EŞİTSİZLİĞİN BEDELİ – Günümüzün Bölünmüş Toplumu, Geleceğimizi Nasıl Tehdit Ediyor

Oyunun Adı KONTRA – ERGENEKON
7 Ekim 2017
ETKİLİ İNSANLARIN 7 ALIŞKANLIĞI
7 Ekim 2017

EŞİTSİZLİĞİN BEDELİ – Günümüzün Bölünmüş Toplumu, Geleceğimizi Nasıl Tehdit Ediyor

BÖLÜM 1
Amerika’nın %1 Sorunu
2007 – 2008 Mali Krizi ve onu izleyen
duraklama, çok sayıda Amerikalıyı i
şlevini yitirmiş bir kapitalizmin bulanık sularında yüzer-gezer
halde bıraktı. Aradan geçen yıllara ra
ğmen durum hala düzelmiş değildir.
Kriz ortaya koydu ki piyasa ekonomisinin
en karanlık yönlerinden biri, Amerikan toplum dokusunu bozan ve ekonomik
sürdürülebilirli
ğini
tehlikeye atan e
şitsizliktir.
Zenginlerin sayısı git gide artarken yoksullar Amerikan rüyasına uymayan
zorluklarla bo
ğuşmaktadırlar.
Amerikan toplumunda eşitsizlik her zaman mevcut olmakla birlikte ara
gittikçe açılmaktadır. Amerika’nın en yüksek gelire sahip %1’i 2002-2007
yılları arasında ekonomide yaratılan tüm büyümenin % 65’ini, 2010’da
%93’ünü ele geçirmi
ştir.
Zenginlerin varlı
ğı artarken
orta sınıfın ve alt gelir gruplarının da varlı
ğı artsaydı mesele yoktu. Fakat böyle olmadı.
Onlar yerinde sayarken veya i
şlerini,
varlıklarını kaybederken CEO’lar ücretlerini ortalama bir i
şçinin 243 katına çıkarmayı başarmışlardır.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan büyük eşitsizliğin
toplumda nasıl yaralar açtı
ğı bize
korkutucu örnekler sunmaktadır. Tablo hiç parlak de
ğil. Bir tarafta zenginler duvarlı bekçili
sitelerde ya
şar,
kendilerine bir sürü dü
şük ücretli
hizmetkarlar el pençe divan durur. Öte yanda popülist, istikrarsız siyasi
sistemler kitlelere daha iyi ya
şam
vaat ederler fakat hayal kırıklı
ğına
u
ğratırlar. En önemlisi de umut yok
olur. Böyle ülkelerde yoksullar bu durumdan kurtulamamanın çaresizli
ğini yaşarlar.
II. Dünya Savaşını izleyen otuz yılda Amerika topluca büyüdü.
Gelir her kesimde artmakla birlikte en fazla alt gelir gurubunda yükseldi.
Ülkenin ayakta kalma sava
şı yepyeni
bir birlik duygusu yaratmı
ştı.
Fakat tersine, son otuz yılda toplumun kesimleri arasında gelir farkı durmaksızın
büyüdü. Günümüzdekine benzer e
şitsizliği en son büyük buhran öncesinde görmüştük.
Yaşadığımız
e
şitsizlik düzeyini savunan bazıları eşitsizliği
azaltmanın mümkün, ancak çok yüksek maliyetli olaca
ğını savunmaktadır. Bu kişiler kapitalizmin işleyebilmesi için yüksek eşitsizliğin
ekonomi için gerekli ve yararlı oldu
ğuna, üsttekiler daha çok kazanmışsa bunun herkes için yararlı olacağına, üstten sızanın alttakilere de yeteceğine inanıyorlar. Oysa bu görüşün yanlışğı defalarca kanıtlanmıştır. Eşitsizlik
büyümeyi desteklemez, olsa olsa köstekler.
Duraklamadan orta sınıfı oluşturan ücretliler, esnaf ve sanatkarlar, serbest
meslek sahipleri de zarar görmü
ş olmakla
birlikte en derinden yaralanmalar i
şlerini kaybedenler olmuştur. Araya araya yeni bir iş bulamayanlar aramaktan vaz geçip iş gücü piyasasından çekilmektedir. İşsizlik en yoğun biçimde üniversite mezunları arasında
görüldü
ğü için gençler okumaya devam
etmektedirler . Bu yüzden i
şsizlik
istatistikleri de gerçe
ği
oldu
ğundan düşük göstermektedir. Orta yaştakilerin ise yeni iş bulma umudu neredeyse hiç kalmamıştır. Yarına olan güvensizlik artmış, yaşam
standardının dü
şmesiyle
sosyal doku de
ğişmeye başlamıştır. Gençler tek başlarına yaşamayı sürdüremediklerinden ailelerinin evine
döner olmu
şlar,
evliliklerini erteleyip birlikte ya
şamayı uzatmaktadırlar.
Kalıcı yoksulluk uzun dönemde kamu eğitim yatırımlarına da sekte vurmaktadır. Yetersiz eğitim, pek çok sakıncası yanında,
suç oranlarını da arttırmaktadır.
Bugün her yüz kişide bir kişi oranıyla Amerika dünyanın en yüksek tutuklu oranına
sahiptir. 2.3 milyon tutuklunun getirdi
ği mali yük toplumun yararına değil zararına olduğu halde GSMH istatistiklerinde herhangi bir harcama
kalemi gibi kabul edilmektedir.
Halkın % 37 si yoksulluk sınırının altında
ya
şamakta, 1,5 milyon kişide günde 1,5 doların altında gelirle
geçinmeye çalı
şmaktadır.
Bu rakamlar OECD ülkeleri arasında Amerika’yı en alt sıralara yerle
ştirmektedir. Tüm çocukların % 25’i yoksul
sınıfındadır. Onların tecellisini düzeltecek giri
şimde bulunmamak ülkemize uzun dönemde çok
kötü sonuçlar do
ğuracaktır.
Gelir eşitsizliği
aynı zamanda fırsat e
şitsizliğine de yol açmaktadır. Fakir ve eğitimsiz bir aileye doğan çocuğun, varlıklı, eğitimli, geniş çevreye sahip bir aileye doğan çocuğa nazaran başarı şansı ne olabilir ki? Eğitimsizliğin hüküm sürdüğü ülkelerde gelir eşitsizliği
fırsat e
şitsizliğine yol açmakta, bu da ileriki yıllarda eşitsizliği
daha da yükseltmektedir. Yüksek ö
ğrenim görme ihtimali azalmakta ve üniversiteyi
bitirenlerin de i
ş hayatında
ba
şarı şansı şmektedir.
BÖLÜM 2
Rant Peşinde Koşmak
Eşitsizlik kendiliğinden ortaya çıkmaz; yaratılır. Eşitsizliğin
kökenini anlayabilirsek azaltmanın yollarına da e
ğilebiliriz.
Eşitsizlik düzeyini belirleyen şey piyasa güçleri olmakla birlikte bu güçleri şekillendiren hükümet politikalarıdır. Hükümet,
parayı ister a
şağıdan yukarıya, ister yukarıdan aşağıya
ta
şımaya muktedirdir.
Eşitsizlikle savaşım, çok boyutlu eylem gerektirir. Üstteki aşırılıklara gem vurularak orta sınıf güçlendirilmeli ve
alttakilere destek olunmalıdır. Her bir hedef kendine has program gerektirir.
Eşitsizlik bizzatihi yeni bir oluşum değildir.
Siyasi ve iktisadi gücün belli ellerde yo
ğunlaşması,
kapitalizm öncesi toplumlarda birçok açıdan daha uç noktalardaydı. O
zamanlarda e
şitsizlik
din yoluyla açıklanıyor ve haklı gösteriliyordu. Üst tabakadakiler
tanrı buyru
ğuyla
oradaydılar. Bunu sorgulamak tanrı buyru
ğuna karşı gelmekti.
 
Ancak çağdaş ekonomistler
ve siyaset bilimcileri e
şitsizliğin kökeninde gücün, bil hassa askeri gücün yattığını ortaya koymuşlardır. Militarizm ekonomi ile iç içeydi:
fatihler, fethedilenden alabileceklerinin en fazlasını ele geçirme hakkına
sahipti. Bazılarının di
ğer
bazı ki
şilerin
amaçlarına hizmet etmelerinde bir sakınca görülmüyordu. Eski Yunan tarihçisi
Tukididis 
şöyle demişti: Hak, yalnızca eşitler arasında geçerli bir meseledir;
güçlü yapabilece
ğini
yapar, zayıf olan sonuçlarına katlanmak zorundadır.
Rönesans ve Aydınlanma çağında bireyin saygınlığının vurgulanması ve sanayi devrimi sayesinde
kentli alt tabaka nüfusunda muazzam bir artı
ş görülmesi ile eşitsizliği
sadece dini gerekçelere ba
ğlamak
yetmez olmu
ştur.
19.yy’ın ikinci yarısında başlayıp hala hakim olan teoriye “Marjinal
Verimlilik Teorisi” adı verilmi
ştir. Bu teoriye göre verimliliği yüksek kişiler topluma daha fazla katkıda bulundukları için
kazançları da daha yüksek olur. Rekabete dayalı piyasalar arz talep
dengesiyle her bir  bireyin katkısının de
ğerini belirler. Kişi nadir rastlanan değerli bir beceriye sahipse, üretiminin katkısının
büyüklü
ğü dolayısıyla piyasa da onu
bolca ödüllendirir. Becerisi yoksa geliri de dü
şük olur. Ancak teknoloji farklı becerilerin
verimlili
ğini
belirler olmu
ştur. İlkel bir tarım toplumunda kuvvet ve dayanıklılık
gerekirken ça
ğdaş hi-tech ekonomilerde beyin gücü ön plandadır.
Günümüzdeki eşitsizlikte teknoloji ve az bulunan beceri sahipliği önemli rol oynar. Ancak hükümet başroldedir. Modern ekonomide oyunun kurallarını
belirleyen ve uygulanmasını sa
ğlayan
hükümettir; adil rekabet nedir, neler rekabete aykırı ve yasadı
şıdır; iflas, borçlanma, dolandırıcılık yasaları,
kuralları ve cezaları nelerdir v.s. Hükümet ayrıca açık veya üstü
örtülü olarak kaynakları da
ğıtır,
vergiler ve sosyal harcama yoluyla gelir payla
şımını düzenler. Eşitsizlik yalnızca kalifiye işçinin düz işçiden daha çok kazanmasıyla ortaya çıkmaz;
bireyin edindi
ği beceri
düzeyi de önemli bir faktördür. Devlet deste
ğinin olmadığı durumlarda halk  temel beslenme ve sağlık harcamalarına para bulamazken yüksek verimlilik ve
kazanç sa
ğlayacak eğitime para ayırmaları nasıl mümkün olsun?
Hükümetin yasa ve yönetmeliklerde yaptığı ufacık değişiklikler
kaynakların da
ğılımında
büyük etki yaratır. Örne
ğin
gelire göre artan vergi oranları ve harcama politikaları e
şitsizlik düzeyini sınırlayabilir. Aksine kaynakların
zengin ve nüfuzluların emrine sunulması söz konusu düzeyi yükseltir.
Sahip olduğumuz politik sistem yukarıdakilere olağanüstü güç vermiştir. Onlar da bu gücü hem kaynakların dağılımını, hem de oyunun
kurallarını kendi çıkarları yönünde belirlemek için
kullanmaktadırlar.
Ekonomistler bunu “rant peşinde koşmak” olarak
adlandırmaktadır. Rantiyeler kazançlarını yarattıkları üretimin ödülü
olarak de
ğil, kendi
katkılarının bulunmadı
ğı üretimden
daha fazla pay kaparak elde ederler.
Kabaca sınıflandırırsak, zengin olmanın
iki yolu vardır: varlı
ğı yaratmak
veya varlı
ğı başkasının elinden kapmak. Birinci yol topluma katkıda
bulundu
ğu halde ikincisi toplumdan alır götürür.
Modern kapitalizm kompleks bir oyun haline
gelmi
ştir. Bu oyunda kazananların biraz daha
zeki ve kurnaz oldu
ğu bir
gerçektir. Ancak bu kazananların ço
ğu hayran olunmayacak karakter özelliklerine de sahiptir;
yasaların etrafından dolanmak veya yasaları kendi lehlerine çevirmek
yetene
ği, yoksullar dahil  başkalarını istismar hevesi, gerektiğinde adil davranmama dürtüsü gibi.
 
Rant sağlamanın çeşitli yöntemleri vardır: devletten açık veya
sözlü te
şvik ve ödenekler,
piyasada rekabeti azaltan yasalar, mevcut yasaların uygulanmasında gev
şeklik, şirketlerin toplumu istismarına izin veren
yönetmelikler 
şeklinde. “Rant” teriminin
kökeni “icar” yani topra
ğın kiralanmasından elde edilen gelirdir. Toprak
sahibi çalı
şıp üretmediği, sadece zilliyeti sayesinde gelir elde ettiği durumu tanımlayan bu terim daha sonra yaygınlaşarak benzeri tüm durumlarda kullanılmaya başlanmıştır.
Doğal kaynaklar açısından zengin ülkelerde
rantiyelik bilhassa yaygındır. Bu ülkelerde kaynaklara daha uygun ko
şullarda ulaşmanın çaresini bularak zenginleşmek, üreterek zenginleşmekten çok daha kolaydır. Zenginlik genellikle
siyasi etkinli
ğe sahip
ki
şilerde toplanmıştır, halka pek inmez. Örneğin Güney Amerika’nın en zengin petrol üreticisi
Venezuella’da Chavez’den önce halkın yarısı yoksulluk içinde ya
şıyordu.
Ancak rantiyelik yalnızca kaynak zengini
Orta Do
ğu, Afrika ve Latin Amerika’ya mahsus bir
davranı
ş değildir. Bizimki dahil, bütün modern ekonomilerde salgın
haline gelmi
ştir.
Bu ülkelerde rantiyelik çe
şitli şekillerde tezahür eder: devlete ait varlıkların, örneğin madenlerin işletme hakkını piyasa fiyatlarının çok
altında elde etmek, resmi ihaleleri gerçek de
ğerlerinin altında veya üstünde fiyatla kazanmak,
devlete yüksek fiyatla mal satmak, genel kamu yararına olmayan te
şvik ve sübvansiyonlardan yararlanmak gibi. Ayrıca,
özel sektörde tekelci üretim ve a
şırı yüksek
CEO ücretleri de rantiyelik örnekleridir. Örne
ğin Rus oligarklarının çoğu devletin varlıklarını gerçek değerinin altında ele geçirmişler ve tekelci eylemlerle karlarını katlayarak büyütmüşlerdir.
Patent hakları da bir tür tekelciliktir.
Patent, mucidine normalde geçici bir süre tekel hakkı verir fakat bazen bu süre
o kadar uzundur ki piyasaya yani firmaların giri
şini önleyerek tekel yaratır. Böylece patent
innovasyonu te
şvik etmek
yerine rantiyeli
ği teşvik etmiş olur.
Bilgisayar, telekomünikasyon gibi
sektörlerde tekelcilik egemendir. Buna en iyi örnek Microsoft’tur. Microsoft
gerçek bir innovatör olmadı
ğı halde
korku, belirsizlik ve 
şüpheye
dayalı bir stratejiyle gerçek innovatörleri sindirdi. Piyasayı tek ba
şına ele geçirdi. Yeni girenleri önledi. 2011’de
23 milyar $’lık kara bu 
şekilde
ula
ştı.
Oyunu “adil” oynamak bir şeydir, oyunun kurallarını oyunu kazanacak şekilde yazmak başka bir şey. Hele hele kendi hakemini kendisinin seçme hakkı
olması da en kötüsü. Bugün birçok alanda düzenleme kurumları sektörün kural ve
yönetmeliklerinin belirlenmesinden ve uygulanmasından sorumludur;
telekomünikasyon kurumu, patent kurumu, Fed, Sec gibi. Ne yazık  ki  bu
kurumların yöneticileri siyasi veya di
ğer etkiler altında kalıp genel toplum yararına olmayan
kararlar alabilmektedir.
Hükümetin bahşettiği
veya hükümetin rekabet kurallarını yeterince uygulamaması yüzünden
ortaya çıkan tekellerin bazı ki
şileri nasıl dünyanın en zenginleri arasına soktuğunu söylemiştik. Fakat zenginleşmenin başka
bir yolu daha vardır: Hükümetin senin eline para tutu
şturmasını sağlayabilirsin. Bu çeşitli şekillerde olabilir. Örneğin yasalarda kimsenin fark etmeyeceği ufacık bir değişiklikle
milyarlarca dolar kazanabilirsin. En sık rastlananı da kamu ihalelerinde piyasa
fiyatının çok üstünde bedelle devlete mal / hizmet tedarikidir. Kriz sonrasında
Amerikan Merkez Bankası Fed bankalara
neredeyse sıfır faizle borç vermi
ş,
bankalar da bu parayı tekrar devlete veya yabancı bankalara daha yüksek
faizle borç vererek milyarları  ceplerine atmı
şlardır.
 
Amerika gibi doğal kaynaklar açısından zengin ülkelerde sıkça
görülen bir yöntem de bu kaynakların i
şletme imtiyazlarının gerçek değerlerinin çok altında bedelle ele geçirilmesidir.
Gümrük tarifelerini yükselterek yerli sektörleri yabancı rekabetinden
korumak, mısır ve 
şeker
pancarı gibi zaten fazlasıyla devlet deste
ği alan tarım ürünlerine yeni teşvikler sağlamak diğer
yöntemler arasındadır.
BÖLÜMb 3
Piyasalar ve Eşitsizlik
Çıkarılan her yasa ve yönetmelik, oluşturulan her kurum, gelir dağılımını doğrudan etkiler.  Bizim yaptığımız ise Amerika’nın piyasa
ekonomisini üsttekilerin yararlanaca
ğı, alttakilerin ezileceğşekilde düzenlemektedir.
Standart ekonomik teoride düz işçilerin ücretleri arz ve talebe göre belirlenir. Talep
arzdan daha yava
ş artarsa ücretler
şer.
Yasal ve yasa dışı göçler arzı arttırabilir. Eğitimin yaygınlaştırılması ise düz işçi arzını azaltıp beceri sahibi işçilerinkini arttırabilir. Teknolojik değişiklikler
bazı sektörlerde eleman ihtiyacını azaltabilir veya bazı tür i
ş gücüne talebi ortadan kaldırırken diğerlerini yükseltir.
Başta Çin olmak üzere, yükselen piyasalar eğitim, teknoloji ve altyapıya yatırım yaparak rekabet
güçlerini arttırınca Amerika’nın Global imalat sektöründeki payı dü
şştür. İmalat sektöründe nispeten
yüksek ücretlerde çalı
şan
i
şçiler ya yeni iş bulmada zorlanmakta, yahut da düşük ücretlerde çalışmaya razı olmaktadırlar.
Bu sektörel kayma Amerika’daki eşitsizliği
arttıran ana etkenlerden biridir. Bir di
ğer etken de gelişen teknoloji sonucunda düz işçilerin yerini makinaların almasıdır. Düz işçiye talebi azaltan her türlü innovasyon ve
yatırımın i
şsizliğe veya düşük ücretlere yol açtığı aşikardır.
Ve ne yazık ki teknolojik geli
şme
hep böyle devam ederse bu trend de devam edecek demektir. Ayrıca, yüksek
teknolojiye dayalı bile olsa üretimler i
şçilik ücretinin çok çok düşük olduğu ülkelere
kaydırılmaktadır. Sonuçta Amerikan i
ş gücü “kutuplaşma” ya uğramıştır.
Yani üst tarafta yüksek bilgi ve beceriye dayalı istihdam, alt
tarafta ise teknolojinin ortadan kaldıramadı
ğı hasta bakımı, garsonluk gibi hizmet sektöründe
istihdam artmaktadır.
Mekanize olmamış ve yakın gelecekte olma ihtimali bulunmayan işlerin çoğu öğretmenlik,
kamu hastaneleri gibi devlete ait i
şlerdir. Eğer öğretmenlerimize daha yüksek maaş ödersek daha iyi niteliklere sahip öğretmenleri bu alana çekebiliriz. Bu da uzun
vadede tüm ekonomik  performansı etkiler.
Ancak hükümetin en önemli rolü oyunun
temel kurallarını belirlemededir: Sendikala
şmayı teşvik eden veya köstekleyen yasalar, şirketlerin bağlı olduğu yasalar, tekel rantlarını sınırlayan rekabet
yasaları hep gelir da
ğılımını doğrudan etkileyen, büyük olasılıkla bir gurup lehine,
kar
şı gurubun aleyhine olan
düzenlemelerdir. Piyasa güçlerini en fazla 
şekillendiren politikalar küreselleşme alanındadır. Nakliye ve iletişim maliyetlerinin düşmesiyle sermayenin sınır ötesine akışı kolaylaşş, öte
yandan gümrük engellerinin kalkması dolayısıyla da ithalat artmı
ştır. 
Örneğin;
Çin’den yapılan ithalat Amerika’nın iş gücü piyasasını alt üst ederken eşitsizliği
daha da tetiklemi
ştir.
Sermayenin yurt dışına çıkışının kolaylaşması, işçilerin
hak ve ücret taleplerini tehdit etmekte, baskı altına almaktadır.
Daha on yıl önce serbest sermaye
hareketinden herkesin kazançlı çıkaca
ğı zannediliyordu. Oysa değil yalnızca gelişmekte olan ülkeler, IMF bile sınırsız ve aşırı finansal entegrasyonun tehlikelerine işaret etmektedir. Bir ülkede sorun yaşanması, çabucak diğer ülkelerdeki sorunları da tetiklemektedir.
Nitekim son krizde dünya çapında bir salgın olur korkusuyla bankaların
kurtarılmasına yüz milyarlarca dolar akıtılmı
ştır.
Nihayet 2011 baharında IMF sermaye
denetimi getirilmesini, özellikle kriz zamanlarında sermayenin sınır a
şırı hareketinin kısıtlanmasını talep etmiştir.
İşin kötüsü kriz finansal da olsa
sıkıntısını hep çalı
şanlar
ve küçük esnaf çekmektedir. Krizlere yüksek i
şsizlik oranları eşlik eder, bu durum ücretleri daha da aşağı çeker.
O yüzden çalı
şanlar  iki
kez ma
ğdur olurlar. IMF ( Amerikan hazinesinin
deste
ğiyle) zor durumda kalan ülkelerden
bütçe kısıntısına gitmelerini talep eder. Bütçe kısıntısı ise mevcut
sıkıntıyı önce durgunlu
ğa,
sonra krize (buhrana) götürür. IMF’nin ikinci talebi ise ulusal varlıkların
haraç-mezat satılmasıdır. Satı
şlara
finans kurulu
şlarının
hücum etmesiyle öldürücü darbe vurulmu
ş olur.
Küreselleşmenin başka
bir etkisi, i
şçilerin
pazarlık gücünü ortadan kaldırdı
ğı için ücretleri daha da düşürmesidir. Sermaye hareketleri kolay ve hızlı, gümrük
duvarları adamakıllı dü
şük
oldu
ğu için patronlar işçilere, daha az ücreti ve daha kötü çalışma şartlarını kabul
etmedikleri takdirde üretimi ba
şka bir ülkeye
kaydıracaklarını söyleyebilirler. Beri yanda aynı patronlar hükümete dönüp
“vergilerimizi dü
şürün,
yoksa ba
şka ülkeye gidebiliriz diye tehdit
ederler. Ülkenin kapılarını ardına kadar açınca, ithalat da artınca i
şsizlik adamakıllı yükselir. Ülkeyi sermaye piyasalarının
ve emtia piyasalarının volatalite risklerine maruz bırakır. Risklerin
artması  firmaları daha güvenli, ancak ekonomiye katkısı daha az olan
sektörlere yönlendirir. Sonuçta hemen herkes zararlı çıkar.
Küreselleşmenin savunucuları vergilerin yüksek
olmasının ülkenin rekabet gücünü azaltaca
ğını iddia ederler. Vergilerin düşük tutulması ise sosyal harcamalara ayrılan
bütçeyi kısıtlayarak yoksula bir darbe daha vurur. Sonuçta Amerika ve Avrupa
dahil bazı ülkelerde küreselle
şme işsizliği ve yoksulluğu arttırırken Asya ülkelerinde ihracata dayalı
büyüme imkanı sa
ğlamıştır. Çin gibi bazı ülkeler artan üretim
ve gelirin önemli bir bölümünü sosyal harcamalara, kamusal e
ğitime ve yeni istihdam alanlarına ayırmaktadır.
Toplumumuzdaki Değişimler
Piyasa güçleri, politikalar ve rantiyelik
toplumsal e
şitsizliği yükseltmek yanında toplumumuzda normları ve
kurumları da de
ğiştirmektedir. En önemli değişim,
sendikala
şma
oranının dü
şmesindedir.
1980’de Amerika’da %20 olan sendikalı i
şçi oranı 2010 da %12’ye inmiştir. Bu da ekonomik güç dengesizliği ve siyasi vakum doğurmuştur.
Sendika koruması olmayan i
şçi
daha da ezilmekte, kalan sendikalar üretimin ba
şka ülkeye kaydırılacağı endişesiyle pazarlık
gücünü kaybetmektedir. Ücreti az ama kötü bir i
ş, işsizlikten evladır.
 
Son 30 yıldır esnek işgücü piyasalarının ekonomiyi kalkındırdığı iddia edilmektedir. Bense tam aksini
savunuyorum. 
İşçilerin
iyi korunması ekonomik güçteki dengesizli
ği düzeltir. İş gücünün kalitesi artar, çalışanlar firmalarına daha bağlı olurlar, işlerine daha çok yatırım yaparlar, verimlilik artar.
Oysa Amerika’da sendikalar engelleyici, esnemeyen, i
şgücünü verimsizleştiren kurumlar olarak görülmektedir.
Eşitsizliği
etkileyen bir ba
şka
toplumsal güç de toplumda bazı gruplara, kadınlara, zencilere ve
Latinlere kar
şı yapılan
ayırımcılıktır. Bu grupların ücretleri ve varlıkları beyaz erkeklere
nazaran baya
ğı düşüktür. Yoksulluk ile ırk ve hükümet
politikaları arasında kuvvetli bir ili
şki mevcuttur. Bazı azınlıklar aşırı yoksulsa ve devletin de yoksullara sağladığı eğitim ve sağlık imkanları kötüyse azınlıkların ayırımcılığı ve yoksulluğu katlanmış olur.
Gelir dağılımında devletin rolü
Tuhaf olan şu ki, bir taraftan yoksullar aleyhine eşitsizlik artarken diğer taraftan da zenginlerin vergileri düşürülmüştür.
Vergide en yüksek dilim Carter zamanında % 70 ti, Reagan %28’e indirdi, Clinton
%40’a çıkardı, nihayet Bush zamanında %35 te karar kılındı. 
İndirimin istihdam ve tasarrufu teşvik edeceği sanılıyordu ama sonuç hiç de öyle
olmadı.
Son vergi politikasının en affedilmez
yönü, sermaye kazançlarından alınan verginin %15 e dü
şürülmesidir. Bu durumda, gelirinin önemli bir
kısmını sermaye kazançlarından elde eden çok zenginlere
neredeyse üste para verilecek. Bırakın spekülatörleri, yatırımcıların bile
az bir maa
şla
geçinmeye çalı
şanlardan
şük vergi vermesinin hiçbir mantığı yok. Üstelik sermaye
kazançları gerçekle
şinceye
kadar yani varlıklar elden çıkarılıncaya kadar
vergilendirilmiyor. Özellikle faizlerin yüksek oldu
ğu dönemde bu erteleme epeyce fark yaratır. Neticede
çok zenginlere her yönden vergi avantajı sa
ğlıyoruz.
Zengin ve süper zenginler kendilerini
korumak ve gelirlerini sa
ğlama
almak için 
şirketleri
kullanmaktadırlar. 
Şirketler
vergilerinin dü
şük, vergi
yasasının bin bir çe
şit
bo
şlukla dolu olması için epeyce gayret
etmi
şlerdir. Bazıları bu boşlukları öyle bir kullanırlar ki hiç vergi
vermezler. Bo
şluklar
ve özel istisnalar yüzünden 1950’lerde toplam gelirlerde 
şirketlerin %30 olan vergi payı bugün %9’a düşştür.
Aynı 
şekilde satıştan alınan vergi (KDV benzeri) nin payı çok yükselmiştir. Fakirler gelirinin en büyük
kısmını ihtiyaçlarına harcadı
ğı için bir kez daha sistem aleyhlerine işlemiş olur.
Eğitime gelince; iyi bir eğitim almak giderek daha fazla oranda kişinin ailesinin  varlığına, gelirine ve eğitim düzeyine bağlı hale gelmiştir. Genelde iyi bir üniversiteye gidebilmek
için çok iyi bir ilk ve orta ö
ğrenim gerekmektedir. Yoksulların kaliteli ilk ve
orta ö
ğrenimin
bedelini ödeme gücü yoktur. Daha önceleri yoksulların ve zenginlerin çocukları aynı devlet
okullarında karı
şık
okumaktaydı. Artık iki kesim gerek okullar, gerekse ya
şanan muhitler açısından git gide birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar. Yoksul sınıflarda suç ve şiddet daha yaygın olduğundan sağlık,
ki
şisel gelişme ve eğitim
ba
şarısı da yetersiz kalır. Varlıklı
ailelerin çocukları i
ş hayatına
atıldıklarında ailelerinin çevresi ve ili
şkileri dolayısıyla başarı şansı yükselir.
 
Sonuç olarak öyle bir ekonomik ve sosyal
sistem yarattık, öyle bir siyaset güttük ki cari e
şitsizlikler yalnızca devam etmekle kalmayacak, fark
git gide açılacaktır. Ekonominin finansalla
şması, yani finans sektörünün milli gelirdeki payının
artması da zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapmaktadır.
BÖLÜM 4
Neden Önemli
Eşitsizliğin
büyük oldu
ğu
toplumlar uzun vadede ne istikrarlı olabilir, ne de sürdürülebilirdir.
Bir çıkar grubu elinde bütün gücü ve iktidarı tutuyorsa tüm
toplumun de
ğil,
sadece kendi yararına olan politikaları belirlemeyi ba
şarır. Böylece gelirler de doğrudan grubun cebine gider.
Ancak zenginler bir vakumda yaşamazlar; konumlarını sürdürmek ve varlıklarına
varlık katmak için etraflarında i
şleyen
bir topluma ihtiyaçları vardır. Yeterince vergi ödemedikleri takdirde
ba
şta eğitim olmak üzere tüm kamu hizmetleri aksar. Örneğin iş yerlerinde çalışacak kalifiye iş gücü bulamazlar. Dünyada eşitsizliğin
en yüksek oldu
ğu bölge
olan Latin Amerika’da  ya
şananlar bize örnek olmalıdır.
Bu ülkelerin ço
ğu
on yıllarca iç çatı
şmalarla,
yüksek suç oranlarıyla ve sosyal istikrarsızlıkla bo
ğuşmuştur. Milli birlik yok olmuştur.
İstikrarsızlık ve Üretim
FED’in fitilini ateşlediği
konut sorunu, her 
şeyin
yolunda gitti
ği
izlenimini veren bir tüketim furyası yaratmı
ştı. Ancak bunun geçici bir refah olduğu çabucak anlaşılmış,
e
şitsizlik çıkan krizde olağanüstü yükselmiştir.
Paranın aşağıdakilerden
yukarıdakilere aktarılması tüketimi azaltır zira yüksek gelire sahip olanlar dü
şük gelirlilere oranla kazançlarının çok daha
küçük bir kısmını tüketime harcarlar,
%15-25 ini tasarruf ederler. Oysa alt
gelir grupları gelirlerinin tamamını harcamak zorundadır. Sonuçta, yatırım ve
ihracatta artı
ş olmadığı takdirde ekonomi yavaşlar, işsizlik
artar.
İşsizliğin müsebbibi toplam talep (tüketicilerden, şirketlerden, devletten, ihracatçılardan
gelen ürün ve hizmet taleplerinin tümü) yetersizli
ğidir.  Daha önce de söylediğimiz gibi bugün nüfusun %1’i toplam gelirin
%20’sini elde etmektedir. Buradan sadece %5’lik bir miktar orta ve alt gelir
guruplarına geçti
ği
takdirde tüketim % 1 artıp, i
şsizlik
oranı da % 8.3’ten % 6.3’e dü
şebilir. Bu aktarım ne kadar yüksek  olursa işsizlik oranı da o ölçüde düşecektir.
Bush zamanında yapılan vergi indirimleri
tüketimi te
şvikte işe yaramayınca talebi yükseltmek FED’e düşştür.
Esas görevi enflasyonu ve i
şsizliği düşük,
büyümeyi yüksek tutmak olan FED tüketimi arttırmak için faiz oranlarını dü
şürüp bankalara para temin eder. Ancak normalde
yatırımı te
şvik
etmesi gereken bu eylem her zaman öyle sonuç vermez. Teknoloji, konut
gibi balonlara da yol açabilir. Balon patladı
ğında ise durgunluk kaçınılmaz hale gelir.
Eşitsizlik düzeyi yüksek demokrasilerde siyaset de
dengesiz olabilir ve dengesiz siyasetin dengesiz bir ekonomiyi yönetmesi
ölümcül sonuçlar do
ğurabilir.
 
Görevi küresel ekonomik istikrarı korumak
olan ancak yoksullara yönelik politikalarını 
şiddetle eleştirdiğim
IMF bile geç de olsa e
şitsizlik
ve yoksulları göz ardı etmesinin yanlı
şğını itiraf
ederek 2011 raporunda söyle demi
ştir:
Görmekteyiz ki uzun dönemli büyüme
gelir da
ğılımında
e
şitlikle doğrudan alakalı. Eşitsizlikte azalma ile sürdürülebilir büyüme, elele
gidiyor. Nihayetinde istihdam ve e
şitlik, ekonomik istikrar ve barışın yapı taşlarıdır. Bu gerçek, IMF’nin politikalarının ana unsuru olmalıdır”.
Yüksek eşitsizlik Ekonomide Verimliliği düşürür.
Cari ekonomik anlayış, ekonomik büyümenin motoru olarak özel sektörün
rolünü vurgular. Çok ba
şarılı,
ya
şamımızı değiştiren şirketlerimiz olduğu doğrudur,
ancak sahne arkasında devlet vardır: bu 
şirketlerin başarısı, hatta tüm ekonomimiz, büyük ölçüde iyi işleyen bir kamu sektörüne bağlıdır. Dünya yaratıcı girişimcilerle doludur. Farkı yaratan, devlettir.
Her şeyden önce hükümet oyunun
kurallarını belirler, yasaları uygulatır, toplumun ve ekonominin i
şlerliği
için gereken yumu
şak ve
sert altyapıyı sa
ğlar.
E
ğer devlet yolları, limanları, eğitimi ve temel araştırmaları temin etmez veya başkalarının temin edebileceği ortamı sağlamazsa normal iş dünyası gelişemez.
Modern bir toplum kolektif eylem
gerektirir. Bu yatırımların gerçekle
ştirebilmesi için ülkenin birlikte hareket etmesi
lazımdır. Bu yatırımlar özel sektörün kapasitesi dahilinde de
ğildir. Bu alanlarda yetersiz yatırım tüm toplumun
aleyhine olur. En de
ğerli
varlı
ğımız olan vatandaşlarımıza en verimli şekilde işlerlik
kazandıramayız.
Rantiyelik ekonomiyi çeşitli biçimlerde çarpıtır. Eskiden yetenekli
gençlerimiz birbirinden farklı mesleklere yönelirdi. 
Şimdi ise bunların çoğu finans alanına giriyor. Diğer sektörler onlara yeterince cazip gelmediği için toplamda innovasyon azalıyor. Oysa araştırma geliştirmeye yönelseler durumumuz çok daha
farklı olurdu.
Rantın ekonomiye / topluma bir bakışta fark edilmeyen bedelleri de vardır. GSMH
hesaplanırken çevre maliyeti dikkate alınmaz. Kaydedilen büyümenin sürdürülebilir
olup olmadı
ğına
bakılmaz. Bir do
ğal kaynak
yeryüzüne çıkarıldı
ğında
e
ğer bu zenginlik toprak üstünde insani
veya fiziki sermayeye yatırım maksadıyla kullanılmıyorsa, ülkenin zenginli
ği azalıyor demektir. Balık stoklarının veya
yeraltı sularının tükenmesinden do
ğan büyüme de aynı şekilde geçicidir, fakat istatistikçilerimiz bundan
hiç söz etmezler. O yüzden GSMH hesapları gerçe
ği yansıtmamaktadır.
Rantiyeliğin bir amacının da yasa ve yönetmelikleri
kendi çıkarlarına göre 
şekillendirmek
oldu
ğundan söz etmiştik. Bunu yapabilmek için hukukçulara
ihtiyaç vardır. Amerika’ya  “%1’in, %1 için, %1 tarafından
yönetimi” diyebilece
ğimiz
gibi “hukukçuların, hukukçular için, hukukçular tarafından
yönetimi” de diyebiliriz. Amerika’nın 44  ba
şkanından 26’sı,    kongrenin %36’sı hukuk kökenlidir.
 
Politikamıza yön veren %1 aynı anda
hem 
şahsi hem
de toplumsal çıkarları birlikte gözetmemekle kalmaz, dı
ş politikayı da çarpıtır. Örneğin Bush’un Irak savaşına girme sebebi diktatörün tekini ortadan
kaldırmaktan ziyade Irak petrollerinin cazibesi ve Bush yanda
şlarının ( başkan yardımcısı Dick Cheney’in Halliburton şirketi dahil) buradan elde edeceği muazzam kârlardı. Savaştan en fazla yararlananlar en üsttekiler olduğu halde bedelini en az ödeyen onlardır.
Tanımı itibariyle dı
ş politika,
ulusal çıkarları ulusal kaynaklarla dengeleme sanatıdır. Söz sahibi
olan en üst hiç bedel ödemeyince denge ve temkin de uçup gidiyor. Girdi
ğimiz fuzuli maceralarda şirketler ve yükleniciler akıl almaz paralar
kazanıyorlar.
Alt gelir gurubunun karşı karşıya kaldığı yetersiz beslenme, işini ve evini kaybetme korkusu, emeklilikte geçinme
endi
şesi, çocukların eğitimi gibi sorunlar iş yerinde üretkenliği adamakıllı düşürür. Acil ihtiyaçlar için yeterli paraya sahip
olmamanın yarattı
ğı stres öğrenmeyi ve doğru kararlar almayı çıkmaza sokar, yeni beceriler
edinmelerini güçle
ştirir. Çalıştıkları işyerine olan sadakatleri, başkalarıyla iş birliği yapma ve geleceğe yatırım yapma hevesi kaybolur. Bundan
da üretkenlik ve neticesinde tüm ekonomi zarar görür. Her 
şirket bilir ki mutlu iş gören, verimli iş görendir. Komünist Rusya’da iş gören ücretlerinin düşüklüğü ekonominin çökmesinde
büyük rol oynamı
ştı. Şöyle bir söz dolaşıyordu ortalıkta: “ Onlar
bize ücret ödüyormu
ş gibi
yapıyorlar, biz de çalı
şıyor
gibi yapıyoruz.”
Ekonomistler “nisbi – göreceli” gelir ile
“nisbi yoksunluk” kavramlarından söz ederler. Bireyin kendini iyi hissetmesi
için önemli olan yalnızca bireyin mutlak kazancı de
ğil, başkalarının
kazancına olan orandır. Tüketim yaparken de hep ba
şkalarıyla aşık atmaya, onlardan geri kalmamaya çalışır. O yüzdendir ki bir çok kişi gelirinin üstünde harcama heveslisidir. Buna
eri
şemeyince de bütün yaşama sevinci, kendisinin ve ailesinin gözünde değeri düşer.
En üstekiler vergi kanunlarındaki özel
maddelerle korunmaktadırlar. Örne
ğin
sermaye kazançlarından dü
şük
vergi alınması, sermaye kazancı teriminin geni
ş bir tanımı olması, bireysel ve kurumsal
vergilerdeki bo
şluklar
gibi.
Zenginlere tanınan vergi kolaylıkları
bütçe açı
ğını ve
ulusal borcu adamakıllı yükseltti
ğinden eğitim,
altyapı ve teknoloji için bütçeden ayrılan pay azalır. Kimse kendi ba
şına başarılı olamaz.
Geli
şmekte olan ülkelerde
akıllı, çalı
şkan ve
dinamik oldu
ğu halde
yoksulluktan kurtulamayan pek çok insan vardır. Yeteneksiz veya gayretsiz
olduklarından de
ğil, iyi işlemeyen ekonomilerde çalıştıkları için. Amerikalıların hepsi nesiller boyu
ülkenin kolektif çabaları sonucu ortaya  çıkmı
ş olan fiziki ve kurumsal alt yapıdan
yararlanırlar. Acı olan, en üst %1 sistemin sa
ğladığı  bu
faydaların en büyük kısmını kendi lehlerine çevirmeye kalkı
şmaları ve belki de tüm sisteme zarar
vermeleridir. 
Şimdiye
kadar sahip oldu
ğumuz ve
fair play, fırsat e
şitliği, topluma bağlılık gibi erdemleri içeren Amerikan kimliği erozyona uğramaktadır.
 
BÖLÜM 5
Demokrasi Tehlikede
Ülkenin sınırlarının çözümlenebilmesi için
ülkenin birlikte, i
şbirliği içinde hareket etmesi gerektiğini söylemiştim. Birlikte hareket etmemizi sağlayan resmi kanal ise hükümettir.
Neler yapılması gerektiği konusunda görüşler farklı olacaktır. O yüzden kollektif eylem
zordur. Çaresi uzla
şmaktır.
Uzla
şma ise güvene dayanır. Bugün bir
gurup ödün verir, ertesi yıl bir ba
şka. Herkesin adil muamele göreceğine ve önerilen önlem işe yaramazsa farklı bir önlem uygulanacağına güvenmesi gerekir. Güven ve işbirliği
toplumun her alanında önemlidir. Aksi takdirde sistemimiz çalı
şmaz.
Tarih boyunca serpilip gelişen ekonomiler hep “sözüm senettir” denen ve
el sıkı
şmanın kontrat sayıldığı ekonomiler olmuştur. Sosyal  bilimciler bunu  “sosyal sermaye” diye adlandırırlar. Sosyal sermayesi fazla olan ekonomiler
daha üretkendir; tıpkı be
şeri
ve fiziki sermayesi fazla olanlar gibi. Her an aldatılma korkusu olmayınca
sigortalara, karma
şık
kontratlara, açılan davalara emek ve para harcamaya gerek kalmaz.
Himalayalardaki Bhutan’da ormanları
korumayı ilke kabul eden halk sadece ihtiyacı kadar, belli sayıda a
ğaç keser. İster Bali, ister Atakama çölü olsun karmaşık sulama sistemine dayanan toplumlar kanallarını işbirliği
içinde korur ve yönetirler. Beri yanda Özbekistan’a gitti
ğimde sosyal sermaye erozyonunun sonuçlarına tanık olmuştum. Tarım seraları camsızdı. Zira takılan
camlar çalınıyordu.
Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra üretimde kaydedilen büyük düşüşün
sebebi önce anla
şılamamıştı. Sonra görüldü ki 74 yıllık komünist idare
sivil toplum kurulu
şlarını  baskı altında
tutarak sosyal sermayeyi de eritmi
şti.
Rusya bir zamanlar ki Amerika’nın “Vahşi Batısından” daha kanunsuz, “Vahşi Doğu” olmuştu. Rusya ne planlı, ne Pazar ekonomisine sahip,
sistemik bir vakum içine girmi
şti.
Sosyal normlar üzerine yürütülen son araştırmalar göstermektedir ki insanlar başkalarının da  öyle yaptığına emin oldukları zaman kendileri için
yararlı fakat ba
şkaları için
zararlı bir  eylemden kaçınıyorlar. Fakat bunun aksi de do
ğru. Bu önemli bir noktaya işaret etmektedir. Başkaları yapılmaması gereken şeyleri yapıyorsa, kendileri de kendi olumlu davranışları bir kenara bırakıp onlara uymaya meyyaldirler.
Siyasette, finans sektöründe ve iş yerlerinde sosyal bağlarımız ve güvenimiz yok olmaktadır. Bunun eninde
sonunda yaygın etkilerini görece
ğiz.
Hükümetler ve toplumlar politikalarla,
kanunlarla, bütçe tahsisleriyle sosyal sermayeyi güçlendirir veya zayıflatırlar.
E
şitsizliğin kontrolsüz bir şekilde metastaz yapmasına izin vermek suretiyle
Amerika sosyal sermayenin çökü
şünün, hatta  toplumsal  çatışmanın  yolunu açmaktadır.
 
Toplumsal işbirliğinin
mutlak elzem oldu
ğu arena
siyasettir zira herkesi ilgilendiren kolektif kararlar siyasette alınır. Tabi
ki ya
şamı organize etmenin başka yolları da vardır. Polis devletleri
kuralları koyar, tehdit eder ve itaat etmeyeni cezalandırır. Fakat bu
toplumlar iyi i
şlemezler.
Kuralları uygulatanlar her an her yerde olamazlar ki itaat edilip edilmedi
ğini görsünler. Üstelik bu kural ve
yönetmeliklerin adil olmadı
ğına
inanılıyorsa ihlal etmek için halk elinden geleni yapar. Üretkenlik dü
şer, hayat çekilmez olur.
Oysa Demokratik alternatifte bireyler
güven içinde, hak ve sorumluluklarının bilinci ile davranırlar. Siyasi sisteme
kar
şı duyulan hayal kırıklığı ve bunun adil olmadığı inancı siyasi sistemin dışında kargaşaya yol açar; Wall Street eylemi gibi. Bu şekilde bir eylem siyasi  sistemde reforma
yol açtı
ğında etkileri olumlu olabilir. Ancak
siyasi sistem bu reformlara kar
şı koyarsa
toplumda yabancıla
şma ve
ayrı
şma başlar.
Küreselleşme, Eşitsizlik
ve Demokrasi
Küreselleşmenin Amerika’da ve diğer ülkelerde elitler tarafından kendi çıkarlarına
göre yönetilmesi demokrasinin altını oymu
ştur.
En çarpıcı örnekler, aşırı borçlanmış ülkelerde görülür. Borçlu ülkelerin kendi
kaderlerini alacaklılara teslim etmesi küreselle
şmenin başlamasıyla
ortaya çıkmamı
ştır. 19.
yy da zengin ülkelerin bankalarına borçlanan yoksul ülkeler
borçlarını ödeyemeyince askeri darbe veya bombardımana maruz kalıyorlardı.
Meksika, Mısır, Venezüella bunu ya
şamıştı.
Dünya savaşı sonrasında borçlu ülkeler IMF’yi bilerek
kabul ettiler: uluslararası alacaklıları temsil eden bir kuruma kendi ekonomik
egemenliklerini teslim ettiler.
Yoksul ülkelerin bunu yapması hadi gene
anla
şılabilir fakat ileri
sanayi ülkelerinde de aynı 
şey oluyor. Avrupa’da önce Yunanistan, sonra İtalya, IMF’nin Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa
Komisyonu ile birlikte hareket ederek politikaları dikte etmesine sonra da
programın gidi
şatın
gözlemlemesi için teknokrat hükümetler atamasını kabul ettiler. Yunanistan
katı kemer sıkma programını halkoyuna sunmaya te
şebbüs edince Avrupalı yetkililer ve bankacılar
hop oturup hop kalktılar. Yunan halkı teklifi reddederse alacaklılar
paralarına kavu
şamayacaklardı.
Finans piyasalarının taleplerine boyun eğmek yalnızca batmanın eşiğine
gelmi
ş ülkelere mahsus değildir; sermaye piyasalarından borçlanmak zorunda olan
her ülke için geçerlidir. E
ğer ülke
finans piyasalarının beklentilerini yerine getirmezse reytingleri dü
şürmekle, paralarını çekmekle, faizleri yükseltmekle
tehdit ederler. Tehditler genellikle i
şe yarar. Finans piyasaları istediklerini elde
ederler. Ülkede hür seçimler olabilir fakat seçmenlere de söylendi
ği gibi, yapacak başka bir şey yoktur.
Finans piyasalarını savunanlar, açık
sermaye piyasalarının bir erdeminin de “disiplin” sa
ğlamak olduğunu iddia ederler. Oysa piyasalar kafasına estiği gibi not verir, bir bakarsın A vermiş, arkasını dönmüş F vermiş. Disiplincidir. Miyopturlar; tüm ülkenin değil finansörlerin çıkarlarını gözeten siyasi ve
ekonomik ma
şaları vardır.
Giri
ş çıkış tamamen serbest olduğu için bir gecede tüm parayı ülke dışına çıkarmakla tehdit ederler, özellikle de
kısa vadeli sermaye akı
şını.
Bu tür bir liberalizasyon ülkede ekonomik büyümeyi sa
ğlamak bir yana, istikrarsızlık ve eşitsizliğe
yol açar.
 
Aslında küreselleşmenin yarattığı sorunlar çok daha derin, çok daha
yaygındır. Dünya çapında küreselle
şme uzmanı Harvardlı Prof. Dani Rodrik’in
dedi
ği gibi aynı anda hem
demokrasiyi,  hem ulusal egemenli
ği, hem de tam ve katıksız küreselleşmeyi yürütmek mümkün değildir.
Sıklıkla şirketler isteklerini uluslararası arenayı ve
kurumları kullanarak elde ederler. Dünya Ticaret Örgütü ülkeleri
finansal liberalizasyonu kabul etmeleri ve yabancı bankaların ülkeye girmesine
izin vermeleri için zorlamı
ş,
ekonomi ve toplum için yararlı olacak
yönetmelikler çıkarmalarını engellemeye çalı
şştır.
Uruguay anla
şması tüm
dünyaya öyle bir telif hakları sözle
şmesi empoze etmiştir ki, gelişmiş-gelişmemiş bütün ülkeler
ve küresel bilim bundan zarar görmekte, bilginin serbestçe akı
şını önleyerek şirketlere
tekelcilik  ve  rant  sa
ğlamaktadır. Üstelik ülkenin kendi telif
hakları rejimini kendi belirleme hakkını elinden almaktadır. Bilginin
ilerlemesi ve yayılması, ara
ştırma
ve innovasyon te
şvikleri
konusunda ülke kararlarını kendi veremez. DTÖ’nüm taleplerine uygun
bir rejim seçmek zorundadır.
Başka örnekler de çok. Amerika, Singapur’un
sakıza getirdi
ği yasağı, Şilinin
istikrar sa
ğlayan
sermaye denetimini, bazı ülkelerin gaz yutan Amerikan arabalarının ithaline
getirdi
ği kısıtlamayı engellemek
için çok u
ğraşştır.
Kısacası bugünkü şekliyle küreselleşme demokrasilerimizde seçme
haklarımızı kısıtlamakta, ekonomi ve toplum için gerekenleri
yapmamızı güçle
ştirmektedir.
Bu arada Amerika’nın da diğer ülkeler üzerinde etkisi git gide azalmaktadır.
Yıllarca onlara ekonomi, kurumsalla
şma, demokrasi, mali disiplin ve dengeli bütçe
nutukları çektik, artık inanılırlı
ğımızı yitirdik. Parayla siyasetçi satın alınıp
istenen yasaların çıkarıldı
ğı,
yoksulu gözetmeyen bir sistem olarak görülüyoruz.
Küresel düzen de değişiyor.
Yükselen piyasalar uluslararası forumlarda söz sahibi olmak istiyorlar.
Küresel ekonomik politikayı belirleyen en zengin sanayi ülkelerinin
olu
şturduğu G-8 den G-20 ye geçmek zorunda kaldık. Çin artık
ikinci en büyük küresel ekonomi, ikinci en büyük ticaret ekonomisi, en büyük
imalat ekonomisi, en büyük tasarruf ülkesi ve küresel gaz salınımına en fazla
katkı yapan ülkedir.
Küresel ekonomik kurumların ve
düzenlemelerin yöneti
şiminde
ve ekonomik güç dengesinde de
ğişiklik
yapılması kaçınılmaz olmu
ştur.
BÖLÜM 7
Herkes için Adalet mi Dediniz?
Eşitsizlik Hukukun üstünlüğüne Darbe Vuruyor.
Her sabah tüm Amerika’da öğrenciler Amerikan bayrağına ve onun temsil ettiği Cumhuriyete, tek ulusa, herkes için özgürlük ve
adalete ba
ğlılık
yemini ederler. Bu yemin Amerikan kimli
ğinin özüdür. Biz hukukun her şeyden üstün olduğu, aksi kanıtlanıncaya kadar bireyin suçsuz olduğu, herkesin kanun önünde eşit olduğu
bir ülkedeyiz. 
Şimdiye
kadar bu ilkeleri ba
şka ülkelere
de yaymaya çalı
ştık.
 
“Hiç kimse bir ada değildir” der şarkı. Herhangi bir toplumda kişinin her yaptığı başkalarına yarar veya zarar verir. Başkalarını incitenler eylemlerinin sonuçlarına
katlanmak zorunda de
ğillerse,
incitmemek ya da gerekli önlemleri almak için çaba sarf etme gere
ği duymayabilirler. Bu yüzden başkalarının sağğına,
mülklerine ve çevreye zarar verilmemesi için yasalar koyuyoruz.
Kişinin yaptıklarının bedelini ödememesi, örneğin üretimden doğan çevre kirliliği, bir tür sübvansiyondur; emek ve sermayenin bedelini ödememekle
e
ş değerdir. Bazı şirketler maliyeti yükselterek istihdamı azaltacağı iddiasıyla kirletmenin bedelini ödemek
istemezler. Oysa istihdam sorumlulu
ğu onlarda değil, parasal ve mali politikalardadır.
Konut balonunda bankalar eğitimsiz, finanstan anlamayan kişileri hedef alarak onlara yüksek faizli, içinde bir
sürü ek masraf barındıran mortgage’lar sattılar.
İflas yasası bireye yeniden başlaması için bir fırsat vermek amacıyla düzenlenmiştir. Bazı koşullarda borçların affedilmesi kavramı İncil’e kadar gider.
Hemen hemen her ülkenin bir icra-iflas
yasası vardır. Bu yasalar borçluyu kayıran türden de olabilir, alacaklıyı
kayıran türden de. Nasıl oldu
ğu
ve nasıl etki yaptı
ğı tabii
ki çok önemlidir. Yeni yasalarla bankalara yeni haklar tanınmı
ş, borcunu ödeme güçlüğü çekenlerin varlıklarının elinden
alınması kolayla
şştır. Bu da zor durumda olan birçok orta gelirliyi daha
güç durumda bırakmı
ştır.
Finans sektörü burada da hukuku kendi çıkarlarına göre yönlendirmeyi
becermi
ştir.
Yargılama, maliyeti yüksek bir sistemdir.
Bu masrafların büyüklü
ğü ve
kimin üstlenece
ği
sistemin nasıl tasarlandı
ğına
ba
ğlıdır. Masrafları taraflar kendileri
ödeyecekse bu haksız bir sistemdir. Yargı yava
ş işlerse
ba
şka bir haksızlıktır:
Geciken adalet, adalet değildir. Şirketler her türlü masrafı üstlenecek ve
gecikmelerden etkilenmeyecek güce sahip oldukları için 
şirketlere karşı dava açmak ve sonuç almak
adamakıllı zordur. Öyle ki Amerikan hukuk sistemi “ Herkes
için Adalet” olmaktan çıkmı
ş.” Gücü yetene Adalet ” haline
gelmi
ştir.
BÖLÜM 
Bütçe Savaşları
Şimdi hatırlaması zor olabilir ama
henüz 15 yıl kadar önce
ülkenin bütçe fazlası GSMH’nin %2 si kadar büyük bir miktara ula
şş,
kontrol edilemeyen bütçe açıkları ülke gündeminin ba
ş kösesine oturmamıştı. Bütçe fazlası o kadar büyüktü ki, Fed Başkanı Greenspan tüm ulusal borçların ödeneceğinden, böylece para politikasını yönetmenin zorlaşacağından
endi
şe ediyordu.
Çok vakit geçmeden fazlalık dört faktörün
etkisiyle açı
ğa dönüştü. Birincisi, Bush döneminde zenginlere tanınan vergi
indirimleriydi. 
İkincisi,
Irak ve Afganistan sava
şlarının
getirdi
ği yüktü. Savaş sırasında askeri harcamalar yüz milyarlarca
dolar arttırıldı, hem de namevcut dü
şmanlara karşı çalışmayan silahların yapımı için. Sonunda Amerika’nın
askeri harcamaları bütün dünyanın toplam askeri
harcamalarının üstüne çıktı.
On binlerce Iraklı ve Afgan, binlerce
Amerikalı genç sava
şlarda ölür
veya sakat kalırken Halliburton gibi ihalesiz mal veya hizmet satan
yükleniciler elde ettikleri a
şırı kârları koyacak  yer
bulamıyorlardı. Tabi bu karların bir kısmı seçim kampanyalarına ba
ğış olarak
geri  dönüyordu.
Bütçe açığını arttıran üçüncü faktör, ulusal sağlık sigortası yasasına konan bir madde ile
devletin ilaç satın alırken ilaç 
şirketleriyle pazarlık etmesinin önlenmesiydi.
Dördüncü ve en önemli faktör büyük krizdi.
Bütün krizler gelirleri dü
şürüp
harcamaları arttırır. 2008 krizi de ülkenin mali pozisyonunu ters yüz
etmi
ştir.
Bütçe açığına çeki düzen vermek için öncelikle bu
meseleler ele alınmalı, yani vergiler yükseltilmeli, sava
şlar bitirilmeli, ilaç pazarlığı yapılmalı ve en önemlisi istihdam
arttırılmalıdır.
Bush 2003’de sermaye ve temettü
kazançlarının vergisini %15 ‘e indirtti. Bu oran ücret ve maa
ş gelirlerinden alınan verginin yarısının da
altındadır. Çe
şitli
kılıflar altında finans sektörünü sübvanse ediyoruz. Artık finans sektörüne
bazı vergiler, örne
ğin mali
akit vergisi gibi, döviz  alım satım vergisi gibi vergiler
konması için artan bir talep var.
Yeni vergiler konması basit bir ilkeye
dayanır. “Paranın oldu
ğu
yere git” Para da ha bire en üste gitti
ğinden, yeni vergiler de oraya getirilmelidir. İyi tarafı şu: zenginler pastadan o kadar büyük pay kapıyor ki
onların vergisinin birazcık arttırılması bütçeye büyük
katkı yapacaktır.
Bütçe açığını vergilere dokunmadan azaltabilmek ancak
harcamaları kısmakla, yani devleti küçültmekle mümkündür. E
ğitim, araştırma ve altyapı ödeneklerini azaltmadan
askeri  harcamalar kısıtlanmalıdır. E
ğitime ve çevreye yatırım ise kalifiye işgücünü ve teknolojiyi geliştirmek suretiyle yüksek geri dönüş sağlayan,
açı
ğın kapanmasına katkıda bulunan
faydalı yatırımlardır.
Avrupa Faktörü
Avrupa’daki kriz bir kaza olmamakla
birlikte borç, bütçe açı
ğı veya
sosyal devlet harcamaları dolayısıyla da ortaya çıkmamı
ştır. Sebebi aşırı kemer sıkma ve hatalı para politikalarıdır.
Euro ilk piyasaya sürüldüğünde aklı başında ekonomistler kuşkuyla yaklaşşlardı.
Genel olarak döviz fiyatlarında ve faiz oranlarında oynamalar ekonominin
kendini uyarlaması için elzemdir.
Eğer bütün Avrupa ülkeleri aynı şokla sarsılsaydı kambiyo ve faiz oranlarında tek bir
ayarlama herkes için kurtarıcı olacaktı. Fakat farklı ülkeler farklı 
şoklar yaşadı.
Euro, iki uyum mekanizmasını ortadan
kaldırmı
ş ve yerine bir şey koymamıştı. Ortak para fikri politik bir karardı, mali açıdan
i
şe yaramadı.
Avrupa’ya söyle bir göz attığımızda en iyi durumda olan ülkelerin İsveç ve Norveç olduğunu görüyoruz. Her ikisi de büyük kamu
harcamaları olan sosyal devlet, ancak Euro kullanmıyorlar.
 
İngiltere de Euro kullanmıyor ancak kemer
sıkma politikaları izledi
ği
için o da pek iyi durumda de
ğil. Ne
yazık ki Kongre üyelerinden ço
ğu
Amerika’nın da “kemer sıkma ve küçük devlet” rejimi
uygulamasını istiyor. Oysa görülmü
ştür ki vergi ve kamu harcamalarında artış ekonomiyi  stimüle etmekte, aksi ise
daraltmaktadır. Tarihte de bu böyleydi. Resesyonların sebebi talepte azalmadır.
Hükümet harcamayı azaltınca talep daha da dü
şer, işsizlik artar.
Herbert Hoover’in kemer sıkması 1929’daki
borsa çökü
şünü büyük
buhrana çevirmi
ştir.
IMF’nin Do
ğu Asya ve
Latin Amerika’da kemerleri sıktırması daralmayı krize çevirmi
şti. Şimdi de İngiltere, Latvia, Yunanistan ve Portekiz’de
aynı durumu ya
şanıyor. İnsanlar nedense bir türlü ders almıyor. Aksine
kamu harcamaları ba
şarılı
sonuç veriyor. Büyük buhrandan Amerika’yı kurtaran da o olmu
ştu.
Kamu harcamaları arttıkça GSMH katlamalı
olarak artar. E
ğer bu
harcamalar yapısal reformlar gibi yüksek verimli yatırımlara giderse,
katsayı daha da artar. Ancak yapısal reform deyince eskimi
ş ve verimsiz sektörlerden yenilikçi, katma değeri yüksek sektörlere geçiş anlaşılmalıdır, çalışanların işine son vermek veya maaş / ücretleri düşürmek değil.
BÖLÜM 9
Makroekonomik politika ve Merkez Bankası
Herşey %1 tarafından, %1 için
Halkın durumunu hiçbir şey makroekonomi, yani ülkede tam istihdam ve
büyüme olup olmadı
ğı kadar
etkilemez. Makroekonomik politikalar çöktü
ğünde işsizlik
ar
ş-ı alaya çıkar. Bunun da
acısını en fazla alttakiler çeker.
Politika belirleyicilerin en önemli
sorumlulu
ğu
ekonomide istikrarı korumaktır.
Verilecek kararlar, yapılacak tercihler
karma
şıktır; bazı ödünler gerektirir.
Enflasyonla i
şsizlik
arasındaki tercihte dü
şük
enflasyonun seçilmesi i
şsizliği arttırır, iş görenler sıkıntıya düşer. İşsizliğin önlenmesi
ise enflasyonu yükseltti
ği
için faiz geliri olanların kazançlarını dü
şürür. Enflasyon %2’nin altında tutulmaya çalışılacağına
i
şsizlik %5’in altına indirilmeye çalışılsaydı her şey ne kadar farklı olurdu.
Yüksek işsizlik oranı yalnızca işsiz kalanları etkilemez; ücretlerin düşmesine de yol açarak geri kalan %99’u zor duruma
sokar. Merkez bankalarının para politikaları onlarca yıldır acımasızca tek
taraflı i
şliyor:
Tam ücretler yükselmeye yüz tutmu
şken enflasyona odaklanıp faizleri yükseltiyor,
kredileri daraltıyorlar, i
şsizliği arttırıyorlar.
Her zaman üst %1 in arkasında olan FED
faizler dü
şük
tutulursa borsanın yükselece
ğini
savunuyor. 
İyi de
borsada hisse senedi sahibi olanlar kimler? Zenginler.
Fed bankalara sıfıra yakın faizle borç
verir. Bankalar da dönüp bu parayla yüksek faizli devlet tahvili alırlar.
Böylece oturdukları yerde para kazanırlar.
 
Bankalar ayrıca Fed’e de mevduat koyup
vergi verenlerin sırtından o 
şekilde de faiz kazanırlar. Üstelik bu durum diğer kredilerin azalmasına yol açar.
Alışılagelmiş düşünce tarzı, merkez bankalarının bağımsız olması gerektiği yolundadır. Siyasi baskılara maruz kalırlarsa
siyasetçiler para politikasını kısa vadede kendi çıkarlarına, fakat
uzun vadede ülke aleyhine olacak 
şekilde yönlendirirler. Seçimler öncesinde
harcamalar çok artar sonra toparlaması zor olur.
Oysa Amerika ve Avrupa Merkez Bankaları
son krizde do
ğru bir
performans sergilememi
şler,
daha az ba
ğımsız
olan Çin, Brezilya ve Hindistan merkez bankalarından zayıf kalmı
şlardır. Sebebi aşikardır: Amerika ve Avrupa merkez bankalarını finans
sektörü ele geçirmi
ştir.
Bankacılar dü
şük
enflasyon, kuralsız finans sektörü ve gev
şek denetim talep etmişler ve bu taleplerine kavuşmuşlardır.
Merkez bankasının siyasi süreçten bağımsız olması isteniyorsa yönetim kurulu geniş bir tabanı temsil etmelidir; yalnızca
finans sektörünü de
ğil.
Hatta bazı ülkelerde çıkar çatı
şması olmasın diye bu sektörden temsilci
bulunması yasaktır. Akademisyenler, STK ve sendika temsilcileri ne güne
duruyor?
BÖLÜM 10
İleriye Doğru
Başka Bir Dünya Mümkün
Kendimizi aldatmanın gereği yok. Amerika artık fırsatlar ülkesi değil.
Neler olduğunu anlamamız için günümüzün 20’li yaş gençlerinin tecellisine bakmak  yeter. Coşku ve hevesle yeni bir hayata başlamaları gerekirken çoğu korku ve endişe içinde iş  arayacak. İş bulacak kadar şansları yaver gitse bile ücretleri öyle
şük olacak ki aileleriyle yaşamaya devam etmek zorunda kalacaklar.
Aileleri deseniz, bir taraftan çocukları,
bir taraftan da kendileri için sıkılacaklar ya i
şlerini veya evlerini kaybederlerse, ya
pahalı tedavi gerektiren bir hastalı
ğa yakalanırlarsa diye. Devlet Sağlık Sigortasında ha bire kısıntıya
gidiyor.  Sosyal Güvenlik kurumlarının gelece
ği ne olacak?
Oysa başka bir dünya mümkün. Temel değerlerimizle uyumlu, halkın çoğu için daha çok fırsat, demokrasi, ulusal gelir
ve ya
şam standardı sunan bir toplum
olabiliriz. Bizi aksi yöne çeken bazı piyasa güçleri var. Bu güçlere
yön verenler ise siyaset, kural ve yönetmelikler, merkez bankası vb. düzenleme
kurumları.
Amacımız zengin düşmanlığı değil. Amacımız verimlilik ve adalet. Üsttekilerin
bir kısmı topluma muazzam katkı sa
ğlıyor. Ancak çoğu gelirlerini ranttan elde ediyor.
Toplumumuza eğitim, teknoloji, altyapı yatırımı yapmak ve
sıradan vatanda
şlara daha
fazla güvence sa
ğlamak
daha üretken ve dinamik bir ekonomi yaratacak ve bu durum en üst %1’e
de fayda sa
ğlayacaktır.
 
Büyük buhranın en sıkıntılı döneminde demişlerdi ki piyasa güçleri eninde sonunda
galip  gelecek ve i
şsizlik
sona erecek. Keynes da bu iddiaya söyle cevap vermi
şti: “Evet, uzun vadede piyasalar düzelebilir
fakat uzun vadede ölmü
ş oluruz.”
Ekonomimize nasıl çeki düzen vereceğimizi düşünürken
GSMH feti
şizmine  yenik
şmemeliyiz. GSMH ekonomik performansın iyi
bir ölçüsü de
ğildir;
halkın ço
ğunun yaşam standardındaki değişimleri
do
ğru yansıtmadığı gibi büyümenin sürdürülebilir olup olmadığını da söylemez.
Gerçek bir ekonomik reform gündemi aynı
anda üretkenli
ği, adilliği ve fırsatı içermelidir. Ekonomik sistemimizin
ciddi ve yaygın sapkınlıkları var fakat a
şağıdaki
verilerin yerine getirilmesi büyük fark yaratacaktır.
Rantiyeliğe azaltıp oyun alanını hizaya sokma;
Finans Sektörünü Küçültme
Aşırı büyük ve birbiriyle girift finans
kurumlarını küçültmek. Kriz durumunda hep bunların kurtarılmasına
kaynaklar gidiyor.
Bankaları daha saydamlaştırmak. Bankaların çıkardığı devlet garantili türev ürünleri Warner
Buffet’in deyi
şiyle “ Kitlesel
imha finans silahları”
Bankalarda ve kredi kartı şirketlerinde rekabeti arttırmak. 21.yy’a yakışan elektronik ödeme mekanizmaları kuracak
teknolojiye sahibiz fakat türlü biçimde cebimizi oyan ça
ğşı kart
sistemini hala koruyoruz.
Bankaların nerdeyse zorla kredi
vermelerini ve a
şırı yüksek
faiz uygulamalarını zorla
ştırmak.
Vergi Kaçırma yolunu açan off shore
bankacılı
ğını kapatmak.
Daha sert ve etkin biçimde uygulanan
rekabet kuralları koymak. Bankacılık rekabetin yetersiz oldu
ğu tek sektör değildir. Ekonomideki sektörlere şöyle bir baktığımızda çoğuna bir, iki, üç, bilemediniz dört firmanın
egemen oldu
ğunu
görürüz. Egemen firmalar rekabeti, hatta innovasyonu bastıracak araçlara sahiptir.
İcra-İflas yasasında kapsamlı bir reform. Her
borç alıcı ile vericinin rızası ile gerçekle
şir. Fakat burada taraflardan biri piyasayı çok
daha iyi tanıdı
ğı için
bilgide ve pazarlık gücünde asimetri do
ğmuştur.
Dolayısıyla ortada bir hata varsa sorumlulu
ğun ağırlığı borç verendedir, borç alanda değil.
İcra yasasının borçluyu mağdur etmeyecek şekilde düzeltilmesi bankaları daha tedbirli
davranmaya itecektir.
Devletin ulufe dağıtımına son vermek. İster kamu varlıklarının kiralanmasında/satışında, ister satın alma ihalelerinde değerinin çok altında, adeta adrese teslim muamele
de bir tür devletten, daha do
ğrusu
halktan zengine varlık transferidir; kamu yatırımlarına yönlendirilece
ğine zenginlerin ceplerine yönlendirilmiş olur.
Gizli-açık sübvansiyonlara son vermek. Boşluklar, istisnalar, muafiyetler ve tercihler hep vergi
yasasına yerle
ştirilmişşirketleri
koruyup kollayan ianelerdir.
 
Hukuk reformu, adalete ulaşmayı demokratikleştirmek, silahlanma yarışına bir son vermek. Yargı sistemi herkes için eşit değil,
bazılarına muazzam 
şans
sa
ğlıyor. Ancak tüm
yapılması gerekenleri burada sıralamak imkansız.
Vergi Reformu. Yukarıda saydığımız önlemler kapsamlı, adil, açık ve gediklere
yer vermeyen bir vergi reformu olmadan yeterince ekonomik verimlilik ve e
şitlik sağlamaz.
Vatandaşa Yönelik olarak;
İyi Eğitim Sağlamak
Fırsat eşitliğine
en fazla katkı yapan etken e
ğitim
imkanları e
şitliğidir. Bu konuda devlete çok büyük görev düşmektedir. Sıradan Amerikalının tasarruf yapmasını
te
şvik etmek.
Zenginler çeşitli vergi oyunlarıyla kendilerine bir tür teşvik sağlamış olurlar. Ücretlilerin böyle bir
imkanı olmadı
ğından
tasarruf etmeleri de pek mümkün olmaz. Özellikle ilk  defa ev
alacaklara özel imkanlar sa
ğlanmalıdır.
Herkes için Sağlık
Sağlık sistemimizin sorunu çok para harcamamız değil, paramızın karşılığını alamayışımız ve pek çok kimsenin yeterince sağlık hizmeti alamamasıdır. Sistem, ilaç şirketlerinin esiridir. Bu da eşitliğe
darbe vurmaktadır.
Diğer sosyal koruma programlarının güçlendirilmesi.
Bu kriz işsizlik sigortasının ne denli yetersiz kaldığını kanıtlamıştır. Krizin derinliğine bakılırsa, yakın gelecekte uzun dönemli işsiz sayısında önemli artışlar görülecektir.
Küreselliği yumuşatmak
Küreselleşme bir bütün olarak toplumun yararına da olsa, şirketler ve diğer çıkar odakları durumu kendi lehlerine
döndürmü
şlerdir. Üretimi başka ülkeye kaydırma
tehdidiyle ücretlerde  ve sosyal haklarda kısıntıya gitmek sıkça
ba
şvurulan bir yöntemdir. Bu koşullar altında anti küreselleşme hareketinin büyümesi, tamamen anlaşılabilir bir durumdur.
Küreselleşmenin daha dengeli bir hale getirilmesinin çeşitli yolları vardır.
Bir çok ülkede sıcak paranın bir girip bir
çıkması ülkede yıkıcı etki yapmı
ş, ekonomik ve finansal krizler şeklinde ortalığı alt üst etmiştir. Özellikle kısa dönemli, spekülatif türde
olanlar olmak üzere sınır ötesi sermaye akı
şlarına bir denetim getirilmesi lazımdır. Pek çok
ülkede böyle bir kısıtlama yalnızca ekonomiyi daha istikrarlı hale sokmakla
kalmaz, aynı zamanda sermaye piyasalarının toplumun geri kalanının üzerindeki a
ğırlığını azaltır.
Küreselleşmeyi yeniden şekillendirirken yukardan aşağıya
hepimizin sıkıntısını çekti
ği
bir yarı
ş gerçekleştiğini
dikkate almamız gerekir. Bu yarı
şı durdurmak
için en iyi konumdaki ülke Amerika’dır; tabi e
ğer siyasetçiler izin verirse.
 
Daha iyi işçi hakları ve koşulları, daha iyi finans ve çevre denetimi için
mücadele edebilir. Di
ğer ülkeler
de ellerinden geleni yaparlar.
Küreselleşmenin savunucuları bile küreselleşmeyi yumuşatmanın kendi çıkarlarına olduğunu anlamalıdırlar. Zira küreselleşme şimdiye
kadarkinden daha iyi yönetilmedi
ği
takdirde gerçekten korumacılı
ğa
dönme riski vardır.
Amerikan şirketlerinin yalnızca ülkeye
soktukları karlar üzerinden vergilendirilmeleri, üretimin yurt
şına kaydırılmasını teşvik etmektedir. Bu da küresel ekonomiyi saptırmakta ve
sermaye üzerine adil bir vergi konmasını önlemektedir. Onun yerine
Amerikan 
şirketleri
nerde üretim yaparlarsa yapsın, Amerika içi satı
şlarından elde ettikleri kar üzerinden
vergilendirmelidir.
İstihdamı arttırmak ve korumak
Vatandaşların refahını ve gelir dağılımını en fazla etkileyen hükümet
politikası tam istihdam sa
ğlamak
ve sürdürmektir. Bölüm 8’te sözünü etti
ğimiz doğru
tasarımlanmı
ş makro
politikalarla aynı anda hem istihdam yaratır, hem de borç ve bütçe
açıklarını dü
şürür, dağılımı iyileştiririz.
Ancak kısa dönemde stabilizasyon için mali
politikalar yerine hep para politikalarına daha fazla önem verilir zira de
ğişen
ko
şullara daha hızla uyum sağlar. Fakat yönetişimdeki ve geçerli ekonomik modellerdeki yetersizlikler
para politikasının bütünüyle iflasına yok açmı
ştır. Oysa daha hesap verir yapıda bir merkez
bankası enflasyona a
şırı odaklanmaktansa
istihdam, büyüme ve mali istikrar dengesi gözeten bir yakla
şım sergilemelidir.
ş Ticaret dengesini düzeltmek;
Amerika’da yerel ürünlere olan talebin bu
kadar zayıf olmasının bir nedeni de çok fazla ithalat ( ihracatımızın yarım
trilyon dolar üstünde) yapılmasıdır. 
İhracat nasıl istihdam yaratıyorsa ithalat da işsizlik doğurur ve biz, yarattığımız işten
fazlasını yok ediyoruz. Uzunca bir süre kamu harcamalarıyla bu açık
kapatılmı
ştı. Ancak
harcamaların yol açtı
ğı bütçe
açı
ğı daha ne süreyle yüksek miktarda
borç alınarak kapatılabilir ki? Yüksek geri dönü
şlü yatırımlar için borçlanmak doğru bir tutumdur fakat bizim yaptığımız bu değil ki! Gittikçe yaşlanan nüfusu da dikkate alırsak
gelirimizin ötesinde ya
şamayı terk
edip tasarrufa yönelme vaktinin geldi
ğini görürüz.
Ticaret dengesini düzeltmek küresel
perspektiften de önem ta
şır.
Küresel dengesizlik, yani ihracat
ile ithalat arasındaki büyük fark ( Amerika’da açık, Çin, Almanya ve Suudi
Arabistan’da fazlalık) uzun süredir endi
şe kaynağıdır.
Piyasalarda dengesizli
ğin
sürdürülemeyece
ği kanaati
hasıl olursa döviz kurlarının aniden de
ğişebileceğinden korkulmaktadır.
Ticaret dengesini kurmak çok zordur.
Amerika faiz oranlarını rakiplerinin altına indirerek devalüasyona ula
şmayı denemiş fakat Avrupa daha da baskın çıktığından dengesizlik devam etmiştir.
Döviz kurları büyük ölçüde sermaye akışları tarafından belirlenir; sermaye Amerika’da
güvenli bir liman buldu
ğu
sürece dolar yükselir, ihracat dü
şer,
ticaret açı
ğı büyür,
istihdam azalır. 
İşte size serbest sermaye akışının yarattığı sorunlardan biri.
 
Çalışanlara gelince;
Ekonomimiz büyük bir yapısal değişimden
geçiyor. Küreselle
şme ve
teknolojinin getirdi
ği değişiklikler
i
şgörenlerin sektörler arası hareketini
gerektirmektedir. Piyasalar tek ba
şına bunun üstesinden gelemezler, devletin aktif
rol oynaması kaçınılmazdır. 
İşgörenlerin kaybettikleri işten başka
bir i
şe geçebilmeleri için her zamanki gibi eğitim ve teknolojiye yatırım yapılmasına
ihtiyaç vardır. Ancak bunun için de öncelikle transfer edilebilecek
ba
şka bir sektör olması lazımdır. Finans
sitemimizi gelece
ğin yeni iş alanlarını finanse edecek şekilde reforma sokmayı başaramazsak hükümetin devreye girip yeni girişimleri finanse etmesi doğru olacaktır.
Adalet, hakkaniyet ve fırsat ilkeleriyle
tutarlı, halkın tümüne hizmet eder türde bir toplum ve hükümet kendi ba
şına gerçekleşmez. Dikkat edilmezse devletimiz ve
kurumlarımız özel çıkarların eline geçer. Kimse büyük 
şirketleri işçilerini istismar ettikleri, çevreyi
kirlettikleri veya rekabete aykırı i
şlemler yaptıkları için kapatmayı teklif
etmiyor. Çünkü de
ğerli
bir hizmet yapıyorlar. Önemli olan sakıncalarını tanımak, gerekli kuralları
koymak ve tutumlarını de
ğiştirmeye zorlamaktır.
En yaygın, ortadan kaldırılması en zor eşitsizlik kaynaklarından biri ayrımcılıktır. Değişik ülkelerde
farklı kılıklara bürünen fakat hemen her yerde cinsiyet ve ırk ayırımı
mevcuttur. Ayırımcılık temel de
ğerlerimizi,
kimlik, vatanda
şlık ve
aidiyet duygularımızı a
şındırır.
O yüzden hem ayırımcılı
ğı yasaklayan
sert yasalar çıkarılmalı, hem de zihniyet de
ğişikliği için gerekli önlemler alınmalıdır.
Sürdürülebilir ve eşitlikçi büyümeyi yeniden teessüs etmek.
Büyümeden herkes otomatikman yararlanmaz
fakat büyüme, yoksulluktan ileri gelenler dahil, toplumun pek çok inatçı
sorununla mücadele için lazım olan kayna
ğı sağlar. Altyapı, eğitim ve teknolojiye yapılacak kamu
yatırımları büyümenin en önemli etkenleridir. Ayrıca tüm yatırımlarda
i
şçilik tasarrufundan ziyade (yani işçi çıkarmak yerine) kaynak tasarrufuna
yöneltilmelidir. Banka faizlerini dü
şürmek suretiyle teşvik yerine, ki bu makinalaşmayı arttırarak daha fazla
eleman çıkarılmasına yol açar, yalnızca kaynak tasarruf eden ve istihdamı
arttıran yatırımlara kredi te
şviki
sa
ğlanabilir.
Benim hep vurguladığım şudur; Önemli
olan büyüme de
ğil, ne
tür büyüme oldu
ğudur.
Halkın ço
ğunun durumunun
daha da kötüle
ştiği, çevre kalitesinin bozulduğu, vatandaşların endişe ve yabancılaşma hissettiği bir büyümeye ihtiyacımız yok.
Umut Var mı?
Önerdiğim ekonomik ve siyasi reformun dayandığı varsayım şudur: Mevcut  eşitsizlik durumunda piyasa güçlerinin bir miktar
rolü olmakla birlikte piyasa güçleri de neticede siyaset tarafından
yönlendirilmektedir. Tabii ki e
şitsizliğin tamamen ortadan kalkması ve herkese
tam  bir fırsat e
şitliği sağlanması mümkün
de
ğildir. Ancak alacağımız önlemlerle her ikisini daha iyi duruma getirmek mümkündür.
Soru 
şu. Oraya
ula
şabilir miyiz?
Her ne kadar kusurları olsa da
demokrasimizde bu reformu gerçekle
ştirebilecek iki yol mevcuttur:
 
%99’un içindekiler %1 tarafından
aldatıldıklarını fark ederler. O yüzde bir ki alternatif bir dünyanın bulunmadı
ğı, %1’in istemediği bir şey yapıldığı takdirde %99 un da zarar göreceği konusunda onları ikna etmek için uzun ve zorlu
u
ğraş verdi şimdiye kadar.
2011 de milyonlarca kişi yaşadıkları baskıcı toplumlarda
siyasi, ekonomik ve sosyal ko
şulları protesto
etmek için sokaklara döküldü. Mısır, Tunus ve Libya’da hükümetler devrildi.
Yemen, Bahreyn Suriye’de ayaklanmalar oldu. Bölgenin di
ğer köşelerinde
egemen aileler klimalı saraylarından endi
şeyle seyrettiler. Sıra onlara mı gelmişti? Endişelenmekte
haklıydılar. Bu toplumlarda nüfusun yüzde birden de küçük bir bolümü
zenginlikten aslan payını kapar; siyasi  ve ekonomik iktidar onlardadır. 
Şu veya bu şekilde yolsuzluk yaşam biçimidir. Tüm halkın yaşam koşullarını düzeltecek
politikaları önlerler.
Sokaklardaki bu kalabalıklara bakıp
kendimize bazı sorular sormalıyız: Bu hareket Amerika’ya ne zaman gelecek?
Batının di
ğer ülkelerine
ne zaman gelecek? Bazı bakımlardan ülkemiz bu sorunlu yerlere
benzedi; Ufacık bir elit tabakanın çıkarlarına hizmet edilen bir ülke.
Bir avantajımız var: demokraside yaşıyoruz. Fakat bu demokrasi git gide vatandaşları temsilden uzaklaşıyor. Meclise güven azalıyor. Seçimlerde oy
kullananlar azalıyor.
Bu da bizi reformun gerçekleşebileceği
ikinci yola götürür: %1 fark eder ki Amerika’da olanlar bırakın de
ğerlerimize aykırı olmayı, %1’in
kendi çıkarlarına bile aykırıdır.
Amerikan halkının kendine has dehası “doğru anlaşılmış öz çıkar”dır. Burada anahtar
sözcük “do
ğru anlaşılmış” tır.
Herkes dar anlamda öz çıkarların pe
şinde koşar.
Ben, benim için en iyi olanı 
şimdi istiyorum! Doğru anlaşılmış öz çıkar farklı bir kavramdır. Başkalarının da öz çıkarlarının, yani
ortak öz çıkarların kollanması, ki
şinin kendi iyiliği için ön koşuldur. Bu kavramın asil veya idealist bir
yönü yoktur, aksine Amerikan pragmatizminin simgesidir.
%1, en iyi evlere, en iyi eğitime, en iyi doktorlara, en iyi yaşam tarzlarına sahip fakat paranın satın alamadığı bir şeyleri eksik; kaderlerinin geri kalan %99’un durumuna
göbekten ba
ğlı olduğunu anlamak. Tarih boyunca yüzde bir bunu eninde
sonunda anlamı
ştır.
Ancak heyhat, ço
ğunlukla
da i
ş işten geçtikten sonra.
Bundan elli yıl sonrasının Amerika’sı için
önümüzde iki vizyon var: Biri, varlar ve yoklar arasında bölünmü
ş bir toplum; Bir tarafta zenginlerin özel
sitelerde ya
şadığı, çocuklarını pahalı okullara gönderdiği ve birinci sınıf sağlık hizmetleri aldığı bir ülke. Öte yanda geri kalanının
güvensizlik içinde ya
şadığı, olsa olsa vasat bir eğitim aldığı, hastalanmamak için dua ettiği bir dünya. En altta topluma küs, umudunu yitirmiş milyonlarca genç. Bu resme bir çok gelişmekte olan ülkede rastladım. Ekonomistler buna
bir isim de takmı
ş: Çifte
ekonomi; yan yana ya
şayan
fakat birbirini pek tanımayan, di
ğerinin
nasıl ya
şadığını tahayyül bile edemeyen iki toplum. Duvarların
ha bire yükseldi
ği, halkın
daha da fazla bölündü
ğü bazı ülkeler
gibi olacak mıyız, bilmiyorum.  Fakat bu kabusa do
ğru adım adım ilerlediğimiz kesin.
 
Diğer vizyonda varsıllarla yoksullar arasındaki mesafe
daralmı
ş, paylaşılan bir kader duygusu hakim, fırsat ve hakkaniyete bağlılık, “herkes için özgürlük ve
adalet” deyimi anlam ta
şıyor,
vatanda
şlık hakları kadar ekonomik
hakları da gözeten “
İnsan
Hakları Evrensel beyannamesi” ciddiye alınıyor.
İkinci Vizyonun geleneklerimiz ve
göreneklerimizle uyu
şan tek
manzara oldu
ğuna
inanıyorum. Bunda halkın refahı, hatta ekonomik büyümemiz bile daha iyi olacak.
Ancak vaktimiz daralıyor, umutlar kayboluyor.
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: