise parçalan, parkın duvarından kopan taşlar, evlerin duvarından inen sıva döküntüleri birbirine karışmıştı. Etraftaki ev ve dükkanların camlan kırılmıştı. Bombanın tahrip gücü oldukça yüksekti. Az önce telefon düzeneğinin düğmesine basıp bombayı patlatan adam, yolun kenarında kendisini bekleyen arabaya bindi. Onun arkasından bombayı durağa koyan arkadaşı kendisini arabaya attı. İkinci adam fena korkmuş. yüzü alabora olmuştu. Göğüs kafesi hızla inip çıkıyordu. Bu korkunç olay, onun ilk eylemiydi. Düğmeye basan adam tecrübeliydi. Telefonla acili aradı. Bağlar beldesinde patlama olduğunu, çok sayıda kişinin öldüğünü ve yaralandığını haber verdi. Olay yerini tarif etti, caddenin adını söyledi. Telefonu kapattı. “İnsanlığımızı yapalım. Gerisini onlar düşünsün.” Hyundai, çoktan gaza basmış ve olay yerinden uzaklaşmıştı.

Müfettiş, Gizem’in başını okşadı, yanağından öptü. Kalkıp televizyonu açtı.

“Son dakika! Diyarbakır’da korkunç patlama! 2’si çocuk 10 kişi öldü, çok sayıda yaralı var.

Patlamanın 12 Eylül darbesinin yıldönümünde meydana gelmesi düşündürücü bulundu. Eylemi henüz üstlenen olmadı. Patlamada yaralanan 17 ki~inin kimlikleri belirlendi. Yaralılardan Erkan Bir, Mübin Çiçekli, Ali Haydar Kaplan, Şahin Sorgün, Murat Akboz, Hasan Çakar … “

Müfettiş, hayalen Diyarbakır’a gitti. Yüzbaşı Hüseyin’le arama yapmak için bir sokağa gitmişlerdi. O sırada arabalarına bomba atılmış, kendisi Zahide’nin haber vermesi sonucu arabadan atlayıp kurtulmuş, Hüseyin ise ağır yaralanmış ve apar topar Dicle Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırılmıştı. Cesur Emniyet Müdürü Gaffar Okkan, emniyetten 500 metre uzaklaşmadan eskortları ile birlikte bombalı ve silahlı saldırıya uğramış, hayatını kaybetmişti. Bu şehre ilk defa gazeteci Halit Gürgen’in çalışma ofisinde öldürülmesi üzerine girmişti. Gazeteci, Hizbullah örgütü üyelerinin Batman’da Jandarma eğitim alanında eğitildiğini resimlemiş ve Aydınlık gazetesinde yayınlanmış. Türkiye’de bir ilkti. Bu resimler Hizbullah-Jitem işbirliğinin kamuoyuna yansıyan ilk belgesiydi. Gazeteci, bu cesur haberin bedelini hayatıyla ödemişti. Diyarbakır, netameli bir kentti. Müfettişin hayali kan, ölüm, bomba, ceset parçalan ile alabora oluvermişti. Gizem, öfkeyle gidip televizyonu kapattı.

-Hep televizyon, telefon, telsiz… Bizimle beş dakika konuşamaz mısın baba?

Zahide, bölgede yazılan kıyamet senaryolarını en iyi bilenlerden biriydi. Yıllarca dağda PKK kamplarında kalmış, müfettişin yardımıyla kurtulmuştu .Müfettiş Diyarbakır’da  yaralanınca gidip onu almış, öğretmen Kaya’nın çocuklarına sahip çıkmış, onları  Ankara’ya getirmiş, bir süre evinde bakmış, daha sonra Çocuk Esirgeme Kurumu’na yerleştirmişti. Hala da ihtiyaçlarını karşılıyor, göz kulak oluyordu.

AĞZINI KAPA!

Kordon serindi, sonbahardan kalma bir kış günü yaşanıyordu. Alsancak Cafe’de çay içen İbrahim Çiftçi her zamanki gibi tedirgindi. Nereye gitse ensesinde düşman soluğu hissediyordu. Körfezden esen rüzgar bile yüreğini serinletmiyordu. Sahili döven dev dalgalar, sanki yüreğine çarpıyordu. Denizden kopup gelen ve sahile vuran dalgaların serin ve tuzlu sulan sadece kaldırımları serinletiyordu, İbrahim’in yüreği yanıyordu.

Tek başına bir masaya oturmuştu. Deniz, dalgalar, ufuk, bulutlar görünüyordu. Yanındaki masada genç bir çift vardı. Geleceğe dair olmayacak hayaller kuruyor, gerçekleşmeyecek düşler görüyorlardı. Gençtiler, yalan hayaller, aldatıcı seraplar, göz kamaştırıcı rüyaların  peşindeydiler …

Az ötede bastonuna dayanmış, başında şapka, yüzü kırış kırış olmuş, hayatın yükünü sırtında taşıyan, kambur bir ihtiyar oturuyordu. Onun yanı başındaki masada orta yaşlı bir çift, şirin mi şirin, güzel mi güzel 3-4 yaşlarında bir kız, gençliğe adım atmaya hazırlanan 13- 14 yaşlarında yakışıklı bir delikanlı. Bütün aile küçük kızla meşguldü, Onunla gülüyor, konuşuyor, eğleniyorlardı. Cafe tıka basa doluydu. Az sonra patlayacak ölümcül bombadan kimsenin haberi yoktu. Sadece İbrahim’in yüreği, tehlikeli sinyalleri veriyordu. Hablemitoğlu cinayetini hatırladı. Savcılığa cinayeti kendisinin işlediğini itiraf eden bir dilekçe vermiş;

 fakat savcılık tarafından kabul edilmemişti. Küçük ve ekibi, kendisini tehdit ediyordu. Nereye gitse arkasında katil bir gölgenin kendisini takip ettiğini hissediyor ve tedirgin oluyordu.

Alaca karanlıkta deri ceketli, gür saçlı, iri burunlu bir adam kahvenin önünden geçti. Şüpheli gözlerle İbrahim’e baktı. Kısa bir an göz göze geldiler. İbrahim’in yüreği titredi. Adamın bakışları soğuktu, kılıç gibi keskindi, buz gibiydi, üşütücüydü. İbrahim ellerini cebine soktu, ısınmaya çalıştı. Hava soğuktu. Cafe buz gibiydi. Cepleri buz kesiyordu. Elini cebine attı. Sigara paketini çıkardı. Çakmağı çaktı. Sigarasını yaktı. Sigara tabağını önüne çekti. Masa örtüsünün üstünde sigara yanıkları vardı. Burada sigara içenler dikkatli davranmıyorlardı. Sigarayı unutuyor, o da yana yana kısalıyor ve masanın üstüne düşüyor, örtüyü yakıyordu. Duvarda Yunus balığı resmi vardı; sevimli
balık, bir teknenin yanı başında akrobasi yapıyordu. Hoş bir manzaraydı; ama deniz soğuktu.

Kapı açıldı. Deri ceketli, iri burunlu, gür saçlı adam içeri girdi. Doğruca İbrahim’in masasına gelip oturdu. Elindeki siyah çantayı ayaklarının arasına koydu. Sıkılgan birine benziyordu. Ezilip büzülerek ellerini ovuşturdu.

– Abi bir cigara da bana versene!

İbrahim, adamdan hiç hoşlanmadı. Çakır gözleri donuktu. Yüzü çizgi çizgi gam, gözleri öfke ve kin deryasıydı. Elleri inşaatlarda çalışmış insanlara mahsus sertlikteydi. Sigarayı yaktı. Üst üste iki kere çekti. Sonra kül tabağına bıraktı.

   -Abi denizde balık var mıdır? Şimdi olta atılsa tutulur mu? İbrahim, adamın buz gibi gözlerine baktı. iri· parmaklarına göz gezdirdi.

-Sen hiç balık tuttun mu?

-Tutmadım.

-Eee…

-Heç be abi, öylesine sordum. Karnım aç da…

Başını önüne eğdi. Ceketinin yakasını kaldırdı. Elinin birini ısınmak ister gibi pantolonun cebine soktu.

İbrahim, bu adam gelince daha fazla üşümeye başlamıştı. Ellerini hohladı. Sigarasından birkaç nefes daha çekti. Deri ceketi adam başını kaldırmadan:

-Senin ekmek paran vardır di mi abi? Yani simit parası falan demek istedim. Benim yok da…

– Vereyim oğlum, simit parası da laf mı?

İbrahim elini cebine soktu. Bir tomar para çıkardı. Üstteki beş lirayı çekip masaya koydu.

-Buyur, al simidini…

Deri ceketi adam, aniden yerinden kalktı. Paraya uzandı. Kısa bir an göz göze geldiler.
– Ben açım be abi…

Hemen dışarı çıktı. Hızlı adımlarla oradan uzaklaştı.
İbrahim adamın çantasını unuttuğunu fark etti. Çantadan soğuk rüzgâr esiyor gibi titredi. Hâlbuki öyle bir şey yoktu. Çanta soğuk değildi. Aksine biraz sonra patlayacak bomba etrafa ateş saçacaktı; ama İbrahim yine üşüyordu.

 Canı sıkkındı. Arnavut Sami telefon etmiş, kendisini fena azarlamış, hatta tehdit etmişti.

“Ulan şerefsiz. neye basına açıklama yaptın lan? Rahat battı mı? Hablemitoğlu’nu öldürürsem iki milyon dolar verecek demişsin. Sen aklını yemişsin hırbol Canından mı bezdin? Bizi hedef göstereni biz uçururuz şerefsiz. Anladın mı? Uçururuz… “

İçi titredi. Masanın üstündeki paketten bir sigara daha çekip aldı. Çakmağa uzandı. Az önce yaktığı sigarayı bitirmediğini gördü. Sigarayı tekrar pakete koydu. Deri ceketi adam sigarasını almadan girmişti. Az sonra dönecekti demek. Ama tiryakiler gidecekleri yere sigaralarım alır, içerek giderlerdi. Bu adam ya tiryaki değildi ya da şaşkındı, telaşlıydı, kafası karışıktı. ..

Adam kapıda göründü. Tam içeri girecekken geri döndü. Koyu kahverengi deri ceketinin cebinden telefonu çıkardı. İleri doğru yürüdü. Üç yüz metre sahile doğru gitti. Yönünü cafeye döndü. Telefonun tuşları ile oynadı. Birini arar gibiydi.

İbrahim’in gözleri çantaya kaydı. Çantanın içinde çıtırtılar duyuldu. Eğilip çantayı almak ve içine bakmak istedi. Eğildiği anda çanta infilak etti. Barut kokusu ve duman etrafa yayıldı. Havaya savrulan çanta İbrahim’in yüzüne çarptı. Şarapnel parçaları etrafı ateşe verdi ve her tarafa kanlar savurdu, çarptığı kişileri yere devirdi. İhtiyar adam, “Off Anam!”, diyerek yere serildi. Bir şarapnel parçası küçük kızın yüzüne çarptı, gözlerini aldı. Delikanlı kolunu omzundaki kanayan yere sağ elini bastı. Kan elinin üstüne yürüyüverdi.

Kahve barut kokusuyla doldu. İnsanlar bağrışmaya başladılar. Sağ olanlar kapıdan dışarıya hücum etti. Yerler kan gölüydü. İbrahim, kapının önünde boylu boyunca yere serilmişti. Kolu, başı, gövdesinin üst kısmı kan revandı. Çok geçmeden sirenler çaldı. Cankurtaranlar Kordon’a doğru uçuştu. Ajanslara son dakika haberi düştü.

Müfettiş, hala çalışma odasındaydı. Masasının üstünde iri çay bardağı vardı. Uyumamak için kahve içiyordu. Önündeki evrakı bu akşam okuyup bitirecek, ülkenin çeşitli yerlerinde patlatılan seri numarası aynı el bombalarının kullanıldığı olaylarla ilgili dosyayı savcıya teslim edecekti. Bugüne kadar 17 yerde Makine Kimya Enstitüsü üretimi, seri numarası aynı olan ve Kara Kuvvetlerine teslim edilen bombalar patlatılmıştı .Müfettiş bombanın kullanıldığı yerleri listeliyordu:

  1. Sauna Çetesi lideri Kasım Zengin’in gösterdiği Bolu’daki Ayaşlı tünelinde.
  2. Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu’nun evinde.
  3. Bursa’nın İnegöl ilçesi Kemalpaşa Mahallesi’nde.
  4. Mersin’e bağlı Bozön köyü yakınlarında.
  5. Cumhuriyet gazetesine atılan bombalar aynı seriden.
  6. Yüzbaşı Muzaffer Tekin’in ofisinde bulunan “Tapa M204 A2/KF-MKE-91 12-77” numaralı bombalar aynı seri numarasına sahip.
  7. 2003 yılında Amasya-Merzifon’da.
  8. 2006 yılında İstanbul-Tuzla’da aynı seriden bombalar patlatıldı.
  9. Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi’nin bürosunda da aynı cinsten bombalar ele geçirildi.
  10. 2001 yılında İzmir-Bornova’da bir lokantaya aynı seriden bomba atıldı.

Bilgisayar ekranında kırmızı renk yazılar sönmeye başladı. “Son dakika haberi” Müfettiş dikkat kesildi. İzmir Kordon boyundaki Alsancak Cafe’de bomba patlatılmış, İbrahim Çiftçi adında bir iş adamı ölmüş, olay yerinde 12 kişi yaralanmıştı.

Müfettiş hafızasını yokladı. Kalkıp dolaptan bir klasör indirdi, içindeki dosyaya baktı. 9 nolu gizli tanığın ifadesine göre İbrahim Çiftçi, Veli Paşa’nın talimatıyla Doç. Necip Hablemitoğlu’nu vuran adamdı. Savcılığa itiraf dilekçesi vermiş, “delillerle olay uyuşmadığı gerekçesiyle” Çiftçi serbest bırakılmıştı. İbrahim Çiftçi takip ve tehdit edildiği için de dilekçe vermişti. Örgütün kendisini infaz edeceğinden korkuyordu. Müfettiş, Prof. Bahriye  Üçok’un, Uğur Mumcu’nun, Prof. Ahmet Taner Kışlalı’nın el bombası patlatılarak öldürüldüğünü hatırladı. Dizlerini ovuşturdu. Romatizmaları azmıştı. Dişlerini sıktı. Yüreği kasılmaya başladı. Canı fena sıkıldı. Ordu malı bu bombaları kışladan kim kaçırıyordu, memleketin dört bucağında kim patlatıyordu? Bombaları patlatanlar, neden bulunamıyordu?

Hemen telefona sarıldı. İzmir Emniyeti’nden tanıdığı Müfettiş Erol Beyi aradı. Olayın peşine düşmesini, patlayan bombanın parçalarını mutlaka bulmasını ve seri numarasını araştırarak kendisine bildirmesini istedi. Eğer Erol’dan istediği bilgiyi alamazsa yarın İzmir’e gidecekti. Bilgisayarı kapattı. Pencereden dışarıya baktı. Ankara ışıl ışıldı. Sokak lambaları, evlerin pencerelerinden dışarıya vuran ışıklar, caddede hızla giden arabaların farları… Gökyüzü karanlıktı. Ne bir yıldız ne de ay! .. Ankara’nın havası pusluydu. Entrikalar, karanlık senaryolar, komplo teorileri havalarda
uçuşuyordu. Gazeteler “Kış sert geçecek.” diye yazmıştı. İzmir’in Kordon’unda fırtına kopmuştu. Kış havası, cinayetlerle daha da soğuyordu.

Siyah, kalın paltosunu askıdan alıp giydi, atkıyı boynuna sardı, ışığı söndürdü. Saat 22’yi gösteriyordu. Kapıyı çekti, asansöre yürüdü.

 Bahçeye arabanın yanına geldi. Arabanın etrafında tur attı. Şüpheli bir paket olup olmadığına baktı. Yüreği titriyordu. Korkudan elleri titriyordu. Kapıda nöbetçi vardı. Emniyet müdürlüğü bahçesi kameralarla gözetleniyordu. Koruma altındaydı; ama yine de Kordon’da patlatılan bomba kalbine korku vermişti.

Arabanın kapısını açıp koltuğa oturdu, motoru çalıştırdı. Motor çalışırken nerdeyse yüreği hoplayacaktı. Uğur Mumcu’nun arabası kontak anahtarı çevrilince havaya uçmuştu. Motor çalıştı, araba havaya uçmadı. Patlama sesi duymadı. Geri geri gelip arabanın yönünü kapıya çevirdi. Kafasında İbrahim Çiftçi adı vardı. Bu isim hiç yabancı
değildi. Bir yerlerden hatırlıyordu. Ama nereden? Arabanın radyosu çalıyordu. Radyo son dakika haberi olarak İzmir’deki patlamayı veriyordu.

“Alsancak Cafe’de öldürülen İbrahim Çiftçi, Necip Hablemitoğlu cinayeti ile ilgili olarak yeraltı dünyasının ünlü isimlerinden Sami Hoştan’ın kendisine iki milyon dolar teklif ettiğini ve bunu kabul etmediğini açıklamıştı. İzmir terörle mücadele dairesinden bir uzman, İbrahim Çiftçinin bir bombayla susturulmuş olabileceğini açıkladı. Olayla ilgili soruşturma sürdürülüyor.”

Müfettiş, nöbetçi kulübesindeki genç polisleri selamladı. Sağına soluna dikkatle bakarak caddeye çıktı. “Demek adam susturuldu.”diye mırıldandı. İzmir’den gelecek habere göre yarın için bir strateji belirleyecekti.

ZIBARTILAN ADAM …

Agos gazetesi sahibi Hrant Dink, masasının başında, bilgisayarın önünde ölümüne çalışıyordu. Kalın çerçeveli gözlüğü. geniş ekranlı bilgisayarın ışınlarından göz bebeklerini koruyor; üstü kitap ve gazete yığılı, ceviz kaplı masası zamanı yutuyordu. Çalışırken başka dünyalara dalar giderdi. Katilinin Trabzon’dan yola çıktığını elbette ki bilmiyordu. O gazete derdindeydi. Canını dişine takmış doküman hazırlıyordu. İki gün sonra gazete çıkacaktı. Başyazı yazılmamış, manşet henüz atılmamıştı. Ülke gündemi çok hızlı değişiyordu. Manşeti bilerek son güne bırakıyordu. Haftalık gazete çıkarmanın zorluğu buydu. Bazen “gündem maddesi” diye attığınız başlık, ertesi gün eskiyiveriyordu. Bir hafta gündemde kalacak bir konu bulmak kolay değildi. Hrant bilgisayar ekranına gömülmüştü. Bir ara belinin ağrıdığını hissetti, arkasına yaslandı. Gözlüğünü çıkarıp masanın üstündeki gazetelerin üstüne koydu. Gözlerini ovuşturdu. Sonra ellerini ensesinde kilitledi. Ayaklarını masanın üstüne uzattı. Gözlerini tavana dikti. Sansasyonel bir manşet atmalıydı.

“Nobel ödüllü yazar o. Pamuk öldürüldü”
“Hedefteki adam Fehmi Koru vuruldu”

Ayaklarını aşağı indirdi. Daha vurucu bir başlık da olabilirdi:

“Fener Rum Patriği Bartalhemos kurşunlandı”
“Ermeni Patriği Mutaf yan’a bombalı saldın”

Son iki seçenek gerçeğe daha yakındı. Bilgi Üniversitesinde düzenlenen “Ermeni Sorunu” konulu konferansa, ulusalcılar çok sert tepki göstermişlerdi. Hukukçular Birliği Başkanı Avukat Kemal Erinçsiz sert açıklamalar yapmıştı. “Orhan akıllı ol!” şeklinde sloganlar atılmıştı. Ülke gündemi karışıktı.

 Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşıyordu. Laikçiler Cumhurbaşkanlığı köşkünü AK Partili birini kaptırmak istemiyorlardı. Kuva-yi Milliye Derneği Başkanı emekli Alb. Fikri Karadağ, öldürme-ölme yeminleri yaptırıyordu. Ulusalcıların etkisindeki gazeteler, “bu kış sert geçecek” manşetini atmışlardı, 17 Aralıkta 2004’te Avrupa Birliği ile müzakerelerin başlaması için antlaşma imzalanmıştı. Birkaç maddede görüşmeler başlamıştı. Birçok konuda alan taraması yapılıyordu. İktidar, ülkeyi Avrupa’ya yaklaştırıyordu. Bu durum, kendini ülkenin sahibi sanan ulusalcı-laikçi ekibi huzursuz ediyordu. Böyle giderse darbeler dönemi tamamen kapanacaktı. Gölge iktidar, iktidar olacak, orduyu kullanarak darbe yapanlar, şanslarını tamamen yitireceklerdi. Cumhurbaşkanlığı kalesinin düşmemesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Katliam, suikast, kitlesel eylemler, Cumhuriyet mitingleri… Gırla gidiyordu. Hrant, Türklüğe hakaret ettiği gerekçesiyle 301. maddeye muhalefetten yargılanmıştı. Demediği şeyleri söylediği iddia ediliyordu. Aslında kendisi de manşet olabilirdi. Sekreteri Eftalya, tiz sesiyle bağırdı. Hrant uykudan uyanır gibi kendine geldi:

– Telefon var, bağlayayım mı efendim?

-Hayır. Çalışıyorum, görüyorsun.

– Tavanın ak-pak manzarasını seyrediyorsunuz, bir şey yaptığınız yok.

-Allah Allah, tavanda ne manzara var Eftalya?

-Siz yazarlar bulursunuz. Zaten çoğu zaman olmayanı yazarsınız.

-Dalga geçme Allah aşkına  olmayanı biz yazıyorsak, olanı kim yazıyor?

-“Türkiyeliyim, ama Türk kanı pis kandır”, dedin mi sen?

-Haa onu… Uydurdu şerefsizler. Memlekette cadı kazanı kaynatıyorlar

-Gördünüz mü? Gazeteler olmayanı yazar.

Hrant başını iki yana salladı. Cık cık çekti. Sekreter tamamen haksız sayılmazdı; ama şimdi fantezilerle uğraşacak vakti yoktu. Manşeti belirlemeli idi. Başyazı yazılacaktı. Ödemeler vardı. On binlik çekin günü gelmişti. Düşündü, taşındı. Bir tek olay manşet olamazdı. Genel bir başlık kullanmalıydı: “Ufukta kaos var. Cumhurbaşkanlığı meydan muharebesi öncesi kılıçlar çekildi”

Böyle bir manşet haftayı kurtarırdı. Başmakalede gündemi değerlendirmeliydi. Haftayı böyle adatırsa haftaya yazı kurulunu toplayacaktı. Gündeme alınması gereken bir sürü konu vardı: AB tartışmaları, Ermeni diasporasının provakatif açıklamaları, Amerika Kongresine ve Danimarka meclisine Ermeni Soykırım Yasasının yeniden sunulması, bunun Türkiye Ermenilerine vereceği zararlar … Hemen bilgisayara eğildi. Manşeti çekti. Haber üzerine çalışmaya başladı. Yüreği kıpır kıpırdı, acelesi vardı. Hayaline sık sık mahkeme sahneleri düşüyordu. Gazetelerde hedef gösterilişine içerliyordu. Söylemediği şeyler yüzünden sorgulanıyordu. Her duruşma manşetlere taşınıyordu. Bunlar niçin yapılıyordu? Hedef mi gösteriliyordu? Başı üstünde dolaşan kara bulutların esrarını bir türlü çözemiyordu. İçi kısmen rahatlamıştı. Manşet ve başyazı tamamdı. Karalamalar bittikten sonra arkasına yaslandı. Uzak gözlüğünü taktı. Eftalya’ya baktı. Elinde ayna kaşlarım düzeltiyordu. “Şu dünyada kadın olmak varmış.’ diye düşündü. Ayağa kalktı. Kağıt parasını havale etmeliydi. Baskı öncesi kağıdın matbaaya gönderilmesini sağlamalıydı.

Çekmeceden banka kartını aldı. Aceleyle kapıya yöneldi. Eftalva’nın sesini duydu; fakat geriye dönüp bakmadı. Sokakta korumaları vardı.

Medyada hedef gösterildiği günden beri emniyet kendisini koruyordu. Alt çekmecedeki silahını almaya gerek görmedi. Kapıdan dışarıya çıktı.Şişli’ deki Halaskar gazi Caddesi her zamanki gibi kalabalıktı. Gelen, giden, arabalar, koma sesleri, motor gürültüleri, yaya kaldırımın aceleci yolcuları, vitrinleri seyreden kalabalıklar, seyyar satıcılar…

Bankaya kadar gitti. Hesabından kağıtçıya para havale etmek istedi. Fakat hesaptaki para yeterli değildi. Yatırılması gereken tutar, kredi kartının limitini aşıyordu. Geri döndü. Yolda bir delikanlı ile göz göze geldi. İnce, uzun, zıpkın gibi biriydi. Kin kusan gözlerle kendisine baktı. Hrant şaşırdı. İliklerine kadar titredi. Dişlerini sıktı, elini yumruk yaptı. Hiç tanımadığı biriydi. Niçin kendisine öfke kusar gibi bakıyordu. 16,17 yaşlarında olmalıydı. Üstünde kot pantolon, kottan mont, başında beyaz bere vardı. Belki de cebinde metelik yoktu, kaybedeceği olmayan birisiyse … Bununla takışmaya değmezdi. Elini cebine soktu. Hızlı adımlarla yürüdü. Gazeteye girdi. Doğruca masasına yöneldi. Sekreteri heyecanla karşısına dikildi:

-Ankara Emniyeti’nden biri aradı, görüşmek istiyor.

-Sonra. Banka işlerini halletmem lazım.

– Peki, efendim.

Çekmeceden senetleri çıkardı. Ceketin cebine indirdi. Bankaya teminat olarak senetleri vermeli, borç almalıydı. Kapıya yöneldi. Cep telefonu çaldı.

Bilmediği bir numara idi. Kapattı. Açarsa tehdit edileceğini sanıyordu. Mahkemeye düşüp adı gazete sayfalarına geçeli beri her gün onlarca tehdit telefonu almaya başlamıştı. Bugüne kadar 2.600 tehdit almıştı. Güya polis telefonunu dinlemeye almıştı ve korunuyordu. Günlerden cuma, vakit öğleden sonraydı. Banka işlerini halledemezse gazetenin pazartesi çıkması imkansızdı. Beşten sonraya kalırsa banka kapanırdı. Görüşmeleri beşten sonra da yapabilirdi.

Koşar adım caddede yürümeye başladı. İçindeki sıkıntı, korku, ürküntü devam ediyordu. Kafasının içi karma karışıktı. Manşeti değiştirse miydi? “Sarkozy AB görüşmelerini torpilliyor” mu demeliydi. Arkasında bir ayak sesi duydu. Dönüp bakmak, vakit kaybetmek istemiyordu. Hızlanarak yoluna devam etti.

Saat 15 sularıydı. Hava açıktı ve buz kesiyordu. Yerler kaygandı. Sebat Apartmanı önünden geçiyordu. Bir elin ensesine doğru uzandığını hissetti. Tehditleri düşündü. Ölümle burun buruna bir hayat sürüyordu. Aslında dışarıdaki işleri sekreterine yaptırabilirdi. Yıllardır kendine güven ve başkasına güvenmeme içgüdüsüyle hareket ediyordu. Galiba ömrünün son yanlışını yapıyordu. Gazete pazartesiye yetişmeyecekti. Yerine bir adam yetiştirmişti. Eşi Rakel ve kızı Sera yasa boğulacaklardı. Bari son defa telefon edip vedalaşabilseydi. Sabahleyin Rakel’in ela gözlerine bakamadan evden ayrılmıştı .Akşam yok yere atışmışlardı. Rakel kendisini düşündüğü için: “Cep telefonu kullanma, internete bağlanma. mail adresini kapat. Sinirlerin bozuluyor.” demişti.

Bir şey olmaz. Sen de her şeyime karışıyorsun!” diyormuş ve melek kadını kırmışsın. Arkasına dönmek istedi. Soğuk namluyu gördü. 301.maddeden yargılanırken mahkeme salonunda Veli Küçük’ü görmüş ve ürpermişti. Onun bir örgütü peşinden sürüklediğini okumuştu, kendisine tehdit mailleri atanlar içinde bu örgüt üyeleri olduğunu sanıyordu. Şimdi aynı örgütten biri ensesindeydi.

Arkasına dönüp bakmak istedi; fakat buna fırsat bulamadı. Namlunun ucundan yılan dili gibi zehirli lavlar püskürdü. Silah patladı, ensesini kurşunlar delik deşik etti. Kulaklarında bu müthiş sesler yankılandı. Kıyametin koptuğunu, dağların uçuştuğunu, dağ gibi taşların vadilere yuvarlandığını, yıldızların çarpıştığını, gökten meteorların yağdığını hissetti. Şimşekler çakıyor, gökyüzü öfkeyle gürlüyor, dağlar devriliyor ve Hrant dağların altında kalıyordu. Geri dönmek silahlı adamla gırtlak gırtlağa boğuşmak istedi; ama buna gücü yetmedi. Omuriliği parçalanmıştı. Sendeledi, diz çöktü, eli ensesine gitti, ensesini kavradı, parmaklarından aşağı sıcak kanlar aktı. Gözünü önüne eşi Rakel geldi. Akşamki tartışmayı hatırladı. İçini pişmanlık alevleri yakıp kavurdu. Kızı Sera’yı hatırladı. Onunla da vedalaşamayacaktı. Yüreği parçalandı. Duygulandı. İçinden hüngür hüngür ağlamak geçti. Ellerini yüzüne kapayıp ağlamak istedi; fakat yapamadı. Boş bir çuval gibi caddeye serildi. Dizinin bağı çözülüp yere düşerken başını yere çarptı. Gözlüğü parçalanıp kaldırımın üstüne savruldu. Elindeki banka kağıtları yerlere serildi. Filiz Optik’in önü kana, kağıda ve ölüm sessizliğine büründü. Gömleği, pardösüsü kana boyandı. Yüzüstü yere uzandı. Etrafta çığlıklar duyuldu.

 Beyaz bereli, kot pantolonlu, lacivert gocuklu adam, hızla Şafak Sokağa doğru koştu. Çığlıklar, bağrışmalar başladı. Caddeden geçen halk, yerde yatan adamın etrafında toplanmaya başladı.

Kimisi cep telefonunu çıkarıp 112 acile, kimisi 155 polise telefon ediyordu. Kalabalık şaşkındı. Herkes bir biriyle fısıldaşıyordu. Çok geçmeden ambülansın sirenleri duyuldu.

Bir adam, elindeki gazeteyi kan gölü içinde yatan adamın üstüne örttü. Delik ayakkabılı, gözlüğü kaldırıma fırlamış, kır saçlı ceset kaldırımda yatıyordu. Polis ve cankurtaran gelene kadar kimse müdahale etmeye cesaret edemedi.

    Müfettiş, Halaskar gazi Caddesindeki bütün dükkan, butik ve mağazaları tek tek dolaştı. Sokağı gören kameraların hepsinin görüntülerini topladı. Vatan Caddesi’ndeki Emniyete geldi, Mehmet Yavuz’un odasındaki çalışma ofisine yerleşti. Kayıtları incelemeye başladı. Resimler silikti; fakat yine de taramalıydı. Uzun süre kamera kayıtlarına kilitlenildi. Bir tanesinde katili tespit etti. 16- IS yaşlarında, başı beyaz bereli, lacivert gocuklu, kot pantolonlu biriydi. Bıyıkları yeni terlemiş, birkaç günlük sakallı, kısa burunlu, zayıf, karakaşlı, kara gözlü, sinirli bir tip, dinamik bir delikanlıydı. Hrant’ı dikkatle takip etmiş, gazete binasından çıkar çıkmaz, tabancasını çekip, enseye kurşunları boşaltmıştı. Vurduğu adam yere serilince tabancayı cebine koyup Şafak Sokağa dalıyordu. Zihne n hazır olduğu belliydi. Ne yapacağını önceden hesaplamıştı. Yürüyerek Süleyman Nazir Sokağa ulaşmış, sonra da Rumeli Caddesi’ne geçerek kalabalığa karışmış ve kaybolmuştu. Görüntüyü defalarca seyretti. Eşkâlin belirlenmesinden sonra sıra katili bulmaya gelmişti. Önce isim tespiti yapılmalı, sonra kullandığı cep telefonu numarası. Cep telefonu kayıtları sürülürse katili yakalamak kolaydı. Türk Telekom’dan cep telefonu kayıtları istenmeliydi. Mehmet Yavuz’la kafa kafaya verdiler. Kamera kayıt bilgilerini haber formatına çevirip ajanslara geçtiler, emniyet istihbarat birimlerini yeni bilgilerden haberdar ettiler.

 Eşkali belirlenen kişi aranıyordu. Müfettiş, dirseğini masaya dayadı. Başını eline yasladı. Pencereden dışarı baktı. Mehmet Yavuz’un duyabileceği bir sesle:

-Ülke cinayet haberiyle çalkalanıyor. Televizyonlar, gazeteler, radyolar Hrant Dink cinayeti ile yatıp Hrant Dink cinayetiyle kalkıyor.

-Görkemli bir cenaze töreni yapılacağı haberleri geliyor, dedi Mehmet Yavuz. Çayından bir yudum aldı. Kravatını düzeltti, ayak ayak   üstüne attı. Elini dizine vurdu. Devam etti:

“Danıştay cinayeti sonrası yapıldığı gibi, cenaze töreni hükümete karşı gövde gösterisine dönüştürülebilir. Bu yönde haberler geliyor. Katili yakalarsak tansiyon düşer.”

-Harika bir §ey olur. Oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi cıyak cıyak bağırdıkları ile kalırlar.

Müfettiş bembeyaz saçlarını eliyle arkaya doğru taradı. Gözlüğünü çıkarıp camını kravatı ile sildi. Bir süre alnını ovuşturdu, dişlerini sıktı, gözlerini yumdu.

-İçimde bir sıkıntı var. Sokrates diye biri mesaj atıyor. Kim olduğunu bir türlü çözemedim.

-Mesaj atılan telefonun izini sürelim.

-Mesaj her defasında başka bir telefondan geliyor. Telefonlar adresleri yurt dışında bir yerlerde. Acayip  bir iş. Hanımı da rahatsız ediyorlar. Gizem’i kaçırmakla tehdit ediyorlar. Zahide neredeyse çıldıracak. “Müfettiş bu işleri bırak, yetti artık.” diyor.

  -Çetin ve tehlikeli bir yoldayız.

Sezgilerim beni yanıltmıyorsa seri cinayetlerle karşılaşacağız. Danıştay katilinin yakalanması örgütü çok sinirlendirdi. Gözümüzün önünde cinayet planlıyorlar. Hedefte demokrasi var. AKP işin görüntü kısmı. Hükümet AB işini sağlam yürütmeli. İsrail ve Amerika’daki Yahudi lobisi Erdoğan’ı çizmiş görünüyor. Başbakan, “İsrail soykırım yapıyor.” dedikten sonra gözden çıkarıldı.

-Ondan önce gözde miydi?

Mehmet Yavuz gülümsedi. Bardağından bir yudum daha aldı. Elini dizine vurdu.

– Yok canım, daha neler! O açıklama bardağı taşıran son damla oldu, iktidara karşı verilen örtülü kavga, su yüzüne çıkmış oldu.

-Endişe ediyorum. Atabeyler Çetesi, Sauna Çetesi çok tehlikeli sinyaller verdi. Özel Harp Dairesi’nde görevli yüzbaşılar başbakanın evinin krokileri üzerinde çalışıyor. Vahim  bir durum.

Mehmet Yavuz alnını ovuşturdu, Başını öne eğdi, bir süre düşündü. Sonra başını doğrulttu. Ayak ayak üstüne attı. Çayından bir yudum daha aldı. Endişeli bir ses tonuyla:

-Sivil uzantılarını içeri tıktık. Alâeddin Çakıcı, Nuriş Kardeşler, Sedat Peker, Kürşat Yılmaz, Hadi Özcan vs. mafya babaları içeri tıkılınca örgüt muvazzaf personel kullanmaya başladı.

Müfettişin yüzü buruştu derin sızılardan mesaj almıştı, dizlerini ovuşturdu. Sinirleri bozulduğunda romatizmaları azıyordu. Ağrılarının arttığını hissetti. Alnını yeniden ovuşturdu, gözlük camını tekrar kravatıyla sildi. Kafasında bir tek düşünce vardı:

“Bu pis işlerden bir an evvel kurtulmak.”

Telefonu titredi. Sessize almıştı. Açıp baktı. Eli yanmış gibi titredi.

Birden ayağa kalktı. Odada yürüdü. Pencere önünde durdu. “Vay! İşte şimdi mandepsiye bastınız!” diye söylendi.

Gelen mesaj ip ucu veriyordu:

“Trabzonlu Coşkun İğciyi hatırla. McDonald bombacısı Yasin Hayal’i düşle. Koruyucu meleğin Farabi.”

Ferahlık serpintileri yüreğine yağdı. Başını göğe kaldırdı. Bulutlara baktı. İstanbul’da ufuk kapalıydı, yağmur çiseliyordu. Vatan Caddesi tıka basa araba doluydu. Vakıf Guraba Hastanesi önü kalabalıktı. Bayrampaşa istikametine doğru trafik nispeten akıyordu. İncecik yağmur taneleri yüreğine düşüyor ve onu serinletiyordu. Gizem’i özlediğini düşündü. Bir an evvel Ankara’ya dönmeliydi. Zahide iki de bir telefon ediyor, “Seni merak ediyorum, çabuk dön.” diyordu. Diyarbakır günlerinden beri hep tedirgindi. Dağdaki günleri hiç anmak istemezdi; fakat Çektarlı, Kendallı, Redürlü günler, müfettişin hatırından hiç çıkmayan kabus dolu günlerdi. Mağara, nöbet, gece nöbetleri, jandarma baskını, helikopterli taarruz günleri…

Bnb. Cem Ersever’le kavga ettiği günler  Binbaşının kendini kurtardığı an … Mehmet Yavuz’a döndü:

– Ben Ankara’ya dönsem iyi olacak. Burayı siz takip edersiniz.
-Etmesine ederiz de … Büyük balığı beraber alsak, iyi olur. Yanlış mı düşünüyorum? Sizin gibi efsane bir müfettişe yakışır, diyorum …

Epey yaklaştık. İçimde bir his, çok yakınsın, diyor.
– Yapma yav. Zaaflarımı biliyorsunuz…

-Size yakışır hani! Bunca yılın polis müfettişi, efsaneye yakışmaz mı?

Müfettiş, tekrar masaya geldi. Dosyanın basında durdu. Oturmadı.

 – Ha, az kalsın unutuyordum. Amerika’ dan mesaj var. Coşkun İğci ve Yasin Hayal’in    izini sürmemizi tavsiye ediyor. Ogün Samast diye bir kiralık katil bulmuşlar. Eylem tam organize bir işmiş. Mehmet Yavuz ok gibi yerinden fırladı. Yumruğunu havaya salladı, gözleri alev saçıyordu. Yüzü barut gibi morarmıştı.

-Ne! .. Yasin Hayal mi? Şu kendini efsane zanneden budala! İşin içinde o varsa …
-Mesaj öyle.

-Vay aptallar! Trabzon Emniyeti ne halt ediyor o zaman?

Hemen telefon dinleme servisini arıyorum. Mehmet Yavuz Trabzon Emniyet müdürünü aradı. Müdürü karşısında bulunca başladı bağırıp çağırmaya:

“Müdürüm siz uyuyor musunuz orada? Ne halt ediyorsunuz? Danıştay saldırısından beri teyakkuz durumunda değil misiniz? Memleket savaş halinde. Siz yatıyorsunuz. Nedir bu Coşkun
İğci’nin ihbar ettiği adamların hikayesi? Yasin Hayal gözetim altında değil mi? Nasıl adam ayarlıyor? Buralara gönderiyor, siz uyuyor musunuz? Bu nasıl iş? Emniyet istihbarat! kış uykusunda mı?”

Sesi savaştaymış gibiydi. Tepeden tırnağa kıpkırmızı kesilmişti. Terliyordu.

 Sol elinde telefon, sağ elinde mendil. Odada adımlıyor. heyecan ve sinirinden yerinde duramıyordu. Yasin Hayal ve Ogün Samast hakkında bilinenlerin hemen mail veya faks yoluyla kendilerine gönderilmesini istedi. Karşı taraftan gelen cevap da bir o kadar sertti. Olaya karışanlar Trabzon’un Pelith denilen bir nahiyesinde yaşıyorlardı. Burası jandarma bölgesi idi. Jandarma Alb. Ali Öz, onları koruyordu. Emniyet Yasin Hayal’i dinliyordu. Hrant Dink’in öldürüleceği haberini 17 defa İstanbul’a bildirmişti. İstanbul Emniyeti ya kış uykusundaydı ya da bütün personel tatile çıkmıştı.

“Sayın Mehmet Yavuz, biz uyuyorsak siz kış uykusundasınız. Uyanın veya tatildeyseniz dönün artık! “

Telefon düellosunun sonucunda Mehmet Yavuz nakavt olmuştu. Hemen istihbarat şube başkanını aradı. Bağırdı, çağırdı, hakaret etti. Trabzon’ dan gelen uyarı raporlarını istedi. Derhal Ogün Samast denen katilin telefon takibiyle yakalanmasını istedi.

“Yoksa seni ve o dairedeki herkesi meslekten attıramayan namerttir, şerefsizdir. Bunu böyle bilesin!”

Telefonu alıp zehir zemberek fırçayı yiyince istihbarat şube müdürü Ahmet İlhan’ın paçaları tutuştu. İçini korku sardı. Trabzon’dan gelen mesajları biliyordu. Polis muhbiri Erhan Tuncel’in getirdiği haberleri Trabzon Terörle Mücadele Şube Müdürü Yahya Öztürk biliyordu. Jandarma Alay Komutanı Ali Öz, Yasin Hayal’in Ogün Samast’ı ayarladığından haberdardı. Ogün, serseri mayındı. Bir ara Pelitlispor’da oynamış, oradan kovulduktan sonra internet cafelere takılmaya başlamıştı, Boş gezenin boş kalfasıydı. Liseyi yarıda bırakmış, bir baltaya sap olamamıştı. Yasin Hayal, 2004’te McDonald’a polis ve jandarma muhbiri Erhan Tuncel’in imal ettiği bombayı savurmuş, yargılanmış, dükkân sahipleri şikayetçi olmadığı için ceza almadan kurtulmuştu. Bombalama eyleminden sonra yakalandığında gazetecilere söylediği sözler dosyada üstü fosforlu kalemle çizili olarak duruyordu:

“Kâfirlere ölüm! Amerikalılar ölecek. Üç yıl yatar, çıkarım. Rus konsolosluğu. ve HSBC’yi de bombalayacağım. Efsaneyi şimdiden çekin!”

Kendini efsane ve kahraman sanacak kadar budala biriydi. Abdullah Çatlı olma özentisi içindeydi. Ogün, onun Pelitli spordan arkadaşıydı. Birbirlerinden farkları yoktu.

Ahmet İlhan masasından kalktı. Dolaptan dosyayı indirdi. Sayfaları hızlı hızlı karıştırdı, Her şeyi zaten ezbere biliyordu. Dosyayı eliyle itekleyip ayağa kalktı. Odanın ışığı gözlerini kamaştırıyordu. Gözleri yanıyordu. Ellerinin titrediğini hissetti. Elini cebine attı, sigara paketini çıkarıp bir sigara yaktı. Odada ileri geri yürümeye başladı.

Mehmet Yavuz güçlü bir emniyetçi idi. Emniyet müdürü ile arası iyiydi, Ankara ile direkt bağlantıları vardı. Herkes kendisinden çekiniyordu. Dediğini yapardı. Ogün Samast’ı derdest etmekten başka çare yoktu.

“Konuyu bir de Veli Paşa ile görüşmeli” diye düşündü. Sigarasından üst üste çekti. Ağzı zehir gibi yanıyordu. Dosyayı masanın üzerinde bırakıp dışarı çıktı. Binayı terk etti. Ortalıkta görünmemeli ve bu badireyi atlatana kadar ne Mehmet Yavuz’a ne Celalettin Cerrah’a ne de acımasız dedektif Safa Şentürk’e yakalanmalıydı.

Müfettiş Safa’nın İstanbul’a geldiğini ve cinayeti araştırmaya başladığını öğrenmişti. Adamın elinden hiçbir şey kurtulmuyordu. Bu dava da lif lif çözülürdü.

Cep telefonunu kapattı. Ceketini giydi, kapının arkasındaki aynada kendisine baktı. Yüzü mosmordu. Kulaklarına kadar morarmıştı. Yüzündeki tık harekete geçmişti. Sıkıntılı zamanlarında böyle olurdu. Gidip masanın çekmecesinden tespihini aldı.          Tespihle oynamak sinirlerine iyi geliyordu. Doktor tavsiye etmişti. Masanın gözündeki tabancayı beline taktı. Tabancayla kendini güvende hissediyordu.

Odadan çıktı. Kendini dışarıya attı. Hızlı koridorlardan merdivene yürüdü. Kuzey kısımdaki kapıdan çıktı. Arabasına gitti. Arabanın etrafında bir tur attı. Bomba olup olmadığını kontrol etti. Sonra da aceleyle bindi. Yavuz Selim tarafına doğru sokağa çıktı. Vergi dairesinin önünden caddeye çıkarken etrafı gözetledi. Takip edilip edilmediğini kontrol etti. Peşine takılmış birini göremedi. Halbuki Müfettiş Safa peşindeydi. Trafiğe karıştı.

Polis hummalı bir takiple katilin izini sürerken, örgüt görkemli bir cenaze töreni yapmak için kolları sıvamıştı. Ahmet İlhan, olup bitecekleri yakından takip etmek içgüdüsüyle ertesi gün Halaskar gazi Caddesi’ndeki Sebat Apartmanı önünde başlayan cenaze törenine katıldı. Durumu iç açıcı görmüyordu. Başbakan, “Provokasyonların üstesinden geleceğiz.” demişti. Danıştay saldırısından sonra da “Saldırının arkasında ihanet çeteleri var.” açıklamasını yapmıştı. Örgütü yakından takip ediyor, anlayana doğru sinyaller veriyordu. Örgütle irtibatını koparmalıydı, ama nasıl?

Ayak parmaklarının uyuştuğunu hissetti. Kulakları, burnu, yanakları donmuştu, Atkıyı boynuna doladı, üşüyen ellerini cebine soktu, etrafına baktı. Halk yağmur olup caddeye yağmıştı. Halaskar gazi Caddesi insan seliydi, iğne atsan yere düşmezdi. Tören mükemmel organize edilmişti. Şişli’den binlerce insan Taksim’e doğru aktı. Herkesin elinde “Hepimiz Hrantız, Hepimiz Ermeniyiz, Katil 301” yazılı pankartlar vardı.Bu kadar kalabalığı, hele böylesine organizasyonu hiç kimse beklemiyordu. Bunca pankartı bir gecede kim hazırlamıştı? Bu kadar insanı kim buraya yığmıştı? Müfettiş şaşırıp kaldı.

Özellikle sol gruplar göze batıyordu. Örgüt propagandası peşindeydiler. DHKPC, TİKKO, PKK pankartları göze batıyordu. Azadiya Welat, Evrensel, Gündem, Bir gün gazeteleri tam sayfa Hrant’ın resmini basmışlar, gazete okuyucuları törene katılmış, gazetelerini taşıyorlardı. Gazete ve pankartları taşıyanlar genç insanlardı. Bir kısmı kısa tıraşlı, 20 yaşlarında gençlerdi. Kışlada askerlik yapanlara benziyorlardı.

Kalabalık Taksim’den Unkapanı Köprüsüne, oradan da Kumkapı’daki Meryem Ana Kilisesine kadar sekiz km. yürüdü. Beyaz ve san çiçeklerle süslü tabut, siyah otomobilin içerisinde ağır ağır ilerlerken etraftan karanfiller atıldı. Korteji medya ordusu izliyordu. Yaşlı gözleri görüntülemek isteyen flaşlar birbiriyle yarışıyordu. Televizyonlar canlı yayındaydı, töreni naklen veriyordu.

“İkinci bir Danıştay senaryosu.” diye mırıldandı müfettiş.Örgütün ayak izlerini görüyordu. Bu muhteşem organizasyon, azınlık bir cemaatin kuracağı kumpas değildi. Özellikle kartel medyasının aşırı ilgisi, müfettişi pipiriklendirmişti. “Bu posttan kaç deri çıkarabiliriz?” diye düşünüyor, gündemi belirlemeye çalışıyorlardı.

Kaos görüntüsü vermek, hükümeti güçsüz göstermek, Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmek için hamlığını vurgulamak için yırtınıyorlardı.

Dünya Yazarlar Örgütü, “Cinayet Türkiye’nin demokratik dünyayla ilişkisini tehdit etmiştir.” diyordu. The Daily Telegraph: “Cinayet, Türkiye’nin AB üyeliği umutlarına vurulmuş yeni bir darbe”, diye yazıyordu. El Pais; “Dink’in ölümü AB’a yakınlaşmayı sabote etti,” başlığını kullanmıştı. Cinayeti organize edenlerin isteği de bu olmalıydı. Yerli muhabirleri aracılığı ile oralara mesaj geçmiş olmalıydılar.

Kalabalık Kumkapı’ daki Meryemana Kilisesine vardığı zaman 200 bin kişiyi bulmuştu. Törene içişleri ve devlet bakanları da katılmıştı. Hükümet, hedef tahtasında görünmemek için elinden gelen çabayı gösteriyordu. Fakat organizatörler 301. madde üzerinden hükümeti suçlama kurnazlığını gösteriyorlardı. Kalabalık, çok özel organize edilmişti. Balıklı Ermeni Mezarlığına kadar pankartlar taşındı, sloganlar atıldı. Ermeniler adına Türk milletini tahrik edebilecek her türlü slogan üretildi. Tören boyunca Ahmet İlhan, onu gölge gibi izleyen müfettişi fark etmedi. Müfettiş, cenaze töreninin arkasında, Hrant Dink’i öldüren örgütün elini görüyordu.Bir pankartta ise 1,5 milyon Ermeni katledilmiştir, yazıyordu.

 Diaspora Ermenilerinin iddiası buraya taşınmıştı; cenaze töreni, kaos ortamı oluşturacak şekilde dizayn edilmiş, Türk milletini kızdıracak hiçbir ayrıntı unutulmamıştı. Agos gazetesi çalışanları ve Dink’in ailesi bu kadar pankartı bir gecede hazırlayamazdı. Bu pankartlar Ermenilerin acılarını dindirmediği gibi, onların Türk toplumu tarafından nefret edilmesine yol açar ve toplumu Ermenilere karşı kinlendirirdi.

Provoke kokan bir ses de İzmir’den gelmişti. İşçi Partisi İzmir il başkanlığı, genel başkan Doğu Perinçek’in ağzından Ermeni Patriği Mesrop Mutafyan’a yazılan mektubu, Alsancak Hocazade Camii’nde kılınan Cuma namazından sonra cemaate dağıtılmıştı. Başkan Halil Güleç, fotokopi yaparak çoğalttığı mektubu herkese “hayırlı cumalar” diyerek dağıtmış, Hrant’ı öldürenlerin Türk ve milliyetçi olmadığını söylemişti.

Müfettiş, Hrant’la ilgili okuduklarını hatırladı. Hrant, Tuzla’daki Kimsesizler Yurdu’nda yetişmiş bir ye timdi. Devrimci bir sesti. Patrik Mesrop Mutafyan’la aralarından ideolojik sorunlar vardı. Yıldızlan hiç barışmamıştı. Ermeni Kilisesi’nin kilise cemaatini ve okunan yönetmesinden şikâyetçiydi. Laikliğin Ermeni cemaati için de geçerli olmasını istiyordu. Diaspora Ermenilerine, Türkiye’yle çatışan sloganlar ürettikleri için kızıyordu. “Türkiye ile uğraşacağınıza artık bir devletiniz var, onu büyütmeye bakın.” diyordu. Yazılarında Türkleri kızdıracak şeyler de söylüyordu. Bir makalesinde, “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur. Yeter ki mevcudiyetinin farkına varsın.” demişti. Bu yüzden de Türklüğe hakaretten yargılanmış ve 301. maddeye göre mahkum olmuştu. Bu mahkeme ve ceza, Hrant’ı flaş isim haline getirmişti. Cenazesi, ülkede kaos meydana getirmek isteyenler için çok iyi bir zemin oluşturulmuştu.Müfettiş, cenaze töreninden ürpertiyle ayrıldı. Karanlık eller iş başındaydı. Bir an önce katili enselemeli, kaos çıkarmak isteyen çocukların oyuncaklarını ellerinden almalıydı. Yorgun adımlarla yürüyerek Aksaray’a geldi. Oradan Vatan Caddesi’ne doğru baktı.

Kalan yolu yürümeyi gözü kesmedi, bir taksi çevirdi. Arkasındaki iki kişiden şüphelenmişti. Kendisini takip ediyorlar, arada bir kafa kafaya verip fısıldaşıyorlardı. Tören boyunca göz hapsinde tuttuğu Ahmet İlhan da taksi tutup ortalıktan toz olmuştu. Taksiye binip emniyete doğru hareket etti.

 Ahmet İlhan paniklemişti. Gece boyu gözüne uyku girmedi, yatağında değil, oturma odasındaki divanın üstünde eşofmanıyla sabahladı. Tilki uykusu bile uyuyamamış, sabaha kadar sağdan sola dönüp durmuştu. Gecenin bir saatinde kapının çalınıp evin aranmasını bekledi. Kurt müfettişin gölgesi üzerine düşmüştü. Rüyasında bile onu görmüştü. İçinde tuhaf hisler vardı. Korkular, yüreğine çöreklenmişti. Duygularına laf
anlatamıyor, karanlık düşüncelerin zihnine çöreklenmesine engel olamıyordu. Kelepçeleyip götüreceklerdi. İçine korku dağlarının gölgesi düşmüştü. Eşini ve çocuklarını, cuma gününden Küçükyalı’daki kayınvalidesine göndermiş, onları tehlike bölgesinden uzaklaştırılmıştı. Kelepçelenip sürüklendiğini çocuklarının görmesini istemiyordu. Kudretli polis müdürünün oltasına gelmek, onur kıncı olacaktı.

Böyle bir şeyin başına gelmesini asla istemiyordu. Müfettiş Safa’nın peşinde olduğunu biliyordu. Bu, dehşet verici bir şeydi. Eski Terörle Mücadele Şube Müdürü Serdar Saçan’ı kapana kıstıran oydu. Yzb. Tekin’i Koşuyolu’ndaki hastanede ilk sorgulayan da …

Veli Paşa’nın bile etekleri tutuşmuştu. Onun adını duyunca sinirleri patlıyordu. Onun ismini duyan panikliyor, paşa da buna sinir oluyordu. Akşam telefonda katili vermek zorundayız
dediği için kendisine bağırıp çağırmıştı: “Sen kafayı mı yedin? Aylarca hazırlayıp pişirdiğimiz aşa su mu katacaksın? Kendi ipini kendin çektiğinin farkında mısın? Müfettiş Safa’dan kurtulmak için mi bunu yapacaksın? Onu mu kandıracaksın? O zaten seni ipe çekmek istiyor. Sakın ha, yoksa seni
ben de kurtaramam!” İbre General Yener’den yana dönmüştü. Bundan sonra her şey bıçak sırtındaydı. Her an her şey olabilirdi. Paşanın karizması çizilmiş, adamları birer ikişer enselenmişti. Yzb. Muzaffer Tekin içeri alınmış;

Yzb. Gökhan Bozkır ve Yzb. Murat Eren tutuklanmışlardı. Bnb. Zekeriya Öztürk içerideydi. Paşa, kendisi orduevinden dışarı çıkmıyordu. Bu gidişle Alb. Fikri Karadağ, Alb. Hasan Atilla Uğur; hatta Tuğgeneral Levent Ersöz, Org. Hurşit Tolon ve Org. Şener Eruygur topun ağzındaydılar. Emniyet Terörle Mücadele Şubesi eski müdürü Adil Serdar Saçan, görevden alınmış, mahkemelerde sürünüyordu. Danıştay faili Alpaslan Aslan ve suç ortakları müebbet hapse mahkum olmuşlardı, Osman Yıldırım’ın dili çözülmüş, her şeyi itiraf etmişti, Emniyet çok güçlüydü, arkasında hükümet, onun da arkasında AB ve Amerika vardı.

Kendini kahraman sanan salağı bir an önce postalamalı, yarınki ilk arabayla memleketine şutlamalıydı. Apartmanın kömürlüğünde kedi besler gibi ilanihaye barındıramazdı. Manyak durmadan göğsünü ve kafasını yumrukluyordu:

“Çıkıp sokağa bağıracağım. Beni paraya boğacaklardı, kahraman olacaktım, Türk düşmanı bir pisliği temizledim, ödülüm kömürlükte saltanat sürmek mi, ne bu ya! Bana bunu vaat etmediler! Ben
bir kahramanım. Gazetelere poz verip kahraman olduğumu ilan edeceğim.”

Pazar günü sabahleyin onu kömürlükten alıp gün yüzüne çıkardı. Bir lokantaya götürüp çorba içirdi. Hiç konuşmuyorlardı. İkisi de konuşmaktan adeta korkuyorlardı. Gece boyu ikisi de uyumamıştı. Delikanlı iki günde pörsüyüvermiş, suda haşlanmış tavuğa dönmüştü. Yakalanma korkusuyla sanki küçük dilini yutmuştu. Sakalları uzamış, yüreğinin korkusu yüzüne vurmuştu. Gözleri etrafa ürkek ürkek bakıyordu. Herkesten şüpheleniyor, her gördüğünü polis sanıp başını öne eğiyor, sağ eliyle yüzünü kapatıyordu. Lokantaya girdiler. Saklanır gibi bir köşeye oturdular ve çorba ısmarladılar. Delikanlı, çorbayı devenin suya eğildiği gibi eğilip höpürdeterek bir dakikada içti. Önlerine konmuş ekmek dilimlerini avuçlayarak ağzına tıktı ve nerdeyse çiğnemeden yuttu. Açlığını değil, korkusunu bastırmak için yiyordu.

Ahmet İlhan, katildeki anormalliği görüyordu, bir çorba daha ısmarladı. Yandaki masadan ekmek alıp önüne koydu. Delikanlı hiçbir şey yememiş gibi ekmeklere saldırdı.

Aylarca aç kalmış gibi çorbayı hızlı hızlı kaşıkladı: ama gözlerine birikmiş korku bulutları dağılmadı. Avurtları çökmüş, kaşları yıkılmış, yüzü morartmıştı.

Karınlarını doyurduktan sonra hesabı ödeyip lokantadan çıktılar. İki sokak ilerideki arabaya kadar yürüdüler. Hiçbir şey konuşmadan arabaya bindiler. Yemek boyunca da
konuşmamışlardı. Birlikte Aksaray’a kadar geldiler. Ahmet İlhan arabayı ara sokağa park etti. Ogün’ün koluna girip onu sokağın başına kadar getirdi. Caddeye çıkıp onunla poz vermek istemiyordu. Yerin kulağı vardı, ortalık casus doluydu. Caddeler mobese kameraları ile gözetleniyordu. Katilin kulağına eğilerek metro durağını gösterdi. “Oradan metroya bin, kaybol. Polis alarmda. Her yerde seni arıyor. Buralarda yakalanırsan yakarlar seni. Ona göre … “

Cebine bir yüzlük koydu. Bilet alıp Esenler’ e, oradan da memleketine gitmesini söyledi ve başından savdı, fakat içi içini yiyordu. Yüreğindeki yangın sönmedi, aksine her dakika büyüyordu. Bu herif er geç yakalanacak, sorgulanacaktı. Karakolda ötmese bile, Danıştay saldırısında yer alan ve müebbet hapse mahkum olan Osman Yıldırım gibi, bir gün konuşacaktı. O konuşmasa örgütten biri konuşurdu. Müfettiş olayın peşindeydi. Danıştay cinayetini lif lif çözmüştü. Ne olur ne olmaz diyerek cebinden çıkardığı kasketi kulaklarına kadar geçirdi. Atkıyı boğazına sardı, gocuğunun yakasını kaldırarak tebdili kıyafet yaptı. Sessiz adımlarla metroya geldi, bilet alıp bindi.

Beyaz bereli, lacivert gocuklu, kot pantolonlu manyağı izliyordu. Otogarda onun göremeyeceği bir kapıdan indi. Metro firmasına gidişini, bilet alışını,10:30 2arabasına binişini uzaktan izledi. Otobüs otogarı terk edene kadar takip etti. Otobüs gözden kaybolduktan sonra derin bir nefes aldı. Tonlarca yük sırtından alınmıştı.

Atkıyı ve şapkayı çıkarıp cebine indirdi. Metroya yürüdü. Girişteki gazeteciden beş gazete birden aldı. Ülke cinayet haberiyle çalkalanıyordu. Hrant Dink cinayeti manşetlerdeydi.

“Katil vatan haini”
Vurulduk Karanlık Eller İşbaşında
Yine Kanlı Senaryo”

Yürüdü. Bilet alıp Aksaray istikametine doğru bindi. Kimseyle göz göze gelmemeye çalıştı. Gazete okur gibi yaptı. Fakat etrafı gözetliyor, peşinde biri olup olmadığını anlamak için etrafa bakıyordu. Aksaray’ da metrodan indi. Arabaya doğru yürüdü. Anahtarla kapıyı açıp içine oturdu. Motoru çalıştırmadan cep telefonunu çıkardı, Samsun emniyetindeki arkadaşına mesaj attı:

“Babasına haber ver. Jandarmaya ihbar etsin. Emniyeti harekete geçir, keklik yolda, 10:30 arabasına bindi.”

Arabayı çalıştırdı ve Kumkapı tarafına hareket etti. Deniz kenarında yürüyüp rahatlamak istiyordu. Yüreği korku cehennemiydi, sinirleri allak bullak olmuş, tiki harekete geçmişti, elleri titriyor, gözlerini iki de bir kırpıştırıyordu. İki taraftan kıskaca alınmıştı. İhbar etmese müfettiş, etse Veli Paşa peşindeydi, Katili başından atmıştı; ama korkuyu yüreğinden sökememişti.

Kumkapı’dan sahil yoluna düşünce denizden esen rüzgarın yüreğini serinlettiğini hissetti. Camı iyice açtı. Mavi denize, deniz üstünde salına salına Marmara’ya doğru süzülen gemilere, limandan ileriye açılmış kayıklara, havada süzülen martılara baktı.

Martıların özgürlüğüne imrendi, balık avına çıkan kayıkçılara gıpta etti. Suda yüzen kara batağı görünce sanki onla birlikte serinledi. Aklına beyaz bereli katil düştü, yüreği yeniden yasa boğuldu. Arabayı sahilde bir yere park etti. Eline gazeteleri aldı. Simsiyah iri harflerle atılmış manşetlere baktı. Memleket korku soluyordu.

Yollar kesilmiş, jandarma ve polis her tarafı tutmuştu. Garaj, jandarma ve polis kaynıyor, yetkililer Metro otobüsünü bekliyorlardı. Otobüs yorgun adımlarla garaja girdi. Şoför firma tarafından haberdar edilmişti, en arkada oturan beyaz bereli gençten ta baştan beri şüpheleniyordu. Malalarda yerinden kıpırdamamış, aşağı inmemişti. Saklanmak, gizlenmek, görünmernek telaşında olduğu her halinden belliydi. Kimseyle konuşmuyor, ya pencereden dışarıya bakıyor ya gazete okuyordu. Otobüs perona girer girmez mavi bereli jandarmalar etrafı kuşattı, kapılar açılır açılmaz içeriye doldular. Bir jandarma çavuşu, önce şoförle konuştu, sonra doğruca otobüsün arkasına doğru yürüdü. Gözleri çakmak çakmaktı. Yüreği güm güm vuruyordu. Bütün Türkiye’nin konuştuğu adamı enseleyecekti.

Ogün, en arka koltukta cam kenarında oturuyordu. Jandarmaları görünce yüreğine

inme indi. Beti benzi attı. Eli ayağı titremeye başladı. Dudaklarını ısırdı. Ellerini yumruk yapıp dizine vurdu. Öfkeyle ayağa kalktı. Bütün kapılar kuşatılmıştı.

Kaçacak yer yoktu. Hızla yerine oturdu. Gözlerini kapadı, başını pencereden tarafa çevirdi. Otobüsün etrafı jandarma ve polis tarafından sarılmıştı. Bütün ümitlerini yitirdi. Yanına kadar gelmiş olan çavuş, tok bir sesle:
– Kimlik beyefendi!

-Şey …

– Bizimle geleceksin.

-Ben mi? Ben …

Kekeledi, yutkundu, dudaklarının kuruduğunu hissetti. Ağır hareketlerle yerinden kalktı. Koltuklara tutunarak yavaş yavaş koridorda yürüdü. Jandarmanın biri arkasında
biri önündeydi. Kapıdan aşağı inince kollarından yakaladılar, ellerini kelepçelediler.

-Ogün Samast sen misin?

Delikanlı başını salladı. Konuşmaya mecali kalmadığını sandı.

-Ermeni’yi sen mi öldürdün?
Hayır anlamında başını salladı.

-Yürü lan, numara yapma. Herkesin dilindesin. Gazetedeki resmini görmedin mi? Kimi kandırıyorsun?

İteleye kakalaya jipe doğru sürüklediler. Jipe bindirip yolcuların şaşkın bakışları arasında garajdan uzaklaştılar.

Çok geçmeden ajanslara Agos gazetesi yazarı Hrant Dink’in katili Ogün Samast’ın Samsun’da yakalandığı ve ifadesinin alınmasından sonra İstanbul’a sevk edildiği düşecekti.

  Müfettiş; çelimsiz, kara  kaşlı, siyah saçlı, üç günlük sakallı, bıyıkları yeni terlemiş delikanlıyı karşısına aldı. Ellerini çözdürdü. Korku yüzüne vurmuştu. Yüzü kağıt gibiydi.

-Anlat bakalım, Hrant Dink’i neden öldürdün? Silahı nereden aldın? Kaça aldın? Parayı nereden buldun?

Delikanlı bir süre sustu, oturduğu sandalyenin ayaklarını kavradı, bıraktı. Sonra ellerini öne kavuşturdu. Arkaya yaslandı, rahat edemedi, öne eğildi. Bakışlarını müfettişten kaçırıyordu.

-Anlatmak zorundasın. İfade almadan seni bırakmam. Yasin Hayal’le ne zaman tanıştın?

Epey bir alışma sürecinden geçtikten sonra delikanlı her şeyi anlattı. Anne ve babasının ayrı yaşadığını, ailedeki düzensizliğin kendi hayatına yansıdığını, okulu bırakmak zorunda kaldığını, yalnızlık hissettiğini, bir zaman Pelitlispor’da top koşturduğunu, disiplinsizlik bahanesiyle antrenör ün kendisini kestiğini, uzun zamandır internet cafelere takıldığını, Yasin Hayal’le Pelitlispor’da oynarken tanıştığını, kafa dengi arkadaş olduklarını, Ermeni bir gazetecinin “Türk kanı pistir” diye yazdığını, Türklere hakaret eden bir Ermeni’nin mutlaka cezalandırılması gerektiğini konuştuklarını anlattı. Erhan Tuncel, Yasin Hayal, Zeynel Abidin Yavuz, Ersin Yolcu, Ahmet İskender, Mustafa Öztürk, Tuncay Uzundal ile konuyu uzun zamandır konuştuklarını, konunun Trabzon İl Jandarma Komutanı Albay Ali Öz, Terörle Mücadele Şube Müdürü Yahya  Öztürk’le bile konuşulduğunu, kendisine kimsenin “Böyle bir şeyi yapma!” demediğini, Yasin’le birlikte kahraman olmak için işi üzerlerine aldıklarını, 300 liraya silah temin ettiklerini, mermiye 50 lira verdiklerini, İstanbul’a gelirken de Yasin’in kendisine ISO lira harçlık temin ettiğini söyledi. Cinayeti ayrıntılı bir şekilde anlattı.

Müfettiş, hayretler içinde kaldı. Albay, emniyet şube müdürü, hatta emniyet müdürünün cinayet işleneceğinden haberi vardı ve fakat hiçbir tedbir almamışlar, bıyıkları henüz terlemiş, 17 yaşındaki bir delikanlıyı yakmışlardı.

“Önemli olan bağlantılar… ” diye düşündü, Albay Ali Öz ve Şube Müdürü Yahya Öztürk kiminle bağlantılıydılar? Muzaffer Tekin, Veli Küçük, Şener Eruygur gibilerle irtibatlarını araştırmalıydı. Galiba büyük balığa iyice yaklaşıyordu. İçinde böyle bir his vardı. Mehmet Yavuz’un gösterdiği resim avucunun içine girecekti.

Müfettiş, Ogün’ den sonra Yasin Hayali, ondan sonra Erhan Tunceli sorguladı. İkisi de dolduruşa gelmişlerdi. Yönlendirme yukarıdan gelmişti. Yasin lise mezunuydu, üniversiteyi kazanamamıştı, Abdullah Çatlı olma hayali kuran maceraperest biriydi. Daha önce McDonald’ı bombalamış, şimdi kendine göre “yeni bir kahramanlığa” imza atmıştı. Erhan Tuncel, istihbaratçıydı. Hem polise hem de jandarmaya çalışıyordu. Cinayetin işleneceğini günlerce önce hem emniyet hem de jandarmaya bildirmişti, Herkesin her şeyden haberi vardı.

“Ucuz kahramanlığın bedelini bu defa ağır ödeyeceksiniz zavallılar!” diye mırıldandı. “Bu memlekette cinayet işlemek bu kadar kolay olmamalı”, diye düşündü. Şaşırıp kalmıştı. Jandarma ve emniyet, neden göz göre göre cinayete göz yummuşlardı. İstanbul Emniyeti neden yeterli tedbir almamıştı? Cinayet, “Göz göre göre geliyorum.” demişti.

Daha sonra Alb. Ali Öz’ün Trabzon’a konferans için gelen ADD Başkanı Şener Eruygur’u karşıladığımı ve konferanstan sonra uğurladığını öğrenecekti. Dink cinayeti derin çeteye uzanıyordu.

Alb. Öz, Trabzon Valisi Hüseyin Yavuz Demir, Emniyet Müdürü Reşat Altay, Terörle Mücadele Şube Müdürü Yahya Öztürk hakkında görevi suiistimal raporu yazmaya karar verdi. Konuyu acil olarak Ankara’ya iletmeliydi.

Ağrıyan dizlerini ovuşturdu. Yerinden kalktı. Odada gezindi.
Polislere tutukluları götürmelerini söyledi.

Dosyayı kapattı. Ankara’ya telefon etmeye karar verdi. İçi sıkılıyordu. Gizem ve Zahide’yi özlemişti. Telefon edecekti ki mesaj geldi.

“Müfettiş çabuk gel, Gizem kayıp!”

Mesaj Zahide’den geliyordu. Beyninden vurulmuşa döndü.
Hemen Mehmet Yavuz’un odasına çıktı. Durumu görüştü. Emniyetin alarma geçirilmesini istedi, yavrusuna bir şey olmadan bulmaları için ricada bulundu. Müfettiş tek kelimeyle perişandı. Oturduğu koltuğa yığılıp kalmıştı.

Mehmet Yavuz, hemen yanına koştu. Nabzını tuttu, atıyordu. Dolaptan kolonya aldı, müfettişin ellerini ve yüzünü kolonya ile ovmaya başladı. Müfettiş, bir süre sonra kendine geldi, fakat beti benzi atmıştı, yüzü kağıt gibiydi. Gözlerinin feri sönmüştü. Ölü gözlerle etrafa bakıyor, gördüklerine bir anlam veremiyordu. Birden soğuk soğuk terlemeye başladı. Bu sırada siren sesi verir gibi bir melodi ile telefonu çalmaya başladı. Müfettiş ani bir hareketle ayağa fırladı. Ne yapacağını bilmez bir vaziyette pencereye doğru koştu. Telefon çalmaya devam ediyordu. Geriye oturduğu koltuğa geldi. Sehpanın üzerindeki çantasını alıp içini karıştırdı.

Mehmet Yavuz:

– Telefona cevap ver veya sen otur,şu telefonu bana ver.

Telefonu aldı. Arayan Zahide idi.

Kiminle konuştuğunu anlamadan anlatmaya başladı. Sesi titriyordu. Korku ve heyecandan boğulmak üzere olduğu belliydi:

“Hastanedeydim, okuldan aradılar. Gizem, okuldan çıkarken gözlüklü ve maskeli iki kişi alıp bir sarı taksiye atmışlar ve çocuğu kaçırmışlar. Çabuk buraya dön. Ne yapılması lazım, bilmiyorum. 11 2 ‘den acili, 155’ten polisi, 156’danjandarmayı, 11O’dan itfaiyeyi aradım. Yavrumdan haber yok. Çabuk gel. Ne yapılacaksa yap. Çocuğuma bir şey olmasından korkuyorum. Senin lanetliler kaçırdılar onu, biliyorum, yavrumu öldürecekler. Yetiş, çabuk dön! .. “

Mehmet Yavuz, teselli için birkaç şey söyledi:

“Abla, polisi alarma geçiriyoruz. Gerekeni yapacağız. Sen dua et! Bizimle irtibat halinde ol. Fidye isterlerse haberimiz olsun.”

“Budalalık yapma. Çabuk gel! Sen polis değil misin? El elin eşeğini türkü çağırarak arar. Yavrumuzu kendimiz aramalıyız!”

Kadının sesi çığlık gibiydi. Yüreğinde yangın çıkmıştı, içi yanıyordu. Kalbinden püsküren volkan gibi lavlar, ağzından alev olup çıkıyor, çığlık çığlığa feryat ve figan ediyordu. Telefonu kapattığı zaman ellerinin titrediğini fark etti. Telefon kapanır kapanmaz mesaj sinyali verdi. Açıp baktı:

“Safa Bey geliyorum. Gizem’i buluruz Allah’ın izniyle. Yüreğini serin tut. Farabi”

Mesaja bir anlam veremedi. Müfettişe döndü, hayret dolu bir sesle:
-Farabi kim?

– Bilmem, sen bilir misin?

Müfettiş sanki rüyadaydı. Gözleri öbür dünyaya bakar gibiydi. Yüzü hala kağıt rengiydi. Elleri titriyordu. Koltuğa bir ceset gibi yığılmıştı. Derken gözleri tekrar yumuldu, başı yana kaydı. Yeniden bayılmıştı. Hastaneye kaldırmaktan başka çare yoktu. Hemen telefonla 1 12’yi aradı ve ambulans çağırdı.

Bu sırada önüne bir telefon konuşması geldi. Genç bir polis memuru, kağıda masaya koyup çıkmıştı. Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi başkan yardımcısı Vehbi Şanlı, Nejat Mete isimli arkadaşı ile Hrant Dink üzerine konuşmuştu.

“Mete: Selamün aleyküm. N’apıyorsun?

Şanlı: Aleyküm selam, çarşıdayım. Toplantı var. Akın’la dolaşıyoruz.

Mete: Bizim arkadaşların işi mi dün zıbartılan adam?
Şanlı: Bizim arkadaşlar.

Mete: Bulurlar mı?

Şanlı: Yok yok, bulamazlar.
Mete: Elleri dert görmesin.”

Konuşma metnini okuyunca Mehmet Yavuz’un kanı dondu. Şaşırıp kalmıştı. Kan dökmekten zevk alan, yamyamdan beter adamlar vardı. Hemen mesaj yazıp Konya Emniyeti’ne iletilmesini istedi. Vehbi Şanlı, tutuklanıp sorgulanmalıydı.

GİZEM’E VURGUN

Müfettiş günlerce Gizem’in servisi ile okula gidip geldi. Kızının servis arkadaşları ile konuştu. Okul müdürünü, öğretmenleri, hizmetli Halil Bey’i dinledi.

Günlerce okulun çıkış saatinde 23 Nisan İlköğretim Okulu önünde nöbet tuttu. Gelip gidenleri gözlemledi. çocuğunu almaya gelen velilerle tek tek tanıştı, görüştü, Gizem ve onu kaçıranlarla ilgili gördüklerini, duyduklarını anlatmalarını istedi. Servis şoförlerine tek tek sordu, soruşturdu, görüp işittiklerini dinledi. 24 Ocak Çarşamba günü saat 17. 30′ da olup biten her şeyi ajandaya kaydetti.

En çok bilgiye sahip olan servis şoförü Rıdvan idi. İri yapılı, 50-55 yaşlarında siyah saçlı, iri burunlu, geniş karınlı, hisli ve duygusal bir adam olan Rıdvan, müfettişi her gördüğünde “Beyim bir gelişme var mı?” diye merakla sorar, konu Gizem’le ilgili hatıralara gelince hem anlatır hem de ağlardı:

“Ah beyim, ben olacaktım ki … Kıvırcık saçlı kraliçemi eşkıyaya kaptırır mıydım? Ölürdüm de vermezdim. Babamın hastalığı. Zavallı, hastanede kanser tedavisi görüyor. Yanında refakatçiye
ihtiyaç vardı. O gün ben hastanede kalmıştım. Çocuklan birader aldı. Okulu, çocuklan, çevreyi iyi tanınmaz. Servis şoförlüğü yaptığı ilk gündü. Acemi ne olacak? Bende de kabahat var. Kıvırcık
kraliçeme sahip çıksaydım ya … Ah beyim ah! Kader… Merhametli  Allah’ım kraliçeyi bize geri ver! … “

Rıdvan Bey, böyle der ve ağlamaya başlardı. Müfettiş, onun iri, ela gözlerinden, geniş ve edi yanaklarına doğru süzülen, beyaz ve duru gözyaşlarına bakar, iç çekişini görür, kendisinden fazla üzüldüğüne kanaat getirirdi.

Bir aydır aynı saatlerde okulun önünde bulunuyordu. Sonra ikili eğitimin başladığı 12.30’da okula gelmeye başladı. Sabahçıların dağılışını seyrediyor, öğlencilerin okul önünde sıra oluşunu, ant içişlerini, mavi melekler gibi merdivenlerden okula koşuşturarak girişlerini izliyordu. Veliler okulun bahçe duvarına diziliyorlardı. Ana sınıfı ve birinci sınıfların anneleri veya yakınları geliyordu. Bazen büyükanne veya dedeler miniklere re fakat ediyorlardı. Müfettiş, tanışmadık refakatçi anne, baba, dede, nine, kardeş, abla, abi bırakmadı. Aldığı notlar ajandayı doldurdu; ama Gizem’i kaçıranlara bir türlü ulaşamadı.

19 Şubat günü okulun kantinine oturdu, duvarın dibindeydi. Emin Bey’e çay ısmarladı. Çocuklar ve öğretmenler derse gitmişlerdi. Saat 13’e çeyrek vardı. Koridorlarda rüya sessizliği hüküm sürüyordu. Kantinin önündeki beş basamaklı merdiveni çıkınca idare odaları ile karşılaşılırdı, Müdür Cemil Bey, her zamanki gibi odasındaydı. Her gün yaptığı gibi, yine kendisine centilmence “Hoş geldin.” demiş, bir gelişme olup olmadığını sormuş, “çay içmek için odama beklerim.” demişti.

Önündeki masaya ajandayı açtı. Aldığı notlara baktı:

“Çarşamba günü, hava açık, ayazlı, soğuk. Okul zili çalınca çocuklar sınıflardan fırlar. Okulun bahçe duvarı önünde servisler hazır. Evi yakın olan anneler, ablalar, ağabeyler, dedeler, nineler okulun dış bahçesinde, çocuklarım almaya gelmişler. Anne koyunun yavrusunu beklediği gibi herkes evladım bekler. Hava kararmış vaziyette. Güneş batalı 40-45 dakika olmuş. Sokakların cılız ışıkları etrafı aydınlatır. Herkes kendi çocuğunun peşinde. Okulun batı tarafındaki bahçe duvarı önünde sarı plakalı taksi durur. 25-30 yaşlarında, biri deri ceketli, öteki takım elbiseli iki adam.

Gizem’i beklemişler. Çocuk okul binasından servise doğru koştuğu anda deri ceketi adam, bahçe kapısına gelmiş. çocuğu kapmış, ağlamasına, sızlamasına meydan vermeden hızla köşede bekleyen arabaya götürmüş, kimse ne olup bittiğini anlamadan taksi hareket etmiş ve Hilal Sokağa girmiş, kaybolup gitmiş. O gün bugün çocuk kayıp. Zahide yasta, bendeniz perişan.”

Çayından bir yudum aldı. Boğazı düğümlendi, içi yandı, gözleri perdelendi. Mendilini çıkardı. Yanaklarına süzülen yaşları sildi. Gizem’le ilgili hatıralar hayaline bir bir akın etti. Sabah kalkışı. akşam kucaklaşmaları, yemek masasında okul hatıraları… Öğretmenini çekiştirmeler., . Birlikte yaptıkları ödevler… Kitap okumalar, masal ve hikâye anlatmalar… Çektar, Kendal, Redür’lü dağ kampı hatıraları … Gizem en çok da anne ve babasının dağ hatırlarını dinlemek isterdi. Şırnak’tan Eruh’a giden yolda müfettişin bindiği minibüs durdurulmuş, üstleri atanmış, müfettiş dağa kaldırılmış, aylarca mağarada teröristlerle birlikte kalmış, sonra Bnb. Cem Ersever’in yaptığı bir operasyonla kurtulmuştu. Zahide ile dağda tanışmışlardı. Birlikte nöbet tutmuşlar, birlikte yemek yapıp yemişler, buz gibi havalarda, dağın zirvesinde nöbet tutarken birlikte üşümüşlerdi. Müfettişin  romatizmaları orada perdahlanmış; dizlerine, mafsallarına, eklemlerine, boyun kemiklerine o zaman yerleşmişlerdi. O gün bugün müfettiş romatizmalarla yaşamaya çalışıyordu.

Gitmediği kaplıca, almadığı romatizma ilacı kalmamıştı, Müfettiş izini süre süre san taksiye ulaşmıştı. Rıdvan Bey’in kardeşi Salih, plakayı hatırlamıştı. 06 AK 11 plakalı taksi ASKİ’ de terk edilmiş olarak bulunmuştu. Taksi şoförü, elleri, ayaklan ve ağzı bağlı olarak arabanın bagajından çıkarılmıştı.

Cem Eryılmaz, Devlet Demir Yolları’ndan emekli, Yozgatlı bir adamdı. Akşam sabah içerdi. Aldığı maaş masraflarına yetmediği için takside çalışıyordu. Kafa çoğu zaman dumanlı gezerdi. O akşam da kafayı çekmişti. İkindi üzeri ASKİ çıkışında taksinin içinde beklediğini hatırlıyordu. Birden yüzleri maskeli, elleri silahlı iki kişi karşısına dikilmiş, “İn arabadan!” demişlerdi. İndikten sonra yere yatırmışlar, ellerini ve ayaklarını bağlamışlar. ağzını atkıyla kapatmışlar. arabanın arkasına atmışlar, bagajın kapağını kapatmışlardı. Gerisini doğru dürüst hatırlamıyordu. Dışarıdan gelen çocuk seslerinden bir ara bir okul önüne gittiklerini çıkarmıştı. “Adamları görsem tanımam.” diyordu.

Müfettiş, bir gün onu fena sıkıştırmıştı. Yine elinde bira şişesi vardı, yine kafası dumanlıydı.

“Yarın gene geleceğim, elinde şişe olmayacak. Nefesin kokarsa arabanı bağlatır. seni içeri tıkarım, anladın mı?”

Ertesi gün ayık kafayla epey konuşmuşlardı. Cem bir ara:

“Kulağım sağlam beyim, aynı sesleri duysam hatırlarım. ” demişti.

Müfettiş, bundan sonra ses üzerine yoğunlaşmasını istemişti. Her gün ikindi üzeri durakta olacak ve yolcu almayacaktı. O tanıdık sese sahip birileri arabaya binerse müfettişi “üç kere” çaldıracak, mümkün olduğu kadar oyalamaya çalışacaktı, Bir ay boyunca müfettiş her gün Cem’ e uğradı, günlük 100 lira veriyordu, Gizem’i kaçıranları bulana kadar da vermeye devam edecekti. Müfettiş, Cem’e içkiyi unutmasını, kendisini gazete ve kitap okumaya vermesini tavsiye etti, polisiye romanlar verdi.

Özellikle müfettişin hayatını anlatan “İtiraf Ediyorum” Cem’in dikkatini çekti. Sonra da İntikam ve Cehennem Vadisini okudu. Şimdi de Mafya Kıskacında Vurgun’a başlamıştı. Güya alkol e ara vermişti, anlaşma öyleydi. Müfettiş sonraki günlerde okuması için Cevşen verdi. “Bu dua kitabı benim hayatımı kurtardı. Seni de alkolden kurtarır. Peygamberimizin(sav) savaşta okuduğu dualar bunlar. Kalbini temiz tut ve her gün oku!”

Cem, dindar bir aileden geliyordu; fakat iş hayatında arkadaşlara uyum belasına alkole alışmıştı. Bırakmak istiyor; fakat bir türlü zaaflarını yenemiyordu. Müfettişle tanıştıktan sonra yeniden alkolü bırakma kararı almıştı. Gizem’i kaçıranların izini bulabilmek için ayık olması şarttı, hatta şarttan öte farzdı. İnsan iradesini zincire vuran bu bağımlılıktan kurtulabilmek için polat gibi sağlam bir iman ve irade lazımdı. Bunun için de imanı güçlendiren manevi gıdalara ve dualara ihtiyaç vardı. Cem, arabanın torpido gözüne koyduğu Gevşen’ i akşam sabah okuyacaktı. Kitap okuyarak zihnini berraklaştıracak, namaz ve dualarla ruhunu besleyecek, ayrıca zihnindeki nikotin bağımlılığı izlerini silmeye çalışacaktı. Akşamları fırsat buldukça dergaha gidip Mesnevi okuyacak, çay içip tefekkür iklimine kanatlanacaktı. Müfettişle böyle anlaşmışlardı.

Cem, hayatından memnun değildi, kendini kulaktan ibaret sayıyordu. Dergahta dinlediği ney sesi çok hoşuna gidiyordu.

Sabahları radyodan Cevşen dinliyordu. Mesnevi beyitlerini dinlerken de kulakları sayesinde tefekkür iklimine uçuyordu. Ney sesi ile pası silinen kulaklarının bir gün çok önemli bir işe yarayacağını söylüyordu. Müfettiş, büyük bir azim ve kararlılıkla, ruh ve madde alemlerinin gizemini araştırıyor, gönlünün sultanı Gizem’in hayat izlerine ulaşmaya uğraşıyordu. Kantindeki  plastik masanın sevimsizliği. çocukların üzerine çizdiği resimler dikkatini çekti.

“Gizem’e vurgun ben.”

“Allah! Allah! Bunu kim yazmış olabilirdi? Kantindeki plastik masasının yan kenarında böyle bir yazı vardı ve tükenmez kalemle yazılmıştı. Oldukça da silikti. Yazılalı epey olmuştu. Bazı harfler okunmaz olmuştu. Demek ki Gizem hayranı biri vardı. Acaba kimdi Yazıyı ajandaya not etti ve kantinci Emin Bey’ e gösterdi. Kantinci masaya oturan ve kenarına tükenmezle yazı yazan birini hatırlamadı. O masaya her gün yüzlerce adam oturuyordu. Oraya oturan ve Gizem’e sevdalanan birini hatırlamıyordu. Müfettişi tanıyor ve yüreğini yakan kor ateşi biliyordu. Gri nöronlardan oluşan korteksin kıvrımları arasında uzun zaman gezindi, hipokampı iyiden iyiye kontrol etti, amigdalayı hassas bir radar gibi alıcılarıyla yokladı. Bir delil, bir ipucu, bir veriye rastlamadı. Masanın kenarında, tükenmez kalemin oynadığını, bir şeyler çiziktirdiğini hayal gözüyle görmek için kendini çok zorladı, fakat bir şey bulamadı.

Müfettiş gözlüğünü çıkarıp sildi. Beyaz saçlarını eliyle arkasına taradı. Dizlerini ovuşturdu. Alt dudağını ısırdı. Derin derin düşündü. Sonra çantasını toparlardı. Ajandayı çantaya yerleştirdi. Müdür odasına gitti. Gördüklerini müdüre anlattı. Birlikte kantinin önünde ve masanın etrafında tetkikler yaptılar. Müdür, ortalıkta çocuk kaçıran haydutları ele verecek bir ipucu göremedi. Fakat müfettiş, gönlünün sultanına giden bir yol keşfettiği inancındaydı. Müfettiş gün boyu okulu dolaştı, bahçeyi gezdi, bahçe duvarının batı köşesini ziyaret etti. Sokağa inen yolda yürüdü, geri döndü.

Tekrar o masanın başına oturdu. “Gizem’e vurgun ben” yazısını defalarca okudu. Gizem’in hayatta olması ve en kısa zamanda bulunması için derin, içli ve halis dualar etti.

Akşam bitkin bir şekilde eve döndü. Yazıyı ve Gizem’ e uzanan yolun keşfini büyük bir heyecanla Zahide’ye anlattı. Kızını bulabileceğine inandığını söyledi. Cem’in kulak
hassasiyetini ilave etti. Sevgili kızına adım adım yaklaşıyordu. Zahide’nin gözlerinden yanaklarına doğru iki damla yaş süzüldü.

“İnşallah, Rabbim yavrumuzu bize geri verir!” diye dua etti. Bir süre gözyaşları ile avunduktan sonra yemek yapmak için mutfağa yürüdü. Müfettiş, plastik masadaki yazıyı, Cem’in vaatlerini ve bulduğu ipuçlarını düşünmeye devam etti. Pencereden ufka bakıyordu. İçinde kızını bulacağına dair kuvvetli bir ümit vardı.

KIYAMET SENARYOLARI

Nisan ayı başlarıydı. Müfettiş, okul keşfinden sonra emniyete uğramış ve Hüseyin’i ziyaret etmek istemişti. MİT müsteşarı, genel müdür yardımcısı, Rasim ve Hüseyin, emniyet genel müdürünün odasında toplanmış, ülke gündemini işgal eden cinayetlerin analizini yapıyor, hararetli bir şekilde tartışıyorlardı. Hepsi tek tek müfettişe “Hoş geldin ve geçmiş olsun,” dediler.

Emniyet genel müdürü, Gizem’le ilgili yeni bir gelişme olup olmadığını sordu. Müfettiş kısaca durumu özetledi, okul kantinindeki plastik masadaki yazı ve taksi şoförünün vaadinden başka bir ipucu olmadığım söyledi.

– Teşkilat teyakkuzda, 10 tane telefon için dinleme izni aldık, dedi genel müdür.

   -Olayı takip ediyoruz, diye ekledi genel müdür yardımcısı. Müfettiş ve Hüseyin kafa kafaya vermiş, Gizem’in kaçırılması olayım değerlendirmişlerdi. Olayı kim düzenleyebilir, müfettişin çalışmalarından kim rahatsız, müfettiş kimin tekerine çomak
sokuyor, bunları konuşmuşlar ve yapılması gerekenler üzerine kafa yormuşlardı. Sonunda müfettiş, kızının izini sürmek için mart ayı başında uzun süreli izne ayrılmış, yerine emekli Yüzbaşı Hüseyin’i önermişti. Böylece müfettişin izini sürdüğü cinayetler
sürüncemede kalmayacaktı. Hüseyin takibatı kendisinden  daha iyi yürütecek nitelikteydi. Genel müdür, yardımcısı ve Rasim Bey, emekli yüzbaşıyı tanıyorlardı. Teklifi kabul ettiler. Hüseyin’in gelişi, Ankara için ilaç gibi oldu. Amerika’nın Türkiye politikalarını doğru yorumlayacak analizcilere ihtiyaç vardı. Nisan ayı sonunda Necdet Sezer’in görev süresi doluyor, 16 Nisan’da cumhurbaşkanlığına adaylık süreci başlıyordu. Derin mahfiller, AK Parti’den birinin cumhurbaşkanı olmasını istemiyorlardı. Ülkede kaynatılan cadı kazanlarının, çevrilen entrikaların, döndürülen dolapların en önemli sebebi buydu.

Genel müdürün odasındaki tartışma konusu da cumhurbaşkanlığı seçimi arefesinde gelişen ve gelişmesi muhtemel hadiselerdi.

Ak saçlı, geniş alınlı, tecrübeli MİT müsteşarı, herkesi süzdükten sonra kendinden emin bir sesle ve ders verir gibi:

-Medyadaki spekülasyonlar cumhurbaşkanlığı seçilene kadar yapılacak, cumhurbaşkanı seçilene kadar ülkeye rahat yok. Bombalar patlatılacak, cinayetler işlenecek. bin bir entrika çevrilecek, hazır olalım …

-Demokratik kurallar işlediği sürece AK Partili biri seçilir,dedi emniyet genel müdürü.

-Öyle: fakat “demokratik kurallar işlemesin” diye “genç subaylar rahatsız” manşetleri atılıyor, “Tehlikenin farkında mısınız?” yaygaraları koparılıyor, dedi Rasim.

Elini heyecanla dizine vurdu. Yüzüne kan yürümüştü, Heyecanlı bir ses tonuyla devam etti:

-Emekli kimi askerler, Aydın Doğan’ın gazeteleri “son kale”nin düşmemesi için açıklamalar yapıyorlar. Yargıtay Cumhuriyet eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, cumhurbaşkanı seçebilmesi için Meclis’in 367 kişi ile toplanması gerektiğini savunuyor, bu görüşe göre AK Parti’nin Meclis’te 367 rakamını bulması zor. Anavatan ve Doğru Yol Partileri’nin Meclis’teki oturuma katılması gerekiyor. Onlar seçime girmezlerse 367 şartı yerine gelmemiş olur ve Meclis cumhurbaşkanı seçemez. Militan demokrat Vural Savaş, “AK Partili biri cumhurbaşkanı olamaz” türünden demeçler veriyor. Cumhuriyet “genç subaylar rahatsız” manşetleri çakıyor, siyah zemine küçük ve beyaz harflerle manşet üstünde “tehlikenin farkında mısınız” yazıyor. Müsteşar, arkasına yaslandı ve ellerini birbirine kenetleyerek:

-Amerika’da fikir kulüpleri tink tank toplantıları düzenliyor.

 En son örneği ise Washington’daki Hudson Enstitüsü toplantısı …

Gözler Hüseyin’e çevrildi. Oradan yeni gelmişti. Konuyu yakından takip ettiğinden kimsenin şüphesi yoktu. “Neler söyleyecek?” diye herkes ona döndü. Hüseyin siyah deri gocuğunun yakasını düzeltti. Beyaz çizgili mavi kravatının ucunu kıvırdı. Dudağını ısırdı:

     – Konuşulanlar     tüyler      ürpertici. . .     Ama      hiçbirini yadırgamadım. Bir zamanlar Türkiye’de uygulanmış senaryoları yeniden kurgulayıp tartıştılar. Hudson toplantısına katılanlar sadece Amerikalı yetkililer değil. Türkiye’nin Washington büyük elçisi ile askeri ateşe Tuğg. Bertan Nogaylaroğlu, Tuğg. Süha Tanyeri de toplantıdaydı. Cadı kazanını kaynatan enstitü uzmanı Türkiye kökenli Zeyno Baran. Hudson Enstitüsü’nde
çılgın senaryolar yazılıyor; ama bizimkiler senaryonun tam ortasında.

Derin bir nefes aldı. Masanın ucundaki bilgisayara göz attı, son dakika haberini okudu:

“Karanlık senaryolara sert tepki” yazıyordu.

-Senaryo korkunç; ama vakayı daha korkunç hale getiren bizimkilerin tavrı.

-Tam olarak senaryo ne, diye sordu Rasim.

– Taksim’de bombalar patlatılıp 50 kişi öldürülür, Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu’ya suikast düzenlenir, PKK adına Doğıl’da operasyonlar yapılır, arkasından Türk ordusunun güçlü bir şekilde Kuzey Irak’a girmesi sağlanır, ordunun eli güçlendirilir, bütçe kaynaklan ordunun eline geçer, ekonomi çökerse, Ak Parti ve Türkiye’nin durumu ne olur? Ak Parti bölünür mü? Erdoğan tasfiye edilebilir mi? Bölgedeki dengeler nasıl değişir? Bunlar konuşuluyor.”

Tam da o günlerde bir binbaşı. PKK tarafından şehit edilmişti. Kamuoyu diken üstündeydi. Sinirler gergindi. Toplantıda Türkiye’yi tatmin etmek için PKK liderlerinden
birkaçının yakalanıp teslim edilmesi de gündeme gelmişti. Hüseyin, sağ elini yumruk yapıp dizine vurdu. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Gözlerini iri iri açarak:

– Bizim askeri temsilciler Ak Partinin elini kuvvetlendireceği gerekçesiyle böyle bir teklife karşı çıktılar. Anlaşılır gibi değil.

-Amerika sadece dost değil, dedi emniyet genel müdürü. Kuzey Irak’tan kaçıp emniyete sığınan itirafçılar sorgulandı.

Kandil’deki PKK kampına Amerika’ya ait iki zırhlı aracın silah getirdiğini söylüyorlar. Biz baskın yapıp örgüte zayiat verdirerek moral bozuyoruz, ABD’li yetkililer ziyaretler yapıp silah ve moral veriyorlar. Amerika ikili oynuyor. Hüseyin, genel müdürü teyit edici bilgiler verdi:

-Michel Rubin ve Yahudi lobisi AK Parti’nin bölünmesinden ve Erdoğan’ın çökertilmesinden yana. Derin entrikalar çevriliyor. Dışişleri yetkilileri Türkiye’de demokrasinin işlemesini istiyor. İki kanat arasında uyum yok. Başkan, bekle gör, kim galip gelirse onunla iş tut, politikası izliyor.

Müsteşar Emre Taner ayağa kalktı. “Bana müsaade” der gibiydi:

-Senaryoları bozar ve cumhurbaşkanlığı sendromunu atlatırsak içeride büyük operasyonlar olacak, hazır olun.

Cumhuriyet mitingleri başlıyor, yargıda dolaplar dönüyor, medya savaş tamtamları çalıyor… Hazırlanın…

Müfettişin yanına geldi, elini sıktı. Yüzünde endişe bulutları dolaşıyordu, dudağını ısırdı. Sonra:

– Bütün birimleri harekete geçirdim. İz sürüyoruz, kızı bulacağız, inşallah.

– İnşallah, dedi müfettiş. Evde durum vahim.

– Tahmin ederim. Metin olun. Allah’ın izniyle çapuleuları enseleyeceğiz. Bütün birimler teyakkuzda.

Müsteşar herkesle vedalaştı. Hüseyin, müfettişin koluna girdi. Aşağı kata doğru yürüdüler.

MİSYONER CİNAYETİ

Müfettiş, telefonun sesiyle daldığı hayallerden uyandı. Çaldıran Hüseyin’di. Müfettişin sabah namazından sonra Cevşen okuyup dua ettiğini biliyordu.

Sırtını sağlam bir dağa yaslamak istiyordu. İstihbarat dünyasında kalleşlikler, ikili oynamalar, eğilip bükülmeler, kıvırmalar, kıvırtmalar sıradan davranışlardı. Güvenilir bir arkadaşa ihtiyacı vardı. Ülke yeni cinayet haberleri ile çalkalanıyordu. Malatya’da üç misyoner bıçaklanarak öldürülmüştü. Genel müdür, tecrübeli elemanların olaya el atmasını istiyordu. İçişleri Bakanı talimat vermiş:

“Uluslar arası arenada yalnızlığa itiliyoruz. AB ilişkileri pamuk ipliğine bağlı. Rahip Santaro ve Hrant Dink cinayetleri yüzünden imajımız yerle bir oldu. Olaya el atın.” demişti.

Müfettiş telefonu aldı ve konuşma tuşuna bastı: “Safa Bey, memleketin sana ihtiyacı var. Daha doğrusu benim ihtiyacım var. Kaostan kaosa savruluyoruz. Malatya’da üç misyoner öldürülmüş. Acele gitmem lazım, benimle gelmeni istiyorum.”

“Beni unut. Kendi yolunu tut. Gizem’in izini süreceğim.”
“İki aydır, aynı izdesin ve bir yere ulaşamadın. Benimle gel, yeni bir yol arayalım.  Problem, bir metoda çözülmüyorsa başka bir metot denenir. Aksini ezberci öğrenciler yapar. Sen analitik bir zihne sahipsin, başka bir yol denemelisin.”

“Bu işler yüzünden Eda’yı kaybettim, evim başıma çöktü. Şimdi de yüreğimi söküp aldılar.”

“Bu feci senaryoları yazan adamları sevindirecek bir yol tutuyorsun. Onlar yeni bir hamle yapıyor, sen güçlü olduğun bir pozisyonda hamle yapmayı reddediyorsun. Mağlubiyet hayırlı olsun.”

“Beni anlayacak olan tek kişi sensin.”

“Senin için Amerika’ dan kalkıp geldim. Y ardımım dokunsun diye. Gizem, seni diskalifiye etmek için kaçırıldı. Sen de yoldan çekiliyorsun. Kimin dediği oldu?”

“Haklısın belki; ama .. .”

“MİT müsteşarının dediğini duydun. Cumhurbaşkanlığı sendromu atlatılırsa örgütün şah damarına basılacak, işin içinde mutlaka sen de olmalısın.

Kenara çekilip kahvede tavla oynayamazsın.

“Gizem benim her şeyimdi. Dizlerimin bağı çözüldü, yürüyemiyorum.

“Gizern’i geri getirecek adımlar atıyoruz. Bütün istihbarat birimleri teyakkuzda, iz sürüyoruz. Herkes sana yardım ederken senin bize yardım etmemen en azından vefasızlık.”

“Tamam, geliyorum.”

“İki kişilik uçak bileti alıyorum. Valizini hazırla.”

Müfettiş çarçabuk çantasını hazırladı. Bir takım eşofman, atlet, gömlek, çorap, tıraş makinesi, saç kurutma makinesi ve seccade almıştı. El çantasına kamera, teyp, fotoğraf makinesi ve flaş disk yerleştirdi. Sıra Zahide ile vedalaşmaya gelmişti. Mutfağa itti, eşi akşamdan kalma bulaşıkları yıkıyor, kahvaltı hazırlığı yapıyordu. Hüseyin’le konuşmalarını aktardı. “Malatya’da cinayet işlenmiş.” dedi ve gitmek istediğini söyledi.

Zahide işleri bıraktı. Ellerini duruladı. Kömür gözlerini müfettişe dikti, yaslı gözler birden bulutlandı, buğulandı, nemlendi ve tufan gibi yağmurlar boşandı. Müfettişe sarıldı, hıçkırıklara boğuldu. Yıllar gibi geçen birkaç dakikadan sonra sarsılarak ve kesintili bir sesle:

“Gitme” diyemem… İşin … İşe yaramak istediğini biliyorum… Emniyettekilerin sana ihtiyacı olduğunu da. Hüseyin bizim için geldi. .. Evini, yurdunu terk etti bizim için … Sen bilirsin… Ama Gizem’i…”

“Dua et. Gizem’i bulacağız inşallah. Emniyet genel müdürü, MİT müsteşarı söz verdiler. İstihbarat teyakkuzda. Allah’a emanet ol ve dua et. Her şey O’nun takdiriyledir, biliyorsun.”

“Biliyorum… “

Zahide yeniden hıçkırıklara boğuldu. Ağladı, ağladı, ağladı… Gözyaşları tükendikten sonra toparladı, lavaboya yürüdü, yüzünü yıkadı, mendilini alıp gözlerini kuruladı. Kendini zor zapt ediyordu. Gözyaşlarını ve hıçkırıklarını frenlemeye çalışarak kahvaltı hazırladı. Birlikte sofraya oturdular. Bir şeyler yer gibi yaptılar. Yutulan lokmalar boğazlarına diziliyor, mideye gitmiyordu.

Müfettiş, bardağındaki çayını bitirdi, ayağa kalktı. Ceketini giydi, çantaları aldı. “Allah’a ısmarladık, hakkını helal et.”diyerek evden çıktı. Batıkent metro istasyonuna kadar yürüdü. İstasyondan birkaç gazete aldı. Peronlara doğru hareket etti. İlk gelen
metroya bindi ve bir koltuğa oturdu, gazetelere göz attı. Hepsinde aynı haber vardı. Malatya’da Tilmann Geske, Necati Aydın ve Uğur Yüksel adında üç misyoner, bıçakla boğazları kesilerek öldürülmüştü. Polis uzun süredir takip ettiği çeteyi cinayet mahallinde yakalamış ve sorguya almıştı.

Malatya Emniyet Müdürlüğü olayın terör kaynaklı olmadığını ve terör örgütleri ile bağlantısı bulunmadığını açıklamıştı. “Grubun lideri olduğu” iddia edilen Emre Günaydın, kapı dururken üç katlı binanın penceresinden adamış ve hastaneye kaldırılmıştı. Emre, 20 yaşlarında bir üniversite öğrencisi idi, onu bu işe birileri yönlendirmiş olmalıydı. Öteki zanlılar Abuzer Yıldırım, Salih Güler ve Hamit Çeker’i olayın içine o sürüklemişti.

Müfettiş, Malatya’yı ve cinayetin perde arkasını merak etmeye başladı. Yol boyu gazeteleri inceledi. Emniyetin açıklaması çok erken ve çok tuhaftı. Neden çocuk doğmadan ad koymaya çalışmışlardı. Bir yerlerden baskı olmalıydı. Hüseyin kendisini emniyet müdürlüğünde bekliyordu. Selamlaşıp kucaklaştılar.

-Geldiğine sevindim. Sana ihtiyacım var.

-Galiba benim de seninle istişareye ihtiyacım var.

Birlikte bir polis arabasıyla hava alanına hareket ettiler. Yol boyu cinayeti ve medyaya yansıyan haberleri konuştular.

Bir ara müfettiş durgunlaştı. Gizem’le yaptığı son kahvaltıyı hatırlamıştı. Masayı müfettiş bizzat hazırlamıştı. Sabah namazından sonra yatmıyor ve sofrayı donatıyordu. Zahide hastanede çalıştığı için işe erken gidiyordu. Evde olduğu günlerde eşine yardım etmek, kızıyla kahvaltı ve sohbet etmek müfettişin en büyük zevkiydi. O sabah da öyle yapmıştı. Ekmekleri bizzat dilimlemiş; zeytin, peynir ve reçeli bizzat sofraya getirmişti. Gizem, kızartılmış ekmeğe tereyağı sürüp yemeyi çok severdi. Mahmur gözlerle sofraya oturmuş, babasının kendisine uzattığı dilimleri bin bir nazla yemişti. Okulu, dersleri, sıra arkadaşını. Öğretmeni Hülya Hanımı konuşmuşlardı. Gizem bu yıl sınıf başkanı seçilmişti. Derslerinin yanı sıra sınıfla ilgili sorumlulukları vardı. Dün sınıftaki plazma televizyon bozulmuştu. Önceki gün akıllı tahtanın kayıt yapmadığı ortaya çıkmıştı. Bir önceki gün de bilgisayardaki kablo girişi arızalanmıştı.

“Ya baba her gün bir şev oluyor. Sınıf çok yaramaz. Hele Serkan, kırıp dökme makinesi ya. Katil olmak işten bile değil. Çocuk bir şeye zarar vermeden duramıyor.”

“Hülya Hanım ne diyor bu işe?”

“Bana yükleniyor. “Sınıfa sen sahip çıkacaksın,” diyor.”
“Hımmm, demek sorumluluğun ağır.”

“Serkan, öğretmeni bile dinlemiyor baba. Ben ona nasıl söz geçireyim? Çılgının teki. Anarşist ruhlu biri. Ruhunda bozmak var çocuğun, teröristin teki.”

“Düşüncelerini öğretmene söyledin mi?”
“Öğretmen bilmiyor mu?”

“Müdür Cemil Bey’le paylaştın mı?”

“Sınıfın problemlerini müdüre mi götüreyim?”

“Bilmem, sınıf ta çözemiyorsanız bir başkasından yardım isteyebilirsiniz. “

“Öğretmen konuşuyordur herhalde.”

“Serkan’ın annesine veya babasına ilettiniz mi bunları?”
“Benim görevim değil herhalde… “

“Akıllı kızım benim.”

Müfettiş, yanı başındaki sandalyede oturan Gizem’e doğru eğilmiş ve yanaklarından öpmüştü. Büyük bir insan gibi sorumlu davranıyor ve olaylar karşısında duygusal değil, mantıklı tepkiler veriyordu. Çok hoşuna girmişti müfettişin. Şimdi ise nerede olduğunu bilmiyordu. Acaba sağ mıydı? Ona yeniden kavuşmak için nelerini feda etmezdi? Polisliğe veda edebilir miydi? .. Evet. Kızı onun her şeyiydi. Zahide, yeme ve içmeden
kesilmiş, birden bire zayıflamış, çalıya dönmüştü. Hastaneye de iskeleti gidip geliyordu.

Mesai arkadaşları ile konuşmuştu müfettiş, iş yerinde eskisi gibi verimli değildi. Hava alanına geldiklerinde müfettişin yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Hüseyin, onu görmezlikten geldi. Arkadaşının içinde bulunduğu ruhsal sarsıntıyı biliyordu. Malatya’ya da sırf onun için davet etmişti. Her gün zihninde aynı olayları tekrarlayıp durmasından ise başka şeyler düşünmek, başka olaylara odaklanmak, acısını azaltabilirdi. Onunla olay üzerine konuşmak bir çeşit terapi yerine geçer, demişti Psikiyatrisi Kemal Bey. Kendi haline ve kendisiyle baş başa bırakmamalıydı.

Çantalarını alıp giriş kapısına yöneldiler, x-ray cihazından geçtiler. THY standına gidip koltuk numarası aldılar. İkinci kata çıkıp kontrol kapısından geçtiler. Birlikte uçağa yürüdüler. 10. sıraya yerleştiler. Müfettiş pencere tarafına geçti. Hüseyin yanı başına oturdu. Bir süre yolcuların yerleşmesini beklediler. Hosteslerin uyarısı üzerine kemerlerini bağladılar. Uçak havalanıp her şey yoluna girince sohbete daldılar. Müfettiş, Elizabet’i sordu. “İyi. Aslında o da gelmek istiyordu; ama elinde bir proje var, acilen sonuçlandırması lazım. Projeden sonra belki gelir. Sen zor durumda olduğun için ben acele izin dilekçesi verdim ve yola düştüm.”

“Bu iyiliğini unutamam. Senin gibi bir dostun yanımda olması ilaç gibi bir şey.” “Eh, iyi dost kara günde belli olur, derler.”

Uçakta Amerika, ekonomik kriz, Bush’un Irak ve Afganistan politikaları üzerine konuştular. ADD’nin düzenlediği, CHP lideri Deniz Baykal ve DSP lideri Zeki Sezer’in destek verdiği Cumhuriyet mitinglerini analiz ettiler. İlk miting Samsun’ da yapılmıştı. Mitingciler, Atatürk’ün İstiklal Savaşı’nı başlattığı Samsun’da ilk kıvılcımı çakıyor, onun izinden yürüyorlardı. Şener Eruygur ve ADD’cilere göre memleket batıyordu, ekonomik durum felaketti. Ülke AB sömürgesi yapılıyordu. “Özelleştirme” adı altında halkın vergileri ile kurulan tesisler, yandaşlara peşkeş çekiliyordu.

İrtica almış başını gidiyordu. Kur’an kurslarının ve imam-hatip liselerinin sayısı artıyordu. Ülkedeki cami sayısı, okul sayısını geçmek üzereydi. Dinci kadrolaşmalar cesaretlendiriliyor, iktidar devlet kurumlarında alabildiğine kadrolaşıyordu. ATO Başkanı Sinan Aygün her hafta istatistik açıklıyor ve “ekonomi batıyor” türküsünü söylüyordu.

-Hepsi propaganda, dedi Hüseyin. Bütün dünyada ekonomi kabuk değiştiriyor. Özelleştirme Batı’da daha hızlı. Devlet sektöründeki firmalar iyi yönetilemiyor. Özel sektör mantığıyla işletmeler kar ediyor. Kar edebilecek kuruluşları, kötü yöneterek zarar ettirmek ve bütçeye yük haline getirmek marifet olmasa gerek.

-Bunlar, muhalefet mantığıyla yapılan eleştiriler. Rakamlar eğilip bükülüyor, çarpıtılıyor. 2001 yılında kişi başına düşen milli gelir 2.100 dolar iken bugün olmuş 10.837 dolar. İhracat 35 milyar dolardan 130 milyar dolara yükselmiş. İstihdam artıyor, ülkenin dünyadaki itibarı yükseliyor. Yıllarca bizi AB’ye almazlar derken bugün AB ile üyelik müzakereleri başladı.

-Evet, evet. .. AK Parti bütçeyi ve kamu harcamalarını düzene soktu. Yıllardır rüyası bile görülmeyen şeyler oluyor. Bütçe bu sene fazla verdi. Anketler ve kamuoyu yoklamaları, hükümetin başarılı olduğunu gösteriyor. AK Partinin oy oranı artıyor. Buna karşılık CHP’ de yaprak kımıldamıyor.

-CHP iflah olmaz, dedi müfettiş. Halkın gündemiyle ilgilenmiyor, halkın sorunlarına eğilmiyorlar. Ekonomi, çarşı pazar, geçim derdi umurlarında bile değil. Varsa yoksa laiklik, irtica … Bunlar karın doyurmuyor, soyut kavramlar üzerinden yapılan siyaset, halkın gönlünde yankı yapmıyor.

-Batı’da böyle değil. Sosyal demokrat partiler fakir, fukaradan yana politikalar üretiyor, yoksullardan yana projeler üzerinde çalışıyorlar. Amerika’da demokratlar daha halkçı.

-CHP kurulduğu günden beri aristokratların partisi. İnönü, bir gün grup konuşmasında “Sizin birinci düşmanınız halktır.” demiş. Doğu ve Güneydoğu halkını tamamen kaybettiler. Halkın dertleri umurlarında değil. Orayı DTP ‘ye havale ettiler. Batı’da da güçlü oldukları yerler ise zengin muhitler, İzmir, Kırklareli, Edirne belediyeleri ellerinde. Ankara’da Çankaya, İstanbul’da Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy ve Şişli. Buralar da zenginlerin oturduğu yerler.

-Doğru, dedi Hüseyin. Partiyle adı arasında çelişki var. Halk partisi; ama halkın sorunlarına teğet geçiyor. 10.30 uçağına binip Malatya’ya uçtular. Havaalanına indikten sonra taksi ile şehre gittiler. Yol boyu uzundu, emniyet müdürlüğüne vardıkları zaman öğle olmuştu, Müdürün bir çayını içip ziyaretlerinin sebebini anlattılar. Sonra da bina içinde bir odaya yerleştiler. Daha sonra emniyet müdürü ve terörle mücadele şube müdürü ile özel bir toplantı yaptılar

. Sanıkları dinlemek istediklerini söylediler.

Olaya Ankara da müdahil oluyordu. Emniyet müdürü, Ankara’dan iki müfettişin gelmesine fena halde bozulmuştu: fakat yapabileceği bir şey de yoktu. Tutuklu sanıkların dinlenmesine imkan hazırlamak zorundaydı. Sanıklar tek tek çağrılmaya başlandı.

İlk gelen Hamit Çeker idi. 18-20 yaşlarında, uzun çehreli, hilal kaşlı, uzun burunlu, ela gözlü, sivri çeneli, temiz yüzlü bir gençti.

Nasıl olmuş da böyle bir cinayete karışmıştır! Müfettiş hayret etti. Baba şefkatiyle delikanlıya baktı.

“Evladım, elini ve yüreğini neden kirlettin, bu kumpasa nasıl girdin?Anlat bakayım!”dedi.

Delikanlı günlerdir bu anı bekliyormuş gibi konuşmaya başladı. Konuşurken dudakları titriyordu, elleri rüzgârla sallanan yaprak gibiydi. Çene kemikleri zemheri soğu yemiş gibi birbirine çarpıyordu. Korku rüzgârı, yüreğini kasıp kavuruyordu:

“Bizi Emre yaktı.” dedi. “Yaklaşık dört ay önce yurttaki sigara içme odasında bizi topladı. Misyonerlik faaliyetlerinin çok arttığını, bu hareketin tehlikeli ve bu tehlikenin büyük olduğunu söyledi. İlimizde 39 veya 49 tane kilise açıldığını, amaçlarının ise dinimizi değiştirmek, bacılarımızı, kızlarımızı yoldan çıkarmak olduğunu, birilerinin bunu muhakkak durdurması gerektiğini, bunun için kendisinin gönüllü olduğunu ifade etti, bizim de kendisine yardımcı olmamızı istedi.

Konuşmalarından çok etkilendik. Bize 16 Nisan’da harekete geçeceğini söyledi. O gün geldiğinde işin IS Nisan’a alındığını haber verdi. Grup lideri oydu. Abuzer ve Salih, Cuma ve Emre’ye göre bana daha yakındılar. Olayı Emre planladı, biz ona uyduk.

17 Nisan’da Abuzer ve Emre, 100 TL’ye beyaz bir Clio araba kiralamışlar, bizi yurttan aldılar. Yola koyulduk. Çevre yolu üzerindeki Tekel bayiinden Emre ve Abuzer beş adet çamaşır ipi satın aldılar.

 PTT yakınındaki Enesler Hırdavat’tan beş adet bıçak, beş çift plastik eldiven, beş adet boyuna takılan Cevşen aldık. Bir gün Abuzer ve Salih, atış eğitimi yaptıkları için polis tabancalarını almıştı. Zirve Kitabevi’nin bulunduğu iş hanına vardığımızda Emre, planda değişiklik yaptı. Abuzer ve Emre arabadan indi, ikisini de yanında bıçağı vardı. Silahlardan biri Cuma’da diğeri bende veli. Hana girdik, en arkada Salih vardı.

Yayınevinde Tilmann Geske, Necati Aydın ve Uğur Yüksel ile karşılaştık. Üçü de misyonerdi. İçeride bir saat kadar konuştuk. Bir ara Emre bıçağını çıkardı, onlardan birinin boğazına bıçağı dayadı. Hepimiz ayağa kalkıp bıçakları çıkardık. Ben üzerimdeki silahı çıkartmadım; ama ötekiler çıkarttı.

Emre, onlara yere yatmalarını söyledi. Hepsi ses çıkarmadan yere yattılar. İpleri kullanarak Uğur ve Emre adamları bağladı, Abuzer ona yardım etti.

Emre, Salih’e Necati’yi öldürmesini söyledi. Salih, ipi Necati’nin boynuna doladı ve sıkmaya başladı. Adam debelendi; fakat ölmedi. Emre, yüzüstü yatmakta olan Necati’nin yanına giderek ensesine bıçağı sapladı. Yerlere müthiş ve kıpkırmızı kanlar saçıldı. Bir anda orada kan göleti oluştu. İçim kıyıldı, korkmaya başladım. Zangır zangır titriyordum.

Zaman kaybetmeden Alman’ın başına gittiler. Emre, adamın yüzüne havluyu örttü, boğazını kesti. Salih o esnada Alman’ın yanındaydı. Bıçak vurup vurmadığını görmedim, zira içim kıyılmıştı, bayılmak üzereydim. Ben kan görmeye dayanamam. Gözlerimi başka tarafa çevirdim. Ama zemini boyayan kırmızı renk, günlerdir rüyalarıma giriyor, “Bu işe nereden bulaştım?” diyerek kendime lanet okuyorum.

Bu sırada kapı çaldı. Gidip baktım. Anahtar deliğinden bir erkekle bir kadının gelmiş olduğunu gördüm. İçeride telefonlar çalmaya başladı. Emre, Uğur’a “Telefona bak, Altın Kayısı Oteli’nde toplantı olduğunu ve oraya gelmelerini söyle.”, dedi. Bunun üzerine kapıdakiler ayrıldılar.

Emre, bıçakla Uğur’un üzerine yürüdü. Uğur hareketlendi, bağırmaya başladı. Salih, Abuzer ve Cuma adamın üzerine çöktüler. Boyun damarı kesilen adamın kanı havluyla bastırılmaya çalışıldı, ama her yer kan oldu. Ben yine gözlerimi başka tarafa çevirdim, pencereden dışarıya baktım. Şaşkınlık içindeydik. Yerlere akan kanda ruhumuzun masumiyeti boğulmuştu. Biz şaşkınlık denizinde boğulmamak için vicdanımızla boğuşurken kısa süre sonra polisler geldi. Panikledik. Pencereden kaçmaya çalıştık. Olmayınca Salih ve Cuma ile birlikte kapıyı açtık. Emre pencereden adamış, sakatlanmış, hastaneye kaldırılmış. Bildiklerim bu kadar. Benzer bir ifadeyi polise de verdim.”

Müfettiş, derin bir soluk almıştı, vakit akşamı kuşatmıştı. Şehir çoktan karanlık gece yorganını üstüne örtmeye hazırlanıyordu. Evliya ruhlu Battal Gazi şehrinde böylesine
merhametsizce bir cinayetin işlenmesine çok şaşırmıştı. Bu aldatılmış ve üniversite hayalleri hançerlenmiş, şaşkın gençlerin ifadelerini bir an önce alıp şehrin Battal Gazi’den kalma, Somuncu Baba kerametleriyle tütsülü, maneviyat iklimi girmek istiyordu.

Bilgisayar ekranına gömülmüş, siyah deri ceketli, çizgili beyaz gömlekli, Amerika görmüş havalı saçlı Hüseyin’e baktı. Önündeki dosyaları tekrar gözden geçirdi. Hüseyin’in ihtiras kokan çalışmalarını bir süre daha seyretti.

-Şehri şöyle bir dolaşsak, bahaneyle bir yerde yemek yesek…
Hüseyin irkildi. İki eliyle birden yüzünü ve alnını ovuşturdu. Kısa, siyah saçlarını arkaya doğru eliyle taradı. İri, ela gözlerini bilgisayardan ayırmadan, hasret tüten bir sesle:

-Sahabe rüzgârlarıyla harman savurmuş, fetihler görmüş, evliya ocağı, erenler ikliminin sultanı Somuncu Baba menkıbeleri dinlemiş, Battal Gazi kahramanlıkları yankılanan sokaklarda dolaşmayı ben de çok istiyorum. Bu cinayet ve bunu işleyenler bu şehrin ruhuna yabancı. Elini kana boyayanların hiçbiri bu toprağın ruhunu kuşanmış çocuklar değil. Şehrin ruhunu keşfe çıksak. .. Ama ifadeleri bitirelim de öyle. Olmaz mı?

-Derin konuştun…
Gülümsedi:

-Battal Gazi’nin ve Somuncu Baba’nın ilhamıyla…

-İlhamın bol olsun. Dosyaları tamamlayalım da çıkalım…

Müfettiş tekrar dosyaya döndü. Zanlılar akıl almaz şeyler anlatıyorlardı. İfadeler üç aşağı beş yukarı aynıydı. Grubun lideri, liderlik vasfı olmayan, uzaktan kumandayla yönetilen robot
gibi biriydi. Kandırılmış, aldatılmış, eli ve ruhu kana boyanmış bir bahtsız. Öteki gençler… İfade verirken herkes ıstırap içinde kıvranıyor, içine düştükleri kan gölünde boğulmamak için çırpınıyor, arkadaşlarını göle itelemeye ve kendilerini kurtarmaya çalışıyorlardı. Şaşkın, pişman, bezgin, yılgındılar. Olayın başka bağlantıları vardı. Emre, MHP Malatya il genel meclisi üyesi Ruhi Polat’tan etkilendiğini söylüyordu. Ruhi
Polat, savcılıktaki ifadesinde Emre ile “Ağabey-kardeş gibiyiz.” diyordu.

Dosyanın arasında el yazısıyla yazılmış bir mektup dikkatini çekti. A A rumuzuyla yazılmış, ilginç itiraf ve ifşalarla dolu bir mektup.

 Cinayetin içine Trabzon’da olduğu gibi, jandarma eli uzanıyordu. Emre Günaydın’ı M.Ü. adlı alay komutanının telkiniyle öğretim üyesi R.B.’nin azmettirdiği, R.B. ile temas kuran kişinin ise Jandarma Üsteğmen H.İ. olduğu iddia edilmiş, “Telefon kayıtları incelenirse bu irtibat kurulur.” notu düşülmüştü. Mektupta anılan üsteğmen, soruşturmada yer almış, Emre’nin kaldığı hastane odasındaki hareketleri kameraya almış, sonra da kamera görüntülerini silmişti.

Sanıkların telefon dökümleri ilginç bağlantılar olduğunu gösteriyordu. İstanbul Kartal Cumhuriyet Savcısı Refik Hakan Beşverdi, Ankara Özel Harekât Dairesinde görevli bir astsubayla görüşmeler vardı. Hamit Çeker’in telefon kayıtlarında ise Malatya 2. Ordu lojmanlarında oturan K.D ile çok sayıda telefon görüşmesi ortaya çıkmıştı. Telefon trafiği oldukça şaşırtıcı idi.

Sanıklar 6 ay içinde 106 ayrı cep telefonu cihazı kullanmış, Emre Günaydın 35, Salih Gürler 38, Hamit Çeker 17 ve Abuzer Yıldırım 16 ayrı telefon kullanılmıştı. Telefon konuşmalarının dökümü 17 Nisan günü saat 24.00’e kadar olan zamanı kapsıyordu. Olay günü yapılan görüşmeler dosyada yoktu, bir el uzanmış ve ipucu olabilecek konuşmaları çekip almıştı.

Dosyadaki bir başka ihbar mektubu müfettişin gözlerinde alev alev yandı. Kırmızı kalemle yazılmıştı, sanki kağıt üstünde harfler yok, yürek çırpıntıları vardı.

“Beni mahvettiler. Ülkü Ocakları’nda sekiz yıl görev yaptım. Emekli astsubayım. Size bir dizi itirafta bulunacağım. Bir dizi gizli operasyondan söz edeceğim. Hrant Dink cinayeti para karşılığı
tezgâhlandı. Organize edenleri Mersin başsavcılığına bildirdim. İstanbul’dan beni sorgulamak üzere bir ekip geldi. Cezaevinde ifademi alıp gittiler. Ancak bu ifadelerden nasıl haberleri olduysa Malatya’da 30 kadar ülkücü evimi bastı. Emre’yi öz kardeşim gibi severim. Ülkü Ocakları’nda beraberdik. Benim hayatımı mahvedenler, Emre ‘yi de kullandı. Bu cinayetleri kimin işlettiğini biliyorum. Başka can yanmasın” diye bunları anlatıyorum. Aslında Hrant Dink cinayeti bize havale edilmişti. Beni Malatya’ya aldırıp can güvenliğimi sağlayın, size cinayeti ayrıntısıyla anlatayım. Metin Doğan.”

Müfettiş şaşırmıştı. Doğrusu Hrant Dink cinayetiyle bu olay arasına bir bağlantı olacağını hiç düşünmemişti. Jandarmanın içinde bir gizli örgüt, memleketin her yerini hallaç pamuğu gibi atıyordu. Bütün cinayetlerde bir şekilde JİTEM içinden birileri vardı. Hemen savcılığa yazı yazıp Metin Doğan’ın Malatya’ya getirtilmesini ve sorgulanmasını istedi.

Arkasından üniversitede ve jandarmada M.Ü.; R.B. ve H.L’nin ifadesinin alınmasını isteyen bir yazı yazıp savcılığa gönderdi. Ayrıca Emre Günaydın’ın oda kayıtlarını isteyen bir yazı kaleme aldı. Grup liderinin ne yaptığını, ne konuştuğunu, kimlerin kendisini ziyaret ettiğini bilmek istiyordu. I5 Nisan günü telefon kayıtlarının çıkarılması için Türk Telekom’a talimat yazısı gönderdi. Hüseyin, bilgisayar çalışmalarını tamamlamış, ifadeleri yazıya geçmiş ve dosyalama işlemlerini bitirmişti. Emniyete ait sivil bir arabayla şehre doğru yola çıktılar. Şehirler arası yol kenarındaki emniyetten çarşıya yaya gitmek mümkün değildi. Akşama karanlığına kadar iyi çalışmışlardı. Malatya E, Tipi Cezaevi’nden getirilen sanıklar, ifadeleri alındıktan sonra tekrar cezaevine gönderilmişti. Emre’nin ifadesini almak mümkün olmamıştı, zira hastanede müşahede altındaydı ve henüz şuuru tam olarak açık değildi. Olay mahkemeye intikal edince iyileşecek, mahkeme safahatında,

Varol Bülent Aral’ın kendisini kandırdığını, devletin kendisine yardım edeceği vaadini aldığını, devlet için cinayet işlediğini ve çok pişman olduğunu söyleyecekti. Arabayı Hüseyin kullanıyordu. Saçlarına tek tük beyazlar düşmüş, alnı açılmış ve saçlar gerilemişlerdi. Gözlerinin önünde mor halkalar vardı. Gür bıyıklarını kısa kesmişti. Geniş çenesi, iri elmacık kemikleri, büyük ela gözleri, çizgili açık alnı ve tok
gür sesi, müfettişe her zaman güven veriyordu. Şehre giriş yaptılar. Sokaklardan geçip Akpınar Meydanı’na geldiler. Arabayı park ettiler. Geç vakit açık lokanta bulmak kolay olmadı; ama sonunda bir kebapçıya kapağı attılar. Hava rüzgârlıydı.

 Gündüz sıcak olmasına rağmen akşamüzeri hava serinlemişti. İçeriye girip duvar kenarında bir masaya oturdular. Hüseyin kebap ve ayran ısmarladı, müfettiş kaşarlı pide ve salata. Beklemeye başladılar.

Derken salata ve ayran geldi. Müfettiş, mide kazıntılarını önlemek için salataya saldırdı. Endişeli idi. İşin içinde jandarma, özel harekat, üniversite vardı. Bu kördüğümü çözmek kolay olmayabilirdi. Düşüncelerini Hüseyin’e açtı. Hüseyin salataya uzandı. Bir lokma alıp ağzına attı. Çatalı masaya koydu. Bir yudum ayran içti. Sonra elini masanın kenarına vurdu. Gülümsedi:

-Kolay. Ela’dan yardım alabiliriz, dedi.

-Yok, daha neler? İyi ki Katarina demedin?

-Doğru bak, yatmadan Sinan’a bir mail atayım. Onun bildiği bir şey varsa…

-Kendini hala Amerika’da sanıyorsun…

-Küçük Amerika. Burası istihbarat açısından küçük Amerika’dır. CIA ve FBI’in Ankara’da şubeleri var. Elemanları her yerde. Onlar varken başka kimden yardım isteyelim?

– Karıştıran adamlardan…

-En iyi onlar bilir. Karıştıranlar da bilmeyip kim bilecek?

– Yine aykırı laflara başladın. Sence bu misyonerleri öldürenlerle CIA’nin bağlantısı var mı?

– Bunu soralım. Misyonerlerden biri Alman. Kilise veya istihbarat rekabeti olabilir. Bu sırada yemekler geldi. Müfettiş pideye saldırdı. Hüseyin gül gibi kızarmış kebabın güzelliğini seyrediyordu. Kebabın yanındaki pideden bir parça kopardı, kebaptan bir lokma aldı ve ağzına attı. -Bana kalırsa bu İş Amerika işi değil. Misyoner öldürerek Amerika’yı kızdırmak ve kaosa davet etmek isteyen bir zihniyet var. Seçilen yer tuhaf. Neden Malatya gibi muhafazakâr bir yeri seçtiler acaba?

-Burada adamları vardır. Görüyorsun, olaya istihbarat eli değmiş. Jandarma, özel harekat, adliye kanadından bir savcı, falan filan … Son derece organize.

– Ela ve Sinan’la temasa geçeyim. Bakarsın, bir ipucu yakalarız.

Müfettiş, Gizem’i hatırladı. Yüzü buruştu. Hafızasında hatıralar canlandı. Birlikte kahvaltı ettikleri sabahlar, ders yaptıkları akşamlar. okul servisine bindirdiği ve el salladığı anlar… Taksici, kantinci, plastik masadaki yazı, Zahide’nin dinmeyen gözyaşları…

Cep telefonunu sessize almıştı. Titreşim sinyali aldı. Aniden irkildi. Heyecanla elini telefona attı. Mesaj gelmişti.

“Müfettiş bir taksici aradı. O adamları tanımış, taksisine yine binmişler. Çabuk gel!”

-Hay Allah! Bu budala herif niye beni aramıyor da Zahide’yi rahatsız ediyor ya! Çattık belaya. Üstelik tembih de ettim…
-Hayrola, Zahide’den mi mesaj?

Müfettiş başını salladı. Yemeğe ara verip kapıdan dışarı çıktı. Telefon görüşmesi yapıp kısa sürede geri döndü. Yüzü bulutluydu, endişeli olduğu her halinden belliydi. Sesi titriyordu. Ayakta:

– Benim Ankara’ya dönmem lazım.

-Hele otur, yemeğini bitir. Dönersin. Bu saatte uçak bulacağını sanmıyorum.

– Doğru, otobüsle gitmeliyim.

-Bütün gece gideceksin. Gene yarını bulur. Ne olmuş? Anlatsana.

Müfettiş cep telefonunu cebine attı. Yavaş hareketlerle sandalyeye oturdu. İştahı kaçmıştı. Bir şey yemiyordu. Endişeli bir ses tonuyla:

-Şoför güya kendini kaçıranları bir yere bırakmış,

-Şoförle mi konuştun?

-Zahide ile.

-Şoförle konuşsana.

-Doğru ya.

Müfettiş hemen telefona sarıldı. Fakat adama ulaşamadı. Telefon kapalıydı ve ulaşılamıyordu.

Müfettiş heyecan ve korkuya kapılmıştı. Bir an önce Ankara’ya dönmek istiyordu. Hüseyin’in telefon edip bilet soralım teklifini reddetti.

“Hemen beni garaja at.”

Yemekleri yanda kesip garaja gittiler. Müfettiş, garajdan çıkmakta olan Diyarbakır otobüsünün önüne geçti. Boş yer sordu. Arka tarafta iki kişilik yer vardı. Hüseyin’in elini sıkarak vedalaştı ve otobüse bindi.

“Benim valizi sen getirirsin. Seni yan yolda bıraktığım için kusura kalma.”

Hüseyin, garajdan misafirhaneye döndü. Emre Günaydın’ın iyileşmesini bekleyecek, ifadesini alıp dosyayı tamamlayacak, sonra Ankara’ya dönecekti.

Sonraki günlerde şaşırtıcı gelişmeler oldu. Emniyet müdürü, hoşnutsuz davranıyordu. Hastaneden gelen Emre Günaydın’ın odasındaki kamera kayıtlan ile ilgili yazı onu çılgına çevirdi. Turgut Özal Tıp Merkezi Başhekimi Doç. Dr. Murat Cem Mimar imzasını taşıyan yazı, hastanedeki kayıtların savcılığın talebi üzerine emniyete teslim edildiğini, görüntülerin teknik sebeplerle silinmesi ve işlenememesinden hastane yönetiminin sorumlu olmadığını belirtiyordu.

Dokümanları alan Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şube Müdürü Orhan Çağlayan’ın dosyaya konmak üzere gönderdiği yazı ise daha vahimdi:

“Kamera kayıtlan mevcut teknik imkanlarla medya formatına kopyalanmadığından, kayıtların bulunduğu disklerin içindeki görüntüler imha edilmiş, diskler fabrika ayarlarına çevrilerek tekrar araştırma hastanesi görevlilerine teslim edilmiştir. “

Sonraki günlerde yapılan kayıtlar da benzeri talihsizliğe uğrayacaktı. Hüseyin’in titizlikle takip ettiği kayıtlar Malatya Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Bu sefer de mahkeme, “yasal süre” geçtiği için kayıtları belge olarak kabul etmedi.

Dosyada Hüseyin’in özel olarak hastanede görevlendirdiği polis memuru Bülent Tekerek’in kasetlerle ilgili tuttuğu notlar vardı ve şöyle yazmıştı Bülent Tekerek.

“50. kasette Emre Günaydın’ın rezillik çıkarttığı, Zirve Yayıncılıkla alakalı konuşmaya çalıştığı, görevlinin konuyu kapatmaya çalıştığı gözlendi. Emre, bir ara kendine geldiğinde bize, beni bırakırsanız sizi yaşatırım, diyerek şantaj yaptı. Bir defasında da ‘Malatya’da üç misyoner tespit ettim, adamları ekmek bıçağıyla hutur hutur kestim.’ dedi.”

Hüseyin, Ela ve Sinan’dan gelen maillerden dosyayı derinleştiremeyeceği kanaatine vardı. Rasim’le yaptığı telefon konuşmaları, kanaatini teyit edince eldeki delilleri toplayıp savcıya teslim etti. Dosyanın bir kopyasını yanına alarak Ankara’ya dönmeye karar verdi. Zira müfettiş, çabuk gel, sana ihtiyacım var, diyordu. Rasim ise “Çabuk gel, Ankara kaynıyor.” demişti. Mahkemenin seyrini takip etmeyi ve o zamana kadar bulunacak ek delilleri mahkemeye sunmayı kafasına koydu. Bu iş, burada bitmeyecekti.

Müfettiş, garaja iner inmez kalın paltosunu ve siyah çantasını eline aldı, garajın doğu yakasına baktı. Taksi şoförü Cem ‘i görmek istiyordu. Nihayet san taksiyi gördü. İçine bir ümit ışığı doğdu. Paltosunu giydi ve yakasını kaldırdı. Hava soğuktu. Bir elini paltosunun cebine soktu, öteki elinde çanta vardı, hızlı hızlı yürümeye başladı, Yanından geçen otobüsleri, taksileri ve dolmuşları görmüyordu. Hayalinde sadece Gizem’in son defa birlikte yaptıkları sabah kahvaltısındaki gülümseyen hayali vardı. Gülümseyen hayale doğru koşuyordu.

Taksiye yaklaştı. Pos bıyıklı, kır saçlı, iki günlük sakallı şoförü araba içinde gördüğü zaman hayal kırıklığına uğradı. Güya içkiyi bırakma sözü vermişti. Yüzü kıpkırmızı, gözleri baygındı ve elinde yine bira şişesi vardı. Arabanın içi alkol kokusuyla tütsülenmişti, adam kendinde değildi.

İçini yakan hasret ateşinin aleviyle müfettiş, bunları önemsemedi, sözünde durmama adına hiçbir şey görmemiş gibi, kızını kaçıran adamları sordu.

Şoför, duygu sağırıydı, gördüklerini iyi algılayamıyordu, duyduklarını anlama yeteneğini yitirmiş gibiydi. Müfettişi tanımıyormuş gibi davrandı. Onun heyecan dolu hareketlerine donuk bir jestle karşılık verdi. “Anlamıyorum, anladın mı yani?” “Gizerrı’i kaçıranları nereye götürdün?” “Seni bir yerden tanıyor gibiyim, ama… Gözüm ısırıyor,

Anladın mı?” “Müfettiş, kaçırılan kızın babası.”

“Kız mı kaçırılmış? Kim kaçırmış yani? .. “

Müfettiş adamla ne kadar uğraştıysa da ağzından sadre şifa bir bilgi alamadı. Bu divane adamla kafası ayık olmadığı sürece anlaşmak mümkün değildi. Ne yapmalıydı? Üşümeye başlamıştı. Çantasındaki atkıyı çıkarıp boynuna doladı. Gözlüğünün camını atkının ucuna sildi. Bir süre ne yapacağını düşündü, Ayak parmaklan donma sinyalleri veriyordu. Taksi tutup eve gitmeye karar verdi. Bir an önce Zahide ‘ye ulaşmalıydı. Yüreğinin ateşini söndürmeye yarayacak bir müjde muştusu, belki onda vardı.

-Seni tekrar arayacağım Cem Bey, dedi. Ya kaçıranları bulacaksın ya da seni içeri tıkacağım.

İlerideki taksiye işaret etti. Kızını kaçıran haydutları yakalamak ister gibi son defa sağa sola baktı. Taksiye bindi. Umutsuzluk sisi içinde boğulduğunu hissetti.

Boğazı düğümlendi. Zorla yutkundu, göz pınarları karıncalanmaya başlamıştı. Müfettiş ağlıyordu.

GECE YARISI BİLDİRİ

Kapının zilini çaldı. Çok geçmeden kapı açıldı. Zahide karşısında idi. Elinde mendil, gözleri nemli, tülbentinin altındaki kıvırcık saçları mahzun, kaşları yıkık, dudakları solgun, yüzü epeydir ağlamış olmanın verdiği hüzünle pembeleşmişti. Saç bukleleri arasında beyazlar vardı. Müfettiş, eşini birkaç günde yıpranmış ve yaşlanmış buldu. İçi burkuldu.

Selam verdi.

-Bir haber var mı?

Müfettişe sarıldı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Sarsıla sarsıla ve uzun müddet ağladı. Müfettiş, eşinin halet-i ruhiyesini anlıyordu. Kendi yüreği de kan ağlıyordu; ama yapabileceği bir şey yoktu. En güvendiği adam, ipe un sermiş, sersem herif tekrar şişeye vurmuştu.
-Taksiciyi gördün mü? Çiçeğinizden bir haber yok mu müfettiş?

-Henüz yok; fakat Allah büyük. Bize bir yol gösterecek… Zahide bir müddet sonra kollarını gevşetti. Gözlerini kuruladı.

-Demek bir ize rastlamadın…

Müfettişin kalbi kırıktı. Bu manzara ile karşılaşacağını biliyordu. Zahide’nin hayata tutunduğu tek daldı Gizem. Onu çok seviyordu. Minik kız da çok sevimliydi. Bukleli siyah saçları, küçücük hokka burnu, kömür gözleri, hilal kaşlarını hatırladı. Gönlü yandı.

Yavaş hareketlerle ayakkabılarını çıkardı, içeri girdi; siyah kalın paltosunu kapıya astı. Ceket ve boyun atkısı üzerindeydi. Elindeki siyah çantayı salonun girişindeki koltuğun üzerine bıraktı. Gizem’in her zaman oturduğu pencere kenarındaki mor renkli koltuğa baktı. Boştu. Duvar dibindeki koltuğa çöktü. Duvardaki saate baktı. 15: 13’ü gösteriyordu. Zahide’ye bakışlarını çevirdi.

Müfettiş, taksicinin körkütük sarhoş halini anlattı.

-İşimiz o moloza kalmışsa yandık. Adam tam bir kütük.

Duymuyor, görmüyor, acımızı anlamıyor. Duygu körü. Olaylar, olanlar, ihtimaller üzerine bir süre fikir yürüttüler. Müfettişin telefonu çaldı. Yavaş hareketlerle telefona uzandı. İçinde “tehlike” diyen bir ses duydu. Elini çekti, durdu, düşündü, sonra tekrar uzandı. Bomba patlar gibi bir ses:

“Moruk, kızın elimizde. Yakamızdan düş, yoksa canını yakanız, kızının ölüsünü öpersin. “

Müfettiş şoke olmuştu. Sinirleri felç oldu, beyni zonklamaya
başladı. Kafasının içinde bomba patlamıştı, uzun süre hareketsiz kaldı. Adam, bilinmeyen bir numaradan arıyordu. Büyük ihtimalle sokak telefonundan. Solgun ve güç duyulabilen bir sesle:

“Ne istiyorsun?”

“İstanbul, Danıştay, Dink, Malatya… Bu davalardan elini çek. Arkadaşlarımın peşini bırak. Hüseyin pisliğini geldiği yere gönder. Emniyetteki dosyaları bize teslim et. Yoksa kızının cesedini tabuta gömersin.”

Telefonu kapattı.

Müfettiş sersemlemişti. Böyle bir şey bekliyordu aslında, ama bu kadar haşin, kaba, odun gibi bir adamla muhatap olacağını düşünmemişti. Elleri titremeye başladı. Başının ağrıdığını hissetti. Ağrı birden şiddetlendi. Sanki beynine kurşun saplanmıştı, Romatizmaları depreşti. Dizleri zonkluyordu. Önce alnını ve şakaklarını ovuşturdu. Sonra dizlerini. Yerinde duramıyordu. Ayağa kalktı, ağrı kesici bir ilaç almak niyetindeydi.

Telefon tekrar çaldı. Kalbine kurşun saplanmış gibiydi. Telefonu kapayıp kapamamakta tereddüt etti. Yine aynı patavatsız, odun adamla karşılaşacağını düşündü. Lavaboya doğru birkaç adım attı. Ani bir kararla geri döndü. Telefona baktı.

“Abi, mahvoldum. Ela’yı kaybettik!”

Arayan Hüseyin’ di. Sesi çığlık gibiydi. Yıkılmıştı. “Allah Allah! .. Öyle mi ya? Allah rahmet evlesin. Ne zaman?”

“Az önce haber aldım. Bindiği uçak Keçiborlu’da düşmüş.”
“Allah Allah… Başın sağ olsun. Peki, ne yapacaksın?”
“Malatya’yı bırakıyorum. Isparta’ya gideceğim.”

“Benim yapmam gereken bir şey var mı?”

“Seni ararım.”

“Telefonunu bekleyeceğim. Rabbim rahmet eylesin.”
“Sağ 01 abi. Yüreğim yandı be abi, bana dua et.”

Telefon kapandı. Müfettiş düşer gibi koltuğa yığılıp kaldı.

Uyandığında vakit hayli geçmişti. Zahide, üstüne ince bir battaniye alarak karşı koltuğa kıvrılmıştı. Yanı başındaki sehpanın üzerinde kağıt mendil vardı. Ağlamışın. Yavaşça yerinden kalktı. Gözlerini ovuşturdu. Sonra diz ağrılarına masaj yaptı. Dişlerini sıktı. Başı ağrıyordu. Gidip yüzünü yıkadı. Televizyonun başına geçti. Son dakika haberi kırmızı harflerle geçiyordu. Genelkurmay bildiri yayınlamıştı. 27 Nisan 2007 gecesinin 23 ü. Bu tarihi hiç unutmayacaktı.

 Genelkurmay internet sitesine bildiri konmuştu, Hemen bilgisayarın bulunduğu odaya gitti. Bilgisayarı açtı. Okumaya başladı. Tüyleri diken diken olmuştu. AB kapısındaki bir ülkede Genelkurmay’ın böyle zart-zurt bildiri yayınlaması demokratik bir §ey değildi. Biri AB yollarını torpillemek istiyordu. Müfettiş romatizmalarının ve mide sancılarının arttığını hissetti. Gözleri sancılandı:

“Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir … Milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip edilmekte…Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabalan din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalı§maktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır.

Bu bağlamda; Denizli’ de Kutlu Doğum Haftası nedeniyle düzenlenen etkinlikte kız öğrenciler türban giydi, ilahi okudu, piyes oynadı. Ankara’da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları ile aynı günde Kur’an okuma yarışması tertiplenmiş, ancak duyarlı medya ve kamuoyu baskılan sonucu bu faaliyet iptal edilmiştir.

Ayrıca, Ankara’nın Altındağ ilçesinde “Kutlu Doğum Şöleni” için ilçede bulunan tüm okul müdürlerine katılım emri verildiği, Denizli’ de il müftülüğü ile bir siyasi partinin ortakla§a düzenlediği etkinlikte ilköğretim okulu öğrencilerinin başlan kapalı olarak ilahiler söylediği, Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Nikfer beldesinde dört cami bulunmasına rağmen, Atatürk İlköğretim Okulunda kadınlara yönelik vaaz ve dini söyleşi yapıldığı yolunda haberler de kaygıyla izlenmiştir …

Bu tür davranış ve uygulamaların Genelkurmay başkanının 12 Nisan 2007 tarihinde yaptığı basın toplantısında ifade ettiği “Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak” ilkesi ile tamamen çeliştiği ve Anayasa’nın temel nitelikleri ile hükümlerini ihlal ettiği açık bir gerçektir. Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanılmasıdır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya kayacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir… Türk Silahlı Kuvvetleri, cumhuriyetin niteliklerinin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir… Kamuoyuna saygı ile duyurulur. “

   Şoke oldu. Bir kere daha derin bir karamsarlığa gömüldü. Ne yapacağını şaşırdı. Kızların ilahi söylemesinin meydan okumayla, cumhuriyetin temel değerleri ve laiklikle ne alakası olabilirdi? Laik, devletin dinler karşısında tarafsızlığı ve din hürriyeti değil miydi? Laiklik “dinsizlik” demek değildi. Laiklik, din hürriyetini garanti eden bir arılayıştı. Zürih ve Paris’te Avrupalı aydınlarla bu konularda uzun uzun sohbetler etmiş, kafa ütülemişti.

Generaller, resmen Atatürk’ü ve laikliği istismar ediyorlardı. Genelkurmay, açıkça siyaset yapıyordu. Hemen General Yener’i aradı, konuyu aktardı ve ne düşündüğünü sordu. “Yarın mesaiden sonra seni ziyaret edeceğim müfettiş, iyi geceler.” Müfettiş feleğini şaşırmıştı. Ülke, Avrupa Birliği eşiğindeyken generaller ne yapıyordu? Bu tavır resmen, Avrupa Birliği’ne giden arabayı bombalamaktı. Salona geldi. Televizyonda son dakika haberleri gırlaydı. AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olly Rhen, demokrasi gereği Genelkurmay’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerine karışmaması gerektiğini söylüyordu. Avrupa Birliği’nden generallerin canını sıkacak açıklamalar geliyordu.

Durum kaotikti, müfettişin kafası karmakarışıktı. Yarına kilitlendi. Bakalım General Yener ne diyecekti?

DİRENECEGİZ

Müfettiş, ertesi gün önce Şoför Cem’e uğradı. Oradan iş yerine geçecekti. Cem’in durumu tuhaftı. Müfettişi tanımazlıktan geldi, selamı bile almadı. Arabanın içinde oturuyordu, cam açıktı.

Müfettiş büyük bir ümitle ve yanan yüreğiyle sordu:

-Cem Bey bir haber var mı?

Şoför, cebinden bir sigara çıkarıp yaktı, sert bir ses tonuyla:
– Babalık, sen kimsin ya? .. Git başımdan

Müfettişin tepesi atıverdi. Tabancayı sıyırdı, kapıyı açtı. Arkaya oturdu. Emreden bir ses tonuyla:
-Sür arabayı budala! Emniyete gidiyoruz.

-Yıkıl lan oradan! .. İn arabadan

Müfettiş tabancayı sırtına dayadı ve bağırdı:
-Sür dedik lan ukala!

Hızını alamadı, öfkeyle tabancanın namlusunu şoförün kafasına vurdu.

-Sür ulan emniyete

Şoförün gözleri fal taşı gibi açıldı. Sigara dudağından aşağı düşüverdi. Yüzü kül rengiydi. Dikiz aynasından müfettişe baktı. Adamın gözleri ateş püskürüyordu. Burnu körük gibiydi.

Yüzü, kulaklarına kadar kızarmıştı. Korktu. Eli, ayağı titremeye başladı. Arabayı çalıştırdı, Yavaş hareketlerle vites e taktı. Gaza bastı.

-Abi bana kıyma be! Öbür herifler geldiler, tehdit ettiler, o morukla konuşursan ensene bir kurşun sıkar, leşini bir dereye sürürüz, dediler. Abi ben n’apim be abi! Kızma yani; ama…

 -Sür ulan! .. Seni nezarette çürüteceğim aptal herif

-Yapma be abi, tehdit ettiler beni be abi. .. Yoksa ben …

– Kapa çeneni! Sür…

-Abi yalvarırım be! Vallahi, billahi tehdit ettiler. Gebertiriz dediler.

Çocuklarımın ölüsünü öpeyim be abi. ..

Müfettiş, adamın yalvarmalarına aldırmadı. Tabancayı enseden sırtına indirdi. Namluyu birkaç defa daha ensesine dokundurdu. Namlunun ucuyla sırtına vurdu.

     “Kapa çeneni sür… “

Nihayet emniyet binasına kadar geldiler. Arabadan önce şoför indi, sonra müfettiş. Şoförden sırtını arabaya dönmesini istedi. Bu sırada ellerine kelepçeyi taktı.

“Karşı binaya.”

Adamı enseleyip binaya soktu. Genç bir polise teslim edip nezarete atmasını söyledi.

Odasına adım atar atmaz, iç telefon çaldı. Arayan Rasim’  di.

 Heyecanlıydı, sesi titriyordu.

“Genel müdür odasında toplantı var, hemen gel.”

Genel müdür ayaktaydı. MİT müsteşarı, yardımcıları Rasim ve Selim Beyler odada idiler. Herkes ayakta ve diken üstünde duruyordu. Olağanüstü bir durum vardı, yüzlerde endişe, beyinlerde bin bir soru işareti, yüreklerde korku vardı. Müfettiş böyle atmosferi birkaç defa solumuştu.

Genel müdürün ricası üzerine herkes oturdu. Kısa bir durum değerlendirmesi yapıldı. Hiç kimse derde deva bir şey söylemiyordu. Herkes kem küm ediyordu. Tam bu sırada General Yener çıkageldi. Hiç kimse onu beklemiyordu. Müfettiş, akşamüzeri geleceğini düşünüyordu.

Yüzü barut gibiydi. Kaşları yıkık, gözleri çakmak çakmaktı. Herkes ona döndü. Ne olup bittiğini sordu.

Generalin sesi kaygılı idi. Her zamanki neşeli halinden eser yoktu. Uzun süre sustu. Saniyeler saat oluyor, dakikalar yıl gibi uzayıp gidiyordu. Sonunda general savaş kararı açıklar gibi ciddi bir tavırla ve tane tane konuşmaya başladı.

“Pes etmeyeceğiz arkadaşlar! Cuma günü, gece yansı, borsadan korkar gibi açıklama yapanlar silahlı kuvvetleri temsil edemez. Meydanı bunlara bırakmayacağız. Hiç kimseye Anayasa’yı çiğneme fırsatı verilmeyecek. Başınızı dik tutun. Genelkurmay’a çöreklenmiş bir avuç darbe meraklısının hevesi kursağında kalacak. Hükümet sert tepki vermeli … “

Durdu. Nefesler tutulmuştu. Odada General Yener’den başka kimse yoktu sanki. Sadece o konuşuyordu. Susunca da her şey dilsizleşivermişti. Odadakileri teker teker süzdü. Tok ve güven veren bir sesle:

“Avrupa Birliği ve Amerika’dan tepkiler gelmesini sağlamalısınız. Biz içeride mücadeleyi sürdürüyoruz. Darbecilerin Atatürk ve Cumhuriyet’i istismar etmesine izin vermeyeceğiz. Darbe yapmak Anayasa suçudur. Avrupa Birliği yolunda ilerleyen ve kalkınan bir ülkenin tekerine çomak sokma hakkı hiç kimseye verilmemeli.”

Herkes derin bir nefes aldı. Ellerini göğsüne kilitledi. Herkesi tekrar süzdü:

“Dik duralım, eğilmeyelim. Mücadeleye devam!”

Müfettiş rahatladı. Herkes derin bir nefes almıştı.
Direnelim kararı alındı. Genel müdür ve MİT müsteşarı, mesajı İçişleri Bakanı’na iletmek kararı aldılar. Zira öğleden sonra bakanlar kurulu toplantısı vardı. Emniyetteki toplantı kararlılık ve dik durma kararıyla sona erdi.

Müfettiş, generali odasına davet etti. Birlikte aşağı kata indiler. Çay içerken müfettiş, kızının kaçırılma hikâyesini yana yakıla anlattı.

General, “Getirt şu adamı, bir de ben sorgulayayım.” dedi. Müfettiş zile bastı. Gelen genç polise şoförü getirmelerini söyledi.

Çok geçmeden pos bıyıklı, kır saçlı, kot pantolonlu, siyah paltolu şoför getirildi. Adam karşısında generali görünce afalladı. Yener Bey hiçbir §ey demeden yalvarmaya başladı:

“Vallahi, billahi beni tehdit ettiler. Dövdüler, paramı aldılar. Birine bir şey söylersem öldürecekler. Beni esir aldılar. Beni kaçırdılar. Beni öldürecekler.

Yalvarırım beni bırakın. Bana acıyın. Ben çocuğa bir ~ey yapmadım, ben kimseye bir şey yapmadım… “

Adamın yalvarması bittikten sonra Yener Bey sakin bir sesle:
– Yanına geldiklerinde bize telefon edeceksin, “Karıcığım müşteriler geldi.” diyeceksin. Hepsi bu. Gerisini biz hallederiz. Tamam mı?

-Tamam, yaparım. Vallahi de yaparım, billahi de. Yaparım. Zaten beni dövdüler, tehdit ettiler, başıma tabanca dayadılar…

General, adama yemin ettirdi. Sonra da cep telefonu, metal rengi saati, rengi atmış cüzdanı, siyah kemeri, beyaz mendili, lacivert tarağı, mavi çakmağı, çoğu içilmiş sigara paketi kendisine teslim edildi. Bir polis memuru adamı alıp götürdü.

Odadan çıkarken müfettiş emreden bir sesle bağırdı:

“Her gün akşam ve sabah bana bilgi vereceksin. Geldiklerinde mutlaka haber uçuracaksın. Tamam mı?”

“Tamam efendim.”

Birlikte Hüseyin’in durumunu görüştüler. Müfettiş bu arada telefon edip Hüseyin’e ulaşmaya çalıştı. Fakat nafile. Telefon kapalıydı, cevap vermiyordu. Arayıp teselli etmeye karar verdiler. General kahvesini bitirdikten sonra ayrıldı.

Öğleden sonra müfettişin ve bütün dünyanın beklediği açıklama geldi. Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek ekranlardaydı. Yüzü kızarmış, ak saçları daha da ağarmış, saçlarını iyice kısaltmıştı. Üzerinde lacivert bir elbise vardı. Herkes bakanın ne söyleyeceğini merak ediyordu.

1960’ta 47 albay darbe yapıp Adnan Menderes hükümetini alaşağı etmiş; Menderes, Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’yu idam ettirmişlerdi. 197 l’ de kuvvet komutanları hükümete muhtıra vermiş, Süleyman Demirel hükümetini istifa ettirmiş, CHP’li Nihat Erim’e hükümet kurdurmuşlardı. 1980’de ordu yönetime el koymuş, Meclis’i kapatmış, parti liderlerini Zincirbozan’a hapsetmişti. 28 Şubat 1997’de Necmettin Erbakan başkanlığındaki hükümet, MGK’nın aldığı 28 Şubat kararları sonucu istifa etmek zorunda kalmıştı. Kamuoyu benzeri bir kırılma yaşanabileceği endişesini taşıyordu. CHP’liler zil takıp oynuyorlardı. Seçim meydanlarında yenemedikleri rakiplerini, darbeci generallerin yardımıyla tuş etme fırsatı yakaladıklarını sanıyorlardı.

Müfettiş ekrana kilitlenmişti. Acaba hükümet çekiliyor muydu? Eğer öyle bir açıklama gelirse şoförü korkutarak Gizem’i kaçıranların izini sürmek imkânsızdı. Zahide mahvolacaktı. Müfettişin psikolojisi iyiden iyiye bozulmuştu. Her şeyi bırakıp tedavi için İsviçre’ye gitmesi gerekebilirdi.

Dikkat kesildi. Dudaklarını ısırıyordu. Ellerini yumruk yapmıştı. Ayaklarını titretiyor, sandalyesinde oturamıyordu. Tüyleri diken diken olmuştu. Gözlüğünü çıkarıp gözlerini
ovuşturdu, sonra yeniden taktı. Dizlerini ovuşturmaya başladı. Hükümet sözcüsü, e-muhtırayı ele aldı, demokratik sistemden, AB kriterlerinden söz etti.

Sonra da Genelkurmay’ın Başbakanlıkta bağlı, hükümetin emrinde bir kurum olduğunu, cumhurbaşkanlığı seçiminin Anayasa’ da belirtilen şekilde yapılacağını söyleyiverdi, Anayasa’da her kurumun görev ve yetkileri belirtilmişti. Türkiye Cumhuriyeti, demokratik bir hukuk devleti idi. Anayasa gereği Meclis, cumhurbaşkanını seçecekti.

Demokrasi dışı adımlara fırsat verilmeyeceğini söyleyiverdi. Müfettiş rahatlayıverdi. Hükümet dik durmaya karar vermişti. İlk defa sivil irade, muhtıracılara boyun eğmiyordu. “Yaşasın .. ” diyerek ayağa fırladı. “İşte bu kadar!. Şimdi muhtıracılar düşünsün ne yapacaklarını!”

Odada adımlamaya başladı, Hızlı hızlı düşünüyordu. Kızını kaçıran haydutların izini sürecek, er geç onlarla hesaplaşacaktı. Hüseyin’e yardım etmeliydi. Malatya’ya telefon açıp savcıya bir an önce dosyayı tekemmül ettirip dava açmasını söylemeliydi. Danıştay davasını iyi takip etmeliydiler. Atabeyler çetesinin yargılanma süreci devam ediyordu. Dink cinayeti ile Malatya’da işlenen cinayet arasındaki bağlantıları araştırmalıydılar.

Elizabet’in kaza geçirmesi kötü olmuştu. Eli telefona gitti. Hüseyin’i yeniden aramaya başladı. Hüseyin’i mutlaka yanına almalıydı.

OPERASYON PİYON

Zarfı açıp okumaya başlayınca müfettişin gözleri parladı. Dizinin ağrılarını unutuverdi. Mesleki refleksi, fiziki duygularını bastırmıştı, Mektupta korkunç bir planın ihbarı vardı. Başbakan’a suikasttan söz ediliyordu.

“Ben Engin Bağbars. Uyuşturucu kaçakçılığından tutukluyum. İçeri düşmeden önce İstanbul İl Jandarma Komutanlığı haber elemanıydım. Süreyya Başçavuş ile devamlı görüşüyorduk. Beni, Üsküdar Emniyeti Müdür Yardımcısı Hakan Mutlu ile tanıştırdı. Etrafında Gökhan Başoğlu, İrfan, Fadıl isimli şahıslar vardı. Kendilerini “derin devlet” olarak niteliyorlardı. Bu adamlar, başbakan öldürmeyi planlıyordu. Bana silah verdiler. Beni Muzaffer Tekin’le Fenerbahçe’deki ofisine götürüp tanıştırdılar. Tekin memnun olduğunu söyledi, ofisine gidip gelmemi istedi. Tekin’in şef pozisyonunda olduğunu gördüm. O günlerde Gökhan, Ankara’da Özel Harp Dairesi’nde eğitim almaya gideceğimizi söyledi, kabul etmedim. O zamandan beri beni öldürmeye çalışıyor. 1O.2,2006’da başbakana mektup yazıp darbe yapılacağım ihbar ettim. Mektubun arkasından Hakan Mutlu tutuklandı, Sauna ve Atabeyler operasyonlar yapıldı. Ben de içeri düştüm. İçerde beni tehdit etmeye başladılar. Semih Tufan Gülaltay’ın da içinde bulunduğu gurup suikast çabası içinde. Taksim’de eylem düzenleyip kargaşa çıkarma planlan var. Bu pis adamlardan her şey beklenir… “

Müfettiş hemen mektubu scainerde taradı. Dosya haline getirdi ve Mehmet Yavuz’a mail olarak gönderdi.

Mehmet Yavuz, işin şakaya gelir tarafı olmadığını görüyordu, hemen bir ekip oluşturdu. Çeteye, derhal baskın vermeliydi. Ekiple birlikte Semih Gülaltay’ın kurduğu Ulusal Birlik Harekâtı Platformu derneğinin Kadıköy’deki Şibiroğlu İş Merkezi’ndeki adrese baskın verdi. Gülaltay’ın telefonu zaten teknik takipteydi. Bir arkadaşına demekte buluşmak üzere randevu verdiği tespit edilmişti, Ondan önce demek binasına
yerleşmeliydiler. Demekte Gülaltay’ı Mehmet Yavuz ve ekibi karşıladı.

Gülaltay karşısında polisleri görünce şoke oldu. Renkten renge girdi.

Dudaklarını ısırdı. Kendi kendine küfürler savurdu.Dönüp kaçmayı denedi; fakat kapı çoktan tutulmuştu. Yapabileceği bir şev yoktu. Mecburen ellerini kelepçeye uzattı. Gözleri bağlandı ve ekipler onu arabaya bindirdiler. Bilgisayarlara ve demekteki bazı dokümanlara el kondu. Dosyalar karıştırılırken Ulusal Birlik Komitesi’nin listesi bulundu. 36 kişilik listenin sonunda Muzaffer Tekin ismi vardı. ADD Başkanı Şener Eruygur’un adı “onursal başkan” olarak geçiyordu. Mehmet Yavuz’un kafasında şimşekler çaktı. Burada darbecilerin listesi vardı. Şener Eruygur’u emekli Oramiral Özden Örnek’in günlüklerinden tanıyordu. “İflah olmaz darbeci” olarak literatüre geçmiş, emekli olduktan sonra ADD’yi ele geçirmişti. Cumhuriyet mitingleri, kaos ve darbe söylentileri, rektörlerle birlikte düzenlediği mitinglerde taşıttığı “ordu göreve” pankartları medyada çok tartışılmıştı.Arama bittikten sonra ekip, Gülaltay’ı da alarak emniyete döndü. Mehmet Yavuz, hemen Semih Tufan Gülaltay’ı sorguya aldı. Başbakan’a suikast planlarını sordu. 2006 yılında Maltepe’de bir açılışa katılacak olan başbakana suikast için Ahmet Fulin, Emre Günaltay ve Dursun Gürler’le birlikte nasıl bir plan yapmışlardı. Günaltay omuz silkti, dudak büktü, yüzü gerildi, fena sinirlenmişti.

-Bunlar iftira, saçma sapan şeyler!

-Peki, Türk Solu dergisinin 75. sayısında “Başbakan Adnan Menderes’in başına gelenlerden ders almadı.” diyorsun. Bu ne demek?

-Tayyip Erdoğan’ın izlediği dış politika Türkiye’yi adım adım bir harp tehdidine ‘götürmektedir. Ülkesini dış güçlerle birlikte felakete sürükleyen bir başbakanın sonunun Adnan Menderes’e benzeyeceğini söyledim.

-Eskiden Türkiye’nin dört bir yanı düşmanla çevrili denirdi. Şimdi bütün komşularımızla iyi ilişkilerimiz var.
-O size göre. Örgüt başka türlü düşünüyor.
-Örgüt neyi amaçlıyor?

-Kendinizi benden akıllı sanmayın. Her şeyi düşünür.

-Mesela?

-Sizin gibileri içeri atmayı filan…

-İyi o zaman, ben seni içerde demlendireyim de hayal kırıklığı yaşama.

Mehmet Yavuz odayı terk etti. Genç polislerden, tutuklunun izbe bir odaya konmasını istedi.

 İHBAR VE BİR DEVRİN BAŞLANGICI

-Alo ben Şevki. Kiminle görüşüyorum?

-Müfettiş, Müfettiş Safa.

-Ne müfettişi?

-Polis müfettişi, Şevki Bey söyleyin, sizi dinliyorum.

-Bakın, size bir adres vereceğim. Ümraniye Çakmak Mahallesi’nde, muhtarlığın karşısındaki tek katlı bir bina var. Önünde büfe bulunuyor. Binanın çatısında elektrik direğinin yanında 27 adet savunma ve taarruz tipi el bombası var, üzeri siyah renkli naylonla örtülmüş, yeşil renkli, her iki tarafında taşımak için halattan ip bulunan ahşap kasa şeklindeki sandıkta.

 Ayrıca C-4 patlayıcı madde bulunuyor. Patlayıcı madde Mehmet Dernirtaş’a ait. O koymuş oraya. Bu patlayıcıları bir astsubaydan temin etmiş. Mithatpaşa Caddesi ile Samanyolu Caddesi’nin birleştiği sokaktaki Yiğit Büfe ve Kardak Balıkçısının yanındaki tek katlı binada. Evin çatısında, direğin dibinde. Tamam mı?

-Not aldım. Peki, sen kimsin?

-Ben mi? Söyleyeyim. Adım Şevki Yiğit, Hasan Oğlu Asiye’ den olma, 04. 11.1959 doğumlu, Trabzon ili, Of ilçesi, Eskipazar Merkez Mahallesi’nde otururum. Büfeyi işleten Ali’nin babasıyım.

-Çok güzel. Neden bizi arıyorsun?

-Bu kişiler, gizli dolaplar çeviriyor. Benden söylemesi. Hainler her gün bir yerde bomba patlatıyorlar. Haberiniz olsun, dedim. Memleketi cehenneme çevirecekler bunlar. Memleket bomba, mermi, silah, tabanca tarlası. Üzerine gitseniz iyi olur.

– Adresi yazdım. İlgileneceğiz. Dolap çevrildiğini nereden biliyorsunuz?

-Memleketi karıştırıyorlar, görmüyor musunuz? Arama yapacağınız yer oğlumun evi. Dikkat edin, çocuğa bir zarar gelmesin.

Müfettiş müthiş heyecanlanmıştı. Kalbi güm güm vuruyordu. Dizlerini ovuşturdu. Gözlüğünü çıkarıp yeniden taktı. Koltuğa asılı ceketini alıp giydi.

“Ümraniye Çakmak Mahallesi’nde taarruz tipi bombalar… ” diye söylendi. General Yener’e söylememeli, sürpriz yapmalıydı. Acaba İzmir, Kordon’ da patlayan bomba ile ilgisi var mıydı?

Hemen ayaklandı. El çantasını aldı. Gözlüğünü yeniden kontrol etti. Yerinde duruyordu. Eğilip sağ eliyle önce sağ, sonra sol dizini ovuşturdu. Romatizmaları yerli yerindeydi. Her dizini ovuşunda, ah bir kurtulsam kurban keseceğim diye mırıldanırdı.

“Allah’ım, bir iyileşsem kurban keseceğim.”

Elini ceketinin cebine attı. Arabanın anahtarını buldu. Gömleğinin yakasını düzeltti. Gözlerini kırpıştırdı. Diyarbakır’ da operasyon sırasında arabası bombayla havaya uçurulduğu zaman kaburga kemikleri kırılmıştı. Kaburgasını yokladı, hala ağrıyordu. Bir kemik sanki kalbine batıyordu. Yüzbaşı Hüseyin fena yaralanmıştı olayda.

Elizabet  Amerika’ dan gelmiş ve onu alıp götürmüş, Amerika’ da tedavi ettirmişti.

“Zavallı Elizabet. . . Kim derdi ki bir mezar taşı bile olmayacak.”

Keçiborlu dağlarının yamaçlarında kaybolmuştu. Hüseyin, kemiklerini bile bulamamıştı. “Ah abi, derdim büyük. Bir yığın ceset parçası, çamaşır, el, kol, ayak… Hangi uzvun kime ait olduğunu bilmek imkânsız. Her uzuvdan bir parça alıp hepsine DNA testi yapmaya imkân yok. Elizabet’in bir parçasını bile bulamadım ki mezar yapayım.”demişti telefonda. Günlerce uçağın düştüğü dağda kalmış, araştırma yapmıştı.

Binayı terk etti. Arabaya doğru yürüdü. Uzaktan Megane’nin sağına soluna baktı. Aklaşınca altına doğru iyice eğilip kontrol etti. Ön tarafa cam ve silecek arasına baktı. Ahmet Taner Kışlalı’yı öldüren bomba arabanın sileceğine bağlanmıştı.

Uğur Mumcu’yu öldüren bomba ise arabanın altına motor sistemine bağlanmıştı. Ogün bugün arabanın altını, üstünü kontrol etmeyi alışkanlık haline getirmişti. Uzaktan kumanda ile patlatılan bombalara karşı da sağda solda kurulu düzenek var mı diye bakıyordu. “Ümraniye’de taarruz tipi bomba… ” diye mırıldandı. Cumhuriyet’e bomba atılmıştı. Kışlalı ve Mumcu cinayetleri bomba ile işlenmişti. Prof. Bahriye Üçok, Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu bomba ile öldürülmüştü. Bombadan oldum olası korkardı. Kendi arabasına da iki defa bomba konmuştu. Birisi Ankara’da kapının önünde… Araba havaya uçmuş, kendisi gözlerini hastanede açmıştı. Diyarbakır’dakini ise Zahide telefonla haber vermiş, müfettiş kaç, demişti. O korkunç suikastı, ufak tefek yaralarla atlatmıştı. Ama Hüseyin…

Arabanın kapısını dikkatle açtı. Koltuğa oturdu. Kalbi güm güm vuruyordu. Anahtarı yerleştirdi. Çalışması için düğmeye bastı. Sanki araba havaya uçacakmış gibi gözlerini yumdu. Motor sesini duyunca rahat etti.

Arabayı vites e takıp yürüdü. Sabaha Ümraniye’de olmak istiyordu. Operasyonu Mehmet Yavuz’la birlikte yapacaklar, büyük balığı birlikte tutacaklardı. “Er veya geç tutarız.” demişti Mehmet Yavuz…

Müfettiş ertesi gün İstanbul’a geldi. Ümraniye Güngör Sokak’taki manavı buldu. Sahibi Ali Yiğit’le tanıştı. Genç, yakışıklı ve cesur bir adamdı. Kendini tanıttı. Niçin geldiğini anlattı.

“Babanın selamı var, bana yardımcı olacağını söyledi.”
“Olurum da… Yalnız çatıdaki bombalar komutanın.” dedi

Ali Yiğit. Şaşkındı.

“Komutan da bize yardımcı olacak.”
“Nasıl yani? .. “

“Biz ona yardımcı olacağız senin anlayacağın. Bombaları daha emniyetli bir yere, mesela emniyetin deposuna kaldıracağız. Burada ne olur ne olmaz. Yangın çıkar, bilmem ne olur. Öyle değil mi?”

“Bilmem… “

“Düş önüme. Çarşıya çıkıyoruz ve sandığı aşağı indiriyoruz. Hadi bakalım.”

Ali Yiğit, başına iş aldığını anlamıştı. Şaşkındı, pişmandı, eli ayağı titriyordu. Elini bir çenesine götürüp düşünüyor, bir indirip cebine sokuyordu.

Müfettiş kararlı bir sesle:

“Sana önüme düş dedim, ekipler gelene kadar sandığı çatıdan indirelim.”

Ali Yiğit çaresiz yürüdü. Birlikte tek katlı binanın çatı katına çıktılar. Şevki Yiğit’in tarif ettiği gibi, çatıda direğin dibinde, renkli naylonlarla üstü örtülmüş ambalajlı sandıkları buldular. Müfettiş sandıkları açtırdı. El bombaları ve C-4 patlayıcı vardı.

Hemen Mehmet Yavuz’u aradı ve çok acele bir ekiple gelmesini istedi. Hüseyin’i aradı. “Sürpriz gelişme var, çabuk gel.”, dedi.

Hüseyin, eşine ait birkaç kemik bulup sembolik bir mezar yapma derdindeydi. Müfettiş onu meşgul etmek ve kendini daha fazla dinlemesini engellemek istiyordu. Hüseyin, müfettişin ısrarına dayanamayıp İstanbul’a gelme sözü verdi.

Sandıkları aşağı indirdiler. Tutanak tuttular. Müfettiş, el bombalarının kime ait olduğunu sordu. Manavın şaşkınlığı üzerindeydi, kem küm ediyordu. Ekipler gelince içinde 27 el bombası bulunan sandıkla beraber manavı da aldılar, Vatan Caddesi’ndeki emniyet binasına geldiler. Müfettiş, Mehmet Yavuz’un odasına yeniden yerleşti. Ali Yiğit’i sorguya aldı. Bombalar kriminal inceleme laboratuarına gönderildi.

Oklar emekli astsubay Oktay Yıldırım’ı gösteriyordu. Ali Yiğit, amcası Mehmet Demirtaş’ın askerdeki komutanı olan birinin bombaları getirip saklamasını istediğini söylüyordu.

Müfettiş, bu ismi çok iyi tanıyordu. Limandaki önemli toplantıya katılmıştı. Osman Yıldırım onun Muzaffer Tekin’in timinde olduğunu söylemişti. Mehmet Yavuz’daki resimde
Veli Küçük, Fikri Karadağ, Muzaffer Tekin’le birlikte görünüyordu. Bayrak mitinglerinde en görünür yerlerdeydi, Bilgi Üniversitesindeki “Ermeni Konferansı” protestocuları arasında en öndeydi. Türk Ermeni Kilisesindeki toplantıda aynı ekip birlikteydi. Yıldırım, uzun boyu, sivri çenesi, öfkeli yüzüyle her yerde dikkatleri üzerine topluyordu.

“Müfettiş, başını belaya soktun. Derhal bombaları iade et, yoksa fiyakanı bozarlar. Sokrates” Heyecanlandı. Ürperdi. Kokmaya başladı. Tehlikeli bir yolun virajına girdiğini seziyordu. Oturduğu masadan kalktı. Ellerini cebine sokup düşünmeye başladı. İtalyan Savcısı Felice Casson’u hatırladı. Devlet içine yuvalanmış Gladio örgütüne ulaştığı zaman çok tehditler almış; fakat savcı yılmamış, yoluna devam etmişti.

Hemen sorgu odasından çıkıp Mehmet Yavuz’a gitti. Masanın önündeki koltuğa çöktü. Başını tavana dikti. Gözlerindeki korkuyu görmesin diye Mehmet Yavuz’a bakmıyordu. Ellerinin titrediği belli olmasın diye cebine sokmuştu.

-Bu iş karanlık. Eli kanlı bir çete ile yüz yüzeyiz. Oktay Yıldırım ismini duydun mu?

Mehmet Yavuz ciddi bir yüz ve çok ciddi bir ses tonu ile:
– Şu Reina horozu, senin Tekin’in adamı.

– Benim Tekin mi? Emekli yüzbaşının adamı mı?
– Sorgulamada adı geçiyor mu?

– Bombaları o getirip saklamış, onu da almamız lazım.
– Dur, bir dakika, dedi polis şefi.

Bir an müfettişe dikkatlice baktı.

– Sen titriyorsun, dedi. Yüzün kireç kesilmiş. Tüylerin diken diken olmuş.

Müfettiş aldığı mesajı gösterdi. Sokrates hikâyesini anlattı.

-Her adımda beni takip eden biri. Sürekli ayrı bir telefondan beni tehdit eder. Mesajları zehir zemberek.

– Ver şu telefonu! Ben kime ait olduğunu araştırayım. Kabadayının kim olduğunu eninde sonunda buluruz. Telefonu alıp mesajı not aldı.

–Bu konuya eğileceğim, dedi.

Sonra bilgisayara eğildi. Oktay Yıldırım araştırması yaptı. Bir polis memuru çağırarak Oktay Yıldırım’ın dosyasını getirmesini söyledi. Bu arada müfettişe çay ısmarladı. Gelen dosyaya birlikte baktılar.

 Oktay Yıldırım her türlü Ulusalcı eylemin en başında idi. Protestolar, mitingler, yürüyüşler…

Bilumum karıştırma eylemlerinde o vardı. Mehmet Yavuz masanın başına geçti. Başını elleri arasına aldı. Düşüncelere daldı.

Müfettiş, Gizem’i düşünüyordu. Şoför Cem’ den haber yoktu. Eşi karalar bağlamış, talihine ağlıyordu. Sokrates’ten aldığı tehdit midesini bulandırıyor, vücut kimyasını bozuyordu. Sinir sistemi felç olmuştu.

Mehmet Yavuz ayağa kalktı. Yüzü barut gibiydi. Ciddi bir sesle:

– Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç. Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç. Bu şarkıyı hatırlıyorsunuz değil mi?

-Evet. Sözleri Yahya Kemal’e ait.

– Dönülmez bir yoldayız arkadaş. Çok ciddi ve çok tehlikeli bir dönemece giriyoruz. Yol büyük balık Veli Küçük’ e kadar gider. Belki daha da öteye. Riski göze alıyor muyuz?

– Bilmem. Yo, hayır…

Elini çenesine dayadı. Düşündü. Başını kaldırdı. Dik ve sert bir sesle:

-Almamız lazım. Her gün tavuk gibi yaşayacağımıza bir gün horoz gibi yaşayalım. Asker emeklilerinin suç işleme lüksü mü var? Yasalar karşısında herkes eşit değil mi?

-Bazıları daha fazla eşittir, biliyorsun.

– Felsefe yapmayı bırak. Bir astsubay parçasından korkmayalım.

– Peki, en güvendiğim ekibi gönderiyorum.

Yerine oturdu. Bakışlarını tavana dikti. Ellerini çenesine dayadı. Dişlerini gıcırdattı. Alnının ovuşturdu. Şakaklarını ovaladı. Sonra müfettişe döndü:

-Astsubayın generallerle bağlantılarını bile bile yürüyoruz değil mi?

-Biliyoruz, dedi müfettiş kararlı bir sesle.

Düğmeye bastılar… Reina’da güvenlik görevlisi olan Oktay Yıldırım’ı yakalayıp getirilecekti.

Uzun boylu, geniş omuzlu, karakaşlı, kara gözlü, 40 yaşlarında biriydi Oktay Yıldırım. Kuva-yı ‘Milliye Derneği İstanbul şube başkanıydı. Birçok gösteride en önde yer almıştı. Elleri arkadan bağlıydı. Sorgu odasında gözleri bantlıydı. Bir tabureye oturtulmuştu. Sinirleri gergindi.

Müfettiş ilk olarak bombaları nereden aldığını sordu.
-Benimle bir ilgisi yok, ne bombası?

-Koli bandı üzerinde sağ ve sol el işaret parmaklarının izleri var. Makine Kimya Enstitüsü malı, Amerikan ve Alman üretimi bombalar. Sivil bir adama ait olması imkânsız.

Zanlı irkildi, kuruyan dudaklarını yaladı, dişlerini ısırdı, sustu. Müfettişin ısrarı üzerine, “Bombalar bir çöplükte bulunmuş olabilir.”, deyiverdi.

Müfettiş güldü.

“Ne zamandan beri Kara Kuvvetleri Komutanlığı envanterine kayıtlı bombalar çöplüğe atılıyor? Çok şakacısın!”

Sonra, Muzaffer Tekin’i nereden tanıdığını sordu.
-Tanımam.

-Danıştay saldırısından sonra kendini bıçaklayıp hastaneye yatırılan Tekin’i hastanede en çok sen ziyaret etmişsin. Tekin gözaltına alındığında, “Sayın komutanım, bu abdestle bu namaz kılınmaz. Bu köprünün altından çok sular akacak.”diye bağırmışsın. Kamera kayıtlarında var. Hangi sular akacak?

– Köprünün altından sudan başka ne akar? Boğaz Köprüsü’nün altından akan sulan kastettim. Reina’nın önünden Boğaz sulan akar hep.

-Danıştay sorgusundan kurtulunca Tekin’i yanaklarından öpüp ilk kutlayan sensin. Kuva-yı Milliye Derneği’nde yolunuz kesişmiş. Bayrak mitinglerinde birlikte poz vermişsiniz.

-Susma hakkımı kullanıyorum.

– Daha başka nerelerde bomba depolan var?

-Konuşmama hakkım var.

Oktay, birden sustu ve bir daha ağzını bıçak açmadı. Müfettiş ne sorduysa havada kaldı. Adam sanki duymuyordu.

İkinci bir tim Danıştay saldırısından sonra tutuklanan ve delil yetersizliğinden salıverilen Muzaffer Tekin’in peşine düşmüştü. Evi ve adresi belliydi. Yakalanıp getirilmesi an meselesiydi.

Birkaç saat içinde beklenen haber geldi. Tekin evinde ve ofisinde yoktu. Nereye gittiği tespit edilemiyordu. Müfettiş geç vakte kadar bekledi; fakat istediği haber gelmedi.

Mehmet Yavuz da tedirgin olmuştu. İstanbul polisi, evi ve adresi belli birini bulamıyordu. Telefonu susmuştu. Cep telefonu cevap vermediği gibi, evini de aramıyordu.

Tekin, daha önce de izini kaybettirmiş ve bir eski arkadaşının evinde kalmıştı. Eski Cumhuriyet Başsavcısı ve avukatı Ertaç Giray, ona sadece hukuki savunma taktikleri vermiyor; kaybolma ve saklanma stratejileri de çiziyordu.

Polis, avukatın telefonlarını da dinlemeye aldı.

Danıştay’da cinayet işlendiği gün Ertaç Giray, Tekin’i aramış ve ortalık duruluncaya kadar kaybolmasını tavsiye etmişti. Tekin, hemen eski tim arkadaşı emekli Binbaşı Zekeriya Öztürk’ü aramış ve birlikte ne yapacaklarına kafa yormuşlar, sonunda İstanbul’un dışında bir yere kapağı atması gerektiğine karar vermişlerdi. Kapı komşusu Zeki Çağman ve İsmail Paker ile birlikte Beykoz Çavuşbaşı’ndaki emekli Astsb. Mahmut Öztürk’e gitmişlerdi. Mahmut Öztürk, askerlik arkadaşlaydı. Ketum biriydi. Dost canlısıydı ve arkadaş satmazdı.

Mahmut Öztürk, eski dostlarını çok iyi karşılamış, akşama kadar piknik yapıp Çavuşbaşı’nda vakit geçirmişlerdi, Ortalık çalkalanıyordu. Herkes Danıştay cinayetini konuşuyordu. Muzaffer Tekin, Alpaslan Aslan, Muzaffer Parlak, Osman Yıldırım isimleri havalarda uçuşuyor; medya sakız yapmış bu isimleri çiğniyordu. Tekin ve Parlak polis tarafından aranıyordu. Tekin’in morali çok bozuktu. Akşama kadar bir kere olsun gülmedi. Sohbetlere katılmadı, ağzını açıp konuşmadı.

Çağman, akşamüzeri Mahmut, “Muzaffer Bey’in sorunları var, burada kalmak istiyor, misafir edebilir misin?”, dedi.

Mahmut Bey, anlayışla karşıladı, Morali bozuktu. Evine gitmek istemiyor olabilirdi.

“Kalsın.” dedi.

Misafirler geç vakit gittiler. Onlardan sonra da herkes odasına çekilip yattı. Tekin’ e, ormana bakan oda hazırlanmıştı. Kuş sesleri, çam kokulu rüzgâr esintileri, çekirge şarkıları arasında nefis bir uyku çekerse dertleri hafifleyebilirdi. Böyle düşünmüştü Mahmut Bey.

Ertesi gün misafiri düşünerek kalktı. Kahvaltı hazırlamalıydı. Evde kimse yoktu. Çoluk çocuk memlekete gitmişlerdi. Markete gidip bir şeyler almak için dışarı çıktı. Alışveriş yaptı. Alt katın balkonuna sofra hazırladı. Misafiri çağırmak için üst kata çıktı.

Gördüklerine inanamadı. Misafir, yeşil çamlara bakan, orman havası esen, cennet manzaralı balkonda kanlar içinde yatıyordu. Afalladı. Olamazdı. Hemen yanına gitti.

-Geçmiş olsun Muzaffer Bey. Ne oldu böyle?

Elinde küçük bir bıçak vardı. Göğüs hizası oldukça kanlıydı, gömleği kan revandı. Kan akmaya devam ediyordu. Saçları dağınıktı, yüzü mosmor kesilmişti. Balkona serilmiş yatıyordu.

Güç duyulabilen bir sesle:

-Danıştay olayında adım geçiyor… Güya Alpaslan’ı ben azmettirmişim… Ben şerefle şanla subaylık yaptım. Adımı lekelediler. Bunu gururuma yediremedim… Bıçağı yanı başına koydu. Küçük bir çakı idi.

Mahmut Bey, “Bu bıçak adam öldürmez”, diye düşündü. Başına iş almıştı. Hemen başına çorap ören Çağman’ı aramalı ve bu beladan kurtulmalıydı. Hızla alt kata indi ve Çağman’a telefon etti, vakayı haber verdi ve acele ambülânsla gelmesini söyledi. “Bekliyorum”, diyerek telefonu kapattı.

Uzun süre alt katta ne yapacağını düşündü. Kahvaltı zehir olmuştu.

Çok geçmeden Zekeriya Öztürk ve İsmail Paker geldiler. Onları görünce yüreğindeki ateş kısmen söndü. Birlikte hemen üst kata çıktılar. Tekin’in başına çöktüler. Pamuk, kolonya, gazlı bez getirmişlerdi. Hemen yaralının başına çöküp alelacele yarayı temizlediler. Sardılar, bandadılar. Sonra da kollarına girip karga tulumba aşağı indirdiler ve arabaya attılar. Mahmut Bey, bıçağı ve Tekin’in intihar ettiğine dair notu bir poşete koyup Öztürk’e verdi, bunu kolluk kuvvetlerine ver, dedi. Gelenler, apar tapar, kendisiyle vedalaşmadan Acıbadem Hastanesinin yolunu tuttular.

Mahmut Bey, daha sonra Tekin’e ait intihar notunun polise teslim edildiğini, ama bıçağın verilmediğini öğrenecek ve Zekeriya Öztürk’ e bıçağı neden vermediğini soracaktı. Öztürk, kendisinden beklenmedik bir şekilde kızıp köpürecek ve öfkeyle Mahmut Bey’in üzerine yürüyecekti. Ağzından ateş yalımı sözler dökülecektir.

“Sen kim oluyorsun da benden hesap soruyorsun lan! Kendini fasulyeden nimet mi sayıyorsun kartaloz!”

Müfettiş, Tekin’i hastanede ilk bulan ve ifadesini alan kişiydi. Şimdi yine onu arıyordu. Günler günleri, polis Tekin’i kovalamaya başladı.

 Müfettiş, Boğaz’daki polis evinde kalıyor, her gün iki defa Zahide’yi arıyor ve Gizem’le ilgili haber olup olmadığını soruyordu.

Rasim Bey de en sık aradığı isimler arasındaydı.

O da bir haber alınamadığını söylüyordu. Hüseyin, Elizabet’in bindiği uçağa ait birkaç eşyadan başka bir şey bulamamış, sonra da Isparta’ya veda edip İstanbul’a dönmüştü. Günlerini müfettişle birlikte araştırma ve soruşturma yaparak geçiriyordu.

Oktay Yıldırım’ın Reina’daki ofisinde yapılan aramalarda elde edilen bir flash disk, ikisini de çok şaşırtmıştı. Hem şaşırmış hem de sevinmişlerdi, Yıllardır aradıkları örgütün yapısına ulaşmıştılar. Ellerine “Lobi Ergenekon” isimli “çok gizli” bir yazı geçmişti. Word belgesi olarak yazılmış olan yazı Türkiye Gladio’sunun çatısını gösteriyordu.

“Lobi Çok Gizli Aralık 1999” başlıklı belge, Türkiye Gladio’sunun adını veriyordu:

“Ergenekon”

Müfettiş ve Hüseyin, günlerce Ergenekon’un yapısı üzerine çalıştılar. Yapılanmayı çözene kadar akla karayı seçtiler. Örgüt çok özel bir yapıya sahipti. Şema şöyle idi:

  1. Merkez
  2. Araştırma ve bilgi toplama birimi
  3. Analiz ve değerlendirme birimi
  4. Finans ve ticaret birimi
  5. Kültür ve bilim
  6. Teori ve senaryo
  7. İletişim ve propaganda
  8. Hukuk
  9. Uluslar arası ilişkiler

Organizasyonun nasıl işlediği şöyle tarif ediliyordu:

“Dokuz departman örgütün tümünü oluşturur. Departmanlar, Ergenekon tarafından örgütün merkez üyeliğine atanmış beş sivil tarafından yönetilir. Beş sivil yöneticinin Ergenekon ile teması
ise atanmış ve güvenilir iki sivil personel ile sağlanır. Departman başkanları merkezdeki beş yönetici tarafından seçilir ve yönlendirilir.”

Şema belliydi; fakat bu şemaya göre Ergenekon’da yer alanlar kimlerdi? Kim, örgütün neresinde yer alıyordu? Beş sivil kimlerden oluşuyordu? Onlarla örgütün irtibatını kuran iki kişi kimdi?

Müfettiş, Hüseyin, Mehmet Yavuz, Rasim günlerce buna kafa yordular. Oktay Yıldırım ser verip sır vermiyordu. Muzaffer Tekin’e ulaşılamamıştı. Veli Küçük’ün şemanın neresinde olduğunu çok merak ediyorlardı.

Mehmet Yavuz’un odasında çay içiyorlardı. Hüseyin, çayından bir yudum aldı. Siyah gocuğunun yakasını düzeltti. Beyaz çizgili mavi kravatını evirip çevirdi. Bakışlarını tavana dikti, çenesini eliyle kaşıyordu:

-Diyelim ki hukuk departmanında Kemal Kerinçsiz var, İzmirli avukat Fuat Turgut ile beraber.

-Operasyon biriminin başında Veli Küçük olmalı, dedi Mehmet Yavuz.

  -Öyle bir birim yok, diye itiraz etti müfettiş.

Mehmet Yavuz düşünmeye başladı. Elini şakağına dayadı. Daldı gitti.

Hüseyin elini çenesine dayamış düşünüyordu.

Elizabet’le tanıştığı Diyarbakır günlerini, Grand Hotel serüvenini, Amerika maceralarını, Bağdat’taki acılı günleri düşündü. Keçiborlu’nun göğü delen dağları, sarp yamaçları, yalçın kayalıkları aklına geldi. Kim bilir hangi kaya parçası arasında kalmıştı? Hafta sonu tekrar Keçiborlu’ya gidecekti. Mehmet Yavuz’un dalgınlığı onu uyandırdı. Elindeki kalemle önündeki şemaya isim yerleştirmek için kendini toparladı.

– Bakın, dedi. Bana kalırsa, merkezle irtibat sağlayan iki kişi Veli Küçük ve Muzaffer Tekin olmalı. Bahçeşehir’deki toplantıda bulunan; Cumhuriyet bombacılarına ve Danıştay cinayeti faillerine bomba veren kişiler bunlar…

-Şener Eruygur, herhalde en tepede olmalı, dedi müfettiş. Eğer locadan biri değilse…

-Sivil beş kişiden biri Doğu Perinçek, biri Kemal Alemdaroğlu, biri İlhan Selçuk olabilir. Öteki ikisi kim acaba?
Polisin dinleme kayıtlarında Doç. Ümit Sayın, Doç. Emin Gürses’in adı çok geçiyor. O ikisi olabilir mi?

-İkisi de darbe taraftarı. Askeri okullarda ders veriyorlar, konuştukları komutanları kışkırtıyorlar.

-Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün örgütün bir yerinde olmalı, çok çabalıyor, dedi Rasim. Bana kalırsa finans departmanının başındadır.

– Fikri Karadağ, kesin Analiz ve Değerlendirme biriminin başındadır. Hüseyin Görüm ve ekibi ona bağlıdır.

– Bence en tepedeki beş kişi arasında İsmail Hakkı Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu, Çevik Bir gibi orgeneraller vardır, dedi Mehmet Yavuz. İletişim ve propaganda biriminde Mustafa Balbal, Ferit İlsever, İbrahim Yıldız gibi Cumhuriyet yazarları, aynı gazetenin Washington muhabiri Elçin Poyrazlar vardır. Hani şu, Dick Cheney’in danışmanları ile Ak Partiye hangi partinin alternatif olabileceğini, Tayyip Beyin yerine kimin başbakan olabileceğini konuşan adam. Bunlar, Amerika’daki Neoconlar ve Siyonist Lobi ile irtibat kuruyordur.

-Öyle irtibatları Çevik Bir’in kurması daha makul, İngilizcesi iyi diye fikir yürüttü müfettiş. Doğan ve Karamehmet grubundan adamlar vardır, diye ilave etti.

“Ama ele geçen listelerde adı geçmiyor. Çok tuhaf.”diye ekledi. “Bunların başka yerlerde silah depoları olmalı. İtalya’daki Gladio’nun bir dünya cephaneliği çıktı. Depoları aramalıyız.” diye ilave etti müfettiş.

Ağrıları artmıştı. Dizlerini ovuşturmaya başladı. Midesi de sancılanıyordu. Bir şeyler yemeliydi. Gizem’i, kıvırcık saçlarını, karakaşını, kara gözünü hatırladı. “Babacım” diyerek boynuna sarıldığını hissetti. İçi daraldı.

“Allah kahretsin bu herifleri! Yuvamızı, ocağımızı yaktılar, yüreğimizi hançerlediler.”

“Oooof of anam, vay!”diyerek iç çekti. Yüreği fena kasılıyordu. Dayanamadı. Ayağa kalktı. Odada adımlamaya başladı. Hafta sonu Ankara’ya dönmeli, sarhoş şoförün gırtlağına sarılmalı, yavrusunun izini sürmeliydi.

Tahminler epey bir zaman devam etti. Bin türlü tahmin yapıldı, fakat yaptıkları neticede birer tahmindi. Kesin bir sonuca varmak oldukça zordu.

Müfettiş, yorulana kadar ayakta gezindi.

Sonra gelip masanın önündeki yerine oturdu.

Mehmet Yavuz ve Hüseyin’i süzdü, Elini şakağına dayadı. Bakışlarını Hüseyin’in önündeki örgüt şemasına kilitledi ve şöyle dedi:

– Benim en çok merak ettiğim şey, emekli deniz kuvvetleri komutanı Özden Örnek’in günlüğünde yer alan ve iflah olmaz darbeci olarak nitelendirdiği Şener Eruygur’un yeri. Acaba nerede? Hurşit Tolon da önemli.

– İkisi de merkezde olmalı, dedi Hüseyin. Ümit Sayın ve Emin Gürses, “araştırma ve bilgi toplama” departmanında olmalılar. Koca generaller, onların emrinde olacak değil ya… Abdüllatif Şener nerede acaba! Bakanlığı bırakıp Ergenekon’un dümen suyuna girdiğine göre…

-Cumhurbaşkanı yapacaklarmış, dedi müfettiş.

-Ha ha ha… Güleyim bari. Adam darbe yapar da cumhurbaşkanlığını Şener’ e ikram eder mi?

-AKP’yi bölmek için olta yemi. Söylenir. Vaat etmekten kim ölmüş?

Ergenekon çok bilinmeyenli bir denklemdi, fakat tespit ettikleri en önemli gerçek şuydu:

Ortalığı kasıp kavuran cinayetler Ergenekon organizesiydi. Bayrak mitingleri, Danıştay, Sauna, Atabeyler, Hrant Dink cinayeti, Diyarbakır ve Malatya cinayetleri… Hepsi Lobi Ergenekon imzası taşıyordu. Örgüt dudak uçurtan, akla ziyan işler kotarıyordu.

– Bu denklemi çözünceye kadar kafa yormaya devam edelim, dedi Mehmet Yavuz.

Müfettiş ve Mehmet Yavuz, şemayı kopyalayıp yanlarına aldılar. Ülkenin huzuruna dinamik koyan örgütün şemasını tespit için kafa yormaya, rüya görmeye ve iz sürmeye devam edeceklerdi.

-Ben bir yerde süt içmeliyim, midem kazınmaya başladı, dedi müfettiş. Ayağa kalktı.

Hüseyin de onunla birlikte gitmek istedi. Mehmet Yavuz’a veda ettiler.

SORGU

Ümraniye bombalarının keşfinden dört gün sonra Muzaffer Tekin ele geçirildi. Müfettiş, hastanede karşılaştığı sarı saçlı, uzun burunlu, artist adamı yeniden sorgulayacaktı. Kilit adam olduğu belliydi. Ser verip sır vermeyen cinstendi. Bakalım bu sefer ağzındaki kilidi açabilecek miydi? Çok heyecanlıydı. Kalbi güm güm atıyordu. Oltasına “Lobi Ergenekon”un en iri balıklarından biri takılmıştı. İri, sır küpü, karanlık limanlarda yüzen bir balık. Belki örgüt şemasını çözecekti.

Mehmet Yavuz’dan ayrılıp heyecanla soruşturma odasına gitti. Tekin’i sorgularken çok önemli ve çok büyük bir sırrı çözeceğini zannediyordu. İçinde böyle bir his vardı. Sanki bugüne kadar kafasında kör düğüm olmuş soruların hepsinin cevabını bulacaktı. Heyecanla adamın karşısına geçti. Ayak ayaküstüne attı. Arkasına yaslandı. Uzun sarı saçlar, iri burun, sarı bıyıklar, dolgun yüz hatları ve sivri çeneden oluşan yüzü süzdü. Adam sapsarı kesilmişti. Üzgündü, alın çizgileri derinleşmişti. Polis elinde sorgulanacağını hiç hesap etmemiş olmalıydı.

-Oktay Yıldırım’la nereden nasıl tanışıyorsunuz? Kuva-yı Milliye Derneğinin amacı ne?

-Tüzüğünde yazılı.

-Oktay Yıldırım, bombaları nereden aldı?

-Hasdal Kışlası’nın çöplüğünden. Onlar zaten işe yaramaz şevler.

Müfettiş güldü ve dizini ovuşturdu:

-İşe yaramaz bombalar kışlanın çöplüğüne mi atılıyor?

Tekin başını iki yana salladı:

-Olabilir, dedi.

-Aynı seriden bombalar birçok yerde daha kullanılmış. Cumhuriyet gazetesine atıldı. Hepsini Makine Kimya Enstitüsü üretmiş, Kara Kuvvetleri Komutanlığına teslim etmiş, Sauna Çetesi lideri Kasım Zengin’in gösterdiği Ayaş Tüneli’nde aynı seriden bombalar bulundu. Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevli Yzb. Nuri Bozkır’da; Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu’nun evinde; Mersin Bozön Köyü’nde ve Bursa Kemalpaşa’da… İzmir Kordon’da İbrahim Çiftçi, aynı seriden bombayla öldürüldü. Aynı el bombalan Ankara Sıhhiye’de, Sincan’ da, Gölbaşı’nda bulundu. Çankırı’da bir kişide aynı seriden 8 bomba ele geçti. Benzer bombalar, İzmir-Bornova’da bir lokantaya ve Isparta’da bir polis arabasına atıldı. Ankara- Sincan’da dere yatağında, Üsküdar’da çöp bidonu içinde bu bombalardan bulundu. Ülke cephaneliğe dönmüş. Karşımızda memleketi ateşe vermeye hazır bir örgüt var.

-Olabilir. Polisin görevi bu tür vakaları aydınlatmak.

-Onun için çalışıyoruz. Senin ofiste de aynı seriden iki adet el bombası bulundu.

– Bir şey bilmiyorum. Bir şey söylemeyeceğim.

Müfettiş, ısrarlarla bilgisayarında çıkan Lobi Ergenekon şemasını ve Tekin’in örgüt içindeki görevini sordu. Alb. Fikri Karadağ, Bnb. Zekeriya Öztürk örgütün neresindeydiler? Özellikle Karadağ, ülkeye ihanet için çalışan hainlerin listesini yaptıklarını açıklamış, bunları öldürmek için etrafındakilere yeminler yaptırmıştı.

– Mailler, dedi müfettiş heyecanla. Elektronik posta kutunuza gelen ve silmediğiniz mailler arasında çok önemli şeyler var. Mesela şu:

“Paşam, siyasi-milli akrabalık, kan akrabalığından önemlidir. Bu bağlamda dokuz kardeşimi keser, sana yediririm. Avukat Hasan Bakırcı.”

“Bu adam kardeşlerini niye kesiyor? Size ikram edecek başka şey bulamamış mı?”

-O adama sorun, benim sorunum değil.

– Aynı adam şöyle diyor:

“Tam bağımsız Türkiye’nin Allah’ı Atatürk, peygamberi Hasan Tahsin, kitabı Nutuk, ordu da namusudur.”

Müfettiş örgütün kılcal damarlarını keşfetmek istiyordu. Örgütteki gizemli yapıyı çözebilmesi için bu sorunun cevabı çok önemliydi. Heyecanla sordu:

-Örgüt içinde dinsel gizemlilik mi söz konusu? Birbirinizi kutsuyor musunuz?

-O saçmalıkları yazana sorun.

-Bir mailde Tuncay Özkan diyor ki: AKP, ABD, Talabani ve AB el ele seçime gidiyor. Türkiye 22 Temmuz’da buna CHP ve MHP’nin zaferi ile karşılık vermeli.

-Senaryo yazıyor.

-Tuncay Özkan örgütün “iletişim ve propaganda” departmanında mı, “teori ve senaryo” kısmında mı?

-Kendinizi benden akıllı sanmayın. Size sır söyleyecek değilim.

-Susurluk ekibinden eski özel hareket daire başkan vekili İbrahim Şahin şöyle diyor:

“Danıştay olayları böyle bitmez komutanım, bu şarkı böyle bitmez. Yeni sloganımız ‘Bu da bizim türkümüz, Muzaffer Tekin gerçek liderimiz.’ Saygılar.”

Müfettiş dizlerini ovuşturdu. Öksürdü, sesini akort etti ve yine heyecanla sordu:

-Hangi şarkıdan söz ediliyor? Ulaşmak istediğiniz hedef ne?
– Başkalarının saçmalıklarını cevaplamak zorunda değilim. Beni Danıştay olayına bulaştırmak istediler. İbrahim de teselli etmek için göndermiş olmalı. Rutin mesajlaşma.

– Kilise… Karaköy’ deki Türk Ortodoks Kilisesi’nde ayinlere katılmışsınız. Toplantılar yapmışsınız. Kilise lobisinde çekilmiş resimleriniz var. Ülkeyi kurtarmaya giden yol kiliseden mi geçiyor?

Tekin bu soruya sinirlenmişti. Yüz hatları gerildi. Ellerini sinirli sinirli açıp kapamaya başladı. Dizlerini hızlı hızlı sallıyordu.

– Kiliseye Sevgi Erenol davet etmişti. Bu kilisenin 1922 yılında Kayseri’de Mustafa Kemal tarafından kurulduğunu bildiğim için davete icabet ettim. O resim karelerinde benimle birlikte bulunan şahıslardan bazıları Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi’ni oluşturmak için bir araya geldiler, ama başaramadılar. Taner Ünal ile aralarında atışmalar. İthamlar oldu. Hepsi bu.

Müfettiş hayal kırıklığına uğradı. Tekin, örgütün departmanları ile ilgili sorduğu soruların hiçbirine cevap vermedi. “Uluslar arası ilişkiler, analiz değerlendirme, kültür
ve bilim” bölümlerinde kimler vardı? En önemlisi bir numara kimdi? Mason locaları ile bağlantılarını kim sağlıyordu İmralı’daki Öcalan ile örgütün irtibatlarını kimler yürütüyordu? Ülkede kaos ve kargaşa oluşturduktan sonra orduyu nasıl harekete geçireceklerdi? Pentagon ikna edilmiş miydi?

Adam ser verip sır vermiyordu. Örgütü çözememişti. Bu kadar büyük bir balık yakalayıp da buradan bir porsiyon yemek çıkaramamak kabul edilebilir bir şev değildi. Mutlaka yeni sorular sormalı ve örgütü çözmeliydi.

Derin bir nefes aldı. Önündeki notlara baktı. Sonra Tekin’i süzdü. Yorgun ve bitkin görünüyordu. Morali sıfırdı. Eline bıçak geçse bu defa tam kalbine saplar, diye düşündü. Sinirli sinirli ellerini sıkıyor ve dizlerini sallıyordu. Müfettiş bir hamle yapmaya karar verdi ve sordu:
-Ofisinizdeki belgelerle Oktay Yıldınm’ın Reina’ daki ofisinde bulunan bazı belgeler aynı. Yıldınm’ın flash diskinden çıkan “Lobi Ergenekon” isimli word belgesi, sizin bilgisayarınızda da bulundu. Ayrıca bilgisayarınızda emekli Orgeneral Çevik Bir’in genelkurmay 2. başkanı olduğu döneme ait “gizli” yazılı “andıç” belgesi var. Aynı belge Yıldırım’ın flash diskinde de çıktı. “Lobi Çok Gizli Aralık 1999” başlıklı Ergenekon yapılanmasını gösteren özel şematik yapı, Yıldırım’da da bulundu. Bu durum aynı örgüt çatısı altında olduğunuzu gösterir. Ne diyorsunuz?

-Neticede emekli askeriz. Arkadaşız,

-Ofisinizde çok önemli bir doküman bulundu. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi. Milletvekillerinin bilebilmediği devletin en gizli belgesi, emekli bir yüzbaşının bilgisayarında yer alıyor. Nasıl ele geçirdiniz?

-Bunlar internetten bile indirilebilecek şeyler. Ben Şamil’ den aldım… Müfettiş, Şamil ismini not etti. Şamil’in kimliğini sordu.

– Emekli bir subay arkadaş.

-Sauna Çetesi üyesi Yzb. Nuri Bozkır’da da aynı belge bulunmuştu.

-Ergenekon’la hiçbir bağım yok. Örgütün varlığından Danıştay saldırısından sonra haberdar oldum ve araştırmaya başladım. Çok da önemli bir şey bulamadım.

-Alpaslan Aslan’ı ne zamandır tanıyorsunuz?

-Tanımam.

-Yüzde 10  hisse sahibi olduğunuz Doğuş Factoring Hizmetleri AŞ’nin avukatlığını yapmış. Avukatınız…

  – Haberdar değilim, bu konuyla ilgili bir şey hatırlamıyorum. Müfettiş karşısındakinin sinirlendiğini görüyordu. Ayaklanma daha hızlı sallamaya başladı. Ellerini daha çok açıp kapıyordu. Tikleri tıkır tıkır işliyordu. Kendisi de çok şaşırmıştı. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, mailler, Lobi Ergenekon, silahlar, hele Ümraniye’deki bombaların serisinden el bombalan… Onu çok; ama çok şaşırttı. Hepsini tek tek sordu…

Fakat ısrarı, işe yaramadı. Yüzbaşı ketumdu. “Bunların hepsi hayali senaryolar.” deyip soruları geçiştiriyordu.

Müfettiş fena halde yorulmuş, bunalmış ve sinirlenmişti. Son soruların hepsine muhatabı, “Bilmiyorum, hatırlamıyorum.” cevaplan veriyordu. Müfettiş, başının döndüğünü hissetti, midesi kazınıyordu. Gizem’in ayrılığı, yüreğine saplanmış zehirli bir hançerdi. Kalbi kamyon, içi yanıyordu. Dizlerinin ağrısı yeniden şiddetlendi. Midesi sancılarım artırdı. Sorguyu bitirmeye karar verdi. Tekin’in ifadesini usulen tamamladı.
Tutuklanması için savcılığa sevk etti.

Kafasında Ergenekon gecesini aydınlatan birkaç yıldız vardı. Ergenekon gece olmaya devam ediyordu. Bütününü nasıl aydınlatacağını bilmiyordu. Yıldızlar ne zaman parlayacak? Ay ne zaman doğacak, güneş ufukta ne zaman görünecekti? Bunları bilmiyordu.

Her ne kadar bütün sırlarıyla çözülemese de Ergenekon birçok bilinmezi bünyesinde barındırıyordu. Araştırılması gereken birçok karanlık nokta vardı. Fakat bir şey vardı ki çok netti. Hatta güneş kadar ortadaydı ve görmek isteyen herkes görebilirdi:

“Ortalığı kasıp kavuran cinayetleri bu örgüt organize ediyordu. Bayrak mitingleri onların eseriydi. Lobi Ergenekon dudak uçurtan, akla ziyan bir organizasyondu.”

Soru fırtınaları esen bir beyin, evlat acısıyla sızlayan bir yürek ve yorgun adımlarla Mehmet Yavuz’un odasına gitti. Başı dönmüştü. Lobi Ergenekon’u yeniden değerlendirmeliyiler.

TÜYLER ÜRPERTİCİ. ..

Müfettiş, 10 Temmuz gecesi saat 23.55 sıralarında aldığı yeni bir mesajla beyninden vurulmuşa döndü ve Ankara yolunu tuttu.

“Kızının ölüsünü veya dirisini görmek istiyorsan yarın Ankara’da ol. Sokrates”

Hüseyin de onunla birlikteydi.

Müfettiş, telefon edip şoförü makamına çağırdı. Heyecanla onu bekliyordu.

 Acaba kızıyla ilgili bir gelişme var mıydı? Çok merak ediyordu. Az sonra Hüseyin de gelecek, birlikte kahvaltı edeceklerdi. Anlatılamaz bir tutkuyla Isparta’ya gideceğini söylüyordu.
Elizabet’in kaybolması onu fena sarsmıştı. Eşinin kaybolmasında sır perdesi olduğunu söylüyordu. Uçağın düşmesi komplo ürünüydü. Ergenekon’un bu işte parmağı vardı. Müfettiş, sabırsızlıkla beklerken gözü masadaki gazetelere kaydı. Bir haber ilgisini çekti.

“Kuvvacı pervasızlığı”Okumaya başladı.

“Kuva-yı Milliye Derneği Başkanı emekli Alb. Fikri Karadağ, Mersin’de derneğe yeni üye olanları kabul töreninde 13.500 kişilik vatan hainlerinin listesini yaptıklarını, bunlardan hesap soracaklarını söyledi. Zamanı gelince listeyi açıklayacaklarını belirten Karadağ, her gün ülkenin yeni bir değeri satılıyor, ülke yabancılara peşkeş çekiliyor. İçlerinde yabancılar da var. Kimisi 200 bin hainden bahsediyor, açıklamasını yaptı.

Başkan Karadağ, daha sonra silah ve Kur’an üzerine yeni üye olan 12 kişiyi yemin ettirdi. Yeminden önce ise şu açıklamayı yaptı:

Sevgili arkadaşlar! Bu uğurda ölmek var, öldürülme k var, öldürmek var. Bu işe girdiğine bin pişman olup ‘Nereden bu işe bulaştım?’ demek de var. Çoluk çocuğunun önünde mahcup olmak var. Konu komşuya mahcup olmak var. Belki de Türk milletinin önünde mahcup olmak var. “

Müfettişin tüyleri diken diken oldu. Cesaretin bu kadarı çılgınlıktı. Adam medyanın önünde, milletin gözü önünde öldürme yeminleri yaptırıyordu. Dişlerini sıktı. Elini yumruk yapıp “Acaba ben uyanık mıyım? Uyuyor muyum?” der gibi çenesine vurdu. Canı acıdı. Birden dişi fenalaştı. Zaten dolgu yerinden oynamış, sancı yapıyordu. Bu sefer daha fena oldu.

Çekmeceyi çekip ağrı kesici hap çıkardı. Bir tane alıp ağzına attı. Sehpanın üzerindeki sürahi ve bardağa koştu. Bir yudum su içti. Pencereden dışarıya baktı. Ana caddede trafik akıyordu. Şehir güneş altındaydı. Sıcaklara teslim olmak üzereydi.

“Bu adam ve derneğiyle ilgili dosyayı hızlandırmalı.” diye düşündü. Adam, çok pervasızdı ve oldukça provakatif konuşmalar yapıyordu. Muzaffer Tekin, Oktay Yıldırım, Kuddusi Okkır, Hüseyin Görüm’le birlikte çekilmiş fotoğrafları vardı. Birlikte hareket ediyorlardı.

Şamil’i mutlaka bulmalıydı. Bu ismin kod adı olduğunu düşünüyordu. Osman Yıldırım’a sormalıydı. Gerekirse Alpaslan Aslan’la yeniden görüşmeliydi. Ama mutlaka Şamil’in kim olduğunu bulup ortaya çıkarmalıydı. “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi”ne sahip bir adam basit biri olamazdı. Tam bu sırada bilgisayara bir e-mail düştü,

“Eskişehir’de silah müzesi var. Ziyaretinizi bekliyor.”

 Müfettiş, Şamil ve silah müzesini düşünürken ekrana son dakika haberi düştü:

“Hudson’da Cehennem Senaryoları”
“Haber bütün Türkiye’de şok etkisi yaptı. “

Bu sırada kapıdan içeriye Hüseyin girdi. Selam verdi. Üzerinde siyah deri gocuğu, beyaz çizgili mavi kravatı vardı. Siyah bir pantolon giymişti,

Hüseyin yerine oturmadan müfettiş büyük bir heyecanla sordu:

“Şamil kim? Kod adı mı? Milli Güvenlik Belgesi’ni Tekin ondan almış.”

Hüseyin olduğu yere çakıldı. Alnına düşen gür saçlarını eliyle arkaya taradı.

 Enli çenesini kaşıdı. “Şamil. . Şamil… Şu bizim devre arkadaşı Fikret olmasın? Fikret… Fikret… ” Odada adımlamaya başladı. Aklının bir köşesindeydi. Hatırlamaya çalışıyordu. “Fikret Şamil… Yok, be yav… Fikret Emret miydi neydi?” Hemen bilgisayarın başına geçti. Kara Harp Okulu sitesine girdi. Eski mezunlar dosyasını buldu. 1989’u tıkladı. “Fikret” yazıp aradı.

“Fikret Emrecan, Fikret Emrecan, Fikret Emek, Fikret Eryürek… “

Masadan kalktı. Müfettişe bakıp gülümsedi:

“Fikret Emek olmalı.”dedi.

Hemen emniyet kayıtlarına baktılar. Dosyası olup olmadığını araştırdılar. Kısa sürede adresi tespit edildi. Eskişehirli olduğunu Hüseyin zaten biliyordu. İki ekip oluşturdular. Hem Ankara’ daki hem de Eskişehir’ deki evine baskın yapmaya karar verdiler.

Tam bu sırada Şoför Cem çıkageldi. Sallanıyordu. Büyük bir ihtimalle ağzı kokuyordu. Müfettiş, onu görür görmez burnuna alkol kokusunun dolduğunu hissetti. Bu heriften iğrendiğini hatırladı. Geçen defaki körkütük sarhoş halini hatırladı. Bu defa yine sallanıyordu. Yine gözleri irileşmişti, nereye bakacaklarını şaşırıyorlardı.

Müfettiş, sevgili kıvırcık kızının hatırına seslenmedi. Oturması için yer gösterdi. Bir gelişme olup olmadığını sordu. Eğer yeni bir gelişme yoksa çay bile ısmarlamadan kovalayacaktı.

Cem, bıyıklarını çekiştirdi. Siyah gömleğinin yakasını eliyle toparladı. Gözlerini müfettişten kaçırıyordu. Verdiği sözlerde durmadığı için ezikti. Ürkek bir sesle:

“Abi geldiler anladın mı? O herife bilgi verirsen seni temizleriz dediler. Bana yemin verdiler, anladın mı? Mecburen yemin ettim. Şimdi ben yeminliyim. Size bilgi vermeyecem anladın mı? Kız sağmış; ama sen onların dediğini yapmıyormuşsun. Öldüreceklermiş. Sen bu işleri bırakmalıymışsın. Abi, hayatım söz konusu, anlıyon de mi?”

Elleriyle gözlerini kapadı. Ağlıyordu. Kıvırcık saçlı, kömür gözlü, uzun kirpikli, melek kızı müfettişin gözlerinin önüne dikildi. Gözleri nemliydi, ağlıyordu. “Babacım beni kurtar, seni çok özledim.”der gibiydi.

Müfettiş iç çekti, gözlerini kuruladı. Bakışlarını masadaki kızının annesiyle arabanın önünde çekilmiş resmine çevirdi. Zahide’nin perişan hali gözlerinin önüne geldi. Midesine ağrılar çöktü, dizlerinin ağrısını daha derinden duydu. Yüreğindeki kor ateş birden alevleniverdi. Koltuğun içine gömüldü. Gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı.

Başını iki eli arasına aldı ve masaya eğdi. Gizem’li günlere, birlikte ders çalıştıkları günlere, biricik kızına masal anlattığı akşamlara, bilmece sordukları mesut anlara ve ötelere dalıp gitti.

Hüseyin, şoförün koluna girdi.
“Gel benimle!”

Adamı alıp odadan dışarıya çıkardı.

Üst kata çıkmak üzere merdivene doğru sürükledi. Koluna girmişti. Adamın kolunu çimdikler gibi sıktı:

“Bana bak, seninle içmeyeceksin diye anlaşmadık mı? Ne bu halin? Bir daha böyle gelirsen seni nezarete atarım. Aç susuz aylarca yatar, zıbarırsın ha! Bir daha içmeyeceksin, tamam mı?”

“Tamam, abi de… Bu itler gelip beni tehdit ediyor ya. Sarhoş ayağına yatıyorum. Salaklığa vuruyorum. Yoksa zıbartacaklar abi. İş bildiğin gibi değil ya… “

“Ben anlamam. Ayık gezeceksin ve onlar gelince bize haberdar edeceksin. Yoksa karışmam.” “Tamam, abi, hoşsun. iyisin de aniden karşına çıkıveriyorlar ” ya…

Birlikte Rasim’in odasına çıktılar.

Rasim, nerdeyse yıkılacak kadar sarhoş bir adamla Hüseyin’i kol kola görünce şaşırdı. İkisini de tanıyordu. Müfettişin perişanlığını hatırladı. Kızı kaçırılalı müthiş bir performans kaybına uğramıştı. “Yardım edeceğiz.” diye adama söz vermişlerdi. Ama bugüne kadar bir şey yapmış değillerdi.

– Hayrola Hüseyin Bey …

-Safa Bey’in misafiri. Tanıyorsun bu garibi.

– Tanırım da garip olduğundan emin değilim. Bana ikili oynuyor gibi geliyor. Hele oturun bakalım.

Masanın karşısındaki koltuklara çöktüler. Rasim, adamın ayıkmasını sağlar düşüncesiyle üç kahve söyledi. Şoförü sorguya aldılar. Gizem’i kaçıranları, kendisini ne zaman tehdit ettiklerini, niçin yemin verdiklerini sordular. Bir daha gelirlerse telefonla haber uçuracağına dair söz aldılar. Telefonu iki kere çaldıracaktı.

Rasim, parmağını şoföre doğru tehdit eder gibi uzattı. Kalın kaşlarını çattı. Tehdit eden gür bir sesle:

– Bana bak! Bir daha asla içmeyeceksin. Tamam mı?

Şoför bu teklife olur, dedi. Daha önce müfettişe de olur, demişti.

Eşkıyaların eşkallerini sordular. Adam bir şeyler anlattı. Fakat söyledikleri sadre şifa şeyler değildi. Konuşmaları dereden tepeden, yaptığı tarifler tutarsız, sözleri omurgasız, eğri büğrüydü. Adam yılgın, bezgin, iradesiz ve güvenilmez bir poz sergiliyordu.

Kahve ikram edip şoförü uğurladılar.

Bu sırada ekip oluşturulmuştu. Emekli Binbaşı Fikret Emek’in evine baskın verilecekti. Edinilen istihbarata göre Emek, özel bir güvenlik şirketinde çalışıyor, Çankaya ilçesi Cevizlidere Caddesi Huzur Apt No.89/14 adresinde oturuyordu.

Bu arada Eskişehir’ e mesaj geçildi. Oradaki adres verildi. Evin etrafında tertibat alınması istendi. Özel bir ekiple gelip arama yapacaklardı. Gizli belgelere sahip adamdan çok şeylerin çıkmasını bekliyorlardı.

Hüseyin ve Rasim, hemen harekete geçtiler ve Çankaya’ daki evin yolunu tuttular. Evde yapılan arama çabuk bitti. Fikret Emek evde yoktu. Kapıyı eşi açtı. Ev didik didik arandı. Koltuk altları, dolaplar, çekmeceler, balkon, mutfak, buzdolabı ve çamaşır makinesinin içi, çamaşır dolapları…

Evde bir tabanca ve birkaç örgütsel dokümanlar bulundu. Bilgisayara el kondu.

Hüseyin, arama bittikten sonra Rasim’e döndü:

“Dağ fare doğurdu. Bu işte bir bit yeniği var.”
“Bence de … Bilgisayarı inceleyelim.”

Evden alınanlar tutanakla tespit edildi. İki saat süren bir aramadan sonra evi terk ettiler. Aradıklarını bulamamış, hayal kırıklığına uğramışlardı.

Rasim, emniyete gitmeden Eskişehir yolunu tutmayı teklif etti.

 Birlikte yola koyuldular. Hüseyin oldukça hızlı araba kullanıyordu. Rasim, onu defalarca yavaş olması konusunda uyarmak zorunda kaldı. Sonunda akşam olmadan şehre ulaştılar. Doğruca emniyete gittiler. Her türlü tedbir alınmıştı. Yalnız Fikret Emek evde değildi, eve gelmesini bekleyeceklerdi. Ekipler eve giden yollarda tertibat almışlardı, Rasim ve Hüseyin, bir lokantaya gidip yemek yediler. Haber gelene kadar saat 22.30 oldu. Hayriye Mahallesi, Dururuloğlu Sokak No: 124/5 Kat:3 adresine ulaştıkları zaman saat 23 idi. Kapıyı eve henüz girmiş olan Fikret Emek açtı. Yuvarlak kafalı, uzun saçlı, geniş omuzlu, cüsseli bir adam olan Emek, arama emrini görünce şaşırdı: ama direnmedi.
Medyayı o da takip ediyordu. Muzaffer Tekin, Oktay Yıldırım, Zekeriya Öztürk, Mahmut Öztürk ve Muzaffer Şenocak’ın tutuklandığını medyadan öğrenmişti. Sıranın kendisine gelmiş olmasını çok da yadırgamadı.

Ev, yine tepeden tırnağa, mutfaktan banyoya, oturma odasından yatak odasına varıncaya kadar köşe bucak arandı. İğneden ipliğe her şev elden geçirildi. Beş polis, iki polis şefi, evin altını üstüne getirdiler.

Hüseyin bu defa mutluydu. Nerdeyse bir bölüğü donatacak silah ve cephane ele geçirmişlerdi. Alınanları tutanağa geçirdi. Kocaman bir liste oluşmuştu. Ev cephanelikten farksızdı.

Rasim çok şaşırmıştı. Bu kadarını beklemiyordu. Hüseyin’in elindeki liste tam bir sayfayı dolduruyordu. Taarruz bombalarından? Kanas suikast silahına kadar ne ararsan vardı.

Rasim ele geçenlere şöyle bir göz attı:

12 adet savunma ve taarruz tipi el bombası. Bir adet Kalaşnikov marka otomatik silah. Bir adet Kanas suikast silahı ve dürbünü. Bir adet 7,65 mm çapında Lama marka tabanca ve
susturucusu. Bir adet el yapımı kesik eski tüfek, çeşitli çap ve markalarda bol miktarda fişek. 2 kg orijinal kutusunda C- 3 plastik patlayıcı. 210 gram ağırlığında 12 adet TNT kağıdına sarılı vaziyette. 6 adet yabancı menşeli birer librelik TNT patlayıcı. 3 adet l’ er librelik TNT. Bir adet teneke kutu içerisinde 1.360 gram ağırlığında üzerinde 3 adet ateşleme yuvası bulunan tahrip kalıbı. Bir adet 17 cm. metalden mamul imha kiti içerisi patlayıcılı, 1 adet 13 cm imha kiti (içerisi patlayıcılı) ile birçok cd.

Tutanağın altına imzalar atıldı. Emek’ten hazırlık yapmasını istediler ve gece 01’de evden ayrıldılar.

Ertesi gün medya, “Eskişehir’de cephanelik evi” manşetlere taşıdı. Ö;ellikle suikast silahı kanas, el bombaları ve susturucuların bulunması medyanın dikkatini çekmiş ve
bütün gazeteler Gladio tipi gayri nizami harp örgütünün “gizli” depolarından birinin keşfedildiğinden söz etmişlerdi.

Fikret Emek ifadesinin alınmasından sonra adliyeye sevk edildi ve tutuklandı. Dosyası daha sonra Ergenekon sanıkları ile birleştirilecekti.

Müfettiş ele geçirilen silahların listesini görünce şoke oldu. Ümraniye’de bulunan bombaların serisinden el bombaları ve suikast silahı kanas…

-Tıpkı İtalya’daki Gladio örgütlenmesi gibi, dedi Hüseyin’e. Başka depolar da olmalı. Bu adamların ülkenin her yanında silah depoları vardır.

– Jandarma komutanı General De Loranzo İtalya’da Glodio’nun başı idi.

 Bizde de jitem ve Jandarma komutanlığı yapan generaller, Ergenekon’un başıdır. Mesela Fevzi Türkeri veya Eruygur olabilir. Türkeri, Bahçeşehir’deki toplantıya katılmış. Zihni Çakır’ın Ergenekon’un Çöküşü kitabında var bunlar.

– Yakışır, dedi müfettiş.

– Haber, dış dünyada da yankı bulmuş, Londra King’s College Üniversitesi Araştırma Bölüm Başkanı Bill Park, Ergenekon’un PKK, DHKPC, Hizbullah gibi terör örgütleri ile bağlantısı olmasını dehşet verici, tüyler ürpertici, şok edici ve ülke insanı adına öfke uyandırıcı olarak nitelemiş. Bill Park, örgütün faaliyetleri ile ilgili delillerin çok güçlü olduğunu vurgulamış.

-Vay bel Adamlar bizden iyi yorumluyor, dedi müfettiş. Konu üzerine uzun uzun konuştular, tahminler ve tahliller yaptılar. Daha çok sürprizlerle karşılaşacaklarından ve daha çok silah bulacaklarından emindiler.

     OPERASYON GİRDAP

Müfettiş, sabaha kadar masada çalışmış ve bulguları birleştirmişti, Bir yandan evlat acısıyla yüreği yanıyor, öte yandan ülkenin geleceğine pusu kuranlara pusu kurmak için canla başla çarpışıyordu. Kendi acısını yüreğine gömmüş, ülkenin huzuruna kumpas kuranlarla uğraşıyordu.

Geniş kapsamlı bir operasyon için düğmeye basma zamanı gelmiş de geçiyordu. Örgüt dışarıdan ve içeriden atağa geçmişti. Geç kalınırsa kıyamet kopacaktı. 22 Temmuz seçimlerine az bir zaman kalmıştı. Anayasa Mahkemesinin 367 yorumu yüzünden Meclis’in seçtiği cumhurbaşkanı göreve başlayamamıştı. Seçim sürecinde muhalefet partileri, Ergenekon baskısı sonucu Meclis’e gelmemişti. O gün kadar demokrasi adına mangalda kül bırakmayan DYP Başkanı Mehmet Ağar ile ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu emekli Orgeneraller İsmail Hakkı Karadayı ve Tuncer Kılıç’tan aldıkları telefonlar sebebiyle Meclis’e girme cesareti gösterememişlerdi. CHP zaten Meclis’in cumhurbaşkanı seçmesini istememiş ve Meclis’teki seçimi boykot etmişti. Sırf bu sebeple cumhurbaşkanlığı seçimi, Meclis’te 367 milletvekili olmadan Meclis’in toplandığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından geçersiz sayılmıştı. Bu karar üzerine sistem tıkanmış ve hükümet erken seçim kararı almıştı.

 Yapılacak seçim, sadece iktidarı belirlemeyecek, aynı zamanda cumhurbaşkanlığı seçimini de etkileyecekti. Zira yeni cumhurbaşkanım yeni Meclis seçecekti. Bütün seçim heyecanı sardı. Aylarca seçim meydanları gümbür gümbür inletildi. Mehmet Ağar, barajı aşamazsa parti başkanlığını bırakacağını söyledi. Elazığ’da DP’yi destekleyen Septioğlu aşireti, AKP’ye geçti.

367 tezini ortaya atanlar, Meclis’in bir avuç “mutlu azınlık” tarafından etkisiz hale getirilmesini milletin hazmedemediğini görüyorlardı. Seçimi engellemek için karanlık senaryolar yazdılar, var güçleri ile seçimi engellemek için çalıştılar. İktidar partisine gözdağı vermek için Samsun, İstanbul, Ankara ve İzmir gibi şehirlerde düzenledikleri mitinglerden istedikleri sonucu alamamışlardı. Halkı provoke etmek, laik- dindar çatışması çıkarmak için ellerinden geleni yapmışlar; fakat millet, kavgacılara pirim vermemişti. İnanılmaz bir aklıselim, sabır ve sükunetle kışkırtmacıları hayal kırıklığına uğratmıştı.

İktidar, mutlu azınlığın çektiği resti gördü, ölümüne seçim çalışmalarına girişti. Meydanlarda demokrasi için ölüm kalım savaşı verildi. Şehir meydanlarında seçim davullarının sesi yankılandı. İçerde ve dışarıda demokrasi için ölüm senaryoları yazanlar vardı. Ne pahasına olursa olsun seçimi önlemek istiyorlardı. “Seçim” demek, daha fazla demokrasi demekti. Demokrasi ise mutlu azınlığın işine hiç gelmiyordu.

Müfettiş, ülkeyi geren Ergenekoncuların çanına ot tıkama zamanının gelip geçtiği kanaatindeydi. Artık düğmeye basmalıydılar. Daha fazla gecikirlerse demokrasi gemisi karaya oturabilirdi. Demokrasi treni kazaya maruz kalmamalıydı. Mersin’de öldürme yeminleri yapılıyor, Amerika’da dehşet senaryoları yazılıyordu. Amerika’ da yazılan senaryo müfettişi dehşete düşürdü. Bundan daha dehşetlisi olamazdı.

Hudson’da yazılan senaryo, medyanın diline düşmüş ve “kıyamet senaryosu” olarak nitelendirilmişti. Atlantik’in ötesinde akıl almaz şevler konuşulmuştu. Üstelik toplantıda Türkiye’nin askeri ataşesi Tuğgeneral Bertan Nogaylaroğlu ile Tuğgeneral Süha Tanyeri, Enstitü Başkanı Zeyno Baran, Talabani’nin oğlu Kubat Talabani aynı masanın etrafına oturmuşlardı. Üst düzey PKK liderlerinin seçim öncesi Türkiye’ye teslimine, AK Parti’yi güçlendirir gerekçesiyle toplantıya katılan Türk subayları karşı çıkmıştı. Toplantı haberi bütün gazetelere manşet oldu. Rasim ve Hüseyin, sabahleyin emniyete geldiklerinde müfettişi masa başında buldular. Gözleri kan çanağına dönmüş, yüzü pörsümüş, kıratmış sakalları uzamış müfettiş, hala çalışıyordu.

Hüseyin, sesine hayret ifadesi vererek:
-OOO müfettiş, ölümüne çalışıyorsun.

– İhtiyar kurt, yamansın vesselam, dedi Rasim.

-Çetenin üstüne çöreklenme zamanı geldi geçiyor.Kızımın hayatı pahasına üstlerine gideceğim. Her türlü hazırlığı yaptım. Siz de onaylarsanız savcının masasına koyalım ve operasyonu başlatalım.

-Biz de küçük bir cephanelik yakaladık, dedi Hüseyin. Devamı olduğundan eminiz.

Bodoslamadan Hudson senaryosuna girdiler.Hüseyin burnundan soluyordu. Generkurmay’da bazılarının yanlış adımlar attığını vurguladı ve yumruğunu masaya vurdu
– Böyle bir şey olamaz, kabul edilebilir bir şey değil, dedi.

– Tam olarak ne olmuş? diye sordu Rasim.

-Genelkurmaya bağlı Stratejik Araştırmalar Merkezi (sarem) müdürü Tuğgeneral Suha Tanyeri ve Washington askeri ataşesi Tuğgeneral Bertan Nogaylaroğlu, Sarem yetkilileri ve Hudson Enstitüsü Müdürü Zeyno Baran’ın katıldığı toplantıda Türkiye senaryoları yazılmış. 15·20 kişinin katıldığı toplantı birkaç saat sürmüş.

 İlginç sorular sorup senaryolar üretmişler. Mesela demişler ki:

“Türk ordusu Kandil Dağı’na girse orada İsrail ajanlarının PKK’lılarla çekilmiş videolarını ve MOSSAD eğitim kılavuzlarını bulsa ne olur?

Peşmergelerle Türk ordusu çarpışırken öldürülen Peşmergeler arasında ABD’li bir subay bulunsa ne olur?

Taksim’de yapılan bir gösteri sırasında 50 kişi öldürülse ne olur? Anayasa Mahkemesi Başkanı Gülay Tuğcu suikast sonucu öldürülse ne olur? PKK’nın elebaşlan Türkiye’ye teslim edilse ne olur?” “Seçim öncesi, PKK elebaşlannın Türkiye’ye teslim edilmesine toplantıya katılan generaller AK Parti’yi güçlendirir gerekçesiyle karşı çıkmışlar. İyi mi? Bunlar ihanete eş değer şeyler!”

Müfettiş beyaz saçlarını kaşıdı. Alnını ovuşturdu.

– Hakikaten korkunç senaryoymuş, dedi. Ergenekon çetesi ihanetler peşinde. PKK’yı örtülü ödenek paraları ile kurduran, besleyen onlar. Öcalan’ı adada ziyaret eden bir sürü rütbeli, hatta general var. Org. Hurşit Tolon, Org. Çevik Bir ziyaretçiler arasında. Bunlar yeni değil.

-Ama kamuoyu hiçbirini bilmiyor, diye parladı Hüseyin” .

-Öğrenir, dedi müfettiş. Bülent Orakoğlu yarın açıklama yapar. Öcalan, Ergenekon üyesi, der. Duymayan kalmaz. Duymak istemeyene de hiç kimse duyuramaz. Gazeteci Avni Özgürel, Öcalan’ın Ankara’da MİT şubesinde çalıştığını yazdı. Devletin kılcal damarlarına sızmış bir çete, bütün örgütlerle işbirliği yaptığı gibi PKK ve Öcalan’la birlikte çalışıyor. Ortak çıkarları olmasa neden Cemil Bayık’ a silah göndersinler?

Bu sırada çaylar geldi. Müfettiş sandalyesine yaslandı. İç çekti. Alnını ovuşturdu. Gözlüğünü çıkarıp çekmecenin gözünden çıkardığı ince bezle camları temizledi. Yeniden gözüne taktı. Bir şey görecekmiş gibi pencereden dışarıya baktı. Hava karanlıktı. Odayı gözden geçirdi. Duvardaki Ergenekon haritasına gözü takıldı. Ergenekoncuların olay çıkardığı yerleri haritada işaretliyordu. Silahların bulunduğu yerlere Eskişehir’i ilave etmeliydi. Kalkıp haritayı işaretledi. Yerine oturdu. Çayından bir yudum aldı. Önündeki dosyaya baktı.

-Ha, bakınız, dedi. Kamuoyu, Türkiye hakkında olumlu raporlar kaleme alan akademisyenleri, Washington askeri ataşesini fırçaladığını da yazmadı. “İktidara Pirim veriyorsunuz, AK Parti’nin başarılı olduğunu, giderek merkez partisi olduğunu ima ediyorsunuz, kendinize gelin.” diye fırça atmış generalimiz. Böyle askeri ataşelerimiz var. Ergenekon ayrık otu gibi bütün kurumları sarmış.

– Doğru, dedi Rasim. Bir an önce düğmeye basalım. Vakit daralıyor. Önce davranalım ve onları şaşırtalım. Senaryo yazanlar, operasyon haberleri ile uyansınlar.

– Yarından tezi yok dosyayı savcının önüne koyalım.

 Vatansever Kuvvetler Güç Birliği ve Kuva-yı Milliye Derneklerini basalım, dedi müfettiş. Durum vahim. Bir albaydan ihbar mektubu aldık. Yeni bir provokasyon peşindeler. Emekli Yarbay Ay tekin Özen’in organizatörlüğünde Mersin ve Diyarbakır’ da düzenledikleri eylemler gibi, hatta daha büyük eylemler peşindeler. “Sahte Yeşil” olarak bilinen Osman Gürbüz liderliğinde 30 kişilik tetikçi timi oluşturacaklar. Yargı mensuplarına suikastlar düzenleyecekler, arkasından 40 ilde eş zamanlı olarak “yargıya saygı” mitingi düzenleyecekler.

Polis le halkı karşı karşıya getirmek istiyorlar. Polis, laiklerle çatıştı, imajı verecekler. ATO Başkanı Sinan Aygün, istatistikler düzenleyip ekonominin kötüye gittiğini açıklayacak. Yüksek Askeri Şura’ya müdahale edip silahlı kuvvetler içinde NATO’cu olarak bilinen isimlerin terfi etmesini önleyecekler. Sonra kalpaklı binlerce adam toplayıp Şener Eruygur ve Hurşit Tolon liderliğinde Meclis’e yürütecekler. Kaos meydana getirerek, hükümeti çekilmeye, orduyu müdahaleye zorlayacaklar.

Derin bir nefes aldı. Hüseyin’e baktı. Dalgındı. Elizabet’i kaybetmenin acısı yüreğini kor ateş gibi yakıyordu. Alnındaki kırışıklar derinleşmiş, yüzünde tik oluşmuştu. İki de bir, sebepsiz yere ellerini ovuşturmaya başlamıştı. Hüseyin’in yüzü uzun zaman gülmeyecekti. Hüseyin kendisinden beklenmeyen dinamik bir sesle:
-Harekete geçelim, dedi.

O gece karar aldılar ve düğmeye bastılar. Ertesi gün gazeteler Ankara, Mersin, Konya, Antalya, İstanbul, Giresun, Muğla, İzmir ve Diyarbakır’ da polisin operasyon yaptığını, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi Başkanı Taner Ünal başta olmak üzere Ahmet Cinali, Vehbi Şanlı, Salih Zeki Balaban, Halit Bozdoğan Güngör ve birçok dernek mensubunun tutuklandığını yazdı. Dernek merkezleri aranmış, suç teşkil edecek birçok silah ve doküman bulunmuştu. Özel Kuvvetler Komutanlığı adına düzenlenen sahte kimlikler, basın kartları ve polis kimlikleri operasyonu yapanları bile şaşırtmıştı. Müfettiş, Ankara’daki dernek merkezinde el bombası, tüfek, tabanca ve hele polis ve subay kimlikleri bulunca hayretinden dilini yutacak gibi oldu. Hele Ahmet Cinali’nin evinde bulunan el bombalarının Ümraniye’de bulunan bombalarla aynı seriden olduğunu tespit edince… Kuvvacıların askeri cephanelikleri soyduklarını düşünmeye başladı.

İkinci hamlede Kuva-yı Milliye derneklerine operasyon düzenlendi. Ankara demek başkanı Bekir Öztürk’ün bilgisayarında ele geçirilen bilgi ve belgelerde, şüpheli Tuğrul
Demre’nin Ergenekon- Lobi dokümanına uygun olarak gençleri örgütlediği anlaşıldı. Ankara demek başkanı Bekir Öztürk’ün bilgisayarından çıkan bir mail, derneğin kaos planını nasıl yaptığını net bir şekilde ortaya koydu. Bilgisayardan çıkan e-rnaili okudukları zaman müfettiş ve Hüseyin şoke oldular. Mail şöyleydi:

“Merhabalar Kuva-yı Milliye,

Her şeyden önce size çok rahatsız olduğum ve üzüldüğüm bir konuyu belirtmek isterim, Sayın Ümit Sayın’a acil ulaşmam gerekirken, Ümit Sayın’dan halen cevap alamadım… Bu tip hareketlerde bana aktif görev verilmemesi beni derinden sarsmıştır. Kuva-yı Milliye’ye katılmak istememin elbette birçok sebebi vardır, ancak bunların arasında en baskını şüphesiz, ülkemi ve emekli bir komutan olan babamı çok sevmemdir. Bu hareketin Balıkesir kanadını, tamamen gizli bir şekilde aktif olarak yürütmek istiyorum. Balıkesir küçük ve tehlikeli bir şehirdir. TSK’ ya ve Ümit Sayın’a da halen sunmak için beklediğim GAT A Hareketi ile Kuva- yı Milliye’nin içinde 18’li gençler olarak ayrılmak isteğime cevap beklemekteyim. Aktif, ancak gizli liderliğimde gençleri toplayabilecek bir hücre, yani bir toplantı odasına sahibiz. İlgilerinize arz eder ve heyecan ile cevabınızı beklerim.”

E-mailden sanığın, Kuva-yı Milliye Teşkilatı Başkanı Bekir Öztürk’e örgütlenmenin yapısını anlattığı, örgütlenmeyi Ümit Sayın’ın yönlendirmeleriyle yaptığı açıkça anlaşılıyordu. Polis, bu ve bunun gibi dudak uçuklatıcı dokümanlara ulaştı. 22 Temmuz seçimleri öncesi polis, kaos merkezlerini darmadağın etti; fakat mahkemeler, garip bir şekilde İşi ağırdan aldılar.

ÜMİDİN TÜKENDİĞİ YERDE YEŞEREN ÜMİT

Müfettiş, kaos derneklerine indirilen darbelere rağmen huzursuzdu. Henüz bir numara ya ulaşamamışlardı. “Büyük balık” ağa takılmamıştı. Onursal Başkan Kundakçının izine bile rastlanmamıştı. Ölme ve öldürme yeminleri yaptıran Fikri Karadağ kuşlar gibi hürdü. Darbe günlüklerinde “iflah olmaz darbeci” olarak nitelenen Şener Eruygur, kapana kısılmamıştı. Özellikle de bir numaraya bir şekilde ulaşmalıydılar. Canı sıkkındı. Zahide, akşam yemeğinde ondaki iç daralmasını yüzündeki mimiklerden okumuş ve ne olduğunu sormuştur.

“Hiç.” demişti müfettiş. “Olan bitenleri görüyorsun. Memleketin üstünde kara bulutlar dolaşıyor.” Y emekten sonra çay içerken son Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi operasyonları üzerine hayli sohbet etmişler, konu sonunda dönmüş dolaşmış Gizem’e gelmişti. Müfettiş çaresizdi. Şoför Cem’den şüpheleniyordu. Kendisine alkolü bırakma sözü verdiği halde sözünde durmamıştı. Kızı kaçıranları tanıyor olmalıydı, ama bir ipucu yoktu. Zahide, elini yüzüne kapadı. Gözyaşları ile bulutlanan siyah gözlerini kuruladıktan sonra bir çığlık atar gibi inledi:

“O mendeburun telefonlarını dinlemeye aldırsana… ”
“Düşünmedim değil.” dedi müfettiş. “Son zamanlarda hâkimler telefon dinleme konusunda ince eleyip sık dokuyorlar.”

“Müracaat et. Adam ikiyüzlü davranıyor, diyorsun.”

“Hem de nasıl? Bir dediği ikincisini tutmuyor.”

     “Öyleyse…”

“Haklısın, bir deneyelim.”

O gece rüyasında Şoför Cem’le bir yolculuğa çıktıklarını, Bolu dağlarında bir konaklama yerinde mola verdiklerini, yemek yediklerini, kendisi lavaboya gittiği sırada, şoförün ortadan kaybolduğunu ve kendisini orada bıraktığını gördü. Hesabı da ödememişti.

Müfettiş sabahleyin uyanır uyanmaz rüyayı not aldı. O gün operatörden Cem’in telefonunu öğrenip teknik takip için mahkemeye müracaat etti. Konu, kayıp çocuk olunca hakim tereddüt etmeden dinlemeyi kabul etti. Dinleme başlatıldı.

Müfettişiri yüreği yanıyordu. Rüyayı Zahide’ye bile anlatmadı. Ertesi gün birlikte okula gittiler. Müdüre misafir olup çayını içtiler. Teneffüste Gizem’in sınıfına gittiler, minik kızın oturduğu sıraya oturup öğrenciler gibi fotoğraf çektirdiler. Müfettiş, getirdiği çikolataları bütün sınıfa dağıttı. Çocukların gözlerindeki ışıltı, yüzlerindeki sevinç görülmeye değerdi.

 Gizem’in gülümseyerek kollarına atıldığı, “Babacığım benim.” dediği anları hatırladı. Gözyaşlarını tutamadı. Sınıfı terk etti.

Aşağı kata indi. Kantinin önündeki masaya oturup kantinci Emin Beyin ısmarladığı çayları içti. Rıdvan Efendi ile olay üzerine yeniden konuştular. Hizmetli Halil Bey, Gizem’in akıllı ve zeki bir kız olduğunu gözlemlerine dayanarak yeniden anlattı, kaçırılmasından duyduğu üzüntüyü dile getirirken gözyaşlarını tutamadı. Okul hüzün ambarıydı. Karı-koca, saatlerce oralarda oyalandıktan sonra yürekleri yanık, boyunları bükük kızlarının okul hatıralarını ve yüreklerinin acısını tazelemiş olarak, mahzun ve melul okuldan ayrıldılar.

Zahide’yi iş yerine bıraktıktan sonra müfettiş emniyete geldi. Hüseyin masasında çalışıyordu. Müfettişin odasına bir masa daha atmışlardı. Dört buçuk aydır ikisi aynı odayı paylaşıyorlardı.

Müfettiş odaya girdiğinde hava alabildiğine sıcaktı. Henüz yerine oturmadan Hüseyin, elinde gazete, altını çizdiği satırları göstererek heyecanla ve yüksek sesle:

-Bak bak, gazete ne yazıyor?

“Doğu Perinçek, PKK’yı kuran 25 kişilik listede yer alıyor. Doğu Perinçek, Ergenekon terör örgütünün üst düzey yöneticisi. Doğu Perinçek, Beka Vadisi’nde Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmiş, 10 gün orada kalmış. Can ciğer kuzu sarması resimleri var. Hepsi gazetelerde.”

Hızını alamadı. İri ela gözlerini hayretle açarak ve sesini yükselterek:

-Ergenekon bir ihanet örgütü. Bunun daha ötesi var mı? Vatan savunması yapan general, subay, astsubaylar içinde hainler var. PKK’ya silah satanlar var, birlikte uyuşturucu ticareti yapanlar var. Bu dosya çok kirli, çok kanlı, çok pis… Ergenekon temizlenmeden ülke huzura kavuşmaz.

Hüseyin ayağa kalktı. Sol elini siyah pantolonunun cebine soktu, öteki eli çenesinde, odada gezinmeye başladı. Bir süre volta attı, sonra masasına geçti. Hızını alamamıştı. Masanın üstündeki Operasyon Ergenekon kitabını eline aldı. Yüksek sesle:

-Dinle, dinle, dedi. Emekli bir subayın hatıralarında ne var, ne yazıyor? Çok ilginç:

“Maalesef TSK içinde PKK’ya yardım edenler var. Devre arkadaşım Teğmen Mehmet Ali Kaya, teçhizatıyla birlikte 1989′ da PKK’ya katıldı. 1989-92 arasında örgütte sözde tabur komutanlığı yaptı. 1992 ‘de Tunceli’ deki bir çatışmada öldürüldü. Devre arkadaşlarımız telsizden ‘Namusumuzu temizledik’ diye anons yaptılar. Dağlıca baskınında ABD’nin rolü olabilir. PKK bu tür eylemleri tek başına yapamaz. Benim kuşkum, saldıran grubun içinde profesyonel Amerikalı askerlerin olmasıdır. Saldırı sırasında telsiz ve telefonlara uydudan karartma yapıldı. PKK böyle bir teknolojiye sahip değil. Acaba ABD bu saldırının içinde mi?”

Müfettiş mahzundu. Kafasında Ergenekon’dan çok Gizem vardı. Yüreğini evlat acısı yakıyordu.

 Saçları daha çok beyazlamış, gözlerinin önünde mor halkalar oluşmuş, dizlerinin ağrısı kat kat artmıştı. Artık aldığı ağrı kesicilerin zerrece faydası yoktu. Sabahki yaşadıklarını anlattı. Gizem’in izini süreceğini söyledi. Hüseyin’in ela gözleri doldu. Yönünü duvara döndü, mendilini çıkarıp göz yaşlarını kuruladı.

“Seni anlıyorum. Ben de Keçiborlu’ya gitmeliyim.

 Vatanı kurtarırken ciğerimizin parçalarını ihmal ettik.” deyiverdi. Ayağa kalktı, odadan dışarı çıktı. Lavaboya kadar gidip geldi. Yüzünü yıkamış, rahatlamaya çalışmıştı. Masasına dönünce birkaç telefon görüşmesi yaptı. Başbakanlık müsteşarını aradı. Büyük balıkların dosyasının tamamlandığını, olta atma zamanının geldiğini söyledi. Müsteşarın sesi heyecanlandığını gösteriyordu.

“Durun bir dakika. Bunu başbakana sormalıyım, size haber veririm… Yok, yok, akşamüzeri bana uğrayın. Yüz yüze görüşelim.”

“Uğrarız.” dedi Hüseyin.

Akşam geç vakit müfettişle birlikte müsteşara uğradılar. Uzunca bir bekleme faslından sonra başbakanın odasına alındılar. Başbakan yorgun görünüyordu. Şakaklarındaki beyazlıklar artmış, gözlerinin önündeki halkalar büyümüş, saçları daha çok seyrelmişti. Yük taşımaktan sırtının kamburu çıkmıştı.

Ceviz kaplama, yuvarlak bir masanın etrafında toplanmışlardı. Odanın perdeleri çekilmişti, insanın ruhunu daraltan bir hava vardı. Başbakanın yüzünde endişe bulutları dolaşıyordu.

Müfettiş önündeki dosyaya göz attı, sonra Muzaffer Tekin ve Oktay Yıldırım’da bulunan Lobi-Ergenekon örgütlenmesini hikâye etti. Örgütün şemasını başbakana verdi. “Hımmm, MİTten bize gelen şemanın aynısı. Emekli bir yüzbaşıda bulunması ilginç. Bu Tekin, tekin biri değil. Ergenekon şemasının üst noktalarında bir yerde olmalı.” dedi başbakan.

Hüseyin, Eskişehir’ de keşfettikleri Fikret Emek cephaneliğini ve Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi operasyonlarını anlattı. Sıranın büyük balıklara geldiğini söyledi.

Başbakan yutkundu. Elindeki kalem açacağını evirdi, çevirdi. Müfettişe döndü:

-Dosya biraz daha olgunlaşsın. Meclis, cumhurbaşkanı seçti, 367 üye ile toplanamadığı için Anayasa Mahkemesi seçimi geçersiz saydı. Ortalık toz duman. Şimdi bir de bu büyük balıklara olta atarsak kıyameti koparırlar. Müteyakkız olun, hele 22 Temmuz seçimlerini bir atlatalım. AK Parti olarak oylarımızı artırarak Meclis’e dönebilirsek, elimiz güçlenir. Şimdilik teyakkuzda kalın. Çalışmalarınızdan dolayı çok
teşekkür ederim. Sizi tebrik ediyorum. Her zaman arkanızdayım. Yola devam.

Hüseyin hayal kırıklığına uğradı. Heyecanını bastırmaya çalışarak:

– Bu dosyayı kapatıyor muyuz yani?

-Hayır, hayır. Hiçbir şekilde ve hiçbir suretle. Zamanlamaya itina göstereceğiz. Erken doğum, çoğunlukla çocuğun ölü doğmasına yol açar, ölü doğumun önüne geçmeliyiz.

Dosyayı beklemeye alma kararından sonra müfettiş ve Hüseyin, başbakandan izin alıp ayrıldılar. İkisi de büyük oranda hayal kırıklığı yaşamışlardı.

Hüseyin, odadan çıkar çıkmaz, müfettişin koluna girdi. Birlikte dış kapıya doğru yürüdüler:

-Ben Keçiborlu’ya gidiyorum. Dağlan bir daha dolaşacağım. ,Geçen defa bir şey bulamadın, bu defa başka bir yol denemelisin.

Hüseyin iç çekti. Derin bir nefes alıp verdi. Merdivenlerden inerken içli bir sesle:

-Ne deneyeyim abi, helikopter tutamam ya.

-Bu iyi fikir, helikopter kiralayalım ve gezemediğin dağlan gezelim.
-Para…

-Ben sana borç veririm. Olmazsa benim evi ipotek ederiz.

-Abi sen harikasın. Beni ihya edersin. Sana sonra öderim.

-O kolay.

Müfettişin arabasına binip Türk Hava Yollarının Kızılay’daki şubesine gittiler. Konuyu açtılar. Büroda genç ve dinamik bir adam çalışıyordu. Müfettiş, konuyu açtı. -Uçağın düştüğü dağı helikopterle gezmek istiyoruz. Bize helikopter lazım, bulabilir miyiz?

-Hallederiz, Gerekirse başbakanlıktan kiralarız, dedi. Delikanlı birkaç telefon görüşmesi yaptı. Fethiye Ölü Deniz’ de yamaç paraşütü yapanlar için kullanılan bir helikopter olduğunu tespit etti. Sonra müfettişe döndü:

-Yamaç paraşütçülerine hizmet veren bir helikopter var, bunu size kiralayabilirim.

-Ne kadara patlar?

-Ne kadar süre uçacağınıza bağlı. 100 ile 200 bin lira arasında değişir.

-De ki 10 saat uçtuk. Bütün dağları, tepeleri, dereleri, yamaçları dolaşmamız lazım.

– 200- 250 bini bulabilir. Dediğim gibi uçacağınız süreye de bağlı.

-Tuttuk gitti. Yarın alabilir miyiz?

– Bir dakika.

Delikanlı tekrar telefon görüşmesi yaptı. Sonra müfettişe döndü:

-Tamam. Ödeme…

– Kredi kartı ile ödeyelim. 10 taksit yap.

– Yaparız, isterseniz taksitleri 12 ‘ye çıkarabilirim.

-İyi olur. Şimdi bize yarın için iki Antalya bileti kes. Delikanlı bilgisayar ekranına gömüldü. Antalya’ya uçuş saatlerini buldu ve ekranı müfettişe çevirerek hangi saatlerde uçmak istediklerini sordu.

-Sabahleyin erken. Mesela saat 7: 15. Biletler kesildi. Helikopter firması ile anlaşma sağlandı. Saat 9.15’te helikopterle Antalya’dan havalanıp Keçiborlu dağlarına uçacaklardı. Müfettiş, muhtemel bir kurtarma operasyonu için helikopterde halat, kazma, kürek, su bulundurulmasını istedi. Bürodan ayrılıp arabaya geldiler. Müfettiş, Hüseyin’i polisevine bıraktı, kendisi de evin yolunu tuttu. Ne kadar gecikirse geciksin, Zahide’nin kendisini beklediğini biliyordu. Gizem kaybolalı iyice hassaslaşmıştı.

İki kader arkadaşı, ertesi gün erkenden havaalanında buluştular. Antalya’ya indiklerinde hava günlük güneşlikti. Temmuz ayında başka türlü bir hava da beklemiyorlardı.

Müfettiş gazetelere göz attı. Çetenin hükümeti düşürme taktikleri ile ilgili bir emniyet raporu yer alıyordu. Rapor çok ilginçti. Şu cümleler müfettişin dikkatini çekti:

“Milli hükümetle ilgili Doğu Perinçek ve İlhan Selçuk’tan alınan belgelerde; Doğu Perinçek “Kuşatma Nerden ve Nasıl yapılır 16 Kasım 2003″ başlığı ile milli hükümetin kurulmasının anlatıldığı, ” … Kuşatma iç cepheden ve Tayyip Erdoğan hükümetinin düşürülmesi ile yapılır…  Tayyip Erdoğan hükümeti nasıl bertaraf edilebilir ve milli hükümet nasıl kurulabilir? Tayyip Erdoğan iktidarı, millet- ordu işbirliği ile bertaraf edilebilir. Millet-ordu işbirliği, hiçbir zaman saray darbesi anlamını taşımamaktadır.

Millet-ordu işbirliğinin unsurları milli kuvvetler olarak adlandırılacaktır. Milli kuvvetler şöyle sıralanabilir:

1.Halk Hareketi 2.Milli Güç Birliği 3.Meclisteki Milli Kuvvetler 4. Ulusal Medya (Ulusal Kanal vb) 5. Türk Ordusu” şeklinde bilgilerin bulunduğu, bu konuda ne yapılması gerektiğinin yazıldığı tespit edilmiştir. Belgelerden de anlaşıldığı üzere, mevcut hükümetin düşürülmesi için Türk Silahlı Kuvvetleri içersinde bir yapılanmaya gidilerek, milli kuvvetlerin oluşturulması, bu şekilde hükümetin devrilmesinin planlandığı açıkça görülmektedir. İlhan Selçuk’un yaptığı bazı telefon görüşmelerinden, Türk Silahlı Kuvvetleri içersindeki yapılanmalar açıkça anlaşılmaktadır. “

Müfettiş, adamlar iyice gemiyi azıya aldılar, diye düşündü. Yazıyı Hüseyin’e gösterdi. Konu üzerine yol boyunca yine kafa yordular ve yorum yaptılar.

45 dakikalık uçuştan sonra Antalya’ya indiler. Helikopterin kalkış saatine kadar yolcu bekleme salonundaki pastanede kahvaltı yaptılar. Saat 9:15’te havalandılar. Yarım saatte Torosları aşıp Keçiborlu dağlarına ulaştılar. Her vadiyi, her tepeyi gezeceklerdi. Helikopter dağın en yüksek noktasına çıktı. Uçağın düştüğü noktaya doğru yöneldi. Tam o sırada tepedeki bir noktadan duman çıktığını gördüler.

“Dumana doğru yönelelim.” dedi Hüseyin canhıraş bir sesle. “Belki Ela oradadır.” Müfettiş şok geçirdi. Uçak düşeli iki hafta olmuştu. Uçaktan düşen birinin bunca zaman yaşaması imkânsızdı: ama seven insan yüreği, hala ümit taşıyordu. Dağın zirvesinde, sağlam ve muhteşem kayaların arasında bir noktadan duman çıkıyordu. Helikopter oraya yaklaştı. Kayanın içinde derin bir çukur vardı. İçeride yeşil bitkiler görünüyordu. Taşa inmek mümkündü.

-İnelim. Belki Ela buradadır, dedi Hüseyin.

-Seni halatla salalım. Gocuğun var, benim yün atkıyı da al, şu siyah yün bereyi de başına geçir.

-Olur ihtiyar. Askerliği komando olarak yaptım.

Sımsıkı giyindi. Hiç tereddüt etmeden helikopterin penceresinden halatı uzattı ve bir çırpıda aşağıya atlayıverdi.

Hüseyin’in gördüğü manzara inanılır gibi değildi. Ela, paraşüt bezlerinden bir kaputun içinde, gökten mucize bekler gibi kendisine bakıyordu. Aşağıya sarktığını görünce çığlık gibi bir sesle:

“Hüseyin! .. Hüseyin! … Geleceğini biliyordum!”
“Ben de senin yaşadığını. .. “

Hüseyin halatı bırakıp Ela’ya koştu. Onu yakından görünce korktu. Karşısında bir mumya vardı. Ayakta kalmış bir cenazeden ibaretti Ela.

Kadıncağız bir deri bir kemik kalmıştı. Saçları birbirine yapışıp kalmıştı. Gözleri çukurlaşmış. Yanak kemikleri dışarıya fırlamıştı. Dudakları, yanakları, burnu, kulağı morarmıştı. Elbiseleri lime lime olmuştu. Sırtında paraşütün kaputundan odlara dikilmiş bir bez vardı. İlk insan gibiydi Ela. Değişmeyen tek şey yosun yeşili, güzel gözleriydi.

Hasrede kucaklaştılar. Hüseyin bu arada etrafa baktı.

10-12 metrelik çukurda hala karlar vardı. Kayaların duvarlarında incir ağaçları, otlar, ağaç kökleri, hatta yukarılara doğru çiçekli otlar görünüyordu. İnsanın ulaşabileceği yüksekliğe kadar hiçbir yeşil ot kalmamıştı. Belli ki Ela günlerdir kar suyu içmiş, oda beslenmişti.

     Zavallı      Ela      hıçkırıklara      boğulmuştu.      Durmadan mırıldanıyordu:

“Geleceğini biliyordum… Seni çok özledim. Allah’ım! .. ”
“Kavuşturana çok şükür!”

Hüseyin kollarını çözdü. Hemen sırtındaki gocuğunu çıkarıp Ela’ya giydirdi, atkıyı onun boynuna sardı, başındaki siyah bereyi, kadının başına geçirdi. Kulaklarına kadar örttü. Eşini kucakladı. Halatın yanına getirdi.

“Şimdi sırtıma iyi tutun. Ben halata sarılacağım ve tırmanacağız. “

“Yapamam. Gücüm yok.”

“Canını dişine tak ve bana iyi sarıl. Başka şansımız yok. İyi sarıl.”

Hüseyin bütün gücüyle yukarıya doğru bağırdı:

“Halatı çekin!”

Bir anda kendilerini havada buldular. Birkaç metre yükselince Ela bağırdı:

“Düşüyorum Hüseyin!”

Hüseyin bir eliyle onu belinden kavradı. Bir eliyle halatı tuttu. Sonra Ela’yı kucağına alıp iki eliyle halata abandı. Saatler gibi geçen birkaç dakikadan sonra kendilerini helikopterin içinde buldular. Pilot ve müfettiş, gördüklerine inanamadılar. Hüseyin, Ela’yı kucaklayıp gelmişti. Sevinç çığlıkları attılar. Müfettiş:

“Allah’ım sen nelere kadirsin! Çok şükür! “

Hemen kalın paltosunu çıkarıp Hüseyin’e verdi. Kendisi ceketle idare edecekti.

Pilot, hemen havalandı ve Akdeniz ufkuna yöneldi.
Müfettiş pilotu uyardı:

“Ankara’ya, Ankara’ya. Baksana şu kızın haline. Soğuktan donmuş, bir deri bir kemik kalmış. Bunu Ankara’ da bir hastaneye yetiştirmeliyiz.”

Pilot boyun büktü.
“Tabii, siz bilirsiniz.”

Rotayı çevirdi. Hava açık, gökyüzü berraktı, açık mavi gökler, sonsuzluğa açılıyordu. Yer yer parça bulutlara rastladılar. Dağlar, ovalar, patika yollar, kibrit kutusu gibi evlerden oluşan şehirler, köyler, asfalt yollar, karınca gibi küçücük arabalar, ağaçlar, akarsular ve etraflarındaki yeşil söğüt ve kavak ağaçları…

Hüseyin, Ela’ya önce meyve suyu verdi. Sonra bisküvi ikram etti. Sandviç, peynir, reçel almıştı. Böyle bir kurtarma operasyonu için iyi hazırlık yapmıştı. Kadıncağız bir şeyler yiyip benzine can geldikten sonra günlerce nasıl yaşadığını anlatmaya başladı.

Uçaktan paraşütle adamış ve bu çukura düşmüştü. Öteki yolculardan haberi yoktu. Ot yemiş, kar suyu içmişti, Ardıç ağacı köklerini kaya parçaları ile vura vura kırmış, ağaç parçalarını birbirine sürte sürte ateş çıkarmış, birçok defa ateş yakmıştı. Fakat yakabileceği odun parçası çok sınırlıydı. Kaç defa bu bahtiyarlığa ermişti, bilmiyordu. Yakacak odun kökleri kısa sürede bitivermişti. Sonra iş duvarda biten ağaçlara uzanıp
onları kırmaya gelmişti. Defalarca duvara tırmanmış, ağaçları kırmış ve yakınıştı.

 Bugün kopardığı son dalları yakmıştı, Dağ başı gece gündüz buz kesiyordu. Elbiseleri onu ısıtmaya yetmemişti. Paraşütü battaniyeye çevirip ona bürünerek kendini soğuktan korumaya çalışmıştı. Geceleri her taraf buz kesiyordu. Değil paraşüt parçaları, yün yatak-yorgan olsa yine soğuk insanı dondururdu. İçinde hep Hüseyin’in gelip kendisini kurtaracağına dair ümit beslemiş; yüreğini bu ümitle ısıtmış, donmaktan bu ümidin harareti korumuştu.

“Bazı geceler ümidim tükendi, ölümü kabullendim. Sabahın ilk ışıkları ile içimde yeni ümitler filizlendi. Hep berrak, açık mavi gökyüzüne baktım. Güneşi ve seni bekledim.”

40 dakikada Ankara ufkuna ulaştılar. Gölbaşı’nı geçtikten sonra Ankara’nın gökdelenleri göründü. Kale, Kızılay, Ulaştırma Bakanlığı.. . Helikopter emniyetin bahçesine iniş yaptı.

Hüseyin, Rasim’in arabasını aldı ve Ela’yı hastaneye yetiştirmek için yola çıktı. Günlerce dağda, karlar arasında yaşarken kadıncağızın ayakları, elleri donmuştu. İyi bir tedavi görmesi gerekecekti.

Hastanede Elizabet’in bakımını Zahide üstlendi, ona nazlı bir bebek gibi baktı. Elizabet’in kendini toparlaması ayları buldu. Parmaklarının, yanaklarının, kulak ve burnunun normalleşmesi uzun zaman alacaktı.

Ümit galip geldi, sonunda Ela taburcu oldu.

Bir akşam müfettiş ve Zahide, ziyaret için Hüseyinlere gittiler.

Sevinçleri görülmeye değerdi.

Ela cehennemden kurtulmanın sevinciyle bülbül gibi şakıyordu. Kazayı, paraşütten atlayışını, günlerce ot ve karla beslendiğini yeniden anlattı. Hüseyin dağlardaki arama serüvenini, ümidinin tükenip Ankara’ya dönüşünü, Malatya operasyonunu, Ankara günlerini Ela’ya yeniden hikâye etti. Çay içip börek ve pasta yediler. Konu Zahide’nin yüreğini yakan noktaya geliverdi.

Zahide, Gizem’in kaçırılması hikâyesini anlattı.

Gözleri nemlendi ve ağlamaya başladı.

Ela, ona yardım edeceğine dair söz verdi. Gizem’i birlikte arayacaklardı. Şeker gibi tatlı başlayan akşam sohbeti zehir gibi acı bitti.

Misafirler gittikten sonra Hüseyin’in uykusu kaçtı. Masanın başına geçti. Her zaman yaptığı gibi kütüphaneden bir kitap çekti ve uykusu gelene kadar okumaya karar verdi:

“Kemale Sevdalanmak”
“Okumak kemale sevdalanmaktır.

Okumak kutsaldır, zira Sina’da Hz. Musa’ya kitap hediye edilmiştir. Hira’da Hz. Muhammed (sav) “Oku!” ferman-ı kutsisine muhatap olmuştur. Kemal okumayla başlar; çünkü Güllerin Efendisi (sav), okuyarak başlamıştır kemalin merdivenlerini tırmanmaya. Okumak kelimelerin dansıdır zihinde.

Kitap, zihinleri inşa eder, kelimeler ise ruhu.Kelam kutsaldır; çünkü Kur’an kelamdır.

Harfler manayı çağıran alarm zilleridir. Okumak duadır, okumak tefekkürdür; tefekkür ise yükselmektir. Düşünce burcuna kelimelerin merdivenleri ile tırmanılır. Okumak zikirdir, zikir ise hatırlamaktır. Kur’an zikirdir, kutsalları hatırlatır. Okumak düşünmektir. Düşünmek kendini bilmektir.

 Kendini bilen Rabbi’ni bilir. Rabbi’ni bilen kemale erer. Kemal, ruhun zümrüdü ankasıdır. Ruhlar, kemal burcunda huzur iklimine kavuşur. Fanilere gönül bağlamak sığ·sularda kulaç atmaya bezer, asil ruhlara zevk vermez,  Engin gönüller, engin denizlere sevdalıdır. Her asil ruh, engin denizlerin vurgunudur.    Hayat bir hibedir. Rabbimizin en müstesna hediyesi. En çok sevdiklerine verdiği muhteşem pırlantadan hediye.Akıl, manaları fethetmek için verilmiştir.Mana, mukaddesler burcuna yükseltir bizi. Kutsala inanmak, varlık sebebini keşfetmektir. Anlamak yaşamaktır, anlamak ölümü kuşatmak ve onu sevmektir. Çünkü ötelere sevdalı ruhlar, fani âlemi dar bulur kendine. Kendine ve mana burçlarını fethedecek kanatlarına…
Kelam, kitapları inşa eder; kitaplar ise insanı.Kitapsızlık küfürdür. Okumak mana surlarını kuşatmaktır, okumak fetihtir, cehttir, cihattır ve yükselme mücadelesidir.Ruhun keşfi, soylu kelimelerin anahtarıyla yapılır.  Cehalet dehlizlerde yaşamaktır.Karanlıklar, ruhun girdabıdır.Girdaplar hayata tuzak. Bilmek aydınlanmaktır. İlimlerin en soylusu insanı maveraya yükseltenidir.   Beden fanidir, ruh ise baki. Okumak bekaya sevdalanmaktır. Okumak sevdadır. Okumak tutkudur ve tutkuyla beka yolculuğuna çıkmaktır. Sevda ruhun kanadıdır. Ruh ebediyete aittir, hep ebediyet düşleri görür. Hangi serap susuzluğu giderebilir?Faniliğin serapları ruhumuzun sızısını dindirebilir mi? Akilsen kitaba dön. Kitaba, yani kemale ve tefekkür iklimine. Tefekkür burcuna yükselmek için başka çare yok. Yükselmek, evc-i balaya uçmak…

Aşk denizinde erime k, bir olana kavuşmak…
Kemal, ancak o zaman tamam olur. Henüz vakit varken kelimelere, Kitaplara, manaya sevdalanmalı insan. Asil insanın ruhunu fanilik serapları kandırmaz. Mesnev-i Nuriye yazan Bediüzzaman şöyle der:

“Vücudunu mucidine feda et! Sonunda baki bir hayat bulacaksın! Hem hadsiz bir vücut nuru bulursun. Hem feda et, çünkü şu vücut, sende vedia ve emanettir. Sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın, bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu mucidine feda et, mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. Feda etmediğin takdirde ya bad-i heva zail olur, gider veya onun malı olduğundan yine ona döner. “Epey bir süre okuduktan sonra kitabı kapadı ve yatak odasına yürüdü.

 BÜYÜK BALIK OLTADA

Hüseyin, sabahleyin masasına gelip çalışmaya başlar başlamaz bilgisayar ekranına bir mail düştü. “Acele Başbakanlık’a geliniz. 9.30’da toplantı var.”

 Aynı mail, müfettişe de gönderilmişti. Çok geçmeden yukarı kattan Rasim inip geldi. Kapıdan içeri girer girmez: “Dosyalar hazır mı? Gidiyoruz.”dedi. Aylardır bu haberi bekliyorlardı. Aylarca memleketi saran seçim heyecanı, AK Parti’nin zaferi ile sonuçlanmıştı.

Generallerin tehdit telefonları sonucu Meclis’e girmeyerek AK Parti’ye cumhurbaşkanı seçtirmemiş olan DP ve ANAP barajın altında kalmış, Mehmet Ağar ve Erkan Mumcu, kendi iplerini çekmişler, attıkları yanlış adım sonucu siyasi hayatlarını noktalamışlardı. CHP % 20 kadar bir oy alabilmiş, MHP ise bu defa barajı aşmıştı. Seçimden sonra CHP-MHP koalisyonu hayal eden ADD’ciler, Ergenekoncular, CHP’liler inanılmaz bir hayal kırıklığı yaşamışlardı. AK Parti oyunu %34’ten % 47 ‘ye çıkarmış, nerdeyse ülkedeki her iki kişiden birinin oyunu almıştı.

Seçim öncesi Meclis’in yaptığı cumhurbaşkanı seçimini iptal ettiren “derin çete”nin umutlarına kar yağmıştı. Meclis çalışmaya başladıktan sonra ilk iş olarak Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçmiş, “Eşi başörtülü bir cumhurbaşkanı olamaz, böyle biri Çankaya Köşkü’ne çıkamaz ve orduya başkomutan olamaz.” diye avazı çıktığı kadar bağıranlar, seçim yenilgisi sonucu seslerini kesmek zorunda kalmışlardı. O günlerde ADD başkanının Fenerbahçe Orduevi’ne karargâh kurduğu, Eldiven adını verdiği yeni bir darbe planı üstüne çalıştığı haberi Hüseyin’e ulaşmıştı. Orduevinde çalışan eski bir sınıf arkadaşı “Eldiven” çalışmasını maillemişti. Veli Küçük, binlerce kalpaklı kuva-yı milliyeci ile Meclis basma projesi hayata geçirmek için var gücüyle çalışıyordu. En önde emekli orgeneral1er Şener Eruygur, Hurşit Tolon olacaktı. Muhtemelen Kıbrıs eski cumhurbaşkanı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı yapmış Vural Savaş ve Sabih Kanadoğlu gibi isimler en önde yer alacaktı. Alb. Fikri Karadağ, Bnb. Zekeriya Öztürk ve daha binlerce kişi Meclis’e yürüyeceklerdi. Azerbaycan’a kalpak siparişleri verilmişti. Polis generalleri durdurmaya cesaret edemeyecek ve Meclis basılacaktı. Sonra da ordunun devreye girmesi planlanıyordu. Bir albay, başbakana mektup yazarak Meclis’in iradesine el koyma projesini ihbar etmişti. Başbakan bunun üzerine harekete geçiyor olmalıydı. Toplantı salonu istihbarat elemanları ile dolmuştu. MIT müsteşarı, emniyet genel müdürü, emniyet istihbarat daire başkanı, İstanbul Emniyet Müdürü, Ümraniye bombaları davasını yürüten savcılar salondaydı. Çok geçmeden başbakan, yanında içişleri ve milli savunma bakanıyla salona girdi. Herkes ayağa kalktı. Duvarları ceviz kaplama küçük oda, böcek taramasından geçirilmişti. Buna rağmen herkes cep telefonunu kapattı ve bataryasını çıkardı.

Başbakan ayağa kalktı. Herkesi tek tek süzdü. Sonra cebinden çıkardığı mektubu okudu. Sonra da kararlı bir sesle şöyle dedi:

“Arkadaşlar, sabrımızın sonuna geldik. Ucu nereye varırsa varsın, hiç çekinmeden çetenin üzerine gidin. Ben, hükümetim, partim, Meclis arkanızda olacak. Gladio, Ergenekon, derin devlet veya kontrgerilla… Adı ne olursa olsun, ülkemizi kaosa sürüklemek ve darbe ortamı hazırlamak için çalışan çetenin üzerine yürüyoruz. Ülkeyi muz cumhuriyetine çevirmelerine izin vermeyeceğiz. Verdiği sürece ördükleri çorapları başlarına geçirmeye kararlıyız. Hepimiz canla başla çalışıyoruz, çalışacağız. Örgütü çökerteni tarih yazar. Size tarih yazacak kahramanlar gözüyle bakıyorum. Di Petro ve yardımcısı Fellice Casson nasıl kahraman olduysa siz de demokrasi kahramanı olacaksınız. Tehditlere ve şantajlara boyun eğmeyeceğiz. Ecel birdir, değişmez. Kader ne yazmışsa başımıza o gelir. Kuru gürültüye pabuç bırakmayacağız. Ülkeyi bu habis urdan kurtarmaya kararlıyız. Milletin kanını emenler, vatansever geçiniyor.

Millet generaline, subayına, astsubayına “darbe yapsın” diye değil, vatanı savunsun diye maaş veriyor. Darbecilik vatan savunması değildir.

 Darbelerin yapıldığı ülkeler geri kalıyor. Demokrasi ile yönetilen ülkelerin kalkınmış olması tesadüfî değildir. Bizim geri kalmamız veya geri bırakılmamız da tesadüf en olmuş değildir. Ülkemizin Yunanistan’dan geri kalmasının en önemli sebebi, darbecilerdir. Yunanistan, darbecilerini yargıladı ve mahkûm etti. Biz de demokrasinin önündeki her türlü engeli kaldırmaya kararlıyız.

Vatan sevgisini, bayrağı, Atatürk’ü, kuva-yı milliye ruhunu kimseye istismar ettirmeyeceğiz. Ülkeyi sevmek kimsenin tekelinde değildir. Hiç kimse bu vatanı daha fazla sevdiğini söyleyerek imtiyaz sahibi olamaz. Maskeler indirilecek, istismarlar son bulacak.Düğmeye basıyoruz. Operasyon başlıyor. Size güveniyorum. Hepinize şimdiden çok teşekkür ediyor, başarılar diliyorum.”

Herkes her şeyi biliyordu. Başbakanın kısa konuşmasından sonra kimse söz istemedi, hiç kimse bir §ey sormadı. Herkes ne yapacağını biliyordu. Davetliler, başbakan ve bakanların elini sıkarak salondan sessizce ayrıldı.

Toplantıdan sonra emniyete geri dönüldü.

Müfettiş ve Hüseyin, Rasim’in odasına çıktılar. Tarihi bir olaya imza atmışlardı. Hemen operasyon planına eğildiler. Gün boyu planlar yaptılar ve projeler hazırladılar. Alınacakların listesi belirlendi. Bütün illerde eş zamanlı operasyonlar yapılacaktı.

Büyük balığı tutmak için müfettiş İstanbul’a gidecekti. Bunu çok istiyordu. Kendini devlet sanan, devlet adını kullanan, devlet adına cinayetler azmettiren adamı bizzat almak istiyordu.

O akşam uçakla İstanbul’a hareket etti.
Mehmet Yavuz onu bekliyordu.

Müfettiş hayatının en heyecanlı gününü yaşayacaktı. Meclis Araştırma Komisyonuna ifade vermeye gelmeyen, JİTEM kuruculuğu yapmış, Susurluk sanıkları mahkemede yargılanırken o generalliğe terfi etmiş, ülkede uzun zaman racon kesmiş, birçok taşeronu cinayete azmettirmiş büyük bir balığı tutacaklardı. Ayrıca Mehmet Yavuz, Sokrates’in de Küçük olduğunu bulmuştu. Tehditlerin de hesabını soracaktı. 22 Ocak sabahı saat 05’te, İstanbul derin uykularda uyurken müfettiş, ekibiyle Gayrettepe Mahallesi Gönenoğlu Sokak, Fidan A Blok No: 14/9 Beşiktaş adresine geldi. Son derece heyecanlıydı. Hayatının operasyonunu yapıyordu. Faili meçhul cinayetlere adı karışan, Ergenekon oluşumunun icracısını alacaktı. Her türlü tertibatı aldırdı. Silahına davranabileceğini, sağda solda attırdığı bombalardan birini kullanabileceğini bile hesap etmişlerdi. Sonunda polis memurları kapıyı çaldılar.

Her şey, müfettişin tahmin ettiği gibiydi.

Kapı uzun süre açılmadı. Bir ara içeriden telefon konuşmaları duyuldu. Uzun uzun çalınan zilden sonra nihayet kapı hafif aralandı.

Emekli general böyle bir sürprizi hiç beklemiyordu. Kapıda polisi görünce kapattı. Müfettiş zili çalmaya devam etti.

Emekli kurdun bir dizi telefon görüşmesi daha yapacağını, bir yerlerden yardım isteyeceğini biliyordu. Telefonları dinleniyordu. CHP milletvekili Şahin Mengü’yü aradı. Birkaç kadim dostuna telefon etti. Uçan kuştan medet umuyordu.

Kapının zili durmadan çalıyordu. Veli Küçük; tutuklanmayı, kelepçelenmeyi, hesaba çekilmeyi hiç aklından geçirmemişti. Böyle bir şeyi aklı almıyordu. Yardım etmesi gerekenler, çekimser konuşuyorlardı.

Uzun zaman kapıdakileri oyalayıp 8- 10 telefon görüşmesi yaptıktan sonra çıkmaz bir sokakta olduğunu kavradı. Etkili dostlarına haber bıraktı. Kapının kırılmasını engellemek için açtı. Fakat kısa süre içinde, henüz kendisi emniyete götürülmeden, hatta emniyetin arabasına bindirilmeden emniyetin, bakanlığın. Başbakanlığın telefonlarının çalacağından ve kendisinin bırakılması için en etkili yerlerden emirlerin yağacağından emindi.

O gün İstanbul’a karla karışık yağmur yağıyordu. Çetin soğuklar kapılara dayanmıştı. Saçak sularını donduran soğuklar, dondurucu bir poyraz, yürek titreten tipi, yolla n kesmişti. Her taraf buz kesiyordu. Küçük’ün güvendiği dağlara da kar yağmış, yüreği buz kesmişti, Sabahın 6’sında polis, eve gelmiş, evin tozunu atıyordu. Her tarafı didik didik arıyor; evraklara, belgelere, dokümanlara el koyuyordu. Yolun sonu görünmüştü.

Müfettiş, Küçük’ü görür görmez yakasına yapıştı. Şoför Cem’i tanıyıp tanımadığını sordu. Kapının girişindeki salonda idiler. Oda sıcaktı. İri burunlu, sivri çeneli, dik kısa saçlı Küçük, bakışlarını havaya kaldırdı. Sağ eliyle çenesini kaşıdı. Kısa bir süre düşündü.

-Böyle birini hatırlamıyorum.

-Sokrates kim?

-Aynı fikir kulübündeniz bir anlamda benim düşünen beynim.

-Gizem’i neden kaçırdınız? Şimdi nerede?

Başını önüne eğdi, Dudağını ısırdı. Yüzü renkten renge girdi.
– Böyle saçma sapan suçlamalara cevap vermiyorum. Benim gibi şanlı bir generale

Müfettiş öfkeyle bağırdı:

-Kimsenin suç işleme ayrıcalığı yok. Generallerin de…

Ekip ev aramasına çoktan başlamıştı bile. Veli Küçük, salonda dolanıyor, boyuna telefonla birilerini arıyordu. Bir ara aradığı kişiyi bulmuş olmalıydı ki heyecanla konuşmaya başladı:

“Osman Paşa, şimdi evi arıyorlar. Sizin bilginiz olsun, merkez komutanlığının da genel komutanlığın da bilgisi olsun, evime geldiler, sabah 6’ya doğru polisler, mahkeme karan var, arama yaptılar. Bizim dosyalar, özel klasörler, şüpheli gördükleri şeyleri aldılar, şimdi emniyete gidiyorum. “

“Personel başkanını arayarak bilgi vereceğim.”

     “Ankara ‘yı bir ara”

Müfettiş, gerek kapıda beklerken, gerek ev içinde arama yapılırken, gerekse emniyete kadar Küçük’ü getirirken sabırlı davrandı. Sinirlerinin kontrolden çıktığı tek an, Gizem’in kaçırılması sorusuna kendini överek cevap verdiği dakika idi. Meclis’in kurduğu Susurluk Komisyonu’na gelmeyen bir adamı içeri aldığını biliyordu. Her önemli adımda kendisini tehdit eden Sokrates’e ulaştığını hissediyordu. Yüreği ezikti,
fakat kanayan yüreğinde ümit filizleri yeşeriyor, ufukta umut çiçekleri açıyordu.

Arama bittikten sonra emekli memuru alıp emniyete döndüler. Küçük; dehşetli, korkunç, vahim hayal kırıklıkları yaşadı. Ankara’ dan beklediği telefonlar bir türlü gelmedi.

Müfettiş, Mehmet Yavuz’un odasına yeniden bir masa attı ve bulunan evrakları incelemeye başladı. Acelesi yoktu. Veli Küçük’ün evinde ve ofisinde buldukları dünyayı karıştıracak bilgi ve belge vardı. Bunların dikkatle incelenmesi gerekiyordu, acele ederse önemli şeyleri atlayabilirdi.

Önce neler bulduklarını bilmek istiyordu. Belgelerden en ilginci, “Ergenekon Analiz, Yeni Yapılanma Yönetim ve Geliştirme Projesi- İstanbul, 29 Ekim 1999” yazılı 25 sayfalık yazı idi. Belgeyi okurken hep kızı Gizem gözünün önüne geliyor, Gizem’in hayali gözüne geriliyor, bilgisayar gölgeleniyor ve müfettiş dalıyordu:

” Sokrates’in Şoför Cem’le bağlantısı varsa… Sokrates içeri atılınca Gizem’le ilgili karar vermek Cem’e kalmışsa… Cem’i sıkıştırsa işe yarar mı? Eve baskın veya Elizabet ve Zahide’nin yapacağı, keşif maksadı bir ziyaret… “

Protokol dosyasını görünce gözü parladı.

Nihayet Veli Küçük’ü karşısına aldı. İri yapılı, geniş gövdeli, göbekli, iri burunlu adam. Örgütün operasyonel şefi.

Heyecanlıydı. Ömründe bu kadar önemli birini sorgulamamıştı. Hayatının en büyük operasyonunu yapmıştı ve çok önemli birini sorgulayacaktı. Müfettiş soru sormaya hazırlanırken Hüseyin ve Mehmet Yavuz da odaya girdiler. Koltuklara oturdular. Sorguya onlar da katılacaktı. Sanığı çapraz ateşe almak istiyorlardı.

Küçük’ün morali fena bozulmuştu. Gözlerinden yorgunluk akıyordu. Yüzü mosmordu ve soluktu. İkide bir omuz silkeliyordu. Yüzünde tik oluşmuştu. Gözleri nereye bakacağını bilemiyordu, Güvendiği dağlara lapa lapa kar yağarmış, yolları buz tutmuş, ufukları kara bulutlar kapamıştı. Müfettiş, mavi kaplı dosyayı önüne koydu. Alnına düşen beyaz saçlarını eliyle arkaya savurdu. Dosyadaki suçlara şöyle bir göz attı. Gözlüğünü çıkarıp camını sildi. Yeniden taktı. Kimlik tespiti yaptıktan sonra düz bir sesle sordu:

– İkametinizde Ergenekon- Lobi dosyası bulundu. Ergenekon örgütünü anlat bakalım.

– Ergenekon oluşumu ile herhangi bir irtibatım yok.

– Kemalist Model Ulusal Gençlik Hareketi, Dinamik Ulusal Güç Birliği, Kuva-yı Milliye Cephesi, Şirket, Gizli Gerçekler, Gözlem Analiz gibi belgeler bulduk.

Küçük öksürdü, soğuk soğuk terliyordu. Sinirli olduğu her halinden belliydi. Yutkundu ve söze başladı. Sesi boğuktu, tıpkı elleri gibi titriyordu:

– Ergenekon olarak adlandırılan dokümanlarda yaptığım incelemede, örgütün prensiplerime ters olduğunu gördüm, böyle bir oluşumun Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde olacağını da kabul etmem, silahlı kuvvetlerin diğer bölümlerinde gayr-ı yasal olarak böyle bir oluşuma gidildi ise bundan haberim yok. Tuncay Güney isimli şahıs, böyle bir yapılanmayı hazırlamış olabilir, öyle tahmin ediyorum; çünkü bu şahıs
hayalperest biri. Yurt içi ve yurt dışında birçok toplantıya katıldım, özellikle Dünya Azerbaycanlılar Kongresine katıldım, yönetim kurulu üyesiyim, ayrıca Türk Dünyası Araştırmalar Vakfının konferanslarına katıldım, bahsedilen belgeler bu toplantılarda verilmiş olabilir; ancak kendim hiçbir derneğe üye değilim, dokümanlarda geçen konular, almış olduğum devlet terbiyesiyle uyuşmuyor.

Devletin içinde yeni oluşum ve yapılanmaları ancak devletin kendisi veya görevlendirdiği kurumlar yapabilir.

Bu tür oluşumların ülkeye ve topluma yararlı olabileceğini düşünmüyorum.

Müfettiş; “Fabrikatör, Örtülü Faaliyetler Bir, Reaksiyon, Biyografi, Arenadaki Sanat, Gladio, Sanatçılar, Şirket&Köstebek, Ermeni Sorunu Kilise Devleti, Masonik Bilderberg Çetesi, Fundamentalist, Kanal 6 Analiz” belgelerini de sordu.

-Bu belgeleri tam olarak hatırlamıyorum.

Tecrübeli istihbaratçı soruları geçiştiriyordu. Hüseyin devreye girdi. Müfettişe göz kırptı. Yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi:

– İsviçre firmasına emlak satımında Mehmet Gülkanat ile görüşerek aracılık yapmışsınız. Emekli, vatansever bir subay ile emlakçılık işleri nasıl bir araya geliyor?

– Mehmet Gülkanat, İsviçre’de faaliyet gösteren Alfa şirketinin Türkiye temsilcisi. Bu şirkete emlak konusunda danışmanlık yaptım. Ayrıca Kayzm isimli bir İngiliz inşaat firmasına da danışmanlık yaptım, Zincirlikuyu’da Milli Emlak’a ait olan bir arsanın Kayzm firmasınca alınması konusunda Alfa şirketi yardımcı oldu. Bu iş ihale aşamasında.

Hüseyin güldü ve sordu:

-Hem Avrupa Birliği karşıtısınız hem Avrupa firmalarına arsalar pazarlıyorsunuz. Amma iş ha. Sonra Tuncay Güney, sizinle birlikte olduğu dönemde Doğu Perinçek’in referansı ile Kuzey Irak’a gittiklerini, Habur’da JİTEM’den subayların da yanlarına geldiğini, arkalarında silah yüklü araçların olduğunu, Ali Balkan Mete ve Cemal isimli şahıslar ile görüştüklerini, Cemal’in gümrük işlerini yaptığını, JİTEM ve gazeteciler ile
birlikte Kuzey Irak’a geçtiklerini Talabani ve Barzani’ye 12 bin silah verildiğini, bu silahlardan 6 bininin Cemil Bayık’ a teslim edildiğini, Cemil Bayık’ın bunların Doğu Perinçek’in desteği ile kendilerine verildiğini bildiğini söylüyor.

-Ali Balkan Mete’yi tanırım. Bu şahıs çeşitli gümrük kapılarında çalıştı. Habur gümrüğünde de çalıştı. Cemal Karahan’ı 1982 yılında Edirne gümrük muhafaza müdürü iken tanıdım. 1987 yılından sonra görmedim. Tuncay Güney, Kuzey Irak’tan bir defa telefonla arayarak Mesut Barzani dediği bir şahısla beni görüştürdü. Bu görüşmeyi MİT’te görevli Mehmet Eymür’e haber vererek takip ettirdi. Belirtilen iddiaları kesinlikle kabul etmem.

– Abdullah Öcalan’ın avukatı Doğan Erbaş ile Doğu Perinçek’in odasında görüştüğünüzü söylüyor Güney. Bu toplantıda Adnan Akfırat da bulunmuş.

-Hayal ürünü bunlar.

-Veli Paşa’nın dikkatine başlıklı, iki sayfalık bir el yazısında emlakçi Osman Büyükçetin’in beyanları var. Milas’ta 4817 dönüm arazinin satışıyla ilgili vazgeçen tarafa iki milyon dolar ceza koyduğunuz yazılı. Pazarlık sonucu bu paranın 500 milyara indiği, bu cezanın kabul edildiği, 300 milyarın Veli Küçük’e iletileceği, geri kalanının emlakçı Şadan Özkan’a verileceği, bu ilişkileri Şadan Özkan isimli akrabanız olduğunu söyleyen şahsın takip ettiği, size iletilmek üzere yazılmış yazı olduğu belirtiliyor,

– Bunları hatırlamıyorum.

– İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in 16.03.2001 tarih ve hazırlık No: 1997/894 nolu Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğüne yazmış olduğu ve “çok gizli” ibareli yazı sizde ne arıyor?

– Hatırlamıyorum.

-İkinci sınıf emniyet müdürü 59936 sicil sayılı Ramazan Akyürek’e ait 2001 yılına ait devlet memurları hakkında her yıl düzenlenen iki sayfalık üç adet sicil raporu neden sizde?

– Hatırlamıyorum. Görevli iken bir yığın belge gelirdi. Onlardan biridir.

– Ergenekon Analiz Yeni Yapılanma Yönetim ve Geliştirme Projesi İstanbul-29 Ekim 1999 adlı 25 sayfalık dokümanda ülkenin yeniden yapılandırılması ile ilgili tezler var ve bunun için yapılacak çalışmalar analiz ediliyor. Bu çalışmaları yapacak Ergenekon örgütünün şeması var. Terör gruplarının organizasyonu, naylon terör örgütü kurma faaliyetleri, PKK’ya sızma ve yönlendirme faaliyetleri anlatılıyor. Seçimlerde başarılı olunamadığı için “Geriye kalan tek yol suikasttır, ortak ve benzer idealler doğrultusunda faaliyet gösteren ulusal ve uluslararası legal ve illegal örgütler ile işbirliğine yönelmek kaçınılmaz bir zorunluluk olarak görülmüştür. Ergenekon’un kendi kuracağı sivil toplum örgütlerine ihtiyaç olduğu belirtilmiştir.” deniyor. Örgütün yapısı anlatılıyor. “Kontrol Dairesinde görevlendirilecek ajanlar, mutlaka Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinden ve özel operasyon ünitelerinden çok dürüst, güvenilir kişilerden seçilmelidir. Bu ajanlar merhametsiz olmalı ve bağımsız görev yapabilmelidir. Emirleri doğrudan Ergenekon komutanından almalıdırlar, üst düzey yöneticiler ve örgüt personeli ile ajanları tarafından bilinmemelidirler.” deniyor. Merhametsiz ajanlarla ne yapacaksınız?

-Böyle bir organizasyon hatırlamıyorum.

-Türkiye     Cumhuriyeti    Devleti            tüm      kurum ve kuruluşlarını reorganizasyondan geçirmek zorundadır… Türk mafyasının çökertilmesi, yok edilmesi yerine mafyanın yeniden organize edilmesinin getireceği yararlar küçümsenebilecek veya vazgeçilebilecek ölçekte değildir…

 Şu halde önce yapılması gereken bir zamanlar Pentagon’un yaptığı gibi Türk Genelkurmayının denetiminde yepyeni bir mafya örgütlenmesinin gerçekleştirilmesidir…

Türkiye’de mafyanın yeniden yapılandırılabilmesi mutlaka askeri bir gelişim olarak ele alınmalıdır.. Türkiye’de istihbarat birimlerince kurulan tüm örgütler başarısız kalmıştır ….

Türkiye’de yapılası gerekli ve zorunlu olan doğrudan Genelkurmay’a bağlı sivil bir kurul tarafından oluşturulacak mafya yapılandırılmasıdır. Neden sivil kurul sorusunun yanıtı şudur: Sivil kurul gizli bir operasyonun örtüsü olmakla kalmayıp inisiyatif kullanımı ve yaratıcı özgür düşünce teorileri üretimi ile bunların yaşama geçirilmesinde daha çok uygun bir yapı ortaya koyar… İnsanlık tarihindeki tüm gelişmeler, sivil beyinlerin üretimi olmuştur… Burada en önemli problem bu sivil kurulun kimlerden oluşacağı ve kaç kişiden ibaret olması gerektiğidir…

 Aklı başında hiçbir sivil, Genelkurmay’a bağlı son derece gizli ve illegal bir yapılanmanın sorumlusu olmak istemez. Çünkü daha sonra başına neler geleceğinin garanti belgesi olacağını bilir. Şu halde bu sivil kurul üyelerine yasalar önünde kaldırılması olanaksız bir dokunulmazlık zırhı verilmeli, ancak bu zırhın çerçevesi net olarak belirlenmelidir. Kurulun üye sayısı 3 kişiden oluşturulmalıdır.

 Bu üyelerden ı. Kurye 2. Teorisyen, 3. İse Amerikan kriminoloji tarihinde önemli bir yeri olan Luciano örneğinde olduğu gibi ulusal mafya liderliği rolünü üslenecek kişi olmalıdır. Bu kişi kısa zamanda yer almalıdır… ” Örgütün hedefleri arasında bunlar var. Örgütün içinde görünüyorsunuz.

-Hiçbir örgütle alakam yok.

Bu sefer Mehmet Yavuz devreye girdi. Küçük’ü terletecek bir soru sordu:

-Dokuz Nolu gizli tanık ifadesinde; “1995 yılında ilimiz Gaziosmanpaşa ilçesi Gazi Mahallesinde meydana gelen kahvehane tarama ve adam öldürme olaylarının bizzat Veli Küçük’ün talimatı ile gerçekleştirildi, Hablemitoğlu’nun öldürülmesi olayı yine onun talimatı ile yapıldı, diyor.

-Senaryo. Kabul etmiyorum.

Müfettiş, önündeki dosyaya baktı. Gözlüğünü çıkarıp gözlerini ovuşturdu, Alnını kaşıdı. Saçlarını arkaya doğru eliyle taradı. Hüseyin’e baktı, başıyla ona, ben soruyorum, der gibi işaret yaptı ve kendince muhatabının can damarına bastı:

– Gizli tanık 17; özel güvenlik şirketinize sabıkalı gençler aldığınızı, 150 genç bulmayı planladığınızı, kalpak, bordo ve siyah bere ısmarladığınızı, bunları topladığınız kişilere Meclis önünde giydirmeyi düşündüğünüzü, Kuva-vı Milliye Derneği üyelerinin toplayacağı LO bin kişiyle Meclis’i basmaya gideceğinizi, 7 Temmuz’da üniformaları ile Şener Eruygur, Tuncer Kılıç, İsmail Hakkı Karadayı, Hurşit Tolon gibi emekli generalleri öne çıkaracağınızı ve Meclis’i koruyan askerleri pasifize etmeyi planladığınızı, ülkeyi kana boyayacağınızı söylüyor. Tam olarak ne yapmak istiyordunuz?

– Böyle senaryoları kabul etmem.

– Danıştay cinayetinden dolayı müebbet hapse mahkûm olan Osman Yıldırım, Ataşehir’de yaptığınız bir toplantıda,Cumhuriyet’ e bomba atacaklara el bombası verdiğinizi söylüyor.
– Böyle bir şey hatırlamıyorum. Alpaslan Aslan’ı tanımıyorum.

– Azerbaycan’ da çıkan Azadiye Velat Gazetesi’nde yayınlanmış, birlikte çekilmiş resminiz var.

– Fotomontajdır. Böyle bir §ey hatırlamıyorum.

-Polis kriminal laboratuarı incelemesine göre resim montaj değil.

Veli Küçük uzun süre sustu. Yüzünün tikleri çalışmaya başladı, acayip sinirlenmişti. Mehmet Yavuz tekrar sordu:

-Kendisini Türk İntikam Tugayı ve Ergenekon üyesi olarak tanıtan Çanakkaleli Vatan Bölükbaşıoğlu. Veli Küçük’ten aldığı talimatlar gereği Ergenekon operasyonuna misilleme olarak başbakanın veya emniyet istihbarat daire başkanının öldürüleceğinin ve bu iş için silah tedarik etmeye çalıştığını, savcılıktaki ifadesinde itiraf etmiş. Böyle emirler verdiniz mi?
-Böyle mesnetsiz suçlamaları kabul etmiyorum.

– Telefon ve MSN görüşmeleri var, Bölükbaşıoğlu mahkemece tutuklandı.

– Bunları ona sorun.

Küçük, sorgulama boyunca iddiaların kimini reddetti, kimini hatırlamadı, kimini geçiştirdi. Lüzumsuz ayrıntıları anlatmada çok hünerli, sorulara cevap vermemekte ustaydı. Bir konudan ötekine atladı ve asıl konuları cevaplamamakta ısrar etti. Çoğu zaman da hatırlamıyorum, bilmiyorum, demeyi tercih etti.

Müfettiş, Hüseyin ve Mehmet Yavuz, dosyadaki iddiaları sanığa tek tek yönelttiler, verdiği cevapları kaydettiler, onu saatlerce sorguladılar. Terlediler ve Küçük’ü fena terlettiler. Yorucu ve uzun süren bir çalışmadan sonra, sanığı savcılığa sevk etmeye karar verdiler.

Savcılık, Küçük’ün ifadesini aldıktan sonra tutuklanmasını istedi ve mahkeme Küçük’ü tutukladı.

Aynı gün yapılan operasyonlarda Ergenekon üyesi birçok kişi içeri alınmıştı, Uyuşturucu kaçakçısı Sami Hoştan, mafya dünyasının ünlüsü Ali Yasak, emekli Bnb. Mehmet Zekeriya Öztürk, gazeteci Güler Kömürcü, Ermeni patrikliğinde Ergenekonculara ev sahipliği yapan Sevgi Erenerol, Avukat Kemal Kerinçsiz, strateji dergisi yazarı Ümit Oğuztan, emekli Albay Fikri Karadağ, Özer Korkmaz, Abdullah Arapoğulları. Erdal İrtem, Hüseyin Gazi Oğuz, Kahraman Şahin, Erkut Ersoy, Recep Gökhan Sipahioğlu, Oğuz Alparslan Abdülkadir, Raif Görüm, Hüseyin Görüm, Yaşar Arslanköylü. Tanju Okan, Muhammet Yüce, İlhan Göktaş. Atilla Aks ve Asım Demir gibi isimler tutuklanmıştı.

Ergenekon büyük ve dehşetli bir deprem yaşamıştı. Bina altında kalanlar, tavan başına çökenler, dolapların altında ezilenler, merdiven boşluğuna düşenler vardı. Uzun sorgulamalardan sonra illegal faaliyetlerde bulunmak, siyasileri dize getirmek için suikast planlamak ve yapmak, kaos çıkararak darbeye zemin hazırlamakla suçlanacak ve tutuklandılar.

Ülke günlerce Ergenekon davasına kilitlendi, medya aylarca Ergenekon haberleri yazdı. Ülkenin 50 senelik geçmişine hükmeden, faili meçhul cinayetleri imza atan, iktidar indiren, iktidar diken bir örgüt söz konusu idi.

Özdemir Sabancı, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Vedat Aydın, Musa Anter, Mustafa Duyar, Doç. Necip Hablemitoğlu, Orgeneral Eşref Bitlis, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, Albay Özden, Binbaşı Cem Ersever, Ömer Lütfi Topal, Savaş Buldan, Behcet Cantürk gibi meşhur faili meçhul cinayetleri bu çetenin işlettiği sanılıyordu.

Müfettiş, Mehmet Yavuz, Hüseyin ve Ankara’dakiler derin, ama çok derin nefes almışlardı. Seçim öncesi ertelenen Ergenekon operasyonu, güçlü bir hükümet ve güçlü bir emniyet teşkilatı sayesinde gerçekleşiyordu,

Fakat rahatlama çok kısa sürecekti.

Örgütün tepesi hala dışarıdaydı. En tepedekileri biliyorlardı. Bir numaraya henüz ulaşılamamıştı. Kıskaç daralıyordu. Fazla zamanları yoktu. Yeni hamleler için güç toplamalıydılar. Müfettişin yüreği sızlıyordu. Sokrates’ten Gizem’le ilgili bir haber koparamamış, defalarca sormasına rağmen en ufak bir bilgi alamamıştı. Zahide iki de bir telefon ediyor, haber soruyor, sadre şifa bilgi alamayınca da hüngür hüngür ağlıyordu. Yeme ve içmeden kesilmişti, durmadan kilo veriyordu. Sinirleri felç olmuştu, ağır depresyon geçiriyordu.

OPERASYON ZAMANI

“·Bu toplantı çok önemli.” diye söze başladı genel müdür. Müfettişin endişeli yüzüne baktı. Gözlerinin önündeki halkalar torbaya dönmüştü. Başı kar beyaz olmuş, alın çizgileri daha bir derinleşmişti. “Bu adam fena yıprandı.”diye düşündü. Masanın üzerinde duran kırmızı kapaklı dosyanın kapağını açtı, ilk sayfaya yeniden öz attı ve sesini alçaltarak konuşmasını sürdürdü:

“Operasyonları hızlandırıyoruz. Elimizde MİTten gelen Ergenekon listesi var. Liste hepinize verilecek. Bundan sonra canımızı dişimize takıp operasyon yapacağız. Yargıda önemli senaryolar yazılıyor. Biz Ergenekon’u çökertmezsek onlar hükümetin ve ülkenin canına okuyacaklar. AK Parti’yi kapatma çalışması yapılıyor. İlhan Selçuk, Doğu Perinçek, Doç. Emin Gürses, Doç. Ümit Sayın gibi meşhurlar bu yönde çaba harcıyorlar. Telefonlarını dinliyor ve gün gün takip ediyoruz. Vakit kaybetmemeliyiz.”

Genel müdür endişeli bir ses tonuyla; fakat kararlı bir ifade ile konuyu enine boyuna tahlil etti. Bakanla, başbakanla, cumhurbaşkanı ile görüşmüştü. Veli Küçük’ün tutuklanması ile örgüt önemli yara almıştı, zaman kazanmalarına fırsat verilmemeliydi.

Hüseyin, örgütün medyadaki, bürokrasideki, yargıdaki, iş dünyasındaki destekçilerinin üzerine gidilmesi gerektiğini vurguladı. Cumhuriyet, Ulusal Kanal, Busines Kanal, Avrasya TV, Aydınlık dergisi, Yerıiçağ’ dan bazı yazarlar örgüt paralelinde yayın yapıyor; hatta Hürriyet ve Milliyet’te aynı çizgide haber ve yorumlar yayınlıyordu. Mafya babası Sedat Peker’in açılışı için tören düzenlediği Öztürkler, açık istihbarat gibi siteler, Vedat Y., Ergün P., İlhan S., Gülay K., Ertuğrul Ö. gibi yazarlar, örgütün medyadaki sözcüsü durumundaydı.

Genel müdür, hepsinin üzerine gidilecek, dedi.
Toplantıdan kararlılık ve operasyon kararı çıktı.

Müfettiş, Zahide’yi de yanına alıp iz sürmeye çıktı. Şoför Cem’i evinde ziyaret edeceklerdi. Haber vermemişlerdi, Günlerden pazardı. Cem’in evde olacağını tahmin ediyorlardı. Müfettiş yolda bir pastanenin önünde durdu, arabadan indi, pastaneye giderek bir kilo su böreği, birkaç açma ve birkaç simit aldı ve geri döndü. Motoru çalıştırırken:

-Çay da Cem’den olsun, diye espri yaptı.

-O adamın bizi çayla zehirlemeyeceği ne malum, dedi Zahide.

Yüzü mosmordu, durmadan ağlıyordu. Günlerdir gözyaşı
döküyordu, yasa bir gün için olsun ara vermiyordu. Saçlarının yarısı beyazlamıştı. Birden bire hem de. Yüzünün kırışıkları artmıştı. Elinde kenarları mavi iplikle ayalı beyaz mendili vardı.

“Bu mendilde Gizem’imin kokusu var, son defa ağladığında gözlerini bu mendille silmiştim.” diyor ve onu elinden hiç düşürmüyordu.

-O zaman ihtiyatlı olalım, dedi müfettiş.

Arabayla Demet evler semtine geldiler. Yedi katlı bir apartmanın önünde durdular. Lüks bir bina idi.

-Bir şoför parçası burada nasıl oturur? Kiralar yüksektir, değil mi?

-Acaba şoför parçası mı? Seni aylardır atlatıyor. Bence bu adam derin işlerin adamı. Kim bilir, belki de Ergenekoncudur.

Müfettişin beyninde şimşekler çaktı. Elini zile dokundurdu. Sonra dönüp Zahide’ye baktı. Hayret dolu bir sesle:

-Sen neler söylüyorsun? Daha önce bunu neden düşünmedik?

-Seni her gün aradı mı?

– Yok, canım, bir senede beşi geçmez.

-General Yener’in yanında arama sözü verdi ama…
-Yerdi…

– Aramadı. O zaman…

Müfettiş, telefon dinlemelerini hatırladı. Şüpheli bir şey yoktu adamın konuşmalarında. Yalnız eşiyle konuşurken sık sık “kedi”den söz ediyorlardı. Kadın kedi ile ilgili rapor veriyordu:

“Kedi iyi, kedi hasta, kediyi dövdüm. Kedi beni sinir etti. Kedi huysuz… “

Nitelemeler kediden başka bir şeyi anlatmak için kullanılır gibiydi. Müfettiş bunun bir şifre olduğunu düşünmeye başlamıştı.

Kapı açıldı. Birlikte içeri girdiler.

Ev kapısını başı yarım örtülü, 50,55 yaşlarından bir hanım açtı, telaşlı görünüyordu, Alı al, moru mordu. Üzerindeki entari, yelek ve bluz bile heyecan kesilmişti. Etekleri zil çalıyordu.
-Şey beyim yok, kimsiniz?

-Ben polis müfettişiyim, Cem’le dostuz. Ziyaret için gelmiştik.
Paketleri uzattı.

-Börek aldık, beraber çay içerken yeriz diye.
-Şey, iyi olurdu, ama… Bilmem ki…

– Ben telefon ederim, gelir.

Müfettiş telefona sarıldı. Şoförü aradı.

-Çok oturmayız, hal hatır sorduktan sonra müsaade isteriz, dedi Zahide.

İkisi birlikte kapıdan içeriye girdiler. Kadın isteksiz bir şekilde kapıdan çekildi. Misafirler içeri daldılar. Müfettiş etrafa baktı. Ayakkabılar çıkarılıyor muydu? Anlamak istedi. Kadının ayağında terlik vardı. Fakat kendilerine terlik vermiyordu. Ayakkabısını çıkarıp içeri girdi.

Evi gezmek ister gibi salondaki yolluk üstünde yürüdü.
-Şey, oturma odası bu tarafta, diye seslendi kadın. Altıncı hissi, müfettişi salonun sonuna kadar yürüttü.

Sağdaki odanın kapısını açıp içeri baktı. Yatak odasıydı. Yatak örtüsü düzeltilmemişti. İçeriye göz attı. Gizem’e ait bir eşya parçası görmek ister gibi her yanı süzdü. Bir şey göremedi. Elindeki telefon cevap vermiyordu. Kapattı.

Geriye döndü.

-Beyiniz nerede? Telefonu cevap vermiyor.

-Şey… Komşuya kadar gitti. Sanırım birazdan gelir.

-Telefonu yanında mı?

-Şey. Bilmem, aldı mı? Oturma odamız bu tarafta.
Müfettiş ve Zahide oturma odasına girdiler. Yerde gri renk, yekpare halı seriliydi. Koyu lacivert koltuklar vardı. Ceviz kaplamalı, koyu renk vitrin. Birkaç türlü içki şişesi. Kadeh, bardak, fincan…

Televizyon açıktı. Birer koltuk seçip oturdular. Müfettiş, kapıya bakan bir koltuğa yerleşmişti. Kadın içeri girip dışarı çıkarken görebilmeliydi. Kadının kendilerinden bir şeyi sakladığını seziyordu. O sırada odaya gelen hanıma:

-Kediniz nerde? Bir de biz sevelim.

Kadın ayakta donakaldı. Gözleri müfettişe çakılı idi. Ne diyeceğini şaşırmış görünüyordu.

-Şey… Cem, onu başımızdan defetmek için çıkmıştı, Nereye atar bilmem. Son zamanda fazla rahatsız etmeye başladı da… Bu cevap müfettişi huzursuz etmeye yetti. Telefonla Cem’i yeniden aramaya başladı.

Kadına döndü.
-Ne renkti?

– Kırmızı… Yani kızıl-beyaz karışımı bir şey.

-Neden sizi rahatsız ediyor, huysuz bir kedi mi?

Kadın birden diklendi. Elini dizine vurdu. Gözleri çakmak çakmaktı. Sert bir ses tonuyla:

– Bunları siz nereden biliyorsunuz?

Müfettiş, gözlüğünü çıkarıp camını gömleğinin kenarıyla sildi. Yeniden taktı. Bakışlarını kadının gözlerine çevirdi. Elini çenesine koydu:

-Size polis müfettişi olduğumu söylemiştim. Kızımız kaçırıldı. Cem’in arabasıyla. Bilmiyor olamazsınız. Telefonlarınızın dinlendiğini de biliyorsunuz, sanırım. Kedi neyin şifresi?

-Şey… Anlamadım. Ne şifresi? -Bana bak hanım, kızımızı arıyoruz, yüreğimiz yanıyor.

Gizem, nerede biliyor musunuz?
– Ben nereden bileceğim?

Kadının sesi titriyordu. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Bakışlarını kaçırdı. Sonra hızla oturduğu koltuktan kalktı. Odayı terk etti. Bu sırada dış kapıdan içeri giren kocasıyla burun buruna geldi.
Fısıltıyla:

-Geldiler! N’aptın?

-Suuust…

Müfettiş, demek ki bekliyorlardı, diye düşündü. Eve polisin geleceğini tahmin ediyorlardı.

Cem, memnuniyetsiz bir yüzle “hoş geldiniz”, dedi. Üstünde siyah palto, kahverengi atkı, kahverengi kadife pantolon vardı.
Bıyıkları buz kesmişti.

Müfettiş, doğrudan ve tehdit eden bir sesle:
-Gizern’i nereye götürdün Cem Bey?

-Bu konuda bütün bildiklerimi size anlattığımı sanıyorum.

– Kedi nerde?

-Onunla uğraştım sabahtan beri. Evi kirletiyor. Kış olduğu için balkona çıkmak istemiyor. Ben de balık pazarına götürüp bıraktım. İçim de acıdı ama…

-Balık pazarı nerde?

-Ulus’taki. Balıkçılarla da kavga ettik. Adamlar haklı olarak kızdılar. Fakat yapacak başka bir şey yok. Her gün hanım başımın etini yiyor. Müfettiş ikna olmamakla beraber üstelemedi. Konu aktüel olaylara kaydı. Müfettiş Ergenekon hikâyeleri anlattı. Operasyonel şefin tutuklandığını söyledi. Kararlı bir sesle:

-Örgüt bitirilecek. Bağlantısı olan ne kadar pislik varsa hepsini içeri tıkacağız.

-Dört-beş bin üyeden söz ediliyor.

-Hepsini içeri tıkarız.

-Genelkurmay eski başkanları İsmail Hakkı Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu, emekli orgeneraller Fevzi Türkeri, Hurşit Tolon, Şener Eruygur, emekli Tuğgeneral Levent Ersöz’ün adı geçiyor. .. Mehmet Emin Karamehmet, Aydın Doğan, şövalye Ertuğrul Özkök filan…

-Hepsi topun ağzında.

Cem dudak büktü. Başını iki yana salladı. Alt dudağını ısırdı. Elini dizine vurdu:

-Zor iş. Emniyetin boyunu aşar bence.

-Operasyonları emniyet yapıyor da… Plan ve talimatlar Pentagon’dan geliyor. Çizmeyi aştılar, ipleri çekildi.
-Bence henüz o noktaya gelmedi.

-Hangi noktada?

-Çok iyi bilemem; ama Türkiye o kadar generali içeri atacak kadar demokratlaşmadı. Eruygur, T olan, Ersöz belki. .. Bunlar kamuoyunda çok yıprandı. Ama ötekiler… Karadayı, Kıvnkoğlu, Türkeri, Rahmi Koç, Demirel… Zor. İlhan Selçuk, Ferit İlsever, Nusret Senem olabilir, fakat Karamehmet, Aydın Doğan ve şövalyeleri kalır. Bence…

Bu sırada börekle birlikte çaylar geldi.. Süreyya Hanım’ın yüzünden düşen bin parça idi. Müfettişin canı sıkıldı. Düne kadar şoför muamelesi yaptığı, para verdiği, dayak yediği için bazen acıdığı adam, bir anda strateji ustası kesilivermişti. Pos bıyıklı, kısa burunlu, kot pantolonlu şoför parçası; çarıklı erkânı harp çıkmıştı.

Müfettiş bir süre sustu. Sonra kendi getirdiği börek ve simit parçalarını yedi, çayı içmedi.

  -Evi bize gezdirsene.

Epey lüks döşenmiş. Bir görelim. Ayağa kalktı. Yüreği yanıyordu. İçinde bir ses, bu evde Gizem’den iz var, diyordu. Kızının kokusunu aldığını sanıyor ve evin her tarafını görmek istiyordu. – Bu bir arama mı? Arama izniniz var mı? -Bırak şimdi izni mizni! Evini göstermeyecek misin bize?

– Hiç istekli değilim.

Müfettiş sinirlenmişti. Sabrının sonuna geldiğini düşündü. Elini tabancasının üstüne koydu. Sert bir sesle:
-İstemesen de gezeceğiz. Kalk ve düş önüme!

Cem, ağır hareketlerle oturduğu koltuktan kalktı. Odaları tek tek dolaştırdı. Müfettiş, banyo ve tuvalete kadar her yeri gezdi. Divanların, karyolaların altına baktı. Koltukların arkasını, dolapların içini tek tek kontrol etti. Çekmeceleri Zahide’ye kontrol ettirdi. Bir yandan da Cem’i kontrol ediyordu. Silah çekip mandepsiye bastırma tehlikesine karşı tetikteydi. Her yer ve her §ey kontrolden geçti. Zahide kapının yanındaki ayakkabılığa bakmak için eğildi. Dolabı hızla açtı. Gizem’in pembe çiçekli ayakkabısı oradaydı.

Müfettişin kan beynine sıçrayıverdi.

-Ulan şerefsiz! Aylardır benimle dalga geçtin ha! Yat yere, seni geberteceğim. Cem gönülsüz bir şekilde yüzüstü salona uzandı. Müfettiş, eşinden ellerini bağlamak için ip istedi. Kadın mutfağa gidip oradan bıçakla döndü. Gözü dönmüş bir şekilde müfettişe
saldırdı.

Müfettiş, kadının karnına tekmeyi savurdu ve onu iki büklüm hale getirdi. Arkasından öfkeyle tabancanın kabzasını kafasına vurdu. Kadın boş çuval gibi yere yığılıverdi.

Müfettiş o sırada tabancayı, ayağa kalkmış ve eline geçirdiği uzun, demir ayakkabı çekeceği ile kendine saldıran Cem’ e çevirdi ve bağırdı:

-Çılgınlık yapma, kurşunu yersin!

Cem durakladı. Benzi sarardı. Eli titremeye başladı, çekecek yere düştü.

– Yere yat, yoksa kurşunu yersin!

Yavaş hareketlerle yere çöktü, sonra yüz üstü uzandı. Müfettiş hemen kollarını arkaya büktü ve belindeki kelepçeyi çıkarıp ellerini kelepçeledi. Ayağa kaldırdı. Sürükleyerek aşağı indirdi. Cep telefonuyla ekipleri arayarak hemen gelmelerini emretti. On dakika içinde bir polis ekibi olay yerine geldi. Cem’i alıp götürdüler.

Müfettiş, Gizem’in nerde olduğunu söyleyene ve kızı bulana kadar sorgulamalarım istedi.

Zahide, pembe ayakkabıları gördüğü andan itibaren kriz geçirmişti. Çılgınca “Yavrum, yavruum, yavruuuuum!” diye bağırıyor, ağlıyor, feryat ediyordu.

Müfettiş, sinir krizleri geçiren eşini alıp hastanenin yolunu tuttu. Zira kadın kendini yerden yere atıyor, histerik bir şekilde ağlıyor, saçını, başını yoluyordu. Müfettişin onu sakinleştirmesi mümkün değildi.

Yolda Hüseyin’i ve Rasim’i aradı. Olanları anlattı. Derhal emniyete gelip şoförü sorgulamalarım istedi. Kendisi, kriz geçiren Zahide’yi bir an evvel hastaneye götürecekti.

TUTUKLAMALAR HIZ KAZANDI

21 Şubat 2008 Perşembe günü gazetelerin manşetleri 4. dalga tutuklananlarla doluydu. Müfettiş, erkenden makam odasına gelmiş, masasında gazeteleri okuyordu. Ergenekon haberleri yine manşetlerdeydi.

 Bu defa Ergenekonculara akademik destek verenler oltaya takılmıştı. Müfettiş arkasına yaslandı. Karşısındaki tabloya baktı.

Türkiye haritasında tutuklamaların yapıldığı yerleri gösteriyordu. Epey bir şehir işaretlenmişti, Telefon açarak Mehmet Yavuz’ u aradı ve tebrik etti. Merakla sordu:

“Bir numaraya ne zaman sıra geliyor?”

“Her şey zamanlamaya bağlı. Epey bir zaman var. Sonra bunların hiçbirinde bir numara yok. Eğer bir numaraları olsa her gün Amerika aleyhinde yayın yapan İlhan Selçuk, Amerika temsilcisi Elçin Poyrazları Dick Cheney’in ofisine, Ankara temsilci Mustafa Balbay’ı Amerika elçisi Wilson’a gönderir, haber bekler mi? Bunların bir numarası bir numaralı piyondan ibaret.”

“Doğru söylüyorsun.”

Zamanlama üzerine konuştular, iddianame hazırlanmaması ve tutukluluk süresinin uzaması, kamuoyunda eleştiriliyordu, Bir an önce bir numaraya ulaşmalıydılar. Telefonu kapadıktan sonra bilgisayar ekranına baktı. Haber sitelerinde de Ergenekon tutuklamaları flaş haber olarak veriliyordu.

Masadaki sütlü kahveden bir yudum aldı. Memur dönerinden ısırdı. Çekmecesindeki Ergenekon şemasını çıkardı. Daha işin başında olduklarını düşündü. MİT’in başbakana ve Genelkurmay’ a verdiği liste epeyce kabarıktı. Evrakı çekmeceye koydu. Sümenin altından dünden kalma dosyayı çıkardı. Sırada generaller vardı. Dosyayı tekemmül ettirmeliydi.

Midesi kazınmaya devam ediyordu. Simitten bir lokma daha aldı, kahvesini yudumladı.

Yine evde kahvaltı yapmadan çıkmıştı. Zahide’nin vücut kimyası ve ruh sağlığı bozulmuş, doktorlar özel bakım görmesi için hastaneye almışlardı. Pembe çiçekli ayakkabıları gördüğü günden beri hastanedeydi. Doğru dürüst yiyip içmiyordu. Depresyona girmişti. Müfettiş sabah namazından sonra evden çıkıyor, pastaneden börek-çörek alıp kahvaltıyı masasında geçiştiriyordu. Onun da ruh sağlığı yerinde değildi, sinir ve sindirim sistemleri bozulmuştu. Yüreğinin acısına dayanamıyordu. Gizem’i mutlaka bulacaktı. İçindeki ümit dipdiri ve çok canlıydı. Cem molozunun tozunu atacaktı. Onu bu ümit ayakta tutuyordu. Depresyonu ve sinir krizlerini bu ümitle yeniyordu. Bu ümitle Ergenekon’un üzerine yürüyordu. Cem’in bir şekilde Ergenekon’la ilgili olduğunu düşünmeye başladı. Olup bitenleri bütünüyle yeniden kafasından geçirdi. Cem’in bir numaraya bağlı bir ajan olup olmadığını yeniden irdeledi. Pekâlâ olabilirdi. Bundan sonra adama ajan gözüyle bakmalı ve onu öyle ele almalıydı. Gazetedeki haberlere eğildi. Mehmet Yavuz’un tahminleri çıkıyordu. Her fırsatta darbe çığırtkanlığı yapan Sakarya Üniversitesi öğretim görevlisi Doç. Emin Gürses, İstanbul Üniversitesi öğretim görevlisi Doç. Ümit Sayın, emekli Asb. Orhan Tunç, sosyete kuyumcusu Hayrettin Ertekın, gazeteci Vedat Yenerer, Noel Baba Derneği Başkanı Muammer Karabulut tutuklanmışlardı.

Müfettiş hayret etti. İp Genel Başkanı Doğu Perinçek, Cumhuriyet başyazarı İlhan Selçuk, İ.ü eski rektörü Prof. Kemal Alemdaroğlu. YÖK eski başkanı Prof. Kemal Gürüz listenin dışında kalmışlardı. Müfettişe göre Cumhuriyet, Ergenekon medyası gibi çalışıyordu. Prof. Alemdaroğlu ve Gürüz, ADD ile birlikte mitingler düzenlemiş, bütün dünyanın gözü önünde “ordu göreve” pankartları önünde poz vermiş, darbe çığırtkanlığı yapmışlardı.

Doğu Perinçek, apayrı bir fenomendi. Beka Vadisinde Abdullah Öcalan’ı ziyaret eden, Öcalan ile kol kola resimler çektiren, Öcalan’dan karanfil alan adamdı. “Derin çete”nin PKK bağlantılarında o vardı. Mason locasına kayıtlı olduğu, Emin Gürses’in Akfırat’la konuşmalarına yansımıştı. İtalyan Gladio’sunun P2 Mason Locası ile bağlantısı tespit edilmişti. Türkiye’deki Ergenekon- loca bağlantılarını Perinçek, Gürses, Demirel, Gürüz sağlıyor olmalıydılar.

Cumhuriyet’in imtiyaz sahibi İlhan Selçuk Giritli idi. Dönme olduğu konusunda ipuçları vardı. O da loca ve Ergenekon arasında köprü olmalıydı. Mahkemede ordunun darbe yapma hakkı olduğunu savunan Doç. Emin Gürses de 3. derecede masondu. Müfettiş homurdandı:

“Bunların hepsi kurt. Ülkenin geleceğine pusu kuruyorlar. Doğu Perinçek, Ferit İlsever, Prof. Yalçın Küçük; Beka Vadisi’nde Öcalan ile görüşmüşler. Emin Gürses, Hurşit Tolon ve Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun adamları İmralı’ da terörist başını ziyaret etmişler. Esenyurt Belediyesi eski Başkanı Gürbüz Çapan, Öcalan’la bağlantılı. Bir zaman İmralı adası komutanlığı yapan Levent Ersöz, Ergenekon üyesi. Ergenekon-PKK iç içe.”

Elini masaya vurdu. Öfkeyle dişlerini gıcırdattı.

“Bu adamlar bir an önce alınmalı! Ülke bu beladan kurtulmalı! “

Masanın üstündeki mavi renkli cep telefonunu aldı. Tuşları çevirdi. İstanbul’daki Hüseyin’i aradı. Ne olup bittiğini sordu. Aldığı cevap Mehmet Yavuz’unkine benziyordu:

“Zamanlama yapıyoruz. Ben şimdi silah depoları peşindeyim. Ergenekon’un gayr-i nizami harp için kullanacağı silah depoları olmalı. Bir ize rastladım, iz sürüyorum.” Hüseyin örgütün silah depolarına merak sarmıştı. Gladio’nun ordu cephanelikleri dışında 139 silah deposu bulunmuştu. Silah depoları önemliydi. Glock marka tabanca, suikast silahı kanas, ordu malı el bombaları, ruhsatlı-ruhsatsız tabancalar… Örgüt üyelerinin hepsi pürsilah, hepsi kurşun askerdi.

Müfettiş, Gizem’in izini sürerken, Hüseyin gavr-i nizami harpçilerin silah depolarını takip ederken aylar geçti. Bir sabah Türkiye Ergenekon’da 5. dalga haberleri ile uyandı. Doğu Perinçek, Kemal Alemdaroğlu ve İlhan Selçuk tutuklanmıştı. İşçi Partisi’nin bürolarında kozmik belgeler bulunmuştu. En gizli belgelerin bir siyasi partinin binasında çıkmasına akıl erdirmek güçtü. Perinçek’in PKK ile ve “derin çeteyle” derin bağlantıları vardı.

Medyada kıyamet koptu. Ergenekoncu medya, basın özgürlüğünün zedelendiğini yazıyordu. Güya hükümet, savcılık aracılığı ile medyayı susturmaya çalışıyor, hukuk, özgürlükleri yok etmek için kullanılıyordu. Ergenekoncular, savcıların ve yargının bağımsız olduğunu hatırlamak bile istemiyorlardı.

Ama asıl kıyamet, generaller tutuklanınca kopacaktı. Müfettiş, dosyaları tek tek ve özenle hazırlamıştı. Emir bekleniyordu. Harekete geçmeleri an meselesiydi.

Şoför Cem ser veriyor, sır vermiyordu. Aylardır içerdeydi, aylardır sorgulanıyordu, fakat Gizem’le ilgili hiçbir bilgi alınamamıştı. Müfettiş kendi kendini yiyordu. Kızcağızın ayakkabıları bu adamın evinde çıktığına göre, kızın nerede olduğunu biliyor olmalıydı.

Elizabet ve Hüseyin, şoförün oturduğu apartmana taşınmaya karar verdiler. Apartmanın girişine kamera yerleştirecek ve eve girip çıkanları gözetleyecekler; bu şekilde Gizem’in izini bulmaya çalışacaklardı.

ÇOK ÖZEL İSTİHBARAT

14 Mart 2008 Salı günü rüzgâr aksi yönden esti. Müfettiş, sabah erkenden hastaneye gidip Zahide’yi ziyaret etmiş, arabasıyla iş yerine dönüyordu. Morali bozuktu. Zahide psikolojik bir çöküntü yaşıyordu. Gizem bulunmadan da iyileşecek gibi
görünmüyordu. Sürekli tahliller yapılıyordu; fakat doğru dürüst bir teşhis konamamıştı. Doktorlar, depresyon diyorlardı.

Radyo açıktı. Spiker gazete haberlerini okumayı kesip çok önemli bir gelişmeyi duyuracağını söyleyivermişti. Haber şok ediciydi.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya AKP hakkında kapatma davası açmıştı. Müfettişin sinir sistemi allak bullak oluverdi. Bütün hesaplar alt üst olmuştu.

Aslında böyle bir şok haber bekleniyordu. Cumhuriyet yazan “İlhan Selçuk, bir telefon konuşmasında yargının harekete geçeceğini söylemişti. Fakat müfettiş, böyle bir şeye ihtimal vermiyordu. Haberi duyunca morali fena bozuldu. Haber, sadece müfettişin değil, bütün ülkenin kimyasını bozacak nitelikteydi.

Türkiye, hatta bütün dünya, AB eşiğindeki demokratik bir ülkede iktidar partisinin kapatılmasını konuşuyor: demokrasi, insan haklan, halkın kendi kendini yönetesi ilkesini tartışılıyordu.

Radyo davanın dış dünyada da büyük yankı uyandırdığını aktarıyordu. Dava ile ilgili en ilginç demeci, Almanya eski Başbakanı Gerhard Schröder vermişti:

“Bu dava, demokrasi geleneklerine aykırı. Avrupa’da iktidardaki bir partiye dava açıldığı da partinin kapatıldığı da görülmemiştir. ” Müfettiş, hayatının en büyük moral bozukluğunu yaşıyordu, Tam demokratikleşmenin önündeki en büyük engeli kaldırılıyordu ki yola, kocaman bir kaya yuvarlanıvermişti. Herkes şoke olmuştu. Şimdi en büyük sorun kayanın nasıl kaldırılacağıydı.

Demokrasilerde yargı sultası olabilir miydi? Seçilmemiş adamlar, milletin seçtiği ve iktidara getirdiği bir partiyi kapatabilir miydi? Türkiye’de yargı rejimi mi, yoksa demokratik bir sistem mi vardı?

Medya bunu tartışmaya başlamıştı. Beş yıllık AB serüveninden sonra ülke tekrar başa dönüyordu. 11 hâkimin Meclis üzerinde bir güce sahip olması ve bu gücü, Ergenekoncuların istediği şekilde kullanabilme ihtimali korkunç bir kâbustan başka bir şev değildi. Telefonu titredi. Sinirleri gerildi. Sokrates’ten yeni bir tehdit gelmiş olmalı diye düşündü. Veli Küçük tutuklanalı Sokrates’in mesajlarına hasret kalmıştı.

 Bundan son derece memnundu, sinirleri daha az geriliyordu.

Kemerinde takılı bulunan cep telefonuna uzandı. Hastanede kimseyi rahatsız etmemek için titremeye almıştı. Mesaja baktı.

“Saat 9.30’da Başbakanlıkta acil toplantı var. Katılmanız rica olunur.”

Ulus’tan istasyon istikametine doğru geliyordu. Rotayı Kızılay’a çevirdi. Muhtemelen Hüseyin ve Rasim de toplantıya katılacaklardı. Ekip görev başına çağrılıyordu. Yola yuvarlanan kayanın kaldırılması ile ilgili proje hazırlanması gerekiyordu.

Müfettiş, başbakanlığa geldiğinde yürümekte zorluk çekiyordu. Gece boyu doğru dürüst uyuyamamıştı, sinirleri bozuktu, kahvaltı yapmaya fırsat bulamamıştı, midesi kazınıyordu. Üstelik canı bir şey yemek de istemiyordu. Günlerdir iştahsızlık sebebiyle doğru dürüst yemek yemiyordu. İyice güçten düşmüştü. Daha beteri moral bozukluğu idi. Her şey üst üste gelmişti. Zahide ağır bir depresyon geçiriyor; doktorlar, sakinleştirici ilaç veriyorlardı. Kadıncağızın sağlığı adam akıllı bozulmuştu. İlaçların etkisiyle olacak, kendisini zor tanımıştı. Konuşmaları abuk sabuktu. Mantıklı düşünemiyordu. Gizem’in kaçırılmasından sonra 19,5 kilo vermişti. Bir deri bir kemik kalmıştı. Kolları serum iğneleri yüzünden yara olmuştu. Hemşireler iğne takacak yer bulmakta güçlük çekiyorlardı. Serumlar da olmasa açlıktan ölecek, diyorlardı. Müfettiş, onu teselli için gitmiş, eşine moral veremediği gibi sinirleri felç olmuş bir vaziyette hastaneden ayrılmıştı. Yolda duyduğu haber ise her şeyin tuzu biberi olmuştu. Merdivenleri çıkarken birkaç kez tökezledi. Onun sendelediğini gören Hüseyin koşarak yanına geldi ve müfettişin koluna girdi. Merdivenleri birlikte çıktılar. Hüseyin, müfettişin
renginin kireç gibi olduğunu gördü. Arkadaşına moral verme ihtiyacı hissetti:

“İhtiyar delikanlı, dayan. Zafere az kaldı. Apartmana taşındık. Bütün katlara kamera yerleştirdim. Merdivenleri avuç içi gibi gözetliyoruz. Gizem’i bulacağız Allah’ın izniyle.”

“Ümit fakirin ekmeği.”

“Ümit, hayatın motorudur. Ümidini yitiren hayatını kaybeder. Ümit, sadece fakirin değil, zenginin de ekmeği. Öyle değil mi?”

“Öyle mi?”

Merdivenleri tırmanmışlardı. Kapıya doğru yürüdüler. “Haydi, yürü bakalım. Elizabet, onlara müjdeli haberi ben vereceğim, diyor. Sana o kadar minnettar ki… O olmasa, helikopter kiralamasaydınız ben çoktan ölmüştüm, hayatımı müfettişe borçluyum, diyor. Akşam sabah sana dua ediyor. Tabii Gizem’in bulunması için de dua ediyor.”

“Allah razı olsun. Temiz kalpli kadın. İnşallah duası kabul olur.”

“Ne diyorsun? Başbakan ne diyecek? Tamam mı, devam mı?”

  “Göreceğiz. Karşı taraf şah, dedi. Masonların tezgâhı bu.” “O zaman biz de şah demek zorundayız. Generaller yakında içeri alınır.”

“Bakalım. Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar?” “Kapatma davası Ergenekoncuların tezgâhı. Dava açılmadan iki gün önce iddianame, İşçi Partisi’nin bilgisayarlarında görülmüş. Davayı, yargıdaki Ergenekon açtırdı. Cumhuriyet yazarı İlhan Selçuk bir telefon konuşmasında, “Savcı dava açmazsa gününü görür.’ ,demiş. Dinleme kayıtları var.”

“Yakışır.”

Kol kola Başbakanlık binasına girdiler. Sekreter onları toplantı odasına aldı. Odanın ilk misafirleri idiler. Çok geçmeden siyah deri çantasıyla Rasim çıkageldi. Endişeli görünüyordu. Tokalaştılar, karşılıklı hal ha tır soruldu. Oval, ceviz kaplama masanın etrafında yerlerini aldılar.

Onun arkasından MİT müsteşarı, içişleri bakanı müsteşarı, emniyet genel müdürü, birer birer içeriye girdiler. Müfettişteki bitkinliği hepsi fark etmişti. Tokalaşırken geçmiş olsun, hayrola, neyiniz var, diye sordular. .Müfettiş, boyun büktü, malum sebepler, diyerek geçiştirdi. En son başbakan içeriye girdi. Herkes ayağa kalktı. Başbakan oval masanın başındaki yerini aldı. Herkesi tek tek süzdü, herkesle tokalaştı ve sonra siyah koltuğa yerleşti.

Yorgun görünüyordu. Gözlerinin önündeki halkalar daha bir belirginleşmiş. Alın çizgileri derinleşmişti. Üzerinde beyaz çizgili, koyu renk takım elbise vardı, beyaz gömlek ve kırmızı- beyaz kravat takınıştı. Saçları başına iyice yapışmış gibiydi.

Toplantıyı açtı. Gündem kapatma davasıydı. Ergenekon soruşturmasının seyri, parlamento ve hükümetin durumu konuşulacaktı. Başbakan herkesi tek tek dinledi. Bu arada sekreter odaya gelip herkesin önüne kırmızı kaplı bir dosya koydu ve dışarı çıktı. Hukuk danışmanı, davanın mahkemedeki seyri ile ilgili açıklamalar yaptı ve mahkeme sürecinde olabilecekleri anlattı.

Müfettiş dosyanın kapağını kaldırdı. Başlık alev gibi gözlerinin içinde parladı. “Özel Harp Dairesi-Öcalan görüşmesi. Bazı komutanlar PKK’ya silah sattı. Özel Kuvvetlerden Oğuz ve PKK’lı Avukatın görüşmesi.”

Sanık Hikmet Çiçek’ten elde edilen flash bellekte ve İşçi Partisi basın bürosundaki bilgisayarda bulunan “Protokol” isimli word belgesi içerisinde  “Protokol Önerisi  06 Haziran 2000” başlığı altında, Abdullah Öcalan’ın avukatı ile Özel Kuvvetlerde çalıştığı öne sürülen Oğuz’un yaptığı konuşma metni vardı. Müfettiş metni okumaya başladı:

“Oğuz: Böyle bir girişimin neden bir yıl sonra başlatıldığını sorabilirsiniz. Daha önce görüşmeler oldu. Protokoller da imzalandı. 1995-96’da Şam’da, Öcalan’ın bilgisi dâhilinde bir protokol imzalandı. Ben bu girişimde bizzat bulundum. Daha sonra 1997’de Brüksel’de görüşme oldu. Çevik Bir’e bağlı, Osman Albay görüştü. Ancak bu girişimlerin başarılı olması mümkün değildi. Çünkü Öcalan Şam’ da iken kendini “kartal” olarak görüyor ve masaya oturulduğu anda, biz beş sıfır mağlup başlıyorduk. Şimdi durum değişti. Öcalan yakalandı, silahlı mücadeleye son vermeyi kabul etti. Şimdi Genelkurmay: 5, PKK: O. Bunu kabul ederek görüşmeye başlayabiliriz.

Avukat: Bu girişimi çok olumlu buluyoruz. Baştan belirteyim, ben PKK ‘yı değil, Öcalan’ı temsil ediyorum. Öcalan avukatlarına kendi adına her türlü girişimde bulunma yetkisi verdi. Hatta bizi yeni açılımlar yapmadığımız için eleştiriler. Öcalan, PKK’dır. Önce Öcalan benimser, PKK ona uyar. Açılımları Öcalan yapar. Kürt halkı da onu kabul eder. Bugün söylediğinin yarın ISO derece tersini söylese, yine PKK onun arkasından gider. Öcalan’ın kabul etmesi sorunu çözer. Biz, Öcalan adına ilişkiye geçiyoruz.

Oğuz: Biz, Öcalan’a operasyonu yapan gücüz, yani Özel Kuvvetler Komutanlığı. Genelkurmay adına bu girişimleri yürütmede görevli olan tek kurum. Bu girişimi, soruna bir çözüm bulunması için başlatıyoruz. Size temel politikaları okuyacağım.

  Kayıtlarımıza göre PKK’lısınız, böyle bir girişim başlatmak için önerildiğinizde, GBT kayıtlarından sizi inceledik.

Öcalan’ın avukatlarının çoğunun çift, hatta üç taraflı çalıştığını biliyoruz. MİT bağlantılarının Ahmet Zeki Okçuoğlu’ndan ibaret olmadığını biliyoruz. Siz de bilin. Bana verilen bilgi, Öcalan’ın, dışarıdaki arkadaşlarının böyle bir girişime hazır olduğunu söylediği şeklinde. İmralı’da bir tuğgeneral arkadaşımız var. Öcalan ile sorgu şeklinde olmayan görüşmeler yapıyor ve genel komutanlığa rapor veriyor. Ne rapor verildiğini ben konum olarak bilmiyor olabilirim. Bunu isterseniz sorayım. (Sorduktan sonra) Öcalan, dışarıdaki arkadaşlarının bir girişim başlatmak için hazır olduğunu belirtmiş. Evet, biz rica ettik, mektup yazdı. Mektup şimdi Genelkurmay karargâhında. Öcalan’a verildikten sonra elden götürülüp Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu’na bizzat verilecek. Genelkurmay başkanı ile Öcalan’ın yakalanmasından sonra görüştüler. MİT’le temasa geçmişsiniz, Ciddi bir sonuç almanız mümkün değil. Ôzgürel’i ciddiye almanız, devleti tanımadığınızı gösteriyor.

Avukat: Biz sorunun esas çözüm yerinin Genelkurmay olduğunu biliyoruz. Öcalan da bize, sorgusu sırasında çok birikimli, donanımlı subaylarla tanıştığını söyledi. Yurtseverliklerine, bilgi birikimlerine hayran kaldığını ve bunu ifade ettiğini söyledi. Böyle bir güce karşı savaştığı için pişman olduğunu da belirtmiş. ‘Beni siz asın, sizin elinizle asılmak benim için şereftir.’ demiş. Öcalan, Kuzey Irak’tan gelen Barış Grubu’nun geçişi için bizim Genelkurmay ile doğrudan temasa geçmemizi istedi… Öcalan bu görüşe çok değer veriyor. Silahlı sürecin bitirilmesi için Genelkurmay’la açıktan ilişkiye geçilmesini istiyor.

Oğuz: Açıktan ilişki olmaz. Bu ilişkiyi kabul etmeye kamuoyu henüz hazır değil. Bu girişimi yayarsanız bir sonuç alınmadığı gibi, barışçı yolları da tıkamış olursunuz. Siz her şeyi propaganda için kullanıyorsunuz… Şemdin Sakık’la da ilişkimiz vardı. Çok iyiydi. Yeşil kanalıyla silah alış verişi yapanlar da vardı. Öcalan sıkıştırdığı için Kuzey Irak’a geçip Barzani’ye teslim oldu. Öcalan yakalanmasaydı, TSK içinde büyük sorun
çıkacaktı. Çünkü komutanlardan bir grup, PKK’ya silah sattı, uyuşturucu trafiğini birlikte yürüttü. Siz belki bilmiyorsunuz, ama Barzani ve Talabani’ye verilen 3 bin Kaleşnikof’un Osman Öcalan’a verileceğini biliyorduk. Ayrıca başka bir parti silahın teslimatı için bir ekip Şam’a ve Beka’ya gitti. Silopi Tugay Komutanlığı, bu işbirliğini belgeledi. Gece görüş dürbününe varıncaya kadar askeri malzeme satışı yapanlar ortaya çıkarıldı. Abdullah Öcalan bunları iyi bilir. Size bunları söylemiyor. Nasıl yakalandığını da anlatmıyor. Öcalan gözlerini açtığında uçakta ona “Memleketine hoş geldin.” diyen de Pilot Necati idi. Başından beri girdiği ilişkileri biliyoruz. “Örgütü kursun” diye Öcalan’a 10 milyon lira verildi. Biz bunları bilerek konuşuyoruz. Ancak Öcalan’a siyasilerden elçi gönderdik, onları tartakladı. Cemil Bayık’la birlikte Melik Fırat’ı küfürle, tartaklayarak geri yolladı. Akın Birdal’ın vurulmasının nedeni, insan haklarını, Kürtleri savunması değildir. O, bir kısım askerle MİT’in yürüttüğü silah ve uyuşturucu işinde yer aldı. İş yaptığı ekibe kelek atmaya kalktığı için vuruldu. Cezalandırılması gerekiyordu, yaptığı işin mantığı açısından. Bizim kullandığımız, eski ülkücü çocuklar vurdular. Şimdi cezalarını indirmeye çalışıyoruz. İki taraflı çalışanlar, cezalandırılacaklarını baştan kabul etmek zorundadır. Şimdi size bu metni okuyorum, itirazlarınız varsa söyleyin, konuşalım. Sonra bu metni size vereceğim. Siz de bir karşı metin hazırlayın. İkinci görüşmemizde bir binbaşı olacak. Orada protokolü hazırlayacağız. Siz bu protokole imza koymaya yetkili misiniz?

Avukat: Bizde bu görüşmelerin tek kişi tarafından yapılmasına iyi bakılmaz. İki kişi olalım. Ben şimdi bir şey söylemeyeyim. Gelecek olan arkadaş Öcalan’ın avukatlarından Mahmut Sakar’dır, HADEP’in de genel sekreteridir.

Oğuz: Biz bu ismi araştıralım. Başka bir yerle bağlantısı olup olmadığını araştıralım. Uygun bulunursa gelsin deriz…

Avukat: Genelkurmay başkanı pişmanlık yasasının kapsamının genişletilmesini istedi. Öcalan bu gelişmeyi çok olumlu bulduğunu açıkladı. Dağdan inen insanların cezaevlerine doldurulmasını istemiyoruz. Pişmanlık yasasının örgüt liderlerini de kapsayacak hale getirilmesini istiyoruz. Cezaevlerinde 10 bine ulaştı sayı. Bunların çıkmasını sağlayacak bir düzenleme yapılmalı.

Oğuz: İçerideki 10 bin kişiyi çıkarırsanız beş bini PKK için çalışmaya devam eder. Böyle bir şeye izin verilmez. Bir sürü şehit vererek yakalayıp getirdiklerinizi nasıl serbest bırakırsınız? Yine başlayacaklar silahlı saldırıya.

Avukat: 10 bini de mücadeleye devam eder, ancak silahlı mücadele olmaz. Silahlı mücadele dönemi tamamen kapandı. En az yüz yıl daha silahlı mücadele olmaz. Bu işi en iyi bilen kişi Öcalan, “Silahlı mücadele olmaz.” diyor. Kimse silahlı mücadeleye girmez. Dağdakilerin indirilmesi konusunda ne yapılacak? Öcalan’ın Kuzey Irak’taki gerillalar için değişik bir önerisi var. Bunu sorgusunda söylediğinde komutanlar hayretle karşılayıp çok ilgi göstermişler. Her duyan şaşırıyor. Öcalan, Kuzey Irak’taki PKK’nın silahlı gücünün orada kalıp TC’nin hizmetine girmesini savunuyor. Bu durum zaten şu anda Genelkurmay’ın işine geliyor. Barzani’yi biliyorsunuz, PKK ile savaş halinde. Genelkurmay bunu kendi lehine değerlendiriyor. Öcalan, Kuzey Irak’taki gücün ABD’nin Barzani’ye yönelik hesaplarını boşa çıkarmada kullanılmasını öneriyor. Bu gücün feodallerin etkisizleştirilmesi için kullanılabileceğini söylüyor. Demokratik bir Irak yönetimi oluşturulmasında bu gücün rol almasını istiyor.

Oğuz: Ne kadar bir gücün Kuzey Irak’ta silahlı kalmasını istiyorsunuz? Bunu bir rapor halinde bize verin. Bu öneriye sıcak bakabiliriz. Asimilasyondan kastettiğim, eskisi gibi silahla ezme filan değil. Bunu biz de istemiyoruz. PKK ile mücadele için büyük paralar harcandı. Bunun için Yahudi bankalarından büyük krediler alındı. Bu kredilerin karşılığı olarak GAP bölgesinde araziler ipotek edildi. Asimilasyon ve dejenerasyon için MHP’ye bakın. Türkeş öldükten sonra bu parti devrini kapatmıştı; ama bir sürü militanı vardı. Çek-senet tahsilâtı yapıyor, şeriatçıların militanlığını yürütüyordu. Genelkurmay, partinin başına Devlet Bahçeli’yi getirdi. Şimdi MHP askerin dediğinin dışına çıkamıyor, tabanı da asimile oluyor. Artık Turancılık yapamazlar. Türkçü parti değil artık MHP. Öcalan’ın idamını onlar durdurdu. Biz Türkçülüğe de Kürtçülüğe de karşıyız. Bizim bazı arkadaşlarımız hala şoven çizgide. “Kürt” denilmesini bile istemiyor. Öcalan da İmralı’da böylelerine tanık olmuş olabilir. Oradakilerin çoğu öyle, ama bizim politikamız farklı. Şimdi sizin Diyarbakır belediye başkanı oradaki tabur komutanıyla kavgalı. Çocuk gibi birbirleriyle uğraşıyorlar. Protokol olursa, biz bir binbaşıyı görevlendiririz. Belediye başkanının yanında olur. Bu sorunları çözer. O tabur komutanını da anlamak gerek.

İki gün önce dağda savaştığı adamın temsilcisi gibi görüyor belediye başkanım. Bunu hemen değiştirmek mümkün değil. Ama biz olayı biliyoruz, anlıyoruz, çözeriz.

   Avukat: Bu gelişmeyi Öcalan’a bildirelim mi?

Oğuz: Kameraya yakalanmadan uygun ve diplomatik üslupla söyleyin. Bu metni vermeyin.

Avukat: İmralı’ya ÖKK hükmetmiyor mu? Neden “Kameraya yakalanmayın.” diyorsunuz?

Oğuz: Kameraya alınan görüntüler Genelkurmay başkanına gidinceye kadar en az beş daire başkanının elinden geçiyor. İmralı’da olan bir tek biz değiliz. MİT, Kara Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri istihbaratı da var. Bu sürece karşı olanlar da var. Bunu Genelkurmay başkanına karşı kullanmak isteyenler olabilir. Biliyorsunuz, Çevik Bir gitti; ama onun ekibi var.

Avukat: Anlayamadım. Çelişkili geldi. Çevik Bir Genelkurmay 2. başkanı idi. Siz de Genelkurmay adına, ÖKK adına konuşuyoruz, diyorsunuz.

Oğuz: Biz sizi protokolden sonra ÖKK’nın 2. başkanına götüreceğiz. Karargahta görüşeceksiniz, Onunla böyle rahat konuşmazsınız. Özal’ dan iyi bir şekilde söz edemezsiniz. Özal’ı indiren güçle konuştuğunuzu unutmayacaksınız. Özal için “Ermeni köpeği”, “Kürt eşeği” gibi laf1ar duyabilirsiniz.” Müfettiş hayretler içinde kalmıştı. Dudak büktü. Başını iki yana salladı. Dizlerini ovuşturdu. Gözlüğünü çıkarıp camlarını sildi. Sonra tekrar taktı. Kan beynine sıçramıştı. Böyle şeyler nasıl olabilmişti? Aklı almıyordu. Saçlarını yolarcasına başını kaşıdı. Alnını ovuşturdu. Sonra dosyadan bir sayfa daha çevirdi. Okumaya devam etti:

Özel Kuvvetler – Öcalan Pazarlığı”

‘Gizli bir el, Dursun Karataş’ın (Dev, Sol lideri) kaçmasına yardım etmişti. Aynı şekilde örgütün büyük kayıplar verdiği önemli operasyonlarda Karataş. hep şaibeli şekilde kurtulmuştu. Hiram Abbas suikastını gerçekleştirdiği belirtilen örgüt üyesi Ferit Eliuygun’un Abbas’ı tanımasının mümkün olmadığını belirten gizli tanık İsmet, Eliuygun’un başka bir eylemde acemice öldüğünü söyledi.Duyar, Öldürüleceğini Biliyordu

Gizli tanık ‘Yüksel’in ifadelerinin de avukatlara dağıtılmayan dördüncü DVD’de olduğu iddia edildi. ‘Yüksel’, Sabancı suikastı sanığı Mustafa Duyar’ın öldürülmesi olayını, bugüne kadar bilinenin dışında farklı bir şekilde anlattı. ‘Yüksel’, Duyar’ın öldürülmeden önce Kırklareli Cezaevi’nde bulunduğu sırada, Adil Yanık isimli bir kişi, Duyar’ın öldürüleceğini, bu iş için 300 bin dolar alındığını, cinayeti de Nuri Ergin’in adamları olan Sami Tokur ve Ahmet Yargüder adlı kişilerin yapacağını cezaevi yönetimine bildirdiğini savcıya anlattı.

Duyar, hastane sevki sonrası odasına döndüğünde yatağının üzerinde bir yazı buldu: “Sana senden olur her ne olursa, başın rahat olur dilin durursa.” Duyar, Kırklareli’den Muğla’ya gönderilmesini istedi. Bir el onu Afyon’a gönderdi. Bu arada Duyar’ın öldürüleceğini ihbar eden Adil Yanık’ın gözleri Nuriş çetesinin adamları Sami T okur ve Ahmet Yargüder tarafından kör edildi.

Bu adamlar 3-5 ay sonra Afyon’a sevk edildi ve Duyar, Afyon’da öldürüldü. Böylece Sabancı suikastının sır perdesini aralayacak ses, sonsuzluğa gömüldü.

 Uşak Cezaevi isyanı sırasında Nuri Ergin, binanın penceresinden bağırdı:

“Bu devlet bana Mustafa Duyar’ı öldürttü. Şimdi canlı söylüyorum. “

Vedat Ergin ise Veli Küçük’e selam çaktı:

“Biz devlet için mermi sıktık. Bak bak. Veli Küçük’ü ara, bizi sor. Başka bir şey söylemiyorum. “

DHKP/C’li Mustafa Duyar ve Fehriye Erdal’a Özdemir Sabancı suikastı havale edildi. Sonra da Nuriş çetesi devreye sokulup Duyar temizlendi.”

Müfettiş dudağını ısırdı. “Vay be!” diyerek alnını ovuşturdu. Gözlüğünü çıkarıp özlerini ovaladı. Sonra gözlüğü yeniden taktı. Dosyadan bir sayfa daha çevirdi. Yüreği hopladı. Bomba gibi bir itiraf söz konusuydu. Hemen üzerine eğildi ve okumaya başladı:

“9 No’lu gizli tanık ifadesinde: “1995 yılında ilimiz Gaziosmanpaşa ilçesi  Gazi  Mahallesinde meydana gelen kahvehane tarama ve adam öldürme olaylarının bizzat Veli Küçük’ün  talimatı ile gerçekleştirildiğini, Hablemitoğlu’nun öldürülmesi olayının yine Veli Küçük’ün talimatı ile yapıldığını beyan etmiştir.”Heyecanla yeni bir sayfa çevirdi.

 Kırmızı başlık taşıyan bir yazı gözüne çarptı:

Eldiven”

 

“ADD Başkanı emekli Org. Şener Eruygur, emekli Alb. Hasan Atilla Uğur ve emekli Org. Hurşit Tolon önemli iş peşinde. İlgililerin bürolannda bulunan Yakamaz, Ayışığı, Eldiven gibi  örgütsel içerikli dokümanlarda nasıl darbe yapılacağı, sivil toplum kuruluşlarının Milli Güç Birliği çatısı altında ve çeşitli platformlarda birleştirilip amaçlara uygun olarak yönlendirme çalışmaları yaptıkları ve Ergenekon’un gizli yapılanmasında bulunan bazı şüphelilerin halkı ve Türk ordusunu kışkırtmak suretiyle hükümeti devirmeye yönelik darbe ortamı hazırlamaya gayret ettikleri tespit edilmiştir. Örgüt mensuplarının aynı amaç etrafında toplandıkları, örgüt çatısı içinde tek merkezden sevk ve idare suretiyle Ergenekon’un amaçlarını gerçekleştirmeye çalıştıkları anlaşılmaktadır.”

Müfettiş toplantıdan tamamen kopmuştu. Salonda konuşulanları duymuyordu. Okuduklarına kendini kaptırmıştı. Açlığını, romatizma ağrılarım, Gizem’i, Zahide’nin serum takıla takıla morarmış bileklerini unutuvermişti. Sayfayı çevirdi. Okumaya devam etti:

“Alternatif Bir Ordu Oluşturma”

“Kuva-yı Milliye 1919 derneğinin istihbarat toplama ve mevcut güvenlik kuvvetlerini tanımayıp alternatif bir ordu oluşturma amacıyla hareket edip milli hassasiyetleri kullanmak suretiyle halkın iyi niyetini suiistimal ederek topladıkları paralan örgütün illegal faaliyetlerinde kullandıkları tespit edilmiştir …

Paşa (kod) M.Fikri Karadağ ve Hüseyin Görüm’ ün yönetiminde bulunan Kuva-yı Milliye Derneği 1919 etrafından örgütlenen grubun, Türkiye ‘de şok suikast ve cinayetler planladıkları, bu konuda yapılan telefon görüşmeleri ve daha sonra ifadesi alınan Coşkun Çalık’zn beyanlarından da bazı ünlü kişilerin öldürülmesiyle alakalı kendilerine örgüt tarafından bazı talimatlar verildiği ve taahhütlerde bulunulduğu, buradan da Ergenekon terör örgütünün amaçlan içersinde bulunan “siyasileri dize getirmek için suikast yapılması” şeklindeki ilke kararının uygulamaya konulmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. “

“Gizli tanık İsmet: Beka Vadisinde THKP -C militanları Özel Kuvvetlere mensup bir subaydan ders aldı. “

Müfettiş hayretler içinde kalmıştı, Başını kaldırıp başbakana baktığında onun da kendisine bakmakta olduğunu gördü. Göz göze geldiler. Başbakan sesine babacanca bir ton vererek: “Safa Bey size söylüyorum. Gizem konusunda elimizde ipuçları var. Kızımızın yaşadığını tespit ettik. Ulaşmaya çalışıyoruz. Gelişmelerle ilgili sizi haberdar edeceğiz.”

Masanın etrafındakilere göz gezdirdi. Yutkundu. Elindeki dosyayı evirip çevirdi:

“Yola devam arkadaşlar! Hiçbir şey olmamış gibi. Siyasete atılanın iki gömleği olur: Biri kefen, öteki baht. Allah’a inanan kederden emin olur. Kaderde ne varsa başa o gelir. Korkaklar, daha uzun yaşamaz. Herkes Cenab-ı Hakk’ın takdir ettiği kadar yaşar. Tehditler, şantajlar, provokasyonlar bizi yolumuzdan çeviremez. Ergenekon konusunda önemli gelişmeler bekliyoruz. Bu dosya tamamlanmalı ve şüpheliler yargıda hesap vermeli. Türkiye darbe şaibeleri ile yaşamaya devam edemez. Darbecilerin hesap verme zamanı geldi. Elinizi çabuk tutun. Hepinize teşekkür ediyor ve başarılar diliyorum. “

Ayağa kalktı. Her zaman yaptığı gibi herkesin tek tek elini sıktı ve salondan ayrıldı.

Hüseyin, müfettişin koluna girdi. Birlikte salondan çıktılar.

-Müfettiş, çok bitkinsin, ne oldu sana?

– Karnım aç, moralim bozuk, Gizem’ den haber yok, Zahide komada. Daha ne olsun?

– Anladım. Yürü önce karnını doyuralım. Ağır ağır yürüyerek salondan çıktılar, merdivenlerden indiler. Caddeyi geçmeye tahammülleri yoktu, Kumrular Sokağa geldiler. Müfettişin hali perişandı, Lüks bir lokanta arama lüksleri yoktu, hemen sade bir lokanta bulup girdiler ve duvar dibindeki bir masaya oturdular. Hüseyin, sırtındaki siyah deri gocuğu ve beyaz çizgili siyah atkıyı çıkarıp askıya astı. Beyaz çizgili mavi takım elbise giymiş, ayağına kışa uygun siyah botları çekmişti. Başbakanlıktaki toplantıdan sonra moral kazanmıştı. Müfettişin sırtındaki kalın palto ve yün atkıyı da alıp garsona uzattı. Masaya döndü. Garsona keyifli bir sesle:

“Önce birer çorba. Sonra kuru fasulye, pilav, salata getir. Üstüne de kaymaklı kadayıf.”

“Hay hay efendim!”

Müfettiş çorba gelene kadar ekmeğe saldırdı. Ekmek dilimlerine tuz ekip yemeye başladı. Çorba geldikten sonra eline kaşığı aldı, büyük bir iştahla çorbayı kaşıkladı. Aç kurt gibiydi. Ne bulsa yutacak kadar acıkmıştı.

Hüseyin ağırdan alıyor, onu taklit ediyor ve gözetliyordu. Zavallı büyük bir ıstırap içindeydi. Ellerinin damarları dışarı fırlamıştı. Elmacık kemikleri yanağından dışa vurmuş gibiydi. Müfettiş müthiş zayıflamıştı. “Ağacı nem, insanı gam yıkar, derler; doğruymuş.’diye düşündü. Çorbayı bitirdikten sonra bakışlarını müfettişe çevirdi. El çırptı, sevinçli bir ses tonuyla:

-Apartmanın bütün katlarına kamera yerleştirdik. Elizabet’le kapıcıdan başlayarak bütün komşuları ziyaret ettik, hepsiyle tanıştık. Apartmana girip çıkan herkesi görüyoruz.

– Cem uyanık bir adam. Gizem’i apartmanda tutmaz.

– Elizabet, Türkçe kursuna gidiyor. Apartmanda Gizem’le ilgili kimde, ne bilgi var, öğreneceğiz. İşimize yarar sanıyorum.

– Şoförü yeniden sorgula… O melun herif kızın nerede olduğunu bilir. Ben konuşturamadım. Belki sen ağzından bir şey koparabilirsin.

-Olur, deneyelim. Bu arada yemekler geldi. Yemeği sessizce yediler. Tatlı geldikten sonra Hüseyin heyecanla:

– Biliyor musun, dedi. Malatya cinayeti ile ilgili bir ihbar mektubu aldık. Emir veren yine Veli Küçük.

– Yapma. Bütün faili meçhullerin arkasında bu adam var. Hayret. İhbar kimden?

– İsimsiz, ama irtibat telefonu veriyor ve sizi bilgilendirmeye devam edeceğim, diyor. Haber bugün Taraf gazetesinde yayınlandı. Mersin jandarma Alay Komutanlığında görevli bir astsubay olan Asaf ile yıllarca yayınevinde çalışan L. G. isimli iki kişi, katliamı organize etmişler. Olaydan sonra Türkiye’yi terk ederek Güney Afrika’ya yerleşen Martin Delange, L.G.’nin yayınevinde uzun süre çalıştığını, önce güvenlerini kazandığını, sonra da banka hesaplarındaki bütün paraları çekip ortadan kaybolduğunu anlatıyor. İşin içinde duygusal işler var.

-Cinayetin arkasında yine jandarma içine yerleşmiş JİTEM var.

 Tıpkı İtalya’daki Gladio gibi. Öyle mi?

-Aynen… Doğu Perinçek, tutuklandıktan sonra Ergenekon şemasında İsmail Hakkı Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Necip Torumtay gibi eski genelkurmay başkanlarının da olduğunu açıklamış.

-Hakimlere gözdağı vermek istemiştir herhalde.

-Korkacak hakim kaldıysa …

 Yemek boyunca dosyayı tahlil ettiler. Hüseyin silah depolarının izini süreceğini söyledi.

Müfettiş, “Eldiven”in peşine düşecekti, çay içtikten sonra masadan kalktılar. Hesabı Hüseyin ödedi. Birlikte arabaya kadar yürüdüler, müfettişin arabasıyla İş yerine döndüler .

KOD ADI: ELDİVEN

Müfettiş sabahleyin erkenden mesaiye geldi. Kalın lacivert ceketini çıkarıp askıya astı. Bu sabah yolda pastaneye uğramış, su böreği yemiş, süt içmişti. Kafası allak bullaktı. Zahide hala kendine gelememişti. İki aydan fazla bir zaman olmasına rağmen Hüseyin’in kameralarına düşen bir Gizem resmi yoktu. Apartmanda herkes Hüseyin’in ne amaçla binaya taşındığını öğrenmişti.

İz peşindeydiler: fakat kimsede “tatlı kıvırcıkla ilgili bir haber yoktu. Şoför Cem, binanın lanetlisi gibiydi. Müfettişe verdiği sözlerin hiçbirini yapmamıştı. İçeriye atılalı aylar olmuş; fakat konuşturulamamıştı.

Müfettiş koltuğuna oturdu. Gece boyu kâbuslar görmüş, doğru dürüst uyuyamamıştı. Yorgundu. Arkaya yaslandı, gözlerini kapadı. Bu sırada cep telefonu ses verdi. Mesaj gelmişti. Telefonu aldı. Tuşa dokundu.

“Elektronik postana bak, müthiş bir haber var. Sinan”

“Allah Allah, kim bu Sinan yahu?” diye mırıldandı. İsteksiz ve umutsuz bilgisayarın tuşuna dokundu. Windows yavaş yavaş açıldı. İnternete bağlandı. Mail adresine girdi. Dün akşamdan bu yana 24 yeni mail gelmişti. En baştaki maili açtı. Kırmızı yazıyla yazılmış bir maildi:

“6 Temmuz Pazar günü 40 ilde ‘yargıya sahip çık’ mitingleri yapılacak. Ulusalcı şöhretler, halka isyan çağrısı yapacak. Örgüt üyelerinin kaos günlerinde nasıl hareket edeceklerine dair kitapçık bile basıldı. Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz ve emekli Albay Atilla Uğur yönetimindeki beş aşamalı darbe planına göre Gaziantep’te başlatılacak olan provokasyon mitinglerinde kan dökülecek ve ülke kaosa sürüklenecek. “Küçük Hacı” kod isimli, kardeş katili Osman Gürbüz, kanlı planın baş aktörü. Burada Neocanların üstadı Michael Rubin zil takıp oynuyor. Dick Cheney havalarda, Rice mutsuz, Pentagon umursamaz rollere oynuyor. Korku dağları sarmadan, Bor’un pazarı geçmeden, hele atı alan Üsküdar’ı hiç geçmeden elinizi çabuk tutun. Atlantik ötesinden Sinan”

“Vay be!”diye hayıf1andı müfettiş. Ayağa kalktı. Odada dolaşmayı başladı.

Önce kimi aramalıydı? İlk aklına gelen Hüseyin oldu. Az sonra Rasim gelecekti, Mehmet Yavuz, emniyet genel müdürü, MİT müsteşarı, içişleri bakanı, başbakan ve cumhurbaşkanı haberdar edilmeliydiler.

Hemen telefona sarıldı, önce Hüseyin’i aradı:

“Hüseyin, birileri kadife eldiven giyecekmiş.”
“Dosyaların hazır mı?”

“Hazır!”

“Hemen başbakandan randevu talep edelim.”

Telefonlar çalmaya başladı. Herkes teyakkuza geçmişti. Müfettiş, mailin çıktısını aldı ve başbakana sunacağı dosyanın en üstüne koydu. Rasim, müsteşarı haberdar etti, müsteşar MİT müsteşarına ulaştı, Başbakanlık, içişleri bakanlığı, emniyet genel müdürlüğü yüksek düzeyde alarma geçti. Çok geçmeden müfettişin telefonu çaldı. Özel kalem müdürü arıyor, Başbakanlığa davet ediyordu.

Hüseyin’le birlikte arabaya binip hızla yola koyuldular. Trafik yoğundu, acele ediyorlardı. Arabayı Hüseyin kullanıyordu.

Müfettiş telefonla Mehmet Yavuz’a ulaştı. “Eldiven” mesajını iletti. Dosyaların bir kopyası onda vardı. Tutuklama karan çıkarmak için savcılığa sunmak üzere dosyalan hazır etmeliydi. Muhtemelen öğleden sonra müfettiş İstanbul’a uçacaktı. Her şey yıldırım hızıyla gelişti. Başbakan kendilerini kabul etti. Dosyanın en üstündeki mesajı okur okumaz kırmızı hattan genelkurmay başkanını aradı. Olayın vahametini aktardı. Fenerbahçe Orduevi’ndeki emekli generallerin ofisi aranacaktı. Yetkili subaylar haberdar edilmeli, tatsız şeyler olmamalıydı.

Başbakan, müsteşarına emir verdi, savcılıktan arama karan çıkar çıkmaz Eruygur, Tolon ve Ersöz, Uğur’un ofislerine baskın düzenlenecekti.

Müfettiş ve Hüseyin, büyük bir heyecanla başbakanlıktan ayrıldılar. Nihayet beklenen karar çıkmış, dönülmez bir noktaya gelinmişti. Aylardır, hatta birkaç yıldır darbe tamtamları çalanlar, bunun hesabını vermeliydiler. Müfettiş ve Hüseyin, emniyet genel müdürlüğüne gelip dosyalan hazırladılar. Her şeyi tamamladıktan sonra evrakı uçakla İstanbul’a uçurdular. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığından arama emri vermesi istendi. Emir gece 04’te ancak çıktı. Özel kuryeyle arama emri Ankara’ya ulaştı. Sabah 07’de askeri lojmanların yolu tutuldu. Mehmet Yavuz da İstanbul’daki Fenerbahçe Orduevi’nde bulunan Şener Eruygur’un ofisinde arama yapacaktı.

Müfettiş ve Hüseyin Ankara’daki evi arayacaklardı. Askeri lojmanlardaki korumalar ile aralarında kısa süren bir tartışma yaşandı. Müfettiş, arama emri olduğunu ve yasal prosedürlerin yerine getirildiğini nöbetçi subaya kabul ettirene kadar akla karayı seçti.

Eruygur, kameralardan kapıya kimin geldiğini görüyor olmalıydı. Nöbetçi subay, çoktan polis ziyaretçileri olduğunu haber vermişti. Emekli generalin adrenalini yükselmiş, kan beynine sıçramıştı. Polis tarafından gözaltına alınacağı aklının köşesinden bile geçmemişti. Askeri lojmanlara polis nasıl girebilir, nasıl bir generali alıp götürebilirdi? Hemen CHP’nin hukukçu milletvekili Şahin Mengü’yü aradı. Heyecanlıydı ve sesi titriyordu:

-Polis beni yakalamaya geldi.
-Boş ver, kapıyı çalar, çalar gider.

-Ama polis ısrarla kapıyı çalıyor.

-Bir bak, yanlarında subay var mı?

-Evet, yanlarında iki subay var.

-O zaman kapıyı aç.

Eruygur’un elindeki telefon kaydı ve yere düştü. Sanki zelzele oluyor, yer sallanıyor, bina sarsılıyordu. Ayağının altından zeminin kaydığını hissetti. Devamlı çalan kapı zili beynini sarsıyordu. Bütün vücudunun titrediğini hissetti. Eli kapıya gitti. Kilidi çevirdi. Kapı açıldı. Müfettişle göz göze geldiler. Hemen geri döndü. Düşmemek için kendini bir koltuğa attı.

Yüzü kıpkırmızı idi. Elleri, ayakları, dudakları titriyordu. Gözleri öfkeden kan çanağına dönmüştü, göz akları kıpkırmızı idi. Korkulu gözlerle gelenlere baktı.

-Evinizde arama yapacağız, dedi müfettiş. Sizi emniyete kadar götüreceğiz. Savcılığın arama talimatı elimizde.

Eruygur cevap vermedi. Polis şimşek hızıyla harekete geçti. Oturma odası, yan odalar, dolaplar, masa üstü, çekmeceler, kütüphane, bilgisayar dosyaları, flash diskler, her şey elden geçirildi ve hemen bir liste yapıldı. Hüseyin, çok hızlı bir şekilde tutanak tanzim etti:

  1. Ergenekon şeması.
  2. Eldiven adlı darbe planı.
  3. Eylem planları.

4 .Yargıtay  Cumhuriyet   Başsavcısı                Abdurrahman Yalçınkaya’ya suikast planı.

  • Taksim’de bombalı eylem.

6.Atilla Uğur ve Osman Gürbüz sorumluluğunda eylem timi.

7.AKP’yi bölme planı.

8.Örgüt mensuplarına uyarı kitapçığı.

9.Kurulacak teknokratlar hükümeti ve acil eylemler listesi.

10.Başbakan: Sinan Aygün.

Oturma odasındaki masanın karşısındaki duvara yapıştırılmış iri, kırmızı harflerle yazılı yazıyı görünce müfettiş afalladı. Adamlar ne kadar da bu işe kendilerini kaptırmışlardı. Gölgeli. bold ve italik harflerle yazılmıştı. Görüp de okumamak mümkün değildi.

“Darbe için kullanılacak argümanlar: 1. Ekonomi kötüye gidiyor. 2. Laiklik tehlikede. 3. Yolsuzluklar ülkeyi tehdit ediyor.4. YÖK elden gidiyor. 5. Tarikatlar kadrolaşıyor. 6. Türbanlılar ülkeyi kuşatıyor. 7. Yeşil sermaye tehlikeli şekilde büyüyor. 8. Atatürkçüler gözaltına alınıyor. 9. Cumhuriyet tehlikede. 10. Tehlikenin farkına varın, farkında mısınız?’

Müfettiş yazıyı alıp masanın üstünden ve çekmecelerden çıkan evrakların arasına yerleştirdi. Tutanak tutuldu. Toplanan dokümanlar çuvallara dolduruldu. Eldiven darbe planı çıktıları görünür yerlerdeydi. Aynı power-point sunusu bilgisayarda da vardı. Bilgisayar ve CD ‘ler derdest edilip paketlendi. Kolilerle birlikte arabaya götürüldü.

Çok şaşıran Şener Eruygur, yorgun ve bitkindi. Yüzü kireç kesilmişti. Öfkeyle etrafa bakıyor, bağırıp çağırıyordu. Belli ki böyle bir baskını hiç beklemiyordu. Belgeleri saklamak veya masa üstünden kaldırma ihtiyacı hissetmemişti. Darbe planları orta yerlerde seriliydi. İki polis koluna girdi ve polis arabasına doğru sevk edildi. Adım atmakta güçlük çekiyordu. Polisler sürükler gibi yürüttüler.

Eruygur’un Fenerbahçe Orduevi’ndeki Ofisi tam bir gizli belge deposu gibiydi. Müfettiş hayatının tutuklamasını yapmıştı. Darbecilere darbe vurduklarının farkındaydı. Aynı gün emekli Org. Hurşit Tolon, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, Osman Gürbüz, emekli Albay Hasan Atilla Uğur, emekli Bnb. Erol Mütercimler, Tercüman gazetesi yayın yönetmeni Ufuk Büyükçelebi, Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay da gözaltına alındılar. Hurşit Tolon da Şahin Mengü’yü aramış, Mengü, CHP’li olduğu bilinen Av. Ahmet Çörtoğlu’na aramada bulunmasını rica etmiş, Çörtoğlu arama sırasında Tolon’un yanında bulunmuş ve ona adliyeye kadar eşlik etmişti.

“Sahte Yeşil” olarak bilinen ve cinayetleri ile ünlü Osman Gürbüz de yakalanmıştı. Daha sonra gazeteci Tuncay Özkan, Esenyurt eski Belediye Başkanı Gürbüz Çapan yakalanacak ve Ergenekon listesine ekleneceklerdi.

Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, AKP Balıkesir eski milletvekili Turan Çömez yurt dışına kaçmışlardı.

Tutuklama haberleri medyaya bomba gibi düştü. Ülke 1Temmuz depremiyle sarsıldı. Bu şok tutuklamalar günlerce tartışıldı.

Sinan Aygün’ün kasasında 2,5 milyon Euro, ofisinde Glock marka tabanca ele geçirildi. Aygün’ün darbecilerin safında yer alması, medyada en çok tartışılan konulardan biri oldu. Darbecilerle birlikte Aygün de tutuklanmıştı.  1 Temmuz operasyonu, demokrasi yolunda koşarı Türkiye için bir dönüm noktasıydı. 26 Temmuz’da Anayasa Mahkemesi, kapatma davasını 7’ye karşı 4’oyla reddetti. Bir kişi daha AKP kapatılmalı deseydi, ülke kaosun içine sürüklenecekti.

Türkiye derin bir nefes aldı. Böylece Ergenekoncular yargı ayağında da kaybetmişlerdi.

Yoğun araştırmalardan sonra Hüseyin, JİTEM kurucusu emekli Albay Arif Doğan’ın depolarına ulaştı. 15 Ağustos Cuma günüydü. Hüseyin, Gladio’nun silah depolarından birini daha keşfettiği için sevinçten uçacaktı. Cep telefonuna mesaj ihbarı düşer düşmez, bir ekip kurup Beykoz yoluna düştü. Çengeldere Caddesi’ndeki Turaboğlu Emlak’ı buldu. Emlak bürosunun arka tarafındaki odayı görmek istedi.

Büro sahibi İslam Öztürk, ekip arabasını kapının önünde görünce şaşırdı. Hele Hüseyin, “Depoya bakacağız ve silahları alacağı.”, deyince büsbütün eli ayağına dolaştı.

-Silah mı, ne silahı?

– Ergenekon terör örgütünün silah deposu var burada.
-Ergenekon mu? Silah deposu mu?

Adam renkten renge girdi. İlk defa böyle bir şey duyuyordu. Kendisinin suçlandığını zannetti. Hüseyin tok bir sesle:

-Bana bakın, siz bu arka odayı kime kiraya verdiğinizi bilmiyor musunuz?

-Bilmez miyiz? Bir albaya. Üniformalı bir adam. Askerlerle gelip buraya kasaları indirdi. Bir subaya da kimlik soracak halimiz yok. Odanın kirasını da veriyor.

Hüseyin hemen odaya yöneldi. Kapının kilidini kırıp içeriye girdiler. Üst üste dizilmiş bir dizi sandık vardı. Üstlerindeki brandaları sıyırdı. Oda ağzına kadar sandık doluydu. Saymaya başladı. Tamı tamına 40 sandık vardı. Sandıkların üstünde klasörler ve evrak vardı. Altı silah ve mühimmat doluydu. Polislere kasaları indirtti ve ne varsa çekip çıkardılar ve sayımına başladılar. Gizlilik derecesi yüksek belgeler, klasörler, mermiler, silahlar, uyuşturucular… Hüseyin’i en çok şaşırtan şey de el bombaları idi. Ümraniye bombalarının kardeşlerine rastlamıştı. Bombaları tek tek saydırdı. Sandıklardan tam 280 bomba çıktı. Bugüne kadar elde edilen en yüksek bomba sayısıydı. Ayrıca 2 kaleşnikof, 2 tabanca, 3 av tüfeği, 650 gram esrar, 1dürbün, 1 heykel, uydu iletişim cihazlan, kayıt cihazları, mikrofon, kasetler, 47 adet video, 8 adet cep telefon hattı ele geçirilmişti. Sandıklardan Ankara yakınlarındaki Elmalı’ da cesedi bulunan Bnb. Cem Ersever’in arşivi ve tabancası da çıktı.

 Hüseyin en çok da faili meçhul cinayetler arasında sayılan Cem Ersever’in silah ve arşivinin bulunmasına şaşırdı. Cem Ersever cinayetinin de Ergenekon işi olabileceğini düşündü. Dudak büktü.

“Vay anasına! Hayret!” diye söylenmekten kendini alamadı.

Sandıkları, bombaları, silah ve mühimmatı, evrakları tutanakla tespit ettikten sonra bir kamyon kiraladı ve malzemeyi kamyona yükletti ve Terörle Mücadele Şubesi’ne sevk etti.

Hüseyin’i şaşırtan başka bir şey de emekli Alb. Arif Doğan’ın mal varlığı oldu. Her şey Amerika’ daki kızına 1 milyon dolarlık havale kâğıdının ortaya çıkmasıyla başladı. Gözaltına alıp sorgulandığı sırada Arif Doğan’a mal varlığını sordu. Emekli bir albayın sahip olması imkânsız görünen bir servet söz konusu idi.

“Ankara’da iki, İstanbul’da bir daire, Kırıkhan’da 2 bin dönümlük pamuk tarlası, Mercedes araba. Amerika’ya gönderilen 1 milyon dolar para… “

Arif Doğan’ı karşısına alıp sorguladı. Doğan, Amerika’ya havale ettiği çeki hatırlamadığını söyledi. Hüseyin hayretinden küçük dilini yutacaktı. Unutkanlığın böylesine ilk defa rastlamıştı. Arif Doğan, Veli Küçük’le halef selefti, mafya babası Sedat Peker’i, PKK itirafçısı Adil Timurtaş’yı tanıyordu. Oramiral Özden Örnek’in günlüklerinde “iflah olmaz darbeci” dediği Şener Eruygur’un elini öptüğünü söylüyordu.

Hüseyin, Arif Doğan’ı sorgularken daha başka cephaneliklerin olabileceğini düşündü. Gayr-i nizami harp taktikleriyle memlekette kaos meydana getirmeye çalışanların cephanelikleri bu kadarcık olamazdı, aramaya devam etmeliydi.

JİTEM kuruculuğu yapmış emekli albay, burnundan soluyordu. Yüzü mosmordu. Yüzlerce adam sorgulamış biri, sorgulanmayı kabullenemiyordu. Seyrek saçları tel tel
öfke köpürüyordu, Tüyleri diken diken olmuştu. 60 yaşın üstündeydi. Hayli göbek yapmıştı. Emretmeye alışmış sesi, artık emir veremiyor, durmadan homurdanıyordu:

“Bunu bana reva göremezsiniz. Devlete yıllarca hizmet etmiş insanım. Bana hain muamelesi yapamazsınız. O silahlar devletindir. Biz devleti temsil ettik … ” Hüseyin, Cem Ersever’in dosyalarının ve silahının neden kendisinde olduğunu, Bnb. Ersever, Org. Eşref Bitlis, Nihal Boz, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ı kimin öldürdüğünü sorduğu zaman küplere bindi. Nasırına basılmış gibi bas bas bağırdı. Sonunda tutuklanmaktan kurtulamadı.

GİZEM

Hüseyin siyah gocuğunu çıkarıp askıya astı. Meşhur beyaz çizgili mavi kravatını boynundan sıyırıp gocuğun üstüne geçirdi. Pencere pusluydu. Dışarıda hava yağmur1uydu. Işığı yaktı. Müfettiş henüz gelmemişti. Kameralar, komşular, komşu ziyaretleri müfettişin derdine deva olamamıştı, Adam her gün daha fazla çöküyordu.

Üstü camla kaplı ceviz mobilya masaya oturdu. Sol tarafındaki bilgisayarı açtı. Bir haber sitesine girdi. Devlet bakanı Cemil Çiçek’ten flaş açıklamalar vardı. Hüseyin iki kat kesildi:

“Türkiye’de eylem yapan örgütlerin hepsi taşerondur. Başkasının nam ve hesabına çalışır, onların değirmenine su taşırlar. Ülke onların yüzünden insan ve milyarlarca dolar kayba uğramıştır. Bu millet büyük bir millettir. Türkiye’nin gelişmesini engellemek için içten ya da dıştan engeller ortaya konmaktadır. Gücünden ötürü, terörü Türkiye’nin başına bela ettiler. Türkiye’nin büyümesi ve gelişmesi, bazılarının ayak nasırına basıyor. Bu millet, kendisine hizmet edenleri unutmamıştır ve unutmayacaktır.

 Biz de ona hizmet etmeye çalışıyoruz…

Bu sırada müfettiş odaya damladı. Pardösüsü ıslanmıştı. Beyaz saçları diken dikendi. Yüzü kıpkırmızı, alnı kırış kınş. Gözleri öfke köpürüyordu. Selam verdi. Pardösüyü çıkarıp askıya astı. Çizgili siyah takım elbise giymişti.

Masaya geçip oturdu. Siyah çantasını koltuğun arkasına koydu. Çekmeceleri açıp kapadı. Sümenin altındaki dosyayı çıkarıp masanın üzerine koydu, fakat dosyaya bakmadı. Kafasında Gizem’i bulmaktan başka bir düşünce yoktu. Zahide, hala hastanedeydi ve gün geçtikçe kötüleşiyordu. Doktorlar, fiziki bir bulguya rastlayamıyor, psikolojik çökmüşlükten söz ediyorlardı. Kadın gün geçtikçe çöküyordu. Abuk sabuk şeyler söylüyor, tuhaf rüyalar gördüğünden söz ediyordu.

Müfettiş, gözlüğünü çıkarıp gömleğinin ucuyla sildi. Yeniden gözüne taktı, alnını ovuşturdu. Hüseyin’e baktı. Bilgisayara gömülmüş, haber okuyordu. Herkesin derdi kendineydi ve ateş düştüğü yeri yakıyordu. Hüseyin, Ergenekon cephaneliklerinin izini sürüyordu.

Gizem’i bulmanın bir başka yolunu denemeliydi. Telefon dinlemeler, kameralar, sorgulamalar sonuç vermemişti. Cep telefonu çaldı. Masanın üstüne koymuştu. Alıp baktı. Mehmet Yavuz’du. Bir süre konuştular. Dosyalara bakan savcının gayretini övüyor ve canla başla çalıştığını anlatıyordu. Yakında Ergenekon sanıkları mahkemeye çıkaracaktı. “Yüzyılın davası” açılacaktı.

Telefonu kapattı. Hüseyin, hala haberlere gömülüydü. Gözlerini ona çevirdi. Donuk bir sesle:

-Hüseyin, seni içeriye atsak… Cem’in koğuşuna. Ulucanlar Cezaevi’nde adamla birkaç gün yatsan… Ağzını arasan…
-Ne? İçeri mi?

– İçeri. Bütün öteki şıkları denedik…

Hüseyin arkasına yaslandı. Müfettiş endişeli idi. Bakışları korku dolu, yüz ifadeleri endişe vericiydi. O kendisine helikopter kiralayarak yardım etmiş, kendisi derde deva bir şey yapamamıştı. Sonunda kararını verdi:

-Attır o zaman…

-Şu herifi bir yokla. Belki ağzından laf alırsın. Canım yanıyor Hüseyin…

Müfettiş, hemen fezleke düzenlemeye girişti. Öğleden sonra gidip savcıyla görüştü. Savcı, müfettişe gerçekten acıdı. Aylardır çocuğu kayıptı, izine rastlamış; fakat bulamamıştı. Ona yardım etmeye karar verdi ve tutuklama emri çıkardı.

Müfettiş, Hüseyin’e gelip durumu uzun uzun anlattı.

– Yarına hazır ol. Eşofmanını, diş fırçanı, tıraş makineni vs al. Pas bıyıklı Cem’le yatacaksın. Büyük bir ihtimalle ikiniz birden çıkarsınız.

– Hiç hoşuma gitmedi bu iş, ama senin dediğin olsun.

-Seni kurtaracağım dersin. Sokrates içerde, ondan sana fayda gelmez, bana yardım et, dersin. Biraz vaaz edersin. Ne bileyim, Allah ve ahreti anlatırsan belki adam vicdana gelir.
-Deneyeyim… Senin için…

Ertesi gün müfettiş, Hüseyin’i alıp hapishane kapısına dayandı. Arkadaşını gardiyanlara teslim etti. Her türlü formalite tamamdı. Dosyada savcılığın, “Çocuk kaçıran şüpheli ile ilgili araştırma yapmak üzere görevlendirilmiştir.” notu vardı. Hüseyin içeriye alındı. Müdürle görüştükten sonra Cem’in koğuşuna kondu.

Koğuşa adımını atar atmaz rutubet ve küf kokusu burnunu sızlattı. Oda karanlıktı. Kapının girişinde bir ranzaya oturdu. Gözünün içeriye alışmasını beklemeliydi. Bu, zaman alacaktı, biliyordu; ama yeterince vakti vardı.

Bir süre sonra her tarafı görmeye başladı. Odada beş ranza vardı ve on kişi kalıyordu. Kapının yanı başındaki demir parmaklı pencereden içeriye ışık sızıyordu. Yer betondu. Herkes ayakkabı veya terlik kullanıyordu. Valizler ranzaların altına itilmişti. Kapıya yakın duvarda ocak ve lavabo bulunuyordu.

Tuvalet dışarıdaydı. Ocağın üst tarafına duvara bir televizyon yerleştirilmişti. Koğuşun tek eğlencesi buydu.

Koğuş ağası “Beşli” idi. Beş kişiyi öldürdüğü için kendisine bu lakap takılmıştı. Pala bıyıklı, koca kafalı, kalın kaşlı, kara gözlü, 35-40 yaşlarında biriydi, asıl adı Mahmut’tu; fakat koğuşta ona herkes “Beşli” diyordu. Cinayetten içerideydi, müebbet hapse mahkûm olmuştu. Ötekilerin çoğu cinayetten buradaydılar. Cem, çocuk kaçırmaktan içerdeydi. Kendisine “siyasi mahkûm” diyordu.

Hüseyin, kendisini “siyasi” tutuklu olarak takdim etti. Koğuştakiler çoktan etrafını almışlardı. Neden içeri tıkıldığını bilmek istiyorlardı. Hüseyin, etrafa gözü alıştıktan sonra, etrafını alan meraklıları tek tek süzdü, sonra şöyle dedi:

“Siyasi suçluyum. CHP grup başkan vekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun SSK genel müdürü olduğu dönemlere ait dosyalar üzerine araştırma yapıyordum, PKK’lı olmak suçundan ceza alıp içeri girmiş kişileri SSK’ da işe başlatmış, SSK’nın telsizleri PKK’ da çıkmış, Almanya’ da PKK’lılarla buluşmuş, 14 yaşlarındaki oğlunu SSK’da sigortalı göstermiş, SSK’ya fazla personel alıp kurumu zarara uğratmış. Bunlar ve CHP’nin Friederick Ebert Stiftung dan aldığı bağış üzerine kamuoyuna açıklamalar yaptım, onun için içeri attılar.”

– Bundan adam içeri mi düşer yav? dedi koğuş ağası. Hüseyin bıyıklarını çekiştirdi, çenesini kaşıdı.

– Kamu görevlisinin basına açıklama yapması suçmuş. 657 sayılı kanunun 125. maddesini ihlal sayıldı. Kendileri gibi düşünen bir savcı buldular, beni susturdular. Kısa sürede çıkacağımı sanıyorum.

-Çıkarsın, dedi şoför Cem. Önemli bir suç değil.

-Susturma yöntemi.

Koğuştakilerin merakı tatmin olmuştu. Birer ikişer dağıldılar. Hüseyin, önce koğuş ağasıyla bir süre sohbet etti.

 Koğuşun işleyişi, yemek, bulaşık, banyo, koğuş temizliği ile ilgili ondan bilgiler aldı. Sonra Cem’in yanına gitti.

Beşli’nin ranzasının altında yatıyordu. Elindeki gazetenin bulmacalarım doldurmakla meşguldü. Bir haftalık sakalı vardı. Bıyıkları ağzına doluyordu. Neden içeride olduğunu sordu.

“Çocuk kaçırmaktan… “

“Çocuk mu kaçırdın? Kimin çocuğu?”

Cem, konuyu epeyce eveleyip geveledi. Çocuğu kendi kaçırmadığını, başkasının eyleminin üzerine kaldığını, tehdit sonucu eylemi kabullenmek zorunda kaldığını anlattı. Hüseyin, çocuğun nerede olduğunu sorunca durakladı. Yutkundu.

“Şey oldu, şeye verdik.”
“Kime?”

“Sen Müfettiş Safa’nın adamı mısın?”
“Çocuğu kime verdin?”

“Sana ne?”

     Konuşmada      en       başa       dönülmüştü.       Müfettişin sorgulamalarında da sonuç böyle olmuş, Cem çocuğun yerini söylememişti. Hüseyin’in ısrarı bir şeye yaramadı. Cem, bu diyalogdan sonra Hüseyin’e sırtını döndü ve bir daha konuşmadı. Hüseyin ne dediyse cevap alamadı, adam inatçı mı inatçı idi.

Hüseyin, volta saatini Beşli ile geçirdi ve durumu anlattı. Cem’in ilkokula giden bir kız çocuğunu kaçırdığım ve bunun için içerde olduğunu, belki de çocuğa tecavüz ettiğini, çocuğun annesinin ölümle pençeleştiğini, babasının acı ve kederden kendini yiyip bitirdiğini söyledi.

“Eğer çocuğun yerini öğrenebilirsek, babası koğuşu ihya eder.”

Beşli, iri ve çakır gözlerini Hüseyin’ e çevirdi. Tok bir sesle:

“Mesela ne yapar?”

“Mesela, yerlere halı döşetir, buzdolabı alır, hepinizi bahşişe boğar.”

Beşli elini yumruk yapıp havaya salladı:

“Tamam, anladın mı? O hayvanı konuşturmak bana düşer. Gerisini bana bırak.”

Koğuşta o gün alışılmadık bir şey oldu. Akşam yemeğini Beşli yaptı ve herkesi yemeğe çağırdı. “Yalnız içimizde çocuk düşmanı bir manyak var. Yemekten sonra hesap soracağım. Bülbül gibi ötecek.”

Cem, menemen, pilav ve salatadan ibaret yemeği yerken hep önüne baktı ve kimseyle konuşmadı. Beşli, yemekten sonra Hüseyin’e dua etmesini söyledi.Dua bitince Cem’e döndü.
Kükredi.

-Ne biliyorsan anlat lan!
– Bir şey bildiğim yok.

Beşli’nin gözleri öfkeyle kızardı. Ağzı köpürdü. Sağ yumruğunu havaya savurdu. Gök gürültüsü gibi bir sesle:
-Ulan bize martaval okuma! Manyak! …

Yumruğunu Cem’in kafaya balyoz gibi indirdi.

Sonra da iki eliyle vurmaya başladı,Cem, bu balyoz gibi yumruklara fazla dayanamadı ve yere yıkıldı. Beşli bu sefer de tekmelerle adama girişti. Koğuştakilere döndü:

”Tepeleyin şu manyağı!”

Bütün koğuş Cem’in üstüne üşüştü. Tekme, tokat, küfür… Tam bir meydan dayağı çektiler. Ağzı burnu kanayan Cem’ i bayılana kadar tekmelediler. Sonunda da kapının önüne, betonun üstüne sürüdüler.

Cem, kendine gelene kadar orada yattı. Ayıldıktan sonra inleye sızlaya doğruldu, yüzündeki kanları gömleğinin koluna sildi ve sürünerek yatağına gitti.

Dayak ziyafeti ertesi gün sabah kahvaltısından sonra tekrarlandı. Cem, vizite ye çıkmak istedi. Beşli öfkeyle bağırdı:

“Yasak ulan sana, hırbo. Çocuğun nerede olduğunu söyleyene kadar yeme, içme, volta yasak. Anladın mı? Buradan cesedin çıkacak, anladın mı?”

Akşam bütün koğuş Cem’ e tekrar meydan dayağı çekti ve bayıltana kadar dövdüler. Yüzü, gözü, her tarafı morarmış ve şişmişti. Durmadan inliyordu. Yatağında sabaha kadar ölü gibi yattı.

Üçüncü günün sabahı ayağa kalkamayacak kadar bitkin olan Cem’i Beşli, ayaklarından tuttu ve orta yere sürüdü.

“Söylemezsen gebereceksin ulan hırbo! Leşini sürüyeceğim senin!”

Ayağını Cem’in boğazına bastı.
Cem hırıltıyla konuşmaya başladı:

“Memlekette… Bacanakta… “

Beşli ayağını çekti. Tekneyi kalçasına doğru savurdu:

“Adresi söyle!”

Hüseyin, söylenenleri kafaya not etti. Beşli’ye teşekkür etti, koğuştakilerle tek tek vedalaştı.

Ertesi gün müfettişi alıp Yozgat yollarına düştü ve Cem’in bacanağını bulacak ve Gizem’e ulaşacaklardı. Yozgat ili Sorgun kazasının bir köyünde Ehem’in evini buldular. Köy muhtarının rehberliğinde evin önüne gelip kapıyı çaldılar. Kapı aralanır aralanmaz müfettiş eve daldı. Oturma odasındaki mahzun kızı görünce sevinçle haykırdı:

“Kızım! Canım benim!…”

Manzara görülmeye değerdi. Gizem, büyük bir sevinçle babasının kucağına atıldı. Üzerinde kırmızı bir yelek, mor bir kazak, siyah pantolon vardı. Kıvırcık saçlarına pembe tokalar takmıştı.

Hüseyin gözyaşlarını tutamadı. Baba-kız uzun zaman birbirlerine sarılı kaldı ve sevinç gözyaşlarına boğuldular. Muhtar ve Hüseyin, ev sahibinin daveti üzerine içeri girip koltuğa oturdular. Odanın bir köşesinde soba yanıyordu. Dışarısı soğuktu. Yerde kırmızı renk bir halı seriliydi. Gri renk koltuklar epey eskimiş görünüyordu. Tavan soba isinden siyahlanmıştı. Pencereden sokak görünüyordu. Kapının önünde horoz ve tavuklar güneşleniyor ve eşiniyorlardı, Hüseyin, Ehem’i sorguladı.

Çocuk kaçırmaya yardım ve yataklık etmekten tutuklanacağını ve yargılanacağını söyledi.

“Mahkemede hesap vereceksin, unutma!”

Adam, Cem’in kendisine kızı evlatlık aldığını, bir süre burada kalmasını istediğini söyledi ve kızın kaçırıldığından haberi olmadığını yemin billâh anlattı.

Hüseyin adamı tersledi:

“Bunları hâkime anlatırsın. Yeminlerini de mahkemeye sakla.

Çocuğa sormak aklına gelmedi mi? Köftehor!”

Evin kadını çay yaptığını söyledi ise de müfettiş bir an evvel yola çıkmakta ısrar etti.

Apar tapar evi terk ettiler, muhtara teşekkür edip yola koyuldular. Yol boyunca baba- kızın sevinci görülmeye değerdi.

Asıl büyük sevinç, Ankara’ da Zahide ile Gizem’in kucaklaşması sırasında yaşanacaktı. Zahide, müfettişten telefonla müjdeyi alır almaz iyileşivermiş. Derhal hastaneden taburcu olmak istemiş, eşyalarını toplayarak evin yolunu tutmuştu.

O gün müfettişin evinde bayram coşkusu yaşandı. Elizabet, Hüseyin, müfettiş, Rasim hep beraberdiler. Gece geç vakte kadar sohbet edip operasyonu kutladılar.

Hüseyin o gece bir sürü kabus gördü. Rüyasında darbe olmuş, kendisi tutuklanmıştı. Cem üniforma giymiş ve karşısına dikilmişti. Omzunda pır pırları vardı. Kendisinin ise elleri arkadan bağlaydı. Cem elinde jop yüzüne vuruyor, tekmeliyordu, yüzüne tükürüyor, hakaret ediyordu.

Kan ter içinde uyandı, kalbi güm güm atıyordu, müthiş terlemişti. Kalktı, çamaşırlarını değiştirdi. Uykusu kaçtığı için her zamanki gibi kitap okudu ve gece 04’e doğru yeniden
yattı. Bu sefer Cem’in Gölbaşı’nda bir evi olduğunu, evin bahçesinde cephanelik bulunduğunu gördü. Evde arama yaparken kütüphanede siyah kaplı bir ajanda buldu, ajandanın içinde kurşun kalemle çizilmiş krokiler vardı. Krokiler tüyler ürperticiydi. Başbakana yapılacak suikast, başbakanın ev adresi, evin çevresi çizilmiş; suikastta kullanılacak Glock tabanca, susturuculu uzi silahı, lav silahları, TNT patlayıcıları savılmıştı.

Saat 05’te korkuyla tekrar uyandı. Yine vıcık vıcık terlemişti, yine yüreği korkuyla atıyla atıyordu. Hemen iç çamaşırlarını değiştirdi. Banyoya gidip duş aldı, tıraş oldu. Banyodan çıkıp giyindi. Oturma odasına gidip televizyonu açtı. Haber kanallarından dolaştı. Televizyonlar akşamki haberleri tekrarlıyorlardı.

Bu sırada Ela uyanmış ve yanına gelmişti. Ona kötü rüyadan bahsetmedi, yalnızca rüyasında bulduğu ajanda ve suikast krokilerinden söz etti. Ofise gidip plan yapmak istediğini söyledi. Ceketini alıp evden çıttı.

Emniyetteki odasına geldiğinde saat altıyı çeyrek geçiyordu. Nöbetçilerden ve nöbetçi emniyet amirinden başka kimse yoktu. Mesainin başlamasına saatler vardı. Odasına girdi. Ceketini çıkarıp askıya astı. Doğruca dolaba gidip Şoför Cem’in dosyasını çıkardı, masaya koydu, yeniden okudu. Bağlantılarını, Gölbaşı ve Yenikent’te evi olup olmadığını araştırıyordu. Bir şey bulamadı. Aklına emlak genel müdürlüğünün web sitesine girip mal varlığını araştırmak geldi.

 Cem’in Gölbaşı’nda ODTÜ yakınında bahçeli bir evi vardı. Hemen dosya hazırladı, arama emri çıkartmalıydı.

Saat 8.30’da savcılığa arama emrini imzalattı. Şenol, Erhan, Doğan ve Remzi’ den oluşan bir ekiple Gölbaşı’na gitti. Kapıyı Süreyya Hanım açtı. Hüseyin’i karşısında görünce yüzü sarardı. Titremeye başladı. Çığlık atar gibi:

“Aman Allah’ım!” diye bağırdı, ellerini yüzüne kapadı. Sendeledi ve yere yığılıverdi.

Hüseyin, Şenol ve Erhan’a kadını içeriye yatağına yatırmalarını söyledi.

Doğruca kütüphaneye gitti. Kapını solundaki duvara yaslanan kütüphanenin üçüncü rafındaki siyah ajandayı eliyle koymuş gibi buldu. Karıştırmaya başladı. Rüyasında gördüğü krokileri buldu. Evin her tarafı arandı. Kepçe ve işçi çağrıldı, krokilere uygun olarak bahçe kazılmaya başlandı. Gün boyu kazı çalışmaları devam etti. Sonunda 25, 30 cm derinlikte yağlı poşetlere sarılarak gömülmüş silahlara ulaştılar. Uzi suikast silahları, 30 el bombası, 30 sis bombası, lav silahı, ABD yapımı plastik patlayıcılar, 2’si Glock marka 10 tabanca, 8000 mermi ele geçirildi.

Süreyya Hanım ayılınca Hüseyin, onu sorguya aldı. Kadın, Hüseyin’i hayretler içinde bırakan şevler söyledi. Cem emekli bir astsubaydı. Ergenekon sanığı emekli Tuğgeneral Levent Ersöz’le birlikte çalışmıştı. Yarbay Mustafa Dönmez’in yakın arkadaşıydı. Özel Hareket Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin’le tanışıyordu. Bu isimlerin hepsi ajandada yazılıydı ve adresleri vardı. Hüseyin, müfettişe telefon etti. Derhal olay yerine gelip kazı çalışmalarını takip etmesini istedi. Kendisi Şenol, Doğan
ve Remzi’yi yanına alarak Yarbay Mustafa Dönmez ve İbrahim Şahin’e ait adreslerde arama yapmak üzere yola düştü.

İbrahim Şahin’in evinde uzun süren bir arama yaptı. Orada da krokilere rastladı. Elindeki adreslerde yaptığı aramalarda nerdeyse bir cephanelik çıktı. Üstelik Şahin, bazı komutanlar tarafından göreve çağrıldığım itiraf etti. Sivas’ta Ermeni cemaati ve Alevi liderlerine suikast planları da yapmıştı. Şahin ve suikast timinden görev alan 1 yüzbaşı, 3 teğmen, 4 astsubay, diğerleri polis 30 kişi tutuklanıp adliyeye sevk edildi. Ertesi gün Yarbay Mustafa Dönmez’ ait krokiler dikkate alınarak Zir Vadisi’nde ve Sapanca’daki Dönmez’in yazlığında kazı çalışmaları yürütüldü. Asıl cephanelik evleri o zaman ulaşıldı. Gladio’nun cephaneliklerinde Ümraniye bombalarının serisinden 58 el bombası, 6 sis bombası, 12 bubi tuzağı ve cephanelik denecek kadar mermi bulundu.

Yarbay Dönmez, Ergenekon Terör Örgütü yöneticisi olmaktan tutuklandı.

Ergenekon’da yeni bir tutuklama dalgası başlatıldı. Emekli Orgeneral Kemal Yavuz, ve Tuncer Kılıç, Prof. Kemal Gürüz, Prof. Yalçın Küçük, emekli Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Metal-İş Sendikası Başkanı Mustafa Özbek ve yardımcıları tutuklandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Bedrettin Dalan’la ilgili tutuklama kararı çıkartıldı. Dalan, Amerika’ya kaçmıştı.

Hüseyin üzerine gittikçe yeni cephanelikler buluyordu. Şok operasyonlardan sonra ajanslar son dakika haberi düştüler. Astsubay Cem’in ajandasında adı geçen ve Güneydoğu’da yargısız infaz yapmakla suçlanan emekli Albay Abdülkerim Kırca evinde tabancayla intihar etmişti. Cem, bunu duyunca kafasını demir ranzaya vurmaya başladı. Öyle hızlı vuruyordu ki herkes şaşıp kaldı. Koğuştakiler ne olup bittiğini anlayamadın, başından kanlar akmaya başladı. Beşli, gardiyanlara haber verdi. Cem, koğuştan alınıp hastaneye sevk edildi.

Ertesi gün hastanenin beşinci kattaki penceresinden kendisini aşağı atıp intihar etti.

Hüseyin, son dakika haberini okuduğu zaman içi burkuldu.

Masasının başındaydı. İçi tuhaf olmuştu. Olayın böyle gelişeceğini hiç mi hiç tahmin etmemişti. Kalktı, lavaboya gidip yüzünü yıkadı. Öğle ezanı okunuyordu. Abdest aldı, öğle namazını kılmak için mescide yöneldi.

İDDİANAME VE ŞOK

Müfettiş, Hüseyin, Rasim ve Mehmet Yavuz asrın davasını temel olacak iddianamenin açıklandığı gün Beşiktaş adliyesindeydiler. Gazetecilerle beraber, Başsavcı Aykut Engin Cengiz’in iddianameyi açıklamasını bekliyorlardı. Basın ordusu
oradaydı. Kameralar, fotoğrafçılar. Muhabirler, canlı yayın araçları. ..

Güneşli, sıcak bir gündü. Ülke gündemi de oldukça yakıcı idi. Kapatma davasının sancıları herkesi ve her kurumu etkiliyordu. Avrupa Birliği ülkeleri, iktidar partisini kapatma davasına çok sert tepki gösteriyorlardı. Eğer Anayasa Mahkemesi, partiyi kapatırsa ülke, kapıda bekleyen ekonomik krizin tufanı altında kalabilirdi. “Fatura kime çıkardı? Anayasa Mahkemesine mi, muhalefete mi, Anayasa Mahkemesi üyesi Osman Paksüt ile eski AKP milletvekili Turan Çömez’le görüşme yapan Org. İlker Başbuğ’a mı, yoksa ADD şemsiyesi altında darbe organizesi yapan Şener Eruygur ve Ergenekonculara mı?” Hiç kimse bu soruların cevabını bilmiyordu.

     Savcı,     Ergenekon Terör Örgütü iddianamesinin hazırlandığını ve İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde dava açıldığını açıkladığı an, nefesler tutulmuştu. Başsavcı Aykut Cengiz, yaz sıcağına aldırmadan ceket, kravat giyinmiş ve resmi bir tonla ve tok sesle konuşmaya başlamıştı.

Hüseyin ve müfettiş davanın açıldığını duyunca sevinçten uçtular ve kucaklaşarak birbirlerini kutladılar. İki yıl, üç ay 29 günlük emekleri boşa gitmemişti, Uykusuz geçen geceler, tehditlerini sancısıyla kıvrandıkları günler, mide sancıları çektikleri saatler… Her başarının bir bedeli vardı. İkisi de o anki sevinci yaşamak için çok büyük bedel ödemişlerdi. Kaos tellallarını Başsavcı Aykut Cengiz, hedef tahtasına oturtmuştu.

“Terör örgütü kurmak ve yönetmek, cebir ve şiddet kullanarak hükümeti yıkmak, patlayıcı madde bulundurmak ve atmak, Danıştay ve Cumhuriyet’e saldırıları azmettirmek, halkı silahlı isyana tahrik, askeri itaatsizliğe teşvik, kaos meydana getirmek için çalışmak, suikast timi oluşturmak… “

İddianamede şok edici bilgiler de yer alıyordu:

“24 Mayıs 1993 yılında Bingöl’de 33 askerin şehit edilmesini Doğu Perinçek istedi. “

“JİTEM kurucularından Arif Doğan, Bnb. Cem Ersever’i temizlemede görev yaptı. Doğan, mazot ve insan kaçakçılığının içinde. PKK’nın yaptığı mazot kaçakçılığından pay alıyor ve yol veriyor. DHKPC lideri Dursun Karataş, uyuşturucu kaçakçılığı işinde Veli Küçük’le ortak hareket ediyor. Ergenekon, PKK, DHKPC, Hizbullah gibi örgütlere sızmış. Sedat Peker, Nuriş Çetesi ve mafya ile bağlantıları var. Danıştay saldırısı Ergenekon işi.” “Ergenekon’un kanlı darbe planı deşifre oldu.”

“Osman Gürbüz, Hablemitoğlu cinayeti paralarını kumarda yemiş. “

“Başbakan Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, yazarlar Orhan Pamuk, Fehmi Koru, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, DTP milletvekilleri Ahmet Türk, Sebahat Tuncel suikast yapılacaklar listesinde.”

“MİT eski müsteşarı Mehmet Eymür: Abdullah Öcalan’ı imha etmemize engel oldular.MİT’te Amerika ve İngilizler hesabına çalışan General Turan Çağlar ve General Sabahattin Savaşman vardı.Bunlardan biri Doğu Perinçek grubu ile doğrudan ilgiliydi.”

İddianamenin ekinde Ergenekon şeması vardı. Şemada gazeteciler, iş adamları, siyasetçilerle birlikte CHP lideri Baykal, medya patronu Aydın Doğan da yer alıyordu. Örgüte ilişkin şema, MİT tarafından 2003 ve 2006 yıllarında Genelkurmay ve Başbakanlık’a sunulmuştu.

Aykut Cengiz, beş Ergenekon liderleri için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep etti. “Türkiye’yi sarsacak dava”nın ilk duruşmasının 20 Ekim’ de yapılacağını açıkladı. Açıklamalardan sonra basın toplantısı bitti; fakat asıl tartışmalar bundan sonra başladı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, davayı İtalya’ daki “Temiz Eller Operasyonu”na benzetti ve şöyle dedi: “Ergenekon’da Baykal da var. Baykal bu komplonun içinde. “

CHP lideri Deniz Baykal ise “Ergenekon’un avukatıyım, onurlu insanlar tutuklanıyor. ” diyerek savcıların suçladığı Ergenekonculara sahip çıktı.

Sonraki günlerde soruşturmayı yöneten Savcı Zekeriya Öz, Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı ve Almanya Başkonsolosluğundan aranacak ve tehdit edilecekti. Tehdit eden ses, Öz’ün sekreterine şöyle diyecekti:

“Ben askeriyede üst düzey mevkide çalışan biriyim, ismimin önemi yok. Şemdinli olayındaki savcının sonu ne oldu, biliyorsunuz. Aynı şevlerin başına gelmesini istiyor galiba.”

Zaman içinde Savcı Öz ‘e suikast yapacak bir tim oluşturulduğu da tespit edildi ve savcının koruma sayısı artırıldı.

26 Temmuz’da iddianame 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Gazeteler, iddianamedeki suçlamaları “tüyler ürpertici, korkunç, zehir gibi, müthiş, vahim” olarak nitelediler; Veli Küçük, Doğu Perinçek, İlhan Selçuk ve Prof. Kemal Alemdaroğlu, Prof. Kemal Gürüz’ün örgüt lideri olduğunu yazdılar.

Tutuklamalarla ilgili Aydın Doğan’ın gazeteleri, ya hiçbir şey yazmıyor veya konuyu sulandırıcı haberler üretiyor, magazinleştiriyor, sulandırıcı yorumlar yapıyorlardı. Müfettiş, emekli Org. Özden Örnek’in günlüklerini okumuştu. Sarıkız ve Ayışığı adını verdikleri darbe planları yapan zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek, Jandarma Komutanı Şener Eruygur, Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına’nın Aydın Doğan’la görüştüklerini biliyordu. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök karşı çıktığı için 2003 ve 2004’te planlanan darbeler gerçekleştirilememişti, Aydın Doğan veya bazı gazeteciler Ergenekon’la irtibatlı olmalıydılar. Yoksa öteki gazetelerin “Asrın Davası” diye niteledikleri bir davayı küçümseyen haberler yapmazlardı.

CHP’nin Ergenekon avukatlığına soyunmasına ve bazı gazetelerin küçümser haber yapmasına rağmen savcılar yüreklilik göstermiş ve dava açmışlardı. Müfettiş ve ekibi,
tarihi bir başarıya imza attıklarına inanıyorlardı, soruşturma olağanüstü başarılı geçmişti. İddianamenin açıklandığı gün müfettiş ve ekibi çocuklar gibi sevindiler ve birbirlerini defalarca tebrik ettiler.

 Adliyeden ayrılırken müfettiş, başarıyı kutlamak için arkadaşlarını Yıldız Parkı’ndaki Malta Köşkü’ne davet etti. Hüseyin, müfettiş, Rasim, Mehmet Yavuz, hayatlarının en mutlu gününü yaşıyorlardı.

Yemekte müfettiş son derece neşeliydi. Aylardır gülmeyen yüzü şimdi etrafa güller saçıyor, beyaz saçları ışıldıyor, alın çizgileri hüzün değil, mutluluk bestesi çalıyordu. Bir ara herkese tek tek Ergenekoncuların pozisyonunu en iyi anlatan resmin hangisi olduğunu sordu. Hüseyin, Aykut Cengiz’in çizdiği örgüt tablosu çok güzeldi dedi.

Rasim, Muzaffer Tekin’in kendini bıçaklaması, suçlu olduğunu gösterir, dedi.

Mehmet Yavuz heyecanla ekledi:

“Hayır, bence Ermeni Patrikliğindeki strateji toplantıları, bunların milli çıkarları gözetmediklerini gösteren en iyi tablo. Perinçek’in Beka’ da Apo’yu ve örgütü ziyaret ederken çekilen görüntüler. .. Ulusalcıların PKK ile iş tuttuğunun en iyi delili.”

Müfettiş, “güzel”, diyerek hepsini tek tek onayladı.
-Peki, “Sana göre!” diye sordu Hüseyin.

-Bana göre Veli Küçük’ün komutanı emekli Alb. Necabettin Ergenekon’un değerlendirmesi. Harika ifade etmiş albay.

-Ne demiş, diye sordu Hüseyin alnına düşen saçlarını eliyle arkaya savurarak.

– Türkiye’ de milli bir derin devlet yok. Veli Küçük dahil, bu insanların tamamı birer piyon. ABD ve İsrail güdümünde Siyonist bir derin devlet var. Bu, kendilerine “Ergenekon” diyen örgüt de bunun bir uzantısı olabilir.

-Harika, dedi Hüseyin gür bıyıklarını tarayarak.

– Hele de Semih Tufan Gülaltay’ın açıklamaları…

Hepsi onu tasdik ettiler. Yemek hayli neşeli ve esprili geçti. Hepsi yaptıkları işin önemini biliyor ve memleketi darbe tehlikesinden kurtaracak adımı attıkları için seviniyorlardı.

Yemekten sonra uzun süre masada oturdular. Müfettiş, Boğaz’ın güzelliğine bayılmıştı. Yıldız Parkı’nın cennet yeşili manzarası, Boğaz’ın ebediyete doğru akıp giden mavi suları onu büyülemişti. Gemiler salına salına Marmara’dan Boğaz’a, Boğaz’ dan Marmara’ya akıyorlardı. İhtişam dolu tarihe şahitlik eden Topkapı Sarayı yeşillikler içinde yüzüyordu. Marmara denizinin maviliği, sonsuzluğa doğru at koşturuyordu. Boğaz’ın koyu lacivert sularıyla serinlenen Üsküdar, Mihrimah sultan Camii’nin ince ve zarif minareleri, Aziz Mahmut Hüdai Türbesi insanda uhrevilik hissi uyandırıyordu. Müfettiş, bu maneviyat ikliminde yüzerken ve gözü önündeki cennet iklimini seyrederken garson acı kahveleri getirdi.

Müfettişin mistik duyguları ağır basmıştı. Yunus Emre’nin dörtlüklerini hatırladı:

“İşitin ey yarenler / Aşk bir güneşe benzer.
Aşkı olmayan kişi / Misali taşa benzer.

Taş gönülde ne biter / Gönlünde ağu tüter.
Nice yumşak söylese / Sözü savaşa benzer.”

“Bu adamların gönlünde ilahı aşk olsaydı bunca savaşa girişmezlerdi.” diye mırıldandı.

Arkasına yaslandı. Fincanı eline aldı ve son yudumu içti. Hayatında içtiği en lezzetli acı kahve buydu. Zira senelerdir ruhunda esen fırtına hafiflemişti

 Ülke gemisini kaos denizine doğru savuran Ergenekon dalgaları mahkeme duvarına çarpmıştı. Müfettişin yüreğini hoplatan korku dağları, korku nedir bilmeyen, pervasız paşaların yüreğine oturmuştu. Acılar, ürpertiler, hafakanlar, karabasanlar, Silivri sakinlerinin yüreğini kasıp kavuruyordu. Rüzgâr ekenler fırtına biçecekti, Silivri sakinlerini ve dışarıdaki suç ortaklarını sancılı günler bekliyordu.

Kahveden sonra herkes müfettişe teşekkür etti. Parkta yürüyüş yapmak üzere ayaklandılar.

ERGENEKON YARGIDA

Müfettiş, hayatının hiçbir döneminde yaşamadığı kadar büyük bir heyecanla” Asrın Davası” olarak nitelenen Ergenekon duruşmalarını takip etti. Elazığ yolundaki Kömürhan Köprüsü altına atılan iki gencin cesediyle karşılaştığı gün tanıştığı ve o gün bugün kendisini rahatsız eden, uykusunu kaçıran, rüyalarını bölen ve hayatı kendisine zehir eden Türk Gladio’sunu nihayet yargı önüne çıkarmayı başarmıştı. Siyah paltosu, beyaz saçları, romatizmalı ayakları ile mahkemeye gelen 60’lık delikanlıyı herkes tanıyordu. Alnını ovuşturarak, gözlüğünü silerek, dizlerini ovalayarak davayı takip eden müfettiş ise davanın sonunu merak ediyordu.

Bir zamanlar kendini “devlet” sanan, “devlet adına” infaz kararları alan anlı şanlı rütbeliler, “kanun” diyerek kanun tepeleyenler, kanun önünde hesap veriyorlardı. Mahkemede çok ilginç sahneler yaşandı.

Danıştay’a saldırı ve Cumhuriyet’e bomba atma kararlarının alındığı Ataşehir toplantısı mahkemede çok tartışıldı. Sanıklardan fizyoterapist Mete Yalazangil, Ataşehir’deki toplantıya katıldığını, toplantıda 25 kişi olduğunu açıkladı.

Yalazangil, Muzaffer Tekin’ e teslim ettiği CD’lerde Başbakan Erdoğan’a yapılacak suikastın detayları olduğunu da söyledi. Erdoğan’a suikast düzenleyecek Çeçen tetikçiyi Mete Yalazangil, Muzaffer Tekin’in ofisinde görmüş ve Mehmet Zekeriya Öztürk, Çeçen tetikçiye “yiğidim” diye iltifatlarda bulunmuştu.

Mete Yalazangil’in ifadeleri mahkeme salonunda buz gibi rüzgârlar estirdi.

Muzaffer Tekin’in 12 Mayıs 1998’de gerçekleştirilen Akın Birdal suikastı azmettiricisi Semih Tufan Gülaltay’ı arkadaşı Mehmet Zihni Ozansoy’un evinde sakladığını, hapse düşünce de içeride ziyaret ettiğini itiraf etti. Bu suretle Ergenekon’un TİT çetesiyle irtibatlı olduğu ortaya çıktı.

TİT Başkanı Gülaltay’ın örgütle ilgili söyledikleri son derece ilginçti. Veli Küçük, JİTEM diye bir örgüt yok.” derken o şöyle dedi:

“Ortada bir örgüt var. Hatta bu 56 yıllık bir örgüttür. Bu örgüt devletin her kurumuna nüfuz etmiş. İnfazlar yapan, bankaları soyan, halkı perişan eden, onu Alevi, Sünni diye
bölen, Kürtçülüğü teşvik eden bir örgüttür. Bu ulusal bir örgüt değil, küresel bir örgüttür.”

Müfettiş, emekli Bnb. Fikret Emek’in savunmasını dinlerken hayretler içinde kaldı. Evinde suikast silahı Kanası’nın yanı sıra 13 el bombası ile nerdeyse cephanelik çıkan Emek, bu silahları emekli olurken evlilik telaşına düştüğünü ve birliğine teslim etmeyi unuttuğunu söyleyiverdi. Ordu malı silahları PKK terör örgütüne ait mağaralardan almıştı. Savcı Mehmet Ali Pekgüzel sordu:

-Silahlar MKE yapımı ve silahlı kuvvetlere teslim edilmiş silahlar…

-O dönemlerde karakol baskınları oluyordu. Oradan almış olabilirler. Zaten biz de yaptığımız operasyonlarda onlardan alıyorduk.

– Bu silahlarla ne yapacaktınız?

-Elbette “hatıra olsun” diye saklamadık, kullanacaktık.

-Evinizde yapılan aramada gizlilik derecesi yüksek bilgiler bulundu. Bunlar size nasıl ulaşıyor? Kim veriyor?

– İstihbarat kaynağımız sorulmaz.

Emekli Bnb. Zekeriya Öztürk, Danıştay katili Alpaslan Aslan’ı birçok toplantıda gördüğünü söyledi. Doğu Perinçek, Öztürk’ü ajan olmakla suçladı. O da MİT ajanı olduğunun belgesi olmadığını söyleyerek dalgasını geçti. Perinçek’in teklifi üzerine mahkeme, Öztürk’ün MİT ajanı olup olmadığını, kuruma sorma karan aldı.

En ilginç konulardan biri şüphesiz, Öcalan’ın Beka Vadisinde Doğu Perinçek’ e düzenlediği askeri karşılama töreni ile ilgili konuşmalardı. Perinçek, Beka’ya gazeteci olarak gittiğini söyledi. O zaman, birçok gazeteci Öcalan’la görüşmek ve röportaj için Beka’ya girmişti. Doğu Perinçek’i tökezleten ve terleten soru şuydu:

-Peki, kendisine örgütün karşılama töreni düzenlediği başka gazeteci var mı?

Perinçek soruya cevap vermek yerine susma hakkını kullandı. Savunmasında “Hükümeti deviremedik, bize yazıklar olsun.” kahırlandı.

Ümraniye bombalarını ihbar eden Ali Yiğit, kızının başına bir şey gelmekle tehdit edildiğini söyledi. İçeride Ergenekoncularla birlikte aynı koğuşta kalan Yiğit, Tekin’in kendisine dikte ettirdiği ifadelere, içeride mecburen “evet” demiş, mahkemeye çıkınca gerçekleri açıklamıştı.

Tam o günlerde Eyüp Mezarlığında bıçaklanarak öldürülen Üzeyir Garih cinayetinin sır perdesi açıldı. Katil olarak müebbet hapis giyen Yener Yermez, cinayeti 1.5 milyon dolar karşılığı ve tehdit sonucu üstlendiğini açıkladı. Yener Yermez’in askerlik yaptığı yer Hasdal idi ve komutanı emekli Alb. Fikri Karadağ’ dı. Bingöl’de şehit edilen 33 eri, silahsız pusatsız otobüse bindiren ve ölüme yolcu eden komutan da Fikri Karadağ idi.

Örgütün operasyon şefi Veli Küçük, emniyet ve savcılıkta soruların çoğuna “hatırlamıyorum, bilmiyorum” diye cevap vermişti. Mahkemede ise “cevap vermiyorum” ifadesini tercih etti. Savunmasında kendisini devlet yerine koydu, mahkemenin devleti ve TSK’yı yargıladığını söyledi. Devletin adını kullanmayı alışkanlık haline getirdiği belliydi. Küçük, “JİTEM” diye bir örgütün olmadığını iddia etti. O akşam, İsveç’te yaşayanı ve JİTEM’ DE dokuz yıl görev yapan itirafçı Abdulkadir Avgan, Nasname adlı internet sitesinde 4.5 milyon lira maaş aldığını gösteren maaş bordrosunu yayınladı ve şöyle dedi:

“Bu adam, milletin gözünün içine baka baka nasıl yalan söyleyebiliyor, hayret ettim. Demek ki ben 9 yıl boyunca olmayan hayali, resmi bir kurumda çalışmışım. JİTEM’in kurucuları arasında bulunan ve JİTEM gruplar komutanlığı görevini yürüten bu şahıs, şimdi çıkmış, “böyle bir kurum yok”, diyor. “Bu maaş bordrosuna ne diyeceksin”, bakalım. Dua et ki Türkiye’de hakkımda tutuklama karan var ve duruşmalara katılamıyorum. Yoksa gelir bu bordroyu gözüne sokardım.”

Birkaç gün sonra gazetelere Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne Jandarma Genel Komutanlığı Personel Daire Başkanı Tuğgeneral Vahdettin Bereceli imzası ile gönderilen belge düştü.

 Yazıya göre itirafçılardan Adil Timurtaş ve Recep Tiril işçi; Ali Ozansoy, Abdulkadir Aygan ve Fethi çetin ise memur olarak Diyarbakır Jandarma Asayiş Komutanlığı bünyesinde çalışmıştı. Haberin devamı başka bir ihaneti haber veriyordu:

“PKK itirafçısından tüyler ürperten itiraflar: 1992 yılında Panak Jandarma Karakolunun İçine kadar gidiyorduk. Mühimmat olsun, mermi olsun, erzak olsun… Karakol komutanıyla anlaşmalıydık.

 “Siz bana dokunmayın biz de size dokunmayalım”, diyordu. Üç sene böyle geçti. Şemdin Sakık’ın talimatıyla Bingöl’e gittik. Bingöl- Elazığ karayolunda 33 er, benim tahminim bölüklerine gidiyorlardı. o yol kesme eyleminde 33 er şehit düştü. O gün bize şırıngayla ilaç verildi. Ölmeyen askerlerin kafasına Şemdin Sakık sıkıyordu. ” Müfettişin kanı dondu. Böylesini duymamış, düşünmemiş, okumamıştı. Alt dudağını ısırdı, dişlerini gıcırdattı, yumruğunu sıkıp dizine vurdu.

“Zavallı milletim, ne tür kan dondurucu ihanetlere uğramışsın Biz tehlikeyi göze almazsak daha nice ihanetlere uğrayacaksın. .. ” diye mırıldandı.

Müfettiş bir yandan bu ihanetleri düşünüyor, bir yandan da Küçük’ün kendini devlet yerine koymasına çok şaşırıyordu. Bu adam Milas’taki arsaları Kayzın şirketine pazarlarken de mi devlet adına iş yaptığını düşünüyordu diye mırıldanmaktan kendini alamadı. Küçük kafalı, iri burunlu, göbekli bu adama ve öteki sanıklara bakarken daldı gitti.

Elini kana bulamış bu örgütle niçin ölümüne boğuştuğunu düşündü, Elini şakağına dayadı. Dizlerindeki romatizma ağrılarının verdiği sancıya aldırmadan, kaplıcada tedavi görmek yerine biricik kızının hayatını tehlikeye atma pahasına niçin bunların peşine düştüğünü hatırladı.

Her şeyden önce iliklerine işlemiş meslek insiyakı vardı. Suçluların peşine düşmek, iz sürmek, iz peşindeyken bütün başka zevklerini, hislerini, hatta en tabii ihtiyaçlarını unutmak, en büyük tutkusuydu. Fakat bu tutku, hayatını istihkar etmesini gerektirecek kadar büyük bir ihtirasa sonradan dönüşmüştü.

Zahide, defalarca kendisine artık bu işleri bırak, yuvana dön, kendini çok yıprattın, demişti. Müfettiş ona hak veriyor, fakat kendini frenleyemiyordu.

Bu adamlar, çete kurup kendilerini devlet yerine koymasalar, koltuklarından aldıkları güçle vatandaşa zulmetmeseler, işledikleri cinayetleri “derin devlet” örtüsü ile peçelemeseler, halkın seçtiği insanları aymazca suçlamasalar; vicdanı kanatan korkunç cinayetlerden sonra sokağı terörize edip “Türkiye laiktir laik kalacak, kahrolsun şeriat, katil hükümet” gibi sıradan adamı bile çileden çıkaracak ve çıldırtacak sloganlarla manipülasyonlara kalkışmasalar; halkın sevdiği ve saygı duyduğu, hatta hayran olduğu devlet kavramını fütursuzca kirletmeseler, meselenin peşine bu kadar aşk ve ihtirasla düşmez, kızının kaçırılıp öldürülmesini bile göze alacak kadar komplocularla boğuşmayı göze almazdı.Fakat damarın basmışlar, vicdanını kanatmışlardı. Meslek ihtirasını en çok kamçılayan şeylerden biri de Sokrates’in ürkütücü ve dehşet verici mesajlarıydı. Müfettiş korktukça cesaretlenmiş. Dehşete düştükçe saldırmıştı. Tehdit ve şantajlara boyun eğmek, kenara çekilip itibarsızlaşmayı kabullenmek yerine onurlu davranmayı, hatta cesaretle tehlikenin üzerine yürümeyi seçmişti. Hüseyin’in vefası ve yardımları onu güçlendirmişti. General Yener ve Başbakan, ümidin bittiği yerde imdadına yetişmişlerdi,

 Onlara minnet borçluydu. Devlet kavramını kirleten, kullanan ve istismar edenlerin önemli bir kısmını kelepçelemişlerdi. Attıkları taş, ürküttükleri kurbağaya değmişti.

Oturduğu yerden kalktı, kapıya doğru yürüdü.

 Duruşmadan sonra sanıklar, müfettişe müthiş tepki gösterdiler. El kol sallayanlar, laf atanlar, argo konuşanlar…

Müfettiş için için sevindi. Sanıkların öfkesini ve tepkisini anlıyordu. Kendilerini kafese tıkan adama çiçek gönderecek değillerdi. Cem’i düşündü. İntihar etmeseydi burada sanık sandalyesinde ve Ergenekoncular içinde olacaktı. Ajandası, bağlantıları, krokiler, bahçesinde bulunan suikast silahları ve cephanelik, örgütün içinde faal biri olduğunu ortaya koymuştu. İçi burkuldu.

“İhtilal evlatlarını yiyor.” demişti Robespiyer. Darbe, evlatlarım yemişti. Abdülkerim Kırca ve Cem, Cem Ersever ve Bahtiyar Aydın, Albay Özden ve Eşref Bitlis … İktidar ihtirası, insanları yavrularım yiyen aç kediye çeviriyordu. Darbeciler, kediler gibi birbirlerini yiyordu.

Müfettiş dudağını ısırdı, dişlerini gıcırdattı. Elini yumruk yapıp dizine vurdu.

“Yay be, ne adamlar var şu dünyada!” diye söylendi. Hızla salondan çıktı. Bundan sonra duruşmaları daha ciddi takip edecekti. Gelemediği günleri ise kayıtlardan izlemeye karar verdi. Zira Ergenekon örgütü tamamıyla ortaya çıkartılamamıştı. Tufan Gülaltay, bit silkelemesi yapılıyor, deşifre olan isimler burada, asıl Ergenekon dışarıda, demişti. Yargıdaki, siyasetteki, medyadaki Ergenekoncular ortaya çıkarılamamıştı. Hele de muvazzaflar… Daha kendisini bekleyen çok i§ vardı. Çok iş, yani çok tehlike.

Örgütün sırları mahkemede tel tel döküldü. Sorgular, ajanlık suçlamaları, ithamlar, iftiralar, itiraflar, bağırıp çağırmalar, hakaretler, tehditler, salondan atılmalar, trajik komik, dramatik sahneler…

Dava il ilgili en ilginç yorumu MİT eski Kontra terör Dairesi başkanı Mehmet Eymür, Aydınlık dergisine cevap verirken yapmıştı. Müfettiş, yorumu gazeteden okurken masasında oturuyor ve çay içiyordu. Eymür’ün yorumunu görünce hemen yazıya eğildi:

” Tuncay Güney’ den bahsetmişsin… O bizdenmiş, öyle diyor… Yani istihbarat elemanı… Yetenekli biri. Sizin ekibe başarılı bir şekilde sızmış, ipliğinizi pazara çıkarmış, zokayı fena yutmuşsunuz. Geçmiş olsun. Gerisi teferruat. Aydınlık ekibinin zokayı yuttuğu aşikâr… “

Müfettiş, yorumu okuduktan sonra göbeğini hoplata hoplata güldü. O kadar keyiflenmişti ki gülerken gözlerinden yaş geldi. Hüseyin, gözlerini müfettişe çevirdi, ne olup bittiğini sordu. Müfettiş, gülmekten uzun süre konuşamadı.Bunun üzerine Hüseyin masasından kalktı, müfettişin yanına geldi, ne okuduğuna baktı. Müfettiş, kalemin ucuyla okuduğu paragrafı işaret etti.

Yazıyı okuyunca Hüseyin de kahkaha ile gülmeye başladı. Hemen bir çıktı alıp yukarı kata koştu ve metni Rasim’in önüne koydu. Rasim gülmekten gözlerinden yaşlar geldi. Hüseyin telefon açıp Mehmet Yavuz’a zoka haberini okudu. Günlerce aralarında zoka esprisi konuşuldu.

Darbeciler, Silivri duruşmalarının sonunda kamu vicdanında ve mahkeme önünde mahkûm oldular. Sonraki günlerde örgütün askeri, bürokratik ve siyasi bağlantıları oltaya takılacak, yeni silah depoları, el bombaları, lav ve suikast silahları keşfedilecek ve yeni tutuklama dalgaları gelecekti. Müfettişi daha tehlikeli işler bekliyordu.

                              ——————————     SON     ————————————–

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir